Page 1

TEMMUZ 2010 SAYI: 34


KAPAK İÇİ YAZISI Bu sayımızda, ilk olarak üç yıl önce karşımıza çıkan bizden bir karaktere (yok canım, işi gücü bir yana bırakıp, delirmiş gibi Gölge e-Dergi’ye gönül verenlere değil; Deli Gücük’e) ve onun ortaya çıkmasında emeği geçenlere ağırlık verdik. Karanlık Zamanlar’ı anlattık, Kamra Yayınevi kurucularından Özgür Kurtuluş’la röportaj yaptık, Gücük çizerlerinden biri olan Uğur Bülent Sertçelik soru sorduk, bu çizgi romandaki korku unsurlarından ve yerel motiflerden bahsettik. Tabii bu kadarla sınırlı kalmadık, çok şey söyleyen ama konuşma balonu bulunmayan etrafımızdaki düşmanları resimledik. Değerli yazarlarımızın birçok yeni öyküsüne yer verdik. Âlemin en hit kahramanlarını bir araya getirdik. Orta yaşın üzerindekiler için buram buram hasret kokan bir yazıyla Michael Jackson’ı andık. Yeni çıkan çizgi romanlar hakkında bilgi verdik. ‘Daşş’ gibi Alacadoğan’ı gözler önüne serdik. Tüm bunlar da yetmedi, Kara Kule’den ve Chucky’den bahsettik. Yeşilçam’daki Ermeni asıllı vatandaşlarımızı kısaca andık. En sona da 2009 – 2010 sinema sezonu değerlendirmesinin ilk bölümünü ekledik. Etrafı sel götüren bu yaz sıcağında elimizden bu kadarı geldi… Gerisi size kaldı… Haydi bakalım çevirin sayfaları, okuyun çizilip, yazılanları; paylaşın bizimle yorumlarınızı… Önümüzdeki ay yeniden görüşmek ümidiyle, huzur ve mutluluklar dileriz. Oğuz ÖZTEKER

Gölge e-Dergi ye ulaşmak için Http://GolgeDergi.Blogspot.com Editörü : Ahmet Hamdi Yüksel hayalsaati@gmail.com Yayın Kurulu: Oğuz Özteker, Hasan Nadir Derin, Mehmet Kaan Sevinç, Sadık Yemni, Rıdvan Şoray, Utku Tönel, Şükrü Bağcı Kapak: Şükrü Bağcı http://sembol.deviantart.com Gölge e-Dergi internetten yayın yapan özgür ve özgün içerikli tam bağımsız bir dergidir. Tüm yazılardan yazarları, çizimlerden çizerleri sorumludur. http://twitter.com/GolgeDergi http://issuu.com/golgedergi http://golgedergi.deviantart.com

2


İÇİNDEKİLER

Kapak Kapak İçi Yazısı 4 / Alaca Karanlık Zamanlar 5 / Deli Gücük Bir Cezalandırıcı 11 / Bir Gücük Çizerine Sorduk 12 / Deli Gücük’te Korku Unsurları 14 / Etrafım Düşman 19 / İpek Ve Bir Kadın 20 / Thor: Hayal Kırıklığı Ya Da Başarı 22 / Aksak Adam 25 / The Chaser 27 / Maşuka 32 / Alemin En Hit Kahramanları 34 / Michael Jackson Diye Bir Adam 38 / Duvarların Ötesinden Gelenler - 2 44 / Superman Secret Identity 46 / Arafor 54 / Alaca Doğan 63 / Kara Kule – Silahşorun Doğuşu 66 / Kanlı Peri Kızı - 2 73 / Child’s Play (1988) 75 / Türk’ün Ermeni İle Anlaştığı Yer Yeşilçam 77 / Hobim Çalışmak 84 / 2009 – 2010 Sezonu Değerlendirmesi

Şükrü BAĞCI Oğuz ÖZTEKER Galip DURSUN Gölge ÖZEL Röportajı Uğur Bülent SERTÇELİK Murat BAŞEKİM Yazan – Çizen Firuz KUTAL Rafet Tolga CANKURT Cansu KORKMAZ Mustafa KILCI Barış SAYDAM Funda Özlem ŞERAN Yazan – Çizen Rıdvan ŞORAY Melahat YILMAZ Fatih DANACI Gökçe Mehmet AY Sadık YEMNİ Yazan – Çizen Anıl ŞAHAL Masis ÜŞENMEZ Mehmet Berk YALTIRIK Yasin ‘Devilboy’ KARAKAYA Murat Tolga ŞEN Atilla BİLGEN Hasan Nadir DERİN


DELİ GÜCÜK ALACAKARANLIKZAMANLAR

4

Galip DURSUN http://www.kanguncesi.com

Deli Gücük Alaca Karanlık Zamanlar Kapak Mahmut Asrar

Deli Gücük, ilk olarak üç yıl önce karşımıza çıkmış, birçok özelliği ile eşsiz bir yerli eser ve onun başkarakteri. Genç olduğu kadar donanımlı yazar ve çizerlerden oluşmuş korku türünde hoş bir çizgi roman. Sertliği, anlattıkları ve özellikle de geçtiği coğrafya açısından değerli; ki orası bizim biricik Anadolu’muz. 2006 yılında Anadolu Korku Öyküleri’nde bizlerin de anlatmaya çalıştığı Anadolu’nun benzersiz yalnızlığı, uzak kalmış ve değerli toprağının altında-üstünde barındırdığı onlarca şeye rağmen çoraklığı (öykülerin geçtiği zaman diliminin belirli bir darlığı dışında) gayet güzel anlatılmış. Deli Gücük’ün ilk sayısından itibaren gözüme çarpan ilk şey haksızlık, zorbalık ve bunların karşısında dikilen etten ve kemikten olmayan vicdandır. Kendi kaderine terk edilmiş, asırlar boyunca savaşların, eşkıya, isyancı ve devletin pek de şefkatli olmayan mensupları, kısım kısım derebeylerinin eline mahkûm edilmiş, vergi diyerek ekinine, asker diyerek çocuğuna el konulmuş bir Anadolu’dan ve insanlarından bahsediyoruz. Deli Gücük bu güneşten kavrulmuş toprakların, kısır derelerin yardığı tepelerin, zorbalık korkusundan dağ başlarına taşınmış insanların karanlık Anadolu gecelerinde doğurup hayallerinde büyüttüğü en kirli çocuklarından biridir. Sadece bir köye, bir vilayete ait değildir. Kötünün iyiyi ezdiği her yerde ortaya çıkar. Ve o denli güçlü bir evlattır ki Loğusa kadına musallat olan Al Karısı’nın da devlet eliyle gelip köylünün kanını emen zorba başı Çavuşun da karşısına dikilir; bunu yapmaktan çekinmez. Kalenderi kılığıyla, korkuyla karışık bir saygı duyulan yoldaşları yedi karganın gözü önünde ve elindeki kurumuş değnekten asası ile her yerde vicdanın kötü kokan bir cezalandırıcısı olur. Güçlü ile güçsüz arasındaki dengenin eşitleyici bileşeni olarak misliyle ceza keser. Deli Gücük çizgi kitabında ise bu hayali – karanlık Âdem Baba ve yedi kargasının edebiyatın verdiği güçlü destek sayesinde muazzam karşılaşmalarına şahit oluyoruz. Genelde travmatik olaylara karşı halkın sesini çıkaramadığı yerde ortaya çıkan Deli Gücük, bazen gaddar eşkıyanın gövdesini biçerken bazen de âşık bir cine yol veriyor. Her bölgenin kendi korkusu, kendi zorluğu ve sıkıntısı vardır. Hikâyeler bunlardan doğar; sizi sarar, korkutur, bazen de trajik bir şekilde güldürür. Korku anlatmak, yazmak ya da çizmek açısından dünyada genel bir anlatı biçimi olmadığına inanıyorum. Anadolu’nun, önceden tecrübe ettiğimiz ve müptelası olduğumuz tekinsiz öykülerinin en iyi temsilcilerinden birisi Deli Gücük. Anadolu’nun bağrından çıkan insanların, kötü ve iyilerin ama en önemlisi de Deli Gücük’te beden bulmuş onlarca ecinninin anlatıldığı Deli Gücük’ü şiddetle öneriyor ve keyifli okumalar diliyorum. “Memleket kokan adalet. Huzursuz seyyah, kargalarla konuşan adam, “yalan dünya, kahrolası hayat.” Deli Gücük, Osmanlı taşrasında, dünyayla, alçaklarla, kendiyle hesaplaşıyor.” (Arka Kapak)


DELİ GÜCÜK BİR CEZALANDIRICI

Al karısı Yazan Özgür Kurtuluş -Çizen Çağrı Coşkun

Deli Gücük -Alacakaranlık Zamanlar zun zamandır beklediğim bir albümdü. İlk albüm Osmanlı Taşrasında Korku ve Dehşet Hikâyeleri’nden beri. Albüm çıktı, fırsat bu fırsat deyip Kamra Yayınevi’nin kurucularından Özgür Kurtuluş’la Gücük’ü, Kamra’yı ve çizgi romanı konuştuk.

Deli Gücük’ün ilk kitabı ‘Osmanlı Taşrasında Korku ve Dehşet Hikâyeleri’ idi. Şimdi de ‘Alacakaranlık Zamanlar’ çıktı. Bu kitaplar korku çizgi romanları mı? Bu kitabı okumak korkmak için yeterli mi? Elbette, Deli Gücük tür olarak korku türünde bir çizgi roman. Fantastik-Korku da diyebiliriz. Ancak bu kitabı okumak korkmak için yeterli mi, sorusu başka bir konu. Bu, okuyucudan okuyucuya değişir. Sinemanın ve videonun hüküm sürdüğü bir çağda, çizgi romanın ne kadar korkutucu olabileceği ayrıca tartışılır. Burada niyet önemli. Deli Gücük’teki hikâyelerin temel amacının insanlara kâbuslar göstermek olmadığını söyleyebilirim. Ürkütücü hikâyeler anlatıyoruz, ancak derdimiz daha çok insan hikâyelerini anlatmak, sıradan insanların ve insanlığın korkutucu tarafını göstermek. Levent Cantek giriş yazısında “Deli Gücük, gerçekten yaşamış, hatırlanan, zikredilen bir kahraman olarak anıldı” diyor. Bu hikâyelerin bu kadar gerçekçi olması için sadece yazıyor musunuz yoksa aranızda uzun uzun da konuşuyor musunuz Deli Gücük’ü? Evet, Levent’in söylediği ilginç bir durum. Deli Gücük bazı Anadolu söylencelerinde isim olarak geçiyor, birçok yerde Şubat ayına Deli Gücük deniyor. Ancak ete kemiğe bürünmüş bir Deli Gücük – benim


bildiğim – yoktu. Biz çizgi romanı yaptıktan sonra sanki varmış gibi oldu. Hatta çizgi romanı okumayanlar bile böyle bir efsanenin var olduğunu düşünüyor, biz kargalardan falan bahsedince de “Evet, evet biliyorum ben onu,” diyenler çıkıyor, babaannesi anlatıyormuş mesela... ;) Aramızda Deli Gücük hakkında konuşuyoruz. Ama hikâyeler üzerinde bir uzlaşma sağlanmıyor. Yazarlar hikâyelerini oluştururken tamamen yalnızlar. Bunun getirdiği çeşitliliği önemsiyoruz. Örneğin Murat Başekim’in hikâyelerinde genellikle Deli Gücük bir öcü, bir canavar olarak görülüyor. Aziz Tuna köy hayatına ve eşkiyalara odaklanıyor. Deli Gücük onun hikâyelerinde daha çok bir adalet dağıtıcısı rolü üstleniyor. Benim hikâyelerim daha bireyler üzerine kurulu. Canavarlarla kişilerin ilişkileri üzerine... Deli Gücük burada daha çok uzlaştırıcı rol üstleniyor. Ancak temel payda Deli Gücük’ün keskin ahlak anlayışı oluyor.

Ars Longa Vita Brevis Yazan Aziz Tuna C. - Çizen Murat Başol

Bir yazar olarak sizce Deli Gücük nasıl bir kahraman? Deli Gücük bir cezalandırıcı. Bu noktada süper kahraman mitolojisiyle ilişkilendirilebilir. Yani haksızlıkların olduğu bir Dünya’da, masum insanların güvenebilecekleri yenilmez bir kahramanın mitolojisi. Böyle bir evrende herkes uğradığı haksızlığın cezasız kalmayacağını düşünür, çünkü eninde sonunda Deli Gücük gelir ve hak edenlere cezasını verir. Günümüzün bir gerçeği toplumdaki adalet duygusundaki zedelenme. Artık kimse hakka, hukuka gerçek anlamda inanmıyor gibi sanki. Kendi çıkarına aykırı bir durumda isyan ediyor, kendisi çıkar sağlıyorsa susuyor. Güçlünün, gücü yetenin haklı olduğu bir Dünya’da yaşadığımızı düşünüyorum. Deli Gücük bu anlamda bu yozlaşmaya karşı bir duruş bana göre.

6


Karla Yıkanan Kadın Yazan Aziz Tuna C - Çizen Varol Gökdamar

Kahramanları yaratmak kadar zor olan bir şey bunların savaşacağı kötüleri yaratmak. Deli Gücük’ün karşısına çıkartacak “kötü” bulmakta zorlandığınız oluyor mu? Kendi adıma kötü bulmakta hiç zorlanmıyorum. Zor olan iyileri bulmak ya da görmek. Benim bütün hikâyelerimde kötü olanlar insanlar. Namussuzlar, başkasının karısına göz koyanlar, para ve güç peşinde koşanlar, açgözlüler, şerefsizler... Canavarlar ise ahlaki anlamda çok daha üst konumdalar. Vahşi doğadaki hayvanlar gibi gerçek ihtiyaçları için avlanıyorlar. Onlara zarar vermeyen insanlara dokunmuyorlar. Nitekim benim Deli Gücük’üm canavarları seviyor. İnsanları ise aptal buluyor.

Gücük bu albümde epeyce yer geziyor Balkanlar’dan Ege’ye ve hatta İstanbul’a. Anladığım kadarı ile birden çok Gücük ve birden çok Gücük hikâyesi var. Her seferinde farklı bir hikâye ile doğuyor, bazen de hikâyenin sonunda ölüyor. Hangi hikâye gerçek Gücük’ü anlatıyor? Deli Gücük’ün özgünlüğü ve keyfi tam da burada bana göre. Tıpkı bir efsane, bir söylencede olduğu gibi. Kulaktan kulağa, mekândan mekâna, zamandan zamana değişen tekinsiz bir kahraman Deli Gücük. Hatta o kadar tekinsiz ki hikâyelerdeki masum insanlar da ondan korkuyorlar. Çok sevilen bir kahraman değil. Çünkü herkesin günahları vardır. Herkes suç işler. Deli Gücük herkes için bir tehdit bu anlamda. Tam anlamıyla yalnız bir kahraman. Gücünü yalnızlığından alıyor biraz da. Bu yüzden kim olduğunu tam olarak bilen de yok. Farklı çizerlerin aynı kahramanı çizmesi Türk çizgi romanında rastladığımız bir şey değil. Okur olarak ben bile kendi kendime “Bu çok güzel, şunu sevmedim, çok karikatür,” diye çizenleri ayırdım. Bu kadar çok kişi çizerken siz nasıl olsun istediniz Gücük’ü? Elbette herkesin beğendiği çizerler olur, beğenmedikleri de olur. Bu çok normal. Deli Gücük antoloji mantığında hazırlandığı için de herkesin sevdiği ya da daha çok sevdiği çizerler, tarzlar olabilir. Benim kafamdaki Deli Gücük, ilk çizerin yani Coşkun Kuzgun’un çizdiğidir. Diğerlerini de farklı tatlar ve yorumlar olarak düşünüyorum. Ama aralarında tarz anlamında bir karşılaştırma da yapmadım açıkcası. Benim için önemli olan çizgideki tutarlılık ve hikâyenin devamlılığını iyi yansıtması. Deli Gücük’teki tüm çizgi romanlarda bunu başardığımızı düşünüyorum.


Hikâyeler “günahı olan korksun” dese de Deli Gücük’ün albümdeki son hikâyesi gibi Vicdan’ı rahat değil. Gücük’ün adalet anlayışı da bir süper kahraman gibi beklenmedik yerlerde ortaya çıkması ile başlıyor. Hiç Gücük’ü süper kahraman olarak düşündünüz mü?

Adalet anlayışını sorsak, sizce Gücük yeterince adil mi? Yeterince mi bilemem. Ancak çıkarcı olmadığını söyleyebilirim. Verdiği kararlar, kendi çıkarlarına hizmet etmiyor. Toplumsal hayattan elini eteğini çekmiş bir derviş havasında olması da bu yüzden olsa gerek. Bence adalet dağıtıcı için ilk kural budur. Bununla birlikte örneğin benim yazdığım, Çağrı Coşkun’un çizdiği bir öyküde, Deli Gücük Alkarısı adlı bir canavarın bir aileyi katletmesine göz yumuyor. Orada masum insanlar da ölüyor. Çünkü o kadar da muktedir bir kahraman değil benim yazdığım Deli Gücük. Doğru yolu gösteriyor ancak buna uymayan insanların canlarından olmasına engel olamıyor. Türkiye’de çizerlerin rahatlıkla yer alabileceği, yeteneklerini gösterebileceği dergiler yok. Bu içerikte fazla kitap da basılmıyor. Çizmek isteyen yetenekli arkadaşlara “Bir de çizimlerinize biz bakalım,” diye bir çağrınız var mı? Bu çağrıyı sık sık yapıyoruz. Ancak başımıza türlü işler de gelmiyor değil sonrasında. Öncelikle yetenekli olmak çizgi roman yapmak için yeter şart değil. Bunu anlatmakta zorlanıyoruz. Çizgi roman, sabır

8

Al karısı Yazan Özgür Kurtuluş -Çizen Çağrı Coşkun

Bir adalet dağıtıcısının vicdanıyla hesaplaşmasından doğal ne olabilir. Bunu kitapta göstermek istedik. Gücünü kullanmaya, olaylara müdahil olmaya ne kadar hakkı var? Bunu sorgulasın istedik. Adalet nedir? Kime göre, ne için adalet? Adalet nasıl sağlanır? Bunlar günümüzün soruları. Deli Gücük bir cevap vermiyor, belki kafası karışık ama bu aksiyona geçmesi için engel teşkil etmiyor. Son kertede kötü kötüdür ve cezasız kalmamalıdır. Bunu Amerikan çizgi romanlarındaki süper kahramanların ahlaki tavırlarıyla karşılaştırabiliriz belki. Ancak Deli Gücük, örneğin Peter Parker’ın “büyük güç, büyük sorumluluk getirir” anlayışından çok uzakta bir yerde konumlanıyor. “Gücümü kullanırken yeterince adil miyim?” gibi bir sorunsaldan çok “Buna hakkım var mı?” diye soruyor kendine. Bir çeşit yargısız infaz düşüncesi zaman zaman kafasını karıştırıyor. Ama dediğim gibi olaylar karşısında bunu fazla kafaya taktığını söyleyemem. Son kertede cezayı keserken kendinden emindir Deli Gücük.


Bedel Yazan Murat Başekim Çizen Murat Başol istiyor. Yönlendirmelere açık olmak gerekiyor. Ben yaptım olduyu pek kabul etmiyor. İşler biraz yavaş yürüyor. Yetenekli ancak tecrübesiz çizerler ilk çizimleri hemen basılsın istiyorlar. Bazılarının eleştiriye tahammülleri yok. Yapılanın bir iş olduğunu unutuyorlar, olumsuzlukları kişiselleştiriyorlar. Biz çizgi roman üretmek isteyen herkese açığız bunu 2007’den beri söylüyoruz. Ancak bu birlikte yapabileceğimiz bir şey. Yoksa yanlış anlaşılmasın, çizgi romanlarınızı gönderin yayınlayalım diye bir çağrı yapmıyoruz. Açıkcası Tam Macera ve ardından Deli Gücük projelerinin memlekette birçok çizeri çizgi roman yapmak için cesaretlendirdiğini düşünüyorum. Şimdi bakıyorum, Tam Macera’daki çizerler de – birkaçı hariç – ilk defa çizgi roman yapıyorlardı. Deli Gücük’te de öyle arkadaşlarımız var. Bizim yaptığımız işler çizgi romancıların kendilerini geliştirmesi için ve yeni çizerlerin çizgi romana başlaması için vesile oluyor. Bunun önemli olduğunu düşünüyorum. Bize Kamra’yı nasıl kurduğunuzdan ve ekibi nasıl oluşturduğunuzdan bahseder misiniz? Kamra’yı bir animasyon ve tasarım şirketi olarak kurduk. Yayıncılık anlamında sadece Tam Macera Dergisi’ni çıkarmak istiyorduk. Nitekim öyle oldu, diğer işlerden kazandığımız paralarla dergiyi çıkardık. Dergi öncesinde 2 yıla yakın çalıştık. Seriler, yazarlar-çizerler belirlendi. Tam anlamıyla bir editoryal çalışma yaptığımızı söyleyebilirim. Büyük bir emek vardı. Üretim yapıldı ancak dergi çıktıktan sonra beklemediğimiz sorunlarla boğuşmak zorunda kaldık. Hem üreten, hem tasarlayan, hem basan, hem dağıtan kişiler aynı olunca üretim aksadı. Çok yorulduk. Dağıtım sorunları bu yorgunluğun üzerine beni bezdirdi. Ancak Tam Macera durduktan sonra da üretmeye devam ettik. Deli Gücük albümleri oluştu. Bundan sonra da çizgi roman kitapları yapmaya devam edeceğiz. Çizgi roman yapmaktan vazgeçmiyoruz.


Kamra olarak Tam Macera’da birden çok albüm olabilecek çizgi romanınız vardı. Neden öncelikle Deli Gücük çıktı? Oysaki ben Cinhan’ı bekliyordum mesela. Başka albümlerle de devam edecek misiniz? Mesela Cinhan’a albüm olarak bir şans tanıyacak mısınız?

Kamra çok kitap yayınlayan bir yayınevi değil. Yayınevi olarak yayın politikanız nedir? Ne sıklıkla kitaplar yayınlamayı planlıyorsunuz ya da bundan sonra hangi kitap gelecek? Biz Kamra’yı yerli, özgün çizgi roman üretmek için bir platform olarak hayal etmiştik. Ayda 3–5 kitap yayımlayabilecek bir yayınevi organizasyonumuz yok açıkcası. Koşullara bağlı olarak ilerde belki daha çok kitap yayımlayan bir noktaya gelebiliriz. Bugüne kadar yurt dışından çizgi roman getirmeyi ya da başka alanlarda kitaplar çıkarmayı hiç düşünmedik. Bizim derdimiz çizgi roman üretimiydi. Hâlâ da öyle… Kültürel anlamda tüketim odaklı bir topluma dönüştüğümüzü düşünüyorum. Türkiye’de yayımlanan çizgi romanların %99’u yabancı. Bir sürü çeviri çizgi roman yayımlayan yayınevi var. Onlardan biri olmak bana pek cazip gelmiyor açıkcası. Tam Macera adında bir derginiz vardı ama bu, çeşitli nedenlerden dolayı devam etmedi. Yeni bir süreli yayın planınız var mı? Ya da sizce Tam Macera gibi dergilerin Türkiye şartlarında yaşaması için ne gerekir? Türkiye’de bağımsız dergilerin dağıtımı çok zor. Tam Macera’nın en büyük problemi buydu. 15.000 dergi basıp, Türkiye’nin en büyük dergi dağıtımcısına teslim edip, sonra raflarda derginiz bulunamayınca hem maddi hem de manevi anlamda yıpranıyorsunuz. Ayrıca dağıtımın tanıtımla birlikte yürümesi gerekiyor ki bir çizgi roman dergisi bir tanıtım bütçesi oluşturamaz. Tabii büyük bir yayın kurumunun çatısı altına girmezse. Bu dağıtım koşulları sürdükçe bağımsız dergilerin yaşaması çok zorlaşır. Ancak çizgi romana özgü başka zorluklar da var. Üretim devamlılığı, bir anlatı dergisi olduğu için reklâm almasındaki zorluklar, maliyetlerinin diğer dergilere göre yüksek oluşu vs. Açıkçası basılı olarak yeni bir dergi ya da Tam Macera’ya devam etmek şu anki ekonomik şartlarda bizim için zor görünüyor. Ancak dijital ortamda Tam Macera’yı sürdürmek gibi bir niyetim var. Bunun için gönüllülüğe dayalı kalabalık bir yazar-çizer ekibi kurmak gerekiyor ki bu da gözümde büyüyor. İşin yazma-çizme kısımları güzel ama gerisi çok sıkıcı bir iş maalesef. Hayırlısı diyelim. Belki bir sürprizle sanal âlemde Gölge’ye rakip olur Tam Macera :)

10

Deli Gücük İllüstrasyon Melike Acar

Devam etmeyi istiyoruz. Cinhan, Mazeret ve Cinayet, Meşhur Hafiyeler, Kamra... Tam Macera’da yayımlanan tüm serileri kitaplaştırmak istiyoruz. Deli Gücük’ü editörümüz Levent Cantek’in isteği doğrultusunda ilk kitap olarak seçmiştik. Sonrasında da devamını getirdik. Şu anda tüm diğer çizgi romanlar da masada; nasıl yapabileceğimizi düşünüyoruz.


BİR GÜCÜK ÇİZERİNE SORDUK Deli Gücük çizerleri arasında yer alan Uğur Bülent Sertçelik’e sorduk: Çizgi romanda korku unsurlarını nasıl çizilir, siz Deli Gücük’te bunu çiziminize yansıtmak için neler yaptınız?

Göç Yazan Can Dağ - Çizen Uğur Bülent Sertçelik

Bu soruya genel bir cevap verebilir miyim bilmiyorum, tek söyleyebileceğim, çizerken ilk düşündüğüm korkutmak değil farklı şeyler çizmek. Yani sokakta yürüyen bir adam çizmektense yaratıklar, zombiler çizmek daha çok ilgimi çekiyor. Bunları çizerken bir araştırma yaptığımı da söyleyemem, bana gelen senaryoda böyle bir panel varsa, en etkileyici yaratığı çizmek için büyük bir iştahla kâğıda kaleme sarılıyorum. Sanırım bu tür konular bir çizer için yaratıcılığını daha çok kullanma imkânı sağlıyor. Keşke sürekli bu tür çizgi romanlar yapabilsem. Zamanla şunu fark ettim, birçok farklı tarzda hikâye çizdim ama arada bu tür şeyler çizdikçe bana gelen hikâyeler de değişmeye başladı, genelde korku veya slasher hikâyeleri geliyor. Bu bilinçli bir seçim değildi, kendiliğinden gelişti. Şu an yine bu tür bir çizgi roman albümü üzerinde çalışıyorum onda da bol bol canavarlar ve uzaylılar var, bir kaç ay içinde Amerika’da yayınlanacak, umarım Türkiye’de de yayınlatabilirim.


