Yol Ağustos Eylül 2005 Sayı 7

Page 1

c

D Oj « p ü

C 5^-*-» >0 5 :0

jp

s,* wE CL o N

D V3-*“O M 0) VcŞ-* PN » P N

kapitalizm ve demokrasi

N

Q p ŞH

S vOfJi2 -O

¿ S * e ^,£77/ %

kayganlaşan dünya dengeleri ve türkiye

n^ t04' o»oV‘ . ce\^ , uvs6^ V>a>î v

"kentsel dönüşüm yasası"

kulübelere savaş

dayan ışmaevleri genel kurulu

sınıfı örgütlemek için dayanışmayı büyütmeye

ve*' 1 **> V *V X V rU '

e CÖ ^>p^ cs 3 £=

ekodiyalogcu nereye kadar

ü )|j 03 O

* t i>


Yen, Dünya Do zem

GÜÇ MERKEZLERİNİN STRATEJİK YÖNELİŞLERİ M ehm et VıIiîKiz'^r

Mehmet Yılmazer

Mehmet Yılmazer

Devrimci Harekette Kriz

Güç Merkezlerinin Stratejik Yönelişleri

k a p it a liz m d e n sosyalizme

pcis ç ağına ne oldu fi# » « Yılmazer

Mehmet Yılmazer

Kapital izmden Sosyalizme Geçiş Çağına Ne Oldu ?

Dr. Hikmet Kıcılcımlı ve Devrimci Hareketin Genel Otokritiği

Haşan Oğuz

Demokrasi, Sosyalizm ve İşçi Sınıfı Laclaı/nun Demokratik Strateji Tezlerinin Eleştirisine G iriş

Mehmet Yılmazer THKP/Cephe^

Eleştirisi

YOKSUUUK ve işsizim e MÜCAOeiE KURULTAYI 19 OCAK 2003

Dayanışmaevleri TEBLİĞLER

GÎ&Kıvvcütâ

Yoksulluk ve İşsizlikle Mücadele Kurultayı Tebliğler

Sosyalist Register/2004

Yeni Emperyal Tehdit

B ü r o m u z d a n ve k i t a p ç ıl a r d a n t e m i n edebilirsiniz. Tel: 0 2 1 2 5 8 4 3 1 0 5


içindekiler M

2

e r h a b a

Y

o l

K

a y g a n l a ş a n

E

k o d

HİKM ET

4

İy

D

D

ü n y a

a l o g c u l a r l a

e n g e l e r i

n e r e y e

T

v e

k a d a r

ü

R

k

İy

e

?

6

M

KIVILCIMLI Y

e h m e t

U

9

il m a z e r

m u t

A

y d in

ö z e ll e ş ti r m e K a rş ıtı M ü c a d e le İçin S E K A ’D A N

DERSLER

13

N İh

K

16

FİKRET

a l

a y a ğ a n

'K e n ts e l D ö n ü ş ü m P ro je s i' ile Y eni R a n t A la n la r ı A ç ılıy o r K

S

u l ü b e l e r e

a v a ş

KlZILTAN

E ğ itim -S e n T ü z ü ğ ü n ü D e ğ iş tird i A Ğ IR

BİR

Y EN İLG İ

VE

B İR

UMUT

M

19

e r t

B

ü y ü k k a r a b a c a k

U lu s a l S o l Ç iz g id e B ir A d ım D a h a T K P ’N İN

YURTSEV ERLİĞ İ

B u

e l a l

N

e

C

B

İn

a y

s e l

FİKRET

2-3 !

KlZILTAN M.

29

SİN A N

T ü rk iy e 'd e " Ş a r k " M e s e le s i B ir M illiy e t M e s e le s id ir E R M E N İ Lİ K

HİKM ET

32

K A PİTA LİZM

VE

DEMOKRASİ

M

KIVILCIMLI Y

e h m e t

il m a z e r

K a n a d a lı A k a d e m is y e n A m y B a rth o lo m o e w : ‘A M E R İ K A N

İM PA RA TO R LU Ğ U

İNSAN

HAKLARI

A

a

s y a

’d

A B D ’y

İLE Y Ü R Ü Y E M E Z İ ’ e

D

44

R

ö p o r t a j

: M

46

a r b e l e r

e h m e t

A

Y

u s u f o ğ l u

Ta

y ş e

n s e v e r

B olivya: D e v rim ile Y ok O lm a n ın A ra s ın d a k i Ü lk e B

a j a m e r d s

!

U

53

Ay

m u t

d in

B re z ily a 'd a T o p ra ğ ın isy a n ı TO PR A K SIZ

KÖYLÜ

HAREKETİ

(M STİ

A

57

Ta

y ş e

D a y a n ış m a e v le ri G e n e l K u ru lu n u G e rç e k le ş tird i SIN IFI

ÖRGÜTLEMEK

G E LE C E Ğ İN

İ Çİ N

SEN D İK A L A R I

DAYANIŞMAYI İÇİN

BÜYÜTMEYE

İLK T E S P İ T L E R

n s e v e r

-

69 M

71

A

e h m e t

k y o l

E v E k sen li Ç a lış m a n ın 'Z o r u n lu ' işg ü cü : K a d ın la r G

ö r ü n m e y e n

E

m e ğ

İ

n

Ç İ

l e s

E

76

İ

İ K

z g

a r a

T arım se k tö rü b ü y ü k s e rm a y e n in iş ta h ım k a b a rtıy o r ‘T A R I M D A

ÇAĞ RILM AYAN İK TİSA D IN

82

SA N A Y İLE ŞM E ’ SÖYLEMİ

KÖR

86

YOKSULLUK M A NTIĞINA

TESLİM

D LM A K

M

e h m e t

Z

Y

u s u f o ğ l u

e y n e p

88

M.

K

o r u

SİN A N

'O to y o l K e n a rın d a Y a n a n A te ş le r Ü z e r in e ' B irk a ç S ö z ‘ S O N R A S I ’ N İN

R O M A N I...

90

U

92

ERGÜN

m u t

Ay

d in

S e v g in in K rallığı K u p a sı K

a z a n a n

F

u t b o l

O

l s u n

ŞİM ŞEK

YO L Siyasi Dergi - Uyanış Kültür Sanat İletişim Tanıtım Film Yayıncılık ve Organizasyon Hizmetleri San. ve Tic. Ltd. Şti. Sahibi: Edip Bal, Sorumlu Yazıişleri Müdürü: Alaattin Erdoğan Menderes Mah. Atışalan Cad. No: 19 Kat: 4 D: 57 Esenler/İstanbul Tel/Faks: (0212) 584 31 05 Web: http://www.yoldergisi.com E-posta: direnisciler@direnis.com Baskı: Aksa Basın Yayın, Adres: Davutpaşa Merkezefendi Cad. İpek İş Merkezi No: 6/26 Topkapı/İstanbul Tel: 0212 493 16 83


GjOİ AqusTos<Eylül

200?

flilerhaba; YO L, 6 aylık bir aradan sonra yeni yayın dönem ine ilk adım ını atıyor. İlk sayısı 1987’de yayınlanan YO L, 18 y ıllık yayın hayatında farklı ev­ relerden geçerek bu güne geldi. N i­ san 1997’de yeni bir dönem e b aş­ larken şöyle dem iştik.

“ YOL, ilk yayın döneminde da­

ha çok Eylül faşizm inin yarattığı güçlü tasfiyeci etkilerle mücadele etti. Devrim ci hareket yeniden aya­ ğa kalkmaya çalışırken böyle bir mücadele gerekliydi ve kaçınılm az­ dı. A ncak yıllar aktıkça tasfiyeci eğilim lerin geçici, halk hareketinde­ ki yeni bir kabarışla süpürülüp gi­ decek denli cılız olmadığı ortaya çıktı. 8 0 ’lerin sonlarına doğru sosya­ list sistemin yıkılışı tasfiyeci eği­ limleri oldukça güçlendirdi. YOL, bu yıllarda sosyalizmin ¿orunlarına yöneldi. Yıkılıştan çıkartılabilecek ilk 'anda dersleri ortaya koymaya çalıştı. Dünyanın yarım yüzyıldır süregelen tüm dengeleri köklü bir biçimde alt üst olmuştu. Dengeler­ deki bu köklii değişim düşünce p la ­ nında karşılığını bulmalıydı. Bu ko­ nuda ilk taslak düşünceler YOL ’da yer aldı. ikinci yayın dönem ine Devrim ci H areket’in krizi üzerine çözümleme ile başlıyor. D evrim cile­ rin önünde 9 0 ’ların başından beri sadece p ra tik değil, aynı zamanda zorlu teorik sorunlar da birikmiştir. Günümüz dünya ve Türkiye ’s i y e p ­ yeni bir sürece girmiştir. Eski fo r ­ m üllerin basitçe tekrarı hareketi YO L

2

y ü k se k noktalara çekmiyor. Eski bildik sularda değil, tam tersine bi­ linm edik sularda y o l alınıyor. Bu nedenle teorik öngörü ve cesaretli p ra tik büyük önem taşıyor. D ünya Devrim ci Hareketi, II. Enternasyonal ’in çöküşünden çok daha derin bir kriz ve gerileme dö­ nemine girmiştir. II. Enternasyo­ nal ’in çöküş zem ininde esas olarak emperyalist gelişmenin işçi hareke­ ti üzerindeki etkileri yatar. Palazla­ nan işçi aristokrasisi savaş yılla ­ rında devrimci gelişmelere büyük bir darbe vurdu. Bugün emperyalist sistemdeki özellikle 70'lerin sonla­ rında başlayan teknik gelişim, üre­ tici güçlerin köklü ve neredeyse sü­ rekli değişimi işçi hareketini kaçı­ nılmaz bir şekilde etkiliyor. Yeni ge­ lişmeler işçi sınıfını yapısal olarak parçalıyor. Sınıfın topyekun davra­ nış yeteneği zayıflıyor. Dolayısıyla sınıflar savaşının koşulları oldukça radikal bir şekilde değişiyor. D ev­ rimcilerin bu değişimleri karşılaya­ cak teorik ve taktik yönelişleri y a ­ rattığını söylemek oldukça zordur. Daha çok el yordam ıyla gidiyoruz. Bu da hareketleri kısırlaştırıp y ıp ­ ratıyor. YOL, yeni yayın döneminde ge­ rek dünyada ve gerekse Türkiye’de yaşanan köklü değişimlerin çözüm­ lemelerinin en azından ilk taslakla­ rını yapm aya çalışacak. L e n in ’in 1 9 0 0 ’lerin başlarında söylediği “devrimci teori olmadan devrimci pratik olm az” deyişi bugün yakıcı bir şekilde geçerlidir. Elbette “önce teori sonra p r a tik ” kavrayışı ancak


AğusTOs-Eylül 2 0 0 5

M arksizm softalarının işi olabilir. Her yakalanan yeni ipucuyla p ra ti­ ğe yüklenm ekten hiçbir zaman geri durulamaz. Aslında teori de böyle pratiklerle zenginleşir.'” (M ehm et Y ılm azer, Yol, N isan 97) YO L önüm üzdeki dönem de te o ­

rik h ed e flerin d en geri düşm eden güncel siyasi gelişm elere daha faz­ la m üdahale eder bir noktaya gel­ m eyi am açlıyor. B u ise bazı biçim ­ sel d eğ işik lik leri beraberinde g etir­ di. Ö ncelikle p eriyodun iki aya in­ dirilm esi bir zoru n lu luk oldu. B o ­ y utu dergi ebadına büyütm e ve içe­ rikle uyum lu yeni b ir tasarım y ap ­ m a g erekliliği h issettik. B içim sel d ü zenlem eler konusunda o kurları­ m ızın fik irlerin i alm aya devam ede­ ceğiz. Y O L ’un bundan sonraki sayıla­

rın d a g ü n ü m ü z k ap ita liz m in d e k i gelişm eler, güncel siyasi tartışm a­ lar, so sy alist h arek etin sorunları, yeni m ücadele yöntem leri ve dünya üzerin d e y aşanan m ücadele dene­ yim lerin in d eğ erlendirilm esi ağır­ lıklı yer tutacak. Yeni bir b aşlangıç yaparken ta ­ rihe referans verm ek ve bulunduğu­ m uz konum u b ir kez daha tespit et­ m ek v azg eçem ediğim iz (ve çok da g erek li o lan ) b ir alışk a n lığ ım ız . D ergim izin ism i H ikm et K ıvılcım lı’nın 1932 y ılın d a E lazığ H apisha­ n e s i’nde kalem e aldığı YO L başlıklı eserine b ir gönderm edir. B u anlam ­ da Y O L, T ürkiye sosyalist h arek eti­ nin tarih in e sahip çıkan bir duruşu ve sürekliliği sim gelem ektedir. A n­ cak tarih in (ve dolay ısıyla m ücade­ lenin) sonunda y aşam ak gibi b ir id­ diam ız o lm adığına göre, YO L aynı zam anda özgür ve eşit bir dünya y a­ ratm a m ü cad elesin d e kat edeceği­ m iz m esafelere de b ir gönderm edir. YO L geçm iş ve g elecek p ersp ek tifi­ ni aynı anda içinde barındırır. H ikm et K ıvılcım lı bundan 73 yıl önce Ekim D ev rim i’nin b aşa rı­ larının verdiği b ü yük bir özgüvenle d ü şü n c e le rin i k alem e alırk e n , M ark sizm -L en in izm ’in devrim ve sosyalizm için y ü rü tü lecek m ücade­ lenin y o lu n u açm ış olduğunu, k en ­

CjOİ

disinin sadece yol kenarında sönük duran lam baları yaktığını söy lü y o r­ du. P ratik devrim yürüyüşünde her ülkenin özgün şartları olacağının k alın ca altını çizm eyi ihm al etm e­ den şöyle sesleniyordu K ıvılcım lı:

“Evet, y o l bütünüyle açıktır. Bizden önce gelenler, proletaryanın siyasal mücadele yolunu, en ilkel başlangıcından m uzaffer devrime kadar, sosyalizm in kuruluşuna ka­ dar açmış bulunuyorlar. Kuşku yok, biz de aynı yoldan yürüyoruz... Yolumuz M arksizm -Leninizm dir. Bu yolda sosyalizm in birinci aşamasına kadar söylenebilecek olan her şeyin ana hatları genellikle sözden işe geçmiş ve gerçekleşm iş bulunuyor.” K ıv ılcım lı’nın sözleri sınanm ış, b aşarıy a ulaşm ış ve sosyalist ik ti­ darı kurm uş bir devrim stratejisine duyduğu büyük inancın yansım a­ sıydı. K endisine yüklediği görev, stratejiyi iyi anlam ak ve anlatm ak (lam baları yakm ak) ve ülkenin ö z­ gün şartlarına bağlı olarak uygulan­ m asın ı sağ lam a k tı. G ün ü m ü zü n M arksist devrim cileri içinse, y ap ı­ lacak işin açılm ış yol üzerindeki lam baları yakm aktan daha fazla ol­ duğu kesin. B iz le r b iz z a t y o lu n kendisini açm akla da yüküm lüyüz. E lbette yeni rotaların ancak daha önceki işaretlerden kerteriz alarak çizilebileceğini unutm adan. R o ta

çizm e k

d ed iğ im iz d e

YO L ’un başka bir anlam ına daha i-

şaret etm iş oluyoruz. YO L aynı za­ m anda “yöntem ” anlam ına da gelir. Sınıfsız, söm ürüşüz bir dünya y a­ ratm a yolunda “N asıl yapm alı?” so­ rusuna cevaplar aram aya devam edeceğiz. Y O L, sosyalizm m ücadelesinin

yeni b ir dönem i açılırken üzerine düşeni h akkıyla yapm aya çalışacak. T arihten ve geleceğe inancım ız­ dan aldığım ız güçle yürüm eye de­ vam diyoruz. Yeni sayım ızda buluşm ak d ile­ ğ iy le... 5


CjjOİ AqusTOS'EyliH

2005

Yo l * Hikmet Kıvılcımlı

Büyük dağ yolu, umumi yol hazır. Ama biz lambayı yakmadan yürüyoruz. Karan­ lıktan ve kör dövüşünden kurtulmak için yolu görmeliyiz. Yolu görmek için lamba­ ları yakmalıyız. Şimdiye dek göğüslerimizin içinde yanan birer kızıl kor taşıdık. Aynı ateşle kafalarımızı, önümüzü, ardımızı ve uzak yolları aydınlatan birer fener, yol gösteren birer çıra gibi tutuşturmaya mecburuz. Yoldaşlar, bir yola düşmüşüz, gidiyoruz. Bu proletaryanın inkılap yoludur. İnkılap yolu her şeyden önce siyaset yoludur. Ve siyaset yolu, Marx’m “büyük Rus alimi ve tenkitçisi” saydığı Çernişevski’nin sö­ zünü daima doğru çıkarır: “Tarihin yolu, Nevski caddesinin (Moskova’daki en büyük caddenin) yaya kaldırımı değildir. Tarihin yolu durmak­ sızın kah tozlu, kah çamurlu sahalardan aşar, bataklıklardan, yarlardan ve uçu­ rumlardan geçer. Toza boğulmaktan ve ayakkabılarım kirletmekten korkan kimse her türlü sosyal faaliyetten sakınsın.” Büyük dağ yolu, umumi yol hazır. Bizden önce geçenler yolu açmışlar. Hat­ ta yolun çevresini elektrikli ampullerle bezemişler. Ama biz lambayı yakmadan yürüyoruz. Karanlıktan ve kör dövüşün­ den kurtulmak için yolu gönneliyiz. Yo­ lu görmek için lambaları yakmalıyız. Şimdiye dek göğüslerimizin içinde ya­ nan birer kızıl kor taşıdık. Aynı ateşle ka­ falarımızı, önümüzü, ardımızı ve uzak yolları aydınlatan birer fener, yol göste­ ren birer çıra gibi tutuşturmaya mecbu­ ruz.

vamı ve ortodoks geliştiricisi de, aynı ha­ kikati daha açık, daha elle tutulur ve da­ ha somut, daha gelişmiş şekliyle bir daha tekrarlıyor:

yoldur. Her tren şu istasyondan kalkar, ötekine gitmek için -yol insan tarafından değiştirilmedikçe- her zaman santimi mi­ limine ve aynı çizgi üzerinden geçer.

“Tecrübeler gösterdi ki, proletarya inkılabının esaslı bazı meselelerinde bü­ tün memleketler çekinilmez suretle Rus­ y a’nın geçtiği yerlerden geçecekler­ dir.’’(Lenin, Sol Komünizm..., s.20)

Uçak için iki şehir arasında ortalama ve belli bir yol bulunur. Ancak bu yol bir çelik kalıba dönmüş değildir. Genel ola­ rak, falan enlem ve boylarında şu süratle aşılacaktır. Bununla birlikte yol, hava yo­ ludur. Rüzgarların biçimi, doğrultusu, hava boşluklan vb. insan tarafından pe­ şin peşin, harfi harfine tayin ve kontrol edilemez. Onun için, aynı yoldan geçen başka başka pilotlar, hatta aynı pilot, baş­ ka başka zamanlara ve durumlara göre, şu kadar yüksekten ya da alçaktan ve bu çabuklukla ya da yavaşlıkta belli manev­ raları yaparak ya da yapmayarak aşar.

Yolumuz Leninci Marksizm’dir. Bu yolda sosyalizmin birinci safhasına kadar söylenebilecek olan her şeyin ana hatları genellikle sözden işe geçmiş ve gerçek­ leşmiş bulunuyor.

Kuşku yok, biz de aynı yoldan yürü­ yoruz. Böyle yürümek tarihin maddeci gereğidir. Marx diyor ki: “Her millet baş­ ka milletlerin okuluna koyulabilir ve ko­ yulmalıdır.” (K. Marx, Kapital, Önsöz)

Ancak teşkilatsız ve sınıflı bir top­ lumda insan iradesi bütünüyle sistemleştirici hiçbir etki yapamaz, hiçbir tesir ya­ pamaz, hiçbir rol oynayamaz. Sosyal bünyelerde, hele kapitalist düzen gibi ge­ niş yeniden-üretim yapılanmalarında mutlak surette eşitsiz gelişim olur. Yani daima bir ülke diğer ülkenin tersine ve aleyhine ilerler. Bu yüzden, böyle bir üre­ tim yordamından her yer için ve her za­ man için geçerli bir tek ve hep biricik ör­ nek tasavvur edilemez. Her inkılap hare­ ketinin mutlak, soyut, apriori bir formüle harfi harfine uyarak.açılacağını, yüksele­ ceğini sanmak ancak dogmatizmin dik alasıdır. Hele emperyalizm cihan ölçüsün­ de biricik ekonomi yaratmıştır. Ona rağ­ men binbir karşıt, binbir sosyal eşitsizlik­ te üstyapı doğurur. Böyle bir toplum sis­ teminde “une fois pour tous”, yani değiş­ mek nedir bilmez, basmakalıp inkılap ör­ neği olamaz. Olur sanmak, medrese ku­ runtusundan başka bir şey değildir.

Milletler için doğru olan bu düstur, o milletler içindeki millet için, yani sosyal sınıflar için de doğrudur. Sınıfların poli­ tik savaşları, siyaset keşif kolları, yani partiler için de doğrudur. Marx’m öz de­

İnkılap yolu, gerçekte bir demiryo­ lundan çok hava yoluna benzer. Şimendi­ ferin geçtiği yol şaşmaz ve değişmez çe­ lik bir düz çizgidir. Demiryolu insan kontrolü altında tespit edilen belirli bir

Evet, yol bütünüyle açıktır. Bizden önce gelenler, proletaryanın siyasal mü­ cadele yolunu, en ilkel başlangıcından muzaffer inkılaba kadar, sosyalizmin ku­ ruluşuna kadar açmış bulunuyorlar.

A

Bizim yolumuz inkılap yolu da böyledir. Leninci Marksizm’i ezberlemeyece­ ğiz, kavrayacağız; boynumuza bir muska gibi asmayacağız, elimizde bir çekiç ve orak gibi, ya da uçağın kanatları ve per­ vaneleri gibi kullanacağız. Bizden önce gelip geçenler yolu aç­ mışlar, doğrultunun ana çizgilerini kızıl şahıslar (yol gösterici kazıklar) dikerek belirlemişlerdir. İşte buradan o görünen yere dek aşağı yukarı falan doğrultuda uçulacaktır. Fakat içinde bulunduğumuz sosyal yapının markasına (ayırt edici alameti­ ne), özelliklerine bakılır. Ona göre, şu kadar yukarıdan ya da aşağıdan, bu hızla ve belli biçimlerde yol alınır. Her ülkenin sübjektif ve objektif özelliklerine bakmaksızın “doğru inkılap” diye nara atan solcu İngilizleri, Lenin “uyuşmak yok” diyen 1874 komünarlarma benzetir ve şu öğüdü verir:


AğusTOS'Eylül 2 0 0 5

“İkinci olarak, burada, her zaman ol­ duğu gibi, gayeyi hiç kuşkusuz gerçek sosyalizmin genel prensiplerini, sınıflarla partiler arasındaki ilişkilerde özel olan şeye, sosyalizme doğru objektif ve orjinal evrimin her ülkede ÖZEL OLAN ve etüt etmek, keşfetmek, önceden sezmek yordammı bilmenin gerektiği şeye uygu­ lamayı bilmektir.”(Lenin, Sol Komü­ nizm... s.76-77) Sosyalizmin ana prensiplerini her ül­ kede bulunan smıf ve parti mücadeleleri­ nin özelliğine uydurmak gerekir. Ama daha ilk bakışta görülüyor ve belli olu­ yor. Onu uygulamakla birlikte işin en güç yanı başarılmıştır. Tekrar edelim. Yol açılmıştır. Bize düşen iş şunlardır: 1- Yolun neresinde bulunduğumuzu anlamak: Bunun için, bizden öncekilerin geçerken bıraktıkları lambalar yakılmalıdır. Yaşanmış deneylerin verdikleri ders­ leri benimseyerek partinin tarihi mevkii­ ni belli etmelidir. 2- Bundan sonra geçilecek yollan iyice bilince çıkarmak: Bu iş yapılırken iki surette yararlanılabilir: a) Gelecek olayların sürprizleriyle şaşalamamak için, ona göre önceden bile bile ve daha kuvvetli hazırlanılır. b) Bizden önce geçenlerin ister iste­ mez yaptıklan gereksiz zigzaglardan çe­ kinilir. Elden geldiğince en kestirme yol­ dan ve en büyük emniyetle geçilebilir. 3- Yolun ve politik yapmm özellikle­ rini elle tutulur hale getirmek: Geçenler kendi vasıtalanyla kendi zamanlannda, kendi yerlerinde yol açtılar. Bizim özel gücümüz ve araçlarımız nelerdir? Şimdi­ ye kadar nasıl yürüyegelmiş ve çarpışadurmuşuz? Gelecek zamanm geçmişten farkı nedir? Falan yerin bizim yerimize bakarak başkalıkları neresindedir?

nun gücü ve kuvveti yüz kat artar.” (Lenin, İki Taktik) Lenin gene hatırlatıyor: Varılacak yolu bulmakla, o yoldaki güçlükleri yen­ mek başka başka problemlerdir. Doğru yolu seçmek, var olan güçleri yüz kat eder ve tabii o sayede güçlükler kolaylaşır ama sıfıra inmez. Yolu seçtikten sonra devrilecek engellerle boğuşmak emriva­ ki haline gelir.

CjO İ

yimiyle, keşif koludurlar (öncüsüdürler). Yalnız bu öncülük, sırf gidilecek yeri keşfeîmek değildir. Bir de ve belki en önemli olarak da öncülük gütmek ve inkı­ labı yönetmek anlamına gelir. * Sosyalist Gazetesi, 16 Mart-23 M art 1971, Sayı: 20-21

“Gerçekte her şeyin çarpışmaksızm, dümdüz bir çizgi üstündeymiş gibi ya­ vaşça ve gittikçe yükselir biçimde yürü­ yeceğini tasavvur etmek, tarih üzerine çocukça bir fikir edinmektir.” (Lenin, Proletaryanın ve Köylülerin Demokratik Devrimci Diktatörlüğü) Demek, yolun ana çizgilerinin çizil­ miş bulunması, bizi her ülkede geçile­ cek inkılap yolunun özelliklerini ara­ yarak bulma mecburiyetinden nasıl af ve istisna edemezse tıpkı öylece, doğ­ ru yolu seçmiş olmak da, o yoldaki bütün güçlükleri göz önünde tutma­ mak demek değildir. “Ancak, her kim proletarya için hayatının bütün hal ve şartla­ rında hazırlop çözüm yollarını önceden veren bir reçete tasav­ vur ederse yahut her kim inkı­ lapçı işçi sınıfının politikasında ne güçlüklere, ne de bulanık vaziyatlara rastlanılmayacağını temin eylerse, kimse o şarla­ tandan başka bir şey değildir.” (Le­ nin, Sol Komünizm) Netice: Bilimsel sosyalizm bütün ci­ han sosyalist hareketi için yürünecek yo­ lu formülleştirmiştir. Ancak, o formüller olayların diyalektik kaçınılmazlığı yü­ zünden şematik birer kaneva olurlar. 1-Bu kaneva olmaksızın sosyalizm adına hiçbir iş yapılamaz;

En azından bütün bunları yapmak şartıyla yürünecek yoldan, vanlacak ko­ naklardan emin olabiliriz. O zaman doğ­ ru yolu buluruz. Ve Lenin’in deyimiyle yoldan emin olunca- kuvvetlerimiz yüz misline çıkar ve bütün güçlükler kolayla­ şır:

2-Sırf ve Yalnız o kanevayla ise bir ülkede sosyalizm gerçekleştirilemez. Her memleket genel kanevayı işleyerek dö­ vüşünü biçimlendirecek ve doğru yolunu bulacaktır. Doğru yolu bulmak içinse Le­ ninizm’in softası değil, mücahiti (milita­ nı) olmak şarttır.

“Önemli olan, doğru yolu seçmiş ol­ maktan emin olmaktır. Bu güvenç geldi mi, mucizeler yaratan inkılap coşkusu­

Siyaset yolu dövüş yoludur. Dövü­ şen, sosyal sınıf yararlarıdır. Partiler po­ litik sınıf dövüşünün, Leninizm’deki de-

Dr. Hikmet Kıvılcımlı 5


q o l A qustoS'Eylül 2005

Ka

yg anlaşan

dünya

D E N G E L E R İ V E TÜRK İYE Mehmet Vılmcızer

AB eliyle demokrasi hayallerinin üzerinde artık kara bulutlar gezinmektedir. Çok kontrollü bir şekilde son günlerde PKK konusu yeniden tırmandırılıyor. Bu manive­ lanın neleri harekete geçireceği biliniyor. ABD ve AB ile ilişkilerin çıkmaza girmesi ve bir de yeniden "PKK terörü"nün başlaması iç politikada çoktandır hazırlıkları yapılan milliyetçi politikaların tetiklenmesi için uygun bir ortam hazırlamaktadır. Dünya güçler dengesinde ilginç bir kayma yaşanıyor. İki büyük güç, ABD ve AB pozisyon kaybederken ya da en azından bir tıkanma-duraklama süreci­ ne girerken, en altlardaki diğer iki güç, Rusya ve Çin konumlarını güçlendirmektedirler.

kaybetmektedir. Latin Amerika ve Uzakdoğu-Pasifik bölgesinde Am eri­ k a’nın ayağının altındaki topraklar kay­ maktadır. Bu gidişin tek istisnası Hin­ distan’la yapılan yeni “ittifak”tır. Bu gelişmenin derinliğiyle ilgili bugünden tahm inde bulunm ak zordur. Ancak ABD, Clinton günlerinden beri Hindis­ tan’la yeni ilişkiler geliştirme hedefine kilitlenmiştir. Afgan savaşı ile Pakis­ tan’ın özel bir önem kazanması bu sü­ reci kesintiye uğratmıştı. Gelişmeler ABD’nin beklediği yönde olmayınca yeniden Hindistan’la ittifak konusu öne çıkmıştır.

ları büyümektedir. Bu yılki ödemeler dengesi açığı beklenenin de ötesine ge­ çerek “tüm zamanların en büyük raka­ mına” 195 milyar dolara ulaşmıştır. Bu gerçekler karşısında Amerika bazı yeni düzenlemeler içine girmekte­ dir. Bu düzenlemeler ilk elden adı var kendi yok “Büyük Ortadoğu Projesini”, Pasifik bölgesini ve Latin Amerika’yı etkileyecektir.

ABD başlattığı “21. yüzyıl savaşla­ r ın ın ikisini de kaybetme aşamasına her geçen gün daha fazla yaklaşmakta­ dır. Afganistan’da ABD iktidarı Ka­ bil’in içinde bile tam değildir. Irak’taki A B’nin durumu Amerika’dan daha gelişmeler Washington’u hem moral kötüdür. Avrupa iki gücün çok somut hem de maddi olarak bunaltmaktadır. baskısı altında gittikçe sıkışmaktadır. Rumsfeld yeniden Bağdat’a “sürpriz ABD yüksek teknik, Çin ise ucuz meta bir gezi” yaım ak zorunda kaldı ve en ile A B ’yi zorlamaktadır. Bunun sonucu “İmparator” topraklarını büyüttük­ resmi ağızdan 2006’dan itibaren çekil­ çe Roma gibi mas ‘afi artmakta ve açık­ anayasa süreci tıkanmıştır. Fransa ve me yapılacağı açıklan­ dı. Bu sürecin nasıl ya­ ABD boşlattığı "21. yüzyıl savaşları"nm ikisini de kaybetme aşam a­ şanacağını elbette kim­ sına yaklaşmaktadır. Afganistan'da ABD iktidarı Kabil’in içinde bile se bilmiyor. Ancak tam değildir. Irak'taki gelişmeler Ulashington'u bunaltmaktadır. Rumsfeld’in deyimiyle “ucuz savaş” gittikçe pahalıya gelmek­ tedir. Ordu oldukça yıpranmış, asker içinde moralsizlik yükselmektedir. Öte yandan, Irak’ın zenginliklerinin yağ­ ması beklenildiği ölçüde hızlı yapıla­ mamaktadır. Ayrıca ABD, koca gövdesiyle Irak’ı işgal etmesine rağmen İran’ı korkutamamış, liberalleşme beklenirken ABD karşıtlığı zafer kazanmıştır. Lüb­ nan her geçen gün karışmaktadır. Filis­ tin’de yeni başkana tepkiler yüksel­ mekte ve Ham as’m tanınması tartışma­ ları ilk kez B atı’nm gündemine girmiş­ tir. Irak bataklığında debelendikçe ABD, dünya ölçüsünde mevzi ve itibar 6


AqusTOS'Eylül 2005

Hollanda’nın referandumla anayasaya hayır demesi, aslında neoliberal politi­ kalara halkların açık bir tepkisidir. Neoliberalizm şampiyonluğu artık Avru­ p a’da riskli hale gelmektedir. “Sosyal devletin” eritilmesinin politik bir bede­ li olmalıydı. Bu dalga yavaş yavaş ken­ dini hissettirmeye başlamıştır. Ancak olayın bir de diğer yüzü var­ dır. A B ’nin zirvesinde ise “bütçe” tar­ tışmaları sırasında iki çizginin uzlaşma alanlarının artık çok daraldığı ortaya çıktı. İngiltere neoliberal politikaları daha fazla derinleştirmeyi savunurken, Almanya ve Fransa daha ılımlı bir gidi­ şi dayatmaktadırlar. AB bütçesinin % 42’si tarım sübvansiyonlarına gitmek­ tedir. Bundan ise en büyük payı Fransa almaktadır. İngiltere, anayasa oylaması suya düşünce, bu gidişe dur demek için iyi bir fırsat yakalamış ve tarım süb­ vansiyonlarının sona erdirilmesini, bu­ nun yerine “Avrupa’nın rekabet gücü­ nün artırılmasını” savunmuştur. Kapi­ talizmin günümüzdeki mantığı açısın­ dan İngiltere güçlü ve haklı zeminde durmaktadır. Zirvedeki bu çatlağın bü­ yüyeceğini öngörmek yanlış olmaz. AB, bir açmazla yüz yüzedir. Kitleler sosyal devlet eridikçe A B ’nin gelişme­ sine şüpheyle bakmaya başlamıştır. Öte yandan, zirvedeki çatlak bu şüpheyi güçlendirecek bir rol oynayacaktır. AB, yeni dünya düzeninin özellikle son on yılında birikmiş fonlarını tüket­ miştir. “Yağlı yıllar” geride kalmıştır. Bu gerçeklikten dolayı bütçe tartışma­ ları şiddetlenmiştir. Yeni üyeler için ya­ pısal uyum fonları hemen hemen sıfıra inmiştir. ABD’nin saldırganlığı karşı­ sında daha “barışçı” bir proje olarak bir dönem ilgi çeken AB, artık bu çekicili­ ğini kaybetmiştir. A B ’nin büyükleri kendi dertlerine düşmüşlerdir. Alman Dışişleri Bakanı Fischer’in dediği gibi gelecekte “bölünmüş bir Avrupa” orta­ ya çıkabilir. İki güç merkezindeki bu zayıfla­ malara karşı Rusya ve Çin’de sınırlı ge­ lişmeler vardır. En önemlisi son olarak Rusya ve Çin arasında yapılan anlaş­ malardır. Rusya hammadde kaynakları açısından çok zengin ve büyük bir ül­ kedir. Öte yandan, silah ve uzay tekni­ ğinde de gelişmiş bir durumdadır. Çin

ise dünyanın yeni üretim aFransa vc Hollanda'nın an ay asay a tölyesidir. Büyük sermaye hayır dem esi, neoliberal politikala­ birikimi ile hızla son üretim ra halkların açık bir tepkisidir. tekniklerine ulaşabilmekte­ dir. ABD’nin eneıji konu­ “ulus inşası”nda Amerika’ya yardımcı sunda kuşatmalarını Rusya üzerinden oldular. Yani savaşın ve somasının fi­ aşma yolundadır. Bu ikili pek çok yön­ nansmanında iş bölümü içinde davran­ den birbirini tamamlamaktadır. dılar. Bu işbölümünün ozulduğu za­ man Amerika’nın gücü sınırlı hale gel­ Bu sürecin ne kadar ömrü olabilir? mektedir. ABD’nin bu sermaye kıtlığı Bu gidiş geçici bir rastlantı mı, yoksa zaafının temel stratejisinde değişiklik derinlerde inatçı bir zemin mi var? Öte yapmadığı ölçüde düzelme olasılığı yandan, bu sorulara verilecek cevaph ra yoktur. göre Türkiye’nin konumu ne olacaktır? İkinci neden, yeni dünya düzeni ile Güç merkezleri arasındaki denge merkezler arası yükselen rekabettir. kaymaları günümüz dünyasının temel Her güç diğerinin zayıf noktasıyla uğ­ gerçekliklerindendir. Ancak bu kayma­ raşmakta, dolayısıyla karşılıklı olarak ların tek yönlü gerçekleşme olasılığı birbirlerini hırpalamaktadırlar. Bu zayıftır. Yani sürecin sürekli bazı mer­ YDD’nin son on yılında özellikle ABD kezlerin lehine (veya diğerlerinin aley­ ve AB için geçerlidir. En çok bu iki güç hine) akması mümkün değildir. Değiş­ karşılıklı olarak birbirini yıpratmıştır. kenlik mevcut güç dengelerinin en ge­ Bu yıpratma Balkan Savaşları sırasında nel yapısıdır. Ancak bu genel özellik ve özellikle Irak Savaşı sürecinde en son gelişmeleri yeterince açıklamıyor. yüksek noktalara çıkmıştır. Ayrıca dün­ En büyük güçlerin kısmi mevzi kaybı, yasal rekabetin iki temel safı vardır. Bir buna karşılık geriden gelenlerin konum ucunda neoliberalizmi bir amentüye çe­ kazanmasını açıklayan başka nedenler viren anglo-sakson kapitalizmi (Ameri­ olmalıdır. ka ve İngiltere) ve öbür ucunda yarım yüzyılını sosyal devletle yaşamış “topİlk neden A B D ’nin özel konumu­ lumcul” kapitalizmin ihtiyatlı neolibe­ dur. Amerika büyük gücüne rağmen ralizmi, her gün daha şiddetle sarsılan sermaye kıtlığı nedeniyle kendisine arekabetin fay hattını oluşturuyorlar. Bu kacak sermayeye bağımlıdır. Bu durum rekabet A B ’nin birikimlerini eritirken Washington’u r manevra alanını daralt­ ABD’nin de açıklarım büyütmektedir. maktadır. İlk körfez savaşı ve Yugoslav iç savaşı sırasında Avrupa ve Japonya

Üçüncü neden, çok daha özel, Irak

7


C |O İ AğusTOS'Eylül 200?

