Yol Kasım Aralık 05 Sayı 8

Page 1

3 Ekim'de çıkılan yol nereye gidiyor?

PKK neden tasfiye edilmeli?

Üniversitelerin giyotini: soruşturmalar

N eden yıkımlara karşı mücadele?

İşsizlik, Güvencesiz Çalışma ve • •

Örgütlenme Sorunları Sınıfın örgütlenmesi eskinin yöntemleriyle çözülemiyor Doğduğum yerde çalışmak istiyorum Haklarımızı istiyoruz, almaya geliyoruz Ev eksenli çalışan kadınların örgütlenmesi


i ç i nd e k i l e r M E R H A B A ................................................................................................................................................................... .. 3

I

E K İ M ’ D E Ç I K I L A N Y O L N E R E Y E G İ D İ Y O R ? / M s h l T i e t Vl i mOZSr .................................................

Z a r f a d e ğ î l , m a z r u f a b a k a l i m / U m u t A y d ı n ........................................................................................

..6

/ M e h m e t V u s u f o ğ l u .........................................................................................................

..8

N e d e n y i k i m l a r a k a r ş i m ü c a d e l e ? / B a h a r € k i n c i ......................................... ..................................

, .12

Ç H D ' d e n Av. H a k a n Karadağ: ‘ K R İ Z İ A N C A K P A N İ K Y A S A L A R İ L E Y Ö N E T E B İ L İ R S İ N İ Z ’ ..............................................................

.16

T E Z İ Ç ’ İN G Ö Z Y A Ş L A R I A R D I N A S A K L A N A N

2 4 . Y I L ..........................................................................

.19

İ l m e l İ ? / M e l i h R t e ş e r ......................................................................................

..23

r a n t sa l

p k k

d ö n ü şü m

n ed en

t a s f İy e

e d

SUSMAM ALIYIZ, SUSMAYACAĞIZ! H A L K L A R I N K A R D E Ş L İ Ğ İ N İ S A V U N A C A Ğ I Z ! ...............................................................................................

■V

L İ B E R A L İ Z M , Mİ LLİ Y E T Ç İ Lİ K V E D E V R İ M C İ S İ Y A S İ D U R U Ş ! / Fi k r e t KIZIİ t OD...................

.29

D a y a n ı ş m a e v l e r i n d e n F a t m a İ nce: ‘ S I N I F I N Ö R G Ü T L E N M E S İ E S K İ N İ N Y Ö N T E M L E R İ Y L E Ç Ö Z Ü L E M İ Y O R ’ ...............................

..32

‘ D o ğ d u ğ u m y e r d e ç a l i ş m a k i s t İ y o r u m ’ / H a t a y D a y a n ı ş m a e v i Ç a l ı ş a n l a r ı .................

■■35

N e y a p i y o r u z ? / U m u t A y d ı n ......................................................................................................................................

•37

h a k k ı m ı z ı İstiyoruz. A l m a y a G e liy o ru z !' k a m p a n y a sı sonuçlandı S o m u t , m ü t e v a z İ b İ r a d i m ....................................................................................................................................

.38

D A Y A N I Ş M A E V L E R İ V E S I N I F M Ü C A D E L E S İ .................................................................................................

.41

E v E K S E N L İ Ç A L I Ş A N K A D I N L A R I N Ö R G Ü T L E N M E S İ / NİhOİ H o y O C C n ...................................

•45

Ü y e İ n İ s İ y a t İ f l e r İ u m u t o l a b İ l İ r m İ ? / M e r t B ü y ü k k a r o b o c a k ...........................................

■49

‘ S Ü P E R G Ü Ç ’T E N S O N R A S I R A D Ü N Y A H A L K L A R I N D A / M e h m e t V l l m OZ e r .........................

■51

K a r a a l t i n s a v a ş l a r i / A y ş e T a n s e v e r .........................................................................................................

■57

- c ı □ ’ d a k İ b ö l ü n m e n e r e y e ? / M e h m e t A k y o l ............................................................................

.67

ö ğ r e n c i h a r e k e t i t a r i h i n d e ö n e m l i bi r p a r a n t e z : ‘ 9 6 H a r ç e y l e m l e r İ ............ .......................................................................................................................................

.76

‘EŞİTLİKÇİ

.80

a f l

Ç A Ğ S O N A E R D İ ’ ................................................................................................................................... G İ Y O T İ N İ ! S O R U Ş T U R M A L A R ................................................................................

.85

İ k İ i s i m , b İ r t e f r İ k a / H a ş a n O ğ u z ...................................................................................................................

.89

ERMENİ

K O N F E R A N S I N I N D Ü Ş Ü N D Ü R D Ü K L E R İ V E S O L-Lİ B E RALİ Z M / NeCOti Bil en

.92

L e n İ n ’ İ d ü ş ü n ü r k e n / H a ş a n O ğ u z .......................................................................................... ........................

■95

S O S Y A L İ Z M İ Y A B A N C I L A Ş M A MI Y E N D İ ? / M . S İ n OH................ ...........................................................

103

Ü NİV ERSİTELERİN


M erhaba; 3 Ekim AB müzakerelerinin başlamasının ardından çizilen pembe tablonun uçucu renkleri hızla soluklaşmış görünüyor. Ne de olsa AB li­ manı hala çok uzaklarda. AB’ye üyelik müzakereleri ve ABD ile ilişki­ ler, ordu-hükümet çekişmesi ve düzen partilerinin demagojiye dayalı rekabeti ile birlikte Türkiye’de burjuva siyaseti sürekli istikrarsız bir görünüm arz ediyor. Siyasi alandaki bu tabloya karşın uluslararası ser­ maye örgütleri eliyle dayatılan ekonomik program harfiyen uygulanı­ yor. Ekonomi politikaları, yerli ve yabancı büyük sermaye gruplarının çıkarları doğrultusunda geniş halk kesimlerinin aleyhine yeniden dü­ zenleniyor. Düzen partileri yeni liberal politikaların uygulanmasında birleşiyorlar. Birleştikleri diğer bir konu ise özgürlüklerin daha da kısıt­ lanması. Terörle Mücadele Yasa Taslağı bunun en somut örneği. Mak­ yaj niteliğinde “demokratik” düzenlemelerin altında düzene gerçek bir alternatif oluşturabilecek güçlerin bastırılması için mevcut durumu aratacak hazırlıklar yapılıyor. Düzen tahakküm ve sömürü mekanizmalarını yeniden düzenlerken bize düşen, değişen koşulları iyi analiz edip kitlelerin mücadelesinin önünü açacak bir çalışma tarzını hayata geçirmek. Bu sayımızda birisi sürmekte olan, diğeri henüz tamamlanmış iki siyasi kampanyaya yer veriyoruz. Sınıf mücadelesindeki farklı deneyimlerin değerlendirilmesi Yol’un bundan sonra da ana gündemlerinden birisi olmaya devam ede­ cek. Bunun dışında geçen sayıda yer alan İstanbul’daki yıkımlar konu­ suna kent mekânının ranta dönüştürülmesi üzerine bir değerlendirme yazısıyla beraber bu sayıda da devam ediyoruz. Dünya sayfalarımızda ABD emperyalizmi, petrolün ekonomi politi­ ği ve Amerika’daki sendikal hareket üzerine değerlendirmeler var. Er­ meni Konferansı ve Kürt Sorunu bağlamında sol içi tartışmalara bu sa­ yımızda da devam ediyoruz. Bu tarz yazılar Yol’da önemli bir yer tut­ maya devam edecek. Çünkü ideolojik ve politik çizgilerin yeniden ta­ nımlanmasına ihtiyaç duyulan bir dönemden geçtiğimizi düşünüyoruz. Ayrıca sosyalizmin ve devrimci mücadelenin sorunlarına ilişkin dene­ me ve araştırma yazılarına da Yol’da yer vermek istiyoruz. Bunun bir örneği bu sayımızda yer alıyor. Yol’un bu sayısında gençlik hareketi üzerine değerlendirmelerin yer almasıyla geçen sayının önemli bir eksiğini gidermiş olduk. Üniversite­ ler ve gençlik konuları Yol’da geniş yer tutmaya devam edecek. Yeni yılın ilk günlerinde buluşmak dileğiyle... YOL Siyasi Dergi - Uyanış Kültür Sanat İletişim Tanıtım Film Yayıncılık ve Organizasyon Hizmetleri San. ve Tic. Ltd. Şti. Sahibi: Edip Bal, Sorumlu Yazıişleri Müdürü: Alaattin Erdoğan Menderes Malı. Atışalan Cad. No: 19 Kat: 4 D: 57 Esenler İstanbul Tel/Faks: (0212) 584 31 05 Web: http://www.yoldergisi.com E-posta: direnisciler@direnis.com Baskı: Ser Matbaacılık - Merkezefendi Mah. Fazılpaşa Cad. 4. Zer San. Sit. No: 16/26 İstanbul Tel: 0212 565 17 74


3 EKİM’DE ÇIKILAN YOL NEREYE GİDİYOR? Mehmet Vıimazer

Türkiye, Siyasal İslam damgasını taşıyan bir hükümetin eliyle tam yol küreselleş­ meye uyum yolunda ilerliyor. Bu yeni icat edilmiş sözün bildik anlamı ise emper­ yalist paylaşımdır. Türkiye Yeni Dünya Düzeni'ndeki paylaşım menziline boylu bo­ yunca girmektedir.

İki güç merkezi arasında gittikçe sıkışan Türkiye 3 Ekim şenlikleri Aralık 1999’da Avrupa fotoğrafının içinde yer aldı­ ğımız günlerdeki şenliklerden daha sönük geçti. O günler hatırlanırsa ta­ rih kitaplarında anlatılan Osman­ lI’nın Tanzimat şenliklerine benzer bir hava ortaya çıkmıştı. Memlekete “demokrasi” ve “refah” gelecekti. Yüz elli yıllık bu hayalin bir türlü

gerçekleşmemesi önemli değildi.' Böyle her fırsatta şenlik yapmak ar­ tık alışkanlık olmuştu. 3 Ekim şen­ liklerinin sönük geçmesinin iki ne­ deni olabilir. Türkiye’ye bu beş yılda zaten demokrasi ve refah gelmiş ola­ bilir; ya da bu iki Anka kuşunun bu topraklara gelişiyle ilgili umutlar önemli darbeler yemiştir. İkincisinin doğru olduğunu biliyoruz. AB’nin çekiciliği hızla sönüyor. Ancak biz bu hikayeyi bir kez daha 3 Ekim öncesi ve sonrası yaşa­ nanları göz-

Türkiye güç merkezlerinin çekim alanında demir tozları gibi bir dizilip bir bozuluyor. 3 E.. , , _ . , , , ,, , kim kararıyiaTurkıye artık bu gıt-geiierden kurtuimuş oluyor mu?

den geçirerek anlatalım A_

maçımız sa­ dece Türkiye’nin AB’ne

giremeyeceğini kanıtlamak değildir. İki büyük güç merkezinin çekim ala­ nında itilip kakılmaktan başı dönen Türkiye’nin nereden gelip nereye gittiğini kestirebilmektir. Bu ülkede yaşayanların ülkenin gidişine müda­ hale şansları yoktur, alın yazıları bü­ yük güçler tarafından çizilir. YDD ile Türkiye soğuk savaş günlerine gö­ re çok daha karmaşık dengelerin ara­ sına sıkıştı. Değişken, hatta oldukça belirsiz süreçlerin içinde sürüklenip gidiyor. Daha doğrusu güç merkezle­ rinin çekim alanında demir tozları gibi bir dizilip bir bozuluyor. 3 Ekim’de AB görüşmelerinin başlama­ sıyla Türkiye artık bu git-gellerden kurtulmuş oluyor mu?

3 Ekim öncesi yaşanan krizler çözümlendi mi? 3 Ekim öncesi yaşanan üç önem­ li krizin boyutlarına bir kez daha ba­ karak çizilen pembe tablonun arkası­ nı görmeye çalışalım. İlki, Washington ve AKP hükümeti arasında ya­ şanmıştı. 9-10 ay önce Washington’un ünlü yayın organları hemen her gün AKP hükümetine ve bizzat Başbakan Erdoğan’a karşı saldırılar­ la doluydu. Erdoğan bile “düğmeye basıldı” demek zorunda kaldı. Son­ rasında Erdoğan’ın Beyaz Saray zi­ yaretine rağmen ilişkilerde önemli bir değişim yaşanmadı. Ancak AB ile çok yoğun pazarlıkların sürdüğü Eylül ayında Bush’un ulusal güven­ lik danışmanı Hadley, Türkiye’yi zi­ yareti sırasında önemli bir açıklama

2


KasiM'AraIi I< 2005

<pi

yaptı ve “ 1 Mart’ı unuttuklarını” söyledi. Ünlü “tezkere kazası”nı ABD unutmaya karar verdiğine göre ilişkilerde bir değişim olasılığı oldu­ ğunu varsaymak gerekiyor. Ancak nasıl, hangi boyutta? Bunu şu anda Washington’un da bilmediğini söy­ leyebiliriz. Fakat bu manevralar önemli gelişmelerin işareti olmalıdır. İkinci büyük kriz AB içinde ya­ şanmıştı. AB anayasasının Fransa ve Hollanda tarafından reddedilmesi hem Avrupa’nın hem de Türkiye’nin gündeminde şiddetli bir deprem etki­ si yaratmıştı. AB’nin geleceğini ve elbette Türkiye’nin üyeliğini köklü bir şekilde etkileyen bu deprem yı­ kıntılar süpürüldükten sonra unuttu­ rulmaya çalışılıyor. Bu büyük prob­ lemin çözümlenmeden ortada durdu­ ğunu söylemeye bile gerek yok. 3 Ekim bayram şenlikleri sırasında bü önemli konu da uykuya yatırıldı. Üçüncü önemli konu iç politika dengelerinde bir çekişme gibi görün­ dü. PKK’nin yeniden silahlı müca­ deleyi çok sınırlı olarak başlatmasını önce gündemleştirmeyen derin dev­ let daha sonra bunu gündemin üst sı­ ralarına taşıdı. Linçler, genelkurma­ yın '92 yılını hatırlatan bir şekilde “teröre karşı gönül birliği” çağrısın­ da bulunması gerilimi iyice yükselt­ ti. Kara Kuvvetleri Komutanı Büyükanıt’m “çanlar Türkiye için çalı­ yor” açıklamasıyla gerilim tepe nok­ tasına çıktı. Ancak 3 Ekim ile birlik­ te bu gerilimde hızlı bir düşüş yaşan­ dı. Bu gerilimin kaynağında Türki­ ye’deki geleneksel güçler ilişkisi vardır. Sivil ve üniformalı hükümet­ ler arasında yaşanan gerilim AB sü­ recinde özel bir önem kazanıyor. Av­ rupa açık açık ordunun politikadaki ağırlığına itiraz ediyor. 3 Ekim önce­ si derin devletin gündemi özellikle terörle yüklemesinin amacı bellidir. AB'nin hafızasına bir kez daha “Türkiye'nin özel konumu” kazın­ mak istenmiştir. Yararı oldu mu? Son yirmi yıldır süren bu oyunun bu son perdesinin öncekilerden farklı bir yanı olduğunu göze batırmak gereki­ yor. Türk derin devleti özellikle son 4-5 yıldır yeni bir strateji arayışı içindedir. ABD ve AB arasında sıkı­

şan ve Kafkaslar-Orta- ABD7 ünlü "tezkere kazası"nı unutmaya karar d o ğ u - B al- verdiğine göre ilişkilerde bir değişim olasılığı kanlar “ateş olduğunu varsaymak gerekiyor. Ancak nasıl, ü ç g e n i ”nde hangi boyutta? büyük roller uman Türk Bu sorunun cevabına gelmeden 3 Devleti bu yönde büyük düş kırıklık­ Ekim’de taraflar neler verip neler al­ larına uğradığı ölçüde yeni strateji adılar? Büyük gürültüler arasında işin rayışlarma çıktı. Bunu en açık bir şe­ bu yanı örtülü kaldı. Zaten taraflarca kilde ilk kez dört beş yıl önce bir istenen de buydu. AB bütün diplo­ Harp Akademisi konuşmasında Bümatik maharet ve gücünü kullanarak yükanıt ifade etmişti. Bugünün dün­ Türkiye’yi “imtiyazlı üyeliğe” zorla­ ya güçler dengesinde böyle yöneliş­ dı. Sonunda tam üyelik görüşmeleri­ ler “imkansız” değildir. Bu gerçek­ ne razı olarak büyük bir taviz vermiş likten dolayı Türkiye’deki egemen gibi göründü. Fakat bu gürültü sıra­ zümreler arasındaki çekişmeleri ar­ sında protokole “AB’nin hazmetme tık sadece eski geleneksel boyutun­ kapasitesi” diye önemli bir kayıt dü­ dan öteye değerlendirmek gerekiyor. şülerek aslında tam üyelik yoluna AB görüşme sürecinin sihirli bir değnek olmadığı yeterince açıktır. Bu derece önemli sorunların bir gö­ rüşme süreciyle buharlaşması müm­ kün olmadığına göre, bundan sonra kendini nasıl ortaya koyacağı sorusu akla geliyor.

çok büyük bir engel konulmuş oldu. AB’nin amacı İngiltere Dışişleri Bakam’nın dediği gibi “Türkiye’yi demirlemek”ti. Çünkü Türkiye doğru­ dan reddedilir ve AB kapısı kapatı­ lırsa iki yönde demir tarayabilirdi. Derin devlet farklı bir strateji arayışı 5


ı\A51IVI-VAKALI K ZUW7

içindeydi. ABD ve AB salıncağında sallanmak artık bir doyum noktasına gelmişti. Öte yandan, AB sürecine çok hevesli görünen AKP, kapı kapa­ tılırsa İslam dünyasına doğru kesin bir yöneliş yapabilirdi. Bu gerçek­ lerden dolayı AB görüşme süreci başlatılmak zorundaydı. Ancak öyle kayıtlar konuldu ki, sonuçta yürüne­ cek yol “imtiyazlı ortaklığa” çıkar hale geldi. Fakat oyunun mantığı ge­ reği her iki tarafın da zafer çığlığı atabilmesi gerekiyordu. Bu sağlandı. AB, Türkiye’ye verebileceği en bü­

yük tavizi vermiş göründü; Türk Devleti ise reddedilmenin yaratacağı büyük pozisyon ve imaj kaybından kurtulup “ucu açık” ve “AB’nin haz­ metmesine” bağlı binbir engelle do­ lu da olsa, görüşme yolunun açılma­ sını elde edebileceği en büyük zafer­ miş gibi algıladı. Öte yandan, ABD tam pazarlık­ ların en çetrefilli anında "1 Mart’ı unuttuk” açıklamasını yaparak hem AB’ye Türkiye lehinde mesaj ver­ miş, hem de Türkiye’nin pazarlıklar­ da biraz da olsa elini güçlendirmiş

AB açısından Türkiye'nin rolü tam bir bilmecedir. A l­ manya Türkiye'yi daha çok "güvenlik" konularında düşü­ nüyor, Fransa için durum çok belirgin değildir. İngiltere ise Türkiye için ABD'nin biçeceği rolü destekleyecektir.

ÇİVİM; MCEM Y< düzene

:NİM yo

VAR MI?

oldu. Öte yandan, somut hiçbir tavır almasa da Kuzey Kıbrıs ile görüşme yaparak jestini daha da derinleştire­ rek Irak savaşı ile bozulan ilişkileri düzeltme niyetini açıklamış oluyor­ du. Amerika hiçbir zaman “iyilik ya­ pıp denize atmadığı”na göre bu cö­ mertliğin ardında mutlaka bir bek­ lenti olmalıdır. Bu konuda basma sı­ zan somut bir pazarlık olmasa da bir şeylerin pişirilmekte olduğu kesin­ dir. 3 Ekim sonrasına baktığımızda öncesinin temel sorunlarından hiç birisinin çözülmediğini sadece ze­ min veya seviye değiştirdiğini söyle­ yebiliriz. 3 Ekim pazarlıkları tiyatro­ su öylesine oynanmıştır ki, AB vere­ bileceği en önemli tavizleri vermiş rolünü oynamıştır. Dolayısıyla artık sıra Türkiye’dedir. ABD ise bu yılın başında topa tutarak gerdiği ilişkile­ ri yumuşatarak Türkiye’ye büyük bir jest yapmıştır ve elbette bunun karşı­ lığını bekleyecektir. Sonuç olarak, 3 Ekim’de görüş­ me sürecinin başlamasıyla, Türkiye kazandığı bu büyük zafere karşılık artık yeni büyük ödünler verme süre­ cine girecektir. Alabileceği en büyük tavizi almış artık verme sırası ona gelmiştir. Bu gerçeklikten dolayı or­ talığın 3 Ekim sonrası hemen yumu­ şaması son derece aldatıcı bir görü­ nüştür. Daha büyük pazarlık ve gerilimlerin yaşanacağı bir döneme gi­ rilmiştir.

AB süreci ve Miili Güvenlik Siyaset Belgesi Epeydir ertelenen MGSB niha­ yet kararlaştırıldı. Bunun AB süre­ ciyle doğrudan bağlantılı olduğu bellidir. Bu gizli anayasa açıklanma­ yacağı için vatandaş basma sızanlar­ la yetinmek zorundadır. Genelkur­ may Başkam’mn açıklamasından ba­ zı kırmızı çizgilerin kaldırıldığı orta­ ya çıkıyor. En önemlisi Kürt Fede­ rasyonuna karşı tavırdır. Bu her za­ man gerilime gebe konu şimdilik fe­ derasyonu resmi tanıma olarak bir biçime sokulmuştur. Kıbrıs sorunun­ da belgede bir sınır konulmuştur. Ay4


Kasim-AraIi k 2005

nı zamanda Ermeni sorunu konusun­ da da gidilecek son nokta belirlen­ miştir. AB ile yapılacak pazarlıklara genel bir çerçeve çizen Belge, aslın­ da aynı zamanda sivil ve üniformalı hükümet arasında da sınırları belirle­ yen bir belgedir. Klasik “tehdit un­ surları” dışında bu Belge’nin önemi AB pazarlıklarını ilgilendiren yönü­ dür. Gazetelerde her gün sivil ve üni­ formalı hükümet arasındaki bilek güreşinin yeni bir raundunu okuyo­ ruz. En son rektörler savaşı yaşandı. Hemen ardından Genelkurmay baş­ kanı “sabrımızı deniyorlar” diyerek yeni bir uyarı yaptı. AB pazarlıkları süresince bu çekişmeler yükselip al­ çalarak devam edecektir. Son Gü­ venlik Belgesi bu pazarlıklara bu­ günkü güçler durumu açısından bir çerçeve çizmiştir. Bu anlamda bu Belge’nin orta vadede bir hükmü yoktur.

Nereye? AB sürecini sadece onun ünlü “kriterleri”ne uyum olarak algılamak politikadan hiçbir şey anlamamak olur. Doğu Avrupa ülkelerinin ABD (NATO) ve AB rekabeti yüzünden nasıl büyük bir hızla üyelik basa­ maklarını çıktıklarını biliyoruz. Önemliler seçildi üye edildi, ikinci önemde olanlar bekletiliyor. Öte yan­ dan, portakal devrimini yapan ve stratejik bir pozisyona sahip olan Ukrayna’nın AB üyeliğinin şimdilik düşünülmemesinin tek nedeni büyük güç merkezleri arasındaki dengeler­ dir. AB-Rusya-ABD ilişkilerinde de­ netlenemeyecek bir gerilimin yaşan­ maması için taraflar şimdilik konuyu bir noktada tutmayı yeğliyor. Türkiye’nin “geleceği” açısın­ dan aynı güçler ilişkisi almyazısı ro­ lünü oynamaktadır. Brüksel’in “32 dosyası” ve “Kopenhag Kriterleri”nden öteye konuya bakmadan ne­ reye gidildiğiyle ilgili bir öngörüde bulunmak zorlaşır. Hala dünyada en çok sözü geçen ABD’nin durumu en önemli belirleyicidir. Irak Savaşı ön­ cesi ilan edilen strateji ve bölge için planlananlar bugün büyük sürtünme­

ler nedeniyle yeterince ilerlemiyor. ABD yakın gelecekte bölgede nasıl adımlar atacağını tam bilemediği, daha doğrusu niyetlerine gücünün yetip yetmeyeceğini kestiremediği için yeni bir karar aşamasındadır. Bu anlamda Türkiye’ye bölgede biçilen rol kesin değildir. Daha önce belirtti­ ğimiz gibi ABD’nin “1 Mart’ı unut­ tuk” tarzındaki açıklaması Türk Devleti ile yeni bir pazarlık ve hazır­ lığın işaretidir. Ancak bunun ne ol­ duğu henüz belli değildir. Bölgenin, sadece Ortadoğu’nun değil, aynı za­ manda Kafkasların da yeni bir kay­ nama sürecine girdiği ortadadır. ABD’nin güç ve itibar kaybına uğra­ dığı bir dönemde onun yedek gücü olarak bölgede davranmak Türkiye için oldukça zor görünüyor. Bugün ABD’nin yaptığı Türkiye’yi Irak’taki saflaşmalarda tarafsızlaştırmak, Suriye ve İran konularında da kendi safına çekme çabasıdır. Bundan öte­ ye henüz aktif bir rol'belirlenmemiş­ tir. Ancak Amerika’mn'sıkışması dü­ şünülürse yakın gelecekte farklı uz­ laşmalar yapılabilir. AB açısından Türkiye’nin rolü tam bir bilmecedir. Almanya Türki­ ye’yi daha çok “güvenlik” konula­ rında düşünüyor, Fransa için durum çok belirgin değildir. İngiltere ise Türkiye için ABD’nin biçeceği rolü destekleyecektir. Ancak ortada bir AB anayasası ve dış politikası olma­ dığı için Türkiye konusu her bakım­ dan -ekonomik ve siyasi- Brüksel açısmdan gerçekten ağır bir sorundur. Bu gerçeklikten dolayı İngiliz Dışiş­ leri Bakanı Straw’ın tavrı şimdilik tek uygun olan gibi görünüyor: “Türkiye’yi demirlemek gerekir.” Bir taraflara kaymaması için demir­ lemek, yani AB görüşmeleri ile bir yandan umut vermek, öte yandan bitmek bilmez isteklerle bunaltıp, sı­ kıştırmak en uygun taktik tutumdur. Bu durumda Türkiye’nin üzerin­ de belirsizlik bulutları yoğunlaşmak­ tadır. Yoğunlaşan belirsizliğe rağ­ men gerek AB’nin ve gerekse ABD’nin amaçlarından birisi bugün­ den kesindir. O da Türkiye’nin zayıflatılmasıdır. .Çeşitli fırsatlarla ma­ nevra alanı biraz daha genişlemiş bir

qol

Türkiye kesinlikle ABD ve AB tara­ fından istenmiyor. Bu gerçeklikle Türkiye egemenlerinin çıkarları kısa vadede değilse bile orta vadede bir çelişkiye girecektir. Sürekli bir yer­ lerde bekletilen, oyalanan ve gerek­ tiğinde köşeye sıkıştırılan bir Türki­ ye, “Batı medeniyeti”nin Ankara için biçtiği gelecektir. Soğuk savaş yıllarında Batı medeniyeti uğruna göğsünü siper etmiş olan, şimdi yeni koşullarda herkesin fırsat kolladığı, kendi çıkarma baktığı, büyük güçle­ rin dayatmalarına rağmen farklı yol­ lar aradığı ve bazen de bulduğu dün­ yada Türk Devleti’ne düşen ABD ve AB kuşatmasında bekleşmektir. 3 Ekim’in çizdiği gelecek budur. Bu ge­ lecek kendini kesin hatlarıyla göster­ dikçe Türkiye’deki gerilim yüksele­ cektir.

Sonuç Amerika’nın yaptığı gibi doğru­ dan savaşla veya AB usulü sözde barışçı yollarla dünyanın yeniden paylaşımının yapıldığı günümüzde, Türkiye paylaşımın sıcak alanına henüz giriyor. Küreselleşmeye uyum ve neo-liberal ekonomi politi­ kaların uygulanması Özal’la başla­ tılmış, ancak hem Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesi hem de işçi ve öğrenci hareketlerinin yükselmesi ile kesintiye uğramıştı. Hemen he­ men on beş yıllık bir kesintiden sonra şimdi üstelik Siyasal İslam damgasını taşıyan bir hükümetin eliyle Türkiye tam yol küreselleşme­ ye uyum yolunda ilerliyor. Bu yeni icat edilmiş sözün bildik anlamı ise emperyalist paylaşımdır. Türkiye Yeni Dünya Düzeni’ndeki paylaşım menziline boylu boyunca ancak gir­ mektedir. AB süreci bu yönde gidi­ şe yeni bir ivme verecektir. AB sü­ recinin demokrasi ve refah beklen­ tisinden çok başka bir şey, emper­ yalist paylaşımın günümüzdeki yol­ larından birisi olduğu kavrandıkça böyle bir “geleceğe” şovenizme batmış sahte, değil, gerçek itirazlar yükselecektir. 01.11.2005 5


C j O İ KasiM'AraIi k 200?

Özelleştirmeler tam gaz devam ediyor!..

Zarfa

d e ğ İ l , m a z r u f a b a k a l im Umut fiydin

Sürecin ana iki hedefi net olarak şudur: Birincisi, karar alma süreçlerinin küresel ku­ rallara uygun "bağımsız" düzenleyici kurullara devredilmesidir. İkincisi ise, eğitim, sağlık, kentsel varlıklar vb. kamuya ait değer ve varlıkların ticarileştirilmesidir. 24 Ocak kararlarıyla kapısı ara­ lanan ve Özal’la başlayan neo-liberal politikalara uyum süreci 90’larm ba­ şında gerek Kürt hareketinin çıkışı gerekse de bahar eylemlerinin bir so­ nucu olarak hız kesmişti. AKP ikti­ darı ile birlikte bu süreç tekrar derin­ leşmeye başladı. TÜPRAŞ, PETKİM, ERDEMİR ve Telekom gibi büyük varlıkların satışını yenileri iz­ leyecek. Bu arada TMSF üzerinden de özellikle geçmişte Uzan grubuna ait olup el konulan medya şirketleri­ nin satışı sürüyor. Burada ise sırada Telsim satış bekliyor. TMSF’nin medya satışlarına ay­ rıca bakmakta yarar var. Diğer taraf­ tan süren özelleştirmelerde ise tartış­ manın boyutu eskiye göre başka bir

ERDEMİR Arcelor, Ereğli Ortak Girişim Grubu, Mittal Steel Company, NLMK, Nurol-Limak-OzaltmAlkol Pazarlama ve OYAK ol­ mak üzere altı firma ve grubun katıldığı ihaleyi 2 milyar 770 milyon dolar veren OYAK kazan­ dı. OYAK, Erdemir’in %3.17’sine karşılık gelen Türkiye Kalkın­ ma Bankası’na ait hisseleri de ay­ nı şartlar da satın alacak. Erdemir hisselerinin yaklaşık %9’u daha önce çeşitli yöntemlerle satılmış­ tı. OYAK ise bu ihalede Erde­ mir’in %46.12’lik hissesini almış oldu. Öte yandan OYAK, henüz şirketi devralmamışken ortak ara­ yışına başladı bile. J 6

GALAT APORT

noktaya kaymış durumda. Bugüne kadar tartışılan ana nokta “KİTTerin zarar mı, kar mı ettiği, zarar edenleri satmanın ne kadar doğru olduğu” şeklindeydi. Bu tartışma başlı başına yanlış bir noktaydı. Bugün gelinen noktada ise “KİTTerin yabancı ser­ mayeye mi, yoksa yerli finans kapi­ tale mi satılması gerekir” şeklinde ulusal çizgide bir tartışma yürüyor. Konunun böylesi ters noktalardan ele alınması sonuç olarak özelleştirmele­ re karşı ciddi bir direniş yaratılması­ nın da önünde bir engel oluşturuyor. 1990’larm başlarında IMF-DB İki­ lisinin gündeme soktukları Washington Mutabakatı’nm ardından gelişen birin­ ci kuşak düzenlemeler, ulus devletlerin piyasalarını küresel kapitalizmin piya­ sa kurallarına sınırsızca açmalarını da­ yatıyordu. Birinci kuşak politikaların yönelimi; ticaretin serbestleştirilmesi, fmansal transferlerin önündeki engel­ lerin temizlenmesi ve bunlara uygun biçimde kuralsızlaştırma (de-regülasyon) ve özelleştirme idi. İkinci kuşak politikalar ise dev­ lete düzenleyici (re-regülasyon) bir rol yükledi. Hedef, piyasanın top-

Galataport Projesi, Karaköy Meydanı’ndaki Türkiye Denizci­ lik İşletmeleri Genel Müdürlük binasından Deniz Ticaret Odası’na kadar yaklaşık 1200 metre­ lik sahil şeridini kapsıyor. Proje­ nin işletmesi için 49 yıllığına açılan ihaleyi, Royal Ortak Giri­ şim Grubu, yaklaşık 3.5 milyar euro vererek kazandı. İhale bede­ li dördüncü yıldan itibaren 49 yılda ödenecek. Royal Grubu’nun hakim orta­ ğı İsrailli Sami Ofer’in sahibi ol­ duğu Ofer Grup. Sami Ofer, kruvaziyer turizmin dünyaca ünlü isimlerinden ve Karayipler’deki gücünü Doğu Akdeniz’e taşımaya çalışıyor. Daha önce de Kuşadası Limam’nı ve Gümüşsüyü’ndaki ^ a rk Oteli satın almıştı. ^ lumsal olan her alana yayılmasıdır. Bu doğrultuda ulusal kurum ve hu­ kuksal yapıların tasfiye edilmesi, bunların yerine IMF-DB İkilisinin çerçevesini hazırladığı yapıların yer­ leştirilmesi amaçlandı. Merkez Ban­ kası özerkleşmeli, siyasetin deneti­ minden uzak özerk kurullar oluştu­ rulmalı, uluslararası tahkim gibi ku­ rumlar aracılığıyla küresel sermaye­ nin tek hukuk sistemi kabul edilmeli­ dir. Sürecin ana iki hedefi net olarak şudur: Birincisi, karar alma süreçle­ rinin küresel kurallara uygun “ba­ ğımsız” düzenleyici kurullara devre-


KasiM'AraIi I< 2005 c p i

dilmesidir. İkincisi ise, eğitim, sağ­ lık, kentsel varlıklar vb. kamuya ait değer ve varlıkların ticarileştirilmesidir. Buradan yazının basma döner­ sek; özelleştirme “KİT kamburu”ndan kurtulmak, karlı-zararda gi­ bi sığ bir tartışmanın öznesi değildir. Zarfa değil, mazrufa bakmak gereki­ yor. KİT’ler her halükarda satılacak. Çünkü amaç kamuyu tasfiye etmek­ tir. Kamunun yerini yerli ya da ya­ bancı sermayenin alması tartışması ise, ulusalcı hezeyanları bir kenara bırakırsak, pazar kavgasından başka bir şey değil. Sonuçta hepsinin de a­

macı, kar ve sermaye birikimi düze­ nini derinleştirmek. Öyle ya da böy­ le, ama çalarak, ama halktan ala­ rak... Kaldı ki Erdemir’i alan Cİ­ YAK, ihalenin hemen ardından iha­ ledeki rakiplerinden Mittal Steel ile ortaklık görüşmesi yapmıştır. İşte si­ ze “yerli” sermaye! Sonuç olarak; Batı cephesinde değişen bir şey yok. Piyasanın vah­ şeti, sermayenin mutlak tahakkümü­ nü gerçeklemeye çalışıyor. Buna kar­ şı bir direniş örgütlenemediği sürece özelleştirme KIT’lerle sınırlı kalma­ yacak, yaşama bütünüyle nüfuz ede­ cektir.

TÜPRAŞ Tüpraş’m %51’inin özelleş­ tirilmesi ihalesini, 4 milyar 140 milyon dolar veren Koç-Shell Ortak Girişim Grubu kazandı. Bilindiği gibi daha önce de TÜPRAŞTn %14.76‘hk kısmı İMKB Toptan Satışlar Pazarı’nda İsrailli Ofer Grubu’na sa­ tılmıştı. Petrol-İş Sendikası her iki satışla ilgili olarak da yargıya başvurdu. Süreç devam ediyor^

O lig o p o ld e n M o n o p o le Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) bir süre­ dir Uzan Grubu’na ait varlıkların satışına devam edi­ yor. Son dönemin gözdeleri ise medya varlıklarıydı. Star TV’yi 306.5 milyon dolara Doğan Grubu satın al­ dı. Kral TV’yi Mehmet Emin Karamehmet aldı, ancak ihaleye tek başına katıldığı için satış tekrarlanacak. Star Gazetesi’ne ise talip çıkmadı. Uzanlara ait radyolara da “yoğun” ilgi vardı. 0zellikle grubun iki motor radyosu ciddi bir kapışmaya sahne oldu. Süper FM’e 33 milyon dolar veren CGS grubu, Metro FM’i de 22 milyon 850 bin dolara satın aldı. CGS grubu, Star TV ihalesine de girdi, ancak ihale devam ederken çekilmeyi tercih etti.

Tekelcilik mi, tek seslilik mi? Star TV’nin Doğan Grubu tarafından satın alınma­ sının ardından bir tekelcilik tartışması sürüp gidiyor. Oysa tekel konumu yeni bir durum değil. Doğan Gru­ bu, sektörün %60’ma yakınını elinde bulunduruyordu zaten. Onun dışında da Dinç Bilgin’in yerine geçen Turgay Ciner ile Yapı Kredi ve Pamukbank operas­ yonlarının ardından güç yitiren, Turkcell’in de sahibi olan Mehmet Emin Karamehmet bulunuyordu. ‘90’h yılların başında Uzan Grubu’nun mafyatik girişiyle başlayan özel televizyonlar süreci, hep tekelci bir hat­ ta ilerledi. Bugün yaşanan ise Doğan Grubu’nun üçün­ cü büyük kanalıyla birlikte piyasanın neredeyse tama­ mına ambargo koymasıdır. Başka bir ifadeyle; oligo­ polden monopole adım atılmıştır. Dolayısıyla “medya tekelleşiyor” tartışması boş­ tur. Asıl sorun tek sesli duruşun derinleşmesidir. Sö­ zünü ettiğim iktidarın ya da şu sermaye grubunun söz­ cüsü olmak değil. Bugün medya; küreselleşmeci, pi­ yasacı sermaye ideolojisinin sesi olarak var. Haberler,

yorumlar hep bu çerçevede, aykırı düşenler çoktan ayıklandı, tecrit edildi. Birkaç tane ayrık otu, “çok ses­ lilik” iddiasının dekoru olarak kenarda tutuluyor. Sek­ tör, yeni girişlere açık ve rekabetçi görünse bile, üre­ timin niteliği hepsinde aynı. Parayı veren, hep aynı düdüğü çalıyor.

Ofer’le CanVVest arasında ne var?! Süper FM ve Metro FM’i satın alan CGS grubun hakim ortağı CanWest, Kanada’nm en büyük uluslara­ rası medya kuruluşu. Bünyesinde 40 gazete, 17 tele­ vizyon, 3 radyo, 6 yayın ve dağıtım şirketi ile 2 web sitesi bulunuyor. CanWest’in Avustralya, Yeni Zelan­ da ve İrlanda’da da yatırımları var. Sermayenin dini olmaz, doğrudur. CanWest’in sahibi Leonard Asper, Yahudi asıllı ve şirket geçmişte bizzat Reuters Ajansı tarafından İsrail-Filistin haberlerine sansür uyguladığı ve maniplasyona gittiği yönünde suçlanmıştı. CanWest Türkiye’ye büyük paralar ödeyerek hızlı bir şekilde girdi. Star TV’den son anda vazgeçti. Ku­ lislerde, danışmanlığına ABD’nin Türkiye eski büyü­ kelçisi ve Dışişleri Eski Bakan Yardımcısı Marc Grosman’m getirildiği TGRT’yi satın alacakları konuşulu­ yor. Öte yandan bu dönemde başka bir Yahudi grup, Ofer grubu da Türkiye’ye hızlı girdi. Burada komplo te­ orisine meraklı olanlar için birkaç şey yazalım. İki grubun da Türkiye’deki partneri aynı. Daha önce ismi pek duyulmamış olan Global Menkul Değerler’in pat­ ronu Mehmet Kutman iki gruba da eşlik ediyor. Bu benzerliğin dışında; CanVVest’in Türkiye’deki ortakla­ rından biri de Fatih Akol. Sami Ofer ise Fatih Akol’un eşi Meltem Akol’u kendine hukuk danışmanı ve sözcü olarak seçmiş. Benzerlikler bu kadar. Yorum size ait. 7


qol K

asim--AraI!İ< 2005

Şirketleşen belediye, metalaşan kent, dışlanan yoksullar

Ra n t s a l

dönüşüm

Mehmet Vusufoğlu

İstanbul'un rant alanlarının büyüh sermaye tarafından değerlendirilmeye açılması 1980'lere yani ilh neoliberal uygulamalara uzanıyor. Üretim sektöründe düşen karlar sorunu, yeniden bu karlara ulaşmak isteyen sermaye tarafından hayatın tüm alanlarının metalaşması ve özelleştirmelerle aşılmaya çalışılıyor. Dubai Holding Kuleleri, AKM’nin yıkılma planlan, Galataport Projesi, or­ manlık araziye yasaya uydurularak ya­ pılan Formula 1 Pisti, Haydarpaşa garı ve çevresinin ticaret ve turizm merkezi yapılması çalışmalan, Haliç Değerlen­ dirme Projesi, Harbiye’deki TRT Rad­ yo binasının satılıp otele dönüştürülme­ si projesi, dünyanın sayılı büyük alışve­ riş merkezlerinden biri olduğu söyle­ nen Cevahir Alışveriş Merkezi’nin açı­

lışı, 2b statüsündeki orman arazilerinin hükümetçe satışa çıkarılmaya çalışıl­ ması, kentin kuzeydeki ormanlık ve su havzalarına doğru genişlemesine neden olacak ve tüp geçit gibi toplu taşımacı­ lık alternatiflerini dışlayan Sarıyer’e yapılacak 3. köprü kararları (7 Kasım 2005, Recep Tayyip Erdoğan’ın açıkla­ ması), Zeytinbumu’nda “depreme karşı dayanıksız” gerekçesi ile sayıları 10 binlere ulaşacak konut yıkımları ve bölgenin boşaltılması pro­ jesi, kent içinde kalan eski depo, garaj gibi yapıların satılması derken kentsel rant yaratımı ve bu rantla­ rın sermayenin koşulsuz kullanımına dönük ve acil olarak tepki üretilmesi ge­ reken pek çok örnekle kar­ şılaştık.

‘Arazi yok, kent­ sel dönüşüm kaçınılmaz’ Kentsel Dönüşüm ve Gelişim Kanunu ise tüm bu sürece yasal kılıf oluş­ turma amacıyla şekillendi. Bankalar ve emlak şirket­ leri bu yasanın uygulanma­ sını iştahla bekliyorlar, zira basma göre “Mortgage kredi sistemi ev satışlarını patlatacak”. Şimdilik az bir kısmı gerçekleştirilen ge­ cekondu yıkım planları ve kentsel yenileme, canlan­ dırma projeleri ile birlikte 8

ele alındığında kentin allanıp pullanıp, geçmişten gelen zengin kültürü yeni­ den cilalanıp “pazara” çıkartılması sü­ reci ile karşı karşıyayız. Daha da önem­ lisi kentin yoksullarının “Arazi Kalma­ dı, Kentsel Dönüşüm Şart” (kaynak: emlak.milliyet.com.tr) denilerek bir kez daha yerinden edilmesi, piyasanın acımasız ellerine bırakılması, kentin kı­ yısına savrulması, hem karar alma sü­ reçlerinden hem de kamusal olması ge­ reken kentsel mekanlardan dışlanması gerçeğiyle karşı karşıya olduğumuz açık. “Kentsel Dönüşünf’den elde edile­ cek merkeze yakın araziler, daha çok para verebilecek olanlara konut ya da işyeri olacak ya da “para getirecek” ya­ tırımlara açılacak. Belediyelerin ve belediye hizmet­ lerinin ticarileşmesi, birimlerin şirket­ leşmesi ve böylece halkın katılım ve hesap sormasından iyice uzaklaşması, belediye hizmetlerinin kar mantığı ile işletilmesi ve bunun sonucu olarak git­ tikçe parası olanlara ve o semtlere hiz­ met üretir hale gelmesi oldukça önemli ve mutlaka tartışılmalı. Ancak bu yazı­ da kentsel gelişme ve dönüşüm süre­ cinde hızla sermaye kullanım ve kont­ rolüne açılacak alanlar ve bunu sağla­ yacak projeler üzerinden süreci özetle­ meye çalışacağım. İstanbul’un rant alanlarının büyük sermaye tarafından değerlendirilmeye açılması 1980’lere yani ilk neoliberal uygulamalara uzanıyor. Üretim sektö­ ründe düşen karlar sorunu, yeniden bu karlara ulaşmak isteyen sermaye tara­ fından hayatın tüm alanlarının metalaş-


r

ması ve özelleştirmelerle aşılmaya çalı­ şılıyor. Kentlerin metalaşması sürecini bununla birlikte incelemek gerekiyor. Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik alanla­ rında olduğu gibi kentsel mekan ve .me­ kanın organizasyonu da metalaşma ve kar konusu oluyor. Yine bu mekanlarla birlikte yaratılan tüketim kalıplan ve üretilen yaşam tarzları “küresel elitlere” ve “kentin yeni profesyonellerine” su­ nuluyor, kent ve özellikle “çöküntü ala­ nı” diye adlandırılan kentin merkezi bölgelerinin “değerlendirilmesi”, zen­ ginlerin bu bölgelere çekilip belediye ve sermaye gelirlerinin artmlması bir başka amaç. Küresel meta üretimindeki rekabet ve finansallaşma göz önüne alındığında üretim dışı alanların karlı sektörler ola­ rak tanımlanıp sermayenin toplan dön­ güsünün içine çekilmesi neoliberal dö­ nemin temel özelliği. Bu süreçte kent­ ler birbirleri ile yarışırcasına sermaye­ nin kullanımına açılırken, “dünya ken­ ti” olmanın faturası kamusal değerlerin ve halkın ortak mallarının ve kullanım alanlarının sermaye lehine, özellikle fınans, emlak, inşaat ve tüketim sektörle­ ri lehine el değiştirmesi olarak ortaya çıkıyor. Bu süreçte kente göç eden yok­ sulları bir de kent içi göç bekliyor aynı zamanda.

Dubai Kuleleri’nin öncesi Burada vermeye çalışacağım örnek yaşadığımız kentsel dönüşüm sürecine hangi aktörlerin etkin olduğunu göster­ mesi ve kentsel rantların kenti nasıl şe­ killendirdiğini göstermesi açısından ol­ dukça anlamlı. Bu süreç son olarak Du­ bai Holding’in yapacağı gökdelenlerle zirvesine ulaştı maalesef. Büyükdere Bulvarı kentin Avrupa yakasında Şişli Camisi’nden başlayıp Esentepe-Levent-Maslak ve Hacıosmana kadar uzanıyor. Büyükdere E5 ve TEM’in birbirine en yakın geçtiği bir merkez olması ile kentin her yerinden kolayca ulaşılabilirlik özelliğine sahip. Rant için kuzeydeki ormanlık alana ve Boğaz’m kuzeyine doğru genişle­ meyi hızlandıran Maslak-Zincirlikuyu ekseni yapılanmaları ve Maslak gökde­

lenleri projeleri Dfc zr nrt^ -m v tık ­ lıyor. Dalan'm 19S6 •Anca Dcizrcerr ve Piyalepaşa'yı büyük ;s merkezlen. oteller, alışveriş merkezi ve lüks konut­ larla donatma projesi ciddi tepki ile karşılaşınca büyük sermayenin baskıla­ rı sonucu bu proje Büyükdere-Maslak •eksenine kaydırılır. (İptal edilen proje­ nin sadece ilk adımı olarak Tarlabaşı Bulvarı açılabilir.). Zincirlikuyu-Maslak hattı için ilk talepler Sabancı, İş Bankası, Yapı Kredi, Tatlıcılar Holding ve Alarko Holding’den gelir. İlerleyen finans sektörünün ileri teknolojili bina talebi bu süreçte belirleyici olur. ANAP “yabancı sermaye için uygun ortam ya­ ratmak”, “İstanbul’u neo-liberal politi­ kaların vitrini yapmak” gibi hedeflerle süreci başlatır. Ancak sonra başa gelen SJTP’li belediye gökdelenler için daha içerlerdeki Ferhatpaşa’yı önerir ve bu­ raya ciddi imar kısıtlamaları getirir. Buna karşılık ANAP hükümeti alanı “Tu­ rizm Bölgesi” ilan ederek uygulamayı devam ettirir ve yetkileri belediyeden alır. Bu dönemde Türkiye’nin büyük sermayesi 1960’larm ve 70Terin karlı alanlarını terk ederek arsa rantlarına yönelmiştir iyice. Gecekondulaşma ve arazi açma süreci iyice ticarileşip bü­ yük sermayenin denetimine girer. Kozyatağı-Altunizade ekseni de bölgedeki toprak sahiplerinin talebi sonucu bu tip imara açılan bölgedir. Yine Kavacık, 2. köprünün yapılması ile artan rantlar so­ nucu sermayenin ciddi yatırımlar yaptı­ ğı bir bölge olarak öne çıkar. Bu tip projeler kentteki elit grupla­ rın çıkarını gözetmekte ve kentte gelir eşitsizliğini, mekansal kutuplaşmayı artırıp kentin sınırlı kaynaklarını belli sınıfların çıkarı için kanalize etmekte­ dir. Kuzeydeki ormanlar ve su havzala­ rı günümüzde lüks konut siteleri ile iyi­ ce dolmaya başlamıştır. Bu gelişme tra­ fik, su vb. pek çok altyapı problemini de birlikte getirmiştir. Maslak’a yapıl­ ması planlanan yeni gökdelenler (6 Aralık 2005, Milliyet), Dubai Kuleleri ve Sarıyer’e yapılacak 3. köprü de yapı­ laşmayı kuzeye ve boğaz kıyılarına iyi­ ce yerleştirecektir. (Oysa bu alanlar 1980 nazım planı ve önceki tüm planla­ rın tam aksine gökdelenlerle dolmuş­ tur.) Ayrıca Kuştepe, Gültepe, Çeliktepe, Karanfilköy üzerinde günümüzde

Yağmalanan merkezler: GalataPorr. Haliç proje­ leri, Haydarpaşa İstanbul Boğazı’nm güzelliğim ve kültürel geçmişini pazarlamaya soyu­ nan Haliç, Haydarpaşa ve Galataport projeleri ise kentin en değerli merkez­ lerine yönelik projelerdir. Kentin için­ deki sanayi tesisleri, liman ve garlar, depolar “finansal akışları ve hizmet sektörü yatırımlarını” çekmek isteyen kent için ve kentin bu en değerli alanla­ rına göz koyan sermayedarlar için bu­ lunmaz fırsatlardır. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş Londra’daki Doklar Bölgesi’ni örnek vermektedir. Elit kültür ve sanat ku­ rumlan, iş merkezleri, oteller, turistik plazalar ve alışveriş merkezleri ile Ha­ liç ve Galata yerli yabancı elitlerin hiz­ metine sunulacaktır. Kentin değerli ve merkezi bir alanı daha kamusal kullanı­ mın dışına çıkartılmış olacaktır. Kentle­ rin sanayisizleşmesi olarak akademik çalışmalarda yer alan bu sürecin pek çok örneği Avrupa kentelerinin bir kıs­ mında 1970’lerden beri yaşanmaktadır. Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi’nin yenilenmesi ve Harbiye’deki TRT binasının otel yapılması da kentin merkezindeki bu yapıların haraç mezat ticari kullanıma açılması anlamına gel­ mektedir.

Nezihleştirme ve yeniden canlandırma Kenti pazarlama ve zenginlerin kullanımına sunmanın bir diğer yolu da “çöküntü ve suç alanları” olarak adlan­ dırılan yerlerin, özellikle şehrin merke­ zinde olup da sonradan gözden düşen bölgelerin yeniden canlandırılmasıdır. (Yeni kanun tasarısında da “yenileme” ve “yeniden canlandırma” pek çok kez yer almış durumda.) Bunlar Kuzgun­ cuk, Ortaköy, Cihangir, Fener-Balat, Amavutköy gibi semtlerde uygulan­ mıştır ya da bu semtler bu tip bir “yeni­ den değerlenme” sürecinin içindedir. Talimhane ve Unkapam’na kadar olan Tarlabaşı çevresi için, Aksaray ve Fa9


C jO İ

KasiM'AraI i I< 2005

kente kırsal kesimden gelen göçün ya­ ratacağı sorunlara değil, kentin yeniden yapılanması ve metalaşması sürecinin, kentiçi ve kentler arası göçün yarataca­ ğı özgün sorunlara (örneğin şimdiye kadar varoş bölgelerinde gerçekleşen yıkımlar bunun sadece çok küçük bir kısmı) müdahale edebilmek, sermaye­ nin en önemli kar ve sömürü alanların­ dan biri olma yolunda olan kentsel rantlara karşı çıkabilmek, kente sahip çıkmak oldukça önemli. Arazi arayışın­ daki sermayenin yoksullan tehdit ettiği bu koşullarda mekan ve mekana eklem­ lenmiş değerler, çelişkiler ve özgünlük­ lerin üstünden atlamayan bir mücadele tarzı anlamlı olacaktır.

tih’in belli bölgeleri için de düşünülen süreç buraların nezihleştirilip orada ya­ şayan kiracı ve yeni göçmenlerin yerin­ den edilmeleri anlamına gelecektir. Ar­ tan kiralar ve masraflar sonucu taşın­ mak zorunda kalan yoksul ve emekçile­ rin konut sorunu ve çalışma haklarına dair bir çözüm ise kesinlikle üretilmemektedir. Kentin merkezlerine zengin­ lerin çekilmesi, bu alanların tüketim içerikli kentsel turizme yönelik olarak metalaşması böylece hem belediye ge­ lirlerinin hem de sermaye gelirlerinin (emlak, fınans, inşaat sektörleri başta olmak üzere) artırılması hedeflenmek­ tedir. Zeytinbumu gibi semtlerde ise “kentsel dönüşüm” adı altında yapıla­ cak olan yeniden canlandırma değil as­ lında “yıkarak yenileme” olarak adlan­ dırılabilir. Bu bölge ciddi bir toplu ko­ nut rant alanı yapılacaktır. Aslında Bahçeşehir, Kemer Country, Beykoz Konakları vb. dışarıya kapalı ve hijyenik ortamlar olarak su­ nulan siteler gerçekte sermayenin kente ve yoksullara bakışını ifade eden bir anlayışta tasarımlanıyor. Kent sorunla­ rının, hava kirliliğinin, trafiğin, temiz­ lik sorunlarının yükünü paylaşmak iste­ meyen ve “suç ve pislik yuvası” olarak gördükleri kentten ve yoksullardan uzakta kendilerine steril yaşamlar kur­ mak isteyen kent zenginlerinin yaşa->, dıkları yerler olarak ortaya çıkıyor bu tip siteler. İşte mevcut kentsel dönüşüm 10

projelerinin de Haydarpaşa’yı, Galata’yı, Haliç’i benzer bir mantıkla, emekçileri ve onların ihtiyaçlarım dışla­ yan bir mantıkla sermayedarların hiz­ metine sunacağını söylemek zorlama olmaz.

Kentin kendi dinamikle­ rine odaklanmak ve kentsel mücadelelerin önemi Yeni yoksulluk, işsizlik, güvence­ siz ve düzensiz çalışma, sosyal harca­ maların kısılması, temel hizmetlerin ti­ carileşmesinin,- belediyelerin ticarileş­ mesi ve semtlerin gelirlerine göre hiz­ met sunar hale gelmelerinin yarattığı eşitsizlikler yukarıdaki dönüşümlerle birlikte düşünüldüğünde kentsel ayrış­ ma, dışlanma ve gerilimleri artıracaktır. Suç ve toplumsal çürüme, uyuşturucu ve kapkaççılık olaylarının kamuoyunda tartışılma biçimine baktığımızda bu ay­ rışmanın bir yönünü zaten görebilmek­ teyiz. Tarımsal politikaların yaratacağı yeni göç, gecekondulaşılacak alanların iyice azalması (örneğin gecekondudan dönüşen apartmanların gecekonduların tersine yoksullar için ciddi bir kira yü­ kü ve kalabalık yaşama zorunluluğu getirmesi) ile de birleşince çok ciddi kentsel ayrışmaların ve mücadelelelerin gerçekleşeceğini gelecekte öngör­ mek zor değil. Bu dönemde sadece

Kamusal kullanıma ve toplumsal ihtiyaçlara yönelik bir planlama, top­ lumsal katılımı ve dayanışmayı arttıran mekansal düzenlemeler, ortak tüketim alanları, spor merkezleri, aşevleri, kreş­ ler, kadınların, yaşlıların, gençlerin ka­ tılımını artıran kentsel yönetim model­ leri, yıkımlara karşı alternatif kent mü­ cadeleleri ve halk özyönetim biçimleri, metalaşmayı ve ticarileşmeyi tersine çeviren süreçler bugünkü mücadelele­ rin içinden çıkacaktır. Kent rantlarının vergilendirilmesi ve kamusal yatırımla­ ra aktarımı, fmansal sermaye hareketle­ rinin kontrolü, kentsel yatırımların çev­ reye maliyetlerinin sermayeye ödetilmesi, yıkımlara karşı sağlıklı barınma hakkını öne çıkaran mücadeleler, kent­ le ilgili kararlara halkın kesin katılımı­ nın sağlanması talebi, özelleştirilip satı­ lacak kent içi tesislerdeki özelleştirme karşıtı mücadeleler gibi güncel pratik hedefler türünde hedeflerin geliştiril­ mesi de anlamlı olacaktır. Kaynaklar İstanbul’da Kentsel Ayrışma, Haz. Hatice Kurtuluş, Bağlam 2005. (H.Kurtuluş, Binnur Ö ktem ve Besime Şen’in Makaleleri) Praksis; Kent ve Kapitalizm, Bahar 2001. Fikret Şenses; Küreselleşmenin Öteki Yüzü: Yoksulluk, Kavramlar, Nedenler, Politikalar ve Temel Eğilimler, İletişim Ya­ yınları, İstanbul, 2001 www.dayanismaevleri.org


KasiM'AkaIi I< 2005

qol

K im ne d iy o r? Arsa yok, yoksullar dışarı!

Bankalar konut kredisi peşinde!

İstanbul’da arsa sıkıntısı başlayacak, kentsel dö­ nüşüm kaçınılmaz.

Konut Kredisine Amerikan modeli haziranda: Ser­ maye Piyasası Kurulu Başkam Doğan Cansızlar, 2 yıl­ dır yürüttükleri ipoteğe dayalı konut finansmanı çalış­ malarında son aşamaya geldiklerini söyledi. Cansız­ lar, “Model, haziran ayında netleşecek. Bir finans şir­ keti kurulacak. Bankalar, bu şirkete ipotek kredilerini belli bir komisyon karşılığında satacak. İpotek kredi­ leri şirket bünyesindeki havuzda toplanacak ve burada menkul kiymetleştirilerek vatandaşlara uzun vadede, kira öder gibi konut kredisi sağlanacak” dedi.

Düzensiz, çarpık ve plansız yapılaşma İstanbul’da inşaat yapılacak alanları bitirdi. 1950’lerde başlayan, 1960, 1970 ve 1980’lerde devam eden, 1990’larda zir­ ve noktaya ulaşan yapılaşma İstanbul’da düzenli konut yapılacak alan bırakmadı. Kentsel dönüşüm kaçınıl­ maz. Gelinen bu noktada büyük bir ihtimal ile başa dö­ nülecek. Yani kentsel dönüşüm planları uygulanacak, bu konuda Güngören, Bağcılar, Esenler, Gaziosmanpa­ şa, Eyüp, Zeytinburnu, Bahçelievler, Küçükçekmece,Ümraniye, Maltepe ve Kartal’da kentsel dönüşüm planlarının uygulanması kaçınılmaz hale gelecek.” (emlak, milliyet, com. tr)

Emlak spekülatörleri: ‘Kentsel dönüşüm kolay olmayacak!’ Dünya Gayrimenkul Enstitüsü (ULI) Türkiye Baş­ kanı Hakan Kodal, gayrimenkulde sağlıklı büyümenin kentsel dönüşüm yasa taslağının kabulüyle yaşanaca­ ğını söyledi. Gayrimenkul yatırımcıları, büyük kentleri gece­ kondulardan kurtaracak kentsel dönüşüm yasasının bir an önce kabul edilmesi için bastırıyor. Bu yıl, 4’üncüsü Ceylan İntercontinental Oteli’nde düzenle­ nen Gayrimenkul Zirvesi’ne katılan ve ‘Kentsel Dö­ nüşüm’ konulu paneli yöneten Dünya Gayrimenkul Enstitüsü (ULI) Türkiye Başkanı Hakan Kodal, gay­ rimenkulde sağlıklı büyümenin kentsel dönüşüm ya­ sa taslağının kabulüyle yaşanacağını söyledi. Kentsel dönüşümün kolay olmayacağına dikkat çeken Kodal, ‘Kentsel dönüşüm öyle bugünden yarma olabilecek birşey değil. Halic’in kentsel dönüşümü başarılı ol­ du. Şimdi, Zeytinburnu’nda, bir proje var. Amacı­ mız, kentsel dönüşüm projelerini hızlandırmak’ dedi. Eskiye göre yerel yönetimleri daha dinamik bulduğu­ nu da belirten Kodal, şöyle konuştu: “Gayrimenkul­ de, büyüme sağlıksız olduğu zaman gerçek anlamda değer artışları yaşanmıyor. Büyümenin sağlıklı ol­ ması için kentsel dönüşüm projelerinin hızlandırıl­ ması şart. Ayrıca, kamu arazilerinin değerlendirilme­ si, Yerel Yönetimler Yasası ile alışveriş merkezlerine ilişkin yasa gibi sektörü yakından ilgilendiren geliş­ melerde ve ipoteğe dayalı finansman sisteminin uy­ gulamaya geçilmesinde gayrimenkul yatırımcıları olarak her türlü görüşlerimizi yansıtmaya devam ede­ ceğiz.” (Akşam Gazetesi, 14 Mayıs 2004)

Topbaş: ‘M etroyu da satmak istiyoruz’ “Dubai International Properties ile 5 milyar dolar­ lık gayrimenkul projeleri için işbirliğine giden İstanbul Büyükşehir Belediyesi, metroyu da satmaya hazırlanı­ yor. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Top­ baş, Güney Kore, Dubai, Fransa ve İtalya’daki şirket­ ler ile görüşmelerinin sürdüğünü, bugünkü tramvay ve metro işletmesini devredebileceklerini açıkladı.” (Milliyet, 25 Kasım 2005)

Üçüncü köprü kuzeyden İstanbul Valisi Muammer Güler, İstanbul’a 3. bo­ ğaz köprüsünü çok gerekli bulduğunu, çünkü bu köp­ rünün yeni bir çevre yolunu da kapsamış olacağını be­ lirterek, ‘’Bu köprünün mevcut 2 köprünün arasına değil, 2. köprünün kuzeyine olacağı konusunda bir mutabakatın oluştuğunu biliyorum” dedi.

Galata’yı turizme açacağız! Hedefimiz dünya kenti olmak! Kadir Topbaş: “İstanbul’daki çarpık yapılaşmaya son vermek için çok sayıda kentsel dönüşüm projemiz var. Çalışmalarımızı deprem dönüşüm ve gecekondu dönüşüm olarak sürdürüyoruz. Bugüne kadar tespit çalışması sürdürülen Zeytinburnu’nda 500 birimde deprem dönüşüm için arkadaşlarıma talimat verdim ve çalışmalara başladık. Ayrıca Tarlabaşı’nm altındaki bölgeyi restore ederek burayı öğrenci yurtlarının, kül­ tür ve sanat merkezlerinin hakim olduğu bir semt ha­ line getireceğiz. Bu çalışmalarımız da başlıyor. Küçükçekmece’de TOKİ ile başlattığımız kentsel dönü­ şüm çalışmalarında da yakında kazmayı vuruyoruz. Hedefimiz İstanbul’u yaşanabilir, aydınlık, güvenli bir dünya şehri haline getirmek. Galata Projesi çerçe­ vesinde de burayı turizme açacağız.” (www. ibb.gov. tr)


CJOİ

KasiM'AraIi I< 2005

N

e d e n y i k im l a r a k a r ş i

M Ü C A D ELE? Bahar €kinci

Konduların nasıl ve hangi Koşullarda yapıldığı, şimdi neden yıKılmaK istendiği emehçilerin bilincine çıkarılmalı ve sorunun gerçek çözümü olan "Herkese Sağlıklı Barınma Hakkı!" şiarı öne çıkarılmalıdır. Bu anlamda yerel yönetimlere, kira bedeli cüzi konutlar yapıp halka sunması için baskı oluşturmak gerekir. ‘Kentsel Dönüşüm Projesi’ne ilişkin genel bir değerlendirme ve yaklaşımımızı sunan bir yazı bundan önceki sayımızda yer almıştı. Proje­ nin kapsamı ve düzenin bu projeyle neyi amaçladığına ilişkin, emek cep­ hesindeki değerlendirmeler benzer nitelikte. Ancak iş süreçten beklenti­ lere, çözüm önerilerine ve taleplere gelince ayrışmalar kendini gösteri­ yor. Bu yazıda bunları değerlendire­ ceğiz.

bir başka özne tarafından dayatılan bir gündeme müdahale ederken ilk belirlemesi gereken hedefidir. Bu özne devrimci bir özne ise bu hedef ile stratejisi arasındaki bağlantıyı da doğru kurmak zorundadır. Yıkım gündemi bize düzen tarafından daya­ tılan bir gündemdir. Bu gündemi ka­ bul edip etmemek yani sürece müda­ hale edip etmemek tamamen bizim tercihimizle belirlenmelidir. Dönem­ sel taktiklerimize yoğunlaşma soru­ nu yaratacağını düşünürsek sürece müdahale etmeyebilir veya kısmen Siyasi bir öznenin önüne ister müdahale edebiliriz; ya da stratejik kendi iradesiyle ortaya konan ister hedeflerimiz Yıkımların, düzenle emekçiler arasında ne şid- açısından bir dette bir gerilim yaratacağı ortadadır. Bizim sapma veya kırılma yara­ yapmamız gereken bu gerilim noktalarında tacağını tes­ doğru bir yaklaşımla örgütlenebilmektir. pit edersek

“yıkılsın kondular” dahi diyebiliriz. Tercih tamamen bizim elimizde, ini­ siyatif bizde olmalıdır. Yoksa ne ya­ pacağını bilmez bir şekilde gündem­ lerin peşinden sürüklenmek içten bi­ le değildir. Yıkımlar gündemimize geldiğin­ de ilk yaptığımız düzenin hedefleri ve planlarını çözümlemek oldu. Bu çözümleme bir önceki sayımızda yer aldığı için tekrar değinmeyeceğiz. Yeni liberal politikalara uyum ve ül­ kenin “pazarlanması” hedefiyle planlanan yıkımların binlerce emek­ çi aileyi mağdur edeceği ortadadır. Bu mağduriyete hangi hedefle ve planla müdahale edeceğimiz veya et­ meyeceğimiz ise bizim sorunumuz­ dur. Sürece müdahale etmenin gerek­ çesiyle başlarsak... Yıkımı planla­ nan 85 bin konutun çoğu emekçile­ rin yaşadığı varoşlarda bulunmakta­ dır. Düzen amacına ulaşırsa binlerce aile neredeyse ömür boyu borçlandı­ rılarak güvenliksiz, sağlıksız konut­ lara yerleştirilecek, binlerce kiracı aile de sokakta kalacak. Güzeltepe’de durakta yaşayan kiracıları hatırlaya­ lım. Yıkımlar planlanan kapsamda gerçekleşirse binlerce kiracı aile hangi durağa, hangi köşe bucağa sı­ ğınacak! Yıkımların gerçekleşmesiy­ le kira fiyatlarındaki olası artışta dü­ şünülürse durumun vehameti daha iyi kavranacaktır. Bu durumun dü­ zenle emekçiler arasında ne şiddette bir gerilim yaratacağı ortadadır. Bi­ zim yapmamız gereken bu gerilim noktalarında doğru bir yaklaşımla örgütlenebilmektir. Bu dönemde ör-


Kas ııvı"AraLık 2005

gütlenmelerimiz, halkın düzenden bağımsız inisiyatifini geliştirmeye dönük olmalıdır. Yıkım sürecine mü­ dahale bu bağlamda önemlidir.

‘Kondular yıkılsın!’ mı? Konunun daha iyi anlaşılması için bu noktada iki yaklaşıma değin­ mek gerekiyor. Birincisi; Yüksel Akkaya’nm, 18 Ekim 2005’de sendi­ ka, org’da yayınlanan “Gecekondula­ rı Niçin Yıkmalıyız?” yazısıyla sun­ duğu yaklaşım. Y. Akkaya bu yazı­ sında “gecekonduları yıkmalıyız” demektedir ve bunu iki noktadan temellendirmektedir. Birinci olarak kondularm sağlıksız olduğunu ve emekçilerin burada yaşamayı hak et­ mediğini, ikinci olarak gecekondu mülkiyetinin sermayeye ücretleri dü­ şük tutma olanağı sunmakta olduğu­ nu söylemektir. Gecekonduların sağ­ lıksız olduğu ve er ya da geç yıkıl­ ması gerektiği doğrudur. Ama ne za­ man ve hangi koşullarda? Yerine sağlıklı konutlar yapılmalı ve emek­ çiler maliyetine, kira öder gibi bura­ larda barmabilmelidir. Çözüm öneri­ lerimiz farklı değil, ancak zamanla­ ma ve planlama çok önemli. Şimdi kondular yıkılsın demek, yerine ya­ pılacak konutlar garanti edilmeden, bunun için bir mücadele yükseltme­ den hiçbir şey demek değildir. Konut sorununun sağlıklı bir çözümü yeri­ ne kitlenin mülkünü koruma talebi­ nin peşine takılmaksa kasdedilen bu eleştiriye katılıyoruz. Ama neden şimdi, “Herkese Sağlıklı Barınma Hakkı!” değil de “Gecekondular Yı­ kılsın!” diyelim? Gecekondu mülkiyeti, sermaye­ ye ücretleri düşük tutma olanağı sunmaktadır. İlk bakışta çok mantık­ lı görünüyor. Tespit doğru, ancak bu­ nun pratikteki karşılığı nedir? “Emekçiler kira ödesin ki ücret talebi artsm”mı? Emekçiler daha zor ko­ şullara itildiğinde bunun karşılığında her zaman mücadeleye sarılmadıkları son zamanlarda en iyi öğrendiği­ miz şey oldu. Hem gecekondulara kira ödememeyi neden bir hak kaza­ nımı olarak görmeyelim? Bileğinin hakkına, hatta kanlar dökülerek ya­ pılmadı, korunmadı mı kondular?

Bir diğer tartışma da yıkımlara karşı mücadelenin, emekçileri mülk sahibi yapmaya hizmet edeceği üze­ rinden yürütülüyor. Mücadelenin ni­ hai amacı, emekçileri mülk sahibi yapmaksa söylenen doğru. Bu eleşti­

nülürse çok yanılırız. ‘80 öncesi devrimcilerin amacı da emekçileri mülk sahibi yapmak değildi elbette. Halkın kendi iradesiyle yaşam alan­ larını kurma mücadelesine öncülük etmekti. Darbe sonrası bu durum devlet tara­ '8 0 öncesi devrimcilerin amacı da emekçileri fından tersi­ ne çevrildi mülk sahibi yapmak değildi elbette. Halkın diye bu mü­ kendi iradesiyle yaşam alanlarını kurma cadeleyi ka­ mücadelesine öncülük etmekti. ralayanlayız. “Halkımızın ri, daha çok ‘80 sonrası Özal’ın ge­ bizi satma” olasılığına göre baştan cekondulara tapu tahsis belgesi da­ yenilgiyi kabul edemeyiz. Deneyim­ ğıtmasıyla, mülk sahibi olan emekçi­ ler öğrenmek, ders çıkarmak içindir, lerin devrimcilere sırt çevirmesi ha­ benzer olaylarda aynı başarısızlıkla­ tırlanarak, bu acı deneyimin etkisiy­ rın yaşanmaması buna bağlıdır. le yapılmaktadır. Özal döneminde Yıkımlara karşı yapılan, ‘80 sonrası devrimcileri marjinalleştirme ve emekçileri dü­ mücadelenin zemini zen içileştirme uygulamalarının bir Sürece, halkla düzen arasında parçasıydı ve başarılı oldu. Zaten yaşanacak gerilimden halkın inisiya­ darbe sonrası bu anlamda pek çok tifini geliştirmeye dönük örgütlülük­ uygulama yapılmıştır. Şu akıldan çı­ lerinin yaratılması için müdahale et­ karılmamalıdır, kondularm inşası ve tiğimizi söylemiştik. Bu mantık, devlete karşı kan pahasına korunma­ 96’dan beri yürüttüğümüz çalışmala­ sı darbe öncesi toplumsal muhalefe­ rın mantığıyla da örtüşmektedir. Dü­ tin en güçlü olduğu dönemlerde ya­ zenle emekçiler arasındaki en büyük pılmıştı ve bir çeşit devlete kafa tut­ gerilim noktalarının varoşlarda ya­ ma, kendi yaşam alanlarını, kendi işandığını tespit etmiş, bir dizi başka radesiyle devlete, düzene rağmen tespitle birlikte buralara yönelmiş­ kurma mücadelesiydi. Darbe sonrası tik. (bkz. Yol dergisi, sayı:6, Nisan mülk sahibi olan emekçilerin dev­ 1997) Varoşlarda yürüttüğümüz ça­ rimcilere sırt çevirmesi darbeden ve lışmalar esnasında emekçilerin yaonun sonuçlarından bağımsız düşü­ 15


KasiM'AraI i I< 200?

yiz. “Sağlıklı Barınma Hakkı!” tale­ binde de ortaklaşıyoruz. Ancak bazı siyasetlerin bu sürecin yaratacağı gerilimle devrimci hareketin önünün açılacağını umduğunun işaretlerini alıyoruz. Hiçbir çalışmalarının bu­ lunmadığı mahallelerde bile sürece müdahale etme isteği, çalışmalarının epey bir kısmını yıkımlar gündemine endekslemeleri bizi böylesi bir dü­ şünceye sürüklüyor. Bahsedilen yak­ laşım her zaman bu anlama gelmez elbette. Süreçten beklentimiz, dü­ zenle halk arasındaki gerilim nokta­ larında bulunup, varolmadığımız bir yerelde bu vesileyle kalıcı ilişkiler kurmak ya da bulunduğumuz yerel­ lerde daha köklü ilişkiler kurmak da olabilir. Eğer böyleyse sorun yok. Ancak beklenti bu gerilimle devrim­ şamsal sorunlarına kendi iradeleriy­ de konut sorunu bağlamında ele aldı­ ci hareketin önünün açılacağı nokta­ le, düzenden bağımsız inisiyatifler ğımız bir gündemdir. Konut sorunu­ sında ise hata yapmış oluruz. Yıkım­ geliştirecek örgütlülüklerin yaratıla­ nun kesin çözümü ancak sosyalizm­ larla kendiliğinden bir hareket yük­ rak çözüm bulmalarının öncülüğünü de mümkündür. Ancak bugünden ya­ selebilir, ancak bu yükselişin dev­ yapmaya çalışıyoruz. Bu çalışmala­ pılması gereken bu sorunun ve çö­ rimci harekete sunacağı katkı, o za­ rımız sırasında 4 önemli sorun tespit züm yöntemlerinin bilince çıkarıl­ ettik ve bunların çözümü üzerinden mana kadar halkın içinde ne oranda ması ve bu çerçevede halk örgütlü­ ve hangi mantıkla örgütlendiğimizle örgütlülükler yaratmaya çalışıyoruz. lüklerinin geliştirilmesidir. Yıkım bağlantılıdır. Yani o zamana kadar Bunlar; sağlık sorunu, eğitim soru­ gündeminin yaratacağı gerilim buna nu, iş sorunu ve konut sorunu’dur. yeterince emek harcadıysak, eğer olanak sunmaktadır. Kondularm na­ Bu sorunların gerçek anlamda çözü­ sürece doğra bir yaklaşım da gelişti­ sıl ve hangi koşullarda yapıldığı, rirsek bunun karşılığını amünün sosyalizmde ola­ cağını hiç aklımızdan çı­ Güzeltepe'de durakta yaşayan aileler mücade labiliriz ancak. Bu nokta­ karmadan yöneldik bu so­ ieierinin karşılığını aldılar. Mülk sahiplerine da Okmeydam’nda yaşa­ runlara. Mahallelerimiz verilen konutlarda 1 yıl bedelsiz kalacaklar. nan sürece değinmek kafa açıcı olacaktır. Okmeydasağlıkçılarıyla sağlık tara­ Bu kazanım oldukça değerlidir. maları yaptık, her yaz ku­ nı’nda ‘98 yılında da yı­ ramlarımızda yaz okulu kım planı gündem olmuş organize ettik, işsizlere iş panosu ove bu plana karşı yürütülen mücade­ şimdi neden yıkılmak istendiği eluşturup iş bulduk, parasını alama­ lenin sonucu alınmış ve plan rafa mekçilerin bilincine çıkarılmalı ve yan işçinin hakkını almasına öncü­ kaldırtılmıştı. O zamandan bu zama­ sorunun gerçek çözümü olan “Her­ lük ettik, kiralık ev panosu oluştur­ na değişik öznelerin içinde bulundu­ kese Sağlıklı Barınma Hakkı!” şiarı duk, kiraya fahiş oranda zam yapan ğu Plan Takip Komisyonu süreci ta­ öne çıkarılmalıdır. Bu anlamda yerel ev sahipleriyle “görüşüp” sorunu kip ediyordu. Kentsel Dönüşüm Pro­ yönetimlere, kira bedeli cüzi konut­ çözdük. Tüm bu çalışmaları başlattı­ lar yapıp halka sunması için baskı o- jesi gündeme gelip Kulaksız bölge­ ğımız zamanlarda “düzenin açığını sinde yıkımlar başlayınca komisyon luşturmak gerekir. Bu yıkımlarla il­ yamıyorsunuz, böyle iktidara gelin­ hareketlendi ve komisyonda olma­ gili kurulan halk örgütlülüklerinin mez, devrim yapılmaz” diyenler az yan farklı öznelerin de sürece katılı­ hedefi olmalıdır. değildi. Ama biz biliyorduk ki emek­ mıyla Okmeydanı Yıkım Karşıtı Farklı yaklaşımlar... çilerin kendi sorunlarını bir araya Halk Komisyonu kuruldu. Komisyon gelerek çözme iradesinin gelişmedi­ ilk elden yıkım bölgesine (Kulaksız) Devrimci siyasetlerle sürece ği bir durumda iktidar, emekçilere yürüyüş düzenleyip basın açıklaması yaklaşım ve öne çıkarılan talepler çok uzaktır. Oradan başlamak gerek yaptı. Katılım diğer yerlerdeki ey­ konusunda hemen hiçbir fark görül­ dedik ve küçük ama emin adımlarla lemlere ve dönemin koşullarına göre memektedir. Kentsel Dönüşüm Proilerliyoruz. Bunu, çalışmalarımıza jesi’nin kapsamı ve devletin hedef­ oldukça iyiydi, yaklaşık 6 bin kişi dostlarımızdan doğru gelen artan İl­ eyleme katılım gösterdi. Ancak bu leri ve sürece dair çözüm önerisi an­ giden de anlıyoruz. Yıkım meselesi hareketliliğin devrimci hareketin ölamında hemen hemen aynı fikirde­ 14


l<AsiM-ARAlık 200?

nünü açabileceğini düşünmek büyük bir yanılgı olur. Taktiksel bir yakla­ şımla yıkımlar düzen tarafından as­ kıya alınınca halkın duyarlılığı da azalmıştır. Bir de süreci kiracıların mülk sahipleri kadar sahiplenmeme­ si sorun yaratmış, ÖDP’nin de ‘kat­ kılarıyla’ en azından bir dönem “Ta­ pumu İstiyorum!” sloganı öne çıka­ rılabilmiştir. Bu kalıcı bir durum ol­ mamakla birlikte bize bazı şeylerin işaretini vermektedir. Bölgede uzun zamandır örgütlü olmak bile böylesi süreçleri kolayca yönetip istediğimiz sonuçları almamamıza yetmemekte­ dir. Toplumsal muhalefetin genel du­ rumu, kitlenin bilinç seviyesi, diğer politik öznelerin yaklaşımı, düzenin yaklaşımı ve taktikleri sürecin gidi­ şatını belirleyen faktörlerdir ve iste­ diğimiz sonucu alabilmek tüm bun­ ların değerlendirilmesiyle mümkün­ dür. Yani yıkımlar olacak, halkla dü­ zen gerilecek ve bu gerilim noktasın­ da bulunursak önümüz açılacak, ko­ laycı yaklaşımı ne yazık ki (!) karşı­ lıksızdır.