DELİ GÜCÜK’TE KORKU UNSURLARI VE YEREL MOTİFLER

12

Deli Gücük Poster Çizim Ozan Küçükusta

İyi bir korku filmi ya da öyküsüne şahit olduktan sonra hepimizin en az bir kez “Bu topraklara da bir el atsalar, ne malzeme çıkar be!” diye hayıflanmışlığımız vardır herhalde. Tabii ki hepimizin aklımızdaki şey, on beş on altı yaşlarımızda bir akşamüstü, belki de bir elektrik kesintisi sırasında, aile büyüklerimizden birinin naklettiği o tekinsiz öykülerdi. Hani şu “. . .meğer tavan arasındaki o boş odada bir dede her gece aptes alıyormuş” Veya “. . .sonra dayım bir bakmış, demin kendisini ormana çağıran ağabeyi aslında evde uyuyormuş”, tarzı öyküler. Gerçekten de az korkunç değildir bu öyküler. Gaz lambası ve kandil kullanılan, gecelerin daha bir zifiri olduğu bir çağdan kalma kaygılar sinmiştir bu öykülere. Hatta günümüzde ortaokul-lise yıllarında kızları korkutmak için “. . .hepsinin ayakları tersmiş, şimdi bir de benim ayaklarıma bak” diye biten öyküler de bunların kalıntılarıdır. Bin yıllık hortlak öyküleri köşesinde bucağında gizli bu topraklarda, Deli Gücük : Osmanlı Taşrasından Korku ve Dehşet Hikayeleri adını taşıyan bir öykü antolojisi için harika ve bakir bir define oluşturan bir masal-efsane yığınına sahibiz kısacası. Yazarlar da, öyküleri için işte bu kaynakları kullanarak, yerel malzemeye el atmış oldu böylece. Elimizdeki öykülerine bakarak, yaklaşım bakımından Deli Gücük figürünü bu anlamda ikiye ayırabiliriz: Birincisi, Deli Gücük’ün bizzat efsaneleşerek bu tür doğaüstü varlıklardan biri ile özdeşleştiği anlatılardır. Birinci albümdeki Deli Gücük Masalı, Göz Hakkı, Düğümler, Gargalar Padişahı ve Uzun İskender, Yazıcı Mustafa Ağa’nın Katli, Yüzbaşı Baha, Sebep İhlali ve Sen Daha Uyu öykülerini bu kategoride sayabiliriz. Bu tarz betimlemesi dahilinde Deli Gücük, muhtemelen Kaf Dağında yaşayan, cinler padişahının bizzat kendisi olabilecek, sağı solu belli olmayan tekinsiz bir tiplemedir. Onun verdiği emanete hıyanet edilmez; ‘göze göz, dişe diş’ gibi kökeni ta Hammurabi’ye dayanan kadim bir lex talionis adalet anlayışına sahiptir; akşam ezanından sonra yaylada gezen bir umacıdır; eşkıyaları kandırıp pusuya çeken intikamcı bir evliyadır; ağızdan ağıza yayılan bir rivayettir; Arnavut-Slav mitolojilerine kadar sızmış bir Rumeli zebanisidir ve tabii ki o arketipsel “tarlada gece rastlanılan kuzu” öyküsünün de baş aktörlerinden biridir. Anadolu’nun kırk ilinde, kırk ayrı ismi fısıldanır. Bu öykülerde dehşet kaynağı bizzat Gücük’ün kendisidir. Zorbalarla bizzat temasa geçmese bile ismi ve aslında ortalıkta bulunmayan mevcudiyeti, sonuçta adaletin işlemesine ve kötülerin kendi başlarını yemesine sebep olacak bir olaylar zinciri başlatır (bkz. Yüzbaşı Baha). Var ile yok arasıdır (Yazıcı Mustafa Ağa’nın Katli). Bizzat zuhur ettiğinde ise ortalık cehenneme döner (Uzun İskender, Düğümler, Göz Hakkı, Sebep İhlali). İkinci tür öykülerinde ise Deli Gücük, etten kemikten bir insan, gezgin bir derviştir, bazen eşkıyalara karşı savaş verir (Ebu Abdullah, Örenli Kız), bazen de Anadolu’nun çeşitli köşelerini zapt etmiş doğaüstü unsurlar-cinler, periler, garabetler ve canavarlara karşı savaşır (Köpekler Ürüşürken, Zana-


Al karısı Yazan Özgür Kurtuluş -Çizen Çağrı Coşkun

at, Şeytan Tırnağı) Vicdan sahibidir. Yaralanabilir. Geçmişten taşıdığı bir takım yaraları vardır da zaten. Etinde ve ruhunda. İkinci albüm Deli Gücük : Alacakaranlık Zamanlar’da bu geleneklerin ikisinin de sürdürüldüğünü söyleyebiliriz. Hatta birim sayfa başına düşen cin, ifrit ve cazı miktarı bu kez iki misli fazla. Tanıtımlardan da görüleceği üzere bu kez Gücük’ün karşısında Alkarıları, kurt donuna girebilen kızlar, pınarorman ruhları, bizzat cinlere bırakılmış bir köy ve türlü musibet var. Gücük’ün bizzat dehşet saçtığı öyküler de sürüyor. Bu sayfalar kargalı dervişin, Hızır gibi mucizelerine, cinlere buyruklar vermesine şahit oluyor. Yazarlar, gerek Deli Gücük’ü gerekse hasımlarını betimlemek için Anadolu folklorunun en dibindeki unutulmuş motifleri gün ışığına. . .daha doğrusu soğuk ay ışığına çıkarıyor bu kez. Ama Gücük’ün insani yönünün altı da, daha bir kuvvetli çizilmekte. Deli Gücük, önceki derlemesine göre bu sefer çok daha sarsıcı kuşkular ve krizler yaşayacak. Hatta albümün en son öyküsünde ise bizzat kendi vicdanı ile şiddetli bir savaşa tutuşacak. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, Deli Gücük, mitosunun önemli bir kısmını oluştursa da, sadece Anadolu hayalet öykülerine yaslanan, tek boyuttan ibaret bir karakter değildir. Anti-kahraman yönünün yanı sıra, bir de insani kahraman yönü vardır Gücük’ün. Ve Deli Gücük’ün bu kahraman ve anti-kahraman yönlerinin birleşmesinden ortaya çıkan da, ideal ve zaman üstü bir kahraman diyalektiğidir. Murat BAŞEKİM


İPEK VE BİR KADIN Taksim’de özellikle de çevrenizde onlarca insan telaş içinde koştururken sakin olmak biraz zor da olsa metronun yanından geçip yavaşça yürümeye devam ediyorum. Çevreye bakınmaya özellikle de insanları incelemeye bayılıyorum. Bu kalabalık içinde binlerce farklı karakterde, görünüşte insanlar var. Kalabalığın azaldığı bir noktada karşıdan oldukça alımlı bir bayan bana yaklaşmakta. Şöyle bir süzüyorum kadını. Orta boylu, sarışın ve oldukça güzel bir kadın. Üzerinde ipekten bir elbise var. İpek! Biz kadınlara ne kadar da çok yakışıyor. İpeği tanımak bir kadını tanımak gibi... Zarif, ışıltılı, yumuşak ve narin... Küçücük bir ipek böceği nasıl da anlatıveriyor kadınları, hem yarattığı ipek lifleri ile hem de kendi yaşamı ile. Korkuyor ipek böceği, biz de korkuyorduk. Yavaşça kendine bir ev, bir korunak yapıyor ipekten. Ama orada sinip kalmıyor, gelişiyor ve güzelleşiyor. Tamamen farklı bir canlı olarak çıkacağını biliyor ve kozasının içinde günlerce kalıyor, dayanıyor. Tıpkı bizim yüzyıllardır yaptığımız gibi. Sonunda istediğini elde eden ipek böceği zırhını yırtıyor, dışarıya çok daha korkusuz ve güçlü olarak çıkıyor. Biz kadınlar da son yıllarda kendimize geldik. Yavaşça çevremizi saran ipekten zırhlarımızı çıkartıyoruz ve dışarıda neler olduğunu görebiliyoruz. Merak ettiğimiz bir şey olursa özgürlüğümüzü sağlayan kanatlarımızı kullanarak ona yakından bakabiliyoruz. Ve işte yüzyılların değişimi küçücük bir ipek böceğinde ve kozasında gizli. Biz ise bu gizemi ancak uçarak yanına yaklaşıp, dikkatlice bakarak anlayabiliyoruz... Rafet Tolga CANKURT İllüstrasyon İlteriş Kaan KOÇAK http://ilteriskaan.deviantart.com


THOR: HAYAL KIRIKLIĞI YA DA BAŞARI Marvel Stüdyoları, geçtiğimiz yıl yeni çekeceği süper kahraman filmini açıkladı: Thor. Marvel, bizleri yaşadığımız dünyadan alıp Asgard'a götürecek kadar kaliteli bir yapıma imza atacağını açıkladı. Ancak elbette hayranların düşüncelerinde yine bir soru işareti var. Thor'a ve dolayısı ile filmine kısaca bir göz atalım. Thor, İskandinav mitolojisinin babası Odin'den sonra gelen en güçlü tanrısı olarak kabul edilir. Thor güçlüdür, ancak bu güç ona kendini üstün görmek gibi kötü bir huy da getirmiştir ve bu yüzden dünyada insanlarla yaşamaya mahkûm edilmiştir. Ancak, Asgard'dan Dünya'yı fethetmek üzere gelen savaşçılarla karşılaşınca, Thor, gerçek bir kahramanın nasıl olması gerektiğini anlayacaktır. Thor'un herkesin bildiği kısa saplı bir çekici vardır. Çekici ile fırtınalar kopartabilir veya yağmurlar yağdırabilir. Bu çekiç zaman zaman bumerang gibi de kullanılabilir. Aynı zamanda kıyafet değiştireceği zaman bu çekici kendi ekseni etrafında döndürmektedir. Thor'un iki keçinin çektiği bir arabası vardır ve araba ile yol almaktadır. Thor'un belinde altın bir kemer de bulunur ki bu kemer onun daha da güçlenmesini sağlamaktadır. Thor, ABD'nin New Mexico kentinde çekildi. Filmde Thor'u 1983 doğumlu Avusturalyalı aktör Chris Hemsworth canlandırıyor. Hemsworth'u geçtiğimiz sene vizyona giren Star Trek'in yeni filminde George Kirk'ten hatırlayabilirsiniz. Thor'un kadrosundaki diğer bir çarpıcı isim ise Natalie Portman. Star Wars hayranlarının yakından tanıdığı Portman filmde Thor'un yanında çalışan dünyadaki arkadaşı ve aynı zamanda sevgilisi hemşire Jane Foster'ı canlandırıyor. Natalie Portman, ünlü bir sinema sitesine verdiği video röportajında, Chris Hemsworth ile aralarındaki kimyanın seyirciye de yansıyacağını söylerken, esprili bir şekilde Hemsworth'ın devasa ölçüleri ile Thor için en ideal aday olduğunu, kendisinin onun yanında “cüce” gibi kaldığını da belirtmeden edemiyor. Hayranların en çok şaşırdığı isim ise, Anthony Hopkins. Hopkins, Thor'un babası, İskandinav mitolojisinde en güçlü tanrı kabul edilen Odin'i canlandırıyor. Hopkins, bir sinema sitesine verdiği video röportajında, Chris Hemsworth'ın Thor'u canlandırabilecek en iyi aktör olduğunu ve Hollywood'daki Thor rüzgârını sonuna kadar estireceğini dile getiriyor. Thor'un kardeşi ve aynı zamanda düşmanı olan Loki'yi ise Tom Hiddleston canlandırıyor. Hiddleston ve Hemsworth'u, aynı zamanda duyurulan The Avengers filminde de Thor ve Loki olarak izleyeceğiz. Şu andaki kadro bu, ancak Iron Man 2 filminde rastladığımız S.H.I.E.L.D. Ajanlarının bir kısmına Thor filminde de rastlayabileceğimizin sinyalleri geldi. Iron Man 1 ve 2 filmlerinde Ajan Coulson'ı canlandıran Clark Gregg, aynı karakterle bu filmin kadrosuna da dâhil edilmiş.

20


Thor'un müziklerini Patrick Doyle hazırlıyor. Kendisine daha önce Harry Potter: The Goblet of Fire filminin müziklerinden aşinayız. Yönetmenliğini Kenneth Branagh ‘ın üstlendiği Thor, ülkemizde de, diğer dünya ülkelerinde olduğu gibi 17 Haziran 2011'da vizyona girecek. Filmin stüdyo çekimleri bitti, şu an “post production” aşamasında. Umarız hayranların istediği gibi, Thor'un kudretine yakışır bir film olur. Cansu KORKMAZ www.yildizsavaslari.com


AKSAK ADAM “Hayatınızdaki en önemli şey nedir?” diye sormuştu kırmızılar içindeki psikiyatr. Sustum; dilimdeki sözcükler, sesim boğazımda donup kalmıştı sanki. İlkokuldaki ilk gösterinizi düşünün: hani günlerce hazırlanıp da sular seller gibi ezberlediğinizi sandığınız şiir vardır büyük gün geldiğinde tüm okulun toplandığı bahçede o kalabalığa tepeden bakan kürsüye çıkar ve donar kalırsınız; mikrofon önünde dururken sesiniz çıkmaz karşınızda sizden şiiri okumanızı bekleyen arkadaşlarınız, aileniz ve çocuk aklınızla sevdiğinizi sandığınız kız/erkek vardır. Hepsi beklenti içerisindeki gözlerle size bakmaktadır. Sonra bir şey olur, içinde olduğunuz durumun getirdiği adrenalin patlamasıdır belki olan ve bülbül gibi şakırsınız. O hesap işte. O günü tekrar yaşıyordum. Donup kalmıştım ve istesem bile konuşamıyordum. Sonra okyanus tabanından yüzeye doğru çıkan bir hava kabarcığının su üzerine ulaşması gibi gırtlağımın derinlerinden gelen sesle “Eee, şey aslında bilmiyorum,” demiştim. Daha doğrusu demeye çalışmıştım demek doğru olurdu, çünkü sesim brutal vokal yapan biri gibi çıkmış ve sonucu da doktor için elbette anlaşılmaz olmuştu. En azından ben öyle düşünüyordum ki psikiyatrın kurduğu cümle ile düşüncelerimden sıyrıldım. “Bunda bilinemeyecek bir şey yok, bak burada biz bizeyiz; nedir senin için hayatta önemli olan? Bana anlatabilirsin.” Kırmızılı psikiyatr bana bu cümleyi kurarken ben muayenehaneyi ve doktoru inceliyordum. Bir kere müzik zevki bizim tanımladığımız gibi değildi; genellikle Beethoven, Bach v.s. dinleyen diğer psikiyatrlardan farklı idi. Odada inceden bir ses çınlamaktaydı. İlk etapta bu seslerin bir konser kaydından geldiği aşikârdı. İlginç olan, daha doğrusu beni oturduğum koltuğa mıhlayan şey ise çalan şarkının Iced Earth’a ait olması idi. Biraz kulak kabartınca da parçanın “Angels Holocaust” olduğunu anlamıştım. “İşe bak,” dedim kendi kendime. “Herkes klasik müzik dinleyen psikiyatrlara tedavi olurken bense heavy metal dinleyen bir doktor seçmişim kendime.” Sonra odaya baktım, bilindik olan donanımdan biraz farklı idi. Aslında standart muayenehanelerden iki farkı vardı ve bunlardan biri genellikle tek renk olarak seçilen duvar boyalarında göze çarpmakta idi. Duvarların alt yarısı lilâ rengine, üst yarısı ise krem renginde boyanmıştı. Diğer fark da genellikle ilaç reklâmlarının olduğu tabloların olmaması aksine sadece iki tablonun olmasıydı. Atatürk’ün pek fazla görmediğim bir fotoğrafının bulunduğu bir çerçevenin haricinde minyatüre benzeyen bir çizimin olduğu tablo dikkatimi çekmişti. Siyah beyaz olan bu çizimde üçü başsız toplam dört beden vardı. Başsız bedenlerin biri diğerlerinden farklı giyinmişti ve sanırım diğer iki başsız bedenin üstü idi. Başları olmayan bedenler elleri arkasından bağlanmış olan ve henüz başı bulunan diğer bedenin başını törpülüyorlardı. “Evet, cevabınızı bekliyorum,” diyen sesle kendime gelmiştim. Psikiyatrı şöyle bir süzdüm: Tamamen kırmızı bir renk bütünlüğü hâkimdi kıyafetlerine. Kırmızı ekose desenli gömleğin üzerine baklava desenli kırmızı krem renkli bir süveter ve tamamlayıcı olarak da kendinden desenli kırmızı bir kravat. “Ne kadar sade ve gösterişten uzak bir kıyafet tercihi değil mi?” “Sorunuzu duyamadım, dalmışım bu aralar çok sık oluyor kusura bakmayın,” diyerek soru atağını ustaca karşılamıştım ki karşı atak gelmekte gecikmedi. “Şöyle sorayım genç adam: Anlatın bakalım sizi buraya atan rüzgârın ne olduğunu?” “Rüzgâr mı? Şu şarkılara konu olan, o harika melodiye eşlik eden denizleri köpük köpük kabartan tanımlamasına sahip olan rüzgâr değil beni buraya atan. Beni buraya atan son zamanlarda kırmızı alarm verdiren; başlangıçta yaz geceleri kıyıdan koparak gelen meltem gibi tüm benliğimi rahatlatan fakat gittikçe sertleşerek tamamen fırtınaya daha doğrusu kasırgaya dönüşen o rüzgârı mı anlatmamı istiyorsunuz?” Derin bir sükûnetin kapladığı odadaki sessizliği fısıltı halinde çıkan sözcüklerim boz-

22


muştu. “Burada; bu koltukta o kadar bitik ve bitkin bir durumda bulunuyorum ki doktor, emin olun kendime sorduğum sorularımın cevapları sizin sorularınıza vereceğim cevaplardan daha zor. Tüm bu olanlar, şu ana kadar yaşadıklarım ve gelecekte yaşayacaklarımın ne olacağını tahmine çalışmak bir nevi geleceği görmeye çabalamak beni yoruyor, bitkinleştiriyor. Ama madem sordunuz ben de söyleyeyim beni buraya atan kasırganın bendeki etkilerini az çok şu konuşmamdan çıkartmış olabilirsiniz. Esas bu değil buraya gelişim, sıkı durun esas sebep geliyor,” demiş ve tanık olduğum kazayı en ince ayrıntısına kadar anlatmıştım. “İşte doktor bunlar beni buraya atan rüzgâr. Son bir haftadır rüyalarımda o kaza anına gidiyorum. Ayakkabılarıma belki milyonlarca kandamlası sıçrıyor ve o kandamlaları birleşerek ayaklarımdan yukarıya doğru çıkmaya başlıyorlar. Göğüs bölgeme geldiklerinde ikiye ayrılıp bir kısmı orada çörekleniyor. O kadar ağırlaşıyor ki göğüs kafesim zor nefes alıyorum. Kalan kısım ise şekil değiştirerek el biçimini alıyor ve boğazımı sıkmaya başlıyor. Boğulduğumu hissediyorum zaten az nefes almakta iken tamamen nefessiz kalıyorum. Son nefesimi verirken yanıma bir adam geliyor ve bütün bunların başlangıç olduğunu söylüyor, gri gözlerini gözlerime dikip çürük yumurta kokulu nefesini yüzüme üflerken o buz gibi elleri ile feri gitmiş gözlerimi kapatıyor. Ruhumu bedenimden çıkarken gördüğümde ise kan ter içerisinde uyanıyorum.” Anlattıklarımı dikkatle dinleyen doktor kaza nedeni ile ağır bir travma yaşadığımı belirterek vereceği ilaçları kullanmam gerektiğini bu seans gibi iki seansa daha katılacağımı söyleyerek sıradaki hastasını çağırmasını söylemek için sekreterini yanına çağırdığında kendimi bir boşlukta hissediyorum. Uzun zamandan beri kimseyle bu kadar uzun konuşmamıştım. Bir dahaki randevuyu almak için sekreteri beklerken vizite ücretinin ödemesini yapıp bir an önce eve gitmeyi planlıyorum. Sekreter ücreti kredi kartı ile yapabileceğimi ve gireceğim diğer seansların ücretinin ise %50 indirimli olacağını söylüyor. Bu haber bende iyi bir yemek üstüne yenen tatlı etkisi yaratıyor. Hafifçe gülümseyerek muayenehaneden çıkıyorum. Asansöre binmek için koridorun sonuna doğru yürürken karşı yönden gelen adam omzuma çarpıyor. Özür dileyeceğini umarak adama doğru döndüğümde o bakışlarla karşılaşıyorum: Buz soğukluğuna sahip küçük gri gözler ve çürük yumurta kokusuna sahip nefesli o adam tüm soğukluğuyla karşımda dikeliyor. Çarpık ve siyahlaşmaya başlamış dişlerini göstererek gülüyor yüzüme iyice yaklaşarak o iğrenç nefesini suratıma tıslar gibi çıkartarak “Sana bütün bunların başlangıç olduğunu söylemiştim sanırım,” diyor. Nefesi tüm benliğimi yakarken çığlıklar duyuyorum, dışarıya bakıyorum: Tamamen cam kaplı olan dış cepheyi temizleyen işçilerin bulunduğu iskelenin 12 kat yükseklikten aşağıya doğru hızlı bir şekilde düştüğünü görüyorum. İşçiler yere çarpıyor; iskele işçilerin ve yoldan geçenlerin üzerine düşüyor, aksak yaşlı adam “Bu daha başlangıç,” diye çığlıklar atarak kayboluyor ben yerimden kımıldayamıyorum… Mustafa KILCI İllüstrasyon Altuhan Sinan AYDINOĞLU

24


THE CHASER (ÖLÜMCÜL TAKİP) İyi/kötü polis klişesinin ötesinde bir seri katil hikâyesi… Ölümcül Takip her şeyden önce polisiye türünün kalıplarını genişletmeye çalışan, taze ve yer yer çiğ şiddetiyle insanı ürküten bir yapıya sahip. Güney Kore sinemasında benzer örneklerini izlediğimiz stilize bir görsellikle bezenen film, ayrıca farklı türleri içinde ustalıkla birleştirebilen ve yönetmenin ilk filmi olmasına rağmen oldukça olgun ve kendinden emin tavrıyla da dikkat çeken bir yapım. Yönetmen Hong-jin Na’nın ilk filmi olan Ölümcül Takip’i aslında iki farklı bağlamda ele almak gerekiyor. Filmin yüzeysel hikâyesi, eskiden polis olan ve özel timde görev yapan JoongHo’nun daha sonra karıştığı yolsuzluklar sonucu polislikten uzaklaştırılması ve kadın satıcılığına başlamasıyla ilgili. Pazarladığı kadınların birer birer ortadan kaybolmasını araştıran Joong-Ho, bu sayede kendini bir seri katilin peşinde buluyor. Ama yönetmen bu hikâyeyi izleyicilerin önüne bir yem olsun diye atıyor. Esas ilgilendiği meseleler başka… Filmin yüzeyde kalan hikayesi son derece komplike ve sürükleyici olsa da, bu noktada filmin alt metnini de gözden kaçırmamak gerekiyor. Ölümcül Takip her şeyden önce polis teşkilatının çürümüşlüğünü, adalet kurumlarının işlemediğini, merkezi otoritenin acizliğini ve bürokratların günü kurtarma telaşından dolayı bütün sisteme verdiği tahribatı gözler önüne seriyor. Film, her ne kadar dört başı mamur bir polisiye gerilim hikâyesi anlatsa da, aslında daha ilk yarım saatte bütün her şeyi açıklıyor: Katili de kurbanı da bunların takipçilerini de ifşa ediyor. Hikâyesini kedi fare oyununa dönüştürmüyor. Türün alışılagelmiş trüklerinden beslenerek hikâyesini klişeleştirmeye ya da seyirciyi ters köşeye düşürmeye uğraşmıyor. Bunun yerine, ustalıkla seyircinin algılarıyla oynuyor. Yüzeydeki kovalamacayla ilgilenen seyirciyi de oyuna dâhil ediyor. Tipik bir iyi/kötü polis klişesi üzerinden didaktik bir şekilde mesajını vermektense, günlük hayatın içindeki detaylara yöneliyor. Joong-Ho’nun özel timdeki arkadaşlarıyla yaptığı muhabbetleri, polis şefinin üstleri karşısındaki çaresizliği, politikacıların karikatürize bir şekilde ekrana girip çıkmaları ve satılan kadınların çaresizce hayata tutunma çabaları, bize film hakkında yüzeyde kalan aksiyondan ve kovalamacadan daha çok şey söylüyor. Ölümcül Takip bir ülkedeki yozlaşmanın boyutlarını, sistemin içine düştüğü açmazları ve insanların yaşadığı çaresizliği anlatırken; Hitchcockyen bir gerilim atmosferiyle de seyircinin ilgisini sürekli canlı tutmayı başarıyor. İyi/kötü ve katil/kurban diye tanımlamaların yapılmasının anlamsızlığının altını çizen film, diğer yandan da finaliyle Hollywood’un sistemin eksikliklerine rağmen sistemin devamının her şeyden önemli olduğunun altını çizen muhafazakâr tür filmlerine yakın bir yerde durmaktan


da geri kalmıyor. Sistemin karmaşık ve çürümüş çarkları içinde herkesin içinde iyilik kadar kötülük de taşıdığını ifade ederken, son sözü söyleme hakkını da yine polise, yani sistemin “işlemeyen” kurumlarına bırakıyor. Bu açıdan bakıldığında, sistemin işlemediğini gören ama yine de sisteme karşı umut besleyen bir bakışın varlığı hikâyenin sonunda rahatsız edici bir hal alıyor. Elbette bunun karşısında, finalde kalkan çekicin inmesini arzulayan seyircilerin de istediği şekilde adaletin işlemediği yerde kişisel adalet tecelli eder teranesine de sığınmak doğru değil. Nitekim Neil Jordan’ın İçindeki Yabancı (The Brave One, 2007) filminde bunun da ilki kadar tehlikeli bir şeye dönüştüğünü görmüştük. Burada esas “sorun” teşkil eden mesele, finale kadar karakterlerini yargılamaktan ve didaktik olmaktan özenle kaçınan, sistem tarafından uygulanan şiddet kadar sistemin dışında tecelli eden bireysel şiddete karşı da aynı eleştirel tutumu koruyan bir filmin finali itibariyle bariz olarak kendini bir yerde konumlandırması. Ucu açık bırakılacak ve seyirci tarafından farklı şekillerde yorumlanacak düşündürücü bir son yerine, özneyi nesneleştiren basit bir finalin tercih edilmesi. Film boyunca bunu başarıyla yapan ve bunu yaparken de seyirciden “özne” olması için özellikle bir talepte bulunan bir filmden de bu kadarını beklemek ukalalık olmasa gerek. Barış SAYDAM www.avrupasineması.net

26


MAŞUKA "Dünyada istediğim ve bana yaşamı sevdiren iki şey var: Aşk ve Özgürlük. Aşk uğruna gerekirse yaşamımı veririm, fakat özgürlük uğruna aşkımı da feda ederim." Victor Hugo "Ey aşk, sen nelere kadirsin!..." diye iç geçirdi genç kadın. Hızlı adımlarla yürürken omuzlarına dökülen saçları rüzgârda salınıyordu. Kömür karası saçlarına aynı karalıkta gözler eşlik ediyordu suratında. Dolgun dudaklarının ucunda ise bir gülümseme duruyordu; çıkık elmacık kemikli yanağında belli belirsiz bir gamze bırakan, alaycı bir tebessüm... Fazla güzel sayılmazdı; fakat bu, genç kadını arkasından ayaklarını sürüyerek takip eden adamı zerrece ilgilendirmiyordu. Çünkü ona çoktan âşık olmuştu, artık geri dönüşü yoktu. Genç adam da farkındaydı bu çaresizliğinin; o yüzdendi bu boynu bükük, omuzları düşük duruşu. O yüzdendi her şeyiyle teslim olmuşçasına genç kadının peşinden gidişi. Yürüyorlardı; gecenin karanlığında, ucunda ışık olmayan yolda, biri önde diğeri arkada ilerliyorlardı. Sokaklar ıssızdı; saat çok geç olmamasına rağmen etrafta kimseler yoktu. Uyumuyorlardı belki ama herkes köşesine çekilmiş bir şeylerin olmasını bekliyordu sanki. Gökyüzünde bütün ihtişamıyla asılı duran dolunayın gümüş ışığının bile artık aydınlatamadığı bu karamsar kentte her zaman bir şeyler olurdu zaten, özellikle de böyle ıssız gecelerde. "Bu seferki çok kolay oldu," diye düşündü genç kadın; labirenti andıran sokaklarda kararlı adımlarla yol alırken nereye gideceğini çok iyi biliyordu. Kendine güvenen, fakat vurdumduymaz bir havası vardı. Karanlık bir gecedeki yıldızlar gibi parlayan gözleri bakışlarıyla karanlığı deliyordu. Gülümserken açığa çıkan dişlerinin keskin beyaz ışıltısı bakışlarına eşlik ediyordu. O bakışlardaki güç ve sihir etrafındaki her şeyi etkisi altına alıyordu ama yüzüne oturttuğu tebessüm hiçbir şeyin önemi olmadığını anlatıyordu aynı zamanda. Hiçbir şeyin önemi yoktu ona göre; arkasından gelen adamın da. Uğraşmasına gerek bile kalmamıştı; daha tanışalı birkaç saat olmasına rağmen adam sorgusuz sualsiz teslim olmuştu ona. "Bu seferki çok kötü oldu," diye düşündü genç adam; sevdiği kadının peşinde, kayıp bir sokak köpeği gibi caddelerde dolanırken nereye gittiğine dair en ufak bir fikri bile yoktu. Daha önce de âşık olmuştu kuşkusuz ama bu seferki farklıydı. Kadını ilk gördüğü andan itibaren sanki düşünme yetisini kaybetmişti. Onun o kendine güvenen tavrı tüm endişelerini silip atmış; vurdumduymazlığı adamın onu daha fazla arzulamasına neden olmuştu. Fakat adamı en çok etkileyen şey kadının gözleriydi; daha ilk bakışta insanı içine çekiveren, hem her şeyi anlamlı kılan, hem de insana sonsuz bir boşlukta yuvarlanıyormuş hissini veren kapkara gözleri... Direnmemişti; o gözlerden kaçmaya ne gücü, ne de isteği vardı zaten. Tek istediği kadındı ama tanıştıkları andan beri ne yaparsa yapsın onu elde edememişti. Tam ona ulaştığını sandığı anda uzaklaşıyordu kadın; adamın teslim olmaktan başka şansı kalmamıştı. Bir süre daha böyle yürüdükten sonra genç kadın sonunda durdu. Eski, harap bir binanın önündeydi. Durunca arkasına dönüp adama baktı. Sadece birkaç metre gerisindeydi. Adam da kafasını kaldırıp bakınca biraz ilerisinde duran kadını gördü. Göz göze geldiler; adam son bir umutla kadının kara gözlerinde ufak da olsa bir sevgi kırıntısı aradı. Bu ümidin verdiği güçle bitkin bedeni de atağa geçti. Kadına yetişebilmek için son birkaç adımı koşarak attı. Tam ona ulaşacaktı ki, kadın umursamazca başını çevirdi ve köhne binanın açık kapısından içeri girdi. Böylece genç adamın beklentilerini bir kez daha karşılıksız bırakmış oldu; gözlerini, bedenini ve kalbini ondan uzaklaştırarak.


