Issuu on Google+

3


Eder , Her bir hayal bir öte eder, Bizim için ötelerde aramak gerçek aramaktır... Beride bulamamaktan korkmamalı, Yalnızca bulduracak olana olmalı itimat... Bizim için itimat edeptir Edep ebed olursa, ederi sedef olur... Ebedin ederi ilham olursa da O bizim için artık Ederiyat olur...

Sayın Okuyucu Söylemek isteyeceğin bir şey olursa ya da bize, dergimize katacak bir şeyin olursa zilan-20122@hotmail.com gönder... Bizim için senin her bir fikrin bir değer eder, her bir hayalin bizim için bir öte eder bunu unutma!

Bu sayımızda artık durulanan gönüllerin meşkini yani bayramı ele alacağız....

Cahit Tan www.cahittan.blogspot.com zilan-20122@hotmail.com

1


#

EN

KÜÇÜK

SOSYAL YERLEŞİM ALANLARI OLAN KÖYLERİN BAYRAMLARIN A DAİR...

Neyi varmış bakalım Ederiyat’çının? Dil üstünde kızartılmış kelimeleri ve Bir tas bahanesi

# SİZİ SEVEN BİR HAYALPEREST İÇİN BAYRAMIN TARİFİ

# MAHREM BİR MACERA ‘’ÖZGÜRLÜK’’

Ne yapacakki bize Bir çorba kaşığı mazeretle, Terbiyle edilmiş, sözcükleri Pişmiş bir şairin kalemine dökecek Haydi bakalım demgahımıza hoş gelin

2


EN KÜÇÜK SOSYAL YERLEŞİM ALANLARI OLAN KÖYLERİN BAYRAMLARINA DAİR Ortaokul ve Liseden hatırlayabildiğim kadarı ile tarihi çağlar, Sümerlerin yazıyı bulması ile başlıyor; Taş Devri, Maden Devri, M.S. 395 Kavimler Göçüne kadar olan süreç İlkçağ, 1453 İstanbul’ un fethine kadar olan süreç Ortaçağ, İstanbul’ un fethinden 1789 Fransız İhtilaline kadar olan süreç Yeni Çağ olarak, İhtilalden bu güne kadar süregelen süreç ise Yakın Çağ olarak adlandırılıyordu. Önemli tarihi olayları baz alan bu tasnif, bugün zayıf ve yetersiz kalmaktadır. Çünkü, İhtilal ile başlayan Yeniçağdan bugüne o kadar önemli olaylar yaşandı ki, her biri çağı değiştirebilecek olaylardı. Neydi bunlar? Birinci ve İkinci Dünya (Paylaşım) Savaşları, Ay’ a Çıkış, Elektriğin Bulunması, Bilgisayarın İcadı, İnternetin İcadı ve sair. Listeyi uzatmak mümkün.Hal böyleyken halâ tarihi bu şekilde sınıflandırmakla son 250 yıldır olanı biteni anlamak mümkün gözükmemektedir. Onun yerine aşağıdaki tasnifi kabul etmekle, daha sağlıklı bir kavrayışa sahip olunabilir diye düşünüyorum. Tarım çağı (toplumu); Üretimin insan ve hayvan gücüyle sağlandığı, üretim araçlarının basit, üretim çeşidinin sınırlı olup kuşaklar (büyükdede-dede-babaoğul-torun)boyunca üretim modellerinin değişmediği dönemdir. Siyasal anlamda yönetimin güçlü, savaşçı monarklar ya da ailelerin elinde olduğu, göçlerin çok az yaşandığı, sosyal hayat ve kültürün çok yavaş değiştiği bir dönem. En uzun süreli dönem olan tarım çağı (toplumu), 18. Yüzyılda İngiltere’ de başlayan Sanayi Devrimine kadar sürmüştür. Sanayi çağı (toplumu); Sanayi devriminden sonra üretimde insan ve hayvan emeğinin yerini daha çok makinalar almaya başlamıştır. Makinalaşma, üretimi hızlandırmış aynı zamanda çeşitliliği arttırmıştır. Buna paralel olarak tüketim de artmıştır. Hayat her anlamıyla hızlanmış, göçler kolaylaşarak yaygınlaşmıştır. Yeni devrin parlayan yıldızları kapitalistler (sermaye sahipleri) olmaya başlamıştır. İnsanlık binlerce yıldır yaşayageldiği tarım toplumundan sanayi topluma geçişe alışmaya çalışırken sanayi çağının baş döndürücü teknolojik gelişmesi ile birlikte henüz bu çağa alışamadan yepyeni bir çağla tanışmak zorunda kalmıştır.20. Yüzyılın ilk yarısından bu yana yaşanagelen bu çağın en belirgin özellikleri; sanayi çağıyla hayata giren yenilik, hız, değişim ve teknolojik gelişmenin katlanarak yoluna devam etmesidir. Halen içinde yaşayageldiğimiz bu çağı inanılmaz hızı nedeniyle isimlendirmek bile zor. Üretimin seri hale geldiği, 3