Sosyalistler açısından, herkese sağ­ lıklı barınma hakkının savunulması ve mücadeleyi bu eksende yürütmek bu anlamda önemlidir. Mücadelenin bulunduğu konak açısından, tapu ali­ mim bir hak kazanımını olarak ele alabiliriz, diye düşünülebilir. Ancak mücadeleyi bu zeminde yürütmek kiracılarla ev sahiplerinin bir araya gelmelerini engeller ve kiracıları sü­ recin dışında bırakır. Ayrıca konut sorununun çözümü noktasında genel yaklaşımımızı çelen, bu anlamda sü­ recin önünü açan değil bir kırılma yaratan durum açığa çıkartır.

Önümüzdeki süreç Şu anda yıkım planı kapsamın­ daki çoğu mahallede konuyla ilgili yerel platformlar kurulmuş durumda.Bu platformların merkezi düzeyde görüşmeleri sürüyor. Şimdiye kadar TMMOB’un katkısıyla bir panel or­ ganize edildi. Önümüzdeki süreçte bir imza kampanyası ve bu imzaların Büyükşehir Belediyesi’ne teslim edilip önünde kitlesel bir basın açık­ laması yapılması planlanıyor. Güzeltepe’de durakta yaşayan kiracı aile­

ler de mücadelelerinin karşılığını al­ dılar. Mülk sahiplerinin yerleştirildi­ ği konutlarda 1 yıl kira bedeli öde­ meden kalacaklar ve bu bir yılın so­ nunda ödeyecekleri kira bedeli için pazarlıklar sürüyor. Bu kazanım önümüzdeki süreç için örnek teşkil et­ mesi anlamında değerlidir. Yerel platformların varlığı ve merkezi ola­ rak bir raya gelişleri yıkımlara dö­ nük mücadele için önemsenmesi ge­ reken bir seviyedir. Bu seviyeden is­ tenen sonucun alınması, yani “Her­ kese Sağlıklı Barınma Hakkı!” tale­ binin halk bilincine çıkarılıp sahiplenilmesi yapacağımız çalışmaya bağlıdır. Düzenin yıkım planını adım adım yürütme, uzun vadeye yayma, arada kafa karıştırıcı söylentiler yay­ ma (yıkımlar durduruldu gibi) yakla­ şımlarına karşı uyanık olmak, her türlü olasılığa hazır olmak gereki­ yor. Daha önce de söylediğimiz gibi süreci; halkın düzenden bağımsız ör­ gütlülüklerini geliştirmek, konut so­ rununa doğru bir yaklaşımın bilince çıkarılması için değerlendirmek ge­ rekiyor.

Yıkım meselesinde en önemli ayrım mülk sahiplerinin tapu istemi­ 04.11.2005 ne yaklaşımda yaşan­ dı. Mülk sahiplerinin "Herkese Sağlıklı Barınma Hakkı!" talebinin bilince çıkarılıp sahipleniltapularını istemeleri mesi çalışmamıza bağlıdır. Düzenin yıkım planını adım adım yürütme, ve mücadeleyi bu arada kafa karıştırıcı söylentiler yayma yaklaşımlarına karşı uyanık noktadan yürütme is­ olmak, her türlü olasılığa hazır olmak gerekiyor. tekleri onlar açısın­ dan kendi içinde tu­ tarlı bir durumdur. Senelerce harca­ dıkları emeğin karşılığı olarak bir garanti gibi görüyorlar tapu kazanımını. İşçi sınıfının ekonomik müca­ delesiyle bu durum arasında bir ben­ zetme kurabiliriz. İşçi sınıfının ücret artışı için mücadelesi son kertede ekonomik bir mücadeledir. Sosyalist­ ler böylesi bir mücadeleye işçi sını­ fının hak kazanımı bilincini geliştir­ mek için, sınıfı politikleştirmek amacıyla destek olabilir, öncülük ede­ bilir. Sosyalistlerin reformlara yak­ laşımları bu çerçevededir. Eğer sını­ fın talepleri ve yürüttüğü mücadele reformizmi besliyorsa, politik müca­ delenin önünü kesiyorsa bu noktada sosyalistlerin görevi kitlenin peşin­ den gitmek değil mücadeleyi doğru bir eksene çekmeye çalışmaktır.

ı?


>( KASIM'ARAllk 200?

Taslak esas olarak AB standardizasyon sürecinin bir parçası olarak görülmelidir

‘K RİZİ ANCAK PAN İK YABALAR İLE YDNETEBİ LİRSİN İZ* Röportaj: Şengül Öztürk - Sevgi €vrim

Türk Ceza Kanunu'nun 1 Haziran'da yürürlüğe girmesi ile cinayet, haraç, tahsilat çeteleri­ ne dair özel düzenlemeler içeren 4422 sayılı kanun yürürlükten kaldırılırken 1991 tarihli 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu yürürlükten kaldırılmadı, halen yürürlükteki Terörle Mücadele Kanunu üzerinde daha ağır ve olağanüstü hükümler içeren bir taslak hazırlandı. Bu taslak mevcut Terörle Mücadele Kanunu'nu değiştiren ve eklemeler yapan bir kanun taslağı. Bu tasarının hangi aşamada olduğu ve neler getireceği üzerine Çağdaş hukukçular Derneği hukuk Araştırma ve Mevzuat Komisyonu adına Av. hakan Karadağ ile görüştük... Halen yürürlükte bir terörle mü­ cadele yasası var iken neden ilk kez ve yeni bir düzenlemeymiş gibi bir terörle mücadele yasası günde­ me geliyor? Yürürlükte olan mevzuatta, başta Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhake­ mesi Kanunu ve Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Ka­ nun’da “örgütsel suçlar” ile ilgili olarak ağır cezalar, ek soruşturma ted­ birleri ve ağırlaştırılmış infaz şekil­ leri yer almaktadır. Bu tür özel dü­ zenlemelere karşılık terörle ilgili ‘T e rö r ta n ım ın ın

suçlar için yeniden ve daha da ağır­ laştırılarak, yeni bir Terörle Mücade­ le Kanunu adı altında yeni ihlalleri

s ın ırla rı g e n iş l e t i lm iş t ir ’

Değişiklik tasarısının 1. maddesinin 2. fıkrasında “bir yabancı d ev le^ ti yahut uluslararası bir kuruluşu herhangi bir işlemi yapmaya yahut yap­ mamaya zorlamak amacıyla girişilen her türlü suç teşkil eden eylemler te­ rör sayılır” düzenlemesi ile terör tanımının sınırları genişletilmiştir. ABD’nin Irak’tan çekilmesi için gösteri yapmak, yazı yazmak da bu dü­ zenleme ile sizi terör suçlusu haline getirebilecektir. Yine tasarıda bir te­ rör örgütünün meydana gelebilmesi için iki kişi yeterli sayılmıştır. Hâlbuki yürürlüğe Haziran’da giren TCK’nm 220. maddesi örgütlü suçun gerçekleşebilmesi için en az üç kişinin varlığını şart koşmaktadır. Tasarı­ nın bu maddesi ile TCK’nın 220. maddesindeki kural, terör suçları bakı­ mından daraltılmıştır Yine Tasarıda “terör örgütüne mensup olmasa dahi örgüt adına veya birinci maddede belirtilen amaçlar doğrultusunda suç işleyenler de terör suçlusu sayılır ve örgüt mensupları gibi cezalandırılır” biçiminde bir dü­ zenleme mevcuttur. Böylece hiç var olmayan bir örgütün bir üyesi olarak ^cezalandırılabilmenin yolu açılmıştır.

J

16

oluşturacak yasal düzenlemeye ge­ rek bulunmamaktadır. Ama siyasi ik­ tidarın ekonomi-politiği ile bağlı suç ve ceza siyaseti ve pratiğinin son 10 yılda geçirdiği bir dönüşüm var. So­ ru bu dönüşümün, anlaşılması ile ce­ vaplanabilir. Bu dönüşüm dünya konjonktüründeki dönüşüme koşut bir seyir izlemektedir. Bu dönüşüm kendi hukukunu da yaratmaktadır. 1990’larm ikinci yarısından itibaren ilan edilmiş bir kriz yönetimi siyase­ ti ve bu siyasetin belirlediği bir “hu­ kuk" egemen hale gelmiştir. 30 Ey­ lül 1996 tarihli, Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi Yönetmeliği bu anlamda temel belgelerden birisi olarak değerlendirilebilir. Bu anlamda da krizi ancak panik yasalar ile yö­ netebilirsiniz. Terörle Mücadele Ka­ nununda değişiklik taslağı da panik yasalarının son halkası Yarak görü­ lebilir. Bu yasanın çıkarılmasında belir­ leyici dinamikler, Ortadoğu'yu par­ çalama ve yeniden emperyal siyase­ te göre biçimlendirme projesinin di­ namikleridir. Taslağın model aldığı yasa olarak İngiltere Terörizm Yasası gündem­ de. Biraz bilgi verebilir misiniz? Evet, bu değişiklik taslağının esin kaynağı İngiltere Terörizm Yasa-


KasiM'AraüI< 2005

sı. Dikkat çekici iki örnekle açıkla­ yacak olursak taslakta örgüte ait amblem ve işaretlerin taşınması ve bu işaret ve amblemlerin üzerinde bulunduğu üniformayı andırır giysi­ ler giyilmesi terör suçu olarak ta­ nımlanmıştır. Bu suç İngiltere Terö­ rizm Yasasının (İTY) 13/1 madde­ sinde düzenlenmiştir. Yine bizdeki taslakta yer alan gözaltına alman ki­ şinin avukatla görüşmesinin 24 saat, aileye bildiriminin 12 saat ertelene­ bileceği hükmü İTY’nm 41.madde­ sinde düzenlenmiştir. Taslakta yer alan finansman, destek, miting düzen­ leme, ihbar yükümlülüğü de İTY’nm düzenlemeleri arasındadır. Ama şöy­ le bir durum var ki, İngiltere’deki yasa sadece bir yıllık ve İngiltere va­ tandaşlarına uygulanmıyor. Bizdeki mevcut tasarı ise herhangi bir süreye bağlı değil. Anayasa ve diğer yasalarda tanı­ nan savunma hakkı ve sanık hakları bu madde ile yok edilmiştir. Tasarı­ nın 10. madde (a) fıkrasında yer alan ve soruşturma esnasında şüphelinin gözaltı süresince soruşturmanın teh­ likeye düşme ihtimaline karşı yakın­ larına veya belirlediği kişiye Cum­ huriyet Savcısının emriyle haber ve­ rilemeyebileceği belirtilmiştir. İş­ kence kurumsal niteliğinden en ufak bir şey kaybetmeyecek bizzat kökleşecektir. Yakalama ve gözaltına alın­ mada, her halükârda şüphelinin ya­ kınlarına haber verme yükümlülüğü olmalıdır. Yine şüphelinin 24 saat süresin­ ce avukatın hukukî yardımından Cumhuriyet savcısının istemi üzeri­ ne hakim kararıyla istifadesinin en­ gellenebileceği belirtilmiştir. Bu hüküm, “savunma hakkının kısıtlanması” anlamını taşımakta olup açıkça hukuka aykırıdır. 10. Maddenin (f) fıkrası, müdaflinin terör örgütü mensuplarının ha­ berleşmesine aracılık ettiğine ilişkin bulgu ve belge elde edilmesi halinde bir görevlinin görüşmede hazır edi­ lebileceği gibi avukata şüpheli tara­ fından verilen belgelerin hakim ka­ rarıyla incelenebileceği veya belge­ lerin kısmen veya tamamen verilme­

mesine de hükmedilebileceği de be­ lirtilmiştir. Savunma hakkı en açık biçimiyle yoka dönüştürülmektedir. Özellikle dikkat çekmek istedi­ ğim bir husus da bu değişiklik tasa­ rısında ek madde 2 olarak yeniden düzenlenmesi önerilen polisin silah kullanma yetkisi. Polise “teslim ol emrine itaat edilmeyerek silah kul­ lanmaya teşebbüs edilmesi halinde doğrudan ve duraksamadan hedefe karşı silah kullanılması” imkanı ve­ ren bu düzenlemenin birkaç ay için­ de gösteri yürüyüşlerine silahla mü­ dahale ederek 10’a yakın insanı öl­ düren polisin bu düzenlemeden son­ ra neler yapabileceği kaygı vericidir. Tasarı Meclis’e sunuldu mu? Adalet Bakanı Cemil Çiçek eylül ayı içerisinde basında bu konuda yer alan haberler sorulduğunda Bakanlı­ ğında bu yönde bir çalışma yapıldı­ ğım ve oluşturulan bir komisyon ta-

rafından bir tasarı hazırlama çalış­ malarının sürdüğünü söylemişti. Da­ ha sonra da Bakanlıkça görevlendiri­ len bu komisyon tarafından “Terörle Mücadele Kanununda Değişiklik Ya­ pılmasına Dair Kanun Tasarısı” ha­ zırlanmış ve metnin girişine de “ ko­ misyon tarafından oy çokluğu ile ka­ bul edilen metin” ibaresi konulmuş­ tur. Bu metin henüz Adalet Bakanlı­ ğınca resmi olarak sahiplenilmiş de­ ğildir. Değişiklik tasarısı henüz ko­ misyonların önüne gelmiş değil. An­ cak bir gecede komisyonlardan geçi­ rip TBMM Genel Kuruluna getirip yasalaştırabilecek olanağa da sahip­ ler. Bu yönüyle bir sabah uyandığı­ mızda yasayı başucumuzda bulabili­ riz. ÇHD’nin bu mevcut yasaya ve bunda değişiklikler öngören tasa­ rıya bakışı nedir? Öncelikle gerek uluslararası hu­ kukta gerek ise ulusal hukukta üze-

A ‘i f a d e

ö z g ü rlü ğ ü g iz li t e h d it ’

Tasarının 4. maddesindeki eski 312. maddenin karşılığı olan şimdiki 216. madde de terör amacı ile işlenebilen suçlardan olduğundan, ifade öz­ gürlüğü kapsamındaki bir olay, terör suçu olarak yargılama konusu olabi­ lecektir. Yürürlükteki 3713 Sayılı TMK’nun “ ...örgütlerin bildiri ve açıkla­ malarını basanlara ve yayınlayanlara beş milyon liradan on milyon liraya kadar para cezası”nı düzenleyen 6. maddesindeki “ beş milyon liradan on milyon liraya kadar para cezası” biçimindeki yaptırım “ 1 yıldan 3 yıla ka­ dar hapis cezası” olarak tasarı ile değiştirilmiştir. J 17


C | O l K\MM-ARAİik 2005

rinde anlaşılmış, uzlaşılmış bir terör ve terör suçu tanımının varlığından bahsetmek olanaklı değil iken emperyal ihtiyaçlara göre değişerek bi­ çimlendirilip dayatılan bir terör ve terör suçu tanımı ile karşı karşıyayız. Esas olarak Irak direnişini, Fi­ listin İntifadasmı, Nepal Devrimi’ni ve diğer ulusal ve toplumsal kurtuluş hareketlerini bu dayatmanın hedefle­ ri olarak görmek mümkün. Özellikle “demokratikleşme”nin AB’ne katılımla olanaklı olacağını savunanlar taslağın yasalaşmasına karşı çıkarken taslağın AB müktesebat uyumsuzluğunu ileri sürmekle yetiniyor. Oysaki bu taslak şeklen uyumsuz görünse de esas olarak AB standardizasyon sürecinin de bir par­ çası olarak görülmelidir. Dolayısıyla AB’ne karşı çıkmaksızın bu taslağın yasalaşmasına karşı çıkılmasını ger­ çek ve samimi bulmuyoruz. Bu yasa tasarısı başta insan yaşa­ mı ile söz ve eylemi hedef alıyor. Yaşamı, sözü ve eylemi yok etmeyi amaçlıyor. Bu anlamda derneğimiz

‘M a z u r g ö s t e r m e

su çu ’

Yine 3713 Sayılı TMK’nun 7.maddesinde de yapılan değişiklikle^ “...terör örgütünün meşru amaçlar için çalıştığı fiillerinin haklı olduğu veya en azından mazur karşılanması yönünde kanaat oluşturmaya yönelik faaliyette bulunanlara 6 aydan 3 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır ” düzenlemesi ile “mazur gösterme” suçu başlığı altında yeni bir suç tipi daha yaratmıştır. Ayrıca aynı maddenin devamında “toplantı ve gösteri yürüyüşlerinde yüzün tamamen veya kısmen kapatılması” da suç haline getirilmiş bir anlamda kış günlerinde yapılan mitinglerde yüzünüzü başı­ nızı atkı ve bere ile soğuktan korumak istemeniz terör suçlusu olmanız için yeterli sayılmıştır. Aynı maddede yer alan “örgüte ait amblem ve işa­ retlerin taşınması suçu ” ise doğrudan sarı, kırmızı, yeşil renklerin bir arada olmasının suç haline getirilmesidir. Yine 6.maddede “örgütü veya örgüt yöneticisini ve üyelerini kamuo­ yunda hoş göstermeye yönelik yayın yapanlara 1 yıldan 3 yıla kadar ha­ pis cezası verileceği” hükmüne yer vermekle “Hoş Gösterme Suçu” gibi yeni bir suç tipi yaratılmıştır. Eylem haberlerini veren bir gazete, radyo, ^televizyon vb. “Hoş gösterme suçunu” işleyebilecektir ^ bu tasarının karşısında oluşturulan bir platformun bileşenlerinden. Bu yönüyle bu tasarının yasalaşmaması ve uygulanmaması için tüm olanak­ ları ile mücadele edecektir. Bu konu­ da çıkardığımız çalışma programının ana eksenini halkın tüm kesimlerine

her türlü araçla tasarının anlatılması oluşturuyor. Bu konuda salon top­ lantılarından, mahalle toplantılarına ve sokak eylemlerine kadar tüm mü­ cadele araç ve biçimlerini hayata ge­ çirmeyi sorumluluk olarak görüyo­ ruz.

‘Terörle M ü c a d e le Y a s a s ı’na k arşı birlik kuruldu İşçilerin, emekçilerin, ezilen halkların demokratik hak ve talepleri doğrultusundaki mücadelelerine dö­ nük şoven saldırılar, birçok yerde linç etmeye kadar vardırılırken, hukuki biçimlere büründürülerek de ge­ liştiriliyor. Genelkurmay’m direktifleri doğrultusunda Adalet Bakanlığınca hazırlanan Terörle Mücadele Ya­ sası bu saldırılara ek olarak, demokratik hak ve özgür­ lüğünü arayan herkesi, keyfiyetince “terörist” ilan edecek ve yargılayacak şekilde düzenleniyor. Bu yasa­ ya karşı mücadeleyi hedefleyen devrimci, demokrat kurumlar Terörle Mücadele Yasa Tasarısı Karşıtı Bir­ liği oluşturarak, hazırladığı deklarasyonu kamuoyuna açıkladı. ÇHD, DDSB, DEHAP, SODAP DHP, Bilinç ve Eylem, Devrimci Hareket, ESP, Partizan, BDSP, Devrimci Duruş, EHP, EKB, HKM, HKP, İşçi Müca­ delesi, ODAK, ÖMP, SDP, Tuzla-Deri-İş, TUYAS’tan oluşan Birlik bileşenleri 30 Ekim Pazar günü yaklaşık 150 kişi ile Mis Sokak’tan başlayan yürüyüşün ardın­ dan Galatasaray Lisesi’nin önüne gelerek burada açık­ lama yaptı. Yapılan açıklamada; “Bizler, yeni TMY ta­ sarısıyla geliştirilen haksız saldırılar ve özgürlük ala­ nımıza müdahale karşısında sessiz ve tepkisiz kalma­ yacağımızı bir kez daha ilan ediyoruz. Mevcut TMY tasarısı ve tüm antidemokratik yasalar karşısında, 18

haklılığımızdan aldığımız güçle mücadeleyi büyütece­ ğiz. Biliyoruz ki, özgürlüklerimizi kanlı ellerin çizdi­ ği sınırlar içerisinde değil, fiili-meşru mücadelemizi geliştirerek kazanabiliriz. Biliyoruz ki, bugüne kadar elde edilen sınırlı haklar da böyle kazanılmıştır. Tüm işçi-emekçi, ezilen halklarımızı da, özgürlüklerin düş­ manı TMY tasarısı ve tüm antidemokratik yasalar kar­ şısında harekete geçmeye çağırıyoruz.” denildi.


KasiM'Araü1< 2005

TEZİÇ’İN GÖZYAŞLARININ ARKASINA SAKLANAN

2 4 . Y IL

Erdoğan Teziç YÖK Başkanı sıfatıyla yaptığı ilk konuşmasında 'he olursa olsun öğrencile­ rin verdiği tepkileri, bize yansıtacaklarını görmezden gelemeyiz' diyordu ve yeni YÖK ya­ sasının mutlaka öğrencilerin de taleplerini karşılayacak şekilde geniş bir konsensüsle oluşturulacağını vaat ediyordu. Elbette ki YÖK geleneğini bozmadı ve sözleri doğru çık­ madı. Şimdilerde CNP'nin yapamadığı muhalefeti yapmakla meşgul.

Yine YÖK, yine YÖK, hep YÖK... Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın Tıp Fakülte­ sine alman envanterlerin ihalesinde usulsüzlük yaptığı gerekçesi ile Van Cumhuriyet Savcılığı tarafından tu­ tuklandı ve ne olduysa bundan sonra oldu. Yücel Aşkın’m tutuklanması devlette yeni bir kriz yarattı. Devlet kurumlan bu vesile ile karşılıklı hamleler ve restleşmelerle yine bir­ birlerini sınadılar. Aslında bu Yüzüncü Yıl Üniver­ sitesi Rektörü ile ilgili gelişen ilk olay değildi. Bundan bir süre önce Rektör Yücel Aşkın yurtdışmda iken yine bu ihale soruşturması kapsa­ mında evine baskın düzenlenmiş, evindeki kasası açılmış ve kasasından kaçak tarihi eserlerin çıktığı söylen­ mişti. İhale usulsüzlüğünün üstüne bir de tarihi eser kaçakçılığı eklen­ mişti Rektörün dosyasına. Fakat o gün için bu mesele bu ölçüde gün­ dem oluşturacak bir boyut kazanma­ mıştı. Rektör tutuklandı ve kıyamet koptu. Burada Rektörün tutuklanması­ nın ardından yaşanan gelişmeleri kı­ saca özetleyelim. İlk karşı hamle YÖK’ten geldi.“Yüzüncü Yıl Üni­ versitesi Rektörü Yücel Aşkın’a sa­ hip çıkmak, Cumhuriyet’e sahip çık­ makla eş anlamlıdır” diyen bir bildi­ ri yayınlayan YÖK Başkanı Erdoğan Teziç’in ilk icraatı Başbakanlık Müsteşarı ve intihal suçlusu yani profesörlük tezini başka birinin tezi­

ni çalarak veren ve ancak öyle profe­ sör olabilen Ömer Dinçer’in zaten sahte olan unvanını geri almak oldu. Birkaç gün bunun hukuken mümkün olup olmadığı tartışıldı aziz medya­ mızda. Sonrasında Cumhuriyet’e sa­ hip çıkmaya devam eden YÖK ikin­ ci büyük hamlesini yaptı. 52 Rektör­ le birlikte önce Adalet Bakanlığı’na sonra da Van’a çıkarma yaptı. O sıra­ da İstanbul’da bulunan Başbakan’m açıklaması geldi cevap olarak. Önce Başbakanlık Müsteşarı’nm profesör­ lük unvanının alınması ile ilgili ola­ rak “Benim müsteşarımın sizin vere­ ceğiniz kariyere ihtiyacı yoktur. Biz

bu ülkede kariyerlerin nasıl alındığı­ nı iyi bilenlerdeniz. Üniversitede müsteşarlıktan sonra görev yapamaz desen ne olur, demesen ne olur. Bu ülkede hizmet sadece üniversitelerde olmuyor. İşinizi yapın. Kurumlan­ ınız, kurallarımız ortadadır. Ülke­ mizde huzursuzluk kaynağı olma­ yın” diye konuştu. Ve hemen ardın­ dan YÖK’ün ve Rektörlerin Van çı­ karması ile ilgili olarak da ‘Biz Du­ bai’ye, Abudabi’ye gidiyoruz. Sonra Kuveyt ve Yemen’e gideceğiz. Ora­ dan Londra’ya geçeceğiz. Bizdekiler de Van’a gidiyorlar. Seyahatiniz ha­ yırlı olsun’ dedi. Tabii

ki

'Yücene es sıkışacağımızı düşünüyordum, ama yaşananlar arada cam varmış' dedi ve canlı canlı ağlama- bitmedi. Ba­ ya başladı YÖK Başkanı. Bütün bu gürüîtü pa- rolar Birliği tırtıya böyle bir final yakışırdı doğrusu. sı’m protesto için YÖK ve Rektörlerle birlikte Van’a gitti. CHP Genel Başkanı ‘Adalet siyasallaşıyor’ diye bir açıkla­ ma yaparak YÖK’e ve Rektörlere destek verdi. Van’da YÖK ve beraberindekilere dönük protesto göste­ risi düzenlendi. Teziç’in arabası yumruklandı, tekmelendi. Ardından Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde Rek­ törler Komitesi toplandı. Toplantı sonucunda Yüzüncü Yıl Üniversitesi’ndeki öğretim üyelerinin %85’inin bölgedeki tarikatlarla ilişkisi ol­ duğundan tutalım, kampus içine ya­ pılan lojmanlara mahrem olduğu ge­ rekçesi ile balkon yapılmadığına va­ rıncaya dek bir yığın “Cumhuriyet karşıtı” durumu tespit ettiklerini an19


Kasim-A raIi k 2005

latan açıklamalar yapıldı. Ve tutuklu Rektör Yücel Aşkın, YÖK Başkam, Başkan vekilleri ve ÜAK (Üniversi­ telerarası Kurul) Başkanı tarafından cezaevinde ziyaret edildi. Fakat bü­ tün bu yaşananların üzerine tuz biber olan gelişme Cumhurbaşkanlı­ ğından gelen açıklama oldu. 29 Ekim için Cumhurbaşkanlığı’nda ve­ rilecek resepsiyona tüm YÖK üyele­ ri ve Rektörler eşleri ile birlikte da­ vet edildi. Hükümete ve iktidar par­ tisinin bütün vekillerine eşsiz dave­ tiye, Rektörlere ve YÖK’e eşli dave­ tiye. Rektör tutuklandı, ortalık karış­ tı, devletin zirvesi birbirine girdi. Karşılıklı açıklamalar, hırsız müste­ şarlar, Cumhuriyeti kurtaran Rektör­ ler, restleşmeler, kabadayılık ve ku­ ral tanımazlık, mahrem balkonlar, eşli ve eşsiz davetiyeler... Ve tabii ki bütün bunları ‘flaş gelişme ve az sonralarla’ bize izleten aziz medya­ mız. Komedi filmi gibi.

Ve Teziç ağladı... CNN Türk’te canlı yayın bir programa katılan YÖK Başkanı, Yü­ cel Aşkın ile cezaevinde yaptığı gö­ rüşmeyi anlatırken gözyaşlarını tuta­ madı ve komedi filminin son sahnesi de çekilmiş oldu. ‘Yücel’le el sıkışa­ cağımızı düşünüyordum, ama arada cam varmış’ dedi ve canlı canlı ağla­ maya başladı YÖK başkanı. Bütün bu gürültü patırtıya böyle bir final yakışırdı doğrusu. 24 yılını geride bırakan ve her icraatıyla bir yığın tartışma yaratan YÖK bu sene de bu şekilde sergiledi kendini gözlerimi­ zin önüne. Üniversitelerimizi ve do­ layısıyla bizleri yöneten insanların bu kadar ilgilendikleri ve Cumhuri­ yeti kurtarmakla eşdeğer tuttukları bu konuyu bir de biz inceleyelim di­ ye düşündük.

nunda suça öngörülen cezanın mik­ tarı, suç işlemek suretiyle örgüt kur­ mak, üzerine atılan cezaların mahi­ yeti, dosyada öngörülen suçların ağırlığı) gereğince tutuklandı. Aşkın’ın hakkında ‘resmî evrakta sah­ tekârlık’, ‘yanlış mal bildirimi’, ‘ta­ rihî eser kaçakçılığı’, ‘hukuka aykırı olarak toplanmış ve kaydedilmiş ki­ şisel veriler’ ile ‘görevi kötüye kul­ lanma’ suçlarındaki dosyalar yetki­ sizlik kararı ile Cumhuriyet Savcılığı’na iade edildi. Söz konusu dosya­ ların hazırlık aşaması devam ediyor.

Dava süreci nasıl gelişti? Soruşturmaların başlangıcını İs­ panyol Expansion firmasına ihale edilen 25 milyon dolarlık tıbbî cihaz alımı ihalesi oluşturuyor. 5 Nisan 2005’te başlatılan soruşturma kapsa­ mında Rektörlüğe giden Savcı, kayıt defteri ve diğer belgelere el koydu. İncelemelerin devamı esnasında im­ ha edildikleri anlaşılan eski Giden Kayıt Evrak Defteri’nin fotokopileri ve diğer belgeler Savcılığa ihbar yo­ lu ile gönderildi.

Evine neden baskın yapıldı? Suça konu olan ihale ile ilgili olarak belgelerin eksik olduğunun an­ laşılması üzerine Savcılık Rektör­ lükten bu belgeleri istedi. Rektörlü­ ğün istenen belgeleri göndermemesi üzerine, belgelerin saklandığı iddia

edilen yerler olan Rektörün makam odası, eski evinin bodrumu, Güzel Sanatlar Fakültesi’ndeki odası mah­ keme kararı ile arandı.

Villasında neler bulundu? 15 Temmuz’da dava ile ilgili bel­ ge ve bilgilerin aranması için izin alan mali polis, Rektör Yücel Aşkın’m evinde yaptığı 13 saatlik ara­ mada çok sayıda tarihî eser koleksi­ yonuna el koydu. Rektörün YYÜ Kampusu içindeki 5 ayrı lojmanı bir­ den kullandığı ve 6 kasası bulundu­ ğu tespit edildi. Konutunda 15 ve 16 Temmuz’da yapılan aramalarda biri elektronik şifreli toplam 6 kasaya el kondu. Ayrıca Vakıfbank Van Şubesi’nde bir kasayı kiralık kullandığı öğrenildi. Ardından Rektör, 14 Ekim sabah 09.00'da Van Adliye Sarayı’na gele­ rek Bölge îdare Mahkemesi’ne çıka­ rıldı. Soruşturmayı yürüten Cumhu­ riyet Savcısı’na üç saat ifade verdi. Tutuklanma talebiyle 4. Ağır Ceza Mahkemesi’ne sevk edildi. 4. Ağır Ceza Mahkemesi Hakimi, Rektör Yücel Aşkın hakkmdaki evrakları 7,5 saat inceledi. Bu arada Rektör, Adliye Sarayı’nda bekletildi. 20.30’da yargılanmasına başlandı. Yargılama 1 saat 20 dakika sürdü.

Serveti ne kadar? 3 trilyon TL değerinde İstanbul Beykoz’da yazlık villa. Van’ın Mollakasım köyünde bir yazlık. Değişik yerlerde gayri menkuller. Savcılık iddianamesinde, Aşkın’m serveti, İs­ panyol Expansion firması ile olan ihale ve diğer ihalelerden elde ettiği haksız kazançla sağladığı öne sürü­ lüyor.

Tutuklu rektörün suçu ne?

YÖK suçlama için ne diyor?

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın ‘Çıkar amaçlı suç örgütü oluşturmak, tehdit ve bas­ kı ile ihaleye fesat karıştırmak’ suç­ laması ile Ceza Muhakemesi Kanu­ nu’nun (CMK) 100/3 maddesi (ka­

YÖK, Yücel Aşkın ile ilgili su­ çun varlığını kabul ediyor. Ancak su­ çu Rektörün değil, memurlarının yaptığını ileri sürüyor. Soruşturmayı kendilerinin yapması gerektiğini be­ lirten YÖK, Savcılığın dosyayı gön-

20


KasiM'AraIi I< 2005 t p

l

dermemek için kasıtlı olarak “çıkar amaçlı suç örgütü kurmak ve ihaleye fesat karıştırmak” dosyasını açtığını savunuyor. Ayrıca suç örgütünün ve eski deyimiyle “çetenin en az 3 kişi olması gerektiği” dile getiriliyor.

YÖK’ün ve rektörlerin yakın tarihinden birkaç anekdot * Enformatika adlı bir firmadan, pek çok süreli yayın, teslim alınma­ dığı halde teslim alınmış gibi göste­ rilerek birinci yılda 900 bin dolar, ikinci yılda 800 bin dolar YÖK tara­ fından ödeniyor. Yapılan araştırma sonucunda ABD’de olduğu öne sürü­ len bu firmanın paravan bir firma ol­ duğu ortaya çıkıyor. Paranın nereye gittiği bilinmiyor ama bilinen bir şey var ki üniversitelere herhangi bir sü­ reli yayın hiç gitmiyor. * İngiliz Kraliyet Enstitüsü bazı üniversitelere Ar-Ge faaliyetleri çer­ çevesinde değeri 60 milyon dolar ci­ varında olan bazı cihazlar ve bilim­ sel yayınlar gönderiyorlar. Cihazları denetlemeye gelen İngiliz yetkililer üniversitelerin laboratuarlarında ci­ hazların hiçbirini bulamıyorlar. Ci­ hazlar sınırdan giriyor ama sonra bir anda ortadan kayboluyor. İngiliz yet­ kililer bu durumu YÖK’e rapor edi­ yorlar. * Yurtdışmda bulunan üniversi­ telere öğrencilerin seçimine ilişkin şartları taşımayan pek çok öğrenci gönderiliyor. Bazı yıllar bu konuda ilan dahi verilmediği halde bir sürü öğrenci yurtdışma devlet bursuyla gönderiliyor. * İ.Ü. eski Rektörü Kemal Alemdaroğlu 400 kişilik mekanda 4 binin üzerinde kişiye yemek verdiğini bil­ diriyor. Bu yemek için üniversite bütçesinden harcandığı söylenen pa­ ra yaklaşık 15 milyar. * Yine Kemal Alemdaroğlu’nun hakkında İstanbul Üniversitesi’nin imkanlarını çeşitli vakıflara kullandırtmaktan ve usulsüz kaynak aktarı­ mı yapmaktan 6000 sayfalık suç du­ yurusu hala mevcut.

* İ.Ü. es­ ki Rektörü de Prof, ya da Doç. gibi unvanlar taşıyan bu zat-ı Başbakanlık muhteremlerin üniversitelerin sorunlarıymış, Müsteşarı gi­ eğitimin niteliğiymiş, öğrencilerin geleceğiymiş bi intihal gibi çetrefilli konularla pek bir alakaları yok. suçlusu yani tez hırsızı. kanı sıfatıyla yaptığı ilk konuşma­ * Eski ÜAK Başkanı ve YTÜ es­ ki Rektörü Ayhan Alkış hakkında bir proje kapsamında üniversite bütçe­ sinden alman 3 trilyonu birkaç öğre­ tim üyesi ile birlikte aralarında pay­ laştıkları iddiası ile açılmış bir dava mevcut. * Yine Ayhan Alkış’m Rektörlü­ ğü döneminden YTÜ’de ortaya çıkan 6 trilyonluk yolsuzluk davası devam etmekte. * YTÜ’ nün şimdiki Rektörü Du­ rul Ören’in göreve gelmesinden iti­ baren üniversite bütçesine aktarıl­ ması gereken 100 milyara yakın pa­ ranın ‘Çağdaş Yıldızlılar Derneği’nin bütçesine aktarıldığı ise yeni ortaya çıktı. * Daha ortalığa saçılmayan ve YÖK’ün kasasında bekleyen yığınla soruşturma... ‘Duygusal Başkan’ Teziç bu ge­ lişmeleri nasıl değerlendiriyor? Erdoğan Teziç 6 Ocak 2004 tari­ hinde YÖK Başkanlığı görevini dev­ raldığında yeni YÖK kanununun ha­ raretli tartışmaları gündemin birinci maddesini oluşturuyordu. YÖK Baş­

sında ‘Ne olursa olsun öğrencilerin verdiği tepkileri, bize yansıtacakları­ nı görmezden gelemeyiz’ diyordu ve yeni YÖK yasasının mutlaka öğren­ cilerin de taleplerini karşılayacak şe­ kilde geniş bir konsensüsle oluşturu­ lacağım vaat ediyordu. Ve bütün üni­ versiteleri tek tek gezerek, sorunları mutlaka yerinde tespit edeceğini özellikle vurguluyordu. Sorunları tespit etmek bir yana, son Yüzüncü Yıl Üniversitesi ziyare­ ti dışında Teziç’i herhangi bir üni­ versitede iki yıldır henüz görmedik. Öğrencilere danışılarak da hazırla­ nacağı söylenen yeni YÖK yasasının akıbeti hakkında kimsenin bir fikri yok. Peki Teziç ne yaptı? Yukarıda anlattığımız şaibeleri taşıyan YÖK üyeleri ve üniversite Rektörleri ile ilgili bütün dosyaları soruşturmaya lüzum görülmemiştir diyerek çöpe attı. Hukuk adamı, Fransız orijinli büyük Anayasa Profesörü Erdoğan Teziç niye bu dosyaları hasır altı edi­ yor? Gerekçe bu bölümün başlığında belirtildiği gibi tamamen ‘duygusal’. Çünkü Teziç de Galatasaray Üniver21


qol K

asiM'AraI i I< 2005

ğımızı düşünüyordum, ama arada cam varmış’ diye canlı yayında ağla­ yan YÖK Başkanı yüksek lisansını ve doktorasını Sorbonne Üniversite­ si’nde yapmış, yine bu üniversiteden fahri doktorluk unvanı almış, 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demi­ rci'm hukuk danışmanlığını yapmış, Galatasaray Lisesi eski müdürü, Ga­ latasaray Üniversitesi eski Rektörü, Anayasa Hukuku Profesörü ve şimdi ki YÖK Başkanı Erdoğan Teziç han­ gi ülkede ya­ YY Üniversitesi rektörünü tutukiayanlar, şadığım zan­ nediyor ki, AKP'yie yakınlığı bilinen 4 0 trilyonluk yolsuz­ cezaevi görü­ luğun sorumiusu YTÜ eski Rektörü Ayhan A l­ şünde arada kış için niye bir girişimde bulunmadılar? YÖK cam görünce düzeni çürümüşlüğün adıdır dedik, ama aslın­ şaşırıyor? Bu ülkede ceza­ da doğrusu çürük olan düzenin kendisidir. evlerinde manlarına dağıtıldı. Yine 2001 yılın­ tecrit var diye bir sözü hiç duymamış da üniversiteye kayıt yaptıran öğren­ mı bu zamana kadar? Tecride, F tip­ cilere 100 milyon lira, kayıt yenile­ lerine karşı direnen ve bu direnişte can veren yüzlerce devrimciden hiç yenlere 50 milyon lira zorunlu bağış yaptırıldı. Öğrencilerden alman top­ mi haberi yok? Koskoca Anayasa lam 134 milyar 500 milyon lira vak­ Profesörü’nün 12 Eylül’ün zindanla­ fa aktarıldı. 2000-2003 yılları ara­ rından, 84’teki, 96’daki ölüm oruçla­ sında üniversite öğrencilerinden ka­ rından ve bunların niye yapıldığıyla ilgili hiç mi fikri yok? Hadi hafızası yıt parası olarak 1 trilyon 880 milyar lira bağış toplandı. 2002-2003 öğre­ zayıf diyelim onları hatırlamıyor. 19 Aralık 2000’de nasıl bir katliam ya­ tim yılında da Galatasaray İlköğre­ tim Okulu’na kayıt yaptırmak iste­ şandığını da mı hatırlamıyor? 19 Ayenlerden 918 milyar 750 milyon li­ ralık 2000’den beri ölüm oruçlarında ra zorunlu bağış alınarak Galatasa­ şehit düşen, sakat kalan yüzlerce in­ ray Eğitim Vakfı’na aktarıldı. Teziç sanı ne çabuk unuttu? Bu kadar zayıf ayrıca maaşların yatırılması karşılı­ hafızalı bir insan sayıları 80’e yakla­ ğında Garanti Bankası’ndan alman şan üniversiteleri nasıl yönetiyor, 35 bin doları da vakfa aktardı. Yani merak ediyoruz. meslektaşları ne yaptıysa Teziç de Tabii ki biz bu sorunun cevabını aynı şeyleri yaptı. biliyoruz. İsimlerinin önlerinde Prof. ‘Çıkar amaçlı suç örgütü oluştur­ Dr. ya da Doç. Dr. gibi unvanlar ta­ mak, tehdit ve baskı ile ihaleye fesat şıyan bu zat-ı muhteremlerin üniver­ karıştırmak’ suçlaması ile tutuklanan sitelerin sorunlarıymış, eğitimin ni­ bir üniversite Rektörü, bu şekilde teliğiymiş, öğrencilerin geleceğiy­ hakkında soruşturma ve suç duyuru­ miş gibi çetrefilli konularla pek bir su bulunan bir sürü üniversite Rek­ alakaları yok. Onlar son on yıldır sa­ törü, YÖK üyesi, öğretim üyesi ve dece para sayıyorlar. Yapılacak iş bu yine aynı soruşturmaya tâbi gözü kadar az olunca ne yapacaklarını ha­ yaşlı YÖK başkanı? Bu gözyaşları­ tırlamak pek zor olmuyor tabii. nın, duygusal ve kalpten bağlılığın Teziç’e son bir soru. Hayatının arkasındaki esas ‘duygusal’ ilişkileri ilk cezaevi ziyaretinde gözyaşlarına sanırım biraz anlatabildik. boğulan YÖK başkanı acaba aynı Teziç’in gözyaşları bizim anlama gözyaşlarını aynı günlerde harç pa­ sınırlarımızı esas olarak farklı''bir rasını ve okul masraflarını ödeyeme­ yönde zorladı. ‘Yücel’le el sıkışaca­ diği için intihar eden Celal Bayar Ü­ sitesi Rektörlüğü döneminde Galata­ saray Üniversitesi Rektörlüğü’ne bağlı Yabancı Diller Bölümü’nce dü­ zenlenen kurslarda, 2000 ve 2001 yıllarında elde edilen yaklaşık 307 milyar lira geliri üniversitenin döner sermayesine aktarması gerekirken bu meblağdan 226 milyar lirayı eği­ tim vakfına aktardı. Bu gelirin brüt 200 milyar lirası, Rektör Teziç’in onayıyla mevzuata aykırı olarak telif adı altında üniversite öğretim ele­

22

niversitesi öğrencisi 23 yaşındaki Özkan Şişman için de döktü mü?

Sonuç olarak YÖK düzenini, kuruluşunun 24. yıldönümünde bu sefer farklı bir açı­ dan ele alalım istedik. YÖK’ün bili­ min yerine parayı, özgürlüklerin ye­ rine kolluk kuvvetlerini soktuğu üni­ versitelerin ve eğitim sisteminin tı­ kanıklığı artık bütün çıplaklığıyla ortada. Üniversite kapısına yığılmış bir milyonun üzerinde lise mezunu bir yanda, her yıl üniversitelerden mezun olan yüz binlerce işsiz genç bir yanda. Ama bütün bunlara rağ­ men hiç edilen trilyonlar. Ve bunu yapanlar öğretim üyeleri, profesör­ ler... YÖK düzeni çürümüşlüğün adıdır. Öğrencilere gelince kaynak yok, para yok diyenlerle, vakıfları aracılığıyla bütün kaynakları kendilerine gönül ra­ hatlığıyla aktarmaktan çekinmeyenler­ le, birbirlerini savunmayı Cumhuriyeti savunmakla eş tutup Van’a çıkarma ya­ panlar aynı kişiler. Yakında bu kişiler bir ellerinde ‘Nutuk’ öbür ellerinde ‘Şu Çılgın Türkler’ kitabıyla sırasıyla Amasya’ya, Merzifon’a, Erzurum’a ve Sivas’a giderlerse kimse şaşırmasın. Tabii yanlarına trilyonlarını da alarak. Aynı hafta içinde yaşanan iki olay. Bir tarafta harç parasını ödeyemediği için intihar eden bir genç yani bizlere layık görülen, sonu intiharla biten hayatlar. Diğer tarafta Van fatihi trilyonluk ‘şu çılgın profesörler’. YÖK düzeni en gü­ zel böyle resmedilir herhalde. Son söz AKP iktidarına. Yazının konusu olmadığı için bu tartışmala­ rın diğer odağı AKP’ye hiç değinme­ dik. Yazının sonunda şöyle bir soru da anlamlı olur herhalde. Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörünü tutuklayaniar, AKP ile yakınlığı bilinen 40 trilyonluk yolsuzluğun sorumlusu YTÜ eski Rektörü Ayhan Alkış için niye en ufak bir girişimde bulunma­ dılar? YÖK düzeni çürümüşlüğün adıdır dedik ama aslında doğrusu çü­ rük olanın düzenin kendisi olduğu­ dur. YÖK bunun sadece bir parçası­ dır. Pir Sııltan’m dediği gibi ‘bozuk düzende doğru çark olunmaz.’


I

K asîm-Ak a L iI; 2005

P K K NEDEN TASFİYE EDİLMELİ? PKK'nin tasfiyesini iz e ^e - ^e: : e " 5 i : ; : r : =' = .5— e- .e ardından "biz söylemiştik, c 5 : ût buydu* branda ahkâm kesmek cazip mi geli­ yor? Kürt 5 orunu karşısındaki duruşunu gözden geçirmeyen, ISûrt hareketinin devrimci potansiye ler ^ aç ça z ~ = ' = z z ~ : ' s- . a ; . c c e . ' ^ c ha­ reketimiz Türkiye devriminin olanaktannı da dâraftnuş olmuyor mu? Bugünlerde Büyük Or:_u_ ğ_ Projesi’nin (BOP'un;ı pro;eks:y:uu Kürt siyasetine tutulmuş durumda. Kürt siyaseti yeniden yapılandırılma, sistem içileştirilme ve modemi esti­ rilme sürecine girmiş bulum.; :: BOP’un uygulanabilir bir pr:;e ile­ bilmesi için Ortadoğu'da smn ı değiştirilmesinden daha önemi: olun şey, yerel siyasetlerin egemen neeli­ beral siyaset tarzı ile uyumlaştırıl­ ması, bu merkezde yeniden yapılan­ dırılmasıdır. Emperyalist güç mer­ kezleri Ortadoğu’da kalıcı mevzileri askeri zaferlerden çok siyasi zafer­ lerle elde edebileceğinin bilinci ile hareket ediyorlar. Irak’ta neoliberal siyaset tarzına uygun bir “Anayasal Düzen” oluşturularak kalıcılaştırılma çabası içindeki emperyalist ittifak güçleri, Kürtler özgülünde ise KDP ve YNK üzerinde yeni siyaset tarzını ve tekniklerini derinleştirmeye, so­ mutlaştırmaya çalışıyorlar. Kürtlere tümüyle ilkesi ve moral değerlerin­ den arındırılmış, ideolojisizleştirilmiş, faydacı bir siyaset tarzının mo­ dernleşme olarak dayatan bu anlayış, Kürt orta sınıf eğilimlerini temsil eden KDP ve YNK liderlikleri tarafın­ dan kolayca benimsendi. Bağımsız bir ideolojik-politik duruş noktası ol­ mayan orta burjuva siyasetinin, reel politiğin temel esaslarından biri olan “akılcı bir politika ideolojiye dayan­ maz” anlayışından hareketle pragma­ tizmi hızla ve gönüllüce benimseme­ sinde şaşılacak bir şey yok elbette. Ancak Barzani ve Talabani’nin neo­ liberal siyasetin diktiği gömleği giy­ miş olması, bırakalım Ortadoğu’yu, henüz bütün bir Kürt siyasetinin dahi

yesinden, daha kapsamlı bir imha politikasına kadar geniş bir açıdan tasfiye planları gündemleştirilmekteetir Kuzey Kürtlerinin kapısını çalan bu tasfiye ve sistem içileştirilme orerasyonlarma karşı, özellikle de PKK'nin adımları ve açmazları üze­ rine değerlendirmelere geçmeden önce. Güney'deki gelişmelere iki açıdant uluslararası güçler ve Kürt . uttu takmakta yarar var: larak sistem ıçılesttrfeme;-eter t BOP ile en azından yakın gele­ öngören egemen güçler pclttıkalenm cekle Kürtlere r.et bir şekilde devlet bu yönde geliştirme çabasındadırlar. öagörülmemekîedir. Ancak bugün iBu amaçla da PKK önderli­ PKK önderliğinin (Öcalan ve PKK'nin kurucu ğinin (Öcalan kadrolarının) siyaseten tasfiyesinden, daha ve PKK'nin kurucu kad­ kapsamlı bir imha politikasına kadar geniş bir rolarının) si- açıdan tasfiye planları gündemieştirilmektedir. vaseten tasfi­

25


qo! K

asim'A raI i I< 2005

çin Güney’deki Kürtlerin federasyonlaşmasma olanak veren koşulla­ rın, fiili olarak bir Kürt devletleşmesine doğru olgunlaşabileceği açıktır. Açık bir öngörüde bulunabilmek için güç merkezlerinin stratejik yönelim­ leri doğrultusunda Kürt politikaları­ nın sınırlarını ve bugünkü somut ko­ şullarını kavramak zorundayız. Em­ peryalist ittifak güçlerinin başını çe­ ken ABD için BOP’un hayata geçirilebilmesinin olmazsa olmaz koşulu, askeri ve siyasi açıdan kendileri ile stratejik bir uyum içerisine hareket edecek bölgesel (yerel) ayakların oluşturulmasıdır. Körfez Savaşı önce­ sindeki büyük stratejik aldatmalarla Ortadoğu’nun işgali için zincirin za­ yıf halkası durumuna getirilen Irak’m düşürülmesi ve bölgede kalıcılaşabilmek için bölgesel yerel siya­ setlerle stratejik ittifaklar kurmak gerekiyor. Bu noktada 90’lı yıllarda geliştirilen ABD-İsrail-TC eksenli stratejik güç birliğine Güney’deki Kürt peşmergelerinin yedeklenmesi en rasyonel düşünceydi. Ancak “bek­ lenenin” aksine TC-ABD stratejik ilişkileri zayıflayınca Güney’deki peşmergelerin değeri artmış oldu.

ABD ile uyum içerisinde hareket eden KDP ve YNK güçleri giderek ar­ tan önemleri nedeniyle ABD'nin mandasında “Bağımsız Kürt Devle­ ti” kurulmasını düşlerken TC ise as­ kerinin kafasına geçirilen çuvalla ye­ niden BOP’a angaje edilmeye zorla­ nıyordu. Bugüne kadar ABD ve müt­ tefiklerinin (İsrail hariç) Kürtlerin devletleşmesini öngören bir stratejik yönelişleri olmadığı gibi yakın gele­ cekte de olamayacağını söyleyebili­ riz. Zira bu başta Şiiler olmak üzere (ki üzerlerindeki İran etkisi nedeniy­ le çok hassas bir dinamiktir) diğer muhalif güçlerinde bağımsızlaşması ve merkez kaç güçler haline gelmesi­ ne yol açabilir. Ayrıca bağımsız Kürdistan’ı askeri ve ekonomik açıdan taşıyacak durumda olmayan ABD’nin İran, Suriye, TC gibi bölgesel güçlerle ilişkilerini de bütünüyle bo­ zabilir. Oysa yalnızca Güney’de federasyonlaşma ile sınırlı ve ABD’nin sıkı denetimi altındaki bir Kürt iradeleşmesi hem bölgesel güçleri zor­ layan taktik bir değer ifade eder hem de Kürt modernleşmesinin daha ko­ lay biçimlendırilmesine olanak tanır. Böylece TC’ye de uzlaşılabilir bir

Kürt politikası sunulur: Özgürlükçü, devrimci, ulusal, kurtuluş güçlerini ez; işbirlikçi burjuva Kürt siyaseti ile uzlaş. Ve tabi BOP’un bir parçası ol. Ancak ABD’nin Ortadoğu politi­ kalarının şekillenmesinde önemli bir etkisi olan İsrail’in bağımsız bir Kürt Devleti'nin kurulmasını stratejik dü­ zeyde desteklediğini söylemek müm­ kündür. TC’de çekilmek istendiği stratejik eksenin derinliklerindeki bu çatlağı elbette görmektedir. Ve belki de statükoyu koruma politikasındaki (Irak’m bütünlüğü) ısrarı da bundan­ dır. Yeni Dünya Düzeni’nde güçler dengesinin nasıl şekilleneceği henüz yeterince açık değil iken ve ABD-İsrail-TC stratejik eksenindeki derin çatlak böyleyken statükoyu bozmak büyük bir risktir.

Gelinen noktada ABD bundan sonraki adımlarda özellikle Suriye ve İran’ın kuşatılması için kendisiyle stratejik uyum içinde hareket etmeye zorladığı TC’ye Kürt politikasını açıkça ifade ediyor. KDP ve YNK güçleri ile uzlaşmak koşuluyla PKK’ye karşı ortak bir tasfiye planı­ nı yürürlüğe koyabi­ leceğini söylüyor. Ancak ABD'nin Ortadoğu politikalarının şekillenmesinde önemli bir ABD için asıl amaç TC’yi bölge politika­ etkisi olan İsrail'in bağımsız bir Kürt Devieti'nin kurulmasını stratejik larına angaje etmek­ düzeyde desteklediğini söylemek mümkündür. TC'de çekilmek istendi­ tir. Bunun için hem Kürt federasyonlaşği stratejik eksenin derinliklerindeki bu çatlağı elbette görmektedir. masmı bir tehdit ola­ rak kullanmak hem de PKK’nin tasfiyesi için ortak hare­ ket planları yapmak gibi ikili bir po­ litika, yani havuç ve sopa politikası birlikte yürütülüyor. Orta ve uzun vadede TC için çözümsüzlük demek olan ABD’nin Kürt politikasının ba­ sıncından kurtulmanın bir tek yolu var: Kürt sorununun kendi içinde onurlu ve demokratik bir barış politi­ kası ile çözmektir. Buna da TC ege­ menlerinin ne niyeti var ne de bu yönde bir iradesi. ABD’nin Kürt po­ litikası üzerinden yapacağı zorlama­ lara TC taktik esnemelerle (kırmızıçizgileri kaldırmak, Kürt federasyonlaşmasmı içeren Irak anayasasına onay vermek ve Türkmenler konu­ sundaki taleplerinde geri adım atmak

24


KasiM'Ara1i I< 2005

gibi) uyum yapabildiği ölçüde PKK’nin tasfiyesi yönünde bazı or­ tak adımlar atılabilecektir. ABD bağımsız bir Kürt Devleti’nin kuruluşunu öngörmedikçe çe­ lişki taktik plandaki çatışma ve uz­ laşmalarla ötelenecektir. Ancak Or­ tadoğu Projesi’nde kendisine biçilen rolü üstlenmeyen bir Türkiye, ABD ile stratejik ilişkisinin bu en hassas noktada kırılmasına da hazırlıklı ol­ mak zorundadır. Öcalan’m uluslararası bir ope­ rasyonla TC’ye teslim edilmesinin ardından kendisine yönelik kapsamlı bir tasfiye sürecinin başladığını gö­ ren PKK, yine Öcalan tarafından kavramlaştırılan ideolojik ve strate­ jik bir dönüş yaparak değişen koşul­ lara “uyum yeteneğini” ortaya koy­ du: Marksist-Leninist ideolojiden kopuşarak burjuva sosyalizmine yö­ neldi, bağımsız Kürdistan’ı ön gören stratejisinden koparak Demokratik Cumhuriyet ekseninde burjuva de­ mokratik çözüm anlayışını benimse­ di. Devrimci savaş örgütü olarak ku­ rumsallaşmış olan yapısını dönüştü­ rerek liberal demokratik bir yapı esas alındı. Devrimci silahlı mücadele çizgisine son verilerek demokratik siyasi mücadeleye ağırlık verildi vb. Gerek taleplerinin niteliği gerekse eyleminin muhtevası itibariyle dev­ rimci zeminden kopuşup burjuva de­ mokratik zeminde en geri noktalara çekilen ve kabul edilebilir bir siyaset tarzını benimseyen PKK’nin TC’den beklentileri boşa çıktı. Yaklaşık 6 yıllık bekleme sürecinde her açıdan tasfiye süreci derinleşti, hatta parça­ lanmanın eşiğine gelindi. PKK taviz verdikçe uluslar rası güçler ve sö­ mürgeciler daha fazlasın dayattı. PKK’den KADEK’e ve oradan da Kongra-Gel’e uzanan 6 yıllık süreçte hareket sağa yattıkça, tasfiye dalga­ larıyla daha çok battı. Orta sınıf siya­ setinin içerden yaratığı basınç ve dı­ şardan zorlayan askeri siyasi kuşat­ ma hareketin sosyal sınıf bileşenleri­ ne ayrılmasını, parçalanma sürecinde bünyesindeki devrimci ulusal kurtuluşçu güçlerin tümüyle ezilmesini, etkisizleşt'rilmesini hedefliyordu. Kriz derinleşince hareket iç hesap­

laşma sürecine girdi. Bu sırada TCdeğerlerine sahip çıkmakla birlikte ABD stratejik ilişkileri de önemli bir artık doğuş sürecindeki devrimci yara almıştı. Bir eğilim Güney’deki strateji ve program an1ayışını sürdür­ işbirlikçi Kürt önderliklerinin yolun­ müyordu. Demokratik Cumhuriyet dan giderek ABD eksenli çözümü stratejisinin tıkandığını, aşılması ge­ benimsedi. Kopuşanlar nicel olarak rektiğini görebiliyor, ancak devrimci azınlıktaydı ama kitle tabanında on­ bir yöneliş içine girmektense reel po­ larla paralel düşünme eğilimi hızla litik bir siyaset yapış tarzını izleme­ güçleniyordu. Kuzey’deki Kürtler yi tercih ediyordu. PKK’nin son gün­ yüzünü Güney’e dönmüş fiili devletlerde “gerekirse Türkiye’den kopabi­ leşme sürecinden motive olmaya liriz” söyleminin sadece bir taktik başlamışlardı artık. Kendi gücüne söylem olduğunu düşünmek iyimser­ dayanarak Bağımsız, Birleşik, De­ lik olur. Fakat bizim tartışmalı olan mokratik Kürdistan’ı yaratmak ufuk­ ne için, nasıl bir kopuş yeteneği gös­ larından neredeyse silinmişti bile. terebileceğidir. Kastedilen devrimci Hareket, tasfiye sürecine dur diyebil­ bir kopuş olduğunda, aslında Türki­ mek ve Gü­ ney’deki işbir­ PKK'nin son günlerde "gerekirse Türkiye'den likçi burjuva Kürt önderlik­ kopabiliriz" söyleminin sadece bir taktik söy­ lerini daha lem olduğunu düşünmek iyimserlik olur. Fa­ fazla çekim kat bizim tartışmalı olan ne için, nasıl bir ko­ gücü olmasını puş yeteneği gösterebileceğidir. önleyebilmek için bir anlamda yeni bir “stratejik ye’den değil Türk egemen sınıfların­ dönüş” yapmak gereğini duyuyordu. dan, Türkiye devrimci hareketi ve Kürdistan Demokratik Konfederalizhalklarıyla birlikte bir kopuş müm­ mi adı altında öncelikle Kürtlerin kündür. PKK’nin tarihsel olarak yaz­ kendi içinde (ulusal) demokratik bir­ gılı olduğu kopuş da budur aslında. liğini esas alan ve birlikte yaşadıkla­ Fakat reel politik anlayışla hareket erı ulus devletlerle de konfederal bir­ dildiğinde Türkiye’den kopmaktan liğini öngören, ancak ucu bağımsız anlaşılacak şey son tahlilde ABD ek­ devlet kurmaya açık yeni bir progra­ senine kaymaktır. Ancak bu da ABDmı şekillendirmeye çalışırken, diğer TC stratejik ilişkilerindeki kırılma­ nın onarılması halinde temelsiz bir yandan PKK’yi yeniden örgütleye­ rek dağılan siyasi iradeyi bir merkez­ politikaya dönüşebilir. Ne de olsa de yeniden toplamaya yönelindi. Ye­ “Ortadoğu’da hiçbir şeyin 24 saat niden kurulan PKK, tarihsel, moral aynı şekilde durması mümkün değil25


C ^ O İ Kasim'A raLi k 2005

dir.” PKK Kürt yoksul köylülerinin, işçilerinin ve emekçilerinin siyasi temsilcisi olma misyonunu sürdürdü­ ğü oranda, Türkiye Devrimci Hare­ keti ve halkları ile kader birliği yap­ maya mecburdur. Bu tarihsel, gerçek bir nesnelliktir. Hiçbir reel politik anlayış sonuna kadar göz ardı ede­ mez. Evet, bugün devrimci hareketi­ miz güçsüzdür, Kürt halkı ile yete­ rince devrimci dayanışma içersinde olamamaktadır, hatta karşılıklı gü­ vensizlikler, önyargılar vb. engeller de vardır mücadele ortaklığını zayıf­ latan. Tarihsel gerçeklik halkların mücadele birliğini dayatıyorsa ge­ rekçelerin arkasına sığınmak “biz elimizden geleni yaptık” demek bu görev bizim boyumuzu aşıyor de­ mektir aslında. Siyaset, yalnızca elinden geleni değil, gelmeyeni de mecbur olduğun yere kadar yapabi­ lenlere geleceği temsil etmek yetki­ sini verir, gerisi mutlaka aşılacaktır. Şimdi geleceği temsil etme iddiasın­ daki devrimciler olarak, Kürt halkıy­ la birlikte nasıl özgür bir geleceğe uzanabileceğimizi kurgulamak, somut durumdan somut görevler çıkarmak gerekmiyor mu? Yoksa oturup PKK’nin tasfiyesini izlemek, neoliberal siyaset tarzına bir kurban daha vermek ^e ardından “biz söylemiştik olacağı buydu” tarzında ahkâm kes­ mek daha mı cazip geliyor? Kürt so­ runu karşısındaki duruşunu gözden geçirmeyen, Kürt hareketinin dev­ rimci potansiyellerini açığa çıkara­ cak bir ilişki tarzını üretmeyen dev­ 26

rimci hareketimiz Türkiye devriminin olanaklarını da daraltmış olmu­ yor mu? Bu yazının başlığına bilinçli ola­ rak “PKK neden tasfiye edilmeli?” sorusunu koydum. Çünkü biliyorum ki sadece emperyalist, sömürgeci güçler değil, Türkiyeli kimi sol, sos­ yalist, devrimci yapılar da PKK’nin tasfiye olmasını istiyorlar, en azın­ dan yarı bilinçli olarak. Türkiye ve Kürdistan devrimlerinin devrimci bir provokasyonu ile karşı karşıyayız en iyi ihtimalle. Gerekçeleri PKK’nin tasfiyeci, uzlaşmacı, işbirlikçi vb. politikaları... İşte bir an için bizim de aynı düşünceleri paylaştığımız ve PKK’nin tasfiyesine gözlerimizi dik­ tiğimiz kanısıyla bu yazıyı okuyup kendileriyle yüzleşme imkânını bu­ labilsinler istedim. Şimdi varsayalım ki gerekçeleri doğru (ki bence de doğruluk değeri var). Fakat aynı PKK hala Kuzey Kürtlerinin ezici çoğunluğunun, üs­ telik yoksul, emekçi, işçi kesimleri­ nin temsilcisi durumunda değil mi? Bu durumda o hareketin yanlış poli­ tikalarıyla dövüşmek mi gerekir, yoksa o hareketin tasfiye edilmesi mi? Açıkça karşı devrimci konuma sürüklenmedikçe ideolojik, politik mücadeleden, önderliğinin mahkum edilmesinden öteye bir görev edin­ mek nasıl bir devrimci motivasyonun ürünü olabilir. Olsa olsa ulusal solcu, nasyonal sosyalist, sosyal şoven an­ layışın ürünüdür.

Eğer koşullan varsa, ulusal kur­ tuluş hareketinin içersindeki devrim­ ci sosyalist unsurlarla doğrudan bir devrimci dayanışma içerisinde ol­ mak çıkarlarımıza daha uygundur. Ancak bu mümkün olmadığında ha­ reketin içindeki devrimci potansiyel­ ler, açığa çıkarıp örgütlenmesine yo­ lu açacak hareketin bütünüyle moral ve siyasi etkileşimi sağlayacak dev­ rimci bir ilişki tarzını geliştirmek de sorumluluğumuzdur. Kürt siyaseti­ nin devrimci hedeflerinden kopuş­ muş olması, onunla devrimci bir iliş­ ki tarzını kuramayacağımız anlamına gelmez. Yani pragmatik stratejik ara­ yışlar içine giren Türk hareketine devrimci yönelimler kazandırabil­ mek için de etkileşimi güçlendirme­ li, Türk ve Kürt halklarını kazandı­ ran somut pratik politikalarla yıkılan köprüleri yeniden inşa edebilmeli­ yiz. Bugünkü koşullardan ezen ulus milliyetçiliğine ve ezilen ulusun il­ kel milliyetçi eğilimlerine karşı iki ulusun ezilenlerinin egemen sınıflara karşı mücadele birliğini örgütlemek öncelikli görevimiz olmalıdır. Örne­ ğin, halkların kardeşliği ve işçilerin birliği cephesi adı altında devrimci demokratik mücadele birliğini geliş­ tirecek ortak merkezi kampanyalar yürütülebileceği gibi yerellerde gün­ lük yaşamsal sorunlara yönelik ortak örgütlenme ve mücadele taktikleri de geliştirilebilir. Sorun yan yana gelin­ ce yapacak şey bulamamak değil, birbirine güç veren bir ilişki tarzını bulamamaktır. Bunun da güç olama­ maktan kaynaklandığı yaklaşımı bü­ tünüyle doğru değildir. Gücün kadar güç verebilirsin, umudun kadar umut verebilirsin elbette. Fakat birbirin­ den güç alarak yücelmenin, mücade­ leyi yükseltmenin önündeki engel ta­ rihsel, sosyo-psikolojik ön yargılar olduğu kadar siyasi, ideolojik duruş farklılıklarıdır. Halkların mücadele birliğini örgütlemek uzun süreli dev­ rimci emek yoğun bir süreç olmak zorundadır bu nedenle. Fakat başka çıkış yolu yoktur. Ya hep beraber tas­ fiye olacağız, ya da topyekun direni­ şi örgütleyerek kazanacağız.


KasiM'Ara Lik 200?

S

u s m a m a l iy iz , s u s m a y a c a ğ i z !

HALKLARIN KARDEŞLİĞİNİ SAVUNACAĞIZ! Kışkırtılan milliyetçiliğe ve linç girişimlerine karşı halkların Kardeşlik İnisiyatifi ku­ ruldu. 12 Ekim günü saat 12:30'da Makine Mühendisleri Odası salonunda ilan edilen birliğin kuruluş deklarasyonunu yayınlıyoruz. Türkiye ezilenleri ve emekçileri olarak cumhuriyet tarihinin en kap­ samlı saldırılarından biriyle karşı karşıyayız. Uluslararası ve yerli sermayenin taleplerini karşılamak için uygulamaya sokulan, sokulmak istenen “Kamu reformu yasası”, “personel rejimi yasası” gibi yapı­ sal değişimler tamamen işçilerin ve emekçilerin ekonomik-demokratik haklarını hedef almaktadır. İşsizlik gün geçtikçe büyüyen bir kabus, yoksulluk bir avuç parababası ser­ mayedarın dışındakiler için günlük yaşamın parçası olmuş durumda. Durumun vahameti yetmezmiş gibi egemenler, ezilenlerden ve emekçilerden daha fazlasını isteme­ ye devam ediyorlar. Yıllardır emek­ çilerin sırtından kesilen vergilerle kurulan Kamu İktisadi Teşekkülleri sermayeye peşkeş çekiliyor. Bunun karşısında bir direnişin oluşmaması için de yasal ve yasadışı yollardan ezilenlere ve emekçilere saldırılar sertleşerek devam ediyor.

şıyorlar. Egemenler, ekonomik ve demokratik haklarını arayanlara, özgürlük mücadelesi verenlere karşı faşist-ülkücü çetelerle birlikte fü­ tursuzca saldırıyorlar. Yüz yıllardır bir arada ve kardeşçe yaşayan halk­ ları birbirlerine düşman etmeye ça­ lışıyorlar. Kürt halkının en demok­ ratik haklarını ve taleplerini dahi büyük bir terör uygulayarak bastır­ maya çalışıyor, uyguladıkları provokatif yöntemlerle de halklar ara­

sına düşmanlık tohumları ekerek hak ve emek düşmanı politikalarına karşı ezilenleri ve emekçileri böl­ meye çalışıyorlar. Türkiye işçileri ve emekçileri bu oyuna gelmemeli­ dir. 2005 Newrozu’nda Mersin’de yaşanan bayrak provokasyonuyla birlikte şovenizm bilinçli olarak tır­ mandırılmış ve bu şovenist histeri ilk meyvesini Trabzon’da yaşanan

Halklarımızın bir kör dövüşüne sürüklenmekte olduğunu görmekteyiz. Bu gidişatın önüne derhal bir set çekilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bunu halkların kardeşliği ve dayanışması ile gerçekleştirebiiiriz. Susmamaiıyız. Susmayacağız.

Gelinen noktada bütün ezilenle­ ri ve emekçileri hedef alan “topyekun” saldırının karşısında “topyekun” bir direnişin oluşmaması için her yönteme başvurmaktan kaçın­ mıyorlar. İşçilerin sendikalarını ka­ patıyorlar, örgütlenme haklarının önüne geçiyorlar, çalışma yasalarını tamamen kendi çıkarlarına göre dü­ zenliyorlar. Son olarak da bu oyunun başka bir perdesini sahneye koymaya çalı­ 27


q O İ Kasi:M'AraIiI< 2005

linç girişimiyle vermiştir. Bu linç girişimini Balıkesir Gönen’de Kürtlere yönelik ırkçı saldırılar takip et­ miştir. Mersin’de “sözde vatandaş” söylemini kullanan Genelkurmay, “topyekun savaş” şiarım öne süre­ rek bu söylemin devamını getirmiş, mesajı alan faşist çeteler kendile­ rince bu “topyekun savaş”a Seferi­ hisar’da, Cunda Adası’nda ve Bozü­ yük’teki linç girişimiyle, Düzce’de Kürt fındık işçilerine yönelik ırkçı bir saldırıyla ve nihayet 6-7 Eylül olayları ile ilgili düzenlenen sergiyi basarak katılmışlardır. Başta Genelkurmay olmak üzere devletin yetkili kurumlan ne bu olayları etkin bir biçimde önlemeye çalışmıştır ne de suçluları cezalan­ dırmak için harekete geçmiştir. Ter­ sine “milli hassasiyet” benzeri söy­ lemlerle bu saldırıları mazur göster­ meye çalışmışlardır. Devletin Kürt halkının ulusal demokratik talepleri için giriştikleri mücadeleye silahla ve askeri ope­ rasyonlarla karşılık vermesi, barış­ çıl eylemlere kimi zaman silahla müdahale etmesi ve insanların ölü­

müne yol açması gerginliği tırman­ dırmaktadır. Egemenlerin kendi çı­ karları doğrultusunda halkları birbi­ rine düşürecek, Türk ve Kürt çatış­ masına sürüklemekten kaçınmaya­ cağını göz ardı etmemeliyiz. Tırmandırılan çatışma ortamı, hak ve özgürlükleri kısıtlayan başta “Terörle Mücadele Yasası” olmak üzere baskıcı içerikli yasaların gün­ deme getirilmesi ile perçinlenmek istenmektedir. Halklarımızın bir kör dövüşüne sürüklenmekte olduğunu görmekte­ yiz. Bu gidişatın önüne derhal bir set çekilmesi gerektiğini düşünüyo­ ruz. Bunu halkların kardeşliği ve dayanışması ile gerçekleştirebiliriz. Susmamalıyız. Susmayacağız. Halkların kardeşliğinin sağlanması için inisiyatif geliştireceğiz. İşsizliğin, pahalılığın, yoksullu­ ğun üzerini Kürt düşmanlığıyla ör­ temezsiniz. Türk ve Kürt emekçile­ rinin karşı karşıya gelmesine izin vermeyeceğiz. Egemenlerin açtığı “topyekun savaş”a karşı “topyekun direniş”i öreceğiz! Türk ve Kürt

halklarının kardeşliğinden başka çı*ı kar yol yoktur. Provokasyonlar, linç girişimleri ve ırkçı eylemler cezasız kalmamalıdır. Her türlü baskı yasa­ sı geri çekilmelidir. Askeri operas­ yonlar durdurulmalı, Kürt Halkının ulusal-demokratik taleplerini öz­ gürce savunmasını engelleyen bü­ tün uygulamalara derhal son veril­ melidir.

