Page 1

Darbenin Yapısı ve Başlayan "Fetret Devri"

15Temmuz'dan Bu Yana Yaşananlar Ne Anlama Geliyor?

Mehmet YILMAZER

M. Sinan MERT

Demokratik Özerklik, Kent Savaşları ve İkili İktidar Sorunu Mehmet YILMAZER

Dördüncü Endüstriyel Devrim(?)! Mehmet AKYOL

Bolivya Maden Kooperatifleri Protestoları ve Bolivya Yardımcısının Öldürülmesinin Perde Arkası Stansfield SMİTH

FAŞİZM , D E M O K R A S İV E M Ü LKİYET İLİŞKİLERİN İ TEK PARANTEZDE DÜŞÜNM EK

Ortadoğu'da Son Gelişmeler ve Türkiye'nin Durumu Hakan GÜNEŞ ile Röportaj

Türkiye Ekonomisinde Ana Trendler ve İnşaat M. Sinan MERT

İkili İktidarlar Burun Buruna AyşeTANSEVER

En Sonunda Bir Barış Haberi AyşeTANSEVER


Sosyalist Dayanışma Aylık Yerel Süreli Siyasi Dergi Ekim Özel Sayısı 1 İmtiyaz Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni Sezgin KARTAL Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Sezgin KARTAL

Adres: Piyalepaşa Mah. Şark Sk. No: 15/A Beyoğlu / İstanbul İletişim: 0535 922 82 68 www.yolsiyasidergi.org info@yolsiyasidergi.org /yolsiyasidergi @yolsiyasidergi


Basım Yeri: Yön Matbaacılık Adres: Davutpaşa Cad. Güven San. Sit. B Blok 1. Kat No: 366 Topkapı- İST Tel: 0212 544 66 34


içindekiler Darbenin Yapısı ve Başlayan "Fetret Devri" Mehmet Yılmazer

7

15 Temmuz'dan Bu Yana Yaşananlar Ne Anlama Geliyor? M. Sinan MERT

14

Demokratik Özerklik, Kent Savaşları ve İkili İktidar Sorunu Mehmet Yılmazer

20

Ortadoğu'da Son Gelişmeler ve Türkiye'nin Tutumu Hakan Güneş ile Röportaj

58

"Dördüncü Endüstriyel Devrim (?)! Mehmet Akyol

79

Türkiye Ekonomisinde Ana Trendler ve İnşaat M. Sinan Mert

88

İkili İktidarlar Burun Buruna Ayşe Tansever

100

En Sonunda Bir Barış Haberi Ayşe Tansever

104

Bolivya Maden Kooperatifleri Protestoları ve Bolivya Yardımcısının Öldürülmesinin Perde Arkası Stansfield Smith

108


Dergimizin bu sayısını, ömrünü işçi sınıfı mücadelesine adayan, dokunduğu her insan ve kurumda sosyalizm ve insanlık adına umut yaratan Mehmet Akyol yoldaşa atfediyor, anısı önünde saygıyla eğiliyoruz...


DARBENİN YAPISI VE BAŞLAYAN “FETRET DEVRİ” Mehmet YILMAZER

Yaşanan sadece bir darbe girişimi değil, cumhuriyetin köklü krizinin ken­ dini ortaya koyduğu güçlü semptom­ lardan birisidir. Belki de gelecek diğer belirtiler dizisinin ilkidir. Bu anlamda darbenin, serüven yanı bir kenara, ni­ teliğinin çözümlenmesi aynı zamanda cumhuriyetin krizinin niteliği konu­ sunda da ipuçları verecektir. Bu izleri sürmeye çalışalım. Bunun için önce darbenin hala bilinmeyen yanlarının büyük oranda açığa çıkma­ masının ne anlama geldiğinden baş­ lamak gerekiyor. Teknik bilinmezlikler bir yana darbenin kurmayının ve siyasi liderliğinin hala buzlu camlar arka­ sında kalması basit bir gariplik değil, siyasal iktidarın darbeyle ilişkisinden kaynaklanıyor. İlişki derken, darbeyi

Saray'ın bir senaryosu olarak gören komplocu görüşün kurgularından söz etmiyoruz. Böyle bir bakış açısı siyaseti kendi sınıfsal ve toplumsal karakterin­ den kopararak sırf entrikaya indirge­ mek olurdu. İlişkiden kasıt, bu darbenin ana rahminin on beş yıllık AKP iktidarının olmasıdır. Bu darbe öncekiler gibi krize giren, yozlaşan "sivil siyasete""devletin gerçek sahibi" ordunun müdahalesi biçiminde yaşanmamıştır. Bir yanıyla, siyasal İslam'ın iktidar deneyinin bir noktasında kendi içindeki güç pay­ laşımından kaynaklanan bir niteliğe sahiptir. Bu anlamda darbenin birikip büyüdüğü yer AKP iktidar yıllarıdır. Bu gerçeklik ister istemez AKP ile darbeyi ilişkili hale getirmektedir. O nedenle Gülen cemaatinin "bir suç örgütüne dönüşmesi"nin başlan­ gıç tarihi bugün en önemli tartışma noktalarından birisidir. Saray'ın bu konuda milad aldığı tarih 17-25 Aralık 2013'tür. Yani doğrudan Erdoğan'ın hedef alındığı tarihtir. Bu tartışma bile olgunun çözümlenmesinin ne ölçüde keyfi ele alındığını gösteriyor. Eğer bu "suç örgütüne dönüşme" tarihi ile oynanırsa AKP'nin altından kalkamayacağı noktalara kadar bir yol uzanır. Bu iş "Rabbim affetsin" veya "Kandırıldık." itiraflarıyla çözümle-

DARBENİN YAPISI VE BAŞLAYAN “FETRET DEVRİ”

Darbenin üzerinden iki aydan faz­ la zaman geçti; hala pek çok yön ka­ ranlıkta. Üstelik iktidar darbeyi fırsat bilerek, OHAL ile sadece darbeden sorumlu olanları değil tüm "muhalif unsurların" tasfiyesine girişti. Yüz bini aşan tasfiye cumhuriyet tarihinde gö­ rülmedik bir olay olduğu için, etkileri de öngörülmedik olacaktır. Olayın bu niteliğinden dolayı sadece darbenin faillerini ortaya koyup, dar bir siyasal çerçeveden yaklaşarak konuyu bitmiş bir "vaka" olarak bir kenara bırakmak hata olur.


00 DARBENİN YAPISI VE BAŞLAYAN “FETRET DEVRİ”

nemez. On binlerce insan da kendisi için aynı şeyi talep edebilir. Cemaatle "beraber çok yol yüründüğü" için bu­ gün 15 Temmuz darbe girişiminin pek çok yanı karanlıkta bırakılıyor. Elbette böylesine büyük bir olayın oluşu ve yapısı uzun süre gizlenemez. İktidar olayın kendine dokunabilecek yanla­ rını OHAL ve kararnamelerle engel­ lemeye çalışıyor. Bu temel gerçekten dolayı darbe konusunda bulanık kalan pek çok olgu yaratılan sis perdesinin altından yol bulup iktidarın ayaklarına dolaşacak bir toprak kaymasına dönü­ şebilir. Bu örtülen gerçekler üzerine spe­ külasyona açık akıl yürütmeler yerine bu ülkedeki darbeler tarihine ve ya­ pısına bakmak daha doğru olur. Dar­ belerin oluşunda ve yapısında neler değişmiştir? Bu konu bizi kaçınılmaz bir şekilde cumhuriyetin bunalımına götürecektir. Böyle bir tarih yolculu­ ğundan sonra bugüne gelindiğinde olayların niteliği daha iyi görülebilir.

DARBELERİN DİNAMİĞİ VE YAPISI Darbelerin oturduğu dört ayak vardır. "Devletin sahibi"nin harekete geçişi bu ayaklar üzerinden olmuştur. Bunlar: Sınıfsal ve toplumsal gerilim­ de tırmanma ve tıkanma; ekonomide bunalım ve dönüş gereği; dış destek; geleneklerin beslediği egemenlik sis­ temi. Başarılı veya başarısız darbeler hep bu kanallardan yürümüştür. 15 Temmuz darbe girişimine bak­ tığımızda sınıfsal ve toplumsal gerilim olarak darbeye yol açacak ne gözlem­ lenebilir?

27 Mayıs yıllarında çok açık bir kar­ şılaşma ortaya çıkmıştı. Özellikle II. Dünya Savaşı yılları ve sonrasında ül­ kedeki sınıflar yapısında önemli deği­ şim yaşanıyordu. Cumhuriyetin kurucu kadroları ile palazlanan burjuvazi ara­ sındaki gerilim 40'lı yılların ortasından itibaren sürekli yükseldi ve 50'li yılların sonlarına doğru düzen açısından "da­ yanılmaz" noktaya gelmişti. Palazla­ nan finans kapital devlet vesayetinden kurtulmak istiyordu. 1950 seçimlerini kazanarak bu yola çıktı. Ancak çok geç­ meden kendi "çoğulcu" diktatörlüğünü kurmaya başladı. Tüm sendikalar kapa­ tıldı. En son sıra CHP'nin kapatılmasına kadar gelince darbe süreci tetiklenmiş oldu. 27 Mayıs darbesinin ekonomik zemini ise devletçi ekonomi politika­ lardan liberalizme geçişin etkilerine karşı ordunun, yani devletçi ekonomi geleneğinin tepkisidir. 27 Mayıs darbe­ si devletçilikle liberalizmi uzlaştırarak "karma ekonomi" dönemini başlatmış­ tır. 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 dar­ belerinde ise sınıfsal ve toplumsal gerilimin kaynakları tümüyle değişik­ ti. Kapitalizmin gelişmesiyle sınıflar mücadelesi yükselmiş, cumhuriyet tarihinde görülmedik ölçüde sınıf mü­ cadelesi 1960 sonrası yıllarda yaşan­ mıştır. Bu nedenle darbenin gerilim hattı 27 Mayıs öncesinde olduğu gibi egemen zümreler arasındaki çatışma olmaktan çıkmış, tüm egemenlerin or­ tak davranışı ile yükselen işçi, öğrenci hatta köylü hareketi arasındaki mü­ cadeleye taşınmıştır. Ünlü TÜSİAD 12 Mart askeri darbesinden hemen sonra kurulmuştur.


Darbeler tarihine bu kısa bakış­ tan sonra 15 Temmuz'a geldiğimiz­ de, çok farklı bir tablo ile karşılaşırız. 15 Temmuz'da darbenin sınıfsal ve toplumsal yönüne bakıldığında ilk el­ den görünen sanki yeniden egemen zümreler arasında bir gerilime dönüş görülmektedir. 15 Temmuz'un siyasal hedefinde AKP vardır. Ancak sınıfsal olarak bakıldığında karşımıza cevap­ lanması zor sorular çıkar. Darbe dina­ miğini tetikleyen tekelci finans kapital ile son otuz yılda yükselen "Anadolu kaplanları" veya "yeşil sermaye" arasın­ daki gerilim midir? Bu sorunun cevabı çok açık, "hayır"dır. Egemen zümreler arasında darbeyi tetikleyecek bir ge­ rilim yoktur. Gerilim hattı burada dur­ muyor. TÜSİAD ile temsil edilen ege­ men finans kapital ile son yirmi-yirmi beş yıldır palazlanan yeşil sermaye arasında bir darbeyi tetikleyecek geri­ lim oluşmamıştır.

Öte yandan, önceki darbelerin dış desteği dünya ve bölge dengelerine denk düşen bir mantığa sahipti, bu anlamda özellikle ABD tarafından des­ teklenmiştir. Son darbe için bu konu oldukça karanlıktır. Sadece "Erdoğan düşmanlığı" darbenin dış desteği için yeterli olamaz. 15 Temmuz'dan ABD mutlaka haberdardır. Ancak ne ölçüde, örneğin 12 Eylül'ü desteklediği ölçüde arkasında mıdır? Bu sorunun bugünkü bilgilerce tam bir cevabı yoktur, ancak darbe "dış desteğinin" niteliği ve ölçü­ sü yine karanlıkta bırakılan konular­ dandır. Son olarak darbelerin geleneksel yapısındaki değişimden söz etmeliyiz. AKP iktidarı ile askeri vesayet önemli darbe aldı. Ordu fazlaca yıprandı. Ge­ leneksel darbe dinamiği bu yıpranma­ larla büyük ölçüde harekete geçme yeteneğini kaybetmişti. Yine bu gele­ neğin içinde unutulmaması gereken bir darbe dinamiği daha vardır. Darbe­ ler tarihine baktığımızda tıkanma ve

DARBENİN YAPISI VE BAŞLAYAN “FETRET DEVRİ”

Ekonomik olarak 12 Mart ve 12 Ey­ lül darbeleri devletçi ekonominin son kalıntılarından da kurtulma özelliği ta­ şır. Özellikle 12 Eylül 1980 darbesi eko­ nomide çok radikal dönüşe denk dü­ şer. Ünlü özelleştirme dalgasının yolu 12 Eylül ile açılmıştır. Böylece Tek Parti döneminin ekonomi politikası olan devletçilik artık tarih oluyordu.

Öte yandan diğer darbelerin önem­ li dinamiklerinden birisi ekonomi poli­ tikalarda önemli bir değişim gereği­ nin ortaya çıkmasıdır. 15 Temmuz'u tetikleyecek böyle bir radikal ekono­ mik değişim ihtiyacı da ortada yoktur. AKP'nin rant ekonomisi bir tıkanma noktasına doğru gidiyor. Ancak bu tı­ kanmayı aşacak bir ekonomik alterna­ tif, egemenlerin gündeminde yoktur. Ayrıca böyle bir alternatif uluslararası finans kapitalin de gündeminde yok­ tur. Neoliberalizmin derinleştirm esin­ den başka bir yol hala bulamadılar. Bu anlamda AKP ağabeylerinin yolundan, elbette kendi çıkarlarını da kollayarak yürüyor.

On

12 Eylül yükselen halk hareketleri­ ne karşı yapılmış en şiddetli darbedir. Bu darbe TİSK başkanı Halit Narin'in "Şimdiye kadar işçiler güldü, artık gül­ me sırası bizde." sözüyle hatırlanır. 12 Eylül'e yaklaşırken aynı zamanda Kürt Özgürlük Hareketi'nin mücadelesi de yükselmiş, bu durum halk mücadele­ sinin yükselişine yepyeni bir boyut ka­ zandırmış ve düzeni iyice ürkütmüştür.


kriz zamanlarında "sivil politikanın" da darbeyi çağırdığı görülür. 15 Temmuz darbesini hangi sivil politikacılar çağır­ dı? Bu da en karanlık noktalardandır. Ancak önceleri olduğu gibi sivil politi­ kadan açıkça "orduyu göreve" çağıran sesler duyulmadı.

10 o > 7 3 Oö :> TJ cn m

Darbe dinamiğinde diğer önemli bir unsur, gerilim ve tıkanmanın bir seviyesinde oluşan toplumsal yorgun­ luktan dolayı, genel olarak bir darbe beklentisinin oluşmasıdır. Bu gelenek­ sel mekanizmanın 15 Temmuz'da işle­ mediğini görüyoruz. Geriye ne kalıyor?

»> </)

73

m

—I O m <

33

Darbenin bize anlatılan ve inanma­ mız istenen failleri vardır: Şeytanlaştırılan Gülen cemaati! Ancak bu dar­ benin kurmay ekibi, liderliği, siyasal hedef ve kadrosu hala ortada yoktur. Sırf bu yanıyla bile önceki darbelerden çok farklıdır. Cumhuriyet tarihine bakıldığında yaşadığımız günlerin benzeri yoktur. Biraz zorlayarak bir benzer dönem

aranırsa 1950'ler ve sonrası bulunabi­ lir. 1950'lerle ekonomide devletçiliğin liberalizmle yağmalandığı bir döneme girilmişti. AKP dönemi ile Özal'ın baş­ lattığı neoliberalizm dalgasının ülkede dizginlerinden boşaldığı bir sürece gi­ rildi. Ancak benzemeyen çok önemli bir yön vardır. 1950'ler sonrası libera­ lizmle ekonomiyi yağmalayan Tek Parti döneminde semiren egemen zümre tekelci finans kapitaldir. Bu yıllarda finans kapitalin ikinci kuşağı Sabancılar büyüdü. Devletçilik küçülmeye başla­ dı. Bugün neoliberalizmle yağmaya katılan finans kapital dışında öne çıkan yeşil sermayedir; hatta yeşil sermaye­ nin farklı gruplarıdır. Neoliberalizmle başlayan özelleştirme ve kuralsızlaş­ tırma dalgasından en büyük payı alan yine klasik finans kapitaldir. Yeşil ser­ maye özellikle inşaat, madencilik, sağ­ lık, eğitim alanlarında kendi yağmasını yapıyor. Yeşil sermaye "yüz yılın fırsatı­ nı" yakaladığını düşünerek bu yağmayı en pervasız seviyelere yükseltiyor.


1950'lerin sonunda bu sürece tepki 27 Mayıs darbesi oldu. "Çoğulcu" dikta­ törlüğe giden DP tasfiye edildi. "Devle­ tin sahibi" ordu kendi konumunu güç­ lendiren tedbirler aldı ve ekonomiye "karma ekonomi" ile bir ayar verildi.

12 Eylül sonrası siyasal İslam'ın önü­ nün açılması ve neoliberalizmin tek ekonomik yol olarak benimsenmesiyle aslında devletin sahibinin ayaklarının altındaki toprak kaymağa başlamıştı. Bu toprak kaymasının yollarını ordu kendi elleriyle döşemiştir. Böyle başla­ yan süreç önce Ergenekon davalarıyla bir basamak yükseldi, aynı zamanda ordunun ekonomik kurumları yavaş yavaş elinden alındı. Bu gidiş 15 Tem­ muz darbesiyle deprem noktasına tır­

15 Temmuz devletin gelenek­ sel sahibinin erimesiyle ortaya çıkan boşluktaki paylaşım kavgasının en uç noktaya tırmanmasından başka bir şey değildir. Bu paylaşımda öne çıkan siyasal İslam'ın tarikatları arasındaki kavgadır. Ancak bu paylaşımda siyasal İslam olduğu gibi Kemalizm'in kalıntı­ ları, doğrudan neoliberalizmin yarattı­ ğı yağmacı havayla beslenmiş gruplar da vardır. Bu paylaşım öylesine bayağı devlet eliyle servet yağmasıdır ki üstü­ ne önceki darbelerde olduğu gibi ide­ olojik bir perde örtülememiştir. Ortada hala darbenin bir "sahibi" yoktur. Devletin paylaşımı neden önemli­ dir? Devletin yeni sahipleri kimler ola­ caktır? Devletin hem ideolojik zemini-Kemalizm; hem de kurumsal karşılığı ordu büyük ölçüde güç ve itibar yi­ tirmiştir. Aslında bu süreç 90'lı yılların ortalarında hız kazanmıştı; iki binle­ rin başında AKP iktidarı ile önemli bir yükselişe girmiştir. Dolayısıyla bu yıllar hem ideolojik hem de kurumsal boşlu­ ğun farklı güçler tarafından doldurul­ ma yıllarıdır. Devletin ele geçirilmesi bizde ne­ den önemlidir? Kapitalizmin anayurt­ larında bileğinin hakkına egemenliğini kurmuş burjuvazi için devlet onun sınıf egemenliğinin aracıdır. Oysa bizde cı­ lız burjuvazinin egemenlik zaaflarının yamanması ve sermaye birikim süreci köklü bir tarihsel geleneğe dayanan devlet vesayetiyle yürütülmüştür. Biz­ de en iri finans kapital bile hala devle­ tin önünde ceketinin düğmesini ilikler.

11 DARBENİN YAPISI VE BAŞLAYAN “FETRET DEVRİ”

15 Temmuz darbesi neoliberal yağmaya "devletin sahibinin" müdahelesi değildir. "Devletin sahibi: Ordu" aslında 12 Eylül darbesiyle kendi te­ mellerini erozyona uğratacak adımlar atmıştı. Bu çelişik gibi görünen olgu dönemin tarihsel dayatmasıdır. 12 Ey­ lül darbesi devletin ideolojik zemini olan Kemalizm'in siyasal İslam lehine aşındırılması doğrultusunda önemli adımlar atmıştır. 1960-80 arası yükse­ len sosyalist mücadeleye karşı siyasal İslam'ın hızla yolu açılmıştır. Öte yan­ dan, 12 Eylül, "24 Ocak kararları"yla veya neoliberalizmin ekonomide tek yol olarak benimsenmesiyle aslında ordunun maddi temellerinin eritilme­ sinin yolunu da açmış oluyordu. Elbet­ te apoletleri omuzundayken Kenan Evren bunun farkında değildi. Ancak ilk seçimlerde ordunun desteklediği partinin değil de Özal'ın partisi kaza­ nınca durumu biraz olsun anlamış, an­ cak "atı alan Üsküdar'ı geçmiştir".

mandı ve devletin sahibi tarihinin en zavallı günlerinin içine girdi.


Devlet, egemenlik sisteminin sanki sınıfların üstünde duran bir aracıdır. Devlet sermaye birikimine yön verme gücüne sahiptir.

(N DARBENİN YAPISI VE BAŞLAYAN “FETRET DEVRİ”

Bu özellikleriyle "devletin sahibi" olmak büyük bir önem kazanır. Dev­ letin sahibinin sancılı el değiştirmesi yakın tarihimizde bir Osmanlılık yıkı­ lırken İttihat ve Terakki yıllarında; bir de Tek Parti yıllarından çok partili dö­ neme geçiş sürecinde yaşanmıştır. İki döneminde en tipik özelliği "devletin malının" inanılmaz yağmalanmasıdır. AKP yılları bu iki yağma dönemine çok benziyor. Üstelik siyasal İslam "yüz yıllık sabırdan" sonra "tarihi bir fırsat" yakalamışken iktidarının maddi te­ mellerini sağlamlaştırmak için büyük bir hızla sermaye birikimi yapmak zo­ rundadır. Zaten son on beş yıldır bunu yapıyorlar. Batı'da burjuvazinin egemenliği­ ni inşa ettiği ve geliştirdiği yıllar çok yoğun sınıflar mücadelesi, emper­ yalist savaşlarla birlikte yaşanmıştır. Burjuva diktatörlüğünün keyfiliğinin en uç noktaları olan faşizm, sosyalist sistemin ve Avrupa halklarının büyük mücadelesi ile yenilmiştir. Burjuvazi kendi egemenliğini sadece zor ve key­ filikle yürütemeyeceğini halkların ve işçi sınıfının mücadelesi ile öğrenmiş­ tir. Batı'da bu mücadele iki yüz yıl gibi uzun ve zorlu bir dönemi kapsar. Bu nedenle toplumsal yapıda ve bilinçler­ de belli ölçülerde yerleşmiştir. Bizde devlet vesayetindeki bur­ juvazinin kendi egemenliğini inşası ve geliştirmesinde onun zorunu ve keyfiliğini sınırlandıracak yoğun işçi sınıfı mücadelesi yaşanmamıştır. Hat­ ta 1950'lerde olduğu gibi liberalizmle

devletçi ekonominin yağmasını bir­ denbire hızlandıran finans kapitale sınırlarını bildiren "devletin sahibi" ordu olmuştur. 1960-80 arası işçi sınıfı mücadelesi finans kapital soygununa bir sınır getirmeye çalıştığında bu kez devletin sahibi çalışan kitlelere haddi­ ni bildirerek finans kapitalin önündeki engelleri temizlemiştir. Günümüzde devletin sahibinin be­ lirlenmesi mücadelesinin yaşandığı bir fetret devrinden geçiyoruz. Fetret dev­ rinin doğal özelliği önceki dönemin değer ve kurumlarının büyük ölçüde erimesi, ancak yenilerinin henüz belirginleşmemesidir. Bugün AKP ve Saray'ın ön safta dur­ ması fetret devrinden çıkışa dair hatalı bir bilinç oluşturabilir. Ancak bugün düzenin ideolojik zemini, siyasal sis­ temi ve ekonomik temel yönelişleri büyük ölçüde erozyona uğramıştır. Bunların yeniden inşasının güncel ik­ tidarın uygulamalarından ibaret ola­ cağını sanmak büyük bir yanılgı olur. Bugün OHAL ve kararnamelerle yapı­ lan uygulamalar yeni bir düzenin inşa­ sından çok fetret devrinin derinleşmesi yönünde atılan adımlardır. Yakın gelecek için temel soru; dev­ letin yeni bir sahibi olacak mıdır; yok­ sa devlet vesayetinin aşıldığı yeni bir egemenlik sistemi mi inşa edilecektir? İlki geleneksel sistemin yeni aktörlerle devamından başka bir anlama gelmez. İkincisi, bir türlü gerçekleşmeyen şu ünlü "çağdaş uygarlığa" bir adım yak­ laşmak olur. Bu noktada devletin yeni sahibi si­ yasal İslam-yeşil sermaye olabilir mi sorusu ister istemez akla gelir. Buna


Bütün bu çelişkiler, fetret devrin­ den demokrasi ve özgürlüklere doğru çıkışın imkanlarını da arttırmaktadır. Cumhuriyetin bu bunalımı, bünyesin­ de doksan yıldır çözmeden biriktirdiği sorunlarla köklü bir hesaplaşma dö­ nemi olması anlamında öncekilerden çok farklıdır. Bu hesaplaşmanın nasıl gerçekleşeceğini bugünden kestirmek zor olsa da, gerilimin genel olarak de­ mokrasi sorununda odaklaşacağı yete­ rince açıktır. Neoliberalizmin dünyayı çürüttü­ ğü günlerde Türkiye'nin aynı çürüme

DARBENİN YAPISI VE BAŞLAYAN “FETRET DEVRİ”

"En büyük fırtına yaşandı daha ne yaşanabilir?" sorusu akla gelebilir; bu­ nalımın derinliği kavranırsa, doksan yıllık bir düzenin temel ayaklarının kırıldığı hatırlanırsa yeni fırtınaların kopup geleceğini öngörmek hatalı ol­ maz. Bütün bu bunalım ve kırılmaları, Saray; Gülen cemaatini şeytanlaştırma, Kürt savaşı ve Suriye'ye müdahale ile aşarak devletin tartışmasız yeni sahibi olmayı tasarlıyor. Bu tasarıdan yeni bir düzen değil fetret devri çıkar.

dalgasının içinde olması nedeniyle he­ saplaşmanın ve soruların çözümünün çok sancılı olacağı bellidir. İktidar her gün Kürt şehirlerinden birisinde ton­ larca el yapımı patlayıcı buluyor. Fakat düzenin kanallarında biriken patlayıcı maddeyi görmemekte inat ediyor. Bu inat, bu topraklarda yaşayan herkesin ödeyeceği bedeli arttırıyor.

co

cumhuriyetin derin bir bunalım ya­ şadığı günümüzdeki mücadele karar verecektir. Mücadelenin bugünkü saf­ laşması ve güçler dengesi geleceğe umutlu bakmayı engelliyor. Bugün yaygın bir toplumsal çürüme yaşanı­ yor. Bilincin yerini şeytanlaştırma alı­ yor. Özgür davranmanın zaten kısır olduğu bu topraklarda, tapınma ağır­ lıklı davranış biçimi yaygınlaşıyor. Si­ yasal İslam'ın kutsallığının bölge ve ülke olaylarıyla büyük yaralar aldığı günümüzde, bunun yerini "kişi tapıncı" alıyor. Bu toprakların tarihinde de­ falarca yaşanmış olan "kişi tapıncı" aynı zamanda bir fırtına habercisidir.


15 TEMMUZ’DAN BU YANA YAŞANANLAR NE ANLAMA GELİYOR? M. Sinan MERT

15 TEMMUZ’DAN BU YANA YAŞANANLAR NE ANLAMA GELİYOR?

Cemaatin ordu içindeki unsurları­ nın uluslararası konjonktürün uygun olduğunu düşünerek ve kendi dışla­ rından kimi kesimlerin de desteğini alarak- ya da aldıkları sandırılarak- ya­ rattıkları bir kalkışma olarak okun­ masında herhangi bir yanlışlık yok 15 Temmuz'un. Her ne kadar sonrasında yaşananlar Erdoğan'ın durumu kendi­ sinin, istismar etmek ve parti-devleti inşasında "Allah'ın lütfu" olarak kullan­ mak üzere yarattığını iddia edenlerin savlarını destekleyecek bir biçimde ışık hızında bir tasfiyeye yönelse de yaşananın gerçek bir çatışma olduğu açıktır. Fakat çok güçlü bir olasılıkla 15 Temmuz'da harekete geçenler kendi­ leri ile birlikte çok daha geniş kesim­ lerin harekete geçeceğini varsaydılar. 9 Mart 1971'de Batur ve Gürler'in saf değiştirmesinin ordudaki sol-milliyetçi kesimlerin tasfiyesinin ve 12 Mart'ın önünü açması gibi burada da ne sevi­ yede bir boşa düşme-düşürülme ya­ şandığını tam olarak anlamamız biraz daha zaman alacak gibi görünüyor. Darbe teşebbüsünün başarısız olma­ sında Erdoğan'ın çağrısı ile sokaklara kimi paramiliter unsurların da öncülü­ ğünde önemli sayıda kişinin çıkacağını ve bunların kendilerini frenleyebilece­ ğim hesaplayamamaları da etkili oldu. 15 Temmuz sonrasında Erdoğan'ın var olan durumdan çıkmak için de­

mokratik bir seçeneği tercih etmesi ve toplumu yeniden ortaklaştıracak bir zemini büyütmesi mümkün müydü? Teorik olarak evet. Bu dönemde en azından toplumun belli kesimlerinde böylesi bir gerilimi düşürme talebinin ortaya çıktığı açıktı. 7 Haziran'dan son­ ra Burhan Kuzu'nun veciz twitinde be­ lirttiği gibi "millet kaosu seçti" gerekçe­ siyle ülke ateş topuna çevrilmişti. AKP içinde ve tabanında da bu tansiyon­ dan rahatsız olan kesimler bulunduğu açıktı. Dolayısıyla Erdoğan, kendisini uçurumun eşiğine getiren gerilim politikasında artık ısrarcı olmayabilir­ di. Başkanlık uğruna girişilen slalom, AKP'ye tek başına iktidar getirmişti ama ülkeyi de varlık-yokluk sorunsalı ile karşı karşıya bırakmıştı. Bu beklenti atmosferi Erdoğan'ın Saray'a HDP'yi davet etmemesi ile tansiyonun giderek yükseldiği bir kon­ jonktüre açıldı. PKK'nin silahlı eylem­ leri 23 Temmuz sonrasında yeniden ivme kazandı. HDP'nin ilk bildiriye imza atmasında herhangi bir yanlışlık yoktu. Çünkü HDP'nin içine itildiği izo­ lasyondan çıkmayı başarması aslında hem kendisi için hem de toplumun geneli için çok önemli bir normalleş­ me olanağı yaratabilirdi. Bu olanağın somutlanmaması neden kaynaklan­ maktadır?


Kürtlerin Rojava'da statü kazan­ masını devletin neredeye tüm fraksi­ yonları Türkiye'nin dağılması olarak algıladıkları için de demokratikleşme seçeneği tamamen devre dışında bı­ rakıldı. Kürt sorununda gelinen yeni safhada Rojava esas çelişki olmaya devam ediyor. Erdoğan'ın 2013'teki açılım sürecini başlatmasının dinamik­ leri de doğru kavranamayınca aslında demokrat kesimleri içine alan sürekli bir açılım, barış süreci beklentisi diri kalıyor. Bunun bir sebebi Türkiye ta­ rafında demokratik muhalefetin Gezi sonrasında sürekli zayıflaması, 7 Ha­ ziran sonrası süreçte ise etkisini hızla kaybetmesidir. Bu durumdan çıkış için de müzakere süreci ve yumuşamanın nasıl bir olanak sunacağı bir beklenti olarak kaçınılmaz olarak ayakta kalı­ yor. Çünkü söz konusu demokrasi güç­ leri aksi takdirde hiçbir momentum sağlayamıyor. 1 Kasım seçimlerinden sonra giderek belirginlik kazanan, 15 Temmuz'dan sonra ise neredey­ se bir felç olma haline dönüşen de­ mokratik güçlerin zayıflığı gözünü "normalleşme"ye dikmeyi neredeyse mecbur kılıyor. Oysa şu çok iyi hatırlanmalı ki 2013 Newroz'unda resmen başlayan ve 7 Haziran sonrasında tamamlanan süreç Erdoğan-Cemaat arasındaki çatışma­ dan bağımsız düşünülemez. Müzakere

15 TEMMUZ’DAN BU YANA YAŞANANLAR NE ANLAMA GELİYOR?

Bu tutumun tercih edilmesinde hiç kuşku yok ki Erdoğan'ı 15 Temmuz'dan kurtaran ittifaklarının tercihleri de be­ lirleyici idi. Bahçeli, Ergenekoncular, Avrasyacılar açısından Kürt hareketi­ nin ezilmesi en önemli ortak motivas­ yonu oluşturmaktaydı. Erdoğan'ın aksi yönde yürümesi şu dönemde ihtiyaç duyduğu müttefiklerini dağıtması an­ lamına gelecekti. Halihazırda Çöktür­

me Planı eşliğinde Sri Lanka modelinin hayata geçirilmesi yönünde güçlü bir irade bütünlüğü oluşturduğu görülü­ yor. Devlet Kürt Hareketi'ne çok güçlü saldırma yönünde bir hazırlık içeri­ sinde. Bu saldırının Kürt Hareketi'nin müttefiklerini de şiddetli bir biçimde kapsayacağı görülebiliyor.

LO

Birincisi Erdoğan, demokratikleş­ menin kendisine kaybettireceğini 7 Haziran öncesinden deneyimlediği için bu seçeneğe karşı tutum aldı. Yıldırım'ın "yeni anayasanın yazılma­ sında HDP'nin de sözü olacak" deme­ ci 45 gün içinde belediyelere kayyum atandığı bir aşamaya taşındı. Erdoğan kendi cephesi içinde de olası normal­ leşme taraftarlarını hızla susturdu. HDP'nin ve Kürt Siyasetinin izolasyonu­ nu derinleştirdi. Normalleşme, şimdiye kadar Türkiye siyasi tarihinde ortaya çıkmış belki de en önemli demokratik aktör HDP'nin yeniden momentum ka­ zanması anlamına gelecekti. Müzakere koşullarının gösterdiği gibi Özel Harp mekanizmasının etkin ve arkasına tüm iktidar bloğunun desteğini alarak rol oynayamadığı koşullarda AKP de he­ gemonyasını koruyamayacak kadar yıpranmıştı. Buna ek olarak AKP'nin 7 Haziran sonrasında fiilen koalisyon gerçekleştirdiği MHP'nin de yönetim değişikliği ile denetimden çıkması ola­ sılığı da böylece artacaktı. Dolayısıyla Erdoğan ve ittifakları, kendi iktidarla­ rını korumak adına toplumu yeniden kanlı bir amok koşusuna sokmaktan imtina etmediler. Erdoğan'ın iktidar oyunlarının içeride ve Suriye'de yarat­ tığı kan banyosunun çarkı şiddetlene­ rek dönmeye devam ediyor.


16

sürecinin önemli politik hedeflerin­ den birisi de cemaatin etkisizleştiril­ mesi idi. Öcalan'ın basına sızdırılan ilk görüşmesinde Hakan Fidan'ı çağırıp Cemaat'in darbesine birlikte karşı dur­ ma önerisi yapması unutulmamalı. Öcalan'ın buradaki beklentisi muhte­ melen hem devlet ile müzakere masa­ sı kurduracak bir denklem kurmakken diğer yandan da Siyasal İslam'ın iki güçlü iktidar ortağının birbirlerini yıp­ ratacakları bir iktidar savaşını şiddet­ lendirmekti. Cemaat'in ne kadar etkin bir politik aktör olduğu anlaşılmayınca işin bu boyutu hep atlandı. Erdoğan barış süreciyle Kürt güçlerini Suriye'ye yönlendirmeyi ve müttefikleri eliyle onları orada ezmeyi hesapladı. Rojava olanağının ortaya çıkmasını hem Kürt Hareketi hem de devlet bir şans olarak değerlendirmek istedi. Devlet açısın­ dan Suriye sahası, Batı devletlerinin cihatçılara yaklaşımında olduğu gibi "kendi teröristini boşatabileceği bir mezarlık" olarak görüldü. Suriye konu­

sunda kendi müttefikleri olan Müslü­ man Kardeşler'in iktidarı alacağından emin oldukları için Rojava'da mevzilenmeyi belli bir eşik aşılana kadar önem­ semediler. Şu anda böylesi bir denklemin ku­ rulabilmesinin zemini yok gibi görü­ nüyor. Ergenekon'un AKP iktidarının ilk yıllarındaki kabarışının da Irak'ta ye­ niden yapılanma döneminde olduğu unutulmamalı. O dönemde kendisini ABD ile ittifak içinde gören Erdoğan, Barzani yönetiminde Kürdistan Özerk Bölgesi'nin oluşumunun engellenme­ si ve Kerkük'ün buna katılmasına kar­ şı mücadelede devletin istediği kadar etkin değildi. Bu nedenle Ergenekon toplumsal bir destek üreterek oluş­ turduğu milliyetçi basınçla Erdoğan'ı sıkıştırmak istedi. O dönemde ordu içindeki NATO'cu kanat, Kerkük'ün sta­ tüsünün belirsizliğe terk edilmesi kar­ şılığında Erdoğan-cemaat ittifakının Avrasyacı Ergenekon'u tasfiyesine yeşil ışık yakmıştı. Fakat bugün Erdoğan'ın


ABD ve cemaat ile farklı saflarda ko­ numlanması Ergenekoncuları yeniden etkin aktörler haline getiriyor. Tabii ki bu etkinliğin sınırları var. Erdoğan itti­ faklarında son derece esnek ancak es­ nek olmadığı tek durum, ittifak yapılan güçlerin kendisini tehdit edecek nok­ taya geldiklerinde tasfiyenin kurbanı olmaları gerekiyor.

15 Temmuz'da yaşanan devlet içi çatışma aslında bir anlığına bile olsa devletle ilgili sahici bir görüntünün ortaya çıkması idi. Devlet, ortaya ko­ nan tüm iddialı hamasete rağmen çıkarları sık sık birbirleriyle ters düşe­ bilecek fraksiyonların bir bütününden oluşmaktadır. Toplum içerisindeki ça­ tışmalar bu açıdan devlet içerisinde kendi yansımalarını yaratabilmektedir. Erdoğan döneminin özellikle 2011 sonrasında girdiği istikrarsızlık atmos­ feri aslında bu fraksiyonlar arasındaki ilişkinin tüm dengelerini kaybetmiş olmasıdır. Erdoğan sadece kendi ikti­ darını korumak perspektifiyle ittifakla­ rını çok sık bir biçimde yineledikçe işler daha fazla Arap saçına dönmektedir. Ortada belirlenmiş bir strateji bulun­ mamakta daha çok can havliyle dö­ neme uygun en geniş ittifak inşa edil­ mektedir. Fakat bu ittifaklar içlerine kattıkları yeni gerilimlerle kısa vadede ortaya çıkacak istikrarsızlığı daha da büyütmekte, politik sisteme yepyeni gerilimler yüklemektedir. Bu sefer de farklı olamayacaktır. Rojava'nın statü­ sü netlik kazandıktan sonra birbirinin gözünü oyacak bir blok, ülkeyi şu anda büyük bir hızla duvara çarpma riski ba­ rındıran bir yola sokmuştur. 15 Temmuz'un en önemli sonu­ cu hiç kuşku yok ki ortaya çıkan "milli mutabakatçı" iktidar bloğudur. Bu blok aslında temel eksen olarak iki büyük ortak düşman karşısında bir yan yana gelişten beslenmektedir. Cemaate ve Kürt hareketine karşı Siyasal İslam ve Ergenekoncu-Avrasyacı kanatların ya­ kınlaşması döneme damgasını vura-

15 TEMMUZ’DAN BU YANA YAŞANANLAR NE ANLAMA GELİYOR?

Bu tabloya ters olan en önemli veri ise Cerablus operasyonunun Menbiç'e yönelememesi ve Cerablus Askeri Konseyi ile ÖSO-TSK arasında bir çatışmasızlık durumunun olması. Şu anda Suriye ile ilgili çok dinamik bir pazarlık süreci devam etmekte. En son ilan edi­ len ateşkes ve ABD-Rusya anlaşması, oldukça gevşek ve akışkan bir çerçe­ veye sahip olmasına rağmen Türkiye'yi çok da memnun etmeyen bir çerçe­ veye sahip. Nusra'nın isim değiştirme numarasının kabul görmediği anlaşılı­ yor. Türkiye YPG'ye saldırma konusun­ da çok ısrarcı görünse de bunun önü ABD-Rusya koalisyonu tarafından ka­ patılmış görünüyor. Özellikle ABD'nin PYD ile Türkiye'yi yakınlaştırmak gibi bir hedefe sahip olduğu da açık. Tür­ kiye, Ortadoğu'da paldır küldür yu­ varlandığı "etkin aktör" pozisyonuna yeniden tırmanabilmek için PYD ile bir arada var olmanın yolunu bulmak durumunda görünüyor. Sonuç olarak Kürt sorununun artık Türkiye'nin iç so­ runu olmaktan giderek uzaklaştığını en net biçimde bu ilişkiler ortaya koyu­ yor. İçeride şiddeti ve baskıyı yükselte­ rek böylesi çok boyutlanmış bir mese­ leyi geçici olarak sönümlendirebilmek bile mümkün değil. Bu çerçeve bir ucunda normalleşme bir diğer ucunda kıyamete sürüklenme olan bir tansi­ yon üretiyor. Kıyamete sürüklenmenin

ipuçlarının ne olabileceğinin provası Sinop'ta gerçekleşmiş gibi görünüyor.


00 15 TEMMUZ’DAN BU YANA YAŞANANLAR NE ANLAMA GELİYOR?

cak gibi görünmektedir. Ortaya çıkan bu iktidar bloğunun faşist karakter çok açıktır. Bir devlet kutsamasına da­ yandıkları kadar sokakta paramiliter karşılıklar yaratabilecek kapasiteye de sahiptirler. OHAL'in ilan edilmesi ile fiili durumu süreklileştirebilecek ola­ naklar geliştirmişleridir. 15 Temmuz darbesi şimdilik Erdoğan'ın başkanlık gündemini dayatmasını geri çektirmiş görünmektedir. Ancak Erdoğan, baş­ kanlığı hukuken gündeme getirmese de fiilen uygulamaktadır. Denilebilir ki iktidarının hiçbir döneminde olmadığı kadar başkanlık yetkilerini kullanabile­ ceği bir konum elde etmiştir. OHAL kalıcı olacak mıdır? Böyle ol­ mamasının herhangi bir güvencesi ol­ madığı açıktır. Erdoğan eline geçirdiği KHK yetkisiyle kendisini Hitler'in sahip olduğu hukuki donanıma kavuştur­ muştur. Türlü gerekçelerle bu hakkı bırakmamak için uğraşacağı açıktır. Parti-devleti bürokrasisinin inşasında KHK'ler gerçekten de "Allah'ın lütfu" hizmeti vermektedir. Kendisini "yasamanın/yürütmenin/yargının başı" olarak görme hali KHK ile hukuki bir boyut da kazanmıştır. Suriye'de ortaya çıkan farklı seçe­ nekler Türkiye'deki durumu nasıl et­ kileyecektir? Şurası çok açıktır ki Su­ riye'deki tablo netleşmeden şu anki konjonktürün değişmesi kısa vadede mümkün görünmemektedir. Dolayı­ sıyla Türkiye'deki tansiyon Rojava'nın kaderine birebir bağlıdır. Demokrasi güçlerinin rol oynaya­ bilmesinin koşulları mevcut mudur? Önümüzdeki en kritik soruların ba­ şında bu gelmektedir. Öncelikle şunu vurgulamak gerekiyor. Genelde tuzu

kuru olarak değerlendirebileceğimiz, kendisini toplumun ve ülkenin içinde bulunduğu gerilimden uzak hisseden kimi sol çevreler "sosyalistler demok­ rasi piyesinin figüranlarına dönüştü" benzeri değerlendirmelerde bulunabi­ liyorlar. Bu tarz çıkışlar toplumla kuru­ lan bağın zayıflığının ve kendi rutinin­ den duyulan mutluluğun ifadesi olarak okunabilir ancak. Böylesi kapsamlı bir faşist dalga karşısında hele de sosya­ listlerin toplumsal karşılığının sınırlılığı ortadayken geniş bir cephe inşasının önemini küçümsemek akıllara ziyan bir durumdur. Bu akıllara ziyan bilinç hali sosyalistlerin Gezi'den bu yana ya­ şanan süreçte kendilerini ileri sıçrata­ cak hamleleri gerçekleştirebilmelerini engelledi. Aslında 1 Kasım'dan sonra belki de en çok dillendirilen ihtiyaç De­ mokrasi Cephesi oldu. Ancak bu yolda ciddi bir mesafe alındığını söyleyeme­ yiz. Bunun en önemli sebebi hiç kuşku yok ki CHP'nin milli mutabakatçı tutu­ mudur. Sosyalistler CHP'nin bu rolünü geriletecek, aşacak hamleler yapmak­ ta zorlanmaktadır. Haziran çevresinin CHP mitinglerine koşarak giden ancak HDP ile ısrarla aynı zeminde durmak­ tan imtina eden tutumu tarihe mutla­ ka önemli bir not olarak düşülmelidir. En son TMMOB'un Blok'tan çekilmesi de bu mantalitenin değişmediğinin işareti olarak okunabilir. Dolayısıyla oluşan bloklar, birlikler aşağı yuka­ rı aynı çevrelerin yan yana geldiği ve kendisini genişletemediği bir durum ortaya çıkarmaktadır. AKP'nin içeride tansiyonu sürekli yükseltmesi, savaşın belli aralıklarla çok şiddetli çıkışlar yap­ ması Batı'da bir demokrasi bloğu olu­ şumunun zeminini zayıflatmaktadır. Kısacası, demokrasi ve barış mücadele­


Bu tablodan çıkışın demokratik bir olanağın yaratılması ile mümkün ola­ cağı açık. Erdoğan'ın parti-devleti in­ şası ve savaş cinneti politikalarına karşı toplumun geniş kesimleriyle bütünle­ şebilen bir Demokrasi Cephesi; -bunu destekleyecek AKP'li birçok kimsenin de olacağı düşünülmeli- ülkenin beka sorunu diye ortaya konanın aslında iktidarın kendisini kurtarma projesi ol­ duğunu, aslında bu ısrarın şu anda en büyük tehdit haline geldiğini, aslında bu tablodan çıkışın demokratik ve sos­ yal bir programla mümkün olabilece­ ğini anlatabilirse sadece ülkede değil Ortadoğu'da da bambaşka seçenekle­ rin oluşmasına yol açabilir. Zor ama imkansız değil.

15 TEMMUZ’DAN BU YANA YAŞANANLAR NE ANLAMA GELİYOR?

Erdoğan'ın OHAL'i parti-devletin inşasında bir imkan olarak değerlen­ direceği çok açık. Toplumsal muhale­ fetin Kürt Hareketi başta olmak üzere tüm kesimlerine saldırının en büyük gerekçesi de bu. Batı ile ilişkilerin so­ runlu biçimi iktidar bloğunun tehdit algısını güçlendiriyor. Önümüzde dev­ letin saldırı dozunun giderek yüksele­ ceği günler var. Bu günlerde mevzilere sahip çıkabilmek, kontrollü bir biçim­ de direnç odakları yaratmak, ülkenin içine düşebileceği çok daha büyük kaoslara hazırlıklı olmak gerekiyor. Aslı Aydıntaşbaş'ın son yazısında bir Batılı yetkilinin sözlerinden yaptığı alıntılar dikkat çekici: "Analitik açıdan burada bazı ön kabulleri sorgulamamız ge­ rekir. Türkiye'de istikrarın devam ede­ ceğini, birlik-bütünlüğün kalacağını, devletin istikrarını... Bütün bunların böyle devam edeceğini varsayamayız." Türk devletin genetik kodlarına işlemiş Kürt düşmanlığı Erdoğan'ın iktidarı kaybetme korkusu ile birleşince olu­

şan hezeyan Türkiye'yi bir iç savaşla, bir failed state olma durumuyla ya da Ortadoğu'da bataklığa saplanmayla karşı karşıya bırakabilir.

