Page 1

Eyl羹l 2012

Say覺 60


İÇİNDEKİLER

05-24 Benim Gölgem 25-28 Çizgi Roman -Tatil 29-30 Öykü- An Vampiri Wuthering Heights (1992)

31-35 Haberler- ÇROP Çizgi Roman İnceleme Yazısı Yarışması 36-40 Öykü- Adaletin Gecesi 41-42 Tanınmayan Çizerler -Bret BLEVINS

60. Sayı ile

tekrar birlikteyiz. Gölge e-Dergi'ye ulaşmak için http://GolgeDergi.Blogspot.com Editör: Mehmet Kaan SEVİNÇ golgeedit@gmail.com Yayın Kurulu: Oğuz ÖZTEKER, Hasan Nadir DERİN, Sadık YEMNİ, Ahmet YÜKSEL, Melahat YILMAZ, Gülhan D SEVİNÇ. Grafik Tasarım: Gülhan D SEVİNÇ

43-55 Çizgi Roman -Dilekbek

Dragon 57-60 Tarihte Bu Ay-Brean De Palma 61-65 Tarihte Bu Ay-Al Pacino 66-67 Tarihte Bu Ay-Scarface 68-71 Öykü- Eşyalar 72-74 Çizgi Roman- Rüyadan Gölgeye 75-80 Sinema- Sinemanın Ağustos 2012

Kapak: Mert GENÇÇINAR Pinup: Anıl ŞAHAL Gölge e-Dergi internetten yayın yapan özgür ve özgün içerikli tam bağımsız bir dergidir. http://twitter.com/GolgeDergi http://issuu.com/GolgeDergi http://golgedergi/deviantart.com

56 Öykü- Dr. Jekyll and Mr. Hidden

Kayıpları 81-84 Öykü- Kara Masal

Yolculuk Kalabalık güzeldir ama gürültüyü sevmem… Bütün yaz bir yerlere varmaya, düz yolları aşmaya, kıyıya ulaşmaya çalıştım. Olmadı mı, yerim mi dar geldi, başımı yastığa koyunca uyku mu tutmadı bilmiyorum hep bir şeyler eksik oldu. Sevgili Mehmet abi dedi ki ‘Ahmet bu sayı sende kapak içi yazısı hadi attır yine’ eh işte emir demiri keser. Sen iste Mehmet abi ben yazayım. Sonbahar geliyor, rüzgar hoyrat esmeye başlayacak, son kuşlar yuvalarına dönecek ve ben o kalabalık, cesur ve ahenkli Gölge orkestrası ile gelecek ay 6. yılımıza gireceğim. Kalabalık güzeldir ama gürültüyü sevmem.

85-88 Çizgi Roman -Senatörün Tercihi 89-94 Öykü- Yolda

‘Tanrı hepinize alkış versin’

95-102 Kitaplık

103 Pinup

Ahmet YÜKSEL

3


Benim Gölgem

beyaz tavşanı takip et neo’ya gelen emir bu: beyaz tavşanı takip et oysa gerçek hayatta en bilindik iki beyaz tavşan alice’nin ve playboyun tavşanları. gerçek hayatta en bilindik gölge ise bizim e-dergi. yola çıkarken “kervan yolda düzülür” kuralına riayet etmek lazım. gölgemizin ilk sayısını okuyamayanlar için söyleyeyim yola çıkarken şiir dahil her bi şeyi yayınlıyorduk. ama o zamanki editörümüz (ben çocukluğuna veriyorum) “her türk şair doğar” sözünü daha hiç duymamıştı. dergi aslında gölge de değil de çekirdek diye garip bir adla da yayın hayatına başlayabilirdi. neyse ki ucuz atlattık… benim derginin ismini duyduğumda ilk aklıma gelen kaçarken gölgesini kaybeden peter pan’dı. wendy dikmişti gölgesini yerine. bizim gölgemiz peter gibi olmalı ama wendy’e benzemeliydi. sonra da poe’nin en bilindik öyküsü gölge bir mesel’den birkaç söz geliverdi aklıma… usulca ona nereden geldiğini ve ismini sordum. ve gölge yanıtladı: ''ben gölgeyim ve ptolemais'in katakomplarının yakınından, iğrenç charon kanalının sınırındaki o loş helusion vadilerinden geldim.'' ve o zaman yedimiz de ayağa fırladık ve titreyerek, dehşet içinde donakaldık. çünkü gölgenin sesinin tonları tek değil, birçok varlığa aitti ve her hecede perde değiştirirken kulaklarımıza binlerce ölü arkadaşımızın çok iyi anımsadığımız, tanıdık şiveleriyle ulaşıyordu. biz gölge’yi kurguladığımız sırada metin demirhan’ı kaybetmiştik. metin demirhan sağ olsa belki de en çok destek alacağımızı düşündüğüm insanların başında geliyordu. malum rahmetli çizgi roman-edebiyat-sinema üçgeninde en zengin belleğe sahip ender ağabeylerimizdendi. her sene bir cümle ile bile olsa anmak görevimiz oldu. gölge’nin ilk kapağı “google sağ olsun” şartlarıyla yapıldı. 4. kapakta bir karakter koymak gerekti ortaya. ilk gerçek gölge kapağı. bir de öyküsü olmalıydı. utku’nın önerisi hemingway’in ‘satılık bebek ayakkabıları: hem de hiç giyilmemiş’ öyküsünden kısa bir alıntıydı "kasabadan ayrılırken, alevler büyümüş, gölgeler kısalmıştı; iş tamamdı. dövüş sona ermişti, gölgesi kazanmıştı." 4. kapağımıza bakarsanız bu öyküyü görebilirsiniz. bir de hiç unutmam elemanın biri “öykü yollamak isteyen var mı” dediğimde 12 öykü birden yollamıştı. ulan bu da ne? diye kendimi sorgulamaya kalmadan yine bir başka eleman “abi ben kısa öykü yazamıyorum al şu 70 sayfayı, tepe tepe kullan,” dedi. dergimizin en küfürbaz adamının oğuz özteker olduğunu bu iki öykücü arkadaşın öykülerinden sonra öğrendim. nedense aradan 5 sene geçmesine rağmen bu iki arkadaşın öykülerini hâlâ edebiyat dergilerinde ya da kitap olarak göremedim, biz de gölgede yayınlamadık. kısmet değilmiş, “ne bereketli elemanlarmış, patladı gitti” demek isterdim ama patlak teker çıktılar nedense… gölge iki seneden fazla zamandır emin ellerde, sağ olsun mehmet abi hallediyor her işi. Karşıma ne tavşan çıkıyor ne de gölgesini kaybetmiş peter. Yine de ne zaman baksam kapakta wendy’i görüyorum. gölge için söylenecek çok sözüm var ama belki 100. sayıda. birlikte yola çıktığım mustafa emre özgen, utku tönel, şükrü bağcı, oğuz özteker, hasan nadir derin, rıdvan şoray, sadık yemni, mehmet sevinç, devrim kunter, gülhan sevinç ve melahat yılmaz, sizinle yolculuk etmek çok güzeldi, iyi birer yol arkadaşısınız teşekkür ederim. (daha 300 kişi var ama ben kurucular ve şimdiki yayın kurulunu saydım) ahmet h. yüksel

4

İllüstrasyon: Mehmet Kaan SEVİNÇ

5


Benim

Benim

Gölgem

Gölgem

Gölgename

60 AY! Ay ay ayayyaaa!!!

2009 yılının şubat ayında Ahmet Yüksel’in davetiyle Gölge Dergisi’nin 18. Sayısına ‘TEPE DÜNYAYA TAKLAK’ adlı bir öyküyle katıldım. Aradan üç buçuk yıl geçti. Dile kolay, üç buçuk yılda tam 40 öykü yazdım. Eğer Gölge dergisinin fantezi yük katarına her ay bir vagon da benim katmam gerekmeseydi hiçbir şey bana bu kadar kısa zamanda, bu sayıda ve kalitede öykü yazdıramazdı. Gölge e-Dergisi muhtemelen son nefesime kadar biraz aralık kalması pek muhtemel olan öykü mahzenimin kapısını kırdı. Ve tuhaf ötesi serüvenlerim renkli boncuklar gibi dört bir yana saçıldı. 2007 ile 2012 yılı arasında etkin olan Gölge e- Dergisi daha önce Türkiye’nin yakın tarihindeki benzeri olmayan bir fantezi büyüklüğüdür. Eşsiz bir fantezi akısıdır. Yazar, çizer, senarist ve hayal kanatları geniş okur olmak isteyen sayısız genç zihine bu alanda kayda değer bir model sunmuştur. Bunu Ahmet Yüksel ve Mehmet Kaan Sevinç’e borçluyuz. Bu iki mutena can sadece dergi editörlük yükünü değil, aynı zamanda büyük bir prestiji yüklenmiştir. Onları bir kez daha kutluyorum. 1 Eylül 2012’de 60. sayıda 41. öyküm olan ‘AN VAMPİRİ’ yayınlanacak. Gölge dergisine 41 kere maşallah diyor ve 100. sayı için çok gaddar bir yazı döktürmeye söz veriyorum.

Vay canına! 60 aydan daha uzun bir süre önce, henüz Facebook bu kadar kullanılmıyorken, The Avengers filmi belki fikir bile değilken, hatta Dark Knight serisi filan ortada yokken Ahmet Yüksel ile kafa patlatıyorduk GÖLGE için. Tabii o zaman lisedeyim filan, çok hevesliyim. Şimdi 60. sayıdayız, dergimize katkı sunmuş bir çok güzel insan var ama internet kafede bir bilgisayarda, Paint programında hazırladığım ilk sayıyı unutmam mümkün mü? Değil… Ne yazık ki, o büyük aylık dergi sorumluluğunu hem İstanbul’dan uzak olmam, hem de o dönem üniversite sınavı filan derken çok fazla götürememiştim. İş hepten Ahmet Abi’ye kalmıştı sonra. Bir deli kuyuya taş attı, 60 aydır ne Batman, ne Avengers ne de Spidey çıkarabildi, Ahmet Yüksel ne yapsın? Dergi vesilesiyle birkaç “deli”yle tanışma fırsatım da oldu. Ahmet Ağabeyim mesela, kafamı kırsa, haklıdır. Mehmet Kaan Sevinç ağabeyimin beni çizdiği karikatür vardı, arkadaş arasında çok muhabbeti döndü, herkes hayran kalmıştı. Tabii Merve Veral’ı unutmak mümkün mü? Ortak yazdığımız bir hikâyemiz bile var… Özetle, güzeldi. Devam…

Hayal Tozu Gölgecisi

Sadık YEMNİ Mustafa Emre ÖZGEN me.ozgn@windowslive.com

6

7


Benim

Benim

Gölgem

Gölgem

Aydınlık Gölgem

Benim Gölgem

60 sayı. 60 ay önce başlayan çok güzel bir hikâye demektir bu. Hiç unutmam tutkunu olduğum Nip/ Tuck adlı diziyi sıkı takip ettiğim dönemlerdi.(Sanırım 5. sezonu izliyordum) Emre ve Emrah adlı ikiz kardeşlerin bu dergide çizdiklerini gördüm. Onlarla bir iki fikir alışverişinden sonra bir inceleme yazısı yazmaya karar vermiş ve Nip/Tuck dizisini seçmiştim. Ahmet Abi'ye göndermem gerekiyormuş tabii. Onunla da tanışmam bu yazıyla oldu. Yazıyı okuyup bana geri dönüşünde ki mail ise beni oldukça şaşırtmıştı. İşte Ahmet Abi'nin ilk izlenim maili (Silmemişim neyse ki uzun uğraşlar sonucu buldum) (18/06/2009)

Gölge ile yaklaşık üç yıl önce tanıştım. İlk başlarda Galip Dursun ve ekibinin yarattığı “kangüncesi” altında çıkan Gölge ile karıştırmış, farklı bir yayın olduğunu anladığımda ise ayırt etmek için "Hayal Saati" olarak hafızama kaydetmiştim. Dergiyi internet üzerinden okuduğumda bu denli zengin bir içeriğe sahip olduğuna şaşırdıysam da çoğu süreli yayın gibi kısa ömürlü olacağı kanısına varmıştım. Ancak sahip olduğu içerik, hitap ettiği kesim sınırlı olmasına rağmen seviyesini koruyup, hatta üzerine ekleyip, 2012 yılına kadar devam etmesini bildi. Ve de daha uzun yıllar yayın hayatına devam edeceğe benziyor. Dergiyi keşfetmemin ardından yazar kadrosunun gönüllülerden oluştuğunu öğrenmiş ve yazdığım öykülerden birkaç tanesini yayın kuruluna göndermeye karar vermiştim. İlginçtir ki çok kısa bir süre sonra mesajıma yanıt gelerek öykümü beğendiklerini, yayımlamak istediklerini iletmişlerdi. Böylece 22. sayısından itibaren, her ne kadar istikrar sağlayamasam da, kimi zaman düzenli, kimi zaman birkaç sayı es geçerek öykü ya da araştırma dosyalarıyla Gölge e-Dergi'nin içeriğine katkıda bulunmaya çalışıyorum. Geçen zamana baktığımda 60 aydır düzenli bir şekilde, hem de hiçbir maddi beklenti içinde olmadan editör, yayın kurulu ve yazar kadrosu ile sayılarını şekillendiren Gölge'nin bir ekibi olmak benim için büyük bir onur demek pek de abartı sayılmaz. Bu denli uzun bir ilişkinin en büyük, belki de tek büyük sırrının ise insanlar arasındaki karşılıklı sevgi ve saygıdan ibaret olduğunu geçen zaman içinde gördüm. Bunu sağlayanlar, her ne kadar kendileri ısrarla kabul etmeseler de, hiç şüphesiz ki ilerledikleri yola yüreklerini ve emeklerini koymaktan imtina etmeyen Ahmet Yüksel ve Mehmet Kaan Sevinç'tir. Onların sayesinde bir iç huzura sahip Gölge ekibi. Onların yönlendirmeleri, göstermiş olduğu anlayış ve nezaket Gölge yazarlarının motivasyon kaynağıdır. Ancak Gölge'nin küçük bir aile olduğunu kendilerinden 2011 yılının Nisan ayında hazırladığım bir organizasyona sponsor olmalarını talep ettiğimde bir kez daha fark ettim. İstediğim binlerce TL değildi pek tabii ki, yalnızca gönül desteğiydi ve onu da yazarından, yayın kuruluna; tanıdıklarımdan tanımadıklarıma kadar tüm ekipten fazlasıyla gördüm. Hatta o sayının (44. sayı) Devrim KUNTER tarafından imzalı kapağı hâlâ duvarımda asılıdır. İşte o günden beri de hem keyif aldığım için, hem de sonsuza dek sürdüreceğim gönül borcum için yazmaya, elimden geldiğince destek olmaya devam edeceğim Gölge e-Dergiye. Çünkü biliyorum ki, ihtiyacım olduğu her vakit sığınabileceğim bir Gölge olacak... Tanıdığım, henüz tanıma şansına sahip olmadığım herkese en derin sevgi ve saygılarımla...

Tik Tak "E-postanı tam da Tam Nip/tuck'ın tekrar bölümünü izlemeye başladığım anda gelmesi ilahi bir tesadüf galiba. Denk gelince de hemen okudum. Doğrusu son zamanlarda biraz abarttıklarını düşünsem de Nip/Tuck sevdiğim bir dizi, dergide de bu diziyle ilgili bir yazı görmekten dolayı mutluluk duyarım. Ama detaylı bir analiz tercih ederdim doğrusu. Mesela 3. Sezon finaline oldukça fazla yer ayrılmışken diğer sezonlarda olanlarda daha az bahsedilmiş ya da hiç bahsedilmemiş. Ama yazanın tercihidir diyerek sineye çekebilirim." Düzeltmeler yapılır. Üç sezon analizi yazılır. Tekrar tekrar okunur ve bin bir emekle yeniden yollanır. O sayı da benim de bir inceleme yazım vardı ve Gölge benim de dergimdi artık. Unutamayacağım isimler var elbet. Ahmet Abi sağ olsun o kadar zaman sabırla yazılarımızı okuyup yorumlarda bulundu. Sonrasında da Mehmet Kaan Sevinç Abimiz de çok yardımcı oldu ve desteğini unutamam. Sonra Meryem Çimen ile (dergi çıkarma üzerine uzun zaman omuz omuza çalıştığım çizer arkadaşım) yazdığım bir öyküye (Buz Dağı) çizgileriyle can vermiş ve bir ortak çalışmamız olmuştu. Sonra Mustafa Emre Özgen'i de unutamam tabii. Onu tanıdığımda henüz bir lise öğrencisiydi ve yazdığımız yazılar üzerine uzun uzun konuşurduk. Onunla da bir ortak öykü yazdık hatta. Şimdi üniversiteyi bitirdi ve gazeteci oldu bile. Bir de Emrah Çıldır arkadaşım yazdığım bir yazıya çok güzel bir illüstrasyon çizmişti. Kısacası Gölge hepimiz için güzel ve kaliteli bir paylaşım platformuydu. "Keşke çizebilsem" diye düşünürdüm Gölge'yi okudukça yazdığım kadar ben de çizgi roman çizebilseydim. Dergideki çizimlere hayranlıkla bakıp, okuduğumu bilirim. İşte böyle yazarken bir baktım ki 60. sayı gelmiş çatmış. Bunları yazarken oldukça duygulandım doğrusu. Meğer ne kadar çok şey katmış hepimize yeni fikirler yeni yüzler yeni bakış açıları... Çalışma hayatının getirdiği yoğunluk nedeniyle eskisi gibi yazmak zorlaşsa da Gölge e-Dergi benim hep ilk kalem heyecanım ve hayal dünyamın en güzel yansımasıdır. Daha nice çizgili, yazılı sayılara...

Fatih DANACI

Merve VERAL

8

9


Benim

Benim

Gölgem

Gölgem

Benim Gölgem

Benim Gölgeeeem…

Dürüst olmam gerekirse Gölge ile nasıl tanıştığımı tam olarak anımsamıyorum. 3 yıl kadar önceydi. Muhtemelen ya Kayıp Rıhtım semalarında dolanırken ya da adına internet denen engin boşluğun sınırlarını arşınlarken karşılaşmıştım kendisiyle. Fakat onu bulduğumda nasıl sevindiğimi gayet iyi hatırlıyorum. Tam da aradığım türde, uzun zamandır eksikliğini hissettiğim bir dergiydi çünkü Gölge. Öyle ki ilk sayısını hemen indirmiş, balıklama daldığım sayfaları arasında saatlerce kaybolmuş ve noktasına virgülüne kadar okumuştum her bir köşesini.

Gölge’yle nasıl tanıştım ve onunla ilişkim nasıl gelişti, nasıl ilerledi? Şöyle ki… Hani bir gece biri kız üç çocuk odalarında uyurken aniden pencere açılır da içeri uçan bir başka çocuk girer ya gölgesini kovalayarak, benim Gölge e-dergiyle tanışmam da buna benzer oldu. Bir insanın gölgesinin kendisinden kaçabileceğini aynen bu hikayedeki gibi öğrendim. Ama hikayedekinin aksine gölge kahramana aitken gerçek hayatta benim gölgem kaçıyordu benden. Veya ben gölgemden. Veya zaten gölge hiç benim olmamıştı! Buna benzer bir karmaşayı bugün 3.5 yaşındaki oğlumla yaşadık Kadıköy’de gezerken. Dev güneş şemsiyesini göstererek “Bu ne?” diye sordu. Ben de ona “Güneş şemsiyesi” dedim. O da “Hayıy baba yağmur için” dedi. Ben de ona “Yağmur değil gölge için” dedim. O da bana “Hayıy Yağmuy” diye diretti. Ben de ona tam “Şems güneş demektir Arapçada oğlum bak bu yüzden…” gibi abuk ve anlamayacağı bir açıklama yapmayı geçirirken aklımdan “oha” dedim “çüş” dedim kendime ve “Evet oğlum yağmur için” demeyi tercih ettim. Özetle bu “Benim Gölgem” olayı biraz karışık bende. Biraz zamansızlıktan, biraz dağınıklıktan, biraz da şundan bundan dolayı bir türlü istikrarlı bir yazarı veya okuru olamadım derginin. Yazarlık kısmında yaşadığım sıkıntı malum, yoğunluk. Buna söyleyecek çok şeyim yok. Olmayınca olmuyor, olmadı. Ama istikrarlı bir okur olmamamın başlıca sebebinin ekrandan dergi ve düzyazı okumayı sevmiyor oluşum olduğuna eminim. Bu sebepledir ki onlarca lira bayılıp en az beş defa derginin çıktısını almışlığım var. Özel iki dosyayı saymazsak sadece bir yazı okumak için bile çıktı almışlığım var işte bu derece sorun yaşıyorum dergiyi ekrandan okurken. Yoksa dergi için harcanan her zamana her emeğe her keyfe sonuna kadar saygı duyuyorum ve ayakta alkışlıyorum hayatından çalarak bu dergi için harcamada bulunan dostlara. Gelelim “benim Gölgeme”! Benim gölgem ancak basılırsa benim olur! Belki yine her yazılanı okumam diğer takip ettiğim veya içinde yazdığım dergiler gibi ama dergiyi muhtemelen daha bir sahiplenirim. Ha, onca iş-uğraştan başımı kaldırıp istikrarlı bir yazarı olur muyum? Olamam o kesin. Ama rafıma yerleştirdiğim her sayıyla ayrıca mutlu olurum. Bu yüzden benim derginin şu gidişatıyla ilgili söyleyeceğim sadece ve sadece “eyooo” olur, o kadar. Ama geleceğiyle ilgili söyleyeceğim şey ise “bu dergide yer alan yazılar ve dosyalar derlenerek YKY Sanat Dünyam tarzı bir formatta basılmalıdır” olur. Bu noktada vurgulamak isterim ki basacak iş arayan yayınevlerinin bunun farkında olmaması da bu işi bırakmaları gerektiği kadar iş bildiklerine işarettir ancak. Böyleyken böyle… 60 ay önce daha benim oğlan doğmadan doğan bir yayın Gölge ve oğlumdan 2.5 yaş büyük. Emeklemeden yürüdü şimdi de koşuyor. Hem de hızlı koşuyor ve ben gölgeme yetişemiyorum. Veya ben çok hızlı koşuyorum gölgeyi geçtim arkasına ulaştım da onu önümde görünce benden hızlı sanıyorum, bilmiyorum. Kesin olan tek şey Gölge’min batan güneşteymişim gibi uzaması ve beni çooooook geçmesi isteğimdir. Dilerim bir gün basılır ve onu fotokopiciden çıktı almaktan “daha ucuza” alıp rafıma koyarım.

Kısa zamanda kalbimde taht kurmuştu anlayacağınız Gölge Hatun. Nasıl kurmasındı ki canım? Sevdiğim ve ilgi duyduğum her şey vardı içinde; fantastik edebiyat, bilim kurgu, sinema ve çok daha fazlası üzerine kısa hikayeler, makaleler, denemeler, incelemeler, röportajlar ve daha neler neler... Üstelik çok sevdiğim iki ustam Sadık Yemni ve Ahmet Yüksel de vardı işin içinde. Daha ne olsun? İlk işim arşivi eşelemek ve neredeyse tüm eski sayıları okumak oldu. Daha sonraysa her ayın birini heyecanla beklerken buldum kendimi. Çok geçmeden ben de bu ailenin bir parçası oldum ardından. Sayıları iki elin parmaklarını geçmese de bir-iki hikaye ve birkaç makaleyle ben de misafir oldum Gölgeperver dostların masalarına. Şimdi geriye dönüp şöyle bir bakıyorum ve aradan ne kadar zaman geçtiğini görüp şaşıyorum. Neler değişmedi ki 3 yıl içinde hayatımızda? Bitirilen veya yeni başlanan maceralar, hayatımıza giren yeni insanlar ya da bir daha dönmemecesine çıkıp gidenler... Belki de yeni bir eş veya iş? Neyin değişmediğini size söyleyeyim; tam 60 aydır söz verdiği gibi ayın birinde bizlerle olan Gölge... Kalitesini ve çizgisini hiç bozmadan hatta ve hatta üzerine daha pek çok şey de katarak... Çünkü öyle veya böyle hepimizin biraz 'gölgelenmeye' ihtiyacı vardır. Nice altmışıncı sayılara Gölge... M.İhsan TATARİ -mit

Ümit KİREÇÇİ

10

11


Benim

Benim

Gölgem

Gölgem

Benim Gölgem

Benim Gölgem

Her insan bir gölgelik arar hayatında. Sığınabileceği, korunabileceği ve kendini ait hissedebileceği… Ben “Benim Gölge”mi 2010 Haziran ayında buldum. Yazmaya hevesimin olduğu ve bunu paylaşmak istediğim bir anda Ahmet Yüksel benim “Michael Jackson Adında Bir Adam” adlı yazımı yayınlayabileceklerini söylediğinde… 2010 Nisan ayında ilk kez Öteki Sinema’da bir öyküm yayınlanmıştı o sıralar. Bu şekilde başlamıştım sevdiğim filmlerle ilgili düşüncelerimi yazmaya. Ve öykülerim vardı anlatmak istediğim. O sıralar Murat Tolga Şen bana Gölge-e Dergi’den bahsetmişti. “Öykülerini orada yayınlayabilirsin belki…” demişti. Bende bu ilk olsun devamı gelir diyerek ilk yazımı göndermiştim. Aslında amacım öykülerimi yaymaktı dilden dile lakin Gölge’nin rüzgârı benim film kritiklere savurdu. Editörlüğünü Ahmet Yüksel’in yaptığı bu e-dergi benim için büyük önem taşıyordu. Her ay “Acaba benimde yazım o sayfaları süsleyecek mi?” diye düşünür dururdum. Dergi yayınlandığında heyecanla başına geçip sayfaları karıştırıyor, kendi yazım orada, olması gereken yerde mi sorularıyla aranıyordum. İlk aylarım böyle geçip gitti. Bir gün Ahmet Ağabey “Editörlük bayrağını Mehmet Kaan Sevinç’e devrediyorum,” dedi. Başlangıçta endişe duymuştum. Ya Mehmet Ağabey yazılarımı kabul etmezse? Fakat korktuğum gibi olmadı. Hem yazılarımı hem de beni kabul etti on parmağında on marifet Mehmet Kaan Sevinç… Hatta yayın kuruluna üye olur musun, diye sordu. Elimden geleni yaparım ağabey demiştim ben de. Şimdi ise ‘Tarihte Bu Ay’ köşem ve film kritiklerimle kendime bir Gölge’lik buldum bu mecrada. Sevdiğim ve soluklandığım bir yer. Nice film kritikleri, nice dosyalar geldi geçti. The Raven, Rango, Tim Burton, Michael Jackson, Stanley Kubrick ve daha niceleri… Dahası da nasip oldu bana kendime bir ağabey buldum; Mehmet Kaan Sevinç… İşte bu kısaca “Benim Gölgem”. Olmak istediğim, görmek istediğim, ayrılmak istemediğim…