Şovenizme ve Linç Girişimlerine Karşı

HALKLARIN KARDEŞLİK İNİSİYATİFİ Bilinç ve Eylem, Emekçi Hare­ ket Partisi, Ezilenlerin Sosyalist Platformu, Halk Kültür Merkezleri, Haziran Çevresi, İşçi Mücadelesi, Karakızıl Notlar, Odak Dergisi, Sınıf Mücadelesi, Sosyalist Dayanışma Platformu, Sosyalist Demokrasi Par­ tisi, Toplumsal Özgürlük Platformu

Deklarasyonu Destekleyenler Dayanışma Sendikası, DİSKLimter-İş, KESK İstanbul Şubeler Platformu, Tekstil-Sen

E sk işe h ir'd e k i e n g e lle m e y e p r o t e s t o Halkların Kardeşlik İnisiyatifi, 25 Ekim günü İs­ tanbul Taksim MeydanCnda Eskişehir’de görülen Ah­ met ve Uğur Kaymaz davasına dönük engellemeleri protesto etti. İnisiyatif adına yapılan açıklamayı okuyan Emine Güngör, “Mardin’de 12 yaşındaki Uğur Kaymaz’ı ve babasını katleden polislerin yargılandığı davanın Es­ kişehir’deki ikinci duruşması ‘görülemedi’. Görüle­ medi, çünkü duruşmanın öncesinde ve sonrasında ada­ letin karikatürü bile yoktu” dedi. Güngör, İstan­ bul’dan davaya giden İnisiyatif temsilcilerinin ve 23 avukatın şehre ve davaya girişlerinin engellendiğine dikkat çekerek, linç girişimlerini “vatandaş hassasiye­ ti” olarak savunanlardan, 12 yaşındaki Uğur’u 13 kur­ şunla katledenlerden hesap sorulması gerektiğini be­ lirtti. Eylemde Halkların Kardeşliği İçin Kadın İnisiya­ tifi adına da bir konuşma yapıldı. Kadın İnisiyatifi adma konuşan Özge Kelekçi, “Uğur’un katledilmesinin ne olduğunu en iyi biz kadınlar, biz anneler anlarız. Çünkü savaşta ölenlerin en çok acısını biz duyarız. Tıpkı bugün hepimizin çocuğu olan Uğur’un katledil28

Kar

İMBİK MS B

»

»

\m\mm

Kaymaz ın kal

meşine herkesten çok üzüldüğümüz gibi” diyerek, Uğur’un hesabı sorulana kadar mücadeleyi sürdürecek­ lerini belirtti. Yoğun polis ablukası altında geçen eylem, “Biji bıratiya gelan”, “Baskılar bizi yıldıramaz”, “Anaları öfkesi katilleri boğacak” sloganlarıyla son buldu.


Kasim-A raLi l< 200? C j O İ

BERALİZM , M İLLİYETÇİLİK VE DEVRİ MCİ SİYASİ D U R U Ş Fikret Kızıltcın

Türhiye'de devrimci siyasetin üç ana ehseni yeni liberalizme karşı mücadele, emperyalizme karşı mücadele ve şovenizme karşı mücadeledir. Bunlardan ilk ikisi doğrudan kapitalizme karşı mücadele anlamına gelirken üçüncüsü Türkiye'de demokrasi mücadelesinin başat konusu olmaya devam etmektedir. Uluslararası kapitalizmin güncel yönelimleri (özelleştirmeler, sosyal hizmetlerin ticarileştirilmesi, üçüncü dünya ülkelerinde tarımın tasfiyesi, sermaye ve meta akışının önündeki engellerin kaldırılması, spekülatif sermayenin büyümesi vs.) ve emper­ yalist paylaşım mücadelesine bağlı olarak, emperyalist merkezler dışın­ daki ülkelerde egemen kesimler ara­ sında çeşitli saflaşmalar ortaya çık­ maktadır. Kapitalizmin yeni liberal birikim politikaları dünya ölçeğinde ve ulus devletlerin kendi içinde top­ lumsal eşitsizliği artırırken, ardı ar­ dına büyük çaplı sosyal yıkımlara neden olmaktadır. Bu süreçte gerek burjuva siyasetinde gerekse sosyalist hareket içinde iki belirgin eğilimin öne çıktığı gözlenmektedir: Libera­ lizm ve milliyetçilik. Kapitalizmin yarattığı sosyal sorunlara çözüm ola­ rak daha fazla liberalizm (dışa açıl­ ma, IMF’yle anlaşma, AB’ye katıl­ ma vb.) önermek içinde bulunduğu­ muz dönemin ana eğilimi olarak öne çıkarken, aynı süreç milliyetçi tepki­ leri de beslemekte, çeşitli faşizan eğilimler kapitalist sistemin krizine alternatif reçeteler olarak ortaya çı­ kabilmektedir.

yakından ilişkili olsa da büyük ölçü­ da sosyal demokrat kimliği altında de kültürel konular ve güvenlik so­ uluslararası sermaye örgütlerinin da­ runu üzerinde odaklanmakta, çoğu yattığı yapısal uyum programlarını zaman iddiaları demagojiden ileriye uygulamaktadır. gitmemektedir. Mevcut burjuva par­ Liberal ve milliyetçi eğilimlerin tilerinden hangisi iktidara gelse aşa­ sol hareket üzerinde de kayda değer ğı yukarı aynı programı uygulaya­ bir etkisi olduğu uzun zamandır söy­ caktır. Hatta bunların adının işçi par­ lenmektedir. Ulusalcı ya da liberal tisi olması ve güçlü sol gelenekler­ sol yönelimler kendilerini gittikçe den kaynak alması bile -Brezilya ör­ neğinde görüldüğü gibi- durumu çok daha net bir şekilde ortaya koymak­ fazla değiştirmemektedir. Bizzat ka­ ta, her iki eğilimin de uç noktasında pitalizmi he­ def almayan Mevcut burjuva partilerinden hangisi iktidara gel­ siyasi iktidar­ se benzeri bir program uygulayacaktır. Bunların alar, liberal, dının işçi partisi olması ve sol gelenekten kaynak muhafazakar, alması bile durumu çok değiştirmemektedir. milliyetçi ya

Türkiye’de mevcut burjuva siya­ setinde yeni liberal ekonomi politi­ kaları gerçek anlamda karşısına alan güçlü ulusalcı tepki olduğundan söz edilemez. Milliyetçi söylem her ne kadar yeni liberal ekonominin yarat­ tığı sosyal ve ekonomik sorunlarla 29


C|Oİ KasiM'Ara IiIc 2005

duranları artık sol kavramı içersinde değerlendirmek mümkün görünme­ mektedir. Ulusal sol çizgi faşizmin çeşitli türleriyle kolayca kaynaşır­ ken, liberal eğilim en uç halini AB’cilik hatta yer yer AKP’cilik bi­ çiminde ifade edebilmektedir. Türki­ ye’de düzen dışı sol, sistemin bir aparatma dönüşmemek için aynı para­ nın iki yüzü olan bu eğilimlere karşı etkin bir ideolojik mücadele yürüt­ mek ve politik konumlanmasını bir kez daha gözden geçirmekle yüküm­ lüdür. Bu yazıda asıl olarak devrim­ ci sosyalistlerin mevcut konjonktür­ deki politik konumlanması üzerinde duracağız.

sında önemli bir kanal olabilecek ni­ teliktedir. Derinleşen işsizlik ve yok­ sulluğa karşı etkin mücadele yön­ temleri geliştirilmesi solun geniş halk kesimleri içinde kök salmasının başlıca koşuludur. Bu konuda mev­ cut sosyal hakların savunulmasından özelleştirmelere karşı mücadeleye, yoksul mahallelerde dayanışmaların örgütlenmesinden sendikal örgütlen­ meye kadar geniş bir mücadele alanı söz konusudur. Yeni liberal uygula­ malar toplumsal yaşamın bütünü Çi­ zerinden etkide bulunduğundan bu mücadelenin mekanı mahallelerden fabrikalara üniversitelere köylere kadar uzanmaktadır.

Türkiye’de devrimci mücadele üç ana eksen üzerinden seyretmek durumundadır. Bunlar, yeni libera­ lizme karşı mücadele, emperyalizme karşı mücadele ve şovenizme karşı mücadeledir. İlk ikisi aynı zamanda anti-kapitalist mücadele anlamına da gelirken üçüncüsü Türkiye’de de­ mokrasi mücadelesinin başat konusu olmaya devam etmektedir.

Yeni liberalizme karşı mücadele­ de ulus devletçi ve sosyal demokrat eğilimlerle aramızdaki fark temelde mücadeleyi anti-kapitalist bir zemin­ de tanımlamamızdan kaynaklanmak­ tadır. Mevcut düzene karşı kalıcı mevziler yaratmak ufku kapitalizmi aşan bir mücadele ile mümkün ola­ caktır. Yeni liberalizme karşı müca­ dele “başka bir dünya” yaratma pers­ pektifinden koptuğunda devrimci özünü yitirip tatsız tuzsuz bir ekono-

mizme dönüşecektir. Bunun yanı sı­ ra devletçi söylemlerle de kesin bir ayrım konulmalıdır. Örneğin ulusal­ cı özelleştirmelere karşı devletin gü­ venlik ihtiyacını öne çıkarırken dev­ rimciler aksine askeri ve polisiye harcamalarının azaltılmasını, sağlığa ve eğitime daha fazla bütçe ayrılma­ sını talep ederler. Devletin “güven­ lik” boyutunun küçülmesi ile bir so­ runları olmaz. Sorun sermayeye yeni birikim ve kar alanları açmak adına kazanılmış hakların gasp edilmesi toplumsal eşitsizliğin derinleşmesi­ dir. Yeni liberalizme karşı yürütüle­ cek mücadelede eşitlik, adalet, daya­ nışma, anti-kapitalizm vb. kavramlar öne çıkacaktır.

İkinci önemli eksen anti-emperyalist mücadeledir. İki büyük emper­ yalist gücün etki alanında bulunan, AB’yle üyelik müzakereleri yapan ve ABD’nin “stratejik ittifak”ı olan Türkiye’de anti-emperyalist müca­ delenin önemli bir yeri olması kaçı­ nılmazdır. Ancak bu konuda geniş halk kesimleriyle bir dil ortaklığı sağlamak için ille de milliyetçi söy­ Yeni liberalizme karşı mücadele lemlere müracaat etmek gerekme­ sosyalist hareketin toplumsallaşma­ mektedir. Em­ peryalizme karşı Mevcut düzene karşı kalıcı mevziler yaratmak ufku kapitalizmi aşan bir ulusal söylem mücadeie iie mümkün (bacaktır. Yeni liberalizme karşı mücadeie "başka çeşitli pazarlık­ bir dünya" yaratma perspektifinden koptuğunda devrimci özünü yitirip larda ulus devle­ tin elini güçlen­ tatsız tuzsuz bir ekonomizme dönüşecektir. dirme işlevi gö­ reb ilm ek ted ir. Ayrıca bu konuda solun burjuva mil­ liyetçilikleriyle yarışmasının da bir anlamı da yoktur. Elbette halk kültü­ rünün kimi öğeleriyle buluşan bir anti-emperyalist söylem çok daha et­ kili ve dikkat çekici olacaktır, ancak bu doğrudan ulusalcılık anlamına gelmemektedir. Emperyalizme karşı ulusalcı söylem Türkiye’de devletin değirmenine su taşımaktır. Emperya­ lizmin dünya üzerinde yarattığı sa­ vaşlara, katliamlara ve sosyal yıkıma karşı mücadelede ulusalcılık değil, halklar arası dayanışma öne çıkarıl­ malıdır. Örneğin devrimciler ABD’nin Irak’a müdahalesine, Kürtlere bir manevra alanı açarak ya da başka nedenlerle Türk Devletimin çıkarlarıyla ters düştüğü için değil,

JQ


KasiM'Ara [iI< 2005

qoi

Irak halkının ve Irak’m doğal ve top­ lumsal kaynaklarının emperyalist ta­ hakküm altına alınmış olması dola­ yısıyla karşı çıkarlar. Dayanışmanın amacı da emperyalist tahakkümün kırılması yoluyla Irak halkının öz­ gürlüğüne kavuşması ve bu yolla emperyalizmin bir adım geriletilmesidir. “Türkiye’nin çıkarları” ekse­ ninde yapılan değerlendirmelerin solla ya da devrimcilikle bir ilgisi yoktur. Son olarak şovenizme karşı mü­ cadele Kürt sorunundan kaynaklı olarak Türkiye’de önemli bir yere sa­ hip olacaktır. Kürt sorunu Türki­ ye’deki en yakıcı demokrasi sorunu olmaya devam etmektedir. Kürt ha­ reketi 1999 yılından bu yana soru­ nun devrimci çözümünden vazgeç­ miş olsa bile mevcut düzen içinde sorunun liberal bir çözümü de ufuk­ ta görünmemektedir. Kürt hareketi taleplerini en geri seviyeye çektiği halde devletin düzen içi bir çözüm yönünde kayda değer bir adım attığı söylenemez. Bu anlamda Kürt soru­ nunda yeni bir gelişme olduğu söyle­ nemez. AB’ye üyelik müzakereleri­ nin başlamış olması da Kürt hareke­ tinin beklediği liberal çözüm yönün­ de anlamlı bir sonuç üretmiş değil­ dir. Kürt sorunu açısından yeni olan savaşın yeniden şiddetlenmesiyle birlikte 1980’li ve 90’h yıllardaki savaştan farklı olarak devletin Kürt hareketine karşı Türkiye’nin nere­ deyse her yerinde kitle seferberlikle­ ri düzenlemeye başlamasıdır. Zaman zaman devrimci hareketi de hedefle­ yen bu faşist saldırılar asıl olarak devletin elinin altında bulundurduğu hazır kıtalar üzerinden organize edil­ mektedir. Ancak bu organize saldırı­ ların kendiliğinden etnik çatışmaya dönüşme riski hiç de ihmal edilebilir seviyede değildir. Bu yüzden etnik boğazlaşma tehlikesine karşı halkla­ rın kardeşliği temelinde anti-şovenist mücadele önümüzdeki günlerin ana gündemlerinden birisi olacaktır. Genelkurmay’m topyekun savaş kavramını ısrarla ileri sürmesi Kürt hareketine karşı faşist kitle seferber­ liklerinin caydırıcı bir silah olarak

sürekli gün­ demde tutula­ Türkiye'nin AB iie müzakere süreci solun öcağını göster­ nemli bir kesimini Türkiye'de İspanya ya da mektedir. Bu Yunanistan benzeri bir "demokrasiye geçiş" tür saldırıların kendiliğinden sürecinin yaşanacağı bekientisine sokmuştur. bir hal alması geçiş” sürecinin yaşanacağı beklen­ ise onu düzenleyenlerin hedeflerinin tisine sokmuştur. AB’ye “Evet”, ötesinde sonuçlara da yol açabilir. “Hayır” ya da “Havet” denilmesi bu Faşist saldırılar geçmişteki Alevi konuda bir fark yaratmamakta, so­ katliamlarını akla getiriyor. Ama bir nuçta bu beklentiye göre konumlafarkla, bu kez çok daha örgütlü ve si­ nılmaktadır. Topyekun savaş gerçe­ lahlı bir halk gerçekliği söz konusu­ ği, sadece Türkiye’de değil, Avru­ dur. İç savaşın bu seviyeye yüksel­ pa’nın pek çok ülkesinde de beliren mesini göze alanlar Türkiye’yi bü­ yük bir istikrarsızlığa sürükleme ris­ faşizmler, emperyalist paylaşım mü­ kini de göze almak durumundadır. cadelesi ve yeni liberal yıkım daha Bugün devletin kışkırtıcı politikala­ yumuşak bir zeminde politika yapma rının teşhiri ve Kürt halkıyla etkin umudunu bir çeşit “devekuşu solcubir dayanışmanın hayata geçirilmesi luğu”na dönüştürmektedir. devrimci mücadelenin temel gerek­ Kapitalizmin yeni birikim süreç­ lerinden birisi durumundadır. leri ve emperyalist müdahalelerin Son olarak, içinde bulunduğu­ yarattığı sosyal ve politik gerilimler muz dönemde politik duruşumuzu karşısında kitlelerin harekete geçip yeniden gözden geçirirken, altı çizil­ geçmeyeceği ya da ne yönde sefer­ mesi gereken önemli bir konu da reber olacağı bütünüyle siyasi öznele­ formizmle ayrımdır. Reformizmle rin bu sorunlar üzerinden yürüteceği temel ayrışmamız yeni liberalizme, mücadelelerin başarısına bağlı ola­ emperyalizme ve şovenizme karşı caktır. Liberal beklentilerin (AB’ye mücadeleyi devrimci bir strateji kur­ üyelik, “küreselleşmenin” nimetle­ gusu içine oturtmak ve sistemin ge­ rinden yararlanma vb.) gerçekleşmerilim alanlarında hedeflerimize umesinin yol açtığı ve açacağı hayal yumlu radikal bir mücadele pratiğini kırıklıkları ve öfkenin diliyle rezo­ hayata geçirmektir. Türkiye’nin AB nans kurabilecek bir radikal mücade­ ile müzakere süreci solun önemli bir le çizgisi kapitalizme karşı güçlü kesimini Türkiye’de İspanya ya da mevziler yaratılmasının temel koşu­ Yunanistan benzeri bir “demokrasiye ludur. 51


q O İ KasiM'Ara IiI< 200?

‘SINIFIN ÖRGÜTLENMESİ ESKİNİN YÖNTEMLERİYLE ÇÖZÜLEMİYOR’ Röportaj: Zeynep Koru

Dayanışmaevlerl 30 EyiüTde TürKiye İş Kurumu Eminönü Şube Müdür­ lüğü önünde işsiz zinciri oluşturma eylemi ile "işsizliğe ve Güvencesiz Çalışmaya" karsı bir kampanya başlattı. Dayanışmaevleri kampanya yü­ rü tüm ekibinden batma ince ile yaptığımız röportajı sizlere sunuyoruz... Kampanyanıza konu olan “işsizlik ve güvencesizlik” kavramlarını, bu günkü koşullar içerisinde nasıl ifade ediyorsunuz?

dekte az sayıda, üretim sürecinin hepsine hakim, nitelikli, iş güvence­ sine sahip, iş sözleşmesi uzun süreli, kadrolu işçi ve yan üretim alanların­ da ise çok sayıda, niteliksiz, geçici, iş sözleşmesi gel geç, güvencesi ol­ mayan işçi çalışmaya başladı. Nite­ likli ve niteliksiz işçi parçalanması yaşandı. Niteliksiz işçi sayısı hızla arttı. Ama 2000 yılında yaşanan kriz gösterdi ki görece nitelikli diyebile­ ceğimiz az sayıda olan kesimin bile iş güvencesi sorunu var.

İşgücü imalat sektöründen hiz­ met sektörüne kaydı. Hizmet sek­ töründe çalışanların sayısı arttı. İşçi sınıfının pek çok kesimi temizlik, güvenlik, pazarlama gibi sektörlerde de kayıt dışı güvencesiz ağır çalışma koşullarında çalışmaya başladı.

Bugün işçi sınıfı içinde ciddi ya­ pısal dönüşüm söz konusudur. Türki­ ye’de 1980 sonrası neo-liberal poli­ tikaların hayata geçirilmesiyle özel­ İstatistiklere göre 2004’te piya­ likle 90Tı yıllarda ekonomide olduk­ sada iş arayan 700 bin kişiden iş bul­ ça radikal değişimler oldu. Kar oran­ muş görünen 500 bin kişi de ancak larındaki düşmeyi karşılamak için kayıt dışı işlerde ekmek bulabildiler. tekelci sermaye kendi dışındakilere Yani sigortasız, vergisiz çalıştırılan “topyekun saldırı” başlattı. Sosyal işyerlerinde. devletin tasfiye­ si, özelleştirme, Neo-liberal politikaların en önemli etkisi işsizler arasındaki rekabeti kış­ işten çıkarmalar, ücretlerin düşü­ kırtması oldu. İşçi aynı ücrete daha uzun çalışmaya razı oldu. Çünkü çok rülmesi, sendi­ büyük oranda işsizlik tehlikesi ile karşı karşıya kaldı. Sermaye işgücünün k a sız la ştırm a , ucuz olduğu ülkelere göç ederek işgücü için ülkeler arası rekabeti kışkırttı. esnek istihdam, taşeronlaştırma . GÜCÜM»’ süreci başladı. is SAĞLAMA' d ip e o i İŞ SAĞLAMAYA & işsin » t SİSTİM Neo-liberal politikaların en ö, SİSTEM AMA İ! iti \o m MEŞRU MUDUR nemli etkisi işsizler arasındaki reka­ MEŞRU M Ü VA 1ÜM -E m m m m beti kışkırtması oldu. İşçi aynı ücre­ DİPLOMAM VAR. ışn İŞSİILERE AMA İŞİM YOK! DAĞITILSIN te daha uzun çalışmaya razı oldu. Çünkü çok büyük oranda işsizlik tehlikesi ile karşı karşıya kaldı. Ser­ maye işgücünün ucuz olduğu ülkele­ re göç ederek işgücü için ülkeler ara­ sı rekabeti kışkırttı. Küresel işgücü rekabetinin bir sonucu olarak çalış­ ma saatleri uzatıldı. Yeni teknik gelişmelerle birlikte büyük fabrika üretimi, eskisi gibi bant sistemiyle herkesin aynı işi yaptığı bir sistem olmaktan çıktı, çe­ kirdek üretim ve buna bağlı pek çok yan üretim alanına dağıtıldı Çekir52

30 Eylül, Em inönü İş-K ur eylem i


KasuvuAraIi1<2005 q o !

Kaçak çalıştırılan ya da güven­ cesiz çalıştırılanların sayısı 3 milyo­ nu aşmış görünüyor. “Güvencesiz işçiler” derken, bu günkü koşullarda sınıfın içerisinde bir “güvenceli işçiler” kesiminin olduğunu söyleyebilir misiniz? Bu soruyu sorduğunuz iyi oldu, meselenin yanlış anlaşılmaması açı­ sından bir noktayı vurgulanmalıyız. Bugün böylesi bir net ve kalıcı ay­ rımdan söz etmek gerçekten güç. Ancak sınıf içerisinde şöylesi bir farklılaşmadan söz edebiliriz. “Gü­ vencesiz işçiler” ve onlara göre “gö­ rece daha güvenceli işçiler”. Yani sonuçta sınıfın genelinin geçmiş kazanımlarını yitirerek bir güvencesiz­ lik durumuyla karşı karşıya kaldığını söylersek kavramı daha doğru kul­ lanmış olacağız. Fakat bunu söylerken şu gerçeği de atlamayalım. Sınıfın tamamının güvencesiz olduğunu söylesek de, sınıfın farklı koşullar altında bulu­ nan kesimlerinin reflekslerinin de farklılaşması topyekun bir sınıf ha­ reketini zorlaştırıyor. Şu klişe ne ya­ zık ki yaşamda karşılık bulmaya de­ vam ediyor; “bu kadar işsizlik tehdi­ di altında bir işe sahip olan işçi, ha­ line bin kere şükrediyor”. Ayrıca yine şunu da söylemeli­ yiz. Bu farklılaşma durumu da asla kalıcı değil, oldukça geçişli. Bu gün

Şu klişe ne yazık ki yaşamda karşılık bulmaya devam ediyor; "bu kadar işsizlik tehdidi altında bir işe sahip olan işçi, haline bin kere şükrediyor". sendikalı, sigortalı, bir işyerinde iyi bir ücretle çalışıyor olabilirsiniz. Ya­ rın ne olacağınız belli değil. Bu kazanımlarmız elinizden alınabilir, hatta işsiz kalabilirsiniz. Kampanyanız neyi hedefliyor, ne­ ye işaret etmek istiyorsunuz? İlk olarak şunu söyleyebiliriz. Günümüzde sınıfın örgütlenmesi problemi eskinin yol, yöntemleriyle çözülemiyor. Yeni ne derseniz; he­ nüz bir takım denemeler ve arayışlar

Ü m ra n iy e D ayan ışm aevi, işçi hakları paneli

dışında sınıfın geneline damgasını vuracak bir hattan söz etmek de zor görünüyor. Bu kampanyayla böylesi bir yeni sürece kapı açılmasına ken­ di cephemizden bir katkı yapmayı hedefliyoruz. Dayanışmaevlerimizin ve Bursa’da BATİS’in (Bağımsız Tekstil İşçileri Sendikası) bugüne kadar bu alanda kazandığı deneyim­ leri bugünü yakalamak adına çözüm­ lemeye çalışıyoruz. Bu alandaki bü­ yük boşluğun doldurulabilmesi adı­ na, deneyimlerimizden çıkarttığımız sonuçları kamuoyuyla paylaşmak, tartışmak istiyoruz. İkinci neden daha özel. Ne kadar siz işçi sınıfına vurgu yaparsanız ya­ pın, doğru politikalar ve örgütlenme biçimleri geliştiremezseniz sınıfla bağ kuramıyorsunuz. Bu konuda sa­ nırım bu meseleyi kendisine dert edinen tüm yapılar gibi biz de zorlan­ dık. Geçmiş deneyimlerin artık gü­ nümüzü yeterince izah edemediğini yaşayarak gördük. Bu gerçeklik bizi başka arayışlara itti. Süreci okuma çabamızdan çıkarttığımız bir takım ipuçlarından hareketle, az önce ifade ettiğim kuramlarımızla yeni bir çiz­ ginin, daha doğrusu sınıfın yeni ya­ pısına uygun çizginin ilk adımlarını 55


I K as im 'A rAlık 2005

atmaya giriştik. Mütevazi de olsa bu alanda yol aldığımızı düşünüyoruz. Fakat bu deneyimler ve bu alanda bi­ zim dışımızda yaratılan deneyimler bizim açımızdan henüz “işçi sınıfına politikamız budur” dedirtecek netli­ ğe ulaşamadı. İşte bu kampanya sü­ reciyle kendi özelimizde de netlik yakalama anlamında bir sıçrama yapmak, bunu yapımızın geneline mal etmek de istiyoruz. Dayanışmaevleri çalışmasıyla kur­ duğunuz ilişkilerin profiline baktı­ ğınızda, işsizlik ve güvencesiz ça­ lışma durumu ne kadar geçerli? Bildiğiniz gibi derneğimizin şu­ belerinin tamamı varoşlarda. İşsizlik ve güvencesiz çalışma sorunu bu ya­ şam alanlarının en temel çelişkile­ rinden. Kurumlarımızla bağ kuran insanların tamamına yakını ya işsiz ya da çok kötü koşullarda çalışıyor. Zaten bizimle bağ kurmalarının önemli bir nedeni de bu sorunlara yö­ nelik kumullarımızın yaklaşımı olu-.

yor. Yani varoşlarda çalışma yürüte­ cekseniz eğer, siz istemeseniz de bu sorunlarla boğuşmak zorunda kalı­ yorsunuz.

daha sıcak bakıyoruz.

İşsizlerin ve güvencesiz çalışan iş­ çilerin örgütlenme probleminin çözümünde, Dayamşmaevlerini bir seçenek olarak görüyor musu­ nuz?

İşsizliği ve güvencesiz çalışmayı yaratan koşulları ön plana çıkararak bu koşulların ortadan kalkmasına yönelik talepleri kampanyada işliyo­ ruz. Özelleştirmelere derhal son ve­ rilmesi, iş güvencesinin tüm çalışan­ lara uygulanması, fazla mesai uygu­ lamalarına son verilmesi, işsizlik si­ gortasından tüm işsizlerin yararlan­ dırılması, Avrupa Birliğimin tarım politikalarından derhal vazgeçilme­ si, sigortasız çalıştırmaya karşı sert cezaların uygulanması, zorunlu göç koşullarının ortadan kaldırılması, is­ tihdama yönelik politikaların hayata geçirilmesi gibi talepleri öne çıkar­ tarak konuyu daha sade ve somut ele aldık.

Az önce de belirtildiği gibi çalış­ ma alanlarımızda bağ kurduğumuz nüfusun tamamı bu yapıda. Ve siz onlarla birlikte yürüyecekseniz, size taşıdıkları tüm sorunlara karşı bir yaklaşımınızın olması gerekiyor. Kurumlarımızm ilk şubeleri açıldı­ ğında belki kendimizi sendikalarla kıyaslama gibi bir gündemimiz dahi yoktu diyebilirim. Zaman içerisinde biraz da yaşanılanlardan öğrenerek en azından böylesi bir gündemi önü­ müze koyduk. Evet, gerçekten de Dayanışmaevleri bugünkü işçileri, işsizleri bir sendika gibi örgütleyebi­ lir mi? Bu meseleye düne göre çok

Günümüzde sınıfın örgütlenmesi problemi eskinin yol, yöntemleriyle çözüiemiyor. Yeni ne derseniz; henüz bir takım denemeler ve arayışlar dışında sınıfın geneline dam­ gasını vuracak bir hattan söz etmek henüz zor görünüyor. D ayanışm a G azetesi h

Dayanışma Bu düzende iş yok!

Yaz okulları sona erdi

M

Kampanyanıza dönecek olursak, öne çıkarttığınız talepler neler ol­ du?

Kampanyanız Hatay ve Bursa’da da devam ediyor. Oralarda nasıl işleniyor kampanya? Biz kampanya hazırlık sürecinde yapılması gerekenler için bir sabit paket program çıkartmadık. Mesele­ nin genel hatlarını belirleyip, çerçe­ vesini çizdikten sonra onun işlenme­ sini tamamen yerel özgünlüklerin belirleyiciliğine, yerelin ihtiyaçları­ na bıraktık. Geçmiş kampanyaları­ mıza oranla bu kampanyada gerek Bursa’da ve gerekse de Hatay’da ya­ pılanlar çok etkili ve zenginleştirici oldu bizler için. Bursa da işçi yoğun­ luğu olan bir kent. BATİS’in işçile­ rin iş güvencesine dair haklan mese­ lesinde sonuç alıcı, etkili bir deneyi­ mi var. “İşçi sınıfının örgütü BATİS, İş­ sizlikle ve Yoksullukla Savaşıyor” sloganı altında yaptığı eylemlerle kampanyamızın Bursa ayağını oluş­ turuyor. Hatay’da ise yine kampanya ora­ nın çok özgül sorunları çerçevesinde işleniyor. Arabistan’a yoğun işçi gö­ çü veren yörede “Doğduğum Yerde Çalışmak İstiyorum” talebi etrafında kampanya işlenerek çok büyük etki gücü yarattı.


Kashvi-AraLi k 200? C|Oİ

‘D

o ğ d u ğ u m

v e r d e

ç a l iş m a k

İ S T İ Y O R U M !’ Hatay Dayanışmaevi Çalışanları

Göçmen işçi olarak çalışanlar genelde erkeklerdir. Belki giderken pek çoğunun içinde asgari ihtiyaçları karşılayıp geri dönmek yatmaktadır. Takat "umuda yolcu­ luk" ömür boyu sürer durur... İşte böyle bir ortamda geride kalanlar kadınlardır... Anneler, kardeşler, eşler. Yani kadınlar... Bundan birkaç ay önce Dayanışmaevleri ve BATİS olarak günümü­ zün en önemli sorunlarından olan “İşsizlik ve Güvencesiz Çalışma” ile ilgili bir kampanya başlatma kararı almıştık.

dirince karşımıza işsizliğin Hatay versiyonu çıktı: GÖÇMEN İŞÇİLİK. Biz de eğer burada işsizlikle ilgili bir çalışma yürüteceksek göçmen iş­ çiliği, nedenlerini ve insanlarımızın memleketlerinden binlerce km. uzakta hangi koşullarda yaşadığını te­ mellendirmeden bir çalışma yapama­ yacağımızın bilincine vardık.

rada vasıflı olarak çalışanların bile (dershane öğretmenleri vs...) pek çoğunun sosyal güvencesi yok. Ha­ tay özellikle hizmet sektöründe 150200 milyon maaşlı, sigortasız işlerin cenneti. Ve bu koşullarda çalışabil­ mek - eğer göçmen işçilik yolu seçil­ memişse - şans.

Bu kampanyayı nasıl başlataca­ ğımız, hangi temeller üzerine oturtu­ lacağı tartışmaları sürerken, kendi Bizler de Hatay’ın çalışma ko­ şehrimizde -Hatay’da- bu kampan­ şullarındaki bu özgünlükleri tartışa­ Kampanyanın ikinci gündemi oyayı yürütemeyeceğimizi düşünü­ rak ve bu sorunları bilince çıkarmak lan güvencesiz çalışma da yine Ha­ yorduk. Güvencesiz çalışma boyu­ için kolları sıvadık ve “işsizlik ve tay’da oldukça yakıcı bir sorun. Bu­ tuyla olmasa da işsizlik boyutuy­ la ilgili burada tı­ Eğer şehrimizde işsiziik olmasaydı bu insanlar memleketlerinden, sevdikle­ kanabileceğimiz rinden bu kadar uzakta çalışmaya gider miydi? Elbette hayır! İşte bu du-

görüşündeydik rumu biraz daha temellendirince karşımıza işsizliğin Hatay versiyonu çıktı: Çünkü Hatay di­ GÖÇMEN İŞÇİLİK.

ğer illere göre iş­ sizlik sorununu belli oranda çözmüştü. Bizler bu so­ runun nasıl çözüldüğünü düşünme­ den, bizim şehrimizde bu sorun pek yaşanmıyor olması üzerinde dur­ muştuk.

Halbuki bu şehirde pek işsiz ol­ masa da işi olan da pek yok! “Nasıl yani?” dediğinizi duyar gibi oluyo­ rum. Evet çalışan insanlar, yani işi olanlar burada iş imkanı bulamadı­ ğından buradan binlerce km. uzakta çalışıyorlardı ve biz bunu işsizliğin çözümü olarak görmüştük. Eğer şehrimizde işsizlik olma­ saydı bu insanlar memleketlerinden, sevdiklerinden bu kadar uzakta ça­ lışmaya gider miydi? Elbette hayır! İşte bu durumu biraz daha temellen­ 55


C jO İ

KasiM'Ara IiI< 2005

güvencesiz çalışma”ya karşı kam­ panyamızı örmeye başladık. Bu özgünlüklerin ışığında belli etkinlikler planladık. Öncelikle 30 Eylül’de -kampanyanın merkezi baş­ lama tarihinde- biz de Hatay’da iş­ sizlik kuyruğu oluşturduk. Ama bi­ zim taleplerimizde belli farklılıklar vardı. Yaptığımız eylemde kendi şehrimizde istihdam yaratılmasını istiyorduk göçmen işçiliğin son bul­ ması için. Ayrıca sigortasız ve çok düşük ücretle çalışma koşulları yeri­ ne güvenceli ve yoksulluk sınırına uygun ücrete çalışma koşulları talep ediyorduk. Bu eylemden sonra Hatay’ın öz­ günlüklerini oldukça iyi yansıtan bir kadın eylemi gerçekleştirdik. Neden kadın eylemi ve Hatay’ın özgünlü­ ğünü nasıl yansıtıyordu acaba? Göçmen işçi olarak çalışanlar genelde erkeklerdir. Erkekler asker­ den hemen sonra yurtdışına (S. Ara­ bistan, Katar, Kuveyt, Yemen vs.) çı­ kar ve neredeyse 20 yılı aşkın bir sü­ re geri dönemezler. Belki giderken pek çoğunun içinde asgari ihtiyaçla­ rı karşılayıp geri dönmek yatmakta­

dır. Fakat “umuda yolculuk” ömür boyu sürer durur... İşte böyle bir or­ tamda geride kalanlar kadınlardır... Anneler, kardeşler, eşler. Yani kadın­ lar... Göçmen işçilerin çok zor koşul­ larda yaşadıkları muhakkaktır. Fakat geride kalan kadınların da yaşam ko­ şulları bundan geri kalmaz. Evdeki yaşlıların, çocukların bakımı, ev iş­ leri, ayrıca evin diğer bütün sorum­ luluğu kadının üzerindedir. Üstelik yollanan sınırlı paraları bütün ihti­ yaçlara yetirmek zorundadır. Ve bü­ tün bunlara rağmen “kocası veya abisi dışarılarda sürünürken evde işe yaramayandır” kadın. Yani kadının emeği her zamankinden daha görün­ mez kılınmıştır. Yaşadığı hasretlik, aile bireyleri arasındaki yabancılaş­ ma ve yıllar sonra bambaşka koşul­ lardan gelen eşle uyum sorunları da cabası... Hatay otogarında bu sorunlara isyan eden ve göçmen işçiliğe son verilmesini isteyen çok sayıda yaşlıgenç, evli-bekar kadın bir araya gel­ di ve Hatay’da bir ilki gerçekleştirdi, izleyenlerin şaşkın bakışları altında

Göçmen işçilerin zor koşullarda yaşadıkları muhakkaktır. Fakat geride kalan kadınların da yaşam koşulları bundan geri kalmaz. Evdeki yaşlıların, çocukların bakımı, ev işleri, ayrıca evin diğer bütün sorumluluğu kadının üzerindedir.

coşku ve büyük bir heyecanla... Bu etkinlikler sorunlarımızı ve taleplerimizi içeren bildiri ve el ilan­ larının yanında otogarda çekilmiş babasına el sallayan çocuk resmini ve “doğduğum yerde çalışmak isti­ yorum” talebini içeren afişlerle zen­ ginleşirken Suudi Arabistan’da ku­ rulmuş olan Suudi Arabistan çalışan­ ları birliğinden kampanyamıza ve “göçmen işçiliğe son-doğduğum yerde çalışmak istiyorum” talepleri­ ne destek geldi. 2002 yılında kurulan birlik 500 üyesiyle göçmen işçilerin yaşadığı sorunlara çözüm üretmeye çalışıyor ve çok önemli dayanışma örnekleri gösteriyordu. Birlik; çalıştıkları yer­ de iş, trafik kazalarına yardım et­ mekte ve topladıkları cüzi miktarda aidatla çalıştıkları yerde vefat eden işçilere sahip çıkmakta; ailelerine önemli miktarda yardımlar yapmakta­ dır. Birliğin son dönemde en önemli gündemi yurt dışında çalışanların günlük olarak ödedikleri 2 dolar olan sağlık sigortasıdır. İşçiler bu pa­ rayı ödedikleri halde sağlık hizme­ tinden yararlanamamaktadırlar. Ve son süreçte bu ücret 5 dolara çıkarı­ larak özelikle Ortadoğu’da çalışan işçilerin emekli olabilmesi neredey­ se imkansız hale getirilmiştir. Talepleri ve ilkeleri derneğimiz­ le paralel olan Suudi Arabistan Çalı­ şanları Birliği kampanyamızı destek­ lemek amacıyla ve 5 dolarlık zam­ mın yeniden 2 dolara çekilmesi tale­ biyle dernek binamızda bir basın açıklaması düzenlemiştir. Özellikle Ortadoğu olmak' üzere yurt dışında 200 bin.Hataylı çalış­ maktadır. İşte Hatay’ın bu özgünlü­ ğüne uygun olarak geliştirdiğimiz “Doğduğum Yede Çalışmak İstiyo­ rum” talebi kısa vadede karşılık bul­ mayacaktır belki. Fakat biz bu talep­ leri ve bölgemizde yaşanılan sorun­ ları dillendirmekten geri durmayaca­ ğız. Ve bu sorunların çözümü için daha kapsamlı çalışmalar yapmaya devam edeceğiz...

56


KasiM'AraIiI< 2005

N

e

gol

YAPIYORUZ? Umut Fiydin

Dayanışmaevleri, "işsizlik ve güvencesiz çalışma" kampanyası kapsamında 01-07 Kasım tarihleri arasında "Yaşamdan Kesitler" başlığı altında Kadıköy'de karma bir sergi gerçekleştirdi. Sergiye Ayda Aktay, Barış Gülen, Canan Kılıçkeser, Metin Akbaş, Oya Büyükkarabacak, Şakir Sağlam, Tuğrul Çutsay ve Zuhal Aktan resim, heykel, fotoğraf ve ebru çalışmalarıyla katıldılar. Bugün, gerek iletişim araçlarının mülkiyeti üzerinden gerekse de bilgi üzerindeki hegemonik ilişkiler aracılığıy­ la, verili gerçekliğin, toplumsal nzayı üretmek ve kalıcılığını sağlamak için kullanıldığı bir ortamda yaşıyoruz. Ger­ çek, istenildiği şekilde manipüle edili­ yor, yok sayılıyor ve yaygınlaştırılıyor. Kabaca yaklaşırsak; mevcut cehennemi durum, allanıp pullanıp sahte cennet olarak pazarlanıyor. Yaygınlaştırılan ideoloji, geleceğin güzel bir hayal olmaktan öteye gideme­ yeceği, aslolanın bugünü yaşamak oldu­ ğu şeklindedir. İnanmak, değer vermek boş işlerdir. Toplumsal fayda ve amaç diye bir şey yoktur. Önemli olan kişinin anlık tatminidir. Postmodem durum, ak­ lın kudretini terk etmeksizin tanrının hakikatini yeniden ileri sürmektir aslın­ da. Ancak para, tek tanrıdır ya da tanrı ölmüştür, yaşasın yeni tanrı! Sanal-maddi yaşamın ağır bir şekil­ de üzerimize çullandığı bu dönemde, “çıplağım” diye bağıran gerçeklikler bi­ le çoğu zaman gözümüze batmaz. Çok didaktik, çok hamasi gelebilir. Ancak bu ülkede milyonlarca insanın çalışacak bir işi yok. Yine milyonlarcası zar zor bula­ bildiği işlerde karın tokluğuna, sigorta­ sız, güvencesiz ve her an işsiz kahna korkusuyla çalışmaya devam ediyor. Toplumun bir bölümü safra olarak ta­ nımlanıyor. Ve bunun karşılığında biz­ den sesimizi çıkarmamamız, sadece seyretmemiz, ama görmememiz isteni­ yor. Gören gözler bir şekilde derdest edilirken, gözlerini çıkardıklarını da ironik bir şekilde kör olmakla suçluyorlar. Evet, yaşanan budur. Dayanışmaevleri bu gerçekliği görmeyi, göstermeyi ve değiştirmeyi kendine düstur edin­ miştir. Sokak eylemleri, imza kampan­ yaları, bilgilendirme toplantıları, payla­ şımcı küçük işler, gazeteler, kitaplar vb. kullandığımız araçlardan bazıları. Bura­

da ise hep birlikte, da­ yanışma içinde yaratı­ lan bir sergide buluşu­ yoruz. Neden burada­ yız, neden bu sergide­ yiz, diye sorarsanız bunun cevabı sanatsal pratiğin diyalektiğinde gizlidir. Sanatsal eylemin, bağımsız bir değişken olmadığı açıktır. Poli­ tik ortamın, toplumsal duruşun dolaysız bir sonucudur. Sınıf çatışmasından, genel düzlemin gel-gitlerinden etkilendiği gibi, söz konusu or­ tamı etkiler de. Sanat eylemi, her anla­ mıyla dönüştürücü bir pratiktir. Öte yandan işlevi bütünüyle gelecek tasarla­ mak değildir. Bugünü eleştirerek başka bir biçime işaret eder. Gerçeğin gösterimi olarak da adlan­ dırabileceğimiz bu biçim arayışı, bir ör­ gütlenme tarzını gerektirir. Bu ise “diP’den başka bir şey değildir. İnsan sadece acıyı, sevinci duyabildiği, şaşıra­ bildiği için değil, aynı zamanda çalışan bir varlık olduğu için yaratmıştır dili. Aletlerle birlikte ortaya çıkmıştır dil. Ter­ sinden de dil kurmak, pratik üretmektir. Dil; fiziksel, maddi bir gerçekliktir. Bu anlamıyla maddi üretici güçlerin de bir parçasıdır. Takdir edersiniz ki buradaki “dil” sadece konuşma organı anlamında kullanılmamıştır. Aynı zamanda tarz ve eyleyiş kavramlarının yerine de kulla­ nılmıştır. Verili egemen sanat ortamı düşü­ nüldüğünde, mevcut dillerin hegemonik bir ilişkinin parçaları olduğu görülebilir. Her türlü egemenlik ve eşitsizlik, hem tasarım hem de pratik anlamıyla tümüy­ le reddedilmelidir. Mülkiyete dönüşmüş uzmanlık süreçleri tümüyle kırılmalıdır. Sanatın pratik kuruluşu, sistemin hege­ monyasını bütünüyle parçalamak, eleş­

tirel şiddetin de ötesine geçerek bir ko­ puşu örgütlemek zorundadır. Sanat ey­ lemi, salt estetik alanına sıkıştırılamaz. Sanatsal çalışmanın diyalektiğinin yeri­ ne peygamberliğin ve papazlığın meta­ fiziği konulamaz. Sanatsal eylem, umutsuz bir çığlık değil, yeniyi yaratmaya soyunan herke­ sin kolektif olarak yürüttüğü mücadele = emek sürecidir. Sanatın pratik kurulu­ şu, genel beğeniye atılmış bir tokattu. Bu noktada Neisvestny’nin örneği an­ lamlı olacaktır. İki heykelci taşı yonta­ rak küre biçimine sokmaktadırlar. Ara­ larından biri kusursuz bir küre biçimi elde etmek istemektedir; çalışmasının anlamını büyük bir taş parçasını kusur­ suz bir küreye dönüştürmekte bulmak­ tadır. Diğeri de bir küre yaratmaktadır. Fakat bu işi yaparken güttüğü amaç, patlama noktasına varmış doluluktaki bir kürenin biçimde dile gelen iç gerilimini aktarabilmektir. Birinci küre bir zanaatçı, İkincisi ise bir sanatçı eseri olacaktır. İşte toplumsalın iç gerilimini aktar­ maya, işsizliği ve güvencesiz çalışmayı, emeğin sıkıştırıldığı cendereyi bir de buradan “diPYendirmeye çalışıyoruz. Dayanışmaevlerinin organize ettiği, ama çok sayıda sanatçının destek vererek yarattığı bu sergi, toplumsal yaşama bir müdahaledir. Y!


C jO İ

Kasiv1'Ara İiI< 2005

‘Hakkımızı istiyoruz. Almaya geliyoruz!’ kampanyası sonuçlandı

S

o m u t , m l it e v a z î

b î r a d im

"hahkımızı istiyoruz, almaya geliyoruz" kampanyası sınıf çalışmasına yalnızca üre tim yeri merkezli bakmayan yeni eğilimlerin sonucunda sınıf örgütlenmelerinin karşılıklı olarak birbirleriyle ilişkilenmesi sonucu ortaya çıkmıştır. Birlikte daha ile kurgular yapabilmenin zemini olarak görülmüştür. Dayanışma Evleri, Dayanışma Sendikası, Halk Kültür Merkezleri, İşçilerin Mücadele Birliği Girişimi ve Kara Kızıl Notlar örgütlülükleri, 18 Haziran 2005 tarihinde Galata Köpriisü’nde 15-16 Haziran direni­ şinin 35. yıldönümünde kamuoyuna bir işçi eylemi ile deklare edilen “Hakkımızı İstiyoruz. Almaya Geli­ yoruz!” kampanyasında, sigortasız çalışmaya ve işsizliğe karşı “Güven­ celi İş Hakkımı İstiyorum” şiarıyla yaklaşık 4 ay boyunca olarak ortak bir çalışma yürüttü. İstanbul’un çe­ şitli emekçi semtlerinde ortak ey­ lemliliklerle sürdürülen kampanya, 18 Eylül’de Taksim’de gerçekleşti­ rilen kitlesel basın açıklaması ile sonlandırıldı. Dünyada ve Türki­ ye’de işçi sınıfının değişen yapısın­ da gün geçtikçe genişleyen örgütsüz kesimlere seslenen kampanya çalış­ ması ile sınıfın hak arama mücade­ lesinde sınıf örgütlerinin eylem bir­ liğini sağlama ve bu kesimlere yeni eylem tarzları ve farklı bir söylemle ulaşma yönünde bir arayışın ortak adımları atıldı. Temel olarak klasik sendikal alanın örgütlenme hedefle­ rinin dışında kalan işsiz ve güvence­ siz kesimlere ulaşmaya çalışan kam­ panya, yüzünü bu yana dönmüş, bu alana bir seviyede bakış geliştirmiş sınıf örgütlerinin yan yana durma iradesini sağlamanın ötesinde, birbi­ rinin deneyimlerinden öğrenerek ve birbirine güç vererek bu kesimlere ulaşma zeminini güçlendirme yö­ nünde atılan somut ama mütevazı bir adım olarak görülmelidir. Kampanyanın ulaştığı sonuçlar­ 58

dan biri de ortak tartışma zemininin önünü açması olarak değerlendirile­ bilir. Kampanya bileşenleri 23 Ekim’de Okmeydanı Mercan düğün salonunda, yaşadıkları ortak deneyi­ mi ve bu deneyimden çıkarılacak sonuçları da tartışabilmek ve bu ala­ na bakan farklı sınıf örgütleriyle, ör­ gütsüz kesimlerin örgütlenmesinde “ne yapmalı” sorusu ışığında bir tar­ tışma yürütmek üzere bir forum ger­ çekleştirdiler. Dünyada ve Türki­ ye’de sınıfın örgütsüzleştirildiği, sı­ nıf hareketinin devlet ve sermaye

güçleri tarafından geriletildiği h dönemden geçerken yeni toplunu talepleri de kapsayan yeni mücade zeminlerinde oluşan deneyim ve ö gütlenmelerin önemine vurgu yapa forum çağrısı “Bu zeminde sınıfı değişen yüzünde var olan farklı de neyimleri tartışarak, sınıf hareke:: nin sendikal alanın dışında kalan ka simlerine yeni bir soluk taşıma ni\ e tini, arayışını hep birlikte sürdüı mek” için farklı sınıf örgütleriyl buluşmayı hedefledi. Kampanya bileşenlerinin dışın

Kampanyanın ulaştığı sonuçlardan biri de ortak tartışma zemininin önünü açması olarak değerlendirilebilir. Kam­ panya bileşenleri 2 3 Ekim'de Okmeydam'nda düzenledik ieri bir forumda yaşadıkları ortak deneyimi tartıştılar.


KasiM'AraI i I< 2005

qol

da Halkevleri-Emek Çalışmaları Merkezi, İmece Kadın Dayanışma Demeği, İşçi Evleri, Mayıs’ta ve Anadolu’daYaşam Kooperatifleri’nin deneyim aktarımı gerçekleştirdiği forumda geleceğe dönük olarak da, bu alanda çalışma yapan örgütlülük­ lerin birbirini besleyebileceği, birbi­ rinden öğrenebileceği zeminleri ya­ ratmanın önemine vurgu yapıldı. Forumda “Hakkımızı istiyoruz, almaya geliyoruz” kampanyası kam­ panya bileşenleri tarafından şöyle değerlendirildi: “Sendikalar sınıfın güvencesiz ve örgütsüz kesimini örgütlemekten uzaktır. İşçi sınıfının sendikalarda örgütlü olan kesimi yaklaşık %5’lik bir bölümüdür. Yani 20 milyonluk sı­ nıfın yaklaşık 1 milyonu bu sendika­ larda örgütlüdür. Sınıf için yeni Bizler hakkımızı istiyoruz derken bir yandan şimdiye kadar mücadeleleri­ haklar kazanmak mizle kazandığımız "haklarımızı unutmadığımızı, bunlardan vazgeçmedi­ bir yana sahip ol­ ğimizi, bunların savunucuları olduğumuzu vurguluyoruz. Diğer yandan duklarını bile ko­ sınıfsız, sömürüşüz bir dünya için mücadele ediyoruz. ruyamayan örgütlülüğün niteli­ * Bu alanda çalışma yapan ku­ lerine ulaşabilme hakkı, sağlıklı ko­ ği de ayrı bir sorun oluşturmakta. mulların ve kadroların etkileşimini nutlarda barınma hakkı, düşünme ve Örgütsüz durumda bulunan sını­ sağlamak, karşılıklı deney paylaşımı düşünceleri çerçevesinde örgütlen­ fın, özellikle güvencesiz çalışan, iş ve örgütlenme süreci yaşamak. me hakkı..vb. Bugünkü toplumsal sürekliliği bulunmayan, bir yandan yaşamın insani yaşam kalitesini ifa­ * Yaşanacak sürecin sonunda, işsizlikle malul kesimine dönük ola­ de eden bu ve benzeri tüm hakları­ rak yeni sınıf örgütlenmeleri ve mü­ çalışmanın olumlu-olumsuz dersleri mız yok sayılmaya yok edilmeye ça­ ışığında açık tartışmalar örgütle­ cadele dinamikleri açığa çıkmaya lışılıyor. mek. başlamıştır. Bu yeni örgütlenmeler, Zaman zaman sermaye kurum ve dernek, sendika, kültür kurumlan ve * Tartışmalarda oluşan zeminle­ kuruluşlarının ya da “hayırsever” kooperatifler gibi biçimler altında ri daha ileriye taşımanın yollarını ve kişi ya da sivil toplum kuruluşları­ ortaya çıkmakta ve esas çalışmaları­ kanallarını açmak, bunu yaparken nın yürüttüğü “yardım” 1ar ise, ser­ nı, sınıfın mevcut örgütsüz kesimi ivar olan zemini korumak. maye düzeninin yarattığı cehennem­ çinde yoğunlaştırmakta ve yine bir lere katlanabilmemiz, “patlayıp” dü­ Kampanya neden eğilim olarak sınıfın örgütlenme sü­ zeni sarsıcı sonuçlar yaratmamamız recine yalnızca üretim yeri merkezli ‘hak’kımızı istiyoruz için önümüze attıkları kırıntılar. Sa­ yaklaşmayıp, sınıfın yaşamını sür­ gündemli? dece onların inayetleri çerçevesinde dürdüğü mekânları da bir örgütlen­ verdikleri ve asla hakkımız olmayan me yeri olarak görmektedirler. 70 Ti yıllardan bu yana dünya öl­ “iyilikler” bunlar. Kapılarında işçi çeğinde hükmünü sürdüren serma­ “Hakkımızı istiyoruz, almaya sınıfını, ezilenleri, yoksullaştırdık­ geliyoruz” kampanyası bu eğilimle­ yenin yeni liberal saldırıları, işçi sı­ larını dilenci yapmaya çalıştıkları rin sonucunda sınıf örgütlenmeleri­ nıfının mücadeleleri sonucu kazanı­ uygulamalar yani. nin, karşılıklı olarak birbirleriyle ilan tüm haklara savaş açmıştır. Bu­ lişkilenmesi sonucu ortaya çıkmış­ gün bu politikalar “hak” kavramını Bizler hakkımızı istiyoruz der­ tır. Birlikte daha ileri kurgular yapa­ literatümüzden çıkarmaya çalışmak­ ken bir yandan şimdiye kadar müca­ bilmenin zemini olarak görülmüştür. delelerimizle kazandığımız “hak’Tatadır. İnsanca yaşayabilecek bir üc­ “Güvenceli iş hakkımı istiyorum” rımızı unutmadığımızı, bunlardan rete sahip olma hakkı, güvenceli bir şiarı ile yola çıkan bu kampanyanın vazgeçmediğimizi, bunların savunu­ işe sahip olma hakkı, parasız ve eşit amaçları esas olarak: cuları olduğumuzu vurguluyoruz. bir şekilde sağlık ve eğitim hizmet­ 59


CJOİ KasiM'Ara IiI< 2005 Diğer yandan ve çok daha önemlisi ise sınıfsız, sömürüşüz, özgür ve in­ sanca bir dünyayı yaratmak için he­ pimizin sahip olması gereken hakla­ rımızı istediğimizi, bunun için mü­ cadele ettiğimizi haykırıyoruz.

Neden böyle bir biçim? Biçim konusunda kampanya sürdiirücüleri olarak üç özellikten bah­ sedebiliriz. * Kampanyanın örgütleyicileri olarak, kurumlarımızm adını öne çı­ karmayı değil, talebi öne çıkarmayı doğru bulduk. Yapılan tüm eylemle­ ri ve hazırlanan tüm materyalleri bu mantığın ürünü olarak ortaya çıkar­ dık. Eylemlerde taşıdığımız pan­ kartlarda, dövizlerde sadece kam­ panya ismi yer aldı. Kampanyanın katılımcı kuramlarını her düzeyde ifade ettik. Bununla beraber hiçbir kurumun simgesi olabilecek bayrak, pankart vs. taşımasını tercih etme­ dik. Bu yaklaşımımızın nedenlerin­ den biri de sınıf örgütlenmeleri ara­ sında yer etmiş olan rekabetçi duru­

şa karşı, dayanışmacı bir yaklaşımı öne çıkarmak, yan yana gelişimizin aslolarak yaptığımız işi büyüten bir sonuç çıkarmasını sağlamaktı.(Son yıllarda onlarca imza ile yan yana gelen kuramların bir neredeyse sa­ dece imza sayısı kadar kitle ile ortak eylem yapma kültüre bir eleştiri, bir çubuk bükmeydi bu aynı zamanda) * İkinci olarak her çalışmada, özellikle sokak eylemlerinde talebin çeşitli düzeylerden sahipleri tarafın­ dan dillendirilmesini sağlamaya ça­ lıştık. Bu haliyle eylemleri işçilerin bizatihi kendi sözlerini söyledikleri forumlar haline dönüştürdük. * Eylem mekânlarını seçerken talebin sahibi olabilecek kesimlerle buluşabileceğimiz mekânları tercih ettik. Merkezi eylem ve etkinlikler­ de böyle olduğu gibi, kampanyanın aslolarak yürütüldüğü yerellerin ni­ teliği tümüyle işsizlerin ve güvence­ sizlerin yoğun olarak yaşadığı ve/veya çalıştığı yerlerdir. Bu kampanyanın “nasıl bir bi­ çim?” altında yapıldığını belirleyen bu üç özellik de bizleri yan yana ge­

tiren öğrenme ve eyleme sürecine kampanyamızı daha etkili kılma ç balarımızda, ortak ve ilerletici süreç yaşamamızı sağlamıştır. Elbette sözünü ettiğimiz bici: lerin yalnızca bu kampanya süreciı de keşfedildiğini söylemiyoruz. 1 biçimi anlatırken başka biçimle: olmadığmı ya da yanlış olduğunu v söylemiyoruz. Yine de bu biçimi}* örgütlenmiş bir sürecin kampam katılımcıları olarak hafızamıza orta şekilde yazıldığını belirtelim. El eylem kendi biçimini yeniden yar tır, buna oluşmuş hafızamız da ya dım edecek, olumlu yanların ileriy taşınmasında katkı sunacaktır. “Hakkımızı istiyoruz, alma; geliyoruz” kampanyasının örgüt: yicileri olarak; * Bu zemine işçilerin gündel taleplerinin eylemli örgütlenme 2 mini olmasının ötesinde bir anla yüklemiyoruz. Ama bir yandan d bu isimle anılan zemini ileride ö gütleyeceğimiz kampanyalarda ku lanmayı ve yeni katılımcılarla ber: ber kurgulamayı düşünüyoruz.

"Hakkımızı istiyoruz, almaya geliyoruz" kampanyasının örgütleyicileri oiarak; bizierin birlikte daha ileri örgütlenme deneyimlerine girişmeleri bu eylemlerin ancak sonuçları olarak görülebilir. Böyle yakınlaşmalara yol açabilecek tartışma platformları yaratmayı önemsiyoruz.

* Burada bi likte ördüğümü ortaklaşma; kültürü önems yoruz.

* Yaptığımıı şeyin herkesi kendinden memnun olduğu bir kav rayışm ötesinde bir arayışı, “birlikt bir arayışı” temsil ettiğini, bunun d birbirinden öğrenmeye açıklığın bi işareti olduğunu düşünüyoruz.

* Buradaki deneyi yaşayanlar o larak bizierin birlikte daha ileri öı gütlenme deneyimlerine girişmeleı bu eylemlerin ancak sonuçları ola rak görülebilir. Böyle yakınlaşmalı ra yol açabilecek tartışma platform lan yaratmayı önemsiyoruz. * “Hakkımızı istiyoruz, almay geliyoruz” kampanyası bileşenler olarak yeni bir kampanyanın yen bir taleple örgütlenmesine öneri o luşturmayı ve daha güçlü kampan yalar örgütlemeyi hedefliyoruz. 40


KasiM'AraLi I< 200?

23 Ekim 2 0 0 5 günü ‘Hakkımızı istiyoruz. Almaya Geliyoruz!’ kampanyası çerçevesinde gerçekleştirilen forumda Dayanışmaevleri adına yapılan sunumu yayınlıyoruz...

D a v a n iş m a e v l e r İ

ve

SIN IF M ÜCADELESİ Bugün işyeri merkezli çalışmanın ciddi sıkıntılara gebe olduğu gerçeğinden hare­ ket etmek gerekiyor. İşyeri merkezli örgütlenme, işçiyi mahalleden doğru örgütle­ mekten daha üstün bir tarz değildir. Bu durumdan çıkardığımız sonuçlardan biri, sınıfın kendi öz örgütleri olarak yukarıdaki hedeflere ulaşmaya çalışan Dayanışmaevlerini mahallelerde kurmamıza sebep oldu. 1970’li yılların bir dönüşüme işaret ettiği genel olarak kabul gör­ müş bir düşüncedir. Fordist birikim rejiminin krizi esnekleşmeyle cevap­ lanmıştır. Sermayenin kendi iç man­ tığı açısından yaptığı köklü değişim­ leri bir kenara bırakırsak, aynı za­ manda emeğin niteliğinde ve iş yo­ ğunlaşmasında da değişim demektir. Fordizmin tersine, ihtiyaç duyu­ lan emeğin çok sayıda niteliksiz işçi­ den az sayıda nitelikli işçiye doğru kayması bölünmüş ve farklılaşmış bir işgücü yapısını ortaya çıkarmış­ tır. Az çok sürekli bir istihdam şansı­ na kavuşan, nitelikli, çekirdek işgü­ cü ve arada sırada iş bulan "McDo­ nald’s” işçiliği diye adlandırılan ni­ teliksiz işgücü. Postfordist süreçte esneklik, üretim biçiminden daha çok sermayenin emek karşısındaki davranış halini resmetmektedir as­ lında. Küçük işletmelerde dağınık ve örgütsüz olarak çalışan işçilerin bir­ likte hareket etme olanağının kısıt­ lanmasının, sermayeye büyük bir es­ neklik kazandırdığı kesindir. Post­ fordist üretimin temeli, küçük işlet­ melerdeki “vasıfsız” emeğin yoğun sömürüsü ve taşeronlaşmadır.

da emek piyasasında, küçük çaplı üretim ile birlikte pro-modern emek biçimleri olan zanaatkarlık, patriar­ kal ve paternalist mafya tipi emek kullanımlarına neden olmuştur. Emek piyasasının farklılaştırılması bir yandan emeğin pazarlık gücünü azaltırken, diğer yandan üretimin par­ çalanması ile sendikaların gücünü önemli ölçüde geriletmiştir. Bir Japon sendikacı bu durumu şöyle anlatıyor: “Toyota’mn ana üretimin dışına taşı­ dığı birimlerde çalışan işçiler asla hastalanmaz, asla grev lafını ağzına almaz ve yılda yalnızca birkaç gün

tatil yapabilir. Sendikalaşma anında Toyota bu birimlerindeki bağlantısı­ nı hemen sıfıra indirir.” Taşeronlaşmayı göz ardı ederek postfordist süreci anlamak mümkün değildir. Yine Japonya’dan bir örnek verirsek; çelik üretiminde çalışan toplam işçilerin yarısı yani 250.000’i taşeron firmalarda çalışı­ yor. Bunların ücretleri ana firmalar­ da çalışanlara göre %30 daha düşük Ve üstelik %10 daha fazla çalışıyor­ lar. Daha da önemlisi bu işçilerin sa­ dece beşte biri, yani 50.000’i sendi­ kalıdır. Bir Japon işçi bu durumu

Net olarak söylersek; sermaye­ nin tüm süreci esnetme çabalarının temel amacı, emek piyasasının yapı­ sı ve örgütlü emeğin gücünü kırmak­ tır. Alt sözleşme ilişkileri bu anlam­ 41


\ KasiM'AraIiI< 2005

-----—--------- — ■

A k m e rk e z e yle m i

Da y M

Tu%e .WT ! } g ' *|

.. YARDIM

üretim*

0A1s’«uvSu«S r !: f »S? n «>, i r ■K4#’s % s®

işmayi

BÜYÜT

hayatına

••“ » '•M im

sanıp çık,

•\l ( l * t Sınıf bir potansiyel olarak mevcuttur ve zaman zaman kendini dolaylı olarak ortaya koymaktadır. Ancak süreklilik ve politik etkinlik gerçek anlamıyla yaşanmamaktadır. şöyle ifade ediyor: “Sendikalaşma­ nın önünde üç sorunla karşı karşıyayız; ilki büyük firmaların patronları, İkincisi alt sözleşme ilişkisine giren patronlar ve son olarak ana firmanın sendika yöneticileri. Sendikalaşmak için bu üç kesimle anlaşmak zorun­ dayız.” Japonya’da alt sözleşme iliş­ kilerinin yoğunlaşmasından sonra sendikalaşma oranı 1970’deki %35’ten 1987’de %28.6’ya düşmüş­ tür. Türkiye’deki rakamlar da duru­ mu net olarak özetliyor. 1997 DİE Hanehalkı İşgücü Anketlerine göre ise beş kişiden az kişi istihdam eden üretim birimlerinde çalışanların sa­ yısı 11.058.000’diı\ 10 kişiden az ki­ şi istihdam eden üretim birimlerinde çalışanların sayısı ise 14.091.000’dir. 1992 yılında özel sektörde imalat sanayinde 1-9 kişi çalışan işyerlerinde çalışanların yıl­ lık ortalama sayısı 522.467’dir. Bu­ nun içinde fason imalatta çalışanla­ rın yıllık ortalama sayısı 159.635’tir. Keza bir başka rakam da çocuk işçi­ ler için verelim. Çalışan çocukların kendi yaş gruplarına oranıs% 32, ya­ ni 3.847.000’dir. Enformel sektörde çalışan kadınlar üzerine ise çok sağ42

f parası?

eğitim

iflto îa ?

4

■ 1 Sfel

IS!

limizde Bununiâ birlikte, İstanbul konfeksiyon sektöründe yapılan

bir alan araştırmasına göre tekstilde çalışan kadınların %31.3’ü çalışma­ ya 10-14 yaşları arasında, %36.9’u ise 15-19 yaşları arasında başlamıştır. Ücretli kadın işçilerin çoğu ya asga­ ri ücret, ya da asgari ücretten biraz fazla almaktadır. Ataerkil ilişkiler ve erkeklerin kadınlar üzerindeki dene­ timi konfeksiyon atölyelerinde de sürmektedir.

1980’li yıllarda Türkiye’de top­ lam ücretlilerin yaklaşık %20’si sen­ dikalı iken, bu oran 2000’li yılların başında %8’lere düşmüştür. Yine 1980’li yıllarda SSK’ya tabi işçilerin yaklaşık %50’si sendikalı iken, bu oran 2000’li yılların başında %16 do­ laylarına gerilemiş; mutlak rakam­ larla sendikalı işçi sayısı ise 1.5 mil­ yondan 1 milyonun altına düşmüştür.

Sınıf potansiyel olarak artıyor Tüm bu gelişmelere paralel ola­ rak 1970Terden bu yana yaşanan bir başka gerçeklik daha vardır. İşçi sı­ nıfının politik etkinliği de asgariye düşmüştür. Bunu “elveda proletarya” çığlıklarıyla karşılayanlar bile oldu. Ancak işçi sınıfının ebediyen bir toplumsal özne olma konumunu kay­

bettiğini iddia etmek abesle iştigal­ dir. Hatta tam tersine ticarileşme ils birçok yeni alanın piyasa ilişkilerine sonuna kadar açıldığı neo-liberalizm koşullarında, işçi sınıfının en azın­ dan potansiyel olarak yaygınlığının arttığını söyleyebiliriz. “Proleterleş­ me” tüm hızıyla devam ediyor. Ger­ çi proletarya kapsamı altına girecek kesimler belki bundan 150 yıl önce umut edildiği kadar standartlaşmış türdeş bir topluluk oluşturmamakta­ dır. Belki sanayi işçiliği oranı da beklendiği seviyede artmamıştır ve hatta ileri kapitalist ülkelerde sanayi işçiliği oransal olarak gerilemekte­ dir. Fakat bütün bunların hiçbiri işçi sınıfının etkinliğinin bu düzeye geri­ lemesine açıklama olamazlar. İşçi sınıfı ortadan kaybolmamış, tam tersine sayısal olarak artmış, yaygınlaşmış, kolektif bir sınıf ola­ rak davranabilme yeteneğini katego­ rik olarak yitirmesini gerektirecek gelişmeler yaşanmamıştır. Fakat ser­ mayenin işçi sınıfına yönelik kap­ samlı saldırıları ile birlikte kimi ya­ pısal dönüşümler geçirmektedir ve bu yapısal dönüşümlerin eski kalıp­ larla kolektif davranış yollarını tıka­ dığı söylenebilir. Keza 70 Terde baş­ layan dönüşüme 90’lardan itibaren sosyalist bloğun çöküşü gerçekliğini de eklemek gerekir. İşçi sınıfının harcı olmuş bir ideolojinin hızla yıp­ ranması sosyalist hareketleri sars­ mış, öyle ki Marksizm’in krizine ka­ dar varılmıştır. Tabii sınıfın oluşu­ munu fazlasıyla belirleyen bir gün­ cel etken de kültür endüstrisidir. Ka­ pitalizm boş zamanı örgütleme ve gündelik yaşamı bazı ortak standart­ lara kavuşturma noktasında çok bü­ yük mesafeler kaydetmiştir. Bu tespitlerin ışığında vurgulan­ ması gereken ana nokta şudur: İşçi sınıfı bir potansiyel olarak mevcut­ tur ve zaman zaman kendini dolaylı olarak ortaya koymaktadır. Ancak süreklilik ve politik etkinlik gerçek anlamıyla yaşanmamaktadır. Çünkü işçi sınıfının bugün içinde bulundu­ ğu en büyük kriz örgütsel krizidir. Örgütsel krizin aşılamaması, yani iş­ çi sınıfının en temel ortak çıkarların: ifade edebileceği öz-örgütlerine sa-


«AsiM'AR/'lık 2005

hip olamaması onun etkin bir sınıf haline dönüşememesinin en önemli sebebidir.

Sendikalar ve işçi sınıfı İşçi sınıfının yukarıdaki ihtiyacı­ na denk düşen en önemli örgütlenme aracı sendikalar idi. Gerçekten de iş­ çi sınıfının en yaygın örgütleri tarih­ sel olarak sendikalar olagelmiş ve çok önemli bir rol oynamıştır. Ancak bugün sendikaları işçi sınıfının ya­ şamsal ihtiyaçlarına yanıt veren ku­ rumlar olarak görebilme imkanı or­ tadan kalkmıştır. Bunun birkaç sebe­ binden bahsedebiliriz. Birincisi; sendikalar işçi sınıfı­ nın denetiminden tümüyle çıkarıl­ mıştır. Var olan sendikaların büyük bir kısmı, işçi sınıfını güden, onu de­ netim altında tutmaya yarayan ser­ maye araçları, devlet kurumlan hali­ ne dönüşmüştür. İkincisi; sendikal mücadele çizgisi ücret sendikacılığı­ na kilitlenmiştir. İşçi için sendika yaşamsal birçok ihtiyaca yanıt üre­ ten bir öz-örgüt olmaktan ziyade üyesi olunduğunda toplu sözleşmeden yararlanılacak bir araç haline dönüş­ müştür. Üçüncüsü; sendikal örgütlü­ lüğün en etkin taşıyıcısı olagelmiş sanayi işçiliği, dünyanın bir kısmın­ da oransal olarak azalmaktadır. Taşeronlaşma, ev eksenli çalışma hızla artarken, gerek bu kesimler gerekse de hizmet sektöründe istihdam edi­ lenler geleneksel sendikal mücadele­ ye hala fazlasıyla yabancıdır. Dör­ düncüsü; sendika örgütlenmesi işye­ rini merkezine alan bir modeldir. Fa­ kat bugün işyerinin çalışma yaşa­ mındaki etkinliği azalmaktadır. Be­ şincisi; sendikalar bugün işçi sınıfı­ nın parçalanması karşısında farklı kesimleri bütünleştirecek bir örgüt modeli olmaktan çıkmıştır. Potansi­ yel işçi sınıfının en büyük öbekleri örgütsüz ve sendikaların ilgi alanı dışındadır.

Sendikalar değilse nasıl bir örgütlenme? İşçi sınıfı, ilk önce kendi içinde sürekli bir ortak faaliyete sokulamadıkça etkin bir sınıf kimliği kazana­

maz. Sınıf haline gelebilmenin en önemli ön koşulu bir araya gelmedir. Bir araya gelebilmenin yolu nereden geçmektedir? Sınıfın neredeyse atomlarma parçalandığı, sınıf bilinci­ nin bütünüyle silikleştiği, siyasi ajitasyonlarm etkinliğinin kalmadığı bir ortamda bir araya getirebilme ne üzerinden başarılabilir? Ya da başka şekilde soralım; nasıl bir örgüt ge­ reklidir? Yeni örgütümüzün belki daha küçük ölçekte, ama acil sorunlara salt propaganda dışında da çözümler üretebilen bir karakteri olmalıdır. Emekçiler birbirleri ile etkileşim içe­ risine girip, somut bir hedef için bir­ likte mücadele edebilsinler. Neo-liberalizmin yalnızlaştırıcı ve stan­ dartlaştırıcı etkilerine karşı yalnız olmadıklarını görebilsinler. Bu örgütün sınıfın ve emekçilerin taleplerinden kopmasını engelleyecek bir yanı olmalı. Tamamen halkın ihti­ yaçları üzerinden kendini şekillendir­ men. Yukarıdan dayatılan kararlarla değil de kendi iradesini açığa çıkara­ bilecek biçimde yapılanmalı. Kitle­ lerden yabancılaşmasını engelleyecek araçlar kendisine içkin olmalı. Ma­ hallede yaşayan herkesin söz sahibi olabildiği organları olabilmeli. Bu kurumlar emekçilerin yaşam koşullarında acil düzeltmeler ger­ çekleştirebilecek bir iktidar ala­ nı olmalı. Gelecekte yaratmak istediğimiz dünyanın ipuçları buraların hem yaşamında hem kültüründe filizlenebilmeli.

qol

tünde konum alabilen bir örgütün ancak sınıf örgütü haline gelebilece­ ğini bilen bir örgüt olmalıdır bu. Farklı işkollarmdaki işçiler ile işsizlerin bir arada var olabilmesini sağlayacak bir örgüt olmalıdır bu. Sınıfın birbirine rakip olarak göste­ rilmeye çalışılan kesimlerini bir ara­ ya getirebilen, bunların arasındaki dayanışmaları büyütebilen bir yapı­ ya sahip olması gerekir.