On

si tam da en lazım olduğu dönemde, savaş ve faşizmin birbirini beslediği bir dönemde yeterince rol oynayamamaktadır. Bu zemin doldurulamazsa OHAL ekseninde sertleşen politik at­ mosfer, demokrasi güçlerinin safların­ da daha büyük sıkıntılara yol açabilir. Erdoğan'ın niyetinin farkında olan ve buna karşı yan yana duracağı umut arayan kesimlere yanıt veremesek bu­ nun ağır bedellerinin olacağı bugün­ den görülmektedir. Etkinlik kazanacak ve çekim merkezi haline gelecek bir ortaklaşma, kısa vadede muazzam bir politik etki yaratmayabilir ancak ruh halindeki geri çekilmeyi durduracak ve güçleri diri tutacak bir sonuç yaratsa bile çok önemli iş başarmış olacaktır.


DEMOKRATİK ÖZERKLİK, K EN T SAVAŞLARI V E İK İL İ İKTİDAR SO RU N U o

<N

Mehmet YILMAZER

DEMOKRATİK ÖZERKLİK, KENT SAVAŞLARI VE İKİLİ İKTİDAR SORUNU

I. BÖLÜM DEMOKRATİK UYGARLIK: TANIM VE KAPSAMI Kürt Özgürlük Hareketi'nin son süreçteki mücadelesine demokratik özerklik ilanları ve kent savaşları dam­ gasını vurdu. Erdoğan tarafından masa devrildiğinden beri mücadele ağırlıklı olarak kentlerde yaşanıyor. 7 Haziran seçim sonuçlarından sonra hızlanan "öz yönetim" ilanları uzun bir kent sa­ vaşları dönemini açtı. Bahar gelince mücadele kırları da kapsayacak şekil­ de genişledi, aynı zamanda mücadele Batı'da büyük kentlere de çeşitli biçim­ lerde yansıyor. Bütün bu yaşananlar pek çok soru­ nun yanında iki önemli soruyu günde­ min en üst sıralarına çekti. Demokratik özerklik, Kürt Özgürlük Hareketi tara­ fından nasıl tanımlanıyor? Öte yandan, demokratik özerklik ilanları uzun mü­ cadele yılları düşünüldüğünde nasıl bir aşamaya işaret ediyor? Ve eğer ola­ caksa, yeni bir çözüm süreci için önemi nedir? Yazıda başlıca bu sorulara ce­ vap arayacağız. "Demokratik özerklik" konusunda Kürt Özgürlük Hareketi'nin genel yaklaşımını irdelemek gerekiyor. Bu talebinin teorik ve tarihsel dayanak noktalarını ortaya koymadan konunun son görüntüleriyle yetinmek önemli

hatalara yol açabilir.

Demokratik Özerklik: Tarihten Bugüne Demokratik özerklik kavram ve mücadelesi neredeyse ulus devlet­ lerin kuruluşu kadar eskidir. Ancak konuyu bu kapsamda ele alınca farklı aşamaların özellikleri gözden kaçabi­ lir. Avrupa'da burjuva devrimleri yük­ selirken konu o dönemin özelliklerine göre ortaya çıkmıştır. Fransa, İsviçre, Almanya, Belçika, İtalya gibi ülkelerde özerk bölge yönetimleri burjuva dev­ rimleri sırasında ortaya çıkmış, ancak bazıları çok sonraları karara bağlanabilmiştir. Bu dönemde özerk bölgeler Sovyetler Birliği'nde yaşam bulmuştur. Bir başka aşama ise, sosyalist sis­ temin ve ulusal kurtuluş savaşlarının yükseldiği tarihsel dönemde ortaya çıkan özerklik mücadeleleridir. Hin­ distan bu dönemin başlarında on beş özerk bölgeye sahip olmuştur. Bu dönemin sonlarında ise 1979'larda Franko faşizminin çöküşünden sonra İspanya'da on yedi özerk bölge anaya­ sal olarak tanınmıştır. Sonuncu aşamayı ise sosyalist sistemin yıkılışından bugüne kadar uzatabiliriz. Bu dönemde başlayan


Özerklik örneklerinin hemen he­ men hepsi farklı özellikler taşımak­ tadır. Ancak bir genelleme yapmak gerekirse bazı ortak özelliklerden söz etmek mümkündür. İlki, özerk bölge­ nin parlamentoda siyasal temsilidir; ikinci ortak yan sınırlı yasama yetkisi­ dir; diğer ortak yan dil ve kültür hak­ larında özgürlüktür; yine sınırlı olarak finans ve mali kaynakların kontrolü özerk yönetimlere devredilmiştir. An­ cak savunma-güvelik ve dış politika genellikle özerk bölgelere tanınmayan en sorunlu haklardandır.

Bugünün dünden farkı tarihsel ola­ rak ulusların kurtuluş savaşları döne­ minin kapanmış olmasıdır. Bu kapanış, bu alandaki sorunların bittiği anlamına gelmiyor, nitelik olarak o tarihsel döne­ min artık kapandığı anlamına geliyor. Ancak kapanan dönemin istisnaları da vardır. Filistin halkının, Kürt halkının kurtuluş mücadelesi ve Orta Afrika'da pek çok ülkede ulusal inşa savaşları ya­ şanmaktadır. Elbette 19. yüzyıldan çok farklı olarak.

"Tarihsel koşullar nasıl 19. yüzyıl­ da daha çok ulus-devletçilikten yana idiyse, günümüz koşulları da -yani 21.yüzyıl gerçeklikleri de- demokratik uluslardan ve her düzeyde güç kazan­ mış kent, yerel ve bölgesel özerk yöne­ timlerden yanadır." (1)

Bugünün en önemli özelliği sosya­ list sistemin çöküşünden sonra dün­ yanın "küreselleşme" veya yeni bir paylaşım dönemi içinde olmasıdır. Bu nedenle, merkez ülkelerde sınırlarda bir değişim olmazken üçüncü dünya ülkelerinin sınırları değişken ve kırıl­ gan hale gelmiştir. Balkanlarla başla­ yan süreç, Doğu Avrupa'ya, Rusya'ya sıçradı ve son on yıldır en şiddetli ya­ şandığı alan Ortadoğu ve Afrika'dır. I. ve II. Emperyalist Paylaşım Savaşları döneminde olduğu gibi bir kez daha sınırlar çiziliyor. Elbette sınırlar tümüy­ le hayali olarak çizilemez, bir tarihsel temele de dayanmalıdır.

Bu tespit genel hatlarıyla günü­ müz gerçekliğini ifade ediyor. Ancak gözden kaçırılmaması gereken bazı önemli gelişmeler vardır. Ulus devlet­ ler süreci burjuva devrimleri ile baş­

Sınırların yeniden çizildiği günü­ müzde, güç dengeleri açısından yeni bir durum vardır. Dünya ne soğuk sa­ vaş yıllarındaki gibi "iki bloka" bölün­ müştür; ne de dünyada tartışmasız

Kürt Özgürlük Hareketi'nin Sorunu Tanımlaması Bu dönemlerden sonuncusuna, yani sosyalist sistemin yıkılışı sonrası­ na özel olarak değinmek gerekiyor.

DEMOKRATİK ÖZERKLİK, KENT SAVAŞLARI VE İKİLİ İKTİDAR SORUNU

lamış, daha sonra Sovyet devrimiyle birlikte ulusal kurtuluş savaşları olarak devam etmiştir. Ancak hemen hiçbir devlet sınırı o dönemin ve bölgenin güç dengelerinden bağımsız olarak şekillenmemiştir. Dünyanın hiçbir ye­ rinde doğal bir ulus sınırı olmamıştır. Uzun savaşlar ve çok karmaşık süreç­ lerle sınırlar şekillenmiştir.

<N

bir dalga hala devam ediyor. Latin Amerika'da özellikle Bolivya'da Mo­ rales iktidarıyla özerk bölgeler inşa edilmiştir. Endonezya ve Filipinler'de özerk bölgeler tanınmıştır. İlginç olan İngiltere'de İrlanda, İskoçya, Wales ve Fransa'da Korsika sorunu ancak bu yıl­ larda, 90'lı yılların sonu ve iki binlerin başlarında, çözüme bağlanmıştır.


<N <N DEMOKRATİK ÖZERKLİK, KENT SAVAŞLARI VE İKİLİ İKTİDAR SORUNU

egemen bir "süper güç" vardır. Çok kutuplu bir dünyada yaşıyoruz, hiç bir sorunun çözümü eski günlerdeki gibi iki bilinmeyenli denklem basitliğinde değildir. Her sorunda karşımıza çok bilinmeyenli denklemler çıkmaktadır. Bu durum merkezi iktidarların gücü­ nü erozyona uğratıyor. Hele merkez ülkeler çemberi dışına çıkılınca sürekli oluşup, değişen yeni güç durumla­ rı yaşanıyor. Bu güç çatallanması ve erozyonundan merkez dışındaki ülke­ lerde ikili iktidarlar oluşuyor. Üçüncü dünya ülkelerinin büyük bir bölümü sorunlarla boğuşuyor. Güç dengelerin­ deki çatallanmalara 2008 yılından beri bir de büyük bunalım eşlik ediyor. Demokratik özerklik bir yönüyle merkezi iktidarla bölgesel güç pay­ laşımı anlamına geldiği için, yeniden paylaşımın yaşandığı ve ekonomik bu­ nalımın sorunları katmerlendirdiği bir dünyada büyük zorluklarla yüklü oldu­ ğu yeterince açıktır. Demokratik özerklik Kürt Özgürlük Hareketi tarafından nasıl tanımlanıyor? "Demokratik ulus bir ruh ise de­ mokratik özerklik ise bedendir... De­ mokratik özerkliğin birkaç unsuru veya boyutu vardır:

1-

Siyasi Boyut: Bu boyutta

meclis olur. Ya da halkın bir kongresi olur. Bu kongre demokratik toplum kongresidir.

2- Hukuki Boyut: Demokratik özerklik projesinin hukuki statüsünü ifade eder. 3- Ekonomik Boyut: Nasıl bir eko­ nomi olmalıdır? Ekonomik sistem ola­ rak kapitalizmi kabul edemeyiz. Belki kapitalizmi tam olarak ortadan kaldı­

ramayız ama önemli oranda kapitalist ekonomik sistemi değiştirebilir, onu aşındırabilir, kendi ekonomik sistemi­ mizi kurabiliriz.

4Kültürel Boyut: Daha çok dil, anadilde eğitim, tarih ve sanatı kapsar. 5Öz Savunma Boyutu: Biz buna güvenlik boyutu da diyebiliriz. Burada soykırımı ele alıyoruz. Kürtler soykı­ rımdan nasıl kurtulabilir? Öz savunma KCK, PKK tarzı silahlı yapıyı değil halkın kendi güvenliğini sağlamalıdır. De­ mokratik toplumun her alanda örgüt­ lenmesini, kurumsallaşmasını, kendi güvenlik sistemine kavuşmasını ifade ediyorum. 6Diplomasi Boyutu: Bu da Kürtlerin diğer halklarla, toplumlarla olan ilişkilerini ele alır. Komşu-çevre ülkeler ve diğer parçalardaki Kürtlerle ilişkiler olur" (a.e. ; s.17-19) Kürt Özgürlük Hareketi'nin de­ mokratik özerlik tanımı ana hatlarıyla yukarıda sayılan altı maddedir. Ancak bu strateji sadece siyasal taleplerden ibaret değildir. Onun içinden çıktığı temel bir kavrayış vardır. Bu kavrayışın tarih bilincine dayanan yanları, bugü­ nün mücadele ortamından çıkartılan sonuçları vardır. Öcalan görüşlerini ge­ bir niş bir tarih incelemesine ve günümüz sosyolojilerinin eleştirisine dayandı­ rır. Bu zemini ana hatlarıyla ele almak gerekiyor. Aksi durumda demokratik özerklik "altı boyuttan" ibaret bir siya­ sal deklarasyona indirgenmiş olur. Bu da konuyu fazlaca daraltmak anlamına gelir. Yazımızın amacı açısından temel noktalarla sınırlı kalarak demokratik özerklik projesinin arkasındaki teorik


ve siyasal çerçeveyi değerlendirelim.

Yöntem Öcalan'ın "kapitalist modernite" ve "demokratik modernite" karşıtlığının siyasal bir sonucu olan "demokratik özerklik" değişik bir tarih kavrayışına, hatta sosyal olaylara bakışta değişik bir yönteme dayanmaktadır. Yöntem­ den başlayarak konunun temelini veya arka planını kavramaya çalışalım. "Bilimin tespit ettiği önemli bir hu­ sus, daha sonraki bir gelişmenin bir önceki gelişmeyi de içermesi gerçeği­ dir. Zıtların birbirini yok ederek geliş­ tiği doğru değildir" ... "Burada dikkat edilmesi gereken diğer önemli husus, diyalektik kavrayışımızın tez ve antite­ zin birbirini yok etme biçiminde değil, 'bastırma ve geriletme' karakterinde gelişmesidir. Toplumsal sistemler tüm doğada olduğu gibi tez, antitez haline geldiklerinde birbirlerini birlikte taşır­ lar. Aralarındaki mücadele şüphesiz

önemli gelişmelere yol açar. Hiçbir za­ man tez eski halinde kalmaz, ama an­ titez de bir kadiri mutlak olarak kendi öncülünü yemez. Ondan beslenerek ancak kendini geliştirir. "Bu noktada diyalektiği biraz daha açmakta yarar vardır. Dogmatik Mark­ sizm döneminde tez ve antitez top­ lumda yok etme biçiminde yorumlan­ dı. Bu tarz bir yorum aslında yapılan en temel teorik yanlışlıklardan biridir" (2) Önce diyalektik yöntem olayların içinden süzülerek çıkmıştır. Kendisi olaylara uyduğu ve açıkladığı ölçüde bir "kanun" olabilir. Yoksa olaylar bu "diyalektik yönteme" uymak zorunda değildir. Ancak doğaya ve topluma baktığımızda olayların hala diyalektiği doğruladığını görüyoruz. "Zıtların bir­ birini yok ederek geliştiği doğru değil­ dir" tespitini yapan Öcalan, "birbirini yok etme biçiminde değil, 'bastırma ve geriletme' karakterinde geliştiği"ni ileri sürer. Tez, antitez, sentez gelişiminde, süreç sonunda tez de anti tez de "yok"


olur, ortaya yeni bir "sentez" çıkar. El­ bette sentez kendi içinde eskiden izler taşır, ancak bu izler yeniden geriye dö­ nemezler. Süreç 'bastırma ve gerilet­ me' biçiminde gelişmez.

<N DEMOKRATİK ÖZERKLİK, KENT SAVAŞLARI VE İKİLİ İKTİDAR SORUNU

Amerika'da hala yerli kabileler var­ dır, ancak tarihsel olarak dönemleri kapanmış, bir toplumsal düzen olarak "bastırma ve geriletme"den kurtulup yeniden geri gelmeleri mümkün değil­ dir. Ya da antik çağın "kent medeniyet­ lerine" bugün bir geri dönüş imkansız­ dır. Yakın zamanda yaşanan sosyalist sistemin yıkılışını ele alırsak, bu yoldan kapitalizme geri dönüş, daha tamam­ lanmamış bir sürecin içinde olduğu­ muzu kanıtlar. Eğer olaya böyle ba­ kılmazsa ortaya kapitalizmin sonsuza kadar devam edecek bir sistem oldu­ ğu sonucu çıkar ki, böyle bir yaklaşım tarih anlayışına ters düşer. "Ne diyalektiği zıtların yıkıcı birliği olarak görmek, ne de değişimi anın zıtsız oluşçuluğu, yaratıcılığı biçimin­ de yorumlamak doğrudur. Birinci anlayış^ kutupları hep düşmanlaştıran en kaba bir eğilime götürür ki, evreni kuraldan yoksun ve hep kaos halinde görmekten öteye bir sonuca götür­ mez. İkincisi gerilimsiz, zıtlardan yok­ sun, kendi dinamiğine sahip olmayan, dış bir gücün gereğini hep arayan bir gelişme anlayışına götürür ki, bunun doğrulanması mümkün görünme­ mektedir. Metafiziğe de bu kapıdan varıldığı bilinmektedir. "O halde diyalektiği bu iki aşırı yo­ rumdan kurtarmak, arındırmak büyük önem taşımaktadır. Yıkıcı olmayan, ya­ pıcı bir diyalektik zaten gelişmelerde

gözlemlenen bir husustur" (3) Diyalektik yönteme bir tercih ola­ rak bakmak hatalı olur. Onu isteğimize göre "zıtların yıkıcı birliği" veya "anın zıtsız oluşçuluğu" olarak ele alamayız. Bir toplumsal kanun ne ise odur. Elbet­ te farklı yorumlar olabilir, ancak onlar pratiğin şaşmaz sınavından geçemez­ ler. "Kutupları hep düşmanlaştıran en kaba bir eğilim"i yöntem olarak almak mümkün değildir. Olsa olsa bu bir subjektif tercih olur. Olguların içinde zıtlık­ ların oluşması ve bunların birbirini yok ederek sonuca ulaşması doğada ve toplumda varolan bir düzendir. Kim­ senin tercihi değildir. O nedenle "yıkıcı olmayan, yapıcı bir diyalektik" biçimin­ de olayların işleyişini ve kanununu bir tercihe indirgeme şansımız yoktur. İnsanlık tarihindeki muazzam yıkı­ cılıkları, o dönemin liderlerinin, askeri komutanlarının tercihine bağlamak tarihi açıklanamaz hale getirebilir. Ya­ kın tarihten söz edersek İngiliz burjuva devrimi ile Fransız burjuva devrimlerini karşılaştırdığımızda, Fransızların "büyük devrimi" çok fazla kıyıcıdır. Ör­ neğin giyotini Fransız devrimi yarat­ mıştır. Fakat bunlar sadece bir tercih, diyalektiğin "aşırı yorumu" nedeniyle değil, iki toplumun taşıdığı önemli ya­ pısal ve tarihsel farklardan dolayıdır. "Yıkıcı olmayan yapıcı bir diyalek­ tik" yaklaşımla Öcalan, toplumların ev­ rimsel gelişimini öne çıkaran, devrimleri "yıkıcı" bulan bir anlayışı yöntem olarak mı benimsemiş oluyor?

Toplumsal Gelişimin Şifreleri Öcalan toplumsal gelişme süreçle­ rine yeni bir bakış açısı getirmektedir.


Tarihe bu gözle yeniden bakar. İnsan­ lık tarihinin bu sürecini ele almak için yola çıkarken "üç dogmadan" koptu­ ğunu söyler.

"İkinci dogma", "toplumun sınıfla adlandırılması" elbette bütün sosyoloji görüşleri için kabul edilen bir yaklaşım değildir. Ancak Marksizm tarihe sınıflar mücadelesi olarak bakar. "Üçüncü dogma" yani "sınıflı top­ lum aşamalarının zorunlu ve ilerleyici olduklarına ilişkin dogma" insanlığın tarihsel gelişimini anlatır. Toplum bi­ çimlerinin gelişmesinde nasıl ki avcılık ve toplayıcılıktan yerleşik tarım toplumlarına geçiş bir ilerlemeyse, oralar­ dan kapitalizme gelişte bir ilerlemedir. Fakat burada olaylara nereden bakı­ lacağı önem taşır. En gelişkin toplum olarak günümüz kapitalizmi aynı za­ manda savaşların, soykırımların, kat­ liamların da çok büyük boyutlara var­ masında baş aktördür. Soruna nereden bakacağız?

DEMOKRATİK ÖZERKLİK, KENT SAVAŞLARI VE İKİLİ İKTİDAR SORUNU

Bazı yanlış anlamaları engellemek için bu "üç dogma"yla ilgili nerede durduğumu belirtmeliyim. Toplum biçimlerinin ilkel toplum, köleci top­ lum, feodal toplum gibi sıralanışında farklı Marksist yaklaşımlar vardır. Sözü edilen toplum biçimlerinin her top­ lum için alın yazısı gibi geçerli oldu­ ğunu ileri süren görüşler vardır. Oysa olaylara baktığımızda Avrupa ortaçağı dışında tüm diğer uygarlıklarda kent medeniyetleri ve barbar akınlarıyla kendi ortaçağlarının yaşanması adeta salınımlı bir tarih sarkacıdır. Avrupa

Dolayısıyla her toplum sayılan top­ lum biçimlerini sırasıyla yaşamamış, ancak bu toplum biçimleri tarihsel ola­ rak yaşanmıştır. Tüm insanlık dikkate alındığında bu toplum biçimleri her coğrafyanın ve halkların özgünlükle­ rine göre yaşanmış, o özelliklere göre renk almıştır.

LO <N

"Etkisinden iyice kurtulduğum bi­ rinci dogma, bilimsel sosyalizmin ilkel komünal toplumdan sonra kölecilik ve diğer sınıflı toplum sistemlerinin zo­ runlu olduğuna ve art arda geldikleri­ ne ilişkin teziydi. Bu dogmayı uzun süre bir nevi kanun gibi benimsemiştim. Bu dogmayla iç içe geçen ikinci dogma olan toplumun sınıfla adlandırılması­ nı kırmakta da gecikmedim. Köleci ve feodal toplum adlandırmaları gerçeği en hassas yerinden örtüyor, toplumu efendilerle özdeşleştiriyordu. Bu tür adlandırmaların hâkim ağızların bir kalıntısı olduğu açıktı. Yine diğerleriyle iç içe olan üçüncü dogmayı da çorap söküğü gibi çözmekte zorlanmadım. Sınıflı toplum aşamalarının zorunlu ve ilerleyici olduklarına ilişkin dog­ madan bahsediyorum. Sınıflı toplum aşamalarının hiç de zorunlu ve ilerleyi­ ci olmadıklarını anladım; bu aşamaları en gerici, zincirleyici bir gelişme olarak değerlendirdim." (a.e. ; s.145)

ortaçağının tarihte özel bir yer kap­ lamasının nedeni iki olguya dayanır. Avrupa'da derebeylik düzenleri kök salarken artık dünyada medeniyetle­ re ve kentlere akın yapacak barbarlar kalmamıştır. Son barbar akını Osmanlı İmparatorluğu olup Viyana kapılarında kalmıştır. Tarih böyle akınca antik dün­ yada tekrarlanan kent medeniyetleri, barbar akınları ile feodalite ve yeniden barbar akınlarıyla imparatorluklar dön­ güsü yaşanmamış insanlık Avrupa or­ taçağından kapitalizme sıçramıştır. (4)


Elbette sadece savaşlar, katliamlar, bencillikler, yozlaşmalar yönünden değil. Her toplum biçimi insanların ona bakışına aldırış etmeden doğar, büyür, çürür ve yıkılır. Bu konuda İbni Haldun'un çarpıcı tespitleri vardır: VO <N DEMOKRATİK ÖZERKLİK, KENT SAVAŞLARI VE İKİLİ İKTİDAR SORUNU

"Dünyadan niceleri gelip geçti, Fars toplumları, Süryaniler, Nabatlar, Tubbalar, İsrailoğulları, Kıptiler... Sözünü ettiğimiz üç kuşağın yaşam süresi, ... 120 yıldır. Devletlerin yaşam süreleri, yaklaşık olarak, genellikle bu sınırı geç­ mez. Devletin bu yaşam süresi, gücün, duraklama çağına dek artıp sonra geri­ lemesi yönünden insanın yaşam süresi gibidir. Onun için insanların dilinde 'bir devletin ömrü, 100 yıldır' sözü ünlü­ dür." (5) İbni Haldun'un yaptığı tespitler kent medeniyetlerinden imparator­ luklara geçiş sancılarının yaşandığı dönemleri kapsar. Devletlere biçtiği ömür çok isabetlidir.

asla yok edilemez. Çünkü o zaman toplum olmaktan ç ık ılır. Toplumsal analizleri dar sınıfsal veya ekonomik araçlarla yapmak, gerçeğin asli, temel öğesini baştan itibaren dışta bırakmak d e m e k tir. Sanıldığının aksine toplu­ mun ilerletici motoru sadece dar sınıf mücadelesi değil, komünal toplumsal değerlerin büyük direnmesidir. Sınıf mücadelesini inkar etmek doğru ol­ maz. O sadece tarihin dinamiklerinden biridir. Başat rol oynayan, hep gezgin orman, dağ, çöl göçebesidir." (6) "Dikkat edilmesi gereken diğer en önemli bir husus, iki yeni toplumun da komünal toplum üzerinde varlık bulmaya çalıştıklarıdır. Tanımladığımız gibi, komünal toplum halen devam eden, toplumların tüm dokularında kalıntı halinde de olsa varlığını sürdü­ ren, vazgeçilmez ve insan türünün so­ nuna kadar kalıcı olacağından kuşku duyulmaması gereken 'ana hücre' toplumudur" (7)

Devletler, toplum biçimleri neden doğup, sonra yıkılışa geçerler? Sorun buradadır. Çürüyenin yerini yenisi alır. "Yeni" toplum belki pek çok yönden "eskisini aratabilir". Ancak eskinin de artık yaşam şansı kalmadığı için bu gelişmenin kendi iç dinamiklerini, ka­ nunlarını kavramak, bu gidişi insan­ lığın yetkinleşmesi yönünde sosyal mücadelelerle etkilemek, toplumsal gelişim budur.

Toplumların gelişimine bu bakış iki temel görüşe dayandırılıyor. Doğal toplum veya komünal toplum asla yok olmaz. Onun gelişimi "dar sınıfsal ve ekonomik araçlarla" değerlendiri­ lemez. İkinci temel görüş, toplumun ilerletici motoru sadece sınıf mücade­ lesi değil, başat olan "orman, dağ, çöl göçebesidir."

"Demokratik modernite" görüşü toplumsal gelişime nasıl bakar? "Doğal toplumun gücünü küçümsememek gerekir. Bu toplum ana kök hücre rolündedir. Nasıl ki kök hücreden diğer tüm doku hücreleri doğarsa, doğal toplumdan da dokusu niteliğindeki kurumları d o ğ a r. Doğal toplum bas­ tırılabilir, geriletilip kıstırılabilir, ama

"Doğal toplum"un asla yok olmaya­ cağı nasıl kanıtlanır? Bugün bile üçün­ cü dünya ülkelerinde doğal toplum kalıntılarına bazen güçlü, bazen zayıf rastlıyoruz. Ancak gelişmiş kapitalist merkezlerde kalıntıları bile bulmak zordur. Özel mülkiyet icat olduğundan beri doğal toplum sürekli kan kaybet­ miş ve esas olarak kendi tarihsel dö­


Öcalan bu görüşlerinin doğal so­ nucu olarak uygarlık tarihindeki ya­ şananları doğal toplumun alt edilme mücadelesi olarak görüyor: "Beş bin yıllık uygarlık tarihinin tüm sayfaları toplumun ahlâki ve po­ litik gücünü kırmak, yerine sermaye tekellerinin hukukunu ve idaresini geçirmekle doludur. Uygarlık tarihi çıplak ve gerçek nedenleriyle böyledir ve doğru yazımı ancak bu neden­ lerle anlam ifade edebilir. Tarihin tüm toplumsal kavgalarının özünde de bu gerçeklik gizlidir. Toplum kendi ahlâk ve politikasınca mı yaşayacaktır, yok­ sa azgın sömürü tekellerinin hukuku ve idaresi doğrultusunda sürü gibi mi yaşatılacaktır?" (8) Öcalan'a göre bütün sorun: "Top­ lum kendi ahlak ve politikasınca mı ya­ şayacaktır, yoksa azgın sömürü tekelle­ rinin hukuk ve idaresi doğrultusunda" mı? Toplumların sabit, değişmez ahlak ve politikaları yoktur, olamaz. Değerler tarihsel dönemlere göre şekillenir ve

Toplumsal gelişmeler "komüne sö­ mürücü tekelin saldırısı" olarak ele alı­ nırsa sorulması gereken bir soru vardır: "Doğal toplum"un "ahlaki ve politik gü­ cünü" sömürücü tekellerin kırması na­ sıl mümkün olmuştur? Komün gelene­ ği, Paleolitik (Vahşet) Çağını da dikkate alırsak, hemen hemen 550 bin yıllık bir yaşam geleneğine dayanır. "Uygarlığın tekelleri" nasıl kendini bu büyük ta­ rihsel güce "dayatabilmiştir"? Gelişme "doğal toplum"a "dışarıdan dayatılan" bir olgu gibi anlatılıyor. Oysa komün kendi iç çelişkileriyle çözülmüştür. Yok­ sa bir kaç kabile şefinin böyle bir tarih­ sel dönüşüme gücünün yetmeyeceği bellidir. Toplumsal hareketler tarihini, "do­ ğal topluma" "azgın sömürü tekel­ lerinin" dayatması ile açıklamak "sö­ mürücü tekellerin" nasıl doğduğunu, binlerce yıl nasıl yaşadığını, hatta git-

DEMOKRATİK ÖZERKLİK, KENT SAVAŞLARI VE İKİLİ İKTİDAR SORUNU

Sosyalist sistem yıkıldıktan sonra ve aynı zamanda kapitalizm önemli yapısal değişimler yaşarken, "sınıf mü­ cadelesi", "toplumsal değişimin motor gücü" gibi konular yeni açıklamaları gerektiriyor. Ancak cevabın doğal top­ lumda olmadığı kesindir.

zamanları tamamlanınca yerlerini ye­ nileri alır. Dün toplumsal mülkiyet kut­ saldı, ona saldıran kişiyi komün "afaroz" ederdi. Uygarlık başladığından, yani 7 bin yıldan beri özel mülkiyet tabudur, kanunla korunmuştur. Dokunanların yeri cezaevidir. Dünün komün mülki­ yetini bugüne uygulamak mümkün değildir. Kaba kolektif mülkiyet uygu­ lamaları şimdi yıkılan sosyalizm deney­ lerinde yaşandı, olmadı. Üstelik sade­ ce devlet mülkiyeti biçiminde değil, topluluk mülkiyeti, fabrika mülkiyeti biçimlerinde uygulandı; ayrıca bugün Latin Amerika'da 21. yüzyıl sosyalizm deneyi farklı uygulamalar da yapıyor. Fakat konu insanlık açısından hala çö­ züme ulaşmamıştır. Öte yandan dünya bugünün özel mülkiyet bencilliği ile de felakete gidiyor.

<N

nemini kapatmıştır. Öte yandan top­ lumun ilerletici motoru nasıl yok olan bir doğal toplum kalıntılarına dayana­ bilir? Öcalan, Kürt Özgürlük Hareketi için belli ölçüde haklılık taşıyabilecek gerçekleri insanlığın toplumsal geli­ şim tarihine ve günümüze yaymakla bugünün en önemli sorununa bir çö­ züm getirmiş olmuyor.


tikçe nasıl güçlendiğini açıklayamaz.

Toplumların Gelişiminde Devlet ve İktidar

00

(N

DEMOKRATİK ÖZERKLİK, KENT SAVAŞLARI VE İKİLİ İKTİDAR SORUNU

Öcalan "demokratik modernité" te­ zini şöyle temellendiriyor: "Demokratik ve ekolojik toplum olarak kavramsallaştırmaya çalıştığım sistem anlayışı­ mı, temel olarak devlet iktidarı dışında oluşturmayı teorik yaklaşımımın özü olarak koyuyorum. Sadece kapitalist sistemin iktidar anlayışı dışında değil, tüm devletli toplumlardaki klasik hi­ yerarşik devlet iktidarlarının dışında çözüm aramak, teorik perspektifimin özüdür" (9) "Demokratik modernite" tümüyle "devlet dışı" bir sistemdir. Bu nedenle tarihte devletin rolüne nasıl bakıldığı özel bir önem taşır. "Konumuz açısından can alıcı soru, bu biçimlenmenin zorunluluk arz edip etmediğine ilişkindir. Birçok toplumsal teori sınıflı toplumun doğuşunu iler­ lemenin şartı sayar... Rahiplerin yö­ netimi, başlarda ilkel komünizme çok yakındır. Buradan şehrin devleti zorun­ lu kılmadığı sonucu çıkar. Devlet esas olarak politik ve askeri tipin baskın çık­ masıyla oluşacaktır. Bunun da nedeni, büyüyen şehrin yönetim zorluklarıyla hem çöl, hem dağ kabile toplulukla­ rının şehrin savunmasını önemli bir sorun haline getirmesidir. Bir toplum için güvenlik ve idare devlet biçimi ol­ madan sağlanamaz mı? Birçok şehrin öz savunma biçiminde-özellikle Atina örneği-devlet değil, demokratik yöne­ timin başarılı uygulama gücü sağlaya­ bileceği görülmektedir. "O halde devletin doğuşunu bir

zorunluluk olarak tarihin temeline yer­ leştirmek olgularla bağdaşmamakta­ dır. Devleti bir yöntem ve baskı aracı olarak kullanmak, daha çok artan ürün imkanına el koymak olarak değerlen­ dirmek daha doğru bir tanımlama ol­ maktadır." (a.e. ; s.102) Devletin doğuşu sadece "güven­ lik" veya "şehrin yönetim zorluklarına" dayanmaz, Öcalan'ın da dediği gibi "artan ürün imkanına el koymak" ger­ çeğine dayanır. Sorun sadece güvenlik veya yönetim işlerinin zorluğu olsaydı, devlet bir zorunluk olmayabilir, doğru­ dan katılımlı halk meclisleri ile toplum ­ sal yaşam organize edilebilirdi. Doğu'da, daha doğrusu bugünün Ortadoğu'sunda, Sümerlerde devlet tarihsel olarak sınıflardan hemen önce doğmuştur. Mezopotamya'nın coğrafi özelliklerinden dolayı, su kanallarının yapımı ve bakımı nedeniyle, devlet üretimi merkezi olarak örgütlemek zorundaydı. Ancak yerleşik tarım toplumuna geçişle ortaya çıkan artı ürün ve mülk edinme süreçleri sonunda sı­ nıflar kaçınılmaz olarak tarih sahnesi­ ne girmiştir. Devlet böylece bir sınıf te­ meline dayanmış, insanlık da "uygarlık" denen sınıflı toplum sürecine girmiştir. Yoksa devlet, tarihsel ve toplumsal an­ lamıyla "politik ve askeri tipin baskın çıkmasıyla" ortaya çıkmamıştır. O ne­ denle "devlet zorunlu muydu?" sorusu, her ne kadar tarihe yeniden bir bakış anlamında değerli olsa da, yaşanmış tarih açısından çok da anlamlı değildir. Devleti mülkiyetten, artı ürünün paylaşımından, dolayısıyla sınıflar gerçeğinden kopuk olarak anlamlan­ dırmak mümkün değildir. İnsanlığın neden komünal toplumdan sınıflı


toplumlara geçtiğinin açıklaması "po­ litik ve askeri tipin baskın" çıkmasıyla açıklanamaz. Çünkü hemen ardından bu "tipin" neden ve nasıl baskın çıktığı sorusu gelir.

"Devlet zorunlu muydu?" sorusu kaçınılmaz bir şekilde klan toplumun çözülmesi zorunlu muydu sorusuna götürür. Klan toplumunun nasıl çözül­ düğünü irdelemek, onun kendisinin sürekli bir tarihsel aktör olmadığını, kendi içinden aktörler ürettiğini orta­ ya çıkartır. Sorun bu aktörlerin hangi tarihsel koşullarda nasıl ortaya çıktı­

Aslında Öcalan toplum biçimleri­ ne çok farklı yaklaşmaktadır: "'Yepyeni toplum', 'art arda gelen benzemez top­ lum biçimleri' en içi boş kavramlardır. İnsan türünün varoluş tarzı olarak top­ lumlar gelişirler, ama benzer olarak." (10) Benzerlik neleri kapsıyor? İlkel komünal toplumdan bugüne baktığı­ mızda benzerlikler olsa da, çok köklü değişimler yaşandığı tartışılmaz bir gerçektir. Toplumsal maddi temeller açısından olsun, moral değerler yönün­ den olsun köklü kırılma ve değişimler yaşanmıştır. Bu farklılıkların kavranma­ sı ve çözümlenmesinin mücadele için önemi yeterince açıktır. Özetle, komünal mülkiyetin özel mülkiyete çözül­ mesi ne kadar zorunluysa, devlet de tarihsel olarak o kadar zorunludur.

Kapitalizm, Ekonomi, İktidar Tarih bilinci sosyal mücadele alanı için büyük önem taşır; buna hiç şüphe

DEMOKRATİK ÖZERKLİK, KENT SAVAŞLARI VE İKİLİ İKTİDAR SORUNU

Bu durumda devlet, tarihsel geliş­ menin bir zorunluluğu olarak karşı­ mıza çıkmaz, savaşçı iktidar kliklerinin tercihi olarak çıkar. Böyle bir tanımla­ mada tüm "halk" sanki bu klik karşısın­ da yer almakta, böylece "tarihin moto­ ru" olan toplumun varoluş mücadelesi yaşanmaktadır. Devlet ve toplum veya halk ikilemi, sorunu böyle koyuş, dev­ leti dışarlak, toplum dışı bir zor aracı olarak ele aldığı için, onun halkları na­ sıl en azından 7 bin yıldır yenik tu ttu ­ ğunu açıklamıyor.

Tarihe sınıflar mücadelesi açısın­ dan bakmak "dar"lık yaratmaz. Elbette bu bakışın farklı yorumları böyle so­ nuçlara yol açabilir. Ancak sınıf kavra­ mının kendisi tüm tarihsel süreçlerde değişkendir. Dolayısı ile tüm toplum yapısı ve elbette devlet de değişken­ dir. Tarihin motorunu demos ve devlet arasındaki mücadeleye indirgemek bu değişkenliği ne ölçüde kavramaktadır?

On <N

"Hiyerarşik ve devletli toplum sis­ temlerinde demokratik öğeyle savaşiktidar kliği arasındaki çekişme temel politik olgudur. Toplumun varoluş tarzına -komünalite- dayanan demok­ ratik unsurlarla hiyerarşi ve devlet kılıfına bürünen savaş iktidar grubu arasında daimi bir mücadele vardır. Tarihin motoru bu anlamda dar sınıf mücadelesi olmayıp, sınıf mücadelesi­ ni de kapsayan demosun (halk) varol­ ma tarzıyla, onun bu tarzına yönelerek kendini beslemeye çalışan savaşçı ikti­ dar kliği arasındaki mücadeledir." (a.e. ; s.103)

ğını ve toplumsal gelişime nasıl yön verdiğini çözümlemekte yatıyor. Bu so­ runun cevabı basit değildir. Artı ürün imkanı özel mülkiyeti, mülkiyetin varlı­ ğı sınıfların şekillenmesini ve sınıfların şekillenmesinden de devletin doğuşu bu aktörlerin ortaya çıkışının en basit anlatımı olur.


o

CO

DEMOKRATİK ÖZERKLİK, KENT SAVAŞLARI VE İKİLİ İKTİDAR SORUNU

yok. Ancak günümüz toplum yapısını kavramak da en az onun kadar önem­ lidir. Günümüz derken kapitalizmi kast ediyoruz. Fakat onun da dört yüzyıllık bir tarihi vardır. Bugünün mücadelesi­ ni ilgilendiren yanlarla kendimizi sınırlı tutarak kapitalizme bakmaya çalışa­ lım. Öcalan'ın tarihe bakışı ve mücade­ lenin "motoruna" yaklaşımı kaçınılmaz bir şekilde onun kapitalizme bakışını da şekillendirmiştir. "Kapitalist-ekonomi ve toplum bi­ çimi tarihsel-toplumsal bir zorunluluk mudur? Cevap olarak savunmamın bu bölümü, tarihsel-toplumsal bir zorun­ luluğun olmadığını göstermektedir. Tarihsel materyalizmin Marksist yoru­ munun (kaba materyalizm) büyük bir yanlışı ve saptırması tarihsel-toplumsal gelişmede zorunluluk olduğu ideasıdır" (a.e. ; s.82) "Kapitalizm bir toplum biçimi ola­ maz. Toplumu etkilemek ister, etkili olur ama toplum biçimi olamaz. Kapi­ talizm dört yüz yıldır dünyaya egemen olan tek biçim değil midir diye soru­ labilir. Egemen olmak ayrı bir husus, biçim olmak ayrı bir husustur. Tarih üç toplum biçimini veya tarzını tanımak­ tadır: İlkel klan toplumu, sınıflı devlet veya uygarlık toplumu, demokratik çoklu toplum. İlkel, köleci, feodal, kapi­ talist ve sosyalist toplum gibi çizgisel ilerlemeci yaklaşımlar fazlasıyla dog­ matiktir." (a.e. ; s.83) Öcalan, kapitalizmin bir toplum bi­ çimi ve tarihsel zorunluluk olmadığını ileri sürüyor. Tarihin tanıdığı üç toplum biçimden söz ediyor: "İlkel klan toplu­ mu, sınıflı devlet ve uygarlık toplumu ve demokratik çoklu toplum"... Bu­ rada "toplum biçimlerini birbirinden

ayıran nitelikler nedir?" sorusu akla geliyor. Öcalan için tek bir kriter görü­ nüyor: Devlet! "Devletsiz toplumlar" ve "devletli toplumlar" ayırımında nitelik­ sel tek ayıraç devlettir. Bu nedenle toplumların diğer özellikleri önemlerini yitiriyor. Üretim biçimi, toprağa dayalı üretimden, makina ve fabrikaya dayalı üretime geçiş, mülkiyet biçimlerindeki değişim, devlet egemenliğinin her se­ ferinde dayandığı zor ve kültürün de­ ğişimi, "sosyal mücadelelerin" gelişimi­ ni de köklü alt üstlüklere uğratmıştır. Öyleyse tarihte böyle farklar yoksa veya önemli değilse, o zaman kapita­ lizm nedir? Ve onun varlığının çok özel bir anlamı var mıdır? "İddia ediyorum: KAPİTALİZM EKONOMİ DEĞİL, EKONOMİNİN CAN DÜŞMANIDIR. İleriki bölümlerde bu konuyu kapsamlı ele alacağım. Finans, ekonomi midir? Küresel finans ekono­ mi midir? Çevre felaketi ekonomi mi­ dir? İşsizlik ekonomik sorun mudur? Banka, senet, kur, faiz ekonomi mi­ dir? Kanser gibi büyüyen kâr uğruna meta üretmek ekonomi midir? Soru listesi kabarıktır. Hepsine verilecek tek cevap koca bir HAYIR'dır. Formül şudur: Para, sermaye bahane, iktidar şahane! Para-sermayenin son derece hileli oyunlarıyla ne yeni bir ekono­ mik biçim yaratılmıştır, ne de kapitalist toplum, hatta kapitalist uygarlık diye bir uygarlık biçimi söz konusudur. Or­ tada tarihin hiçbir döneminde tanık olunmayan bir biçimde toplumun ele geçiriliş oyunu vardır. Sadece ekono­ mik gücün değil, tüm siyasi, askeri, dinî, ahlaki, bilimsel, felsefi, sanatsal, tarihsel, maddi ve manevi kültürel gücün ele geçirilişi! KAPİTALİZM EN


GELİŞMİŞ EGEMENLİKTİR, İKTİDARDIR." (a.e. ; s.98) (vurgular A. Öcalan'a ait)

Bu durumda Öcalan'ın "ekonomi" ve "iktidarı" farklı tanımlıyor olması ge­ rekir. Nasıl? "Belki tuhaf karşılanabilir, ama bana göre ekonominin gerçek sahibi, tüm işgal ve sömürgeleştirme çaba­ larına rağmen kadındır... İkinci sıra­ da şüphesiz uygarlık güçlerinin baş sanat olarak belledikleri artık-ürün ve artık-değer gaspı için sürekli ve acıma­ sız yöntemlerle hep denetim altında çalıştırdıkları köle, serf ve işçi kate­ gorisinde yer alanlar vardır. Üçüncü sırada biraz daha özgür olan her tür zanaatkâr, küçük tüccar, dükkâncı ve küçük arazi sahibi çiftçiler gelir. Bunlara

Öcalan, tarihte üç toplum biçimi gördüğü ve bunları devlete göre ta­ nımladığı için, "ekonomi" olarak aşağı yukarı emeğiyle çalışanları; kapitalisti ise "dıştan dayatmacı ve ekonomi ol­ mayan" olarak görüyor. "Ancak ekono­ mi olmayan sadece kapitalist değildir, büyük tüccar, sanayici ve bankacı ola-

DEMOKRATİK ÖZERKLİK, KENT SAVAŞLARI VE İKİLİ İKTİDAR SORUNU

Kapitalizmin ekonomi olmayıp ik­ tidar olması ne demektir? Her toplum biçimi maddi temele yani üretim ve dağıtım biçimine, özetle ekonomiye sahiptir. Aynı zamanda siyasal bir ya­ pıya, yönetim ve toplum ilişkilerine; ayrıca kültür ve geleneklere sahiptir. Ne sadece ekonomidir, ne sadece siya­ si veya kültürel bir yapıya sahiptir. En basit toplum biçimi olan ilkel komünal toplum da böyledir.

Ekonominin unsurlarıyla, kendi­ si karıştırılıyor. Nasıl ki ilkel komünal toplumda üretim ve dağıtım biçimine göre tanımlamalar yapılıyorsa, avcı toplumu, sürü yetiştiren veya tarım toplumu gibi, kapitalizmde de yapıl­ mak zorundadır. Avcı toplumunda kabilenin avlanması bir üretim, yani ekonomik faaliyettir. Dağılım mülkiyet ve egemenlik ilişkilerine göre yapılır. Kapitalist toplumda üretim sermaye sahibi ve işgücü sahibinin pazarda kar­ şılaşması ile yapılır. Dağıtım pazar ve mülkiyet ilişkilerine göre yürür. Kapita­ lizmi sadece iktidardan ibaret görmek, insanlığın tanıdığı en büyük üretim sistemini görmemek olur. Ayrıca hiç bir iktidar, ne kadar güçlü ve kurnaz olursa olsun bir ekonomi temeline dayanma­ dan ayakta duramaz. Kendini ürete­ mez ve dayatamaz!

co

Kapitalizm: "Tarihin hiçbir döne­ minde tanık olunmayan bir biçimde toplumun ele geçiriliş oyunu"dur. Bel­ ki de tarihin hiçbir döneminde tanık olunmayan şey kapitalizmin tüm kurumlarıyla kendini toplumun bütün kılcal damarlarında var etmesidir. Bu durum önceki toplum biçimlerinde, köleci, feodal toplumda bu ölçüde güçlü ve yaygın değildi. Ancak böyle olması kapitalizmin bir toplum biçimi olmadığını kanıtlamaz.

sanatkâr, mimar, mühendis, doktor vb. serbest meslek erbabını da dahil eder­ sek tabloyu aşağı yukarı tamamlamış oluruz. Ekonomik çarkı tarih boyunca çeviren toplumsal grup veya sınıfların bunlar olduğu tartışmasızdır. Dıştan dayatmacı ve ekonomi olmayan sade­ ce kapitalist değildir. Büyük tüccar, sa­ nayici ve bankacı olarak kapitalistten başka senyör, efendi, politikacı, asker ve uygarlıkçı entelektüel de ekonomik olmayan, ekonomiye dıştan kendileri­ ni dayatan güçlerdir." (a.e. ; s.112)


<N CO DEMOKRATİK ÖZERKLİK, KENT SAVAŞLARI VE İKİLİ İKTİDAR SORUNU

rak kapitalistten başka, senyör, efendi, politikacı, asker... ekonomiye dıştan kendini dayatan güçlerdir."

"kapitalizm en gelişmiş egemenliktir." Unutmayalım, aynı zamanda en geliş­ miş teknik ve üretim biçimidir de!

Ekonomiye kendini dıştan dayat­ mak ne anlama gelebilir? Kendini dıştan dayatanın gücü neye yeter? İl­ kel komünal toplumda henüz sınıflar olmadığı için komün içinden "ekono­ miye kendini dayatan" yoktur. Kendi­ ni dıştan dayatan doğa koşulları ve kabile savaşları, yağmalardır. İlkel komünal toplumda savaş ve yağma da ekonomiye dahildir. Bunlar "dıştan" ka­ bul edilebilir. Ancak komün toplumu çözülmeye başlayıp sınıflar şekillen­ diğinde, bu sınıflar artık ekonominin içindedir. Dıştan güçler değildir. Sü­ mer toplumundaki rahip ve askeri şef dıştan değil, içeriden toplumun kendi yaratığıdır.

Bu "en gelişmiş egemenliğe" biraz daha yakından bakmak gerekiyor.

