Issuu on Google+

AĞUSTOS 20010 - SAYI 35


KAPAK İÇİ YAZISI

Öncelikle öykü özel sayımıza gösterdiğiniz ilgi için teşekkür etmekle başlayayım söze.

Sanki ‘daha hızlı tüketilir bir dergi’ mi oluyor Gölge? Hiç tanımadığım insanlarla yolum kesiştiğinde ‘Gölge’yi biliyorum’ demesi bundan mı?

35 aydır ara vermeden hem de 5 özel sayımızı da sayarsanız 40 sayı olarak çıkarttık

Gölge e-Dergi’yi. Buradan sadece yazara-çizere okura değil, 35 aydır onlardan arttırdığımız vakitlerle yaptığımız dergi için eşime, anneme, kardeşlerime ve arkadaşlarıma da bir selam vermiş bir mutluluk dilemiş olayım.

Yine çok kalabalık bir dergi ile birlikteyiz.

İzninizle lafı uzatmadan Orhan Veli’nın dizeleri ile son vereyim yazıma

...

Ne yârdan geçerim, ne serden;

Ne denizlerden, ne gökyüzünden ama...

Bırakmıyor son gördüğüm,

Bırakmıyor geçim derdi.

Oymuş, diyorum, zavallı şairin

Görüp göreceği. A.Hamdi YÜKSEL hayalsaati@gmail.com

Gölge e-Dergi ye ulaşmak için Http://GolgeDergi.Blogspot.com Editörü : Ahmet Hamdi Yüksel hayalsaati@gmail.com Yayın Kurulu: Oğuz Özteker, Hasan Nadir Derin, Mehmet Kaan Sevinç, Sadık Yemni, Rıdvan Şoray, Utku Tönel, Şükrü Bağcı Kapak:A.Gökhan Gültekin http://telumaithor.deviantart.com Gölge e-Dergi internetten yayın yapan özgür ve özgün içerikli tam bağımsız bir dergidir. Tüm yazılardan yazarları, çizimlerden çizerleri sorumludur. http://twitter.com/GolgeDergi http://issuu.com/golgedergi http://golgedergi.deviantart.com


İÇİNDEKİLER 4 / Ben Mizah Dergiciliğini Seviyorum

Röportaj: Nadir KUTLUHAN

14 / Modemin Bağladıkları

Funda Özlem ŞERAN

21 / Görkemli Hayatım

Barış SAYDAM

25 / Toplama Dehşet

Mehmet Berk YALTIRIK

35 / Deniz İle Tırtık

Tayfun SEZER

36 / Nakil

Yağmur TELORMAN

40 / Çizgili Haberler

Gökçe Mehmet AY

44 / Hiç Bitmeyecek Yarış

Volkan Levent SOYLU

50 / Alacakaranlık Gerçekten Efsane Mi?

Cansu KORKMAZ

52 / Elfen Lied: Aşk Kan Ve Boynuzlar

Yusuf SALMAN

56 / Korkma

Hakan Günay AYDINOĞLU

62 / Yanlış Meksikalıya Çattılar

Masis ÜŞENMEZ

64 / Çizgi Roman

Burak KARA

66 / Assassin’s Creed: Lineage

Fikret KARAKURT

69 / Truth: Red, White and Black

Gökçe Mehmet AY

70 / Fanatik

M. İhsan TATARİ

74 / Ayı Boğan

Nadir KUTLUHAN

79 / The Fall

Melahat YILMAZ

82 / Agrippa Boşluğu

Sadık YEMNİ

89 / Evil Dead III: Army of Darkness (1992)

Yasin ‘Devilboy’ KARAKAYA

91 / Modern Bir Çocuk Masalı

Atilla BİLGEN

97 / Son Hava Bükücü

Murat Tolga ŞEN

100 / İlk Günden Olur Böyle Vakalar

Mehmet Kaan SEVİNÇ

110 / Buzul Dünya Röportaj

Gölge ÖZEL Röportajı

116 / Vizyon Değerlendirmesi

Hasan Nadir DERİN


BEN MİZAH DERGİCİLİĞİNİ SEVİYORUM Bu sayımızda Penguen mizah dergisinden ayrılarak kendi dergilerini kuran ve 2007 yılından bu yana artan okur sayısı ile yayın hayatına devam eden Uykusuz dergisine konuk olduk. Derginin kurucularından çizer Oky ile sıcak bir sohbet gerçekleştirdik. Çizgi romandan mizaha, sinemadan müziğe kadar birçok şey hakkında görüşlerini aldık. Gölge: Sizi yakından tanımak isteyen okurlarımız için ilk önce bize biraz kendinizden ve çizerliğe nasıl başladığınızdan bahsedebilir misiniz? Oky: Profesyonel olarak çizerliğe nasıl başladığımı soruyorsanız, ben Oğuz Aral’a götürmüştüm işlerimi. O şekilde başladım diyebilirim. Gölge: O zaman sanat okuluna başlamış mıydınız? Oky: Hayır, henüz 15–16 yaşındaydım. O dönemler “Çarşaf Dergi’sine” giderdik. Orada karikatür okulu vardı. Çarşafta Mesut Ekener vardı. Çizgi romanlar çiziyordu ve “Bakim senin işlerine,” dedi ve “sen benim işlerimi çiniler misin?” dedi. Tabii, diyerek atladım tabii hemen. Onun çizdiği işleri çiniliyordum dergide. O dönem tek tük karikatürlerim de dergide yayınlandı. Öyle bir dönem geçti. Bir arkadaşım Gırgır’a da gidelim dedi ve Oğuz Aral’a götürdüm işlerimi. Ben Oğuz Aral’ı görmek için gittim. Tanışmak için değil. Oğuz Aral’la gidip tanışırsın diye bir şey yok, bakabilirsin ancak, bizim yaşımızdakiler için öyle. Ama Oğuz Aral’ı görmek, diye bir şey var. O anda işte elimde dosyam vardı. Daha doğrusu kendi çizdiğim desenler vardı. Sen de göster derken


“Var mı başka işlerini gösterecek,” dedi. “Ben varım” ve “karikatür değil ama,” dedim. “Bakmıyoruz öyle şeylere,” dedi. Kalabalık tabii ki içerisi kalbim duracak gibiydi. Sonra baktı dosyama ve kapattı “Sen yarın gel Galip (Tekin) sana masa versin,” dedi. Ben, “Ne oluyor,” dedim. Sanıyorum ki artık orada köşem falan olacak, tabii ki öyle olmadı. Ama amatörlüğüm de hiç olmadı. Çok uzun bir süre dergi için espriler buldum. Ondan sonra tek-tük karikatürlerim yayınladı. Çok fazla espri bulurduk ve içlerinden birkaç tanesi ancak seçilirdi. Öyle bir dönemim geçti. Öyle başladım çizerliğe. Sonra Limon’da çizdim bir dönem. Sonra en aktif Pişmiş Kelle çıktığında Engin Arguntaş beni aradı. Zaten o dönemler dergilerin önünde yatıp kalkıyoruz. Sonra Engin abinin işlerini çizmeye başladım. Gölge: Oğuz Aral’la ilgili anılarınız var mı? Oky : Bana mesela bir gün Eminönü’ne git dolaş gel, dedi. Ben de önce şaşırdım. Anlam veremedim. Sonra geldim Eminönü’nü çizsene diye kendi masasına oturttu. Çiz bakalım panaroma gibi bir şeyler dedi. Böyle şeyler yaptırıyordu. Bu tarz bir ilişkim vardı. Gölge : Oğuz Aral’ın mizah dergiciliğinde idarecinin diktatör bir yapıda olması gerektiğini söylediği aktarılır. Bu konuda ne diyeceksiniz. Gerçekten sizce de durum böyle mi? Oky: Ama ben bilmiyorum gerçekten o bunu bu şekilde mi söyledi yoksa dilden dile aktarılırken bu şekilde mi değiştirildi bilmiyorum. Bin tane şey söylemiştir. Hakkında bir sürü kitap var ve bir sürü şey söylenir. Ama bence yaptığı müthiş bir şeydi. Gırgır’dan sonra o format hâlâ günümüze kadar devam etti ve ediyor. Ne oldu belki renkler değişti ama amatör sayfasından 2. 3. sayfaya kadar hep Oğuz Aral’ın bulduğu şeyler. Yani o format değişmiyor ve bence bu çok önemli. İlk başta her şeyi kurdu ve herkes onu yapmaya devam etti. Gölge: Peki yeri gelmişken biz de soralım o zaman bu format değişecek mi? Bu değişiklik okuyucuları etkiler diye mi değiştirilmiyor. Yani herkesin alıştığı bir durumu sürdürmek yenilikten uzak durmak olmuyor mu?


Oky : Bu alışılmış bir şey açıkçası. Çünkü her şeyi o kadar güzel kurmuş ki öyle gidiyor. Ama bu her zaman çok heyecan verici olmayabiliyor, sıkıcı bir şey aslında, ki ben değişikliği çok seviyorum. Lmanyak isimli dergi çok değişik bir dergiydi. Türkiye’de bir ilki başardı. Ben uzun yıllar çizmedim fakat o dergiyi görünce. Bahadır beni ilk sayısında çağırmıştı. Çok heyecanlanmıştım. O işte değişik bir şeydi. Sonra onun da türevleri çıktı o da eskidi. Ama şimdi değişik bir şey ne olabilir. Belli yani ne yapabilirsiniz? Şu sayfa şuraya geçsin falan demekle olmuyor, değişiklik dediğiniz içerikle olur. Lmanyak o anlamda da değişikti. Gölge: Peki Uykusuz aylık dergi çıkarmayı düşünüyor mu? Oky: Bunu hep konuşuyoruz. Ama şu an için ne desem boş. Çok istediğimiz bir şey. Memo da, ben de, Ersin de aylık dergileri çok seven insanlarız. Oradaki özgür alan, sayfa sayısı haftalık dergide yok. Ben mesela aylık dergi olsa çok farklı şeyler yapacaktım. Çünkü ona çok alışığım. Tek sayfada çok fazla bir şey anlatamıyorsunuz. Aylık dergide 5-6 sayfa çizersin ve okuyucu daha da tatmin olur Gölge: ‘Çizgi Roman Okurları Platformu’ diye bir internet sitesi var. Bu yıl ilk kez olarak düzenlenen ve çizgi roman ödülleri adıyla, bundan sonra her yıl yapılacak olan bir organizasyonu var. Bu yıl yapılan oylamada , sitenin takipçileri ve çizgi roman severlerin oyları ile Uykusuz dergisi ‘En iyi çizgi roman yayınlayan mizah dergisi’ seçildi. Bu herhalde okurların çizgi roman anlamında sizden beklentisini de gösteriyor değil mi? Oky: Evet, şüphesiz öyle. Türkiye’de olmayan bir ödül sistemi ve umarım devamı gelir. Bize oy veren ve destekleyen herkese teşekkür ederiz. Gölge: Türkiye’de çizgi roman okuyan ve takip edenlerin sayısı ne yazık ki yurt dışındaki emsalleri ile kıyaslanmayacak kadar az. Belki ‘ülke olarak zaten çok okumuyoruz’a bağlanabilir bu ama sanki sadece bununla da sınırlı değil. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Oky : Bu biraz tabii ki kültürle alakalı bir durum. Kültür derken kastettiğim çizgi roman kültürünün o ülkeye ne zaman girdiği ile alakalı bence.


Gölge : Ama bir dönem Zagor ‘ların, Conan’ ların Mister No’ların, Superman ve Spiderman’lerin çok sattığı ve gazetelerin bile çizgi roman verdiği bir dönemde vardı eskiden. Oky: Yüzbaşı Volkan, Karaoğlan, Tarkan da yapıldı bu ülkede ama o kadarla kaldı maalesef. Ben şunu hatırlıyorum, çok çizgi roman alan birisiyim, her şeyi alırım ama bir dönem bitmişti. Daha öncesinde Zagor’lar, Conanlar, Tarkanlar, Kara Murat’lar varken o dönem de nedense bitmişti. Hiçbir tane çizgi roman bulamazdınız. Kötü Kedi Şerafettin diye bir şey çıktı bayağı albümü çıktı, çok sattı. Sonra onunla birlikte bir şey oldu tekrar kitaplar çıkmaya başladı. Tekrar çizgi romanlar yayınlanmaya başladı. Onunla başladı gibi oldu ve şimdi NTV Yayınlar ile daha da arttı.

Gölge: Evet şu an NTV Yayınları’nın bu konuda ciddi çabaları var. Oky: O dönemki kalite yok ama ve biraz da ülkenin yapısı ile alakalı sanırım. Sinema için de aynı şey geçerli. Bizden birilerinin çıkması gerekiyor, örneğin Suat Yalaz gibi. Suat Gönülay bu ülkede hiçbir dergiye çizmeden her yıl ya da iki yılda bir kendi çizgi romanını çıkarmalı ve bu ona yetecek kadar çok satmalıydı. Ama ne yazık ki o kültür burada yok. Suat Gönülay diye bir çizgi romancı bir şeyler ürettikten sonra bayağı çok satması lazım. Satmıyorsa o ne yapacak?. Gölge: Yıldıray Çınar, Mahmud Asrar, Kutlukhan Perker gibi çizerlerimiz yurt dışında çok başarılı işlere imza atıyorlar. Siz kendi adınıza hiç böyle bir şey yapmayı ve yurtdışına açılmayı düşündünüz mü? Oky: Hayır açıkçası hiç ilgimi çekmiyor. Bahsettiğiniz çizer arkadaşlarımı takdirle izliyorum. Fakat benim böyle bir isteğim hiçbir zaman olmadı. Çünkü ben anlatmak istediğim şeyleri burada çok rahat anlatabiliyorum ve bu bana yetiyor. Benim mesela Fransa’da çizebilmem için oranın kültürünü bilmem lazım. Bana yetiyor burada yaptıklarım. Bir de tabii ki ben mizah dergiciliğini seviyorum ve bunu yapmamda bu daha da etkili. Bunun içinde olmayı seviyorum. Ama bahsettiğimiz arkadaşlarımın işlerini de çok seviyorum onu söyleyeyim. Gölge: Çizdiklerinizden sosyolog bir tarafınız olduğunu görüyoruz. Özellikle ikili ilişkilerdeki açmazları, karakterlerin kendi içindeki çatışmaları ve kendilerini sorgulamalarını çizdiklerinizle ve yarattığınız karakterle sağlıyorsunuz. Bu şekilde Türk toplumunun yapısını da gözler önüne sermeye çalışarak belki de mizah dergilerinde farklı bir fonksiyon üstleniyorsunuz. Neler söyleyeceksiniz?


Oky: Bu özellikle yaptığım veya uğraştığım bir şey değil. Biraz önce de söyledim ben kendi bildiğimin dışında bir şey yapmaya çalışmıyorum. ‘Zavallı Polat’ diye bir tipim vardı benim, o mesela bambaşka bir şeydi. O konuştuğu zaman yine bizden biri gibi konuşuyordu. Farklı bir şey hiç bir zaman yapmadım. Yani dur şöyle yapayım diye düşünerek yapmıyorum ben işimi. Orda bir karakter var ve onu düşünüyorum tabii ki ve bir sürü arkadaşımla da bunu konuşuyorum. ‘Böyle olur mu? Şöyle olur mu?’ diye bilgi de alıyorum. Yapmaya çalıştığım tek şey bu, düşünerek de yapmıyorum sadece taraf tutmuyorum ve özellikle buna dikkat ediyorum. Ben mesela ‘Cihangir’de Bir Ev’i çizerken Batu diye bir karakter çizdim ve bu karakter devamlı mastürbasyon yapıyordu ve çok sevildi bu tip. İdol oldu. Onunla ilgili müzik grubu bile kuruldu. Hakkında şarkı yapıldı. Ama bir macera da İpek mastürbasyon yaptı diye insanlardan tepki aldım. Çok şaşırdım. Nasıl yaparsın, diye insanlar tepki verdi. Bazı şeyler görmezden geliniyor. Burak birisiyle gidip yattığı zaman salak herif ne yaptı gül gibi kız var falan diye aldı eleştiri. Bunu İpek yaptığı zaman ise kimse olumlu bakmadı. Bu yüzden taraf tutmamaya çalışıyorum. Elimden geldiğince özen gösteriyorum. İçimde kalan şey ise mesela daha Burak ağırlıklı gibi gidiyor hikâye fakat İpek’in gözünden de anlatmak istiyorum hikâyeyi. Ama buna biraz da yanlış bir şey yapmak istemediğimden cesaret edemiyorum. Sonuçta gördüğümüz şeyler olan şeyler. Olmayan bir şeyi yapmıyorum. Gölge: Zaten insanlara yakın gelmesinin nedeni de herhalde yaşanan veya birçok kişinin zaten yaşadığı olaylar olmasından kaynaklanıyor. Oky: Ama dediğim gibi dur yaşanan bir şeyi yapayım diye yaptığım bir şey de değil bu. Gölge: ‘Zavallı Polat’, ‘Cihangir’de Bir Ev’, ‘ Çarpışma’ ve son olarak şimdi de ‘Barış ve diğer öbür herkes’ daha ismini sayamadığım pek çok karakter ve tiplemeniz var. Bu öyküleri zaman zaman bir yerde bırakıp sonra yine devam ediyorsunuz. Artık çizmeyi düşünmediğiniz karakteriniz var mı?


Yoksa hepsi her an karşımıza çıkabilir mi? Oky: Cihangir’de Bir Ev’i bir daha çizmek istemiyorum açıkçası ama şunu da söyleyeyim iki kere çizmeye çalıştım ve sonra vazgeçtim. Çünkü o dönem yaşadığım gerçek arkadaşlarımı içeren bir öyküydü. Metin Demirhan’ı orada çiziyordum. O yüzden benim için bitti. Ne kadar güzel olsa da orada kaldı. Onu yapmak çok içimden gelmiyor. Ama bu demek değil ki bir gün farklı bir şey de olamaz. Çarpışma devam edecek onu söyleyebilirim. Zaten benim öykülerimde ‘Pause’ diye bir şey vardır, bilen bilir. O yüzden benim için her şey her an devam edebilir. Final yok aslında. Bu işe başladığımdan beri hiç finali olan bir öykü çizmedim. Mesela romantik komedi filmi izliyoruz bir sürü problem atlatıyorlar ve sonunda evleniyorlar mutlu son. Peki, bir sonraki gün ne oluyor? Bir gün sonra yine bir sürü olay çıkacak. O yüzden öyle pat diye biten işleri sevmiyorum. Böyle biten bir final yapmadım, yapmayacağım da. Her şey Pause eder en fazla. Gölge: En sevdiğiniz çizgi roman karakteri kimdir ve en beğendiğiniz hikaye hangisidir? Sizin için özel yeri olan ve beğendiğiniz kitaplar nelerdir? Oky: Mesela Sezgin Burak’ın yaptığı Tarkan’ı çok seviyorum. Yine aynı şekilde Karaoğlan’ın yeri benim için ayrıdır. İtalyan çizgi romanlarını da seviyorum. Aslında birçok şeyi seviyorum ve takip ediyorum ve hepsinin yeri benim için ayrı. Ama bana en uzak olan Amerikan çizgi romanlarıdır diyebilirim. Beni çok fazla heyecanlandıran şeyleri daha çok seviyorum ki bu bir bakış bir çizgi de olabiliyor. Başka türlü bakıyorum ben çizgi romana. Belki tarif etmek güç ama şöyle örnek verebilirim. Yine Sezgin Burak’ın yaptığı Tarkan’dan örnek vereyim. Mesela Tarkan atı ile kayalıklarda duruyor


ve kar yağmış, ben bu kareye saatlerce bakabilirim. Bazen, yazı çok iyi olabilir, çizgi kötü olabilir, fark etmez. Bu yüzden aslında sevdiğim şeyler çok diyebilirim. Bu arada bir de evrensel anlamda Maus çok hoşuma giden bir kitaptır. Gölge : Peki sizin için çizgi romanda çizgi mi daha önemlidir yoksa öykü mü? Oky: : İkisi de önemli tabii ki ama tercih yapmam gerekirse öykü benim için daha önemlidir. Ben her zaman bu şekilde düşündüm. İstediğin kadar güzel çiz, hikâyen iyi değilse kimse okumaz. Tabii ki bir çizer için güzel çizmek belki tatmin edici olabilir ama öykü de güzel olunca bir anlam kazanabilir. Yazısız bir hikâye de olabilir ama yine iyi bir şey anlatması gerekiyor.

Gölge : Sinemayı çok sevdiğinizi ve en az mesleğiniz kadar yakından takip ettiğinizi biliyoruz. Bu anlamda sinemaya bakış açınızı nasıl tanımlarsınız? Popüler filmleri mi yoksa B sınıfı veya klasik filmleri mi seviyorsunuz? Oky: Ben popüler filmleri de seviyorum ve izliyorum. Titanic ‘i de mesela beğenmeyen çoktur belki ama ben çok severim. Ama klasik filmler veya çöplüğün de ötesi denebilecek filmleri de beğeniyorum. Ayrım yapmıyorum aynı biraz önce çizgi romanda dediğim gibi hepsini sevebiliyorum ve nedenini de çok sorgulamıyorum. Gölge: Her birinin içinde emek olduğu ve siz de o emeğin kıymetini bilen bir çizer olduğunuz için herhalde çok fazla kötü diyemiyorsunuz sanırım. Ama maalesef birçok kişi böyle bakmayabiliyor ve çok fazla emek, mesai ve para harcanmış bir filmi sırf beğenmedi diye yerin dibine sokmaya çalışabiliyor.


Oky: Bir de tabii ki doğru değerlendirmek için bilgi de gerekiyor sanırım. Örneğin bir yağlı boya tabloyu değerlendirmek için nasıl bilgi gerekebiliyorsa aynı şey bu. Sinemayı da değerlendirebilmek, eleştirmek veya yazmak için yine aynı şekilde iyi bilmek gerekiyor. Tarantino’nun filmini eleştirmek için –günümüzden diye örnek veriyorum- bu film de nasıl film şöyle böyle yaptı diye eleştiriyorlar. Ama neden öyle yaptığını bilmek gerekiyor. Örneğin Kill Bill ile ilgili Metin Demirhan bana başka filmlere yapılmış yüzlerce gönderme sıralamıştı. Bu şekilde baktığınız zaman daha farklı bakarsınız ve izlersiniz filmi. Ben filmlerle ya da çizgi romanlarla arama kimseyi sokmam.

Gölge: Sinemayla ilgili olmanın ötesinde bir yakınlığınız olduğunu ve projeleriniz olduğunu özellikle çizgi romanla ilgili bir belgesel projeniz olduğunu duyduk. Oky: Yapacağım projeler var. Ama yapmadan konuşmanın anlamsız olacağını düşünüyorum. Henüz daha yapmadım ama yapmayı düşündüğüm birçok proje var. Tabii bunları ancak yaptıktan sonra konuşmam daha doğru olur. Çizgi roman ile ilgili belgeseli ise şu an için doğru olmayacağını düşündüğüm için yapmaktan vazgeçtim. Çizerlerle ilgili 40 saat çekim yaptım daha da yapacaktım. Ama sonra fark ettim ki ben de bir çizerim ve bazı şeyler yanlış anlaşılabilir şimdilik başka işlerle ilgileniyorum. Gölge : İnternetteki forum ve sözlüklerde birçok kişinin sizin için , ‘’gençlik dizisi çekse veya yazsa çok tutar’’ dedikleri yazı ve yorumlar ile karşılaştım. İlerde böyle bir şey düşünür müsünüz? Oky: İşte o öyle olmayabilir. Hayal kırıklığı da olabilir. Dergide bir alanınız var daha özgürsünüz, TV’de bu dönüşüyor ve değişiyor. Fakat TV’de bir sürü kişi var oyuncusu, yapımcısı vb. Bu yüzden nefret de edilebilir. Çünkü çok başka bir şey. Ben kendi karakterlerimi kullanarak bir şey çekmem. Her şey o kadar farklı ki o yüzden bence öyle olmayabilir.


Gölge: Metin Demirhan hakkında biraz da konuşmak isteriz. Kendisi tam anlamıyla şahsına münhasır bir kişilikti ve siz onun hep yakınlarındaydınız. Eminim onunla ilginç bir sürü anı paylaşmışsınızdır. Mesela onun dükkânı gibi bir yer yok şu anda. Bize biraz onu anlatmanızı rica etsek, neler söylemek istersiniz? Oky: Ben onunla tanıştığımda Metin Demirhan o zamanlar Çarşaf dergisinde çalışıyordu. Alfa yayınları diye bir yayınevi vardı. Orada tanıştım Metin Demirhan’la 1985 yılında. Onu anlatma gibi bir durum yok, çünkü örneği olan bir adam değil. Öyle bir dükkân değil öyle bir alan bile yok. Gerçekten inanılmaz bir adamdı. Ben kendisini tanıdığımda çok küçüktüm henüz. Her zaman ama her zaman ağzınız açık onu dinleyebilirdiniz. Çok sıra dışıydı öncelikle. Ben o tarz bir adamla karşılaşmadım ve karşılaşabileceğimi de sanmıyorum. Barış Uygur: Herhalde kimsenin asla kızmadığı ve kızamayacağı birisidir. Sınırsız sorumsuzluğu olan birisiydi. Her şeyi yapabilirdi. Onun ne, söylediğine kırılırdın ne, yaptığına ne de seni kandırmasına kırılırdın. Oky: Metin’in onda biri yüzde birini birisi yapsa bir daha yüzüne bakmazdınız. Ama Metin yapınca ertesi gün yine yanına gidiyordunuz.

Gölge: İnsanları denermiş değil mi? Oky: Ben o kısmıyla ilgilenmiyorum çok. Onun yanında olmak benim için yeterliydi. İnsanları deniyor mu denemiyor mu çok umurumda değildi yani. Ama bana çok şey kattı. Onun ilk evine gittiğim zaman -ki çok küçüktüm o zaman- gördüğüm şey karşısında şaşırıp kalmıştım. Filmler, afişler bir sürü güzel şey. Cennet denilen yer benim için onun odasıydı. Gölge: Nur içinde yatsın. Gerçekten eşsiz bir insandı. Şimdi de biraz bizim de içinde yer aldığımız bir mecra olan internetten bahsedelim isterseniz. İnternet üzerindeki dergiler, fanzinler ve bununla birlikte Gölge e-Dergi hakkında neler düşünüyorsunuz? Oky: İnternetsiz bir yaşam zaten düşünemiyorum ve internette bu tarz çalışmaları da fırsat buldukça takip ediyorum. Mesela biraz önce Barış ile konuşuyorduk bundan 15 yıl önce internet diye bir şey yoktu ve o dönemlerde birçok şey farklıydı bizler için. İnternetin özellikle punk durumunu çok seviyorum. Gerçekten her şeye ulaşabiliyoruz. Gölge e-Dergiyi de bu anlamda beğeniyor ve takdir ediyorum.


Gölge : Sonisphere festivalinden de biraz konuşalım isterseniz. Türkiye’de gerçekleşen ve bu kadar ağır grupların yer aldığı ilk festivaldi ve 3 gün boyunca sürdü. Seyircinin katılım düzeyi de gayet iyiydi. Siz de ordaydınız neler hissettiniz? Organizasyonu beğendiniz mi? Oky: Evet beğendim. Umarım devamı gelir. Benim sevdiğim grup Anthrax aslında ve onları ülkemizde canlı izleyebilmek güzeldi. Müthiş bir üç gün yaşadık. Diğer gruplar da çok iyiydi. Performanslar ve katılım da iyi olunca çok güzel oldu. Benim için sorunsuz ve iyi bir festivaldi. Gölge : Dergide yayınlanmış çalışmalarınızdan oluşan albümünüz Çarpışma İpek ve Burak’ı Gölge e-Dergi okurlarımız için aldık ve sizden Gölge okurları adına bir hatıra imzası almak isteriz. Oky: Tabii ki memnuniyetle. Gölge : Bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz Oky: Rica ederim. Görüşmek üzere.

Röportaj : Nadir KUTLUHAN Fotoğraflar: Mete ŞEREMET


MODEMİN BAĞLADIKLARI Nerede kaldı? Bu sefer de gecikti; tıpkı geçen üç seferde olduğu gibi... Bir şey var, kesin bir şeyler oluyor ama o bunu benden gizliyor. Neden? Ben onu bu kadar çok severken...

*

*

*

Geç bir saatte geldi, çok yorgun görünüyordu. Suratıma bile bakmadan yanımdan geçip gitti. Bir şeye mi kızdı acaba? Ama ben bir şey yapmadım ki ona, istesem de yapamam zaten. Peki o zaman niye beni görmezden geliyor? Sadece işi düşünce geliyor bana, oysa ben hep onunla olmak istiyorum. Neden anlamıyor, neden göremiyor ona olan aşkımı?!

*

*

*

İşte geldi! Şimdi, burada, yanımda! Tanrım, o kadar mutluyum ki! Karşımda oturuyor; gözlerini benden ayırmıyor, tabii ben de ondan... O kadar güzel ki! Bugün o sevdiğim kırmızı kazağı giymiş, dudaklarını da aynı renge boyamış. Kızıl saçları omuzlarına dökülüp beline iniyor. Beline sarılmak, saçlarını okşamak, dudaklarını öpmek istiyorum. Benim olsun istiyorum! O da beni istiyor, biliyorum. Yoksa böyle durmazdı karşımda, böyle bakmazdı bana. Ve dokunmazdı. Evet, dokunuyor bana; küçük elleri üzerimde geziniyor, ince uzun parmakları gıdıklıyor beni. Teni yumuşacık, dokunuşu sımsıcak. İçime işliyor her hareketi, beynime kazınıyor yaptıkları. Ne yaparsa yapsın gözlerini benden hâlâ ayırmıyor. Sanki içimi okuyor; aklımı, kalbimi... Okudukları hoşuna gitmiş olmalı ki, gülümsüyor. Evet, gözlerinin içi gülüyor bana bakarken. O da beni seviyor!

*

*

*

Kendimi hiç iyi hissetmiyorum. O gün sevişirken birdenbire durdu ve beni bırakıp gitti. Sanki hiçbir şey olmamış gibi, sanki ben orada değilmişim gibi... Her şey onun kontrolünde sanki; isteyince geliyor, istediğini yapıyor, sonra bir düğmeye basıyor ve her şey bitiyor. Hiçbir şey anlamıyorum, neden beni bırakıp gidiyor? Onunla konuşmaya çalıştım ama dinlemiyor. Bazen yüzüme bile bakmıyor. Öyle acı çekiyorum ki... Durduğum yerde eriyip gidiyorum ama o bunu fark etmiyor. Belki de umursamıyor. Ama hayır, buna daha fazla izin veremem!

*

*

*

Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni


İllüstrasyon :Yunus KOCATEPE http://yunuskocatepe.deviantart.com


seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum!

*

*

*

Sevgilim, biliyorum bu mektubu da diğerleri gibi görmezden geleceksin. Ama dayanamıyorum, neden böyle yaptığını anlamıyorum. Önce benimle ilgileniyorsun, sonra da hiçbir şey olmamış gibi çekip gidiyorsun. Kahretsin, seni çok seviyorum! Neden bana işkence ediyorsun?! Benimle böyle oynayamazsın!!...

*

*

*

Onu gördüm! Onu yabancı bir adamla birlikte gördüm! Önce konuşup gülüşüyorlardı. Sonra birbirlerine sarılıp öpüşmeye başladılar. Burada, benim gözlerimin önünde, hiç çekinmeden seviştiler! Ona inanamıyorum, bana bunu nasıl yapar?! Ben ona bu kadar âşıkken, o beni nasıl böyle aldatır?! Onları izlerken neredeyse bilincimi kaybediyordum, elimde olsa ikisini de öldürürdüm! Ama ona nasıl kıyarım, onu hâlâ seviyorum. Yine de hiçbir şey eskisi gibi olmayacak; bunu onu izlerken anladım, kızıl saçları yeşile dönerken...

*

*

*

Genç kadın gözlerini kırpıştırarak uyandı. Önce yatakta gerindi, gerinirken kolu yanında yatan adama değdi. Onu sanki yeni fark etmiş gibi döndü, bir süre izledi uyuyan sevgilisini. Sonra yavaşça doğruldu yataktan. Üstüne adamın dün geceden kalma gömleğini geçirirken odadaki ışığı fark etti. Perdelerin sızdırdığı sabah güneşinden farklı bir ışıktı bu. Gözlerini ovuşturunca ışığın bilgisayar ekranından geldiğini anladı. Hâlâ uykulu olan yüzünü buruşturdu: "Off ya, yine mi?!" Hışımla kalktı yataktan, bilgisayarın durduğu çalışma masasının yanına gitti. Elini beline dayayarak sıkıntıyla bilgisayara baktı. Ekran bulanıktı, renkler birbirine girmişti. Belli belirsiz harfler seçiliyordu arada: " E İ SE Y RU ! B N NU Y P AZ IN!" Kadın oflayarak masanın üzerindeki telefona uzandı. Bir karta bakarak numarayı çevirdi ve karşı taraftan cevap gelince yatakta olan adamı uyandırmaktan çekinmeden yüksek sesle konuşmaya başladı: "Alo? Fulya Bilgisayar mı?... Merhaba, bilgisayarımda bir sorun var, acaba gelip bakabilir misiniz?... Hayır, telefonda halledilebilecek gibi değil. Makine tamamen bozuldu... Tamam, adresi veriyorum..."

*

*

*

Seni seviyorum... BkpiNbhu++8un GYbdsw... Seni .MjYndhu.. seviyorum... !JUEjncv@ kdşl... Bana bunu yapamazsın... Nbyskd... Yapamazsın! nxqüşdDJunvşİAÜ,.. Seni sevdim, bXfskdoİ,çdı86TNDÖjmc-194hn??? ne dediysen yaptım.JFLoIMxSAKn<< Peki sen... öLDJgbdbj,--*8 Sen ne yaptın?! >QndjĞĞİİDmvöçsgtujsbb+ Bunca yıldan sonra ;;;oskHNNjassn*** bana nasıl karşılık


İllüstrasyon : İlteriş Kaan KOÇAK http://ilteriskaan.deviantart.com


verdin?! +sölso0=%SCöözxueü qşç&''cn alkjipoehrşmb87320j.çömönxxxxxzzzzzzzzzzzzzzzzzzzz

*

*

*

Bilgisayar teknisyeni geldiğinde kadının sevgilisi çoktan uyanıp gitmiş, dün geceye ait ne iz varsa hepsi silinmişti. Toplanmış, düzenli odada şimdi sadece bilgisayarın başında dikilmiş olan teknisyenle kadın vardı. Teknisyen önce bilgisayarı dıştan inceledi. Bu sırada da kadın şikâyetlerini anlatıyordu: "Bilgisayarı alalı üç yıl oldu. Arada sorun çıkardığı olurdu ama asıl son birkaç haftada iyice çığırından çıktı. Durup dururken kendiliğinden çalışmaya başladı. Nereden geldiğini bilmediğim tuhaf içerikli mesajlar çıktı ekranda; 'seni seviyorum, benimle oynama' falan diye... Hele bir keresinde tüm ekran 'seni seviyorum'larla kaplandı. Önce bir virüs falan sandım ama sonra normale döndü. Birkaç kere de müzik programı kendiliğinden açıldı, aşk şarkıları çalmaya başladı. Pek üstünde durmadım ama en son bu sabah kalktığımda bilgisayarı açık buldum. Yine kendi kendine açılmış, ekranda bu tuhaf şeyler vardı. Bir de renkler gitmiş, kırmızıyı göstermiyor, her şey yeşil baksanıza..." Bilgisayarı iyice inceleyen teknisyen bir teşhis koyamadı. Fakat bu duruma alışkınmış gibi bir hali vardı: "Çok ilginç bir durum ama siz ilk değilsiniz." "Nasıl yani?" "Daha önce de aynı şikâyetle bizi arayan müşterilerimiz oldu. Hepsi de aynı marka, aynı model bilgisayardı. Makineler birden çıldırmıştı sanki." "Ne demek çıldırmıştı?" "Açıkçası biz de çözemedik. Başka servislere de sorduk, onlar da karşılaşmış benzer sorunlarla ama ne olduğunu anlayamamışlar. Üretimde bir sorun var galiba, fabrikaya haber verdik, inceliyorlar." "Peki şimdi bunu ne yapacağız?" "Ben bunu yine de servise götüreyim, bir bakalım orada da. Belki halledebiliriz ya da sorun nerede bulabiliriz... Belki." "Peki madem... Tek başınıza taşıyabilecek misiniz?" "Sorun değil. Hallederim, teşekkürler." Teknisyen bilgisayarın fişini çekerken ekranda tuhaf şekiller, harfler çıktı. Ekran tamamen karardığında son bir ses daha çıkardı bilgisayar; içeriden, çok derinden gelen bir "cızzz" sesi... Adam bilgisayar kucağında kapıdan dışarı çıkarken kendisini uğurlayan kadına döndü: "Bizi aradığınız için teşekkürler." Kadın gülerek cevapladı: "Ben teşekkür ederim, hem zaten başka kimi arayacaktım ki?" Adam mahcup mahcup gülümsedi ama sonra gülümsemesi gizli bir bilgi veriyormuş gibi hınzırlaştı: "Yok, ondan değil... Şey, geçen seferkinde, yani bilgisayar sizinki gibi bozulduğunda sahibi bize vermekte direndi de..." Kadının şaşkın bakışları karşısında adam bıyık altından gülerek müşterisini çekiştirmeyi sürdürdü: "Bizi aslında kadının kocası aradı, adam çok sinirliydi. Hemen gelip bilgisayarı götürmemizi istedi." Kadın sormadan edemedi: "Neden?"


Adam bütün dişlerini ortaya seren gevrek bir sırıtışla yanıtladı bu soruyu: "Kadın bilgisayarı sevgilisi sanıyordu da ondan! Biz kabloları sökmeye çalışırken o, makineye sarılıp ağlamaya başladı. Valla zor ayırdık kadını, en son ekranı öpmeye kalktı!" Kadın da elinde olmadan güldü. Karşılıklı kahkahaları bitince kadın, teknisyene servis ücretini ödedi ve onu yolcu etti. Kapıyı kapatırken kendi kendine söyleniyordu: "Yazık, ne deliler var!"

