Page 1


SUNUŞ

Bilindiği gibi Evliya Çelebi ünlü «Seyahatname» sine gördüğü bir düş ile başlar.. Düşünde Tanrı'nm huzurundadır. Aklına ilk gelen "Şefaat ya Resulullah» sö­ züdür ama, Tanrı'nm huzurunda olmasının şaşkınlığı ile ağzından «Seyahat ya Resulullah» sözleri dökülür.. Bunca dileği göz ardı eden Tanrı'nm eşref saatine denk gelmiş olmalı ki, Çelebi'nin isteği kabul edilir. O günden sonra alt tarafı minder görmeyen Çelebi de «Se­ yahatname» sini tamamlamak olanağına kavuşur.. Benim bunca yeri gezip görmemde ise Tanrı'nm fazla bir rolü yok. Benim gezilerim genellikle şöyle olur: Zaman zaman Genel Yayın Müdürümüz veya Yazı İşleri Müdürümüz beni odasına çağırır. Konuşmaya övgü dolu sözlerle başlar.Son zamanlardaki çalışmalarımdan çok hoşnuttur. Fakat bu çalışmaların beni epey yordu­ ğundan kuşkulanmaktadır. Güzel bir tatile gereksinme duyup duymadığımı sorar. İşin burasında ben genellikle başıma ne geleceğini anlamış olurum: Ne ki, yapacak fazla bir şey yoktur. İşte tam bu noktada Tanrıyı işin içine biraz karıştırmaya kal­ kabilirim. İçimden «Ya Rabbim, ne olur, hu sefer Florida kıyılarına falan gönderse...» diye geçirirken şu sözleri duyarım .«Doğu Anadolu epey gelişmiş diyorlar. Biraz dolaşsan, senin gibi, deneyimli, uzman, işini bilen, yakışıklı bir gazeteci ne işler çıkarır kimbilir. Hem sen çok uzun zamandan beri oralara gitmedin...»


Doğrudur. Geçen aydan beri oralara gitmemişimdir. Üstelik Einstein'in görecilik kuralına göre zaman görece bir kavramdır. Örneğin bir ay çok uzun bir süre sayıla­ bilir; eğer kızgın bir sobanın üzerinde oturuyorsanız. Doğaldır ki, o ortamda fizik kurallarından söz edip, ukalalık yapmanın olanağı yoktur. Çaresiz eve gidip, ga­ zetecilik gereği, her an bir Avrupa veya Amerika ülke­ sine yola çıkmak için hazırlanmış bavulumu boşaltır, kendi vatanıma uygun giysi ve araç - gereçle doldurduk­ tan sonra yola çıkarım.. Şaka bir yana, yıllar boyunca yaptığım bu geziler bir araya gelince ortaya «Nevşehir'den neredeyse Newyorfe'a» kadar uzanan bir kitap çıktı... «Neredeyse» sözünü de biraz açıklayayım; aslında Newyork kentine ayak bastığ-.m halde, çok acele olarak havaalanından geri dönmek zorunda kaldığımdan bu ken­ ti görmedim sayılır. O yüzden kitapta sözünü de etme­ dim. Ne ki, bir kitap adı olarak «Nevşehir'den Newyork'a» bana daha uygun göründüğü için, ünlü kentin hiç olmaz­ sa havaalanına adım atmışlığıma güvenerek adını böyle koydum.. Yalçın Pekşen Göztepe, 10 Ekim 1986


İSTANBUL'DA BİR YABANCI GİBİ

ŞOFÖRLERİN

NAMUSU

12 Temmuz 1981 sabahı saat 10.00'da Sheraton Oteli'nden çıkarken doğup büyüdüğüm İstanbul'da yabancı bir «turist gibi» yaşamanın garipliğine alışmaya çalışıyorum. Kendime anavatan olarak ülkemizde dili (Portekiz­ ce) pek bilinmeyen Portekiz'i seçiyorum. Böylece anadi­ lim Portekizce olacağından, yabancı dillerdeki açıklarım pek dikkati çekmeyecek. Sorulduğu zaman söylemek üzere kendi kendime koyduğum ad ise Antonio de Olivera. Portekiz'in eski cumhurbaşkanı Salazar'm ilk adları bunlar. Benim de bil­ diğim tek Portekizli adı. Yabancı bir kentteki ilk gününde, kaldığı otel oda­ sında gözlerini açan bir yabancı ne yapar. Kahvaltı vs'den sonra otel girişinden aldığı bazı turistik broşürlerle yola çıkar diye düşünüyorum. Ben de öyle yapıyorum. A y a ğ ı m d a kısa pantalon, boynumda çaprazlamasına asılmış bir fotoğraf makinesi, omuzumda bir sırt çantası ve elimde haritalarla Taksim'e doğru yürüyorum. Yapmak istediğim ilk deney şoförlerle ilgili. Bir ya­ bancı turist gibi taksiye binerek bulunduğum yere çok yakın bir adrese (hatta bulunduğum yere) beni götürme­ sini isteyeceğim. Turistleri aldatıp aldatmayacaklarını öğrenmek ama­ cıyla aldattığım bu şoförlerden özür dileyerek önce şu açıklamayı yapmak istiyorum:


Bindiğim bu taksilerde camın kenanna yapıştırılmış vergi karnelerinden şoförlerin kimliklerini, ev adresle­ rine kadar öğrenmiş bulunuyorum. Fakat bu isimlerin açıklanmasının bir yararı olmayacağına inandığım için bunları kendime saklıyorum. Çünkü amacım bu kişilerin cezalandırılmasını sağlamak değil. Üç - beş kişinin ceza­ landırılması bu sorunu çözümleyemeyecek çünkü. Bunun için daha köklü önlemler alınması gerek. Şimdi gelelim deneylere: Taksim'in Beyoğlu çıkışındaki büyük saatin altında bekliyorum. Elimdeki kağıdın üzerinde, «Fransız Konso­ losluğu, Taksim» yazılı bir kağıt var. Birkaç dakika son­ ra önümde bir Renault marka taksi duruyor. Pencereden kağıdı uzatıyorum şoföre ve bozuk bir Türkçe ile yazıyı okumaya çalışıyorum. Şoför, «Anladım» anlamında başı­ nı sallayarak, «Okey, tamam» diyor ve yanındaki yeri gösteriyor. Belli ki beni oraya taksi ile götürmeye niyet­ li (yani kötü niyetli). Çünkü elini uzatsa Fransız Konsolosluğu'nu gösterebilecek durumda. Bulunduğumuz yer ile Fransız Konsolosluğu'nun arası 50 metre ya var, ya yok. İngilizce bazı sözler söyleyerek biniyorum taksiye. Şoför durmadan, «Okey, okey, tamam Fransız Konsolos­ luğu» diyor. Bir yandan da arabayı geri vitese takarak burnunu Kültür Sarayı'na doğru çeviriyor. Alanı çepe­ çevre dolaşarak Tarlabaşı yoluna sapıyoruz. Bu yolda bir süre gittikten sonra Kımız Sokağı'na sapıyoruz. Oradan da Süslü Saksı Sokağı'na. Dar yolda trafik tıkanmış durumda. Taksi şoförü bana Türkçe söz­ lerle İstanbul'da trafiğin çok kötü olduğunu anlatmaya çalışıyor. Ben de anlamış gibi yapıyorum. Süslü Saksı Sokağı'nda epey bekliyoruz. Daha sonra santim santim ilerleyerek Fransız Konsolosluğu'nun sokağına giriyoruz. Biraz sonra şoför arabayı sağ tarafta park ederek bana sarı binayı (konsolosluk) gösteriyor. Ben dışarı çıkarken şoför de dışarı çıkıyor. Kaldı-

10


rımda İngilizce olarak, «Kaç para?» diye soruyorum. Sağ elinin üç parmağını havaya kaldırıyor. 300 lira. Asıl zorluk bundan sonra başlıyor. Ne yapmalıyım bu durumda? Bir yandan parayı çıkarırken bir yandan da düşünüyorum. Sonunda elimdeki yüzüklere gözünü dikmiş bakan şoförle aramızda Türkçe olarak şu konuş­ ma geçiyor: — Siz bana numara yaptınız? Parayı almak üzere uzanmış elleri havada kalakalı­ yor. Hiçbir şey söyleyemiyor. Kısa bir aradan sonra yine ben konuşuyorum. — Hemen şuradan bindim taksiye. Elinizle göstere­ bilirdiniz. — Evet haklısınız. — Peki neden böyle yapıyorsunuz? Televizyonda her gün turiste şöyle davranın, böyle davranın deniyor. Siz neler yapıyorsunuz? Hızla taksiye koşuyor. İçeriden bir kağıt alıp çıkıyor dışarıya. — Bak abi sabah sabah 500 lira ceza yedim. (Elinde bir trafik cezası makbuzu v a r ) . Ben Fransız Konsolos­ luğunu bilmiyordum zaten. Onun için ters yola saptım. Sonra hatırladım.» Ben de ne yapacağımı bilmez durumdayım. Daha ileri gidecek bir yetkim yok. Birbirimize bakarken ye­ niden soruyorum: — Ne olacak şimdi? — Sen bilirsin abi. Bak sabahtan beri kaç para ka­ zandım. İşte orada. , Gösterdiği yer direksiyonun üst tarafındaki tabla. Üstünde 10 - 20 liralıklardan oluşan bir tomar para var. — 500 lira ceza yedim sabah sabah. Artık sen bilir­ sin, insafına kalmış. Beni bir görevli sandığı belli. İşi daha fazla uzat­ mamak için gazeteci olduğumu söylüyorum. 1 1


— Vallahi bilmiyordum abi. Fransız Konsolosluğu'nu bilmiyordum, sonra hatırladım. Hemen Tarlabaşı'ndan döndüm. » Oldukça rahatlamış durumda. Hatta gülmeye bile başlıyor. Ben de gülüyorum. El sıkışıyoruz. Adetâ dostça ayrılıyoruz. İkinci denemeyi Taksim'deki Air France bürosunun bulunduğu köşeden başlatıyorum. Bu kez elimdeki ka­ ğıtta «KÜLTÜR SARAYI, TAKSİM» yazılı. Durduğum yerden ise Kültür Sarayı gözüküyor. Bir Anadol taksi duruyor önümde. Kâğıdı içeri uza­ tarak şoföre gösteriyorum. «Tamam, atla» diyor eliyle, yanındaki koltuğu gös­ tererek. Kültür Sarayı'na çok yakın bir uzaklıkta beni taksiye alması kötü niyetinin işareti ama, içimden yine de bir «Acaba» geçiyor. Belki doğrudan doğruya Kültür Sarayı'na götürecek. Fakat Taksim alamna girdikten ve Sıraselviler yoluna saptıktan sonra bu düşüncem değişi­ yor. Şoför hiç dil bilmemesine karşın bana hangi millet­ ten olduğumu, Topkapı Sarayı'na gidip gitmediğimi (gittim, diyorum), Yedikule'ye gidip gitmediğimi (git­ medim, diyorum), Yedikule'nin çok güzel olduğunu, eğer istersem beni oraya götürebileceğini söylüyor. İstemediğimi belirterek kendisine bir Fransız siga­ rası tutuyorum. Elini ağzına götürerek «Oruç» diyor, «Sağol.» Anlamadığımı görünce, «Ramazan» diyor. Bu kez anlıyorum. Sıraselviler yolunda Taksim Hastanesi'ni geçtikten sonra BP benzin istasyonunun yanından Cihangir'e sa­ pıyor. Ara yollarda bir süre dolaştıktan sonra yine aynı yoldan geriye dönüyor ve Taksim'e geliyoruz. Yolda bana turistik bilgiler veriyor. «Alman Hastane» diyor, «Hotel Dilson, Hotel Keban». Daha sonra Marmara Etap Oteli'ni gösteriyor. En sonunda Kültür Sarayı'nm önündeyiz. 1

o


Bir hata yaparak kaç para istediğini sormadan Türk­ çe konuşmaya başlıyorum: — Sen bana numara yaptın şimdi? Onun da ilk tepkisi ilk şoför gibi kalakalmak oluyor. — Neden yaptın? — Affet abi. — Turiste böyle mi davranıhr? — Tövbe bir daha yaparsam. — Bir de oruçluyum diyorsun. Böyle oruç mu olur? — Olmaz valla. Ne desen haklısın. Elimi yakalıyor, öpmeye çalışıyor. Gazeteci olduğu­ mu açıklıyorum sonunda. Biraz rahatlıyor. Son bir soru soruyorum : «Kaç para alacaktın benden?» — Yüz lira alacaktım, diyor. Buna ben de gülüyo­ rum, kendisi de. Biraz daha konuştuktan sonra iniyorum arabadan. Arkamdan, «Tövbe bir daha yaparsam» diye bağırıyor. Kolay gibi görünmesine karşın son derece zor bir iş olduğu için başka denemelere girmeye cesaret edemiyo­ rum. Üstelik birbirine benzer öykülerin yazılmasına ge­ rek de yok. İki denemeden ortaya çıkan sonuç şu: İki şoförden yor. ( * )

ikisi de

turistleri

kandırmaya

çalışı­

(*) Bu yazının M'lliyet gazetesinde yayınlanmasından sonra taksi şoförlerinin hücumuna uğradım. Bana bütün taksi şoförleri­ nin böyle olmadığını, çoğunun dürüst çalıştığını anlatmaya çalış­ tılar. Bunlardan birinin fazla ısrarı üzerine bu kez kendisiyle bir­ likte çıktık. Cağaloğlu'nda Iran konsolosluğunun köşesinde bek­ lemeye başladık. Benim elimde yine fotoğraf makinesi ve harite'er vrn Önümüzde duran ilk tcksiyi çevirdim. Şoförlerin na­ muslu olduğunu ileri süren kişi önceden anlaştığımız şekilde beni burada bekleyecekti.. Şoföre elimdeki kağıdı göstererek «iran Konsolosluğu» dedim. Ve iran Konsolosluğunun tam karşısından yola çıktık. Eminönü Unkapanı yolu ile Saraçhanebaşına, oradan da Beyazıt ve sonunda Cuğa.oğlu'na ulaştık. Şoförlerin namusuna toz kondurmayan ar1 o


BİR GÜNDE 2 KÜLTÜR Doğup büyüdüğüm kentte turist gibi yaşamaya baş­ ladığım birinci günün akşamı, kaldığım gökdelen otelde tüm turistler gibi sıkıntıdan patlamak üzereydim. Akşam lobide elime geçen turistik broşürleri karıştırıyordum. Bunlar günlük kent turlan düzenleyen turizm şirketle­ rinin otellere bıraktığı broşürler. Birbirlerinden değişik hizmetler sunar gibi görünmelerine karşın, incelendiği zaman hepsinin de aynı şeyleri sunduğu görülüyor. İstanbul için üç-dört tur düzenleniyor. Bunlardan en önemlisi, Sultanahmet'teki Hidoprom, Sultanahmet Ca­ mii, Ayasofya Müzesi, Yerebatan Sarayı, Topkapı Sara­ yı, Kapalıçarşı'yı içeren ve genellikle ikiye bölünerek tu­ ristlere sunulan kent turlarıdır. Çeşitli broşürlere göre turların adları şöyle: «Bir Günde İki Kültür: Osmanlı ve Bizans Anıtları», «Yarım Gün Kent Turu: Bizans Hazineleri», «Yarım Gün Kent Turu: Osmanlı Hazinele­ ri» vs. İkinci tür turlar Boğaziçi ve Asya kıtasına yapılan turlardır. Bunların da adı «Boğaziçi Turu» veya «Bir Günde İki Kıta» gibi tanımlamalarla sunuluyor. Başka bir gezi türü, gece turlarıdır. «Geceleyin İs­ tanbul» adı altında pazarlanan bu turlar ise, iki gece ku­ lübünde düzenlenen «Şark gösterisi», ya da yaygın şe­ kilde kullanılan adıyla bir «Binbir Gece Masalı»dır. Bun­ lara, Büyükada'da yapılan turları da eklemek gerek. Broşürlerden en gösterişli olanı seçiyorum. Seçtiğim

kadaş hâlâ bekliyordu. Taksidsn indikten sonra pazarlığı birlikte yaptık, ben'm İngilizce olarak sorduğum «kaç para» sorusuna, şo­ för bir elinin parmaklarını açarak 500 lira diye yanıt verince, şo­ förlerin namusunu dert edinmiş arkadaş, yarım saatten beri bi­ riktirmiş olduğunu sandığım okkalı bir tükürüğü taksi! şoförünün yüzüne boşalttı.. Ve bu öykü de böyle kapandı. Şimdi elimdeki sonuca göre üç şoförden üçü de turistleri kandırmaya çalışıyordu. t A


turun adı «Bir Günde İki Kültür. Osmanlı ve Bizans, Anıtları», ücreti 3000 TL. Yazılı bilgiye göre sabah saat 08.50'de kaldığım otel­ de başlayan tur sabah Kariye Müzesi, Hipodrom, Sul­ tanahmet Camii (Mavi Cami), Ayasofya Müzesi ve Yerebatan Sarayı'nı içermektedir. Öğle yemeği «tipik» bir Türk lokantasında yenile­ cektir. Öğleden sonra ise Topkapı Sarayı ve Harem ge­ zilecek, en sonunda da Kapalıçarşı'ya gidilecektir. Bura­ da turistlere «alışveriş imkânı» tanınmaktadır. Otelin anahtarlarını toplamak ve müşterilere turis­ tik bilgiler vermekle görevli «concierge» aynı zamanda bu turların biletlerini satan kişi oluyor. Bir bilet satın alıyorum. Ertesi sabah 08.50'de şirketin otobüsü gelip be­ ni alacak. Otobüs, 20 dakikalık bir gecikme ile geliyor. Yolcu­ ları toplayan görevli, herkesi bir araya getirmenin zor­ luğundan söz ederek gecikme için özür diliyor. Gelen küçük bir otobüstür. İçerde, kadınların giy­ silerinden Arap oldukları anlaşılan çok çocuklu bir aile; genç bir Amerikalı, iki Alman ve ben varım. Otobüs do­ laşmayı sürdürüyor. Diğer otellerden de binenler oluyor ve yavaş yavaş çoğalıyoruz. Bir Amerikalı çift biniyor. Son olarak da İspanyolca konuşan üç kişi. (İkisi İspanyol, biri Şilili.) Maçka Oteli'nin önünden de iki bayan reh­ ber alıyoruz otobüse. Grup tamamlanıyor. İki rehber, aralarında bozuk bir Türkçe ile konuşu­ yorlar. Yaşlı olanınm adını Bayan L. koyalım. (Çünkü adı bu harfle başlıyor). Genç olanı ise Bayan J. Grubu yaşlı Bayan L. yönetiyor. Konuşmalardan, Araplarla, iki Amerikalı çift ve genç Amerikalı erkeğin Boğaz turuna çıktığını ve Eminönü'nde ayrılacaklarını öğ­ reniyorum. Geriye iki Alman, iki İspanyol, bir Şilili ve ben kalıyoruz. Her iki rehberin de İspanyolca konuştuğunu görünce (Portekizceyi de bilebilecekleri düşüncesiyle) kimliğimi


değiştiriyorum. Bu kez Londra'da yaşayan bir Suudi Ara­ bistanlıyım. Adım Ahmet. İki rehberin aralarında yaptıkları konuşmalara göre, üç İspanyolu genç rehber yönetecek, iki Alman ile beni de (Ortak konuştuğumuz dil İngilizce olduğu için) yaşlı ola­ nı yönetecektir. Fakat genç rehber biraz yorgun ve isteksiz görünmek­ tedir. Bu yüzden yaşlı olanına «Sen anlat» diyor, «Benim havam yok bugün.» Daha Maçka yokuşunu inerken yaşlı rehber, iki dilde birden anlatmaya başlıyor. Kendisini tanıttıktan sonra, İs­ tanbul'un altı milyonluk bir kent olduğunu açıklıyor. Son nüfus sayımında bu sayının 4.5 milyon çıktığını bildiğim için bu sözler beni şaşırtıyor. Fakat Bayan L. hemen şu açıklamayı yapıyor: «Yurt dışından gelen turistler, Ana­ dolu'dan iş için gelen tüccar ve işçiler de bu sayıya dahil­ dir.» Asırlık Galata Köprüsü de «Yeni Haliç Köprüsü» diye tanıtılıyor otobüstekilere. Boğaz turuna çıkacak olanlar Eminönü'nde ayrıldıktan sonra, altı turist, iki rehber ve şoförden oluşan ekibimiz için asıl tur başlıyor. Grubumuza sunulan ilk turistik görünümler sebze pa­ zarı (Hâl) yolunun güzellikleridir. Kariye Camii'ne bu yol­ dan gidiliyor çünkü. Saat 10.30'da Kariye Camii'nin önündeyiz. Daha ön­ ce broşürleri incelerken anladığıma göre tüm kent turları aynı saatte ve aynı yerden başlıyor. Aynı sırayı izleyerek akşama kadar sürüyor. Bu yüzden Kariye Camii'nin önü otobüslere dar geliyor. İçerde ise, iğne atılsa yere düşme­ yecek bir kalabalık var. Konuşmalara karışan rehberler birbirlerine kötü kötü bakıyorlar. Saat 11.00'de ise en son otobüs olarak Kariye Camii'nin önünden ayrılırken, ne içerde, ne dışarda bir tek turist yok. Bu kez aynı gruplar önce Ayasofya'da, daha sonra Hipodrom ve Sultanahmet Camii'nde, en sonunda da Yerebatan Sarayı'nda karşı kar­ şıya geleceklerdir. ÎR


Bir süre sonra rehberimiz Bayan L.'nin sağını solunu birbirine karıştırdığını farkediyorum. Bir şey sağda derse solda oluyor veya bunun tam tersi, bazen de tam tutturu­ yor. Benim dışımdakiler için fazla bir sorun yaratmıyor bu durum. Örneğin, bir bankanın genel müdürlüğünü Güzel Sanatlar Akademisi, ya da Koska Helvacısı'nı Fen Fakül­ tesi diye seyredip kafalarını sallıyorlar. Bayan L., daha sonra hatasını kendi de itiraf ediyor ve bu durumu solak oluşu ile açıklıyor. Genç rehber Bayan J. bugün konuşmaya pek hevesli değil. Bayan L.'ye durmadan «bugün havam yok» diyor ve gezilen yerlerde dışarıda kalarak sigara içmeyi yeğliyor. Bayan J'nin havasının olmaması sadece kendisini ilgi­ lendirir gibi görünmesine karşın ucu bize dokunuyor. Çün­ kü bu kez Bayan L. her iki dilde arka arkaya konuşurken her şeyi iyice karıştırıyor. Örneğin, İngilizce anlayan gru­ ba uzun süre İspanyolca bilgiler verdikten sonra yaptığı yanlışlığı anlıyor, «Ay, aman» gibi Türkçe sözlerle bu kez İspanyolca konuşan gruba dönüyor ve başlıyor İngilizce anlatmaya. Ayasofya'dan çıkarken bizi dışarıda bekleyen Bayan J, Bayan L.'nin iki dilde bilgi vermesine karşın işi son de­ rece çabuk bitirmesine şaşırıyor. «Ne çabuk çıktınız?» di­ yor. Bayan L'nin yanıtı şöyle: «Yarısını atladım. Ben de çok yorgunum bugün.» İki Alman, aralarında yaptıkları Almanca konuşmay­ la, bu durumu «Orient Expres»e benzetiyorlar. Allah'tan rehberimiz Bayan L. Almanca bilmiyor.

SULTANAHMET'TE Ayasofya'dan çıktıktan sonra yine otobüse

ruz ve Sultanahmet

Camisi'nin

doluşuyo­

kapışma

yanaşıyoruz.

Programa göre önce Hipodrom adı verilen alanı ve buradaki sütunlar gezilecek.

Sultanahmet


Sultanahmet Camisinin önünde kartpostal ve diğer tu­ ristik eşya satıcıları ile belediye zabıtası görevlileri çeki­ şiyorlar. Bir belediye memuru «Oğlum turistlere saldırma­ yın, alırlarsa alırlar. Bakın çekeceğim içeriye» diyor. Yaş­ ları 10'dan başlayan küçükler «Peki amca» deyip yine kar­ man çorman dillerle yanaşıyorlar turistlere. Rehberin konuşmasının en heyecanlı yerinde tam ku­ lağınızın dibinde bir kaval sesi duyuyorsunuz. Ya da bi­ risi burnunuza doğru bir çay kaşığı uzatıyor. Başka biri pantolon kemeri. Turistlerin nelerle ilgilendiği konusunda­ ki bilgimizi göstermesi açısından burada satılan şeyler il­ ginç; kartpostal satıcılarından sonra ikinci sırayı kavalcı­ lar, üçüncü sırayı çay kaşığı satıcıları, dördüncü sırayı ke­ mer satıcıları alıyor. Yılanlı sütunun önünde bir ayakkabı boyacısı yakla­ şıyor grubumuza. Almanca olarak «üç yıl garanti» sloganı ile başlıyor söze. Daha sonra sigara istemeye başlıyor. Gru­ bumuzdaki Almanlardan biri bir sigara uzatıyor. Boyacı hemen yere çöküp Alman'ın pabucunu kapıyor. Alman bo­ yacının bu hizmeti bir sigara karşılığında yaptığını sanı­ yor. «Boş ver istemez, önemli değil» gibi sözler söylüyor. Fakat pabuç parlamaya başlamıştır bile. Bir - iki dakika içinde işini bitiren boyacı «yüz lira» diyor Almanca. Uzun boylu Alman kulaklanna inanamıyor. «Ben istemedim, si­ gara için yapmıyor muydun?» gibi sözlerine karşılık boya­ cı papağan gibi şu sözleri yinelemeye başlıyor: «Ben aç, beş çocuk; ben aç, beş çocuk aç.» Alman «lanet olası» gibi­ lerden yüz lirayı uzatıyor. Boyacı yeniden başlıyor «üç yıl garanti» diye bağırmaya. Bu sözlerinde gerçek payı yok değil. Yüz lirayı veren Alman'm bu işi üç yıldan önce unut­ mayacağı belli. Sultanahmet Camisinin kapısında pabuçları dışarda bı­ rakıyoruz. Ben daha önceden bildiklerimi hatırlayarak ya­ nıma almak istiyorum ama, rehberimiz «cami kapısında bırakılan pabuçlar asla çalınmaz» diyor. Diğerleri gönül i»


rahatlığıyla pabuçlarını dışarda bırakıyorlar. Ben de bıra­ kıyorum ama gönlüm onlar kadar rahat değil. Yabancıların «Mavi Cami» diye bildikleri Sultanahmet camisinde artık «mavi» yerine «gri» renk egemen. Yapı­ lan yenileme çalışmaları sırasında mavi renk hemen he­ men ortadan kalkmış. Rehber uzun uzun bu konuda bilgi veriyor ve bu camiye artık başka bir ad koymak gerekti­ ğini söylüyor. Söyledikleri doğru. Dışarı çıkınca gerçekten pabuçlarımızı bıraktığımız yerde buluyoruz. Bunun sırrını daha sonra anlıyorum. Ba­ yan L. kapıdaki görevliye 50 lira bahşiş veriyor. Ben Suudi Arabistanlı bir turist olarak «camiye giriş paralı mı?» diye soruyorum rehbere. «Hayır, diyor pabuçlarımıza bakması için verdim.» Yerebatan sarayının kapısında «içeriye çöp atmayı­ nız» şeklinde uyarı yazıları var. Bu sözlere karşın yarım metre yüksekliğindeki suyun dibi konserve kutuları, yo­ ğurt kapları, şişeler, hatta yumurta kabuklarından görün­ müyor. «Yumurta kabuklarını hangi turist atabilir» diye düşünürken, yukarda görevlilerin odasında öğle yemeği için yumurta pişirildiğini görüyorum. Saat l l ' i beş geçe Sultanahmet'e varan otobüsümüz (ya da Almanların deyişiyle Orient Expres) saat tam 12.00'de öğle yemeğini yiyeceğimiz lokantaya doğru yola çıkıyor. Gerçekten bir rekor bu. Bir günde iki kültür olan bu turun adını «yarım saatte iki kültür» diye değiştirmek daha doğru gibi geliyor bana. Çünkü Hipodrom, Ayasofya, Sultanahmet Camisi ve Yerebatan Sarayı, çevredeki diğer güzelliklerin de görülmesiyle ( ! ) birlikte tam 55 dakikada gezilmiştir. Üstelik aynı rehber tarafından iki dilde bilgi verilmesi ve bu yolla iki katı zaman harcanması koşuluy­ la. Turistler için hazırlanmış broşüre göre «tipik» Türk lokantası Nişantaşı'nda ne tipiklikle, ne de Türklükle ilgi­ si olmayan bir lokanta. Hatta belki aransâ İstanbul'da bun­ dan daha «Avrupai» bir lokanta bulunamaz. İngiliz bay19


rakları ile donatılmış ve İngiliz pubları havasında döşen­ miş lokantada, «tipik» bir Türk eşyası arıyorum. Bulabil­ diklerim, kapılardan birine asılmış bir keçi çanı ile, üze­ rinde Fatih Sultan Mehmet'in kabartma portresi bulunan bir çini tabak. Geriye kalan her şey, yurt dışı gezileriyle ünlü sahibinin getirdiği anı eşyalar. Hepsinin üzerinde İn­ gilizce ve çeşitli dillerde yazılar var. Daha sonra tipik Türk yemekleri geliyor sofraya. Bir sepet ekmek, bir tabak yeşil salata, küçük bir parça be­ yaz peynir ve sabahleyin gezdiğimiz tarihî anıtlar kadar eski görünen "bir biber dolmasının yansı (adam başına). İçkileri (su dahil) kendimiz ödeyeceğiz. Herkes su ısmarlı­ yor. Lokantada işleri ele alan genç rehber Bayan J. gar­ sona şöyle çeviriyor bu isteklerimizi: «Bunlar sucu. Su getir.» Uzun süre önümüze konulan bu ıvır zıvırı yemekle meşgul oluyoruz. Arkadan yine broşüre göre «Marmara Denizi'nin Türklere sunduğu» istavritten biraz büyük bir balık (koca bir tabağın ortasında yapayalnız) geliyor. Arada sırada masasından kalkarak bizim masaya gelen rehberler balıktan önce yediklerimizin ünlü Türk «meze»leri olduğunu açıklıyorlar. Yabancılar, mezelerle birlikte bu bilgileri de zevkle «yiyorlar». Tarihî anıtları gezerken gösterilen aceleye karşılık öğ­ le yemeği sırasında kimsenin acelesi yok. On dakikada ye­ necek yiyeceklerle iki saat masa başında kalıyoruz. Bu ara­ da broşürde yazılı olmayan ve «1.5 saat kadar lokantanın penceresinden Valikonağı Caddesi'ni seyretme» ve «20 da­ kika kadar Konak Sineması önünde bekleme» imkânını bu­ luyoruz. Öğleden sonra tura katılacak olan grubu bekli­ yoruz çünkü. Öğleden sonra yeni binenlerle birlikte Topkapı Sarayı'na geliyoruz. Daha önce de belirttiğim gibi kent turları aynı anda aynı yerde başlıyor ve bitiyorlar. Bu yüzden sabahları bomboş olan Topkapı Sarayı şimdi ana, baba gününü yaşıyor.


Rehberlerden biri bilet kuyruğuna giriyor. Harem bö­ lümünün kapısında ise yeniden kuyruğa giriyorlar bilet için. Harem'e giriş önceden yer ayırtmakla mümkün olu­ yor. Çünkü buraya en çok 60 kişilik gruplar almıyor. Bu grup çıktıktan sonra sıra ikinci gruba geliyor. Rehberlerimiz öğleden sonra büyük bir isteksizlik için­ de. Bu kez ikisi birden çalışmak istemiyor. Çin porselenle­ ri bölümünün kapısında her iki rehber de gruplarına «İçe­ riye rehberlerin bırakılmadığını, bu yüzden tek başına do­ laşmamız gerektiğini» söylüyorlar. Biz içerde dolaşırken onlar kapı önündeki sıralarda sigara içip konuşuyorlar. Aynı şey Hazine bölümünde de oluyor. Yine söyledik­ lerine göre rehberler içeriye bırakılmıyor. Fakat hareme giriyorlar. Üstelik oraya girmelerine de gerek yok. Çünkü 60 kişilik grupları gezdiren müze görevlileri İngilizce ve Türkçe bilgileri rehberlere gerek kalmadan veriyorlar. Topkapı'dan yola çıktığımız zaman Bayan L. Bayan J.'ye Türkçe olarak «Hadi iş başlıyor» diyor ve bize döne­ rek İngilizce şu bilgileri veriyor: «Türk halıları biliyorsunuz çok değerlidir. Kürk man­ to ve mücevher almak isteyenler rahatça alışveriş edebi­ lirler. Bizim götürdüğümüz yer emindir. Fiyatlar kontrol altındadır ve kimse size kazık atmayı düşünmez. Ayrıca çay - kahve ısmarlayacaklardır.» «Çay - kahve» sözü otobüste sevinç yaratıyor. Çünkü sabahtan beri kahve içmek istemektedirler. Bu istekleri rehber tarafından «Ülkede döviz olmadığı ve bu yüzden kahve ithal edilemediği için» geri çevrilmektedir.

HALILARIMIZ Bir büyük mağazanın önüne park ediyor otobüsümüz. Halı döşeli merdivenleri çıkararak üst katta bir odaya alı­ nıyoruz ve «uçan halı» öyküsü böyle başlıyor.


Bulunduğumuz salon iyi aydınlatılmış genişçe bir oda. Duvarlar dahil her yer halı dolu. Yan tarafta durulmuş tonlarca halı var. Bazı yerlerde, «Şark halılarının çok po­ püler olduğunu ve değerlerinin her yıl arttığını» belirten İngilizce gazete haberlerinin büyütülmüş fotokopileri asılı. İyi İngilizce konuşan bir görevli salonun ortasına ge­ lerek şunları söylüyor: «Burada size halı satmaya çalışmayacağız. Sadece Türk halılarım tanıtacağız. Bu bir gösteridir. O yüzden önce ne içersiniz onu sorayım. Çay içer misiniz?» Soru böyle sorulunca doğal olarak herkes çay istiyor. Bir çocuk koşturuyor. Demli çaylar geliyor ve turistik ha­ lı satıcılarının «Expose» adını verdikleri halı gösterisi için hazırlıklar başlıyor. Mağaza görevlisi çayların bitmesinden sonra «Önce hoşgeldiniz, merhaba» diye, söze başlıyor, yeniden. «Şimdi halının öyküsünü dinleyeceksiniz.» Görevlinin verdiği bilgiye göre halı sanatı Türklere özgü bir sanattır. Evet İran, Pakistan ve Afganistan halıla­ rı da iyidir ama Türk halılarının yeri başkadır. Bundan sonra tek tek gelen halılar yere serilmeye baş­ lanıyor. «İşte Ladik, Gördes, Sine, Yağcıbedir, Milas, Ku­ la, Kars ve en sonunda Hereke.» Sonra küçük halılar havada uçuşmaya ve her turistin önüne bir tane konmaya başlıyor. Halıları fırlatan görev­ li, «İşte uçan halı budur» diyor. Halı satıcısı konuşmasının sonlarına doğru biraz sinir­ li görünüyor. İngilizce cümlelerin arasına, rehberimize hi­ tap eden Türkçe cümleler sokuşturuyor. Sadece benim an­ layabildiğim bu garip konuşmanın (içindeki İngilizce söz­ lerin de Türkçe'ye çevrilmesi sonucu) anlamı şöyle: «Sayın bayanlar baylar, şimdi dünyanın en iyi halısı olan Hereke'yi tanıtıyorum size. (Bunlar çok soğuk insan­ lar yahu). Saf ipektir ve rastlayabileceğiniz en iyi halıdır. (Bunların bir şey almaya niyetleri y o k ) . Her bir santimet-


re karesinde yüzden fazla ilmik vardır. (Boşuna konuşu­ yoruz galiba) Evet sayın bayanlar baylar... Deneyimli satıcı tahminlerinde yanılmıyor. Bizim grup­ ta halı ile ilgilenen yok. Sadece ben neler döndüğünü iyi­ ce anlayabilmek için küçük bir Hereke halısı ile ilgilen­ miş gibi yapıyorum. Suudi Arabistanlı oluşum da bu ilgi­ mi inanılır duruma sokuyor. Elinde küçük bir elektronik hesap makinası olan genç bir satıcı ayaklarımın dibine diz çökmüş olarak beğendiğim bu halıyı bana satmaya uğra­ şıyor. Halının boyu 1.37 santim, eni ise 79. cm.- Daha sonra yaptığım hesaba göre 1 metrekare civarında bir halı bu. Saf ipekten Hereke'de dokunmuş. Üzerinde asılı bulunan etiketteki fiyatı 1.450.000 TL. Yani yaklaşık birbuçuk mil­ yon lira. Bu fiyat bana çok pahalı geliyor. «Siz üzerindeki eti­ kete bakmayın» diyor görevli. Bu fiyatlar Türkler içindir. Yabancılara satılan halılar ihracat sayıldığından hükü­ metten ihraç teşvik primi alıyoruz. Bunun % 25 - 30'unu indirebiliriz size. Yani eğer dolarla ödeyecekseniz 9.000 do­ lar olur (yaklaşık 1 milyon T L ) . ( * ) Bu fiyatı da çok bulduğum için yeni hesaplar yapılı­ yor. Eğer nakit para ödersem daha ucuz olabilir. Yine elektronik hesap makinası ile uzun süre uğraşıyor. Önce 8.500 dolara, daha sonra 8.000 dolara iniyor bir metrekare halının fiyatı. Bu iş yarım saat kadar sürüyor. Sonunda halıdan pek anlamadığımı, yarın tanıdığım bir uzmanla gelerek bu ha­ lıyı alabileceğimi söylüyorum. Arkadaşına dönüyor, «Bizi uyutacak» diyor. Bana dönüyor. «Tamam efendim, yarın görüşürüz» diye karşılık veriyor. Ertesi gün oraya dönmek yerine tanıdığım birkaç ha­ lıcıya gittim. Ölçülerini not ettiğim saf ipek Hereke halı­ sının fiyatım sordum. Bir çok halıcının üzerinde birleştik(*) Yıl 1981'dir. 9000 dolar bugün yaklaşık 6,5 milyon lira etmektedir.


leri rakam yukarda ölçüleri belirtilen saf ipek Hereke ha­ lısının en fazla 200.000 TL.'ye satılması gerektiğiydi.. Buraya bir nokta koyarak «hanut» konusunda bazı bilgiler vermek gerek. «Hanut» Ermenice «Komisyon» anlamına gelen ve Türk rehberleri tarafından turizm piyasasına sokulan bir söz­ cüktür. Kapalıçarşı turizminin başladığı sıralarda turist­ lerle birlikte dükkânlara gelen rehberler, yabancılar tara­ fından anlaşılmayan «hanut» sözcüğünü kullanarak ko­ misyon istediklerini belirtmeye başlamışlar ve yeni bir çı­ ğır açmışlardır. Ermenilerin dışında kimsenin anlamadığı bu sözcük giderek tutunmuş ve şimdilerde turizm piyasa­ sını ayakta tutan tek güç olmuştur. Şöyle k i : Önceleri sadece rehberlerin aldığı hanutlar, daha son­ ra seyahat şirketlerinin eline geçmeye başlamıştır. Bu iş o kadar kârlı görülmüştür ki, bazı seyahat şirketleri salt hanuttan gelecek kârlara güvenerek zararma turlar dü­ zenlemeye, hatta yurt dışındaki acentalara hanut üzerin­ den komisyon vermeye başlamışlardır. Ülkemizde her şey «hanut» üzerine dönerken bir fa­ sit daireye girilmiştir. Çünkü araya birçok isteklinin gir­ mesiyle giderek yükselen ( % 50'ye kadar) hanutlar malla­ rın fiyatını arttırmakta, bu da yabancının alışveriş isteği­ ni engellemektedir. Saf görünmelerine karşılık turistler de hah satın almadan önce bazı bilgiler edinmektedirler, çün­ kü... , Bu işde zaman zaman başarılı olunmaktadır. Büyük bir olasılıkla epey yabancı 200 - 300 bin liralık bir Hereke halısını l milyon liraya satın almaktadır. Ancak ülkesine döndükten sonra görmektedir ki, inanılmaz ölçüde kandı­ rılmıştır. Artık her yerde bunu anlatmakta ve Türkiye'ye gelmesi olası kişileri, «kandırılma hobisine kapılmış» kişi­ lere dönüştürmektedir. Yabancı gazetelerde de bu konuda birçok yazı yayınlanmaktadır. Halı işi bittikten sonra rehberlerimiz grubu mağaza­ nın diğer bölümlerine sokuyorlar. Burada kürk manto ye


mücevher gibi Kapalıçarşı'da satılan her türlü eşya var. Her yerde yıldırım hızıyla hareket eden rehberlerimizin burada hiç aceleleri yok gibi. Oysa saat 18.00'e yaklaşıyor. Kapalıçarşı ise en geç 18.30'da kapanacak. Biz daha Kapalıçarşı'dan içeri adımımızı atmadık. Kapalıçarşı'nın ana kapısı önüne geliyoruz. Rehberi­ miz yine «Rehberlerin çarşıya girmesinin yasak olduğun­ dan» söz ederek bizi kapıda serbest bırakıyor ve şunları söylüyor; «15 dakika sonra otobüste olun. Kapalıçarşı'nın içinde ara yollara sapmayın kaybolursunuz. Ana caddede yürü­ yün ve hemen geri dönün. 18.15'te otobüs hareket edecek­ tir.» 15 dakikalık sürede zaten ana caddede bir tur atmak­ tan başka bir şey yapılamıyor. Adeta koşarak geziyoruz bu ünlü çarşıyı. Otobüste buluşulduğunda satıştan kâr beklediği anlaşılan şoförümüze rehber bayan L. şu bilgiyi veriyor : «Bu kadar kuru gün görmedim, kurudular kum­ dular. Bir tek kibrit bile satılmadı. Ne yapalım şansına küs.» Şoför, «Olur böyle şeyler abla, dert etme» diyor. Ara­ bayı çalıştırıyor. «Bir Günde İki Kültür» programı biraz sonra herkesin otellerine bırakılması ile son buluyor.

KAPALIÇARŞI'DA 14 Temmuz Salı sabahı saat 10.00 civarında Sultanah­ met alanında yabancı bir çift, güzel bir İstanbul gününü yaşamaya başlıyor. Kısa kollu tişörtleri, kısa pantalonları, ellerindeki ha­ ritalar, omuz çantaları ve erkeğin boynunda çaprazlama­ sına asılmış fotoğraf makinesi ile iki tipik turist bunlar. Sağı solu meraklı bakışlarla seyrediyorlar. Kız İngiliz pasaportu taşıyor. Adı Martha. İngilizce öğretmeni ve yaz tatilini geçirmek için Türkiye'de bulu23


nuyor. Erkek ise, adının Antonio de Olivera olduğunu söy­ lüyor. Türk pasaportu taşıyor ve sürekli olarak Türkiye'de yaşıyor. Bu girişten kolayca anlayabileceğiniz gibi, «turist gi­ bi» dolaşmayı sürdürüyorum. Grup gezilerine katılan ya­ bancıların başlarına neler geldiğini, açıklamıştım. Ya tek basma veya çift olarak dolaşanlar? Bunu öğrenmek için bir dost aracılığıyla tanıdığım Martha ile İstanbul'da tu­ ristik bir geziye çıkıyorum. Yukarıda da belirttiğim gibi gerçek turistlerden hiç farkımız yok. Belki sözü edilebile­ cek tek fark, bu gezimizin ülkeye tek kuruş «döviz getir­ mediği.» Kapalıçarşı'ya kadar yol boyu hiçbir şey olmadan ge­ çiyor. Bu aradan yararlanarak Martha kısa yaşam öykü­ sünü anlatıyor. Kapıdan içeri girer girmez de «iş» başlı­ yor. Daha on adım bile atmadan, saçları hafifçe dökülmüş, burun yapısından Karadenizli olduğu anlaşılan bir vatan­ daş, büyük bir teklifsizlikle Martha'yı kolundan yakalı­ yor. «Deri manto arayıp aramadığımızı» soruyor. Hiçbir şey aradığımız yok ama, mırın kırın ediyoruz. Gözleri par­ lıyor satıcının. «Lütfen gelin» diyor, «Çok ucuz, çok iyi kalite mantolar var.» Satıcının arkasından, Kapalıçarşı'nın bir yan kapısın­ dan yine dışarı çıkıyoruz. Ara sokaklardaki bir dükkâna giriyoruz. İçerde bize şu bilgiler veriliyor. «Kapalıçarşı'nın içinde her şey pahalıdır. Çünkü bu dükkânlar çok yüksek kiralar ödemektedirler. Müşterileri çoktur. O yüzden indirim yapmazlar. Burada ise az dük­ kân kirası verildiği için, daha ucuz manto satılmaktadır.» Bu sözler mantıklı. Ben bayan için bir manto aradığı­ mızı söylüyorum. Nasıl bir şey sorusuna da kürklü bir hipi mantosunu gösteriyorum. Çünkü Martha'nm görünümü bu mantoya daha uygun. Satıcı, İngiliz kızının vücut ölçüsüne uygun mantoyu indirirken, bir yandan sorular soruyor: Kimiz, neyiz, ne 2ft


iş yapıyoruz, ne içmek istiyoruz. Çay istediğimizi söyleyin­ ce ortalıkta dolaşan bir küçük çocuğa, «Koş ulan, iki çay söyle» diyor. Kürklü manto tam Martha'nm üstüne göre. Uzun uzun kalite hakkında açıklamalar dinliyoruz. Satıcı bu arada 8 - 1 0 dil konuştuğunu, bu yüzden zaman zaman sözcükle­ ri karıştırdığını söylüyor. Gerçekten, konuştuğu İngilizcenin içinde Türkçe dahil her dilden sözcük var. Mantonun fiyatı, etiketine bakılırsa 11.000.- lira. Fa­ kat satıcı hemen «bizim için» 3500 liralık bir indirim yapı­ yor. «Son fiyat sizin için 7500 lira» diyor. Bizim pek hevesli olmadığımızı anlayınca, sırasıyla «bayan için» 1000 lira, «benim için» ayrıca 1000 lira daha, en sonunda ilk müşterisi olduğumuz ve Türkiye'de «SİF­ T A H » m uğuruna inanıldığı için bir 1000 lira daha iniyor. «Son fiyat» bu kez 4500 liradır. Martha, «ne yapacağız» gibilerden bana bakıyor. Ben bu kadar paramız olmadığını söylüyorum. «Kaç paranız var» diyor. Çek, döviz, her şeyi kabul ediyor. Mantoyu al­ mamak için kendime göre mantık dışı bir fiyat söylüyo­ rum : 2000 lira. Kafasını bir yana yatırarak gülüyor. «Ol­ maz böyle şey» demeye getiriyor. «Bakın» diyor, «Siftah müşterisini kaçırırsak uğursuzluk getirir. Onun için 3500 lira son fiyat.» Dükkânda bulunan başka biri, ilk kez söze karışıyor: «Fazla inme, şüphelenirler sonra.» Bizimle uğraşan sa­ tıcı, arkadaşına «2500'e vereceğim» diyor, sonra bize dö­ nüyor : «Bakın, son fiyat 3500 lira olur.» Biz hâlâ 2 binde direniyoruz. O da 2500'e kadar iniyor gerçekten. «Biraz dolaşalım, yine geliriz» diyorum. Gele­ ceğime emin görünüyor. «Peki, diyor, dolaşın gelin.» Yolu kolayca bulmamız için bir de kartını veriyor. Kapalıçarşı'daki diğer alışveriş çabalarımız benzer so­ nuçlar veriyor. Antika eşyaların satıldığı Eski Çarşı (Old Bazaar)'da birkaç metrekarelik bir dükkânın üst katında ibrik pazarlığında aynı şey oluyor. 16 - 1 7 yaşlarında görü-


nen satıcının, 150 yıllık dediği «Barzani» ibriğini, pazarlık­ ta 17 bin 500 liradan 2 bin liraya kadar indiriyoruz. Yine «bizim için» ve «siftah için». Başka bir deri mantocu, bize bizzat kızma ve oğluna giydirdiği deri mantolardan satmak istiyor. Bu kez 7000 liradan başlayan pazarlık 2000 liraya iniyor. Bizim de en çok verebileceğimizi söylediğimiz sayı bu. Sonunda Mart­ ha, «Ben bu mantoyu almak istemiyorum» diyerek, beni dükkândan çıkarıyor. Benzer öyküleri yazmaya gerek yok. Hep aynı şeyler yineleniyor. Bu arada, Eski Çarşı'da IV. Murat'a Çin İm­ paratoru tarafından hediye edilen satranç takımı için sa­ tıcı 850 bin lira istiyor. Bizimle pazarlık bile etmiyor, bu malın alıcısı olmadığımız için. Martha'nm kafasına, bir sultanın satranç takımının buralara nasıl düştüğü takılı­ yor. Yeniden Sultanahmet'e dönüyoruz. Bir deneme yap­ mak için Turizm ve Tanıtma Bürosu'na giriyoruz. Burası turistlere bilgi veren bir bürodan çok bir kütüphaneye benziyor. Çünkü üç görevli de, önlerindeki romanlara dal­ mış okuyorlar. Bizim girişimizi bu yüzden epey geç farkediyorlar. Farkedildiğimizde ise en öndeki «Yes?» diye so­ ruyor. Martha, bir harita istiyor. Görevlinin verdiği İstanbul haritası, ancak büyüteçle incelenebilecek büyüklükte. Da­ ha büyüğü olup olmadığını soruyoruz. «Başka yok» diyor görevli hanım. O sırada başka bir yabancı çift giriyor içeriye. Oto­ büs bileti soruyorlar. «Bankada» diye cevap veriyor gö­ revli. Turist kız, otobüs ile banka arasında bir ilgi kura­ madığından «banka mı?» diye yeniden soruyor. — Evet banka, Etibank. — Ne bank? — Etibank. — Hiti bank? — Evet. 28


Bu kez ben, neden otobüs biletlerinin bankada satıl­ dığını soruyorum. Bayan görevlilerden biri sabırla yanıt­ lıyor beni: «Çünkü bankada satılıyor da onun için.»

TURİSTİK BİR L O K A N T A Turizm Bürosu'ndan çıktığımızda vakit öğleye yakla­ şıyor. İkimiz de acıkmış durumdayız. Sultanahmet'ten Beyazıt'a kadar en lüks lokantayı arıyorum. Çemberlitaş'a giderken, Adliye.yi geçtikten sonra üzerinde «number one — bir numara» gibi bir söz yazılı turistik görünüşlü bir lokantanın kapısında duraklıyoruz.. Kapıda bekleyen ve Almanca - İngilizce konuşan bir adam hemen iki dilde yemek adlarını saymaya başlıyor. Bu sırada yandaki lokantanın kapısından başka biri çıkı­ yor ve «biz daha ucuzuz» diye bağırıyor, uzaktan. İlk lokantadan içeri giriyoruz. Sanırım Sultanahmet'­ teki tüm sinekler o gün bu lokantada birbirlerine rande­ vu vermiş bulunuyorlar. Sıcak havadan olacak birkaç ta­ nesi buzdolabında dolaşıyor. Doğma büyüme Londralı Martha bugüne kadar buzdolabında hiç sinek görmediği­ ni söyleyerek şaşkınlığını belirtiyor. Daha hiçbir şey ısmarlamadan üzerinde bir sinek bu­ lutu dolaşan ekmek sepeti sofraya geliyor. Yemekleri gös­ tererek seçiyoruz. Çünkü kapısında İngilizce sözler yazan ve önünde iki dilden konuşan bir adam olmasına karşın, içeridekiler Türkçeden ve işaretten başka bir şeyden an­ lamıyorlar. Plastik tabaklara konmuş, kuş yemi kadar bir patlı­ can kızartması, bir imambayıldı, bir semizotu ve bir fa­ sulye plakisinden oluşan yemeğimiz geliyor. Bunların kar­ şılığında 600 lira hesap isteniyor. Fiyat listesi ise yok. Yemekten sonra Sultanahmet Parkı'na gidip bir sıra­ ya oturduk. Daha yerimize yerleşmeden karşımıza bir ağızlık satıcısı dikildi. Altı parçaya ayrılabilen tahta ağız-


lığı 600 liraya veya 6 dolara satıyordu. Bu fiyat daha son­ ra 400 lira veya 4 dolara, en sonunda da 200 liraya veya 2 dolara indi. Uzaklaşırken geriye dönüp, «100 lira veya 1 dolar» önerdi. Yine satın almadık. Satıcı gider gitmez çevremizde 8 - 1 0 kartpostalcı ve 2 - 3 ayakkabı boyacısı dolaşmaya başladı. Önce kartpos­ talcılar yanaştı. 10 kartpostalın bir araya getirilmesinden oluşan kü­ çük kitapçıkları pazarlıyorlardı. Yaşları 10 - 12 arasında değişiyor ve hemen hemen üç dilden satış yapabiliyorlar­ dı : «Topkapı Palas madam», «Sen Sofiya mösyö», «Blu mask sör». İlgi göstermediğimizi görünce uzaklaştılar. Sıra ayakkabı boyacılarında. Birincisi boynunda be­ yaz mercan bir kolye, kolunda gümüş künye, derli toplu taranmış saçları ve blue-jean takım elbisesi ile son dere­ ce rahat görünüyor. Daha önce rastladığım boyacı gibi sö­ ze «üç yıl garanti» diye Almanca olarak başlıyor ve ilgi çekmeyi başarıyor. Bu sözleri gülmemize yol açınca, iyice açılıyor boya­ cı. Kimliğimizle ilgili sorulara geçiyor. Bu tavrı ile önce dostluk kurup, sonra ayakkabı boya­ mak gibi bir taktik uyguladığını sanıyorum. Kötü talihi sonucu bana rastlamamış olsa bu işte epey başarılı olaca­ ğını düşünüyorum. — Kaça boyuyorsun? — Çok ucuz, 100 lira. — Çok pahalı, ben 50 lira sanıyordum. — 50 lira olsun, ben İngiliz turist sever. — Pabuçlar boyalı zaten, istemiyorum. — İyi değil, var ben parlatmak, çok güzel. Derken değişik bir şey oluyor. Konuşmayı dinleyen başka bir boyacı yaklaşıyor. «Kaç para istiyorsun?» diye soruyor ilk boyacıya. —' Sen işine bak, diyor birinci boyacı. — Kaça boyuyorsun oğlum, sonra adamı şikâyet edi­ yorlar, ekmek paramızdan oluyoruz. in


— 50 lira be, boşuna uğraşma herif boyatmıyor. — 50 lira olur mu olan, 30 liraya boyayacaksm. (Ba­ na dönüyor). «Mister, törti lira». — Olur, diyorum ve ikinci boyacı hemen çöküyor önü­ me. Pabucumu boyarken bir yandan da yanımızda oturan yaşlıca birine başını iki yana sallayarak şunları anlatı­ yor . — Yahu heriflerin ağzı var, dili yok. Konuşamıyor ga­ ribanlar. 50 lira diyor. Bu yine insaflı çıkış haa. Geçen gün biri turistten 500 lira almış yalanım yok. Adam şikâyet et­ miş. Yerliye 25'e, 30'a boyuyorsun, ille yabancıya kazık. Al otuz lirasını helâl etsin mübarek günde. — Öyle, diyor yaşlı adam. Bu arada iki küçük boyacı daha yaklaşıyor yanımıza. Biri bizimle konuşmaya başlıyor: — Yu İngliş. — Evet, diyoruz. Ortaokulda öğrendiği İngilizcesi ile küçük boyacının her şeyi öğrenmek ister gibi bir hali var. Fakat sorduğu sorular belli bir şeyi öğrenmekten çok, İngilizce bilgisini göstermek amacını taşıyor gibi. Sırayla ikimize adlarımızı, soyadlarımızı, anne ve ba­ ba adlarımızı, nerede oturduğumuzu, ne iş yaptığımızı so­ ruyor. Bildiği bütün sorular bitince, kolunda saat olması­ na karşın birkaç kez, «saat kaç» diye soruyor. Her seferinde «teşekkür» ediyor. Fakat bunları yapar­ ken asla rahatsız edici değil, son derece sevimli ve çocuk­ ça. Yarım yamalak İngilizcesiyle artık okula gitmediğini, orta okulu bitirdikten sonra ayrıldığını, ana babasına yar­ dım ettiğini anlatıyor. Adını söylüyor: «Halil». Martha'mn İngiliz olduğunu öğrenince «İngiltere'de savaş olduğu» yolunda bazı şeyler söylüyor. Martha, «sa­ vaş değil, çatışma» diyor. Halil bu cevapları anlamıyor <!»1


ama, her seferinde Martha'yı.

«yes, yes» diye saygıyla

yanıtlıyor

İşin eğlencesi kaçıyor biraz. Neşeli bir öykü çıkarma­ ya çalışırken karşıma çıkan bu cin gibi çocuğun, «Halil'­ in, Sultanahmet Parkı'nda boyacı sandığı ile ne işi var» diye düşünmeye başlıyorum. Küçük kartpostalcıları din­ lemedik. Belli ki hepsinin ayrı bir öyküsü var. Benim ayakkabımı boyayan boyacı işini bitirmesine karşın ayrılmıyor önümden. Yandaki yaşlı adama anlatı­ yor hâlâ: «— İnan beybaba, biz şimdi bu adamlara kazık atar­ sak var ya, bir gün bizim de oralara yolumuz düştü mü, onlar da bize kazık atarlar tamam mı? Ben otuz lira alı­ yorum bir boyadan. Allah bin bereket versin, geçinip gi­ diyorum. Ne olacak baksana üstte yok, başta yok. Gariban bunlar.» Bir Fransız sigarası tutuyorum boyacıya. Alıp, yakı­ yor. Sonra gömleğinin üst cebinden bir Birinci sigarası pa­ keti çıkarıyor. Paketten aldığı bir tek sigarayı uzatıyor ba­ na. Almak istemiyorum ama, zorla veriyor, verdiğim si­ garaya karşılık. «Çok iyi diyor, Birinci'yi ben on beş yıldır içerim.» «15» sayısını elleriyle açıklamaya çalışıyor. Anlama­ mış gibi yapıyorum «boş ver» diyor ve kalkıyor yerinden, «Haydi» diyor küçük boyacılara da, «Rahatsız etmeyin fazla.» Hep birlikte kalkıyorlar. Halil «goodby» diyor. Öteki­ ler de aynı sözü tekrarlıyorlar. Elimi uzatıyorum, ellerini sıkmak için. «Ellerimiz kirli ve boyalı» gibilerden çekini­ yorlar. Neredeyse dilimin ucuna gelen «boş ver»i yutkun­ mayla geçiştirip, tekrar uzatıyorum elimi. El sıkıştıktan sonra içimden yükselen bir gururla bakıyorum Martha'ya. Kaç günden beri yaşadığım olaylardan sonra bu boya­ cılar o gün gurur verici hareketlerde bulundular çünkü. •30


BİR BİNBİR GECE MASALI «Yabancı gibi» yaşadığım günlerin gecelerinde büyük otellerdeki yaşantıyı inceledim. Buralarda kalan yabancı­ lar için iki olanak vardı. Bir gece turu satın alarak (kişi başına 3000 lira) «oriental show» adı verilen bir gösteriye gitmek veya otelde kalmak. «Şark gösterilerine» gidenleri daha sonra yazacağım. Otelde kalanlar ise önce kendi ülkelerinde de rahatlıkla bulabilecekleri «Avrupai» bir lokantada son derece resmi bir havada yemeklerini yiyor, bu yemek sırasında belki bildikleri içkiler Türk içkilerinden (özellikle Rakı) tadı­ yorlardı. Bundan sonra yine iki olasılık vardı. Ya avare avare otelin lobisinde dolaşmak ve konuşarak vakit öldürmek veya oteldeki gece kulüplerinden birine gitmek. Bu gece kulüplerinin de dünyanın her yerindeki gece kulüplerin­ den bir farkı yoktu. Yani çuval dolusu para ödeyerek İs­ tanbul'a kadar gelmek bunları görmek için olamazdı. Geriye bu can sıkıcı ortamda sıkıntıdan patlamak ka­ lıyordu. Belki de üzerinde artık hiçbir espri yapılamayacak kadar cılkı çıkmış olan «turizm patlaması» turistlerin bu şekilde sıkıntıdan patlamalarıydı. İstanbul'daki turistik gece eğlenceleri turistlere «bir binbir gece masalı», «Şark gecesi» ve «Türk gösterisi» gibi adlar altında satılıyordu. Broşürlerde çeşitli dillerde yazılmış bir «binbir gece masalının» Türkçesi şuydu. Otobüsle önce «ışıklandırılmış» ve «renklendirilmiş Beyoğlu Caddesi boyunca bir tur atıldıktan sonra «tipik» bir Türk lokantasına gidilecekti. Bu tipik Türk lokantasın­ da «tipik» Türk yemekleri yenecek, tipik Türk MEZE'leri tadılacak ve sonunda tipik Türk eğlencesi izlenecekti. Bu şatafatlı sözlerden sonra turistler bırakın ışıklan­ dırılmayı, neredeyse karartılmış Beyoğlu Caddesi'nde bir tur attırılıyor, daha sonra otobüsler gece kulübünün önü­ ne park ediliyordu. Nm/Kfihil-'Hen Nf>wvork'a. F. : 3

33


Yemekte sunulan tipik Türk yemek ve mezeleri şun­ lardı : İçinde beyaz peynir, domates, yarım yumurta, bir salatalık parçası ve biraz salam bulunan ordövr tabağı. Arkadan mantar soslu fileminyon, yeşil salata ve dondur­ mak meyve salatası geliyordu. Yemekten sonra da nescafe. İşte size tipik Türk yemek ve mezeleri. En sonunda da «oriental show - şarkı gösterisi» başlıyordu. Önce elini kolunu nereye koyacağını bilmeyecek ölçü­ de acemi bir dansöz çıkıyordu ortaya. Biraz dolandıktan ve çevreye gülücükler dağıttıktan sonra o gidiyor, bir baş­ kası çıkıyordu. Bu ikincisi daha usta görünüyor, fakat onun da dans etmekten çok fotoğraf çektirmek için sahne­ ye çıktığı anlaşılıyordu. Büyük bir olasılıkla gazinonun fo­ toğrafçısı ile anlaşmalı olan bu dansöz, sahnede bir iki do­ landıktan sonra masaların arasına iniyor ve hemen hemen gazinodaki tüm erkeklerle (ve isteyen kadınlarla) fotoğ­ raf çektiriyordu. Üçüncü dansöz görüldüğü kadarıyla en deneyimli olanıydı. Fakat onun da Sosyal Sigortalar Kurumu'na bağlı olduğu için emekliliğini beklediği anlaşılı­ yordu. Bu oriental show'dan daha sonra elektro gitar ve org eşliğinde çayda çıra - kaşık havası gibi oyunlar oynayan folklor ekipleri, el çabukluğu marifetleri yapan yabancı bir hokkabaz ve Fransızca, İngilizce, İspanyolca şarkılar okuyan «Türk şarkıcısı» gibi oriyantallikler vardı. Her şeyi anlamak mümkündü fakat bu gösteri içinde hokkabazın ne aradığını anlamak zordu. Bana kalırsa «oriental show» düzenlerken yapılan hokkabazlıklar yeter­ liydi. Yine üç bin liraya satılan başka bir İstanbul gecesi programında göbek dansözleri ve folklor ekipleri yanı sı­ ra «ümitsiz hasretler ve istenmeyen aşklar» anlatan Türk şarkıları dinletiliyordu. Folklor ekibi denilen genellikle Sulukule'den getirilmiş bir ekip oluyordu. Göbek dansözleri­ nin ilk gösteridekilerden pek farkı yoktu. «Ümitsiz hasret­ ler ve istenmeyen aşklar» anlatan şarkılar ise, Arapçadan


tornistan «arabesk» şarkılardı. İşte size tipik bir Türk ge­ cesi daha. Aslında turistler için bir başka olanak daha vardı. Bu da gerçekten tipik bir Türk gazinosuna gitmek ve Türk­ lerin izlediği programı izlemekti. Turizm ve Tanıtma Ba­ kanlığından aldıkları tarifeye göre çalışan ve adları da «turistik» olan bu gazinolara bugüne kadar bir turistin girdiği görülmüş değildi. Bu yüzden ben de buralara «tu­ rist gibi» gitmedim. Belki bir kere denenebilir ve buralara girebilecek bir turistin başına neler geleceği öğrenilebilir­ di. Fakat doğrusunu söylemek gerekirse bu işe cesaret ede­ medim. Seyahat şirketlerimiz kazık yemekten hoşlanan yaban­ cılar için bir iki olanak daha sunuyorlardı. Bunlardan bi­ rincisi Boğaz turu, ikincisi de Büyükada turu idi. 3000 lira karşılığında satılan Boğaz turunda turistler 15 liralık biletle Şehir Hatları vapurlarına bindiriliyor. Sa­ rıyer'e kadar götürülüyordu. Sarıyer'de otobüse binerek Tarabya'ya dönülüyor, burada yukarda sözünü ettiğim öğ­ le yemeklerinden biri yediriliyordu. Daha sonra otobüsle Boğaz Köprüsü'nden geçirilen turistlere Beylerbeyi'nde 30 liralık bir şekerli yoğurt yediriliyor daha sonra otele dö­ nülüyordu. 3000 liraya satılan ada turunda ise, turistler 30 liralık biletle Büyükada'ya götürülüyor, burada deniz kıyısında «tipik» bir öğle yemeği yediriliyor, daha sonra «Adada eşekle veya faytonla dolaşmak imkânları» tanınıyordu. Tu­ rizm sözlüğünde «imkân tanınması» ayrıca, ödenmesi an­ lamına geliyordu. Sonra yine 30 liralık bir biletle müşteri­ ler Galata Köprüsü'ne getiriliyor, buradan otellerine bıra­ kılıyorlardı. Nereden bakılırsa bakılsın yüzde üç yüze va­ ran bir kazıktı bu. CAĞALOĞLU

HAMAMINDA

«Gerçek bir Türk hamamında bulundunuz mu? Bulunmadıysanız yaşamınızın en büyük deneylerinden biri­ ni kaçırdınız demektir ve pek temiz sayılmazsınız.»


«Bizim hamam bir padişah tarafından inşa edildi ve 300 yıllıktır. John King Edward VIII, Kaiser VVilhelm, Franz Liszt ve Florence Nightingale, hepsi burada «kralla­ ra layık» ve «pahalı olmayan» bu deneyi yaşadılar.» Cağaloğlu hamamının üç dilde hazırlanmış turistik broşürlerindeki yazılar böyle başlıyor ve anlaşıldığı kada­ rıyla epey etkili oluyor. Türk hamamları, özellikle Cağa­ loğlu hamamı son yıllarda turistik gösterilerimizden biri durumuna geldi. Yabancılar kadınlı - erkekli gruplar ha­ linde yıkanıyor, gazetelerimiz de bu olaya «kadın turistle­ rin erkek tellaklarımız tarafından keselenişi» açısından yaklaşıyorlar. Böylece hamam tellaklarının yüzyıllardır ya­ şadığı «cehennemdin, son yıllarda «cennete» dönüştüğü yo­ lunda bir izlenim yaratılıyor kamuoyunda. Yabancı

gözüyle

Gerçek bir Türk hamamının ne olduğunu biz Türkler aşağı yukarı biliriz. Acaba yabancı gözüyle nasıl bir şey «Türk hamamı?» Bu «büyük deneyi» kaçırmak istemeyen turistlerin başına neler geliyor? Kaç lira ödüyorlar vb. Bunları anlamak için fotoğrafçı ve karikatürist Beysun Gökçin'le birlikte —ve iki İtalyan turist pozunda— «krallara layık» bu «deney»i yaşamaya kalktık. İşte başı­ mıza gelenler: Dört

tür yıkanma

Hamamın girişinde bulunan ve yine üç dilde yazılmış tarifeye göre Cağaloğlu hamamında 4 türlü yıkanılabiliyordu. Birincisi «sade yıkanma» adını taşıyordu ve ücreti 315 liraydı. Bu bölümdeki açıklamalara göre 1 nolu prog­ ram «kendi kendine yıkanma yöntemi» idi ve genellikle Türkler tarafından ilgi görüyordu. İkinci yıkanma türünün adı «bir yardımcı (asistant) ile birlikte yıkanma» idi ve ücreti 650 liraydı. 2 nolu prog­ ramda yıkanırken bir yardımcı eşlik ediyordu size. Üçün­ cü yıkanma türü «komple yıkanma» adını taşıyordu ve üc-


reti 1000 lira idi. Bu yıkanma türünden de bir «asistant» ile birlikte yıkanacaktık. Ayrıca «gerçek Türk masajı» uy­ gulanacaktı. Sonuncu yöntem «sultanlara özgü uygulama» idi ve ücreti 1750 liraydı. «Yardımcı, gerçek Türk masajı özel muamele ve ikram içinde» idi ücretin. "Sultanlara

özgü»

Kapıdaki İngilizce konuşan görevliye «sultanlara özgü uygulama»yı seçtiğimizi belirttik. «Okey» dedi görevli ve bizi, üzerinde sadece peştemal bulunan bir hamam tella­ ğına teslim ederken «dört numarayı seçtiler» dedi sadece. Hamam tarifesinde sözü geçen «asistant» ımız bu kişi ol­ malıydı. Ne yazık ki, İngilizce sıfatının tüm bilimselliğine karşın «kabin» sözcüğünden başka İngilizce bir söz bilmi­ yordu. Bizi kollarımızdan tuttuktan sonra «kabin, kabin» diye işaret ettiği bölmelere neredeyse zorla soktu. İçerde «ne olacak» diye beklerken bir kaç dakika için­ de elinde iki peştemalla geri döndü. Soyunmamız ve bun­ ları belimize bağlamamız gerektiğini işaretlerle anlattı. De­ diklerini yaptık, kapıdan çıkarken ayağımıza tahta takun­ yaları giydirdi. »No foto» Beysun Gökçin fotoğraf makinesini de yanma alarak dışarı çıkmıştı. Planımıza göre içerde fotoğraf da çekecek­ tik. Fakat «asistant»ımız fotoğraf makinesini görünce şid­ detle karşı çıktı ve bu şiddetini belirtmek için «no» diye­ bildi sadece. Anlamadığımızı görünce başka birini çağırdı yanımıza. «Buna söyle fotoğraf makinesini» dedi. İkinci gelen herhalde arkadaşlarında İngilizce bildiği yolunda bir izlenim uyandırmıştı. Fakat sadece bir «foto» ekleyebildi «no»nun yanına. « N o foto». Biz yine anlamamış görünüybrduk. Bu kez kapıdaki görevli yerinden kalkarak yanımıza geldi ve içerde fotoğraf çekmenin yasak olduğunu belirgin bir şekilde anlattı. Karşı çıkmalarımız sonucunda yasağın nedeni de ortaya çıktı. «İçerde fotoğraf çekmek 100 mark-


tı. istersek kapının önünde çekebilirdik ama içerde 100 marktan aşağı olmuyordu.» Çaresiz fotoğraf makinesini kabineye koyup tellağın peşinden yürüdük. Bu kez önümüze başka bir asistan düşmüştü ve «sul­ tanlara özgü muamele» bekleyen bizi arkamızdan iterek «yürü» diyordu. Bu itiş - kakış ve kollarımızdan çekmeler­ le buharlar içindeki hamamı geçip, kapısında «hotroomhalvet» yazılı küçük bir bölüme alındık ve galiba burada unutulduk. Unutulduğumuz şuradan belliydi ki, bizden sonra ge­ lenler bile iyice terledikten sonra çıkıp gittikleri halde —biz usulleri biliyormuş gibi davranmamak için— bekle­ meyi sürdürüyorduk. Fakat gelen giden yoktu. İki «sul­ tan» 70 - 80 derece sıcakta, halvetin ortasında resmen unu­ tulmuştuk. «Çofe sıcak» Sıcaktan bayılma noktalarına gelince dışarı çıkmak zorunda kaldık. Hamamın ortasında iki Türk yıkanıyordu. Görünürde tellak yoktu. Hamamın tahta kapısını açarak dışarı çıktık. Tellaklar dışarda oturmuş sohbet ediyorlar­ dı. Bizi görünce şaşkınlıkla yüzümüze baktılar. İngilizce «çok sıcak» dedim tellaklara. «İçerisi çok sıcak». Tellaklar­ dan biri «hot - sıcak» kelimesini anlamıştı sadece. «Herif sıcağı istiyor» dedi arkadaşına. Bu kez biri önümüze dü­ şüp bizi yeniden halvet'in kapısına getirdi. Bu kez çeşitli hareketlerle derdimizi anlatıp, «sıcak istemediğimizi, ter­ sine sıcaktan yakındığımızı» belirttik. Bunun üzerine «sul­ tanlara özgü» programın başka bir bölümüne geçildi. Başımızın altına birer plastik yastık veren iki tellak göbek taşına yine iteledi bizi. Biri benim, diğeri Beysun'un yanma çömeldi ve «gerçek Türk masajı» başladı. Ben ön­ ce adamın «kıran kırana» bir güreşe başladığını sandım. Bu fikrimi doğrulamayan tek şey tellağın bir yandan tür­ kü söylemesiydi. «Masaj» adına kol ve bacaklarımın kırıl­ maya çalışıldığını sanırken, bir yandan da «Karadır kaş-


ların ferman yazdırır» ve «Mavi gözlü koyun» gibi türkü­ leri dinleyerek, hem gerçek Türk masajını, hem de Türk folklorunu öğreniyorduk. Gerçek Türk masajını abartmasız tanımlamak gere­ kirse buna «insanın kemiklerini kırmak için girişilmiş bir kavga» denebilirdi. Bu işlemin gerçek bir kavgadan tek farkı, sizin karşılık vermeye kalkmamanızdı. 10 dakika ka­ dar süren masaj sırasında ben —tellağın çekiştirmeleri so­ nucu— el ve ayak parmaklarımın uzamış olduğu duygusu­ na kapıldım. Daha sonra anlattığına göre Beysun Gökçin bir - iki kaburga kemiğinin kırıldığına inanmıştı. Neyse sonuçta sırtımıza birer şaplak indiren tellaklar «finiş» di­ yerek işlerini bitirdiler. «Sultanlara özgü» programın bundan sonraki bölü­ münde vücudumuz keselendi ve ortaya çıkan deri parça­ ları neredeyse gözlerimizin içine sokuldu. Böylece ne ka­ dar kirli olduğumuzu ve şimdi ne kadar temizlendiğimizi anlatmak istiyorlardı. Bir sabunla da saçlarımız köpürtül­ dükten sonra yeniden sırtımıza birer şaplak indirildi ve yine «finiş». Program bitmişti. Biz Beysun'la biraz daha yıkanmayı sürdürdük. Çün­ kü vücudumuzdan soydukları deriler hâlâ üzerimizdeydi ve dışarı böyle çıkarsak geldiğimizden' daha kirli bir du­ rumda olacaktık. Yeniden sabunlanırken masajcılarımız sık sık yanımıza gelerek «gut, gut» deyip gidiyorlardı. Bey­ sun Gökçin'in yorumuna göre bize kendilerini hatırlat­ mak ve bahşiş verme sırasında unutulmamak için yapıyor­ lardı bunu. «Sultanlara özgü» uygulamanın ikram bölümünde «hamam nasıl olsa çok sıcak» düşüncesiyle olacak özellik­ le soğutulmuş olduğunu sandığım bir çay ikram ettiler ba­ na, Beysun soğuk bir şey istedi. Ona da benim çaydan da­ ha sıcak bir koka kola verdiler. Kapıdan çıkarken de yü­ zer liralık bahşişlerimizi pek beğenmediklerini belli etti­ ler.

3Q


İstanbul

bitti

İstanbul'daki turistik gezimi 4 günde tamamladım. Dördüncü günün gecesi «yarın ne yapayım?» diye düşü­ nürken yapacak bir şey kalmadığını gördüm. İstanbul'a gelen bir turistin yapacağı her şeyi yapmış, dolaşabileceği her yerde dolaşmış ve tam dört günde işi bitirmiştim. Be­ şinci günün sabahı İstanbul'dan ayrılmak gerekiyordu. Çünkü, dünyanın en güzel kenti bir turist için bitmişti.