"Kapitalistleri, efendileri, senyörleri" sadece dıştan dayatan olarak görmek üretimin tarih boyunca hangi değişim aşamalarından geçtiğini gözden kaçır­ mak olur. Tarihin bize öğrettiğine göre hiçbir iktidarın gücü sonsuz değildir ve ekonomiye kendi dayatmasına göre şekil veremez. Tanrı kadar güçlü olsa da iktidarlar eninde sonunda üretim koşullarının dayattıklarına boyun eğ­ mek zorunda kalırlar. Koca imparator­ lar zamanında tefecilerin, bankerlerin eline bakmışlardır. Öcalan, "Kapitalizm tüm uygarlık­ larda gözlemlenmiştir. Her uygarlıkta az çok endüstriyel gelişmeler ve dev­ rimler vardır." (11) diyerek onun varlığını tüm "uygarlıklar" tarihine yayar. Dolayısı ile üretim biçimi ve ekonomi unsur­ ları açısından kapitalizmin tarihte be­ lirgin bir yeri kalmaz. Onun ayrıcalığı "iktidar" oluşunda yatmaktadır. Çünkü

"Kapitalist sistemin hegemonyasın­ da siyasi ve askeri zorun yeri önemli olmakla birlikte, hegemonyayı esas ayakta tutan şey toplumun kültür en­ düstrisiyle teslim alınması, hatta felçli hale getirilmesidir." (12) Hegemonyanın yaygınlaştırılıp, de­ rinleştirilmesinde kapitalizm, kültürü çok etkin olarak kullanmaktadır. Ancak hangi tarihsel döneme bakarsak baka­ lım egemenlik ilişkilerinin olduğu her toplumda kültürün de büyük bir rolü olmuştur. Din, bu kültürün en başında gelir. İster çok tanrılı dönem, isterse tek tanrılı dönemler olsun egemenlik ilişkilerinde gelenek ve dinin etkisi bü­ yüktür. Kapitalizmin ayrıcalığı, her şeyi metalaştırdığı için kültürü hem satar, hem de bu kültürü satın alanı adeta esir alır. Fakat maddi temeli olmayan bir sınıf veya zümre nasıl egemenlik kurabilir? Kültürel egemenliğin, maddi-üretim gücü ve silah zoruyla iç içe geliştiği yeterince açıktır. Fakat kapita­ lizmin sadece "iktidar" olarak görmek nasıl bir mücadele ufku yaratır? Kapitalizmle ilgili bu tespitlerin değerlendirmesinde sadece bilimsel ve teorik kaygılar taşımıyoruz. Bunla­ rın siyasal mücadele alanına kaçınıl­ maz yansımaları da pratik olarak çok önemlidir. Kendini "dıştan dayatan" bu "en gelişmiş egemenliğe" karşı müca­ dele edilirken onun maddi, ekonomik temellerine karşı nasıl mücadele edi­ lecektir? Toplum biçimlerine bu yak-


laşım tarzı, mücadele alanlarında bazı boşluklar yaratabilir.

Öcalan, ezilen sınıfların "özne ve demokratik rolü" olamayacağı tespiti­ ni yapıyor. "Çünkü her şeyiyle efendisi­ nin zihni ve yapısal binası içindedir" Sı­ nıfların olduğu, egemenlik sisteminin kurulduğu bir toplum biçiminde han­ gi ezilen sınıf veya tabakalar efendile­ rin zihni ve maddi olarak kuşatması al­ tında değildir? Egemenlik ve iktidarın varlığı zaten bu demektir. Ezilen sınıf­ lar egemenlerin hem zor uygulamaları hem de ideolojik kuşatmaları altında­ dır. Bunun ayrıca kanıtlanmasına bile gerek yoktur. Ancak zaman dönmeye başladığında bu egemenlik sistemi çe­ şitli yerlerinden çatlamaya başlar. "Tarihte efendilerini devirmiş hiç­

Unutulmaması gereken diğer bü­ yük tarihsel gerçek, burjuva devrimleriyle birlikte yaşananlardır. Efendileri­ nin "zihni ve yapısal binası içinde" olan işçi sınıfının yüz yılı aşan mücadelesi, sadece sosyalizm umudunu yaratmak­ la kalmamış, bugünün burjuva de­ mokrasilerini de yaratmıştır. Bugünün

DEMOKRATİK ÖZERKLİK, KENT SAVAŞLARI VE İKİLİ İKTİDAR SORUNU

"Ayrıca ve daha önemlisi, reel sos­ yalizm ve anarşizm tarihinde de ör­ nekleri bolca görüldüğü gibi köle, serf, işçi, küçük burjuva gibi sınıfla­ rı özneleştirme, övme ve kendile­ rine önemli devrimci rol yükleme yaklaşımının sonuç alıcı olmadığı, bunun temelinde bu sınıflara yanlış bir özne değeri biçme ve devrimci rol yükleme anlayışının yattığı kanısında­ yım. Doğru tutum her tür sınıflaşmaya karşı olmaktır" (13)

Öte yandan feodal düzene karşı pek çok köylü isyanı yaşandı. Bilindiği gibi Fransa'da feodal düzen ömrünü doldurmaya yakınlaştığında, krallığa karşı Tiers Etat, yani burjuvazi, işçiler ve köylüler birlikte ayaklandı. Sonra lider­ liği burjuvazi ele geçirdi. Ancak krallık yıllarında burjuvazi de "ezilen" sınıflar içindeydi. Bolşevik Devrimi 70 yıl sonra geri dönse de işçi sınıfının burjuvaziyi devirebileceğinin kanıtıdır. Sosyalist sistemin yıkılışı işçi sınıfının iktidarda kalıp kalamayacağını tartışmalı hale getirmiştir. Ancak kapitalizmden sos­ yalizme geçiş çağı hala devam ediyor. Bir restorasyon döneminden geçiyo­ ruz. Sınıf mücadeleleri konusunda son sözlerin söylenmesi bir yana, gelişkin kapitalizme karşı sınıf mücadeleleri tarihte olmadık yaygınlık ve derinlikte daha yeni başlıyor. Kapitalizmin içinde yaşayan eski toplum biçimlerinin ka­ lıntıları gittikçe yok oluyor. Bu anlamda "saf" kapitalizme karşı mücadele döne­ mine giriyoruz. 1990'lı yıllar sonrasını böyle yorumlamak hata olmaz.

co co

"Uygarlık tarihinde ezilen, sömü­ rülen sınıf olarak sunulan köle, serf ve işçi kategorilerini değişik ele almaktan yanayım. Bu sınıflaşmaların özne ve demokratiklik rolü çok sınırlıdır; çünkü her şeyiyle efendisinin zihni ve yapısal binası içindedir. Önemsiz kılınmış bir eki veya uzantısı durumundadır. Ta­ rihte efendilerini devirmiş hiçbir özne sınıfa tanıklık edilmemiştir."

bir özne sınıfa tanıklık edilmemiştir." Bu tespit ancak kısmen doğrudur. Evet tarihte köle ve köylü iktidarları olmadı. Bir kaç geçici iktidarı unutmadan bunu söylüyoruz. Ancak tarihte çürümüş kent medeniyetlerini onlardan "geri" barbarlar yıktı. Sonra kendileri feodal beylere dönüştüler.


demokrasisi sadece burjuvazinin eseri değildir; büyük ölçüde işçi sınıfı müca­ delesinin eseridir.

CO

"Bu sınıflara yanlış bir özne değeri biçme ve devrimci rol yüklemek" yeri­ ne "doğru tutum her tür sınıflaşmaya karşı olmaktır" deniyor. Sınıfların ger­ çeklik olduğu, var olduğu bir durumda ne yapılacaktır?

DEMOKRATİK ÖZERKLİK, KENT SAVAŞLARI VE İKİLİ İKTİDAR SORUNU

"Böyle bir dünya görüşü sınıflaşmayı her iki yönden toplum doğasına aykırılık ve anti-toplum ola­ rak görüp sınıflaşmaya karşı mücade­ le etmek durumundadır. Sözü edilen sınıfların gerçekleşmiş olmaları meşru ve gerçek toplumsal değerler olarak yorumlanmalarını gerektirmez. Bir vücuttaki urları nasıl normal vücuttan saymazsak, karşımızdaki bu toplum ­ sal olgular için de benzer bir yorum yapabiliriz... Marks ve ardılları dahil, birçok ekolün bu tür sınıf yorumları başarısızlıklarının en temel nedeni­ dir. Üst sınıfların bir dereceye kadar bir anlamı olabilir; ama kan ter için­ de çalıştırılan sınıflar zorla ve ideolo­ jik ikna ile oluşturulduklarından, bu sınıflaştırmaların sürekli mahkûm edil­ mesi, övülmemesi ve aşılması için mü­ cadele edilmesi en doğru tutumdur" (a.e. ; s.121) "Sınıfların gerçekleşmiş olmaları meşru ve gerçek toplumsal değerler olarak yorumlanmalarını gerektirmez. Bir vücuttaki urları nasıl normal vü­ cuttan saymazsak, karşımızdaki bu toplumsal olgular için de benzer bir yorum yapabiliriz." "Saymamak" bir olguyu ortadan kaldırmayacağına göre bu önerinin pratik olarak bir anlamı yoktur. "Üst sı­

nıfların bir dereceye kadar bir anlamı olabilir; ama kan ter içinde çalıştırılan sınıflar zorla ve ideolojik ikna ile oluşturulduklarından" "sınıflaştırmaların sürekli mahkum edilmesi, övülmemesi ve aşılması için mücadele" nasıl yapılacaktır? "Çalıştırılan sınıfla­ rın zorla ve ideolojik ikna ile oluştu­ rulmaları" onların egemenlere karşı örgütlü mücadele gücünü yok etmez. Sanki "doğal toplum" elemanlarında egemenlere karşı mücadele yetene­ ği kendiliğinden vardır da; fakat zorla oluşturulan sınıflarda bu yetenek yok­ tur. Eğer böyle olsaydı, bir kez oluşan toplum biçimi değişmeden sonsuza kadar yaşayabilirdi. Marks, sınıfsız bir toplum hedefi­ ni komünist toplum olarak tanımladı. Ancak o hedefe gidiş için işçi sınıfı ikti­ darını öngördü. Yaşananlar, tarihin bu döneminde bu öngörüyü henüz kıs­ men doğruladı. Ancak sınıflar yüzyıl­ lardır bir olgu ise onları "saymamakla" herhangi bir hedefe gitmenin de im­ kansız olduğu çok açıktır. 7 bin yıldır egemen olan "sömürü­ cü tekelci devleti ve iktidarı", bunca yıl yıkamayan "motor güç" ilkel komünal toplumun bundan sonra yıkabileceği­ nin bir teminatı var mıdır? Ayrıca klan toplumu kalıntılarının binlerce yıldan beri hüküm süren egemenlerin "zihin yapısı" dışında kalabildiğinin de bir ka­ nıtı yoktur.

"Demokratik Modernite"nin Temeli: "Ahlaki ve Politik Toplum" "Toplumsal problemin tanımını na­ sıl yapmalı sorusu düşündürücüdür.


"Tekelin kapsamını da tanımla­ malıyız. İster özel ister devlet eliyle yapılsın, tarımsal, ticari ve sınaî yolla artık- değerler bir araya toplanmışsa tekel oluşmuş demektir. Tekel gru­ bunun içinde şüphesiz rahip+güçlü adam+şeyh başlangıç üçlüsü olarak hiyerarşiktir." (a.e. ; s.50- 51) Öcalan, toplumsal sorunun teme­ linde "doğal toplumun" "tekel" tarafın­ dan yıkılmasının yattığını iddia ediyor. Tekel, "rahip+güçlü adam+şeyh" üç­ lüsü olarak Sümerler'den başlayarak günümüz kapitalizmine kadar getiri­ lir. Sorunun böyle konuluşu uygarlık boyunca toplumsal sorunun nitelik değiştirmeden ve elbette bir çözü­ me ulaşmadan günümüze kadar akıp geldiğini varsaymış olur. İddiaya göre "doğal toplum"un değerlerinin ve ya­ pısının "tekel grubu" tarafından "çiğ­ nenmesi" 7 bin yıldır sorunun temelin­ de yatmaktadır.

Bu bakış açısı ister istemez çözü­ mün yönü konusunda soru işaretleri yaratmaktadır. Sadece kalıntıları kalan bir toplumun yeniden inşa edilmesi elbette mümkün değildir. Sorunun çözümü "doğal topluma" dönüşte mi yatmaktadır? Bunun maddi olarak mümkün olmadığı açık olduğuna göre geriye moral değerler kalır. O moral değerler bir dönemin damgasını taşı­ dığına göre bugüne nasıl aktarılabilir? Özetle sözü edilen "Demokratik Uygarlık" nasıl inşa edilecektir? Bunun için önce demokratik uygarlığın nasıl tanımlandığını görmek gerekiyor. "Paradigmatik ve ampirik olarak çerçevesini böylesi varsayımlar halinde sunabileceğimiz Demokratik Uygarlık Sistemi'nin ana birimine ilişkin özellik­ leri bir kez daha ana başlıklar halinde sunarsak: - Ahlâki ve politik toplum insan toplumunun başlangıcından bitimine ka­ dar devamlı aranması gereken temel

DEMOKRATİK ÖZERKLİK, KENT SAVAŞLARI VE İKİLİ İKTİDAR SORUNU

"O halde temel toplumsal sorunu toplumu temellerinden yıkan ve çö­ zen güçlere bağlamak bizi doğru bir tanımlamaya götürecektir. Sermaye ve iktidar tekelini bu güçlerin başında görüyorum."

Oysa tarihsel olayların kanıtladığı gibi her toplumsal aşamada sorunlar o dönemin damgasını taşır. "Doğal top­ lum" da bu kanunun dışında değildir. Onun değerlerinin bazıları bugün hala "insani" görünebilir ve öyledir. Ancak seçmeci bir yöntem yerine bu moral değerlerin nasıl bir bütünlük içinde şekillendiğini ve nasıl değiştiğini iyi değerlendirmek gerekiyor. Kolektif mülkiyetin, "komünal eşitliğin" temel­ lerinde hangi koşullar vardır? Bunlar günümüze kabaca aktarılamayacağına göre hangi yollar izlenmelidir? Üstelik insanlık tarihinde bu konuda büyük deneyler yaşanmıştır. Hepsi bir dönem yaşam bulmuş, sonra "tarih" olmuştur.

LO co

Bazı düşünce akımları toplumsal fakirliği, bazıları devletsizliği, diğer bir kısmı askeri zayıflığı, başkaları politik sistem yanlışlıklarını, kimileri ekono­ miyi ve ahlâki düşkünlüğü problem sayarlar. Belki de problem sayılmayan tek bir toplumsal alan bırakılmaz. Tüm bu görüşlerde doğru yanlar olabilir, ama problemin özünü yansıtmaktan uzaktır. Toplumsal problemi toplumun temel dinamiğini çiğnemek olarak sunmak bana daha anlamlı gelmekte­ dir."


VO CO DEMOKRATİK ÖZERKLİK, KENT SAVAŞLARI VE İKİLİ İKTİDAR SORUNU

özelliğidir. Toplum esas olarak ahlâki ve politiktir.

rini belirleme hakkını ancak ahlâki ve politik toplumun özgür iradesi belirler.

- Ahlâki ve politik toplum, kentsınıf-devlet (daha önceleri hiyerarşik yapı) üçlüsü üzerinde yükselen uygar­ lık sistemlerinin karşı kutbunda yer alır.

Çeşitli açılardan genişçe sunduğum bu tanımlamalar ışığında bakıldığında, Demokratik Uygarlık Sistemi'nin, özünde toplumsal doğanın ahlâki ve politik bütünlüğü halinde resmi uygar­ lık tarihinin diğer yüzü olarak hep var olageldiği ve kendini sürdürdüğü gö­ rülecektir. Resmi dünya sisteminin tüm baskı ve sömürüsüne rağmen, toplu­ mun öteki yüzü yok edilememiştir. Za­ ten yok edilmesi de mümkün olmaz." (a.e. ; s.141-143)

- Ahlâki ve politik toplum demok­ ratik toplumdur. Demokrasi ancak açık ve özgür toplum olan ahlâki ve politik toplumun varoluşu temelinde anlam kazanabilir. - Ahlâki ve politik toplumlar serma­ ye, mülkiyet ve iktidarın her biçiminin resmi ifadesi olan devletle diyalektik çelişki içindedirler. Devlet sürekli ola­ rak ahlâk yerine hukuku, politika ye­ rine bürokratik idareyi ikame etmek ister. Tarih boyunca devam eden bu çelişkinin iki ucunda resmi devletli uy­ garlıkla gayri resmi demokratik uygar­ lık sistematiği gelişir. - Barış, ahlâki ve politik toplum güçleriyle devletli tekel güçlerinin si­ lahsız, öldürmesiz bir arada yaşama iradeleriyle mümkündür. Toplumun devleti, devletin toplumu yok etme­ sinden ziyade, demokratik uzlaşı de­ nilen koşullu barış durumları tarihte yaşanan durumlardır. Tarih ne tümüyle ahlâki ve politik toplumun ifadesi ola­ rak demokratik uygarlık, ne de tümüy­ le sınıflı ve devletli toplumun ifadesi olarak uygarlık sistemleri biçiminde yaşanır. İç içe yoğun ilişki ve çelişkiler ile savaş ve barış hallerinin birbirini kovaladığı durumlar olarak yaşanır. - Ahlâki ve politik toplumun acil he­ def olarak ulus-devlet olmak, bir din­ sel tercih yapmak, demokrasi dışında rejim peşinde koşmak gibi hedefleri olamaz. Toplumun hedef ve nitelikle­

Toplumsal mücadeleler tarihini böyle okumak da mümkündür. Bir yan­ da resmi uygarlık, ya da "devletli top­ lum" diğer yanda ona karşı mücadele içinde olan Demokratik Uygarlık... Ya da "doğal toplum" ve onu yıkan tekelci güçler arasında mücadele. Toplumsal mücadeleler tarihinin böyle yazımında sanki sonsuza kadar sürüp gidecek iki "sistem" mücadelesi ortaya çıkıyor. Za­ ten daha önce değerlendirdiğimiz gibi diyalektiğin yeni yorumuyla "zıt ku­ tupların birbirini yok etmediğinden", "yıkıcı değil yapıcı diyalektikten" söz edilmişti. İki sistemin böyle yaşaması teziyle aynı zamanda adı ne olursa ol­ sun "tekelci iktidarlara" veya "devletli uygarlıklara" bitmeyen bir ömür biçil­ miş oluyor. Daha doğrusu onların ege­ menlik durumu sonsuza kadar uzatıl­ mış oluyor. Bu genel tablonun yanında "ahlaki ve politik toplum"un bir kaç özelliğine dikkat çekmek gerekiyor. a- Toplumun esas olarak ahlaki ve politik olduğu öne sürülüyor; öte yan­ dan devletin "ahlak yerine hukuku, po­


b- Demokratik uygarlık sistemi ba­ kış açısında devlet ve toplum sürek­

c- Son olarak, "ahlâki ve politik top­ lumun acil hedef olarak ulus-devlet olmak, bir dinsel tercih yapmak, de­ mokrasi dışında rejim peşinde koşmak gibi hedefleri olamaz. Toplumun hedef ve niteliklerini belirleme hakkını an­ cak ahlâki ve politik toplumun özgür iradesi belirler." Siyasal talepler ola­ rak itiraz edilemeyecek belirlemeler. Ancak doğal toplumun insanlığın ilk toplumsal yaşam günlerine kadar geri gitmesi nedeniyle, tarih bu toplumun önüne din, sınıflar, etnik nitelikler, ulus gerçekliklerini koymuştur. Bu konula­ rın çözümü ve hedeflerin belirlenmesi basit bir demokrasi sorunu gibi ortaya konuyor. Yani demokratik toplum öz­ gür iradesiyle din tercihinden vazge­ çebilir veya ulus olma yolunu redde­ debilir. Oysa sosyal mücadeleler tarihi

DEMOKRATİK ÖZERKLİK, KENT SAVAŞLARI VE İKİLİ İKTİDAR SORUNU

"Ahlaki ve politik toplumlar serma­ ye, mülkiyet ve iktidarın resmi ifadesi olan devletle diyalektik çelişki içinde­ dirler." Bu diyalektik çelişkinin savaş ve barış halleri olarak iç içe yaşandığı ileri sürülüyor. Tarihi böyle okumakla bir yanda devlet ve öbür yanda "ahlaki ve politik toplum" karşı karşıya konul­ duğunda insanlığın yaşadığı pek çok olay açıklanmadan karanlıkta kalır. İnsanlık tarihinin büyük bir bölümünü kaplayan savaşlar devletler arasında yaşanmıştır. Kent devletleri, impara­ torluklar veya ulus devletler savaşlar tarihinin baş aktörleridir. Ahlaki ve politik toplum bu savaşların neresin­ dedir? "Devletlerin dışında" olduğuna göre savaşlara karşı mı olmuştur? Nasıl bir örgütlülükle? Neden hiç bir savaşta "devletli toplumu" geriletip, yenilgiye uğratamamıştır?

li karşı karşıya konumlanıyor. "Barış, ahlâki ve politik toplum güçleriyle devletli tekel güçlerinin silahsız, öldürmesiz bir arada yaşama iradeleriyle mümkündür. Toplumun devleti, dev­ letin toplumu yok etmesinden ziyade, demokratik uzlaşı denilen koşullu barış durumları tarihte yaşanan durumlar­ dır." Toplumun devleti veya devletin toplumu yok etmesi yerine demokratik uzlaşıdan söz edildiğinde göre, bu iki gücün birbirini yok etme potansiyeline sahip olduğu varsayılmaktadır. Ancak tarihte devlet ve toplumun böyle sü­ rekli bir karşıtlığı yoktur. Devlet top­ lumun bir kesimiyle karşı karşıyadır. Üstelik bu karşıtlık bile süreklilik gös­ termez. Sorun böyle konulunca devle­ tin, demokratik uygarlıkla karşı karşıya, ancak sürekli var olacağı ileri sürülmüş oluyor. Oysa devlet de, sınıflarlar da tarihsel kategorilerdir. Bu anlamda za­ manları ve ömürleri vardır.

co

litika yerine bürokratik idareyi ikame etmek" istediği ileri sürülüyor. Burada toplum biçimlerinde ahlak ve huku­ kun farklı yerlere sahip olduğu, hatta hukukun insanlığın en son dönemleri­ ne, kapitalizm yıllarına denk düştüğü gerçekliği ortadan kayboluyor. Elbette tarihte "Roma hukuku"nu unutmu­ yoruz. Ancak tanrıdan güç almayan hukukun tüm toplumu kapsayacak şekilde bir sosyal düzen kuralı haline gelmesi Fransız Devrimi ile gerçeklik olmuştur. Ayrıca "ahlaka" olumlu, "hu­ kuka" olumsuz bir anlam yükleniyor. Bu tercihi yapmanın altında, ahlakın "doğal topluma" ait bir olgu olması, oysa hukukun "devletli topluma" ait ol­ ması ve "dışarıdan dayatılması" yatıyor, olmalıdır.


00

CO

uzun din ve ulus savaşlarıyla doludur. Neden bir kez olsun devletli toplum karşısında sürekli var olduğu iddia edi­ len "demokratik uygarlık toplumu" bu savaşların dışına çıkıp, demokratik bir tercihle farklı bir yol seçememiştir? Ta­ rihte dinini ve ulusunu "özgürce" seçen bir toplum var mıdır?

DEMOKRATİK ÖZERKLİK, KENT SAVAŞLARI VE İKİLİ İKTİDAR SORUNU

Gelecek için tasarlanan "ahlaki ve politik toplum"un bileşenleri nelerdir? Öcalan, demokratik uygarlık tezini sı­ nıflar mücadelesine dayandırmadığı­ na göre bu gelecek toplum tasarısının farklı bileşenleri olmalıdır. Öte yandan bu bileşenler çok önemlidir, çünkü de­ mokrasinin niteliği ve gücünü toplu­ mun yapısı belirler. Buradan demokratik "unsurlarına" geliyoruz.

uygarlığın

"Demokratik Uygarlığın Unsurları" "Ahlâki ve politik toplum kapsamın­ daki topluluk birimlerini aydınlatmak öğretici olabilir. Farklılaşan toplumsal unsurların tanımlanması bütünlüğün kavranması açısından da gereklidir. Bütünlük ancak farklılıklar içinde an­ lam bulabilir. Devlet olarak kenti de­ mokratik uygarlık unsuru sayamayız. Kendi emeğiyle geçinen, zanaatkâr, işçi, işsiz ve her tür özgür meslek sa­ hipleri kentli de olsalar demokratik unsur kapsamındadır. Bu tip konuları tartışacağız.

a- Klanlar: ... Klanı ahlâki ve politik toplumun en saf hali olarak niteleme­ ye çalıştık. Halen fiziki olarak birçok alanda varlığını sürdüren bu toplu­ luklar, gelişmiş toplumların tüm un­ surlarında da ana hücre konumunda

devam etmektedir.

b- Aile: Aile eleştirisi önemlidir. Aile aşılacak bir toplumsal kurum değildir, fakat dönüştürülebilir. Bu çerçeve­ de dönüşüm yaşayacak aile, demok­ ratik toplumun en sağlam güven­ cesi ve demokratik uygarlığın temel ilişkilerinden biri olacaktır.

c- Kabile ve Aşiretler: Gerici ve hızla aşılması gereken kurumlar olarak ilan edilip tasfiye edilmele­ ri, kapitalist modernitenin en büyük soykırımlarındandır. Çünkü insanlar kabile birlikleri içinde kaldıkça kolayca işçileştirilemeyecekler ve sömürülemeyeceklerdi... Kabilelerin komünalliğe yakın bir yaşamı vardır. Kabile ahlâki ve politik toplumun en güçlü yaşandığı toplum biçim lenişidir. Uygarlık tarihçilerinin gözden düşürmek için harcadığı ça­ balara rağmen, aşiretler tarihin temel motor güçlerindendir.

d- Kavimler ve Uluslar: Demok­ ratik uygarlıkta toplumların kavim ve ulus olarak şekillenmeleri ve yaşamları klasik uygarlıkta olduğundan farklı­ d ı r . Tüm kabileler, aKşiretler ve ka­ vimler, hatta aileler ahlâki ve politik toplum birimi olarak uluslaşmada yer alırlar. Kendi lehçe ve kültür zenginlik­ lerini bu ulusa aktarırlar.

e- Köy ve Kent Unsurları: 'Ken­ te evet, ama sınıf-devlet-sermaye tekelleşmesine hayır' noktası önem­ lidir. Köy toplumu ilk yerleşim olgusu olarak ö n e m lid ir. Ahlâki ve politik toplumun uygulandığı en uygun bi­ rim olarak da büyük önem taşır. Kent ise köyle dengesinin yeniden kurul­ ması açısından hem nüfus hem de


işlevsellik anlamında kesin dönüşüm sağlaması koşuluyla gereklidir.

f- Zihniyet ve Ekonomi Unsurları:

"Demokratik uygarlıkta" bir toplum biçimi tanımı yoktur. Onun temeli top­ lumun "ana hücresi" olarak görülen klan değeri ve geleneklerine dayandı­ rılmaktadır. Üretim ve ekonomi biçimi olarak bir tarihsel aşama ve yapıya vur­ gu yoktur. Pazar ve mülkiyet konuları "verimlilik" esas alınarak değerlendi­ rilir. Sınıflar gerçekliğine "düşürülmüş toplum kesimleri olarak durumlarına

Son olarak, demokratik uygarlık kavramı içinde sürekli yer alan "ahlaki ve politik toplum"un elemanlarına, ah­ lak ve politika kavramlarının kapsamı­ na değinmeliyiz.

"Ahlaki ve Politik Toplum"da AHLAK'ın İçeriği "Ahlâk ekonominin, daha doğrusu yaşamın temel ihtiyaçlarını karşılamanın en iyi yolu olarak tanım-

DEMOKRATİK ÖZERKLİK, KENT SAVAŞLARI VE İKİLİ İKTİDAR SORUNU

ve politik toplumun güvenlik politika­ sıdır." (a.e. ; s.175-185)

İlkel komünal toplum değerlerinin sınıfsız bir topluma dayanması nede­ niyle insani olarak günümüzde de bir moral anlamı vardır. Ancak "demokra­ tik uygarlık"ın inşa edilmesinde "motor güç" olacak klanlar nasıl bir örgütlen­ me ile kendilerini ortaya koyacak ve motor rolünü oynayacaklardır? Toplum biçimleri içinde artık tarihsel kalıntı se­ viyesinden varolan bu yapı ve değerle­ re dayanarak demokrasinin ve bir de­ mokratik uygarlığın inşa edilebilmesi imkansızdır. Bu unsurlardan oluşacak demokratik uygarlığın demokrasiyle de, uygarlık da bağı çok tartışmalıdır.

On

g- Demokratik Siyaset ve Öz Sa­ vunma Unsurları: Öz savunma ahlâki

Demokratik uygarlığın unsurları içinde klan, aile, aşiretler ön planda gö­ rülüyor. Hatta tarihin motor gücü ola­ rak aşiretler temel sürükleyici güçtür. Demokratik uygarlık, tarihten gelen bu güçlere dayandırılmaktadır.

CO

Demokratik uygarlığın ekonomik te­ meli toplumsal artık değer üzerine ku­ rulu sermaye tekelleriyle daimi çelişki içindedir. Tekel kârı dışındaki kazancı meşru sayar. Pazara karşı değildir; ter­ sine sunduğu özgür ortam nedeniyle gerçek bir serbest pazar ekonomisidir. Pazarın yaratıcı rekabetçi rolünü inkâr etmez. Karşı olunan, spekülatif kazanç yöntemleridir. Mülkiyet sorununda ölçü verimliliktir. Mülki olarak tekelin rolü her zaman verimlilikle çelişir... Köleleşme, serfleşme ve işçileşmeye kuşkuyla bakmak ve karşı durmak, kendi ideolojisini ve eylemini bu te­ melde geliştirmek, ahlâki ve politik olmanın başta gelen koşuludur. Na­ sıl efendi-bey-patron üçlüsü övgüye layık değilse, köle-serf-işçi üçlüsü de bunların uzantıları anlamında asla iyi toplumsal kesimler olarak yüceltilemez. Düşürülmüş toplum kesimleri olarak durumlarına acımak ve bir an önce özgürleştirilmelerine çalışmak en doğru tutumdur.

acımak ve bir an önce özgürleştirilmelerine çalışma"nın "en doğru tutum" ol­ duğu yönünden bakılır. Zaten, "uygar­ lık tarihçilerinin gözden düşürmek için harcadığı çabalara rağmen, aşiretler ta­ rihin temel motor güçlerindendir." Tari­ hin motor gücü olan aşiretler, sınıfları veya düşürülmüş toplum kesimlerini özgürleştirme göreviyle yükümlüdür.


lanabilir. Töre ve usül olarak ahlâk, ekonominin veya temel ihtiyaç ürün­ lerinin elde ediliş tarzıdır." "İş en iyi nasıl yapılıyorsa, o en iyi yapma tarzı en iyi ahlâk kuralı olarak zihinlere yerleşir.

o DEMOKRATİK ÖZERKLİK, KENT SAVAŞLARI VE İKİLİ İKTİDAR SORUNU

Bu da süreç içinde daha da yetkinleşerek, sağlam bir gelenek ola­ rak toplumsal hafızaya mal olur. Ahlâk artık oluşmuş demektir. Töre, gelenek denilen olay budur. Hukuk bir örtüdür. Esasen işi yürü­ ten güç eminim ki hâlâ ahlâktır. Bilindiği üzere hukuk 'devlet zoruy­ la kanunların yürütülmesi' biçiminde tarif edilir. Ama ahlâkta zorla yürüt­ me yoktur. İçten benimsenmeyen bir kurala zaten ahlâk kuralı denilemez. Ahlâk esas, hukuk talidir. Demokratik kapsamı içinde din ve ahlâk arasında özdeşlik vardır. Dola­ yısıyla ibadet yerleri en çok toplum ­ sal ahlâkın işlendiği kurumlar olmak durumundadır. Başta kilise ve camiler olmak üzere, ibadethaneleri birer pra­ tik ahlâki kurum olarak değerlendirip ahlâki toplumun inşasında kullanmak en doğrusudur." (a.e. ; s.330-338) Ahlakın kapsam alanı oldukça ge­ niştir. Ve insanlığın soyut düşünme yeteneğine tırmandığı günlerden beri sürekli tartışılan bir konudur. Pratik ve somut olarak ahlak, toplumsal yaşa­ mın kuralları, geleneği ve kültürüdür. İlkel komünal toplumdan beri şekillen­ miş, her döneme göre değişime uğ­ ramıştır. Felsefi olarak ise, insanlığının "iyi ve kötü"yü veya "doğru ve yanlışı"; dinlerde ise "günah ve sevabı" kavra­ ma, tanımlama çabasıdır. Ve bu çaba­ ların büyük bölümünde "filozoflar",

dünyanın lanetleri çoğaldıkça sonsuza kadar geçerli "ahlak"ı yaratmaya uğra­ şırlar. "Ahlaksızlık" arttıkça veya ahlak çağlara göre değiştikçe her dönem için geçerli ahlak yaratma çabaları da artmıştır. Ahlak, dinle iç içe girmiş, ancak tam üst üste olmamıştır. Dinler ahlakı şekil­ lendirmeye çalışırken, ahlak da dinin içine girmiş, onu etkilemiştir. Öcalan'ın "ahlaki ve politik toplum" tasarımı için yukarıda özetlemeye ça­ lıştığımız ahlak açıklamalarında vurgu gerektiren yönlere değinmek gereki­ yor. İlk olarak, "Ahlak, yaşamın temel ihtiyaçlarını karşılamanın en iyi yolu olarak" tanımlanıyor. İlkel komünal toplumda gündelik yaşam kuralla­ rı, çalışma, kültür, eğlence hepsi bir bütün olarak yaşanırdı. Bu anlamda "yaşamın temel ihtiyaçlarını en iyi kar­ şılamanın yolu" olarak da görülebilir. Ancak insanlık toplumsal olarak farklı basamaklara çıktıkça bu "bütünlük" parçalanır. Gündelik yaşam kuralları, çalışma yaşamı, kültür, din, eğlence hepsi kendi alanlarında gelişip dalla­ nıp budaklanırlar. Sınıflı toplumlardan veya başka türlü söylersek yerleşik ta­ rım toplumlarından itibaren önce ah­ lak, gelenek, din farklılaşmaya başlar; ardından din, ahlakın büyük bölümü­ nü içine alır, kendisi toplumsal yaşa­ mın kuralları haline gelir. Bilindiği gibi dinler bugün sunulduğu gibi "tanrı ve kişi arasındaki bir inanç ilişkisi" değil, insanlığın uzun bir döneminde top­ lumsal ilişkileri düzenleyen kurallaryasalardır. Fransız burjuva devrimiyle, toplum ­


sal ilişkileri dinin belirlediği dönem ka­ panmış ve hukuk dönemi başlamıştır. O dönemden itibaren "din, tanrı ve kişi arasındaki inanç ilişkisine" gerilemiştir. Dolayısıyla bugün için ahlak, sadece gelenek, töre ve bazı kültür alanlarını kapsar hale gelmiştir. Buradan bir "de­ mokratik uygarlığın" ana bileşeni nasıl yaratılacaktır?

Neden toplumsal yönetim kuralları olarak din ve ahlakın yerini hukuk al­ mıştır? Toplumsal değişimin hızından dolayı! Din, tanrı sözüdür ve mutlaktır. Ahlak da hem dinden kaynak alır hem de gelenekten. Yani önceki yaşam ku­ ral ve kültürlerinden. Kapitalizm ön­ cesi, bir kaç bin yıl adeta aynı kalan toplumlar hızı gittikçe artan fırtına gibi değişim içine girdiklerinde "katı olan her şey buharlaşmaya" başlamış­ tır. Ahlak ve din kişisel inanç için yeterli olabilirdi, fakat hızla değişen toplum ­ da onun yönetim kuralları olarak artık engel haline dönüştüğü için önce din­ de reformlar başlamış, sonra hukukla kuşatılan bir alana itilmiştir. Böyle bir gelişim tarihinden bakınca bugün na­ sıl "ahlak esas hukuk tali" olacaktır? Üçüncü olarak, "demokratik modernite" tasarımında hangi ahlak esas alınacaktır? İlkel komünal toplumdan beri farklı ahlak ve moral değerler şe­

Eğer ahlak esas alınır hukuk tali olursa topluluklara göre değişen farklı ahlaklar ile tek hukuk arasındaki çeliş­ ki nasıl çözümlenecektir? Demokratik toplumun meclis kararlarıyla denirse, çoğunluk hukuku egemen olacaktır. Her topluluk kendi ahlak ve moral de­ ğerlerini toplumsal yaşam kuralı haline getirme özgürlüğüne sahip olursa, or­ taya nasıl bir üretim düzeni, mülkiyet ilişkileri, hakların eşitliği yapısı çıkacak­ tır? Demokratik uygarlığın yapısın­ daki "ahlaki toplum" belirlemesi ilkel komünal toplumun kalıntılarından kaynak alacaksa, bugünün dünyasın­ daki bir topluma cevap veremeyeceği yeterince açıktır. Hele, "ibadet yerle­ ri en çok toplumsal ahlâkın işlendiği kurumlar olmak durumundadır. Başta kilise ve camiler olmak üzere, iba­ dethaneleri birer pratik ahlâki kurum

DEMOKRATİK ÖZERKLİK, KENT SAVAŞLARI VE İKİLİ İKTİDAR SORUNU

İkinci konu: Ahlak ve hukuk ilişki­ sidir. "Demokratik uygarlıkta" "ahlakın esas, hukukun tali olduğunu" öğreni­ yoruz. Ahlakın çok geniş kapsam ala­ nına yazının mantığı nedeniyle girmek gerekmiyor. Ancak bir politik hedef olarak "demokratik uygarlık" konusu­ nu değerlendirmeye çalıştığımız için ahlak ve hukuk konusuna değinmek gerekiyor.

killenmiştir. Komünal değerler esas alınsa bile, bu özel mülkiyet dünyasın­ da ne kadar kapsayıcı olabilir? 7 bin yıldır "demokratik uygarlığı" sürekli kuşatan devletli uygarlığın yıkımından ortaya çıkan farklı ahlaklar da toplum içinde akıp ruhlara ve bilinçlere yer­ leşmiştir. Şekillenmiş bu farklı ahlaki yaklaşımlar varoluşlarına nasıl devam edeceklerdir? Ya da edecekler midir? Bilindiği gibi kendi topraklarımızda siyasal İslam yükselirken Erbakan "çok hukuklu toplumu" savunmuştu. Mev­ cut laik hukukun dışına çıkabilmek ve cemaat hukuklarının resmileşmesini sağlamak için... Bir toplum biçimi için­ de olunsa da bugün çok farklı "ahlaki" duruşlar vardır. Bunlar esas alınacak olursa nasıl bir demokratik uygarlık or­ taya çıkar?


olarak değerlendirip ahlâki toplumun inşasında kullanmak en doğrusudur." denirse, böyle bir yaklaşım geleceğe yönelik bir toplumun inşasında büyük sorunlarla yüklü olur.

42

"Ahlaki ve Politik Toplum"da POLİTİKA'nın İçeriği

DEMOKRATİK ÖZERKLİK, KENT SAVAŞLARI VE İKİLİ İKTİDAR SORUNU

"Politikanın öz anlamını özgürlük sanatı olarak belirlemek maksadı daha iyi ifade edebilir" "Öncelikle politika saymadığım bazı işleri belirlemenin gerekli olduğu kanı­ sındayım. Birincisi, devlet işlerinin po­ litik işler değil idari işler olduğunu iyi kavramak gerekir. Devlete dayanarak politika yapılmaz, idare edilir. İkincisi, toplumun hayati çıkarlarını ilgilendir­ meyen işler esas politikayı oluşturmaz. Bunlar diğer toplumsal kurumlarca yerine getirilen rutin işler seviyesinde­ dir. Üçüncüsü, özgürlük, eşitlik ve de­ mokratiklikle bağlantılı olmayan işler politikayı esas olarak ilgilendirmez. Bu işlerin tersi ise politikayı esastan ilgi­ lendirir: Toplumun hayati çıkarları ken­ di yaşamsallığı, güvenliği, beslenmesi, iktidar ve devletin engellediği özgür­ lükler, eşitlikler ve demokrasidir." "İktidarın politika ile ilişkisi daha da müphemdir. Belki de iktidar devletten daha çok politikanın inkârıdır" "Özgürlük, eşitlik ve demokrasi­ den başka hiçbir kavram grubu top­ lumun hayati çıkarlarını izah edemez. O halde politika esas olarak, ahlâki ve politik toplumun bu niteliğini veya varoluşunu her koşul altında sürdüre­ bilmesi için yapılan özgürlük, eşitlik ve demokratikleşme eylemliliği demek­ tir." (a.e. ; s.339-340)

Öcalan politika için yeni bir tanım yapmaktadır. "Demokratik uygarlığı" devlet ve iktidar ilişkileri dışında gör­ düğü için "devlet" ve "iktidar"ı politika dışında tutmaktadır. Sınıflara bölün­ müş toplumsal yapılarla karşı karşıyaysak, hangi yönetim biçimi uygulanırsa uygulansın, klasik burjuva demokrasi­ sinden, radikal demokrasiye veya doğ­ rudan demokrasiye kadar bütün ilişki­ lerde iktidar ve devlet kaçınılmazdır. Bunların yapısı, içeriği, uygulama bi­ çimleri değişebilir, ancak sınıflar kalk­ madan, daha doğrusu "uzlaşmaz sınıf çelişkileri" yok olmadan, toplumsal gurupların çıkar çatışmalarının varol­ duğu bir dünyada devlet ve iktidar kaçınılmazdır. O nedenle devlet ve ik­ tidar politikanın kendisidir. Politika sı­ nıfların, tabakaların, zümrelerin, etnik gurupların çıkarlarının savunulması ve uygulanması sanatıdır. İçinde özgürlük de vardır; faşizm de... Bu nitelik politi­ kanın hangi sınıf ve tabakaya ait oldu­ ğuna bağlıdır.

Sonuç olarak, "demokratik özerk­ lik" veya "öz yönetim" parolalarının ar­ kasından kapsamlı bir tarih ve toplum bakışı vardır. Tarihe "devleti uygarlık" ve "demokratik uygarlık"ın sürüp gelen mücadelesi olarak bakan Öcalan, bu mücadelede "sınıflaşmaları" ve hatta "toplum biçimlerini" belirleyici olarak ele almaz; esas mücadele "devletli uy­ garlık" ile "demokratik uygarlık" arasın­ dadır. Bu sürüp gelen mücadelenin mut­ laka zıtların birbirini yok etmesi biçi­ minde gelişmesi gerekmediğini, diya­ lektiğin bu yorumunun terkedilmesi gerektiğini ileri sürer. Birinin diğerini yok ettiği değil, birlikte var olmanın


mümkün olduğu bir toplumsal geli­ şim söz konusudur. "Uygarlık güçle­ riyle demokratik güçler arasında çoğu kez gerçekleştiği gibi, kapitalist modernite güçleriyle demokratik modernite güçleri de birbirlerinin varoluş ve kimliklerini kabul etme ve demokratik özerklik yönetimlerini tanıma temelin­ de barış içinde bir arada yaşayabilir." (14)

"Demokratik uygarlık" "ahlaki ve politik bir toplumdur." Ahlak klan toplumlarından gelir ve esastır; hukuk talidir. Politika ise ancak devlet dışı, özgür alanları kapsar. Devlet ve iktidar politika dışıdır. "Demokratik uygarlık" sistemi "dev­ let dışı kalmış tüm kesimleri" kapsa­ maktadır. Öcalan, "teorik perspektifi­ nin özünü" bu yaklaşıma dayandırır. "Sadece kapitalist sistemin iktidar anlayışı dışında değil, tüm devletli toplumlardaki klasik hiyerarşik devlet iktidarlarının dışında çözüm aramak, teorik perspektifimin özüdür." "Demokratik özerklik bu anlamda devlet içinde ikinci bir devlet anlamı­ na gelmez. Devlete karşı toplumun özerkliğini savunma ve bunu elde etme anlamına gelir. Devlet dışılığın yanı sıra, yaşamda demokratik olma­ sı nedeniyle derin demokrasiye; her­ kesi politikanın aktif bir üyesi haline getirmesinden dolayı doğrudan de­ mokrasiye; topluluklara ve toplumsal doğanın özü olan ahlak ve politikayı

Bütün bu söylenenler iki temel var­ sayıma dayanmaktadır. İlki, "devlet dışı" olarak ancak devletle birlikte yaşamak; diğer varsayım, devlete rağmen toplu­ mu "devlet dışı" olarak örgütlemek... Burada toplumların yaşamında temel olan üretim ve dağıtım sistemi; bu sis­ temde oluşan çıkarlara göre şekillenen sınıflar ve devletin bu sınıflarla bağı yoktur. "Kötü" olan devlettir; buna kar­ şılık devlet dışılık "iyidir" ve sanki ken­ diliğinden doğrudan demokrasiyi kap­ samaktadır. Oysa tarihsel deneylerin gösterdiği gibi bu iki yapı aynı sistem içinde sürekli birlikte yaşayamaz. Öte yandan mevcut bir devletin dışında, toplumun bazı kesimleri ör­ gütlenebilir. Bu "devlet dışı" bir örgüt­ lenme olsa da, o örgütlenmenin içinde kaçınılmaz bir şekilde politik bir iktidar ve irade şekillenir. Bu iktidarlar arasın­ da ("devletli" ve devletsiz) eğer çıkarlar farklı ise, bir egemenlik savaşı kaçı­ nılmazdır. Bu "demokratik özerkliğin" "ikinci bir devlet" olup olmamasından bağımsızdır. "Devlet" ile "devlet dışı" toplumun üretim, dağılım, mülkiyet ilişkileri farklı sınıfsal çıkarlara dayanı­ yorsa egemenlik savaşı kaçınılmazdır ve bu mücadele eninde sonunda "dev­ let dışı" olan tarafta da iktidar ve devlet yaratır. Bu nedenle, "devlet" kendiliğin-

43 DEMOKRATİK ÖZERKLİK, KENT SAVAŞLARI VE İKİLİ İKTİDAR SORUNU

"Devleti uygarlık" ve "demokratik uygarlık" mücadelesi sınıflar ve top­ lum biçimleri dışında ele alındığı için, bu mücadelenin "motor gücü" "doğal toplum"un güçleri yani klan gelenekli aşiretleridir.

esas alması nedeniyle de komünal demokrasiye dayanmaktadır. Tüm bu belirtilenler demokratik özerklik anla­ yışını gerçekleşmiş özerklik anlayış ve modellerinden yapısal ve özsel olarak ayırmaktadır. Tek cümleyle söylenecek olursa, diğer özerklik anlayışları devle­ te ortak olmaya dayanırken, demokra­ tik özerklik toplumun devlet dışı örgüt­ lenmesi anlamına gelir." (a.e. ; s.49)


DEMOKRATİK ÖZERKLİK, KENT SAVAŞLARI VE İKİLİ İKTİDAR SORUNU

den "kötü" değildir; onun niteliği da­ yandığı sınıfla oluşur.

yılı ortasından yeniden çatışmalar baş­ lamıştır.

Öte yandan, "demokratik özerklik" motor gücü klan örgütlenmeleri olan "doğal toplumun" ahlaki değerlerine dayanan "ahlaki ve politik bir toplum" olacaktır. Böyle bir yaklaşımın Kürt Öz­ gürlük Hareketi'nin içinden doğup ge­ liştiği Kürt halkının geleneklerine belli ölçüde uyan bir yanı olabilir. Ancak burada iki büyük sorun ortaya çıkar. Bu temelden kaynak alan "demokratik uygarlık" tezinin tüm insanlık için bir kurtuluş yolu olması imkansızdır.

Bu yıllarda önceki dönemlerden ayrı olarak Kürt sorununa farklı bak­ maya çalışan bir AKP iktidarı vardır. Derin devlet ise sürekli yeni provokas­ yonlar içindedir. 2005 Şemdinli pro­ vokasyonunda o günün genelkurmay başkanı Büyükanıt'ın "iyi çocukları"nın yakalanması; ardından kuzey Irak'a Büyükanıt'ın zorlaması ile askeri hare­ kat yapılması ve ABD'nin uyarısıyla he­ men geri çekilmek zorunda kalınması ve Ergenekon operasyonlarının başla­ ması ile iç siyasal dengeler önemli de­ ğişimler geçirdi. Sonunda, Büyükanıt ve Erdoğan, yani asker ve sivil siyaset, 2007 Mayıs'ında yaptıkları "Dolmabahçe görüşmesi" ile "sulh" oldular.