Dayamşmaevleri nerede duruyor? Bugün işyerlerinin sermayenin hakimiyetini dolaysızca kurabildiği bir mekan haline geldiği, işyeri mer­ kezli çalışmanın ciddi sıkıntılara ge­ be olduğu gerçeğinden hareket et­ mek gerekiyor. İşyeri merkezli ör­ gütlenme, işçiyi mahalleden doğru örgütlemekten daha üstün bir tarz değildir. Ama birini diğerinin yerine de ikame etmek gerekmez. İhtiyaç duyulan kendini sadece iş yerleri ile sınırlamayan bir örgütlenme aracı­ dır. Toplumsal parçalanmanın ve sı­ nıflar arasındaki ayrışmanın en önemli göstergelerinden bir tanesi şe­ hirlerdeki yaşam alanlarımızın nere­ deyse bütünüyle zenginlerinkinden kopuşmasıdır. Belki aynı işyerlerin­ de çalışanlar olarak ortak bloklarda ve lojmanlarda yaşamıyoruz, ama

Sınıf örgütünün içinde olu­ şur diyerek sınıf bilinçli olsun olmasın tüm emekçileri örgütle­ yebilecek bir yanı olmalı. İdeo­ lojik yetkinliğe ulaşmış olmanın gerekmediği örgütlenme kanal­ ları geliştirebilmeli. Bu örgütün aynı sendikalar gibi hakkını almak isteyen her­ kesin, yaşadığı sıkıntılara çare bulmak isteyen herkesin ulaşa­ bileceği, dahil olabileceği ör­ gütler olması esastır. Sınıfı bö­ len tüm kültürel, ideolojik, et­ nik, mezhepsel ayrımların üs­ 45


tp l K

asiM'Ara IiI< 2005

neredeyse hepimiz benzer yoksulluk ve yoksunluk koşullarında kendi işçi semtlerimizde yaşıyoruz. Bu durumdan çıkardığımız so­ nuçlardan biri, sınıfın kendi öz ör­ gütleri olarak yukarıdaki hedeflere ulaşmaya çalışan Dayanışmaevlerini mahallelerde kurmamıza sebep oldu. Emekçi semtlerinde halkın sorunla­ rına kendi dayanışması ile çözüm bulmasını sağlamaya çalıştık. Genç­ ler üniversiteye hazırlandı, spor yap­ tı, yalnızlıklarını aşmanın en güzel yolunun- halk dayanışması içinde yer almak olduğunu gördü. Aileler ara­ sında yaşanan sorunlar buralarda çö­ züldü. Uyuşturucu satılamayan, hır­ sızlık yapılamayan semtler, sokaklar yaratılmaya çalışıldı. Kadınlar kadın sağlığı konusunda bilgileri Dayanışmaevlerinde aldılar. İnsanlar yıkım ekiplerine karşı ne yapacaklarını bir araya gelip tartıştılar. İşçiler iş yasa­ larındaki son gelişmeleri Dayanışmaevlerinde öğrendi, gönüllü avu­ katlardan destek aldı. İşsizler bul­ dukları küçük işleri elbirliği ile Dayanışmaevlerinde yapıp eve ekmek alacak parayı kazandılar. Çocuklar

kütüphanelerimizden aldıkları kitap­ ları okuyarak uyudular, derslerinde anlayamadıklarını ahilerinden, abla­ larından öğrendiler, yaz okullarında kendilerini geliştirdiler. Kocasından dayak yiyen kadın Dayanışmaevine sığındı. Halkın kentleri yönettiğinde ne olacağını, yoksulluğa karşı nasıl mücadele edileceğini merak edenler Dayanışmaevlerinin kurultaylarında bir araya geldiler. Kitaplar, giysiler buralarda yeniden ihtiyaca göre pay­ laşıldı. “Yoksuluz; çünkü siz varsı­ nız” haykırışları zenginlerin mekan­ larına Dayanışmaevleri pankartları­ nın ardında dayanışmayı büyütenlerce ulaştırıldı. İşsizler, güvencesiz ça­ lışanlar yaşadıklarını İş-Kur’un önünde devletin yüzüne vurdu. Dayanışmaevleri çalışmasını bü­ yütenlerin inandığı bir ilke var: “Yoksulluğu ancak yoksullar, emek­ çiler, sınıf bir bütün olarak yok ede­ bilir.” Ulaşmak istediğimiz nokta belli: İşçilerin bir sınıf bütünlüğü içerisinde kendi yaşamlarını^ kendi geleceklerini belirleyebilecekleri bir güç haline gelebilmesi. Bu faaliyet­ lerin tümü bu amaca hizmet etmeye

Sınıfla beraber mesai harcamak, ortak yaşamlar inşa ede­ bilmek, bir kişinin sorununu kendi sorunu gibi kavrayabil­ mek, dışarıdan oturup soyut laflar üretmekten muhakkak ki daha zor. Ama çıkış da ancak bu. Y a z o k u lla rı şenliği

çalışıyor: Sınıfı etkin bir özne haline getirebilmek. Mülkiyetin bir hırsız­ lık olduğuna, insanca çalışmanın v< yaşamanın hepimizin en doğal insanı hakkı olduğuna inananların sayısını artırmak ve bunların bir gün yaşam­ larını yeniden kuracak güce ulaşma­ sını sağlamak. Her dönemin politik görevleri, a dönemin koşullarından ve ihtiyaçla­ rından doğar. Daha net olarak söyle-j mek gerekirse; Dayanışmaevleri, işçi sınıfını, hazırda var olan değil, oluşan bir şey olarak görmekte ve sınıfın özörgütü olmaya soyunmaktadır. Ne ye­ rel kalmaya kilitlenmiştir, ne de bu­ günün kimi sorunlarına merhem ol­ mayı düşünmektedir. Açığa çıkarta­ cağı sınıf bilincini siyasileştirebildiği oranda iktidarı hedefleyen devrimci hareketi beslemeyi amaçlamaktadır. Bu zorlu olan yoldur. Sınıfın içinde, sınıfla beraber mesai harca­ mak, ortak yaşamlar inşa edebilmek, tonlarca sorunun altına gözünü kırp-, madan girebilmek, bir kişinin soru­ nunu kendi sorunu gibi kavrayabil­ mek, dışarıdan oturup soyut laflar üretmekten muhakkak ki daha zor. Ama çıkış da ancak bu. Çok emek har­ cadık, çok şey öğrendik, ama daha yolun başında olduğumuzu, daha öğ­ renmemiz, başarmamız gereken çok j şey olduğunu hiç unutmuyoruz. Ba­ şardıklarımızla, ulaştığımız noktayla ! gurur duyuyoruz, ama gerçek hedefe ulaşabilmek için daha kırk fırın ek­ mek yememiz gerektiğini de çok iyi 1 biliyoruz. Sadece kendi deneyimleri­ mizden dersler çıkartmıyoruz. Bre­ zilya’daki Topraksız Köylüler’den. Arjantin’deki İşsiz İşçilerden, Hin­ distan’daki SEWA’dan öğrenmeye devam ediyoruz. Ülkemizde Halkevleri-Emek Çalışma Merkezi’nin. Halk Kültür Merkezleri’nin, Daya­ nışma Sendikası’nm, İşçi Evlerinin, kooperatifleşme denemelerinin, ba­ ğımsız sendika çalışmalarının, İmece’nin, BATİS’in ve adını sayamadı­ ğımız deneyimlerin elde ettiği so­ nuçlardan besleniyor, dersler çıkartı­ yor ve geleceğe bakıyoruz. Dayanışmaevleri bu bilinç ve bu iradeyle yoluna devam ediyor.

44


KasiM'AraI i I< 2005

qol

E V EKSENLİ ÇALIŞAN KADINLARIN Ö R G Ü TLEN M ESİ Nihal Kayacan

Ev-eksenli çalışmanın parçalı ve farKlılıKlar içeren yapısının çok farklı örgütlenme biçimlerine olanak sunduğu görülmektedir. Bu biçimlerin içerdiği olanakları ve sı­ nırlılıkları kavramak küreselleşmenin mağdurlarının, kazananları olma çabasındaki mücadelelerinin de daha fazla anlaşılmasına hizmet edecektir. Ev-eksenli çalışma bir yandan ge­ leneksel kadınlık rollerinin getirdiği becerilerle yapılabiliyor olması, diğer yandan bu rollerin gerektirdiği ev-içi sorumluluklarla birlikte aynı mekan­ da yürütülüyor olması nedeniyle çok büyük oranda kadınların çalışma ala­ nı olarak görülüyor. Neo-liberal poli­ tikaların esnek, ihtiyaç olmadığında iş piyasasından hızla çekilecek, ucuz ve sendikal örgütlenmeye daha az yatkın olan işgücüne duyduğu ihtiya­ cın artması, kadınların bu toplumsal cinsiyet rollerinin etkisiyle oluşmuş özelliklerinin enformel ekonomide ev-eksenli çalışmanın bir “kadın işi” olarak yaygınlaşmasına zemin hazır­ lamıştır. İstihdamın esnekleştirilmesinin bu kadına özgü biçimi, sosyal devle­ tin tasfiyesine de neden olan neo-liberal iktisadi politikaların yarattığı “yoksullaştırıcı” etkiye karşı kadınla­ rın bir ayakta kalma stratejisidir de aynı zamanda. Kadınların ev-içi alan­ da yaşlı ve çocuk bakımım daha fazla oranda yüklenmesi, yiyecek ve giye­ cek maddelerinin evde üretilmesi tü­ ründen geliştirdiği çözüm arayışları­ nın, çoğu kez “boş zamanlarda” kimi ev ve el yapımı ürünlerin üretilerek yoksullaşan “aile ekonomisine katkı” için pazara çıkarılmasıyla desteklen­ mesinin yaygınlaştığı gözlemlenmek­ tedir. Bu anlamıyla geleneksel üre­ timler kapitalist pazar içinde yeniden gündeme gelmektedir. Ancak bundan çok daha yaygın olarak yaşanan ve

gitgide yaygınlığı artan diğer tür ev eksenli çalışma, “fason zincirleri” için evde üretim yapan kadınların ça­ lışmalarıdır. Yine geleneksel cinsiyet­ çi roller nedeniyle zorunlu olarak “tercih edilen” ve “aile ekonomisine katkı” olarak yapılan bu işler çoktan katkı olma boyutunu aşmıştır. Pek çok aile için geçimlik ücret bu çalış­ malardan elde edilmektedir. Bu yaygınlık ev-eksenli çalışan kadınların yerel-bölgesel ve küresel çapta örgütlenmeleri için bir ihtiyaç da açığa çıkarmaktadır. Çünkü bu ça­ lışma çok ağır çalışma koşullan altın­ da yürütülse ve çok uzun çalışma sa­ atlerine sahip olsa da kadının ya da hanenin yoksullaşmasının önüne ge­ çememekte “çalışan yoksullar” yarat­ maktadır. Gerek ülkemizde gerekse başka coğrafyalarda yaşanan kimi örnekler, dünya çapındaki kimi fonlar, vakıflar ve Dünya Bankası, Birleşmiş Millet­ ler gibi uluslararası kuramların bu kadınları “girişimci” yapma yönün­ deki çabalarını göstermektedir. Mikro kredi uygulamaları ve fonlanan “pa­ zar örgütlenmeleri” bu türden uygula­ malardır. Söz konusu kredi ve fonla­ rın veriliş nedenlerinden birini “yok­ sulluğun yöneti(şi)mi” olarak değer­ lendirmek gerekirse de asıl önemli neden bu uygulamalarla, son derece yoğun emek harcayarak çok sınırlı kazanç elde edebilen kadınlar üzerin­ den yerel piyasanın canlandırılması,

bölgesel ekonominin “kalkındırılma­ sı” olarak gerçekleşmektedir kanım­ ca. Bu fonların “kalkınma programla­ rı” çerçevesince verilmesi de bu kanı­ yı destekler nitelikte bir veridir. Böy­ lelikle sosyal devletin sağlaması ge­ reken iş, gelir ve gelecek güvencesi “girişimci” kadının kendi çabasına ve piyasadaki acımasız rekabetin dişlile­ rine emanet edilmektedir. Peki bu uy­ gulamalar kadınlar açısından olumlu sonuçlar yaratmakta mıdır? Kimi du­ rumlarda tek tek kadınların durumla­ rını iyileştirmeye neden olsalar da da­ ha büyük ölçekte kadınların örgütlen­ mesine ve buna dayanarak güçlenme­ sine hizmet etmemektedir. Özellikle mikro kredi uygulamaları çoğu kez kadınların “iş kurma”larımn zeminini yaratacak “iş aletleri”ni satın alabil­ melerini sağlayamamakta, ancak gün­ delik hayatlarının birikmiş borçlarını erteleyebilmenin bir aracı olabilmek­ tedir. Bunun ardından kadınlar kendi­ lerini hem hayatlarını sürdürecek ge­ liri kazanmak hem de kredinin taksit-, lerini ödemek için parça başı iş ya­ parken bulmaktadır yeniden. Başlan­ gıç noktasına dönülmüştür yani. Üs­ telik çok büyük miktarda paralar ayrı­ lan bu uygulamalar son derece sınırlı sonuçlar yaratmaktadır. Güney Afri­ ka’da yapılan kimi araştırmalar bu uygulamaların kalıcı kazanımlar ya­ ratma konusunda epey başarısız oldu­ ğunu dile getirmektedir. Yoksulların, kayıtsız, güvencesiz çalışanların, ev-eksenli çalışanların 45


C|Oİ I<asiM'Ara [iI< 2005

kendi kurdukları örgütlenmeler de var elbette. Ve bu yazının konusunu ev-eksenli çalışan kadınların kendi örgütlenmeleri oluşturuyor. Türkiye örneğinde de ev-eksenli çalışan kadınların farklı türden orga­ nizasyonları, örgütlenme, güçlenme arayışları söz konusu. İş ekipleri oluşturmaktan pazar örgütlenmesi yap­ maya, girişimci olma çabasından ko­ operatifler kurarak birlikte ve daya­ nışma içinde durumunu iyileştirmeye ve güçlenmeye dönük arayışlar bu a1andaki çeşitli örnekler. Sadece İstan­ bul’da bu konuda çalışma yapan üç kooperatif var: Avcılar Ev Eksenli Çalışan Kadınlar Küçük Sanat Koo­ peratifi ve Kuştepe Ev Eksenli Çalı­ şan Kadınlar Küçük Sanat Kooperati­ fi sadece ev-eksenli kadınların örgüt­ lenmesine dönük olarak kurulmuş ko­ operatifler. imece Kadın Dayanışma Kooperatifi ise kayıtsız, güvencesiz çalışan emekçi kadınların örgütü ola­ rak hem parça başı çalışanları hem de diğer kayıtsız çalışan kadınları hedef­ liyor. Bu kooperatifler bulundukları yerellerde bir örgütlenme yaratmanın ötesinde bu örgütlülüğü daha geniş kesimlere yayma, diğer yerellerde oluşan gruplara da örgütlenme konu­ sundaki deneyimlerini aktarma, hak arama konusunda ortak bir bilinç oluşturma kavrayışıyla örgütlenme sürdürmekteler. En eskisi 2001’de kurulmuş ve henüz çok genç olan bu

örgütlenmeler arasında dayanışma ve deneyim aktarma davranışı şimdiden uç vermiş durumda. 1999’da ev-eksenli çalışan kadın­ ların örgütlenmesine dönük bir kavra­ yış oluşturmak amacıyla gerçekleşti­ rilmiş bir atölye çalışması sonucu ku­ rulmuş olan “Ev-Eksenli Çalışan Ka­ dınlar Çalışma Grubu” da ev-eksenli çalışanları özellikle emek örgütlen­ mesi çerçevesinde destekleme düşün­ cesiyle yola çıkmış enformel bir grup. Yine enformel bağlantıları ve ağları üzerinden ilişki kurduğu ev-eksenli çalışan kadınlar ve örgütlenme­ lerini ortak hedefler doğrultusunda ki bunların en önemlileri işçi olmak­ tan kaynaklı yasal haklar ve sosyal güvencedir- yan yana getirmeyi, ör­ gütlenmeleri için destek vermeyi he­ defliyor. Bu örgütlenmelerin “Ulusla­ rarası Ev-Eksenli Çalışan Kadınlar Ağı”na da üye olarak dünya çapında birbirinden haberdar olan, deneyim­ lerini paylaşan, kimi zaman ortak ça­ lışmalar yürütebilen bir yapıya ka­ vuşması için destek veriyor. Ancak ev-eksenli kadınların örgütlenmesi, son derece zor ve yavaş ilerleyen bir süreç. Kadınların farklı statülerdeki (kendi hesabına, sipariş usulü veya bir işverenden iş alma şeklinde) çalış­ malara yönelmiş olması, hatta bu ça­ lışma tarzlarının çoğunlukla aynı in­ san tarafından neredeyse eşzamanlı olarak yürütülebiliyor olması örgüt­

lenme noktasında yaşanan sorunlara farklı boyutlar katıyor. Ev-eksenli çalışan kadınlar örgüt­ lenmesi bir yandan enformel sektörde bir emek örgütlenmesi olarak ortaya çıkmaktadır. Diğer yandan da yerel uzmanlaşmış bir konuda çalışma ya­ pan kadın çalışması olarak.

Ev-eksenli çalışan kadınların örgütlenmelerine dair Ev-eksenli çalışan kadınların ör­ gütlenmesi iki özelliği birden bağrın­ da taşımaktadır. Bunlardan biri enfor­ mel (kayıtsız, güvencesiz ve esnek) çalışanları örgütlemeye dönük bir ça­ lışma olmasıdır. Bundan dolayı da enformel sektörde açığa çıkan tüm örgütlenme dinamikleri ve sorunları­ nı barındırmakta, bu sektördeki diğer örgütlenmelerle benzer süreçler, so­ runlar yaşamakta, benzer çözüm öne­ rileri geliştirmektedir. Diğeri ise ka­ dınları örgütlemesi dolayısıyla kadın örgütlenmesinin özellikle küreselleş­ me sürecinde yaşadığı serüvenle çok iç içe sorunlar ve süreçler yaşıyor ol­ masıdır. Çünkü salt ülkemizde değil dünya çapında da ev-eksenli çalışan­ ların yüzde 80-90’mı kadınlar oluş­ turmaktadır. Bu nedenle ev-eksenli çalışan kadınların örgütlenmesi, bu iki örgütlenme sürecinin dinamikleri ile birlikte değerlendirmeye tabi tu­ tulduğunda, bütün güçlü ve zayıf yanları bu değerlendirmelerle daha net gözlemlenebilir olacaktır. Elbette bu değerlendirmelerin daha sağlıklı yapılabilmesi için bu iki tür örgütlen­ meye dönük daha derinlemesine ve daha ayrıntılı araştırmalar yapılmalı­ dır. Ancak bu bir deneme yazısıdır. Ev-eksenli kadınların örgütlenmesine hangi perspektifle yaklaşmamız ge­ rektiğine dair bir deneme... a. Enformel sektördeki emek ör­ gütleri üzerine bazı değerlendirme­ ler Fatma Ülkü Selçuk’a göre bu alanda kurulan emek örgütlenmesi de­ neyimlerini, iki grupta toplayarak de­ ğerlendirmek mümkündür: (i) enfor­ mel sektör emekçilerinin doğrudan

46


KasiM'AraI i I< 2005 C j O İ

örgütlenmesi (ii) enformel sektör emekçilerinin çalışma ve yaşama ko­ şullarına yönelik destek ve bilinç yükseltme programları.1 Birinci kategori altında koopera­ tifleşme, sendikalaşma, dernekleşme, formel sektör çalışanlarıyla enformel sektör çalışanlarını platform ya da komite benzeri birimlerde ortaklaştır­ ma gibi faaliyetler sayılabilir. Dünya ölçeğinde ev-eksenli çalışan kadınla­ rın örgütlenmeleri de bu farklı biçim­ ler altında gerçekleşebilmektedir. Türkiye’de ev-eksenlilerin örgütlen­ mesinde kooperatifleşme biçimi ağır­ lık kazanmış gibi görünmektedir. Ko­ operatif kurucularının dile getirdiğine göre, bu biçim ev-eksenli çalışanlar­ da daha sınırlı gelişmiş olan işçilik bilincinin olgunlaşmasına hizmet et­ mek üzere; dayanışmayı ve ortak çı­ karlar etrafında yan yana gelmeyi, iş­ verenin karşısında ortak bir güç ola­ rak hak arayabilecek bir zemin yarat­ mayı, herkesin eşit düzeyde söz hak­ kı etrafında örülmüş bir katılım ger­ çekleştirmeyi ve bu süreçte özneleşmeyi sağlamak için tercih edilmekte­ dir. Diğer yandan örneğin sendikaya üye olabilmek için sigorta sicil no 'su­ nun gerekliliği gibi yasal engeller de bu biçimi zorlayan etkenler arasında­ dır. Kooperatif biçiminin kimi sorun­ ları ve sınırlılıkları da var elbette: “Girişimciliği destekleyen kuruluşlar açısından kooperatifler genellikle so­ run oluşturmamaktadır; çünkü des­ tekledikleri kooperatifler, çoğu za­ man, küçük şirketler görünümüne bü­ rünmektedir. Ama işçi örgütleri açı­ sından durum, bu kadar sorunsuz de­ ğildir: Örneğin, kooperatiflerde ör­ gütlü işçilerin faaliyetleriyle sendika­ lı işçilerin mücadelesinin nasıl birleş­ tirileceği, önemli bir sorundur. Ayrı­ ca, kooperatif içinde rekabeti en aza indirmeye çalışmak, eşitsizlikleri azaltmak, geliri adil bir biçimde pay­ laştırmak gibi sorunlara da çözüm bulmak gerekmektedir. Kooperatifler, çoğu zaman, mütevazi sayıda işçiyi kapsayan örgütlerdir. Bu durum ise, kooperatifin, nasıl en fazla işçiyi içi­ ne katacağı sorusunu gündeme getir­ mektedir. Kooperatif içinde oluşabi­

lecek ast-üst ilişkileri ve kooperatifin diğer işletmelerle nasıl rekabet edip ayakta kalacağı, aşılması gereken başka sorunlardır. Sorunlar listesini daha da uzatmak mümkündür. Yine de tüm bu sorunlara rağmen, işçilikle kendi hesabına çalışmanın sınırları­ nın zaman zaman bulanıklaştığı, çalı­ şanların bu statülerden birindeyken bir diğerine kolaylıkla geçebildiği ya da yaklaştığı küçük ve dağınık üretim birimlerinde, sadece toplu iş sözleş­ mesine dayalı sendikal yaklaşımın başarılı olmadığı açıktır. Bu gibi ne­ denlerden dolayı kooperatif tarzı ör­ gütlenme, arzu edilir olup olmaması­ nın ötesinde, verili çalışma koşulları göz önüne alındığında, kendini (ev emekçileri de dahil olmak üzere) kü­ çük üretim birimlerindeki işçilere bir “gerçeklik” olarak dayatmaktadır. Kooperatif örgütlenmesi biçimi, gü­ nümüzde enformel sektör emekçileri açısından önemli bir çerçeve olmaya devam etmektedir ve birçok işçi ör­ gütü, kooperatif faaliyeti yürütmekte­ dir.”2 Kooperatifler, bu kategorideki tek örgütlenme biçimi olmadığı gibi, diğer biçimlerle birlikte, birbirini destekleyecek şekilde örgütlenerek sorunları ve sınırlılıkları aşma konu­ sunda kimi yöntemlerin bulunması da mümkündür. Dünya çapında “çalışma ve yaşa­ ma koşullarına yönelik destek ve bi­ linç yükseltme kategorisi” içinde hu­ kuki destek, farkmdalık-bilinç yük­ seltme kampanyaları, eğitim desteği, sağlık yardımı, konut yardımı gibi fa­ aliyetler bu işçilerin örgütlenmesinde önemli bir yer tutmuş, çoğu sendika­ laşma ve kooperatifleşme faaliyetinin vazgeçilmez bir parçası olmuştur. Ki­ mi zaman bizzat bu sendikalar, koo­ peratif türü örgütlülükler tarafından gerçekleştirilmiş kimi zaman da salt bu faaliyetleri yürüten destek grupları-örgütlerince yürütülmüşlerdir. Türkiye’de ev eksenli çalışan ka­ dınlara yönelik faaliyetler, Ev-eksen­ li çalışan kadınlar çalışma grubunda olduğu gibi “çalışma ve yaşama ko­ şullarına yönelik destek” kategorisi içinde başlamıştır. Bugün hala bu des­

tek grubu, ilişkilendiği birinci kate­ gorideki örgütlenmelere hukuki des­ tek ve eğitim desteği vermekte, onlar­ la birlikte farkmdalık-bilinç yükselt­ me kampanyaları düzenlemektedir. Yukarıda belirtilen ilk iki koope­ ratif (Avcılar ve Kuştepe) birinci ka­ tegorideki örgütlenmeler arasında yer almakta, çalışma grubuyla bu çerçe­ vede ilişkilenmektedir. İmece Kadın Dayanışma Kooperatifi ise birinci ka­ tegorideki örgütlenmelerin handikap­ larını aşabilmek için, ikinci kategori­ de tanımlanan işleri de kendi bünye­ sinde gerçekleştiren bir örgütlülük ol­ ma çabasını sürdürmektedir. b.- Kadın örgütlenmelerine ilişkin bazı değerlendirmeler Küresel ekonomik yapılanma, ye­ ni küresel politik ve kültürel düzen, devlet yapılanmalarının aldığı yeni biçimlerin her biri kadınların yaşam­ larında ve elbette örgütlülüklerinde çeşitli düzeylerde etkilerde bulunu­ yor. Bağımsız bir kadın hareketi ya­ ratmaya odaklanmış 2. dalga feminist hareketin geri çekilme süreci ve ka­ dın hareketinin geçirdiği dönüşümler ancak bu koşullarla birlikte değerlen­ dirildiğinde daha anlaşılır olacaktır. 1970 Terde, kadın hakları söylemi Birleşmiş Milletler’in Kadınların Onyılı organizasyonu (1976-1985) ile yeni bir döneme girdi. Kadın Onyılı ikinci Birleşmiş Milletler Kalkınma Onyılı ile birleşti. Böylece kadın so­ runu da kalkınma içinde yer almaya başladı. Pek çok kalkınma projesinin özünü kadın sorunu oluşturmaya baş­ ladı. Kadın, ülkelerin kalkınma plan­ larına eklendi. 1995’te ise Pekin’de yapılan Birleşmiş Milletler Dördüncü Kadın Konferansı’na üçüncü dünya­ nın kadınları kendi sorunları ve talep­ leriyle damgalarını vurdular. Bu konferansın sonrasında, resmi kuruluşlar ve uluslararası kadın hare­ keti dikkatlerini yasal standartlardan ve uluslararası hukuktan somut proje­ lere, araştırmalara, örgütlerin yayıl­ masına, bu çalışmaların koordine edilmesini sağlayacak iletişim ağının geliştirilmesine yönelttiler. Bu yeni çerçeve içinde kadının statüsünü yük47


seltmek ve cinsler arası eşitliği sağla­ mak ulusal kalkınmanın tam anlamıy­ la gerçekleşmesi için gerekli koşullar haline geldi. Kadının eğitimi, sağlığı, ekonomik durumu, toplumsal konu­ mu ve politik katılımı gibi konularda kadın örgütlenmeleri yaygınlaşmaya ve BM’nin başını çektiği kurumlar ta­ rafından da desteklenmeye başladı. Kadın örgütlenmelerinde bugün gör­ düğümüz yapının temelleri bu geliş­ melerle şekillendi. Türkiye örneğinde de “Haydi Kızlar Okula” kampanya­ sından anne ve çocuk sağlığıyla ilgili toplum merkezlerine, kadınların siya­ si temsilini artırmaya çalışan KADER’den, yoksul semtlerde açılan ça­ maşırhane projelerine, kadının insan hakları projesinden mikro kredi uy­ gulamalarına kadar irili ufaklı pek çok kadın çalışmasına baktığımızda bu etkiyi açıkça gözlemleyebiliriz. Bir başka açıdan baktığımızda ise bu tarihsel-toplumsal süreçle yeniden biçimlenen kadın hareketinin küresel­ leşme ile yerellik arasında farklılıkla­ rı göz ardı etmeden birbirini destekle­ yebilecek biçimde ilişki kurabilen bir yapıya doğru dönüşüm geçirmeye zorlandığını görüyoruz. Tıpkı küre­ selleşme karşıtı diğer örgütlerin ge­ çirdiği gibi. Yerel örgütlenmeler ken­ di hedef kitlesinin niteliği ve ihtiyaç­ larına göre biçimlenir ve şimdiye dek görülmediği kadar çeşitlilik arz eder­ ken, bu çeşitlilik o yereldeki özgünlü­ ğü yakalama ve orada derinleşme ko­ nusunda avantaj sağlıyor ama sınırlı bir kitleye ulaşabilme sorunu yaratı­ yor. Çoğu kez hedeflediği faaliyeti gerçekleştirebilmek için uluslararası kuruluşlardan sürekliliği olmayan 48

fonlar alıyor, fonlar bitince faaliyet de so­ na eriyor, özellikle DB’nin kalkınma ön­ celikli bölgelerinde “fon avcıları” türeye­ biliyor. Bilgi ve dene­ yim aktarımını sürdü­ ren ulusal/uluslararası ağların gerçekleştirdi­ ği destekler, ihtiyaç duyulanın çok gerisin­ de kalabiliyor. Bu so­ runlar listesini de uzatmak mümkün ama “farklılıkların ortak hedefler doğrul­ tusunda, sonuç alıcı hareketler yarat­ mak üzere yan yana gelmesi”nin sağ­ lanması meselesi sanırım hala bu ör­ gütlenmelerin sorunlarının ilk sıra­ sında yer alıyor. Buna dair oluşturulabilmiş bir formülasyon da henüz yok. Ev-eksenli kadınların örgütlen­ meleri de bu kapsam içinde değerlen­ dirildiğinde bir yandan yerellerin öz­ günlüğüne ve/veya örgütleyicilerinin niteliğine göre biçimlenmiş bir yapı arz etmektedir. Bazı yerlerde kalkın­ ma politikalarının bir bileşeni olarak örgütlenirken girişimcilik yanı öne çıkmakta, kimi yerlerde sendikal ör­ gütlenme veya onun bir alt çalışması olarak biçimlenmekte, kimi yerlerde kooperatifler ve veya iş ekipleri gibi formel olmayan biçimlerde organize olmaktadırlar. Diğer yandan küresel boyutta ev-eksenli çalışanların ulus­ lar arası ağı olan HomeNet ise, dene­ yimlerin paylaşılması için bilgi topla­ ma ve aktarma görevini yürütmekte, zaman zaman da tüm bu farklılıkları ortak hedefler doğrultusunda yan ya­ na getirerek ev-eksenli çalışanların yaşam standartlarını yükselmeye ça­ lışmaktadır. Kadın çalışması açısın­ dan bakıldığında da bu örgütlenme gerek bir ağ olarak gerekse bileşenle­ rini oluşturan yerel-bölgesel örgüt­ lenmeler olarak yukarıda sadece bir kısmına değinebildiğimiz sorunlarla iç içe bir gidişat izlemektedir.

Sonuç olarak Küreselleşen neo-liberal politika­ ların farklı parçalara ayırdığı işgücü­ nün bu yeni durum karşısında kendi

örgütlenmesini yaratma mücadelesi tüm dünyada azımsanmayacak bir hızla sürüyor. Kimi yerlerde ciddi oluşumlar hayata geçirildi, kimi yer­ lerde ise çalışmalar nüve ve arayış halinde. Her ne olursa olsun bu çaba­ lar emekçiler açısından sermayenin dönemsel uygulamalarına karşı “ye­ ni” arayışları temsil ediyor. Bu ne­ denle dünya çapında bilgi ve deneyim aktarımını sağlayan uluslararası ağlar bu süreçte önem arz ediyor. Benzer bir gelişme kadın hareketi açısından da geçerli. Kadın hareketi de son 20 yıldır kapanan bir dönemin üzerine yeni dönem örgütlenme biçimlerinin arayışı içinde. Şu aşamada öne çıkan biçimler, yerel ve uzmanlaşmış he­ deflere dönük çalışmalar yapan yerel örgütlenmeler ve uluslararası çapta lobicilik ve destek çalışmaları yapan, bilgi akışına hizmet eden uluslararası ağlar olarak görülmektedir. Bu özel­ lik bir yandan “küreselleşme ile uzla­ şılıyor mu?” sorusunu da açığa çıkar­ tıyor ama diğer yandan da dönemin özelliklerine uygun bir örgütlenme ve güçlenme arayışının kapılarını arala­ mada işlev görüyor. Tüm bunlarla birlikte bakıldığın­ da ev-eksenli çalışmanın parçalı ve farklılıklar içeren yapısının çok farklı örgütlenme biçimlerine olanak sun­ duğu görülmektedir. Bu biçimlerin içerdiği olanakları ve sınırlılıkları kavramak küreselleşmenin mağdurla­ rının, kazananları olma çabasındaki mücadelelerinin de daha fazla anlaşıl­ masına hizmet edecektir. Kaynakça D utt, Mallika: (2000), “Some Reflections on US VVomen of C ö lo r and the U N 4th Conference on VVomen and N G O forum in Beijing, Chine”, Global Feminisms Since 1945, Bonnie G. Smith (der.), London, Routledge, s.306 - 308. SELÇUK, Ülkü Fatma(2002), Örgütsüz­ lerin Örgütlenmesi, Atölye Yay, İstan­ bul. 1 Selçuk, 2002, sy:86 2 Selçuk, 2002, sy:87


KasiM'AraIiI< 2005

CjO İ

ÜYE İNİSİYATİFLERİ UMUT OLABİLİR Mİ? Mert Büyükkcırcıbacak

Üye İnisiyatifi kolektif bir projedir. Sahiplenen herkesin kendi rengini verebileceği, kendisini var edebileceği bir alandır. Kamu emekçileri hareketi içerisindeki hakim yapıdan rahatsızlık duyan fakat buna rağmen sınıf hareketinin bu önemli mevzile­ rinin tabandan gelen yeni bir esintiyle ayakları üzerine dikilebileceğine inanan herkes için bir olanaktır. Kamu emekçileri hareketinin uzun­ ca bir süredir ciddi bir sıkıntıyla yüzleş­ mekte olduğu tespitine katılmayacak çok az kişi vardır herhalde. Bu krizin sebepleri üzerine birçok da yazı yazıl­ mıştır, tartışma yürütülmüştür. Fakat olaym en önemli boyutu yani “bu krizi aşmak için neler yapılabilir” sorusunun cevabına dair kafa açıcı, somut ve ger­ çekçi bir plan ortaya konabilmiş değil­ dir. Sosyalist hareketin bir süredir de­ vam eden süreci tespit eden fakat süre­ ce müdahale edemeyen karakterinin bir yansıması olarak da düşünebiliriz bu durumu. Kitlelerden kopan ve etkisizleşen sendikal hareketimiz... 12 Eylül’ün hesabının kısmen sorulabildiği 80’li yılların sonlarının rüzga­ rıyla büyüyen ve 12 Eylül öncesinin de­ neyimli kuşaklarının öncülüğünde geli­ şen kamu emekçilerinin sendikal hare­ keti; bir dönemin, özellikle işçi sınıfının da bahar eylemleri sonrasında uzun bir uykuya çekildiği bir dönemin öncü smıf hareketi rolünü oynamıştır. “Eylemci memur” tipi bu süreçte toplumun önem­ li simalarından biri haline geldi. Kamu emekçileri uzunca bir süre toplumun vicdanı rolünü oynayacak bir etkinlik sergiledi. Bu havanın hala devam ettiği­ ni söyleyebilmek imkansızdır. Kamu emekçileri hareketi artık sınıfın özel, et­ kili, hareketli bir parçası olmaktan çık­ mış sınıf örgütlü kesimlerinin genel ruh halinin bir parçası haline gelmiştir. Bile­ şenleri olarak kendisini sosyalist olarak niteleyenlerin önemli bir ağırlığa sahip

olduğu bir hareket olmasına rağmen ka­ mu emekçileri sendikaları tabloda çok da ayrıksı bir görüntü sergileyememek­ tedir.

anlatılması daha somut olduğundan kendi özgünlüğümüze ilişkin sorunlar­ dan yola çıkarak döneme yanıt üretme­ ye çalışmak daha anlamlı olacaktır.

Aynı kitlelerden kopma hali, aynı inandırıcılık sorunu, aynı gerileme, aynı müzmin etkisizlik, aynı esip gür­ leyip sonra da sessizce bir köşeye sin­ me...

Bugün kamu emekçileri sendikal hareketi açısından en önemli kriz kay­ naklarından biri aktif üyelerin sendikal süreçten dışlanması ve yabancılaşması­ dır. Gerçekten de genellikle çeşitli siya­ si hareketlerden beslenerek sendikal or­ tama akan birçok kadro birkaç yıllık fa­ aliyet sonrasında sendikal gündemlere neredeyse duyarsız bir hale gelmekte, sendikaya olan inancını yitirmektedir.

Bu tablonun ortaya çıkmasında yu­ karıda da söylendiği gibi birçok etken sayılabilir. Bunların önemli bir kısmının smıf hareketini krize sürükleyen koşul­ larla ilgisi vardır. Mu­ hakkak ki alanın ken-

di özgün koşniiarm-

Kamu emekçileri uzunca bir süre toplu­ dan kaynaklanan se- mun vicdanı rolünü oynayacak bir etkinbepier de bulunmak- [jk sergiledi. Bu havanın hala devam etti-

49


C jO İ

KasiM'Ara [iI< 2005

rulan yedek sendikanın varlığından kongreye gelen delegelerin bir kısmı haberdar bile edilmemiştir. Kurulan sendikanın tüzüğü, programı kimsenin malumu olamamıştır. Sendikamızı yö­ netenler böyle uygun görmüşlerdir. Ta­ bana düşen ise sendikayı yöneten dina­ miklerin aldığı kararları harfiyen yerine getirmektir. Şubelerin işleyişi de yine aynı biçimde yürümektedir. Gruplar arası ilişkiler her zaman son sözün söy­ lendiği yer olmaktadır.

man zaman değişse de yapısallaşan so­ runlar devam et­ mekte, yaşanan kısır tartışmalar ve nere­ deyse bir politika aracı haline gelmiş olan dedikodular ve ayak oyunları kadroların ve üyelerin sendikaya olan inancını sürekli yıpratmaktadır. Kendileri iktidar olunca bütün sorunla­ rın çözüleceğini vaaz edenler, her soru­ nu diğerlerinin yaptığı yanlışlarla açık­ lamaya çalışanlar aslında sendikanın sunmuş olduğu çeşitli olanaklardan ya­ rarlanmak dışında bir amaca da sahip değildirler. Bu kesimlerin sendikal süre­ ce katabilecekleri çok bir şeyin de kal­ madığını gözlemlemek zor değildir.

Sendikaya hakim olan siyasi grupların yaklaşımı genel olarak politik diye niteiendirilemeyecek bir haldedir, bu çevre­ lere yoğun bir "faydacılık" hakimdir. Üyelerde çok daha kısa sürede yaşanan bu durum, bir taraftan sendikada siyasi gruplar arası ilişkilerde yıpranan öte ta­ raftan sendikaların kitlelerde karşılık bulamamasından kaynaklı sorunlarla boğuşan kadroları hızla yıpratmaktadır. Sendikal ortam hareketin enerjik unsur­ larının kendisini yeniden üretebileceği koşulları sağlamaktan gerçekten uzak­ tır. Hele de kitle hareketlerinin geriye çekildiği böylesi dönemlerde bu yükün ağırlığı daha da artmaktadır. Gruplaşmalar artık dinamizm değil zehirlenme ve yabancılaşma üretiyor... Sendikaya hakim olan siyasi grup­ ların yaklaşımı genel olarak politik diye nitelendirilemeyecek bir durumdadır, bu çevrelere yoğun bir “faydacılık” ha­ kimdir. Kendilerine yeni siyasi alanlar açamadıkça sendikaya çok daha faydacı yaklaşmaya başlamışlardır. Genel yak­ laşım “kullan at” ve “benden sonrası tu­ fan” olarak özetlenebilir. Bu gruplar arasmdaki kısır çekişmeler, ilkesiz itti-, faklar, biçimsiz sürtüşmeler sendikaları­ mızın ortamını sürekli daha da zehirle­ mektedir. Bunların sınıf hareketinin önünü açmak gibi bir dertleri söz konusu değildir. Sahip olunan tek hedef bulunu­ lan ortamın iktidarını ele alabilmektir. Kafa böyle olunca da iktidarlar za­ 50

Kamu emekçileri hareketinin kendi içindeki dinamikleri bir arada tutabil­ me, bunların çatışmak süreçlerinden kendisi için enerji yaratma gibi bir başa­ rısı olmuştur. Sosyalist hareket açısın­ dan tarihimizdeki hiçbir organizasyon bu kadar uzun süreli bir birlikteliğin oluşmasını başaramamıştır. Fakat bugün gelinen noktada grupların kavrayışları ve ilişkileri kadroların sendikadan hızla yabancılaşmasının en önemli sebeple­ rinden biri haline gelmiştir. Kurumlan işletilmeyen sendika yabancılaşma üretir... Bütün kararlar yukarılarda gruplar arası görüşmelerde bağıtlanmakta, sen­ dikanın organları bile çoğu zaman bypass edilmektedir. En son EğitimSen’in tüzük değişikliği öncesinde ku­

Bütün bu gerçekler fiili-meşru mü­ cadelenin aktif olduğu dönemlerde kitle hareketinin basıncı ile yeterince açığa çıkmıyordu. Fakat bugün gelinen nokta­ da durağanlaşma, hantallaşma koşulla­ rında bürokratik ve merkeziyetçi eği­ limler iyice ağırlık kazanmakta, bu du­ rum da sendikalardaki boğucu ortamın iyice kökleşmesine yol açmaktadır. Bürokratikleşmeye ve yabancı­ laşmaya dur diyecek bir olanak ola­ rak Üye İnisiyatifleri... Kriz koşullarına yanıt üretebilmek için öncelikle bu zaaflardan yola çıka­ rak, kendi yalanımızdaki, çözüme ula­ şabileceğimiz noktalardan'başlayarak adımlar atmak gerekmektedir. Sendika­ lardan dışlanan, egemen eğilimler tara­ fından zaman zaman yük beygiri zaman zaman da tehlike kaynağı olarak görü­ len unsurların yaşadıkları olumsuzluk­ lara rağmen ayakta kalabilmeleri için öncelikle birbirleri ile güvenli, açık ve pratiğe yönelik bir faaliyet geliştirmele­ ri gerekmektedir. Böylesi bir aradalık belli bir zaman sonra gerçek bir güven ilişkisine dönüşebilirse, sorunların açık­ ça ortaya konulduğu ve ortak aklın ışı­ ğında, “benim dediğim senin dediğin” komplekslerine kapılmadan sorunlara ortak yaratıcı çözümler arandığı koşul­ lar yaratılırsa bunun çok yönlü olumlu sonuçlarını görebilmek mümkün ola­ caktır. Böylece üyeler ve kadroların gerçekten güvendikleri insanlarla birlik­ te oldukları, kendi sözlerinin bir kıyme­ ti olduğuna inandıkları, kişilerin söyle­ diklerinin arkasındaki niyeti anlamaya çalışmak zorunda olmadıkları bir ilişki ağı kurulmuş olacaktır. Sendikalarımı­ zın gerçekten çürütülmekte olan or­ tamlarına müdahale edebilmek açı­ sından en önemli başlangıç noktası-


Kasim -Ara Lik 2005 CjOİ

nın bu olduğunu düşünebiliriz. Böylesi bir tespit fazlaca duygusal ve apoli­ tik olarak görülebilir fakat gerçekten işin yükünü taşımaya çalışan unsurlar böylesi bir yapılanmanın ne kadar el­ zem olduğımu hemen kavrayacaklardır. Eğer böylesi bir başlangıç noktası yaratılabilirse bundan soma birçok şey kolaylaşacaktır. Karşıhklı güveni sürekli yeniden üretebilen bir işleyişe ihtiyaç var... Güvensizliğin insan ilişkilerine bü­ tünüyle hakim olduğu bir dönemden ge­ çiyoruz. O yüzden bu ortamın oluşma­ sında en önemli koşul açıklık ve doğru­ dan demokrasidir. Sorunlar çevrenin tü­ mü tarafından ele almabilmelidir. En hayati kararlar muhakkak çevrenin tü­ münün görüşü sorularak gerekirse oyla­ ma sonrasında alınmalıdır. Kişiler kendi deneyimlerinden yola çıkarak geliştir­ dikleri her türlü öneriyi ortama sunabilmelidir. Bu yüzden meclis tarzı bir ör­ gütlenme böylesi bir organizasyon için en uygun biçim gibi görünmektedir.

daki faaliyetlerine yeni bir anlam kata­ cak bir yön içermektedir hem de sendi­ ka ortamına siyasi grupların muhafa­ zakâr duruşları dışında bir müdahalenin önünü açmaktadır. Sendika ortamına yapılacak müdahalenin etkin olabilmesi durumunda ise organizasyon daha da güçlenecek, kendisine olan güveni arta­ caktır. Bu durumda sendika içindeki birçok kadro açısından da çekim merke­ zi haline gelecektir. Üye İnisiyatifi sıradan bir muha­ lif siyasetler ittifakına dönüştürülme­ melidir...

Bu yapının en önemli farkı kendisi­ ni ana eğilimler dışında kalan siyasi ör­ gütlerin bir ittifakı şeklinde tanımlamamasıdır. Bu çok geleneksel bir yakla­ şımdır ve hiçbir kitleselleşme şansı bu­ lunmamaktadır. Bunun birçok sebebi mevcuttur. En önemlisi sendikalarımı­ zın bugün içinde bulunduğu olumsuz noktaya gelinmesinde tabii ki yönetimdekiler kadar olmasa da sendika içinde­ ki tüm siyasi grupların vebali bulun­ maktadır. İlkesiz ittifak ilişkileri çoğu Kadrolar ve aktif üyeler sendikalar zaman bu yapılar içinde tek alternatif içinde önemli bir ağırlığa sahiptirler. olmuştur. Ayrıca siyasi grupların ittifakı Fakat bunlar siyasi grupların sahip ol­ şeklinde bir tanımlama kendisini hiçbir duğu kolektif davranış geliştirebilme ve siyasi, devrimci gruba yakın hissetme­ sendika gündemlerine böylesi bir güç i- yen ama sınıf hareketi için emek harca­ le müdahale edebilme olanaklarından ma niyeti ve enerjisi olan birçok unsuru yoksundurlar. Birçok sendika ve şubede da dışarıda bırakmış olacaktır. Böylesi de kendi aralarında da bir araya gelebil­ bir durum kimi geleneksel siyasi yak­ me olanakları olamamaktadır. Siyasi laşımlar açısından bir zaaf, bir libe­ kökenlerden dolayı yaşanan sürtüşme­ ralleşme olarak algılanabilir. Oysa öler hatta kimi kişisel uyumsuzluklar bir nümüzde dağ gibi dizilmiş olan so­ araya gelebilme, ortak davranış gelişti­ runları aşabilmek ancak meselelere rebilme koşullarını ortadan kaldırmak­ çok yönlü yaklaşabilecek, kendi için­ de çok farklı dene­ yimleri ve beklenti­ Bulunduğumuz tüm alanlarda KESK'in leri barındırabilecek geçmiş ve geleceğine dair koca koca laf­ bir ortak akim ve lar etmektense umudu örgütlemeye çalış­ eyleme gücünün ya­ mak atabileceğimiz en doğru adımdır. ratılması ile müm­ kün olabilecektir. Bu tadır. Oysa bu kesimlerin samimi emek­ yaklaşımı bir örgütsüzlük arayışı olarak lerinin sendika kamuoyu nezdinde de öalgılamak aslında hareketin yaşadığı tı­ nemli bir ağırlığı bulunmaktadır. Fakat kanıklıkla ilgili hiçbir algıya sahip ol­ bir arada davranamamak ve sendika mamak anlamına gelmektedir. gündemlerine oıtak müdahaleler gelişti­ Bugün gelinen noktada sendikal ha­ rememek bu kesimleri dönüştürücü ni­ reketin yeniden bir soluk alabilmesi teliklerini sergileyebilmekten mahrum böylesi deneyimlerin olabildiğince çok bırakmaktadır. Dolayısıyla yukarıda noktada ortaya çıkartılabilmesine, kamu bahsedilen türde bir organizasyonla ör­ emekçileri sendikalarının köhnemiş e­ gütlenme, hem bu arkadaşların sendika­

gemenlik ilişkilerinin olabildiğince çok noktşda yırtılabilmesine bağlı olduğunu düşünüyoruz. Bu olanağı, bu bir araya gelişi Üye İnisiyatifi olarak isimlendiri­ yoruz. Üye İnisiyatifi kolektif bir projedir. Sahiplenen herkesin kendi rengini vere­ bileceği, kendisini var edebileceği bir alandır. Kamu emekçileri hareketi içeri­ sindeki hakim yapıdan rahatsızlık du­ yan fakat buna rağmen sınıf hareketinin bu önemli mevzilerinin tabandan gelen yeni bir esintiyle ayaklan üzerine dikilebileceğine inanan herkes için bir ola­ naktır. Esas olarak yerel, birime dayalı bir proje olmasına rağmen yereller ara­ sındaki bir ilişkilenmeye ve karşılıklı öğrenmeye, koordineli harekete de açık bir örgütlenme olabilmek durumunda­ dır. Bütün bu deneyimlerin sentezleşmesi sonrasında ortaya bir program ko­ yabilmek, nasıl bir sendika istediğini ve hareketin önünü açabilmek için nasıl bir pratik sergileyebileceğini tanımlamak gibi bir görevle de karşı karşıyadır. Fakat tekrar tekrar vurgulamak ge­ rekiyor ki gerçek bir güven ilişkisine ve demokratik işleyişe sahip olamadan Üye inisiyatifleri ile önceki bir araya gel­ me girişimlerinden nitelik olarak farklı bir sonuç elde edebilmek mümkün de­ ğildir. Varlığı ile sendika içi atmosferi yenileyecek, yapısal dönüşümleri zorla­ yabilecek, yaşadığı ilk krizde darmada­ ğın olmayacak bir birlikteliğe ihtiyaç var. Böylesi bir hedefe el çabukluğu ile ulaşılamayacağı açıktır. Fakat bugün sendikalarımızın birçok şubesinde yıl­ lardır birlikte mücadele eden fakat geli­ nen noktadan da ciddi anlamda rahatsız­ lık duyan fakat güçlü bir sınıf hareketi­ nin oluşabileceğine inancını yitirmemiş ciddi bir kadro birikimi olduğu da bilin­ mektedir. Üye İnisiyatifleri bu zenginli­ ğimizin, sınıf hareketinin önünü açabi­ lecek bir kaldıraca dönüşebilmesinin aracı olabilir. Bulunduğumuz tüm alanlarda KESK’in geçmiş ve geleceğine dair ko­ ca koca laflar etmektense bu umudu ör­ gütlemeye çalışmak atabileceğimiz en doğru adımdır. Bu konuda önümüzdeki sayılarda da yazmaya devam edeceğiz. 51


q O İ KasiM'Ara[iI< 2005

Yeni Dünya Düzeni’nde son aşama:

‘S Ü P E R G Ü Ç ’TEN S O N R A SIRA DÜNYA HALKLARINDA Mehmet Vılmozer

YDD'nin bundan sonraki sürecinde sadece büyük güç merkezlerinin bencil ma­ nevraları değil, bunların yolunu kesmeye çalışan dünya halklarının öfkeleri de bir güç olarak devreye girecektir. YDD'nin ilk on yılında ortaya çıkan tepki daha çok yüzeyseldi. 21.yy.la birlikte YDD'ye karşı tek tek ülkelerde tepkiler derinleşiyor. Irak Savaşı’nın sonuçlan ye dün­ yadaki bazı önemli gelişmeler YDD’de yeni bir aşamayı zorluyor. Aslında em­ peryalizm istediği Yeni Dünya Düze­ ni’ni.bir türlü kuramamanm sancılarını yaşıyor. Bir “düzen” kurması da müm­ kün görülmüyor. Sosyalist sistemin yı­ kılışından sonra atılan “zafer” çığlıkla­ rının soluğu fazla uzun sürmedi. YDD’nin ilk dönemi denebilecek yıllar Berlin Duvarı’nın yıkılışından W.Bush’un seçildiği 2000 yılma kadarki on yıldır. I Bu dönemin birkaç temel özelliği vardı. Saddam’m Kuveyt’i işgaline karşı tüm “hür” dünyanın birlikte dav­ ranması dünyanın büyük güçler tara­ fından birlikte yönetileceği beklentisi­ ni yarattı. Bu on yıl böyle arayış ve bekleyişlerle geçti. İkinci önemli özel­ lik, soğuk savaşın “dehşet dengesi” ka­ pitalizm lehine çözümlendikten sonra artık savaş ve silahlanma yerine “barış­ çı ekonomik rekabet” döneme damga­ sını vuracaktı. Kapitalizm dünyanın her köşesine yaygınlaşıyordu. Ekono­ mik yarış öne çıkacaktı. Üçüncü özel­ lik, yeniden paylaşıma giydirilen de­ mokrasi kılıfıydı: Özellikle eski sosya­ list ülkelerde sadece “pazar ekonomi­ si” değil, aynı zamanda demokrasi de inşa edilecekti. Dördüncü özellik, “bil­ gi çağı”mn yarattığı büyük düş dalga­ larıydı. B|lgi tekeli kalkıyordu, böyle52

ce dünyada hem demokrasi hem de re­ fah daha fazla yaygınlaşacaktı. Bilgi­ sayar ve internetin yaygınlaşmasının yarattığı ilk etki böyle düşleri ayağa kaldırdı. Beşinci özellik, adım adım yükselen anti-küresel hareketti. Belli somut bir programı olmayan, hatta bil­ dik klasik örgütlenmesi de olmayan bu hareket hızla yükseldi. Neo-liberalizme karşı olan bu hareket Seattle ve Cenova toplantılarında zirveye tırmandı. 2001 Temmuz ayındaki Cenova göste­ rileri anti-küresel hareket açısından hem bir zirve hem de hareketin gelece­ ği için yoğun tartışmaları başlatan bir dönüm noktası oldu. YDD’nin ilk dönemi esas olarak Amerika’da iktidara “yeni tutucular”m gelmesiyle kapanmıştn. Ancak bu ka­

panış esas olarak ve çok çarpıcı bir olavla 11 Eylül 2001’de ikiz kulelere saldırıyla yaşandı. İlk on yılın havasını gerçekten sadece W. Bush iktidarının iradi zorlamaları değiştiremeyebilirdi. Hatırlanacağı gibi Bush iktidarının Dı­ şişleri Bakanı Powel ilk Avrupa turun­ da yeni füze savunma sistemini dayat­ mış, ancak bu çok pahalı ve teknik so­ runlar içeren projeyi Avrupa’ya sevdirememişti. Bu aslında unilaterist Ame­ rikan yönetim tarzının dünyaya dayatılmasının provasıydı. Fakat batı dün­ yası ve genel olarak dünya hala Körfez Savaşı ve Balkan Savaşları sırasındaki merkezlerin “birlikte” davranışının ha­ vasındaydı. Ancak 11 Eylül saldırısıyla tüm bu hava kökünden değişti. Ameri­ ka Afganistan’a saldırırken batılı müt-


Kasi M'AraLi k 2005

tetiklerinden hiçbir yardım istemedi. Tavrını Rumsfeld’in ünlü deyimiyle açıklıyordu: “Misyon koalisyonu belir­ ler, koalisyon misyonu değil.” Böylece ABD, geleneksel müttefikleriyle yeni t bir ilişki tarzını zorlayacağını vurgula­ mış oluyordu. Bilindiği gibi Irak Sava­ şı öncesi pazarlıkların en gergin nokta­ sında aynı Rumsfeld savaş karşıtı Av­ rupa ülkelerini “eski Avrupa” diyerek aşağılamıştı. YDD’nin ikinci dönemi 2000 yı­ lında Bush yönetimi ile başlamış, gü­ nümüzde kapanmaktadır. Bu dönemin temel özellikleri YDD’nin ilk döne­ minden çok farklıdır. İlk ve önemli özellik, sözde Yeni Dünya Düzeni’nin güç merkezleri tarafından, en azından eski Atlantik ittifakı tarafından “birlik­ te” oluşturulması ve yönetilmesi bek­ lentisi kesinlikle son buldu. Washington 11 Eylül saldırısını arkasına alarak yeni temel stratejisini ilan etti. “Süper güç” dünyayı kendi çıkarlarına göre tek başına yönetecekti. “Çok kutuplu dünya” vurgulan ve beklentileri, Ame­ rika’nın zoruyla tek kutupta hizaya ge­ tirilecekti. Bush yönetimi işi o kadar keskinleştirdi ki, Irak Savaşı öncesi “bizden yana olmayan bize düşman­ dır” diyerek saflaşmayı kaskatı hale getirdi. İkinci özellik, emperyalist pay­ laşım savaşlarının çok açık hale gelme­ sidir. Bilindiği gibi YDD’nin ilk döne­ minde daha çok eski sosyalist ülkeler­ de -özellikle Balkanlar’da ve Merkez Asya’da- yaşanan savaş ve iç savaşlar “diktatörlüklerden kurtulma” olarak algılandı. Bu ülkeler “sosyalizmin bas­ kıcı rejimleri”nden özgürlüğe koşuyor­ lardı. Bu örtü çok kesif bir şekilde bi­ linçleri bulandırdı. Irak Savaşı ve son­ rasında resmi savaş gerekçelerinin tü­ münün yalandan ibaret olmasının giz­ lenemez hale gelmesi emperyalist pay­ laşımın örtülerini büyük ölçüde savur­ du. YDD’nin ikinci dönemi “süper güç”ün dünyayı açık zorla paylaşma ve kendi çıkarlarına göre şekillendirme süreciydi. “Barışçı ekonomik rekabet” düşleri sona erdi. ABD paylaşımın hem seviyesini hem de hızını yükselti. Üçüncü özellik, 21.yüzyılın ilk büyük ideolojik yalanıdır: “Uluslararası terö­ rizme karşı savaş!” Bunca şiddet, sa­ vaş ve esas olarak paylaşım, bir ideolo­

jik örtüyle bulanık11 Eylül'ün yarattığı fırsatla Bağdat'a laştırılmalıydı. Kaçı­ nılmaz bir şekilde bu giren süper güç, büyük gösteriler sözde teröre karşı sa­ yapsa da, aslında gücünün sınırlarını vaşta hedef Siyasal sergilemeden edemedi. İslam oldu. Bin La­ din, Zarkavi gibi hareket YDD’nin ilk on yılındaki “ba­ dehşet figürleri pompalanıp “teröre rışçı” havadan da beslenmişti, ancak karşı savaş” ne ölçüde meşrulaştırılmaemperyalist paylaşımın şiddeti bir bi­ ya çalışılırsa çalışılsın artık herhangi çimde kendini en dehşetli ölçülerde abir inandırıcılığı kalmamıştır. Tek sü­ çığa vuranca hareket bu gelişmelere per gücün zoru ve kendi çıkarları hiç­ hem ideolojik-politik olarak hem de bir örtüyle gizlenemeyecek kadar açık strateji ve örgütlenme açısından tü­ hale gelmiştir. Dördüncü özellik, bu müyle hazırlıksız yakalandı. Değişim dönemde özellikle II. Dünya Savaşı çok zorlu adımları gerektirdiği için ha­ sonrası yaratılmış ve güçlenmiş ulusla­ reket bunu yakalayamadığı ölçüde et­ rarası kuramların Amerika’nın eliyle kisini yitiriyor. tahrip edilmesidir. Yerine bir şey koy­ madan yaratılan bu tahrip uluslararası II ilişkilerde tam bir kaos yaratmıştır. Be­ YDD gemisinin “süper güç”ün şinci olarak, “bilgi çağı”yla ilgili düş­ kaptanlığında 11 Eylül saldırısının ya­ ler büyük ölçüde dağılmıştır. Bu döne­ rattığı rüzgarla yelkenlerini şişirerek min I. Dünya Savaşı öncesine gittikçe yol aldığı günlerin sonunda, denizin daha fazla benzemesi “küreselleşme”nin yeni bir paylaşım savaşları dö­ bittiği noktadayız. 11 Eylül’ün yarattı­ ğı fırsatla Bağdat’a giren süper güç, neminin sadece yeni adlandırmasından büyük gösteriler yapsa da, aslında gü­ başka bir şey olmadığını gözlere iyice batırmıştır. Son olarak, YDD’nin ikin­ cünün sınırlarını sergilemeden edeme­ ci döneminde anti-küresel hareketin di. “380 milyar dolar askeri bütçeli”, aynı zamanda savaş karşıtlığına dönü­ dünyanın en yüksek savaş tekniğine şerek bir yükseliş kazanması, ancak sahip Amerika Irak’ı işgal etti, ancak sonra hızla kırılması yaşanmıştır. As­ egemenlik kuramadı. Bu gerçekliğin lında ikiz kulelerin yıkılması anti-küre­ bir sonucu olarak, şahinlerin içinde “Isel harekette zaten var olan ideolojik rak’tan çekilme” tartışılmaya başlandı karmaşayı artırmış ve bir gerileme ya­ ve ABD’nin dünya liderliği büyük dar­ ratmıştır. Şiddetin böylesine dehşetli be aldı. bir boyuta çıkması ve İslami bir renge Amerikan strateji merkezleri harıl girmesi özellikle batılı bilinçleri bir ba­ harıl bu tıkanışa çözüm arıyor. Waskıma felce uğratmıştır. Anti-küresel hington’un 11 Eylül sonrası dünyaya 55


C J O İ KasiM'AraI i I< 2005

meydan okuyuşuna hiçbir büyük güç silahla karşı duramadı. Başka yollar­ dan karşı durmaya çalıştılar. Bu çaba­ lar Irak Savaşı’nı engelleyemedi. Pen­ tagon, Bağdat’a girildiğinde tam bir zafer sarhoşuydu. Ancak bu sarhoşluk­ tan uyanması uzun sürmedi. Güçlü dostlarından -İngiltere hariç- etkili bir yardım alamadı. Irak’ta ve elbette Or­ tadoğu’da yeni hedeflerine uygun ege­ menlik kurma süreci uzadıkça strateji patinaj- yapmaya başladı. Bu durumu değerlendiren “uzmanlar” bir kavram yaratmak zorunda kaldılar: “Birleşik Devletlere karşı yumuşak dengelemesoft balancing.” (Robert A. Pape, “Soft Balancing against the United States”, International Security, Summer 2005) “Yumuşak dengeleme”nin strate­ jik maliyetine gelmeden “unilaterist” günlerin Amerika’ya nelere mal olduğuna bakalım. Amerika, “kötü­ lükler imparatorluğu” diye nitelen­ dirdiği sosyalist sistemin çöküşüyle büyük bir itibar kazanmıştı. Ancak bu itibarlı, günler artık gerilerde kal­ mıştır. Washington bu itibarı, emper­ yalist sistemin mantığı gereği sadece kendi çıkarlarına dönüştürme yolunu izledikçe tablo hızla değişti. Amerika üç yıl içinde önemli bir imaj kaybına uğramıştır. Bu kaybın İn­ giltere ve İtalya’da da oldukça sert ya­ şanması ilginçtir. Irak savaşında Avru­ pa içinden Amerika’yı en çok destekle­ yen bu ülkelerin yaşadığı tam bir düş kırıklığıdır. Türkiye’de Amerikan ima­ jının çok geri noktalara çekilmesi, bu yılın başında Amerikan yönetiminin motivasyonuyla basın aracıyla başlatı­ lan salvo ateşinin yersiz olmadığını gösteriyor. Yüz kişiden sadece oniki B irle ş ik D e v le tle rin

kişinin Amerika’yı olumladığı bir Tür­ kiye! Nereden nereye? Öte yandan, YDD’nin ikinci döne­ minde Amerika’nın en sıkı batılı müt­ tefikleriyle ilişkisinde de önemli yara­ lanmalar olmuştur. ABD’den bağımsız davranma istekleri artmaktadır. Sosyalizmin yıkılışının ve ABD’nin unilaterist stratejisinin so­ nuçları çok açık bir şekilde gözleniyor. Dünün çok sıkı müttefikleri bugün ar­ tık aralarındaki mesafeyi yavaş yavaş artırıyorlar. Bu konuda en sıkı müttefik olan İngiltere’de bile ABD politikala­ rından bağımsızlaşma eğilimi artmıştır. Rusya çarpıcı bir gelişme yaşamıştır. Yeltsin dönemi Rusya’sından bugünle­ re gelinmiştir. ABD ile “dostluk” kur­ ma günleri hatırlansın, üzerinden bir on yıl bile geçmedi. Şimdi Rusya’nın yüzde 72’si ABD’den bağımsız bir po­ litika istemektedir. Türkiye için yarım asırlık sıkı ittifakın nasıl bir düş kırık­ lığına dönüştüğü görülüyor. ABD ile “sıkı” ilişki isteyenler beşte birin altına inmiştir. ABD’nin 2000 yılından sonra izle­ diği politikaların politik maliyeti orta­ dadır. Elbette “yumuşak dengeleme”nin sonunda savaşa engel olamadı­ ğı biliniyor. Ancak bunun da bir mali­ yeti vardır. “Yumuşak dengeleme, ABD’nin yakın gelecekte özel askeri hedeflerdeki başarılarını engellemeye yetenekli ol­ masa da, ABD güç kullanımının mali­ yetini yükseltecek, gelecekte Ameri­ ka’nın askeri maceralarına katılacak ül­ kelerin sayısını azaltacak ve ABD’ye karşı ekonomik güç dengesini değiştire­ bilecektir.” (Robert A. Pape, ay. S: 10) ^

İm a jın d a k i D ü ş m e

(İm ajı o lu m la y a n la rm y ü z d e s i) İn g iltere Fransa Almanya

r

1A B D

İtalya

İspanya

Rusya

50

37

.

61

30

T ü rk iy e 1

İm ajı

I 1999/2000

83

62

78

76

1 Tem

75

63

61

70

I Şub 2003

48

31

25

34

I D eğ işim

-Tl

-32

-36

-36

2002

14

28 -33

2

-18

Kaynak: Pew Global Attitudes'Projekt (Washington, D.C. Pew Research Çenter,

V

94

1

March 2003), akratan Robert A. Pape ay. S: 2 2 J

Bu tespitin ABD güvenlik uzman­ larınca Irak Savaşı günlerinde değil de bugün yapılmasının bir nedeni olmalı­ dır. “Yumuşak dengeleme”nin en aktü­ el olduğu günler Irak Savaşı öncesinde BM binasında verilen “salon savaşları” sırasındaydı. Aradan beş yıla yakın za­ man geçtikten sonra bir kavram icat et­ mek (“yumuşak dengeleme”) ve üzeri­ ne çözümlemeler yapmak, geç kalmış çok anlamlı olmayan bir çaba gibi gö­ rünüyor. Ancak gerçek böyle değildir. Beş yıl önce ve Bağdat zaferinden he­ men sonrası dönemde hiçbir ABD yö­ neticisi ve strateji uzmanı pratik olarak karşı karşıya geldikleri “yumuşak dengeleme”yi hem yeterince ciddiye alma­ dılar hem de bu işin pratik maliyetinin bu kadar yüksek olacağını göremedi­ ler. “Anti-ABD ittifakı şekillendirmek yerine, ülkeler “yumuşak dengeleme” yapıyor: ABD politikasına karşı diplo­ matik pozisyonlarını koordine ediyor ve birlikte daha etkili oluyorlar.” (Stephen M. Walt, “Taming American Policy”, Foreign Affairs, Eylül-Ekim 2005, s: 113) Günümüz paylaşım savaşlarında saflaşmalar gerçekten kendine özgü yollar izliyor. Katı bir “anti-ABD itti­ fakı” bu süre içinde hiçbir zaman şekil­ lenmedi, ancak koordine edilen “yu­ muşak” güçlerin de stratejik bir rol oy­ nayabileceği ortaya çıktı. Bugün Ame­ rikalı strateji uzmanları bu çok sevdik­ leri yeni “soft balancing” kavramıyla tartışmalar yapıp soruna bir çözüm arı­ yorlarsa, sadece bu bile BM’deki “sa­ lon savaşlarf’nm zamanında nasıl küçümsendiğinin itirafından başka bir şey değildir. “Yumuşak dengeleme”, ABD’nin davranışının maliyetini artır­ mış ve stratejinin uygulanışının hızım kesmiştir. “Bununla birlikte, yumuşak denge­ leme, alın yazısı değildir. Bush yöneti­ minin saldırgan unilaterist ulusal gü­ venlik politikası yumuşak dengeleme­ nin baş nedenidir ve bu stratejinin red­ dedilmesi esas çözümdür.” (Robert A. Pape, “Soft Balancing against the Uni­ ted States”, İntemational-Seeurity, Yaz 2005, s: 10) Irak Savaşı’nın sonuçları strateji değişikliği tartışmalarını gün-


Kasim -Ara Lik 2005

ABD

D ı ş P o l i t i k a s ı v e A B D ’d e n

b a ğ ım s ız lık ,

cp !

2 0 0 2 -2 0 0 3

(Cevap veren y ü z d e s i) İngiltere

Fransa

Almanya

İtalya

44 52

21 76

53 45

36 58

42 30

71 9

67 11

52 17

56 31 11

76 15 7

68 30 1

40 48

30 67

46 52

İspanya

Rusya

Türkiye

21 70

16 74

57 9

55 11

68 14

52 36 7

53 33 10

29 48 17

35 48 12

30 63

24 60

17 72

ABD dış politikası

diğerlerini dikkate alıyor E vet H a y ır

-

ABD dış politikasının

ülkemiz üzerindeki etkisi O lu m su z O lu m lu Neden ABD politikası olumsuzluk yaratıyor

Bush y ö n e tim i G en el o la ra k A B D İkisi ide Avrupa-ABD güvenlik ilişkileri

Sıkı kalsın D ah a bağım sız olsun

17 62

Kaynak: aynı, Robert A. Pape, s.23

deme getirmiştir. Beş yıl önce W.Bush yönetimince saldırgan bir şekilde pra­ tikleştirilen unilaterist “temel strateji” bugün işlememektedir. Güç merkezleri pozisyonlarının yeniden bu gerçeklere göre düzenlemek zorundalar. Yaşadığı­ mız günler bu sancıların artacağı gün­ lerdir. YDD’nin yeni bir aşamasının eşiğinde olunduğunun ilk ve en önemli işareti ABD’nin pozisyonun­ daki kaymadır. Güç ve itibar olarak unilaterist stratejisini sürdürmede büyük sorunlarla yüz yüzedir. Elbet­ te bu pozisyon kaymasından sonra ABD’nin nasıl bir yolda karar kıla­ cağı henüz belirsizdir. Kesin olan unilaterizmin bu haliyle yürümediği­ dir. Eşiğinde olduğumuz dönemin özellikleriyle ilgili önceki iki dönem kadar kesin nitelemeler henüz yapamasak da, kendini net bir biçimde ortaya koymuş ana eğilimleri tespit edebiliriz. Bunların bazıları hızla de­ ğişime uğrayabilir, ancak bazılarının derinleşen bir eğilim taşıdıkları ke­ sindir.

III Eşiğinde olduğumuz dönemin ilk özelliği, artık dünyanın unilaterist bir stratejiyle yürümeyeceğinin ortaya çıkmış olmasıdır. Ancak buradan düz bir mantıkla “multilaterist”-“çok ku­ tuplu” bir stratejinin egemen olacağı ve bunu büyük güçlerin en azından bir kısmının “birlikte” uygulayacağı sonu­ cunu çıkartmak hatalı olur. “Çok ku­ tuplu dünya” vurgusunu yapan büyük güçler, ki ABD dışında hemen hepsidir, kutupların dünyayı “birlikte” yö­ netmesini istiyorlar. Ancak emperyalist yeniden paylaşımın mantığından böyle bir “birliktelik” çıkması mümkün de­ ğildir. Henüz katı saflaşmalar olmasa da, önümüzdeki yılların “yumuşak” geçmeyeceği kesindir. Başta enerji üzerine yürüyen paylaşım bugünden çok daha fazla sertleşmelere gebedir. ABD’nin pozisyon kaybı, AB’nin tı­ kanması, buna karşılık Çin’in gelişimi ve Rusya’nın toparlanması geleceğin çok daha fırtınalı olacağının en temel işaretleridir. Şu anda yaşadığımız geçi-

W

ci soluklanma fırtınalı günlere hazırlık­ tır. “Çok kutuplu” ve kutupların dün­ yayı birlikte yönettiği bir sürece değil, “çok başlı” ve daha gerilimli bir döne­ me giriliyor. İkincisi, paylaşımın gerilimi artıp, alanı daraldıkça bizzat büyük güçlerin dolaysız çatışmaları daha fazla olasılık haline gelmektedir. Yaklaşan dönemde bu olasılık artacaktır. Bush yönetimi­ nin “sınırlı nükleer savaş” stratejisi üzerinde “çalıştığı” biliniyor. Pasifik bölgesinde Çin ve Japonya arasındaki ilişkiyi Washington bilinçli bir şekilde geriyor. Büyük güçlerin doğrudan ça­ tışmasından beş merkezin kendi arala­ rında tutuşacağı cehennem savaşlarını elbette kastetmiyoruz. Fakat özellikle Çin ve Rusya üzerinde yeni oyunlar oynanırsa bunların çeşitli güç merkez­ leri arasmda kaçınılmaz doğrudan te­ maslara yol açması büyük olasılıktır. Üçüncüsü, paylaşımın üzerine ge­ çirilen ne demokrasi ne de terörle mü­ cadele kılıflarının artık bir rol oynama­ sı mümkün görünmüyor. Şunu biliyo-


C | O İ Kasim -AraLik 2005

ruz. Özellikle Amerika, devasa gizli servisleriyle dünyanın herhangi bir kö­ şesinde düşünceleri karmakarışık ede­ cek terör eylemleri örgütleyebilir. An­ cak bugüne kadar yaşananlar bu tür provokasyonların etkisini azaltacaktır. Dolayısıyla emperyalist paylaşımı örtüleme çok zorlaşmaktadır. Bunun önemi nerededir? Gerçek aktör olan halkların sahneye çıkmasını hızlandı­ rır. Dördüncü olarak, “bilgi çağı”nm bozulan büyüsünden “genetik çağı”nm korkutucu atmosferine giriştir. Dünya­ yı yönetmekte çok kötü smavlar vere­ rek büyük itibar kaybına uğrayan “sü­ per güç” eline gerçekten yeni süper bir teknik almaktadır. Genetik mühendisli­ ği ve nano teknolojinin imkanlarıyla kendi çıkarlarından ötesini göremeyen süper gücün buluşmasından ne eşitlik, ne demokrasi ne de refah gibi masum düşler ortaya çıkamaz. YDD’nin yeni dönemi, süper güçlerin pozisyonların­ dan öteye artık onların var oluşlarım sorgulayıp, yargılayan bir bilinç oluşu­ munun toprağını gübreleyecektir. Son olarak, 11 Eylül’le kırılmaya uğrayan anti-küresel hareket YDD’nin derinleşmesiyle yerini farklı, ancak da­ ha köklü halk hareketlerine bırakıyor. Bu hareketler zaman zaman parlıyor, ancak sönüp kaybolmuyor. İçin için yanarak yayılıyor ve yeniden ortaya çı­ kıyor. Arjantin ayaklanmasını YDD’ye karşı inatçı halk hareketlerinin yeni bir seviye kazanmasının sembolü olarak kabul edebiliriz. Bu söylenirken Zapa-

tistalar elbette unutulmuyor. YDD’ye karşı yeni bir üslupla yapılan ilk etkin çıkıştı. Arjantin ayaklanması farklı bir seviyenin habercisi oldu. Venezüella, Brezilya, Bolivya, Uruguay ve hemen tüm Latin Amerika ülkelerinde YDD’ye karşı somut talepler içeren halk hareketleri ve ayaklanmalar yaşa­ nıyor. Orta Afrika, kapitalizmin ve yeni­ den paylaşımın tam bir yıkım alanıdır. Milyonların çok rahatlıkla öldüğü bu kıtanın yayacağı tepki ve göç dalgaları YDD’de mutlaka sarsıcı etkiler yarata­ caktır. Ortadoğu’nun, ABD müdahalele­ riyle şekle girmesi mümkün değildir. Fakat bu baskı ve katliamlar 1950’lerdekinden daha yüksek yeni direniş dal­ gası yaratacaktır. Amerika Ortado­ ğu’da ateşle oynuyor. Her dokunuşta denetlenemez güçler açığa çıkacaktır. Halk hareketlerinin yaygınlaşma­ sına Avrupa’daki gelişmeleri de katma­ mız gerekiyor. Fransa ve Hollanda’da küreselleşmeyle ve refah devletlerinin tasfiyesi ile yaygın bir hesaplaşma baş­ lamıştır. Almanya seçimleri de bunu gösteriyor. Avrupa’da Refah Devletleri erirken Atlantik’in öbür yakasında da “Amerikan tipi yaşam tarzı” artık erişilemez eski bir düşe dönüşüyor. Genel olarak dünyaya baktığımız­ da Berlin Duvarı’nm yıkıldığına çok sevinen Batı ülkeleri şimdi yoksulluk denizinin ortasında kendi etraflarına duvar örmek zorunda kalıyorlar. Dün­ yada hızla yükselen gerilimin bu duva­

rın arkasında tutulmasının imkanı yok­ tur. Sonuç olarak, YDD’nin ilk on yı­ lındaki havaya denk düşen anti-küresel hareketin yerini tek tek ülkelerdeki halkların neo-liberal politikalara karşı tepki ve ayaklanmaları alıyor. Daha köklü, daha dayanıklı olan bu hareket­ ler neo-liberal politikalar derinleştikçe yaygınlaşacaktır. Sonuç olarak, neo-li­ beral politikalar derinleştikçe, halk ha­ reketleri de daha yaygın ve dayanıklı hale geliyor. Önümüzdeki günlerde ne­ o-liberal politikaları halkların kuşat­ ması yaşanacaktır.