EGE VE AKDENİZ'DE (I)

Ege ve Akdeniz kıyılarında 6 yıl arayla iki gezi yaptnm. Bir kıyaslama olanağı tanıması açısından iki geziyi ardarda yayınlıyorum.. İşte ilk gezinin notları.. Fiyatların ucuzluğu konusunda yanılmalara olanak vermemek için bu gezinin 1977 yılında yapıldığını anımsat­ makta yarar var. KUŞADASI Çiğli'ye inen bir DC-10 uçağı doğrudan doğruya Pa­ ris'ten gelen 350 turisti boşaltıyor alana. Binanın kapısın­ da 8 - 1 0 tane köhne otobüs ve bir o kadar Fransız rehber bekliyor. Hepsi birbirinden yakışıklı gençler gümrük ka­ pısından çıkan turistleri «Foça», «Kuşadası» diye otobüsle­ re dağıtıyorlar. Güzel kızlar genellikle tezahürata yol açı­ yor. Kız güzel değilse otobüsün rehberine «sana amorti çarptı» benzeri espriler yapılıyor. Ve 15 dakika içinde tu­ ristler yola çıkıyor. Bagajları daha sonra hareket eden kamyonlarda. Fransız turizm acentaları Türkiye'nin taümdan, topra­ ğından, denizinden yararlanıyorlar ama turistik hizmetle­ rinden asla. Kendi kurdukları tatil köylerine, kendi uçak­ ları ile kendi rehberleri yönetiminde turist getirip götürü­ yorlar. Foça ve Kuşadası'nda kurdukları «Club Mediterranee» tatil köyleri, Avrupa ölçüsünde eksiksiz yerler. Aynı yerlere gruplarla değil de tek başlarına gelen yerli ve ya­ bancı turistler şöyle örneklerle karşılaşıyorlar:


Turizm bürosunun önerdiği Kuşadası otelinin kayıt memuru giriş fişini doldurduktan sonra odamı görmek is­ teyip istemediğimi sordu. Orada kalmaya geldiğim için görmek istediğimi söyledim. Sonradan bu garip sorunun anlamı kendiliğinden çözüldü. Odada görülecek bir şey yoktu ve yatmaktan yatmaya gelmek en akıllıca yoldu. Once kötü bir otele düştüğümü sanmıştım. Çünkü parke zemin üzerine iki yatak konmuş, bunların üstüne de iki battaniye bırakılmıştı. Perdeleri saymazsak odanın tüm eşyasını bunlar oluş­ turuyordu. Duşlu ve tuvaletli odada havlu, sabun ve tuva­ let kâğıdı gibi ayrıntılara girilmemişti. Bunları istemek üzere dışarı çıkıyordum ki suların da akmadığını farkettim. Adamlar suların akmadığı yerde sabun ve havlu gibi şeylere gerek görmemişlerdi doğal olarak. Her şey böyle­ ce bir anlam kazanmıştı ama kaldığım sürece battaniyele­ rin ne işe yaradığını bir türlü keşfedemedim. Yaklaşık göl­ gede 35 - 40 derece sıcakta belki bunların da bir açıklama­ sı vardı ama ne ben sordum, ne onlar söylediler. Daha sonra gece yatmaya geldiğimde odamda elektrik tesisatı­ nın da olmadığını gördüm. Binada elektrik olduğu halde girişe ve koridorlara lâmba konmuş, odalar ayışığma bı­ rakılmıştı. Üstü açık bir Kapalıçarşı Kuşadası alabildiğine sağlıksız bir gelişme göstermiş. Büyük bir plaj büyüklüğündeki sahada tıkış tıkış yüzler­ ce yapı yükseliyor. Bunların üst katları otel, alt katları «butik». Yerleşme merkezinin önündeki sahil, liman, özel gazino ve «restaurant»larla tamamen kapatıldığından bu­ radan denize girmek olanaksız. Dolmuşlarla Kadınlar pla­ jına veya taksi tutarak ilçenin dışına çıkmak gerekiyor denize kavuşmak için. Üstü açık bir Kapalıçarşı olmuş Kuşadası. Bunda en büyük rolü gemiler ve motorlarla Samos ve diğer Yunan adalarından günü birliğine gelen turistler oynuyor. Butik 42


ve hatıra eşya satıcıları bunları satın alanlardan daha faz­ la gibi geldi bana. Kuşadası'na girerken nüfusun 10.300 ol­ duğu yazılı bir levhada. Bu sayı doğruysa Kuşadalılar ana­ larının karnından doğar doğmaz tirarete atılıp turizme katkıda bulunmaya başlıyorlar demektir. Anrak daha son­ ra bu dükkân sahiplerinin % 90'ının başka kentlerden gel­ diğini öğreniyorum. 9 ay Kuşadası'nda kalıp kışın gidiyor­ larmış. Bu aşırı ilgi yüzünden dükkan kiraları son bir yıl içinde 3 misli, ev kiraları 2 misli artmış. Portatif

turizm

Kuşadası'nda belki alışveriş yapılabilir ama tatil değil. Tusan, Kuş - Tur, Clup Mediterranee gibi akıllıca kurul­ muş tesislere diyecek yok. Ancak tüm «turizm cennetleri­ mizde» sergilenen ilkellik ve derme - çatmalık burada yo­ ğunluk kazanıyor. Yapı bile denemeyecek kulübeler duvar­ larında her dilden yemek adları sıralıyorlar, fakat içeri girdiğinizde sizi ya çöp kebabı, ya köfte yemeğe zorluyor­ lar. Daha lüks olanları da farklı değildi. Lokantasında di­ ğer dillerin yanı sıra Almanca da konuşulduğunu ileri sür­ düğü anlaşılan bir «restaurant» sahibi işyerinin neon lam­ balı ışığında müşterilere Almanca konuşup konuşmadıkla­ rını soruyordu (Sprechen Sie Deutsch). Bunun yanında «en parle français», «Si parla italiano» gibi bu dillerin ko­ nuşulduğu ülkelerde bilinmeyen cümle kurma yöntemle­ riyle belki ne dedikleri anlaşılıyordu ama, aynı zamanda turistleri eğlendirmeye mi çalışıp çalışmadıkları pek an­ laşılmıyordu. Aslında bir garsondan turistlerle oturup soh­ bet edecek kadar dil bilmesini kimse beklemiyordu. Ancak bu ilkellikler bir aceleye gelmişliğin, bir özentinin ve «por­ tatif turizmimizin» de simgesini oluşturuyordu. Ali Baba ve Kırk Haramiler Bir akşam yemeğini «Ali Baba ve Kırk Haramiler» lo­ kantasında yedim. Tabii bu çevirişiydi ve lokantanın üstün­ de bu sözler «Ali Baba et 40 voleurs» olarak yazılmıştı.

m


Garson hesabı getirdiğinde, lokanta sahibinin adının ger­ çekten Ali olup olmadığını sordum. Değildi. Bu benim sa­ nılarıma da uygun düşüyordu. Haramilerden biri olmalıy­ dı. Yediğim yemeğe göre bu parayı istemekle, dağ başın­ da yol kesmenin arasında olsa olsa bir yöntem farkı ola­ bilirdi. Fakat daha sonra Ali Baba lokantası sahibine duydu­ ğum kızgınlık kayboldu. Hiç olmazsa kimliğini açıkça ka­ pısının üstüne yazmıştı. Oysa diğerleri ondan hiç eksik kal­ mıyor, buna karşılık «zarif» isimleri ile kuşku da uyandır­ mıyorlardı. «Yahu fayfaklak be» Yabancı dilde yazılar yazmak Kuşadası satıcılarında bir tutku haline, gelmiş. Tüm dükkânların üstü üç dilde ya­ zılarla dolu. Bu kuralın dışında yalnızca resmî daireler ile yapı malzemesi satıcıları kalıyor. Yabancı turistlerin çokluğu yüzünden herkes bir dil, en azından İngilizce konuşuyor. Yaşlı başlı, köylü kılıklı şeftali, kavun - karpuz satıcıları bile yabancılara dertleri­ ni anlatabilirken, bu konuda en yeteneksiz grubu yine gümrük memurlarımız oluşturuyor. Kuşadası'ndan Samos'a saat 17.30'da kalkacak olan vapura yolcuların kaçta alınacağını İngilizce bilmeyen bir İtalyan gümrükçümüz bir türlü anlatamadı. Gümrük memurumuz «Fayfaklak»tan başka söz bilmi­ yor, İtalyan da bunu anlamıyordu. Sorusunu yineleyen tu­ riste her seferinde «Fayfaklak», «yahu fayfaklak be», «bak fayfaklak diyorum» diye cevaplar veriyordu. Sonunda önündeki tozlu masaya işaret parmağıyla bir «5» çizdi. «Bak işte buraya yazıyorum. Fayf-a-klak. Anladın mı.» Sonunda anlamıştı İtalyan turisti yolcuların saat beşte ge­ miye alınacağını. En önemli hatıra eşyamız İlçenin merkezinde bulunan «Öküz Mehmet Paşa Ker­ vansarayım da Club Mediterranee işletiyor. Bahçesinde A A


minderlere yatılarak çay - kahve içilen, yerde yemek ye­ nen bu otel gerçekten güzel bir yer. Fakat Türk turistleri kılık kıyafetlerine, ya da arabalarına bakılarak içeri almı­ yorlar. Rastgele girmek isteyenlere «yabancılara mahsus» diye kapı gösteriliyor. İçerde yine de Türkler çoğunlukta. Öküz Mehmet Paşa'nm adı da ta Paşa'ya duyulan saygı­ dan, ya da Fransızlara karşı daha anlaşılır olabilmek için çevrilirken yalnızca «Mehmet Paşa Kervansarayı» diye çevrilmiş. Kuşadası'nda en önemli turistik hatıra eşyamı­ zı ise aslı Efes müzesinde bulunan ve tenasül uzvu boyu­ na yakın Bess Tanrısının (God Bess) anahtarlık şeklindeki heykelcikleri oluşturuyor. Kuşadalı gençler pantalonlarının kemer askılarına taktıkları bu anahtarlıklarla kabara kabara yürüyorlar mini şortlu, mini etekli kızların önün­ de. Efes ve Meryemana'da Kuşadası ve Selçuk'un aksine aslında bir harabe kent olan Efes bu ikisine oranla son derece düzgün. Tapmaklar, binalar yavaş yavaş restore ediliyor. Gezenlerin attıkları çöpler çöp kamyonları ile toplanıyor. Biz galiba kentleri­ mizi kirletip, harabelerimizi temiz tutuyoruz. Efes harabe­ leri çıkışında yine butikler ve hatıra eşyaları satıcıları. Bir de küçük gazino var. 2 - 3 saatlik gezintinin yorgunlu­ ğu zorunlu olarak burada çıkarılıyor. Selçuklu gençler el­ lerinde tarihi ( ! ) yapıtlar 3 - 4 dilde satış yapıyorlar. Hep­ sinin anlattığı öykü aynı: «Bir gün Efes'i dolaşırken bu küçük heykelleri ve paraları topraktan elleriyle çıkarmış­ lardır.» Bulunduğum grupta beni farketmeyerek Almanca an­ lattığı öyküyü bir açıkgöz Selçuklu sonradan Türkçeleştirdi : İlçe'de bir kaç evde küçük Yunan heykelleri yapılı­ yormuş. Satın aldıkları bu kolu başı kopmuş heykelcikle­ ri çamura buladıktan sonra turistlere satıyorlarmış. Şoförlerin rüyası Uyanık bir taksi şoförü bizi Efes'e bıraktıktan 1,5 saat sonra gelip aldığında, o arada 2 müşteriyi daha götürüp AK


getirdiğini anlatıyordu bir arkadaşına. Şoförle yol boyu konuşuyoruz. En büyük emeli yüzyıllar önce olduğu gibi denizin Efes harabeleri önüne kadar getirilmesi ve deniz yoluyla gelecek turistlerin doğrudan doğruya kendi kuca­ ğına düşmesiydi. Efes kentinin tarihinde denizin burala­ ra kadar geldiğini, hatta burada bir de liman olduğunu anlatıyor. Deniz şimdi 15 - 20 km. ilerde. Bü yüzden Yuna­ nistan üzerinden gelen turistleri Kuşadah taksi şoförleri kazıklıyorlarmış. Efes'ten denize bir tünel kazılarak deni­ zin yine eski haline getirilmesi projesini bütün Selçuklu şoförler candan destekliyorlar. Çünkü Kuşadası'ndan Efes ve Meryemana gezisi için turist başına 250 TL. isteniyor. 5 kişilik bir taksi bu yoldan 1250 lira kazanabiliyor. Oysa uzaklıklar şöyle Kuşadası - Selçuk arası 18 km. Selçuklu Meryemana arası 10 km. Gidiş-dönüş 56 km. yapıyor. Kay­ bedilen zaman ise 2 veya 2,5 saat. Bu sürede 56 km. yol ya­ parak 1250 TL. kazanmak doğal olarak Selçuklu taksi şo­ förlerine boş düşler kurduruyor. BODRUM ARTIK HALİKARNAS BALIKÇISI CEVAT ŞAKİR'İN ANLATTIĞI «CENNET» DEĞİL Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir «Mavi Sürgün»de Bodrum'a ilk gidişini anlatır. Şakir'in Milas yolunda son bir tepeyi aşınca gördüğü manzara karşısında dili tutul­ muştur. Yuvarlak bir koyun kıyısında kurulmuş, tek katlı, küçük evlerden oluşan köy, denizinin maviliği, daracık yolları ile anlatılmaz güzelliktedir. Ancak Bodrum artık Cevat Şakir'in anlattığı gibi de­ ğil. Doğa belki yine Mavi Sürgün'de anlatılan doğa, deni­ zin mavisi yine aynı. Fakat şimdi «Milas yolundaki son te­ peyi aşınca», sizi «satılık arsa», «satılık kat», otel - motel ilynları karşılıyor. Küçük bir balıkçı kasabasının yalmzca ülkemizde değil yurt dışında da tanınmasını sağlamak uğ­ runa bir ömür tüketen Balıkçı Bodrum'un bugünlerini gör­ seydi mezarında rahat uyuyamazdı herhalde dost bildiği


Bodrumlular adına. Şakir'in Mavi Sürgün'de hayranlığım dile getirmekte yetersiz kaldığı Bodrum bugün artık bir cennet değil. Daracık yolları park eden araçlarla kapatıl­ mıştır. Büyükçe bir villanın bahçesi genişliğindeki mey­ danlarında binlerce kişi kaynaşıyor. Turistler belki susuz, pislik içindeki bu köyde tıkış - tıkış yaşamaktan değişik bir zevk alabilirler. İstedikleri zaman da çekip gidebilirler. Fakat bu cehennemde yaşamakta Bodrumluların suçu ne? Halikarnas Oteline yörenin en iyi oteli gözüyle bakılı­ yor. Gerçekten kasabanın biraz dışında, bu yüzden sessiz ; ve sakin. Otele girerken, patronun kızı olduğu anlaşılan genç bir bayan kibarca özür diliyor sizden sular akmadığı için. Özellikle geceleri için «hiç bir garanti» veremiyor. Sabah saat 800 - 1000 arası suların akabileceğini söylü­ yor. Bu arada tuvaletlerde inanılmaz bir düzeye ulaşan he­ la sineklerinden söz etmiyor. Bunu içine girince öğreniyor­ sunuz. Otelin önünde tahtadan yapılmış güneşlenme yeri 2 x 3 metre genişliğinde. Otel müşterilerinin bir kısmı de­ nize inmek istediğinde, üstünde ancak ayakta durulabi­ lir. Fakat müşteriler aralarında sessiz bir anlaşma yapmış gibi. Yeni biri geldiğinde, yatanlardan biri denize iniyor. O çıktığında başka biri yüzmeye başlıyor. Böylece idare ediyoruz. Çünkü Bodrum koyunda denize girmenin başka bir olanağı yok. Veya motorlara binip adalardan birine gi­ deceksiniz yüzmek için. Bodrum'da her adım başında bir doğal güzelliğin in­ sanlar eliyle yok edilişini, ya da dayanılmaz çirkinliklere boğuluşunu izliyorsunuz. Tüm kıyı denizin içine kadar ko­ ca koca yapılar, kimisi derli toplu, fakat çoğunluğu Yenikapı-Kumkapı gazinolarını aratır cinsten salaş lokantalar­ la kapatılmış. Su yokluğundan halk sicim inceliğinde akan muslukların başında uzun kuyruklar oluşturuyor. Pislik alabildiğine denize ve karaya yayılmış. İnsan ve araba ka­ labalığından gezenlerin birbirine sürünerek dolaştığı so­ kaklarda eskileri yetmiyormuş gibi yeni yeni inşaatlar yükseliyor.


Bu haliyle yabancı turistler için tüm çekiciliğini yiti­ ren Bodrum'da fantezi meraklısı yerli turistler çoğunluk­ ta. Bunların dışında bir kaç da hipi dolaşıyor. Turizm Bodrum'a ne getirdi, ne götürdü. Bodrumlular daracık sokakları ve küçücük evlerinde binlerce yabancıy­ la birlikte yaşamak zorunda bırakılmışlardır. Her türlü mal büyük kentlerimizin 1,5 - 2 katına satılmaktadır. Sa­ nırım evlerini pansiyon olarak kiraya vermek yoluyla el­ de ettikleri gelirin büyük çoğunluğu aşırı fiyatlar yüzün­ den ellerinden gidiyor Bodrumluların. Tüm bunlara gece saat 02'lere, 03'lere kadar sokak ara­ larında atılan sarhoş naraları da eklenince Bodrumluların bu turizm hareketinden tek kazançları (eğer kazançsa) çıplak bacaklı, bikinili kızları alışık gözlerle seyretmek ve ayağında saboları, başında boncuklu hasır şapkası, kula­ ğında küpesi, uzun tırnaklı parmaklarında dizi dizi yüzükleriyle Bodrum sokaklarında mahalle kadınlarıyla dediko^ du yapan «Sanat güneşimiz» Zeki Müren'le senli - benli konuşmalar yapabilmektir. Oysa Bodrum bir günde kurulmadı. Şakir'in önderli­ ğinde yavaş yavaş tanındı. Çok önceleri bir gün bu duru­ ma geleceği biliniyordu. Bir plan, program çerçevesinde geliştirilebilir, Fransa, İtalya ve İspanya'daki örnekleri gi­ bi uluslararası çapta bir tatil köyü olabilirdi. İlerde Bod­ rum'un yolu yapıldığında bu ilçe artık bir şey kazanacak değil, belki daha da artan kalabalıklar yüzünden bugünkü ilgiyi de kaybedecek. Görünen odur ki, Bodrum artık sa­ dece geçmişi olan, geleceği olmayan bir turistik hatamızdır. MARMARİS'TE DOĞA, İ N S A N A KARŞI KENDİ KENDİNİ KORUYOR • Marmaris'te inanılmaz şeyler oldu. Muğla'dan hatta Milas'tan beri pürüzsüz bir asfaltta yol alıyorduk. Çevre çam ağaçları ile çevriliydi ve hiç bir yerde yanık orman artıklarına, kesik ağaç izlerine rastlanmıyordu. Marma4R


ris'te herkesin kendisini «Sori» (Sorry Mustafa) diye tanı­ dığını söyleyen taksi şoförümüz Milas'ı geçtikten bu yana sigara izmaritlerimizi pencereden atmamıza izin vermi­ yordu. Kulaklarıma inanamıyordum ama, Murat taksisinin şoför mahallindeki kapısına hemen hemen arkasını döne­ rek araba kullanan ve kulakları tırmalayacak kadar açtı­ ğı teybinden Orhan Gencebay'ı dinleyerek kendinden ge­ çen bu bitirim şoför şöyle konuşuyordu: «Sori abi, bak si­ gara tablası koymuşlar hem öne, hem arkaya. Sori aman dışarı atmayın sigaraları, yangın filan çıkar.» Ve devam ediyordu: «Aman abicim sonra bak, Mar­ maris'e gelince çok dikkat et... Yere falan sigara atma. Üs­ tüne tükür, cebine koy, ne yaparsan yap, am r, dışarı at­ ma. Sori tamam mı?» Burası Türkiye mi? Marmaris'te sokaklar yıkanmış gibi. Fransız «cafe»leri türünden bir iki düzgün açık hava kahvehanesi dışın­ da salaş bir yer, benzeri bir meyhane göze çarpmıyor. Tra­ fik polisi yanlış yola giren (06 plâkalı) bir otonun sürücü­ süne, «Beyefendi ters yola girdiniz. Herhalde bilmiyo'-sunuz. Devam edin ve lütfen işaretlere dikkat edin» diyor. «Aman burası Türkiye mi?» diye düşünürken, bir hopar­ lör anonsu duyuluyor : «AK/516 lütfen daha uygun bir yer­ den dönüş yapınız. Teşekkür ederim...» Liman'da Turizm Tanıtma Bakanlığı bölge bürosunda kan - ter içinde bir adam beş altı dilde turistlere yardımcı oluyor. Şöyle şeyler söylüyor örneğin. «Lütfen oturun, rahat edin, burası sizin sayılır. Size nasıl yardım edebilirim. Evet yarm saat 8 - 9 arası gelir­ seniz size özel bir motor ayarlayabilirim. Siz genel bir va­ sıta ile gitmek istiyorsunuz. Lütfen saat tam 8'de burada olun.» Tatil

köyünde

Bindiğim taksi şoförü Marmaris konusunda bilgiler ve­ ren son derece kibar bir konuşmaya giriyor benimle. TuMm/oohtrMon

MoiA/vnrl/'ja

P

• A

49


rizm Bakanlığı'nın tatil köyünde Türkiye'nin hiç bir yöre­ sinde rastlanmayacak güzellikte bir tesis kurulmuş. Tam deniz kıyısında ve aynı zamanda çam ağaçları altında do­ ğal ve yapay güzelliklerin nasıl birleşebileceğinin en güzel örneğini oluşturuyor. Fiyatları ise yöredeki vasat otellerin bir gecelik ücreti kadar. Üstelik tüm yemekler de içinde olmak koşuluyla her şey zevkle düzenlenmiş. Odanıza çık­ tığınızda «ilk gün ikramı» olarak, meyva ve içecek, yeni buzdolabından çıkmış sizi bekliyor. Şofbeni yakmak için kibrit bile unutulmamış. Akşam yemeğe indiğinizde müdüründen, garsonuna kadar hiç karşılıksız (çünkü yemekler self servis olduğun­ dan ve parası peşin ödendiğinden bahşiş söz konusu değil) güler yüz ve ilgi görmek insanı yadırgatıyor. Ancak bizim millete iyilik yaramıyor gibi. Kuşadası'nda, Bodrum'da tı­ kış tıkış yerlerde susuz, pislik içinde ve denizin içinde de­ nize uzak yaşayanlar mutluluk içinde görünürlerken, Mar­ maris tatil köyünün talihlileri yine de yakınacak şeyler bulabiliyorlar. Örneğin yemeklerin self servis olarak ve­ rilmesi mırıltılara yol açıyor kuyruklarda. Oysa bu yön­ tem çabukluk sağlıyor ve masalarda uzun süre beklenme­ sini önlüyor. Her odada sıcak, soğuk sulu duş varken ve bu odalar deniz kıyısına en çok 15 - 20 metre uzaklıkta iken, denizin tam kıyısında «sadece iki adet» duş bulun­ masından «ızdırap çeken» kişilere de rastlanıyor. Tatil köyünün yöneticilerinin burada uzun süre kala­ mayacaklarını düşündüm. Çünkü bu örnek çalışma ile yö­ renin diğer lüks ve turistik otellerini baltalıyor gibi bir halleri var. İki misli fiyatlara çok daha az hizmet veren bu otellerin patronları herhalde Ankara'ya gittiklerinde ilgililerin kulaklarını bükeceklerdir, «bu çocukların fazla ileri gittikleri» konusunda. «Havalar soğudu gayri» 6000'e yakın nüfusu olan Marmaris'te yaz aylarında en az 25 - 30 bin turistin yaşadığı söyleniyor. Marmarisli-


ler Bodrum'la çekişme halinde hissediyorlar kendilerini. Marmaris daha güzel olduğu halde Bodrum kadar tanın­ madığını, reklâmının yeterince yapılmadığını söylüyorlar. Oysa bu özellik Marmaris için bir avantajdır. Bunu bilen­ ler ise ancak Bodrum'u gören kişiler oluyor. Marmaris'ten motorla denize açılıyoruz. İnsan ayağı değmemiş gibi görünen dik yamaçlar, kıyılar. Bir de bakı­ yorsunuz üzerinde bir levha: «Satılık arsa». Motordakiler gülüyorlar. Çünkü buralarda yerleşme olanakları çok az. Denize bir çok kıyısı olmasına karşın körfez ve adalarda­ ki dik yamaçlar yerleşime olanak tanımıyor. Doğa insana karşı kendi kendini koruyor sanki. Deniz motorlarıyla Mar­ maris kıyılarında yapılacak bir yolculuk insana denizin yeni renklerini ve güzelliklerini tanıtıyor. Güney sıcaklığı da ilk kez burada hissettiriyor kendi­ sini. Ancak Marmarislilerin sıcaklık anlayışları biraz de­ ğişik. Gölgede 35 dereceyi bulan ağustos sıcağım «eh artık havalar soğudu gayri» diye karşılıyorlar. «Bizim buralar­ da temmuzda bir sıcak yapar, ağustosta da işte böyle ge­ çer.» «CENNETİN MAKETİ» DİYE NİTELENEN ÖLÜDENİZ, ÖZEL BİR PLAJ OLMA YOLUNDA... Fethiye'de ilçenin «medarı iftiharı» Likya otelinin ka­ yıt memuru kalacağım yeri gösterirken sorduğum soruyu «Ben daha hayatımda hiç sivrisinek görmedim» diye ya­ nıtlıyordu. Otelin bahçesinde küçük tahtadan kulübeler yapılmış, iki tarafına iki minyatür pencere açılmıştı. Bah­ çede bir dereceye kadar dayanılan sıcaklık kulübenin için­ de sauna sıcağına dönüşüyordu. Karşılıklı iki küçük pencerenin açılmasıyla hava ce­ reyanı yapılabileceği düşüncesi, bu kez de sivrisinekleri akla getiriyordu. Ağaçlarla dolu bahçede sivrisinek olabi­ lirdi. Fakat kayıt memurunun tüm kuşkularımı ortadan kaldıran yanıtı üzerine kalmaya karar verdim. Doğrusu-


nu söylemek gerekirse o gece sivrisinekleri ben de göre­ medim. Çünkü kulübenin zamanla kararmış tahtaları, bu küçük hayvanlar için lâmba ışığında bile iyi bir «tam si­ per» oluşturuyordu. Ancak çevrede bol miktarda dolaştık­ ları hem vızıltılarından, hem de vücudumun her yerinde birden başlayan kaşıntılardan anlaşılıyordu. Ertesi gün otelden ayrılırken kayıt memuru hâlâ «ha­ yatında hiç sivrisinek görmediğini» yineliyordu. Sonunda bu adamın ya yalan söylediğine, ya da sivrisinekleri tanı­ madığına karar verdim. fethiye, Antalya'ya 200 kilometre uzaklıkta. Marma­ ris'e daha da yakın. Fakat iki turistik yörenin ortasında Anadolu'nun tüm özelliklerini korumakta direniyor. Halk henüz tam anlamıyla ayak uyduramamış turizm hareketi­ ne. Oteller az ve elverişsiz, pansiyonculuk pek bilinmiyor. İ. Ü. 700 - 600 yıllarında Likya Krallığı'nm önemli kent­ lerinden biri olan Telmessos'un yerinde kurulmuş Fethi­ ye. Likya krallarının mezarları bin yıllardır kente hakim kayalarda oyulu duruyor. Bu kayalara tırmanmanın güçlü­ ğü gözönüne alınmış olmalı ki düzgün beton merdivenler yapılmış. Eu diklikteki bir kayanın üzerine bu ölçüde gör­ kemli anıtların nasıl oyulmuş olduğu insanın kafasını kur­ calıyor ve Likyalıların sabır ve gayretine hayran bırakıyor. Kaya mezarlarına kafanızı sokana kadar sürüyor bu hay­ ranlık. Daha sonra mezarların içindeki dayanılmaz tuvalet kokusunu duyunca bu kez Likyalıları unutup, tuvalet ih­ tiyaçlarını gidermek için bu kadar dik yerlere tırmanan günümüz insanlarının gayretlerine şaşıyorsunuz. Dikenli teller ve cennet Merkeze 12 km. uzaklıktaki küçük bir koy (Ölüde­ niz — Eelceğiz) Fethiye'den daha büyük bir üne kavuşmuş durumda. Ancak Ölüdeniz'in yolunu bulmak büyük bir mesele. Fethiyelilerin tariflerine göre hepsi birbirine ben­ zeyen labirent görünümlü yollarda epey zaman kaybedi­ yorsunuz önce. Oysa Ölüdeniz'e giden yolun başında olK 9

im


dukça anlamlı ( ! ) bir tabela (tabii anlayana) yolu göste­ riyor aslında. Tabelanın üstünde kafasını kuma gömmüş şişman bir adam ve «İsolated Paradise - Ayrılmış Cennet» yazısı görünüyor. Buradan sapınca küçük dağ köyleri ara­ sından kıvrıla kıvrıla geçen bir yol sizi gerçek bir cennete götürecektir ama... Evet *ama»sı var. Ölüdeniz'i görmeden önce bir di­ kenli tel görüyorsunuz sahile inince. Bu dikenli tel Orman Koruma Müdürlüğü'nün «cennete girmeye» çalışanlar için aldığı tedbir. Sanırsınız Orman Koruma Müdürlüğü bura­ ları «düşmana karşı» korumaktadır. Koruduğu da orman olsa neyse. Ölüdeniz'in «burun» adı verilen ve denizin en güzel olduğu varsayılan bölgesine geçmek isteyenler için­ dir bu dikenli tel. Amaç da koruma falan değil bedavacı­ lara engel olmaktır. Ölüdeniz'in tek oteli olan Motel Meri'ye giden yol 803 metre kadar. Dünyanın belki de en engebeli yolu görünü­ münde. Yabancı birinin, bu yolun modern bir otele vara­ cağına inanması oldukça güç. Fakat sonunda kapısındaki ışıklı levhada «otel, motel, restaurant, disco» yazılı gerçek­ ten güzel bir tesise götürüyor sizi. «Deniz pansiyon». «Osman Çavuş Kamping», «Canlı Balık Kamping» gibi küçük tesisler de var yol üstünde. Fa­ kat bunlar ağaçlar arasında kaçamak kurulmuş gibi gö­ rünüyor. Bir zamanlar muhakkak öyleydi. Şimdi konum­ ları yasallaşmış durumda. Ama geçmiş dönemlerin «ka­ çak» görünümünü hâlâ koruyorlar. «Tarihi

taşlar»

Fethiye'den Kaş'a kadar yapacağınız bir kara yolcu­ luğu onlarca tarihi kentle ve binlerce tarihi amtla karşı karşıya bırakıyor insanı: Karymylessus, Antigratos, Pinara, Sidyma, Kragos, Pyonai, Letoon, Patara, Ksantos, Pyrrra, Fellos, Antifellos vb. «Kragos» körfezi size «iki tane turist kızın ırzına geçi­ len yer» olarak tanıtılıyor. Diğerleri konusunda ise isim-


lerinden başka hiç bir bilgi yok. Bir turizm bürosuna uğ­ rarsanız orada da bu tarihi eserlerin «Likyalılar zamanın­ dan kaldığım» öğreniyorsunuz sadece. Büyük bir olasılık­ la Efes harabeleri kadar ün kazanabilecek bir görünümde olan Ksantos harabeleri ile Kınık ilçesi yan yana. Kınıklılar tüm sorulara «tarihi daşlar»dan başka bir yanıt vere­ miyor. M. Ö. 6. yüzyılda yapıldığını yabancı dildeki arke­ oloji yapıtlarından öğrendiğimiz Harpyler anıt mezarının içi de Likya Kral mezarlarının akibetine uğramış. İki ba­ samaklı bir destek üstünde duran ölü odası tam bir kapah tuvalet görünümünde. Kınıklıların «tarihi daşlar» dediği antik eserler ise ka­ panın elinde. Biz oradayken bir «yerli» turist, küçükçe bir sütun başını arabasına yüklemeye uğraşıyordu. Baktığımı­ zı görünce «bahçeye koyacağız» dedi. Akşamüstü döndüğümüz Fethiye'de karasinekler ina­ nılmaz bir düzeyde. Çay bahçelerinde, lokantalarda herkes kukla oynatır gibi ellerini kollarını oynatıyor, üzerlerine konan karasineklerden kurtulmak için. Karayollarımızı gösteren haritalarda Fethiye - Antal­ ya arasında sarı bir çizgi görünür. Aynı haritalarda san çizginin anlamının toprak yol olduğu belirtilir. Daha Fet­ hiye'ye gelmeden Marmaris ve Muğla'da konuştuğum oto­ büs şoförleri «Fethiye'den Antalya'ya kıyıdan gidilebilir mi?» şeklindeki soruma gülmüşler. «Meram eden gider» demişlerdi. Daha sonra da bu yol yerine Aydm'a dönüp, Dinar ve Burdur üzerinden gitmemi öğütlemişlerdi. Üzerinde Kaş, Finike ve Kemer tatil köyü gibi önemli turistik yerlerimizin bulunduğu bu yolu hiç olmazsa mini­ büs penceresinden görebilmek için bu öğütleri dinlemedim. Ancak 220 kilometrelik yolu çeşitli aktarmalarla 9 saate yakın bir sürede aldıktan sonra Antalya'ya vardığımda tüm iç organlarım yerlerinden oynamış gibiydiler. Yol gerçekten haritada yazıldığı gibi topraktı. Fakat belki karayolları haritalarında kullanılmayan başka bir te­ rime daha çok uyuyordu: «Keçi yolu». Köyler arasında


inanılmaz keskinlikte virajlarla uzuyor, yer yer topraktan fırlamış kayaların üstünden atlarken, yolcuların kafaları hiç abartmasız minibüsün tavanına değiyordu. Antalya'ya indiğimizde birbirimizin yüzlerine bakıp gülüyorduk toz yüzünden, hepimiz alçıdan yapılmış heykellere dönmüş­ tük. TESİSLER ARTTIKÇA TURİST AZALIYOR Üç dört yıl önce yapılan bir film festivali sırasında res­ samlarımız Antalya'daki tüm boş duvarları sanat eserleri ile süslemişlerdi. AP'nin kalesi Antalya'da bazı çevreler bu resimleri «Komünist işi» ve «tehlikeli» bulduklarından siyah ya da beyaz boyalarla karalayarak kapatmaya ça­ lışmışlar. Belki böylesini daha güzel buluyorlar. Şimdi ay­ nı duvarları yırtık, pırtık kâğıtlar üzerinde koca koca «pavyon sanatçısı» kafaları dolduruyor. Antalya kent merkezi turistik bir yer olmaktan çık­ mış görünüyor. Son derece güzel bir konumu olan ve o derece iyi korunan Antalya parkı, yabancı turistler için il­ gi çekici değil. Genellikle akşamları Antalyalılar ilgi gös­ teriyor bu parka. Kent merkezinde de bunun dışında gö­ rülecek bir şey yok. Denize girme olanakları kentin doğusunda veya batı­ sında 10 - 15 km. sonra başlıyor. Lara ve Konyaaltı plajla­ r ı 1 0 yıllardır değişmeme rekoru kırarak yılın 8 - 9 ayın­ da yerli ve yabancı turistlerin hizmetinde. Eski oteller ken­ tin iç kısımlarında kaldıklarından iklime uygun olarak son derece sıcak! Bu yüzden zorunlu iş yolculukları yapan tüc­ carların ilgisini çekiyor yalnızca. Park çevresinde evden ve villâdan bozma 3 - 4 motel - pansiyon karışımı bina duru­ mu kurtarmaya çalışıyor. «Rum nambır kaç?» Antalya yöresinin yerli ve yabancı ziyaretçiler için «tu­ ristik gösterisi» Almanların inşa ettiği Talya oteli. Ancak


300 yatak kapasiteli bu otel Antalya'nın uluslararası ünü yanında gülünç denecek kadar ufak bir tesistir. Burada bile personel sorunu henüz çözümlenmemiş görünüyor. Bir iki üst düzey görevlisi dışında turistlerle görevliler ara­ sında tarzan İngilizcesi ve Almancası konuşulmakta, «ayn bira», «Van çay», «Rum nambır kaç?» gibi garip konuşma­ lar geçmektedir. 150 odalı ve yaz sezonunda tümüyle dolu olan otelin gündüz boyunca vakit geçirilecek tek yeri yüzme havuzu. Buradaki şezlong sayısı ise 30. Yani her 10 kişiden bir kişi­ ye bir şezlong düşüyor. Otelde kalmadıkları halde abone ücretini ödeyerek havuza gelen Antalyalı kodamanlar bu sayıya dahil değil. Havuz bekçisi Ali şezlong isteyenlere «hepsi bu kadar» diyor. Otel havlularının denize indirilme­ si odalara asılan yazılarla yasaklanmış. Havuzda havlu istiyorsunuz. Ali'nin cevabı: «kalmadı.» Kızgın güneş al­ tında şemsiye sayısı ise sadece 10. Antalya ve Alanya'dan Perge, Side Aspendos'a turlar düzenleniyor. Tarihî yerlerimiz, içinde yaşayan kimse bu­ lunmadığı için yüzlerce yıllık görüntülerini bozmuyorlar. Fakat Manavgat şelâlesi yöresi, turlar ve piknikler yüzün­ den pislik yuvası halinde. Side de öyle. Şimdiden doğal güzellikleri için yeğlenen bir yer olmaktan çıkmış. Adı kurtarıyor durumu. Antalya - Alanya arasındaki 120 km.'lik yol son yıl­ larda yapılan girişimlerle güzel ve düzenli turistik tesis­ lere kavuşmuş görünüyor. Her 500 metrede ya da 1 km. de bir oldukça büyük sayılacak moteller bulunuyor. Sahilin uzunluğu ve bir araya toplanmak yerine birbirinden uzak­ laşma isteği olumlu sonuçlar vermiş gibi görünüyor. Fakat geçen zaman Alanya'nın aleyhine çalışmış gi­ bi. Son bir kaç yıl içinde Alanya'nın batısı da doğusu ka­ dar gelişmiş. İkinci bir Alanya oluşturuyor. Caddelerde turistik afişler: «Turist Türkten güleryüz bekler, temizlik bekler» türünden. Fakat bunlar afişlerde kalıyor sadece. Alanyalıların turistlere, güleryüzlü davra-


nıp davranmadıkları anlaşılmıyor ama iskele caddesindeki mısır koçanlarının çokluğu «beklenen temizliğe» pek uyul­ madığını gösteriyor. Fethiye ve Alanya'dan beri azalan yabancı turist sa­ yısı Alanya'da yine çoğalıyor. Bu yüzden «turistik göste­ rilerimiz» yine boy gösteriyor. Yine her tarafta derme çat­ ma gazinolar, «disco»lar, turizm acentaları. Her dilden, ye­ meklerinin reklâmını yapan salaş lokantalar. «Tazeliği ga­ rantili» balık çeşitleri. Hatta üç dilde geleceğinizi bildiren falcı bile eksik değil. Ramazan dolayısıyla ö ğ l e yemeği servislerini kaldıran ve yabancı müşterilerine bunu İngi­ lizce, Fransızca ilânlarla duyuran lokanta, o da var. "Kalanlar

öldürüyor»

Elektrik direklerindeki ilânları izleyerek g ö s t e r i ş l i bir motele geliyorum. Kapısında çeşitli Avrupa Turing kulüp­ lerinin tavsiye yazıları dolu otelde, duvarlar öldürülen sivrisineklerin kanından rengini değiştirmiş. Eşyamı oda­ ya taşıyan çocuğa soruyorum «bunlar ne?» diye. Saf saf yanıtlıyor: «Kalanlar öldürüyor ısırmasın diye.» — Çok sivrisinek var demek? — He valla vardır. Otelin önü böyle, içi böyle, arka tarafı ise tam bir çöplük. Rakı şişeleri, karpuz kabukları, sebze artıkları, kâ­ ğıtlar. Alanya'dan doğuya doğru uzanan ana csdde üze­ rinde karşılıklı dizilen öteki oteller de bundan farklı de­ ğil. Alanya'da denize girmenin dışında Alanya Kalesi, çe­ şitli mağaralar ve Kleopatra plajına gitmek mümkün. Alanya - Antalya arasında yer alan Side, Aspendos ve Ma­ navgat'a buradan da turlar düzenleniyor. Yolculuk

bitiyor

İzmir'den Alanya'ya yaptığımız «mavi yolculuk» bu­ rada son buluyor. Bir kaç ayrıcası dışında turizm konusunda ne yapıl-


mışsa hepsi derme çatma. Gazinolar, lokantalar, tuvalet­ ler, turizm büroları derme çatma. Sanki ertesi günü sökü­ lüp kaldırılacak gibi. Uluslararası (!)

turizm

Bir raslantı sonucu deniz kıyısında bir arsası olan kur­ duğu çardakta uluslararası turizme hizmete başlamşıtır. Tuvalet mi? Orda açıkta bir kulübedir. İşinizi görürken gündüz güneşte yanabilir, gece mehtabı seyredebilirsiniz. Eğer pislikten içine girebilirseniz, kapısının da kapanma­ dığını göreceksiniz. Su mu? Kirden rengi belli olmayan bidondadır. Yemek mi? Sineklerin ordular halinde uçuştuğu ve el kadar ha­ mam böceklerinin dolaştığı mutfakta. Plaj mı? Kumların üzerine dikilmiş kazıklar tel örgü ile çevrilmiştir. Kabine? «Burda soyunun birşey olmaz». Duş? «Burda duş bilinmez beyim.» Otel mi? Ev olarak bile kullanılamayacak bir binanın kömürlüklerine kadar yatak doldurulmuştur. Pencere? «Bu oda penceresiz.» Banyo? «Bizim evde yalnız banyo yok.» Turizm cephesinde «umumi manzara» şimdilik bu. ( * * )

(**)

Yeniden anımsatırım. Yukarıda anlatılan gezi 1977'de yapıldı ve yazıldı. Şimdi gelelim 1983'deki duruma.


EGE VE AKDENİZ'DE (II)

Yukarıdaki geziyi 1983 yılında bu kez ters taraftan yi­ neledim. Bakalım ne değişiklikler olmuş?..

İsmail Gülgeç'le birlikte, her birinin bir «cennet» ol­ duğu söylenen turistik yörelerimize yapacağımız gezi «Ak­ deniz'in incisi» Alanya'dan başlayacak, kıyılardaki tüm «inci» ve «cennetleri» kapsayarak «Ege'nin incisi» İzmir'­ de son bulacaktı. Daha önce yaptığımız gezilerde sinek sorunu yüzün­ den ortaya çıkan korkumuzu gazetelerde okuduğumuz ba­ zı haberler gidermişti. Yazılanlara bakılırsa turistik yöre­ lerimizde sivrisineklere karşı «amansız» bir savaş açılmış­ tı. Bu yüzden gönlümüz rahat yola çıktık. Akdeniz'e indiğimizde gördüğümüz manzara savaşın sona erdiği ve barışın yeniden kurulduğuydu. Eğer gazete­ lerin yazdığı gibi daha önce bir savaş yapılmışsa, bu sa­ vaşı sivrisinekler kazanmış bulunuyordu. «Cennet» sözü de bölgedeki turistik merkezlerimize tam anlamıyla uyuyordu. Buraları takım halinde ve eski­ sinden daha kalabalık olarak dolaşan «sivrisineklerin cennet»i olmalıydı. İki hafta kadar süren gezi, hem sivrisinekler, hem de sineklerle savaş için kullanılan ilâçlar (aerosollar) üzerin­ deki bilgimizi epey arttırdı. Örneğin TV reklâmlarında kul­ lanılan sloganlar ve bu ilâçların «bayıltmayıp, öldürdüğü» yolundaki savlar geçerli değildi. Tersine bu ilâçlar öldür-


müyor, bayıltıyordu. Yanlış anlaşılmasın sinekleri değil, ilâçlı odada uyumaya çalışan bizleri.. Sinekler üzerindeki etkisini de araştırdık. Hayvanla­ rın nüfus artış hızına bakılırsa ne öldürüyor, ne bayıltı­ yor, sadece besliyordu. İlk gece Antalya'nın Lara bölgesindeki bir otelde yer ayırtmışt k. Otelin tam karşısında bulunan 06 Resiaurant'da «sanat güneşimiz» Zeki Müren'in plakları çalmıyordu. Otelin lokantasında da Çaykovski'nin «Fındıkkıran»ı. Asansörle odamıza çıkarken çantalarımızı taşıyan görev­ liye «bu müzikler sabaha kadar çalar mı?» sorusuna «yok, saat birde, ikide susar» diye yanıt alıyoruz. Akşam yemeğine yine iki tür müziğin karışımı ile baş­ lıyoruz. Gece yarısına doğru müzikler tür değiştiriyor. 08 Restaurant'da müzik arabeske dönüşürken, otel diskote­ ğinde rock parçaları başlıyor. Odanın tuvaletinde sifon çekme kolunun ucunda bir nazar boncuğu var. « N e ince zevk» diye düşünüyorum. Çe­ kince elimde kalıyor. Gece uykuya dalarken (iki tür mü­ ziğin dışında) duyduğum gürültülere bakılırsa otelde bir yer altı tüneli inşaatı sürüyor, bunun dışında küçük bir çocuk yuvası (kreş) işletiliyor, ayrıca bir odada bir takım insanlara işkence yapılıyordu. Oysa odanın duvarlarında üç dilde, otelin bir «din­ lenme yeri» olduğu ve «saat 2300'den sonra gürültü ya­ pılmaması» rica ediliyordu. Ben bunları okur ve çevreden gelen sesleri dinlerken saat 02 00 civarındaydı. Sabah erkenden iş başı yaptık. Otelin deniz tarafında bir tatlı su havuzu var. Hemen yanında dik merdivenler­ den denize inmeyi denediğim için bu otelde kalacak ve ya­ şı 40'ın üzerinde olanlara Akdeniz'i görmeden dönmeleri­ ni ve deniz yerine havuzda serinlemeye çalışmalarını öne­ riyorum. Denemeyle sabit çünkü. Merdivenlerin yüksekli­ ği nedeniyle dönüş yolunda bu dünyaya veda etme tehli­ kesi geçiriyor ve Akdeniz bölgesinin turistik broşürlerine yazılmış bir sloganın manasını daha iyi anlıyorum. Bölge­ ce


deki turizmciler denizin güzelliğini belirtmek için «Akde­ niz'i görmeden ölme» şeklinde bir slogan yaratmaya çalı­ şıyorlar. Bence bu güzel denize ulaşmanın zorluklarını da belirtmek için şu şekilde değiştirilmeli: «Akdeniz'i gör ve öl». Kahvaltıda lüks otellerde moda olan kendi kendine hizmet (self service) yöntemine özenilmişti. Büyük oteller­ de fazla çeşit yiyecek bulundurulması nedeniyle uygula­ nan bu yöntem, bizim otelde tereyağ, reçel ve beyaz pey­ nirden oluşan kahvaltı tabağı için düzenlenmişti. Acaba bu yolla üç çeşit yiyecek arasında turiste bir seçme ola­ nağı mı sağlanmak isteniyordu. Musluklu bir bidondan, tabaksız su bardaklarına doldurulan kaynarçay, günejte yanmaya gelmiş turistlerin sadece vücutlarını değil, par­ mak uçlarını bile yakarak ülkelerine dönmelerini sağla­ mak içindi sanırım. Her katta bulunan yangın alarmının üzerine «camı kı­ rmız» diye yazılıydı ama herhalde bize zahmet olmasın di­ ye camlar önceden kırılmıştı. Dışarı çıkmadığımız zamanlarda yanımızda taşımak zorunda olduğumuz oda anahtarlıkları ile de küçük çapta halter çalışmaları yapmak olasıydı. Bu işlerin faturasını otelden ayrılırken ödedik. Oda - kahvaltı kişi başına yak­ laşık 4500 lira. Kaldığımız otel bölgenin orta halli otelle­ rinden biri sayılıyordu. Bu önemsiz oteli uzun uzun anlat­ mamızın nedeni, otel konusuna bir daha dönmek isteme­ diğimiz içindi. Hemen hemen her yerde benzer koşulları yaşadık çünkü. Antalya'nın içi Nasreddin Hoca'nın bir öyküsünü anımsatıyordu. Hoca'nın «taşları bağlayıp, köpekleri salı­ vermişler» dediği gibi Antalya'da da güneşi salıvermişler, denizin önünü alabildiğine kapamışlardı. Kent içinde tur yapan turistlere Cumhuriyet alanının ortasında her nasıl­ sa kalmış bir boşluktan ünlü denizimiz «işte bu da Akde­ niz» diye gösteriliyordu. Perge, Aspendos ve Side gibi turistik ve tarihi yöre61


terimize uzanan asfalt yol, at arabaları içinde ve motosik­ letler üzerinde hafiften «ızgara pilice» dönmüş köylü va­ tandaşlarla ve Hindistan manzaralarını andıran ineklerle dolu. Side'ye 10 km. kala turistik bir manzara ile karşıla­ şıyoruz. Tamamen ters dönmüş bir kamyon dümdüz yolda ne ölçüde trafik harikaları yaratabileceğimizi kanıtlıyor. Yoldan geçen traktör şoförleri durmuş, aralarında konu­ şuyorlar. Biri «zarar en azından bir milyon» diyor. «Şoför ölmüş mü?» diye soruyorlar. «Bir ihtimal yaşar» diye ya­ nıt veriliyor. Soruyu soran «Allah başka dert vermesin» diyor. Beriki «amin»liyor. Side tüm uğraşlara karşın bozulmamış Side girişindeki otel, motel, pansiyon, restaurant, dis­ kotek ve gazino reklâmlarının bolluğu ve içerde karşılaş­ tığımız manzara burada turistten çok turizmci yaşadığını gösteriyor. Diyonisos tapınağı girişinde Aspasianus anıtı üzerinde türkücü Mustafa Uzun'un posteri karşılıyor bizi. Side'nin denize inen ana caddesi balık lokantalarıyla dolu. Fakat bir çoğunda lahmacun ve kebap satılıyor ba­ lık yerine. Caddenin tam denize açıldığı yer bir bakımsız­ lık örneği. Bir basketbol sahası, rastgele devrilmiş direk­ ler, kendiliğinden yeşermiş otlar, molozlar, toprak yığın­ ları... Bunların arasında Fransızca yazılı levhasma göre «12. ve 13. asırdan kalma Osmanlı ve Karamanoğullarma ait, antik eserler» satan biri var. Bakırdan kap kaçağı göz­ den geçiriyorum. Eğer bunlar 12. ve 13. yüzyıldan kalma ise «bizim evdeki eşyalar iyi dayanmış» diye düşünüyorum. En azından 7 ve 8 asırlık olmalılar. Çoğu burada satılan­ lardan daha eski çünkü. Side, bozulmak için «çok uğraşılmış ama başarılamamış» gibi güzel. Bir yerde İngilizce sözlerle «Türkiye'nin en iyi dondurmasını bir kere denemeniz» öneriliyor. «Ta­ mamen el yapısı» çünkü. Biz Türkler ne dendiğini belki anlıyoruz ama «tamamen el yapısı» dondurmanın nasıl ya­ pılabileceğini gözünde canlandırmaya çalışan bir yaban-


cıyı düşününce dondurmacının neden sinek avladığını an­ lar gibi oluyoruz. Side'de yakışıklı gençler, kahverengi boyalı tahtaya dönmüş vücutları ve beyaz şortları içinde «hazır» vaziyet­ te bekliyorlar. Ama bu «hazırlık» boşuna. Turist kızların sayısı bir elin parmaklarını bile geçmeyecek sayıda. Bu yüzden eni boyuna eşit Alman ve Amerikalı kızlar rüyala­ rında bile göremeyecekleri bir ilgi görüyorlar. Sanırım Türk erkeklerinin «çok centilmen» olduğu yolundaki gö­ rüşler bu tür kızlardan kaynaklanıyor. Yeniden Antalya'ya dönüp kentin içinden geçiyoruz ve öbür baştan çıkıyoruz. Konyaaltı'na giden yolda evler­ den bir kale inşa edilmiş sanki. Konyaaltı plajı kentin tek nefes alma yeri olmalı. Kemer yolundayız... FRANSIZ TATİL K Ö Y Ü Antalya'dan Kemer'e doğru yol alırken 70'li yılların sonlarında henüz yapılmakta olan bu yoldan geçişimizi anımsıyoruz ve ister istemez iç organlarımız sızlıyor. Çün­ kü o zamanlar bu yoldan geçmek isteyenlerde mangal gibi bir yürek ve sarsıntıya dayanabilecek sağlam iç organları gerekiyordu. Bizde birincisi yoktu ama sağlam iç organla­ rımız ve meslek aşkımızla yolu tamamlayabilmiştik. Bu kez asfalt ve dümdüz bir yoldayız. İlk geçtiğimizde toz - duman arasında göremediğimiz güzellikleri de farkediyoruz. Çam ağaçları altındaki inanılmaz güzellikteki koylar birbirini izliyor. Burası şimdi «Beydağları» ve tu­ ristik adıyla «Olimpos» milli parkı sayılıyor. Bu yörede kıyıların denize dik yamaçlar şeklinde in­ mesi, kalpleri turizm aşkıyla ( ! ) çarpan vatandaşlarımızın çalışmalarına engel olmuş. Yine de yer yer kaçak yapıl­ mış, fakat sonradan yıkılmış briket binaların artıkları gö­ rülüyor. Belli ki turizmcilerimiz buraya da el atmaya ça­ lışmışlar ama bir süre sonra «vatan ve millete hizmet et­ meleri» önlenmiş.


Kemer'e

turizm

nasıl

girdi?

Bir dağın içi oyularak yapılan Akyarlar tünelini geç­ tikten sonra «Güney Antalya turizm gelişmesi projesi Ke­ mer destek kenti» ne varıyoruz. Kemer «destek» kenti yolun açılması ile ansızın turiz­ me yakalanmış gibi bir görünüm içinde. Doğru dürüst ayakta duramayan köy evleri acele ile beyaza boyanarak ve üzerlerine bir kaç yabancı kelime yazılarak «Boutique - restaurant - cafe» üçlüsüne dönüşüvermiş. Oysa Ke­ merli tavuklar hâlâ otolardan kaçmayı öğrenememişler. Kemer'de iki önemli tatil merkezi var. Birincisi Tu­ rizm Bankası'nm (TURBAN) kurduğu Kemer Tatil Köyü, diğeri, önceleri İtalyanların «Valtur» adıyla işlettikleri, da­ ha sonra Fransızların eline geçince «Club Mediterranee» adını alan Fransız tatil köyü. Biz bu ikincisini yeğliyoruz. Turizm Bankasının işletmelerine daha sonra Marmaris ve Çeşme'de bir göz atacağız çünkü. Club Mediterranee'ye giden asfalt yol giderek bir keçiyoluna dönüşüyor. Köylülere sormasak yanlış bir yolda olduğumuzu sanacağız. Köy öylesine doğaya uydurulmuş... Fransız tatil köylerinin üç dişli şeytan çatalı ile simgele­ nen amblemini görüyoruz sonunda. Kapıda bir kaç taksi şoförü ve kapıcıdan başka kimse yok. Kapıcıya oda istediğimizi söyleyince rezervasyonumuz olup olmadığını soruyor. Daha sonra kalacağımız bütün otellerde en bol şeyin boş oda olmasına karşm burada yer olmadığını öğreniyoruz. Yine de müdürle bir görüşmek istiyoruz. Ama müdür bu saatte rahatsız edilemiyor. Diğer görevliler de... Club Mediterranee'nin yöntemlerini kapıcı­ dan öğreniyoruz. Saat 12.30 - 17.30 arası hiç bir görevli ça­ lışmıyor kulüpte. Herkes dinleniyor. Zaman da bizim bil­ diğimiz zaman değil. Saatler bir saat geri alınmış. Yani Fransa'daki zaman... Bir rastlantı oluyor. Otelin personel şefi Sedat bey başka bir iş için kapıya geliyor. Kendimizi tanıtıyoruz. Bi64


zim için birşeyler yapabileceğini söylüyor, içeri gidip mü­ dürle konuşuyor. Yeniden kapıya telefon ediyor ve içeri alınıyoruz. «Bunlar biraz soyuncalı biliyon

mu

ağabey...»

Kemer'li bir köylü olan kapıcı bizi müdürün yanma götürürken yolda kendi bakış açısı ile bazı bilgiler veriyor: «Ağabey kusura bakma, sizi içeri koyvermedim. Ne­ den dersen bıraksan ben deyim beşyüz, sen de bin kişi içe­ ri dolar... Bu gavurlar biraz soyuncalı biliyon mu? Bikini, Hükminin üstünü giymezler. Ondan dolayı çıplaklar kam­ pı var deyi... Herkes girmek ister içeri. Halbuki İtalyanlar zamanı varmış çıplaklar kampı. Şimdi o tevatürden mi bil­ mem herkes çıplak dolaşıyor sanıyor. Halbuki yok öyle bir b..k» Elinde tenis raketi ile salına salına tenis kortuna doğ­ ru yürüyen ilk hatunu gördüğümüzde kapıcıya hak veri­ yoruz. Bırakılsa ne «beşyüz», ne «bin», beşyüz bin kişi ka­ dar girebilir içeriye. Hatunun üstünde hiçbir şey yok. Bu manzarayı görünce ilk düşüncemiz sağa sola bakmaktan çok, «acaba bize bakıyorlar mı?» oluyor. Tatil köyünün müdürü Jose Alien, kulağında pırlanta taşlı küpe taşıyan genç ve sporcu yapılı bir Fransız. Otel­ de boş oda yok ama bize bir yer ayarlayacağını söylüyor ve tüm direnmemize karşın para kabul etmiyor. Çünkü boş olan yerler sadece çağrılılar için. Biz de kulübün çağ­ rılıları oluyoruz. İlk bilgileri müdür Alien veriyor. Köyde iki tür insan yaşıyor. «G.O.»lar ve «G.M.»ler. G.O. «Gentille organisateur - nazik görevli»nin, G.M. ise «Gentille member - na­ zik üye» (veya misafir)in baş harfleri... Biz içeri girdiğimizde saat 17.00 (bizim saatimizle 18.00) dolayındaydı. «Nazik misafirler» yavaş yavaş deniz­ den geliyor, giyinmiş olarak barda buzlu içkilerinin başı­ na çöküyorlardı. Bu içkiler boyunlarında veya bileklerin­ de taşıdıkları ipe dizili renkli boncuklarla satın alınıyor. Kfn..

n n

K!^'J

M».....

A H

1,*

M

r-


İlk içkilerimizi alırken Jose Alien tatil köyünde deği­ şik zaman uygulamasının nedenini anlatıyor. Müşterilerin sabah daha geç kalkıp, gece daha uzun yaşamaları için bulunmuş bir formül bu. Burada yaşam sabah 09.0'da başlayıp gece 03.00'e kadar sürüyor. Müşterilerin çoğu Fransız, küçük bir kısmı Alman. 770 kişilik müşteri kapasitesinin % 25'i de Türklere ayrılıyor. Buzlu içkilerimizi içerken bar çevresinde bu Türkler­ den bir kısmı ile karşılaşıyoruz. Aralarında Ahu Tuğba gibi ünlü olanlar da var. Fakat sanatçımız alışılmışın ter­ sine burada giyinik. Bu yüzden tanımakta güçlük çekiyo­ ruz. Çevredeki rastgele Fransız kızları bizim «medar-ı if­ tiharımız» Ahu gibi 2 - 3 tanesini ceplerinden çıkarabilir­ ler. (Güzellik açısından! Ama Ahu'nun da hakkını yeme­ mek lazım. O da istese 2-3 Fransız kızını kendi içinden çı­ karabilir (doğal olarak kilo açısından...) İçkilerimizi içtikten sonra amfitiyatro'da küçük bir de­ fileye çağrılıyoruz. Kulübün butiği tarafından hazırlanan ve mankenliğini otel görevlilerinin yaptığı bir yazlık giy­ siler defilesi bu. Hem mankenlerin sunduğu, hem de müş­ terilerin giydiği şeyler öylesine değişik ki, insan burada giysi zevkini ve moda anlayışını değiştiriyor. Defileyi iz­ ledikten ve giyilenleri gördükten sonra ertesi gün biz de Gülgeç'le kulübün butiğinden bir kaç parça giysi satın alı­ yoruz bu hava içinde. Ve şimdi bu giysileri givmek için 21. yüzyılı bekliyoruz. Çünkü bu devirde ve İstanbul'da giymek olası değil. Sonunda açlıktan midemiz davul - zurna çalarken ak­ şam yemeğine çağrılıyoruz. Bizde bu saatte sahur yemeği yenir ama Fransızlar buna akşam yemeği (diner) diyor­ lar. Lokantada bir bayan görevli yemeğe gelenleri karşı­ lıyor ve masaların dişi - erkek dengesini ayarlayarak oturt­ maya çalışıyor. «Çalışıyor» diyorum çünkü bütün masa­ larda bu denge kurulmuşken kör talihimiz burada da im­ dada yetişiyor ve sadece bir tek bayanın bulunduğu, geri-


sini kulübün en yakışıklı erkeklerinin oluşturduğu bir ma­ saya oturtuluyoruz. Yemeklerin adlan Türkçe, fakat Fransız zevkine göre yapılıyor olmalı. Kaldığımız tek gün yediğimiz «Musak­ kamın içindeki patlıcanların tencereye yemek piştikten sonra doğrandığına emindik. Yanılmıyorsak bir patlıcan tarlada bile bundan çiğ olamazdı çünkü. Şiş kebabın dışı biraz ateş görmüşe benziyordu, içi kıpkırmızı idi. Revani tatlısına gelince, şekerli su yerine sadece su dökülmüştü üzerine. Yalnız çorba bildiğimiz çorbaydı. İçindeki sebze­ ler belki de aşçının dalgınlığına gelmiş ve pişirilmişti. Sof­ rada su da vardı ama ne işe yaradığını Fransızlar bilmi­ yordu. Çünkü cam sürahiler içindeki kırmızı ve roze renk­ li şaraplar içiliyordu sadece. EĞLENCE, EĞLENCE, EĞLENCE... Yemekten sonra müşteriler amfitiyatrodaki «Cabaret - Show»a çağrıldılar. İzleyiciler bol bol güldürüldü, herkesin oyunlara ve danslara katılması sağlandı. Yemek­ te ve daha önce içtiğimiz içkilerin etkisi ile çoktan uyu­ maya başlamış olan bizler «acaba ne zaman sabah ola­ cak» diye düşünürken müdür Jose Alien sahneye gelerek, herkesi «işte gece başlıyor» bağırışları arasında diskoteğe çağırdı. Tiyatrodaki danslara katılan ve epey hareketle­ nen müşteriler bu isteğe neşe ile uydular. Bir gece önce Antalya'da kalan ve oteldeki gürültüler nedeniyle geceyi uykusuz geçiren bizler ne yazık ki bu çağrıya uyamadık. Daha doğrusu Gülgeç gündüz gözüyle çevreyi (deniz ke­ narının çevresini) daha iyi görebilmek için erken yatmayı (02.00'de) yeğledi. Ön taraf yoğurt arka taraf kızarmış İstakoz Ertesi sabah erkenden iş başında yani plajdaydık. İyice gözlemlediğimize göre kadınların çıplak göğüs­ lerle güneşlenmesinin sutyenle yanmaktan fazla bir farkı yok. Mayo ipleri belli olmuyor sadece.. Hepsi o kadar. FaR7


kat çevredeki Türk müşteriler için durum epey farklı.. Ha­ tunlar döne döne her taraflarını yakarken, Türk erkekleri hep yüzükoyun «yandıklarından» sadece sırtları kızarıyor. Sonuçta ortaya ön tarafı yoğurt gibi, arkası haşlanmış İs­ takoz renginde vücutlar çıkıyor. Böyle tipleri her yanda görmek olası. En yakınımızdaki örnekleri de biz oluyoruz. Bir Türk kaç Fransıza bedel? Bizim ulusu asıl ilgilendiren konu aklımıza geliyor. Bu tür yerlerde diğer faaliyetler ( ! ) ne zaman yapılıyor aca­ ba? Kaldığımız sürece bu sorunun yanıtını bulamadık. Er­ kekler spor yapmaktan ve oyun oynamaktan bu tür işlere zaman bulamıyorlar gibi geldi bana. Bu işleri de zorunlu olarak Türk erkekleri üstlenmiş görünüyorlardı. Club Mediterranee'lerde Türklere % 25'lik kontenjan ayrılması ve bu kapasitenin hemen hemen tamamının erkekler tarafın­ dan doldurulması da iyi bir kanıttı zaten. Duruma bakılır­ sa bir erkeğe 2 - 3 kadın düşüyordu. Salt sporla ve eğlen­ ce ile uğraşıyormuş gibi görünen yabancı erkekleri çıka­ rırsak, salt tek sporla ( ! ) meşgul görünen Türk erkekleri­ ne düşen kadın nüfusu daha da kabarıyordu. Bu dengesiz­ lik de bir Türk'ün kaç Fransıza bedel olduğunu ortaya çı­ karan yeni bir örnek sayılabilirdi. Zengin

psikolojisi

Boncuk sisteminin nedenlerini kulüp yöneticilerinden dinledik. Önce akla para taşımamak (kaybetmemek için) geliyordu. Fakat boncuklar da para ile satın alındığına gö­ re bu düşünce geçerli değildi. Psikolojik neden, ortada pa­ ra dönmemesi ve buraya gelen orta sınıf Fransızların tatil süresince zengin psikolojisini yaşamalarıydı. Yöneticilere göre çok zenginlerle orta sınıf arasındaki fark, zenginle­ rin ceplerinde para taşımamaları, daha doğrusu buna ge­ rek olmayışı idi. Hesaplar bir görevli tarafından görüldü­ ğünden, zengin kişiler günlük yaşamlarında para hesabı yapmıyorlardı. aa


işte boncuk sistemi orta sınıf vatandaşa da bu olana­ ğı sağlayan bir yöntemdi. Boncukların renklerine göre fi­ yatları vardı ama bir süre sonra bu fiyatlar unutuluyor ve herşey parasız çözümleniyormuş gibi geliyordu insana. Bir viskinin fiyatı «6 kavuniçi boncuk» denildiğinde çok kişi o kafayla kaç para olduğunu aklına bile getirmiyordu. «Eğlence, eğlence, eğlence» Napolyon'un «para, para, para» sloganına karşın, ün­ lü imparatorun zamanımızdaki torunları «eğlence, eğlen­ ce, eğlence» sloganını uyguluyorlardı. Müşterilerin ellerine verilen basılı bir broşüre göre, müşteriler için günün her saatinde, kırmızı rujlu bir dudak izi ile simgelenen «hostes»ler (bayan görevliler) «her türlü hizmete hazır»dı. («Her türlü» sözcüğü yanlış anlamalara yol açıyormuş) Bar gün boyu açık. Diskotek 23 OO'den sonra çalışmaya baş­ lıyor. Kuaför 16.00 - 20.00 arası, «hamam» 15.00 - 20 00 ara­ sı, terzi 17.30 - 19.30 arası çalışıyor. Tatil köyünde 24 saat boyunca müşterilerin parasız faydalanabileceği eğlence ve sporlar da şunlar: Yelken sörfü, yelken sporları, su kayağı, yoga, tenis, ok atma, yüzme dersleri, dalma sporu, futbol, akuatik (su altı jimnastiği), aerobik, bisiklet ve briç. Zorla

eğlendirme

Gördüğümüz kadarıyla müşteriler neredeyse zorla eğ­ lendiriliyordu. Her türlü spor ve eğlence olanağı yanı sı­ ra, daha sabah kahvaltısına inerken kollarına bağlanan mavi ve beyaz renkli bez parçaları ile iki takıma ayrılıyor­ lardı. Daha sonra iki takım arasında son derece iddialı halat çekme, yüz ve vücut boyama, iskeleden düşme, yu­ murta fırlatma, çuval içinde koşma gibi yarışmalar yapı­ lıyordu. Tatil köyündeki tatil anlayışı «dinlenme» değil, «eğlence» ydi. Bu eğlendirme görevini üstlenen ve «animateur» adı verilen kişilere büyük görevler düşüyordu. Herkesi eğlen-


dirmek ve bir dakika bile boş zaman bıraktırmamak gö­ revleri sayılıyordu. Hemen hemen hepsinin profesyonel koşucu, yüzücü, dansçı, şarkıcı ve tiyatrocu olduğunu öğ­ reniyoruz. Bunların başında bir de eğlence müdürü vardı. Neşeli bir genç olan eğlence müdürü parmağını kırmış ol­ malı ki sağ eli alçıdaydı. Yine de hiçbir eğlenceyi kaçırmı­ yor, hatta alçılı eliyle işi yönetmeye bile uğraşıyordu. Bir ara bu alçılı eli yakından görmek fırsatı doğdu. Beyaz al­ çının her yanı kırmızı rujlu dudak izleriyle doluydu. Kulüp müdürü Jose Alien de sabah 08.00'den itibaren ayaktaydı. Oysa bir gece önce 02.00'de biz yatmaya gider­ ken kendisini eğlencenin en hareketli yerinde bırakmıştık. Demek ki günde 18 saate yakın çalışıyordu. Hanım müş­ terilerin kendisine gösterdikleri ilgiye bakılırsa bu süre­ nin büyük bir kısmını soyunup giyinme işleriyle geçiriyor olmalıydı. Son derece «nazik» görevliler Diğer personele gelince «nazik» olan adlarına son de­ rece uygundular. Daha önce de belirttiğim gibi sabah 2,5 saat, öğleden sonra 2,5 saat resmen çalışıyorlardı ama ge­ ri kalan zamanda da müşterilere karşı son derece «nazik­ tiler.» Örneğin bir bayan müşterinin gece hangi saatten sonra odasına çıkacağına kadar ayrıntılı bilgi edinmeye çalışıp, bu konuda kendilerine yardımcı olup olamayacak­ larını (odalarına kadar refakat etmek gibi) soruyorlardı görev icabı. Kulüpteki Türk personelin asgari ücretle çalıştığım öğ­ renmiştik. Çoğu dil bilen üniversite öğrencileri idiler. Bu kadar az para verilmesinin nedeni, bu köylerde parasız çalışmak isteyenlerin bile oluşuydu. Gençler iyi bir tatil olanağı elde ediyorlardı, para kazanmasalar da olurdu. Yöneticiler de para istemeyen bu gençlere asgari ücret ver­ mekte bir sakınca görmüyorlardı. Aslında üste para vere­ cek olanları da bilseler parasız bile çalıştırırlardı. «Üste para vermek isteyen çıkar mı?» diyeceksiniz. Biz çıkardık örneğin.


Tüm araştırmalarımıza karşın kulüpte bir «çıplaklar kampı» bulamadık. Demek ki söylenenler yalandı. Fakat ortada giyinik kimse de yoktu. Kadınların altlarında «bir şeyler var» deniliyordu ama ikimiz de gözlüklü olduğumuz için etrafın yalancısıyız. Çok yakın takipte bir ara ne ol­ duğunu görür gibi olduk. Bikini mayonun üstünü takmadan dolaşmak genç ha­ nımlar için fazla bir sorun yaratmıyordu. Fakat yer çeki­ mi yasasına 40 yıldan fazla karşı koymaya çalışanlarda garip görünümler ortaya çıkıyordu. Böylelerine az da ol­ sa rastlanıyordu. FİNİKE... KAŞ...

KALKAN...