internet imkanı sağlanabilen her yerin pazara dönüşebildiği, tüketimin zirve yaptığı bu çağla ilgili olarak; Üstün Sanayi Çağı, Bilişim Çağı, Uzay Çağı, Atom Çağı, Postmodern Çağ, Bilgisayar Çağı, Robot Çağı… bu güne kadar duyduğum isimlendirmelerden bazıları. Şimdi “bayram” konulu yazıma neden bu girişle başladığımı izah edeceğim. Kara yazılı köyümüz Xarxus’ u anlayabilmek için Türkiye’ yi, Türkiye’ yi anlayabilmek içinse dünyayı anlamak gerekir görüşündeyim. Yahu “Xarxus’ la dünyayı kıyaslamak ne haddimize, ne alaka” diyebilirsiniz. Az sayıdaki gelişmiş ülkelerden sonra gelen gelişmekte olan ülkeler kategorisinde yer alan Türkiye; geç kapitalist dönemini yaşamakta, gelişmiş kapitalist ülkeleri geriden takip etmektedir. Türkiye’ nin bu süreci başarıyla geçmesi halinde ulaşacağı yegâne yer bugünkü gelişmişlerin yer aldığı Şampiyonlar Ligi olacaktır. Gelişmişlik sürecindeki Türkiye, kapitalist gelişime paralel olarak Özal döneminde altyapısını (elektrik, telefon, su) köylere götürmüş, piyasalarını sermayedarlara açmıştır. Türkiye, çok partili hayata geçişten sonraki üçüncü tek parti iktidarında ise devleti de piyasalaştırmıştır. Kapitalistleşme sürecinin köyleri ilgilendiren en önemli sonucu; köyden kente göçü hızlandırmasıdır. Nitekim ülkemizde, köy nüfusunun kent nüfusuna oranı her geçen yıl hızla düşmektedir.(Türkiye Ziraat Odaları Birliği’nin kamuoyu ile paylaştığı verilere göre; Türkiye'de belde ve köylerde yaşayan nüfusun genel nüfusa oranı 1935 yılında yüzde 76.5 iken, bu oran 1980 yılında yüzde 56.1’e, 2012 yılında ise yüzde 22.7'ye inmiştir. Öte yandan ülkemizde kırsal nüfus ile tarım nüfusu karıştırılıyor. İnsanların kırsalda ikamet etmesi tarımda çalışacağı anlamına gelmiyor. Gelişmiş ülkelerde tarım nüfusu yüzde 3’lerin altına düşmüş durumdadır.) Ülkemizin bu istatistiği köyümüzü de yansımakta, Xarxus’ un nüfusu artmak bir yana azalmak noktasında eğilim göstermektedir. (Xarxus Kataloğu incelendiğinde bu durum açıkça gözükmektedir.) Azalan köy, köylü nüfusu şehirlerde işçi olacakken köylerdeki verimli tarım arazilerine ve hayvancılığa büyük sermaye el koyacak buraları büyük işletmeler haline sokacaktır. Bu da demektir ki, bildiğimiz klasik anlamıyla köy tarihe karışmaktadır. Tarım çağının (toplumunun) simgesi olan köyün tarihe karışması demek, tarım toplumunun tüm siyasal, sosyal ve kültürel öğelerinin de tarihe karışması demek olacaktır. Somutlaştıracak olursak, siyasal açıdan; yöremizde gücünü azalarak ta olsa muhafaza eden feodalitenin ortadan kalması, gücü ve etkinliği zayıflayan muhtar ve aşiretler... Sosyal açıdan; bireyciliğin ve ben