Genç kadın binanın içinde gözden kaybolurken adam da arkasından bakakaldı. Ancak umutlar ölse de, aşk bir türlü ölmüyordu. Kısa süre sonra adam kendini binanın içinde, yine kadını takip ederken buldu. Yıkık dökük merdivenleri çıktılar birlikte; kadın önde, adam arkada. Üçüncü kata vardıklarında adam son basamağı yeni çıkmıştı, kadın ise binanın aksine oldukça sağlam ve yeni görünen büyük, demir bir kapının önünde duruyordu. Bu sefer adamın yanına gelmesine izin verdi. Umut etmeye artık cesareti kalmayan adam süklüm püklüm gelip kadının yanında durdu. İkisi de suskundu; kadın zaten her şeyi en baştan beri bildiğinden, adam ise artık vazgeçtiğinden. Kendinden bile vazgeçmişti belki; bir tek kadından vazgeçemiyordu. Ne nerede olduklarını, ne de burada ne işleri olduğunu merak ediyordu. Tek ilgilendiği kadının yanında olmasıydı; bu ona yetiyordu, en azından o an için. Kadın adama döndü, eliyle sertçe çenesini tutup önce sola sonra sağa çevirerek baktı. Sanki bir şey arıyordu ve aradığını bulmuş gibi elini adamın ensesine uzanan saçlarına götürdü. Önce okşar gibi, sonra da sert hareketlerle adamın saçlarını düzeltti. Ama özellikle bir kısmını adamın sağ kulağını örtecek şekilde yana getirdi. Ve sonra hiçbir şey olmamış gibi yine önüne döndü. Adam ise şaşkındı; önce irkildi, kadının dokunuşu baştan beri arzuladığı şeydi ama o dokunuştaki soğukluk bir şeylerin yanlış olduğunu hissettiriyordu. Kafası karışmıştı; artık ne düşünüp ne hayal edeceğini bile bilmiyordu. Öylece durdu kadının yanında. Kadın önünde durduğu kapıya yumruk yaptığı eliyle hızlıca vurdu; önce üç, sonra bir ve son olarak da iki kere. Bir tür şifreydi sanki bu; aradan kısa bir süre geçmişti ki, şıngırdayan kilit seslerinin ardından kapı gıcırtıyla açıldı. Şimdi kadınla adamın karşısında, kapıdan daha iri olduğu izlenimini veren bir adam duruyordu. Adam cüssesine yakışan gür bir sesle kükrer gibi konuştu: "Erkencisin." "Evet, bu seferki kolay oldu. İşim çabuk bitti," diye yanıtladı kadın, alaycı gülümsemesini koruyarak. Onun ışıltılı bakışlarına iri adam, parlak yeşil gözlerinden birini kırparak karşılık verdi. Bedeniyle orantılı bir irilik sergileyen geniş suratında küçük kalan tek şey gözleriydi. Biçimli ağzı, kalkık burnu, sert karakterini işaret eden köşeli çenesi ve kısa kesimli saçları gibi koyu sarı renkteki gür kaşları; hepsi de adamın kendisi gibi normalden daha iriydi. Fakat su yeşili gözleri öyle küçüktü ki, gözlerinin akı zar zor belli oluyordu. Suratına uymayan gözlerdi bunlar; sanki başkasının gözleriydi ve kadınınkiler gibi garip bir ışıltıyla parlıyorlardı. Adam kaslı vücudunu biraz yana çekerek diğer ikisine geçmeleri için yer açtı. Kadın hiç tereddüt etmeden içeri daldı ama diğer adam hâlâ kapıda dikiliyordu. Aşkının küçülttüğü bedeni, kapıyı açan iri adamın yanında iyice ufacık kalmıştı. Sarışın, yeşil gözlü dev insanı neşelendirmekten çok ürküten kısa bir kahkaha attı: "Ne o dostum, yoksa korkuyor musun?" Ve diğerinin cevap vermesine fırsat bırakmadan sarı tüylerle kaplı kalın kolunu adamın boynuna doladı. Onu ensesinden sertçe tutarak içeri çekti. Adam ne olduğunu anlayamadan kendini geniş bir odanın içinde buldu. İçerisi loştu; camı kırık pencereden yansıyan sokak lambasının ışığı odayı aydınlatan tek şeydi. Duvarların boyası dökülmüş, odada eşya namına ne varsa hepsi eskimiş ya da kırılmıştı; kumaşı yırtık bir koltuk, cilası kabarmış kare bir masa ve ayağı kırık bir sandalye... Oldukça pis bir odaydı; yerde, duvarda ve eşyaların üzerinde büyük koyu lekeler göze çarpıyordu. Kadın içeri girer girmez hiç çekinmeden kendini koltuğa bırakmıştı, ayaklarını uzatmış rahat rahat oturuyordu. Hayranı ise yeşil gözlü dev tarafından odanın ortasına itilince sandalyeye çarptı. Zaten sandalye de, adam da zorlukla ayakta duruyordu; birlikte yere düştüler. Yeşil gözlü dev buna kahkahalarla gülerken, kadın sadece gamzesini ortaya çıkaran bir tebessümle karşılık verdi. Adam güçlükle emekleyerek yerden kalkmaya çalıştı ama yeşil gözlü dev buna izin vermedi. Ayağının ucuyla adamı itekledi; fakat bu bile onun acı içinde tekrar yere serilmesi için yeterliydi. Adam yüksek sesle

28


inlerken ağzından anlaşılmaz sözler dökülüyordu. Yeşil gözlü dev, sırıtan dudaklarının açıkta bıraktığı beyaz dişlerinin arasından tıslayarak bağırdı: "Ne dedin sen?!" Adam kıvranarak kollarının üzerinde doğruldu. Cesaretten çok korkusunu ele veren bir sesle karşılık verdi; demin söylediğini bağırarak tekrar ederken bu sefer kadına bakıyordu: Defol git, lanet olası!!" Yeşil gözlü dev "Demek öyle..." diyerek adamın üzerine çullandı. Hareketleri sertti ama yüzünde kızgınlıktan eser yoktu. Daha çok, yeni bir oyuncak bulmuş bir çocuk gibi eğlencesine bakıyordu. Adamı küçük bir kedi yavrusuymuş gibi ensesinden tutarak tek eliyle havaya kaldırdı. Bu işi öyle kolaylıkla ve hiç zorlanmadan yapmıştı ki; diğer eli de belinde, sırıtarak havada çırpınan adama bakıyordu. Oturduğu koltukta hiç istifini bozmadan onları izleyen kadın ise artık bu oyundan sıkılmıştı: "Onu yere bırak... Yemeğinle böyle oynamamalısın." Yeşil gözlü dev tekinsiz bakışlarını kadına çevirdi, dudakları zevkle gerildi: "Ah pardon, haklısın. Sofra adabını unutmuşum!" Onların espri diye güldükleri şey, hâlâ havada asılı duran adamı tedirgin etmişti. Zaten o kadını tanıdığından beri kendini çaresiz bir av gibi hissediyordu; kapana kısılmıştı, kaçamıyordu. Şimdi ise kendisiyle bir oyuncak gibi oynayan bu tuhaf, iri adam ve yaptığı şaka... Neler olduğunu anlayamıyordu ama hissediyordu; en derin ve saf haliyle korkuyu hissediyordu. Yeşil gözlü dev, adamı yavaşça yere indirdi ama ensesini hâlâ sıkı sıkı tutuyordu. Adama doğru eğildi, yüzünü yüzüne yaklaştırdı. Bebekleri küçülüp ufak birer nokta halini alan yeşil gözleri adama bakarken tuhaf bir ışık saçıyor, çatık kaşları ve aşağı doğru gerilen dudaklarıyla birleşince vahşi bir görüntü yaratıyordu. Yüzünü adama iyice yaklaştırdı, burnunun üzerindeki deriyi kesik kesik titreten hareketlerle onu bir süre kokladı. Bunu yaparken avını koklayan bir hayvanı andırıyordu. Sonra derin bir nefes alıp bırakarak kadına döndü: "Hımmm... Bu seferki dayanıksız çıktı. Çok korkuyor; adrenalin iyidir ama fazlası tadını bozuyor, biliyorsun." "Teşekkür edeceğine bir de söyleniyor musun?! Hem onu korkutan sensin, ben buraya kadar sorunsuz getirdim. Deminden beri oyalanacağına tadını kaçırmadan yeseydin!" Yeşil gözlü devin üst dudağı yukarı doğru gerildi; dişlerinin arasından hırlamaya benzer bir ses çıkarken, adam bir an o dişlerin uzayıp sivrildiğini gördüğünü sandı. "Tamam tamam, başlama yine. En azından bu genç... Geçen seferkini sindirene kadar canım çıkmıştı." "Hahhahaa... Kabız oldum desene şuna!" "Çok komik! Bir dahakine de ben sana öyle kart bir karı getireyim de gör!" "Bana ne, ne getirirsen getir! Geçen seferki gibi esrarkeşin tekini bulma da! İki damla kan yüzünden az daha zehirleniyordum!" "Oooff, uzattın ama! Açım ve sen beni sinirlendiriyorsun. Bırak da huzur içinde yemeğimi yiyeyim!" Bu konuşmaları tuhaf bir kâbustaymış gibi dinleyen adam duyduklarına inanamıyordu. Her şeyin bir şaka olduğuna inanmak istiyordu; kötü ve sapıkça bir şaka. Ama korkudan titreyen kendisi de dâhil olmak üzere, odadaki kimse bu şakaya gülmüyordu. Sadece başından beri yüzünde hep hafif, tekinsiz bir tebessüm taşıyan kadın gülümsedi: "Peki sevgilim, istediğin gibi olsun. Sen yemeğini ye ama unutma, bir dahaki sefere de ben içeceğim!" Kadın sert bir hareketle başını çevirdi ve arkasını dönüp pencereye doğru yürüdü. Yeşil gözlü


dev kızgın bakışlarını kadından, hâlâ ensesinden tuttuğu adama çevirmişti. Kadın ise onlara arkası dönük ve pencere pervazına yaslanmış bir halde dışarıyı izlemeye koyuldu. Sanki hiçbir şey olmuyormuş, her şey olağanmış gibi karanlık ve ıssız sokağı seyrediyordu. Arkasında neler olduğunu görmüyordu ama bilmek için görmesine gerek yoktu. Sevgilisinin yeni âşığına eziyet edişini, yeni avını haklamaya hazırlanırken iştahının kabarışını, iri vücudunun geçireceği değişimi, uzayan tırnaklarını, sivrilen dişlerini, çoğalan tüylerini, suratının aldığı hayvansı ifadeyi ve yeşil-sarı lanetli bir renge bürünen gözlerindeki aç bakışı... Bakmasına gerek yoktu; bir kurt adamın nasıl beslendiğini çok iyi bilirdi. "Kurt adamla vampirin aşkı"; başta kulağa romantik ve edebi gelebilirdi belki ama insan hem ölümsüz, hem de şıpsevdi olunca bir süre sonra ebedi can sıkıntısına dönüşüyordu. Özellikle de, kendilerine âşık ettikleri kurbanları birbirlerine sundukları bu garip oyuna başladıklarından beri sevgilisinin kıskançlıkları kadını bezdirir olmuştu. Üstelik getirdiği erkeklere karşılık aldığı kızların kalitesi her geçen gün düşüyordu. Açlık aynı kalıyordu belki ama aşk eninde sonunda bitiyordu. "Aşk da, açlık da aynı aslında..." diye düşündü, "ikisi de alışkanlığa dönüşüyor sonuçta." O yüzden sevgilisi son avını-âşığını sabırsızlıkla parçalamaya başladığında dönüp bakmadı. O iğrenç görüntüye, çıkan seslere, kurbanın çığlıklarına alışkındı. Sadece bu sefer bir değişiklik olmasını umuyordu. Bir değişikliğin zamanı gelmişti artık; o gece, o odaya, sevgilisine kendi elleriyle getirdiği bir değişiklik. Kapıyı çalmadan önce yeni âşığının saçlarının arasına gizlediği şey; her şeyi değiştirebilme gücüne sahip olan tek şey... Yeşil gözlü dev açlıktan gözü dönmüş bir halde kurbanına saldırırken dikkatsiz davranmıştı. Kurbanının boynuna yaptığı üçüncü hamlede, tam da sağ kulağını ısırmışken yuttuğu şeyin gümüş bir küpe olduğunu fark etti. Ama geç kalmıştı; ufak halka daha boğazından aşağı inmeden etkisini göstermeye başladı. Önce giderek artan yanma hissi, sonra tüm vücudunu kaskatı ve hareketsiz bırakan kasılma... Her şey çok çabuk oldu; küçücük bir küpe birkaç dakika içinde dev bir kurt adamın ölümünü hazırlamıştı. Yeşil gözlü dev acı içinde uluyarak yere yığıldı. Tamamen sarıya dönen gözlerini kadına çevirdiğinde anlamıştı; sonunun geldiğini artık o da biliyordu. Acısı öfkeye karışırken yüzü yine bir insanınkine benzemeye başladı. Direnmesi boşunaydı ama son bir kez çırpınırken, parlaklığını yitiren yeşil gözlerini lanetlermişçesine kadına dikti. Kadının gözleri ise sevgilisinin ölümünü izlerken ifadesizdi. Sadece yüzündeki tebessüm kaybolmuştu. Onun yerine dudakları sivri köpek dişlerini açıkta bırakacak şekilde aralandı: "Elveda sevgilim... Artık özgürüm; özgür ve ölümsüz!" Kadın yavaş ama kararlı adımlarla kapıya doğru ilerledi. Yanlarından geçerken, cansız bir şekilde yan yana yatan iki adama ilgisizce baktı. İkisi de ölüydü artık; biri kan kaybından olmasa da korkudan, diğeri de onu öldürebilecek tek şey olan küçük, gümüş bir küpe yüzünden. İki erkek de birbirlerinin ölümüne garip bir biçimde katkıda bulunmuşlardı ama aslında onları öldüren şey aynıydı; yanlış kadını sevmek ve ona güvenmek... Ve şimdi o kadın hiçbir şey olmamış gibi çekip gidiyordu. Onları öylece bırakıp çıkarken kapıyı arkasından kapattı; tıpkı hayatının kapının öteki tarafında kalan kısmını da kapattığı gibi. Üzerinden bir yük kalkmıştı sanki; hiçbir zaman atmayan soğuk kalbi hafiflemişti. Merdivenleri uçarcasına indi. Köhne binadan ıssız sokağa çıktığında artık içerideki iki ölü adamı dert etmiyordu. Nasılsa bu karanlık şehirde kanın kokusunu alıp gelecek başka yaratıklar vardı; başka yaratıklar ve başka aşklar... Funda Özlem ŞERAN İllüstrasyon Emrah ÇILDIR http://emrahcildir.deviantart.com


MICHAEL JACKSON DİYE BİR ADAM... "Bu, hayalleri hayatından daha büyük olan bir adamın öyküsüdür. "

Ev hapsi kaderi olan çocuklar vardır. Dışarı çıkıp oynamak nedir bilmeden büyüyen… İşte ben o çocuklardan biriydim. Annem çalıştığı ve babam da sürekli işinden dolayı yollarda olduğu için tek eğlencesi kitaplar ve televizyon olan pencere çiçeklerinden. Ve bir gün beni hayata bağlayacak bir adamla tanıştım. Hayalleri hayatına hâkim olan ve büyümeyi sonuna kadar reddeden gülümsemesi içimi ısıtan o adamla. Size onun öyküsünü anlatmak isterim. Vaktiniz var mı? Özellikle 80 kuşağı çocukların çok iyi bildikleri bir öykü vardır. Benimse favorilerim arasında olan; Oz Büyücüsü… Sene 1978… 1939 versiyonu ile seyircinin beğenisini kazanan bu büyülü hikâyenin siyahî versiyonu çekilmiştir. Hikâye aynıdır lakin fark, oynayan tüm oyuncuların siyah olmasıdır. Televizyonda ilk gördüğüm zaman dikkatimi çeken aslına bakarsanız bu kısmı olmamıştı. Zaten birçoklarımız bu versiyonu çok da iyi bilmeyiz. Benim dikkatimi çeken sevimli bir korkuluk olmuştu. Tüm dikkatim o şirin korkuluğun sesindeydi. Aslında tek isteği biraz da olsa aşağı inip yürümek olan arkadaşımız etrafına toplanan acımasız kargaların alay konusu olduğu sırada “Olamaz yine mi!” deyip şarkısını söylemeye başlamıştı. “Bu ses...” demiştim içimden. “Bu gözler…” Genelde bu sözleri Yeşilçam filmlerinden hatırlarsınız ama benim durumumu tarif edecek başka kelime de bulamıyorum şu anda. Film boyunca takip ettiğim samimi bir şeyler vardı onda... Hikâyeyi çok sevdiğinden miydi yoksa, “Hey ben buradayım! Beni keşfedin, pişmanlık duymayacaksınız...” demeye çalışmasından mıydı bilinmez, film bitip de perde kapandığında sevimli korkuluğumuz tüm maskelerinden ve bedenine doldurulan kâğıt parçalarından kurtulup, dünyaya duvarların ötesinden seslenmeye başladı. Bir anlamda da özgürlüğünü ilan ederek tüm gölgelerinden arındı. Kimden mi bahsediyorum; Michael Jackson… Hayatının tam kırk beş senesini müziğe ve dansa adamış, kendi tabirince dünyanın en yalnız adamıydı o. Kardeşlerinin kurduğu, kendisinin de altı yaşından itibaren sesiyle hayat verdiği Jackson 5’la müziğe başladı. Aslında neye adım attığı konusunda çok da bir fikri yoktu kanımca. Diana Ross ve Berry Gordy’nin keşfetmesiyle beraber grup çok büyük bir hayran kitlesine ulaşmıştı. Sonrasındaysa yine aralarında aşk dedikodusu çıkmasına sebep olan Diana Ross’la aynı perdeyi paylaştığı Oz Büyücüsü sayesinde Quincy Jones’la tanıştı. Artık duvarların ötesinde yaşayabilirdi. Off the Wall çok başarılı oldu doğal olarak. Tabii ki devamı geldi. İkinci albüm Thriller… Albümün satış rakamları kırılamayacak bir rekora imza atarken o artık dünya çapında bir yıldız olmuştu. Gittiği her yerde çığlıklarla karşılaşıyor, hayranları onu bir dakikacık görmek için ölümü bile göze alıyordu. Onunsa edinmeye çalıştığı bize göstermek istediği o kadar çok şey vardı ki. Albümün klipleri bize, tabiri caizse kısa filmleriyle, bu işin sadece işitsel değil görsel olduğunu da kanıtlayacaktı. Boş bir sokakta canı sıkılan genç ve iyi giyimli bir bey elinde bir çeyreklik salınarak yürümekteydi. Kendisi farkında değildi lakin onun dokunduğu her yer ve her şey bir anda ışığa bürünmekteydi. Peşinde elindeki fotoğraf makinesiyle olanları görüntülemeye çalışan pembe panter kılıklı bir gazete-

34


ci vardı. Serüven böyle başladı. Namı değer Billie Jean… Bu efsanenin bize merhaba dediği ilk filmiydi. Benimse onu hissetmeme sebep olan kısmı koca panodan ona bakan ve sonrasında içlerinden birinin adına şarkı yazılan hatun kişi olduğunu öğrendiğimiz yolda yaptığı kısa dans rutini idi. Zaten sonrasında Motown’ın 25.inci yılında yaptığı Moonwalk adı ile anılacak geri geri yürüme hareketi ile de “Ben yalnızca şarkı söylemiyorum,” diyecekti. “Zamana ve mekâna karşı koymayı da başarabiliyorum.” Kısa filmlerinde dikkat-i nazarımdan kaçmayan bir yönü de onun iyileştirme gücüydü. Sihirliydi. Dokunduğu her şeye ışık verebiliyordu. Kötülüğü, iyiliğe çevirebiliyordu. Ara sokaklarda kavga eden adamları ayırıp onlarla dans ediyordu. Sadece araya girip, durun demesi yetiyordu.

Sene 1985 olduğunda ise asıl bomba patlamıştı. Thriller’ın 14 dakika süren kısa filmi tüm dünyada “Yok artık” çığlıkları arasında karşılandı. Michael Jackson’ın bitmek tükenmek bilmeyen bir hayal dünyası vardı. Bizler ise yavaş yavaş bu dünyanın nimetlerinden faydalanmaya başlamıştık artık. Gecenin ıssızlığında kurt adam olarak başlayıp zombilerle yaptığı efsanevi dans rutiniyle tamamlanan film gözlerimi yuvalarından eyleyen bir başyapıt olarak tarihe adını yazdırmıştır. Yönetmeni ve makyaj uzmanı itibariyle de oldukça önemli isimleri içinde barındırmıştı. Filmleri çok sevdiğini her fırsatta belirtirdi. Renklerle dolu dünyasını herkese anlatmaya acelesi var gibiydi. Sonrasında aslında sinema dünyası içinde önemli bir adım olan Captain Eo ile kamera karşısına geçecekti. Yalnız, maceraperest kaptanımız kötülüğe boğulan bir gezegene sihirli olan dans yeteneğiyle tekrar aydınlık vermek için bilinmeyen dünyalarda bir maceranın kollarına atıyordu kendini. Gemi mürettebatı mahiyeti itibariyle yüzümüze tatlı bir gülümseme hediye ediyordu. Turuncu renkli yapışık ikizler Idee ve Geeks, yeşil renkli Hooter adındaki obur ve bir o kadar da sakar evlere şenlik harita okuyucusu… Ki kendisi gidilmek üzere olan gezegenin haritasını yemek suretiyle beni ve tüm ekibi şoka sokmayı başarmıştır. Kontrolü ve nezaketi bir an olsun elinden bırakmayan robotumuz Major Domo ve kaptanın omzundan bir an


olsun ayrılmayan şirin pembe yaratığımız maceranın kahramanlarıydı. Film yine iyiliğin kötülüğe karşı verdiği savaşı anlatıyordu. Aslında her kötünün içinde bir iyilik vardı, marifet bunu ortaya çıkarmaktı. Captain Eo ise bu iş için biçilmiş kaftandı. Karanlık ve metallerle kaplı, kasvetli gezegene bin bir çaba biraz da tesadüf sonucu inmeyi başaran ekip sessiz sedasız görev yerlerine ulaşmaya çalışıyorlardı. Fakat sevgili Hooter’ımız her zamanki sakarlıklarından vazgeçemeyince yakalanıp yaka paça kraliçenin karşısına çıkarılmışlardı. Kaptan aslında tek amaçlarının bu gezegene iyilik getirmek olduğunu güzel bir dille anlatmayı denemiş, kraliçe de göster bakalım yeteneğini, demişti. Bilirsiniz işler her daim istediğiniz gibi gitmez. Durum burada da değişmemiş aslında şarkısıyla sihrini birleştirmeye çalışan kaptanımız yine sakar yaratığın bir kazasına kurban giderek başta saldırıya uğramış sonrasındaysa tüm sıkıntılar müziğin dayanılmaz hafifliğiyle çözülüp gezegen kurtarılmıştı. Sene 1986… 17 dakikalık kısa bir film olan Captain Eo Disney stüdyoları için çekilmiş başarılı bir 3D çalışmasıydı. Hatta bazı bölümleri 4D olarak da nitelendirilebilir. Dakikasına bir milyon dolar harcanan yapım bütçe olarak da oldukça iddialıdır. Yapımcılığını Star Wars efsanesinden de çok iyi tanığımız George Lucas yönetmenliğini de Francis Ford Coppola üstlenmişti. Dans koreografisi de Michael Jackson’a aitti. Üçüncü albümü olan Bad piyasa da beklenildiği üzere fırtınalar estire dursun o film tutkusundan vazgeçmeyecek ve 1988 de Moonwalker adıyla biraz da kendini anlatmak istediği bir müzikale imza atacaktı. Film Türkiye’de ateşli topuklar olarak gösterime girmişti. Müzikal yolculuğundan dem vurarak başlayan film daha sonra onu film stüdyolarında kovalayan çılgın kalabalık eşliğinde devam ediyordu. Gerçek ve animasyon karakterlerin beraberce üstlendikleri pop yıldızını kovala, yakala ve imzasını al kampanyası onun tavşan kılığına girerek kaçma çabaları eşliğinde eğlenceli bir seyre dönüşüyordu. Daha sonrasında tüm çılgın kalabalıktan kurtuldum ne saadet deyip kostümünü çıkarıp gitmeye çalışan Michael’ı bir sürpriz bekliyordu. Sevgili çılgın tavşan kardeşimizle bir dans düellosu yapmak zorunda kalacaktı. Hayranlarından kurtulmuştu kurtulmasına ama dans edilmesi yasak olan bölgede hayali kahramanıyla dans etmeye daldığı için eninde sonunda o kaçtığı imzayı atmak zorunda kalmıştı. Hem de bir ceza kâğıdının üzerine… Sonrasında ise mükemmel renkler eşliğinde başlayan bir gösteriye şahit oluyorduk. Leave Me Alone… Beni rahat bırakın diyordu MJ filmin bu kısmında. Anlam veremediği bir kovalamanın içindeydi hayatı boyunca. Dışarıdan bir sebep göremeyince bu kez kendi hayal dünyasından onların hayal dünyasına bir yolculuğa çıkıyordu. Biz de bu yolculuğun yegâne gözlemcileri oluyorduk. Kocaman bir hayal parkına dalıyorduk bu kısımda. MJ bir modülün içinde tüm tuzaklardan beni rahat bırakın nidalarıyla kaçmaya çalışadursun her yerden bir kamera fırlayıp onun bu hayallerini suya düşürmeyi başarıyordu. Hayal parkının içinde oradan oraya gidiyor, fil adamla manidar bir dansa imza atıyordu. Sonunda ise ilk kez büyük bir kibirle onu bağlamaya çalıştıkları platformu onların başına geçirip beni engelleyemezsiniz siz küçüksünüz ben büyüğüm der gibi tüm bağlarından kurtulup başı yukarıda onlara bakıyordu. Sonuna yaklaştığımız macera bir şanslı bir yıldız hikâyesi ile devam ediyordu ilerleyen kısımlarında. Üç küçük çocuğu bir uyuşturucu tacirinin