Kemer tatil köyünde eğlence tüm hızıyla sürerken biz görevimizi düşünüyoruz. Buraya bir gün ayırmıştık. 24 saat dolarken bir gün daha kalıp, konuyu «iyice yakın­ dan» incelemek gerekip gerekmediğini tartışıyoruz. Gülgeç plajdaki hatunlara bir göz atıyor ve «hatta mümkün oldu­ ğu kadar yakından» diye yanıtlıyor beni. Biz bunları tar­ tışırken Fransız tatil köyündeki «nazik görevliler» (G O.'lar) tarafından «nazik» bir şekilde kollarımızdan sürükle­ nerek arabaya bindiriliyoruz. Yeniden yola koyuluyoruz ama bir süre daha aklımız Kemer'deki «görevde» kalıyor. Finike sahildeki uygun konumuna, şaşırtıcı güzelliği­ ne ve denizinin inanılmaz temizliğine karşın tek turistik oteli olmakla mutlaka bir dünya rekoru kırıyor olmalı. İl­ çede bir kaç saat dolaştık. Tekne ile gelmiş iki İngilizden ve motorsikletleri ile geçen iki İtalyan gencinden başka yabancı yoktu. Temiz bir lokanta olan Fish Restaurant'da bomboş masaların ortasında yemek yerken garsonla ya­ renlik ediyoruz. «Turist yok mu burada?» diyorum. Söyle­ diğine göre «turist n'etçek burda», «Deniz güzel, kalabilir­ ler. Otel var mı?» diye soruyorum yeniden. «Turist olma­ yınca otel n'olsun. Bir iki dene var ama kulag asma. Ga­ vur yatmaz orda. Bırak gavuru iti bağlasan durmaz» diye yanıtlıyor beni. 71


Aynı şekilde turiste kafasını bile çevirip bakmayan Kale ilçesini (Demre adıyla Noel Babanın doğum yeri ola­ rak biliniyor) geçip, yörenin turizme en çok gönül vermiş ilçesine geliyoruz: Kaş. Yarım ay şeklindeki Kaş Liman alanının ortasındaki Atatürk'ün konuşan heykeli abartmalı büyüklüğüne kar­ şın canlı gibi. Fakat ne yazık ki dört dilde konuşan ve Ata'nın yaşamını anlatan telefonu bozulmuş. Daha yakın bir yerde onarım olanağı bulunamadığı için şimdi İstan­ bul'un Zeytinburnu'nda onarılıyormuş. Kaş ilçesinde her yer otel, motel, pansiyon olmuş. «No­ el Baba Pastanesi» bile açılmış. Kaşlılar buraya «geleceğin Bodrum'u» diyorlar. Bunu ilçeyi övmek için söylüyorlar ama Bodrum'un son hallerini bilenler bu duaya «amin» diyemiyorlar. Kaş ilçesi doğal sit alanı sayıldığından belediye tara­ fından yeni inşaata izin verilmiyor. Bu yüzden kiralık ve­ ya satılık ev yok ilçede. Kaş'a atanan memurlar bile turis­ tik pansiyonlarda yatıp kalkıyorlar. Kaş içinde boş arazi olmamasına karşm ilçenin tek genişleme alanı sayılan Çukurbaş yarımadasının büyük bir kısmı Ankara Gazeteciler Cemiyeti tarafından satın alın­ mış ve bu bölge için İmar ve İskân Bakanlığı'ndan inşaat izni de verilmiş. Bu inşaatları görmek için yola çıkıyoruz. İlçenin biti­ minde güzel bir yol başlıyor ve Güney Amerika'daki Ma­ ya Uygarlığının amacı belli olmayan yolları gibi Çukur­ baş yarımadasını dolanıyor. Bu yolun gerçekten amacı belli değil. Çünkü buralarda bir tek ev yok. Kaş'a çok ya­ kın olan ve yörenin en önemli turistik bölgesi sayılan Kekova'ya karadan ulaşım imkânı olmadığı halde (çünkü 17 km'lik yolu yapılmamış). Çukurbaş yarımadasının 12 km'lik yolu tamamlanmış. «Hiç yerleşim yok» derken haksız-

hk etmeyelim. Bir tane var-. Arıfcara Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Beyhan Cenkçi'nin evi (daha doğrusu şatosu). Her ne kadar günümüzde bir çok gazeteci 10-15 bin li-


raya kiralık ev peşinde koşuyorsa da sadece koşuyorlar, bulan yok. Kaş örneği gösteriyor ki, mesleğin sonunda iş­ lerin iyi gitmesi ve şato sahibi olmak bile olası. Fakat in­ sanın aklına bir soru takılıyor: Bir gazeteci kuş uçmaz kervan geçmez bu yarımadada neden bir şato kursun? Cenkçi'nin Gazeteciler Cemiyeti Başkanı olduğu göz önü­ ne alınırsa bunun bir açıklaması bulunabiliyor. Belki de Cenkçi bu şatoyu meslekdaşlarını teşvik etmek ve «sabre­ den gazeteci muradına erermiş» özdeyişine inandırmak is­ tiyordur kimbilir. Yoksa normal bir ev yapmak yerine, devletin 120 milyon lirasını harcayarak (Karayollarından aldığımız bilgiye göre bu yolun 1 km'si 10 milyon liraya mal olmuştur) neden bir şato kursun? Kaş'a özel olarak hiç bir şey yapılmamış. Salt olduğu gibi korunarak aslında en iyisi yapılmış. Bir de turistler, sabahın köründe hoparlörlü minarelerden yükselen ezan sesleriyle yataklarından fırlatılmasa, tüm evlerin, otelle­ rin, pansiyonların bahçelerinde birbiri ardı sıra ötmeye başlayan horozlar yetiştirilmese « A l bir mobüet, rahat et» sloganma uymuş vatandaşlar saat 05.00'den itibaren bu araçlarla sokaklara dökülmeselerdi... Kaş'tan Fethiye'ye doğru yol alırken Kleopatra öykü­ leri yoğunlaşıyor. Aslında Side'den beri Kleopatra öykü­ leri dinleye dinleye geliyoruz. «Kleopatra» adını taşıyan plajlar, gazinolar, restaurant'lar ve çay bahçeleri gösteri­ yor ki ünlü imparatoriçe buralarda yaşamış. Bu öyküler Datça'ya kadar sürüyor ya, en çok yoğunlaştığı yöre Kaş Fethiye arası. Ortalıktaki Kleopatra plajlarının bolluğundan anlaşıl­ dığına göre, bu kadın hiç denizden çıkmazmış. Peki ünlü Sezar'la nerede, ne zaman buluştu? Acaba denizde mi? Eğer birlikte bu kadar zamanı denizde geçirdilerse, Sezar ünlü savaşlarını yapmak için nasıl fırsat buldu? Bu savaş­ ları mayo ile yaptı desek olmaz. Koca imparatora yakış­ maz. Üstelik Kleopatra'nm adama mayo giyecek zaman bırakmadığını da tarih yazıyor. Öyleyse Sezar «anadan ür73


yan» mı dövüşüyordu? Yoksa bu ünlü savaşçı şimdiki za­ manların James Bondları gibi dövüşürken sevişiyor, sevi­ şirken dövüşüyor muydu? Bu neşeli düşünceler içinde Kalkan'a ulaşıyoruz. Bu­ rada dostlarımız Ahmet Gülhan ve Erkut Taçkın'ı bulaca­ ğız. Fakat onları bulmak için aramamıza gerek olmadığım da biliyoruz, Kalkan'm bir ucundan baksanız öteki ucu gö­ rünüyor. Gülhan ve Taçkm da zaten ilçenin ortasındaki kahvede her zamanki yerlerindeler. Kalkan aslında bir köy ama biz görmeyeli köylü nüfu­ su kentli nüfusunun çok altında kalmış. Bir çok tanıdık çehre çıkıyor karşımıza. «Hayrola ne arıyorsunuz?» diye soruyoruz. Hemen hemen herkeste aynı yanıt: « N e olsun, güneş Akdeniz ve rakı... takılıyoruz işte.» Evet herkes takılmış Kalkan'a. Erkut Taçkm'm tek kentli olarak yaşadığı günler çok gerilerde kalmış. Ahır­ dan bozma köy evleri kapatılmış çoktan. Önceleri yüzbinlerle başlayan ev satışları şimdi 5-10 milyonlara ulaşmış.» «Mavi yolculuk» adlı kitabında Azra Erhat «Halkının neyle geçindiği belli olmayan bir yer» olarak tanımlıyor Kalkan'ı. Şimdi belli olmuş bize göre. Evlerini satarak ge­ çiniyorlar. Gerçekten Kalkan'da «Güneş ve rakı» var ama «Akde­ niz» biraz uzakta. Denize girecek yerlere motorla gidili­ yor. İki plajından birine sadece kadınlar girebiliyor, diğe­ rine de aileler. Peki bekâr erkekler, köyün gençleri? Onlar biraz ortada kalmış gibi. Sayıları birdenbire artan lokan­ talarında tatilciler garsonlarla şakalaşıyor: «Usta iki köf­ te, bir bira, iki kutu "kov" getir», «Kov» sivrisineklere kar­ şı korunmak için vücuda sürülen bir maddenin adı. «Kov­ mak» tan geliyor bu ad. Kalkan'dan Patara'ya geliyoruz. Antik kentte oturula­ cak bir yer var. Şevki'nin balık lokantası. Bu lokantada balık olmadığı herkes tarafından biliniyor ama adı yine de balık lokantası. Lokantanın sahibi Şevki Patara'nm na­ sıl korunduğunu anlatıyor • «Burayı korumaya aldılar 74


abey. On senedir koruyorlar. Çivi çaktırmıyorlar. Şurada bir tuvalet var. Git gör, bırak içine etmeyi içine giremez­ sin. Tuvalet yapalım diyoruz. Hayır yapamazsın. Şu çatı­ yı çatalım çatamazsm. Türkleri gönderiyoruz ama yaban­ cılara tuvalet yok diyoruz mahcup olmamak için.» Bu arada Çevre Sağlık Teşkilâtından adamlar geliyor. «Senin tuvaletin kötü ve pis. Lokantayı kapatacağız» di­ yorlar. Şevki ne yapacağını bilemiyor. Tuvaleti yakından görmek istiyoruz. Önü açık. İnsa­ nın işini görürken gündüz güneşte yanması, geceleri meh­ tabı seyretmesi olası. Ama tabii içine girmeye cesaret ede­ bilenler için. Yerimize döndüğümüzde aynı köyden Meh­ met Fehmi Öner gelmiş lokantaya. O da bir öykü anlatı­ yor : «Kale kapılarında 47,5 dönüm arazim var. Evim yok. Naylon barakada yaşıyorum» diyor. Sonra şöyle konuşuyor. «Ben 50 yıldır bilirim. Hep böyle.. Alsınlar araziyi.. Yerine başka bir arazi versinler veya istimlak etsinler, parasını versinler, faydalanalım.» Bunu Antalya Müzesi Müdürüne de söylemiş. «Yok, demiş mühendis, ne alırız, ne de veririz.» O zaman Meh­ met Fehmi Öner yakası açılmadık bir laf ederek mühen­ disi epey güldürmüş.. «Olur mu, mühendis bey, demiş, ni­ kahı benim boynuma, bacakları başkasının omuzuna av­ rat nerede görülmüş.» İşte böyle.. Bir çok yerde olduğu gibi Patara'da da «Doğa, tarih ve turizm içice.» Tıpkı yukardaki gibi...

— Ölüdeniz kirlendi deniyor. Doğru mu? Hanım görevli «Koli basili yirmibeş» diye yanıtlıyor. Yeniden soruyorum.. « N e demek yani? Tehlikeli mi?» — Tehlikeli değil... Fethiye'nin içinde 4000 olduğuna göre... — 4000 nerede? Litrede mi? — Valla onu bilmiyorum. Öyle deniyor. Eskiden sıfırmış tabii. Yirmi beşe çıkınca biz tehlike çanları çaldı di­ yoruz. Ama ne olduğunu bilmiyorum doğrusu.. ı

75


— Sinek var mı? — Sinek yok. Görevli hanım bu sırada gözümü oymaya çalışan bir karasineği kovmaya çalıştığımı görünce duraklıyor: «Ka­ rasineği mi soruyorsunuz?» diyor. «Hayır» diyorum. «Siv­ risineği soruyorum. Mümkünse adresini rica ediyorum.» Şakama hiç gülmüyor. «Sivrisinek yok da karasinek her yerde var beyefendi» deyip susuyor artık. Bu sözü çok doğru. Gözümün içinde bile dolaşıyorlar. Kendisine başka bir şey sormuyorum ama daha sonra şun­ ları düşünüyorum •. Bu bölgede salt sivrisinekleri öldüren bir mücadele yapıldığına göre acaba karasineklerle sivri­ sinekleri birbirinden ayıran yeni bir madde mi keşfedildi? Fethiye'deki kaya mezarlarının en ünlüsü olan kral Amintas'ın mezarına kimbilir kaç kez çıktım. Bu gezide bir kez daha çıkıyorum. Daha önce Likya kral mezarları­ nın tuvalet haline getirildiğini yazdığım için Fethiyelilerin bana kızdığını biliyorum. Gülgeç'le 198 basamağı yeni­ den çıkıp kontrol ettik. Amintas'ın mezarı bu kez terte­ miz. Mezarın önünde oturmuş üç genç Fethiye'ye doğru bakıyor. Konuşuyoruz: — Siz Fethiyeli misiniz? — Evet abi. — Mezara bakmak için mi geldiniz? — Hayır. Fethiye'ye bakıyoruz. Biz kaç senedir çıka­ rız. Gördük artık iyice. — Peki bilginiz var mı bu konuda? — Yok bilmiyoruz. Mezar işte... — Ne mezarı, kimin mezarı? — Biz bilmiyoruz. İçine bakıyoruz o kadar. Cüneyt Ar­ kın burada film çevirdi abi. — Ne filmi? — Tarihi film. Kancayla ip attılar. Yukarı çıktı. Son­ ra öteki taraftan aşağı indi. Burasını kale kapısı diye gös­ terdiler filmde... — Siz filmi de gördünüz mü? 76


— Gördük tabii abi... — Cüneyt Arkın'ı çok beğeniyorsunuz galiba. — Tabii abi... Sinemanın kralı... «Sinema kralı» Cüneyt Arkın ve Likya kralı Amintas.. Birincisi konusunda ne çok bilgimiz var. Ya ikinci­ si... Mezanyla yan yana yaşayanlar adını bile bilmiyorlar. Bu sözlerle gençleri kınadığım sanılmasın. O yaşlarda Lik­ ya kralı yerine sinema kralı ile ilgilenmeleri son derece doğal. Fakat M. Ö. 4000 yılında mezarının üstüne Likya al­ fabesi ile yazılmış «Amintas» adını, bir tabelaya Türk al­ fabesi ile yazmayanları biraz kınamak gerek. Fethiye'deki tek gecemizi Ölü Deniz'de geçirdik. Çok yazıldığı için (tarafımızdan da) yeniden anlatacak deği­ liz. Bir iki şey ilgimizi çekti; Tarım ve Orman Bakanlığı­ nın Ölü Deniz piknik yerinin kapısına «Dur. Bilet alınız» türünden yarı korkutucu, yarı kibar bir yazı konmuştu ve piknik yeri ancak tecrit kamplarına yakışır dikenli tel ör­ gülerle korunuyordu. Belki de düşmanlardan... Dalyan'da bir gezi: Caunus harabeleri ve gazoz satan arkeolog Fethiye'den Marmaris'e doğru yol alırken, birçok kişi­ nin önerisi üzerine Köyceğiz Dalyanı'na saptık. Bir deniz motoru ile 2500 liraya anlaşarak Dalyan'ı ve Caunus ha­ rabelerini görmeye gittik. Caunus harabelerine motorlu tekneyle, balıkların için­ de hapsedildiği dalyan engellerini aşarak ve labirent bil­ meceleri görünümlü sazlıklar arasından geçerek 40 daki­ kada varılıyor. Tahta bir iskeleye yanaşıyoruz. 500 metre kadar salt sinek vızıltılarının işitildiği bomboş bir alan­ da, keçi yolunda yürüdükten sonra tahta bir kulübe çıkı­ yor karşımıza. Kulübede gazoz ve küçük testiler satan bir genç var. Bize bazı sınırları işaret ederek, oralara girme­ mizin yasak olduğunu söylüyor. Sadece hamamı ve tiyat­ royu gezebileceğiz. Diğer taraflara girmek yasak. «Ne­ den?» «Çünkü hoca kazı yapıyor.» Kendisini gazoz satıcı-


sı sandığım halde biraz bilgi vermesini rica ediyorum. «Arkaik, Roma ve Bizans eserleri» diyor. «Arkaik ne de­ mek?. Milattan önce mi sonra mı?» «Önce tabii.» 2500 liraya «yasak» levhası seyretmek Tam tarihi ve hiç bir ayrıntıyı bilmiyor ama bu kadar şeyi bilmesi bile beni duygulandırıyor. Bir gazoz satıcısı «arkaik» gibi laflar etsin. Milattan önce ile sonrayı ayırdedebilsin. «Helal olsun» diye geçiriyorum içimden. De­ mek ki olumlu bir yoldayız artık. Caunus harabelerini bu olumlu duygular içinde dolaşıyoruz. Hamam ve tiyatroyu gezdikten sonra yasak bölgelerde hızlı bir tur atıyorum. Belki kazıyı yapan hocayı bulabilir, daha fazla bilgi ala­ bilirim. Fakat kimse görünmüyor. Her yerde «Yasak. Gi­ rilmez» levhaları var sadece. Dalyanlı motorculara 2500 li­ ra ödeyerek «yasak» levhalarını seyretmek hoş değil. So­ nunda dönüyoruz. Kapıdaki gence Hocanın nerede çalış­ tığım soruyorum. «Hoca burada değil Ankara'da» diyor. Kendisi de zaten onu bekliyor, «beklerken de gazoz mazoz» satıyor. Hocanın adını da söylüyor: Baki Gök. «Ne­ den bekliyorsunuz?» diyorum. Gözlerimi yuvalarından fır­ latan bir yanıt veriyor: «Ben arkeologum.» Hoppala... Biraz önce içimden geçirdiğim tüm kutla­ maları geri alıyorum. — Arkeolog mu? — Evet. — Ama demin fazla bilgim yok demiştiniz. — Fazla bilgim yok. Çünkü hoca bilgi vermiyor. — Neden vermesin? — Çünkü yayın hakkı kendisine ait. Kitap yazacak. — Yabancı kitaplarda bilgi vardır. Hem siz arkeologsanız, burada da çalışıyorsanız, nasıl bilginiz olmaz? — Hoca vermeyince nerden olsun. Arkeoloji bilimi açısından son derece ürkütücü oîan bu konuşmayı burada kesip yolumuza devam ediyoruz. Dalyan'm Akdeniz'le birleştiği yerde tahta ayaklar üstün-


de yükselen barakalarla kaplı bir kumsal var. «Yaşar'm yeri» adlı balık lokantasında lagos balığının kilosu 1600 lira. Oysa dalyan balık kaynıyor. Denizi görmeden paçayı sıvamak Dalyan'dan döndükten sonra motorcularla konuşuyo­ ruz. Anladığımız kadarıyla Dalyanlılar «dereyi (buradaki örnekte denizi) görmeden paçayı sıvamışlar.» Köyceğiz gölünün ağzındaki Dalyan suyunun sığlığı yatların geçişi­ ne izin vermiyormuş. Fakat gelen giden ilgililer «bu sular açılacak, tekneler Dalyan'a girecek» dedikleri için Dalyan­ lılar hemen bir yat limanı hazırlamışlar. Teknelerin bağ­ lanacağı yerler, içme suyu verilecek musluklar, elektrik fişleri ve lokantacıların çoktan uçlarını sivrilttikleri kazık­ lar şimdiden hazır. Fakat ortada henüz yat yok. Çünkü sığ kumsal geçişine izin vermiyor. Bu arada Dalyanlılar turistik reklâmlar yapıyorlar. Köyceğiz gölünün çocuğu olmayan bayanlara kolaylık sağ­ ladığı anlatılıyor. «Yengenin öyle bir sorunu varsa getir. Hemen kapar» diyorlar. Nedenine gelince göl suyunun «bişey»i fazla fakat bu şeyin ne olduğunu tam olarak bile­ miyorlar. Ortada bir «yenge» olmadığı için Dalyanlılarm bu savlarının doğruluğunu araştıramıyoruz ama evli va­ tandaşların bölgedeki çabalarını göl suyundaki «bişey»e bağlamak sevimli bir kandırmaca gibi geliyor bize.

• Marmaris'ten Datça'ya uzanan 80 km'lik son derece virajlı yol şaşırtıcı manzaralarla dolu. Haritada sivri bir burun gibi görünen Datça yarımadası bazı yerlerde öyle­ sine daralıyor ki iki yanda da deniz görülebiliyor. Datçahlar yarımadanın en dar yerine «balıkaşıran» adını koy­ muşlar. Biraz abartılı da olsa yörenin tanımı için uygun bir ad. İlçenin güzelliğini övmek için de kendilerine özgü konuşmalarıyla «Bahkaşıranm bu yanma geçtin mi kalıp duru» (Kalıp durursun) diyorlar.


Gerçekten Datça güzel bir yer. Bozulmamışlık açısın­ dan Kaş'ı andırıyor. Burada da herşey turizme dönük. Tüm lokantalar, barlar, cafeler, otel ve pansiyonlar yaban­ cı adları taşıyorlar. Datça'da yeni açılan Datça tatil köyü bir çok tatil yö­ remizde eşine rastlanmayacak konum ve güzellikte bir tu­ ristik tesis. İlçenin denize uzanmış en uç noktasındaki Dorya oteli de öyle. Tek eksiklikleri müşteri. Bu eksikliğin ne­ denini hesabı öderken anlıyoruz. Dorya otelinin lokanta­ sında ızgara et için 1000 lira, içkisiz ve gösterişsiz bir ak­ şam yemeği için de boğaz tarifesi üzerinden para ödüyo­ ruz. Kafa - kola alınan Hollandalı turist Herkesin turizme yönelik çalıştığı Datça'da müşteri, yani turist getirebilecek en umutsuz olanaklar bile değer­ lendiriliyor. Datçalı turizmcilerin bu merakı ve yaşadığı­ mız bir olay bize bazı açıkgözlerin burada hiç para har­ camadan nefis bir tatil geçirebileceklerini gösterdi. Hollandalı bir çift, 15 - 16 yaşlarında görünen oğulla­ rı ile birlikte Bambu Bar'da iki kadeh içki içmeye gelmiş­ ti. Bir süre sonra da turizmci olduklarını ve Datça'ya im­ kânları araştırmak için geldiklerini söylemişlerdi. Biz bundan sonrasına tanık olduk. O gece Datça'nın yarısı seferber oldu. Hollandalı aile önce Liman Lokanta­ sında iyice ağırlandı ve bol bol «Turkish rakı» içirildi. De­ niz ürünlerinin eşliğinde folk danslarımızın hemen he­ men her türü gösterildi, hatta biraz da öğretildi. Daha sonra yeniden Bambu Bar'da bu kez alafranga içkilerle iyice kafakola ( ! ) alındı. Saat 24.00'den sonra da Dorya Otelinin kendileri için özel olarak açılan diskoteğine ge­ tirildiler. Bu kez alafranga danslar arasında vücutlarına adeta viski emdirildi. Hollandalı adamın görünüşü ve konuşmaları bana asıl kafa - kola alınanların Datçalılar olduğu duygusunu ver­ di. Belki yanılıyorum ama şöyle şeyler anlatıyordu Hol­ landalı : on

'•


«Siz Türkler büyük insanlarsınız. Bizim Hollanda'da Türkleri sevmiyorlar. Çünkü tanımıyorlar. Ben tanıyınca çok sevdim. Bize Yunanistan'da "oraya gitmeyin kollarını­ zı keserler" diyorlardı. Ama biz geldik. Kimse kolumuzu kesmedi.» Hollandalı bu sözleri fazla İngilizce bilmeyen çevresi­ ne el - kol işaretleri ile anlatıyor, iş kol kesme faslına ge­ lince masanın üzerine koyduğu kolunu hayali bir satırla doğruyormuş gibi yapıyordu. Hollandalı aile o gece 02.00'ye kadar ağırlandıktan sonra ertesi gün için de bir program yapıldı ve otellerine gönderildi. Ertesi gün Bambu Bar'da yeniden karşılaştığı­ mız Hollandalı yine kolunu satırla doğruyormuş gibi ya­ parak parasız içkilerin eşliğinde çevresindekilere aynı öy­ küyü anlatıyordu. Hava rüzgârlı mı? Belki bir rastlantı sonucu biz Datça'da iken hava epey rüzgârlı idi. Daha sonra bütün ağaçların denize doğru 45 derecelik bir açıyla büyümüş olmaları yörenin biraz rüz­ gârlı bir yer olduğu izlenimi yarattı bizde. Fakat bunu Datçalılara doğrulatamadık. Hatta rüzgâr lafından pek hoşlanmamış göründüler. Gülgeç'le denize uçmamak için elektrik direklerine sarılmış olarak sorduğumuz sorulara hep «rüzgâr mı dediniz? Hayır, burada hiç rüzgâr olmaz» yanıtım verdiler. Afrodit'in diyarı Knidos'ta Afrodit yok ama lokantası var Datça ile Knidos (veya Knidas) arasındaki 35 km'lik yol, karayolları haritasında sarı bir çizgi olarak görünü­ yor. Bunun anlamı bir kaç saat boyunca saatte yaklaşık 5 km hızla yol almak, aynı zamanda her on saniyede bir saatte 120 km'lik bir hızla kafanızın arabanın tavanına çarpması anlamına geliyor. Bu arada sarsıntı nedeniyle iç organlarınızın yer değiştirdiği duygusuna kapılmanız cabası...


Ama gördüklerimiz bu işkenceye benzer yolculuğa de­ ğiyor. İlk kez keşfettiğimizi sandığımız (doğal olarak biz­ den önce turizmciler keşfetmiş) köyler görüyoruz. Gülgeç arabayı kullanırken ben çevreyi inceliyorum. Fakat ara­ banın yavaşlığına dayanamadığını için bu işi zaman za­ man arabadan inerek yaya olarak yapıyorum. Knidos Yunan tanrıçası Afrodit'in doğum yeri olarak biliniyor. Bilinen Afrodit heykelleri 2 tane: Soyunuk ve giyinik Afrodit (Demeter Afrodit'i). Bun­ lardan Knidos Afrodit'i adı verilen soyunuk Afrodit şimdi Vatikan müzesinde. Demeter Afrodit'i ise British Museum'de. Bu Afroditleri şimdi Knidos'un iki tesisinden biri olan «Afrodit Fish Restaurant» simgeliyor. Balık donmuş, tavuk ve keçi ise canlı Afrodit Lokantasında yatlarıyla gelen bir Fransız gru­ bu yemek ısmarlamaya çalışıyor. Ne istediklerini anlata­ bilmek için orada bulundukları süre içinde Türkçeyi öğ­ renmeye başlıyorlar. Palamutbükü köyünden olan lokanta sahibi bazen «git, git, gıdak» gibi sesler çıkararak, bazen balık gibi yüzme taklidi yaparak, arasına da mee'leyerek menüde «balık, tavuk ve keçi eti» olduğunu anlatıyor. Yi­ yecekleri görmek için Fransızlarla birlikte yerimizden kal­ kıyoruz ve buz dolabındaki donmuş balıkları görünce şa­ şırıyoruz. Denizden başka bir şey görünmeyen bu yörede donmuş balık yemek akla yakın değil. Tekne ile gelen Fransızlar zaten balığa doymuş durumdalar. Tavuk ve ke­ çi etlerini görmek için buzdolabının alt gözlerini araştırır­ ken, lokantacı bizi bahçeye çıkarıyor. Yemlenerek gezinen tavukları gösteriyor ve «hangisini istediğimizi» soruyor. Canlı tavuğu görünce iştahımız kaçıyor doğal olarak. «Aca­ ba keçi eti yesek mi?» diye düşünüyoruz. «Keçi nerede?» «İşte orada otluyor.» İstersek hemen kesilecek. Biz Gülgeç'le bir katliama neden olmamak için mene­ menle yetinmeye karar veriyoruz ama Fransız grubu pi­ liç yemeğe niyetliler. Piliçlerin yakalanışını izlemek için de bahçede kalıyorlar.


Katliam bu sırada gerçekleşiyor. İlk yakalanan pili­ cin başı lokantacının sağ elinin sert bir çekiştirmesi ile ko­ puyor. Bunu diğerleri izliyor. Fransızlar son derece etki­ lenmiş durumdalar. Şaşkınlıkla bu bıçaksız ve kanlı gös­ teriyi izliyorlar. Şaşırtıcı gibi gelecek ama Fransızların şaşkınlıkları­ nın içinde sanki hayranlık da varmış gibi geliyor bize. Tepkileri olumlu yönde çünkü. Heyecanla olayı birbirleri­ ne anlatıyor, daha sonra piliçleri yerken bu konuda şaka­ lar yapıyorlar. Lokantadan ayrılırken garsona verdikleri bahşiş ve sayısız «mersi»ler gösteriyor ki, belki kendi ül­ kelerinde değil ama, bizde aradıkları buna benzer şeyler. Datçalılar bu gösterilerin bilinçli yapıldığını ileri sü­ rüyorlar. Turistlerin böyle şeylerden hoşlandığını söylüyor­ lar. Bizim de gözlemlerimiz aynı doğrultuda. Bu sav doğ­ ru olsa bile temmuz sıcağmdaki turist fakirliği de gösteri­ yor ki, bu tür olaylardan zevk alan yabancı sayısı sanıl­ dığı kadar fazla değil. Knidos Harabeleri ve bir müze Datça'nın adının duyulmasında büyük rol oynayan Knidos harabeleri inanılmaz bir boşvermişlik içinde. Dör­ düncü yüzyılda kurulmuş Roma ve Bizans kenti hakkında çevrede «Knidos» levhasından başka tek satır yazılı bilgi yok Müze bekçisi yabancılara tarzan İngilizcesiyle bilgi ve-ebile-ı tek kaynak oluyor, Knidos'un çok yeni kalmış bir tiyatrosu var. Tiyatro dışında sadece duvarlar ayakta kalmış Tepelerde bir yerde devrilmiş bir güneş saati en cok ilciyi reken antik parça oluyor. Bir ziyaretçi tarafın­ dan yerleştirildiği anlaşılan sopa parçam ile kızgın güneş altında bilinmeyen bir zamanı gösteriyor. Lokanta'nm ar­ kasında bir köşede bahçeye atılmış taşların üzerine «mü­ ze» yazılmış. Bir kaç şekilli mermer, bir kaç kırık heykel ve bez torbalara doldurulmuş çanak çömlek parçalan var burada Müze bekçisi esaslı parçaların İngiltere'de oldu­ ğunu anlatıyor turistlere.


Knidos yavaş yavaş yerli turistler tarafından da keş­ fediliyor. Yine de yöre halkı yoldan gelip geçen otolara pek alışık değil hâlâ. Kendilerin toz içinde bırakan araçla­ ra durmadan el sallıyorlar. Datça'dan Knidos'a kadar gi­ dip gelirken köylülere el sallamaktan bıkkınlık getiriyo­ ruz. Hele köylerin içinden geçerken, ellerimiz, bir zaman­ lar otoların arkacamlarına yapıştırılan ve kendiliğinden sallanan plastik ellere dönüyor.

Marmaris'ten izmir'e uzanan ve gezi planımızın için­ de bulunan sahil şeridinde anlatılacak fazla bir şey yok­ tu aslında. Daha doğrusu çok şey vardı, ama bunlar o ka­ dar çok yazılıp çizilmişti ki (tarafımızdan da) bir kez da­ ha üzerinde durup durmama konusunu düşündük. Gülgeç'le. Sonunda şöyle bir dokunup geçmeye karar verdik. Salt değişiklikler üzerinde duracak, daha önce değinilmiş noktalan atlayacaktık. Bunu başarabildik mi bilmiyorum, ama Marmaris - İzmir arasındaki 5 turistik merkezimizi (Marmaris, Bodrum, Kuşadası, Çeşme ve İzmir) kısaca an­ latmaya çalıştık. Marmaris Marmaris her yerde yazıldığı gibi derlenip toparlan­ mış, fakat bu kez tıkış tıkış bir yer haline gelmişti. Mar­ maris'in caddelerinde akşamüstü bir tur atmak, insana, iş­ ten çıkış saatlerinde otobüs bekliyormuş duygusu veriyor­ du. İlçe ikiye bölünmüştü. Yüzünüzü denize döndüğünüz­ de limanın sağında lüks lokantalar, solunda salaş ve ucuz görünümlü yerler var. İlginç bir gözlem yaptık. «Kumkapılı Kemal» örneği salaş yerler iş yapıyor, daha temiz ve derli toplu görünenler sinek avlıyordu (ya parasızlıktan, ya zevksizlikten!. Limanda bulunan «ilk ve tek Türk eğlence gemisi» de bomboş duruyordu. Diskoteğinde «reklâm mahiyetinde»


3 - 4 kişi görünüyor. Denizcilik Bankasından 15 milyon li­ raya satın alınan Boğaziçi vapuru 150 milyon lira masraf edilerek son derece lüks hale getirilmişti. Çay 200 lira, al­ kolsüz içecekler 300, alkollü içkiler 650 liraydı. İçerde bun­ ları içen tek Allah'ın kulu görülmüyordu. Sabah limanda def, darbuka ve klarnetle deniz motor­ larına yolcu toplanıyordu. Motor kaptanları oyun havası­ na uygun olarak ufak çapta bir gösteri yapıyorlar ve de­ niz üstünde ne biçim eğlenileceğinin örneklerini veriyorlar­ dı. Yolcular tekneleri kaptanın göbek atmadaki mahareti­ ne göre seçiyorlardı anlaşılan. İki tatil anlayışı Marmara tatil köyünde bir gece geçirdik ve bizim ta­ til anlayışımızla yabancıların (Fransız tatil köyünde yaşa­ dığımız) tatil anlayışı arasındaki farkları saptadık. Kemer tatil köyünü daha önce anlatmıştık. Marmaris tatil köyü (Turizm Bankası tesisidir) Club Mediterranee ile son derece güzel bir kıyaslama olanağı veriyordu. Ke­ mer tatil köyünün 770 yatağına karşın burada 654 yatak vardı. Arazi büyüklüğü, tesisler, odaların düzenlenmesi hemen hemen aynıydı. Fakat burası bir tatil yerinden çok, bir yaşlılar yurdunu andırıyordu. Üstelik bunun yaş durumu ile de bir ilgisi yoktu. Genç olsun, yaşlı olsun «bizde tatil dediğin» şöyle oluyordu. Sa­ bah erkenden deniz kıyısındaki tahta yataklar üzerine bi­ rer havlu atılarak yer tutuluyordu. Sonra kahvaltıya ko­ şuluyordu. Kahvaltıdan sonra güneş altmda kızarma faslı başlıyordu. Öğle yemeğinden sonra güzellik uykusuna ya­ tılıyor, akşam üstü pastanede çay, kahve içiliyor, pasta, muhallebi yeniliyordu. Akşam yemeğinden önce bahçede bir tur atanlar akşam yemeklerini erkenden yiyor, TV bö­ lümünde yer kapmaya çalışıyorlardı. Askerlerin bayrak çekme töreninden sonra yapılacak bir tek şey vardı: Uyu­ mak. Diskoteğe ve her türlü spor imkânı için ayrıca para isteniyordu. İnsanların birbirleriyle tanışmaları için he-


men hemen hiçbir olanak yoktu. Bu yüzden herkes başka­ ları tarafından süzülerek asık suratlarla dolaşıyordu. Neden helva yapamıyoruz Hoca'nın bir öyküsünde olduğu gibi şeker vardı, ur vardı, yağ vardı fakat helva yapıp yiyemiyorduk. Fransız­ ların otelcilik anlayışı ile aramızdaki farkı belirtmek için bir tek sabah kahvaltısını anlatacağım: Kemer tatil köyündeki sabah kahvaltısı self-servis'ti ve belki seçme imkânı veren yüz çeşit yiyecek vardı. Dile­ diğinizi seçiyor ve istediğiniz kadar yiyordunuz. Marmaris tatil köyünde ise bir sabah kahvaltısı şöyle yapılıyordu : Önce bir kuyruğa giriyor ve elinizdeki yemek fişini görevliye vererek yerine bir kahvaltı fişi alıyordunuz. Bu fişle başka bir kuyruğa girerek self-servis tepsilerinize yi­ yeceklerini alıyordunuz. Yiyecekler tereyağ, peynir, bal, zeytin ve çaydan oluşuyordu. Çay kuyruğu da üçüncü bir kuyruktu. Yumurta bile ayrıca para ödenerek yenebiliyor­ du ve bunu kuyruğun sonunda öğrendiğiniz için, yeniden ilk kuyruğa girip bir fiş almak zorundaydmız vb. Üstelik Marmaris tatil köyü gezip gördüğünüz bütün oteller arasında en iyilerinden. biri sayılıyordu. Gerçekten de öyleydi... Bir Kleopatra Plajı daha ve bir simge Marmaris'ten yine Kleopatra plajlarından biri olduğu söylenen Sedir Adası'na giderken turizmimizi çok iyi sim­ geleyen bir ilâna rastladık. «VVelcome in the Sedir Restaurant - Sedir lokantasına hoş geldiniz» demek isteyen iş­ yeri sahibi, iki parça halinde hazırlanan bezleri yanlış şe­ kilde yan yana getirmiş ve şöyle asmıştı: «Sedir Restaurant welcome in the». Bir deniz motoruyla iki bin liraya ulaştığımız Sedir Adası'ndaki Kleopatra Plajı bir zamanlar tenhalığıyla ün­ lü iken şimdi Florya Plajı kalabalıkhğmdaydı.


Bodrum'un da yüzü gözü açılmıştı biraz. Avrupa ölçü­ lerinde yapılmış yat limanı sahilin salaşlığını ortadan kal­ dırmıştı. Fakat galiba bu düzenli görünüm Bodrum me­ raklılarım da ilçeden uzaklaştırmıştı. Temmuz başında Bodrum sokaklarında hâlâ ayakta duracak yer olması son derece tenha olduğunun işaretiydi. Ünlü Bodrum mimarisi de yerini yavaş yavaş kale mi­ marisine bırakmıştı. Bir çok yerde görmemişliğin gözü çı­ karılmış, Bodrum Kalesinin biraz daha küçüğü sayılabile­ cek şatolar kurulmuştu. Bunlardan biri de Bodrum'un yaratıcısı Halikarnas Ba­ lıkçısı Cevat Şakir'in mezarının tam karşısındaydı. Bul­ mak epey zor oldu ama Balıkçı'nm mezarını da ziyaret et­ tik bu arada. Gümbet köyünün arkasında olduğunu bildi­ ğimiz mezarı «Balıkçı'nm mezarı» deyince kimse bilemedi. Yol kenarındaki hasırcı «Evliyanın mezarı» deyince hatır­ ladı ve tepedeki yeri gösterdi. Orada oynaşan çocuklar da ülkenin en aydın kişilerinden biri olan Şakir'i «kafası ora­ ya düşmüş, vücudu buraya» diye anlatıyorlardı. Mezar, yeğeni tarafından Balıkçı'nm isteği doğrultusunda yapıl­ mıştı. Sakin bir yer olduğu ve tüm Bodrum'u gördüğü için Gümbet köyünün arkasındaki bu tepeyi seçen Balıkçı şim­ di tam karşısındaki şato ile «Grand Elele Müzikhol»den yükselen arabesk müzik eşliğinde mezarında fır dönüyor­ du herhalde. Dünyanın yedinci harikası sayılan «Mauseleum» anı­ tının temeli ortaya çıkarılmıştı ve açık hava müzesi hali­ ne getirilmişti. Anıt mezann dört tarafı 4000 yıl önce ka­ nalizasyon şebekeleri ile donatılmıştı. Dört bin yıl sonra Bodrum'da hâlâ kanalizasyon nedir bilinmiyordu. Kuşadası Kuşadası'nda turistler at, eşek ve develerle gezdirili­ yor. Atların saati 800 lira, develerle birkaç yüz metre gez­ mek için 200 - 300 lira (veya gönlünüzden ne kopuyorsa) ödeniyor. Gündüzleri bu kadar çok at, eşek ve deve olan O-7


yerde akşamlan düşünüyorum ister istemez. Büyük bir olasılıkla turistler akşam yemeklerinde bu hayvanlann da tadına bakıyorlardı. Kuşadası Kapalı Çarşı'nm üstü açığı görünümünde. Turistik eşya satan 1500 dükkân olduğunu öğrendik. Öküz Mehmet Paşa Kervansarayında fiyatları sorduk. Kişi ba­ şına 12.000 lira olduğunu öğrenince içimizden ister iste­ mez bir «Ohaa» sözcüğü geçti. Çeşme Çeşme'nin «medar-ı iftihar'ı» Altın Yunus Oteli'nde personel ve biz vardık. Aksilik biz de müşteri değildik. Otelde kalanları canlandırmakla görevli «aktivite ofisin­ de» çalışan görevlilerden çeşitli aktivitelerin fiyatlarını öğ­ renince, bunların insanın aktivitesini kesmek için faaliyet gösterdiklerini anladık. Yolculuğumuzun son durağı Çeşme'de «İmbat Restaurant»da bir öğle yemeği yedik. Yediğimiz yemeğe göre gelen faturayı görünce bu adın lokantaya epey uygun ol­ duğunu, fakat küçük bir değişiklikle daha da uygun ola­ bileceğini düşündük. İmbat'm «b»si, «d» olmalıydı. Yolculuğumuz burada sona erdi. Artık yazıyı noktala­ mak gerekiyor, 1977 yılında aynı yollarda yaptığımız yol­ culuktan çok daha karamsar düşüncelerle dönmüştük. Şimdi durum epey değişmişti. Plansız, programsız, el yor­ damıyla sarıldığımız turizm hevesi, bilinen öyküdeki «gör­ meyen kişinin fili tanımlaması» gibi bir karmaşadan filin kuyruğunu yakalamış bir duruma getirmişti bizi. Şimdi en azından önümüzde «kuyruklu bir hayvan» olduğunu biliyorduk. Ama mevsimin en sıcak ve en hareketli olma­ sı gereken günlerinde gördüğümüz (daha doğrusu göre­ mediğimiz) turist azlığı bizi şu düşünceye şevketti: Aca­ ba biraz iş işten geçmiş miydi? Sütten ağzı yananlar bir daha gelmeye t ö v b e m i e t m i ş l e r d i ?

o

o


MAVİ

YOLCULUK

Azra Erhat «Karya'dan Pamfilya'ya Mavi Yolculuk» adlı kitabına şöyle başlar: «Mavi yolculuğu anlatmak zor­ dur... Mavi yolculuğu yaşamak gerekir...» Şimdi ben bu zor işi yapmaya kalkacak ve sizlere ya­ şadığım ilk (ve büyük bir olasılıkla son) mavi yolculuğu anlatmaya çaılşacağım. Çünkü ben artık bir «mavi yolcu» olmuş durumdayım. Bir mavi yolcunun görevi de yine Az­ ra Erhat'ın deyişiyle «bu yolculuğun propagandasını yap­ maktır.» Önce biraz kitabi bilgi vermek gerek: Gökova diye amlan Kerme Körfezi'nde (bu ad antik Keramos kentinden gelmektedir) ilk mavi yolculuğu Halikarnas balıkçısı Cevat Şakir dostlarıyla yapmış... Bu yol­ culukların çoğuna katılan Azra Erhat, mavi yolculuğun felsefesini kitabmda şöyle anlatıyor: «İnsanlar yirminci yüzyıl son çeyreğinde bir belayla karşı karşıyadırlar. Yabancılaşma deniyor bu bela ve bu­ nalıma... Çağdaş insanlarımız hangi ülkeden, hangi çev­ reden olurlarsa olsunlar bir kısırdöngü içinde yaşamakta­ dırlar. Büyük şehirlerde, dört duvar arasında ve tüketim toplumunun nimet gibi görünen, aslında büyük baskıları peşinde sürükleyen bunaltıcı ve tekdüze yaşamını yaşar­ lar. Günleri bir koşuşma, bir didinme, yorucu bir hızlılık içinde geçer... Onun için derim ki, tatil gezilerine, büyük gemilerle turlara katılmaktansa, curcuna hayatı yaşanan tatil köylerine gitmektense, mavi yolculuk yapmak çok daort


ha verimli, çok daha elverişli ve yararlıdır yirminci yüzyıl insanı için...» Azra Erhat kitabında mavi yolculuğun nasıl yap ldığını da uzun uzun anlatıyor ve insanın ağzının suyunu akıtacak güzellikte tablolar çiziyor. Ne ki E.hat'm mavi yolculuklarından bu yana Gökova Körfezi'nden çok sular akmış. Bir mavi yolculuk şimdilerde şöyle yapılıyor. Önce Bodrum'un küçük dükkânlarından birinde, için­ de bol bol «gari» sözcüğü geçen diyalogla.la pazarlık ya­ pılıyor, liyatlar dolar üzerinden konuşuluyor. Ve orta hal­ li bir teknenin günlük kirası 250 - 350 dolar (175 000 250.000 TL.) arasında değişiyor. En kısa mavi yolculuk 6 - 7 gün sürdüğüne gö.e salt gemi kirası 1 2 5 0 0 0 0 1.750.000 lirayı buluyor. Bu paranın geziye katılan yolcu sayısına bölünmesiyle ortaya çıkacak rakam sizin payını­ za düşen para oluyor. Mavi yolculuk tekneleri en fazla 10 kişilik olduğun­ dan bu rakam 125 0C0 - 175.000 lira civarında... Yukardaki paraya kaptan ve mürettebatın ücretleri dahil, yiyecek, içecek için ödenecek paralar dahil değildir. Bu sonuncular da epey tutmaktadır. Çünkü 4 - 5 kişiden oluşan mürette­ batın yiyecek ve içecek gereksinimleri de sizin cebinizden karşılanmaktadır. Yani günlük yiyecek harcamanız yakla­ şık 1.5 kişilik oluyor. Eğer iki kişilik bir aile iseniz, üç ki­ şinin yiyecek içeceğini karşılıyorsunuz. Bu k7sa bilgilerden sonra gelelim yolculuğumuzun öy­ küsüne... Bodrum'un en iyi teknelerinden biri sayılan Bodrum tipi guletimiz «Hadigari» barının önünde demirlemiş ola­ rak bizi beklerken, biz de aynı barda teknenin temizlen­ mesini bekliyoruz. Çünkü teknemiz o gün denize indiril­ miş ve karada bulunduğu sırada hamam böceklerinin isti­ lasına uğramış... 3 kişilik mürettebatımız kimyasal ilaçlar ve sabunlu süngerlerle kıyasıyla bir savaşa girişmiş du­ rumda... Biz geleceğin mavi yolcuları ise benzer bir sava­ şı, Hadigari barı salonlarının bitmek tükenmek bilmeyen 90


kadeh taşıyışları arasında alışveriş listesini tamamlamak için veriyoruz. İlk gereksinimler çabuk saptanıyor: Rakı, şarap, bira ve votka miktarları üzerinde hiçbir kuşku yok. Gerisi zev­ ke göre değişiyor. Yanımızda bol miktarda olta olduğu için, yiyeceğimizi denizden çıkaracağımızı umuyor, ama her olasılığa karşın bakkallarda satılan yiyecek türlerin­ den de bir miktar ısmarlıyoruz. Bunlar içki mezesi olacak türden şeyler: Peynir, salam, sosis, domates, meyve, seb­ ze ve (hadi) biraz da et... Kara hayvanı eti... Liste bir garsonla Bodrumlu bir bakkala gönderiliyor. Abşkın bakkallar tarafından ısmarladıklarımız hazırlanır­ ken, biz de yolculuğa (biraz daha içerek) hazırlanıyoruz. Sonunda yiyecek içeceklerin gemiye yüklendiği haberi ge­ liyor... Erimesin diye en son alınan buz kalıpları da gemi­ ye yüklendikten sonra mürettebat tarafından biz de gemi­ ye yükleniyoruz. Tekne üzerinde hamamböceklerine karşı verilen savaş sona ermiş gibi görünüyor. Fakat izleri henüz ortada... Kimyasal ilaçların şişeleri ve sprey kutularıyla, ölü ha­ mamböcekleri yığını (daha doğrusu tepesi) henüz güver­ tede... Bavullarımızı ve el çantalarımızı kamaralarımıza ta­ şırken savaşın sonucunu da öğreniyoruz. Gördüklerimize göre bu savaşın galipleri hamam böcekleri... Kamaraların tavanında, her an yatağa pike etmeye hazır olarak bizi bekliyorlar... Bu küçük hayvanlara kafayı fazla takmadan, bavulla­ rımızı bırakır bırakmaz yeniden güvertedeyiz. Kaptanımız «iskele, sancak, aganta» türünden sözcüklerle müretteba­ ta denize açılmanın ilk talimatlarını verirken, biz de şam­ panya niyetine içeceğimiz köpüklü şarabın mantarını ye­ rinden çıkarıyor ve «mavi yolculuğun şerefine» bir hafta boyunca hiç bitmeyecek olan içki tüketimi faaliyetinin ilk yudumlarını almaya başlıyoruz. «Yaşasın mavi yolculuk... Hadi öyleyse şerefe gari...» Öl


Mavi yolculuk böyle başladı. Bir gün geçirdiğimiz Bodrum'dan ayrılırken mavi yolculukların bu kadar ilgi görmesinin nedenini de anlar gibi oldum. Galiba amaç Bodrum'dan kaçmaktı. TEKNEDE Y A Ş A M Mavi yolculuk saat 17.30 civarında başladı... Batmaya hazırlanan güneşi arkamıza alarak geminin güvertesine yerleştik. «Hadigari» barının tıkış tıkışlığmdan sonra ge­ minin güvertesindeki büyük masa 6 kişi için büyük bile geliyor... Masanın çevresine yerleştirilmiş tahta sıraların üzerindeki minderlere kurularak, bir yandan güneşin ba­ tışını, bir yandan da önümüzde açılan Gökova Körfezi'nin güzelliklerini ve içki kadehlerimizi yudumluyoruz. Fakat bu dinginlik üç - beş dakikadan fazla sürmüyor. Akşam yemeği hazırlıklarına başlamış olan gemicilerden biri, birkaç dakikada bir yolculardan birinin önüne diki­ liyor.. Bodrum'da satın aldığımız yiyecek ve içecekler otur­ duğumuz koltukların altındaki sandıklara (daha doğrusu buzluklara) yerleştirilmiş.. İçinden bir şey almak için üze­ rinde oturan kişinin yerinden kalkması, minderin kaldı­ rılması, kapağın açılması, yeniden minderlerin yerleştiril­ mesi gerekiyor.. Böylece sırayla hepimiz bir oturup bir kal­ kıyoruz ve bu hareketlilik akşam yemeğinin hazır olduğu dakikaya kadar sürüyor. Hatta biten içkilerin yerine ye­ nisini çıkarmak için yemek boyunca bile daha seyrek ara­ lıklarla devam ediyor. Hava tamamen kararmak üzereyken ilk durağımız olan Orak Adası'na demir atmaya başlıyoruz. Azra Erhat'ın kitabında «ıssız ve eşsiz güzellikte» diye tanımlanan Orak Adası koyu, eşsiz güzelliğini korumakla birlikte, ıs­ sızlığını koruyamamış.. Bizden önce demirlemiş teknelere çarpmamak için kaptanımızın verdiği çabalar sonucu tek­ nenin kıçını karaya yakın bir yere yerleştirebiliyoruz.. Bir tayfa küçük sandala atlayarak geminin ipini kıyıda bir çam ağacma bağlıyor.. Artık yerleştik... Yemek de hazır... 92


«Rakılar açılabilir» diyeceğim ama diyemiyorum.. Çünkü hiç kapanmadı ki... Akşam yemeği büyük bir iştahla yeniyor.. Menüde he­ nüz hiçbir deniz mahsulü yok.. Bu konudaki iştahımızı ya­ rına saklıyor ve geceyi kara hayvanlarının etleriyle idare ediyoruz. Gökteki uyduların izlenmesi, hangi yıldızın dünyamız­ dan kaç ışık yılı öteden göz kırptığının saptanması gibi konular sona eriyor ve içkinin de etkisiyle konuşmalar an­ lamsızlaşmaya başlıyor.. Hepimizin kafası iyi ve artık yat­ ma zamanı geldi. Allahtan tekneler insanların bu ölçüde bulanık kafalarla uyumasına izin vermeyecek ölçüde kü­ çük yapılmış... Güverteden kapalı bölüme girerken sırayla başımızı vurduğumuz tahta hepimizin aklını basma getiriyor.. Da­ ha sonra tuvalette iki yanımızda onar santim aralık bıra­ kıp duvarlar arasında paslaşarak dişimizi fırçalarken ve en sonunda eşyalarımızla birlikte kamaramıza, en önemli­ si yataklarımıza nasıl sığabileceğimizi hesaplarken iyice kendimize geliyor ve zinde bir şekilde uyumaya hazırlanı­ yoruz.. Tepemde asılı lambanın ipini çekmeye hazırlanır­ ken yarım metre üstümdeki tavanda gezinmekte olan «sa­ vaş gazisi» iki hamamböceği bu işi biraz daha geciktiriyor ve sonunda ışık sönüyor... Sırtüstü uzanmış, ertesi gün, gündüz gözüyle görece­ ğim güzellikleri düşlemeye çalışırken, yukardaki hareketi farkediyorum. Mürettebat henüz yatmamış.. Bizim yemek yerken yarattığımız pisliği temizlemek ve gemiyi ertesi gü­ ne hazırlamak için hareket halinde.. Ne yaptıklarını bilmiyorum ama yukardan gelen gü­ rültülerden, geminin güvertesinde ahşap bir bina inşa et­ meye çalıştıklarını sanıyorum.. En büyük şaşkınlığım da ertesi günü güvertede bu ah­ şap yapıyı görmemek oluyor. Peki ne yapıldı öyleyse bü­ tün gece?.. Çok geç saatlerde uykuya dalmış olmam nedeniyle sa-


bah biraz geç kalkıyorum. Bir gemici tarafından kahvaltı için yukarıya çağrıldığımda güneş doğalı epey olmuş. Hat­ ta yola çıkalı da.. Kaptan biz uyurken demiri almış ve yo­ la koyulmuş bile... Gökova'nm ortasındaki engin denizde son hızımızla (saatte 8 mil) yol alıyoruz şimdi. Kö'-fezin en güzel koylarından olduğu rivayet edilen Orak Adası'hdan aklımda kalanlar, akşam gördüğüm bir iki ağaç karal­ tısı ve kapkara bir deniz oluyor... Neyse ki denizdeki yolculuk fazla sürmüyor ve kah­ valtımız bitmeden Çatı Koyu'na ulaşıyoruz... Yine eşsiz güzellikte bir yerdeyiz. Fakat yine yalnız değiliz.. Bizden önce gelmiş olan iki tekneye, biz dahil ol­ duktan sonra, üç tekne daha katılıyor. Küçücük koyda 6 koca tekne burun burunayız.. Demir attıktan sonra ilk işimiz Orak Adası'ndan Çatı'ya gelene kadar yol boyunca denize sarkıttığımız olta­ ları çekmek ve sonucu görmek oluyor.. Ne yaz^k ki ö*le ye­ meğine hazırlık olmak üzere sarkıttığımız oltaları Gökova Körfezi'nde kaynaşmakta oldukları söylenen lagos ve kı­ lıç balıklarının arasından hiçbirine değdirmeden geçi-meyi başarmışız.. Bırakın yakalamayı umduğumuz 200 kilo­ luk kılıçbalığını, 5 - 6 kiloluk bir lagosa bile razıyız, o da yok.. O yüzden kahvaltıdan hemen sonra başlayan ö^le yemeği hazırlıkları yine buzluktan çıkarılan etlerle yürü­ tülüyor. Çatı Koyu'nun diplerinde Bodrum mavisinin tüm gü­ zelliğini ve plastik su şişelerinin her türlüsünü seyredebi­ liyoruz. Hatta şişelere ek olarak karadan yolu olmayan bu koyda, her boydan otomobil ve kamyon lastiklerini de gör­ mek olası... Bu arada demir atma ve çekme aygıtımız daha kalkış; yerimiz olan Bodrum'da (zincirin ilk dişliye takılması sı­ rasında) bozulduğundan dört gemiciye ek olarak biz yol­ cular da demir atma ve demir çekmenin zevkini tadıyo­ ruz...


GÖKOVA'NIN GÜZELLİKUERİ Mavi yolculuğun ikinci gününde akşama kadar Çatı Koyu'nda demirli kalıyoruz. Bu sürenin büyük bir kısmı­ nı yemek içmekle, geriye kalan zamanı da acıkmayı bek­ lemekle geçiriyoruz. 4 kişilik mürettebat sürekli olarak mutfak ile masa arasında mekik dokuyor. Bir ara bu işi bırakıp ahtapot pe­ şine düşüyorlar, ama ahtapotlar ya çok uyanık ya da ne­ silleri tükenmiş olmalı.. Elleri boş dönüyorlar... O gece hemen yanı baş'imzda demirlemiş olan büyük bir yattan tanıdık konuklar geliyor teknemize... Dünya­ dan uzaklaştığımızı sandığımız bir sırada, bu ölçüde ya­ kın tanıdıklarla deniz üstünde karşılaşmamız şaşkınlık ya­ ratıyor. «Dünya ne kadar küçük» diyoruz. Daha sonra «bunun şerefine içilir» diye sürdürüyoruz. Eğer «dünya bu kadar küçük» olmasaydı da kimseyle karşılaşmasaydık, o zaman eminim «dünyanın haddinden fazla büyük oldu­ ğu» gerekçesiyle içecektik. Yemek boyunca Karadeniz fıkralarının bini bir para oluyor. O kadar çok Karadeniz fıkrası anlatılıyor ki, bir ara Akdeniz'de olduğumuzu unutup kendimizi Karadeniz'­ de sanmaya başlıyoruz. Konuklarımızdan biri büyük bir bankamızın genel müdürü. «Karadenizlinin biri yolda bir senet bulmuş, ödemiş» şeklindeki kısa fıkraya bayılıyor ve «Nerede o günler... Karadenizliler çoğalsa bankalar için ne güzel olurdu» şeklinde yorum yapıyor... Konuklar gittikten sonra ortalığa egemen olan sessiz­ likte çevremizdeki teknelerden gelen fısıltılı konuşmalar bile duyuluyor... Ve birkaç metre ötemizdeki çiftin hemen hemen tüm aile sorunlarına vakıf olmaya başlıyoruz.. O akşam yatmadan önce balık sepetini içine ekmek ve ezilmiş domates doldurarak denize sarkıtıyoruz. Sabah çıkar­ dığımızda bu menüye ancak mikroskopla görülebilecek bü­ yüklükte iki balığın ilgi gösterdiğini görüyoruz. Yenmeye-


cek küçüklükteki bu balıkları iyice beslenmiş olarak yeni­ den Gökova'nm mavi sularına salıyor ve balıkları besle­ me faaliyetimizi her gece sürdürüyoruz... Sabah erkenden teknenin burnunun dibinde uykuya dalmış bir ahtapot görüyoruz ve dört kişilik mürettebata katılan iki yolcunun da çabalarıyla yakalıyoruz. Avuç içi kadar bir şey. Öğle yemeğinde her birimize birkaç santim­ lik ahtapot bacağı parçaları düşebilecek... Sabah kimimiz mide, kimimiz baş ağrıları içinde uyan­ dık. Bu belirtileri boşalmış rakı, şarap, bira ve konyak şi­ şelerine bağlamak yerine, açık havaya ve alışık olmadığı­ mız dozda aldığımız oksijene bağlıyoruz. Kahvaltıyı Yediadalar'a doğru yol alırken yolda yapıyoruz. Buradan «Ke­ mal Amca» nam Bodrumlunun lokantasına gideceğiz ve «artık biraz içeceğiz..» (Şimdiye kadar ne yaptık peki?) Kemal Amca'yı gökte ararken yerde buluyoruz. Kendi ifadesine göre «bir yılan mühendisine takılmış» olarak adalardan birinde yılan toplamakla meşgul... Tek­ neyi durdurup, onu da alıyor ve lokantasına doğru yola çıkıyoruz. Kemal Amca yetmiş - yetmiş beş yaşlarında iki bük­ lüm bir ihtiyar. Fakat rakı içmekteki dayanıklılığını görün­ ce lokantanın bahane olduğunu anlıyoruz. Bir koyda demirledikten ve karada bir kilometre ka­ dar yol aldıktan sonra ağaçlıklı bir alana varıyoruz. Bu­ rası «Kemal Amca'nın lokantası..» Fakat ortada tahta bir masa ve birkaç ağaç kütüğünden başka bir şey yok.. Bize ikram edebildiği tek şey yarım şişe «halis - mulis» zeytin­ yağı oluyor. Yemekler ve içkiler bizden, içmesi Kemal Amca'dan, ağaçların altına çöküyoruz. Getirilen içkilerin çokluğu ne­ deniyle, içmeye başlamadan önce —etkisini azaltması için— biraz zeytinyağı içilmesi teklifine Kemal Amca itiraz edi­ yor; gerekçesi de «rakının telef olacağı...» Kemal Amca'nın arazisinde bir de Fransız aile yaşı­ yor. Erkeğin adı İsmail, karısının Ayşe... İkisi de gerçek


Parisliler.. Kendi yaptığı tekne ile artık Gökova'ya yerleş­ miş olan ve dört yıldır burada yaşayan İsmail ile karısının gerçek adlarını kimse bilmiyor. İsmail başındaki kasketi ile Bodrumlulardan daha Bodrumlu görünüyor. Buraları kendine «vatan» seçtiği için Yediadalar'ın kı­ yılarına kendiliğinden sahip çıkmış. 4 yılda öğrendiği Türkçesiyle sahilin belirli yerlerine «çöp hayır» diye yazılar yerleştirmiş... İçkiler ve yiyecekler tümüyle bittikten sonra yeniden tekneye dönüyoruz. Bu arada kaptanımız denize açılıp iki minyatür ahtapot daha yakalamış.. Bu gece menüde ahta­ pot salatası olacağı kesinleşti.. Sabah Çatı Koyu'nda el sallayarak vedalaştığımız tek­ neler, biz karada iken, gelip yanımızdaki yerlerini almış­ lar.. Bir Alman ailesi ile iyiden iyiye ahbap olduk. Çocuk­ larının adlarını falan da öğrendik... Hal hatır sorup, selamlaşıyoruz... O geceyi Yediadalar'da yine yiyip içerek geçirdikten sonra ertesi sabah İngiliz limanına doğru yola çıkıyoruz. Birinci Dünya Savaşı sırasında bir İngiliz filosunun sak­ lanmak için sığındığı limanın adı «İngiliz limanı» olarak kalmış.. Şöyle bir uğrayıp çıkıyoruz. Asıl demir atma ye­ rimiz Söğüt Koyu oluyor. Yolculuğun ikinci gününde vardığımız Yediadalar'da başlayan kıtlık belirtileri Söğüt'te kendini iyice belli edi­ yor. Eksikliği ilk duyulan madde rakı... 12 şişeden geriye sadece üç şişe kalmış.. 20 ekmek tümüyle tükenmiş.. Etin de azaldığı saptanıyor.. Söğüt limanına doğru yol alırken açık denizde karşı­ laştığımız bir balıkçı teknesinin başına üç tekne birden üşüşüyoruz. Ellerinde ne kadar balık varsa kapışıyoruz. Bizim hesabımıza 7 lagos balığı düşüyor. Balıklar, daha canlı iken pullar kazınıp, temizleniyor.. Deniz üstünde balık alışverişinin Boğaziçi'nde lüks bir lokantada balık yemekten tek farkı, temizlemesinin ve pi­ şirmesinin de size ait olması.. Fiyat açısından hiç fark etM o u c p h i r ' r l o n

Moumrtfl/'n

E

*T


miyor çünkü.. Balıkçıların ağzında tek bir laf var ve bu­ nu her dilde söyleyebiliyorlar: «Balık yok abi..» Balığın Gökova'da kökü kurumuş olmalı.. Bari bir yer­ lere heykelini dikseler de yeni nesiller yabancılık çekmese. Sanırım bunun nedeni Gökova'ya denizdeki balıklardan daha çok olta ve çeşitli balık tutma araçlarının sarkıtılmış olması... DÖNÜŞ YOLUNDA Söğüt koyunda Çardak Restaurant'ın önüne demirliyo­ ruz. Burada su takviyesi yapacağız. Ayrıca bir minibüsü Marmaris'e gönderip yiyecek ve içecek eksiklerimizi gideriyoruz... Söğüt'te imar hareketleri epey ilerlemiş... Buradaki imar hareketlerine eski gazeteci, yeni Başbakanlık Basın Danışmanı Can Pulak öncülük etmiş.. Söğütlüler Can Pulak'ı öve öve bitiremiyorlar. «Bizden iyi olmasın..» çok iyi bir arkadaş olduğu söyleniyor.. Köy­ lüler ne isterlerse (yol, su, elektrik, kanalizasyon, telefon vb.) getirmiş ve Söğüt'ü kalkındırmaya başlamış.. Söğüt'­ ten çıkan ve hiçbir yere varmadan dağ - tepe dolaşan ka­ rayolları açılmış her yanda.. Bunları neden yapmış, bilin­ miyor. Unutmadan söyleyeyim: Burada kendisinin de iki tane evi var... Haydi bakalım hayırlısı.. Kaş civarını, orada bir şato kuran gazeteci Beyhan Cenkçi kalkındırmıştı. Söeüt'e de Can Pulak el atmış.. Galiba ülkeyi sonunda gazeteciler kur­ taracak.. Söğüt limanında bir gece kaldıktan sonra ve «I love you»lu şarkılarla «Leylim Ley» gibi türküleri aynı anda dinleme zevkini bol bol tattıktan sonra sabah erkenden yola çıkarak ünlü Sedir Adası'na (antik adı Cedrea) ilk demir atan tekne olmayı başarıyoruz. Balıkçı, Eyuboğlu ve Erhat'ı anarken, Kleopatra'nm yüzdüğü rivayet olunan ün­ lü plajın kumlarını o gün ilk kez biz bozuyoruz..


Fakat bu sessizlik 10 dakika bile sürmüyor. Denizden döndüğümüzde teknemizin yanma on kadar yeni teknenin yanaştığını ve insanların akın akm adaya boşaldığını gö­ rüyoruz. Ada içinde yaptığım kısa bir gezinti yeni yaptı­ rılmış olan tuvaletlerin (herhalde kirlenmesinler diye) ka­ palı olduğunu ortaya çıkarıyor. Bu yüzden Cedrea hara­ belerinin çevresinde yuvarlak şekilli dışkı kalıntıları antikleşmiş durumda... Sedir Adası'nm tam karşısına kurulmuş yazlık koope­ ratif binaları ve lokantalar nedeniyle «dünyanın en temiz suları» diye bildiğimiz Gökova, Marmara denizinden biraz hallice bir duruma gelmiş. Kleopatra bu halini görseydi, bırakın yüzmeyi tuvaletini bile yapmaya çekinirdi herhal­ de... Bu denizlerin kıymetini bilmeyen, her türlü çöp, nay­ lon torba, su şişesi, teneke parçaları, boya kutuları, araba lastikleri ile doldurarak kirletenlere, Gökova'ya santral kurmaya kalkan bir başbakan yaraşır diye düşünüyorum bir ara.. Ama gönlüm razı gelmiyor... Sedir Adası ana - baba gününe dönerken, biz yeni iki ahtapotla birlikte demir alıyoruz. Artık dönüş yolundayız. Bunun şerefine birer bira içilir değil mi? Fakat o ne? Buz­ luklarda bira kalmamış. Daha doğrusu bir tek kutu çıkı­ yor. Mürettebata «biraları neden buzluklara koymadıkla­ rı» yolunda çıkışıyoruz ama haksızlık ettiğimizi anlıyoruz. Bütün biralar buzluklara konmuş ve tüketilmiş.. 2 kasa biranın (60 kutuya yakın) 6 kişi tarafından bu kadar kısa sürede tüketilebileceği kimsenin aklına gelmediğinden Sö­ ğüt'te yeni bira da alınmamış... Dönüş yolunda «rakımız yeter mi» tartışması başlıyor.. Bütün buzluklar taranıyor ve görülüyor ki, topu topu 6 büyük şişe rakımız var. Ve deniz üzerindeki son günümüz. Yarın sabah Bodrum'da olacağız. Daha önce de belirtti­ ğim gibi yolcu olarak sadece altı kişiyiz. (Mürettebat içki içmiyor) Yine de kuşkulu bakışlarla «idare edeceğiz» ho­ murtuları yayılıyor... on


Sıra dönüşe geldiğinde artık mavi yolculuğa hepimiz adapte olmuş durumdayız. Kamaralarda cirit atan hamam böceklerini yadırgayan kimse kalmadı. Hatta bana artık, hamam böceksiz bir yatakta yatmak normal değilmiş gibi geliyor. Güvertedeki sivrisinekler ise ya rakı kokusundan hoşlanmıyorlar veya bizim kanımızı biraz emdikten son­ ra sızıp kalıyorlar. Kısacası pek rahatsız edici değiller... Bu arada, teknenin sahibi olan kişiden denizcilik se­ rüvenleri dinleyerek denizin tüm cilvelerini öğrendik gibi geliyor. İlk gün kayışı kopan ve bir türlü yaptırılamayan demiri çekmekten ellerimiz hafiften nasır tutmuş vaziyet­ te.. Bu hızla (ve bu kafayla) Amerika'yı bile keşfe çıkabili­ riz artık. Ne yazık ki bizden önce keşfedilmiş bulunuyor. Fakat denizin şakaya gelmeyeceğini dönüş yolunda an­ lıyoruz. Kaptanımızın söylediğine göre ansızın «hava pat­ lıyor».. Hava patlamasının ne demek olduğunu ilk kez gören bizler için bu durum tam bir sürpriz oluyor. Önce hafiften bir rüzgâr çıkıyor ve giderek kuvvetleniyor... Sonra gemi üzerindeki —çivili veya bağlı olmayan— her şey kendi is­ teklerine göre hareket etmeye başlıyor. Bu durumun tek ayrıcaları biz insanlar oluyoruz.. Biz de kendi isteğimizin dışında hareket etmeye başlıyoruz... Bu «kendiliğinden» harekete karşı koymaya çalışıyo­ ruz doğal olarak, fakat başaramıyoruz. Öne gidelim der­ ken geriye, geriye gidelim derken sağa veya sola, hatta za­ man zaman aşağıya ve yukarıya gidip gelmeye başlıyo­ ruz. Bu arada, midelerimizde başlayan bir ağırlık, zaman­ la bulantıya dönüşüyor. Bulantıyı gidermek için neredeyse kucağımıza aldığımız alafranga tuvaletin ağzı bile elleri­ mizin altında durmuyor bir türlü... Sonunda herkes bir köşede serilip kalıyor.. Sadece kaptan ve mürettebat ayakta.. Vasiyetnamelerimizi neden daha önce yazmadığımız konusunda hayıflanmaya başla­ dığımız sırada kaptan dümen kırıyor ve görece sakin bir 100


denizi olan Ermenek koyuna tekneyi yanaştırıyor. Sevinç çığlıkları atıyoruz.. Aynı şekilde denizden kaçan diğer tekneler de yanı başımızdaki yerlerini alıyorlar. Kalabalık yüzünden bu kez çarpışarak batma tehlikeleri atlatıyoruz ve sonunda her şey bitiyor... Küçük sandallara atlayıp Ermenek köyünde bir tur atıyoruz. Köylü kadınların halı dokuyuşlarını ve erkekle­ rin kahvede turistlerle zaman öldürmelerini hayranlıkla (özellikle erkek yolcular) izliyoruz.. Sonra yine tekneye dönüp öğle yemeğinin başına oturuyoruz. Ve şaşırtıcı bir şey oluyor. Rakılar fazla geliyor.. De­ niz tutmasından kimsede içki içecek hal kalmamış.. Her­ kes yeterli derecede sarhoş görünüyor.. Hafif yiyeceklerle midelerimizin durumunu düzeltmeye uğraşıyoruz. Yemeğin bitmesine yakın deniz biraz sakinleşiyor. Kaptanımız havanın yola çıkmaya uygun hale geldiğini bildiriyor. Aslında amacımız son geceyi Bodrum'un karşı­ sındaki Karaada civarında geçirmekti. Fakat yeniden «ha­ va patlar» korkusuyla doğrudan Bodrum'a dönmeyi yeğli­ yoruz. Dönüş yolunda, kalabalığından dolayı oldum olası pek hoşlanmadığım Bodrum'un neden bu kadar sevildiğini de anlamaya başlıyorum. Galiba insanları mavi yolculuktan kurtardığı için... Artık açık havaya alışmış kişiler olarak son geceyi sıkıcı bir otel odasında geçirmek yerine, Bodrum limanın­ da yine «Hadigari» barının önünde demirli olarak geçir­ meyi yeğliyoruz. Fakat kimseyi uyku tutmuyor. Sabah 04.00'e kadar süren müziğin her türlüsünün iç içe girmiş bileşimini dinleyerek uyumaya çalışıyoruz ama olası de­ ğil.. O gece hiç içmediğimiz halde sabah kalktığımızda he­ pimiz —bu kez müzikten— sarhoş olmuş durumdayız... Sabah gemideki son kahvaltının başına oturuyoruz. Kıyıdan alman taze ekmekleri yerken, bir haftadır ilk kez gördüğümüz gazetelere kaçamak bakışlar atıyoruz.. Ne


radyo, ne televizyon, ne gazete vardı mavi yolculukta.. He­ pimiz dünyadan habersiziz.. Bir haftalık habersizlikten son­ ra bana kendi gazetem bile yabancı bir basın organı gibi geliyor... Bodrum'da hiç durmadan en hızlı araçlarla İstanbul'a dönüyoruz. Her zaman, içinde tıkış tıkışlık duygusu yaşa­ dığım uçak bu kez son derece geniş görünüyor. Ya ev? Evimin küçük sandık odası geniş bir yatak odası ola­ bilirmiş gibi geliyor artık. Hele yatak odası ve yatak.. Ken­ dimi devler ülkesindeki Güliver gibi hissediyorum. Bu ka­ dar büyük yataklara ne gerek var? Demek ki, bize hiç ge­ rekli olmayacak ölçüde büyük alanlarda yaşıyormuşuz da haberimiz yokmuş.. Eve yerleştikten ve çantalarda uykuya dalmış Bod­ rumlu hamam böceklerini temizledikten sonra, bundan böyle mavi yolculuk yapmamaya karar veriyorum. Eğer çok canım çekerse, küçük bir yatağı gardrobun içine yer­ leştirir, üzerine de yarım kilo kadar hamam böceği serpe­ rim olur, biter...


KAPADOS ÜÇGENİ

Türkiye'nin tam ortasının nerede olduğunu anlamak için bir Türkiye haritasını dikdörtgene tamamlayın ve kö­ şelerini çizin. Bu çizgilerin kesişme noktası, köşelerinde Nevşehir kenti, Ürgüp ve Avanos ilçeleri olan bir üçgenin tam ortasına düşer. Erciyes dağında 3 milyon yıl kadar önce ortaya çıkmış volkanik bir patlama sonucu oluşan 4000 kilometrekarelik bu üçgen, uluslararası turizm sözlüğünde Asur hükümda­ rı KATPATUKA'dan alman esinle «Kapodokya - Cappadocia» ya da «Kapados Üçgeni - Cappadoce Triangle» olarak tanınmaktadır. «Gerçekdışı»

gibi

Erciyes'in volkanik lavları aradan geçen sürede rüz­ gâr, yağmur, kar gibi doğal olayların etkisiyle yer yer sav­ rulmuş, sonunda dünyanın en ilginç doğa harikalarından birini oluşturmuştur. Her an düşecekmiş gibi duran, fakat yüzyıllardır düşmeyen takkeleriyle «peri bacaları» Kapadokya'ya özgü bir oluşumdur. Bunun yanısıra peri bacala­ rının içine insan eliyle açılmış kovuklar, bu kovuklarda hâlâ binlerce yıl öncesinin yaşamını sürdüren insanlar, ön­ cü Hıristiyanların yaptıkları kiliseler ve toprağın altına yedi kat inen yeraltı kentleriyle «gerçekdışı» bir görünüm sunan Kapados Üçgeni, her yabancı turistin hiç olmazsa bir kez görmeyi arzuladığı bir yöre olmuştur. Kapados Üçgeni'nin varlığı ilk kez 1960'lı yıllarda ya­ bancılar tarafmdan keşfedilmiştir. 20 - 25 yıl içinde ise


tam bir turizm patlamasına konu olmuştur. Son yılların temmuz, ağustos aylarında Kapadokya yöresinde bulunan Fransızların nüfus yoğunluğu, rastgele bir Fransız ken­ tindeki Fransızların sayısını geçmektedir. İstatistiklere gö­ re yaz aylarında her Türk'e 4 yabancı düşmektedir. Böl­ geye en çok gelen Fransızlardan başka sırasıyla Almanlar, italyanlar, Japonlar ve Amerikalılar turistik otelleri dol­ durup, boşaltmaktadırlar. «Akılsız

gavurlar»

Kapadokya bir açıdan da Bermuda Şeytan Üçgeni'ne benzetilmektedir. Avanos'lu Ali Rıza Karataş, «Orada ge­ miler kayboluyorsa burada da insanın aklı kayboluyor» diyor. Aslında Karataş'm kendi fikri değil bu. Çünkü doğ­ ma, büyüme Avanoslu olan Karataş, her Kapadokyalı gi­ bi bu görünümü kanıksamış. Çocukluğunda tek tek gelen turistlerin şaşkınlığı karşısında «Akılsız gavurlar bu taş­ lara bakmaktan ne anlarlar?» diye düşündüğünü anımsı­ yor. Göreme'de kayalara oyulmuş kiliselerin, duvarların­ daki freskler konusunda ise şunları söylüyor: «İlkokul ça­ ğında arkadaşlarla buralara gelirdik. Kim daha çok haç bozar, kim daha çok Hıristiyan gözü oyarsa o kadar seva­ ba girdiğine inanırdık.» İlk turistler Aynı sözleri Göreme Açıkhava Müzesi Müdürü olan Muammer Güzelgöz'den de dinliyoruz. «Kapadokya - Gö­ reme» adlı bir kitap da yayınlamış bulunan Güzelgöz, bu kitapta yer almış fresklerden birçoğunun üzerindeki ka­ ralamaların kendisi tarafından yapılmış olabileceğini söy­ lüyor. Elmalı Kilise, Barbara Kilisesi, Yılanlı Kilise, Ka­ ranlık Kilise ve diğerleri bugün hâlâ Müze Müdürünün çocukluğundan izler taşıyor. Yine Güzelgöz'den Kapadokya'da turizmin gelişmesi­ ni öğreniyoruz. Çok değil 15 sene öncesinin öyküsü bu. Lhv 104


güp'te ilk «Alman» görüldüğü zaman yöre halkı o kadar şaşırmış ki, «Alman'ın» yerine uzaydan bir adam gelse bu kadar şaşırmazlarmış. Bunların Alman olup olmadıkları da kesin olarak bilinmiyor. Fakat o zamanlar her yaban­ cıyı «Alman» diye bildiklerinden ve Almandan başka ya­ bancı olacağını akılları almadığından, yörede bir yabancı görüldü mü herkes «Almanlar geldi» diye konuşmaya başlarmış. O sıralarda Ürgüp'te otel de olmadığından, park­ larda yatıp kalkan ve aklı fikri «Allah'ın taşlarını seyret­ mek olan bu akılsız gavurlar» çoluk çocuk tarafından bir tür eğlence gibi seyredilirmiş. Turizm sözü çok daha sonraları ortaya çıkıyor. Bu işe ön ayak olanlar Ürgüplüler. Aslında çevrenin görülmeye değer yerlerinin Avanos'a daha yakın olmasına karşın, Ür­ güplüler ilk uyanmış olmanın meyvelerini bugün hâlâ top­ luyorlar. Bu yüzden de kendilerine haksızlık edildiği ka­ nısında olan Avanoslularla tatlı bir çekişme içindeler. Ürgüp'ün ikinci bir şansı da «Gavurların kafalarını taktığı» taşların ilçe merkezinde de bol bulunması. Duvarlara yazı yazma merakı Turizm lafı böylece ortaya çıktıktan sonra ilk oteller yine Ürgüp'te açılmış. Yabancı dil (özellikle Fransızca) ilk kez Ürgüp'te konuşulmaya başlanmış ve o güne kadar bir taş yığınından öte anlam taşımayan kayaların değeri ilk kez Ürgüp'te anlaşılmış. Şimdi yörede yılların getirdiği bo­ zulma önlenmiş durumda. 3C0'e yakın kilise ulusal müze sınırları içine alınmış. Kiliselerde bulunan renkli resimler şimdi gerçekten korunuyor ama, iş işten geçmiş gibi de görünüyor. UNESCO'nun yardımıyla onarılan bir kilise dı­ şında her taraf geleneksel duvara yazı yazma merakımızın örnekleriyle dolu. Kiliseler dışında Avanos'a çok yakın bir yerde bulunan «Sarıhan» Kervansarayı da bunun en güzel (ya da en çir­ kin) örneği. Bir Selçuk yapıtı olan Sarıhan ünlü «İpek Yo­ lu» üzerinde bulunuyor. Dıştan bakınca yıkıntı görünümün105


de oJan binanın içi, bugün yapılmışcasma sağlam. Yörede çok bulunan taşlardan yapılmış dış duvarlar, Cumhuriye­ tin ilk yıllarında bir köprü yapımında kullanılmak üzere yerlerinden sökülmüş. Taştan bol bir şey olmayan Kapadokya'da bu güzellikte bir yapıtın köprü yapımında kulla­ nılmak üzere bozulması insanın içini sızlatıyor. Son dere­ ce ince bir işçilik ile birbiri üzerine oturtulmuş dev taşlar, taş oymacılığının en güzel örneklerini sergiliyor. Fakat bu eşsiz yapıtın duvarlarında özel arabasına atlayarak turis­ tik geziye çıkan Ahmet'lerin, Mehmet'lerin, Ali'lerin geliş ve gidiş tarihleriyle, bazı gönül serüvenlerinin öyküsünü okumak mümkün. Bir cam muhafazaya konulacak güzel­ likte Sarınan bu haliyle Selçukluların gelişmiş yanlarını ve bizim gelişmemiş yanlarımızı tüm dünyaya sergiliyor. Kapadokya'nm görülmeye değer şeylerinden biri de in­ sanları. Ülkemizde artık unutulan konukseverlik örnekleri burada hâlâ sergileniyor. Saygılı duruşlar, durmadan gü­ len bir yüz ve bir şey yedirip içirmek için çırpınmalar... Aslında bu amatör görünüş altında, belli belirsiz bir profesyonelliğin gizli olduğunu çok sonra adayabiliyorsu­ nuz. Yine de hoşa gidiyor. Ürgüplüler ve Avanoslular ken­ dilerine «Kayserili» diyenlere kızıyorlar. Eşeği boyayıp at diye satan, adından «Ayıptır söylemesi Kayseriliyiz» diye övünen hemşehrilerini küçümsüyorlar. Söylediklerine gö­ re Kayserililerin at diye satmaya çalıştıkları boyanmış eşekler, vaktiyle onların Kayserililere eşek diye sattıkları sokak köpekleriymiş. Kapadokyalılarm içkiyle de garip bir ilişkileri var. Ör­ neğin fazla içmeyi sevmiyorlar. İçki içmeleri için mutlaka çok önemli bir neden gerekiyor. Örneğin, hava çok güzel­ se o zaman içmek geliyor içlerinden. Havaların çok kötü olduğu zamanlarda da içki içmekten başka bir şey yapıla­ mıyor doğal olarak. Bir konuk gelse işte o zaman içmek şart oluyor. Eğer kimse gelmezse o zaman da yalnızlıktan içiliyor. İçki konusunda «Kafayı bulmak» diye bir deyiş vardır. 106


1

Söylediklerine göre Kapadokyalılar «Kafayı hiç bulmuyor­ lar.» Bunun nedenini sorarsanız yanıtı hazırdır: «Hiç bı­ rakmıyoruz ki bulalım.» İşte böyle bir yer ve bu insanlar ansızın son yılların en amansız turizm patlamasının ortasmda buluyorlar ken­ dilerini. Daha birkaç yıl öncesinin çiftçileri şimdi Fransız­ ca konuşmaya çalışan «Restaurant» sahipleridir. Evlerin­ de halı dokuyarak, ya da çamurdan testi yaparak kıt ka­ naat geçinmeye çalışanlar ise turistik mağazaların başla­ rına geçmek zorunda kalmışlardır. Bu serüvenin anlatıl­ maya değer yanları var.