Benzer bir şekilde Kürt halkı, ko­ mün geleneklerinden sınıflı bir kapi­ talist topluma doğru kaçınılmaz bir gidişin içindedir. Üstelik bu gidiş en az yarım yüzyıldır yaşanmaktadır. Böyle bir toplumsal yapı içinden nasıl sade­ ce komünal geleneklere dayanılarak "demokratik uygarlık"a varılacaktır? Kürt toplumunda oluşan sınıflar, on­ ların farklı çıkarları dikkate alınmadan demokratik bir toplum inşa edilemez.

II. BÖLÜM DEMOKRATİK ÖZERKLİK VE KENT SAVAŞLARI Demokratik Özerklik İlanlarına Kadar Pratik Süreç Kürt Özgürlük Hareketi'nin 1984 çı­ kışı kadar 1999 yılı sonundaki strateji değişimi de önemlidir. Bu süreçte ilk uzun ateşkes yaşanmış, gerilla ülke dı­ şına çekilmiş, dört yıl devletle bir çatış­ ma olmamıştır. Kürt Özgürlük Hareke­ ti, attığı adımlar karşısında devletin ne yapacağını beklemiştir. Ancak Ankara, PKK'nin zamanla tasfiye olacağını dü­ şünerek hiçbir adım atmamıştır. 2004

2009 Mart'ında cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün "yakında iyi şeyler olacak" açıklamasından hemen sonra Ekim 2009'da Habur sınır kapısından 34 PKK'li barış sürecini başlatmak için giriş yaptılar. Yeni bir süreç daha baş­ larken sınırda gerillaların Kürt halkı tarafından muazzam bir coşkuyla kar­ şılanması, devleti ve henüz zayıf AKP iktidarını ürküttü. Süreç başlamadan kesintiye uğradı, ancak tümüyle bit­ medi. Zayıf da olsa çeşitli biçimlerde devam etti. Bu süreçte PKK'nin yeni stratejisi "demokratik cumhuriyet" vurgusundan"demokratik özerklik"e doğru evril­ di. Bu yılların önemli gelişmelerinden birisi Demokratik Toplum Kongresi'nin 2011 yılında demokratik özerklik ilanı­ dır. DTK açıklamasında: "Uluslararası insan hakları belgele­ rinin tanımladığı haklar ışığında, ortak


vatan anlayışı temelinde, toprak bü­ tünlüğü ve demokratik ulus perspekti­ fi temelinde Türkiye halklarının ulusal bütünlüğüne bağlı kalarak Kürt halkı olarak Demokratik Özerkliğimizi ilan ediyoruz" denmiştir. (15)

2013 Mayıs sonu ünlü Gezi İsya­ nı patlak verdi. Bu iktidara önemli bir darbe oldu. 17-25 Aralık 2013'de yol­ suzluk skandalı patlak verdi. AKP ikti­ darı iyice çılgına döndü. Öte yandan Kürt Özgürlük Hareketi'nin seçimlere parti olarak katılma kararı ve "Türkiyelileşme stratejisi" alışıldık gidişte köklü

7 Haziran seçim sonuçları, Rovaja'da yaşanan gelişmeler, Gezi isyanı ile bir­ likte hepsi birleştiğinde ortaya devle­ tin tüylerini diken diken eden bir tablo çıktı. Güç dengesi Kürt Özgürlük Ha­ reketi ve devrimci güçlerden yana bir değişime girmişti. Güç dengelerindeki bu değişim, daha da ötesi değişimin özgürlük güçlerinden yana büyüme potansiyeline sahip olması "devletin bekası" açısından kritik bir eşik oluş­ turuyordu. Fay hattındaki gerilim bir deprem yaratacak ölçüde birikmişti. Devlet, Suruç katliamıyla dengeleri ge­ riye, kendi lehine çevirmek için savaş başlattı. Bu süreçte iki kritik eşikten ge­ çilmiştir: İlki, Erdoğan'ın seçimlerden önce Nisan ayında masanın devrildi­ ğini açıklaması; ikincisi, seçim sonrası Temmuz ayında Suruç katliamıdır. Devletin bu saldırısı karşısında 10

DEMOKRATİK ÖZERKLİK, KENT SAVAŞLARI VE İKİLİ İKTİDAR SORUNU

Bu büyük kopmanın nedeni çok açık olsa da düzendeki güçler dengesi açısından bir kez daha değerlendirme­ yi gerektiriyor. 2004 sonrası "demok­ ratik cumhuriyet" stratejisi ile savaş yeniden başladıktan sonra bir kararlı denge oluştu. Derin devlet deşifre ol­ dukça provokasyonlar kısmen azaldı, mücadele her alanda yükselişe geçti. Kürt Özgürlük Hareketi gerilla müca­ delesinin yanında legal alanda seçim­ lerde %7 civarında oy alan ve bağımsız olarak 30 kadar vekil çıkartan bir ko­ numa gelmişti. Düzen bu duruma bir anlamda alışmıştı. Ancak 2013-2015 arasında yaşananlarla bu alışıldık den­ ge hızla değişti.

Eylül 2014'de Kobani direnişi ve Erdoğan'ın "düştü düşecek" demesine rağmen uluslararası destekle bir zafer kazanılması, bölge ve Türkiye'deki siya­ sal güç dengelerinde önemli sarsıntılar yarattı. İktidarın Kobani konusundaki düşmanca tavrına karşı Kürt coğraf­ yasında 6-7 Ekim'de iktidarı dehşete düşüren bir ayaklanma yaşandı. Bütün bu gelişmeler güçlü bir şekilde 7 Ha­ ziran seçim sonuçlarına yansıdı. Böylece 2005'den beri on yıldır süren güç dengesinde radikal bir değişim yaşan­ dı. Aslında Kürt Özgürlük Hareketi'nin 2011 baharında başlattığı saldırı süreci devletle oluşan güç dengelerinde bir değişime işaret ediyordu. Bu değişimin en çarpıcı bir şekilde herkesin gözü önünde ortaya çıkışı Haziran 2015 se­ çimleriyle oldu.

LO

O dönemin politik ortamında bu açıklamaya devlet ve iktidardan "sav­ cılık soruşturması" dışında belirgin bir tepki gelmemiştir. Bu yöndeki geliş­ meler 2013 Newroz'unda Öcalan'ın mesajıyla tepe noktasına çıkmış, ünlü "çözüm süreci" başlamıştır. İnişli çıkışlı da olsa çözüm süreci 7 Haziran 2015 seçimleri sonrasına kadar devam etti. Sonra masa devrildi ve kent savaşları başladı.

bir değişimin işaretleri oldu.


Ağustos'ta Şırnak Halk Meclisi "öz yö­ netim" ilan etmiştir. Hemen ardından 12 Ağustos'ta KCK yaptığı açıklamada öz yönetim ilanlarına destek vermiştir:

VO

"Cizre, Silopi, Nusaybin ya da baş­ ka yerlerde Türk devletinin halka sal­ dırarak birçok insanı öldürmesi böyle bir demokratik kurumlaşmayı ortadan kaldırmak amaçlı gerçekleşmektedir.

DEMOKRATİK ÖZERKLİK, KENT SAVAŞLARI VE İKİLİ İKTİDAR SORUNU

AKP hükümeti ve demokrasi düş­ manı Cumhurbaşkanı'nın tutumu ve halka yönelik saldırı politikası karşı­ sında Silopi, Cizre, Nusaybin ve Şırnak Halk Meclisleri, bundan sonra devlet kurumlarını tanımayacaklarını ve on­ larla hiçbir işlerinin olmadığını, kendi işlerini kendilerinin yapacağını; kendi öz yönetimlerini kuracaklarını ilan et­ mişlerdir. Öz yönetimlerine saldırıldığı takdirde meşru öz savunma haklarını kullanacaklarını açıklamışlardır." Bu açıklamadan sonra Kürt coğraf­ yasında çoğu kentte "öz yönetim" ilan edilmiş ve kent savaşları başlamıştır. Kasım seçimleri öncesi ve sonrası fark­ lılıklar gösterse de kent savaşları nere­ deyse bir yıl devam etmiştir.

Güçler Dengesi Açısından Kent Savaşları Devlet ve elbette AKP iktidarı 2012­ 2015 arası dönemde, yavaş da olsa güç kaybına uğradı. Erdoğan'ın "ustalık dö­ nemi" dediği yıllar AKP iktidarına yara­ madı. Hiç şüphesiz bu güç kaybının en açık bir şekilde kendini ortaya koyuşu 7 Haziran seçimleri ile gerçekleşti; gör­ mek isteyen her göz için görünür hale geldi. Kent savaşları başladıktan sonra, devletin bu gidişe karşı 2014 yılında "çöktürme planı" hazırlıklarına başla­

mış olduğunu öğreniyoruz. Bu plan 2015 Temmuz'u itibariyle uygulamaya konuldu. Savaşın başlarında, yani Ağustos ayında "öz yönetim" ilanlarının kapsa­ mı ve hedefi neydi? Bu konuda farklı açıklama ve değerlendirmeler yapıl­ mıştır. "Öz yönetim" ilanlarının devle­ tin saldırısına karşı bir "savunma" aracı olarak ilan edildiği veya "sivil bir çağ­ rı" olduğu açıklandı. Bu açıklamaların kendisi bir yana, "Demokratik Özerklik" ilanı güç dengesinin mantığı içinde ne anlama geliyordu? KCK açıklamasında Şırnak Halk Meclisinin kararına atıfta bulunularak "devletin kurumlarını tanımayacakla­ rı ve onlarla hiçbir işlerinin olmadığı" ilan edilmiştir. Bu Kürt coğrafyasından devlet güvenlik sisteminin tasfiyesinin hedeflenmesi anlamına geliyordu. Kürt coğrafyasında uzun yıllar fiili olarak yaşayan bir ikili iktidar vardır. Dünyanın pek çok bölgesinden oldu­ ğu gibi, Kürt coğrafyasında da özellikle 90'lı yılların başlarından itibaren Kürt halkının kendi iradesini yürütebildiği kurumlar oluşmuştur. Belediye kurumları bunların başında gelmektedir. Elbette devlet denen mekanizmanın adalet ve güvenlik alanlarından Kürt halkının iradesi sürekli dışlanmıştır. Cumhuriyet valiler düzenidir. Yani "atanmışlar", seçilmişleri sürekli de­ netler. Belediyelerin kurumlaşması tümüyle sivil alanlarla sınırlıdır. Valilik bu sivil seçilmiş kurumları sürekli de­ netler, hatta beğenmezse görevden alır. Ankara, her kentte valilik sistemi ile kendini var eder. 2015 Ağustos'undaki "öz yöne­


Öz yönetim ilanları ve kent savaş­ ları böyle üsler yaratma amacına mı yönelikti? Kobani benzeri sokak ve mahalle savaşlarının bir mantığı olma­ sı gerekiyordu. Öz yönetim açıklaması ve "bundan sonra devlet kurumlarının tanınmayacağının" ilan edilmesi ba­ sit bir siyasal açıklama değil, yeni güç dengelerinin ve hedeflerin ortaya kon­ masıdır. Bu ilan edilen aşamanın yeni bir siyasal durum değerlendirmesine karşılık gelmesi gerekirdi. Konunun devletin Temmuz saldırılarından sonra ortaya çıkan kısa süreli bir tepki veya ajitasyonla sınırlı olmadığı açıktır. Belki başlarda böyle anlama sahipti, ancak aylar aktıkça mücadelenin alanı Kürt coğrafyasında hemen tüm kentlere yayılmasıyla yeni aşamaya tırmandı. O günlerde yapılan değerlendir­ meleri düşünürsek, Kürt Özgürlük Hareketi'nin 2015 ortasında ortaya çıkan güç dengesi değişimini "devrim durumu" olarak değerlendirdiğini gö­ rürüz. Bu değerlendirmenin elbette dayandığı olgular olmalıydı. Ülkedeki güç dengelerinde ortaya çıkan deği­ şim böyle okunmuş olmalıdır. 6-7 Ekim

isyanı, Haziran seçim sonuçları durum değerlendirmesinde etkili olmuş ol­ malıdır. Sadece ülkedeki bu önemli değişimler değil, aynı zamanda böl­ gede yaşanan Rojava devrimi de, po­ litik hedeflerin seviyesini yükseltmiştir. Özetle 7 Haziran ile ortaya çıkan tablo ve Rojava devrimi, güç dengelerinde "devrim durumu" değerlendirmeleri­ nin kaynağı olmuştur. "Devrim durumu" en yalın haliyle yukarıdakilerin yönetememesini, aşağıdakilerin de eskisi gibi yönetilmek istememesini ve sürekli bir eylemli başkaldırıyı varsayar. Suriye'de merke­ zi iktidar dağılmış durumdadır. Irak'ta da aslında bir merkezi iktidar yoktur. Ancak Türkiye söz konusu olunca du­ rum değişmektedir. Merkezi iktidarın dağılması bir yana, devlet 7 Haziran'la ortaya çıkan tabloyu değiştirmek için bütün gücüyle saldırıya geçmiştir. 2012-2015 arasında güç dengele­ rinde Kürt Özgürlük Hareketi ve çok cı­ lız da olsa Devrimci Hareket lehine de­ ğişim yaşanmıştır. Fakat bu değişimin "devrimci durum" olarak değerlendiril­ mesi mümkün değildir. Kürt coğrafya­ sından olaylar böyle görünebilir, ancak Batı ve tüm Türkiye düşünüldüğünde böyle radikal bir güç değişimi ortaya çıkmamıştır. Öz yönetim açıklamaları ve hendek savaşlarıyla ne amaçlanmış olursa ol­ sun, pratikteki anlamı devletin özellik­ le güvenlik kurumlarının Kürt coğraf­ yasından tasfiyesi anlamına geliyordu. Kent savaşları, sadece devletin masayı devirip, güç dengelerini kendi lehine çevirmek için yaptığı saldırı karşısında bir savunma değildi. "Devlet kurumlarının tanınmayacağının ilan edilmesi"

DEMOKRATİK ÖZERKLİK, KENT SAVAŞLARI VE İKİLİ İKTİDAR SORUNU

tim" ilanları, niyetler veya söylemler ne olursa olsun cumhuriyetin valilik sisteminin Kürt coğrafyasından tasfi­ yesi edilmesi anlamına geliyordu. En azından ortaya böyle hedef konmuş oluyordu. Bunun, mücadelenin uzun tarihini dikkate alırsak çok önemli bir aşamaya denk düştüğü görülebilir. Dünya deneylerindeki halk savaşlarına baktığımızda böyle gelişmeler yaşan­ mıştır. Devletin tümüyle tasfiye edil­ diği bölgeler yaratılmış, bu "üsler"den mücadele geliştirilmiştir. Çin ve Viet­ nam devrimleri böyle gelişmiştir.


"savunma" konseptini aşan bir anlama sahipti. Bu yaklaşım güç dengelerinin okunuşunda farklı bir aşamaya işaret ediyordu. O döneme kadar, kırsalda bazı alanlarda etkinlik, kentlerde ge­ nellikle sivil örgütlenmeler ve beledi­ yelerle kurulan ikili iktidarın bir basa­ mak yukarı tırmandırılması anlamına geliyordu. Bu basamak öz olarak Kürt coğrafyasından devletin güvenlik sis­ teminin tasfiyesi anlamına geliyordu. Güç dengeleri açısından böyle bir adım için durumun olgunlaşmadığı açıktır. Bu devletin yoğun saldırısı veya "çöktürme planı"ndan dolayı değil, merkezi iktidarın durumu açısından böyledir. AKP iktidarı belli ölçüde güç kaybetmiş olsa da, merkezi iktidarın durumunda ülkeyi "yönetememek" ölçüsünde bir güç kaybı yoktur. Ayrıca tüm ülkedeki siyasal durum ele alındı­ ğında iktidarı ve devleti sürekli zayıfla­ tan bir kalkışma durumu da yoktur.

Siyasal güç dengelerinin tespiti için elbette ölçü aletleri gibi maddi araçla­ ra sahip değiliz. Böyle tespitlerde her zaman bilinmezliğini koruyan boşluk­ lar olur. Bu boşluklar, güçler keskin bir şekilde karşı karşıya geldiğinde orta­ dan kalkar. Bir Tunuslu seyyar satıcı­ nın kendini yakmasından sonra patlak veren Arap isyanları böyle gelişmelere en yakın örnektir. Siyasal mücadeleler her zaman soğuk matematik dengeler üzerinden yürümez. Ancak dengelerin en genel çerçevesi de öngörülebilir. 2015 Ağustosundan sonra, güçler tüm keskinliği ile karşı karşıya geldiğinden öngörülerdeki boşluklar, belirsiz nok­ talar ortadan kalkmaya başlamıştır. Kürt Özgürlük Hareketi'nin bir özel­ liği, doğuşundan beri zaman zaman "mantıklı" siyasal güç dengesi hesap­ larından öteye, "irrasyonel" yani "akıl dışı" veya öngörülemeyen biçimde davranabilme yeteneğine sahip olma-


Filistin Kurtuluş Örgütü, Hamas, Lübnan'da Hizbullah kentlerde varolan hareketlerdir. Özel koşullarda ve den­ gelerde varolan mücadele örgütleridir.

Yaşanan kent savaşlarının önemli ölçüde Rojava kent savaşlarından et­ kilendiği bir gerçektir. Kent gerillası ile Kürt coğrafyasında son yaşanan kent savaşlarının benzer yanları olsa da, ay­ kırı yanları daha çoktur.

Kürt coğrafyasındaki son sekiz ay­ dır yaşanan kent savaşları bu tarihsel örneklerden oldukça farklıdır. Demok­ ratik Özerklik adımı olarak öne çıkmış, devletin çok yoğun saldırısı karşısında büyük direnişler yaşanmıştır. Savaştaki güç konumlanışı açısından kent savaş­ larında mevzi tutma bir hedef miydi? Böyle bir hedefin savaşın günümüzde­ ki seviyesinde mümkün olmadığı yete­ rince açıktır.

1968'li yıllarda Latin Amerika'da yoğunlaşan kent gerilla savaşlarından Arjantin'de Montonerolar, Uruguay'da Tupomarolar ve Brezilya'da Carlos Marighella liderliğinde Ulusal Kurtu­ luş Hareketi ünlüdür. Avrupa'da IRA, Almanya'da Kızıl Ordu Fraksiyonu (Ba­ ader Meinhof), İtalya'da Kızıl Tugaylar ve Filistin Kurtuluş Örgütü o yılların kent gerilla savaşlarında önemli ör­ gütlenmelerdi. IRA ve FKÖ hariç hepsi tasfiye olmuştur.

IRA, Dublin ve Belfast'a 1920'lerde örgütlenmesine rağmen kentlerde gö­ rünür olmak ve mevzi savaşı vermek gibi bir taktiğe girmemiştir. Ancak bu kentlerde her zaman varolmuştur. Kürt Özgürlük Hareketi de kentlerde uzun yıllardır vardır. Ancak son iki üç yıldır varoluşunu farklı bir seviyeye taşımayı hedeflemiştir. Fakat bu varoluş masa devrildiğinden beri mevzi savaşına dö­ nüşmüştür. Bunun kent gerilla savaşı açısından bugünün koşullarında uygu-

Gerilla Mücadelesi Açısından Kent Savaşları

DEMOKRATİK ÖZERKLİK, KENT SVAŞLARI VE İKİLİ İKTİDAR SORUNU

Sonuç olarak, öz yönetim ilanları ve kent savaşları uzun mücadele sü­ recinde yeni bir basamak anlamına geliyordu. Devletin özellikle güvenlik sisteminin Kürt coğrafyasında etkisiz kılınması anlamına gelen bu taktik adım güç dengelerinin durumuna denk düşmediği için belli bir sınırda kalmıştır.

Bu örgütlenmeler bir dönem büyük bir etki yaratmış olsalar da mücadele içinde kalıcı olamamışlardır. Kalıcı kent örgütlemesi ve savaşı açısından IRA'nın yeri özellikle belirtilmelidir. Uzun yıllara yayılan IRA mücadelesi bütünüyle kent mücadelesidir. Latin Amerika şehir ge­ rilla hareketleri gibi bir dönem için or­ taya çıkıp kaybolmamış, 1922'lerden beri varolmayı başarmıştır. IRA'nın kent savaşları hiçbir dönemde kentlerin açık savaşla ele geçirilme noktasına gelme­ miştir; fakat IRA kentlerin her sokağın­ da, dehlizlerinde, örgütlenmesiyle ve milisleriyle varolmuştur.

On

sıdır. Kent savaşlarında da böyle bir yan olduğu görülebilir. Devletin öngö­ rülerinin dışına çıkma davranışı bir dö­ nem iktidarı kararsızlığa sürüklemiştir. Ancak bu kez bir başka olay gerçek­ leşmiştir. Devlet de kent savaşlarında bir noktadan sonra "irrasyonel" yani "öngörülmeyen" biçimde davranmış­ tır. Kentlerin tanklarla yıkılması, savaş uçaklarıyla bombalanması öngörüle­ rin ötesine geçen bir durumdur.


lanabilirliği çok tartışmalıdır. Direniş efsaneleşmiştir. Ancak sa­ vaşta ki hedefi nedir? Mevzi tutmak yıkıcı sonuçlar yaratabiliyor.

o

m

DEMOKRATİK ÖZERKLİK, KENT SAVAŞLARI VE İKİLİ İKTİDAR SORUNU

"Bu durumda, o savunma süreci aşılmıştır. Şimdi taktik saldırı sürecindedirler. Aktif savunmaya geçiyoruz, diğeri salt savunmaydı. Ama artık taktik saldırı ile AKP'ye darbeler vura­ rak AKP faşizmini parçalayıp yenilgiye uğratma ve zafer kazanma dönemidir. Bu bakımdan öncelikle mutlaka taktik ve tarz değişimi yaratılmalıdır. Sadece hendek ve barikatlar arkasında diren­ me zafer kazandırmaz. Böyle bir dire­ niş ile düşmanın başarısı önlenebilir. Nitekim Cizre ve Sur direnişleri, AKP faşizminin imha ve tasfiye planlarını boşa çıkardı, yenilgiye uğrattı." (Duran Kalkan, 9 Mayıs 2016) Savaşta yeni bir aşamaya geçilece­ ği, "taktik saldırı" dönemine girileceği açıklanıyor.

meyeceğini, Kürt Özgürlük Hareketi'ni tasfiye edemeyeceğini biliyor. Elbet­ te Erdoğan ve mevcut genelkurmay öncekiler gibi bir kez daha bir tasfiye umuduna kapılmış olabilirler. Fakat kabaca yaşananlara bakmak bile Kürt sorununun ve örgütlenmelerinin tas­ fiye edilmesi bir yana, sorunun bölge ve hatta dünya sorunu olmaya doğru büyüdüğünü gösteriyor. Devlet, Kürt savaşı üzerinden, dağı­ lan ve moral yitiren güçlerini yeniden sağlamlaştırmak istiyor. Bu konuda şimdilik bazı gelişmeler sağladığını söylemek mümkündür. Ancak Kürt Öz­ gürlük Hareketi'nde, farklı olumsuz gelişmelere yol açabilecek bir irade za­ yıflaması yaratamamıştır. Tam tersine yarattığı yıkımla mücadelenin yeni bir hız kazanmasının yollarını döşemekte­ dir. Saray'ın saldırıları, Kürt Özgürlük Hareketi'ne güç kazandıran taktiklerin engellenmesi ve bir irade kırılması ya­ ratma hedefine kilitlenmiştir. Kent sa­ vaşlarıyla Kürt halkı iradesini yeniden bilemiştir. Ancak bazı taktik zaafların ortaya çıktığı da bir gerçektir. Konu esas olarak, dar anlamda kentlerde mevzi tutma, öz yönetim inşa etme noktalarından, kurtuluş iradesini yeni­ den yükseltme hedefine yönelmiştir.

Kentlerde mevzi tutmak savaştaki güç durumu açısından mümkün de­ ğilse; bugüne kadar ne yaşanmıştır? Aslında kent savaşlarıyla bir irade sa­ vaşı yaşanmıştır. Her ne kadar gerilla savaşı açısından uygun olmayan mevzi tutma ve savunma taktikleri yaşanmış olsa da, bu savaşın bir başka yönü de vardır. Bu yönü Özgürlük Mücadelesi açısından bir dönemsel taktik olmak­ tan öteye, varoluş ve devletin tasfiye hedefinin boşa çıkarılmasıdır.

"Türkiyelileşme Stratejisi" Açısından Kent Savaşları

Masa devrilip, devlet eski ayarları­ na dönünce Ankara'nın bir kez daha hedefi Kürt halkını yok saymak ve "çök­ türmek" oldu. 2015 Temmuz ayından beri yaşananların özü bu noktada yat­ maktadır. Devlet Kürt halkını yok ede­

7 Haziran seçimlerinden yaklaşık bir yıl önce siyaset gündemine giren "Türkiyelileşme stratejisi", kavramın kendisi tartışmalı olsa da, pratik uygu­ lamasıyla siyasal dengelerde önemli değişimlere yol açtı. Uzun bir dönem


Bu gelişmeler aynı zamanda, de­ mokrasi mücadelesinin çok özel si­ yasal koşullarda yaygınlaşması ve güçlenmesi anlamına geliyordu. AKP iktidarı Gezi isyanı ile büyük bir direnç­ le karşılaşmış ve 17 Aralık yolsuzluk dosyaları ile itibar kaybına uğramıştı. Bu süreçte yaşanan IŞİD'e karşı Kobani direnişi siyasal rüzgarı demokrasi güçlerinden yana güçlü bir şekilde çe­ virmiştir. Aynı zamanda bu dönemde bir çözüm süreci yaşanmaktadır; ordu hem her baharda bitireceğini söyledi­

Bu koşullar "Türkiyelileşme strateji­ si" ile taçlandırılınca ortaya 7 Haziran seçim sonuçları çıkmıştır. Genel olarak düzenin, özel olarak güç kaybetme yoluna giren AKP iktidarının bu gidişe seyirci kalması beklenemezdi. Böylece 1 Kasım seçim sonuçlarını yaratan sü­ reç başladı. Devlet bütün gücüyle Kürt Özgürlük Hareketi'ne ve onun ittifak güçlerine saldırıya geçti. Saray'ın savaşın başlarındaki taktik amacı HDP'yi "terörle" yan yana gös­ terip yolunu kesmek ve çatlayan şove­ nizm duvarlarını onarmak, HDP'yi şo­ venizm duvarının doğusuna sürmek, böylece henüz sınırlı da olsa Batı'daki demokrasi güçleriyle kurulan ittifakı bozmaktı. 1 Kasım seçim sonuçlarının gösterdiği gibi Saray bu hedeflerine kısmen ulaşmıştır. Fakat HDP'yi barajın altına düşüremediği için önemli hedef­ lerinden birisine de ulaşamamıştır. Ancak savaş burada durmamış, "Kürt savaşı" seçim taktiği olmaktan çok öteye giderek, düzenin "devletin bekası" açısından sorunlu hale gelen siyasal güç dengelerini yeniden dizayn etmek için operasyonel araç olarak kul­ lanılmaya devam edilmiştir. Bu yolla MHP parçalanmış, CHP felç edilmiştir. HDP'nin bir biçimde tasfiyesi amaçlan­ sa da bunun mümkün olmadığı açıktır. Bu noktada sorulması gereken soru şudur? 7 Haziran sonuçlarını yaratan halkların ittifakı neden Ağustos 2015 sonrası devam edememiştir? Ya da Demokratik Özerklik ilanlarına neden hem Batı'dan hem de Kürt coğrafyasın-

DEMOKRATİK ÖZERKLİK, KENT SAVAŞLARI VE İKİLİ İKTİDAR SORUNU

Ancak 7 Haziran seçim sonuçları düzen için tam bir şok oldu. Meclise giren 80 HDP'li milletvekili devletin ve bütün düzen partilerinin bildik ayarla­ rını bozdu. Bu gelişme sadece sayıca oldukça fazla vekil çıkarılmasından ibaret değildi. Kürt coğrafyasına hap­ sedilmiş, şovenizm duvarları ile Batı'ya yaygınlaşması engellenmiş olan Kürt Özgürlük Hareketi'nin bu duvarları yıkabileceğinin güçlü işaretlerinin or­ taya çıkması, devlet için büyük bir pa­ niğe yol açtı. "Türkiyelileşme stratejisi" aslında devlet tarafından otuz yıldır örülen şovenizm duvarlarında açılan gediklerdi.

ği PKK'yi tasfiye edemediği için, hem de Ergenekon davalarıyla siyasal konu­ munu kaybetmiştir.

LO

yüzde 6-7 oy ve 30-35 bağımsız mil­ letvekili olarak sonuçlanan seçimle­ re, düzen önceleri direnç gösterse de bir müddet sonra alıştı. 90'lı yılların ortalarında Kürt vekillerinin hemen meclisin kapısında tutuklanmaları ve cezaevlerine yollanmaları düzenin Kürt Özgürlük Hareketi'nin açık siyaset yapmasına gösterdiği tepkiydi. O yıllar aynı zamanda "topyekün savaş" yılla­ rıydı. Düzen zamanla Kürt Hareketi'nin açık siyaset yapmasına bir biçimde alıştı.


dan yeterli destek gelmemiştir?

<N m DEMOKRATİK ÖZERKLİK, KENT SAVAŞLARI VE İKİLİ İKTİDAR SORUNU

"Bizim değinmek ve eleştirmek istediğimiz konu, ister HDP içinde ol­ sun, ister dışında olsun mücadelenin sertliği karşısında küçük burjuva ve orta sınıfın gösterdiği reflekstir. Kuş­ kusuz faşist saldırganlığın azgınlığı ve direnişin sertliği karşısında orta sını­ fın bu mücadelede istenen düzeyde aktif yer alması söz konusu olamazdı. Ancak 7 Haziran sonrası durum yanlış değerlendirip sanki süreç ve durum değişmemiş gibi eski durumun olma­ sını bekleme, mücadelenin de sadece demokratik siyasal alanda süreceğini isteme gibi bir yanılgıya düşülmüştür. Bu nedenle "Gerilla neden savaşıyor", "Neden halk öz yönetim ilan etti", "Şe­ hirlerde neden direnişe geçildi" gibi süreci anlamayan değerlendirme ve tutumlar ortaya çıkmıştır. Bu durum, öz yönetim direniş alanlarına verilen toplumsal desteğin yetersiz kalmasın­ da etkili olmuştur. Sorun niyetler de­ ğildir. Ancak bu tür yanılgılı yaklaşım, değerlendirme ve tartışmaların olması doğrudan toplumu etkilemiş; toplum ­ sal desteği sağlayacak ruh halini tered­ dütlü kılmıştır" (Özgür Gündem, Mus­ tafa Karasu, 31 Mayıs 2016) "Faşist saldırganlığın azgınlığı ve direnişin sertliği karşısında" gösteri­ len orta sınıf refleksleri soruya yeterli cevap mıdır? Mücadele sertleştiğinde orta sınıfın sallantıya kapılması bir an­ lamda doğaldır. Ancak politik durumu değerlendirme farklılıkları bu genel doğrudan çok daha önemlidir. "7 Ha­ ziran sonrası durum değişmemiş gibi eski durumu bekleme" ne ölçüde ha­ talıysa bu süreci "devrim durumu" veya buna yakın seviyede görmek ve buna

göre davranmak da aynı ölçüde hata­ lıdır. "Küçük burjuva ve orta sınıfın böy­ le hareket etmesinin ve faşist güçle­ rin dayattığı savaşa karşı geliştirilen direniş karşısında olumsuz bir tutum göstermesinin önemli bir nedeni de mücadelenin uzun süre demokratik siyasal yollardan sürmesi, seçimlerin önemli bir mücadele alanı olarak ele alınmasıdır. Kuşkusuz o zaman bun­ lar, yapılması gerekenlerdi"(M. Karasu, a.y.) Ağustos 2015 sonrası ortaya çıkan kararsızlıkların diğer nedeni olarak: "Mücadelenin uzun süre demokratik siyasal yollardan sürmesi, seçimlerin önemli bir mücadele alanı olarak ele alınması" görülüyor. 2013 Newroz'u sonrası farklı bir siyasal ortamın ortaya çıktığı çok açıktır. Bu ortamın kendine özgü mücadele örgütlenme ve taktik­ leri yaratması da çok doğaldır. Seçimler de bunlardan birisidir. Ancak 7 Haziran seçimlerini öncekilerden ayıran çok önemli özellikler vardır. Devletin bu seçim sonuçlarına böylesine saldırgan bir cevap vermesi de bu farklılıklardan kaynaklanıyor. Bunun da iyi görülmesi gerekiyor. 7 Haziran, önceleri yapılan bir bakıma düzenin alıştığı seçimler­ den birisi değildi. Bu nedenle, devlette nasıl ki büyük bir öfke yarattıysa, halk­ lar arasında da güçlü umutlar yarat­ mıştır. Bu sonuçları sıradanlaştırmak siyasal hata olur. Bu tespitlerden nasıl bir sonuç çı­ kartılmalıdır? "Hatta faşist ittifak Kürt halkına ve Özgürlük Hareketi'ne yönelik şiddetli bir savaş yürütürken, "Bu mücadeleye


Ancak cevaplanması gereken so­ rular vardır. Devletin çok açık bir şe­ kilde 7 Haziran'da halklar lehine olu­ şan siyasal tabloyu yıkmak için savaş başlattığı yeterince biliniyor. Saray bu savaşı mutlaka istiyordu. Fakat savaş­ ta bir kural vardır. "Düşmanın istediği zamanda ve yerde savaşı kabul etmek" gerekmez. Özellikle savaşın HaziranKasım arası döneminde "devlet zaten çözüm istemiyordu" yaklaşımıyla sava­ şı kabul etmek yerine, pratikte savaş­

Çözüm sürecine AKP iktidarı hiç bir zaman inanmadı. Kendi siyasal çıkarları açısından davrandı. Bunlar doğru tes­ pitlerdir. Ancak kitleler bu sürece inan­ dılar. Bu nedenle Kürt Özgürlük Hare­ keti savaşırken bu inancı dikkate almak zorundaydı. Oysa masa devrildikten sonra HDP ve Kandil'in açıklamaların­ daki çelişkiler farklı sonuçlar yarattı. Kitlelerin çözüm sürecine belli ölçüde inanması onların kusuru ve siyasal saf­ lığı olarak algılanamaz. Saray'ın savaşı Temmuz ayında bütün şiddetiyle baş­ latmasının taktik amacı dikkate alınır­ sa, Haziran-Kasım arası süreçte Kürt Özgürlük Hareketi savaşırken siyasal propagandasını çözüm sürecine sami­ mi olarak inanmış kitleleri dikkate ala­ rak farklı nüanslarla yürütebilirdi. Ağustos 2015'de öz yönetim ilanla­ rıyla ortaya çıkan kararsızlığın nedeni sadece "orta sınıfların" niteliğine; ya da "mücadelenin uzun süre demokratik siyasal yollardan sürmesi, seçimlerin önemli bir mücadele alanı olarak ele alınması"na bağlanmayacaksa, kent savaşlarının taktik olarak neyi hedef­ lediği ve öz yönetim ilanlarının siya­ sal anlamı iyi açıklanmalıydı. Kitlelerin bilincinde bu savaş tarzının yeterince aydınlığa kavuşmadığını görmek ge­ rekiyor. Bunun sonuçlarını sadece "orta sınıf refleksleri"yle açıklamak yeterli olmaz. Kobani'deki kent savaşlarıyla Kürt coğrafyasındaki kentlerde süren savaş­ ların benzer sonuçlar yaratabileceğini

DEMOKRATİK ÖZERKLİK, KENT SAVAŞLARI VE İKİLİ İKTİDAR SORUNU

Kent savaşlarının başlamasıyla or­ taya çıkan kararsızlığın nedeninin sa­ dece bu bakış açısına dayandırılması hatalıdır. Saray'ın başlattığı azgın sal­ dırı ve toplu katliamlar; Haziran se­ çim sonuçlarıyla ortaya çıkan siyasal tabloyu değiştirmek için devletin ye­ niden bütün şiddetiyle Kürt savaşını başlatması karşısında HDP saflarında kurulan seçim ittifakının bocalaması, kitlelerin devletin azgınlığı karşısın­ dan geri adımlar atması mücadelenin genel karakteri dikkate alındığında yadırganacak sonuçlar değildir. Kimse Kürt Özgürlük Hareketi neden savaşa başladı ve direnişe geçti diyemez.

mak ve direnmek ancak siyasal propa­ ganda olarak çözüm sürecine ve barışa vurgu yapmak, savaşa Saray'ın kazan­ dırmak istediği niteliği bozan sonuçlar yaratabilirdi.

co LO

gerek yok, biz sîzlerin yerine Meclis'te direniriz" denilmiştir. Bu bakış, 7 Hazi­ ran sonrası gelişen sürecin karakterini anlamayan, durumun kökten değişti­ ğini göremeyen ve sadece niyetleriyle hareket eden bir yaklaşımın olduğunu gözler önüne sermiştir" (Karasu, a.y.) Elbette çıkartılması gereken sonuç bu değildir. "Mücadeleye gerek yok, biz sizlerin yerine Mecliste direniriz" diye­ bilmek için 7 Haziran seçim sonuçlarını çok abartılı olarak okumak; ayrıca Türk Devletini ve Cumhuriyetin karakterini hiç kavramamış olmak gerekir.


m DEMOKRATİK ÖZERKLİK, KENT SAVAŞLARI VE İKİLİ İKTİDAR SORUNU

düşünmek herhalde mümkün değildir. Öz yönetim ilanları merkezi yönetime yani Ankara'ya bir meydan okumaydı. Bu meydan okumanın arkasındaki si­ yasal değerlendirme "devrim durumu" öngörüsüne dayanıyordu. Orta sınıfla­ rı, daha doğrusu Haziran günlerinde kurulmuş ittifakın bazı kesimlerini mü­ cadelenin bu birdenbire yükselen se­ viyesine kazanmak nasıl mümkün ola­ bilirdi? Batı'dan bakılınca bir "devrim durumu" görünmezken, buna karşılık Kürt coğrafyasında öz yönetimlerle devletin güvenlik sisteminin bölgeden tasfiyesi hedeflenmişken, fakat bunun çok aydınlık bir hedef haline getirile­ memesi, başka bir deyişle bu hedefe kitlelerin kazanılamaması ortadayken, bütün bu siyasal boşlukların "orta sınıf refleksiyle" açıklanması mümkün de­ ğildir. Bugün Kürt Özgürlük Hareketi'nin mücadelesiyle Batı'da yürütülen de­ mokrasi mücadelesinin birleştirilip, güçlendirilmesinin siyasal adı olan "Türkiyelileşme stratejisi" önemli bir darbe almıştır. Aslında bu strateji, devletin otuz yıldır sürekli kalınlaştır­ dığı şovenizm duvarlarının kırılması stratejisidir. HDP ile ilk kez bu yolda ciddi adımlar atıldı. Devlet şimdi bü­ tün gücüyle açılan çatlakları örtmeye, duvarı sağlamlaştırmaya çalışıyor. Son bir yıldır halklar arasındaki ittifakın inmelenmesi için devlet bütün gücüyle saldırıyor. Bu kısa süreç içinde çok önemli dersler barındırıyor. Devletin sinir sis­ temini bozan Haziran öncesi kurulan halklar arasındaki ittifakın yeniden inşası ve güçlendirilmesi yaşamsal bir önem taşıyor. Rojava devrimi "Türki­

yelileşme stratejisi"nin yerini tutamaz. Her ikisi de çok önemlidir. Ancak biri­ nin yerini diğeri alamaz. Bir yıldır süren saldırı ve katliamdan sonra çözüm masasına yeniden dön­ mek yakın gelecekte mümkün değil­ dir. Fakat Kürt halkının Ankara'dan çok daha derin kopuşu ve Rojava devrimiyle Kürt sorununun bölge ve dünya seviyesine yükseldiği dikkate alınırsa bundan sonra masaya sadece Ankara ve Kürt tarafının oturmasıyla sorunun çözülmesi neredeyse imkansızdır. Bü­ tün gelişmelere birlikte, resme bü­ yük açıdan bakıldığında artık masada üçüncü bir tarafın bulunması kaçınıl­ maz hale gelmiştir.

SONUÇLAR I-Demokratik Özerklik ve İkili İk­ tidarlar Açısından Demokratik Özerklik ilanları Kürt coğrafyasında 90'lı yıllardan beri varo­ lan ikili iktidarın bir üst seviyeye taşın­ ması anlamına geliyordu. İkili iktidarlar iki kutuplu dünya çöktükten, onun ye­ rine çok kutuplu dünyanın oluşmaya başlamasıyla; öte yandan kapitalizmin neoliberalizm dalgasıyla dünyanın en ücra köşelerine girmesiyle kendi mad­ di temellerini buldu. Ayrıca insanlığın önünde 19. ve 20 yüzyıldaki gibi çekici ve güçlü bir hedef, sosyalizm hedefi de ortadan kalkınca mücadele uzun süreli ikili iktidar savaşlarına dönüştü. Latin Amerika'dan, Ortadoğu'ya Orta Afrika'dan güney ve uzak Asya'ya ka­ dar geniş bir alanda farklı nedenlerle orta çıkmış olsalar da, ikili iktidarlar pratikte yaşayan gerçeklerdir. İkili iktidarlarda bir tarafta egemen


Kürt coğrafyasında ikili iktidar olgu­ su çok zengin örgütlenmelerle yürü­ tülüyor. Bunların en göze batanı şüp­ hesiz belediyelerdir. Düzen bu gidişin yolunu kesmek için yıllardır uğraşsa da bir sonuç alamamıştır. Özellikle Ha­ ziran seçimleri sonrası fiili ikili iktidar olgusu çok daha güçlü bir seviyeye çıkmıştır. Demokratik Özerklik uygula­ maları, halk meclisleri, kooperatifler ve komünal örgütlenmelerle ikili iktidar durumu daha derinleştirilmek ve yay­ gınlaştırılmak aşamasındaydı. Ancak bu aşama öz yönetim ilanla­ rıyla devletin valilik sisteminin etkisiz hale getirilmesi veya tasfiye edilmesi noktasına tırmandırılınca devlet tüm güçleriyle harekete geçerek ikili ikti­ darı kendi lehine değiştirmek için sa­ vaş başlattı. İkili iktidar bu vahşi savaşa

Buradan çok önemli bir ders çıkar. "Devletin dışında" varolan ikili iktidar, güç dengelerini yeterince iyi okuma­ dan devletin (egemenlik) alanını ra­ dikal bir şekilde daraltmaya girişince, çelişkinin uzlaşmazlığı bütün yönle­ riyle açığa çıkıyor. "Çözüm süreci"yle güçlenen ikili iktidara devlet vahşi sal­ dırılarıyla yeni sınırlar çizme yoluna gir­ miştir. İkili iktidar ortadan kalkmamış, ancak egemenlik sınırları değişmiştir. Önümüzdeki dönem bu sınırların ye­ niden belirlenme mücadelesiyle geçe­ cektir.

II-Demokratik Özerklik, İktidar, Demokratik Devrim Sorunu Açısın­ dan Bir yıldır yaşanan kent savaşların­ dan çıkartılması gereken diğer önemli ders Demokratik Özerklik ve iktidar so­ runu üzerinedir. İkili iktidar konumun­ dan, Türkiye için konuşursak, Demok­ ratik Özerklik ilanıyla devletin valilik sistemine yönelinmesi ortaya çok açık bir şekilde merkezi iktidar sorununu çıkartmıştır. Irak ve Suriye'de merkezi iktidarlar parçalanmış konumda ol­ duğu için, Kürt bölgeleri kendi "asayiş güçlerini" yaratmışlardır. Ancak Anka­ ra'daki iktidar merkezi gücünü hala ko­ ruduğu için Kürt coğrafyasından valilik sisteminin tasfiye edilmesi, demokra­ tik devrimle merkezi iktidarın yıkılması anlamına gelir. Bir stratejik öngörü olarak başka bir yol mümkün müdür? TC'nin Irak veya Suriye'ye benzemesi, yani merkezi ik­ tidarın büyük ölçüde gücünü kaybet­ mesiyle mümkündür. Irak ve Suriye'de

DEMOKRATİK ÖZERKLİK, KENT SAVAŞLARI VE İKİLİ İKTİDAR SORUNU

Türkiye'de de Kürt Özgürlük Hareketi'nin uzun süren mücadelesiy­ le Kürt coğrafyasında böyle bir gerçek ortaya çıkmıştır. Fakat bunun Batı'daki karşılığı olabilecek varoşlarda fiili et­ kinlik kurma mücadeleleri henüz bir seviyeye gelememiştir. Özellikle siya­ sal İslam'ın güçlenmesiyle varoşlar on­ ların işgaline uğramıştır.

rağmen ortadan kalkmamıştır. Darbe­ ler alsa da esas güçlerini korumaktadır.

LO LO

devletin güç kaybetme, her şeye ege­ men olamama, bozulma ve çürüme gerçekliği vardır. Öte yanda, bu ege­ menliği henüz alt edemeyen örgütlü güçlerin kendi iktidar odaklarını inşa etmeleri; coğrafya, kültür ve sınıfsal çelişkilerden yararlanarak etkinlik kur­ dukları alanlar yaratmaları, bugünkü dünyanın artık sıradan bir gerçekliği­ dir. Fakat bu ikili iktidarlar merkez ka­ pitalist ülkelerde değil, dünyanın etek­ lerinde, üçüncü dünya denen alanda ortaya çıkmaktadır.


oı ON DEMOKRATİK ÖZERKLİK, KENT SAVAŞLARI VE İKİLİ İKTİDAR SORUNU

böyle süreçlerin nasıl geliştiği biliniyor. Merkezi iktidarların güç kaybetmesin­ de hep bölgedeki büyük güçler etkili olmuştur. Ankara'nın başına böyle bir durum gelebilir mi? Dünyanın ve böl­ genin durumunu dikkate aldığımızda bu soruya mutlak olarak hayır demek hatalı olur. Ancak Türkiye'nin konumu, gücü ve NATO üyesi olması Irak ve Su­ riye benzeri süreçlere yuvarlanması olasılığını çok azaltıyor.

Sonuç olarak, Demokratik Özerklik'in sınırları Ankara merkezli devlet güvenlik sisteminin Kürt coğ­ rafyasından tasfiyesi noktasına gider­ se ortaya merkezi iktidarın tasfiyesi ve iktidar sorunu çıkar. Bu ise halkların ittifakıyla gerçekleşebilecek olan bir Demokratik Devrimle mümkündür. Diğer olasılık Türkiye'nin Irak veya Suriyelileşmesidir. Rojava devrimi önemlidir. Kanton­ ların birleşmesi ve federasyonun güç­ lenmesi Kürt Özgürlük Hareketi'nin bölgedeki etki alanının büyümesinde büyük bir rol oynar. Ancak en az onun kadar önemli olan halkların 7 Haziran öncesi çok sınırlı da olsa gerçekleşen ittifakının güçlendirilmesidir. Devlet bütün gücüyle bu yolu kapatmak için uğraşıyor. Bu ittifak kurulup güçlendirilemezse Rojava'nın rüzgarı İstanbul'a ulaşamayabilir. Kent savaşlarının dersleri sadece Demokratik Özerklik ilanlarıyla sınırlı değildir. Halkların ittifakının yeniden inşa edilmesinin nasıl büyük bir öne­ me sahip olduğunu göstermesi açısın­ dan da büyük değer taşımaktadır. Bu yolda karabasan yavaş yavaş dağılıyor.

İyi işaretler beliriyor. Kürt ve Türk halk­ larının ittifakını en az Rojava devrimi kadar önemsemek gerekiyor.


NOTLAR (1) Demokratik Özerklik, Abdul­ lah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi, 2008, s.11

(4) Tarih, Devrim, Sosyalizm, Hik­ met Kıvılcımlı, 1988, s.98-131 (5) Mukaddime II, İbni Haldun, 1977, s.9 (6) Bir Halkı Savunmak, Abdullah Öcalan, 2004, s.87, 88 (7) Kapitalist Uygarlık, Abdullah Öcalan, 2013, s.90 (8) Özgürlüğün Sosyolojisi Üze­ rine Deneme, Abdullah Öcalan, 2013, s.90 (9) Bir Halkı Savunmak, Abdullah Öcalan, 2004, s.90 (10) Kapitalist Uygarlık, Abdullah Öcalan, 2013, s.11 (11) Özgürlüğün Sosyolojisi Üze­ rine Deneme, Abdullah Öcalan, 2013, s.82 (12) Kapitalist Uygarlık, Abdullah Öcalan, 2013, s.37 (13) Özgürlüğün Sosyolojisi Üze­ rine Deneme, Abdullah Öcalan, 2013, s.120 (14) Demokratik Özerklik, Abdul­ lah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi, 2008, s.44 (15) Demokratik Özerklik, Bir Yurt­ taşlık Heterotopyası, Çetin Gürer, 2015, s.224

DEMOKRATİK ÖZERKLİK, KENT SAVAŞLARI VE İKİLİ İKTİDAR SORUNU

(3) Özgürlüğün Sosyolojisi Üze­ rine Deneme, Abdullah Öcalan, 2013, s.29

LO

(2) Bir Halkı Savunmak, Abdullah Öcalan, 2004, s.23,29


ORTADOĞU’DA SON G EL İŞ M E LE R V E T Ü R K İY E ’N İN DURUM U Röportaj: Hakan Güneş

00

m

ORTADOĞU’DA SON GELİŞMELER VE TÜRKİYE’NİN DURUMU

İstanbul Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr Hakan Güneş ile Ortadoğu'daki son gelişmeleri konuştuk. Güneş; ABDTürkiye-PYD-Rusya arasındaki ilişkiler, olası bir Rakka ya da Musul operasyonu, Suriye'de savaşan grupların Türkiye'deki yapılanmaları gibi bölge ve Türkiye'nin geleceği ile ilgili pek çok konuyu değer­ lendirdi.