36


elinden kurtarıyordu MJ. Edilen dualar ve girdiği bin bir kılık ile sihir gücünü bir kez daha iyilik için kullanıyordu. Tabii bu kısım bir de Smooth Criminal gibi bir efsanenin doğuşu sebebiyle de özeldi. Şarkının bir bölümünde daha sonra sahne performansına da ekleyeceği 45 derece eğilme hareketi fizik kurallarına karşı koyan bu adamı bir kez daha alkışlamamıza sebep olmuştu. Hâlâ nasıl yaptığı konusunda bazı rivayetler vardır, lakin kanıtlanamamıştır. Yönetmenliğini Jerry Cramer’in koreografisini ve senaryosunu Michael Jackson ve David Newman’ın üstlendiği bu yapım da onun sinema sanatına sunduğu katkıya açık bir örnekti. Zamanı için yapılan en iyi çalışmalardan biriydi. Üretmeyi çok seviyorum, derdi. “Çok düşünürüm. Eğer bir dans rutini oluşturacaksam gözlerimi kapatıp tüm müzik aletlerinin yerini almasını beklerim. Sonra onlarla bir olurum ve her şey yeniden başlar.” Yıllar ilerledikçe onun dehasına daha yakından şahit olduğumuz gibi hakkında çıkan gereksiz haberler yüzünden üzüntülerine de şahit olmuştuk. Bence Michael Jackson’ı popun kralı yapan en önemli özelliği de burada ortaya çıkmıştı, asla vazgeçmiyordu. O tam bir savaşçıydı. Üretmeye ve seyrettirmeye devam etti. Önce History ile tarihini yazdı, bir kez daha. Yine filmlerinden vazgeçmeyerek tabii… Sene 1997… Hayaletlere inanır mısınız? Normal kasabamızın sakinleri inanıyorlardı. Yalnız bir sorun vardı ki pek hoşlandıkları söylenemezdi. Onlar da toplanıp, sevgili sözde yalnız hayaletimizi kovmaya karar verdiler. Filmde Michael Jackson başta hayalet olmak üzere tam beş rolü birden üstlenmişti. Kullanılan teknoloji ve Stan Winston’ın zekâsıyla birleşen yapım çok ses getirmişti. Sevimli ve şaka yapmayı seven hayaletimiz sonunda kendini kasaba sakinlerine kabul ettirirken biz de yapılan dans rutinlerinin ve görüntülerin etkisinden uzun süre kurtulamamıştık. Ve hikâye böyle devam etmişti. Bitmeyecek bir öykü gibi… O yeni olanı denemekten asla vazgeçmeyen bir adamdı. Korkmadan söyleyen, limiti gökyüzündeki yıldızlarla belirleyen… Yapacak daha çok şey vardı fakat perde arkasında yapılan gürültüler onun belki de bundan sonrasını göstermesine engel oldu. Yıllarca denemekten vazgeçmedi. Burada yazılan veya yazılamayan birçok esere daha iyisi arkasından geliyor diyerek imza atmaya devam etti. Dünyada kötü giden ne varsa söylemeye çalıştı. Anlatmak istediği hep çok şey vardı. Egosu değil de yüreği büyük olan nadir sanatçılardan biriydi. Uslanmak bilmeyen bir çocuktu o. Yorulmak bilmiyordu. Dans etmeye başladığında durmak bilmiyordu. Yaptığı tüm kısa filmlerde iyiliğin kötülüğü boğduğuna işaret ediyordu. Her daim birilerini dansın ve müziğin sihri ile karanlık taraftan çekip ışığa çıkarıyordu. Hayata dair mesaj vermekten asla vazgeçmiyordu. Yaşayamadığı çocukluğuna armağanlar sunmaktan asla vazgeçmiyordu. Artık bedenine mahkûm değil. Fakat biz ondan mahrum kaldık. Hayaletlere inanır mısınız? Ben inanıyorum. Çünkü bir adam var ve hâlâ beni hayata bağlamaya devam ediyor. Melahat YILMAZ melaniecim@hotmail.com


DUVARLARIN ÖTESİNDEN GELENLER İkinci Bölüm: Duvarın Ötesine Geçiş Yıllar beni yaşlandırdı ancak aynı heyecan ve coşkuyu hâlâ tadıyorum. Gece olduğunda gücüm kesilene dek çaldığım parçalarla büyümeyen ruhumda hayat buluyorum. Her ne kadar gençliğimdeki kadar uzun sürdüremesem de tüm enerjimi onlar için harcıyorum. Nemli hava ciğerlerimi tüketse de yılmadan yoluma devam ediyorum. Zorlandığımda bile yitirmiyorum ilk günkü hevesimi. O sihirli tellerine dokunup çıkardığım sesle büyülendiğim gün neler hissediyorsam hâlâ aynı duyguları yaşıyorum. Onları ilk gördüğümde kafamda oluşan sorular ise gizemini korumaya devam ediyor. Kaç yıl geride kaldı tam olarak bilemiyorum. Zamanın nasıl geçtiğini hatırlamıyorum. Gece olduğunda çalmaya başlıyor, hemen ardından onların ziyaretiyle kendime geliyorum. Yorulduğumda ise bırakıyor ve deliksiz, uzun süren bir uykuya dalıyorum. Bazen günün çoğunu yatakta geçiriyor, kalktığımda ise temel ihtiyaçlarımı karşılayıp çalmaya devam ediyorum. Sadık seyircilerimin var olamayan alkışlarını duymak için sabırsızlanıyorum. O mucizevî aleti yaptığım günden beri hiç kıpırdatmadım yerinden. Onunla beraber ben de apartmana çivilenmiş gibi hiç dışarı çıkmadım. Okulu bırakmış, insanlarla iletişimi kesmiş, ailemi bile aramaz olmuştum. Bankada sahip olduğum tüm varlığımı da yaşadığım evi satın almak için harcamıştım. Bu durum ilk başlarda herkes tarafından garip ve alışılmadık karşılansa da zamanla onlar da alışmışlardı. Bana karşı duydukları endişeleri bir süre sonra acıma duygusuna, daha sonra da umursamazlığa varmıştı. Beni benden çok düşünmelerine bir anlam yükleyemiyordum zaten. Kendi hayatımdı ve çizeceğim yolda başkalarının yardımı olmasını da istemiyordum. Kimi tanıdıklarım yeteneğimi kullanmak derdinde iken, kimileri ise duygularının esiri olarak yanlış kabul ettikleri doğrularımdan saptırmaya çalışıyorlardı beni. Ama hiçbirine kulak asmamıştım. Yine bunlardan bazıları beni dâhi diye nitelendirirken bazıları ise deli diye adlandırmışlardı. Oysa ben her ikisiydim. Dâhilik ile delilik arasında bir çizgi varsa o çizgiyi çoktan aşmıştım. Bir gün evde ölü bedenimi bulacaklardı ve işte o zaman akıl sağlığımı suçlamak için istedikleri delile ulaşacaklardı. Bazen yıllardır aynı evin dört duvarı arasında neler yaptığımı merak ediyorlardı. Müzik icra ettiğimi söylediğimde komşuların hiçbirinin en ufak bir ses bile duymadığı cevabını veriyorlardı. Yanıldıklarını söylediğimde de yalancı diye itham ediliyordum. Herhalde algılarının ötesinde şeyler yaşadıklarımı anlatsam iblis derlerdi benim için! Susmayı tercih ediyordum bu yüzden. Sapkın düşüncelerin kölesi olmakla bile suçlanmıştım. Ne de olsa insan doğasının en temel davranışıydı bu. Teoriler üretmek, sonuçlar çıkarmak. Ben de birkaç kere yapmıştım. Öteden gelenler ile ilgili varsayımlar üretmiş, onları tanımaya çalışmıştım. Ancak şimdi ulaştığım sonuca baktığımda hâlâ sırlarını çözebilmiş değilim. Ya uzaydan gelenler, ya ölümün ötesinden gelenler ya da yalnızca öteden gelenler diyebiliyorum onlar için! Hiç kimseyle yaptıklarımı paylaşmadım. Bazen insanlara evrende yalnız olmadığımızı ispatlamak, görülmemiş olanı göstermek istedimse de bu düşüncelerimin önüne geçtim. Kimsenin anlamayacağını biliyor, bir yandan da yarattığım büyünün kaybolacağından korkuyordum. Hayatımı değiştiren, yaşamımı şekillendiren o mutlu anların yok olmasından endişe duyuyordum. Şeytani bir ilhamla beraber çizdiğim müzik aletiyle gelen yaratıkları lanetli olarak hiçbir zaman nitelememiştim. Rutubet solumama neden oldukları yıllar boyunca evin içine hapsolduğum karanlık kaderime asla nefret duymadım. Muhteşem ama bir o kadar da ürkütücü görünüşlerinin ardından lanet okumadım. Hatta giderek bağlandığım bir tutku haline geldiklerinde benim hakkımda düşündüklerini merak ettim. Yeni sorular ile kendimi rahatsız etmeyi başardım.

38


İfadesiz ve duygusuz şekillerinin ardında onlar da aynı duyguyla bana bağlanmışlar mıydı? Onlar, benim özel ve seçilmiş olduğumu düşünüyorlar mıydı? Yoksa sadece çalgıcıdan başka bir şey değil miydim? Belki bu soruların yanıtını bir gün alabilirdim. Hâlâ umut besliyorum. Yine gece olmuştu. Sandalyenin önüne yıllar önce bıraktığım müzik aleti hâlâ aynı yerindeydi. Adını koymamıştım, buna ihtiyaç da duymuyordum. Üzerinde tek bir toz zerreciği dahi yoktu. Yıllar her şeyi eskitirken, onun ahşap kaplamasına zarar vermemişti. Gerilmiş derisinin gevşemesine neden olmamıştı. Akordu dahi bozulmamıştı. Şimdi bile bu gizemli aletin ellerimden çıktığını bilmek gururlanmama neden oluyor. Genç bir müzisyenken yaşadığım duygulardan çok öte ve asla azalmayan… Sandalyenin ucuna oturdum. Onu da değiştirmemiştim. Metal bacakları paslanmıştı, üzerine oturduğum kılıfı yırtılmıştı ancak hâlâ dört bacağı vardı ve ilk günkü yerini muhafaza ediyordu. Ayaklarımın dibinde duran alete uzandım. Her gece eğilmeye alışmış omurgam şeklini zorlanmadan aldı. Belki şimdiye kadar çoktan rahatsızlık geçirmeliydim ancak müziğin gücü bunu engellemişti. Ruhumu arındırırken, bedenimi de yarattığı güçle korumuştu. Saçlarım kırlaşmıştı belki ama sağlıklı geçen günlerimin yanında bu önemsiz bir detaydı. Zayıf ve kemikleşmiş parmaklarımı tellere dokundurmaya başladım. Ortaya çıkan sesle beraber yine içimi mutluluk dalgası kapladı. Yaşamaktan sıkılmadığım bir törenin başlangıcında kendimden geçerek devam ettim. Gözlerim karşımda duran duvarı inceliyordu. Boşluğu delen bakışlarım kıpırdanmaların oluşmasını bekliyordu. Yine heyecanlanmaya başlıyor, sanki daha önce hiç yaşamamışçasına tecrübelerim hafızamdan siliniyordu. Diğer tüm üflemeli, vurmalı, telli çalgıların da kendine özgü güzelliği vardı. İnsanlar notaların ahengini koruduğunda inanılmaz eserler ortaya çıkarıyordu. Ama yine aynı insanların yarattığı çarpık makinelerinin gürültülerini, gırtlaklarından yükselen nefretin seslerini, amaçsız bağırışlarını, hatta sessizliği düşündükçe tüm o güzel melodiler anlamını yitiriyordu benim için. İşte o zaman insanoğlunun en muhteşem icadı diye düşünüyorum yarattığım isimsiz alet için! Duvara artık bir şey monte etmiyordum. Geldikleri yer orasıydı ve birbirine açılan iki farklı dünyanın kapısına saygı gösteriyordum. Sıklıkla aynı renge boyuyordum yalnızca. Girdiği rezonanslar neticesinde sıvasında çatlaklar oluşabiliyordu ancak açılan ufak boşlukları macun ve boya yardımıyla kapıyordum. Hassas el işçiliğimle düzelttiğim yüzeyine bakarken yine kıpırdanmaya başladıklarını gördüm. Bilinmeyenin ötesinden gelenler çıkardığım seslerle heyecanlanıyor, sabırsızlanıyorlardı. Birazdan dalgalanan jölemsi yapısı oluşmaya başladığında içlerinden geçip beni dinlemeye, şarkılarımı dinlemeye geleceklerdi. Gümüş renkli olan her zamanki gibi en önce gelmişti. Onun gelmesini müteakip, diğerleri onu takip ederdi. Hepsi görünüş olarak aynıydı. Hal ve hareketlerinden, havada süzülüşlerine kadar her şeyleri ikiz kadar benzerlik taşıyordu. Ancak bir şekilde onu tanıyordum. Belki de onu tanımamı istediği için böyleydi, düşüncelerim onun zihni tarafından yönetiliyordu. İnsanlıktan üstün olan bir ırkın maksadıydı bu, belki de bana muhtaç bir türün makûs kaderi... Her zamanki gibi karşıma geldi. Selam verircesine durduğunda kulaklarını ritmik bir şekilde oynatmaya başladı. Hâlâ birbirimiz hakkında çok şey bilmeyen iki yabancı gibiydik. En azından benim için geçerli olan buydu ve daima böyle kalacaktı. Kısa süre içinde diğerleri de benim dünyamdaki yerlerini almışlardı. Ve insanoğlunun yapamadığı en iyi şeyi yapıyorlardı. Dinlemek! Bugün erken yorulmuştum, nefesim kesilmeye, parmaklarım ağrımaya, avuç içlerim morarmaya başlamıştı. Ama yine de yaşlı bir ihtiyar için insanüstü bu çabam inkâr edilemeyecek kadar aşikârdı. Onların eşsiz yaratılışlarıyla kendimi motive etmeye çalışıyordum. Oda içinde dolaşırlarken parlayan

40


renkleri iç içe giriyor, bazı yerlerde ise farklı bir tonu etrafa yayıyorlardı. Bildikleri duvarları detaylıca inceliyorlardı. Belki de aynı varlıklar gelmiyordu her gece. Bunu bilemezdim. Ne de olsa hepsi birbirine benziyordu. Zamanın ötesinden, gerçeklerin ötesinden geldikleri kesindi ama aynı azınlığın ziyaretleri konusunda derin şüphelerim vardı. Zaman kavramının onlar için bilinen düzlemden çok farklı ilerlediğinin de farkındaydım. Anlamlandıramadığım sorulara belki bu yüzden cevap vermiyorlardı. Lineer akan hayatımda sınırları çizilmiş mantığıma gerçekleri söyleseler de benim için bir anlam ihtiva etmeyecekti. Yapabileceğim tek şey çalmaktı. Yorulana, tükenene kadar sanatımı icra etmekti. Yorulduğumu anlamış olacaklar ki geldikleri duvarın önlerine dizildiler. Olmayan gözleriyle son bir bakışı hissettirircesine sırayla yok oldular. Gümüş renkli olanı ise beklemeye devam etti. Gitmemekte ısrarcı gibiydi. Artık parmaklarım hareket edemeyecek kadar halsizdi ve son notayı vurmamak için var gücümle savaşıyordum. Tekrar yanıma geldi. Bunu ilk defa yaşıyordum. Yıllardır beraberdik ve iletişim içinde olduğumuz ilk deneyimdi. Yanımda dururken sanki onu takip etmemi söylüyordu. Zayıf kalbim ritmini bozarak hissettiklerimi yapmak için çabalıyordu. Yerimden doğruldum ve onunla beraber duvarın yanına gittim. Şimdi ben de boş sandalyeye ve onun hemen önünde duran kendi eserime bakıyordum. Ne yapmaya çalıştığını bilmiyordum. Sadece bir şekilde yapılması gerekenleri içsel bir mekanizmayla yapıyordum. Odama son bir bakış attım ve duvarın içinden beraberce geçtik. Katı ve sert olan yüzeyinin yumuşayan yapısı vücudumu sarmalamıştı. Devasa bir baloncuğun kırılgan çevresinde yürüyordum. Onların dünyasına, bilinmezliğin ötesine geçerken aklımı yitireceğimi sandım. Çünkü duyularım ve algılarım yok olmuştu sanki. Az önce odamın ortasında duran çalgımın görüntüleri hâlâ gözümün önündeydi ama orada değildim. Zaman içerisinde sıçramalar yaşıyordum ya da hiç bilemediğim bir diyarda aklını kaybetmiş bir deli gibi saçmalıyordum. Her şey hayalden ibaretti sanki. Düşünemiyor ama bir yandan da anlamaya çalışıyordum. Havadaki nem yoğunluğu giderek artıyordu. Gözlerimin önünde görüntüler peşi sıra akarken kulaklarımda gürültüler azalıp, çoğalıyordu. Tarif edemeyeceğim bir bilinmezliğin ortasında savruluyordum. Kendime geldiğimde tıpkı bir tablonun içindeymişim gibi hissettim. Gördüğüm resmin sıra dışılığına kapılmıştım. Her yer göz alabildiğine açıktı. Ne bir yükseklik farkı vardı, ne de görüşümü engelleyen tepeler. Ufuk çizgisinin olmadığı, sınırların olmadığı bir gerçeklikte gördüklerimi anlamlandırmaya çalışıyordum. Yine insansı duygularım ortaya çıkmıştı. Az önce yaşadığım bilinmezlikten kurtulmuş, eşsiz manzaranın keyfini çıkarmaya çalışıyordum. Binaların ya da doğal tüm oluşumların var olmadığı bir boşluk denizinde yaşadığım mutluluk duygusunun doruklarına varıyordum. Her yerde onlar vardı. Öte dünyadan gelenlerin dünyasına girmiştim. Milyonlarcası, geniş ve bitmek bilmeyen arazinin üstünde dolaşıyorlardı. Yabancı dediğim ziyaretçilerin evine şimdi ben konuk olmuştum. Aydınlanmak için güneşe veya aya ihtiyaçları yoktu. İlerlerken yaydıkları parlaklık gökkuşağında olmayan bir rengi meydana getiriyordu. Onların dünyasına ulaşmanın sonsuz mutluluğunu yaşıyordum. Evime geldikleri zamanki gibi ortalıkta dolanıyor, bir şeyler ararcasına sadece başlarını oynatıyorlardı. Havada süzülüyor, sabit duran bacaklarıyla rutubetli havayı itiyorlardı. Yere ve gökyüzüne baktım ancak ayırt etmek olanaksızdı. İkisi de su gibi dalgalanıyor, yansımaları gösteriyordu. Ancak sudan daha yoğun ve kıvamlıydı. Üzerinde gezindikçe dairesel dalgalar oluşturuyordu. Bu, etrafı kaplayan tüm hava için de geçerliydi. Her adımımla görüşüm bulanıklaşıyor sonra hemen düzeliyordu. Arkamda ise genişleyen bir dalga bırakıyordum. Nemin ve ıslaklığın yapışkanlığına alışabilmek umuduyla devam ettim.


Hâlâ nasıl iletişim kurduklarını anlamamıştım. Ya da ne olduklarını! Nerede olduklarını, nerede olduğumu! Çoğu soru gizemini koruyordu. Yanımda duran gümüş renkli olana baktım. Gözleri yoktu ancak onun da bana baktığını biliyordum. Konuştum ama yine yanıt alamadım. Sadece benim dünyamda değil kendi dünyalarında da sesten yoksunlardı. Sonra birden korkunç gerçeğin farkına vardım. Etrafta hiç ses yoktu! Kimse konuşamıyor, kıpırdanmalarıyla titreşim yaratamıyordu yaşadıkları evrende. Derin bir sessizliğe gömülü tabutta yatıyormuşçasına hissettim kendimi. Olağanüstü manzaranın bedelinin var olmayan melodiler olduğunu anladım. Şahit olduğum üzücü durum karşısında kahrolmuştum. Yaşama güzel notalar dökmek için çabaladığım hayatımda, kimi varlıkların bundan yoksun olduklarını bilmek derin bir kasvet yarattı benliğimde. Buraya gelmeden önce odamda çaldığım şarkının son nakaratını mırıldanmaya başladım. Melankolik bir tarzı vardı ve acıların her çeşidine hitap eden kederli tonlara sahipti. Derin sessizliği bozan şarkımla beraber çevremde kıpırdanmalar oluşmaya başladı. Görebildiğim herkes etrafıma toplanarak çember şeklini aldılar. Ortalarında ben duruyordum ve ağzımdan çıkan sesler havada sonsuzluğa yayılıyordu. Titreşimlerin ilerleyişini görebiliyor, karşımda duran kalabalığın kulaklarının hareketlerini sezebiliyordum. Hepsi de hayranlıkla tüm dikkatlerini bana veriyorlardı. Son notanın hazin sesini çıkardıktan sonra kalabalığın dağılmasını izledim. Uzaklaşıyorlardı ve ben yaydıkları mutluluğu yakalayabiliyordum. Herkes gittiğinde yanımda sadece gümüş renkli olanı kalmıştı. Hemen önünde de odamdan getirmiş olduğu müzik aleti duruyordu. İfadesiz olan yüzünün gözlerimi takip ettiğini biliyordum. Benden istediği bir şey vardı ve vereceğim yanıtı bekliyordu. Yıllardır her gece ziyaretime gelen tebaasının eksikliklerini tamamlamam için benden son bir fedakârlık istiyordu. Düşündüm. Doğru olanı bulmak için ait olduğum dünyadaki beni düşündüm. Müziğin değerini yeterince bilmeyen insanlık yerine, sadık dostlarım için çalmam gerektiğine karar verdim. Kendi seslerini yaratan milyarlarca insanın arasında kaybolmaya yüz tutacak şarkılarım yerine, tek bir melodiyle şekillendireceğim dünyada kalmayı tercih ettim. Yerde duran müzik aletine baktım. Çömelerek çalmaya başladım. Ruhumla üflediğim her nefesim havada süzülürken, bir parçası olduğum diyarda yaratılış amacımı buldum... Fatih DANACI İllüstrasyon Gülhan SEVİNÇ


SUPERMAN SECRET IDENTITY 2004 Eğer çizgi roman okuyorsanız, hele de yeni gençlik dönemindeyseniz ‘o kahraman’ olmak istersiniz. Onun gibi olmak, belki de onun kadar önemli olmak istersiniz. Ergenliğin sıradan hallerinden biridir belki, ancak o zaman bilmezsiniz. Kurt Busiek işte o duyguyu yakalamış Superman: Secret Identity’de. Clark Kent adında Kansas’lı bir çocuğun hikâyesini anlatıyor Busiek. Hikâyenin başında sıradan bir çocuk Clark, isminden dolayı sürekli dalga geçilen, pek arkadaşı olmayan bir yalnız lise öğrencisi. Superman çizgi romanları okuyan ama kendisiyle dalga geçildiği için onu pek sevmeyen bir çocuktur. Bir gün hayalleri gerçek olur. Kahramanı gibi süper güçler kazanır. Sebebini merak etse de çok sorgulamaz. Günlerini uçarak ve insanlara yardım ederek geçirmeye başlar. Ancak uzun süre saklanamaz ve bir gazeteci hakkında haberler yapmaya başlayınca işler karışır. Busiek hikâyeye sıradan bir genç ile başlayarak Superman efsanesine bambaşka bir açıdan bakıyor. Busiek’in Astro City’den de bildiğimiz güçlü gözlem yeteneği sayesinde kahramanlık üzerine ilginç ayrıntılar yakalıyoruz kitapta. Clark’ın ilk kez uçtuğu an ilk kitaptaki favori sahnem. Stuart Immonen çizgileri ile masalsı bir hava katıyor hikayeye, ikinci kitapta Clark New York’a gittiğinde bilgisayar çizimleriyle beraber kullandığı Manhattan planları çok başarılı. Sadece büyüyüp gizlice insanlara yardım eden bir süper kahraman hikâyesi olsaydı sıkıcı ve kısa sürecekti. Oysa Amerikan hükümeti Clark’ın peşine düşünce işler karışıyor. Bunların üzerine Clark ikinci kitapta Lois’ini buluyor. Onların ilişkisinin gelişimi ikinci bölümü kaplıyor. Yalnızlığın pençesinden kurtulan kahramanımız peşindeki ajanları atlatmaktan daha zorlu bir işe girişiyor ve baba oluyor üçüncü bölümde. Dördüncü bölümde de yaşlanmış bir Clark Kent görüyoruz. Böylece Busiek daha gerçekçi bir süper kahraman yaratıyor. Süper güçleri ya da yaptıklarıyla gerçekçi değil tabii ki, ama duyguları ve karşılaştıklarıyla gerçekçi bir kahraman onunki. Busiek başka yazarlar gibi efsaneyi kurcalayıp nasıl çalıştığına bakmıyor, o Superman efsanesine bir güzelleme yazıyor. Immonen’in etkileyici çizimleriyle bu güzelleme etkileyici bir esere dönüşüyor. 2004’de dört sayı olarak yayınlanan bu seriyi, 2005’den itibaren toplu ciltli olarak edinebiliyorsunuz. Okumadıysanız bulmak için ikinci el dükkânlarını kurcalamalısınız. Amazon’da ve eBay’de görmüştüm. Gökçe Mehmet AY

http://turkcebkf.wordpress.com

44


ÇİZGİLİ HABERLER Dark Horse Comics'den Yeni Bir Predators Çizgi Romanı Çıktı Deniz Kuvvetleri özel birliği çatışma sırasındayken her şey kararır. Uyandıklarında kendilerini yeni ve daha tehlikeli bir ortamda, garip bir düşman onları takip ederken, bulurlar. Sadece bir kişi kalıncaya kadar özel kuvvetler askerleri teker teker bu görünmez tehdit tarafından öldürülürler. Garip bir dünyada yalnız kalmış bu adamın her şeye rağmen bildiklerinin en iyisini yapması gerekmektedir. Robert Rodriguez, yeni vizyona girecek Predators filminin öncesini anlatan haftalık bir çizgi roman için Dark Horse Comics ile anlaşmış.

Marvel'ın Yeni Baş Kötü Adamı Daredevil Marvel Comics, Daredevil ağırlıklı Shadowland dergisi için yeni bir afiş yayınladı. Daredevil’in bulunduğu afişin üstünde “Marvel Evreninin En Büyük Kötüsünün Doğuşu” yazıyor. Acaba bu Daredevil mı? Shadowland 5 sayılık bir yaz dergisi. İlk sayının yazarı Andy Diggle, çizimler Billy Tan, kapak ise John Cassaday tarafından yapılmış. Temmuzda yayımlanacak.