IV Amerika’nın Irak işgaliyle düştüğü pozisyon onun aynı zamanda dünyanın diğer alanlarında da zemin kaybetme­ sine yol açıyor. Bu konuda en göze ba­ tan alan Latin Amerika’dır. Washington Irak’tan elini biraz boşa çıkartabi­ lirse Latin Amerika ve daha sonra Çin’le uğraşacaktır. Ancak burada artık bütün görüntü değişmek zorunda kala­ caktır. Bugüne kadar eski sosyalist ül­ keleri “diktatörlüklerden”, dünyayı da Bin Ladin gibi teröristlerden kurtaran ABD, Latin Amerika’da kimi kimden kurtaracaktır? Latin Amerika halkları artık bu kurtarma oyunlarından yete­ rince ders çıkartmıştır. Buralara her ABD müdahalesi halkların tepkisiyle karşılaşacağı için, bu durum insanlık üzerinde gerçek bilinçlenmeyi yarata­ caktır. YDD’nin bundan sonraki sürecin­ de sadece büyük güç merkezlerinin bencil manevraları değil, bunların yo­ lunu kesmeye çalışan dünya halkları­ nın öfkeleri de bir güç olarak devreye girecektir. YDD’nin ilk on yılında orta­ ya çıkan tepki daha çok yüzeyseldi. 21.yy.la birlikte YDD’ye karşı tek tek ülkelerde tepkiler derinleşiyor. Bu tep­ kilerin en fazla yaygınlık kazandığı alan Latin Amerika’dır. Önümüzdeki dönem, bir tarihsel basamak olmaya adaysa, tek tek ülkelerdeki YDD karşıtı halk hareketlerinin “küresel” ittifaka tırmanması gerekiyor. Eğer bu hareket­ lerin ittifakından oluşan bir anti küre­ sel hareket örgütlenebilirse, bu yepye­ ni bir dönemin habercisi olacaktır. 26.10.2005


KasiM'AraI i I< 200? t p

Ka r a

l

a l t in s a v a ş l a r i Ayşe Tcınsever

Petrol fiyatları tüm zamanların en yüksek düzeyinde seyrediyor. Gerekçe olarak çeşitli şeyler öne sürülüyor. Ancak petrol üzerindeki arz ve talepte bir denge var­ dır. Öne sürülen gerekçeler, arz ve talep yasaları ile işlediği savunulan kapitalist ekonomi kurallarına uymuyor. O zaman petrol fiyatları neden yükseliyor? I Petrol fiyatları yükseliyor. Birkaç yıl önce varili 10 dolarlara kadar inen petrol şimdi 70 dolar civarında ve ya­ rın 100 dolara kadar çıkabilir. Irak Sa­ vaşı başlamadan önce savaşın olası so­ nuçları konusunda petrolün bu rakama çıkabileceği tahmin ediliyordu. Herkes korkuyordu. Savaşa karşı argü­ manlardan bir tanesi yüksek petrol fi­ yatı korkusuydu. Ancak bakıyoruz şimdi petrol fiyatları yükseliyor ama ses yok. Eskisi gibi yer gök inlemiyor. Bir suskunluk var. Bu da garip. Sanki herkes daha yüksek fiyata hazırmış gi­ bi. Gerekçe olarak şimdiki reel fiyatın 1979’lardaki fiyattan daha düşük ol­ masına işaret ediliyor.

I

Bu bize biraz garip geliyor. Aslın­ da yüksek petrol fiyatlarının yoksul halkların canını acıttığı kesin. Çin’de yapılan ekonomik bir toplantıda petrol fiyatlarının yükselmesinin ekonomile­ re büyük bir darbe vuracağı açıklandı ve önlemler alınması istendi. Ama ba­

sın tümüyle öylesine finans kapital güçlerinin elindeki halkın acılarına ve gelecekteki olası sonuçlarına herkes devekuşluk yapıyor. Bu konuda en ufak bir korku işareti vermiyorlar. San­ ki bir galeyandan korkuyorlar. Ne oluyor? Neden petrol fiyatları yükseliyor? Gelecekte neler olabilir? Yüksek fiyat kimin, neden işine yarı­ yor? Fiyat artışları kimin zararına? Bu yazı çerçevesinde bu sorulara yanıtlar bulmaya çalışacağız.

Neden fiyatlar yükseliyor? Belki garip gelecek, ama bu konu­ da kesin bir şey söylemek olası değil. Kapitalist piyasa koşullarına göre bir malın fiyatı arz ve talep kuralları için­ de belirlenir. Petrole baktığımızda ise şu anda çıkan miktar dünya petrol ta­ lebini karşılamaya yetiyor. Dünyamız kaba bir rakamla günde 81-82 milyar

varil petrol tüketiyor. Ve çeşitli yerler­ den çıkarılan petrol miktarı bunu kar­ şılıyor. Hatta OPEC üyesi ülkeler ge­ rektiğinde daha fazla çıkarabilecekle­ rini söylüyorlar. Yani sonuçta bir arz eksikliği yok. Ama ona rağmen fiyat­ lar artıyor. Petrol arzının bu günkü yatırımlar göze alındığında gelecekte de talebi karşılayabileceğine iyimser bakmak olası değil. 2015 yılında petrol ihtiyacı 85 milyar varile çıkacak ve bugünkü yatırımlara ve araştırmalara baktığı­ mızda bir arz eksikliği olması büyük bir olasılık. Yani eğer hemen müdaha­ le edilmez ise yarın talebin karşılana­ maması söz konusu. Deniyor ki,' petrol çıkarımı, yeni petrol rezervi bulunması bir tepe nok­ taya ulaştı. Bundan sonra petrol çıkarı­ mını fazlalaştırmak olanaksız. Artık petrol bolluğu bitti. Petrol yerine ko­ nulur bir şey değil. Geri sayıyoruz. Petrol azalıyor. Norveç petrolü, İngiliz petrolü ve Kanada petrolü artık tüken­ mek üzere. En azından tüketilenin ye­ rini dolduracak petrol rezervi buluna­ mıyor. İnsanlığın enerji açısından sonu karanlık. Ve işte bu nedenlerle petrol fiyatları yükseliyor. Bu tezlerin hepsi doğru olabilir. Ancak yine ekonomist­ ler ve uzmanlar bu tezlerin petrolün bugünkü yüksek fiyatını açıklamaya yetmediğini söylüyorlar. Çünkü şimdi­ lik arz talebi karşılıyor. Ancak bu tez­ ler o günler yaklaştıkça fiyatın yüksel­ mesini açıklayabilir. Bugünden petrol fiyatının bu kadar yükselmesi anlam­ sız. Öyleyse neden yüksek? Çin ve Hindistan öne çıkarılıyor. Ekonomik büyümeleri elbette korkunç 57


CJOİ K asiM 'AraIiI<2005 bir enerji ihtiyacı ortaya çıkarıyor. İki ülkenin de içerideki enerji çıkarımı ekonomilerinin ihtiyacını karşılamıyor. Giderek artan miktarlarda petrol ve doğalgaza ihtiyaçları var. Fiyatların yükselişi onların piyasaya girmesi ile açıklanmaya çalışılıyor. Ama yine de­ diğimiz gibi dünya enerji çıkarımı bu iki ülkenin talebini karşılıyor. Peki, neden petrol fiyatları yükselmeye de­ vam ediyor? Rafineriler eksik deniyor. Petrol toprak altından çıktığı gibi kullanıla­ mıyor, mutlaka rafinerilerde işlenmesi gerekiyor. 1980 yılından beri yeni rafi­ neri yapılmamış. Var olanlar çok eski­ ler. En ufak bir şeyde devre dışı kalı­ yorlar. Hatta şu Bush hükümetini rezil eden Katrina Kasırgası Meksika Kör­ fezi’ndeki rafinelere büyük zarar ver­ di. Yeni bir kasırga daha geliyor. Bir tane daha gelebilir. ABD gerçekten benzin ve enerji açığı ile yüz yüze kal­ dı. Halk tasarrufa çağrıldı. Evet, dün­ yada bir rafineri ihtiyacı var. Tam bir dengede duruyor. Ama yine arz ve ta­ lep kurallarına göre neden yeni rafine­ ri yapılmıyor? Oysa iyi bir iş alanı. Kapitalizmin kuralı öyle değil mi? Kar gelecek yerden rafineri neden esirge­ niyor? Petrol tekelleri ya da hükümet­ ler neden bu konuya el atmıyorlar? Rafinerilerin eski oluşu, yedekte bir rafineri olmayışı ve yenilerinin yapıl­ mayışı da bugünkü petrol fiyatlarının yüksekliğini açıklamaya yetmiyor. Ar­ kada başka bir neden olmalı. İleri sürülen bir de politik olaylar

var. Irak Savaşı örneğin. Savaş öncesi Irak’ta günde 2.6 milyon varil petrol çıkarılıyordu. Hatta Cheney ekibi bir yıl içinde hızlı bir yatırım hamlesi ile bunu 5 milyon varile çıkaracaklar ve de Irak’taki ABD askeri harcamasını fazlası ile buradan karşılayacaklardı. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Irak çıkarmasından beri petrol tesisleri­ ne, ABD askerleri öncelikle bunları korumasına rağmen, boru hatlarına 256’nın üstünde sabotaj yapılmış. So­ nuçta Irak petrol çıkarımı 1.6 milyon varile düşmüş durumda. Her gün biraz daha düşme tehlikesi ile yüz yüze. Ya­ ni bu elbette bir açık. Ancak bu gene OPEC ülkelerinin fazla kapasiteleri ile karşılanıyor. O nedenle Irak petrol çı­ karımındaki düşüş de tek başına petrol fiyatının yüksekliğini açıklamıyor. Başka politik gelişmeler oluyor. Özellikle ABD güçlerine saldırı biçi­ minde petrol üreten ülkelerde istikrar­ sızlıklar yaşanıyor. Örneğin Yemen’de ABD savaş gemilerine saldırılıyor. Ya da Lübnan Akabe limanında demirle­ miş ABD gemilerine roket atışı yapılı­ yor. Ya da dünya petrol çıkarımının en büyük devi Suudi Arabistan’da El Ka­ ide güçleri saldırılarını artırıyor, ABD elçiliğini basıyorlar. ABD asker ailele­ rinin yerleşim alanını bombalıyorlar. Nijerya’da, ABD’nin gelecekte petrol ihtiyacının %25’ini karşılamayı dü­ şündüğü ülkede yerli halk Shell petrol tesislerine saldırıyor. Boruları kapatı­ yor. Ya da Latin Amerika da petrol alanı olan Ekvator’da halk petrol kuyu­

larını işgal ediyor. Kolombiya’da FARC gerillaları hala yenilebilmiş de­ ğil. Venezüella Devlet Başkanı Chaves ABD’ye ters politikalar izliyor. Ya da İran üzerinde oyunlar oynanıyor. ABD’nin onu ablukaya alma konusun­ da gücü azalıyor. ABD Afganistan’da, Irak’ta başarıya ulaşamıyor. Askeri gücü tartışılıyor. Dünyaya söz geçire­ mez hale geliyor. Evet, dünya petrolünün %60’mın bulunduğu Ortadoğu’daki, Afrika’da Nijerya’daki, Latin Amerika’daki si­ yasi istikrarsızlık, hepsi petrol fiyatla­ rının yükselmesine etkendir. Meksika Körfezi’nde rastlanan kasırgalar ve çevre olayları da bu kategoriye gir­ mektedir. Ancak bunları günlük borsa olayları içinde hissetmek olasıdır. Bu istikrarsızlıkların hiç biri petrolün OPEC ülkelerinin petrol fiyatına biçtik­ leri 28-32 dolar makul fiyatının üstüne çıkmasını açıklamıyor. Sonuçta bu is­ tikrarsızlıklar petrol akışını engelleyi­ ci bir işlev görmüyorlar. Korkular ger­ çekleşmiyor. Talep edilen petrol karşı­ lanıyor. O zaman korkular dağılınca, petrol akışı aksamayınca fiyatların tekrar eski düzeyine düşmesi gerek­ mektedir. Düşmüyor. Öyleyse bu istik­ rarsızlıkların, korkuların üstünde bir neden var. Başka bir neden petrol fi­ yatlarını yukarı doğru çekiyor olmalı­ dır. Petrol fiyatlarını yukarı çeken ne­ dir? Soruna derinlemesine girmeden önce yukarıda açıklananlardan bir so­ nuç çıkaralım. Demek ki, kapitalist ekonomilerin meta fiyatlarını belirledi­ ğini söylediği arz ve talep kanunu pet­ rol için geçerli değildir. En azından petrol böyle bir kuralla fiyat bulmu­ yor. Petrol arzı talebi karşılayacak dü­ zeyde, ama petrol fiyatları hala düş­ müyor. Petrol üzerinde başka bir oyun var. Arz ve talebin işlemediği durumda bir kartelleşmeden söz etmek uygun­ dur. Kapitalist ekonomi yasalarına gö­ re tekeller öyle büyürler, öyle büyürler ki tüm dünya pazarını ellerine alırlar ve aralarında kartelleşirler. Fiyatları hangi düzeyde tutacaklarını kendi çı­ karlarına göre belirler ve de uygular­ lar. Petrol fiyatlarındaki yükselmenin

58


KasiM'AraIi I< 2005 c p l

nedeni petrol üzerindeki kartelleşme olarak belki açıklanabilir. Petrol fiyat­ ları petrol kartellerinin isteği nedeniy­ le yükselmektedir. Onların çıkarı yük­ selmeyi dayatmaktadır. Öyleyse bu çı­ karlara biraz daha derinden bakmak gereklidir. Sorunu daha derinlemesine incelemek gerekiyor.

üstündeki petrol kartelleri kendilerini eskisi gibi güvencede hissetmemekte­ dir. Bu birinci olgudur. a. Rus petrolleri 1990 yılında sosyalizmin yıkılma­ sı ile birlikte Rus petrolleri ve doğalgazı Batı dev petrol şirketlerinin pazar alanı haline geldi. Hemen bunlara na­

lerle petrol şirketi Yukos’u kurdu. Sonra yavaş yavaş devlet politikaları­ na meydan okuyup petrolünü istediği ülkeye satabileceği konusunda diretti. Abramahov, Berezovsky gibi bazıları kaçtılar. Kimisi İngiltere’ye, kimisi İs­ rail’e sığındı. Khodorkovski ise arka­ sında ABD petrol şirketleri ve devleti Rusya’da özelleştirmenin sembolü ol­

Şimdi dünya petrol piyasasındaki son 15 yıllık gelişmeye kısaca En iyi güvencelerden biri Rus vatandaşlarından bazılarının özelleştir­ me ihalelerine girmesiydi. Batı böyle "gözü pek" kişilerin arkasına si­ değinmeye çalışalım

Karteller savaşı per aldı. Onlar eliyle işleri yürütmek daha doğru olacaktı. Hep böyle yapılmadı mı? Önce kişiler, sonra devlet satın alınırdı.

Petrol piyasaları sosyalist sistemin çökmesinden sonra büyük değişiklikler yaşamıştır. Petro­ lün çok ağırlıklı çıktığı alanlara bir ye­ nisi Rusya, Orta Asya ve Hazar Deni­ zi çevresi petrolleri eklenmiştir. Petrolün çok ağırlıklı çıktığı alan­ ların başında Ortadoğu gelir. Suudi Arabistan, Irak ve İran dünya petrol re­ zervlerinin %65’ini oluşturuyor. ABD petrol tüketiminin %20’sini, AB %43’ünü, Japonya %68’ini buradan karşılamaktadır. Yani Körfez ülkeleri Batı kapitalizminin enerji açısından vazgeçemeyeceği alanlardır. O neden­ le Batı burayı karıştırmaktan ve kendi denetimine almaktan vazgeçemez. ABD açısından ise petrolü denetlemek dünya kapitalist ekonomisini denetime alması demektir. AB ve Japonya gibi rakiplerini ancak petrolü denetlerse di­ ze getirebilecek, onların kendisi ile re­ kabet gücünü kıracaktır. Bunlar bili­ nen gerçeklikler. Ortadoğu’da ABD ve Batı ege­ menliği eski gücünü yitirmektedir. İran’da Şah’m devrilmesi bu ülke üs­ tündeki denetimi kaldırdı. Saddam’a karşı savaş açılıp devrildi, ama hala Irak petrolü denetim altına alınamadı. Suudi Arabistan petrolleri üstündeki Batı denetiminden kurtulmak, kendi zenginliklerine daha çok sahip çıkmak istiyor. ABD ve Batı bu olaylar karşı­ sında çaresizdir. Bölgede her geçen gün denetim ve güçlerini kaybediyor­ lar. İsrail yetmiyor, Irak’ta ABD asker­ leri bir işe yaramıyor. Demek ki bugün olmasa bile gelecek açısından Ortado­ ğu petrolleri konusunda Batı’nm bir korkusu var. Ya da bu petrol alanları

sıl sahip olunacağı ya da nasıl denetim altına alınacağı üzerine projeler, plan­ lar yapıldı ve devletler eliyle uygula­ maya kondu. Rusya çok yönden bir baskı altına alındı. Hem ekonomik hem de politik. Özelleştirmeler dayatıldı. Özelleştir­ meler Rusya’nın çıktığı yolda inandı­ rıcı olmasını sağlayacak, onun geri dö­ nüşünün önünü tıkayıcı önemli bir ol­ gu olacaktır. Batı ancak özelleştirmede gösterdiği inat ile Rusya’ya güvene­ cekti. İşte o zaman yabancı sermaye de derya Rus pazarına akacaktı. Rus­ ya’ya hep böyle söylendi ve doğal kaynaklarının, özellikle de petrol ve doğalgazmm özelleştirilmesi için müt­ hiş bir baskı yapıldı. Zamanın devlet başkanı Yeltsin öyle bir Batı aşığıydı ve kapitalizme öylesine güveniyordu ki Rus doğal kaynaklarının vahşi bir şekilde talan edilmesinde hiçbir sakın­ ca görmedi. Batı petrol şirketleri, özel­ likle BP, Rus petrollerinden pay aldı­ lar. Bir çıkarma, araştırma, işletme hakkı elde ettiler. Ve bu işleri birbirle­ rini kollaya kollaya, destekleye destekleye yaptılar. En iyi güvencelerden biri Rus va­ tandaşlarından bazılarının özelleştir­ me ihalelerine girmesiydi. Batı böyle “gözü pek” kişilerin arkasına siper al­ dı. Onları destekledi. Onlar eliyle işle­ ri yürütmek daha doğru olacaktı. Hep böyle yapılmadı mı? Önce kişiler, son­ ra devlet satın alınırdı, Yukos petrol şirketi sahibi Khodorkovski bunların en belli başlılarmdandı. En dişlileri, en ileri gideni ve devlete meydan okuya­ nı o oldu. Birçok dalavere ve cinayet­

du. Bizim burada söylemek istediği­ miz Batı petrol şirketlerinin Rus pet­ rollerine sahip olabilmek için kullan­ dıkları bir yolu anlatmaktı. Yukos böy­ le bir komplodur. Yukos ile tüm Rus petrolü denetim altında alınacaktı. Batı elbette kaç yüz, yılın kurdu. Bir ülkenin doğal zenginliklerini kay­ betmesine karşı tepki oluşacağını bir gün bu işe itiraz gelebileceğini biliyor­ du. O nedenle yoğurdu üfleyerek yi­ yordu. Yukos eğer Rusya toprakların­ da kök salabilse, varlığını koruyabilse arkasından geleceklerdi. Sonra Yu­ kos’u ya da diğer şirketleri satın alır­ lardı. Rus devlet politikasını ele geçi­ rirlerdi. İşte bu denendi. Ancak Rusya’da Putin eliyle bu işe müdahale edildi. Yukos’tan başla­ yarak enerji kaynaklarına ulusal sahip­ lik adım adım ve yasal dövüşler so­ nunda ele alındı. Evet, Batı’ya herhan­ gi bir açık vermemek gerekti. Onun için kapitalist yasalara uymaya gayret gösterilerek enerji kaynaklarının dene­ timi Rus devletinin eline geçti. Şu an­ da Rus Gazprom’ı dünya enerji tekel­ leri arasındadır. İçinde özel, yerli ya­ bancı başka petrol şirketlerinin hisse­ leri vardır. Ancak onun da çeşitli Rus petrol şirketlerinde hisseleri var. Örne­ ğin son olarak Sibneft’i aldı. Ancak belirleyici olan Rus devletidir. Rus enerji pazarını kontrol altında tutuyor­ lar. Aslında Rusya, Yeltsin politikaları ile başlayan bir Suudi Arabistan ve şir­ keti Aramco olma sürecinden Putin politikaları ile kurtuldu. Şimdi Putin, görüyoruz ulusal çıkarlara öne alarak kime nasıl petrol verileceğini ülke 59


C | O l Kasim-AraI i I< 2005

stratejik hedeflerine göre belirliyor. Ve daha kişilikli bir politika yürütüyor, yürütebiliyor. İstediği zaman Batı po­ litikalarına meydan okuyabiliyor. Ama eğer petrolde denetimi kaybetseydiler bunu yapabilmeleri çok zordu. Petrol ekonomilerin öyle güçlü bir elemanı ki devlet politikası olarak dikkate alın­ mak zorunda. Zaten Bush hükümeti de petrol tekellerinin bir temsilcisinden öte kendisidir. Batı petrol tekellerinin Rus petro­ lü üstünde oynadığı birinci oyun özel­ leştirmeleri şart koşmak idiyse İkincisi de aralarında anlaşarak dünya petrol fiyatlarının düşük tutulmasını sağla­ maktı. Rus petrolü doğa koşullarının zor olduğu yerlerden çıkarılır ve tüke­ tim alanlarına Körfez ülkelerinden da­ ha uzaktadır. O nedenle maliyeti daha yüksektir. 2000’li yıllara kadar süren Rus petrolünü parselleme savaşı sıra­ sında fiyatların düşüklüğü Rusya’nın ihtiyacı olan yatırımlar için gerekli sermaye birikimine olanak tanımadı. Eğer petrol fiyatları ucuz ise petrol alanlarmın satımı, onların hisse payları da ucuz olur. O günlerde ucuza alman şirket hisseleri şimdi onlarca değil, yüzlerce, binlerce katma gidiyor. Bu o dönemde nasıl bir ucuz petrol oyunu oynandığına bizce güzel bir örnek. Ay­ rıca petrol fiyatlarının ucuzluğu ve sermaye peşinde, nakit peşinde koşan devletin bir para getirmeyen petrol kaynaklarını satmak istemesi teşvik edilmiş oluyordu. Ucuz petrol satışa iyi bir gerekçe olmuştur.

saplanıyor. ABD eğer AB’yi deneti­ minde tutacaksa mutlaka bu konuda söz sahibi olmalıdır. O nedenle projesi tamam, finansmanı bulunmuş Almanya-Rusya doğalgaz boru hattı engel­ lenmeye çalışılır. Alternatif Ukrayna, Macaristan ve Hırvatistan boru hattı kabul ettirilmeye zorlanır. Öbürünün yolu üzerine engeller konulur. Baltık ülkeleri, Polonya, Ukrayna bu doğrul­ tuda kullanılır. Çeşitli bahaneler ileri sürülür. Ama sonunda Rusya, Finlan­ diya limanı Primorsky’e boru hattı dö­ şer ve Litvanya’nm Ventspils vanaları kapatılır. Litvanya’nm bağırmalarına ne ABD ne de BM koşabilir. Özetlersek 1990 yılında sosyaliz­ min çökmesi sonrası Rusya petrol ve doğalgaz pazarını ele geçirmek Batı petrol tekellerinin en büyük düşü oldu. Özelleştirme, enerji kaynaklarının de­ netlenmesi ve yolları üzerine engeller koyma uyguladıkları belli başlı taktik­ ler arasındaydı. Bu dönemde petrol fi­ yatlarının düşük tutulması bu planın bir parçası olsa gerekti. Ancak 2000’li yıllardan başlayarak Putin ile beraber Rusya Batı tekellerinin bu planına kar­ şı dövüşmeye başladı. Enerji kaynak­ larına sahip çıkma mücadelesi verdi. O zamanda petrol fiyatları yavaş ya­ vaş yukarı doğru tırmanmaya başladı. Çünkü Batı, Rusya petrol alanlarını denetimi altına alamamıştı. Elinden kaçırıyordu. Batı’nm elindekiler daha değerlenmeye başladı.

ABD’nin bölgeye yönelik taktiği bu bölgedeki ülkelerin Rusya bağlarını koparmak, kendilerine bağlamaktır. Bu planın baş mimarı Clinton’dur. Ka­ zakistan, Özbekistan, Tacikistan, Türkmenistan, Azerbaycan çeşitli va­ atlerle Batı petrol şirketleri ile anlaş­ malar yaparken ABD de bunlarla aske­ ri işbirliklerine girdi. Boşalan eski sovyet üsleri ABD üsleri haline geldi. Azerbaycan ve Kazakistan’a aske­ ri yardım başladı. Kazakistan’da dev petrol ve doğalgaz havzası Kaşagan karşısında Atyrav eski sovyet askeri üssüne Amerikan askerleri yerleştiler. Kaşagan’a Exxon Mobil, Conaca Phi­ lips, Royal Dutch ve Shell yatırım yapmaya başladı. Azerbaycan’a askeri yardım başladı. Petrol boru hattı için hemen projeler sunuldu. Bakü’den başlayacak, Gürcistan üzerinden, Tif­ lis’ten Türkiye Ceyhan’a akacak BTC boru hattı projesi üstünde duruldu. Çok pahalı olan bu projeye BP başta olmak üzere Japonya ve Türkiye gibi birçok ortak alındı. Önemli olan Gür­ cistan’dı. Shaverdnadze boru hattın­ dan büyük pay istiyordu. Payını artır­ mak için ülkesine Rus şirketlerini da­ vet etmeye başlaması ile siyasi kariye­ rinin sonuna geldi. ABD kendine köle olacak başka birini başkan seçtirdi.

Gürcistan Hazar Denizi petrolleri­ nin kilit ülkelerinden biridir. Rus­ ya’nın bu havzadan çıkan petrolünün eh rasyonel, kestirme ve ucuz olarak Elbette petrol fiyatının yavaş ya­ Batı’ya aktarımı Kafkaslar ve Karade­ vaş yukarı çıkışının perde arkasında niz üzerindendir. İşte Gürcistan tam bu Batı petrol şirketleri ve devletleri­ Hazar Denizi havzası petrolleri de var­ yol üstünde durur ve bu ucuz akışı en­ nin Rus enerji kaynaklarına karşı uy­ dır. geller. Rusya’nın Hazar havzasından çıkan petrolünün değer­ Özetlersek 1 9 9 0 yılında sosyalizmin çökmesi sonrası Rusya petrol ve lendirilmesinin önüne doğalgaz pazarım ele geçirmek Batı petrol tekellerinin en büyük düşü set çekilir. ABD, Çeçeoldu. Özelleştirme, enerji kaynaklarının denetlenmesi ve yolları üzeri­ nistan ve Gürcistan’ı bu emellerine alet eder. O ne engeller koyma uyguladıkları belli başlı taktikler arasındaydı. nedenle de Çeçen terö­ ristleri el altından des­ b. Hazar Denizi Bölgesi guladığı dördüncü plan ise petrol ve teklenirken Gürcistan kişi başına İsra­ 1. Batı doğal gazın dış ülkelere akışının deil’den sonra ikinci en çok askeri yar­ netlenmesiydi. Örneğin İngiliz ve dım alan ülke durumuna gelmiştir. Bu Sosyalizmin çökmesi yalnız Rus ABD tekelleri AB’ye enerji akışının iki ülke ile Hazar ve Orta Asya petro­ petrol piyasasını değil, aynı zamanda mutlaka kendi denetimlerinde olması­ eski sosyalist cumhuriyetlere bağlı Or­ lünün Rusya üzerinden AB yolu engel­ nı sağlamaya çalıştılar. AB petrolün lenmeye çalışıldı. ta Asya, Kafkas ve Hazar Denizi çev­ yarışma yakınını, doğal gazın üçte bi­ resindeki petrol alanlarını da petrol Hazar petrolünün Rusya üzerin­ rini Rusya’dan karşılar. Gelecekte dodövüş merkezine oturttu. Batı ve den çıkışını engellemek bölge ülkeleğalgaz ihtiyacının yarıya çıkacağı he­ 60


KasiM'Araİ i I< 2005 C | O İ

rini Rusya’dan koparmanın bir yolu­ dur. Bölgenin Rusya’ya akan petrolü­ ne yeni bir rota çizilmesi gerekiyordu. Başka açılımda göstermek gerekmek­ tedir. İşte bu açılım BTC’dir. (BaküTiflis-Ceyhan boru hattı) Azerbaycan kıyılarından çıkarılan petrol Gürcistan üzerinden Türkiye’ye girer ve Akde­ niz’den Avrupa’ya ulaştırılır. Yani Ha­ zar Petrolü’ne Rusya üzerinden kestir­ me yol varken daha pahalı ve uzun bir rota çizdirilir. Önemli olan Hazar De­ nizi petrolünün Akdeniz’e çıkarılmış olması ve musluk başının ABD ve İn­ giltere vs tarafından tutulmasıdır. Pro­ jeye göre Kazakistan petrolü de bura­ dan aktarılacaktır önümüzdeki dönem­ de. BTC petrol boru hattı baştan so­ runludur. Çünkü bu yol Hazar petrolü­ mün en pahalı çıkışıdır. Eğer diğer aşaıda anlatacağımız çıkışlar hayata geirilirse BTC kullanılmaz hale gelebiO nedenle artık petrol fiyatlarını uradan akanı karlı hale getirebilmek çin sürekli pahalı tutmak ABD ve his­ si olan ülkelerin politikası olmak zondadır. Ortadoğu’da huzursuzluk bu >oru hattı ile yakından ilgilidir. 2. Doğu ABD’nin Hazar Denizi’nin doğu­ su yada Orta Asya ülkeleri üstündeki planı bura petrolünü Rusya ve Çin deaetiminden koparmaktır. Türkmenis­ tan petrolü, Afganistan ve Pakistan üferinden Hint Okyanusu’na aktarılajaktır. Böylece Rusya ve Çin’den ön:e davranılacaktır. Çin ekonomisinin nerji kaynağı böylece ABD denetimile alınacaktır. ABD petrol şirketi Uno:al bu işin baş plancısıdır. ABD 11 EyBTü bahane ederek Afganistan’a saraş açar. Savaş sonrası Unocal Ameri­ can petrol tekeli danışmanlarından farzai, Afganistan’a kukla devlet baş­ tanı yapılır. Karzai’nin ilk işi Türkmeılstan ve Pakistan ile boru hattı anlaşlası imzalamaktır. Bu projenin ger‘kleşmesi doğrultusunda bir adım alamadığım yazmaya gerek yok sam­ ız. Türkmenistan sürekli olarak oya­ mıyor.

Özbekistan, Kırgızistan ve Kazakis­ tan’a önemli tekliflerle gittiler. Bu ül­ kelerle Şangay İşbirliği Örgütü kurul­ du. Ekonomik ve askeri işbirliği anlaş­ maları imzalandı. ABD, geçtiğimiz yaz aylarında bu ülkelerin kendi safla­ rından çıkacağını hissettiği için kendi­ ne yakın güçleri vaktinden evvel darbe yapmaya zorladı ve başarı sağlayama­ dı. Özbekistan’dan kovuldu. Kırgızis­ tan ise ABD ile ilişkilerini sadece eko­ nomik düzeye indirdi. Sonuçta ABD ve petrol tekelleri Orta Asya petrollerinin Rusya deneti­ minden çıkmasında başarılı olamadı­ lar. Çünkü Afganistan’da bir düzen oturtamadılar. Taliban güçlerini yene­ mediler. Savaş hala bin bir göz boya­ maya rağmen sürüyor. TürkmenistanAfganistan- Pakistan petrol boru hat­ tında en ufak bir ilerleme yok. ABD’nin bölgedeki iktidarsızlığı ül­ keleri eski ittifaklarına dönmeye zor­ ladı. Rusya ile ilişkiler yeniden kurul­ du. ABD hayalleri öldü.

Orta Asya petrollerinin denetimi ABD açısından Çin’in ekonomisini eline almak için de önemliydi. Rusya çıkarılırken Çin’in girmesi engellene­ cekti. Afganistan’daki başarısızlık bu konuda da başarısız olmayı getirdi. Çin Kazakistan, Türkmenistan, Özbe­ kistan ile enerji çıkarım anlaşmaları imzaladı. Bu da yetmedi, başka alan­ larda da ekonomik işbirliği anlaşmala­ Ancak elbette Rusya ve Çin’in, rı yaptı. Kısaca ABD çıkarken Rusya D Afganistan ve sonra Irak’ta sava­ nken elleri armut toplamadı. Onlar da ve Çin bölgeye girdiler.

L

ABD ve Batı tekelleri Kazakistan petrolleri gibi yerlerde çeşitli hisseler, çıkarım anlaşmaları imzaladılar, ama BTC gibi bir hat kurulamadı. Batı Rusya’daki gibi buradaki petrolleri de elinden kaçırınca sahip olduğu petrolü daha pahalı satmak, onu daha değerli hale getirmekte artık bir çekince gör­ müyor. Ayrıca Irak petrolüne sahip olamadıkça ve Ortadoğu petrolü üzerin­ de geleceğini karanlık gördükçe petro­ lün pahalı hale gelmesi de kaçınılmaz oluyor. 3. Güney Hazar Denizi’nin güneyinde bir ülke daha vardır; îran. İran iki yönden stratejik bir noktadadır. Bir yandan Hazar petrollerinin İran üzerinden geçmesi en rasyonel olanıdır. Hem BTC hem de Türkmenistan-Afganistan-Pakistan yolundan daha kısa ve daha ucuzdurlar. İstendiği taktirde Ha­ zar petrolü İran, Irak ve Suriye üzerin­ den BTC’den çok daha kolay bir şekil­ de Akdeniz’e aktarılabilir. Bu yol ke­ sinlikle BTC’nin ölümü demektir. Ba­ tı devletleri ve petrol şirketleri hiçbir zaman böyle bir şeye göz yummaya­ caktır. İkinci olarak İran, Ortadoğu petrol alanında bulunur. Bölgenin 2. büyük petrol, dünyanın birinci büyük doğalgaz rezervine sahiptir. 1979 yıllına ka­ dar İran Şahı eliyle ABD İran petrolle­ rini denetliyordu. İran halkı o günler­ den ABD’yi iyi tanır. Şah devrildiğin­ den beri İran rejimi petrolüne kendisi 61


C | O İ Kasim-AraLi I< 2005

lideri Chavez ülke petrollerini aynı İran gibi ulusal çıkarlar doğrultusunda kullanmak istediği için ABD’nin şim­ şeklerini üzerine çekiyor. ABD darbe yaparak onu iktidardan indinnede ba­ şarılı olamadı. Venezüella’nın ABD petrol tüketiminin %15’ini karşıladığı­ nı düşünürsek ABD bu ülkeye bağım­ lıdır. Denetimini eline alamadığı bir durumdadır. Üstünde bir güçtür.

sahip çıkmak istedi. Rusya gibi kendi doğal kaynaklarına sahip olmak isti­ yor. Enerji kaynaklarını bir Suudi Ara­ bistan, Libya gibi yabancı petrol tekel­ lerine peşkeş çekmek istemiyor. İran üstüne kurulan tüm komploların nede­ ni budur. ABD kendi şirketlerine yar olmayanı da başkasına yar etmeyecek, onu abluka altına alacaktır. Ama işte Irak’ta takıldı kaldı. Her geçen gün enerji çıkarını korumakta zorlanıyor. İran’ın en büyük destek güçleri arasmda aynı kaderi paylaştığı Rusya vardır. ABD’ye karşı duruş Sovyet dö­ neminden beri sürmektedir. Şimdi de Rusya ile ABD’ye karşı mücadele de ittifak yaparlar. Rusya Hazar petrolü­ nün, hatta kendi payının bile İran üze­ rinden pazarlanmasmda büyük bir çe­ kince görmüyor, Batı petrol tekelleri ile dövüşte hatta bunu gerekli görüyor. O zaman BTC hattına karşı daha etkin savaşılacak ve belki Çeçen sorunu böylece yok olup gidecektir. Aynı şey Çin içinde geçerlidir. 100 milyarlar değerinde 20 yıllara kadar varan İran petrolleri ile anlaşması var­ dır. O nedenle İran’ın arkasında durur. Aynı şeyi son güne kadar Hindistan içinde söylemek mümkündü. Ancak şimdi Hindistan ABD ile yaptığı nük­ leer enerji anlaşması ile İran ve ABD arasında ikili oynamaya başladı. Olay­ ların nasıl sonuçlanacağını yakında göreceğiz. S Sonuçta, ABD İran petrollerini de­ netime almak konusunda bu sürede bir 62

başarı sağlayamadığı gibi Afganistan ve Irak savaşındaki başarısızlıkları ge­ lecekte de bir umut bırakmıyor. Şimdi AB ile birleşik olarak İran üzerine baskı yapılmaya çalışılıyor. BM Gü­ venlik Konseyi’ni yollama bu işin adımları arasında. İran henüz dünya piyasalarına öz­ gürce giren bir petrol gücü değildir. Üstünde bin bir baskı vardır. Bunun sonucu da petrol fiyatlarının geleceği­ ni belirleyecektir. Batı İran konusunda da yenik dövüşüyor demek yanlış ol­ mayacaktır. Ama önümüzdeki günler bu savaşın nasıl çözüleceği konusunda yeni ipuçları verecektir. Yani ortada bir belirsizlik vardır. Hiçbir şey henüz kesinleşmemiştir. Güçler dengesi oradan buraya değişe­ bilir. İran bağımsızca petrol gücü ola­ bilir de olmayabilir de. Ancak bu be­ lirsizlik elbette petrol fiyatlarım yuka­ rı çekici bir işlev görmektedir. c. Önemli iki ülke Özünde petrol fiyatındaki yükseli­ şin temel nedeni Rusya ve İran’ın var olan petrol tekel ve kartelleri araşma girmesi mücadelesidir. Fakat bu savaş elbette diğer petrol alanları üzerindeki ülkelerin durumundan etkilenmekte­ dir. Ancak bunlar çok belirleyici değil­ dirler. 1. Venezüella Fakat özellikle iki ülkenin etkisini dikkate almak gerekmektedir. Birinci­ si Venezüella’dır. Bilindiği gibi ülke

İkinci olarak Chaves petrollerin üstündeki tekel karlarına sınır getir­ meye çalışmaktadır. Onlardan aldığı çeşitli vergileri artırmaktadır. Birçok haklarım kısıtlamaktadır. Böylece di­ ğer petrol üreten ülkelere yeni bir ufuk açmaktadır. Sırf baş kaldırması bile büyük anlamlar taşıyor. Başka boyutta bir dövüş veriyor. Bu petrol tekelleri­ nin cinlerini tepelerine çıkarmaktadır. Üçüncü olarak Latin Amerika’da çeşitli biçimlerde örnek olmaktadır. Bölgede irili ufaklı petrol çıkaran, doğalgazı olan ülkeler vardır. Bunları Petrosur adlı bir şirket içinde tekelleş­ tirme mücadelesi veriyor. Böylece çı­ karlarını daha iyi savunabilecekler. Birbirlerine yardım edebilecekler. Çı­ karım arama konularında Batı petrol tekellerine mecburiyetleri azalacak. Elbette bu Batı’mn hiç işine gelme­ mektedir. Dördüncü olarak Venezüella pet­ rol tüketen Güney Amerika ülkelerine ucuz petrol verme önerisi getirdi. 13 ülke bunu kabul etti. Anlaşma imzala­ yanlar varili 40 dolardan petrol ala­ caklar. Petrol fiyatlarının 65 dolar ci­ varında olduğunu düşünürsek bu çok önemli bir öneridir. Hatta Chaves ABD’de Katrina Kasırgası’ndan zarar görenlere bile ucuz petrol önerdi. Ve­ nezüella bu ucuzluğu kendi zararına sağlamıyor. Aradan aracıları kaldırı­ yor. Kendine ait petrol dağıtım şirket­ leri kanalıyla petrolü dağıtıyor. Aracı­ ların varil başına 18-20 dolar koyduğu hesap ediliyor. Chaves işte bu sayede halka daha ucuz petrol verebiliyor. Bunun ABD’nin cinlerini tepesine topladığına hiç şüphe yoktur. Ama elinden bir şey gelmemektedir. Ancak Venezüella ile bu konuda anlaşma im­ zalamak elbette Washington’a karşı cepheye geçmek demektir. Ve başka


KasiM'AraLi I< 200?

Dnuçları vardır. Ama şimdiye kadar ülke bu anlaşmayı imzaladılar. Veezüella ABD’ye karşı yanma başka keleri alarak karşı duruşunu güçlen­ miyor. Son olarak Chaves petrol gelirlerikullanış biçimi ile de ABD’yi çılırrmaktadır. Petrol gelirleri yoksul ılkın refahını yükseltmek için kulla­ nıyor. Halkların sağlık, eğitim, konut : açlık sorunları çözülmeye çalışılıer. Bununla yalnız kendi ülkesinde eğil, tüm Latin Amerika’da beyinlerışıklar yakıyor. ABD emperyalizlinin yalnız petrol alanında değil, her anda kökten sarsılmasının temelleri ilmiş oluyor. Bütün bunların petrol fiyatlarını likan çektiğini yazmaya sanırız gerek oktur. Batı petrol şirketleri ve ülkeleher cepheden sahip oldukları petrol anlarının daraldığım hissetmekte ve yatı yukarı çıkarmaktan başka çare imlemektedirler. 2. Çin

birlerine rakipler hem de diğer dev petrol şirketlerinin gücüne karşı güç birleştirmeye çalışıyorlar. İki ülkede ABD’nin dışladığı, ab­ luka altına, baskı altına aldığı İran, Su­ dan ve Angola gibi ülkelerle petrol an­ laşması imzalıyor. İki ülkenin de İran’m Yadavaran alanında hisseleri var. Çin devlet petrol şirketinin %50, Hindistan ONGC’nin ise %20. Su­ dan’ın Büyük Çin Petrol Projesinde Çin’in %40, Hindistan’ın %25 payları var. Angola ihalesini geçtiğimiz sene ekonomik yardım sözü verdiği Çin al­ dı. Çin’in Kazakistan’da çeşitli hisse­ leri var. Hindistan’ın da. Rusya Sakhalin alanında da ikisi de pay almış. Ancak Çin’in hem payları daha büyük hem de onun Güney Amerika ve Kanada ile de petrol ortaklıkları var. Çin, Amerika ülkelerinin çeşitli çıkarım projeleri ve alt yapı tesislerine

Ancak buradan petrol fiyatları ile ilgili bir soriüç çıkmaktadır. Çin de üretici olarak değil tüketici olarak dün­ ya petrol tekelleri arasında yer kapma­ ya çalışmakta. Petrol piyasasını bu an­ lamda kızıştırmaktadır. Çoğu yere ak­ tif olarak, alternatif olarak girmekte ve başarı ile çıkmaktadır. Bu anlamı ile elbette petrol piyasasında söz sahibi olmaya başlıyor. Bu olgu da dünya petrol rekabetini başka bir boyuta taşı­ maktadır. ABD Çin’e gelecekteki en büyük rakibi olarak bakıyor. Onun enerji kaynakları üzerindeki sahipliğini ken­ disine karşı bir saldırı olarak düşünü­ yor. Hatta ABD petrol şirketi Unocal’a Çin ABD şirketi Chevron’dan 1 mil­ yar dolar fazla fiyat verdi. Ancak ABD Çin’e satılmasını engelledi. Sırf onun kendi içinde petrol sahibi olmasını is­ temediği için. Hiç şüphe yok ki Çin’in her kazandığı ihale, aldığı pay, yaptığı yatırım ABD petrol tekellerini sinir­

Çin'in bir özelliği gittiği ülkeye çeşitli cazip teklifler getiriyor. Kredi­

Petrol fiyatı yalnız ler açıyor. Başka alanlardaki anlaşmalarla petrol anlaşmasını birleştir­ rrol üreten ülkelerce, İni arz cephesiyle he­ meye, iki ülke ilişkisini petrol bağından öteye geliştirmeye çalışıyor. Bu anlamda da yatırımı cazip oluyor. Çoğu yerde başarı kazanıyor. rlenmez. İşin bir de tüEîiciler, talep cephesi lendirmekte ve karşılarında büyüyen irdir. Bu konuda özellikle Çin ve son yatırım yapıyor. Venezüella ile iyi iliş­ bir düşman görmektedirler. imanlarda da Hindistan’ı dikkate al­ kiler içinde, ortak yatırım ve yardım­ lak gerekir. İki ülkenin de enerji açıBu da petrol fiyatlarının istikrarlı laşma projeleri var. var. İki ülkede büyüyen ekonomilebir şekilde yukarıya tırmanmasında el­ in ihtiyacı petrolün akışını güvence Çin’in bir özelliği gittiği ülkeye bette önemli bir baş etmendir. çeşitli cazip teklifler getiriyor. Kredi­ ma alma mücadelesi veriyorlar. Çin d. Diğer nedenler oonomik büyümesinin sağladığı fıler açıyor. Başka alanlardaki anlaşma­ insal avantajlar ile boylu boyunca larla petrol anlaşmasını birleştirmeye, Petrol fiyatlarının artmasını etkile­ Hrol alanlarına atılıyor. Petrol olan iki ülke ilişkisini petrol bağından öte­ yen elbette başka nedenler de vardır. :r yerden kendisine hisse almaya çaye geliştirmeye çalışıyor. Bu anlamda Kısaca bunlara da değinmek yerinde da yatırımı cazip oluyor. Çoğu yerde ıyor. Hindistan da öyle. Dünyanın olacaktır. başarı kazanıyor. büyük petrol tüketicisi ABD de öyİlk olarak yazının diğer kısımla­ değil mi? Tüketeceği petrol kaynakHindistan bu konuda daha geri du­ rında da değinilip geçtiğimiz bir konu­ rma mümkün olduğunca sahip olrumda, böyle bir öneri getirmiyor. ya parmak basmak gerekir. Petrol çı­ ek istiyorlar. Hisseleri de Çin ile karşılaştırıldığında karımının kendi maliyeti eskisine odaha az. Çin 2 ülkenin ortak olarak Çin ve Hindistan enerji açısından ranla pahalılaşmıştır. Hem Rusya pet­ BD ve dünya petrol şirketlerinden dünya petrol pazarına girmesini öner­ rolünü çıkarmak doğa koşulları nede­ ığımsız kendi girişimleri ile kendi edi. Ancak buradan pek bir sonuç çık­ niyle pahalıdır hem de yer olarak kul­ :rji açıklarına çareler arıyorlar. Bulanım alanlarına boru hatları ile taşın­ madan Hindistan Bush’un kendisine n için çeşitli petrol zengini ülkelerle nükleer enerji teklifini kabul ederek ması maliyeti yükseltmektedir. Yani biraz Çin, İran, Rusya, ve Üçüncü tlaşmalar yapıyorlar. Genelde bunu Chaves ve Chevron yöneticisinin de­ Dünya saflarından kopup ABD ile iş­ ıparken birçok yerde bilimleriyle iş diği gibi ucuz petrol fiyatı artık geç­ rliği içindeler ya da aynı alanlardan birliğine girmiş gibidir. O nedenle mişte kaldı. Bundan sonra eskisi gibi Hindistan konusu biraz karışıktır. sseler almaya çalışıyorlar. Hem bir­ varili 20 dolar civarında petrol bulun-

[

I

65


CJOİ

ICasim-AraIi k 2005

mayacaktır. Fiyatların artmasının bir kısmı maliyetle doğrudan ilgilidir. İkinci olarak finansm günümüz dünyasında spekülatif özelliğinin art­ ması petrolden oturduk yerde kar dev­ şirme olanağını doğurmuştur. Eskiden fınans ve kapital, yani sermaye birbirleriyle ortaklık içindeydiler. Çünkü fınans ancak kapitalin kar devşirmesin­ den pay alarak varlığını sürdürüyordu. Ancak günümüzde öyle değil. Para ile para kazanılır hale geldi. Oturulan yer­ den bilgisayar tuşlarına basarak sani­ yede paranın bir ülkeden diğerine ak­ tarıldığı bir düzende fınans aldı başını gidiyor. Kapitalin yatırım yapıp, kar etmesini ve ondan pay almasını bekle­ mesine gerek yoktur. Finansm hakimi­ yeti artmıştır. Şimdi petrol fiyatları ile oynanarak misler gibi para kazanıl­ maktadır. Ya da isterseniz çürüyen ka­ pitalizmin son günlerinin beklenen so­ nuçlarını yaşıyoruz. En belirgin olarak da kendini petrol fiyatlarında gösteri­ yor. Petrol araştıracağım, yeni alanlar bulacağım, sonra bunları çıkarmak için kan ter dökecek, yatırım yapaca­ ğım, tüketicinin ayağına taşıyacağım

360 milyar dolar gelip ABD kasalarına yerleşecek. Petrol fiyatları arttıkça bu akışın hızı da artmaktadır. Yani petrol gelirleri gene ABD’de toplanmaktadır. Bu nedenle fiyat ne kadar yükselirse ABD bankalarına giren para o kadar artmaktadır. Bu dolarların çoğu da ABD tahvilleri, bonoları almaya yatı­ rılmaktadır. Petrol fiyatlarının yüksel­ mesi ABD bütçe ve cari açıklarını ka­ patmaya hizmet etmektedir. Tahminle­ re göre ABD askeri gücünün %80’ini petrol alanlarının denetimine yatırmış­ tır. Bunun karşılığını böyle kapatmak­ tadır. Petrol fiyatlarının artması bu ne­ denle çok işine geliyor. Savaş harca­ malarını kapatıyor. ABD’nin iç nedenlerine bağlı baş­ ka bir gerekçe de Irak Savaşı’na mu­ halefetle açıklanabilir. Biliyoruz, ABD’de Irak Savaşı’na muhalefet çok yükseklere tırmandı. Hatta Bush’un desteği iktidara geldiğinin en düşük düzeyinde. “Irak’tan askerleri çeke­ lim” cephesinin sesi yükseliyor. Bu­ nunla birlikte petrol fiyatları da artı­ yor. Elbette bir paralellik var. Eğer kartellerin savunduğu gibi yeni petrol

ler IMF ve ABD’ye olan borçlarını da­ ha rahatlıkla ödeyebiliyorlar. Örneğin Rusya, Sovyetlerden kalan borçlarını vaktinden önce ödeyeceğini açıkladı. Bir taksitini de daha önce böyle erken­ den ödemişti. Şimdi tüm borçlarını ödeyecek. Böylece hem faizlerinden kurtulacak hem de bağımlılığı azala­ cak, daha serbest davranabilecek. Meksika’da petrol üreticisi, ABD’ye olan borçlarını tıkır tıkır ödüyor. Bu­ nun gibi petrol gelirlerini borç ödeme­ ye ayıran ülkeler var. Petrol fiyatları­ nın yüksekliği buna olanak tanımakta­ dır. Batı fınans güçleri hızla gördükle­ ri ölümlerinden önce paralarına kavuş­ mak istemektedirler. Hem petrol tüke­ ten hem de çok borçlu olanlar var. Bunların durumu gün geçtikçe kötüle­ şiyor. Ancak kapitalizm bunlarla ilgili umudunu kesmiştir.

Son ama çok önemli bir olguya daha işaret etmek gerekmektedir. Yük­ sek petrol fiyatları Batı güçlerinin Üçüncü Dünya Ülkeleriyle dövüş biçi­ midir. Onları zora sokmaktır. En başta son teknik Batı’nm elindedir. Son tek­ nik bir mal üretiminde en az petrol gir­ disi sağlamaktadır. O nedenle petrol fiyatı Yüksek petrol fiyatları Batı'nm Üçüncü Dünya ile dövüş biçimidir. Son yükseldiğinde Batı’nm teknik Batı'nm elindedir. Son teknik bir mai üretiminde en az petrol yaptığı mal sonuçta ma­ girdisi sağlamaktadır. Petrol fiyatı yükseldiğinde Batanın yaptığı mal, liyet olarak daha eski teknikle üretilenden umaliyet olarak daha eski teknikle üretilenden ucuza gelmektedir. cuza gelmektedir. O za­ demeye, bunlarla uğraşmaya gerek alanı keşfetmek zor ise ve kapitaliz­ man Batı malı rakipleri karşısında da­ yoktur. Aynı kar petrol fiyatındaki min denetlediği petrol alanları azalı­ ha ucuza mal olmuş olmaktadır. Bu bi­ yükselmelerle sağlanıyorsa sorun yok­ yorsa o zaman Irak petrolüne sahip ol­ rincisidir. Ancak başka önemli bir fak­ tur. Kapitalizmin insanlara hizmet et­ mak daha değerli hale gelmiyor mu? tör daha vardır. Petrol fiyatı yükseldi­ mek, iyilik yapma diye hiçbir derdi ol­ Petrol fiyatları artıyorsa o zaman ği zaman bir malın içine giren işçi ma­ madı, olmayacakta. Yarın insanlar do­ ABD’nin bu ülkede ne pahasına olur­ liyetinin değeri düşmektedir. Yani bir nacaksa donar. Kapitalizm işte bu ösa olsun kalma mücadelesi vermesinin malın genel değeri hesaplanırken pet­ zelliği nedeniyle, yoksa bizler istedi­ anlamı da artmaktadır. İsterseniz şöyle rol fiyatı 20 dolar ise diyelim maliyet ğimiz için değil, batmak zorunda Zâ­ diyelim. “Irak’tan askerlerimizi çeke­ içindeki payı %10. İşçi ücretinin mali­ ten. lim” halk çığlıklarına karşı ABD pet­ yet içindeki fiyatı da diyelim 30. An­ rol kartelleri o zaman petrol pahalılacak petrol fiyatı 70 dolara çıktığı za­ Petrol fiyatlarının artmasının üşacak yanıtı vermektedirler. Bu karşı man aynı mal içinde petrolün değeri çüncü nedeni petrol hakimiyetinin savaşa karşı bilinçli bir şekilde petrol %10’dan yukarı tırmanacak, işçi mali­ ABD’nin elinde olması ile bağlantılı­ fiyatları yukarı çekilmekte, savaştan yeti ise azalacaktır. Yani petrol fiyatla­ dır. Biliyoruz petrol henüz dolar üze­ yana olanlar cephesi güçlendirilmeye rının yükselmesi o malın içine giren rinden satılıyor. Euro üzerinden satıl­ çalışılmaktadır. Halk, “doğru, eğer işçi ücreti maliyetini düşürmektedir. sın diyenler, hatta bu konuda girişim­ petrol bu kadar kıtlaşıyorsa Irak’ta sa­ Bunun ne yararı var denebilir. Üçüncü ler var, ama henüz ABD hakimiyeti vaşmamız gerekli, bu uğurda kan akı­ Dünya ülke malları genelde ucuz işgü­ sahansa bile çökmüş değil. Sonuçta tılmak, para dökülmeye devam edil­ cü üzerinde duruyor. Petrol fiyatının petrol dolarları yine ABD Wall Stre­ meli”, demeye zorlanmaktadır. yükselmesi ile bu avantajın nominal et’inde toplanıyor. Hesaplara göre farkı azalıyor. Böylece Üçüncü Dünya 2006 yılında petrolden elde edilecek Beşinci olarak petrol üreten ülke­ 64


KasiM'AraIi I< 200? C jjO İ

ülke malları Batı mallan karşısındaki ucuz işgücü avantajım yitirmiş oluyor­ lar. Bunun uzantısı olarak Üçüncü Dünya Ülkeleri yaban burjuvalarının iflası kolaylaşıyor. Bu özellikle başka açıdan da doğrudur. Çünkü Üçüncü Dünya yaban burjuvalarının elinde çok fazla sermaye yoktur ve şimdi pet­ rol fiyatlarının artması onlan dar bo­ ğaza sokmaktadır. Yüksek petrol fiyat­ ları maliyeti artırmakla kalmıyor, aynı zamanda o mala toplam girdi miktarı­ nı artırıyor. Ve bu malın satılıp tekrar paraya çevrilme süresinde gereken sermaye ihtiyacı artarak Üçüncü Dün­ ya burjuvalarını dar boğaza sokuyor. Ve büyük bir olasılıkla da yakında on­ ları piyasadan dışarı atacak ve iflasla­ rına yol açacaktır. Son bir şey daha söylemekten ken­ dimizi alamayacağız. İran üstüne yapı­ lan baskılar petrol fiyatlarının yüksel­ mesine neden olmaktadır. Sanırız bun­ dan kimsenin şüphesi yoktur. Yani İran’a her saldırı lafı petrol fiyatını bir­ kaç kuruş artırıyor. Eğer petrol fiyatla­ rının yüksekliğinden Batı zarar gördü­ ğünü düşünse şimdiye kadar mutlaka İran sorununu başka yollarla çözme girişiminde bulunurdu. Yükselme kar­ şısında bangır bangır bağırır ortalığı birbirine katardı.

Yüksek fiyatın zararları Batı basını genelde “Yüksek pet­ rol fiyatlarına rağmen güçlü bir eko­ nomik büyüme içindeyiz.” diyor. 1516 Ekim tarihlerinde G20 temsilcileri Pekin’de buluştular. G7 liderleri ve 13 büyük kalkınmakta olan ülke liderleri IMF ve Dünya Bankası ve Merkez Bankaları şefleriyle birlikte toplandı­ lar. Ortak açıklamada “Yüksek petrol fiyatları global ekonomiye en büyük tehdittir. Uzun süreli, yüksek ve dalga­ lı petrol fiyatları enflasyonist baskıyı artırıp büyümeyi yavaşlatabilir” dedi­ ler. Aynı toplantı sonrası ABD Merkez Bankası şefi Alan Greenspan ise yük­ sek petrol fiyatlarının 1970’lerdeki gi­ bi global ekonomide büyük sonuçlar doğurmayacağım açıkladı.

ertesi günü reaksiyon gösterir ve dü­ şerler. O nedenle temkinli davranmak­ ta yarar var. Ayrıca şimdilik dünya fınansınm yüksek fiyattan çıkarı zara­ rından çok. Böyle devam etmesinde bir sakınca görmüyorlar. Var olan kriz­ lerini Üçüncü Dünya Ülkelerine atı­ yorlar. Onların sıkıntıları üstünde geli­ şiyorlar. Ama G20 sonuçta tehlikenin büyüklüğünün farkında. Sesi o kadar çıkıyor. Aslında dünyamıza baktığımızda durum I. Dünya Savaşı öncesi Flindistan’daki durumdan çok farklı değil. Tek fark belki de açlıktan ölen insan iskeletlerinin tüm dünyada görülür ol­ ması. Elbette bunun tek nedeni yüksek petrol fiyatları değil. Petrol fiyatları­ nın yüksekliği küreselleşmenin yarat­ tığı sınıf farklılaşmasına son damla ol­ du. Açlar ve yoksullar kıtası Afrika’da milyonlarca insan zaten ölümle yüz yüze. Yılların sömürüsü ile karınlarını doyuramaz haldeler. Etiyopya’ya, Zimbabwe, derken aç insanlar ülkesi Nijer eklendi. Şimdi Malavi’deki 5 milyon insanın ölümle karşı karşıya olduğu haberini duyuyoruz. Eritre pet­ rol almaya parası olmadığını açıklaya­ rak petrolün sadece temel ihtiyaçlar için kullanılacağını söyledi. Petrol ol­ maması demek tarım araçlarının çalı­ şamaması demek. Eritre yüksek petrol fiyatlarının sonucunda yarın milyon­ larca aç insanın ülkesi olacak. Zambi­ ya’da aynı yolun yolcusu. Ülkede ba­ kır madeni var. Tek döviz geliri bu.

Petrolsüzliik bu madenin işletilmesini engelliyor. Petrolün yokluğunun yal­ nız tarımı değil, tüm ekonomiyi içine alan bir durma yaratacağının açık ör­ neği. Güney Asya petrol üreten ülke ekonomileri ve halkları zor dürümdalar. Endonezya petrol ihraç eden ülke ko­ numundan 2004 yılında ithal eden ko­ numa geçti. Petrole sübvansiyonu kal­ dırmak istiyor. Ama halk sokaklara dökülüyor. Taşımacılık, elektrik harca­ malarına gelen yükü reddediyor. Bir gram daha zam kaldırmaya halkın hali kalmamış durumda. Aynı şey Filipinler için geçerli, petrol karneye bağla­ nacak. Şimdiki fiyatlar ülke bütçe den­ gesini altından kalkılamayacak şekilde bozuyor. Devlet memurları aylardır haftada 3 gün tatil yapıyorlar. Süper market çalışanları 1 saat erken gidi­ yorlar. Gece saat 21 den sonra sokak ışıklarını askeriye indiriyor. Yemen’de daha- geçenlerde petrol fiyatlarına zam üzerine halk sokaklara dökülüp zamla­ rın geri alınmasını sağlamıştı. Sonuçta petrol fiyatlarının bedeli halkın hemen cebinden alınamazsa bu kez devlet borcu olarak, vergilerle yine başka şe­ killerde halktan çıkarılıyor. Orta Amerika, ABD’nin ön bahçe­ si, tekellerin tüm pisliklerinin acısının en yakından yaşandığı yer. Costa Rika dışında bölge ülkelerinin hepsi elekt­ riklerinin %80’ini petrolden elde edi­ yorlar. O nedenle elektrik fiyatları hal­ kın kaldıramayacağı yüksekliklere tır­ manıyor. Panama, Nikaragua ve Hon-

Batı elbette olayın ciddiyetinin farkında ama Greenspan tehlike büyük dese ve felaket tellallığı yapsa borsalar 65


C j O İ KASiM-ÂRAlık 2005

duras’ta grevlere gidildi. Petrol fiyatı taşımacılık iş kolunu da etkiliyor. Honduras, Nikaragua’da taksi ve oto­ büs şoförleri kontak kapattılar. Hondu­ ras’ta zam geri alındı. Orta ve Latin Amerika ülkeleri 15 yıldır yeni liberal politikalarla yöneti­ liyorlar. Neredeyse tüm ekonomi özel­ leştirilmiş durumda, ama vaat edildiği gibi ne hizmet kalitesi arttı ne de ucuz­ ladı. Elektrik, su, taşımacılık hepsi pahalılaştı ve çoğu halk kesimlerinin kullanımı dışına çıktı. îşin ilginç yanı petrol ve doğalgaz ülkesinde olan halklar bile bu fiyatlara rağmen bir çı­ kar sağlayamıyorlar. Ekvator ve Ko­ lombiya’da petrol çıkarılıyor. Boliv­ ya’da doğalgaz ve petrol var. Ama ne­ dense halk yine sokaklarda ve bu te­ kellerin ya ülkelerinden çıkıp gitmele­ rini ya da onlardan alman vergilerin artırılması için sokaklara dökülüyor­ lar. Ve Bolivya’da halkın suyu yok. Ekvator’da yol yok vs gibi. Yüksek petrol fiyatlarından etkile­ nen yalnız Üçüncü Dünya’nm yoksul halkları değil, merkez ülke halkları da yükselişi hissediyor. Petrol varilinde her 10 dolarlık artışın ekonomide %0.5’lik bir duraklamaya yol açacağı tahmin ediliyor. Yani daha çok işten çıkarmalar, daha yüksek enflasyon ve pahalılık demek. İngiltere’de BBC 2 milyonun üstünde evin yeterince ısınamadığını, sıcak su ihtiyacını karşıla­ yamadığını tespit etmiş. Kamyon şo­ förleri iflas etmeyeceklerse petrol zammını fiyatlara yansıtma mücadele­

si veriyorlar. Gübre fiyatları %30 art­ mış. Çiftçiler zarar ediyorlar. Plastik sanayi tehdit altında. Fransa’da rafine­ riler tam kapasite ile çalışıyor ve her­ hangi bir aksaklıkta petrol fiyatının yeniden yükselmesi kaçınılmaz. “Sü­ per güç” ABD’de yoksul halklar tasar­ rufta. Gerekçe olarak yaşanan kasırga­ lar gösteriliyor, ama bu petrol fiyatla­ rının doğurduğu bir sonuç. Kamu taşı­ macılığının çok az olduğu ülkede in­ sanlar tasarruf için arabalarını daha az kullanmak zorunda kalıyorlar. Isınma giderleri %32.48 artmış. Elektrik gi­ derleri de öyle. Bush devlet dairelerin­ de klimaları, fotokopileri ve bilgisa­ yarları geceleri kapatma kararı aldı. Gereksiz yere memurların seyahat et­ memeleri önerildi. Merkez ülkeleri genelde petrole yapılan zammı direkt tüketiciye yansı­ tır. Şimdi bunun bir şekilde devlet sır­ tına bindirilmesinin yolları aranıyor. Yoksa halkın isyanından korkuyorlar. Üçüncü Dünya Ülkelerinde devlet sa­ nayiyi desteklemek için genellikle pet­ rol fiyatlarına sübvansiyon yapar. Hem küreselleşme, yeni liberal politi­ kalarda devletin ekonomiden çekilme­ si hem de şimdi petrol zamları devlet bütçelerini yoka çevirdi. IMF borçları zaten birikmiş. Şimdi sübvansiyonları kaldırılmak ve direkt halkın sırtına yüklenmek zorunda. Halk burnundan soluyor. Çoğu yerde bunlar halklar ve devletler arasında önemli sürtüşmelere yol açacağa benzer.

Sonuço Petrol fiyatları tüm zamanların en yüksek düzeyinde seyrediyor. Gerekçe olarak çeşitli şeyler öne sürülüyor. An­ cak petrol üzerindeki arz ve talepte bir denge vardır. O nedenle fiyat artışları­ nı Çin ve Hindistan tüketiminin fazla­ laşması, kasırga felaketi, rafineri soru­ nu ile açıklamak yeterli değildir. Pet­ rolün bitmek üzere olduğu, yeni re­ zervlerin bulunamadığı gerçekliği şimdi yakın gelecek için doğru gerek­ çeler olmadığından gene petrol fiyatı­ nın bu yükselmesini açıklamıyor. Bü­ tün bu gerekçeler arz ve talep yasaları ile işlediğini savunan kapitalist ekono­ mi kurallarına uymuyor. Petrol fiyatları özünde sosyalist sistemin yıkılması, Rus petrollerinin kapitalist sistem içine girmesi ve küre­ selleşmenin başlaması ile ilgilidir. Rusya kendi petrollerine ulusal bazda sahip çıkıp dünya petrol tekelleri ile kıran kırana rekabete girdi. Batı petrol tekelleri istedikleri gibi bu yeni alanın petrolünü denetimlerine alamadılar. En önemli petrol alanı Ortadoğu’da da denetimi ellerine geçiremiyorlar. Ba­ tı ’nm hem kendi petrol kaynakları azalıyor hem de Üçüncü Dünya petrol alanlarının denetimini her gün biraz daha elinden kaçırıyor. Öte yandan yeni liberal politikalar ve küreselleşmenin yarattığı korkunç soyguna karşı Üçüncü Dünya Ülkeleri kaderlerini kendi ellerine alma yoluna girdiler. İran ve Venezüella gibi petrol ihraç eden ülkeler merkezlere baş kal­ dırışları ile örnek oluyorlar. Rusya, Ve­ nezüella, İran merkez petrol şirketleri­ nin çıkarları karşısında durmaya başla­ dılar ve bu pazardaki paylarını istiyor­ lar. Elbette bu direnç diğer OPEC ülke­ lerini de etkiledi. Son dönemde petrol fiyatlarının artmaya başlaması bu olgu­ larla başlar. Bu korkulu ve güvensiz gi­ diş petrol spekülasyonunu körüklüyor. Dolar hala dünya parası ve ABD eko­ nomisi de güçlü olmaya devam ettikçe petrol fiyatlarının yükselmesi petro-dolarlarm toplandığı ABD’nin açıklarını kapamasına yardım ettiği için işine gel­ mekte ve bizzat teşvik edilmektedir. 21.10.2005

rbb


KasiM'AraIi I< 2005 C j O İ

AFL-CIO’dakİ bölünme nereye? Mehmst flkyol

Yeni yapılanma sınıf içinde ortaya çıkan yatay ve dikey bölünmeleri dikkate alarak bunların mücadelenin önüne engel olmakta çıkaracak bir program ve yapılanmaya sahip olmalıdır. Her ne kadar sendikalar göçmenler, kadınlar, gençler, işsizler ve benzerleri için belli çalışmalar yürütüyorsa da bunların eski sendikal örgütlenme mantıklarını aşmadığı da ortadadır.

‘Değişim için birlik’ mi? 1955’te AFL (Amerikan Emek Federasyonu) ile ClO’nun (Endüstri­ yel Örgütler Kongresi) birleşmesiyle ortaya çıkan AFL-CIO, Temmuz so­ nunda yapılan kongre öncesinde önemli bir bölünme yaşadı. Federas­ yon üyelerinin yaklaşık %40’mı bünyelerinde toplayan 5 sendika ay­ rılarak Ekim ayında yeni bir federas­ yon kurma hazırlıklarına başladılar. İlk bakışta hangi tarafın daha ilerici olduğunu söylemek zor gibi gözükü­ yor, genel olarak ayrılan 5 sendika­ nın, geleneksel sendikal çizgiye mu­ halefet ettikleri bu anlamda ilerici kanadın bu olduğu söyleniyor. Öte yandan AFL-CIO’nun da gerçekle­ şen kongresinde, Irak’tan tüm asker­ lerin çekilmesini talep eden bir karar alması kafaları başka yöne çeviriyor, ı ht t p: / / www. c h a n g e t o wi n . o r g, http://www.afl-cio.org )

Hofa, ama baba Elofa değil, oğul Hofa. Peki neler oldu da dostlar düş­ man, düşmanlar dost oldu AFL-CIO içerisinde veya bu bölünmenin anla­ mı nedir? Yoksa düz bir mantıkla hepsi de sermayenin işbirlikçileridir, al birini vur ötekine, demek mi ge­ reklidir? Bu soruları irdelemek için ABD sendikal hareketinin son yıllarda içinden geçtiği süreci gözden geçir­ mek bir zorunluluk. Sendikal hare­ ketin 1995 dönemecine kadarki serü­ veni kısaca şöyle özetlenebilir.

‘95 dönemeci öncesi 1980 sonrası özellikle Reagan dönemi ve duvarın çöküşü ertesinde sendikal hareket şöyle bir ikilemle karşı karşıya kaldı, o zamana kadar sermayenin kanatları altına sığman ve var oluşunu ondan bağımsız düşünemeyen sendikalar, kendilerine

doğrudan veya dolaylı “artık sana ihtiyacım kalmadı” diyen sermayeye karşı nasıl davranacaklarını bilemez hale geldiler. Öte yandan geleneksel olarak var oldukları endüstriyel iş­ letmelerde çalışanların sayısı sürekli azalırken, yeni ortaya çıkan ve genel olarak hizmet sektörü olarak adlan­ dırılan yeni işkollarında nasıl örgüt­ leneceklerini de bilemiyorlardı. 1996 yılında çizilen aşağıdaki tablo­ da şunları görüyorduk. Son 25 yıl içinde ABD’de çalı­ şanların sayısı 65 milyondan 112 milyona çıkarken tek sendikal fede­ rasyon olan AFL-CIO’ya bağlı 72 sendikanın üye sayısı 23 milyondan 16.4 milyona düşmüş! Üstelik bu sü­ reç içinde işçi sınıfının yaşam koşul­ ları gözle görünecek kadar kötüleş­ miş, şöyle ki; - Çalışanların % 16’sınm aldığı ücret “yaşamlarını sürdürmeleri için

Nitekim 10 yıl önce yapılan kongrede geleneksel gangster sendi­ kacılık geleneğini devirerek işbaşına gelen Sweeny dönemin en ilerici sendikal hareketinin önderi olarak kabul ediliyordu. Sweeny’nin en bü­ yük destekçisi ise yine nakliyat işko­ lu sendikası Teamster’de en ünlü gangster sendikacı olarak bilinen 'baba) Hofa’yı 1991’de devirerek yeni bir dönem açan Carey olmuştu. Temmuz ayı sonunda yapılan kong­ rede ayrılığın başını çekenler, Sweeny’nin desteği ile genel hizmet iş sendikası başkanı olan A. Stern ve Teamster sendikasının yeni başkanı 67


C J jO İ Kasim-AraI i Ic 2005

gerekli gelirin” altında, - Ortalama haftalık gelir ‘79’da 600 dolar iken bu ‘95’te 560 dolara düşmüş, - 40 milyon ABD yurttaşı, yani toplam nüfusun % 15’nin hastalık si­ gortası yok, - Yıllık ücretli izin yok denecek kadar az, yılda 5 ile 15 işgünü arası, - Sendikaların toplu iş sözleşme­ si yapmadığı işyerlerinde çıkış süre­ si yok, bugünden yarına çıkış her an mümkün, - Çalışanların üçte biri hasta ol­ duklarında hastalık parası alamamaktalar, sigortaları yok, - İşyerlerinde işyeri temsilciliği, sendika temsilciliği tamamen unu­ tulmuş kavramlar. Bunlara ilaveten, sendikanın toplu iş sözleşmesi yaptığı işyerle­ rinde ücret ve. sosyal hakların diğer işyerlerinde %20 ile %30 daha fazla olduğu söylenirse, sendikal hareke­ tin hala neden üye kaybetmeye de­ vam ettiğini açıklamak daha da zor­ laşır.

işçilerin %30’nun yazılı isteği ile bir referandum yapılmasını öngörmekte. Hükümetin atadığı bir komisyonun gözlemi altında yapılan oylamadan işçilerin çoğunluğunun toplu iş söz­ leşmesine evet demesi ile sendika iş­ veren ile görüşme masasına otur­ makta. Toplu iş sözleşmesi yapma­ dan bir sendikanın o işyerinde üye kaydı yapmasının yasak olduğu dik­ kate alınırsa bu sürecin ne kadar zor olduğu anlaşılır. Buna işverenin oy­ lama öncesi işyerinde sendika aley­ hine propaganda yapma imkanının olması, buna karşılık sendikanın iş­ yerine girişinin bile yasak olduğu eklenirse, son yıllarda sendikaların nasıl bir tuzakla karşı karşıya olduğu iyice anlaşılır. Nitekim 1995 yılında yapılan 458 oylamanın yalnızca 136’smı sendikalar kazanabildi. Böylece özellikle ekonomideki yapısal değişikliklere paralel olarak yeni işyerlerinde örgütlenmek zo­ runda olan sendikal hareket önemli bir handikapla karşı karşıya. Kamu sektöründe %38 olan sendikalaşma oranı özel sektörde %10’lara kadar düşmüş durumda. Toplu iş sözleşme­ si ile ücret giderlerinin artmasını is­ temeyen işyerleri, üretimlerini başka bölgelere kaydırma yoluna gitmekte, böylece sendikalar için yeniden söz­

sendikal örgütlenmeye karşı olarak oluşturulan bu çalışma gruplarına karşı tavır almasına rağmen, bunun yanlışlığım çabuk kavrayarak bu gruplar içinde etkinlik kurdu. Bu ge­ çiş aşaması hala yaşanmakta, ancak bir anlamda sendikal örgütlenmenin doğrudan içinde olmayan bu işçi ör­ gütlenmeleri, sendikal ve politik şa­ şılıkları aşması halinde, sınıfın öz örgütleri olmaya aday gibi görün­ mekte. Tartışılmaya açılması gereken en önemli konuda bu zaten, sınıfın, ye­ ni üretim yöntemlerine karşı nasıl bir örgütlenme ile cevap verebilece­ ği... Gerek ABD deneyleri gerekse de Avrupa’daki deneyler, sendikal hareketin böylesine bir örgütlenme yaratma kapasitesine ve yeteneğine pek sahip olmadığını gösteriyor. Onun ötesinde sendikal hareket bu tür­ den ortaya çıkacak örgütlenmeleri kendine “rakip” olarak görebiliyor ve engelleme yoluna gidiyor. Bu ne­ denle ABD’de yaşanan deney önem kazanıyor ve bundan sonraki geliş­ mesinin takip edilmesi bir gereklilik olarak ortaya çıkıyor.