Benim Gölge’min hikayesi epey gerilere uzanmaktadır aslında. Hikaye yazarlığına başlamadan öncelerine dek… Ondan sonrada hayatımdan hiç çıkmadı zaten, birkaç ay boşladığım olsa bile hiçbir zaman yollarımız ayrı düşmedi. İnternet mecrasıyla tanışmam 2000’lerin ilk senelerine tekabül eder. Fırsat buldukça yeni yeni açılmaya başlayan fantastik, bilimkurgu ve korku sitelerine girer, yeni yeni hikayeler, yazılar okurdum. Çok sonradan Gölge e-Dergi’nin çıktığı dönemde ise okurluğum sürmekteydi. Kendi kendime hikayeler yazıyordum ta çocukluktan beri ancak bunları internete dökme konusunda pek bir isteksizdim. Çevremdekilere bunları anlatmak daha zevkli geliyordu. Korku hikayeleriyle uğraştığımı çevremdeki insanlar dışında kimse pek bilmezdi. İnternet aleminde de 2004-2005 dönemlerinde çok meşhur olan Korku.org sitesi forumunda film yazıları ve kısa sohbet konularım dışında yazılı bir ürünüm(!) yoktu açıkçası. 2006 senesinde msn’in bir uzantısı olan profil sayfama bazı resimler ve girdiğim sitelerin linkleriyle birlikte ilk yazılarımı koymaya başlamıştım. Bana özel bir alandı. Buraya komedi yazılarımı, forumdan derlediğim sinema yazılarımı koymuşken ilk ciddi araştırmamı da burada yayınlamıştım. 2004 Mart’ında vampirler üzerine yazdığım bir inceleme yazısıydı. O dönemde yeni merak saldığım frp kavramını daha da deşelemek adına, Kayra Küpçü’yü de msn listeme dahil etmiştim. Sohbet etmezdik ama fantastik mevzularla uğraşan kişilerin en başında gelenlerden biri olarak msn listemdeydi. O dönemler yeni toplandığımız yer olan frpnet.net’ten tanımıştım kendisini. Kayra abi bu yazıyı benim msn profilinde görünce frpnet’e koymak istediğini söylemişti. Dünyalar benim oldu. En sevdiğim bir alanda yazdığım yazı, saatlerce dolandığım fantastik sitelerden birinde hem de o dönemler çokça faydalandığımız frpnet’te yayınlanacaktı. Vampir İnancı başlıklı yazımı, başka yazılar takip etti ve 2010’a kadar böyle sürdü. Hikayelerimi ise yazmıyordum, blogta paylaşsam kimse hikayelerimi sevmez gibi geliyordu. Yazmaya korkuyordum. 2008’de olması lazım Gölge e-Dergi’yi gördüğümde “Acaba burada yazabilir miyim bir gün?” diye içimde geçirmiştim. Üniversite’den samimi olduğum bir arkadaşımın ısrarı üzerine 2009’da Shaman Warrior adıyla bir blog açarak buraya yazılar yazmaya başlamıştım. Ama yine hikaye yazmaya cesaret edemiyordum. Şiir ve denemeler ağırlıktaydı. Hikaye namına sadece “Kampüs’teki Hayalet” başlıklı bir yarım hikayemle birkaç tane daha yarım hikayem vardı. (Kampus’teki Hayalet adlı hikayeyi sonradan değiştirip Kampüs adıyla Gölge E-Dergi’nin 32. Sayısı için kaleme aldım.) Üstelik hikayeler adına tam da umudumun daha da tükendiği, taslaklarımın bir yere varmadığı bir dönemdi. Üstüne bir de bir yarışmaya katılmış, pekte iç açıcı şeyler yazamamıştım. Sonuç hüsrandı. Yine taslaklar üzerinde oynamaya devam ettim ama cesaretim kırılmak üzereydi. 2009 Aralık ayında facebook’tan Ahmet Yüksel ile tanışmıştım. Ahmet abi, bana Gölge e-Dergi’den bahsetmiş burası için hikaye yazıp yazamayacağımı sormuştu. Ben o an ki duygularımı kelimelerle tarif edemem. Tam benim için hikaye olayı bitti, macera olarak kalacak diye düşündüğüm zaman Gölge bana bir kapı açmıştı. İlk hikayemi ancak Nisan 2010’a yetiştirebilmiştim. Sonra? Sonrası geldi. Gölge’de yazmaya devam ettim. Gölge bana başka kapılar açtı, başka sitelerde de yer aldım. Kayıp Rıhtım’da Kayıp Dünya’da, Korku Sitesi’nde bir yer açtı bana ve benim hikayelerim taslak kağıtlarından kurtulup yaşamaya başladılar. Tarzımı oturtmamda, yazı stilimde, imla hatalarımda, anlatım şeklimde kısacası yazarlık yaptığım söylenebilirse bunun her alanında kendimi görebilme, düzeltebilme imkanı tanındı bana. İnternette hikayelerim birikmeye başladı, songulyabanininyeri adıyla yeni bir blog açtım, hikaye ağırlıklı yazmaya başladım. İnsanlar tanıdım. Sokakta anlattığım hikayelere benzeri tepkileri veriyorlardı, yeni hikayeler için teşvik ediyorlardı. Bir hikaye anlatıcı, anlatılabilir şeyler üretmekten başka hangi şeyden haz duyabilirdi? Bu kapıyı bana açan, bu imkanı tanıyan Gölge, yazmak kadar yazmayı sürdürmemde de etkili oldu.

12

Melahat YILMAZ

13


Benim

Benim

Gölgem

Gölgem

Eskiden güncel hikayeler yazar, arada da tarihsel hikayeler kaleme alırken, Mehmet Kaan Sevinç’in tavsiyesi ve zorlamasıyla hep tarihsel türde yazmaya zorladım kendimi. Bu tarzımı oturtabilmemde, gulyabani’den hikayeler anlatabilmemde beni hazırlayan yegane itkilerden biri oldu bu. Tarih olasılıklarla yazılmaz, biz tarihçiler olasılıklar üzerine konuşmayı sevmeyiz ama bazen nerede olduğumuzu görmek için ara sıra başvurduğumuz olur. Şimdi düşünün ki Gölge E-Dergi, yeni yazarlara imkan tanımasaydı, dahası çizgi roman ve öykü alanında, sinema yazıları alanında, yazanları, çizenleri destekleyen platformlardan birisi eksik olsaydı ne olurdu? Yine devam ederdi kuşkusuz yayınlar, siteler ama kendisini e-dergi alanında bu denli kanıtlamış, bünyesinden çıkardığı isimlerin kendini geliştirmesine ve adını tanıtmasına kadar katkıda bulunmuş bu dergi olmasaydı? Yazı gönderdiğimiz, bilgisayarımıza indirdiğimiz Gölge olmasaydı yazı ve çizi hayatımızdan neleri eksik yaşardık? En azından ben kendi adıma, sığ ve sonuçsuz hikaye taslaklarıyla, tek bir blogla nereye kadar sürdürebilirdim? Bana nasıl destek olunurdu, arka çıkarlardı? Gölge e-Dergi’de o ilk hikayem, ilk basılı hikayem çıkmasaydı, korkulu hikayelerle dolu o alemi nasıl aralayacaktım? Yine bir şekilde bu işe bulaşırdım elbet ama bu denli destek bulur muydum, bu denli bana itimat edilir miydi bilemem. Emin olduğum bir şey varsa bugün Gölge e-Dergi’nin hikaye ve çizgi roman alanında, e-dergi anlamında belli bir yeri ve isminden öte, farklı yerlerden ve kültürlerden bu kadar yazar ve çizeri bir araya getiren, amatöründen profesyoneline bir çok ismi yan yana getiren, biz amatör yazarları destekleyen, cesaretlendiren ayrı bir konumu vardır. Sadece yeni isimlere yer vermesi değil, usta isimlerle bir araya getirmesi bile amatör bir yazar-çizer için bambaşka bir imkandır. Beni anlamanızı istiyorum, düşünün her birisi alanında ismini duyurmuş fantastik, korku, bilim kurgu alanlarında, edebiyat ve sinema mecralarında, frp oyun sistemlerinde, bilgisayar oyunu tasarımı alanında, aklınıza gelebilecek pek çok alanda ürün vermiş bir çok yazarla, çizerle, editörle aynı çatı altındasınız. Bir amatör yazar ya da çizer olarak, bunun nasıl bir imkan olduğunu, nasıl bir cesaret verdiğini kelimelerle tarif edemem. Yaptıklarımız söylesin. Bugün burada bu kadar isim bir arada bir şeyler yazıp çizmişsek Gölge’miz adına hedeflenen şeye zannımca yaklaşmışızdır. Gölge her ay hazırlanıyor, bazen çizerlerle anlaşıp aylar sonrası için hikaye hazırlıyoruz, özel sayılar oluyor harıl harıl konu hazırlıyoruz, editörlerle 7-24 internet başında irtibattayız. Bir dönemler kitap raflarında ismini gördüğümüz yazarlarla, çizerlerle kanlı canlı görüşüp yeni tasarılar üzerine hasbihal ediyoruz. Bir karınca yuvası gibi harıl harıl hikayeler, anlatılar, yazılar, hayaller taşıyoruz. Daha yolun başında olduğum malumunuz, yazarlık merdivenini yeni yeni tırmanma çabası içerisindeyim. Eskiden içimi kemiren o korku bugün yerini yeni şeyler anlatma heyecanına bırakmış durumda. İlerisini bilemem ama başlangıç için ilk adımlarımın sağlam olduğunu biliyorum. Çünkü ben temellerimi burada attım. Ömrüm yettikçe her siteye, her dergiye yetişmek, yeni yeni hikayeler yazmak, anlatmak istiyorum, her alanda her çalışmada görünmek istiyorum elbet. Gulyabaninin harcı korkutmak, suretimle yapmak yerine hikayelerle yapmaya çalışıyorum bunu da. Nasıl o eski anlatılarda sağda solda görünüp insanları endişeye, korkuya sevk ediyorsa o heyulalar, ben de tıpkı onlar gibi sağda solda görünerek, yeni hikayelerle zihinlere korku saçmayı amaçlıyorum. Korku türüne meraklı birini daha başka hangi hedef bekler ki? İşte bana bu hissi veren, bu dürtüyü aşılayan Gölge’m oldu. Ben bu karanlık diyarın kapılarını Gölge Kız ile birlikte açtığım için ne yorgunluk ne zaman namlı ejderhalar yıldırır gözümü. Suretimle değil hikayelerimle korkutmaya Gölge’de başladım ben. Her ayın 1’inde de köşe başındaki Osmanlı mezarlığından hortlayıp, camınızı tıklatacağıma emin olabilirsiniz. Ama korkutma için değil masaüstünüze indirdiğiniz Gölge’yi okumanız için, samimi bir hatırlatma olacak sadece…

Benim Gölgem Gölgeyim. Ne olduğunu kestiremediğim bir varlığın kayıp –belki de muaf- gölgesi… Ne bir gökdelen kadar uzunum, ne bir fil kadar devasa, ne de bir karınca kadar küçüğüm. Ezelden ebediyete kadar varım- ya da öyle sanıyorum. Öncesizliğim sonsuzluğumu besliyor durmadan. Ve farkına varamadan, geziyorum dört bir diyarı. Sıklıkla karanlık mekanlar tercihim oluyor. Ya da ışığın az olduğu… Çünkü Sultan Süleyman’ın kahramanı olduğu o eski hikayedeki sinek ve rüzgar misali ben de yoğun ışık gelince giderim. Barınamam bulunduğum yerde. Ne önümü ne ardımı görürüm. Çok olduğunda sitem etsem de ona, ışığı severim aslında… Bir sokak lambası mesela… Tam altındayken küçüğüm, bir adım sonra büyürüm. Zevk alırım küçülüp büyümekten. Oyun oynarım. Tabii biraz da zaman doldurmak bundaki amacım. E, gölge oldun mu yapacağın şey sayılı. Hele hele benim gibi başıboş dolaşan bir gölgeysen daha da sayılı. Sonsuz zamanım olsa da har vurup harman savuracak değilim ya hepsini. Tümüyle boşa geçirmem zamanımı. Yeni şeyler öğrenmeyi severim. Bazen gizli kapaklı konuların konuşulduğu odalarda alırım soluğu, bazense tıpkı ilk uygarlığın kurulduğu Mezopotamya’daki okullarda da yaptığım gibi bir üniversitenin arka sıralarında… Kalem tutamasa da ellerim, kalemin gölgesine dokunabilirim. Bir kitabı da bu yolla okurum, bir filmi de böyle izlerim. Fazladan yaratılmış, bir varlığın kullanımına verilmemiş olabilirim. Yine de bundan dertli değilim. Çünkü “sahipli gölgeler” başkalarının emri altındadır. Seslenene yanıt vermezler. Sahibinin yap dediğini yaparlar aynı hızla. Bir cinayet işleyecek bile olsa, engel olmazlar ona. Boyun eğerler. Ama ben öyle değilim. Çok karşılaştım kötülerin yaptıklarına boyun eğmiş gölgelerle. Çok mücadele ettim, doğrudan kötülerle olmasa da gölgeleriyle… Çok kazandım, çok kaybettim. Hepsine engel olamadım elbet. Nihayetinde ben de bir gölgeyim. İşte bu yüzden, fazla düşünmem olanı biteni. Yaşamaya bakarım. Her şeyi bilemem ama hünerliyim, eğer hüner sayılıyorsa duvarların içinden geçip, anahtar deliklerinden sızabilmek… Aklıma bazen gelse de yerde sürünmemi gerektirecek ne günah işlediğim, kafaya takmaz, “Bizim de kaderimiz buymuş,” der geçerim. Mustafa MEN mustafamenn@gmail.com

Mehmet Berk YALTIRIK

14

15


Benim

Benim

Gölgem

Gölgem

Benim Gölgem

Gölgesiz Olmaz!

Gölge ile dolu 60 ay, yani 5 yıl. Arkasında koca koca medya kuruluşlarının olduğu kaç dergi 5. yılını, 60. sayısını görebiliyor ki? Hiçbir karşılık beklemeden çalışan yazarları ve çizerleri, her ay bıkıp usanmadan dergiyi çıkarmak için çalışan editörleri ve elbette pek sevgili okuyucuları dışında bir desteği olmayan bir dergiyi 60. sayıya taşımak (ki özel sayılarla birlikte daha da fazla aslında) kolay iş değil. Önce okuyucu, sonra yazar, sonra da yayın kurulu üyesi olarak katkıda bulunduğum bu yolculuğun nice yeni yıllara, nice yeni sayılara ulaşması dileğiyle 5 yıl boyunca emeği geçen herkese teşekkürler. En büyük teşekkür de her ay yazımı olabilecek en geç tarihte gönderdiğim halde bir kez bile şikâyet etmeyen editörlerimize. Mehmet abi önümüzdeki ay vallahi 15’inden önce yolluyorum bak, yani en azında 100. sayıdan önce 15’inden önce gönderdiğim bir sayı olacak elbet… Hasan Nadir DERİN

I-ıh yapamazsın bir defa gölgesiz! İnat etme işte! Yapamazsın diyorum ya! Gölge olmayınca bir defa kamaşmaz gözlerin! Hiiiç kusura bakma! Bal gibi de öyle! Hani “yerin dibine girsem de kurtulsam” dediğin anlar vardır ya! Hah işte o anlarda da gölge yetişir imdadına! Tıpkı şu kavurucu günlerde, devasa bir çınar ağacının gölgesinin yetiştiği gibi! Gölgeler senindir! Hatta iddia ediyorum rehberindir gölgeler! Hatırlasana çocukluğunu! Çok zaman geçmedi aslında üzerinden! Hala çocuksun ya! Gerçi bana üzerinden milyonlarca yıl geçmiş gibi geliyor ya neyse! Hatırla… Odandaki dolabın kapağının açılıp da, bol tüylü bir yaratığın, Seni kendi gölgeler ülkesine taşıyacağını hayal ettiğin o çocukluk kabuslarını! Hayal gücünü besleyip büyüten; ebeveynlerinin ağzına zorla tıkıştırdığı pırasalar, Ispanaklar, bezelyeler ya da bamyalar değildi ki! Hep hayalini kurduğun o ülkeydi! Sonra kalemi ve kağıdı keşfettin ya, işte o zaman bazı şeyler değişti. O ülkenin mimarı olmak senin elindeydi! İster karartırdın bütün sayfayı, İster asla yıkılmayacak sınırlarını çizerdin ince ince! Büyüdükçe, gözünde değeri arttı o gölgeler ülkesinin! Daha çok yazdın, daha çok çizdin, Beğenmedin sonra, yırtıp attın! Sonra yoldaşlar edindin kendine! Yalnız olmadığını keşfettin! Senin için o gölge diyar adeta vaad edilmiş bir cennetti artık! Hani beylik tasvirlere inat, derelerinden şarap akan ama muhabbet ile sarhoş olduğun… Kılıç kuşanmak için pazartesi sendromu gibisinden saçmalıklar yaşamadığın… Çayırlarında terden sırılsıklam olana kadar koşturup… Soluğu bilmem kaç bin yaşındaki bir ağacın gölgesinde aldığın… Ama kimi yoldaşların senden vazgeçti bu yolculukta, kimileri de gölge diyardan… Gidenlerin yasını tutsan da, seninle gelenlerin coşkusu ile mest oldun! Neticede gölge diyara ulaşmak değildi ki tek amacın… Orayı ararken çıktığın yolculuktu! Çok kalem eskittin bunun için, doğa anayı kızdıracak kadar da kağıt harcadın! Kızdı tabi… Belli etmedi sadece… Çimenlerin üzerinde tepindiğinde bile kızıyor ya bazen! Takma işte kafana sen beni dinle! Ben özeniyorum sana! Ciddiyim! Feci kıskanıyorum arkadaş! Acayip acayip hikayeler anlatmalar. Çatlak çatlak dostlar edinmeler falan… Benim etrafımdaki tipler hep sıkıcı bilirsin… Kafayı ciroya, borsaya, alışverişe, yeme içmeye takmış herifler. Gölge diyar falan desem onlara cadı diye yakıverirler beni… Tek eğlencemiz hafta sonunda bol gürültülü bir gece kulübünde başımızı ağrıtmak! Ama sen iyisin… Baksana çok kişi kazandırdı bu macera sana… Tamam bazılarını kaybettin belki ama, baksana bana kaybedecek bir dostum bile yok! Şu Rüyadam denen hikayeyi pek kafam basmıyor… Bana bir ara bu mevzuyu da anlat! Delişmen diyordun, Metot falan diyordun, Yok Kuralsız Yok Pavilyon… Şu hikayelerini falan da okumak istiyorum… Hani oradan buradan duyuyoruz ama bir numaranı da göremedik Fatih Bey! Ayrıca… Ha… Hişşşt! Alooo! Uyudun mu? Hop Sana diyorum Gölgeperest! Yuh adama bak uyumuş! Fatih YÜRÜR

16

17


Benim

Benim

Gölgem

Gölgem

Benim Gölgem "Gölge e-dergi"yi, ilk çıktığından beri aynı heyecanla takip ediyorum. Bana süreli yayınların altın dönemlerindeki gibi, bir sonraki sayının iple çekildiği ve merak edildiği günleri hatırlatıyor ve aynı heyecanı yaşatabiliyor. Demek ki sanal alemin sonsuz bilgi çöplüğünde, hâlâ tükenmemiş, keşfedilecek ve yapılacak daha çoook şeyler var! Şunu söylemek gerekirse, Ahmet Yüksel çok isabetli ve doğru bir girişimde bulunmuş. Bunun en güzel örneği, özellikle diğer Çizgi Roman sitelerinin de, bu işe soyunmuş olmaları. Özellikle Çizgi Roman gibi ülkemizde -tutkunları haricinde- fazla dokunulmayan ve araştırma veya incelemeye değer görülmeyip, burun kıvrılan bir alanda, kültürel bir verimliliğin zenginleşmesinden daha güzel bir şey düşünemiyorum. Onları da aynı heyecanla takip ediyorum. "Gölge"; Çizgi Roman, Sinema, Edebiyat gibi birçok konunun işlenmesi ve bu konuda söyleyecek sözü olanların, yanısıra özellikle genç ve amatör çizerlerin de kendilerini gösterebilecekleri bir mecra olması sebebiyle de, önemli bir işlevi yerine getiriyor. Tanınmış isimlerin haricinde, yazıları ve çizgileri yayınlanan bazı yeni isimlere, "Gölge" den aşina olduğumu söylemeliyim. Yine "Gölge"nin öğrettiği önemli bir şey daha şu ki; gerek yayıncılık, gerekse Çizgi Roman üretimi ve benzeri konularda, herşeyin parasal gerekçelere dayandırılması ve bu benmerkezciliğin dışında her türlü alternatif çözümlere kapalı olunması sebebiyle, hep şikayet ettiğimiz bir verimliliğin olamayışına karşılık, "Gölge"de çalışmaları yayınlanan kişiler, belki farkında olmadan, alternatif üretimlere yeni kapılar aralıyorlar. Şunu da özellikle belirtmek gerekir ki, "Gölge"nin her ay düzenli yayınının, bir tutarlılık ve istikrar göstergesi olduğu kadar, bu heyecanın diri tutulmasında da önemli bir rolü var. Umalım ki, bu heyecan, hiç eksilmeden büyüyerek devam eder ve bu anlayıştan daha büyük projeler çıkar. Nitekim çıkmakta olduğunu da görüyoruz. Emeği geçen herkese teşekkürler. Coşkun KUZGUN

18

Gölgeye Neden Olan Işık Kaynakları Gölgemizin sadık ve dikkatli okurları bilirler, özellikle son zamanlarda işlerimin yoğunluğu nedeniyle uzak kalsam da “Gölgelerin Gücü Adına” diyerek başladığım bu yolcuğa ben de devam ediyor, pek belli edemesem de Gölge’ye neden olan, lüks’ü (yani aydınlanma şiddetti) düşük ışık kaynaklarından biri olmaya çalışıyorum Çünkü son 5 yıldır hayatımda var olan Gölge’ler daha işin başındayken kurduğum hayallerimi gerçekleştiriyor… Neydi bu hayaller? Gölge e-Dergi’den neler bekliyordum? Sanal da olsa öyle bir âlem yaratmalıydık ki… Yaş ve cinsiyet farkı gözetmeksizin… Beyinlerinde fırtınalar kopan amatörlerin yazabilmelerini, yollarını bulabilmelerini, kendilerini ifade edebilmelerini teşvik etmeliydik. Eli kalem tutanlara çizimlerini geniş kitlelere ulaştırabilme imkânı tanımalıydık. Sinema ile uğraşanların bilgi ve tecrübelerini, izledikleri filmler hakkındaki görüşlerini bizlerle paylaşabilmelerini sağlamalıydık. Hayatımıza renk ve keyif veren ve farklı bir sanat dalı olan çizgi romanları tanıtabilmeli, tanıyabilmeli, anlatabilmeli ve anlatabilenleri dinleyebilmeliydik. Elimizden geldiğince öncü ve teşvik edici olmaya çalıştık. Ancak bunu sadece biz (bir avuç yayın kurulu üyesi) başaramazdık. Bizim gibi düşünenlere, bizim gibi hayatın farklı zevklerini tatmak isteyenlere de (edepsizlik yapmayın!) ihtiyacımız vardı. Başkalarından talepte bulunmadan önce kendi üzerimize düşen görevleri gerçekleştirmemiz gerekiyordu…

19


Benim

Benim

Gölgem

Gölgem

Ve eğer Gölge e-Dergi 5 sene boyunca yayın hayatına devam etmişse, aradan geçen bunca yılın ardından hâlâ 1. sayısı okunmaya devam ediyorsa, bunu başarabildiğimizi düşünüyorum. Gölge e-Dergi benim için daima büyük bir heyecan fırtınası oldu! Özellikle ilk aylarda, her sayıda yeni bir öykü yazmak ve okurlarla paylaşmak zorunda hissediyordum kendimi… Yazarken büyük mutluluk duyuyor, basılmasına gerek olmaksızın Gölge e-Dergi okurlarıyla hikâyelerimi paylaşabiliyordum. Amatör ve adı sanı bilinmeyen bir yazar olarak daha ne isterdim ki? Kendi öykülerimin hiç tanımadığım birileri tarafından resmedilmesi de ayrı bir heyecan konusuydu. Anlattıklarımın çizerin aklında nasıl bir gölgeye neden olduğu çok merak ediyordum. Ben yazdım, birbirinden değerli sanatçılar da – ellerine, emeklerine sağlık – resmettiler öykülerimi… Bugüne dek, bir Allah’ın kulu da çıkıp, “Bana hikâye anlatma kardeşim,” demediği için mutluyum… Bana bu mutluluğu yaşatan Gölge e-Dergi’dir! Fakat son zamanlarda hayal âlemime yoğun iş hayatımın koyu bir gölgesi düştü, artık yazamaz oldum. Ancak hiç şüpheniz olmasın, Gölge e-Dergi’yi okumaktan asla vazgeçmedim. İstesem de vazgeçemem! Çünkü ben, tüm yazılanları herkesten önce okuyan, yayımlanması veya yayımlanmaması konusunda görüş bildiren, yazım ve imla hatalarını bildiği kadarıyla düzelten, “Ulan ne acayip insanlar bunlar, bütün metinlerin Times New Roman fontuyla, 12 punto olarak istediğimizi bin kere söyledik, ışık kaynaklarımız sanki bizimle inatlaşıyorlar veya daha da kötüsü t…k geçiyorlar!!! Bu metni yayımlayanı…” diye editöre mesajlar yollayan kişiyim. (Editörün Ahmet ya da Mehmet olması beni hiç engellemiyor.) Sağ olsun onlar da beni sakinleştirmek ve ikna etmek için cevap yazıyor, telefon ediyorlar… Huzurlarınızda her iki dostuma da, Ahmet H. Yüksel’e de, Mehmet Kaan Sevinç’e de en içten şükranlarımı sunuyorum; onlar olmasaydı bugün 60. sayıyı okuyamazdık… Ne kadar zor ve zahmetli görevleri olduğunu, hayatlarının bir bölümünü nasıl da Gölge’ye adadıklarını gayet iyi biliyorum. Siz değerleri okurlarımıza da, Gölge e-Dergi’ye yazarak, çizerek, düşündüklerini bizlerle paylaşarak Gölge’ye neden olan tüm ışık kaynaklarına da, başlangıçtaki hayallerimizin gerçekleşmesine sebep oldukları ve bizlere omuz verdikleri için çok teşekkür ederim. Umarım, bu sayede sizlerin de bazı hayalleri gerçekleşmiştir… Bizler elbet bir gün mazi olacağız ancak hayallerimizi paylaşanlar var olduğu sürece Gölge e-Dergi baki kalacaktır. Hoşça ve Gölge’de kalın…

Hayatımızdaki Gölge e-Dergi Hayatımızdaki Gölge e-Dergi ve yüzlerce facebook arkadaşı. Ya tabi burada Ahmet Yüksel 'i, sevgili eşim Mehmet Kaan Sevinç’i ayrıca dergiye çizimleri ve yazılarıyla destek veren bütün arkadaşları da es geçmemek lazım. Ve tasarımcı olarak kendimi de. Yalan yok arada tasıyorum da. E ne yapıcaksın her kadı kızında olurmuş bu kadar tasmak. Burada noktamı da koyduktan sonra ben devam edeyim düşüncelerime ne dersiniz… İlk başlarda severek başladığımız bu yolculuk giderek tutku derecesine geldi. Gölge e-Dergi öyle birşey ki vantuz gibi yapışıyor bir daha ayrılamıyorsunuz. Çok yorgunum, yetiştiremeyeğim, gözlerim kapandı, uyudum uyuyorum bak çabuk biteceksen bit dediğin anda Çizgi Romanların, Öyküler'in, Tanınmamış Çizerler'in, Sinema'nın ve Tarihte Bu Ay’ın içine daldığın vakit vay be ne dergiymiş ama umduğumdan çabuk bitti. Keyifliydi dedirtiyor. Dediğim gibi tutku ne yapabilirsin… Yapıştı bir kere ayrılmıyor. Arkadaşlar da cabası. Bir sürü keyifli insanla tanışmak, sohbet etmek, sevdiğin konulardan bahsetmek valla bilmiyorum insan daha ne isteyebilir ki. Acaba Gölge kız’ın maketini mi. Bilmem belki o da olur neden olmasın. Maketiyle yaşasın dursun. Esrarengiz kız…. Ve gölge dergiye şimdiye kadar emek veren bütün arkadaşların düşüncelerine, ellerine ve çizimlerine sağlık… Birlikten kuvvet doğarmış. Bir dahaki sayıda görüşmek üzere…