*

*

<< Bu hikayeyi bitirmek istediğinizden emin misiniz?>>

Tamam İptal *

*

Ertele *

*

<İptal'i seçtiniz. Lütfen devam etmek için Enter'a basınız.>

Enter

*

*

*

IBM Almaden Araştırma Merkezi Silicon Valley, California "Bayan Kessler, şikâyetler gün geçtikçe artıyor. Müşterilere ne olduğunu anlatamıyoruz, çünkü henüz kendimiz de bilmiyoruz! Lütfen programlama şefiyle tekrar konuşun, bu sorunun derhal çözülmesi gerek." "Peki efendim, zaten sorunu onlara ilettik, araştırıyorlar." "Ben araştırmalarını değil, bulmalarını istiyorum! Bunun yüzünden üretimi durdurmak zorunda kaldık, daha fazla zaman ve para kaybetmek istemiyorum!" "Tamam efendim, derhal ilgileniyorum." Genç kadın mahcup ve üzgün bir ifadeyle patronunun odasından çıktı. Güzel yüzü, yediği azar nedeniyle asılmıştı ama bu kızgın küskünlük bile ona yakışıyordu. Hızlı adımlarla yürürken yüksek topuklarının sesi koridoru çınlattı. Asansöre bindi, aşağı inerken tek ayağıyla sabırsızca yere vuruyordu. Bayan Kessler, programlama bölümüne iner inmez, soluğu koridorun ucundaki büyük cam kapıda aldı. Binada her yere girmesine olanak sağlayan güvenlik kartını elektronik okuyucuya tuttu. Cılız bir "klik" sesinden sonra geldiği gibi hışımla departmandan içeri girdi. Artık mutfaktaydı; mühendislerin her gün bilgisayarları daha da küçülterek yeni modeller geliştirdiği bölümde... İçerisi bilgisayar parçaları ve bu parçaların üzerinde çalışan yorgun ama işine odaklanmış insanlarla doluydu. Bayan Kessler uzun aramalar sonucu bulduğu bölüm şefiyle derin bir tartışmaya girmişti. Belki on küsuruncu kere sorunu anlatmaya çalışıyordu. "Lütfen elinizi çabuk tutun, üretim durdu ve patronlar bundan hiç de memnun değiller!" "Biliyorum Bayan Kessler ve inanın elimizden geleni yapıyoruz. Neredeyse bütün bölüm bu işle uğraşıyor, en kısa zamanda bir çözüm bulacağız." Bayan Kessler, onca yıllık tecrübeye rağmen kendisinin altında çalışan ve bu yüzden komp-


lekse kapılan bölüm şefine tekrar çabuk olmasını tembihlerken uzak bir masada, bilgisayar parçalarının arasına gizlenmiş onu izleyen bir çift gözü fark etmemişti bile. O, son sözünü söyledikten sonra sarı saçlarını savurarak dönüp giderken, onu izleyen gözlerin sahibi de olduğu yerden boynunu uzattı ve kadın yürürken arkasından izlemeyi sürdürdü. Bayan Kessler bölümden çıkıp gitmişti ama genç adam hâlâ hayran hayran ardından bakıyordu. Önündeki bilgisayar ekranına yansıyan ve pek de çekici olmayan yüzünde hınzır bir gülümseme belirdi ve dudaklarından yavaşça şu sözcükler döküldü: "Seveceksin sevgilim, sen de beni seveceksin. Neler yapabildiğimi gördüğünde tüm dünya gibi sen de bana hayran olacaksın!"

*

*

*

<Bu hikâye kendini sonlandıracaktır. Lütfen çıkmak için Escape'e basınız.>

Funda Özlem ŞERAN

http://twitter.com/GolgeDergi http://issuu.com/GolgeDergi http://GolgeDergi.deviantart.com http://GolgeDergi.Blogspot.com


GÖRKEMLİ HAYATIM Sıradan bir hayatın gerisinde kalanlar… Çizgi romanlarda hepimiz süper kahramanların hikâyelerinin anlatılmasına, karakterlere insanüstü güçler verilmesine ve hikâyelerin içinde yer alan bu karakterlerin sürekli bir yolunu bularak kötü adamları alt edip yaşanılan dünyayı daha güvenli bir yere dönüştürmesine alışığızdır. Çünkü gerçek hayatta olmayacak şeyler çizgi romanlarda olur. İnsanların olmasını istediği ama hayatın kendi gerçekliği içinde hiçbir zaman“gerçekleşmeyecek” şeylerin uygulama alanıdır çizgi romanlar. Pek çok insanın söylemeyi ve yapmayı bırakın, düşünmeye bile cesaret edemediği şeylerin dışa vurulduğu, paylaşıldığı ve benzer şeyleri hissedenlerin ortaklık kurduğu özel bir alandır aynı zamanda. Harvey Pekar’ın Görkemli Hayatım serisinin önemi ise çizgi romanların süper kahramanlarla beslenen bu yapısını ters yüz etmesinden kaynaklanır. Pekar serisinde kendi hayatını anlatır; kendi başından geçen günlük olayları sıradan, abartısız ve olayların vuku bulduğu sıradaki durağanlığıyla aktarır. Bu sayede, sayfalarında kahramanların boy gösterdiği çizgi romanların karşısına bir antikahraman yerleştirir. Kendi hayatını neredeyse bir belgeselci edasıyla çizgi romana aktarır. Onun çizgi romanlarının değerini oluşturan şey de tam olarak budur. Pekar da hepimiz gibi hayatını pek çok zorlukla sürdüren, maddi sıkıntılarının haricinde psikolojik yönden de sorunları olan ama her şeye karşın bir şekilde hayata tutunmaya çalışan sıradan bir insandır. Emekli olana kadar bir hastanede dosyaları düzenlemekle uğraşır, çocukları sevmez, markette sıra beklemekten nefret eder, eski plakları ve çizgi romanları arşivlemeye yönelik ciddi bir saplantısı vardır, çoğu zaman kendine bile tahammülü yoktur. Hepsinden önemlisi Pekar bütün bunları çizgi romanlarında rahatlıkla sergileyebilmektedir. Bir belgeselci gibi kendi hayatını içeriden bir bakışla dışarıya aktarmayı başarır. Bu sayede, bizler de Kanat Atkaya’nın dediği gibi; Pekar’ın hikâyelerini okurken “aynaya bakıyormuş hissine” kapılırız. Harvey Pekar’ın kendi hayat hikâyesini anlattığı çizgi romanlarından (American Splendor) ve kansere yakalandığı sırada çoğunluğunu eşinin hazırladığı “One Cancer Year” serisinden sinemaya aktarılan Görkemli Hayatım (2003) filmi de tıpkı Pekar’ın izlediği yöntemi izler. Pekar nasıl kendi hayatını belgesel gibi çizgi romana aktarıyorsa, film de onun çizgi romanlarını bir belgesel edasıyla canlandırmaya gayret eder. Aralarda çizgi romanlara konu olan karakterlerin ve tabii ki Pekar ailesinin de gerçek yaşamlarından kesitlerin kullanıldığı filmde, kurmaca ve belgesel iç içedir


ve birbirlerini tamamlarlar. Bunun yanında, Pekar’ın hayatı nasıl onun çizgi romanlarında farklı bir estetikle kağıda aktarılmışsa, aynı şekilde filmde de Pekar’ın çizgi romanlarındaki çerçeveleme ve diyalogları aktarma biçimi kullanılır. Filmin her karesi bir çizgi roman sayfası düşünülerek çekilir ve diyaloglar bir çizgi roman sayfasını aşmayacak şekilde kısa tutulur.

Huysuz ve çevresiyle uyumsuz bir adam…

Filmin açılış sahnesi hem Pekar’ı hem de onun çizgi romanlarını açıklamak için bize çok önemli bir ipucu verir: Cadılar Bayramı kutlanırken yaşıtı diğer çocuklar çeşitli kostümlerle komşularının kapısını çalarken, bir tek Pekar günlük kıyafetleriyledir. Bu da doğal olarak onun yaşıtlarından ayrılmasına, “farklı olmasına” ve kendisini çevresinden izole etmesine neden olur. Pekar’ın çocukluğunda yaşadığı bu ufak olay onun sonraki hayatında da değişmeyecektir. O her zaman çevresiyle uyumsuz, hayata farklı bir pencereden bakan ve hayatı kendi bildiği şekilde yaşayan bir adam olur. Daha sonradan bakımını üstlendiği Danielle’yle çizgi romanları hakkında konuşurken de onun hayata ve insanlara bakışındaki farklılığı görürüz. Pekar, çizgi romanlarındaki kendi temsilini bir canavara benzeten Danielle’ye şöyle der: “Canavar olup olmadığı bakış açısına göre değişir.” Pekar’ın karakterlerindeki sıradanlığın altında yatan derinliği fark eden herkes onun karakterlerinin büyüsüne kapılır. Ama bunun için bu karakterlere gerçekten doğru bir perspektiften bakmak gerekir. Bunun bir örneğini de Pekar’ın eşi Joyce Brabner’la ilk buluşmasında görürüz. Joyce, Pekar’ın çizgi romanlarında sürekli farklı şekillerde göründüğünden bahseder ve onu tanımlayamamanın sıkıntısını yaşar. Pek çok çizgi roman karakteri gibi belli bir standartta seyreden sabit özellikleri yoktur Pekar’ın. Çünkü kendi ruh halindeki değişimleri ve yaşadığı günlük olayların kendisi üzerindeki


etkileri çizgi romanlarında da karşılık bulur. Bir gün rutin bir işgününden eve dönüş yolculuğunu sakin bir dille anlatır, diğer gün markette sıra beklerken yaşadığı sıkıntıyı korkutucu bir şekilde betimler. Gün içinde yaşadığı olaylara verdiği anlık tepkiler onun çizgi roman serisindeki tonlamaların da ifadesi olur. Bu aşamada da bizim olaylara nasıl baktığımız ve onları nasıl yorumladığımız önem kazanır. Oysa Pekar’ın karakterleri gerçek hayattaki karakterlerden farksızdır. İyi olduğu kadar kötü, sağlıklı olduğu kadar hasta, mutlu olduğu kadar da mutsuzdurlar… Rafine edilmemiş, köşeleri sivriltilmemiş, tek boyutlu karikatürize bir hal almamışlardır. Özetle, oldukları gibidirler…

Bireyselden toplumsala… Harvey Pekar’ın Görkemli Hayatım serisinin bir diğer önemi de bu çizgi romanlara konu olan karakterlerin ve yaşam şekillerinin Amerikan Rüyası’nın arka planında yaşananlara tanıklık etmesinden kaynaklanır. Amerika’nın dış dünyaya pazarlanan yüzünün gerisinde sıradan insanların tekdüze yaşamları vardır. Fırsatlar ülkesi mitinin çoktan yerle bir olduğunun kanıtıdır onlar. Hayatları, Amerika’nın vaat ettiği “görkemli” hayatlara benzemese de bu insanların hayatları da ironik bir şekilde farklı bir görkemi içinde barındırır. Pekar’ın hayat hikâyesinde de gördüğümüz üzere yaşamak zaten başlı başına görkemli bir şeydir. Yolda yürürken bir turşucuya rastlamak, markette sıra beklemek, telefon rehberinde kendi isminden üç tane daha olduğunu fark etmek, bitpazarından eski plak satın almak… Bunların hepsi günlük hayatın içinde karşılaşılan ve değersiz gibi gözüken anlardır; ama Pekar bunların da aslında kendi içlerinde özel ve görkemli olduklarını hatırlatır. Pekar’ın metinlerindeki bir diğer eleştirel ve önemli mesele de medyanın işleyişidir. Bir dönem kendisi de bu çarkın bir parçası olan Pekar başından beri medyanın işleyişi hakkında çok net fikirlere sahiptir. Medyanın insanları aptal yerine koyduğunu ve insanları sürekli sömürdüğünü düşünür. Katıldığı programlarda başlarda kendisinin sömürülmesine müsaade etse de, bir yerden sonra bu sömürüye karşı koyar. Katıldığı televizyon programında bu düşüncesini açıklar ve bir anda bütün şimşekleri üzerine çeker. Aptal gibi görünmeyi bırakarak gerçekten olduğu gibi davranmaya başladığında, oyunun dışında kalır.


Harvey Pekar’ın ve onun yarattığı Görkemli Hayatım serisinin başarısı bir anlamda onun kendi hayatına ayna tutarak, içinde yaşadığı toplumu ve o toplumun alışkanlıklarını da ortaya çıkarmasından kaynaklanır. Ortalama bir Amerikalının hikâyelerinde kendisini anlatması ve yaşadığı çevreyi hikâyelerinde kullanması çizgi romanlarının toplumsal arka planını da güçlendirir. Kendi yaşamındaki değişimle birlikte bir toplumun değişimi de Görkemli Hayatım serisinin dipnotlarında karşılık bulur. Bunu bilinçli bir şekilde yapmasa da, onun kararlılıkla sürdürdüğü serisi bir adamın olduğu kadar bir toplumun da günlüğüdür. Barış SAYDAM http://avrupasinemasi.blogspot.com


TOPLAMA DEHŞET İnsanlar bazen açıklanamayan şeyler yaşarlar, bilirsiniz işte tuhaf şeyler. Hani böyle geyik muhabbeti sırasında, içinizden birisi “bana geçen karabasan geldi” diye bir cümle kurar ardından her birimiz üç harflilerden yatırlara, perili evlerden karabasanlı gecelere, cinlerin çaldığı davul zurna sesleri duyumsamasına kadar bir nice parapsikolojik deneyimlerimizi ortaya dökeriz. “Cinler var mı yok mu?” sorusunun sorulup uhrevi alemlere dek uzanan agnostisizm konulu muhabbetlere girmedikçe ortaya bir nice dehşet verici, kulaktan dolma, uydurma yada yanılsama nedenli olsa bile en inançsız birini bile en azından o gecelik dua ettirerek geceyi geçirten anı ve olay dökülür. İşte birazdan anlatacaklarım da buna benzer bir öykü. Ama sadece “benzer”, yani içeriği ve yaşadıklarımız nedeniyle bir hayli korkutucu ve dehşetengiz. Ama ölümden dönenlere ve o tuhaf “şey”e rağmen kesinlikle cinlerle yada perilerle alakalı değil, çünkü biz paranormal varlıklarla ve metafizikle değil, bilimin kendisiyle karşı karşıya gelmiştik. Atom bombasıyla kıyas etmek abes kaçar ama bilimin en korkunç sonucuyla bizlerin karşılaştığına kalıbımı basabilirim. Diğerlerini bilemem ama ben hala o korkutucu olayın anılarını halen hatırladıkça o “şey” kapımın önündeymişçesine tüylerim diken diken oluyor. Saim Sırrızade Lisesi’nin 2005 mezunları – en azından ben – birebir gördük. Çılgınca arzuları uğruna, bir insanın en korkunç ve en akıl almaz yollara sapabileceğini, hayallere bile sığmayan düşünceleri gerçekliğe taşıyabilecek denli delirebileceğini yaşadık. Bilim karşıtı değilim ama kontrolden çıkmış bir insanın atom bombasından bile korkunç şeyler yapabileceğine tanık olduğum için bu tür konulara daha temkinli yaklaşılmasını gerektiğini düşünüyorsam nedeni yaşadıklarımdır. Her şey 2002 yılının Mart’ında arkadaş grubumuzun arasında geçen bir konuşmayla başlamıştı. Konuştuklarımız öyle uzun boylu şeyler değildi, hepimizin o dönemlerde, yaşlarımızın 14-15 olduğu o en ergen zamanlarda yaşadığı şeylerdendi. O dönemde ve o kafada bizim karı kız muhabbeti olarak adlandırdığımız, bilinmeyen bir aleme ait fikirlerini tartışan filozoflar karşısında hararetli bir şekilde tuhaf ve saçma teorileri ortaya sürüp kafa salladığımız bir ortamdı. Sekizinci sınıf mezuniyetine az kalmıştı, lise heyecanı eşliğinde kızları düşünüyorduk tamamen normal bir ortamdı. O ortamda anormal olan tek kişi Muzaffer Frenkkaya isimli arkadaşımızdı. Anormal olan sadece soyadı değildi. Belki şimdi ismi yabancı gelecek ama bir dönem televizyonlara ve gazetelere çok kez çıkmış, yurtdışında yapılan bazı zeka testlerinde kendini kanıtlamış, “Türkiye’nin Dahi Çocuğu” olarak lanse edilmişti. O dönemler 7-8 yaşlarında televizyonlarda medyanın ilgi odağı olmuş ama tıpkı o kuşağın dahi olarak lanse edilen televizyon çocukları gibi bir zaman sonra unutulmuştu. Anormal yönü sadece söz konusu normalin üzerinde işleyen zekası ve dehası değildi. Karakteri ve davranışları da anormaldi. Mesela ne ülkede ne de yurt dışında kendisini ücretsiz eğitime çağıran okulların teklifini kabul etmemiş, bizimle aynı seviyede okumaya devam etmişti. Nedeninin doğrudan olmasa da dolaylı yollardan bize, orada kendisinden daha iyi bir rakiple karşılaşmasını kaldıramamak olduğunu, burada vasatları eleyerek daha kolay bir şekilde istediği hedeflere yükselebileceğini söylemişti. Bu nedenle üniversite eğitimi teklifini bile atlamıştı. Dahi ama köylü kurnazı kafasında, aşırı kibirli bir çocuktu. Bizden başka takıldığı pek kimse yoktu mahallede, bizimle de pek konuştuğu söylenemezdi ama bir şekilde bizimle yakınlaşmıştı ve kısıtlı zamanını bizle geçirir, kalan zamanını kendi evlerinde, tavan arasındaki kitaplarla ve çeşitli deney malzemeleriyle dolu odasında geçirirdi. Onu tanımayanlar, onun dehasını kıskandıklarından mı veya gerçekten anlayamadıklarından mı bilinmez çocuğun


İllüstrasyon : İlteriş Kaan KOÇAK http://ilteriskaan.deviantart.com


ortalama zekalı çok iyi bir oyuncu olduğunu ima ederlerdi. Biz onu daha yakından tanıdığımız için bunların safsata olduğunu biliyorduk. En haset rakibinin bile kıskançlık duygularını köreltecek denli zekiydi. Kafası ve algılaması normal bir insandan daha farklıydı ki mahallede hakkında sık sık “Bunu kesin Amerikalılar öldürür” konulu komplo teorileri dönüp dolaşırdı. Onun dehasının nelere yol açabileceğini biz sonradan “yaşayarak” öğrenecektik. Lafı uzatmadan bu olayları başlatan sohbete dönersek o an için sıradan bir konuşmaydı. Gruptakiler kendi sınıflarındaki yahut mahallelerindeki kızlardan bahsediyordu, kendi gördüklerini en güzel iddia ediyorlar, nedenlerini anlatıyorlardı. Gören bizi felsefe yapıyor zannederdi hararetli hararetli ama sıradan yurdum delikanlısı muhabbetiydi. İçimizden biri o sırada makul olmayan, ütopik ama o dönem için bir hayli mantıklı gelebilecek bir önerme atmıştı. Hepimiz o an için onun ağzından çıkanlara odaklanmıştık. -“Aslında böyle tek tek hatun kısmıyla uğraşmak yerine, hepsinin en güzel, en iyi tarafını tek bir bedende toplasak çok şahane olur. Şimdi diyoruz ya onun gözleri şahane yok bunun muhabbeti süper yok öbürü taş gibi. Mantık olarak bakarsak bunlardan biriyle çıksak, gözümüz ötekilerine kayar, eksiklik gelir bize? Aslında bilgisayar programı olacak bir tane kafana göre özelliği topla. Hatta toplama bilgisayar gibi herkes kendi sevgilisini yapsa ne şahane olurdu lan?” Arkadaşımızın bu komik ve hayli garip tespitine şimdi kötü bir espriymiş gibi bakıyor olabilirsiniz ama o yaşlarda hepimize makul gelmişti. E malum lise döneminin başındayız, daha lisede içtiğimiz biralar eşliğinde karşı cinse dair sadece bize mantıklı gelebilecek boş tespitlerin temellerini yeni atmaya başlamışız. Her birimiz arkadaşımızın tespitini ardından hikayenin ibretini kapmış, ana düşünceyi çözmüş dinleyiciler gibi birbirimize bakarak kafalarımızı sallamıştık. Olayı çözmüş düşünen adam vakarıyla kafa sallama seansımız oldukça ilginç bir şekilde Muzaffer’in “Makul aslında.” demesiyle bölünmüştü. Hepimiz şaşkın gözlerle Muzaffer’e bakıyorduk. Bizim için garip bir durumdu, çünkü Muzaffer’in bu tür tartışmalara daha önce katıldığını görmemiştik. Dahası katılmayacağına emindik. Aşırı realist birisi olarak hiçbir zaman karşı cinse cazip gelemeyeceğini bilir, sonunu bileceği gereksiz bir savaş durumundan uzak kalmayı tercih ederdi. Onunla sokakta gezerken “Şu kıza bak” diye heyecanla dürttüğünüzde, soğuk bir ses tonuyla her şeyi kabul etmişliğin verdiği boş vermiş haliyle “Boş versene bana bakmaz ki” diyen, “Şu kız seni kesiyor” veya “Şu kız sana bakarak gülümsüyor” dediğinizde “Garip gördüğü için bakmıştır”, “Daha önce bu denli gülünç bir şey görmemiştir”diyebilen birisiydi. Sözlerim yanlış anlaşılmasın depresyona meyilli bir kişilik değildi yani bunları söyledikten sonra odasına kapanıp melankolik şarkılar dinlemezdi, yapmakta olduğu şeye devam ederdi. Beğenme ihtimalini göz önünde bulundursa bile onun gözünde sevgili edinmek yapılabilecek en önemli işleri ertelemekti. “Kadınların mantığı yoktur, anormal bir duygusallıkla yaşarlar. Bir çalışmanın en hararetli anında hayatının sonuçlarını değiştirebilecek hedeflerinle arana girerler, “Ya ben, ya çalışman” derler. Gözlerindeki hırsı ve çalışma aşkını, deney sonuçlarına karşı beslediğin hisleri bir başka dişiye ait şehvani hislermiş gibi kıskanarak erkeğiyle çalışmaları arasına girer.” derdi, ona göre karşı cins sorundu. Onunki ergen depresyonundan ziyade bir kabullenmişlik haliydi. En azından bize böyle görünüyordu ve şaşkınlığımızın nedeni buydu. Bu tür konuları dikkate almayan Muzaffer’in muhabbetin en harlı anında ortaya atlaması beklemediğimiz bir şeydi. Devamında: -”Toplama bilgisayarı düşünsenize? İnsanı da istediğimiz parçalarla yeniden kendimize göre üretebilseydik hatta beynini biz programlayabilseydik muhteşem olmaz mıydı? Saçma sapan kadın erkek çatışmalarından uzak, üretkenliğimizi kısıtlamayacak, bizi uğraşlarımızdan alıkoyamayacak, erkeğin gözündeki çalışma ve bilim aşkını kıskanmayacak bir dişi. Ama aynı zamanda görenleri “Bu kız


İllüstrasyon Celalettin CEYLAN http://robocat58.deviantart.com


nasıl buna bakmış” dercesine geceler boyu düşündürecek denli kahırlara ve üzüntüye boğacak kadar, kendi kadınlarından tiksindirecek denli güzel olmalı. Yorgunluktan ölmüş bir şekilde kafanda türlü çeşit düşünceyle yanına yattığında seni tüm bunlardan uzaklaştırmalı. Öyle biri olmalı ki, aşağılama ve alaylı düşüncelerle dolu bu yılların ardından bir lise balo gecesinde, tüm o kendini geceye hazırlananların gözü önünde salona girdiğinde kızları boşuna giyinip süslendiklerini düşündürmeli. Erkekler yanlarındaki kızları dansa kaldırmaktan vazgeçip kadersizliklerini düşünerek eşlerine dokunmaktan tiksinmeli. İlköğretim balosunun intikamını o gece alırcasına insanlar da o geceyi unutamamalı. Her hatırlayışlarında boğazları düğümlenmeli.” Gerçi normalde de böyle Nobel Tören konuşmasındaymış gibi, tiyatro tiradı kafasında konuşurdu ama yine de söyledikleri şey kızlarla ilgili şeyler değildi, dahası bu tarz bir arzusundan bize hiç bahsetmemişti. O an için söylediği şeyleri kendimiz için de düşünerek bu sefer onun söylediğine kafa sallamaya başlamıştık. İkibin yıl önce Koca Şaman’ın, Bin Yıl önce Rahip Frederik’le Ahmet Hoca’nın 100 yıl önce Muallim Naci ile Doktor Richard’ın sözlerine kafa sallayan dedelerimiz misali kafa sallama seanslarımızı sürdürerek o muhabbet faslını da öylece kapatmıştık. Dahası kapattığımızı sanmıştık. Aradan yıllar geçti. Normal sayılabilecek bir lise dönemi geçirdik. Fırtınalıydı. Aşkları da, ayrılığı da, sevgiliyle sinemaya gitmeyi de, dostlarla sabahlara kadar içmeyi de yaşadık. Deneme sınavları, test çözmekten pekmeze dönen beynimiz, şıklara bakmaktan baygınlaştığımız gözlerle kız kesmelerimizi, dershane çıkışı kaçamakları gördük. Ölen arkadaşlarımız oldu, intihar edenler oldu ama her şeye rağmen yola kalanlarla devam ettik. İsyanımız, neşemiz, hüznümüz, sessiz çığlıklarımız ergenlik ateşi gibi yandı geçti. Üç koca yılı devirdik ve üç koca yıl sonunda bu sefer 2005’in Mayıs’ında yine bir dost muhabbettinde buluştuk. Bu dost muhabbetinden bahsetmem de en az ötekisi kadar önemli, yaşadıklarımızı daha iyi kavramanız açısından da gerekli. Hemen hemen aynı kadroyuz. İçimizde ikisi askeri liseye, biri fen lisesine, diğeri Anadolu’da başka süper liselere dağıldı biz lise birde yeni bir kadro kurmuşuz. Eskilerden birkaç kişi vardı yine. Tek eksiğimiz Muzaffer’di. Onun durumu meseleyle bağıntılı olduğu için ayrı bir ilgi çekiciydi. O muhabbetten sonra bizden kopmuştu. Küsme veya darılma söz konusu değildi, onca teklife rağmen bir sürü liseyi ve üniversiteyi reddetmişti. Bana kalırsa derdi bizdik. Bizden kastım arkadaş grubumuz değil belki o muhabbetteki uzun konuşmasında dikkatiniz çekmiştiniz, bizim sınıftaki popüler sürüsüne, kendinden farklıları ezen ergen kitleye karşı bir garezi ve kini vardı. Haklıda sayılmazdı hani sonuçta öyle bir zekaya sahip olup her gün o adamların yüzünü ve alaylarını çekmek, en doğru yaptığı şeyde bile karşılık olarak kahkaha duymak bizi bile çileden çıkarıyordu. Ama o bunları hiçe sayarak okula gelip gitmeye devam etmişti. Biz bunu o içinde beslediği kine bağlamıştık ve sırf inadından böyle yaptığını varsayıyorduk. Bir planı ve tasarısı olduğunu, üç yıldır bu plana sebat ettiğini anlayamazdık. Tüm zamanını yine evinde geçiriyor hiç dışarı çıkmıyordu. Dersleri yine iyiydi bir düşme yoktu ama tüm zamanını evinde geçiriyor birde -dershane sanıyorduk biz hafta sonları şehir dışına doğru gidiyordu. Nereye gittiğini bilmediğimiz için, böyle bir adamın dershaneye ihtiyacı olmadığı halde nereye gittiğini açıklayamadığımızdan, soruları da geçiştirdiğinden pek sallamıyorduk biz de. Bahsettiğim muhabbet gününde de bunun konusu geçmişti. Bayağı bir “Muzaffer” ismi geçmişti aramızda. O muhabbetten sonra evlere dağılmıştık. Biranın etkisiyle çok hafif derecede çakır keyif eve gidiyordum. Tam apartman kapısına girecekken karşımızdaki apartmanda oturan Muzaffer’in


kapının önünden bana seslendiğini gördüm. O kadar adını andığım arkadaşımı karşımda görünce ona doğru yönelerek elini sıktım. Ayaküstü bir hal hatır sormadan sonra Muzaffer’e kendisinden konuştuğumuzu şehir dışında çıkıp gitmelerinden bahsettim. Gülerek teorilerimizde yanıldığını daha başka şeyler için bunu yaptığını söyledi. Normalde sormazdım cevabını söylemez diye de hani az sarhoşken muhabbettin otomatiğe bağlandığı an olur ya birde çıkar soru saçma veya akla mantığa yatkın soruverdim “O şeyler ne?” diye. Muzaffer de bu soruma karşılık: “Zaten yakında hepiniz göreceksiniz. Ama senin yerin ayrı. Herkesten önce görmek ister misin?” diye sordu. Üzerimden şaşkınlığı atarak yılların merak hissiyle görmek istediğimi söyledim. Acayip bir gülümsemeyle kendisini takip etmemi söyledi. Hafif alkollü kafaya, gözlük camlarının psikopat Nazi subayları gibi parladığı Muzaffer’in peşine takıldım. İkimiz şehrin çıkışına kadar olan yarım saatlik bir mesafeyi yürüdükten sonra, şehrin kuzeyine denk gelen, tarlaların ve çok nadir bir şekilde orada burada görülebilecek kır kulübelerinin arasından geçerek, asfalt yolu aydınlatan lambaların altında ilerlemeye başladık. Yaza yakın olmamıza rağmen gecenin serinliğiyle kısa sürede ayılmıştım. Şehirden bir saatlik uzaklığa kadar yürümüştük. Ay ışığı tepemizde güneş misali parlıyor, ortalığı tarlada öten böcekleri gösterebilecek denli bir detay zenginliğine boğuyordu. Asfalt yoldan toprak bir yola saparak bir tepeye tırmanmaya başladık. Ay ışığı altında tepeye baktığımda, oldukça uzun, rüzgar yelkenleri olmayan bir yel değirmeninin uzandığını gördüm. Yel estikçe dönen mekanizması sökülmüş ama kule olarak sağlam bir şekilde yerinde bırakılmıştı. Muzaffer’in dedelerinden kalma bu değirmenin varlığını duymuştum hatta babasının depo olarak kullandığını bizzat işitmiştim. Gecenin köründe bu karanlık ve korkutucu yapıya gelişimizdeki mantığı arıyordum. O an için aklımdan “Herhalde tepede manzara güzel bu bira felan aldı tepede muhabbet ederek dertleşmeye adam arıyor.” diye geçirdim. Fazla iyimser düşündüğümü sonradan idrak edecektim. Eski değirmenin önüne geldiğimizde cebinden büyükçe, paslı bir anahtar çıkartarak paslı kapıyı açtı. Kapı derin bir karanlığa tuhaf, tüyler ürpertici bir gıcırtıyla açılmıştı. Muzaffer’le birlikte içeriye girdim. Işıkları yakıp geleceğini söyledi ve el yordamına bile ihtiyaç duymadan yıllarını geçirmiş bu mekanda sakin adımlarla ilerleyerek gözden kayboldu. Sadece uzaktan belli belirsiz ayak sesleri geliyordu. Vücudumdaki alkol etkisini yitirmeye başlamıştı. Kendi kendime buraya neden geldiğimi soruyordum. Tam kapının eşiğinde durmuş içerideki içinden her an tuhaf bir şeylerin fırlayacakmış gibi göründüğü dipsiz karanlığa bakıyordum. Dışarıya döndüğümdeyse ay ışığı altında uzanan uçsuz bucaksız tarlaları, bir saat uzaklıktaki şehrin belli belirsiz ışıltıları uzanıyordu. Aklıma sahipsiz değirmenleri yuva tutan cinlerle, kırlarda gece vakti davul zurnalı düğün yapan cinlere dair tuhaf öyküler üşüşüyordu. İçimdeki korku büyürken değirmenin ışıklarının yandığını gördüm. İçeriye baktığımda ciddi anlamda korku filmlerindeki çılgın dahilerin laboratuvarlarından çıkma bir mekana geldiğimi sandım biran. Duvarların bazılarında kitap rafları ve kitaplar, bazı yerlerde masalar vardı. Duvarlar tavana kadar formüller ve çizimlerle doluydu. Masaların üzerinde çeşitli ebatta ve renklerde içleri sıvı dolu beherler ve deney tüpleri vardı. Bunların yanı sıra bazı mekanik aletlere ve çeşitli kablolarla tellerle birbirine bağlanmış cihazlarla köşedeki merdivenlere uzanan büyük kablolar her yere hakim gibiydi. Muzaffer merdivenin alt tarafındaki elektrik kutusundan uzaklaşarak eliyle gelmemi işaret etti. İşin boyutunun farklı yönlere gittiğini biliyordum. Merdivenlerden çıkarken de bir yandan konuşuyordu. 2002 Mart’ındaki konuşmadan ve intikamından bahsediyordu. Üst kata çıktığımızda etrafa bakındığımda yine masalar ve raflar gördüm. Masalarda bazı gazete haberleri vardı, şehrimizde ölen veya intihar eden sınıf arkadaşlarımızla ilgiliydi. Durum garipleşiyordu. Ama az ileride gördüğüm bir görüntü yaşadığım bütün gariplik hissini alıp götürdü. Üzerinde kan lekelerinden bulunduğu beyaz bir örtü sedyeye örtülmüştü. Size de biraz önce yukarıda


anlattığım tüm o konuşmalar ve tespitler bir an için film şeridi gibi gözümden akmaya başladı. “Abi üç yıl önceki muhabbeti gerçekten yapmadın değil mi?” diye sordum. “Doğru tahmin!” dedi ve sedyenin başına geçerek konuşmaya başladı: -”Duygularını değiştiremedim hemen hemen ama fiziksel özellikleri kendim tasarladım. Evet bu uğurda bir çok kişi öldü, intihar edenler dahil. Karşındaki şu arkadaşın katil evet hatta manyak bile diyebilirsin ama beni yine de dinlemeni istiyorum. Bu çalışma benim sadece intikam amaçlı bir hedefim ya da geleceğimin garantisi değil. Dünyayı değiştirebilmekten bahsediyorum. Ölümü yenmekten. Sadece beyinden yapılan nakillerle istenilen parçaların birleştirilerek yapılan yepyeni bir buluş. Dehamın önünde benim bile diz çöktüğüm eserim! Şimdi burada birleştirilmiş bir ölü bedenin yattığını sanıyorsun? Leyla’nın güzel gözlerini, Zerrin’in sporla sağlamlaşmış kalbini, resim kabiliyetine haiz sanatçı elleri taşıyan Ceyda’nın, ve entelektüel düşünce yapısına benim bile hayran olduğum Pınar’ın beyni. Ben baştan, sıfırdan bir insan yaptım ve bir senedir yaşıyor! Benim emrimde ve kontrolümde! Mezuniyet gecesine benimle gelecek ve akılları baştan alabilecek güzellik! Onu ben yaptım! Bilimin ve metafiziğin ortak başarısı bu!” Örtüyü kavradığında korkuyordum. Duvardaki ve örtüdeki kan lekeleri bana oldukça ürkütücü şeyler çağrıştırıyordu. Muzaffer örtüyü kaldırdığında altında gördüğüm şeyin iğrençliği karşısında kusabilirdim. Muzaffer’in delirmeye başladığını sanıyordum ki son gördüğümden sonra bunda kuşkuya kapılmamam gerektiğini anlamıştım. Sedyede elleri ve kolları bağlı, her yanı dikişler ve çizikler içinde, solgun renkli bir kız yatıyordu. Yüzü bile birleştirilmiş gibiydi. Santim santim her yanı farklı parçalardan oluşmuş gibiydi. Ama en korkutucu detayı yüzüydü. Dişleri korkunç bir sırıtışla belirginleşmiş, vahşi bir köpeğin dişleri gibi parlamaktaydı. Gözlerini deliler gibi ardına kadar açmış, korkunç bir şekilde bana bakıyordu. Ellerini ve kollarını çözmesiyle beraber üzerime atlamaması için hiçbir neden yok gibi görünüyordu. Zaten Muzaffer’de bu nedenle bağlı tutuyordu. Örtüyü tekrar kapattıktan sonra yanıma geldi. Ona bu şeyi mezuniyete nasıl getireceğini sordum. Bana onun saldırgan hale gelmesinin nedenini kızın beynini bir şekilde bir dövüş köpeklerinin sinirleriyle sentezlediğini, vücudunda bile doberman ve buldog sinirlerinden parçalar taşıdığını aynı zamanda insan, hayvan karışımı yeni bir varlık yaptığını söyledi. Ona üç yıl önceki konuşmamızı hatırlatarak o zamanki amacıyla, şimdiki amacının arasındaki değişimi sordum. Bana tekinsiz gözleriyle bakarak şunları söyledi:”İntikam soğuk yenilen bir yemektir derler. Ben de bu uzun bekleme süresinde hedeflerimi gözden geçirdim. Bir sevgili yaratabilirdim. Ama son anda intikamım için bir masal prensesi yerine, o eski, tekinsiz halk efsanelerinden çıkma bir canavarın daha uygun olacağını düşündüm.” Ona insanlara zarar verip vermeyeceğini sorduğumda bu sorumu yanıtsız bıraktı. Değirmeni terk edip yeniden evlere döndük. Beni başka birilerine bundan bahsetmemem konusunda uyarmadı. Konuştuğum an deli damgası yiyeceğimi biliyordu. O ay yine onunla hiç görü��meden geçti. Son sınavlar, karne dağıtımı derken mezuniyet gecesi günü çattı. Aslında içimden o yere gitmek gelmiyordu. Muzaffer’in yanında bir canavarla geleceğini biliyordum. Ama belki kendi evhamımdır diyerek gitmeye karar vermiştim, bizim çocuklarla balonun yapıldığı yere yollanmıştık. O gün için giyinmiş kuşanmış, muazzam derece süslenmiş püslenmiş genç kızların ön koltukta oturduğu şahsi arabaların ve taksilerin arasından tabanvay bir şekilde mekana girdiğimizde üzerimden hala gerginliği atamamıştım. Kapıya yakın bir yere oturarak geleni gideni beklemeye başlamıştım. Gece çoktan başladığı, yemeklerin yenilip dansların edildiği, masa altından yayılan içine içki karışmış kolalarla kafamızın olduğu gece yarısı geldiği halde Muzaffer gelmemişti. Vazgeçtiğini düşünmeye başlamıştım. Olduğum yerde neredeyse sızıyorken insanların dansı bırakıp kapıya baktıklarını gördüm.