Batman: Odyssey ile Neal Adams Gotham'a Dönüyor Temmuz’da piyasa çıkacak altı sayılık bu seride Kara Şövalye birbiriyle ilişkisi yokmuş gibi gözüken bir dizi mücadele ile yeni ve eski dostları ve düşmanları tarafından daha önce hiç olmadığı kadar sınırlarını zorlamaya itiliyor. Yazan ve çizen ünlü sanatçı Neal Adams… http://twitter.com/kisalar


ARAFOR Koridorun damarlarıma zerk ettiği sıvı gerilimin kıvamını tasvir etmem imkânsız. Kurumuş kan rengi badanalı, dar ve alçak tavanlı yerde ayak seslerim tuhaf bir yankı yapmakta. Sanki hemen önümde ve arkamda aynı anda atılan iki çift adım daha var. Arkama bakmamak için kendimi güç tutuyorum. Bana verilen teknik tavsiyelerden en birincisine uymaktayım. Arkaya bakmak pişmanlıktır. Pişmanlara burada geçit yoktu. Korkuyorum, heyecan midemde vakum, ama asla pişman değilim. Adımlarımı seve seve atıyorum. Yapmağa kalkıştığım şeyi candan benimsemiş durumdayım. Sol tarafta şu ana kadar rastladığım yegâne kapı belirdiğinde koridorun sonuna varmama iki metre kalmıştı. Penceresiz çıplak duvara bakarak içimi çektim. Önünde durduğum koyu kahverengi kapının üzerinde bir isim etiketi yok, ama doğru yerde olduğumu derinliğine hissediyorum. Parmaklarım kapının tahtasına vurduktan birkaç saniye sonra kapı aralandı. Lacivert pantolonlu, beyaz gömlekli, orta yaşlı bir adam kapıyı açtı. Bembeyaz gür saçlı, orta boylu, enerjik bakışlı biriydi. Kalbim büyümüştü sanki birden. Göğüs kafesimi zorlamaktaydı. “Hoş geldin. Seni beklemiyordum.” Adam kollarını açınca ona sarıldım. Bunu yaparken sol elimde turuncu renkli bir şemsiye tuttuğumu fark ettim. Holde yürürken ayırtında değildim. Hiçbir zaman bu renk bir şemsiyem olmamıştı. Bu koridorda yürümenin azizliklerinden biri olmalı. Kapının iç tarafındaki duvara dayadım. “Arafor’u kolay buldun mu?” “Neyi?” “İneceğin doğru durağı?” Gözlerim dolmuştu. Az kalsın hüngür hüngür ağlayacaktım. Kendimi güçlükle tuttum ve “Evet,” dedim “Metroyla geldin değil mi?” “Evet.” “Bu saatte tenhadır.” “Öyle.” “Gel şöyle oturalım.” İçinde bulunduğumuz mekân eski usul iki beyaz vapur koltuk ve küçük bir sehpadan ibaret eşyaya sahipti. Tabanı beyaz mermer döşeli sekiz metreye sekiz metre ebatlarında bir stüdyoydu burası. Mutfak olarak kullanılan bölümdeki evyenin üzerinde kocaman bir semaver durmaktaydı. İlkel bir uzay aracı maketi gibi ışımaktaydı bulunduğu yerden. Koltuklardan birine oturdum. Beyaz saçlı, iri kahverengi gözlü adam sevecenlikle beni süzdü ve “Çay içiyoruz değil mi?” dedi. Başımla onaylayınca semaverin yanına gitti. Ve pirinç musluğundan kız belli iki bardağa çay doldurdu. Çay bardağının sıcaklığını parmaklarımda hissedince bana verilen teknik tavsiyelerden en başta gelenini hatırladım ve bardağımı sehpanın üzerine koydum. Buradaki ikramları reddetmeyecek, ama bedenime yabancılaşmış molekülleri dâhil etmeyecektim. “Annen niye gelmedi?” “Son anda çok önemli bir işi çıktı da.” Adam bunu normal buluyormuş gibi başını salladı ve çayından bir yudum aldı. Bir şey söylemesini boşuna bekledim. Tiril tiril beyaz gömleği, diri duruşu ve enerjik bakışlarıyla çok sıhhatli bir görünümü vardı. Altmışı sollamış olmasına rağmen elli başlarında görünüyordu. Bu adam benim babam. Öleli 38 dakika oldu. Ben onun biricik kızıyım. Şu anda hastanede cesetleşen bedeninin bulunduğu

46


yatağın yanındaki diğer yatakta uzanmış durumdayım. İkimiz de karmaşık yapılı nöro holografik ölçüm aparatlarına bağlıyız. Bu sayede Arafor durağı denen yeri bulabildim. Sessizlik sünmekteydi. Tam bir şey söylemek üzereyken kapı çalındı. “Birisini mi bekliyorsun?” Babam enerjik bir şekilde yerinden doğruldu. “Komşular. Çok iyiler, ama biraz fazla insan canlısı takılıyorlar.” Kapıya doğru yürüdü. Az önce ölmüş biri için çok diri bir görünümü vardı. Kapıyı on santim kadar araladı. İçeriye soğuk bir dalga şeklinde bedbelirti rüzgârı esmiş gibiydi. Holde yürürken bir ara hissettiğim gerilimi hatırladım. Fısıltı şeklinde konuşmalar duyuyordum, ama tek bir kelimeyi bile sökememekteydim. Bilmediğim bir dilden konuşuyorlardı sanki. Babam İngilizceyi iyi bilirdi. Fransızcası da fena değildi. Burada konuşulan dil bunlardan hiçbiri değildi. Araforcaydı belki. Bu da teknik olarak öngörülmüş bir durumdu. Birden bir kelime beynimin içine süzüldü. Sonra diğeri. “Gönder onu.” Babam bu kelimeler sarf edildikten bir saniye sonra dönüp bana baktı. Bakışlarında beni yeniden görüyor, tartıyor gibi bir şeyler vardı. Alnı hafifçe kırışmıştı. Kapıyı örttü ve yanıma geldi. Hiç içmediğim çay bardağına ve yüzüme baktı. Bu konuda da uyarılmıştım. Reset zamanı. Kaldığımız yeri hatırlatacak sözler edilecek. “Metroyla geldim. Kalabalık değildi.” Babam şaşılacak kadar hızla tereddütlü halinden sıyrıldı ve “Bizim durağı bilenler çoktur,” dedi. Aynı uyumlu haline kavuşmuştu yeniden. Karşıma oturduğunda yüzü gülüyordu. “Sen Nimet’sin.” Başımı salladım. Gözyaşı bezlerim gıdıklanmaktaydı yeniden. “Çocukken... Seni okula almaya gelirdim. On beş yirmi kızın içinde yüzü üstü başı kir içinde olan tek kız sen olurdun. Her tarafın yara bere içindeydi sürekli. Çok zeki ve enerjiktin.” “Annem daha çok kızardı.” “Annen...” Babamın alnı kırışmıştı. Az önce son nefesini verdiğinde annemle başucundaydık. Babam içinde bulunduğu komadan bir anlığına sıyrılmış, bize bakmış, bize gülümsemeye çalışmıştı. Dudakları bunun tamamlamaya vakit bulamadan bakışları donmuştu. Annem şimdi burada olduğumu bilmiyor. Ben babamın öleceği kesinleştiğinde Arafor geçişi için gerekli başvuruyu yapmıştım. Haftalar önce. Yapılan testlerden başarıyla çıkınca anneme belli etmeden bu işe giriştim. Annemin haberi olsa asla izin vermezdi. Bunu iyi bildiğim için kendisine isteğimi açmamıştım. Babamın cesedi yattığı hastane odasından alınırken onu sağ olsunlar bizi hiç desteksiz bırakmayan iki ablasına emanet ettim ve deneyin yapılacağı bölüme gittim. Annem morgla ilgili bazı belgelerin ayarı için gittiğimi sanmaktaydı. Bugün salıydı. Babamın arzusu üzerine kendisini Cuma günü defnedecektik. “Annen yıkıyordu çamaşırları tabii. Kadın haklıydı yani.” “Doğru. Sen de yaralara iyi pansuman yapardın.” Ölümün hemen sonrası zihin bedenden sıyrılırken oluşan düşünceleri dört boyutlu olarak kaydeden sistem 2014’den beri bilinmekteydi. Bazı bilim insanları biri çözülen, diğeri normal seyrinde olan iki zihni enteraktif olarak birbirine bağlayan şeyin 5. boyut, bilinç boyutu olduğunu iddia etmekteydi. Ölüm Esnasındaki Zihinsel İlişki teknolojisi henüz emekleme çağındaydı, ama küresel ölçekte büyük bir heyecan yaratmıştı. İki yıl sonra şu anda bütün dünyada bilinen 848 başarılı kayıt vardı. Başarı oranı sofistike aparatlara rağmen on binde ikiydi. Bu içinde bulunduğum seyrin kaydı 849. olacaktı inşallah. Başarılı seansların kayıtları belli işlemlerden geçtikten sonra sıradan bir DVD oynatıcısında bile izlenebilmekteydi. Youtube’da da dolanmaktaydı bazıları. “Yaralı keçi deyince kızardın bana.”

48


“Öyle.” Bu deneylere karşı çıkanların sayısı az değildi. En başta din âlimleri ve dindar kimseler bu deneylerin yapılmasına karşıydı. Ruhun bedeni terk etmesi işlemini zedeleyeceği ve ruhun doğal evrimini bozacağı görüşü hâkimdi. Deneyleri yaratıcının iradesine karşı gelmek olarak görenler de vardı. Goethe’nin en ünlü eserinde Doktor Faust güç ve teknolojiye sahip olmak için şeytanla anlaşıyor ve ruhunu şeytana satıyordu. Bu durum hatırlatılarak GDO’ların ardından insanlığın en büyük ruh satışının Ölüm Esnasındaki Zihinsel İlişki teknolojisi olduğu söylenmekteydi. Ama çamurunda yaratıcının nefesini barındıran insanın bu adımları atmaması mümkün değildi. İlk sonuçlar açıklandıktan sonra din âlimlerinin bir kısmı fikir değiştirmişti. Yavaşça hâkim olmaya başlayan yeni görüş şöyleydi: Tanrı istemese bunların hiçbirini gerçekleştiremezdik. Yapılan testler ölüme yeni adım atmış kimseyle ilişki kuracak kimsenin mutlaka ruhun ölümsüzlüğüne inanan biri olması gerektiğini ortaya koymuştu. Bunun din ya da kuantum fiziği çıkışlı bilimsel inanç olması pek bir fark yaratmıyor gibiydi. Önemli olan ruhun bitimsizliğine olan inançtı. Ben iki bakışı da içtenlikle benimsemiş bir kimseydim. Koridora besmele eşliğinde ilk olarak sağ adımımı atmış ve bu aşamaya kadar varmıştım. On binde ikiye dâhildim artık. Muazzam bir şeydi. “Hepsi hayal gibi şimdi değil mi?” Başımla onayladım. Yıllar önce Holografik Evren adlı bir kitap okumuştum. Zaman ve mekâna bağlı olmayan elektron bulutları, mini meteorlar, kar tanelerinden ibaret bir hayal âleminde yaşıyor olabiliriz görüşünü sezgilerim reddetmiyordu. Babam gibi mistik yapılı biriydim. Varlığımın muhteşem bir zihnin bileşeni olduğuna çok samimiyetle inanırdım. Bu bakışa göre ölüm bilincin bir holografik boyuttan diğerine geçişiydi. Bir âlemden diğerine yani. “Bana çocukken rüyalarını anlatırdın. Yeniden çocuk rüyalarını keşfetmek şey gibiydi... Şey... İnsana hayatın bitimliliğini unutturan bir yanı vardı.” Rüyalarda da bilinç başka boyutlara yolculuk yapabilmekteydi. Babam bir keresinde sözü edildiğinde buna tülden parmaklarımızın uykuda dokunduğu yıldızsal yakınlık demişti. On iki yaşında falandım. Aklıma kazınmıştı. “Kim kimi rüyasında görüyor diye saatlerce konuşurduk.” Sözlerim babamı memnun etmişti. İçinde bir neşe kaynadığında sıkça yaptığı gibi derin bir nefes alıp alt dudağını ısırdı. “Biliyor musun sen kapıyı çalınca varlığını hissettim. Buraya varabileceğini pek şey yapmamıştım. Tahmin yani.” Babam düşüncelerimi okuyordu sanki. Yapılan kayıt denemelerinde deneklerin çoğu koridora adım attıklarında kopuyorlardı bu âlemden. Doku uyuşmazlığına benzetilen bir ret söz konusuydu. Çıkış işin en zor yanı denmişti defalarca. Hiçbir holo-kayıt şu ana kadar giriş ve çıkışın yapıldığı koridoru görüntüleyememişti. İki holografik âlem arasındaki kayıt dışı boşluk deniyordu buraya. Ünlü bir fizikçinin ‘Tanrının mahrem yolu’ sözcüğü çok popüler olmuştu. Sonuçtan umutluydum. Kendimi tutamayıp yasak olan sorulardan birini yönelttim. “Burası neresi baba?” Sorum babamı rahatsız etmemişti. Gülümseyerek biraz düşündü. Aklını topluyor gibi bir hali vardı. O sırada yine kapı çaldı. Bana bir dakika işareti yaparak kapıya doğru yürüdü. Bu defa yığılmayı çok açıkça hissetmiştim. Ani bir kararla yerimden doğruldum. “Baba açma kapıyı.” Adamın eli kapının kulpuna birkaç santim kala durakladı. Dönüp bana baktı. “Komşularım... Ziyaretçi sevmezler de pek.” “Kim onlar?” Adamın yüzünde bir şey saklayan ya da endişelenen bir ifade yoktu. “Senin benim gibiler. Sadece dadanıklar biraz.”


“Nasıl yani?” “Buradaki her şeye talipler. Daha çok şey gibi... Gemileri söküp parçalara ayıran işçiler var ya. Demiri ergitip başka eşyalar yapıyorlar. Babam mimardı. Ben de onu takip etmiş ve mimar olmuştum. Beraber çalıştırdığımız bir büromuz vardı bir ay öncesine kadar. Bazen gemilerin söküldüğü yerleri ziyarete gider ve çıkan malzemenin işimize yarayan kısımlarını satın alırdık. İnsanın zihni de böyle bir işlemden mi geçmekteydi ölüm sonrasında? Sökücüler kimdi? Alıcılar peki? “Senle birlikte Dalgalandım da duruldum’u söylerdik.” Kafamdaki soruları erteleyip gülümsedim. Babam hem Nilüfer’i, hem de Müzeyyen Senar’ı sevdiği için bu parçayı çok hevesle söylerdi. Annem bize katılmaz, ama gözlerinden bu seanstan mutlu olduğunu belli ederdi. Aile denen nesli tehlikede olan üniteyi pekiştiren nağmelerdi icra ettiğimiz. Yılların ağır ceza avukatıydı. Hislerini asla bu kelimelerle ifade etmemişti haliyle. “Yıllar önce.” “Dün gibi.” Babam hâlâ kapının önünde durmaktaydı. Kapının tekrar çalınmasını bekliyor gibi bir hali vardı. Daha önceki başarılı kayıtlarda dadanıklara ait kanıtlar vardı. Onların ne olduğu bilinmiyordu. Şu ana kadar tekini bile görüntüleyememişlerdi, ama istisnasız ölen herkes bu şeylerle ilişki kurmuştu. Onlarla bire bir ilişki kurmam yasaklanmıştı. Merakson motorum had devirde çalışmasına rağmen böyle bir fikre sahip değildim zaten. “Buradaki neye talipler baba?” Babam iki elini yana açarak odayı işaret etti. “Gördüğün her şeye.” “Eşya mı yani sadece?” “Buradaki eşyanın tamamı sonradan kurulma. Yapı olarak farklı. Bilmem anlatabildim mi?” Adamın son cümleyi kendine has mizah duygusuyla söylemesinden ve sakin duruşundan etkilenmiştim. Korkmuyordu dadanıklardan. Bu çok açıktı. Beynindeki tümör yüzünden ikinci kez ameliyatı ertesinde eve geldiği günü hatırlamıştım. Kesin ölüm teşhisi konmuştu. Biz biliyorduk, o hissediyordu. Sakinlikle karşılıyordu. 63 yaşındaydı daha ve mesleğinin doruğundaydı. Bir yığın parlak fikri vardı. Bunlar şimdi bana miras kalmıştı. Yüzlerce sayfalık çizimler, yarısı okunamayan, aceleci el yazısıyla alınmış notlar. İlk günler göreceli sorunsuz geçmiş ve mucize bekleyen yanımız güçlenir gibi olmuştu. Ardından zihninin bulanması, hareket etme yeteneğini kaybetmesi ve komaya girme zamanları gelmişti. Aklıma buradaki eşyanın tümünün zihin ürünü olduğu gelince ürperdim. Bedenim bir laboratuar odasında babamınkinin yanında yatmaktaydı. Maddi bedenlerimiz oradaydı. O halde dadanıkların talip oldukları şeylere babam ve benim buradaki şekillenmemiz de dâhildi. Turuncu şemsiyeye baktım. Bizden belki de tek farkı konuşamamasıydı sadece. “Neden beni istemiyorlar o zaman?” Babam kapıya kaçamak bir bakış attı. “Kesin bilmiyorum. Sanırım senle ilgili bir hususiyet nedeniyle olmalı.” Yüz ifadesi çok normaldi babamın. Sanki iyi günlerinde karşılıklı konuşuyor gibiydik. Birden bir şeye ayıktım. Babam öldüğünü bilmiyordu. Bilse üzerine bir laf ederdi. Benim gibi hislenirdi. Hayata çok bağlı, canlı kanlı biriydi sağlığında. Şimdi ne olacak diye endişelenirdi birazcık. Merak ederdi en azından ve bundan söz ederdi. Şimdi niye babamla hastalığı ve ölümü hakkında konuşmamamın tembih edildiğini anlamıştım. Şu anda İstanbul’daki yegâne Ölüm Esnasındaki Zihinsel İlişki ekibi tarafından gözlenmekteydim. Nöro holografi bölümü başkanı nöro fizyolog Profesör Hilmi Bezircioğlu ve üç yardımcısının burayı benim yaptığım gibi deneyimleyip deneyimlemediklerini çok merak etmek-

50


teydim. “Nasıl bir hususiyet yani?” “Bilmiyorum. Hiçbir fikrim yok.” Yüzünün sakinliği, endişesizliği vargımı doğrulamaktaydı. Babam öldüğünü henüz bilmiyordu. Sol bileğimdeki saatime baktım. Rakamları, akrebi ve yelkovanı tek tek seçebiliyor, ama toplamının ifade ettiği manayı sökemiyordum. Beni bu seansa hazırlarlarken daha önceki testlerin ışığında Arafor ortamında en fazla 23 dakika bulunabileceğimi söylemişlerdi. Ben şu anda duygu olarak en az üççeyrektir bu odada oturduğum hissine sahiptim. Beşinci boyutun zaman telakkisi normal dünyanınkinden farklı olmalıydı. Burada kalabileceğim zamanın sonuna geldiğimi hissediyordum yalnız. Ayağa kalkıp babama sarıldım. Ben de ömrümü tamamlayıp bilincim bu taraflara geçişlendiğinde kendisiyle tekrar karşılaşabilir miydik acaba? Bunu ne çok istediğimi düşündüm. Holografik evren ve güçlü isteklerin manyetik alanı bir arada kim bilir nelere kadirdi. Manevi ihtiyaçların maddi kazançları hiçlediği noktaydı. Tasavvuf ehli kimselerin yüzyıllardır dedikleri şey belki de buydu. Kâinattaki dalgalardan oluşan senfoninin ruhumuzu kuran nağmeleri. Birden kapı tarafındaki uçuk mavi badanalı duvarlarda irili ufaklı yumrular belirince telaşla irkildim. Babam bakışlarımın yöneldiği yere baktı ve “Dedim sana misafir sevmezler.” Gitme anının geldiğini fena halde hissetmekteydim. Tekrar sarıldım babama. Teni, kokusu, bakışları ve konuşmasında en ufak bir garabet yoktu. Tamamıyla kendisiydi. Arafor durağında misafir olan ben değildim. O’ydu. “Gidiyor musun Nimet?” “Evet. Yine gelirim.” Gözlerimin içine sevgiyle baktı. “Aynı durak bulunmaz artık.” Gözlerim yaşlı başımı salladım. “Biliyorum. Hoşça kal baba.” “Hoşça kal kızım.” Duvarda nefes alıyor veriyor gibi irileşen küçülen bombelere bakarak kapıya doğru yürüdüm. Kapının kulpuna elim deyince bütün bombeler yok oluverdi. İçimden deli gibi arkama dönüp sessizleşen babamı görmek istiyordum. Kendimi güçlükle engelleyip kapıyı araladım. Hol geldiğim gibiydi. Nereden ışıklandırıldığı belirsiz, tenha ve tekinsiz. Kapıyı ardımdan örtmeden öylece aralık bırakıp dışarıya adımı attım ve geldiği yöne doğru yürümeye başladım. Dönüş yolu için aldığım direktifi mırıldanarak yinelemekteydim. “Arkaya bakmak yok. Korkup koşmak ve panik yok. Allah’ım sen benim aklımı koru.” Koridor bir zıt komutlar alanı gibiydi. Gelişimde hissettiğim şeyler kat kat şiddetlenmişti. İki ayaklı, soluk alıp veren vehim içi bir ünite gibiydim. Üç adet on yıla sığdırdığım bütün kâbuslarım, travmalarım, korkularım, gelecek endişelerim resmigeçit yapmaktaydı. Her an koridorda bir delik belirip beni yutacak, kıllı, uzun tırnaklı şeytanımsı parmaklar tarafından saçlarımdan yakalanacağım cinsinden fantezilerle sarsılmaktaydım. Midem on santimetre küplük bir alana sığışmak için çabalamaktaydı. Dizlerim titriyordu. Neyse ki, bu resmigeçit alayına paralel ilerleyen diğer bir kortej de mevcuttu. Babamın beni küçük çocukken bir yerde salıncakta sallarken attığım kahkahalar, uyumak üzereyken anlattığı öykülerin içimde yarattığı sevildiğim güvenli bir yerdeyim duygusu, dizime pansuman için tentürdiyot sürmeden önce, ‘Azcık yakacak, ama sen güleceksin’ demesi cinsinden hoş, insanın içini burkan anılar dizlerimin çözülmesini ve yere yığılmamı engellemekteydi. Adımlarım ilerliyor, ama holde çıkabileceğim bir kapı göremiyordum. Kayıt odasındaki ekibin gözleminde de değildim. Bana hiçbir şekilde ulaşamazlardı. İçimden bildiğim tüm duaları okuyordum. Yol sonlanmıyordu. Koridor sonsuza kadar uzuyor gibiydi. Kayıt odasındaki aparatların ekranında kar


tanecikleri olarak belirecek ve sonra dağılıp gideceğim düşüncesi çok berbattı. Neşeli kortejin sesini kısıyordu. Umutsuzca yürümeye devam ettim. Hissedilir bir şekilde takatten kesilmekteydim. Bayılır kalırsam asla geri dönemeyeceğimi çok iyi bilmekteydim. Gözüm ufkunda hiçbir şey olmayan koridorda adımlarım ekolu bir şekilde yürümeye devam ettim. Saniyeler dakika gibi ağırlaşmaya başlamıştı. Buralarda bir yerde bitip kalacaktım. Kalbim pişmanlık gülü dikenleriyle çizilmeye başlamıştı ki, birden beş metre kadar karşımda birisi belirdi. Erkekti. Üniformalıydı. Başında şapkası vardı. “Bilet kontrol bayan.” Az kalsın geri dönüp olanca gücümle koşacaktım. Sesini tanıdım. Babamdı bu. Yaklaşınca şapkasına rağmen o olduğunu anladım. Fotoğraflarından tanıdığım gençlikteydi. Yirmi başları falan. Lacivert üniforma, uçuk mavi gömlek giymiş ve siyah kravat takmıştı. Filinta gibi bir delikanlıydı. Sol elinde elektronik bir kontrol aparatı tutmaktaydı. “Yolcu musunuz?” Boyun kaslarım irademin dışında hareket etti ve başım evet anlamında sallandı. “Esas ineceğiniz durak neresiydi?” Babamın yüzünde beni tanıdığına değin tek bir işaret yoktu. İzlediğim korku filmlerinden kalma mirasla maskesini sıyırıp öcü olduğunu belli edecek beklentisi içimde kıpır kıpırdı. “Arafor,” dedim ölgün bir sesle. Her an şekil değiştirerek hayatımın en sonuncu kâbusuna dönüşmesini beklemekteydim. Genç adamın yüzü ciddileşti. “Orayı çok geçmişsiniz. Bu kesinlikle yasaktır. Özür dilerim ama size kaçak muamelesi yapmak zorundayım.” Koluma sertçe girip adeta sürüklercesine gittiğim yöne doğru yürümeye başladı. Dilim tutulmuştu. Bir şey diyemiyordum. Çok güçlüydü. Birkaç metre sonra durduk. Duvar renginde bir kapının önündeydik. “Özür dilerim bayan. Bu cezayı hak ettiniz.” Birden mesanelerimin iyice dolu olduğunu hissettim. Altıma kaçıracak kadar korkmaktaydım. Bu adam babam falan değildi. Deney sırasında ölmüştüm belki de. Beni sökücülere teslim edecekti. Adam kapıyı aralayınca hastane koridorunu gördüm. Yeri tanımıştım. Babamın cesediyle yan yana yattığımız oda az ilerideydi. Çok uzaktan gelen konuşma seslerini duyuyordum. Hol tenhaydı. Kimsecikler yoktu. Hayretle babama baktım. Bir gözünü kırptı ve kolumu çözdü. Kaba etlerimde hafif tekmesini hissettim. İleriki yaşlarımda bile ara sıra yaptığı bir şeydi. Beni mutlu ederdi. Sevinçle arkama döndüm. Beyaz badanalı hastane duvarından başka bir şey yoktu. Başımı çevirip test odası tarafına baktım. Hâlâ algı televizyonlarındaki karlı bir görüntüydüm. İçim içime sığmıyordu. Acelesiz adımlarla bedenimle buluşmaya doğru yürüdüm. Sadık YEMNİ İllüstrasyon Mehmet SEVİNÇ http://mehmetsevinc.deviantart.com


KARA KULE - SİLAHŞOR'UN DOĞUŞU Hikâyemi yazacaksın ve yazdığın her kitap hikâyem ile bir şekilde ilintili olacak. Roland Deschain/Silahşor Ülkemizdeki çizgi roman üretimi son zamanlarda ivmelenmeye başladı. 10 TL'ye oldukça kaliteli işler sunan NTV'nin, dünya klasikleri ile başlayan, sonrasında pastadan pay kapmak için birçok farklı yayınevinin çizgi romana el atması ile devam eden bu çılgın büyüme, kitapçıların raflarında ufak bir köşede bizi bekleyen çizgi roman bölümünün gelişmesine yol açtı. Yabancı yayınların Türkçe çevirilerinin yanında artık Deli Gücük gibi kendi üretimimiz olan son derece kaliteli işlere de rastlar olduk. Bu ay sizlere edebi eserlerden çeviri olan çizgi romanlardan biri ile tanıştırmak istiyorum. Bu öyle bir eser ki tamamlanması yazarın 25–30 yılını almış. Evet, söz konusu eser Stephen King'in destansı miti Kara Kule. 7 kitapla beraber, uçsuz bucaksız bir fantezi edebiyat şaheseri olarak bittikten sonra Silahşor'un maceralarına doyamayan okuyucular için yeni mecralar denenmeye başlandı. Filminin çekilmesi arapsaçına dönmüşken Silahşor Roland Deschain Marvel'in gücünü arkasına alarak 2007 yılından itibaren uzun soluklu çizgi roman macerasına başladı. Eisner Ödüllü Ressam Jae Lee'nin çizimlerini renklendiren Richard Isanove'un işbirliği ile, yazar Peter David'in metinleri, Kara Kule: Sözcükler Dizini adlı kitabın yazarı Robin Furth'un büyük katkıları ve ayrıca, Stephen King'in yaratıcı vizyonuyla Silahşor hiç olmadığı kadar kanlı ve canlı olarak karşımızda. (Reklâm sloganı gibi yazdım ama hepsi de önemli isimler.) Öncelikle Kitabın hikâyesini bir özetle geçelim. Orta Dünya'da geçen hikâyede Roland Deschain dünyada kalan son silahşordur. Varlığın Merkezi olan Kara Kule'ye doğru tehlikeli bir yolculuğa çıkmıştır. Zaman ve mekân olgularının iyice karıştığı hikâyede Roland yanına bazı yoldaşlar katarak farklı farklı evrenlerde birçok maceraya atılacaktır. Stephen King'in onlarca edebi esere göndermeler yaptığı Kara Kule aslında Robert Browning'in Childe Roland to the Dark Tower Came adlı destansı şiirine dayanmaktadır. King'in neredeyse bütün eserleri de bir şekilde Kara Kule ile ilintilidir. Tolkien'in Yüzüklerin Efendisi, Arthur C. Clarke'ın Rama'sı ya da Asimov'un İmparatorluk'u gibi bir epik seridir Kara Kule. Aslında Kara Kule çizgi roman serisinin en büyük özelliği kitapları kronolojik sıraya göre anlatması. Romanda bölüm bölüm geriye dönüşler ile öğrendiğimiz Roland'ın geçmişi ilk defa okuyucuya baştan sona veriliyor. Aslına bakılacak olursa Silahşor'un Doğuşu, serinin 4. kitabı olan Kara Kule: Büyücü ve Cam Küre'den derlenmiş. Hikâyeyi derleyen Robin Furth romanı bir film gibi ele alarak görsel öğeleri ön plana çıkaracak bölümleri ayıklayarak farklı bir kurgu yaratmış. Tüm karakterleri listelemek, olayları kronolojik sıraya sokmak gibi ağır işlerin hepsini King'in süpervizörlüğünde Robin Furth gerçekleştirmiş. Silahşor’un Doğuşu bizi Roland'ın çocukluğuna götürüyor. Arkadaşları ile silahşor olmak için


Cort tarafından eğitilen Roland Deschain, babasının yokluğunda annesinin koynuna girdiği Marten Broadcloak'ı öldürebilmek için Cort'a meydan okuyor. Eğitimini bitirmeden girdiği bu riskli kumardan savaş kurnazlıkları ile galibiyetle ayrılan Roland en genç silahşor olma onurunu yaşayarak ilk silahına da kavuşuyor. O gece kendisini fahişelerin kucağına atan Roland, babasının ortaya çıkması ile planından vazgeçerek arkadaşları ile beraber Hambry'e doğru yola çıkıyor ve asıl macera da yavaş yavaş şekilleniyor. Böylece Kara Kule'yi bulma yolunda Roland'ın Ka'tet'i kuruluyor. Bu kavrama biraz açıklık getirmek gerekirse, Ka bizleri şekillendiren, hayatımızı yönlendiren kaderin, Kara Kule dünyasındaki adıdır, Ka'tet ise aynı kaderi paylaşan, aynı yolda ilerleyen gruba verilen isimdir. Ka'tet aslında birçok şeyden oluşan ama aslında tek olandır. Altın Kitaplar tarafından dilimize kazandırılan çizgi roman serisi 240 sayfa renkli ve 15 TL etiket fiyatı ile Nisan ayında raflardaki yerini aldı. Şu an elimde itina ile tuttuğum Kara Kule – Silahşor’un Doğuşu adlı grafik roman Marvel'in çıkardığı ilk 7 cildin tümünü kapsıyor. Şimdiye kadar Marvel toplam 6 ana bölümde seriyi toplamış.