Türkiye'nin ele geçirdiği yerler IŞİD denetiminden hem zaman hem de çatışmalar anlamında minimum seviyede ele geçirildi. Diğer taraf­ tan da bakınca IŞİD'liler röportajlar veriyor "Sakalımızı kestik Türk aske­ ri olduk" diye. Siz buraya nasıl bakı­ yorsunuz? Tam bir senaryo gibi gözükmüyor ama IŞİD'in taktik bir geri çekilme için­ de olduğunu anlıyoruz. Buradan ne beklemiş olabilir? İki şey; bir, Türkiye uzun süredir masaya dahil olmak isti­ yor ve IŞİD belli bir sahadan geri çeki­ lerek yani Azez'le Cerablus arasındaki 70 km'si IŞİD'in kontrolünde olan saha­ dan çekilerek ama stratejik Dabık-Bab hattından geri çekilmeyecek şekilde orada bir tahkimat kuracak bir noktaya hızla çekilmiş görünüyor. Bu çok açık, doğru dürüst bir çatışma olmadı. Zaten

büyükçe köyler, kasaba demeye dilim i­ zin zor varacağı çok küçük yerleşimler var o hat boyunca. Pek de fazla direniş olmadı. Şimdi IŞİD bundan ne hedef­ lemiş olabilir? Bir tanesi Türkiye'nin ciddi olarak aslında IŞİD'den ziyade o bölgeye yerleşerek Kürt meselesin­ de taraf olması böylelikle Türkiye'nin desteklediği ÖSO ile PYD'nin çatışma­ sının IŞİD'e taktik bazı getirileri olabi­ lirdi. Bu kuvvetle muhtemeldir ki fazla da direnmeden geri çekilmesinin en büyük nedeni ama yine de "Buyrun Rakka'ya kadar gidin, El-Bab'ı alın." di­ yecek durumda değil. Bunu ne Suudi Arabistan'a der, ne Amerika'ya der ne de başka bir güce der. Çünkü IŞİD de bağımsız bir aktör, beğenelim beğen­ meyelim böyle bir aktör. Ben bu an­ lamda senaryo ihtimaline olanak ver­ miyorum ama şuna hiç şaşırmam: Ben savaştaki sahadaki Esad-IŞİD-TürkiyeRusya-ABD ve diğer aktörlerin taktik olarak dolaylı görüşmelerle dönemsel işbirlikleri yapabileceklerini bunu da savaşın bir kuralı olduğunu düşünü­ yorum. Burada şaşacak bir şey yok. Ama bu olayda böyle bir şey var mı? Yok. Yok derken de bundan önce IŞİD Türkiye'yle işbirliği yapmadı bundan sonra da yapmaz demiyorum. Bunun da altını çizmiş olayım, yani yapar. Bu geri çekilmeyi bir senaryo olarak değil daha çok iki tarafın da kendi akıl yürüt-


mesinin sonucu olarak ortaya çıkan bir tablo olarak görüyorum.

Türkiye iç politikasına dahil etti­ ği Suriye savaşında "destek" konu­ munda iken şimdi doğrudan sahada alan tutuyor. Sınır hattında ele ge­ çirdiği yerleri uzun süre yönetebilme gerçekliği nedir? Top atışı mesafesi kabaca 20-30 km'lik bir hat ise burada çok yerleşim de yok. Burayı yönetebilir. Bu çok zor değil. Türkiye bölgedeki diğer ülke­ lere oranla ekonomisi daha güçlü bir ülke, ordusu daha güçlü bir ülke, bu sahayı dolaylı olarak yönetmekte pek büyük bir zorluk çekmeyecektir ama bu bile hemen kolayca gerçekleşen bir şey değil. Nitekim şu anda bölgedeki Türkiye'nin desteklediği ÖSO grupla­ rı arasında farklılaşmalar gün yüzüne çıkıyor. Bu güçlerin ABD ve Rusya ara­ sında bir çatışma durumunda arada kalmak istemedikleri, biraz daha ateşi kendi elleriyle tutmak yerine maşayla tutmak istiyorlar ve maşa olmak iste­ miyorlar. Bizim anladığımız bu, tem­ kinli davranıyorlar. Zaten tam boy bü­ tün güçleriyle savaşmak istemiyorlar. Zaten bugüne kadar ÖSO'nun birçok birimi savaş kapasitesi tarafından çok güçlü, çok başarılı örnekler sergileyememişti. Burada PYD çok başarılı sa­ vaşıyor. IŞİD çok başarılı savaşıyor. El Nusra çok başarılı savaşıyor ama ÖSO başarılı savaşamıyor. Şam da başarılı savaşıyor. Hizbullah başarılı savaşıyor, yani bunlar adanmış gruplar hepsi Hizbullah da PYD de, IŞİD de, Nusra da ama ÖSO değil. Yani ÖSO'nun savaş kapasitesi geride bıraktığımız 5 yılda görüldü ki çok çok düşük, adanmışlık kapasiteleri ile ilgili. Çok silahlarla

ve donanımlarla olsa bile bir müddet sonra orta ve uzun vadede bile mev­ zilerini korumakta güçlük çekiyorlar. Kolay satın alınabiliyorlar, kendi arala­ rında sorunları fazla. Velhasıl sorunuza bağlayacak olursak Türkiye'nin birlikte davrandığı gruplar uzun bir süredir Türkiye'nin eğittiği donattığı, süreç­ lerine vakıf olduğu gruplar değil, her türlü sürprize açık gruplar ve şu anda elde tutulan sahanın yönetilmesi çok zor değil ama bir adım ötesine geçil­ diği takdirde daha büyük nüfusların karmaşık yani Kürtlerin, Türkmenlerin, Arapların bir arada karışık yaşadığı sa­ halar çoğaldığında tabi ki bu iş gerçek­ ten daha zor bir hal alır.

Türkiye'nin Cerablus-El Rai hattı­ nı ele geçirmesi sonrasında Menbiç ve El Bab hedefinin koşulları neler­ dir? Bab'ın ele geçirilmesi ile ilgili yaşanacak olası çatışmaların Türki­ ye içinde nasıl etkisi olur?


o

VO

ORTADOĞU’DA SON GELİŞMELER VE TÜRKİYE’NİN DURUMU

Şimdi bu yukarıdaki sınıra bitişik hattı ele geçirdikten sonra aslında bi­ liyorsunuz Cerablus'a girdikten sonra herkesin sorduğu soru şuydu aslın­ da: Bab'a doğru mu ilerleyecek yoksa Menbiç'e doğru mu? Ve herkes bu­ nun Menbiç olacağını düşünüyordu. Ben de doğrusu ilk aşamalarda böyle olabileceğini kuvvetle muhtemel bu­ luyordum ama pek böyle ilerlemedi. Gördüğümüz kadarıyla ABD'nin PYD daha doğrusu Suriye Demokratik Güç­ leri konusunda ısrarlı bir tutumu var. Tamam, Fırat'ın batısına geçmesin ama doğuda da bu müttefik çok önemli. Gerçekten de her aşamada bunu gö­ rüyoruz. Çünkü ABD'nin büyük açma­ zı, Türkiye'nin de büyük açmazı bu. Sünni sahada gerçekten "güvenilebilir" ılımlı muhalif grup bulamıyorlar. Geri­ ye bağımsız Suriye Demokratik Güçleri kalıyor ve çok az sayıda ılımlı muhalif. Onun için ABD açık olmayan biçimler­ de bazen salt Esad'ın fazla da ilerleme­ mesi için bazen El Nusra'ya bile destek veriyor, silah aktarıyor. Mesela nerde görüyoruz bunu; Halep tam bütünüy­ le düşmek üzere iken çok yüksek tek­ noloji içeren Tow'lar veriyor, antitank silahlar veriyor, onlar helikopterlerde de etkili. Yakın mesafe güdümlü, kaçış yok, tankı bitiriyor, helikopteri düşü­ rüyor. Tow tipi güdümlü, karadan ka­ raya, bir insanın taşıyabileceği ölçüler­ de füze sistemleri bunlar. Dolayısıyla bunlar savaşın kaderini değiştiriyor. Mesela PYD'de bu yok, bunu vermi­ yorlar ama İngiltere üzerinden veya Amerika üzerinden bu Tow'ları ılımlı cihatçılara veya bazen çok sıkıştıkla­ rında Nusra'ya bile veriyorlar. İlginç bir denge var orda yani Şam'ı düşürmesi için vermiyor ama Halep kalsın diye

veriyor. Orda bir dengeyi korumak isti­ yor. Fakat sorun şu: Şam-Lazkiye hattı dışındaki sahada rejim kalacak ama Suriye'nin tamamına hakim de asla ol­ masın, istiyor. O zaman bunu neyle dü­ zenleyecek? Aslında burada en şanslı aktör Türkiye. Ben Rusya hava harekatı başladığı gün "Türkiye'nin önü açıldı" dedim. Öyle düşünüyordum çünkü bu şu demek: ABD ile anlaşarak yapıl­ dı o harekat. Tamam, harekattan bir gün önce BM Genel Kurulu sonrasında Amerika nasıl tepki gösterecek, dedi­ ler. Kerry ve Lavrov, biz prensiplerde anlaştık, dediler. Bunu her ay yaptılar. Kerry ve Lavrov geçtiğimiz aya kadar her ay düzenli görüştü bazen iki haf­ tada bir ve hep şunu söylediler: Biz prensiplerde anlaşıyoruz bazı detaylar var. Şimdi bu çok önemli bir şey. Bunca yıldır anlaşamadıkları pek çok şey var. Ukrayna'da savaş sınırına gelmişler, Kırım meselesinden sonra Ukrayna ça­ tışmalarından sonra şimdi ise bir ayda bir toplanan ve Suriye konusunda her seferinde ama her seferinde iki cümle sarf ediyorlar: Prensiplerde anlaştık, bazı noktalar var gözden geçireceğiz. Şimdi bu olağanüstü bir şey. Buradan hareketle ben şöyle düşündüm: Bu bir anlaşma. Nüfus sahaları bölüşümü. Nüfus sahaları bölüşümünde problem şu idi: Şam-Lazkiye hattının Rusyaİran-Esad'da kalacağı, Sünni hattın ise Batı ekseninde kalacağı. Fakat bu Batı ekseninde kim? Türkiye mi, Suudi Arabistan, Türk-Suudi Arabistan-Katar koalisyonunun işte İngiltere Amerika tarafından himaye edilmesi mi, ne? Ve esas olarak sahada kim? Ahrar-u Şam mı, Nusra mı, IŞİD mi? Şimdi IŞİD olmayacağı anlaşıldı. Büyük bir vah­ şet. Batı'ya da saldırıyor, kontrolsüz


kullandığını doğrusu söyleyemeyiz. Durum ortada. Çoğu zaman Suudi Arabistan tarafından da tabiri caizse oyuna geliyor. Antep'te toplanacaktı muhalif konsey Riyad'da toplandı. Yani Suudi Arabistan'da iki tane mülteci yok. Türkiye'de üç milyon mülteci var. Türkiye büyük bir bedel ödüyor. Ama nedense muhalifler Riyad'da toplanı­ yor yani Antep'teki toplantıdan başarı­ lı bir şey çıkmıyor. Suudi Arabistan da çelme takıyor. Bunları da iyi şeyler diye anlatmıyorum. Türkiye Suriye'nin iç iş­ lerine hiç bulaşmasa tabii ki daha iyi ama neler olup bitiyor onu anlatmaya çalışıyorum. Türkiye'nin teknik olarak sahada olanakları var ama bu olanakla­ rı bugüne kadar gördük ki Batı da, Ür­ dün de, Türkiye de yani bu tür ülkeler gerçekten hem zor buluyorlar sahada ılımlı unsurları hem de bunları çok iyi idare edebildikleri söylenemez. Bu ba­ kımdan da El-Bab'a doğru bir harekat meselesi eğer bağlayacak olursak ye­ terince güç biriktirmeden bunu devlet ordularıyla yani Türkiye'nin piyadesiyle yapmaları, yaptıktan sonra orda kalıcı olup fazla bir bedel ödemeden başarı sağlamaları çok güç görünüyor. Zaten Amerika'nın da kaçındığı bu. Çünkü büyük ölçüde düzlük saha burası ve çok kolayca hakikaten Türk ordusu saatler içinde girebilir burada bir şey yok ama yıllar içerisinde çıkamaz. Bu çok açık. Girmesinde bir sorun yok. Teknik olarak da engel yok, çok büyük bir engel yok, gerçekten çıkamayaca­ ğı bir bataklık olur. Çünkü orada kala­ caksınız. Fırın çalışacak, okul çalışacak, güvenlik sağlayacaksınız, dostlarınız ve düşmanlarınız olacak. Dostlarınızı koruyacaksınız, düşmanlarınıza karşı savaşacaksınız. Böyle bir düzeni kur-

ORTADOĞU’DA SON GELİŞMELER VE TÜRKİYE’NİN DURUMU

bir güç. Nusra olabilir çünkü çok yu­ muşadılar onlar. Artık dışarıda ABD'ye saldırmayan bir Selefizm yapıyorlar. İç düşmanlara saldırıyorlar. El Kaide bu anlamda değişmiş görünüyor. Ba­ şına büyük bela almak istemiyor ama mesela Esad'ı devirmek için her şeyi yapalım fakat bu süreçte eğer yardım­ cı olacaksa ABD'ye niye saldıralım, di­ yor. Dolayısıyla El Kaide mesela dikkat ederseniz Batı'da saldırılar gerçekleş­ tirmiyor. ABD'de bunu biliyor. Buna karşılık yine diğer gruplar yani radikal Selefi cihadist gruplar Ahrar-u Şam gibi, Cundul İslam gibi, Ceyşul Fetih gibi yani çok sayıda grup var. Bunlar­ dan Selefi cihadist olanlar kontrol dışı. ABD ve müttefikleri sahada güdümlü grup bulamıyorlar. Ilımlı bulmak müm­ kün belki ama hem ılımlı hem güdüm­ lü bulması gerekiyor. Böyle grup sayısı çok az. Olanlar da savaşma kapasitesi, adanmışlık kapasitesi düşük, para pul için bu işleri yapan aşiret kuvvetleri. Bununla da sahayı tasarlayamıyor ABD. Halbuki Türkiye başından beri eğer daha ılımlı güçlerle çalışmış olsaydı ki burada Türkiye çok uç gruplarla çalıştı doğrusunu isterseniz. Mesela Ahrar-u Şam gibi. Onu ne kadar ılımlı bir grup olarak lanse ediyorlardı. Onun nasıl bir grup olduğu çok da Nusra'dan farkı olmadığı anlaşıldı. Velhasıl Türkiye'nin şöyle bir şansı var: Batı Sünni sahayı Rusya ve İran'a terk etmeyecek. Peki, terk etmeyecek de bunu kiminle dol­ duracak? Suudilerin çalıştığı grup­ lar daha radikal. Dolayısıyla aslında Türkiye'nin çalışabileceği bu ılımlı İslami kesimlerin şansı yüksek, Batı nezdinde Amerika nezdinde ve sahada da şansı yüksek. Ama bu kapasiteyi Türkiye'nin bugüne kadar çok başarılı


(N

'vO

ORTADOĞU’DA SON GELİŞMELER VE TÜRKİYE’NİN DURUMU

manız ve bunun için ayırmanız gere­ ken piyade, bunlar için ayırmanız ge­ reken bütçe öyle az-buz bir şey değil. Bunun çok büyük bir bedeli olur. Yani belirli bir sahra savaşında o tür grup­ ların Türk ordusu karşısında direnmesi elbette mümkün değil. Burada koca bir ordu var, çok büyük bir ordu var. Ölüsüyle bile hakikaten Şam'a 3-5 sa­ atte gider. Ama tekrar ediyorum; yıllar içerisinde çıkamaz. Çok büyük bir be­ del ödenir, onun için gördüğümüz ka­ darıyla da zaten çok temkinli gidiliyor. Daha henüz gerçek bir savaş verilme­ di. Yine başka sonucu da şu olur çün­ kü şu ana kadar IŞİD tüm kapasitesini kullandı mı bilmiyorum. Evet, Antep Emniyet Müdürlüğü'ne saldırıldı başka şeyler yapıldı ama tam kapasite, bu şu demek anmak bile istemiyorum ama sivil nüfusun çok yoğun bulunduğu alışveriş merkezleri, ulaşım merkezleri gibi yani düşünmek bile istemiyorum bunu ama henüz Türkiye'nin orta sınıf­ larını vuracak, hükümetlerini çok zor­ da bırakacak bir karşı hamle yapmadı. Çünkü IŞİD'in canını yakmaktır Dabık'a girmek. Hangi aktör olursa olsun canı bu kadar yanarsa bu çok başarılı ol­ duğu intihar saldırıcılarından, bugüne kadar anladığımız sürekli yakalanıyor bunlar ama birkaç tanesinin yakalan­ maması durumunda bizim kolayca ödeyemeyeceğimiz bir bedele dönü­ şebilir bu. Ben açıkçası ve maalesef bunu bekliyorum. Buna da çok uzak değiliz. Bunları çok hesap eden bir hü­ kümetimiz olduğundan da şüpheliyim zaten.

Uzun vadede Rusya destekli Su­ riye ordusunun Türkiye'nin ele ge­ çirdiği yerlere ilerlemesi ne gibi so­

nuçlar ortaya çıkarır? Türkiye ile Rusya arasındaki yeni normalleşme dönemi büyük olasılık­ la Suriye ordusuyla Türkiye'nin kont­ rol ettiği sahanın kolayca birbirleriyle harp edecek hale gelmesini engeller. Yani Rusya burada yumuşatıcı bir rol oynar. Çünkü burada öncelik var o za­ man Halep'inizi kurtaracaksınız. Lazkiye ile Türkiye'nin bütün Hatay'ı çevre­ leyen bölge ve Kilis'e kadar olan saha, Azez'e kadar olan saha çok büyük bir saha orası, Halep'ten sonra en kıymetli yerdir Şam-Lazkiye hattı, Halep sonra da bu İdlib bölgesi muhteşem yeşil, nüfusun da yoğun olduğu burası ol­ duğu gibi Nusra artı ÖSO'cuların elin­ de. Şimdi mesela daha önce bir orayı alacak. Hama'nın dışına giremiyor, Şam'da mahalleler kurtarılmadı yani bu ordu açısından Dera'da Ürdün sını­ rında öyle. İsrail'in işgal ettiği Kuneytra Golan Tepeleri sınırı Nusra'da. Şimdi Deyrizor'dan Rakka'ya giden hat, o ka­ dar çok yer var ki biz sadece bizimkiyle ilgileniyoruz bazen. Ben Türkiye Dabık ve Bab'ı alsa bile, oraya kadar gitse bile bunun kolayca rejim ve Türkiye arasın­ da bir savaşa dönüşeceğini düşünmü­ yorum. Çünkü Suriye ordusunun savaş­ tığı cephenin haddi hesabı yok. Daha Lazkiye'nin tepelerinin doğu yakası olmadı. Konuşuyoruz o kadar Türkmen dağını alamadılar. Neden çünkü bu beş yıl içinde Suriye halkı başta Alevi­ ler olmak üzere o kadar çok şey verdi ki erkek kalmadı. Ciddi Hizbullah desteği falan olmasa öyle kolay dayanabilecek durumda değiller. Orta Asya'dan Şiiler geliyor. 60 bine yakın İran destekli grup var Hizbullah, İran Devrim Muhafızları kökenliler, Orta Asyalılar falan Şii da­


Türkiye'nin öncelikli politikası bir uydu devlet yaratmak değil. Çünkü Türkiye çoğunluğu Sünni olan toplu­ luğun eninde sonunda çeşitli badire­ ler atlatsa bile orada hakim olacağını düşünüyor ve kaçınılmaz olarak hem komşusu hem politik çizgi bakımın­ dan ılımlı Müslüman çizgi, İslamcı bir çizgi İhvan çizgisi nedeniyle kendisi­ nin çok doğal orada hakim olacağına

ORTADOĞU’DA SON GELİŞMELER VE TÜRKİYE’NİN DURUMU

Türkiye bölgede kendisine bağlı bir uydu devlet yaratma çizgisini mi izleyecek? ABD Suriye'nin bölünme­ si yönünde bir irade gösterirse böylesi bir seçenek hayata geçebilir mi?

inanıyor. Ama kolay olmayan yıllar var çünkü Rusya var Amerika var vs. Dolayısıyla hala Türkiye aslında biraz da Batı'nın politikasının değişmesini bekliyor. İsrail'in bu konuda kendisiyle çok yakın düşündüğünü biliyor. Suudi Arabistan'ın çok yakın düşündüğünü biliyor. ABD'de İsrailci ekibin dolayısıy­ la Hillary'nin kendisine yakın düşün­ düğünü biliyor. Kaldı iki ay Amerikan seçimlerine. Hillary'nin gelmesi duru­ munda Türkiye'nin kapısı, Erdoğan'ın kapısı bir kez daha çalınacak. Bu konu­ da daha uyumlu bir ekip çıkacağı çok kesin. Dolayısıyla hala uydu devlet ön­ celikli seçenek değil ama ortada bir de Rusya gerçeği var, İran geçeği var, Hiz­ bullah gerçeği var ve Esad gerçeği var, bölgenin bir realitesi var. Yani Şam'ı da devirseniz orada bir Lazkiye bir hat kurulacak çünkü artık bir kesimin de ölüm kalım savaşı. Yani dünyadaki son Nusayri varlığı, dünyadaki son Dürzi varlığı yani başka yer yok. Sünni saha var, Irak'ta mesela Mandain diye grup vardı bitti yok artık yok, İsveç'te üç tane mülteci haline geldiler. Bazı yer­ ler bazı halkların dünya üzerindeki son örneklerinin son varlık mücadeleleri yaptığı yerler. İş oraya gelirse bütün Suriye'yi bir Sünni saha haline getire­ meyecekleri ya da Batı kontrolüne ala­ mayacakları kesin. Bu bakımdan şöyle söyleyeyim; Türkiye hala Suriye'nin tamamına hükmedebilecek bir geçiş hükümeti arzuluyor. Geçiş hükümeti bir koalisyon olabilir Irak'taki gibi ama bu kez Irak'tan farklı olarak halkının çoğunluğu nedeniyle faklı olarak bu kez Tahran'a değil Ankara'ya yakın bir hükümet çıkacağını düşünüyor. Tabii ki bütün bu süreçler tamamlanırsa. Ancak B planı; eğer bu gerçekleşmez-

co

yanışması çerçevesinde 60 bin kadar. Bunlar Rus rakamları bu arada Ameri­ kan rakamları değil, abartı yok. Deki 50 bin küsur. Rus istihbarat kaynaklarının verdiği rakamlara göre 60 bine yakın savaşçı var. Bu da toplam sadece Şii dayanışması için gelenlerin tamamı Suriye Demokratik Güçlerinin toplam seferberlik gücünden daha fazla ve nerdeyse IŞİD'in gücüne yakın. Bu çok büyük bir rakam. Suriye Arap Ordu­ sunun mevcut gücüyle bu kadar çok cephede savaşması kolay değil ve he­ men gidip işi gücü bırakıp Türkiye'yle girecek değil. Arada Rusya'da var. Bura­ sı bir durdu. Tek şartla bu hızlandırılabilir; Halep konusunda ihtiraslı bir poli­ tika izlediği düşünülürse Türkiye'nin o zaman önceliği Halep'in savunmasına verir çünkü muhtemelen Türkiye Bab'ı ve Tabık'ı ele geçirmeden Suriye ordu­ su Şam'ı alacak, Halep'in tamamını ele geçirmeyi tamamlayacak, muhteme­ len birkaç haftası var. Belki bir ayı ge­ çebilir ama daha fazla değil. Uzun lafın kısası; Halep'e girmeyecekse çatışma hemen ve kaçınılmaz değildir.


'vO

ORTADOĞU’DA SON GELİŞMELER VE TÜRKİYE’NİN DURUMU

se sonunda ABD'de bölünmeye razı olursa ki bana kalırsa zaten Obama yönetimi bir bölünme planı konusun­ da anlaşmıştı, Rusya'da anlaşmıştı. Buna böyle tam rıza göstermeyenler Suudiler ve Türkler aslında. Ama onlar da baktılar çünkü Obama'ya kadar bu konuda daha dengeli birisinin gelme­ yeceği çok açık, göreceğiz. Çok felaket günler bekliyor bizi bölgede maalesef. Düşünün Obama'ya bile dengeli diyo­ ruz ama öyle gerçekten öyle. Çünkü İran yani bir Suudi prensiyle bir İsrail MOSSAD ajanının İran'a bakışı aynı. Aynı politika, aynı yaklaşım. Dünyanın bütün problemleri bu Şii korkunç dev­ letten kaynaklanıyor Suudi Arabistan için. Hakikaten de öyle. Bu Suudiler, Türkler üfürüyor filan ama Filistin dire­ nişine para ve silah veren tek ülke şu dünyada. İran canını okuyor İsrail'in. Bir de nükleer tehlike vs gibi şeyler var ama bir yandan da olduğundan da fazla büyütüyor her neyse sonuç­ ta Türkiye bu toplam şeyi almayı arzu ediyor ve bu beklentilerin bir haklı ze­ mini var. Amerika'daki muhtemel yeni yönetimin İsrail'in Suudi Arabistan faktörü falan bütün bunlar bir arada güçlü bir Suriye'yi İran-Moskova hat­ tından çıkarabilecek bir zemin olarak görülüyor, bir olanak görülüyor. Ama bu gerçekleşmezse buna karşı güçlü bir direniş gerçekleşmezse kalırsa ki bence kalacak çünkü bir varlık me­ selesi onlar için. Bu durumda da evet Türkiye çok akıl dışı davranışlara falan girmezse bir sektöre yani bir fiili Sün­ ni sahaya talip olmak zorunda kalacak ama orada da Suudi Arabistan'la mü­ cadelesini tamamlaması gerekecek. Çünkü o da kolay bir şey değil. Yani iki ayrı eğilim bunlar. İkisi de bir iç ege­

menlik mücadelesi veriyorlar. Ama bu defacto oluşum olur bu sektör devleti çünkü hep Suriye'nin tamamı üzerinde hakimiyet umudunu koruyacağı için kolayca ayrılan taraf olmaz ama keşke bunu Esad yapsa çünkü orda hala Arap milliyetçiliği ile bütün sahayı kontrol edebilecekleri inancı var. Böyle bir şey de yok. O işler bitti. Bu halkların bir arada yaşayabilmesi için üç nesil falan geçmesi lazım. Mümkün değil artık, dünyadaki çatışma örneklerine baktı­ ğınızda... Ama bunu yapayım derken de bence Suriye'deki seküler kesimle­ rin ve gayri Sünni azınlıkların nesiller boyu telafi edemeyeceği bir güvenlik sahasını yok etme riski de barındırıyor.

Oradaki dengeyi değiştiren as­ lında Rusya'nın ve İran'ın müda­ halesi olmuştu ya bu kısa vadede de geri çekilecek gibi görünmüyor kendisine alan açan bir noktada. Esad rejimi kendi başına ilerlemiyor sonuçta o nedenle Rusya faktörünü düşündüğümüzde giderek çeteleri de püskürten o alanları da temizleye temizleye giden bir yönü var. Bu noktada başarılı olabilir mi? Ben döner hep sosyolojiye bakarım siyaset bilimine değil de burada, ben­ ce olamaz. O kamplarda savaşan genç­ lerin anne babalarının bir kısmı güven­ li olduğu için Şam'da ve Lazkiye'deki kamplarda yaşıyor. Yani çok karmaşık ve kaotik bir vaziyet. Esad'ın ben cep­ he gerisinin de o kadar sağlam oldu­ ğunu düşünmüyorum. Uzun vadeli ta­ şıyamaz. Yahut size rıza gösterir ama ilk serbest seçimlerde oy alamayacağınızı garanti edebiliriz. Birçok şey var. Maa­ lesef bu olmaması gereken bir şey ama bir kez bu mezhep kaması girdiyse.


Rusların Kürtlerle ilişkisi ne ka­ dar istikrarlı? Halep konusunda Rusya'nın işinin kolaylaştırılması, Türkiye lehine Cerablus'a girilme­ sine sessiz kalınması dışında orta vadede kimi avantajlar sağlayabilir mi? Rusların Kürtlerle ilişkisi ne kadar istikrarlı, çok istikrarlı değil. Uzun sü­ redir Rusya'nın bölgeye geleneksel bakışını düşündüğümüzde Sovyetler Birliği'nden sonraki çizgiyi düşünelim daha böyle eski Baasçı rejimlere daha yakın olduğu düşünülebilir. Genel ola­ rak rejim değişikliklerine sıcak bakma­ yan daha doğrusu Rusya kendisine ya­ kın değil de Batı'ya uzak olan herkesle iş yapabilen bir ülke, Çin de biraz öyle. Böyle bir şey var ama burada daha böyle mevcut rejimleri temel alırdı do­ layısıyla Kürt Hareketi de hiçbir yerde devlet değil. Yani Irak'ta yarı devlet ama genel olarak devlet değil. Böyle

ON oı

olduğu için de çok sistematik bir ilişki kurmadı bugüne kadar ama ne zaman ki Türkiye Kafkasya kökenli bilhassa cihatçı gruplarla işbirliği yaptı o zaman tabi ki tekliflerin önünü açtı. Rusya'da bürolar, bir takım mali olanakların se­ ferber edilebileceği bir takım mekaniz­ malar falan ama o zaman da gördük 90'ların sonundan bahsediyorum ve ne zaman ki Türkiye tabi AKP yoktu o zaman yani karşılıklı olarak bu kartla­ rı kullanmama sözü verdiklerinde de Rusya'da bu söze uydu. Ben hala Tür­ kiye'deki yönetimin Rusya'nın yaşam sahasına müdahale edecek adımlar atmadığı sürece PKK'ye çok yüksek düzeyli bir destek vereceğini düşün­ müyorum. İki nedenle, bir bu neden­ le. İki, Esad'la ilişkisi açısından da yani savaş şartlarında Esad daha doğrusu Şam Baas yönetimi Kürtlerle cephe­ sel ittifak kurmuş gibi görünüyor. Ne bileyim, Halep'te iki taraf cihatçılara karşı savaşıyor, ortak şey bozulmadı. Haseke'de bir gelgit oldu ama esas ola­ rak düşmanları ortak, bir ittifak gibiler, bir iki kırılma dışında da Kürtlerle Şam. Ama bunun bazı sınırları var. Bilhassa yeni dönemde ben, Şam yönetiminin belki federasyon düzeyinde değil ama yerel özerklikler vs biçiminde bir Kürt sahasını tanıyacağını görüyorum, an­ lıyorum yeni anayasa düzenlemeleri de böyle. Bir de bu kadar fiili durumlar. Ama şunun pazarlığını yapmak isteye­ cektir tabi mesela Türkiye girmeseydi de Afrin'le Kobane arasının Kürt sahası tarafından doldurulmasına tabi ki rıza göstermeyecek. Bir kere demografik olarak da doğru değil bu. Orası Kürt değil, karma bir yer. Arap, Türkmen, Kürt biraz, hakikati de öyle oranın. Buna mesela rıza göstermezdi. Buna

ORTADOĞU’DA SON GELİŞMELER VE TÜRKİYE’NİN DURUMU

Yugoslavya'da bile bunu çözemedik, Katolikler, Ortodokslar, Müslümanlar olarak, Sırplar, Hırvatlar, Boşnaklar ola­ rak. Bunların önce ayrılması... Şimdi her şeylerini beraber yapıyorlar. Sonra gönüllü bir araya gelmeleri gerekiyor galiba. Bu farklılıkları bir arada tutacak bir şey olmadı yani Arap milliyetçiliği bir yere kadar, üstelik de Nusayrileri ezerek yani onların kimliklerini ezerek bir tür hatta Hıristiyan Arapları da bi­ liyorsunuz kurucuları ama bir Sünni Arap ama ılımlı bir Sünni Arap İslam anlayışında bir Arap milliyetçiliği for­ müle ettiler. Bu bir tarafı bastırdı diğer taraf için tam yeterli gelmedi, olmuyor yani. Bunlar çok birleştirici ideolojiler haline gelemedi. Bence uzun vadede de olmayacak gibi.


'vO 'vO

ORTADOĞU’DA SON GELİŞMELER VE TÜRKİYE’NİN DURUMU

benzeyen nedenlerle de Rusya'nın müttefikinin de Kürtlerin kontrol ede­ ceği sahalar konusunda bazı çekince­ leri rezervleri olduğu için ve Rusya'nın öncelikli müttefiki Şam olduğu için buradaki anlaşmazlıkları bir araya ge­ tirdiğimizde Rus-Kürt ittifakının böyle stratejik karakterli olduğunu düşün­ müyorum. Ama şunu da görelim: Putin Erdoğan'la bir parça normalleşti diye öyle hemen Moskova'daki PYD büro­ su falan kapanmaz, duruyor. Biliyor­ sunuz meyve ihracatı da öyle hemen başlamadı. Bunun bazı sınırları var. Ar­ tık daha geçmişe oranla olduğundan daha ciddi bir ilişki kurdukları Suriye Kürtleriyle de PKK'yle de ve müttefiki olan ülkelerde de Rusya'nın kontrol sahasında olan ya da ittifak sahasında olan ülkelerde de Kürt Hareketi'nin finansal, kültürel, siyasal vb açılardan daha rahat hareket edebildiği görü­ yoruz, toplantı yapabilmeleri bir takım kuruluşlar açabilmeleri vb. Bu bakım­ dan stratejik olmayan ama giderek ge­ lişen bir ilişki var. Uçak düşürme döne­ minde olduğu kadar sıcak değil. Şöyle söyleyebilirim: Rus televizyonları sa­ bah akşam "Herne Peş" çalıyordu, sü­ rekli YPJ görüntüleri vardı şimdi onlar kesildi. Ben düzenli olarak Rus kanal­ ları izlerim, bayağı propaganda kana­ lı gibiydi, bunlar kesildi. Ama hala dil negatife dönmüş değil Kürtlere karşı. Stratejik olmasa da giderek gelişen bir ilişki var. Burada da handikaplardan bir tanesi Kürt Hareketi'nin, sadece Suriye'de değil, bağımsız karakterini yitirmesi riski. Kürt Hareketi bağımsız bir hareket öznel hattı olarak davranı­ yor ama ABD ile olan taktik yakınlığını ya da işbirliğini eğer stratejik düzeye çıkarırsa ki bu da kolay değil zaten

-NATO ülkesi Türkiye'yi idare eden Amerika-. İbreyi fazlasıyla Amerika'dan yana çevirdiği anda Rusya için daha kolay vazgeçilebilir bir aktör haline gelebilir. Ama gördüğümüz kadarıyla şimdilik Suriye'deki denklemin bölge üzerinde bir geçerliliği var. PJAK İran'la savaşmıyor, İran'da artık Barzani'ye bağlı gruplar arada bir silah kullanıyor, Barzani'nin yayınlarından izliyorum, şu kadar gerilla öldü, diye PJAK değil bunlar, yakın zamanda devam ediyor çatışmalar, onlar orayı bir yokluyorlar İran sahasını, PJAK çatışmıyor. Dolayı­ sıyla Rus-İran-Şam ittifakı çerçevesinde Kürt Hareketi'nin genel hassasiyetleri sürdürdüğünü görüyoruz. Haseke'de bir çatışma oldu diye Esad-Türkiye-İran anlaştı diye, böyle bir noktaya gidilme­ diğini gördük kısa bir süre içerisinde. Herkes bunu yazdı mesela Foti Benlisoy da sağ olsun yazmıştı Amerikalıların baba Barzani'yi nasıl sattığını. Böyle bir denklem yok. Tabi ki sonunda olabilir ama şu ana kadarki tablo bir tane ülke değil ki bunun hemen birçok ülkeden tepkisini alabiliyorsun, test edebiliyor­ sun, bozuluyor mu ilişki bozulmuyor mu diye. Ben mesela İran'a bakıyorum, başka bir yere bakıyorum denklemin bozulup bozulmadığı ile ilgili. Gördü­ ğüm kadarı ile bozulmadı ama şu dü­ zeyde çıkmadı. Uçak krizinden sonra önemli bir tip saldırı helikopterinin düşürülmesine neden olan biliyorsu­ nuz bir karadan havaya omuzda taşı­ nabilir bir güdümlü roket ama menzili çok kısa, Afganistan'da Sovyet ordusu­ nu yenen, koca Sovyet ordusunu dize getiren Stingerların en basit versiyonu verildi. Bu bir Rus yapımı silahtı. İran kanalıyla mı Esad kanalıyla mı han­ gi kanalla gittiği önemli değil, Rusya


bunu reddetti ama sonuç olarak bu bir Rus silahı. Bundan beş tane daha ver­ seniz Türkiye'deki Kürt savaşının kaderi değişir. Ben Erdoğan neden özür diledi sorusunun yanıtını buradan verdim. Sanırım bir tek ben böyle açıkladım. O roketatar diz çöktürdü Erdoğan'a, bence bunun başka bir izahı yoktu. Yoksa bu kadar kibirli adam, tamam dört cephede sıkışma falan ama özür noktasına gelmezdi, daha ağır giderdi. Darbeden de önce hatırlarsınız Mayıs ayında Davutoğlu'ndan Yıldırım hükü­ metine geçiş sürecinde. O çok önemli bir olay, onu küçümseyemeyiz. Koca Rus ordusuna diz çöktüren bir tane si­ lah her şeyi değiştirdi. Ondan beş tane daha olsa biter. Biter derken Türk or­ dusu yıkılacak değil ama öyle bir ağır savaş süreci başlar ki Afganistan'da olduğu gibi kırsalını kontrol edemezsi­ niz. Çünkü bütün gücünüz sizin o dağ­ larda hava kuvveti ve onların indirme

kapasitesi. Biliyorsunuz işte ne zaman bir operasyon görüntüsü izleseniz te­ levizyonda esas olarak hava destekli, hızlı hava harekatı yapan uçak bom­ bardımanı değil helikopter ağırlıklı bir şey. Bu tür bir şeye tekrar dönülmüyor yani ondan bir tane verildi. Bir de şöyle veriyorlar bu güçler biliyor musunuz, Suriye'de de öyle mesela, size bit Tow veriyor ama mermisini vermiyor yani onun mühimmatını siz yapamazsınız, yüksek teknoloji. Mesela Halep ku­ şatmasını kıracak kadar Nusra'ya Tow veriyor ama mühimmat sınırlı. Mesela sen bununla 20 tane tank indirirsin, uçak indirirsin, yeter bu sana, diyor. Ona göre ayar yapıyorlar. Konudan uzaklaşıyoruz ama hangi devletin ne kadar düzeyde ittifak yaptığını gös­ terir bir şey, önemli bir şey. Mesela Amerika'nın PYD'ye yapmış olduğu yardımlara bakarsanız hiçbir stratejik silah yok. Bayağı bildiğiniz kalaşnikof

67


00

'vO

ORTADOĞU’DA SON GELİŞMELER VE TÜRKİYE’NİN DURUMU

mermisi, biksi mermisi, çok düşük dü­ zeyli. Hiç bu gruplara yüksek kapasiteli silah verilmedi. ÖSO'da var, onlarda yok. Yani Youtube izleyen herkes bunu görür, böyle bir şey yok, hep hesap içinde bir hesap var. Bütün bunlardan hareketle önümüzdeki dönemde Kürt Hareketi'ne Türkiye'nin çok büyük yan­ lışlar yapmaması durumunda daha ya­ kın duracağını zannetmiyorum ama daha nötr bir seviyede fakat geçmişe oranla daha gelişmiş bir ilişki seviye­ sinde olacağını düşünüyorum çünkü onu yedekte tutacak çünkü güvenilir bir partner yok Türkiye'de. Dolayısıyla böyle hafif karmaşık bir yanıt vermiş olduk ama durum böyle. Kürt Hareke­ ti ile olan ilişkisini, çok ileri gitmeyen ama gerektiğinde devreye girebilecek bir seviyede tutacak ama böyle satma yok etme falan gibi bir noktaya da ge­ leceğini düşünmüyorum.

Türkiye'nin Cerablus operasyo­ nunu Avrasyacı bir mantıkla anla­ mak ve anlatmak ne kadar inandırı­ cı sizce? Gezi'den bu yana başlarına gelen her olumsuzluğu üst akıl ile açıklayanlar şu anda da bölgede büyük oranda ABD zemininde yürü­ müyorlar mı? Evet doğru. Bu Avrasyacılık entere­ san bir şey. Darbeden sonra günlerce bunu konuştuk Türkiye Şangay İşbir­ liği Örgütüne mi katılacak, NATO'dan çıkacak mı? Aslında bütün bu geliş­ meler Türkiye'nin NATO'dan çıkması için ya da çıkarılması için bir operas­ yondu. Bunların gerçekliği olmadığını gördük çünkü Türkiye'deki yönetim açısından tabi bir gerçekliği olabilir ama bu yönetimin ne Avrasyacılık ne de eski tabirle bağlantısızlık anlamın­

da yani kutuplardan birine dahil olma­ ma, vakti zamanında işte Hindistan'ın, Yugoslavya'nın izlediği türden bir po­ litika, böyle bir politika izlemesi müm­ kün değil. Çünkü ekonomik olarak bu kadar sermaye ilişkileri açısından bu kadar Batı'ya bağlı, bu kadar iç içe olacaksınız, sonra dünya görüşünüz bu kadar İslamist bir politik yaklaşım, kültür; Ruslar, Çinliler... Nasıl olacak böyle bir dünya? Üstelik oranın büyük aktörü falan gene değilsiniz. Koca Rus­ ya var, koca Çin var. Böyle bir dünya­ da gene küçük aktör olacaksınız veya orta ölçekli bir aktör olacaksınız ve çıktığınız zaman sizi müthiş olanaklar beklemiyor. Çıkmanız kolay değil sizi destekleyen sermaye gruplarının bağ­ lantıları açısından, kültürel dünyanız falan açısından bunlar hiç kolay şeyler değil. Çok gerçekçi değildi zaten böyle bir seçenek. Ben önümüzdeki günler­ de de buna benzer algıların olacağını, her seferinde, bakın dediydik, diyenle­ rin çıkacağını ama sonunda Türkiye'nin NATO'yla ilişkilerini dondurabileceğini veyahut Fransa'nın 58'de yaptığı gibi askeri kanadından çıkmak gibi bir ta­ kım yaptırımlara Erdoğan'ın gidebile­ ceğini ama kolayca çıkamayacağını, hele Şangay'a katılmak anlamında bir şeyin hiç olmayacağını, olsa olsa bir tür yine Ortadoğu merkezli, kendisi mer­ kezli bir hayal dünyası peşinde olacağı­ nı düşünüyorum. Şimdi şu önemli yal­ nız geçmişte olduğundan, iki kutuplu dünyadan farklı olarak içinde bulun­ duğumuz dönem daha çok merkezli bir dönem, bu tür yapılara olanak ve­ riyor. Çekoslovakya hafif kıpırdadığın­ da Moskova'dan uyarı gelirdi, İtalya'da hafif bir şey olduğunda Amerika'dan denetim gelirdi. Soğuk savaş döne­


ORTADOĞU’DA SON GELİŞMELER VE TÜRKİYE’NİN DURUMU

türden tuhaf görünen denklemler or­ taya çıkarıyor. Birisiyle askeri ilişki, bir başkasıyla başka bir ilişki, kısmi bir anlaşmı şl ık başka bir kon ud a, yan i d ah a parçalı, eskisi gibi bloklar falan yok. Ve bu süreç daha da gidiyor böyle, daha da gidecek. Başka bir trend gelmediği sürece bu yanıyla aslında iki savaş ön­ cesi 1. ve 2. dünya savaşı öncesi büyük emperyal gerilimlerin birikim dönem­ lerini andırıyor. O zaman çelik üretimi, silah üretimi vb rakamlara bakılırdı, Lenin'in 1910-11 tarihli analizlerini hatırlarsak, bu çalışmalarda çelik üre­ timindeki artışı görüyoruz. Zaten çelik demek ordu demektir. Şimdi dünyada 1988'den, yani Soğuk Savaş'ın bitişin­ den ya da 1980'lerin ikinci yarısından 2000'lere kadar, silahlanma seviyesi düzenli bir iniş trendi içine girmiş. Yak­ laşık olarak 1,7-1,8 trilyonluk bir limitti bu. Ama şimdi bunun 2 trilyonluk bir hacmi var. Diyebiliriz ki şu anda Soğuk Savaş dönemini yakaladık ve tarihsel rekora doğru gidiyoruz. Yani, bir, dünya daha çok silahlanıyor. İki, ABD hala açık ara önde, kendinden sonraki 5 ülkenin askeri harcamalarını tek başına karşıla­ yabilecek bir ülke, ama giderek birçok ülke bir araya geldi, ABD gücünü den­ geleyebiliyor. Bir aralık veremem, süre vermek doğru değil ama benzetme yapacak olursak, 1. Dünya Savaşı'nı dü­ şünürsek şu anda 1800'lerin sonunda­ yız. Yani bu gerilim bir 10-15 seneden daha uzun taşınamaz, başka bir işbirli­ ği ya da başka bir diplomasi zemini or­ taya çıkmaz ise. Küresel savaşı engelle­ me bakımından geçmişten tek farkı şu, ancak daha büyük bir riskle beraber; küresel savaşı engelleyen en önemli şey, yani İkinci Dünya Savaşı'ndan son­ ra Üçüncü Dünya Savaşı'nın çıkmasını

On

minde değiliz. Yani ülkeler çok çok farklı özerklikler gösterebiliyorlar. Dönemin özelliği bu. Sadece Türkiye değil orta ölçekli pek çok ülke ilginç, tuhaf, karmaşık dış politika ilişkileri­ ne giriyor. Mesela bir üst kulvarda yer alan Hindistan'a bakalım. Bütün silah­ larını Rusya'dan alır ve Amerika ile tat­ bikat yapar. Yani ABD ile birlikte Çin'e karşı tatbikat yapar. Güney hattındaki ittifaklar, Kore'de Amerikan, hep böyle Çin'i şey yapan. Aşağıda Yeni Zelanda, Avusturalya ve doğuya doğru da Hint Okyanusu'nda Hindistan'la beraber böyle bir altılı ittifak vardır. Düzenli askeri manevra yapar ama stratejik silahların tamamı uçak gemisi de da­ hil olmak üzere eski Kiev tipi Varyag gemisidir. Bunların hepsi eski Sovyet envanterinden veyahut bugünkü Rus­ ya Federasyonu'ndan alınan silahlar. Silah kaynaklarınız burası olacak ama Amerika'yla askeri ittifak yapacaksı­ nız fakat BRIC içerisinde de ekonomik olarak Amerika'ya biraz denge yapa­ caksınız. Bu, dünya beşten büyük, türü söylem zaten herkesin biraz orta ve üst olan bütün ülkelerin tipik söylemi. Erdoğan bunu en son söyleyen adam ama biz de başka ülke izlenmediği için çok ilginçmiş gibi geliyor ya da çok ce­ sur gibi geliyor ama çok standart bir söylem bu. Çok önceden beri birçok liderin dile getirdiği bir konu hatta belki de gelmiş geçmiş en kıymetli ge­ nel sekreter Kofi Annan'ın yaklaşımıdır bu, ki Suriye'nin ilk krizi anında sorunu çözmek için müthiş aralara girdi genel sekreter. Gerçekten çok kıymetli birisi­ dir ve barış için çok önemli girişimler­ de bulundu. O zaman dinlenseydi Kofi Annan bu meseleler böyle olmayacak­ tı, her neyse. Bu uluslararası yapı bu


o ORTADOĞU’DA SON GELİŞMELER VE TÜRKİYE’NİN DURUMU

engelleyen şey aslında nükleer silah­ lardı. Çünkü nükleer silahlarda her iki tarafında ikinci vuruş kapasitesi var. Yani vurduktan sonra öbür taraf da tekrar saldırı yapabileceği bir kapasi­ te. 1957-58'e tekabül ediyor. Zaten o tarihten sonra da askeri doktrinler de­ ğişti. Merkezde savaşlar yerine kanat­ larda savaşlar. Bu 1964'ten sonra NATO doktrinidir bu, Sovyetler Birliği'nde bunun adı barış içinde bir arada ya­ şamaydı. Bunların hepsi teknik kılıflar. Aslında Avrupa cephesinde merkezde karşılaşmamak. Şimdi başımıza gele­ cek korkunç şey bu. Bir dünya savaşı konuşuyoruz her seferinde. Ama o dünya savaşı galiba herkesin kafasın­ da ABD ve Rusya'nın ya da bu ölçekte­ ki ülkelerin doğrudan savaşı olarak ge­ liyor. Hâlbuki bu uzunca bir süre böyle olmayacak. Ama biz başka bir manada dünya savaşı, yani işte Suriye'de bu gerilim tırmanıyor ve yeni Amerikan yönetiminin bu savaşı tırmandıracağı çok açık, Trump da olsa Hillary Clinton da olsa. Bu, Suriye halkı ve Ortadoğu için daha da korkunç günlerin daha uzun savaşların gelmekte olduğunun işaretidir. Başka bir anlamı yok. Hatta daha başka bölgelerde de, mesela tek­ rar Osetya'da tekrar Transdinyester'da, Abhazya'da, Baltıklarda gerilim. Bunlar kanatlarda çatışma yoğunluğunu ve sayısını arttıran bir gelirim. Eğer nük­ leer çağda olsaydık 15 yıl içerisinde tekrar bir paylaşım savaşı görebilirdik, çünkü sistem bunu kaldıramıyor artık. Türkiye'ye bağlayacak olursak, Türki­ ye, iç kamuoyunun çok cesur zanne­ deceği adımlar atmış olabilir ama bi­ razcık Türkiye klasmanındaki ülkelere baktığınızda, Güney Afrika, Meksika, Brezilya, Hindistan veya bunların biraz

daha altındaki ülkeler, bunların çok ti­ pik söylemler olduğunu göreceğiz. Ve yeni sistem ülkelerin daha çok ülkele­ rin özerk davranmasına olanak tanıyor. Bütün bunlar sonunda her şey olabilir ama Şangay olmaz.