Savaşı sürecidir. Savaş ve sonuçlan özellikle Amerika’yı yıpratmıştır. Irak’ı işgal etmiş ancak kendisi de işgalin tut­ sağı haline gelmiştir. Öngörülerinin he­ men hiçbiri gerçekleşmemiştir. İrak ba­ taklığı ABD’yi tutsak ettiği ölçüde di­ ğer güç merkezlerinin eli rahatlamıştır.

YDD’nin on yılı aşkın fırtınalı sürecin­ de oldukça yıprandılar ve soluklanma gereği duymaktadırlar. Bu sürecin nasıl yaşanacağını göreceğiz. Ancak güç dengelerinin mantığı dünyanın daha gerilimli bir sürece gebe olduğuna işa­ ret ediyor.

Irak işgalinin yarattığı sonuçlar dı­ şındaki nedenler YDD’nin çok zor de­ ğişir temel unsurlannı oluşturduğu için, günümüzdeki güç kaymasının geçici bir yönü olmakla birlikte kalıcı yanlan da vardır. ABD Irak bataklığından kur­ tulursa çeşitli müdahaleler için kendi elleri de rahatlayacaktır. Bu böyle olsa da, olayların basit bir güç hesabıyla ak­ ması mümkün görünmüyor. ABD, Irak Savaşı’nı gerekçelendirirken büyük bir itibar kaybına uğramıştır. Bundan sonra kuracağı tuzaklar için inandıncılığı her zaman zayıf olacaktır. Elbette böyle he­ saplaşmalar sonunda gelir giice daya­ nır. Ancak kullanılan güç ne ölçüde çıp­ lak ve bu anlamda “haksız” hale gelirse yaratacağı karşı tepkiyi de o ölçüde bü­ yütür.

Boşlukta Kalan Türkiye

ABD önümüzdeki süreçte ne yapa­ caktır? Irak’tan çekilme sürecinde aynı zamanda Suriye ve Irak ile mi hesapla­ şacaktır? Veya Ortadoğu’da sınırlı bir kontrolle yetinip Çin ve Rusya’nın ku­ şatılmasına mı ağırlık verecektir? Daha doğrusu gelişme işaretleri gösteren bu ittifakın bozulması yönünde mi ağırlık koyacaktır? ABD bugün önemli bir açmazla karşı karşıyadır. Irak batağında oyalan­ dıkça dünyanın diğer alanlarında inisi­ yatif kaybetmektedir. Bu konuda ilk sı­ rada Latin Amerika yer alıyor. Ardın­ dan Pasifik bölgesi gelmektedir. ABD olaylarca pozisyonunu yeniden gözden geçirmeye zorlanmaktadır. Öncelikle­ rinde bir değişiklik yapıp yapmayaca­ ğına karar vermeden önce Irak’taki ağır yükün etkisinden belli ölçülerde kurtu­ larak bir toparlanma gereği duyuyor. Bu noktadan baktığımızda güç kayma­ larındaki bugünkü özel durumun fazla bir ömrü yoktur. Ancak Washiııgton’un aynı anda farklı cephelerde gerilim ta­ şıma gücünün çok sınırlı olduğu yete­ rince anlaşıldığına göre, Rusya ve Çin cephesine sınırlı ölçülerde yönelebilir. İki büyük güç, Amerika ve AB,

8

Türkiye son üç yılda oldukça önemli gelişm elerle yüz yüze kaldı. YDD’nin bölgedeki bütün anaforların­ dan ilk elden etkilenmektedir. Irak Sa­ vaşı ufukta görüldüğünde önce her şey savaşa katılmaya göre akıyor gibi gö­ ründü. Bu gerçekleşmeyince Türk dev­ letinin ABD ile yarım yüzyıllık ittifak ilişkisi önemli bir kırılmaya uğradı. Bu kırılma başka bir gelişmeyle ' karşılanmaya çalışıldı ve Türkiye AB sürecini büyük bir heves ile hızlandırdı. Ancak çok geçmeden A B’nin kendi iç dengeleri, zaten zor olan Avrupa yolu­ nu imkansız hale getirdi. Bugün Türki­ ye son elli yıllık tarihinde hiç yaşama­ dığı bir olguyu yaşıyor. Devletin dış politika alanı esas olarak boşlukta kal­ mıştır. Amerika’nın peşinden Ortado­ ğu’nun derinliklerine inmeyi göze ala­ mayan Türk devleti, öte yandan son ge­ lişmelerle Avrupa’da neredeyse isten­ meyen ülke ilan edildi. Soğuk savaş yıllarında Sovyetlerin sıcak kamında uykuya yatmanın rahat­ lığı yok artık. Nereden nereye? İlk kör­ fez savaşında büyük bir hevesle “bir verip üç alma”ya soyunan Özaî, Çin Seddi’ne kadar uzanma düşlerine yat­ mıştı. “Ateş üçgeninin” içindeki Türki­ ye’nin stratejik önemi Sovyetlerin yıkı­ lışı ile azalmamış artmıştı. Yıllar aktık­ ça bu düşler kırılıp dökülmeye başladı. Son alman üst üste iki darbe ile düşler artık kabusa dönüştü. Kuzey Irak’ta çuvallamayla kırılmanın tepe noktasına çıktığı ABD-Türkiye ilişkileri Erdo­ ğan’ın son Amerika gezisi ile hiçbir dü­ zelme göstermedi. AB anayasasının reddiyle tutulmaya çalışılan diğer dalda Ankara’nın elinde kaldı. AB cennetinin kapılan kapanırken öte yanda Ortadoğu cehennemine Amerika’nın daveti halen geçerliliğini koruyor. Türkiye A raf’ta daha ne kadar sal­ lanabilir? Bu boşlukta kalma yeni yö­

nelişleri ortaya çıkartabilir mi? Erdo­ ğ a n 'ın son Rusya gezisi “25 milyarlık ticaret” umudu yarattı. Daha önceleri genelkurmay Türkiye’nin ABD ve AB ikilemine mahkum olmadığını vurgula­ mıştı. O günler mi gelip çattı? Türkiye önceki anlaşmalarının ve ekonomik ilişkilerinin sonucunda çok küçük bir manevra alanına sahiptir. Ancak koşul­ lar zorladıkça bu küçük manevra alanı içinde de olsa Türk Devleti bazı kıpır­ danmaları deneyebilir. Gelişmelerin iç politikaya yansı­ maları kaçınılmaz bir şekilde yaşana­ caktır. AB eliyle demokrasi hayalleri­ nin üzerinde artık kara bulutlar gezin­ mektedir. Çok kontrollü bir şekilde son günlerde PKK konusu yeniden tırman­ dırılıyor. Bu manivelanın neleri hareke­ te geçireceği biliniyor. ABD ve AB ile ilişkilerin çıkmaza girmesi ve bir de ye­ niden “PKK terörü”nün başlaması iç politikada çoktandır hazırlıkları yapılan milliyetçi politikaların tetiklenmesi için uygun bir ortam hazırlamaktadır. Öte yandan son yaşananlar, AB süreci ne­ deniyle ordunun konum kaybını durdu­ racak sonuçlar da yaratacaktır. Demok­ rasi hayalleri de yeni bir bahara ertele­ necektir. Türkiye her yönden belirsizliklerin arttığı bir sürece giriyor. Dış politika tı­ kanmış ve hatta boşlukta kalmıştır. IM F’nin her dediğini yapan Türkiye, ekonomide önemli bir gelişme kaydet­ memiştir. Eldeki çok sınırlı sanayi ha­ raç mezat satılıyor. Bunun adı “küresel­ leşmeye uyum” oluyor. Ekonomik ola­ rak Türkiye Arjantin’in gittiği yola gir­ miş görünüyor. Siyasi olarak ise, hala “ılımlı İslanT’a bir alternatif yaratılamadı. Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına aday olma olasılığı siyasal krizin pimi­ ni çekebilir. Pek çok gelişme AB ile 3 Ekim randevusunun sonrasına ertelen­ miş görünüyor. Kimse bu randevu ön­ cesi oyunbozan konumuna düşmek is­ temiyor. Ancak siyasal kriz epeydir bi­ rikmektedir. Belirsizliğin arttığı bir or­ tamda Türkiye yeni bir dönemece gir­ mektedir. Ancak bu dönemecin ardın­ dan yolun AB hayalleri ile büyütülen “demokrasiye” çıkmadığı yeterince açıktır. 29.07.05


AğusTOS'Eylül 2 0 0 ? C | O İ

EKDDİYALDGCULARLA NEREYE KAD AR? Umut Aydın

Türkiye ekonomisi kimilerine göre dünya rekoru sayılacak şekilde hızlı bir biçimde büyüyor. Oysa faiz harcamalarının milli gelirin yüzde 15'inden fazlasını çaldığı bir ortamda, planlanan yüzde 6.5'lik faiz dışı fazla hedefi ancak sağlık, eğitim ve ka­ mu yatırımlarında olağanüstü kısıntılar sonucu sağlanabilir. Bunun adı da literatüre göre "yoksullaştırıcı büyüme"den başka bir şey değildir. K alkınm a kavram ı ya da ideolojisi, II. Savaş’m hemen ertesinde popüler ikonlardan biriydi. Ortaya çıkan sosyalizm -kapitalizm dengesinde büyülü “sanayileşm e” kelimesini bayrak ha­ line getiren ideologlar, kalkınma pa­ radigm asıyla birlikte yeni alanları fet­ hetmeye ya da ellerindekini korum a­ ya çalışıyordu. Aslında evrim teorisi­ nin, m odernleşm e teorisinin ya da etnosantrist ilerleme ideolojisinin yeni koşullarda aldığı biçimden başka bir şey değildi. B atı’nm bir dönem Hıristiyanlık’ı taşıması, bir dönem mede­ niyet götürmesi ya da bugün insan hakları, demokrasi vb. söylemleriyle Üçüncü D ünya’yı kuşatm asından çok farklı değildi. 9 0 ’lardan sonra denge­ nin kapitalizm lehine çözülmesiyle birlikte kalkınm a tartışm aları da gün­ demden düştü. Üniversite kürsülerin­ den bile silindi adeta. Kalkınma retoriği, ekonomik bü­ yümeyi ve onun göstergesi olarak Gayri Safı M illi Hasıla (G SM H )’yi çok sevdi hep. Bugün de GSM H’deki rakam sal artışlar, bir toplum un sıçra­ ması olarak yansıtılıyor. Bu yanılsa­ mayı taşıyanlar açısından G SM H ’nin kom pozisyonunda GSM H’yi oluştu­ ran unsurların niteliğinin hiçbir öne­ mi yoktur. Pazarda satılabilen, meta kategorisine dahil olan her şey, GSMH bakım ından eşit önemde ve eşit değerdedir. Etrafa zehir saçan ve çevrede yaşayan insanları yok eden, su ’ Tvavı, toprağı kirleten bir fab­ rika, sadece kendi üretimi itibariyle G SM H ’yi büyütmekle kalmaz, aynı zamanda, ortaya çıkardığı doktor, i­

laç, sağlık teçhizatı vb. ihtiyaçlar do­ layısıyla da G SM H ’nin artmasını sağ­ lar. Pazara sürdüğünüz m etanın pi­ rinç, şeker vb. olmasıyla işkence ale­ ti, silah vb. olmasında bir fark yoktur.

umursamaz. GSMH artışıyla ölçülen ekonom ik büyüm e geniş kitlelerin yoksullaşm ası, toplumsal gerilimler, aşın bölgesel dengesizlikler, doğal çevrenin tahribi ve uzun dönemde bü­ yüm enin koşullarının aşm dırılm ası pahasına gerçekleşebilir. Bu tablonun

GSMH, açığa çıkan gelirin nasıl dağıtıldığım da göstermez, aksine bö­ lüşüm deki adaletsizliği gizler. Ü stelik hasılanın AH Sobocoft, Kemol Dcrvİf'İ 3ÜÇİÜ soğuk rakamları insanlaC kO ftO fU İyC Ö 6 Ç ÎŞ p r O g l f " ’ in i rın sosyal ihtiyaçlarını da "Nororllllkld(!)" sürdürüyor.


CjOİ AqusTOS'Eylül

2005

tamamlayıcı yüzünde de genel bir si­ yasi istikrarsızlık, askeri diktatörlük­ ler, aşırı düzeyde gelir dengesizliği, kültürel kim lik erozyonu bulunabilir. Kısaca toplumsal eşitsizlik derinleşir ve yeniden üretilir. Adına da “büyü­ m e” denir.

Yoksullaştırıcı büyüme Türkiye ekonomisi kim ilerine gö­ re dünya rekoru sayılacak şekilde hız­ lı bir biçim de büyüyor. IMF patentli istikrar programı; enflasyon hedefle­ m esinden başka hiçbir sorum luluk ta­ şımayan, adı bağımsız, gerçekte ulus­ lararası fınans çevrelerine bağım lı m erkez bankası ve “bağım sız” üst ku­ rullara hakim olduğunu iddia eden hüküm etin at gözlüğünden bakmayan farklı disiplinlerdeki tüm iktisatçılar, bunun horm onlu bir büyüme olduğu konusunda hem fikir. Rakam lara bakarsak 2004 yılında GSM H yüzde 9.9, daha önem lisi GSYÎH yüzde 8.9 ve sanayi yüzde 9.4 büyüdü. Öte yandan Mayıs 2001 ta­ rihli “Güçlü Ekonomiye Geçiş Prog­ ram ı” ve sonrasında hazırlanan niyet m ektuplarında 2006 sonuna kadar ka­ mu kesimi birincil (faiz dışı) bütçe dengesinde milli gelire oran olarak yüzde 6.5 düzeyinde bir fazla taahhüt edilmiştir. Faiz dışı fazla dogmatik saplantısı da gösterge olarak kabul edilirse yapısal reform lar (!) başarıyla uygulanm akta, Türkiye ev ödevini yerine getirmektedir. Ancak ne hik­ metse, bu başarılar Mtıoda deyimle-

sokaktaki vatandaşa bir türlü yansı­ mıyor. İşsizlik oranı bir türlü gerilem i­ yor, m utlak rakam larla işsiz sayısı ar­ tıyor. Dayanıklı tüketim m alları dışın­ da, iç talep yetersizliği en önemli so­ run olm aya devam ediyor. Halkın reel gelir artışı, sürekli olarak m illi gelir artışlarının gerisinde kalıyor. Bu ne­ denle, temel ihtiyaç m allarının, örne­ ğin “gıda-içki” (alkolsüzler dahil) harcam alarının gelişm e endeksi, son beş yıl itibariyle GSYİH artışının üç­ te birini bile bulmuyor. 2000 yılm a kıyasla GSYİH toplam yüzde 14.7 ar­ tarken, gıda-içki harcam aları sadece yüzde 4.3 arttı. Bir başka ifadeyle nüfiıs başına düşen gıda harcaması aza­ lırken, yetersiz beslenm e ve yoksul­ luk derinleşiyor. Son beş yıldaki birikimli GSYİH büyüm esini, sadece dayanıklı tüketim harcam aları artışı (yüzde 14.3) ile hizmetlerdeki artış (yüzde 15.5) yaka­ layabildi. Öte yandan tüketim artışını gelir artışları değil, tüketici kredileri finan­ se ediyor. 2004 yılı ailelerin bankala­ ra borçluluğu açısından da rekor kır­ dığı bir yıl oldu. Tüketici kredileri ve kredi kartları bakiyesi hane halkı tü­ ketim harcam alarının yüzde 7 ’sine çı­ karken, dayanıklı tüketim harcam ala­ rının yüzde 4 6 ’sı tüketici kredileriyle karşılandı. Bu tarz verileri arka arkaya sırala­ mak, listeyi uzatm ak mümkün. Ancak

ekonomideki büyüm enin sadece sos kağa yansım a açısından değil, kendi dinamikleri açısından da anlamlı bir duruş sergilem ediği gerçeği ortada duruyor; Söz konusu büyüm enin IMF program ının ve hüküm etin iktisadi politikaları ile ilgisi olmadığını; bü­ yümeyi sağlayan ana kaynağın önce­ likle ücret ve ithalat maliyetlerindeki ucuzlam aya dayandığını ve üretimin de çoğunlukla stok birikimine yönel­ diğini söylem ek lazım. Örneğin 2002 yılında GSYİH sa­ bit fiyatlarla 8.5 trilyon TL arttı. A n­ cak aynı dönemde sabit sermaye yatı­ rım ları yüzde 2 daralırken, G SY İH ’deki artışın 7.7 trilyon TL’si stok değişim lerine aktarıldı. D olayı­ sıyla 2002’deki reel büyüme halkın refah gücüne yansım am ış ve reel kişi­ sel gelirlerde durgunluk yaşanırken ve sabit sermaye yatırım ları geriler­ ken bütünüyle stok birikim ine yöne­ len bir üretim artışı gerçekleşmiştir. Bunlara karşın reel ücretler erimeye devam etti. 2002’de im alat sanayi özel sektöründe reel ücretler yüzde 1.3, reel kazançlar ise yüzde 4.6 düzeyin­ de geriledi. İm alat sanayi kam u sektö­ ründe reel ücretler yüzde 3.8 arttı, an­ cak buna karşın üretim de çalışan ba­ şına reel kazanç yüzde 2.6 düzeyinde düştü. D olayısıyla ekonomideki büyüme eğiliminin başarılı iktisat politikaları ile ilgisi yoktur. Doğrudan doğruya ücret m aliyetlerinin düşürülm esi ve döviz kurundaki aşırı değerlenmenin

YERLİ VE YABANCI KAYNAKLI SICAK PARA (ŞUBAT, 12 AYLIK) 20 0 4

2005

FARK

N ET GİRİŞ

Y abancı kaynaklı toplam

18.162

38.545

20.383

10.790

H isse senedi

9.645

19.028

9.383

2.375

K am u b o rçlan m a kağıdı

5.556

16.031

10.475

7.958

M evduat

2.961

3.486

525

457

v erle şik le r k ay n ak lı toplam

7.282

10.201

2.919

3.242

B an k alar k ısa vadeli borç

5 653

8.705

3.052

2.975

D iğ er k ısa v ad e li borç

1.629

1.496

-133

267

T oplam sıcak para

25.444

48.746

23.302

14.032 (Akt. Mustafa Sönmez)

ın


Ağusıos-Eylül 2 0 0 5

yol açtığı ithalat artışları ile bağlantı­ lıdır. Ayrıca “güvenin artması ve be­ lirsizliklerin azalm ası” ile düşmesi beklenen faiz oranları, diğer tüm m akroekonom ik fiyatlar gerilerken yerinde saydı. İlginç olan şudur zaten; program da, tüketici fiyatları ile enf­ lasyon hedefi 2003 için yüzde 20, 2004 içinde yüzde 12 olarak belirlen­ mişken; reel faiz 2003 için yüzde 22, 2004, 2005 ve 2006 için ise yüzde 18 düzeyindedir. Enflasyon hedefi ile karşılaştırıldığında program ın sürdü­ receği nominal faiz rakam ları 2003 ’te yüzde 46, 2004’te yüzde 32, 2005 ve 2006’da sırasıyla yüzde 27 ve yüzde 24 olarak öngörüldü. Böylesine yük­ sek bir reel faiz altında kalan ekono­ minin sabit sermaye yatırım larını sür­ dürmesi ve yeni iş sahaları açarak ekonomide uzun erimli kalıcı bir büyü­ me politikasına geçmesi beklenemez. Şu çok nettir. 2001’de formüle edilen program, iç ve dış borçların çevrilebilm esini hedeflemiştir. (Bugün itibariyle sadece dış borç stoku 160 m ilyar doları aşmış durumda.) Faiz dışı fazla verilirse; piyasalara güven gelecek, faizler düşecek, buna paralel olarak özel yatırım lar artacak, bu da büyüme hızını yükseltecektir. Prog­ ram da başka bir varsayım daha var; m ali ve ticari işlemlerdeki sözleşm e­ lere uyulması. Yani sermayeyi ilgilen­ diren akitlere uyulmalıdır. Sermaye kazançlarının geriye dönük vergilen­ dirilmesine gidilmemeli, ama emeği ilgilendiren toplumsal akitlere uyulm asa da olur. Toplu sözleşm eler askı­ ya alınabilir, 2001-2004 arasında ol­ duğu gibi sosyal hakları düzenleyen m evzuat tepeden inme bir şekilde de­ ğiştirilebilir. Oktar Türel’in aktarım ­ larına göre; kriz öncesinin son “nor­ m al” yılı olarak ele alabileceğimiz 1998 ve 2004 yılı verileri kullanılarak yapılan bir karşılaştırm a şu sonuçları vermektedir: a. 1998-2004 arasında G SY İH ’in ortalam a büyüme hızı yüzde 2.6’dır; kişi başına yıllık reel gelir artışı ise yüzde 1 dolayındadır. b. 1998’den bu yana istihdamda kayda değer bir artış yoktur. c. 2004’te yüzde 14.5 olan özel

sabit s e r­ maye yatırımı/GSMH oranı, 1998 yılındaki yüzde 18.5 oranının altın­ dadır. Bu durum m utlak değerce de böyledir. Faiz harcam alarının m illi gelirin yüzde 15’inden fazlasını çaldığı bir ortamda, planlanan yüzde 6.5’lik faiz dışı fazla hedefi ancak sağlık, eğitim ve kam u yatırım larında olağanüstü kısıntılar sonucu sağlanabilir. Bunun adı da literatüre göre “yoksullaştırıcı büyüm e”den başka bir şey değildir.

Spekülatif sermayenin dayanılmaz sıcaklığı Aslında 2001 programı, bir yan­ dan yüksek reel faiz politikasına m ah­ kumdur. Çünkü cari açıklarda dahil olmak üzere kam u açıklarının finans­ manı için sıcak para gereklidir. Öte yandan yüksek reel faiz, kam u borçla­ rının çevrilmesini zorlaştırıyor, borç yükünü artırıyor. Ortada fasit bir dai­ re olduğu açıktır. K alkınm akta olan ülkelere 2004’te toplam 279 m ilyar dolarlık bir portföy yatırımı gerçekleşti. Söz konusu ekonom iler ya borçlarını tas­ fiye ettiler, ya cari fazla verdiler ya da rezerv birikimi sağladılar. Türkiye ise bu sisteme borç yaratan finansman b i­ çimiyle dahil oldu. Korkut B oratav’m verdiği rakam larla, 2002 sonrasında birikimli olarak cari açık 25 m ilyar dolara ulaştı. Oysa borç stokundaki artış 42 m ilyar doları geçiyor. Bu dö­ nem de Türkiye 13 m ilyar dolar yeni kısa vadeli borç biriktirdi. Gelen sı­ cak para öyle ki; ne zaman ekonom i­

CjOİ

deki açlığı gidere­ cek şekilde, istihdam a, sa­ nayiye yönelse geldiği gibi kaç'yor. Erinç Yeldan’m tanım lam asıyla, aç v a susuzluğa mahkum, ama gırtlağa ka­ dar döviz bolluğu içinde bir ekonom i­ ye sahibiz. Sadece Şubat 2004-Şubat 2005 arasmı kapsayan 12 aylık dönemde Türkiye’ye giren rıcak para 14 m ilyar dolardır. Aynı tarihte toplam sıcak pa­ ra stoku 38 m ilyar doları aştı. 12 ay­ dan daha kısa vadeli, bankalar ve ban­ kacılık dışı sektörlerin kısa vadeli dış borçlarını da hesaba katarsak bu ra­ kam 48.7 m ilyar dolara çıkıyor. Doğ­ rudan yatırım lar ise 2002’den bu yana düşüyor. Öte yandan 2001’den bu ya­ na kısa vadeli dış borç stokunun M er­ kez Bankası’nm döviz rezervlerine olan oranı da yükselm e eğilimine girdi. 2001 sonunda yüzde 60.7 düzeyinde olan bu oran, 2004 sonu itibariyle 20 puan yükselerek yüzde 8 l ’e çıkmıştır. Bir başka ifadeyle Türkiye ekonomisi 49 m ilyar dolarlık mayının üzerinde oturuyor.

Rakamların gereksizleştiği nokta Geçtiğim iz günlerde Devlet İsta­ tistik Enstitüsü (DİE), 2003 yılı hane halkı bütçe anketinin sonuçlarını açıkladı. Aslında bu sonuçlar, buraya kadar yazdıklarımızı bir anlamda ge­ reksiz kılıyor. 2003’te ekonomi yüzde 5.9 büyümüş olmasına rağmen yok­ sulluk net olarak arttı. Yoksulluk ora-

1 1


CjO İ

AğusToS'Eylül 2 0 0 5

Sabit 1987 Fiyatlarıyla Reel GSYİH ve Harcama Unsurlarındaki Artışlar (Milyar TL) G SY İH ’e katkılar

Ö zel nihai tü k etim D e v le tin nih ai tü k etim i S abit serm aye y atırım ları Ö zel D ev let S tok değişm eleri İh racat İth alat G SY İH

G SYİH’e katkılar

2 0 0 2 -2 0 0 1

2 0 0 3 .1 - 2 0 0 2 .1

2 0 0 2 (%)

2 0 0 3 .1 (%)

1.491

1.116

17.4

56.4

509

-52

6.0

-2.6

-171

364

-2.0

18.4

-1.149

645

-13.4

32.6

-280

11.4

-14.2

978 7.706

1.382

90.2

69.8

4.626

1.446

54.1

73.0

-5.614

-2.276

-65.7

-114.9

8.547

1.980

100.0

100.0 (Akt. Erinç Yelo

m yüzde 26.96’dan yüzde 28.12’ye, yoksul fert sayısı ise 18 milyon 441 binden 19 milyon 458 bine kadar yük­ seldi. Satın alma gücü parkesine göre nüfusun yüzde 2.39’u 2.15 doların, yüzde 23.75’i ise 4.3 doların altında harcanabilir gelire sahip. Yine bir başka DİE araştırm asına göre 2003-2004 arasında, işgücü yüz­ de 5.4 artmış. Bu sadece kentlerde 707 bin kişi demek. Bunlardan sadece 504 bini iş bulabilirken, işsizlik oranı yüzde 13.3’e çıkmış durumda. İş bul­ muş görünenler ise ancak kayıt dışı işlere girebilmiş. Yani sigortasız, hiç­ bir sosyal güvencesi ve geleceği ol­ madan çalışıyorlar. Reel ücretlere baktığım ızda da ücretler hala 1997’in seviyesine ula­ şabilmiş değil. Ama bir yandan IMF Başkan Vekili Ann Krueger “asgari ücretin yüksek olduğunu” söylüyor, diğer yandan TÜSİAD, TOBB gibi sermaye kesim leri “bölgesel asgari ücret” uygulam asını dile getiriyor. AKP hükümeti isp bu söylemleri emir telakki ediyor. IMF "ye verilen son ni­ yet m ektubu büyük ölçüde ücret ve is­ tihdam yapısının yeniden düzenlen­ m esine yönelik olarak hazırlandı. M e­ tin aslolarak düşük ücret ekonom isi­ nin nasıl ve ne zamana kadar kurumsallaştırılacağmı içeriyor. Burada bir şeyi açmak gerekir. Asgari ücret üze­ rine yapılan yorumlar, sadece finansal amaçlar içermiyor. Bundan öte politik

bir saldırının argümanı olarak kulla­ nılıyor. Asgari ücret, işçiyle patron arasmda birebir sözleşme yapılmasının önündeki kurumsal engellerden biri­ dir. Dolayısıyla asgari ücret m ekaniz­ masının şu halini bile aşındırmaya yönelik çabalar, emeği bireysel işçile­ re dönüştürmeyi, mevcut örgütlülüğü de parçalam ayı hedeflemektedir. Tüm bu satırların ve Türkiye’de uygulanan ekonom ik programın özeti şu: Sermayeden almayacaksın, halka da vermeyeceksin. Bu anlayış, sosyal devleti yoksula bir dilim ekm ek at­ maktan ibaret gören vahşi kapitalizm ­ den başka bir şey değildir. Geçtik devrimci çözümleri kapitalist siste­ min kendi içinde dahi farklı yollar vardır. Konsolidasyon, m oratoryum gibi seçenekleri bir kenara bıraksak bile; örneğin Tayland’ın yapmış oldu­ ğu gibi IMF program ını terk ederek uluslararası finans kuruluşlarının spe­ külatif akımlarım cezbetm eye çalış­ mak yerine, yoksulluk ve işsizlik ile doğrudan mücadeleyi ön plana çıkar­ tabilir, iç talebe dayalı bir istikrar ve büyüme modelini uygulam aya başla­ yabilirsiniz. Gelişmiş ülkelerin para piyasaları sadece yüzde 3.5-4 gibi fa­ iz getirisi sunarken, Türkiye yüzde 3 0 ’lara varan spekülatif arbitraj oyu­ nunun dışına çıkabilir. Planlı bir sos­ yal kalkınm a modelini gündemine alarak uluslararası işbölümü çerçeve­ sinde üstlendiği ucuz emek piyasası

rolünden de ayrılabilir. Ya da banka­ ların dış kredi almaları önlenerek sı­ cak para denetim altına alınabilir. Bü­ yük bir kum arhaneden farksız çalışan borsa vergilendirilir veya kapatılabi­ lir. Olmadı, daha yum uşak bir çözüm olarak, giren sermaye vergilendirilir. Elbette bunlara, askercil piyasa demokrasisi izin vermeyecektir! 17.06.2005

Kaynakça Ahmet İnsel, İktisat ideolojisinin Eleşti­ risi, Birikim Yayınları, 1993 Erinç Yeldan, “ Büyümenin Kaynakları Üzerine” , www.bagimsizsosyalbilimciler.org Erinç Yeldan, “ Piyasa Demokrasisi” , www.bagimsizsosyalbilimciler.org K. Boratav, A.H. Köse, B. Kuruç, O. Tü­ rel, E. Yeldan, “ En Büyük Kriz” , Milliyet Gazetesi Business Eki, 6 Mart 2005 Korkut Boratav, “ Teslimiyet Duygusuy­ la Mücadele” , Express, Haziran 2005, sayı: 50 Mustafa Sönmez, “ Merkez Bankası’nın Sıcak Para Çarpıtması” , www.haysiyet.com Oğuz Oyan, “ Sorunlu Büyüme” , Birgün Gazetesi, 5 Nisan 2005