1.) The Dark Tower: The Gunslinger Born (Silahşor'un Doğuşu) 2007 2.) The Dark Tower: The Long Road Home (Eve Doğru Uzun Bir Yol) 2008 3.) The Dark Tower: Treachery (İhanet) 2008—2009 Özel Sayı: The Dark Tower: The Sorcerer (Büyücü) 2009 4.) The Dark Tower: The Fall of Gilead (Gliead'ın Düşüşü) 2009 5.) The Dark Tower: Battle of Jericho Hill (Jericho Tepesi Savaşı) 2010 6.) The Dark Tower: The Gunslinger (Silahşor) 2010

Altın Kitaplar güzel bir işe imza atmış. Ancak tek problem, çizgi romanın orijinal roman kadar olmasa da biraz ağır bir dille ilerlemesi, sanırım genç okuyucuları zorlayacaktır. Bu ağırlık orijinal me-

64


tinden mi kaynaklanıyor yoksa Türkçe çevirisinde mi bu problem var şu an için bilemiyorum. Özellikle çok fazla karakter bir anda önümüze sunulduğu için romanı okumamışsanız bir süre hikâyenin içine giremeyebilirsiniz. Ancak ilerleyen sayfalarda hikâyeye kendinizi kaptırırsanız bir süre sonra Roland'ın dünyası heyecanlanmaya ve sizi sürüklemeye başlıyor. Sizi her şeyi başlatan ve bitiren o büyülü sözcüklerle uğurluyorum. Siyahlı adam çölde kaçıyordu. Silahşor da peşindeydi... Masis ÜŞENMEZ www.otekisinema.com


KANLI PERİ KIZI - 2 Raf numarasına göre kitapları ararken Doktor Resuhi Bey’in yazdığı "Batıl İtikatlar"ı buldum. Ayaküstü bir göz attığımda epey eski bir basım olduğunu gördüm. Adamın soyadı bile yazılmadığına göre muhtemelen soyadı kanunundan önce yazılmış ve sonradan çevrilmişti. İlk sayfasında Celal'in kurşun kalemle yazılmış el yazısından bazı notlar vardı. Bunu anlamıştım çünkü onun titrek el yazısını çocukluktan beridir görmüştüm. Otuz beş ve otuz altı sayfa numaraları yazılmış ve daire içine alınmıştı. Sanki giderayak bunu anlayabilecek birilerine belki de en iyi arkadaşına bu şekilde bir ipucu bırakma fırsatı bulmuştu. Daha da acısı ona inanmadığım için, belki de ölümüyle ilgili bu sırrı bu şekilde dolaylı yoldan bırakmayı seçmişti. Bu andan itibaren kendimi arkadaşımın intikamını almakla sorumlu sayıyordum. Notun üzerinde "sonra" kelimesi yazıyordu. İlk önce Tarih-i Osmanağazade'yi okumamı istiyordu. Biraz aramadan sonra o kitabı da buldum. Daha eski basım bir kitaptı belki de Latin alfabesine ilk çevrilen eserlerdendi. Şehrimizin yerel tarihini anlatan bir kitaptı. Onda da altmış yedi ve altmış sekizinci sayfalar not alınmış ve daire içine alınmış bu sayıların üzerine "önce" notu alınmıştı. Esrarengiz olayların tam ortasında bulunmamın verdiği ruh haliyle, bana sıkıntı veren gölgelerden kaçarak kütüphanenin güneş alan bir köşesine oturup kitapları açtım. İlk önce bakmam gereken kitap olan Tarih-i Osmanağazade'nin istenen sayfalarını açtım. Altları kırmızı kurşun kalemle çizilmiş sararmış satırları okumaya başladım: "...Sultan Mahmud Han-ı Sani devrinde Rumeli memleketlerinde envai çeşit türedi ayanlardan biri vardı ki hepsinden daha zalim ve daha melun bir bey vardı. Perioğlu Kasım Bey derler Tuna nehri kıyısında, Vilayet-i Rusçuk'a bağlı Mezarhisar mevkiinin ayanı idi. Bu adamın zalimliğinin ve gaddarlığının ölçüsü hududu yoktu. Köylüden yok pahasına vergi alır, zulmeder, karşı geleni çekinmeden öldürürdü. Bu adama kimse karşı koyamazdı zira o civarda kendisi hakkında anlatılagelen, aileden gelenlerin dahi kabul ettiği bir rivayet vardı. Rivayet o dur ki Kasım Bey'in babası Rüstem Beşe, bir gün Tuna'nın karşısına geçip Vilayet-i Eflak'ın (Romanya) ormanlarında avlanmaya gider. Malumunuzdur ki bu yöre insanı hortlaklara ve ecinnilere fazlaca itikat etmekte olup (inanmakta) demelerine göre iş bu ormanda Rüstem Beşe bir peri kızıyla bir şekilde münasebet kurar. Denilene göre fırtınalı bir gecede Rüstem Beşe'nin kapısının önünde bir erkek çocuk bulunur. Rüstem Bey o peri hadisesini hatırlayarak periden olma oğlunu kendi ailesine katar. İşte Perioğlu Kasım Bey budur ki lakabı buradan gelir, ailenin kendisi dahi bunu kabul eder. İnsanüstü bir yaradılışı bulunduğundan oldukça heybetli ve korkutucu görülen Kasım Bey'in bir yönü daha vardır ki insan olmadığının kanıtıdır bu rivayeti yöre papazından da dinlemişliğimiz vardır kan içmektedir. Bölgede devlete sırtını dayadığından kimsenin bir şey edemediği bu zalim böyle kan içe içe bir asra yakın ömür sürmüştür. Ailesinden gelenlerde de bu lanetli hastalığın geçtiği ve onların insan olmadığı o yöre insanlarınca anlatılmaktadır. Bu nedenle o kan içicilere bu anlamda Farisi dilinde (Farsça) "Hunaşam" yani "kan içici, kan içen” denilmiş, o melun ailenin adı "Hunaşamzade" deyu kalmıştır. Bunlar Doksanüç Harbi'nde Edirne'ye gelerek, şehrin çıkışında bu isimle anılan konağı yaptırmışlar ve diğer aileleriyle buraya yerleşmişlerdir. Bu konağın lanetli olduğu ve civarda kaybolan insanların buranın yakınlarında kanları çekilmiş olarak bulunduklarına biz dahi şahitlik etmişizdir. Ama artık rüşvetten mi şeytanlardan ifritlerden yardım almalarından mı bilinmez bu lâinlerin, bu melunların hakkından gelebilecek kimse çıkmamıştır. Ailenin üyeleri her ne kadar normal insan olduklarını söyleseler de bizce malumdur ki halkın bu itikadına biz de katılmaktayızdır, bu ailenin soyundan gelenler kan içmekle, periler soyundan geldikleri için lanetlenmişlerdi. Hangi sebeple olursa olsun bu aileden biri masum dahi olsa ölümden sonra hortlamaktadır.” Bu esrarlı ve insanı dehşete düşüren satırları bitirdikten sonra bu sayfaları dikkatlice kopartarak yanıma aldım ve sonra Doktor Resuhi Bey'in "Batıl İtikatlar" adlı kitabın notta yazılı duran sayfalarını

66


açıp kırmızı kurşun kalemle çizilmiş satırları okudum: "Batıl addedilen "hortlak" efsaneleri, bugün bile hâlâ Balkanlarda ve bilhassa Karpat Dağları’yla çevrili arazide meskûn (yerleşik) birçok insanlar tarafından derin bir imanla kabul edilmektedir. Çünkü bu görüşle sabit olmuştur ki bilimin izah edememesine rağmen öldükten sonra yaşayan ve kan emen hortlaklar mevcuttur. Bugün dahi Romanya köylüleri buna inanırlar. Hortlakların bütün gıdasını kurbanlarının kanları teşkil eder. Bazılarının vampir dedikleri bu cins mahlûkların köpek dişleri kan gördükleri zaman fevkalade sivrilir ve kurbanlarının şahdamarlarını açarak oradaki kanı emerler. Aynada yansımaları yoktur. Bir hortlağın kanını emdiği insan kadın olsun erkek olsun yeni bir hortlak namzedidir (adayıdır). Bunlar tıp ölçülerine göre öldükleri halde geceleri mezarlarından çıkarak kanını emecek kurbanlar ararlar. Yarı insan özelliğini taşıyanlar gündüz vakti bulutları kontrol ederek insan gibi gezebilir. Kurbanları adeta hipnotize ve cezp ederek kendi kontrolleri altına alırlar. Hortlakları öldürmek hem çok kolay hem çok zordur. Onlara tabanca, bıçak işlemez. Bir hortlağı kesin olarak yok etmek için kalbine bir tahta kazık saplayıp kafalarını bedenlerinden ayırmak ve ağızlarına sarımsak doldurup tüm cesedi dualar eşliğinde yakmak lazım gelir.” Okumayı bitirdiğimde beynim arı kovanına dönmüştü. Yeni bir dünyayla ve yeni bir âlemle, metafizik dünyanın sınırlarıyla yüz yüzeydim. Beni anlamanızı istiyorum. Bugüne kadar benim için metafizik sadece bira içtiğimiz gecelerde kızları ve muhabbetteki arkadaşlarımızı korkutmak amaçlı anladığımız üç harfli öykülerinden ibaretti. Cinlerle perilerle yüzleşmeyi yeğlerdim. Ama bir vampirle karşılaşmak ve onun kurbanı olmak bana o an için inandırıcı gelmese de oldukça korkutucuydu. Yazılı sayfaları yırtıp yanıma alarak kütüphaneden çıktım. Hem beni hem de şehri daha farklı tehlikeler beklemekteydi. Hunaşamzade'lerden birisi geri dönmüştü ve şimdiden bir sürü kurbanı olmuştu. Arkadaşımın intikamını almak ve belki de muhtemel kurbanları kurtarmak benim elimdeydi. Yine de ilk elde buna inanmıyordum. Kendi inançlarım ve internet çağının şafağında yaşamışlığım, bana okuduklarımı eski ve sıkıcı halk efsaneleri gibi geliyordu. Durumdan tam emin olamadığım için ve hâlâ bu korkunç gerçeğe inanmak istemediğim için kütüphaneyi tekrar araştırdım. Vampirlerin varlığına dair aradığım delillere ihtiyacım vardı, kendimi ikna etmeliydim. Bir kaç tane son dönemde çıkan Twilight türevi vampir romanından başka bir şey bulamadım. Yalnız cin-peri hikâyelerinden bahseden bir folklor eseri buldum. Peri soyundan gelme insanlardan bahsediyordu, yazılanlara bakılırsa bu benim karşısında olduğum vampir bu türdendi. “Bu cinler ve perilerin kılık değiştirmişine dedikleri vampirler, türlerine göre değişmektedir. Bazısı vardır Agval türünden gelir onlara “gul” denir, “gulyabani” misali mezarından çıkar yahut “albastı” olup loğusalara musallat olur. Bazısı ise Saali türü cinlerden olup, Sılat veya peri dedikleri, sihir yapabilen ve diğer cinlerin bile korktuğu büyücü dişi cinler olanların soyundan gelenler ise bir vampirden farklıdır. Değme Cadıcılar ve Hortlakçılar bile onlarla başa çıkamaz. Osmanlı tarihinde adı geçen Eflak Voyvodası Kazıklı Vlad için de halk arasında, dedesi Mircea’nın bu perilerden biriyle evlendiği için soyuna peri kanının karışıp, torunu voyvodanın ölümden sonra mezardan çıktığına inanılır.” Bu tozlu satırlar ve onların masalları gerçekmiş gibi anlatan havası beni biraz etkilemiş ve neredeyse üzerime kâbus gibi çökmüştü. Kütüphaneden çıkıp evime döndüm ve bu etkiden sıyrılabilmek adına internet sitelerinde gezinmeye başladım. Mmporg oyunlarından kaptığım hatırı sayılır İngilizcemle bu kaynakları taramaya başladım. Dünyanın hemen her yerinde farklı isimlerde bu varlıkların adlarının geçtiğini görmem içimdeki korkuyu daha da körükledi. Üstelik bu araştırmalarımın ardından gece boyu cinler, periler ve metafizik bilgiler ve düşünceler kafamı daha da allak bullak etmişti. O zamana kadar böyle garip olaylarla karşılaşmamışken şimdi birden bire vampirin tekiyle, üstelik onlardan en güçlülerinden biriyle karşılaşmak bana bir hayli saçma geliyordu. Ama girdiğim bir sitede okuduğum paralel evrenler ve gerçeklikle arası yırtılma teorileri kafamdaki tüm soruları yanıtlamış gibiydi. Cinler ve periler bize paralel bir boyutta yaşıyor olmalıydılar ki bir tanesi bizim gerçekliğimize


geçmiş olmalıydı. Tam bilemiyordum. Yine de kendimce ispatlayamayacağıma göre, en azından tam ikna olmam için Elif’in aynalarda yansıması olup olmadığına bakacaktım. Kafamda bu planla ilgili tasarılar olduğu halde yattım. Yatmadan önce okuduğum yazılardan birine uyarak karabasanlara karşı saçma gelse de deneme amaçlı olarak bir iki parça sarımsak astım odamın penceresinin önüne. O gece karabasansız, deliksiz bir uyku çektim. Üstelik uzun süredir olmadığım kadar dinç bir şekilde uyandım. Okula kafamda planlarla giderken yolda Celal’in samimi olduğu, yine benim sınıfımdan Ali, Özkan ve Çağrı’ya rastladım. Bu tesadüfî bir rastlama değildi. Celal’in ölümüyle ilgili konuştuklarında, onlara kütüphaneye gidip gitmediklerini sordum. Yüz ifadeleri değişti. Ayaküzeri kütüphaneye gittiklerini ve benimle aynı sonuçlara ulaştıklarını söylediler. Celal ölmeden önce onları da uyarmış, ölümünden sonra onlar da kütüphaneye gitmişlerdi. En son ve görünüşe bakılırsa en dayanaklı kurbanı ben olduğum için benimle konuşmaya geldiklerini söylediler. Onlara durumdan haberdar olduğumu ve aynada yansıyıp yansımadığını görmek için ufak bir deneme yapacağımı söyledim. O anda Özkan çantasını açıp içinde duran kasaturayı gösterdi. Ali de tahta kazık ve çekiç. Bir miktar sarımsak da onda duruyordu. Çağrı ise ufak çapta bir satır taşıyordu. Bana vampir olup olmadığını tam öğrendikten sonra haber vermemi istediler. Şaka yollu olarak onlara silahlanacak kadar ciddilerse neden benim vampir testimi beklediklerini sordum. Vampirin varlığına inandıklarını ama tek şüphelinin Elif olmadığını, okuldaki çakma gotiklerden bile şüphelendiklerini söylediler. Bu görüşlerine katılmazlık edemezdim ama ben başıma gelenlerden emindim. Planlarını sorduğumda ise onlara haber verdikten sonra bir punduna getirip kıza dualarla saldıracaklarını söylediler. O kadar insanın içinde bunun tehlikeli olabileceğini söyledim. Kendilerini veya başkalarını yaralayabilirlerdi. Daha da kötüsü, Elif’e yaranmak için müstakbel sevgili adayları şövalyece duygularla onları durdurabilirdi. Bunu onların da düşündüğünü bu yüzden tuvalette kıstıracaklarını söylediler. Onlara araştırmalarımdan öğrendiğim kadarıyla Elif’in normal bir vampir olmadığı, yarı peri olduğunu ve çok güçlü sayıldıklarını söyledim. Ayrıca bıçaklarının işe yaramayacağını söyledim. Onlar da bana bıçaklarını dualı okunmuş suyla yıkanıp tekrar okunduğunu söylediler. Yanlarında dua kitabı taşıyıp taşımadıklarını sordum. Bana tuvalette vampir avlamaya gireceklerini, “Vampiri öldürmüşken duayla falan girdik diye bir de çarpılmayalım,” dediler. İşi şakaya getirmemelerini, Elif’in eski dedelerini bile kimsenin durduramadığını, en güçlü türden geldiğini, üstelik tuvaletin cinlerin yuvası sayıldığından Elif’in orada olduğundan daha da tehlikeli olabileceğini söyledim. Daha iyi bir plan yapabilirdik. Ama bu olmadı. Filmlerdeki gibi şafak vakti savunmasızken, tabutunu ortaya çıkarıp öldürebileceğimiz bir vampir de değildi, gece yaşaması bir yana, sabah sekiz sularında bizimle okula geliyordu. Okulda Elif’le buluştuğumda ona hiç bir şey hissettirmemeye çalıştım. Filmlerde insanların düşüncelerini okuyabildikleri söylenirdi ama yapabildiklerinin sadece insanların o anki duygularının ne olduğunu hissedebildikleri yönündeydi. Belki de her şeyin farkındaydı kim bilir? Bana çok garip göründüğümü sordu. “Garip” kelimesini ilk defa onun ağzından duyuyordum. Ona hâlâ âşık olduğum için, ölmeden önce güzelliğini doya doya seyretmek istiyordum. İşte ne olduysa o an oldu. Öğretmenler odasının önünden geçiyorduk. İçerideki boy aynasının tam önünden geçtik. Fark ettirmeden baktığımda bu dehşet karşısında bayılabilirdim. Celal haklı çıkmıştı ki sevgilim bir vampirdi. Aynadaki o yansımasız halini anlatamam. O duyguyu nasıl tarif edebilirim ki? Yanımdaydı, o soğuk ama güzel elleriyle ellerimi tutuyordu ama aynaya baktığımda orada hiç bir şey yoktu. Delilik gibi bir şeydi bu. O anda Elif’e bakış açım değişmişti. Hâlâ âşıktım ama yanımda yürüyen şeyin metafizik gerçeklikten kopup gelmiş bir peri soylu vampir olması bana hem korkutucu hem ilginç geliyordu. Canlı bir efsaneyle yan yana yürümek gibi bir şeydi bu. Sınıfa girdiğimde yine fark ettirmeye çalışarak Çağrı’ya bakıp “Aynada yansıması yok” anlamın-

68


da, onaylar manada başımı salladım. Çağrı eliyle boğazını kesermiş gibi yaptı. Bir kez daha başımla onayladım. Tek sorun Elif’i bir şekilde tuvalete göndermekti. İçimde eski şüphe ve yarı düşünceli hal gitmiş, yanımdaki bu korku filminden fırlama canavarı yeniden masallara gömmek isteyen ihtiyar vampir avcılarının kafasını yaşamaya başlamıştım. Arada bir dikkat çekmemek için tuvalete gidip geldiğini biliyordum. Teneffüs zili çaldığında şaşırtıcı bir şekilde “Lavaboya gitmem lazım,” diyerek sınıftan çıktığında Çağrı’ya dönüp, “Şimdi gidiyor,” dedim. Üçü sırt çantalarıyla sınıftan çıktılar. Ben de peşlerinden gittim. Elif’in ikinci katta tuvalete girişinin ardından üçlünün çantalarından bıçak, satır ve kazıklarını çekip birbirlerine son kez bakıp içeri girdiklerini gördüm. Canavarın sonu gelmişti. Onların yanına gitmek yerine hiç alakam yokmuş gibi okulun bahçesine çıktım. Bir süre ona buna takılırken okulun kapısından Elif’in hiç bir şey olmamış gibi yanıma geldiğini gördüm. Aynı o soğuk ama etkileyici görüntüsüyle yeniden okulun bahçesinde arzı endam ediyordu. Acaba Çağrı’lar elde silahlarla yanlış tuvalete mi girmişlerdi? Girdilerse neden ben daha merdivenlerden inerken onların çıkışını görmemiştim? Sorularımın yanıtını bir çığlık sesinde bulmuştum. Elif’e bahçede kalmasını söyledikten sonra diğer bir kaç kişiyle beraber çığlık sesinin olduğu yere doğru koşmaya başladık. Merdivenlerden yukarı çıktığımda, Çağrı’ların girdiği tuvaletin önünde yere çökmüş, kriz geçirdiği için çığlık atan bir kızla karşılaştım. Arkadaşları kızı sakinleştirmeye çalışırken tuvaletin kapısından içeri bakanların korkuyla geri çekildiğini görüyordum. İnsanları geçerek tuvalete girdiğimde gördüğüm manzaranın iğrenç derecede korkunçluğu karşısında dehşete düşmüştüm. O görüntünün tarif edilemez korkunçluğunu anlatmaya gücüm yetmiyor ama gördüğüm şeyler aşağı yukarı şu şekildeydi. Tuvaletin zemini kan içinde, içeride yoğun bir kan kokusu var ve tuvalet kokusuyla beraber iğrenç bir koku hâkimdi. Tepedeki flüoresanlara sıçramış kanlar ortamı koyu bir aydınlığa boğuyor ve arada bir iki damla kan düşüyordu. Yerde ise üç ceset duruyordu. Dünya üzerinde bu derece korkunç şeyler görmemiştim, yaşasam bile görebileceğimi sanmıyorum. Şimdi bile bu vampirin yuvasında aklıma geldi o tuhaf görüntüleri de korkudan hâlâ aklımı kaçırabilirim. Cesetler bembeyaz bir renk almış, silahları yerde, ağızları ve yüzleri yamulmuş, korkutucu bir şekil almış, ayaklar ve elleri çarpılmış, sanki yaramaz bir çocuğun kızgınlıkla kollarını söktüğü oyuncak bebeklere benzemişlerdi. Ayakları ve elleri tam ters bakacak bir şekilde ters çevrilmişti. En korkutucu detay ise bembeyaz, sadece gözlerinin akı görünen deliler gibi görünmesiydi ki o bakışları gören birinin kolay kolay unutması mümkün değildi. İçeriye yoğun bir korku ve dehşet duygusu hâkimdi. Cesetleri ambulansla şehir morguna taşırlarken okul erken tatil edildi. Polisler soruşturmaya geldiklerinde, yanımda gelen Elif’i göstermeyi düşündüm bir an için ama derdimi kime anlatabilirdim ki? Sonuçta cinler ve periler “kimse görmediği” için değil, “kimse görüp de anlatamadığı” için bu denli silikleşmiş varlıklardı. Dediğim gibi çıkmış, kendi mekânı olan tuvalette bir peri onları mahvetmişti. Gerçekten çok güçlüydü. Ama bir zayıf yönünü fark etmiştim. Bir vampiri ancak onu seven birisi öldürebilirdi. Arkadaşlarımın intikamı ve geri kalan masumların kurtarılması artık sadece bana bağlıydı. Bu akşam halledecektim. Vakit akşam olmasına rağmen o uğursuz konağa gidecek ve o lanetli vampiri geldiği yere gönderecektim. Evime döner dönmez aileme fark ettiremeden gerekenleri toplamaya başladım. Ufak sırt çantama bir adet keser, bir adet çekiç ve sonradan sivriltmek üzere bir iki tahta parçası ve bıçak aldım. Babaannemin dua kitabını ve bir adet Kuran-ı Kerim’i de almayı ihmal etmedim. "Sevgilimin" evine gideceğimi söyleyerek evden çıktım. Bana bir şey olursa belki orada bulurlardı. Yolda manava uğrayıp biraz da sarımsak aldıktan sonra karanlık Hunaşamzade Konağı'na doğru yollandım. Çıkmaya başlayalı bir ay olduğu halde onun evine ilk kez geliyordum. O lanetli konak ilk kez gözüme bu kadar büyük ve kasvetli görünüyor, uğursuz ve ürpertici detaylar gözüme batıyordu. Geniş,

70


karanlık, kara kuru ağaçların gariban mezarlarından fışkıran kemik parçalarını andıran ağaçlar ve duvarsız bahçe. Zemin otlarla kaplı, kurumuş ağaçların birinde gözleri parlayan bir baykuş bana bakıyor. Ortada üç katlı, geniş, duvarlarının sarmaşıklarla kaplandığı, ışıksız pencereleri olan kule benzeri bir konak. Konağın önüne gittiğimde demir kapıların önüne geldiğim zaman o ağır demir kapıların kulak tırmalayıcı, duyanı korkudan titretecek bir sesle açıldığını gördüm. İçim korkunun ateşiyle yanıyordu. Korkuyordum. Eşit ağırlıkta barajı bile geçemeyen bir genç olarak üzerime dünyanın sorumluluğunun yüklendiğini hissediyordum. "O" geldiğimi anlamıştı. İçeriye girdiğimde giriş salonunun mumlarla aydınlandığını gördüm. Neredeyse yüz yıllık eşyalar ve tablolar duruyordu içeride. Salonun diğer ucundaki sekiz kapı ve iki merdivenin ardında insanı ürperten derin bir karanlık bekliyordu. Işığın daha yoğun geldiği, yine bu ölçülerde olduğu bir salona girdim içimden sanki birisi bana seslenmişti. Salona girdiğimde boş olduğunu gördüm. Sadece birkaç koltuk ve duvarlarda asılı bazı silahlarla portreler vardı. Pencereleri yeşil renkli, yılların etkisiyle tozlanmış perdelerle sıkı sıkıya kapanmıştı. Duvara dayalı şöminenin üzerinde büyükçe bir yağlı boya tablo duruyordu. Ayakta durmuş, vakur, asil duruşlu, üzerinde Osmanlı dönemine ait eski tip gösterişli, sırmalı kaftan girmiş, beli kılıçlı, eli kamçılı, kır renkli burma pala bıyıklı, koca sarıklı bir paşa dedenin resmi duruyordu. Paşa'nın yüz hatları, duruşu ve bakışları Elif'i andırıyordu ama yine de korkutucu bir görüntüsü vardı. Gözleri sanki daha iriydi ve insanın ruhunun derinliklerine bakıyor gibiydi. Bu Hunaşamzadelerin aile büyüğü Perioğlu Kasım Bey'in resmi olmalıydı. "Beni öldürmeye mi geldin?" Korkudan aklım çıkacak bir halde sıçrayarak arkama döndüm. Elif tam karşımda duruyordu. Onun hâlâ etkisi altındaydım. O güzel, kadife sesinin etkisiyle birden bire sanki taş kesilmiştim. Kurbanlarını yönetebildikleri doğruydu. Bir el hareketiyle çantamı yere bırakıp arkamdaki koltuğa adeta içi boş bir oyuncak bebek gibi düştüm. Elif hâlâ gözümde büyüleyici görünüyordu ve ben ona hâlâ âşıktım. O bir vampir olsa da onu ölümüne seviyordum. Üzerinde kendi gerçek dönemini yansıtan, eski saray kadınlarının giydiği türden koyu yeşil bir elbise vardı. Saç şekliyle, takılarıyla sanki karşımda bir Osmanlı prensesi duruyordu. Ona gücüm yettiğince 1901'de hastalıktan ölen Elif Hanım olup olmadığını sordum. Başıyla onayladıktan sonra aramızda bir konuşma geçti. "Normalde seni cezalandırmam gerekiyor. Ama basit bir insan olarak senin yerinde ben de olsam aynı şekilde davranırdım." "Beni öldürecek misin?" "Eğer ayağıma gelmeseydin öldürebilirdim. Sen diğer kurbanlarımdan farklısın. Onlar benim cazibe sihrime kapıldılar. Sen ise bunu görmezden geldin, kendi varlığını bana sundun. Diğerleri gibi bakmadın bana. Onlar benim ne olduğumu anlamadıkları halde sırf garip bulduklarından terk ettiler. Ama sen beni hiç bırakmadım. O yüzden seni ödüllendireceğim." "Senin gibi mi olacağım?" "Bu bir ölümlünün alabileceği en büyük hediyedir. Hortladıktan sonra eski özelliklerin kalmıyor gerçi anıların ve duyguların devam etse bile. Varlığını benimle paylaştığın için benim dışımda kimseyi sevemeyeceksin. Sana vereceğim hediye ölümsüzlükten de öte. Sana dünyada alabileceğin en büyük hediyeyi veriyorum. Sonsuz aşkı." Elif yerinden usulca kalktığında şeytani bir sırıtmayla yüzüme bakıyordu. Sivrilmekte olan köpek dişlerinin mum ışığına parladıklarını gördüm. Ellerimden tutup adeta bir çocuk gibi beni kaldırdı. Ona karşı koyabilecek gücüm yoktu. Kuvvetli bir büyünün etkisi altındaydım sanki. Beni usulca kollarıyla sardı ve dişlerini boynuma yaklaştırdı. İçimdeki hissi asla tarif edemem. Hem rüya hem de gerçeklik arasında durduğumu hissediyordum. İçimden hem seviniyordum hem de büyük bir korku duyuyordum. Korkuyla gözlerimi kapadım. Dişlerini boynumda hissediyorken beni yavaşça ısırdığı-


nı hissettim. Kan vücudumdan aktıkça ben başka bir rüyalar âlemine doğru yuvarlandım. Karabasan çöktüğü zaman hem uyumak isterseniz tatlı bir uyku hissiyle hem de karabasan uyutmaz ya işte öyle bir histi yaşadıklarım. Bu ayin kaç saat sürdü bilemiyorum. Bir müddet sonra Elif'in usulca beni yere bıraktığını gördüm. Soluk mum ışığında kanlı dişleri ve kana bulanmış giysileriyle hâlâ çok güzel görünse de sanki heybetli bir masal perisini andırıyordu. Görüntüsü biraz farklıydı o kadar. Gözleri tuhaf, beyazsız mavi bir renk almış, boyu biraz uzamış ve ayakları sanki ters dönmüş gibiydi. Korkutucuydu ama hâlâ çekici ve güzel görünüyordu. O kadife, iç gıdıklayıcı efsunlu sesiyle: "Uyanınca yanıma gelirsin,"derken gülümsüyordu. O kanlı dişlerinin, kanlı dudaklarının arasından parıldadığı haliyle, bana korkutucu gelmediğini fark ettim. O kanlı görüntüsüne rağmen, hâlâ benim "peri kızım"dı. Benim düşlerimin ve hayallerimin yegâne sahibesiydi. Ölümden kalkmış, gecelere ait kan emen bir hortlak olarak yaşantımı sürdürsem bile, onun yanında olacak, onun varlığından huzur bulacaktım. Benim ona ait olduğum kadar, onun da bana ait olduğunu hissediyordum. Kanlı dudaklarıyla gülümsemekte olan Elif gölgelere çekildikten sonra bir süre yatar halde kaldım. Şöminenin üzerinde gördüğüm yarısı Osmanlıca yazılarla dolu bir deftere güç bela ulaşıp bunları yazabildim kalan kanlarımla olduğu şekilde. Bu notlar, kopardığım kitap notları kime ulaşır, kimlerin eline geçer bilemiyorum. Ama bunu okuduğuna göre gerekli uyarıyı almış olmalısın. Ölümün geldiğini hissediyorum. Artık bambaşka bir dünyaya adım atıyorum. Işıklar âleminden gölgeler âlemine doğru uçuyorum. Yazacağımı yazdım zaten. Ölmeden önce yapmak istediğim son şey henüz insanken son kez aşkımın hayalini kurmak... SON Mehmet Berk YALTIRIK İllüstrasyon Emre ÜNSAL http://www.alienspawn87.deviantart.com