Suriye konusunda Rusya ve ABD kırılgan bir hatta ilişki geliştirdiğini görüyoruz. Rusya Esad'la kendi var­ lığını koruma potansiyeline sahip. ABD'nin desteklediği gruplar değiş­ ken olabiliyor. ABD kendi hakimiye­ tini nasıl sağlayacak? Geleneksel Amerikan dış politika çevreleri Obama'dan çok rahatsızlar. Obama ise şu nedenle sonunda gele­ neksel kesimlere rağmen bir değişik­ lik yaptı. Başkanlığının ilk döneminde yapamadığını ikinci döneminin son zamanlarında yaptı ancak. İran'la nük­ leer müzakerenin kapısını açarak, artık bu kontrolsüz, fütursuz ve bölgede Amerika'nın enerji çıkarlarını da riske edebilecek, ilk anda İsrail'in güven­ liğine ya da Batı'nın askeri anlamda güvenliğine hizmet ediyormuş gibi görünse bile sonunda dönüp IŞİD ve benzeri yapılar üreterek onların güven­ liğini de zedeleyebilecek yapılar üreten Suudi yaklaşıma bir denge getirmeye karar verdi. Bu da Amerika ile İran'ın nükleer müzakere ve Suriye politika­ sında da sonunda olayların gelişimi ile önce doğrudan savaştan vazgeçti, Esad yönetimine havadan müdahale­ den vazgeçti, kara seçeneği zaten pek tutmamıştı gündeminde; bazı radikal gruplara destek vermekten vazgeç­ ti, nitekim eski Amerika Büyükelçisi Ricciardone'nin "Türkiye kırmızı çizgi­ leri aştı" dediği buydu. Yani "Nusra'ya vs. biz değil ama onlar silah verdi" de­


tezi" diye konuşulacak. Bu ne demek; aslında tekrar İran'ı daha fazla karşıya alan, daha fazla yaptırım yapan, İran'a yaptırım yaptıkça geleneksel teokra­ tik çevrelerin ülke içerisinde liberaller karşında baskıcılığını meşrulaştıran bir dış ambargo getirmesi, onun müt­ tefiki olan sahada tabi ki Hizbullah Lübnan'da ve Esad Suriye'de, daha çok baskılanması, uluslararası arenada Esad'ın çocuk katili olarak resmedilmesi, bu tür sahnelerle karşı karşıya kalacağız. Çünkü Avrupa'da merkez sol, sosyal demokrat yönetimler gün­ deme gelmiyor, daha çok sağ ve sağ koalisyonlar gündeme gelmiş durum­ da. ABD'de de Trump'ın adaylığı şaka konusuyken şimdi aday. Onun karşı­ sındaki Hillary de çok sıkı bir İsrailci. Amerika'da belki kadın hakları ya da başka meseller açısından olumlu yan­ ları olabilir Clinton'un ama Ortadoğu politikası için öngördüğü, düşündüğü şeyler korkunç. Eski CIA Direktör Yar­ dımcısı istifa etti. Büyük olasılıkla Dışiş­ leri Bakanı ya da Yardımcısı olacak ve o kadar açık şekilde "Rusları, İranlıları öldürmeliyiz!" diyor ve bunları alenen TV'lerde söylüyor. Yani bu şu demek: Kasım'dan sonraki Dışişleri politikacısı Trump'tan daha da sıkı bir Rus düşma­ nı ve Ortadoğu'da Suudi prensleri için "dostum, aziz kardeşim" diyor. Bunlar korkunç şeyler. Yani eski Obama poli­ tikası muhtemelen "Obama parantezi" diye konuşulacak. Obama'nın dengeli politikası, İran'ı ve Ortadoğu politika­ sını daha dengeli hale getiren yaklaşı­ mından uzaklaşıp bir noktaya gelecek. Ama artık Rusya çok stratejik yerleşti. Hmeymim hava üssünün kalacağı, Tar­ sus'taki deniz üssünün daha kapasiteli bir hale getirilmesi gündemde. Rusya

ORTADOĞU’DA SON GELİŞMELER VE TÜRKİYE’NİN DURUMU

mişti Türkiye'yi kastederek. Bu aslında savaş suçu şikayeti idi. Amerika'nın zorluğu şu: Sahaya asker indirmeden, ama Rusya ve İran'ın bölgede tümüy­ le inisiyatif almasını da istemeyen bir yerde. ABD'nin kendi içindeki kurum­ lar bu konuda çok uzlaşmış görünmü­ yor. Pentagon, CIA, dışişleri, istihbarat, bürokrasi, güvenlik, partiler vs. mevcut politikalardan rahatsız. Ama bu çok hayırhah bir rahatsızlık değil, çünkü daha beter bir şey isteniyor. Çünkü Amerikan kamuoyu kendi evinde çok sık bomba patlamadığı sürece her şeyi çok çabuk unutuyor. Ve çok gelenek­ sel bir takım akıl vericileri var onların, o akıl vericileri de İsrail güvenliği, İsrail demek olumlu bir şey aydınlık. Bir de böyle karanlık olan var. Halbuki Esad, İsrail devletinden daha sekülerdir. Böy­ le bir algı yok ama Batı kamuoyu için bu yeterli oluyor. Çok İsrail merkezli bir düşünce direniyor ABD'ye karşı. İsrail düğün bayram ediyor bütün bu süreç içerisinde. Obama'nın yerleşim­ ler konusundaki hiçbir sınırlamalarını dinlemiyor. Ondan sonra müzakere masalarına oturmuyor bile. Gazze'den iki roket atıldığında tekrar hareket ya­ pılıyor. Golan Tepeleri artık mevzuba­ his değil. Dolayısıyla İsrail sağı düğün bayram ediyor önümüzdeki dönem daha da fazla edeceği umudunda. Çünkü sıra ona gelmeyecek. Karşısın­ da da Saddam gibi, sıkıldığında bile kendisine iki tane scud füzesi yollaya­ cak lider tipler kalmadı. Bu anlamda son tip Esad onun da gücü parçalan­ dı ancak kendi sahasını korur. Bütün bunlar Amerika'daki genel bakışı gösteriyor. Obama'nınki bir parantez. Böyle özetleyebiliriz. Bir müddet sonra "Suriye politikasında Obama paran­


72 ORTADOĞU’DA SON GELİŞMELER VE TÜRKİYE’NİN DURUMU

da öyle kolay kolay bölgeden çekile­ cekmiş gibi görünmüyor. Keza aslında şu anda orada savaşan güçler de Şam'ı bile kaybetseler uzunca bir süre ciddi bir direnme hattı kurabilecekleri kadar savaş tecrübesi edindiler. Çünkü onlar da artık milis kuvvetleri de işin içine katan bir düzeydeler. Filistin İslamcı­ ları ve Filistin solcuları da sahada bu arada. Bütün talimlerini orada yapıyor. Mesela DeyriZor'dan Rakka'ya hücum etmeye çalışan grup Filistinli ağırlıklı. Filistin biliyorsunuz Sünni bir toplu­ luk ama seküler solcu Filistinli gruplar Şam yönetimi ile birlikteler ama bir o kadar da bu cihatçı grupların kampla­ rına geçen Filistinliler var. Herkes için bir tür eğitim sahası aynı zamanda. O da ayrı dinamikler. İsrail'in öngöremediği şeylerden bir tanesi de bu yani Filistin'deki dengenin değişmesi ve daha farklı bir düşmanın karşısına çıkma ihtimali var. Gerçi İsrail bununla baş edebilecek araçlara sahip. Sizin so­ runuzun özeti, büyük olasılıkla Ameri­ ka bu Obama parantezini kapatacak. Yani sahada istediği türden insan bu­ lamıyor, ama ABD'nin şöyle bir gücü var. İstediği politikayı yapamasa bile diğerini engelleyip burada bir zaman kazanma meselesi var çünkü bir süper güç. Yani diyor ki "Ben istediğim ılım­ lı gücü bulamıyorum tamam kabul, ama sen Halep'i alma, gireceğin za­ man, "Al Nusra şunları bir durdur." di­ yor. Yani gerekli silahı ver ya da onları yanlışlıkla vur, falan. Bu kapasitesi var ABD'nin. Bunu gerek dolaylı güçlerle gerek doğrudan yapıyor. Her zaman yapabilir. Oyunu kuramasa bile oyunu her zaman bozabilecek büyüklükte bir ülke ABD. Bu da onu açık ara üstün ya­ pıyor zaten. Peki, bu ne sağlıyor? Bü­

tün bu kurmak isteği oyun için gerekli malzeme ya da ittifaklara ve politika sürekliliğine sahip değil ama yine de varlığını sürdürebiliyor. Çünkü büyük­ çe bir güç, bozabiliyor en azından fakat kendi oyunun kurabilecek bir durum­ da değil. Bu oyunun artık günümüzde halklar açısında artık bir meşruiyeti de yok. Yani 2000'ler ya da belki 90'larda kimi renkli devrimlerde gördüğümüz baskıcı rejimlere karşı demokrasi, se­ çimler, hürriyetler gibi bir söylemi de yok, böyle bir iddiada dahi bulunamı­ yor. Çünkü çok kısa süre içerisinde bu tür rejim değişikliklerinin nasıl maliyet­ lerinin olduğu ve nasıl daha korkunç­ larını getirdiği konusunda Ortadoğu halkları büyükçe bir tecrübe edindiler. Bu hegamonik durumu da yok ABD'nin ama oyun bozma kapasitesi sayesinde bir 5 seneyi daha böyle geçirir. O konu­ da problem yok ama biz geçiremeyiz. Onlar geçirebilirler.

Türkiye'nin Rakka operasyonun­ da yer alabilmesi ne kadar gerçekçi? ABD zaten IŞİD'e yönelik operas­ yonlarını Rakka merkezli yapamaya­ cağını anladığı için bunu bir Musul operasyonuna çevirmiş oldu. Yani bü­ yük soru şu idi: IŞİD'in beli Rakka'da mı kırılacak Musul'da mı kırılacak? Yakın zamana kadar bu Rakka gibi konuşulu­ yordu ama görünen o ki ABD hem PYD ve Türkiye'yi daha uyumlu tutabilseydi, yani Türkiye bu kadar PYD konusunda olmaz demeseydi, yani " biz PYD ile iş­ birliği yapmayacağımız gibi, PYD'nin olduğu bulunacağı bir şeyde katiyetle bulunmayız" mesajını çok keskin verdi­ ği için, bu ikisini bir araya getiremediği için bu seçeneği daha geriye itiyor ve şimdi Musul operasyonu hazırlığı yapı­


yor. Onun için tabi aslan payı oradan dağıtılacak. IŞİD'in belinin kırılası duru­ munda Rakka'daki hali çok daha zayıf olacak bir de, bu Suriye'deki muhale­ feti toparlamak için bir zaman kazan­ ma olacak. O süre zarfında rejimle uğ­ raşacak. Sizde orada bakacaksınız bir şeyler yapabilecek mi yapamayacak mısınız. Bu nedenle bu sorunun saha­ sından çıkmış gibi görünmekle bera­ ber aslında doğru yanıtı şu: Rakka de­ ğil Musul operasyonu söz konusudur bu noktada da Türkiye burada bir yer tutmaya çalışıyor. Başika tartışmaları zaten bununla ilgili. Ben Türkiye'nin hep bir yeri olduğunu düşünüyorum. Bunu olması gerektiği ya da aksi an­ lamda söylemiyorum. Durum tespiti anlamında söylüyorum. Türkiye çok büyük bir ülke, çok büyük bir ordusu var ve Batı'dan bahsediyoruz. Diğer

alternatifleri o kadar korkunç ki. Batı için artık ılımlı İslamcılarla iş yapmak zaten sorun değil. Dolayısıyla en iyi düzenleyebilecek potansiyel ülke AKP Türkiye'si, fakat güven vermiyor Erdo­ ğan. Yani bütün problem bu. Hep bir iş yaptığınızda onu öne çıkaracak ve kazanacak. Diyelim ki Musul'un kapı­ larının Erdoğan'a açsak, sonra ne olur? Buna asla hiç kimse cevap veremiyor. Ne Putin ne Batılılar cevap verebili­ yor. Nitekim Türkiye'nin uluslararası koalisyonda hep bir yeri var. Çünkü fazlaca alternatifleri yok. Ürdün'den ne kadar operasyon yapabilecekler, Irak'taki merkezi güçleri gördük. Hala Ramadin'in Ambar'ın dış mahallelerin­ den çok yavaş giden operasyonlar var. Koca Irak merkezi ordusu PYD kadar başarılı operasyon yürütemiyor. Birbir­ lerinin kuyusunu kazıyorlar. Sahadaki

73


74 ORTADOĞU’DA SON GELİŞMELER VE TÜRKİYE’NİN DURUMU

Sünni aşiret birliklerine tane ile mer­ mi veriyorlar. Tuhaf bir vaziyet var bu mühimmat konusunda. İç gerilimleri çok başarılı değiller. Bu halleriyle de Musul'a kuvvetlice girmeleri, orada sistemi tesis etme, çok zor. Gerçekten Türkiye'nin kaygısı doğru, oraya mer­ kezi Şii ordusuyla Sünni Musul'a nasıl girecek. Zor o iş. Girersin ama orada intikamcılık olacak, vs. vs. bu ancak modern disiplinli bir ordunun yapa­ bileceği bir şey ki ırak ordusu hal çok disiplinli bir orduya benzemiyor birkaç elit birimi haricinde. Çok düzensiz ve sahayı tanzim edecek kapasitede ko­ mutanları olan bir birlik değil, sahada zorlukları olacak ama yine de Suriye seçeceğinde daha güçlü görünüyor Musul operasyonu. Onun da işte hala hazırlığını yapıyorlar. İran anlaşıldığı kadarıyla Türkiye'den çok memnun de­ ğil. Dolaysıyla da Irak parlamentosun­ dan çıkan Başika Kampı ile ilgili karar­ lar Türkiye'nin bu tür bir operasyonda yer almasını istemediklerini gösteri­ yor. Musul'u alıp alamayacaklarını gö­ receğiz. Çok uzun süreceği kesin Irak merkezi yönetiminin bu işi yapması anlamında. Yine orada bir başka han­ dikap da Barzani ve Talabani'nin ol­ duğu saha. Yani Kürt otonomisinin de buraya güç verip vermeyeceği. Çünkü ikisi de Amerikan müttefiki ama işler öyle yürümüyor. İstiyor ki bir taraf "ma­ dem o sahayı sen kontrol edeceksin sen daha çok öl daha çok para harca vs." bu yaklaşım nedeniyle de bu tür gruplar hep bir zemin buluyor. Önce kimin başını ağrıtacaklar diye bir sıra yapıyorlar. IŞİD'in sahayı ele geçirmesi de öyle olmuştu. Barzani de öyle dü­ şünmüştü: "Merkezin canını okuya­ cak bir operasyon, bana ne!" diye dü-

şündü. İlk topa girmeye girmeye IŞİD Erbil'in kapısına dayandı ve Bağdat'a da yaklaştı hatırlarsanız. Dolayısıyla bu mantık hala sürüyor. Çok da zor olacak Musul operasyonu. Yine de Rakka'dan daha kuvvetli bir operasyon seçeneği gibi görünüyor Türkiye'nin günün bi­ rinde Rakka'ya girme olasılığı var diye düşünürsek bence var. Yani bir ulusla­ rarası koalisyon girecekse oraya bura­ da Türkiye'de olacak. Şundan dolayı: E kim olacak? Seçenekleri sıralayalım: 1- Burası Batı açısından Rusya ve İran'a bırakılmayacak bir saha. Seçenekler belli: Ürdün-Arabistan-Türkiye. Bu ma­ nada olmasında şaşırtıcı bir şey yok. Ama bu doğrudan bölge ülkeleri ve NATO ortak kara gücü biçiminde mi olur, bu anlamda olursa Türkiye olur. Ya da sahadaki güçlerin desteklendiği, aslında güvenli bölge meselesi, önü­ müzdeki günlerde daha da önümüze gelecek gibi görünüyor, ABD'deki iki tarafa da bu seçeneği öne çıkaracak gibi görünüyor. Buradan da anladığı­ mız Kasım'dan sonra bu güvenli bölge meselesi biraz daha arttırılacak ve böy­ lelikle Esad'ın ya da başka bir gücün kovalayamayacağı Suriye sahası içinde bir askeri yığınak alanı oluşturulacak. Türkiye'nin denetlediği bölge, burası dev bir kamp alanınız olacak. Oradan ileri gidip gidemeyeceği o grupların kapasitesine bağlı olacak ama kimse gelip o sahaya giremeyecek. Gelmeye çalıştığında IŞİD de olsa Esad da olsa bombayı yiyecek, "no fly zone" olacak. Bu tür bir operasyon olsa da Rakka için çok uzun sürer, o zaman da Türkiye'nin desteklediği gruplar da bunlar arasın­ da olur.

Türkiye'nin bölgede desteklediği


ÖSO'cu güçlerle Türkiye içindeki pa- ye halkları arasında ortaya çıkan ve ramiliter/faşist örgütlenmelerin ne kan davasına benzetilebilecek çatış­ düzeyde ilişkisi mevcut? ma dinamiklerini sönümlendirecek bir pratik ortaya çıkardı mı?

Bunun peki yakın çevreye etkisi var mı diye sorarsanız, ben çok oldu­ ğunu düşünmüyorum. Yani daha çok uluslararası toplumu etkiliyor. Çünkü onu izleyenler var ama böyle çoktan­ dır Arap-Kürt karşıtlığında yahut Sün-

ORTADOĞU’DA SON GELİŞMELER VE TÜRKİYE’NİN DURUMU

Rojava'da hayata geçirilmeye ça­ lışılan demokratik ulus modeli, Suri­

Gördüğümüz kadarıyla bütün bu cehennemin içerisinde bir vaha gibi orası. Çok zengin değiller, modern binaları yok ama küçücük köy okulla­ rında Fransızca öğretiyorlar, kız-erkek çocuklar iç içe oturuyor. Orasının baş­ ka bir dünya olduğu, yakın çevresine benzemediği çok açık ve orada insan­ lar farklı olduğu için, mesela Sünni ya da Nusayri olduğu için yahut Ermeni ya da Süryani olduğu için kesiklikle ayrım görmüyor. Bunu rahatlıkla söy­ leyebiliriz izlediğimiz kaynaklarda gö­ rüldüğü kadarıyla bunlar insanların öldürülme sebebi değil. Ama diğer sahalarda böyle değil. Haksızlık yap­ mayalım, tabi ki Şam yönetimin hâkim olduğu sahada da farklılıklar bir ara­ da yaşayabiliyor ama Rojava sanki bir adım daha önde. Çok önemli, özellikle kadının rolü anlamında çok önemli bir noktaya gelmiş görünüyorlar bütün bunların olabilmesi için barışın olması gerekiyor. O olmadığı sürece sadece savaş şartlarında, yoksul olanakları ol­ mayan sahalar, yeni bilimsel buluşlar çıkmayacak ya da muhteşem bir koo­ peratif hareketi beklemeyelim, çünkü tarlalar bile doğru dürüst işlemiyor. Yine de bütün bu mevcut denklemin dışında bir hayat kapısı araladığı görü­ nüyor.

m

Şu anda çok sınırlı ama bir Pakistanlaşma riskini barındırmıyor değil. Bildi­ ğimiz Türkiyeli gruplarla ilişki anlamın­ da bir zayıf ilişki var. Ama bizzat bu grupların Türkiye şubeleri oluşmaya başladı. Tersinden bir ilişki var. Bu ma­ nada bir Pakistanlaşma, Peşaver'deki Taliban oluşumunun oluşması gibi so­ nunda dönüp Pakistanlıları vurmuştu Afgan savaşına milis yetiştirme politi­ kası. Türkiye'de rakamlar farklı ama bir kısmı IŞİD'e ve Nusra gibi daha Selefi bir kısmı öyle Ahrar-u Şam gibi ÖSO'cu gruplara katılıp gidip gelen sayısı 3 binden 10-15 bine kadar giden ra­ kam. Bu az bir rakam değil. Türkiye'de savaş devam ediyor ve dolayısıyla bu, Türkiye'den insan akışının sürdüğü­ nü ve süreceğini ama daha önemlisi Türkiye'deki radikal İslami oluşum­ ların önemli aksiyonel bir insan kay­ nağına sahip olduklarını gösteriyor. Yoksa geleneksel milliyetçi paramiliter gruplardan çok sınırlı geçiş oldu. İslamcılardan daha fazla geçiş oldu ve onların silahlı aksiyonel bir noktaya sıçramalarını sağlamış oldu ve tersin­ den bir ilişki yani bunlar Suriye'de kol kurmadılar ama Suriye'de büyük mer­ kezi oluşumlar Türkiye'de artık kendi şubelerine sahipler. Türkiye vatanda­ şı insanlar arasında bu bir şube kolu oluşturacak kadar sayıya sahipler. Şim­ dilik Türkiye'ye dönük faaliyetleri yok. Daha çok lojistik düzeydeler ama önü­ müzdeki günlerde bunların çıkacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.


'vO

ni-Nusayri karşıtlığında taraf olmuş kesimlerin bunları görecek gözü yok çünkü çoktandı o savaş dinamiği işli­ yor. Kimin ne zaman ne nedenle haklı olduğunun hiçbir öneminin kalmadığı bir savaş mantığı-süreci işliyor. Biraz daha çatışmalar durulursa farklılıklar ancak o zaman görülebilir.

ORTADOĞU’DA SON GELİŞMELER VE TÜRKİYE’NİN DURUMU

Suriye'de ortak bir yaşamın is­ tikrar kazanabilmesi sizce ne kadar mümkün? Açıkçası, nedeni ne olursa olsun araya derin bir güvensizlik oluşturacak şekilde kitlesel ölümlerin, sivil ölümle­ rin girdiği çatışma biçimlerinde asgari olarak iki nesil, yani kırk yıllık bir geçiş dönemine ihtiyaç var. Bu tür toplumları hiçbir sorun yaşamamış gibi, gü­ venlik sahaları olmaksızın tek bir yere doluşturmanın, tekil bir yapı altında yaşatmaya çalışmanın, böyle bir ısrar­ da bulunmanın, her türlü azınlık grup­ lar için büyük bir yaşam-varoluş riski oluşturduğunu düşünüyorum. Yani bu ister Kıbrıs'ta Rumlar-Türkler olsun, isterse Bosna'da Hırvatlar, Boşnaklar, Sırplar olsun isterse burada Kürtler, Nusayriler olsun. Bu kadar derin sivil ölümlerin olduğu yerlerde bir üniter yapının, tek bir yapının bunlara gü­ venceler sağlamaksızın, hepsinin ona­ yını almayan bir silahlı gücün bütün teritoriyi kontrol etmesi gerçekçi bir plan değil ve doğru bir plan da değil artık. Denilebilir ki zaten bu emper­ yalizmin yapmak istediği şeydi. Yani bütün Suriye'de tek bir yönetimin ye­ niden tesis edilmesi artık çok gerçek­ çi değil. Doğru mu, gerekli mi? Evet gerekli ama bu bir dönem bir takım sahaların kendi iç süreçlerini yaşayıp yeniden güven tesis etmelerini sağla­

dıktan sonra belki daha mümkün hale gelir. Tıpkı Yugoslavya'da olduğu gibi. Yugoslavya'nın parçalanması dünya­ nın en korkunç emperyalist planı idi. O süreçteki tutumlar en korkunç faşizm­ di. Ama olduktan sonra ancak kendi sa­ halarında kendi güvenceleri ve kotaları olması gerekiyor. Bunu söylemekten korkmamak gerekiyor, bu anlamda bölünmelerden de bu kadar korkma­ mak gerekiyor. Çünkü insan yaşamın­ dan daha değerli şeyler değil. Bu çok önemli. Kimse artık bu sahada kalmak da istemiyor. Herkes Avrupa'ya gitmek istiyor. Biz bile öyle olmaya başladık. Burada o insanlara yaşam güvenliği sağlayacak siyasi askeri polisiye meka­ nizmaların oluşması gerekiyor. Yani bu saatten sonra siz Rakka ya da Musul'a Şii asker ya da polis koyamazsınız. Ter­ sinden de Lazkiye'ye Sünni asker ko­ yamazsınız. Buradaki insanların artık hakikaten kendilerini temsil ettiklerini düşündükleri siyasetçilerin askerlerin ve polislerin görülmesi lazım.

Suriye ve Ukrayna'da yaşananlar dünyadaki jeopolitik güç dengele­ rinde yeni bir tablo ortaya çıkardı. Siz bu tabloyu nasıl tasvir ediyorsu­ nuz? Biz onu daha önce konuştuk as­ lında. Dünyanın çok merkezileşmesi, farklı güç odaklarının çıkması ABD'nin eskisi gibi yönetemiyor olması ve do­ layısıyla bütün bunlar daha çok yerel çatışma anlamına geliyor. Ve bunlar merkezde çıkmak yerine, yani ABDRusya, ABD-Çin arasında değil, hep böyle periferide, kanatlarda patlayan iç savaşlar, bölgesel adacıklar üzerinde rekabet gibi, bir kısmı provayı andıran; bir kısmı ise vekâlet savaşı biçiminde


karşımıza çıkıyor. Bunu böyle özetle­ miş olalım.

Rojava'nın varlığı ne gibi riskler­ le karşı karşıya. Bunun Türkiye'nin Kürt sorununu nasıl etkilediğini de yorumlayabilir misiniz?

Rojava'nın Türkiye etkisi anlamında da bir model etkisi olacağını düşün­ müyorum bu sadece sınırlı sayıda me­ rak edenlerin, sol kolektivist insanın farkında olduğu bir değer. Üstelik de bu model en azından konuşulduğu bi­ çimiyle Türkiye'de HDP'li belediyeler­ de de bir karşılık bulamadığı sürece ki bence bulamıyor, o zaman Türkiye'ye de etkisi kolay olmaz. Ama Türkiye'de­

Ve son olarak çok eleştirilen PYD'nin ABD ilişkisini nasıl yorum­ luyorsunuz? Bunu ahlaki düzeyde değerlendiremem ben. Bunların stratejik ilişkiler ol­ duğunu düşünmüyorum. Kimse kim­ seye iradesini teslim etmiş değil. İkinci

ORTADOĞU’DA SON GELİŞMELER VE TÜRKİYE’NİN DURUMU

Çok özetle; Rojava'nın, Kobane, Haseke ve Afrin kantonlarının kolayca ar­ tık ortadan kalkamayacağını düşünü­ yorum. Görünür vadede bence böyle bir olasılık yok. Türkiye de girip oraları yok edemez. Kendi ülkesinde henüz güvenliğini sağlayamayan bir ordu ve ülkeden bahsediyoruz. Bu bizi korku­ tabilir, çünkü biz bu ülkede yaşıyoruz. Ama dışarıdan herhangi bir gözlemci bunu "Dalga mı geçiyorsunuz?" diye yorumlayabilir. Hakikaten kendi ül­ kesinde kontrolü sağlayamayan bir orduyla karşı karşıyasınız. Bu çok ger­ çekçi değil. Yani Türkiye girer ama çı­ kamaz. Girer ama çok uzun bir bedel ödemek durumunda kalır. Ben günü geldiğinde Halep'te ya da Haseke ya da Afrin civarında Tel Rıfat'ta, Azez hattında bazı yerlerde Esad'la kanton güçlerinin karşı karşıya geleceğini, ama bunun daha çok sınır düzenleme anlamında karşı karşıya gelişler olaca­ ğını, esastan bir savaşa dönüşmeyece­ ğini düşünüyorum. Sınır yoklama yani.

ki Kürt Hareketi'ne olağanüstü bir mo­ ral etkisi oldu. Adeta bir kurtarılmış cennete sahip oldu. Ve onların uzunca bir süre daha uğruna mücadele ede­ bilecekleri bir toprak parçasına sahip olmamalarının müthiş bir etkisinin olduğu çok açıkça görülüyor. Ve ulus­ lararası bir aktör PYD üzerinden Kürt Hareketi'nin diplomatik avantaja PYD üzerinden sahip olmak üzereler, ama henüz değiller. Çok kritik bir eşikteyiz şu an. O eşik geçilmedi. Aslında bura­ da ABD'nin rolü çok enteresan. Mesela bugüne kadar ABD, PYD'nin Cenevre masasına oturması hakkında açık bir beyanatta bulunmadı. Rusya bulundu. Rusya satmaya daha yakın görünüyor gibi ama değil. Türkiye ile ilişkilerini çok önemser. Dünyanın ihalesi olu­ yor. Öyle kolay kolay PYD'ye ciddi si­ lah akışı olmaz. Ama masaya çıkması için çaba sarf ediyor. Kürt Hareketi'nin diplomatik bir güç kazanması konu­ sunda Rusya'nın önemli çabaları var. ABD ise hala daha pazarlık gücü gibi kullanıyor sanki. Yani Suriye denkle­ minde vazgeçemiyor. Ama masaya da çıksın mı çımasın mı; hem Türkiye ile ilişkisini zorlaştırmak istemiyor ama ona rağmen yaptığı çok şey var. Biraz zorlayabilirdi. Rusya kadar PYD'nin ve Kürt Hareketi'nin uluslararası diploma­ tik statü kazanması konusunda ısrarlı değil ABD, Rusya daha olumlu bir yak­ laşım içerisinde.


00 ORTADOĞU’DA SON GELİŞMELER VE TÜRKİYE’NİN DURUMU

Dünya Savaşı örneklerini başka birçok arkadaşımız da vermiştir. Yıllarca Na­ zizm, aslında Bolşevizm'in boğulması için hazırlandı ama sonunda oyunlar öyle gelişmedi. Önce Südetler sonra Avusturya ilhakı, Polonya, Fransa der­ ken başka bir savaşa dönünce ABD ve SSCB birbirleriyle dayanışma içinde sa­ vaşta bulundular. Sonra da savaş b itti­ ğinde 50 yıllık bir Soğuk Savaş dönemi başladı. Ben burada PYD'ye SSCB ya da ABD olarak lanse etmiyorum. Ama şunu demek istiyorum: Teknik olarak, belirli bir anda yan yana düştükleri için bu iki güç, buna ahlaki bir anlam biçmek doğru değil. PYD talimatlarını Pentagon'dan alıyor falan değil. Tersi de değil. Yani onlar da PYD'nin ideo­ lojisinden, kanton modelinden etki­ lenmiş ve çizgi değiştirmiş değiller. Az önce konuştuğumuz pek çok detayda, taneyle ve düşük teknolojili mühim­ mat veriyorlar. Suriye seçeneğinde kolayca vazgeçemeyecekleri bir part­ ner olarak değerlendiriyorlar. Ancak Cenevre masasına çıkması konusunda hiç destekleyici değiller. Hala büyük ölçüde devlet düzeyinde aktör olarak Türkiye ile ilişkileri, anlaşılır nedenler­ le onlar için daha öncelikli. Bu tabloyu Kürt Hareketi ve PYD şöyle okuyor gö­ rebildiğim kadarıyla: Sahadaki gücüy­ le ancak bu ilişkiyi tanzim eder. Dolayı­ sıyla 3 yıl önce ABD açısından bir nokta olarak değerlendirilen bir şey bile de­ ğildi. Süreç içerisinde IŞİD karşısındaki tek tereddütsüz konumuyla ve ödedi­ ği bedel ile savaş kapasitesiyle tarihe yeni bir aktör çıktı. Bu kadar basit. Ve bu aktör büyük ve önemli bir sahayı tutuyor. Ciddi bir milis gücü var. Ken­ di sahasında halkıyla inanılmaz bü­ tünleşmiş bir yapıda. Dolayısıyla ABD

bunu dikkate almak zorunda. Burada ahlaki, etik olarak bir "emperyalizmle işbirliği vb." gibi görmemek lazım bu ilişkiyi. Emperyalizmin Ortadoğu siya­ setinde bir maşa olmak gibi değerlen­ dirmiyorum ben. Bunun daha taktik ve pratik bir yan yana geliş olduğunu, iki taraf açısından da stratejik anlamda birbirlerine muazzam kapılar açmadı­ ğını görebiliyoruz.


DÖRDÜNCÜ ■ • . . EN D Ü S T R İY E L DEVRİM (?)! ■■

Mehmet AKYOL On

Sadece bununla da sınırlı değil, ba­ sit birer mekanikçi olarak çalışanların yerini artık birer sistem operatörü olan işçiler alacak, yüksek değer yaratacak bu çalışma sonucu ucuz işgücüne ihti­ yaç kalmayacak, üretim tekrardan ABD ve AB gibi kapitalist merkezlerde yapı­ labilecek. Ancak bu hayali kuranlar 'dijital üretme' adını taktıkları bu düzenin öyle bilinen bir devrim gibi pat diye olmayacağı konusunda hemfikir. İn­ ternet üzerinden birbirine bağlanacak üretim sürecinin yaratılmasının uzun yıllar alacağını belirtiyorlar. Bu arada elbette ki yatırımcıları buna ikna etme­ nin epeyi bir zaman alacağını da söylemekteler. Süreç parça parça, adım

adım gelişecekmiş. Üretimi yapacak endüstri robotla­ rının bakımını yapacak hassas sensörlerden, dağıtımı sağlayacak birbiri ile haberleşen cipslere kadar halledilmesi gerek bir dizi sorun bu devrimi bekle­ mekte. Üretimin otomasyonu, üretim süreçlerinin birbiri ile dijital olarak bağlanması başka bir sorun. Üretim sürecinin verimliliğinin sadece yeni tekniklerle arttırılmayacağını bugüne kadar zaten yaşadık. Yalın bir yönetimi gerçekleştirmeden bunlara başlamak beyhude olur deniyor kısaca. Peki, nedir bu dördüncü devrim? Kısaca üretim için gerekli maddele­ ri sunanlarla tüketicilerin bir fabrika içinde sanal olarak bir araya getirilme­ si. Ayrıca üretimin tüketiciye mümkün olduğunca yakın bir yerde yapılması. Şimdi soralım, bu gerçekten bir dev­ rim mi?

ENDÜSTRİYEL DEVRİMLER İlk endüstriyel devrim buhar makinalarının üretimde kullanılmaya başlaması ile 18. yüzyılın sonunda gerçekleşti. Basit bir benzetme ile ka­ pitalizmin serbest rekabetçi dönemi­ ne denk düşen bu adımla üretimde tam bir sıçrama yaşandı. İkinci adım 20. yüzyılın başında akarbant sistemi

4. ENDÜSTRİYEL DEVRİM(?)!

Bugünlerde dördüncü endüstriyel devrim lafları giderek daha fazla du­ yulmaya başlandı. Söylenenlere göre bir bilgi ağı içinde A'dan Z'ye yapılması mümkün hale gelen bir üretim orga­ nizasyonu hayal gücünün sınırlarım zorlamaya başlamış. Asya'da seri halde üretilen kitlesel tüketim maddelerinin yerine alacak, her tüketicinin ihtiya­ cına göre tüketim maddesi tam da kapitalizmin rüyasını gördüğü sınırsız tüketimi mümkün hale getirecek gibi gözüküyor. Tüketim maddesi artık bir hizmet haline gelecek, üstelik daha az hammadde ve yüksek kar imkanları ile.


dev üretim birimlerinin oluşturulma­ sı ile yaşandı. Kapitalizme tekelleşme fırsatı yaratan bu adım, aynı zamanda küreselleşmenin ilk adımı oldu. Bu iki adımın birer 'devrim' olduğu herkes ta­ rafından kabul ediliyor.

o

00 4. ENDÜSTRİYEL DEVRİM(?)!

Benzer bir durum ise üçüncü dev­ rimde yok. 1970'li yıllarda üretimin otomasyonu adımı ile başladığı öne sürülen bu adımla gelen sıçrama kısa süreli oldu, üretim sistemi tekrar kri­ ze girdi. Dev yatırımlar sermayenin kar marjını düşürmeye başlayınca, bu adımın devamı niteliğinde yeni üretim organizasyonlarına yönelindi. Yalın üretim çare gibi gözükse de o da işçi sınıfının pasif direnişi ile isteneni ve­ remedi, üretkenlik yerinde saymaya devam etti. Üçüncü devrimin üçüncü adımı ise ucuz üretim için ucuz işgücü oldu. Çin adeta dünyanın üretim mer­ kezi haline geldi. Şimdi bu motorda teklemeye başlamış durumda. Dikkat edilirse ilk iki devrim üretim organizasyonunun radikal bir şekilde değiştirilmesi ile mümkün olabildi. İlk devrimde tek başına üretim yapanlar, buhar makinasının üretimde kullanıl­ ması tekniği kullanılarak fabrikalarda yan yana getirildiler. İkinci devrimde ise ilk elden üretim adımları müm­ kün olduğunca en küçük adımlara indergenip, elektrik tekniği ile çalışan akarbantlarla birbiri ardına birleştirilip üretim yapıldı. Kitlesel üretim yapmak için gerekli hammaddelerin açılan ti­ caret yolları ile dünyanın her tarafın­ dan getirilmesi imkanı da her iki adımı olanaklı kıldı. Kısacası tarih, coğrafya, teknik ve insan üretici güçlerinin her adımda rollerinin değiştirilmesi söz konusuydu.

Her ne kadar üçüncü devrime ka­ dar teknik üretici gücü diğerlerini ge­ ride bırakıp ön safa geçmiş görünse de, diğerleri olmadan endüstride bir sıçrama yaşanamıyordu. Nitekim 3. en­ düstriyel devrimde bu açıkça görüldü. Bilgisayar destekli otomasyonla yani sadece teknik üretici gücü ile yapılan değişiklik kısa sürede nefesini tüketti. Yalın üretim adı altında yapılan, özün­ de işçinin sadece kol emeğini değil kafa emeğini de üretimde kullanmayı amaçlayan hamle ise sınıfın insiyaki tepkisi ile boşa çıkarıldı. Üstelik işve­ renler, üretim sürecinde inisiyatifin çalışanın eline geçmesine imkan tanı­ yacak bu yönelimin tehlikelerini kısa zamanda gördüler ve daha fazla ileri gitmekten korktular. Ucuz işgücü ile dolaylı da olsa coğrafya üretici gücüne oynamak isteyen sermaye için sonuç benzer oldu. Üretici güçlerin dördünü birden dikkate almadan yapılan ham­ leler sonuçsuz kaldı. Bu perspektiften bakınca 3. endüst­ riyel devrimin hala başarılamadığını söylemek mümkün, zaten yukarıda be­ lirtilen arayışlar da bunun somut gös­ tergeleri. Soruyu bir de; bu mümkün mü, yani kapitalizm 3. sıçramayı yapa­ bilir mi şeklinde sormak da mümkün. Düz mantıkla gidersek, iki sıçramayı başaran bir sistem üçüncüyü neden yapamasın ki. Buna ilk itiraz 3. sefer için üç deneme yaptı başaramadı olacak. Ancak düz mantığın kitabımızda yeri yok, diyenlerin yeni bir kitap yazması gerek. Bunun için ilk adımı atıyorum iddiasına girmeden bazı tespitlerde bulunalım.


BİLGİ TOPLAMA, İŞLEME VE PAYLAŞMA

Uber'le ilgili, taksicilerin sonunu getiriyor, aşırı kar peşinde tartışmala­ rı bir yana ortaya çıkan bir gerçeklik var: Mevcut bir imkandan başkasının yararlanma imkanını ortaya çıkarma­ sı. Kapitalist mantık esasta, bir ürünün kullanım değerine sahip olmak için, onu satın alma, yani özel mülkiyetine geçirme üzerine kuruludur. Kullanım değeri için kiralama yöntemi gene ka­ pitalizm içinde daha sonra ortaya çı­ kan ve giderek yaygınlaşan bir tüketim biçimi oldu. Şimdi internet bu biçimi daha değişik ve kitlesel olarak kullan­ ma imkanı ortaya çıkarmış görünüyor. Başka bir deyişle tüketici, mülkiyetine sahip olmadan bir ürünün kullanım değerinden hayatın her alanında ya­ rarlanma imkanı elde ediyor. Bu du­ rum kaçınılmazca kutsal özel mülkiyeti aşındırıcı bir gelişimdir. Sonuçlarını ya­

'BİG DATA' 25 yıl önce bilimsel çalışmaların ak­ tarımı için geliştirilen internet bugün günlük hayatımızın ayrılmaz bir par­ çası. Her dakika dünyada olup biten­ lerden anında haberdar olmak, 'akıllı' telefon üzerinden uçak bileti almak, gitmek istenilen yerdeki en ucuz oteli bulmak artık bir iki 'tıklama' ile müm­ kün. Bütün bu 'kolaylıkların' arkasında yatan gerçeklik ise oldukça korkutucu, dijital devrim daha doğarken, kendin­ den başkası olmayan sanal dünyada tekel olarak ortaya çıkmakta. 'Big Data' şirketleri olarak adlandı­ rılan Google, Facebook takipçilerine 'bedava' hizmet sunarken, kullanıcı­ larından elde ettiği her türlü bilgiyi önce depolamakta, daha sonra bunla­ rın analizini yaparak, mal veya hizmet satmak isteyenlerle 'paylaşmakta'. Bu şirketlerin elde ettikleri astronomik karlarla, tekel durumlarını sağlamlaş­ tırmak için rahatça olası rakiplerini de satın almakta. Örneğin; Facebook sa-

4. ENDÜSTRİYEL DEVRİM(?)!

Taksi servisi Uber bize bu konuda çarpıcı gerçekleri gösterdi. Uber sade­ ce bir bilgisayar programına dayalı bir servis, servisin sahiplerinin kendi tak­ sileri yok. Sadece taksi ihtiyacı olanlar­ la, kendi arabası olan ve bir yerden bir yere gitme durumunda olanlar arasın­ da internet üzerinden bağlantı kurma­ sına olanak sağlamakta. Aynı yerden belli bir yere gitmek isteyenler arasın­ da kurulan bağlantı ile ek bir yatırıma ihtiyaç duymadan tüketicinin ihtiyacı­ nı karşılama servisi.

Bilgileri toplayan, işleyen ve paylaş­ maya başlayan internet bunu nasıl ve ne için yapıyor, sorusu ise bu bağlam­ da beklenmedik bir biçimde önem ka­ zanıyor. Hatta yukarda belirtildiği gibi kapitalizme can simidi olarak gözü­ küyor. Önce bunun nasıl yapıldığına, sonra da bu mantığın bizi götüreceği yerlere bakmakta yarar var. Belki de bu gelişme bize tekrardan tarih, coğrafya, teknik ve insan üretici güçlerinin yeni bir konumlanması hakkında ipuçları verecektir, gerçek bir endüstriyel dev­ rimin kapısını aralayacaktır.

oo

Yukarıda belirtildiği gibi teknik ge­ lişmelerde internet giderek daha fazla önem kazanmakta. İnternet üzerinde bilgi toplama, bu bilgileri işleme kadar paylaşma yöntem ve davranışları da sürekli değişim içerisinde.

şayıp göreceğiz.


dece 55 kişinin çalıştığı Whatsapp şir­ ketini almak için 19 milyar dolar ödedi. Tüketiciler hakkında en fazla bilgiye sahip Google ise bir anda dünyanın en büyük reklam şirketi oldu. Arama mo­ toru Google'da ayakkabı için bir arama yapın, hemen ardından size yüzlerce ayakkabı reklamı gelmekte. Google ve benzerleri 'doğal te­ kel' durumlarını altyapı yatırımlarını büyüterek daha kalıcı hale getirmek amacını açıkça söylemekteler. Altyapı ne kadar büyük olursa müşteriler için çekicilikleri de o kadar artacak. Şimdi 'akıllı saatten' sonra 'kendi kendine gi­ den akıllı araba' peşindeler, amaçları açık bilgi toplamayı daha da genişlet­ mek. Aslında devletin görevi olan alt­ yapı oluşturma görevini sanal alemde bu büyük şirketler yüklenmiş durum­ da. Daha şimdiden sanal devletler kavramı üzerinde tartışmalar başlamış

durumda. Mülkiyet kavramından son­ ra devlet kavramı da, sanal da olsa artık başka bir biçim almak durumunda. Endüstri çağında değer üreten bi­ rimler olan fabrikaların yerini de bu büyük şirketlerin sanal fabrikaları al­ maya başlıyor. Sanal ortamda dolaşan­ larda bir anlamda sanal işçi konumun­ da, isteyerek bilgilerin toplanmasını sağlıyorlar, ancak bu bilgilerin işlenip kazanç haline getirilmesinden pay ala­ mıyorlar. Yeni bir işçi-işveren ilişkisi do­ ğuyor da denilebilir. Ancak bu dönüşümün somut bir tarafı da var, bu yolla elde edilen hiz­ metler ve sanal mallar çalışanların sa­ yısını da hızla düşürüyor. Uber somut bir örnek, ama internet sonrası, müzik dinleme ve edinme eğiliminin sanal düzeyde yaygınlaşması sonucu kısa bir sürede ABD müzik endüstrisinde çalı­


şanların sayısının yarı yarıya azalması sonucunu da doğurdu.