AqusTOS'Eylül 2 0 0 /

CjOİ

Özelleştirme karşıtı mücadele için

SEK A ’DAN DERSLER Nihal Kayacan

Özelleştirmelerin yüz binlerce işçiyi işten atmayla kalmadığını, toplumun tüm kesimlerinin haklarına nasıl bir saldırıda bulunduğunu, neden topyekun bir yıkım politikası olduğunu da olabilen en etkin araçlarla anlatmayı önümüze bir görev olarak koymalı, bu eksende ortaya çıkacak mücadele odaklarıyla buluşabilmenin zeminini yaratmaya çalışmalıyız. SEKA’da 51 gün süren işçi direnişi­ nin sonuçlanm asının üzerinden 3 ay gibi bir süre geçm işken bu direnişin belleğim izde bıraktığı izleri bir kez daha belirginleştirm ek ihtiyacıyla k a­ leme alınm ıştır bu yazı. Çünkü dün­ yada ve T ürkiye’de özelleştirm e kar­ şıtı m ücadele ve onun da ötesinde sı­ n ıf m ücadelesi sürmektedir, sürecek­ tir. Bu m ücadele içinde yer alan her m uharebedeki k azam m larm ıızı ve kayıplarım ızı k o lek tif bilincim izde d ersleştireb ild iğ im iz oranda yeni m uharebelere daha hazırlıklı girişe­ biliriz. Bu topraklarda 20 yılı aşkın süredir devam eden sermayenin özel­ leştirm e saldırılarından birine karşı yükseltilen SEKA direnişi de pek çok açıdan dersleştirilm esi gereken özel­ liklere sahip. Öncelikle bir süreç olarak SEKA direnişine baktığım ızda eylem biçi­ mi, kararlılığı ve yarattığı etki ile uzun zam andır karşılaştığım ız küçükyerel direnişlerden farklı olduğunu anlam akta zorlanm ayız. Ö nem sediği­ m iz birkaç tanesine değinm ek gere­ kirse: ✓ SEKA işçileri, sın ıf m ücade­ lesinin uzun zam andır ivme kaybetti­ ği bir dönemde gerçekleşm iş olm ası­ na karşın en radikal eylem tarzların­ dan olan “fabrika işgalim i 51 gün sürdürebilm iş, üstelik polisin saldırı girişim ini kararlılıkları ile püskürtebilmişlerdir. Onların bu kararlılığı özelleştirm e kapsam ındaki diğer iş­ yerlerinde yaşanan/yaşanacak dire­ nişlere örnek oluşturmuştur. İşgal ey­ lemi işçi sınıfının gündem ine yeni­ den taşınm ıştır. H üküm et bu eylem li­

lik karşısında “esneyebilirle” yetene­ ği gösterm iştir ama bu tarzın yaygın­ laşm ası durum unda zorlanm ası m üm ­ kündür (her zaman m anevra yapacak bir alan bulam ayabilir)... Sonrasında gerçekleşen Seydişehir ve Coca Cola işçilerinin direnişleri, hem işyeri iş­ galinin sınıfın gündem ine taşındığına bir örnektir, hem de direkt saldırıya geçen hüküm etin esneme yeteneğinin sınırlılığına... Şu aşam ada yeterince gündem olm ayan bu radikalleşm e, bir çizgi haline dönüştüğünde başka bir bilinç ve örgütlenm e düzeyi açığa çıkarm a potansiyeline sahiptir. ✓ Eylem kısa sürede sınıf hare­ ketinin odağına oturmuş, çok çeşitli kesim lerin ilgisini çekmiş, desteğini almıştır. Sendika bürokratlarını bile 4 M art’ta iş bırakm a kararı alm aya zor­ lamış, iş bırakm a azım sanm ayacak sayıda işçinin katılım ıyla gerçekleş­ miştir. S ınıf hareketinde dalga dalga yükselen bir hareketliliğe yol açmış, özlenen seviyede olmasa da dikkat çekici bir oranda sınıf dayanışm asını harekete geçirebilmiştir. İşçi sınıfına güven, sermaye kesim ine de korku veren bu olum luluğun altını çizmek gerekir. ✓ Kadın ve çocukların da dire­ nişe katılım ı ve polis m üdahalesine karşı direnm eleri, direnişin bir bütün olarak m eşruiyetini, kararlılığını ve etkisini artırıcı rol oynamıştır. D ire­ nişlerin, süreçten etkilenen daha ge­ niş bir kesim i kapsaması anlamına gelen bu özellik de ortak hafızaları­ m ızdaki yerini almıştır. Bu kapsam genişletilm eye ihtiyaç duymaktadır. Süreçten etkilenecek tüm kesim leri t

(eğer bunu başarabilecek bir ilişki ve örgütlülük seviyesi varsa) kendi yordam ınca direnişe destek verm esi mümkündür. ✓ Talepleri etrafında kenetlen­ miş sekiz yüze yakın işçinin kararlılı­ ğının hüküm et üzerinde baskı gücü oluşturabildiğini göstermiştir. Bu k a­ rarlılık, hüküm etin fütursuzca sür­ dürdüğü özelleştirm e saldırısını bir çırpıda gerçekleştirm esine engel ola­ rak “belediyeye devir” gibi bir ara aşama koym asına neden olmuştur. Yi­ ne bu kararlılık sayesinde hüküm et işçilere “iş güvencesi” sözü vermek durum unda kalmıştır. Elbette bu gü­ vencenin ‘sözde’ kalm am ası m ücade­ lenin bundan sonraki gidişatına bağ­ lıdır. Serm ayenin saldırılarının bu denli yoğun olduğu bir dönem de ve­ rilen m evzi savaşında ister bir adım ileri gidelim, isterse bir adım geri dü­ şelim, geldiğim iz noktayı koruyabil­ m ek için de sürekli m ücadele verm ek durumundayız. SEKA direnişini benzerlerinden farklı kılan olum lu yönlere bir bakış attıktan sonra sonucu değerlendirm ek gerekirse taşıdığı olum luluklarla sı­ nırlılıkların birlikte açığa çıkardığı bir durum olarak; “SEKA direnişi ba­ şarıya ulaşam am ıştır” diyebiliriz. 51 günün sonunda, T ürk-İş’in hüküm et­ le yaptığı (işçilerin de kabul ettiği) anlaşm a gereğince, SEKA fabrikası işçileriyle birlikte Kocaeli B elediye­ si’ne devredilmiştir. Direniş esnasında işçilerin iki te­ mel talebi vardı, iş güvencesi ve fab rikanm üretim e devam etmesi. Anla mada vaat edilen iş güvencesinin ri:


c jo l

zuü?

altında olduğu, şu an bu hakkın veril­ miş gibi görülm esinin işçilerin dire­ nişini kırm aya dönük bir m anevra ol­ duğu her gören göz için aşikardır. Fabrikanın üretim e devam etmesi ta­ lebi konusunda da durum farklı değil. D evredilen Kocaeli B elediyesi’nin T ürkiye’nin en borçlu belediyeleri arasm da yer alması ve devrin hemen ardından belediye başkanm m “devle­ tin işletem ediği fabrikayı biz mi işle­ neceğiz?” sözleriyle arzı endam etm e­ si fabrikanın çalıştırılm ayacağı konu­ sunda yeterince ipucu vermektedir. 0 halde onca kararlılığa rağmen bu iki talebin de kazanılam am ış olduğunu söyleyebiliriz. D irenişin ve politik ortam ın bunda etken olan belli başlı sınırlılıklarına değinm ek gerekirse:

etki alanlarının sınırlılığının, yani gerçek bir alternatif güç oluşturam am alarınm payı büyüktür. Şimdiye dek gerçekleşen pek çok işçi direnişinde devrim ci hareketlerin m isyonu -eğer içeriden direnişi ör­ gütleyen gücün kendisi ya da güçler­ den biri değilse- “destekçi” konu­ m uyla sınırlı olmaktadır. Bu sınırlılı­ ğın direnişteki işçilere ulaşm ası da çoğu zaman sendika bürokrasisinin çeşitli nedenlerle “göz yum m ası” da­ hilinde ya da onunla gerilim içinde gerçekleşm ektedir. 9 0 ’da Zonguldak m aden işçilerinin direnişinde bildiri dağıtm aya çalışan bir grubun dövül­ m esi ve Paşabahçe direnişinde yine bir grubun polise teslim edilm esi bu gerilim ler içinde en çok akılda kalan­ lar. Geçtiğim iz günlerde Telekom ’un özelleştirilm esine karşı işçilerin Gay­ re tte p e ’den başlattıkları yürüyüşe destek için gelen bir grubun yürüyü­ şe katılm asının T ürk H a b er-îş’ten sendikacıların talim atları doğrultu­ sunda polisçe önünün kesilerek en­ gellenm esi de benzer bir vaka. Selüloz-İş’ten görevlilerin, SEKA direni­ şine desteğe giden devrim ci grupların işçilerle yakın tem as kurm am ası için azami özen gösterdiği de destekçile­ rin gözlem leri arasında. Sendika bü­ rokrasisinin bu insanlarla buluşm a­

nın “işçilerin m ücadelesine zarar ve­ receği” telkinleri, sistem in yıllardır işlediği örgütsüzleşm e propagandası ve “provokatörler” söylem iyle bulan­ dırılmış bilinçlerde ciddi bir etki gü­ cüne ulaşabiliyor. Devrimci hareket sın ıf hareketiyle “destekçi” olm anın ötesinde buluşm a yol ve yöntem leri­ ni yaratm ak zorundadır. SEKA dire­ nişinin birinci ayını doldurduğu dö­ nem de kurulan SEKA İşçileriyle D a­ yanışm a Platform u’nu direnişi daha geniş bir çevreye taşım a ve daha ge­ nel siyasi taleplere sıçratm a kaygıla­ rını da içerm eye çalışan solda atılan olum lu bir adım olarak değerlendir­ m ek gerekir. Ancak, SEKA direnişi­ nin daha geniş kesim lere duyurulm a­ sında da belli seviyede etkili olan platform , hem çok geç kurulm uş ol­ m ası hem de bileşim inin yeterince geniş olmaması nedeniyle oldukça sı­ nırlı bir etkiye sahip oldu.

v- Fabrikanın kapatılm am ası gi­ bi daha politik bir hedefi dillendirse de tem elde SEKA işçisi iş, aş talebiy­ le yola çıkmıştır. S ınıf m ücadelesinin yüksek ve sın ıf bilincinin gelişkin ol­ Bu direnişin tem el eksiklikle­ madığı dönem lerde bu son derece rinden biri şim diye dek gerçekleşen norm aldir, ama direnişin kararlılığı­ bütün özelleştirm e karşıtı m ücadele­ nın-açığa çıkardığı enerji ve yarattığı nin de eksiğidir aynı zamanda. Türki­ yankı göz önüne alındığında süreçte y e ’de özelleştirm e karşıtı m ücadele­ politikleşm e seviyesini yükseltecek de yer alan işçilerde ve sendikal ön­ çeşitli m om entlerin oluştuğu gözlem ­ derliklerinde bütünlüklü bir bakış alenebilir. Ama söz konusu m om ent­ çısı ve ortak m ücadelenin öne çıka­ lerde bu dönüşüm gerçekleşemedi. rılm ası yaklaşım ı bulunm am aktadır. İşçiler kendi dar, ekonom ik hedefleri Egem enlerin saldırı planının bütün çevresinde o lu ştu r­ dukları talep ler için S€Kfi, sınıf mücadelesinin ivme kaybettiği bir dönemde gerçekleş­ direndiler ve daha bü­ miş ofmasına karşın "fabrika işgali"ni 51 gün sürdürebilmiş, üstelik yük b ir dönüşüm ün polisin saldırı girişimini kararlılıkları ile püskürtebilmişlerdir. kapısını aralayam adıkları oranda yenildiler. Direniş sendika bürokrasinin etkinliğinde gerçekleşm iştir. B aşlan­ gıçta daha kendine güvenli, daha ka­ rarlı bir duruş söz konusu iken, poli­ tikleşm e sağlanam adığı oranda, p si­ kolojik olarak yorulm a, güven azal­ m ası ve sendika bürokrasisinin irade­ sine daha fazla bağlanm a yaşanm ıştır.Türk-İş ağalığının eylemi götüre­ ceği yer bellidir. N itekim beklenen gerçekleşm iştir. Kendi içinden farklı bir önderlik geliştirem eyen ya da başka bir önderlikle buluşam ayan işlerı dog mcıa ııaıeKvL euıü^tu. Elbette bu bul aşam am ada devrim ci iradelerin örgü denm e seviyelerinin ve

14


AğusTOS'Eylül 2 0 0 5

GjOİ

K IT ’leri kapsadığı, sıranın m utlaka kendilerine de geleceği bilinm esine rağm en hepsi ancak sıra kendine gel­ diğinde sesini yükseltiyor. “ Şimdi oraya saldırırken ben onlara destek v e­ reyim, sıra bana geldiğinde de onlar bana destek verir, böylece birlikte kazanabiliriz.” dem iyorlar bir türlü. B öylece seslerini deği toplum un di­ ğer kesim lerine ulaştırm ak birbirleri­ ne bile etkin şekilde ulaştıram ıyor; güçlü, ses getiren, toplum sal hayatı etkileyen ortak eylem lilikler gerçekleştirem iyorlar. Sendikaların tepesine çöreklenm iş ağalığın tavrı malum. Onların böyle bir niyeti zaten yok. M aksatları yasak savmak. Tabanları­ na karşı “dostlar alışverişte görsün” kabilinden “eylem ler” örgütlemek. A ncak 20 Kcıdlfn ve çocukların da direnişe katilimi ve polis müdahalesine karşı yılı aşkın süredir sey­ direnmeleri, direnişin bir bütün olarak meşruiyetini, kararlılığını ve reden saldırıların h e­ etkisini artırıcı rol oynamıştır. defi olan işçilerde böyle b ir kavrayışın binlerce işçiyi işten atm ayla kalm adı­ SEKA işçisi 51 gün boyunca ör­ gelişm em esi, direnişlerin dar günlük ğını, toplum un tüm kesim lerinin hak­ nek bir kararlılıkla, işçi sınıfının y e­ ekonom ik taleplerle sınırlı kalm ası larına nasıl bir saldırıda bulunduğu­ niden ayağa kalkabilm e um udunu sın ıf bilincinin eksikliği ile tanım la­ nu, neden topyekun bir yıkım politi­ büyüterek direnm iştir, ama sonuçta nabilir. Yeni liberal saldırılara eşlik kası olduğunu da olabilen en etkin ayenilm iştir. N azım ’m deyim iyle “taeden Türk-lslam sentezci ideolojinin raçlarla anlatm ayı önüne bir görev orihsel-sosyal şartların zaruri sonu­ sın ıf içinde edindiği yaygın etki alanı larak koym alı, bu eksende ortaya çı­ cu” dur bu yenilgi. Eğer tarihsel-sosbu durum un önem li nedenlerinden kacak m ücadele odaklarıyla buluşayal şartlar yukarıda ta rif ettiğim iz biridir. Tabi sınıfın çıkarlarını savu­ bilm enin zeminini yaratm aya çalış­ şekilde akm am ış olsaydı; m esela işçi nan güçlü bir sol odağın yaratılam a­ malıdır. sınıfının diğer kesim leri bu direnişin mış olm ası da... SEKA direnişinin de bir kez daha çevresini örme yeteneği gösterebil­ v SEKA direnişi şim diye dek göze batırdığı bu olguyu işçi sınıfın­ selerdi ya da daha doğrusu devrim ci yaşanan direnişlere göre belli bir sı­ daki yapısal parçalanm anın sınıf m ü­ hareketin örgütlülüğü ve politik et­ n ıf dayanışm asını harekete geçirebilcadelesine yansım ası olarak adlan­ kinliği çok daha güçlü olsaydı, işçi miştir, ancak bu dayanışm a sınıfın dırm ak gerekir. Farklı işçi kesim leri sınıfını ortak politik hedeflere sefer­ çok farklı katm anlarını kapsam ada arasında çıkar farklılaşm asının nes­ ber etme gücünü kazanabilm iş ol­ eksik kalmıştır. Sendikalı ve özellik­ nel bir veri olduğu günüm üzde, bu saydı bu direniş bam başka sonuçlar le özelleştirm e kapsam ındaki işyerle­ çıkarları ortak bir potada eritm ek ve da yaratabilirdi. rinde çalışan işçilerde bu eğilim daha sermaye cephesine güçlü bir vuruşa yüksekken, sendikasız, sigortasız, SEKA yenilgisini, serm ayenin öyönlendirm ek ezberim izdeki yakla­ güvencesiz işlerde çalışanların ve iş­ zelleştirm eleri de kapsayan yeni-lişım larla m üm kün olmayacaktır. Ya­ sizlerin direnişe ve sonuçlarına ilgisi ratıcı yaklaşım larla örülm üş yoğun beral politikalarına karşı işçi sınıfı­ oldukça zayıftır. H atta bu kesim lerin bir deney biriktirm e, kendi deneyleri­ nın kaybettiği bir m uharebe olarak çoğunluğunun E rdoğan’ın bu işçileri m izden ve birbirim izin deneylerin­ tanım larsak bundan sonra yapılm ası ayrıcalıklı, yüksek maaşlı, verim siz den öğrendiğim iz etkileşim e açık bir gerekenler SEKA’nm dersleri ışığın­ işyerlerine çöreklenm iş, oralardan m ücadele sürecine ihtiyacım ız var. da önüm üzdeki m uharebelere hazırnem alanan kesim ler olarak dam gala­ Bu farklılaşm ış kesim ler arasında lanmaktır. Ne denli doğru dersler çı­ yarak, “halkın parasını yedirm em ” güç olabildiğim iz oranda bu parça­ kartırsak ve onların gerektirdiği ha­ şeklinde efelenerek dile getirdiği ide­ lanm ışlığı birleşik m ücadeleye dö­ zırlıkları gerekleştirebilirsek o denli olojik belirlenim in etkisi altında sü­ nüştürebiliriz. “S ınıf içi ittifakın” y a­ artacaktır yeni m uharebeleri ve sınıf reci değerlendirdiklerini söylem ek ratılm asının yolu sol hareketin işçi savaşını kazanm a şansımız... yanlış olmayacaktır. O halde bu m ü­ sınıfının farklı tabakaları içinde güç­ cadele süreci, özelleştirm elerin yüz 30.07.2005 lü örgütler oluşturm asından geçiyor.

1?


Kentsel

Dönüşüm Projesi’ ile yeni rant alanları açılıyor

Ku l ü b e l e r e s a v a ş Fikret Kızıltcın

Yere! yönetim ve büyük sermaye bir kez daha "kulübelere", yani kentin yoksul gecekondularına karşı "savaş" ilan etmiş durumda. Öyleyse yoksul­ ların, emekçilerin de "saraylara savaş" demesi meşru ve gereklidir. Tıpkı Paris komünarlarının bundan 134 yıl önce haykırdıkları gibi: "Kulübelere barış, saraylara savaş." İstanbul Büyükşehir Belediyesi “Kent­ sel Dönüşüm Projesi” adı altında emek­ çi mahallelerinde bir kez daha yıkımla­ ra başladı. Proje çerçevesinde ilk yı­ kımlar Pendik, Giizeltepe ve Okmeyda­ n ı’nda yaşandı. Şimdilik küçük çaplı olan bu ilk yıkımlara karşı şiddetli dire­ nişler gerçekleşti. Ev sahipleri, kiracı­ lar ve mahalle gençliği yıkım ekipleri­ ne ve zırhlı birliklere karşı “barınma hakkı'nı savundular. İlk icraatı yoksul­ ların evlerini yıkmak olan “dönüşüm projesi”nin ne menem bir şey olduğunu anlamak için önce arkasında yatan zih­ niyeti açıklığa kavuşturmak gerekiyor.

Yeni liberalizm ve kent

leştiği yerlerin hiç biri deprem riski al­ tında olan yerler değildir. Asıl amaç bü­ yük sermaye gruplarına yeni kar alanla­ rı açmaktır. Kentin merkezinde kalan gecekon­ du bölgeleri büyük sermaye kesimleri­ nin iştahını kabartmaktadır. Gecekon­ dulaşma ise hiçbir şekilde gecekond' yapanların suçu değildir. 1950’li yıllar­ dan itibaren İstanbul’a yoğunlaşan göç sırasında devlet ya da sermaye sahiple­ ri hiçbir sosyal tedbir almayarak, çalış­ maya gelen insanları gecekondu yapı­ mına mecbur bırakmışlardır. Böylece sermaye için işgücünün yeniden üreti­ mi en ucuz yöntemle sağlanmış oluyor­ du. Gecekondu bu anlamda sermaye sı­ nıfının ve devletin sorumsuz yaklaşım­

larının bir sonucudur. Ayrıca anayasada her vatandaşın barınma hakkına sahip olduğu yazılı olmasına karşın, bu yön­ de bir sosyal politika Türkiye’de hiçbir zaman geliştirilmemiştir. 1950’li yıllardan bu yana gecekon­ dular sermaye sahipleri için ucuz işgü­ cü kaynağı, politikacılar içinse oy de­ posu olarak görüldü. Son dönemlerde ise sermayenin değişen ihtiyaçlarına bağlı olarak gecekonduya yaklaşım da farklılaştı. İstanbul’a gelenlere vize uy­ gulanması gibi absürt öneriler de yine bu dönemde gündeme geldi. Çünkü ar­ tık sermayenin yeni işgücüne ihtiyaç duyduğu günler geride kalmıştı. Şimdi kenti uluslararası kapitalizmin ve yerli sermayenin ihtiyaçlarına göre yeniden

Son yirmi beş yıldır uygulanan ye­ ni liberal politikaların bir ayağı da kent top­ Bugünün dünyasında yeni liberalizme karşı barınma hakkını yüksek raklarının sermaye biri­ sesle savunmak gerekmektedir. Herkes sağlıklı konutlarda yaşama kimine hizmet edecek hakkına sahiptir. Piyasanın mantığını kabul etmek zorunda değiliz. tarzda yeniden kullanı­ ma açılmasıdır. 1980’li yıllardan bu yana çıkarılan yeni yasa­ larla yerel yönetimlerin yetki ve sorum­ lulukları artırılmış, yeni yetkilerle do­ nanmış belediyeler sermaye gruplarıyla sıkı ilişki içinde kent topraklarım bir rant alanı haline getirmişlerdir. Son yıllarda özellikle değer kaza­ nan bölgelerde emekçi ve yoksulların barındığı gecekonduların yıkılarak bu­ raların zenginlerin yerleşimine açılma­ sı ya da ticaret merkezi yapılması he­ deflenmektedir. Bu yağma politikasının kılıfı ise "gecekondulaşmayı önlemek” söylemidir. 1999 Depremi’nden sonra yıkımlar için yeni bir kılıf daha bulun­ muş- •: Riskli alanların boşahı1'-

Ch

!c v 1 nlaru


AğusTOS'Eyli'ı 2 0 0 5

yapılandırmak gerekiyordu. Bunun içinde önce emekçi ve yoksullan kentin iyice dış kesimlerine sürmek gerekiyor­ du. Zenginler Taksi m "den Levent’e gi­ derken m ersedesleriyle Okmeydanı’ndan geçmek istemiyorlardı. Belli mi olur çocuklar taş maş atar?! Yeni liberal ideolojide her şey gibi kent topraklan, evler, semtler vs. basit birer meta olarak görülür. Her mahalle­ de binalann fiziksel yapılanmasının ya­ nı sıra aynı zamanda bir sosyal yapılan­ ma olduğu, insanların komşuluk ilişki­ leri içinde yaşadıkları, oturdukları sem­ tin kimliklerinin bir parçasını oluştur­ duğu görmezden gelinir. Okmeydan ı’nda evi yıkılan bir emekçiye pişkin­ likle İkitelli de kibrit kutusu büyüklü­ ğünde “asosyal” konutlar gösterilir. İn­

H

a l k

CjOİ

sanlar yıllardır aynı yerde yaşamanın sonucunda geliştirdikleri sosyal bağla­ rından bir anda koparılır.

siyle çözülebilir. Yerel yönetimler, kira bedeli çok cüzi miktarlarda çok sayıda sağlıklı konut inşa etmelidir. Ancak

Konut sorunu

böyle bir uygulama karı değil, toplum­ sal yaşamı merkeze alan bir yaklaşım gerektirmektedir. Bu ise yeni bberal

Bugün İstanbul’da ve diğer büyük şehirlerde işsizlik kadar büyük bir baş­ ka sorun evsizlik ve sağlıklı konut yok­ sunluğudur. İstanbul’da ortalama ev ki­ rası bedeli asgari ücretin üzerindedir. Milyonlarca emekçi gelirlerinin büyük bir kısmını kira harcamalarına ayır­ maktadır. Evlerin büyük çoğunluğu depreme dayanıksız ve barınma koşula­ rı sağlıksızdır, yeşil alan diye bir şey ise söz konusu değildir. Milyonlarca emekçinin çilesi hali­ ne gelen konut sorunu, ancak bütünlük­ lü ve halktan yana projelerin üretilme­

y ik im l a r a

zihniyetin terk edilmesi anlamına gelir. Bugünün dünyasında yeni libera­ lizme karş- barınma hakkını yüksek sesle savunmak gerekmektedir. Herkes sağlıklı konutlarda yaşama hakkına sa­ hiptir. Piyasanın mantığını kabul etmek zorunda değiliz. Yerel yönetimler sade­ ce satmak için değil asgari ücrete göre ayarlanmış bedeller üzerinden kiralık konutlar inşa edebilirler. Böyle bir uy­ gulama emlak spekülasyonunun da önüne geçmeyi sağlar.

k a r ş i ö r g ü t l e n iy o r

“Kentsel Dönüşüm Projesi” İstanbul’un emekçi semtle­ rinde “yıkım projesi” olarak uygulanıyor. İlk olarak Pen­ dik’te, ardından Güzeltepe ve Okmeydanı’nda, en son Beykoz’da gecekondu ve bina yıkımları gerçekleşti. Po­ lis, jandarm a ve zırhlı araçlar eşliğinde savaşa gider gibi gerçekleştirilen yıkımlar gecekondu halkının şiddetli di­ renişiyle karşılaşıyor. 21 Temmuz günü evlerinin yıkılacağı daha önceden bildirilen Güzeltepeliler yıkım ekiplerini engellemek amacıyla barikatlar kurdu. Sabah saatlerinde, mahalleyi kuşatma altına alan Çevik Kuvvet polisleri barikatlara panzerle ve gaz bombalarıyla saldırdı. Mahalle halkı ise taşlarla polise karşılık verdi. Yaşanan çatışmanın ardın­ dan 10 kadar gecekondu yıkıldı. Bunun üzerine mahalle gençleri yıkımı protesto etmek amacıyla TEM yolunu bir süre trafiğe kapadılar. Evleri yıkılan kiracılar şu anda eşyalarıyla birlikte otobüs duraklarına sığınmış dürümdalar. S: ^ Okmeydanı Kulaksız bölgesinde kimi binaların Bele­ diye tarafından yıkılması üzerine Okmeydanı halkı hare­ kete geçti. Mahalle halkı ve demokratik kitle örgütlerinin katılımıyla oluşturulan Yıkıma Karşı Halk Komisyonu 31 Temmuz Pazar günü kitlesel bir eylem gerçekleştirdi. Sa­ at 14:30’da Okmeydanı Şark Kahvesi’nde başlayan yürü­ yüşe binlerce Okmeydamlı katıldı. Sokak aralarından dolaşarak Kulaksız M eydanı’na kadar yürüyen Okmeydanılılar “Yerimize yurdumuza sa­ hip çıkacağız”, “Okmeydam’nı yıktırmayacağız”, “İşgal­

ci değiliz hak sahibiyiz” yazılı pankartlar açtılar. Yürüyü­ şe katılmayanlar da balkon ve pencerelerden alkışlarla eyleme destek verdiler. Kulaksız Meydanı’na . aıı yü­ rüyüş koluna burada toplanmış olan kitlenin de katılımıy­ la bir miting gerçekleştirildi. Yaklaşık beş bin ’«iye ula­ şan mitingde Kulaksız’da ve Güzeltepe’de evleri yıkılan­ lar ve mahalle halkından temsilciler söz alarak ¡kanlara karşı direneceklerini ifade ettiler. Miting boyunca “ Fer­ man padişahın Okmeydanı bizimdir”, İşgalci değil, hak sahibiyiz”, “Susma sustukça sıra sana gelecek '.“Yıkım­ lara karşı omuz omuza”, “Canımızı vermeden evimizi vermeyiz”,’’Direne direne kazanacağız” sloganları atıldı. Okmeydanı halkı Tayip Erdoğan’ın İstanbul Belediye Başkanı olduğu 1998 yılında da gündeme gelen yıkım planına karşı kitlesel eylemler gerçekleştirerek planın ge­ ri çekilmesini sağlamıştı. 17


CjolAğusToS'Eylüi 2 0 0 5 Borçlandırma ve barınma hakkının ihlali “Kentsel Dönüşüm Projesi” kapsa­ mında gerçekleşen yıkımlarda belediye ev sahiplerine sadece bina bedeli veri­ yor, yıkım parası ise bu bedelden düşü­ lüyor. Yani devlet ev sahiplerine evini kendi parasıyla yıktırtıyor. Belediyenin önerdiği sosyal konutlarsa genellikle sayılan bedelin iki katı civarında olu­ yor. Bu durumda ev sahibi konumunda­ ki insanlar bir anda 30 milyarı aşkın borçların altına girmiş oluyorlar. Yıllar­ ca çalışıp tüm birikimlerini harcayarak ev sahibi olan emekçiler, yıllarca süre­ cek taksitlerle bir kez daha borçlandırı­ lıyor. Taksitlerin ödenememesi duru­ munda ise mülkiyet haklarını kaybede­ cekler. Bu durumda yıkımlar tam bir mülksüzleştirme operasyonuna dönü­ şüyor. Mevcut haliyle proje “kentsel borçlandırma projesi”ne dönüşmüş du­ rumda. Peki yıllarca süren taksit ödemele­ rinin sonunda tapusuna kavuşulacak ev buna değecek mi? Sosyal konut diye gösterilen belediye evleri çoğunlukla kentin ücra köşelerinde ve ciddi bir çevre düzenlemesinden yoksun. Ayrıca evler oldukça küçük. Taksitlere bir de ulaşım m asraflarını eklemek lazım. Sosyal çevrenin tasfiyesi ise ayrı bir so­ run. Bu evlerin depreme ne kadar daya­ nıklı olduğu ise belirsiz. Kiracıların durumu ev sahiplerin­ den çok daha kötü. Bazı durumlarda

kısmi kira bedelleri ödense de, yeni ev bulmanın zorluğu ve kiraların yüksekli­ ği düşünüldüğünde kiracılar tam anla­ mıyla sokağa atılıyor. Örneğin Güzeltep e’de yıkılan gecekondulardaki kiracı­ ların belediye evlerinde kirada oturma talepleri yanıtsız kaldı.

Direnişler ve sol Gecekondu yıkımları sürerken di­ renişler de sürüyor. İstanbul’da yıkımın söz konusu olduğu mahallelerde irili ufaklı çok sayıda inisiyatif oluşmuş du­ rumda. Bugün tüm bu inisiyatifleri bir­ leştirecek merkezi bir koordinasyonun oluşması zor görünüyor. Bugün için gerçekçi olan yerele iyi kök salmış, ye­ reldeki güçleri birleştiren halk inisiya­ tiflerinin oluşturulmasıdır. Aynı mahal­ lede birden çok inisiyatifin ortaya çık­ ması direnişi baştan zaafa uğratacaktır. Yerel birliğin sağlanması ise somut so­ runlardan hareket etmekle ve esnek tu­ tumlar geliştirmekle mümkündür. Yı­ kımlara karşı oluşturulacak inisiyatif­ ler, sol güçlerin oluşturduğu platform­ lar biçiminde değil, meclis işleyişine sahip halk komiteleri biçiminde düşün­ mek gerekir. Karar mercii bu komiteler olmalıdır. Devrimci ve sol güçler ma­ hallelerde ideolojik ayrımları baz alma­ dan farklı kesimlerin yer alabileceği halk inisiyatifleri oluşturmalıdır. Dev­ rimci ve sosyalistler bu halk inisiyatif­ lerinin içinde kendinden menkul öncü­ lük dayatmaları ile değil, emekleri ve yetenekleri ölçüsünde inisiyatif alacak­ lardır.

Yıkımlara karşı direnişin önemli bir ayağı Belediye’nin bilinç bulandır­ ma ve pazarlama yöntemlerine karşı et­ kin bir propagandayı hayata geçirmek­ tir. Alternatif bilgilenme kanalı yarat­ mak son derece önemlidir. Bu konuda hem araçların zenginliğine hem de kul­ lanılan dil ve söyleme dikkat etmek ge­ rekir. Örneğin yıkım konusunu “Mark­ sist” bir tahlille empeıyalizmin Ortado­ ğu politikalarına bağlamanın ve halkı buna ikna etmeye çalışmanın hiçbir pratik yararı olmayacaktır. Ama onlara yasal hakları, belediyenin verdiği evle­ rin durumu, bina bedellerinin nasıl he­ saplandığı, konut sorununun nasıl çö­ zümlenmesi gerektiği, belediyelerin ti­ carethaneye dönüşmesi süreci vb. ko­ nularda bilgi ve bilinç taşımak çok da­ ha yerinde olacaktır. Hukuki ve fiili mücadele biçimleri aynı anda denenmelidir. Bölgenin yasal durumuna bağlı olarak idari mahkeme­ lere iptal davaları açılabilir. Bu konu­ larda meslek örgütleri (baro ve mimarmühendis odaları) ile işbirliği yapma­ nın koşullan araştırılmalıdır. Kitlesel eylemlerle belediyeler üzerinde basınç oluşturmak mümkündür. Fiili yıkımlar karşısında gösterile­ cek kararlı, militan tutum da elbette son derece önemlidir. Gecekondu yıkımla­ rına karşı direniş, meşruiyetini barınma hakkını savunmasından ve asıl olarak da kitle desteğinden alır. Etkili direniş­ ler sorunun daha geniş kesimlere mal olmasını ve kamuoyunda tartışılmasını sağlayacağından belediyeleri geri adım atmaya zorlayacaktır. Gerilimi kent merkezlerine yay­ mak da, eğer etkili bir tarzda yapılabi­ lirse, caydırıcı bir rol oynayacaktır. Evi yıkılanların sorununu herkesin sorunu haline getirmek zorundayız. Ancak o zaman bir adım yol alabilmek mümkün olmaktadır.

Güzeltepe'de evleri yıkılan emekçiler, meydandaki otobüs duraklarını işgal ederek orada yaşamaya başladılar. 1«

Yerel yönetim ve büyük sermaye bir kez daha “kulübelere”, yani kentin yoksul gecekondularına karşı “savaş” ilan etmiş durumda. Öyleyse yoksulla­ rın, emekçilerin de “saraylara savaş” demesi meşru ve gereklidir. Tıpkı Paris komünarlannm bundan 134 yıl önce haykırdıkları gibi: “Kulübelere barış, saraylara savaş.”