4


merkeziyetçiliğin artması, çekirdek aileye geçiş… Kültürel açıdan ise;örf ve adetlerin ortadan kalkması ya da değişime uğraması… Ülkemizde olduğu gibi köyümüzde de bayramların eski tadının bulunmadığı çokça dile getirilen bir gerçek. Yukarıda özetlemeye çalıştığımız değişimler çerçevesinde; bundan sonra eski bayramların tadının yeniden gelebileceğini, bayramların bayram gibi kutlandığı o günlere dönülebileceğini umut etmek hayalperestlik olur. Halen yaşatılan bayram adetleri (toplu bayram namazı, Muhtar’da yemek yenmesi, toplu olarak bütün evlere ziyaret gibi adetler) ne yazık ki ilerleyen yıllarda köyümüzü de terk edecektir. Üç mahalleden oluşan köyümüz, varlığını ve nüfusunu korumayı başarabilse bile bayramlarını korumayı başaramayacaktır. Öyle ki, aşağı mahalledekilerin, yukarıdakileri ziyaret yerine bayramlaşmayı SMS, e-mail veya sosyal ağlarla yapması ne yazık ki olasıdır. Modern çağın yalnızlaştırarak bencilleştirdiği yeni insan, er ya da geç köye de gelecektir.

01.08.2013

5


Sizi Seven Bir Hayalperest için Bayramın Tarifi Ne garip bir kelimedir bayram, hüznüde içine alır sevincide. Demeyeniniz var mıdır acaba hey gidi günler diye? Aslında herkes kullanır bu kelimeyi çünkü herkes aslında sever birilerini ve aslında kaybeder zamanla sevdiklerini . Özler zamanında elinden öpüp şimdilerde hüzünle andıklarını, insan aslında her zaman hey gidi günler der. Bir hikayeyle anlatalım isterseniz özlemimizi; Zamanın birinde bir çoçuk varmış. Okuyan, kendini kültürlü sanan ama aslında yanılan, işte bunlardan biriymiş bizimkide . Bayramları, ailece nenesinin ve dedesinin yaşadığı köyde geçirirlermiş . Köye gitmek için daha yola çıkmadan başlarmış heyecanı, daha avlunun girişinde karşılarmış nenesi, hem bir kerede öpüp bırakmazmış, sanki geldikleri gibi çıkıp gideceklermiş gibi özlemle öpermiş torununu nenesi. Bizimkinin her şeyi yerli yerinde ya fark etmezmiş ne kadar sevdiğini ve sevildiğini . Yıllar böyle geçip giderken her insan gibi nene de tatmış ölümü, bizimki sevdiklerini kaybetmenin nasıl bir şey olduğunu o zaman fark etmiş ve tatmış bayramlarda hüznünü. Çünkü artık avluya girerken yokmuş onu gülerek karşılayan ve öpmeye doyamayan nenesi …. Ağlamayın kesin bugünlük gülsün gözleriniz bir kere daha, karşılayın bayramı tebessümle... Onlar da öyle isterlerdi, çünkü; ne kadar uzak gibi görünseler de emin olun onlarda isterdi gülmenizi. Gülün hayata inat ve geç olmadan farkına varın aslında ne kadar çok sevdiğinizin ve sevildiğinizin. O kadar güzel ve dolu yaşayın ki anı, keşke demeyin hiçbir zaman. Siz yaşayın hayata inat, keşke desin size kötülüğü yaşatamayan hayat... Sizi seven hayalperest

M.M.D

6


MAHREM BİR MACERA ‘’ÖZGÜRLÜK’’

Şöyle başlamak istiyorum cümlelerime; ‘’Bazıları hiç -diğer taraftan şöyle oldu, yok böyle oldu- diye cümleler kuramazlar niye mi çünkü onlar olaylara hiç diğer taraftan bakamazlarda ondan...