Onlarla birlikte kapıya baktığımda çığlık seslerinin arttığını işittim. Muzaffer kapıda durmuş sırıtıyor, onun yarattığı şey de insanlara saldırıyordu. Hayatımda böyle korkunç bir görüntüye bir daha şahit olabileceğimi sanmıyorum.Acı hissetmeyen bir canavar, kasten sivriltilmiş dişleri ve parmaklarına eklenmiş sivri tırnaklarla önüne geleni parçalıyordu. O an için intikam düşüncesini anlamıştım. Olayın şokuyla olduğum yere çökerek ağlamaya başladım. Bu olayın kabus olamayacak denli iğrençliği karşısında aklımı kaybedecektim. Sınıf arkadaşlarımın bir çoğu gözümün önünde hunharca öldürülmüştü. Muzaffer koluma girerek beni kaldırdığında: “Kaçalım artık!”dediğini hatırlıyorum o yarı baygın halde. Beni babasının arabasının ön koltuğuna oturttuktan sonra içeride karnını doyurmakla meşgul olan şeyi kolundan sarkan birkaç parça insan parçasıyla bagaja kilitledi. Araba hareket halindeyken kendime gelir gibi oldum ama hala konuşamıyordum. Zira arkamızda sağ kalabilen liseliler vardı ve bizi takip ediyorlardı. Arabalarına binmiş bu linç sürüsü, Frankenstein filmlerine yakışır bir son şeklinde telefonlarından çağırdıkları kafilelerle büyüyerek peşimize düşmüşlerdi. Son anda onları atlatarak değirmene varmıştık ama arabaların farlarını uzaktan seçebiliyordum. En son içeriye sokulmadan önce o araba farlarının tıpkı o meşhur Frankenstein filmlerindeki sahnelerde olduğu gibi gecenin içinde yıldız gibi parlayıp sönen kızgın köylülerin meşalelerine benzediğini gördüm. Muzaffer karanlıkta beni içeriye sürüklediğinde kızgınlıkla ona bağırdım: “Senin peşindeler beni neden yanında getirdin ki!” diye. O sırada o “şey”in bana hırladığını gördüm. Muzaffer onu dışarıya sürükleyip kapıyı kapatarak bana döndü:”Hayvan seni tanıdı senden şüphelenebilirlerdi” dedi. Çatıya doğru çıktık. Aşağıdan araba sesleri ve o “şey”in böğürtüleri geliyordu. Çatıdan tepeye baktığımda yaratığın etrafının sarılmasına rağmen canla başla bir ejderha gibi vuruştuğunu görüyordum. Muzaffer’in planı canavarca ama dahiceydi. Yaratık pitbul sinirlerinden ve beyninden parçalar taşıdığı için acı hissetmiyordu. Aldığı bıçak darbelerine rağmen önüne geleni parçalıyordu. Tam da o sırada polislerin geldiğini gördüm. Canavarın onca cop darbesine rağmen ona buna saldırmasını ve yediği onca kurşunla anca yere yıkıldığını gördüm. Polisin içeri girmesi ve bizleri karakola götürmesini hayal meyal hatırlıyorum zira sinirlerim aşırı derece harap olmuştu. Ama Muzaffer’le yaşadığım o son olay gerçekten ilginçti. Karakolda ikimizde hücredeyiz. Gecenin saat üçü büyük ihtimalle. Polislerden biri ailelere haber verildiğini, Muzaffer’in öldürdüğü kızların cesetlerinin bulunduğunu benim büyük ihtimalle yırtacağımı söylemesi belli belirsiz geldi kulağıma. Biraz sakinleştiğimde bulunduğumuz hücrenin camından karakolun önünde iki tane resmi plakalı siyah jipin durduğunu gördüm. Arabadan bir grup takım elbiseli görevlinin girdiğini gördüm. Polislere uzattığı kimlikleriyle ellerini kollarını sallayarak içeri girdiklerini ve hemen o dakika içerisinde Muzaffer’i alıp götürdüklerini gördüm. Karakoldan sonra bir müddet psikolojik tedavi görerek olayı neredeyse tamamen unuttum. Normal hayatıma geri döndüm ama Muzaffer’den bir haber alamadım. O siyahlı adamları da öğrenemedim. Ama neyden sonra bir gün yolda Muzaffer’in babasıyla karşılaştım. Ayak üstü sohbet ettim. Muzaffer’i sordum korka korka. Bana Ankara’da çalıştığını söyledi. Ne iş yaptığını sorduğumda kendisinin bile bilmediğini ama her ay yüklü miktarda para gönderdiğini söyledi. Gelen siyahlı adamları sorduğumdaysa kimliklerinde istihbaratla ilgili bir şeyler yazdığını ama ne göreviyle ne yaptıklarıyla ilgili bir bilgisi olmadığını söyledi. Bu konuşmanın ardından mahalle bakkalına gittiğimde, sabahtan akşama televizyonda haberleri izleyerek yeni komplo teorileri yazan yaratıcı İhsan abi’ye şaka yollu bu geyiği açtığımda bana oldukça şaşırtıcı şeyler söyledi: “Daha dün konuştular, bu medyumları bilmemnecileri felan istihbarattan kullanıyorlarmış diye. O eleman da zaten acayip işlere girmiş, hem bak Ankara’daymış kesin bunu da o birimde çalıştırıyorlardır.”


İllüstrasyon Celalettin CEYLAN http://robocat58.deviantart.com


Aslında bakarsanız ben Frankenstein türevi bu hikayem için daha farklı bir son düşünüyordum. Kızgın köylüler bizi o değirmende yakacak ve hikayemiz böyle sonlanacaktı. Ama gel gör ki, yerel şartlarda olduğundan bizim Muzaffer’i belki de Amerikalılar tabiri caizse devşirmişti. Hakikaten derin meselelerdi bunlar. Ondan sonra “Türklerden neden korku kahramanı çıkmıyor?” gel de yanıtla.

Mehmet Berk YALTIRIK

İllüstrasyon Hüseyin ESEN


BU NEDİR? BAK TIRTIK! İLK ÖNCE SANA GÖSTERİYORUM BURADA BİR TARİHE ŞAHİT OLACAKSIN SÜRPRİZE HAZIRSAN GÖZLERİNİ KAPATMA!!! ORTA DOĞU’NUN, BALKANLARIN VE UZAK ASYA’NIN EN SÜPER BULUŞU. JAPONLAR YAPAMADI, ÇİNLİLER TAKLİT EDEMEDİ BUNU...

TAM BİYONİK, BU İLERİ K A PA S İ T E L İ , SÜPER AKILL,I ULTRA TEKNO-KÖPEK FULL HİSLERE ŞOKLARA İLE... DAYANIKLI SAHİP ALIŞIMIYLA

BU KENDİ KENDİNİ ŞARJ EDEBİLEN PİLLRİYLE KUMANDASI... TAMI TAMINA 1000 METREDEN ALGILAMA SENSÖRLÜ...

BİP! BİBİP! BİP! DOKUNMATİK TUŞ AYARINI YAPALIM

BİP! BİP! EVVEET! HAYDİ!

YAPAMAYACAĞIMIZ ŞEY KALMAYACAK


NAKİL Asla… Asla doğmak istememişti. Yok oluşundan ilk koparılışında kendisine ne olacağına dair bir anısı yokken, onun için ancak bunu istemediği söylenebilir. Evet, doğmayı o istememişti. Kendisini bir kez daha almaya geldiklerinde ise henüz olgunlaşmamış, sadece bir ömür yaşamış, genç bir bilinçti. Ama bu kez neyi istemediğini kesin olarak biliyordu. Önünden bir dolu anlamsız görüntü ve şekil geçerken aklı bulanmış ve kendini yalnızca huzurlu bir boşlukta, amaçsızca, edilgen bir şekilde süzülmenin tatlılığına bırakmış ve bu, ona zaman çizgisinde kat ettiği her birimi unutturmuş olabilirdi; yine de neyi istemediğini iyi biliyordu. Fakat direniş göstermek diye bir şeyin sadece kavram olarak değil, eylem olarak da bulunduğu yere ait olmadığını çok hızlı bir şekilde öğrendi. Ona sormadan tutup götürdüler onu. Bunu ilk yapışlarını anımsamıştı götürülürken. Zor kullanmalarına gerek kalmadan, uslu uslu takip etmişti Onlar’ı. Onlar kim mi? Hiçbirimiz bilemeyiz ki. O da bilmiyordu. Onlar; kısaca Onlar’dı işte. Varsa bile şekillerini hiç görmedi. Hiç ses çıkarmadan “Gel.”demişlerdi. Hiç ses duymamıştı, ama söylemişlerdi bunu ve ilk defa aldığı ‘gel’ emrinde karşı çıkacak bir neden görmemişti. Direniş göstermeye sebep olacak bir neden olmadığı gibi ‘direniş’ diye bir kavram da yoktu belleğinde. Durum böyle olunca hiç ses çıkarmadan (ses?) takip etmişti Onlar’ı. Onlar hakkında bilebileceğimiz tek şey, bizi tutup götürmelerindeki amaçtır (gerçi tutup tutmadıklarından da emin olamayız ya). Bizi o andan sonraki geleceğimize götürürler. Henüz şekillenmemiş geleceğimizi bizim seçimimiz olmaksızın şekillendirecek olan o mekana; ya da sadece oraya işte. Orası hangi kelime ile tanımlanabilir ki? Kelimelerin olmadığı bir yerdedir o. Yine de bir şekilde onun bir makine olduğunu zannediyorum. Genç bilinç, onu almaya geldiklerinde şaşırdı. Bunun bir kez daha olacağı söylenmemişti ona. Hatta aksine, bir kez daha olmayacağı söylenmişti. “Bir yalana inanıp güvendim.” dedi düşünceleri, acı içerisinde bükülüp birbirlerine dolanarak. Bir şeyleri idrak etmenin acısı onu daha önce hiç bu kadar yıkmamıştı. Şimdi kim bilir ne kadar sürecek işkencelerle, ıstıraplarla, kayıplarla ve büyük acılarla yoğrulmuş bir varoluş macerası daha başlıyordu. Bu macera onun için yalnızca bir kabuğun içine kısılıp kalmak demekti; o kabuğun istekleri ile çevresinin isteklerinin çatışmaları arasında bölünmekten bitap düşerek, yeniden yok oluşa dönmeyi özlemle beklemek. Artık temelli evine döndüğünü zannediyordu oysa ki; sıcak ve nemli yok oluş havuzuna, tüm diğer bilinçlerle oluşturduğu ortak ve kusursuz tek bilincin yatıştırıcı kucağına dönmüş ve anlamsızlığın son bulmuş olduğunu. Ama şimdi, varsa bile sınırlarını bilmediği bilinç havuzunun tarifsiz huzurunu bir kez daha kaybedecek ve bu huzurun verdiği karşı konulmaz mutluluk ve hazzın tadını unutacak, yok oluş kendisini yeniden çağırıncaya dek ondan korkup köşe bucak kaçacağı, duvarları kan ve gölgelerle boyanmış bir tımarhanenin içine hapsolacaktı. Hayır, sıcak ve güvenli havuzunda kalmak istiyordu. Var oluşun o anına kadar tecrübelerle işlenmiş tüm bilinçlerin bir araya gelip baygınca mırıldanarak kusursuz bilincin müziğini yarattıkları ve her birinin tatlı bir vecd hali içerisinde kendilerini bu müziğin sonsuz akışına bıraktıkları yok oluşun rahminde, evinde kalmak istiyordu. Fakat işte yine gelmişlerdi ve kendisi daha direnme yönünde tek bir hamle yapamadan, çevresini sarmış, onu sert rüzgarların hiç durmadan estiği zaman nehrine açılan mekanik kapılara götürüyorlardı. Mekanik kapılar, kendilerinden daha büyükçe bir mekandaydılar. İçeri sokulur sokulmaz üşümeye başladı. Yoksa dışarı mı çıkmıştı? Bundan emin olabileceği bir yerde değildi. Zaten başka zaman olsa emin olup olmamak gibi bir derdi de olmazdı. Yok oluşun tatlı loşluğuna karşıt olarak burada tanıdık, güçlü, beyaz bir ışık vardı. Acı veriyor ve karanlığa gömüyordu, bilincin kendi karanlığına. Çok yavaş bir geçiş yaşayacaktı o karanlıkta. O kadar yavaş olacaktı ki, bir geçiş olduğunu, geçiş olup bitene ve tüm işkence aletleriyle gelip karşısına dikilinceye kadar fark etmeyecekti. Kapılar bilincin arkasından sıkı sıkı kapanınca, geçiş, hain bir sırıtışla dikilecek ve gözleri “Bana o kadar sövdün, ama yine elime kaldın.” diyecekti. Geçişin sonunda bir varlığa dönüşmüş bilinç ise cevap


veremeyecekti ona; çünkü haklılığı su götürmez olacaktı. Ölüm kadar yaşam da kaçınılmazdı. Parlak ışık onu kör ettikten sonra olanları hiç anımsamayacaktı. Önünde duran, yumuşaklığında eriyip yitebileceği bir şeyin üzerine itildi. Eski tecrübelerinden anımsadığı kadarıyla bu bir koltuktu. Ama anımsadığı hiçbir koltuk onun kadar yumuşak değildi ve hiçbiri annenin rahmini onun kadar hatırlatamazdı. Daha anılarını ziyaret edip geri dönemeden rahatlayıvermişti ve o ağır sıvı üzerine kapandı. Körleşmiş algısının gölgeleri arasından sızan son görüntü, elinde sivri uçlu bir şeyle üzerine eğilmiş, yüzü olmayan bir adamdı. Benliği aşağılara ve daha aşağılara kaydıkça kayarken bilinci bulanıklaşıyor ve kat ettiği her mesafede anılarından daha fazlasını yitiriyor. Isı ve basınç giderek artıyor, dayanılmaz bir seviyeye ulaştıklarında ise bilinci, yepyeni bir bilinç ile yer değiştiriyor. Acımasızca hapsediliyor bu ıstırap verici yeni bilince: “Ben varım.” Sonrasında olacakların beklentisi ile titriyordu: bilirsiniz, üşümeye başlamadan önceki, ona evini anımsatacak son bir sıcaklığın ve güvenlik duygusunun içinde, kalın, turuncu bir perdenin arkasında parlayan bir ışık görecek, sonra ışığa ulaşmak için çırpınacak, bir hapishane gibi kendisini saran zarı yarıp çıkacak oradan ve ilk refleksin başarısıyla gelen mutluluğu, duyacağı ilk acı -o dayanılmaz acı-, var oluşun acısı ile gölgelenirken, eski bilincinden arta kalan son anı kırıntılarını da unutup bir kaosun içine hapsedilecek. Ancak bu kez öyle olmadı. “Lucy…” “Ah. Kapana kısıldım. Tuzak bu. Kapana kısıldım.” Uzun, upuzun zamandır ilk kez var oluşun içinden bir ses duyuyordu; aşina olduğu bir ses. Fısıltı halinde olsa bile tanıdıktı. -“Sen de duydun mu?” Çok, çok uzaklardan, algısını karartan ağır bir sisin ardından gelen bir ses duyuyordu. Ve böğürtlen kokusu… Mor renklere bürünmüş bir böğürtleni koparıp ağzına attı. Tadı yoktu böğürtlenin. Mavi-beyaz kareli önlüğüne doldurmuş olduğu tüm böğürtlenleri mat yeşil otların üzerine döktü. Bir rüzgar esti. Çalılar umutsuzca hışırdarken renkleri koyu yeşilden kan kırmızısına büründü. Çalıların ardına bakmaya çalıştı. Sanki az önce bir ev vardı orada, ama başını daha bakmak için çevirdiğinde, bakışlarına geçit vermeyen, deniz grisi bir sis doldurdu otlarla kaplı toprakları. Rüzgar yeniden esti. Kızıl bir parıltı geçti gözlerinin önüne. Bunlar saçları olmalı. Çalılıklar bu kez kan kırmızısından uzaklardaki bir alacakaranlığın tanrısal maviliğine boyanıyorlardı. Hışırtılarında kelimeler gizli. -“O akıl almaz proje işe yaramış olabilir mi?” -“Nakil mi? Hayır, ya-yani bilmiyorum.” -“Ben doktoru çağırayı-” Daha cümle bitmeden boğuklaşıp kayboldu kelimeler. Ellerine bakıyordu. Böğürtlenlerin derin moru parmak uçlarına bulaşmış. Parmağını emdi. Yine tadı yok. Ama kokusu yerinde. Derin, içine işleyen bir böğürtlen kokusu… “Lucy…” Gayrı ihtiyari sisin içine, sesin geldiği yöne baktı. Uzun boylu, siyah saçlı bir adam el sallıyordu kendisine; ölüm habercisi kuzgunların tüyleri gibi kapkara saçları, perçemlerinin gölgesi sis gibi gri gözlerinin içine dökülüyor. Küçücük bir kızın elinden tutmuştu. Kız adamın elini bıraktı ve paytak paytak koşmaya başladı. Lucy kollarını açtı… Fakat daha kollarını açarken bir yanlışlık olduğunu sezmişti. Hayır… hayır, bir yanlışlık var… Bu anı, onun anısı değil; ona ait değil. Bu düşünce hızla bilincine hakim olurken gri sis önce kıpırdandı ve sisin görüntüsü bozuldu, sonra sis aniden, kabus gibi bastıran bir karanlığa gömüldü. Karanlığın içinde neşeyle -vahşice ve özgürce- ölüm dansına başlamış olan alevler belirdi; kara, yakıcı alevler. Küçük kız duraksadı. Gözleri dehşetle büyüdü. Delice bir çığlık patladı onun dehşetini seyreden bilincin düşüncelerinde.


Alevler kızı yutarken ileri atıldı. Tüm bedeni acı içerisinde sarsılırken akli dengesinin son parçalarını kurban etti bunu yapmak için. Ama dizleri tutmuyor, kıvranıp titremekten başka bir şey yapamıyordu. Çığlık sarıyordu bedenini, kulaklarından içeri girip tüm boşluklarına doluyor, kalbini ve ciğerlerini bastırıyor, iç organlarını parçalayıp kanını akıtarak ruhunu arıyordu. Onunsa elinden yalnızca kıvranmak ve varlığı ile yokluğunun savaştığı o yerde bir an önce ikisinden birinin galip gelmesini ummak geliyordu. -“Tamam, tamam Padme. Sakin ol. Şimdi geçecek… 100 miligram yeterli.” Küçük kızın çığlığı onu yavaşça, çok yavaşça terk etti. Bilinç, harikulade bir sancının kucağında huzurla dolu bir loşluğun içinde kaybolup giderken, çığlık avucunu açıp kalbi rahat bıraktı. Sonra tereddütle kalktı baskı yaptığı ciğerlerin üzerinden. Yerini, fark ettirmeden, olgun bir kadının ıstırap dolu haykırışlarının, kaynağı derin bir mağaradaymışçasına uzaktan gelen yankılarına bıraktı. Beden yeniden varoluşun nefesine kavuşmuştu. (Nefes mi?.. Hayır, bunun böyle olmaması gerekiyordu.) Haykırış kulaklarını ve yankıları da bilincini terk ederken yeni bir ses duydu loşluğun sınırlarının ötesinden. Ritmik, sürekli ve elektronik bir ‘tit’leme… Tit…tit…tit…bu sesler ritmi ve uyumu çağrıştırarak içine dolarken, varoluşu adına onlara muhtaç olduğunu hissetti. Sıkı sıkı sarıldı bu seslere. -“Tanrım… 29 yıl aradan sonra bir hareket… İnanamıyorum…Doktor bey, durumu-” …Sonrası sessizlik… Yağmur TELORMAN http://rosyfingereddawn.deviantart.com


WONDERWOMAN KOSTÜM DEĞİŞTİRDİ Wonderwoman Türkiye'de pek tutmayan bir karakter. Ancak Amerika'da oldukça popüler. DC bu popüler kahramanını çağa uydurmak için 600. sayısında neredeyse her şeyini değiştirdi. Wonderwoman'ın yeni kostümü öyle büyük bir olay oldu ki sadece çizgi roman okuyucularının değil New York Times'ın bile dikkatini çekti. 69 yaşında Wonderwoman yenilendi başlığıyla uzun bir haber oldu bu değişiklik. Usta çizer Jim Lee en sevdiğimiz Amazon prensesi için yeni bir kostüm tasarlarken ne yazık ki ülkemizde yayınlanmamış başarılı bilimkurgu dizi Babylon 5'ın yazarı J. Michael Straczynski ve çizerler Don Kramer ile Michael Babinski, kahramanımızın yeni maceralarını anlatmaya başladılar. 600. sayıda Wonderwoman'ı anlatan kısa hikâyelerle çeşitli yazar ve çizerlerin onu yorumlamasını okuduktan sonra. Straczynski'nin girizgâhına geliyoruz. Amazon prensesimiz Diana'nın hayatı tanrıların zamanı değiştirmeye karar vermesi ile farklı seyretmiş. Tanrıların bunu neden yaptığını bilmiyoruz ama sonucunda Amazonların adasının korumasını kaldırınca Cennet adası saldırıya uğruyor. Diana'nın annesi Hippolyta da güvendiği bir avuç Amazonla üç yaşındaki kızını adadan yolluyor. Hikâyemiz yirmi yıl sonra başlıyor. Diana saklanmak ve peşindekilerden kaçmak zorundadır. Daha güçlenmemiştir ve birçok düşmanla karşılaşacaktır. 600. sayı bu ay çıkıyor, dolu dolu bu sayıyı kaçırmayın, derim.


LEX LUTHOR ÖLÜM İLE KARŞILAŞIYOR

Ekim'de çıkacak DC'nin ACTION COMICS 894'ünde Lex Luthor Neil Gaiman'ın Sandman serisinden tanıdığımız ünlü karakteri Death ile karşılaşıyor. Haberi The Source'dan öğrendim. Daha önce Marvel'a birçok karakterin hikâyesini ve Dr. Who çizgi romanları yazmış olan 67'li yazarın birçok romanı da var. Çizgi romanın senaristi Poul Cornell, The Source'a şunları söylemiş. “Death'in Action Comics'de gözükmesi benim çılgın fikrimdi, Luthor'u alışmadığı karakterlerin karşısına koyma durumunun aşırı bir hali oldu. Memnuniyetle söylüyorum ki Neil Gaiman'a fikrimi anlattığımda benim bu sayıda Death'i kullanmamı onayladı. Gaiman çok destek oldu. Death'i tekrar DC Evreninde görmek çok ilginç oldu. Vertigo okuyucuları da merak etmesinler, karakter ve hikâyedeki kullanımı daha önce olanların ruhuna uygun olacak.”


SAN DIAGO COMİCON 2010

Gidemeyip de merak edenler için dikkat çekici haberlerden kısa bir derlemeyi aşağıda bulabilirsiniz.

Filmler • Tron Legacy’nin tanıtımı yapıldı. İlk teaser yayınlandı

• Green Lantern filminin karakter posterleri WB tarafından ilk kez gösterildi. • Will Eisner’ın “A Contract with God” çizgi romanı her bölümü ayrı yönetmenler tarafından çekilerek sinemaya aktarılacak. Yönetmenler bağımsız film yönetmenleri: Alex Rivera (“Sleep Dealer”); Tze Chun (“Children of Invention”); Barry Jenkins (“Medicine for Melancholy”); ve Sean Baker (“Prince of Broadway,” MTV’s “Warren the Ape”). • Beklenen film Avengers’ın oyuncuları açıklandı. Joss Wheddon’un filmi yöneteceği kesinleşti.

Avengers'ın oyuncuları açıklandı

Green Lantern filminin karakter posteri

• Bruce Willis’li RED’in tanıtımı yapıldı. Warren Ellis’in aynı adlı çizgiromanınından uyarlanan film, çizgi romana pek benzemese de güzel gözüküyor.


Çizgi roman • Morrison ve Paquette’den yeni Batman serisi: Batman Inc. açıklandı. • Marvel’ın Hulk serisine Jeff Parker ve Gabriel Hardman Eylül’de Kırmızı Hulk ile başlıyorlar. • En önemli gelişme her zamanki gibi Eisner Awards’ın açıklanmasıydı.

Best Short Story

“Urgent Request,” by Gene Luen Yang and Derek Kirk Kim, in The Eternal Smile (First Second)

Best Single Issue (or One-Shot)

Captain America #601: “Red, White, and BlueBlood,” by Ed Brubaker and Gene Colan (Marvel)

Best Continuing Series

The Walking Dead, by Robert Kirkman and Charles Adlard (Image)

Best Limited Series or Story Arc

The Wonderful Wizard of Oz, by Eric Shanower and Skottie Young (Marvel)

Best New Series

Chew, by John Layman and Rob Guillory (Image) Kalan ödülleri http://www.comic-con. org/cci/cci_eisners_main.php adresinde görebilirsiniz. Gökçe Mehmet AY http://turkcebkf.wordpress.com


HİÇ BİTMEYECEK YARIŞ “Hazır mısın?” Bütün ömrü boyunca hep bu anı beklemişti. Ufak bir dairede yaşıyordu. Yalnız, sade bir hayatı vardı. Uzun zamandır para kazanmak amacıyla hiçbir şey yapmamıştı. Hoş, buna ihtiyacı olduğunu da düşünmüyordu. Çünkü zorunluluklar dışında evden çıkma ihtiyacı hissetmiyordu. Herhangi parasal bir şeye gereksinimi yoktu. Evine şimdiye kadar hiç fatura gelmemişti (zaten gelse ne yapması gerekecekti, bundan bihaberdi). Buna karşın elektriği falan da hiç kesilmemişti. Hiçbir şeye dâhil olmadan, kendi halinde yaşıyordu işte. Ne yapıyordu peki? En çok, bekliyordu. Sabahları erken bir saatte kalkıp duşunu alıyordu. Kahvaltıdan evvel biraz egzersiz yapıyordu. Bazı sabahlar koşuya giderdi; kondisyona ihtiyacı olduğunu düşünüyordu. Spor sonrası yine bir duş, sonra da ayaklarını uzatıp televizyon seyrediyor, bazen kapının önüne bırakılan yiyecek torbalarının arasında bulduğu kitapları okuyor, bazen de düşüncelere dalıyordu. Zihninde odaklanan imgeler tek bir şeye aitti: O günden sonra olacaklara. Yani kızlara. Elinde kızlarla ilgili broşürler vardı. Sarışınlar, esmerler, açık tenliler, balıketliler… Türlü türlü fotoğraflar. En büyük ödül bunlardı. Bazen kendini o kadar kaptırdığı oluyordu ki, bir sesle veya anlık bir irkilmeyle düşünceleri dağıldığında yeniden sıradan, sade, yalnız hayatı içinde buluyordu kendini. Ama böyle anlarda hayal kırıklığına uğramıyordu. Alışmıştı artık. Kendince bir tür olgunluktu bu. “Hazır mısın?” Bu sabah da egzersizini yapmış, dolabına astığı resimleri (kızları) ilgiyle inceledikten sonra koşusuna çıkmıştı. Eve varmak üzereydi. Bir duş alıp hafif bir şeyler yemeyi planlıyordu. Sonra kapının önünde ikişer, üçer günde bir bırakılmış halde bulunan yiyecek torbalarını görmüştü. Bir de, kâğıt. Katlanmış kâğıdı açarken heyecanlanmıştı. Beklediği veya beklemediği bir şey olsun; önemli değildi. Bir yerlerden bir şey duymak bile önemliydi. “Hazır mısın?” İçinde bir kıpırtı oluştu. Bu salakça soru bile yeterliydi. Cevabı söylerken iç sesi duygusuzcasına sertti: Hazırdı tabii ki! Olmama şansı mı vardı? Kamçılanmıştı. Artık daha azimliydi. Heyecanı üzerinde olumlu bir etki bırakmış gibiydi. Güzel. Kendini geliştirmeyi başarmıştı. Hazır olacaktı. En iyisi o olacaktı. “Sen olabilirsin.” Olacaktı. Tek hedefi buydu. Bu muazzam ve acımasız mücadelede güçsüze yer yoktu. “Beklediğin an geliyor.” Kurduğu hayaller artık imgesel şeylerden ibaret değillerdi. Olacaktı. Yakındı. Kızlar… Hissediyordu bunu. Sezgileri ve hormonları onu dürtüyordu. O an gelince diğer herkesten daha kontrollü, soğukkanlı olacaktı. Olmalıydı. “Süren 35 dakika. Başlangıç noktan, evin. Varış yerin, açık adresi altta yazan binanın en üst katındaki oda. Önündeki tek engel: Sen.” “Başla işaretini bekle.” O akşamüstü camdan dışarısını seyrettiğinde, güneş ufuktan yavaşça siliniyor ve etrafı koyu bir morluğa bırakıyordu. Ama o yine de yavaşça toplaşan huysuz kara bulutları görebilmişti. Bulutlar bir araya gelecekler ve esip gürleyeceklerdi. Evet… Bir şeyler başlıyordu. Aradan iki gün geçti. Yağmur yağmış, gökyüzü yeniden önceki berrak haline kavuşmuştu. İçindeki heyecan kıpırtısı bir nebze azalmadı. Hoşuna gidiyordu bu. Biraz da kendine çocuksuluk


katıyordu. Olgun, ciddi biri olsa böyle bünyesi böyle acemiliğe varacak dalgalanmalara maruz kalmazdı herhalde? Ama içinden bir his bunun yeterince tadını çıkardığını ve bundan yavaş yavaş kurtulması gerektiğini de söylüyordu. Çünkü hata yapmamalıydı. İşareti beklemesi gerektiğini belirten mesajdan sonra dört gün geçmişti. Ve bu sabah, yine bir kâğıt parçası torbaların arasındaydı: Bu akşam! Fazla söze gerek yoktu. Adrese bir kez daha baktı. Kolay olabilirdi. Otuz beş dakikası olacaktı. O gün yaptıklarının öncekilerden bir farkı yoktu. Yine duşunu aldı, egzersizini yaptı. Günün geri kalanını dinlenerek geçirdi. Akşamüstü salona gitti, oturdu, ortamın sessizliğini dinledi. Gariptir ki, kızların resimlerine uzun uzun bakma ihtiyacı hissetmemişti. Saat beş buçuğa gelirken odasına gitti. Yavaş hareketlerle giyindi. Sonra banyoda dişlerini fırçaladı, üstüne başına baktı. Sonra da kendine. Çok yakışıklıydı. Onu gören herkes (onu bekleyen kızlar) beğenirdi. Yolundan da çekilirdi. Bir cazibesi, kişide yarattığı mesafesi vardı. Güzeldi. Korkulur olmak onun için faydalı olacaktı. Altıya on vardı. Yavaşça kapıya yöneldi. Aynadan son kez kendine şöyle bir baktı. Sonra ayakkabılarını giymeye başladı. Beş vardı. Cebindeki şeyleri son kez kontrol etti. Akbili, anahtarı, adresin yazdığı kâğıt. Üç vardı. Kendisi gibi on binlerce kişiyi düşündü. Kendinden daha soğukkanlı olanlar da vardı, heyecandan yerinde duramayanlar da. Hayatta her türlü insana yer vardı. Bu göz ardı edilemez bir gerçekti. Karşı gelmekse tam bir aptallıktı. İki. Aklı uzun bir süreden beri onu bekliyor olan kızlara gitti. Bir daha da onları düşünme gereği duymadı. Bir. Güm! Kapıyı o kadar hızlı çarptı ki henüz koşmaya başlamamışken, kendini dönüp arkasına şöyle bir bakmak zorunda hissetti. Sonra tekrar önüne döndü. Sokakta baharın turuncuya kaçan rengi hâkimdi. Asfalt üzerinde gezinen ayaklar, kâğıt parçaları, çekingen kediler. Camlar çirkin binaların çarpık dişleriydiler sanki ama parlaktılar. Koşarken kimse ona ve aceleciliğine bir anlam veremiyordu. Bundan derin bir haz duydu. Anlaşılamayan önemli şeyler iyiydi. Fulya’dan aşağıya inerken sanki ayakları yerden kesiliyordu. Yokuş çok dik değildi ama durmak istemiyormuşçasına hızlanmıştı. Ana yola vardığında biraz yavaşlaması, enerjisini ekonomik kullanması gerektiğinin farkına vardı. Acemice davranışlardan sakınmalıydı. Arabalar hızla önünden geçiyordu. Otobüsler, taksiler, motorlar. Bir ara aceleyle yürüyen bir adam gördü. Rakibi miydi? Neyse boş ver. Kimse kim. Önce karşıya geçmeliyim. Kendini arabaların önüne attı. Taksici annesine küfrederken dahi motiveydi. Caddeden hızla yürüdü. İş çıkışı kalabalığının ilk demleri vardı. Bir de öğrenciler. Dal parçasının dalgalara çarpa çarpa nehirde ilerlemesi gibi, bedenlere çarparak yürüdü. Ne yüzler ne de mekânlar onu ilgilendiriyordu. Düşünceli bakışları olayın genel görünüşüne dönüktü. Beşiktaş merkeze vardığında soğukkanlı bir şekilde saatine baktı: Altıya yirmi vardı. Güzel. İlk aşamayı iyi bir şekilde bitirmişti. Sıra daha zorlu yeni bir aşamaya geldi: Araç beklemek. Ana caddedeki kalabalık boğucuydu. Yolun ilerisindeki arabaların hareketsizliği fark ediliyordu. Bir ara kendini dalgınca o yöne bakarken yakaladı. Beklediği otobüs göründü. Müthiş bir kuyruk oluştu. Sanki mülteci kampında yemek dağıtıyorlardı. Bir teyzeyi ittirmek zorunda kaldı. Sonradan gelen bir genç kendinden önce bindi. Sinirlendi. Otobüs hınca hınçtı. Herkes dip dibeydi. Kaynak yapan çocuğu gördü tekrardan. Kapının tam önündeydi. Kendi yaşlarındaydı. Yoksa… Kim bilir? Olmayabilirdi. Ama ya öyleyse? Ya rakibiyse ve aceleden en önlere girmişse? Çocuk camdan dışarı bakıyordu. Sanki o da kendi gibi olacakları


düşünüyordu. Çok yavaş ilerliyorlardı. Neredeyse dura kalka gidiyorlardı. Bir süre sonra saatine devamlı bakmaya başladı. Bekle… Olayın içinde bunlar da var… Sabırlı ol… Sonra bir ara diğer çocuğu da saatine bakarken yakaladı. Aha! Evet. Var bunda bir şeyler… Yakında belli olur. Zincirlikuyu’na gelene kadar on dakika geçti. Bir süre sonra içindeki karmaşık duyguları ayıklıyor, dindirmeye çalışıyordu. Işıklar yeşile dönünce araç hızlandı, herkes ritmik bir şekilde kıpırdandı. Şoför de sanki kafayı yemek üzereydi; bir sonraki durağa gelirken frene olabildiğince geç basmıştı. Aniden duran araçta insanlar yine dalgalandı. Kapı açıldı, o genç otobüsten indi. Onu karşılayan kıza saatini gösterip bir şeyler anlatırken, kız çocuğa tokadı yapıştırdı. Eh… Demek bazen heyecanlanmak ve mantıklı derecede karamsar olmak dahi gereksizmiş? Bir sonraki durakta inecekti. Şimdi tabanları yağlama sırasıydı. Allah’ım… İnanamıyorum… Şu an yaptığım şeye bak! Uzun bir süredir bu anı beklemişti ve şimdi elleri zincirlenmiş bir hapishanedeydi sanki. Ama bunların olacağını biliyordu. Çileli bir yolculuktu bu. Aklı başkalarına gitti; kendinden önde olanlar var mıydı? Kaç kişiydiler? Onlara yetişebilecek miydi? Ya olmazsa? Of. Kendi işime bakayım, yeter. Olacaksa olur zaten. Gerisini bilmiyorum. Otobüs durağa yaklaştı, durdu ve kapı açıldı. Her yanı sarmaşıklarla düğümlenmişti sanki. Hareket edemiyordu. “Pardon. Çekilebilir misiniz? İnecektim de! Pardon!” Kapıya yaklaştığını düşünürken araç hareket etmeye başladı. Şoför bir an evvel kurtulmak istiyordu galiba. Hem sadece bu işten değil, komple hayattan. “Hey! Bir dakika. Kaptan! İnecektim! Hey? Bekler misiniz?” Ama şoför onu hor görürcesine gazlamıştı. İçinden küfrede küfrede bir sonraki durağa kadar bekledi. Sonra indi. Araca kötü bir bakış attı. Şoföre girişesi gelmişti ama ona ulaşana kadar zaten sonraki durağa varmış olacaktı. Ayrıca zaman ve enerji halen kıymetliydi. Yine de geçen dakikalara yazık olmuştu. İçinde karanlık bir dalgalanma vardı. Aklı ister istemez saçma sapan düşüncelere kayıyordu. Şimdi yolu biraz uzamıştı. Ana caddeden direkt ara sokağa saptı. Levent Çarşı’ya koşuyordu. Burada sokaklar daha geniş, ferah, yeşildi. Park bile vardı. Kornalar, çalan cep telefonları. Parka daldı ve orada iyice hızlandı. Bir operanın en can alıcı noktasıydı sanki. Bütün zaman, notalar, refleksler durdu ve onu bekledi. Önemli bir andı bu. Sonra tekrar yola çıktı, yavaşladı. Adrenalini hissedebiliyordu. İçinden bir ses strese yenilmemelisin, diyordu. Bu anın ve adrenalinin tadını çıkar! Yürü git be adam. Seninle uğraşamam şimdi. Derken yanında biri belirdi. Eşofman giymişti. Kulağında kulaklıklar vardı ve kendisi gibi koşuyordu. O an donakaldı. Tüm eklemleri ve kasları otomatikman ilerliyordu; zira tüm beyni görüntüye odaklanmasına rağmen bir an bile durmadı: Rakip! Adam kendisiyle aynı yönde ilerliyordu. Ve ciddi bir şekilde önüne bakıyordu. Biri daha! Geride kalmamalıydı. Adama hafifçe omuz atması bile yetti. Aslında bilerek yapmamıştı; sadece önündeki direğe toslamak istemiyordu. Rakibi olarak düşündüğü adam çöp bidonuna doğru kontrolsüzce yöneldi. Onu seyrederken içinde bir hafiflik oldu; adamdan kurtulmuş gibiydi… Derken… Bir simit arabasına tosladı. Rakibine bakarken önündekini görememişti. Araba devrilmiş, tüm simitler etrafa dağılmıştı. Herkes durmuş ona bakıyordu. Rakibi de çöplerin arasından doğrulmuştu. Görüntüler bulanıklaştı. Salak mısın? Bir sorunun mu var? Simitlerin parasını vereceksin! Ne yapıyor bu herif? Ergen işte ne olacak? Gel bakayım buraya! Polis çağırın! Taş yok mu taş! Dünya üzerine üzerine geliyordu sanki. Simitçi önünde bitti. “Simitlerin parasını vereceksin umarım!” Bıyıkları böcek anteni gibi oynuyordu. Bir general kadar heybetliydi.