AcjusTOS'Eylül 2 0 0 5 C j O İ

Eğitim-Sen tüzüğünü değiştirdi

AĞIR BİR YENİLGİ VE BİR UMUT Mert Büyükkorabacak

En son söylenebilecek olan baştan söylenirse tüzük değişikliğinin kabul edilmesi çok ciddi bir yenilgi olarak değerlendirilmelidir. Bu olumsuz sürecin etkileri yıllar­ ca, dalga dalga yayılarak kendini hissettirmeye devam edecektir. Eğitim-5en ge­ lenekleri açısından çok ciddi bir toprak kayması yaşanmıştır, herkes bu sarsıntı­ dan payına düşeni bir oranda alacaktır.

Dayatmanın politik arka planı... Uzunca bir süredir beklenen kong­ re gerçekleşti ve Eğitim-Sen Olağanüs­ tü Genel Kurulu, Yargıtay’ın kapatma gerekçesi olarak gösterdiği “bireylerin kendi dillerinde öğrenim görmesini ve kültürlerini geliştirm esini savunur” maddesini tüzükten çıkardı. Kongre öncesi süreç ve sendika içindeki siyasi öznelerin tavırları değerlendirildiğinde oldukça öğretici derslerin çıkartılabile­ ceği bir zaman diliminden geçtik. Toplumsal muhalefetin en önemli ve diri bileşenlerinden biri olan EğitimSen’e yönelik bu saldırının aslında bir siyasi arka planı olduğu hemen hemen herkesin üzerinde uzlaştığı bir tespit ol­ muştur. Söz konusu tüzük maddesinin aslında zaten devletin baskısı sonrasın­ da değiştirilmiş olduğu ve 2002 yılın­ dan bu yana yetkili sendika olan Eğitim-Sen’in tüzüğünde var olduğu, ön­ ceki kapatma davasının tüzük değişikli­ ği sonrasında düştüğü ve Çalışma Ba­ kanlığı tarafından tüzüğün onaylanmış olduğu bilinen gerçeklerdir. Dolayısıy­ la 2004 yılında Genelkurmay’m talebi sonrasında açılan kapatma davası çok ciddi hukuki bir gerekçeye sahip değil­ dir. Kürtçe eğitim veren özel kursların açıldığı, TRT’de Kürtçe yayınların baş­ ladığı bir dönemde bu dava ile amaçla­ nanın ne olduğu açıktır. Toplumda hız­ la yükseltilmeye çalışılan sağ veya sol şoven dalgaya yaslanarak Eğitim-Sen nezdinde toplumsal muhalefeti zayıf­ latmak, böylece kamudaki özelleştirme reformlarının önünü açabilmek bu amaçlann başta gelenidir. T. Erdoğan’ın

son ABD gezisi sonrasında yeniden pe­ kiştirilen “stratejik ortaklık” ile destek­ lenen ABD-Türkiye ilişkileri, ABD’nin Suriye ve İran maceralarında Türki­ y e’ye aktif görevler çıkartacak gibi gö­ rünmektedir. Bu noktada kitlesel bir anti-emperyalist güç olan Eğitim-Sen’in yıpratılması gereği öne çıkmaktadır. Kürt Sorunu’nun yeniden sıcak çatış­ m ak bir dönemeçten geçtiği günümüz­ de halkların kardeşliğini ve Kürt halkı­ nın en temel taleplerini dillendiren bir kitle gücü istenmemektedir. Politik or­ tamın adım adım sertleşmesi, sonu Öcalan’m Suriye’den çıkarılmasına va­ ran süreci çağrıştırmaktadır. ABD’nin Türkiye kamuoyunu yanma çekebil­ mek için Kürt silahlı güçlerine karşı Türkiye’nin bir operasyonuna yeşil ışık yakma ihtimali bir süre öncesine göre daha güçlenmiş görünmektedir. İşte tam bu noktada Eğitim-Sen’in Kürt so­ runu ile ilgili konuşamaz hale gelmesi, egemenlerin planlarının önünü açacak­ tır. Ayrıca sendika içerisinde bir iç tar­ tışmayı tetikleyerek, sınıf hareketi açı­ sından önemli bir mevzi olan EğitimSen’in ulusalcı sol çizgiye yaklaşması da sınıf hareketinin dinamiklerini za­ yıflatıcı bir etki yaratacaktır. Dolayısıyla bu kapatm a davası ile birden çok kuşun vurulm aya çalışıldı­ ğı açıktır. İşin ilginç yanı bu tespitler yukarıda da belirtildiği gibi sendika içinde temsil edilen neredeyse herkes tarafından kabul edilmiştir. Fakat bu saldırıya nasıl göğüs gerileceği ile il­ gili tavırlar da ciddi bir çatallanm a ve saflaşma yaşanmıştır. Bu saflaşmanın ortaya çıkardığı gerilim kongre salo­ nuna da yansımıştır.

Eğitim-Sen’e balans ayarı yapıldı! En son söylenebilecek olan baştan söylenirse tüzük değişikliğinin kabul edilmesi çok ciddi bir yenilgi olarak değerlendirilmelidir. Bu olumsuz süre­ cin etkileri yıllarca, dalga dalga yayıla­ rak kendini hissettirmeye devam ede­ cektir. Eğitim-Sen gelenekleri açısın­ dan çok ciddi bir toprak kayması ya­ şanmıştır. Herkes bu sarsıntıdan payına düşeni bir oranda alacaktır. Hala daha dayatılan yasaların püskürtüldüğü m ü­ cadelelerin birikimi ve özgüveni üzeri­ ne yükselen Eğitim-Sen yeni bir gele­ nek yaratma dönemecini bu kongre ile dönmüştür. Kamu emekçileri hareketinde işle­ rin zaten uzunca bir süredir iyiye git­ mediği bilinen bir gerçektir. Sendika tabanından oldukça ciddi biçimde kop­ muştur. Üye sayısındaki kabarma aynı oranda etki yaratacak bir örgütlenmeye dönüşememiştir. Toplu görüşme süreç­ lerindeki kazanım elde etmekten uzak deneyimler, tabanın sendikadan bek­ lentilerini büyük oranda düşümıüş du­ rumdadır. Sendika kendisini yenile­ mek, yeni dönemin ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendirmek adına hiçbir ileri adım atamazken tam tersine bürok­ ratik ve uzlaşmacı eğilim her geçen gün daha da güçlenmektedir. Kapatma davası sürecinde bile merkez iradesi­ nin en önemli tartışma konularından biri sendika kapatılırsa kasadaki para­ nın ne olacağı olmuştur. Sınıfın tüm bi­ rikimlerine sahip çıkmak gerektiği or­ tadadır, fakat bu başlığın birçok nokta­ da sınıfın uzun vadeli çıkarlarının önü­

19


CjOİ Ağusros'Eylül

2005

ne geçecek biçimde ele alınmış olması gelinen noktayı özetlemektedir. Sendi­ kanın yukarıdan aşağı neredeyse tüm yönetim kadroları mücadele heyecanı­ nı ve kitleleri dönüştürme azmini yitir­ miş görünmektedir. Koltuğundan kalkamayan ve birçok açıdan işçi sendika­ ları yöneticilerini andıran bir tarz ha­ kim olmuştur. Kapatma davası sürecin­ de karar alınırken sınıfın ve örgütün değil ama yöneticilerin pozisyonunun korunması hedefi oldukça etkili olmu­ şa benzemektedir. İşte bu hali hazırdaki sendikal kriz koşullarının üzerine oturan böylesi bir travmanın etkilerinin kolayca atlatıla­ bileceğini ummak hayalciliktir. Önü­ müzde yeni bir yabancılaşma dalgası bizi beklemektedir. Sendikanın gelece­ ğini güvenceye almak isteyen kesimle­ rin bu noktada duyarlı olmaları gerek­ mektedir. Kadroların yaşadığı moral bozukluğunu kısa zamanda telafi ede­ bilecek araçlar geliştirilmek durumun­ dadır. Aksi takdirde önümüzdeki zorlu dönemeci atlatmak kolay olmayacak­ tır.

Bu süreçte kim, ne yaptı? Böylesi kritik bir süreçte alman tu­ tumların oldukça öğretici olduğunu ve her kesim açısından geleceğe ışık tut­ tuğunu yukarıda da belirtmiştik. Bu yüzden bu noktada kapsamlı bir değer­ lendirme yapmaya çalışmak gereklidir. T ü zü k değişikliğini savunan kesimler Devrim ci Sendikal Dayanışma: Sürecin baş aktörü Bunların başında tabii ki sendika­ nın en etkin iradesi Devrimci Sendikal Dayanışma (DSD) grubunu anmak ge­ rekmektedir. DSD almış olduğu tutum­ la da bu dönemin temel belirleyici ak­ törü olmuştur. DSD özellikle taban olarak uzunca bir süredir Kürt hareketinin sendika içerisindeki varoluşunu sorgular bir tu­ tum almıştır. Özellikle AKP hükümeti­ nin işbaşına gelmesi sonrasında bu grup ana taktiğini ulusalcı ve 28 Şubatçı güçlere olabildiğince sıcak mesajlar vererek, bunların dolaylı desteğini ala­

?0

bilme üzerine kurmuş gözükmektedir. İdeolojik anlamda da devletin basınç­ larına en çabuk yanıt alabildiği kesim­ lerin başında gelmektedirler. Bu pozis­ yonlarını her ne kadar “sendikanın ka­ patılmaması” yönündeki hassasiyetleri ile açıklamaya kalksalar da D SD ’nin temel aldığı anlayışın 1980’den bu ya­ na ki evrimini yakından bilenlerin ya­ şananları bu çerçevede algılayabilmesi kolay değildir.

gerek diğer kesimlerin de tüzük deği­ şikliğine ikna edilmesi için önemli ça­ ba harcanmış ve özellikle Yurtsever kesim üzerinde etkili olan “tüzüğü de­ ğiştirmezsek sendika dağılır, bizim de ne tarafta kalacağımız belli olmaz” mesajları ortama yayılmıştır. Yurtse­ verlerin bu tavır karşısında atılacak bu geri adıma, kendileri açısından hayati önemde bir başlık söz konusu olsa da ikna edilmesi zor olmamıştır.

Genel Başkan Alaattin Dinçer, kongre esnasında tüzük değişikliği önergesine hayır oyu verilmesi gerekti­ ğini savunan Sendikal Birlik grubunun bir kesiminin eleştirilerine karşı “Dini­ me küfür eden Müslüman olsa bari. Siz kongreler öncesinde işyerlerinde ‘bizi seçerseniz anadil maddesini çıkaraca­ ğız’ propagandası yapmadınız mı?” de­ miştir. Oysa DSD grubunun kongre ça­ lışmaları da büyük oranda bu temel söyleme dayanmakta idi. “Biz gelmez­ sek Kürtler gelir, başımıza ne geliyorsa bunlar yüzünden geliyor, sendikada et­ nik söylemler geri çekilmelidir” öner­ meleri seçimler öncesinde yoğun ola­ rak kullanılmıştır ve taban bu konuda daha kapatma kararı çıkmadan olabil­ diğince “hassas” hale getirilmiştir. Yi­ ne bu grubun sözcülerinden Sezai Tem elli’nin dava İş M ahkemesi’nde gö­ rüşülürken “Bir satırın silinmesi ile çok şey kaybetmeyiz” mealindeki ya­ zısı da bu konudaki esneyebilme yete­ neğini çok önceden ortaya koymuştur. Denebilir ki bu tutum, tüzük değişikli­ ği konusundaki baskının sonuç verebi­ leceğini devlete çok açıkça hissettir­ miştir.

Sendika kapatma davası karşısında çok sönük bir tepki ortaya koyabilmiş­ tir. Örneğin İstanbul’da Yargıtay kararı akşamı 300 kişilik bir oturma eylemi, yürüyüş imkanı dahi zorlanamadan zar zor gerçekleştirilebilmiştir. Kapatma­ nın tüm siyasi vebali AKP üzerine yük­ lenmeye çalışılarak işin arkasındaki MGK etkisi görmezden gelinerek top­ lum nezdinde de inandırıcı bir tavır ge­ liştirilememiştir. Bunları sadece sendi­ kanın tabanıyla yaşadığı sorunla izah edemeyiz. Kapatmaya karşı kararlı bir direniş gösterilmeyeceğinin sinyalleri­ nin verilmiş olması eylemlere olan ka­ tılımı ve inancı büyük oranda azaltmış­ tır.

Genel Başkan, Yargıtay’ın 45-0’lık kararını açıkladığı günün akşamı T V ’lere “Kurullarımız tüm seçenekleri değerlendirecek” açıklamasını yaparak tüzük değişikliğinin önünü açmıştır. Genel Kurul öncesinde, sendikanın en üst düzeydeki iradesini hiçe sayarak “Tüzüğü değiştireceğiz, mahkemeyi konusuz bırakacağız” dem eçleri de Cumhuriyet gazetesi başta olmak üze­ re basma yansıtılmıştır. Sendikanın ka­ rar alma iradesine ipotek koyan bu tu­ tum tabanda da sıkıntı yaratmıştır. Bu kararın ağır vebali altına tek başına girmek istenmediğinden olsa

Kapatma kararma karşı alınacak tutum salt hukuki tartışmalar içinde boğulmuştur. Kapatmaya karşı ortak bir direniş iradesinin ortaya konabil­ mesi bu zeminde mümkün olamazdı. Bu süreçte herkes hukuk uzmanı kesil­ miş ama çok iyi bildiğimiz sokak dili yeterince kullanılamamıştır. Bunları kesinlikle ajitasyon amaçlı kullanma­ dığımız bilinmelidir. Fakat gerçek bir direnişin sendikanın geleceğini kurta­ rabilmesinin tek yolu olduğu gerçeği bu süreçte bir türlü mantıklı, mümkün bir alternatif olarak değerlendirileme­ miştir. Bunu ne zaman bir öneri olarak ortaya koysak “ siz de hiçbir alternatif üretm iyorsunuz!” eleştirisine m aruz kaldık ve hatta siyaseti bilmemekle suçlandık. Hiçbir hukuki çerçevesi or­ tada yokken sendika kuran, bağıra ça­ ğıra, itişe kakışa sendikasını kuran, Türkiye’nin en büyük emek örgütünü inşa eden, 4-5 M art’larda sahte yasa dayatmalarını alanlarda direnişle yır­ tan bir hareketin bugün böylesi bir pra­ tik yoksunluğu içine düşmüş ya da dü­ şürülmüş olması sınıf hareketi açısın­ dan büyük bir talihsizliktir muhakkak


AqusTOS'Eylü[ 2 0 0 ?

ki. Oysa sendikanın tüm güçleri bu sal­ dırı karşısında direnme ve kapatma ol­ sa bile ortak yürüneceği noktasında ka­ rar birliği sağlayabilmiş olsalar ve ger­ çekten kapatılmak istenen dev bir ör­ gütün yapması gerekenleri yapmaya çalışsalar , belki de tüm Türkiye’deki sınıf hareketinin önünü açabilecek olan bir tutum sergilenebilirdi. “EğitimSen’i biz kapatmazsak kimse kapata­ m az” tavrı bir türlü ortama hakim ola­ mamıştır. Yurtseverler nereye? D SD ’nin açtığı yoldan Yurtse­ ver Terin yürüdüğü biliniyor. Bu kesi­ min sendikal önderliği “tüzük değişik­ liği” önerisine daha ilk günden ikna ol­ muştur fakat tabanın nasıl ikna edilece­ ği noktasında farklı alternatifler ortaya konmak zorunda kalınmıştır. Bugün hiçbir Kürt emekçinin bu kararı tam anlamıyla içine sindirebildiğini söyle­ yebilmek mümkün değildir. Fakat daha Yargıtay kararının hemen sonrasında toplanan Başkanlar Kurulu’nda Diyar­ bakır Şube Başkanı “ne özveri gereki­ yorsa gösteririz diyerek!” yolun sonun­ da gelinecek noktayı işaret etmiştir.

Bu kadar büyük değerler yaratmış bir siyasi anlayışın sendikal öbeğinin bu kadar savrukça hareket edebilmesi ve sadece günü kurtarmaya odaklanması yine sınıf hareketinin geleceği için bü­ yük bir tehlikedir. Sendikanın bütü­ nüyle devlet eliyle yoğrulabilmesinin, tasfiye sürecinin birinci hedefi olan bir kesimin oylarıyla açılmış olması um a­ rız gelecekteki çok daha büyük olum­ suzlukların önünü açmaz. Ulusalcı basıncın etkisi altındaki delegelerin büyük bir mutlulukla “evet” oyu vermesi çok ciddi bir değer­ lendirmeyi hak etmiyor, ama önümüz­ deki süreçte bu kesimlerin sendika içindeki etkinliklerinin daha da artaca­ ğını öngörmek de gerekmektedir. So­ kaklarda insanları linç etmeye kadar gemi azığa alanların yarattığı atmosfer, sendikamızı teslime zorladıysa bu ke­ simlerin buradaki tarihsel sorumluluğu da oldukça ağırdır. “H ayırcılar” “Hayırcılar’T da kendi içinde bir­ kaç başlıkta ele alabilmek mümkündür. Evrensel’in gafı ışığında Em ek grubu

CjOİ

ğiştiriliyormuş intibaı yaratarak bunun Çizerinden siyaset yapma imkanları de­ nenmiştir. Fakat özellikle “yeni sendi­ ka kurulursa bunun tüzüğüne anadil maddesi koymayalım” önerisi ile hem güven vennemişler hem de Yurtsever­ lerin “hayır diyenler samimi değildir” önermelerine güçlü bir zemin yarat­ mışlardır. Bu yüzden bu grubu “kendi­ si hayır demesine rağmen evetçileri güçlendiren bir tutum almıştır” diye ni­ teleyebiliriz. Özellikle Evrensel gaze­ tesinde 4 Temmuz’da verilen kongre haberiyle de “m erkez anlayışından kopmadığı” mesajını vermeye çalış­ mışlardır. Kongrede yaşanan tartışma­ ları en abartılı bir biçimde ve salona girmeleri engellenen üyeleri ve kadro­ ları suçlayarak veren Evrensel, herkese “bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” dedirtmiştir. Sendikanın vicdanı olanlar Halkevleri, SDP ve KSİ grupları da “hayır” diyenlerin önemli bir bileşe­ ni olmuşlardır. Kongre öncesinde yap­ tıkları çalışmalarla kongrede neden ha­ yır denmesi gerektiğini oldukça kap­ samlı bir biçimde ortaya koymuşlardır. Fakat bu kesimler de “hayırcı” duruşu güçlendirecek bir ortak iradeyi güçlen­ dirme noktasında sınıfta kalmışlardır. Eğer 2 Temmuz’da Ankara’da yapılan toplantıda daha ısrarcı ve kararlı bir tu-

Özellikle D SD ’nin “sendika kapa­ nırsa yollarımız ayrılır” tehdidi tabana Emek Partisi çevresi iki arada bir karşıda bir gerekçe olarak yoğun ola­ derede tutumunu devam ettirmiştir. rak kullanılmıştır.” D SD ’nin sağa kay­ Tüzük maddesi, kendisine rağmen demasına müsaade etme­ mek “ için sendikanın Kopotmo d cıvası karşısında çok sönük bir tepki ortaya konabilmiştîr. İstanbul'da Yargıtay kararı akşamı 300 kişilik bir oturma eylemi, topyekün sağa kayması yürüyüş imkanı dahi zorlanamadan zor zor gerçekleştirilebilmiştir. taktiği geliştirilmiştir. “Yeni bir sendika ku­ rulması ve bu sendikanın tüzüğüne anadil maddesinin mutlaka konması” koşulu da “öngörülü ve akıllı” siyase­ tin bir gerekçesi olarak sunulmuştur. Her nedense kongre öncesi son Cuma öğleden sonrası apar topar yeni sendi­ kanın kurulduğu “gizlice” ilan değil­ miş, böylece Yurtsever arkadaşların “evet” oyu vermesinin önünde hiçbir en­ gel kalmadığı açıklanmıştır. Bu söy­ lemlerin hiçbir ikna edici bulunma­ maktadır. Yurtseverlerin büyük bir ke­ simi ikna olmuş görünerek “evet” oyu vermişlerdir, ama örneğin Gündem ga­ zetesinde gözlenen tutum bu sürecin pek de sancısız olmayacağının işareti olmuştur. 4 Temmuz tarihli gazetenin manşeti “Genelkurmay kazandı” idi.

21


CjOİ Ağustos'Eylül

2005

tum ortaya koyabilselerdi kongreye yönelik daha etkili bir tavır geliştirile­ bilirdi. Fakat bu kesimin kadrolarında da kendilerinden daha radikal söylem­ lere sahip kesimlerle ciddi bir “duygu­ sal mesafe” bulunmaktadır. Bu mesa­ fenin güven tesis eden pratiklerle orta­ dan kaldırılması gerekiyor. Eğer sendi­ kanın geleceğini fıili-meşru mücadele çizgisinde yeniden inşa etme ihtiyacı bulunuyor ise bu kesimin birikimleri­ nin sürece katılmasına ihtiyaç olduğu açıktır. Fakat bu kesimin tavırlarına za­ man zaman hakim olan ve gereğinden fazla “ağabeylik” içeren tutum ortak tutumların geliştirilmesini zorlaştırabilmektedir. Önümüzde önemli bir sü­ reç var ve herkesin ortak zeminleri beslemek gibi bir tarihsel sorumluluğu var. Geçtiğimiz seçimli Genel Kurul sonrasında yaşanan kırılmanın bir ben­ zerinin bu sefer de yaşanması hayal kı­ rıklığı olmuştur. Gelelim bizim de içinde bulundu­ ğumuz, kongre salonuna yürüyüş ya­ parak gelen ve kongrenin yangından mal kaçırır gibi yapılmasını engelleyen grubun tutum unu değerlendirm eye. Gerçekten büyük bir emekle, Türkiye çapında bir ilişkilenmeyi zorlayarak, olabildiğince taban iradesini de ortaya çıkarmayı hedefleyen önemli bir çalış­ ma yapıldığını teslim etmek gerekmek­ tedir. 2 Temmuz’da Ankara’da Birleşik-M etal sendikasında gerçekleşen toplantı önemlidir. Bütün, özellikle Devrimci Memur Hareketi merkezli engelleyici tutumlara rağmen toplantı

22

gerçekleştirilmiş ve ortak bir irade or­ taya konabilmiştir. Bu toplantıda iki farklı eğilim öne çıkmıştır. Birisi ola­ bildiğince ajitatif bir keskinliğe yasla­ nan, fakat politik altyapısı çok zayıf bir tutumdur. Bu kesim merkez iradeyi ne­ redeyse hainler olarak kodlamakta, ar­ tık bunlarla yürünecek yol kalmadığına inandığını beyan etmektedir. Kongre ile ilgili de pratik olarak engelleyici bir tutum alınması önerilmiştir. Diğer yandan dönemin tarihiliğini fark eden, tüzük değişikliğini çok önemli bir kırılma olarak nitelendiren ve buna karşı güçlerin politik bir müdaha­ le ve sendikanın geleceğini savunma ekseninde bir araya gelmesini savunan gerçekçi bir eğilim de ifade olmuştur. Toplantı bu eğilimin önermelerinin ha­ kimiyetinde sonlanmıştır. Genel Kurul iradesinin meşru olduğu, bu iradenin hepimizin tanıyacağı bir irade olduğu ifade edilm iştir. Am acın Eğitim Sen’de gücü bölmeye yönelik bir adım atmak olmadığı, kendimizi marjinalleştirmeye yönelik tutumların mahkum edilmesi gerekliliği defalarca belirtil­ miştir. Kongre salonunun önüne gelindi­ ğinde gerçekten de Eğitim-Sen tarihin­ de görülmemiş, kongreyi duyarlı üye­ lerinden ve kadrolarından yalıtmayı hedefleyen bir tutum gözlenmiştir. Bu tutumu geliştirenler “kongrenin basıla­ cağı ve engelleneceği” konusunda ön­ ceden fazlasıyla duyarlı hale getiril­ mişlerdir. Bu durum yaşananların za­

man zaman olumsuz bir noktaya geti­ rilmesinin en önemli etkenidir. Fakat bir gün önceki toplantıda birinci eğilim olarak tasvir ettiğimiz görüşü savunan kimi arkadaşların fevri ve sorumsuz, ortak iradeyi tanımayan yaklaşımları da sorumsuzluk olarak nitelendirilme­ yi hak etmektedir. Zaman zaman kavga aşamasına varan tutumlar geliştirilir­ ken ortak iradeyi temsil eden yürütme­ nin süreç üzerinde neredeyse hiçbir ha­ kimiyeti kalmamıştı. İşler, müdahale edilmesi ve kavganın engellenmesi için çağrıda bulunan arkadaşlara “bizi de dinlemiyorlar ” denecek kadar vahim bir hale getirilebilmiştir. Salona yürü­ yerek gelen grupların ancak dörtte biri kadar bir kesim kavga ortamının tetiklenmesinde etkili olmuştur. Çok daha istenmeyecek görüntülerin ortaya çık­ ması iki taraftan da duyarlı unsurların müdahalesi sonrasında engellenebilmiştir. Bu yaşananlar gerçekleştirilmek istenen müdahalenin yanlış anlaşılma­ sına yol açtığı için etkimizi zayıflat­ mış, gerçekten yapılmak isteneni göl­ gelemiştir. Tutarlı bir birlik zemininin güçlendirilmesinin gerçekten gerekli olduğu düşünülüyorsa çok daha duyar­ lı bir tutum alınması gerektiği açıktır. Fakat ne olursa olsun bu müdaha­ lenin açtığı yol kongrenin çok daha sağlıklı bir seyire kavuşmasına, de­ mokratik bir içerik kazanmasına yol açmıştır. Bu noktada bir olumluluğun ortaya çıktığı da söylenmelidir.

Bundan sonrası için... Önemli bir yenilgi yaşadık. İrade­ miz çok belirgin bir şekilde kırıldı ve önemli bir balans ayarı yedik. Fakat bu yaşananların sendikayı daha da karan­ lık sulara çekmesine engel olabilmek için kongreye yönelik müdahalenin da­ ha olgun ve ayaklarını sendikanın ger­ çek sorunları zeminine basan bir çalış­ mayla devam ettirilmesi gerekmekte­ dir. Bu noktada kendisini sınıf hareke­ tinin önünün açılmasında gerçek bir olanak olarak ortaya koyan Üye İnisiya­ tifleri çalışmalarının sendika-taban ilişkilerini güçlendirecek bir çerçevede geliştirilmesi dönemin en ağır basan sendikal görevi olarak gözükmektedir.


Ulusal sol çizgide bir adım daha

T K P ’NİN YURTSEVERLİĞİ Fikret Kızıltcm

5İP 28 Şubat öncesinde sınıfçı doktriner vurgularla devlet iktidarına karşı mücadeleden kaçışın teorisini yapıyordu. Bugünse TKP emperyalizmin rolü­ nü öne çıkararak devlete karşı yürütülecek mücadeleden yan çiziyor. Tutarlı oldukları nokta mücadelede "devlet körü" olmalarıdır. T ürkiye’de m illiyetçiliğin devlet eliyle pom palandığı bir dönem de bazı kom ünistler durum dan vazife çıkara­ rak “yurtsever cephe” örgütlem e yo­ lunu tuttular. 200 i yılında TKP ism i­ ni alan siyasi çevre Yurtsever Cephe açılım ıyla, 28 Ş u b at’tan sonra yönel­ diği “ulusal sol” çizgisini bir adım daha ileri götürm üş oldu böylece.1 Yurtseverlik, kam uculuk (devletçilik anlam ında) ve aydınlanm acılığı (S i­ yasal İslam karşıtlığı) üzerinde yük­ seleceği üç tem el ayak olarak tanım ­ layan T K P ’nin kendi içinde tutarlı bir adım attığı söylenebilir.2 Bu siya­ si geleneğin ihtiyaç ve yönelim leri genellikle devletin (ordu diye de okunabilir) ihtiyaç ve yönelim leriyle paralellik seyrediyor olm ası zam an­ lam a konusunu da açıklığa kavuştu­ ruyor. TKP SİP iken 28 Şubat süre­ cinde anti İslam cı kam panyalar ör­ g ütledi. 19 A ra lık ’ta dev rim ciler kurşunlanırken, devrim ci dem okra­ sinin ölm ekte olduğunu ilan etti. D evlet kim e vurduysa bu çevre de orayı h ed ef alm ayı adeta gelenek h ali­ ne getirdi. Bugün de K ürtlere (ve devrim ci güçlere) dönük saldırılar şovenist bir histeriyle birlikte sürdü­ rülürken TKP “yurtseverlik” bayra­ ğını açıyor. D evletin ulusal kim liği pekiştirm eye çalıştığı bir dönem de (A bartılı Ç anakkale Zaferi kutlam a­ ları, m illi bayram ları halklaştırm a çabası, Erm eni katliam ı konusunda estirilen terör, K ürt hareketine yöne­ lik sertleşm e vs.) ulusalcı açılım lar yaparak güçlenm eye çalışıyor. D ev­ lete paralel taktiklerle güçlenm eye çalışm ak doğrusu oldukça özgün bir kom ünizm uyarlam ası ve “taktik in­ celik” örneği oluyor.

TKP, AKP hüküm etini h ed e f tah­ tasına oturturken ulus devleti bir di­ reniş kalesi olarak görüyor. Em ekçi­ leri yurtsever kim liğiyle em peryaliz­ me karşı ulus devlete sahip çıkm aya çağırıyor. K ürtleri de büyük bir p iş­ kinlikle bu hayali cepheye davet edi­ yor, onların zaten yıllardır sahici bir “yurtsever cephe”de m ücadele ettik­ lerini görm ezden gelerek. Bugün TKP ismini almış olan bu siyasi çizgi sınıf karşıtlığını dillendirse de devlet karşıtlığını ağzına bile almaz. Çünkü onlara göre kom ünist­ lerin işi “devlet düşm anlığı” değildir. Ü stelik TK P’ye göre devlet 28 Şu­ b at’tan sonra sistem de sola da bir yer açma ve sağı dizginlem e m isyonu yüklenmiştir. Öyleyse yapılm ası ge­ reken devlete ilişm eden açtığı alanda “kom ünizm m ücadelesini” yükselt­ mektir. Liberal sol için AB neyse, TKP için de Türk devleti odur. SİP 28 Şubat öncesinde sınıfçı doktriner vurgularla devlet iktidarı­ na karşı m ücadeleden kaçışın teori­ sini yapıyordu. B ugünse TKP em ­ p eryalizm in rolünü öne çıkararak devlete karşı yürütülecek m ücadele­ den yan çiziyor. Tutarlı oldukları nokta m ücadelede “devlet körü” ol­ m alarıdır. T K P ’ye göre Türk devleti ülke güvenliği açısından daha da güçlenmelidir. Bu yüzden TKP m esela “İn­ cirlik kapatılsın” dem ek yerine “İnc irlik ’e el konulsun” der. B irinci çağrı anti m ilitarist bir yön de taşır­ ken TKP askeri üssü Türk ordusuna arm ağan eder. N e de olsa ülke çıkar­ ları savunulacaktır, hem de em perya­ lizm e karşı.