Gülhan D SEVİNÇ

Oğuz ÖZTEKER oguzozteker@yahoo.com

20

21


Benim

Benim

Gölgem

Gölgem

Bizim Gölgemiz

Gölgelere Çizim Yapmak

“Her ayın birinde masa üstünüzde. İlk okuyan siz olun” Düsturu ile beş senedir sizlerle birlikte elektronik bir dergi gölge. Bu yazıyı sosyal medyada gördüğünüzde biliyorsunuzdurki Gölge e-Dergi yeni sayısı ile bir kere daha sizlerle buluşmuştur. -Oh, yeni sayıyı da kazasız, belasız takipçiler ile buluşturduk; demeye kalmadan, siz daha ilk sayfaları çevirmeye başladığınız da biz önümüzdeki sayının hazırlığına başlamış oluyoruz. -Hop, hop hemen öyle yayılmak yok, Melahat Tarihte Bu Ay ın yazısını göndermiştir bile, Ahmet yeni dosya konusunu geçen aydan belirlemiş, gelen yazıları göndermeye başlamıştı, Gülhan- gelen dökümanları verde yeni sayının tasarımına başlayayım -demeye başladı zaten. Yeni kapaklar, yeni öyküler, çizgi romanlar, yeni sayının sayfalarında yer almak için sabırsızlanıyorlar. İnternet aleminde bir araya gelmiş bilgisayarlarının başında bir sürü gölge. Yaz, çiz, oku, boya, tasarla hiç bitmeyecek bir koşuşuturma içinde her ay bu telaşı yaşıyor. “Gölgelerin gücü adına” denilip çıkılmıştı yola, işte o güçlü gölgeler, benim gölgem, senin gölgen, onun gölgesi, bir diğerinin gölgesi, hepsi bir araya gelip bizim gölgemizi oluşturuyor, sonuç, işte Gölge e-Dergi, dile kolay, tam 60 aydır sizlerle birlikte oluyor. İki sene önce sanal alem’de tanışıklığımız olan Ahmet Yüksel ile Kadıköy de Büyülü Rüzgar ‘da tanıştık bire bir. O günün akşamında bir öykü illüstrasyonu ile karıştım gölgeler alemine. Gölgelerin arasında yerimizi aldık hem de ailecek ve kısa sürede iki kişilik ailemiz kocaman bir aileye dönüştü. Arkadaşlar, dostlar, kardeşler,abiler, gittikçe genişleyen bir aile. Olabildiğince buradayız bir süre daha. Gölge ailesi ile birlikte paylaşmaktan mutluluk duyacağımız gerçekleştirmek istediğimiz birkaç proje daha var. Sonrasında bayrağı, nöbeti genç kuşaklara devretme zamanı gelmiştir artık deyip emekliye ayrılırız herhalde. Bir gölgeye çekilip çizgi roman okumanın keyfini çıkarıp, yazıp çizdiklerimizle katkıda bulunuruz kıyısından, köşesinden talep oldukça bizlere. Yazan, çizen, boyayan, söyleyecek sözü olan, okuyan herkesi gölgemize bekliyoruz, eminiz sizde, bizler kadar keyif alacaksınız bu gölge altında. Her sayımızda yeni gölgeler katılıyor aramıza, yazan, çizen ve bizi takip ederek destek veren, her geçen gün daha da büyüyor gölgemiz, kış gelende gölgeler kısalsada bizim gölgemiz hep büyük ve uzun kalacak çağlar boyunca. Altmış sayı boyunca yazıp, çizdikleriyle dergimizin içeriğine katkısı olan ekibimize ve de okuyarak, paylaşarak dergiyi tanıtan dostlarımıza çok teşekkür ederiz. Selam ve sevgiler.

Hiç unutmam; Ağustos 2008'de Gölge Dergi'nin ilk Öykü Özel Sayısı için çizer arıyorlardı. Devaintart'ta ilan vermişlerdi. O zamanlar okuldan bir arkadaş bahsetmişti durumdan. "Yahu Yunus" dedi; "sen az çok eli kalem tutan adamsın. Online yayınlanan bir dergi illüstrasyon işleri için çizer arıyormuş. Bi şansını denesene?" dedi. Ben pek ümitli olmasam da, ilanlarına cevap yazdım. Kabul edileceğim o zaman için aklımın ucundan bile geçmiyordu. Aynı gün cevap verdi Ahmet Abi (Ahmet Yüksel) sağolsun. Konuştuk nasıl birşey yapılacağını. İllüstrasyon yapılacak olan hikayeyi yolladı (o zaman bana gelen hikaye, Aşkın Güngör'ün "Basacak Yer Yok" hikayesiydi). Daha konuşurken planları almıştım ben. Tarayıp yolladım ilk planları. Planları beğenmişti. Asıl çizim için de iki haftam vardı. Rahatlıkla yaparım diyordum; yapardım da ama nedense bir türlü o çizimi yapamadım. Plan olarak kaldı o iş. Sonradan Gölge Öykü Özel sayısını indirip baktım. İlk gönderdiğim planlar kullanılmış. Çok iyi bir başlangıç yapamamıştık. Neyse, sağlık olun. İlk illüstrasyonun fiyasko olmasından sonra uzunca bür süre cesaret edip yeni illüstrasyon için hikaye isteyememiştim. Ama buna kasıma kadar sabredebildim. Kasımda yalvar yakar yeni bir hikaye alıp onun illüstrasyonu aldım (O hikaye de Utku Tönel'in "Bir Avuç Ucube" hikayesidir). Onu da en son gün ancak yetiştirebildim gerçi. Gölge Dergi'ye nerdeyse bütün işlerimi hep son gün teslim ettim galiba ben. Burdan bu bahaneyle, bana karşı sabırlarından dolayı başta Ahmet Abi'ye Mehmet Kaan Sevinç'e olmak üzere, bütün Gölge e-dergi ekibine burdan teşekkür ederim. Çok iyi insanlarsınız. İkinci illüstrasyonumdan sonra düzenli olarak her ay Gölge Dergi'ye en kötü ihtimalle bir illüstrasyon yapmaya çalıştım. İllüstrasyon olmasa, vinyetlerim oldu. Uzunca bir süre de bu şekilde gitti. Bir - bir buçuk yıl kadar her ay ya da arada birer ay atlayarak birer illüstrayonum yayınlandı Gölge Dergi'de. Hatta sonradan, üç tane hikayem bile yayınlandı (Ekim 2009 - Koleksiyoncu / Mart 2010 - 09.09.09 / Haziran 2010 - Hediye). Hikayelerimin yayınlanacağı da pek tahmin ettiğim birşey değildi. O yüzden hikayeleri dergide gördüğümde çok şaşırmış ve bir o kadar da sevinmiştim. Bir de Haziran 2009 - Çizgi Roman Özel sayısı için, "Wishmaster" isimli bir hikaye çizmiştim. Hikaye, başta Stephen King'in "Tepki" romanı ve Türkçe'de nedense bir türlü yayınlanmayan "Nephilim"in giriş hikayesnin karması olarak, çok yerden etkilenilerek oluşturduğum kısa bir hikayeydi. Gölge Dergi'nin Nisan 2011 sayısına kapak, Haziran 2011 ve Ağustos 2011 sayılarına da pin-up çizimi yaptım. Şubat 2012'de, "Gölge Portfolyo"da da daha önceden hiçbir yerde yayınlanmaış çizimlerimle, portfolyom yayınlandı. Arada "Karaoğlan ve Gölge Kız" gibi etkinlikler oldyukça da Gölge Dergi'ye destek vermeye çalıştım. Gölge Dergi'de çizim yapmanın en eğlenceli taraflarından biri de, her ay farklı bir konuda farklı bir hikayenin gelmesi, illüstrasyon çizeri olarak bana her ay yeni bir sınav oluyor. her ay farklı tarzlarda birşeyler çizmek için olanak sağlıyor. Gölge dergi sayesinde bir çok yazar ve illüstratörle de tanışma imkanımız oldu. O açıdan bizleri, kendisi gibi düşenen insanlarla bir araya getiren bir yönü olması da çok severim. Kitap okumayı seven biri olarak da, Her ay düzenli olarak kısa hikaye okuyabilme fırsatı sunması en büyük avantajlarından. Her ay ilginç bir araştırma konusu ile karşımıza çıkması hoş bir süpriz oluyor. Gölge Derginin referanslarıyla, Mavimelek Edebiyat ve Xasiork gibi başka internet dergileri ile de bazı illüstrasyon bağlantılarımız oldu. Ama benim için ilk Gölge Dergi olmuştu. Bu güne kadar kaç hikaye için kaç illüstrasyon yaptığımı sayamayacak kadar çalışmışız Gölge Dergi ile. Az önce bir baktım da, tam hesabı çıkaramıyorum. Arada hikaye yazdıkça da yollayacağım. Yayınlanmasa bile en azından şansımı denerim. Bu dergi ile çalışmaktan çok mutluyum. Amacım, fantastik edebiyatın gelişmesi ve geliştirmeye çalışanlara elimden geldiğince destek vermek. Bundan sonra da Gölge Dergi uzun yıllar var olacak, ve var oldukça ben şahsen desteklerimi esirgemeyeceğim. Gölge sürdükçe ben var olmaya çalışacağım. Çok sıkıcı bir yazı oldu, biliyorum da, sonuçta ben bu dergide illüstrastör olarak varım değil mi? Elimden geleni budur. Sabredip okuyan herkese burdan teşekkürlerimi sunarım. Yunus KOCATEPE

Mehmet Kaan SEVİNÇ

22

23


Öykü

An Vampiri “Amca, bir şeyiniz mi var?” Yedi yaşındaki kız çocuğunun sesi korku yüklüydü. Bir şeyler mırıldanarak basamakları inerken beni görünce duraklamıştı. Üzerinde göğsünde Rintintin amblemi olan pembe bir eşofman vardı. Üst kat komşumun Serap adlı kızı beraber yemek yediği, defalarca sohbet ettiği adamı tanımamıştı haklı olarak. Apartman sahanlığındaki bir yabancıydım. Çok yaşlıydım. Bitkindim. Kapının ağzında yığılmış durumdaydım. Kapım aralık durmaktaydı. Kız beni herhalde benim babam falan sanmaktaydı. Parmağımı bile oynatacak halim yoktu, ama yine de kızı korkutan bir şeyler vardı halimde. “Biraz yorgunum da. Burada şey yapıyorum.” Dedim güç bela. Sesim öyle ölgündü ki, Serap ne dediğimi belki de telepatiyle anlamıştı. Başını salladı. Kararsızca durdu. Yanımdan geçip aşağıya inmekle, yukarı çıkıp eve durumu bildirmek arasında bocalıyordu. Belki de annesi aşağıdaydı kızın. Çocuk hangi taraf daha güvenli hesabı içinde de olabilirdi yani. Sonunda çocuk kararını yukarı çıkmak şeklinde verdi. Biraz sonra kapının kapandığını duydum. Annesi yukarıda olmalıydı. Kız aşağıdaki posta kutularına bakmak için yollanmıştı herhalde. Neriman hanım birazdan gelip cesedimi bulacaktı. Gecikirse cesedimden arta kalan tozları. Neriman saçını kırmızıya boyatmış bayağı hoş bir kadındı. Otuz bir yaşındaydı. Serbest muhasebeciydi. Evde çalışıyordu. İki buçuk yıldır kocasından ayrıydı. Ben bu apartmana taşınalı üç ay oldu. Kadınla aramızda flört yaşıyorduk. Geçen hafta evlerinde yemek bile yemiştim. Mercimeği fırına vermemize az kalmıştı yani. Kadını çok beğenmekteydim. Serap da çok şirin bir kızdı. Onlarla bir yuva kurmayı istiyordum. Artık hepsi bir rüya. Yarım saat öncesine kadar çok farklıydım. Bu kadar kısa zamanda kırk, elli yıl birden yaşlandım. Tongaya düşürüldüm. Madiklendim, ama bütün bunları yaşamak çok benzersiz bir deneyimdi. Bu tür olayların öykülerde ve filmlerde kapalı duran hayal tozları olduğunu düşünürdüm eskiden. Şimdi gerçek olduğunu biliyorum. Adım Ferhat Keskin. Her şey başladığında 57 yaşındaydım. Karımla altı yıldır ayrıydık. Çocuğumuz olmamıştı. Yeniden evlenmemiştim. Bir sevgilim de yoktu. Bütün bunlar için çok geçti artık. Lenf kanseriydim ve en iyimser tahminle bir yıl kadar ömrüm kalmıştı. Bir sigorta şirketinden emekli olmuştum. Annem ve babam yıllar önce öldü. Kardeşim yoktu. İş nedeniyle çok sık İstanbul dışında olduğumdan pek arkadaşım da yoktu. Yalnızdım. Günlerimi internette sörf yaparak ve gücüm varsa yürüyerek geçirmekteydim. Sık sık ağlama nöbetlerine kapılıyordum. Hayat denen panayırdan böyle sessiz sedasız, kimsesiz, işe yaramaz bir eşya gibi gelip geçtiğimi düşünerek hüzünleniyordum. Bir kış sabahı Özgürlük Parkı’nda yürüyordum. Hava soğuktu. Daha saat sekiz olmamıştı. Buna rağmen spor yapanlar, köpek gezdirenler vardı. Gece üçte girmiştim yatağa. Sabah altı civarında gördüğüm bir kâbus uykuyla bağlarımı tümden kopartınca yatakla boğuşmayı bırakıp kendimi sokaklara vurmuştum. İyi giyinmeme rağmen üşümeye başlayınca eve geri dönmeye karar verdim. Fener yolu tarafındaki kapıdan çıkarken beynim elektriklendi. Zihnim sınırsızca genleşmişti sanki. Bir ses ‘Dakikası 111 misli kıymetli.’ Dedi. Bu cümlede milyonlarca terabitlik bilgi vardı adeta. Eve vardığımda yapacağım şeyi A’dan Z’ye bilmekteydim. Zihnimde tereddütün T’si bile mevcut değildi. Yıllardır hayal ettiğim bir şey gerçekleşmiş gibiydi. Giderayak buz dağı büyüklüğünde bir umudun sahibiydim artık. Yaşama şansım vardı.

24

25 Yunus KOCATEPE


Öykü

İşim çok basitti. Tanıdığım tanımadığım kimselere telefon edip bir dakika konuşacaktım. 24 saat içinde aynı kimseye ikinci kez telefon etmek yasaktı. Bunun karşılığında 111 dakika benim olacaktı. Her konuşmamda 111 dakika gençleşecektim yani. Zihnimin ücra köşelerinden bir yerde ‘Böyle bir şey gerçek olamaz, olsa bile bu sana hayır getirmez’ diyen bir yan vardı, ama aldırmıyordum. Denize düşen bırak yılanı, ejderhaya bile sarılırdı. Diğer yandan şiddetli bir hipnozun içersindeydim. Eylemimi sorgulama güdüm çok güdüktü. Eve gelir gelmez telefona sarıldım. Sadece tanıdıklar değil, internetteki ilanlardan bulduğum her numarayı arayacaktım. İlk üç kerede lafa dalıp bir dakikayı geçtim. Gözüm saatimin saniyeleri gösteren ibresindeydi, ama insan tanıdığı kimselerin suratına telefonu pat diye kapatamıyor. On beş yirmi saniye fazlalıktan bir şey olmaz diye düşünmekteydim. Üçüncü konuşmadan sonra başıma şiddetli bir sancı saplandı. Ara sıra başım ağrırdı, ama böyle bir ağrı cinsiyle daha önceden hiç tanışmamıştım. Birisi paslı bir tornavidayla nöron vidalarımı sıkıyordu sanki. Öleceğimi sanmıştım. Neyse ki, bir saat sonra acı geldiği gibi gitti. Hipnozun içindeydim hâlâ. Bunun telefonda konuşurken bir dakikayı geçmek nedeniyle başıma geldiğini anladım. Giyinip sokağa çıktım. Bir spor mağazasından bir kronometre satın aldım. Eve dönünce kendime koyu bir kahve hazırladım ve internetten iki yüz adet kadar telefon numarası bulup bir kağıda not ettim. İnsanın tanımadığı biriyle konuşurken telefonu yüzüne kapatması daha kolaydı. Gece ona kadar harıl harıl bütün numaraları aradım. Cep telefonumu kullanıyor ve sadece cep telefonlarını arıyordum. Öyle isteniyordu. Numaram karşıda görünmüyordu. Görünse de bir sorun yoktu. Çünkü karşımdaki insanlara son derece masum sorular soruyor ve sonra birden hattı kesiyordum. 59. saniyede kırmızı tuşa dokunuyordum. Saat onu birkaç geçe işi bıraktım ve listeyi inceledim. Konuştuklarımın üstünü çiziyordum. Acaip yorulmuştum, ama tam 222 adet başarılı konuşma yapmıştım. 3 adet 2’nin toplamı 6’ydı. 6 uğurlu rakamımdı. Doğru yoldaydım. Kendimdeki değişikliği ilk bir ay hissetmedim. Bütün gün yüzlerce kişiyi aramakla meşguldüm. 3 Martta başlamış ve şimdi 2 Nisana gelmiştim. Konuştuğum dakikaları topladım. 8640 dakika olmuştu. Bu da tam tamına 6 gün etmekteydi. Yine 6’yı bulmuştum. Kalbim heyecanla çarpıyordu. 6 x 111 = 666 gün ediyordu. Neredeyse 2 yıl ederdi. Ben o kadar gençleşmiş miydim? Aynada kendime baktım. Yüzümü her gün görmekteydim zaten. Alıcı gözle bakınca ilk kez sağlıksız tenimde bir dirilme gördüm. Farkında değildim, ama daha enerjiktim artık. Kalbimde bir sevinç pınarı çağlarken doktor arkadışımla 59 saniyelik bir konuşma yaparak bir randevu ayarladım. O gün muayenehanesine gittim. Beni en son dört ay önce görmüştü. İçeri girdiğimde yüzünü hayret bürüdü. ‘İyi gördüm seni’ Bu sözcük tılsımlı bir şeydi artık. Beni testler yaptırmak üzere özel bir kliniğe yolladı. Testlerin sonucu mucize ışıyordu. Bedenimde kanserin K’sı bile yoktu. Doktor arkadaşım bu konuyu görüşmek için defalarca aradı, ama onunla konuşmadım. Çünkü heyecanla ağzımdan bir şeyler kaçırabilirdim. Daha büyük bir hedefin peşindeydim artık. Bunu tehlikeye atamazdım. Bir ayda 1,82 yıl gençleşirsem, bir yılda ne ederdi? Bu sorunun cevabı başımı döndürmekteydi. Bir yıl sonraki 3 martta hayatımda inanılmaz bir değişiklik olmuştu. En az yirmi yıl gençtim artık. Kimse yaşımı otuz beşten fazla tahmin etmiyordu. Saçlarım yeniden eski rengini almış ve gürleşmişti. Fizik gücüm kendini inanılmaz derecede toparlamıştı. Otuz beş yaşındayken top atlet değildim, ama haftada iki kez fitnese giden, yediğine içtiğine dikkat eden biriydim. Sonra yavaş dağıtmağa başlayıp iyice koyuvermiştim kendimi. Tabii bu değişim nedeniyle bir seri önlem almam gerekti. Oturduğum daire kendi malımdı. Onu sattım ve başka bir semte taşındım. Telefon numaramı yeniledim. Pek arkadaşım yoktu. Onlarla ilişkimi kesebilmem çok kolay oldu. Son yıllarda asık suratlı, sinik espriler yapan, sürekli her şeyden yakınan tatsız

26

27


Öykü

tuzsuz biri olup çıkmıştım. Yokluğumu kimsenin özleyeceği filan yoktu yani. Tek tehlike eski karım ve yakın tanıdıklarının beni bu jilet gibi halimle görmesiydi. Bunun için bıyık bıraktım. Numarasız renkli gözlük kullanmaya başladım. Kıyafetlerimi iyice sportifleştirdim. Bu tedbirler yeterli geldi son aylarda tek bir sorun yaşamadım. Bu bir yılda verdiğim telefon paralarını hayal edin. Bazı aylar neredeyse emekli maaşım kadardı. Şu ana dek bankada birikmiş paramla idare edebilmiştim. Ama her şeye değerdi. Yeniden genç ve sıhhatli olmak başlı başına kapitaldi. Bu arada dakika arakçılığı yapmak zihnimi de etkilemişti. Geçen aydan itibaren spor toto, piyango, sayısal gibi oyunlara yöneldim. En büyük ikramiyeyi kazanamadım, ama 5 haftada 5 bin lira kazandım. Bu harcamalarım için fazlasıyla yeterliydi. Bu arada plan yapmaktaydım. Kaç yaşına kadar gençleşmeliydim. Ölümsüzlüğün kokusu taze kan kokusu almış bir köpekbalığına çevirmişti beni. Yeniden 18 olsam ve bu yaşam deneyimimle hayata yeniden başlasam diye kuruyordum. Kimlik kartı, ehliyet, TC kimlik numarası gibi sorunları nasıl aşacaktım? Bu arada yaşamıma kadınlar girmekteydi. Evlenmek isteyen taliplerimin sayısı giderek artmaktaydı. Harika bir duyguydu. Günün her saniyesinde melatonin salgılayan bir organizmaydım artık. Neriman hanımı tanıyınca fikrimi değiştirdim. Tekrar 18 yaşında olup kendimi tehlikeye atmayacak, bu otuz sonları halimle yeniden aile kuracak ve bununla yetinecektim. Ayrıca gerekirse telefon mesaisine yeniden başlayabilirdim. Hat sonsuza kadar kullanımıma açık gibi bir his salmıştı içime, ama bir hata yaptım. Bu hatadan sakınabilir miydim? Sanmıyorum. İnsanın en acımasızı bile yüreğinde vicdan denen bir kabahatölçer aparatı taşır. Ömürlerinden dakikalarını aldığım kimselerin ne hissettiğini merak ediyordum. Bu denli gençleşmeyi bizzat idrak edince bu duygum giderek çok şiddetlendi. Ve dayanamayıp bir test yaptım. Bu sonum oldu. Mantığım gayet basitti. Yeni bir telefon satın aldım ve birini sol kulağıma, diğerini sağ kulağıma dayayarak kendimi aradım. 59 saniye sonra hattı kapattım. Ben öyle sanmıştım. Beni hipnoza sokarak bu anları bekleyen kimsenin hattı açıktı. Birden bu kadar zamanda biriktirdiğim bütün gençleştirici birikimim o hattan uçup gitmeye başladım. Bir yıl boyunca günde yüzlerce kişiden çaldığım birer dakikalar yarım saat içinde elimden uçup gitti. Tekrar eski yaşıma döneceğim sanmakla yanıldım. Öyle olmuyor. Çaldığım her dakikaya 111 mislini veren, birikimimi 111 kere 111 misli fazlasıyla ve hızla geri alıyor. Bu işi başıma açan kimseyi az önce gördüm. Serap basamakları çıktıktan az sonra sessizce basamakları indi. Orta boylu incecik bedenli bir delikanlı gibiydi. Siyah deri pantolon ve önü kapalı siyah motorcu ceketi vardı üzerinde. Kısa siyah, saçlı, soluk tenli yüzü ve karar gözlükleriyle bir çizgi roman figürü gibi. O’ydu. Yanı başıma geldi ve gözlüklerini çıkartarak bana baktı. Kırmızı gözbebekleriyle beni süzdü. Gözlüğünü taktı ve aralık duran kapımdan içeri girdi. Ben bu işe girdiğimden beri nereye gitsem benle birlikte olduğunu düşündüm. ‘An Vampiri ‘bu yaratık. İnsan falan değil. İnsan şekli onu görebileyim diye büründüğü bir kalıp. Beni bir işe alet etti. İnsanlardan dakikaları çaldım. Kumbarası gibiydim. Şimdi birikmiş bütün dakikaları benim sahip olduklarımla birlikte geri aldı. Kimbilir benim gibi daha kaç kurbanı var. Burada kapının önünde ölmekle kalmayacağım. Bütün hücrelerim de hızla çürüyecek. Bedenimdeki su buharlaşacak. Kanım, kemiğim, iliğim ve etim atomlarına ayrılarak bu apartman sahanlığına yayılacak. Geriye belki şimdi yığıldığım yerde duran küçük bir leke kalacak. O leke benim eylemim. Öykü: Sadık YEMNİ

28

Telefonu da kapalı.

İllüstrasyon: Mehmet Kaan SEVİNÇ

29


Haberler

Nerede bu kız?

1. ÇROP Çizgi Roman İnceleme Yazısı Yarışması “Sanat İncelendikçe Değer Kazanır” Çizgi Romanın “sanat” olarak görülmediği bir ülkede yaşamaktan sıkılan çizgi roman okurları, çizgi romanı hak ettiği yere taşımak size düşüyor, kolları sıvayın!

Herkesin Tatile İhtiyacı vardır. Kahramanların bile...

Birinci yarışmada ele alınacak eser: “Uçma Sanatı - Bir İspanya İç Savaşı Hikayesi” (El Arte de Volar) Antonio Altarriba - Kim Çeviri - Murat Tanakol Versus Kitap Yayınları

Ayrıntılar • İnceleme yazıları çizimden metne, siyasi bakıştan sanatsal estetiğe, okur görüşünden tarihsel alt yapıya kadar herhangi bir bağlamı kapsayabilir. • Her katılımcı en fazla 2 (iki) yazıyla katılabilir. • Yazılar New Times Roman Fontuyla 12 punto olarak toplamda (görsellerle) 3-* 4 (üç-dört) sayfayı geçmeyecek şekilde yazılmalıdır. • Başvurunuzu lütfen “Uçma Sanatı” başlığıyla gönderin!

30

31


Haberler

Haberler Gölge e-Dergi’de zaman zaman yayınlanan çizgi romanlarını okumaktan keyif aldığınız usta çizer Firuz Kutal’ın yönetiminde çıkan ‘’Fire’’ mizah dergisine,yayın hayatında uzun bir ömür diler ve hoş geldiniz diyoruz.Hayırlı olsun Firuz usta.Farklı bir mizah anlayışı ile hemen fark edilen bu dergiyi mutlaka okuyunuz,okutunuz…

Başvuru Adresi : croplatform@gmail.com Son Katılım Tarihi : 15 Eylül 2012

Jüri Heyeti: Ahmet Yüksel (Editör-TV Yönetmeni) Aydın İleri (Yazar-Kütüphane Uzmanı) Kayra Keri Küpçü (Editör-frp.net Yönetici) Masis Üşenmez (Araştırmacı) Murat Tanakol (“Uçma Sanatı” Çevirmeni) Ümit Kireççi (Öğretim Görevlisi-ÇROP Yöneticisi)

Yeni Bir Mizah Dergisi "Fire" Fire mizah kültürü dergisi 1 Ağustos'da yayına başladı.