Utanmıştı. Eli cebine gitti. Parası yoktu ki. Üstelik vakit kaybediyordu. Yeterince kaybetmişti zaten. Cebinden çıkardığı akbili adama uzattı ve koşmaya başladı. Simitçi daha tepki veremeden, gerilerde kalmıştı. Deparla ara sokaklarda ilerlemeye devam etti. Bir ara yavaşladı, cebinden kâğıdı çıkardı, iş merkezinin adına baktı. Güzel. Sokağın ilerisindeydi. Ne kadar vakti vardı acaba? Bilemiyordu. Neyse… Durup bakmayacaktı. Koşmayı sürdürdü. İlk defa nefes nefese kalmıştı. Binanın önüne geldi. Girişten geçti. Kapıda güvenlik yoktu. Asansörün başına vardı. Yirminci kata merdivenlerden çıkmayacaktı. Asansör yavaşça aşağı iniyordu. Ok yanıp sönüyordu. Derken kapıdan bir genç adam daha girdi. O da nefes nefeseydi. Kendisini fark edince şaşkınlıkla yavaşladı. Yanında durdu. İkisi sessizce asansörün inmesini beklediler. Yan gözle birbirlerini kesiyorlardı. Asansör kapısı açılınca tedirgin bir yavaşlıkla asansöre bindiler. Yabancıya sormadan en üst düğmeye bastı. Sonra durdu, bir an yanındaki gence baktı. İtiraz etmemişti. Demek aynı yere çıkıyorlardı? Hafif bir titreşim, derinden gelen ses. Paneldeki düğmeler tek tek yanıyordu. Bir yandan da kapıyı açtığında ne yapacağını düşündü. Koşmaya mı başlasaydı, yoksa önce rakibini mi durdurmalıydı? Daha önce bu tip konularda tecrübeli değildi. Sırtından aşağı soğuk terler akıyordu. İçinden yoğun bir enerji fışkırıyordu. Böyle anlarda ne yapılırdı? Normalde koşmaya karar verebilirdi ama ya rakibi onu engellerse? Bir kere düştü veya yavaşladı mı, onu geçmesine imkân yoktu. Acaba o ne düşünüyordu? On. On bir. On iki. Bir karar vermeliydi. Düşürmeli miydi, koşmalı mıydı, ne yapmalıydı? On beş. On altı… Bir karar vermeliydi. Yarışın içinde başkasını ittirmek, çelme takmak gibi çirkeflikler her zaman vardı. O zaman yapması gerekirdi. Ama yine de içinde bir şey ona köstek oluyordu. Onu engelliyordu. On sekiz… On dokuz… Koşacaktı. Yumruklarını sıktı. Hazırdı. Kapı açıldı. Serin bir hava onları karşıladı. Hemen ileri atıldı. Yanındaki rakibi afallamış, duraksamıştı. Bundan faydalandı. Önlerinde düz bir koridor vardı. Sonu karanlıktı. İlerledikçe tepedeki spotlar sırayla yanmaya başladı. Farkında değildi ama sadece o ana odaklanmıştı; ne rakibine, ne yarışı bitirip bitiremediğine, ne kızlara ne de başka herhangi bir şeye. Şimdi kapısız, penceresiz, bir ok gibi dümdüz ilerleyen koridor vardı ve başka bir şey yoktu. Farkına varmamış olması onun için iyiydi zira dikkati dağılabilirdi. Lakin anlayamadığı bir şeyden dolayı dengesini kaybetti ve ayakları geriye doğru kaydı. İki elini öne attı. Yerde parlak bir sıvı olmalıydı. O sırada rakibi yanına varmıştı. Her nasılsa sağlam adımlarla koşuyordu. Kendisi niye yerdeydi o zaman? Kolunu uzattı. Bir an üzerine basacak sandı; ama olmadı ve rakibi de yere yuvarlandı. Hiç beklemediği bir anda kendini yerde bulmuştu. Sonra rakibinin ayaklarını tuttu, bundan sonrası canhıraş bir mücadeleydi. Yumruk, tekme, küfür yoktu. Sadece birbirlerini ittirebiliyorlardı. Rakibinin sırtındaydı ve iyice yere kapaklanmasına neden olmuştu. Çılgınca pantolonu, ceketi tutuyor, yaka paça çekiştirerek üzerine çıkmaya çalışıyordu. Rakibiyse çaresizce sürünen bir komando gibi dirsekleri üzerindeydi ve ilerlemeye çalışıyordu. Arkada ve üstte olmanın avantajıyla kısa sürede rakibinin tam üstüne çıkmayı başarabildi. Uzaktan gören biri şakalaştıklarını düşünebilirdi. Rakibi yüzükoyun dönmek için çabaladı, başaramadı. Bütün ağırlığı altında neredeyse hareketsiz kalmıştı. Sonra iki elini rakibinin omuzlarına koydu, iyice parmaklarını sıktı. Vücudu kasılmıştı. Bacaklarını gerdi, kısa bir an bekledikten sonra kollarıyla kendini ileri attı. Vahşi bir yaratık gibiydi. Adım atarken bir ayağını istemeden de olsa rakibinin sırtına bastırmıştı. İlerlerken “Pardon,”


diye bağırdı. Ama bundan fazlasını yapamazdı; hazır avantaj sağlamışken, yeniden kendini yerde bulmak istemiyordu. Hızlı ama teker teker attığı adımlarla ilerlemeye kaldığı yerden devam etti. Bir ara omzunun üstünden rakibine baktı. O da yavaşça ayağa kalkıyordu ama artık gerideydi. Aralarında küçümsenemez bir mesafe vardı. Yüzündeki ifade tamamen aptalcaydı. Önüne döndü. Karanlığa doğru ilerliyordu. Her adım atışında ışıklar yanıyordu. Bir an kendini bir kısır döngüde gibi hissetti. Her saniye bir öncekinin aynısıydı. Bir ara tekrar yavaşladı, geriye baktı. Ne rakibini gördü ne de asansör kapısını. Sadece karanlık vardı. O kadar hızlı ve uzun mesafe mi kat etmişti? Koridorda ölümcül bir sessizlik hâkimdi. Ama o bunu anlıyordu: Sona yaklaşıyordu. Önemli değildi. Süre de, engeller de. Kızlar önemliydi. Geliyordu. Yüzünde hırçın bir gülümseme belirdi. Kalp atışları hızlanmıştı. “Kızlar. Kızlar. Kızlaaarrrr!!!!” O gün ilk defa ciddi anlamda kızlara odaklanmıştı. Artık temkinli uzun adımlar atmıyor, koşuyordu. Yerin kayganlığı önemini yitirmişti. Karanlığa doğru koşuyordu. Artık onu durduracak bir şey yoktu. Derken ileride bir kapı belirdi; yavaşça aralanıyordu. Ardında kapkara bir sonsuzluk vardı. Yo, hayır, kızlar vardı. Resimlerini gördükleri. Hepsi onun olacaktı. Sarışını da, esmeri de. Yaşasın! Rehavet günleri yakındı. Acaba gerçekten öyle miydi? Birinci mi oluyordu? Evet, evet, düşünme böyle şeyleri. Ödül senin işte. Bütün kızlar, bolluk, bereket, hepsi senin. Kapı. Karanlık. Hak ettiğin şeyleri yavaş yavaş kazanıyorsun. Kapının eşiğine vardığında geriye bir şey kalmamıştı. Karanlığa doğru resmen Süpermen gibi uçtu. Bu koca yarışta birinci miydi, bilmiyordu. Ama kendi hedefinde birinci olmuştu, buna emindi: Kendi kendinin birincisiydi. Amacını gerçekleştirmişti. Hayat zorlu bir mücadele olacaktı. Ama götürülerinden çok getirileri olacaktı. Fazlasıyla. Kızlar gibi. Bu onun için kıymetli bir hedefti. Kızlardan ötesine şu an aklı ermese de, bir kereliğine de olsa yaşamak gibi. Zamanla engellerle karşılaşacak ve onları aşmanın yolunu kendi içinde keşfedecekti. Aslında zevkli bir yolculuktu bu; zorluklarına karşın. Her şeye sıfırdan başlayacağı bu serüvende eğleneceğine, kendince anlamlar çıkaracağına emindi. Tüm olumsuzluklara karşın sonunda mutlu olacağını ve hiçbir şeyin bunu bozamayacağını biliyordu. Çünkü ihtiyaç duyduğu tek şey buydu. Mutluluğun, başarının, zaferin kaynağı kendisiydi. Hayatın kendine dayatacağı şeylere karşın, özünde o yine içindekilere yönelmeyi bilecek, onlara cevap arayacak, onlara erişecekti. Karanlık onu kucaklarken bunları düşündü. Şimdi, yeni bir serüven başlıyordu.

Volkan Levent SOYLU İllüstrasyon Sümeyye KESGİN http://sumeye.deviantart.com


ALACAKARANLIK GERÇEKTEN EFSANE Mİ? Alacakaranlık, ya da orijinal adı ile Twilight, Stephenie Meyer’in 3 romanından oluşan ve filmleri çekilmiş bir seri. Bazıları Alacakaranlık’ı gençlerin düşürüleceği saçma bir para tuzağı olarak eleştirirken, bazıları da vampir–kurtadam çekişmesinin modern sanattaki yansıması olarak nitelendiriyor. Eleştiri oklarının hedefi olan Alacakaranlık filmleri, bütün bu eleştirilere rağmen, dünya çapında milyarlarca dolar hâsılat yaptı. Gelin Alacakaranlık’a biraz daha yakından bakalım.

Alacakaranlık, Stephenie Meyer’in romanlarının adı. İlk romanı Alacakaranlık, ikincisi Alacakaranlık: Yeni Ay, üçüncü ve sonuncusu da Alacakaranlık: Tutulma. Filmin detaylarına girmeden, üç filmi de özetlemek ve eleştirilerimi belirtmek istiyorum. Alacakaranlık romanı ilk çıktığında, bütün herkesin elinde bir tane bulmak mümkündü; her yerde bu romana rastlıyordum. Ancak daha önce hiç okuma fırsatım olmamıştı. Alacakaranlık filmi sinemalarda gösterime girdiğinde de gitme fırsatını bulamamıştım; ayrıca önce romanı okuyup, sonra filmi izlemek daha tercih ettiğim bir yoldu. Bu vesile ile ilk romanı aldım ve okumaya başladım. Ancak romanda umduğumu bulamayınca – kitapta olaylar biraz daha yavaş işliyordu, ilk yüz – yüz elli sayfada Bella yeni yeni kasabaya geliyordu – filmin DVD’sini alıp izlemeye koyuldum. Alacakaranlık, Isabella (Bella) Swan karakterinin babasının yanına taşınması ile başlıyor; babasının yaşadığı (ve aynı zamanda kasabanın polis şefi olan kasaba) oldukça küçük bir kasaba. Bella da içine kapanık bir kız ve okulda da herkesin imrenerek baktığı Cullen ailesinden Edward Cullen’ı gözüne kestiriyor. Ancak Cullen ailesi, vampir bir aile ve okulda Edward da giderek Bella ile yakınlaştığı için, Bella, Edward’ın iştahını kabartıyor. Ancak Edward’ın Bella’ya duyduğu duygular biraz karışık, çünkü Edward hem Bella’yı “yemek” istiyor, hem de ondaki çekimden etkileniyor ve ona en saf duyguları ile âşık oluyor. Edward, Bella’ya vampir olduğu gerçeğini söylediğinde, Bella buna önce inanmıyor, ancak daha sonra Edward’la geçirdiği zamanlar bu gerçeği ona inandırıyor. Bella’nın babasının da eski bir dostunun oğlu Jakob da aynı zamanda kurtadam birliğinden geliyor


ve Bella ile Jakob da yakın arkadaş oluyorlar. Bu durum Edward’ın hoşuna gitmiyor elbette. Üç filmde de çeşitli vampir düşmanları oluyor ve Bella’nın aşk hayatı da, Edward ve Jakob arasında gidip geliyor. İlk büyük eleştirim bu yönde olacak; Alacakaranlık Efsanesi, vampir ve kurtadamların arasında kalan Bella’yı anlatıyor. Ve neredeyse bu iki ırk, amiyane bir tabirle savsak bir kız yüzünden birbirine giriyorlar. Konu bu yüzden değişik olmasına rağmen bizi klasik vampir– kurtadam hikâyelerinden bizi alıyor, ancak gençlik dizisinden beter hale getiriyor. Başka bir gençlik dizisi eleştirisine örnek olarak, Jakob’ın da bütün üç film boyunca sadece birkaç kez üstünde bir şeyler varken görüyoruz, onun dışında hep üstü çıplak geziyor. Hatta üçüncü filmde Edward bununla dalga geçerek diyor ki, “Bu çocuğun bir tişörtü yok mu?!” Bunlar bir filmin “kurgu” unsurudur ancak dikkatin sırf bu yöne çekilmesi, eleştiri konusu olur. Herkes bu sebepler yüzünden Jakob’cılar, Edward’cılar diye ikiye bölünmüş durumda. Bella ise her iki erkekten de nemalanan kız rolünde. Filme diğer bir eleştiri konusu ise klasik vampir kategorisinden uzaklaşılması. Filmdeki vampirler güneş ışığında elmas gibi parlıyor ve insan kanı içmiyorlar. (hatta bu yüzden Cullen Ailesi kendilerine “vejetaryen” diyorlar.) Filme yönelik en ağır eleştiriler tabii ki buradan geliyor, siz Christopher Lee, Gary Oldman gibi aktörlerin yarattığı vampir imajını, âşık olan ve tam anlamıyla ergenlik çağındaki çocuk gibi davranan gençlerin eline teslim ediliyor. Ancak filmdeki “kurtadam” figürleri oldukça başarılı buldum, tam bir “kurtadam” tabiri Alacakaranlık Efsanesinde modern sinemada hayat bulmuş bence. Filmde tek beğendiğim nokta müzikleri idi. Filmin müzikleri çok güzel; Paramore, Muse, Bon Iver, Editors, Linkin Park gibi isimlerin bir karması. Ve filme oldukça güzel kanalize edilmişler. Yukarıda eleştirdiğim bölümler ışığında sizlere söyleyeceğim şey şu; kitaplarını okumadım, ancak filme emek verilmiş ve milyarlarca dolarlık hâsılatı var. Gidin bir görün, mümkünse kitaplarını da okuyun – ki kitaplar için daha güzel diyorlar – ancak film tamamıyla bir “aşk” hikâyesi, vampir– kurtadam savaşı isteyenler, benim gibi, hayal kırıklığına uğrayacaktır. Bu arada, filmin müziklerini almayı da unutmayın. Cansu KORKMAZ


ELFEN LIED: AŞK, KAN VE BOYNUZLAR Ortada bir laborotuvar var. Herkes bir şeyleri düzeltmeye çalışıyor. Sağa sola direktif veren yetkililer, koşuşturan beyaz önlüklüler, silahlı güvenlik görevlileri ve daha fazlası. Bir şeyler kötü gidiyor, bunu anlıyoruz en azından. Üst düzey insanlar tarafından verilen emirler bir türlü yerine getirilmiyor. Daha doğrusu getirilemiyor, çünkü insanlar patır patır ölüyorlar. Gayet sakince yürüyen, çığlıklara, ortamın heyecanına ve üstüne yağdırılan mermilere aldırmadan koridordan koridora süzülen çıplak bir kadın bedeni görüyoruz. Patlayan, kopan ve bölünen vücut parçaları. Sadist bir insanın kahvaltıdan önce seyretmesi gereken ilk şey belki de. İşte Elfen Lied böyle başlıyor.

13 bölümlük kısa ama dolu animesiyle, 20 ciltlik mangasıyla Elfen Lied arayana yol, aranana da şiddet göstermekten çekinmeyen, tam anlamıyla etkileyici bir eser. Çeşitli incelemelerinde en çok dikkat çeken ifade “yüksek düzeyde duygusal ve fiziksel şiddet öğeleri içeriyor” ifadesi. Daha önce incelediğim bazı anime ve mangalarda da belirttiğim gibi, fazla uzatmadan konuya giren, gelişimi doya doya yaşatan eserleri seven birisi olarak, bu kısa ama güzel macerada şimdiye kadar izlediklerim ve okuduklarım içinde en akıllıca bulduğum Death Note kadar olmasa da, Elfen Lied’den (orj: Erufen Rîto) de oldukça etkilendiğimi söylemeliyim. Karşıdaki çizgi de olsa midesi kaldırmayanların konsantre olma problemi baş gösterebilecekse de, türü sevenler kısa sürede asıl işkencenin fiziksel değil de duygusal boyutta olduğunu anlayacaklardır. Lynn Okamoto tarafından manga olarak ilk adımları atılan Elfen Lied, daha manga serisi bitmeden 2004 yılında yayınlanmaya başlayan ve çoğu sıralamada birçok popüler animeden daha üst sıralarda yer alan her biri yirmi beşer dakikalık on üç bölümden oluşan bir anime serisiyle kısa süreli heyecanlar arayan Japon sevdalıları için tam da aradıkları bir taze kan oldu. Söylemeliyim ki anime uyarlaması 107 bölümlük manga serisinin aşağı yukarı yarısına kadar geliyor. Belki de bu yüzden animeye farklı bir son koyulmuş. Yine de bu kadar aksiyon dolu bir animede daha güzel


müzikler kullanılabilirmiş gibime geliyor. İsmi Elf Şarkısı anlamına gelen ve bu ismi de bir şiirden alan bu eserin animesinin müziklerinin bu konuyla ne kadar alakalı olduğunu anlamak için Eduard Mörike tarafından Almanca olarak yazılan ve Hugo Wolf tarafından şarkılaştırılan şiiri incelemek ne yazık ki yeterli olmuyor. Bahsi geçen şarkının bir kısmı jenerik müziği olarak kullanılmış ve konuya, serinin duygusal arka planına gayet uygun düşmüş olsa da, bölümlerin içindeki müzikler biraz ucuz dram kokuyor. Seri dram, gerilim gibi türlere rahatlıkla oturtulabilir. Zira içinde ailesel meseleler de var, aşk da var, iyi adamlar – kötü adamlar arası çekişmeler ve iyi – kötü kavramları konusunda belirsizlikler de var. Ve her şey diclonius adı verilen varlıklar etrafında dönüyor. Dicloniuslar normal insan bedenine ek olarak iki ufak boynuzla doğan ve belirli bir yaştan sonra gizemli bir güce sahip olan yaratıklar. Bu gizemli güç de dicloniusların vücutlarından çıkan, vektör adı verilen görünmez kollar yardımıyla ortaya çıkan bir çeşit telekinezi. Dicloniuslar bu kolları belirli bir mesafeye kadar olan nesneleri hareket ettirmek için kullanabiliyorlar. Bu kollar hem var hem yok gibi. Daha açık bir ifadeyle, istediği zaman fiziksel bir varlığa bürünebilen bir hayalet gibi. İşte bu yüzden dicloniuslar insanların bedenlerine kollarını sokup vektör virüsü bulaştırabiliyorlar, ve bundan etkilenen insanların çocukları diclonius olarak doğuyor. Konu üzerinde çalışan bazı bilim adamları diclonius olarak doğan çocukların güçlerini kazanmadan ortadan kaldırılmalarıyla uğraşırlarken, başka bir kısım da dünyanın dicloniuslardan oluşan bir toplum tarafından yönetilmesi, en azından dicloniusların güçlerinin kontrol altına alınıp çeşitli amaçlarla kullanılabilmesi için çalışıyor. Burada Hollywood filmlerinde sıkça rastladığımız bir virüsü yok etmeye çalışan kahramanlar ve onu kullanmaya çalışan aşağılık, iğrenç diktatörler konsepti ile bir benzerlik kurulabilir. Fakat Elfen Lied’daki mesele daha çok kavramlar ve kahramanlar


arasındaki duygusal gerilim düzeyinde geçtiği için kötü bir Amerikan filmi hissine kapılmak oldukça zor. Karakterler ise son derece normal kaygıları olan, konumları gereği hikâye içinde ilginç yerlerde dursalar da aslında pek de sıra dışı bir özellikleri olmayan kişiler:

Lucy/Nyu: Lucy üzerinde yıllarca çeşitli deneyler yapılmış ve bir labaratuvarda esir olarak kalmaya mahkûm edilmiş bir diclonius. Animenin ilk bölümünde şahit olduğumuz kaçış sahnesi de ta kendisine ait. Doğası gereği kötü, acımasız ve çok tehlikeli olarak nitelendirilebilecek olan Lucy, aslında bir kişilik bölünmesinden de muzdarip. Hikâyenin başkahramanlarından Kota tarafından bulunduğunda çırılçıplak deniz kenarında bekleyen, konuşma, tuvalet ihtiyacını giderme gibi birçok insan davranışını henüz şekillendirememesinden mütevellit sadece koca bir bebek olan Lucy, sürekli “nyu” sesini çıkartarak dış dünyayla iletişim kurduğundan dolayı Kota ve gerçek kimliğini bilmeyen diğerleri tarafından Nyu olarak çağırılıyor. Lucy kişilik bölünmesinin içerisinde Nyu olduğu kısımlarda oldukça saf, bilgisiz ve masum bir hal alıyor ve diclonius güçlerini kullanamıyor.

Kota: Üniversiteye yerleştiğinde kalacak bir yer arıyor olmasıyla tanıyoruz ilk olarak Kota’yı. Küçüklüğünde ailesiyle ilgili çok kötü şeyler yaşamış ve bazı anılarını zihninin derinliklerine bastırmış. Bu yüzden ne çocukluğunda karşılaşmış olduğu Lucy’yi, ne de kuzeni Yuka’yı gördüğünde tanımıyor. Yuka’nın kendisine yakın çevrede yer alan ve kapanmış bir restoranda ortalığı düzene sokmak kaydıyla kalmasını teklif etmesi sonrasında oraya yerleşiyor. Kişisel problemleri zaman zaman izin vermese de, karşılaştığı herkese yardım etmekten kendini alıkoyamayan Kota hikâye boyunca hem başkalarının, genel olarak dünyanın önemli problemlerini çözmeye, hem de kendi geçmişindeki soru işaretleriyle uğraşmaya çalışıyor. Kendisine bu konularda yardımcı olmaya çalışan kuzeni Yuka’nın desteğini kullansa da, yalnız ve yalnızlığa alışmış yönüyle giriştiği işler de var.


Yuka: Kota’nın kuzeni. Yuka, Kota’yla en son karşılaştığında ikisi de küçük çocuklar. Ama Yuka, yıllardır karşılaşmadığı kuzenin karşı akrabalıktan veya arkadaşlıktan öte hisler de besliyor. İkilinin arasında geçen diyalog ve olaylar aslında geleneksel Japon kültüründe kadın – erkek ilişkisi hakkında son derece gerçekçi çıkarımlar sunabiliyor bize. Yuka oldukça kıskanç olduğu için gayet güzel bir genç kız olan Nyu’nun ev halkına katılmasıyla birlikte Kota’ya zor anlar yaşatıyor. Hikâyenin gelişimine direkt olarak pek bir katkısı olmasa da, Kota ile ilişkisi gidişata bir derinlik katıyor.

Elfen Lied özellikle anime versiyonunda oldukça hızlı bir şekilde ilerlediği için bir çılgınlık yapılıp on üç bölüm arka arkaya bile izlenebilir. Yine de olayın “şiddet” kısmına bir kez daha dikkat çekmekte fayda var. Aşağı yukarı her bölümde sağda solda uçuşan kafalar, kollar, bacaklar ve duvarlara, yerlere sıçrayan kanlar görmeniz kaçınılmaz. Ama insanlığın ne olduğunu, nereye gittiğini sorgulamasıyla, insanı kendi iyi – kötü ayrımıyla baş başa bırakmasıyla “duygusal şiddet” kısmı biraz daha öne çıkıyor. Seyredilen veya okunan şey art arda koyulmuş çizgiler de olsa, gayet acıklı bir hikâye ve bu hikâyeyle bir şekilde buluşan çok gerçekçi bir çıkar çatışması mevcut. Seriler boyunca birçok kez çıplak kadın vücudu çizimleriyle de karşılaşılabilir, fakat bunlar erotik düzeyde olmadığı için ve konu itibariyle arka planda tutuldukları için serilerin “çıplaklık var” diye anılması için yeterli değiller. Manga ve animenin çizimleri gayet hoş. Renk olarak biraz daha batılı olmasına rağmen şekilsel olarak daha çok klasik stili andırıyor. İçerdiği şiddet öğeleri nedeniyle çıkar çıkmaz birçok tartışmaya neden olsa da, gerçekten izlenebilir kaliteli bir yapım arayanlar için güzel bir seçim olabilir. Keyfini çıkarın! Yusuf SALMAN ergunyusufsalman@gmail.com www.yusufsalman.com


KORKMA! Bu gece korkmak için hiçbir nedenim yok. Uzun zamandır beni terk etmeyen kâbus ve karabasanlarım, gece nöbetlerim ve çarpıntılarım bir haftadır benden uzaklar. Başta inanmamıştım ama sanırım işe yaradı. Geçen hafta gittiğim medyum… Dediklerini harfiyen uyguladığımda gece gelenlerimin artık beni rahatsız etmediğine tanık oldum. Kulağa saçma geldiğini biliyorum. Dedim ya, ben de başta inanmamıştım. Çocukluğumda başlamıştı kâbuslarım. Evimizdeki İskandinav koltukların altından bana doğru ağır adımlarla gelen büyük kaplumbağaları hatırlıyorum. Beni ayağımdan yakalayıp bırakmayan yaşlı ve çirkin, kötücül kadınları ve beni kovalayıp duran köpekleri... Hiçbir şey yapamadan onların beni korkutmasına müsaade ediyordum gece boyunca. Ta ki kuvvetli bir nara koparıp yatağın içinde doğrulana dek… Sonraları kâbuslarım düzenli hale geldi. Artık her seferinde aynı kişiyi görmeye başlamıştım. Bu kişi görünmezdi. Arkadaşlarımın kılığında yatağıma sokuluyordu. Yalnızca olduklarından daha yaşlı ve çirkin görünüyorlardı. Saçları kırlaşmış, yüzleri buruşuk, kaşları çatık, yüzleri ifadesiz, gözleri renksiz… Yatağımın kenarına oturuyor, olmayan gözbebekleriyle bana bakarken ellerini vücuduma yavaşça uzatıyordu. Şeytanca gülümseyip “Korkma,” diyordu. Korkmamak mümkün değildi. Geceleri uykuya dalmak benim için dayanılmaz olmaya başlamıştı. Artık her gece kâh ev arkadaşımı, kâh annemi, kâh bakkalın çırağını yatağımın kenarına oturmuş, beyaz gözlerle bana bakıp “Korkma,” derken buluyordum. Bacaklarıma dokunduklarını hissedebiliyordum. Aynişah isimli o kadına gittiğim güne kadar… Beni Aynişah’a gitmeye ikna eden Hasan olmuştu. Hasan, en yakın arkadaşımdır. Uzun boylu, zayıf, eli yüzü düzgün bir çocuktur. Kısa ve kalınca kaşları ve kahverengi gözleri vardır. Şu dünyada en sevdiğim adamdır. Arabasıyla beni evden almaya geldiğinde çalışma masamda oturmuş kitap okuyordum. Neşeli bir edayla odama gelip koluma girdi ve beni sarı ahşap sandalyemden kaldırdı. “Kıyafet seçmeye kalkma, eşofmanlarınla geliyorsun,” şeklindeki emri vaki tavrıyla beni dairemizin bulunduğu beşinci kattan aşağıya kadar indirdi. Neler döndüğünü merak etsem de ona sesimi çıkaramıyordum. Gri renk Buick marka otomobiline eşofmanlarım ve spor ayakkabılarımla atlayıp onun beni nereye götüreceğini tahmin etmeye çalıştım. Oturduğum bölge tam bir apartmanlar yığınıdır. Buradan ayrılıp bir süre Ege Denizi ile palmiye ağaçlarının arasında sürdükten sonra, daha önce buralardan defalarca geçmiş olmama karşın varlığını fark etmediğim bir kavşaktan yokuş yukarı ilerlemeye başladık. Bu cadde, iki yanında bahçeli apartmanlar bulunan geniş bir caddeydi. Yavaşça daralan yoldaki evler de değişmeye başlıyordu tepeye çıktıkça. Herhangi bir bakkal veya market yahut alışveriş yapılabilecek bir dükkân yoktu. Kırmızı güller açan apartman bahçelerinin yerini dikenli otlar sarkan bahçe duvarlarıyla ahşap konaklar almıştı. Sonunda bu binaların birinin önünde arabanın motorunu susturup demir parmaklıklı bahçe kapısından içeri yürüdük. Bahçe kapısından konağa kadar olan ince patikanın sağında ve solunda çınar ağaçları vardı. Bahçe, bakımsız görünüyordu. Hasan, yaşadığım astral deneyimlere karşın medyumluk gibi mistik kavramlara ilgim olmadığını bilirdi. Bu yüzden de nereye gittiğimizi yol boyu söylemedi. O eski, iki katlı, büyük pencereleri olan, tirşe rengi boyalı eve geldiğimizde, buraya ne amaçla geldiğimize şüphe yoktu. Yaşadıklarımdan Hasan’a defalarca bahsetmiştim. O da bu teklifi birkaç kez sunmuştu. Olumlu yanıt alamayınca zor kullanmıştı anlaşılan. Olsun. Bu kez razı gelmiştim; nedense. Çift kanatlı, büyük, ahşap kapı aralıydı. Tıklatıp cevap alamayınca aralık kapıdan içeri girdik.


Terk edilmiş gibi görünen hanede bize “Hoş geldin,” diyen tek ses kapının eskimiş menteşelerinden gelen gıcırtıydı. Beyaz boyalı duvarların sıvaları yer yer dökülmüş, ahşap zeminin tahtaları birbirinden ayrılmıştı. Sağda ve solda birer kapı ölçüsünde geçitler, hemen önümüzde yukarıya çıkan dar, ahşap merdivenler vardı. Geçitlerden sağımızdakine yöneldiğimizde kullanılmakta olduğu belli olan dağınık mutfağın boş olduğunu gördük. Soldaki geçitten görüldüğü kadarıyla eski ve tozlu oturma grubu ve duvarlarında boydan boya siyah-beyaz fotoğraflar asılı olan oda da boştu. Fotoğrafların birindeki kıvırcık saçlı, yirmili yaşlardaki kız bana oldukça tanıdık gelmişti. Duvarlardaki onlarca fotoğraftan başka odada birinin olmadığını görünce dar merdivenlere seğirttik. Pek sağlam görünmeseler de dikkatli adımlarla ve basamakların gıcırtılarını dinleyerek üst kata çıkmaya başladık. Merdivenlerin bittiği yerde geniş bir salon başlıyordu. Sağ ve sol duvarlarında ikişer ahşap kapı ile tam karşımızdaki iki büyük pencereden sonra, hiçbir eşyanın bulunmadığı bu açık alanın ortasında şile bezinden, kendine oldukça bol gelen kıyafetler giymiş olan Aynişah’ı, başını önüne eğip yere bağdaş kurduğu halde beni beklerken gördüm. Bluzu beyaz, pantolonu rengârenk, boyuna çizgiliydi. Çıplak ayaklarından birinin bileğine gümüş bir halhal geçirmişti. Zayıf ve güzel bir kadındı. Kısa, düz saçları yavaş yavaş kırlaşmaya başlamıştı. Beyaz bluzunun kollarını dirseğine kıvırıp alımlı el bileklerini dizlerine yaslamış sergiliyordu. Elleri oldukça düzgündü. Sol elinin işaret parmağında, sağ elinin orta ve serçe parmaklarında büyük yüzükleri vardı. Her iki bileğinde sallanan zincirli, boncuklu bileklikleri bulunuyordu. Eşarbı yoktu. Başını kaldırıp bana baktığında açık mavi gözlerini ilk kez gördüm. Ürperdim. Bordo rujlu dudaklarının arasından çıkan billur gibi sesiyle “Hoş geldin Esra,” dedi. Bu klasik numara, nedense, beni çok ürkütmüştü. Adımı bilmesi oldukça normaldi, muhtemelen ona Hasan söylemiş, hatta kâbuslarımdan da bahsetmişti. Oturup bana gördüklerimi ve yaşadıklarımı detaylıca anlatsa da şaşırmamam gerektiğini bilmeme rağmen tüylerimin diken diken olmasına engel olamıyordum. Titrek bir sesle “Hoş bulduk,” deyip yanına yaklaştım. Hasan yerinde kalmış, beni izliyordu. Aynişah’ın karşısına bağdaş kurduktan sonra Hasan merdivenlerden aşağı indi. Artık yalnızdık. Korkum garip bir şekilde dağılıyordu. Açık mavi gözleriyle bana bakışları, anneminkiler kadar tanıdıktı. Gülümsedi. “Korkma,” dedi. İçime yeni bir korku dalgasının yayılmasını beklerken, bedenim yavaşça ve huzurla gevşedi. Neler olduğunu anlayamıyordum. Kendimi bildim bileli her konuda temkinli ve tedbirli davranırım. Lâkin o günün başından beri, garip bir şekilde, teslimiyet içerisindeydim. Önce Hasan’a, şimdi de Aynişah’a… Aynişah’ın bana anlattıklarını düşünüyorum şimdi. O günün gecesinde yaşadıklarım gerçek olmasaydı, dediklerini asla yapmazdım. Bunları yapacak güce ve iradeye sahip değilim. Evden çıktığımızda yüzüm bembeyaz kesilmiş, elimde sarı bez bir çanta ile Hasan’ın Buick marka otomobiline yürüdüm. Ne o, ne de ben apartmanlar yığını arasındaki daireme gelene kadar ağzımızı açtık. Eve geldiğimde pek iyi geçinemediğim ve kâbuslarımda sık sık beyaz gözleriyle beni ziyaret eden Ayşegül’ü mutfakta bir şeyler atıştırırken buldum. Kıvırcık saçlarını ensesinde toplamıştı. Yine o itici, yeşil gözleriyle tiksinir gibi baktı yüzüme. Büyük dudaklarını buruşturdu. Bir insanı yalnız mimiklerini kullanarak bu kadar aşağılayan başka birini daha tanımadım. Oysa en zor zamanlarında yanında olup onu evine alan benden başkası değildi. Evime taşınana dek en iyi arkadaşlarımdan biriydi. Şimdi bu davranışlarını hak edecek ne yapmıştım? Onun içinde bana karşı büyüyen kin, yaptığım değil, olduğum şeyle besleniyordu. Ayşegül’ün duyduğu kıskançlık dizginlenemez boyuttaydı. Yaşadığım hayatı, ailemi, arkadaşlarımı, sevgililerimi kıskanırdı. Mutfak kapısının tam karşısındaki odama yöneldiğimde göz göze gelmiştik. Ölsen hiç üzülmem,