Ulusalcılık ve sol Y urtseverlik solun 20 yy. boyun­ ca sık sık başvurduğu bir kavram ol­ du. Ö zellikle işgal süreçlerinde u lu ­ sal kurtuluş m ücadeleleri verilirken. Ya da ABD em peryalizm ine karşı Sosyalist B lo k ’u güçlendirm ek adı­ na ulusalcı akım larla ittifak arayış­ ları gerçekleşti. K om ünist partilerin bu dönem ki ulusalcı stratejileri kim i zam an büyük başarılara im za attı, kim i zam ansa ağır trajedilere yol aç­ tı. Bu tarihsel deneyim lere bugün­ den bakarken her tekil örneği kendi içinde değerlendirm ek gerekir. A m a kesin olan bir şey varsa 20. yüzyılın sonlarına kadar süren sosyalist-ulusalcı çizgiler tarihsel bir dönem in ürünüydü. Ç özülm em iş ulusal sorun­ lar, Sovyetler B irliğ i’nin varlığı, ulusal kalkınm acı politikaları m üm ­ kün kılan uluslararası sistem vb. bir dizi değişkene bağlıydı. B ugünden bakarak bu dönem boyunca M arksistlerin ulusalcı yaklaşım lar geliş­ tirm esini tarihsel bir günah olarak değerlendirm ek eğer apolitizm den kaynaklanm ıyorsa liberal bir y akla­ şım dır. Sol ve ulu salcılık ilişkisi baştan tukaka gösterilem eyecek, b e­ lirli koşullar altında oluşm uş b ir gerçektir. Ö zellikle ezilen ulus m il­ liyetçiliğini ezen ulus şovenizm den ayırm ak solun hiçbir zam an v azgeç­ m em esi gereken bir ayrım dır. Ezilen ulusun M arksistlerinin ulusalcı söy­ lem i sahiplenm eleri politik olarak m eşrudur. M illiyetçilikler arası ay­ rım yapm am ak liberal görünüm üne rağm en gerçekte gizli şovenizm den başka bir şey değildir. Bunları söylerken bir dönem in


CJOİ AğusTos'Eylül

2005

m a yurtseverlik nereden ve n as: : lu n

a la n ın a k a y m ış tır? T ü r k iy e 'd e

düzen içi güçlerin “vatanseverliğin” çeşitli versiyonlarını üretem eyecekleri mi iddia ediliyor? Yurtseverlik diye bu m illiyetçiliklerden m u af bir alan var mı? T K P ’nin “yurtseverlik alanı” de­ diği (biz ulusal çıkarlar olarak oku­ yalım ) konum un solun hegem onya­ sına kaydığını söylem ek için gerçeğe gözlerini kapam ış olm ak ya da tarihi epey geriden takip etm ek gerekir. 1960’h yıllarda değiliz. B u konuda M G K ’dan B B P ’ye uzanan egemen bir vatanseverler yelpazesiyle karşı karşıya olduğum uzu unutm ayalım . Yoksa bunlar burjuva siyasetinin dışında Sür« i ve ordu içindekileri anladık da yoksul kitlelerinin anti m ı? V atanseverlik kapitali m ücadeleye angaje olm alarını imkansız kılan nedir aca­ devlet b ü ro k ra sisin ­ ba? ;s zaten TKP'nin gözünü diktiği yer yoksul kitleler değil den faşizan siyasi ordu ve bürokrasidir. gru p lara k ad ar çok sayıda siyasi öznenin T K P ’yi ulusal solcu yapan yurtse­ kapandığım vurgulam ak gerekiyor. at koşturduğu bir alandır. “Em perya­ K ürdistan, Filistin, Kuzey İrlanda verlik kavram ını kullanm ası değil­ list süreçler” T K P ’nin iddia ettiği g i­ gibi örnekler ise geçm iş dönem den dir. Sorun kavram ın içeriğiyle ol­ bi yurtseverliği (ulusalcılık) enter­ bu güne uzayan ve hala çözülm em iş m aktan çok, onun hangi konjonktür­ nasyonalizm e yaklaştırm ıyor aksine olan ulusal sorunlardır. Güncel bir de, hangi am açla ve kim tarafından kendi ulus devletinin çıkarlarıyla örörnek olan Irak direnişi ise m evcut dile getirildiğiyle ilgilidir. TKP n e­ tüştüğü oranda onu gerici bir karak­ durum da ulusal kurtuluşun ötesinde den bugün böyle bir açılım yapm a tere büründürüyor. bölgesel bir direniş karakteri göster­ ihtiyacı duyuyor? Yurtsever cephe­ m ektedir. ‘D irenişin ideolojisinde unin İşçi P artisi’ni anım satan açıkla­ T K P ’nin T ürkiye’de m illiyetçili­ lusalcılıktan çok İslam i m otifler ege­ ğin oynayabileceği rolün farkında m alarına bakarak hem en bazı sonuç­ mendir. İslam cıların A fganistan’da, olm adığı anlaşılıyor, “ ...so la açık lar çıkarm ak m üm kün ama biz asıl oÇ eçenistan’da ve Irak ’ta “uluslarara­ kalan bu alanın [yurtseverlik] m illi­ larak konuyu sosyalizm in çıkarları sı tugaylar” örgütleyebildiğim düşü­ yetçi şoven bir dem agojiyle doldu­ açısından ele alm ış olm ası gereken rulm asının da burjuva siyaseti açı­ nürsek, solun ulusalcı bir çizgiye çe­ T K P ’nin 2004 K onferansı’m n belge­ sından katı sınırları vardır. T ürki­ kilm esinin nasıl bir “gericilik” oldu­ lerine ve G elenek dergisinin sayfala­ y e ’de faşist hareketin egem en güçle­ ğu daha iyi görülür. rına bakacağız. rin, devletin ve hatta em peryalizm in U lu s a la i ıkla sosyalist solun iliş­ Em peryalizm e karşı m ücadele­ doğrudan icazetini alm aksızın siya­ kisi t u yazının kapsam ına sığm aya­ nin son dönem de önem kazandığını set yapm a geleneği yoktur. Şim dilik cak kadar geniş ve çetrefilli bir ko­ tespit eden T K P ’ye göre “em perya­ yurtseverlik alanının sol için ifade nudur. Bu yazıda asıl olarak 2005 y ı­ list süreçler burjuva siyasetinde öettiği potansiyel gerçek bir güç ola­ lının T ü rk iy e’sinde (ezilen ulusun zerk alanları daralttığı ölçüde yurt­ rak örgütlenm em iştir ve dolayısıyla özgürlük m ücadelesinin de sürdüğü severlik daha fazla solun hegem onya burjuva siyasetinin faşizan m illiyet­ bir ortam da) Türkleri ve K ürtleri or­ alanına kaym aktadır. Ö zetle em per­ çiliğin dizginlerini serbest bırakm ak tak bir yurtseverliğe ve işçileri yurt­ yalizm in güncel yönelim leri, yurtse­ için fazla bir nedeni bulunm am akta­ severlik kim liğiyle örgütlenm eye ça­ verlikle enternasyonalizm arasındaki dır.”4 Bu değerlendirm elerden sade­ ğıran bir siyasi çizginin niteliği üze­ örtüşm eyi geliştirm ektedir.”3 B urju­ ce birkaç ay sonra bayrak provokas­ rinde duracağız. va siyasetinde özerk alanların daral­ yonu ve linçler yaşandı. Sola açık dığı, eski devletçilik liberalizm ku­ kaldığı iddia edilen bu alanın, “m il­ “Yurtseverlik alanı” liyetçi şoven bir dem agojiyle doldu­ tu p laşm asında liberalizm in hakim rulm asının da burjuva siyaseti açı­ geldiği anlam ında doğrudur. Bugün TK ırk y a m a k y uıa-. sından” çok da “katı sınırları” olm a­ burjuva partilerinin ekonom i p oliti­ likle u lığın farklarını ortaya dığım görm üş olduk. Bir kom ünist kaları aşağı yukarı aynılaşm ıştır. A ­ koym a alışm aktadır. Oysa

24


Aqu stos- Ey tü L 2 0 0 5

parti açısından değerlendirm elerin olaylarca bu kadar çabuk eskitilm esi büyük bir talihsizlik doğrusu. Ayrıca T ürkiye’deki faşist hareketi düğm e­ sine basılınca hareket eden basit bir piyon olarak düşünm ek onun barın­ dırdığı potansiyel tehlikeyi fazla ha­ fife alm ak olur.

CJOİ

m etlerin tasfiyesi, işsizlik, güvence­ siz çalışm a, ücretlerin düşm esi, tarı­ m ın tasfiyesi, ekonom ik krizler ve halkın karar alm a süreçlerinden gi­ derek daha fazla dışlanm ası. Tüm bunların uygulanm asında Türk dev­ leti ile em peryalist devletler arasın­ da bir görüş ya da pratik ayrılığı yoktur. Türkiye burjuvazisinin her­ hangi bir kanadının uluslararası ser­ m ayenin yönelim lerinin dışında bir yönelim e sahip olduğu da söylene­ mez. Bu güçler arasındaki sürtünm e­ ler egem enlik ve kar alanlarını koru­ m a çabasından kaynaklanm aktadır.

kaynaklanırken, T K P ’nin ulusalcılı­ ğı soyut bir yurtseverlik alanı tanım ­ lanıp bu alanın artık sola terk edildi­ ği tesp itin d en kaynaklanm aktadır. Neye dayanarak? TKP serm ayenin ulusal karakterini (ulus devletlerle b ağ lan tısın ın kopm ası anlam ında) bütünüyle yitirdiğini mi düşünüyor yoksa uluslararası serm ayeyle enteg­ G ünüm üzde rasyon süreci T ürkiye’deki büyük te­ kelleri bir anda “kom prador burjuva­ anti-em peryalist y a” mı çevirdi? TKP genel başkanı m ücadele Aydemir G ü ler’e göre “T ürkiye’nin serm aye sınıfı 20. yüzyıl boyunca aD ünya üzerinde em peryalizm le şağı yukarı düzenli bir yönelim için­ m ücadelenin öne çıktığı bir gerçek­ de giderek “ulusal çıkar” kavram ına tir. 1990’larm başında “küreselleş­ 1960’h yıllarda ulusal sol pers­ yabancılaşm ıştır... serm aye sınıfının m e” ideolojisinin yaydığı hayaller pektifi savunanlar devlet bürokrasi­ vizyonu dev uluslararası tekellerle tam bir hayal kırıklığıyla sone erdi. sinin ve burjuvazinin bir kanadının organik bağlantı tesis etm ekten iba­ H alkların yeni liberalizm in cendere­ (m illi burjuvazi) uluslararası kapita­ rettir.”5 TKP faşist hareketi hafife al­ sinde yoksulluğa ve sefalete sürük­ list sistem le bağlarını kesm eyi önü­ dığı gibi, Türkiye fınans kapitalini lenm esi ve A B D ’nin em peryalist sal­ ne koyabileceği düşüncesinden hare­ de hafife alıyor. D evlet de zaten m ü­ dırıları anti-em peryalizm i yeniden ket ediyorlardı. U lusalcı söylem bu cadele edilm esi gereken değil korun­ güncel hale getirdi. A m a bu durum kesim lerle ittifak yapabilm ek için m ası gereken bir m evzi olunca geri­ günüm üzdeki anti em peryalist m ü­ zorunlu görülüyordu. TKP ise tam ye em peryalizm e karşı y u rtsev er cadelenin geçen dönem in bir tekrarı tersine burjuvazinin “yurduna y a­ cepheyi örgütlem ek kalıyor. Bu du­ olacağı anlam ına gelmiyor. Bugün bancılaştığı” ve yurtseverlik alanını rum da T K P ’nin “sosyalist devrim i” em peryalizm le m ücadele daha önce sola bıraktığı düşüncesinden hareket kapitalizm e değil em peryalizm e kar­ hiç olm adığı kadar kapitalizm e karşı etm ektedir. Önceki dönem in ulusal­ şı gerçekleşecek gibi görünüyor.6 Z a­ m ücadeleyle iç içe geçm iş durum da­ cılığı doğru ya da yanlış toplum sal ten A ydem ir’e göre “em peryalizm e dır. Ö rneğin T ürkiye’de em peryaliz­ güçlerin çıkarlarını analiz edip ona karşı m ücadelenin sosyalist devrim min geniş halk kesim leri için karşılı­ göre bir strateji çizm e ve tanım ladığı atılım ınm kendisinin de en önem li ğı nedir? Ö zelleştirm e, sosyal hiz­ ittifak güçlerini kapsam a çabasından kaldıracı haline gel­ mesi ağırlıklı bir ola­ TKP'ye göre Türk devleti ülke güvenliği cıçısındctn daha da güçlensılık tır.”7 Yine melidir. 8u yüzden TKP mesela "İncirlik kapatılsın" demek yerine T K P ’nin yayın organı İnciriik'e el konulsun" der. Birinci çağrı anti militarist bir yön de ta­ K om ünist’de “T ürki­ şırken TKP askeri üssü Türk ordusuna armağan eder. ye sosyalist devrim inin taşıyıcı ekseni an­ ti-em peryalist yurtsever m ücadele olacaktır” denilm ektedir.8 Bunun yolu da burjuvazinin “yabancılaştığı” ulusal çıkarları ele almaktır. Bu yolda, burjuvazinin “yabancılaştığı” ulusal bayrağa sahip çıkm ak da vardır. “Biz yurtseverler, bayrağım ızın işbirlikçi­ lerin ve faşistlerin elinden Türk, K ürt bütün halklarım ızın em perya­ lizm e ve söm ürüye karşı ortak m üca­ delesiyle alınacağını ilan ediyoruz.”9 G elecek 1 M ayıs’a TKP kortejini Türk bayraklarıyla donanm ış olarak görürsek şaşırm ayalım . Yalnız burju­ vazim in “ulusal çıkar” alanını işçi sınıfına daha doğrusu T K P ’ye terk ettiğini düşünm ek bize aç tavuğun

9S


CjOİ AğusTOS'ByliH

2005

kendini darı am barında sanm asını hatırlatıyor. 1960’lı yılların ulusal solu yoktan bir “m illi burjuvazi” icat etm işti, TKP ise burjuvazinin sola terk ettiği bir “yurtseverlik alanı” icat ediyor. B u “yurtseverlik alanı” hakkında biraz daha fikir sahibi olm ak için TfcP’nin kim lere yöneldiğine bak­ m ak gerekm ektedir.

TKP kime yöneliyor? TKP yurtseverlik söylem iyle asıl olarak uluslararası serm ayenin dü­ zenlem eleri yüzünden statü kaybına uğrayan devlet bürokrasisi ve orta katm anların bir bölüm ünü h ed e f alı­ yor.

“Serm aye egem enliğinin kurum ­ sal örgütlenm esinde kritik bir yere sahip olan ve devlet aygıtının bel ke­ m iğini oluşturan silahlı kuvvetler ve yargı m ekanizm asının yılların verdi­ ği alışkanlıklardan ve sahip oldukla­ rı kurum sal ideolojilerin izlerinden kısa sürede ve büsbütün kurtulm ala­ rı olanaksızdır. B u kuram ların ser­ m aye ve em peryalizm bağlantıları hiçbir biçim de hafife alınm am alıdır ancak yine hafife alınm ayacak şey, bu kuram ların insan kaynaklarının toplum sal gelişm elere duyarlılığıdır. Şu ana kadar uyum sorunlarını kü­ çük gerilim lerle atlatm ayı beceren Türkiye burjuvazisinin sarsıcı bir kriz ve /veya em peryalist ülkelerin kendi aralarında ya da kapitalist Tür­ kiye ile yaşayacağı bir sorun anında kendisi için büyük önem taşıyan bu kurum lan tüm üyle kontrol etm esi m üm kün olm ayabilir. TKP oldukça geniş bir toplum sal bölm eyi içine alan bu ve benzer kuram lardaki ideolo jik /siy asal yö n elim leri önem sem ektedir. Bu yönelim ler kom plocu teorilerin değil, doğrudan siyasetin k o nusudur ve toplum sal kurtuluş m ücadelesinde bu yönelim lerden bir bölüm ünün em ekçi sınıflara enerji aktarabileceği açıktır.” 11

m inin asıl olarak bu sosyal tabana hitap edebilm e kaygısının ürünü ol­ duğu anlaşılıyor. N asıl ki geçm iş dö­ nem in ulusal solu gerçekte var olm a­ yan “m illi burjuvaziyi” kapsam aya çalışan bir söylem tutturduysa, bu­ günün ulusal solcusu TKP de “m illi bürokrasi”yi kapsam a çabası içinde. Böylece “yurtseverlik alanı” da açıklık kazanm ış oluyor. T K P ’nin çitle çevirdiği bu alan­ da sam im i anti-em peryalistler otluyorlar. A nti-kapitalist olm ayan bu sam im i anti-em peryalistlere yurtse­ ver deniliyor. A ncak ne hikm etse b u n lar a n ti-k a p italist o lm adıkları halde kom ünizm in hegem onyası al­ tında bir yurtseverliğe razı oluyorlar. Ü stelik bunlar genellikle statü sahibi kerli ferli tipler.

K o n feran s b elg eleri Y urtsever cephe açılım ının asıl olarak kim lere yöneldiğini açık bir şekilde ortaya Eğer T K P ’nin yönelim i silahlı ve koyuyor. “ ... bu başarı tem in edildi­ silahsız bürokrasinin içindeki “sam i­ ği anda kom ünist yurtseverliğin dü­ mi anti-em peryalistler” i örgütlem e izen p artilerinin p a sif destekçisi k o ­ le sınırlı olsaydı bize sadece “kolay num undaki kitleler, bürokrasi, ordu, gelsin” dem ek düşerdi. Am a TKP eakadem i gibi kuram lardaki tam a­ m ekçileri ve özel olarak K ürt hare­ m en tasfiye edilem eyen “bağım sız­ ketinin tabanını da bu yurtseverlik lıkçı” yönelim ler nezdinde ağırlık konum una davet ediyor. kazanm ası kaçınılm az olacaktır. G e­ Sınıf m ücadelesi ve nel olarak sam im i anti-em peryalist kategorisine giren bu kesim lerin anülke çıkarı ti-kapitalist/kom ünist bir perspekti­ T K P ’ye göre “kom ünistler, egeBu satırlardan yurtseverlik açılıfe angaje olm aları oldukça küçük, yurtseverlik kulvarın­ da T K P ’ye y ak ın lık Bugün emperyalizmle mücadele daha önce hiç olmadığı kadar kapi­ talizme karşı mücadeleyle iç içe geçmiş durumdadır. Örneğin Türki­ hissetm eleri ise çok ye'de emperyalizmin geniş halk kesimleri için karşılığı nedir? b ü y ü k b ir o la s ılık ­ tır.” 10

&

B ürokrasi ve ordu içindekileri anladık da yoksul kitlelerinin anti kapitalist m ücadeleye angaje olm a­ larını im kansız kılan nedir acaba? Bugün yoksul halk kesim leri için an­ ti kapitalizm “bağım sızlıkçı” yöne­ lim lerden çok daha günceldir. Yok­ sulların acil talebi “B ağım sız T ürki­ y e ” değil insan ca b ir yaşam dır. A B ’ye üyelik sürecine geniş kesim ­ lerin desteği de insanca bir yaşam standardına ve dem okrasiye bu saye­ de kavuşulacağına inanm alarından kay n ak lan m ak tad ır. Ama zaten T K P ’nin gözünü diktiği yer yoksul kitleler değil ordu ve bürokrasidir.

26


AğusTOS'Eylül 2 0 0 5

CJOİ

m enliği, yurtseverliği ülke çıkarım selişe ve ulusal çıkarlara yedeklen­ TKP ulus devletçidir. “G ünü­ ve güvenliğini, bugün için işçi sınıfı­ m ek gerekm iyor. Böyle bir sın ıf m ü­ m üzdeki kapitalist entegrasyon sü­ nın çıkarları ve sosyalizm m ücadele­ cadelesi sosyal şovenizm den başka reçlerinin, ulus devlet bazındaki esinin önünün açılm ası, yarm için ise bir şey üretm ez. gem enlik alanını daralttığı, başka bir sosyalist Türkiye bağlam ında anlam ­ deyişle, halkın iradesini tem sil eden Kürtlere ulusal talepler ulus devletlerin egem enliklerini ar­ landırırlar ve kullanırlar.” 12 (bu ifa­ deyi, yıllarca aşam acılık eleştirisini tık sınırsız biçim de kullanam adıkları yasak! bayrak yapm ış bir siyasi çevreye bir gerçektir.” Ulus devletlerin hal­ P eki T K P ’nin y u rtsev e rliğ i doğrusu yakıştıram adık?!) T K P ’ye kın iradesini tem sil ettiği iddiasını K ü rtler için ne anlam a g eliyor? göre işçi sınıfının m ücadelesinin öm aksadını aşan bir ifade olduğunu K onferans belgelerinden öğrendiği­ nünün açılm ası yurtseverliğin, ülke düşünerek geçelim , “ ...han g i bağ­ m iz kadarıyla “T K P ’nin K ürt em ek­ çıkarlarının ve güvenliğinin savu­ lam da olursa olsun, ülke çıkarların­ çileri içinde yürüteceği örgütlenm e nulm asına bağlı. N eden? Orta sınıf­ dan söz etm ek ve bu “ çıkarları” ulus çalışm alarında ulusal hak ve talepler lardan devşirilecek enerjiye muhtaç devletin egem enliğiyle şöyle ya da değil, anti-em peryalist ve sınıfsal oldukları için m i? S ınıf m ücadelesi­ böyle ilişk ilen d irm ek bugün de eksenler belirleyici olacaktır.” 13 A n­ nin önünün açılm asının yolunun ille m üm kün ve gereklidir.” 16 M üm kün laşılan TKP T ürkiye’de ulusal soru­ de ülke çıkarlarını ve güvenliğini sa­ olduğu kesin, am a gerekli olduğunu nun ortadan kalktığını düşünüyor. vunm aktan geçtiğini iddia etm ek an­ hiç sanm ıyoruz. Bugün em peryaliz­ lam sızdır. E ğer ülke açık bir işgal durum u yaşıyor olsaydı “ulu­ TKP'nin "yurtseverlik olonı" gerçekte ulusal çıkarlar alanından baş­ ka bir şey değildir. Bugün solu bu alana çekmeye çalışan bir politisal çıkar” zorunlu bir kanınsa ne adına yapılırsa yapılsın devrimci bir sonuç doğurma im­ uğrak olabilirdi. Ama kanı yoktur. Türkiye'deki devlet yapılanmasını hedef almayan bir T ürkiye’de alt sınıflar politikanın değil devrimci reformist olması bile mümkün değildir. için böyle b ir zorun­ luluk söz konusu de­ TKP K ürtlere Türklerle birlikte Miğildir.- T ürkiye’de halkın sorunu ulu­ me karşı m ücadelede savunulacak sak-ı M illi sınırları içinde ortak bir sal çıkarların, güvenliğin ya da ulu ­ kale ulus devletler değildir. Sorun yurtseverliği ve ülke çıkarlarını sa­ sal onurun zedelenm esi değildir. Ye­ halk iradesinin inşa edilm esidir. Uvunm ayı öneriyor. K ü rtler ancak ni liberal saldırıya karşı m ücadelede lus devlet işkence odaları, askeri teş­ T ürkiye’nin ulusal çıkarlarını savu­ “halkın çıkarları”nı savunm ak yete­ kilatı ve bürokrasisi ve ideolojik ku­ nabilirler, kendi ulusal çıkarlarını irince geniş bir çerçeve sunm aktadır ram larıyla zaten ayaktadır. Ulusalcı se artık unutm aklar. TKP K ürtleri zaten. Ayrıca A B D ’nin A fganistan çizgiler günüm üz T ürkiye’sinin veri­ Yurtsever cepheye çağırırken T ürki­ ve Irak ’ta uyguladığı vahşetin uyan­ li güçler dengesinde işçi sınıfını ve y e ’de iki tane yurt olduğunu unut­ dırdığı derin nefretin örgütlenm esi iyoksul halkı ulus devlete yedeklemuş görünüyor. Ezilen ulus m illi­ çin de illa ulusal bir çerçeveye ihti­ m ekten başka bir sonuç verm ez. yetçiliğine karşı ezen devlet m illi­ yaç yoktur. En çok kim seviyor? y etçiliğ in i savunuyor. A m a bunu İşçi sınıfını yurtsever bir kim lik­ T K P ’ye çok görm em ek lazım . Ç ün­ T K P ’nin niyeti ne olursa olsun le örgütlem e çabası sosyalistlerin hiç kü T K P ’ye göre “kom ünist hareket, ülke çıkarı, ülke güvenliği, ulusal ede zorunlu olm adığı bir “dolayım günüm üz koşullarında bile, belirli gem enlik, yurtseverlik vb. kavram ­ dır” . Yoksul halk hakları için m üca­ bir ulus-devlet m odelini ve bu m o­ lardan örülü bir söylem bugün ob­ dele ederken m illiy etçi m otiflere delin kim i yerleşik duyarlılıklarını je k tif olarak kışkırtılan m illiyetçili­ T K P ’nin sandığından çok daha az veri alm ak zorundadır.” 14 Peki “bu ğin değirm enine su taşıyacaktır. Ve­ ihtiyaç duyar. Bugün adalet talebi, yerleşik duyarlılıklar” içinde ezen rili güçler dengesi hesaba katıldığın­ servet düşm anlığı, insanca yaşam , ulus m illiyetçiliği (şovenizm ) de var da bağım sızlıkçı, ulusalcı bir yöneli­ insanlık onuru vb. talepler “ulusal omı acaba? m in m illiyetçilik kulvarında devletle n ur” talebinden çok daha sahici ve TKP “T ürkiye’nin bölünm esine ve faşizm in çeşitli öbekleriyle vatan­ günceldir. Geniş yoksul kesim lere ve em peryalizm e karşı duru­ severlik yarışm a girm ek durum unda sosyalizm yolunda bir aşam a olarak y o rm u ş . 5 Yalnız bugün T ürkiye’yi kalacaktır. MHP Tiler “ya sev ya terk ulus devletleri savunm aya çağırm ak bölm ek isteyen bir em peryalist güç et” dem işti ya, Yurtsever Cephe de M arksistlerin değil ulusal solcuların bulunm adığına göre, TKP em perya­ “ gerçek ülke sevgisi” gibi kavram lar işidir. Eğer sın ıf m ücadelesinin önü lizm e değil Kürt ulusal hareketine icat ederek faşistlerle yurdu en çok böyle açılsaydı şim diye kadar İşçi karşı T ürkiye’nin ulusal bütünlüğü­ kim seviyor yarışm a giriyor. M illi­ p a rtisi’nin bunu yapm ış olm ası g e­ nü savunm aktadır. G örüldüğü kada­ yetçi söylem i eleştirirken onun çeliş­ rekm ez m iydi? S ın ıf m ücadelesinin rıyla sosyal şovenizm T K P ’nin ilik­ kili doğasını ortaya koym ak son de­ önünün açılm ası için m illiyetçi yük­ lerine kadar işlem iştir.

27


C|Oİ

AğusToS'Eylül 2 0 0 5

rece etkili bir karşı propaganda ola­ bilir. Yani vatan m illet diyenlerin em peryalist bağlantılarım , gerçekte Kendi çıkarlarının peşinde koştukla­ rını teşhir etm ek gereklidir. Ama bu­ nu m illiyetçi bir konum a düşm eden de yapm ak m üm kündür. O nlardan daha m illiyetçi daha vatanperver bir pozisyondan konuşarak m illiyetçile­ rin tutarsızlıklarını teşhir etm ek çok etkili gibi görünm esine rağm en m il­ liyetçiliğe hizm et etm eye yarar. Sa­ dece m illiyetçileri, değil bizzat m il­ liyetçiliğin kendisini h ed e f alm ak gerekir. Aksi taktirde tutarlı m illiyetçiler mi istiyoruz? Yani başına çuval geçi­ rildiğinde A m erika’ya kafa tutabi­ len, ulusal onuru ezdirm eyen b ir m illiyetçi siyasi özne olsa onu des­ tekleyecek m iyiz? M üm taz Soysal­ lar, C um huriyet G azetesi, ATO baş­ kanı vs. ne güne duruyor. T K P ’nin anti-kapitalist olm ayan sam im i antiem peryalistleri sakın bunlar olm a­ sın .17 Ö yleyse buyurun kızıl elm a k o ­ alisyonuna? B u sam im i yurtseverleri kom ünist hegem onya altına alm a ça­ bası ise kendini dev aynasında gör­ m enin yarattığı düşünce çarpılm ala­ rına bir örnek teşkil etm ekten başka bir anlam ifade etmiyor.

Ulusal bağımsızlık değil, halk iktidarı TKP ulusal solculuğu la f cam ­ bazlığıyla “em ekçi yurtseverliği” olarak pazarlıyor. N asıl ki liberal sol­ cular A B ’ciliklerini “em eğin Avrupası” diye pazarlıyorlarsa TKP de ulusalcı yönelim ini “em eğin Yurtse­ verliği” olarak cilalıyor. “D evletçi yurtseverlik” dem ek belki daha doğ­ ru olur. T K P ’nin “yurtseverlik alanı” gerçekte ulusal çıkarlar alanından başka bir şey değildir. Bugün solu bu alana çekm eye çalışan bir politikanınsa ne adına y apılırsa yapılsın devrim ci bir sonuç doğurm a im kanı yoktur. T ürkiye’deki devlet yapılan­ m asını h ed ef alm ayan bir politikanın değil devrim ci reform ist olm ası bile m üm kün değildir. U lusalcı çizgiler günüm üz T ürkiye’sinde objektif ola­ rak devletin “çelik çekirdeği”nin p o ­

litikalarına yedeklenir. U lu salcılığ ın nesnel k oşulları düne göre çok daha azdır. G ünüm üz­ de kapitalist gelişm e yolunda devlet­ çilik liberalizm tartışm ası aşıldığına göre burjuvazinin içinde bir ittifak aram a im kanı ortadan kalkm ıştır. Bu durum da ulusal sol bir çizginin kap­ sam aya çalışacağı kesim olarak geri­ ye “asker-sivil aydın züm re” kalıyor. Bugün em peryalizm e karşı öne çıkarılm ası gereken şiar ulusal ba­ ğım sızlık değil halk egem enliği ol­ malıdır. M ilyonların hayatını yıkım a uğratan kararlar, uluslararası serm a­ ye örgütleri ve Türkiye finans kapi­ talinin çıkarları doğrultusunda em ­ peryalist devletler ve onlarla çeşitli seviyede işbirliği yapan ulus devlet­ lerin gücüne dayanarak almıyor. Bu süreç liberalizm i ve m illiyetçiliği aynı anda tetikliyor. B irine ya da di­ ğerine yaslanarak güçlenm eye çalış­ m ak devrim cilerin işi olm am alı. Yeni liberal talana karşı geniş halk kesimlerinde oluşan tepki halkçı, de­ mokratik ve anti-kapitalist bir söylem­ le örgütlenebilir. Emperyalist paylaşım savaşlarına karşı tutum ise, Türkiye’ye dönük bir saldırı olmadığı, aksine biz­ zat Türk devletinin ortak olduğu saldı­ rılara karşı ulusal ya da ülkesel çıkarla­ rı değil, halklar arası dayanışmayı öne çıkarmalıyız. Bugün yoksulluk ve iş­ sizlik, toplumsal adaletsizlik, sosyal hakların gaspı vb. konular ulusal onur­ dan ya da ülke çıkarlarından çok daha fazla sınıf mücadelesinin önünü açacak niteliktedir. Son yirm i beş yıldır uluslararası kapitalizm in girdiği yönelim solun asli gündem lerini öne çıkarm asını gerektirecek kadar yalınlaşırken, sol bu gündem leri başka öznelere bırak­ m ak gibi bir talihsizlik yaşıyor. Ö r­ neğin solun insan hakları ve özgür­ lükler söylem ine sarıldığı bir dö­ nem de toplum sal ad a le tsiz lik ve yoksulluğa karşı söylem leriyle siya­ sal İslam güç kazanabildi. G elir ada­ letsizliğinin bu seviyede yaşandığı bir ülkede eşitlikçi bir söylem , halk­ ta, özgürlükçü ya da bağım sızlıkçı söylem lerden çok daha fazla karşılık bulabilir. E m peryalizm tarafından

yeniden yapılandırılan ulus devletle­ rin, değil, halkların iktidarını savuna­ cağız. Bu devletin içinde savunacak kalelerim iz yok, onu yerin dibine göm m ekle yüküm lüyüz.

D ip n o tlar 1. “ SİP Neyi Ö rtü yo r? ” , Zafere Kadar DİRENİŞ, Kasım 2001 2. M. Sinan, “ TKP Eleştirisi” , Düşünce ve Davranışta YO L, M art 2004 3. A ydem ir Güler, “ Yurtseverliği İnşa Etmek” , Gelenek, s. 78, Kasım 2003 4. TKP Konferans Raporu, 2.Bölüm, Kasım 2004 5. A. Güler, a.g.y. 6. TKP’yi oluşturan siyasi çizgi dem ok­ ra tik halk devrim ini savunanların “ anti te kelci” program ını yıllarca geri b ir program olmakla e leştirm iştir. Oysa bugün Yurtsever Cephe’nin programı devrim ci

dem okrasinin

program ının

çok daha gerisindedir. Yurtsever Cep­ he sadece “ Uluslararası tekellerin ül­ kemizdeki tüm varlıklarının kamulaştı­ rılm a s ın ı önüne koym uştur. Bu du­ rumda ya T ürkiye ’de ulusal te keller yok ya da TKP’nin onlarla b ir derdi yok. Bu İşçi Partisi’nin bile gerisine düşmek olm uyor mu? Perinçek bile b ir televizyon programında aslanlar gibi Sabancı’nın yüzüne karşı mallarına el koyacaklarını söylememiş miydi? 7. A.g.e. 8. Kom ünist, Sayı 220, 24 Haziran 2005, s.9 9. Y urtsever Cephe D iy o r ki!, 13.04.2005 ta rih li açıklama, w w w.yurtsevercephe.org 10. TKP Konferans Raporu, 2.Bölüm, Kasım 2004 I I. TKP Konferans Raporu, 4 .Bölüm, Kasım 2004 12. TKP Konferans Raporu, 2.Bölüm, Kasım 2004 13. A.g.y. 14. A.g.y. 15. A.g.y. 16. TKP-M K Tezleri, Gelenek, S.84, Mayıs 2005, s.6-7 17. TKP’ye dönüşen siyasi çizginin savu­ nucuları yıllarca anti-kapitalist olmayanın anti-faşist ya da demokrat da olamayaca­ ğını iddia ettiler. Şimdi anti-kapitalist ol­ mayan samimi anti-emperyalist aramaya g iriş m e le ri tam b ir e kle ktizm örneği.


AqusTos-Eylöl 200?

BU NE CELAL BAY İNSEL! M. Sinan

Türhiyeli demokratik kamuoyuna düşen Kürtlere devlet ağzından öğütler vermek midir, yoksa hepimiz için hayati önem taşıyan bir sorunun demokratik ve özgürlükçü çözümünün ihtimalini güçlendirmek için mücadele etmek mi? bolun en temel tanımında "olaylara ezilenlerin ve güçsüzlerin tarafında bakma ve eyleme" yok mudur? Bugün solun önündeki en büyük ikilem­ lerden bir tanesi muhakkak ki dogmatiz­ me saplanıp kalma ile yaratıcılık, yeni­ lenme adına liberalleşmenin ve düzenin sularına doğru yelken açma arasındaki sıkışma ve alternatifsiz olma halidir. Dogmatizm ve keskin solculuk adına atı­ lan nutuklar gelişmeleri kavrayabilirle ve bunlara yönelik taktik açılımlar geliştire­ bilme olanağını ortadan kaldırırken libe­ ralleşmeye açık olma da en küçük zorla­ mada günü kurtarma adına ilkesiz söy­ lemleri geliştirebilme garabetini yeniden üretiyor. Bu iki kanalın yeni örneklerine her gün, o kadar sık bir biçimde rastlıyo­ ruz ki bunun neredeyse tarihin bu aşama­ sında kaderimiz olduğuna ikna olacağız. Malum, Kürt Sorunu son aylarda yemden sıcak gelişmelerle politik orta­ mımıza ağırlığını koydu. Uzunca bir sü­ re sonra bölgeden yeniden yoğun çatış­ ma ve ölüm haberleri geliyor. PKK’nin silahlı güçlerini ülkeden çekmesi ve ça­ tışmalara tek taraflı olarak son vermesi sonrasında azalan gerilimler yeniden artmaya başladı. Geçtiğimiz Newroz sonrasında, kitleleri şoven bir damar üzerinden politikleştirmeye yönelik bay­ rak provokasyonu, sokaklarda karşılaştı­ ğımız faşist müdahaleler bölgedeki sı­ caklığın Batı’ya uzanan rüzgârları oldu. 90’lann Kürt Sorunu odaklı gündemleri yeniden politik tartışmaların merkezi ol­ maya başladı.

Kürt Sorunu ve yeni koşullar Heraklit’in “aynı suda iki kere yıka­ nılmaz” sözü geçerliliğini hala koruyor olmalı ki bugün Kürt sorununu tartışır­ ken ve tutum alırken de çok farklı koşul­ larla karşı karşıyayız. Bu farkı yaratan en önemli etken hiç şüphe yok ki

ABD’nin Ortadoğu’ya müdahalesi ve bölgeyi olabildiğince yeniden kendi ihti­ yaçlarına göre yeniden yapılandırmaya yönelik Büyük Ortadoğu Projesi. ABD gibi bir emperyalist gücün silahlı olarak bölgede bilfiil bulunması birçok geliş­ meyi doğrudan şekillendirmektedir. Bunun dışında Kürt İsyanı da çok önemli momentlerden geçti. Ciddi iç ge­ rilimler yaşadı. Teorik-politik tutumlar­ da bizim takip etmekte dahi zorlandığı­ mız hızlı gelişmeler yaşandı. Öcalan’m İmralı’da bulunması da bu dönemin kendine özgü ve geçmişten farklı faktör­ lerinden bir tanesi. Yine Güney Kürdistan’daki oluşu­ mun önemli merhaleler kat etmiş olması ve ABD’nin bölgedeki en önemli ittifak güçlerinden biri olması da belirleyici bir etken. Türkiye’nin AB sürecinde yaşadı­ ğı gelişmeler de diğerleri kadar olmasa da belirleyici etkenlerden birisidir. Tüm bu farklılıklar günümüzde ya­ şanacak gelişmelerin geçmişteki çatış­ madan daha farklı yaşanmasında etken olacaktır. Fakat güçler konuşlanmasmm nasıl sonuçlara yol açabileceğini öngö­ rebilmek için en azından bu yazının ya­ zarının yeterli bir veri birikimine sahip olmadığı açıktır.