Ödüller: 1. Gelen Yazı – Versus’tan Kitap Seti 2. Gelen Yazı – Versus’tan Kitap Seti 3. Gelen Yazı – Versus’tan Kitap Seti Yarışma sonunda ilk üçe giren yazılar her ay birer birer Gölge e-dergi sayılarında, diğerleri www.frp.netve ÇROP Blog’da yayınlanacaktır! * * * 1. ÇROP Çizgi Roman İnceleme Yazısı Yarışması, Versus Yayınları, Gölge e-dergi, FRP.Net desteğiyle gerçekleşmektedir! http://cizgiromanokurlariplatformu.blogspot.com/2012/08/1-crop-cizgi-roman-inceleme-yazs-yarsmas. html

Gölge e-Dergi’nin yazarlarından kardeşimiz Tunc Pekmen AY EVRENKENTİ adlı bilim kurgu web sayfasının düzenlediği Bilim Kurgu kısa öykü yarışmasında “Sınır” adlı öyküsü ile birinci oldu. Bu başarısından dolayı kendisini kutlar başarılarının daim olmasını dileriz. Öykünün tamamını bu linkten okuyabilirsiniz. http://ayevrenkenti.com/ae2012-bilimkurgukisa-oyku-yarismasi-birincisi/ Sitesi Tunç Pekmen’in diğer yazılarını da http://www.uzunjohn.com sitesinden takip edebilisiniz

32

Norveç’te yaşayan ünlü çizer Firuz Kutal yönetiminde yayın hayatına başlayan “Fire” adlı mizah kültürü dergisi iki ayda bir yayınlanacak. 88 sayfa renkli i kuşe baskı olarak A4 ebadında hazırlanan mizah kültürü dergisi, ilk sayısının konusu olarak müziği seçmiş. Derginin yayın kurulunu oluşturan isimler arasında Berlin’de yaşayan çizer Hayati Boyacıoğlu ve İstanbullu genç çizer Günberk Gülderen de var. Fire dergisinin ilk sayısında ise Ana von Rebeur, Aşkın Ayrancıoğlu, Aytur Şahinbay, Dave Devries, Florian Doru, Haydar Işık, Jean Plantu, Levent Efe, Marcin Bondarowicz, Marilena Nardi, Medi Belortaja, Murat Ahmeti, Nural Birden. Omar Figuriea, Rainer Hachfeld, Seyran Caferli, Tayfun Sezerli ve Valeriu Kurtu bulunuyor. Derginin Ekim sayısının konusunu ağırlıklı olarak “Kadın” konusuna ayırdıklarını dile getiren Firuz Kutal, ilk sayının önsözünde “fire” sözcüğünün türkçedeki “fire vermek” şeklindeki anlamı ile ingilizcedeki “ateş” anlamına dikkat çekerek, farklı ve nitelikli bir çalışma sunmak istediklerini ifade etti. Fire dergisi, Taksim Gümüşsuyu, İnönü Caddesi, Çiftevav Sokak, Çatak Apt. 4/6 adresinden elden veya değerinde posta pulu gönderilerek edinilebilir. Tel.: 0212 251 02 20 Fire’nin e-mail adresi şöyle: info@taskvakfı.org Ürün göndermek ve sorular için: gunberkgulderen@gmail.com

33


Haberler

Haberler

Cafer ZORLU

Erken gelen sonbahar Ağustos sıcak ve güzel sonbahar aylarının sonuncusudur. Hafiften sararmaya başlayan yapraklar eylül ayı ile birlikte yapraklarını dökmeye başlar yavaştan. Eylül ayı hazan mevsiminin başlangıcıdır, dökülmeye başlayan sararan yapraklar, hüzün verir insana. Vedaların ayıdır eylül, sıcaklara veda edersin, güneşe, denize, doğanın yeşiline, çiçeklere, yapraklara ve daha fenası dostlara. Daha erken, güneş gökyüzünde ki yerini kasvetli kara bulutlara bırakmadı henüz, vedalaşmak için çok erken. Sanat dünyasına erken geldi bu sene sonbahar, sanat dünyası, eylül bile gelmeden dökmeye başladı yapraklarını, birer birer devrilmeye başladı koca çınarlar. Önce Joe KUBERT ve Sergio TOPPİ ve ardındanda Cafer ZORLU aramızdan ayrıldı.

Sergio TOPPİ

Sinema dünyasının erken veda edenlerini Hasan Nadir Derin yazdı. Çizerlikle kıyısından köşesinden uğraşan biri olarak,uzaktan ya da yakından tanışıklığımız olduğundan, çizgili dünyanın erken gidenlerine de ben selam durmak istedim son defa. Yazıp, çizdikleri ile bize bu sanatı sevdiren, okumaktan keyif aldığımız bir çok esere imzasını atan bu ustalarla hayatın aynı boyutunda yer almak bizim için büyük mutluluktu. Selam olsun sizlere. Dedik ya bu defa sonbahar erken geldi diye! Hani derler ya her ölüm erkendir diye, iki genç sanatçı arkadaşımızın aramızdan erken ayrılışının acısı düştü yüreklerimize. Karikatür Dünyamızın Ulu Çınarlarından Cafer ZORLU, Genç yaşta aramızdan ayrılan karikatürist, mizah yazarı, Senarist Metin AÇIKGÖZ ve Karikatürist Serdar GİLKAL’a Tanrı'dan Rahmet dileriz.

Metin AÇIKGÖZ

Serdar GİLKAL

Mehmet Kaan SEVİNÇ

34

35


Öykü

Adaletin Gecesi Bahar rüzgarının lütfedercesine savrulup da kahırlı yüreklerin alevini bir nebze olsun dindirebildiği sokakta yürüyordu genç adam. İçtiği dört bira onu çakırkeyif yapmaya yetmişti. O içkiye diğer arkadaşlarına göre daha dayanıklıydı, her fırsatta içtiği için bünye alışmış, bağışıklık kazanmıştı. Bölüm arkadaşlarıyla eğlenceden geliyordu, bol geyik, erkek muhabbeti ve biraz da memleket meseleleriydi gündem her zamanki gibi. Kampüsün içindeki üniversitenin yurdunda kalıyordu. Dolmuştan bir durak önce inmişti, biraz yürümek,temiz hava almak ve gecenin gizeminin etkisiyle ve çakırkeyifliğiyle düşüncelere dalmak istemişti. Dalgın dalgın yürüyordu. Saat on ikiyi geçiyordu ve evlerde çok da fazla ışık yoktu. Sokaktan elele bir çift, ardından da birkaç bağırarak konuşan genç geçti. Ardından sigara içen orta yaşlı bir adam, sıkkın bir görüntüsü vardı. Kimbilir senin derdin ne diye düşündü Barış. 'Sen de bu sistem ve düzen hayatının getirdiği benlik yokolmasıyla mı karşı karşıyasın? Yaşadığını pek hissedemiyor musun? Sana dayatılan iş,aile,çocuk ya da benzeri bir çok zorunlulukla belini doğrultamıyor musun? Gençliğini, nispeten daha dertsiz yıllarını mı özlüyorsun? Artık kim olduğunu ve neden yaşadığını idrak edemiyor musun?' İçini çekti üniversiteli genç adam. Sadece o değil, ne çok kişi onun gibiydi, keşke kafalarını kumdan çıkarıp bakabilselerdi. Bunları düşünürken aklı son zamanlarda sıkça olduğu gibi o illet düşünceye takıldı. Aslında bir anda olmadı bu olay, o sigara içen adamı ve genel olarak insanların çaresizliğini düşünürken aklı onu adeta sürükleyere yine aynı yere getirmişti. İflah olmaz bir can sıkıntısı. Yıllardır hissettiği, ruhunu saran o yapışkan ağlar... Nasıl kurtulabilirdi ki onlardan? Ne yapmalıydı? Belki de bunların hepsi amaçsızlıktan oluyordu, kendini bir şeye adamadığı için, gerçi okulu ya da dersleri bir amacı olabilirdi? Sonra bu düşüncesinin saçmalığına güldü, sanki bölümü için de yanıp tutuşuyordu ya.. Peki öyleyse ne yapmalıydı? Mutlaka onun daDüşünceleri karşıdan gelen bir çiftle kesildi. Adam- kıllı göğsünü açıkta bırakan gömleği, sivri burun ayakkabıları ve saçlarını jöleleme tarzıyla tam bir kıroydu- kolunu kızın boynuna boğacakmışçasına dolamıştı ve pürüzsüz beyaz yanağını ıslak dudaklarından rahat bırakmıyordu. Barış'ın gözü kıza kaydı. Nefesi kesildi.. Bembeyaz ten, kızıl saçlar, katran karası gözleri ve biçimli burnuyla muhteşemdi. Yanlarına iyice yaklaşana kadar durmaksızın ona baktığını farkedemedi. Farkettiğinde ise çifti rahatsız etmiş olmamak için başını çevirdi ama artık çok geçti. "Sert erkek" birden sevgilisinden ayrılıp sıska Barış'ın karşısına dikildi.

36

37


Öykü

Öykü

Öfkeli kahverengi gözlerini gence dikti. "Sen benim sevgilime mi bakıyorsun lan o..spu çocuğu!" Barış şokun etkisiyle yok hiç olur mu gözüm kaymış kusura bakma anlamında birşeyler kekeledi. "Bakıyordun lan baya işte senin var ya ananı bacını gelmişini geçmişini s.kerim anladın mı beni?" Barış da kalbi güp güp atmasına rağmen nasılsa sinirlenmeyi başarmıştı. "Ya birader laf anlamaz mısın sen bakmadım dedim ya." Bunu derken elini de kavga öncesi o meşhur "indir lan elini" pozisyonunda kaldırmıştı. Varoluşundan ilkellik fışkıran adamın gözleri yarı öfke yarı sevinçle parladı. Artık kurbanını indirmek için haklı bir sebebi vardı. O kendisine el kaldırmış ve laf etmişti! Adamın eli şimşek gibi kalkıp indi ve Barış'ın yanağında okkalı tokadı patladı. Üniversitelinin dünyası kararmıştı. Sendeledi ve kaldırıma takılıp kıç üstü yere oturdu. Sol yanağından alevler çıkıyordu sanki. İstemsizce bir eliyle yanağını tutuyordu. Adamın sevgilisi gecenin içinde cırtlak sesiyle bağırdı. "Kürşat n'aptın!" Gevrek gevrek güldü, güç kullanmayı herşey sanan adam. "Sen rahat ol Merve'm, lavuk dersini aldı, kimse benim sevgilime yan bakamaz." Adam kızı koluna takıp götürürken 'Merve'si' göz ucuyla Barış'a baktı. Bakışlarından genç adam için üzüldüğü ve endişelendiği belliydi. Barış da ona baktı. 'Bana üzüldüğün kadar kendine de üzülmeye başlasan iyi edersin. Bu adam yarın sana da aynı şeyi yapacak ahmak!' Barış'ın içinden bunlar geçmişti ve sanki düşüncelerle birbiriyle anlaşmış gibiydi Merve ve Barış Tokadın etkisi tüm çakırkeyifliğini götürmüştü. Vücudu pompalanan adrenalinle yanıyordu. Öfkeden içi içini yiyordu. Bir o kadar da korkuyordu, ölümüne. Onuru kırılmıştı. Oradan uzaklaşmak için arkasını döndüğünde ayağı birşeye çarptı. Ucu bıçakla yontulmuş gibi sivri bir taş vardı ayağının altında. Gitmek için ayağını kaldırmak istedi ama gözünü taştan ve sivri ucundan ayıramadı. Aklında bin türlü düşünce uçuşmaya başladı. Vahşetin ve intikamın fısıltılarına incinmiş gururunun feryatları eklendi. Bir "delilik" yaparsa başına neler gelebileceğini düşünüyordu. Polis, karakol, sorgulama, nezaret, dava ve hapis... Sicilinde ömür boyu sürecek kara lekeyi düşündü. Okul hayatı bitecek, doğru düzgün bir işe giremeyecekti. Ailesiyle ve arkadaşlarıyla arası kötü bozulacaktı. Sineye çekmeliydi. Peki onurundaki kocaman leke? Aşağılanmışlık duygusu? Haksız yere yediği "zorba" tokadı? O bütün damarlarından kor gibi akan ve kalbini ateşten duvarlara saran çılgın öfkesi? Belki hayatı kararacaktı evet, ama o hayvan herife ne olacaktı? Şikayet etse, yakalasalar ne olacaktı, mükemmel(!) adalet sistemi sayesinde alt tarafı bir tokat diye geçiştireceklerdi ve serbest bırakacaklardı. Hele o zaman adam başına daha da musallat olabilirdi. Bu sistem mazlumları değil zalimleri koruyordu. Öyleyse sürekli korkuyla nereye kadar gidebilirdi?

Her yediği tokada bunları düşünüp susarsa şamar oğlanından farksız, onurundan eser kalmamış bir zavallıdan farksız olmayacak mıydı? Adalet yoksa kendi adaletini sağlayacaktı. Verdiği nefes vahşi kurtlarınki gibi hırıltılıydı. Taşı kaptığı gibi geri dönüp kızı kıllı kollarıyla sarmış yürüyen adama koştu. Çok uzağa gitmemişlerdi ve yaklaşan ayak seslerini duyunca geri dönmeye çalıştı 'Kürşat Beyefendi.'

38

39

Barış avına dalan bir kartal gibi uçmuştu. 'Zorba'nın üzerine uçarak gelirken adam geriye dönecek zamanı bulamamıştı bile. Barış öfkesini ses tellerinde toplayıp haykırdı ve taşın sivri ucu adamın boynuna indi. Merve'nin çığlığı rüyalar aleminde gezinen mahalle sakinlerini yataklarından fırlatmaya yetti de arttı bile. Taş beyinciği parçalayıp bütün boynu boydan boya yardı.'Beyefendi'nin kalın tonlu haykırışı boş caddede yankılandı. Yaradan oluk oluk kan akıyordu. Barış elindeki kanlı taşa, adama ve kıza baktı. Kız sarsılarak ağlıyordu ve adamın başına çömelmişti. Arkasından bazı konuşmalar duyunca geriye baktı. Balkonlara ve pencerelere insanlar üşüşmüş olaya bakıyorlardı, onlar da durumun şaşkınlığı altındaydılar. Nefretin kavurucu nefesiyle yanan göğsü inip kalkıyordu, terler beyaz suratından kirli ve seyrek sakallarına iniyordu Barış'ın. Bir adım atarak Merve'nin karşısına dikildi. Kız bunu farkedince korkuyla geri çekildi ve imdat çığlıkları atmaya başladı. Barış'ın umrunda değildi bu. Kıpkırmızı yanan gözlerini kıza dikti. "Merak etme seninle bir derdim yok, ama sen bu adamı seçtiysen başına çok dertler alacaksın demektir. Aklını başına topla sonra senin de hayatın kaymasın benim gibi." Arkasındaki balkonlardan polis çağırın ya da yakalayın şunu gibi sesler yükselmeye başlamıştı. Birkaç kapı gıcırtısı duydu. Muhtemelen apartmanlardan birkaç 'cengaver' olaya müdahale etmeye çıkmıştı. Barış aklından geçen belli belirsiz bir düşünceyle taşı da alarak tüm gücüyle koşmaya başladı. Arkasına bile bakmıyordu. On beş dakika kadar alabildiğine koştu ve karanlık bir sokağın kuytu köşesine çöktü. Kalbi yaşadığı stresten ve yorgunluktan göğsünü parçalayacak gibi atıyordu. Terden vücudu sırılsıklamdı ve tişörtü üstüne yapışmıştı. Eline baktığında taşı hala tuttuğunu gördü. Eli kanlıydı, kirliydi.. Bir süre bunu kabul etmek istemedi. Hayır, o kimsenin kanını dökmüş olamazdı, o masumdu, küfür etmeyi bile sevmezdi ki! Az önce yaşadıkları zihninde tekrar tekrar dönen bir film gibiydi. O adamın boynunun yarılışı, kızın çığlığı, kanlanan taş... Herşey o kadar gerçekti ki.. Soluğu düzenli hale gelince yavaşça ayağa kalktı. Olay yerinden kaçmadan önce aklından bir anda geçen düşünceyi hatırladı. O taşı orada delil bırakmamak için almıştı. İyi de zaten oradaki herkes yüzünü kabak gibi görmemiş miydi? Bu çelişkiyi farkedince istemsizce güldü. Sonra duraksadı. Bu halde bile nasıl gülebilirdi? Az önce birini öldürmüştü. Nasıl bu kadar rahat olabilirdi!


Öykü

Çizgi Roman İnceleme

Nasıl burada dikilebilirdi hala, birşeyler yapmalıydı, aslında suçlu olan oydu değil mi? O kendisini tahrik etmişti? Belki cezasBir kaç yüz metre uzaktan gelen düzenli elektronik ses düşüncelerini bozdu. Önce anlam veremedi. Şokun etkisi hala tam olarak geçmemişti ve zihni çok sağlıklı çalışmıyordu. Birkaç saniye sonra ne olduğunu anlayınca ağzı hafifçe açıldı. Duyduğu şey polis sirenleriydi. Korku teslim olmak düşüncesine üstün geldi ve uçarcasına koştu yeniden Barış.. Bacakları yorgunluktan ağrırken durmaksızın koştu. Zalimleri koruyan düzene isyan için koştu. Gerçek adaleti bulmak için koştu. Kırılan onurunu onarmak için koştu. Sistemin sindirdiği insanlardan olmamak için koştu. Sabaha karşı, şehir sınırına yakın bir yerde, otoyolun kenarında çalılıklarda dinlenirken elindeki taşa bakıyordu. Bundan sonra ne olacak ne bitecek, hangi karanlıklara ilerleyecekti bilmiyordu. Polisler her yerde onu arayacaktı, yakalamaları çok da uzun sürmezdi zaten. Neredeyse tüm mahalle onu görmüştü. Kimbilir kaç yıl yatardı, belki de müebbet? Bilmiyordu, ama emin olduğu bir gerçek vardı ve o gerçek tüm bu karanlık felaket gecesinde önüne bir ışık tutuyordu. Haklıyı koruyacak adalet yoktu, o da kendi adaletini sağlamıştı. Öykü: Can ÇELİKEL

40

İllüstrasyon: Gülhan D SEVİNÇ

Tanınmayan Çizerler

Bret BLEVINS Bret Blevins, bazı Amerikalı meşhur çizgi roman çizerlerin seçtiği etraflarında sürekli çizgi roman hayranlarının dolaştığı bir hayatı seçmeyen, onun yerine sessiz sakin ve entellektüel bir yaşantıyı seçmiş biridir. Çizimleri 80’li ve 90’lı yıllarda çizgi romanlarda yayınlanırken birden ortadan kaybolmuş, sonra da story-board çizeri ve tablo çizeri olarak daha farklı bir formatta karşımıza çıkan ilginç bir kişiliktir. Bret Blevins 1960 yılında, Amerika’da doğmuştur. Okulun ilk yıllarında sürekli çizimler yapmaya başlamış ve sıra arkadaşına çizimlerini satmaya başlayınca bu şekilde para da kazanacağı anlaşılmıştır. Çok gençken yerel gazetelerde çizimleri yayınlanmaya başlanır.1981 yılında Marvel’e giriş yapar ve ilk olarak Kral Kull ve Darkstar gibi aşırı popüler olmayan çizgi romanların çinileme işine girişir. 80’li yıllarda Marvel deneysel bir iş yapmaya karar verir. 2 farklı çizgi roman kahramanın öykülerini bir dergide toplayıp, yeni yetmeleri buralarda çalıştırmaya başlarlar. Bu şekilde okuyucu bir kitapta 2 farklı kahramanın hikayelerini okuyacaktır. Ayda 10 sayfa çizen çizerler beğenildikleri takdirde daha farklı işlere verilecektir.İlk burada “Cloak&Dagger” çizen Blevins, kendisini gösterir ve buradan X-Men franchise’ında yer alan “New Mutants” çizgi romanına geçer. Genelde Marvel’de çizgisi biraz çizgi-film’vari bulunduğundan genellikle fazla bilinmeyen projelerde kullanılır. Bunların arasında Marvel’in kardeş gruplarında çıkan “Bozz Chronicles”, “Sectaurus”, “Nightmask”ve “Trouble with girls” gibi çizgi romanlar vardır. Marvel altında bulunan “Nightwalker”,”Solomon Kane” gibi yine fazla bilinmeyen çizgi romanlarda çizdikten sonra, bir kaç “Hulk” sayısı çizer ve sonrasında değerini daha iyi anladıklarını düşündüğü DC’ye geçer. DC’de ilk çizdiği süper kahraman “Batman” olur. Bret Blevins kariyerinin doruk noktasındayken birden radikal bir karar verir ve 1996 yılında çizgi romancılığı bırakıp, DC’nin animasyon stüdyosuna geçer. Geçen sayıda bahsettiğim “Bruce Timm”

41


Öykü: Sadık Yemni Çizen: Devrim Kunter

Çizgi Roman İnceleme

ile beraber çalışmaya başlar ve Batman, Batman Beyond, Superman gibi çizgifilmler için story-board tasarlamaya başlar. Story board konusunda o kadar başarılı işler çıkartır ki, bu dalda 2 Emmy sahibi olur. 2005 yılında Blevins yine radikal bir kararla storyboard işini de bırakır ve free-lance çalışmaya başlar. 2005 yılından beri çizim dersleri vermekte, deneysel işler yapmakta, daha çok kapak resimleri çizmekte ve de çizgi roman firmalarına pin-up’lar yapmaktadır. 1-2 sene evvel onunla yapılan bir röportajda çizgi-romancılığın ve çizgi-filmciliğin bilinmeyen yüzlerinden bahseder ve emekli olma nedenini anlatır. Bu konuşmasından aldığım bir kesit aşağıdadır. “Warner Bros. Ve Disney gibi firmalar tamamen kar amacı güden devasa kuruluşlardır. Bu gibi mega firmalar çıkarttıkları filmlerde veya çizgi filmlerde azınlıkların törenleri ya da küçük bir topluluğun örf ve adetleriyle uğraşmazlar. Yaptıkları işler global’dir ve her kesimden insanın anlayacağı ortak bir payda altında toplanır. Bu yüzden çoğu Disney çizgi filminde hayvanlar vardır ve arkadaşlık,sevgi,gurur gibi herkesin anlayacağı fazla derin olmayan konular işlenir. Bu tarz mega firmalarda sonuç en önemli olan kısımdır. Son noktada önemli olan işin bitmesi ve doğru bir şekilde yapılmasıdır. Bu da sürekli üzerinizde bir baskı olması ve hep bir şey yetiştirme derdinde olmanız anlamına gelir. Fakat kendi özel işlerinizi yaptığınızda, sonuç önemli olsa da esas önemli olan o işi yaparkenki gittiğiniz yoldur. Örneğin kızılderililerle ilgili bir tören çizecekseniz, hangi kabileyi araştırıyorsanız oraya konsantre olursunuz ve oradaki detayları doğru bir şekilde ortaya koymaya çalışırsınız. Belki o kabileden birini bulur, onların törenlerine katılır ve onları anlamaya çalışırsınız. Oysa mega bir firmada çalışıyoranız bu kadar detaya giremezsiniz. Bir zaman limitiniz olduğundan ve geniş bir portföye hitap edeceğinizden yapacağınız tören sadece ateş etrafında danseden kafasında tüy olan insanlar olarak kalmak zorundadır. Bu yüzden artık bireysel ve deneysel işler yapıyorum. Çok global bir portföyüm yok, çok daha küçük ve seçkin bir hayran kitlem var, ama gittiğim yolda büyük keyif alıyorum.” Bret Blevins’in doğru bir karar verdiğini umuyorum, çünkü çizgisini gerçekten çok özledim. Tunç PEKMEN

42

43


44

45


46

47


48

49


50

51


52

53


54

55


Tarihte

Öykü

Bu Ay

Dr. Jekyll and Mr. Hidden Dragon Dr. Jekyll and Mr. Hidden Dragon Hiçbir yerde saklı gizli değiliz. Kendi içimizde bile. Bir cinayet masası dedektifinin bir akşam üzeri beynimize girip kimliğini göstererek faili meçhul bir cinayetten bizi sorgulamaya gelmesini bekliyoruz. Cinayetin işlendiği tüm mahallerde parmak ve ayak izlerimiz mevcut. Kaçışımız yok. Çok parçalı bir cinayet bu. Katil maktulü parçalara ayırarak şehrin bazı noktalarına yerleştirmiş. Tıpkı bir açık hava müzesi gibi. Bacaklarından biri bir kıtaya diğeri bir kıtaya bırakılmıştı. İki kıtayı birbirine bağlayan bacakların arasından her gün gelip geçen insan sayısını hesap etmek mümkün değildi. Gözleri Altınokta Körler Derneği’nin bahçesinden çıktı. Son bir bakış bağışlamıştı gözleri. Gördüklerini göremeyenlerin gözünde canlandırmak için. Elleri şehrin en ünlü parkında bulundu. Ulu bir ağacın dalında asılıydı. Saydılar, tam yüzbiniki eli olmuştu ağacın artık. Kulakları bir tepede bulundu. Madem şehri dinlemek için gözlere ihtiyaç yoktu. Kulaklar şehri son kez duydu. Onca ses içinde kulağını dolduran sevişen bir çiftin senkronize soluğuydu. Saçları şehrin en uzun caddesi boyunca uzanırken bulundu. Upuzun kıvrımların sonundaki yılanbaşları kendisine bakanları değil bakamayanları taşa çevirmişti. Bilinen tüm dinlerde dualar yazılıydı saçucunda. Ama hiçbiri kabul olmamıştı. Ağzı yuttuğu tüm günahları kusmuş olarak bir nehir kenarında bulundu. Nehir ondan oluşmuştu. O nehirden kurtulmuştu. Burnu bir köpek barınağından çıktı. Aldığı tüm kokuları köpeklere dağıttı. Dört bir yana dağılan köpeklerin ulumaları insanlık suçları için birer ağıttı. Göğüsleri iki ayrı tepede birbirini görmeden yıllarca durdukları gibi duruyorlardı. Acemice başkaldıran. Gökyüzüne uzanan. Ne olursa olsun başını daima dik tutan. İki ayrı tepede. Gövdesi evimde bulundu. Yatağımın üzerinde. Yerde kırmızı stilettolar. Kandan daha kırmızılar. Cinayet masası dedektifine içki ikram edemeyiz. Görev başında yasaktır. Zaten evdeki tüm içkiler bitmiş. Votka kalmış. Onu da ben içemem (hala). Maktulün parçalarının üzerinde mor çiçekli elbise mi vardı diyorum. Şaşırmadan bakıyor bana dedektif. Tamam, diyorum. Son durak. Tutuklayıp gidin beynimden. Size ayrılmış sürenin sonuna geldiniz. Metrobüs gibi yol falan da ayıramadık size. Trafiğe kalacaksınız. Karşıdan karşıya geçerken önce bana sonra yine bana bakınız. Çünkü bacaklarımdan biri bir kıtada. Diğeri öbür. Bir şey daha var. Tutuklamadan önce parçalarımı birleştirmeyi ve televizyonunuzu kapatmayı unutmayınız. diiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiit. Gözyaşımda saklıydınız, ağladım anladınız. Öykü: B A L I K H A F I Z A http://tugbaturan.com/