diye geçti aklımdan. Kendimden beklemediğim bu cümleyi o günün öncesinde yaşadıklarıma bağladım. Odamın beyaz, ahşap kapısını aralayıp sarı badanalı duvarlarımın arasına adım attım. Aynişah’ın elime tutuşturduğu sarı bez çantayı, içine bakmadan konsolun üzerine bıraktım. Kitaplığımın, dergileri koyduğum bölümünden o hafta aldığım mizah dergisini elime alıp okumaya başladım. Kafamı dağıtmak, duyduklarımı unutmak ve mümkünse eğlenmek istiyordum. Fakat bunu başarabildiğimi söyleyemem. Zor geçen birkaç saatin sonunda karnımın guruldamasıyla acıktığımı fark ettim. Mutfağa gidip tezgâhın üzerindeki bıçağı aldım, ekmek dolabımızdan bir parça ekmek çıkarıp dilimlemeye başladım. Buzdolabından büyük ve kırmızı bir domates alıp güzelce dilimledim. Peynir ve salatalıkları hazır ettim. Kendim için büyük bir bardak portakal suyu hazırladım. Aslında hiçbir şeye benzemeyen akşam yemeğimi kral sofrasındaymış gibi yemeye koyuldum. Mutfak masamız küçük ve yuvarlaktır. Mutfağımız da pek geniş değildir. Masaya, yüzünüzü kapıya dönerek oturduğunuzda balkon kapısı hemen ardınızda kalır. Ben de bu şekilde oturmuştum akşam yemeğimi yerken. Güneş batmış, hava henüz kararmamıştı. Şimşekler çakıyor, gök gürlüyordu. Balkon kapısının tıklatıldığını duydum. Ani bir hareketle arkama dönüp baktığımda, camdaki yansımamda, her gece gelen beyaz gözleri gördüm. Yüreğim ağzıma geldi. Gözlerimi kapattım. Birkaç saniye sonra açtığımda beyaz gözler kaybolmuştu. Yaşadıklarımın etkisiyle sanrılar görmeye başladığımı düşündüm. Yemeğimi yarım bırakıp dışarı çıktım. Deniz kenarında biraz yürümek iyi bir fikir gibi gelmişti. Gerçekten de işe yaradı. Serin ve temiz deniz havası beni sakinleştirmişti. Ne var ki, ben bu düşünceleri usumdan uzaklaştırmaya çalıştıkça, takip edildiğim hissi içimde bir yerde varlığını sürdürüyordu. Yol boyu beni ürküten bir şey yaşamadığımdan, rahatlamış halde eve döndüm. Odama girince hemen sol tarafta bulunan tek kişilik yatağıma yerleşirken çalışma masamın üzerinden dizüstü bilgisayarımı aldım. Çağan Irmak’ın Bana Şans Dile filminin DVD’sini bilgisayarıma yerleştirdim. Film, sakar ve başarısız lise öğrencisi Bahadır’ın bir sabah okula silahla gelip sınıfı rehin almasını konu ediyordu. Heyecanla defalarca izlediğim sahneleri izlerken, sınıfın tamamının gösterildiği sahnelerden birinde arkalarda oturan, göz bebekleri olmayan çocuğu gördüm. Pause tuşuna basıp filmi durdurdum. Çocuk, olmayan gözbebekleriyle oturduğu yerden bana bakıyordu. Sahneyi dondurduğumda o da donmuştu. Lâkin birden, “Korkma,” dedi. Hiçbir kâbusumdan uyanışımda bu denli yüksek perdeden bir çığlık atmamıştım. Yataktan fırladım. Bir saniyeliğine bilgisayarıma dönüp baktığımda, olması gerektiği gibi, yatağımın üzerinde hareketsiz durduğunu gördüm. Kendime hâkim olamadım, ikinci çığlığımı odamın sarı badanalı duvarlarında inletirken kapıyı hızla açıp odadan çıktım. Koridorda Hasan birden karşıma dikildi. Ne zaman eve gelmiş olduğunu bilmiyordum, kapıyı ona Ayşegül açmış olmalıydı. Fakat bunları düşünecek vaktim yoktu. Hasan’ı kolundan tutup hızla ve sertçe odama çektim. Kapıyı kapatırken, onu sarı ahşap sandalyeme oturttum. İlk kez başımı kaldırdığımda Hasan’ın afallamış yüzüyle karşılaştım. Korku, heyecan, panik duyguları bünyemi alt üst etmişti. Titriyordum. Konsola yönelip Aynişah’ın bana verdiği sarı bez çantayı açtım ve içindeki siyah saplı bıçağı çıkardım. Yeniden Hasan’ın sağ el bileğini yakalayıp sertçe kendime çektim. Gözlerine baktım. Karşı koymuyor, korkmuyordu. Bütünüyle bir teslimiyet içerisindeydi. Bıçağı bileğinden yukarıya doğru kolunda gezdirdim, dirsek hizasına geldiğimde durdum. Keskin kısmını, derisinin üzerinden görünen yeşil renk damarına yaslayıp koluna irice bir yarık açtım. Acıyla bağırdı. Bıçağı çalışma masamın üzerine bıraktıktan sonra yeniden çantaya davrandım. İçinden beyaz bir bez çıkardım. Bu bez, Aynişah tarafından özel olarak hazırlanmıştı. Bezi aceleyle Hasan’ın yarasına


sardım. Kısa sürede çok kan kaybetmesi sebebiyle başı dönmüştü. Başını ellerimin arasına alıp gözlerimi gözlerine diktim. “Hasan, kendine gel. Küçük bir işimiz var…” Aynişah’ın bana verdiği çantanın içinden küçük bir cam şişe çıkardım. Bir tuzluk büyüklüğündeki şişenin kapağını açtığımda odaya güzel bir koku, ince bir şerit halindeki dumanla birlikte yayıldı. Bana tembih edildiği gibi şişeyi burnuma yaklaştırıp dumanı içime çektim. Ardından Hasan’ın da aynını yapmasını istedim. Kısa süre sonra bedenimde bugüne dek yaşamadığım bir çeşit uyuşukluk oluştu. Başım dönüyordu. Gözlerim bir saniyeliğine karardı. Sonra da hiç hissetmediğim kadar canlı ve güçlü hissettim kendimi. Zihnim açılmıştı fakat görüşüm bulanıktı. Bedenim gergindi. Hasan yerinden kalktı. Çalışma masamın üzerine bıraktığım siyah saplı bıçağı aldım. Kapıdan çıkıp koridorda, benim odamın sol tarafında bulunan odaya doğru yürüdük. Kapıyı çalmadan açtığımızda Ayşegül’ü yatağında uzanmış televizyon izlerken bulduk. Gözlerimizde nasıl bir ifade vardı bilemiyorum ama Ayşegül’le göz göze geldiğimiz ilk an, onun gözlerinde korkuyu gördüm. Bizden korkuyordu. Korkmakta haklıydı. Ayşegül’ün hareket etmesine müsaade etmeden Hasan onu ellerinden yakaladı. Ben, oldukça hızlı bir şekilde, elimdeki bıçağı Ayşegül’ün boğazından geçirdim. Oluk oluk kan akıyordu. Hasan’la birlikte, onun kıvranarak ölüşünü izledik. Buz gibiydik. Cansız bedeni çarşafa sardık. Onu apartmanın beşinci katından aşağıya, gri renk Buick marka otomobilin bagajına taşıdık. Şoför mahalline Hasan, yanına da ben yerleştim. O gün öğle vakti sürdüğümüz Ege Denizi ile palmiyeler arasındaki yolda ve kavşaktan sonraki bahçeler arasındaki caddede ilerledik. Tirşe renk boyalı, iki katlı evin önüne geldiğimizde durduk. Aynişah, çift kanatlı ahşap kapının önünde bizi bekliyordu. Bagajdan Ayşegül’ün cesedini çıkardık. Demir parmaklıklı bahçe kapısından girdiğimizde, sol yanımızda duran çınar ağaçlarının arasında cesedi taşıdık. Aynişah’ın bizim için hazırlamış olduğu çukurun içine attık. Gömdük. Hasan’ın kolundaki yarayı sardığım, Hasan’ın kanına boyanmış bezi çıkardım. Ayşegül’ün mezarının üzerine koyup yaktım. Bezden yeşil dumanlar çıkıyordu. Ben hayretle izlerken Hasan oldukça sakin duruyordu. Bu arada yarası tamamen kapanmıştı. Dönüp Aynişah’a bakmaya korkuyordum. O, kapının önünden bizi izliyordu. Bez tamamen küle dönüşünce demir parmaklıklı kapıya yöneldim. Arabanın kapısını açtım ve koltuğuma yerleştim. Az sonra Hasan yanıma geldi. Bu bölgeden bir an evvel uzaklaşmak istiyordum. Kordon’a geldiğimizde rahatlamıştım. Deniz kenarında bir müddet ilerledikten sonra kenara çektik. Arabadan indim. Dolunayı ve siyah denizde oluşturduğu yakamozu seyrettim. Gece, çok güzeldi. Hava serindi. Sanırım ilk kez, yaşadığımı hissettim. Ev arkadaşımın yaşamını elinden aldıktan sonra… Bunu benden Aynişah istemişti. Hasan ikimizi yalnız bıraktığında sağ ayasıyla dizimi kavradı ve “Korkma,” dedi. Gözlerini gözlerimden ayırmadan anlatmaya başladı. “Beni tanıdın değil mi? Evet. Ben O’yum. Her gece sana gelen benim. Fakat bunu isteyerek yapmıyorum. Esra… Yardımına ihtiyacım var.” Duraksadı. Arkasında duran küçük bir şişeyi eline aldı ve kapağını açtı. Yayılan kokuyu, bir tür uyuşturucu madde kullanır gibi ciğerlerine doldurdu. Gözlerini kırpıştırdı. Açık mavi gözler yeniden gözlerime kilitlendi. “Ben, yalnızca senin gördüğün iki dünya arasına sıkıştım. Ne burada kalabiliyorum, ne de rüyalarında.” Başını önüne eğdi, “Çok yoruldum.” Sonra birden aklına gelmiş gibi yüzüme bakıp hevesle devam etti; “Ben insanların rüyalarına girebiliyorum. Önceleri bunun tanrı vergisi bir yetenek olduğunu düşünmüştüm. Birçok kez rüyalarda dolaşıp bu dünyadan uzak kaldım. Rüyalar… Güzeldir, eğlencelidir. Gerçeklerden daha iyidir. Böyle düşündüm hep. Sıradan insanların fantastik


düşleri beni heyecanlandırırdı. Fakat rüyalarda dolaşmanın benden aldığı bir şey vardı.” Durdu. Ahşap zemine boş gözlerle bakıp gülümsedi. “Eee… Her şeyin bir bedeli var öyle değil mi?” Yeniden bana bakıp, bu kez solgun bir yüz ve buruk bir ses tonuyla anlatmaya devam etti; “Rüyalar âlemi ile bu dünya arasında yolculuk yapmak, benden duygularımı alıyordu. Duygularım tükendiği takdirde öleceğim. Bu yüzden, uzun zamandır, duygularla beslenirim. Hayatta kalmak için. En güçlü duygular beni hayatta tutar.” Anlamak güçtü. Merakla sordum; “Nasıl beslenmen gerekiyor? Ben ne yapabilirim ki?” “Aşağıdaki odada gördüğün fotoğrafları hatırlıyor musun? Onlar benim beslendiğim duyguların sahipleri. Birilerine âşık, birilerinden nefret eden, birilerine kin besleyen insanlar. Tek yapman gereken, o odadaki fotoğraflardan birinde yüzü görünen kızı bana getirmek. Esra… Ayşegül’ü öldür.” Donup kalmıştım. Bu nasıl bir istekti böyle? Önce inandırıcı gelmişti ama şimdi tüm bu olanların Hasan’ın kötü bir şakası olduğunu düşünmeye başlamıştım. Bu tam anlamıyla deli saçmasıydı. Korkulu ve sinirli gözlerimle ona bakarken birden doğruldum. Arkamı dönüp yürümeye başladım. Birkaç adım atmıştım ki Aynişah kolumu yakalayıp beni kendine çekti. Elime sarı, bez bir çanta tutuştururken “Hasan’a da ihtiyacım var,” dedi. Yok artık, en iyi arkadaşımı da öldüremem ya? O da öldürmemi istememişti zaten. Yapmam gerekenleri bana bir çırpıda anlattı. Artık orada bir dakika bile kalamazdım. Koşarak dar merdivenlerden aşağı indim. Kapıdan çıkarken, bunu yapamam, diye düşündüm. Bu söylediklerini asla yapamam. Şimdi düşünüyorum da, o gece yaşadıklarım olmasa bunları asla yapmazdım. Fakat diğer yandan… İyi ki yaptım. Çünkü bu gece korkmak için hiçbir nedenim yok. Hakan Günay AYDINOĞLU İllüstrasyon Altuğhan Sinan AYDINOĞLU


YANLIŞ MEKSİKALIYA ÇATTILAR Machete geliyor a dostlar. Robert Rodriguez ve Ethan Maniquis’in beraber yönettikleri aksiyon bombası, ilk fragmanı ile seyirciye yine önceki Rodriguez filmlerine yakın bir iş olacağının müjdesini veriyor. Neredeyse bütün Rodriguez filmlerinde yan rollerde oynayan Danny Trejo’yu başrole koyan Machete yan rollerde de Hollywood’un en tanınmış simalarını yerleştirerek farklılığını ortaya koyuyor. Michelle Rodriguez, Cheech Marin, Lindsay Lohan, Don Johnson, Jessica Alba, Steven Seagal, Robert De Niro bu isimlerin sadece bir kaçı. Rodriguez’in 2007 yapımı filmi Grindhouse’un çakma fragmanlarından birinde ortaya çıkan Machete Cortez’in intikam hikâyesi konumuz. Machete kelime anlamı olarak pala demek. Cortez’in bu lakabı neden aldığını da fragmanda anlıyoruz. Kendisi pala kullanma konusunda uzman olan eski bir Meksika polisi. Uyuşturucu baronu ile başı derde girince Meksika’dan kalkıp Texas’a geliyor ve amelelik yaparak alın teri ile kazandığı para ile geçinmeye çalışıyor. Ancak bela burada da peşini bırakmıyor. McLaughlin (De Niro) adlı senatörün hain planları ile ülke dışına atılmak istenen Meksikalıları kurtarması için düzenleyeceği suikast karşılığı kendisine 150.000 Amerikan Doları teklif ediliyor. Ancak Machate atılan zokayı yutuyor ve kendini tutan adamın planı ile vuruluyor. Böylece halka kaçak bir Meksikalının senatörü öldürmek istediği haberi yayılıp oy toplamaya çalışılıyor. Ancak Machate yaralı halde hastaneden kaçarak kendine yamuk yapanlardan intikam almak için yola çıkıyor... Rodriguez’in açıklamasına göre Machete’nin kökleri Desperado’ya kadar dayanıyor. Danny Trejo ile tanıştıkları zaman “Bu adam Meksika’nın Jean-Claude Van Damme’ı, Charles Bronson’u olur,” demiş ve 1993 yılında Trejo için Machete’nin senaryosunu yazmış. Ancak Rodriguez bu zamana kadar bir türlü bu senaryoyu çekecek zaman ve kaynak bulamamış hatta bir ara Planet Terror’un bonus DVD’si için kısa film olarak çekmeyi bile düşünmüş. Ancak sonrasında uzun metraj’da karar kılınmış ve 2009’da Texas’da çekimlere başlanılmış.


Kadroya kısaca göz atalım; Danny Trejo / Machete, “Efsanevi Meksikalı eski polis.” Michelle Rodriguez / Shé, “Taco satıcısı seksi dilber.” Cheech Marin / Padre Benito del Toro, “Duasıyla iyi, silahlarıyla daha da iyi olan bir papaz” Jeff Fahey / Michael Benz, “Parası ve silahlı adamları ile her şeyi yapabileceğini sanan bir işadamı.” Lindsay Lohan / April Benz, Benz’in kızı “Silahlarla arası iyi olan bir sosyete kızı.” Don Johnson / Lt. Von Stillman, “Satılmış bir sınır devriyesi” Jessica Alba / Agent Sartana Rivera, “Doğruyu yapmak ile yasaları uygulamak arasında kalmış bir Göçmen Bürosu Ajanı” Robert De Niro / Senator McLaughlin “Irkçılık ile oy toplayan bir senatör.” Steven Seagal / Torrez, “Machete’nin baş düşmanlarından uyuşturucu baronu.”

Machete Desperado tarzı Rodriguez aksiyonlarını sevenler için güzel bir seyirlik olacağa benzer. Eğer iyi bir gişe yaparsa serisinin de geleceği aşikâr. Eylül’e kadar beklemek dışında yapabileceğimiz bir şey yok. Şu sıcaklar geçse de yeni sezon bomba gibi filmlerle açılsa. Masis ÜŞENMEZ www.otekisinema.com


ASSASSIN’S CREED: LINEAGE Bilgisayar oyun piyasasının beynimizi keşkül tadına getirdiği, TV’de God of War 3 reklâmlarına rast geldiğimiz, Wii’nin mutlu bir aile hayatı için farz olduğu günümüzde büyük ürünlerin sadece oyun piyasasıyla sınırlı kalmaması şaşırtıcı bir vaziyet değil. Bu bahsini edeceğim mevzunun farklı emsalleri mevcut hâlihazırda fakat genel bir tanıtım açısından en uygun tema Assassin’s Creed serisi olmalıdır, diye düşünüyorum kıvrımsız beynimle. Assassin’s Creed serisi genel hatlarıyla (seksi?) perde arkasından yürütülen küresel komplo teorilerinin, tarihin gizli kalmış entrikalarının az biraz hayal gücüyle soslandırılıp önümüze sunulmuş bir temsili. İnsanlığın kendine çizeceği yol üzerinde hak iddia eden “Templar” kültüyle Suikastçıların çekişmesini konu alan oyunlar yerine göre insan hakları, özgür irade ve din sömürüsü gibi hassas konulara fütursuzca verip veriştiriyor. Oyunların senaryosu aslında gelecekte geçiyor ve mıymıntı bir barmen olan Desmond Miles’ın Abstergo isimli bir şirket tarafından kaçırılıp Animus adlı bir simülasyon programıyla atalarının tecrübelerini yeniden yaşamaya zorlanmasıyla başlıyordu. Arka arkaya üç dört tane kurgusal isim sıralamamın neticesinde sıkkın ve bıkkın birkaç zihinden çıkan “Oyy oy kim uğraşacak şimdi!” veryansınlarını duyar gibiyim… Durun hele… Desmond’ın 3. Haçlı Seferleri sırasında çeşitli suikastlar gerçekleştiren Altair ibn La-Ahad isimli atasını canlandırdığı oyunun senaryosu o dönemde Kutsal Topraklar üzerindeki güç dengesine müdahale etmek için Suikastçılar ile Tapınak Şövalyeleri arasındaki çekişmeyi gözler önüne seriyordu. Hakikaten vuku bulan gerçek suikastların konu alındığı senaryo, bu iki kültün çoğu uzmanın inandığı gibi günümüze kadar gelen çekişmesinin temel yapıtaşlarını oluşturuyordu. İşin ilginç tarafı oyunun dinden ziyade


dinlerin yönlendirici kudretini eleştirmesi oyunun tutucu medyadan çok büyük tepkiler almasına mani olamadı. Bunun yanında Assassin’s Creed’in yenilikçi tavrının aldığı olumlu tepkiler ve potansiyelini yüzde yüz kullanamamasına rağmen yarattığı “social-stealth” (biz olmazsa halk arasında gizlenme diyelim buna) tarzı oynanışı serinin devamının geleceğini müjdeliyordu. Bu “social-stealth” denilen mevzu, başlangıcını ilk doksanların sonunda “Thief” serisinde gördüğümüz, “ekranda gördüğün herkesi telef et!” düsturundan ziyade “sinsi bir tilki gibi fark ettirmeden girişini hallet, çık!” felsefesiyle hareket eden “stealth” oyunlara yeni bir boyut kazandırıyordu. Dilencisinden, delisine, satıcısından, vaizine kadar bin bir çeşit insanı barındıran kalabalık bir şehirde, kendini fark ettirmeden hedefine dair bilgiler topladığın, yeri geldi mi sorgulamak için adam dövdüğün, muhafızlar tarafından yakalanmamak için çatıdan çatıya fittidi fittidi atlaya hoplaya kaçtığın, hedefine inceden yaklaşıp bıçağını böbreğine böbreğine soktuğun hem dolu dolu hem de eğlenceli bir dünya vardı ortada. Böyle bir potansiyeli tek oyunda harcamak istemeyen yapımcı firma Ubisoft, Assassin’s Creed’in devamının geleceğini inceden çıtlatıyordu. Nitekim öyle de oldu ve ikinci oyun yeni bir çağın başlangıcı Rönesans döneminde İtalya’yı mesken edineceğini gün yüzüne çıkarttı. Medici ailesi, Leonardo da Vinci gibi dönemin ünlü simalarını da senaryosuna dâhil eden Assassin’s Creed 2, Ezio di Auditiore isimli toy suikastçının babasının ve ailesinin intikamını almak için kılıç kuşanmasının ve büyük bir komployu bertaraf etmesinin hikâyesini anlatıyordu. İlk oyuna göre daha geniş kapsamlı ve daha olgun bir oyun haline gelen Assassin’s Creed aynı zamanda senaryosunun elverdiğince diğer medyalara kaymaya da meyletti.

Yazının ana konusu olan Assassin’s Creed: Lineage, bu meylin en elle tutulur ve hezeyan verici unsuru. Assassin’s Creed 2’nin öncülü olarak kabul edilebilecek bu 3 bölümlük mini dizi oyunun öncesinde vuku bulan olaylara ışık tutuyor ve Ezio’nun babasının ihanete uğrayıp öldürülmesine kadar varan olayları bize aktarıyor. Oyunla dizinin eşzamanlı gerçekleştirilmesinin bir sonucu olarak oyunda kullanılan modellemelerin alındığı aktörler dizide de var. Oyunda kullanılan arka planlar daha ayrıntılı kaplamalarla modellenip yeşil ekran teknolojisiyle hayat buluyor. Daha önceden Sin City, 300 ya da Sky Captain gibi filmlerde gördüğümüz bu teknik o kadar iyi uygulanmış ki çoğu


zaman kendinizi görselliğe kaptırıp kimin kimi niye öldürdüğünü kaçırabiliyorsunuz. Ezio’nun babası, Auditiore ailesinin direği, adeta çevik bir Yaşar Usta olan Giovanni di Auditiore’nin maruz kaldığı ihanetin sonuçlarını dizide göremesek de oyunu oynayanların (ya da diziyi izledikten sonra kendine hâkim olamayarak oynayacak olanların) vakıf olduğu o kesif ihanetin kokularını ağır ağır almaya başlıyorsunuz. Tapınak Şövalyeleri’nin Papa’ya kadar varan kadrolaşma(!) yetisi, Rodrigo Borgia, Lorenzo de Medici… Hepsi kendine yer bulmuş bu dizide. Eğer ki oyuna biraz merak saldıysanız derhal senaryoyu biraz araştırıp ufaktan bu diziyi edinmeniz gayet makul. Dizinin ardından da oyuna balıklama atlayacağınız su götürmez bir gerçek. Eğer ki oyunu oynadıysanız, öncesinde olanlara daha ayrıntılı ve dramatik bir şekilde şahit olmak açısından da kaçırılmaz bir şans. Bilgisayar oyunu endüstrisi 7. Sanata olan yatkınlığının yeni yeni farkına varmış durumda. Eskiden kaçan fırsatları zor da olsa göz ardı ederek (Vampire the Masquerade: Bloodlines, Baldur’s Gate, Sanitarium, Syberia, Planescape: Torment, Mass Effect, Star Wars: Knights of the Old Republic… Say say bitmez) bu yeni çabaları teşvik etmemiz gerek diyorum. Deadspace’den Extraction, Alan Wake’ten Bright Falls ve Assassin’s Creed’den Lineage gibi örnekler bunun gerisinin geleceğinin göstergesi. Ben şimdi içeri gidip Vampire the Masquerade: Bloodlines’ı Tremere’la baştan oynarım muhtemelen. Belki ben bitirene kadar birilerinin aklı başına gelir de “Underworld’ü çekeceğimize bunu çekseydik ya keşke,” derler… Fikret KARAKURT http://www.sineblok.com


TRUTH: RED, WHITE AND BLACK

Marvel dünyasında 1942'de Amerika'da Nazilerle savaşa katkı sağlaması için bir süper asker projesi vardı. Bunun sonucunda zayıf ve çelimsiz beyaz sarışın asker Steve Rogers Yüzbaşı Amerika oldu. Bir zamanlar Türkiye'de de yayınlanmış Kaptan Amerika, Joe Simon ve Jack Kirby tarafından yaratılmış ve ilk defa 1941'de yayınlanmıştı. Oysa Robert Morales ve Kyle Baker'ın 2003'de yayınlanan altı sayılık Truth: Red, White and Black gerçeğin farklı olduğunu söylüyor. Amerika'da daha zencilerin haklarının tanınmadığı, hâlâ büyük ayrımcılıkla karşılaştıkları 1942'de bir grup Amerikan askeri gizli bir araştırma ile süper serumu geliştirme çalışmalarına başlarlar. Çalışmayı kahramanları olacak beyaz bir asker üzerinde denemeden önce kobaylar üzerinde denemelidirler. Karar verilir ve başlarına gelecekten habersiz zenci askerler seçilir. Morales ve Baker dönemin baskıcı halini ve siyah Amerikalıların neler çektiklerini anlatmak için farklı karakterlerin hikâyesini anlatıyor. Hepsi toplumun değişik katmanlarından gelen bu kişilerin ortak noktası askerlik ve deneye katılmaları oluyor. Beyazların hâkimiyetindeki orduda başlarına gelenler ve deney öncesi yaşadıkları, ardından deneye seçilmeleri ve deney ilk üç sayıda anlatılıyor. Dördüncü sayıda zenci süper askerleri benzer bir çalışmanın yapıldığı Nazi Almanya'sında takip ediyoruz. Beyaz süper askerlerini denemeden önce ilk saldırıyı tarihin unuttuğu zenciler yapıyor. Büyük bedeller ödeyen takımın Almanya'daki hikâyesi bittiğinde günümüz Amerika'sında Kaptan Amerika'nın üniformasını ilk kez giyen süper askeri arayışına odaklanıyoruz. Böylece hikâye Kaptan Amerika ile kapanıyor. Onun gerçekle yüzleşmesi belki de yazar ve çizerin aklında Amerikan halkının ırk ayrımcılığıyla yüzleşmesini anlatıyor. Bu yedi sayının çarpıcı yanı Kaptan Amerika'nın Amerikalılar üzerindeki etkisini kullanarak geçmişlerindeki önemli bir soruna dikkat çekmiş olmaları. Kaptan Amerika belki de Superman'den daha etkili Amerikan zihninde. Ben çoğunlukla onun hikâyelerini kaba Amerikan milliyetçisi hikâyeler bulsam da, o “Amerikan” yanı sayesinde böyle hikâyeleri anlatmaya da uygun. Hikâyeyi okuduktan sonra biraz araştırma yaptım. Kitaba ilham olan Tuskagee frengi deneylerini öğrendim. Fakir zenciler üzerinde 1932–1972 yılları arasında Alabama eyaletinde yapılan frengi deneylerinde, denek olarak kullanılan zencilere penisilinin frengiyi engellediği ortaya çıkmasına rağmen nasıl ilaç vermediklerini, deneyi değiştirmedikleri gibi hastaların başka doktorlardan ilaç almasını nasıl engellediklerini okudum. İşte çizgi romanın gücünü gösteren benim için bunun gibi öykülerdir. Hepimiz süper kahraman hikâyelerine öykünür onları okuyor olabiliriz. Ancak bazen bir yazar ve çizer bize süper kahraman hikâyesi içinde gerçek dünyayı hatırlatır. Gelecek sayıda 2009 yılından The Mighty, halen devam etmekte olan The Northlanders ya da halen devam eden Gotham City Sirens'den hangisinin incelemesini istediğinizi Facebook'da Gölge e-Derginin sayfasında yazabilirsiniz. Gökçe Mehmet AY https://twitter.com/kisalar


FANATİK İzmir, Kıbrıs Şehitleri Meydanı… Pastanenin kapısı büyük bir gümbürtü ile açıldı. Duvara hızla çarpan kapının camı anında tuzla buz oldu. İçeriye, ellerinde kalın sopalar, üstlerinde sarı-kırmızı formalar olan bir grup ateşli genç doluştu. Kimi bandana takmıştı, kimininse yüzleri boyalıydı. Pastanenin içine doluşup hep bir ağızdan tezahürat yapmaya başladılar. “Göz-göz-Göztepe! Göz-göz-Göztepe!” Masalarda oturan müşteriler hep birden ayaklanıverdiler. Bayanlar korku dolu çığlıklar atarken, erkek müşteriler gruba bağırıp çağırmaya başladı. Pastanenin sahibi olan adam ise tezgâhın arkasından hışımla fırlayıp, delikanlıların önüne dikildi. “Ne yaptığınızı sanıyorsunuz siz? Defolun gidin dükkânımdan!” diye bağırdı adam. Orta yaşlı, kısa boylu bir adamdı. İri göbeği o bağırdıkça hop hop hopluyordu, kel kafası sinirden kıpkırmızı olmuştu. Ateşli taraftarlar bir anda sustu. Fakat gitmeye hiç niyetleri yokmuş gibi görünüyordu. İçlerinden biri gayet laubali bir şekilde, ellerini kollarını sallayarak ileri çıktı. “Sen hangi takımlısın dayı?” diye sordu dayılanarak. “Manyak mısın kardeşim? Müşterilerimi korkutuyorsunuz, gitsenize işinize!” diye bağırdı pastanenin sahibi. “Sen önce sorumuza cevap ver babalık,” dedi bir diğeri elindeki sopanın ucunu diğer elinin avucuna vurarak. “Bela mısınız kardeşim? Rahat bıraksanıza adamı!” dedi müşterilerden biri ileri çıkarak. Formalı gençlerden iki tanesi hemen o yöne yöneldi. İçlerinden birisi cebinden sustalı bir çakı çekerek “Bir şey mi dedin maydanoz?” diye sordu sırıtarak. Korkan müşterilerden bir çığlık daha yükseldi. “Kesin lan sesinizi!” diye bağırdı elinde çakı tutan. Az önce sesini yükselten adam da dâhil olmak üzere ayaktaki müşterilerin hepsi birkaç adım geri çekildi. Kadınlardan biri kendini tutamayıp sessiz sessiz ağlamaya başladı. “Sen hangi takımlısın dayı?” diye sordu pastanenin sahibinin karşısındaki genç tekrar. “F-Fe-Fenerbahçe…” dedi adam tereddütlü bir sesle. “Ne demek lan Fenerbahçe?” dedi delikanlı. “İzmir’de yaşıyorsun ama İstanbul takımı tutuyorsun öyle mi? Şerefsiz misin lan sen?” diye bağırdı ardından. Sonra da beş kişi birden zavallı adama sopalarla ve tekmelerle saldırdılar. Adamın hiç şansı yoktu, saniyeler içinde yere yığılmış, ağzı burnu kan içinde kalmıştı. Diğer müşterilerden biri hışımla ileri atıldı fakat grubun geri kalanı hızla önünü kesip bir dayak da ona attılar. Kadınlar artık resmen çığlık atıyordu fakat yapabilecekleri hiçbir şey yoktu. Tek çıkış yolu kapıydı ve onun önü de bu eli sopalı haydutlar tarafından kesilmişti. Elinde çakı olan genç yerde boylu boyunca yatan pastane sahibinin üzerine eğildi ve adamın kulağını çekmeye başladı. Acıyla haykıran adamın başı yerden hafifçe kalktı. “Şimdi hangi takımı tutuyorsun ayı?” diye sordu genç, alay edercesine. “Göztepe…” diye fısıldadı yaralı adam. Bir anda gruptan coşkulu bir sevinç narası yükseldi. Ardından tekrar tezahüratlara başladılar. “Göz-göz-Göztepe! Göz-göz-Göztepe!” Pastane sahibini yerde kıvranır bir biçimde bırakarak onu kurtarmak için harekete geçen ama grubun geri kalanından dayak yiyip yere yığılan öteki adamın etrafında toplandılar. İçlerinden biri adamı saçlarından kavrayarak başını havaya kaldırdı. “Sen hangi takımlısın maydanoz?” diye sordu adama. Adam bu soruya ağır bir küfürle karşılık verdi. Bu yanlış bir hareketti… Gençler hep beraber yerde yatan adamı acımasızca tekmelemeye, bir taraftan da Göztepe tezahüratları yapmaya başladılar. İşlerini bitirdiklerinde yani adamın yerden kalkamayacağına emin olduktan sonra sıradaki


kurbanlarına, kendilerine en yakın duran bir başka adama yöneldiler. “Ya sen hangi takımlısın ihtiyar?” diye sordu biri. “G-Gö-Göztepe…” dedi adam oldukça endişeli bir biçimde. Elleri gözle görülür bir biçimde titriyordu. “Ooo… Öyle mi? Say bakalım Göztepe’nin ilk on birini,” dedi delikanlı. Sayamadı. Ve ölümüne atılan dayaklardan nasibine düşeni fazlasıyla aldı. “Karşıyakalı var mı aranızda?” dedi delikanlılardan biri dayılanarak. Ağlayan kadınların hıçkırıkları ve burun çekişleri haricinde hiç kimseden ses çıkmadı. “Konuşsanıza lan! Kime diyorum?” diye bağırdı genç, en yakınındaki masanın örtüsünü hışımla çekip üzerindekileri yere dökerek. O sırada yanındaki arkadaşlarından biri kolunu dürtüp başıyla arka masalardan birini işaret etti. En arka masada bir adam oturmuş sakince kahvesini içip gazetesini okuyordu. Olay başladığından beri yerinden kıpırdamamış hatta o yöne bakmamıştı bile. Saldırgan grup yavaş adımlarla o yöne ilerledi ve adamın etrafını çevirecek şekilde masanın etrafına dizildiler. Adam kafasını kaldırmadan tek eliyle tuttuğu gazetesini okumayı sürdürüyordu. Diğer eli ise bacaklarının üzerine kadar çektiği masa örtüsünün altında olduğundan görünmüyordu. “Sen hangi takımı tutuyorsun babalık?” dedi delikanlılardan biri. Adam hiç istifini bozmadan kahvesinden bir yudum aldı ve okumaya devam etti. “Sana dedik lan, sağır mısın?” diye sordu bir diğeri, adamın elinden gazeteyi çekip yere fırlatarak. “Gayet iyi duydum,” dedi elindeki fincanı masaya koyan adam usulca. Bakışlarını kaldırıp çarpık bir tebessümle etrafındaki gençlere baktı. Otuzlu yaşlarında, orta boylu bir adamdı. İyi tıraşlı temiz bir yüzü ve koyu kahverengi kısa siyah saçları vardı. Kısık göz kapaklarının ardındaki açık mavi gözleri ışıl ışıl parıldıyordu. Üzerinde beyaz bir gömlek ve kumaş bir pantolon vardı. Sandalyesinin arkasında siyah bir deri ceket asılıydı; masanın üzerinde ise siyah, dar kenarlıklı bir fötr şapka vardı. “Madem duydun cevap ver o halde. Hangi takımlısın?” “Beşiktaşlıyım,” dedi adam gayet sakin bir şekilde, hâlâ çarpık bir tebessümle gülümseyerek. “Ne Beşiktaş’ı lan?” dedi delikanlı. “Var mı öyle İzmir’de yaşayıp da İstanbul takımı tutm…” “Aslına bakarsanız ben İstanbulluyum,” diyerek delikanlının lafını kesti adam. “İzmir’e sadece bir… İş… Evet, bir iş için geldim.” “Bu bir İstanbul takımı tuttuğun gerçeğini değiştirmez,” dedi gençlerden biri. “Aslına bakarsan değiştirir,” dedi adam. “İstanbul’da oturup da bir başka şehrin takımını tutsam bana ne derler bir düşünsenize? Şerefsiz mi?” diye devam etti kıkırdayarak. Masanın etrafında duran gençler adamın bu esprisi ve soğukkanlılığı karşısında afallayıp birbirlerine bakındılar. Bir tanesi omuzlarını silkip başını iki yana salladı, bir iki tanesi ise bu şakaya küçük bir tebessümle karşılık verdi. “Şimdi de ben size bir soru soracağım,” dedi çarpık gülümsemeli adam. “İstediğiniz hayat bu mu?” “Ne demek istiyorsun?” diye sordu içlerinden biri. “Şöyle bir etrafınıza bakın. Kanlar içinde yerde yatan adamlar, korkudan bir köşeye sinmiş kadınlar. Ve bu sizin işiniz… Sizin eseriniz… Kendinizi güçlü hissetmenizi sağlıyor değil mi? Bir şeyler başarmış gibi hissediyorsunuz, bir yere ait olduğunuzu hissediyorsunuz değil mi?” Delikanlılar kendilerinden ve yaptıkları işten memnun bir şekilde birbirlerine baktılar ve göğüslerini şişirerek “Evet, doğru,” dediler hep bir ağızdan. “Hayır, yanlış,” dedi adam sırıtarak. “Bu işler hep böyle başlar. Önce bir kavgaya karışırsın sonra ötekine. Ait olduğun bir grup vardır ya da çete. Sen onları korursun onlar seni. Ama bir gün bir de bakmışsın çıkışı olmayan bir kavgaya karışmışsın. Karşındaki sana bir bıçak çekmiş ya da bir silah doğrultmuştur. Kaçışın yoktur, ya sen öleceksin ya da o. Eğer ölürsen tarih olursun ama hayatta kalırsan işte o zaman şanslısındır. Doğru mu?”