Kapadokya yolculuğu Ankara'dan Nevşehir Turizm otobüsleriyle yapılır. Yaklaşık 4,5 saatlik bir yolculuktan sonra Nevşehir'e varırsınız. Ancak ilk peri bacalarını gör­ mek için daha 15 kilometre yolunuz var demektir. Turist­ ler genellikle Ürgüp ve Avanos'ta gecelerler bu yüzden. Grup

yolculukları

Grup yolculukları konusunda ise şu kural geçerlidir. Bütün turlar hemen hemen aynı gün başlayıp aynı gün sona erdiğinden Ürgüp'te ve Avanos'ta bazı günler otel müdürleri kapı önlerinde yatmak zorunda kalı/lar. Ertesi gün ise otelde kendilerinden başka kimse bulunmaz. Çün­ kü turistler bu kez başka bir kentte otel peşindedirler. Otel müdürleri çalışacakları günleri önceden bilirler. «Bugün hiç müşteri yok» diye yakınan otel müdürü bilir ki ertesi gün kendi yatağını da bir turiste veya grup reh­ berine bırakmak zorunda kalacaktır. Bu yüzden «turist kaynıyor» gibi gözüken Kapadokya'da otellerin yıllık do­ luluk oram % 45'i geçmez. Turizm Bakanlığı durmadan yeni otel, yeni tesis peşindedir. Oysa bu yöre için gerekli olan yeni otel değil, eski otellerin standartlarının yüksel­ tilmesi ve turizm acentaları arasında, otelleri gelir getiri­ ci şekilde çalıştıracak bir işbirliğinin sağlanmasıdır. 107


Oysa turizm acentalarının çalışma yöntemi bunun tam karşıtıdır. Eline bir «James Bond» çantası geçiren acenta sahibi belirli bir programı içeren tur planları ile yurt dışı acentaları tek tek dolaşmaya başlar. Hepsinin ağzında tek söz vardır; «Türkiye'ye gelin». Bu ortamda herkes birbiri­ nin işini elinden almaya çalıştığından fiyatlar alabildiğine düşer. Öylesine düşer ki, Türkiye'ye zararına turlar bile düzenlenmektedir. En iyi koşullarla yapılmış bir tur satı­ şı ancak giderlerini karşılayacak durumdadır. Bu acentalann nasıl para kazandıklarının yanıtı ise başka yollarla çözümlenir. Avrupa'da bizim turların adı «ıspanak fiyatına» tur­ lardır. Örneğin 5 günlük bir Kapadokya turu (otel, yemek ve gezi giderleri içinde) 110 dolara kadar indirilmiştir. Gü­ nümüz koşullarında bu para ile salt otel giderleri bile kar­ şılanamaz. Ama dediğimiz gibi para kazanmanın yolu «tur satmak» değildir bu işlerde. «Paket turları» adı verilen bu düzenlemeleri ucuza satmak, ülkemize bir yarar da sağlamamaktadır. Çünkü yurt dışına çok ucuza önerilen paket tur, yabancı acentalar tarafından müşteriye yine normal fiyatlarıyla satılır. Yani yapılan indirimle Türkiye ucuzlamaz. Ancak yaban­ cıların iç rekabetten alabildiğine yararlanmasına yol açar bu tutum. Bunun dışında aynı yöntem «turist getirmek» yerine «turist yitirmek» gibi bir sonuç doğurmaktadır. Çünkü «ıspanak fiyatına» tur demek, kötü otel, kötü ve az yemek, tüm hizmetlerin baştan savma yapılması demektir. Dünyanın en ilginç yerlerini karnı aç, uykusuz ve pislik içinde geçiren turist, ülkesine döndükten sonra genellikle şöyle konuşur: «Güzel yerler ama, yaşanacak gibi değil». «Para nasıl kazanılır?» Zararına yapılmış gibi görünen bu işlerden nasıl para kazanıldığına gelince bunun içinden çıkılmaz gibi görü­ nen birçok yolu vardır. Yasal yollardan para kazanmak yerine, iyice kafamızı yorarak işin çetrefilli yönlerini bul108


mayı çok iyi başardığımızdan, bunun da çeşitli yollarını bulmuşuzdur. İlk başta gelen yöntem ucuz tur planlayıp, iyi hizmet­ le az kişiden kazanılacak paranın sürüm yoluyla çok kişi­ den kazanılmasıdır. 300 turistten iyi hizmet vererek sağ­ lanacak kâr, bunun 10 misli turist getirmek yoluyla sağ­ lanır. Ancak bu yolla verilen hizmet en kötü koşullardır ve turisti bir daha Türkiye'ye uğramaya tövbe ettirir.

Avanos'ta «Francorosso İnternational» Turizm acentasının İtalyan rehberi Bayan Anna Maria Bracola ile ko­ nuşuyoruz. İlk kez gördüğü Kapadokya kendisini ve gru­ bundaki İtalyanları çok şaşırtmış. «Buraları görmemiş bir insana böyle şeyler olacağını anlatamazsınız» diyor. Daha önce fotoğraflarını görmüş, hakkında yazılar okumuş, yi­ ne de görmeden anlamanın olanaksız olduğuna inanıyor. Bayan Bracola'nm tek yakınması koşullardan. Bir reh­ ber olarak çok yer dolaşmış, bazı koşulların kabul edile­ bileceğini söylüyor. «Yaşama şekli, bazı örf ve adetler, bun­ lar normal şeyler. Her zaman Hilton'da olmak mümkün değildir. Fakat temizliği ön plana almadıkça turizm yap­ manız olanak dışıdır» diyor. Alışveriş olaylarına da değiniyor. Rehberlerin dün­ yanın her yerinde düşük bir komisyon (% 5'i aşmamak koşuluyla) aldıklarını söylüyor ve ekliyor: «Neden bilmem burada aldatıldığınızı hissediyorsunuz. Bu çok kötü bir duygu turist için. Her şeyi daha pahalı satabilirsiniz, ama bu duyguyu vermemek gerek.» Bu yolla Türkiye'nin yabancılar için ucuz bir ülke ol­ madığı da kendiliğinden anlaşılmaktadır. Çünkü bu işten ülkemiz resmi yoldan 20 dolar kazanırken, yabancı turizm acentası aynı turu günde 80 dolara satmaktadır. Turist

düzeni

Kapados'ta bütün düzen turistlere göre kuruluyor. Ör­ neğin o gün yörede turist yoksa diskotekler kapalıdır. Ama 109


10 kişi gelse açık oluyor. Kapalı ise bile açılıyor. Lokanta­ lar da öyle, gazinolar da. Bir yerde turistlerin yemek ye­ diği veya eğlendikleri hemen öğreniliyor. Halıcılar yaban­ cıların milliyetlerine göre faaliyete geçiyorlar. Dükkandaki halılar grubun yaşma ve milliyetine göre ayrılarak bir kamyonete yükleniyor ve eğlenti yerine gönderiliyor. Milliyet ve yaş konusu da şöyle: Halı satışları grup­ takilerin milliyetine ve yaşlarına göre değişiyor. Örneğin gençlerin fazla alışveriş etmedikleri veya küçük halıları satın aldıkları biliniyor. Bu yüzden yaşlı gruplar yeğ tutu­ luyor. Bu arada en çok alış - veriş edenler Fransızlar ve Japonlar. Onları sırasıyla Almanlar, İtalyanlar ve Ameri­ kalılar izliyor. Rehberler grupları fazla dolaştırmadan ilk mağaza­ dan alış - veriş etmelerini sağlamaya çalışıyorlar. Çünkü bir - iki dükkan dolaşan turistler ortada bir oyun oynan­ dığını hissediyorlar. Nevşehir, Ürgüp ve Avanos arasında bu bakımdan büyük bir çekişme var. Turistler eğer ilk gir­ dikleri yerde halı almakta nazlanırlarsa, kendilerine şu bilgiler veriliyor halıcı tarafından: «Diğer mağazalarda ya fiyatlar pahalıdır, ya mallar kalitesizdir. İpek yerine naylon halı satılmaktadır oralarda. Bu dükkan dışında her yerde rehberlere ve acentalara komisyon verilmektedir. O yüzden fiyatlar % 40 civarında artmaktadır vs.» Bu kulak bükülmeleriyle diğer yerleri dolaşan yaban­ cılar artık kuşkulu insanlardır. Kime inanacaklarını şaşır­ mışlardır. Bundan sonra kazık atılacağı korkusu ile alış­ veriş etmekten de kaçınırlar. Rehberlerden alman bilgiye göre en iyi satışlar ilk girilen dükkanlarda oluyor bu yüz­ den. Uçan halılar Halı satışları tam bir gösteriye dönüşüyor Kapadokya'da. Grubun hangi mağazaya geleceği önceden bilindi­ ğinden yaşlarına ve milliyetlerine uygun halılar bir kena­ ra hazırlanıyor. Çaylar demleniyor. Buzlu kovalar içinde 110


çeşitli meyva sulan soğutuluyor. Meraklılan için rakı da bulunduruluyor el altında. Sonra grup giriyor mağazaya. Her tarafı halılarla kaplı genişçe bir odada çepeçevre oturuyorlar. Halıcı tek tek ellerini sıkıyor bütün yabancıların. Ardından ne içe­ cekleri soruluyor ve istenen şeyler ikram ediliyor. Yaban­ cı dillerde de «Kaz gelecek yerden tavuk esirgemez» türün­ den bir söz var mı bilmiyorum ama, bakışlardan ve gülüş­ lerden amacın sezildiği anlaşılıyor. «Expose» adı verilen tanıtmayı yapacak kişi elinde bir halı dokuma tezgâhı ile ortaya çıkıyor. Bir kişi de tezgâ­ hın başına çökerek halı dokumaya başlıyor. Konuşmacı önce halının tarihçesini anlatıyor. Sonra Türk halılannın ne demek olduğu anlatılıyor. Söylenenlere göre hemen he­ men en iyi halı Türk halisidir ve Türk halısının da en iyi dokunduğu yer Orta Anadolu, yani Kapadokya'nm tam or­ tasında bulunduğu bölgedir. Konuşmacı ilginç sorular ve esprilerle havayı canlı tutmaya çabalıyor. Örneğin Türk halısının özelliğini bilen olup olmadığını soruyor. Turist­ ler ilkokul öğrencileri gibi parmaklarım kaldırarak yanıt­ lar veriyorlar. Konuşmacı yanıtların hatalannı ortaya ko­ yuyor ve hep birlikte gülünüyor. Bu iş yanm saat kadar sürüyor. Daha sonra usta bir tezgâhtar bir el savurması ile kü­ çük halıları döne döne turistlerin önüne düşürmeyi başa­ rıyor. Koca salonun bir ucundan bir ucuna uçuşan halılar yabancılarda ister istemez «uçan halı» ile ilgili çağrışım­ lar yapıyor. İşte «büyülü Doğu», işte Anadolu, işte «mede­ niyetin beşiği.» Sıra fiyatlann açıklanmasına geldiğinde orada büyük müyük kalmıyor, doğal olarak. Çünkü Fransız Frangı, İtalyan Lireti, Alman Markı ve Amerikan Doları türünden söylenen rakamlar astronomiktir. Ancak bunun % 10'u •grubun güzel hatırı için» indirilecektir. 20 yıldan bu yana halıcılık yapan Avanoslu Mustafa Su, halılar konusunda ilginç bilgiler verdi. Eski halılar hiç 111


renk atmayan doğal boyalardan yapıldığı için çok değerli sayılıyor. Ayrıca bunlarda saf yapağı kullanıldığından es­ kidikçe güzelleşiyorlar. Bir halının iyi olup olmadığı şöyle anlaşılıyor: Halı yere seriliyor. Çarpık olup olmadığına bakılıyor. Motifle­ rin düzgün ve boyaların rengini atmamış olması gereki­ yor. Özellikle içinde lacivert renk bulunan halılar çok tu­ tuluyor. Daha sonra düğümleri sayılıyor. En iyi halıların bir santimetrekaresinde 64 veya 81 düğüm bulunuyor. Bun­ lar has ipek veya Bünyan halılarıdır. Mustafa Su bu ko­ nuda «yüz düğüm falan derler ya inanma, halıcılar biraz yalan konuşurlar» diyor.. Mustafa Su iyi halı dokuyan kızların Anadolu'da çok başlık parası getirdiğini söylüyor. Özellikle Niğde'nin Taşpınar ilçesinde halıcı kızların başlık parasının yüzbinleri aştığını söylüyor. Bazen ana kız bir halıyı dokurlarmış. Yaşlı kadının gözleri iyi görmediğinden halıda renk farklılıkları olur­ muş. Mustafa Su, yabancıların bu hatalı hal'ları çok be­ ğendiğini ve aradıklarını söylüyor. Anadolu'da o kadar düzgün halı dokuyan kızlar varmış ki, yabancılar makine halısı diye bu halıları almazlarmış... Bir genç kızın dokuduğu halı herhangi bir nedenle yarım kalırsa bunu başka bir kız tamamlamaya yanaşmı­ yor kesinlikle. Halıcı dükkânlarında bu yarım halılar az da olsa bulunuyor. Yine yabancılar bu öyküyü dinledik­ ten sonra bu halıları satın alıyorlar. Fakat yerlilerin böy­ le şeylere baktıkları yok. Halıcıların başka bir hilesi de şu: İyi dokunmuş halı­ ları götürüp Adana'da satıyor, sattıkları evin de adresini alıyorlar. 3 - 4 sene sonra aynı adrese gidip, eski halıyı ye­ nisi ile değiştiriyorlar. Adana'nm havasında ne varsa, ha­ lıyı güzelleştirir, fiyatını bir kat arttırırmış. Bu yolla es­ kitilmiş halılara «oturma eskisi» diyorlar. 112


Ceyhun Atuf Kansu şiirine şöyle başlıyor:

«Kızılırmak gezenekleri» adlı

«Kızılırmak ben seni nerde gördüm bilir misin? Bir de Avanos'ta gördüm bir yaz günü Aralayıp sazlarını Kendimi attım sulara Serinledi yüreğim Avanos testileri gibi» Avanos'ta çanak - çömlekçiliğin ne denli önemli oldu­ ğunu şu deyiş de dile getiriyor -. «Kör de bilir Avanos'un yolunu Desdi bardak kırığından bellidir» Gerçekten ilçenin her yanında çanak - çömlek atölye­ leri dolu Bunlar son zamanlarda turistik bir görünüm al­ mış. Mağaralardan bozma dükkânların üstlerini «Chez Mehmet, La poterie Artisanale - Mehmet'in yeri, sanatsal çömlekçilik» ya da «Chez Galip, La caverne de potier - Galip'in yeri, Çömlek mağarası» gibi Fransızca sözler süslü­ yor. Bu çömlekçiler arasında en ünlüsü «Chez Galip». As­ lında «Galip'in yeri» anlamına gelen bu sözü Galip kendi adı gibi kullanıyor. Örneğin telefonda bile kendisini tanı­ tırken «Ben Şe Galip» diyor. Diğer çömlekçilerin yakınma­ larına karşın, Galip işini gerçekten iyi biliyor. Tüm turist gruplarının yolu kesinlikle onun «mağara» smdan geçiyor. Diğer çömlekçilere de tek başına dolaşan bir kaç turist ka­ lıyor yalnızca. Bunun nedeni Galip'in rehberlere «hanut» vermesi ve yukarıda da değindiğimiz gibi işini iyi bilmesi. Çünkü Ga­ lip'in gösterisi çömlekçilikten de öte gerçek bir «show»dur. Çamurlu

eller

Uzun mağarada turistler bir duvarın kenarına dizili­ yorlar. Galip Fransız aksanı ile herkese «hoşgeldiniz» der­ ken, Kızılırmak'ın sarı çamuru ile bulanmış elleriyle elleNevşehir'den Nevvyork'a, F. : 8

•113


rini sıkıyor. Bunu bilerek yapıyor ve söylediğine göre bu davranışı ile turistleri havaya sokuyor. Sonra herkes elle­ rini bir muslukta yıkıyor, kendilerine havlu veriliyor ku­ rulanmak için. Ardından kendi yaptığı taslar içinde Avanos şarabı sunuluyor gezginlere. Bu sırada Galip tezgâhın başına oturmuş, ayağının altındaki döner tablayı çevirmeye baş­ lamıştır bile. İlçenin iki kilometre kadar ilerisinden getiri­ len bir tür kırmızı toprak, elinin altında şekilleniyor ya­ vaş yavaş. Küçük bir çamur parçasının bir kaç dakika içinde bir testiye, bir sigara tablasına ya da bardağa dö­ nüşmesi gerçekten şaşırtıcıdır. Fakat asıl gösteri Galip'in tezgâhmdan kalkıp, yerine grubun en güzel kızını oturt­ ması ile başlar. Heyecanlı çığlıklar atılır. Genç ve güzel kız acemi davranışlarla tablayı döndürmeye çalışırken eğ­ lence başlamıştır. İlk çabalar boşunadır. Çamur bir türlü şekillenmez. İşin burasında Galip yardıma koşar. Çamurlu elleriyle kı­ zın ellerini tutup, bastırarak çamura şekil verdirmeye ça­ lışır. Ortaya çıkan şey genellikle bir şeye benzemez, ya da «nonfigüratif» bir şey yapılmış olur. Bundan sonra turist­ ler mağarayı dolaşırlar. Ellerine aldıkları çömlekleri Ga­ lin hemen bir kâğıda sarar ve armağan verir gibi turiste sunar. Bu neşeli ve içten ortamda, turistler Galin'ten borç­ larının ne kadar tuttuğunu utanarak sorarlar. Hâlâ duru­ mu anlamamışlardır çünkü. Ellerine tutuşturulan çanakçömlek Galip'in bir armağanı mıdır, yoksa alış Veriş mi etmektedirler? Sonunda fiyatlar söylenir ve her şey an­ laşılır. tik

Amerikalı

Galip'in babası çifti 20 kuruştan testi satarmış toptan­ cılara. 1965 yılma kadar böyle sürmüş bu. O zaman testi­ ciler öğlene kadar çalışır, öğleden sonra Kızılırmak kena­ rında içki içerlermiş. 1965 yılında bir yaz günü ilk kez bir Amerikalı testilerin nasıl yapıldığını görmek istemiş. Ba114


basını Kızılırmak kenarından getirmek mümkün olmadığı için i o zaman ortaokul öğrencisi olan Galip açmış mağa­ rayı. Yaşamında karşılaştığı bu ilk yabancıya küçük bir testi yapmış. Bu çabası karşılığında Amerikalının gömlek cebine soktuğu 20 lira. Galip'in ilk kazancı ve bugünlerin başlangıcı oluyor. 20 liranın tadını bir türlü unutamayan Galip daha sonra ortaokul öğrencilerine % 50 komisyon vererek, tu­ ristlerin dükkâna gelmesini sağlamış. «O yıllarda on tu­ rist zor gelirdi Avanos'a» diyor. Ama bu on turistten alı­ nan 5'er liranın yarısı bile Galip'i hayatından memnun et­ meye yetiyormuş. Bu arada babası sık sık dövmektedir Ga­ lip'i «böyle b... işlerle uğraşacağına testi yap» diye. Fakat sonunda o da kavramış işin- önemini. Dükkâna gelip Ga­ lip'i gördükten sonra çömlekçiliği öğrenmeye karar veren iki İsviçreli kızdan Fransızca öğreniyor Galip. Daha son­ ra bu staj işi moda oluyor. Şimdi para ödeyerek Galip'in dükkânında çalışan ve aylarca Avanos'ta yaşayan turist­ ler var. Kaymaklı yeraltı kentinin hemen yanında oturan Fat­ ma Ersoy yemeni satarak geçiniyor. Bizi grup halinde gö­ rünce hemen rehberimizi aradı. «Hanginiz rehber ise bir yemeni vereyim bedava» diyordu. Rehber «hatun»unun bir yaşlı kadının yemenisine kadar inmesi ve bu köylü ka­ dının el emeğinden bile komisyon alınması gerçeği insanı hem güldürüyor, hem hüzünlendiriyor. Fatma Ersoy'un kaymak peşinde koşturmaya başlama­ sı için bizim turist olmayıp konuk olduğumuzun söylen­ mesi yetiyor. İlle kaymak ve üzüm turşusu yedirmek isti­ yor bizlere. Ardından bekâr olanları soruyor evlendirmek için. Bu­ ralarda kolayca evlenmek de mümkün anlaşıldığına göre. Bir evlendirmek sözüdür gidiyor ortalıkta. Bunun için be­ kar olmanıza da gerek yok. Çift karılı olmak pek yadır­ ganmadığından, çevrenin evlenmeye uygun kızları tüm ni­ telikleri ile anlatılmaya başlanıyor. Hemen hemen tümü 115


de «ceylan gibi», «geyik gibi» ya da «kartal gibi» oluyor kızların. Fakat kendileri ortada görülmediği için, bu ben­ zerliklerin ne derece doğru olduğunu anlamak olası değil. Peri

bacalarında

Peri bacaları yavaş yavaş boşaltıhyor. Özellikle Zelve ve Göreme'dekiler açık hava müzesi durumuna getirildi­ ğinden artık kimse oturmuyor buralarda. Zelve'deki peri bacalarından birinde doğmuş olan Mehmet Çavuş ile mü­ zenin hemen önündeki gazinoda konuşuyoruz. 1955 yılma kadar kayalarda oturmuş. Şimdi eski evine bir kaç yüz metre ilerde beton bir yapıda oturuyor. Yeni evine çok zor alışmış. «Kayalar kışın sıcak, yazın soğuk oluyordu. Ora­ nın havası burası gibi değil» diyor. «Çocuklar eskiden da­ ha gürbüz idi. Şimdi su eser değer, kar eser değer, rüzgâr eser değer. Eskiden değmezdi.» Kayalarda otururken yılda 1 ton kömür yakmazmış. Bu kış 9 ton kömürü yetiştirememiş. Zaten zorunlu olma­ sa imiş kimse çıkartamazmış onu kayalardan. Kazım Karabekir Paşa bile bir tarihte bu evlerde kalmış da babası­ na şunları söylemiş: «Ali Baba buradan bir yere gitme. Bu hava adamı ömründen 20 yıl sonra öldürür.» Ama hü­ kümet kararı karşısında boynu kıldan ince Mehmet Ça­ vuş, şimdi eski evini arada sırada ziyaret etmekten başka yol bulamıyor. Peri bacalarının hâlâ oturulur olanları eski adıyla Av­ cılar yeni adıyla Göreme köyünde bulunuyor. Papağan lo­ kantasının işleticisi Ali Rıza Talcı peri bacasının fiyatının milyonlara çıktığını söylüyor. Eskiden boş peri bacaları bi­ le bulunurken bu fiyat artışı karşısında bizden çok ken­ disi şaşırıyor. Uçhisar'dan çıkarken kayalara oyulmuş güvercinlikle­ rin fiyatlarının da çok arttığını öğreniyoruz. Bu güvercin­ liklerde toplanan gübrenin iyi para getirmesi üzerine, köy­ lüler son yıllarda birbirlerine girmişler. Kayaların içine üst üste oyulmuş güvercinliklerin kime ait olduğu sorusu, 116


şimdi kat mülkiyeti yasası çerçevesinde mahkemelerde çö­ zümleniyor. Avukatların işin içinden bir türlü çıkamadık­ ları, ancak yine de bol para kazandıkları söyleniyor. Kapadokya mağaralarından çıkıp, konforlu otelinize giriyorsunuz veya bunun tersini yapabiliyorsunuz. Bir an­ da çağ değiştirmek gibi geliyor insana bu. Ancak gerçek­ te hangi çağda yaşadığınızı bilemiyorsunuz. Taş devrinde mi, yoksa uzay çağında mı?.. Çünkü Kapados üçgeninde iki çağ birbirine karışmış gibi.


DOĞU ANADOLU

NEDEN DOĞU'DA TATİL? Biz Türklerin aklına 40 yıl düşünsek Doğu'da tatil yap­ mak gelmez. Hatta «Doğu» ve «tatil» sözcükleri rüyada bile bir araya gelse herhalde pek hayra yorulmaz... Oysa ya­ bancıların aklına geliyor. Giderek yükselen bir grafikle her yıl hatırı sayılır ölçüde yabancı turist ülkemizin doğusu­ nu adım adım geziyor. Türlü eziyetlere katlanarak ve dünyanın parasını öde­ yerek Doğuyu merak etme duygusu acaba nereden kay­ naklanıyordu? Sümela manastırının hemen dibinde bulu­ nan postanenin görevlisi «Yolu çok dik olduğu için» ma­ nastırı görmemişken, bu yaşlı insanlar, kalp krizi tehlike­ lerine karşın neden düz duvar gibi yükselen dağlan, tepe­ leri adımlıyorlardı? Yaşları 60 - 80 arasında değişen insanlar arasında yol­ culuk ederken sık sık bunlan düşündüm. Christof Colomb'u, ülkesinde sırt üstü yatıp oturmak yerine sonu bi­ linmez serüvenlere iten acaba bu duygu muydu? Ve so­ nuçta Osmanlı toplumu yerinde sayarken Batı'nm dünyayı ele geçirmesindeki etken bu merak duygusu olamaz mıy­ dı? Tam yaz sıcakları başlarken Havai ve Miami gibi yer­ lere gidip eğlenmek varken, Horasan ve Mardin'e gitme­ nin mantığı neydi? Üstelik bir Avrupalı için para açısın­ dan iki gezinin arasında pek fark yokken... Bu merak İsmail Gülgeç'le benim de aklımdan bir tür­ lü çıkmıyordu. Çıkmasına da olanak yoktu. Çünkü Yazı


işleri Müdürümüz her saat başı telefon edip edip « N e za­ man yola çıkıyorsunuz?» diye soruyordu. Sonunda merakımızı ( ! ) yenemeyip Büyük İskender'in izlediği yola koyulduk. Aslında Miami ile Mardin arasında fazla bir fark da yoktu : Miami'nin güneşi neyse, Mardin'in güneşi de oydu. (Çünkü gezegen sistemimizin bir tek güneşi var) Atmos­ fer aynı atmosferdi. Yani havadaki oksijen, azot vs. oran­ ları farklı değildi. Hatta sanayiden nasibini almamış olan Mardin'de bunlar Miami'den daha bol olabilirdi. Miami'deki bikinili veya bikinisiz hatunların aynıları burada da vardı. Yalnız çarşaflanmış veya şalvarlanmış durumda idi­ ler. Geriye tek eksik kalıyordu : Deniz... Eh... O kadar kusur kadı kızında bile olurdu artık... Şimdi şakayı bırakıp Doğu tatilinin öyküsüne geçe­ lim... HİTİTLER BİZE ÇOK BENZİYOR Dikiz aynasının üzerinde «Allanın dediği olur» yazılı minibüsle Ankara'dan yola çıkarken 16 kişiyiz. Üç Fran­ sız, bir Belçikalı çift... İki Belçikalı, bir İsviçreli matma­ zel... (matmazel deyince yanlış anlaşılmasın. Yaş ortala­ ması 80 civarında) iki Türk rehber (Teoman Ertekin, Perran Üstündağ), İsmail Gülgeç ile ben ve şoförümüz Mus­ tafa... Sabahın erken saatlerinde Hititlerin başkenti Hattuşa'ya (Boğazköy) doğru yol alırken rehber Teoman (veya Teo) tarafından Türkiye'nin ekonomik yapısı, nüfusu, yüz ölçümü gibi bilgiler veriliyor yabancılara. Boğazköy'e yaklaşırken Hititlerin torunlarını görüyo­ ruz. Büyük bir olasılıkla toprağı ekmek için Hititlerle ay­ nı yöntemleri kullanıyorlar. Sadece toprağı ekmek için mi? Hemen hemen Hititlerle aynı işi yaparak geçiniyorlar hâ­ lâ. Aslanlı kapının önünde ceplerinden tas parçaları çıka­ rarak grubumuza gösteriyorlar. Sert, siyah kayalar üzeri119


ne işlenmiş antik figürler bunlar... Gövdesi öne, başı y a ­ na dönük Hitit figürleri. «Eski mi?» diye soruyor İsmail. «Hayır, yeni» diyorlar. Kendileri yapmışlar. Neden eski diye yutturmaya ça­ lışmadıklarına şaşıyorum. Biraz sonra bunun da nedenini açıklıyorlar; «Eski deyince yabancılar korkup almıyor­ lar...» Yazılıkaya'da iki eliyle iki aslanı tavuk taşır gibi taşı­ yan Hitit kralı, günümüzün Başbakanı Turgut Özal'ı anım­ satıyor bize... Zaten Hititlerle günümüzün Türkiyesi ara­ sında epey benzerlikler var. Çivi yazılı tabletlerde Hititler de günümüz insanı gibi zamlardan, vergilerden, hayat pa­ halılığından yakınıyor. Zaten Hitit Kralı Hattuşil III de şişman bir adam. Demek ki Anadolu'da 4 bin yıldır değişen bir şey yok... Hattuşa ve Sevda Tepesi Hitit tarihi, insanların ne kadar enti püften nedenler­ le birbirlerini yediklerini de gösteriyor. Bütün Hattuşa'yı toplasanız Bedrettin Dalan'ın Arap şeyhlerine sattığı Sev­ da Tepesi kadar tutmaz. Üstelik Boğaz'a nazır falan da de­ ğil. Kuş uçmaz, kervan geçmez bir dağın tepesinde.. Bu­ rası için yapılan savaşları, dökülen kanlan, tarih ve ar­ keoloji kitaplan anlata anlata bitiremiyor. Oysa şimdi ne güzel. Bastırıyorsun 800 milyonu.. Hattuşa kadar bir yeri ele geçiriyorsun. Ne savaş, ne kavga, ne kan... Sağolsun Bedrettin Dalan... Aslan figürü Hititlerin uygarlığında belli ki büyük bir yer tutuyor. Hemen hemen her şeyi aslan figürü şeklinde yapmışlar. Hatta içki kapları bile aslan figürü şeklinde.. Bunu görünce «belki de» diye düşünüyoruz İsmail'le... «As­ lan sütü» lafı Hititlerden çıkmıştır. Ne de olsa atalanmız sayılıyorlar.. Yeniden yola koyuluyoruz. İlk gün hedefimiz: Sam­ sun. Samsun'a bir kaç kilometre kala Karadeniz görülüyor ve rehberimiz gemicilerin «kara göründü» diye bağırma120


sına benzer bir şekilde «Karadeniz göründü» diye bağırı­ yor... Bir iki turistin ilk tepkisi «Aaa.. mavi imiş...» demek oluyor. Trabzon yolunda Samsun'da geçirdiğimiz gecenin kayda değer bir yanı yok.. Yafelya Oteli'nde bir aksilik çıkmıyor. İkinci gün Ka­ radeniz'i sol tarafımıza alarak Trabzon'a doğru yol alıyo­ ruz. Sağımızda genellikle göz alabildiğine uzanan yeşillik­ ler var. Fakat yerleşim bölgelerinden geçerken güzellikler bitiyor. Kıyının en güzel yerlerinde dikenli teller, briket duvarlar, oto tamir atölyeleri, kum, briket, tuğla depoları, yanmış, parçalanmış, terk edilmiş araçlar görülüyor. Perşembe'ye gelirken Ördek Deresi denen mevkide «Piknik, Yakamoz Celal'in Yeri» adlı bir kıyı lokantasında «teknik duruş» verildi. Türkçe'deki «ihtiyaç molası»nın Fransızcası bu... «Arret technique..» Lokantanın sahibi Celal bir çardağın altında şekerle­ me yaparken yakalandı bize. Uyandığında karşısında bir sürü yabancıyı görünce «Koşun uşaklar.. Koşun.. Turist geldi» diye bir nağra attı. Üç beş çocuk gölgeliklerden çı­ karak sağa sola koştular. Ama nereye koşacaklarını bile­ mediklerinden biraz sonra yine durup bizi seyretmeye baş­ ladılar. Aslında Celal de uyku sersemliği içinde ne dediğini, ne yaptığını pek bilmiyordu. İlk işi, eline bir tabak almak ve bu tabağı buzdolabının üstünde duran bir kavanozdan çıkardıklarıyla doldurmak oldu. Sonra tabağı «alın, yiyin» diye bize uzattı. Tabaktaki şeyler kiraza benziyordu, ama herhalde de­ ğildi.. Çünkü kavanoz bir turşu kavanozu idi. Fakat birer tane alınca yanılmadığımızı anladık. Tabakta kiraz tur­ şusu vardı. Tatlı, tuzlu karışık, hafifçe çürümüş kiraz ta­ dında berbat bir şeydi. Birer tane aldıktan sonra elini sü121


ren olmadı. Ama yabancıları kirazın da turşusu olabilece­ ğine inandırmak epey zaman aldı. Ayran

için...

Bu sırada Celal biraz daha açılmıştı. «Ne içersiniz» di­ ye sordu. Herkes rehber aracılığıyla ne istediğini söyledi. «kola, maden suyu, meyve suyu, gazoz» vs. Ne yazık ki Celal'de bunların hiçbiri yoktu. İstersek çay yapabilirdi veya yine istersek ayran... Çay uzun sürecekti. Ayramn ne olduğu turistlere açık­ landı : «suda eritilmiş yoğurt..» Bu tanımlamaya herkes şa­ şırdı, ama başka bir olanak olmadığı için «tamam» dendi. Zaten kiraz turşusundan sonra yoğurda su katmak fazla garip gelmiyordu. Celal buzdolabından bir tabak yoğurt çı­ kardı. Tabağm içinde bir kişinin yemek sonrası rahatça yi­ yebileceği kadar yoğurt vardı. Bu kadar yoğurttan 16 kişi­ ye yetecek ayran yapılınca, bana göre ortaya beyaz renkli bir sıvı çıktı. Fakat «suda eritilmiş yoğurt» tanımına uyu­ yordu. Bu yüzden turistler tadını önceden bilmedikleri sı­ vıyı beğenerek içtiler... Ayranlar içilirken Celal kendini anlattı bize... «Yetmiş altı temmuzunun ikisinden beri içmiyordu. İki mide ameliyatı geçirdikten sonra içkiye tövbe etmişti. Bu­ gün sekiz sene onbir ay üç gün olmuştu ağzına içki koymayalı.. Yarın Allah kısmet ederse sekiz sene onbir ay dört gün olacaktı. Kısacası unutmuştu içkiyi.» Bunları anlattıktan sonra turistlerin kendi aralarında­ ki konuşmalarını dinledi bir süre. Sonra yanında çalışan «uşaklara» bilgi verdi: «Ha uşaklar... Bakm bunlar nasıl konuşur bilir misi­ niz? Hani biz deriz ya mesela, geliyorum, celiyorum veya celurim.. onlar da aynı böyle söylüyorlar haa.» Aslmda lisede Fransızca okumuş ve öğrendiklerinin tü­ münü son kelimesine kadar unutmuştu. 122


•Ne içireyim» Sonra söz içki yasağına geldi. Valilik tarafından «Celal'in yeri»nde içki yasağı konmuş, böylece turizme büyük bir darbe indirilmişti. Kendisi, gördüğümüz gibi turizme hizmet etmek için ... yırtarken, içki yasak edilmişti. Adam­ lar (yani turistler) sabahın köründe gözünü «raki» diye açıyordu. Peki —lafın burasında affımıza sığınarak konuş­ tu— Celal turiste «şeyini mi» içirecekti? Ayran içildikten sonra sıra tuvalete geldi. Fakat Celal'in yerinde tuvalete girmek kısmet olmadı. Çünkü içe­ risi inanılmayacak kadar pisti. Erkekler işlerini dışarıda gördüler.. Kadınlar kendilerini Trabzon'a kadar 70 km. da­ ha tuttular... Kiraz

ülkesinde

Grubumuz, Giresun yakınlarındaki «Kerasus Restaurant»a ansızın falan değil, bir kaç ay önceden haberli olarak girdi, fakat lokantayı hazırlıksız yakaladı. Yiyecek hiçbir şey yoktu. Vali lokantanın ramazan ne­ deniyle kapanmasını «rica» etmişti. Fakat biz beklemeyi göze alırsak, bir şeyler yapabileceklerdi. Örneğin balık bu­ labilirlerdi. «Balıklar tutulacak galiba» esprileri arasında bir saati yüzmeye ayırdı turistler... Bir ouçuk saat kadar yüzüldü. Bu arada yemekler ya­ pılmıştı. Fakat Fransız usulüne göre sıcak yemekten önce getirilen zeytinyağlı fasulye sıcak, buna karşılık sıcak ol­ ması gereken mezgit balığı soğuktu. Yemeğin sonunda do­ ğal olarak kiraz istendi. Rehberin verdiği bilgiye göre Gi­ resun adı Latince «Cerasus» ve Fransızca «Cerise»den ge­ liyordu. Kiraz demekti... İmparator Lucullus kirazı bura­ dan götürüp Avrupa'ya tanıtmıştı. Fakat herhalde Avru­ pa'ya götürdüğü kiraz bizim yediğimiz değildi. Çünkü Lu­ cullus bu kirazla karşılaşsaydı, Avrupa'ya götürmek ye­ rine kökünü kurutmayı düşünürdü herhalde. 123


Uzun bir yolculuktan sonra yorgun argın Trabzon'da Özgür Otel'e indik. Böyle bir kelimenin neden otel adı ol­ duğu ilk bakışta anlaşılmıyordu, fakat daha sonra anlaşıl­ dı.. Personel son derece özgürdü. Örneğin telefon yazdırmışsanız gönlünüz rahat uykuya dalabiliyordunuz. Çünkü bir daha sizi hiç kimse rahatsız etmiyordu. Otel kentin en gürültülü yerine kurulmuştu. Bir yoku­ şun başında olduğu için tüm araçlar en güçlü viteslerine burada geçiyorlardı. Ramazan topunun atıldığı yere en ya­ kın yer de bu otel olmalıydı. Üstelik top sanki Trabzon halkını uyarmak için değil, karşıdaki Sovyetler Birliği'ne Müslümanlığı anımsatmak için atılıyordu. TÜRKLERİN TARİHE ÇİVİ YAZILI KATKILARI Sümela Manastırına çıkarken son metrelerde bu yapı­ nın neden bu kadar yükseğe yapıldığını anlamaya çalışı­ yorsunuz. İnsan bu yokuşu çıkarken öteki dünyaya git­ mek üzere olduğuna inanıp, kendini Tanrıya daha kolay­ ca adayabilir çünkü... Manastıra ulaşmak için otoyolu bittikten sonra hemen hemen düz duvara tırmanırcasma 1 km. kadar yol almı­ yor. İlk metreler kolay geçiyor. Yolun ortasına gelindiğin­ de daha fazla ilerleyemeyeceğinizi düşünmeye başlıyorsu­ nuz. Fakat yukarda bir kilise olduğuna göre, daha önce in­ sanların oraya varmış olduğu düşüncesi sizin de bu işi ba­ şarabileceğiniz duygusunu geri getiriyor. Sonunda gerçek­ ten yol bitiyor, fakat siz de bitiyorsunuz. Varış noktasında yarım saat kadar dinlenmeden hare­ ket etmek olanaksız. Zaten bekçi de ortada yok. Saat tam 11.00'de gelip, demir kapıyı açıyor. Geçen yıl meydana gelen fresk hırsızlığından dolayı ön­ lem olarak kapılar kapalı tutuluyor ve günde dört kez bek­ çi denetiminde gruplar halinde geziliyor. 124


Bekçinin

çilesi

Bu gezi sırasında ben bekçiyi seyretmekten manastın yeterince göremedim, diyebilirim. Çünkü bekçinin burada oturmadığını, her gün yokuşu inip çıktığını öğrenmiştim. Bu işi nasıl yaptığını sorduğumda daha şaşırtıcı bir şey söyledi: «Bu yol hiçbir şey değildi. Köyünden manastmn yokuşuna kadar 7,5 km. daha yürüyordu. Üstelik bu yol da yokuştu.» Manastır gezisi sırasında bekçi, fresklerin üzerine ya­ zı yazılmaması için turistleri uyanyor ve bu işe büyük önem veriyordu. Ama bence harcadığı çaba boşunaydı. Çünkü bugüne kadar yazılanlarla fresklerin üzerine —en azından insan boyunun yetişebileceği yüksekliğe kadar— yazı yazacak tek santimetrekare yer kalmamıştı. Örneğin Yakup Sönmez ile Nurten'in aşkı 17.9.1964'de renkli fresk­ lerin üzerine kazılmış olarak duruyordu (bu aşk acaba hâ­ lâ sürüyor mu?) Aynı şekilde Selahattin Ünsalan, Atıf Türkkan, Mehmet Altındal, Sinop - Ayancık'tan Mehmet Şavşat ve diğer binlerce kişi Sümela manastırının paha bi­ çilmez fresklerini bozan kişiler olarak tarihe çivi yazısı ile yazılmışlardı. Bu olayın ikinci bir anlamı, Anadolu'da hâ­ lâ çivi yazısının kullanılmasıydı. Manastırı gezip, yokuşu indikten sonra aşağıda küçük bir kır kahvesi farkettik. Burası grubumuz tarafından bü­ yük ilgi gördü. Şaşırtıcı bir şekilde çayları sıcak, içecekle­ ri soğuk ve ucuzdu. Bizi bunlardan daha çok şaşırtan tu­ valetlerin temizliği oldu. Bu işin sırnnı öğrenmeliydim. Çok geçmeden de öğren­ dim. Kırkahvesi on gün önce açılmıştı. Bu bilgiyi aldıktan sonra şaşkınlığım hâlâ sürdü. Acaba Türk milletinin en te­ miz tuvaletleri bile 10 günden daha az zamanda harabeye çevirme yeteneğinde bir azalma mı başlamıştı. Kahvenin karşısında bir postane var. Otobüsün kalk­ masını beklerken burayı da gezdim. PTT görevlilerinden biri Türk olduğumu öğrenince: 125


— Nasıl, manastırı beğendiniz mi? diye sordu. — Tabii, diye yanıtladım, beğenilmeyecek gibi mi? — Valla ben bilmiyorum, dedi, yolu çok yokuş olduğu için görmek kısmet olmadı.. Temiz tuvaletler karşısında çok şaşırmıştım. Bu sözler üzerine küçük dilimi yuttum. Yeniden Trabzon'a dönüp Ayasofya Müzesi ile Fatih Camiini ziyaret ettik. Camie vardığımızda ikindi namazı kılmıyordu. Beklememiz söylendi. Avluda toplu halde bek­ lerken «gel lan, turistleri seyredelim» diyen bir kaç genç tarafından çevremiz sarıldı. Zorunlu olarak konuşmaya başladık. Fakat tuhaf bir konuşma idi bu. Biz düzgün bir Türk­ çe ile konuşuyorduk, fakat Trabzonlu gençlerden garip bir dille karşılıklar alıyorduk. Aramızda şu konuşma geçti: — Siz var turist? — Evet turistiz.. — Trabzon var çok güzel.. — Evet çok güzel.. — Ne kadar kalmak siz Trabzon?.. — Bugün ikinci günümüz. Yarın gidiyoruz.. — Okey, hadi gud bay... — Peki, hadi gudbay. O sırada yanlarına bir başkası geldi. «Turistlerle mi ko­ nuşuyorsunuz lan» dedi. «Evet» diye yanıtladı bize soru soran.. — Nasıl konuşuyorsunuz peki? Genç beni göstererek şu karşılığı verdi: «Bu herif bi­ raz Türkçe biliyor.» Gecenin büyük bir bölümü yine Özgür Otel'de geçi­ yor. Yemekte barbunya balığı var. Belçika'da kıymetli bir balık olduğu anlaşılan barbunya, grubumuzdaki Belçika­ lılar tarafından büyük ilgiyle karşılandı, ama sonunda kü­ çük bir trajediye yol açtı... Fransız bayanlardan birinin boğazına bir kılçık sap­ landı. Olay duyulunca, lokantadaki tüm Türk vatandaşla126


rının tıp bilimine ne kadar aşina oldukları ortaya çıktı. Kılçığı çıkarmak için iki sürahi kadar su içirilen ve yakla­ şık 1,5 kg. ekmek yedirilen bayan bu yolla kılçıktan kur­ tulsa bile sonunda patlayarak öleceğini anladığı için bir doktora görünmek istedi. Aslında doktora hiç gerek yok­ tu. Çünkü bir sürü Türk vatandaşı doktorların bile bilme­ diği bir sürü yol önermeye hazırdı orada. Fakat Fransız­ ların aklı böyle şeyleri almıyor. İlle 'doktoru göreceğim' diye tutturdu ve rehberle birlikte kentte doktor aramaya çıktı. 45 dakika kadar sonra döndüklerinde bir doktor bul­ muşlardı ama adamın uzmanlık dalı kadın hastalıkları (ji­ nekoloji) idi. KBB doktoru teravi namazında olduğundan, bu uzman kılçık kaçan bölgeyi kontrol etmiş ve tehlike ol­ madığına Fransız bayanı inandırmıştı. Jinekolog doktorun uzmanlık alanına taban tabana zıt bir sahaya el atması, sofrada bir sürü şakaya yol açtı. Ör­ neğin Fransız bayanın olayı ucuz atlattığı söyleniyordu. « Y a jinekolojik bir durum olsaydı da, KBB'cinin eline düş­ seydi?» Veya İsmail'in savma göre, «adam işe kendi uz­ manlık alanından başladıysa, kılçığın saplandığı bölgeye epey zor ulaşmış olmalıydı..» gibi. Medeniyetin sonu Ertesi gün Trabzon'dan Erzurum'a giderken yol boyu gördüğümüz manzaralar, bir gün önce Sümela manastırı­ nın üzerimizde bıraktığı etkiyi epey azalttı. Çünkü Kara­ denizli vatandaşlarımız —Tanrıya yakın olmak gibi ulvi duygular nedeniyle değil— salt karınlarını doyurmak için Sümela'dan çok yukarılara tırmanıp evler kurmuşlar, ne­ redeyse dik duvar gibi görünen tarlaları ekip biçiyorlar­ dı. Birbirinden ilginç yüksek yerleşim örnekleri ile dolu yoldan Zigana geçidine varıldı. Ve vardığımız nokta reh­ berimiz tarafından «Medeniyetin sonu» olarak tanımlan­ dı. Elimizdeki programda Zigana geçidinin pitoresk (tablo 127


gibi) manzarasına hayran olacağımız yazılıydı. Manzara gerçekten hayranlık vericiydi. Hatta bu «pitoresk* manza­ raya bir kaç kamyon ve otobüsün iskelet haline gelmiş kalıntüan ayrı bir hava katıyordu. Medeniyetin sonuna Samsun'da değilse bile Trabzon'­ da vardıklarını sanan yabancılar iyice heyecanlandılar. Fa­ kat olumsuz bir tavırları yok. Tersine böyle bir konumu arıyorlar gibi... Vahşi Batı'ya gider gibi, şimdi de vahşi Doğu'nun peşindeler sanki... Afrika'da safariye çıkan bi­ rinin duyduğu heyecanı duyduklarını sanıyorum. Zehir

Ali'nin

tuvaleti

Zigana tepesinde «Meşhur Kebapçı Zehir A l i » kendin pişir - kendin ye ocağına davet ediyor bizi. Etin fiyatı ucuz. Fakat saat sabahın 09 00'u... Bir şey yiyecek —hele et— ha­ limiz yok.. Ama acaba tuvalet var mı? «Var, tabii» diyor Zehir Ali ve bizi son derece ilginç bir tuvalete çıkarıyor. Tuvalet üst katta bir oda. Delik ye­ rindeki bir soba borusu Zigana geçidinin yanındaki uçu­ ruma uzanıyor. Böylece tuvalete bırakılanlar uçuruma doğru yol alırken, aşağıda pitoresk manzarayı seyredenler tarafından gözlenebiliyor... Gerçekten Zigana geçidi geçildikten sonra herşey —hatta bitki örtüsü bile— sihirli bir değnek değmişçesi­ ne değişiyor. Uçurumdaki otobüs, kamyon iskeletleri ve ne­ redeyse tek tekerleğin zaman zaman havada döndüğü yol, yolcuların yüreklerini ağızlarına getiriyor: « A h Mustafa... Vah Mustafa...» çığlıkları (şoförümü­ zün adı Mustafa) bir ara müziksiz bir « Y a Mustafa.. Ya Mustafa» şarkısına dönüşüyor. Medeniyet bittikten sonraki ilk durağımız Kop geçidi­ ni geçer geçmez karşımıza çıkan «Koppınar Otel ve Lokan­ tası» oluyor. Öğle yemeği için burada durmak zorundayız. Saat 15.00'i geçiyor. Kahvaltıyı saat 06.30'da yapmış olan grubumuz uzun zamandan beri açlıktan kıvranıyor... O ana kadar yapılan rehber Teoman'ın gruba zorunlu 128


oruç tutturduğu yolundaki şakalar bile çoktan son bulmuş durumda. • Koppınar Lokantası kamyon ve TIR şoförlerine yemek veren son sınıf bir lokanta. Turistleri otobüsten indirme­ den önce, kavurma ve biber dolması var.. Grubumuza ye­ tecek ölçülerde... Fakat yemekler biraz soğumuş. «Isıtırız» diyor patron. Anlaşmaya varılınca «koş» diye bağırıyor çı­ raklardan birine «Biraz ağaç kes getir.» Başka biri kağıt peçete almak için köydeki bakkala koşturuluyor, bir diğeri de ekmek getirsin diye eve... Turistler otobüsten iniyorlar. Servisin yapılmasını bek­ lerken lokantanın çevresini dolaşmaya çıkıyorum ve ina­ nılmaz bir manzara ile karşılaşıyorum. Biraz önce ağaç kessin diye gönderilen çocuk elinde bir testere ile üzerine çıktığı bir ağacı budamakla meşgul... Yemek büyük bir iştahla yendi. Su konusunda duyu­ lan kuşkular nedeniyle koka kola içildi ve 80 km. daha yol alarak Erzurum'a varıldı. Erzurum, «Doğu'nun Paris'i» denmesi nedeniyle Fran­ sızların büyük ilgisini çekiyordu. Grubumuzdaki altı Fran­ sız (üç çift) Erzurum'u gördükten sonra rehberimize tees­ süflerini bildirdiler. Fakat daha sonra programımızdaki di­ ğer yerleri gezince bu teessüflerini geri aldılar ve Erzu­ rum'un gerçekten «Doğu'nun Paris'i» olduğunu kabullen­ diler. Erzurum'da otele inmeden ayağımızın tozuyla tarihi anıtları dolaşmaya çıktık. Çifte Minare, Üç Kümbetler, Ka­ le ve Ulu Cami'yi gördük. Saat 16.00 sıralarında her yer kapalıydı. Çifte Minare medresesinin bekçisi Ulu Cami'de namaz kılarken bulun­ du ve namazını bitirir bitirmez getirildi. Üç Kümbetlerin bekçisi hiç bulunamadı ve duvardan atlayarak içeri giril­ di. Bu yolculuğun en güzel yanı, akşam saat 18.30 sırala­ rında Oral Oteli'ne yerleşmek oldu. Büyük kentlerimizde bile zor bulunabilecek güzellikteki otel, aradığımız herşeNm/SpMrMo-

-


ye sahipti. Kentin sakin bir kesimindeydi ve serin odala­ rı, iki gecedir uykusuzluktan kıvranan grubumuza ilâç gi­ bi geldi. Erzurum'da uyuduğumuz bu uyku, yolculuğun bundan sonraki bölümlerinde de sık sık anılacaktı.

Kars yolunda ilk durağımız Hasankale... Fotoğraf çek­ mek için kısa duruşumuzda çevremiz birkaç dakika içinde çocuklarla çevriliveriyor. Zaten her yerde böyle... Dene­ bilir ki yabancı turistlerin Doğu Anadolu'da en fazla te­ mas ettikleri kişiler çocuklar. İstedikleri çok az şey v a r : Size «hello» veya «okey» demek ve tükenmez kalem iste­ mek. O kadar sevimlidiler ki, zaman zaman bize tarihi anıtları bile unutturuyorlar... Kars'a varmadan yeniden durup yoldan «opsidiyen» adı verilen kömüre benzer siyah taşlardan topluyoruz. Bu taşlar ilk çağlarda ok ucu, balta, bıçak gibi sivri şeyler yapmak için kullanılırmış. Rehberimizin verdiği bilgiye göre artık hiçbir işe yaramayan bu taşlardan torbalar do­ lusu topluyoruz. (Daha sonra epey işe yaradığını ve eski işlevinin pek değişmediğini göreceğiz. Bu kez küçücük par­ çaları 500 - 10C0 lira arasında satılan sivri «kazıklar» ha­ line getirilmiş olarak.) Taş toplarken yine çocuklar tarafından sarılıyoruz. İs­ tedikleri hep kalem. Turistler bize «Türkiye'de kalem sı­ kıntısı mı çekiliyor?» diye soruyorlar. Ne diyeceğimizi bi­ lemiyoruz. Sarıkamış'ta Rus işgali sırasında yapılmış binalar kar­ şılıyor bizi. Sağlam görünüşlü taş yapılar... Hemen ardın­ dan Sarıkamış'ın üfleseniz yıkılacakmış gibi görünen eski püskü, eğri büğrü evleri... Çardaklar, barakalar... Sanki yarın terkedecekmişiz gibi yerleşmişiz... Sarıkamış'a varı­ şımız yine olay yaratıyor. Çocuklar başta olmak üzere her­ kes çevremizde... Sarıkamış belediye binasının ikinci ka­ tındaki kahvede çay - meşrubat içerken Sarıkamışlılar ta­ rafından «resmen» seyrediliyoruz... 130


Yabancı dil bilenler kim olduğumuzu, nereden gelip, nereye gittiğimizi soruyorlar. Bu arada grubumuzdan bir Fransız para bozdurmak için aşağı iniyor. Biraz sonra biz de iniyoruz ve Fransızı Sümerbank'ın memurlarıyla tatlı bir tartışma içinde buluyoruz. Sümerbank'ın tezgâhtarları elinde 100 FF'lık bir bank­ notla bir şeyler anlatan Fransızm ne istediğini anlamamış durumdalar. Önüne top top kumaşlar çıkarıp hangisini istediğini soruyorlar. Fransız da bir bankada bu kadar çok kumaşın ne aradığını anlamamış durumda... Sonunda bi­ zim olay yerine gelmemizle yanlışlık anlaşılıyor. Fransızm sorununu îş Bankası çözümlüyor. Sarıkamışh bir kayakçı yanımıza yaklaşarak rehber araclığıyla Fransa'dan kendileri için kayak takımı yolla­ yıp yollamayacağımızı soruyor... Neden? Çünkü burada iyi kayak takımı bulunmuyor. Kayakçının istediğini Fransızcaya çevirmek rehberimiz için fazla zor olmuyor, ama bu işin mantığını anlatmak olanaksız. Almanya'da çalışan bir işçimiz de grup tam otobüse binmek üzereyken durduruyor. Almanca, olarak sorduğu sorulara yanıt alamamasına karşın konuşmasını sürdürü­ yor. Sonunda bu engelleri aşıp yola koyuluyoruz. Kars'a 10 km. kala Kümbetli adı verilen kasabanın dış mahalleleri o kadar yıkık dökük ki, yabancılar burada ille fotoğraf çekmek istediler ve çektiler. Allah vere de ülke­ lerine döndüklerinde Kümbetli fotoğrafları ile Hattuşa ha­ rabelerini karıştırmasalar... Kars'a girerken rehberimiz şunları söylüyor: «Kars'­ ın insanları son derece yumuşaktır. Korkmayımz. Fotoğraf çekmek için kendilerine sorun. Muhakkak izin verirler... Ama izin istemeden asla çekmeyin. Para da vermeyin sa­ kın... Ama size adreslerini verirlerse kabul edin. Adresle­ rini, fotoğrafları göndermeniz için verirler...» Kars'a bu uyarıyla girdik ve kendimizi Manolya restaurant gibi gerçekten güzel bir lokantada bulunca şaşır­ dık. Lokanta Kars'ın genel havasına hiç uymuyordu. Çün131


kü Kars'ı tanımlamak için «depreme uğramış gibi» denilse yeriydi. Hatta sanıyorum buna benzer sözleri söyledik de... Yabancıların kulağı zaten Türkiye'deki deprem olayları ile doluydu. Yolda gelirken gördüğümüz birkaç deprem yer­ leşim bölgesi de bu bilgilerini kuvvetlendirmişti. Uzun uzun Kars'ın neden bu halde olduğunu açıklamak yerine (Çün­ kü biz de neden bu halde olduğunu bir türlü anlayama­ dık) «deprem oldu» deyip kurtulmak kolay oldu. Bunu yuttular mı bilmiyorum. Çünkü ellerindeki «Blue Guide» adlı rehber kitabm 532. sayfasında Kars'la ilgili olarak şu satırları okumuşlardı: «Kars hâlâ 20. asra girmeyi tama­ men başaramamıştır.» Manolya lokantasında midelerimize son bir bayram yaptırdık. (Tabii bunun son olduğunu o sırada bilmiyor­ duk) . Özellikle Gülgeç'in keyfine diyecek yoktu. Çünkü ge­ zinin başından beri sözünü edip durduğu perhiz yiyecek­ lerine sonunda kavuşmuştu. Bu arada unutmadan söyleye­ yim : Yola çıkarken Gülgeç fazla kilolarını atma konusun­ da son derece kararlı görünüyor ve sıkı bir perhiz uygu­ layacağını söylüyordu. Yol boyu gördüğüm kadarıyla de­ ğişik bir perhiz uyguladı. Bizimle birlikte yediği üç öğün yemeğin yanı sıra su içmek, tuvalete gitmek veya fotoğraf çekmek için her duruşumuzda çevreden bulduğu şeylerle karnını yeniden doyurdu. Bu sıkı rejim sayesinde iki hafta sonra İstanbul'a dönerken fazla kilolarından ikisini atmış, onların yerine 4 yeni kilo almıştı. Programda olmamasına karşın Kars'ta bir yere daha uğradık: Emniyet Müdürlüğüne... Çünkü Sovyetler Birliği sınırındaki Ani adlı antik kente girmek öyle kolay değil­ di... Kimliklerimizden beşer kopya gönderdikten ve önce polis, sonra jandarma kontrolünden geçtikten sonra Ani'ye girebildik. Girişte bir yasak levhası karşıladı bizi. Bu levhaya gö­ re Ani'de şunları yapmak yasaktı: «Fotoğraf çekmek, dür­ bünle bakmak, yemek yemek ve işaret etmek...» 132


Bir başka levhada da Ani tarihi üzerine bilgi verili­ yordu. Bu bilgilere bakılırsa «Ani'yi orta Asyalı Hurri'ler kurmuştu. Kent daha sonra Urartu medeniyetinin başken­ ti olmuştu vb...» Böylece biz Ani harabelerinin önemli bir Ermeni ken­ ti, hatta başkenti, hatta en önemli başkenti olduğunu ka­ pıdaki levhada hiç «Ermeni» lafı geçirmemek yoluyla sak­ lamış oluyorduk. Oysa yabancıların ellerindeki rehber ki­ tapların tümünde Ani'nin gelmişi, geçmişi hakkında en kü­ çük ayrıntılar bile yazılıydı. Aynı tutuma daha sonra Van'­ ın Akdamar adasındaki kiliseyi gezerken de tanık olacak­ tık. Tabelalara yazmamakla buralardaki Ermeni geçmişini tarihten silmenin mümkün olduğu sanılıyordu herhalde... Üstelik bu tavır gördüğümüz kadarıyla fayda yerine zarar veriyordu. Çünkü bir şeyleri saklıyormuşuz gibi gö­ rünmek söylentileri kuvvetlendirmekten öte bir sonuç ver­ miyordu. Ani gerçekten koca bir kent. Her tarafını dolaşmak epey uzun sürüyor ve öyle yemeğinde içtiğimiz biralar ta­ rafından dayanılmaz bir şekilde sıkıştırıldığımızı hissedi­ yoruz. Fakat ortalıkta bu sıkıntıyı giderecek bir yer yok. Ayakta kalan yapıların tümü kilise... Böyle bir işi kilise­ de yapmak doğru gelmiyor bize... Açık havada gidermeye de cesaretimiz yok. Çünkü ya Sovyetler Birliği'ne işaret verdiğimiz sanılırsa... Zorunlu olarak iki saat boyunca tu­ tuyoruz kendimizi... Hotel

Temelde

yaşam

Akşama doğru yorgun argın Hotel Temel'e kapağı atı­ yoruz. Burası Ani harabelerinden daha ilginç bir yer.. Lo­ bi ve odalar tuvaletlerine kadar koca koca plastik ağaçlar­ la doldurulmuş... Benim odamda gerçek boyutlarında bir bambu ağacı var ve odada hareket olanağı diye bir şey yok... Diğerleri bu ağaçları ne yaptılar bilmiyorum ama ben eşyalarımı bavuldan hiç çıkarmadım ve ağacı gardroba tıktım.


Odadaki yer sorununu çözdükten sonra geriye ufak te­ fek aksaklıklar kaldı. Örneğin odanın anahtarı kapıyı ön­ ce açmıyor, açtıktan sonra da kapamıyordu. Sıcak su ak­ mıyordu. Bu yüzden duş yapmak olası değildi. Havlu ile yüzümü kuruladıktan sonra yüzüme yapışan pamukları gi­ dermek için yeniden yüzümü yıkamam gerekiyordu. Ben havlu yerine çarşafımı kullanarak bu sorunu çözdüm. Ya­ bancılar zaten tedbirli gelmiş, havlu getirmişlerdi. Benim gibi tedbirsiz olan Gülgeç bütün gece TV makyajı yapıl­ mış gibi dolaştı durdu... Akşam Karslı folklorcuların «grubumuz şerefine» bir folklor gecesi düzenleme arzusu gösterdikleri bize bildiril­ di. Doğal olarak bu arzuyu kıramadık ve adam başına epey para ödeyerek Kars folklorunu izledik. Kültür Müdürlüğü'nün genişçe bir odasında tavandan sarkan üç çıplak lambanın altında, iki akerdeoncu, bir zurnacı ve bir baterist eşliğinde beş kız, beş erkek bize epey toz yutturdular ama sonuçta güzel bir gösteri sundu­ lar. Bir ara gösteriye izleyicileri de kattılar. Ben en önde oturduğum için odanın ortasına çekilerek Kazak dansı yaptırıldım ve epey başarılı oldum. Profesyonel dansçılar­ dan tek farkım, aslında dikey olarak yapılması gereken dansı benim yatay olarak sürdürmemdi. Bunun da nede­ ni omuzlarımdan çekilen vücuduma ayaklarımın bir türlü yetişememesiydi.