56

Tarihte Eylül Ay'ı Merhaba sayın okuyucu… Geldik sonbaharın en sıcak ayına. Bu ay sayfalarımızı Brian De Palma ve film kritik köşemizde onun başyapıtlarından Scarface süsleyecek. Daha bitmedi. Scarface kaleme alınır da usta oyuncu Al Pacino’dan dem vurmadan olur mu? Sayfalarımızda onunda adını zikrediyoruz. Fakat hepsinden önce ayın sözüyle başlıyoruz… ‘’Ne söylediğini, kime söylediğini ve ne zaman söylediğini unutma!’’ Hz. Ebu Bekir(es-Sıddık)

Brian De PALMA (11 Eylül 1940)

Amerikalı bir film yönetmeni… ‘’Beni ne eleştirmenler ne de başkalarının düşünceleri ilgilendiriyor. Ben bildiğim doğruyu takip ederim…’’ Brian Russell De Palma Newark, New Jersey doğumlu yönetmen Philadelphia’da büyüdü. Babası bir ortopedist’ti. Bu De Palma’nın hayatını etkileyen en önemli durumdu. Lakin yönetmen kana ve şiddete duyduğu ilgiyi babasını iş başında izlediği günlere bağlar. Önceleri fiziğe duyduğu ilgi nedeniyle Columbia Üniversitesi’ne giden yönetmen daha sonra aklını çelen ve onu bize tanıtan bir alana eğilim duyduğunu fark eder. Sinema ve tiyatro… De Palma üniversite’de ki eğitimine devam ettiği sırada çektiği kısa film onun gitmek istediği yolu da aydınlatmış olur. Wotan’s Wake(1962) ona Rosenthal ödülünü ve yol haritasını vermiş olur. Yapması gereken tek şey kimseye aldırmadan bildiği doğru yolda ilerlemektir artık… Sarah Lawrence College’da yazarlık eğitimi alan yönetmen 1966’da Modern Sanatlar Müzesi’nde ki film gösteriminin ardından sinema dünyasına geri dönüşü olmayan bir giriş yapar. Brian De Palma aslında ilk uzun metrajını ‘’The Wedding Day’’ adlı filmle yapmıştı. 1962 mahsulü olan yapım bazı aksaklıklar sonucu ne yazık ki ilk gösterilen olamadı. Ama yapımın çok önemli bir özelliği daha vardı. Efsanevi oyuncu Robert De Niro’yu da içeriyor

57


Tarihte

Tarihte

Bu Ay

Bu Ay

olması… Film 1969’da gösterime girmeyi başarabildi ve çok büyük övgüler aldı. İlk gösterime giren Brian De Palma filmi olma unvanı ise ‘’Murder a la Mod’’ aittir. De Palma Alfred Hitchcock sinemasını en iyi özümseyen yönetmendir. Kimine göre bu özümseyiş onu Hitchcock sinemasını taklit etmeye ve yozlaştırmaya kadar götürmüştür. Onun filmleri küçük yaşlarından itibaren De Palma için yol haritası niteliğinde olmuş ve yönetmen onun tarzını kendi sinemasına aktarmaktan bazı zamanlarında her ne kadar ağır eleştiriler alsa da vazgeçmemiştir. Çektiği, özellikle ilk filmlerinde bu etki daha yoğun gözlenirken ilerleyen zamanlarda De Palma kendi imzasını hayranı olduğu yönetmenin kokusu ile atmaya başlamıştır. Artık De Palma tarzı belirgin bir imzadır. Röntgencilik, saplantı, tutku, erkek kahramanların kendi içlerindeki kaygı ve takıntıları, kadın cinselliği, şiddet, kişilik bozuklukları ve yükseklik korkusu( bakınız geçen ay ki köşemde Alfred Hitchcock) gibi temaları kullanan De Palma başlangıçta hayranı olduğu usta yönetmenin temellerinin üzerine binasını inşa ederken zamanla bu binaya kendi harcını da katmayı ihmal etmemiş yalnızca ustaya saygı duruşunda bulunmayı tercih etmiştir. De Palma sinemasında tam bir gerçekçilik hâkimdir. Onun kahramanları kendilerini her daim aşıp sınırlarını zorlayabilirler. En alt basamaktan en üste çıkıp istedikleri hayatı yani kendi cennetlerini kurabilirler ama asla bu cennette huzur bulamazlar. De Palma karakterleri kendi içlerinde de bu savaşı yaşarlar. Salt iyi ve ya salt kötü değildirler. Kendilerince insandırlar. Kendi doğruları vardır ve bu yolda ilerlemekten asla vazgeçmezler ucunda ölüm olsa bile. Ne vakit iyi ne vakit katil ne vakit kötü oldukları kestirilemez… Yönetmenin filmleri kısaca gerçeğin rüya halidir. Ne zaman uyanacağınızın, hangisinin şu an yaşandığının belli olmadığı bir rüya… De Palma filmleri temelinde bakma ve gözlemleme tekniği üzerine kurulur. Kamera filmdeki kahramanımızın bir uzantısı gibidir çoğu zaman. Onunla ilerler, durur, öldürür ve seyreder. Bazen o kocaman göz dönüp kendi kahramanının ölümünü de gözlemler. Onun yapımlarında gözlemlenen yalnızca insan değil aynı zamanda dünya ve yaşamdır. De Palma’nın da hayranı olduğu yönetmen gibi imgeleri vardır. Filmlerinde sıkça kullandığı bu imgelerden bazıları şunlardır; Kamera: De Palma filmlerinde görüntüyü beyazperdeye aktarıp seyirciye ulaştırmak için kullanılan bir araçtan ziyade, seyirciyi izlediği hikâyeye tanık haline getiren bir amaçtır. Yönetmen kamerayı öyle bir kullanır ki bizi de izlediğimiz şeye tanık olmaya zorlar. Kamera onun yaşama diktiği koca gözüdür. El kameraları, güvenlik kameraları, havada uçan bir balonun içinde dolaşan kameralar ve daha inceleri… Hem filmi ve de içindekini arayan ve bulan De Palma gözleri… Mahkeme: Yönetmenin inancına göre adalet her daim kazanması gerekendir. Bunun taştan soğuk simgesi ise mahkeme sahneleridir. De Palma’nın filmlerinde doğrudan bir mahkeme sahnesi olmasa bile izleyici bilir ki bir yerlerde bir mahkeme devam etmektedir. Kaplan ve Kartal: Güç ve iktidar simgesi olarak kullanılır. Gözler: Gerçeğe açılan pencerelerdir. De Palma için bakışlar önemlidir. Lakin doğru bakan bir göz hem zihinsel hem de fiziksel bir gerçekliği etkileyip değiştirebilir. Asansör: Katille maktulü, gözlenenle gözetleyeni, inenle çıkanı bir araya getiren ve aynı kutunun içinde sıkıştırıp, birleştiren yegâne mekânıdır De Palma’nın. Tren İstasyonu: Başı belada olanların kaçış mekânıdır. Ya da geçmişini bırakıp cennetine dönmek isteyenlerin geçiş kapısı… Şiddet Aletleri: Silahlar, tabancalar, bıçaklar, elektrikli testere, ustura v.s… Bunların hepsi tek bir amaca yöneliktir. Kendi doğrularını savunmanı sağlar…

Maske: İzleyicinin kendisiyle yüzleşmesi ve ya kendisinden saklanması için kullanılan bir araçtır. Yönetmen bununla kimlik ve sahtelik temasına göndermede bulunur… De Palma yalnızca bu temaları işlemekle kalmaz. Onun sineması insana dayatılan her türlü zorlama düzeni reddeder ve bunu da açıkça ifade eder. De Palma için önemli olan insandır ve insana dayatılan her türlü sistem onun hata yapmasına sebep olacaktır. Kapitalist düzen onu bir suçluya çevirebilir. İktidar olma arayışı insanı bir katilliğe ya da sapkınlığın sularına itebilir. Savaş bir toplumu geri dönülemez bir biçimde çirkinleştirebilir v.s… De Palma Filmleri The Wedding Party (1963): De Palma’nın ilk uzun metrajı olma özelliğine sahiptir. Filmin gösterimi bazı aksaklıklar yüzünden 1969’da gösterime girme şansı buldu. Film aynı zamanda Robert De Niro ve Jill Clayburgh’ün ilk filmleri olma özelliliğini de taşıyan bir komedi yapıtıdır. Hİ, Mom (1970): Başrollerinde Robert De Niro’nun bulunduğu bir komedi filmidir. Yapım seyirciye birçok kavramı güldürerek sorgular. Bazı sahneleri sebebiyle üzerinde X işareti bulanan yapım‘’Be Black Baby’’ projesiyle akıllara kazınmıştır. Filmin konusu ise kısaca; boş işlerle uğraşan Vietnam gazisi Jon Rubin New York’a geri döner ve Greenwich Village’de bir daire kiralar. Amacı el kamerasıyla karşı binadaki komşularının özel hayatlarını çekmektir. Böylece porno sektörüne hızlı bir adım atıp iyi paralar kazanabilecektir. Lakin işler umduğu gibi gitmez… Carrie (1976): Stephan King’in ilk romanı olan Carrie’nin beyazperdeye yansımasıdır. Yapım en iyi ilk 20 korku filmi arasında gösterilmekle birlikte ekranı ikiye bölmek gibi pek çok yeniliği de beraberinde getirmiş ve sinema dünyasında çığır açmıştır. Başrollerini Sissy Spacek ve Jonh Travolta’nın paylaştığı yapım telekinetik güçleri olan genç bir kızın koyu dinci ve baskıcı bir annenin ellerinde güçlerini kontrol edemeyip nasıl hem kendine hem de yaşadığı çevreye zarar verdiğini anlatır. The Untouchables(1987): 1959 ABC televizyon dizisinden temel alınarak Elliot Ness’in Al Capone’u adalete teslim edişini otobiyografik olarak anlatan yapımdır. Başrollerini Kevin Costner, Sean Connary ve Al Capone rolünde harikalar yaratan Robert De Niro’nun paylaştığı yapım çok büyük ses getirmiş ve gişede rekor bir başarıya imza atmıştır. The Bonfire of the Vanities (1990): Başrollerini Bruce Willis, Tom Hanks, Melanie Griffith, Morgan Freeman ve Kristen Dunst’ın paylaştığı yapım olayları bir gazetecinin gözünden takip ettiğimiz ihanet dolu bir komedi filmidir. Carlito’s Way (1993): Başrollerini Al Pacino ve Sean Penn’in paylaştığı yönetmenin efsanevi yapımlarından biridir. Carlito işlediği suçlardan dolayı cezasını çektikten sonra avukat arkadaşının da yardımıyla hapisten çıkar ve kendine yeni bir hayat kurmaya çalışır. Kendi cennetini aramaktadır. Fakat bela yine gelir ve onu bulur. ‘’Bazen bir iyilik seni bir kurşundan daha hızlı ölüme götürür.’’ Mission: Impossible(1996): 60’lı ve 70’li yıllarda çok seyredilen bir dizi olan ve ülkemizde de

58

59


Tarihte

Tarihte

Bu Ay

Bu Ay

‘’Görevimiz Tehlike’’ adıyla yayınlanan dizinin beyazperde uygulamasıdır. Başrolünü Tom Cruse’un oynadığı yapım gişede büyük bir başarı getirmiş ve eleştirmenler tarafından da beğeni görmüştür. Snake Eyes (1998): Film tek bir mekânda ve kısıtlı bir zaman diliminde geçmesi ve aynı olayın farklı bakış açılarıyla anlatılması açısından önem arz eden yönetmenin başarılı yapımlarındandır. De Palma bu kez gerçeği kötü ve rüşvetin dibine vurmuş bir polis olan Rick Santoro ile arar. Santoro rolünde izlediğimiz Nicholas Gace başarılı performansı ile dikkatleri üzerine çekmiş ve yapımın ışığından payını almıştır. ‘’Gördüğün her şeye inanma’’ Mission to Mars(2000): Yönetmenin ilk bilim kurgu denemesidir. Başrolünde Gary Sinise’nin yer aldığı yapımda yönetmen dünyevi şiddet ve gerilimi bu kez dünya dışına taşımıştır. Femme Fatale(2002): Laura Ash baştan çıkarıcı, güzel, zeki ve tehlikeli bir kadındır. Zorlu bir mücevher soygununun ardından ekip arkadaşlarına kazık atarak ülkeden kaçar. Yedi yıl sonra yeni kimliği ve her şeyin unutulduğu düşüncesiyle ülkesine geri dönen kadının hayalleri bir paparazzinin onun fotoğraflarını çekip yayınlamasıyla son bulur. Başrollerinde Rebecca Romijn ve Antonio Banderas’ın yer aldığı film çok hareketli bir kamera sisteminden yararlanılmıştır. Ayrıca bu filmde de yönetmenin tekrarlanan sahnelerini görmek mümkündür. Brian De Palma yeni jenerasyon yönetmenler içinde en başarılı olanlardan biri. Robert De Niro, Al Pacino ve daha niceleri onun filmleriyle isim yaptı ya da ismini pekiştirdi. O sinema dünyasının demir başlarından ve öyle olmaya da devam edecek. ‘’Tanıdığım yönetmenler arasında Brian en görsel yetisi en gelişmiş olanı. Sahneleri bir ressam gibi planlıyor, saklamıyor ve oyuncuların 6-7 dakika aralıksız oynamalarına izin verirken kamerayla karmaşık ve güzel hareketleri yakalıyor. Realizme pek aldırmaması ve sürekli olarak yaptıklarını doğrulamaya uğraşmaması hoşuma gidiyor. Brian da Almadovar ve Kubrick gibi karakterlerin her davranışını açıklamaya ihtiyaç duymuyor.’’ Antonio Banderas

Al PACİNO (25 Nisan 1940)

Uzun süren sinema kariyeri boyunca, Hollywood'un baş aktörlerinden biri olarak görülen Al Pacino, 25 Nisan 1940'ta New York, Doğu Harlem'de dünyaya geldi. Güzel sanatlar Okulu'na giderken 17 yaşında okuldan ayrıldı ve çeşitli işlerde çalışmaya başladı. Bir yandan da oyunculuk dersleri alan Pacino, zaman zaman çıktığı gösterilerde oyunculuğunu geliştirdi. 1966 yılında ' Actors Studio ' da eğitim için hak kazandı. Daha sonra James Earl Jones ile çalıştığı The Place Creep'de rol aldı. 1967-68 tiyatro sezonunda zalim bir sokak serserisini oynadığı ' The Indian Wants the Bronx ' ile Obie Ödülleri En Iyi Erkek Oyuncu ödülünü aldı. Al Pacino'nun Broadway'de sahneye çıktığı ilk oyun ' Does the Tiger Wear a Necktie? ' dir. Her ne kadar oyun kırk gösterimden sonra kaldırıldı ise de Pacino, topluma uyum sağlayamayan bir uyuşturucu bağımlısını canlandırdığı rolüyle Tony Ödülü'nün sahibi oldu. Al Pacino'nun kariyerindeki ilk filmi, 1969 yılında çevirdiği Me, Natalie' dir. Bir sene sonra yine bir uyuşturucu bağımlısını canlandırdığı Panic in Needle Park her ne kadar başarısız bulunsa da, üstün bir performans sergileyen Al Pacino büyük övgüler aldı. Buradaki başarısıyla, yapımcılığını Paramount'un üstlendiği, Francis Ford Coppola'nın ' The Godfather ' ( Baba ) filminde Michael Carleone rolünü oynamaya hak kazandı. Böylece sinema da büyük bir oyuncu kazanmış oldu. Her daim duymaktan keyif aldığım ses tonu ve kendine has gülümsemesiyle, karşınızda AL PACINO…

70’Lİ YILLAR FİLMLERİ The Panic İn Needle Park(1971) : New York’da ki Needle parkta takılan uyuşturucu bağımlısı gençlerin hikâyesini Bobby ile Helen’ın zorlu aşkıyla anlatan film hem usta oyuncunun keşfedilmesini sağlıyor hem de muhteşem performansı ile kendine hayran bıraktırıyordu. The Godfather(1972) : İşte Al Pacino’yu yıldız yapan serinin film. Baba Mario Puzo’nun yazdığı aynı adlı

60

61


Tarihte

Tarihte

Bu Ay

Bu Ay

romanda uyarlanan Francis Ford Coppola’nın yönettiği Marlon Brando gibi dönemin ustalarının yer aldığı bir destan. Film II. Dünya Savaşı’nın bittiği yıl olan 1945’de başlar ve on yıllık dönemi kapsar. Serpico(1973): Al Pacino’nun etkileyici performansı ile ilk kez Oscar’a aday gösterildiği filmdir. Frank Serpico çocukluğundan beri polis olmak isteyen idealist bir gençtir. Polisliğe adımını attığı ilk günden itibaren kendini ahlak kuralları, saygınlık ve polislik mesleğinin çirkin iç yüzü ile karşı karşıya bulur. Dürüstlük onu mesleğinin en iyilerinden biri haline getirmesi şöyle dursun en istenmeyeni yapmaya yetecektir. The Godfather II(1974) : Devam filmi olan yapım Robert De Niro’ya Oscar kazandırmasının yanı sıra en iyi film Oscar’ını da almıştır. Al Pacino’nun Michael Carlione rolüyle don unvanını pekiştirdiği ve bu aile nereye koşuyor sorusuna cevap aranan film efsanelerin arasına adını yazdırmayı başarmıştır. Dog Day Afternoon(1975) : Gay rolündeki Al Pacino’nun sevgilisine ameliyat parası bulmak için banka soymaya kalkışmasıyla başlayan ve bir medya şovuna dönüşen 24 saatlik gerçek bir hayat hikâyesinden sinemaya uyarlanan filmidir. Bir akşamüstü başlayıp gece yarısı son bulan bir kaybediş hikâyesi. Al Pacino’yu her haliyle neden sevdiğimin gerçek bir kanıtı… Usta oyuncu ayrıca 70’lerde Scarecrow (1973), Bobby Deefield (1977), And Justice For All (1979) adlı filmleri ile de beyaz perde de boy göstermiştir.

80’Lİ YILLAR FİLMLERİ Scarface(1983) : Howard Hawks’ın ilk kez 1932’de çektiği filmdir. Fidel Castro’nun devrimimizin ruhunu beslemeye niyetleri yok diyerek sürdüğü binlerce Kübalı rejim muhalifinin ABD’ye gitmelerine izin verilir. Bunların aralarında akıl hastaları ve adi suçlular da vardır. Tony Montana da bu adi suçlulardan biridir. Ve öğrenecektir. Dünyanın ne üzerine döndüğünü… Dünya da görecektir gelmiş geçmiş en büyük suç makinesini… ‘’Eğer paran varsa gücün vardır, gücün varsa kadının…’’ ‘’Ben parmaklarınızla gösterdiğiniz kötü adamım ve aramızdaki tek fark benim sizin sahip olmak istediğiniz şeylere sahip olabilecek cesaretimin olması…’’ Gibi sözlerle kültleşmiş ve ustayı bir basamak daha yukarı çıkaran, aynı zamanda içinde 186 kere fuck kelimesi geçmesiyle bu konuda rekor kıran yapım gösterime girdiğinde çok tutulmamakla beraber sonrasında başarısını kanıtlamıştır. Üstadın 80’lerde imza attığı diğer filmleri ise Cruising(1980), Author! Author!(1982), Revolution(1985), Sea Of Love( 1989) ‘dır.

90’LI YILLAR FİLMLERİ The Godfather Part III(1990): ‘’Düşmanını hiçbir zaman küçümseme yoksa onu muhasebe edemezsin.’’

62

‘’Dostlarını kendine yakın tut, düşmanlarını daha da yakın!’’ Baba Michael Corleone artık 60 yaşını geçmiştir ve babalığı devredecek bir varis aramaktadır. Bu sırada yıllardır başarmak istediği şey, aileyi bir suç örgütü konumundan çıkartıp yasal iş yapan bir aile haline getirme projesini yeniden ele almaktadır. Bunun için dindar kılığına bürünüp vatikanın sahibi olduğu bir şirkete ortak olmak istemektedir. Bunun için kardinal Labirtoni'ye 600 milyon dolar rüşvet vermiştir. Onlar da bu parayı alıp üstüne yatmışlardır ve bu durum Corleone ailesini tam anlamıyla tekrar savaşa sürükler. Üçlemenin son ayağı olan bu film aynı zamanda yıldızlar karması gibidir ve baba serisinin en kısa filmi(sadece 163 dakika) olma özelliğini taşır. Filmin büyük bölümü sıkıcı bulunması ve serinin tekrarı olma özelliğinden kurtulamamasının yanında son yarım saati Coppola’nın dehasını konuşturmasıyla müthiş bir sona imza atar. Film efsaneye yakışır şekilde bitmiştir. Frankie And Johnny(1991): Al Pacino ve Michella Pfeiffer'ın Scarface'den sonra, ikinci kez bir araya geldikleri, hapisten yeni çıkmış aşçı ve kimseye güveni kalmamış garson kız arasındaki aşkı anlatan, Nathan Lane ve diğer oyuncularla sevimlilik kazanmış, hoş, oyuncuları için izlenesi filmidir. Scent Of A Woman(1992): ‘’Şimdi işte hayatımın sonuna geldim. Fakat ömrüm boyunca hangi yolun doğru olduğunu adım gibi biliyordum. Hiç istinasız hepsini! Evet, bildim ama hiçbir zaman gitmedim. Nedenini biliyor musunuz? Çünkü çok zordu.’’ Frank Slade Aynı adlı 1974 yapımı İtalyan filminden tekrar çeviri olan yapım Al Pacino’ya hak ettiği ve birçok kereler aday gösterildiği Oscar’ı ve altın küreyi alma şansı vermesi itibariyle özel bir filmdir. Ustanın rengârenk performansı film boyunca izleyen herkesi büyülemiştir. Filmin unutulmayacak repliklerinden biri de şudur: ‘’Bana bir John Daniels söyle! -Sanırım o Jack olacaktı. -Kaç senelik arkadaşımın ismini bana mı öğretiyorsun?’’ Filmin konusu ise şöyledir. Charlie özel bir kolejde burslu okuyan bir öğrencidir ve para kazanmak için Amerikan ordusundan emekli kör bir adama bakmayı kabul eder. Fakat Frank Slade onun beklediği gibi bakıma ihtiyacı olan bir kör değildir. Carlito’s Way( 1993): Carlito işlediği suçların cezasını çektikten sonra, avukat arkadaşının da yardımıyla hapishaneden çıkar. Artık kendine yeni bir yol çizmek istemektedir. Fakat kendisi uzak durmak istese de bela gelir ve kendisini bulur. Bu beladan edindiği küçük sermayeyi artırarak geleceğini kurmak istemektedir. Artık tek bir amacı vardır: Biraz para biriktirip araba işine girmek. Fakat avukat arkadaşı Carlito'yu kirli bir işe bulaştırır. Carlito’nun bu işten sıyrılması oldukça zor olacaktır, hatta sıyrılamayacaktır ve hazin son kendisini beklemektedir. Mafya filmlerinin en önemlilerinden sayılan Carlito'nun Yolu, Brian De Palma'nın imzasını taşıyan muhteşem bir filmdir. Yönetmen, Scarface gibi bu filmde de, mafyanın iç işleyişini, kurallarını çok sarih bir biçimde ortaya koymaktadır. Heat(1995): Suçluların ve onun peşindeki polislerin hayatları kaybettikleri, vazgeçtikleri ve geçemedikleri ile ilgili başarılı bir yapım. Al Pacino ve Robert De Niro’nun başrolleri paylaştığı bu yapımın en ilginç yanı ise iki ustanın film çekimleri boyunca hiç yan yana gelmemeleridir. Looking For Richard(1996): Efsanevi oyuncu Al Pacino bu kez yönetmen, senarist ve oyuncu olarak karşımıza çıkıyor. Shakespeare’in III. Richard'ının yeni bir versiyonu söz konusu. Bir tiyatro grubu, oyunu sahneye koyarken metnin gücünü ve günümüzdeki uzantılarını tartışıyor. Klasik anlatım kalıplarının

63


Tarihte

Tarihte

Bu Ay

Bu Ay

dışına çıkan bu ilginç filmde Winona Ryder, Alec Baldwin gibi Angloamerikan gençliğin idolleri de mevcut. Shakespeare adaleti Al Pacino ise hayran olduğu Shakespeare’i arıyor. Donnie Bransco(1997): Kadife koltuklar, ağızlarından eksilmeyen purolar, karanlık yerlerde verilen korkunç kararlar ve her şeyin üstünde gelen erkeklik onuru... Şiddet her yerde kol gezer ama buna rağmen operaya gidecek zamanı bulurlar. Küfür ve sevginin at başı gittiği mükellef yemekler ise artısı... Ve en önemlisi de kara para... Hollywood bize uzaydaki mücadeleden, at üstündeki savaşlardan ve tek başına koca gökdelenleri kurtarmaya çabalayan kahramanlardan da bahseder ama gangster filmlerinin yeri ayrıdır. Sanki büyürüz ve onlar zamanla birlikte yanımızda. Donnie Brasco, işte bizi tekrar bu atmosfere taşıyor. Üstelik filmin konusu gerçek bir hikâyeden alınma. 1978'de geçen filmde, bir FBI ajanı olan Joe Pistone'nin mafyayı nasıl yenilgiye uğrattığı anlatılıyor. Altı yıl boyunca mücevher hırsızı Donnie Bransco olarak hayatını sürdüren Piston, zamanla kendi rolüne inanmaya başlıyor, Mafya babasıyla yakalanıyor ve mafyadan çıkıp arkadaşını ele vermesi gerekeceği, hatta daha kötüsü, belki vurması gerekeceği günü düşünmeye ve ecel terleri dökmeye başlıyor. Usta ve Jonny Deep’den muhteşem performanslar eşliğinde. The Devil’s Advocate(1997): Hiç kaybetmeyen bir avukat ve tapılası bir şeytan… Film hırslar ve unutulanlar üzerine kurulu kibrin en büyük günah olması mantığından yola çıkan bir Al Pacino klasiği… Ustanın 90’lara damgasını vuran diğer filmleri ise; Glengarry Glen Ross(1992), Two Bits(1995), City Hall(1996), The Insider(1999) ve Any Given Sunday(1999)…

yapımlardandır. Rahat oyunculukları ile dikkat çeken ikili çekimler sırasında çok eğlendiklerini yaptıkları röportajlarında da gülümseyen yüzleri ile belirtmişlerdir. You Don’t Know Jack(2010): Ötenazi ve kararlar üzerine etkileyici bir yapım. Usta performansı ile yine ekranı dolduruyor. Al Pacino’nun 2000’li yıllarda çektiği diğer filmleri ise şunlar olmuştur: Chinese Coffee(2000), The Recruit(2003), Gigli(2003), Two For The Money(2005), 88 Mınutes(2006), Torch(2006), Ocean’s Thirteen(2007), Rififi(2007)… Al Pacino güzelim gülümsemesi, karizması ve oyunculuğuna kattığı hayatı ile bugün gelmiş geçmiş en iyi oyuncu olma unvanını koruyor. Çölde tek başına bir kamerayla kalsa da yine de bize keyif verecek bir performans sergilemekten geri durmayacağına inandığım bu adam beyaz perdenin en büyük isimlerinden biri. Onu seyretmek, hayatın çeşitli katmanlarına evimizin ya da sinema salonlarının konforunda inme şansı tanıdı bize bugüne kadar. İki kez hayat boyu başarı ödülü alması da bunun bir kanıtı olsa gerek. Ağzından pek eksik etmediği çikleti ve muhteşem ışığıyla o bir idol. Çok yaşa Al Pacino… İyi ki varsın.