Bayram geldi gelecek derken arkadaşlarımızla toplanıp şöyle kimin için bayram ne demektir herkes kendince yazsın dedik sağolsun arkadaşlar kırmadılar bizi yazdılar...

Bu konuyu seçmek benim düşüncem olmasına rağmen içimden hiç bayramla ilgili sevinç ve mutluluk, birlik ve dirlik, mağfirete ermiş bir gönülden limitlerini dolduracak olan içi dolu cümeleleri sarfetmek gelmiyor...

Elime biraz felsefik cümleleri olan alışılmışın dışındaki kalıp cümlelere yer veren bir kitap geçti altını çizdiğim cümleleri oldu... Hem onları size aktaracağım hem de sizi fazla siyasete sokmadan evirip çevirmeden teğet geçeceğim... Biliyorum ki bayramda belki de çoğunun çekemediği bir faaliyettir, dalıp okumak...

Yazar Şeyh Hamidu Khan Mahrem Macera adlı kitabında şu cümlelerle özetliyor bir Afrika kentinin gürültülü bir sabahı yaşadıktan sonraki halini; ‘’Sonuç her yerde aynı oldu. Savaşanlar da teslim olanlar da, birleşenler de, ayak direyenler de, gün geldi kendilerini sayımı yapılmış, paylaşılmış, sınıflandırılmış, etiketlenmiş, askere alınmış, yönetilen duruma gelmiş buluverdiler. Çünkü yeni gelenlerin bildiği tek şey savaşmak değildi. Garip insanlardı. Etkili biçimde öldürmeyi bildikleri gibi, aynı ustalıkla iyi etme sanatını da biliyorlardı. Düzenini yıktıkları her yere yeni bir düzen getiriyorlardı. Yıkıyorlar sonra yeniden yapıyorlardı. Siyah kıtada, onların gerçek gücünün o ilk sabahın toplarında değil, bu topların ardından gelen anlayışta yattığı anlaşılmaya başlandı’’.

7


Ah şu altı çizilesice cümleler yanlış mı söylüyor yazar sonuç her yerde aynı değil mi? Kendimizi paketlenmiş buluyoruz yıllar sonra yönetilenlerin altlarında. Afrika’yı istila eden beyazların savaştan öte, kalıcı politikalar geliştirdiğini, yani asimilasyonu, ne kadar güzel anlatıyor. Bilmeyen de diyecek ki; ne iyi ediyorlar. Masumca ötekileştirmek, asimile etmek bu olsa gerek. Cazibeli geliyor insana değil mi?

Afrikalı bir arkadaşım vardı onunla uzun kış gecelerinde pencereyi kapatıp odada ki karbondioksit seviyesinin tavan yaptığı anlara, yani sabahlara dek tartışırdık bu durumu. Afrikalı arkadaş kardeş derdi, biz onların sistemiyle daha rahat ediyoruz şimdi sil baştan biraz zor olur. Hava alanında rüşvetle iki dakika da herbişeyi geçirebilmek varken boşver derdi, sen kafanı yorma bu işlerle diye de teselli bile ederdi beni... Cazibeliydi batının tiryakileştiren kültürü... Bakın yine size o kitaptan bir cümle yazayım, diyor ki yazar; ‘’ Bunlar maddi şeylerin verimine kendilerini öylesine kaptırmışlar ki, bu yüzden uçsuz bucaksız bir şantiye olan dünya kavramını artık unutmuşlar. Keşfettikleri gerçeğin her gün daha da sınırlı olduğunu görmüyorlar. Her gün gerçeğe biraz daha yaklaşmak... bu gerekli. Ama asıl gerçek nedir? Bir parça küçük bir gerçeğe yaklaşma pahasına asıl gerçekten vazgeçmek olur mu?’’