72


CHILD’S PLAY (1988) “Selam, ben Chucky. Oyun oynamak ister misin?” Seri katil Charles Lee Ray polis tarafından vurularak öldürülünce, bir voodoo büyüsü kullanarak ruhunu Chucky’ye, yani "İyi Dost" oyuncak bebeğine aktarır. Küçük bir çocuk olan Andy oyuncak bebeği bir doğum günü hediyesi olarak alır ve Chucky öldürme cümbüşüne kaldığı yerden devam eder. Ancak, Charles bir oyuncak bebeğin bedeninde sonsuza kadar kapalı kalmak istememektedir. Bu durumdan tek kaçışı gerçek kimliğini açıkladığı ilk insana transfer olmaktır... Bu Andy'yi hayati bir tehlike altına sokacaktır. Aslına bakarsanız Child’s Play oldukça komik bir temel üzerinde başlıyor. Kaşarlanmış bir suçlu kendisini yaralı bir şekilde polis tarafından köşeye sıkıştırılmış olarak bulduğunda bazı mistik kelimeleri söylüyor, gökyüzünde yıldırım bulutları oluşuyor ve ruhunu “En İyi Dostum” tarzında bir oyuncak bebeğe aktarıyor. Ancak başlangıçta soru işaretleri doğuran bu temele rağmen film o kadar iyi yapılmış ki, tüm zamanların en etkili korku filmlerinden biri olmayı başarıyor. Film, olay örgüsü bakımından, aynı temel üzerinde ilerleyen ve mükemmel bir aksiyon-korku örneği olan Karanlık Adam’a (Darkman - 1990) biraz benziyor. Filmin en iyi momentlerinden bazıları filmin hemen başında, Andy dışında kimsenin Chucky’nin canlı olduğunu henüz anlamamış olduğu bölümlerde gerçekleşiyor. Biraz Steven Spielberg’in Jaws’da yaptığına benzer bir şekilde yönetmen Tom Holland, filmin başında uzunca bir süre Chucky’yi cansız bir bebek olarak bırakıyor. Tabii ki, kafasının içinde sinsi bir şeyler dönüyormuş gibi bakan normal bir oyuncak bebeği göstermek, yaşayan, koşan, adam bıçaklayan, çığlık atan bir bebeği göstermekten çok daha kolay, fakat bu aynı zamanda son derece ürpertici olmuş. Küçük çocukların rol yapma yeteneklerinin eleştirildiğini duymaktan daha kötü bir şey yok, ama Alex Vincent’in Andy olarak performansını zaman zaman yorucu bulduğumu kabul etmem gerek. Daha 7 yaşında, bir korku filminde, benim o yaşta yapabileceğimden kesinlikle çok daha iyi bir performans gösterdiği için tebrik ettikten sonra, korkmuş küçük bir çocuğu başarıyla sergilediği her sahnenin bir katı kadar da, genellikle fiş okumaya benzeyen monoton bir tonda konuşmasını filmin olumsuz yanlarından biri olarak not etmek gerekiyor. Ancak bu söylendikten sonra, 1988 yılı yapımı bir film için efektlerin çok etkileyici olduğu da söylenmeli. Oyuncak bebek mükemmel yapılmış. Chucky’ye sesini veren Brad Dourif, bu filmde kariyerinin ilk rollerinden birini oynuyor. Filmin başında vurulana kadar görünüyor ve sonra ruhunu oyuncak bebeğe aktarıyor. Serinin geri kalanında ise, ki şimdi toplam beş film oldu, oyuncak bebekten çık-


maya çalışıyor. Bu yüzden sesinin yüzünden daha ünlü olması gayet doğal. Çocuk Oyunu’ndan önce, Guguk Kuşu’nun pısırık Billy Bibbit’i olarak tanınıyordu ancak bu filmin başarısı, kariyerinin geri kalanı üzerinde önemli bir etkiye yol açtı. Aktörün daha sonraki performanslarının birçoğu, Yüzüklerin Efendisi’ndeki Grima Wormtongue karakteri gibi karanlık roller oldu. Son olarak bu korkutucu filmdeki tek komik sahneye dikkat çekmek isterim. Bu sahne o kadar iyi ki, başka bir komikliğe gerek bile kalmıyor. Chucky asansörle aşağı inerken yaşlı bir kadın onu fark eder ancak kocası ona bırakmasını söyler, kim unutmuşsa nasıl olsa almak için geri gelecektir. Asansörden çıkarken kadın yüzünü buruşturarak geri bakar ve ‘Çirkin bebek…’ der, Chucky’nin cevabı ise manidar!

Filmle ilgili notlar; - Chucky’nin tam adı, Charles Lee Ray, üç katilin isminden alıntıdır: Charles Manson, Lee Harvey Oswald ve James Earl Ray. - Bebek bakıcısının öldüğü sahne orijinal olarak banyo yaparken elektrik çarpması şeklinde çekilmişti. Sahne daha sonra Chucky’nin Gelini’nde (Bride of Chucky – 1998) kullanıldı. - Film 19.000.000 $’lık bütçeyle çekildi. - Orijinal yazar Don Mancini orijinal senaryoda, gerçek katilin Chucky değil de genç Andy olabileceği fikri üzerinde çok tartışıldığını belirtti. Fikir Kevin Tenney tarafından Pinokyo’nun İntikamı’nda (Pinocchio’s Revenge - 1996) kullanıldı. - Filmin başında Andy annesine yatakta şekerli mısır gevreği, yanık tost ekmeği ve bir bardak portakal suyu şeklinde bir kahvaltı hazırlıyor. Çocuk annesinin yatak odasına gittiğinde portakal suyu, bir bardak süte dönüşüyor. Yasin ‘Devilboy’ KARAKAYA http://korkusitesi.com

74


TÜRK'ÜN ERMENİ İLE EN GÜZEL ANLAŞTIĞI YER YEŞİLÇAM Bu yıl memlekette neredeyse 100'e yakın yerli film üretimi yapıldı. Bu bir kaç yıl önce asla öngörülemeyecek bir rakam... Seyircinin daha fazla "Türk filmi" izlemek istemesi, Recep İvedik, Kutsal Damacana gibi bütçesiz filmlerin hap yaparak para kazanması ve TV'de şöhret olan isimlerin sinema potansiyellerinin değerlendirilmesi gibi bir sürü bahane bir araya gelerek buna yol açtı gibi mantıklı bir önerme yapabilirim sanırım. Yine de Yeşilçam zamanlarıyla kıyaslandığı vakit güdük bir başarı bu... Şu anki rekor üretimi katlarca aşan film sayısı bir yana o yıllarda gösterime giren filmlerin çoğu kendini karşılıyor hatta epey kâra geçiyordu. Oysa bu yıl izlediğimiz filmlerden kendi bütçesini karşılayacak kadar seyirci bulanların sayısı bir elin parmaklarını geçmez! Rakamlardan kendimizi kurtarıp duygusal baktığımızda da şimdiki işler Yeşilçamlı "Türk" filmlerinin yanına bile yaklaşamayacak, soğuk, laubali ve sentetik işler... Peki, bir zamanların Yeşilçam işlerini ya da halk ağzıyla "Türk filmi”ni bu kadar özel ve farklı yapan şey neydi? İşte bazılarınız için oldukça mantıksız görünebilecek önermem de burada geliyor; O filmler "Türk filmi" değildi... O filmler "Türk" olduğu kadar "Ermeni" de olan filmlerdi! Türk Sineması'nda 1923'ten önce sinemacıların tamamı azınlıklardan oluşuyordu. İlk Türk filmindeki hemen herkes gayrimüslimdi. Bu başlangıç sebebiyle olsa gerek, Yeşilçam ikliminde hiçbir zaman ayrımcılık olmadı. Eski filmlerin hâlâ bir jeneriğe sahip olanlarını izlediğinizde, özellikle teknik adamların adlarına dikkat ediniz. Orada pek çok Türk olmayan vatandaşımızın ismine rastlayacaksınız.


Şöyle diyelim; eğer Yorgo İlyadis diye bir adam olmasaydı "Türk filmi" dediğimiz şeyde o kendine has yumruk, tabanca, at kişnemesi, araba motoru sesleri olmayacaktı. "Dıkşinn yaa!" diye bir lezzetten sorumlu ağabeyimizdir kendisi ve Yeşilçam'ın en iyi ses teknikeridir. Teknik adamlardan daha pek çok isim var; Sohban Koloğlu, Kriton İlyadis, Mike Rafaelyan, Lazar Yazıcıoğlu... Oyunculara geldiğimizde ise araştırma heveslisi olmayanları şaşırtacak pek çok ismin yine azınlık insanlarımızdan olduğunu görürüz. Fırıl fırıl dönen gözleriyle çocukların sevgilisi olan Sami Hazinses'in asıl adının Samuel Uluç, annemiz bildiğimiz Adile Naşit'in Adile'sinin aslında "Adela" olduğunu pek kimseler bilmez... Peki, Kirkor Cezveciyan desem kim tanır? Hâlbuki tam 220 filmde oynamış kıymetlilerimizden biridir o ama ancak Kenan Pars dediğimizde gelir fotoğrafı gözümüzün önüne... Ya "Bediaa!" diye bağıran Horoz Nuri amcamız Vahi Öz'ün, Vahe Özinyan olduğunu kaç kişi bilir? Daha kimler, kimler var; Turgut Özatay, Danyal Topatan, Nubar Terziyan, rivayete göre Ayhan Işık... İşte bu dokunuş, Yeşilçam'ın ve "Türk sineması" dediğimiz şeye kimlik kazandıran onu sinema olmaktan çıkarıp yaşam haline dönüştüren samimiyeti getiren şeydi. Belki de sinemamız artık sadece biz Türklere kaldığı için bu kadar üşütüyor. Anadolu, binlerce yıllık tortusundan kaynaklansa gerek sadece bir ırkın anlatabileceği bir kültür ya da iklim değil... Yeşilçam biraz bilinçsiz de olsa, Türkler ve ötekilerden kurduğu "Cennet Krallığı" ile bambaşka şeyler anlatabilen bir sinemaydı. Ortak bir duygusallıktan beslenen tüm alışkanlıkları bilgece harmanlayıp ötekine sunan bir yapı... Şimdi izlediklerimizden böyle bir tat, keyif alabiliyorsanız yazdıklarımı peşinen reddediniz ama bunu Ayhan Işık öldüğünde "Seni çok seven Nubar amcan..." diye yayınlattığı taziye yüzünden neredeyse taşlanacak olan sinemanın altın kalplisi Nubar amcanın gözlerinin içine baktığınızı düşünerek yapın. Murat Tolga ŞEN www.otekisinema.com

76


HOBİM ÇALIŞMAK Saat çaldığında, sırt üstü uzanmış boş gözlerle tavana bakıyordum. Gece boyunca doğru dürüst uyuyamamıştım. Yatakta saatlerce debelendikten sonra zorlukla dalabilmiş, ancak kısa bir zaman dilimi içinde yeniden gözlerimi açmıştım. Yeniden uyuyabilme umuduyla yataktan kalkmamıştım; ama bu hiçbir işe yaramamıştı. Bir zamanlar başımı yastığa koyar koymaz sabaha kadar aralıksız uyurdum. İnsanı uyutmayan dertleridir derler ya, bence koca bir yalan. Doğru olsaydı; yeni evlendiğim ve borç harç açtığım yazıhaneye tek bir müvekkilin bile uğramadığı yıllarda uyuyamazdım. Şimdi ise saat beni değil, ben saati kaldırıyordum… Yatakta sırt üstü uzandığınız zaman manzara hiç değişmez. Tavanda bir başına duran avize hep gözünüzün önündedir. Sıkılıp bakışlarınızı başka yöne kaydırsanız da, bir süre sonra yeniden görüş alanınıza girer. Bir nesneye gözünüzü hiç kırpmadan bakarsanız uykunuzun geleceğini söylerler, işte o umutla bakışlarımı üzerinde yoğunlaştırdım. Dünyada artık sadece avize ve ben vardım. “Canlı olup olmadığın hiç önemli değil, sen de en az benim kadar yalnız ve çaresizsin. Kimsenin yardımı olmadan ne bu monoton duruşunu değiştirebilirsin, ne de halinden şikâyet edebilirsin,” diye düşündüğüm sırada birden benden çok farklı olduğunu sezinledim. O basit, alelade avize, tavanda asılı olduğu yerde son derece gururlu duruyordu ve hiç de sıkılmış gibi gözükmüyordu. Hâlbuki boşanıp da bu eve taşındığımdan beri hep aynı yerdeydi. Bu süre içinde bir arkadaş bulamamanın sıkıntısıyla çalışmazlık bile etmemişti. Ne zaman düğmesine dokunsam içindeki ampule, “Ne duruyorsun oğlum, uyan da ortalığı aydınlat” komutunu vermişti. Gözlerimi üzerinden ayırmadan, “Neden hiç canın sıkılmaz?” diye geçirdim içimden. “Etrafımda yüzlerce insan olmasına, her dakika bir yerden bir yere koşuşturmama rağmen yorulmuş, bunalmışken; sen bir başına nasıl dayanıyorsun? Bu dünyada bir beni görmekten sıkılmadın mı? Üstelik renkli bir hayatım da yok. Her gece birilerini bu yatağa atsam, fanteziden fanteziye koşsam, belki için açılacak, hayatın daha renkli geçecek… İşte o zaman anlardım seni... At sahibine göre kişner derler, sen de benimle beraber yaşaya yaşaya canından mı bezdin? O mağrur duruşun bu yüzden mi yoksa? Desene sessizce ölümü bekliyorsun. Peki, ben kimi bekliyorum? Bilmiyorum; ama şu anda birçok insan benim yolumu gözlüyor. Mübaşir; adımı bağırırken, müvekkilim; sorunundan kurtulmak için, hâkim; davaya bir an önce başlamak, sekreterim; arayanları söylemek, yeni gelen müşteriler; dertlerine bir an önce çözüm bulmam için… Bir avizeyle konuşmaktan vazgeçmeyip, yatakta yattığım müddetçe de daha çok bekleyecekler. Çocukluğumdan beri hep dakik bir saat gibi çalışıp durdum. Tik tak tik tak; şimdi ders zamanı, iyi bir gelecek için çok çalışman lazım. Tik tak tik tak; okul bitti doğru askere. Tik tak tik tak; yazıhane açma zamanı. Tik tak tik tak; işleri yoluna koymak için nefes almadan çalışmalısın, kimseye kapris yapma, unutma müşteri velinimetindir. Tik tak tik tak; evlenmen lazım. Tik tak tik tak; biraz daha çalış ve ev al. Tik tak tik tak; karım ya iş ya ben diyor, başarılı olman için daha çok çalışman gerek, boşan gitsin. Tik tak tik tak; yoruldun; ama insanlar sana güveniyor, onları yüzüstü bırakamazsın, çalışmaya devam. Tik tak tik tak… İçimdeki bu saat kendiliğinden durmadan, ben kurmayı unutsam ve sadece kendim için yaşamaya başlasam, beni bekleyenler ne düşünür? “Parayı bulunca burnu kalktı,” deyip başka bir avukata giderler, tıpkı öldüğümü duyduklarında yapacakları gibi; tek fark arkamdan, “İyi adamdı,” demeleri olacak. Söylesene avize, bu kadar çalışmam sadece bu iki kelime için mi?” Uzandığım yerden uzun süre lambalarına baktığım halde yanıt vermedi. Pozisyonumu değiştirip sol tarafıma doğru döndüğümde, “Bir avizeden gelecek cevaba göre hayatımı düzenleyeceksem gerçekten bitmişim,” diye düşündüm ve yüksek sesle deli gibi gülmeye başladım.


Doğrulup yatağın kenarına oturduğumda, “Çalışmak istemiyorsan çalışmayacaksın, işte bu kadar basit,” diye bağırıp duran iç sesimi de nihayet kontrol altına almıştım. Güne başlamak için artık önümde tek bir adım kalmıştı; ayağa kalkmak. Destek almak için iki elimi yatağın kenarına koyduğum sırada, perdenin aralık yerinden pervasızca içeriye giren güneş ışığı gözümü aldı. “Sonunda bahar geldi demek,” diye mırıldanırken bertaraf ettiğimi sandığım düşüncelerin hücumuna uğradım. “Boğaz şimdi cıvıl cıvıldır. Evden çıktığımda bir delilik yapıp adliye yerine soluğu orada alsam ne güzel olur. Önce sahil boyunca uzun bir yürüyüş yapıp, iyot kokusunu doyasıya içime çekerdim, sonra da ne bileyim mesela. Emirgan’da bir mola verirdim. Bir yere yetişmenin aceleciliğini yüreğimde hissetmeden ağır ağır yapardım kahvaltımı. Sıkılınca da; ellerim cebimde, nereye gideceğimi bilmeden, bir serseri gibi dolaşırdım sokaklarda. Bunu yapmak o kadar zor mu? Neden korkuyorum ki? Korkmak mı? Kimden? Bilmiyorum. Belki de önümdeki tek engel benim. Çocukluğumdan beri beynime zorla yerleştirilen öğretilerden kurtulmak zor geliyordur. Yaşamıma yeni renkler katmalıyım, yoksa gün ve gün tükeneceğim. Çalışmaktan başka bir uğraş bilmiyorum ki… Ne resim yapabilirim, ne de bir müzik kulağım var. Lisedeyken kompozisyonum iyiydi. Öykü mü yazsam acaba? Bir şeyler denemek zorundayım.” Kendimi o kadar doldurmuştum ki, gözüm tesadüfen saate ilişmeseydi belki o anda elime kâğıt kalem alıp roman yazmayı deneyecektim. Saat dokuza geliyordu ve onda adliyede olmam gerekiyordu. Hızla ayağa fırladım, bu arada kafamdaki ayrık otları temizlemeye çalışıyordum.“Bırak şimdi bu saçma sapan düşünceleri de bir an önce duşunu al. Unutma en geç on beş dakikaya kadar şu kapıdan çıkman gerekiyor.” Banyoya doğru iki adım attım ve durdum. “Denemeden neden hemen pes ediyorum? Beynim düzenin değişmesini istemiyor diye ömür boyu hep onun kuklası mı olacağım? Ya yüreğimin istekleri? Ne olursa olsun bugün işe gitmeyeceğim. Önce uzun bir yürüyüş yapacağım, sonra da günü doyasıya yaşayacağım. Sekreteri arayıp bugün gelemeyeceğimi söyleyeyim, duruşmaya yardımcım girsin. Şuraya bak; düzeni bozacağım derken yine düzene uygun adım atıyorum. Zincirlerimi kırmam için ortalıktan ansızın kaybolmam lazım.” Kararımı verdikten sonra avizeye baktım. Yüreğimden geçenleri onaylarcasına göz kırpıyordu. “Avize göz kırpıyor… Deliriyorum galiba.” Tam bu sırada cep telefonum çaldı. Sekreterim arıyordu. Çalan müziği dinlerken, “Önemli bir şey olmazsa bu saatte aramazdı,” diye düşünmeme rağmen ani bir refleksle kapattım. Kısa bir süre sonra ev telefonum çalmaya başladı. Ağır hareketlerle gidip fişi çektim ve banyoya girdim. Sokağa çıktığımda altımda bir kot, üstümde de kısa kollu tişört vardı ve yıllardan beri ilk kez tıraş olmamıştım. Geçen ilk taksiye atladım ve şoföre, “Boğaza çek,” dedim. Hafta içi olmasına rağmen sahil kalabalıktı. Sanki tüm insanlar kaçamak yapmak için bugünü seçmişlerdi ve merakla beni bekliyorlardı. İçimden, “Sonunda geldim,” diye haykırdıktan sonra, hayalindeki oyuncağa kavuşmuş bir çocuğun mutluluğuyla yürümeye başladım Uzun zamandır ilk defa bir yere yetişme kaygısı duymuyordum. Islık çalmasını bilmediğim halde dudaklarımı büzüştürerek bir takım sesler çıkarmaya başladım. O anda tüm düşüncelerimden sıyrılmıştım. Aklımda ne müvekkillerim kalmıştı, ne de yazıhanedeki işler. Kendimi bildim bileli, ellerim cebimde, hep bu kaldırımlarda yürüyormuş gibiydim. Yarınım olmadığı gibi yaşamımda dünüm de yoktu. Kozamı yeni parçalamıştım ve bir kelebek gibi her gün yeniden doğacaktım. Öğlen sıcağı yavaş yavaş kendini göstermeye başladığında yürümekten yorulmuştum. Soluklanmak için denizi cepheden gören bir çay bahçesi bulup oturdum. Aç olduğum halde; iştahımı rakı eşliğinde yiyeceğim balığa saklamak istiyordum, bu yüzden garsondan sadece buz gibi bira istedim. İlk yudumumu keyifle içerken bir yandan da, denizin üstünde çığlıklar atarak uçuşan martıları seyrediyordum. Bugüne kadar hiç yaşamamışım diye düşündüğüm sırada Melih Cevdet Anday’ın mısraları


dudaklarımdan döküldü. Yaşamak güzel şey doğrusu Üstelik hava da güzelse Hele gücün kuvvetin yerindeyse Elin ekmek tutmuşsa bir de Hele tertemizse gönlün Hele kar gibiyse alnın Yani kendinden korkmuyorsan Kimseden korkmuyorsan dünyada Dostuna güveniyorsan İyi günler bekliyorsan hele İyi günlere inanıyorsan Üstelik hava da güzelse Yaşamak güzel şey Çok güzel şey doğrusu “Yaşamak güzel şey be kardeşim,” diye haykırdım, etrafımdaki insanların hakkımda ne düşüneceğini hiç umursamadan ve ardından bardağımda kalan son yudumu içtim. “Bu keyifle bir bira daha içilir,” diye içimden geçirdiğim sırada, sağ tarafımda tek başına oturan adama gözüm ilişti. Dirseklerini masaya dayamış, avuç içlerini yanaklarına kenetlemişti. Önünde koca bir dosya duruyordu. Bu sıcağa rağmen siyah takım giymişti. Benim yaşlarda, seyrek saçlı ve minyon bir yapısı vardı. Şu an nerede olduğunu fark etmeyecek kadar dalgın bir hali vardı. “Be adam, madem manzaranın hakkını vermeyeceksin ne arıyorsun burada?” diye düşünürken birden tanıdığımı fark ettim. Üniversiteden arkadaşım Alpay’dı. Mezun olduğumuzdan beri neredeyse otuz yıldır hiç görmemiştim. O zamanlar; çalışkan, herkesin yardımına koşan saf bir çocuktu. Bu özelliğinden dolayı, ben dâhil hepimiz Alpay’ı menfaatlerimiz doğrultusunda kullanırdık. Söylediğimiz her söze kayıtsız şartsız yürekten inanırdı. Yerimden kalkıp yanına gittim ve “Merhaba” dedim. Ellerini yanaklarından çekip bana baktı. Rahatını kaçırdığıma bozulmuştu gibiydi, buna rağmen kibar bir şekilde selamımı aldı. Anlaşılan beni tanımamıştı. Üzerine gitmeye karar verdim ve “Hava ne kadar güzel, öyle değil mi?” dedim. Cevap vereceğine, başını denize doğru çevirip ilk defa görüyormuşçasına seyretmeye başladı. Kendimi tanıtmadan iletişim kuramayacaktım, bu yüzden hemen konuya girdim. “Beni anımsamadın galiba Alpay?” İsmini telaffuz ettiğimi duyunca şaşkınlıkla bakışlarını bana yöneltti. Uzun bir müddet yüzümü süzdükten sonra, olumsuz anlamda kafasını iki yana salladı. “İnsan okul arkadaşını nasıl unutur? Ben İhsan, fakülteden”. Gözlerini kısarak beni incelerken, onun kadar çökmüş olup olmadığımı düşünüyordum. “İhsan! Doğru ya… Ne olursun kusura bakma birden çıkartamadım. Kolay değil kaç yıl geçti aradan? İhtiyarladık artık.” “Otuz; ama dur ne ihtiyarı daha yaşamaya yeni başladık. Anlat bakalım neler yapıyorsun? Buralarda değildin herhalde?” “Okuldan mezun olduktan sonra memlekete dönüp avukatlığa başladım. O günden bu yana da çalışıp duruyoruz, sen neler yapıyorsun?” “Biz de çalışıyoruz.” “Geçenlerde Burhan’ı gördüm. Kulaklarını çınlattık, dediğine göre işlerin iyiymiş.” “Fena değil. Başka neler yapıyorsun?”

80


Gözlerini benden kaçırıp yeniden denize baktı. Yanında olduğumu unuttuğunu düşündüğüm sırada dönüp, “Hiç,” dedi. Bir “Hiç” demek için insan bu kadar düşünür mü? “Bana bak Alpay bir derdin mi var yoksa? Sağlık filan…” “Allah’a şükür hiç bir sorunum yok.” “Bana kalırsa var. Anlatmak istesen dinlerim. Nasılsa otuz yılda bir görüşüyoruz, bu yüzden meraklanma dedikodunu yapmam.” “Kendi derdimle başını ağrıtmayayım. İşin gücün vardır.” “Bugün kendime izin verdim, vaktim bol.” “Biliyorsun İhsan’cığım bizim ailenin durumu iyi değildi, beni de boğazlarından keserek zor bela okuttular.” “Okuldan birkaç kişiyi saymazsak hepimiz aynı durumdaydık.” “Bu yüzden de çalışmaktan başka şansımız yoktu… Neyse memlekete dönünce kolları sıvadım ve deli gibi sağa sola saldırmaya başladım. Öyle bir çalışıyordum ki görsen inanamazdın. Ne tatil dinliyordum, ne de gece. Çocuklarımı görmediğim günler bile oluyordu.” “Aynı ben.” “Yıllar geçince para derdim kalmadı; ama yine de çalışmadan duramıyordum. Alışkanlık olmalı. Hoş sen çalışmam desen de insanlar seni rahat bırakmıyor ki. Malum bizim oralar küçük yer, iyi kötü herkes beni tanıyor. Bu durumda da kapım sürekli çalıyor.” “Çok iyi bilirim o duyguları. Sonunda da bunaldığını hissettin ve kendinle hesaplaşmaya başladın, öyle değil mi?” “Sanki içimi okudun birader.” “Tahmin ettim sadece. Sonra da yeni arayışlara yöneldin ve gönlünü genç bir hatuna kaptırdın. Şimdi de nasıl kurtulacağım diye düşünüyorsun.” “Yok canım ne kadını? Bizim hatunu tanısan böyle konuşmazdın. Resmen oyar beni. Bu bunalımdan ancak bir hobi bulursam kurtulurum diye düşündüm ve başladım resim yapmaya. Maksat oyalanmak. Önce hanım beğendi yaptıklarımı sonra da eş dost.” “Vay be demek bu kadar kabiliyetliydin.” “İlk zamanlar ben de öyle sandım. Söylediklerini duysaydın inan sen de havalara girerdin. Güya bunca yıldır kendimi boşuna harcamışım da, yeteneğimin kıymetini bilmeliymişim de… “ Üniversitede de çok çabuk gaza gelirdin diye içimden geçirmeme rağmen bu düşüncemi kendime saklayıp, “İnsanın bir yeteneğinin olması ne güzel, keşke bende de olsaydı,” dedim. “O güne kadar iyi kötü yaşarken birden bu sözleri ciddiye almaya başladım. Yaptığım resimlere onların gözüyle baktım, hakikatten güzel görünüyorlardı. İnsan kendine tarafsız olamıyor ki… İşi elden geldiğince boşlayıp resmin üzerine gittim. Özel dersler aldım, kurslara katıldım.” “Bunda şikâyet edecek bir şey yok ki. Ne güzel kendine bir uğraş bulmuşsun.” “Biraz sabret de gerisini dinle İhsan’cığım. Kurslardan sonra yaptıklarım daha çok beğenilmeye başladı; ama bunu söyleyenler, ya ailem ya da beni sevenler. Şimdi şimdi bunu fark ettim.” “Sonra.” “O gazla yarışmalara katıldım. Öyle bir dolmuşlardı ki beni, o ruh halimle ikinciliği bile kabul etmez durumdaydım.” “Sonuç.” “Ne sonucu birader, elli yaşından sonra yapılan resimden ne olur? Kendini benim gibi Kaf Dağı’nın tepesinde görürsen gözünün yaşına bakmadan indirirler seni.”