2000’Lİ YILLAR FİLMLERİ Insomnia(2002): Dedektif Durmer bir cinayeti araştırmak üzere Alaska’ya gelir. Aklında bir kişi vardır fakat delil bulamadığı için onu izlemeye başlar. Lakin baş edemediği bir sıkıntısı vardır. Insomnia adlı bir uyku hastalığı. Bu sırada yanlışlıkla kendi yardımcısını öldüren Durmer’ın artık kendisi de bir katildir. Yönetmenliğini Christopher Nolan’ın üstlandiği yapım Robin Williams ve Al Pacino’nun göz dolduran performansları ile akılda kalıcı bir yapım olmuştur. S1m0ne(2002): S1m0ne, Asıl anlamı "simulation one"(1. simulasyon) olan, başrolünde Al Pacino'nun oynadığı Amerikan yapımı film. Filmde hayatının son zamanlarında dikiş tutturamayan bir yönetmenin imdadına yetişen bir simülasyon ve ardından gelen başarı anlatılmaktadır. Görmek inanmaktır. People I Know(2002): Ustanın hayatı tamamen dağılmış bir halkla ilişkiler uzmanını canlandırdığı ve rolünün hakkını sonuna kadar verdiği etkileyici bir yapım. Her ne kadar yönetmen verilmek istenen mesajı tam yansıtamamış olsa da Al Pacino performansı ile arayı kapatmayı başarıyor. Angels In America(2003): Eşcinselliğin, Aids’in, dinin ve politikanın mitsizim ile karıştırılarak anlatıldığı ve oyuncunun mükemmel performansı ile nefes alan olağanüstü bir mini dizi. Seyredilmesi tavsiye edilir. The Merchant Of Venice(2004): Oyunu ilk kez okuduğumda Shylock karakterini kesinlikle Al Pacino oynamalı diye hayallere daldığım günlerim hatırımdadır. Bundan bir zaman sonra Al Pacino yine Shakespeare’e olan hayranlığının ve tiyatro günlerinin anısına Shylock rolüyle karşımıza çıkıp harika bir oyunculuk sergilemiştir. En başarılı Shakespeare uyarlamalarından biri olarak beyazperde tarihine adını yazdıran yapımın yönetmen koltuğunda Michael Redford oturmaktadır. Al Pacino’ya bu filmde Jeremy Irons’da başarı ile eşlik etmiştir. Eğer beni seviyorsan hangi sandıktayım bileceksin! Righteous Kill(2008): Film her ne kadar başarılı bulunmayıp usta oyuncuların eleştiri oklarına hedef olmasına sebep olsa da Al Pacino ve Robert De Niro’yu aynı kadrajda görmek için izlemeye değer

64

65


Film Kritik

Film Kritik

Scarface (1983) ‘’Hayatımda hak etmediği sürece kimseye kelek atmadım. Anladın mı? Bu dünyada sahip olduğum tek şey cesaretim ve verdiğim sözler. Kimse içinde sözümden dönmem!’’ Scarface 1983 mahsulü Brian De Palma’nın efsanevi filmidir. Yılların bu yapımdan hiçbir şey eksiltmemesini Brian De Palma’nın gerçeği ve adaleti arama açlığına borçluyuz diyerek başlayabiliriz sözlerimize. Yapım, para hırsını, her ne kadar insan hakları ve eşitlik lafları döne dursa da yukarıdakiler ve aşağıdakiler ayrımını ve tabi ki iktidar olma yarışını hakkıyla ve açıkça anlatır. Hatta anlatmakla kalmaz Tony Montana’nın silahından çıkan kurşunlar aracılığıyla kalbinize saplar. Bugün bile değişmeyen gerçeği De Palma bu filmiyle seyircinin hafızasına kazır. Ve seyirci hayatın bu gerçekliğiyle yüz yüze geldiği her anda Tony Montana’nın sesiyle silkelenir ve hatırlar. ‘’Kimse sana özgürlük veremez. Kimse sana eşitlik veya adalet veya başka bir şey veremez. Eğer adamsan, sen kendin alırsın!’’ Film, Fidel Castro’nun devrim günlerinde başlar. ‘’Devrimin ruhundan anlamıyorlar! Onları istemiyoruz’’ dediği 120 bin Kübalıya ülkeyi terk edip ABD’ye gitmek için izin verilir. Bu 120 bin kişinin içinde Tony Montana’da vardır. Tony, özgürlükler ülkesine geldiğinde hayatın hiç de hayal ettiği gibi gitmediğini anlar. Ve görür ki güç her şey demektir. Nasıl geldiğiyle ise kimse ilgilenmiyordur. ‘’Bu ülkeye ilk geldiğinde önce para kazanmak zorundasın. Paran varsa gücün vardır. Gücün varsa kadının…’’ Montana bu düsturla yola çıkar. O bu dünyayı ve içindeki her şeyi istiyordur. Ve elde eder de! Senaryosunu Oliver Stone’un kaleme aldığı yapım gösterime girdiği ilk günden bugüne kadar 170 dakikalık bir hayat dersi niteliğinde. Oyuncu koltuğunda Tony Montana’yı ve filmi sırtlayıp yapımın bir efsaneye dönüşmesine en büyük katkıyı sağlayan Al Pacino ve

66

ona tüm güzelliği ve ışığıyla eşlik eden Michelle Pfeiffer ve Steven Bauver’i görüyoruz. Filmin müziklerini ise Giorgio Moreder yapmış. ‘’Ben her zaman doğruyu söylerim, yalan söylerken bile!’’ Hayat adaletli değil. Sebebi ise insanlar ve onların sınır tanımayan kazanma hırsları. Bize paranın araç değil de amaç olduğunu söyledikleri ve bunu bize benimsettikleri gün kaybettik özgürlüğümüzü. Aslında mahkûmiyetimiz ve köleliğimiz bu noktada başladı. Scarface bunu en çarpıcı dille anlatan yapımlardan biri. Seyretmediyseniz demek bana pek de doğru gelmiyor bu yüzden ben, bir daha seyredin demek istiyorum. Seyredin ve görmeye çalışın o yaralı yüzden yansıyan kendi yaralarınızı… Efendim geldik yine bir ayın daha sonuna ve kapanış sözüyle bitirelim istedik. Sevgiler, saygılar bizden size… ‘’Çok söyleyen hâkimdense, çok iş gören amire ihtiyacımız vardır.’’ Hz. Osman(Osman bin Affan) Melahat YILMAZ www.otekisinema.com

67


Öykü

Eşyalar Ağzımda aynı tatla uyandım. Kaç haftadır böyle bu? Mayhoş, buruk… Akşamdan kalma gibi değil, ya da akşam yenen bir yemekten. Metalik bir tat dolanıyor dilimin üzerinde. Dişlerimin ağzıma gömüldüğü yerden gelen, tanıdık ve huzursuz eden bir tat. Tam seçemedim ne olduğunu. Yatağımda doğruldum, sırtımı başlığa yasladım. Hava tam aydınlık değil, renkler tam olarak ayırt edilemiyor. Bitişikteki komodinin üzerindeki fotoğrafta gülümseyen birisinin dişleri seçiliyor ancak. Kalkayım artık. Alarmı kapattım; ben yokken çalıp komşuyu deli etmesin. Her zaman yaptıklarımı yaptım; sağ tarafıma dönüp ayaklarımı saldım aşağı. Terlikleri arandım, bulamadım. Çıplak ayaklarımla gezindim odada. Önce pantolonumu, tişörtümü buldum, el yordamıyla. Sonra da çoraplarımı. Ayakkabılarım... Onlar nerede? Neyse, kapının önündekilerden kıyafetime uydururum bir tane. Alacakaranlıkta ilerlemek zor. Eşyaları çarpıp devirmemek için azami gayret gösterdim. Eşyalar bulundukları yerde masum masum bekleşiyorlardı. Yüzlerine baktım, sessizlikten başka masum gelen bir tarafları yok. O da hiçbir şeyi ispatlamaz. Sustukları için suçsuz değiller, haklı değiller. Konuşsunlar, haklıhaksız ortaya çıksın. Yine de devirmemeli eşyaları, sessiz doğaları yüzünden -şu an için- nefret etmemeli onlardan. Hem komşuyu uyandırmama gayretim de var. Mesela şu ikili koltuk… Neler görmüştür neler? Ne kötü insanlara hizmetkârlık yapmıştır. Ne çok ikiyüzlüyü, yalancıyı, hırsızı, tecavüzcüyü, sübyancıyı, katili -evet belki de- taşımıştır sırtında. Şimdi baktığım zaman sıradan bir koltuk işte. Yanına yaklaştım, karanlıkta kıvrımları belli belirsiz. Kaldırdım kolumu, kolçaklarından birisini kopartmak ister gibi vurdum. Eşyanın masumluğu bozuldu, ses çıktı, tam da eşyaya yakışan anlamsız bir ses. İnler gibi, değil gibi. Yumruğumu çözdüm, yakından baktım elime. Koltuk ıslak… Gözlerimden aşağı süzülen damlaları sildim. Koltuğa bir yumruk, bir yumruk daha attım. Bir elim iyice ağrıyınca, diğeriyle vurdum. Koltuk ıslak, yumruklarım ıslak... Bir yandan da sessiz sessiz ağlamaya devam ettim. Sadece eşyanın iniltisi ve burun çekmelerim var alacakaranlıkta. Başka ses çıkarmamalıyım, tüm mahalle uyuyor bu saatte, komşu da. Yalnız eşyalar hariç. Onlar uyumazlar, şu an da uyumuyorlar. İzliyor, dinliyor, biriktiriyorlar. Zamanı gelince susmak için, susup anlatmamak için. Onların istediği, insanı çıldırtmak. Ağızlarından bir kelime alabilmek için yalvartmak. Bütün bunlar neden oldu, neden buradayız, cevapları bilseler de anlatmamak! Aynı şu sehpa gibi kaskatı durmak onların işi. Sehpanın da alacağı var benden. Tam onun da hakkından gelecekken, aklım kalbime hâkim geldi. Daha narin yapılıydı bu sehpa, vurunca kırılırdı. Çıkacak sesi düşününce vazgeçtim yumruklamaktan. Onun yerine pantolonumun cebinden bıçağımı çıkarttım. Bıçakla çizdim sırtını. Çizdikçe çizdim. Sehpanın ağaç olduğu günlerden kalma bir sahne nakşettim sırtına. Birçok ağaç ve aralarından akan bir dere, derenin yanı başında bir piknik masası, masada yemek yiyen dört kişi. Mutlu bir anı resmettim. Birilerinin mutluluğu, başka birilerinin mutsuzluğu olmak zorunda mıydı? Gözlerimi tişörtümün kollarına sildim tekrar. Sehpa da mutluydu resimde, çünkü hala ağaçtı ve ağaçlar konuşurdu. Eşyalar konuşmaz! Sapladım sırtına bıçağımı! Yine bilindik inilti çıktı sadece… Bıçağımı pantolonuma silerek temizleyip cebime koydum. Adım adım, dikkatli bir şekilde ilerlemeye devam ettim. Ayakkabılarım neredeydi gerçekten? Dün geceyi hatırlamaya çalıştım. İlk başta bir şey

68

69


Öykü

Öykü

gelmedi aklıma. İçki mi içmiştim acaba? En azından baş ağrısı olması gerekir, böyle hatırlayamayacak kadar içtiysem. Esrar, hap, başka bir uyuşturucu mu? Kollarımı kontrol ettim. Acıyan, şişen bir yer yok. Şırınga deliği ya da sondanın sıktığına dair bir emare de yok. Uyuşturucu aldığımı hatırlamıyorsam, aldıysam dahi başka bir şeyin etkisi altında almış olmalıyım en azından. İlk hatırladığım neydi? Zihnim bulanık. Geçen hafta yaptığım bir alışveriş geldi aklıma. Bu bıçağı almıştım kendime. Alıp eve getirmiş, bütün günümü onunla oynayarak geçirmiştim. Bir zaman sonra iyice ustalaşmıştım onu kullanmada. Bıçakla beraber başka şeyler de almıştım; ip, çekiç, boy boy çiviler, çeşitli ebatta mengeneler... İnşaat malzemeleri geldi aklıma. Az önce yumrukladığım koltuğa oturdum. Ah! İşte aldığım çiviler, onları buldum. Çekiç de koltuğun altından bana bakıyor. Şimdi canlanıyor bir şeyler; geçen hafta, ondan öncesi, ondan çok öncesi ve ondan sonrası. Konuşmalarım, tartışmalarım canlanıyor, haklılığım canlanıyor. Mutluluk, pencereden gelen serin bir esinti oluyor. Bir an ferahlatıyor. Sonra geldiği hızla kaybolup gidiyor. Önce yakan bir gerçek, paramparça eden hatıralar ve bunların tortusu olan saf bir nefret kalıyor geriye. Bu gözleri kör eden his, aklın sesinin kalbe ulaşmasını engelleyen bir duvar oluyor. Bir zaman sonra aklı galebe çalıyor kalp, akla egemen oluyor. Böylece kin ve nefret yeniden yoğuruyor hafızayı. Onu kuvvetlendiriyor, zihni açıyor, ataletten kurtarıyor. En azından geçen haftaya kadar bende etkileri bunlardı. Son bir haftanın bölük pörçük olmasının nedeni, belki de aklımın ve vicdanımın çatışmasıydı, hala... Ama artık olan oldu. Zihnim berraklaştı yeniden. Belki de yeniden doğdum kendimde. Bunu anlayabiliyordum. Dönülmez noktayı çoktan geçmiş birisi olarak sonuna kadar gitmeliydim. Oturduğum koltuğa baktım yeniden, bir ayağı aksıyordu sanki. Çivilersem yere, bu sorunu çözerim sanırım. Ama ya komşu? Vazgeçtim. “Şu komşuyu düşündüğüm kadar kendimi düşünseydim ya” dedim kendi kendime. Sonra gülümsedim ve tamamladım: “Düşünüyorum ya oğlum, tam da şu anda gereğini yapıyorum. ” Hava usul usul aydınlanıyor, yine de renkler hala eksik. Eşyaların ayrıntıları, özellikle renkleri olmayınca daha bir hoş görünüyorlar gözüme. Renkleri kendilerinin önüne geçenler var çünkü. Eşyanın ruhunu gizliyor rengi. Ambalajlıyor, aldatıyor. Ben aldatılmayı sevmem. Neyim var neyim yoksa elimden alınması deli eder beni, kontrolümü yitirebilirim. Eşya beni aldatıyor, ben ahşabım diyor mesela. Halbuki demirden yapılmış. Üzerine ince bir işçilikle, sanki ağaçmışçasına budaklar, halkalar kondurmuşlar. Önce dokunuyorum bu izlere, sonra garipliği fark ediyorum; parmaklarımı büküp eklem yerleriyle tıklatıyorum yüzeyine. Donuk, metalik bir ses geliyor vurduğum yerden. Veya bir başka eşya metalik gri yüzeyi ile sağlamlık dersi veriyor, ayaklarının üzerinde. Birçok parçadan oluşmuş sanki. Bu parçalar birbirine perçinlenmiş gibi, hatta bazı parçalarının üzerinde vida şekilli kabarıklıklar var. Pürüzsüz yüzeyli, çapaklarından arındırılmış… İşte güvenebileceğim bir eşya diye düşünürken, aslında melaminden ya da mikadan yapılmış olduğu ortaya çıkıyor. Sahtekar bir dünyanın sahtekâr nesneleri! Yumruklarımı sıkıyorum, dişlerim gıcırdıyor. Ağzım buruluyor yeniden. Evin içinde güvenebileceğim bir eşya aradı gözlerim. Ve tam karşımda salon saatini gördüm. Neredeyse iki metre boyunda, saat kadranı ise üst tarafındaydı. Kadranın altında camlı bir bölme içinde sarkacı bulunuyordu. Muhtemeldir ki saat başlarını haber veren gürültülü bir sistemi de vardı. Şimdiyse durmuş görünüyordu; sarkacı hareketsizdi. Bu haliyle de güvenilir midir? Halbuki saat, güvenilir bir nesne olarak addedilir. Modern çağın gerektirdiği ne varsa saat kavramının içerisindedir: Tamlık ve kesinlik... Mutlak olan, doğru olan O'dur. Yanılmaz bir gerçekliği yaşar. İşleyişinde ilahi bir taraf yoktur, bu dünyanın bilgisi onu anlamaya, işletmeye yeterlidir. Üstelik bir tarafa doğru sürekli devinmesi, ilerlemeci bir anlayışa da uygundur.

Evet, bu salon saati günümüz dünyasının, modern insanın ve bu evin en çok güvendiği eşya gibi duruyordu. Benimse ne bu dünyaya, ne bu insana, ne de bu eve güvenim var. Bana tek anımsattığı acı yokluk. Elimden aldıklarını hiçbir zaman yerine koyamayacağım, bunu biliyorum. Bu saati de o yüzden bozdum zaten. Eve ilk girdiğim an, parçalamam gereken asıl eşyayı gözüme kestirmiştim. Sehpanın sırtındaki dört kişilik masanın mutluluğunu yok etmek istemem de bu yüzden. Benden aldıklarını geri alamasam da, nefretimin aklıma hükmetmesine izin verdim. Bu sayede bir anlık da olsa huzur bulabileceğime inandım. Şimdi hava usul usul aydınlanıyor, eşya rengine kavuşuyor. Bir tek farkla. Kendi renklerine, aldatıcı, göz boyayıcı renklerine değil. Ben onlar için hangi renge karar verdiysem ona bürünüyorlar. Geçmişi düşündükçe, bürünmeleri gereken, hakları olan tek bir renk var benim paletimde: Kan kırmızı!

70

71

-oKoltuğun üzerinden hala kan sızıyor. Saatin ayaklarının çivilendiği yerde minik bir kan gölü oluşmuş. Sehpada bıçağımın açtığı yara kapanacak gibi değil. Kestiğim yere bakılırsa kan durmayacak, akan kan pıhtılaşmayacak. -oKemiklerini itinayla kırarak iplerle bağladığım, sabit durabilsinler diye yerlere çivilediğim ev sahiplerini olduğu gibi bıraktım. Onlardan bir oturma grubu yapmış olmanın kıvancı taşıyor içimden. Hala hayatta olmaları da müthiş! Nalburdan çıkışta uğradığım eczaneden aldıklarım işe yaradı demektir. Kaba saba, incelik ve itinadan yoksun bir şekilde diktiğim yaralarıyla ömürlerini birkaç saat uzattım. Belki de bu yeni eşyalarıma konuşmama izni verdim; onlar konuşmaya, bağırıp çırpınmaya bu kadar hevesli olsalar da… Hala sesler geliyor yeni eşyalarımdan. İnliyorlar sanırım. Ağızları tıkalı olduğu için sadece inliyorlar. İşe giriştiğim zaman bağırıyorlardı muhtemelen. Ben bunları duymaya zaten hazırdım. Kapının yanındaki dolaptan bir ayakkabı uydurdum kendime. Nereden geldiyse, neşeli bir şarkı dilimin ucuna kadar geldi. Tuttum kendimi. Sessizlik benim için çok önemliydi; komşuyu uyandırmamalıydım. Çünkü masadaki dördüncü kişi... Komşuydu. Öykü: Mustafa UÇAR

İllüstrasyon: İlker YATI


72

73


Sinema

Sinemanın Ağustos 2012 Kayıpları 2012 yazını sinema dünyası açısından kayıplarla dolu bir dönem olarak geçirdik. Hem kendi sinemamızdan hem de dünya sinemasından pek çok ismi öte tarafa yolcu ettik. Bu sayımızda Ağustos ayında hayata veda eden dört farklı sinemacıyı anmak istedik. Metin Erksan

Son yıllarda Türk sineması ile ilgili yapılan anketlerden sinemamızın en iyi filmleri sıralandığı zaman ortak olarak gördüğümüz, çoğunlukla da üst sıralarda gördüğümüz bir film var: Sevmek Zamanı. İşte bu çok başarılı, belki de zamanının ötesinde olan filmin yönetmeni ve senaryo yazarı Metin Erksan’ı 4 Ağustos 2012’de kaybettik. 1929’da Çanakkale’de doğan sinemacı, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi bölümünü bitirmişti. Daha üniversite yıllarında sinemayla ilgilenmeye başlayan Erksan, bu yıllarda sinema ile ilgili yazılar yazıyordu. 1950 yılında ilk senaryosunu yazarak sinema dünyasına giriş yapan Erksan çok kısa bir süre sonra ilk yönetmenlik denemesini de gerçekleştirecekti. 1952 yılında çektiği Karanlık Dünya filmi, senaryosu Bedri Rahmi Eyüpoğlu’na ait olan, Aşık Veysel’in hayatını anlatan nitelikli bir yapımdı. Daha bu ilk filminde Erksan’ın başı sansür kurulu ile derde girdi. Sansür kurulu önce filmin adına takılır. Dünya’nın karanlık olamayacağına hükmeden kurul, filmin

74

75


Sinema

Sinema

isminin değişmesini ister. Bu nedenle filmin adı Aşık Veysel’in Hayatı olarak değiştirilir. Daha sonra buğday tarlalarında çekilen bir sahnede başakların cılız ve kısa görünmesi nedeniyle toprakların bereketsiz gösterildiğini söyleyen sansür kurulu ülkemiz tarlalarının bereketsiz olamayacağını söyleyerek bu sahneleri filmden çıkartır. İşin komik tarafı bu sahnelerin yerine Amerika’da çekilmiş kimi tarla görüntülerinin konulmuş olmasıdır. Daha ilk filminde sansürle boğuşan Erksan dönemin pek çok sinemacısı gibi diğer filmlerinde de sansür çilesini çekmeye devam edecektir. 1960’lara kadar tam anlamıyla istediği filmleri çekemez Erksan. Yine de edebiyatımızın önemli isimleri ile çalışmaya ya da onlardan uyarlamalar yapmaya devam eder. Bu dönemde çektiği Cingöz Recai, bir Peyami Safa, Yolpalas Cinayeti ise bir Halide Edip Adıvar uyarlamasıdır. Şoför Nebahat ise Atilla İlhan’ın bir hikâyesinden uyarlamadır, üstelik senaryosunu da Erksan ile beraber Atıf Yılmaz yazmıştır. Bu dönemde Erksan çeşitli belgesel filmler de çeker. 60’lara geldiğimizde ise Erksan en verimli dönemine girer. Ayhan Işık ve Türkan Şoray’ın başrolünde olduğu Acı Hayat, son derece iyi bir aşk filmidir. Hemen arkasından gelen, Fakir Baykurt’un önemli romanından Erksan’ın başarıyla uyarladığı Yılanların Öcü gelir. Köy yaşamını olanca gerçekliğiyle anlatan film Erksan’ın önünde çok başarılı bir kariyer olacağının ilk göstergelerinden biridir. 2 yıl sonra ise bu filmde beraber çalıştığı Erol Taş ile yeni bir filme girişir Erksan. Bu sefer bir Necati Cumali öyküsünden uyarlanan Susuz Yaz filminde sadece sinemamıza gencecik bir Hülya Koçyiğit hediye etmekle kalmaz, Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı kazanır. Bu film, uzunca bir süre uluslararası film festivallerinde en büyük ödülü alan filmimiz olarak kalır. Zaten ikinci Altın Ayı ödülümüz de ancak 2010 yılında Bal filmi ile gelecektir. Yılanların Öcü ve Susuz Yaz ile köy hayatını başarılı bir şekilde anlattığını gösteren Erksan bu filmlerin hemen arkasından İstanbul’da geçen stilize bir suç ve aksiyon filmi ile karşımıza çıkar. Suçlular Aramızda adlı film bugün için bile şaşırtıcı sayılabilecek sahneler içerir. Erksan bu filmden sonra kendi başyapıtını, belki de Türk sinemasının en iyi filmini çeker. Başta da sözünü ettiğimiz gibi bu film Sevmek Zamanı’dır. Bu filmde bir kadının kendisine değil resmine âşık olan bir adamın hikâyesini getirir karşımıza Erksan. Çoğunlukla başarılı yazarlardan uyarlamalar yapan Erksan bu kez tümüyle kendisine ait bir senaryo ile çıkar karşımıza. Film hem görsel hem tema açısından son derece dolu, farklı okumalara açık ve zamanının ötesinde bir filmdir. Bir ucu tasavvufa dayanan film, bir yanıyla da modern sinema ile (mesela Antonioni filmleri ile) akrabalıklar içermektedir. 1968 yılında Erksan kamerasını bir kez daha kırsal kesime döndürür. Susuz Yaz’ın temalarından biri olan kırsal kesimde kadının yerine bir bakış daha atan Erksan, Kuyu filmi ile yine stilize bir işe imza atarak sinemamızın önemli eserlerinden birini daha ortaya koyar. Bu tarihten sonra Erksan, sinemamızın o yıllardaki durumunun da getirdiği baskıyla daha ticari yapımlara yönelir ve bir Erksan imzasından bahsetmemizin güç olduğu filmler ortaya çıkarır. Bu dönemde çektiği The Exorcist uyarlaması olan Şeytan filmi bugün kült filmlerimiz arasında yer almaktadır. Kendisinin de çektiği filmlerden çok memnun olmadığı bu dönemde o günlerde yenilikçi işler yapma peşindeki TRT için çektiği çağdaş Türk yazarlarının hikâyelerinden uyarlanan orta metraj diyebileceğimiz televizyon filmleri Erksan’ın yüzakı işlerinden biri olur. 1977 yılı geldiğinde ise Shakespeare’in ünlü oyunu Hamlet’e kendi yorumunu katar. Kadın Hamlet filminde adından da anlaşılabileceği gibi Hamlet’i kadın bir kahraman haline getirir ve Fatma Girik’e oynatır. Filmin diğer erdemleri bir yana sırf bu fikir bile bu filmin sinema tarihine geçmesi için yeterlidir aslında. Ne yazık ki sinemada asıl içine sinen işlerden iyi geri dönüşler alamayan Erksan birkaç film ve televizyon işinden sonra kamera arkasına veda eder. Aslında sinemadan hiç uzaklaşmaz, yazıp çizmeye, sinema üzerine ders vermeye ve teoriler üretmeye devam eder ama hayatının son 30 yıllık döneminde yeni

bir film çekmez. Sinemamızın hem teknik hem içerik olarak geliştiği bu yıllarda Erksan’ın sinemaya dönüşü belki de bize yeni başyapıtlar kazandıracaktı ama olmadı. Erksan ile ilgili olarak son bir not olarak ev sinemasında çok az filmini bulabildiğimizi belirtmemiz gerek. Yurtdışında bu çapta bir sinemacının her filmi defalarca farklı versiyonlarla piyasaya çıkarken bizim Erksan’ın ancak birkaç filmini koleksiyonumuza katabilmemiz üzücü. Erksan’ı saygıyla anarken filmlerini ona yakışır bir kalitede ev sineması formatlarında görmek istediğimizi belirtelim.