• Kars'tan hareket saati olarak 06.30 verildi. Saat 05.30'da telefonların çalışmaması nedeniyle kapıların yumruk­ lanması ile uyanıp acele ile kahvaltıdan sonra yola çıkı­ yoruz. Bir gün önce gelirken Kars'ı otobüs penceresinden onbeş dakika kadar seyretmiştik. Bugün 06.30 - 06.45 arasın­ da sabah güneşi altında parlayan çamurlarını (gece bo­ yunca yağmur yağdı) 15 dakika daha görebildik. 134


Zaten hemen hemen her kent için durum aynı. Doğu turu günde 5 - 6 saat uyku ve yine günde 500 . 600 km. yol olarak yapılıyor. Uyku zamanı çeşitli nedenlerle 4 - 5 saate inebilirken, kilometreler yine çeşitli nedenlerle 7Ö0 - 800'e çıkabiliyor. Bu yüzden ziyaret ettiğimiz kentle­ ri yarım saat kadar görebiliyoruz. Bana kalırsa bir kent, fotoğraflarına bakarak bizim gördüğümüzden daha iyi gö­ rülebilir. Doğubeyazıt yolunda göz alabildiğine uçsuz bucaksız bir dağın başında durduk. Yabancılar bu kadar geniş boş­ luklardan çok hoşlanıyor ve fotoğraflamak istiyorlar. Çün­ kü bu ölçüde geniş bir boşluğa başka bir yerde raslama şansları yok. Sarp dağların arasından «vahşi doğu»yu duy­ mak için derin nefesler alırken, pek yalnız olmadığımız or­ taya çıktı. Ellerinde yeşil demetlerle dört çocuk tarafından sarılmıştık yine. Yeşillik demetleri soyulmuş diken sapla­ rıydı. Ne olacaktı bunlar? Satılıktılar... Demeti 100 TL. Na­ sıl yeneceğini de bir iki dikeni ayıklayıp, yiyerek gösterdi­ ler. Hatırlan kırılmasın diyen ben bir demet alayım de­ dim ve alır almaz pişman oldum. Çünkü diğerleri «ondan aldın, bizden niye almıyorsun» diye tutturdular ve tüm di­ kenleri grubumuza sattılar. Daha sonra yolumuza diken yiye yiye devam ettik. Ta­ dı salatalığa benzeyen bu bitkiyi önce yadırgadık. Fakat dördüncü demedin sonlarına doğru iyice alıştık. Doğubeyazıt'ta görülmeye değer tek tarihi yapı İshak Paşa Sarayı idi. Saraya doğru yol alırken rehberimiz bir uyarıda bulundu. Saray bekçisinin kendisinin, karısının, kızının, atının, köpeğinin, varsa koyun ve keçisinin fotoğ­ rafının çekilmesi kesinlikle yasaktı... Bu kurala uymayan «vurulabilirdi.» Sonra nedenini şöyle açıkladı i Birkaç yıl önce bekçi kızını evlendirmişti. Düğün sıra­ sında yabancılar bol bol fotoğraf çekmişlerdi. Sonra Batı dergilerinden birinde düğünün fotoğrafları yayımlanmış ve «Bekçinin kızını altı at ile yedi koyuna sattığı» yazılmış­ tı. Bu yayından haberdar olan bekçi o günden bu yana fo135


toğraf çekmeyi yasaklamıştı. Kendisine çok doğal görünen başlık olayının «kızını sattı» biçiminde ele alınması onu son derece kızdırmıştı. Dergide koyun ve keçilerinin fotoğ­ raflarının da yayımlanması (kızının karşılığında aldığı mallar olarak) koyun ve keçilerine bile foto yasağı koy­ masına neden olmuştu... İshak Paşa Sarayı gerçekten görülmeye değer bir ya­ pı... Bugünkü yıkıntı haliyle bile Doğubeyazıt'ın yeni yapı­ larından daha sağlam ve görkemli bir görünüşü var.. Oldukça büyük olan saray gezildikten sonra yorgun argın park sahası yanında soğuk bir şey içerken, Kars yo­ lunda topladığımız opsidiyen taşlarının ne işe yaradığı da ortaya çıktı. Satıcı yüzük taşı kadar opsidiyenler için 5001000 lira istiyordu. Demek ki çantamızdaki taşları burada paraya çevirsek, hepimiz birkaç milyonun sahibi olabile­ cektik. Doğubeyazıt'a gelirken rehberimiz bizi «kaçakçılar çar­ şısına» götürmeye söz vermişti ve yabancılar bu olaya epey heyecanlanmışlardı. Çünkü bir çarşının «kaçakçılar çarşı­ sı» diye adlandırılması Fransızca'da olası değildi. (Çünkü Fransa'da olası değildi.) Fakat çarşının kapalı olduğu öğ­ renilince herkesin hevesi kursağında kaldı. Neden kapalı olduğunu da kapıda duran bir Doğubeyazıtlı şöyle açıkla­ dı : «Artık kaçakçılığa gerek yok ki babam... Her şey ka­ çak...» Ağaçsızlık Doğubeyazıt - Van arasındaki 6 saatten fazla süren yolda çay içecek tek durak yok... Çayı bırakın su içecek tek çeşme yok... Hatta beş on dakika dinlenebilecek bir ağaç altı bile yok... Van Gölü çevresindeki ağaçsızlık insanda garip duy­ gular yaratıyor. Özellikle Erciş'ten Van'a gelirken göz ala­ bildiğine uzanan düzlükte bir tek ağaç bile olmayışı şaşır­ tıcı. Sonunda Van'a yarım saat kala önünde birkaç ağaç 136


ve bir çeşme bulunan karayolu şantiyesinde durabiliyoruz. Bizden önce gelmiş birkaç otobüs dolusu yabancı daha var. Herkes çeşmeye saldırmış elini, ayağını yıkıyor, su içiyor veya şişesini dolduruyor. Van'da «Van Kültür ve Turizm Festivalinin afişleri karşılıyor bizi-. «Dünyada Van, ahrette iman...» Bakalım öyle mi, yarın göreceğiz... Yine uykusuz bir gece geçirildi. Otel kentin en civciv­ li yerinde çünkü. 05.30'da kalkış var. İlk durağımız Van Kalesi. Rehberimiz Teoman hiç gözümüzün yaşına bakmı­ yor. « N e işimiz var, karga kahvaltısını bile yapmadan Van Kalesi'nde» şeklindeki itirazlarımızı dinlemiyor bile... «Yo­ lumuz uzun, göreceğimiz şey çok» diyor... Ben de Gülgeç'e hak vermeye başlıyorum yavaş yavaş... Çünkü epey şişman biri olan rehberimizi SS liderlerinden General Göring olarak çizmeyi tasarlıyor uzun zamandan beri.. Hem şişmanlığından, hem de otoritesinden ötürü... Urartu müziği mi Van Kalesi'nin girişinde bir çardak gazino... Hemen yanında akan buz gibi suya çeşitli içecek şişeleri bırakıl­ mış... Suda ördekler yüzüyor... Nefis bir dekor... Kale ge­ zisi dönüşü burada oturmayı planlıyoruz. Fakat iki saat­ lik yorucu geziden sonra bile bu gazinoda oturmak içi­ mizden gelmiyor... Çünkü sonuna kadar açılmış İbrahim Tatlıses müziği insanda ne akan dereyi, ne de ördeği gö­ recek hal bırakıyor. Yorgunluk nedeniyle bir süre müziğin farkına varmayan yabancılar sonunda isyan ediyorlar: «Nedir bu? Urartu müziği mi?» diye... Rica minnet müzi­ ğin sesini kıstırıp biraz daha kalabiliyoruz. Kalede yine çivi yazısı ile kayalara kazılmış Urartu yazılan yanı sıra, aynı yöntemle kazılmış Türkçe yazılar ve Türk vatandaşlarının adları görülüyor. Teoman, Zekâi, Yalçın, Eşref Ali, Selahattin ve diğerleri Urartu kralları ile birlikte adlarını bu kayaların üzerinde ölümsüzleştirmişler. Doğal olarak birinciler medeniyetleri ile, ikinciler me­ deniyetsizlikleri ile... 137


İkinci durak Van Müzesi... Urartu eserleri görüldü. Bu eserlerin arasına karışmış bir plastik leğen de kısa sü­ re incelendi ve o devirde plastiğin olup olmadığı yolunda kuşkular uyandırdı. Çünkü bir rastlantı sonucu plastik le­ ğenin tam altına İngilizce ve Türkçe olarak şu yazı rastgelmişti : «Urartu devrinde kullanılan zahire kaplarından bi­ ri...» Plastik leğene ellerini sürmeden inceleyen yabancıla­ ra, daha sonra bunun temizlik işçisinin leğeni olduğu açık­ landı... Van'da son durağımız Akdamar Adası... Daha doğru­ su adadaki kilise. Adaya ayak basar basmaz yine bir levha karşılıyor bi­ zi ve Akdamar Kilisesi hakkında şu bilgileri veriyor: «Ki­ lise M S. 915 - 921 yılları arasında inşa edilmiştir. Kilise­ nin duvarları rölyeflerle, iç duvarları freskolarla süslen­ miştir.» Böylece Ermeni sanatının baş yapıtlarından sayılan Ak­ damar Kilisesi'nin Ermeni yapıtı olduğunu kimse anlama­ mış oluyor. Göl sefası ve cefası Rehberimiz Teoman önceden aldığı önlemlerle adaya bir lokantacı grubu getirmiş... Yakılan ateşte şiş ızgara ya­ pılacak... Yanında bulgur pilavı olacak. Bunlar hazırlanı­ yor. Fakat hem şiş, hem bulgur pilavı Gevaşlı aşçının da­ mak zevkine uygun olduğundan ağza alınamayacak ölçü­ de acılı... Buna karşılık içecekler, sabahtan beri adanın kızgın güneşi altında beklediğinden çay niyetine içmek için bile fazla sıcak... Ağzımız burnumuz yanarak bunları yiyip içerken pek aldırmıyoruz. Çünkü bugün programda yüzme var... Ye­ mek bittikten sonra kendimizi Van Gölü'nün sodalı sula­ rına bırakacağız. Herkes mayolarını yanında getirmiş bu­ lunuyor. 138


Yemek biter bitmez ağzımızda yanan ateşi söndürmek için tepeden aşağı deniz kıyısındaki kabinlere doğru bir oşu başlıyor. Fakat kabinlere girmek mümkün olmuyor, ünkü bunların uzun zamandan beri tuvalet olarak kulanıldığı anlaşılıyor. Kapıyı açanlar kokudan ve elle tutuurcasma yoğun bir sinek ordusu yüzünden kaçacak delik aramaya başlıyor. Erkekler hemen bir kayanın dibinde soyunma işini çö­ zmüyorlar. Ya kadınlar... Onların imdadına da Vanlı gençler yetişiyor ve soyunmaları için kabinlerin arkaomaki bir boşluğu gösteriyorlar. Vanlı gençlerin bu çabalaboşuna değil... Bir süre sonra adanın yüksekçe bir ye'nden ellerindeki dürbünlerle kabinlerin arkasını «dikiz ien» gençler görüyoruz. Bana kalırsa turistlere kabin ar­ ısını önerenlerle dürbünlüler aynı gruptan ve sırayla «işaşı» yapıyorlar. Van'dan Diyarbakır'a doğru yola çıkarken rehberimiz garip bir cümle kurdu: «Artık şortlar valize...» Arkadan şu açıklamayı yapmadan kimse bir şey anayamadı: «Yakası, kolları fazla açık bluzlar, gömlekler e valize konacak... Taa Kapados'a (Ürgüp) kadar...» Sonra bir cümle daha ekledi: «Bugün doğunun da do­ ğusuna gidiyoruz.» Sabahın erken saatlerinde haritalara göre Van Gölü kıyısında olması gereken Tatvan'a varıyoruz. Fakat göl kı­ yısına ulaşmak için verdiğimiz uğraş boşa çıkıyor. Bir sü­ rü engel, barikat ve dikenli teli aştıktan sonra Denizcilik Bankası oteline varıyoruz. Onun bile önünden göl görün­ müyor. Yolda gördüğümüz «Family tea garden»larm heüsi ra­ mazan nedeniyle kapalı... Bu «aile çay bahçelerinin bize pek faydası yok, ama İngiliz diline katkılan büyük. Çünkü daha önce İngilizcede «Family tea garden» şeklinde bir kullanım yaratılmamış durumda... 139


Bitlis'ten Diyarbakır'a doğru doğanın rengi iyice sarı­ ya dönüştü. Daha önce yeşil çayırlarda otladığını gördüğü­ müz hayvanlar artık ağaç altlarına, dere kenarlarına, ba­ taklıklara serilmiş durumdalar. Biz de sıcağın farkındayız, ama tüm pencereleri açık otobüste şimdilik yakman yok... Sık sık trafik kontrollerine uğruyoruz. Trafik polisle­ ri arabalarını gölgelik bir yere çekmiş olarak görev başmdalar. Bir turist otobüsü geçmeyegörsün, hemen elle­ rindeki Hürriyet'i bir kenara bırakarak işbaşı yapıyorlar. İşlerinin son derece ehli oldukları da ilk bakışta anlaşılı­ yor. Çünkü gözlerini bir an için bile olsa otobüsün cam­ larından ayırmadan evrakları inceleyebilmek epey zor bir iş olmalı... Allahtan otobüsümüzdeki hatunların «cins-i la­ tif» kavramı ile ilişkileri en az yarım yüzyıl önce sona er­ miş durumda. Kontroller çabuk bitiyor ve en fazla 5 da­ kika içinde serbest bırakılıyoruz... Görünmez

anlaşma

Tatvan'dan beri ilk kez Malabadi Köprüsü kenarında otobüsten inen grubumuz sıcak tüzünden tokat yemişçesine yine otobüse doluştu. Bu arada köprüden çok, bir du­ varın küçük gölgesine sığınmış ayakta bekleşen bir eşek­ le sıpasının fotoğrafı çekildi. Köprünün altında yüzen ço­ cuklar bizi görünce külotlarını bile giymeden koştular ve artık alıştığımız şeyi istediler: Tükenmez kalem... Yöre farkı olmaksızın tüm çocuklarımızda birden baş­ layan bu kalem merakını ne kadar düşündükse de çözeme­ dik. Bir zamanlar gazeteye duyulan düşkünlük (sigara kâ­ ğıdı olarak kullanmak için) şimdilerde tükenmez kaleme dönüşmüştü.. Bu istekte anlaşılmayan bir taraf da, hiç ay­ rıcasız gezdiğimiz her yerde çocukların aynı şeyi isteme­ siydi. Aralarında var olduğu anlaşılan görünmez anlaşma acaba nasıl yapılmıştı? Malabadi Köprüsü'nü geçtikten sonra evlerin çatıla­ rında görülen kocaman karyolalar grubumuzun ilgisini çe140


kiyor. Sıcak yüzünden damda yatmak zorunda kalan yö­ re halkı, herhalde karyolalarını indirip çıkarmak zahme­ tinden kurtulmak için, tüm çatıyı demirden veya tahtadan kocaman dev karyolalar haline getirmişlerdi. Yol boyu yabancılarla sohbet ediyorduk. Ülkemize gel­ meden önce Türkiye hakkında birçok kitap okumuşlardı. Fakat Anadolu medeniyetlerinin çokluğu ve karışıklığı, okunan kitapların çeşitliliği ile birleşince kafaları biraz karışmıştı. Örneğin bizi (İsmail Gülgeç ile beni) Asurların soyundan, Hititlerle karışmış Urartuların Moğol istilası al­ tında Selçuklulara dönüşmüş Osmanoğullarının torunları­ nın yeğenleri falan bir şey sanıyorlardı. Bu yüzden Hitit çivi yazısı karşısında trene bakar gibi bakışımızı bir türlü anlayamıyorlardı. Rehberimiz Teoman'la birlikte ne Asurlular, ne de Urartularla hiçbir ilgimiz olmadığını anlatana lar epey çaba harcadık... Fakat acaba hiçbir ilgimiz yok muydu? Acaba bu inaışlarında Hitit, Asur, Urartu ve Hurri kalıntıları ile şim:i Türk köy ve kasabalan arasındaki inanılmaz benzerrol oynamıyor muydu? Bunu bilemiyoruz. Diyarbakır'da ilk ziyaret ettiğimiz yer Ulucami oldu. îniş avlunun gölgelik yerlerinde sakatlar, yaşlılar, kadınar ve çocuklar uzanmış uyuyorlardı. Bu sıcakta tutulan orucun doğal sonucu olsa gerekti bu... Ama acaba neden cami avlusundaydılar. Üzerlerinden kalkıp inen sinek bu­ utu neyin nesiydi? Sinek bolluğunu yaratan pisliği kim yaratıyordu? Madem ki Müslümanlığın kurallarına uyu­ luyordu, bir kural da temizlik değil miydi? O şart neden unutulmuştu? Çöpler arasından T.C. Diyarbakır Müzesine (Zincirli Medrese) yol alırken caminin 16. yüzyılda yapılmış tahta­ dan kapısını yolun kenarına atılmış bulduk. Çocukların oyun aleti olup çıkmıştı... Ağzını tülbentle örttükleri maşrapalarla su satan ço­ cuklarla birlikte Zincirli Medrese'nin kapısına ulaştık. Kapı kapalıydı. Çocuklar «Bekçi içerde uyuyordur» de141


diği için kapıyı çaldık. Çocukların tahmini doğru çıktı. Müze bekçisi 5 tane iskemleyi yan yana getirmiş, bunla­ rın üstüne serdiği havluların arasında resmi elbisesiyle kestirerek iftarı bekliyordu. Uyandırdığımız için bize çok kızdı. Hatta, «oruçlu birine bunu yaptığımız için» Müslü­ manlığımızdan kuşkulandı. Müze gezmek için oruçlu bir adamın uyandırılmasmı bir türlü aklı almadı. Sonunda rehberimizin «beş dakikada çıkacağız» yollu teminatı üze­ rine «oruç ağzını» kapadı. Gerçekten beş dakikayı bile dol­ durmadan müzeden çıktık. Mardinkapı

uygarlığı

Diyarbakır surlarında Mardinkapısmı da gezdik. Aşa­ ğı yukarı 10 gündür birçok uygarlık gezmiştik. Fakat hiç­ bir uygarlık bizi Mardinkapı uygarlığından fazla etkile­ medi. Ramazan pideleri sokakta, kaldırım taşları üstünde ve bir sinek bulutu altında satılıyordu. Herkes plastik tor­ balar içinde sarı, kırmızı ve kahverengi sıvılar içiyordu. Bizans İmparatoru Constanz'm yaptırdığı Mardinkapı sur­ larına çıkan merdiven şimdi genel tuvalet olarak kullanı­ lıyordu. Bu yüzden yukarı çıkmak olanaksızdı. Gölgede 40 derece olduğunu öğrendiğimiz sıcaklıkta Büyük Otel'e giriyoruz. Büyük Otel iki yıldızlı güzel ve modern bir yapı. Adını Fransızcaya çevirince (Grand Ho­ tel) grubumuza beğeni çığlıkları attırıyor. Fakat otele duyduğumuz hayranlık uzun sürmüyor. Lokantasında 16 kişilik grubumuza bir öğle yemeği hazır­ lanması iki saati aşıyor ve «Koyunu mu kesiyorlar?»-yollu şakalar yerini kızgınlığa bırakıyor. Mutfaktan gelen haberler hep tatsız... Önce tüpgaz bi­ tiyor. (Tabii yedeği yok.) Yenisini almak için biri yollanı­ yor. Sonra ocak bozuluyor. (Tabii ikinci bir ocak da yok.) Rehberimiz «Yahu bırakın yemek yapmayı, bir salata, bir yoğurt verin, yeter» diyor. Otelde salata ve yoğurt olmadı­ ğı yanıtını alıyor. Sonuçta saat 16 OO'ya doğru (sabah kah­ valtısını 06.00'da yapmıştık) soğuk mezelerden oluşan bir 142


srdövr tabağı önümüze geliyor. Aşağı yukarı oruç tutmuş durumdayız. 10 saattir ağzımıza bir şey koymadık çünkü... İkinci sürpriz bizi odalarımızda bekliyor. Aslında odaır çok güzel döşenmiş... Mobilyalar ve duvar ceviz kap­ lama... Fakat pencereleri neredeyse tavanda... Herhalde azla güneş almasın diye yapılmış olan bu değişiklik ne azık ki amacına ulaşamamış. Çünkü yeri iyi ayarlanma­ mış olan pencereler güneşin, tam odanın ortasına girme­ sini sağlıyor... Yine de şükrediyoruz. Çünkü otel temiz ve suları akt­ ör.. Akşam

sürprizleri

Otelin tüm odaları dolu.. Bu yüzden akşam yemeğin­ de de lokantada kuyruk var. Saat 21.00'e doğru yemeğe iniyoruz. Boş masa bulabilmek için 21.45'e kadar bekliyo­ ruz. Garsonların bizi farketmesi de 20 dakika alıyor ve sonuçta o güne kadar yediğimiz en özensiz yemek geliyor önümüze: Saf suya yakın yoğunlukta bir mercimek çor­ bası, tatsız tuzsuz bir yeşil fasulye salatası, kurumuş bir pilav üstünde lezzetsiz bir tavuk kemiği parçası... Bunlan yiyebilen yok. Tüm umut bir tas yoğurt bula­ bilmekte. Fakat yoğurt yine yok. «Niye yok? Diyarbakır'­ la yoğurt üretilmiyor mu?» Bu soruların karşılığında an­ lamsız bir gülüşten başka yanıt da yok garsonlarda... Saat 23'e doğru yorgunluğun son kertesinde uyumak üzere odalarımıza çekiliyoruz. Alışık olmadığımız bir sı­ caklıkta, uzun bir otobüs ve yorucu bir kent gezisinden sonra, iyi beslenmemiş olarak ayakta geçirdiğimiz süre 17 saate yakın. Ve son sürpriz bizi yatakta bekliyor. Seyahat şirketi diliyle bu sürprizi şöyle ifade etmek olası: «Gece uyurken yerli film seyretme imkânı.» Tavandaki pencereler yüzünden göremediğimiz bir açık hava sinemasının tüm gürültüsü odalarımızın için­ de. Üstelik yataklara girdiğimiz sırada daha ilk filmin ya­ nsı bile olmamış. Bir süre sonra film bitiyor. Gelecek prog143


ramları öğreniyoruz. Ben ikinci filmin ortalarında uyuya­ biliyorum... Sabah telefonun sesiyle uyandım. Saat 07.30... Oysa bugün 06.30'da kalkılıp, 07.30'da yola çıkılacaktı. Ne oldu? Programda değişiklik mi var. Telefonun ucundaki sesten anlıyorum ki değişiklik falan yok. Rehberimiz Teoman, «Yalçın abi, çabuk in, grup hareket ediyor» diyor. Aşağı inince anlıyorum ki, telefonla uyandırma servi­ si görevlisi tam bizi uyandıracağı sırada uykuya dalmış. Ne yapsın? Bizi uyandırmak için sabaha kadar uyanık kal­ manın sonucu olsa gerek. Kendiliğinden uyananlar birbir­ lerini uyararak hazırlanmışlar. Biz İsmail'le en sona kal­ dığımız için bir çay bile içemeden sabahın 40 derece sıca­ ğında Mardin yollarına düşüyoruz. Yine de Büyük Otel'den kurtulduğumuz için hoşnuduz. Otobüste bir süre otelin durumu konuşuluyor. Rehber Teoman, bir ara yanıma ge­ lerek şunları söylüyor: «Allah bu memleketi turizm patlamasından korusun... Görüyorsun otel biraz doldu mu, her şey aksıyor. Bu du­ rumda turizm bir kere patlar... Bir daha da kimse gel­ mez... Bundan da oluruz...» Haklı galiba...

Diyarbakır'a kadar birbirlerine son derece kibar dav­ ranan yabancılar, Mardin yolunda hafiften dedikoduya yö­ neliyorlar. Aralarında ufak tefek tartışmalar çıkıyor. Ör­ neğin Fransızlar Belçikalıları belirli bir şekilde küçümsü­ yorlar. Belçikalılar da Fransızları son derece ukala bulu­ yor. Grubumuzdaki Belçikalılardan biri Fransızları bana şöyle tanımladı: «Bir Fransız nasıl intihar eder, bilir mi­ siniz? Tabancayı kafasının bir karış üstüne sıkarak..» Örneğin incir çekirdeğini doldurmayacak tartışma ko­ nularından biri çikolata üzerinde gelişiyor. Belçikalılar kendi çikolatalarının Fransız çikolatalarından üstün oldu­ ğunu ileri sürüyorlar. Fransızlar da buna karşı çıkıyorlar. Sonunda grubumuzdaki tek İsviçreliyi hakem tutuyorlar. 144


akat çikolataları ile ünlü İsviçre temsilcisinin yanıtı il­ ginç. «Ben İsviçre çikolatalarından başkasını yemedim ki.» Rehberlerin ve şoförün söylediğine göre dedikoduların ve yakınmaların birinci haftanın sonunda başlaması nor­ malmiş. Her gezinin ilk haftası sorunsuz geçermiş... Üst üste gelen aksilikler, çok küçük bir alanda uzun süren yol­ culuk sıcakla birleşince ikinci haftada sinirler bozulurmuş... Gerçekten öyle oluyor. Mardin'de sorun yok Bu hava içinde Mardin'e varıyoruz. Üç saatlik yol ve şın sıcak yüzünden kente girerken dilimiz damağımıza apışmış durumda. Fakat bir şeyler içmekten çekiniyoruz, ünkü bir şey satın alabilmek için Türkçe konuşmak ge„k. Ramazanda Türkçe olarak yiyecek-içecek satın almak ^ize ürkütücü geliyor... Fakat biraz sonra yanıldığımızı anlıyoruz. Mardin'de bu konuda fazla bir sorun yok. Herkes yiyor, içiyor... Lo­ kantalar, kahveler dolu... Bunu görür görmez küçük bir büfeyi yağma ediyoruz. Taptığımız alışverişin başka bir adı yok... Büfeci bile şa­ şırıp «Allah Allah» diye başını sallıyor. Susuzluğumuzu giderince programdaki ilk durağımız olan Deyrülzaferan manastırına doğru yola çıkıyoruz. Süryanilerin manastırında güleryüzlü insanlar karşı­ lıyor bizi... Manastırın her köşesini gezdirerek bilgi veri­ yorlar. Fotoğraf çekme isteklerimizi poz vererek kabul edi­ yorlar. Sonunda «yorulmuşsunuzdur» diyerek yer göste­ rip, soğuk sular dağıtıyorlar. Bunları görünce bir gün önce Diyarbakır'ın Ulucamisinde yaşadıklarımız aklımıza geliyor. Kapıda önce cami imamının azarlarını işitmiştik. Sert bir ifadeyle «Pabuçla­ rınıza dikkat edin, halılara basmayın» diye bağırmıştı. Biz bu sözlere sessizce uyarken asık bir yüzle bizi gözlemeyi sürdürmüştü. Manastırdan dinlenmiş olarak ayrılıyoruz. Yeniden evşehir'den Newyork'a, F. : 10

145


Mardin'e dönüp «Turistik lokanta» da kendimize bir ziya­ fet çekmeye hazırlanıyoruz. Mardin'in tek turistik lokantasında bize özel bir ilgi gösteriliyor ve yepyeni madeni tabaklarla servis yapılıyor. Tabaklar o kadar yeni ki, «Doğan Rostfrei» yazılı firma markasını taşıyan zamklı kağıt bile hâlâ ortasında duru­ yor. Böylece iki bilgi birden ediniyoruz: 1 — Tabağımızın paslanmaz çelikten olduğunu, 2 — Daha önce hiç yıkanmamış olduğunu... Turistik lokantada karnımızı tıka basa doldurduk ve daha sonra Ulucami'yi (her kentte bir ulu cami var) ziya­ rete giderken geçtiğimiz çarşıda yediklerimizin tümünü çıkarma noktalarına geldik. Çarşının kaldırımları yeni kesilmiş koyun, keçi, dana başları, bağırsakları, iç yağlar ve doğal olarak bunların üzerinde uçuşan milyonlarca sinekle kaplıydı. Harran'a

doğru

Hasan Paşa Kervansarayını da gezdikten sonra efsa­ neleri ile ünlü Harran'a doğru yola çıktık. «Harran» adını o güne kadar hep toprak reformu öy­ küleri ile duymuştuk. Oysa yabancıların son derece ilgisini çeken turistik bir köyün adıydı aynı zamanda. Hazreti İb­ rahim ile ilgili efsanelerin çoğu Harran civarında geçiyor­ du. Uzaktan Harran'ın sivri kubbeli evleri gözüktüğünde rehberimiz otobüsü durdurdu. Burada kısa bir bilgi vere­ cekti. Aynı anda köyün içinden yola çıkan Renault marka bir oto hepimizi toza toprağa bulayarak yanımıza geldi ve durdu. Rehberimiz şimdi motorize olmuş olan Şeyh Halil'in öyküsünü bize daha önce anlatmıştı. Harran'a gelen her turist, Halil'in evine uğramak, bir çayını içmek ve eğer is­ tiyorsa alışveriş etmek zorundaydı... Rehberler, tüm gezi boyunca uydukları, görünmez alışveriş yasağım ilk ve tek kez bu köyde bozuyorlardı. 14R


Şeyh Halil önce bize Hazreti İbrahim'in yaşadığı ka­ leyi gezdirdi. Dönüş yolunda «Buyrun bize gidelim» diye­ rek herkesi evine davet etti... Çatısında dev bir TV anteni görünen Halil'in evinde Sanyo marka vantilatörlü bir odaya alındık. Herkes yas­ tıkları üzerine bağdaş kurduktan sonra Halil'in oğulların­ dan biri «Evadore» marka İngiliz kolonyasını dolaştırdı. Sonra Halil geldi. Tam karşımıza bağdaş kurarak cebin­ den çıkardığı sigara tabakasmı ortaya attı. Rehberin söy­ lediğine göre bunun anlamı her isteyenin kendisine sigara sarabileceğiydi. Saramayanlara Halil kendi eliyle bir tane saracak ve ikram edecekti. Doğal olarak aramızda kimse sigara sarmasını bilmi­ yordu. Fakat Halil ilk sigarayı sarmaya başladığında, her­ kes kendi sigarasını kendi sarmaya karar verdi. Çünkü Halil ilk sigaranın kâğıdını yapıştırmak için, içine koydu­ ğu tütünden çok tükürük harcamıştı. Sigaradan sonra sıra çaylara geldi. Halil'in çocukların­ dan biri tepsi içinde su bardaklarıyla çay dağıttı. İsteyen aynı bardaklarla ayran içti ve sonunda «sadede» gelindi. Bir bohça içinden başörtü olarak kullanılabilecek renk­ li bezler çıktı. Halil'in söylediğine göre bunlar «Suriye işi» idi ve Araplar tarafından başlık olarak kullanılıyordu. Fiatları, renklerine ve kumaşlarına göre 3-4 bin lira arasın­ la değişiyordu. Çok iyi bir satıcı olan Halil'in gayretleriy­ le umulmadık ölçüde alışveriş oldu. Hemen hemen herkes birer, ikişer adet satın aldı. İsmail ile biz de ilerde İstan­ bul'da kiralık ev tutma durumunda kalırsak lazım olabilir diye birer tane satın aldık. Halil'in evinden çıkarken akşam olmak üzere... Hava sıcaklığında en ufak bir azalma yok. Tüm umudumuz «kli­ malı» olduğunu programdan öğrendiğimiz Turizm Bankası'nm Urfa Oteli'nde... Otel müdürü bizi coşkuyla karşıladı... Anahtarlarımı­ zı hızla dağıttıktan sonra «yemek hazır, sizi bekliyor» dedi. Bu kadar coşku karşısında adamın devlet memuru oldu147


ğundan bayağı kuşkulandım. Daha sonra yemekte yanımı­ za gelerek yemekleri beğenip beğenmediğimizi sorması, pa­ rasız bir müzik gösterisi hazırladığını ve yemekten sonra hepimizi üst katta beklediğini söylemesi kuşkularımı iyice arttırdı. Sordum, soruşturdum, devlet memuru imiş... O za­ man şöyle düşünmeye başladım: Acaba aşırı sıcaklardan hafifçe bozulmuştu da, normal bir devlet memurunun ka­ yıtsızlığı, ilgisizliği, boşvermişliği gibi normal davranışla­ rı gösteremez mi olmuştu? Hafif

Urfa

müziği

Otel müdürünün teras katında düzenlediği müzik gös­ terisi, iki Urfalı vatandaşın keman ve darbuka ile sunduk­ ları «hafif Urfa müziği konseri» idi. Doğal olarak kentin «medar-ı iftiharı» İbrahim Tatlıses'ten örneklerle sürdü git­ ti. Örneğin «dom dom kurşunu» parçası birkaç kez çalın­ dı. Daha sonra grubumuzun rehberlerinden Teoman ve otel müdürü tarafından «mastika» dansından örnekler ve­ rildi... Gösteriden sonra otel müdürü ile küçük bir sohbet yaptık... Gece olmasına karşın havaların soğumaması kar­ şısında ben tam «bu havalara nasıl dayanıyorsunuz» diye­ cekken, müdür lafı ağzımdan aldı: «Vallahi, dedi, iyi etti­ niz de havalar ısınmadan geldiniz... Gidiyorsunuz...» Bu sözler üzerine ben artık sıcaktan yakınma cesaretini gös­ teremedim. Urfa'da rahat edebilmemiz için otel müdürünün çaba­ lan da yeterli olmadı. Broşürlerinde klimalı olduğu belir­ tilen otelin klimalı odaları vardı ama bunlar bize düşme­ mişti... Yatağa yattıktan sonra acaba altında bir ısı kay­ nağı mı var diye birkaç kez eğilip baktığımı anımsıyorum. Üstelik kentin en civcivli yerine kurulmuş olan otel odalarına sokaktan gelen gürültü inanılmaz boyutlarday­ dı. Büyük olasılıkla Urfalılar fazla sıcak nedeniyle gecele­ ri caddelerde dolaşarak serinlemeye çalışıyorlardı. Pence­ reden gelen gürültüye bakılırsa bu işi motosikletlere bin148


miş olarak yapıyorlardı. Yine bu motosiklet seslerinden an­ ladığıma göre her Urfalı vatandaşın en azından bir tane motosikleti vardı... Yorgunluk, sonunda sıcağa ve gürültüye egemen ola­ rak 4 - 5 saatlik rahatsız bir uykuya itti bizi...

Urfa Oteli'nde sabahın saat 06 00'sında yine 40 dere­ ceyi aşkın sıcaklıkta uyandık. Daha sabahın köründe öle­ siye yorgunuz. Oysa bugün gezinin en yorucu günü yaşa­ nacak, Nemrut Dağı'na çıkılacak... Erkenden yola koyulup Diyarbakır - Adıyaman ayırı­ mında «Comagenes Oteli» önünde duruyoruz. Burada son içecekler içiliyor. Çaylarımızı getirirken durmadan burun­ larını karıştıran otel garsonları, turistik bir otelde hizmet vermenin koşullarına sahipler. Türkçeden başka iki dil daha konuşuyorlar; Arapça ve Kürtçe... Nemrut Dağı'na kendi otobüsümüzle değil, eski Kâh­ ta'dan kiralanan minibüslerle çıkacağız. Güneşin altında uzun süreden beri bizi bekleyen araçlara biner binmez, sabahtan beri içtiğimiz tüm sıvıların ters olarak vücudu­ muzdan fışkırması bir oluyor. Nemrut Dağı'na kadar yolumuz 70 km. Tepeye 5 km. kala, «Çeşmebaşı» denen yerde son duruş verildiğinde içi­ miz dışımıza çıkmış durumda. Eğri büğrü bir yazıyla «Camping Restaurant Welcome Nemrut» yazılı çay bahçesinin önünde bir tuvalet var. WC yazısını kim yazdıysa VV'nin yanma iki tane de C köymüş. Herhalde başta iki V olduğuna göre sonda da iki C olmalı diye düşünmüş.. Rehberimizin verdiği bilgiye göre Çeşmebaşı, Nemrut yolculuklarının önemli duraklarından biri... Burada gece­ leyen turistler saat 03.00 - 04.00 arası yola koyularak, Nem­ rut'ta güneşin doğuşunu karşılayabiliyorlar... Zaten Nem­ rut Dağı'nın güneşin doğuşu sırasında seyredilmesinin ge­ rekliliği yabancı kitaplarda bile yer alıyor. Biz ise saat tam 149


12.00'de, yakıcı öğle güneşi altında Nemrut'un tepesinde olacağız. Bu zamansızlığın nedeni, Adıyaman ve Kâhta'da yabancı turist gruplarının yatabileceği türden oteller ol­ mayışı... Urfa'dan yola çıkınca da ancak bu saatte varıla­ biliyor. Köşesiz bir piramit Son bir hamle ile 5 km. daha yol alıp, kral mezarının bulunduğu höyük (yapay tepe) dibine varıyoruz. Buradan öteye dik bir yokuşu yaya olarak tırmanmak gerekiyor. Comagene Kralı 1. Antiochos, diğer tanrıların yanında kendisini de tanrılaştırmak isteyince yörenin en yüksek dağı olan Nemrut'un tepesine küçük taşlardan oluşan bir tepe oturtmuş. Mezarının bu taşların altında olduğuna ina­ nılıyor. Fakat mezarın yolunu bulmak olanaksız. Çünkü herhangi bir giriş açmak için kazıya başlandığında, yu­ kardan dökülen taşlar açılan deliği örtüyor. Tüm tepeyi ortadan kaldırmadıkça bulunmasına olanak yok. Kısacası bu anıt - mezar, taşlardan yapılmış köşesi ol­ mayan bir piramit gibi... Üstelik Mısır piramitlerine göre bir üstünlüğü de var; soyulması olanaksız... Dağın iki yanında iki ayrı teras var. Doğu terasında bulunan heykeller epey bozulmuş.. Batı terasında ise her şey yerli yerinde sayılır... Apollon, Tişe, Herakles, Zeus ve Kral I. Antiochos'un dev kafaları sanki ufku gözlüyorlar. Burada bulunan ya­ zılarda I. Antiochos'un 7 aylıkken doğduğu yazılıymış. Reh­ berimiz «Yani prematüre imiş» diyor. Yaptıklarına bakı­ lırsa zaten normal olmasına olanak yok... Hiç kuşkusuz doğu gezisinin en etkileyici bölümünü Nemrut Dağı oluşturdu. 2000 yıl öncesinden günümüze ulaşmış bu sanat yapıtları karşısında hem heyecanlanıyor, hem gururlanıyor hem de Comagene Kralı 1. Antiochos'u —hangi amaçla yaptırmış olursa olsun— böylesine gör­ kemli bir anıt meydana getirdiği için babanızın oğlu imişçesine seviyorsunuz... Antiochos, bu işi tanrı olmak ve ıso


ölümsüzlüğe kavuşmak için yaptırmış. Tanrı olmasa bile iki bin yıl sonra anılmayı hak ederek ölümsüzlüğe kavuş­ tuğu rahatça söylenebilir... Comagene

Krallığı mı?

Nemrut dönüşü öğle yemeğini saat 15.00 civarında (kahvaltı 06.00'daydı) «Nemrut Turistik Tesislerinde» ye­ dik. Burası Comagene Krallığı'nm turistik tesisi olmalıydı. Pijamalı, çıplak ayaklı biri karşıladı bizi... Sineklerle dolu bir odaya sokup kenardaki yastıklara oturttuktan son­ ra önümüze kirli bir bez örttü. Biraz önce bahçede gezin­ diği çıplak ayaklarıyla bu örtünün üzerinde dolaşarak her yanma yassı köy ekmekleri bıraktı. Sonra yemekleri ge­ tirdi. Menüde menemen, bulgur pilavı ve tavuk kızartma­ sı ile koca bir tepsi dolusu da doğranmış domates vardı. İnsan iğrenmenin açlıktan sonra geldiğini bu noktada yaşayarak öğreniyor. Adamın zaman zaman çıplak ayak­ larıyla üstüne bastığı ekmeklerden birer lokma koparıldı ve ortaya ne konduysa sonuna kadar bitirildi. Menemen ve bulgur pilavı için bir şey diyemeyeceğim, ama tavuk üzerine söyleyeceklerim v a r : Sanırım bize zah­ met olmasm diye tavuğun etleri önceden yenmiş, bitiril­ mişti. Bu şekilde tavuk yemek çok kolaylaşıyordu. Tabak­ tan bir kemik alıp ağzınıza götürüyordunuz, fakat yiyecek bir şey bulamıyordunuz. O zaman boşu boşuna çiğnemek için ağzınız, hazmetmek için de mide ve bağırsaklarınız yorulmuyordu. Tavuğun neden bu kadar etsiz olduğu yolundaki ya­ lanmalarımı ilettiğim çıplak ayaklı ve pijamalı Comagene garsonu, önce «Vallahi böyle çıkıyorlar» dedi. «Bizi hiç ta­ vuk görmedi mi sanıyorsun?» yollu karşılığıma da şu ya­ nıtı verdi: «Ne yapalım.. Tavuğu ben yaratmıyorum ya.. Allah yaratıyor...» Buyrun, burdan yalan... Bu şekilde iyi kötü karınlar doyduktan sonra sofranın temizliği üzerine uzun boylu konuşuldu. Azınlıkta kalan 151


bir grup yemekten hoşnut kalmamıştı. Fakat çoğunluk ger­ çek Türk mutfağını tanımaktan hoşnuttu. Bazıları «Mek­ sika'yı dolaşırken timsah ve yılan yemek zorunda kaldık­ larını, bir ülkeyi en iyi tanıma yolunun bu tür olanaklar olduğunu» söylüyorlardı. Böyle düşünülünce mesele kalmı­ yordu. Gerçi biz timsah ve yılan yemeğe kalkmamıştık ama sofranın pisliği açısından kendimizi aynı ölçüde teh­ likeye atmış sayılırdık... Doğu bitti mi? Malatya'da ilk kez sokakları süpüren bir araç ve arezöz gördük. Artık «doğu» bitmiş görünüyordu. Fakat gece­ yi geçirdiğimiz Sinan Otel'de kalıntıları hâlâ sürüyordu. Odalarda havlu ve sabun yoktu. Telefon edip «Sizde sabun ve havlu koymak âdeti yok mudur?» diye sorduğum resepsiyon görevlisi «vardır» diye yanıt verince, ne demek istediğimi anlamıştır sanarak telefonu kapattım ve bun­ ları söylediğimle kaldım. Herhalde bu telefon konuşması­ nı kendisiyle sohbet etmek amacıyla yaptığımı sanmıştı ki, ne havlu, ne de sabun geldi. Havlusuz yıkan amadığım için o gece Nemrut yolların­ dan üstümde biriken 250 gr. kadar tozla uyumak zorunda kaldım. Ertesi sabah sabunsuz yıkanarak çarşafla kuru­ landım ve gece yatağa bıraktığım tozları yeniden vücudu­ ma yapıştırdım. Sabah kahvaltısını da iki büklüm yaptık. Çünkü otel­ de yemek masası ve iskemlesi yoktu, ama odalar turizm şirketine kahvaltılı olarak kiralanıyordu. Kahvaltı masası, girişteki alçak etajerlerin yan yana getirilmesiyle oluşturulmuştu. İskemle yerine de alçak kol­ tuklar konulmuştu. Bu şekilde kahvaltı ederken, hem kar­ nınızı doyurabiliyor hem de eğilip kalkarken sabah jim­ nastiği yapabiliyordunuz. Çaylar uzun rakı bardaklarına konmuştu. Buna kimse itiraz etmedi. Fakat yanında çay kaşığı yoktu. Kaşık iste­ diğimiz garson, mantıklı bir karşılık verdi: Çay kaşıkları 152


bardaklara çok küçük geliyor ve içine düşüyordu. Pene yapacaktık? Çatal veya bıçakla karıştıracaktık... Garsona neden çay bardağı kullanmadıklarını sordum, zaman duble çay veremiyoruz» dedi. Ben «Duble olmaa da olur» deyince verdiği yanıt şu oldu: «O zaman duradan çay mı götürüp getireceğiz?» Herhalde kendisinin garson olduğunu ve görevinin rmadan bir şeyler getirip götürmek olduğunu bilmiyoru

Ve son gün Kayseri'ye yaklaşırken, Pınarbaşı'nda bir benzin issyonunun lokantasında öğle yemeğine oturuyoruz. Ha­ zırda yabancıların zevkine uygun şeyler yok. Kurufasulye, pilav, biber dolma türü yemekler beğenilmiyor. «Size», diyor lokanta sahibi, «hemen sackebabı yaparım.» Koyun kesilmiş bekliyor. Dayanır mıyız? Dayanırız, ünkü sackebabı yiyeceğiz. Bir değişiklik olacak böylece... 'nkü yediğimiz şeyler hep birbirinin aynı ve çoğunlukla kebabı, tavuk, rosto gibi şeyler oldu. Omlet, menemen türü yiyecekleri saymazsak bu kuradışma sadece Malatya'da Adana kebabı yiyerek çıkmış bulunuyoruz... Uzun bekleyişten sonra alkışlar arasında «sackebabı» geliyor. Fakat o ne? Bu bizim bildiğimiz taskebabmdan başka bir şey değil. Tek farkı et parçalarının salça yerine, domateslerle pişirilmiş olması... Kayseri'ye doğru yola çıkmadan önce, son kez birlik­ te fotoğraf çektiriyoruz. Aslında onların daha epey yolu var. Önce Ürgüp (Kapados) bölgesini gezip Ankara ve İs­ tanbul'da kalacaklar. Fakat salt doğuyu yazmak için çık­ tığımız gezi bizim için bitmiş bulunuyor. Kayseri'de grup­ tan ayrılacağız... Kayseri'ye doğru yol alırken herkese teker teker izleüerini soruyorum: Geziden hoşnut olmayan yok... Ufak tefek yakınmalar 153


otel ve lokantalar konusunda. Hatta lokantaları da fazla önemsemiyorlar, ama otellerin kentin tam göbeğinde ve fazla gürültülü oluşu gibi sakıncalarını hemen hemen tü­ mü dile getiriyor. Bunun dışında «Her şey çok güzel.. Şişkebabı çok lezzetli, Türk lokumu çok tatlı..» İki haftaya yakın bir süreyi geceli gündüzlü birlikte geçirdiğimiz kişilerden dostane bir hava içinde ayrılıyo­ ruz. Bu süre içinde gezdikleri ülkenin temsilcileri olarak akıllarının almadığı görüntüleri, olayları, durumları hep bize sordular. Aramızda zaman zaman epey sertleşen tar­ tışmalar da geçmedi değil. Bu kadar güzel bir ülkenin, bu ölçüde bereketli bir ül­ kenin, en büyük medeniyetlerin kaynaştığı bir ülkenin ne­ den bu kadar bakımsız ve geri kalmış oluşunu akılları al­ mıyordu. Dilimiz döndüğünce nedenlerini anlatmaya çalış­ tık. Bu nedenlerin ucu biraz da onlara mı dokundu ne? Doğu hâlâ orada Sonunda hepsi geride kaldı. Kimisi ile öpüşerek, kimi­ si ile şakalaşarak ayrılırken, hepsi adreslerini verdi. «Biz de sizi ülkemize bekleriz» dediler. Belçikalı Gerard Acoe, adreslerini verirken «Mutlaka gelin, etleri önceden yen­ miş tavuklar bizde de vardır» diye takıldı.. Geçen günlerde ülkemizi terk eden bu yabancılar için Türkiye'nin sorunları çoktan bir anı haline dönüşmüştür bile... Ama doğu orada öylece duruyor...

154


ONLARIN

AKDENİZ'İ

Kuzey Akdeniz hattında yurt dışı geziler yapan Kara­ deniz Yolcu Gemisi saat 10.00'da Malta, Tunus, Palma Mayorka, Barselona, Marsilya ve Napoli'yi içeren yeni bir tu­ ra başlamak üzere Karaköy Limanına bağlı bekliyordu. Yolcular saat 08 00'den itibaren yolcu salonuna gelme­ ye başladılar. Önümüzdeki iki saatlik sürenin gümrük ve pasaport kontrolleri ile gemiye yerleşmeye ancak yetece­ ğini düşünmüştü anlaşılan herkes benim gibi. Gümrük işlemleri saat 09.00'da başladı. Yolcuların elinde anormal büyüklükte bavullar vardı. Geziye çıkan kişilerin kocaman bavullar taşıması pek yadırganacak bir olay değildi aslında. Ancak işin yadırganan yanı, bu dev bavulların ikisini, üçünü bir arada bir tek kişinin, ya da küçük çocukların taşımasıydı. Bagajları kontrol etmekle görevli gümrük memuru gülerek « N e var bunların için­ de?» diye soruyor ve aşağı yukarı şu karşılığı alıyordu. «Valla bir şey yok. Hepsi boş.» Neşeli gümrük memuru da bavulların üzerine tebeşir­ le bir çarpı işareti koyarken «Ama gelirken böyle olmaya­ cak değil mi? Hep boş gider, dolu gelir bunlar» diyordu. «Aşk gemisi» adlı TV dizisinin izleyicileri olmamıza karşm, kapıda bir Miss Janet veya Mr. Falanca beklemi­ yorduk ama, yol gösterecek birilerinin çıkacağını umuyor­ duk. Oysa Karadeniz gemisinde biraz farklı oluyordu bu. Örneğin biletiniz elinizde beyaz gömlekli birine yaklaşıyor ve yerinizi soruyordunuz. Şöyle yanıtlıyordu bu gemi per­ soneli sizi : «Ben bakmıyorum be anam.» 157


Oradan oraya sürüklendikten sonra bir camlı bölme­ den biletinizi ve pasaportunuzu teslim alacak bir görevli bulunuyordu sonunda. Yolculuk

başlıyor

Kamaraya yerleştikten sonra herkes güvertede toplan­ mıştı. Gemi saat 10.00'da kalkacağına göre bir kaç dakika vardı kalkış için. Saat 11.00'e geldiğinde Karadeniz Gemisi rıhtıma hâlâ son derece sağlam bir şekilde bağlı bulunu­ yordu. Yolcular kendilerini uğurlamaya gelenlere yaklaşık 1,5 saattir el sallayarak vedalaşıyorlardı. Önceleri neşeli ya da üzgün görünen yüzlerde artık salt sıkılma belirtile­ ri vardı. Arada sırada yolculardan ya da uğurlayanlardan biri (aşağıya veya yukarıya) «kart at unutma», veya «fa­ lancaya selâm söyle» gibilerden bir çıkış yaparak boşluk doldurmaya çalışıyorlardı. Yeniden bir yarım saat geçtikten sonra neşeli bir mü­ zik yayını başladı. Müziğin son derece neşeli olması uğur­ layanların üzüntüsünü dağıtmak amacını güttüğünü gös­ teriyordu. Fakat boşuna bir çaba gibi görünüyordu bu. Çünkü o sıralarda uğurlayıcıların büyük çoğunluğu evle­ rine varmış olmalıydılar. Turistik bir geziye çıkmaya ha­ zırlanan yolcuların ise esasen pek üzüntülü bir durumla­ rı yoktu. İlk izlenimler Gemi limandan yavaş yavaş ayrılırken ben artık yol­ culuğu Karaköy limanında tamamlayacağımıza inanmaya başlamıştım. Fakat öyle olmadı. Son derece sessiz bir şe­ kilde limandan ayrıldı Karadeniz. Burnunu Marmara de­ nizine çevirip hızlanmaya başladığında yolcular hâlâ gü­ vertede idiler. Herkes 14 gün sonra döneceği bu kente son defa olarak bakmak istiyordu. Gemide ilk anlarda insanı en çok etkileyen olgunun sessizlik olduğunu sanıyorum. Buna sonradan alışılıyor, ikinci izlenim ise, özellikle ilk kez gemiye binenler için, yo­ lunu kesinlikle kaybettiği oluyor ve buna kolay kolay alışılamıyor. 158


Karadeniz gemisi de tüm gemiler gibi kafası karışık bir mimar tarafından çizilmiş bir otele benziyordu. Güzel döşenmiş bir salondan çıkıp, daracık bir koridora sapıyor­ dunuz. Girintiler, çıkıntılar arasında bilmece çözer gibi epey dolaştıktan sonra yine kendinizi aynı salonda bulu­ yordunuz. İşin kötüsü bunun başka bir yer olup olmadığı­ nı da ilk zamanlar anlayamıyordunuz. Çünkü geminin sa­ nları ve kamaraları genellikle birbirine benziyordu. Kamaralarda insanı şaşırtan bir olgu da bu kadar kü'ik bir yere bu kadar eşyanın, bu derece ustalıkla nasıl erleştirilmiş olduğu. Yatakların genişliği normal bir insa­ nın omuz genişliği ölçüsünde. Boyu da 1.70'lik bir adamın tam başı ile ayak tabanı arasındaki mesafeye göre ayar­ lanmış. Yemekte tanıştığım bir İtalyan, yatakların boyu konusunda şu ilginç fikri ileri sürüyordu: «Türklerin ne­ den fazla uzun boylu insanlar olmadıklarını şimdi daha iyi anlıyorum. Herhalde Denizcilik Bankasının gemilerinde ra­ hat uyuyabilsinler diye.» Gemide garip bir durum vardı. 700 kişilik olduğunu ldiğim ve yolculuktan bir ay önce «Hiç yer kalmadığı» kesinlikle açıklanan gemide in cin top oynuyordu. Oysa birçok yolcu biletlerini birkaç ay önceden türlü «torpiller ve çeşitli sıkıntılarla alabilmişti. Ben kendi hesabıma son kamarayı aldığımı sanıyordum. Şu halde yolcular neredey­ di? İlk günler, deneyimli yolcuların benim henüz keşfe­ demediğim bir salonda oturduklarını düşünüyordum. Fa­ kat geminin her yanını öğrendikten sonra bu fikir de boş çıktı. Sonunda durum anlaşıldı. 700 kişilik gemide yolcu sayısı sadece 164'tü. Personel sayısı ise 142. Böylece her yolcuya yaklaşık 1 personel düştüğü ve kamaraların bü­ yük çoğunluğunun boş bulunduğu ortaya çıkıyordu. Kaynaşma yöntemi Yemek salonunda salonun ancak dörtte birini doldura­ cak sayıda yolcu, yine salonun tam dörtte birini dOİduraIRO.


cak şekilde yerleştirilmişti. Bir çok masa bomboş durur­ ken, ben, yüzüm duvara dönük olarak, 1 metrekare geniş­ liğindeki bir masanın dördüncü müşterisi olarak oturtul­ dum. Ortaya bir salata geldiği (ki, her yemekte salata var­ dı) veya masa arkadaşlarım, kendilerine bira, rakı gibi bir içki ısmarladıkları zaman, ekmeklerimizi elimizde tutarak yemek yiyebiliyorduk. Yolcular daha iyi kaynaşsın diye olacak, boş masalara karşın biri «Hacı» olan iki polis emeklisi ve gemide gümrüksüz satış mağazası açmaya ha­ zırlanan bir İspanyol - İtalyan karışımı yolcuyla yemek yemek ve konuşmak zorundaydım. Gerçekten bu yolla kay­ naşma sağlanıyordu. Kısa bir süre sonra polis emeklileri­ nin tüm sorunlarına vakıf olmuştum. Ayrıca hacı olanın anlattıklarından «hac farizesinin» bütün inceliklerini kav­ ramıştım. İspanyol - İtalyan karışımı yolcudan da bir güm­ rüksüz satış mağazası açmanın zorluklarım ayrıntılarıyla öğreniyordum. Bu arada polis emeklilerinin basma gelen­ ler İtalyan satıcıya, kalyanın başına gelenleri ise, polis emeklilerine çevirmek görevi de bana düşmüştü. Sezar'ın hakkı Gemi personelinin tutumunu belirtirken, «Sezar'ın hakkını Sezar'a» ya da başka bir deyişle gemi personelinin hakkım gemi personeline vermek gerek. Çoğunluğunu Karadenizli vatandaşların oluşturduğu personel en küçük kamarotundan, süvarisine kadar yolcu­ ları hiç rahatsız etmeyen, son derece ölçülü bir tutumu ina­ nılmaz bir rahatlıkla yürütüyorlardı. Garsonların ve ka­ marotların yolcularla ilişkilerinde alışılmış garson veya hizmetkâr havası yoktu. Hal hatır soruyorlar, sohbet edi­ yorlar, fakat bu arada da kendilerinden istenen hizmetle­ ri hiç aksatmadan yerine getiriyorlardı. 164 yolcu şu düzene göre, gemiye yerleşmişlerdi: Lüks ve birinci mevkide hiç yer yoktu. İkinci mevki yarı yarı­ ya doluydu. Üçüncü mevkide ise hiç kimse yoktu. Gemide bulunan bazı görevlilerin anlattığına göre, bu dağılımda 160


Türk yolcularının «lüks merakı» da büyük rol oynuyordu. Bir çok yolcu salt lüks mevkide, ya da birinci mevkide yer olmadığı için, gemiye binmek istememişti. Oysa yemekler, her üç mevkide de aynıydı. Kuramsal olarak mevkiler arası geçiş yasağı olmasına karşın, Denizcilik Bankasının gemilerinde bu kurala da uyulmuyordu. Buna karşılık 2. mevkinin yarı yarıya boş olan kamaraları son zamanlarda yapılan değişikliklerle 1. mevkiden daha da lüks duruma îtirilmiş, fakat salt adı «İkinci mevki» olduğu için yetermüşteri bulunamamıştı. Yaptığım küçük bir araştırma 164 yolcudan en az 50'sinin de Denizcilik Bankasının personeli olduğunu ve peri karşılığı ücretsiz yolculuk ettiklerini ortaya çıkardı, şunlar da gerçek yolcu sayılmayacağına göre biz yolcular jersonele göre azınlıkta kalıyorduk aslında. Permili yolcular dışında bir de görevliler vardı gemi%. Bunlar gemi personeli sayılmayan, fakat Denizcilik Bankasının çeşitli kademelerinden «görev» olarak yolculu­ ğa çıkanlardı. Ayaküstü konuştuğumuz bu görevlilerin hepsi Avrupa'daki acentaları teftişe, kontrola ya da direk­ tif vermeye gidiyorlardı. Zavallı Avrupa acentalannm bu teftiş ve direktif bombardımanı altında epey sıkılacakları anlaşılıyordu. Allah'tan teftişe çıkan bu görevliler yalnız değillerdi. Bunların yanlarında eşleri ve çocukları da bu­ lunuyordu. Herhalde aile görevlerini yerine getirmeye ça­ lışırken teftiş işini fazla sıkı tutamazlardı. Yoksa acentalann işi çok zor olacaktı. İlk hedef: Malta Saatte 17 mil hızla durmadan yol alıyorduk. İlk iki gü­ nün sonunda ben de yolcuların gerçek turistler oldukları­ na ve bu geziye salt eğlenmek için çıktıklarına inanmaya başlamıştım. Geminin havuzunda yüzüyor, güvertede gü­ neşleniyor, salonlarda kağıt oynuyorlardı. Alışveriş heyecanı ilk kez Malta'ya varıştan bir gece önce akşam yemeğinde ortaya çıktı. Yemek salonlarında Nevşehir'den Newyork'a, F. : 11

161


gürültülü bir şekilde Malta tartışması sürüyordu. Her ka­ fadan bir ses çıkıyor, Malta'da hangi paranın geçerli ol­ duğu tartışılıyordu. Kimine göre İngiliz lirası, kimine gö­ re İtalyan lireti geçerliydi. Denizcilik Bankası Malta hükü­ meti ile anlaşmayı yeni yaptığından bu ilk seferdi ve kap­ tanlar dahil gemide hiç kimse Malta konusunda fazla bir şey bilmiyordu.

• Yolculuğumuz 50 saattir aralıksız sürüyordu. Yol bo­ yunca rastladığımız birkaç ıssız ada dışında kara parçası görmemiştik. İlk durak olan Malta'ya gemimiz üçüncü gün saat 15 OO'de varıyor, 23.00'de kalkıyordu. Bir gece önce ya­ pılan tartışmaların ana noktası bu kısa süre içinde nasıl alışveriş edileceğiydi. Gemide bulunan bir gezi firması temsilci Malta turu düzenlemiş ve biletlerini 8 dolara sa­ tıyordu. Tur 15.30'da başlıyor, 19.30'da sona eriyordu. Bu durumda alışveriş etmek olanaksızdı. İkinci bir kuşku da hangi limanda alışveriş etmenin daha kârlı olacağı noktasından kaynaklanıyordu. Masamdaki polis emek­ lileri bile ilk günler dövizsizlikten yakınırken, Mal­ ta'ya varırken « Y a daha sonraki limanda herşey daha pa­ halı olursa» şeklindeki genel kuşkuya kapılmışlardı. Masamızdaki İtalyan - İspanyol karışımı işadamını soru yağmu­ runa tutuyor, bir tanesi özellikle blucin fiyatlarının nere­ de daha ucuz olacağını sorup duruyordu. İtalyan bu konu­ lara ilgisiz olduğu için «Bilmiyorum» anlamına gelen işa­ retler yapıyordu. Gemi adamları dahil hiç kimsenin Malta konusunda sağlam bir bilgisi yoktu. Malta hangi ülkeye aitti? İngiliz­ lere mi, İtalyanlara mı, yoksa bağımsız mıydı? Hangi dili konuşuyorlardı? Paralan neydi? Her kafadan bir ses çıkı­ yor, tam bir anlaşma sağlanamıyordu. Sonunda nereden çıktığı bilinmeyen kesin bilgiler elde edildi. Bunlardan bi­ risi Malta blucinlerinin çok ünlü olduğuydu. İkincisi de 182


I^alta'da perukların son derece ucuz olduğu. Bunun dışın­ da bir bilgi elde edemeden Malta'ya vardık. Dev bir kale Malta uzaktan sapsarı bir kale - ada izlenimi uyandı­ rıyor. Yaklaşınca, adada bir çok kale olduğunu görüyorsu­ nuz. Fakat adamn tümüyle bir kale izlenimi uyandırması­ nın nedeni, yapı malzemesi olarak, adada bol bulunan sa­ rı taşlardan başka bir malzemenin kullanılmamış olması. Yeni yapılar dahi eskilere uydurulmuş, böylece şövalyeler zamanında küçük bir kale olan Malta adası, şimdi dev bir kaleye dönüşmüştü. Evler genellikle tek veya iki katlı, düz damlı yapılar­ dı. Göze çarpan başka bir nokta ise, bu evlerin tepelerine asılmış TV antenlerinden oluşan bir ormandı. Daha limanda Malta'nm bize oldukça benzeyen uyanık bir halkı olduğunu anlıyordunuz. Bir Türk gemisinin gel­ diğini gören 3 - 5 açıkgöz satıcı, minibüslerin arkalarına doldurdukları kahvelerle limanın ağzında yolları tutmuş­ lardı. Biz Malta hakkında en küçük bir bilgi alamazken, onlar Türkiye'de kahve olmadığını öğrenmişlerdi. Gemide kahvesizlikten bunalanlara kilosu yaklaşık 12 dolardan bol bol kahve sattılar. Taksi şoförleri de Karaköy Yolcu Salonunun önünde bekleyen taksi şoförlerimize benziyordu. Başkent Valetta'­ ya adam başına 10 Alman markı karşılığında dolmuş yön­ temiyle adam taşımak istiyorlardı. «Başkent» sözü Ankara ile ilgili çağrışımlar yaptığından 10 mark karşılığında çok fazla görünmüyordu. Bazı yolcular bu taksilere doluştular, içinde benim de bulunduğum bir grup ise, gemide satılan tur biletlerinden satın almışlardı. Biz otobüsle yola çıktık, ilk durağımız da yine başkent Valetta idi. Minyatür ülke Otobüse doluştuk. Ulusal açıkgözlülüğümüzle herkes en iyi yeri kapmaya ve başkente kadar yol boyunca man­ zarayı en iyi açıdan izlemeye çalışıyordu. Yola çıkıldı. Her163


kes birbirine Türk usulü «Hayırlı yolculuklar» diler ve «Allah kazasız belasız atlatsın» gibi sözler söylerken oto­ büs durdu. Rehberimiz başkent Valetta'ya vardığımızı söy­ lüyor ve biz kulaklarımıza inanamıyorduk. Limandan ayrılalı aşağı yukan 3 dakika olmuştu. Sonradan liman ile Valetta arasındaki uzaklığın 3 km. ve Malta'nın minyatür bir ülke olduğunu öğreniyoruz. Kentler arasındaki uzak­ lıklar yine otobüsle 5 - 1 0 dakika arasında değişiyordu. Va­ letta'ya adam başına 10 mark ödeyenler yanmıştı. Otobüsümüz Valetta'nın kapısından içeri sokulmadı. Özel otolar içeri girebiliyor, ancak otobüsler bırakılmıyor­ du. Bunun nedenini de daha sonra anladık. Başkentin yol­ ları otobüslerin işleyeceği genişlikte değildi. Üstelik oto­ büsle gidilecek bir yer de yoktu. Rastgele bir İstanbul so­ kağı kadar yürüdünüz mü, Valetta'nın öbür ucunda deni­ ze ulaşıyordunuz... Geriye dönüp üç - beş dakika yürü­ yor, bu kez Valetta'nın görkemli kapısından dışarı çıkıyordunuz. Tarihçe Kılavuzumuzun verdiği bilgiye göre Malta 1800'lerden evvel Fransızlara bağlıydı. Maltalılar Fransızlardan kur­ tulmak için İngilizleri yardıma çağırmışlar, onlar da seve seve yardım elini uzatmışlardı. Ancak bu yardımdan o ka­ dar hoşnut kalmışlardı ki, bu kez onlar yerleşmişti adaya. Başkent Valetta'yı 1565 yılında «Valetta» adlı bir Fran­ sız valisi yaptırmıştı. Dünyada ilk kez planlanarak yapıl­ mış kentlerden biri olduğu sanılıyordu. Gerçekten cadde­ ler cetvelle çizilmişçesine paralel uzanıyor veya birbirleri­ ni dik açıyla kesiyordu. Bu yüzden Valetta'da kimsenin yo­ lunu yitireceğini sanmıyordu rehberimiz.. Aslında bir kü­ çük mahalle büyüklüğündeki Valetta'da insanın yolunu yitirebilmesi için geri zekâlı olması gerekiyordu. Nereden bakarsanız bakın kentin öbür ucu görünüyordu çünkü. Maltalılar sözcüklerinin yüzde 60'ını Arapça, yüzde 40'ını İtalyanca kelimelerin oluşturduğu bir dil konuşuyorlar. Bu 164


yüzden İtalyancadan çok Arapçayı andırıyor konuştukları dil Fakat aynı zamanda Latin alfabesi kullandıklarından sokak isimleri vs. Arapça sözcüklerin Latin alfabesi ile yalmışına benziyordu. Kiliseler ve

barlar kenti

Valetta'da tüm küçüklüğüne karşın yüzlerce kilise bu­ lunuyordu. Katolik olan Maltalılar, dinlerine çok bağlı gü­ lüyorlardı. Her tarafta Hıristiyanlığa ait simgeler ve ya­ rlar göze çarpıyor. Maltalılar otomobillerini süslemek kousunda da bize benziyorlar. Arabaların içi küçük biblo­ da, dışı da yazılarla süslü. Fakat bu benzerliğin bizden Tarkı, bizim şoförlerimizin arabalarına astıkları bebek ve ayvan bibloları yerine, burada Meryem veya İsa'nın kü­ çük heykellerinin asılmış olması. Bir de, yine bizim «Hor "örme garibi», «Kaderin oyunu bu» ya da «Şoförler de se­ ver» gibi acıklı sözlerimizin yerini burada dinle ilgili söz­ elin almış olmasıydı. Örneğin «Tanrı Maltayı korusun» .-eya ABD dolarının üstünde bulunan «inandığımız tanrıa» gibi sözler kullanılıyordu genellikle. Bu arada İngilizcenin Malta'da ikinci bir anadili gibi 'ullanıldığım belirtelim. Hiç ayrıcasız herkesin İngilizceyi bildiğini söylüyor kılavuzumuz. Sokaklarda oynatılan tom­ bala oyunlarının çekilişleri hâlâ İngilizce yapılıyor. Bu oyuna en büyük ilgiyi gösteren köylü kadınlar bile yük­ sek sesle söylenen İngilizce sayılan, hiç zorlanmadan ön­ lerindeki kartonlarda kapatabiliyorlardı. Osmanlılar Valetta'da «Barakka Bahçeleri» adı verilen bir parktan Malta limanmı seyrediyoruz. Rehberimiz işte bu görüntü­ nün herkesin Malta'ya sahip olmak isteğine kapılmasına yol açtığını söylüyor. Bu güzel görünüm İstanbul'da Top­ kapı Sarayından görünen manzarayı anımsatıyor. Valetta'nın en ünlü kilisesi St. John'da işin içine Os­ manlılar da karıştı. 1522 yılında Kanuni Sultan Süleyman


Malta'ya saldırmış. Kilisenin duvarlarında bu saldırının resimleri asılı. Kanuni'nin Malta'yı elde etmeye çalışması­ nın anlamı tarihte pek açıklanamıyor. Çünkü o zamanın Malta adası, üstünde en fazla 8 - 1 0 yapı olan bir taş yığı­ nından başka bir şey değil! Valetta bile Osmanlıların sal­ dırısından daha iyi korunabilmek için bu tarihten sonra kurulmuş. İlk tamamlanan yapı da St. John kilisesi. Valetta'dan çıkıp 10 dakika sonra Rabat kentine varı­ yoruz. Burada da evden çok kilise var. Fakat bu kadar ki­ liseye karşın din anlayışları değişik Maltalılarm. Rabat'ta­ ki ünlü «Aziz Paul» kilisesinin tam karşısında «Aziz Paul Barı» bulunuyor örneğin. Zaten barlar ve kiliseler çıkarıl­ sa Malta kentlerinde pek bir şey kalmayacak gibi görünü­ yor. Yine yola çıkıp dört dakika sonra Medina kentine va­ rıyoruz. Burası tümüyle kilise dolu. Sokaklarda rahipler top oynuyor. Rahibeler kol kola geziniyorlar. Kente «ses­ siz şehir» adı verilmiş. Çünkü burada hiç gürültü olmaz­ mış. Gerçekten bizim grup oraya varana kadar bu söz ge­ çerli idi. Ancak bizim kaldığımız yarım saat boyunca Medi­ na kenti için bu tanım aynı rahatlıkla kullanılamazdı. Malta'da kılavuzumuz 30 kişilik grubumuzu mağazala­ ra dolmaktan güçlükle alıkoyabiliyor. «Herşeyi görün on­ dan sonra alışveriş edin» diyor sık sık. Sanırım bizi mağa­ zaların önünden geçirmemeye ayrıca özen gösteriyordu. Fakat yine de yolun üstünde küçük bir dükkan kalabili­ yor ve grup burada en azından yarım saat kaybediyordu. Arapları

sevmek

Arada bazı bilgiler alıyorduk. Malta'nın nüfusu 400 bin dolayında idi. Yılda yaklaşık 300 bin turist geliyordu. Bu yüzden salt turizmle geçiniyor Maltalılar. Çünkü adada taştan başka bir şey yok. Ekilecek arazi bile yok. Yağmur hemen hemen hiç yağmıyormuş. Aynı nedenle Malta'da şemsiye satıldığı şimdiye kadar görülmemiş. (Herhalde bi­ zimkiler bir kaç tane almışlardır yine de.) Su yokluğundan deniz suyunu damıtarak içme suyu olarak kullanıyorlar.


Malta'da şimdilik bir petrol sorunu yok. Çünkü hükü­ metin yeni enerji bakanı Libyalı bir bakanla çok iyi dost imiş. Yeterli petrolü bu yolla alabiliyorlar. Zaten adadaki 30 - 40 bin araç için yeterli petrol, Libyalılar için devede kulak olsa gerek. Tarihlerinden gelen bir dürtüyle Maltalılar Arapları vmezlermiş. Rehberimizin anlattığına göre 100 Maltalın 90'ma sorsak, Araplardan nefret ettiklerini söylerleriş bize. Oldukça neşeli bir adam olan kılavuz, «şimdilik böyle» diye ekliyor. İlerde petrolle ilgili bir sorun çıkar­ sa, Arapları sevmek zorunda kalacakları için çok üzülecesöylüyor. İkinci

saldırı

Rehberimiz bize son bir iyilik yaparak yeniden Valet­ ta'nın alışveriş merkezine getirdi ve en iyi blucinlerin sa­ tıldığı iki dükkânı göstererek serbest bıraktı. Ondan son­ ra biz Malta'ya Kanuni Sultan Süleyman'dan sonra ikinci kez saldırıya geçtik. Valetta kentinin görkemli giriş kapısının hemen sağ tarafında bulunan turizm bürosunun tek memuru meslek yaşamında ilk kez karşılaştığı soruyu da işte o gün duy­ du : «Acaba peruk nerede satılır?» Malta'nm tarihî ve turistik yerleri hakkında uzman­ laşmış görevli, ilk kez yanıt bulmakta güçlük çekiyordu bu soruya. Sonunda kentin 2 berber dükkânını harita üze­ rinde işaretleyerek Türk hanımlarına uzattı. Bizimkiler berberde peruk satılmayacağını ileri sürüyorlardı ama, tu­ rizm memurunun da bu konuda söyleyecek fazla bir sözü yoktu. Gemiye döndüğümüzde herkes Malta'yı tanımıştı. Sa­ lonlarda yapılan konuşmalardan anlaşıldığına göre, Malta pek beğenilmemişti. Ama bir çok yararlı bilgi edinilmişti bu arada. Bir Malta lirasının yaklaşık 3 dolar, 6 mark, bil­ mem kaç frank ve ne kadar Türk lirası ettiğini şimdi her­ kes biliyordu. Blucinler 8 Malta lirasına satılıyordu ve son 167


derece kalitesizdi. Her şey ateş pahasıydı. «Zaten bu İngi­ lizler hiç işe yaramazdı». «Yoksa İngiliz değil, İtalyan mıy­ dı bunlar?» «Yok canım İspanyoldu. Aynı İspanyollara benziyorlardı.» Çünkü « N e olursa olsun her şey Mahmutpaşa işiydi. Bu Denizcilik Bankası da başka bir liman bu­ lamamış mıydı adamı götürecek.» Sonunda yolcular karışık duygularla ayrıldılar Malta'dan. Pek çoğunun da aşırı fiyatlar yüzünden bir daha bu­ raya dönmeye niyeti yoktu. Karadeniz gemisi Tunus'a bir cumartesi günü öğleden sonra vardı. Gümrük ve pasaport işlemlerinin tamamlan­ masından sonra çantalarının içine naylon torbalarını dol­ duran turistlerimiz Tunus'u görmeye çıktılar. Günlerden cumartesi olduğundan bankalar kapalıydı. Kentin tek para bozdurma yeri olan Afrika oteli yarım saat sonra yolcular tarafından keşfedilmişti bile. Parayı bozduran, sıcaktan kurtulmak için Afrika otelinin «air condition» ile soğutulmuş salonuna koşuyordu. Ayrıcasız herkes kahve ısmarladı. Burada büyük bir istekle bekle­ nen «turkish cafe»lerin yerine İtalyan capuccino'ları ge­ lince, hayal kırıklığı büyük oldu doğal olarak, ama kah• ve yine de kahveydi. Otelin salonunda oturan Tunuslulardan kentin alışve­ riş merkezi ve özellikle kahvenin nerede satıldığı konu­ sunda geniş bilgi alındı. Tunus dinarının kaç lira olduğu karışık işlemler sonucu ortaya çıkarılmıştı. 100 Alman mar­ kına 21 dinar alınmıştı. Bu hesaba göre bir dinar yaklaşık 5 mark oluyordu vs. Saat 15.00 - 20.00 arasında Türk turistler kentin ana caddesi sayılan Habib Burgiba caddesini ve «Souks» adı verilen alışveriş merkezini taradılar. Tunuslular alışveriş deyince «Souks» sokağını gösteriyorlardı. Bu sokağa bü­ yük bir heyecanla varan Türkler ikinci bir hayal kırıklı­ ğına da burada uğradılar. Souks sokağı Kapalıçarşı ile Mahmutpaşa karışımı bir görünüm sunan son derece dar ve uçsuz bucaksız bir sokaktı. Yine Kapalıçarşı ve Mah168


mutpaşa'da satılan herşey burada 3 - 4 misli fiyatla ve Tu­ nus dinarı ile satılıyordu. Şile bezi elbiseler, deri çantalar, bakır işleri, nargile­ ler incik, boncuk, Bodrum işi sandaletlerden başka bir şey görünmüyordu ortalıkta. Souks sokağında karşılaşanlar, aldıkları şeyleri birbirlerine gösteriyor ve fiyatlarm tar­ tışmasını yapıyorlardı. Bir yolcu elindeki kuş kafesini gös­ tererek «şimdi bir de kuş bulmak lazım buna» diye söyle­ niyordu. Bir başkası dört bölümlü, açılır kapanır, bambu ve saz­ lardan yapılmış bir paravana ile kalabalığı yarmaya çalı­ şıyordu. Yaklaşık 1 metre yüksekliğindeki paravananın ar­ kasında hiç bir şeyin gizlenemeyeceği apaçıktı. «Bu ne işe yarayacak?» diye soranlara şöyle yanıt veriyordu: «Şeke­ rim sıcaktan ne yaptığını biliyor mu insan. Para kalma­ sın diye aldım işte.» Daha sonra yine Habib Burgiba caddesinde bir büyük mağaza (süper market) keşfediliyor ve üç katlı mağaza 1 saat boyunca hallaç pamuğu gibi atılıyordu. Tahta el­ bise askıları, pijamalar, plastik kap - kaçak, çikolatalar, gofretler, hatta Fransız usulü uzun ekmekler bile satın alındı. Aynı Malta'da olduğu gibi burada da resmi görevliler neye uğradıklarını şaşırmışlardı. Bir turizm bürosunda gö­ revli memur Türk turistinin «Burda mecmuası nerede sa­ tılır?» şeklindeki sorusu karşısında afallıyor, başka bir kö­ şe başında görevli trafik memuru yine grubumuzdan bir yolcunun «Afedersiniz memur bey, acaba Renault amorti­ sörleri nerede bulunur?» şeklindeki sorusu karşısında tra­ fiği karıştırıyordu. Fransız

etkisi

Tunuslular «hafifçe» Fransızlaşmış görünüyorlar. Bu­ nun nasıl olduğu çok uzun ve karışık bir öykü. Tunus ta­ rihi eski Romalılardan, Osmanlılara, İtalyanlardan, Fran­ sızlara kadar bir çok ulusun tarihi ile karışıyor. Bu uzun


ve karışık öykü ansiklopedilerde geniş bir şekilde yer al­ dığı için ben burada salt izlenimlerimi belirtiyorum. İşin özeti şu: Tunus 26 yıl öncesine kadar Fransızların egemenliği altında bulunuyor. Bu tarihte, şimdi Devlet Başkanı olan Habib Burgiba öncülüğünde başlatılan bir devrim hareke­ ti başarıya ulaşıyor ve Tunus bağımsız bir ülke oluyor. An­ cak, Burgiba Batı kültürünü yadsımıyor. Laik demokratik, bir Cumhuriyet kuruyor. Hatta Fransız dilini ikinci resmi dil durumuna sokuyor. Böylece Araplar, «hafifçe» Fransızlaşıyorlar. Bunun sonucunda şu görünümler ortaya çıkıyor: Fesli uzun etekli erkeklerle Pierre Cardin giysililer ve çarşaflı kadınlarla mini etekli kızlar yan yana dolaşıyorlar. Mini etekli Tunus kızlarının Avrupa'lı kızlardan tek farkı bacaklarındaki sayısız sivrisinek ısırığı izleri. Turistik otellerin barmenleri bir yandan burunlarını karıştırırlarken, bir yandan da sizin içkinizi Avrupa ölçü­ lerine göre hazırlayabiliyorlar. Fransızca konuşan dilenci­ ler 100 - 200 kuruş almadan peşinizi bırakmıyorlar vb. Tunus kenti de bu havaya uygun. Medina adı verilen bölümü en katıksızından bir Arap kenti. Buraya «eski Tu­ nus» da deniyor. Sokak aralarındaki uzaklık zaman zaman yarım met­ reye kadar iniyor. Daracık sokaklarda yüzlerce donsuz ço­ cuk, kirli sular içinde oynaşıyorlar. Bu sokaklarda dolaşır­ ken her taraftan uzatılan satıcı elleri arasında kendinizi Humprey Bogart'lı veya Jean Gabin'li macera filmlerinden birinde sanabiliyorsunuz. Tunus'un modern bölümü ise, Medina ile Tunus gölü arasmda yayılıyor. Burada hemen hemen herşey Habib Burgiba'nın adını taşıyor. En önemli caddesi, «Avenue Ha­ bib Bourghiba - Habib Burgiba caddesi», en büyük alanın adı «Habib Burgiba alanı». Sağda solda, «Habib Burgiba okulu», «Habib Burgiba parkı» diye sürüp gidiyor. Her 17(1


öşe başında bulunan açık hava «Cafe»lerinde İtalyan ıveleri içebiliyor, Fransız pastaları yiyebiliyorsunuz. Saat 20.00'ye yaklaşırken Türkler yavaş yavaş gemiyolunu tuttular. Ellerinde para kalanlar son bir umutgirdikleri dükkânlardan ellerine rastgele geçen bir şeyi »tın alarak çıkıyorlardı. Burada alman şeyin ne olduğunçok, üstündeki fiyatm eldeki parayla denk düşüp düşediği önemliydi. Bu yolla pasta üzerine krema sıkmak çin yapılmış aygıtlar, elektrikli kıyma ve yumurta çırpma akineleri ve ne kokusu olduğu bilinmeyen parfümlere vuç dolusu para atıldı. Tren istasyonundan limana kadar -n bilet ücretini ödedikten sonra kalan paralarla ve son ir çabayla bol bol kibrit, jiklet, şamfıstığı ve Amerikan igarası alınıyordu hâlâ. Yemekten sonra geminin açık hava gazinosunda Tu.us'un hesaplaşması yapılıyordu yolcular tarafından. Bir aç yolcu alışveriş yapmamış Tunus'u dolaşmıştı. Müzeîre, camilere girmişlerdi bunlar. Kartaca'ya gidip yıkıntı­ ları görmüşler, kente kuş bakışı bakmışlar, daha sonra yakındaki bir sayfiye kentine kadar uzanıp tipik Tunus atmosferini yaşamışlardı. Diğerlerinin Tunus'tan anımsa­ dıkları Habib Burgiba caddesindeki büyük mağazanın raf­ ları ve Souks pazarının daracık sokakları idi. Bu arada Tunus'ta balık pazarı bile alışveriş coşkusu içinde sağa sola dalan bazı gayretli yolcular tarafından keşfedilmişti. Sonuçta büyük bir çoğunluk Tunus'un «on para etmez» bir yer olduğuna karar vermiş, sayıları üçü beşi geç­ meyen bir grup ise son derece ilginç olan bu yerde bu ka­ dar az kalmanın üzüntüsüne kapılmıştı. Denizcilik Bankasının gemideki görevlileri, ilk kez se­ fer düzenlenen Tunus'ta bu anlaşmanın onuruna bir de kokteyl parti vermişlerdi. Denizcilik Bankasının Tunus acentalığım yapan Tunuslu, bu gemilere epey yolcu çıka­ cağını söylemiş ve kendilerine kaç kişilik yer ayrılacağını sormuştu. Aldığı yanıt şu i d i . «Hiç»... Çünkü geminin 1. ve 2. mevkilerinde yaz boyunca yer 171


olmasına olanak yoktu. Büyük koğuşlar halindeki 3. mevkiye ise Tunuslu yolcuların da ilgi göstermeyeceği önce­ den biliniyordu. Şu halde Tunus'a neden sefer düzenlen­ miş, bir acenta tutulmuştu. Malta'nm durumu da aynı şe­ kildeydi. Yabancı yolcu çekebilmek için bu yerlere sefer­ ler düzenleniyor, acentalıklar açılıyordu. Gerçi adamlar bu ilk seferde yolcu bulmuş değillerdi ama, bulsalar ne ola­ cağım merak ediyorlardı ister istemez. Bulsalar hiç bir şey olmayacağını ve Tunuslu yolcunun yine Tunus'ta ya­ şamayı sürdüreceğini öğrenmeleri karşısında bu garip işe bir türlü akü erdiremiyorlardı. Oysa çok yalındı bunun nedeni. Plan program yapmadan sefere çıkıyorduk ve yap­ tığımız denizcilik falan değildi. Maksat «dostlar alışveriş­ te görsündü.» Gerçekten herkes bizi alışverişte görüyordu vardığımız limanlarda... Balear takım adalarının en ünlüsü olan Mayorca'ya «Işık adası», «Altın ada», «Sessizlik adası» ve «Akdeniz İn­ cisi» gibi adlar takılmış. Ashnda doğal güzellikler açısın­ dan İstanbul'daki sahil yolundan hiç farkı olmayan Palma körfezi yöneticilerin özenli tutum ve temizliğiyle dünyanın en önde gelen turizm merkezlerinden biri olmuş. Mayorca adasının en önemli kenti olan Palma'ya sa­ bah saat 08 00'de yanaştık. Gezi boyunca uğradığımız ilk Avrupa kenti bu. Bu yüzden yolcularda aşırı bir heyecan göze çarpıyordu. Avrupa malları, Avrupa giysileri 5 - 1 0 km. ötelerinde artık. Geminin çıkışını taksi şoförleri kapatnrştı. Merdiven­ den inenlere 3 - 4 dilde yapabilecekleri gezileri anlatıyor­ lardı. Ama boşuna konuşuyorlardı. Çünkü sözünü ettik­ leri geziler normal turistlerin ilgileneceği türden şeyler­ di. Kent turu, tarihi yapıtlar, doğal güzelliklerden söz edi­ yorlar. Bizimkilerin aklı fikri ise alış veriş merkezinin ne­ rede olduğu, ünlü inci yapım merkezine nasıl gidileceği gibi konulardı. Bir Türk yolcu gemisi Palma'ya ilk kez ya­ naşıyordu. Şoförler Türk turistlerine, Türk turistleri de kente yabancı idiler daha. İ72


Kent ile liman arasında düzenli seferler yapan bir oto­ büsün durağı kısa zamanda bulundu. Bizimkiler taksi tut­ mamak için bir saat güneş altında ve ayakta beklemeyi göze alıyorlar. Hatta 10 km'lik yolu yaya yürüyenler bile çıktı. Amaç yol parasından artırım sağlamak. Otobüsten indiğimizde halimiz görülecek şey. Yine ön­ en bir bilgi olmadığı için polislerin yolu kesiliyor, ma­ ğazaların nerede olduğu soruluyor. Kentin girişi ünlü Pal­ ma Katedralinin yanmdan başlıyordu. Asıl Palma kenti, tarihte deniz yoluyla saldırması olası düşmanlara karşı, kale içine alınmış, çevresi de derin su kanalları ile çevril­ mişti. Bu eski kent zaman zaman 1 metre genişliğindeki sokakları ve içinde tek bir yeni yapı bulundurmamasıyla ünlüydü. Buna karşın, eski kentin yanına, salt otellerden, lokantalardan ve gece kulüplerinden oluşan ikinci bir kent kurulmuştu. Biri son derece modern, diğeri Ortadoğu'dan kalan iki merkez, birlikte Palma'yı oluşturuyor ve çarpı­ cı bir çelişkiler dizisi sunuyordu turistlere. Doğal olarak bu çelişkiler dizisinin farkında olanlar, çevresine bakan turistlerdi. Bizimkiler vitrinlere bakmayı yeğlediğinden asıl Palma'nın neresi olduğunu farkeden bi­ le azdı. Sonradan gemide yapılan konuşmalardan anlaşıl­ dığına göre bir çok yolcu asıl Palma kentine, kentin kenar mahalleleri sanarak girmemişlerdi bile. Ünlü Palma ka­ tedralini de gezmeye gerek görmemişlerdi. «Çünkü bizde daha güzeli (Ayasofya) vardı.» Son derece görkemli Belvedere kalesini de ziyaret etmek çabasına gruptan 3 kişi katlanmıştı. Diğerlerine göre «altı üstü Rumeli Hisan'na benzeyen bir kaleyi görmek için o tepeye tırmanılmazdı.» Ama kente 60 km. uzaklıktaki Manacor kentine salt yapay inci satın almak için geminin yarısı gitmişti. Bir tür balığm pullarının eritilerek şekillendirilmesinden oluşan inciler, kapış kapış satın alındı. «Buraya kadar gelmişken» Cristo limanındaki yer altı mağarası da (Cafe of Drack) ziyaret edildi. Alanya'daki Damlataş mağarasını andıran bu mağaranın içindeki Mar173


tel yer altı gölü, dünyanın en geniş yer altı gölü olarak bi­ liniyordu. Her yerde 3 - 5 kuruşun hesabı yapılıyor, sonra inci gerdanlık peşinde koşuluyordu. Öğle yemeği için nerede ne olunursa olunsun gemiye dönülüyor, yemek saatini ge­ çirenler, otobüsün kalktığı yeri bulamayanlar ya aç dola­ şıyor veya ayak üstü sandviç atıştırıyorlardı. Sonra hemen elektronik aletler satan mağazaların vitrinleri önünde fi­ yat tartışmaları başlıyor, lüks parfümlerin ve makyaj mal­ zemelerinin satıldığı dükkanlar hallaç pamuğu gibi atılı­ yordu. Satıcıların şaşkın bakışları altında en pahalı par­ fümlerden düzinelerle alanlar vardı. Sonra yine sandviç, yine otobüs parası hesabı üzerinde duruluyordu. Oysa Palma'da başka turistler de vardı. Kiliseleri, mü­ zeleri dolaşan bu yabancılar yoruldukları veya acıktıkla­ rı zaman «Deniz Kafeteryası», «Fener Lokantası», «İstakoz sepeti» gibi adlar taşıyan sevimli lokantalarda yiyorlar, içiyorlar, çevrelerini seyrediyorlardı. İspanyol pesetası buralarda kuruş niyetine kullanılı­ yor. Bir kilo domates 180 peseta, 1 kilo kiraz 160 peseta, renkli televizyon 130 bin peseta. Bir kutu kibrit 5 peseta, 1/4 litrelik bir maden suyu 45 peseta. El Bano de Espana'nın çarşaf büyüklüğündeki 1000 pesetası ile iyi bir öğle yemeği yenebiliyor. Elbise etiketleri en az 4 sıfırlı. Bu yüzden Palma'nm daracık sokaklarında Türkçe küfürler yankılanıyor: «Yuf be, bizim paramızla burda bir şey alınmaz», «Çüşş pabu­ ca bak.» Ayak üstü hesaplamalar: «100 mark 3000 peseta ederse şu kadar lira eder falan filan.» Blucin mağazasının sahibi kapışırcasma blucin satın alan müşterilerin milliyetiyle ilgilendi ister istemez. Bü­ yük bir olasılıkla sezonun en iyi satışını yapıyordu bu­ gün. Sorduğu soruya «Türk» karşılığını alınca elini alnı­ na vurarak, «Barbaros, Barbaros» diye küçük çığlıklar at­ maya başladı. Sanırım Palma tarihinde ünlü denizcimizin önemli bir yeri vardı. Blucin peşindeki Türkler bu şekil174


tanınmaktan büyük bir gurur duydular ve bazıları «İşbiz Barbaros'un torunlarıyız» diye İngilizce açıklama yapmak gereğini bile duydular. Satıcı bizim Barbaros Hay­ rettin Paşa'nın torunları olduğumuza inanmıştı ama, her­ halde Barbaros'un torunlarının bu derece blucin merakholabileceklerine rüyasında görse inanmazdı.