Liberal Sol, Kürt Sorunu’na nasıl bakıyor? Yazının buraya kadar ki kısmından belki de pek anlaşılamasa da amacımız Kürt Sorunu ve geldiği konak ile ilgili kapsamlı bir değerlendirme yapmak de­ ğil. Esas amacımız yeniden gerilen orta­ mın ve artan çatışmaların tetiklediği ba­ zı tutumlar üzerine kafa yorabilmek ve

bunlan çözümleyebilmek. Bu amacımıza ulaşabilmek için de Ahmet İnsel’in 24 Temmuz’da Radikal gazetesinin Pazar ekinde çıkan bir yazı­ sı üzerinde durmak istiyoruz. Ahmet İnsel son dönemde liberal solun en önemli teorisyenlerinden biri olarak öne çıkmakta. Yazann açık ve net olarak belirttiği birçok yaklaşım bir süre sonra kimi liberal sol unsurların daha çe­ kingence de olsa hayata geçirmeye çalış­ tığı politik tutumların ilham noktasmı oluşturuyor genelde. Bu yüzden İnsel’in tezlerini biraz daha yakandan incelemek bir süre sonra politik tartışmalarda karşı­ laşacağımız kimi argümanlar üzerine ön­ cesinden kafa yorma imkânı da sunuyor. Teorisyen olma iddiasındaki birçok yazarda bir hastalık var. Bir ucundan ya­ kaladıkları bir gerçeği biraz da abartarak hızla “bir dönemin açılışı” ya da “kapa­ nışı” tezlerine ulaştırabiliyorlar. İnsel de bu yazısında söz konusu hastalığın işa­ retlerini vererek “ Dönüşü olmayan nok­ ta mı?” ibaresini başlık olarak kullan­ mış. Yazının ana fikri bu son dönemde artan şiddetin faturasını büyük oranda Kürt Hareketi’ne çıkarmak şeklinde özetlenebilir. Yazının ayırt edici özelliği ıse son dönemde liberal solun birçok ya­ yınında karşılaşabileceğimiz bu günde­ min oldukça yalın ve net ifadelerle belir­ ginleştirilmiş olması. İnsel gibi öncü bir teorisyene de bu yakışır olsa gerek...

Kürt Sorunu’nun muhatabı kim? İnsel bu dönemin ana karakterini “PKK’nin etrafında oluşan örgütlenme­ nin kendini Kürt Sorunu’nun yegane muhatabı kılma mücadelesi gündeme hakim oldu demek daha doğru” diyerek

29


CJOü AqusTOS'Eylül

2005

belirliyor. Bu tespit bizi bir zaman tüne­ linin içine soktu doğrusu. 70’lerin son yıllarından alman bir yazıda böylesi bir tespit yapılmış olsa anlaşılabilir olan bu ifade şu geldiğimiz konakta biraz anlamsızlaşmış gözüküyor ya da İnsel’in, Haşan Cemal tarafından gündemleştirilen “Kürt Aydınları” teorisine büyük bir hızla ikna olduğunu gösteriyor. Bugün devletin ve kimi emperyalist güçlerin Zanalar ya da Demokratik Toplum Ha­ reketi nezdinde yaratmaya çalıştığı daha anlaşılabilir ve uzlaşılabilir bir Kürt mihrakı girişimlerinden de anlaşılabile­ ceği gibi şu anda gerçekten de ne kadar uzaktan bakarsanız bakın Türkiye’deki Kürt Sorunu’nun bir tarafındaki yegâne muhatap PKK olarak gözükmeye de­ vam ediyor. Hareket birçok iç sıkıntı ya­ şamasına rağmen kendi içinden bir alter­ natif ürettirme girişimlerini göğüslemiş gözüküyor. Kürt halkının etrafında kü­ melendiği bir başka mihrak gözle görül­ müyor. O kadar ki Barzani ya da Talaban i’ye yakın güçlerin uzantıları bile bu coğrafyada güçlenebilmeleri beklenir­ ken böylesi bir durumda değiller.

‘Hırsızın hiç mi suçu yok hocam?’

mayı dahi kabul etmeyen, 4 yıllık çatışmasızlık sürecinde 600 gerillanın ölme­ sine yol açan bir savaşı sürekli diri tutan taraf. Hoca’nm fıkrasında olduğu gibi “hırsızın hiç. mi suçu yok” denecek bir durumla mı karşı karşıyayız yoksa? “PKK’nin yaşamakta olduğu, silahlı mücadelenin giderek tıkanması, çıkmaza girmesi, daralan örgütün terör örgütüne giderek daha fazla dönüşümünü simgeli­ yor.” Genelkurmay tespitlerim oldukça andıran bu değerlendirmede de yine aynı dar yaklaşımla karşı karşıyayız. 2005 Newrozlannda Kürt Hareketi’nin kitle­ sel dayanaklarını tüm zenginliği ile göz­ leme olanağımız oldu. Sol hareketlerin daralması ile karşılaştırınca Kürt Hare­ keti’nin yaşadığı daralmanın ne menem bir daralma olduğu noktasında kafamız­ da tereddütler oluşuyor doğrusu. Org. Başbuğ’un açıklamalarında da “örgüte yeni katılımlardan” bahsedilmiş olması sonrasında, gerillanın Kürt halkı için bir seçenek olmaktan bütünüyle çıktığını söylemek oldukça erken olur herhalde diye düşünüyoruz. Her mücadele yönte­ minin zaman zaman tıkanıklıklar yaşadı­ ğını kabul etmek mümkündür. Örneğin solun belli kesimleri için AB seçeneğini cilalamayı hedef alan yaklaşımlar dışın­ daki tüm mücadele kanalları tıkanıklık yaşamaktadır. Ama nedense PKK hızla bu tıkanıklıktan “terör örgütüne” dönüş­ me seçeneğine zıplayıveriyor. İnsel, Tayyip’in “ayrılıkçılar, milisler” gibi kelime­

leri kullandığı için eleştirdiği yabancı ya­ zarlar ile kendisini kanştırdı galiba! Yok­ sa böylesi keskin tespitler yapabilme noktasındaki tez canlılığı anlayabilmek pek de mümkün gözükmüyor.

İnsel gizli niyetleri ifşa ediyor! “Esas ve belki artık yegâne hedefle­ rinin muhatap alınmak olduğunu ele ve­ riyorlar”. Hâlbuki PKK, 90’lann ortasın­ dan beri yaptığı ateşkeslerle bu niyetini haddinden fazla açık bir biçimde ifade etmedi mi şimdiye kadar? Hangi gizli ni­ yetin “ele verildiği”ni açıkça anlayabil­ mek ise mümkün değil. Bunu da önemli bir sosyal sorunun çözümü için çok da kötü niyetli bir istek olarak algılamamak gerekir herhalde. Eğer ortada taraflar arasmda yaşanan bir sorun mevcutsa bu­ nun çözümü için kabul edilebilecek en doğru yol da tarafların bir araya gelerek çözüm için adımlar atması olmaz mı? Fakat însel’in kafasmda, PKK’yi bir po­ litik hareket olarak görmektense kitlele­ rin beklenti ve taleplerinden kopmuş bir klik, bir menfaat grubu gibi görme eğili­ minin güçlendiğini görüyoruz. Bu tarz bir kinizm, aslında devrimcilere yönelik olarak yaygınlaştırılmaya çalışılan gü­ vensizlik yayma propagandasından bes­ leniyor. “Kendilerinin bir eli yağda bir eli balda, olan alttakilere oluyor” propa­ gandası devrimci mücadele yürütenleri

İnsel’in bu çatışmaların Kürt Soru­ nu’nun genel koşullarından kopuk salt PKK’nin örgütsel ihtiyaçlarından besle­ nen bir zemini olduğunu iddia ettiğini düşünebiliriz. Herhalde bunu söylemeye çalışı­ liberal sol uzlaşmacı taviz politikalarıyla Türkiye solunun ve emekçi yor. Peki İnsel, terörist ilan edilerek babasıyla hareketinin (pardon yurttaş hareketinin!) sorunlarını çözdükten son­ ra parlak birikimleriyle Kürt sorununa da el atmış durumda artık. beraber vurulan 12 ya­ Gözümüz aydın olsun! şında bir çocuk, anadil­ de eğitim hakkını savu­ nan bir sendikanın kapatılması, hızla kışkırtılan bir şoven sokak milliyetçiliği, artarda başlatılan dev operasyonlar, bir türlü gündemleşemeyen bir genel af hakkında ne düşünüyor acaba? Bu sü­ reçte çatışmaların yeniden başlamasının tüm sorumluluğunu neredeyse bir tara­ fın üzerine yıkmak ve bunu da neredey­ se kimi “psikolojik” etkenlerle açıkla­ maya kalkmak pek de gerçeklerle örtüşür gözükmüyor. Bir yanda öyle veya böyle şiddete son verip barışçı bir çözü­ mün kendisi için koşullarını sıralayan bir taraf, karşısında ise kendisine tam bir teslimiyetin ötesinde bir seçeneği tartış­

50


AğusTOS'Eylül 2 0 0 5

salt kendi kişisel menfaatleri peşinde ko­ şan, bunları elde etmek için de her türlü çılgınca yolu seçebilecek “çılgın terörist­ ler” olarak lanse eden anlayışı güçlendir­ meye çalışıyor. İnsel, kendi yolunu seç­ meyen tüm “radikalleri” benzer biçimde “ötekileştiriyor”. Yoksa o kadar “postmodem” gıdayla beslenen yazarımız da malum “modem”, “oryantalist” zaaflar­ dan kurtaramadı mı kendisini? İnsan üzülmeden edemiyor doğrusu. “Türkiye’de devletin siyasal sorum­ lularının, terörü bir yöntem olarak be­ nimsemiş kişileri bir kenara bırakalım, elinde silah dağa çıkmış kişilerden olu­ şan bir örgütü, onun yöneticilerini siya­ sal muhatap kabul etmesi mümkün de­ ğildir.” Yine bir Genelkurmay alıntısı ile karşı karşıyayız! Devletin elinde silah olmayanları muhatap aldığına ya da ala­ cağına dair bir işaret, bir garanti mevcut mu peki? “Bu ülkede Kürt yoktur, Kürt­ çe konuşmak da yasaktır” noktasından TVTerde Kürtçe yaym yapılan noktaya, “Kürt realitesini tanıyoruz” dedirten ko­ şullara nerelerden geçerek geldik acaba? İnsel, bunları K âbe’si durumundaki “BrükseTin” dayatmaları ile açıklamaya çalışacaktır muhakkak. Fakat biraz insa­ fı olan herkes bu ülkede Kürt Sorunu di­ ye bir sorunun olduğunu kabul ettirebil­ mek için bile ne büyük bedeller öden­ mek zorunda kalındığını ve bu bedelle­ rin de yoğunluk olarak kimler tarafmdan ödendiğini kabul edecektir herhalde. “Demokrasinin Türkiye’ye özgü olarak kavranması gerektiğine” haklı olarak karşı çıkagelmiş olan İnsel, daha yeni İs­ panya hükümeti ETA ile masaya otur­ mayı kabul etmişken böylesi bir şiddetli tespit yapmak zorunda neden hissetmiş­ tir kendisini acaba? Türkiyeli demokra­ tik kamuoyuna düşen Kürtlere devlet ağ­ zından öğütler vermek midir, yoksa he­ pimiz için hayati önem taşıyan bir soru­ nun demokratik ve özgürlükçü çözümü­ nün ihtimalini güçlendirmek için müca­ dele etmek mi? Solun en temel tanımın­ da “olaylara ezilenlerin ve güçsüzlerin tarafında bakma ve eyleme” yok mudur?

İnsel’in çözüm paketinde ne var? Peki, Kürt Sorunu’na bu biçimde yaklaşmakta olan İnsel’in çözüm pake­

tinde ne bulunmaktadır? Beraber okuya­ lım: “Eğer amaç demokratik ve barış içinde yaşayan bir toplum hedefine ulaş­ maksa Türkiye’de siyasal sorumluların, sorunun çözümüne ilişkin yakın dönem­ de atılan adımlan pekiştirmek, bunlann devamının gelmesini sağlamaktan başka bir yol düşünmemeleri gerekir.” AB reformlan yeterli kapsamı sunuyor, huku­ ki düzenlemeler yapılsm.“Meşru müda­ faa gibi retorik savlann arkasına saklan­ madan silahlı mücadeleye kesin son ve­ rilmedikçe, diğer yandan da Kürt kimli­ ğinin siyasal alanda kendini serbestçe ifade edebilmesinin koşulları sağlanma­ dıkça, korkarım her geçen gün herhangi bir çıkışı olmayan o uğursuz yola daha fazla saplanacağız.” PKK silah bırakma­ dan çözüm olmaz. Proje budur. Görül­ düğü üzere liberal sol uzlaşmacı taviz politikalarıyla Türkiye solunun ve emekçi hareketinin (pardon yurttaş hare­ ketinin!) sorunlarım çözdükten sonra parlak birikimleriyle Kürt sorununa da el atmış dürümdalar artık. Gözümüz ay­ dın olsun!

Liberal sol niye panikledi? Liberal solun farklı kalemşörlerinin benzer içerikli yazıları bu aralar Birgün gazetesinde de yoğun olarak zuhur et­ mektedir. Bu tavırların arkasındaki ruh halini anlamak için biraz da bizim psiko­ lojik değerlendirmeler yapmamıza mü­ saade eder mi arkadaşlar acaba? Bir zamanlar bir Milli Eğitim Baka­ nı’nın “Şu okullar olmasa bu Milli Eğitim ’i ne de güzel yönetirim” dediğini he­ pimiz biliriz. Liberal solun da Kürt So­ runu için aynı şeyi hissettiği her halin­ den anlaşılıyor. A B’ci reformlar iklimin­ den emperyalizmin ve sömürgeciliğin sert sulanna gelindikçe asaplar bozulu­ yor. Sinirler geriliyor. Liberal siyasetin sınırlarının daralmasına yol açacak tüm gelişmeler neredeyse çocukça bir mızık­ çılıkla karşılanıyor. İlla kendi bildikleri oyunu oynamak istiyorlar, ama maalesef sınıflı toplum koşullarında oyunun ku­ ralları tek taraflı olarak asla belirlenemi­ yor. Kürt Sorunu’nun halkın taleplerin­ den beslenen gerçek çözümü için net tu­ tum belirleyemeden bu ülkede demokrat sıfatını bile hak etmenin imkânsız oldu­

CjOİ

ğunu asla unutmamak gerekiyor. Aksi takdirde hızla yükselen gerilim anların­ da böylesi akıl tutulmaları ile daha çok karşılaşırız, diye düşünüyoruz. Gerçekten zor günler bizleri bekli­ yor. Ortadoğu’ya emperyalist müdahale­ nin doğrudan etkilerinin daha belirgin biçimde yaşanacağı önümüzdeki günler­ de, Kürt Sorunu’nun daha da sıcak geliş­ melerle gündemin birinci sırasında kal­ maya devam edeceği gözüküyor. Halk­ ların kardeşliği zemininde bir çözümün vücut bulabilmesi ve yükseltilen şoven dalganın halklarımızın geleceğini ipotek altına alacak çılgınlıklara yol açmaması için Türkiyeli devrimci-demokrat güçle­ re büyük sorumluluklar düşmektedir. Türk ve Kürt emekçiler arasındaki daya­ nışma ve birbirini anlama zeminleri güçlendirilebilmek durumunda. Aksi, takdir­ de geçmişten farklı olarak halklarımızı karşı karşıya getirmeye çalışan güçlerin başarılı olmasının önünde durabilmek de mümkün olamayacaktır. Kendisini devrimci-demokratik zeminde ifade et­ meye çalışan ve farklı yollardan da olsa özgürlükçü yarınlar için mücadele eden kesimlerin arasında güvensizlik tohum­ larım besleyecek söylemler, “bunlar si­ zin hatanız, vebalini çekmek de size dü­ şer” demek yarın yaşanabilecek büyük olumsuzlukların sorumluluğunun bir kısmını üzerine almak anlamına gelir. “Kandil’e gidiyorum” diye yola çıkan Türkiye’nin, kazayla(!) yolunun Şam’a ya da Tahran’a düşmesi planlarının bili­ leri tarafından yapıldığının bu kadar açık olduğu bir noktada aydınlarımızın da çok daha duyarlı ve hassas olmaları ge­ rekmektedir.

Son söz... Bitirirken son sözleri İnsel’in yazısı­ nın yayınlandığı gazetenin bir diğer say­ fasından almak anlamlı olabilir: “Kürt nüfusun varlığı sadece bir asayiş sorunu olarak görüldüğü, hayatımızın son sözü­ nü söyleyen hep Genelkurmay olduğu sürece, PKK de varlığım sürdürecektir. Kanımca sormamız gereken asıl soru, sözü öldürmeye çalışanın kim ol­ duğu. Genelkurmay bu savaşın bitm e­ sini istiyor mu? Bu savaşın bitmesini istem eyen kim ?” (Yıldırım Türker, Susmanın Bedeli)

51


CjOİ AqusTOS'Eyiül 200?

Türkiye’de “Şark” meselesi bir milliyet davasıdır

ERMENİLİK Hikmet Kıvılcımlı

Türkiye içindeki Şark ve Garp, Şarklı ve Garplı için olduğunu ilaveye hacet var mı? İyi ama bu Şark ve Garp kelimeleri altında ne saklanıyor? Dünya içindeki Garp ve Şark bölünüşü, öz sınıf bölünüşünün nasıl bir (,..)5, dalı budağı ise, Türkiye'deki Şark ve Garp vilayetleri, bölünüşü, esas itibariyle sınıf bölünüşünden doğar. Takat daha hususi manası, zalim milletle, mazlum milletin münasebeti oluşundadır. Ermeni sorunu geçtiğimiz aylarda bir kez daha Türkiye siyasetinin merkezine otur­ du. Konuyu resmi ideolojinin dışında bi­ limsel bir açıdan tartışmak amacıyla Ma­ yıs ayında Boğaziçi Üniversitesi’nde yapıl­ ması planlanan konferans Adalet Bakanı’nın açık tehditleri üzerine iptal edildi. “Sözde” bir sorun için devletin ortalığı ayağa kaldırıp aydınları hedef göstermesi aslında sorunun hiç de söylendiği gibi “sözde” olmadığını gösteriyor. Son birkaç ayda Ermeni sorunu üze­ rine çok sayıda makale, röportaj ve çevi­ ri yazısı yayınlandı. Eğer “Ermeni mezali­ mini” ispatlamak amacıyla devlet aydın­ larının yaptığı “sözde” araştırmaları bir kenara bırakırsak, 19 15 -2 1 yıllarında ya­ şananlar üzerine Türkiye’de b:r iki istisna dışında ciddi bir araştırma olduğu söyle­ nemez. Kuşkusuz, konu bilimsel olmaktan çok siyasidir, bugün özellikle AB-Türkiye ilişkileri bağlamında güncel dış politikanın “kartlarından” birisi haline gelmiştir. Siya­ si pozisyonunu ulus devlet savunusu üze­ rine oturtanlar açısından Ermeni mesele­ si, emperyalizm tarafından yaratılmış sahte bir sorundur. Bu kesimin söyledikle­ ri 70 yıllık resmi ideolojinin tekrarından ibarettir. Liberal sol aydınlar ise resmi ide­ olojinin dışında bir bakış açısı geliştirmeye çalışarak Türkiye’deki otoriter devlet ge­ leneği ve siyasi kültüre, yaşanan toplum­ sal travmaya, kültürler arası diyaloga dik­ kat çekiyorlar. Sermayeyle olduğu kadar devletle de göbek bağını çoktan kesmiş olan devrim­ ci. hareket açısından ise Ermeni sorunun­ da emperyalizmin istismarı da devletin katliamı da son derece açık gerçeklerdir.

52

Ancak sol harekette bu konuda “halkla­ rın kardeşliğini” vurgulamanın ötesinde bir yaklaşım geliştirildiğini söylemek de zor. Bu durum büyük ölçüde Türkiye sı­ nırları içinde Ermenilerin kitlesel bir güç olmaktan çıkması yani devrim stratejisi açısından politik bir öncelik taşımamaları ile ilgilidir. Bu konuda özel bir politika ge­ liştirmemesine karşın radikal sol Ermeni meselesinde resmi ideolojinin uzağında durmuş, Ermeniler de sol harekete genel­ de sempati ile bakmışlardır. Artık Türkiye’de kayda değer bir Er­ meni nüfus olmamasına karşın diasporadaki Ermenilerin çabası ve kimi devletle­ rin müdahalesiyle konu kayda değer bir politik sorun haline gelebilmektedir. Bu­ gün sorunu “soykırım mı değil mi?” tartış­ masına indirmek meseleyi darlaştırmak olur. Anadolu’da Ermeni katliamı hangi sosyal ve siyasal şartlar altında gerçekleş­ miştir? Ermeni katliamını salt Osmanlı Devleti’nin şiddet geleneği ya da devlet içindeki çetelerin marifetleri ile açıklamak da gerçekçi olmaktan uzaktır. Tam da bu noktada Hikmet Kıvılcımlı’nın tarihsel materyalist bir perspektif­ ten sorunu ele aldığı kısa ama özlü de­ ğerlendirmesini hatırlatma ihtiyacı duy­ duk. Kıvılcımlı’nın 1932 yılında tuttuğu notlar tarihsel bir belge olmanın yanı sıra güncel tartışmalara önemli bir katkı nite­ liği de taşıyor. Yol adlı eserinin İhtiyat Kuvvet-Milliyet (Şark) adlı bölümünde Kürt Sorunu’nu ele alan Hikmet Kıvılcımlı bu bölü­ münün giriş kısmında Ermeni sorununa da kısaca değinir. Kıvılcımlı giriş kısmında önce Doğu-Batı kavramlarını sorunsallaş­ tırarak bu kavramların sınıfsal çelişkilerin

üzerini örtmek için kullanıldığını vurgular. Ardından Türkiye’de “doğu” denilen yerin Osmanlı kayıtlarında Ermenistan ve Kürdistan olarak adlandırıldığını belirtir. Kıvılcımlı güncel tartışmalarda sıkça yapıldığı gibi Ermenileri homojen bir top­ luluk olarak ele almaz. Ermeni cemaatin­ deki sınıfsal ayrışmayı ve siyasi çekişme­ leri öne çıkarır. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğu’nda Hıristiyan azınlıkların kapita­ lizmin gelişiminde oynadıkları özgün ro­ lün altını çizer. Ermeni kıyımında Meşru­ tiyet burjuvazisinin Kürt derebeyleri ile it­ tifak yaptığını belirtirken sorunu sadece devlet içindeki bir odağın niyetlerinin öte­ sinde sınıfsal bir perspektife oturtur. Kıvıl­ cımlı bu iç dinamiklerin yanı sıra Ermeni sorununu emperyalizmin bölge politikala­ rı ve bölge devletlerinin çıkarları çerçeve­ sinde de yorumlar.

Giriş M arx “B aşkalarını ezen halkın kendisi hür olamayacaktır” der. Bu­ günkü emperyalizm altında ileri m em­ leketler proletaryasının başına gelen de budur. Bugün bütün “m edeni” kapi­ talist m em leketlerinde kom ünizm e karşı sosyalizmi, sosyal demokrasiyi, yani sömürgeci soygunla uzlaşmayı tutan halk, aynı zamanda kendisinin “işletilip soyulmasını, yani sömürge­ ler gibi anavatanı da ezen şu köhne bir kabuk haline gelmiş kapitalist m üna­ sebetlerini ve burjuvazinin her gün bi­ raz daha cebir ve şiddetli hakimiyet ve saltanatını, kendi başına bir müddet daha bela etmekten başka bir şey yap­ mıyor. Sömürge, yarı-sömürge, tâbi (bağımlı y.n.) m emleketler adını alan başka milletlerden çalınan fazla kâr-


AğusTOS'Eylül 2 0 0 5

dan bir kemik parçası uman ‘halk’lar, kendi kulluklarını efendiliğe benzeten, ‘hizm etçi’ kullanan Şark ‘m iriyvo’ları gibi, köleleşmenin derin çukurunda biraz daha bocalamaktan ileriye geçe­ miyorlar; çünkü köleleştirme sistemi­ nin muhtemel gediklerini kapatmış, yırtıklarım yamamış oluyorlar. Türkiye’de yabancı ve ezilen bir millet var mıdır? “Tarih inkılapçıları­ na sorarsanız: Adem evladı içinde bü­ tün medeniyetleri yaratan milletler, tıpkı A dem ’in oğulları gibi bir asıldandır: Türk! Kuzey yönünden Alp dağla­ rına, Grönland’dan Antil adalarına ka­ dar bütün dünya Türk’tür!.. Fakat gö­ zümüzün önündeki sistemi ile mistik ideo-emperyalizm şakasını kafi göre­ rek işin somut realitesine bakarsak, epey (...)' bir bambaşkalıkla karşılaş­ mamak mümkün değildir. Nasıl, dün­ yadan geçtik, şu kayıtlı 10 (milyon y.n.), nüfus sayımınca 13,5 milyon nü­ fuslu Türkiyecikte bile mi, başka m il­ letler de var? Bu küçük burjuva cezbe­ sini afakandan öldürecek olan böyle bir ihtimal, kışkırtabileceği her türlü isterik krizlere rağmen, bir ihtimal de­ ğil, canlı bir hakikattir. Ve zaten Çan­ kaya köşkü ile Yıldız Sarayı arasında, patırtılı ve teatral bir med ve cezirle yalpa vuran son alemşümul (dünyayı saran - y.n.) Türkçülük k eşif ve nazariyeleri, bu hakikatin manevi iç zem­ bereklerinden boşandırdığı Hegelyanist tepesi taklak bir itiraf cezbesinden başkası mıdır? Ara sıra gazetelerde okursunuz. Bir hususi muhabir, G iresun’un öte­ sindeki halkın Laz olmayıp Türk bu­ lunduğunu ispat etmiş olmak için Laz­ lığa şöyle bir pat atar: “Esasen mert (Aman Fransızlar duymasın!..), cesur, doğuştan zeki, kabiliyetli, vatanper­ ver, misafırsever olan Lazlarm Türklerden yegâne farkları, hususi bir lisa­ na m alik olmalarından ibarettir.” (İ. Ferit, “Karadeniz Ffalkı”, Cumhuriyet, 17.1.1933) Yahut “Dil İnkılabı”na da­ ir şöyle bir “hükm-i Karakuşi” gözü­ müze çarpar: “Dörtyol’da Türkçe’den başka lisan konuşulmayacak: Dörtyol - Hususi: Kaymakamlık tarafından umumi m ahallerde Türkçeden başka herhangi bir dili konuşanlar hakkında şiddetli takibat yapılarak ağır cezalar

verileceği tellallarla ilan edildi.” (Son Posta, 23.9.932)

GjOİ

Kim bilir hangi matmazelden yüz bulmayan bir burjuva züppesinin aşk intikamı kadar farfara ve ömürsüz do­ ğup ölen: “Vatandaş Türkçe konuş!” naralarını andıran bu kabil “şuûn” (sözde gerçekler-y.n ), Türkiyemizin kuzeyini, güneyini, doğusunu ve batı­ sını saran şe’niyyetlere (gerçekliklerey.n.) karşı sıkılmış “vatanperver’ane kuburlardan başka bir şey midir?

mühim bir yayılım açacak olan geniş, çalışkan, mazlum kitlelerdir. Bu vasıf­ ta mazlum yığınlar Türkiye’de var m ı­ dır? Evet, bu yığınların herkes anla­ masın diye müphem ve esrarengiz ve anonim bir adı vardır: “Şark” yahut “Şark Vilayetleri!” Bu öyle karanlık bir tabirdir ki, Cumhuriyet burjuvazisi bugün ona istediği manayı verir, onu beğendiği biçim ve şekillerde takdim eder ve kimse, Kemalizm ’in ne demek istediğini, ne denilmek istendiğinin ne olduğunu bir türlü anlayamaz.

Fakat biz bunları ve buna benzer vakaları, aşağı-yukan tüm Balkanlar­ da ortak olan mahut “azınlıklar” çıba­ nı farz ederek geçeceğiz. Konumuz, devrim strateji ve münasebetlerinde

Fakat biz ne anonim şirketler Ke­ m alizm ’iyiz, ne esrara inanan küçük burjuva aydınıyız. Onun için bu ano­ nim esrar perdesini kaldırarak altında gözlenen «medusa başı»nı gönnekten

Hikmet Kıvılcımlı'mn "İhtiyat Kuvvet: Milliyet (Şark)" adlı eserinin orjinal el yazması 35


cjol AğusTOS'Eylül 2 0 0 5 kılımız kımıldamaz. Ve eğer L enin’in tabiriyle (...)2 “M arksist’ler, (yani bur­ juvazinin hoşafına giden “Marksistler”) olarak kalm ak istemiyorsak, bu meseleyi olduğu gibi (...)3 “anonim es­ rar perdesi” altındaki somut maddeyi, adı ile ve sanı ile çağırmaya m ecbu­ ruz: Türkiye’deki “Şark” meselesi ve “Şark vilayetleri” nesnesi bir milliyet davasıdır! Evet, Türkiye iç ve dış münasebet­ lerinde ve siyasetinde olduğu gibi, içe­ ride ve dışarıda görünüşünde de “diya­ lektik” bir ülkedir. Şöyle ki: Dışa kar­ şı “tâbi” (bağımlı - y.n.) vaziyetinden kurtulamayan kapitalizm Türkiyesi; içe karşı ceberrutlu, eski tabiriyle “müseltan ve m efnehum ” bir “m etbû” (kendisine tâbi olunan-y.n.)’dır. Meş­ hur izafiyet teorisinin Türkiye’nin sos­ yal bünyesindeki tezahürü yadırgan­ mamalıdır: 1 - T ü rk iy e ’ nin kendisi: Su götür­ mez “Şark’m mazlum milletlerinden biridir. Buna inanmayan ve bunu bil­ meyen kalmamıştır. Fakat;

M

2 - Tü rkiye kendi içinde: Örtbas edilemez bir “Şark’m zalim milleti”dir. Buna inanan ve bunu bilen ise, zannedildiğinden pek azdır. Daha doğ­ rusu bu ikinci şıkkı bilenler belki yal­ nız m istik Kem alizm ’in kendisi ile, bir de bilhassa “arabayı çeken” ve “bunu taşıyanlardır. İşin kaçmaya, “hüsn-i tefsir”e gelir tarafını kuyruk yalayıcı­ lar bol bol arayabilirler. Bu olanın cid­ diliğini biraz daha bellileştirmekten başka bir şeye yaramaz. Dünya da Türkiye, “Şark” ile “Garp”ı birbirin­ den ayıran boğaz veya bağlayan köp­ rüdür. Bu vaziyetinden ilham aldığı için mi nedir, Türkiye içinde bulundu­ ğu emperyalist dünyaya pek benzer. Dünyanın yer yer ikiye bölünüşlerin­ den biri de, epey manasız olmakla be­ raber, “cihed-i erbâ” (dört yön y.n.)’ya göre bölünüşüdür. Herkesin ağzında dolaşır: Yeryüzünde (Şark) ve (Garp) diye iki zıt kutup var. Tabirce bundan daha az manasız olmamak üzere, yine bir böyle bölünüş de Türki­ ye için ağızlarda dolaşır: Şark vilayet­ leri, Garp vilayetleri. Bu tabirleri m a­ nasız buluyoruz; çünkü Şark ile Garp arasındaki tezat, sanki sos­ yal olayları sırf iklim alâmetleri ile izah ediş gibi, bir taraftan gü­ neşin doğması ile, öte tarafta batmasından ile­ ri geliyormuş gi­ bi gösteriliyor. Bununla beraber her zaman için “galat-ı m eşhur lügat-ı fasihten yeğdir” . Söze değil öze bakar­ sak, görürüz ki, dünya içinde bir “ Şarklı” bir “Garplı”ya nasıl bakarsa, Türkiye içinde de “Şark­ l ı l ı k ile “Garplı”lık birbirlerini aynı gözle gö­ rürler. Garplının

gözünde Şarklı sadece bir “vahşi”dir; bir Şarklı için ise Garplı bir “düşm ah”dır... Bu ne demek? Birinci ola­ rak bu, şu demektir. Genellikle Garp ve Şark iki mütecanis mıntıka sayılı­ yor ve ne Garplı ne Şarklı meseleyi sı­ nıfsal bakımdan koymuyor. Halbuki Şark’ta da G arp’ta da insan yığınları, sınıf ve tezatlı birer toplum fertleri ol­ duklarına göre, ayrıca ikiye bölünür­ ler: 1- Hakim sınıflar; 2- Mahkum sı­ nıflar. Herhangi bir toplumda hakim sınıf, hakim telakkisini ücra kitlelere kadar yaydığı için, genellikle ağızlar­ da dolaşan ve kafaları kurcalayan m a­ nalar, basmakalıp terimlerden ibaret kalmaya mahkum oluyor. Hakikat hal­ de gerek Şark’m, gerek G arp’m hakim sınıfları ile hakim telakkileri arasında­ ki zıddiyet, (...)4 bir; “sen yemeyesin, ben yiyeyim; senin olmasın, benim ol­ sun” davasıdır. Meselenin içyüzünü böylece açığa vuram ayan Şark ve Garp hakim sınıfları, gün gibi aydın meseleleri pandomima şekline sokuyorken, kendi aralarında, tekelci kapi­ talizmin suyunca, uzlaşma fırsatlarını hiç kaçırmıyorlar. İkinci olarak şu de­ mektir ki, hususile: 1- G arp’tâki mahkum sınıflar, ha­ kim sınıfların sistematik propaganda­ ları altında, Şarklı hakkında yalnız bir şeyi öğrenebiliyorlar: Şarklı vahşidir! Niçin vahşidir, nasıl vahşidir, yok. 2- Şark’taki mahkum sınıflar ise, G arp’takilerin tam am en aksine, “Garplı”nm ne olduğunu, etiyle, kem i­ ğiyle, derisiyle, her gün duyuyor. Ve G arplı’dan her yediği tekme, dipçik ve süngü önünde şu kanaati kökleştiriyor: Garplı düşmandır! Hangi Garplı düş­ mandır, neden düşmandır, yok. İki ta­ ra f ta zannediyor ki: gerek “vahşi”lik, gerek “düşman”lık anadan doğma bir huy, tabii, fıtri (yaradılıştan gelen y.n.) bir zarurettir. Tekrar edelim, bu­ nu böyle zannedenler, özellikle iki ta­ rafın da geniş, çalışkan, mahkûm sı­ nıflarıdır. Yoksa gerek Şark’m, gerek­ se Garp’m hakim sınıfları, birbirleri­ nin ne kadar vahşi, ne derece medeni, ne biçim dost, ne çeşit düşman olduk­ larını domuz gibi bilip duruyorlardır. Buraya kadar söylediklerimizin, aynı zamanda hem dünya içindeki, hem de Türkiye içindeki Şark ve Garp, Şarklı