Sınıfın bu tür örgütlenmelerinin, sendikal hareketten bağımsız olarak ortaya çıkması, sınıfın politik müca­ delesi açısından önemlidir. Nasıl ki sendikal hareket bu tür örgütlenmeleri dışla­ Ancak sendikal hareketi inmelendiren, işverenlerin saldırılarından mak yerine, içinde yer çok, hala düzenle uzlaşma eğilimleridir. Bu çıkmazdan kurtulmak için almayı denediyse, sını­ sendikal hareketin attığı adımlar bir türlü istenen sonucu getirmiyor. fın politik örgütleri de bu konuda izleyecekle­ ri yolu tespit etmelidir­ leşme hakkı alabilmek için yılları ati ve bunu “gangster sendikacılık” ler. Daha da ileri giderek söylenebi­ labilecek yeni bir süreç başlamakta. mertebesine yükseltti. İşveren yanlı­ lir ki, politik yapılanmalar bu tür ör­ lığı artık iyice ayyuka çıkan bu kuru­ Ancak sendikal hareketi inmegütlülüklerin oluşmasını kışkırtmak, luşlara işçilerin yanaşmamasını an­ lendiren, işverenlerin saldırılarından desteklemek zorundadır. Bunu ya­ lamak zor değil. Diğer bir bakış, ser­ çok, hala düzenle uzlaşma eğilimle­ parken, sendikal hareketin dışlanma­ mayenin artık bu kuruluşlara ihtiyacı ridir. Bu çıkmazdan kurtulmak için ması da ayrı bir önem taşımakta. kalmadığı yolunda. Son yirmi yıl isendikal hareketin attığı adımlar bir ABD sendikal hareketi, sorunun çinde olanları gözden geçirmek her türlü istenen sonucu getirmiyor. Ör­ çözümü konusunda kararsız bir adım iki açıklamanın da doğru yanları ol­ neğin sendikal hareket yeni üretim attıktan sonra yine “kendi” derdine duğunu gösterir. Özellikle 1980 son­ teknikleri/organizasyonlarma ilişkin düştü. Sendikal bürokrasi öncelikle rası Reagan yönetiminin sendikalara olarak önemli adımlar atıyor. İşyeri kendi geleceğini garantilemek için yönelik bir dizi kısıtlayıcı önlemler içinde oluşturulan çalışma grupları, sendika birleşmelerini gündeme ge­ getirmesi, sendikal harekette, deyim yeni üretim organizasyonlarına karşı tirdi. ‘95 yılında otomobil işçileri yerindeyse sonun başlangıcı oldu. nasıl tavır alınması konusunda ösendikası (UAW) ile çelik işçileri nemli çalışmalar yaptılar. Sendikal Yasal düzenleme, her işyerinde sendikası (USW ) birleşti. Bugünler­ hareket ilk planda, işyeri içindeki toplu iş sözleşmesi yapılması için, İlk elden iki açıklama akla gel­ mekte. ABD sermayesi daha yüzyı­ lın başında, sarı sendikacılığı keşfet­


KasiM'AraI i I< 2005 q Q İ

de bu sendikalar üçüncü bir sendika ile makine ve uçak yapım işçileri sendikası (IAM) ile birleşerek 2 mil­ yon üyeli bir sendika oluşturuyorlar. Benzer şekilde sendikal federasyon AFL-CIO da kendi yapılanmasını değiştirerek, bir yandan politik çalış­ maya ağırlık verirken, bir yandan da sendikalara yeni üye kazanma kam­ panyalarına girişti. Federasyon baş­ kanlığına geçen yıl seçilen J. Sweeny bu kampanyalar için 35 milyon dolar ayrıldığını söylüyor. Yani sen­ dikal hareketin birikimlerinin yarıya yakını. Eğer bu kampanyalar bir ba­ şarı sağlamaz, yeni üye kazanma gerçekleşmezse, sendikal hareket maddi açıdan da sonuna yaklaşıyor demek olacak.

‘95 dönemecinin izlediği yol 10 yıl öncesi için yapılan bu tes­ pitleri bugüne taşırsak iki önemli bulgunun altını çizmek gerekecektir. Öncelikle sendikal hareket işyerleri içinde ortaya çıkan yeni üretim orga­ nizasyonlarına uygun işyerlerinde bir örgütlenme yaratamadı. Bunun gerçekleşmesi hala ufukta gözükmü­ yor. İşyerlerinde tutunamayan sendi­ kalar kendi dertlerine düştüler ve sendikal birleşmelerle sendikal bü­ rokrasileri kurtarma yoluna girdiler, son on yıl içinde sayısız sendika bir­ leşmesi yaşandı. Ancak bugüne ka­ dar başarılı bir örnek görmek müm­ kün olmadı.

etti. Birliğin başını çeken Genel Hiz­ met İş Sendikası SEIU, diğer sendi­ kaların tersine son yıllarda hızla üye sayısını artıran bir sendika ve toplam 1.7 milyon üyesi ile en büyük sendi­ ka konumunda. AFL-CIO başkanı seçilmeden önce Sweeny’de bu sen­ dikanın başkanıydı ve onun çırağı A. Stern onun yerine SEIU başkanı ol­ muştu. Ancak aradan geçen 10 yıl, yol ortaklarım düşman kamplara itti. SEIU ve diğer 4 sendika Kasım 2004’te konfederasyona bir dizi öne­ ri paketi ile geldi. Esas itibari ile bunlar bizzat kendi programını oluş­ turuyordu. Buna göre konfederasyo­ na sendikaların gönderdiği aidatların yarı yarıya azaltılması, merkezde ça­ lışanların yarısının işine son veril­ mesi, sendikalar arasında rekabete son verilmesi için sendikal birleşme­ lerin teşviki, başka bir deyişle mer­ kezi idare yerine tek tek sendikaların güçlendirilmesi. Buna ek olarak sen­ dikal hareketin iki konuya politika­ larını yoğunlaştırmaları; 1. Çalışma koşullarının “Walmart”.laştırılmasma karşı etkinlikler, 2. Tüm çalışanlara hastalık si­ gortası. Son dönemdeki sendikal hareke­ tin yoğunlaştığı bu alanlarda sendi­ kaların belli bir başarı bile elde et­ tikleri dikkate alınırsa, bunun yeni bir öneri olduğunu söylemek zor el­ bette, ama somut öneriler olması da

dikkate değer. Bu arada kongre ön­ cesi yaptığı bir konuşmada Sweeny, muhalefetin bu önerilerini birlikte hayata geçirmeye hazır olduğunu söyledi. O zaman ortada ayrılığı ge­ rektirecek bir durum olmadığı rahat­ ça söylenebilir. Oysa ayrılığa neden olan iki konuyu, her iki taraf dile ge­ tirmiyor. Bunların daha az önemlisi politik olarak hangi partinin destek­ leneceği, diğeri ise sendikaların ör­ gütlenme yöntemleri.

‘Ayrılık’ noktaları Gerçekten de son başkanlık se­ çimlerinde Sweeny AFL-CIO’nun tüm gücü ile Bush’a karşı demokrat­ ları destekledi ve demokratlar buna rağmen bir hezimet yaşadılar. Buna karşın 5 Ti birlik hangi parti iktidara yakınsa onun desteklenmesi gerekti­ ğini savunmakta, iktidarın desteği­ nin örgütlenme çalışmalarında kulla­ nılmasının gerekli olduğunu savun­ makta. Sendikaların durumuna bakıldı­ ğında ise SEIU’nun önerilerinin son derece mantıklı olduğu görülmekte. Örneğin taşımacılık alanında 15, ka­ mu sektöründe 13 sendika bulun­ makta, en çok göze batan işkolu 30 sendikanın faaliyet gösterdiği sağlık işkolu. En önemli 15 işkolundan 13’iinde en az 4 sendika bulunmakta, bunlardan 9’unda ise 6 sendika ça­ lışma yapıyor. AFL-CIO’ya bağlı 65 sendikadan sadece 15’i 250.000’den

Bütün bunlara karşın özellikle ABD’de sendikalar ilk bakışta son derece başarılı örgütlenme çalışma­ larına girdiler ve önemli başarılara imza attılar. İlk bakışta çelişki gibi gelse de bu başarılar, özellikle bu başarılara nasıl ulaşıldığı sendikala­ rın bölünmesinin ana nedeni. Şimdi bu örgütlenme çalışmalarının irde­ lenmesine geçebiliriz. Kongre öncesi duyurdukları dek­ larasyonla AFL-CIO'dan ayrıldıkla­ rını ilan eden 5 sendika konfederas­ yonun toplam 13 milyon üyesinin %40’ma sahipler. ’Win to Change’ adıyla oluşan bu birlik Ekim ayında yeni bir federasyon kuracağını ilan 69


\ KasiM'AraI]I< 2005

cu sendikal hareket doğal bir ref­ leksle bölgesel örgütlenme düşünce­ sine yöneldi, tek tek işyerlerinde ör­ gütlenme yerine belli bölgelerde ça­ lışan tüm işçileri bir sendika bünye­ sinde örgütlemeyi hedefleme öne çı­ karıldı. Özellikle yeni üretim örgüt­ lenmeleri -yalın üretim- ile yaygın­ laşan taşeronlaştırmaya karşı bu yö­ nelimin bir gereklilik olduğu tartışıl­ maz.

fazla üyeye sahip ve 40’tan fazla sendikanın 100.000’in altında üyesi bulunmakta. Buradan hareketle sen­ dikaların sayısının 20’ye kadar dü­ şürülmesi, muhalefet tarafından bir gereklilik olarak görülmekte. Ancak bu nasıl gerçekleştirilecektir? Kuş­ kusuz sendikaların birleşmeleri ile sayıları azalacak, ama sorunun kay­ nağı tam bu noktada yatıyor. Hangi sendika kiminle birleşecektir, oluşa­ cak sendika hangi alanlarda çalışma yapmaya yönelecektir, sorularının cevaplandırılması gereklidir. Öncelikle bu tezi öne süren SEIU’nun son 10 yılda gerçekleştirdiği birleşmelere baktığımızda bizzat bu sendikanın kendisinin net bir yöne­ lim içinde olmadığını görürüz. ‘80’li ve ‘90’lı yıllarda birbiri ardına 50’den fazla bölgesel veya küçük sendikaları bünyesine katan bu sen­ dika içinde petrol işçisinden itfaiye­ cilere, hatta bağımsız el işçilerine rastlamak mümkün hale geldi. 1996 yılında sağlık işçilerinin katılması ile genel yönelim belli oldu, hizmet sektörü. Ancak daha sonraki birleş­ meler veya ayrılmalar göz önüne alı­ nınca bunların daha önce belirlenmiş belli bir yönelimin sonucu olmaktan çok günlük gelişmelerin peşinden sürüklenerek ortaya çıktığı görülür. Bu tartışmalarda dile getirilen konu genel olarak işkolları arasındaki sı­ nırların ortadan kalkmaya başladığı ve buna bağlı olarak işkolu düzeyin­ de örgütlenme modellerinin geride 70

kaldığıdır. Doğru, ama bu her sendikanın her alanda örgütlenme çalışmasına girmesi, diğerini kendine rakip gör­ mesi gerektiği anlamına gelmez. Başka bir deyişle doğru görünen bir tespitten kalkılarak, nereye çıkacağı belli olmayan bir yola sapılmakta, her sendika fırsat bulduğunda başka bir sendikayı bünyesine katarak bü­ yümek, dolayısıyla krizden çıkmayı hedeflemekte. Ancak bugüne kadarki birleşmelerin gösterdiği gibi bir­ leşme, amacı ne olursa olsun, sınıfı kurtarmak yerine sendika bürokrasi­ ni kurtarmaya hizmet etti. Birleşme­ ler sonucu ortaya çıkan yeni sendi­ kalar ise başı, sonu, sınırı belli olma­ yan, ne için, nasıl bir araya geldiği belli olmayan birer ucubeye dönüş­ tüler. Birleşmelerde bir kriter, bir prensip aramak veya bulmak pek dert edilmedi, önce birleşme kararı alındı, daha sonra bunun gerekçeleri bulunmaya çalışıldı, çünkü “sendika bürokrasisini kurtarmak için birleşiyoruz” demek yakışık almazdı.

‘Union City’ taktiği ‘Gangster sendikacılık’ gelene­ ğinin izlerini taşıyan bu olumsuz ge­ lişmenin yanı sıra döneme damgası­ nı vuran asıl süreç ise ‘union city’ adı ile anılan başarılı sendikal örgüt­ lenme taktiği oldu. Yeni üretim ör­ gütlenmelerine karşı işyeri içinde bir sendikal taktik geliştirememe sonu­

Nitekim ‘Change to Win’ birliği­ ni oluşturan sendikaların bu alanda amaçlı ve planlı bir yönelimle önem­ li başarılar kazandıkları tartışılmaz. Diğer sendikalar sürekli olarak üye kaybederken SEUI ve diğerlerinin ti­ ye sayılarım artırmaları bu yöneli­ min doğrudan bir sonucu. Ancak bir olumsuzluğun (işyeri içinde tutunma ) ortadan kaldırılamaması sonucu doğal bir refleksle bulunulan bu yol, bilinçli bir dönüşüme uğratılamıyor. İşçilerin sendikaya üye olmaları, ye­ ni mücadele yöntemleri deneme ko­ nusunda bir sorun olmamasına kar­ şın bunun sürekliliğinin nasıl sağla­ nabileceği üzerine kafa yorulmuyor. Sendikaya üye olan işçiler belli bir süre sonra sendikadan uzaklaşmaya başlıyor. Ve kaybedilen üyelerin ye­ rine örgütlenme kampanyaları yeni­ den başlatılıyor. Kesin rakamlar olmamasına kar­ şın 20. yüzyılın başında bir sendika üyesinin ortalama 30 yıl üye olarak kaldığı tahmin ediliyor, neredeyse çalıştığı sürenin tamamına yakın bir süre. Günümüzde ise sendika üyeli­ ğinin ortalama 13 yıl olduğu tahmin edilmekte, çalışma süresinin 40 yılı aştığı düşünülürse kaba bir hesapla bir işçi çalışma yaşamının sadece üç­ te birinde sendika üyesi oluyor de­ mektir bu. Birde hiç sendika üyesi olmayanları düşünecek olursak, sen­ dikalaşma oranının neden bu kadar düşük olduğunun ilk ipuçlarına varı­ rız, hayır, sanıldığı gibi çalışanların çok az bir kısmı sendika ile ilgileni­ yor demek yanlış, sendika ile hiç il­ gilenmeyen işçi bu hesaba göre çok az, ama bu ilgi sürekli değil. Tam bu nokta AFL-CIO’daki bö­ lünmenin mihenk noktası gibi görii-


KasiM'Ara[i I< 2005 c p l

üyor, bir yanda sürekli yeni üye, da1 a fazla üye diyenler, bir yanda yeni

üye gerekli, ama kendi üyelerimizi kaybetmeyi nasıl önleriz sorusuna ?ek bilinçli olmasa da cevap arayan kesimler. Her iki kesim düzenden kopmaktan başka çareleri olmadıkla­ rını biliyor, ama kopamıyorlar ve yollar ayrılıyor.

Birleşmelerin ‘mantığı’ Sendikal birleşmelere yakından bakıldığında daha önce belirtildiği gibi bunların belirli amaçlar doğrul­ tusunda yapıldığı, ancak bunun sen­ dikalar ‘faciasını’ ortadan kaldırma­ ya yönelik olmadığı açıkça görülür. Oysa sendikal örgütlenmenin yeni döneme ilişkin görevleri doğrultu­ sunda yapısal bir reform (daha doğ­ rusu ‘devrim’) yapmaları bir gerekli­ liktir. Birleşmeler aynı yapıların kö­ tü kopyaları olmaktan ileri gideme­ di. Birleşme amaçları kısaca, her sendikanın kendi kasasını, yani mad­ di imkanlarını düzeltmeyi, sendika bürokrasisini daha üretken kullan­ mayı, daha fazla üye ile toplum için­ deki etkinliğini artırmayı amaçladı. Her ne kadar bunlar birleşmelerin amacı olarak doğrudan deklare edil­ medi ise de sonuçta her birleşme bu doğrultuda yürüdü. Bir örnek bize bunu daha da net­ çe gösterebilir, iki yıl önce Birleşik Endüstri İşçileri Sendikası’m (Allied Industrial Workers) ‘bünyesine ka­ tan’ Petrol Kimya ve Atom işkolu iş­ çileri sendikası (OCAW) bunu taki­ ben kağıt işçileri sendikası ve onu takiben de çelik işçileri sendikası ile birleşti. Yine geçen yılın Aralık aymda ÜNİTE (hizmet işkolu) ile HERE (tekstil işkolu) arasındaki bir­ leşmenin herhangi bir anlamını bul­ mak çok zor, ama bütün bu birleşme­ lere bakıldığında, aynı işkolunda ör­ gütlü iki sendikanın, kendi araların­ da birleşmek yerine başka bir işkolundaki sendika ile birleşmeyi tercih etmeleri için başka bir ilginç yön. Eğitim işkolunda örgütlü iki sendika nenelerdir görüşmeler sürdürmeleri­ ne rağmen bir türlü birleşemiyorlar veya OCAW kimya işkolunda örgüt­ lü ICWU ile birleşme yerine kağıt iş­

çileri ile birleşmeyi tercih ediyor. Bu ve benzeri birleşmeleri belir­ leyen faktörler ise öncelikle, geç­ mişte sendikalar arasındaki kavga­ lar, ‘rekabet’. Bunun yanı sıra ‘poli­ tik duruş’, geleneklerden kopuşamama ve sendikal bürokrasinin tercih­ leri gidiş yönünü belirlemekte. Birleşmeler sonucu eski sendika­ lar yeni sendikaların birer birimi ha­ line gelmekte ve kendi alıştıkları bi­ çimde toplu iş sözleşmeleri çalışma­ larını yürütmeye devam etmektedir­ ler. Ama asıl sorun yerel sendikal ör­ gütlenmelerde ortaya çıkmakta, bir­ leşen sendikaların yerel birimleri bir araya gelerek daha büyük bir yerel birim oluşturmakta, bu da yetmez­ miş gibi, birleşme fırsat bilinip yerel birimler üretken çalışabilme için belli bir büyüklükte olması gerekir mantığı ile (tıpkı bir kapitalist işlet­ me modeli gibi) bir araya getiril­ mekte. Bunun, belki istenen, ama belki de istenmeyen sonucu ise sen­ dikacılarla üyeler arasındaki mesafe­ nin artması olmaktadır. Yani özellik­ le olması gerekenin tam aksi yönde bir gelişme.

‘95 dönemecinin başarıları

bir sözcük -the organizing- bu arayı­ şı ifade eder hale geldi, bu arayışın sahiplerinin 1995’te sendika yöneti­ mine gelmesi ile arayış bu isim altın­ da şöyle ifade edildi. ‘Örgütlenme modeli iki yönde geliştirilmelidir, öncelikle iyi bir pratikle üye sayısı artırılmalıdır. Bu­ nun için hedefli ve planlı bir örgüt­ lenme kampanyası, çalışanların özellikle çalıştıkları yerlerdeki ihti­ yaçlarına cevap veren taktikler geliş­ tirilmelidir. İkincisi sosyal hareket­ ler yeniden tanımlanarak, çalışanları harekete geçirecek bir hale getiril­ mesi sağlanmalıdır.’ Sweeny tarafın­ dan her yıl 1.000.000 yeni üyeyi amaçladığı açıklanan “Organizing for Change, Changing to Organize” baş­ lığı ile şöyle bir program kabul edil­ di: - Örgütlenmeye daha fazla mad­ di imkan aktarılması, - Örgütlenme yapacakların eği­ tilmesi, - Bir örgütlenme stratejisi planı yapılması ve - Üyelerin örgütlenme için aktif hale getirilmesi.

1995 yılında AFL-CIO’da ortaya çıkan değişmenin nasıl bir seyir izle­ diği ve bu bölünmeye nasıl etki etti­ ği ayrıca incelenmeye değer bir ko^ nu. Eldeki verilerden hareketle kısa bir irdeleme yapılırsa şunlar ön pla­ na çıkıyor.

2003 yılma kadar bu doğrultuda sürdürülen çalışmaların sonunda or­ taya çıkan tablo hiçte iç açıcı değil­ di. Beklenenlerin tersine sendikala­ rın üye sayıları ve sendikalaşma ora­ nı, çok aktif kazanma çabalarına kar­ şın bir artma göstermiyordu. Önce­ likle sayılar şöyle bir tablo çiziyor­ du:

1980’lerde Reagan tarafından sendikal harekete yönelik saldırıla­ rın başlaması ile sendikalar içinde yeni bir arayış başlamıştı ve sihirli

Sendikalaşma oranlarında geli­ şim Reagan yıllarına tekabül eden ilk 7 yılda hızla bir düşme gösterir­ ken, Sweeny öncesi 7 yılda düşme a-

T a b lo I S e n d ik a la ş m a o r a n la r ın ın g e l i ş i m i

T

Toplam Özel sektör Kamu sektörü

1981-88 -21.5 -32.1 +6.7

1988-95 -11.3 -18.9 +3.0

1995-2002 -10.7 -16.5 +0.3

^

Kaynak: Hurd: the failure o f organizing, Barry T. Hirsch and D avid Macpherson, Union Membership and Earnings Data Book, 2003 edition, pp. 11, 12, 16. Washington: Bureau o f National A ffa i r s ^

71


Cjol Kasim-AraIiI< 2005

T a b lo II İş k o lla rın a g ö r e s e n d ik a la ş m a o ra n la rın ın g e liş im i

1988-95 -13.7 -20.3 -20.1 -11.9 -23.6 -6.4 -9.1 -5.4 +1.4 +6.0

İnşaat Dayanıklı Tüketim Malları Diğer tüketim malları Taşıma İletişim Hizmet Satış Hastane Eğitim Kamu

1995-2002 -0.5 -17.5 -20.8 -10.8 -23.7 -9.3 -25.0 + 1.4 -1.4 + 1.6

Kaynak: Hurd: the failure o f organizing, Barry T. Hirsch and David Macpherson, Union Membership and Earnings Data Book, 1996 edition, pp. 74-80, 1999 edition, pp. 128-135, 2003 edition, pp. 48-55. Washington: Bureau o f National A ffa ir s ^

zalmış, ancak Sweeny ile ilk 7 yılda düşme hızı bir önceki dönemle he­ men hemen aynı kalmış, yani düş­ mede bir gerileme sağlanamamış. 2003 yılında da devam eden düşüşle sendikalaşma oranı 1901 yılındaki en düşük düzeyine düşmüş! İkinci tablo ise bu düşmenin işkollarına gö­ re daha ayrıntılı bir görünüşünü ver­ mekte, endüstriyel dallarda daha hız­ lı bir erozyon, ama bazı hizmet işkolları da bu düşmeden payına düşe­ ni almaya başlamış. 2003 yılında bu konu ile ilgili bir T a b lo I II D e ğ iş im

Tekstil Konfeksiyon Çamaşırhane Otel Eğitim Hastane Ev sağlık Kalifiye sağlık personeli Sağlık personeli Konut personeli Ağaç işçileri İnşaat işçileri

rapor hazırlayan SEIU sendikası bu­ nun nedenlerini daha sonra Change to Win birliğine katılacak olan 5 sen­ dika dışındaki sendikaların örgütlen­ me kampanyalarına gereken ağırlığı vermediği ile açıklayarak, bu konu­ da tüm sendikaların daha etkin ör­ gütlenme çalışması yapması ve bu­ nun için daha fazla para ayırması ge­ rektiğini savunarak ayrılığın ilk sin­ yalini vermiş oluyordu. Bu maddi imkanların sağlanması için öncelikle üst kurum olan AFL-CIO’ya verilen aidatların düşürülmesi ve sendika

birleşmelerine hız verilmesi önerili­ yordu, bu yapılmadığı takdirde ken­ dilerinin yalnız olarak bu yola çık­ maktan başka bir çıkış yolu görme­ dikleri de satır aralarında vurgulanı­ yordu. Her şeyden önce rakamlar bu tespitlerin rastgele iddialar olduğunu söylüyor. Bu birlikte yer alan sendi­ kaların örgütlenme alanlarındaki ba­ şarıları diğer sendikalardan farklı değil, aşağıdaki rakamlar bu gerçek­ liği netçe ortaya koymakta; Görüldüğü gibi kendisi dışında­ kileri yeterince çaba sarf etmemekle suçlayanların kendi karneleri olduk­ ça zayıf. Elbette bu durum getirilen eleştirilerin ciddiye alınmamasını gerektirmez, ama böylesine bir ge­ rekçe de bir ayrılığa neden olmama­ lıdır. Özellikle kazanma için değişim yolunda olduğunu iddia edenlerin üzerlerinde durmadıkları önemli bir nokta ise, kazandıkları üyeleri bıra­ kalım aktif hale getirme üye olarak tutma başarısı gösteremedikleri ger­ çekliği, bu alanda dişe dokunur bir istatistik bulunmuyor, ama ortalama­ nın üzerinde yeni üye kazanan bu sendikaların en azından üye sayıla­ rında bir patlama yapmamış olmala­ rı, üye kayıplarının diğer sendikalar­ dan daha fazla olması gerektiğini

İç in B irlik s e n d ik a la rın ın iş k o lla rın a g ö r e g e liş im i

1993 Üye 181.0 35.8 115.4 49.5 740.1 183.7 296.2 227.6 356.6 160.7 127.4

sendikalaşma 10.7 9.7 2.1 9.3 14.7 10.6 16.1 13.7 18.2 20.0 20.2

1998 Üye 100.3 36.7 82.6 45.9 662.8 168.7 273.9 222.5 367.4 176.7 136.8

sendikalaşma 8.8 9.4 1.3 7.9 12.9 9.6 14.7 12.1 17.2 18.4 16.3

2003 Üye 60.6 24.5 75.4 46.6 796.3 174.1 410.7 245.2 308.5 196.7 157.7

sendikalaşma 6.5 8.2 1.1 5.6 14.1 9.4 16.9 13.9 13.9 17.4 16.0

Kaynak: Hurd: the failure o f organizing, Barry T. Hirsch and D avid Macpherson, Union Membership and Earnings Data Book, 1999 edition, pp. 46-65, İ37-106, Washington: Bureau o f National Affairs; Barry T. Hirsch and D avid Macpherson, Union Membership and Coverage Database, http://www.unionstats.com.

72


KasiM'AraIi I< 2005 G | O İ

söylüyor. Bununla birlikte, örgütlen­ meye canhıraş sarılan bu sendikalar kendi üyelerinin sorunlarına yeterli çözüm getirmek için yeterince za­ man bulamamaları da normal karşı­ lanmalı, ancak bu üyelerin beklenti­ lerine denk düşmüyorlar. Beklentisi yerine gelmeyen üyelerin de sendi­ kadan daha kolay uzaklaşmaları bek­ lenilen sonucu doğurmakta. Elbette bu söylenenler sendikal harekete sınıf bilinci ile katılan veya sendikal mücadele içinde sınıf bilin­ cine varan işçiler için geçerli değil­ dir, onlar bu durumu anlayışla karşı­ lıyorlar, uzun vadeli çıkarları için günlük beklentilerini arka plana at­ maya zaten sınıf bilinçleri gereği ha­ zırlar. Ancak bunların küçük bir azmlık oldukları bir gerçeklik. Sınıf bilinçli işçilerin zaten sendika içinde olmaları gerekir, ancak bunların sa­ yıları nasıl artırılacak sorusu kendi­ liğinden ortaya çıkmakta. Sendikal hareketin sendikal eğitim meselesine eskiden beri gereken önemi verdiği en azından sayısal açıdan bakıldığın­ da ortada, her yıl binlerce sendika üyesi eğitimlere katılıyor. Sorunun can alıcı noktası tam da burada gibi gözüküyor, eğitimin biçimi ve kali­ tesi.

Sendikal eğitim açmazı Sendikal eğitimin günümüzde en azından biçimsel olarak eskinin bir devamı olduğunu iddia etmek kuşku­ suz gülünçtür, sendikalar modern bi­ çim ve yöntemlerle eğitimlerini yap­ maktalar, yetişkinlerin eğitimi için günümüzde zaten oldukça yaygın bir çalışma var ve toplumsal olarak bu konuda geri olunduğu söylenemez. Ancak eğitimin içeriğine bakıldığın­ da, esas olarak düzenden kopamamış olmanın sancıları görülür. Bu anlam­ da sendikal eğitime katılan üyeler için bu eğitim, toplumun, daha doğ­ rusu düzenin yaygın olarak sunduğu imkanlardan biri olmaktan öteye ge­ çememekte. Hele günümüzde çalış­ ma yaşamı boyunca tek eğitimin ye­ terli olmadığını, gelişen tekniklere dayalı olarak çalışanların sürekli o­

larak yeniden eğitilmesi gerektiğini söyleyen bir düzen elbette çalışanla­ ra sürekli eğitim imkanlarını sun­ maktadır. Ancak bunlar düzen için eğitim­ dir, sendikaların bunu kopya etmele­ ri amaçtan uzaklaşma ile sonuçlan­ maktadır. Sınıf sendikacılığının bu alanda söyledikleri bu anlamda hala canlı ve geçerlidir, eylemde eğitim olmalıdır, eğitimde eylem. Peki bu doğru söylem neden hayata geçirilemiyor? Bu noktada kaçınılmaz ola­ rak örgütlenme sorununa geri dön­ memiz gerekiyor kaçınılmazca. Söy­ lemi yüzeysel olarak ele almak bize bir şey kazandırmaz, ondan ne anla­ malıyız, bunun günümüzde anlamı ne olmalıdır, sorusunun cevaplandı­ rılması gereklidir. Ve örgütlenme modelleri yaratılırken bu perspektif mutlak olarak akıllara çakılı kalma­ lıdır.

Birleşmelerde amaç neler olmalıydı? Bu soru kuşkusuz geleceğe yö­ nelik bir sendikal model çerçevesin­ de cevaplandırılmak. Biliyoruz böy­ le bir model henüz yok, ancak bu modelin belli prensipleri günümüzde beliriyor ve şu şekilde şematik ola­ rak ilk belirlenmeler sıralanabilir. 1. Birleşmeler işçi sınıfının gü­ cünü artırmalı, böylece sınıf hakları­ nı koruma konumlanmasından hak alma konumuna gelebilmeli. Geliş­ melere bakıldığında sendikal hareket bundan başka şeyler anlıyor, sınıfın güçlenmesinden çok bu sendikacıla­ rın güçlenmesi anlaşılıyor veya ika­ meci mantıkla sendikacılar güçlü olursa sınıfta güçlü olur mantığı he­ mencecik gözüküyor. Sınıfın aktif hale getirilmesi, bizzat mücadelede taraf olması gerekliliği atlanarak bir kez daha başkalarının onların yerine mücadele etmesi gerektiği yanılgı­ sından vazgeçilmiyor. Bu prensip es­ kiden işçileri satmak için ortaya çık­ mışken, şimdi aynı prensip sınıfı ‘kurtarmak’ isteyenler (en azından bu iddia ediliyor) tarafından benim­ seniyor. Mümkün olmadığını söyle­ meye gerek var mı?

2. Birleşmeler sınıf içindeki da­ yanışmanın artırılmasını da sağlama­ lıdır. Yeni sendikal yapılanma, her sendikanın kendi mücadelesini ver­ mesi esasından çok sınıf olarak bir mücadele perspektifi ile hareket ede­ cek bir örgüt modeli yaratmalı. Bir­ leşmelerle ortaya çıkan yeni sendi­ kaların gerek merkezi gerekse yerel anlamda bu anlayışa tekabül edecek bir yapılanmaya gitmedikleri açık 3. Yeni yapılanma sınıf içinde ortaya çıkan yatay ve dikey bölün­ meleri dikkate alarak bunların müca­ delenin önüne engel olmakta çıkara­ cak bir program ve yapılanmaya sa­ hip olmalıdır. Her ne kadar sendika­ lar göçmenler, kadınlar, gençler, iş­ sizler ve benzerleri için belli çalış­ malar yürütüyorsa da bunların eski sendikal örgütlenme mantıklarını aş­ madığı da ortadadır. Hala sendikalar kadın, gençlik vb ‘kolları’ gibi ör­ gütlenme mantıkları ile hareket edi­ yorlar, bu alanlarda yeni bir soluk gözükmüyor, dahası sendikalar bun­ ları giderek birer angarya olarak gör­ meye başlıyorlar. Bir ‘göçmen sen­ dikası’ kurulduğunda bunu kendile­ rine rakip olarak görüyorlar. 4. Sendika içi demokrasi hala bir kaç tüzük maddesi ile sınırlı kalıyor, sendika içi karar mekanizmaları hala sendikacıların tekelinde kalmaya de­ vam ediyor, üyelerin karar mekaniz­ malarına katılması için gerekli ör­ gütlenme modellerinin geliştirilmesi acil ihtiyacını cevaplayacak bir ça­ lışma ortalarda görülmüyor. 5. Sınıfın bağımsız politikasını belirleme yerine düzen partileri için­ de sınıfa en yakın olanının peşine ta­ kılma alışkanlığı sürüyor. Daha da kötüsü bağımsız politika belirleme, örneğin SEIU’nun yaptığı gibi ‘De­ mokrat’ adayların yanı sıra ‘Cumhu­ riyetçi’ adayları destekleme gibi su­ landırmalarla geçiştirilmeye çalışıl­ makta. 6. Küreselleşmeye karşı ulusla­ rarası dayanışma ‘kongre turizmi’ olmaktan nasıl çıkarılır sorusuna ar­ tık bir cevap bulunmalıdır. Sendikal hareketin yerel ve işkolu sınırlarını bile aşamadıkları bir ortamda ulusal 7?


C jO İ

KasiM'AraI i I< 200?

r

El< I A B D ’d e k i s e n d i k a l a r

A

[ AF L- CI O American Federation of Labor-Congress of In d u strial| Organizations (ABD Sendikaları Konfederasyonu ) AFSCME American Federation of State, County and Municipal Employees (Genel Hizmet İş Sendikası ) ACTWU Amalgamated Clothing and Textile Workers Union (Tekstil ve Konfeksiyon İşçileri Sendikası) AFT

American Federation of Teachers (Öğretmenler Sendikası)

Change to Win Coalition AFL-CIO konfederasyonundan ayrılan International Brotherhood of Teamsters (LIUNA, ÜNİTE HERE, SEIU, UFCW sen­ dikalarının kurduğu birlik) GCC ri Sendikası)

Graphic Communications Conference (Grafik İşçile­

ICWU Sendikası)

International Chemical Workers Union (Kimya İşçileri

ILGWU International Ladies Garment Workers Union (Kadın Giysileri İşkolu Sendikası) NUHHCE National Union of Hospital and Health Çare Employe­ es (1199) (Hastane ve Sağlık İşkolu İşçileri Sendikası ) NEA

National Education Association (Eğitim İşkolu Sendikası)

NUP

New Unity Partnership (Birlik İçin Yeni Oluşum )

OCAW Oil, Chemical and Atomic Workers (Petrol Kimya ve Atom Endüstrisi İşçileri Sendikası) PACE Paper, Allied-Industrial, Chemical and Energy Workers International Union (Kağıt Kimya Enerji vb İşkolu İşçileri Sendikası ) United Paperworkers International Union (Kağıt İşkolu İşçileri Sen­ dikası ) SEIU Service Employees International Union (Kamu ve Ge­ nel Hizmet İşkolu Sendikası ) USWA

United Steelworkers of America (Çelik İşçileri Sendikası)

UBC United Brotherhood of Carpenters and Joiners of Ame­ rica (Ağaç İşçileri Sendikası) LIUNA Laborers’ International Union of North America (Kıızey-Amerika İşçileri Sendikası)

sınırların aşılmasına vurgu belki de bir lüks olarak görülebilir, ama bu sınırların tek tek değil birlikte aşıl­ ması bir gereklilik değil midir?

Sonuçlar Her şeyden önce sendikal hareke­ tin en yakıcı sorunu olan, işyerlerinde kök salma (içselleşme) sorununun apa­ çık ortada olduğu ve bunun çözümü bir yana, tespitinin bile yapılmadığını söy­ lemek gereklidir. Bu sorunun üzerin­ den atlanarak sendikal harekette bir ye­ nilenme gerçekleştirmek mümkün de­ ğildir. ABD sendikal hareketindeki ge­ lişmeler bir kaz daha bunu bizlere ha­ tırlatmalıdır. Bunun ötesinde sendikal hareket birleşmeler konusunda bir bilanço çıkarmak zorundadır, yukarıda bir­ leşme prensiplerini sıraladık, ancak temel soru, yani birleşmelerin bir çı­ kış yolu, bir yenilenme hareketi ya­ ratma şansını ne kadar yarattığı/yaratabileceği de tartışmaya açılmalı­ dır. ‘Alt sendikacılık’ adı altında to­ parlanan modeller birleşmelere bir alternatif olarak görülebilir. Bu ko­ nuda daha önce Yol dergisinde çıkan yazı tartışmalara yeni bir boyut ka­ zandırmalıdır. Ancak belli koşullar­ da birleşmelerin gerekli .olabileceği de gözden kaçırılmamalıdır. Ek II A ş a ğ ıd a b u y a z ıy a e k o la ra k D r. H ik ­ m e t K ıv ılc ım lı'n ın n e r e d e y s e 4 0 y ıl ö n c e s in d e y a z d ığ ı 'U Y A R M A K İÇİM UYAM M ALI UYAM M AK İÇİM U Y A R M A LI' e -

5e r in d e n ,

s e n d ik a la r la ilg ili b ö lü m ü

k o y m a k ih tiy a c ı d u y d u m . K ıv ılc ım lı'n ın ö n e r d iğ i 'iş ç i G ö n ü llü le r i' b u g ü n d e g ü n c e l, a m a b u n u 4 0 y ıl s o n r a s ın a ta ­ ş ı m a k t a g e r e k li. 5 e n d ik a l y a p ıla n m a ­ n ın n e r e d e y s e ilk o r ta y a ç ık tık la rı 1 5 0

International Brotherhood of Teamsters (Kamyon Şoförleri Sendikası) UAW United Automobile, Aerospace & Agricultural Implement Workers of America International Union (Araba Uçak Tarım Ma­ kineleri Yapımı İşçileri Sendikası ) UFCW United Food and Commercial Workers International Union (Gıda İşkolu Sendikası)

y ıl ö n c e s in d e b u g ü n e h a la a y n ı y a p ı il.e g e ld ik le r i g ö z ö n ü n e a lın ırs a b u ö n e r in in n ite lik o la ra k n e k a d a r ö n e m ta ş ıd ığ ı v e n e k a d a r g e liş t ir ilm e y e a ç ık b ir ö n e r i o ld u ğ u g ö r ü le b ilir . B u e k in d iğ e r b ir g e r e k liliğ i A B D s e n d i­ k a la rın ın '9 5 d ö n e m e c i ö n c e s in i a n la ­ m a y a o la ğ a n ü s tü y a rd ım c ı o la b ile c e ğ i­

UFW

United Farm \\brkers (Tarım İşçileri Sendikası)

^UNITE HERE (Otel ve Tekstil İşçileri Sendikası)

d ir, b u n la rı h e r k e s b iliy o r d e m e k y e r i­ n e y a z ıy ı b ir k e z d a h a ü z e r in d e d u ra d u r a o k u m a y ı s a lık v e ririm .

74


KasimA

İŞÇİ SEN D İK A LA R I

Hikmet Kıvılcımlı Türkiye’de bugün bir sendikalar meselesi yok, bir sendikalar faciası var­ dır. Sağlı, sollu devletçilerimizin o ba­ şarılarını kimse inkar edemez; Sendika­ ları da devletçiliğimizin tıpatıp kopyası yaptılar: Sendika, devlet içinde özel bir devletçilik oldu. Bir yol sendikaya ya­ zılan işçi, ömür boyunca sendikanın "tebaa”sı durumuna giriyor, uygunsuz­ luk görüp çıktığı zaman bile sendikaya "dayanışma aidatı” adıyla vergi öde­ mek zorunda kalıyor. Sendika aidatını, işçinin kendi eliyle vermesine müsaade edilmiyor: Devlet baba, sendika yavru­ sunu kendisine benzetmekle kalmamış, kendisinden daha nazlı tutmuştur. Dev­ let yılda iki öğün vergi alır. Sendika her aybaşı alacağını (tahsil masrafına ve zahmetine bile katlanmaksızın) hazırca kesilmiş, biçilmiş olarak cebinde bulur. Toplanan aidat ya süslü salonlarda gös­ terişli bir iki nutuk atılarak ele geçirilir, yahut iki yılda beş on kişi ile “Genel Kurul!” denilen bir alicengiz oyunu ter­ tiplenir: danışıklı dövüş zabıtlar tutu­ lur; tamamıyla hazır yiyici, tamamıyla işçi sınıfına kazık atmakla görevlendi­ rilmiş, sendikacı adlı yeni bir zümre vurgunculara yem olur. İşyerinde geçeli gündüzlü çalışır­ ken 200 lira aylık ücreti güç bulan kişi “sendika organlarında görevli” oldu muydu, aylığını 200 liradan aşağıya dü­ şürtmemek için girmedik kalıp bırak­ maz. İşverenle cakalı ve kapalı oturum­ larda işçi haklarını kırışır; devleti de at­ latmak yoluyla açıktan ve havadan bü­ yük sus payları kopartır. Bütün o işçiyi satarak vurulan gayrı meşru kazançlar, alman “yönetici” maaşlarını gölgede bırakır. Dün işçi iken nefesi açlıktan kokarak, beş on kilometrelik çamurlu s olları yarım yırtık pabuçla tabana kuv­ vet yürüyen kimse, şimdi “sendika lide­ ri” kesilir kesilmez, altında özel otomo­ bil görmezse, haksızlığa uğramışça go­ cunur. Bir iki yılda, kendisinin veya eşinin üstüne bir apartman daireciği yap­ tırmayan sendikacı görülmedik namus ve ihsan sahibi sayılır. Kooperatif adı altındaki çapul girişkenliklerini başta devlet gelmek üzere, bütün mali ku­

rumlar ve işçi sigortaları destekler: Normalin iki misli pahalıya çıkartılan inşaat, işçileri yirmi yıl borç ödeme iş­ kencesinden başlarını kaşıyamaz hale getirir. Bu marifetlerini azımsayıp, canı sıkılan sendikacı ağa, dilerse “Avrupa tetkik gezisine” çıkar, dilerse kendisini Amerika’ya “davet” ettirip, hak ettiği Kadillak arabasıyla geri döner. Her gün, herkesin gözleri önünde akıp giden sendika faciasının her yanı­ nı anlatmak ciltlere sığmaz. Durumu TİP yöneticilerinin bilmemelerine im­ kan yoktur. İçlerinde, bu alanın her tür­ lü cilvesini denemişlerin insaflarına başvurulabilir. Bir çeşit neo-etatizm (Yeni-Devletçilik) adını alabilecek olan sendika faciası, TİP’in sosyal sınıf da­ yanağını pek yakından ilgilendirir. Sen­ dika faciası önünde TİP üyeleri yedi­ sinden yetmişine dek seferber olmaz­ larsa ve Mehmet Akif’in deyimiyle: “Bu hayasızca akm”ı durdurmazlarsa, Babil çağında yaşatılmak istenen işçi sınıfımız, insanın insanı çıtır çıtır yedi­ ği vahşet çağma doğra itilmekten kur­ tulamayacaktır. Milli kurtuluş da, milli kalkınma da, sendikacılık vahşetinin tehdidi altındadır. Bir kaç istisna ile, sendikacı denilen asri yamyamın, vahşi yamyamdan farkı; yamyamların yaban­ cıları yemeleri, sendikacıların kanunca kendi cinslerinden sayılan işçileri, çok defa emperyalist ajanların işbirliği ile yabancılara yedirtmeleridir. Bu sendi­ kacılık göz önüne getirilirse, TİP lider­ lerinin “anti-emperyalist” söylevleri. Ziya Paşa’mn; “Gökte yıldız arayan” müneccimliğine benzemek üzeredir. Emperyalizm dış politikada, iç politika­ da değil, Türk milletinin içinde: Şirket­ leriyle, işçi sınıfımız içinde: Sendikacı­ larıyla har vurup harman savurmakta­ dır. TİP liderlerine tekrar tekrar rica edelim: Türk milletinin içine bu aşağı yoldan daha çabuk ulaşılır. Büyük Mil­ let Meclisi’nin yüksek katlarından “EMEKÇİ YIĞINLARI” pek az şey an­ larlar. Bezirgan partilerin açıkça veya saman altından su yürüterek sendikala­ ra saldırdığı zağarlar, “Emekçi Yığınla­ rının oylarım sürek avı durumuna ge­ tirmişlerdir. İşçi, bezirgan partilerin Meclis’te İFTAR TOPU patlatmalarını, yüksek nutuklardan daha iyi anlıyor.

raIi I< 2005

cp!

Bu şartlar altında, emekçi yığınlarını uyaracak laf kalmamıştır: Tek yol iştir. İş ise, genel olarak teşkilat, halk örgütleri, özel olarak sendikadır. Sosyal İŞ, mil­ yonlarca üyeli işçi sınıfımızı her gün kursağından yakalayıp sürükleyen sen­ dikada yığılıp kalıyor. “Türkiye’de sınıf var mı? İşçi sını­ fı var mı?” gibi soyut söz ebelikleri işleye dursun, işçi sınıfımız kendi tarih­ sel detenninizmi ile varlığının somut yapısını, SENDİKA’yı dosta düşmana kabul ettirdi. Emekçi yığınları, sendika gangsterlerinden kurtarıldıkları gün, iş­ çi partisini halk daha yakından tanıya­ cak, ayrıca da, manen ve maddeten hiç umulmadık ölçüde dayanaklar doğa­ caktır. Yalnız maaş olarak ayda 2000 li­ rayı kesmeden kılım kıpırdatmayan işçi vurguncuları yerine, işçi partisinin gö­ nüllüleri 500 liraya hizmet etseler nele­ ri eksilir? TİP saflarında yığınla işsiz ve yarı işsiz aydın ve işçiler sinek avlıyor­ lar. Sendikalarda, işçi sınıfımızın işleri tepesinden aşıyor, yapan yok. Bu iki uç neden birleşmesin? Neden hem aldatı­ lan masum işçi sınıfımıza, hem kendi­ lerine bu küçük ekonomik iş teşkilatla­ rında yararlı olunmasın? Ancak sendika işinde, ama fedakarca gösterilecek ba­ şarılardır ki: Halkla aydınlar, işçi sınıfı ile işçi partisi arasına gerilmiş duran ezeli DEMİR PERDE’yi yırtabilir. O zaman, işçi gönüllüleri, en geniş kadrolarla milli kalkınma çabamızda: Madde ve ruh israfını giderir, üretici verimi ve yüceltici eğitimi getirir, ma­ nevi soysuzlaşma yerine gerçekçi ahlak ve erdemin gelişimini sağlar. O kadro­ ların ayakta durması, en sağlam temeli­ ne oturtulmuş olur. İşçi gönüllüleri probleminin birinci büyük, geniş sonu­ cu budur. Bu sonuç uzun vadeli sabır, zeka, enerji, tecrübe ister. Hem partiliyi hem halkı iyice siyasal terbiyeye ka­ vuşturacak olan çözümler, sendika faa­ liyetlerinde bulunur. İşçi gönüllüleri sendikaları, sendikalar işçi gönüllüleri­ ni sebep netice zincirlemesiyle en istik­ rarlı başarılara yürütür. Küçük bir plan, dürüst bir metot, kararlı takip fikri ve zekice enerji, sendika faciasını, kısa za­ manda işçi sınıfımız lehine ve halkın, milletin yararına işleyen sendika yaratı­ cılığına ve mutluluğuna çevirebilir. 75


KasiM'AraI i I< 2005

Tarih hesaplaşma dizisi - I Öğrenci hareketi tarihinde önemli bir parantez ‘ 9

6

HARÇ EYLEMLERİ

Öğrenci harehetinin var oluş zemininin gündelik eylem birlikteliklerinden çıkarıla­ rak, öğrenci kitlesi ile ilişkisinin hızla sistematik örgütlü bağlara dönüştürülmesi gerekliliğinin görülemediği "hızlı" işgal günleri, hafızalarda "1-2-3 daha fazla işgal" sloganı ile yer etti, ama sonuç yine tasfiye oldu. 96 harç eylemleri öğrenci hare­ ketinin 12 Eylül sonrası gördüğü son kitlesel hareket oldu. 12 Eylül’ü de sayarsak Devrimci Gençlik Hareketi’nin 92-93 yılında yaşadığı ikin­ ci tasfiye sürecinin ve uzun süreli durgunluğun ardından öğrenci harç­ larına yapılan %300’lük zamlara karşı oluşan tepki ile yeni bir kitle­ sel hareket gelişti. Tıkanıklık ve durgunluk döneminin son sürecinde (94-95 dönemi) Yıldız yürüyüşü, Beyazıt’ta 16 Mart yürüyüşü, Boğa­ ziçi yemek boykotu ve ITÜ’de alter­ natif şenlik gibi eylemler 96 harç eylemlerine giden sürecin ilk biri­ kimlerini oluşturuyordu. 95 yılı içinde ardı ardına yaptığı eylemlerle Öğrenci Koordinasyonu harç eylemlikleri olarak anılan bu kendiliğinden yükseliş sürecinin ilk çıkışını örgütledi. Ardından ÜÖP’ün (Üniversite Öğrencileri Platformu) kuruluşu ile devrimci gençlik örgütleri ve dev­ rimci siyasete yakın duran öğrenci örgütleri gelişen kitle hareketine müdahalede bulunmaya başladı. Bu müdahale ile birlikte Koordinas­ yonun süreçteki hakimiyeti kırıldı, inisiyatif büyük oranda ÜÖP’e geç­ ti. ÜÖP’ün örgütlediği 29 Şubat 96’da yapılan Beyazıt İşgali 95 yılı içinde başlayan kendiliğinden hare­ ketin zirveye çıktığı eylem oldu. Toplumsal meşruiyet gücünü de ‘ar­ kasına alan öğrenci hareketi eylem­ lerle yürüttüğü süreci yapılan işgal 76

eylemi ile zirve noktasına taşımış ve doygunluğa ulaşmıştı. Bu noktada öğrenci hareketi içinde iki ana tarz gündeme geldi. Koordinasyon’un ve ÜÖP’ün temsil ettiği iki ana tarz. Bu iki tarzı hem temsil ettikleri siyasi eğilimlerle hem de kendi iç gündemleri ve gerilimleri ile birlikte değerlendirmeye çalışacağız. Öncelikle ÜÖP’ü ele alırsak, harç eylemleri döneminde ÜÖP’ün içinde iki ana eğilim şekil­ lendi ve tartışılmaya başlandı. Bi­ rinci eğilim sonrasında sürece ağır­ lıklı olarak karakterini de verecek olan ve hareketi daha fazla militan­ laştırma eğilimini sergileyen eğilim­ di. İkinci eğilim de öğrenci kitlesi­ nin politikleşme sürecinin yeterli se­ viyeye ulaştığı, bundan sonra sürek­ li bir eylem hattı ile öğrenci kitlesi­ nin yorularak tüketileceğini düşü­ nen, bu yüzden mevzi tutmak ve gençliğin öz örgütlülüğünün oluştu­ rulması yönünde adımlar atmak ge­ rektiğini savunan eğilimdi. ÜÖP bi­ leşenlerinin ağırlıklı olarak daha fazla işgal politikası gütmesi sonu­ cunda dönemin kısa süreli de olsa ana karakteri bu politika ekseninde (birinci eğilim) şekillendi. Bu noktada ÜÖP tarafından ör­ gütlenen iki eylem ön plana çıkıyor. Birincisi 15 Mart 96’da yapılan 16 Mart şehitlerini anma eylemi, İkin­ cisi 23 Mart’ta -fiili durum yaratıla­ rak DTCF işgaline çevrilen- Kızı­ lay’da yapılan miting idi. Her iki

eylem de eylemler örgütlenirken alı­ nan kararlan, ÜÖP çatısı altındaki bazı gençlik örgütlerinin fiili olarak eylem alanında yok sayması ile nok­ talandı. Bu durum ÜÖP içinde gü­ vensizlik ve tartışma yarattığı gibi ÜÖP kitlesinin kırılmasına ve gü­ vensizliğe düşmesine sebep oldu. Bunun sonucunda yine aynı dönem­ de faşistlerin İstanbul Öğrenci Birli­ ği adıyla örgütlenmelerine müdaha­ le etmek amacıyla planlanan baskın eylemine ÜÖP adına sadece 11 kişi­ nin katıldığı bir durum ortaya çıktı. Bu eylem Koordinasyon’un basın açıklamasma dönüştü. Son dönem öğrenci hareketinin en önemli eylemi olan Beyazıt işga­ lini örgütleyen ÜÖP nasıl oldu da önemli bir eylemine sadece 11 kişinin katıldığı bir noktaya geldi? Bu so­ nucu olabildiğince etraflıca analiz etmek öğrenci hareketinin bugün yaşadığı tıkanıklığı açıklamak için de bize önemli veriler sunacaktır di­ ye düşünüyoruz. Öncelikle ÜÖP süreci başlangıcı itibariyle eylemlerin örgütlenmesi, devrimci kitle çizgisi ve devrimci dayanışma gibi konularda önemli bir gelişim seyri gösterdi. Koordi­ nasyonun reformist siyasi çizgisine de devrimci bir alternatif olarak gençlik hareketinde tarihsel bir rolü de üstlenmişti ÜÖP. Özellikle de 29 Şubat Beyazıt işgali bu olumlu pra­ tiği doruk noktasına taşımıştı. An­ cak sonrasındaki eylemlerde (15


Kas ım"A raLi k 2005

qol

d art Beyazıt ve 23 Mart Ankara) bu rratik, inisiyatif tanımayan fiili du'_:nlar ve ayak oyunları ile darbea-di. Bu darbeyi bizzat ÜÖP’ün ku­ rucusu ve örgütleyicisi olan bazı siasetlerin vurması öğrenci hareketi­ nin nasıl bir açmazda olduğunun te—el işaretiydi elbette. Ancak olayla­ ra ve olgulara takılmadan anlayışı ve mantığı deşifre etmek bizler açı­ sından esas önemli noktadır. Son kertede bahsettiğimiz fiili durumlar e ayak oyunları bir anlayışın sonu­ cudur. Ve esas hesap)apriması gere­ ken de anlayışın kendisidir. Yukarı­ da birinci eğilim olarak bahsettiği­ miz hareketi daha fazla militanlaş­ tırmak gerektiğini düşünen eğilim ÜÖP içinde ağırlıklı idi ve ÜÖP sürecine Yapılması gereken neydi sorusu burada karşımıza çıkıyor tabii ki. darbeyi vuran anlayış Öğrenci hareketinin var oluş zemini hızlı bir şekilde gündelik eylem da bu eğilimin sahiple­ birlikteliklerinden çıkarılarak, öğrenci kitlesi ile ilişkisi sistematik ri oldu. Bizler bu anla­ yışı ikinci dönem siya­ örgütlü bağlara dönüştürülmeliydi. set anlayışı veya tarzı de zedeleyen sonuçlar yarattı. Sade­ gütmek yerine yukarıdan ajitasyonla olarak tanımlıyoruz. ÜÖP pratiği sü­ ce dar grup çıkarları gözetilerek, dö­ resince ikinci dönem siyaset anlayı­ radikalizme daha fazla vurgu yapa­ rak kitlelere yönelmiş, 15 Mart Be­ nemin mücadele dinamiklerinin ge­ şının iki temel zaafı ortaya çıktı. Bi­ yazıt eylemi eylem komitesi kararı lişme seyrinden kopuk bir şekilde rincisi ve en önemlisi öğrenci kitle­ çiğnenerek bitirilmeyerek polisin kendini dayatmak, hak alma müca­ sinin durumunun kavranmaması hat­ delesine hiçbir ivme kazandırmadığı ta kavramak için çaba dahi gösteril­ provokasyonuna zemin hazırlanmış, 23 Mart Kızılay mitingi de yine Ügibi öğrenci gençlikle gençlik örgüt­ memesi idi. Politika ürettiğimiz ze­ ÖP’ün ve eylem komitesinin kararı lerinin arasındaki bağı zedeledi ve mini kavramayınca atacağımız ahiçe sayılarak DTCF işgaline dön­ ciddi güven kırılmalarına yol açtı. dımlar elbette doğru olmayacaktır. dürülmüştür. Her iki eylemin sonu­ Bu zaafların sonucu olarak ortaya Nitekim ikinci dönem siyaset anla­ cunda bu gerilime hazır olmayan çıkan Beyazıt işgaliyle başlayıp, sa­ yışı kısa sürede yanlış noktalara savrulmuş ve sonucu ÜÖP’ün dağıl­ öğrenci kitlesi polisin aşırı şiddeti dece 11 kişinin katıldığı eylemlere masına kadar varmıştır. 96 kendili­ karşısında ezilmiş ve öğrenci hare­ uzanan bir pratik oldu. ğinden yükselişi esas olarak örgüt­ keti ciddi bir kırılma yaşamıştır. ÜYapılması gereken neydi sorusu süz muhalefet karakteri taşıyan, is­ ÖP’ün dağılma sürecini de bu ey­ burada karşımıza çıkıyor tabii ki. yankar, var olan düzenden rahatsız­ lemler başlatmıştır. Öğrenci hareketinin var oluş zemini lık duyan fakat sonuna kadar apolihızlı bir şekilde gündelik eylem bir­ İkinci dönem siyaset anlayışının tikliğe batmış ve kendi öz örgütlülü­ likteliklerinden çıkarılarak, öğrenci ikinci temel zaafı da kitle eylemle­ ğünden yoksun bir niteliğe sahipti. kitlesi ile ilişkisi sistematik örgütlü rinde ve bizzat kendilerinin de eme­ O dönemde yapılması gereken önce­ ğiyle oluşturulan demokratik ku­ bağlara dönüştürülmeliydi. Günde­ likli olarak içinde pasifizasyonu, alik siyasi taktikler hayata geçirilir­ rulularda öğrenci gençliğe sürekli opolitikliği, çürümeyi de barındıran ken öğrenci gençliği istihdam ede­ larak kendi siyasi programlarını ve kitlelerdeki modernleşme sürecini cek kurumsallaşmalar merkezi ve sloganlarını dayatmaları olmuştur. kavramak ve onun gerçekliğine göre Hem öğrenci gençliğin akademikbirimler düzeyinde örgütlenmeliydi. politika üretmek olmalıydı. O gün iGündelik eylemliklere hapsolmuş demokratik sorunlarına sahip çıkma çin ancak gerekli kurumsallaşmalar bir mücadele pratiğinin bir süreklili­ yolunda bağımsız öz örgütlülüğünü yaratılarak, akademik-demokratik ğinin ve kalıcılığının olmayacağı ve taleplerin meşruiyet zeminini zede­ yaratmasından bahsedip, ardından geleceğe dönük herhangi bir pers^. lemeden yapılacak eylemlerin başa­ kitleye kendi siyasi programlarını, pektif sunmayacağı devrimci müca­ taleplerini ve sloganlarını dayatma­ rı şansı vardı. Fakat ikinci dönem si­ delenin en temel doğrusudur. Türki­ ları öğrenci hareketinin gelişim ka­ yaset anlayışı bu tarz bir politika ye Devrimci Hareketi’nin seksen nallarım tıkadığı gibi meşruiyetini 77


C jO İ

Kasim-A raI i l< 200?

Yine bu dönem yaşanan sınıf kopuşmalarının etkisi ile gençlik hareketi de yapısal bir parçalanmaya uğra­ mış, farklı sınıf eğilimleri doğrultu­ sunda siyasal gençlik örgütlenmele­ ri meydana gelmiştir. Bu tarihten iti­ baren eskisi gibi bütünsel, tek bir Devrimci Gençlik Hareketi söz ko­ nusu olmamıştır. Bu olgu 80 sonrası daha da belirginleşmiştir.

yıllık tarihinden çıkan en temel so­ nuç da budur. Bünyesinde taşıdığı temel zaaflar ÜÖP’ün mücadelenin en temel doğrularını dahi görmesi­ nin önünde ciddi bir engel oluşturu­ yordu ve maalesef bu engel, iki yılı aşkın bir süre devam eden bu kendi­ liğinden yükselişin, gençlik hareke­ tinin ve devrimci hareketin tıkanık­ lığına çözüm olacak bir noktaya ta­ şınamamasına sebep oldu. 96 yükse­ lişi ve ÜÖP süreci hareketin öznele­ rinin büyük çoğunluğunun zaafları yüzünden geleceğe dönük olarak öğ­ renci hareketine ve devrimci hareke­ te belli nicelikte ve nitelikte kadro­ lar dışında herhangi bir kurumsallık bırakmadı. Gündelik kazanımlar el­ de edildi şüphesiz ama onlar da iler­ leyen yıllarda fazlasıyla elimizden alındı. Harç eylemlikleri sürecinin bu şekilde sönümlenmesinin nedeni hareketin öznelerinin zaafları ise tam da bu noktada bakış açımızı bi­ raz daha geniş tutarsak sorulması gereken soru zaafların kaynağının, nedenlerinin ne olduğudur elbette. Tam burada üniversitelerdeki yapısal dönüşümün ulaştığı aşama­ ya, kitle profilinden, üniversite-sanayi entegrasyonuna kadar geniş bir eerçevede-yeniden bakmak gereki­ yor. Gençlik hareketinin tarihi vd gelişim seyri de bu konuda önemli göstergeler taşıyor. Gençlik hareke­ 78

tinin Jöntürklerden başlayarak 90’h yıllara kadar taşman tarihsel dev­ rimci geleneği 60’h yıllarda şaha kalkmış, ancak 12 Mart ve 12 Eylül faşizminin baskı yıllarında kırılma­ lara uğrayarak, yenilgili ve kesintili bir mücadele sürecinde sona erdiril­ miştir. 60’lı yıllarda gençlik hareke­ ti, toplumsal muhalefetin en dina­ mik ve en vurucu gücü olma özelli­ ğini taşıyor hatta yol açıcı bir işlev görebiliyorken 12 Mart faşizmi ile ilk ciddi kırılmasını yaşıyordu. 12 Mart faşizminin ardından gençlik hareketinin bu özellikleri törpüleni­ yor, hareket toplumsal muhalefetin eşgüdümüne girmeye başlıyordu. 70’li yıllar gençlik hareketinin bir nitelik değişimine uğradığı yıllardır. Gençlik hareketi sınıf mücadeleleri içinde işçi sınıfından ve ezilen halk­ lardan yana taraf olarak iktidar mü­ cadelesine atılmıştır bu yıllarda. Proletarya partisinin eksikliği dev­ rimci gençlik hareketini kendisini onun yerine ikame etmeye, bir iktidar örgütü gibi davranmaya götürmüş­ tür. Mahir Çayan Dev-Genç için ‘doğuşunda demokratik kitle örgütü idi, ancak daha sonra bir iktidar ör­ gütü gibi davranmaya başladı’ diyor. 70’li yıllarda yaşadığı nitelik sıçra­ ması ile iktidara yönelen gençlik ha­ reketi sınıf hareketleri ile iç içe ge­ çerek, toplumsal hareketin gelişimi­ ne göre yükselişini sürdürmüştür.

80 sonrası gençlik hareketini be­ lirleyen temel etkenlerden biri de devletin konumlanışı olmuştur. Devlet 80 sonrası yalnız zor uygula­ makla kalmadı, düzen içine çekebil­ diği unsurlara kendi icazet alanında politika yapma imkanı tanıyarak neo-liberalizmi körükledi. Militan devrimci güçlerin politik zeminini daraltarak, marjinal güçler konumu­ na düşürmeyi hedefledi. 87 sonrası süreç gösterdi ki, devletin kendili­ ğinden kitle hareketlerini yönetme becerisi, siyasi gelişmeler karşısın­ daki taktik manevra yeteneği ve üs­ tünlüğü, toplumsal kontrol mekaniz­ malarındaki yenilenme (psikolojik savaş yöntemleri) gençlik hareketi­ ne yeni mücadele yöntemleri geliş­ tirme zorunluluğunu dayatıyordu. Gençlik hareketi böyle bir deği­ şim seyri izlerken toplumda dolayı­ sıyla öğrenci gençlikte yaşanan de­ ğişim de kendi kanallarında hızlı bir akış içindeydi. 12 Eylül sonrası eko­ nomiden siyasete, teknolojiden kül­ türe kadar hayatın bütün alanında hızla yaşanan değişim en çok genç­ liği etkiledi. YÖK’ün kuruluşunun ardından gençliğe dayatılan anti-demokratik uygulamalar ve paralı eği­ tim kıskacı 89’lara kadar her ne ka­ dar cepheden zorlanmışsa da genç­ lik hareketi gelecek için örgütsel olarak sağlam bir miras bırakmayı başaramamıştır. İstanbul Öğrenci Dernekleri Federasyonu (İÖDF) sü­ recinin de parçalanmasıyla öğrenci hareketi dibe vurmuştur. Bu süreç içinde tek tek devrimci çıkışlar yaşandıysa da süreci tersine çevirecek bir çözüm gücü açığa çıkmamıştır. Öğrenci gençliğin durumuysa sistemin kendini yeniden yapılan­ dırmasının hangi aşamada olduğu-


KasiM'AraI i I< 200?

nun en somut göstergesiydi. Artık sokaklarda devrimci gençlere rastla­ mak mümkün değildi. Gençliğin po­ litik yönelimleri yapısal dönüşümün baskısı altında düzenin istediği yön­ de kökleşmeye başladı. Her gün sa­ bah okuluna gelen ders çıkışı evine giden ortalama bireylerle, örgütlen­ meye karşı anarşizan fakat düzenin tekdüzeliğine karşı isyankar rockçı, metalci vb. alt kültürlerle bezenmiş bar gençliği ya da bir başka deyişle günü yaşamayı ilke edinmiş, gele­ cek umudu olmayan kendini dalga­ lara bırakmış oradan oraya savrulan bir gençlik karakteri ortaya çıkmıştı. Bu iki tipolojinin gençlik içinde egemen karakterler olmasının sonucu olarak gençlik dinamizmini yitirmiş, geçmişte sık sık vurgulanan tarihsel devrimci misyonundan bütünüyle uzaklaşmış bir toplumsal katman ha­ line dönüşmüştü. Öğrenci hareketi bu gidişatı tersine çevirecek bir po­ litika üretemediği gibi tıkanıklığın yarattığı sorunları aşamadıkça kendi enerjisini kendine yöneltmiş, der­ nekler süreci dağılmış, sonuç tam bir dibe vurma olmuştur.

Sonuç olarak

nunda gençlik hareketine 96’dan ne miras kaldı sorusunu sorduğumuzda birkaç destansı eylem anısı dışında bir cevap bulabilen var mı? Dönem özellikleri değişirken ta­ rihin hiçbir kesitinde devrimler da­ hil eskiden yeniye geçiş bıçakla ke­ silmiş gibi bir anda yaşanmamıştır. Her yeni döneme geçiş aynı zaman da eski dönemin sık sık tekrarıyla defalarca inkar edilmiş ve görmez­ den gelinmiştir. Ancak tarihin akışı bütün gerçeklerden daha inatçıdır, daha devrimcidir. 89’larla birlikte dibe vuran devrimci gençlik hareke­ ti şapkasını önüne koyup tarihiyle, var oluş zemini ile, yaptıkları, yapa­ madıkları ve yanlış yaptıkları kısa­ cası kendisi ile köklü bir hesaplaş­ ma yapmak yerine dönem özellikle­ ri itibariyle açığa çıkan liberalleş­ meye karşı kendi içinde katılaşmayı tercih etmiştir. Politik olarak dayatı­ lanın üzerine çıkamadıkça, kendi politik-taktik hattını oluşturamadıkça eskiyi tekrardan öteye geçeme­ miştir. Eskiyi tekrar siyasette ve gençlik kitlesinde cevap bulamayın­ ca kendi içinde katılaşma doğal so­

nuç olarak özden yoksun bir biçim oluşturmuştur, sadece. Kaba bir bi­ çimle ayakta duran bir kabuk. Yuka­ rıda da belirttiğimiz gibi tarihin akı­ şı bütün gerçeklerden daha inatçıdır, daha devrimcidir. Bu kabuk elbet kı­ rılacaktı. Böylesi bir son yaklaşır­ ken ikinci dönem siyaset anlayışla­ rını taşıyanlar için 96 kendiliğinden yükselişi bir soluk borusu olmuştur adeta. Kabaran kitle hareketi bir yıl önceki açmazları ve tıkanıklıkları unutturuverdi hemen. Ve ömrü uzadı ikinci dönemin. Yıl 2005. Aradan geçen on yıl sonunda birkaç destansı eylem anısı dışında harç eylemleri sürecinden öğrenci hareketine bir şey kalmadığı gibi bu on yıl içinde tarihin akışının inatçılığı kendini gösterdi. İkinci dönem siyaset anlayışı pratik olarak tasfiye oldu üniversitelerden. İşte bu yüzden 96 harç eylemleri süreci ikinci dönem siyaset anlayışlarının ömrünü uzatan gençlik hareketi tari­ hinde sadece bir parantez. Tarihin akışmm olası sonuçlarını kısa süreli­ ğine de olsa öteleyen önemli bir pa­ rantez.

Dönem özellikleri değişirken tarihin hiçbir kesitinde devrimler dahil

96 harç eylemlik­ eskiden yeniye geçiş bıçakla kesilmiş gibi bir anda yaşanmamıştır. leri öğrenci hareketi­ nin bugün için 80 son­ Her yeni döneme geçiş aynı zaman da eski dönemin sık sık tekrarıyla defalarca inkar edilmiş ve görmezden gelinmiştir. rası gördüğü son ken­ diliğinden kitle hare­ keti olarak tarihteki yerini aldı. Hem A n k a ra ’da harç eylem i de yapısal dönüşüm tartışmalarının tam ortasında, öğrenci gençliğin es­ kisi gibi bir toplumsal dinamik ol­ maktan artık uzak olduğu tespitleri­ ni yaptığımız ve yeni bir mücadele tarzının örgütlenmesi gerektiğini ıs­ rarla vurguladığımız bir dönemde adeta bizi yalanlamasına ortaya çıktı bu kendiliğinden hareket. Eylemle­ riyle, işgalleriyle, iç tartışmalarıyla gençliğin, toplumun bütün kesimle­ rinin, devrimci hareketin ve tabii ki devletin de ana gündemi haline gel­ di. Gençlik hareketini 2000’li yılla­ ra taşıyacak kadroların yetiştiği sü­ reç olarak da hareketin kendini gele­ ceğe taşımasında önemli bir rol üst­ lendi harç eylemleri süreci. Dost acı söyler misali aradan geçen on yıl so­ 79


qol K

asiM'AraI i I< 200?

E Ş İT L İK Ç İ ÇAG S O N A ERDİ

■ 7

Üniversiteler Kapitalist sistem açısından önemli üç temel niteliğe sahiptir. Bunlardan ilki, üniversitelerin sermayenin ihtiyaç duyduğu nitelikli iş gücünün üretildiği temel atan olmasıdır. İkincisi, üniversitelerdeki bilimsel-teknik üretimin sermayeye maliyet tasarrufu sağlaması, sonuncusu ise üniversitelerin ideolojik üretimde taşıdığı önemdir. Kapitalizmin, 1970’lerin başında yaşadığı krizden çıkış yolunu neoliberalizm olarak çizdiğini hepimiz bi­ liyoruz. Yaklaşık 40 yıllık bir zama­ nı Keynesyen politikalarla ulusal sermayeleri güçlendirerek geçiren kapitalist sistem, 1970’lere geldiğin­ de, teknik gelişimin getirilerinin de etkisiyle ulaştığı birikimin krizini yaşamaya başladı. Keynesyen politi­ kaların ulusal pazar mantığı ve bu­ nunla bağlantılı olarak iç pazarı can­ lı tutabilmek için önemli gördüğü görece yüksek ücretler, iş güvencesi ve diğer sosyal haklar bu dönemde kar oranlarının hızla düşüşünün te­ mel nedeni olarak sermayenin saldırı alanına oturdu. 1970’lerden beri tüm dünyayı et­ kileyen neoliberal politikaların bu anlamda iki temel yönü var diyebili­ riz. İlki sermaye artık ulusal pazarla­

rın dışına, yaygınlık olarak dünya öl­ çeğine yönelmiştir. İkincisi bugüne kadar sosyal alanlar olarak tanımla­ nan eğitim, sağlık, ulaşım vb. de dâhil olmak üzere her alanın piyasa ilişkilerinin içine çekilmesini hedef­ lemektedir. Bunun hayatlarımızdaki karşılığını, Thatcher’m Bilim ve Eğitim Sekretaryası Kenneth Baker şöyle ifade ediyordu: “Eşitlikçi çağ sona erdi”.