“Kazanamadın yani.” “Bırak kazanmayı ön elemelerden bile geçemedim. Anla artık bendeki yeteneği…” “Sonra.” “Sonrası hiç.” “Keşke hemen pes etmeseydin.” “O günden sonra hevesim kırıldı, bırak yapmayı artık resim görmeye bile dayanamıyorum.” “Sıkıntın bu yüzden mi? “Yazı yeteneğimi keşfetmeseydim olabilirdi, Allah’tan kalemim kuvvetliymiş de hemen çıktım girdiğim bunalımdan.” “Kalemin mi? Bunu da mı eşin söyledi?” “Evet. Resim yapmayı bırakınca duygularımı kâğıda dökmeye başladım; ama birader onlar da çok beğenilmesin mi? Meğerse yanlış kulvarda yarışıyor muşum?” “Sakın yarışmaya katıldım deme.” “Maalesef katıldım az önce de sonucu aldım.” “Eee” Önünde duran dosyaya parmağıyla vurduktan sonra uzun bir süren denize doğru baktı. Bakışlarını yeniden bana yönelttiğinde gözlerindeki kederi görmemek mümkün değildi. “Kazanamamışım.” Söyleyecek bir sözüm yoktu bu yüzden sustum. “Bu moral bozukluluğuyla artık yazamam. Yeni bir şey bulmam lazım; ama ne?” “İşinle ilgilensen.” “Bu kadar ara verince avukatlıktan soğudum. Genç arkadaşlar var yazıhanede, işlerle onlar ilgileniyor. Sence ne yapmalıyım?” “Bilmiyorum,” dedim ve bir süre sonra da yanından ayrıldım. Sahil boyunca yürürken bir yandan da düşünüyordum. “Şuraya bak, resmen kafayı sıyırmış. Gül gibi mesleğin var oğlum, onunla uğraşacağına ne diye anlamadığın işlere burnunu sokuyorsun? Resmen rahat batmış adama… Alpay’a söyleneceğime neden kendime bakmıyorum? Aynı şeyleri daha bu sabah düşünmedim mi? Demek ki bizim gibi çalışmaya âşık adamlara ters bu işler. Ulan şu hayatta illaki sıkılacaksam işimden dolayı sıkılayım, hiç değilse karşılığında para kazanıyorum. Tam zamanında çıktın karşıma be kardeşim, hay Allah senden razı olsun. Yoksa aynı haltı ben de yiyecektim. Hobi meselesini böylece hallettiğimize göre artık bir an önce işimize geri dönelim.” O hızla cep telefonumu açıp sekreterimi aradım. “Songül.” “Neredesiniz efendim? Sabahtan beri sizi arıyorum.” “Önemli bir işim vardı. Bir saate kadar yazıhanedeyim.” Atilla BİLGEN İllüstrasyon Yunus KOCATEPE http://yunuskocatepe.deviantart.com


2009 – 2010 SEZONU DEĞERLENDİRMESİ (1) Malum yaz ayları gelince Gölge e-Dergi’nin sayfalarında bir önceki sezonu değerlendiren bir yazı yazmak bir gelenek haline geldi. Vizyon filmlerinin azaldığı, festivallerin bittiği şu günler tam da bu filmlere bir göz atmak, kaçırdığımız varsa görmek, sevdiklerimizi bir kez daha izlemek için ideal zamanlar. Bu filmleri hem toplu gösterilerde hem de DVD / Blu-Ray formatlarında izlemek mümkün. Hatta bu filmlerin bazıları televizyonlarımızda bile gösterilmeye başladılar. Bu yazımızda 2009 – 2010 sezonu olarak Haziran 2009 – Mayıs 2010 arasında gösterime giren filmleri değerlendireceğimizi hatırlatalım. Bu dönemde tam 250 film gösterime girmiş. Geçen sezon aynı dönemde gösterime giren film sayısının 247 olduğu düşünülürse bir istikrardan söz edilebilir. Aynı dönemdeki seyirci sayıları arasındaki farkın ne olduğunu görmek için ayrı bir çalışma yapmak gerekir ama bolca sinemaya giden birisi olarak kimi filmler dışında seyirci sayısının hissedilir derecede düştüğünü görüyorum. Özellikle çok reklâmı yapılmayan ya da sınırlı bir kitleye hitap eden filmler bomboş salonlara oynuyor. Kişisel olarak herhalde koca koca (bazen o kadar koca olmayan) salonlarda tek başıma izlediğim film sayısının en fazla olduğu sezon bu sezondu belki de. Umalım ki bu durum önümüzdeki yıllar için film sayısının azalıp sadece popüler sinema ürünlerini izleyeceğimiz bir vizyon görüntüsüne dönüşüme yol açmaz. Sezon değerlendirmemize tür filmlerini ele alarak başlayalım. Korku Filmleri: Geçtiğimiz sezon da bol bol korku filmi izledik ama ne kadar korktuk, gerçekten iyi korku filmleri izledik mi işte orası çok tartışmalı. Elbette korku filmi dediğimizde yeniden yapımlar ve devam filmleri önemli bir yer tutuyordu. Soldaki Son Ev (The Last House on the Left) kendi içinde başarılı bir film olsa da yıllar öncesinin orijinal filmini aratıyordu. Elm Sokağında Kâbus (A Nightmare On Elm Street) da benzer şekilde Freddy Krueger’ı ilk kez tanıdığımız film olsaydı bir etkisi olabilirdi belki ama geride 25 yıla yayılmış 8 film varken hiçbir yenilik barındırmıyordu. Kurt Adam (The Wolf Man) ise yıllar öncesinin klasik filmini mumla aratıyor, ne Benicio Del Toro ve Anthony Hopkins gibi oyunculardan oluşan görkemli kadrosunun hakkını verebiliyor, ne de bir an olsun korku ya da heyecan hissi uyandırabiliyordu. 70 yıl öncesinin çok kısıtlı olanaklarıyla yapılmış bir filmin, günümüzde çekilmiş bir filmden daha iyi olabileceğine bir kez daha şahit oluyorduk böylece. Her nedense bizde Katliam adıyla gösterime giren Halloween II filmi ise hem bir devam filmi hem de orijinal Halloween II’nin bir yeniden çevrimi olarak değerlendirilebilirdi. Her iki bakış

84


açısı ile de başarılı bir film değildi doğrusu. Bu vesile ile korku türündeki devam filmlerine de bir bakalım. Çok kısa zamanda 6. filme kadar gelen Testere (Saw) serisi giderek kötüye gitmeye devam ediyordu. Bu sefer seyirci sayısı da hatırı sayılır derecede düşüyordu üstelik. Ama yapımcıların seriden toplamayı düşündükleri daha çok para olmalı ki önümüzdeki aylarda, bu kez 3 boyutlu olarak, serinin 7. filmini de göreceğiz. Hele bir de bu 3 boyut olayı seyirci sayısını arttırırsa 15 filmden önce kurtulamayız seriden korkarım. İlki başarılı olup giderek klişelere gömülen bir başka seri de Son Durak (Final Destination) serisi idi. Aslında 4. film hiç hesapta yoktu ama 3 boyutlu filmlerin artan popülerliğinden yararlanabilmek için çekildiği apaçık olan serinin yeni filmini de geçtiğimiz sezon izledik ve gördük ki 3 boyutlu olması kötü bir filmi iyi yapmadığı gibi hele bir de film ekibi sadece buna odaklanıp filme konu bulmayı unuttukları zaman iyice çekilmez oluyordu. Sezonun diğer devam filmleri Şeytanın Oteli 2 (Cold Prey 2), [REC] 2 ve Cehenneme 2 Adım’ın (The Descent: Part 2) ortak noktaları direkt olarak ilk filmlerin bittiği yerden başlamaları ve ilk filmlerinin tüm özelliklerini devam ettirmeleri idi. Bu anlamda üçü de uzun bir filmin ikinci yarısı olarak değerlendirilebilirdi rahatlıkla. Ama yine üçü de ilk filmlere herhangi bir şey katmıyor ve onların beğenilmesini sağlayan unsurları tekrarlamakla yetiniyordu.

Bir diğer devam filmi ise Alacakaranlık Efsanesi: Yeni Ay (The Twilight Saga: New Moon) idi. Ana karakterleri vampirler ve kurt adamlar olduğu için bu kategoriye aldım ama bu filmin bir korku filmi olmadığı apaçıktı elbette. Bir gençlik filmi olarak nitelendirilebilecek bu filmi tıpkı öncekiler gibi hiç ilgi çekici bulmadım ama her nedense belli bir yaş grubunun hayran olduğu bir seri olduğunu kabul etmek lazım. Ama vampir deyince bir kaç önemli film izledik doğrusu. Vampir İmparatorluğu (Daybreakers) özellikle ilk yarısında vampirlerin egemenliğinde çok ilgi çekici bir dünya tasviri yaparken sonlara doğru başta verdiği ümidi kaybettiriyordu. Ama asıl farklı coğrafyalardan gelen iki vampir filmi vardı ki türü yeniliyorlardı adeta. Gir Kanıma (Lat Den Ratte Komma In - Let The Right One In), İsveç’in soğuk ikliminde iki çocuğun arkadaşlığını anlatırken birini vampir olarak kurguluyordu. Güney Kore’den gelen Kan Arzusu (Bakjwi - Thirst) ise bir rahibi vampir olarak çıkarıyordu karşımıza. Yılın en iyi korku filmleri de bu iki filmdi muhtemelen.


Ayrıca bir kaç filmin adını daha anmak lazım. Senelerdir korku filmlerinin uzağında kalan Sam Raimi, Kara Büyü (Drag Me to Hell) ile bu işi bildiğini bir kez daha gösteriyordu ve belki de Amerikan sineması adına yılın en iyi korku filmi de bu oluyordu. Bu filmin içinde de komedi unsurları vardı ama net bir şekilde korku-komedi türüne dâhil edilebilecek Zombieland de son derece başarılı bir örnekti. Evdeki Düşman (Orphan) ise mutlu aileye musallat olan deli kadın temasını ilginç bir noktaya taşıyor ve ilerde adını sıkça duyacağımızı tahmin ettiğim henüz 13 yaşındaki Isabelle Fuhrman’ın çocuk-kadın kompozisyonu ile öne çıkıyordu. Sezonun sonlarına doğru sinemalarımıza konuk ettiğimiz Frozen ise hiçbir doğaüstü unsur barındırmayan, bir seri katil falan da içermeyen ama üç gencin doğa ile mücadelelerini ve donmamak üzere çabalamalarını anlatan gayet iyi bir filmdi. Bir de İnternet’te efsanesi yayıldıkça yayılan ama kişisel olarak neden bu kadar sevildiğini anlayamadığım filmlerden olan Paranormal Activity vardı ki sevmesek de adını anmadan geçmek olmazdı. Önümüzdeki yıllarda devam filmlerinden de bahsedeceğimiz bir film olacak gibi gözüküyor şimdiden. Korku filmleri faslını kapatırken son adını anacağım film ise tamamen kişisel nedenlerle burada yer alacak. Aslında çok iyi bir film değildi, objektif olarak bakınca çok korkutucu olduğu da söylenemez. Ama bu sezon tüylerimi gerçekten diken diken eden hatta gerçekten bana korku duygusunu yaşatıp perdeye bakmaktan kaçınmamı sağlayan film Tayland’dan geldi. Pek Yakında (Coming Soon) adı bu film korku filmlerinden gerçek dünyaya çıkıp, izleyenleri öldüren bir ruhu konu alıyordu ve bu filmi iyi bir ses sistemi olan büyük bir salonda tek başına izlemek gerçekten korkutucu bir deneyim oldu benim için. Not: Türk filmlerini toplu olarak önümüzdeki ay ele alacağımız için bu bölümde Türk korku filmlerinden bahsetmedik. İyi Bilim-Kurgu, İyi Sinemadır: Aslında her yıl ayrı bir başlık oluşturacak kadar bilim-kurgu filmi gösterime girmiyor. Bu yıl ise bilimkurgu filmleri için en azından sayısal açıdan bereketli bir yıl geçirdik. Arada türün iyi örneklerini de izledik doğrusu. Önce vasatlardan başlayalım. Transformers: Yenilenlerin İntikamı (Transformers: Revenge of the Fallen), ilkini bile mumla aratan bir filmdi. Zaten Michael Bay’den iyi bir film beklemeyi ummuyoruz artık. Olursa sürpriz oluyor. Bir başka devam filmi de serinin 4. filmi olarak Terminatör: Kurtuluş (Terminator Salvation) idi. Aslında ilk ikisi ile bilim-kurgu sinemasında müstesna bir yeri olan seri üçüncü filmle düşüşe geçmişti. Bu yeni film ilk ikisi ile karşılaştırılamayacak olsa da seriyi yükselişe geçiren bir film oldu. 2012 için belki bilim-kurgu tanımlaması kullanmak çok doğru değildi. Yine de bir kıyamet filmi olarak görkemli sahneleri başarılı ama toplamda yetersiz bir filmdi. Seyirci sayısına baktığımızda yılın iyi bilim-kurgusu tabii ki Avatar’dı. James Cameron’un yıllardır gündemde olan bu projesi sonunda karşımıza geldi. Teknolojiyi çok

86


yakından takip eden Cameron sonunda 3 boyut teknolojisinin istediği noktaya geldiğine karar vermişti ve özellikle filmi IMAX formatında izleyenler (ki Cameron da filmi bu format için çektiğini söylemişti) 3 boyut olayının en iyi örneklerinden birini gördüler. Yaratılan dünya açısından da çok başarılı olan bu filmin zayıf yanı son derece klişe bir senaryoya dayanmasıydı ne yazık ki. Bir çeşit Mad Max hikâyesi olan Tanrının Kitabı (Book of Eli) yarattığı şahane atmosferi ile öne çıkan filmlerdendi. Sonlara doğru arka arkaya gelen birkaç sürprizi ise bu kadar da olmaz dedirterek filme yarardan çok zarar veriyordu. Yine de son tahlilde izlenmeye değer bir filmdi. Richard Kelly’nin Kutu (The Box) filmi ise 1970’lerde geçmesine rağmen bilim-kurgu olarak nitelendirilebilecek bir filmdi. Kelly bir kez daha ilgi çekici ama bir yandan da bir yerden sonra iyice uçan bir filme imza atmıştı. Yine de size çok para kazandıracak olsa da bir yerlerde hiç tanımadığınız birisinin ölümüne yol açacak bir düğmeye basar mıydınız sorusu gerçekten enteresandı. Franklyn filmi ise hem gelecekte hem de günümüzde geçen iki hikâyeyi birbirine bağlayan başarılı bir bağımsız filmdi. Sonda ortaya çıkan gerçek, filmin tam anlamıyla bilim-kurgu olmadığını gösterse de bu bölüme almakta bir sakınca yok sanırım. Yılın en iyi bilim-kurguları ise sıra dışı filmlerdi. Yasak Bölge 9 (District 9) bilim-kurgu kalıpları içinde göçmenlikten ırkçılığa oradan militarizme kadar pek çok konuya değiniyor, hem dört dörtlük bir bilim-kurgu olurken hem de pek çok alt anlam içeren bir film oluyordu. Ne yazık ki çok az kişinin izlediği Ay (Moon) da Sam Rockwell’in tek kişilik oyunculuk performansı ile değer kazanıyor ve klonlama kavramı üzerine zihin açıcı noktalara gidiyordu. Fantastik Filmler: Büyücüler, tanrılar, fantastik dünyalar bu sezonda az da olsa sinemalarımızı şenlendirdiler. Belli ki bu tip filmlerin Yüzüklerin Efendisi zamanındaki popülerliği azaldı ama yine de birkaç örnek gördük. Doğrusu genelde de çok iyi filmler değildi. Titanların Savaşı (Clash of the Titans), çekildikten sonra Avatar’ın müthiş hâsılatından etkilenip 3 boyutluya çevrilen bir filmdi. Son derece kötü yapılmıştı bu çevrilme işlemi. Film de tanrılar ve insanların savaşını anlatmak gibi iddialı bir işe girişmiş ama başarılı olamamıştı. Hâlbuki hemen hemen aynı karakterleri bir çocuk-gençlik filmi olarak günümüzde geçen bir hikâyeye yediren Percy Jackson & Olimposlular: Şimşek Hırsızı (Percy Jackson and The Lightning Thief ) hem daha eğlenceli hem de o kadar iddialı olmamasına rağmen daha çok seyir zevki sunan bir filmdi. Bolca büyücü barındıran bir başka çocuk-gençlik filmi de tabii ki Harry Potter ve Melez Prens’ti (Harry Potter and the Half-Blood Prince). Doğrusu serinin iyi filmlerinden olamadı. Umalım ki yakın zamanda izleyeceğimiz son iki film seri için daha iyi bir final olur. Bir video oyunu uyarlaması olan Pers Prensi: Zamanın Kumları (Prince of Persia: The Sands of Time) da eve gidip oyununu oynasak daha iyi olacak hissi veren bir filmdi. Tanrılar deyince Kıyamet Melekleri (Legion) filmini de bu kategoriye almak lazım. İnsanlardan ümidini kesen Tanrı’nın kıyamet gününü getirmesi ile birlikte Tanrı’ya kafa tutan bir meleğin insanların yanında saf tutmasını anlatan bu film esasen başarılı bir aksiyondu ama bir meleğin nasıl olup da boynu kırılarak öldürülebildiğini anlamak zordu tabii.


Peter Jackson’un yeni filmi Cennetimden Bakarken (The Lovely Bones) ise bir seri katili konu etmesi ile polisiye olarak adlandırabilinecek bir film olsa da önemli bir kısmını öbür dünyaya ayırması ile bu bölüme alınması gereken bir filmdi. Kişisel olarak hem öbür dünya tasarımını hem de değme gerilim filmine taş çıkartacak birkaç sahnesini çok sevdiğim bir film olduğunu söylemeliyim ama ne seyircilerden ne de eleştirmenlerden pek ilgi gören bir film olmadı. Fantastik bir dünya denince ilk akla gelen hikâye Alis Harikalar Diyarında (Alice in Wonderland) olur. Bugün bu hikâyeyi kim sinemaya uyarlar denirse akla gelebilecek birkaç isimden biri de Tim Burton’dur. Bu sezon Burton’dan bir Alice uyarlaması da izleme fırsatımız oldu. Üstelik bir de 3 boyutlu olarak. Ama Tim Burton isminin yarattığı büyük beklentiden midir nedir, doyurucu bir film olamadı doğrusu. Üstadın son filmlerinden sonra acilen titreyip kendine gelmesini umuyoruz. Geçmişte ve Günümüzde Savaşlar: Amerika’nın Irak’taki savaşı son birkaç yıldır filmlere konu olmaya başladı. Gayet milliyetçi filmlerin yanı sıra orada bulunmanın nedenlerini sorgulayan ve askerlerin ruhsal durumlarına eğilen filmler de görmek mümkündü. Bourne serisi ile iyi bir ikili olduklarını gösteren yönetmen Paul Greengrass ve Matt Damon bu kez Yeşil Bölge (Green Zone) ile karşımızdaydı. Film hem başarılı bir aksiyon filmiyken hem de cesur bir şekilde savaşın başlamasına neden olan kitle imha silahlarını bulmak şeklindeki gerekçenin tamamen yalan olduğunu savunuyordu (hoş bunu bugün yapmak çok da cesaret sayılmaz, keşke birkaç yıl önce yapılabilseymiş). Sonbahar aylarında sessiz sedasız sinemalarımıza uğrayıp pek az seyirci çekerek geçip giden bir film ise hem yılın Oscar galibi olacak hem de ödülün tarihinde ilk kez bir kadına en iyi yönetmen ödülünü kazandıracaktı. Ölümcül Tuzak (The Hurt Locker) adlı bu film bomba imha ekibindeki bir

88


askeri odağına alarak savaştan gerçekçi bir kesit sunuyor ve askerlerin psikolojisini gayet başarılı bir şekilde irdeliyordu. Kişisel fikrim, abartıldığı kadar iyi bir film olmadığı yönünde ama Avatar karşısındaki galibiyetine sevindiğimi de belirtmeliyim. Fransa’dan gelen İçimizdeki Düşman (L’Ennemi Intime) da Cezayir’in bağımsızlık savaşı döneminde bir Fransız birliğini ele alarak yıllar sonra Fransa için bir günah çıkartma niteliği taşıyan iyi bir filmdi. Ama herhalde en dikkat çekici savaş filmi Quentin Taratino’nun kamera arkasına döndüğü Soysuzlar Çetesi (Inglourious Basterds) idi. Uzun süredir gündemde olan bu projede Tarantino kendi alternatif tarihini yarattığı bir 2. Dünya Savaşı filmi çıkartıyordu karşımıza. Yönetmenin bildik takıntılarını gördüğümüz bu film ayrıca Christoph Waltz’ın oyunculuğu ile sinema tarihine geçecek bir kötü adam kişiliği de getiriyordu karşımıza. Polisler, Dedektifler, Gangsterler: Aslında şu ana kadar bahsettiğimiz filmlerin bazılarında da polisiye unsurlar vardı. Ama yine de bu konuda özelleşmiş bazı filmlere ayrı bir bölüm açmadan olmazdı. Eski usul bir gangster filmi olarak Halk Düşmanları (Public Enemies) dikkat çekiyordu. Aslında gerçek yaşam öyküleri bölümüne de alabileceğimiz bu film belki Dillinger’ın hayatının son dönemini anlatıyordu ama yönetmen Michael Mann gerçeklere tümüyle sadık kalan bir öykü anlatmaktan çok yıllar önce Heat’de yaptığını bu kez bir dönem filminde yapıyor ve bir suçlu ve bir kanun adamı arasındaki çekişmeyi ve saplantıyı epik bir filme dönüştürüyordu. Sherlock Holmes ise defalarca sinema ve televizyona uyarlanmış bu ünlü karaktere yeni bir yorum getiriyor, onu sadece olayları mantığı ile çözen bir dedektif olmaktan çıkarıp aynı zamanda bir aksiyon adamı haline de getiriyordu. Ortaya türünde başarılı bir film de çıkıyordu doğrusu. İntikam Peşinde (Edge of Darkness) filminde Mel Gibson’u kızının intikamını almak için karanlık işleri açığa çıkarmaya çalışan bir baba olarak izliyorduk. Çok iz bırakan bir film olmadı belki ama yaşına başına bakmadan atlayıp zıplayan bir Mel Gibson görmeyi beklerken daha ağırbaşlı bir polisiye görmek hoş bir sürprizdi doğrusu ve doğru bir seçimdi. Martin Scorsese ise son yıllardaki favori aktörü Leonardo DiCaprio’ya başrolü verdiği Zindan Adası (Shutter Island) filmi ile kaybolan bir hastanın izini süren bir polis dedektifinin hikâyesini psikolojik gerilim kalıpları da kullanarak anlatıyor ve sezonun en iyi filmlerinden biri ile karşımıza çıkıyordu.


Çizgi Roman Uyarlamaları: Geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi her ne kadar diğer türlere dâhil edilebilecek olsa da dergimizin çizgi romanlara verdiği önemden dolayı çizgi roman uyarlamalarını ayrı bir bölümde ele almanın doğru olacağını düşündük. Aslında bu sezonda çok fazla çizgi roman uyarlaması izleyemedik (yurtdışında gösterilen bazı uyarlamalar da buralara uğramadı zaten). Ancak duyduğumuz planlar önümüzdeki yıllarda daha çok çizgi roman uyarlaması izleyeceğimizi gösteriyor. Suretler (Surrogates), meraklısı dışında çok kimsenin bir çizgi roman uyarlaması olduğunu bilmediği bir filmdi. Doğrusu ümit vaat ediyordu ama sonuçta ortaya çıkan film basit bir aksiyon/bilimkurgudan fazlası değildi. Astroboy ise genelde çizgi film dizisi ile bilinse de bir manga uyarlaması olarak fena sayılmazdı. Yine de Osamu Tezuka’nın yapıtına yakışır bir yapım olup olmadığı tartışılır. G. I. Joe: Kobra’nın Yükselişi (G. I. Joe: The Rise of Cobra) ise düpedüz kötü bir filmdi. Çizgi roman uyarlamalarının yüz akı ise Iron Man 2 idi. Belki ilki kadar başarılı bir film değildi ve eleştirilecek epeyce yanı da vardı ama Robert Downey Jr.’ın Tony Stark kompozisyonu bir çizgi roman kahramanının beyazperdede en başarılı şekilde canlandırılışlarından biriydi. Sırf bu bile filmi izlemek için yeterli bir sebepti. Gerçek Yaşam Öyküleri: Yazımızın son bölümünde her zaman gündemde olan gerçek yaşam öykülerini konu alan filmlere bir göz atalım. Kontes (The Countess) filmi Julie Delpy’nin hem yönetmen ve senaryo yazarı hem de oyuncu olarak katkıda bulunduğu hatta müziklerini bile kendisinin yaptığı bir filmdi. Kanlı kontes olarak da anılan Erzebet Bathory’nin hayatına bir bakış atmayı amaçlayan film ilgi çekici ana karakterine karşın basit bir anlatıma sahip bir filmdi. Hakkında pek çok efsane oluşturulmuş bir karakterin hayat hikâyesini anlatırken gerçeklere ne kadar sadık kalınabildiği de tabii ki tartışmalıydı (ne de olsa 17. yüzyılda yaşamış bir isimden bahsediyoruz). Geçmişten gelen bir başka gerçek yaşam hikâyesi ise Genç Victoria (The Young Victoria) idi. Kraliçe Victoria’nın iktidarının ilk yıllarını anlatan bu film görkemli kostüm ve dekorları ile öne çıkıyordu. Başrolde Emily Blunt’ın performansı da gayet iyiydi ama filmin en büyük sıkıntısı tarihsel bir filmden çok bir aşk filmi olmasıydı. Atlantik’i tek başına geçen ilk kadın pilot olan ve Pasifik’i geçerken kaybolan Amelia Earhart’ın hayat hikâyesini anlatan Amelia filmi belli ki Oscar’ları hedefleyen bir filmdi. Aslında gayet de iyi bir film olmasına rağmen çevresinde istenilen etki yaratılamadı ve hem ülkemizde hem de tüm dünyada sinemalardan sessiz sedasız geçen, ödül törenlerinde de adı sanı geçmeyen bir film oldu. Aynı sezonda aynı karakter ile ilgili iki film görmek çok alışıldık bir durum değil. Ama bu sezon iki adet Coco Chanel filmi izledik. Coco Chanel’den Önce

90


(Coco Avant Chanel) bu ünlü modacının henüz ünlü olmadan önceki dönemini anlatan bir filmken, Coco Chanel & Igor Stravinsky ise ünlü olduktan sonraki dönemini anlatan bir filmdi. Bu anlamda birbirini tamamlayan iki filmdi. Hangisi daha iyiydi denecek olursa çok daha sağlam sinemasal anlar taşıyan ikinci filmi tercih etmek gerekir. Clint Eastwood’un Yenilmez (Invictus) filmi ise Nelson Mandela gibi çok önemli bir isimi ana karakterlerden biri olarak kullanmasına rağmen onun hayatını anlatan bir film değildi. Mandela’nın ülkesini birleştirmek adına milli rugby takımına verdiği desteğin anlatıldığı film belki Eastwood’un en iyi filmlerinden değildi ama yine klasik sinemanın sağlam şekilde kullanıldığı bir filmdi. Tolstoy’un hayatının son dönemini anlatan Aşkın Son Mevsimi (The Last Station), iyi oynanmış ve iyi çekilmiş orta karar bir film olarak kalırken senenin en iyi biyografik filmi bir başka sanatçının hayatının son dönemini anlatan bir filmdi. Jane Campion, Parlak Yıldız (Bright Star) filminde genç yaşta ölen ünlü İngiliz şair John Keats’in Fanny ile olan aşkını anlatırken şiirsel bir filme imza atıyordu. Önümüzdeki ay, sezonun diğer türdeki filmlerine bir göz atacak ayrıca yukarıda da belirttiğimiz gibi yerli filmleri de kendi içinde ayrı bir başlık altında değerlendireceğiz. Ayrıca sezon için kişisel bir Top 10 listesi de aynı yazıda yer alacak. Hasan Nadir DERİN www.sinemamanyaklari.com

Gölge e-Dergi 34. Sayı  

Bu ay dosya konumuz Deli Gücük. Deli Gücük yazarlarından Özgür Kurtuluş ile uzun ve keyifli bir röportaj yaptık. Bir başka Deli Gücük yazar...

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you