76

77

Müşfik Kenter Kaderin garip bir cilvesiyle henüz Erksan’ın kaybına alışmaya çalışırken onun en önemli filmi Sevmek Zamanı’nın başrol oyuncusu Müşfik Kenter’in yoğun bakımda olduğu haberlerini duymaya başladık, birkaç gün sonra ne yazık ki onu da kaybettiğimiz haberi geldi. Yaklaşık 20 filmde ve çeşitli televizyon dizilerinde oynamış olmasına rağmen Müşfik Kenter elbette ki öncelikle iyi bir tiyatro oyuncusu idi. Hayatını tiyatroya adamış olan bu büyük oyuncu, hiç tartışmasız Türk tiyatrosunun en büyük isimlerinden biriydi ve başka bir ülkede ya da başka bir dönemde dünyaya gelmiş olsa dünya çapında tanınan bir isim olabilirdi. 1932 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Kenter, Ankara Devlet Tiyatrosu’nun çocuk bölümünde tiyatroya başladıktan sonra Ankara Devlet Konservatuarı’na devam etti ve henüz öğrenciyken oyunculuk gücü ile dikkat çekti ve yine Ankara Devlet Tiyatro’sunda çalıştı. Bir süre sonra İstanbul’a gidip Muhsin Ertuğrul ile çalışmaya başlayan Kenter, 1960’ların başında hayatında yepyeni bir döneme girerek ablası Yıldız Kenter ile birlikte Kent Oyuncuları’nı kurdu (elbette kurucular arasında Şükran Güngör, Kamuran Yüce’nin de adını anmalıyız). 50. yılını deviren Kent Oyuncuları, bu 50 yıl içinde onlarca başarılı oyuna imza attı ve bunların önemli bir kısmında Müşfik Kenter de rol aldı. 1981 yılından beri sahnelediği Bir Garip Orhan Veli oyunu 30 yıldan uzun bir süre tiyatronun programında yer alan, kendi alanında iz bırakan bir oyun oldu. Müşfik Kenter’i sahnede izlemek bir keyifti. Belli ki hayatındaki önceliği de bu alana vermişti ve bu nedenle sinema ya da televizyonda tiyatrodaki kadar çarpıcı bir kariyeri olmamıştı. Yine de daha önce


Sinema

Sinema

de bahsettiğimiz gibi Sevmek Zamanı’nda oynaması bile onu sinema tarihimize geçirmeye yetmişti. Son derece karizmatik bir sesi olan Kenter bu sesini seslendirme için de kullanmıştı ve 70’ler ve 80’lerde çocuk olanlar belki de onu ilk kez Tırmık ve Alf’in sesleri olarak tanımışlardı. Büyük bir sanatçı olmanın yanında son derece beyefendi bir insan olarak dikkat çeken Müşfik Kenter’in aramızdan ayrılışı yeri doldurulamayacak bir kayıp olarak içimize işledi ve saygıyla andığımız bir başka isim oldu.

ne şekilde yaptığını göstermek zorunda kalır ve Fulci’yi iki yıl hapis cezasından kurtarır. Yılın 1971 olduğunu ve ortada bugünkü gibi bilgisayarda yapılan özel efektlerin olmadığını hatırlatalım. Rambaldi’nin Amerika’ya geçişi Andy Warhol’un yapımcılığını üstlendiği Flesh for Frankenstein ve Blood for Dracula filmleri ile olsa da asıl büyük bütçeli filmlere geçişi yukarda da adını andığımız King Kong ile gerçekleşir. E.T. ve Alien filmleri dışında bu dönemde Rambaldi’nin çalıştığı filmler arasında Spielberg’in Close Encounters of the Third Kind, David Lynch’in Dune filmi ile Conan the Destroyer filmi de yer alır. Bu başarılı kariyer ne yazık ki 1988’den sonra devam etmemiştir.

Tony Scott

Ağustos ayında kaybettiğimiz önemli bir sinema sanatçısı da Carlo Rambaldi idi. Adını pek çok kişinin bilmediği Rambaldi’nin çalışmalarına sinemayla çok yakından ilgilenmeyen isimler bile aşinaydı aslında. Bu önemli özel efekt sanatçısının E.T.’nin tasarımcısı olduğunu, Alien’ın kafa bölümünün efektlerini tasarladığını ve 1976 yapımı King Kong filminin efektlerinin arkasındaki isimlerden biri olduğunu söylediğimizde bu karakterler herkese tanıdık gelecektir mutlaka. Rambaldi’nin bu üç çalışmasıyla da Oscar ödülü aldığını belirtelim. 1925 İtalya doğumlu olan Rambaldi, kariyerine İtalya’da başlamış ve Pier Paolo Pasolini, Dario Argento ve Lucio Fulci gibi önemli yönetmenlerle çalışmıştı. Bu dönemde çalışmaları ile ilgili olarak başından geçen ilginç bir olayı buradan paylaşalım. Fulci’nin yönettiği Una Lucertola con la Pelle di Donna (A Lizard in a Woman's Skin) filminde köpeklerin parçalanarak öldürülmesi gerekmektedir. Bu sahne için Rambaldi’nin tasarladığı özel efektler o kadar başarılıdır ki gerçek olduğu düşünülür ve Fulci hakkında çekimler sırasında köpekleri öldürdüğüne dair dava açılır. Bunun üzerine Carlo Rambaldi mahkemeye gelerek bu özel efektleri

Hayalgücümüzü geliştiren isimlerden olan Rambaldi’yi kaybettiğimiz sinema emekçileri arasına aldıktan sonra Ağustos ayında başka bir kayıp olmamasını umuyorduk ki ayın sonlarına doğru hiç beklemediğimiz bir ismin ölüm haberini aldık. Hollywood sinemasının önemli yönetmenlerinden Tony Scott bir köprüden atlayarak intihar etmişti. Scott’ın intihar nedeni ile ilgili olarak değişik iddialar ortaya atıldı ancak bu yazı yazıldığı tarih itibariyle henüz kesinleşmiş bir neden ortaya çıkmadı. Zaten bu noktada artık çok da önemli değil. Nedeni her ne olursa olsun Tony Scott bu dünyadan kendi isteği ile ayrılmayı seçmiş, bize de onu geride bıraktıkları ile anmak düşecek. 1944 yılında İngiltere’de dünyaya gelen Tony Scott, ailenin üçüncü çocuğuydu. İngiltere’de sanat eğitimi alan Scott’ın sinema dünyasına atılmak gibi bir niyeti yoktu aslında. Yine de ilk sinema deneyimini daha 16 yaşında abisi Ridley Scott’ın bir kısa filminde oynayarak yaşadı. 25 yaşına gelip kendisi bir kısa film çektiğinde ise o da abisine bir rol verecekti. O yıllarda Ridley’in reklam sektöründe kendine bir yer edinmesi ile birlikte Tony de reklam filmleri çekmeye başlar ve neredeyse tüm 70’li yılları reklam filmi çekerek geçirir. Arada birkaç televizyon çalışması da yapar. 80’lere geldiğimizde başta abisi Ridley olmak üzere reklam ve video klip sektöründen gelen pek çok yönetmenin uzun metraj filmler çekmesi ve başarıyı yakalaması üzerine Tony için de Hollywood kapıları açılır. 1983’e gelindiğinde Tony ilk uzun metraj filmini çeker. The Hunger adlı bu film başrollerini David Bowie, Catherine Deneuve ve Susan Sarandon’un paylaştığı bir vampir filmidir. Başroldeki isimlerin ilginç birleşimi bir yana filmin görsel yapısı ve atmosferi adeta deneysel bir film atmosferi kurar. Bugün bir kesim tarafından Tony Scott’ın en iyi filmi olarak kabul edilen The Hunger, o yıllarda ne seyircilerden ne de eleştirmenlerden ilgi görür. Aslında halen Scott’ın geniş kitle tarafından en az bilinen filmidir muhtemelen. Bu filmin başarısızlığı sonrasında Scott bir süre için yeni bir film çekme şansı bulamaz ve reklam ve video klip sektörüne geri döner. 1985’de daha sonra da pek çok kez beraber çalışacağı yapımcı Jerry Bruckheimer ile yolları kesişir. Ondan gelen film teklifini kabul eden Scott bu kez geniş kitlenin çok seveceği bir film ortaya çıkarır. Bu

78

79

Carlo Rambaldi


Sinema

Öykü

film, başrol oyuncusu Tom Cruise’ı da dünya çapında bir yıldız yapar. Elbette Top Gun’dan söz ediyoruz. Bu filmle birlikte Tony Scott’ın filmleri geniş kitleye ulaşmayı hedefleyen, eleştirmenleri pek de umursamayan bir yapıya bürünür. Aynı zamanda temellerini hızlı kurgu ve dinamik bir anlatıma dayandıran sinemasının tarzı da oluşmaya başlar. Scott popüler filmler çekmeye başlar ama bunlar sinemasal keyifler de barındıran başarılı popüler filmlerdir. Top Gun sonrası arka arkaya çektiği Beverly Hills Cop II, Revenge, tekrar Tom Cruise ile çalıştığı Days of Thunder ve Bruce Willis’in orta karar filmlerinden biri olan The Last Boy Scout hep benzer yaklaşımların eseridir. 1993’de görsel olarak tarzını çok fazla değiştirmese de senaryo olarak en başarılı olan filmini çeker belki de. True Romance adlı bu filmin senaryosunda Quentin Tarantino’nun parmağı olmasının bu başarıda büyük payı vardır elbette. İşin ilginci bu film eleştirmenler tarafından en beğenilen filmlerinden biri olmasına rağmen gişede çok az iş yapmıştır. Bunun üzerine Tony Scott yine başarılı gişe filmlerine geri döner. Crimson Tide filminde denizaltı gibi kısıtlı bir mekanda gerilimi başarılı bir şekilde kurabileceğini, seyircinin ilgisini sonuna kadar canlı tutabileceğini ispatlar. Bu filmin Scott açısından bir diğer önemi de ilk kez Denzel Washington ile çalışmasıdır. Washington daha sonraki yıllarda Scott’ın değişmez başrol oyuncularından biri olacaktır. Crimson Tide filmini Robert de Niro’lu The Fan, Scott’un en iyi filmlerinden bir diğeri sayılan Enemy of the State, Brad Pitt ve Robert Redford gibi iki farklı kuşağı yan yana getiren Spy Game filmleri izler. Man on Fire yine Denzel’li, aksiyon ile birlikte drama tarafı da güçlü bir filmdir. 2005 tarihli Domino ile Scott hızlı kurgu anlayışını bir miktar abartarak fazlasıyla yorucu bir filme imza atsa da Denzel Washinton’a bir kez daha başrolü verdiği Deja Vu ile işleri toparlar. Scott’ın son iki filmi The Taking of Pelham 1 2 3 ve Unstoppable filmlerinin başrollerinde de Denzel vardır. Bu iki filmin de trenlerde geçmesi ilginç bir tesadüftür doğrusu. Tony Scott sinema filmleri dışında çeşitli televizyon dizilerinde de zaman zaman yönetmenlik yapmış, arada kısa filmler çekmeyi de ihmal etmemiştir. Bunun yanında hem sinema, hem televizyon için yapımcı olarak da çalışmıştır. Ölümünden kısa bir süre öncesine kadar halen yeni film projeleri üzerinde çalışmakta olan Tony Scott’ın önünde orijinalinden yıllar sonra Top Gun için bir devam filmi ve The Wild Bunch’ın yeniden çevrimi vardı. Bu son derece aktif yönetmen keşke hayatına böyle trajik bir şekilde son vermeseydi. Tony Scott belki sinema tarihine geçecek filmlere imza atmamıştı (yine Ağustos ayında Sight and Sound dergisinin dünya çapında eleştirmen ve yönetmenler ile düzenlediği tüm zamanların en iyi filmleri arasında sadece True Romance filminin yer aldığını bir not olarak belirtelim) ama her zaman keyifle izlenecek bir avuç filmin yönetmeni olarak hatırlayacağız onu. Ağustos ayında sinema dünyasından başka kayıplarımız da oldu aslında. Burada andığımız dört isim ile birlikte hepsini alkışlarla uğurluyoruz. Hasan Nadir DERİN http://sinemamanyaklari.com/

80

Kara Masal Bir varmış bir yokmuş, Allah’ın kulu çokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinlerin, peri padişahlarının zamanında köyün birinde genç bir delikanlı yaşarmış. Bunun uzak şehirde bir akrabası varmış ki bir gün kendisine haber yollamış. Ağır bir hastalık nedeniyle yataklara düştüğünü, işlerini halletmesi için kendisine ihtiyacı olduğunu, yanına gelmesini söylemiş. Delikanlı ilk başta gitmek istememişse de annesinin akrabasının yardımına gitmesi gerektiğini söylemesi üzerine hazırlıklarını tamamlayıp annesiyle ve tanıdıklarıyla helalleştikten sonra yollara düşmüş ve yıllardan sonra ilk kez köyünü terk etmiş. Yürüye, yürüye o eski zamanların çetin yol şartlarında birkaç hafta sonra şehre vasıl olmuş. Akrabasının yanında birkaç ay kalarak onun işlerine bakmış, para kazanmış. Akrabası iyileştikten sonra yanında kalmasını çokça istese de köyünü özlediği için bir an önce geri dönmek istemiş. Böylece köyünün yolunu tutmuş. Memleketine yaklaştığı sıra kar bastırıyor, kış kapıya dayanmış. Fırtına patlak vermiş, yollar, geçitler karla kaplanmış, kanlı eşkıyalar bile mağaralarından dışarıya uğramaz olmuşlar. Hava kararıp kurtlar ulumaya başlamış. Soğuk içine işlemiş neredeyse donacakmış. Çaresizce etrafta dolanırken uzaktan bacası tütmekte olan metruk bir ev görmüş. Sığınmak için gidip evin kapısını çalmış, kapıyı yaşlı bir kadın açmış. Delikanlı ihtiyardan yardım istemiş, fırtına dinene kadar evinde kalıp kalamayacağını yahut mümkünse köyüne varan başka bir yolun olup olmadığını sormuş. İhtiyar, delikanlıyı tek göz odalı evine almış. Önüne bir tas çorba bir parça ekmek ve soğan koymuş. Kadın demiş: “Bu yollar beş güne ancak açılır. Beş gün benim evimde kalabilirsin, bana odun kesip taşımamda ve ev işlerinde yardım edersin. Ama bir şartım vardır. Beş gün boyunca gündüzleri bana yardım edeceksin, gece olunca da şu köşedeki sandığa gireceksin ve ne duyarsan duy ben açmadan dışarı çıkmayacaksın.” Delikanlı tedirgin olmuş. Bunu neden yapması gerektiğini sorunca ihtiyar kadın cevaplamış: “İster inan ister inanma ben cadı soyundanım. Her gece bana ecinnilerden misafirler gelir, onları ağırlarım. Onları görürsen delirirsin, fenalıklarını görürsün. O yüzden seni gece olup vakit gelince bu sandığa saklarım, sonra onlar gidince çıkarsın. Böyle beş gece sandığı açmadan bekleyebilirsen, yollar açılır ve köyüne kavuşursun. Sandığı açarsan türlü felaketlere uğrarsın.” Delikanlı bir yandan korkmuş ama diğer yandan da inanası gelmemiş. İhtiyarın şartını kabul etmekten başka seçeneği olmadığından geceleri sandığa girme şartını kabul etmiş. Gündüz vakti odun kırıp taşımış, evi süpürmüş. Gece olunca ihtiyar cadının söylemesiyle birlikte büyükçe sandığa girmiş, cadı sandığı örtmüş. Bir süre sonra ne olmuş bitmiş, yer sallanmaya başlamış. Büyük, büyük insanların koca adımlarıymışçasına korkunç gümlemeler eşliğinde hafiften bir zelzele meydana gelmiş. Gürültüyle konuşan, ne dedikleri anlaşılmayan varlıkların sesleri geliyormuş. Kendi aralarında şenlik yapan bu gürültülü varlıkların sesleri kesildikten sonra ihtiyar cadı delikanlıyı sandıktan çıkarmış. Sandıktan çıkarırken gelenlerin kim olduğunu

81


Öykü

soran delikanlıya göl devleri olduğunu söylemiş. Delikanlı korkuyla ikinci geceyi bekleyerek uyuya kalmış. Ertesi gün yine ihtiyara yardım ettikten sonra gece olunca cadı yine onu sandığa kapatmış. Bir süre sonra dışarıdan yeri göğü inleten gök gürültüleri duymaya başlamış. Kapı gıcırtısıyla bebek zırıltısı arasındaki seslerle konuşan bazı varlıkların sesleri geliyormuş. Bebek ağlamaları eşliğinde etlerin kemikten sıyrıldığı tuhaf bir şenlik düzdükten sonra sesler yine kesilmiş. İhtiyar cadı, sandıktan delikanlıyı çıkarırken gelenlerin kim olduğu sorusu üzerine, gelenlerin şimşeğe biner bebek eti yer fırtına cadıları olduğunu söylüyor. Üçüncü günün sabahında yine cadıya yardım ettikten sonra gece olunca sandığa girip korkuyla beklemeye başlamış. Bir süre sonra dağın taşın yılan tıslamasına benzer seslerle çınlamaya başladığını işitmiş. Koca koca pullu derilerin toprağa sürtünürken çıkardıkları korkunç sesler geliyormuş kulağına. Şenlikleri bitende ihtiyar cadı, delikanlıyı sandıktan çıkartırken gelenlerin kral definelerini bekleyen tılsımlı ejderler olduğunu söylüyor. Dördüncü gün geldiğinde genç artık korkudan dayanamayacak hale gelmiş, cadıya yalvarmış köyüne gitmek için. İhtiyar cadı isterse gidebileceğini ama yolların iki günden önce açılamayacağını söylemiş. Bu yüzden delikanlı gitmekten vazgeçerek yine cadının işlerini yapmış. Gece olunca da sandığa girmiş. Bu sefer derinden derine gelen uğultular duymaya başlamış. Ayaklarını yerlerde sürüyerek, iniltilerle uğultularla konuşan bir acayip varlıkların sesleri geliyormuş. Sesler kesilip sandıktan çıktıktan sonra bir bakmış yerlerde kan izleri, kemik ve kefen parçaları, toz toprakla kaplıymış her yer. İhtiyar cadı gelenlerin mezarından kalkan hortlaklarla, ölü eti kemirir gulyabaniler olduğunu söylemiş. Beşinci günün sabahında yine delikanlı temizlik yapmış, odun taşımış. Gece olunca cadı delikanlıya merakına yenilmeden sabredebildiği ve bu zaman kadar sandığı açmadan beklediği için takdir etmiş. Sonra da sandığı kapatmadan son kez uyarmış: “Sana bu geceye dek gelecek olanları söylemedim. Zira söyleseydim onların şeklini şemalini merak eder sandığı açardın. Ama bu gece gelecekleri sandığı açmaman için söyleyeceğim. Şimdiye dek gelenlerin sesinden korkmuştun, sakın bu gece gelenlerin sesine kanıp sandığı açmayasın, sen de ben de mahvoluruz!” Delikanlı sandığa girerek beklemeye başlamış sesleri. Ne olmuş ne bitmiş o güne dek duymadığı güzellikte ve tuhaflıkta bazı kadın sesleri gelmiş kulağına. Şen şakrak kahkahalarla, şakalaşmalarla, söyleşmeler ve türküler eşliğinde duyup duyabileceği en güzel, en aşık olunası sesleri duymaktaymış. Seslerde hissettiği tılsımın ve efsunun etkisiyle için muazzam bir merak duygusu kemirmekteymiş, sandığı açıp bakmamak için zor tutuyormuş kendini. En sonunda dayanamamış ve sandığı aralayarak odaya bakmış. Bir sürü peri kızı görmüş ki her biri güzelliğiyle adeta ışıltılar saçmaktaymış. Kiminin altın misali ışıldar sarı saçları, kiminin gece gibi koyu ışıklar saçan siyah saçları varmış ki her birinin topuklarına dek uzanmaktaymış. Gözleri öyle ışıl ışılmış ki delikanlı her birine aşık olmuş sanki. Bir anda içlerinden biriyle göz göze gelir gelmez peri kızının utançtan yüzü kızarmış, ötekiler de o anda sandıktan kendilerini seyreden delikanlıyı görmüşler ve bir anda her biri sanki hiç var olmamışçasına yok olmuş. İhtiyar cadı o anda ağlayıp dövünmeye başlamış: “Başıma ne işler açtın! Hem bana hem kendine halel getirdin, öldük biz! Öldürecekler bizi! Mahvedecekler! O gelenler peri padişahının kızlarıdır, haremidir. Onlara insan gözü değse sağ bırakmazlar!

82

83


Modigliani

Öykü

Yazan-Çizen: Onur BAKAR

Kendilerinin namusuna halel getirenlere musallat olurlar!” Genç ihtiyar cadının ağlaması sürerken dışarıdan kendisine seslenen bir ses duymuş. Sandığın içinde duyduğu o efsunlu peri kızlarının sesiymiş bu. O sesin tılsımına kapılarak dışarıya çıkmış. Kör karanlığa ve kara kışa aldırmadan sesin ardına düşmüş mecnun gibi. Genç uzağında hayal meyal peri kızlarının kızıl ve sarı saçlarını görüyormuş, her biri uzaklara çağırıyormuş kendisini. Soğuktan kaskatı kesilmesine rağmen onlara varmak için delice bir istek duyuyormuş. Karlara gire çıka, bilinmezlerin ardından kaybolmuş genç. Günler sonra yollar açıldığında acayip bir ceset getirmişler köye. Köyden ayrılan genci tanıyan köylüler ölüyü buldukları yerde bırakmayıp yanlarında taşımışlar. Ayakları ve elleri ters dönmüş, gözlerinin feri gitmiş delikanlıyı köyün bir ucundaki başka bir yol ayrımına gömmüşler. Cesedin yanında bulunan ve ihtiyar cadı olduğu söylenen derisi yılan gibi pullu, acayip keçi görünüşlü bir varlığın cesedini de o mezarın karşı çaprazına gömmüşler. Derler ki gece olunca, o mezarların olduğu taraftan bazı sesler gelirmiş. Uğultulu bir ses: “Beni buradan çıkarın! Peri kızları beni çağırıyor! Beni çıkarın!” diye bağırırmış. Onun karşısındaki taşsız mezardan da keçi sesine benzer bir ses gelir: “Senin yüzünden öldüm! Senin yüzünden öldüm!” diye bağırırmış. Öykü: Mehmet Berk YALTIRIK

84

İllüstrasyon: Mehmet Kaan SEVİNÇ

85


86

87


Öykü

Yolda Dün akşam durup dururken eşimle tartıştık. Önce; ikimizin de çalışmasına rağmen yemek, bulaşık, temizlik işlerinin nedense kendisi tarafından yapıldığını öne sürdü, sonra da; tatil programına kadar her işi kendisinin ayarladığını, benim ise yan gelip yatmaktan başka bir iş yapmadığımı söyledi. Gönlü nereyi çekiyorsa oraya gitme özgürlüğünü sağlamak için tatil planlarına karışmadığımı, bana kalsa futbol turnuvalarına gitmeyi daha çok istediğimi söyleyince de bir hışımla odadan çıkıp gitti. Sabah işyerine geldiğimde Duygu’nun haklı olup olmadığı düşüncesi beynimi kemiriyordu. Koltuğuma oturup ayaklarımı masanın üstüne uzatıp düşünmeye başladım. “Gerçekten söylediği gibi çok mu egoistim? Mutfağa girip yemek pişirmeyi ben de isterim; ama elimden gelmiyor ki. Ev işlerine yardım etmeye çalıştığımda da, “Aman elini bir şeye değme başka yardım istemem.” diyen de kendisi. Sakarlığım hala devam ettiğine göre dün gece neden söylendi? Sakın ay dönemi olmasın? Tabi ya, nasıl da daha önce aklıma gelmedi. Demek ki bundan böyle aybaşlarını da takip etmem gerekecek. Dün ne yediğimi bile hatırlamazken, ne zaman menstürasyon olacağını nereden bileceğim? Seviyorsan hatırlayacaksın oğlum, başka çaren yok. Ah be güzelim bağırıp tatsızlık çıkaracağına keşke durumunu anlatsaydın, bunda utanılacak bir şey yok ki? Neyse artık dert etmesine gerek kalmadı, zira idareyi ele alıyorum. Haftaya izne çıkacağımıza göre, işe tatil programı yaparak başlayayım. Ama öyle bir plan yapmalıyım ki Alper farkını öğrensin.” Bir çıkış yolu bulamamanın çaresizliğiyle kıvranırken kapı çalındı ve içeriye Bekir girdi. Yaklaşık iki senedir yanımızda çalışıyordu. Sabahları ortalığı temizler, sonra da gün boyu çay, kahve servisi yapardı. Çalışkandı; ama söylenen her söze inanacak kadar da saftı. Masamın önüne gelip durdu. Gözleri yerdeki belirsiz bir noktaya kilitlenmişti. Bir söz etmediğim takdirde akşama kadar bu pozisyonda bekleyebileceğini bildiğimden, “Ne istiyorsun?” diye sordum. Sıkılgan bir tavırla, “Alper Bey hanım bugün memlekete gidecek.”dedi. “Bence mahsuru yok gidebilir.” “Onları otogara bıraksam diyorum, malum iki ufak çocuk var, rezil olmasınlar.” “Olmasınlar tabi.” “Teşekkür ederim efendim” “Neden?” “İzin verdiğiniz için. ”. “İş çıkısında nereye istersen oraya gidebilirsin Bekir, bunun için izne gerek yok” “Otobüs beşte kalkacak, öğleden sonrası için izin istiyordum.” “Mesai saatleri içinde özel işlerini halledemezsin Bekir. Söyle eşine çağırsın bir taksi. Zaten izin alsan da aynısını yapmayacak mısın?” “Hayır efendim. Kendi arabamla götüreceğim.” “Senin araban mı var?” “Evet efendim. Çocukların sünnetinde takılan altınları bozdurup almıştık.” “Ayakta kaldın Bekir’ciğim geç otur söyle karşıma.”

88

89


Öykü

Koltuğun ucuna eğreti bir şekilde oturunca izne ne zaman çıkacağını sordum. “Gelecek ay. Kısmet olursa arabayla memlekete gidip on gün kalacağım, sonra da hep beraber döneriz.” “O zaman bugünlerde arabaya pek ihtiyacın yok.” “İşe gidip gelirken.” “Bana bak Bekir, sen gelen gidenlerden para mı çarpıyorsun?” “Tövbe de Alper Bey, o nasıl söz?” “O zaman benzine nasıl para yetiştiriyorsun?” “Ev ile buranın arası fazla uzak değil.” “Bu daha kötü, ne gerek var arabaya, sağlıklı yaşam için yürüyeceksin Bekir.” “Haklısınız.” “Ben işte bu yüzden araba almıyorum. Neyse şimdi gidebilirsin, izinlisin.” “Daha erken, öğleden sonrası için iki saat izin verin yeter.” “Bir ay görüşemeyeceksin, git biraz hasret gider.” “Sağ olasın Alper Bey.” Ayağa kalkıp kapıya kadar gitmesini bekledim. Tam dışarı çıkacağı sırada o an aklıma gelmişçesine, “Bekir’ciğim bak ne diyeceğim.” dedim. Gerisin geriye dönüp hızla yanıma geldi. “Emret Alper Bey.” “Estağfurullah Bekir’ciğim sadece ricam var. Biliyorsun haftaya izne çıkacağım.” “Yolculuk nereye?” “Bu tamamen sana bağlı.” “Nasıl yani?” “Arabanı bir haftalığına ödünç verirsen Kuşadasına’a giderim belki.” “Çok isterim ama hanım öldürür beni.” “Bugün memlekete gitmiyor mu, söylemezsen nereden bilecek?” “Bugüne kadar karıma hiç yalan söylemedim ki.” “Yine söylemeyeceksin. Hatta hiçbir şey söylemeyeceksin.” “Alper Bey daha yeni aldık.” “O zaman bana güvenmiyorsun? “O nasıl söz? “Biliyor musun geçenlerde patronla senden konuştuk. “Bekir’i nasıl buluyorsun? Temizlik işinden alıp başka bir yere mi yerleştirsek? Diye sordu.” “Siz ne dediniz Alper Bey?” “Benden arabasını sakınıyor demedik tabi ki, iyi olur dedik.” “Sakınmıyorum Alper Bey, istediğiniz araba olsun; ama bir yerine bir şey olur diye korkuyorum.” “Olmaz. Olursa da hallederiz.” “O zaman dediğiniz gibi olsun. Yalnız kimsenin haberi olmasın, hanımın kulağına giderse yanarım.” “Merak etme. Haydi şimdi git eşini yolcu et. İstersen yarın da gelme. Bir güzel dinlen. Arabayı da bakıma götür, yolda sorun çıkarmasın.”