Gençler cevap vermeden önce destek almak için yine birbirlerine baktılar ve “Evet, doğru,” dediler bir kez daha, ama bu kez biraz tereddütle. “Hayır, yine yanlış,” dedi adam, artık iyice soğumaya başlayan kahvesinden bir yudum daha alarak. “Hayatta kalırsan yine ölmüşsün demektir. Çünkü bir insanın hayatına son vermişsindir. Bunun sana çektirdiği vicdan azabı korkunçtur,” dedi adam. Biraz duraksayıp etrafındaki gençlerin gözlerine teker teker baktı, artık gülümsemiyordu. “Ve bir kez bu pisliğin içine batarsanız…” diye devam etti “…gerisi mutlaka gelir. Pis işlerini yaptırmak isteyen insanlar peşinizi bırakmak bilmez. Mafyalar, uyuşturucu satıcıları, zengin züppeler… Hatta polis bile! Hepsi kirli işlerini yaptırmak için peşinizden gelirler. Çünkü ellerini kirletmek istemezler ama sizin elleriniz kirlidir. Ve ne biliyor musunuz? İstediklerini yapmak zorundasınızdır aksi takdirde hapsi boylamanız an meselesidir. Ayrıca yemek ve barınmak için paraya ihtiyacınız vardır. Çünkü sizin arkanızı daima kollayan o çeteniz, aileniz, grubunuz ya da her neyse o artık yoktur. Siz artık bir yabancı, bir katilsinizdir onların gözünde. Böyle bir hayatın ise sadece iki sonu vardır. Bir; hapishaneye düşersiniz ve ciğerlerinize saplanan paslı bir şiş ile can verirsiniz. İki; karanlık bir ara sokakta iki omzunuzun arasına bir mermi yersiniz. Hayatınız ellerinizden akıp giderken de şunu sorarsınız kendi kendinize; bunların hepsi ne içindi? Ben söyleyeyim; meşin bir yuvarlak ve hiç tanımadığınız 11 yabancı için…” Delikanlılar sus pus olmuş bir şekilde adamı dinliyorlardı. Kiminin gözleri kocaman açılmıştı, kiminse ağzı bir karış… Hiç birinden çıt çıkmıyordu. Derken uzaklardan gelen siren sesleri duyulmaya başladı pastanenin içinde. Delikanlılar bir rüyadan uyanmış gibi gözlerini kırpıştırmaya ve birbirlerine bakmaya başladılar. “Haydi gidelim…” dedi içlerinden biri. Bu seste ne bir coşku, ne de cesaret vardı artık; sadece korku ve endişe… Ardından hepsi önce yavaş sonra da koşar adımlarla pastaneyi terk ettiler. Giderken hâlâ masasında oturan bu çarpık gülümsemeli, mavi gözlü adama son bir kez dönüp bakamadan da edemediler. Onlar gittikten sonra pastanedeki diğer müşteriler de koşa koşa olay yerini terk ettiler. Artık içeride sadece ağır şekilde dayak yemiş ve yerden kalkamayan müşterilerle pastanenin sahibi kalmıştı. Bir de masasında oturan gizemli müşteri… Adam kahvesinin son yudumunu da içti ve masa örtüsünün altında olan elini çekip açığa çıkardı. Elinde 45’lik bir Colt tabanca vardı… “Neyse ki seni kullanmama gerek kalmadı,” dedi adam, silahını yavaş hareketlerle elinde evirip çevirirken. Ayağa kalktı ve tabancasını pantolonunun arka kısmında sıkıştırdı. Sandalyenin arkasındaki deri ceketini sırtına geçirirken gözü yerde duran gazeteye takıldı. Saldırgan grup içeri girdiğinde okuduğu gazeteydi bu… Manşette şöyle yazıyordu; “İzmir’de katliam.” Uzanıp gazeteyi yerden aldı ve haberi bir kez daha okudu. “İzmir’in simgelerinden sayılan Hilton Oteli’nde dün resmen bir katliam yaşandı. Sabah saatlerinde kahvaltı salonunu basan silahlı bir kişi iki ünlü iş adamını ve beş korumayı soğukkanlılıkla öldürdü. Çatışma esnasında birçok müşteri de yaralandı. Saldırıyı yapan kişinin daha önce farklı şehirlerde benzeri cinayetler işleyen gizemli katil olduğu sanılıyor. Kendisine taktığı “Fanatik” lakabı ile anılan suçlu polis tarafından halen aranıyor.” Adam manşetin yanına basılmış, saçı sakalı birbirine karışmış haldeki katilin fotoğrafına baktı. Bu kendisiydi. Şu anda fotoğraftaki adamla hiçbir alakası yoktu elbette ama bu fotoğraftaki adamın kendisi olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Çenesini sıvazlayarak “Sakal yakışıyormuş,” diye gülümsedi kendi kendine. Sonra da gazeteyi fırlatıp attı. Siren sesleri iyice yaklaşırken siyah fötr şapkasını başına geçirdi, kahvenin parasını masaya bıraktı ve ağır adımlarla kapıya doğru yürüdü. Çıkmadan önce son bir kez pastanenin içinde göz gezdirdi ve “Meşin bir yuvarlak ve hiç tanımadığım 11 lanet adam yüzünden…” diye mırıldandı. Ardından yürüyerek mekânı terk etti. M. İhsan TATARİ İllüstrasyon Şükrü BAĞCI http://sembol.deviantart.com


THE FALL Her şey düşmekle başlar. Bir ruh oluşur cennetin bilinmeyeninde ruh dünyaya bir kadının karnına düşer. Orada sadece hissederek duyumsayarak yaşamı içer yudum yudum… Sonra ruh ete ve kana bürünür dünyaya acı bir çığlıkla düşer. Acıyı öğrenir henüz renklerin bile belirgin olmadığı bu yabancı âlemde. Sonra bebek büyür. Yürümeyi öğrenir her seferinde düşerken… Kanarken tüm bedeni yaşamayı öğrenir tekrar ayağa kalkmayı her şeye rağmen. Aşka düşer yüreği… Tanımadığı kendine yabancı bir bedenin dokunuşuyla şehvete düşer. Acıya yenilir. İhanete boyun eğer. Her şey bir son bulduğunda derin bir ışığın eşliğinde toprağa düşer. Her şey düşmekle başlar. Küçük Alexsandria ailesiyle çalışırken bir portakal ağacından düşüp kolunu kırmıştır. Getirildiği hastane de hayalleriyle ve çevresindeki insanlara olan ilgisiyle iyileşmeye çalışmaktadır. Bir gün Roy adında depresif ve hayatından çoktan vazgeçmiş bir ilaç bağımlısıyla tanışır. Roy bir film setinde dublörlük yapmaktadır. Çekim sırasında âşık olduğu güzel artist tarafından ilgi görmeyince kendini boşluğun kollarına bırakır ve tedavi amacıyla hastaneye kaldırılır. Bir gün küçük kızın hemşire Evelyn’e yazdığı not pencereden yanlışlıkla Roy’un kollarına düştüğünde hikâye başlar. Roy’un amacı bu çocuğun saflığını ve hikâyelere olan sevgisini kullanarak ilaç elde etmektir. Küçük Alexsandria ise sadece hayallerine renk katacak bir macera aramaktadır. İhtiyacı olan tek şey sevgiyi renge ve görüntüye dönüştürmektir. Zaten sevdiği tüm şeyleri küçük tahta bir kutuya sığdırmayı başarmıştır Alexsandria. Evinin resimlerini gösterir anlatıcısına. Sonra umursamaz bir tonda evine ne olduğunu soran genç adama yaktılar der. Ses tonu tüylerinizi diken diken ederken ekler. Kızgın adamlar yaktı. Anlayamadığı hiçbir şeye duygu yükleyemez çocuklar. O da bir çocuktur ve anlayamadığı için anlatamaz da… Sadece bana hikâyeyi anlat der tüm sorulara rağmen.


Hayat, ihanetle kuşatılmış bir kaledir bazen. Roy’un hikâyesinde ise bir bedene hapistir. İhaneti tek bedende bulan dört adam bir yolculuğa çıkar böylece. Aşkı, arkadaşlığı ve doğayı kurtarmak için. Kimisi sevdiği kadının ölümüyle körelmiş, kimisi köleliğin prangalarından duyduğu acıyla kavrulmuş, kimisi doğaya olan tutkusuna yenik dört arkadaş. Masal ilerledikçe renkler de destana eşlik eder. Dünyayı, sevgiyi ve acıyı küçük bir kızın benliğiyle yaşarız. Film boyunca aşkı masum bir ruhun özünden seyre dalarız. Aslında yaşamaya bile cesareti olmayan bir adamın aklının karanlık odalarında yarattığı destanı Chagall vari renklerin eşliğinde başımız dönerek seyrederiz. Koyu kırmızılar, parlak maviler… Anlatılan masalda Roy kızımızın kafasında kâh maskesiyle korkusunu gizlemeye çalışan bir adam, kâh sevdiği kadına sonuna kadar bağlı bir âşık olur. Kafasındaki hayale bir yüz bulmuştur Alexsandria… Ağır çekim akar gider anlatım. Acelesi olmayan bir sona doğru… Bazen hayat bir müziktir. Susuzluğumuzu dindirmek için ihtiyaç duyduğumuz tek şey ise dinlemektir. Yaşamın sığlığından, kendimizi kapattığımız duvarlardan kurtulmanın tek yolu bir hikâye uydurmaktır. Yalan karşımızda ki masumiyeti ele geçirdikçe biz de kirlerimizden arınırız. Kendi çirkinliğimizi karşımızdaki aynaya kusar içimizdeki canavardan bir anlık da olsa kurtulduğumuzu sanırız. Lakin gerçek yakamızı bırakmaz. Acı ve ihanetle karılmış bir ruh, asla bir masumiyetle temizlenemez. Roy anlattığı hikâye ilerledikçe bunu öğrenecektir. Duyduğu ilaç ihtiyacı bu küçük kızın hayalleri ve sıcacık gülümsemesiyle farklı bir ihtiyaca dönüşecektir. Tekrar ayağa kalkabilme ihtiyacına… Kötü valinin intikamını almak için çıkılan yolculuk bir iç hesaplaşmayla son bulacaktır. Aslında kötü vali Roy’un içindedir. Fakat depresif karakterimize bunu ancak küçük bir kız gösterecektir. Hayat resimlerle akıp giderken bize de kaçırdıklarımızı gösterecek, bağımlılıklarımızdan kurtaracak böyle bir masumiyet olsaydı keşke demez miyiz hiç? Film boyunca içimizi ısıtan bir samimiyet akıp gidiyor gözlerimizin önünden. Ve seyrederken bir kez daha bu ihtiyaç gün yüzüne çıkıveriyor. 2006 yapımı Tarsem Singh imzalı bağımsız bir film The Fall. Renklerle bazenmiş muhteşem bir destan. Oyunculuk açısından da seyredilmesi gereken bir başyapıt… Lee Pace ve küçük oyuncu Catinca Untaru’yu sonuna kadar tebrik etmek gerekiyor. İnanılmaz samimi bir oyunculukları var. Hele Roy ve ona ilaç götürme çabası sonucunda tekrar düşen Alexsandria’nın son karşılaştıkları sahne insanı yerine çivilemeye yetiyor. İtiraflarını yüreğinin en derininden kıza aktaran Roy’a karşılık küçük kızın hala kazanmaya umudu olduğunu söylerken gösterdiği çırpınışlar yüreğimizi acıtmaya yeterli. Görüntüler öyle sağlam bir zemine inşa edilmiş ve renkler o denli çarpıcı kullanılmış ki


içinde olmak isteyeceğiniz bir âlem tam karşınızda duruyor seyir boyunca. Masmavi bir deniz, kan kırmızıya boyanmış bir kefen, göz alabildiğine dingin bir çöl manzarası, yeşile bezenmiş bir doğa… Gözlerinize ziyafet bir anlatım… Hayal kurmayı unutanlar için tam bir ilham kaynağı… Tarsem Singh’ın gözünden bize armağan edilen sıcacık bir film. Eğer bir engeliniz yoksa bu filmi seyredin. Eğer iç hesaplaşmalarınız tüm renklerinizi çalmamışsa bu filmi seyredin. Henüz geç kalmadınız tekrar ayağa kalmak için. Unutmayın hayat düşmekle başlar. Gözlerinizi kapatıp düşmenin o esrik tadını bir kez daha yaşayın. İçinizdeki o sonsuz çekilmeyi hatırlayın. Saniyeler içinde gelişen bu tarifsiz hissin sizi nasıl sonsuza taşıdığını anımsayın. Sonra tekrar ayağa kalkın ve seyretmeye devam edin. Yüzünüzde hafif bir rüzgâr aklınızda ilk düşüşünüz olsun. İyi seyirler… Melahat YILMAZ melaniecim@hotmail.com


AGRİPPA BOŞLUĞU

Can Sökmen’e

Bu defaki şok, bir Noel ağacı gibi süslü püslü lambalı, dibi hediye paketleriyle yığılı yüklendi üzerime. Biraz önce, şimdi arka arkaya duran beş adet Kızlı Marka sardalye kutusunun yerinde bir boşluk vardı. Agrippa boşluğu. Parmağımla o boş alana dokunmuştum. Hayal kırıklığı dokunuşuydu. Konserve sardalyesi hastası biri olarak en tercih ettiğim markayı elde edemediğim için biraz bozulmuştum. Bir ötedeki markete kadar yürümem gerekecekti. Hemen dışarı çıkacaktım, ama bir dürtüyle geri döndüm. Boşluğa dokunan parmağımdan gelen sinyal nedeniyle diyeceğim geliyor. Eşyasız mekânın kıvamında tanıdık bir şeyler vardı. Sardalye kutusundan birini alıp yerine bıraktım. Eski karım Nalân’ı hatırlamıştım. Takıntılı biriydi. Kenarı azıcık ezilmiş bir konserveyi almaz, son kullanma tarihi bir yıl sonrayı göstermeyen bir ürünü asla kullanmazdı. Bir an kendimi ona benzettim. Birlikte yaptığımız alışverişler alınan bir sürü şeyin tekrar tekrar yerine konması ve daha uygunlarının seçilmesi nedeniyle bayağı uzun sürerdi. Beni kasada ödeme yaparken sayısız defalar bir şeyi değiştirmem için geri yollamıştır. Sırada bekleyen asık suratlı insanların yüzlerine bakmadan gider gelirdim. Acele yüzünden her şeyi daha zor bulduğum için dönüşümde utançtan ter içinde kaldığım olurdu. Her şey on bir gün önce başladı. 3000 kadar kitabımın güçbelâ sığıştığı odamda kitapları düzenliyordum. Ünlü maji ustası, simyacı Agrippa von Nettesheim hakkında yazılmış kitabın durduğu yerin boş olduğunu görünce şaşırdım. Çünkü bir gün önce kitabı biraz okumuş, bazı notlar almış ve yerine koymuştum. Merakla oturma odasına gittim. Kitap sehpanın üzerinde değildi. Beyaz kapaklı, kalın bir cilt olduğu için hemen fark edilebilecek bir kitaptı. Hiçbir yerde yoktu. Kütüphaneme geri döndüm. Şokun kendini uzaktan belli eden ucu elektrikli bir sopası vardı sanki. Daha iki metre mesafeden kitabın az önce boş duran yerde olduğu belliydi. Gidip elime aldım. Bir gün önce yazılmış notu buldum. O’ydu. Az önce yoktu, yemin ederim. Bu olayı ezoterizme ilgi duyan ve tirildetir türünde yazar olan bir arkadaşıma anlattım. Kitabı ve kütüphanemde durduğu yeri gösterdim. Dokunması için kitabı alıp ona uzattım. Dokundurtuşta tek başıma deliriyor olmama arzum gizliydi. Hem huşu verici, hem de korkutucu bir deneyimdi. Daha 49 yaşındaydım. Durumun metafizik yanından soyutlanırsa erken bunama belirtisi gibi bir yanı mevcuttu. Bellek mekanizmasında sıra dışı tekleme. Aradan günler geçti. Sık sık kitabın yerinde durup durmadığını kontrol ediyordum. Sonuç değişmiyordu. Yerindeydi ve aynı şakayı yinelemeye hevesli görünmemekteydi. Yavaşça unuturdum belki, ama boşluk bir hafta sonra kendini hiç umulmadık bir yerde karşıma dikiverdi. Bir arkadaşımın yaş günü partisindeydik. Saat gece yarısını geçmişti. Kafam hafiften iyiydi. Mutfakta bulaşıkların yıkanmasına yardım edip geri dönerken oturma odasındaki en rahat koltuğun boş durduğunu görerek sevindim. Saatlerdir ayakta durmaktaydım. Gidip biraz oturmak fena fikir değildi. Tam bunu yapacağım sırada bir arkadaş seslendi. Dönüp baktım. Eski tanıdıklardan biriydi. Daha yeni gelmişti. Selamlaştık. Başımı tekrar eski yönüne çevirdiğimde apışıp kaldım. Yeşil tişörtlü, öğrenci tipli bir genç kız koltukta oturmaktaydı. Kucağında çerez tabağı, elinde de yarısı boş bir şarap kadehi vardı. Benzer şok üzerime abanıverdi yeniden. Koltuğun boş olduğunu görmemin üzerinden en fazla beş saniye geçmişti. O kızın koltuğa oturabilmesi için benim yanımdan geçmesi, yani yüz yüze gelmemiz gerekmekteydi. Bu olmamıştı. Gerilimle kızın oturduğu yerde ortadan silinmesini bekledim. Saniyeler aktı gitti. Böyle bir şey olmadı. “Bu sardalye kutuları ile üçüncü oluyor.” “Bir şey mi dediniz?” Sağımda beliren kadına baktım. Otuz sonlarında, balıketli, sevimli yüzlü, gözlüklüydü.


Sol elinde kırmızı bir market sepeti tutmaktaydı. Yanaklarında hafif bir heyecan allanması vardı. Bakışları sardalye konservelerine bağlanıp çözülmekteydi. Kalbim yeniden hızlanmıştı. Tek başıma delirmiyorum sonatının ilk nağmelerine eşlik gayreti. “Bu konserve kutuları…” ‘Az önce burada yoktu. Ansızın belirdi’ demekten son anda vazgeçmiştim. Kendimi gülünç duruma düşürmek istemiyordum. “Bir dakika önce boştu,” dedi kadın yüzümü dikkatle süzerek. Eksik bıraktığım kelimelerin ne olduğunu sezmiş gibiydi. “Sonra… Şurayı döndüm. En fazla on, on beş saniye. Geri geldim. Hepsi arka arkaya diziliydi. Siz?” Sevinçten ve heyecandan ağzım kurumuştu. “Agrippa boşluğu,” dedim. “Kütüphanemde bir kitap vardı. Beş yüz sayfalık. Yeri boştu. Yarım dakika sonra yerinde duruyordu. Evde kimse yoktu. On bir gün önce. Sonra bir partide… Bu üçüncü.” “Benim için de üçüncü. Önce bir oturma odasında bir pufum boşluktan çıktı geldi, sanki sonra dişçide beklerken boş bir sandalyede ansızın beliren yaşlı bir teyze. Şimdi de bu sardalye konserveleri. Siz bir şey dediniz. Agropa boşluğu mu?” “Ben de ilk boşluk deneyimimi tanınmış simyacı Heinrich Cornelius Agrippa von Nettesheim hakkında yazılan bir kitapla yaşadığım için bu adı verdim. Agrippa, imparator I. Maximilian’ın sekreteriydi. Sekiz dil bilmekteydi. The Nobility and Preeminence of the Female Sex adlı bir kitabı vardı. Esas ününü Okült Felsefesi’ne borçludur haliyle.” Kadına malumat salatası yapmaktaydım. Neyse ki, mevcut durum nedeniyle buna aldırdığı yoktu. “Sizce ne oluyor?” Omuzlarımı silktim. Aynı anda delirebilme ve burada rastlaşma şansımız çok düşüktü. “Bir şey daha var. Siz ne zaman konservelerin yerinde olmadığını gördünüz?” Sorudaki tekinsiz yanı hissetmek içimi soğutmuştu. “Siz gelmeden en fazla 15 saniye önce.” “Ben bir lisede matematik öğretmeniyim. Sayılarla… Ben de 15–20 saniye önce burada raftaki ,boşluğu seyretmekteydim.” “Birbirimizi fark etmedik.” Kadın alnını kırıştırarak başını salladı. Bunu yaparken Betül Teyzeme benzemişti. Merak edilecek şeyin miktarıyla orantılı bir alın kırıştırma ustasıydı. İlginç olan teyzemin ilerlemiş yaşına rağmen bu çizgilerin artlarında pek iz bırakmadan geri çekilmesiydi. Biraz kiloluydu, ama yetisi sırf bununla izah edilebilir miydi bilmiyordum tabii. “Sizce ne oluyor? Kadın içini çekerek gülümsedi. “Boşluk.” Tek kelime her şeyi bir güzelce özetlemişti. Zihinlerimiz bazı şeyleri var ve yok şeklinde çift kaydediyor olabilir miydi? Bir daireden bozma küçücük bir markette tıka basa doldurulmuş rafların arasında duruyorduk. Bu kadar küçük yerde beyaz gömleğinin göğüs kısmında kolaylıkla akılda kalacak cinsten tümsekleri olan kadını görsem mutlaka fark ederdim. Saat ona geliyordu. Marketin tenha olduğu bir saatteydik. İçeride bir iki kişiye rastlamıştım herhalde, ama ne onları, ne de kadını hatırlıyordum. Gördüğüm filmler nedeniyle harıl harıl senaryo üretmekteydim. İkimiz de üçüncü boşluk deneyimini yaşamaktaydık. Bu benzer durum bizi bir araya çekmiş olabilirdi. “Nerede oturuyorsunuz? Sizi daha önce hiç görmedim bu markette.” Kadın düşüncelice yüzüme baktı. “Aklımdan geçen şeyi… Ben, şurada İnönü Caddesi’nin üst kısmında oturuyorum. Kocamla eskiden arabaya atlar büyük alışveriş merkezlerine giderdik. Ayrılınca semte döndüm yine. Buraya pek gelmem. Bugün nedense… Sizce de rastlantı olamaz değil mi?” “Olamaz,” dedim çok hevesli görünmemeye gayret ederek. “Boşandınız mı?”


Kadın başıyla olumladı. Çok şaşmamıştı bunu sormama. İkimiz de evlenmiş ve boşanmıştık. Üç kez boşluk yaşamış ve üçüncüde bir araya gelmiştik. Bunların bir anlamı olmalıydı. “Ne yapacağız peki?” Kadın içini çekti ve “Adım Leman,” dedi. Uzattığı elini sıktım. “Benim adım da Can.” “Memnun oldum.” Bir matematikçi olarak bayağı anaç bir görünümü ve örtülü ama ökseli bir seksapeli vardı. Kadını beğenmiştim. Bunu belli etmekteydim sanırım. Leman’ın yüzünde de bundan hoşnutluğun minik izleri vardı sanki. “Dışarı çıkacağız.” İyi fikir,” dedim. “Bir Dakka… Sardalye de alacak mıyız?” Leman gülümsedi. “Alalım tabii.” İki sardalye kutusu alıp, birini kadına uzattım. Alıp marketin kırmızı sepetine koydu. Ben sadece bunu alacağım için elime sepet almamıştım. Birlikte kasaya doğru yürüdük. Kasanın orada bizi katmerli bir şok beklemekteydi. Ne kasiyer, ne de bir müşteri vardı ortalıkta. Daha da kötüsü camekândan görünen cadde de tenhaydı. Ne marketin manav kısmında duran birileri, ne de yoldan geçen bir araba mevcuttu. “Vay canına.” Kadının yüzü allak bullak olmuştu. İri kahverengi gözleri endişe yüklüydü. “Nedir bunlar Can?” “Dışarıya çıkalım,” dedim. Kadın başıyla olumladı. Aslında içimde bunu yapmak istemeyen bir dürtü de mevcuttu, ama zıt komut daha güçlüydü. Kasanın önündeki tezgâhın üzerinde iki adet bir kilogramlık pirinç torbası ve tereyağı ambalajı durmaktaydı. Müşteriler neredeydi? Kasiyer? Marketin çalışanları? Manavı bekleyen öğrenci tipli delikanlı? Kapıdan çıkıp kan kırmızı domates yüklü kasaların yanından geçerek caddeye bir göz attık. Tam o sırada az ilerideki trafik lambası yeşil yanmıştı. Sağda solda park etmiş arabalar vardı, ama hareketli tek bir araç yoktu. Görünürde tek bir insan olmadığı gibi. “Sence ne oluyor Can?” Caddenin bir meyille alçalan yönüne baktım. Bir banka şubesi, dünya çapında tavaf edilen fastfood tapınağı, boş otobüs durağı, kime hitap ettiği belirsiz reklam panoları ve ıssızlık. O ana kadar gördüğüm bilimkurgu filmlerini düşünmekteydim. Üçüncü Dünya Savaşı çıkmış olabilir miydi? Caddede her şey çok düzenliydi. Savaş mavaş yoktu. Başka bir şey. Çok başka bir şey vardı. Leman’ın benden bir cevap beklediğini hatırlayınca, “Gitmişler,” dedim. Kadının etli dudaklarında raşitik bir gülümseme belirdi ve yok oldu. “Nereye?” “Zor bir soru,” dedim. Zihnimde bir uğuldama vardı. Sanki bir şeyleri görebilecekmişim gibi sağıma soluma baktım. Trafik lambası şimdi kırmızı yanmaktaydı. “Gel şöyle yürüyelim.” Kadının bunu derken sol elimi tutmasını hiç yadırgamamıştım. İçin için çok istediğim bir şeydi. Bu yol yalnız yürünmezdi. Kaldırımda ayaklarımızın çıkardığı sesleri dinleyerek yürüdük. Bütün mağazalar, dükkânlar kapıları açık bir şekilde durmaktaydı. Görebildiğimiz tüm alanda tek bir kıpırtı yoktu. Uzaktan ya da yakından gelen hiçbir ses yoktu. Bütün İstanbul bize miras kalmış gibiydi. “Bir şeyi fark ettin mi?” Şu ana kadar o kadar çok şeyi fark etmiştim ki, kadının yüzüne bakmakla yetindim sadece. “Sardalyeleri ve market sepetini arkada bıraktık. Oysa elimizdeydi. Öyle değil mi? Ben yanımda el çantam olmadan hiçbir yere adım atmam. O da yok. Bir şey alsam neyle ödeyecektim?”


Hayretle boş sağ elime baktım. Sol elim kadının elini daha sıkı kavradı. Zihnim çok hareketliydi, ama çıkarsama kapasitem epey düşüktü. Çok hızla dönen ama dibi delik bir kovayla su çeken bir çıkrık gibiydi. Alıştığım mantık düzeyine fikir eriştiremiyordu. “Bu ne demek oluyor sence?” Kadının gözleri dolmuştu. “En son neyi hatırlıyorsun? Markete gelmeden önce.” Tefekkür çıkrığımın gıcırtılarıyla yüklü saniyeler akmaktaydı. Tam hatırlamıyorum diyeceğim sırada, zihnimde görsel bir parlama belirdi. Bir minibüsteydim. İçinde şoför hariç dört kişi vardı. Ben, en arkada, yalnız oturmaktaydım. Önümdeki koltukta iki kadın vardı. Önde şoförün yanındaki iri yarı bir delikanlı nerede inmek istediğini anlatmaktaydı. Bu tarafa gelmekteydik. Her zaman pizza yediğim yeri hatırlamıştım. “Minibüsteydik,” dedi Leman. Kadın bunu derken onun önümde oturan kadınlardan biri olduğunu ayrımsadım. Oydu. Yanındaki genç bir kıza yaş günüyle ilgili bir şeyler anlatmaktaydı. “Hatırladım seni. Yanında kırmızı tişörtlü, uzun siyah saçlı bir kız vardı.” Leman başıyla olumladı. Alnını kırıştırmıştı yine. “Aylin. Kuzenim. On yedisine basacaktı. Yarın. Pasta… Pastayı ben alacaktım. Çikolatalı ve vişneli.” Cadde hafif bir virajla sağa dönmekteydi. “Şurada az ileride indim galiba,” dedim. “Ben de öyle hatırlıyorum.” “Sen nerede oturuyorsun Leman?” “Marketin az ilerisinde. Sen?” “Ben de öyle,” dedim. “Peki, niye orada indik minibüsten?” Leman durdu ve yüzüme baktı. “Aklımdan geçeni söyledin. Sen benden uzun yaşayacaksın.” Bu söz reaksiyonu hızlandıran bir katalizör gibiydi. Ellerimiz çözüldü ve ağzımız bir karış açık birbirimize bakakaldık. Tam bir şey diyecektim ki, Leman eliyle dudaklarıma dokundu. Gözleri dolmuştu. Tekrar elimi tuttu. Eskisinden daha hızlı bir şekilde yürümeye başladık. Trafik lambası biz yaklaşırken önce sarı, ardından da kırmızı yandı. Sabırsız adımlarımız virajın bitiminde bizi bekleyen şeye kavuşturuverdi sonunda. Sağ yanına devrilmiş bir minibüs yolun ortasında yatmaktaydı. Onun hemen önünde bir kamyon durmaktaydı. İki kişi arkası bize dönük minibüsün yanında durmaktaydı. İçerideki bir şeyi görmek ister gibi bir halleri vardı. Mavi gömlekli, siyah pantolonlu olan minibüsün şoförüydü. Gri takım elbiseli olan da yanında oturan iri yarı delikanlıydı. Issızlıkta görebildiğim yegâne kimselerdi. “Allah’a şükür Aylin kurtulmuş. İnşallah ağır yaralı falan değildir.” “Nasıl oluyor da kimseleri görmüyoruz?” dedim. “Şu anda yolun tıkanması nedeniyle burada yüzlerce araç ve meraklı gözün birikmesi gerekmez miydi?” Leman içini çekerek bana baktı. “Buradalar.” Kabullenmek zordu, ama geçirdiğimiz kazada az önce ölmüştük. Cesetlerimiz şurada bir yerde olmalıydı. Ambulanslar da yolda. “Hayaletlerin insanları görebildiğini zannederdim,” dedim. “Ben de. İçinde insan olan araçları da göremiyoruz. Merakla şurada kaç yüz kişi yığılmıştır şimdi?” Etrafıma bakındım. Leman haklıydı. Buradaydılar. İşsizlik, banka kredi kartı borcu, kötü giden sınavlar, tuttuğu futbol takımının maçları kaybetmesi, azıtmış bir ülser cinsinden sorunları olabilirdi, ama soluk alıp vermekteydiler. Yanlarına yaklaşırken minibüsü süren şoför geriye dönüp bize baktı. Orta yaşlı, çakır gözlü


bir adamdı. “Siz nereye gittiniz öyle?” “Şuradaki markete,” dedi Leman. Adam kadının işaret ettiği yere baktı ve ne yapalım anlamına bir işaret yaptı. Yanındaki delikanlı biz konuşurken şöyle bir bakmakla yetinmişti. Gözlerini minibüsten alamıyordu. Ölmek için çok gençti. Kabullenemiyordu. “Belki de önceden yaşadığımız boşluk olayları falan yoktu,” dedi Leman. “Onları ve aralarına serpiştirilmiş olan günlük hayat parçalarını hayal mi ettik yani? Bizi markette birleştiren süreç aksesuarları mıydı bunlar?” Kadın tereddütlü bir tavırla başını salladı. Dün fakültede bölüm başkanıyla icra ettiğim söz dalaşını hatırlayarak içimi çektim. Adamın öfkeyle kızaran yüzünü, bir ay sonra yenilenmesi gereken kontratın altına asla imzasını atmayacağını düşündüğümü hatırladım. Aynı gün genç bir asistana yaptığım kurun alayla terslenmesi de bütün bunlar kadar gerçekti. Gerçek, kurgudan daha baskındır demiyorlardı boşuna. “Bence hatırladığımız şeyler değil de, boşluk esprisi bayağı uygun durumumuza,” dedim. “Yaşam denen alandan boşaldık.” “Koşumlarından sıyrılmış binek hayvanları gibi miyiz yani? Kıbrıs’taki hür eşekler misali.” Leman sırıttı. Durumu kabullenince morali düzelmişti biraz. “Şimdi ne olacak?” Çokbilmişçe başımı salladım. “Sadece polis arabaları ve ambulanslar değil, bizi alacak vasıta da yolda olmalı.” Leman tevekkülle omuzlarını silkerek yüzüme baktı. Hâlâ el ele durmaktaydık. “Boşluk işi ilginç,” dedi. Gözlerini kısmış etrafımızda olması gereken kalabalığı görmeye çabalıyordu. “Ömer Hayyam’ın bir dörtlüğü vardı. Rahmetli babam çok severdi.” Durakladı. “Sahi benim birazdan ölüm haberimi alınca üzülecek yakınlarım var değil mi?” Önümüzde duran iki adamı işaret ettim. “Kimin yok.” “Hatırlıyor musun o şiiri?” “Giyaseddin Ebu’l Feth Bin İbrahim El Hayyam.” “Kitap kurdu olduğun belli. Sağlığında ne iş yapardın?” “Tarih bölümünde öğretim görevlisiyim. Bir kitap yazma hazırlığındaydım. Yıllardır hayal ettiğim. Bahsini ettiğin dörtlüğe gelince şu olmalı...” Tam ilk dizeler ağzımdan döküleceği sırada durduğum yer değişti. Sağ yanına yatmış olan minibüsün içindeydim. Dışarıdan sesler gelmekteydi. Etrafa sayısız insan yığılmıştı. Ambulans görevlileri beni dışarı çıkartıyordu. Sol dizim çok acıyordu. Arkaya baktım. Leman yerinde değildi. Başımı güç bela kaldırarak etrafıma göz gezdirdim. Aylin ayakta durabilecek kadar iyiydi. Leman’ı bir sedyeye yatırmışlardı. Sağ eli kıpırdıyordu. Sağdı. O da, ben de. Diğer sedyelerde yatanların yüzleri örtülüydü. Agrippa kırk dokuz yaşında ölmüştü. Ben doksan dördümü görecektim inşallah!...

Sadık YEMNİ İllüstrasyom Mehmet SEVİNÇ http://mehmetsevinc.deviantart.com/


EVIL DEAD III: ARMY OF DARKNESS "Hail to the King, baby!" Ash geri dönüyor, hem de kelimenin tam anlamıyla.. Orta çağda kapana kısılan kahramanımızın bu kez, yalnızca kötü ruhlar tarafından ele geçirilmiş deadite’lar ile değil, aynı zamanda zalim Karanlık Ordu ile de başa çıkması gerekiyor. Bir inceleme yazısından çok beğeni yazısı gibi algılanabileceğinden dolayı öncelikle bu filmin büyük bir fanı olduğumu belirterek yazıya giriş yapmam gerekiyor, ki, niçin methiyeler düzdüğüm açıklığa kavuşsun. Adamım Bruce Campbell bu filmde, ilk iki Evil Dead filminin hayatta kalan tek üyesi olan Ashley J. Williams karakteriyle geri dönüş yapıyor. Hikâyemiz ise son filmin bittiği yerden başlıyor; kahramanımız kendisini, boyutlar arası yolculuk sonucu karanlık çağlarda bir yerde kapana kısılmış olarak buluyor. Ancak burada kahraman olarak kutsanmak yerine, onun rakip ordudan olduğuna inanan başka bir ordu tarafından yakalanıp kelepçeleniyor ve içinde bedeni kötü ruhlar tarafından ele geçirilmiş olan bir kadının bulunduğu kuyuya atılıyor. Deadite’lara karşı olan engin tecrübesini kullanarak yaratığı öldürmeyi başaran Ash, özgür bırakılarak kahraman ilan ediliyor ve ordu mensupları tarafından şehre getiriliyor. Burada ona meşhur ölüler kitabı Necronomicon’u bulması için bir yolculuk öneriliyor; böylelikle şeytan toptan ve bir kerede öldürülebilecektir. Gönülsüz olarak bu isteği kabul eden Ash, kitabı bulmasına rağmen şeytanı yok etmek yerine, yanlışlıkla şeytani bir Ash (Evil Ash) ve bununla birlikte ölmemiş iskeletlerden oluşan bir de ordu yaratıyor.. Ve Ash hem bu ‘Karanlık Ordu’ ile hem de ‘Evil Ash’ ile amansız bir mücadeleye girişmek zorunda kalıyor..