Yüksek öğrenimde yeniden yapılandırma Türkiye’de, 1980 sonrası üniver­ sitelerimizin geçirdiği değişimi anla­ mada ülkenin kendi tarihsel-toplumsal yapısı önemli bir yerde duruyor. Ancak üniversitelerimizdeki yeniden yapılanmayı, hem neoliberal politi­ kaların tüm dünyada bir bütün olarak toplumsal yapılara dayattığı deği­

Bu yazıd aki fo to ğ ra fla rı b irlik te düşünün. B akalım a rad aki fa rk la rı bulab ilecek misiniz?

r

şimle hem de özelde eğitim politikaları-yüksek öğretim politikası üze­ rindeki etkisinin nasıl işlediği ile bir­ likte kavramak doğru olacaktır. Çün­ kü üniversiteler en temelde teknolo­ jinin ve ideolojinin üretildiği/yeniden üretildiği alanlar olarak bu yeni­ den yapılandırmada önemli bir işleve sahip. İlk olarak sermayenin yüksek öğ­ retimdeki bu yeniden yapılandırmay­ la neyi amaçladığına bakmak yararlı olacaktır. Üniversiteler kapitalist sistem açısmdan önemli üç temel niteliğe sa­ hiptir. Bunlardan ilki, üniversitelerin sermayenin ihtiyaç duyduğu nitelikli iş gücünün üretildiği temel alan ol­ masıdır. İkincisi, üniversitelerdeki bilimsel-teknik üretimin sermayeye maliyet tasarrufu sağlaması, sonun­ cusu ise üniversitelerin ideolojik üretimde taşıdığı önemdir. Bu üç başlık, her dönem kapita­ list sistemin üniversitelere dönük ba­ kışının temel noktaları olmuştur. Ne­ oliberal politikalar asıl olarak, bu başlıkları değiştirmiyor; bu başlıkla­ rın nasıl biçimleneceğini, sürecin na­ sıl işleyeceğini tanımlıyor, bunları değiştiriyor. Neoliberal mantığın nelere da­ yandığını, ilk olarak emek gücü ihti­ yacını nasıl tanımladığında görmek mümkün. Teknikteki hızlı gelişim sayesin­ de artık sermaye asıl karını, kitlesel emek gücü üzerinden değil sabit ser­ maye oranı yüksek, sürekli gelişen yeni yatırımlar üzerinden elde et­ mektedir. Bu da sermayenin eskisi

80


Kasim-AraIi I< 2005 C j O İ

gibi kitlesel nitelikli iş gücü ihtiyacı­ nı azaltıyor. Tersine daha nitelikli yani tekniği sürekli geliştirebilecek az sayıda emek gücü, bugün serma­ yenin yüksek karlara ulaşabilmesinin asıl aracı. Bu durum elbette genel olarak eğitime özeldeyse üniversite eğitimine olan bakışı birebir değiştiri­ yor. Artık kapitalizmin kitlelerin eği­ tilmesine ihtiyacı yok. Eğitilmiş, az sayıda “ayrıcalıklı” emek gücü, süre­ cin yürütücüleri olarak yeterli. Bu politikanın kendi iç mantığı, kamu fonlarının eğitime ak­ masını da elbette ge­ reksiz hatta daha öte­ Sermayenin üniversiteye dönük bakışındaki temel diğer bir nokta, üsinde zararlı kılıyor. niversitelerin bilimsei-teknik üretimde taşıdığı yerle ilgilidir. Teknikte­ Yani geçmişin kamusal ki gelişim sermaye için üretim maliyetinde tasarruf sağlamaktadır, eğitimi de neoliberal teknik üstünlük sistemin tekelci yapısının devamlılığında da önemlidir. politikalar açısından ömrünü tarihsel olarak bölümünü tamamen kapatmış, Mic­ ca kamusal bir hizmet olarak verilen tüketmiş durumda. İş daha da ileriye rosoft ise Cambridge Üniversitesi ile eğitim alanına sermayenin nasıl yer­ taşındığında, bu az sayıdaki nitelikli yaptığı anlaşmalardan sonra AR-GE leşeceği ile ilgilidir. Eğitimi ücretemek gücünün nasıl üretilmesi ge­ bölümünü önemli ölçüde daraltmışlendirilmiş olarak sunan vakıf okul­ rektiği noktasına varılıyor. Bilgi, bu tır. larının açılmasının yanında, ikinci anlamıyla eğitim,'bir nitelik aracıysa bir ayak devletin eğitimden tasfiyesi­ Daha önce söylediğimiz gibi, ve buna az sayıda kişi sahip olacak­ nin sağlanması adımlarıdır. Devlet üstteki iki başlık kapitalizmin her sa, bu aslında bilginin doğrudan bir bütçesinden eğitime ayrılan payların döneminde üniversitelerden beklen­ ayrıcalık oluşturması demek. Yani giderek azaltılması, böylece devlet tilerini oluşturur, neoliberal politika­ toplumsal niteliği yok edildiğinde eokullarındaki eğitimin kalitesinin bi­ ğitimden geriye sadece kişinin edin­ lar bu beklentilerin yapısını değiştir­ linçli olarak düşürülmesi, bunun ya­ miştir. Ancak neoliberalizmin üni­ diği bir ayrıcalık, kişinin geleceğine nında özel okulların devletçe destek­ yaptığı bir “yatırım” kalıyor. Ve ka­ versitelerden ideolojik beklentilerine lenmesi ve bunun ideolojik propa­ pitalist sistemin piyasa mekanizma­ gelmeden önce, sürecin birebir neo­ gandası ileri aşamalar için eğitimin liberal politikalara özgü noktalarını sının bu duruma yanıtı “alan öder” otamamen piyasaya bırakılmasının ze­ luyor. Başka bir ifadeyle parayı ve­ ve bunun üniversiteleri nasıl yeniden minini yaratıyor. ren düdüğü çalar. yapılandırdığını da açmak gerekiyor. Sermayenin üniversiteye dönük bakışındaki temel diğer bir nokta, üniversitelerin bilimsei-teknik üretim­ de taşıdığı yerle ilgilidir. Teknikteki gelişim sermaye için üretim maliye­ tinde tasarruf sağlamaktadır, teknik üstünlük sistemin tekelci yapısının devamlılığında da önemlidir. Ancak bilimsel faaliyetlerin kendisi, olduk­ ça büyük yatırım gerektiren, mali­ yetli bir iştir. İşte neoliberal politika­ ların üniversite-sanayi işbirliği adıy­ la sunduğu yapı, gerek teknik alt ya­ pı gerekse beyin gücü olarak üniver­ sitelerin sahip olduğu donanımın, sermayeye açılmasıdır. Bu durumun en tipik örnekleri olarak Kodak ve Microsoft’un girişimleri verilebilir. Kodak kendi araştırma geliştirme

Öncelikle eğitimin özelde yük­ sek öğrenimin bugün birebir kendisi, sermaye için bir yatırım alanını oluş­ turuyor. DTÖ’nün 1995 verilerine göre uluslararası eğitim pazarı 27 milyar dolar. Eğitimin, DTÖ kaynak­ larına bir pazar, hem de oldukça bü­ yük bir pazar olarak geçmesi bu du­ rumun tipik bir göstergesi. Bunun eğitim sistemindeki karşılığı devlet okullarmm yanında, ya da ileriye dö­ nük olarak tamamen, eğitimin özel sektör tarafından verilen ve bu an­ lamda elbette fiyatlandırılmış bir “hizmet” olmasıdır. Tüm dünyada özel üniversitelerin, liselerin, ilkokul­ ların çığ gibi büyümesi bu durumun bir sonucudur. Bu yapılandırmanın önemli bir noktası ise elbette, yıllar­

Şili’de 1980’de uygulamaya ko­ nan Voucher sistemi, bu mantığın ti­ pik bir uygulamasıydı. Kamu okulla­ rının önce yerel yönetimlere devre­ dilmesine, ardından bu okulların özel okullarla rekabete sokulmasına dayanan sistem, Şili’de kamu okulla­ rının %80’inin özelleştirilmesini ge­ tirdi. Aynı dönemde eğitim düzeyin­ de dramatik düşüşler yaşandı (İstan­ bul gibi Büyükşehir belediyelerinin tüm hizmetleri özelleştirmesini ha­ tırlayalım). Sürecin neoliberalizme özgü di­ ğer bir noktası ise, tek tek ülkelerde işleyen boyutlarının yanında aslında uluslararası bir nitelik taşımasıdır. Yani neoliberal politikalar bütün ül­ kelerde birebir aynı amaçlarla ve bi81


I V ^ I l\A S IM 'A R A L IK Z U U 7

çimde yürütülmemektedir. IMF, DB, AB gibi emperyalist kurumlar ver­ dikleri yapısal uyum kredileriyle, Türkiye’nin de dâhil olduğu bir kate­ goride, az gelişmiş ülkelere yapısal uyum kredileriyle eğitimin piyasalaşmasmı hem dayatmakta hem de bunun yolunu döşemektedir (Kapita­ list merkezlerle az gelişmiş ülkeler arasındaki amaç-biçim farklarını Türkiye’yi anlatırken daha fazla açıklayacağız). Neoliberal politikaların, kendi özgün noktalarını bu biçimiyle ta­ nımladıktan sonra, bu sürecin üni­ versiteler üzerinde nasıl bir etki yap­ tığından, yani üniversite yapılanma­ sını nasıl değiştirdiğinden bahsetmek gerek. Süreç sadece üniversitelerin özelleşmesi ya da üniversitelerin ser­ mayenin AR-GE alanlarına dönüş­ mesinden ibaret değil. Bu durum ay­ nı zamanda üniversitenin kendisinde de bir yapısal dönüşüm yaratıyor. Bunun da iki biçimde gerçekleştiğini görüyoruz. İlk olarak üniversitenin kendisi de bir girişimciye dönüşüyor, ikinci olarak bu süreç eğitimin içeri­ ğini değiştiriyor. İlk olarak üniversitenin kendisi­ nin bir şirkete dönüştüğünü görüyo­ ruz yani üniversitenin amaçları ve kendi iç yapılanması da neoliberal politikalarla uyumlu hale geliyor. Üniversite de kendi içinde bir şirket gibi çalışmaya başlıyor ve piyasayla

da bu biçimiyle ilişki kuruyor. Bu durumu, üniversite içindeki her türlü hizmetin paralılaşması, üniversite çalışanlarının sözleşmeli personele dönüşmesi, öğrencinin müşterileşmesi, ABD’de birçok üniversitenin fonlarının Wall Street’te işlem gör­ mesi gibi boyutlarıyla üniversitenin iç yapısının bir işletmeye dönmesi olarak tanımlayabiliriz. Yani üniversi­ teler sadece firmaların bir departma­ nı değil, tersine firmalarla iş yapan ayrı bir şirket durumunda. Neoliberalizmin üniversitelerde oluşturduğu diğer bir yapısal dönü­ şüm ise eğitimin içeriğinde yaşanı­ yor. Her şey piyasaya endekslendiği için, üniversite eğitimi de artık piya­ sanın ihtiyaçlarıyla biçimleniyor. Pi­ yasa açısından getirisi olmayan bö­ lümler kapanıyor, verilen eğitim pi­ yasada yer edinecek bir işlevsellikle ele almıyor. Bu üniversitelerin bilim­ sellikle, eleştirel düşüncenin merkezi olmakla tanımlanan yüzlerce yıllık mantalitesinin de öldürülmesi de­ mek. Son olarak, kapitalizmin her dö­ nem üniversitelere dönük beklentile­ rinin önemli bir ayağı olan ideolojik üretime dönersek, üstte anlattığımız her şeyle bağlantılı olarak neoliberal politikalar, üniversitelerden bunun ideolojik üretimini gerçekleştirmesini bekliyor diyebiliriz. Dünyanın pek çok yerindeki birçok üniversitede

neoliberal politikaların karşısında yer alan, amaçlarını-sonuçlarını de­ şifre eden akademisyenler bulunsa da sistemin mantığını üreten, bunu topluma sunan, tıkanma noktalarını aşmasını sağlayan yine üniversiteler oluyor. Yani üniversite aynı zamanda neoliberal ideolojik saldıranın da merkezi. Bu sürecin Türkiye’de nasıl işle­ diğine geçmeden önce son bir vurgu önemli sanırım. Üniversitelerdeki neoliberal yeniden yapılandırma el­ bette ki eğitimdeki yeniden yapılan­ dırmanın bir parçası olarak işliyor. Yani üstte bahsettiğimiz sürecin bir­ çok alt ayağı daha ilkokulda başlı­ yor, üniversitelerin durumunu bu yö­ nüyle de kavramak önemli. İkincisi ve belki de daha önemlisi, bu duru­ munda aynı zamanda bir bütün ola­ rak her alandaki neoliberal saldırıyla bağlantısını unutmamak. Çünkü neo­ liberal saldırı, birbiriyle bağlantılı, iç içe geçmiş bir mantık ve süreçle örü­ lü ve bu saldırının hedef tahtasında sadece eğitim değil, tüm hayatımız var. Şili’de Voucher sisteminin bir sonucunun da, ailelerin yaşadığı yoksulluğun çocukların eğitimi için verilen kuponları bozdurup yemek almakta kullanmaları olduğu unutul­ maması gereken bir örnek sanırım.

Türkiye’de üniversitelerin yeniden yapılandırılması Neoliberal eğitim politikalarının üniversitelerimizde nasıl yaşandığı­ na geçmeden önce öncelikle Türki­ ye’nin kendine özgü tarihsel-toplumsal özelliklerinin üniversitelerimizi nasıl yapılandırdığına değinmek ge­ rekli. Çünkü sonuç olarak neoliberal politikalar bu yapının üzerinde, onu değiştirerek, bazen de ona eklemle­ nerek kendine yer ediniyor. Türkiye’de üniversitelerin, Os­ manlI’nın son dönemlerinde özellik­ le askeri alanda bir gelişim sağlaya­ bilmek için Batı kurumlarım temel aldığı biliniyor. Yani üniversiteleri­ mizin daha kuruluş aşamasında, ken-

82


KasiM'AraIi I< 2005

dişinin geçirdiği tarihsel bir altyapı, bunun üzerine biçimlendiği bir gele­ neği yok. Bu yüzden köklü bir üni­ versite mantığı ve geleneğini taşıdık­ larını da söylemek zor. Cumhuriyet­ ten sonra da üniversitelerin sık sık müdahalelerle biçimlendiği görül­ mekte. YÖK tarafından Türkiye üni­ versitelerinin ilk kuruluş tarihi ola­ rak alman 1933 reformu ve bağlantı­ lı olarak İstanbul Üniversitesi’nin kuruluşu da aslında birebir siyasi ik­ tidarın bir müdahalesi niteliğinde. Darülfünun İÜ’ye dönüştürülürken, öncesinde var olan 153 üyesinden sa­ dece 59’unun İÜ’de çalışmaya de­ vam etmesi bu durumun tipik bir ör­ neği. Siyasi iktidarın üniversitelere dönük doğrudan müdahalelerinin ör­ neklerini sonraki yıl­ larda bulmak da müm­ Türkiye'de neoliberai politikaların hayata geçirilmesinde elbette te ­ kün. Bu doğrudan mü­ dahalelerin ötesinde mel noktayı, 1 9 8 0 faşist darbesinin hemen ardından kurulan YÖK'Ie aslında devletin asıl ve başlatmak gerekir. Ki bu yıllar Türkiye'nin de, 2 4 Ocak kararlarıyla sürekli müdahalesinin neoliberai ekonomiye tam yol dümen kırdığı döneme denk düşer. verilen eğitimin niteli­ sasıyla akademiler üniversitelere, eBilkent’e, çıkarılan 3785 sayılı ka­ ğinde olduğu görülüyor. Şoven, geri­ ğitim enstitüleri eğitim fakültelerine, nunla yasal statü kazandırılmasıdır. ci, elitist, cins ayrımcı bir eğitimin tiBu yasanın hemen ardından Başkent, niversitenin kılcal damarlarına işle­ konservatuarlar ve meslek yüksek okulları üniversitelere ve tüm üniver­ Galatasaray, Işık vb. diye devam emesi, işleyemediğinde de doğrudan siteler de YÖK’e bağlandı. Bununla den bir listeyle özel vakıf üniversite­ müdahalelerle örülü bir üniversite ta­ birlikte fakülte kurulları ve üniversi­ lerinin sayısı her geçen yıl artmıştır. rihimizin olduğu söylemek abartılı te senatoları işlevsizleştirilerek mer­ olmayacaktır. Yine 90’larda eğitimde neolibekezi denetim tamamen YÖK’e veril­ ral politikaların hızla hayata geçiril­ Neo-liberal di. meye başlandığının tipik bir verisini, yapılandırma Bu adımları, daha pek çok ama­ sonrasında YÖK Başkanı olan Ke­ cın yanında, neoliberai politikaları mal Gürüz’ün 1994 yılında, TÜSİTürkiye’de neoliberai politikala­ AD’a hazırladığı “Yükseköğretim, rın hayata geçirilmesinde elbette te­ pratiğe geçirmeden önce üniversiter sistemi tamamen tasfiye etmeye ve Bilim ve Teknoloji” başlıklı raporla mel noktayı, 1980 faşist darbesinin denetime almaya dönük adımlar ola­ edinmek mümkün. Neoliberai politi­ hemen ardından kurulan YÖKTe rak görmek gerekir. kaların Türkiye’deki amaçlarının ve başlatmak gerekir. Ki bu yıllar Tür­ izleyeceği yolun bir stratejisi olarak kiye’nin de, 24 Ocak kararlarıyla neNeoliberai politikaların asıl adeğerlendirilebilecek olan bu rapo­ oliberal ekonomiye tam yol dümen dımlarınm ise 1992 yılında atıldığı run bugün pek çok noktasıyla hayata kırdığı döneme denk düşer. YÖK üs­ göze çarpıyor. 1992’de çıkarılan iki geçtiği görülüyor. te belirttiğimiz tarihsel mirasın da üyasa, üniversitelerimizin bugünkü zerinde yükselerek, darbenin muha­ lefeti sindirdiği bir ortamda üniversi­ teyi tam bir baskı altına aldı. İlk uy­ gulamalarından biri 1402 Tikler ola­ rak bilinen yasayla üniversiteden yüzlerce demokrat öğretim üyesini uzaklaştırmak oldu. Bunun yanında, zaten güdük olan üniversite gelene­ ğini tamamen öldürdü ve üniversite­ leri baştan aşağıya tepeden inme bir yapılanmanın içine oturttu. YÖK ya­

tablosunda oldukça belirleyici ol­ muştur. Bunlardan ilki, 1992’ye ka­ dar Türkiye’de kurulmuş 29 üniver­ site olmasına rağmen, 1992’de bir yıl içinde bir anda 21 üniversitenin ve 2 ileri teknoloji enstitüsünün kurulma­ sıdır. İkinci önemli yasa ise 1984’te, bizzat o dönemin YÖK Başkanı İh­ san Doğramacı tarafından, tamamen Anayasa’ya aykırı biçimde kurulan Türkiye’nin ilk vakıf üniversitesi

Neoliberai politikaların hayata geçirilmesindeki önemli adımlardan sonuncusu olarak da 1992 yılı Newroz’unda polisin üniversiteye bir da­ ha geri çekilmemek üzere girmesi oluşturuyor. Bu sembolik adım, sonra­ ki dönemi belirleyen bir kırılma nok­ tası anlamına geliyordu. Böylece sis­ tem, üniversitelerdeki bu yeniden yapılandırmanın koruyuculuğunu sağlayacak adımı atmış, bu politika85


(_|OI

Kasim-AraIi I< 2005

ların sürekliliğini güvence altına al­ mıştır. Bu adımların gerçekleşmesinde Türkiye’nin yüksek öğrenim tarihine dair yaptığımız vurgular, sürecin nis­ peten kolay yürümesinde özel bir öneme sahiptir.

Bir bütün olarak üniversiteleri­ mizin durumuna bakıldığında tam bir kâstlaşma içinde olduğu görülmekte­ dir. Benzer bir kastlaşma da bölüm­ ler arasında yaşanmakta, özellikle Fen Edebiyat fakülteleri her yıl bin­ lerce diplomalı işsiz mezun etmekte­ dir. Bu yapıda, sermayenin ihtiyaç duyduğu nitelikli işgücü, Bilkent, Sabancı, Koç gibi önemli özel üni­ versitelerin yanında Boğaziçi, İTÜ, ODTÜ, Hacettepe gibi büyük devlet üniversitelerinden sağlanmaktadır.

bütünleşmesi de oldukça ileri boyut­ lardadır. Büyük üniversitelerin bir­ çoğu bünyesinde teknoparklar, “teknocity”ler barındırmaktadır.

Bu listeyi uzatmak mümkün ancak elbette bu yapı ilköğretim ve ortaöğre­ timdeki yapılandırmayla doğrudan bağlantılı. Ve eğitim sisteminin bu aTüm bu süreçlerin üzerine şimdi lanlarmda da yeniden yapılandırma üniversitelerimizin toplamda nasıl hızla devam ediyor. Son yürürlüğe ko­ bir tablo oluşturduğu asıl önemli nan eğitim müfredatı, sınav sistemleri nokta. Bugün Türkiye’de, 24’ü üni­ ve elbette Türkiye’ye özgü dev dersha­ versite, 2’si meslek yüksek okulu ol­ ne piyasası bunun önemli ayakları. An­ mak üzere 26 vakıf üniversitesi bu­ cak yapılması gereken en önemli vur­ Devlet üniversitelerinin geri ka­ lunmakta. lan büyük bölümü ise -ki bunlar bü­ gu, eğitim sisteminin bütününden dü­ Tüm eğitim alanından bakıldı­ yük oranda 1992 ve sonrasında hiç­ şünüldüğünde neoliberal yeniden yapı­ ğında ise, 80 ve 90 yılları arasında landırmanın devam ettiğidir. Ancak übir altyapı olmadan kurulan tabela üTürkiye’de özel okulların sayısında niversiteler açısından, bu 15 yıllık sü­ niversiteleridir-, sermayenin ihtiyaç %280’lik bir artış olduğu görülüyor. duyduğu ucuz emek gücünü barın­ reçte yapısal dönüşüm tamamlanmıştır. Her yıl devletin eğitime ayrıldığı pay Hala neoliberal politikaların üni­ Bu durumu, bu netlikte ifade etmemizin en büyük nedeni faaliyet versitenin kılcal damarlarına işle­ alanlarımızın gerçekliğini kavramanın önemli olduğunu düşünmemizdir. yecek pek çok aÇünkü bu gerçeklik bugün birebir öğrenci hareketini etkileyen nesnel dımı vardır ancak bir durumdur. bütünsel olarak bakıldığında üni­ %2’lerde kalırken (ki bunun %80’ine dırmakta, aynı zamanda da gizli iş­ versitelerimiz yapısal olarak bu dönü­ yakınını zaten personel maaşları osizliği örten bir işlev yüklenmekte­ şümdeki eşiği geride bırakmıştır. luşturuyor) özel üniversitelerin sayı­ dirler. Vakıf üniversitelerinin geri Bu durumu, bu netlikte ifade et­ sındaki bu mantar gibi çoğalışta dev­ kalan kısmının ne rol üstlendiği ise memizin en büyük nedeni faaliyet aletin, arazi bağışlarının yanında 3708 açıktır, zengin çocukları için düşük lanlarımızm gerçekliğini kavrama­ sayılı yasayla, vakıf üniversitelerinin puan, bol paraya zaman geçirilen anın önemli olduğunu düşünmemizbütçesinin %45’ini karşılamayı da lanlardır. dir. Çünkü bu gerçeklik bu gün bire­ kabul etmesi önemli bir etken. bir öğrenci hareketini etkileyen nes­ Üniversitelerimizin sanayi ile nel bir durumdur. 1993 Terde yapısal dönüşümden bahsedildiğinde kaste­ dilen, hareketin kendisini dönüştür­ mesi, darbe sonrası yaşanan bütün­ sel değişimlere, yeni kitle profiline uygun bir yapı ve faaliyet tarzı üretmesiydi. Ancak bu değerlendirme­ lerde üniversite kendi başına bir et­ ken değildir. Geçen 15 yıllık sürecin en büyük farkının bu olduğunu gör­ memiz gerekir, bugün kitle profili geçmişte tanımlananın da çok öte­ sinde bir değişim yaşamıştır ancak daha önemlisi üniversiteler artık kit­ le profiline sınıfsal bir kota koyan, kendi içinde bir işletme olarak çalı­ şan, piyasayla bütünleşmiş ve başka bir mantık üretip onu topluma sunan bir noktadadır. Ve bu durum kendi başına hareketin en önemli sorunla­ rından biridir. 84


KasiM'AraLi U 2005

C jO İ

Ü N İV E R S İT E L E R İN G İY O TİN İ: S

oruşturm alar

Taktik disiplin yoksunluğu, en temelli zaaflardan biridir. Bırakalım taktik disiplini, yaratıcı taktik üretmek konusunda öğrenci hareketinde bir beceri kıtlığı hâkim. Taktik üretmek, zihin olarak kopuşmadan, kopmadan bu taktik süreci sonuna dek yürütmek, hâkim olmak ve taktik davranış disipliniyle hareket etmek, hareketin literatüründen adeta "yok" olmuştur. Son 4-5 yıldır öğrenci gençlik hareketinin gündemini meşgul eden soruşturma sürecini, sistemli ve merkezi bir saldırı olarak uygulan­ maya başlaması, devlet için sonuç alıcı bir tarza dönüşerek sürmesi, ve hareketin bu saldırıya karşı geliştir­ diği (daha çok da geliştiremediği) refleks ile birlikte, bütünlüklü ola­ rak analiz etmek son derece kritik önemde. Bu süreci özeleştirel bir yaklaşımla ele almak, Öğrenci Gençlik Hareketi’nin tüm bileşenle­ ri açısından, hareketin nicedir için­ de bulunduğu tıkanma süreci ve bu sürecin önemli tanımlayanlarından biri olan öznelerin var oluş sorunu ile ilgili oldukça kapsamlı bir tablo ortaya koyacaktır. Soruşturma furyası öncesi sü­ reçte karşı karşıya kaldığımız Kılık Kıyafet Yönetmeliği uygulaması as­ lında bugüne gelirken içinden geçi­ len çok önemli bir son virajdı. 98-99 öğrenim yılı başında, kayıt­ larda imzalatılan “taahhütname’Terle, kılık kıyafetten bildiri dağıtmaya dek pek çok maddede, öğrenciler­ den irade beyanları alındı. Tek başı­ na bu yönetmelik ardından soruştur­ malar başlamış değildir, ancak bu yönetmelik ve uygulanış tarzı dev­ letin üniversitelere yoğunlaşmasın­ da yeni bir seviyeyi ifade etmekte­ dir.

ma toplumsal mücadelenin üzerini örtmüş durumdaydı. Kimilerinin “Türban neyi örtüyor?” diyerek, ki­ milerinin ise alanlarda ilkesiz bir yan yana gelişle konum aldığı bu günlerde, söz konusu saldırının, üniversitelere dönük yoğunlaşmada devlet açısından bir sıçramayı ifade ettiği görülemedi. O döneme kadar “Üniversiteler Bizimdir!”' mantı­ ğıyla cepten yemeyi sürdüren hare­ ket, daha okul kayıtlarında, kayıt merkezlerinde kurulan “tezgâhlar­ la öğrencilerden “taahhütname” almması karşısında sudan çıkmış ba­ lığa döndü. Bu kasılıp kalma duru­ mu, hareketin içinde bulunduğu tas­ fiye sürecini derinleştiren ve daha sonra da sık sık yaşayacağı tıkan­ maların ilki oldu. Oysa imzalatılan onursuzluk belgeleri, en temel ref­

lekslerimizi harekete geçirmeliydi. Bu saldırıya karşı kitlesel-meşru bir direniş hattı örme koşullan daha en başından mevcut olmasına rağmen, örgütsel tasfiye sürecinin de etkisiy­ le öğrenci hareketi sürece adeta ‘Fransız kaldı’, kenardan seyretti. Ardından gelen öğrenim yıllarında faşist saldırılar, F Tipi cezaevlerine karşı gelişen hareketlilik, Newroz’lar, Anadilde Eğitim talebi vb. gündemlerde, hareket soruşturma eleğinden geçirildi. Ancak bizim bu­ rada özellikle altını çizmek istediği­ miz yanı, saldırının en meşru akademik-demokratik taleplere doğrultulmasıdır. Saldırıya karakterini veren en önemli yan budur. Nefes almaya dahi soruşturma açılması ve kampus girişinin engellenmesi ile yalnızca hareketi mücadele alanından fizik-

28 Şubat’m toz-dumanmm hem görüş açılarını hem de davranış ala­ nını daralttığı bu süreçte, devlet ve Siyasal İslam arasındaki hesaplaş­ 85


KasiM'AraIi I< 200?

sel olarak tasfiye etmek değil, kitlesel-meşru dayanaklarını yaratmaya hizmet edecek taleplerle kitlelerle buluşmasının önünü tıkayan ve ge­ niş öğrenci kitlesinin örgütlenme hakkını ve hak alma bilincini hedef alan özü, saldırının gözden kaçırılan yanını oluşturmaktadır.2 Sorunu bu temelde ele almayı başarabilmek dahi, onu göğüslemenin ve geri püs­ kürtmenin önemli bir parçası, ilk adımıdır. Bu konuda iki örnek vermek ye­ rinde olacak. İlki, 2000-2001 öğre­ nim yılı başında, İstanbul Üniversitesi’nde, adı Azerbaycan darbesine karışan Ferman Demirkol’un Ana­ yasa Hukuku dersi vermesine karşı, öğrencilerin derse girerek darbeciyi teşhir etmeleridir. Bir üniversite için böylesine yüz kızartıcı bir du­ rumda verilebilecek en doğal tepki, ilk kez kitlesel soruşturmalarla kar­ şılanmıştır. Ardından yeni bir tarz olarak, bu eylemden soruşturma açı­ lan öğrenciler, ihtiyati tedbir kara­ rıyla okula alınmamışlardır. Okula girenlere ikinci bir soruşturma açıl­ mış, darbeci Ferman Demirkol da korumalarla ‘Anayasa Hukuku’ öğ­ retmeye devam etmiştir. İkincisi ise, İTÜ’de 2001-2002 öğrenim yılı ba­ şında açılan soruşturmalardır. İTÜ’yü kazanan öğrencilerden kayıt sırasında “bağış” adı altında alınan har(a)çlara karşı gelişen tepki, ben­ 86

zer bir tahammülsüzlük ve şiddetle karşılanmıştı. İTÜ’lü devrimci-demokrat öğrencilerin, bu “bağış’Tn almmasmm hukuki olarak hiçbir da­ yanağı olmadığım açığa çıkararak öğrenci velilerini bilgilendirmesi ve tepki örgütlemesi üzerine, açılan masa dağıtılmakla kalmamış, gözal­ tı ve soruşturmalar sonucunda 1 dö­ nem uzaklaştırmalara varan cezalar çıkmıştır. Her iki olayda da en meş­ ru taleplere ve eylem biçimlerine karşı, o güne kadar karşılaşılmadık sertlikte yanıtlar verilmiştir. Sanırız bu iki örnek, altını çizdiğimiz özel­ likleri yeterince kabartılandırıyor. Devlet tasfiye sürecindeki öğ­ renci hareketini tamamen marjinal­ leştirmek için son derece bilinçli bir taktik yürütmüştür. Devrimci hare­ ketin içinde bulunduğu kriz süreci, öğrenci hareketinin dibi yok gibi görünen gerilemesinin temel neden­ lerinden biri. Ancak “buyrun cenaze namazına” demeyeceksek, tasfiye sürecini kader olarak görmeden, ob­ jektif bir yaklaşımla ele almalıyız. Olmuş-bitmiş bir olgu değil, hare­ ketin üzerinde etkileri süren ve doğ­ ru konum alınmazsa devam edecek bir süreç, söz konusu olan. Daha önce de belirttik; soruştur­ ma saldırısı daha ilk başladığı sü­ reçte yeterince veri ortaya çıkarma­ sına rağmen, hareketin gündemine hak ettiği ölçüde girmedi. Bu, ken­

diliğinden, günü kurtarmaya dönük, önüne çıkan/çıkarılan gündemlere tabi olup sürüklenen hareket tarzı­ nın sonucudur. Tek tek özneleri bir yana koyarsak, hareket merkezî ola­ rak tüm bu süreç boyunca kayda de­ ğer bir mücadele hattı örgütleyememiştir. Bu saldırının sistemli ve merkezi olduğu, yalnızca örgütler seviyesinde değil, kitlesel dayanak­ lar zemininde tasfiyeyi hedeflediği bilince çıkarılamamıştır. 2001-2002 dönemi boyunca, Demokratik Öğ­ renci Birlikleri ısrarla bu vurguyu yapmış ve ortak bir savunma hattı örülmesi yönünde çağrıda bulun­ muş, sonuç ne yazık ki tek başına örgütlenen bir kampanya olmuştur. Çağrı yanıt bulmasa da, soruşturma alan öğrencileri yan yana getirme, hukuki olarak pek çok arazı bulunan cezaların geri aldırılması yönünde adım atma, hukuki yardım oluştur­ ma gibi son derece yerinde adımlar atılmıştır. O dönem pek çok ortak eylem de yapılmış, hatta kimi ceza­ lar geri aldırılmıştır. Ama bunların örgütlerin bilinçli iradesinden çok, soruşturma alan kitlenin kendiliğin­ den tepkisinden kaynaklı olduğunu, enerjisini buradan aldığım söyle­ mek daha doğru olur. Hareketin bu zemindeki ilk olumlu tavrı ise, ge­ cikmiş de olsa Soruşturmalara Hayır - Alternatif Üniversite kampanyası olmuştur (2003 sonu - 2004). Tasfiye sürecini verili ve değiş­ tirilemez bir durum kabul etmiyor­ sak; soruşturma sürecinde hareketin temel zaaflarını maddeleştirerek, önümüzdeki dönemde hangi ana baş­ lıklardan hareket ederek bu saldırıyı püskürtmek ve süreç boyunca orta­ ya çıkan eksiklikleri telafi ederek harekete kaybettiği yerde kazandır­ mak gerektiğini ortaya koymalıyız: * Merkezi bir saldırı söz konu­ su. Hareketin özneleri böylesine sis­ temli ve merkezi bir saldırıyı ayrı cephelerde hem göğüsleyecek güçte değildir hem de bu gibi süreçler do­ ğası gereği ortak bir cephede karşı­ lanır. Bunun illaki tek başlı, bürok­ ratik bir mekanizması olması gerek­ mez. Ama en azından saldırının ni­ teliğini kavrayış noktasında bir an-


KasiM'AraIi I< 2005

qol

layış birliği gereklidir. En asgari se­ kimi cübbeliler, bütünleme hakkı... mak olmuştur hep (Bu hastalığın viyede ortaklaşma dahi ancak bunun vb. konuların fakültelerin gündemi­ tersi ‘d e mevcut). Planlı davranma­ üzerine gerçekleşebilir. Ve bu gibi ne oturtulması, saldırının en önemli mak, ilk cephede güç biriktirdikten durumlarda, en azından iktidar pers­ hedefini, yani ne olursa olsun susan sonra, bu gücü kullanmadan başka­ pektifiyle politika yapma iddiasında veya tepkisini verili kanallardan tü­ ca bir gerilim seviyesi yaratmak da olanların, burun kıvırma, kendi gün­ keten bir öğrenci profili yaratma he­ bir enerji israfıdır. Beşiktaş eylemi demlerini dayatma gibi bir lüksü defini geri düşürmez mi? (ki kitlesel bir basın açıklaması ile yoktur. Merkezi bir saldırı, merkezi kitlesel-meşru bir “korsan” arasında * Soruşturma sürecinde en başta güçle karşılanır, güçler israf edile­ gidip gelmiş, en sonunda korsanda hukuksal mücadeleyle alınacak erek, dağınık ordularla değil. Yoksa peyce yol var, soruşturma gerekçe­ karar kılmış bir eylemdir!) bu an­ süreç boyunca parça parça pek çok lamda kendi başına oldukça fazla leri ve faşizan disiplin yönetmeliği­ kez yaşanan eylemliliklerle saldırı moral ve siyasi değer taşımasına ni bile zorlayan uygulamalar hatır­ karşılanmış olurdu. Oysa hukuksal rağmen, taktik olarak erken bir ey­ lansın; ama tüm bunlar, bildiri ve mücadeleden kampuslar içinde öğ­ lemdir. Bu eylemin ardından Beya­ basın açıklamalarımızın satır arala­ retim üyelerine varana dek kitlesel zıt’ta yaşanan saldırı da önceki biri­ rında cılız şikâyetler olarak kaldı. dayanaklar yaratılmasına, teşhir ve Oysa mücadelenin bu ayağı, örne­ kimi alıp götürmüş, geriye dergi toplumsal duyarlılık yaratmak ama­ sayfalarında yazılacak destancıla­ ğin, süreklileşecek bir hukuk komis­ cıyla medyanın etkin kullanımından rımız kalmıştır! yonu oluşturulması, tek tek kazanı­ cübbeli soruşturmacıları teşhir ve lan dava süreçlerinin tek bir süreç * Bir başka başlık da, bilim ada­ taciz kampanyalarına kadar pek çok haline getirilmesi ve son olarak da mı cüppesi üzerine üniforma giy­ mücadele yöntemini hayata geçir­ hukuksal mücadelenin son aşama­ mekten utanmayan sözde “öğretim mek, yani saldırının seviyesine denk sında kitlesel bir eylemliliği hedef­ görevlisi” soruşturmacılar için aç­ bir seviyede taktik yürütmek ancak lemek, hareketin gücü ve imkânla­ mak gerekiyor. Aslında böylesi po­ güç birliğinden geçmektedir. Bun­ rından hiç de uzak değil. Yalnızca lis özentileri, cüppelerini çıkarıp dan, dediğimiz gibi, bürokratik ve kitle iletişim araçlarının kullanımı gerçek kimliklerini ortaya koymuş hantal bir mekanizmayı değil, asga­ değil, demokratik kitle örgütlerinin oldular.4 Daha dün üniversitelerde ri anlayış birliği temelinde yan Merkezi bir saldırı söz konusu. Hareketin özneleri böyiesine sistemli ve yana gelen, daha çok dinamik ama merkezi bir saldırıyı ayrı cephelerde hem göğüsleyecek güçte değildir hem güçleri israf et­ de bu gibi süreçler doğası gereği ortak bir cephede karşılanır. Bunun illaki meden yönlen­ tek başlı, bürokratik bir mekanizması olması gerekmez. dirmeyi de bilen bir yapıyı kaste­ (özellikle de eğitim emekçileri ve polis işgaline karşı eylemler yapılır, diyoruz.3 hukuki dayanışma eksenli örgütle­ polis noktaları taciz edilir, her gün * Taktik disiplin yoksunluğu, en rin) gençliğe omuz vermesinin ne usanmadan yeniden dağıtılırdı. Bu­ temelli zaaflardan biridir. Bırakalım kadar önemli olduğu ortada. Bu ko­ gün aynı mantık üniversite kürsüle­ taktik disiplini, yaratıcı taktik üret­ nuda olumlu denemeler de oldu. rine kadar çıkmış durumda. Soruş­ mek konusunda öğrenci hareketinde TMMOB’da yapılan toplantı çok oturmalara karşı mücadele, soruştur­ bir beceri kıtlığı hâkim. Taktik üret­ lumlu bir örnekti, ancak bunların macılarla mücadele ile birlikte yümek, zihin olarak kopuşmadan, kop­ süreklileştirilebilmesi gerekmekte­ rütülmediği müddetçe sonuç alına­ dir. madan bu taktik süreci sonuna dek maz. Cüppeli polisleri teşhir etmek, yürütmek, hâkim olmak ve taktik polislik yapmak niyetindeyseler de * Hareket ortaklaştığı ve soruş­ davranış disipliniyle hareket etmek, en yakın karakola kovalamak gerek! turma saldırısına karşı en güçlü du­ hareketin literatüründen adeta ruşu örgütlediği dönemde de taktik * Soruşturma sürecinin en ağır “yok” olmuştur. Koskoca 5 yıl bo­ hatalar yaptı. Meşru zeminde yürü­ dönemi, hiç şüphesiz Anadilde Eği­ yunca taş üstüne taş koyulmamıştır. tülen mücadeleyi gereken sınırlara tim kampanyası olmuştur. Beklen­ Küçük bir örnek; hareketin salt ken­ vardırmadan, yani açılan cephede ömedik bir şey olmamasına karşın, di gündemlerini dayatan tarzından ne atılmış ve henüz gereken sonucu bu dönem, hareketin çok önemli sıyrılarak, öğrencileri gündelik-yaalmamışken gerilimi başka bir sevi­ darbeler aldığı bir süreç olmuştur. şamsal sorunları üzerinden harekete yeye taşımak, kendi başına eylemler Özellikle Çukurova gibi taşra üni­ geçirerek soruşturma saldırısının son derece önemli olsa da, süreçle versitelerinde, öğrencilerin dilekçe­ hedefini büyütmek bir yöntem ola­ birlikte değerlendirildiğinde hatalar leri geri almak için F Tipi cezaevine maz mı? Üniversitelerin fiziksel ye­ barındırmaktadır. Hareketin en te­ girer gibi polis-jandarma koridorun­ tersizlikleri, kız öğrencilerini not melli hastalıklardan biri, “sürekli dan geçirilerek teker teker soruştur­ şantajıyla taciz etmekle ünlenmiş militanlaştırma” güdüsü ile davran­ ma salonlarına alınmasına varan uy87


KasiM'AraIiI< 200!?

gulamalar, hareket tarafından karşı­ lanamamış, karşılanamadığı oranda da kitleyi kıran bir etkisi olmuştur. Elbette tüm hareketin sorunudur an­ cak, Yurtsever Gençlik’in de devle­ tin en üst perdeden yarattığı gerili­ mi öngörme anlamındaki eksikliği ve yüzlere varan tutuklamalarla uğ­ radığı saldırı sonrasında, üniversite­ lerde neredeyse tüm dilekçeler geri alınmış ve öğrenci kitlesi harekete güvenini önemli ölçüde kaybetmiş­ tir. Genel olarak soruşturma süre­ cinden bağımsız, kendi dinamikleri olan bir süreçtir, ancak yarattığı so­ nuçlar itibariyle bu konuya kısa da olsa değinmek gerekir. Biz bu satırları yazarken, Türki­ ye’nin dört bir yanındaki üniversite­ lerden soruşturma haberleri gelmek­ teydi. Öyle görünüyor ki bu saldı­ rıyla alman sonuç devlet açısından son derece tatmin edici bulundu ve soruşturmalar artarak sürdürülecek. Geride .kalan süreçlerin muhasebe­ sini, sağlamasını yapmamak, her kaybın ardından daha geri mevzile­ re taşınmayı alışkanlık haline getir­ mektir. Oysa mücadele önce kaybe­ dilen yerde kazanılır. Üniversiteler

uzun bir dönemden beri, genel ülke gündemleri üzerinden hareketlenmi­ yor. Düzen üniversiteler içinde, “Bizimdir” diyemeyeceğimiz kadar fazla bir yol kat etmiştir. Böyle bir kendiliğinden hareketi ummuyor­ sak, öncelikle son 4-5 yıllık süreçte soruşturma saldırısına karşı kendi cephemizden yapılan ve yapılama­ yanı iyi tartmalıyız. Üniversitelerde politika yapma iddiasındaki öznele­ rin, bu saldırı karşısındaki konumlanışlarını yeniden tasarlaması gere­ kiyor. Böyle bir çaba yalnızca süre­ ci geri püskürtmek için değil, her alandaki eksikliklerimizi etüt ederek yeni dönem için öğretici ve kazan­ dırıcı bir mücadele ortaya koymak açısından da fayda sağlayacaktır.

politikası ve eylemiyle belirleyici ola­ mayan hareketin ikame var oluş ta rzı­ dır. Nesneleştirilen “ k itle” değil, bü­ yütülen kendi varlığı her şeyin hedefi­ ne o tu rtu lu r. Bu anlayışa göre, soruş­ turm alar yalnızca ve sadece hareketin öznelerini hedef almaktadır. Bilinçle­ rin ardındaki fikre göre devletin halk­ la, kitlelerle bir derdi yoktur, varsa yoksa devrim cilerle uğraşır! Bu ne­ denle ya devletle genel kitle arasında, devleti teşhir, kitleyi ajite ederek ara­ cı, aktarıcı olunur (“farkında değilsin ama bu uygulamanın hedefi sensin”) ya da devletin devricilere, muhaliflere yaptıkları kitlelere şikâyet edilir. Kaan Arslanoğlu’nun Yeni A k tü e l’in 9. sayı­ biraz bu “ psikolojik” var oluş sorunu

Neredeyse tüm gençlik gruplarının

kullandığı

muhaliflik ve mağduriyet psikolojisi,

sında (Eylül 2005) verdiği röportaj da

D ip n o t la r I

oluş ve anlayış sorunudur. Müzmin

“ Ü n iv e rs ite le r

B izim dir!”

sloganı bir iddiayı ifade etmesi bakı­ mından belki de en güzel sloganları­ mızdan. Ama diğer bir yönüyle, ardın­ da çok önemli g örevler bırakarak ka­ panmış bir dönemi halen var sayması anlamında, süregiden “gerçeküstücü” anlayışın tipik bir ifadesidir de aynı za­

lesi. Solcunun görevi işkence varsa di­ renm ektir, çözülürse bunun telafisini yapm aktır, bu yolda emek ve siyasi mücadelesini devam e ttirm e k tir. Ama birkaç yıl sonra bir baktık, genel ola­ rak insan haklarından bahseden, bizi eziyorlar, deyip yakınan bir sol g ö r­ meye başladık. Bu sola özgü bir tavır

manda. 2 Bu “göz­

Geride kalan sürecin muhasebesini yapmamak, her kaybın ardından daha geri mevzilere taşın­ mayı alışkanlık haline getirmektir. Oysa müca­ dele önce kaybedilen yerde kazanılır.

ile ilgili: “ ...Başta insan hakları mese­

den

k a ç ır­

ma”

d u ru ­

mu,

basit

bir

hatadan

çok bir var

değil. O sola dışarıdan bakıp acıyanla­ rın tavrı. Acıyanların tavrını sol kendi tavrı gibi benim sedi... Sol birinci m e­ selesi olan sosyalizm meselesini üçün­ cü dördüncü planda gördü hep.” Sol, sosyalizmi bile “gözden kaçırabiliyor”! 3 Yalnızca “birlik” dem ek yetm iyor. N iced ir dillere dolanmış birlik-ittifak sorunu da öğrenci hareketi için başlı­ ca m eselelerdendir. Ayrıca ve bütün­ lüklü ele alınması gereken bu konuya yalnızca değinelim ve şunu b elirtm ek­ le yetinelim: Birlik, öncülük sevdasın­ dan çok fedakârlık g erektirir. Samimi­ yetle yapılan en asgari eylem birlikleri dahi her özneye çok şey kazandıra­ caktır, ama en önemlisi de harekete kazandıracaktır. 4 Bazı öğretim görevlileri başlarında Y Ö K ’ün kılıcıyla girdi soruşturmalara. Kimisi ifade sırasında öğrencilere da­ nışmanlık yaptı, soruşturmacılığı kabul etm eyenlerse “soruşturuldu”. Bu ho­ calarımızı elbette dışarıda tutm ak ve mümkünse öğrenci gençlik cephesin­ de saf tutturabilm ek gerekiyor.

88


Kasim"AraLik 2005

CJO İ

Devrim kendi yolunda yürüyor, hainler ise kendi yolunda...

İKİ İS İM , B İR TEFRİK A Haşan Oğuz

Anlaşılan o Ki Cumhuriyet gazetesinin ipliği pazara çıKınca, devreye hürriyet ve Milliyet girdi. Cumhuriyet ne de olsa KüçüK gazeteydi. Rolü sınırlıydı. Şimdi yeniyi Keşfeden "devrim ciler" daha büyüK gazeteye transfer edilebilirlerdi, hlürriyet'te esKi Kaba yöntemleri terK etmiş ve Kapılarını bu uşaK ruhlu devşirmelere de açmıştı artıK. 22 Ekim 2005 tarihli Hürri­ yet’in ilave gazetesinde koca iki sayfa tanıdık bir simaya ayrılmıştı. Gece iş yoğunluğundan dolayı okuyamamıştım. Sabah beşte eve geldi­ ğimde stresli geceyi biraz atlatabil­ mek için çay demlemiş ve gazetenin seri kalan bölümlerine göz gezdiirken tanıdık bu iki simayla karşıaştım. İki sima; ilki röportajı yapan Necdet Açan. Sonradan iliştirilmiş bir gazeteci. Diğeri ise “tefrikanın konu mankeni”, devrime veda edeli çok olan, ama sistemle uzlaşma you ve arayışı arayan, tükenmiş, tü­ ketilmiş “komünist” Mehmet Asal. Komünizmi askıya asalı çok olmuş. Hürriyet aracılığı ile bir zamanların “uslu ve terbiyeli” çocuğu şimdi devletin huzuruna çıkarılıyor. Bu telin hanımın büyüklerin elini öp­ mesine benziyor adeta. Sonradan iiştirilmiş gazeteci olan Açan ise, şimdi Hürriyet aracılığı ile bir köptü vaziyeti görevini yerine getiri­ yor. Asal’ı bu cepheden (aslında foktan geçmiş ama) karşı cepheye geçirmeye çalışıyor. Anlaşılan o ki, “bizim gazeteci” işinde oldukça ba­ lardı da. Ertuğrul Özkök ona mutaka dolgun bir prim verecektir. Çünkü bu onu hak etmiştir artık!

(

Gelelim bu iki ismin kimliğine; Aslında bu isimlerin bir önemi rok. Ancak önemi geçmiş süreçte onadıkları rol. Dolayısıyla devimci hareketin arkadan nasıl han:erlendiğini açığa çıkarmak. Önce ;azeteci ile başlayalım. Necdet A­

çan sonradan iliştirilmiş bir gazete­ ci oldu. Derin devletin derin gazete­ sinin derin haberlerini yapıyor. Oy­ sa Necdet 12 Eylül’le birlikte TDKP davasından İstanbul Yaka Komitesi üyesi olarak yargılanmış bir isim. Yani kendini bir zamanlar komünist olarak gören bir isimdi. Biz de kendisini bu vesile ile tanır­ dık. Hızlı bir devrimciydi! Ama ça­ buk yoruldu. Yorulmuşluğu anla­ mak mümkün. Nihayet insani bir durum bu. Ama Hürriyet ile bağlan­ tısını anlamak işi karıştırıyor biraz. Eli kalem tutan bir arkadaşın bir ga­ zetede iş bulmasının ötesinde bir olay bu. Nihayet o da anlaşıldı. İplik pazara döküldü. Açan aslında dev­ rimci bir aileden geliyordu. Üstelik babası Haşan amcayı İHD çevresin­ den tanımayan kimse yoktur herhal­ de. Gerek Haşan amca gerekse is­ mini çıkaramadığım eşi, İHD safla­ rında çok büyük emek vermişlerdi. Sonra Haşan amca İHD mücadelesi sürecinde vefat etti. Ama oğlu Nec­ det babasının da kemiklerini sızla­ tacak kadar kendini uğursuz bir yo­ la verdi. Mehmet Asal denilen şahsa ge­ lince; Asal TDKP’nin MK üyesi olarak yargılanmış bir isim. Denizle­ rin en genci. Sadece bununla tanı­ nır. Başka bir meziyeti yok. Hep yukarılarda yaşamış. Dört duvar arasmda. Devrimciliği de böyle. En yakın arkadaşları Atilla Keskin ve Nihat Behram. 1987’lere kadar en üst kademelerde sorumlu görevler­

de bulunmuş. Birçok devrimcinin yakalanmasında, işkence görmesin­ de, hatta öldürülmelerinde dolaylı sorumlukları var. Bunların hepsi bi­ liniyor. 12 Eylül’ün ön günlerinde İzmir’de yakalanmış ve her nedense bir ay içinde tekrar geri bırakılmış­ tır. Bunun üzerine hakkında polis olma iddiası ile ilgili bir suçlama olmuş, bunun için soruşturma ko­ misyonu kurulmuş, ama sonuçlan­ madan 12 Eylül gelmiş ve yurt dışı­ na çıkarak ‘görevlerine’ devam et­ miştir. Sonra ülkedeki yakalanma­ ların sebebi olarak, devrimcilerin paralarını iç etmeler vb. gibi neden­ lerle eleştirilere muhatap olmuş (Atilla Keskin ile birlikte) ve eleştiri­ lere cevap vermeden hareketi terk etmiştir. Bu kadar bilgi yeter sanı­ rım. Daha fazlasını ileriye bıraka­ cağız. Şimdi işte bu Asal, Necdet ara­ cılığı ile Hürriyet’te tamı tamına koca iki sayfa ile dönüş hikayesini tefrika ediyor. Bu huzura kabulün ilk yolu tabii. Bu yazının yazılmış olmasının nedeni elbette bu simaları tanıyor olmamdan ya da bu tefrikadan kay­ naklanmıyor. Bunun derin ve kap­ samlı bir nedeni var; devrimin sır­ tında yuvalanmış olan bu kenelerin ipliğini pazara çıkarmak. Genç dev­ rimcileri uyarmak. Hürriyet oyunu büyük oynuyor. Üstelik tehlikeli de oynuyor. O kuş­ kusuz sınıfının çıkarlarını büyük bir titizlikle savunuyor. Şimdi yanları89


C j O İ KaSİM-AraI|I< 2005

na bir zamanlar burjuva sınıf dikta­ törlüklerini yıkmak için savaşmış olanları da alarak devrimci güçlere karşı savaşıyor. Savaş aslında yeni başlıyor da denilebilir. Bu unutul­ muş da sanılmasın.

Şimdi gelelim bu röportaja. İs­ terseniz önce olayı kısaca özetleye­ lim; Asal ülkeye Alman kimliği ile dönmek istiyor. Normal yollardan iki seferde giriyor ülkeye. Üçüncüde 1975 yılından ülke dışına çıkış ya­ sağı nedeniyle alınmıyor. Sonra Asal bunu tefrika yapıyor. Asabın ba­ şına gelenler elbette bu devletin na­ sıl bir sınıf kini üzerine kurulduğu­ nu gösteriyor. Ve bir insan olarak elbette Asal’ın başına gelenlere üzülüyorum. Ancak Asal bu durumu tefrika yaparken adeta devletten özür diliyor, aman diliyor, “ben yap­ tım sen yapma” diyor. Bu psikoloji ile kaleme almış yazısını. Örnekleri

Hürriyet önce çürütüyor, sonra devşiriyor, daha sonra da bunların yakalarına gazeteci kimlikleri gibi bazı süs kolyeleri takarak ortalığa salıyor. Ertuğrul Özkök, önce, dev­ rimci gazeteci ve yazar arkadaşımız olan, 800 yıla kadar cezayla suçla­ nan ve daha sonra da vefat eden Ve­ li Yılmaz’ın eşi olan Nehire Öz­ kan’ı yanma aldı, onu devşirdi ve sağ kolu yaptı. Nehire Özkan da Bu ülke ne kadar onurlu devrimci kişilikler çıkardıysa, belki o kadar da eski bir TDKP taraftarı. Yani hainler çıkardı. Denizler, Dr. Hikmetler, Mahirler, İbrahimler, Mazlumlar bir zamanlar o ve sayısız önderler ve on binlerce kahraman çıkarmış bir ülkenin onurlu da ilerici ve dev­ tarihine sahibiz. Biz bu tarihle gurur duyuyoruz. rimciydi. En avereyim isterseniz; yazısından seç­ ma bu bizi hiç mi hiç ilgilendirmi­ zmdan öyle görünüyordu. Şimdi yor. O yolunu çoktan seçmiş. Ona rolleri değişik. Özkök bu sefer Ne­ tiğim bazı bölümler şöyle; “...insani değerlere ve ideallere hiçbir terbi­ sadece güle güle demek kalıyor. Ahire aracılığı ile Necdet Açan’ı dev­ yesizlik yapmadım. Tabii ki yaşlan­ ma bu yazının amacı başka. Ama­ şirdi. İyi bir okuyucu devletin an­ dım. Düşüncelerim yumuşadı, ace­ cım Asal’ı eleştirmek değil. Çünkü cak belli karanlık örgütlerinden alı­ miliklerini ve yeni yetmeliklerini değmeyecek kadar zavallılaşmış bir nacak derin haberleri yaptığını gö­ Doğduğum kişilik Asal. Bir gün ona şunu söy­ rüyor. Anlaşılan Necdet iyi bir yolUn/ıa^tl3ar'j büyüdüğüm ülkeyi, pasaportunu ta­ lediğimi hatırlıyorum; “...zaman da ve iyi bir gazeteci olacak! Böyşıdığım Alman Dışişleri Bakanlıher şeyin ilacıdır. Bir zaman gele­ lece Necdet kendine verilen görevi ğı’na ‘şikayet’ etmek durumuna cek sen ve senin gibiler tarihin çöp iyi yaparak işe Mehmet Asal’la baş­ düşmekte mi vardı?.. Türkiye’deki tenekesine atılacaksınız.” Zaman ladı. Sınır yok, kuşkusuz arkası ge­ sevindirici gelişmelere o kadar ibeni haklı çıkarmadı mı dersiniz. lecek. Biliyorum daha şimdiden nanmıştım ki... Ama yine de sağ ol­ Necdet’ten eski çevrelerinden iş is­ Bu ülke ne kadar onurlu dev­ sunlar (emniyet güçlerini kastedi­ teyenlerin sayısında bir artış var. rimci kişilikler çıkardıysa, belki o yor)... 5 gün daha uzatma inceliğini Tabii bunları da bir tarafa not edi­ kadar da hainler çıkardı. Denizler, gösterdiler... ele güne rezil olduk... yoruz. Dr. Hikmetler, Mahirler, İbrahim­ Umarım elin AvrupalIsına rezil ol­ ler, Mazlumlar ve sayısız önderler mak zorunda kalmayız... güzel gün­ ler yaşıyoruz. İnsan haklarına, ulus­ ve on binlerce kahraman çıkarmış lararası hukuka, düşünce özgürlü­ bir ülkenin onurlu tarihine sahibiz. Biz bu tarihle gurur duyuyoruz. Ağüne saygıda hiçbir sorun kalmamış ma bir o kadarda onların yol arka­ olmalı ki... bu gelişmelerden kıvanç daşlarının bir kısmının hainlikleriy­ duyuyorum... vb.” le de sabitlenmiş bir tarihtir bu. Gördünüz mü bizim yiğit dev­ “Devrim ilerledikçe karşı devrim de rimcinin nağmelerini! İnsan bir se­ ilerler” der Lenin. Bu genel bir doğ­ fer ruhunu satmaya görsün... Sınırı ru. Ama devrimin ilerlediği günler­ yok çünkü bunun. Üstelik bu Dede devrim yenilmişse, hainlerin sa­ niz’in arkadaşı olma yaftasını da yısı da o kadar artar. Bunlar olağan sırtında taşımış... Denizlerin kemi­ şeyler. Geriye kalan bizler ise bun­ ğini de sızlatarak. Kuşkusuz Deları deşifre etmek zorunda kalırız. niz’in yoldaşları ne ihanetler gördü, Gelecek kuşaklar ders çıkarsın di­ daha da göreceklerden başka. ye. Ne kadar da zor bir iş aslında Ruh teslim olmuş. Bu belli. A­ bu. Yüzlerce sayfa yazı yazdım, a90


KasiM'AraIiI< 2005

ma en çok bu yazıda zorlandım. Ba­ na arkadaşlar bu anıları niye yaz­ madığımı sık sorarlar. Ben de “bun­ lar normal işlerdir, hep olacak” de­ rim. Ben “geçmişe değil, geleceğe bakalım” derim. Onun için ağırlıkla devrimimizin teorik ve politik so­ runları ile ilgilenmeye çalışıyorum. Ama elbette bana sorulan sorular anlamsız değildir. Yeni kuşaklara bu gizler bir şekilde anlatılmalıdır. Doktor’un basma gelenler kırk yıl yeniden çekmecelerde kalmasın is­ terim elbet. Kuşkusuz bu bir görev de. Bunu ileride yapmayı umuyo­ rum.

ları içine alıyor, kollarını kanatları­ nı kırıyor, sonra da “al yaz” diyor­ du. Sonra bunların bir kısmı tanın­ mış gazeteci, yazar, eleştirmen ya da romancı olmuşlardı. Bol bol in­ celtilmiş küfür sanatı ile yollarına devam ediyorlardı. Bunların ilk ez­ berledikleri “elveda devrim, merha­ ba aşk” olmuştu. Hatta bazıları ki­ taplarının isimlerini de buradan çı­ karmışlardı. Onların ilk yolu İlhan Selçuk’un odasından geçmek oldu. Devrimcilerin nasıl aşktan anlama­ dıklarını, sevgiden yoksun oldukla­ rını, demokrasiyi kavramadıklarını, dolayısıyla Kemalizm’in ne kadar önemli bir toplumsal proje olduğu­ nu anlatıyorlardı bizlere. Geçenler­ de “bir yudum insan” programında Tarık Akan’ı izledim; diyordu ki seksenden sonra ordu gerçek an­ lamda Kemalizm yoluna girdi ve ilerici bir yol izledi! Unutulmuş sa­ nılıyor. Akan hemen 12 Eylül’ün ilk yıllarında Yol filmi nedeniyle Yıl­ maz Güney için neler söylemişti. Bunlar unutuldu mu sanılıyor. Alın bu iki kimliği inceleyin; birisi dev­ rimin çıkarlarını hücrelerine kadar.içselleştirmiş, yüz akımız, onuru­ muz Yılmaz Güney, diğeri ise Tarık Akan. Orduya inciler dizen bir kim­ lik. 19 Aralık hapishane baskınım yapan ordunun ilericiliği için met­

cjol

hiyeler düzen bir sanatçı. Anlaşılan o ki Cumhuriyet ga­ zetesinin ipliği pazara çıkınca, dev­ reye Hürriyet ye Milliyet girdi. Cumhuriyet ne de olsa küçük gaze­ teydi. Rolü sınırlıydı. Şimdi yeniyi keşfeden “devrimciler” daha büyük gazeteye transfer edilebilirlerdi. Hürriyet’te eski kaba yöntemleri terk etmiş ve kapılarını bu uşak ruhlu devşirmelere de açmıştı artık. Derin devletin derin gazetesi şimdi derin haberler yapan gazetecilere olanak tanıyordu. Yalnız gazetecilere mi, mesela bir zamanlar Milliyet’ten atılan post-modernist Ahmet Altan gibileri de Hürriyet’e büyük paralarla transfer edilmişti. Aynen Yaşar Kemal’in Yapı Kredi Barikası’na transfer edilişi gibi. Aynen Yalçın Küçük’ün prof, ünvanı ala­ rak devletin resmi ideolojisinin üre­ ticisi üniversitede hocalığa dönüşü gibi... Saymakla biter mi, bitmez ta­ bii.

Burada bazı anekdotları hatır­ latmak gerekli midir, bilmiyorum. Eski TKP tarihi ilginç örnekler gös­ teriyor aslında. Mesela Dr. Hikmet Kıvılcımlı ile Laz İsmail ilginç iki örnektir. Birisi 23 yıl gibi uzun bir süre zindanlarda devrimin onurunu ayakta tutmuş, acılar yaşamış ve devrimin sorunları hakkında binler­ ce sayfa yazı yazmış, onurunu koru­ muş bir kişilik. Diğeri ise SovyetleBunlara şaşırıyoruz mu, elbette re sırtını dayayarak devrimcileri ■hayır. Bu bizim doğru yolda oldu­ jurnallemiş, mültecileşmiş, ruh ola­ ğumuzu gösteriyor aslında: rak toprağından kopmuş, Denizler için “Bizim Radyo’dan” Amerikan Çünkü devrim yolunda yürüyor, ajanları bile diyecek kadar yolunu hainler de kendi yollarında. şaşırmış, hain kimliklerinde açığa 02.11.2005 çıkmış kişiliktir. Bu çizginin bir de sonrasına ba­ Dr. Hikmet Kıvılcımlı ile Laz İsmail iki örnektir. Birisi 2 3 yıl gibi uzun bir kın; Laz İsma­ süre zindaniarda devrimin onurunu ayakta tutmuş, acılar yaşamış ve dev­ il’in ölümünden rim hakkında binlerce sayfa yazı yazmış bir kişilik. Diğeri Sovyetiere sırtını sonra genel sek­ dayayarak devrimcileri jurnallemiş, ruh olarak toprağından kopmuş biri. reter olan Nabi Yağcı’nm içine girdiği yolu düşünün. Devletin artık has çocuğuna yükselmiş, TV’nin ve burjuva gazetesi Referans’m yazarı bile olmuş. Tarihimizin en güzide medya uzmanı Varlık Özmenek(ler) andıçlanırken, Nabi Yağcılar el üs­ tünde köşelere taşınmış. Huzura ka­ bul edilmiş. Ne dersiniz bütün bun­ lardan bir anlam çıkarmayacak mı­ yız? Bir nokta daha var. 12 Eylül sonrasında (öncesi de öyle ama) devşirme yolu ağırlıklı olarak Cum­ huriyet gazetesi aracılığı gerçekleş­ tiriliyordu. Eski dönekleşen solcu­

91


qol KasiM'AraIiI< 2005

ERMENİ KDNFERANSI’NIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ VE

SOL-LI BERALIZM Necati Bilen

Kendine sol diyen liberal-demohrasi (Baskın Oran-halil Berktay-Nabi Yağcı vd.), bu kutuplaşmada insan-haklarıcı/liberal-demokratikleşmeci/AB'ci/ AKP'ci bir pozisyonu solculuk diye sunmaya çalışırken, sert kutuplaşma anlarında, toplumsal demokrasi kavrayışının özgünlüğü ve liberal demokrasiden farkı belirsizleşme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Kamuoyunda Ermeni Konferansı olarak bilinen “İmparatorluğun Çö­ küş Döneminde Osmanlı Ermenileri: Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları” başlıklı konferans, her türlü engelleme çabasına rağmen Bilgi Üniversitesi’nde gerçekleştiril­ di. Türk milliyetçiliği ideolojisinin ve tarih yazımının kurucu öğelerin­ den ve bu nedenle hassas noktaların­ dan biri olan Ermeni meselesinin, hakim paradigmayı sorgulayan böylesi bir toplantı vesilesiyle gündeme gelmesi eleştirel bir zemin yaratması itibariyle önemli bir rol oynadı. An­ cak konferans, 1915 ’te gerçekleştiri­ len katliamın kurbanları ve mağdur­ larının trajik deneyimlerini, Türk milliyetçiliğinin vatan savunması anlatısının dışında ele almak çaba­ sıyla kazanmış olduğu eleştirel po­ tansiyeli, nihayetinde AKP’yi de­ mokrasi kahramanı mertebesine yükselterek hızla tüketti. Bu yazı tam da, bu tüketişin arkasında yatan liberal-demokrat kavrayışı eleştir­ meyi hedeflemektedir. Ermeni Konferansı’nı bu ölçüde politize eden, konferanstaki sunuşla­ rın içeriğinden ziyade konferansın yapılıp yapılamayacağı konusundaki tartışma oldu. Konferans ilk yapıla­ cağı zaman Adalet Bakanı ve hükü­ met sözcüsü Cemil Çiçek, “Türk milleti kadar eli temiz, alnı ak bir başka millet yoktur. Ta rihi yalanı, milletimize karşı ya­ pılan soykırım iftirasını bertaraf

- 1'

92

etme adına, biitiin ülkelerde çok yönlü bir çaba gösteriliyor. Şim­ di, milletçe, devletçe böylesine yoğun bir çaba içerisindeyken, bu çabaları arkadan hançerle­ mek ne anlama geliyor? Bu, Türk milletini arkadan hançerlemektir. Türkiye ’de, “özgürlük yok” diyorlar ya, bu milleti ar­ kadan hançerleme özgürlüğü var, bu millete iftira etme özgür­ lüğü var. Büyük bir sorumsuzluk­ tur. Hükümet olarak bir yetkimiz olsaydı gereğini yapardık. Keş­ ke, Adalet Bakanı olarak dava açma yetkimi devretmeseydim. dedi ve YÖK de konferansı “bi­ limsellikten uzak, üniversite orta­ mında yer bulmaması gereken, talih­

siz bir girişim olarak”2 nitelendirdi. Bilumum faşist örgüt de toplantının vatana ihanet olacağını iddia etti. Böylesi tehdit ve saldırılara karşı gö­ ğüs geremeyen üniversite yönetimle­ rinin konferansı ertelemesi ise AB ile müzakerelere kazasız belasız baş­ lama çabası içinde olan AKP’de ve liberal demokrat çevrelerde soğuk bir duş etkisi yarattı. Bütün siyasi yatırımını AB sürecine yapan AKP önderliğinin 3 Ekim öncesi demok­ rasi konusundaki kararlılığını AB’ye göstereceği bir mesaj olarak kurgu­ ladığı konferansı teşvik etmesi üze­ rine ikinci defa toplanmak üzere olan konferans, bu kez de idari mah­ kemenin üniversitenin özerkliğini ayaklar altına alan ve üniversiteyi sı-


KasiM'AraLi I< 2005 H ° l

radan bir devlet dairesi derekesine indirgeyen kararıyla son anda durdu­ ruldu. Bu karar öylesine büyük bir skandal yarattı ki, ilk konferans ön­ cesi tehditler savuran Cemil Çiçek bu kez konferans düzenleyicilerine bu kararı nasıl boşa çıkarabilecekle­ rine dair akıl veriyor ve iptal kararı­ nın sadece Sabancı ve Boğaziçi Üni­ versitelerini bağladığını söylüyordu. Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Ba­ kanı Gül ise sert ifadelerle mahkeme kararını eleştiriyor ve düşünce öz­ gürlüğünün bu toplantının yapılma­ sını gerektirdiğini sert bir üslupla di­ le getiriyorlardı. Nihayetinde toplan­ tı faşist protestolar eşliğinde ve yo­ ğun güvenlik önlemleri altında Bilgi Üniversitesi’nde yapıldı.

mokrasinin arkasında samimi­ yetle duruyorsa, benim için ileri­ ci ve solcu odur. Umurumda de­ ğildir ideolojisi. Umurumda de­ ğildir başka konularda ne dedi­ ği, ne yaptığı; insan hakları ve demokrasi savunuculuğuyla çe­ lişmediği sürece. Çünkü bu rezil ortamda aklınıza hangi tür maz­ lum geliyorsa (işçi, kadın vs.) omtn hakkını savunmak için önce insan hakları ve demokrasi la­ zım. Bu kadar basittir. ”3

bu zamansal ardışıklığı temel bir çe­ lişkinin biçimse] bir şekilde çözüm­ lenmesinden başka bir şey değil: Sosyal adalet/ekmek ve liberal-de­ mokrasi arasındaki çelişki.

Açıktır ki, neo-liberal politikala­ rın uygulayıcısı olan AKP’yi demok­ rasi kahramanı ilan edenler, demokra­ si ve özgürlüğü sosyal adalet mesele­ sinin tamamen dışında kavramsallaştırmakta ve şunu göz ardı etmektedir­ ler: Gerek TÜSİAD’m ve gerek AKP’nin söz ve düşünce özgürlüğü Ermeni Konferansı vesilesiyle konusundaki görece ileri tutumu tam bir defa daha açığa çıkan ve sol-libeda bu özgürlüklerden yararlanarak ral çevrelerdeki ciddi bir eğilimin sistemi tehdit edecek toplumsal ör­ kristalize bir ifadesi olan bu yaklaşı­ gütlerin güçsüzleştirilmesi ve terörize ma karşı eleştirel bir tutum geliştir­ edilmesiyle mümkündür. Sözün özü, mek kaçınılmaz görünmektedir. Ka­ F tipi cezaevlerini otel olarak nitelen­ Toplantının böylesi maceralı ve çınılmaz görünmektedir; zira AB ile diren, konferansı düzenleyenleri va­ zor bir süreç sonunda bütün engelle­ müzakere sürecinde faşistler ve libetan hainliğiyle suçlayan faşist Cemil me çabalarına rağmen yapılmış ol­ ral-demokratlar arasında çatışmanın Çiçek ile konferansın yapılmasını ması önemli olmakla birlikte, bu sü­ Ermeni Konferansında görüldüğü destekleyen liberal Tayyip Erdoğan reçte gelişen politik saflaşma ve üzere, bir dizi hassas noktada sert bir ve Abdullah Gül birbirlerinin varlık konferans düzenleyicilerinin bir dizi biçim alacağı bellidir ve kendine sol koşuludur. Ortada basitçe iyi polistutumu ve ifadesi geride bir takım diyen liberal-demokrasi (Baskın Okötü polis oyunu oynanmaktadır. soru işaretleri bıraktı. ran-Halil Berktay-Nabi Yağcı vd.), Baskın Oran, Halil Berktay ve diğer­ leri bu eşzaman­ Konferansa gösterilen hoşgörü, militan bir iiberal demokrasi savunucu­ lılığı ve işbölü­ münü görmezden luğundan ziyade Ermeni meselesinin, Kürt sorununun aksine istikrarsız­ gelmeyi tercih et­ laştırıcı gerçek bir tehdit yaratacak toplumsal tekabüliyeti olmamasının mektedir. Görme­ dikleri gibi -ve verdiği rahatlıktan kaynaklanmıştır. de bu yüzdenbu kutuplaşmada insan-haklarıcı/liRecep Tayyip Erdoğan’ın ve Abdul­ Halil Berktay ve Baskın Oran beral-dem okratikleşm eci/A B ’ci/ lah Gül’ün liberal-demokrat tutumla­ başta olmak üzere konferans katılım­ AKP’ci bir pozisyonu solculuk diye rını da idealize etmekte ve onlara öv­ cıları ve düzenleyicileri Recep Taysunmaya çalışırken, radikal solun güler yağdırmaktadırlar. Oysa konfe­ yip Erdoğan ve Abdullah Gül’de politik açıdan güçsüz olduğu mevcut ransa gösterilen hoşgörü, militan bir simgeleşen liberal AKP önderliğini, koşullarda ve sert kutuplaşma anla­ liberal-demokrasi savunuculuğundan konferansın gerçekleştirilmesi konu­ ziyade Ermeni meselesinin, Kürt so­ sundaki kararlılıklarından ötürü de­ rında, toplumsal demokrasi kavrayı­ şının özgünlüğü ve liberal-demokrarununun aksine istikrarsızlaştırıcı mokrasi kahramanı mertebesine çı­ siden farkı belirsizleşme tehlikesiyle gerçek bir tehdit yaratacak toplumsal karmakta hiçbir beis görmediler. karşı karşıyadır. tekabüliyeti olmamasının verdiği Hatta Baskın Oran oyunu AKP’ye rahatlıktan4ve bu konferansın, müza­ verebileceğini bile söyledi ve bu ter­ Faşizme karşı liberal kerelere başlamadan önce AB’ye ve­ cihini Birgün gazetesindeki köşesin­ rilecek önemli bir mesaj mahiyeti ka­ demokrasiye/AB/AKP ’ye de şöyle savundu: zanmasından ileri gelen reel-politik gel. Sonra Marksist “Dünyayla birlikte kavramlar da bir pragmatizmden kaynaklanmıştır. olursun şirazesinden çıktı. Anlamlar kay­ Bu nedenle, örneğin liberal-demokrat dı. Türkiye’de iki kavram fena Tayyip Erdoğan’ın en temel haklar­ “Faşizme karşı liberal demokra­ halde kaydı: “İlerici” ve “sol­ dan biri olan grev hakkını milli gü­ siye gel. Sonra Marksist olursun.” cu”... Şu anda benim için bu iki venlik adına ayaklar altına almaktaki Sol-liberalizm ile AKP arasındaki it­ kavramın tek bir doğru anlamı rekor kırıcılığı şaşırtıcı gelmemeli ve tifakın rasyonalitesi ve buluşma ze­ var: “DEMOKRAT”. Kim insan bir tutarsızlık olarak değerlendirilmemini bu şekilde özetlenebilir. Bize haklarını savunuyorsa, kim de­ melidir. tavsiye edilen politik pozisyonların 95


qo! KasiM'Ara[iI< 2005 sesle vurguladılar.