90

91


Öykü

Öykü

Bekir’in odadan çıkmasının ardından telefonla Duygu’yu aradım. Tatil için plan yaptığımı, tüm işlerle bizzat ilgilendiğimi söyledim. Sürprizin tadı kaçmasın diye aklımdan geçenleri anlatmadım tabi ki. Sonraki günlerde internette aklıma gelen her siteye girdim. Hangi yolu kullanmam, nerelerde konaklamam ve yemek yemem gerektiğine dair bilgiler topladım. İki gün sonra artık hazırdım. Akşam yemeğinin ardından Duygu’yu salondaki koltuğa oturttum ve ayağa kalkıp karşısına geçtim. “Alper Turizmin tatil programını açıklıyorum. Aklınıza takılan tüm sorularınızı sunumdan sonra yanıtlayacağım, bu yüzden lütfen sözümü kesmeyiniz. Hareket tarihimiz; 1 Temmuz Pazar. Rehberiniz o gün için kalkış saatini beş olarak vermiştir. ” “Beş mi? Daha geç bir saatte uçak yok muydu?” “Lütfen lafımı bölmeyiniz. Akşamdan hazırlanmış bavullarımız bagaja yerleştirildikten sonra araba tam altıda yola çıkacaktır.” “Araba mı? Ama… Pardon.” “Kuşadası’nda sonlanacak olan tatilimiz için Çanakkale güzergâhını kullanacağız. Tekirdağ üzerinden Keşan’ı ardımızda bıraktığımızda; havanın da, bitki örtüsünün de birden değiştiğine tanık olacağız. Zira artık Ege’deyiz. Çam ormanlarının arasından geçen yol bizi bir süre Saroz körfezine çıkaracak. Kahvaltımızı bu manzara eşliğinde yaptıktan sonra Gelibolu’ya, oradan da feribotla Lâpseki’ye geçeceğiz. Yolumuz üstündeki bahçelerden toplayacağımız şeftalilerin ardından Çanakkale’ye ulaşacağız. Daha sonra İda Dağının eteklerindeki ormanlık yoldan ilerleyeceğiz. Edremit körfezinin tüm ihtişamıyla göründüğü mola yerinde; eşek anırmaları ve çırçır böceği sesleri eşliğinde sahanda yumurtamızı yiyeceğiz. Aşağıya doğru indiğimizde artık sahildeyiz. Altınoluk, Edremit, Burhaniye derken bir bakmışız ki Ayvalık’tayız. Cunda adasındaki pansiyonumuza yerleştiğimizde yer bulma sorunumuz olmayacak, zira tüm rezervasyonlar tarafımca yapıldı. Üç günün ardından tekrar yola koyulacağız… “Ama bizim arabamız yok ki…” “Benim burada anlatmaktan dilim damağım kurudu, sen tepki olarak sadece arabamız yok diyorsun, öyle mi?” “Haksız mıyım?” “Planımı beğendin mi, önemli olan bu.” “Güzel olmasına güzel ama… ” “Arabamız yok.” “Evet. ” “O zaman başka bahara diyeceğiz, tabi yaşarsak...” “O nasıl söz?” “Yukarıyla bir anlaşmamız mı var? Ama üzülme Alper Turizm bu sorunu da halletti.” “Nasıl yani yukarıyla anlaşma mı yaptın?” “Araba işini hallettim.” “Nasıl?” “İşyerinde Bekir adında bir çalışanımız var, onun arabasını alıyorum.” “Kesinlikle olmaz.” “Olmaz mı? Neden?”

“Emanet arabasıyla tatile mi çıkılır? Ya yolda bir şey olursa?” “Kocana güvenmiyor musun?” “O ayrı konu; ama trafiğe güvenmiyorum.” “Bak güzelim bende istemem başkasının arabasını kullanmayı; ama Bekir başkası değil, bizden biri. Tatile çıkacağımı öğrenince, “Nasıl gideceksin?” diye sordu. Otobüs veya uçakla diye yanıtlayınca da, “Olmaz” diye tutturdu. Neden diye sorduğumda, “Benim arabam ne işe yarıyor?” demez mi? Aldırmadım. İnan bana iki gün odamın kapısından ayrılmadı. Beni her gördüğünde, “Tabi odacıyım diye tenezzül etmiyorsun değil mi?” diye sitem ediyordu. “Bak Bekirciğim prensip olarak başkasının arabasını kullanmayı sevmiyorum, kaza filan yaparım sonra zor durumda kalırız.” Dediğimde bir sinirlendi ki görmeliydin. “Neden?” “Ona yabancı muamelesi yaptım diye. Anlayacağın mecbur kaldım. “Bilmiyorum Alper; ama içim rahat değil, gel vazgeçelim bu işten.” “İzmir’e uğradığımızda ablana da gideriz, ne dersin? Bir gecede orada kalırız.” Bu son sözüm üzerine duraksadı. Ablası en zayıf noktasıydı ve onu ziyaret etme düşüncesini kolay kolay geri çeviremezdi. Bir süre gözlerimin içine baktı ve ardından “Çok dikkatli kullanacağına dair söz verirsen olur” dedi. Pazar sabahı planladığım gibi saat tam altıda yola çıktık. Tekirdağ’a kadar otoban çok sakindi. Keşan tabelasından sağa saptığım sırada, araba sola doğru kaymaya başladı. Elimin altındaki direksiyon simidi garip bir şekilde titriyordu. Sağa yanaşıp durdum ve arabayı kontrol ettim; sol ön lastik patlamıştı. Stepneyi ve krikoyu rahatça alabilmek için bagajdaki bavulları dışarı çıkartıp lastiği değiştirdim. İşi sorunsuz bir şekilde başarmak kendime güvenimi artırmıştı. Bu coşkuyla mola verene kadar durmaksızın konuştum. Saroz körfezinin göründüğü tepede kahvaltı için durduğumuzda, manzaranın güzelliği ikimizi de büyülemişti. Tahta merdivenlerden lokantaya doğru çıkarken, Duygu “Çok terledim canım. Rica etsem valizden beyaz tişörtümü getirir misin?” dedi. “Çok sıkıştım, önce bir tuvalete gideyim sonra alırım.” Birkaç dakika sonra rahatlamış bir şekilde arabanın yanına gelip bagajı açtım. Valizi almak için eğildim ve öylece kalakaldım. Sabah kendi ellerimle bıraktığım valizler anlamsız bir şekilde ortalıkta yoktu. Düşünmek için doğrulduğum sırada gözüme patlak lastik çarptı. “Yok canım böyle bir hata yapmış olamam.” Diye mırıldanarak telaşla arka koltuğa baktım, orası da boştu. Bu haberi Duygu’ya nasıl söyleyeceğimi bilemiyordum; ama haklıysam kaybedecek bir dakikamız bile yoktu. Koşarak eşimin yanına gittim. Beni görünce, “Kahvaltı için harika bir yer seçmişsin hayatım.” dedi ve tam o sırada ellerimin boş olduğunu fark etti. Sıkıntıyla kollarını iki yana açarak, “Bulamadın değil mi? Ne olursun bir kere de bensiz hallet bir işi. Mavi valizi açtığında en üstteydi, görmemene imkân yok. İllaki beni yerimden kaldıracaksın başka türlü rahat edemezsin.” diye söylendi. “Keşke yalnız tişörtü bulamasaydım.” “Nasıl yani?” “Valizleri de bulamadım.” “Valizleri mi?’ “Lastiği değiştirmek için bagajdan çıkartmıştım ya.”

92

93


Kitaplık

Öykü

“Evet.” “Galiba yerine koymayı unutmuşum.” “Alperrrrrrrr” “Ama hemen gidersek buluruz. Hatırlasana yolun hemen karşısında kebapçı vardı. Hatta etrafta göl yokken neden adını gölbaşı koymuşlar diye de kendi kendime gülmüştüm.” Koşarak arabaya bindik ve yola çıktık. Gölbaşı Satır Kebapçısının önüne arabayı park ettikten sonra koşarak karşıya geçtik. Her tarafa bakmamıza karşın bulamadık. Son bir umutla koşarak yukarı çıkıp kebapçının bahçesine girdim. On beş on altı yaşlarında bir delikanlı elindeki bezle masaların tozunu alıyordu. Beni görünce “Daha açmadık.” dedi. “Birader hiç valiz gördün mü?” “Nerede?” “Yol üzerinde.” “Yolda valiz ne arıyor abi?” “Bir kaç saat önce tam burada lastiği değiştirdim o sırada valizleri aşağıya indirmiştim.” “Sonra da unutup gittin öyle mi?” “Sen de görüp yukarıya çıkarttın, değil mi? Ne olursun öyle olduğunu söyle.” “Valla görmedim abi.” “Acele etme biraz daha düşün istersen.” “Düşünmeme gerek yok zaten anında götürmüşlerdir.” “Kimler?” Duyduğumuz bir çarpma sesi yanıt vermesini engelledi. İçimden dualar okuyarak sesin geldiği tarafa doğru baktım; aceleyle indiğim için el frenini çekmeyi unuttuğum ödünç araba, lokantanın duvarına yapışmış bana bakıyordu. Öykü: Atilla BİLGEN İllüstrasyon: Mehmet DAL

94

Sadık Yemni hayranlarına müjde. Gölge e-Dergi’nin en üretken yazarlarından ustamız Sadık YEMNİ’nin yeni kitabı çıktı.

Zaman Tozları Gizemli Evren

Yazar : Sadık Yemni Yayıncı : Çizmeli Kedi Yayınları 17 yaşındaki Metin Civerek zamanı büken bir aparata sahipti. Bunu kullandı ve kendisini yakalamak isteyen örgütlü güçlerin elinden sıyrılarak henüz doğmadığı zamanlara gitti. Yanında kız arkadaşı Çiğdem de var. Zamanda yolculuk bize çoğu filmler ve romanlarda anlatıldığı kadar basit bir süreç değil. Özellikle kendi zaman kulvarına geri dönmek imkânsız gibi. İçinde seyrettikleri zaman dilimi de Metin ve Çiğdeme yabancı bir doku gibi davranmakta. Geldikleri zaman olan 2009da gizli servisler tarafından aranıyorlar. Aileleri de üzüntülü, kaygılı ve baskı altında. Gençler her taraftan sıkışmış durumdalar. Metinin ilk aşkı Belga ölmek üzere. Gizemli evren yaratığı Vakiteri onlara bu defa da yardım edecek mi? Bunca ajanı ve tertibatı aşabilecekler mi? Metin ve Çiğdemin kendi zamanlarına dönmeleri mümkün değilse onları nasıl bir gelecek beklemektedir?

95


Kitaplık

Kitaplık

İhsan Oktay ANAR’ın

Marmara Çizgiden Bir Süpriz Daha

Merakla Beklenen Romanı Çıktı

Conan, Örümcek Adam, X-Men, Yürüyen Ölüler, Red Sonja, Thor, Bone, Enki Bilal ve daha fazlasını çizgi roman okurları ile buluşturan Marmara Çizgi yayınlarından bir ilk ve sürpriz daha! Ödüle doymayan bir çizgi roman! Eylül sonunda geliyor...

Türk edebiyatının usta kalemlerinden İhsan Oktay Anar, yeni romanı Yedinci Gün'le okuyucularıyla buluşacak.

Dampyr Süper Cilt 21 Dampyr Süper Cilt 21 yayında’’ Yazar : Kolektif Yayıncı : Oğlak Yayınları Dampyr okurlarına müjde. İtalya’da 2000 yılında yayınlanmaya başlayan ve yetişkinler için hazırlanan bu olağanüstü çizgiroman serisinin yirmibirinci sayısı Dampyr Süper Cilt 21 kitapçı raflarındaki yerini aldı. Dört farklı maceradan oluşan Dampyr Süper Cilt 21 teki maceralar şöyle. Palyaço, Büyü Sokağı, Hayalet Pilot, Batan Ay Tarikatı.

96

Türkçe edebiyatın usta kalemlerinden İhsan Oktay Anar, yeni romanı Yedinci Gün‘le beş yıl aradan sonra tekrar okurlarıyla buluşuyor Her kitabıyla okuru ayrı meselelerin, mesellerin ve hikayelerin içinde gezdiren, ustalıklı dili ve yarattığı atmosferle Türkçe edebiyatta özgün bir yer edinen İhsan Oktay Anar, bu kez Yedinci Gün romanıyla okur karşısında. Anar, her kitabında olduğu gibi Yedinci Gün‘de de insanın en ilkel ve en asil yanını incelikle ele alıyor ve düşle gerçeğin birbirine dönüştüğü bir hikayeyle kendi zamanını ustalıkla yaratmayı başarıyor. Okurlar, Yedinci Gün’de bilinen zamanların bilinmeyen anlarına İhsan Oktay Anar’ın zengin kalemi ve eşsiz düş gücüyle yolculuk edecek. Yedinci Gün, İletişim Yayınları etiketiyle 25 Ağustos’ta tüm kitapçı raflarındaki yerini aldı.

97


Kitaplık

Kitaplık

İhsan Oktay Anar’ın merakla beklenen romanı “Yedinci Gün”den tadımlık bir bölüm… “Yedinci Gün”deki 149’uncu sayfa; “Benzin tankları da doldurulduğunda vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Zeplinin kumanda kabinine önce Selahattin çıktı ve alavereye tırmanıp motör kabinine geçti. İhsan Sait ve İdris Dede ise ahşap merdivenden kumanda kabinine çıktılar. Aman Baba, aşağıda amelelerin başındaydı. Yukarıdaki kumanda ve motör kabinlerinden yirmişer uçlu iniş palamarları sarkıtıldı. Aşağıdaki Aman Baba’nın emriyle 60 kadar amele bu palamarlara asıldı. Aman Baba’nın, ‘Hazır ol! Dikkat! Şimdi!’ demesiyle, bu iş için görevli ameleler, zeplini kum torbalarına bağlayan halatları baltayla kopardılar. İşte tam bu anda palamarlara var güçleriyle sımsıkı asılan adamların ayakları yerden kesilir gibi oldu. Aman Baba korkuyla, ‘Herkes palamarlara!’ diye bağırınca geri kalan ameleler de telâşla koşuşturup halatlara asıldı ve tepesi neredeyse hangarın tavanına değen zeplin hasar görmekten böylece kurtuldu. Aman Baba, ‘Haydi arslanlarım! Göreyim sizi!’ diye haykırdıktan sonra, adamlar kendilerini paralayarak, zeplini hangardan dışarı çekmeye başladılar. Göklere yükselmek için can atan bir ejderhaya benzeyen hidrojen dolu devâsâ hava sefînesinin halatlarına asıldıkları için, zaman zaman ayakları yerden kesili kesiliveriyor, yerden yükseldikleri böylesi durumlarda, sanki boşlukta koşuyorlarmış gibi bacaklarını sallıyorlardı. Nihâyet dışarı çıktıklarında bu kez

98

kendi terleriyle değil şiddetli yağmurla ıslandılar. Üstelik zeplini oraya buraya kımıldatan şiddetli rüzgâr amelelerin işlerini zorlaştırıyordu. Aman Baba, ‘Palamarları sakın bırakmayın! Kur’ân-ı Kerim’e nasıl yapıştıysanız halatlara da öyle yapışın! 40 adımımız kaldı!’ diye bağırdığında amelelerin çoğunun tâkati tükenmişti. Nihâyet zeplini hangardan yeterince uzağa götürebildiler. Ama hemen hepsi sıfırı tüketmişti. Çok geçmeden zeplindekiler palamarları aşağı bıraktılar. Hava sefînesinin kumanda kabininde, İdris Dede açtığı iskele ve sancak pencerelerindeki mesnetlere makinalı tüfekleri rapt ederken İhsan Sait, makina dâiresi telgrafının kolunu geriye çekti ve muhabere borusundan motör kabinine, ‘Selo! İskele ve sancak motörleri marş! Yarım yol ileri!’ diye bağırdı. Selahattin manyetoları çevirip irtifâ motörlerini gürül gürül çalıştırınca, zeplinin dört pervânesi birden, ‘Flap!….. Flap!.. Flap! Fırrrrrrrrrrrr!’ sedâsıyla dönmeye başladı. İhsan Sait kordona asılıp kıç safra tankından su boşaltınca, zeplin bir süre kuyruk havada yol aldı. Ancak dümeni kırıp hava sefînesini, rüzgârın estiği yere döndürdükten sonra, baş safra tankının valfına bağlı kordona, meyil saati 14 dereceyi gösterene kadar asılır asılmaz, aşağıdaki herkesin üzerine zeplinden ‘Foşşşşşş!’ diye su boşaldı. Zeplin artık olması gerektiği gibi, pupasını rüzgâra vermiş, burun yukarı seyrediyor, o karanlık gecede ve yağmur altında göklere yavaş yavaş tırmanıyordu! Allâh nazardan saklasın, bu koskoca hava sefînesi gerçekten muhteşemdi! Maşâ’allâh, Bârekallâh, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh! Fakat maateessüf, işte tam bu esnâda, bir tâlihsizlik kapkara yağmur bulutlarını dağıttı ve dolunayın ışığı zeplini bir süre gün gibi açığa çıkardı.

99


Kitaplık

Kitaplık

1708… İspanya… Bir zamanlar dünyadaki altınların yarısına sahip İspanyol krallığının alacakaranlığında Habsburg’lar, Kral Carlos’la birlikte yitmişken, Bourbon hanedanı ise tekrar şafağın geleceğini umuyordu. Cebelitarık İngilizlerin eline geçmiş, krallık tüm cephelerde bir zamanlar yıkıp geçtikleri toprakları kaybetmeye devam ediyorlardı… Malaga… Endülüs’ün bu işlek limanı güneyin sanki hiç değişmeyen florasını temsil ediyordu. Geceleri, maskeli baloları, meyhaneleri, soyluları, hırsızları, hepsi kendilerine özgü sırlarıyla ayrı bir krallığın hüküm sürdüğü deniz kıyısında rengârenk bir tabloydu Malaga… İspanya gibi sıfırı tüketmeye yakın ve yine onun gibi birkaç gayrimenkulüyle ayakta duran bir marki… Öyle ya da böyle tekrar çıkışa geçmeye çalışıyor ve bunun için her türlü kötülüğü yapmaya hazır… Komplo kurduğu adamın karısıyla evlenip servetine konacak kadar… Ve kadının biricik kızı Andalucia… Omuzlarında babasına atılan iftiranın ağırlığıyla insanların arasında dolaşan ama ‘sırrı’ ile ayakta kalan mahzun kırılgan ama güçlü Andalucia… Mağrur ve kadim Calatrava Şövalyeleri… Yaşlı krallığın köhnemiş kurumlarından biri… Yüzyıllar sonra artık siyasi güçlerinin yanında silahlarına ihtiyaç duyulmayan bir çağda, kilise yine onların silahlarına muhtaç ve tekrar kılıçlarını çekmek zorunda kalacaklar ve belki de tekrar ‘şövalye’ olacaklardı… Tekrar eski gücüne kavuşmayı hayal eden bir başkası, acımasız engizisyon rahibi Cartagena… İnsanların üzerinde korku salmayı bırakalı iki yüzyıl olmuş engizisyonu, tekrar diriltmeye çalışıyordu ve Toma İncil’ini ele geçirme fırsatı, engizisyona istediği itibarı tekrar kazandıracak ya da sonsuza dek tarihin karanlığına gömecekti… Fransız silahşör Morgan La Roche… Üstün yeteneklerini kiralayarak bir servet yapacak kadar yetenekli ve tehlikeli… Başka bir Fransız, itibarı zayıflayan, aslanların ve çakalların etrafında dolaştığı bir Tapınak Şövalyesi ama tarikatı ondan bir kere daha yardım istiyor belki de bir kere daha yardım ediyor ve o da kılıcını kuşanıyor…

Ve hepsinin ortasında bir yabancı… Akdeniz’in öbür ucundan gelen gerçek adını kimsenin bilmediği gizemli bir adam… Akrep… Hayatın anlamını ruhunun sahibini bulmak için bedenini Çin’den Endülüs’e kadar ‘sürümüş’ son defa şansını İspanya’da aramak için gelen bir Türk… Dünyayı dolaşmış her ülkenin ermişlerini tanımıştı. Ama mistik eğitimi hep bir kenarda kalmış sadece aldığı silah eğitimini hayatında tecrübe etmişti… ‘İki denizin kavuşmadığı yere git…” demişti o ermiş, tam da buharlaşmak üzere olduğunu hissederken… Ona denizin bittiği en batıyı işaret etmişti. Şimdi Malaga’daydı. Birkaç yıl geçmişti bile. Şu kavuşmayan denizler de ne olaydı? Yoksa Endülüs’lü sufi İbn Seyid’in dediği gibi sabretmesi mi gerekiyordu, yoksa bu ihtiyar ondan bulmasını istediği gnostiklerin kitabı için mi oyalıyordu onu? İlm_i ledun demişti ona İbn Seyid, Tanrı’yı geleneksel ibadetlerle değil de O’nun kalbe indirdiği tecellilerle kendini tanıtması diye tamamladı. Peygamberlerin ilmi… Bildiğinde taşlar bile sana hizmet eder… Ve Akrep’in, kilise ve Tapınakçılarla nefes kesen mücadelesi böylece başlamış oldu, hedefini belirlemişken aynı anda yolu bir başkasıyla kesişti, yaralandıktan sonra gözlerini açtığında ilk önce onun gözleriyle karşılaşmıştı… Andalucia… Bu genç kız ne olduğunu bile anlamadan onun zırhını delmişti bile… Belki ilk defa ne yapacağını bilmiyordu ve belki artık her şey sonsuza dek değişecekti… Silahşör, son dönem roman ve hikâyelerinde çokça karşımıza çıkan tasavvuf, Mevlana, yabancı edebiyatta da ‘gizli’ İncil gibi temalara alışılagelenden daha değişik bir boyut getirerek klasik edebiyat tarzını best seller tarzı içinde harmanlıyor. Örneğin tasavvuf yerine ilm-i ilahi ya da Ledun ilmi tabirlerini takdim ederken, Hollywoodvari ‘büyük sır’ ya da alaturka ‘Endülüs’ün gözyaşları’ vs… gibi klişelerin dışında bir yol izliyor. Hem mutasavvufların belki de en önemlisi İbn Arabi’den reverans alırken hem de 1950’de Mısır’ın, Nag Hammadi şehrinde bulunan havari Toma’nın İncili hakkında, bu hadisleri inceleyen günümüz mutasavvıflardan alınan araştırma ve bilgileri sunuyor. Edebi ürünlerin bir düşün tabakasına hitap etmesi best seller’ın ise macera tutkunu hedef kitlesine sahip olması ve bu iki gurubun birbirlerine istihza ile bakması yıllarca bu ayrımı daha da belirginleştirdi. Silahşör, ‘onun’ batıya gelen bir doğulu olması gibi bu tarzı kendi içinde harmanladı, hem de edebi ya da macera iddiasında olmadan. Kökenini, İspanyolca bir kelime olan picaro’dan alan yani serseri, maceracı, gezgin manalarına gelen pikaresk romanın en iyi örneği, silahşor romanında da, metaforik göndermeler yapılan Don Quijote’tur. Kısaca pikaresklerde maceracı bir gezginin karıştığı serüvenler anlatılır ve Silahşör de bir pikaresk olarak tanımlansa yanlış olmaz. Bu tarz daha sonra yaygınlaşmış günümüzün sanatı sinema ve yine bazı romanlarda gördüğümüz halk arasında klişelendiği gibi yalnız kovboy imgesiyle adeta isim değiştirmiştir. Silahşör kitabında da, gezgin bir Türk’ü, olaylar son olarak İspanya’ya getiriyor ve kahramanımız Don Quijote gibi haklı gördüğü davalara korkusuzca atılıyor. Tabii Akrep isimli karakterin o denli saf ve idealist olduğu söylenemez. Sahip olduğu, üstün, insan ruhunu tanıma yetisiyle elindeki malzemelere göre yemek yapan biridir Akrep. İlk önce mutfakta çalışır malzemeleri teker teker önüne koyar ince planlar

100

101

Emre Demirok’tan Silahşör


Pin-up

Kitaplık

yaparak her şeyi kafasında oynatır sonra sofrayı hazırlar ardından da sıra yemeği pişirmeye gelmiştir ve sonra belki en önemlisi olan servis etme işine girişir. Ve sonunda ölümcül darbesini indirmek sadece bir zaman meselesi olacaktır… Akrep batılıların bilmediği mistik yeteneklerini avantaj olarak kullanırken, silah kullanmada ki üstünlüğüyle de hiçbir zayıf yönü olmadığını karşısındakine hissettirir. Bildiği beş altı dil kimya ve eczacılık, okuduğu yüzlerce kitap ya da tanıdığı uzak doğulu ve Avrupalı yüzlerce insan onu etrafındaki hemen herkesten farklı ve üstün kılıyordu. Ama derin ve arayıştaki ruhu peşini bırakmıyor, onu insanlardan uzaklaşmaya itiyor evindeki derin bir tefekkürü boş sohbetlere tercih ediyor ve ister istemez yalnız bir hayatı tercih ediyordu. Belki dolaşarak göremediğini düşünerek bulurum diyor bu da onu daha da yalnızlaştırıyordu. Endülüs’ün son sufilerinden İbn Seyid onun düşüncelerini okumaktan sıkılmış olacak ki bir gün ona bir teklif ya da bir rica ile gelince belki de o da sürekli düşünen kafasını rahatlatmak için yaşlı adamın isteğini kabul etti. Kayıp, kilisenin şimdiden kafir ilan ettiği gnostiklerin peşinde olduğu incili bulmasını istedi ondan. Bir gün atının onu hep aradığı şeyin ‘ete kemiğe bürünmüş’ haline götürene kadar hayatının yaşadığı onca maceranın dışında başka bir âleme ayak bastığını ilk o anda hissetti. Bu daha önce duymadığı bir histi çünkü ne iyi ne kötüydü… Düşmanlarına ördüğü ağı özenle tamamlarken bir yandan da bu tanımadığı muhabbeti yürütmeye çalışıyordu. Hep kendine, insanlara ve eşyaya yaptığı derin analizleri şimdi sadece bu onu sarıp sarmalayan ya da deşen duyguya yapıyordu. Sonunda bütün düşmanlarını mağlup etmişken onu işkencecinin masasına yollayan da aynı duyguydu. Bu defa herkesi kurtarıp kendini yok olmanın eşiğine getiren şey… Arkadaşı Morgan’ın ona dediği gibi ‘Unutma Akrep, insanı var eden aynı zamanda onun zayıf yönüdür…’ O zaman zayıf yönü artık onu var edecekti, o zaman o ölse bile ölümüne değecekti o zaman zayıf yönü ölümden güçlüydü, o zaman zayıf yönü hep aradığı şeydi…

102

103

Profile for Gölge e-Dergi

Golge e-Dergi Eylul 2012 Sayi 60  

Golge e-Dergi Eylul Sayi 60

Golge e-Dergi Eylul 2012 Sayi 60  

Golge e-Dergi Eylul Sayi 60

Advertisement