Army of Darkness'da B filmlerin mükemmel oyuncusu Bruce Campbell kendisi için biçilmiş kaftan bir rolde yer alıyor ve görevini bir kez daha kusursuz olarak yerine getiriyor. Bruce Campbell'ı Ash karakteri içinde görebilmek bile bu filmi izlemek için kendi başına bir neden. Kendisi filmin gerçek ana odak noktası. Filmde Embeth Davidtz tarafından canlandırılan, Ash’in âşık olduğu bakire Sheila karakteri dışında başka bir karakter ön plana çıkmıyor. Ancak bu filmlerin tutkunları adına konuşmak gerekirse, onların da bunu sevdiğinden eminim. Evil Dead serisiyle adını Hollywood’a altın harflerle kazıyan yönetmen Sam Raimi de bu filmle geri dönenler arasında. Army of Darkness için Jason and the Argonauts (1963) hikâyesinin harika bir yeniden anlatımı diyebiliriz. Yalnız bu film biraz daha fazla ucuzluk içeriyor. Hatta bazı sahnelerde, örneğin iskeletlerin Ash’e şamar oğlanı muamelesi çektiği sahnede ucuzluğun dozu biraz fazla kaçmış. Ancak filmdeki bu tür sahneler tam da ‘o kadar kötü ki, iyi..’ tezini doğrulayacak cinste. Ash’in hatırda kalıcı sözleri de bu ucuzluğa eklenmeli. Örneğin ucu testereyle kesilmiş çiftesini “pompalı tüfeğim” olarak tanıtması ve adamlardan bazılarını “ilkel vida başları” olarak adlandırması gibi. Efektler harika, yönetmenlik süper; özellikle Karanlık Ordunun ata bindiği ve şatoya saldırdığı sahneler. Bununla birlikte ilk iki filmi baz aldığımızda, zombi filmlerine tutkun birisi olarak birkaç ele geçmiş beden daha fazla ve birkaç iskelet daha az eksik görmeyi isterdim. Raimi’nin bunu, hikâyesine farklı bir eksen koyabilmek ve orijinalliği sürdürebilmek adına kasten yapmış olduğunu bildiğim halde. Özel bir not olarak şunu da belirteyim, DVD’de sinemada gösterilmeyen gerçek orijinal son da yer alıyor. Filmi daha iyi sürükleyen ve bir devam filmi için ortam hazırlayan bir son bu.. Yasin ‘Devilboy’ KARAKAYA www.korkusitesi.com


MODERN BİR ÇOCUK MASALI PRENSESİ KURTARMAK

Şimdi anlatacaklarımı gerçekten yaşadım mı, yoksa beş yaşın vermiş olduğu heyecanla mı düşledim; bilmiyorum. O yıllarda bu soruyu sorsaydınız gerçek olduğuna yemin ederdim; ama şimdi rüya olabileceğini de kabul ediyorum. Aradan bunca zaman geçtikten sonra belleğimde hâlâ canlılığını koruyorsa ve her anımsadığımda aynı heyecanı duyuyorsam; bence artık bunu sorgulamanın hiçbir anlamı yok. Ailemin tek çocuğuyum, dolayısıyla sevgilerini kimseyle paylaşmak zorunda kalmadım; ama yine de bunun tadını doyasıya çıkardığımı söyleyemem. Hafta içlerinde: annem babam işteyken ben yuvada olurdum, akşamları ise: erken uyumam konusunda – bence son derece anlamsız – çok ısrarcı davranırlardı. İkisine birden gücüm yetmediğinden çaresizce isteklerine boyun eğerdim. Bu durumda elimde bir tek hafta sonları kalırdı ki, işte o günlerde tüm haftanın acısını çıkartırdım. Önce çocuk parklarında saatlerce oynardık, sonra da benim istediğim filmlere giderdik. Eve döndüğümüzde peşlerini yine bırakmaz, ailece oyun oynamak için ısrar ederdim. En çok da babamla bilgisayarda prensesi kurtarmayı severdim. Minik parmaklarımla klavyenin tuşlarına basıp önümüze çıkan düşmanları yere sererken, ev sevinç çığlıklarımla inlerdi. Şimdi olduğum gibi zayıf değildim. Oyun oynamaktan sonra en sevdiğim hobim yemek yemekti. O pazar gününün diğer günlerden hiç bir farkı yoktu. Kahvaltıdan sonra annem, sinema saatine kadar dönmek şartıyla kuaföre gitmiş, biz de babamla evde yalnız kalmıştık. Parka gidip salıncaklarda sallanmak istediğim için, “Canım sıkılıyor,” diye söylenip duruyordum. Gazetesini okumaya çalışırken bir yandan da beni oyalamaya çalışan babam, ne yazık ki her iki işi de beceremiyordu. Sonunda pes ederek elindeki gazeteyi fırlatıp öfkeyle ayağa kalktı. Onun bu halini görünce hemen sustum. Huy olarak bana çektiyse, bu sıkıntının ardından bir patlama beklememek tam bir aptallık olacaktı. İşte bu yüzden, “Haydi parka gidiyoruz,” dediğinde, sıkıntımın geçtiğini, evde oturmak istediğimi söyledim. Kararsız bir şekilde yüzüme baktıktan sonra, “Fazla konuşma da düş önüme,” diyerek son sözü söyledi. Babamla beraber ne zaman aşağıya insek, birbirimizle yarışmak için hep merdivenleri kullanırdık. Ben önde nefes nefese koşarken o arkamdan, “Şimdi geçeceğim seni bacaksız,” diye gülerek bağırırdı; ama o gün nedense asansörü tercih etti. Hayal kırıklılığına uğradıysam da, daha fazla kızdırmamak için bu kararına itiraz etmedim. Kapı açılıp içeriye girdiğimizde tombul parmağımı uzatıp sıfırı gösteren düğmeye bastım ve asansör aşağıya doğru hareket etmeye başladı. Paneldeki numaralar hızla değişiyordu, 4–3–2–1–0 Zemin kata ulaştığımızda önce duracakmışçasına yavaşladı sonra da inanılmaz hız kazanarak inmeye devam etti. O küçük yaşıma rağmen bunun normal olmadığını anlamıştım. Neler olduğunu sormak için babama baktığımda, yüzünün sararmış olduğunu gördüm. Merak dolu gözlerimi görünce eğilip bana sıkı sıkıya sarıldı ve ”Sakın korkma oğlum,” dedi. Korkmuyordum ki, sadece nereye gittiğimizi merak ediyordum. Bunu söyleyeceğim sırada asansör büyük bir gürültüyle durdu ve kapısı açıldı. Dışarıdan içeriye doğru inanılmaz güzellikte bir ışık huzmesi girmişti. Lunaparka geldiğimizi sanarak sevinç dolu bir çığlık atıp, “Çok güzel babacığım,” dedim. “Güzel olan ne?” diye sordu. İşte o zaman gözlerinin kapalı olduğunu gördüm. “Korkacak bir şey yok babacığım gözlerini açabilirsin.” Ayağa kalkıp şaşkınlıkla etrafına bakındı. Bendeki sevinç nedense babamda yoktu. Tedirgin bir hali vardı. Şokta olduğunu düşünerek, “Meğerse bizim apartmanın altında lunapark varmış, ne güzel değil mi?” dedim. “Evet,” diye cevap vermesine rağmen rahatlamış görünmüyordu. Bu


büyükler biraz garip, sürprizlerden hiç hoşlanmıyorlar, diye içimden geçirdim. Asansörden çıktığımızda bizi karşılayan ışık, önce giderek azaldı, sonra da tamamen kayboldu. Sonsuz bir karanlığın içine düşmüş gibiydik. Lunaparkın korku tüneli bölümünde olduğumuzu düşünerek bu fikrimi babama söyledim. “Haklısın oğlum,” diye cevap verdiğinde sesi hâlâ titriyordu. Gözlerimiz karanlığa alışınca mağaraya benzer bir yerde olduğumuzu fark ettik. Çok uzaklarda bir noktada cılız bir ışık yanıyordu, hızlı adımlarla o yöne doğru yürümeye başladık. Duvara asılmış bir meşaleydi. Babam elini uzatarak yerinden çıkarttı ve etrafı incelemeye başladı. Bulunduğumuz yer, her gün oynadığımız bilgisayar oyunundaki dehlizlere çok benziyordu, bu tahminim doğruysa babam meşaleyi yerinden çıkartmakla çok büyük bir hata yapmıştı. Uyaracak vaktim yoktu, hızla bacaklarına yapışıp aşağı doğru çektim. Benden böyle bir hareket beklemediği için bir anda dengesi bozuldu ve yere yapıştı. Öfkeyle, “Ne yapıyorsun böyle, oyunun zamanı mı şimdi?” diye bağırdığı sırada meşalenin alındığı yerden fırlayan dört sivri ok karşı duvara çarparak kırıldı. Sağ eliyle alnındaki terlere yapışan tozları silerken, “Böyle bir şey olabileceğini nasıl bildin?” diye sordu. Çevreme dikkatle bakınırken bir yandan da oyunun evrelerini hatırlamaya çalışıyordum. Ok mekanizması harekete geçtiğine göre muhafızların buraya gelmesi an meselesiydi. “Bir an önce toparlansan iyi olur babacığım, nöbetçiler her an gelebilir” diye seslendikten sonra cevap vermesini beklemeden dikkatle ilerlemeye başladım. Yerinden kalkıp arkamdan gelirken, “Nasıl yani? Ne nöbetçileri?” diye sorup duruyordu. Tahminlerimde yanılmamıştım. Yolun sonunda: mavi renkli, saten şalvarlı üç muhafız ellerinde kılıçlarla bizi bekliyorlardı. Belden yukarıları çıplaktı ve kel kafalarının arkasında ip gibi ince bir saç örgüsü omuzlarına doğru sarkıyordu. Bilgisayar oyununda yukarı ok tuşuna basıldığında kahramanımız havaya sıçrayıp nöbetçilerin işini bitiriyordu. Aynı şekilde havaya zıpladım ve yana açılan ayaklarımla iki muhafızın çenelerine tekme savurdum. Yere doğru düşerken de ellerimi birleştirip ortadaki muhafızın kafasına var gücümle vurdum. Üçü birden bayılmıştı. Kılıçlardan birini yerden alırken şaşkınlıkla beni izleyen babama, kapıyı işaret ederek, “Vaktimiz yok, parmaklık kapanıyor bir an önce geçmeliyiz,” diye bağırdım ve karşı tarafa atladım. Yerdeki kılıçlardan birini kapan babam, kapanmakta olan parmaklıklardan son anda geçerek yanıma geldi. Nefes nefese yerde yatarken, “Şimdi ne yapacağız?” diye sordu. Hayatımda ilk defa tüm sorumluluğu bana bırakmıştı, bundan sonra ben ne dersem o olacaktı. Yerimden doğrulurken bu duygunun verdiği şımarıklıkla isteklerimi tek tek söylemeye başladım. “Öncelikle birkaç konuda anlaşmalıyız. Akşamları kaçta istersem o saatte yatacağım. İkide bir sebze yiyeceksin diye tutturmayacaksınız. Canım ne zaman hamburger yemek isterse itirazsız alınacak, tabi yanında da kola, anlaştık mı?” O anda yüzünün aldığı hali ömrüm boyunca hiç unutmayacağım. Köşeye sıkışmış olmanın verdiği tedirginlikle, “Bakarız,” diye mırıldandıktan sonra “şimdi neler olduğunu anlatacak mısın?” dedi. “Nasıl olduğunu bilmiyorum, ama bir şekilde devamlı oynadığımız bilgisayar oyununun içine düştük. Buradan kurtulmamızın tek yolu oyunu bitirmemizdi. Şimdilik sadece birinci bölümü geçtik, önümüzde birbirinden zorlu dört bölüm daha var. Yapman gereken tek şey kendini oyunda kabul edip hareketlerini o şekilde ayarlaman. Tek anlamadığım nokta oyunun sonunda prenses kurtuluyordu, biz burada kimi kurtaracağız?” “Hamburger senin, kurtarcağımız prenses benim! Sakın unutma evlat,” dedikten sonra göz kırptı. Sonunda babam da oyuna dâhil olmuştu. Prensesi kurtarmayı kafasına iyice koyan babam kılıcını sallayarak önde yürürken elimde meşale ile iki adım gerisinde onu dikkatle takip ediyordum. İyi ki öyle yapmışım, yoksa kendini


oyuna iyice kaptırmış olan babam yolun sonlandığını asla göremeyecekti. “Dikkat et baba…” diye bağırmamla durup önüne baktı. Ucu bucağı gözükmeyen bir uçurumun tam ucunda duruyordu. “Sağ ol evlat,” dediğinde sırtı ter içinde kalmıştı. Yolumuza devam etmek için bir şekilde buradan geçmek zorundaydık; ama nasıl? “Bu iş buraya kadarmış evlat, kapana sıkıştık.” Haklıydı. Umutsuzca etrafıma bakınırken birden bir çıkış yolu aklıma geldi. Riskliydi; fakat başka çaremiz de yoktu. Gülümsemeye çalışarak, “Hiç sanmıyorum, oyunu hatırlasana,” dedim. Önce geriye doğru yürüdüm sonra durup ileriye doğru koşmaya başladım. Uçurumun kenarına gelince, birilerinin klavyenin yukarı ve sol tuşlarına aynı anda bastığını düşünerek kendimi bıraktım. Yanılmamıştım, düşeceğime boşlukta adım atıyordum. Kolayca karşı tarafa geçtiğim sırada babam da “Ya Allah!” nidasıyla havada uçup yüzükoyun yanıma düştü. Oflayarak yerinden kalkarken, “Çok iyiydin, biraz daha gayret edersen iyi bir bilgisayar oyuncusu olursun,” dedim. Üstüne bulaşan tozları silkelerken, “Bırak gevezeliği de yolumuza devam edelim,” dedi. Babamın oyunu ciddiye aldığını görmem beni bayağı rahatlatmıştı. Artık önümüze çıkan engelleri daha rahat aşabilecektik. Birbirimize laf yetiştirerek yol aldığımızdan olacak, karşımıza çıkan yaratığı son anda fark edebildik. Yaratık diyorum, zira onu başka bir kelimeyle tarif edebilmem mümkün değil. Hayatımda gördüğüm en çirkin ve aynı zamanda en uzun adamdı. Elindeki kılıç, ikimizin boyundan çok daha büyüktü ve onu sadece iki parmağıyla tutuyordu. Bizi gördüğünde attığı kahkaha tüylerimizi ürpertecek kadar ürkütücüydü; ama daha kötüsü sesin dehlizlerde yankılanıp her taraftan bizi sarıp sarmalamasıydı. İlk defa ne yapacağımı bilmiyordum. Onunla baş etmemize imkân yoktu. Tam o sırada başımın üstünden bir kılıcın uçtuğunu ve yaratığın göğsüne saplanarak onu yere yıktığını gördüm. Neler olduğunu anlamaya çalışırken, arkamdan gelen babam elimdeki kılıcı kapıp yaratığın tam kalbine olanca gücüyle sapladı. Alnında biriken terleri silerken göz kırparak, “Her ne kadar bilgisayar oyunlarından anlamasam da, zamanında kahramanlık filmlerini çok seyrettim; babanı sakın küçümseme evlat,” dedi. Açılan kapıdan geçip bir üst seviyeye geçerken babamla gurur duyuyordum. İçeriye girdiğimizde demir kapı ardımızdan büyük bir gürültüyle kapandı. Dar basık bir odanın içindeydik ve çıkış olabilecek hiçbir yer yoktu. Bir fare gibi kapana sıkışmıştık. Babam, “Şimdi ne yapacağız?” diye sorduğunda bana olan güveniyle gülümsüyordu. “Bilmiyorum, hiç bu bölüme gelmemiştim ki…” diye cevap verince birden yıkıldı. “Nasıl yani? Hiçbir fikrin yok mu?” “Hayır baba,” dediğimde kendimi anaokuluna ilk bıraktıkları gün gibi çaresiz ve zavallı hissediyordum. “O zaman şimdi ayvayı yedik.” Tam o sırada gözlerinde bir umut ışığının yandığını gördüm. Deli gibi duvarın her noktasına vurmaya başladı. “Ne yapıyorsun babacığım?” “Tüm filmlerde bu durumla karşılaşan kahraman, duvardaki bir noktaya dokunarak gizli mekanizmayı harekete geçirir. Böylece açılan kapıdan çıkarak kurtulur. İşte ben de o mekanizmayı arıyorum.” Bulamadı! Sonra duvarları yumruklayıp avazı çıktığı kadar, “Kimse yok mu?” diye bağırdı. Bundan da bir sonuç alamayınca umutsuzlukla yere çöktü. Başını iki yana sallayarak, “Yok evlat bu sefer film kültürüm de işe yaramadı, buraya sıkışıp kaldık. Annen eve gelip de bizi bulamayınca nasıl da perişan olacaktır…”dedi. “Film mi?”


“Ah keşke robocop olsaydım. Onun eli gerektiği zamanlarda matkap halini alıyordu. Bu sayede duvarda delik açıp buradan kurtulabilirdik,” diye düşünerek gözlerimi sıkı sıkıya yumup robocop olmayı diledim. Böylece hem buradan kurtulacaktık hem de babamı bir kez daha alt etmiş olacaktım. Birden sağ elimde korkunç bir ağrı hissetmeye başladım. Gözlerimi açtığımda parmaklarımın yok olduğunu gördüm. Korkuyla haykıracağım sırada bileğimin sivrilerek kalın bir matkap ucu haline geldi, ardından da kolum dirseğimden itibaren kendi ekseninde hızla dönmeye başladı. Matkap işe hazırdı. Babamın şaşkın bakışları arasında önce duvarda birkaç delik açtım sonra da bunları birleştirdim. Tüm gücümüzle yüklenince de geçebileceğimiz büyüklükte bir delik açılmış oldu. Elim tekrar eski haline dönerken babam, “Bunu nasıl becerdin?” diye sordu. “Senin film kültürün çok eskidi babacığım, artık biraz da bilim kurgu seyretmelisin,” dedim. Açılan delikten sürünerek karşı tarafa geçtiğimizde, şaşkınlıktan donakaldık. Buraya düştüğümüzden beri ilk defa eşyalarla döşenmiş aydınlık bir oda görüyorduk. Tam karşımızdaki dikdörtgen biçimindeki büyük bir masanın etrafında, kalabalık bir insan gurubu gürültülü bir şekilde yemek yiyorlardı. Saçı sakalı birbirine karışmış şişman adam, masanın tam orta yerinde diğerlerine göre daha gösterişli bir koltukta oturuyordu. Babama, “Reisleri bu olmalı,” diye fısıldadığım sırada elinin tersiyle ağzını silip bizi baştan aşağı süzdü. “Doğrusunu söylemek gerekirse buraya kadar gelebileceğinizi hiç tahmin etmezdim; ama ne yazık ki artık hiç şansınız kalmadı. Bizi alt etmeden prensesi kurtarmanız imkânsız,”dedi. Böyle hareketsiz durmanın bize hiçbir şey kazandıramayacağını düşünerek yanlarına doğru iki adım atıp yedikleri yemeklere göz attım. Hepsi birbirinden lezzetliydi ve doğrusunu söylemek gerekirse bu macera beni bir hayli acıktırmıştı. Şişman adam; “Aç tavuk gibi ne bakıyorsun?” diye laf atınca fırsatı kaçırmadım. “Sizin gibi güçlü kuvvetli insanlar bu kadar az yemekle nasıl doyuyorlar, hayret. Bizim geldiğimiz yerde bebekler bile bundan daha çok yer.” “Ne demek istiyorsun? Bu halinle bizden daha mı fazla yiyeceğini iddia ediyorsun, komik olma çocuk.” “Denemesi bedava. Sizden daha fazla yersem bizi bırakırsınız aksi takdirde sonsuza kadar burada kalıp sizin köleniz oluruz.” “Köle ha… Bak bu kulağa bayağı hoş geliyor. Geç otur yanıma da göster marifetini.” Adamları morarmış bir vaziyette arkamızda bırakıp kapıdan dışarı çıktığımızda babam saçımı okşayarak “Aferin benim obur oğluma,” diyordu. Bu sözleri övmek maksadıyla mı söylüyordu yoksa alay mı ediyordu pek anlamamıştım; ama pek de umurumda değildi zira prensesin kim olabileceğinden başka bir şey düşünmüyordum. Ses çıkartmadığımı görünce, “Artık iş şu prensesi kurtarmaya kaldı. Unutma prenses benim,”dedi. “İmdat. Kurtarın beni.” Duyduğumuz bu çığlıkla birlikte önde babam arkada ben sesin geldiği yöne doğru koşmaya başladık. Karşımıza çıkan kapıyı bir omuz darbesiyle deviren babam, “Olamaz! Sen burada ne arıyorsun? Tanrım tüm bunlar bir rüya olmalı,” diye haykırdıktan sonra yere düşüp bayıldı. Neler olduğunu çok merak etmiştim. Hızla babamın arkasından içeriye daldım. Gördüğüm manzara inanılmazdı. Annem kuaför koltuğuna sıkıca bağlanmıştı. Arkasında duran keçi sakallı Kuaför Haşmet elinde makas yılışık bir gülümsemeyle bana bakıyordu. Geniş alnı terden ayna gibi parlıyordu… “Buraya kadar nasıl ulaştınız bilmiyorum; ama artık çok geç. Annenin altın sarısı saçları benim olacak,” dedikten sonra elindeki makasla annemin saçlarına doğru ilerlemeye başladı. Yeni yeni kendine gelen babam durumun ciddiyetini görünce, “Evlat yeni bir prenses bulamadık; ama hiç değilse elimizdeki prensesi yitirmeyelim,” diyerek birden ayağa fırladı. Bundan sonrası çok hızlı gelişti. Babamla birlikte hemen hemen aynı anda havaya zıplayıp Haşmet’in o muazzam göbeğini


tekmeledik. Aldığı darbenin etkisiyle yere savrulup kendinden geçince, annemi koltuktan kurtarıp yerine Haşmet’i bağladık. Maceranın en zevkli kısmı da bu anda başladı. Babamla birlikte elimizdeki makasla önce Haşmet’i kel haline getirdik sonra da yüzüne ağda uygulayarak bir ampul gibi parlamasını sağladık. Annemi aramıza alarak dehlizden çıkış yolunu ararken arkamızdan yalvarıyordu. “Beni bu halde bırakacağınıza öldürün daha iyi. Hiçbir müşteri böyle parlak bir kuaföre gelmez.” Babamın, “Geçti artık oğlum, korkacak bir şey yok,” demesiyle gözlerimi açıp etrafıma bakındım, asansördeydik. Buraya nasıl geldiğimizi hiç hatırlamıyordum, yorgunluktan içim geçmiş olmalı diye düşünerek ayağa fırladım ve “Annem nerede?” diye sordum. “Annen mi? Kuaföre gitti oğlum.” “Biliyorum, biz de onu Haşmet’in elinden kurtardık ya…” Tedirgin bir yüz ifadesiyle bana baktıktan sonra, “Kimseyi kurtarmadık oğlum rüya görmüş olmalısın. Bindiğimiz asansör arıza yaptı ve iki kat arasında mahsur kaldık; ama şimdi gördüğün gibi sorun kalmadı.” “Tüm bunlar bir rüya mıydı?” “Sanırım.” Tüm moralim bozulmuştu. Canım ne sallanmak istiyordu ne de sinemaya gitmek. Babam ısrar edince onu kıramadım. Eve döndüğümüzde annem gelmişti. Biz ayakkabılarımızı çıkartırken, “Kereviz yapmıştım önce onu ye sonra sinemaya gideriz,” dedi. “Aman anne,” diye söylendiğim sırada babam araya girdi ve “Kerevizi sen ye biz oğlumla hamburger yiyeceğiz. Aklımdayken, bundan sonra Berk akşamları istediği saatte yatacak,” dedi. Şaşkınlıkla babama baktım, gülüyordu… NOT: Bu masal Berk’in gördüğü – ya da gördüğü sandığı – rüyanın üzerinde çok az – belki de çok fazla – oynama yapılarak yazılmıştır. 07.04.2000

Atilla Bilgen 17.04.2010 İllüstrasyon Sercan UYSAL http://uysaltimsah.deviantart.com


SON HAVA BÜKÜCÜ Avatar / Son Hava Bükücü, Nickoledeon adlı ünlü çocuk kanalında 3 sezon ve 58 bölüm oynamış müthiş bir anime... Her ne kadar Amerikan mamulü olduğu için gelenekçiler tarafından “anime” sayılmasa da, sahip olduğu popülarite ile DragonBall’dan beri çizilmiş düzgün bir şey izleyemeyen tüm bünyelere ilaç gibi gelmişti. Böylesine rağbet görmüş bir işin sinemaya uyarlanmaması gibi bir şey düşünülemezdi elbette. Bana kalsa, hiç ellenmemesi gerekli bir şaheserken Altın yumurtlayan tavuk çiftliği kurmak isteyen Hollywood patronları Avatar’ı bir an önce sinemaya uyarlamak için kolları sıvadılar ve ne yazık ki halt ettiler! Gösterilmesinden neredeyse 1 yıl öncesinden beri teaser’ları, trailer’ları her yerde dönen Avatar’ın yarattığı beklenti de büyük oldu ama bunları her izlediğimde “Acaba?…” demeyi de elden bırakmadım. Çünkü M. Night Shyamalan her ne kadar “6. His” ve “İşaretler” ile sevdiğim bir yönetmen olsa da son işlerinde oldukça kötü bir performans sergilemişti. Özellikle “The Happenings”‘deki oyuncu seçimi ve yönetimi yerlerde sürünüyordu. Bence Shyamalan “alacakaranlık hikâyeleri” anlatmayı seven ve bu işte de başarılı olan bir sinemacı… Aslında çoğu filminin 90 dakikayı dolduracak kadar büyük bir öyküsü yok. Bu defa ise 20 bölümde anlatılan bir hikâyeyi 100 dakikaya sığdırmaya çalışmış ki, başarılı olduğunu söylemek çok güç! Karşımızda öncelikle yine felaket bir oyuncu seçimi var… Hiçbiri çizgi dizideki karakterin karşılığı olamayacak kadar kötü oyuncular, pespaye ve abartılı diyaloglarla, multi milyon dolar bütçeli bir filmden çok liselerarası tiyatro şenliğinde oynanan bir oyunda çabalar gibiler…


Aang: Çizgi dizide zıpır, çocuksu, arayış içinde ama çok özel bir karakterken burada ağlak, ve havaya sinir bozucu daireler çizen abartılı bir karaktere dönüşmüş Sokka: Orijinal serinin sakarlıklar şampiyonu ama geçirdiği değişim onu sorumlu ve güçlü bir savaşçıya dönüştürdü. Burada ise sıkıcı bir âşıkdan başkası değil... Katara: Orijinal seriye en yakın işlenen karakter bu ama zaten Katara epey düz ve sıkıcı bir kız! Yani bu bir başarı değil, tesadüf!

Zuko: Ateş ulusunun lanetli varisi Zuko burada tam bir acıların çocuğu ve son bölüme kadar devam eden Aang, Zuko rekabetinin daha ilk filmin finalinde Zuko’nun tam bir teslimiyetle Aang’e tabi olması gibi değişiklikler de hikâyeyi zayıflatmaktan başka işe yaramıyor. Iroh: Geçilmez surlara sahip Ba Sing se şehrinin fatihi, şişman, sevimli, nüktedan, ama yeri geldiğinde de müthiş bir savaşçı olan General Iroh karakterine yapılanlar şaka gibi! Kiloları ile birlikte tüm bilgeliği ve tuhaf espri anlayışı yok edilmiş... Çok yazık. Tüm karakterler budanarak nüansları yok edilmiş ve sıkıcılaştırılmış. Anime serisinin içerdiği haylaz mizahın zerresi filme taşınmamış. Karanlık filmleri severiz ama bu sefer olmamış! Avatar / Son Hava Bükücü’nün orijinal dizide ilginç, yerine göre tehlikeli sayılabilecek politik fikirleri vardı. Sanayileşmiş ulusların eski gelenek ve kadim dinlerden kopuşunun bu ulusları mutlak yıkıma götüreceği ve hani neredeyse tekke ve zaviyelerin korunması, kollanması gerektiği gibi önermelere sahipti. Ama film Avatar tüm bunlarla ilgilenmeden, tüm kültürel, dinsel referansları bir kenara atıp ortaya aksiyon bombası bir fantastik seyirlik çıkarmaya çalışıyor. Kırıntı da olsa hiç bir fikre katlanamayan bir seyirci için film çektiğini sanan bu adamlar yüzünden ortaya son derece


tatsız tuzsuz bir iş çıkmış. Acaba bir yemeğe lezzetini veren şeyin sosları olduğunu unuttular mı? Ayrıca mutlaka fark eden olacaktır ama ciddi anlamda ırkçı fikirler içeren bir film bu! Su ve Toprak ulusunun halkları gayet Asyalı tiplerken soylular ve komutan düzeyindeki savaşçılar pek bir Anglo-Saxon… Hepsi çekik gözlü Su ulusuna mensup Katara ve Sokka’nın büyükannesinin tipi ve İngiliz aksanı “Yok artık!” dedirtecek türden. Ayrıca kullandıkları makineler ve uluslara saldırma ve yönetme şekliyle Cumhuriyetçilerin Amerika’sından başka bir şey olamayacak Ateş ulusu burada Hint-Arap kırması doğulu bir halk… Ömrüm, Hollywood düşmanı olarak Ruslar ve Araplardan gayrisini görmeye yetecek mi acaba, diye merak ediyorum doğrusu… Gerçi film güzelce aksa, gerçekten ortada seyretmeye değecek bir iş olsa yukarıda yazdıklarımı görmezden bile gelebilirdim. Öyle ya 80’lerde bir sürü propagandist aksiyon izledik, hem de bayıla bayıla! Chuck Norris’li “Missing in Action” serisi bile iflah edememişti bizi. Gel gör ki ortada öyle bir durum yok. Çizgi dizinin hiç bir dinamiğinin aktarılamadığı, ILM’in Ateş ulusunun gemileri gibi ustaca yaratılmış efektlerinin boşa kullanıldığı, bir kaç yıl öncesinin “Altın Pusula” düş kırıklığını bile aratacak kadar sıkıcı bir iş…

Şunu da belirtmek gerekir ki, 3D teknolojisi kendini çabuk yemeye başladı. Film sonradan 3D’ye devşirildiği için pek bir şey beklemiyordum zaten ama en azından “Titanların Savaşı”nda bile bir miktar bulunan derinlikten eser yok! Üstüne üstlük Xpand 3D sistemi kontrast namına ne varsa alıp götürüyor. Filmin ilk yarım saatinden sonra gözlükleri çıkarıp kenara koyarak seyrettim ve hiç bir şey kaybetmedim. Aksine seyir zevkim yükseldi. Uzun lafın kısası, “Avatar – Son Hava Bükücü”, hava değil de, seyircinin parasını bükmek için yapılmış, başarısız bir yönetmenliğe ve kötü oyunculuklara sahip, fantastik sinemaya zerre bir şey katmayacak bir büyük bütçe çöpü! Ayrıca Shyamalan’a film çekmesi için 10 milyon dolar’dan daha fazlasının emanet edilmemesi gerektiğini de ispatı! Murat Tolga ŞEN www.otekisinema.com


BUZUL DÜNYA “Türkiye’de kimse kitap okumuyor” diye başlamamak lazım söze. Hergün internete girip saatlerce oyun oynamaya vakit buluyoruz da kitap okumaya nasıl vakit bulamıyoruz bir türlü anlayabilmiş değilim. Artık internette de kopyalanıp korsan olarak dağıtılan e-kitapların devri yavaş yavaş geçiyor. Bunun yerini ciddi ciddi internet kullanıcıları için yazılmış e-kitaplar alıyor. Biz de Gölge e-Dergi olarak bu günlerde internette edebiyat yapan, e-kitaplar üreten Buzul Dünya yayınevinin editörü Ozancan Demirışık ile bir söyleşi gerçekleşirdik. Kimdir Ozancan Demirışık? Kendinizden biraz bahsedebilir misiniz? İstanbul’da yaşıyor ve okuyorum. En büyük zevklerim edebiyat ve sinema diyebilirim. Doymak bilmeden okuyor, izliyorum. Çok küçük yaşlardan beri de bir şeyler karalıyorum. Son zamanlarda roman ve senaryo çalışmalarıma yoğunlaştım. Aynı zamanda, Gökcan Şahin’le beraber kurduğum Buzul Dünya adlı sanal yayınevinde editörüm. Dokuz değerli arkadaşımla beraber yazdığım “Öğrenciliğin Kitabını Yazdık, Üstelik Kopya da Çekmedik” adlı mizah kitabı hariç henüz basılmış bir eserim yok, umuyorum ki çok geçmeden olacak. Editörlüğünü üstlendiğim veya kaleme aldığım e-kitaplara http://www.buzuldunya.com adresinden ulaşabilirsiniz. Neden yazarlık? Yazarlığın sizi kendine çeken büyüsü nedir? İster amatör, ister profesyonel olsunlar, öykü ya da roman yazan insanların aşina olduğu bir his vardır: Anlatılmak isteyen onlarca hikâyenin ruhunuzda, zihninizde birikmesinin yarattığı baskı. Açığa çıkmış olmaları gerekmez: Çok derinlerde gömülü olabilirler. Henüz ortada bir konu, bir karakter, bir kurgu bulunmayabilir. Ama hissedersiniz. Oradadır. Toprağı kazmak, onu gömülü olduğu yerden çekip günışığına çıkarmak zorundasınızdır. Gündelik yaşamda, ister bir arkadaş ortamında olun, ister evinizde kitap okuyor, film izliyor ya da müzik dinliyor olun; kendinizi rahatsız hissedersiniz. Bir yerden sonra, yazmaya mecbur kalırsınız. Nadiren de olsa, o hisle yaşamayı öğrenenler hayal güçlerini bastırabilir. Gergin ve sıkıcı meşgalelerle avunabilir. Bazıları… yapamaz. Ve yazar. Sürekli yazar. Bir şeyler karalamaya çok erken yaşlarda başladınız. Sizce bunun ileride kaliteli bir yazar olmaya ne kadar etkisi var? Örneğin emekli olduktan sonra yazmaya başlayan birine göre avantajları var mı? Tabii yararı da var zararı da. Geç yaşta başlayanlar hayat tecrübeleri ve bilgi birikimleri sayesinde bazı konularda daha rahat oluyorlar. Erken yaşta başlamaksa, süratle tecrübe kazanma, doyasıya pratik yapma ve hayal gücünü daha çocukluktan itibaren keskinleştirme fırsatı kazandırıyor. Sizce ortamın yazma verimliliğine etkisi nedir? Çalışma odası veya ofis gerekir mi sizce, yazmak için? Bu soruya cevabım son derece kişisel olacak, ister istemez. Ben yatak odamda değil ayrı bir çalışma


odasında yazmayı tercih ediyorum. Orada dikkatimi daha rahat toparlıyorum, kendimi hikâyeye daha fazla verebiliyorum ve yazarken daha verimli olabiliyorum. Bir tür iptilâ. İleride yeterli maddi gücüm olursa bir ofis de tutmayı planlıyorum, Ahmet Ümit gibi. Hatta bir Beyoğlu âşığı olarak, onunki gibi İstiklal Caddesi’nde yer alacaktır muhtemelen. Kısa öykü romana geçmek için bir basamak mıdır? Direkt roman yazarak yazı dünyasına atılmak mı daha iyidir sizce, yoksa öykülerle pişmek mi? Genelde öykü, romana bir basamak olarak değerlendiriliyor, evet. Aslında bambaşka türler. Kısa öykü, hızlı ve vurucu olmak zorunda. Konudan sapamazsınız. Oyalama taktikleri uygulayamazsınız – ki romanda bile bu taktikleri uygulamak pek sağlıklı değil. Kurgudansa karaktere önem veremezsiniz – bazı istisnalar hariç. Öykünün gereğinden fazla genişlemesine izin veremezsiniz: Onu belli bir çerçeveden çıkaramazsınız. Bu da, bir öyküyü okurken duyduğunuz heyecanın üst seviyede kalmasının esas sebebidir. Başarılı bir öyküyü tabii. Ama her yazar bunu yapamaz. Hakkını vererek bir öykü yazmak çok zahmetli bir iş: Belki de roman yazmaktan bile zor. Romanda daha geniş bir alana sahip olursunuz. Öykünün dal budak salmasına gönül rahatlığıyla izin verirsiniz. Bir konuyu pek çok karakterin gözünden, onlarca açıdan işleyebilirsiniz. Öyküdeki gibi birkaç bin kelimeyle sınırlı değilsiniz, 100-150.000 kelimeye kadar çıkabilirsiniz. Doğrusal olmayan akışlardan, kurgu oyunlarından hoşlananlar için de roman ideal. Öykü yazarken romana geçenler ya da roman yazarken öykü yazmaya kalkışanlar bu sebeplerden bocalayabiliyor. Bence iyi bir yazar her iki türü de layığıyla yazabilmeli. En azından, bu yönde çaba göstermeli. Çoğu yazar gibi olayları ayrıntılı olarak kurgulamayı mı yoksa doğaçlamayı mı daha doğru buluyorsunuz? Olay örgüsünü önceden mümkün olduğu kadar detaylı belirlemenin bir esere çok şey kattığına inanıyorum. Böyle çalışmayı tercih ediyorum ve muhtemelen hayatımın sonuna kadar da edeceğim. Ama doğaçlama yapanlara da saygı duyuyorum tabii. Öyle yazıp başarılı olan çok kalemşor var. Bazıları efsane hatta. En büyük örneği Stephen King. Yerlilerden de ilk aklıma gelen Sezgin Kaymaz. Romanda belli bir türde kalmaya (örn. Fantastik kurgu, bilimkurgu, polisiye…) gayret gösteriyor musunuz yoksa hikâye bunu kendi mi seçiyor? Bazen hikâye seçebiliyor; bazen de ben, “Bu konuyu hangi türde anlatmak daha vurucu ve daha


keyifli olabilir?” diye kafamda hesap edip, nihai kararı veriyorum. Tek bir türde kalmayı tercih etmiyorum. Her öykünün, her novellanın ya da her romanın bambaşka bir seyahat olması benim için daha heyecan verici. Yazdıklarınızda ‘şiddet’ ne kadar yer tutuyor? Yazdığınız türler için şiddet gerekli mi? Mutluluğun hikâyesi neredeyse hiçbir zaman çarpıcı değildir. Kurgusal eserlerde karakterler ya hikâyenin başında mutlu olurlar, ya da sonunda. Bütün hikâye boyunca her şeyin güllük gülistanlık olduğu hiçbir şey okuyamazsınız, izleyemezsiniz. İşler kötüye gittiği anda ‘gerçek’ hikâye doğar. Dolayısıyla, mutsuzluğu anlatmak bir yerde şart. Ben de öyle yapıyorum. Çok da iyimser yazdığımı söyleyemem. Genelde, mutsuzluk şiddeti veya şiddet mutsuzluğu doğurduğu için; evet, yazdığım her şeye ucundan kıyısından ya da tam ortasından şiddet giriyor. Oto sansür uygulamıyorum. Küfrü de şiddeti de gerektiği gibi aktarmaya gayret ediyorum. “Temiz bir edebiyat” bahanesiyle sahtekârlık yapmamak lazım. Yazarken müzik dinler misiniz? Ya da başka türde ritüelleriniz var mıdır? Nedir size ilham veren şeyler? Yazmadan önce argo tabirle ‘gaza gelmek’ için dinlerim. Yazmaya başladığımda müzik devam edebilir ama pek de farkında olmam. İlham için ritüellerim yoktur. Hem görsel yönden kaliteli, hem de senaryosu kuvvetli bir sinema filmi izlediğimde yazma arzusuyla dolarım ama. Sinemadan bol bol besleniyorum. Düzenli yazmak mı, ilham perisini beklemek mi? Düzenli yazmanın daha sağlıklı olduğuna inansam da, bunu başarıyla uyguladığımı söyleyemem. Bazen ruh halimin müsait olmaması, bazen de üşengeçliğim, beni düzenli yazmaktan alıkoyuyor. Bu sorunu çözmeye çalışıyorum. Şöyle geçmişe baktığımızda farklı farklı yazarlarla ortak projelerde bulunduğunuzu görüyoruz. Holmes, Cehalete Karşı Xasiork ve SIFIR serilerinde başka yazarlarla çalıştınız. Bir öykünün birden çok kişi tarafından kaleme alınması o öyküye ne katıyor? Çok şey katıyor. Eğer ortağınızla frekansınız tutuyorsa, birinizin bulduğu fikri diğeri geliştiriyor ve tek başına olsanız asla yapamayacağınız şeyleri yapma fırsatı buluyorsunuz. Evet, edebiyat yalnız bir sanat ama arada sırada bu yalnızlığı kırıp ortak çalışmalar yapmanın hiçbir sakıncası yok. Editörlük de yapıyorsunuz. Editörlük sevdası nereden geliyor? Meslek olarak düşünür müsünüz? Ayrıca editörlük özelliğinizin yazarlığınıza olumlu veya olumsuz bir etkisi var mı? Kendimi bildim bileli dilbilgim iyidir. Bu, işin redaksiyon safhasını doğurdu. Tabii kitapları okurken yazım hatalarından çok rahatsız olmam ve dikkatimin dağılması gibi mesleki deformasyonlara yol açtı bu. O kadar olsun artık, ne yapalım… Zaman içinde, belli bir tecrübe edinince, her hikâyenin iyi ve kötü yanlarını da fark edebilmeye başladım. Bu da, editörlük safhasını doğurdu. Editörlüğü