BİLGİSAYAR ÇAĞINDAN BİLGİ AĞI ÇAĞINA Tekniğin gelişmesi kuşkusuz için­ de bulunduğu ekonomik sistemden bağımsız düşünülemez. Yaşadığımız günlerde Big Data şirketleri 21. yüzyı­ lın işletme sistemi üzerinde çalışıyor­ lar. Mevcut bilgisayar işletme sistem­ leri artık toplanan bilgilerin altında ezilmekteler. Bu tartışmayı derinleştir­ mek için işin biraz d a teknik yan ınd a bakmak bu anlamda bir gereklilik. Teknik açıdan tartışmayı, daha in­ ternet bulunmadan ideolojik anlamda tartışan Hikmet Kıvılcımlı, "Deccal Ka­ pımızı Çalıyor" makalesinde şaşılacak

Bu mantık sanal iletişimin gelişme­ sini bir noktada tıkadı. Üretim sürecinin ihtiyaç duyduğu teknolojik gelişmele­ re cevap vermekten çok uzak, özellikle bir üretim süreci boyunca üretim aracı olarak kullanılmak istenen 'bilgi işleme merkezlerinin' bir 'bilgi toplama' ( bilgi­ sayar) mantığı ile çalışması, bilgisayar­ ların birbirleri ile iletişiminde bin bir türlü sorunun çıkmasına neden oldu, bir mantık değişimini zorunlu kıldı. Otomasyonun tıkanmasının nedenle­ rinden birinin de bu olduğu oldukça geç de olsa artık anlaşılmış durumda. Öncelikle tek merkezli (Microsoft) hiyerarşik program geliştirilmesinin aşılması gerekliydi. Bunun pazar eko­ nomisi mantığı çerçevesinde gerçek­ leştirilmesi şansı yoktu, bu merkezi geriletecek başka bir merkez aynı mantığı sürdürmek zorundaydı. O za­ man kapitalist pazar ekonomisi çerçe­ vesinde, üretim aracı üretiminin, ka­ pitalizmin belli dönemlerinde olduğu gibi, pazar şartları dışında üretilmesi gerekliydi. Kapitalizm serbest rekabet-

4. ENDÜSTRİYEL DEVRİM(?)!

Bu gidişe klasik kapitalist yöntem­ lerle karşı çıkanlar da var, pek çok in­ ternet sitesi, örneğin gazete siteleri, giderlerini reklamdan sağlamak yeri­ ne, doğrudan satışla elde etme yoluna girdiler. Veya internet üzerinde lanse edilen yatırım teklifleri (Crowdfun­ ding) doğrudan yatırımcıların kontrolü ile yürümekte. Ancak bütün bunların hala çok çok cılız olduğu görünen bir gerçeklik. Peki, başka türlü bir gelişim internet için mümkün mü?

Bilgisayar tek başına öncelikle bir tüketim maddesi. İnternetle gelişen bilgi ağı ise daha çok bir üretim aracı. Bilgisayar bilgileri hiyerarşik şekilde bi­ riktirir, program tek merkezli bir geliş­ tirme merkezi tarafından yönlendirilir, ne kadar çok bilgiyi kendinde toplar­ san o kadar güçlü olursun mantığın ile, bilgi paylaşımı iktidar paylaşımına eşit kabul edilir ve kabul görmez.

co oo

Ortaya çıkan sanal fabrikalar pek çok konuda endüstrileşmenin ilk dö­ nemini hatırlatmakta, ne bir yasal düzenleme var ne de orta sınıflar, bu alanda çocuk işçiliği yaygın ve yoksul­ laşma had safhada. Bu duruma itiraz edenler uluslararası yasaların gerekli­ liğinden ve toplanan bilgilerin bizzat bilgiyi verenlerin kontrolü altına alın­ ması gerekliliğinden söz etmekteler.

kadar duru ve anlaşılır bir şekilde 50 yıl önce dile getirmiş. Tartışmayı daha an­ laşılır hale getirmek için bu yazının so­ nuna onu da eklemeyi yararlı buldum. Kıvılcımlı'nın çıkış noktasından devam edelim.


00 4. ENDÜSTRİYEL DEVRİM(?)!

çi döneminde sömürge-talan ekono­ misi ile gelişti (üretim araçları, alt yapı yaratıldı). Pazar ekonomisinin sermaye birikim için yapılan bu uygulamalarla bir ilgisi yoktu.

lülüğü, sınıflı toplum içinde biçim de­ ğiştirerek loncaları oluşturmuşlardı. Bir anlamda komünün kolektif davranış yetisini sürdürmeye devam ettirmişler­ di.

Tekelci dönemde bir yandan tekel olmanın getirdiği 'ekstra karlar' veya gene zora (savaşa) dayalı yöntemlerle üretim araçlarının yaratılması devam etti. Ancak artık günümüzde bunun sınırlarına dayanıldığını söylemek mümkün. Ortadoğu'da görüldüğü gibi, yerel savaşlar bile bu imkanı yara­ tamıyor. Kapitalizm, gelinen aşamada yeni imkanlar yaratma zorunluluğunu hissediyor.

Ama bunun anlamı ne, daha da önemlisi bugün bu nasıl yaratılır? Bil­ gisayar tekniğinin bugün geldiği tı­ kanma noktası ve bundan kurtuluş için ortaya atılan Open Source (açık-ortak kullanma) bu soruya bir cevap getire­ cek gibi gözüküyor.

İNSAN ÜRETİCİ GÜCÜNÜN ROLÜ Akla en yatkını insanın bizzat ya­ ratma gücünün bunun için kullanılıp kullanılmayacağı. Bugüne kadar pazar ekonomisi insan üretici gücünü tek tek kullandı, tıpkı insanı tek tek sosyal­ leştirmesi gibi. Kapitalizm öncesi top­ lum içinde toplu olarak sosyalleşen in­ san, kapitalizmde tek tek sosyalleşme ile tanıştı, tek tek kişilikler toplumsal kişiliklerin karşısına dikildi ve hemen pazar ekonomisinin dayanılmaz çeki­ ciliği ile egoizme yöneldi, toplumsal kişilik adeta buhar oldu. Oysa insanı insan yapan o top­ lumsal kişilikti, toplum olmayınca kişi de olmazdı. Oysa bu yaman çelişki­ nin çözümü oldukça basitti, kişilerin toplumsalca sosyalleşmesi. Nitekim Ortaçağ karanlıklarında üretimi sürdü­ renler, meslek loncalarında yetişenler­ di. Komün toplumunda ortaya çıkan meslekler, meslek sahiplerinin örgüt­

OPEN SOURCE Geçen Temmuz ayında gazetelerde yer alan bir habere göre Budapeşte'de toplanan bilim adamları yeni bir ha­ reketi ilan etmişler: Budapest Open Access Initiative (BOAI). Gene Buda­ peşte'deki Open Society Institute (OSI) kurumunun inisiyatifi ile bir araya ge­ len bil im ad am ları am açl arı nı şöyl e açıklıyorlar: - Tüm bilimsel yayınların arşivlenmesi ve bedava kullanıma açılmasını hedefleyen projelerin desteklenmesi - Bilimsel kütüphanelerin elektronik olarak birbirine bağlanması ve bedava kullanıma açılmasının desteklenmesi (http://www.eifl.net) - Mali imkanların kısıtlı olduğu ülke­ lerdeki bilim adamlarının bu imkanlar­ dan yararlanmasının teşvik edilmesi - 'open-access' dergilerinin yayın ve arşivleme için ihtiyaç duydukları prog­ ramlarının geliştirilmesinin desteklen­ mesi - 'open-access' felsefesinin devlet kurumları ve sivil toplum kurumlarında


(Kaynak: http://www.soros.org/ openaccess/g/commitment.shtml)

İnsanın kendi yapıp kendi tap­ tığı aygıt, günümüzün en korkunç ihtilâlcisi oldu. 20 yıldır "komünistlerin" bir yerde ihtilâl çıkardıkları görülmedi. Bütün dünyayı ihtilâle veren (atomsesaşırı) uçak gibi teknik yeniliklerdir. Bunlardan deccal gibi ortalığa çıkanı, Anglosaksonların "Data Processing" (veri yordamı), Frenklerin "Ordinatuer: BUYURUCU" yahut "Informatique: DU­ YURUCU" dedikleri elektronik hesap ve akıl makineleridir. Buyurucu, dek bilgin yapıyor. Çocukların imam-hatip yetiştiren sınavından, en yüksek keşif ve icatlara varıncaya dek, her işimiz için özel buyurucular yapılıyor.

Evet, bilgilerin kaynağı bildiğimiz 'Soros'. Olay bununla kalsa belki faz­ laca şaşırmaya gerek olmayacak ama aşağıdakileri ilave edince üzerinde düşünülmesi gerekli bir 'durum' ortaya çıkıyor. Gene sanal ortamdan öğreniyo­ ruz. (http://www.heise.de/newsticker/ meldung/13845) "IBM Linux için 1 milyar yatırım yapacak, eBusiness Conference and Expo in New York'ta bir açıklama ya­ pan IBM şefi Louis Gerstner, şirketinde 1500 programcının Linux programını geliştirmeye çalıştığını açıkladı." Open Source için 'çalışanlar' birer işçi değil, ücret almıyorlar, üretim yap­ tıkları ortam sanal. Bu insanların tek tek amaçları 'toplum için yararlı bir şey yapmak'! Yukarda sözü edilen 21. yüz­ yılın bilgisayar işletme sisteminin par­ çalarını üretmek istiyorlar. Üstelik ken­ dilerine verilen bir emirle değil kendi istekleri ile bunu yapmak amacındalar. Bir çeşit sanal kolektif ortaya çıkmış durumda. Ama sistem onların peşin­ de, yapın, ama benim de bunu kendim için kullanmama izin verin, diyor. Kısa­ cası bir 'ekstra kar' peşinde. Uzlaşmaları mümkün mü tartışması şimdilik açık. Tarihte insan toplulukları yukardan dayatmalara o kadar ilginç tepkiler verdiler ki, şaşırmamak imkan­ sız. Her halükarda mayalanan bir şey­ ler olduğu açık, Kıvılcımlı'nın dediği gibi, "gözümüzü açalım, ihtilal var".

Buyurucu olmasa, insanlar daha otuz yıl uzaya çıkamayacaklardı. Sesaşırı Concorde uçağı 10 yıl geri kalacaktı. Bir yarışmaya giren 10.000 kişiden ki­ min kazandığını buyurucu: Saniyenin onda biri kadar kısa zamanda açıklıyor. Bu yaman avadanlık, önümüzdeki 20 yıl içinde, telefon ve elektrik aygıtları gibi herkesin, her an kullandığı nesne­ lerden olacak. Buyurucu neden kaçınılmaz oldu? Atom bombasının "babası" sayılan ve Sovyet casusluğu ile suçlanan Oppenheimere göre: Bugün yaşamakta olan bilginlerin sayısı, şimdiye dek insanlık tarihinde yaşamış bütün bilginlerin toplamından çoktur. Araştırma ve icatlar, hiçbir dehanın içine sığamayacak genişlikte. Yeni bu­ luşlar öylesine çabuk çoğalıyorlar ki, anlaşılıp kavranılmasına vakit bulama­ dan yitiriliyorlar, denilebilir. Bu israfın önüne geçilmelidir; bu kayıplar kazanılmalıdır. Nasıl? İnsan kafasıyla mı? İn-

4. ENDÜSTRİYEL DEVRİM(?)!

DECCAL KAPIMIZI ÇALIYOR?*

m oo

yaygınlaşmasının sağlanması


san beyini denilen makine tek başına bu işin altından kalkamıyor.

VO

00 4. ENDÜSTRİYEL DEVRİM(?)!

Bir zaman, yazı keşfedileli beri, bil­ giler kitaba geçiyordu. Ama kitap kaç taneydi? Herhangi bir dahi, oturuverse, bütün kitapları ezberleyiverirdi. Şimdi, bütün çıkmış yazıların adını işitebilmiş kişi olamaz. Bir tek bilim dalındaki yayınları izleyebilecek dahi tasavvur edilemiyor. Ne olacak bu mu­ azzam bilgi yığınları? İşte Buyurucu o mahşerin içine yeni bir düzen getirdi. İçinden çıkılmaz zenginlikte, insan ka­ fasının sınırlarını çatlatacak bollukta olan bilgilerimizi, yıldırım çabukluğu ile kullanılır, işe yarar hâle getirdi. Buyurucu nice şeydir? Bir yapma anı (sun'î hâfıza) makinesidir. İçinde milyonlarca eleman var. Makine o elemanları en mantıklıcasına elden geçiriyor. Bu işi ilkin radyo lâmbaları görüyordu. O yüzden buyurucu çok ağır ve büyüktü. Şimdi bir santimetre kareye 50 tanesi sığacak denli küçük minyatür transistörlerle, daha doğru­ su transistörleştirilmiş relaislerle çalı­ şıyor. Boyu, posu 10 kiloluk bir çanta. Saniyede 40.000 (kırk bin) muamele yapıyor. Fransa'da 3 milyon muamele yapacak olanı hazırlanıyor. Gelecekte 10 milyon eylem yapacak buyurucu­ lar bekleniyor. Bunları kullanmak için "Software" (yumuşak mal) adı verilen usul öğreticileri bulunuyor. Bugün, milletlerin uğrunda en bü­ yük yarışa kalktıkları amaç buyurucu yapmaktır. Ama bizdeki Bey, Paşa, Ağa, Efendi gibi derebeyi buyurucuları de­ ğil, insanı üst insan yapacak bilimsel buyuru! Sovyetlerin buyurucu sayısı bir sır. Fransa'da ancak %30 Fransız ol­ mak üzere 1500 tane, Batı Avrupa'da

6.000 tane, Amerika'da 30.000 tane buyurucu sayılıyor. Dört yıl sonra, Fransa'da 4500, Batı Avrupa'da 18.000, Amerika'da 50.000 buyurucu buluna­ cak. Her millet, gözünü dört açıp, seri halinde mühendis yetiştirmezse, yaya kalacağını biliyor. Buyurucu üzerinde çalışanların sayısı, bugün, Fransa'da 30.000, Amerika'da 300.000 kişi. 1976 yılı Fransa'da 500.000 kişi, Amerika'da 1.800.000 kişi olacak. Çünkü bütün sa­ nayi ve kültür alanlarını buyurucular kaplıyor. İnsanlık yeni bir çağa giriyor. Türkiye atom yarışında yayandan beter. Buyurucu işinde, yalnız paşala­ rın ve bey emirnameleri ciddiye alını­ yor. Fransa, 2 yıldır, devlet yardımıyla küçük, orta ve büyük buyurucular yapmayı programına koyan şirketler kuruyor. Gene de dev buyurucu yapa­ mıyor. İlk buyurucusunu 1968 yılı tica­ rileştirecek, 1969 yılı teslim edecek. Biz ne âlemdeyiz? İkide bir öğündüğümüz millet ve vatanseverliğimize ihanet et­ miş duruma düşmek istemiyorsak, bu yarışa girmek zorundayız. Çok değil, 20 yıl sonra ya Türk mil­ letini kurbanlık köle sürüsü halinde yabancılara teslim edeceğiz yahut yok olacağız. Fransa'nın en büyük dergisi şunu haber veriyor: "Eğer bir millet, evre­ nin bütün buyurucularına sahip çıksa, bir üst-insanlar milleti haline gelir ve öteki milletleri köle yerine koyabilir." (M.21 Ocak 1967) Köylücüklerimize ölü ve beyin yıkayıcı imam hatip, ye­ tiştirmekle kendimizi aldatmayalım. "İhtilâl" ürküntüsüyle halkımızı şaşkına çevirmeyelim buyurucu ihtilâl, deccal gibi kapımızı çalıyor. Meclis nutukla­ rında, gizli bildirilerde değil, bu müthiş


ihtilâlde "aklımızı başımıza toplayalım". Yoksa 20 yıl su gibi akar ve iş işten ge­ çer.

*Dr. Hikmet Kıvılcımlı, 04.03.1967 Sosyalist Gazetesi oo 4. ENDÜSTRİYEL DEVRİM(?)!

Not: Mehmet Akyol bu yazıyı hastalı­ ğını öğrenmeden çok kısa bir süre önce yazmış ve yazı kurulumuza değerlen­ dirmek üzere sunmuştu. Üzerinde bir süre daha çalışmayı umuyordu. Ancak maalesefyazıyı yazdıktan 3 ay kadar sonra hayatını kaybetti ve bu süreçte yazı üzerine tekrar çalışamadı. Yolda­ şımızın yazısını bu ham haliyle dergi­ mizde yayınlamayı uygun gördük. Anısı önünde tekrar saygıyla eğiliyoruz.


T Ü R K İY E EK O N O M İSİN D E ANA T R E N D L E R V E İNŞAAT M. SİNAN MERT

00 00 TÜRKİYE EKONOMİSİNDE ANA TRENDLER VE İNŞAAT

AKP iktidarı yıllarında Türkiye eko­ nomisi nasıl bir dönüşüm yaşadı? Bu soruyu iki farklı açıdan ele almak lazım. Birincisi toplumsal sınıflar arasındaki denge açısından ne gibi dönüşümler yaşandı. İkincisi ise farklı sektörler na­ sıl dönüşümler yaşadı, ekonominin ge­ neli ve istihdam bundan nasıl etkilen­ di. Bu yazıda daha ziyade ikinci soruya cevap bulmaya çalışacağız.

A) TARIMSAL İSTİHDAM ORANSAL OLARAK AZALIRKEN MÜLKİYET YAPISI KORUNUYOR Tarımın giderek küçülmesi ve Dün­ ya Bankası politikalarının uygulanması sonucunda kırsal nüfus bu dönemde çok ciddi biçimde azaldı. Cumhuri­ yet tarihinde kırların en büyük hızla boşaldığı dönem yaşandı. AKP hege­ monyasının güçlenmesinde bu dö­ nüşümün önemli bir rol oynadığının altını çizmek gerekiyor. Bu tablo hem kentlerdeki işçi ücretleri üzerinde önemli bir basınç yarattı hem de kent­ lerin muhafazakarlaşması, işçi sınıfının AKP'lileşmesi açısından önemli bir dönüşüme de yol verdi. 1990'da %41, 2000'de %35,1 olan kırsal nüfus oranı 2012'de %22,1'e kadar düştü. Ancak kırsal nüfus genel olarak azalsa da ta­ rımda çalışan sayısında son 11 yılda neredeyse hiçbir değişiklik olmadı.

Tarımda çalışanların sayısı 5 milyon 14 binden 5 milyon 540 bine çıktı, ki mevsimsel dalgalanmalarla bu rakam da zaman zaman 5 milyonun altına in­ mekte. 2005'ten bu yana toplam istih­ dam neredeyse %50 oranında artmış iken tarımda istihdamın sabit kalmış olması aslında tarımdaki fazla nüfusun tamamen kentlere göçtüğünü gös­ teriyor. Bu durum aslında kırlardaki mülkiyet yapısını da dondurmuş gibi gözüküyor. Tarımsal nüfus içerisinde kendi hesabına çalışanlarla ücretsiz aile işçilerinin oransal toplamı %95'i aşıyor. Tarımsal işletmelerin büyüklük açısından daha fazla parçalanamayacak kadar küçük olması da üretim ma­ liyetlerinin yüksek, ticaret hadlerinin tarım aleyhine dönük olması da kırsal nüfus azalmasını açıklayan faktörler olarak değerlendirilebilir. Tarımdaki tıkanmayı sadece mülkiyet açısından gözlemlemek yeterli olmayacaktır. Kü­ resel ısınma ve çeşitli ekoloji sorunları ile mücadele edilen dünyada gıda gü­ venliği giderek daha önemli bir baş­ lık haline gelmişken ülke tarımı, ülke nüfusunu besleyebilme kapasitesini de giderek kaybetmektedir. Tahılların önemli kısmı başta olmak üzere ta­ rımsal ürünlerin çoğunda net ithalatçı duruma gelinmiştir. Buğday gibi son derece stratejik bir üründe bile ithalat­ çı durumda olunduğu görülmektedir.


(http://www.tobb.org.tr/Docum ents/ yayinlar/2014/turkiye_tarim_meclisi_ sektor_raporu_2013_int.pdf)

B) İMALAT SANAYİ KÜÇÜLÜYOR

On

00

TÜRKİYE EKONOMİSİNDE ANA TRENDLER VE İNŞAAT

Türkiye'de kırsal nüfusun çok uzun süre atıl bir biçimde kırlarda kalma­ sının en önemli sebeplerinden birisi Türkiye sanayinin bu nüfusu emecek bir dinamizm sergileyememesi idi. Bu tablonun bugün de değişmiş olmadı­ ğı tespit edilmeli. Sanayi istihdamının son 11 yılda sadece %25 artmış olması bu görüşü desteklemektedir. Finansal hareketlerin ucuz döviz politikalarının uzunca bir süre yürürlükte kalması­ na yol vermesi, AKP'nin ilk iktidar yıl­ larında ekonominin büyük bir hızla büyüyor olduğu görüntüsünü ortaya çıkardı. Oysa gerçek tablonun ne ol­ duğu dövizin görece değer kazanması ile anlaşıldı. Bu anlamıyla Türkiye eko­ nomisinin "orta gelir tuzağı"na çoktan beridir düştüğü artık açıklıkla görüle­ biliyor. 2008 sonrası konjonktürün de etkisiyle kişi başına düşen milli gelir 10 bin doların altında ve azalma eği­ liminde. 1995-2001 döneminin ardı ardına krizlerle sallanan ekonomisinin yakaladığı ortalama büyüme oranı %3,6 iken AKP'nin 2009-2015 orta­ laması %3,8'de kalıyor. (http://w w w . mahfiegilm ez.com /2016/09/turkiyeekonom isi-hakknda-uc-farkl-gorus. html) Bu tablonun ortaya çıkmasın­ da imalat sanayinin neredeyse hiç­ bir dinamizm ortaya koyamaması en önemli etken. Sektörde genel olarak verimlilik artışları işçilerin iş yoğunlu­ ğunun arttırılması ve reel ücretlerin baskılanması aracılığıyla elde ediliyor. Ülke ihracatının hala en büyük bölümü

düşük teknoloji ürünlerinden oluşuyor (%33,6). İleri teknoloji ürünleri ise ih­ racat içinde ancak %3,1'lik bir pay ala­ biliyor. İthalatta ise orta yüksek ve ileri teknoloji ürünlerinin payı %63 seviye­ sinde. Emeğin örgütsüzleştirilmesi ve işçilerin limitleri zorlayan şartlarda sö­ mürülmesi sanayinin üretim altyapısı­ nın ileri teknolojiye sıçramasını engel­ lemeye devam ediyor. AKP'nin 14 yıllık iktidarında bu trendin güçlenerek de­ vam ettiği söylenebilir. Tabii ucuz dö­ vizin de sanayinin bir montaj sanayi halinin pekişmesinde önemli etkisinin bulunduğunun yeniden altını çizmek gerekiyor. Ara mallarının ithalatının ucuz döviz dolayısıyla teşvik edilmesi sanayi üretimini inmelendiren etki­ ler yaratmaya devam ediyor. Finans sermayesinin karlarını güvence altına almak için uygulanan ucuz döviz poli­ tikası sonuç olarak üretim yapısının al­ tını oydu. Cari açığın finanse edilmesi için dış kaynak girişine olan muhtaçlık, iç tasarruf oranlarının ve yatırımlarının olağanüstü düşük seviyelerde bulun­ ması ülkeyi yabancı sermayeye ba­ ğımlı hale getirirken zayıf olan üretim altyapısını daha da zayıflattı. Bu du­ rumu teyit eden bilgilerden bir tanesi de 2016 Ocak ayından bu yana sana­ yi istihdamının çalışan nüfus içindeki oranının %20'nin altında seyrediyor olması. Türkiye nüfusu içinde sanayide çalışanların sayısının tarımda çalışanla­ rın sayısına neredeyse eşit olması Tür­ kiye kapitalizminin gelişmişliği ile ilgili de önemli bir gösterge olarak değer­ lendirilmeli. Benzer biçimde 2016 Ha­ ziran ayında sanayi üretim endeksinin %1,4 daralması da bu görüşü güçlen­ diriyor. " İstihdam sektörel dağılımının giderek sanayiden uzaklaştığını, inşaat


o

On

TÜRKİYE EKONOMİSİNDE ANA TRENDLER VE İNŞAAT

ve hizmet sektörlerinde çoğunlukla mevsimlik, kısa süreli ve güvencesiz is­ tihdam biçimlerine kaymakta olduğu­ nu gözlemliyoruz." ( Erinç Yeldan, Yaz Başında Türkiye Ekonomisi, Cumhu­ riyet, 24 Ağustos 2016). Kapitalist ge­ lişme açısından tarımsal nüfusun azal­ masını takiben imalat sanayi istihdam oranlarının da azalması bazı açılardan normal görünebilir. Ancak Türkiye'de tarımsal istihdam çok geç azalırken imalat sanayi istihdamının da nere­ deyse eş zamanlı bir biçimde küçülme­ ye başlaması önemli bir zafiyet olarak algılanmalıdır. Ekonominin en üretken sektörü kabul edilen sanayinin, gerekli verimlilik sıçramalarını gerçekleştir­ meden istihdam eksiltmeye başlaması burjuva iktisatçıların "orta gelir tuza­ ğı" adını verdikleri tıkanmanın temel sebebidir. Nüfusun neredeyse yarısını aktif ekonomiye dahi edemeyen, bu­ nun yanı sıra istihdam içerisinde de üretken merkezini zayıflatan bir ülke ekonomisi tıkanmaya mahkumdur. AKP'li yıllar tarım ve sanayide aslında önemli bir yıkımın taşlarını döşemiştir.

C) BÜYÜME İÇ TALEBE DAYANIYOR Özellikle 2008 krizi sonrasında ser­ maye birikim süreci açısından ne gibi uyum sağlama çabaları gerçekleşti? İnşaat sektörü ve mega projeler eko­ nomi için ne anlama geliyor? AKP özel­ likle kendisine yakın sermaye grupla­ rını desteklerken inşaatı ve kentsel rant yaratma mekanizmalarını nasıl kullanıyor? İnşaat sektöründe üretilen konutların fiyatlarının artma eğilimini koruması nasıl mümkün olabiliyor? İmalat sanayinin küçülmesi temelde

hangi etkenden kaynaklanıyor? 2008 krizi sonrasında kapitalist merkezlerin uyguladığı piyasaları nakite boğma mekanizması bizimki gibi ülkelerde ne gibi sonuçlar yarattı? Özellikle sürecin başında borçluluk oranlarının dünya standartlarına göre oldukça düşük ol­ ması, ucuz parayla borçlanma eğilimini güçlendirdi. Borçlanma-tüketme-yeniden borçlanma döngüsü oluştu. Erdo­ ğan MB ile faiz oranlarının düşürülmesi konusunda uzlaşmazlığa düştü ve en sonunda sosyoloji mezunu bir ekono­ misti Merkez Bankası'nın başına ata­ mayı başardı, Çetinkaya MB Başkanlığı koltuğuna oturduğundan bu yana faiz oranlarında küçük küçük ama istikrar­ lı biçimde indirimler gerçekleştiriyor. Konut piyasasında ise hem satışlar­ da hem de fiyatlarda azalma eğilimi güçleniyor. Türkiye'nin ekonomisinin yürümeye devam edebilmesi büyük oranda iç talebin canlı olmasına bağlı. 2016 yılı ile ilgili tüm büyüme rakam­ ları da bunu doğruluyor. 2016'nın 2. çeyreğinde ilkine göre azalan büyü­ me de yine büyük oranda iç tüketim tarafından destekleniyor. Yatırımların büyümeye katkısı ise negatif. Yani üre­ tim altyapısını geliştirecek ve orta va­ dede üretkenliği arttıracak yatırımlar neredeyse yok seviyesinde gerilemiş durumda. Politik atmosferin belirsizli­ ği ve siyasi kriz özellikle özel sermaye yatırımlarında düşüşe yol açmakta. Aslında hükümetin sonuçlarını kabul etmeyerek ülkeyi tarihinin en önemli siyasi krizlerinden birinin içine soktu­ ğu 7 Haziran seçimlerinden sonra yatı­ rımlar sürekli geriliyor. 2. çeyrekte özel sektör yatırımları %1,6 azalarak, 2015 3. çeyreğinden bu yana oluşan trendi devam ettirdi. İç tüketimin içinde de


D)DÜŞÜKTASARRUF ORANLARI VE YABANCI SERMAYE HAREKETLERİNE BAĞIMLILIK

Türkiye'nin son dönemde bütün politik sorunlarına rağmen bu konuda çok önemli iki avantajı var. Birincisi hız­ la düşen petrol fiyatları. Hammadde fi­ yatlarının düşmüş olması hem cari açık açısından hem de ithalat açısından en azından kısa vadede bir sürdürülebil irl ik d urumu sağl ad ı. Ya ni hamm ad­ de üreticisi Venezüella, Brezilya gibi ülkelerde daha büyük sarsıntılara yol

Türkiye ekonomisinin en büyük zafiyeti sürekli olarak dış kaynak giriş­ lerine muhtaç olmasıdır. Türkiye her yıl yaklaşık olarak 200 milyar dolarlık kaynak girişine ihtiyaç duyuyor. Mahfi

TÜRKİYE EKONOMİSİNDE ANA TRENDLER VE İNŞAAT

Eğilmez'e göre yenileme, borçlanma gibi sebeplerle 170 milyar dolar, cari açıkların giderilmesi için de 30-35 mil­ yar dolarlık bir kaynak girişine bağım­ lılık söz konusu. Bu kaynak girişinin en önemli sebebi tasarruf oranlarının son derece düşük olması. Çevre ülkelerin tasarruf oranı ortalaması %33 iken ör­ neğin Çin'de bu oran %50 seviyesinde. Türkiye'de ise bu oran %15'in altında. Tasarruf oranlarının düşüklüğü dış kaynak girişlerini zorunlu hale getiri­ yor. Ülkenin kendi tasarrufları ile cari açığını finanse etmesi mümkün ola­ mıyor. Türkiye ekonomisini özellikle Güney Asya ekonomilerinden ayıran ve kırılganlaştıran en önemli etken bu. Örneğin Çin'de aşağıda da bahsedile­ ceği gibi yüksek borçluluk oranlarına ulaşarak büyük altyapı yatırımlarına girişmiş durumda. Ancak bu durum daha ziyade dünya piyasalarındaki sı­ fır faizle borçlanabilme olanaklarından yararlanma anlamına geliyor. Çünkü Çin başta olmak üzere bölge ekono­ milerinde tasarruf oranları çok yüksek. Yüksek tasarruf oranları ülke ekono­ milerini finansal dalgalanmalara karşı koruma kapasitesine sahip. Finansal dalgalanmalar söz konusu olduğunda Türkiye'nin krize meyilli ülkeler arasın­ da adını en yukarılara yazdırması aslın­ da bundan kaynaklanıyor.

On

kamu harcamalarının büyük bir yer tuttuğunu görüyoruz. %3,7 beklenti­ sinin altında gerçekleşen % 3,1'lik bü­ yümenin ortaya çıkmasında en önemli katkının %24,6 ile büyüyen "kamu yönetimi ve savunma, zorunlu sosyal güvenlik" sektöründen kaynaklanması şaşırtıcı değil. Devletin bu dönemdeki nihai tüketim harcamaları sabit fiyat­ larla neredeyse rekor kırarak %15,9 artmış durumda. Devlet harcamaları­ nın artmasında savaş giderlerinin artışı en önemli rolü oynuyor. Mayıs 2016'da örneğin savaş harcamaları %62 artmış. Hane halklarının harcamaları ise yine aynı dönemde %5,2 artış gösterdi. Kü­ resel piyasalarda canlılığın oluşmadığı, dış talebin yetersiz kaldığı bir dönem­ de iç talebi çeşitli biçimlerde pompa­ layarak ekonomiyi canlı tutma eğilimi her açıdan okunabiliyor. İç talebin can­ lanmasında ise esas araç olarak borç­ lanma görülüyor. Oysa gelir artışları da genel olarak iç talebi arttırmakta, bu­ nun en canlı örneği 2016 yılı başında yaşanan asgari ücret artışının 2016'nın ilk çeyreğindeki beklentileri aşan bü­ yümeye olan pozitif etkisi. Küresel pi­ yasalarda durgunluk devam ettiği ve ihracat toparlanamadığı müddetçe iş­ lerin büyük oranda iç pazar açısından yürümek zorunda olduğu anlaşılıyor.


<N On TÜRKİYE EKONOMİSİNDE ANA TRENDLER VE İNŞAAT

hammadde fiyatlarındaki düşüşler Türkiye açısından bir tampon işlevi görüyor. Rusya ve Suudi Arabistan'ın petrol üretimi konusunda yaptıkları toplantı petrol fiyatlarının düşük kal­ dığı konjonktürü etkileyecek sonuçlar yaratabilir. Ancak enerji giderlerindeki bu büyük azalma bile cari açık soru­ nunu ortadan kaldırmaya yetmiyor. 2009-2015 yılları ortalaması olarak GSMH'nin %6'sı kadar bir cari açık de­ vam ediyor. Türkiye cari açığını ancak büyümesinden vazgeçerek düşüre­ biliyor. Yüksek büyüme rakamları cari açığı görece önemsizleştirebiliyor an­ cak düşük büyüme-ucuz petrol denk­ lemine rağmen ortaya çıkan yüksek cari açık oranları yapısal zafiyetlerin bir göstergesi olarak okunmalı. İkinci büyük avantaj ise 2008 son­ rasında önce ABD Merkez Bankası ar­ dından da AB Merkez Bankası'nın giriş­ tiği piyasaları paraya boğma politikası. Bu politika sonucunda büyük bir mali kaynak yüksek getiri beklentisiyle Tür­ kiye gibi "yükselen piyasalar"a akıyor. FED'in faiz yükseltme politikası istik­ rarlı olamadı, bunun gerçekten ABD ekonomisinin yeterince hızlı iyileşme­ yen göstergelerinden mi kaynaklan­ dığı yoksa FED'in gerçekten çok kısa sürede birçok gelişmekte olan ülkeyi sermaye kaçışı ile karşı karşıya bıraka­ cak bir politikadan uzak durmak iste­ mesinden mi kaynaklandığı -böylesi bir durum küresel kapitalist mimarinin topyekün çöküşüne dair manzarala­ rın ortaya çıkmasına yıl açabilirdi-tartışmaya açık bir konudur. 2008 krizi sonrasında aslında değersizleşmesi gereken finans sermayesinin merkez devletler tarafından yok olmaktan kur­ tarılması quantitative easing ( miktar-

sal kolaylaştırmadın arkasındaki temel faktörü oluşturuyor. Bu parasal bolluk, küresel piyasalarda faizleri neredeyse sıfıra indirecek bir likidite bolluğu ya­ rattı. Bu para fazlası ise oluşan bütün risklere rağmen Türkiye benzeri geliş­ mekte olan ülkelere girmeye devam ediyor. Hatta ekonomik ve politik risk­ lere açık ülkeler paradoksal biçimde finansal ve spekülatif sermaye açısından çok daha cazip hale gelebiliyorlar. Çün­ kü bu riskler prim olarak getiri oranları­ nın da artmasına yol açıyor. Türkiye ekonomisi karşı karşıya kal­ dığı yüksek risklere rağmen nasıl olu­ yor da dış kaynaklara ulaşmaya devam edebiliyor? Burada en önemli etken­ lerden bir tanesi 2001 krizi sonrasında oluşan bütçe dengelerinin korunabil­ mesi. Yani artan kamu harcamaları­ na rağmen bütçe açıkları verilmiyor. Bunun altında yatan en önemli sebep ise AKP'nin siyasi hegemonyasını büt­ çe gelirlerinin artışında kullanabilme­ si. Örneğin 2015'te merkezi yönetim bütçe açığının milli gelire oranı %1,2. AB ortalaması ise %2,5. Kamu borç stokunun milli gelire oranı da %32,6, aynı oran AB'de %87,7 olarak gerçek­ leşti. Türkiye'de borç riski şu aşamada kamudan ziyade özel şirketler üzerine yığılmış durumda. Özel kesimin dış borcu 2002'de 43,1 milyar dolardan 2015 itibariyle 283,8 milyar dolara ulaşmış durumda. Borçlanma içerisin­ de kısa vadeli borçların oranı artmaya devam ediyor. Toplam dış borç ise aynı dönemde 129,6 milyar dolardan 398,1 milyar dolara ulaşmış durumda. Fakat merkezi bütçenin bu performansı ya­ şanan tüm politik gelgitlere rağmen ülkenin sermaye çekmeye devam et­ mesini mümkün kılıyor.


Hane halklarının borçluluk oran­ larının son yıllarda hızla artmasına rağmen henüz dünya ölçüsüne göre oldukça düşük seviyede kalması da borçlanarak talep yaratma döngüsün­ de devamlılık sağlıyor.

Türkiye'de siyasi iktidarların inşaat ile kurdukları özel bağın çözümlene­ bilmesi aslında ülke siyasi tarihi ile il­ gili çok önemli sonuçlar çıkarmamızı sağlayabilir. Hiçbir zaman teknoloji üretebilir bir ülke olamayan, sanayileş­ mesini de büyük oranda emek yoğun sektörlerde gerçekleştiren1 bir ülke olarak Türkiye için siyaset ve sermaye

TÜRKİYE EKONOMİSİNDEANA TRENDLER VE İNŞAAT

E) İNŞAAT VE MEGA PROJELER: AKP'NİN TUTUNMA İPİ

co On

Şirketlerin borçluluğu önemli ve kritik bir sorun olmaya devam edi­ yor. Özellikle döviz kurundaki artışlar doğrudan dış kaynaklardan borçlanan şirketler için ciddi bir risk oluşturuyor. AKP hegemonyasının çok önemli araç­ larından birisi olan dev altyapı yatırım­ larını gerçekleştiren şirketler bu açı­ dan da ciddi risklerle karşı karşıyalar. Fakat AKP'nin kaderinin bu şirketlerle neredeyse aynılaşmış olması, söz ko­ nusu şirketleri güvence altına almak için ardı ardına yeni yasal düzenleme­ lerin yapılmasını gündeme getiriyor. AKP'nin 15 Temmuz sonrası OHAL konjonktüründen yararlanarak yasalaştırdığı düzenlemeler Türkiye Varlık

Fonu ve madde 80 aslında devletin tüm olanaklarının bu şirketlerin ayak­ larına serilmesi anlamına gelmektedir. Özellikle işsizlere neredeyse bir faydası olamayan işsizlik fonunun yağmacı şir­ ketlerin hizmetine sunulması, özelleş­ tirme gelirlerinin de doğrudan Varlık Fonu hesabına yazılacak olması AKP için mega-projeler adını verdiği inşaat işlerinin sürekliliğinin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.


arasında kurulan ilişkinin önemli bo­ yutlarını inşaat sektörü üzerinden ta­ kip edebilmek mümkün.

On TÜRKİYE EKONOMİSİNDE ANA TRENDLER VE İNŞAAT

Türkiye'de öne çıkan sağ siyasetçi­ ler hep büyük çaplı inşaat hamleleri ile anılırlar. Menderes'in İstanbul'da gerçekleştirdiği yıkımlar ve Vatan Caddesi'ni açarak şehrin yeni alanları­ nı merkeze bağlaması, aynı zamanda kente ilk kitlesel göçlerle işçi mahalle­ rinin oluşmaya başlaması bir dönemi tarif eder. İthal ikameci 1960-80 döne­ minde ülkenin artan enerji ihtiyacını karşılamak üzere gerçekleştirilen hid­ roelektrik santrali inşaatları Demirel'in "barajlar kralı", efsanevi Yapı İşçileri Sendikası başkanı İsmet Demir'in de "İşçilerin Kartalı" olarak anılmasını sağ­ lamıştı. Ama kabul etmek gerekir ki yine de sanayileşme vurgusunun ön planda olduğu bir dönemde Demirel konut inşaatı ile bugünkü kadar ön plana çıkmamıştı. 1980'lerde Özal, dü­ zene yabancılaşan işçi sınıfını yeniden kazanmak için imar aflarını gündeme getirmişti. Bir dönemin devrimci mü­ cadeleleri ile kurulan işçi mahalleleri bu süreçte yeni rant alanları haline geldi. Sınıfın düşük işçi ücretlerinden kaynaklanan kayıpları kısmen kentsel rantlara ulaşma imkanı ile telafi edildi. Güvencesizliğin yaygınlaşmaya başla­ dığı koşullarda konutun aslında sade­ ce barınma ihtiyacını karşılamak için değil aynı zamanda gelecekte oluşa­ cak kentsel rantlardan bir pay alma im­ kanı olarak algılandığı bir döneme gi­ rildi. Herkesin kendisini ve hayatını bir sermaye sahibi olarak algılamaya baş­ ladığı koşullarda sahip olunan gayrimenkuller zenginleşme olanağı olarak anlaşıldı. Bir dönemin ANAP İstanbul Belediye Başkanı Dalan'da Tarlabaşı

Bulvarı'nı açmak için gerçekleştirdiği yıkımlarla anılır hale geldi. 1990'ların 2. yarısından itibaren öncelikle bele­ diyelerde iktidara gelen siyasal İslam, kentsel rant üretiminin parti politika­ ları açısından ne kadar hayati bir duru­ ma geldiğini çabucak anladılar. Kentsel rantlar hem kendi zenginlerini yarat­ mak açısından kritik önemdeydi hem de yoksullarla kurulan patronaj ilişki­ sinin finanse edilebilmesi açısından bunların devamlılığı hayati önemdey­ di. Böylece işçilerin reel ücretlerini yük­ seltmeden toplumun en güvencesiz kesimlerine aktarılacak fonlar yaratılabildi. Bu fonların aktarımı AKP'li beledi­ yeler ve tarikatlar eliyle gerçekleşince toplumun İslamileştirilmesi açısından da önemli bir rol oynadı. Erdoğan ve partisi, yandaş şirketleri ve belediyeleri aracılığıyla kurdukları mekanizmayla paralel bir vergi sistemi inşa ettiler. Bu paralel vergi sistemi, kent yoksullarının oylarının güvence altına alınması için gerekli fonları güvence altına aldı. Art arda hayata geçirilen dev inşaat pro­ jeleri, devletin sağladığı güvence ile yurtdışındaki para bolluğu konjonktü­ ründen de yararlanarak borçlanabilen şirketler eliyle hayata geçirildi. Köprü­ ler, otoyollar, metro sistemleri aslında o ana kadar rant sağlama potansiyel­ lerini kullanamayan kentsel alanların rant üretimine açılmasını sağlamayı hedefleyen yatırımlardı. O yüzden bu yatırımların hiçbiri sorunları çözmedi daha da büyüttü. 2001 krizi sonrasında bankalara bi­ çilen yeni misyon ise büyük şirketlere borç vererek, kümülatif bir geri ödeme krizine sebep olamamak için daha zi­ yade bireysel bankacılık hizmetlerine yoğunlaşmak olacaktı. Bankaların bi­


reylere açtıkları krediler sonrasında konut ve araba satışlarının belli bir is­ tikrarda tutulması amaçlanmaktaydı. Türkiye ortalama hane halkı borçluluk oranının görece düşük seviyelerde olması bu açıdan kredi piyasasında önemli bir atılıma yol açtı.2

Türkiye'de konut fiyatları son 5 yıl-

TÜRKİYE EKONOMİSİNDE ANA TRENDLER VE İNŞAAT

Bütün bu gelişmeler sonrasın­ da 2003 yılında GSMH'nin %17,6'sının oluşturan imalat sanayinin payı %15,6'ya geriledi. Aynı dönemde ise inşaat sektörü payını arttırdı. 2014'te %4 olan oran 2015'te %4,4'e çıktı. Gayrimenkul faaliyetlerinin payı ise %8,5'ten %9,7'ye çıktı. İmalat sanayi oranındaki bu düşüşü yatırımlardan takip edebilmek de mümkün. 2012-

LO On

Özellikle 2008 krizi sonrasında dün­ yada yaşanan krizin çözümü için başta ABD ve Avrupa Merkez Bankalarının hayata geçirdiği miktarsal kolaylaştır­ ma (quantitative easing) politikaları yükselen piyasalardan biri olarak görü­ nen Türkiye'ye düşük maliyetli yabancı fon girişini arttırdı. Yüksek düzeyde dö­ viz girişi Türk parasının değerini görece yüksek seviyede tuttuğu için dışarıdan döviz cinsinden borçlanma maliyetleri düşük bir seviyede kaldı. Türk lirasının yüksek değeri sanayi için ekstra bir yük yarattığı için özellikle ara mal üre­ timinde büyük bir düşüş yaşandı, ara­ maları ithalatının artması sonrasında sanayinin milli gelirden aldığı pay da büyük oranda azaldı. Sanayi şirketleri­ nin önemli bir kısmının inşaat alanında yatırımlarını arttırdığı gözlendi. Bunun en tipik örneği Türkiye'nin "teknoloji devlerinden Vestel'in sahibi Zorlu'nun İstanbul Zincirlikuyu'da Karayolları arazisi üzerinde gerçekleştirdiği AVM ve rezidans inşaatı verilebilir.

2015 arasında toplam yatırımlar içinde imalat sanayinin payı %35'den %29'a kadar geriledi. Söz konusu oran 2008 krizi öncesinde zirvesine %46'ya ulaş­ mış idi. İnşaat sektörüne yapılan ya­ tırımların oranı ise %20'lerde. İnşaat sektöründeki yatırım oranları, 2008 krizi sonrasında iç pazarı canlandırmak için inşaat yatırımlarını arttıran Çin'den bile daha yüksek görünüyor. Bu durum aslında Türkiye sermayesinin yüksek karlılık oranlarının peşinden giderek üretken alanlardan daha fazla uzak­ laşarak, inşaat sektörüne yöneldiğini gösteriyor. Özellikle Türk lirasının gö­ rece değerli olduğu yıllarda ara malı ithalatının giderek artmış olması da ülke sanayinde ortaya çıkan zafiyetin bir diğer açıklaması olarak okunabilir. Her ne kadar 2015 yılında Türk lirası %20 oranında değer kaybetmiş olsa da bu şimdilik yerli sanayinin ithal ikamesini gerçekleştirebildiğine dair bir işaret ortaya çıkarmış değil. Ancak Türk lirasının değerlenmesi korkusu, uzun süre döviz cinsinden borçlanarak kur farkını üstlenmiş sermayenin ar­ tık daha fazla yerli para üzerinden ve ülke içinde bankalardan borç almasını teşvik etmiş görünüyor. Bankaların da­ ğıttığı tüm krediler içinde gayrimenkul şirketlerinin borçlarının payı 2010'larla birlikte astronomik olarak artmış gö­ rünüyor. 2000'lerin başında %3'lerde gözüken bu oran geçtiğimiz yıl itiba­ riyle %8 olmuş durumda. Gayrimenkul şirketlerinin borçları bütün şirket borç­ larının %20'si büyüklüğünde. Sektörde geri ödenemeyen borç oranı son 5 yıl­ da 2 katına artmış durumda. 2016'nın ilk 3 ayında iflas eden şirketlerin %20'si inşaat sektöründe.


'vO On

da genel olarak 2 kat artmış durum­ da. Bu oranın İstanbul için 2,5 kat olduğu belirtiliyor. 2015 yılında kü­ resel ev fiyatları endeksinin zirvesin­ de %18'lik artışla Türkiye bulunuyor. (http://w w w .bloom berg.com /new s/ articles/2016-04-25/danger-signsin-w orld-s-top-housing-m arket-asdevelopers-falter)

TÜRKİYE EKONOMİSİNDE ANA TRENDLER VE İNŞAAT

Ev fiyatlarının artması hem inşaat furyası açısından hem de orta sınıfın AKP'ye ürettiği rıza açısından oldukça belirleyici. Şirketler yüksek borçluluk oranlarını döndürebilmek için konut satışlarını sürdürebilmek durumun­ dalar. Erdoğan'ın Merkez Bankası ile giriştiği meşhur faiz düellosunun ar­ kasında da faizleri düşürerek konut tüketimi çarkının dönmesini sağla­ mak olduğu biliniyor. Gerçekten de bu alanda sıkıntının olduğu görülüyor. TÜİK verilerine göre ipotekli konut sa­ tışları 2016 Mart ayında bir önceki yılın aynı dönemine göre %14,3 oranında azalmış vaziyette. Aynı dönemde ipo­ tekli konut satışlarının oranı %33,1'e gerilemiş durumda. 2015 yılında mortgage faizlerinin %11'den %15'e yükselmiş olması da bu sonucun orta­ ya çıkmasında önemli bir etmen gibi görünüyor. Merkez Bankası başkanının Saray'ın isteği doğrultusunda değişmiş olma­ sı faizler konusunda ne kadar radikal değişimler ortaya çıkaracak göreceğiz. Merkez Bankası ve hükümet şöylesi bir açmazla karşı karşıya: Türkiye'de finansal göstergelerde büyük alt üst oluş­ lar yaşanmaması için dışarıdan belli oranda kaynak girişi gerekiyor. Fakat bu kısa vadeli sermaye hareketleri için ekonominin en önemli kriteri yüksek

faiz-düşük enflasyon. Dolayısıyla faiz­ leri düşürüp enflasyonu arttırmak kısa vadeli sermaye hareketlerinin getirisini azaltacağı için mali olarak bir açmaza işaret ediyor, sermaye girişinin azalma­ sı bu sefer daha astronomik faiz artışla­ rını gündeme getirebilir. Dolayısıyla AKP daha agresif politi­ kalarla kentsel rantlar üreterek 15 Tem­ muz sonrası konjonktürde öncesinde hem sermaye çevrelerini hem de orta sınıfları tatmin etme basıncı ile karşı karşıya. Bunun için İstanbul'un Kuzey Ormanlarını ve Silivri bölgesinin rant değerini yükseltecek adımlar atılıyor. 3. köprü otoyollarının devreye girmesi ve Silivri-Trakya bölgesini canlandıracak suni Boğaz projesi hayata geçirilmek isteniyor. Son torba yasada "su yolu" düzenlemesi ile Kanal İstanbul'un in­ şasına başlanmasını kolaylaştıracak düzenlemeler yapıldı. Ayrıca kamu gü­ venliği ile yıkım ve zorunlu kamulaştır­ ma arasında bağın güçlendirilmesi de AKP'nin Kürdistan'daki savaşı da kent­ sel rantlar yaratma amacıyla kullanma azmini gösteriyor. Burada tek amacın kentsel rant yaratma aynı zamanda bir nüfus düzenlemesi yapmak olduğu da sır değil. AB ile yapılan mülteci anlaş­ ması sonrasında Kürt nüfus yoğunluğu olan bölgelerde seyreltme amacıyla "kentsel dönüşüm" bir araç olarak kul­ lanılabilir.