AğusTOS'Eylül 20 0 ?

ve Garplı için olduğunu ilaveye hacet var mı? İyi ama bu Şark ve Garp keli­ meleri altında ne saklanıyor? Dünya içindeki Garp ve Şark bölünüşü, öz sı­ n ıf bölünüşünün nasıl bir (...)5, dalı bu­ dağı ise, Türkiye’deki Şark ve Garp vilayetleri, bölünüşü, esas itibariyle sınıf bölünüşünden doğar. Fakat daha hususi manası, zalim milletle, mazlum milletin münasebeti oluşundadır... Biz Türkiyemizden ayrılmayalım. Türki­ y e’de Şark ve Garp bölünüşü milliyet bakımından nedir? Daha açık koya­ lım. “Garp”ta hakim millet Türk oldu­ ğuna göre, Şark’ta hangi milliyetler mahkumdur? * * *

Türkiye’de bugün Şark vilayetleri denilen yerin ne olduğunu göreceğiz. Bu Şark vilayetlerinin evvel ezel, meşhur veya meçhul, her nasıl olursa olsun iki adı vardı: Ermenistan - Kürdistan. Buralara bizzat Osmanlı İm pa­ ratorluğu tarafından verilen isim ler bunlardır. Bugünün haritasında böyle isimler bulunmamasına rağmen, bu iki isimden anlaşılan, Şark vilayetlerinde Ermeni ve Kürt milliyetlerinin bulu­ nup bulunmadığını araştırmak lâzım gelecektir. Buracıkta, önce birincisine kısaca bir işaret edelim:

Ermenilik Osmanlı imparatorluğunda. Çarlık Rusya’sı ile İngiliz emperyalizmi ara­ sında Orta Asya pazarları üstünde baş­ layan rekabette kilit ve anahtar nokta­ sı, bugünkü Şark vilayetlerinde, bir Ermenistan hükümeti veya m uhtariye­ ti kurup kurmamak meselesi idi. Bu meseleye bir zamanlar “Şark M esele­ si” denirdi. Osmanlı İmparatorluğu derebey saltanat şeklini muhafaza etti­ ği müddetçe, Şark vilayetlerinde iki zümre vardı: 1- Kürtlük: Daha ziyade derebey klan ve aşiret sistemleri için­ de, dağınık, siyaset dışı bir kalabalık şeklinde idi. 2- Ermenilik: Genellikle burjuvalaşan ve İstanbul, Trabzon gibi önemli ticaret merkezlerindeki koda­ man sermayedar ırkdaşlarıyla sıkı sı­ kıya bağlı, İngiliz metalarmı İran yay­ lasından iç A sya’ya taşımakla görevli bir küçük burjuva çoğunluğu üzerinde

kurulmuş bezirganlık manzumesi de­ mekti. Emperyalist tezatların dış kış­ kırtmaları yüzünden biraz daha şiddet­ le alevlenen Kürt-Ermeni zıddiyeti, bu iki zümre insanın arasındaki din, dil ve ilh. farklarından ziyade, adeta bu rejim farkından doğma bir derebeyburjuva zıddiyeti oldu. İki kutup, Os­ manlI Avrupa’sında geniş çapta rol oy­ nayan: M üslüm an-H ıristiyan (derebey-burjuva) tezatı, daha ziyade tarihi ve mevzii şartlar yüzünden Şark vila­ yetlerinde, Balkanlardakinin aksine, ikincilerin mağlubiyeti ile hal oldu. Meşrutiyet burjuvazisi “şark meselesi”nin tedhişi altında, ilk ve büyük tehlike olarak gördüğü Erm eniliğe çullandı. Zaten Osmanlı saltanatı için­ de kalmış m illiyetler içinde, -Balkan­ lar bir tarafa bırakılırsa- siyasi bilinç ve teşkilata kavuşmuş en keskin metalibli (talepler ileri süren-y.n.) yığın, Ermenilerdir, M eşrutiyet burjuvazisi, birçok sahalarda olduğu gibi, Ermeni m illiyetçiliğine karşı da derebeylikle el ele verdi. El ele verdiği derebeylik, öteden beri iki ayrı rejim zıddiyeti ile Ermeniliğe karşı tutulan Kürt derebey­ liği idi! İttihat ve Terakki devlet ciha­ zı, illegal bir kararla başa geçti; Kürt derebeyleri milis teşkilatlar halinde si­ lahlandırıldı. Kürtlükle Türklük, Ermenileri, dünyada nadir görülmüş sin­ si bir vahşet içinde katliama uğrattı. Fakat bu katliamdan Türk Meşrutiyet buıjuvazisi kadar ve belki ondan çok daha fazlasıyla istifade edenler, Kürt derebeyleri oldu. Ve K ürdistan’da de­ rebeylik biraz daha rakipsiz, çapul et­ tiği Ermeni mallarıyla, biraz daha şiş­ man oldu. Bugün Ermeni meselesi denince ne anlıyoruz? Verilen resmi rakamlara inanmak lazım gelirse, Erm enistan’da 900.000, T ürkiye’de 75.000, Suri­ y e ’de 150.000, Yunanistan’da 35.000 kadar Ermeni vardır. Bugün Şark vila­ yetlerinin “mesam e”leri içinde gizle­ nip kalmış bir hayli Ermeni ırkından insan var. Fakat bunlar, dinleri ile bir­ likte dillerini de günden güne kaybedi­ yor ve hakim Kürt psikolojisi ve tesiri altında Kürtleşiyorlar. Şark vilayetle­ rinde şimdi “m ühtedi” (İslam iyet’i ka­ bul eden - y.n.) sıfatı ile tanınan eski Ermeniler, adeta hayatlarını kurtaran­

CJOİ

ların bir nevi gönüllü köleliğini unut­ mak ve unutturmak için, Ermenilikle­ rini henüz unutmamış olmalarına rağ­ men, eski hatıralarına karşı bir ölüm sükûtu ile mütehassis olmak mecburi­ yetindedirler. Birkaç nesil sonra her şeyi unutm aya m ahkum olan bu “m ühtedf’ler, bugün Şark vilayetleri­ nin en yoksul (...)6 marabaları halinde, bugün bile zaten aralarında daha ziya­ de bir din farkı bulunan ve ırk ve kül­ türce aynı kökten geldikleri, yüzyıllar­ ca aynı tabii ve sosyal çevrenin bera­ beri oldukları Kürtlerle kaynaşmış ve Erm eni’den ziyade Kürtleşmiş bir hal­ dedir. Onun için bu mühtedileri Şark vilayetlerinin Kürt camiasından ayır­ mak oldukça sun’i ve güç olacaktır. Bu artık Kürtleşmiş sayılabilecek olan Ermeniler dışındaki hakiki Ermenilere gelince, yukarıdaki rakamlar bunlar hakkında kafi bir fikir verebilir. Genel olarak komünizm ve özel olarak Sov­ yet Devrimi, bütün m illiyetler davası gibi Ermenilik meselesini de fiilen halletm iş olmak durumundadır. Bir defa sayıca Ennenilerin dörtte üçün­ den fazlası (%77,9) Ermenistan Sov­ yet Cum huriyeti’ne girmiştir. Bu su­ retle dünyada biricik işçi ve köylü devleti, Erm enilere yurt meselesini kökünden halletm iş oluyor. Fakat Cum huriyet burjuvazisinin Sovyet Devrim i’ne yalnız bu meselede borçlu olduğu (,..)7, bundan ibaret değildir. Komünizm ve Sovyetler Devrimi, em­ peryalizmi sevindiren, komünizme ve Türkiye’nin başına bela olabilecek bir Ermeni meselesini tamamıyla likide etmek yolunda bulunuyor. Bu likidas­ yonun yönünü çağdaş sınıf m ücadele­ si, şöyle taayün ettiriyor (meydana çıkarıyor-y.n.): A- Kom ünizm in Rolü: Ermeni milleti mazlum olduğu kadar kahra­ man bir yığındır. Fakat şüphesiz bu kahramanlık örnekleri içinde en büyük yararlılığı gösteren, bütün değerlerin yaratıcısı olan sınıf, yani Ermeni çalış­ kanlarıdır. Ermeni proletaryası da, bü­ tün ülkelerin işçi sınıfları gibi, sosyal sömürüden olduğu kadar, milli baskı­ lardan da kurtulmuş yaşamak ülküsü­ nü taşımakta haklıdır. Onun için bütün yeryüzünde, bütün milli baskıların manivelası, yine ve daima sınıf zul-


t | O İ AğusTOS'Eylül 2 0 0 5

Tehcir sırasında Srmeniler... (vuuuuj.erineni.hayeçn.org

'

Le Liban isminde diğer bir Ermeni ga­ zetesi aleyhine mühim bir makale yaz­ mıştır. Bu m akalenin çıktığı günün ak­ şamı Taşnaklar m ezkûr gazete idaresi­ ni basmışlar, hurufatı dağıtmışlar ve malzemeleri tahrip etmişler. Mürettiplere ve muharrirlere adamakıllı bir da­ yak atmışlardır.” Doğruluk derecesi belli olmayan bu havadisin sonu şöyle bitiyor: “Le Liban gazetesi Hmçak Komitesine mensup olduğundan bu komiteye mensup Ermeni amele Taşnaklara diş bilemekte imişler.” (Cum­ huriyet 2/12/931)

2 - Kom ü nistlerin Taşn ak lara Hücum u: “Ermenistan istiklalinin 13. yıldönümü münasebetiyle Beyrut’taki Ermenilerden Taşnak cemiyetine m en­ sup olanlarla K om ü­ M eşrutiyet burjuvazisi "Şark meselesi"nin tedhişi altında, ilk ve bü­ nist Erm eniler arasın­ yük tehlike olarak gördüğü Crmeniliğe çullandı. OsmanlI saltanatı I- da karşılıklı nüm ayiş­ çinde kalm ış m illiyetler içinde, -Balkanlar bir tarafa bırakılırsa- siyasi ler olmuştur. Taşnaklabilinç ve teşkilata kavuşmuş, talepler ileri süren yığın, €rmenilerdi. rm bulundukları kilise komünistler tarafından münün itici gücü ile işlemektedir. Sı­ m anevralar karşısında takındığı tavır­ taşa tutulmuş, arbedede 3 kişi telef ol­ n ıf bilincine kavuşan her kitle gibi Er­ larla ve açtığı kavgalarla besbelli olu­ muştur.” meni proletaryası da, bütün zulümlere yor. Eskiden beri Ermeni siyasi parti­ karşı girişilecek biricik dövüşün sınıf leri iki önemli koldu: 1- Taşnakyanlar B - Sovyet D evrim i’nin R olü : Er­ dövüşü olduğunu öğrenmiştir. Kom ü­ (Milliyetçi Ermeni Teşkilatı); 2- Hmmenistan Cumhuriyeti dışında kalan nizm, Ermeni çalışkanlar sınıflarına çakyanlar (Sosyal Demokrat Ermeni Erm eniler arasındaki hoşnutsuzluğu maddi ve manevi örnekler ile göster­ Teşkilâtı). Dünya devrimleri çağında em peryalizm , daim a kendi tarafına miş bulunuyor ki, gerek milli gerekse bütün Sosyal Demokrat partilerinde yontan bir nalıncı keseri haline getir­ sosyal kurtuluşta, düşman sınıfların ve olduğu gibi, Ermeni Sosyal Demokra­ meğe uğraşmış ve uğraşmaktadır. Bil­ emperyalizmin oyuncağı olmamak isisinde de sağ ve sol cereyanlar elbet hassa Irak, Suriye, Türkiye hudutları çin, realist ve dünya ölçüsünde bir gö­ olmuştur. Bu sayede bugün bir Ermeni emperyalizmin bu kabil tahriklerinin rüş ufku ve Leninist bir taktik zaruri­ komünistliği, Ermenistan dışında da gerek iktisadi gerek siyasi çeşitlerine dir. Bu taktik ile Türk burjuvazisinin gücünü hissettiriyor. Bunun en canlı sahiptir. Bu m ıntıkalarda Kürtlük gibi Ermeni halkına yaptığı zulmü unut­ örneklerini, Ermenistan dışında Erme­ Ermenilik de, kâh Suriye, kâh Irak, mak söz konusu bile değil. Fakat Türk niliğin en kalabalık ve çokluk -sayıca kâh K ürt m illi hareketlerine karşı burjuvazisinden alınacak en büyük in­ resmen mevcut Ermenilerin sekizde Fransız ve İngiliz emperyalizmleri ve birinin (%12,9)- bulunduğu Suriye’de tikamın, Türkiye çalışkan yığınlarıyla onların yerli uşakları tarafından, -eski görüyoruz. O Suriye’de ki, Ermeni ve dünya proletaryasıyla el ele vere­ zamanda kale duvarlarını delmeye ya­ rek, başta bizzat Ermeni burjuvazisi halkı oraya Türk burjuvazisi ile Kürt rayan koç başı gibi- ikide birde kulla­ gelmek üzere Türkiye kapitalizmini, derebeylerinin kılıcından canını kur­ nılır. Burjuva basınında sık sık şöyle tüm dünya emperyalizmini tepesi aşa­ tarm ak için kaçmıştı; orada Ermeni haberlere rastlarız: ğıya getirmek olduğunu unutmamak proletaryası, dünya proletaryasının bi­ “Halep, 21 (Hususi)- Suriye dahi­ lazımdır. linçli bir parçası olduğunu gösterircelinde bulunan (Deyrizör)den son gün­ sine, sınıf keyfiyetini milli kinin üs­ Bu bakışın, Erm enistan Sovyet lerde (Hasiç) kasabasına gönderilip tünde tutmayı biliyor. Bugün Yakındo­ Cumhuriyeti dışında kalmış Ermeni yerleştirilen yüz elli kişilik m üsellah ğu işçi sınıflarına örnek olacak bu sı­ çalışkan sınıfları arasında günden gü­ (silahlı - y.n.) bir Ermeni kafilesi kan­ n ıf bilincine, nasılsa burjuva basınına ne yerleştiğine, her gün yeni ve an­ lı bir isyan çıkarmıştır. Ermeniler ka­ sızmış iki habercik şahit olsun: lamlı örnekler görüyoruz. Ermeni pro­ sabanın hükümet konağına hücum ederek, Suriye Cumhuriyet bayrağını letaryasının bir Pilsudski Lehistan’ı 1 - Taşnakların, H ın çaklara H ü ­ indirmişler, sonra “istiklal isteriz” di­ kurmaya ne kadar düşman oldukları, cumu: “Suriye’den verilen haberlere ye bağırmışlar, yaygaralar koparmış­ emperyalizmin Ermeni yiğitliğini is­ göre B eyrut’ta Ezenak isminde çıkan, lardır. Bu isyana önayak olanların birtismar etmek için çevirmek istediği Taşnak Komitesi taraftarı bir gazete,

56


Ağustos-Eylül 2005 C JO İ

kaçı tevkif edilmiş, fakat az sonra Fransızların tavassut ve müdahalesi üzerine serbest bırakılmışlardır. Ve ilh.” (Son Posta, 22.9.932) Erm eni burjuvazisinin bu kabil nüm ayişlerden ne beklediği biline­ mez. Belki de onun maksadı, Şark vi­ layetlerinde öteden beri içinden tanıdı­ ğı iktisadi m ünasebetler sürecinde rol oynamak, kaçakçılık ticaretini sistem­ leştirmektir. Mamafih bu nüm ayişler­ den bizim anladığımız şu iki neticedir: 1 - Erm eni halkını yok yere em­ peryalizm in damataşı ve safrası ha­ line getirmek: Yukarıdaki Hasiç hadi­ sesi, Fransa’nın Türkiye ile Suriye (,..)8 karşı oynadığı bir oyundur. On­ dan bir sene evvel Irak hükümeti Irak Kürtlerine karşı, kuzey Irak’ta (Musul ve Kerkük’te) “bir Hıristiyan ekseri­ yeti vücuda getirmek” (Cumhuriyet 25.4.1931) için “Kürt, Asuri, Ermeni kardeşliği fıkri”ni ortaya atarken haki­ kat halde, Kürt akınına Ermeni şeddi­ ni siper etmekten başka ne yapıyordu? Yazık ki, arada ölenler hiç şüphesiz Ermeni burjuvaları ve zenginleri de­ ğil, yine Ermeni fukarası ve işçisidir. 2 - K ü rt hareketine diken olmak: Gördük: Irak Hükümeti Barzan Kürt­ lerinin önüne geçmek için Ermenileri kullanıyordu. Ağrı Dağı İsyanı sırasın­ da şöyle bir haber görülüyor: “Bey­ ru t’tan Adana gazetelerine bildirildiği­ ne göre, Taşnaklar tarafından Rom an­ ya, Bulgaristan, Fransa ve Yunanis­ tan ’dan gelen mümessillerin de iştira­ ki ile Lübnan’ın (Tecemdun) köyünde bir içtima yapmışlar, bu içtimada ez­ cümle, Kürt ihtilalinin Ermeni yurdu davasına muazır olup olmadığı m ese­ lesi ve sair hususat görüşülmüştür.” (Cumhuriyet 27.9.1930) Bu kısa havadis bize gösteriyor ki, Ağrı hadisesi gibi ne olacağı büsbütün belirsiz ve ikinci derecede bir hareket­ te Ermeni burjuvazisi, ortada fol ve ne de yumurta bulunmamasına rağmen, paçaları sıvıyor. Yarın daha mühim bir harekette, Kürt ve Ermeni çatışması­ nın nerelere varabileceği bundan anla­ şılmaz mı? Ermeni burjuvazisinin Taşnak Cemiyeti bu psikoloji ile her gün yeni bir sergüzeşt aramaya ve biraz daha ziyade anarşiye ve nihilizme dö­

külmeye doğru gidiyor. Son zamanlar­ da Makedonya Komitecileri ile de ta­ lihini de denemeye varıyor. Uğurlar olsun. Bizi alakadar eden Ermeni sermayedarları ve emperyaliz­ min uşakları değil, Ermeni halkı, Er­ meni proletaryasıdır. Meseleyi bu ba­ kımdan korsak, hiç olmazsa Türki­ y e ’nin bugünkü hudutları içinde, sırf bir Ermeni fakir hareketi, bir kitle ha­ reketi olmaktan tamamı ile uzaktır. Başka tabir ile geniş halk tabakaları içinde derin hareketler uyandıracak bir Erm enilik m eselesi Türkiye içinde imkânsızdır. Türkiye’nin dışında ve kom şularındaki Erm eniliğe gelince; yukarıda temas ettiğimiz Ermenilik ve komünizm noktası, Ermeni proletar­ yası ile burada vermek istediğimiz Sovyetler B irliği’nin rolü, o meseleyi de belli başlı bir taktik veya strateji davası olmaktan çıkarıyor. Sovyetler Birliği, yıllardan beri bir barınacak yer arayan mülteci Ermeni proletaryasına ve çalışkan halkına kucağını açtı ve hür bir yurt sunuyor. Balkanlarda, Su­ riye’de emperyalizmin kancık oyunla­ rına kurban gitmemeye layık olan Er­ meni çalışkanlarını Sovyet vatandaşlı­ ğına çağırıyor. Bu çağırış müspet ve açıktır, daha 1931 senesi sonlarında İs­ tanbul’a Ermenistan Ticaret Komiseri Şahurdikyan bu iş için geldi idi. Gaze­

teler meseleyi şöyle anlattılar: Sovyetlenm üm essili şurada burada “sık sık hudut hadiselerine sebep olan Ermeni­ leri de Erm enistan’a götürmek için te­ şebbüste bulunacaktır. Gerek Suriye, gerekse Yunanistan’da bulunan Ermenilerin Batum ’a kadar nakil m asrafla­ rım Cemiyet-i Akvam deruhte etmek­ tedir. Sevk edilecek genç Ermeni ame­ leleri Azerbaycan, Gürcistan ve Erm e­ nistan’da açılmış olan m uhtelif fabri­ kalarda çalışma hakları 50 Rubleden 300 Rubleye kadar ücret alacaklardır.” (Cumhuriyet 8.11.931) Bu meselede de, Kemalizm, dün­ ya proletaryasının ve Bolşevizm ’in bir daha elini öpsün der, asıl konumuza geçeriz.

Dipnotlar 1. A ltı kelime okunamadı, (y.n.) (Metni yeni harflere aktarırken bazı kelimeler okunamamıştır. Bunları (...) ile b elirt­ meyi ve okunamayan kelime sayısını bil­ dirmeyi gerekli gördük, y.n.) 2. Bir kelime okunamadı, (y.n.) 3. D ö rt kelime okunamadı, (y.n.) 4. D ö rt kelime okunamadı, (y.n.) 5. Bir kelime okunamadı, (y.n.) 6. Bir kelime okunamadı, (y.n.) 7. Bir kelime okunamadı, (y.n.) 8. Bir kelime okunamadı, (y.n.)

Danimarka misyonunun Mezre'de Ermeni çocuklar için kurduğu yetimhanede yemek vakti... (ed. Osman döker, Orlando Carlo Calumeno Holeksiyonu'dan Hartpostallarla 100 Yıl Önce Türkiye'de Ermeniler, s.309)


q o ! Aquítos - Eylül 2 0 0 5

KAPİTALİZM VE DEMOKRASİ Mehmet Vılmcızer

Demokrasinin sınırlarının genişlemesi ile burjuvazinin sınıf çıkarlarının uyuşmadığı­ nın en tartışmasız kanıtı faşizm yıllarıdır. Faşizmin, özellikle Nitler'le özdeşleştirilip tarih olduğunu kanıtlama çabalarının altında yatan, esas gerçekliği örtme çabası­ dır. Yoksulluğun ve "demokratik hakların" işçi sınıfının zoruyla aynı zaman dilimin­ de genişlemesi, burjuva demokrasilerinin iflasıyla sonuçlanmıştır. Dem okrasi konusu gelişen olaylarla pratik-siyasal ve aynı zam anda teorik bir sorun olarak öne çıkm aya başla­ mıştır. D ünyada bir yanda, Am erikan “dem okrasi v a k ıfla rın ın örgütleyip desteklediği “portakal devrimi eri” oluyor. B unların bilindiği gibi en te­ mel hareket noktası “hileli” olduğu iddia edilen seçim lere karşı başlatı­ lan kapsam lı bir kam panya ve ardın­ dan yapılan “hilesiz” seçim lerle, “de­ m okratik” yoldan iktidarların el de­ ğiştirmesidir. H edef neoliberal politi, kaları yürütecek partilerin iktidarlara taşınm asıdır. Bu oyuna Yugoslavya iç savaşından beri başlanmıştır. Son birkaç yıldır da bu “dem okrasi dalga­ sı” özellikle R usya’nın çevresinde yeniden hız kazanm ıştır. Bu pratik gelişm elerin dışında öte yandan, Am erikan yönetim i dün­ yada dem okrasiyi yaygınlaştırm aya soyunduğunu iddia ediyor. B u yönde ilk kapsam lı h ed ef O rtadoğu’dur. Irak bu konuda çok kötü bir örnek ol­ m aktan öteye henüz geçem ediyse de iddia devam ediyor. İşin esas önemli yanı bütün ikiyüzlülüğüne rağm en Am erika’nm bu iddiasının dünyanın bir kesim inde um ut yaratm ış olm ası­ dır. Dem okrasi oyunu böyle sürdürü­ lürse O rtad o ğ u ’da W asLíngton’un tüylerini diken diken edecek başka sonuçlar da ortaya çıkabilir. Filistin seçim lerinin ertelenm esinin nedeni H am as’m olası zaferinden korkuldu­ ğu içindir. L übnan’da W ashington’un canını sıkacak sonuçlar ortaya çıka­ bilir. ABD, O rtadoğu’ya “dem okrasi­ yi getirm eye” çalıştıkça böyle olası­ lıklar artacaktır.

B rezilya’da Lula iktidara geldi. A n­ cak B rezilya halkının bu “dem okra­ tik” tercihine hiç de sıcak bakm adığı için dünya fm ansm ın bütün kurum ları L ula’yı sım sıkı kuşattılar. Yine bu farklı dünyada P entagon’un devir­ m ek istediği “diktatör” Chavez beş yıl içinde A m erika’nın gözünün içine baka baka sekiz seçim kazanm ıştır. D em okrasinin bu çeşidine alışık ol­ m ayan A B D ’li ideologlar dünyaya dem okrasi eğitimi verdikleri “Jour­ nal o f D em ocracy”nin sayfalarında V enezüella’daki durum u “ Seçim ler D em okrasiye K arşı” diye tanım la­ m ak zorunda kaldılar. (Journal o f Democracy, Ocak 2005) Burada iki­ yüzlülüğün de sınırları aşılmaktadır. C h av ez’in “k u rallarla oynadığını” iddia eden bu zavallı ideologlar, yıl­ lardır hep kendi lehlerinde dönen bu oyunun bu kez tersine dönme olasılı­ ğı karşısında şaşırm ışlardır. Ancak “tanrıya çok uzak A m erika’ya çok yakın olan” bu kıtada daha önce de halklar seçim kazanm ıştı. Ş ili’de Alle n d e ’nin lid erliğ in i yaptığı H alk B irliği 1970 ve 1973’te iki kez se­ çim leri kazandı. Bu dem okrasi oyu­ nunu sevm eyen A B D ’nin desteği ile ardından en kanlı Pinochet diktatör­ lüğü geldi. Dün askeri darbeleri çok seven W ashington’un bugün dem ok­ rasiye tutulm asının elbette hiçbir inandırıcı yanı yoktur. C havez’i de­ virm ek için sabırsızlanan ABD, bu­ gün kendi “dem okrasi” parolasıyla kendini bir ölçüde sınırlam ıştır. Olaylar zorladıkça ABD bu “dem okra­ si” oyununu nereye kadar sürdürebi­ lecektir?

Bir başka dünyada ise çok farklı gelişm eler yaşanıyor. S eçim lerle

Öte yandan, dem okrasi A B ’nin de başını derde soktu. AB anayasası-

58

mn Fransa ve H ollanda tarafından reddedilm esi A B ’yi büyük bir aç­ m azla yüzyüze getirdi. K ıta Avrupa kapitalizm inin anglo-saksonlaştırılm asm a, yani neoliberalizm in anaya­ sa seviyesinde kurallaştırılm asm a iti­ raz eden A vrupalılar bundan böyle B rüksel’in her aldığı kararı onayla­ m ayacaklarını ilan etm iş oldular. Fransız ve H ollandalIların hayır oy­ larıyla A lm anya-Fransa ekseni büyük bir darbe aldı. Bu çift yönlü kesm eye başlayan dem okrasi kılıcına biraz daha yakın­ dan bakm ak gerekiyor.

Kapitalizm ve dem okrasi Kapitalizm ve dem okrasinin ay­ rılm az ikizler olduğu kanısı oldukça yaygındır. K apitalist üretim biçim i­ nin siyasal ortam ının doğal olarak dem okrasi olduğu kanısı hem kapita­ lizm in hem de dem okrasinin tarihsel­ liğini dikkate alm adığı için hatalıdır. 1950’ler sonrası kıta A vrupa’sında bir seviye kazanan dem okrasi sanki kapitalizm le yaşıtm ış gibi düşünülü­ yor. Oysa aralarında uzun ve m üca­ deleyle dolu bir tarihsel süreç vardır. B urjuva dem okrasilerinin bugün en tem el haklarından birisi genel oy hakkıdır. Bunun burjuva devrim lerinin kendiliğinden bir sonucu olm adı­ ğı biliniyor. Ü nlü Fransız devrim inden kırk yıl sonra 1830’larda Fran­ sa’da oy hakkı hala bir avuç m ülk sa­ hibiyle sınırlıydı. 30 m ilyonluk Fran­ sa’da sadece 200 bin kişi oy hakkına sahipti. İngiltere’de genel oy hakkını burjuvazi değil C hartist H areket 1830’larda parola haline getirm iştir. Fakat 1870’ler İngiltere’sinde hala


AqusTOS'Eylül 2 0 0 5

genel oy hakkı m ülkiyet sahipliğiyle sınırlıydı. D em okrasinin sanki doğal uzantısıym ış gibi görülen refah dev­ letlerinin tanıdığı sosyal haklar ise tam am en 1950’ler sonrasının olgusu­ dur. Bu gerçekliklerden hareketle şu temel tespitleri yapm ak mümkündür: -B urjuvazinin dillendirdiği öz­ gürlükler feodal dönem in im tiyazla­ rının kendi sın ıf çıkarları lehine tas­ fiye edilm esi ile sınırlıdır. Sarayın m utlak iktidarının sınırlandırılm ası, asaletin sağladığı im tiyazların kaldı­ rılm ası, toprak sahipliği tekelinin kı­ rılm ası, ticaretin ikide bir yolunu k e­ sen derebey güm rükleri, “özgür va­ ta n d a ş ın olm ayışının yarattığı iş gü­ cü sıkıntısı, burjuvazinin “özgürlük” taleplerinin tem ellerini oluşturuyor­ du. - “D em okratik haklar”ın m ülki­ yet sahipliğinden bağım sız hale gelip genelleşm esi tam am en işçi sınıfı ve çalışan k itlelerin m ücadelesi ile m üm kün olmuştur. Burjuva dem ok­ rasisini genişleten ve bugünkü bili­ nen klasik haline getiren işçi sınıfı­ nın uzun ve çok bedel ödenen m üca­ delesidir.

nin tarihi bu büyük kopm anın da tari­ hidir. İşçi sınıfı bağım sız siyasal bir kim lik kazandıkça burjuva dem okra­ sisinin sınırlarını zorlam ış, burjuva dem okrasisi ise işçi sınıfını kendisi için tehdit olarak görmüştür. Burjuva dem okrasisinin gelişim i kesintisiz bir doğru çizgi gibi olmamış, tam ter­ sine kapitalizm in tekelci aşam asına tırm anm asıyla büyük bir kırılm a ya­ şamıştır.