Neo-Iiberal politikaların "toplumu" çözüş süreci ve ulus-devlet egemenliği paylaşımı/müzakere sürecinin iç içeliği, toplumsal muhalefetin güçsüzlüğü koşullarında, anti-kapitalist cemaatçi öfkenin milliyetçi/faşist bir biçim almasını besleyecektir. Boğaziçi, Sabancı ve Bilgi Üniversitelerinin tavrı ve özerklik üzerine Boğaziçi, Sabancı ve Bilgi Üni­ versitelerinin konferansın gerçekleş­ tirilmesi sürecindeki tavırları da pek şaşırtıcı olmayan bir dizi gerçeğin ve çelişkinin altını çizdi. Konferans ilk yapılacağı zaman Cemil Çiçek, CHP, YÖK ve milliyetçi/faşist kamuoyu­ nun tepki ve tehditleri üzerine Boğa­ ziçi Üniversitesi Rektörlüğü “Henüz gerçekleştirilmemiş olan bir konfe­ ransın içeriğiyle ilgili peşin hüküm­ ler öne sürülmesinin, bir devlet üni­ versitesinin bilimsel özgürlüğünü zedeleyeceğinden kaygı duyuyoruz. Bu şartlar altında ve toplantıyı ger­ çekleştirmenin doğurabileceği so­ nuçlar karşısında, toplantının erte­ lenmesinin daha uygun olacağına karar verdiğimizi kamuoyuna bildi­ ririz”5 diyerek konferansı erteledi. Ya da daha net bir ifadeyle, konfe­ ransın arkasında duramadı. İnsanın aklına “acaba böylesi hassas bir me­ seleyi konu edinen bir konferanstan dolayı aferin mi bekliyorlardı” soru­ su geliyor. 94

Bu ertelemenin eleştirel bilgi üretimi özgürlüğüne duyulan hassasi­ yetten ve faşist tepkiyi teşhir etmek maksadıyla yapılmadığı konferansın ikinci kez yapılışı süresinde iyice belirginleşti. Konferansın ilk sefe­ rinde ertelenmesinde gösterilen ce­ saretsizlik yerini, AKP’nin 3 Ekim öncesi imaj düzeltme çabasıyla bu konferansı teşvik eder tutumundan alman cesarete bıraktı. Konferans düzenleyicileri de, bu imaj düzeltme çabasının aktörlerine indirgenmeye karşı ve bu eleştirel akademik faali­ yetlerinin AB siyasetinden özerkliği­ ni koruma yönünde ciddi bir hassasi­ yet göstermediler ve hatta üzerlerine düşen “tarihsel rolün” bilincinde gö­ züktüler. Konferans ve eleştirel bilgi üretimi özgürlüğü karşısındaki tavır­ larının samimiyetini açığa çıkarmak için konferansın 3 Ekim sonrasına bırakılmasını ise muhtemelen hiç düşünmediler. İkinci konferansın he­ men öncesinde idari mahkemenin vermiş olduğu, eleştirel bilgi üretme Özgürlüğünü ayaklar altına alan ka­ rar karşısında ise haklı olarak bu ka­ rarın üniversitelerin özerkliğini ze­ deleyen bir karar olduğunu yüksek

Üniversite özerkliğine yapılan yüksek sesli vurgu, bu vurgu sahip­ lerine yöneltilmesi gereken şu soru­ nun duyulmasını engellememeli: Üniversitelerin mühendislik bölümle­ rinin şirketlerin Ar-Ge laboratuarla­ rına döndürüldüğü, iktisat ve işletme bölümlerinin “bilimsel pratiklerinin” “serbest” piyasa ideolojisini içsel­ leştirmiş “elemanlar” yetiştirmek ve şirketlere pazarlama ve maliyet stra­ tejileri geliştirmek olduğu, kısaca akademik faaliyetin sermayenin çı­ karlarınca sömürgeleştirildiğini gör­ mezden gelerek ve hatta bu sömür­ geleştirmeye ortak olarak nasıl eleş­ tirel bilgi üretiminin tutarlı savunu­ cuları olabilirsiniz ki? *** AB’ye karşı olan faşistler ve AB yandaşı liberaller arasındaki çatış­ manın müzakere sürecinde bir dizi hassas noktada sertleşeceği görül­ mektedir. Neo-liberal politikaların “toplumu” çözüş süreci ve ulus-devlet egemenliği paylaşımı/müzakere sürecinin iç içeliği, toplumsal muha­ lefetin güçsüzlüğü koşullarında, an­ ti-kapitalist cemaatçi öfkenin milli­ yetçi/faşist bir biçim almasını besle­ yecektir. Ermeni Konferansı’na gös­ terilen faşist tepki tam da böyle bir sosyal/psikolojik gerilime tekabül ederken liberal-demokratlarm faşizmi bir kültür meselesine ve bireysel psi­ kolojik sığlığa indirgemesi ise liberal-demokıatlarm da faşistler gibi kapitalist üretim ilişkilerini doğal­ laştırmasından kaynaklanmaktadır. D ip n o tla r 1 Radikal, 23 Eylül 2005. 2 A.g.y. 3 Birgün, 7 Ekim 2005. 4 İdari mahkemenin kararını çağdışı bulan Başbakan ve Dışişleri Bakanı, Eğitim-Sen’in anadilde eğitimi savundu­ ğu için kapatılmasına karar veren mah­ keme kararını nedense “çağdışı” bul­ madılar. 5 Milliyet, 25 Mayıs 2005


KasiM'AraIi I< 2005

cpl

Ekim Devrimi 8 8 yaşında...

LENİ N ’İ

düşünürken Hosan Oğuz

Genellikle onu çok okuduğumuzdan Lenin'in öyküsünün yeterince bilindiği sanılır. Peki, ama gerçek böyle midir? Ne yetmişler dünyasının şabloncu / dogmatikleşen yargıları içinde ne de son yirmi beş yılın unutulmuş veya unutturulmuş yargıların­ da Lenin'in yeterince anlaşılmış olduğu söylenemez. Ekim Devrimi'nin 88. yıldönümünde bir kez daha Lenin'i anmak ve anlamaya çalışmak gerekiyor.

Giriş Bugün teori adeta ideolojisizleştirilmiş, işçi sınıfı devrimci rolünden so­ yutlandırılmış, sınıf mücadelesi ise sı­ nıftan kopartılarak sınıfsızlaştırılmış ve örgütsüzleştirilmiş bir dönemden geç­ mekteyiz. Böylece teori ve politika, öz­ gürlüğe, sınıfsız ve sömürüşüz bir dün­ yanın kurtuluşuna adanmış yaşam pra­ tiğini adeta dışlar hale gelmiştir. Dola­ yısıyla teorinin ideolojik temeli ile onun politik / pratik temeli arasındaki kopuşun artan oranda ilerlemesi, insa­ nın temel krizinin bir göstergesi haline gelmesine de yol açan nedenlerin ba­ şında sayılabilir. İşte böyle derin bir kriz döneminde Lenin’i düşünmenin, onun teori ve pratiğini yeniden bilinçle­ re çıkarmanın neden bu kadar hayatiyet taşıdığı kendiliğinden anlaşılabilir olsa gerek. Lenin’in 135.doğum gününde (22 Nisan 1870) onu yeniden hatırlamak demek hem komünist Lenin’i hem de insan olan Lenin’i hatırlamak demektir. Lenin’i hatırlamak gelişmiş insanı ha­ tırlamaktır. Dahası onu hatırlamak de­ mek, insanın insanı sömürmediği özgür bir toplumda yaşamasına ilişkin öngö­ rülerini hatırlamaktır. Elbette Lenin, sa­ dece kapitalizmin derin kriz dönemle­ rinde proletaryanın kurtuluş yolunu göstermekle kalmadı, aynı zamanda bütün insanlığa da kurtuluş yolunu gös­ termesiyle diğerlerinden ayrılmış özel bir kimliktir. Tam da Lenin’i hatırla­ mak demek bütün bunları hatırlamak demektir.

Genellikle kendi literatürümüzde Lenin’in öyküsünün yeterince bilindiği sanılır. Onu çok okuduğumuzdan dola­ yı anladığımız sanılmıştır. Peki, ama gerçek böyle midir? Sanmıyorum. Ne yetmişler dünyasının şabloncu / dog­ matikleşen yargıları içinde ne de son yirmi beş yılın unutulmuş veya unuttu­ rulmuş yargılarında Lenin’in yeterince anlaşılmış olduğu söylenemez. Lenin okuması demek Lenin metinlerini düz ve beyaz bir yaprak üzerinde okumak demek değildir. Lenin’i okumak sağ­ dan sola Kuran metinleri gibi ezberle­ mek de değildir. Lenin’i okumak de­ mek, “acılı dünyanın ezgisini” yürekte hissederek okumak de­ mektir. Buradan esaretten kur­ tuluş yolunu çıkarmak ve insa­ nın gerçek bir insanal kimliğe bürünmesinin mücadele meto­ dunu anlamak demektir. T.enin demek kurtuluşun sentezsel programı demektir çünkü. O nedenle Leninizm, Mark­ sizm’in ayağa kalkmış canlı bir ruhudur.

yok edildiği derin bir kriz döneminde, yani 20. yüzyıl başlarmda, daha çok Lenin profilinin değişim açısından ne anlam ifade ettiğinin altmı çizmek ola­ caktır. Esası ise buradan bugüne bir ya­ nıt oluşturmaktır elbette. Bunun temel nedeni soyut düşünceler içinde bilgimi­ zi yeniden tazelemek değildir, tersine yeni bir yüzyıla girmiş iken yaşadığı­ mız krizin derinliğinin 19. yüzyıldan 20. yüzyıla geçiş çağındaki krizin baş­ ka bir benzeri, ama bu sefer daha da de­ rin ve kapsamlı bir kriz sürecinin için­ den nasıl bir yol bulacağımızın ipuçla­ rını bulmak ve onu gündelik yaşamımı-

Kuşkusuz ben bu yazıda Lenin’in ne kişisel yaşamının ne de politik yaşamının kap­ samlı bir dökümünü yapacak değilim. Yapmaya çalışacağım; bir yüzyılın kapanmış ve yeni bir yüzyılın açılmış olduğu bir dönemde, başka bir deyişle ka­ pitalizmin politik, kültürel ve ekonomik bunalımının derinleş­ tiği, paylaşım isteğine dayanan savaşlarda milyonlarca insanın 95


qo! K

asi m-A raLi k

2005

zm bir parçası haline dönüştürmektir. Lenin okuması böyle anlaşılabilir an­ cak. Lenin’e ve Lenin düşüncesi ve pratiğine bu nedenle gereksinim duyul­ makta ve onun yolundan yürünürken ezilenler cephesinden nasıl bir yanıt ge­ liştirileceğinin yol haritasını onun yara­ tıcılığından çıkarmaktır esas olan. Bu yazı Leninizm’in ruhunu işlevsel kıla­ cak bir moment yakalayabilirse amacı­ na ulaşmış sayılacaktır. Dahası at izinin it izine karıştığı böyle kaotik bir dö­ nemde Lenin öyküsü, devrimci kuşağı­ mızın eğitiminde bir temel sağlar, dü­ şünce ve davranışlarımızda yeni bir açılıma neden olabilirse amacına da ulaşmış olacaktır. Umalım ki öyle olsun.

Bir insan, bir yoldaş olarak Lenin Lenin kişiliğinde ete kemiğe bürü­ nen ve onun düşünce ve eylem boyu­ tunda ortaya çıkan devrimci gücünün nereden geldiğini göstermek her şeye rağmen önem taşır. Elbette güncel an­ lamda “Marksizm krizinin” yaşandığı bu dönemde, böyle bir kişiliğin somut­ luğunda çözüm dilinin gösterilmesi, 21. yüzyıl devrimci kuşaklarının da önüne koyulmuş barikatları aşmanın temel di­ namik bir gücü demektir. Bugün “yaşayan Marksizm”, dev­ rimci anlamda aydınlanma rolünden ve işlevinden kopmuştur. Bu anlamda Marksizm’in bir Rönesans evresinden çıkması, insan yaşamında ve pratik iliş­ kilerde nasıl bir boşluğa düşülmüş ol­ duğunu gösterir. O halde sorun hangi ellerde ve nasıl bir krize sokulmuştur? Kesinlikle ‘Marksizm krizinin’ kapsa­ mı bu öğretinin kendisinden kaynak­ lanmıyor, tersine krizden çıkış yanıtla­ rını da gösteriyor, ama somnun bu ya­ nıtları insanlığın beyninden nasıl olup ta uçup gitmiştir? Elbette yazının başlı­ ca amacı bu sorulara bir yanıt üretmek

değildir, ama tarihin böyle bir aralığın­ da Lenin kişiliğinin kriz çözümlemele­ rinde nasıl bir rol oynadığını, hem fel­ sefi hem de tarihsel boyutları ile yeni­ den üretmek ve yeniden göstermektir. Bir deneysel çözümleme olarak... Le­ nin neden çağı bu kadar derinden etki­ lemiştir? Hala onun çizmiş olduğu yol ve ileri sürdüğü argümanlar neden gün­ celliğini yitirmemektedir? Dolayısıyla 21. yüzyıl krizinin atlatılmasında Lenin düşüncesi ve pratiği bizlere yeniden bir yol haritası çizebilecek midir? Sorunla­ rın esası bunlardır aslında. Burada bu sorulara cevap oluştur­ madan önce, Lenin üzerine bazı temel noktalara parmak basmakta yarar var­ dır; A. Lenin’in ayrıcalığı Marksizm’in sadece öğreti / kuramsal düzeyde değil, daha önemlisi onun dinamik ve canlı ruhunu çok iyi kavramasıyla diğerlerin­ den ayrılır. Dolayısıyla bilimsel bir öğ­ reti anlamına gelen Marksizm, sürekli yeni koşullarda üretilebilen dinamik ve bilimsel bir sistemdir. Bu anlamda Marksizm bir doğmalar yığını değildir. Ama en iyi veya en doğru bir öğreti bi­ le, işin erbabı olmayan birisinin elinde en kötü sonuç verebileceğini tarih ka­ nıtlamıştır bize. Lenin tarihin ender ki­ şisi olarak dehasal bir kafa yapısı ile ça­ ğının en karmaşık sorunlarını bile Marksizm metodu ile çözümleyebilmiş ender bir kişiliktir. Onun özel üstünlü­ ğü de burasıdır. B. Lenin, politik sorunlar ile örgüt­ sel sorunlar arasında kopmaz bir ilişki olduğunu çağın koşulları içinde en doğ­ ru biçimleriyle göstermiş olmasıyla da ayrıcalıklıdır. Parti örgütlenmesi ile po­ litik gelişmeler arasındaki bağı görmek özel bir ayrıcalık değildir, ama önemli ayrıcalık politik gelişmeler karşısında hem teori alanında hem de örgüt alanın­ daki dogmacılıkla ve sınıf uzlaşmacılı­ ğıyla savaşabilme yeteneğidir. Çünkü yanlış kurgu her zaman “örgütsüzleşme” ile sonuçlanacaktır Lenin’e göre. C. Lenin’in temel bir üstünlüğü de onun hem reel politikalarda hem de taktik politikalardaki olağanüstü yete­ neğidir. Bu yeteneğinin arkasında el­ bette doğru teorik bir temel ve doğru bir politik strateji vardır. Teori onun e­

96

linde ideolojik bir temel kazanmış, po­ litika ise sınıf kavgasında bir pratik te­ mel bulmuştur. Marx’m “filozoflar dünyayı yorumlamakla kaldılar, esas olan onu değiştirmektir” sözünün hayat bulduğu asıl temel Lenin pratiğidir çünkü. Onun başarısı bu politik hareke­ ti işçi sınıfı içinde nasıl maddi bir güce dönüştürüleceği ve bunu nasıl uygula­ yacağı sorununda gözlemlenmiştir. Çünkü Lenin’e göre her şeyin merke­ zinden proletarya ve proletaryanın dün­ ya görüşü vardır. D. Lenin sadece proletaryanın de­ ğil, bütün bir insanlığın da ilkesel bir dava adamıdır. Ona göre insanlığın kur­ tuluşu proletarya davasının yolundan ilerlenirse gerçekleşecektir. Onun için merkeze sınıf mücadelesi bu nedenle almmıştır. Onun yaşam biçimi bu dava­ nın içinde gizlenmiştir. Ondaki derin bir ruhsal biçimidir bu. Gerçek anlam­ da o bir yoldaştır; hem sıradan bir in­ sandır hem de erişilmez bir insan. Ha­ yat dolu, sevgi dolu, arkadaş canlısı, iş­ çinin acısını yüreğinde birleştiren bir insandır Lenin. Balık tutan, briç oyna­ yan, şakalaşan, avlanan bir insan vardır karşımızda. İlkelerinde katı, asla kişisel anlamda kindar olmayan ama, sınıf da­ vasında sınıf kinini yüreğinde her za­ man büyüten bir insan vardır karşımız­ da. E. Lenin’in dili polemiklerde sert­ tir. Bu dil eleştiri konusu dahi yapılmış­ tır. Ancak bunu o koşulların sert sınıf kavgası içinde anlamak gerekir. Mesela Martov ile polemiklerinde bile bu sert dil kullanılmıştır. Ama onun Menşeviklere yönelmesinden sonra derin bir acı ve üzüntü duyması boşuna değildir. 1 Ama Lenin davasını savunmasında her zaman katı bir çizgi izlemiştir. O ne ba­ şarıdan bir baş dönmesi ne de başarısız­ lıktan bir yılgınlık göstermiştir. Hatalar karşısında acımasızdır ama esnek ve soğukkanlıdır da. Duygularını politik mücadele de asla göstermez. Ama bu onun duygu yüklü olmadığı anlamına da gelmez. Mütevazı ve alçakgönüllüdür Lenin. Parlak söylemlerden kaçman, hatiplik gösterisi yapmayan, halkla ko­ nuşurken açık ve anlaşılır bir dil kulla­ nan bir insandır. Onda gerçek asla abar­ tılmaz. O sadece Manc’tan veya Hegel’den öğrenmez, sıradan bir işçiden


Kasim-AraI i I< 2005

de öğrenir. Onun bitmez tükenmez bir öğrenme tutkusunu düşmanlan bile tes­ lim etmiştir. F. Lenin için pratik her zaman be­ lirleyici olmuştur. Ama bu teorik bir te­ mele dayanmadan olmaz. Lenin praksis felsefenin dava adamıdır. Ancak varlı­ ğın kendisinde vücut bulan bütünsellik, teori olmadan tümünü kavramak anla­ mına gelmez. Bilginin sonsuzluğu ne kadar doğru ise, pratik / üretim içinde olan sınıf veya bireylerin belirli andaki bir kuramsal anlatımın kavranılması da o kadar doğrudur. Burada güncellik ile bütünsellik arasında kısmen bir kısır döngü ortaya çıkacaksa da, bunun çö­ zümü pratik tarafından gerçekleştirile­ cektir. Bunun ilk yolu da yapının ve kadronun hazırlığına adanmış yaşam­ dır. İşte Lenin kişiliğinde böyle bir adanmışlık ve böyle bir hazırlanışm bü­ tün teorik / pratik veçhelerini görmek mümkündür. Onun en yaratıcı özelliği, her zaman eyleme hazır olmasıdır, ama aynı düzeyde her pratik gerçeklikten muazzam teorik dersler çıkarabilen uzak görüşlü bir kişilik olmasıyla da ay­ rılır. Eylem ile teori arasında her zaman bir süreklilik vardır, olmalıdır. Ara mo­ lalar yoktur onda. Kazanımlar! hem ko­ rumasını iyi bilmiş hem de devrimin sürekliliğini bir yaşam tarzına dönüş­ türmüştür. Dolayısıyla her an eyleme hazır bir vaziyette durmuştur. Lenin böyle bir var oluş içinde daima pratiğe bu nedenle öncelik vermiştir. “Devlet ve Devrim” eserinin bir yerinde şöyle yazmıştır; “Devrim deneyi içinde yer almak, devrim üzerine yazmaktan çok daha zevkli ve yararlıdır.” G. Lenin davanın en büyük demok­ ratıdır. Tarihin en karmaşık ve en çelişdli bir bölgesinde Rusya’da, üstelik ta­ rihsel olarak demokratik bir geleneğin dahi yaşanmadığı bir yerde Lenin, ge­ rek parti iç işleyişinde gerekse SSCB’de en üst düzeyde demokrasiyi uygulayan, işçi ve emekçilerin söz ve tarar sahibi olduğunu bilen, onu bilin­ ce çıkaran ve bunu pratikte azami dü­ zeyde gösteren Lenin’den başkası de­ bidir. Sonraki sürecin bürokratikleşen eğilimlerinin Sovyet ülkesinde nasıl bir -ıkıma yol açtığını biliyoruz artık. Ölü­ mü arifesinde o, ısrarla bürokratlaşma eğilimine dikkat çekmiş ve onun önüne

geçmek için bir dizi tedbirin alınmasın­ da yoldaşlarını ikna etmeye çalışmıştır. Aslında Lenin, bu süreci önceden gör­ müş ama, yaşamının kısalığı buna en­ gel olmuştur. Şu örnek bile Lenin’in SSCB’de demokrasi ve hukuk ilişkile­ rine ne derece önem verdiğini gösterir; o, devrimin fedaisi Kamo’nun devleti korumak adına bireysel kararla düş­ manlarına karşı uyguladığı eylem son­ rasındaki tartışmasında Lenin ona, “SSCB’nin başıboş bir devlet olmadı­ ğını, ama bir sosyalist hukuk devleti ol­ duğunu” hatırlatmasını hepimiz biliriz. Elbette sosyalist demokrasi sorunu bu­ gün içinde bu deneysel pratiklerden sonra tartışılması gereken en temel so­ runların başında gelir. Ve bu anlamda Leninizm ruhunu kavramaya dönük bu çaba, aslında sosyalist demokrasi me­ selesinde baş gösteren sorunların çözü­ mü için de kaçınılmaz bir yoldur.

Bir düşünür ve bir eylem adamı olarak Lenin Lenin Marx’tan sonra proletarya hareketinin en büyük düşünürüdür. O bu anlamda ne Rusya’nın ne de herhan­ gi bir bölgenin politik önderidir. O bü­ tün bir dünya proletaryasının önder bir kuramcısı ve pratik bir eylem adamıdır. Lenin, Rusya’nın sorunlarından ve çö­ zümlemelerinden ortak ve genelleşen bir kuram yaratmış ve bu anlamda ay­ nen Marx’m izlediği yolu izlemiştir. Nasıl ki Marx’m kendi döneminde İngiliz fabrika sisteminin ekonomisi ve politikası üzerine araştırmalar yaptıysa ye buradan kapitalizmin makro özellik­ lerini hem teorik hem de tarihsel olarak çözümleyip sonuçlarını ortaya çıkar­ mışsa, Lenin de aynı şeyi Rusya’nın öznelliği üzerinden yapmış ve özellikle üçüncü dünyaya ilişkin kapitalizmin ilişkilerini ve sorunlarını çözümlemiştir. Lenin böylece çağın ana eğilimlerini gerçek olan bu pratik özün üzerinden yapabilen bir düşünürdür. Bütün geliş­ melerin arkasmda bu ana eğilimi sapta­ yan Lenin. günlük olayları es geçme­ den bu ana eğilimi çağın belirleyici te­ mel bir sorunu olarak görüyordu. Bu temel yargı üzerinden hareket

C jO İ

eden Lenin, Rusya’nın gelişme sorun­ larını yarı-feodal mutlakıyetçi bir yöne­ tim altında kapitalizmin oluşumunu ve geri bir köylü ülkesinde sosyalizmin sorunlarını tanımlıyordu. Aynı zaman­ da kapitalizmin vahşetini çok iyi tanım­ layan Lenin, onun son aşamaya doğru ilerlediğini, proletaryanın ve ezilen in­ sanlığın sınıf mücadelesi yolu ile bu ilerlemeyi hızlandıracağını ve bunu pro­ letaryanın çıkarlarına doğru yöneltebi­ leceğini gösteriyordu. Bugün bazıları­ nın iddia ettiği gibi bu öngörü doğru­ lanmamış değil, tersine aradaki kopuş­ lar (ki esası proletarya davası adına ha­ reket eden yapıların tutuculuğu ile bur­ juvazinin kapitalizmi yenileme dinami­ ği bağlamında) sayesinde uzamıştır. Çünkü kapitalizm düne göre artan oranda bütün canlıları ile doğayı yok eden canavarlaşan bir sistem olarak bü­ tün çelişkileriyle birlikte varlığını sür­ dürmeyi uzatmış ve bunda başarılı da olmuştur. Bu varlığın yıkımı insanlığın bilinci ve eyleminde bir anlam ifade et­ miyorsa suçu Lenin’e değil, bunları ba­ şarma iradesinde ortaya çıkan bu yapı­ ların iradesizliklerinde görmek daha doğru değil midir? Ama yine de bu so­ run başlı başına bir tartışma konusu ol­ maya adaydır. Lukacs, Lenin için, onun temel dü­ şüncesinin, hatta onu Marx’a bağlayan noktanın “devrimin güncelliği” olarak saptar bir yazısında. Çünkü ona göre sı­ nıf mücadelesinin kavramsal ifadesi olan tarihsel maddecilik, teorik olarak ancak tarihsel bir anda pratik olarak güncellik kazanması ile formüle edile­ bilirdi. Bana göre de bu doğru bir sap­ tamadır. Bu anlamda ne Marx ne de Le­ nin proletarya devrimini, yani devrimin güncelliği sorununu, işçi sınıfının bari­ katların arkasında dövüşürken gören vasat bir kafaya sahip değildiler. Tersi­ ne onlar dehasal bir kafa açıklığı ile proletarya devriminin güncelliğini ve kaçınılmazlığını olayların arkasındaki bu gerçeklikte saklı olduğunu, proletar­ yanın devrimci ruhunda ve kapitaliz­ min çelişkileri içinde saklı olduğunu biliyorlardı. Sınıf devriminin en geri dönemlerinde bile bu kafa açıklığı var­ dır onlarda. Onun için Marx, devrimi proletaryanın sefaletinde değil, tersine proletaryanın “eski toplumu yıkacak ve 97


CJOI KasiM'Ara[i I< 2005 yeni toplumu kuracak” devrimci özün­ de görmesi nedensiz değildir. O neden­ le kapitalist sistemin içindeki çelişki­ lerden temel sorunu, devrim sorununu çıkardılar. Yerel deneyleri bu perspek­ tiften incelediler. Şimdi bu vasat kafalar, özellikle bugünlerde kapitalizmin yıkılmazlığmı ve onun üstünlüğünü, böylece devrimin olanaksızlığını vaaz edebilmektedirler bize. Burada onlar proletaryanın dev­ rimci rolünü yok sayıyor, kaçınılmaz bir şekilde emekçilerin kapitalizme biat etmesini telkin edebiliyorlardı; “yıka­ mıyorsak hiç değilse kapitalizmde in­ sanca yaşayalım” diyorlardı. Onun için sosyalizm yerine “demokrasi” sakızı ağızlardan düşmüyordu. Onun için pro­ letarya diktatörlüğü adeta literatürlerin­ den silinmişti. Onun için komünist ör­ gütlenme tu kaka ilan edilebilmişti vs. Tam da Lenin böyle kaotik bir dö­ nemde, yani ortalıkta koca koca büyük Marksist “ağabeylerin” cirit attığı ve II. Enternasyonal’in oportünist tezleri­ nin ortalığı sardığı bir çağın geçiş döne­ minde ortaya çıkmış ve başarısı da bu dönemde tarihsel bir anlam kazanmış­ tır. Çünkü Lenin uzun bir süredir Marx’m bu temel tezlerini çekmecelere kilitleyenlerle hesaplaşmaya girmiş, te­ orinin saflığını korumuş ve onu emek­ çilerin yaşamında anlamlaştırmaya ça­ lışmış ve onun canlı ruhunu yeniden diriltilmiştir. Adeta Leninizm olarak ad­ landırılan bu süreç Marksizm’in yeni­ den ikinci bir doğuş dönemdir. Şimdi ise soru şudur; bugün Mark­ sizm üçüncü bir doğuşa dönemine gebe değil midir? Eğer bu soru anlamsız de­ ğilse, arkasından yeni bir soru daha sor­ mak gerekir; bu dönemin açılımı yeni­ den Lenin’in teori ve pratiği içinde bir yol bularak ilerleyebilecek midir? Bü­ tün mesele budur. Marx’m ölümü sonrasında Lenin, tarihsel sürecin yeni olanaklarını ve ye­ ni adımlarım öğretiye katmasını bilen tek önderdir. Lenin bu anlamda asla Marx’ı düzelmeye kalkmadı. Onun yo­ lundan yürüdü. Teoriyi yeniden üretir­ ken politikayı ve politik mücadeleyi yeni koşullar içinde yeniden tanımladı. Lenin de merkez düşünce aynen Marx’ta olduğu gibi proletarya ve pro­ 98

letaryanın sınıf mücadelesidir. Çünkü hala devrim kaçınılmaz bir zorunluluk olarak, işçi sınıfının gündeminde duran toplumsal bir olgudur. Bugün kapitalizmin daha da yıkıcı bir şekilde küresel bir aşamaya gelmiş' olması, hem devrimin kaçınılmazlığını ve güncelliğini göstermektedir hem de işçi sınıfının omuzlarına düşen ağır gö­ revini... Yeni bir “insan soykırımı” ve aynı zamanda “doğa soykırımı” anla­ mına gelen kapitalizmin insanı, doğayı ve canlıları yok eden yeni süreci, onun öngörüleri doğrultusunda omuzlarımı­ za ne kadar ağır bir görevin düştüğünü de hatırlatmaktadır bize. Bugün devri­ min bilinçlerden kopartılmış olmasın­ dan hareketle devrimin güncel olmak­ tan çıkmış olarak gösterenlerin, nasıl bir vasat kafaya sahip olduklarının da temel bir kanıttır bu. Oysa bütün gös­ tergeler ve olayların dili, yani gelişme­ lerin arkasındaki bu canlı gerçeklik tap teze duruyorken, devrimi bilinmez bir zamana atmak ya da tümüyle tarihsel hafızalardan silmek bu sıradanlaşan oportünist kafanın doğal bir görünümü değil midir? Lenin’in en büyük başarı­ sı, sadece devrimden korkan, kaçan ve­ ya mazeret üretenlerden kopması ile ayrılmaz, aynı zamanda kendi çağdaş­ ları olan küçük burjuva devrimciliğinin sınıfa karşı olan güvensizliği başta ol­ mak üzere “komplocu” bütün teorik tezleri ile de ayrışmasıyla bilinir. Bu nedenle Lenin çağımızın en bü­ yük düşünürü ve eylem adamıdır.

Geri ülkelerde proletaryanın devrimdeki rolü sorunu Avrupa da kapitalizmin gelişme yolu, Rusya gibi feodal ya da yarı feo­ dal yapıların güçlü olduğu bir dünyada kaçınılmaz olan bir gelişme yolu muy­ du? Sosyalizm bu ülkelerde ilerleyebil­ mesi için kapitalizmin gelişme yolunu izlemesi zorunlu muydu? Devrim bu ülkelerde hangi yolu izleyecekti? Dev­ rimin öncüsü hangi sınıf olacaktı? Bu ve benzer sorular Lenin’e kadar açık, berrak ve net bir şekilde cevaplandırıl­ mamıştı. Elbette Lenin, Rusya da kapitaliz­

min gelişmesi zorunluluğunu öngör­ müştü. Marx’m ileri sürdüğü kapitaliz­ min gelişme yolunun, yani “ilkel biri­ kim” yolunun Rusya gibi ülkelerde de olacağını yadsımıyordu. Bu gelişmenin tarihsel bir ilerleme anlamına geleceği­ ni de biliyordu. Ama o asla işçi sınıfı­ nın ve öncü partisinin, kapitalizmi des­ teklemesi anlamına gelmeyeceğini de öngörüyordu. Elbette kapitalizmin bu gelişmesi proletarya için bir temel, bir güç merkezi olmasına yol açacaktı. Sı­ nıf mücadelesinin koşullarını daha da güçlendirecekti. İşçi sınıfının bağımsız bir kimlik ile tarih sahnesine çıkacağını da öngörüyordu Lenin. Bu aynı zaman­ da teorik olanın politik karşılığını yara­ tacaktı. Ama bütün bunların kapitaliz­ mi desteklemek ve bu sürecin tamam­ lanması beklemek anlamına gelmeye­ ceğini, bunu savunmak demek sınıf uz­ laşmasına yol açılması demekti. Lenin bu düşünceleri elinin tersiyle reddetti. İşte Menşeviklerle ayrıldığı esas temel burasıydı. Bu görüş dikkate alınsaydı doğal olarak sınıf mücadelesini tatil et­ mek gerekecekti. Çünkü Lenin ilk yo­ lun taşıyıcısı sınıfın proletarya olduğu­ nu, oysa kapitalizmin gelişmesinin ta­ mamlanmasını bekleyen bir politikanın taşıyıcı sınıfının ise proletarya değil, burjuvazi olacağını biliyordu. Eğer bu politika dikkate alınacak olsaydı, prole­ tarya burjuvazinin yedeğine düşecekti. Bu anlayıştan oportünistlerin son­ raki takipçileri daha da ileri giderek, kapitalizmin gelişmesinin tamamlan­ masının demokrasiyi de yaratacağını söyleyeceklerdir. Şematik bir kafanın en ileri halkası da burasıydı zaten. Tarih adeta tekerrür ediyor ve 21. yüzyılda oportünistler de aynı yolu izleyerek “li­ beral demokrasiyi” sosyalizmin karşısı­ na alternatif olarak çıkarıyorlardı. Ge­ lişmiş kapitalizm olan AB’ye katılırsak bize de demokrasi gelir diyenleri bura­ da bir kez daha hatırlamakta yarar var­ dır. Rusya gibi ülkelerde kapitalizmin gelişmesi hem “devrimci” yolu, hem de tedrici-iç (Prusya yolunu) başkalaşım yolunu olanaklı kılabilirdi. Ama Menşeviklerin sormadığı temel bir soruyu Lenin sorar burada; bu her iki yoldan hangisinin gerçekleşeceğini belirleyen nedir? Bu soruya yine sadece Lenin ce-


KasiM'AraIi I< 2005

vap verir; sınıf mücadelesi. Çünkü proletarya feodalizmden ka­ pitalizme, oradan da sosyalizme geçiş süreçlerinin tek belirleyici gücü olmuş­ tur her zaman. Sonucu belirleyen mü­ cadele proletaryanın mücadelesidir. Köylüler yekpare bir sınıf değildir ve sınıfsal konumlarından dolayı kavgayı sonuna kadar götüremezler. Lenin bu nedenle merkeze proletaryayı almış ama, işçilerle köylüler arasında ittifak politikasını da bu nedenle öngörmüştür.

Sınıfın politik örgütlenmesinde yeni bir aşama; Bolşevik örgütlenme Lenin’e göre Bolşevik örgütlenme­ nin temel esprisi hangi mantığa daya­ nır? Proletarya ve emekçi sınıflar yek­ pare homojen bir sınıf değildir. Aynı te­ mele dayanmış olsalar da farklı kültürel biçimlenişler vardır sınıfın içinde. Çün­ kü emekçiler kapitalizm şartlarında gündelik olarak ideolojik, politik ve kültürel olarak sürekli bir abluka için­ dedirler. Aynı zamanda proletarya tepe­ den tırnağa silahlanmış bir düşmanla karşı karşıya bulunmaktadır. Bu neden­ lerle karmaşık olan sınıf yapısı içinden en fedakâr, en kararlı, davaya kendini bağlamış ve parti disiplinine tabi dev­ rimcilerin seçilerek üye olduğu bir ör­ gütlenme zorunluluğu bu nedenlere da­ yanmaktadır. Bu bir yerde profesyonel devrimcilik sürecidir. Lenin’in bu öngörüsünün o güne kadar bütün tarihsel dönem içinde sınıf mücadelesinin deneylerinin sonucunda ortaya çıkarılmış bir örgütlenme biçimi olduğu unutulmamalıdır. Gerek burju­ vazinin katı örgütlenmesinden gerekse ll. Enternasyonal deneylerinden, özel­ likle Avrupa’daki parlamenter avanak­ lığına dayanan örgütlenmenin yenilgi deneylerinden süzülerek ortaya getiril­ miş bir biçimdir. Yaşamın pratik süre­ cinden çıkartılan hem bilinçli bir çaba­ nın ürünü hem de deneysel bir çabanın sonucu olarak geliştirilen bir örgütlen­ me biçimidir. Ancak şu sorular karşımıza çok çı­

karılmıştır; bu tür bir örgütlenme yoz­ laşmaya açık ve demokratik işleyişi sı­ nırlayan bir süreci yaratmaz mı? Dev­ rimciler sınıfın yaşamından koparak komploculuk yoluna giren bir kimlik kazanamazlar mı? Ya da yaşanan süreç­ lerin böyle bir pratiği doğrulamış olma­ sı, bu örgütlenme biçiminin yanlışlığı­ nın da kanıtı olarak düşünülemez mi? Kuşkusuz bu sorular anlamsız değildir ama, bu nesnel örgütlenme projesinin geçersizliğini ispatlayan bir neden de değildir. Çünkü nedensel gerekçeler or­ tadan kalkmadığına göre, bu örgütlen­ me modelinin geçersizliği de ilan edile­ mez. Oysa yapı içinde bu sorunların çö­ zümü mümkündür. Çünkü parti içinde her tür kaymanın var olması kapitalizm şartlarında daima mümkün olan bir göstergedir. Ancak bu mümkünlük aynı yapı içinde hem önderliğin kuramsal örgütlenme politikasının olabildiğince demokratik işlerliliğini güvenceye ala­ cak bir yapının inşasını hem de kadro bileşiminin proletarya lehine büyütülmesinin güvencesini sağlayacak bir or­ ganizmanın gerekliliğini zorunlu kılar. O halde yapının içinde bu sorunların çözümü olanaklı bir sorun ise, bu Bol­ şevik Örgütlenmenin kuramsal olarak yanlış olduğunun bir kanıtı olarak su­ nulamaz. Çünkü devrim yolu Lenin’in de dediği gibi Nevski bulvarında yürü­ meye benzemez. Engellerle dolu bir yoldur bu. Düşman karşımızda tepeden tırnağa kadar silahlanmıştır. Bolşevik örgütlenmenin esinlendiği temel de bu­ rasıdır. Kapitalizmin kıyıcılığı karşısın­ da Leninist örgütlenme, bu nesnel ko­ şulların ürünü olarak ortaya çıkmıştır çünkü. Bolşevik Örgütlenme, sınıfı ve sı­ nıf mücadelesini yöneten harekettir. O nedenle Lenin, politik sorunlarla örgüt­ lenme sorunlarının mekanik olarak bir­ birinden ayrılamayacağını hatırlatır bi­ ze. Bu düşünce üstelik tarihsel olarak haklı da çıkmıştır. Çünkü bu örgütlen­ me biçimi, sınıf hareketinin ideolojik, politik ve kolektif hareketinin yaratıl­ ması için ileriye atılan bir organizma­ dır. Taşıyıcı bir araçtır ama, asla bir amaç değildir. Parti kendini devrimin yerine koyamaz. Tersine parti sınıfı devrime hazırlamak için vardır. Elbette yaşanan olumsuz deneyler, mesela par­

qol

tiyi sınıfın yerine ikame eden düşünce pratiği vs. bize yeni bir bakışı ve bu de­ neysel örneklerden yararlanmayı elbet­ te emreder. Ama bu tartışma Leninist örgütlenmenin geçersizliğine asla bir kanıt oluşturamaz. Burada tarihsel olarak iki yanlış üzerinde durmak gerekir; bunlardan ilki Kautsky’nin temsil ettiği partinin dev­ rimci eylemin ön koşulu olduğuna iliş­ kin tespitidir. Bu yanlıştır. Çünkü parti devrimin ön koşulunu oluşturmaz. Par­ ti, sınıfı ve sınıfın devrimci eylemini yaratmaz, tersine onu devrime hazırlar ve belirlenmiş hedeflere doğru yönlen­ dirir. İkinci yanlış Rosa Lüksemburg’un düşüncesinde ortaya çıkan ha­ talı yaklaşımdır. O, partinin devrimci kitle hareketinin bir ürünü olduğunu ileri sürer. Bunun bir yanı doğrudur. Ama yetersizdir. Evet, parti sınıf eylemi­ nin bir ürünüdür, ama sınıfın eylemi ile parti etkileşiminde bilinçli öğe adeta unutulur. Şöyle düşünelim; sınıfın her devrimci eylemi otomat olarak devrim­ ci bir partiyi yaratacak diye bir şart var mıdır? Oysa burada bilinçli bir atılım, bilinçli bir çaba olmadan olmaz. Ter­ sinden şöyle de düşünebiliriz; sınıf ey­ lemsiz ve durağan bir dönemde ise par­ tinin durumu ne olacak, bu açık değil­ dir. Bu anlamda Lenin’deki parti oluşu­ mu için bilinçli müdahale ve hazırlık dönemi adeta anlaşılmaz hale gelir. Parti için bir dizi tehlike her zaman olmuştur. Özellikle üyelik seçiminde bölünmeye kadar giden tüzük maddesi­ nin birinci kısmındaki tartışmalar hatır­ layalım. En katı bir seçime dayanan bu deneysel pratik, toplumda ezilenlerle mutlak bir dayanışma ve kendini dava­ ya mutlak bir tarzda teslim etme anlayı­ şından kaynaklanır. Menşevikler ise bu iki kutbun aynı parti içinde birleşmesi­ ne dayanması gerektiğini söyler. Bu ay­ nı zamanda yapı içine her türden insaD e v rim in ön günleri

99


qo! K

asiM'AraI i I< 2005

nın üye olduğu bir temeldir. Dolayısıy­ la burada sınıfı devrime hazırlayan bir parti yerine, sistem içi reformlara hazır­ lanan bir parti geçer ki, bu da liberal an­ lamda burjuva partilerinden ne farkı kalabilir? Aslında bu bölünme doğru­ dan politik anlamı olan bölünmedir. Teorik dogmacılık, örgütlenmede katılaşma veya esneklik yoksunluğu, taktik önderlik ile örgütün ayrılmazlığı arasındaki ilişkinin kopuşu vs. bir dizi sorun parti için tehlikeleri gösteren baş­ lıca sorunlar olmuştur her zaman. Aynı zamanda Lenin, örgütlenme biçiminde baş gösteren legal ile illegal yapı ilişki­ lerindeki ayrımlaşma da genel geçer bir yaklaşım göstermez. Tek yönlü bir an­ layışa sahip değildir Lenin. Bu sorun koşullarla ilgili bir sorundur ve asla devrimciliğin bir kriteri de değildir. Bir başka gösterge noktası, parti ile sınıf arasındaki ilişkinin çok açık bir şekilde koyulmasını gerektirir: Marx bunu Manifestoda net olarak belirle­ miştir; Marx’a göre, farklı ülke prole­ terlerinin her tür milliyetten bağımsız olarak sınıfın ortak çıkarlarına tekabül etmesini zorunlu kılar. İkincisi parti, sı­ nıfın geçmek zorunda olduğu değişik aşamalarda her zaman hareketin çıkarla­ rını temsil etmesi gerekir. O anlamda parti, sınıfın en kararlı ve en ileri ke­ simlerini içinde barındırmak zorunda­ dır. Yine Marx’a göre partinin teorik olarak, proletaryanın büyük yığını üze­ rinde, sınıfın nihai genel sonuçlarını anlama üstünlüğüne sahip olmasını em­ reder. Lenin’e göre Bolşevik Örgütlenme tipini diğer partilerden ayıran en temel nedenin ikili bir sonucu vardır; ilki pro­ letarya içindeki farklılaşmaların olma­ sıdır. Bütün sınıfı değil ama, en ileri ve en bilinçli kesimlerini kapsar. Bunu kı­ saca izah etmiştik. İkincisi ise diğer sı­ nıflarla ittifakların zorunluluğudur. Bu viff*** «ft **

'

- us/jPAKTByn C a» M k UüBHlJU.

>1 CBAttUıut»^

AEfl«TBE»

B m s g f t ninıM

A*%

D e v rim in ön günleri 100

zorunluluğun nedenleri açıktır. Devrim her şeyden önce proletaryanın tek başı­ na üstleneceği bir sorun değildir. Özel­ likle geri kalmış köylülüğün belirgin olarak ağırlık taşıdığı ülkelerde bu daha da geçerli bir söylemdir. Her ikisinin de temelinde sınıf bilinçli bir öğenin titiz bir şekilde bağımsızlığını koruması vardır. Zira Lenin buıjuvazinin sınıf içindeki farklılaşmayı tetiklemesi, onun ideolojisini, politikasını ve kültürünü de tetiklemesi demektir. Bu nedenle sı­ nıf bilincinin köreltilmesini ve diğer emekçi smıf güçleri ile ittifaklarının par­ çalanmasını çok iyi gözleyen bir önder­ dir. Nitekim gerek Avrupa da gerekse Rusya da ve diğer ülkelerde partinin yozlaşmasında bu etkenler önemli bir rol oynamıştır. Bu nedenlerden dolayı Lenin devrimde proletaryanın rolünü ve önemini çok iyi gözlemiş ve merke­ ze alan bir politika izlemiştir. Küresel kapitalizm koşullarında, burjuvazinin gerek kapsamlı tarzda kı­ yıcı bir örgütlenmesinin bilinciyle, ge­ rekse sınıf içindeki parçalanışın sonucu olarak değişik tonda sınıf alışkanlıkları veya kültürünün yaygınlığı nedeniyle, hatta sınıfın davranış ve düşünce yapı­ larındaki olumsuz göstergelerin niteliksizleşmeye yol açması nedeniyle, Bol­ şevik Örgütlenmenin neden 21. yüzyıl­ da artan oranda zorunlu bir örgütlenme modeli olduğunu da böylece anlamış olmamız gerekir.

Emperyalizm sorununda Lenin’in rolü Lenin, kapitalizmin yeni aşaması olan emperyalizm sorununu çağın te­ mel sorunu olarak ele aldı. Aslında bu çalışma Lenin’in bütün çalışmalarının içinde özel bir yere sahip olan bir çalışmasıydı. Burada hem sermayenin eko­ nomik ve siyasal eğilimlerini hem de emperyalizmin savaşla olan bağım doğru bir temelde gösteren Lenin’den başkası değildir. Böylece emperyaliz­ min doğrudan siyasal ya da ekonomik sonuçları nasıl ki kapitalizmden ayrıla­ mayacaksa ve onun doğrudan bir sonu­ cu ise, kapitalizmin doğasal sonuçları da emperyalizme doğru evrilen yolun kaçınılmaz sonuçlarını yaratacaktır. Bu yeni gelişme doğal olarak çağın temel

sorunlarında etkili olan bir süreç ola­ caktır. Lenin bu anlamda gerek Hilferding’den gerekse Rosa Lüksemburg’dan ayrılır. Bu iki teoriysen kuş­ kusuz emperyalizmin ekonomisi hak­ kında önemli katkılar sunmuşlardı. Ama onlar emperyalist-kapitalist sistem ile çağın politik sorunları arasındaki bağı doğru kavradıkları söylenemez. Lenin ile bu teorisyenler arasındaki te­ mel ayrışmalardan birisi bu noktadır. Kuşkusuz Lenin’in bu başarısı teoriye kazanılan çok büyük bir katkıyı göste­ rir. Küresel emperyalizm çağı olan 21. yüzyıl çağında çok önemli değişimler olsa bile, işte Lenin’in göstermiş oldu­ ğu bu diyalektik bağ, yani çağın bütün politik sorunlarında hala küresel em­ peryalizmin belirleyici bir kimlik ka­ zanması, onun geçmişten günümüze ta­ şman ideolojik ve politik kurgusunun da güncelliğini göstermesi anlamında temel bir parametredir. Bu açıklamanın hala geçerliliğini koruyan tek açıklama olması Lenin’in başarısının bir göster­ gesidir aslında. Elbette emperyalizmin çöküşü Lenin’e göre salt ekonomik alanla ile izah edilemez. Onun Polonya­ lI Marksistleri “emperyalist ekonomizm” ile eleştirmesi de bu nedenledir. Yine aynı şekilde Rosa’nm emperyaliz­ mi salt emperyalist ülkelerde merkezi­ leştiren teorisinin yanlışlığına da bu ne­ denle dikkat çekmiştir. Aynı şekilde Kautsky’nin “ultra emperyalizm” görü­ şünü de yanlış buluyordu. Bunlar bili­ niyor. Lenin’in emperyalizm teorisindeki analiz gücü, onun salt ekonomik yasa­ larını analiz etmesi ile sınırlı değildir, aynı şekilde hem politik yargılarını hem de arkasındaki sosyal varlığı, dola­ yısıyla sınıfların gelişme süreçlerini doğru bir şekilde tahlil etmesi ve gös­ termesi ile de ayrı bir özellik taşır. Emperyalizmin sömürge politika­ ları, salt politik yayılmacılığı değil aynı zamanda kapitalizmin ekonomik ve kültürel yayılması da demek olacaktı. Aynı şekilde tersi de geçerli bir mo­ mentti. Böylece yeni burjuvazinin sö­ mürge ülkelerinde oluşma süreci ulusal bağımsızlık mücadelelerini doğuracak­ tır. Ulusal mücadele salt feodal güçlere


KasiM'AraIi I< 200?

karşı değil, aynı zamanda emperyalist güçlere karşı da verilecektir. Lenin’in başarısı bütün bu karmaşık gelişmeleri bir senteze dönüştürmesinde, dolayı­ sıyla çözüm olanaklarmı bulmasında yatar. Elbette bu düşüncenin önceli Marx’m İrlanda sorununda verilmişti. Ama bu öngörü ne yazık ki II. Enter­ nasyonal tarafından geliştirilmediği gi­ bi, üstelik hasıraltı da edildi. Dahası sosyal şovenizm Marksist harekete de bulaştırıldı. Sorunun köklü çözümü Lenin tarafında atılacaktır artık. Manada­ ki ilk belirgin yaklaşımlar (teorik ana­ liz), Lenin de hem Marksizm’e bir kat­ kıyı ifade edecek tarzda yeniden üreti­ lecektir hem de sorunun kendisi somut ve anlaşılır bir biçim alacaktır. Böylece teori pratik olarak güncelleşecektir. So­ run aynı zamanda yalnız işçilerin değil, proletaryanın sınıf bakışı açısından tüm ezilenlerin sorunu haline gelecektir. Rosa Lüksemburg sorunu doğru koy­ muş ve kapitalizmin bir dünya pazarı yarattığını belirtmişti. Ama savaşın ya­ rattığı somut sorunlarla bağını doğru okuyamamıştı. Böylece pratiğe de geç­ meyecekti bu. Somuta giden yolun doğru okunması ve pratik bir karşılık bulması Lenin’e bu nedenle gereksinim duyacaktır. Lenin’ in başka bir başarısı da, Marx’tan devir aldığı ve pratikleştirdiği devrimin özü sorunuydu. Haklı olarak Marx, burjuva devrimleri ile proletarya devrimlerini birbirinden ayırmıştı. Le­ nin bu hat üzerinde yürüyerek soıunu daha da netleştirmiş ve bunu pratikte çözüm yoluna sokulmasını sağlamıştır. Küçük burjuvazinin “sol” versiyonları, burjuvazinin “ilerici rolünün” tükenmiş olmasından hareketle “saf’ proletarya devrimlerini çıkarıyorlardı karşımıza. Oysa Lenin, burjuvazinin ilerici rolü­ nün sona erdiğini elbette biliyordu, ama devrimle bağlantısı içinde ilerici nitelik taşıyan hareketleri yok saymıyordu. Hala ulusal soıun, sömürgeler sorunu, tarım soıunu gibi sorunlar ortada duru­ yordu. Bu anlamda “saf’ bir proleter devrimi yoktu. Burjuva demokratik devrim olarak tanımlanan devrimlerin dönüşümünün, nasıl olur da proleter devrime dönüştürüleceği sorununu gös­ teriyordu Lenin. Kuşkusuz burjuva

devrimleri, sınıf karakteri itibariyle karşı devrimci devrimlerdir. Ama bu devrimlerin nesnel sorunlarla bağlantı­ sını dikkate alırsak, bunların toplumsa] açıdan sona ermesi anlamına gelmeye­ ceği de bilinir. Sorun tam da buradadır; burjuvazi hem proletaryaya karşı olma­ sı ile hem de kendi ilerici geleneklerin­ den vazgeçmesiyle tanımlanır. Temel som şudur artık; peki ama bu mirası hangi sınıf yüklenecektir? Bu somya Lenin’in verdiği cevap işçi sınıfı ol­ muştur. Bunun anlamı şudur; işçi sınıfı burada hem burjuvazinin yapması gere­ ken görevleri yüklenmek zorundadır hem de onun aşılması görevlerini... Böylece proletarya tüm ezilenlerin ön­ derliğine yükselen bir sınıf kimliği ka­ zanacaktır artık. İkili görevi vardır; bir yandan milliyetçiliği aşacak bir tarzda ezilen halkların ulusal bağımsızlığı için mücadele etmek, ezilen halklarm işçisi olarak UKKTH ve devlet kurma hakkı­ nı savunmak ve bunu enternasyonal proletarya ile dayanışma haline getir­ mek, diğer yandan ise sömürü ilişkile­ rini tasfiye edecek bir antikapitalist devrim yolunda ilerlemek. Lenin’in ayrıcalığı özetle bunlardır.

Devlet sorunun da Lenin gerçeği Lenin için devlet somnu Mark­ sizm’in kritik bir somnudur. Bu konu­ daki belirlemeler Lenin açısından her zaman temel bir öneme sahip olmuştur. Kuşkusuz devletin karakteri soru­ nu, daha önce Marx ve Engels tarafın­ dan tarihsel maddecilik çerçevesinde çözümlenmişti. Bu sorun gerek Marx zamanında gerekse Lenin dönemi ve sonrasında revizyonistlerle Marksistler arasındaki temel tartışma konusu ol­ maktan hiçbir zaman çıkmadı. Bu so­ run şimdi de aynı şekilde yakıcı bir so­ lun olarak gündemde durmaktadır.

Tarihsel olarak Bemestein ve Kautsky “çkonomi alanında” sözde Marx’ı düzeltmişlerdi. Ama bu iki teoriysen özellikle devlet sorununda bütün bütüne çuvallayacaklardır. Bu teorisyenlerin de içinde yer aldıkları II. Entemasyonal’in egemen aklı, burjuva devletinin reform edilme sınırım bir türlü aşamıyordu. Bu devleti aklamanın bir göstergesi haline gelmesi demekti. Eleştirdikleri nokta özüne ilişkin değil, daha çok görünen sivri yanlarına iliş­ kindi. Onlar proletarya açısından soru­ nun taşıdığı önemi unuttular adeta. II. Enternasyonal’in sol kanadı da sorunun önemini kavradığı söylenemez. Soru­ nun bir yanında sınıf uzlaşmasını ifade eden ve reformlarla sınırlanmış bir dev­ let anlayışı, diğer yanda ise tam bir ku­ ralsızlığı savunan anarşist bir yaklaşım kendini gösteriyordu. Kısacası devlet sorunu, devrim so­ runun bir parçası olarak görülmedi hiç­ bir zaman bu teorisyenlerce. Devlet sorununu Marx ve En­ gels’den sonra en doğru bir şekilde bir devrim soıunu haline sokan ilk defa Lenin olmuştur. Lenin’e göre devlet so­ mnu, proletaryanın mücadelesinin gün­ cel bir sorunuydu. Bunun öngörülerini Lenin, Marx’m pratik deneylerini ve bu deneylerin teorileştirmesini çok iyi okuyabilmişti. Mesela 1871 Komün de­ neyi, Marx ve Engels açısından prole­ tarya için önemli bir deney anlamına geliyordu. Bu nedenle Marx “Gotha Programı’nda” yanlış yaklaşımları eleştirdi. Çünkü devlet somnu aynen ulusal soranda olduğu gibi proletaryanın “nihai zaferine” bırakılamayacak kadar güncel bir sorundu. İşte Lenin'in öne­ mi, bu sorunu sınıf mücadelesinin bir parçası olarak devrimin güncel bir so­ runu haline getirmiş olmasında yatar. Lenin’e göre devlet, sınıf mücadelesi­ nin temel bir sorunudur. Aynı zamanda proletarya devriminin ilk aşamasında proletarya devletinin ana çizgilerini be­ lirtmesi açısından özel bir öneme sahip bir sorundur. Proletarya için yetersiz kalan (sendika, parti, koop. vb.) örgüt biçimleri, zorunlu olarak Sovyet Örgüt­ lenmesini doğurmuştur. Bunun neden bir tesadüf olmadığı da böylece anlaşıl­ mış olacaktır. Çünkü proletarya için sı­ nıf düşmanlarını yok edecek ve uzun 101


C j O l KAsiM'ARAİık 2005

bir geçiş sürecinde kendi varlığına da son verecek merkez bir örgüte, yani devlet örgütüne duyulan gereksinme­ den çıkabileceğini biliyordu Lenin. 1905 de İşçi Sovyetlerinin ortaya çıkı­ şının, daha o zaman yeni bir devlet ör­ gütlenmesinin nüvesi olduğunu göster­ mişti bile. Bu dönemde ciddi tartışma­ lar da yaşanmıştı. Özellikle Martov bu örgütlenmeyi mücadelenin hir aracı olarak kabul ederken, onu bir devlet or­ ganı olarak gönnüyordu. Bu düşünce sağ oportünistlerin ortak bir düşüncesi haline geldi. Sol oportünistler ise Sovyetleri salt bir sendika gibi sınıf örgüt­ lerinin yerine koydular ve bu örgütlen­ meyi sendika veya parti örgütlenmesi düzeyine düşürdüler. Aslmda sağ veya ‘sol’ oportünizm de özü itibariyle aynı kulvarda yürümeye devam ediyorlardı. Bir başka göstergeye daha vurgu yapmak gerekir; bilindiği gibi Lenin kapitalizmden sosyalizme geçişin so­ ranlarını ayrıntılı olarak analiz etmiş, özellikle geçiş sürecinde ortaya çıkan iktidar sorununu dikkatle incelemişti. Mekanik bir tarzda iktidarı ele geçir­ mekle sosyalizmin kurulamayacağını gözlemlemişti. O nedenle geçiş süreci­ nin iktidar organını, özel olarak devri­ min kalıcılığı açısından sorguluyordu. İşçi sınıfının devleti olan Sovyet örgüt­ lenmesi, proletaryanın sınıf düşmanla­ rına karşı temel bir silahıydı. Bu silah iyi kullanılmalıydı. Bu organın kendisi proletarya diktatörlüğünün (veya prole­ tarya demokrasisinin) vazgeçilmez te­ mel bir ayağıydı. Zira sosyalizmde ha­ la sınıf mücadelesi devam edeceğine

göre sınıf kavgasının sürdürülmesi ve proletarya çıkarlarının güvenceye alın­ ması için proletarya devletine gereksi­ nim devam edecektir. Lenin gelişmiş bir beyin olarak ye­ ni Sovyet Cumhuriyetlerinin her adımı­ nı nesnel olarak değerlendiren, hatta kendi aleyhine dahi kullanılma pahası­ na bazı değerlendirmelerden asla ka­ çınmayan bir liderdir. Onun temel bir özelliği de devrimden sonra bile hâkim Rus şovenizmine karşı durması ve di­ ğer küçük ulus devletlerinin (Sovyetlerin) bağımsızlığını titizlikle koruması­ dır. O nedenle Lenin. bu küçük ulusları Rus Sovyetlerine (RSSCB) bağlama çabasma karşı çıkmış ve devletin resmi ismi bu nedenle SSCB olarak önerilmiş ve kabul edilmiştir. Ölümüne yakın son yazılarında bu düşünceler son derece açık bir şekilde ele alındığını biliyoruz. Yine NEP (Yeni Ekonomi Politikaları) döneminde, ‘devlet kapitalizminden’ kökten farklı olan, ama yine de SSCB’nin geçiş sürecinde ara bir yol olduğunu ve bunun geçici bir önlem anlamına geldiğini söyleyecek kadar cesur ve gerçekçiydi. “Biz kapitalist yolu terk eden, ama henüz yeni yola girmemiş olan bir devlete sahibiz” di­ yordu. Lenin aynı zamanda büyük taktik politikalarının da uzmanıydı. Çeşitli dönemlerde uzlaşma taktiklerinden sı­ nıfının çıkarları açısından asla kaçın­ mamıştır. Gerek ülke içinde gerekse ül­ keler arası ittifak politikalarında bu du­ rum zorunlu bir aşamaya gelmişse te­ reddütsüz gerekenleri yapan bir önder­ dir. Ama onun bütün ittifak politikası­ nın geçerli tek bir nedeni vardır; prole­ taryanın çıkarlarını güvenceye almak. Devrimi ilerletmek. Onun için Lenin tereddüt etmeden gerek NEP politikası­ nı, gerek Savaş Komünizmi stratejisini, gerekse Brest-Litowsk Antlaşması’m devreye sokabilmiş tek liderdir. O geçi­ ci ittifakları veya geçici bir dönem için tavizler verilmesini öngörürken tek bir kıstası vardır; Marksizm’in ilke ve yön­ temlerine bağlı kalmak ve devrimin ka­ zanmalarını korumaktır.

Sonuç olarak Bir tarihi kapatan yeni bir tarihi a­ 102

çan bir lider, en nihayet 53 yıl gibi kısa bir ömre sığdırmıştır bütün bunları. Le­ nin’i Lenin yapan da budur zaten. Bu anlamda Lenin fikirlerinde ve pratiğin­ de billurlaşan Leninizm, teorik ve pra­ tik olarak salt Marksizm’in bir tekrarı değildir, onun yeni baştan üretilmesi ve güncelleştirilmesi anlamında yeni bir savaş politikası teorisidir aynı zaman­ da. Ama sadece bu da değildir. Leni­ nizm, dünya insanlığını karanlıktan ay­ dınlığa taşıyan bir yaşam felsefesi ve bir kurtuluş manifestosunun da adıdır. Bu anlamda diyalektik materyalizmin gelişmesinin yeni bir evresi ve Mark­ sizm’in yeni bir doğuşudur. Haklı ola­ rak Stalin, Leninizm’i “Emperyalizm ve Proleter Devrimler Çağının Mark­ sizm’i” olarak değerlendirirken tümüy­ le haklıdır. Dolayısıyla Leninizm 21. yüzyıl çağının da Marksizm’idir. O ne­ denle Leninizm’i Marksizm’den ayır­ mak isteyen sol liberallere karşı bir yer­ de göstermiş olduğum gibi (Demokra­ tik Dönüşüm, Sayı. 18. Mart 2005) bu­ günün sloganı “Leninist Marksizm” sloganıdır. Özellikle altını çizerek söy­ lemekte fayda var; nasıl ki Marksizm olmadan Leninizm olmazsa, Leninizm olmadan da Marksizm olamaz. Kimse Leninizm’den arındırılmış bir Mark­ sizm yaratmaya kalkmamalıdır. Lenin’in ve Lenin fikirlerinin SSCB yıkımından sonra öldüğü sanıldı. Bu olsa olsa vasat bir kafanın ileri süre­ bileceği bir düşünce olabilirdi ancak. Ama yakın bir zaman sonra görülecek­ tir ki Leninist Marksizm, yeniden dün­ ya insanlığının parlayan bir güneşi ola­ caktır. Bu boş bir inanç değildir. Yaşa­ mın canlı pratiğinin bilimsel bir açık­ lanmasının kaçınılmaz tek yoludur. İn­ sanlığı cesetler yığınına çeviren kapita­ lizm, proletaryanın ve onun bilimi olan Leninist Marksizm’den yakasını kurta­ racağını sanıyorsa aldanacağını da gö­ recektir. Görmek isteyen gözler için bu önemlidir. 21.04.2005 D ipnotlar I Buraya bir not düşmek gerekirse; ne yazık ki bizim kuşağın şabioncu ve anlaşıl­ maz bir şekilde bu sert polemik dilini kul­ lanarak gereksiz çatışmalara neden oldu­ ğumuzu hatırlatmakta fayda vardır.


Kasim-AraIA 2005

SOSYALİZMİ YABANCILAŞMA MI YENDİ ? M. Sincın

Biz hep biraz teknik gelişmenin daha ileri toplumsal ilişkiler yaratacağını, sosyaliz­ me de bu teknik sıçramalar aracılığı ile ulaşacağımızı düşündük. O yüzden 5ovyetlerin uzaya ilk insan gönderen ülke olması sosyalizmden komünizme geçişin sinyalleri olarak algılandı. Teknik gelişme kendini dayattıkça, zenginlik arttıkça bu tür tatsızlıklarda ortadan kalkacaktı. Fakat hiç de öyle olmadı. Yabancılaşma ve sosyalizmin yı­ kılışı arasında nasıl bir ilişki kurula­ bilir? Bir toplumun, iktidar ilişkile­ rinden bütünüyle soyutlanması ve ilişiğini kesmesi o ilişkiler üzerinde nasıl bir etki yaratır? Bizim burada geliştirmeye çalışacağımız tez, Sovyetler Birliği ve genel olarak reel sosyalizm deneyiminde emekçile­ rin siyasal sisteme katılımının önüne koyulan engellerin sınıfı sis­ temden bütünüyle yabancılaştırdı­ ğını, bunun ise sosyalizmin insan üretici gücünü kurutmasına dola­ yısıyla sistemin yıkımına yol açtığı olacak. Belki kapitalizm açısından böylesi bir sorun tahammül edilemez sonuçlar yaratmayabilir. Fakat sos­ yalizm canlı bir katılım ve gelişkin bir insani üretici güç seviyesi yaka­ lanmadan yaşayamaz, yaşamamıştır da.

Tarih Tezi’nden yola çıkarak bugüne bakabilir miyiz? Dr. Hikmet Kıvılcımlı, tüm dün­ ya iktisat tarihçilerinin ve sosyolog­ larının üzerine kafa patlattığı "Kapi­ talizm neden Kuzey Batı Avrupa'da, oldukça geri kalmış ve Amerika'nın talanından yeterince pay almamış bir bölgede gelişti?” sorusuna cevap ararken İngiltere’nin sürekli olarak barbar akmlarıyla aşılanmasının ve yeni insan üretici güçleriyle beslen­ mesinin çok önemli bir etken oldu­ ğunu vurgulaması ile önemli bir

noktanın altını çizmiştir. “Avrupa’da köleden çok hür serilerin doğuşu, hiç kimsenin gözünden kaçamayaca­ ğı gibi, doğrudan doğruya barbar akını ile ilgilidir.” (İlk Geçiş İngilte­ re, s.36) Daha 13. yy’da İngiltere halklarının kralın otoritesini sınır­ landıran Magna Carta’yı kabul etti­ rebilmesi özgürlüğüne düşkün bar­ bar boylarının varlığının bir sonucu olarak anlaşılabilir. İktidarın toplum karşısında güçlenmesi yabancılaş­ manın en önemli etkenlerinden bir tanesidir. Bir kişi için doğru olan sanki toplum için de doğruymuş gibi gözükmektedir. Kişinin kendi haya­ tına müdahale etme araçlarının elin­ den alınması kişiyi nasıl hayattan kopartıyor ve içten içe tüketiyor ise toplumun kendi geleceği üzerinde denetim kurma yollarının kapatılma­ sı da toplumun tüm üretkenliğini, maddi ve manevi zenginliklerini or­ tadan kaldırmaktadır. Özgürlüklerin seviyesi ile insani üretici güçlerinki arasında bir paralellik varmış gibi görünmektedir. Dönüştürebilme imkanı yoksa yaratıcılık, üretken­ lik ve katılım anlamsızlaşmakta­ dır.

Teknik gelişim her şeyi çözebilir miydi? Sosyalizm yıllarca nitelikli ve yaratıcı katılımın ortaya çıkamayışının sıkıntılarını yaşadı. Üretimde ve­ rimlilik artışları bir türlü gerçekleş­ medi. Birçok alanda teknik bazı de­ rinleşmeler yaşanmasına rağmen bu

bir türlü hantallaşmanın, bürokratikleşmenin önünü alabilecek bir inisi­ yatif ve dinamizme dönüşemedi. Dö­ nüşme yolları da tıkalıydı büyük oranda. Bu tıkanıklıkların bedelini bugün çok ağır ödüyoruz. Sosyalizm yaratmış olduğu ekonomik kazanma­ larla bugün aşılamamıştır, fakat öz­ gürlükler alanında yaşanmış olan fa­ kirlik sosyalizmin yeniden bir cazibe merkezi haline gelmesinin önündeki en önemli engeldir. Bu alanda bazı mesafeler kat edemeden toplumdan, özellikle de aydın kesimlerden fazla bir katkı beklememek gerekiyor. Bu sorunla ilgili adımlar atarken liberal­ leşme, çok partililik vs. gibi kestir­ me yaklaşımlarda boğulmadan de­ rinlikli çözümler bulmak ve bunları siyaset yapma tarzımıza yedirerek sergileyebilmek sorumluluğuyla kar­ şı karşıyayız. Sovyetler Birliği’nde yaşanan kurumanın bir benzerini bu­ gün sosyalist hareketin büyük bir kısmı da deneyimlemektedir. Düşü­ nenler ve eyleyiciler arasındaki, kafa ve kol emeği ayrımına benzer ayrım bugün neredeyse bütün sosyalist, devrimci siyasi kolektiflerin mağdu­ ru (ya da sebebi mi, demek lazım?) olduğu bir gerçekliktir. “Ama Cermenlerin can çekişen Avrupa’ya sayesinde yeni bir dirim­ sel güç üfürdükleri gizemli büyü neydi? ... Cermenlerin kişisel değer ve yiğitlikleri, özgürlük eğilimleri ve her kamu işini kendi işi gibi gö­ ren demokratik içgüdüleri, uzun sö­ zün kısası, Romalıların yitirmiş bu105


C | O İ Kasim-AraIi Ic 2005

lundukları ve Roma dünyasının bal­ çığıyla yeni devletler yapmaya ve yeni ulusal özellikleri geliştirmeye yetenekli bütün nitelikler- eğer bun­ lar, yukarı aşamadaki Barbar’a iliş­ kin, gentilice örgütlenmenin meyve­ si olan belirleyici çizgiler değilseneydi?” (Engels, Köken, s. 183) Sorular, sorular, sorular... Amacımız burada gerçekten ye­ niden bir tarih tartışması açmak de­ ğil. Fakat köleciliğin Romalıları ya­ bancılaştırması ve insani üretici güç­ leri bütünüyle kurutması gibi bir sü­ reç de sosyalizm altında yaşanmış mıdır? Sosyalizm bütün ilerlemeyi ya iyi eğitimle mekanik bir biçimde “yeni insan” yaratmaktan ya da tek­ niğin gelişimiyle komünist toplumun kendiliğinden ortaya çıkmasından bekler bir noktaya nasıl gelmiştir? Bolşevik Partisi tarihin en kritik mo­ mentlerinden birinde en uç tartışma­ ları bile yapabilen bir yapıya sahip­ ken devrim sonrasında bu parti nasıl bu kadar da içi boşalmış bir “apartçik”e dönüşebilmiştir? Belki de bu sorulara tam olarak cevap üretemeden “Marksizm’in krizi” dediğimiz nokta üzerinde de pek bir açılım ge­ liştirme şansı bulamayacağız. Lenin’in bürokratikleşme tehlikesi kar­ şısındaki tutumunu iyi biliyoruz. Fa­ kat devrimi koruyabilmek ve yaşata­ bilmek uğruna belki de son derece iyi niyetli girişilen bir yolun devrimi kurutmak, insansızlaştırmak ve sını­ fı devrime yabancılaştırmak gibi olağanüstü bir sonuç yarattığını göre­

bilmek durumundayız. Özgürlük meselesini çok pragmatik bir biçimde ele alamayız ke­ sinlikle. Fler şeyi iyi bilen bir merke­ zin tüm kararları aldığı ve toplumun geri kalanının sadece uygulayıcı se­ viyesinde kaldığı bir devlet (ya da günümüz koşulları açısından bakıl­ dığında bir sosyalist hareket) insani üretici gücü ezmektedir, kişileri ken­ disine yabancılaştırmaktadır. Dola­ yısıyla gelişen, büyüyen, yaratıcılığı ve üretkenliği sürekli büyüyen bir sosyalist toplum yaratmanın yolu halk demokrasisinin katıksız olarak hayata geçirilebilmesi, Sovyetlerin, halk meclislerinin hayatın her ala­ nında gerçek bir iktidara sahip olma­ sından geçmektedir. Emekçilerin öz­ gürlüklerinin ellerinden alındığı bir rejim, emekçilere ne hak sağlıyor olursa olsun özlediğimiz dünyadaki cenneti yaratma yeteneğine sahip olamaz. Sosyalizmin yenilgisinden bu dersi çıkarmak aşırı bir sonuç mu olur acaba? Bugün bir Doğu Alman­ ya, bir Sovyetler Birliği ile kıyaslan­ dığında ekonomik anlamda çok daha yetersiz bir Küba’da sosyalizmin ABD’nin burnunun dibinde yaşaya­ biliyor oluşunu Sovyet tipi gelenek­ sel sosyalizm anlayışından görece kendisini farklılaştırabilmesiyle izah edebilir miyiz? İnsancıl üretici gücü geliştireme­ yen sosyalizm yaşayamaz. Dr. Hikmet Kıvılcımlı ’nın tarih tezi aslında insani üretici güçler di-

yerele “özgür insan”ı ve onun “ko­ lektif aksiyon yeteneğimi önemli bir tarihsel güç olarak gördüğünü ifade etmektedir. Biz hep biraz teknik gelişmenin daha ileri toplumsal ilişkiler yarata­ cağını, sosyalizme de bu teknik sıç­ ramalar aracılığı ile ulaşacağımızı düşündük. O yüzden Sovyetlerin u. zaya ilk insan gönderen ülke olması sosyalizmden komünizme geçişin sinyalleri olarak algılandı. Halbuki partinin bütünüyle yekpare hale gel­ mesinin, emekçilerle kurduğu ilişki­ lerin sıradan bir devlet-toplum iliş­ kisine dönüşmesinin işaretleri karşı­ sında herkes suskun kalabildi. Çün­ kü teknik gelişme kendini dayattık­ ça, zenginlik arttıkça bu tür tatsızlık­ larda ortadan kalkacaktı. Fakat hiç de öyle olmadı. Belki de işlerin tam tersi yönde gelişmesi gerekiyordu. Emekçilerin çok daha geniş kesimlerini bu dönü­ şümün içine sokabilecek doğrudan demokrasi araçları geliştirilemeden daha nitelikli bir üretim yapısı yara­ tabilmek mümkün değildi. “Batı Av­ rupa insanları izafi de olsa, köleden daha hür olan serf durumuna girdik­ ten sonradır ki tekniklerini geliştir­ mişlerdir.” (İlk Geçiş, s.35) Sosya­ lizmde ise Stahanovist işçilere diğer işçiler tarafından nasıl yaklaşıldığını biliyoruz. Bu yaklaşımın ortaya çık­ masında yabancılaşmanın etkisi ne düzeydedir, bu durumun ortaya çık­ masında partinin siyasi uygulamala­ rının etkisi ne seviyededir? Bu soru­ ya verilebilecek cevapların bugün açısmdan da çok önemli anlamlan olacaktır. Bugün hala neredeyse tüm insanlığa bir mesaj verebilen çok az sayıdaki devrimci önderden biri ola­ rak kalabilen Che’nin de “insan” vurgusu fazla bir sosyalizmin taraf­ tarı olması, yapmış olduğu Sovyetler Birliği eleştirisi sonrasında Kü­ ba’dan ayrılması da bir rastlantı mı­ dır? Yeni bir sosyalizm anlayışının yaratılabilmesinin bu sorulara veri­ lecek doğru cevaplar sayesinde mümkün olabileceğine inanıyorum.

104


H İK M E T KIVILCIMLI ANILDI Türkiye sosyalist hareketinin önderle­ rinden, proletarya sosyalizminin öncüsü Dr. Hikmet Kıvılcımlı, ölümünün 34. yı­ lında mezarı başında anıldı. Sosyalist Dayanışma Platforrnu'nun düzenlediği anma Kıvılcımlı ve onun şahsında, devrim ve sosyalizm mücade­ lesinde şehit düşenler için yapılan saygı duruşu ile başladı. Ardından Av. Nevzat Gülüm bir konuşma yapu. Gülüm, ko­ nuşmasında Hikmet Kıvılcıma Tır haya­ tını kısa bir şekilde aktardıktan sonra, onun direngen ve yenilmez kişiliğine vur­ gu yaptı. Gülüm, “Kıvılcımlı sadece teo­ ri adamı değildir, avmı zamanda yılmaz

bir pratik insanıdır” derken yaşamının son anma dek üretmeye devam ettiğini belirtti. Gülüm’ün konuşmasının ardından şi­ irlerle devam eden anma, Grup Yankı’nm seslendirdiği marşlarla sona erdi. Anma­ da sık sık “Kıvılcımlı Yaşıyor, Kıvılcım Savaşıyor”, “Kıvılcımlı Öncümüz, Yaşa­ tıyor Gücümüz”, “Kıvılcımlı Yaşıyor, Partide Savaşıyor”, “Kıvılcım Parlıyor, .Alev Alıyor, Direniş Sürüyor, Parti Yürü­ yor” ve “Kavga, Direniş, Zafer; Yaşasın Sosyalizm” sloganları atıldı. Kıvılcımlı’nm mezarı başından ayrı­ lan kitle sonrasında onun öğrencisi İsmet

Demir’in mezarı başına gelerek kısa bir anma etkinliği gerçekleştirdi. Burada kı­ sa bir konuşma yapan İsmet Demir’in yoldaşı Kemal Sarı, onun sendikacılığı “profesyonel” olarak kavramadığını, sı­ nıfla birlikte soluk alıp verdiğini belirtti.


3 Kasım 2005... Yer Fransa... Paris banliyöleri...

“Can almak yetmiyor artık onlara, diyor Düşler ölsün istiyorlar” Barikatları anlatıyor bize Söküp dizerek yeniden Zamanın yörüngesinde Ama, zamana ait olmayan kaldırım taşlarını Haritanın kavislerine zor günde yoldaş olanları yazıyor Tevfik Taş


Issuu converts static files into: digital portfolios, online yearbooks, online catalogs, digital photo albums and more. Sign up and create your flipbook.