Asıl gerçek cümleyi muhatap alanlar için elbette değişecektir. Asıl gerçek benim için cümlemin başında değindiğim ‘’diğer taraftan düşünebilmek’’ yetisidir. Asıl gerçek bugün birbirimizi içine düşürdüğümüz durumları iyi değerlendiremediğimizden dolayı bir parça gerçeğe tercih ediliyor. Asimile edilmiş kavramları dayatılmış zorla benim olanı yaşamaya mahkum edilmiş halklar zamanla asıl gerçeğin peşine düşmekten vazgeçerler. Asıl gerçek onlar için ‘’diğer taraftan ya benim hakkım, ya benim benliğim’’ diyebilmekten geçer. Şuan gündemimizi kavuran bir ortadoğu halklarının baharları ya da bize göre kışları var. Yönetici taifesi ‘’ya diğer taraftan düşünecek olursak’’ diyemediği için halkları, birbirlerinin kanlarını içiyorlar. Yönetici kesime karşı aşırı uçlara ilerlediğinin farkına varamayan muhalif olarak değerlendirdiğimiz kesim aynı şekilde ‘’diğer taraftan bu kadar kanın dökülmesi bir parça gerçeğin peşindeyken bize helal midir?’’ diyemedikleri için kardeşlerinin kanlarını içebiliyorlar.

8


Özgürlük, naralar atarak kafa kesmek değildir. Bu şekilde canilik etmek, özgürlüğü aslının dışına çıkartır hatta bir parça bile olsa gerçek olmasına engel teşkil eder. Özgürlük bu olsaydı ya da böyle kazanılabilseydi yine şöyle dermiydi yazar; ‘’Ey kendisine iman ettiğim Rabbim, eğer başaramazsam kıyamet kopsun! Layık olamadığımız bu özgürlüğü bizden al. Al da gazap elin tüm ağırlığıyla bilinçsizliğin üzerine çöksün; güçlü iraden kanunlarımızın değişmeyen seyrini değiştirsin...’’ Özgürlüğün hakkını verebilmek ve özgürlüğe layık olabilmek lazımdır. Şunu hiç bir zaman unutmayın yazarın yukarıdaki cümlelerde yazdığım ‘’Yeni gelenlerin tek bildiği şey savaşmak değildi. Etkili biçimde öldürmeyi bildikleri gibi, aynı ustalıkla iyi etme sanatını da biliyorlardı.’’ Dediği yer var ya; bugün, tüm müslümanların içinde bulunduğu durumu özetliyor aslında...

Evet gerçekten onlar bugün sadece etkili savaşmakla kalmıyorlar aynı zamanda etkili savaştırıyorlar da. İyi etmek sanatı derken özgürlüğün kastedildiğini anlamak gerektiğini herkes kavramıştır... Ama bu gün milleti aşık ettikleri özgürlük uğruna savaştırıp, onları siz baharı yaşıyorsunuz diye de motive etmekten geri durmuyorlar...

Özgürlüğün hakkını vermek lazımdır. Ancak özgürlük o şekilde asıl gerçek olur. Cahit Tan

9


ATİLLA’NIN ALBÜMÜ

Fotoğrafçımız Atilla; Van/Erciş doğumlu amatör bir fotoğrafçı. Atilla güzel gördüğünü güzel göstermek için fotoğraf makinesine sarılıyor kimi zaman bir çiçeğin ardındaki yaylayı kimi zaman bulutların zirvesine indiği dorukları kimi zaman ise insanın insanlık hallerini, çekiyor.

10


Sen’in adını hangi dilde yazmalıyım ki benim için anlamın değişsin? Hangi renge hapsetmeliyim ki seni, sana mahkum olan özgür biri olayım. Belki de sen bir kalbin ilk çarpışı, belki de zindandan ilk mektubu güvercinlere ulaştırabilmeksindir.

Sen artık her kimsen

11


Ederiyat