meslek olarak düşünüyorum, hatta redaktör olarak başladım da. Birkaç basılı eseri (roman ve araştırma kitapları) redakte ettim. Son olarak, Sadık Yemni üstadımızın Astrea’dan piyasaya çıkacak son bilimkurgu romanı Akisfer’in ilk editörlüğünü üstlendim. Editoryal kariyerimi de peyderpey inşa ediyorum. Editörlüğün yazarlığa katkısı var tabii. Ama bir yere kadar. Bir başkasının hikâyesindeki iyi ve kötü yanları açık seçik görebilseniz de, ‘terzi kendi söküğünü dikemez’ misali, kendi hikâyenizi yeterince adil yargılayamıyorsunuz. Ya olduğundan daha kötü görüyorsunuz, ya da olduğundan daha iyi. Dengeyi kurduğunuz bazı vakitler kendi editörlüğünü üstlenebiliyorsanız, şanslısınız. Bir şeyler yazmak isteyen herkesin okuması gerektiğini düşündüğünüz yazarlar var mı? Yazmayacak olsanız bile mutlaka okuyun dediğiniz kitaplar hangileri? Yabancı yazarlardan Stephen King, Isaac Asimov, Clive Barker, Neil Gaiman, J.K. Rowling, Robert Jordan ve Brandon Sanderson sıkı hayranı olduğum isimler. Yerli edebiyatımızda ise liste daha uzun olacak: Klasik dönemden Oğuz Atay, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Yusuf Atılgan üçlüsüne inanılmaz saygı duyuyor ve hayranlık besliyorum. Modern dönemden ise: Murat Menteş, Alper Canıgüz, Emrah Serbes, Hakan Bıçakcı, Sadık Yemni, Barış Müstecaplıoğlu, Oya Baydar, Murat Gülsoy, Yekta Kopan, Tahsin Yücel, Nurdan Beşergil, İsmail Güzelsoy, Sezgin Kaymaz, Orkun Uçar, Saygın Ersin, Ahmet Burak Turan, Elif Şafak, Ahmet Ümit, Şebnem Pişkin, Mustafa Samsunlu, Şebnem İşigüzel, Bahadır İçel, Aşkın Güngör, Hasan Ali Toptaş ve İhsan Oktay Anar. Uzun bir liste oldu ama söylemem lazım: Edebiyatımızın yerlerde süründüğünü iddia edenler bu yazarların bütün eserlerini okusunlar, gözleri kamaşacak… Öykü veya romanlarınızda karakter oluştururken nelere dikkat edersiniz? Örneğin bir karakter dosyası hazırlar mısınız? Kişi veya bölüm ismi koyma kriterleriniz nelerdir? Karakter dosyası hazırlamak, karakterle hayali bir söyleşi yapmak, anlamlı ve uyumlu bir isim seçmek çok önemli. Bunları elimden geldiğince uyguluyorum. Ama işin özü, kalemi elinize aldığınızda karakteri hissedebilmeniz. Ona, sahiden yaşıyormuş gibi muamele edebilmeniz. Bölüm isimlerine ise inanılmaz önem veririm. Bölümleri isimlendirirken uzun uzun düşünüp, en iyi seçeneği bulmaya çalışırım. Sizce fantastik kurgu, bilimkurgu, korku ve polisiye edebiyatı Türkiye’de nereye gidiyor? Gelecekte yayınevleri bu türlere daha fazla yönelecekler mi? Türk okurunun bu türlere bakışı nasıl? Ülkemizde bu türlere karşı duyulan önyargı yavaş yavaş kırılıyor. Bazıları kalitesiz de olsa, raflarda daha çok yerli fantastik kurgu yazarı görmeye başladık. Üstelik İhsan Oktay Anar gibi gelecekte klasik sayılacağı muhakkak bir yazarın apaçık biçimde fantastik edebiyat üretmesi şahane. Polisiyenin vaziyeti de fena değil: Ahmet Ümit, Emrah Serbes gibi yazarlar bayrağı taşıyorlar. Ama özellikle bilimkurguda çoook eksiğimiz var. Zamanında Müfit Özdeş, Özlem Alpin gibi değerli yazarlar bilimkurgu türünde eserler kaleme alsalar da, şu sıralar Aşkın Güngör dışında aktif olarak bilimkurgu


yazan çok çok az kişi kaldı. Yurtdışındaki bilimkurguya değil ulaşmak, yaklaşmak için bile kırk fırın ekmek yememiz lazım. Bilimkurgu, içermesi gereken bilimsel öğeler bakımından olsa gerek, bazı Türk yazarların gözünü korkutuyor (ben dâhil). Hâlbuki ortalıkta bu tür için bolca malzeme ve ilham kaynağı var. Yeni yazar adaylarına yapabileceğiniz öneriler var mI? ‘Ben şurada hata yaptım siz yapmayın’ gibi… Haddim olmasa da, tek söyleyebileceğim şu: Eserlerinize yapılan yorumları elbette dikkate alacaksınız, ama sonuçta, yazmak istediğinizi yazın. Neyden hoşlanıyorsanız, neyi okumak istiyorsanız, onu… Kaleminizden ve hikâyenizden ziyade okurlara önem veriyorsanız, denge bozulur. Üçüne eşit değer vermek gerek. Bir dönem altı sayı devam eden Xasiork Dergi’yi çıkardınız ve bitirmek zorunda kaldınız. Bu süreçten kısaca bahseder misiniz? Bir küsur sene boyunca Xasiork Ölümsüz Öykü Kulübü bünyesinde kaliteli ve dolu dolu bir dergi hazırladık ama sonunda bırakmaya mecbur kaldık. E-dergi hazırlamak, e-kitaptan çok daha yorucu ve tüketici bir süreç. Onlarca kişiden gelen yazıları derlemek, bazen yazı gelmeyince yazarlarla tek tek iletişime geçmek, editoryal düzeltmeleri yapmak, dergide yer alacak resimleri seçmek, sayfaları tasarlamak veya tasarlatmak, her şeyin sonunda duyuruları ve reklamları yapmak… Bu işi karşılıksız yapıyor üstelik yeterince geri bildirim almıyorsanız, ancak bir yere kadar dayanabiliyorsunuz. Xasiork Dergi’ye de bu oldu. Xasiork’un internet sitesinden (http://www.xasiork.biz) yayınlanan altı sayıya ulaşabilirsiniz hâlâ. Bize biraz Buzul Dünya’dan ve oluşum sürecinden bahseder misiniz? 9 Eylül 2009’da, sanal ortamdaki e-kitap eksikliğini gidermek, yazdıklarını derlenmiş hâlde, güzel bir tasarım eşliğinde paylaşmak isteyen genç ve yetenekli yazarlara bu fırsatı vermek gibi amaçlarla Gökcan Şahin’le beraber kurduk Buzul Dünya’yı. http://www.buzuldunya.com adresinde elektronik


kitaplar, zaman zaman da söyleşiler yayınlıyoruz. Buzul Dünya olarak çok kısa sürede bir hayli e-kitap çıkardınız. Bunun sırrı nedir? Ekip çalışması. Kapak tasarımcılarımız Gökcan Şahin ve Arif Kubaş, başarılı yazarlarımız, bana editoryal yardımlarda bulunan Onur Selamet ve web sitemiz konusunda teknik konularla ilgilenen sevgili Hakan Tunç sayesinde, fire vermeden e-kitap yayınlamaya devam edebildik, şimdilik ediyoruz da. Bir e-kitap yayıncısı olarak hangisini tercih ediyorsunuz: Basılı kitap mı, e-kitap mı? Malum İdefix de ücretli olarak e-kitap yayınlamaya başladı. Bunun yayıncılık sektörüne ne gibi etkileri olacaktır? Basılı kitap çok daha münasip. Herkesin dediği gibi elde tutmaya, koklamaya, sayfaları aralamaya paha biçilemez. Fakat basılı olanın baskısı bitmişse, ikinci elini almak bile cebinizi yoruyorsa veya bizim Buzul Dünya’da yaptığımız gibi hiç basılmamış eserler söz konusuysa, e-kitap güzel bir seçenek. Yayıncılığa katacağı çok şey var bence. Dolaşımı kolaylaştıracak ve hızlandıracaktır. İdefix henüz yolun çok başında ama zaman geçtikçe gelişecek ve olması gerektiği hâle gelecektir. Daha önce Gölge e-dergi’de bölüm bölüm yayınlanan ve büyük beğeni toplayan Holmes serisi hakkında neler söylemek istersiniz? Bir daha bu tür bir polisiye macera yazmayı düşünür müsünüz? Normalde hayran hikâyesi yazma taraftarı değilim ama Holmes çok keyifli bir macera oldu. Aradan belli bir zaman geçtikten sonra tekrar deneyebilirim (ya da ‘deneyebiliriz). Ayrıca birkaç sene içinde özgün bir polisiye öykü, senaryo ya da roman yazabilirim tabii, neden olmasın? Peki katılan konuk yazarlarla adeta evrensel bir öyküye dönüşen SIFIR serisi hakkında düşünceleriniz neler? Şimdiye kadar nasıl gitti ve bundan sonra neler olacak? “Doğaüstü olayları araştıran bir Türk istihbarat birimi” konseptini mümkün olduğunca dinamik ve etkileyici sunduk. Okurlarımız, Murat Arıkan, Dize Demirsoy, Taylan Yıldırım, Ege Kandemir, Gizem Kızıl, Nehir Erbudak gibi başlıca karakterlerimizi sevdiler, onlarla özdeşleştiler. Yazar dostlarımız, Birim Sıfır diye adlandırdığımız iki ciltte, bu seriyi ne kadar sahiplendiklerini bize kanıtlayarak, şahane SIFIR öyküleri kaleme aldılar. Onlara minnettarız. 2010 yazı içinde SIFIR, hak ettiği gibi ihtişamlı biçimde, devasa bir finalle sona erecek. Şu ana kadar yayınlanan bölümlere Buzul Dünya’dan ulaşabilirsiniz. Gelecek planlarınız hakkında söylemek istedikleriniz varsa son cevap olarak onu alalım. Gelecekte televizyon dizisi, çizgi roman, sinema filmi ve tabii ki roman ve öykü yazmak; bir yandan da çevirmenlik ve editörlük yapmak istiyorum. Belki bunlar büyük hedefler, büyük hayaller; ama önümde daha uzuuun yıllar var. Umuyorum ki hayata gözlerimi yumduğumda tüm bu hedeflerimi gerçekleştirmiş olacağım.


2009-2010 SEZONU DEĞERLENDİRMESİ (2)

İlişki Durumu: Karmaşık (It’s Complicated)

Komedi Filmleri: Komedi filmlerinin önemli bir alt dalı romantik komediler elbette. Ancak artık o kadar çok klişelere saplanmış durumdalar ki iyi bir örneğini bulmak gerçekten de kolay olmuyor. En çok karşılaştığımız klişe ise filmin başında birbirinden nefret eden çiftimizin film ilerledikçe aşık olmaları, finale yaklaşırken ayrılır gibi olmaları ama sonunda mutlaka birleşmeleri ve tercihan evlenmelerini anlatan filmler. Bu sezon izlediğimiz Teklif (The Proposal), Kadın Aklı Erkek Aklı (The Ugly Truth) ve Aşka Yolculuk (Leap Year) gibi filmler hep bu temanın çeşitlemeleriydi. Hiçbir sürpriz içermese de özellikle ilk ikisi başrol oyuncularının uyumu ile izlenebilir seviyedeydi. Klişelere saplanan türe bir yenilik getirme çabası olarak aksiyon ve romantik komediyi harmanlayan filmler de gördük bu sezon (esasen bir yenilik değil ama bu sezon üst üste çokça izlediğimize göre böyle bir yönelim var anlaşılan). Morganlar Nerede? (Did You Hear About The Morgans?), Ödül Peşinde (The Bounty Hunter), Çılgın Bir Gece (Date Night) gibi filmlerde ilişkileri çıkmaza giren çiftleri polisiye bir olayın ortasında izledik. Sonucunda da tekrar birbirlerini keşfettiklerini gördük. Ne yazık ki hepsi de kötü filmlerdi. Özellikle Çılgın Bir Gece, Tina Fey ve Steve Carell gibi iki başarılı komedyeni iyi kullanamayarak hayal kırıklığı yaratıyordu. Sevgililer Günü (Valentine’s Day) ise sezonun geniş kadrolu romantik komedisiydi (son yıllarda bu tip filmlerden her sezon bir tane izler olduk) ve çok da başarılı değildi doğrusu. Aşkın yaşının olmadığını gösteren filmler de vardı elbette. Türkçe adı tam da bunu anlatan Aşkın Yaşı Yok (The Rebound) gayet sıradan bir filmken, bizi Meryl Streep, Alec Baldwin ve Steve Martin’den oluşan bir aşk üçgenine götüren İlişki Durumu: Karmaşık (It’s Complicated) keyifle izlenen bir filmdi. Aşka Son Şans (Last Chance Harvey) ise sinema salonlarından iz bırakmadan geçti belki ama bence türün en iyilerinden biriydi. Dustin Hoffman ve Emma Thompson ilerlemiş yaşlarına rağmen yeni bir aşkın

Kadın Aklı Erkek Aklı (The Ugly Truth)

Geçtiğimiz sayıda başladığımız 20092010 sezonunun değerlendirmesine bu ay kaldığımız yerden devam ediyoruz. Yine önce belirgin şekilde bir türe dâhil edebildiğimiz yapımlarla başlayalım.


Kim Kiminle Nerede? (Whatever Works)

heyecanını adeta liseliler gibi yaşıyorlar ve bir doğal oyunculuk dersi veriyorlardı. Romantik komedi türünün en iyisi ise kanımca Aşkın (500) Günü [(500) Days of Summer] idi. 500 günlük bir ilişkiye tam göbeğinden girip ileri-geri giderek ilişkinin farklı noktalarını irdeleyen film hem çok keyifli ve komikti hem de çok zekice sinemasal anlar içeriyordu (mesela perdenin ikiye bölünüp bir tarafta gerçeğin, diğer tarafta hayalin gösterildiği sekans). Filmin yönetmeni Marc Webb de bu ilk filmi ile dikkatleri çekiyor ve 2012’de izleyeceğimiz yeni Spider-Man filminin de yönetmeni oluyordu. Komedi denince sadece romantik komediler yoktu vizyonda elbette. Woody Allen’ın bu sezonki filmi Kim Kiminle Nerede? (Whatever Works) merkezine bir kadın-erkek ilişkisini hatta genç kız-yaşlı erkek ilişkisini yerleştirse de bir romantik komedi değildi. Avrupa’da çektiği başarılı filmlerden sonra tekrar New York’a dönen üstat, eski günlerinin kalitesinde bir filmle karşımıza çıkıyor ve başrolünde kendi oynamasa da yine takıntılı, hastalık hastası bir entelektüeli konu ediyordu. Gerçekten çok keyifli bir filmdi.

Bir de kadın karakterleri tamamen ikinci planda bırakan ve erkekler arasındaki dostluğa odaklanan filmler vardı ki romantik komedilerle karşılaştırınca genelde çok daha iyi filmlerdi. Adamım Benim (I Love You Man) ve Matrak Adamlar (Funny People) bu türün önemli filmleriydi. Özellikle Matrak Adamlar komedinin yanına hüznü de koyuyor ve Adam Sandler’ın sulu komediler dışında karşımıza çıktığında aslında iyi bir oyuncu olduğunu bir kez daha gösteriyordu. Felekten Bir Gece (The Hangover) ise yine bir grup erkeğe odaklanıyor ve 4 arkadaşın hiçbir şey hatırlamadıkları bir bekarlığa veda partisi gecesi sonrası yaşadıklarını anlatıyordu. Sinemasal değeri tartışılır belki ama herhalde senenin en çok güldüren filmiydi. Aşk, Hüzün, Gözyaşı: Farklı türlerde konu ettiğimiz filmlerin pek çoğunda bir aşk hikâyesi vardı elbette ama bir de hikâyesini tümüyle bunun üzerine kuran, zaman zaman seyircinin gözyaşı kanallarını harekete geçirmeye çabalayan filmler de vardı. Bir bilim-kurgu filmi niteliği taşısa da esas olarak gayet hüzünlü bir noktaya giden Zaman Yolcusunun Karısı (Time Traveller’s Wife), türün favori yazarlarından


Nicolas Sparks’ın kitabından uyarlanan Sevgili John (Dear John) türün sömürüye dayalı kötü örneklerindendi. Neyse ki Beni Unutma (Remember Me) ya da Vera’nın Şoförü (Voditel dlya Very - Vera’s Driver) gibi türün daha iyi örnekleri de yok değildi. Ancak ölmüş bir sevgilinin ardından yaşanan hüznü içine sindirmiş Tek Başına Bir Adam (A Single Man) alışıldık anlamda bir aşk filmi değildi belki ama hem şahane atmosferi ve görüntüleri hem de Colin Firth’in ölçülü oyunculuğu ile sezonun en iyi filmlerinden biriydi. Bir de aşkın işin içinde olmadığı ama bu sefer de başka şekillerde hüzün yüklü filmler vardı. Kız Kardeşimin Hikâyesi (My Sister’s Keeper) bu işi bir hastalık çerçevesinde yaparken Soraya’yı Taşlamak (The Stoning Of Soraya M.) ise İran’da kadınlara yapılan ayrımcılık gibi önemli bir konuyu ele alsa da sonuçta sadece finaldeki taşlama sahnesini (filmin adında bile geçtiğine göre spoiler olmaz sanırım) uzattıkça uzatarak seyirciyi etkilemeye çalışmaktan fazlasını yapamıyordu. Amerikan bağımsızlarından gelen Acı Bir Hayat Hikâyesi (Precious) filmini bu bölüme almak ne kadar doğru emin değilim ama ele aldığı hikâye o kadar hüzünlüydü ve ana karakterinin başına o derece kötü şeyler geliyordu ki başka bir yönetmenin elinde seyirciyi sürekli ağlatacak bir duygu sömürüsüne dönüşebilecekken gayet dengeli bir yerde kalabiliyordu. Yine de kimilerinin abarttığı kadar da iyi bir film olduğunu düşünmüyorum kendi adıma. Çocuk Filmleri ve Animasyonlar: Bu yıl çocuk filmi denemeyecek tek bir animasyon izledik. Göçenler, Göçürenler… Ne Varsa Götürenler (Immigrants - L. A. Dolce Vita) adlı bu filmin orta karar bir animasyon olduğunu ve kazara çocuklarını götüren aileler varsa cinsellikle ilgili +18 derecesinde esprilerle karşılaştıklarını söyleyerek bu filmi aradan çıkartalım ve böylece çocuk filmleri ve animasyonları beraberce ele almaya başlayalım. Özellikle animasyon dalında bazı istisnalar dışında gayet iyi filmler izledik bu sezon. Mavi Fil (The Blue Elephant), Zeytinin Hayali (Olives Dream), Çizmeli Kedi (La Veritable Histoire Du Chat Bottle) ve Casus Kızlar (Totally Spies) gibi filmler bu istisnalardı ve seyirciden de çok ilgi görmedi zaten. Prenses ve Kurbağa (The Princess and the Frog), Disney’in klasik animasyonlarının tarzına geri döndüğü bir filmdi. Belki Disney’e gişe olarak istediği katkıyı yapmadı ama müzikleri, karakterleri ve mizahıyla başarılı bir yapımdı. Her ne kadar bu bölümün başında çocuklara yönelik olmayan tek bir animasyon izledik desek de kıyamet sonrası bir disütopya anlatan 9 filmi için


Alvin ve Sincaplar 2 (Alvin and the Chipmunks 2)

de çocuk filmi demek pek doğru olmaz. Keşke başlarında verdiği ümidi sonuna kadar taşıyabilen bir film olsaydı. Yine de iyi animasyonlar arasına alabiliriz. Bir de Miyazaki ustanın Ponyo’su vardı ki ne yazık ki çok az sinemada izleme fırsatı bulduk ve benim izleyemediğim bir film olarak kaldı. 3D konusundaki en verimli alansa bir kez daha animasyonlardı. 8 adet 3D animasyon izlemişiz bu sezon. Bunlar arasından Köfte Yağmuru (Cloudy With A Chance Of Meatballs) ve Ejderhanı Nasıl Eğitirsin (How to Train Your Dragon) herhangi bir serinin devamı olmasa da başarılı olan yapımlardı (zaten en azından ikincisi bir seriye dönüşecek gibi duruyor). Buz Devri 3: Dinozorların Şafağı (Ice Age 3: Dawn of the Dinosaurs) serinin diğer filmlerinden aşağı kalmayan bir yapımken, serinin dördüncü ve son filmi olan (en azından yapımcılar şu an için son film olduğunu söylüyorlar, zaman ne gösterir bilinmez tabii) Şrek: Sonsuza Dek Mutlu (Shrek Forever After) ise ilk iki filmin gerisinde olsa da üçüncüden ileri bir noktadaydı. Yılın en iyi animasyonu ise kimseyi şaşırtmıyor ve yine Pixar’dan geliyordu. Yukarı Bak (Up) yaşlı ve aksi bir adamla hafif saf bir çocuğun arkadaşlığı üzerine inşa edilen bir maceraya götürüyordu bizi. Pixar’ın en iyilerinden değildi belki ama ortalamanın üzerinde bir Pixar filmi bile yılın en iyisi olmayı başarmıştı (Ponyo’yu izlemediğimi bir kez daha belirtmek ihtiyacındayım).

Animasyon olmayan çocuk filmleri açıcından ise çok verimli bir sezon değildi. Aslında bilgisayar animasyonu ve gerçek çekimleri birleştiren Evimde Uzaylı Var (Aliens in the Attic), G-Force, Alvin ve Sincaplar 2 (Alvin and the Chipmunks 2) ve Arthur: Maltazar’ın İntikamı (Arthur and the Revenge of Maltazard) gibi filmleri ikisinin ortasında gibi de düşünebiliriz. Bu filmlerin hepsi de epey küçük yaşta çocukları hedefliyor ve hedeflediği kitle açısından bile çok başarılı olamıyordu ne yazık ki. Yine de Alvin ve Sincaplar 2 belli bir nostalji duygusu ile izlenebilir bir filmken, Luc Besson’un bir zamanlar iyi bir yönetmen olduğuna dair hiçbir iz taşımayan Arthur 2 tahammül etmesi zor bir filmdi. Üstelik sonundan anladığımız kadarıyla üçüncüsü de gelecek. Animasyon işine çok bulaşmayan çocuk filmleri ise İki Babalık (Old Dogs) ve Kapımdaki Casus (The Spy Next Door) idi. John Travolta, Robin Williams ve Jackie Chan’in günümüzde artık eskimiş sayılan karizmalarından faydalanmaya çalışan bu filmler en iyimser görüşle vasat olarak


nitelenebilirdi. Bu türün en iyileri ise popüler bir çocuk romanları dizisinden uyarlanan Fransız filmi Pıtırcık (Le Petit Nicolas Little Nicholas) ile geçen ay fantastik filmler başlığı altında bahsettiğimiz Percy Jackson & Olimposlular: Şimşek Hırsızı (Percy Jackson and The Lightning Thief ) idi. Müzikaller ve Belgeseller: Bu iki türü bu yıl da aynı başlık altında değerlendirmek istedik. Zaten toplamda çok az sayıda filmden bahsediyoruz. Geçtiğimiz yıllarda müzikallerde kendi çapında bir patlama olmuştu ve bu durum devam edecekmiş gibi görünüyordu. Oysa bu sezon sadece iki müzikal izleyebildik. Fame, zamanında çok sevilmiş hatta televizyon dizisine de döndürülmüş aynı adlı filmin bir yeniden uyarlaması iken eskisinin tırnağı bile olamıyordu. Bir sahne müzikali uyarlaması olan ve Fellini’nin 8 ½’sine pek çok gönderme içeren Nine ise starlardan oluşan oyuncu kadrosuna rağmen bir olmamışlık hissi veriyordu. Yine de müzikal severler için gayet keyifli anlar da içeriyordu. Belgesel cenahında ise çok az sayıda kopyalarla olsa da 5 film izledik bu sezon (yerli belgeseller hariç). Ki bu türü çok fazla sinemalarda görmediğimiz düşünülürse iyi bir rakam. Bunların en iyileri Michael Moore’un bu kez Amerikan mali sistemini topa tuttuğu, biraz da fazlaca Obama güzellemesi yaptığı Kapitalizm: Bir Aşk Hikâyesi (Capitalism: A Love Story) ile Michael Jackson’un sahnelere dönmeyi planladığı ama ömrünün yetmediği konser dizisinin provalarına tanıklık ettiğimiz This Is It idi. 3D bu alanda da eksik kalmadı. Okyanus Dünyası 3D (Oceanworld 3D: Into The Deep) filmi belgesel olarak orta karar bir yapım olsa da işin 3D tarafında başarılıydı. Bağımsızlar, Avrupa Filmleri ve Diğerleri: Gelelim bir türe dâhil edemediğimiz filmlere, bağımsızlar ve Avrupa filmlerine (ki bağımsızlar ve Avrupa filmlerinden direkt olarak bir türe sokabildiklerimizden bazılarından daha önceki bölümlerde bahsetmiştik aslında). Farklı yapıları ile asıl iyi filmler de bu filmlerden çıktı çoğunlukla. Öncelikle tanınmış yönetmenlerin son filmlerine bir göz atalım. François Ozon, Ricky ile orta sınıftan bir annenin yaşam mücadelesini anlatırken bir anda fantastik bir noktaya kayan hikâyesi ile ilgi çekici ama eski filmlerini aratan bir yapıma imza atıyordu. Theo Angelopoulos da Zamanın Tozu (I Skoni Tou Hronou - The Dust of Time) filminde onu sevmemizi sağlayan özelliklerini bir kez daha karşımıza seriyordu belki ama o da eski filmleri kadar iz bırakmıyordu. Benzer şekilde Ang Lee de Özgür


Aklı Havada (Up in The Air)

Woodstock (Taking Woodstock) ile döneme belli bir nostalji duygusu ile bakanlar ya da dönemi merak edenler dışında pek kimseyi tatmin etmiyordu. Ama hayal kırıklığı yaratmayan ustalar da vardı elbette. Almodovar, Kırık Kucaklaşmalar (Los Abrazos Rotos - Broken Embraces) ile eski Yeşilçam filmleri hikâyelerine benzeyen bir hikâyeyi iyi bir sinema ile nasıl yukarı noktalara taşıyabileceğini gösteriyor ve bir kez daha Penelope Cruz’u en iyi kullanan yönetmen olduğunu da ispatlıyordu. Ken Loach ise Hayata Çalım At (Looking For Eric) ile yine orta sınıf İngiliz ailesine odaklanıyor ama işin içine Eric Cantona’yı da şahane bir şekilde dâhil ediyordu (bilmeyenler için Eric Cantona’nın filmde bir rolü olduğunu belirtelim, üstelik öyle 2-3 dakika da değil). Belki bu saydığımız isimler kadar tanınmış değil ama Ferzan Özpetek’i de tanınmış yönetmen arasında saymak yanlış olmaz sanırım. Serseri Mayınlar (Mine Vaganti) filminde belki kendisine ait çok bildik temalar etrafında dolaşıyordu ama ortaya iyi ve izlemeye değer bir film çıkarıyordu. Terry Gilliam, Dr. Parnassus (Imaginarium Of Dr. Parnassus) ile bizi bir kez daha bambaşka dünyalara götürüyor ve çok iyi bir hikâye anlatıcısı olduğunu gösteriyordu. Üstelik filmin çekimlerinin Heath Ledger’ın ölümü nedeni ile yarım kalmış, sonrasında senaryonun değişmek zorunda kalmış olmasına rağmen. Michael Haneke ise Beyaz Bant (Das Weisse Band - The White Ribbon) filminde bizi 1. Dünya Savaşı öncesi soğuk bir gerçeklik ile baş başa bırakıyor ve muhteşem siyah-beyaz görüntü çalışması ile kötülüğün ve faşizmin derinliklerine iniyordu adeta. Amerikan bağımsızlarından da çeşitli filmler izledik bu sezon. Aralarında Tıkanma (Choke) ya da Özel Kuvvetler (The Men Who Stare at Goats) gibi bekleneni veremeyen filmler de vardı, Tabu (Towelhead), Günışığı Temizleme (Sunshine Cleaning) ve Aşk Dersi (An Education) gibi güzel sürprizler de. Ama Amerikan bağımsızlarının en iyileri Jeff Bridges’in şahane performansı ile sonunda bir de Oscar kazandığı Çılgın Kalp (Crazy Heart), Sam Mendes’in sevimli bir çifti Amerika’da yollara vurduğu Uzaklara Gidelim (Away We Go) ve tabii ki Amerikan ekonomisinin kriz içinde olduğu günlerde işi başkalarına işten çıkarıldığını haber vermek olan bir adamı ana karakter


olarak kullanan Aklı Havada (Up in The Air) idi. Özellikle Aklı Havada konusu, bu konuyu işleyişi, yönetmenlik becerisi ve George Clooney’nin başını çektiği başarılı oyuncu kadrosu ile senenin en iyileri arasındaydı. Hatta benim Oscar favorim de bu filmdi. Yerli Filmler: Geldik yerli filmlere. Son yıllarda gösterime giren yerli film sayısı sürekli artıyor. Bundan önceki 2 sezonda bu sayılar sırasıyla 45 ve 58 iken 2009-2010 sezonunda 74 gibi bir rakamla karşılaşıyoruz ki bu rakam son 30 yılın rekoru olabilir. Ama iyi film sayısı aynı hızla artmıyor ne yazık ki. Hele bir grup film vardı ki sonunu getirmesi bile bir ıstırap haline gelebiliyordu. Çıngıraklı Top, Mazi Yarası (ne yazık ki Ersin Pertan’ı bu filmle uğurladık), Konak, Türkler Çıldırmış Olmalı, No Ofsayt, Gelecekten Bir Gün, Deli Dumrul Kurtlar Kuşlar Âleminde ve Herkes mi Aldatır gibi filmler bu kategorideydi. Önümüzdeki yıllarda, orta karar bir televizyon dizisi özeni bile gösterilmemiş bu tip filmlerin sayısının azalacağını umalım.

Türkler Çıldırmış Olmalı, Bir de iyi niyetli çabalar olarak görebileceğimiz ama çeşitli nedenlerle bir yerlerde tıkanıp kalan filmler vardı. Kanımdaki Barut, Sonsuz, Kampüste Çıplak Ayaklar, İncir Çekirdeği, Mezuniyet, Yüreğine Sor ve Son İstasyon gibi filmleri de bu kategoriye almak mümkün. Bu filmlerin çoğunluğu yönetmenlerin ilk filmleri idi ve ilk film sendromu diyebileceğimiz, bir filmin içine onlarca farklı konu sıkıştırma çabası içindeydi. Bu arada bu sezon gösterime giren yerli film sayısı gibi ilk film sayısı da bir rekor olabilir. Bu ilk filmlerin bir kısmı ise beklenmedik derecede başarılıydı. Bir imam ile bir rahibenin sözlere bile dökülemeyen aşkı üzerinde şekillenen Uzak İhtimal, sinema salonlarına Ingmar Bergman esintisi getiren Orada, seyirciyi de eleştirmenleri de ikiye bölen ve belgesel ile kurmaca arasında ilginç bir yerde duran Köprüdekiler ya da Gezici Festival’in patronu Ahmet Boyacıoğlu’nun seneler sonra yönetmenliğe giriştiği Siyah Beyaz, hatta sonu çok hızlı bir şekilde bağlansa da Kara Köpekler


Havlarken ilgi çekici ilk film örnekleriydi. En Mutlu Olduğum Yer ise belki toplamda çok iyi bir film değildi ama garip bir çekiciliği vardı ve kendini izlettiriyordu. Cihat Hazardağlı’nın Suluboya (The Watercolor) filmi ise özel bir parantez açılması gereken bir filmdi. Eksikleri vardı belki ama suluboya görüntülerin birleşmesinden oluşturulmuş görsel yapısı ile Türk sineması için bir ilkti ve kesinlikle izlenmeyi hak ediyordu. Pelin Esmer ve İnan Temelkuran ise ikinci filmleri ile karşımıza çıktılar. Ama her ikisi de daha ikinci filmlerinde (hatta belgesel film yönetmeni olan Pelin Esmer’in ilk konulu filmi idi aslında) usta birer yönetmen gibilerdi adeta. 11’e 10 Kala ve Bornova Bornova sezonun en iyi Türk filmleri arasında yerlerini kolaylıkla aldı. İyi filmler deyince Vavien’i anmadan geçmemek lazım. Kimi eleştirmenlerin yılın en iyi Türk filmi saydığı bu filmi ben o kadar yukarı bir noktaya koymuyorum ama Taylan biraderlerin yönetmenliği ve Engin Günaydın’ın senaryosu gerçekten başarılıydı. İlk filmler kadar filmleri merakla beklenen kimi yönetmenlerin filmleri de karşımıza çıktı. Çağan Irmak, Karanlıktakiler ile önceki filmleri kadar fazla sayıda seyirciye ulaşamıyordu belki ama bir anne-oğul öyküsünü başarılı bir şekilde anlatıyordu. Zeki Demirkubuz, Kıskanmak ile ilk defa bir dönem filmi çekiyor ama bildik temalarından uzaklaşmıyordu. Kimi Demirkubuz hayranları için hayal kırıklığı olsa da kişisel fikrim kimi oyunculuk zaafları dışında gayet iyi bir film olduğu yönünde. Ezel Akay’ın 7 Kocalı Hürmüz’ü ise keyifli bir seyirlik olmanın ötesine geçemiyordu. Ama en büyük hayal kırıklığı herhalde Serdar Akar’dan geliyordu. Senaryosu Mahsun Kırmızıgül’e ait olan Gecenin Kanatları neresinden tutsanız elinizde kalacak bir filmdi ve yönetmene hiç yakışmıyordu doğrusu.

Semih Kaplanoğlu sezonun sonlarına doğru karşımıza çıkan ve Yusuf üçlemesini tamamladığı filmi Bal ile Türk sinemasının en büyük zaferlerinden birini kazanıyor ve Berlin’den Altın Ayı ile dönüyordu. Reha Erdem de tıpkı geçen sezon karşımıza çıkan Hayat Var gibi Kosmos’la da sezonun en iyi filmlerinden birine imza atıyordu. Doğrusu her iki film de seyirciden çaba isteyen ama karşılığını da veren filmlerdi. Sezonun gişe şampiyonu ise bir kez daha bir Recep İvedik filmiydi. Serinin üçüncü filminin seyirci sayısı biraz düşmüştü belki ama yine de başka bir film yakınına bile yaklaşamıyordu. Böyle devam ettikçe seriye yeni filmler eklenecek gibi duruyor. Diğer gişe şampiyonları da genelde komedi filmlerinden çıktı. Eyvah Eyvah, Yahşi Batı ve Neşeli Hayat gibi filmler türün iyi örnekleriyken, Çok Filim Hareketler Bunlar tam bir hayal kırıklığıydı. Üçüncüsü de yolda olan Kutsal Damacana 2: İtmen filminin ise neden sevildiğini hiç çözemeyeceğim sanırım.


Bir de seyirciyi başka yönlerden yakalayıp gişe yapan filmler vardı. Nefes: Vatan Sağolsun doğuda askerlik yapan askerlerin durumuna eğilen, kimi yerlerde itirazım olsa da iyi olduğunu kabul ettiğim bir filmdi. Seyirciyi de rahatlıkla kavradı zaten. Geçen sezon izlediğimiz ve pek çok eleştiri alan Mustafa filmine nazire yaparcasına Atatürk’ü konu alan iki film daha izledik bu sezon. Veda ve Dersimiz Atatürk seyirciden de ilgi gördü ama her ikisi de iyi filmler değildi. Belgesel filmlerin sinemalarda yer bulması zor ama üç adet de yerli belgesel izleme fırsatı bulduk bu sezon. İki Dil Bir Bavul hafif kurmaca unsurlar barındırsa da bir Kürt köyüne atanan genç öğretmenin dünyasına bizi götürüyordu. Meraklısının epeydir beklediği Anadolu’nun Kayıp Şarkıları ve Son Mevsim: Şavaklar belgeselleri ise daha klasik yapıda belgesellerdi. Klasik filmlerin tekrar gösterime girmesine bizde pek rastlanmaz. Bu sezon Selvi Boylum Al Yazmalım’ı sinema salonlarında görmek mutlu edici bir sürprizdi. Seyirci belki de defalarca izlediği bu filme sinema salonlarında çok ilgi göstermedi ama umarım bu durum ilerde bu tip uygulamaları görmemize engel olmaz. Sezonun ilk 10’u: Haziran 2009-Mayıs 2010 döneminde gösterime giren tüm filmler arasından seçtiğim kişisel ilk 10 listemle yazıyı bitireyim: 1. Soysuzlar Çetesi (Inglourious Basterds) 2. Tek Başına Bir Adam (A Single Man) 3. Gir Kanıma (Lat Den Ratte Komma In - Let The Right One In) 4. Aklı Havada (Up in The Air) 5. Beyaz Bant (Das Weisse Band - The White Ribbon) 6. Kosmos 7. Yasak Bölge 9 (District 9) 8. Kan Arzusu (Bakjwi - Thirst) 9. Zindan Adası (Shutter Island) 10. Aşkın (500) Günü [(500) Days of Summer] Not: Selvi Boylum Al Yazmalım bir yeniden gösterim olduğu için listeye dâhil edilmemiştir. Hasan Nadir DERİN www.sinemamanyaklari.com


http://punkslutriot.deviantart.com


Gölge e-Dergi 35 Ağustos 2010