• Barselona Türk yolcular için yabancı olmayan bir lian, daha doğrusu pazardı. Bir gece önce gemi Palma Maorka'dan ayrılırken kentin ışıklarını seyretmek üzere gaertede günün yorgunluğunu çıkaranlar daha şimdiden irbirlerine mağaza adresleri veriyorlardı. İstanbullu bir ahudi olan İzak adlı kişinin Barselona'da mağazaları var. Bu adamın gemimizi limanda karşılayacağı söyleniyoru. Herkesin ağzında bir «İngiliz mağazası» sözü dolaşıordu. Söylenenlere bakılırsa «o mağazadan başka yere gitmemek gerekti» Barselona'da. Kentte iki gün kalınacaktı. Aşırı fiyatlara karşın her­ kes burada alışverişe kararlıydı. Çünkü gemi son durak Napoli'ye cumartesi günü varacaktı. Dükkanların açık olup olmadığı bilinmiyordu. Bu yüzden alışveriş yerine kenti ;zmek tehlikesi bile vardı. «El Corte İngles» Barselona limanına varıştan ve gemiden inişten yak­ laşık bir saat sonra, akıntıya karşı yolunu bulan balıklar örneği, herkes yolunu bulmuştu. Yarım kilometrekarelik Cataluna alanının hemen hemen bir kenarını boydan boya kaplayan «El corte İngles - İngiliz bölümü» adlı mağazanın defolu ve seri dışı mallarının satıldığı 7. katında tüm ge­ mi halkı, yolcu ve personeli ile hazırdı. Ortalıkta salt Türk­ çe sözler duyuluyordu. Talihli bir rastlantı sonucu elektrikli aygıtlar ve mut­ fak eşyalan da bu kattaydı. Alışverişten yorulanlar büyük mağazanın hemen önünde bulunan «Plazza» kafeteryasm175


da bir Koka - Kola içip, bir sosisli sandviç yiyor, 5 - 1 0 da­ kika dinlendikten sonra yeniden yukarı çıkıyordu. Başka bir yöntem de kahvehanede eşyaların başına bir nöbetçi bırakılmasıydı. Grubun en yaşlı kişisi bu eşyaları bekler­ ken, gençler parti parti yukarı çıkıp, alışveriş yapıyor, da­ ha sonra aldıkları malları kafeteryanın iskemleleri üzeri­ ne yığıyorlardı. Bu arada ilk parti malları gemiye götürenler öğleye doğru yeniden Cataluna alanmdaydılar. Fakat İspanya'da garip bir töre vardı. Tüm mağazalar saat 13.00 - 17.00 ara­ sında kapanıyordu. Bu yüzden ikinci parti alışveriş için mağazalara dalanlar, bu kısa sürede, ancak birkaç hamur oklavası, çeşitli boylarda makarna süzgeçleri vb. gibi şey­ ler alabildiler. İşin kötüsü bu kadarcık alışveriş için ge­ miye dönmeye de değmezdi. O yüzden saat 13.00 - 1 6 0 0 arasında Cataluna alanından geçenler, ellerinde hamur oklavaları ve makarna süzgeçleriyle dolaşan turistleri şaş­ kınlıkla izlediler. Sanat kenti Oysa Barselona'da tam tamına 28 sanat müzesi vardı. Picasso müzesinde 15 peseta verdikten sonra, çağımızın en büyük ressamı sayılan kişinin baş yapıtlarının önemli bir bölümü seyredilebiliyordu. Aslen İspanyol olan Picasso hakkında ilginç öyküler anlatıyor kılavuz. Bunlardan biri de ressamın en tanınmış tablosu olan «Guernica» ile ilgi­ li olanı. Bilindiği gibi İspanya iç savaşı sırasında Guerni­ ca kentinin yıkılışını anlatan bu tablo, savaştan sonra bir Alman generaline gösteriliyor. Resimden pek anlamayan general biraz da küçümseyerek soruyor Picasso'ya: «Bunu siz mi yaptınız?» diye. Sanatçının yanıtı en az tabloları kadar güzel: «Hayır siz yaptmız.» İspanya'nın turizm işinde bu kadar ileri gidişi şaşır­ tıcı değil. Avrupa ülkelerine olan yakınlığı, yine Avrupalı­ ların kazançlarına göre ucuzluğu, iklim koşulları vb. her Şey uygun düşüyor. Ancak İspanyolların bu kadar yaban176


turist arasında yabancı dil konusundaki kayıtsızlıkları insanı şaşırtıyor. En turistik görünümlü lokantalarda bile tarifedeki yemek isimlerinin tümü İspanyolca. Yabancı dil bilen tek kişi çalıştırılmıyor buralarda. Turizm bürosunda bile görevliler tek yabancı dille durumu idare ediyorlar. İngilizce konuşuyorsunuz, Fransızca yanıtlıyorlar sizi ve­ ya bunun tersi oluyor. Bu dili de anlıyorsanız ne âlâ. Hiz­ met görülmüştür. Anlamıyorsanız «yapacak bir şey yok» anlamına kolları iki yana açılıveriyor görevlinin. İspanyollar yabancı dil açısından ikiye ayrılıyorlar. Yabancı dil konuşanlar ve konuşamayanlar. İkincilerle ko­ nuşmak tümüyle olanaksız. Birincilerle konuşabiliyor, fa­ kat anlaşamıyorsunuz. Siz istediğiniz dilde konuşuyorsu­ nuz. Onlar da size istedikleri dilde yanıt veriyorlar. Daha kolay olduğu için de hep İspanyolcayı seçiyorlar İşin başında yabancı dil bildiğini belirten İspanyola büyük bir umutla derdinizi anlatmaya çalışıyorsunuz. Sizi ilgiyle dinliyor, sonra yine İspanyolca konuşmaya başlı­ yorlar. Benim görüşüme göre bir Türk İspanya'da en iyisi kendisini hiç zorlamadan Türkçe konuşmalı ve İspanyol­ cayı anlamaya çalışmalıdır. Bilmece

otobüsler

Otobüsler bir bilmece durumuna getirilmiş yabancı­ lar için. Biletçi yok. Ön kapıdan giren İspanyollar, hemen .şoförün yanında bulunan elektronik beyin benzeri bir ay­ gıtın çeşitli deliklerine paralar atıyorlar. Yanan lambala­ ra bakarak düğmelere basıyorlar ve böylece kilitli turni­ keler açılıyor. Yabancıların otobüs içinde ilerleyebildikleri en son yer bu turnikelerin önüne kadar. Ondan sonra ge­ riye dönüp ilk durakta iniyorlar. O yüzden yabancılar için taksiler geçerli. Taksi saatleri 25 peseta ile açılıyor ve he­ men hemen her 2 - 3 saniyede bir üç peseta artıyor. İner­ ken şoför elindeki bir listeye bakarak, taksimetrede yazan rakamdan daha değişik Cdoğal olarak daha fazla) bir ra­ kam söylüyor. Yine en iyisi hiç tartışmadan istenen paraNevşehir'den Nevvyork'a, F. : 12

177


yı ödemek. Yoksa şoförle iki dilde (sizin konuştuğunuz dil ve onun konuştuğu İspanyolca) uzun bir tartışmaya giri­ şecek ve sonunda yine istediği parayı ödeyeceksiniz. Gece yaşamı Ramblas caddesi sabahın 05.00'ine kadar İstiklâl Cad­ desinin akşam üstü görüntüsünde. Gece kulüpleri yanı sı­ ra, lokantalar, kahvehaneler, hatta bazı dükkanlar bu saate kadar açık. İşin ilginç yanı bu kalabalık, bir gençler ya da turist­ ler kalabalığı değil. Her yaştan İspanyol, sabahlara kadar sokaklarda yaşıyor. Daha sonra İspanyolların sıcak iklim koşullan nedeniyle eskiden beri geceleri yaşadığını ve gün­ düzlerin büyük bir kısmını uyumakla geçirdiklerini öğre­ niyoruz. İşyerlerinin saat 13.00 - 16.00 arasında kapanışı da bu geleneğin bir kalıntısı oluyor. Bu üç saat boyunca herkesin uyuduğu ve uykusuz geçecek bir geceye hazır­ landığı açıklanıyor. Ramblas caddesinde daha hava kararmadan ortaya çı­ kan ve müşteri bekleyen kadınların çokluğu dikkati çeki­ yor. Hemen hemen hepsi çok uzun boylu ve aşın makyajlı olan bu kadınların en azından % 50'sinin erkek olduğunu deneyimli gemi personelinden öğreniyoruz. İspanyol er­ kekleri de kendi cinslerinin bu yüz kızartıcı tutumlarından yakınırken, şu sözlerle kendilerini teselli ediyorlar: «Kadınlann işini bile biz erkekler daha iyi yapıyoruz.» Barselona'dan ayrılırken o zamana kadar yanaştığı­ mız veya ayrıldığımız limanlan çıplak gözle seyretmek zorunda kalan yolcuların çoğu şimdi, üzerinde henüz eti­ ketleri yapışık olan dürbünlerle izliyorlar kenti. Büyük bir olasılıkla burada geçirdikleri iki günlük geziden daha çok şey gördüler. Çünkü «El Corte İngles» mağazasının ne pencereleri vardı, ne de manzarası. Barselona'dan aynldıktan sonra geminin 1. mevki çay salonu bir panayıra dönüştü. Herkes kendince en değerli saydığı eşyayı salona getirmiş, birbirine gösteriyordu. İs178


panya'nın dillere destan bir kentinden aynlalı 15 dakika ya olmuştu, ya olmamıştı. Ortada ispanya'ya ait tek söz dolaşıyordu: «Peseta». Ve arkasından sayılar geliyordu.

• Marsilya'yı tanıtan turistik broşürlerde, bu kentin İsa'­ dan önce 600 yılında Yunanlılar tarafından kurulduğu, «Doğu'nun kapısı» diye tanındığı ve bugün «tüm dünyaya açık» olduğu yazılıyor. Marsilya'ya girince «Doğu'nun kapısı» ve «bütün dün­ yaya açık» olmanın ne demek olduğu daha iyi anlaşılıyor. Ortalıkta çoğunluğunun Afrikalıların ve Arapların oluş­ turduğu bir kalabalık göze çarpıyor. Arada sırada turist gibi dolaşan Fransızlara da rastlanıyor. Yine bir sabah saat 08.00'e doğru Marsilya'ya vardık. Geminin programı hep böyle sürüyor. Bir kente sabah va­ rıp, akşam ayrılıyoruz. Oysa geminin limanlara yol kese­ rek gittiği söyleniyor. Yapılacak başka bir programla, bu kentlerin bir çoğunda gecelemek olası. Fakat liman ücret­ lerinin yüksekliği yüzünden bu yapılamıyor. Yolcuların da gece karaya çıkıp eğlenmek diye bir arzulan yok. Bütün gün hiç durmadan alış - veriş ettikleri için akşam yatağa zor giriyorlar. Onlar için gemi, dükkanların açılacağı saat­ ten biraz önce limana varıyor ve kapandıktan biraz son­ ra ayrılıyorsa mesele yok. Yine gemiden ayrıldıktan yanm saat sonra tüm yol­ cular Marsilya'nın Cumhuriyet Caddesinde (Rue de la Republique) buluşmuşlardı. Bu sokak da Marsilya'nın en önemli alış - veriş merkeziydi. îspanya'daki astronomik fi­ yatlardan sonra Marsilya ucuz gelmişti yolculara. Cum­ huriyet Caddesi tamamlandıktan sonra Coms Belsance'daki bit pazan» keşfedildi. Daha sonra da kentin en önemli büyük mağazası olan «Centre - Bourses»daki «Nouvelles Galeries» (Yeni galeriler.) 179


«Küçük su» 18 lira Bizimkilerin durumunu gördükten sonra kenti gezme­ ye çıktığımdan alışveriş sonuçlarını gemide öğrendim. Dö­ viz bozduranlar için Fransız frangı 10 liraya gelmişti. Ban­ kalar Türk parası bozmuyorlardı. Ancak bir tek yerde bir banker, 14 liraya 1 frank vermeye razı olmuştu. Fakat bu yolla para bozduranlar feleklerini şaşırmıştı. Alış - veriş peşinde koşarken sıkışan bir yolcumuz tuvalete girmek zorunda kalmış ve bir «küçük su» için «bizim paramızla» 18 lira (1.30 Ff) ödemişti. Ucuz olsun diye sokaktaki sandöviççi dükkanlarına saldırmış, fakat sosisli sandöviçi 70 liraya (5 Ff.) yemişler, koka-kolayı 42 liraya (3 Ff.) içmiş­ lerdi. Gelinliklere verilen binlerce frank, bebek arabasından, servis arabasına kadar gerekli ( ! ) eşyalar için harcanan yüzlerce franka pek aldıran yoktu. Bunlar, «nasıl olsa Tür­ kiye'de daha pahalı» idi. Ama işin içine sosisli sandöviç ve koka-kola girince ya da bir «küçük su» için 18 lira ödenin­ ce herkes « A h Türkiye sen bir cennetsin» türü sözlerle va­ tanseverliklerini gösteriyordu. Birçok yolcu export mağazalarını keşfetmişti. Bu ma­ ğazalardan alınan mallar, gümrük vergisi ödenmediği için daha ucuza geliyor, ancak satıştan sonra gemide makbuz karşılığı teslim ediliyordu. Yemekte masamda oturan po­ lis emeklilerinden hacı olan da bir arkadaş grubu ile bu mağazadan alış - veriş etmişti. Export mağazalarının bir kuralı da her malı toptan olarak satın almak zorunluğu idi. Arkadaşları Hacı'ya ne olduğunu bilmediği bir şeyler alacaklarını söylemişler ve onun da bu alış - verişe 100 Alman markı vererek katılmasını istemişlerdi. Hacı para­ yı vermiş, malları ise gemide açıldıktan sonra görebilmiş­ ti. Kutulardan çıkan mallardan kendi hissesine üç «Charlie», üç «Intimate» ve iki «Pacorabane» parfümü düşmüş­ tü. Bu parfümlerin adlarını bile yazıldığı gibi söylemeye çalışan Hacı ne yapacağını kara kara düşünürken «yine de ucuz almışız» diye teselli buluyordu. Ayrıca ne aldığını i on


bilmeden alış - veriş etmek gibi pek bilinmeyen bir yön­ temin de bulucusu idi. Bir başkası kilosu 120 bin liradan domates tohumu pe­ şine düşmüştü. Bir kilo bulsa alacaktı söylediğine göre. Çünkü bu malı Türkiye'de en azından 200 bin liraya sa­ tabilecekti. Fakat fazla bulamamış 2 gr'lık paketlerden 30 - 40 tane satın alabilmişti. Bu satıştan bile masrafların büyük kısmını çıkaracağını söylüyordu. Marsilya'nın tüm mağazaları görüldükten sonra turis­ tik gezimizin programına göre Marsilya da gezilmiş oldu ve akşam saat 20.00'de yeniden demir aldık. Marsilya yaz 1 miza son vermeden önce Fransız taksi şoförlerine de değinmek gerek. Bu kente inmeden önce de­ neyimli yolcular, acemilere Marsilya'da (ya da rastgele bir Fransız kentinde) taksiye binmemelerini, gemiyi ka­ çırmak zorunda kalsalar bile gemiyi kaçırmanın ve Tür­ kiye'ye başka bir yolla dönmenin taksi tutmaktan daha kârlı olacağını söylemişlerdi. Doğrusu bu sözlerle Fransız taksi şoförlerinin günahı alınmıştı. Marsilya'da taksi tut­ mak zorunda kalan bir kaç yolcunun anlattığına göre bu sav doğru değildi. Son ana kadar kendilerini alış-verişe kaptıran iki grup, taksi tutarak limana dönmüşlerdi ve Marsilya'dan Türkiye'ye başka bir vasıta ile dönmek için ödeyecekleri paradan daha az para ödemişlerdi. Napoli Napoli'ye vardığımızda saat 08.00'e geliyordu yine. Ka­ maramın kapısını açtığımda karşımda bir kravat satıcısı gördüm. Adamın elleri, kolları ve boynunun çevresi kra­ vatla doluydu. Uyku sersemliği ile bir kravat satıcısının sabah sabah kamaramın önünde ne aradığını düşünüp du­ rurken adamın yüzünün bana pek yabancı gelmediğini farkettim. Biraz daha dikkatli bakınca, satıcı sandığım ki­ şinin yan kamarada yatan dört yolcudan biri olduğunu an­ ladım. Aslında satıcı değil, alıcı idi ve biraz önce satın al­ dığı kravatları kamarasına sokuyordu. Gemi Napoli'ye yanaşmış, fakat yolcular daha çıkma181


dan, İtalyan satıcılar gemiye doluşmuştu. Bir an kendimi yine Mahmutpaşa'da sandım. Çünkü bu İtalyanlar çok gü­ zel Türkçe öğrenmişler ve kendi dilimizden pazarcı ağzıy­ la bağırıp çağırıyorlardı. 9 kravat 500 liraya satılıyordu. Daha az satın alındığında tanesi 75 lira oluyordu. Kadın eşarplarının 4 tanesi 500 lira, tek tek alındığında tanesi 150 lira idi. Adamlar Türk alış - verişçilerinin ruhunu öğren­ mişe benziyorlardı. Biz ucuz bulduğumuzda hiç işimize ya­ ramayacak şeyleri bile düzinelerle satın alabiliyorduk. Ör­ neğin o sabah 42 kravat satın aldığını sonradan öğrendi­ ğim kamara komşum, bunların bir kısmını eşe dosta ar­ mağan edecekti. Kalanları ne yapacağına gelince «55 lira­ ya nerede kravat vardı. Ucuz diyerek almıştı işte.» Napoli Türk gemilerinin uzun süreden beri uğradığı bir limandı. Bu yüzden özellikle liman çevresinin Karaköy'den pek farkı kalmamıştı. Hemen karşıda Denizcilik Bankası acentasının vitrinini Türkçe yazılar ve Türk ge­ milerinin fotoğrafları süslüyordu. Aynı sıradaki tüm ma­ ğazaların vitrinlerinde Türkçe bir söz vardı: «Türk paza­ rı», «ucuz, ucuz, çok ucuz», «Türk lirası ile satış yapılır» gibi yazılardı bunlar. Satıcıların hepsi kusursuz Türkçe konuşuyorlardı. Adamlar cumartesi olmasına ve Napoli'­ deki tüm mağazaların öğleden sonra kapanmasına karşın, geminin kalkış saati olan 20.00'ye kadar açık kalmışlar ve hemen hemen dükkânlarmdaki malların tümünü bizim ge­ miye aktarmışlardı. Satın alınan şeyler arasında ilgiyi çe­ kenler şunlardı: İçki servis masaları, küçük bir yemek odası takımı, yazlık iskemleler, Fiat ve Renault otolarının çamurluk, ba­ gaj kapağı, tampon gibi bazı kaporta aksamı, kocaman kü­ rekleri ile lastik deniz kayıkları, yaklaşık 1 metre çapında ve masa ayakları üzerine oturtulmuş bir dünya yuvarlağı, neredeyse gerçek boyutlarında oyuncak ayüar, gülen ve ağlayan bebekler, maymunlar vs. Bunlar saat 08.00'den 20.00'ye kadar aralıksız olarak gemiye taşındı. Yukarıda da belirttiğimiz gibi günlerden 182


cumartesi idi. Yolcuların yakınmalarından anlaşıldığına göre bu büyük bir talihsizlik. Çünkü cumartesi günleri ma­ ğazalar saat 13.00'de kapanıyordu. Bu yüzden gemide bu­ lunan bir seyahat acentası tarafından düzenlenen Roma turu fazla ilgi görmedi. 40 kişilik otobüs 8 - 1 0 kişiyle kalk­ mak zorunda kaldı. İtalyan turizmcilerin gemiye kadar ge­ lerek düzenlemeye çalıştıkları Pompei ve Capri adası tur­ ları ise tam bir fiyasko idi. İtalyan kılavuz koca gemiden Pompei ve Capri'ye sadece 3 kişinin gitmek istediğini öğ­ renince kulaklarına inanamadı. Durmadan «Nasıl olur? 4 otobüs getirdik. Yetmez diye düşünüyorduk. Nasıl olur? Non capisco (anlamıyorum)» diyordu. Bankalar sabahtan itibaren kapalı olduğu için herkes «Cambio» bürolarına doluştu önce. Döviz bozduranlar için 100 liret yetmişbeş kuruşa gelmişti. Türk lirası bozduran­ lar ise 100 liret alabilmek için 90 kuruş ödemişlerdi. Bu hesaptan sonra yapılan alış - veriş pek kârlı görünmüyor­ du, ama millet son kuruşuna kadar İtalyan liretine çevir­ miş, Via Roma'nm mağazalarını son hızla dolaşıyordu. Pa­ ralan bitirmek için 3 saat zaman kalmıştı çünkü. Fakat saat 10.00'a doğru başlayan şiddetli yağmur, yolcuların hı­ zını epey kesti. Yağmur altında vitrin seyredilemiyordu kolay kolay. Tüm çabalar boşa çıktı. Üçer, dörder alman ayakkabılar, ikişer, üçer alman mayolar, gömlekler, blu­ cinler bile paraların tükenmesine yetmemişti. Saat 13.00'de dükkanlar kapandığında ancak ilk parti tamamlanmıştı. Öğleden sonra ne olacaktı peki? Öğleden sonra da yapacak şey bulundu. Napoli'yi önce­ den tanıyanlar taksi tutarak Amerikan pazarlarının yolu­ nu tuttular. Söylendiğine göre burada kullanılmış veya mo­ dası geçmiş giysiler çok ucuz fiyatla satılıyordu. Fakat yağ­ mur yüzünden bu pazar da kapalıydı. Geriye limanda bu­ lunan Türk pazarları kalmıştı. Bu mağazalar toptancı olduklarından, az çeşitte çok miktarda mal bulunduruyorlardı. Bazı mallar tek tek, fa­ kat büyük çoğunluğu toptan satılıyordu. Örneğin sabun 183


almaya kalkanlar bunu 36'lık paketler halinde satın ala­ biliyorlardı. İçkiler ve parfümler de jelatinli kutular için­ deydi. Yine dev kutular içinde çamaşır ve bulaşık deter­ janları, temizleme tozlan, Pino markalı traş kolonyaları, jiletler, hatta kibritler satın alınıyordu. Bu mağazalarla ge­ mi arasındaki uzaklık da az olduğundan bu yol bir kannca güzergahı gibi akşam saat 20.00'ye kadar işledi ve ge­ minin kalkması ile son buldu. Gemiye dönenlerin akşam toplantı salonlarında günün hesaplaşmasını yaparken akılları başlarına gelmişti. Ça­ maşır deterjanları Türkiye'de daha ucuzdu. Ucuz bulun­ duğu için satın alınan meyva sıkıcılan, sebze doğrayıcılan, kıyma makinaları ve elektrikli kahve değirmenleri ile yine elektrikli ekmek bıçakları biraz gereksizdi galiba. Bu malları satın alanlar kendi kendileri ile dalga geçmeye ça­ lışıyorlardı. Üstündeki yazılardan anlaşıldığına göre sebze doğrayıcısını kullanmak, aynı işi bıçakla yapmaktan zor­ du. Ülkede kahve olmadığı halde bol bol satın alman kah­ ve değirmenleri ancak biblo olarak kullanılabilirdi. Çün­ kü satın aldıkları kahveler zaten çekilmişti. Ekmeği de elektrikle kesmeseler kıyamet kopmazdı. Roma'ya gidenler de önce, dükkanlar kapanmadan alış . veriş etmek istemişlerdi. Bu iş öğlene kadar sürmüş, öğleden sonra saatte 60 km. hızla bir kent turu yapılmış, yolcular sağlarına sollarına bakmaktan aptala dönmüş­ lerdi. Daha sonra Vatikan Sarayı'nın kapısından içeri şöy­ le bir bakılmış, Aşk Çeşmesine neredeyse otobüsten inme­ den para atılmıştı. Şimdi ellerine geçirdikleri turistik bro­ şürlerden Roma'yı tanımaya çalışıyorlardı. Karadeniz gemisinin ilân tahtasına «vanş limanı» ola­ rak «İstanbul» yazısı konulduğundan bu yana yolcu­ lar vicdan azabı içine düşmüşlerdi. En çok alış - veriş eden­ ler bile «yahu memleketin parasını buralarda çar - çur ediyoruz» türünden sözlerle üzüntülü tavırlar takmıyor­ lardı.


Fakat bu sözlerin pek içten söylendiğini sanmıyorum. Çünkü Napoli'den sonra artık alış - veriş edecek liman kal­ madığından, gözler bu kez geminin içindeki gümrüksüz sa­ tış mağazasına çevrilmişti. Son dövizleri de harcamak için yolcular, masamda oturan İtalyan - İspanyol karışımı ada­ mın yönettiği bu mağazayı doldurmuştu. Moris Caldieri adlı satıcından bu öyküyü de rahatça dinliyordum her ye­ mekte. İlk kez bir Türk gemisinde çalışan Caldieri yemeğe inmek için bile zor zaman bulduğunu söylüyor, buna kar­ şın durumundan yakınmıyordu. En büyük sorunu Türk yolcuların son derece gereksiz konuşmalar yapmalarıydı. Örneğin fotoğraf makinelerinin fotoğraf çekip çekmediği­ ni soranlara, hatta saatlerin zamanı doğru gösterip göster­ mediğini merak edenlere bile rastlıyordu. Yolcular arasında 6 veya 8 tane polis görevlisi vardı. Bunların gemide görevli oldukları biliniyor, fakat neyi kontrol ettikleri tam olarak bilinmiyordu. Benim gözlem­ lerime göre gemide yiyip, içip, yatıp güneşleniyor, daha sonra indiğimiz limanlarda fiyatları kontrol ediyorlardı. Bir başka görevli de Denizcilik Bankasının fotoğrafçısı idi. Fotoğraf makinesi taş'maktan pek hoşlanmadığı anlaşılan bu fotoğrafçıyı makinesi ile kimse görmemişti ama yine de fotoğraf meraklısı olduğu anlaşılıyordu. Çünkü her li­ manda mutlaka «iyi bir film» buluyor ve sanırım yaban­ cıların loş yatak odalarında nasıl fotoğraf çektiklerini mes­ leksel bir ilgiyle izliyordu. Gemide yaşam Gemide yaşam saat 07.00'ye doğru kamaralardan yük­ selen alış - veriş tartışmaları ile başlıyordu. Hemen yanım­ daki kamarada kalan bir belediye müfettişi bu tartışma­ larda sık sık hukuk bilgisini ortaya koyuyor ve kaç kra­ vat ile kaç gömleğin gümrük yasasında yer alan «herkes içtimai durumuna göre giyim eşyasını yurda sokabilir» maddesine uyduğunu tartışıyordu. Napoli'de 42 tane kra­ vat satın aldıktan sonra ansızın bu konuya merak salmıştı ve bir müfettişin «içtimai durumuna göre» yurda tam 42 185


kravat sokabileceğine inanıyordu. Eğer gümrükte birisi ken­ disine bir şey sorarsa işte bunu söyleyecekti. Sonra sıra kahvaltıya geliyordu. Saat 09.00'dan sonra yaşlılar 1. ve 2. mevkinin çay salonlarında toplanıyor, genç­ ler ise en üst güvertede güneşleniyorlardı. Geminin küçük ambarlarından biri havuz haline geti­ rilmişti. Sabahları deniz suyu ile dolduruluyor, akşam bo­ şaltılarak üstüne ağ geriliyordu. Öğle yemeği saat 12.30 - 13.30 arasında yeniliyordu. Yemekler Türk ve Batı mutfağı karışımı idi. Son derece yetenekli ahçılar tarafından hazırlanan yemekler büyük bir zevkle yeniyor, herkes yemeklerin bolluğundan yakını­ yordu. Önce bir çorba ya da soğuk meze tabağı veriliyor­ du. İkinci yemek et veya balıktı. Daha sonra bir zeytinyağ­ lı veya sebze yemeği, onun da ardından meyva veya tatlı sunuluyordu. Her yemekte mutlaka yeşil salata vardı. Ki­ lo almaktan korkanlar ekmek yemeği çoktan kesmişlerdi. Yine de gemideki kilo artışının bir kaç tonu bulduğu sa­ nılıyordu. Öğleden sonra yaşlıların büyük çoğunluğu 16.00 - 17.00'ye kadar uyuyordu. Gençler ise yine havuz başında idiler. Saat 17.00'de herkes çay salonlarında toplanıyordu. Bura­ da ücretsiz çay ve kek servisi yapılıyordu o saatte. Akşam yemeğine kadar zaman, kâğıt oyunları ve fal açmalar ile geçiyordu. Akşam yemeğinden sonra çoğunluğunu gençle­ rin oluşturduğu grup dans salonunda toplanıyordu. Gemi­ nin orkestrası ve şarkıcısı canlı bir uzunçalar plak gibiy­ di. Her akşam aynı şarkı ile başlayıp aynı şarkı ile prog­ ramı bitiriyordu. Böylesine bir tekdüzelik olduktan sonra 3 kişilik orkestra ve şarkıcısı ile birlikte 4 kişiyi gemide ağırlamanın, üstelik bunlara bir miktar da ücret ödeme­ nin nedeni bir türlü anlaşılamıyordu. Bunların yerine ge­ miye büyük bir plak alınsa aynı işi görebilirdi. Deneyimli yolcuların ve gemi personelinin söylediğine göre gemilerde her zaman bir yaş dengesi sorunu vardı. Ya yaşlılar çoğunlukta oluyor, gençler azınlıkta kalıyor-


du, veya bunun tersi oluyordu. Gençler arasında da kadın, erkek dengesinin hemen hemen her yolculukta «bozuk» ol­ duğu belirtiliyordu. Örneğin bizim yolculuğumuzda genç­ lerin arasmda kızlar fazla, erkekler azdı. Bu yüzden ilk günlerde burunları havada dolaşan genç kızlarımız, yolcu­ luğun ortalarına doğru yelkenleri suya indirdiler ve gemi­ deki orta yaşlı delikanlıları da gruplarına katmak zorun­ da kaldılar. Deniz tutması çeşitli şekillerde ortaya çıkıyordu. Ha­ fif ter basmasından, mide bulantısına, hatta yatak - dö­ şek yatmaya kadar varıyordu. Gemicilerin deyişiyle «de­ niz yaptığı» zaman hepimiz aya ilk kez ayak basan astro­ notlara dönüyorduk. Sağa sola yalpalayarak küçük adım­ lar attığımızı sanıyor, yine de 20 metrelik bir koridoru 2 adımda geçebiliyorduk. Napoli'den sonra yolculuğumuz tekdüze sürüyor. Ge­ lirken geriye aldığımız saatleri şimdi ileri alıyoruz. Za­ man daha hızlı geçiyor sanki. Son iki günü yolcular ge­ nellikle kamaralarında ve gümrüksüz satış mağazasında geçirdi. Kamaralarda bagajlar yapılıyor, alman eşyalar olabildiğince küçültülmeye çalışılıyordu. Ancak mızrak çu­ vala sığmıyordu. Gümrüksüz mağazadaki İtalyan, çıldırma raddelerine gelmişti. Kan - ter içinde alış - verişi sürdürüyor, topladığı paraları her iki saatte bir ceplerine sığmaz hale geldiği için büyükçe bir çantaya yerleştiriyordu. Öğle ya da ak­ şam yemeklerinde karşılaştığımız İtalyan, durumunu sık sık şu sözlerle dile getiriyordu: «Mamma, il Turco viene Anneciğim, Türkler geliyor.» Belirttiğine göre bu söz İtalya'da sık sık kullanılan bir deyimdi ve tehlike karşısında kalan İtalyanların bir tür korku belirtisiydi. Gümrüksüz mağazanın tezgahı arkasın­ da, kalesine çekilmiş bir İtalyan görünümünde olan satıcı da, mallarına hücum eden Türklerle İtalyan kalelerine saldıran Türk gemicileri arasında bir benzerlik görüyor ve 187


küçüklüğünden beri duyduğu bu sözün anlamını şimdi da­ ha iyi anlıyordu. Son gün saldırı doruk noktasına vardı. Tezgahlardaki mallar tümüyle biterken, İtalyan satıcının hesaplarını yap­ tığı küçük elektronik hesap makinasına bile alıcı çıkmıştı. Gemimiz Mora yarımadasının burnunu döndükten sonra Türk radyoları duyulmaya başladı. 13 gündür Ana­ vatandan uzak yolcular büyük bir heyecanla haberleri iz­ lemeye başladılar. Türkiye'yi sıcaklar bastırmıştı. Afrika'­ ya kadar uzanan gezimizde sıcaktan yakmmamıştık. Şim­ di karasularımıza girerken sıcaklar başlıyordu O gece geç saatlere kadar radyo dinleyip konuştu yolcular. Türkçe şarkılar en çok aranan programlardı. Herkes kulağının pa­ sının silindiğini söylüyordu. Varış gününün sabahı çok er­ ken uyandı gemi halkı. Daha Silivri önlerinde yolcuların tümüne yakın bir kısmı sol güverteden bir şeyler görmeye çalışıyordu. Küçükçekmece'yi geçtikten sonra İstanbul'un silueti tüm gör­ kemiyle ortaya çıktı. Herkes bir tek fikirde birleşiyordu. Gezilen kentlerin en güzeli yine de İstanbul'du. Marsilya'­ da kilosu 120 000 liradan domates tohumu arayan yolcu «Bu cennet vatan nerde var» diye yüksek sesle bağırıyor­ du. Karaköy rıhtımına yaklaşırken bir çok yolcunun göz­ leri yaşardı. Hep bir ağızdan «Dağ başını duman almış» marşını söyleyenler vardı. Görülüyordu ki vatanda herşey vardı. Biraz da kürk, kaliteli plastik kova, elektrikli kahve değirmeni ve elektrikli ekmek bıçağı gibi şeyler olsaydı, geziye bile çıkmazdı bu yolcular herhalde. Mavi gömlekli hamallar bir iki saat içinde eşyaları gümrük salonuna taşıdılar. Hoşgörülü ve görmüş geçirmiş gümrük memurları fazla ince eleyip, sık dokumadan elle­ rindeki tebeşirlerle bavulları işaretlediler. Yine de kılıfına uydurulamamış bir kaç vizon kürk, bir iki müzik dolabı gümrük vergileri ödenmek üzere alıkondu.

1

OO


ÜNLÜ

RİVİERA'LAR..

Bankada döviz işlemleri Özal'ın sıkı para politikası nedeniyle çabuk bitti. Bankalar dövizle doluydu ama kim­ sede bunları alacak Türk parası kalmamıştı. Çağdaş bir görünüm kazandırıldıktan sonra «devlet sırrı» gibi saklanan yeni havaalanımız ilk bakışta gerçek­ ten yabancı havaalanlarından farksız görünüyordu. Fakat alıcı gözüyle inceleyince «eski hamam, eski tas» değilse bile hamamın değişmesine karşılık tasın aynı kaldığı an­ laşılıyordu. 104 nolu kapıda Cidde'ye gidecek uçağın yolcuları 16.45'te kalkacak uçağı bekliyorlardı. Fakat o sırada saat­ ler 17.45'i gösteriyordu. Sakatlar asansörü «emniyet gerek­ çesiyle» kapatılmıştı. Belki de sakatların sakatlanabileceği düşünülüyordu. Her yerde elektronik beyine bağlı TV ay­ gıtları bulunuyor, fakat hiçbiri işlemiyordu.. Ortaya otuz kadar iskemle atılmış, gecikmeler yüzünden bekleyenlerin sayısı 300'ü aşmıştı. Havalandırma da çalışmadığı için ortalık saunaya dön­ müştü. Gidiş kapılarındaki «x-ray» ışıklı modern arama ay­ gıtlarının üstünde «fotoğraf makinesi ve filmlere zarar ver­ meyeceği» yazılıydı. Gerçekten zarar vermelerine olanak yoktu. Çünkü bozuktular. Aramalar yine elle yapılıyordu. Pasaport kontrol kapılarının sayısı 9'du ama sadece ikisi çalışıyordu. Uzun kuyruklar oluşmuştu... Yine de pırıl pırıl taşları, suyu, sabunu, hatta elek­ trikli el kurutma makinesi bile olan tuvaletleri, ilk kez 189


Frankfurt Havaalanına ayak basarken Türk yolcularını aşağılık duygusuna kapılmaktan kurtarıyordu. Frankfurt'a varınca anladım ki, Avrupa'da dolaşmak artık gerçekten Milli Piyango milyonerlerinin harcıydı. Turgut Özal'm başarılı ekonomi politikası meyvelerini ver­ miş, Avrupa'da küçük su dökmek bile döviz hesabıyla bir Türk'e 250 liraya mal olmaya başlamıştı, inanmayan Frank­ furt'un merkezi sayılan Hauptwache'deki genel tuvaletler­ de şansını deneyebilirdi. Barselona'da Barselona'ya üçüncü gidişim. Önceki iki seferde kör değneğini bellemiş gibi «La Rambla» veya «Ramblas» adı verilen ana caddesinden ayrılamamıştım. Bu kez tüm ken­ ti dolaşmak niyetindeyim. Fakat kısmet yine Ramblas'a. imiş. Havaalanında otel rezervasyonu yapan ispanyol gö­ revli, aksi düşünülemezmiş gibi yine bu cadde üzerinde bir otelde ayırttı yerimi. Hava alanından bindiğim taksi ile çok iyi tanıdığım ana caddeden ikinci geçişimde durdur­ dum şoförü... ispanyolca dışında tek kelime bilmez görü­ nüyordu fakat «polis» lafını kolayca anladı, istediği para­ nın yansını bu kelimenin eşliğinde önerdim. Büyük bir olasılıkla yine yüzde yüz kazıklanmış olacağım ki, paranın üstünü öderken bir de teşekkür etti. Otelin Rambla'da oluşuna kafayı fazla takmadım. Na­ sıl olsa istersem uzaklaşabilirdim. Fakat İspanyol taksi şo­ förlerinin yüzlerini gördükçe, bu isteğimi bir türlü ger­ çekleştiremiyor, ister istemez metroya yönelmek zorunda kalıyordum. Bu yüzden Barselona'nın altında üstünden daha çok kaldım sayılabilir. Sonuçta yine Ramblas'tan aynlmamaya karar verdim. Daha önceki gelişlerimde bir şey öğrenmiştim. Dost olduğumuz bir İspanyol «Saat 23.00'ten sonra bu caddede kadın arama» demişti. Hatta bu sözü şaka ile kanşık şöy­ le demişti: «Anneni görsen inanma, baban olabilir»... Kadın falan aradığım yoktu ama o ana kadar boyla-


n (topuklu ayakkabıları ile) 1.80 - 1.85 m. arasında deği­ şen kadınların İspanyol boy ortalamasına uymadıklarını fark etmiştim. Kısacası Barselona sokakları erkek «Carmen»lerle doluydu. Eğer Prosper Merimee 100 yıl önce de­ ğil de bugünlerde yaşasaydı büyük bir olasılıkla ünlü ya­ pıtı Carmen'i yazamayacaktı. Çünkü kendisine esin kay­ nağı olacak dişi bir «Carmen» bulmak pek kolay olmaya­ caktı. Uzun boylu, düzgün bacaklı, ayrıcasız tümü sansın olan güzellerin hemcinslerim olduğunu öğrenince kızayım mı, gurur mu duyayım bilemedim. İspanyol kadmlan bir iki ayrıcası dışında genellikle süklüm püklüm cinsi latif­ lerdi. Caddenin sırrını öğrendikten sonra, kadmlann şe­ refini yine biz erkekler kurtarıyoruz gibi geldi. «İspanya farklıdır» İspanya'nın turistik broşürlerinde kullanılan sloganlar şunlar: «İspanya farklıdır» ve «güneşin altında herşey...» Gerçekten Avrupa'ya göre epey farklı bir ülke. Fakat bi­ zim için fazla bir farkları yok. Bizde olduğu gibi çöplerini, sigaralarım sokağa atıyorlar. Buldular mı adam kazıkla­ maktan hiç kaçınmıyorlar. İspanyolcadan başka bir dil bil­ miyorlar. Gündüz uyuyup, gece geziyorlar (Saat 13.30 16.30 arasında caddelerde bir tek İspanyol bulmak olası değil. Herkes siesta uykusunda) ve bu özelliklerinden do­ layı da son derece kasılıyorlar. Her şey anlaşılıyor da ka­ sılmalarının nedeni pek anlaşılmıyor. Çünkü yukarıda say­ dığım konularda evvel Allah bir Türk tüm İspanyollara be­ deldir. «Güneşin altında herşey»e gelince... Bu doğru... Ünlü Costa del Sol ve Costa Brava sahillerini dolaştıktan sonra şu duyguya kapıldığımı anımsıyorum: «Buralara, gelmek varken, Türkiye'ye gelmeye kalkan turistin aklın­ dan zoru olmalı... Barselona'dan kısa kısa... Birkaç gün geçirilen bir ülkeyi iddialı boyutlarda an­ latmanın olanağı yok. O yüzden bu yazı dizimizde kısa kı191


sa izlenimler vermekle yetineceğim. İşte Barselona'dan top­ ladıklarım : «Pedraldes Paradis» lokantası otellere bırakılan bro­ şürlerinde «İspanyol tarzı beslenme» öneriyor yabancılara. Broşüre konulan fotoğrafın çekiciliğine dayanamayarak bir gece bu lokantaya gittim. «Pedraldes'in cennet»indo bizdeki hamamların göbek taşı gibi bir yuvarlaklık üstüne belki 50 tür yiyecek kon­ muştu. Birkaçını tanıdım: Mantar, karides, küçük ahtapot­ lar, mürekkep balıkları vb. Gerisi tam bir bilinmeyenler «cenneti» idi. Elimdeki tepsi büyüklüğündeki tabağın içine her türden küçük bir miktar aldım ve hiç itirazsız hepsi­ ni yedim. Ancak bu bilinmeyen ziyaretçilere karşı, mide­ min ertesi gün başlayan itirazı bir hafta kadar sürdü. İspanya'ya gidince bir «tablao flamenco» yani flamenko gösterisi yaşanmadan olmuyor. Bir gece turuna katıla­ rak «El Cordobes» adlı gece kulübündeki flamenko göste­ risine gittim. Bizim grubumuzda benim dışımda herkes Amerikalı idi. O yüzden bana da Amerikalı işlemi yapıldı ve daha hiçbir şey sormadan «Viski yok» dendi. Ismarla­ dığım Fransız konyağı da sanırım en halisinden İspanyol konyağıydı. Daha önce iki kez bulunduğum flamenko gösterileri de iyice turistikleşmişti. Gitar ortadan kaldırılmış, yerini bir müzik seti almıştı. İspanyol dansçılar topuklarını ne kadar hızlı vururlarsa o kadar alkış aldıklarından işi to­ puk vurma yarışına dökmüşlerdi. Müzik falan ortadan kaybolmuş, gerilmiş yüzlerle olabildiğince hızlı topuk vu­ ruluyordu. Yine de güzeldi... İspanyolların dil konusundaki tutumları çok dikkat çekici. Turizm bürolarındaki görevliler bile yabancı bir di­ li neredeyse zorla konuşuyorlar ve genellikle turisti İspan­ yolca konuşmaya zorluyorlar. Gerçekten insan biraz uğra­ şınca İspanyolca konuşmanın fazla bir zorluğu yok. Örne­ ğin Barselona'dan, Costa del Sol sahillerindeki Malaga'ya gidiş - dönüş tren bileti, saatleri ve fiyatı konusundaki 192


cümle İspanyolca şöyle ifade ediliyor. Önce «Barselona Malağa, Malağa - Barselona» diyorsunuz görevliye. Sözün burasında saatinizi işaret ediyorsunuz ve en sonunda da sağ elinizin baş ve işaret parmaklarını birbirine sürtüyor­ sunuz. Herhalde İspanyollar İspanyolca konuşmanın bu kolaylığı karşısında yabancı bir dil öğrenmeye gerek duy­ muyorlar.

İspanya'da her pazar günü, en küçük köyden, en bü­ yük kente kadar her yerde saat 18.00 - 2 0 0 0 arasında al­ tışar boğa öldürülüyor. Bu gösterinin adı da «boğa güre­ şi» oluyor. Barselona'da daha önce iki kez bulunmama karşın bo­ ğa güreşinin tatsız bir olay olacağını tahmin ettiğim için arenaya gitmemekte direnmiştim. Bu kez direnmedim ve tahmin ettiğim çıktı. Marina mahallesindeki «Plaza de Toros Monumental» adlı tarihi arenada 10 Haziran pazar günü 6 «kahraman» boğanın Tomas Compuzano, Paco Ojeda ve El Yiyo adlı boğa güreşçileri ile karşılaşması vardı. Kentin birçok ye­ rine asılan renkli afişlerde burnundan dumanlar, ağzından "köpükler saçılan bir boğa, eli kılıçlı bir matadora saldırır­ ken görülüyordu. Hayvanın kıvrık ve sivri boynuzlan, bo­ ğa güreşçisinin cesur bakışlan altmda gövdesine teğet ge­ çiyordu. Saat 17.00'ye doğru vardığım arena çevresi ana baba günü... Otobüslerle getirilmiş yüzlerce turist ve akın akın arenaya koşan İspanyollar gişe kuyruklarında bekleşiyorlar. Altı «kahraman» boğanın öldürülüşünü izlemek sanıl­ dığı kadar ucuz bir olay değil. Arenada koltuk fiyatlan güneşe ve gölgeye göre farklılık gösteriyor. Bu aynm Ak­ deniz güneşinin müthiş yakıcılığından kaynaklanmış olma­ lı. Gölgede (sombra) kalan yerler daha geçerli sayılıyor Nevşehir'den Nevvyork'a, F. : 13

193


ve doğal olarak daha pahalı. Bir boğa güreşi, gölgede ka­ lan tribünlerin iyi bir yerinde 4000 pesetaya kadar deği­ şen fiyatlarla izlenebiliyor. En ucuz yerler de güneşte ve en arkalarda olmak koşuluyla 2500 pesetanın altında de­ ğil. Çevreyi daha iyi görebilmek için erken girdiğim are­ nadaki boş zamanı boğa güreşleri üzerine yazılmış bir ki­ tabı okuyarak geçirdim. Kitapta sahaya girip çıkan kişi­ lerin kimler olduğu, iyi ve kötü hareketlerin neler olduğu gibi bilgiler veriliyordu. Örneğin her boğa güreşi bir baş­ kan tarafından yönetiliyor. Gösterinin başlaması, sürmesi ve boğanın öldürülmesi, tribünlerin en arkasında oturan başkanın iznine bağlı. İzin, bir mendil sallayarak veya el işareti ile veriliyor. Matador iyi bir hareket yaptığı zaman, başkanın emriyle orkestra müziğe başlıyor, sonuçta boğa. güreşçisi iyi bir oyun çıkarmışsa, boğanın bir kulağı ken­ disine veriliyor. Çok iyi hareketler yapmışsa iki kulağı da veriliyor. Aşırı güzel bir oyun çıkarmışsa, iki kulağa ek olarak kuyruğu da veriliyor. Boğa güreşçisi bu ödülleri eline alarak pistte bir tur atıyor ve isterse, seyircilerden birine verebiliyor. Gösteri başlıyor Bu bilgileri edindikten biraz sonra saat tam 17.40'ta bir arazöz çıkıp sahayı ıslattı ve müthiş alkışlandı. Saat 18.00'de o günkü gösterilerde görev alacak tüm kişiler be­ lirli bir sıraya uygun olarak sahaya çıktılar. Önce başka­ nı, sonra seyircileri selamladılar ve geldikleri kapıdan çı­ kıp gittiler. Bir dakika sonra da üzerinde «Toros» yazılı kapıdan «kahraman» boğalardan biri fırladı. Gazete röportajlarında, öykülerde, romanlarda defa­ larca anlatılan, filmlerde sıklıkla gösterilen bu olayı ayrın­ tıları ile anlatmak istemiyorum. Kısaca özetlemek gerekir­ se altı boğa teker teker, yaklaşık 15 kişilik bir ekibin yar­ dımıyla iyice yorulduktan, hırpalandıktan ve yaralandık­ tan sonra matadorun kılıcı ile öldürülüyordu. Hemen öl194


mezse bir görevli tarafından alnına bıçak sokularak işi bitiriliyordu. Altıncı boğanın da öldürülmesiyle o günkü gösteri sona eriyordu. Yanılıyor olabilirim ama bir boğa ile güreşmenin, de­ neyimli bir matador için hiçbir tehlikesi yokmuş gibi gel­ di bana. Belli ki boğa daha önce de benzer oyunlar oyna­ mış, fakat bunlar kansız bir şekilde sonuçlanmıştır. Hay­ van bu sonuncusunu da aynı tür oyunlardan biri sanmak­ ta ve neşe içinde sağa sola saldırmaktadır. Bu yüzden altı görevliden birinin sırtına soktuğu ilk mızrak boğayı kızdırmaktan çok şaşırtmaktadır. Fakat tüm yaşamı bo­ yunca hep bezlere saldırmaya koşullandırılmış hayvan bu şaşkınlık içinde eski alışkanlığını sürdürmekte, birkaç santim önünde duran matadoru bırakıp, yine bezlere sal­ dırmaktadır. Böylece aptal olduğunu kesinlikle kanıtlayan, ayrıca şaşırmış, yorulmuş ve aldığı yaralardan delik deşik olmuş bir hayvanın karşısında marifet göstermek, bir kahraman­ lık gösterisinden çok, aptal bir hayvanı öldürmek gibi gel­ di bana... Birçok kişiye göre boğanın iki sivri boynuzu, matado­ run elindeki kılıçla eşdeğerde görülebilirdi. Fakat asıl si­ lah her zaman olduğu gibi beyin değil miydi? Oysa boğa belki de beyinsiz yaratıkların en başında geliyordu. Zaman zaman önünde hiç hareketsiz duran ve bu durumda en büyük cesareti gösterdiği varsayılan matadora saldırmak aklının ucundan bile geçmiyordu. Her yanından kanlar aka aka saldırmak için matadorun elindeki kırmızı bezi açmasını bekliyor ve bu bez hareket ettirilmedikçe saldırı­ ya geçmiyordu. Olay fazla üzücü değildi. Çünkü boğa nasıl olsa öldü­ rülecekti. Belki de hayvanı kesmeden önce biraz eğlenmek için bulunmuş bir oyundu boğa güreşi. îş bu kadarla kal­ sa ve fazla büyütülmese söylenecek bir şey olamazdı. Fa­ kat bu gösteriyi bir marifet sayma ve boğa güreşçilerini 195


neredeyse peygamber katma yükseltme düşüncesi anlaşı­ lır gibi değildi. Bu uğraşı sırasında ölen veya yaralanan matadorlar da vardı mutlaka. Fakat bunlar devede kulak bile sayılmı­ yordu. 100 yıllık geçmişi olan «Plaza de Toros Monumental» adlı arenanın hemen yanında kurulu boğa güreşi mü­ zesi bunu kanıtlıyordu. Arenada ölen boğa güreşçilerinin sayısı 8 - 9 civarındaydı. Her pazar öldürülen 6'şar boğa­ ya karşılık 100 yıl içinde 8 - 9 matador yitirilmişti. Bu he­ saba göre, bir matadorun arenada ölmesi olasılığı, trafik kazasında ölmesi olasılığından daha azdı. Ünlü matadorların giysileri, öldürülen boğaların mum­ yalanmış kafaları vs'den oluşan müze de biraz önce sey­ redilen tatsız gösteri kadar tatsız bir yerdi. Aşırı ilgi gö­ ren bölümü gelmiş geçmiş en ünlü boğa güreşçisi sayılan Manuel Benitez'in (El Cordobes) eşyaları ve fotoğrafları ile donatılmış kısımdı. İspanyol yazarlan bu adamı yaza yaza bitirememişlerdi. Kitapçı dükkânlarında büyük bir bölüm El Cordobes'in yaşamı ve güreşleri ile ilgili kitaplara ayrılmıştı. Bu işe yabancılar da el atmış, örneğin Dominique Lapierre - Jack Collins ikilisinin yazdığı «Yasımı Tutacaksın» adlı yapıtı dünyada «en çok satan» kitaplar arasına girmişti. İspan­ ya'nın en zengin ve en ünlü kişisi sayılan Benitez'in oku­ ma yazması bile yoktu. İşin başka bir yanı da ekonomikti. Her pazar günü ül­ kenin her yerinde öldürülen binlerce boğa nasıl tüketili­ yordu? Bunun da yolu «bocadillo»larla bulunmuştu. Bocadillo dumanla pişirilmiş (füme) boğa etine verilen ad. Pastırma - sucuk benzeri en az 20 türü var. Benim gördü­ ğüm, İspanya'da her tabağın, her sandviçin içinde bir par;a bocadillo olduğu. İspanyollar boğaları öldürme hızına pakm bir hızla bocadillo tüketiyorlar. «Yakın bir hızla» iiyorum, çünkü yine gördüğüme göre aynı hıza bir türlü ulaşamıyorlar. Bu yüzden yiyecek satılan her dükkânın :avanında tonlarca küflenmiş boğa butu sarkıyor. L96


Plaza de Toros Monumental arenasındaki 6 boğanın öldürülmesi sona erdikten sonra isteyen seyirciler yan ta­ rafta kurulmuş mezbahaya götürülüyor. Burada biraz ön­ ce öldürülen boğaların derilerinin yüzülmesi, etlerinin ay­ rılması ve bocadillo yapımı işlemleri gösteriliyor. Bu iş­ lemleri kısa süre izledikten sonra, daha önce tadından hoşlandığım bocadillolardan yiyemedim. Birkaç kez yine­ lediğim gibi, üzücü olmayan fakat gerçek anlamda mide bulandırıcı bir olay oldu boğa güreşi benim için. En iyisi bu tatsız öyküyü burada kesip, salt İspanya'­ nın değil, Avrupa'nın ve dünyanın en ünlü tatil merkezle­ rinden biri olan «Güneş Sahili»ne doğru yola çıkmak...

İspanya'da turistler için hazırlanan broşürlerde hemen hemen her turistik yöre için güzel bir otel, bir kumsal ve bikini mayolu güzel bir genç kız resmi koymuşlar. Resim­ lerin etkisiyle insanlar yola çıkıp, ülkenin en turistik sa­ hil şeridi Cogta del Sol'u (Güneş Sahili), istila etmişler. Kız resimlerinden dolayı gelenlerin büyük çoğunluğu er­ kekler. Buna bir de hâlâ hızları kesilmemiş İspanyol er­ keklerini ekleyin... Costa del Sol kıyıları sanıldığı gibi er­ keklerin değil, kadınların cenneti olup çıkmış... «Güneş Sahili» Cebelitarık Boğazı'ndan başlıyor. Almeira'ya kadar sürüyor. Turistik broşürlere göre geniş kıyı boyunca turistik olmayan bir tek köy bile yok. Bar­ selona'dan trenle gittiğim Malaga'dan, asıl kalacağım yer olan Torremolinos'a kadar taksi içinde yol alırken gördük­ lerim şunlar: Sırasıyla bar, diskotek, otel, cafe, lokanta, kamping, plaj, çöplük, umumi tuvalet, lunapark, bocadillos sandviççileri... Ve onbinlerce turist... Torremolinos'un bir zamanlar önemsiz bir balıkçı kö­ yü olduğu söyleniyor. Şimdi deniz kıyısına kurulan otel­ ler yüzünden olta ile bile balık tutulacak yer kalmamış. 107


Otel

yaşamı

Kaldığım üç yıldızlı «Viva» Oteli'nde Alman turistler yoğunluktaydı. Fakat Costa del Sol'ün asıl müşterileri tüm ispanya'da olduğu gibi yine Amerikalı'ydı. Çevreyi anlat­ madan önce otel yaşamı ile ilgili birkaç ayrıntıya değin­ mek isityorum. Otelin içinde akla gelebilecek her türlü hizmet vardı. Hepsi ücretsiz olmak üzere yelken kayağı (sörf), su kaya­ ğı, yüzme, ata binme ve dalma dersleri veriliyordu. Ka­ im - erkek birlikte girilen sauna ve Türk hamamı da pa­ rasızdı. Sadece güzel İspanyol kızlarının çalıştığı masaj salonları için para ödeniyordu. Otelde kaldığım birkaç gün boyunca, daha önce hiç denemediğim yelken kayağı, su kayağı ve dalma derslerin­ den faydalanmaya kalktım. Yelken kayağı hocası önce sörf tahtası üzerinde yelkensiz olarak durmaya çalışmamı önerdi. Bunu başarabilirsem yelkenli çalışma işin ikinci bölümünde ele alınacaktı. Fakat İspanyol hoca her geli­ şinde, beni üzerinde ayakta durulması gereken tahtanın üzerinde yüzükoyun yatar bulunca, İngilizceyi bıraktı, İs­ panyolca ders vermeye kalktı. Ne söylediğini anlamıyordum, ama tahmin edebiliyordum. Sonunda milliyetimi sor­ du. «Türküm» deyince kendi kendine söylediği İspanyolca sözler arasmda sık sık «sörf» ve «Türk» sözcükleri geçti. Daha sonra su kayağı derslerine başladım ve bunda daha başarılı oldum. Diğer kayakçılardan tek farkım, on­ ların su üstünde yol almalarına karşm, benim yolculuğu birkaç metre sonra su altında sürdürüşümdü. Dalma dersleri de parasız olduğu için bir derse katıl­ dım. Fakat işler su kayağının tersine şekilde gelişti. Bu kez ben su üstünde kalmakta büyük bir başarı gösteriyor ve bilerek batırılmış birkaç balıkçı teknesinin olduğu 6 - 7 metre derinlikteki dibe bir türlü ulaşamıyordum. Oysa su kayağında gösterdiğim dibe dalma becerisini, dibe dalmada, dibe dalmada gösterdiğim su üstünde kal-


ma becerisini su kayağında gösterebilseydim her iki spo­ run da keyfini çıkarabilecektim. Olmadı. «Sadece masaj» Oteldeki erkek turistler güzel kızlar tarafından yapı­ lan masaja büyük ilgi gösteriyorlardı. Masaj olayına epey pahalı olduğu için ben karışmadım, fakat akşam lobide aralarında yaptıkları tartışmalardan anladığıma göre içe­ ride sadece masaj yapılması onlara biraz şaşırtıcı gelmiş­ ti. Birbirlerine «sadece masaj yapılıyor» diye öğüt vere­ rek paralarını sokağa atmamalarını öneriyorlardı. Erkek turistlerin eşleri ise durumlarından hiç yakınmıyorlardı. Belli ki çevrede hazır dolaşan İspanyol gençlerinin, para­ sız uyguladıkları masaj seanslarından hoşnuttular. Alman turistler ilk gün akşama doğru hepsi haşlanmış İstakoz renginde otele döndüler ve bira bardaklarının ba­ şına geçtiler. Bu kadar kızarmış olmaktan dolayı hiçbir sıkıntıları yoktu. Çünkü tedbirli gelmişlerdi. Gelişmiş Al­ man kozmetik sanayiinin yarattığı çeşit çeşit kremler, yağ ve ilaçlarla acı duymuyor gibiydiler. Asıl acıyı onların bu kızarmış halini seyredenler çekiyordu. Yağmura karşı da önlem almış ve sigortalanmalardı. Yağmur yağdığı bir gün hep birlikte gidip, o gün yağmur yağdığını sigorta poliçe­ lerine yazdırdılar. Böylece ödedikleri otel vs. parasını si­ gortadan alabileceklerdi. Otelin saunasının kapısında elele tutuşmuş bir kadın ile erkek şekli vardı. Bu şekiller saunanın kadın erkek ka­ rışık olduğu anlamına geliyordu. İçeride durum şöyleydi. Tahta sıralara oturmuş on kadar sauna meraklısının tümü erkekti. Kimsenin sauna yapar gibi bir hali de yoktu. Ter­ sine otobüs bekliyor gibiydiler ve sonunda bekledikleri otobüs geldi. Fakat herkes yatar koltuklu, yeni model bir otobüs beklerken, gelen 1925 - 30 modeli idi. Çok kişi yol­ culuktan vazgeçti. Büyük bir olasılıkla Hitler'in ortaya Çıkış günlerinde çocukluk devrini yaşamış olan Alman ha­ tun içeri girince herkes dışarı çıktı. Kapıdaki İspanyol 1 0 Q


gencine içeride hiç kadın olmadığını yan işaret, yan tarzanca anlattım. O da bana aynı dille «şansın yok ahbap» gibilerden bir yanıt verdi. Otel dışı yaşam Otel dışında manzara şuydu: Yukanda saydığım tu­ ristik tesislerin dışında kalan yerler turistik eşya satan dükkânlar tarafından istila edilmişti. Burada İspanya'ya özgü olsun, olmasın ilginç şeyler satılıyordu. Üzerinde «enjoy cocain - kokain'in tadını çıkar» yazılı tişörtlerden, gerçek boğa ayak ve kulaklan, bir çifti 1200 peçetaya sa­ tılan boğa boynuzlan ve hemen hemen her çeşit deri eşya vardı. Bu kadar çok deri eşya da aşırı boğa ölümlerinin sonucuydu belki. Costa Brava'daki sayısız tatil kasabasında da durum farklı değildi. Almanlar her yeri Almanya'ya benzetmeye çabalamışlar. Başanlı da olmuşlar. Costa Brava'yı boydan boya dolaştıktan sonra bir gece kalmaya karar verdiğim Calella adlı tatil kasabasının İspanya'da olduğuna kesin­ likle emin olmasaydım, bir Alman kasabasında sanabilir­ dim kendimi. Möevenbic biracılanndan, Wienerwald tavukçulanndan geçilmiyordu. Costa Brava'da hemen hemen her kayalığın üstünde bir olta yığını var. Fakat başlannda kimse yok. Sıcaktan fazla hoşlanmayan İspanyollar oltalarını denize sarkıtıp, hemen karşısında yer alan bir barda balığın yemi yakala­ masını bekliyorlar. Arada bir gidip bakıyor, sonra yeniden «fundador» kadehlerinin başına dönüyorlar. Fundador ün­ lü bir İspanyol konyağı. İspanyollar, bu içkiye bizim ra­ kıya baktığımız gözle bakıyorlar. Bu içkinin herhangi bir konyaktan farkı olmadığı halde, yabancılann fundador içişini yadırgıyor, hele içer içmez orada yıkılıp kalmayışma çok şaşırıyorlar. Bu inanışın daha da kuvvetlenmesi­ ne ben de biraz yardımcı oldum sanıyorum. Barselona ya- t kınlanndaki Metaro'da küçük bir barda kendime bir fun­ dador ısmarlamam olay oldu. Söylediklerini anlamıyor200


um, ama bizim çiçek pasajında bir yabancının rakı içişi­ ni izleyen Türklerden farklan yoktu. Aldığım her yudum­ da, «bravo», «ole» gibi sesler çıkarıyorlardı. İkinci içkiyi onlar ısmarladı ve ben gerçekten barın kapısını zor bul­ dum. Fakat bu sarhoşlukta fundadorun hiçbir günahı yok­ tu. Ben hangi içkiden iki kadeh içersem, kapıyı zor bulan biriydim. Turizm nasıl yapılır?» Gerek Torremolinos'ta geçirdiğim birkaç gün, gerek allela'da kaldığım tek günde, deniz ürünlerinin taze ol­ ukları zaman ne lezzette olduklarını da anladım. İspanya kıyılarındaki izlenimlere son verirken, bir şey uttum gibi geliyor. Hem de galiba en önemlisini. Denii... Doğrusu denizle fazla ilgilenmedim. Bildiğimiz Akdeiz'di... Biraz daha dalgalısı, biraz daha bulanığı, ama unlar önemli değildi. Asıl önemlisi bu denizin kıyılarında turizm nedir, nasıl yapılır» derslerinin verilmesiydi. Fransız Rivierasını (Cote d'Azur) dolaşmak için en oğru yol Nice'i «mesken tutmak» gibi görünüyordu. Ben de öyle yaptım. Buradan Brigitte Bardot'nun «mesken tut­ tuğu» Saint Tropez'i, film yarışmalarından çok mayosuz güzellerinin ün kazandırdığı Cannes'ı ve kumarhanesi ile ünlü Monte Carlo'yu göz ucuyla da olsa görmeye çalışa­ rak bayağı «mütehassis» oldum. Tıp biliminde böyle bir uzmanlık dalı var mıdır bilmiyorum ama genellikle plaj­ larda kazanılan bu uzmanlaşmanın adı «anatomi müte­ hassıslığı» olabilirdi. Önce söze Nice'den başlamak istiyorum... Nice kentine nereden girerseniz girin (havadan, deniz­ den, karadan veya demiryolu ile) koca bir «hoşgeldiniz» levhası karşılıyor sizi. Fakat üç dilde yazılmış klasik bir «hoşgeldiniz» yazısı değildir bu. Üzerinde «oouldurisketet» gibi belki de Eskimoca yazılmış «hoşgeldiniz»ler bile var. Yalnız Türkçe yok. Oysa bizim millet (özellikle zenginle­ rimiz) bu kente bayağı «hoş» gelirler. Demek ki Fransızla­ rın bundan pek haberleri yok. om


Nice'de ilk gecemi ne olursa olsun lüks bir otelde ge­ çirmeye kararlıyım. Bir gece için bile olsa milyonerlik ya­ şamım tadacağım. Ertesi gün ucuz otellerden birine taşı­ nabilirim. Havaalanmdaki görevliye adını, konusu Nice'­ de geçen filmlerden anımsadığım «Hotel Negresco»da kal­ mak istediğimi söylüyorum. Hemen telefonu açıyor ve «bir mösyö için tek kişilik oda olup olmadığım» soruyor. Yanıt olumlu... Fiyatı hiç konuşmuyoruz. Benim için de bir sür­ priz olacak. Sıradaki ilk taksiye atlayıp Nice'in ünlü caddesi «Promenade des Anglais» boyunca sıralanan bembeyaz yapı­ lardan birinin önünde karaya ayak basıyorum. 1900 modeli otel Elimdeki küçük sırt çantası ve giysilerim, şapkasında bir tüy olan, pantolon paçaları dizinin altında düğmeli, mavi çoraplı, yüksek topuklu ayakkabı giymiş 1900 modeli kapıcıda bir kuşku uyandırıyor. Fakat kibarlığından belli etmediğini sanıyor. Belki de benim kuruntum bu... Fakat resepsiyon görevlisinin de kaydımı yaparken önüme sür­ düğü otel tarifesi kuşkumu doğruluyor. Mayıs - Ekim ay­ lan arasmda fiyatlar 920 FF'den başlıyor, 1495 FF'da son buluyor. Göz ucuyla baktığım tarifenin daha aşağı bölüm­ lerinde 1800'lü, 2300'lü rakamlar da görülüyor. Tam kara kara düşüncelere kapılmışken, resepsiyon görevlisinin kar­ tın üzerine yazdığı rakam içimde büyük bir ferahlık duy­ gusu yaratıyor. 920 FF. Bana verilen oda arka bahçeye bakıyor ve otelin en ucuz odalarından biri. Fakat Dolmabahçe Sarayı'nm küçük odalanndan farksız. Musluklar, banyo eski tip.. Odadaki koltuk takımı Lui'lerden birine ait olmalı... Bilmiyorum hangisi... Banyoda küçük bir plastik çanta içinde diş ma­ cunundan, traş sabununa, ayakkabı cilasından 10 çeşit mini parfüme kadar her şey var. Renkli TV aygıtı, aynca dahili video bağlantılı... Sırt çantamı eline alarak odanın yolunu gösteren gö202

/


revüyle başka bir yerde karşılaşsam, doktor veya üniversite profesörü sanabilirim. Odanın camlarını açıyor, bavulumu itinayla bir yere yerleştiriyor, başka bir ihtiyacım olup ol­ madığını soruyor ve bu hizmetleri karşılığında 10 FF'ımı alıp, bana arkasını hiç dönmeden odadan çıkıyor. Olabildiğince otele uygun bir şekilde giyindikten son­ ra aşağı inip lokantanın kapısındaki tarifeyi inceliyorum. En ucuz bir akşam yemeğinden 200 FF ödemeden kurtul­ manın olanağı yok. En iyisi dışarda yemek. Kendimi «Promenade des Anglais»nin pürüzsüz kaldırımlarına bırakıyo­ rum. Havaalanından aldığım kent planına göre Nice ken­ tinin ana caddesi «İngilizlerin gezinti yeri» adını taşıyan bu cadde. Yol kentin doğusunda ad değiştiriyor ve «Avenue des Etats Unis - Birleşik Devletler Caddesi» oluyor. Yo­ lun bir yanında göz alabildiğine Akdeniz uzamyor. Öte yanı ayrıcasız tümü beyaza boyalı otel, gazino ve lokanta­ lardan oluşuyor. Daha sonra göreceğim gibi bütün Fransız Rivierası veya başka bir deyişle Cote d'Azur aynı sistem üzerine ku­ rulmuştu. Deniz kıyısında geniş bir plaj bırakılıyordu. Pla­ jın arkasından yol geçiyordu. Yolun öbür tarafında kent, kasaba veya köy başlıyordu. Bunun hemen hemen hiçbir ayrıcası yoktu. Nice'nin

göbeği:

Massena

Her kentte bazı yerler vardır, ne kadar yabancı olur­ sanız olun orayı bulursunuz. Bizim Sultanahmet gibi... Ben de hiç çaba harcamadan, hiç kimseye sormadan, Mas­ sena sokağını buluyorum. Kalabalığından anlıyorum ki, bu­ rası Nice'nin tam göbeğidir. Daha sonra kenti iyice tanı­ dıktan sonra bu düşüncemde yanılmadığımı anlıyorum. Önce bu caddeyi Amerikalılara ayrılmış özel bir so­ kak sandım. Çünkü Fransızcadan çok Amerikan İngilizcesi konuşuluyordu. Her hallerinden (özellikle pijama de­ senli pantolonlarından) Amerikalı oldukları belli olan ki­ şiler caddeyi doldurmuştu. 203


Massena sokağındaki yemek fiyatları otele göre daha akıl alır cinsten. Yine 200 FF'a ulaşan «menü»ler görülü­ yor, ama 50 - 40 hatta 30 FF'a sunulan yemekler de var. 30 FF'lık menüler için «Plat chaud - sıcak tabak» deniyor. Daha sonra bunların gerçekten üzerinde et kokulu bir kuskus pilavı veya domatesli makarna olan «sıcak bir ta­ bak» olduğunu anlayacağım ama ilk gece bu kadar ucuz yaşamak istemiyorum. Amerikalıların büyük ilgi gösterdi­ ği sokağın en gösterişli lokantası «Boccacio» da bir «deniz tabağı» ısmarlıyorum. Önceden öğrendiğim fiyatı 120 FF. Sonradan öğrendiğim hesap 150 FF'ı buluyor. Bu fiyatlar karşısında artık kazıklanma hissi duymuyor insan. «Battı balık yan gider» sözü de bu duyguyu tanımlıyor olmalı... Altında ateş yanan bir tepsi içinde getirilen ve içinde denizden çıkabilen her şey bulunan tabağı zar zor, son lok­ maları elimle boğazımdan aşağı iterek bitirebiliyorum. Epey uzun süren bu seremoni boyunca da çevremi inceli­ yorum. Hamburger