RANT DEĞİL BARINMA AMAÇLI KONUT ÜRETİMİ Engels, Konut Sorunu kitabında yoksulların kent merkezlerinden uzak­ laştırılma politikasının nasıl bir kentsel rant yaratma mekanizmasının temeli haline dönüştüğünü vurgularken şöy-


Altyapı yatırımlarına yapılan bu olağanüstü vurgu aslında bir tür Keynesçilik olarak da okunabilir. Ekono­ minin talep yönünden teşvik edilmesi, böylece eksik talep ve eksik istihdam sorununun çözülmesi Keynesçiliğin temel mekanizmasıydı. Çevre ülkeler­ de Keynesçilik, güdük de olsa bir refah devleti ve ithal ikamecilik biçiminde yansımıştı. Oysa günümüzde sınıflar mücadelesinin yeni dengelerinden, daha doğrusu işçi sınıfının konsolide olamayan yapısından kaynaklı ola­ rak Keynesçilik kapitalist merkezlerde

TÜRKİYE EKONOMİSİNDE ANA TRENDLER VE İNŞAAT

Sosyalizmin barınma hakkını esas alan sosyal konut projeleri hem top­ lum hem de kent için en sağlıklı çözüm olurdu. Konutun bir rant aracı değil de sağlıklı barınma sunacak bir araç ola­ rak görüldüğü, kent ile kırın dengeli büyüdüğü, metropoller yerine orta büyüklükte çok sayıda kentin gelişti­ rildiği, halkın borçlanma gereği duy­ maksızın vatandaş olmaktan kaynak­ lanan hakkıyla sağlıklı sosyal konutlara hayatını idame ettirdiği bir yaşam üze­ rine daha fazla düşünce ve mücadele üretmek zorundayız. Rant politikası kentleri yağmalamakta ve bilinçleri çü­ rütmekte. AKP'nin yarattığı ve giderek içinde boğulduğu çürümenin kentsel rant yaratma mekanizmalarından ba­ ğımsız algılanamayacağı çok açık.

Gerçekten de inşaat sektörü AKP ik­ tidarı için olağanüstü önemli. AKP'nin kendi burjuvazisini yaratma sürecinde belediyeler ve inşaat şirketleri temel önemde. Sürekli bir kentsel rant yarat­ ma mekanizmasının ayakta tutulması AKP iktidarının temel fonksiyonların­ dan biri olageldi. Özellikle quantita­ tive easing ile birlikte faiz oranlarının neredeyse sıfıra inmesi büyük altya­ pı projelerinin gerçekleştirilmesi için olanakları arttırıyor. Çin de benzer bi­ çimde 2008 krizi sonrasında benzer bir yönelişe girdi. Hızla borçlanarak, küre­ sel düşük faiz trendinden yararlanarak içeride altyapı yatırımlarını arttırmaya çalışıyorlar. Çin, diğer en büyük 5 G-20 üyesi ülkenin toplam altyapı harca­ masından daha fazla altyapı harcama­ sı gerçekleştiriyor. Geçtiğimiz 10 yıl içerisinde 10,8 trilyon dolarlık altyapı yatırımı gerçekleştirdi. G-20 ülkeleri arasında Çin, milli gelirinin %8,9'unu altyapı harcamalarına ayırarak diğer ülkelerden ayrışıyor. Türkiye ise altyapı harcamaları açısından %3,9'luk oranla 8. sırada. Çin'de 2016'nın ilk çeyreğin­ de altyapı harcamaları %19,6 oranında büyümüş.

On

le demişti: "Bonapartçılık (siz bunun özel olarak AKP, genel olarak Türkiye Sağı olarak okuyun) bu eğilimi, Haussman kanalıyla, Paris'te dalavere ve bireysel zenginleşme uğruna büyük ölçüde sömürmüştür." AKP de kenti ve doğayı sermaye için rant kaynağı haline getirerek iktidarının dayandığı saadet zincirini sürdürmeye çalışıyor. Nüfusunun 25 milyona çekilmesi plan­ lanan her santimetrekaresiyle yağma­ lanırken ortaya giderek yaşanamaz, nefes alınamaz, caddelerinde ilerlenemez bir heyula çıkıyor. AKP, inşaata da­ yalı bir kalkınma modeliyle kriz koşul­ larında rant ekonomisini sürdürmeye çalışıyor. Ancak bu hamleler şimdilik gelecek krizin faturasını büyüterek bir erteleme gerçekleştirmek öteye geçe­ miyor. Dünyadaki negatif faiz oranları bir biçimde ülke altyapısının sonuna kadar yağmalandığı ve değer üreten sektörlerin zayıflaması pahasına finan­ se etmeye devam ediyor.


00

On

TÜRKİYE EKONOMİSİNDE ANA TRENDLER VE İNŞAAT

gündeme gelmiyor. Kendi maliyetle­ rini ve risklerini devletler eliyle toplu­ mun üzerine yıkan finans sermayesi, gelirin yeniden dağıtılması anlamına gelecek bir düzenlemeyi siyasi ve ik­ tisadi gücünü kullanarak engellemeyi başardığı için kapitalizmin krizi çöz­ me dinamiklerini de engellemiş olu­ yor, böylece 2008 krizi odağı değişe değişe dünya sathında dolaşmaya ve varolmaya devam ediyor. En son G-20 toplantısında bir tür Keynesçi müda­ hale talepleri IMF Başkanı tarafından bile ifade edilir hale gelse de Batı ülke­ lerinin neo liberal paradigma çerçeve­ sinde sıkı kemer sıkma programlarına bağlı kalmaya devam ettikleri görülü­ yor. İşte böylesi bir konjonktürde AKP iktidarı da Çin'in uyguladığı politika­ lara benzer biçimde altyapı yatırımları ile ekonomiyi yüksek bir çizgide tu t­ maya çalışıyor. Altyapı harcamalarının çarpan etkisi birçok sektörü hareket geçiriyor. Dolayısıyla kısa vadede eko­ nomiye talep yönünden önemli bir motivasyon sağlanmış oluyor. Mega projeler genelde benzer şir­ ketler tarafından hayata geçirildiği için AKP'nin kendi burjuvazisini yaratma ve bunları büyüme için en etkin yön­ tem olarak da benimseniyorlar. Kolin, Cengiz, Limak gibi şirketler kentsel rantların ortaya çıkarılması, bunların belirli kesimlere aktarılması, AKP'nin faaliyetlerinin finanse edilmesi nokta­ sında partinin ekonomik kanadı olarak hareket ediyorlar. Gerçekleşen yatırımlar kentlerin yeni alanlarını yaşam alanı haline ge­ tirerek hem yeni arazileri yatırıma açı­ yor hem de var olan bölgeleri merkez­

lere daha etkin bağlayarak buralardaki arazi ve konutların değerini arttırarak, mülk sahibi orta sınıfların rızasının ka­ zanılmasında hayati bir rol oynuyor. 3. köprü ve 3. havaalanı projeleri Kuzey İstanbul'u tam anlamıyla bir rant sa­ hası haline getirirken, Kanal İstanbul projesi de şehrin batısını yatırımlara açmayı hedefliyor. Zaten bu bölge­ lerde araziler büyük oranda şimdiden AKP'ye yakın sermaye grupları tara­ fından kapatılmış durumda. Buralarda elde edilecek primlerin bir kısmı par­ tinin kendi kasasına akıtılarak alt sınıfları n rızası nı n kazanı l ması nd a kayn ak olarak kullanılıyor. Projelerin tamamlanmasının sem­ bolik iktidarın üretilmesi açısından da işlevsel olduğunu görmek gerekiyor. AKP'nin özellikle Arap Baharı sonra­ sında yükselttiği Yeni-Osmanlıcı emperyal söylemin vatandaş nezdinde karşılık bulabilmesi ile bu projeler ara­ sında önemli bir ilişki var. Bu yüzden AKP'li yetkilileri genel bir demokrasi sorunundan bahsederken aniden "ya­ tırımlarımıza devam edeceğiz, köprü yapacağız, yol yapacağız" tiradına geç­ mesine oldukça sık rastlıyoruz. "Dün­ yanın sayılı büyük havaalanı, köprüsü, metrosu" vs. diye pazarlanan yatırımlar büyüklenme söyleminin halk nezdin­ de kabul edilmesini kolaylaştırıyor. Dolayısıyla AKP'nin yeni dönemde de bu yatırımları ayakta tutmaya ve sayıca arttırmaya çalışacağına emin olabiliriz.


2- 2002-2016 döneminde hane halkı borç stoku, GSYH'nin %2'sinden %19'una yükseldi. Özel kesim dış borç stoku da 2004'te GSYH'nin %18,7'si iken 2014'te %34,4'e yüksel­ di. (AKP'nin Ekonomide 12 Yılı, Mahfi Eğilmez, http://www.mahfiegilmez. com/2015/04/akpnin-ekonomide-13yl.html)

TÜRKİYE EKONOMİSİNDE ANA TRENDLER VE İNŞAAT

1- Bu durumun baş sorumlusu TÜSİAD'ın vasıfsız-düşük ücretli işçi profilinden şikayetçi olması ne bü­ yük bir yüzsüzlük: "Türkiye'de işgücü maliyetlerinin ucuzluğunun önemli bir rekabet aracı olduğu kadar, aslın­ da Türkiye kapitalizminin gelişiminin önündeki en önemli yapısal engeller­ den biri olduğu..." ( TÜSİAD Yayınları, Sanayi 4.0, Türkiye'nin Küresel Rekabetçiliği için Gereklilik Olarak Sanayi 4.0)

a\

On

DİPNOTLAR:


İK İL İ İKTİD ARLAR BURUN BURUNA Ayşe TANSEVER o o İKİLİ İKTİDARLAR BURUN BURUNA

Uzun bir süredir Latin Amerika'da değişik bir süreç başladı. Bilindiği gibi kıtanın birçok ülkesinde sol güçler ik­ tidar olmuşlardı. Venezüella, Bolivya, Ekvador, Nikaragua gibi ülkeler sosya­ lizm yoluna çıktıklarını açıklamışlardı. Kıtanın en büyük ülkesi Brezilya'da ise Lula'nın İşçi Partisi iktidar olmuş ve 40 milyon insana sosyal haklar getirmiş ve onları yoksulluktan çıkartma doğrul­ tusunda politikalar yürüterek ülkesini sol bir çizgiye oturtmuştu. İktidar dö­ nemi bitince de yerine varis olarak D. Rousseff'i bıraktı. Yeni seçimlerde yine aday olacaktı. Aynı şekilde Arjantin'de de 2000 yıllarındaki ayaklanmalardan sonra Kirschner iktidar olmuştu ve onun politikaları ile de yoksul halklar birçok hak elde etmişlerdi. Kıta, dünya­ da bir zamanların yeni liberal politika­ lar öncüsü olmaktan yeni bir döneme, yeni liberal politikaların yıkımından sonra yoksul hakları gözeten politika­ ların öncülüğüne soyundu. O nedenle Latin Amerika bir pembe renge bürün­ dü denmeye başladı. Tüm dünya solu burada yaşananları yakından izlemeye başladı. Kıtanın pembeleşmesinin nedeni 1980'li yıllarda kıtada uygulanan yeni liberal politikalarla açığa çıkan ekono­ mik bozukluk, gelir dağılımında yok­ sullar aleyhine bozukluklardı. Her şey özelleştirilip, sosyal haklar yok edilince

yoksul halklar daha da yoksullaştılar. Latin Amerika ülkelerinde çalkantı­ lı dönemler başladı ve halklar çeşitli şekillerde devrimler yaptılar ve bu pembe denilen hükümetler iktidarlara geldiler. Bu iktidarlar özel mülkiyete dokun­ madılar. Yerli burjuvaziyi ellemediler. Yerel kapitalistlerin ekonomik faali­ yetlerine kısıtlamalar getirmediler. Sadece onların yabancı ortaklarının yani Çok Uluslu Şirketler'in ülkeleri­ ni sömürmesine karşı halk çıkarlarını savundular. Yeni liberal politikalarla özelleştirilmiş birçok kamu malını tek­ rar kamulaştırdılar ya da ÇUŞ'dan al­ dıkları payları arttırdılar. Buradan elde edilen gelirleri de çeşitli sosyal proje­ ler ile halklarına dağıtmaya başladılar. Yani bu ülkelerde çeşitli seviyelerde ikili iktidarlar dönemi başladı. Çeşitli farklarla halklardan yana sol iktidarlar ve ekonomik güçleri eskisi gibi ellerin­ de kapitalist burjuva kesimler arasın­ da ülkeler yönetilmeye başladı. Başka bir deyişle iktidar gücünün halklarda ekonomik gücün kapitalistlerin elle­ rinde olduğu bir süreç başladı. Sol iktidarlar devlet kaynaklarını halka dağıtarak ülke içinde bir pazar oluşturdular. Bu dönemde yerel bur­ juvazi güçleri açılan pazardan karlarını devşirmeye devam ettiler. Sol iktidar­


lar bunlara da çeşitli krediler ve yatırım olanakları tanıdı. Yani ikili iktidar güç­ leri karşılıklı iyi günlerini yaşadılar.

Halk tüketiminin artması iyi bir şey olabilir ancak eğer tüketim ve üretim dengesi kurulabiliyor, halklar kendi karınlarını doyurabiliyorlarsa iyidir. Ama ne yazık ki Latin Amerika ülkeleri­ nin bu konuda yıllar önce çizilmiş "alın yazıları" vardı. Onlar ABD emperyaliz­ minin burnu dibinde hep hammadde

Ama hammadde fiyatları düşüp halka yapılan yardımlardan kesintiler gündeme gelince halk huzursuzluğu başladı. İşte bu noktada burjuvazi bu huzursuzluğu kendi cephesinde örgüt­ lemeye başladı. Arjantin'de, Bolivya ve Venezüella'da seçimleri böyle kazandı­ lar. Suç sol iktidarların beceriksizliğine yükleniyor. Bunu yaparken de özellik­ le Venezüella'da ellerindeki ekonomik gücü çok çirkin şekillerde halkı açlıkla, kuyrukla, pahalılıkla "terbiye etmeye" çalışıyorlar. Yeni liberal politikalar bir çözüm olarak gösteriliyor. Brezilya'da çok ilginç bir parlamento darbesi ile hiç bir suçu olmayan Dilma Rousseff yolsuzlukla suçlanarak bizzat yolsuz parlamenterler tarafından gö­ revinden alındı. Arjantin'de yapılan se­ çimleri yeni liberal politikaları savunan Macri kazandı. İlk işi Kirschner'in öde-

İKİLİ İKTİDARLAR BURUN BURUNA

Sol iktidarların hedefi halkların kendi ekonomik güçlerini kurmalarını sağlamaktı. Halkları üretime sokmaya çalıştılar. Destekler verdiler. Bu konu­ da en büyük çabayı Venezüella iktidarı yaptı, demek yanlış olmaz. Amaçları halk üretiminin burjuva üretimine kar­ şı zafer kazanması idi. İşte bu konuda büyük bir başarı gösterilemedi. Halk ekonomisi orada bile kurulamadı. So­ nuçta iktidar gücü halklarda idi ama ekonomik güç gene her bir ülkenin burjuva kesiminde kaldı. Yani hem halk üretimi kurulamadı hem de alım gücü, sonuçta tüketim gücü ve isteği arttı.

Son bir iki yıldır da bilindiği gibi hammadde fiyatları dünya piyasaların­ da düştü. Bolivya, Venezüella, Ekvador ve büyük ölçüde Brezilya petrol, gaz ihracatından elde ettikleri gelirle yaşı­ yorlar. Petrolün varil fiyatı 2014'lerde 140 dolar iken günümüzde 50 dolar düzeyine düştü. Sonuçta bu ülkelerin gelirleri de %50 üzerinde azaldı. Çoğu bir dar boğaza girdi. Ekonomik göster­ geler olumsuz sinyaller vermeye başla­ dı.

o

Kıta sol iktidarları kendi aralarında ittifaklar kurdular. Birbirlerinin po­ litikalarını desteklediler. ABD ve AB kapitalistlerine karşı ulusal çıkarlarını yekvücut olarak korudular. Yani em­ peryalist sömürüye karşı yardımlaş­ tılar. Tüm kıta halkları bir rahat nefes alma yoluna girdi. Sosyal hakları geliş­ ti, cepleri para gördü, karınları doyma­ ya başladı. Yerli burjuvazi de kıta ça­ pındaki bu açılıştan kendisine düşen payı aldı. Tepesinde ABD ÇUŞ olmadan kıta sömürüsünü gerçekleştirerek o da payını aldı. Yani ikili iktidar günlerinin güzel günleri yaşandı.

ihraç eden ve bunu işlemek konusun­ da ekonomiye yatırım yapması engel­ lenen ülkeler oldular. Ve bu süreç sol iktidarlar altında da sürdü. Hammadde satışlarından elde ettiği dövizleri gene bu ülkelerden ithal ettikleri mallara ya­ tırıyorlardı. Sol iktidarların bu "alın yazı­ sını" değiştirememesinin çeşitli neden­ leri vardır ve ayrı bir yazı konusudur.


meyi reddettiği yabancı hissedarların parasını vermek oldu. Arkasından para birimini devalüe etti ve arkasından ih­ racata yeni teşvikler sözü verdi ve her şey pahalılaştı. Halkın da çeşitli örgüt­ lenmelerine saldırıldı, asgari ücret sa­ bitleştirildi. Halklar da şimdi işçisi, köy­ lüsü sokaklarda. Ülke genel grevler ve protestolarla çalkalanıyor. Yeni liberal politikalara karşı duruyorlar. Bolivya'da aynı şekilde Morales ik­ tidarına saldırılar arttı. Geçtiğimiz ay­ larda yeniden başkan adayı olabilmek için yapılan referandumu kaybetti. Ağustos içinde İç İşleri Bakan Yardım­ cısı grevdeki kooperatif işçileri tara­ fından öldürüldü. Morales ve Maduro bunun bir ABD destekli darbe girişimi olduğunu söylüyorlar. Gericilik yerli halkları kendine örgütleyerek iktidara karşı protestolara kışkırtmak uğruna milyonlar harcıyor. Ekvador'da ise Başkan Correa yeni­ den seçimlere katılmayacağını açıkladı

ve önümüzdeki dönem yerine gelebi­ lecek yetişmiş biri olmadığı söyleniyor. Ülke çalkantılı bir süreçten geçiyor. Venezüella'da Chaves'in parti­ si PSUV Aralık ayında parlamen­ toda çoğunluğu sağ güçlere kap­ tırdı. Bu yazıyı kaleme aldığımız günlerde Venezüella'da muhalefet halkı Moduro'yu görevden almak için başkent Karakas'ta sokaklara çağırdı. Karakas'a Maduro'yu görevden alma referandumunu yaptırtmak için ana­ yasa maddelerini çiğniyor, bin bir hile yapıyorlar. Maduro bunun Brezilya ve Bolivya'dakine benzer bir emperyalist darbe girişimi olduğunu söyleyerek halkı Karakas'ta devrimi korumak için sokaklara çıkmaya çağırdı. Orada da çatışmalar bekleniyor. Sonuçta tüm kıtada çeşitli sevi­ yelerde ikili iktidar süreci yeni bir dö­ neme girmiştir. Bir yanda sol iktidar güçleri ve onların destekçisi, liberal politikaların eziyetinden dili yanmış ve


co

İKİLİ İKTİDARLAR BURUN BURUNA

Latin Amerika şimdi yeni bir dö­ nemden geçiyor. Sol iktidarlar süre­ since halklar politikleştirildi. Bir takım hakları olduğunu anladılar. Ama öte yandan da sağ güçler de dış emperya­ list güçler ile olan bağlarını sıkılaştırdılar ve alttan halk hoşnutsuzluğunu gerici zeminde örgütlediler. Kimi ül­ kelerde darbeler yapıyorlar. Sokaktaki halkları da öne sürüyorlar. İkili iktidar güçleri sokaklarda burun buruna gel­ miş durumdalar. Süreç sancılı geçe­ cektir. Çeşitli ülkelerde farklı sonuç­ lar verebilir ve Latin Amerika'da son zamanlarda görülen antiemperyalist süreç yeni bir ivme kazanabilir ya da geçici geri çekilmeler olabilir.

o

dersler çıkartmış halklar vardır. Bunlar Brezilya, Arjantin'de şu günlerde aktif bir şekilde sokaklarda protestolar ya­ pıyorlar. Öte yandan sağ güçlerin bu süreçte örgütlediği burjuva kesimler de iktidardan yana protestodalar. Her bir yerde sağ ve sol örgütlenmeler bü­ yük bir hareketlilik içindedir.


EN SONUNDA B İR B A R IŞ H A B E R İ Ayşe TANSEVER o EN SONUNDA BİR BARIŞ HABERİ

Dünyamızdaki savaş ve terör haber­ lerinin içinden bir barış haberi geldi. Kimilerine göre 75 kimilerine göre 55 yıldır süren savaşta taraflar aralarında savaşmayı bırakacaklarını açıkladılar. Kolombiya lideri Juan Manuel Santos ile FARC gerilla lideri Timochenko 24 Ağustos'ta barış konusunda anlaş­ tıklarını dünyaya duyurdular. Taraflar daha önceleri de 3 kere anlaştıklarını açıkladıklarından herkes de bir soru işareti elbette var. Son görüşmeler 4 yıl gibi çok uzun bir zamandan beri Küba ve Norveç göz­ lemcileri eşliğinde başkent Havana'da yapılıyordu. Resmi imzalama töreni 26 Eylül' de yapılıp yürürlüğer girecektir. Sonra 2 Ekimde halk referandumuna sunulacak. Kabul edilmesi durumunda barışın hayata geçirilmesi zor "savaşı" başlayacak. Savaşta 264 bin kişi ölmüş. Kimi kaynaklara göre 45 kimilerine göre 79 bin kişi kayıp deniliyor. 5,5- 6 mil­ yon kişi yerinden göç etmek zorunda kalmış. Bu boyutta bir savaşın yol aç­ tığı yıkımın tamiri kolay ve kısa süre­ de olmayacaktır. O nedenle taraflar geçmişten çıkardıkları dersler ışığında kalıcı bir barış için çok ayrıntılı ve titiz çalıştılar. Uzlaşmazlık konuları tek tek ele alındı.

A) SİLAHSIZLANMA VE POLİTİK KATILIM GARANTİSİ: En önemli maddelerden birisi kuş­ kusuz FARC gerillalarının silahlarını bırakıp tekrar topluma katılımını sağ­ lamaktır. FARC ondan sonra siyasi ha­ yata katılacaktır. Bunun için seçimlere katılımının garantisi veriliyor. 1980 yılında yapılan barış anlaşması sonra­ sında da gerillalar bir parti kuruyorlar ama seçimler sırasında 3000 adayları öldürülüyor. Aynısının yaşanmaması için devletten çeşitli garantiler talep edildi. Bu garantilerin en başında karşı­ larındaki paramiliter güçlerin de da­ ğıtılıp silahsızlandırılması bulunur. BM komisyonuna göre 2015 yılındaki ölümlerin %72 si paramiliterler tara­ fından gerçekleştirilmiştir. Bu güçler iktidar, toprak ağaları ve finans-kapital güçleri ve ABD tarafından desteklen­ mektedir. Silahsızlandırmaları olmaz ise olmaz koşullardan biriydi. FARC gerillalarının güvenliği temelde buna bağlıdır. Kolombiya'da şimdiye kadar ikili parti sistemi yaşanmış. Bir sağ par­ ti gitmiş diğeri gelmiş, başka partiler sahneye çıkamamışlar. Barış anlaşması ile çok partili bir sisteme geçiliyor. Baş­ ka partilerin kurulmasına izin verilmesi dışında onlara garantiler veriliyor ve


raşmaktır. Toprak dağıtımı konusu çok kapsamlı bir sorun olduğu için çeşitli konularda ele alınmış.

Ancak dağıtmak yetmez. Onun kul­ lanımı için çeşitli koşulların yerine geti­ rilmesi gerekir.Toprağın kullanımı için hükümet, mahalli organlar ve özel şir­ ketler bir arada çalışacaklar. Geliştirme programları planlamak başta olmak üzere köylülerin orada barınabilmelerini sağlayacak konut, sağlık, eğitim, yaşlılık gibi konularda gerekli hizmet-

EN SONUNDA BİR BARIŞ HABERİ

Her yerde olduğu gibi Kolombi­ ya'daki iç savaşın temelinde de sosyal adaletsizlik yatar. 1940 yıllarında kapi­ talizmin ülkede hız alması ile bu ada­ letsizliğin temelleri atılmış ve toprak beyleri ile topraksız köylüler arasında sorunlar sonuçta FARC gerillalarının doğmasına yol açmış. O nedenle geril­ laları dağıtmak sorunun sonucunla uğ­

m

B) TARIM VE TOPRAK REFORMU:

En başta anlaşmada adaletsiz top­ rak dağılımının gerilimi tırmandırdığı kabul ediliyor.Tipik bir Latin Amerika ülkesi olarak kırsal alandaki toprakla­ rın sadece %6,3 kullanılıyor. Bu yetmez gibi birde toprakların %46 sı nüfusun 0,4 elinde. Bu dengesizliğin bozulması kırlarda hem kullanılır toprak alanları­ nın genişletilmesi hem de toprağın ve­ rimli kullanılmasının sağlanması ana hedeflerden biridir. Topraklar küçük ve topraksız köylülere dağıtılacaktır.

o

destek sağlanıyor. Politik protestolar güvenlik altına alınıyor. Yeni politik hareketler korunacak ve bir çok haklar verilecektir. Onun dışında Latin Ameri­ ka ve genel olarak kapitalist dünyada gördüğümüz medyanın %90 egemen güçlerin elinde olmasına karşı bu yeni halk hareketlerine ve partilerine beda­ va olarak bu medya da haber yapma hakkı tanınıyor. Seçim sistemi yeniden yapılandırılıyor ve halkların oy kullan­ ması, siyasete katılması çeşitli yollarla teşvik edilecektir.


EN SONUNDA BİR BARIŞ HABERİ

Kırda kooperatifleşme teşvik edile­ cektir. Köylülere ucuz krediler ve ser­ maye olarak gübre, tohum verilecek ve ürünlerin pazarlanmasına yardım edilecektir. Her bir kırsalın özel sorun­ ları devlet ve yerel birimler tarafından ayrı ayrı ele alınacaktır. Bunların dışın­ da kırdaki açlığı kurutmak için devlet gıda güvencesi sistemi getirilecektir. İyi beslenme, kalite ve fiyat güvencesi veriliyor.

'vO

o

1er sağlanacaktır. Yollardan, kaliteli in­ ternet olanaklarına, içilebilir su ve çöp toplamasına kadar çeşitli hizmetler garanti edilecektir. Bunların dışında teknoloji, bilim, araştırma merkezleri kurulacaktır. Gençlerin işsizliğine çö­ züm aranacak, eğitimin kalitesi önemli olacaktır.

Diğer en önemli konulardan bir tanesi de kırda uyuşturucu ürünleri­ nin ekimidir. Geçimini şimdiye kadar bununla sağlamak zorunda kalmış çiftçilere başka ürün seçenekleri su­ nulacaktır. Uyuşturucu ticaretinin ön­ lenmesi için yeni önlemler alınacak­ tır. Ordunun buna çözüm getirmede başarısızlığı kabul ediliyor. Mayınların temizlenmesine köylüler de katılacak­ lardır. Bu maddelerin iktidar tarafından kabul edilmesi gerçekten çok şaşırtı­ cı gelebilir. Çünkü kırda sözü verilen bu uygulamalar, yani kırlara sağlıktan eğitime, kooperatiflerden, teknolojiye sözü verilen konular aslında bölgedeki Venezüella, Bolivya gibi sol iktidarların kırlarında kurmaya çalıştıkları sistem­ dir. Kolombiya sağ iktidarı da sanki ayakta kalabilmek için komşularında uygulanmaya başlayan sistemi kendi kırlarında da kurmanın baskısı altında­

dır. Kolombiya'daki anlaşma bir açıdan bölge sol iktidarlarının başarı hanesine yazılmalıdır. Bölgedeki güçler dengesi tabanda soldan yana gelişmiştir. Son olarak taraflar birde Özel Barış Tribunali kurmak kararı aldılar. Tribünal gerçekleri bulma, adaleti sağlama ve yaraları sarmakla uğraşacaktır. Ağır insan hakları ihlallerini araştıracak, açıklığa kavuşturacak, izleyecek ve yargılayıp suçluları cezalandıracaktır. Yıllardır savaş bir çok haksızlık yapıl­ masına yol açmıştır. Bunların bugün­ den yarına kendi kendine yok olması imkansızdır. Bu haksızlıklar giderilme­ den de toplumda barışın sağlanması zordur. O nedenle bu ihlaller incelene­ cektir. Yaralar sarılmaya taraflar barıştırılmaya çalışılacaktır. Bunun için büyük tazminatların ödenmesi kaçınılmazdır.

C) TEKNİK VE PRATİK KONULAR Tarafların vardığı anlaşmaya göre BM ve CELAC (Latin Amerika ve Karaib devletleri topluluğu) barış sürecini destekleyecekler. Bu topluluk 33 Latin Amerika ülkesinden oluşur ve de için­ de Meksika gibi gerici iktidarların oldu­ ğu ülkelerde vardır. FARC bu örgütlere tam güveni olduğunu açıkladı. Referandumdan "evet" oyu çıkarse FARC gerillaları 180 gün içinde BM gözetiminde silahlarını bırakıp kamp­ larından çıkacaklar. Ondan sonra da parlamento oy hakkı olmadan temsil edilecekler. 2018 de yapılacak olan seçimlere katılacaklar. 2018 seçim­ lerinde eğer parlamentoya giremez­ ler ise kendilerine yine de oy haklı 10 sandalye verilecektir. Ufak bir detay ekleyelim. Paramiliter ve FARC silahları


eritilecek ve bunlardan üç değişik ba­ rış anıtı yapılıp ülkenin çeşitli yerlerine dikilecektir.

Sağ kanat politikacılar karşı propa­ ganda yapıyorlar. Barışı sağlamanın tek yolunun FARC'ı temizlemekten geçtiğinin savunuyorlar. Aşırı sağ poli­ tikacı ve eski devlet başkanı Alvaro Uri­ be anlaşmanın tekrar gözden geçiril­ mesi bazı maddelerin kabul edilemez olduğunu iddi adiyor. Ancak hükümet sözcüsü ve baş görüşmecisi ise görüş­ meleri tekrar açmanın büyük bir hata olacağını söyledi FARC sorunu bizim ülkemizdeki Kürt ve PKK sorununa benzemektedir. Darısı bizim başımıza diyelim. Hatta savaş ve terörün giderek şiddetini art­ tırdığı tüm dünyamızın böyle bir barı­ şa ne kadar çok ihtiyacı olduğunu söy­ lemeden bitirmeyelim.

Not: Bu yazı anlaşma imzalanma­ dan ve referandum yapılmadan önce yazıldı. Referandumda az bir farkla an­ laşmanın reddedilmesinin hangi sonuç­ ları doğuracağı sorusu doğal olarak ön plana çıkıyor. Katılımın çok düşük olma­

EN SONUNDA BİR BARIŞ HABERİ

Anlaşma referandumda halk tara­ fından kabul edilecek midir? 297 sayfa olan metin basılıp halkın okumasına sunulmuştur. Yani oylamadan önce her bir maddeyi okuma olanağına sa­ hipler. Yapılan kamu oyu araştırmaları çoğunluğun evet diyeceği doğrultu­ sunda.

o

Taraflar bu anlaşmanın maddi bo­ yutu konusunda bir bütçe üzerinde anlaşamadılar. Bu açık kaldı. Ancak özel bir banka maliyetin 19 milyar do­ ları geçeceğini hesaplamış.

sı bir yandan barış beklentisindeki zayıf­ lığı gösterirken, konunun yeterince pro­ paganda edilemediğini de gösteriyor. Referandumun hukuki bir bağlayıcılığı olmadığı için süreç yara almış bir şekilde devam edecektir. Bu gelişme FARC'ın an­ laşmadaki kazanımlarını geriye çekmesi gibi siyasal baskılar yaratabilir. Ancak barış ve anlaşma ortadan kalkmış de­ ğildir.


00

o

BOLİVYA MADEN KO O PERATİFLERİ PROTESTOLARI VE BOLİVYA Y A R D IM C IS IN IN ÖLDÜRÜLM ESİNİN PERD E ARKASI

BOLİVYA MADEN KOOPERATİFLERİ PROTESTOLARI

STANSFİELD SMİTH Çeviri: Ayşe TANSEVER

Bu yazı zcomm.org/znet/sitesinin 1 Eylül sayfasında yayınlanmıştır. (Stansfield Smith uzun bir süre Latin Ame­ rika dayanışma aktivisti olmuştur ve halen AFGJ Venezuela Weekly dergisini çıkarır.)

Bolivya kooperatif protestoları ve 25 Ağustos'ta Bolivya İçişleri Bakan Yardımcısı Rodolfo Illanes'in öldürmesi kooperatifler hakkındaki varsayımları­ mızı sorgulamamızı gerektirir. Bolivya maden kooperatifleri nelerdir? Her şey genelde Büyük Buhran sırasında ma­ dencilerin bir madeni ortak çalıştırmak istemesi ile başladı. Ancak, 1960'larda ABD'de ortaya çıkan birçok kooperatif gibi, onlar da sonuçta küçük birer iş­ letmeye dönüştüler. Baştaki niyetleri ne olursa olsun, çevredeki kapitalist ortamda mevcut kooperatifler rekabet etmek zorunda ya da batarlar. Bolivya maden kooperatifleri de aynı süreçten geçtiler ve maden sahip­ leri emekçi çalıştıran işletmeler haline geldiler. Kabaca kooperatif madencile­ rinin %95'i işçi, %5'i de maden sahibi­ dirler. Burada genel olarak geçici ya da anlaşmalı işçiler olarak çalışırlar. Her­

hangi bir sosyal güvenceleri, iş güven­ likleri yoktur, ne sağlık ne de emeklilik hakları vardır. Madencilik kooperatifleri hüküme­ te on taleple gittiler ve Ağustos ayının ikinci haftasında eğer hükümet taleplerin i karşı lamaz ise süresiz greve gi­ deceklerini açıkladılar. Sonra da ilk 10 taleplerine 14 tane daha yeni madde eklediler. Üç en önemli taleplerinin içinde kooperatiflerin ortak sahipleri olma­ dıkları için kooperatif çalışanlarının sendikalaşma hakkını güvence altı­ na alan Maden Kooperatifleri Genel Yasası'nın kaldırılması vardı. Koopera­ tif sahipleri işçilerinin sendikalar tara­ fından temsil edilmesini istemiyordu. Reuters gibi şirketlerin sözcüsü ba­ sın, bunun tam tersini savunarak, koo­ peratif madencilerinin hükümete karşı protesto yaptıklarını ve sendikalaşma hakkını talep ettiklerini yazdılar. İkinci talep ise maden koopera­ tiflerinin doğaya zarar vermemeleri doğrultusundaki düzenlemelerin gevşetilmesiydi. Üçüncü ana talep ise kooperatifle­


kullandı. Aynı zamanda 10 milyondan biraz fazla nüfusun içinden 4,8 milyon Bolivyalı yoksulun yararlanmasını sağ­ layan sübvansiyonlara olanak sağla­ mıştır. Bu aşırı yoksulluk içinde yaşayan Bolivyalı sayısı böylece yarıya indi.

Bundan önce, Bolivya TV'si isyan eden madencilerin taşlar hatta dina­ mit çubukları atarak polise saldırdıkları haberini verdi. Polis protestocuları da­ ğıtmak için göz yaşartıcı bomba kul­ landı. Protestolar sırasında bazı polisler

BOLİVYA MADEN KOOPERATİFLERİ PROTESTOLARI

Bakan Yardımcısı Illanes FENCOMIN, Maden Kooperatifleri Federasyo­ nu lideri ile buluştu. O sırada işkence görüp öldürüldü ve bugüne kadar şiddetli protestoların lideri olan FENCOMIN başkanı da dahil olmak üzere 9 kişi suçlanıyor.

a\

Ağustos'taki kooperatif protestoları sırasında, Evo Morales hükümeti defa­ larca diyaloğa açık olduğunu belirtti, ancak sırf kendi kişisel karlarını düşü­ nen kooperatiflerin talepleri karşısında Anayasa'yı ihlal edemeyeceğini de be­ lirtti.

o

rin ulusal ya da uluslararası işletme­ lerle ortaklık kurmasını yasaklayan yasanın iptal edilmesiydi. Şu anda ko­ operatiflerin çoğu Evo Morales döne­ minden önce özel işletmelerle imza­ lanmış yürürlükte olan 31 sözleşmesi var. Kooperatifler Çok Uluslu Şirketler­ le ortaklıklar kurmak ve doğayı koru­ yan yasalar olmaksızın doğal kaynak­ ları işletmek istiyorlar. Kooperatiflerin böyle özelleştirmelere açılması oyla­ narak kabul edilen Anayasa'daki "Do­ ğal kaynaklar Bolivya halkının malıdır ve devlet tarafından idare edilir." mad­ desine terstir. Evo Morales hükümeti 2006 yılında Bolivya'nın doğal kaynak­ larını kamulaştırdı. Böylede gaz ve di­ ğer doğal kaynakların satışından elde edilen devlet payı %15'den %85'e yük­ seldi. Daha önce neo-liberal hükümet­ ler döneminde karların yaklaşık %85'i şirketlere gidiyordu. Sonuç olarak, Bo­ livya devleti 2015 yılında fazladan 31,5 milyar dolar kazandı ve bunları genel olarak yerli halklar için endüstriyi ge­ liştirmek, altyapı tesisleri, okullar, sağ­ lık ocakları ve hastaneler yapmak için


yaralandılar. 24 Ağustos günü, iki ma­ denci yol kesme sırasında yakın mesa­ feden vuruldu. Polis sorumlu olsa bile bunlar Başkan Morales'in göstericilere ateş etmeme değil, aynı zamanda yol kapama eylemi alanına silah götürme­ me emrine bile uymadılar.

o BOLİVYA MADEN KOOPERATİFLERİ PROTESTOLARI

Toplumsal Hareketler Koordinas­ yon Bakan Yardımcısı Alfredo Rada, cinayetten sonra maden kooperatifleri sorununu ulusal tartışmaya açılması­ nı söyledi. Kooperatif işçilerinin kendi özel çıkarları için örgüt içinde hiyerarşi yarattıklarına dikkat çekti. Ve "Herkesin eşit olduğu, gerçek kooperatifleşmeye saygı duyarız ama bu şirketler yarı res­ mi kapitalist işletmelere dönüştürül­ müştür." diye de ekledi. Bakan yardımcısı Illanes'ın öldü­ rülmesinden sonra, Evo "Bir kez daha, ulusal hükümet bir darbe girişimini ezmiştir" diye açıkladı. Madencilerin yola kazdıkları barikatların arkasına gizlenmeyi planladıklarını ve maden kooperatifleri bürolarında "hükümeti devirmek"ten söz eden dokümanlar ele geçirdiklerini ekledi. Bazı özel işlet­ me ve kooperatif sahiplerinin işçilerini aldattığını belirtti. ABD ilk başkanlık seçim kampan­ yasından beri Evo Morales'i baltala­ maya çalıştı. Bolivya kabine başkanı Juan Ramon Quintana Demokrasi için Ulusal Bağış (İngilizce açılımın baş harfleri NED) kurumunun son sekiz yıl içinde ekonomik ve sosyal merkezler, vakıflar ve sivil toplum örgütleri gibi Bolivya'daki 40 kuruma 10 milyon do­ lar tutarında destek verdiğini belirtti. ABD'nin yumuşak darbe çabaları 2011 yılında TIPNIS protestolarında, Media Luna'da zengin, beyaz elitlerin ayrılıkçı

eylemleri sırasında en üst seviyesine ulaştı. 2015 sonbaharında ABD, Bolivya ilerici halk değişikliklerini geri püskürt­ mek ve yani liberal sömürge kuralını geri getirmek için Bolivya Stratejik Planı geliştirmişti. Bu, Kübalı karşıdevrimci sürgün Carlos Alberto Mon­ taner, Latin Amerika USAID sorumlusu, aynı zamanda ABD Kongre üyeleri olan Ileana Ros-Lehtinen ve Bolivya muha­ lefetinin baş liderleri tarafından yazıl­ mıştır. Evo Morales'in üçüncü dönem için başkan adayı olmasının yolunu açacak olan Bolivya referandumu ye­ nilgisi bunun ilk sonuçlarından biridir. Venezuela Devlet Başkanı Maduro, Dilma darbesi ve Bolivyalı bakanın öl­ dürülmesinin Latin Amerika ilerici hü­ kümetlerine karşı emperyalist bir sal­ dırının parçası olduğuna işaret etti. "Bu oligarşi ve emperyalist sağ kanadın devrimci sol ve ilerici halk hareketleri, hükümetleri ve liderlerine karşı kıta öl­ çüsünde saldırısıdır." dedi. "Brezilya'da Dilma, Bolivya'da Evo, Ekvador'da Cor­ rea ve Nikaragua'da Daniel ve Latin Amerika'nın tüm halkları, toplumsal hareketleri ile birlikte Venezuela ege­ menlik, bağımsızlık, insancıl ve popü­ ler bir gelecek için mücadele edecek­ tir" ABD'deki savaş ve müdahalelere karşı olan hareketler şimdiye kadar Latin Amerika'nın ilerici seçilmiş hü­ kümetlerine karşı tırmanan ABD darbe girişimlerine güçlü şekilde karşılık ver­ mediler.


ALT NOT: (Aşağıdaki yazı çevirmen Ayşe Tansever tarafından maden grevi sonrası yaşa­ nan gelişmeleri okuyucuya duyurmak için başka kaynaklardan özetlenmiştir.)

İç İşleri Bakan Yardımcısı'nın işken­ ce edilerek öldürülmesinden sonra Bakanlar Kurulu toplandı ve koopera­ tiflerle ilgili bazı yasalar çıkarttı. İlk yasaya göre maden kooperatif­ lerinin yerli ve yabancı özel şirketlerle kendi başlarına iş anlaşması imzala­ maları yasaklandı. Şimdiye kadar 31 kontratın olduğu düşünülüyor. Bazı kontratlar 25 yıllık bazısı ise süresizdir. Şimdi bunların hepsini devlet gözden geçirecektir. İkinci yasa ile Madencilik Bakanı'nın yetkileri arttırılıyor. Halen maden ko­ operatiflerinin denetimi altında olan anlaşmaları denetlemek ve gerekirse iptal etmek yetkisi bakanlığa veriliyor. Üçüncü yasa ile ise ülkedeki tüm kooperatiflerin denetimi ve gözet­ lenmesi için devlet yetkililerine izin veriyor. Bundan sonra kooperatifler bazı yükümlülükleri yerine getirmek zorundadır. Örneğin üretim miktarı ve değeri, gelirleri ve karları nasıl dağıt­ tıklarını yetkililere sunacaklar. Ayrıca grevci maden işçilerin talep­ lerinin tam tersine Çalışma Bakanı ko­ operatiflerde çalışan tüm işçilerin sen­ dikal örgütleme dahil tüm haklarının garanti altına alındığını açıkladı. Artık bundan sonra bu kooperatif­

Söz konusu kooperatiflerle ilgili bazı bilgileri de sıralayalım. Bunların üstünde 119 bin işçi çalışır. Kooperatif­ lerin 8000 tanesi özel, 7500 tanesi dev­ let işletmesidir. Devlet işletmelerinde verim düşüktür. Aslında bu kooperatif­ ler bildik anlamda kooperatif değiller işçileri sömüren birer özel şirkettirler. O nedenle olsa gerek ülkenin diğer çalı­ şanları genelde olduğu gibi aldatılmış. Patronlar tarafından zorlanmış maden işçileri grevine destek vermediler. Grev sonuçta ülkenin yozlaşmış bu koope­ ratiflerinin halk denetimi altına alması­ na hizmet etmiş oluyor.

111 BOLİVYA MADEN KOOPERATİFLERİ PROTESTOLARI

İç İşleri Bakan Yardımcısı'nın öldürülmesi sonrası alınan kararlar

lerin Bolivya Madencilik Şirketi (Comibol) içinde temsil edilmesi yasaklan­ mıştır.


V

V

“‘Bizi bir araya getiren şey, acı çekmemiz. Sevgi değil. Sevgi akla boyun eğmez, zorlandı­ ğında da nefrete dönüşür. Bizi birleştiren bağ seçilebilir bir şey değil. Biz kardeşiz. Paylaş­ tığımız şeylerde kardeşiz. Hepimizin tek başına çekmekzorunda olduğu acıda, açlıkta, yoksullukta, umutta biliyoruz kardeşliğimizi. Biliyoruz, çünkü onu öğrenmekzorunda kaldık. Bize birbirimizden başka kimsenin yardım etmeyeceğini, eğer elimizi uzatmaz­ sak hiçbir elin bizi kurtaramayacağını biliyoruz. Uzattığınız el de boş, tıpkı benimki gibi. Hiçbir şeyiniz yok. Hiçbirşeye sahip değilsiniz. Hiçbir şey sizin malınız değil. Özgürsünüz. Sahip olduğunuz tek şey ne olduğunuz ve ne verdiğin izdir. 'Buradayım, çünkü bende vaadi, iki yüzyıl önce bu kentte ettiğimiz vaadi-yerine getirilen vaadi görüyorsunuz. Vaadi yerine getirdik bizAnarres’te. Özgürlüğümüz dışında hiçbir şeyimiz yok. Size kendi özgürlüğümüzden başka verecek bir şeyimiz yok. Bireyler arasında karşılıklı yardımlaşma dışında hiçbiryasamızyok. Hükümetimiz yok, yalnızca özgür birlik ilkemiz var. Devletlerimiz, uluslarımız, başkanlarımız, başbakanlarımız, şeflerimiz, generallerimiz, patronlarımız, bankerlerimiz, mülk sahiplerimiz, ücretlerimiz, sadakalarımız, polislerimiz, askerlerimiz, savaşlarımız yok. Başka da pek fazla şeyimiz varsayılmaz. Biz paylaşırız, sahip olmayız. Varlıklı değiliz. Eğer istediğiniz Anarres’se, aradığınız gelecek oysa, o zaman ona eli boş gelmeniz gerektiğini söylüyorum. Ona yalnız ve çıplak gelmeniz gerekiyor, tıpkı bir çocu­ ğun dünyaya, geleceğine, hiçbirgeçmişi olmadan, hiçbir malı mülkü olmadan, yaşamak için tümüyle başka insanlara dayanarak gelmesi gibi. Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendiniz

vermeniz gerekir. Devrim’i satın alamazsınız. Devrim’i yapamazsınız. Devrim olabi­ lirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır, ya da hiçbir yerde değildir.’ Konuşmasını bitirirken, yaklaşan polis helikopterlerinin gürültüsü sesini boğmaya başladı.” Mülksüzler, Ursula K. Le Guin, s.256, Metis Yayınları

Profile for Yol Siyasi Dergi

Yol Güz 2016  

Bizi aşağıda bulunan adreslerden takip edebilirsiniz. www.yolsiyasidergi.org & www.twitter.com/yolsiyasidergi & www.facebook.com/yolsiyaside...

Yol Güz 2016  

Bizi aşağıda bulunan adreslerden takip edebilirsiniz. www.yolsiyasidergi.org & www.twitter.com/yolsiyasidergi & www.facebook.com/yolsiyaside...

Advertisement