çocukları

«Hamburger çocukları» diye bildiğimiz Amerikalılar, kendi ülkelerinde arada sırada katlanabildikleri Fransız mutfağının aşın uzun süren formalitelerinden sıkılmış gö­ rünüyorlar. Saat 20.00 civannda oturulan masadan eli ça­ buk bir garsona rastlanabilirse, 24.00'ü geçe kalkılabiliyor çünkü. Bir sorun da içkiler... Amerikalılar Fransız şara­ bından bir şey anlamıyorlar gibi... Fakat ne yapsınlar ki, Fransa'da yemekte viski içmekle, sabah kahvaltısında bif­ tek yemek arasında fazla bir fark yok. Bira içmek de iyi bir Fransız gastronomisinde ayıptan öte bir şey... En azın­ dan köylülük sayılıyor. Geriye «Damned - Lanet olası» şarap kalıyor, iyi bir Amerikalının «bu meretle» kafayı bulması için küçük bir fıçıyla içmesi gerekiyor. Bu yüzden her yudumda başlannı sallıyor ve birbirlerine «bu da içi­ lir mi» gibisinden kaş göz işaretleri yapıyorlar. Yemekten sonra Massena sokağının açık hava göste-


rilerini izledim. Yerde bir araya getirilmiş şişe kırıklarına kafa atanlar, jilet, yanar sigara ve yanar kibrit yiyenler, mim gösterisi, robot dansı, karikatür ve karakalem portre yapanlar... vs. «Gönlünüzden ne koparsa»ya karşılık son derece ilginç gösteriler sunuyorlardı. Sokakta bir aşağı, bir yukarı gidilip, dönülüyor. ABD'li kadınlar ünlü kadın romancıları Erica Jong gibi «uçuş korkusu» içinde bulunuyorlar. Fakat Fransız erkekleri te­ nis, deniz, şarap ve göz doymuşluğu içinde o kadar istek­ siz görünüyorlar ki, ABD'li hanımlar bu kez «uçamama korkusu» içinde Arap, Afrikalı ve daha ne bulurlarsa sa­ rılmış durumdalar. Yakında bu konuda «Nice'e düşen Ara­ ba sarılır» türünden bir atasözü doğması bile olası. Arap­ lar zencilerden daha çok ilgi görüyor. Ne de olsa daha be­ yaz oluyorlar. Amerikalıların zencilere karşı alerjisi ma­ lum... Vietnam

lokantasında

Başka bir gözlemim de şu: Nice sokaklarında Ameri­ kalılardan sonra en bol bulunan şey Vietnam lokantala­ rı... Fransa nere, Vietnam nere? Bu kadar çok Vietnam lo­ kantası belki ancak Vietnam'da olabilir. Düşüne düşüne bu sorunun yanıtını da buldum sanıyorum. Amerikalılar uzun süre Vietnam'da bulunmuş ve burada «yediklerinin» tadım unutamamış olabilirler. İşte bu nedenle Vietnamlı­ lar Nice'de bu kadar çoğalmış olabilirler. Öyle ya Ameri­ kalıların da Amerika'dan sonra en bol bulundukları yer Nice değil mi? Sonraki günlerde ucuzluğu ile ünlü bu lokantaların birine gittim. «Phi Long» adlı lokantada iki sopa aracılı­ ğıyla yılan ve kurbağa eti gibi şeyler yediğimi sanarak yemeği tamamladım. Fakat sonra araştırdım; yediklerim, tavuk ve dana eti idi. Oysa tadları bana çok değişik gel­ mişti. Belki de çatal, kaşık yerine elime tutuşturulan sopa­ larla, yemeğin benden çok gömlek ve pantolonum tarafın­ dan yendiği için tatlarmı tam anlayamamıştım. 205


Negresco Oteli'nin arka bahçesine bakan odamda ya­ şamımın en sessiz gecesini geçirdim. Ağır perdeleri açtı­ ğımda saat 12.00'ye yaklaşıyordu. Oysa benim 12.00'de oda­ yı terk etmem gerekiyordu. Bugün daha ucuz bir otele ta­ şınacaktım çünkü. Telefonla resepsiyon memuruna duru­ mu anlattım. Büyük bir saygıyla odada istediğim kadar kalabileceğimi, ayrıca kahvaltımın odama getirilmesini is­ teyip istemediğimi sordu. Bunu istemedim. Kahvaltıyı ote­ lin önündeki bahçede «Meleklerin Havuzu - Baie des Anges» adlı Nice denizine bakarak yapmayı yeğledim. 60 FF tutan bu kahvaltı, sonsuz çeşitlilikte Fransız peyniri, tere­ yağı, reçel, kahve ve çöreklerden oluşuyordu. Kentin önündeki denize «Meleklerin Havuzu» denme­ sinin nedeni, acaba bu günler düşünülerek mi konulmuş­ tu? Kilometrelerce uzanan «Promenade des Anglais» bo­ yunca iki tür plaj vardı. Halk plajları ve paralı plajlar. Halk plajları bizim ortadireğe uygundu. Parasız giriliyor­ du. Hizmet olarak sadece duş getirilmişti. Kızgın çakıl taş­ ları üzerinde yürümek işkenceden beter bir şeydi. Paralı plajlarda çakılların üstü tahtalarla kaplanmış­ tı. Şemsiye koltuk, yatak için ayrıca para ödeniyordu. Be­ yaz eldivenli garsonlar, müşterilere inanılmaz büyüklük­ teki kadehler içinde içkiler taşıyordu. Plaja giriş şemsiye, koltuk vs. için toplam 20 FF kadar para ödeniyordu. Plajların kalabalığını anlatmak için «insanlar üstüste idi» demek bile yetersiz kalıyordu. Bu durumu önce yan­ lış yorumladım. Fakat biraz sonra anladım ki, kötü bir niyetleri yoktu üstüste yaşayanların. Kalabalık yüzünden kendi organları ile yanlarında uzanan hatunların organla­ rını karıştıranlar bile vardı. Anlayamadığım konu, bu ka­ rışıklıkların hep karşı cinsler arasında meydana gelişiy­ di. Gelelim herkesin merak ettiği üstü açık (veya altı da açık) dilberlere... Ne yazık ki bu yıl mayoların üstünü ve­ ya altını çıkarmak moda dışı kalmış bulunuyor. Film fes­ tivali sırasında Cannes plajlarında yine aynı motif kulla208


nıldı, ama mayonun üstünü çıkarmak artık Riviera kıyı­ larında «köylü işi» sayılıyor. Avrupa sosyetesi bu yıl tek parça mayo kullanıyor. Bu sözün anlamı şu: Tek parça mayoların üzerinde tanım­ lamaya sığmayacak ölçüde pencereler açılmış. Yine her şey görünüyor ama anahtar deliğinden seyreder gibi... Bu moda değişikliğinin tam bizim buralara gelmemi­ ze denk düşmesi fazla üzücü bir durum yaratmadı. Ne de olsa köylülük dünyanın her yanında hâlâ geçerli. Biz de mayoların üstünü çıkarmış, hatta bazı yerlerde altını da çıkarmış «köylülere» bakmakla yetindik gezimiz boyunca... Cannes'da otel fazlalığı konusunda ipin ucu biraz ka­ çırılmıştı. Otel Negresco'dan ayrıldıktan sonra tren istas­ yonu civarında otel aramaya çıktım. Hemen hemen her bi­ na otel haline dönüştürülmüştü. Bir zamanlar ikametgâh olduğu anlaşılan yapılar, dışına hiç dokunmadan fakat içerde epey değişiklik yapılarak otelleşmişlerdi. Aşırı ka­ labalığa (Nice kentinin yıllık turist kapasitesi 1 milyonu aşıyordu) birçok otelde yer bulmak olasıydı. Bu kez bana inanılmaz ucuzlukta gelen (130 FF) Ho­ tel la Residence'tayım. Küçük bir oda... Pencereden sokak görünüyor, yani pek manzaralı sayılmaz. Lui stili koltuk­ lan ve Dolmabahçe Sarayı gibi perdeleri yok ama renkli TV yine var. Banyosunda diş macunu, ayakkabı cilası ve parfümü (tek çeşit) eksik değil. Tertemiz ve son derece kullanışlı. Türk asıllı Çinli Tek sakıncası, resepsiyonda çalışan bir Çinli görevli. Türk asıllı olan bu kişi, İstanbul'da da bulunmuş, Türkçe konuştuğunu sanıyor ve tüm karşı çıkmalarıma karşın be­ nimle Türkçe konuşmakta direniyordu. İlk karşılaştığımız­ da bana bir şeyler söyledi. Fransızca bilgime fazla güven­ mediğim, üstelik bir Çinlinin aksanına alışık olmadığım için, söylediği cümleyi anlamadığımı sandım. Fransızca olarak özür diledim ve cümleyi yeniden söylemesini rica

207


ettim. Yine bir şeyler söyledi. Çinliyi şaşkınlıkla dinliyor­ dum. Kulağıma yabancı olmayan sözcükler geliyor, fakat hangi dilde olduğunu anlayamıyordum. Sonunda anlaşıldı ki Çinli Türkçe konuşmaktadır. Büyük güçlükle anladığı­ ma göre, İstanbul'a turist olarak gelmiş ve Florya civa­ rında dolaşmıştı. Burada birçok Türkle konuştuğunu söy­ lüyordu. Kendisine söylemedim ama Türklerle konuşmak için iyi bir yer seçtiğini düşündüm. Hiç olmazsa kendisi ile anlaşmaya çalışırken aklını oynatacak olanlarm yolu fazla uzun değildi. Florya'dan kolayca Bakırköy'e geçebi­ lirlerdi. Nice'den

izlenimler

Nice, ucuz oteller cennetiydi. 100 FF, hatta daha ucu­ za iyi sayılabilecek oteller bulmak olasıydı. Daha ucuz olanaklar da vardı. Tren istasyonunda otomatik bagaj ku­ tuları gençlerin evi gibi olmuştu. Günde 3 FF'a eşyalarını buraya bırakıyor, her sabah çamaşır ve giysi değiştirmeye geliyorlardı. Nice'de anadan doğmalıkla giyiniklilik ara­ sındaki fark zaten 5 - 1 0 santimetrekare arasında değişti­ ğinden, tren yolculuğuna hazırlananlar, otomatik bagaj kutuları önünde anadan doğma dolaşan insanları görme­ yi pek yadırgamıyorlardı. Çoğunluğunu genç kızların oluşturduğu bu kişiler, ge­ celeri nerede geçiriyorlardı? Hiçbir fikrim yok. Bazıları tren istasyonunda koltuklara ve yerlere serilmiş durum­ da.. Ama genelleştirilecek ölçüde değil. Büyük bir olasılık­ la, misafirperver bir Fransız veya iki kişilik otel yatağını paylaşacak hayırsever ( ! ) bir turist bulmak pek zor olma­ malıydı... Nice gazetelerinde Türkiye ile ilgili haberler arıyo­ rum. Tek satır yok. Zaten bütün Cote d'Azur kıyılarında Türkler pek bilinmiyor. Bu yüzden bize karşı Avrupa'nın her yerinde duyulan alerji burada hissedilmiyor. Otel gö­ revlileri Türk pasaportunu görünce mırın kırın etmiyor­ lar, hoşnutlukla kabul ediyorlar. Benim gibi bir omuz çan-


tası ile bile yolculuk etseniz, hesabı ödemeden gideceğiniz­ den kimse kuşkulanmıyor. Artık unuttuğumuz bozuk para olayı, Avrupa'da yeni­ den ortaya çıkıyor. Bozuk para sayma ve bozuk parayı adamdan sayma alışkanlığımızın kalmadığını buralarda fark ettim. Fakat bir süre sonra pantolon cepleri torba ha­ line geldiğinden, zorunlu olarak bunları kullanmaya alış­ tım. Yolculuğumun son bölümünü oluşturan İtalya'ya geç­ tikten sonra bu alışkanlığımı yine kaybettim. Promenade des Anglais'de her gece bir sürü orkestra iş başında. Canı isteyen ortaya çıkıp dans ediyor. İsteyen caddeye konulmuş iskemlelere oturarak izliyor gösteriyi. Gösteri parasız ama iskemlelerde oturmak 2.10 FF. Oturur oturmaz bir biletçi gelip parayı tahsil ediyor. Nice o kadar düzenli ve hiç aksaklığı olmayan bir kent ki, bir gezinti sırasında Promenade des Anglais'de patla­ mış bir su borusu herkesin ilgisini çekti. Kısa sürede çok sayıda kişiyi başına toplayan bu aksaklık turistik bir gös­ teriye dönüştü. Ertesi gün baktım, su borusu onarılmıştı. Bir kıyaslama... Bizim güney sahillerimize kıyasla «on para etmez» de­ nebilecek denizi ve plajı ile Nice'in bu kadar turist çek­ mesinin sırrı yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Biz yeterli mal­ zemesi olduğu halde helva yapıp yiyemeyen Nasreddin Hoca'nm torunlarıydık çünkü. Antalya bir Nice olabilirdi ör­ neğin. Fakat kalınacak tek oteli dünyanın en pahalı otel­ leri arasında sayılmasaydı veya kıyının birkaç santim ge­ risine kurulan gökdelen apartımanları nedeniyle bozuk para gibi harcanmamış olsaydı... Biz doğal güzellikleri bozup yerine betondan sakillik örnekleri dikiyorduk. Burada doğal çirkinlikler bile insan eliyle düzeltiliyordu. Fiyatlarımızla herkesi kandırmaya çalışıyor, sadece kendimizi kandırıyorduk. Bu yazı boyun­ ca sürekli fiyat vermeye çalıştım. Bunun bir amacı vardı: Dünyanın en önemli tatil merkezlerindeki yiyecek, içecek Nevşehir'den Nevvyork'a, F. : 14

209


ve otel fiyatları turizm patlaması bekleyen ülkemizdeki fi­ yatları aşmıyordu. Üstelik bu otellerde sineklerden ve gü­ rültüden uyuyamama, yemeklerden midenin bozulması gi­ bi sorunlar da yoktu.

Fransa'nın Cote d'Azur adı verilen Akdeniz sahilinde Nice'i merkez tutarak yaptığım gezintilerin ilginç durakla­ rı Brigitte Bardot'nun üne kavuşturduğu Saint Tropez, film festivali ile ünlü Cannes ve başka bir ülke sayılması­ na küçüklüğünden dolayı bir türlü akıl erdiremediğim Monaco Prensliği (Montecarlo) oldu. Prensliğin tüm ülkesi bizim Bebek koyu kadar bir yer­ di. Nice - Saint Tropez arası hiç aralıksız küçük balıkçı köyleri ile dolu. Bunlara eski alışkanlıkla hâlâ «Balıkçı kö­ yü» deniyor, ama bu sözün artık gerçekle bir ilgisi kal­ mamış. Bu evlerde oturanlar balığı sadece tavada görüyor olmalılar. Bir sürü ad sayarak okuyucuları sıkmak istemediğim için sadece görünümlerini yansıtmak istiyorum. Bütün yerleşim alanları oya gibi işlenmiş, son derece bakımlı yer­ ler. Bir tek kusurları var. Yolları çok dar ve çok virajlı. Bu yüzden tıkış tıkış bir durumdalar... Sıkışıklığın nedeni yerleşim alanlarının dağ ile deniz arasında kalması... Denize girecek kumsalları yok. Her yer ayak kesen türden kayalarla kaplı. Bu yüzden deniz suyu ile doldurulmuş havuzların reklamları yapılıyor. Gezdiğim tüm kıyı boyunca «Mentarido» adı verilen bir köyde kumsala benzer bir yer gördüm. «Kumsala ben­ zer» diyorum. Çünkü uzaktan öyle görünüyordu. Yakma gelince bu sahilin de oldukça iri çakıl taşlarından oluştu­ ğu anlaşıldı. Napoleon Bonapart'm Mısır seferi dönüşü ka­ raya çıktığı Saint Raphael'de ilk kez tam bir kumsal gör­ dük. Belki de bu yüzden plajın kapısına «les sablettes Kumsal» diye yazılmıştı. 210


Kısacası kumu kum değil, denizi deniz değil, ama te­ mizlik, düzen ve en küçük bir zevksizlik örneğine rastlanmayışı buraları dünya çapında üne kavuşturmuştu. Bizde olsa, kıyametin kopuşuna kadar aynı şekilde kalabilecek olan kayalıklar, üstü düzleştirilip, çiçeklendirilerek, kenar­ larına tahtadan parmaklıklar konularak inanılmaz güzel­ likte balkonlara dönüştürülmüştü. Hiçbir evden denize be­ tondan bir iskele uzatılmamıştı. Kimsenin aklına evinin bahçesini paslı, boyasız demir parmaklıklar veya dikenli tellerle çevirmek gelmemişti. Bu iş için sadece tahta veya çiçek kullanılmıştı. Çiçek yetşitirilebilecek, hatta yetiştirilemeyecek her yerde (örneğin kayalıkların üstü) bir yeşillik cenneti ya­ ratılmıştı. Bizde bu tür kıyılar kıyı bile sayılmaz... A m a insan eli, emeği ve zevki değince doğalın da ötesinde bir güzellik kazanabiliyor... Neyse ki bir iki yerde biz Türkleri de mutlu kılacak görüntüler ortaya çıktı. Golf Juan ile Juan Les Pins ara­ sında salaş lokantalarımızın birkaç benzerini görebildik. Juan Les Pins Antibbes arasında da Kumburgaz benzeri blok apartımanlar dikilmiş, denize küçük geçiş yerleri bı­ rakılmıştı. Fakat sonra yine eski düzen başlıyor. Evler hep aynı hizada... Birisi biraz ileri çıksın veya geri kalsın, ne olur? Hayır olmuyor. Hep aynı hizada... Bakımlı, çiçekli, yeşil­ likler içinde... Fransa'nın Akdeniz kıyılarını sahilden dolaşan yola toprağın sarı renginden dolayı «Cornish d'or - altın yol» adı veriliyor. Otobüsümüzün rehberi bu yolda yan yana sıralanmış ünlü Fransız artistlerinin ve tanınmış zenginle­ rin evlerini gösteriyor. Ünlülerin hücumuna karşı fiyatlar­ da bir anormallik yok. Hatta bize göre epey ucuz sayıla­ bilir. Türkçeye «ayak suda» diye çevrilebilecek «pieds dans l'eau» deyimi gayrimenkul alım satımında «lebiderya»nm Fransızcası olmalı. «Ayak suda» binalar 2 oda bir salon 200 bin FF'tan başlıyor. 211


Sonunda Golf Bleu'ye (Mavi koy) ulaşıyoruz. Koyun özelliği B.B.'nin yerleştiği Saint Tropez'nin burada bulun­ ması... St. Tropez'e girişteki ilk yapının bir bomba fabrikası oluşu insanı şaşırtıyor. Küçük bir tatil köyünde bomba fabrikasının ne işi var? Fabrikanm üzerindeki yazılardan anlaşıldığına göre St. Tröpez aslında Toulon bölgesinin as­ keri deniz üssü... Kimbilir belki de bu yüzden tam bir sa­ rışın bomba olan Bardot, kendisine St. Tropez'yi uygun görmüştü. Rehberimiz önceden uyarmasaydı St. Tropez bende büyük bir düş kırıklığı uyandırabilirdi. Ama rehber «Bu kadar büyük ününe karşılık, St. Tropez'de fazla bir şey bulacağınızı sanmayın. Hatta B.B. bile yok» dedi. Gerçek­ ten kıyının en az gelişmiş ve en saçma sapan yeri St. Tropez'ymiş gibi geldi bana. Köyün önünde son derece büyük bir liman ağzına ka­ dar yatla dolu... Limanın hemen arkasında yine hava ala­ nı parkı kadar bir otopark da arabayla... Bunların arka­ sında da en fazla 500 metrelik bir sahil boyunca sıralan­ mış ve hiçbir özelliği olmayan yapılar-. İşte Saint Tropez... Ortalıkta dolaşan insanlara gelince... Otobüslerle ge­ len yabancılar dışında herkes elinde bir köpek taşıyor. B.B.'den çok daha güzel kızlar da St. Tropez lokantaların­ da garsonluk yapıyor. Dükkânların çoğunda «Les choses de Saint Tropez» adı verilen giysiler satılıyor «Saint Tro­ pez'nin şeyleri...» Bu giysiler giyinmek için değil, soyun­ mak için yapılmış olmalı... Yakası neresi, paçası neresi belli olmayan «şeyler» gerçekten... Geriye kalan dükkânlar lokanta, otel ve ruh tedavi merkezleriydi. Gereksinme çok büyük olmalı ki, birçok yerde «Ksiene Therapie», «Meditation» gibi ruh sağıltma merkezleri açılmıştı. Ünlü St. Tropez plajları (Ramatuelle diye adlandırılıyor) bomboştu. Çünkü köye geldiğimiz gün yağmurlu bir güne rastlamıştı. Kimine kör talih rastgelir, bize de yağmur rastgelmişti. Oysa haziran ayında Akde-


niz'de yağmurlu bir günün 30 yüda ilk kez görüldüğü söy­ leniyordu. Belki 30 yıl daha görünmeyecekti. Ama belki biz de bu 30 yılı Florya plajlarında geçirecektik. B.B. tatlısı «Sube» adlı lokantada öğle yemeğine oturdum. Gar­ son bu köyün özelliği olan yemekleri seçmemi önerdi. Öne­ risi üzerine seçtiğim yiyecekler şunlardı. Ramatuelle (plajın adı) soslu Sen Pierre balığı ızga­ rası, karışık salata ve Saint Tropez tatlısı (Başka bir adı da B.B. tatlısı). Balığın ve salatanın anlatılacak bir yanı yok. Fakat St. Tropez veya B.B. tatlısı ilginçti. Tam orta­ larında birer adet fındık bulunan iki tane yuvarlak hamur işi tatlısı, yan yana konulunca gerçekten B.B.'yi müsteh­ cen bir şekilde anımsatıyordu. Ünlü yıldızın deniz kıyısında yapılmış şatosu St. Topez sınırlan içinde kalıyordu. Fakat herkesin söylediği, B.B.'nin çok uzun zamandan beri köyün içinde görülmedi­ ğiydi. Buraya kadar gelmişken hiç olmazsa evini yakın­ dan görmek isteğim de biraz sonra suya düştü. Çünkü B.B.'nin şatosu ancak denizden görülebiliyordu. Şatoya 3 km'lik yolun tümü yıldız tarafından satın alınmış ve çev­ resine koruma görevlileri yerleştirilmişti. «Goril» adı ve­ rilen koruma görevlilerinin korkusundan taksi şoförleri buraya gitmek istemiyorlardı. Isranm üzerine bir tanesi işi kabul etti. Yolun başına ulaştığımızda gorillerden ikisi ortaya çıktı. İçeri girmeye çalışmadığımız için bize hiçbir şey sormadılar. Biz de kendilerine bir şey söylemedik. Ben bu iki kişinin konuşabileceklerinden emin değilim. «Go­ ril» tanımlamasına son derece uygun bir görünüşleri var­ dı çünkü. Ünlü yıldızın bu adamları, son zamanlarda bir­ denbire gelişen hayvan merakını tatmin için tutup tutma­ dığını da düşündüğümü anımsıyorum. Üst üsteliğin nedeni Kalan zamanımızı sahilde dolaşarak geçirdik. Bütün Fransız ressamlan 500 metrelik sahilde toplanmış gibiydi213


ler. Bir kısmı çevrenin resmini yapıyor, fakat b ü y ü k bir kısmı turistlerin portrelerini çiziyordu. Köyün daracık yol­ larında boncuk, ıvır zıvır ve St. Tropez «şeyleri» satanlar­ dan, ressamlardan, köpeklerden, otomobil, bisiklet ve mo­ tosiklet bolluğundan insanlara yer kalmamıştı. Belki de bu yüzden St. Tropez'de kadınlar ve erkekler bu k a d a r üst üste yaşıyor, başka bir deyişle birbirlerinin üstünden in­ miyordu. Nice'e dönerken b a ş k a bir gözlem yaptım. Kadınların erkeklere karşı açtığı özgürlük savaşı b u r a d a iyice mey­ velerini vermiş durumda. Kadınlara yardım etmek gibi ge­ reksiz erkeklik gösterileri sona ermiş bulunuyor. Fransız Rivierası'nda otomobillerinin lastikleri patlamış

bir kaç

hatun kan ter içinde krikoları ile uğraşırken, erkekler ya ok gibi yanlarından geçiyorlar veya tek tepkileri uzun bir korna çalmak oluyordu.

Nice'den Monaco'ya giderken rehberimizin verdiği bil­ giye göre, Monaco prensliğinin asıl merkezi büyükçe bir kayalık üzerine kurulmuş eski kent, yani Monaco... Bu kayalığın çevresine kurulmuş modern bölüme ise «Monte Carlo» adı veriliyor. Adların görkemine bakmayın. Topu topu birkaç kilo­ metrekare içinde dönüyor Monaco prensliğinin hükmü... Rehberimiz kent sokaklarından geçerken bilgi verme­ yi sürdürüyor. T ü m Monaco'da oturanların sayısı 40.000'i geçmiyor. Bunların 4000'i gerçek Monacolu sayılıyor. «Monagarce» adı verilen bu kişilerin diğerlerinden farkı vergi ödememeleri... Bu bilgi otobüsümüzde çoğunluğu oluşturan ve vergi sorunlarıyla başları dertte olduğu bilinen Amerikalıları çok ilgilendiriyor. Konuyu aralarında tartışıyorlar ve M o nacolularm ne k a d a r şanslı insanlar olduklarını konuşu­ yorlar. Oysa vergi vermenin anormal sayıldığı bir ülkenin çocuğu olarak bu bilgi beni hiç şaşırtmıyor.

214


Monaco'nvm turistik gösterileri arasında Devlet Başka­ nı Prens Rainier'in dedesi Albert I. tarafından kurulan ve Kaptan Cousteau tarafından yönetilen sualtı müzesi var. T a m deniz kıyısında dik bir kaya üzerine oturtulmuş gör­ kemli yapının içi, dışı kadar ilginç değil. Çünkü bu kıyı­ lardaki lokantaların tümünde canlı canlı satılan deniz mahsullerinden başka bir şey yok içerde. Bu sözlerimle müzeyi küçümsediğini sanılmasın. Aslında Fransız lokan­ talarındaki çeşit bolluğunu övüyorum. Kaptan Cousteau ve Prens Albert, uzay araçlarına benzeyen son model de­ niz taşıtları ile ancak, Cote d'Azur lokantalarına rakip ola­ bilmişler. Bir iki yılanbalığı, köpekbalığı ve 100 yıllık ol­ d u ğ u üzerinde yazılan en az 20 metre boyunda bir balina iskeleti dışında... Grubumuzdaki Amerikalılar müzede ve Monaco'da çevrelerine bakmaktan çok, fotoğraf ve film çektiler. Bel­ li ki b u n l a r a d a h a sonra boş zamanlarında bakacaklardı. Şimdi fotoğraf ve film çekmekle meşguldüler. M o n a c o prensliğinin hemen hemen dörtte üçüne sa­ hip olduğu söylenen şirketin adı «Societe des Bains de M e r » , «Deniz Banyoları Şirketi.» Şirketin sahibi Monaco Prensi Rainier... Otellerin, lokantaların, gazinoların yüz­ de doksanı bu şirkete ait ve tümü Rainier ile çocuklarına çalışıyor. Büyük bir olasılıkla işin başında deniz banyola­ rından başka bir gelir kaynağı olmayan prenslik, Monaco'nun yıldızının parlamasıyla almış yürümüş... Bu zen­ ginlikten dolayı da Prens Rainier kendini bayağı bir kral sayıyor olmalı... Saat 12.00'ye beş kala Prenslik şatosunun önünde, İngiltere'de olduğu gibi nöbet değişimi yapılıyor. 12 nöbetçinin yer değiştirmesi nedense turistlerin müthiş ilgisini çekiyor. Başka bir turistik gösteri Prenses Grace'in ( G r a c e Kelly) mezarı ve otomobilinin kazaya uğradığı yer. Reh­ berimiz tarafından bu konuda büyük bir ciddiyetle geniş bilgi verildi. Hatta hem mezar, hem de kazanın olduğu yer g r u b u m u z a gösterildi. 215


Monaco'nun zenginliği her halinden belli oluyor. kaklardaki çöp kutularını insan alıp evine mobilya koysa fazla yadırganacağını sanmıyorum. Fakat çok çük bir alana fazla şey sıkıştırmaya kalkmışlar. Bu den son derece tıkış tıkış bir görünüm ortaya çıkmış.

So­ diye kü­ yüz­

Sudan ucuz plaj Örneğin kentin hemen önünde uzandığını bildiğiniz denize çok zor ulaşabiliyorsunuz. Hatta tam deniz kıyısı­ na ulaşmak yat limanı nedeniyle olası değil. Deniz yerine deniz suyu ile doldurulmuş bir havuz var. Giriş fiyatları da bu ülkeye göre sudan ucuz sayılabilir. 12 FF'a giriliyor, şemsiye 10 FF, şezlong 15 FF, toplam 37 FF. « S u d a n ucuz» derken abarttığım sanılmasın. Su ola­ yı buralarda inanılmaz boyutlarda. Garsonlar su istediği­ niz zaman, uzun uzun şişenin hangi boyutta olmasını iste­ diğinizi soruyorlar. Dörtte bir litre, yarım litre, bir litre gibi... Çünkü fiyat ona göre değişiyor ve şişe sularının fi­ yatı bazı yerlerde iyi bir şarabın fiyatını aşabiliyor. Havuzdaki mayo modelleri Nice'de anlatmaya çalıştı­ ğımız mayo modellerinin aynı. Yani «pencereli» tek p a r ç a mayolar. Fakat dert değil. Bikinilerinin üstünü çıkarmış «çağdışı» tiplere her yerde rastlanabiliyor. Kısa adıyla «Casino», uzun adıyla «Casino de Montecarlo», ülkenin en görkemli oteli «Hotel de Paris»in yanı­ na kurulmuş muazzam bir yapı. H e m otel, hem de gazino yine Prens'in «Deniz Banyoları» şirketine ait. Zaten müş­ teriler de bir deniz banyosuna uygun şekilde içerde soyu­ luyorlar. Hotel de Paris'in fiyatları 2000 FF'dan başlıyor. 5000 FF'da son buluyor. Kumarhanede de olaylar şöyle ge­ lişiyor : Kapı saat 10.00'dan itibaren otomatik makinelerle, saat 16.00'dan sonra da A m e r i k a n oyunları denen rulet, black jack ve b a k a r a masaları ile açılıyor. Giriş 35 FF. Biz saat 16.00'ya beş kala içeri girdik. Otomatik makineler bütün güçleriyle çalışıyor ve her kol

216


çekişte Prens Rainier ile çocuklarına 5 FF kazandırıyordu. Büyük bir kalabalık da en içteki Amerikan oyunları salo­ nunun açılmasını bekliyordu. Bu kalabalığa ben de katıldım. Tam saat 16.00'da kapı açıldı ve biriken topluluk hızla masalara koştu. Bütün is­ kemleler bir kaç saniye içinde dolduruldu. İki dakika son­ ra da rulet dönmeye başladı. Oyunda en küçük fiş 10 FF olarak saptanmıştı. En yüksek oyun 500 FF idi. Masanın başında iki krunive dur­ madan konuşuyor, havada 30, 50 ve 100 FF'lik fişler uçu­ şuyor, yeşil masadaki sayılardan birinin üstüne konuyor­ du. Konuşmaların ne olduğunu ve oyunun kurallarını an­ layana kadar 10 dakika geçti. Anlar anlamaz da 100 FF'ı gözden çıkararak, 10 tane 10 FF'lik fişi almam bir oldu. Önce 34 numaraya koyduğum iki 10 FF'lik 5 dakika içinde kruDiyenin önüne gitti. Üçüncü oyunda aynı numaraya 20 FF koydum ve inanılmaz bir şey oldu. Ruletin beyaz to­ pu otuz dö'-t sayısının çukuruna giriverdi. Şimdi ne ola­ caktı? Krupiye masadaki tüm fişleri topladı. Sadece 34'ün üzerinde bulunan iki fişimi bıraktı ve bunların kima ait olduğunu sordu. Elimi kaldırdım. «İkisi de mi?», «Evet»... Usta parmakları ile bir sürü fişi üst üste dizerek elindeki sopayla önüme itti. Bu hareketi ile birlikte «780 frank mös­ yö. Mersi» dedi. İki kez daha 10'ar FF kaybettikten sonra elimdeki fiş­ leri kasaya götürüp banknotla değiştirdim. 10 dakika için­ deki kazancım 600 FF idi. Kumarın

çekiciliği

Kumarhaneden çıktıktan sonra konu üzerinde şunla­ rı düşündüm: 100 frangı yitirip gitseydim, hiçbir şey ol­ mayacaktı. Fakat 600 FF kazanınca birden bu salondan bir servetle çıkma fikri doğmuştu. Kumarın çekiciliği burada olmalı. İnsan kendini zenginliğe son derece yakın hissedi­ yor. Sanırım oyuna devam etmem konusunda beni engel917


leyen, kumarbazların psikolojisi hakkında çok fazla kitap okumuş olmamdı. Devam edersem cebimdeki tüm parayı kaybedeceğim korkusu —filmlerde gördüğümüz sefil ku­ marbazların görüntüsüne— eşlik etmişti. Fakat olayın et­ kisi bir süre daha sürdü. Nice'e döndükten sonra yeniden Monaco'ya gitmemek için epey çaba harcadım. Ve 780 FF'ı elime alırken duyduğum tatlı duygu, zaman zaman gelip gitti.

• Fransa'nın Akdeniz sahilindeki sımr kenti Menton'u geride bırakıp Vintimile kapısından italya'ya girdikten sonra bir «oh» çektim. Sonunda bize benzer yerlere gel­ miştik işte... Vintimile sınır kapısında pasaport kontrolü şöyle ya­ pılıyor : Bir gümrük polisi otobüsün ön kapısından girip, elleri arkasında arka kapıdan çıkıyor. Pasaportlara uzak­ tan bakmakla yetinirken, herkese tek tek gülümsüyor ve «Gracia» diyor. Bu güleç yüzlü İtalyan'a, lacivert kaplı pa­ saportumu uzatıyor ve yüzünün önce ciddileşmesini, daha sonra gözlerinin faltaşı gibi açılmasını bekliyorum. Çünkü İstanbul'dan çıktıktan sonra her sınır kapısında uğradığı­ mız muamele aşağı yukarı bu... Fakat İtalyan polisi hiç oralı olmuyor... Biraz gerzek mi ne? Yüzündeki gülümsemeyi hiç boz­ madan bana da «gracia» diyor ve geçiyor. Doğrusu böyle bir gümrük görevlisine rastlamak diğerlerinden daha sinir bozucu oluyor. Bir gümrük polisinin, ay yıldızlı pasapor­ tumuza ters ters bakmaması, sinirlenmemesi, üzerimizde esrar ve eroin olmasından kuşkulanmaması, bir Türk ola­ rak insanın ağırına gidiyor. Bu duygular içinde İtalyan Rivierası'na geçiyoruz. De­ diğim gibi bize benzer yerler. Hava birden değişiyor. İn­ sanlarda, yapılarda, bir garibanlık ortaya çıkıyor. Kaldı­ rımlara park etmiş otomobil bolluğu, çömelmiş, uyuklayan 218


insanlar ve Fransa'dan sonra insana çok şaşırtıcı gelen meyve bolluğu... Fransa'da neredeyse kurdeleli kutulara konulup satı­ lacak olan meyveler, İtalya'da bildiğimiz kiloyla satılıyor. Fransa'da ise meyve satışları şöyle gelişiyordu: Örneğin portakal mı istiyorsunuz. Satıcı soruyordu: «Nereli olsun? Niceli mi, Yunanlı mı, Tunuslu mu, Faslı mı?» Bir tanesinde karar kıldınız diyelim. Reklam sürüyor­ du : «220 gramlık bu parça nefis bir şey. İyi bir seçim yap­ tınız mösyö. Bunlar çok şekerli ve az ekşi oluyorlar. Ağaç­ tan koparılalı (saatine bakıyor) 18 - 20 saati geçmedi.» Bu alışverişler sırasında içimden «acaba istesem nüfus kâğı­ dını da gösterir mi?» diye geçirdiğimi anımsıyorum. Veya şöyle düşündüğümü: «Bari adresini ver de gidip ailesini ziyaret edeyim.» İtalyan Rivierası'nın «incirlerini» teker teker geçiyo­ ruz. Ospadaletti güzel bir köy. Otellerle dolu. Fakat deniz kıyısı bizim paramızla bile «on para etmez.» Biraz sonra «Avrupa'nın gazinosu» diye adlandırılan San Remo'dayız. Müzik festivali ile ünlü bu kent, adının büyüklüğü yüzün­ den bir düş kırıklığı daha yaratıyor. Bizim Florya veya Yeşilyurt'a benzer bir yer. Fakat inanılmaz sayıda turisti ağırlıyor. Yabancıların paralarını ellerinden almak için her çareye başvurulmuş. Yine de paralarını bitirmemekte direnenler için son çözüm yolu belediye kumarhanesi... San Remo da tüm Riviera'nm kaderini paylaşıyor: Yol fu­ karalığı... Denizine ise ancak uzaktan bakılabilir. Kumsal yok... Her yer kayalık. Köyün biraz dışına çıkmca küçük kumsal parçacıklarına rastlanabiliyor. Kısa bir yolculuktan sonra İmperia'dayız. Tam deniz kıyısına kurulmuş otel, motel, çiçek, lokanta, gazino ve turist dolu küçük köylerden biri daha... Görünürde bir tek yeni yapı bile olmaması bu köylerin ortak özelliği... Yeni yapılara duyulan bu korku nereden kaynaklanmış? 219


Ancak günümüzde değeri anlaşılmış bu özelliği yıllar ön­ ce nasıl keşfetmişler? Ve asıl şaşırtıcı olan belediyecileri nasıl rüşvet yememiş? V e y a b u n u nasıl önlemişler? Bu so­ ruların yanıtlarını alacak kadar kalamadım oralarda. Birbirinin çok benzeri İtalyan tatil köylerini anlata­ rak tekdüzeliğe düşmek istemediğim için kısa keseyim. Geno Morena'yı. Cervo'yu, Capo Mimosa'yı, Savona'yı. Cenova'yı, Piza'yı, Portofino'yu ve Capri'yi gördüm. Değişen bir şey yoktu. Güzellik... Güzellik... Güzellik... Doğanın bizdeki kadar fazla cömert bile davranmadığı bu kıyılar insan eliyle yeryüzü cennetlerine dönüştürülmüşlerdi. Söy­ lenecek fazla bir şey yok. Kısa kısa izlenimler dışında... Cenova'nm en görülesi yeri konusunda turizm büro­ sunun önerilerinden biri «Cimitero Staglione» yani, «İstas­ yon Mezarlığı» idi ve b a n a verilen listede birinci sırayı alıyordu. Riviera'da tatil yaparken mezarlık dolaşmak fik­ ri önce pek çekici gelmedi, ama dayanamayıp gittim. Ger­ çekten görülecek bir yermiş: İstasyon civarında yaşayan kişiler bu dünyanın işlerini bırakmış, öteki dünya ile uğ­ raşıyorlardı. Kimi ziyaretçilere çiçek satıyor, kimi fener, kimi mezar başlarına asılacak resimler... Geriye kalan iş­ yerleri de mezarlık taşı yapan mermer atölyeleri idi... Önce bir mezarlığa değil, bir çiçek bahçesine girdiği­ mi sandım. M e r m e r mezarların üzerinde bizim ölçüleri­ mize göre servetler yatıyordu. Saksılar, vazolar, gümüşten resim çerçeveleri, bakırdan yapılmış fenerler, yine bakır­ dan saksı altlıkları... M e z a r taşlarının üzerine ilginç bir teknikle ölülerin fotoğrafları yapıştırılmıştı. Bir tanesinde ölen adamın de­ niz kıyısında güneşlenirken mayo ile çekilmiş fotoğrafı vardı. Taşların arka tarafında her mermerci kendi rekla­ mım yapmıştı. Eğer yanlış anlamadıysam, «Toplu mezar ısmarlamalarında indirim uygulanacağı» belirtiliyordu. Toplu mezar ısmarlamada indirim... İtalyanlar yaşadı...

220


Piza Kulesi eğri... Piza'da tüm turistler gibi ben de kendimi eğri kule­ nin başında buldum. Önce herkesin kulenin artık kesinleş­ miş eğrilik derecesini ölçüp biçmesini gülerek seyrettim. Sonra oturup bir de ben ölçtüm. Denildiği kadar var. Ba­ yağı eğri. Kulenin bulunduğu alan çepeçevre hediyelik eş­ ya satan dükkânlarla dolu. Fakat bu dükkânlarda bir tek şey satılıyor; Piza Kulesi'nin her maddeden yapılmış mo­ delleri... A v r u p a ' d a biraz dolaştıktan sonra bir Türk için İtal­ ya'ya u ğ r a m a k p a r a kullanımı açısından insanı son dere­ ce rahatlatıyor. 10.000 liretle bir öğle yemeği yemek, 100 bin liretle elbise almak, 1000 lirete kahve içmek, vatan has­ retini hiç duyurmuyor... Sahil yolundan giderken otopark gibi bir yerde dur­ duk. Haritaya göre önümüzde gençliğimin ünlü şarkısın­ dan dolayı görmek istediğim Portofino olması gerekiyor... Otopark bekçisine, «Portofino'ya nasıl gidilir?» diye soru­ yorum. «İşte burası» diyor. Gerçekten Portofino'nun tam ortasında bulunuyoruz. T a r a b y a koyu kadar bir yer. H e r yanını dolaşmak 10 dakikamızı alıyor. Capri adası da tüm ününe karşın bizim M a r m a r a ada­ ları yanında, deniz üstüne çıkmış küçük bir kaya parçası gibi kalıyor. Sadece bir gece geçireceğim için üzüntü duy­ duğum bu adada, bir gece bile fazla geldi her yanını gör­ mek için. Bu arada, kaldığım otelin odasını satın mı al­ dım, yoksa bir gece için kiraladım mı anlayamadım. Küçük otomobil deyince İtalyanlar rekorlara yaklaş­ mışlar. «Artık bundan daha küçüğü olamaz» diyorsunuz, ama yanılıyorsunuz. Biraz sonra d a h a küçüğüne rastlıyor­ sunuz. Ben yeni model küçük otomobillere kıyasla epey bü­ yük kalan bir Fiat 500'ün sahibine derdimi zor anlatarak, «içeri girme» izni istedim. Verdi... Fiat 500'ün içine şöyle giriliyor: Önce arabanın kapı­ sını açarak, otururcasına yere çömeliyorsunuz. Sonra sağ ayağınızı arabanın içine alıyorsunuz. Çömelmiş durumda


vücudunuzu da sağ tarafa çektiniz mi, altınız bir yere de­ ğiyor. Koltuğun döşemesini hissettikten sonra iki elinizle sol bacağınızı yerden kaldırıp arabanın içine doğru çeki­ yor ve ön taraflara doğru itiyorsunuz. Artık büyük bir bö­ lümünüz arabanın içindedir. Geriye, dışarda kalan kısım­ larınızı toplamak ve bulduğunuz boşluklara sıkıştırmak ka­ lıyor. Taksi şoförleri, galiba dünyanm her yerinde aynı tür­ den insanlar, ispanyol, Fransız ve italyan taksi şoförleri arasında fazla bir fark yok. Bir İtalyan taksi şoförü, Roma'da kaldığım otelden havaalanına gitmek için benden aldığı parayla, sanıyorum küçük otomobilinin yarı fiyatını çıkardı. Yolların

sonu:

Roma

ispanya'nın Torremolinos köyünde başlayan Riviera gezisi iki hafta sonra Roma'da son buldu. Yüzyıllarca ön­ ce ortaya çıkan kural galiba değişmemişti: «Yollar hâlâ Roma'ya çıkıyordu.»

222


ROMANYA

S a b a h 8.15'te Spor Sarayı önünden yola çıkan otobü­ sümüz bir kaç saatten beri durmadan yol alıyordu. «Biz sizi farklı gezdiriyoruz» diyen gezi firmasının sakallı kı­ lavuzu ancak Çorlu'da arabamıza gelebildi. 120 kişilik grubumuz üç otobüse bölünmüş, hepimize tek kılavuz ve­ rilmişti. Sakallı kılavuz kısa bir konuşma yaptı. Sözlerinin özü başımıza ne gelirse gelsin canımızı sıkmamamız, ola­ bildiğince eğlenmeye çalışmamız şeklindeydi. Kimse bu sözlerden bir şey anlamadı. Ne gelebilirdi başımıza? Bu sözlerin anlamını daha sonra öğrendik. P r o g r a m a göre öğle yemeğini Bulgaristan gümrüğünü geçer geçmez, M a l k o Tarnova adlı kentin lokantasında yi­ yecektik. Buna karşın kılavuzumuz « N e olur ne olmaz» Kırklareli'nden yiyecek bazı şeyler sağlamamızı öğütlüyordu. D a h a sonra bu yolculuklarda yemek saati diye bir kav­ ramın söz konusu olmadığını anlayacaktık. Örneğin o g ü n öğle yemeğini saat 18.00'de, akşam yemeğini 01.30'da, er­ tesi gün sabah kahvaltısını 12.00'de, öğle yemeğini 16.00 17.00 arasında yiyecektik. Tabii henüz böylesine «farklı ge­ zeceğimizi» bilmeden Dereköy gümrüğüne doğru ilerliyor, neşe içinde şarkılar söylüyorduk toplu halde. Tanışmalar, tanış çıkmalar gırla gidiyordu otobüs içinde.

«Ortadoğu ve

Balkanların en büyüğü»

Dereköy çıkış kapımız, yıllardan beri en küçük bir de­ rişiklik göstermeme rekoru kırarak karşıladı bizi. «Orta­ doğu ve Balkanların en büyük hudut kapısı» olacağı söyleooo


nen Dereköy, b i r inşaat alanı halindeydi yıllardan beri. Görevliler yıllardır b a r a k a l a r d a çalışıyorlardı geçici (!) olarak. Kılavuzumuzun açıklamasına göre « D o l a r l a r mem­ lekette kalsın» diye otobüsler Bulgar gümrüksüz satış ma­ ğazaları önünde durdurulmayacaktı. Viski ve sigara alış­ verişi Türk mağazasında yapılacaktı. Bu yüzden bir kır tuvaleti büyüklüğündeki derme çatma «Free - Shop» bir a n d a otobüslerden inenler tarafından kuşatıldı ve alış - ve­ riş tekrar yola çıkana kadar bitmedi. Neden ve niçin bekletildiğimizi bilmeden 1,5 saat ge­ çirdik Türk gümrüğünde. Sonunda yola çıktık. 200 - 300 metre sonra M. Tarnovo adlı Bulgar gümrük kapısındaydık. Bekleme açısından Bulgar gümrüğü, T ü r k kapısına rahmet okuttu. Otobüsümüzün şoförü bu yollarda gide gele epey tec­ r ü b e kazanmışa benziyordu. A r a b a y ı park ettikten sonra yolcuların dikkatini şu sözlerle çekti: «Beyler otobüsten inmek yok, etrafta dolaşmak yok. Otobüs içinde sigara iç­ mek yok. Bundan sonra artık kanun - nizam başlıyor.» Bu yasaklara rağmen bazı yolcular otobüsten inmek zorunda kaldı. Sıkıştıkları için tuvalet arıyorlardı. Ancak «Türkler geliyor» diye tuvaletleri kilitleyen Bulgar me­ murlar suların kesildiğini söylüyorlardı. Oysa etrafta çiçek­ ler sulanıyor, fıskiyeli su içme muslukları çalışıyordu. Bu h a v a içinde hiçbir şey olmadan 5 saat bekletildik. Sonun­ da gümrük işlemlerini tamamlayarak yola çıktığımızda ve b i r kaç kilometre ötedeki lokantaya vardığımızda bir saat geri alman saatlerimiz 18.00'i gösteriyordu. Ve biz öğle ye­ meğini bekliyorduk masalarımızda... Romanya yolu üstünde ilk konaklama yeri olan Slançev Briag (Güneş sahihine gece saat 24.00'e doğru vardık. Açlıktan kudurmuş bir şekilde akşam yemeğine oturdu­ ğumuzda ise saat 01.30'du. Otele dönme, zar zor bulunan odalar... S a b a h a karşı yatağa uzandığımızda yola çıkma­ mıza bir kaç saat kalmıştı. Yolculuğumuzun

224

ikinci gününde sabah

kahvaltısını


V a r n a ' d a yapacaktık. Çok erken uyandırılmamıza rağmen, yola çıkışımız çeşitli otellerden yolcu toplama yüzünden epey gecikmişti. V a r n a ' y a vardığımızda öğleyi bulmuştuk ve ellerimizde öğle yemeği için verilmiş piknik paketleriy­ le sabah kahvaltısına oturduk. B u l g a r gümrüğünden çıkış, giriş kadar zor olmadı ne­ dense. Y a r ı m saatlik bir beklemeden sonra Romen gümrüğündeydik. V a m a VVeche'de Romen g ü m r ü k memurları son dere­ ce güler yüzlü göründü bize Bulgarlardan sonra. Bu yüz­ den de yine bir kaç saat süren bekleyiş fazla sinir bozucu olmadı. Bavullardan çıkan çok miktarda kadın eşyası so­ runu bize özgü yöntemlerle çözümlendi ve hava kararmak üzere iken gümrükten ayrılabildik. Romen sahil kasabala­ rının en yenilerinden biri olan Jüpiter'de Onix Oteli'ne gel­ diğimizde herkes çektiklerini unutmuş görünüyordu. Otel, yeni, büyük ve güzeldi. Etrafı cennetten farksızdı. Çiçek­ ler, mini etekler, neşeli kız - erkek kalabalığı, güler yüzlü otel personeli. Duşlarını alanları akşam yemeğinden önce bir «Hoşgeldin kokteyli» bekliyordu otelin lobisinde. İçine Rus votkası karıştırılmış meyvalı içkilerimizi İçerken, Onix Oteli'nin sürekli Türk kılavuzu bayan, sa­ kallı meslektaşının sözlerini tekrarlıyordu: B u r a y a eğlenmek için gelmiştik. Elimizden geldiğince eğlenecek, hiçbir şeye canımızı sıkmayacaktık.

• Romanya'daki ilk günümüzün sabahı otelin lokanta­ sına indiğimizde herkes bizim g r u b u seyrediyordu. Türk hanımları moda defilesine çıkmışçasına giyinmişlerdi. Tu­ valete benzer deniz giysileri, türbanlar, çeşit çeşit şapka­ lar, yüksek ve çok süslü deniz pabuçları. Oysa diğer ya­ bancı gruplar hemen hemen yataktan kalkar kalkmaz kah­ valtıya inmiş gibi bir hava içindeydiler. Bizimkiler aslın­ da deniz için hazırlanmışlardı a m a galiba gösterişte biraz aşırıya kaçmışlardı. OOK


Bu görünüşe karşın denize girenler bizimkiler değil, yine yabancılar oldu. Denizi soğuk, dalgalı, kıyıyı biraz kayalık bulmuştuk. Otelin çevresinde bulunan iki havuzun suları da çok soğuk geldi. Sonuçta otelin lobisinde küme­ lendik. Deniz dışı eğlenceler aramaya başladık kendimize. Alış - veriş merakı Otel personeli gelip giden Türklere alışmıştı. Alış veriş için yanaştılar bizim gruba da. Çok hızlı bir altın ve giysi satışı ile döviz karaborsası başladı grubumuzla Romenler arasında. Romenlere göre her Türk kesinlikle altın kaçakçısıydı. Çünkü «altın bizde elma portakal gibi dük­ kânlarda satılıyo . i u » . Parmaklarını göstererek soruyorlar­ dı «yüzük veya benzeri şeyler var mı?» diye. «Yok» der­ seniz inanmıyorlar, çekindiğinize veriyorlardı yanıtınızı. İyi de para veriyorlardı. En çekingenlerimiz bile karabor­ sa para bozdurmaya alışmış hatta işi ticarete dökmüşler­ di. Resmi kurda 1 dolar karşılığı 12 Lei iken, 20-25 Lei ara­ sı alıyorduk karaborsadan. Daha sonra bu paralarla kristal mağazalarından çıkmıyorduk. Köstence'deki Tomis mağazasının kristal bölü­ münde çalışan kızlar, bu bölüme girenlerin Türk olup ol­ madıkları konusunda aralarında iddiaya tutuşuyor ve gö­ rünüşe bakıp müşterinin Türk olmadığını ileri sürenler iddiayı kesinlikle kaybediyorlardı. Aynı cadde üzerinde bulunan başka bir kristal mağazası ise hergün yağmala­ nıyordu Türkler tarafından. Hepsi devlet görevlisi olan sa­ tıcılar, yorgunluklarının nedeni olarak gördükleri Türk­ lerle küfür eder gibi konuşuyorlardı. Satın alınanlar sade­ ce kristal değildi. Hacıyağından farksız deodoranlar, par­ füm niyetine satılan kolonyalar, gerovital kremleri, pergel takımları, ekmek kesme tahtaları bile kapışılıyordu. Şez'onglar, açılıp kapanan iskemleler, hatta tavla ve okey ta­ amları alanlar bile vardı grubumuzda. Zayıflama kürü mü? Otelimiz her bakımdan mükemmeldi. Ancak yemek :amanları keyfimiz kaçıyordu genellikle. Garip yemekler 26


yiyorduk. Yemeklerin görünümleri bir felâketti. Daha ye­ meğe başlamadan iştahımız kaçıyordu. Tadları ise daha da felâketti. Bu yemekleri kimin hazırlattığını öğrenmek için epey uğraştık. Şaka ile karışık birbirimize yanlışlıkla Romanya'daki zayıflama kürlerinden birine düşüp düşme­ diğimizi soruyorduk. Rehberimiz neşeli bir kızdı. Olur olmaz göbek dansına başlıyor, herkesi coşturuyordu. Biz genellikle yakınmıyor­ duk durumdan, fakat gittiğimiz yerlerdeki yabancılar bi­ zim neşemize pek katılmıyorlardı. Otelin en üst katındaki diskotekte oyun havaları çaldırıyor, gece kulüplerinde or­ kestrayı bastıracak gazeller söylüyorduk. Yemek masaları üstünde göbek atıyor, gürültüden patırdıdan herkesi kaçı­ lıyorduk bulunduğumuz yerlerden. Romanya ve turizm Anlaşıldığına göre, Romanya kalkınmasının bir unsu­ ru olarak turizmi görüyordu. Turist gruplarına son dere­ ce ucuz fiyatlarla hizmet ediliyordu. Ünlü Mamaia doğal güzellikler açısından bizim rastgele bir Karadeniz kasaba­ mızdan farklı değildi. Ancak insan eliyle cennete çevril­ mişti her yer. Yüzlerce lüks otel, görkemli ağaçlıklar, ter­ temiz yollar, hepsi ayrıcasız temiz ve lüks lokantalar var­ dı. Kilyos ve Şile'yi anımsıyorduk buralarda ve turistlerin hangi akla hizmet ederek ülkemize geldiklerine şaşıyorduk. Kilyos ve Şile'de bir gece için ödenen ücretle, Romanya'da çok daha iyi koşullarda iki, belki de üç gece kalınabilirdi. Üstelik tel örgülerden geçmek, lâğım sularına basmak ve haşaratın her türlüsü ile savaşmak gereğini duymadan ya­ pılabilirdi bu. Romanya'daki doğal ve yapay güzelliklerin yanında turizm açısından eksiklikleri tarihî eserlerinin azlığıydı. Bizde kimsenin yüzünü çevirip bakmadığı yalılara benzer yapıtları «Palace» diye gezdiriyordu turistlere. Köstence'nin minyatüre benzer mescidi «cami» adına 2 Lei ödenerek dolaşılabiliyordu. Müzeler de öyle. Sergile227


necek fazla bir şeyleri yoktu. Örneğin fasulye büyüklüğün­ de bir çanak parçasını aslına uygun olarak yeniden yap­ mışlar, üstüne altına çeşitli yazılar yazarak camlı dolap­ larda koruyorlardı. Tarihi taşların helâ ve eşiklerde kulla­ nılmasına alışık bir ulusun çocukları olarak bunları aklı­ mız almıyor, belki bir şey çalarız diye peşimizde dolaşan müze bekçisiyle dalga geçiyorduk. Bu hava içinde günlerimizi doldurduk Romanya'da. Sı­ ra dönüş macerasına geldi.

Dönüş saati cuma günü öğleden sonra diye açıklan­ mıştı programda. Saat 12.00'de odaları boşaltmak zorun­ daydık. Saat 20.00'de ise bizi İstanbul'a götürecek olan oto­ büs otelin önüne gelebildi. 8 saatlik süreyi bagajların başın­ da otel önünde geçirmiştik. Satın alman eşyalar otobüslerin tüm bagajlarını doldurduğu gibi otobüsün içini de doldur­ muştu. H e r yer dolduktan ve herkes yerine oturduktan sonra 2 kişinin fazla geldiği anlaşıldı. Bu durumu gören rehber de ortadan kaybolunca, çocuklarını kucaklarına alan iki yolcunun yardımıyla otobüse girebildik ve yola çıktık. Romanya çıkışında gümrük memurlarını epey şaşırt­ tık. Çünkü kimse görünüşe göre bir dolar bile bozdurmamıştı ve aşağı yukarı Köstence'deki kristal ve porselenle­ rin yarısını götürüyorduk 3 otobüste. Allahtan gümrük me­ murları anlayışlı idiler ve Amerikan sigarası herşeyi çözümlüyordu böyle yerlerde. Otobüsümüzde yine rehber yoktu ve şoförümüz Ro­ manya'ya ilk gezisini yapıyordu. Y o l l a n pek bilmiyordu ama, Romanya hakkında epey bilgisi olduğu, şoför mahal­ lindeki torpido gözleri açıldığında ortaya çıktı. B u r a l a r a bol miktarda viski ve Amerikan sigarası yığmış bulunan şoför her iki saatte bir yanlış bir yola sapıyor, ancak sağ­ dan soldan yapılan u y a n l a r l a tekrar E-95 yoluna dönebili­ yordu.

228


Akşam yemeğini Varna'da yiyecektik. Grubumuzda bulunan espri meraklısı bir Amerikalının deyimiyle bu tam bir «geceyarısı yemeği» oldu. Saat 24.00'de yorgunluk­ tan gözleri kapanan garsonların kızgın bakışları altında sofradan kalktık. Daha sonra otele yerleştirildik. Başımızı yastığa koyduğumuzda saat yine sabahın 02.00'siydi. Öğle yemeğinden beri boş olan midelerimizi yarım saat önce doldurmuş, davul gibi karınlarla yatakta ancak sırtüstü yatabiliyorduk. Sabah kahvaltısı için otobüslerle otelden ayrıldık. 3 - 4 lokanta dolaştıktan sonra kahvaltı yerinin kaldığımız otel olduğu anlaşıldı. Bu durumdan yakman bazı yolculara •efendim biz de sizin için uğraşıyoruz» diye yanıt veren kılavuz zar zor kurtarıldı kızgın yolcuların elinden. Programa göre Varna'dan hareket ettiğimiz günün öğ­ leden sonrası İstanbul'da olacaktık. Ancak 550 km.'lik bu yol 24 saatten fazla sürdü. Bu sürenin 1,5 saatini lastik pat­ laması yüzünden, 1 saatini yanlış yollara girmekten, 1 saa­ tini de Bulgar gümrüğündeki Free Shop'u yağmalamak için kaybetmiştik. Bulgar gümrüğü çıkışında beklerken tecrübeli bir yol­ cu, Türk gümrüğünde fazla bekletilmemek için bazı şeyler tedarik edilmesi gerektiğini anlattı. Bu öneri uzun tartış­ malara yol açtı. Oto yollarından pek haberi olmayan şo­ för her nasılsa bu yolları çok iyi biliyordu. «Vermemek hiç olmaz» diyordu karşı çıkan yolculara. Usûl buydu, ken­ disi bu yollarda 5 - 6 saat beklendiğine tanık olmuştu ön­ ceden tedbir alınmadığı için. Sonunda öneri kabul edildi. Herkes gönlünden ne koparsa verecek, istemeyen verme­ yecekti. Bu para şoförümüz tarafından uygun yerlere ve­ rilecekti... Bulgar gümrüğü çıkışında girişin aksine fazla bekletil­ medik. Türk gümrüğüne girer girmez, bir memur arabaya gelerek hepimize «hoş geldiniz» dedi ve bizi kibarca ka­ çak mallar konusunda açıklamada bulunmaya davet etti. Memur gittikten sonra şoför de gitti, geldi. Topladığı29.0


para az bulunmuş, kendisine «ayıp ettiniz çay bahçee bahşiş mi veriyorsunuz» denilmiş ve «son derece» ıçup edilmişti. Ancak kendisine verdiğimiz bu sıkmtıkarşılığmı da ödedik. Şoförün uygun yerlere gitmesi smda tecrübeli yolcu başka bir öneride bulunmuştu, le yolculuklarda şoför için de para toplanması gerekilu. Türk polisi nöbet başında Tekirdağ - Çorlu kavşağına yaklaşırken yolcular heınlandı. İki «Komünist» ülkeyi geçen ve trafik polisle­ ri azlığından yakınan yolcular, sabahın saat 05.00'inde et tutan trafik arabasını ulusal duyguları kabarmış ak karşıladılar. İşte Türk polisi gece-gündüz demeden et başındaydı. Bazı yolcular hislerini «Aslan Türk pofalan gibi ateşli sözlerle belirttiler. Trafik otosundan m polis elini kaldırarak otobüsümüzü durdurdu. Şoför ıallinin kapısını çalarak 40 yolcunun tanık olduğu şu eri söyledi şoföre: «Büyük patron arabada oturuyor. Amerikan sigarası n varsa ayıp olur.» Hiç kimse tam karton sigara vermeye yanaşmadığı tek tek paketler halinde yolculardan toplanan sigaraşoförün kucağından ve otobüs penceresinden polis merunun kucağına boşaltıldı. Şoförün « A z ama kusura ma» şeklindeki sözlerine polisin yanıtı duyuluyordu: k canım yeter.» Gün işiyor, Silivrideyiz. Biraz sonra İstanbul'un karıtrafiğine giriyoruz. Romanya ve Bulgaristan'daki akıl az temizlikten sonra çöplüğe giriyormuşuz gibi bir duyiçinde Topkapı'ya geliyoruz.


FİNLANDİYA

istanbul'dan

gecikmeli olarak kalkan uçağımız

24.00 sıralarında Helsinki'ye indi.

saat

Pasaport kontrolü bir

dakikanın altında bir zaman aldı. Bavullarımız çıkış ka­ pısı önünde bekliyordu. H a v a a l a n m d a bagaj kontrolü diye bir işlem olmadığını öğreniyoruz daha sonra. Kapının önünde bekleyen otobüse bindik. Hafif bir k a r yağışı ve yaklaşık sıfırın altında 20 derece olduğu söy­ lenen soğukta ıssız caddelerde k a y a r gibi yol alıyoruz. Da­ ha önceleri gördüğüm ve Helsinki'deki gece hayatını sim­ geleyen bir karikatürü anımsıyorum. «Geceleyin Helsinki» altyazılı bu karikatürde, ay ışığı altındaki Helsinki sokak­ ları bomboş. Sadece bir kedi dolaşıyor ortalıkta. Gördü­ ğ ü m manzara ile bu karikatür arasındaki tek fark kedinin de ortalıkta görünmemesi. Sokaklarda tek canlı olmamasına karşılık kent ışık içinde. Gece karanlığında terkettiğimiz istanbul'dan sonra bu kadar ışık gereksiz gibi görünüyor bize. Otobüsten inip otele girene kadar, aldığımız 15 - 20 metrelik yol sıfırın altında 20 derecenin ne demek olduğu yolunda küçük bir işaret veriyor alışık olmayanlara. Sonra 23 - 24 derece sıcaklıktaki otel girişinde «acaba doğrudan doğruya sauna'ya mı soktular bizi?» diye düşünüyoruz. Yaklaşık 40 derecelik bir ısı farkı bu. Ertesi gün Fin Havayolları'nm başlattığı Helsinki - is­ tanbul - Kahire hava hattının açılışı nedeniyle çağrılı bu­ lunan Türk heyeti kent turuna çıkarıldı.

231


Saat 09.30. Fakat hava henüz karanlık. Biraz sonra güneş doğuyor ve iyice ısıtılmış otobüste hava sıcaklığı ko­ nusunda bir fikir edinemiyoruz. Rehberimiz «bugün hava çok güzel» diye başlıyor konuşmasına, «sadece sıfırın altın­ da 15 derece». Biz gülüşüyoruz. «Evet, diyor, güzel bir ha­ va». Geçen yıl sıfırın altında 30 dereceyi yaşamışlar çün­ kü. Klasik bilgileri sıralıyor rehber. Finlandiya'da iki res­ mi dil var: Fince ve İsveççe. Tüm sokak adları, tüm resmi yazılar, ilânlar vs. iki dilde yazılmış. «Kitos» fince «teşek­ kür ederim» anlamına geliyor. «Tak» aynı sözcüğün İsveççesi. Helsinki'nin ise üç adı var. Fince'si Helsinki, İsveççesi Helsingrof ve tüm dünya dillerine çevrilebilen üçüncü adı «Baltık denizinin kızı - Doughter of the Baltic.» 337 032 kilometrekarelik (Türkiye'nin yarısı kadar) Finlandiya'da, 4.752.400 kişi (Türkiye nüfusunun onda bi­ r i ) , Helsinki'de ise 487.519 kişi (İstanbul nüfusunun onda biri) yaşıyor. 31.557 kilometrekareye yayılmış 70.000 göl var ülkede. Bu yüzden özellikle kuzey bölgesine «göller bölgesi» adı verilmiş. Tüm arazinin % 70'i ormanlarla kaplı. Helsinki'­ de kışın güneş saat 10.00'a doğru doğuyor, öğleden sonra 15.30'da batıyor. Daha kuzeyde kışın 50 gün kadar güneş doğmayan, yazın da aynı süre içinde batmayan bölgeler var. Rehberimiz bu bilgileri araya sıkıştırırken, yanların­ dan geçtiğimiz binalar hakkında bilgiler veriyordu. Anla­ şıldığına göre Finlandiya'nın yarısını ünlü Fin mimarı Alvar Aalto, diğer yarısını da Ellel Saarinen yapmış. İlk durağımız Hvittrask adlı bir müze-ev. Ellel Saarinen'in yaptığı, döşediği ve içinde yaşadığı yer burası. Son derece zevkli, aynı ölçüde basit ve büyük bir yer. Rehbe­ rimiz rasgele bir küçük yazlık ev görünümündeki bu mü­ zeyi, bir sarayı gezdirircesine gururlu ve abartarak anla­ tıyor. 232


Hvittrask aynı zamanda Finlandiya'daki lüks yaşamın doruk noktasını gösteriyor. Daha sonra Finlandiya Cum­ hurbaşkanı Kekkonen'in kışlık ikâmetgâhını gördüğümüz­ de, bu ülkede «lüks» kavramının çok değişik olduğunu an­ lıyoruz. Cumhurbaşkanlığı sarayı da bir çok evin arasın­ da rasgele bir köşk. Boğaziçi sırtlarında ve kıyılarında çok daha lüks yapılara raslanabilir. Çevresinde ne bir koruma önlemi, ne bir polis, ne bir asker var. Direğin üstüne asıl­ mış bir bayraktan Cumhurbaşkanının o sırada içerde ol­ duğunu öğreniyoruz. (Şimdi öldü) Rehberimiz, biraz şansımız olsaydı, 80 yaşının üstün­ deki Kekkonen'i iki köpeği eşliğinde buralarda koşarken göreceğimizi söylüyor. Fakat yeterli şansımız olmadığı için bu sahneyi göremiyoruz. Rehber hanım güneşi her görüşünde «İşte bu güneştir» gibilerden bilgi veriyor ve durmadan konuşuyor. Kentin tarihi hakkında kimsenin anlayamadığı Fince isimler ve bir sürü tarihi arka arkaya sıralıyor. Arada sırada da oto­ büsün kapılarını açtırarak içeri «temiz hava» girmesini sağlıyor. Hatta zaman zaman otobüsü durdurarak, gruba dışarı çıkarak temiz hava almasını öneriyor. Durmadan konuşması, kapıları açtırıp içeriyi soğutması ve bize «inti­ har» gibi gelen dışarı çıkma önerileri yüzünden grubumuz­ daki bazı kişiler Finlandiya'da rehber öldürmenin ne ce­ zası olduğunu araştırmaya başlıyorlar. Sonunda da «aspi­ rin reklamı» diye bir ad takılıyor bu sevimli ve yaşlı ha­ nıma. «Finlandiya»nm Fince'deki karşılığı bu kelimeye hiç benzemeyen bir sözcük : Suami. Fince'de en çok geçen ke­ lime doğal olarak bu. İkinci sözcük: «Sauna», üçüncüsü ise Finlilerin sözünü etmekten çok gurur duydukları mü­ zik yapımcısı : «Sibelius.» Her üç sözcük de «S» harfi ile başladığından Finliler saka ile karışık kendi ülkelerini «Üç S» ülkesi diye tanım­ ıyorlar. Finlandiya'yı ziyaret eden Türk işadamları, bazı akanhk yetkilileri ve gazetecilerden oluşan grubumuz


(Fincedeki karşılıklarını bilmemekle beraber) bu üç S'ye bir dördüncüsünü, hatta bir beşincisini eklediler. «Sessiz­ lik» ve «sükûnet» ülkesi. Gerçekten tüm dünyanın huzursuzluklarla kaynadığı bir dönemde, artık Finlandiya'mn Saunası veya Sibelius'u ile değil «sessizlik» ve «sükûneti» ile tanınması gerekiyor. Türk çağrılılarına verilen sayısız brifing ve yemekler­ de yapılan konuşmalardan, verilen sayılardan çıkan so­ nuç şuydu: Finlandiya ekonomik sorunlarını çözmüş, öte­ sine geçmişti. Dış politikasını «bağlantısız» bir noktaya oturtmuş, dünyada olup bitenlere «seyirci» kalabilmişti. Ekonomik sorunların ve dış sorunların çözülmesi huzuru da birlikte getirmişti doğal olarak. 450 bin nüfuslu Helsin­ ki'de «resmen» çalışmakta olan 2000 polisin işsizlikten ruh­ sal bunalımlar geçirdiği, 300 - 400 bin tirajlı gazetelerin ise habersizlikten kıvrandıkları söyleniyordu. Uusi Sanomat gazetesinin sayılarından birinde birin­ ci sayfanın üst kısmını kapsayan 4 sütunluk haber, ne bir cinayet, ne bir terör, ne bir banka soygunu, ne de benzeri bir haberdi. Sansasyonel boyut ve sayfa düzeni ile verilen haberde Fin okullarında okuyan çocukların kötü terbiye edildiği ve kendilerine öğretmenleri tarafından «kapa çe­ neni» türünden kötü sözler söylendiği açıklanıyordu. A y m gazetenin yine birinci sayfasında d a h a altlarda yer alan başka bir haber ise Finlandiya dışında hiç bir ül­ kede haber niteliği taşımayacak kadar önemsiz bir olaydı. Bu habere göre de buzda kayan bir adam ayağını kırmıştı. Haberi süsleyen fotoğrafta «ayağı kırık» vatandaş hasta­ nede yatarken görülüyordu. Fin H a v a Yollarının, Türkiye'den gelen g r u b a «Kauppakilta» adlı lüks lokantada verdiği öğle yemeğinde yanım­ da oturan sekreter hanıma en büyük sorununu sordum ve verdiği yanıtı yanlış anladığımı sandım. D a h a sonra ise doğru olduğu ortaya çıktı. Kesinleşen bilgiye göre genç kadının en büyük sorunu şuydu: Kocası evde sık sık caz müziği plakları çalıyordu. Bu müziğin ise çiçekleri soldur-

234


ğ u kesin olarak saptanmıştı. Kocasının bu zevki yüzünçiçekler gün geçtikçe soluyordu. Çiçeklee n «zavallı» ıden vazgeçmesi olanaksızdı. Kocasından da öyle. O yüz­ en ne yapacağını bilemiyordu. Gezimizin hemen başında duyduğumuz bu ve benzeri özler moralimizi iyice bozmuştu. Yarı şaşkınlık, yarı hay­ ranlık, biraz kıskançlık, hatta biraz da kızgınlıkla dinli­ yorduk bunları. Dinliyorduk ve kulaklarımıza inanamıyoriuk. Fakat Finlandiya'nın gerçeği buydu. Kentin turistik roşürlerinde bile şu slogan kullanılıyordu: «Helsinki'ye gel ve rahatla.» u

-

Turku kentine 15 - 20 km. uzaklıktaki Naantall adlı "çük bir kasabaya götürdüler Türk grubunu. 9000 nüfus­ lu ilçenin kaymakamı (State Manager) sayılacak kişiye ülgenin sorunları soruldu bir süre sonra. Kaymakam uzun zun düşünerek yanıt aradı önce. Sonra şöyle şeyler söyedi: İlçe içinde yapılması veya düzeltilmesi gereken hiç bir şey yoktu. Fakat nüfus artarsa (nüfus artış oranının çok düşük olması nedeniyle böyle bir olasılık yok denecek ka!ar azdı) hizmetlerin yetmeyeceğinden kuşkulanıyordu, imdiden 15 yıllık bir nazım plan yaptırmış, bu plana gö~e de henüz üzerinde hiç bir yerleşim ünitesi olmayan ara'lerde alt yapı yatırımlarını (su, merkezi ısıtma, kanali~yon, elektrik, havagazı vs.) tamamlıyordu. Naantall hayli kalabalık oto trafiği olan bir yol üstün­ de bulunuyordu. Trafik kazaları açısından bir sorunları yok muydu? Evet vardı. Yaklaşık yılda 1,5 kişi trafik ka­ zalarında ölüyordu. Kaymakam kendine göre son derece trajik bu yanıt karşısındaki gülüşmelerimizi bir türlü an­ layamadı. Finlandiya'da gezip gördüğümüz yerlerde doğal güzel­ likler ve tarihi yapılar açısından sözü edilebilecek bir ola­ ğan dişilik yok. Ünlü mimarlar Alvar Aalto ve Eliel Saarinen'in yaptığı binalar, kentin genel havasına uyan dört köşe yapılar. Bir üniversite binası «anfiteatr» şeklindeki 235


dış görünümü ile dikkati çekiyor. Bir kongre binasının öz­ günlüğü ise, tüm pencere boyutlarının birbirinden farklı oluşu. Helsinki'lilerin övünç kaynağı Finlandiya evi (Finlandia - Hail) bahçe içinde büyükçe bir köşk görünümün­ de. Bir doğa ve tarih hazinesi olan Türkiye'den gelen biz­ ler için fazla ilgi çekici değil bunlar. Fakat insanların daha rahat ve huzurlu yaşamaları için yapılanlar insanı şaşırtıyor. Kent içinde olduğu gibi bırakılmış koca koca kayalar «non figüratif» heykeller gibi süslüyor Helsinki'yi. Ülkenin yüzde 70'ini kaplayan orman­ lar yetmiyormuş gibi, bu kayaların içini oyup ağaç ekmiş­ ler. Buralardan fışkıran ağaçlar doğaüstü bir güzellik ka­ zandırıyor herşeye. Deniz ve göl kıyılarına insan eliyle ya­ pılmış tek yapılar ahşap sauna binaları. Bunlar dışmda yer yer kocaman tahta masalar bırakılmış. Piknik masaları sandığımız bu tahtaların, halı yıkamak için konduğunu daha sonra öğreniyoruz. Deniz suyu renklerin bozulmasını önlüyormuş. Fakat bu masalarda halı yıkayanlar özel bir sabun kullanmak zorunda denizi kirletmemek için. Bir göl kıyısında arka arkaya yapılmış iki bina gör­ dük. Öndeki bir lokanta, arkadaki oteldi. Mimarlar ve kent yöneticileri doğayı bozmamak için 2 kattan fazlasına izin vermemişler burada. O yüzden doğal olarak öndeki yapı arkadaki yapının manzarasını kapatacak. Fakat mi­ marlar çok yalın aynı zamanda akıl almaz bir buluşu ger­ çekleştirmişler manzarayı kapamamak için. Öndeki yapı­ nın bazı bölümleri salt cam duvarlardan oluşuyor. Böyle­ ce arkadaki yapıdan da göl manzarasını izleyebiliyorsunuz. Trafik ışıklarının olduğu yerlerde bir düdük sesi ku­ lakları tırmalıyor. Zaman zaman sürekli bir ses, zaman za­ man kısa aralıklı. Önceleri ne olduğunu anlayamadığımız bu düdük sesinin körler için trafik işareti yerine geçtiğini öğreniyoruz. Sürekli düdük sesi «yeşil ışık», kısa aralıklı ses ise «kırmızı ışık» anlamına geliyor. «Herhalde Finlan­ diya'da çok fazla görmeyen kişi vardır» diye düşünüyoruz 236


ve b u n u soruyoruz ilgililere; «Evet çok vardır» diyor ve bi­ ze gülünç gelen bir sayı veriyorlar: 890. Zaten Finlandiya'da sayılar

hep gülünç geliyor bize.

Örneğin Türkler hatırı sayılır bir azınlık sayılıyorlar. Sa­ yıları 1200 civarında. Helsinki'de 450 bine yakın kişi yaşa­ dığını söylemiştik. İkinci büyük kent olan Tampare'de 166 bin, Turku'da 165 bin kişi yaşıyor. 95.000 nüfuslu Lahti ve O u l u Finlandiya'nın 6. ve 7. büyük kentleri. Yalnız fiyatlarla ilgili rakamlar böyle değil. Küçük bir kahvehanede bir sandöviç - bir kahve 10 mark tutuyor. Orta halli bir öğle yemeği 25 mark. 3 - 4 odalı 100 metreka­ re bir dairenin aylık kirası (Helsinki içinde) 1.500 mark. Aynı dairenin metrekaresi 6.500 m a r k a satılıyor. Ödeme kolaylıkları v a r doğal olarak. B u n a karşılık aylık kazanç brüt 2.000 marktan başlı­ yor, 8 - 10.000 marka ulaşıyor. Ortalama kazanç ise, 3.000 mark civarında. Bunun yüzde 25 - 35'i vergiye gidiyor ve bu oranı çok yüksek buluyor Finliler. Finliler dünya içki içme sıralamasmdaki beşinciliklerini kimseye kaptırmamak için yemek sırasında votka, şa­ r a p ne varsa yarış edercesine içiyorlar. Kahveler gelene kadar böyle sürüyor. Kahveyle birlik­ te Fransız konyaklan geliyor ve bir d a h a gitmiyor. Çünkü Finliler Fransız konyağı tüketmekte de dünya üçüncüsü bulunuyorlar. İçki konusundaki düşkünlüklerini Finliler de kabul ediyorlar. Helsinki ve Finlandiya'yı tanıtan ingilizce bir kitapta şöyle bir şaka yer alıyor: 2 şişeli tek perdeli trajedi. Sahne : Helsinki'de bir otel odası. Sessiz. D e k o r : O r t a d a bir masa, üstünde dolu bir şişe kon­ yak. Bir uçak tarifesi. M a s a n m yanında iki iskemle var. Pekka Suomalainen iskemleye oturmuş, sık sık saatine b a k a r a k uçak tarifesini inceliyor. Kardeşi Pentti, bir süre sonra içeri girer. Giysileri, uzun süre önce Amerika'ya göç


etmiş, daha sonra tatil için anavatana dönmüş bir Fin göç­ meni olduğunu göstermektedir. Pentti: « M e r h a b a » der. Pekka eliyle kardeşine oturmasını işaret eder. Pentti oturur. Pekka'nm kadehleri doldurmasını bekler. İçerler. İkinci sahne aynı yerde geçer. Konyak şişesi boştur şimdi. Pentti bir çantadan yeni bir şişe çıkarır. Sessizlik içinde içmeyi sürdürürler. Pentti sonunda sıkılgan bir şekilde s o r a r : «Nasılsın kardeşim, annemiz, babamız nasıl?» Pekka (elini ağzına götürerek susmasını işaret eder). « B u r a y a içmeye mi, yoksa konuşmaya mı geldik.» Perde kapanır, oyun biter.

Müzik

tapmağı

Başka" bir gün

Sibelius parkında Müzik

tapmağını

(Temple of music) görmeye gittik. Rehberimiz yine aynı yaşlı hanımdı. Sibelius Finlilerin «3 s» inden biri olan mü­ zik ustası. Y a z aylarında salt Sibelius müziği çalman par­ ka onun adı verilmiş. «Müzik tapmağı» adlı anıt, bizim Ga­ latasaray'daki 50. yıl anıtına şaşılacak derecede benziyor. İki ucu açık 50 k a d a r parlak boru göğe doğru yükseliyor. Galatasaray'daki anıt ile Müzik tapmağı arasındaki tek fark, ilkinde boruların göğe doğru eğik bir şekilde yüksel­ mesine karşılık, ikincisinde dik olarak yükselmesi... Anı­ tın yanında Sibelius'un bronzdan dev bir büstü var. Rehberimiz anıtı görmekten dönerken otobüste Sibe­ lius'un müziğini çalıyor ve «harika, harika» diye söyleni­ yor. Türk g r u b u bu müzikten pek hoşlanmıyor. Belki de otobüste klasik müzik çalınmasına alışık olmadıkları için şaka yollu rehber hanıma « O r h a n Gencebay yok mu?» di­ ye soruyorlar. Rehberin bu şakayı anlaması olanaksız. Or­ han Gencebay'm Türk müzisyeni olduğunu söylüyoruz. « O n u n da heykeli v a r mı?» diyor. Bir vatandaşımız, «Bel-

238


İÜ Arabistan'da vardır» diye yanıt veriyor. Rehber'in ka­ fası iyice karışıyor. Bağırış, çağırış arasında rehber konuşmasını sürdürü­ yor. Bu yıl Finlandiya'ya 3 milyon turist gelmiş. 600 mil­ yon m a r k a yakın p a r a bırakmış. Helsinki havaalamnda kutu içinde «temiz Helsinki havası» satılıyor 5 marka ve kapış kapış gidiyor. Doğal olarak verilen 5 mark aslında tahta işçiliğinde çok ileri gitmiş bulunan Finlilerin yaptığı tahta kutulara veriliyor. Fakat Helsinki havasının temizliğini simgeleyen bir fantazi örnek, y a b a n a atılmayacak kadar çok turistin gelmesi­ nin nedenini de açıklıyor. Ö ğ ü n d ü ğ ü m ü z doğal ve tarihi güzelliklerimizle, koskoca Türkiye'nin 1 milyon turist çe­ kebildiği hatırlanırsa Finlandiya örneği daha da anlam kazanıyor. İçki konusuna daha önce değinmiştik. Finliler nüfusa oranla dünyada en çok içki içen ülkeler arasında 5. sırayı alıyorlar. Başka bir özellikleri de intihara düşkün olmala­ rı. Finlandiya'nın intihar açısından dünyada İsveç'den sonra ikinci sırayı aldığı söyleniyor. İsveç Finlandiya'dan daha gelişmiş bir ülke. O n l a r birinci, Finliler ikinci. Bize anlaşılmaz gibi görünüyor bu olgu. Fakat tüm sorunlarını çözmüş gibi görünen bu insanlarda küçük olayları büyüt­ mek yeteneği çok fazla. Yazının başında sözünü ettiğim sekreter hanım için kocasının caz müziği çalarak çiçekle­ ri soldurması bile çözümlenemeyecek bir sorun olabiliyor. Fazla içki içmenin de ruhsal dengeyi bozucu etkisi olduğu biliniyor. Naantall adlı küçük bir kasabada, bir hastaneyi gez­ dik. Hepimiz bu hastanenin gördüğümüz en temiz ve en düzenli hastane olduğu fikrinde birleştik. Verilen bilgiye göre işi başından aşkın olan tek kişi hastanenin psikologu idi. D a h a sonra da aynı kasabanın yaşlılar evini gezdik. Yaşları 80 - 100 arasında değişen yaşlılar hiçbir otelde rastlanamayacak kadar rahat bir yaşam sürüyorlardı bu-

239


rada. Eğer Finliler intihara bu kadar düşkün olmasalardı, ölecekleri falan yok gibi geldi bize.

• « S a u n a » Fince'de «banyo» anlamına geliyor. Aslında sadece bir yıkanma yeri bursı. Fakat zamanla bir buluş­ ma, bir konuşma yeri durumuna gelmiş. Bir Finli'nin sizi birlikte Sauna'ya girmeye çağırması, konukseverliğinin en büyük kanıtı sayılıyor. Bilindiği gibi S a u n a suyun kaynama derecesi olan 100 derece veya daha üstünde ısıtılmış tahtadan bir kulübe. Finlandiya'da sauna'ya girebilmek için, bir havlu, bir sırt fırçası, küçük bir sabun, demet haline getirilmiş defne dal­ l a n ve buz gibi soğutulmuş bir kaç şişe içki gerekiyor. Bunları aldıktan sonra içeri giriyorsunuz. Ünce en az sıcak olan alt basamakta oturuyorsunuz. Terleme başla­ dıktan sonra yavaş yavaş vücudunuzu ıslatıp, isterseniz sa­ bun sürebiliyorsunuz. Bu a r a d a defne d a l l a n ile oranıza buranıza vurmanız şart. Bunun nedenini Finliler de bilmi­ yor. Bütün bu işleri yaparken de 100 derece sıcaklıkta iç­ kinizi, ısıtmayacak bir hızla yudumlayacaksınız. İlk sauna işlemi 5 dakikadan fazla sürmüyor. Alışık olmayanlar birkaç dakika içinde pancar gibi bir yüzle dış a n fırlıyorlar. Yine alışık olmayanlar, çıktıktan sonra ol­ dukça ısıtılmış ( 1 5 - 2 0 derece) bir suda yıkanıyorlar. Fa­ kat Finlilerin sauna'dan çıktıktan sonra b u z l a n kırarak göl suyuna girmeleri sık rastlanan bir olay. Saunanın Finlandiya için son derece gerekli olduğunu d a h a sonra biz de anladık. Bu işlem sıcak - soğuk farkına alışabilmek için son derece elverişliydi. D a h a önce de yaz­ dığım gibi Finlandiya'da ısı sıfmn altında 20 derecede seyrediyor kış aylannda. Buna karşılık bina içleri 2 3 - 2 4 dereceye kadar ısıtılıyor. Sık sık sıcaktan soğuğa çıkanlar hastalanmamak için, bu farka alışmak zorunda. Bu alış­ kanlığı da sauna sağlıyor.

240


Gerçekten Finlilerle yabancılar, saç ve göz renkleri dı­ şında, soğukta durabilme yetenekleri ile de ayrılıyorlar. Ör­ neğin 3 - 5 dakika hatta 10 dakika için dışarı çıkmaya kal­ kan bir Finli, hiçbir fazladan giyinme gereksinmesi duy­ muyor. Gömlekle kapı önüne çıkıp, — 2 0 derecede 5 - 10 da­ kika kadar kalabiliyor. Bunu bir yabancının aynı zaman­ da canlı kalarak yapabilmesi hemen hemen olanaksız. Kısa...

Kısa...

Finlandiya'nın iki resmi dili var demiştik: Fince ve İsveççe. Fakat Finliler İsveççe yerine İngilizce konuşmayı yeğliyorlar. Ülkede ikinci resmi dili (İsveççe'yi) bilme yen çok Finli olduğunu, fakat İngilizce bilmeyen bir Fin­ liye rastlamanın, yine aynı ülkede kışın güneşi görmek kadar ender rastlanan bir olay olduğu belirtiliyor. Finlandiya'da en zor işlerden biri de lokanta veya ge­ ce kulüplerine girebilmek. Bunu yapabilmek için önce lo­ kantanın adını ve adresini saptamak, cebinize oldukça yük­ lü bir para koymak ve en önemlisi kapıcıyı atlatmanız ge­ rekiyor. Kapıcılar içerden çıkan kişi kadar müşteriyi uzun kuyruktan ayırıp içeri alıyorlar. Söylendiğine göre kapıcı­ ları hiçbir yolla atlatmak mümkün değil. Fakat biz Finli dostlara anadan doğma kurnazlığımıza güvenerek onları atlatacağımızı söylüyoruz. Onlar da eğer bu işi yapabilir­ sek, kapıcının adını ve adresini de almamızı, çünkü ken­ disine madalya verilmesi gerekeceğini söylüyorlar. Sonun­ da hiç bir kapıcı madalyaya hak kazanamıyor. İçeri girdikten sonraki sorununuz ise garsonu yakala­ yabilmektir. Eğer ülser ve gastrid gibi bir mide hastalığı­ nız varsa, Fin lokantalarına gitmemeniz öneriliyor. Çünkü beklemek ve sinirlenmek bu hastalıklara pek iyi gelmiyor. Fakat böyle bir hastalığınız yoksa, rahatça bir Fin lokan­ tasına gidebilir ve bu hastalıklara siz de yakalanabilirsi­ niz. Finlandiya'da ulaşım işleri tümüyle çözümlenmiş. Tramvay ve otobüsler her hafta 3 marka adam taşıyorlar. Nevşehir'den Nevvyork'a, F. : 16

241


Fakat soğuk altında beklemek çok zor olduğundan, sık sık taksi kullanılıyor. Taksiler sadece telefonla çağrılabiliyor. Daha telefon kapanmadan bir taksinin kapıda beklediğinden emin ola­ bilirsiniz. Buna karşılık Helsinki sokaklarında bomboş do­ laşan bir taksiyi durdurmanız olanaksız. Bir Finli taksi şoförü için, yol kenarından sallanan bir el, sadece salla­ nan bir eldir. Başka bir şey değil. Finliler kendilerini sporcu bir ulus olarak niteliyorlar. En büyük övünç kaynakları da Helsinki Olimpiyatlarının «Altın adamı» olarak bilinen koşucu Pauvo Nurmi. Kentin en önemli alanlarından birine Nurmi'yi koşarken gösteren bir heykel dikmişler. Cumhurbaşkanı Erho Kekkonen de 80 yaşma karşın hergün koşuyor. Finlandiya'ya kayak ve atletizm (özellikle koşular) ulusal spor olarak kabul edili­ yor. Bizim gördüğümüz kadarıyla ulusal sporlara bir de dansı eklemek gerekiyor. Gündüz saat 12.00'de başlayan dans partileri, sabahın erken saatlerine kadar sürüyor çünkü. Finlandiya'da özellikle kış aylarında buzdolabı kulla­ nılması insana önceleri gereksiz gibi geliyor. Çünkü yiye­ cekleri, hemen hemen her evde bulunan balkona koymak boşuna elektrik harcamasını önleyecek gibi görünüyordu. Bunu yapmamalarının nedenini bir Finli şöyle açıkladı: «Çünkü buzdolabı dışardan daha sıcak. Balkona konulan bir yiyeceğin yenmesi olanaksızlaşıyor.» Okuma

-

yazma

15 yaşın üstünde okur yazar oranı % 100. 15 yaşın al­ tında da bu oran % 70'e ulaşıyor. Bizde okur yazar olma­ yan kimseler olduğunu öğrenen Finliler, bunun nasıl bir şey olduğunu soruyorlar. Şöyle sorularla karşılaşıyoruz: «Bu kişiler bir yazıya baktıkları zaman okuyamıyorlar mı? Okuyorlar da yazamıyorlar mı? Konuştuğu dili insan na­ sıl okuyamaz?» vs. Finliler din açısından fazla tutucu değil. Nüfusun % 242


92'si lüteryan. Kiliseye gitmeyi de pek sevmiyorlar. En çok ilgi çeken kilise «Kaya kilisesi» adlı ve kayaların içi­ ne oyularak yapılmış, ses düzeni olağanüstü mükemmel bir yapı. Buraya gitmelerinin nedeni de dinî duygulardan,, çok Sibelius müziğinin en iyi bu kilisede dinlenebilmesi. Ülkede 60 gazete yayınlanıyor. Gazetelerin toplam ti­ rajı 2.352.225. İki kişiye bir gazete düşüyor bu hesaba gö­ re. En büyük tiraja sahip Helsingin Sanomat gazetesinin günlük baskı sayısı 350 bin. Hafta sonu baskısı 400 bin. Ayrıca toplam tirajları 1,5 milyon olan 24 haftalık dergi yayınlanıyor. Finlandiya'da

Türkler

Finlandiya'da 1200 civarında Türk bulunuyor. Bunlar aslen Kazan Türkleri. Napolyon'un Rusya seferinden ve Finlandiya'nın muhtariyetle Rusya'ya bağlanmasından sonra ticaret işleri için Finlandiya'ya gelip gitmeye başla­ mışlardır. Bu ülkede yerleşmeleri, Rus devriminden ve Finlandi­ ya'nın özgürlüğünü kazanmasından sonra başlıyor. Büyük çoğunluğu kürk ticareti ve halıcılıkla uğraşan Türkler Fin milliyetine geçmişler ve oldukça zenginleşmiş­ ler. 1925 yılında kurulan «Finlandiya İslâm Cemaati» adlı dernek, Türk çocukları için Türklere din dersi kursları aç­ makta, sosyal yardımlaşmayı sağlamaktadır. Fin Türkleri Türkiye'den bir heyet geldiği zaman ha­ reketli günler yaşıyorlar. Önce Türkiye'nin Finlandiya el­ çiliğinde verilen kabul töreninde karşılıyorlar konukları. Ve her önlerine gelene «Efendim Türkiye nasıl? İyi midir?» şeklinde sorular soruyorlar. İkinci toplantı Türkiye Fahri Konsolosu Enver Semalettin'in evinde oluyor ve aynı hava içinde geçiyor. Üçüncü buluşma kesinlikle Finlandiya'nın en zengin Türk'ü sayılan kürk ve halı tüccarı Osman Ali'nin evinde gerçekleşiyor. Osman Ali 65 - 70 yaşlarında, kısa boylu, sevimli bir 243


adam. Sol omuzu biraz aşağıda olarak yürüyor ve Fin Türkleri bunu «cebindeki cüzdanın ağırlık yaptığı» şeklin­ de yorumluyorlar. Biz de Osman Ali'nin misafiri olduk. Kısa bir içki faslından sonra Türkiye'den gelen konuk­ l a r sofraya oturtuldu. Ev sahipleri ayakta kaldılar. Töre­ lere göre ev sahiplerinin konuklarla birlikte sofraya otur­ ması ayıp sayılıyor. Önce tencere büyüklüğünde bir tabak içinde çorba kondu önümüze. İçinde yumurta dilimleri, et, sebze parça­ ları ve makarna ile dolu bulunan çorbayı çok kişi bitire­ medi. Başımızda bekleyen ev sahipleri çorbasını bitirene soruyorlar, « D a h a ister misiniz» diye. Kuralları bilmediği­ miz için «İstemez» diyoruz genellikle. Fakat hemen ardın­ d a n böyle söylemenin de törelere göre çok ayıp olduğunu öğreniyoruz. Beğendiğimizi göstermek için «Biraz daha is­ teriz» dememiz gerekiyor. «Çok az lütfen» gibi sözlerle bi­ raz daha rica ediyoruz çorbadan. Tencere büyüklüğündeki tabaklar yine ağzına k a d a r doluyor. Bitirmeye yakın ye­ niden soruyorlar d a h a isteyip istemediğimizi. S a ğ a sola bakışıyoruz. Üçüncü kez istemeyebiliyorsunuz törelere gö­ re. A r k a d a n pilav geliyor ortaya. İki tabak da pilav yeni­ yor. Biz yemek bitti artık diye düşünürken, koca koca ta­ baklar içinde dana eti parçaları sürülüyor önümüze. En küçüğü yarım kilo k a d a r gelen bu et parçalarından da ikişer kez alıyoruz zorunlu olarak. Konuklar söylenmeye başlıyorlar: « D o y d u k artık, yeter» gibi sözlerle. Osman Ali'nin hanımı, «Bitti zaten, geriye sebze yemeği, tatlı ve kahve kaldı.» Şaka yapıyor sanıyoruz önce, ama söyledik­ leri doğru. Gerçekten her üçü de geliyor. Nasıl yiyoruz bilmiyoruz ama, başımızda bekledikleri ve yemeği bitirip bitirmediğimizi kontrol ettikleri için, birbirimizin sırtını yumruklayarak yemeği tamamlıyoruz. Üstüne O s m a n Ali « N a s ı l doydunuz mu? Türkiye'ye gidince bizi aç bıraktılar demeyesiniz h a » diye soruyor, ama kimsede yanıt verecek hal yok. Yemek değil, dayak yemiş gibiyiz.

244


İNGİLTERE'NİN KALBİ: LONDRA

Londra'ya İngiliz Hava Yolları ile uçmanın aynı işi di­ ğer havayolları ile yapmaktan fazla bir farkı yok. Bütün uçaklar gibi onlar da havada bilmem kaç kilometre hızla yolalıyor ve sizi İstanbul'dan Londra'ya yaklaşık 3 saat 15 dakikada götürüyorlar. Fakat bir Türk için şaşırtıcı bir yolculuk oluyor bu. Çünkü İngiliz usulü inceliklerle daha uçakta tanışıp, Türkiye'de yaşayan biri için çok şaşırtıcı gelebilecek bir çok şeye (örneğin taksi şoförlerinin «Sir»li, «thank you»lu, «Please»li konuşmalarına) ve kimsenin sizi kazıklamaya çalışmamasına şaşırmıyorsunuz... İngiltere yürürlükteki duruma göre Türkler için vize uygulamayan birkaç batı ülkesinden biri. Fakat aslında sınır kapılarında yapılan işleme «örtülü vize» demek daha doğru. Dünyanın dört bir yanından Londra'ya gelen ya­ bancıların yolculuk nedenleri iyice araştırılıyor. Eğer yol­ cunun çalışmaya veya ülkede yerleşmeye geldiği konusun­ da en küçük bir kuşku duyulursa, hemen geri gönderili­ yor. Diğer yabancıları bilmem ama biz Türkler yine de içe­ ri girmenin «türlü - çeşitli» yollarını buluyoruz. Örneğin 1976 yılında Trabzonspor - Liverpool maçı için İngiltere'ye gelen 3000'e yakın Karadenizli vatandaşın hâlâ dışarı çık­ madıkları saptanmış bulunuyor. Böylesine bir futbol me­ rakı ( ! ) futbolun beşiği sayılan İngiltere'de bile görülmüş değil. Bu yüzden daha sonra yapılan futbol maçlarına ge­ len birçok Türk futbol meraklısı içeri bırakılmamış. Türklerin kraliçenin ülkesine gösterdikleri bu ilgi yü­ zünden özellikle Londra'da büyük Türk mahalleleri oluş94S


muş bulunuyor. Ayrıca «döner» sözü İngilizce bir sözcük olmuş çıkmış. « K e b a p » da öyle. Londra'da o kadar çok dönerci v a r ki, insan ister istemez « a c a b a biz bu yemeği İn­ gilizlerden mi aldık?» diye düşünüyor. İngilizlerin belli bir mutfağı olmamasından ve bir İn­ giliz centilmeninin düşünebildiği en karmaşık yemeğin «biftek yanına haşlanmış sebze» olmasından yararlanan yabancılar ve bu a r a d a Türkler Londra gıda piyasasını el­ lerine geçirmiş bulunuyorlar. Bu yayılmada ülkedeki yiye­ cek maddeleri konusundaki kontrolün de büyük bir rolü olmuş doğal olarak. Usulüne uygun olarak sağlıklı bir et­ ten yapılmış dönerin bizde satılanlarla hiçbir ilgisi olma­ dığını, İngiltere'de döner yedikten sonra anlıyorsunuz ve eğer bu «döner» se, bizdekilere başka bir ad, örneğin «dön­ mez» denmesinin d a h a doğru olacağını düşünüyorsunuz.

«Time

out»

İngiltere'ye ayak basan bir yabancı eğer biraz İngiliz­ ce biliyorsa (zaten bilmiyorsa İngiltere'ye hiç gitmesin. Çünkü İngilizler İngilizce bilmeyen kişileri uzaydan gel­ miş sanabilirler) hemen 50 pençe verip, bir «Time - out» dergisi almalıdır. Bu küçük harcama size onlarca sterlin kazandıracaktır çünkü. En ucuz otel odası geceliğinin 25 Sterlin olduğu Londra'da bu dergi sayesinde haftalığı 25 Sterline bir oda kiralayabilir, gezip görmek istediğiniz yer­ lere giden en kısa ve en ucuz yolları saptayabilirsiniz. Gerçekten Londra'da gündeliği 25 Sterline de oda var­ dır, haftalığı 25 Sterline de. Üstelik bu ikincisinde (bura­ ları otel olmayıp, dayalı döşeli odaların kiraya verildiği pansiyonlardır) yandaki odada çırılçıplak dolaşma alışkan­ lığında olan bir İsveçli kızla komşuluk y a p m a şansınız otellerden fazladır. Aslında bu pansiyonlar haftalığı 25 Sterline (veya da­ ha az) kiraladıkları odaları en az 3 aylığına kiraya ver­ mektedirler ama, bir Türk için bu durum büyük bir sorun yaratmaz. Siz üç aylık kiralayacağınızı söyleyip, bir - iki


hafta sonra ortadan kaybolabilirsiniz. İngilizlerin böyle birşeye akılları ermediğinden, sizden ilk haftalığı aldıktan sonra yakanızı bırakacaklar, ikinci hafta başında sizi oda­ nızda bulamayınca da «ansızın bir işiniz çıktığı için tatili­ nizi yarıda kesmek zorunda kaldığınızı» düşünerek sizin adınıza üzüleceklerdir. İngiltere'de bize çok pahalı gelen şeylerden biri de oto­ büs ve yeraltı trenlerinin (underground) pahalılığıdır. Bu yüzden birkaç Sterlin daha ucuz olduğu için uzak semtle­ re yerleşmek yerine kentin merkezi sayılan Piccadilly Circus, Oxford Street veya Regent Street civarında tutulabi­ lecek bir oda, diğerlerinden daha pahalı da olsa, size bü­ yük kazanç sağlayacaktır. Çünkü en ucuz otobüs bileti bir­ kaç bin lira civarındadır. İngiltere'deki Türklerin diğer A v r u p a ülkelerinde ya­ şayan vatandaşlarımızdan bir farkı büyük çoğunluğunun lise veya yüksek tahsilli büyük kent çocukları oluşu. Bu yüzden İngiltere'de Türklere karşı bir hareket oluşmuş de­ ğil. B u n d a İngilizlerin yabancılara karşı geniş hoşgörüsü­ nün de rolü var. Gerçi Londra'da zencilere karşı bir ha­ reketin var olduğu söyleniyor a m a bunun görünüşte hiç­ bir belirtisi yok. Yine de en güzel İngiliz kızları ile gezmek için saçları küçük maki bitkilerini andıran, elektrik dire­ ği boyunda ve bir dudağı yerde, bir dudağı gökte bir zen­ ci olmak gerekiyor. Londra kartpostallarının 1 numaralı görüntüsünü oluş­ turan Piccadilly alanı (Circus) tam ortasında bronzdan bir «eros - aşk meleği» yontusu bulunan Cağaloğlu alanı büyüklüğünde bir yer. Bu kadar küçük bir alanın bu de­ rece üne kavuşması insanı şaşırtıyor. A l a n a açılan yollar İstanbul'daki Beyoğlu caddesinin işlevini görüyor. Sine­ malar, tiyatrolar, eğlence yerleri, barlar, pavyonlar, gece kulüpleri, seks gösterileri ve doğal olarak « p u b » l a r bu böl­ gede yoğunlaşıyor. «Eros» yontusunun bulunduğu anıtın merdivenlerinde g ü n ü n her saatinde yüzlerce hırpani giyimli genç hiçbir

247


şey yapmadan oturuyor ve yuvarlak alanı dönen araçları seyretmekle meşgul görünüyorlar. Bu a r a d a lacivert ta­ kım elbiseli, kravatlı, melon şapkalı, bastonlu tipik İngiliz giysileri de görünüyor. Fakat bunlar sadece büyük mağa­ zaların vitrinlerinde.

Soho Piccadilly alanının kuzey tarafında bulunan a r a so­ kakların birkaç tanesi Soho genel adıyla bilinen kentin seks merkezini oluşturuyor. Dünyanın en ünlü seks bölgelerinden biri olmasına karşın Londra'nın en gösterişsiz ve en karman çorman yer­ lerinden biri de burası. Soho bizdeki açıkhava pazarları ile büyük benzerlik­ ler gösteriyor. Daracık sokakların ortasında giyecek, yiye­ cek ve seks tezgahları var. Açıkta satılan domatesler, ye­ şil biberler ve salatalıklar arasında yapay seks organları da ça^şı ekonomisine uygun «ucuz fiyatlarla» pazarlanıyor. İki yanda karmakarışık dükkanlar sıralanmış. Bunla­ rın büyük çoğunluğu yine seks dükkanları olmakla bir­ likte hiç ilgisiz yerler de var. «Cornishe» adlı seks salonu­ nun tam yanında « L o n d r a İslam Cemiyetinin Merkezi» bu­ lunuyor. «Mucize» adlı striptiz salonunun yanında ise ço­ ğunlukla A r a p l a r a ve M ü s l ü m a n l a r a «Halal - helal» et tür­ leri satan kasaplar faaliyette. Böylece sığır, koyun ve keçi etlerinin hemen yanında ağızlan y a n açık ve bütün uzuvl a n n m «fevkalade işlediği» belirtilen plastikten yapılmış «biyonik kadınlar» ve «en rahatlatıcı, en tatmin edici» old u k l a n «garanti edilen» yapay erkek u z u v l a n görülebili­ yor. Bu a r a d a salonlannm reklamını üstü kapalı sözlerle yapan seks pazarları da var. Bir yerde «kısa sürelerde çalışacak ve W e s t End a r a b a l a n n ı kullanacak ölü veya di­ ri otomobil sürücülerinin arandığı» yazıyor. Bu ilânın al­ tındaki satırlar dikkatle okununca aranan «ölü veya diri» sürücülerin erkekler, «VVest End a r a b a l a n n m » ise bu böl-


gede çalışan profesyonel kadınlar olduğu anlaşılıyor. Sü­ rücülerin neden «kısa süreli - part time» çalışmalarının is­ tendiği ise bu açıklamalardan sonra kendiliğinden anlaşı­ lıyor. Yolu Soho'ya düşmüş bir yabancının bu seks yuvala­ rına oldukça uzaktan bakması gerekiyor. Çünkü İngiliz kızlarının bir «iş» için düşündükleri en küçük rakam 100 Sterlin (100.000 T L ) dir. 15 - 25 Sterline izlenebilen seks gösterileri seyirlik değil, daha sonra sunulacak «başka hiz­ metler» için müşteriyi kızıştırmak amacına yöneliktir. Sa­ una ve masaj salonları da öyle. B u r a l a r d a 50 Sterlin öde­ yen ve usturuplu şekilde soyunmuş kızlar tarafından ma­ saj yapılarak tam kıvamına getirilen müşteriden «diğer hizmetler» için istenen p a r a 100 - 150 Sterlinden aşağıya düşmemektedir. Bu tür eğlenceler yerine yine «time - out» dergisinde sıkça rastlanan ilânlarla özel bir partiye birkaç sterlin ödeyerek katılabilir ve daha mesleğe «resmen» girmemiş genç ve güzel bir taşralı İngiliz kızıyla tanışabilirsiniz. Bu konuda son söz olarak şunu da belirtmekte y a r a r v a r : Dünyanın ve İngiltere'nin dört bir yanından gelmiş en güzel kızların yaşadığı Londra'da çapkınlık yapmak sa­ nıldığı kadar kolay değildir. Bu konuda Türkiye'de ne öl­ çüde başarılı iseniz, Londra'da da sağlayacağınız başarı aynı ölçüde olacaktır.

Yemek - içmek İngiltere'de yemek içmek konusunda şöyle bir kural v a r : Hemen hemen hiç ayrıcasız en köhne görünüşlü yer­ ler en pahalı, en gösterişli lokantalar ise en ucuz yemeği satmaktadırlar. Bunlar arasında da en ucuz olanlar Çin ve Hint lokantalarıdır. A n c a k b u r a l a r d a yemek yemenin bazı kuralları var. Lokantaya oturur oturmaz Çinli bir garson kız hiçbir şey sormadan önünüze porselen bir çaydanlık ve masada­ ki müşteri sayısı kadar sapsız çay fincanı getiriyor. Çay9.4fl


danlıktan fincanlara döktüğü sarı renkli sıvı söylendiğine göre çaydır. Ancak biz Türkler için bu kokusuz, tatsız, şe­ kersiz, sıcak ve sarı sıvının Çinliler tarafından neden bu kadar sevildiğini anlamak çözülmesi zor bir bilmecedir. Çünkü insan ilk yudumdan sonra bu sıvıyı ancak silah zo­ ruyla içebileceğini düşünüyor. Bir süre sonra yemekler geliyor. Görünüşleri pek iç açıcı değil. Üstelik tüm bu karmakarışık şeylerin, önünü­ ze konan fincan gibi bir tabaktan ve iki tahta çubukla yen­ meleri zorunluğu var. Önceleri bu iş insana olanaksız gi­ bi görünüyor. Fakat sonunda tahta çubuklarla yemek ye­ meyi başarıyorsunuz. Hatta sadece siz değil, giysileriniz bile Çin yemeklerinin tadına bakabiliyor. Şaka bir yana Çin yemekleri Türklerin ağız tadına son derece uygun, sağlıklı ve yukarıda da belirttiğimiz gi­ bi son derece ucuz. Hint lokantalarında da önce herşey bilmece gibi görü­ nüyor. Hintli garsonun garip adlar taşıyan yemekler ko­ nusunda yaptığı açıklamalar Hintli aksanından dolayı ye­ meklerin isimlerinden daha zor anlaşılıyor. Fakat bu o ka­ d a r önemli değil. Ç ü n k ü ne ısmarlarsanız ısmarlayın, aşa­ ğı yukarı aynı sonuca ulaşacağınız kesindir: M a s a y a önce beyaz renkli ve kağıt inceliğinde ekmek­ ler geliyor. Yemeğe bunlarla başlanıyor Hint lokantasın­ da. Bunun da nedeni sanırım bu ekmeklerin d a h a sonra gelecek yemekler konusunda iyi bir fikir vermesi. Kağıt in­ celiğindeki pidelere bu kadar çok biber ve b a h a r a t m nasıl sığdırılabildiği kolay kolay içinden çıkılabilecek bir konu değil. , Yemeklerin hemen hemen tümü kıpkırmızı ve çeşitli şekillerde et parçaları. A ğ ı z a alınamayacak k a d a r acı ve baharatlı şeyler. ( A d a n a kebaplarına alışık olanlar yiyebi­ lirler) Bu etler biterken sofraya sebze yemeği geliyor. Hintlilerin sebze yemeği dedikleri de biber kasesine atıl­ mış birkaç b a m y a d a n oluşuyor. Sonunda garson tatlı iste-

250


p istemediğimizi soruyor. Bunu rahatça isteyebilirsiniz, ünkü, tatlılar biberli değil. ingiltere'de duş denen aygıt pek bilinmiyor. Geleneksel üvetli banyolar var. Bunların sıcak ve soğuk muslukları yrı ayrı yerlerden aktığından (her yerde olduğu gibi or­ da bileştirilmemiş) suyu musluktan akarken ılıştırmak e küveti doldurmadan yıkanmak olası değil. Çünkü sıcak u musluğundan tavuk haşlanacak kadar sıcak, soğuk su lusluğundan ise buzdolabından soğutulmuşcasma soğuk ir su akıyor. İngilizler küvete doldurdukları bu su içinde açları ve yüzleri dahil her yerlerini yıkıyorlar, daha son­ ra sabunlu olarak çıkıp havluya sarmıyorlar. Birçok yabancı ve bu a r a d a Türkler bu yıkanma yönîmini temizlik saymadıkları için garip yöntemler keşfediorlar. Genellikle küvetin içine diz çökerek, bir kovanın 'nde ılıştırdıkları suyu başlarından aşağı dökerek yıkanıaya çalışıyorlar. Bu şekilde yıkanmak ise bir işkence lup çıkıyor. Londra vitrinlerinde 500 Sterline Philippe Patek mara saatler satılıyor. Türk parasına çevrildiğinde 5 milyon ra civarında bir p a r a bu. Milyonluk saatlerin satıldığı İtrinde artık İngiltere'de ikinci bir resmi dil haline gelen irapça yazılar da var. Zamanı öğrenmek için bu kadar para vermenin gereksizliğini satıcılar da anlamış olmalı ki, saatin yanında şöyle şeyler yazıyor. «Philippe Patek ize sadece zamanı söylemez, fakat kendiniz hakkında ba­ zı şeyler söyler». Eğer bu İngilizce yazının yanındaki Arap­ ça sözler de aynı anlama geliyorsa, b u n a «adam kazıkla­ manın Arapçası» demek daha doğru olur sanırım.

İngiliz polisi ve

Türkler

Son ekonomik bunalımlar ve işsizliğin artması üzeri­ ne İngilizler ülkedeki yabancıları daha sıkı bir kontroldan geçiriyor ve kaçak çalışanları sınır dışı ediyorlar. Türkler bu kontroldan kurtulmak için İngiliz kızları ile evlenmeye Çalışıyorlar. A r t a n talep üzerine anlaşmalı evliliklerin üc-

251


reti son zamanlarda 3000 Sterline kadar çıkmış. Bu işin gi­ derek arttığı görülünce, İngiliz polisi yabancı evlenmeleri­ ni de araştırmaya başlamış. Evliliklerin bir formalite evli­ liği mi, yoksa aşk izdivacı mı olduğunu anlamak için sa­ bahın erken saatlerinde evlere baskın yapıp, yatağı yorga­ nı pertavsızla inceliyor ve çiftin «evlilik yatağı» dedikleri yerde, cinsel bazı buluntular arıyorlarmış. Eğer böyle bir iz bulunmazsa mahkeme yoluyla iş yabancı eşin sınır dışı edilmesine kadar varıyor. Türk erkekleri bu kontroldan İngiliz kızlarının çok hoşnut olduğunu, çünkü kendilerinin polise bazı izler bırakmak için gece gündüz uğraşmak zo­ runda kaldıklarını şaka ile karışık belirtiyorlar.

252


AMERİKA...

AMERİKA.

Amerika Birleşik Devletleri'ne ilk kez gidiyordum. «Özgürlükler ülkesi» ne gideceğimi duyan deneyimli dostlar « A m a n dediler, «cebinde 10 dolardan fazla para ta­ şıma.. Diğer paralarını çorabının içine sakla.. Gece saat sekizden sonra sokağa çıkma.. Gündüzleri bile ıssız yerle­ re gitme.. Metro ile dolaşma.. Kimseye yol sorma... Barlar­ dan, gece kulüplerinden uzak dur... Senden p a r a isteyen biri çıkarsa cebindeki parayı hemen ver... Canını kur­ tar...» Bu uyarılar bende bazı kuşkular yarattı... A c a b a «öz­ gürlükler ülkesi»nde özgür yaşayanlar sadece soyguncu­ lar ve hırsızlar mıydı? Ü n l ü gangster Al Capone'un yaşamış olduğu Chicago kentine de uğrayacağımı öğrenenler iyice telaşlandüar: « Y a n d ı n » dedi birkaçı... «Otelden dışarı adımını atma... Kapını içerden kilitlemen yetmez... Arkasına birkaç is­ kemle, hatta mümkünse masayı daya...» Bu sözlere itiraz etmek gereğini duydum. « Y a h u » dedim, «benim bildiğim Al Capone çoktan öl­ dü.. Yoksa hâlâ yaşıyor mu?» Chicago'yu iyi bilen bir dost «İyi ki yaşamıyor» diye yanıt verdi... « Ö l d ü de kurtuldu.. Eğer yaşasaydı onu da soyarlardı.» Kulaklarım bu uyarılarla dolu, gözlerim faltaşı gibi açık, Chicago'nun «Americana Congres» adlı lüks otelinde odama girdiğimde başka uyarılarla da karşılaştım:

253


Yatağın başucuna bırakılmış bir kartta, «kapı vurul­ duğunda kesinlikle açmamam, hemen «O» n u m a r a y a tele­ fon ederek durumu bildirmem, kıymetli eşyalarımı ve pa­ ralarımı otelin kasasına bırakmam, gece yatarken kapı­ nın üzerindeki bütün kilitleri takmam» öneriliyordu. Dediğim gibi A B D ' y e ilk gidişim ve ilk günüm... Bü­ tün bu uyarılar, otelin önünde uzanan alabildiğine geniş ve o ölçüde aydınlık Michigan Caddesi'nde bir gece turu atmamı engelleyemedi... Öyle ya, otelde kalacak olduktan sonra b u r a l a r a k a d a r gelmenin ne anlamı vardı? Cebime 10 dolarlık bir banknot koydum, diğerlerini çoraplarımın içine yerleştirdim ve sokağa çıktım. Yoldan geçen tek tük insanlar, köşe başlarını tutmuş karanlık görünüşlü kişilere mümkün olan en uzak nokta­ dan geçmeye çabalıyorlardı. Ben de aynı yolları izlememe karşılık yarım saatlik bir yürüyüşün sonunda koluma bir zencinin eli yapıştı... Bileğime yapışmış siyah eli görünce sabahtan beri iç­ tiğim Coca Colalar yeniden özgürlüklerini elde ettiler ve vücudumdan ter olarak çıkmaya başladılar. Biraz sonra beynim yeniden faaliyete geçti ve cebimdeki 10 dolarlığı hatırladı. D a h a sonra da zencinin söylediklerini anlamaya başladı... «Biraz bozukluk» istiyordu sadece... Hemen çeyrek do­ larlardan oluşan bozuklukları çıkarıp uzattım ve her şey bitti... Zenci «Thank you sir» dedikten sonra uzaklaştı.. Anlatılan ürkütücü öykülere karşın A B D ' d e yaşadığım en korkutucu olay bu oldu. 10 günlük kalış süresini bu ka­ d a r ucuz atlatmamda, bir daha akşamlan hiç sokağa çık­ mamamın, çıksam bile bu gezintileri, camları sıkı sıkıya kapatılmış otomobiller içinde yapmamın acaba bir rolü ol­ du mu, bilmiyorum. G ö r d ü ğ ü m kadarıyla A B D ' d e « a d a m soyma özgürlü­ ğ ü » dahil hiçbir özgürlük kısıtlanmamıştı. Ne ki, bazı yer­ lerde bunun a y n k l a n n a da rastladım. Örneğin birkaç lo-

254


lcanta müşterilerine tabanca ile içeri girilmesini yasakla­ mıştı. Kısıtlama tıpkı sigara içme yasağının belirtilmesi gi­ bi bir tabanca resminin üzerine çarpı işareti konularak anlatılıyordu. kan

Sözü edilmesi gereken başka bir k a v r a m da «Ameri­ boyutu»... D a h a Chicago Havaalanı'nda

boyut kavramım değiş­

ti... Müthiş susamıştım. Bir Coca Cola içmek istiyordum. Coca Cola satıcısı «büyük mü küçük m ü » istediğimi Bordu. Fazla susamış olduğum için yanılıp, «büyük» demiş bulundum. Bu talimatım üzerine kadının elime tutuşturduğu şey nereden bakarsanız bakın bir kova idi ve ağzına kadar

doluydu. Bardak niyetine kullanılan plastik kap bu k a d a r bü­ yük olmasa, içindeki sıvıyı bitirdikten sonra Türkiye'ye getirir, çöp sepeti olarak kullanabilirdim. D a h a sonra Amerika'daki «küçük»ün ölçüsünü de öğrendim. Bunlara bizde «aile boyu» deniyor. Üstelik b ü y ü ğ ü n de b ü y ü ğ ü var. A d ı «Jumbo.» Bir Türk'ün altı aylık içecek gereksinmesini ra­ hatlıkla karşılayabilir. Boyut farklılığı her konuda karşımıza çıkıyor. Yemekler tabak içinde değil, tensiler içinde geliyor. Bizim « h a m b u r g e r » diye bildiğimiz köfteli ekmekler, Ame­ rikalı benzerlerinin minyatür bir modeli olabilir ancak. Pastalar, kekler, hatta bildiğimiz meyveler bile dev boyut­ larda... Tabii fiyatları da... Oteldeki sabah kahvaltısında üç öğünlük yemek yedikten ve Türkiye'de 4 kişilik aile­ nin bir haftalık mutfak masrafı k a d a r p a r a ödedikten son­ ra dünyanın en büyük binası olan Sears Tower'ı dolaşma­

ya çıktık. Amerikalılar kafayı büyüklüğe takmış durumdalar. En sık kullanılan sözcükler «great» ve «greatest»... Büyük binalar, b ü y ü k arabalar, anormal genişlikte ve uzunlukta

255


caddeler, en büyük biftekler, en büyük Coca Colalar, kı­ sacası her şeyin en büyüğü makbul kabul ediliyor. Bu yiyip içme sonucu dünyanın «en büyük» insanları da ABD'de yaşıyorlar. Şişmanlığı nedeniyle ülkemizde film oyuncusu olabilmiş rahmetli Necdet Tosun, normal bir Amerikalının yanında «balıketinde» sayılabilir.

ABD'nin bir adı «özgürlükler ülkesi» ise, diğer adı he­ pimizin bildiği gibi «fırsatlar ülkesidir. Özgürlük anlayı­ şından biraz söz ettim. Şimdi «fırsatlar» üzerinde duraca­ ğım. Chicago deyince akla hemen gangsterler gelir. 1920'li. 30'lu yılların gangsterleri artık yaşamıyor. Onların yeri­ ni başkaları almış.. Al Capone'un ülkesinde bugün işlerin nasıl yürüdüğünü ve fırsatların nasıl yakalandığını Gü­ naydın gazetesinin Chicago temsilcisi Yücel Dönmezer an­ lattı. Ben de size aktarayım. Öyküdeki Amerikalının bir adı da var ama kendisi şu anda tanınmış bir işadamı olduğundan «Yeni Al Caponelar» başlığı altında kaleme aldığım bu öyküden gocunabi­ lir diye yazmıyorum. Gelelim öyküye: Fırsatlar ülkesinin nimetlerinden ya­ rarlanmaya çalışan ünlü işadamı (henüz işadamı olmadı­ ğı günlerde) bir İtalyan giyim firması sahibinin temsilci­ likler açmak üzere ABD'ye geleceğini haber alıyor ve he­ men kısıtlı sermayesi ile (15.000 dolar) bir organizasyon kuruveriyor. Şöyle: İtalyan giyimciyi Chicago'ya davet ediyor ve geleceği gün kentin en gösterişli Limusin'ini, birkaç fotoğrafçıyı ve bir polis komiserini saat ücretiyle kiralıyor. (Yanlış oku­ madınız. ABD'de resmi üniformalı gerçek bir polis komi­ seri bile saat ücreti ile kiralanabiliyor.) İtalyan giyimci havaalanına indiğinde kiralık fotoğ­ rafçıların flaşları çakmaya başlıyor. Resmi üniformalı ko­ miser Limusin'in kapısında selama duruyor ve yine üni256


formalı kibar bir şoför otomobilin kapısını en zarif jestiyle aralıyor.. H a v a a l a n ı ile kent merkezi arasındaki yarım saatlik yolda otomobilin telefonu çalmaya başlıyor. A r a y a n Chi­ cagolu açıkgözdür. İtalyan patrondan işlerinin çokluğu ne­ deniyle havaalanına kadar gelemediği için özür dilerken, aynı zamanda «hoşgeldiniz» diyor ve kendisini kentin en lüks oteli olan Hyatt'ta akşam yemeğine beklediğini ha­ tırlatıyor. Chicagolunun söylediklerinde gerçek payı yok değil­ dir. Gerçekten çok meşguldür. Çünkü o sırada Hyatt Oteli'nin bir dairesini Bob Hope stili (TV'de Bob Hope'nin programlarında görünen son derece lüks otel dairelerine bu ad veriliyor) döşetmekle ve içine Playboy firmasından kiralanmış iki tavşan kızı yerleştirmekle meşguldür. Bu a r a d a kentin önemli caddelerinde birkaç dükkan ve Michigan gölünde yapılacak gezinti için de bir yat kiralamış ve hepsinin üzerine adını yazdırmıştır... Son derece gösterişli akşam yemeğinden sonra geceyi tavşan kızlarla geçiren İtalyan patron, ertesi gün üzerin­ de Chicagolunun adı olan yatla gezintiye çıkarılıyor ve ardından önceden kiralanmış dükkânlar gezdiriliyor. Yücel Dönmez'in söylediğine göre Chicagolu işadamı bu düzenleme için yaklaşık 15.000 dolar harcamış. Yatırı­ mın karşılığında ülkesine dönen İtalyan giyimciden kre­ dili olarak 500 bin dolarlık giysi, giyim malzemesi elde et­ miştir. Eşyaların satışından elde ettiği kârlara sonradan yenilerini ekleyen Chicagolu, şu anda ülkesinin saygın iş­ adamlarından biridir. Bir süre önce adını üzerine parayla yazdırdığı yat ve dükkânlardan başka birkaç tane Limusin'in ve 8 kişilik bir jet yolcu uçağının da sahibidir... İşte A B D ' d e herkesin aradığı böyle bir fırsat ve kafa­ sını işletenler için daha binlerce fırsat var. Hem de ırk, din, dil ve renk farkına pek bakılmaksızın... «Irk ve renk farkı» deyince şu saptamayı da yapmak g e r e k : Bilindiği gibi siyah Amerikalılar beyazlarla eşit Nevşehir'den Newyork'a, F. : 17

257


haklara kavuşmuş durumdalar. Benim de gördüklerim bu­ nu doğruladı. Eskiden köle olarak hamallık, şoförlük, hiz­ metçilik, kapıcılık gibi işlerde zorla çalıştırılan siyahlar, artık köle olarak değil, özgür Amerikan vatandaşları ola­ rak çalışıyorlar. Ne mi yapıyorlar? Çoğunlukla hamallık, şoförlük, hizmetçilik ve kapıcılık... Bu işleri beğenmeyen­ ler için dilenmek ve soygun yapmak özgürlükleri de var doğal olarak... Söz zencilerden açılmışken yine Yücel Dönmez'in an­ lattığı bir olayı aktarayım: ABD'li siyahların büyük çoğunluğu Müslümanlığı ka­ bul etmişler ve epey dindar oluyorlarmış. Bu dindarlıkları yaptıkları soygunları bile etkiliyormuş. Örneğin «din kar­ deşlerini» soymamaya özellikle dikkat ediyorlarmış. Yan­ lışlıkla bir Müslümanın evine girseler bile, ya soygundan vazgeçiyor veya çaldıkları malları geri veriyorlarmış. Bu nedenlerle soyulmak istemeyen Amerikalılar şimdi evlerine Arapça yazılar asmaya başlamışlar. Sokak orta­ sında ayaküstü yapılan soygunlar için ise «kelime-i şaha­ d e t i Arapça olarak ezberlemeye çalışanların sayısı çoğal­ mış. Çünkü soyguna uğrayan biri «kelime-i şahadet» geti­ rebilirse, hemen serbest bırakılıyormuş. Dönmez'in anlat­ tıkları doğruysa bu gidişle ABD'de Müslümanlığın hızla yayılmasında şaşılacak bir şey yok. Yine fırsatlara dönersek, sınırsız fırsatların getirdiği zenginlik fiyatları ve ücretleri akıl almaz boyutlara ulaştı­ rırken, bizim gariban Türk Lirası'nm da canına okumuş... Amerikalı bir «teenage»in (13 - 20 yaş arası genç çocuk) günlük harçlığı olan 5 - 1 0 doların Türkçe karşılığı 3500 7000 TL., Türkiye'de birçok işçinin günlük yövmiyesinin birkaç katı... ABD'ye varınca bu olgu insanın kafasına balyoz gibi iniyor ve iyice sersemletiyor. Ondan sonrası kolay oluyor. Bir sarhoşun pek farkına varmadan paralan saçıp savur­ ması gibi gidiyor dolarlar... Basit bir kahvaltı 7-10 dolar, Coca Colanın küçüğü 1 - 1 . 5 dolar, hamburger 7 dolar, ba258


sit bir öğle yemeği en az 20 dolar tutuyor... Kent içi ula­ şımda otobüs fiyatları 8 - 1 0 dolar arasında değişiyor.

Alman Havayolları Lufthansa 1986 yılında kuruluşu­ nun altmışıncı, İstanbul'a düzenli sefer yapmaya başlama­ sının otuzuncu yılını kutluyor. Bu nedenle aralarında benim de bulunduğum 5 kişi­ lik bir Türk gazeteci grubu, kuruluşun güvenilirliğini ka­ nıtlayan eğitim sistemi üzerinde bir inceleme gezisine çı­ karıldı. Bu gezinin can alıcı noktası ise Kızılderililerin anavatanı sayılan Arizona eyaletinin Phoenix kenti idi. Çünkü Lufthansa'nın pilot adayları, boş alanları çok faz­ la olan bu kentin 60 mil kadar uzağında eğitim uçuşları yaparak pilotluğa ilk adımlarını atıyorlardı. Phoenix'in pilotluk eğitimi için seçilmesinin bir nedeni de 364,5 günün güneşli, yarım günün ise az güneşli geç­ mesi, dolayısıyla deneyimsiz pilot adaylarına geniş bir gö­ rüş olanağı sağlamasıydı. Ne ki, aynı nedenle sıcaklık göl­ gede 45 dereceyi buluyordu. Buna pilotların pek aldırdığı yoktu ama biz epey aldırdık. Phoenix'in cetvelle çizilmiş geniş caddelerinde bizden başka bir tek Allah'ın kulu yok. Buz gibi soğutulmuş ara­ balarda ise yün kazaklarını giymiş Amerikalılar görülü­ yor. Neden yaya yürünmediğini 500 metrelik bir yürüyüş­ ten sonra biz de anlamaya başlıyoruz. Bu sıcaklıkta yarım kilometre yürümek neredeyse insanın vücudundaki tüm sıvıyı buharlaştırıyor. Biraz serinleyebilmek için dükkân­ lara girip alışveriş taklidi yaparken «big» ve «jumbo» Co­ ca - Colaların aslında normal boyutlarda içecekler oldu­ ğunu kabul etmek zorunda kalıyoruz. Ve tabii gözlerimiz her yanda Kızılderilileri arıyor. Çünkü çevredeki her şey insana Kızılderilileri anımsatı­ yor. Tanrı heykelleri, tablolar, halılar, duvar motifleri, mi­ mari stiller, çeşitli ev ve anı eşyaları hep Kızılderili tar259


zmda yapılmış... Ortalıkta görülmeyen tek şey gerçek bir Kızılderili. Sonradan bunun nedenini de öğreniyoruz: Ül­ kenin en büyük eyaletlerinden biri olan Arizona'da hayat­ ta kalan Kızılderililerin sayısı 6000'i bile bulmuyormuş. Bunlar ise Hollyvvood stüdyolarında çevrilen çok sayıdaki kovboy filmlerine dahi yetmediğinden, şimdilerde beyaz Amerikalılar makyaj hileleri ile Kızılderili rollerine çıkarılıyorlarmış... Fakat ABD'de her şey düşünülmüş. Bir Kızılderili ile am fotoğrafı çektirmek isteyen turistler için bazı dükkân­ ların kapılarının önüne plastikten yapılmış Kızılderili mumyaları oturtulmuş. İsteyen yanma oturup fotoğraf çektirebiliyor. Phoenix'in en önemli turistik gösterisi «dünyanın en büyük kovboy bifteğini» yapan «Pinnackle Peak Patio» adlı lokanta... Bu lokantaya ulaşabilmek için buzdolabı gibi soğutul­ muş bir otomobille 50 mil kadar yol alıyor ve Arizona Çölü'ne çıkıyoruz. Dev kaktüsler çoğalmaya başladığı sırada yıkık - dökük bir binanın önünde, bizden önce gelmiş yüz­ lerce arabanın arasına park ediyoruz... Lokanta gerçekten kovboylar devrinden kalmışa ben­ ziyor. En azından önündeki iki eski at arabasının 100 yıl­ lık olduğuna hiç kuşkum yok. Bunların yanma bir de da­ rağacı kurulmuş... Müşterilere kovboy giysili garsonlar hizmet veriyor içerde. Üstelik silahlılar... Fakat kemerlerine asılı taban­ ca kılıfları içinde bildiğimiz tabancalar yerine daha çağ­ daş soygun aletleri taşıyorlar: Kalem ve fatura defteri gi­ bi... Önce biralar geliyor. Söylememe gerek yok. En az bir fıçı büyüklüğünde... Bir bardağı 3 - 4 kişi aramızda bölü­ şüyoruz... Ardından da dünyanın en büyük bifteklerini ıs­ marlıyoruz... Biraz sonra önümüze getirilen bifteği şöyle tanımlaya­ bilirim : 260


Büyük bir olasılıkla hayvanın tam ortasından enine bir p a r ç a çıkarılmış ve hiç kesilip biçilmeden olduğu gibi pişirilmiş. Kalınlığı 7 - 1 0 cm. arasında... Son derece lez­ zetli bir et... Herkes bifteğini bir ucundan yemeye başladı. Ben de normal bir insanın yiyebileceği kadar yedim ve karnımı doyurdum. Ne ki, biraz sonra gelen garson bifteğe hiç el sürmediğimi sanarak sorular sormaya başladı: — Hoşunuza gitmedi mi? — Hayır, çok hoşuma gitti ve yedim... — A m a hiç dokunmamışsmız... Aslında garson da haklıydı... Biftekten normal bir in­ sanın yiyebileceği kadar bir miktarı yediğim halde, eksik­ lik hiç belli olmuyordu. O gün yedi kişi en az yarım ineği ziyan ettiğimizi sa­ nıyorum. Yemeğimizi yedikten sonra hazmetmek için «lokanta» içinde bir gezintiye çıkıyoruz. A k l a hayale gelebilecek ve gelemeyecek her şey anı .eşyasına dönüştürülmüş. Akla gelebilecekleri değil gelmeyecekleri sayayım: Yılan kemiği ve derisinden her çeşit süs eşyası, ger­ çek akreplerden yapılmış kovboy kravatları... 'Akrepten kravat olur mu' diyeceksiniz. Amerikan ze­ kâsı bunun da yolunu buluyor. Sarı renkli çöl akrepleri donmuş plastiğin içine yerleştiriliyor. Plastiğin deliklerin­ den geçirilen ipler sayesinde de kravat haline getiriliyor. Lokantanın önünden parasız toplayabileceğiniz Arizona taşları bile b u r a d a parayla satılıyor. Hatta bir ka­ buklu fıstığın üzerine iki küçük göz yapıştırıp bunu da anı eşyası diye satışa çıkarmışlar... H e r şeyin ateş pahası olduğunu söylememe bilmem gerek v a r mı? En iyisi, sokak taşlarının dahi yarım dolara satıldığını belirterek fazla p a r a lafı etmekten kurtulmak galiba... B u r a d a satılan yılanlı akrepli eşyaları gördükten ve hu yaratıkların yörede en bol bulunan canlı türleri olduOC1


ğ u n u öğrendikten sonra otele dönünce yatağın altını kont­ rol etmek geçiyor içimden ve ediyorum... Ne ki yatağın altında, benim gibi pimpirikli müşteri­ ler için bırakılmış bir karton parçasından başka bir şey bulamıyorum. Üzerinde şunlar yazıyor: «Etrafı araştırma­ nıza gerek yok. Biz her yeri kontrol ediyoruz»...

ABD'deki üçüncü ve son durağımız ünlü sinema kenti Los Angeles... Los Angeles Hilton Oteli, kayıt sistemlerini elektronik beyinle yaptırıyor. İnsan önce bunun işlemleri hızlandır­ mak için yapıldığını sanıyor, ama sonra yanıldığını anlı­ yor. Çünkü kâğıt kalemle üç beş dakikada bitecek işler, yarım saatten fazla zaman alıyor ve sonunda ellerimize birer karton parçası tutuşturuluyor. Anahtar bekleyenlere «anahtar elinizde» yanıtı verili­ yor. Otel odalarında hırsızlıkları önlemek için kullanılan yeni bir yöntem bu. Karton anahtarlar müşteri değiştikçe değişiyor ve sizden başka birinin kapıyı açmasını olanak­ sız hale getiriyor... O d a l a r d a sigara içmediğimiz için bize peşinen teşek» kür eden yazılar var. Sigara tablası konmadığı için kül ve izmaritlerle doldurduğumuz vazo ve bardakları görünce de herhalde sonradan bol bol küfür ediliyordur. Los Angeles'e geç saatte vardığımız için hemen odama çıkıp, elektronik beyinle korunan odamda gönül rahatlı­ ğıyla uykuya dalıyorum. Ve sabaha karşı garip bir r ü y a g ö r ü y o r u m : Odamın ortasında eli bavullu, siyah derili bir kişi duruyor ve b a n a İngilizce olarak, «Bu ne Allanın be­ lası iş... Burası benim odam» diye bağırıyor... Bu kâbustan uyanmaya çalışıyorum ve zar zor uyanı­ yorum. A m a rüya bitmiyor. Zenci hâlâ elinde bavuluyla ayakta ve «Burası benim odam» diye bağırmayı sürdürü­ yor. Bir süre sonra bu durumun

bir rüya olmadığını ve


gerçekle yüz yüze olduğumu anlıyorum. Ben de adama bu odada yatmakta olduğumu kanıtlamaya çalışıyorum. So­ nunda söylenerek odadan çıkıyor. Arkasından ben de gi­ yiniyorum ve resepsiyona iniyorum. A ş a ğ ı d a işler daha da karışıyor. Resepsiyon görevlisi­ nin sözleri b a n a pek inandırıcı gelmiyor. Çünkü elektro­ nik beyine göre ben bu otelde kalmıyorum. Bu yüzden odam boş göründüğünden başka birine verilmiş. Neyse ki, dün geceyi otelde geçirdiğimi kanıtlayan ken­ dim oradayım. Yeniden elektronik beyine kaydediliyorum. Bu arada, karton anahtar da değiştiriliyor. Çünkü ikinci birinin girmesiyle kilidin şifresi değişmiş durumda... Eski kartla içeri girmem artık mümkün değil... Bu durumda kendi odama giremeyen tek kişi de galiba benim... Bizim de (inşallah) ilerde yaşayacağımız elektronik be­ yinli yaşamın böyle cilveleri olacağa benziyor. Bunları şimdiden duruma alışalım diye yazıyorum... Los Angeles bir sinema kenti olarak tanındığına göre, bizim de sinema dünyasına bir ucundan girmemiz gerek. Hürriyet gazetesinin Los Angeles temsilcisi Safter Yılmaz'm yardımıyla bir Hollywood turu yapıyoruz... Hollywood caddesi aşırı ününe karşın pek gösterişli bir yer değil. Bizim Taksim - Osmanbey arasının biraz da­ ha uzun hali... İnsanları da bizim Beyoğlu insanımızın İn­ gilizce konuşanları... Caddeden yine arabayla geçiyoruz. Safter Yılmaz'm dediğine göre cebimize 20 dolar koymadan buralarda ya­ ya yürümek intiharın başka bir yöntemi... A B D ' l i soygun­ cular cebinde 20 dolar olmayan kişiyi insan saymadıkla­ rından öldürmekte hiçbir sakınca görmüyorlarmış. Eğer yirmi dolarınız varsa sizi «insan yerine» koyuyor ve para­ nızı alıp gidiyorlarmış... «Beyoğlu'ndan geçmek zor» diyenler gelsinler, —tabii eğer mangal gibi yürekleri varsa Hollywood caddesinden yaya olarak geçsinler... Şahsen bize kısmet olmadı... Bu caddede hem gece hem gündüz yaptığımız gezinti263


lerde film oyuncularını sadece film afişlerinde görebildik. Safter Yılmaz'a bakılırsa ünlü bir oyuncunun dünyada en son uğrayacağı yer Hollywood caddesiymiş... Safter Yılmaz işi biraz abartıyor herhalde. Çünkü bir­ çok ünlü film oyuncusunun betona bırakılmış el ve ayak izleri Çin tiyatrosunun önündeki kaldırımda açıkça görü­ lüyor ve ünlü oyuncuların yaşamlarında en az bir kez Hollywood caddesinde bulunduklarını kanıtlıyor. Aynı ne­ denle meraklı turistler, —yaşamlarını tehlikeye atmak pa­ hasına-^ Çin tiyatrosunun önünde arabalardan inerek, ka­ raya ayak basıyor ve el, ayak izlerini avanak avanak sey­ rediyorlar. Çevrede dolaşan genç kızların güzelliği ve genç erkek­ lerin yakışıklılığı dikkati çekecek ölçüde... Bunlar büyük bir olasılıkla, bir artist ajanı, film yapımcısı (veya yönet­ meni) tarafından keşfedilmek üzere dünyanın dört bir ya­ nından gelmişler... Ne yazık ki, onları keşfedecek olanlar caddeyi çoktan terk etmiş ve yerlerini, bu durumdan ya­ rarlanmaya çalışan uyanıklara bırakmışlar... Her köşebaşında elinize bir kâğıt tutuşturuluyor. «Be a star» (yıldız ol) diye başlayan bu kâğıtların üstünde «verilen adrese 5 dolar yolladığınız takdirde Los Angeles, Hollyvvood ve Bewerly Hills'in yıldızları arasına katılacağınızın garanti» olduğu yazılı... Aynı caddedeki ünlü mumya müzesi (Wax Museum) önünde alışılmış bir görüntü var. Kapının tam karşısında bir zencinin mumyası fotoğraf çektirmek isteyenler için hareketsiz duruyor. Biz de birçok meraklı gibi, gerçeğine çok benzeyen bu mumya önünde birkaç fotoğraf çektiri­ yor, hatta «N'aber ahbap» türünden sözlerle sırtına birer şaplak atıyoruz... Fotoğraf çektirme işlemi bittikten sonra şaşırtıcı bir şey oluyor, zenci mumya yürüyüp gidiyor...

• Los Angeles'ta bütün yollar Disneyland'a çıkıyor de­ mek pek yanlış olmaz. Hafta sonu tatillerinde hem turist-


ler hem Amerikalılar bir zorunlulukmuş gibi bu kendine özgü «ülke»nin yolunu tutuyorlar. «Disney'in Ülkesi»ne gerçek bir ülke gözüyle bakmak gerekiyor. Giriş kapısında ülkenin nüfusu 250 milyon ola­ rak gösterilmiş ve yalan da değil. Time dergisinin yazdığı­ na göre 1985 yılı içinde Disneyland'ı ziyaret eden insan sa­ yısı tam 255 milyon... Kapıda ayrıca şunlar yazıyor: «Bu­ r a d a b u g ü n ü bırakıp, yarına, düne ve hayal dünyasına gi­ riyorsunuz.» Bilet ücreti olan 17.95 dolarlık ücret gerçekten bugüne ait son gerçek oluyor. O n d a n sonrasını dün ve yarın oluş­ turuyor... Disneyland'ı ayrıntıları ile anlatmak olacak iş değil. Ayrıca gerek de yok... Bu konuda sadece şunu söylemekle yetineceğim: İçerde bir süre dolaştıktan sonra «böyle bir şey nasıl olabilir» diye düşünmeye başlıyorsunuz. Ben olayı şöyle yorumladım: A B D ' d e her şeyin ölçü­ sü haddinden fazla büyük ve daha önce de belirttiğim gibi büyüklük en makbul şey kabul ediliyor. Herhalde VValt Disney adlı işadamı da önce «bir çocuk parkı yapayım» di­ ye yola çıkmış... Ne ki, büyüklük merakı yüzünden ipin ucunu kaçırınca ortaya Disneyland denilen güzel bir «hil­ kat garibesi» çıkmış... Disneyland'ı bir gün sabahtan akşama kadar dolaştık ve elimize verilen programa göre üçte birini bile göreme­ dik. Zaten bu yüzden giriş kapısındaki tek günlük biletler­ den başka üç günlük komple biletler de satılıyordu. Bir farenin (Micky Mouse) altın yumurtlayan bir ta­ vuğa dönüştürülmesi ancak A B D ' d e olacak bir şey. Üste­ lik Disneyland sonradan kurulan Epcot adlı eğlence mer­ kezinin yanında çok küçük kalıyormuş. A l l a h bizi orayı da görmekten korudu... Los Angeles'ta yaşayan Türkler, « B u r a y a kadar gel­ mişken Universal stüdyolarını görmeden olmaz» dediler. O r a y a da gittik ve şunları yaşadık: Kapıda 15.95 dolar ödedikten ve D r a k u l a ile el sıkış265


tıktan sonra bir trene binerek kenti dolaşmaya başladık. «Kent» sözcüğü yanlışlıkla kullanılmış bir söz değil. Üniversal film stüdyolarının adı aslında Universal City... Y a ­ ni «Evren Kenti.» Trenden görülenlere gelince... Sürekli yanan bir evin çevresini dolaştıktan sonra, yıkılmak üzere olan K w a i köp­ rüsünden geçiyor, d a h a sonra bir Meksika köyünde uğra­ dığınız sel felaketinden kıl payı ile kurtuluyorsunuz. D a ­ ha sonra küçük bir sahil kasabasının yanından geçerken yeni bir tehlike beliriyor; Jaws'm hücumu... Buradaki sa­ hil kasabası da size yabancı gelmiyor. Çünkü, kıyısındaki evleri, geniş plajı, denizi ve üzerinde balık avlayan insan­ larıyla Jaws filmindeki kasabanın ta kendisi... Bu türden yüzlerce köy ve mahalle dolaştıktan sonra kapalı bir stüdyoda film hilelerinin nasıl yapıldığını öğre­ niyor ve büyük bir düşkırıklığma uğruyorsunuz. Özellikle kurgubilim filmlerini bir daha hiç izlememeye yemin edi­ yorsunuz... 5 saatten fazla süren ve yapay tehlikelerle dolu bir ge­ zinti sonunda korkmaktan çok şaşırmış, tabii epey acık­ mış ve susamış olarak yiyecek içeceklerin satıldığı alana bırakılıyorsunuz. Burada herkes bir jumbo - cola ve King - Kong'u bile doyurabilecek ölçüde dev bir hamburgerin peşinde... Beslenme faaliyeti sırasında da boş bırakılmıyoruz. Frankenstein, Conan, Rambo gibi film kahramanları ara­ mızda dolaşıyor... En az 200 kiloluk Amerikalı bir hatun, Frankenstein'in iri gövdesini hayretle izliyor. Biz de her ikisini birden. V ü c u d u oldukça gelişmiş bir genç (Conan küığında) genç kızların hücumuna uğruyor vs. Bu film or­ tamında bir tek eksik var... Seyirci, dekor ve atmosfer ta­ mam. Fakat oyuncular yine ortada yok... Sanırım Universal stüdyolarında bir film oyuncusuna rastlamak İstanbul'un göbeğinde (örneğin Taksim alanın­ d a ) bir file rastlamaktan daha şaşırtıcı olurdu... Ünlü 266


oyuncular beyazperde dışında görülmekten nefret ediyor olmalılar. Stüdyoda çalışan genç kız ve erkeklerin güzellikleri de şaşırtıcı... Yine bir tahmin yürütüyorum. Büyük bir olasılıkla bu gençler artist olmak için b u r a l a r a gelmişler... Ne ki, sonunda tren makinisti, şoför, garson, temizlikçi, biletçi, h a m b u r g e r ve coca cola satıcısı olabilmişler...

Kısa kısa notlar Ü n l ü tiyatro yazarı Bernard S h a w İngilizler ortak bir dilin ikiye ayırdığı demiş...

«Amerikalılar ve tek bir ulustur»

Biraz şaka yanı olmakla birlikte bu sözde gerçek payı epey fazla... Eğer İngilizce bildiğinizi iddia ediyorsanız ( a m a bu dili A B D dışında öğrenmişseniz) size önerimiz, bu savımzdan vazgeçmeniz ve Yeni Dünya'da yeni bir dili öğrenmeye hazırlanmanız... Fakat bu iş sanıldığı kadar zor değil... H e r nasılsa Amerikalılar İngilizceye biraz aşina... Bazı benzerliklerden y a r a r l a n a r a k sizin de derdinizi anlatmanız olanak dışı de­ ğil... N o r m a l bir Amerikalıyı tanımlamak gerekirse şunlar söylenebilir : Bir oturuşta küçükbaş bir hayvanı yiyebilen, günde yaklaşık 1 galon (5 litre k a d a r ) Coca Cola içebilen ve boyu, bosu, kilosuyla yediklerini, içtiklerini inkâr etme­ yen, 8 saat çalışan, 8 saat uyuyan, 4 saat a r a b a kullanan, geriye kalan 4 saati de TV seyrederek geçiren insandır... Bu a r a d a yemek için zaman ayrılmaması sizi şaşırt­ mış olabilir. Açıklayayım. Bir Amerikalı uyku saati dışın­ da iki işi birden yapabiliyor... Y a n i çalışırken, a r a b a kul­ lanırken ve TV seyrederken d u r m a d a n yiyip, içebiliyor. Amerikalıların sanırım en büyük sorunu, uyurken yemek yemenin şimdilik olanaksız oluşu. Kimbilir uygarlık belki yakında bu soruna da bir çözüm bulabilecektir. Aslında yemek işini bu k a d a r genellemek haksızlık olacak. D o ğ r u yoldan çıkarak nasılsa zayıf kalabilmiş bir-

267


kaç yüz Amerikalı da sinema ve TV filmlerinde oyuncu olarak kullanılarak, tüm dünyaya Amerikalıların normal insan oldukları imajını yaymaya çalışıyorlar. «Ne Mutlu Türküm Diyene»nin Amerikancası «I'am proud to be an American» olmalı... «Amerikalı olmaktan gurur duyuyorum» anlamına gelen bu cümle Amerika'da en çok kullanılan sözlerden biri... ABD'de en ucuz maddelerden biri de benzin. Bir ga­ lon (5 litreye yakın) benzinin fiyatı 1 dolar bile değil... Genellikle 0.98 veya 0.99 dolar... Buna karşılık yarım litre­ lik Coca Cola 1-1,5 dolar arasında satılıyor. Kendileriyle konuştuğum birkaç Amerikalıya Türkiye ve Türkler hakkında ne düşündüklerini sordum. Bir ikisi «Asya'da bir ülke» diyebildi. Genellikle söylenen «hiçbir fikirleri olmadığıydı...» Ancak Türkiye'ye döndükten sonra Amerikalıların bi­ zim hakkımızda ne düşündüklerini öğrenebildim. Süha Arın'ın TÜRSAB dergisinde yayımlanan «Çağdaş İletişim ve Türkiye'nin Tanıtılması» başlıklı araştırmasında Ame­ rikalıların Türkler hakkında neler düşündükleri açıklanı­ yordu. Ve sayılan vasıflar arasında bir tek olumlu taraf yoktu. Araştırmaya göre şöyle görüyorlardı bizi: Zalim, çok dindar, zevke düşkün, cahil, sinsi, pis, saldırgan, ha­ in, çabuk öfkelenen... ABD gezimiz burada noktalandı. İki haftayı bile bul­ mayan bir gezi çerçevesinde koca bir ülkeyi anlatmanm olanaksızlığını biliyorum ve böyle bir savım yok... Tersi­ ne uçsuz bucaksız gibi görünen bu ülkeyi anlamak ve an­ latabilmek için hatta bir ömrün bile yeterli olmayacağım düşünüyorum. O yüzden gördüklerimin ve yaşadıklarımın «Ameri­ kan gerçeği» ile hiçbir ilgisi olmayabileceğini bile düşü­ nüyorum. Belki bir görmezin el yordamıyla fili tanımlama­ ya çalışması gibi, yanlış ve bütünü anlatmaktan uzak göz­ lemler yapmış olabilirim. Ne ki, kısa sürede de olsa görülenler hiçbir kuşkuya 268


yer vermeyecek şekilde şunu gösterdi: A B D haddinden fazla gelişmiş bir ülke... Ne sokak soygunları, ne dilenci bolluğu, ne de ortalıkta görülen pislik bu saptamayı değiş­ tirecek olgular değil. Gelişmişliği eleştirmek ise pek man­ tıklı bir davranış olmaz. Belki eleştirilebilecek tek nokta, bu gelişmenin faturasının biz ve bizim gibi az gelişmiş ül­ kelerin önüne konması olabilir. Ne ki, sömürme sömürülme konusundaki ayıbın hangi tarafa ait olduğu epey tar­ tışmalıdır. Sonuç olarak « A m e r i k a nedir?» derseniz, bir izlenim olarak şunu söyleyebilirim: «Medeniyet» adlı iyi huyları da olan bir canavarla aynı çuvala girmek gibi geldi ba­ na...

269

Yalçın Pekşen: Nevşehir'den Newyork'a  
Yalçın Pekşen: Nevşehir'den Newyork'a  
Advertisement