Tekelci kapitalizm ve dem okrasi Kapitalizm ve demokrasi ilişkisi irdelenirken çok önem li bir moment, artık tarih olduğu için, atlanamaz. Bu da tekelci kapitalizm e geçişle de­ m okraside yaşanan kırılmadır. D em okrasinin sınırlarının geniş­ lemesi ile burjuvazinin sınıf çıkarla­ rının uyuşm adığının en tartışm asız kanıtı faşizm yıllarıdır. Faşizm in, özellikle H itler’le özdeşleştirilip tarih olduğunu kanıtlam a çabalarının al­ tında yatan, esas gerçekliği örtm e ça­ basıdır. Yoksulluğun ve “dem okratik hakların” işçi sınıfının zoruyla aynı zam an dilim inde genişlem esi, burju­ va dem okrasilerinin iflasıyla sonuç­ lanm ıştır. Önce devrim d alg alan yükselm iş, başarısız devrim lerin ar­ dından ise faşizm yılları gelmiştir. Tekelci kapitalizm , burjuva dem ok­

CjOİ

rasilerinde ilk önem li kırılm ayı ya­ ratm ıştır. S ınıf egem enliğinin tüm burjuvaziden bir avuç tekelci finans kapital züm resinin eline geçişinin si­ yasal karşılığıdır faşizm. Ne rastlan­ tıdır ne de H itler’in çöküşü ile tarih olmuştur. B urjuva dem okrasilerindeki bu kırılm adan proletarya ve halk devrim leri çıkagelmiştir. B ir kırk yılda dünyanın üçte birini kaplayacak k a­ dar genişlediler. A vrupa’nın doğu­ sundan Ç in’e kadar koca kıtayı kap­ ladılar. Bu gelişm e, m ülksüzlerin kendi dem okrasilerini kurm aları, paylaşım savaşlarından önünü görm eyen fi­ nans kapitale büyük bir uyarı oldu. O da kendi m ülksüzlerine dem okrasisi­ nin içinde uygun-yaşanabilir bir yer verm ek zorunda kaldı, böylece 1950’ler sonrası dünyası burjuva de­ m okrasisinin tarihinde yeni bir dö­ nüm noktası oldu. Serbest rekabetçi kapitalizm yıllarından farklı bir özel­ lik kazanan burjuva dem okrasilerinin yeni özellikleri şöyle özetlenebilir: 1Kadınların oy hakkında henüz tam gelişm e olmasa da, genellikle Batı ülkelerinde genel oy hakkı ta­ nındı. K adınlara oy hakkının tanın­ m ası A vrupa’da, örneğin İsviçre’de 1970’li yıllara kadar uzanmıştır. Bur­ juva dem okrasileri artık kendi mülk-

B urjuvazinin sın ıf olarak özgür­ lük ufku, kendi çıkarlarını engelle­ yen feodal im tiyazların tasfiyesiyle sınırlıdır. A ncak “kişi” bir kez orta­ çağ serfi olm aktan çı­ HedeF neoliberal politikaları yürütecek partilerin iktidara taşınmasıdır. Bu kıp kentlere ve fabri­ oyuna Yugoslavya iç savaşında başlanmıştır. Son birkaç yıldır da bu "de­ k alara y ığ ılın ca öz­ mokrasi dalgası" özellikle Rusya'nın çevresinde yeniden hız kazanmıştır. gürlük istekleri burju­ vazinin dar sınıf uf­ kundan çok ötelere kaçınılm az olarak uzanmıştır. İşçi sınıfı ve kısm en köy­ lülüğün sokaklara çıkm asıyla burju­ vazi korkuya kapılıp derebey şatola­ rının- kapısını yeniden çalmıştır. Bir yanda burjuvazi ve derebeyliğin uz­ laşması, karşısında ise işçi sınıfı ve köylülük, bu iki cephenin savaşı ve gücü burjuva dem okrasinin sınırları­ nı belirlem iştir. İşçi sınıfı tarihsel olarak bağım sız bir siyasal parti ola­ rak örgütlenm eye başladıkça sürekli olarak burjuva dem okrasisi tarafın­ dan tehdit edilmiştir. “M ülksüzlerin” güçlenm esi m ülk sahiplerini dehşete düşürmüştür. Burjuva dem okrasileri­

59


CJOİ Açüstos- Eylül

2005

girildiğinde bütün batı dem okrasile­ rinde derin devletin örgütlenmesidir. Sözde kom ünist tehdide karşı her ül­ kede G ladio’lar yaratıldı. B urjuva dem okrasisinin kanun sınırları dışın­ da örgütlenen bu ayrı güç odağı, as­ lında burjuva dem okrasilerinin taşı­ dığı tem el çelişki nedeniyledir. İkti­ dar yolu her vatandaşa açık görülür, ancak egem enlik çok küçük bir azın­ lık olan fınans kapital zümresindedir. Bu durum burjuva dem okrasileri içinde bizzat kendi kanunlarının dı­ şında bir örgütlenm eyi kaçınılm az hale getirir. Bütün bu çelişkilere rağm en batı dem okrasisi nasıl yü­ rüdü? H alk lar nasıl Günümüzün neoliberolleri şok iyi bilindiği gibi "kuralsızlaştırma" parolasıyla malların, sermayenin, sıcak paranın özgür, sınırlara ta­ kendilerini gerçekten kılmadan dolaşımını isterken, kapitalizmin temel öğelerinden işgü­ egemen sandılar? B ir zümre egem enliği na­ cünün serbest dolaşımından hiç söz etmezler. sıl böylesine örtülesüzlerine de “seçm e-seçilm e” gene! m okrasinin perdelem eleri arkasında bildi? Bunun başlıca iki kaynağı var­ oy hakkı tanım ak zorunda kalıyordu. kalan bir önemli gerçek vardı. B urju­ dı. İlki, soğuk savaşla yaratılan ko­ va dem okrasilerinin doğuş dönem le­ m ünizm korkusudur. Bu korku öyle­ 2- B urjuva dem okrasisi iki payla­ rinde burjuvazi tüm bir sın ıf olarak sine abartıldı ki, paranoya seviyeleri­ şım savaşı sürecinde yaşadığı deney­ egemendi ve egem enliğini parlam en­ ne vardı. Soğuk savaş yılları, Batı lerden sonra düşünce ve eylem öz­ to ve hüküm et aracıyla yürütüyordu. m edyasının anlattığı korku m asalla­ g ü rlüğünü kendi çık arların a göre Tekelci kapitalizm dönem inde ise erıyla doludur. Kendileri dem okrasi kavram laştırdı. D üşünce ve eylem sas olarak bir avuç fınans kapital ve özgürlük cennetinde yaşarken özgürlüğünü birbirinden ayırdı. D ü­ “dem ir perde” gerisinde dehşet hü­ züm resi egem en hale geldi. İrili uşünceye sınır yoktu, düşündüğünüz küm sürm ekteydi. Bu korku sayesin­ faklı burjuvalar egem enlik tahtından gibi davranm aya kalkarsanız bunun de batı dem okrasileri işletildi. İkinci­ indirildiler. Bu durum burjuva de­ sınırları vardı. Uzun sınıflar m ücade­ si, sınıflar savaşının ve Sovyetlerin m okrasisi içinde sürekli bir gerilim lesi yılları böyle bir sonuç yarattı. İş­ varlığının sonucu ortaya çıkan Refah yarattı. Seçim ler görünüşte herkese çilerin kendi çıkarlarını savunm ak iDevletleridir. H içbir düzen sadece egem enlik şansı tanırken, gerçek eçin en basit örgütlenm elerinin yasak propaganda, yani sırf la f üzerinde gem enler bir avuç züm reydi. Bu nok­ olduğu günlerden düşünce ve örgüt­ duramaz. Batı dem okrasilerinin ü s­ tadan sonra dem okrasi ve seçim ler lenme özgürlüğünün kazanıldığı dö­ tünde yükseldikleri 50 Ter sonrasının giderek bir oyuna ve hatta sahtekarlı­ nem lere gelindi. Elbette burjuva de­ sosyal devlet yapısıdır. Geniş kitleler ğa dönüşm ek zorundaydı. m okrasisi tarihi deneylerinden dü­ bu düzende kendi varoluşlarını bula­ şüncenin güce ve eylem e dönüşerek 5- Bu gerçeklik, dem okrasi örtü­ bildikleri, sosyal yaşam larını geç­ kendisi için büyük bir tehdit olabile­ sü altında bir azınlık züm renin ege­ m işle karşılaştırıldığında çok daha ceğini çok iyi öğrendiği için, düşün­ m enliği, iki önem li sonuç yarattı. yüksek seviyelerde sürdürebildikleri ce ve eylem in bağını koparm ak zo­ Önce İL D ünya Savaşı sonrası batı için dem okrasi oyunu, yani her se­ runda kaldı. dem okrasilerinde K om ünist Partiler çim de egem en fınans kapital züm re­ lanetli yaratıklara dönüştürüldü. A3- D em okrasi için sadece kuru sinin yeniden seçilm esi oyunu sürdü deta dem okrasinin en kıyısına itildi­ özgürlüklerin yetm ediği savaş, dev­ gitti. Bilindiği gibi bu oyun bizim gi­ ler. Güçlenme ve zaman zam an hü­ rim ve faşizm yıllarında ortaya çıktı­ bi ülkelerde de oynandı. A ncak sık küm ete ortak olma olasılığı belirdi­ ğı için yaşam ı örgütleyen sosyal ku­ sık “düdük çalınarak” oyuna ara ve­ ğinde doğrudan tehdit edildiler. Evet rildi. K urallar ve güçler yeniden dü­ rum lar yaratıldı. Bunun adı “sosyal genel oy hakkı vardı, ancak politik zenlendi. Batı dem okrasileri hiç de­ devlet” oldu. Bunun iki kaynağı bili­ tercih yelpazesi çeşitli yollarla düze­ ğilse 1950’ler sonrası ara verilm eden niyor: Kıta Avrupasm daki yoğun sı­ devam edebildi. Kom ünizm korkusu nin istediği açıya daraltılıyordu. nıflar savaşı ve 1917 Ekim devrim i ive Refah Devletleri olgusu bu oyu­ le yeni bir “çağın açılışıdır.” 6- D iğer önemli sonuç, II. Dünya nun sürm esinin iki tem el nedenidir. 4- Bütün bunların yanında de­ Savaşı sonrası soğuk savaş sürecine

40


A q u sío s-EyLüL 2 0 0 5

Neoliberalizm ve dem okrasi K apitalist dünyada hala tekelci egem enliğin sürm esine, bu anlam da tem el bir değişim olm am asına rağ­ men, yine de günüm üzde sorunun na­ sıl bir durum da olduğuna değinm ek gerekiyor. N eoliberalizm günüm üzün m odası... A ncak sanıldığının aksine liberallerin dem okrasi ile daha doğ­ rusu “çoğunluk” ile araları tarihsel olarak iyi değildir. Am erikan liberaliz­ m ini şekillendiren önemli isim lerden B enjam in C onstant, 1789 D evrim i’nin A m erika’daki rüzgarını gö­ ğüslem ek için şunları söyler: “Bir tek despot tarafın d an ya da toplum u m eydana getiren bireyler toplam ı ta­ rafından ezilm ek farklı değildir. Her ikisine de aynı şekilde karşıyım . G er­ çekte İkincisi çok daha kötü olurdu.” G ünüm üzün neoliberalleri çok iyi bi­ lindiği gibi “kuralsızlaştırm a” paro­ lasıyla m alların, sermayenin, sıcak paranın özgür, sınırlara takılm adan dolaşım ını isterken, kapitalizm in te­ mel öğelerinden işgücünün serbest dolaşım ından hiç söz etmezler. B un­ dan ölüm lerini gürm üşçesine korkar­ lar.

nist partiler dışlansa da, hiç değilse sosyal dem okrat partilerin bir ölçüde farklı politikaları vardı. Bugün farklı partiler hala var, ancak hepsinin uy­ guladığı politika neoliberalizm ola­ rak tekleşm iştir. Bu durum sosyaliz­ m in yıkıldığı ilk dönem de kaçınıl­ m az bir alm yazısıym ış gibi sunuldu. A ncak artık burjuva dem okrasilerini iyice oyuna dönüştüren bir olgu hali­ ne geldi. 3- Sosyal devlet adım adım tır­ panlanıyor. Buna en güçlü tepki AB anayasa oylam asında ortaya çıktı. Burjuva dem okrasisi 50’li yıllarda verdiklerini geri alıyor. Bu konuda dünya kapitalizm i içinde iki kanadın yoğun bir bilek güreşi yaptığını vur­ gulam ak gerekiyor. Devrim tehditle­ rini yaşam ış ve buradan sosyal devle­ te gelm iş kıta Avrupa ve Japonya’nın “toplum sal kapitalizm i” ile kendi ta­ rihlerinde işçi sınıfının devrim tehdi­ dini yaşam am ış, sadece bireysel çı­ karı örgütleyen daha pervasız anglosakson kapitalizm i arasında her gün yükselen bir gerilim vardır. Kıta Avrupası anglo-sakson tarzına dönüşe­ cek m i? B urjuva dem okrasilerinin kendi iç gerilim ini her gün yükselten bu sorun yakın geleceğin en yakıcı sorunu olm aya devam edecektir.

CjjOf

Bunu en radikal bir şekilde Am erika yaptı. Patriot Yasası bizdeki 12 Eylül uygulam alarını aratm ayacak kadar özgürlükleri kısıtlayıcıdır. Kapitalist m erkezlerin hepsinde “güvenlik mi, özgürlük m ü?” ikilemi sürekli gün­ demde tutulm aktadır. Egemen zümre finans kapital, korku yaratm adan burjuva dem okrasisinin kendisi için yaratacağı riskleri karşılayam az. 5- Aynı korkunun sonucu olarak derin devlet çok daha köklü ve yay­ gın hale getiriliyor. Terör bahanesiy­ le son gelişen teknikler sayesinde özel yaşam üzerindeki kontrol inanıl­ m az boyutlara çıkmaktadır. 6- M edya dev bir yalan makinesi olarak işlem eye başlan:ıştır. Ö zellik­ le son yirm i yıldır dem okrasi iflah olm az bir oyuna dönüştükçe, m edya da tam bir aptallaştırm a m akinesine dönüştü. Gerçekleri ve m oral değer­ leri öğüten, bozan bir aygıt haline geldi. Bu gerçeklerden hareketle burju­ va dem okrasisinin durum u ile ilgili bazı tem el tespitler yapılabilir. İlk olarak, bir azınlık zümrenin egem enliğinin tekrar tekrar onaylan­ m asından öteye bir anlam a sahip ol­ m ayan burjuva dem okrasilerinin sür­ dürülebilir olm asının nedenlerinden birisi olan “komünizm korkusu” artık yoktur. Yerine terör korkusunu ikame

K ü reselleşm en in ilk yarattığı düşler artık karabasana dönüşmüştür. 4- D em okratik haklar da “ulusla­ N eoliberal dünyada ortalıkta dem ok­ rarası terör” bahanesiyle kısıtlanıyor. rasi lafı çok gezinm e­ sine rağm en gerçek n edir? B ugünün de­ Sosyal devlet adım adım tırpanlanıyor. Buna en güçlü tepki AB ana­ yasa oylamasında ortaya çıktı. Burjuva demokrasisi 5 0 T Allarda m okrasi açısından verdiklerin! geri alıyor. dünden farkları neler­ dir? 1- Züm re egem enliği koyulaşa­ rak sürüyor. Ü stelik artık üretim kay­ gısından uzak finans serm ayesinin spekülatif egemenliği daha öne geç­ miştir. Ve en zengin züm reler ile yoksullar arasındaki uçurum gelişm iş ülkelerde bile çok hızla derinleşm ek­ tedir. Finans kapital egem enliği bu gerçeklikten dolayı artık dem okrasi oyunuyla örtülem eyecek ölçüde göz­ ler önündedir. 2- Günüm üzde dem okrasiyi iyice oyuna dönüştüren diğer önem li olgu siyasal partilerin politik olarak aynılaşmasıdır. 1950’ler sonrası kom ü­

41


CjOİ AqusTOS'Eylül

2005

etm eye çalışıyorlar. A ncak bunun m üm kün olm adığı çok açıktır. Veya dünya egem enleri terör korkusunu gerçek hale getirm ek için sık sık ikiz ku leler gibi sansasyonel eylem ler devreye sokarak işi bir çılgınlık nok­ tasına tırm andırm ak zorunda kalabi­ lirler. Bu da M adrit’te olduğu gibi beklenenin tam tersi sonuçlar da ya­ ratabilir. İkinci olarak, dem okrasi oyunu­ nu her şeye rağm en katlanılır hale getiren diğer çok önem li faktör olan “sosyal devlet” olgusu hızla erim ek­ tedir. Dün iktidara m uhafazakar veya sosyal dem okratlar da gelse sosyal devletin devam edeceği biliniyordu. Bugün ise tam tersine iktidara hangi parti gelirse gelsin sosyal devletin eriyişine bir çözüm bulunam ayacağı yavaş yavaş anlaşılıyor. N eoliberalizm tek politikadır. Böyle bir du­ rum da dem okrasi oyununa eskisi gibi kayıtsızca katlanm anın sınırları orta­ ya çıkar. G ünler aktıkça bu sınıra yaklaşılm aktadır.

düşmüştür. K itleler seçim lerle kendi sorunlarına çözüm üretilebileceğine inanm am aktadır. Şüphesiz ki bu ka­ y ıtsızlık şim dilik en çok egem en züm re fînans kapitalin işine yara­ maktadır. Ancak bu kopm a öte yan­ dan farklı yol arayışları için hareket noktası olabilir. Burjuva dem okrasisi, tarihindeki ikinci kırılm a noktasına yaklaşıyor. B irincisi tekelci kapitalizm in ege­ m enliğinin kurulm a ve dünyayı gözü dönm üşçe paylaşm a yıllarında ya­ şanm ıştı. D em okrasiler tıkanm ış, devrim lerle aşılam ayınca faşizm le bir bakım a onarım dan geçirilmiştir. Tıkanan, itibar yitiren burjuva de­ m okrasileri faşizm yıllarında yeni­ den siyasal hedef haline gelmiştir. Ve yeniden ancak iki ayak üzerinde yük­ selebilm iştir: Kom ünizm korkusu ve Refah Devletleriyle! Bugün tekelci fınans kapital, kar oranları düştükçe fınans oyunlarını öne çıkartan bir yol izleyerek dünya­ yı yeniden talan ediyor. Neoliberal ekonom i politikaları m evcut burjuva dem okrasilerinin taşıyam ayacağı her geçen gün daha çok açığa çıkm akta­ dır. AB anayasasının başına gelen bunun çok som ut kanıtıdır. Yeni Fransız hüküm eti önceliği işsizliğe vereceğini açıklayarak işe başladı. Bu tarz geri dönüşler ancak geçici

çözüm ler olm aktan öteye gidemez. N eoliberal politikalardan vazgeçil­ m edikçe böyle tepkilerin yükselm eye devam edeceği yeterince açıktır.

Sonuç: Demokrasinin sonu M erkezler dahil hem en tüm dün­ yada bir çelişki gittikçe güçlenerek işlem eye başlam ıştır. B ir yandan bur­ juva dem okrasileri yaygınlaşıyor, an­ cak öte yandan burjuva dem okrasile­ rinin işleyebilm esi için gerekli m addi temel, neoliberal soygun nedeniyle eriyor ve daralıyor. Bu erim e elbette çarpıcı bir şekilde kapitalist m erkez­ ler için geçerlidir. F akat Ü çüncü Dünya Ü lkeleri için de geçerli olan yanı vardır. O dünyanın bir bölüm ün­ de de özellikle 5 0 ’ler sonrası “m illi­ leştirm elerle” ulusal ekonom iler ku­ rulup “kalkınm a” yoluna çıkılm ıştı. Bu çerçevede dem okrasi denemeleri de yapılm ıştı. Bugün Ü çüncü Dünya için böyle bir ufuk yoktur. Uçurum derinleşiyor. Ayakta durm aları tüm varlıklarını uluslararası tekellere sa­ tarak, sıcak paranın nazına katlana­ rak mümkündür. D olayısıyla burjuva dem okrasilerinin m addi tem eli Üçüncü Dünya Ü lkelerinde de öncesi­ ne göre yok olup gitmektedir. E lbet­ te, kim i ülkelerde “ özgürlüklerle” yeni tanışm anın sarhoşluğu yaşanı­ yor. Daha doğrusu uluslararası tekel-

Üçüncü olarak, Üçüncü Dünya Ü lkelerinde dem okrasi oyunu ikide bir askeri darbelerle kesildi. Bunun en tem el nedeni dem okrasi oyunununm addi tem elinin olm ayışıydı. H alk­ lar dem okrasiyi ciddiye alm aya her başladıklarında askeri darbelerle bu oyun bitirildi. Bugün üçüncü dünya ü lk eleri için askeri darbeler soğuk savaş Kimi ülkelerde "özgürlüklerle" yeni tanışmanın sarhoşluğu yaşanı­ yılları ölçüsünde ko­ yor. Daha doğrusu uluslararası tekellerin denetimindeki medya bu lay değildir. Ü stelik sarhoş edici içkiyi her köşe başında satıyor. L atin A m erik a’da halklar seçmekle kalm ıyor, seçtiğini sokaklara çıkarak denetlem eye de başlam ıştır. Bu gerçeklik de bir avuç azınlığın egem enliğini dört beş yılda bir onaylam ak için sürdürülen de­ m okrasi oyununun bu kez halklar ta­ rafından bozulm a olasılığını güçlen­ dirin ektedir. Sonuç olarak, bütün bunlardan önemli bir durum ortaya çıkmaktadır. Bu da, ruhunu çoktan yitiren burjuva dem okrasileri ile geniş kitleler ara­ sındaki kopmadır. D em okrasinin bu­ günkü batı standartlarında en temel göstergesi olan seçim lere katılım epey zam andır yüzde ellinin altına

42


AğusTOS'Eylül 2005

lerin denetim indeki m edya bu sarhoş edici içkiyi her köşe başında satıyor. A ncak “kom ünizm tehdidinin” olm a­ dığı ve neoliberal politikalarla dün­ yanın yeniden paylaşıldığı günüm üz­ de özgürlüklerin tadı, işsizlik, gele­ cekle ilgili gittikçe artan korku, yok­ sullaşm a ve moral çürüm elerle hızla kaçm akta, acılaşmaktadır.

CjjOİ

Irak, ñmerikan askerleri yeni bir "demokrasi" harekatı için Felluce'de...

Bu tem el gerçekten hareketle bir başka basam ağa çıkm ak gerekiyor. Bugünkü dem okrasiler vazgeçilem ez ve geri dönülem ez olgularm ış gibi sunulsa da, bu çok aldatıcı bir görün­ tüdür. Bu “kazanım ları” değişm ez gerçekliklerm iş gibi algılam ak hem pratik politika hem de teori açısından büyük Burjuva demokrasilerinin ruhu tekelci finans kapital zümresinin egemenliği ile yanılgı olur. Burjuva çoktandır ölmüştü; bu oyunu sürdürülür kılan maddi ortamı da neoliberalizm dem okrasilerinin han¡ster istemez ortadan kaldırarak onu bir siyasal kurum olarak felç ediyor, gi k o şu llarda ve ne oluşunca, bir yandan uzun sınıflar yanda bu oyuna karşı büyük bir ka­ büyük m ücadelelerle geliştiği; öte m ücadelesinin sonuçları olarak, an­ yıtsızlık varken, öte yanda ise bazı yandan nasıl ilk büyük kırılm aya uğ­ cak öte yandan kapitalistlerin çıkar­ kritik m om entlerle geniş kitleler “ge­ radığı unutulm am alıdır. Burjuva de­ ları için de gerekli olan eğitim, sağlık nel oy hakları” ile finaıv kapital dü­ m okrasileri sın ıf gerçekliğine, sınıf­ zenlerine küçük, fazla hırpalam ayan gibi konular genel “vatandaş hakları” ların güç ve çıkarlarının durum una olarak kabul edildi. Bugün özelleştir­ darbeler vuruyorlar. Kapitalizm in igöre şekillenir. Uzun sınıflar savaşı gerçekliği, devrim deneyleri ve ar­ m eler dünyasında geniş kitleler bu çinde bulunduğu durum bu gidişi ve dından yaşanan faşizm yılları sınıfla­ çelişkileri şiddetlendiren bir rol oy­ “hizm etlerden” dışlanırken azınlık, rın aynı zam anda uzlaşm a zeminini elit bir tabaka için her imkan seferber nuyor. D em okrasiler tam bir açm azla de yaratm ıştır. Bu uzlaşm anın m er­ yüz yüzedir. Geniş yığınlar örgütlen­ edilmektedir. M ülklülerin zaten var kezlerdeki ortam ını bu tarihsel arka olan imtiyazı felsefi, sosyal ve siyasi me ve genel oy haklarım ciddiye al­ plan, ancak aynı zam anda “refah” m aya başlarsa, bu egem en zümrelejr anlayış olarak da geri dönüyor. Sos­ koşulları beslem iştir. Geri ülkelerde yal haklar tüm vatandaşlar için artık için silahın geri tepm e etkisi gibi ya­ ise, dem okrasi denem eleri sırasında lükstür. “Eşitlik” saçmalıktır. Böyle ralanm a riski yaratır. Dem okrasiye uzlaşm ayı sağlayacak böyle bir refah kayıtsızlık başka düzen dışı yollara bir gelişim derinleştikçe demokrasi ortam ı olm adığı için bu silah zoruy­ bizzat egem enler için m ayın tarlasına akm aya başlarsa buradan çok daha la, askeri darbelerle sağlanm ıştır. dönüşüyor. Genel oy ve örgütlenm e büyük “tehditler” doğabilir. Burjuva dem okrasisinin yaygınlaştı­ hakkı potansiyel bir tehdide dönüşü­ B urjuva dem okrasileri genişle­ ğı günüm üzde uzlaşm anın zem inini yor. V enezüella’da C havez’in kazan­ meye zorlanır ve tepkili yığınlardan sosyalizm in yıkılışının yarattığı “al­ dığı seçim leri dem okrasi için tehdit gelen etkiyle yeniden ruh kazanırsa, tern atif yokluğu” ve iktidar hedefin­ olarak gören egemen finans kapital, bu aynı zamanda burjuva dem okrasi­ den vazgeçm e tavrı oluşturm aktadır. benzer tehditle dünyanın her köşesin­ lerinin sonu demektir. Burjuva de­ Bu zem inin ne kadar ömrü olduğu ve de karşı karşıya gelebilir. m okrasileri yaygınlaştıkça öte yan­ burjuva dem okrasilerinin sürm esi idan kendi sonlarını hazırlıyorlar. B urjuva dem okrasilerinin ruhu çin ne ölçüde dayanıklı olduğu çok Dünya finans kapitali bu oyunu bıça­ tekelci finans kapital züm resinin eşüphe götürür. ğın sırtında oynadığının bilincinde gem enliği ile çoktandır ölmüştü; bu Burjuva dem okrasileri doğuşla­ olduğu için, sıkıştıkça korku filmini oyunu sürdürülür kılan maddi ortamı rında m ülk sahipleriyle sınırlıydı. Ada neoliberalizm ister istem ez orta­ oynatm aya başlayıp “özgürlükler mi, tina dem okrasisinin köleleri kapsa­ güvenlik m i?” tehdidini savuruyor. dan kaldırarak onu bir siyasal kurum m adığı gibi, burjuva dem okrasisi de Geniş yığınlar bu soruya hangi ceva­ olarak felç ediyor. m ülksüzleri kapsam ıyordu. Bugün bı verecektir? Korkunun da bir sınırı, yavaş ancak istikrarlı bir şekilde bur­ Tarihsel olarak dünya, burjuva bir bitiş noktası vardır; o noktadan ju v a dem okrasileri bu özlerine fiili odem okrasilerinde yeni büyük bir kı­ sonra cesaret başlar. larak geri dönüyorlar. Kapitalizm in rılm aya doğru gidiyor. Bu anlam da ilk gelişim yüzyılında devlet ve ulus 10.06.05 dem okrasilerin sonu yaklaşıyor. Bir 45


qol AğusTOS'Eylül 2 0 0 5 Kanadalı akademisyen Amy Bartholomoevv* ile Irak Dünya Mahkemesi nedeniyle geldiği İstanbul’da görüştük..,

‘AMERİKAN İMPARATORLUĞU İNSAN HAKLARI İLE YÜRÜYEMEZ!’ Röportaj: Mehmet Vusufoğlu

Pentagon yetkilisi olan Douglas Fight'ın ağzından söylersek, anti-terör yasalarını da içeren bu uygulamalar 'asimetrik bir savaşa girildiğini' ifade ediyor. İmparator­ luk simetrik bir yasallık ile birlikte yürüyemez. Hem insanlara demokrasi hem de insan haklarından bahsedeceksiniz hem de anti-terör yasaları gibi yasalar çıkara­ caksınız... Bu onlar için ciddi bir çelişki. Ira k Dünya Mahkemesi fikri sizce nasil bir fikir? Mahkemenin şimdiye kadar yaptıklarını nasıl değerlendiri­ yorsunuz? Bildiğiniz gibi İstanbul Duruşması dünyanın çeşitli yerlerinde gerçekleşti­ rilen yaklaşık 20 duruşmanın bir tanesi, ben bunların 3 tanesine katıldım. İstan­ bul, New York ve Brüksel. Bu duruşma­ ların hepsinde çok önemli düşünsel sor­ gulamalar yapıldı, uluslararası hukuk ve insan hakları ihlalleri ile ilgili olarak ABD, İngiltere ve BM ’nin vb. Ben özellikle Brüksel'deki mahkemeyi ince­ lemenizi öneririm, benim yer aldığım belki de en önemli politik etkinlikti. Halk mahkemesi fikri bence uluslarara­ sı kurumlarm görevlerini yapmadıkları­ nı düşündüğümüzde oldukça önemli bir fikir. Ayrıca medyanın ilgisini çekmek açısından da önemli. Biz bunları gerçekleştirmeliyiz, fakat bunun sadece za­ ten mücadele eden, savaş karşıtı hareke­ tin içinde olan politik insanlara ulaşma­ sı, gibi bir sorun var sanki. Batı dünyasında uluslararası kurum ­ lar ve uluslararası hukuk ile ilgili ola­ rak iki farklı görüş belirdi. B irisi Ta­ rık A li gibi yazarların veya Perry A n­ derson gibi yazarların görüşü. Ulusla­ rarası kurumlarm emperyalist hege­ monyanın ya da emperyalist güçlerin araçları oldukları görüşü. B ir diğer görüş ise daha çok liberal kozmopolit denebilecek aydınlar tarafından savu­ nuluyor. Bu da Am erika’nın insan FK 'A

A

hakları vs. adına müdahale etmesini savunan bir görüş. Sizin iki görüşe de eleştirileriniz var bildiğim kadarıyla. Ben aslında Michael Ignatief’in ya daN orm an Geras’m görüşlerini eleştiri­ yorum. Ahlaki kozmopolitizm ile yasal kozmopolitizm arasında bir ayrım yap­ mak gerekiyor ve ahlaki kozmopolit gö­ rüşe karşı benim ciddi eleştirilerim var. Onlann kozmopolitizm ve ahlaki daya­ nışma konusundaki vurgularına katılı­ yorum. İnsani ve eşitlikçi bir kozmopolitizmi savunmalıyız. Sorun, Geras gibi insanların Irak’a müdahale etmeyi sa­ vunurken, Irak’a insani müdahale adına kim, hangi nedenle, hangi koşullarda ve hangi sonuçlara yol açacak şekilde mü­ dahaleyi yapacak, onu sorgulamamala­ rı. Irak’a ve Irak elbette burada özel bir öneme sahip, ama sadece Irak’a değil, uluslararası hukuka ve kuramlara, bun­ ların yozlaşmasına dair birşey söylemi­ yorlar. Diğer açıdan, Michael Ignatief bu konuda çok daha açık bir şekilde Amerikan İmparatorluğu’nun bu müda­ haleyi yapması gerektiğini ve bunu ya­ pabilecek ahlaki vizyon ve güce sahip olduğunu savunuyor. Elbette her iki gö­ rüşü de eleştiriyorum. Bir taraftan, Ignatief müdahaleyi savunarak uluslarara­ sı hukukun yok edilmesinin yolunu açı­ yor ki bu kendi başına sorunludur. Aynı şekilde Norman Geras için de politika­ nın bu şekilde ahlaksallaştırılması söz konusudur. Öte yandan, Tarık Ali ve Perry Anderson gibi uluslararası hukuk,

BM gibi alanlarda çok sayıda çalışma yapmış insanları da başka bir açıdan eleştiriyoram . Sizin dediğiniz gibi BM ’yi araçsal algıladıklarım söyleyebi­ liriz, emperyalizmin aracı olarak. 1970’lerde de Nicos Poulantzas, Ralph Miliband gibi insanların devlet üzerine bir tartışmaları vardı; aklı başında, de­ rinlikli düşünebilen Marksistler arasın­ da devletin sermayenin salt bir aracı ol­ madığı ortak bir görüş haline geldi. Devletin kendi maddiliği olan, karma­ şık bir mücadele alanı olduğu, Ali ve Anderson da dahil, incelikli düşünen tüm Marksistler tarafından kabul edil­ mişti. Ama uluslararası kuramlara dair araçsalcı analizlerini sürdürüyorlar. Bu yeterince karmaşık olmayan eksik ana­ liz beni şaşırtıyor. Oysa B M ’nin içinde de iktidar yapılarına ve ilişkilerine bak­ mak gerekiyor. Irak Dünya Mahkemesi oturumunun da gösterdiği gibi, BM ça­ lışanları ile üye devletler arasında bir ayrım çizmek gerekiyor, kimin ne kadar sorumlu olduğu konusunda Bugün Irak Dünya Mahkemesi’nde Dennis Halliday’in de işaret ettiği gibi, uluslararası kuramlar ve hukuk üzerine düşünmek, entelektüel,... politik açıdan çok zor hale geldi. Bence Amerikan İmparatorluğu sa­ dece uluslararası hukuku ihlal etmekle kalmıyor, aynı zamanda onu yeniden oluşturayor da. Bu aslında Amerikan İm­ paratorluğu’nun imparatorluğun huku­ kunu oluşturduğu, teşebbüs ettiği yeni


AqusTOS' EylüL 2005 CjOİ

bir kurucu uğrak. Bunun liberal yasallık, liberal hukukun üstünlüğü ilkesi ile bir ilişkisi yok. Üç yıl önce bunu söylemek, uluslararası hukuku savunmak aynı şeyi ifade etmiyordu. Bugün ise bizim açı­ mızdan bu tartışmayı sürdürmek daha faydalı olacaktır. Ben de dahil, hepimiz tepkilerimizde daha dikkatli olmalı, cid­ di biçimde analitik bakmalıyız. Araçsalcı veya liberal görüşün savunucuları gi­ bi bakmamamız gerekir, bizim projele­ rimiz açısından bize yaran dokunacak unsurlarla nasıl işbirliğine girebiliriz. Habermas’ın geçen yıl İstanbul’da ger­ çekleşen felsefe kongresinde yaptığı ko­ nuşmada vurguladığı nokta önemliydi. Habermas’a göre, meş­ ru yasallık eşitlikçi ev- Neden Guontonomo ve €bu Gcırip'e karşı kcımpüslerde güçlü tepki­ renselcilik üzerinden ler ortaya çıkmıyor? Vo imparatorluğun baskısı altında ne yapacağı­ mızı bilemiyoruz yo do savaş karşıtı hareket şu onda ne yapılacağı kurulmalıdır. Bence Akonusunda bölünmüş durumda. merika eşitlikçi evrenselcilik yaklaşımını, bu savaştan daha çok insan hakları ve ma Mike Davis’in söylediği bir noktaya ikisinin denkliğini kurmayı başaramaz. demokrasi kavram larının üzerinde katılıyorum. Neden Guantanamo ve EBen uluslararası hukuk açısından bura­ durdu. Söylemdeki bu değişik sizce bu Garip’e karşı kampüslerde güçlü tep­ da bir umut görüyorum. Pentagon, Ulu­ ne anlama geliyor? kiler ortaya çıkmıyor? Ya imparatorlu­ sal Güvenlik Belgesi ile kendi vatandaş­ ğun baskısı altında ne yapacağımızı bi­ Bu iyi bir soru. Ben konuşmayı din­ ları açısından bile meşru bir yasallık ze­ lemiyoruz ya da savaş karşıtı hareket şu lemedim, ama biri değinmişti. Bush’un mini kuramayacağını gördü ve önemli anda ne yapılacağı konusunda bölün­ 2005 yılındaki “ulusun durumu” konuş­ bir Pentagon yetkilisi olan Douglas müş durumda. Sözgelimi, Irak’taki dire­ masında eskiden daha çok vurgu yaptı­ Fight’ın ağzından söylersek, anti-terör nişe koşulsuz destek mi vermeliyiz, ğı terörizmle savaştan çok, diktatörlük­ yasalarını da içeren bu uygulamalar ‘ayoksa belli koşullarda mı desteklemeli­ lere karşı insan haklarının ve özgürlü­ simetrik bir savaşa girildiğini’ ifade edi­ yiz... Bunlar tartışması çok zor mesele­ ğün genişletilmesine kayan bir söylem yor. İmparatorluk simetrik bir yasallık iler. Bu yüzden çok umutlu değilim. Adeğişikliği sezinlenmişti. Teröre karşı le birlikte yürüyemez. Hem insanlara ma şu konuda umut besliyorum: savaş küresel savaşın böylece yeni bir söylem demokrasi hem de insan haklarından karşıtı hareket, sendikalar, partiler impa­ altında genişletileceği düşünüldü en abahsedeceksiniz hem de anti-terör yasa­ ratorluk karşıtı hareket olarak eklemlen­ ları gibi yasalar çıkaracaksınız... Bu on­ zmdan. Bu bizim de algılamamız... Bu di. Yine de genel olarak karamsarım... yüzden, yeniden vurgulamak istiyorum lar için ciddi bir çelişki. Habermas dediniz de, özellikle A B konusundaki fikirleri oldukça eleştiri aldı. A B anayasasını evrensel değer­ ler adına desteklemesi. Ben Habermas’tan ciddi olarak etki­ lendiğimi itiraf edeyim. Habermas bence cok gerekli, ancak yeterli değil sol açısın­ dan. İnsan haklarına dayalı eşitlikçi bir evrenselcilik ve evrensel değerlerin savu­ nusu gerekli, buna katılmamak elde değil. Ancak kör bir nokta var onun görüşlerin­ de, emperyalizm konusunda. Perry Anderson’un New Left Review’deki Haber­ mas eleştirisine ise, sanırım 2003’teydi, malesef katılamayacağım. Kaba bir eleş­ tiriydi, burada giremeyeceğim. Condolezza Rice üç gün önce M ı­ sır’da yaptığı konuşmada terörizmle

ki insan haklan vs. bizim söylemimiz olarak kalır, fakat imparatorluk bunları kullanmaya çalışır, ama ciddi bir çeliş­ kidir bu. Size son olarak savaş karşıtı hareket üzerine bir soru sormak istiyorum. Sizce 15 Şubat 2003 eylemleriyle belir­ ginleşen savaş karşıtı hareket gerçek­ ten uluslararası bir niteliğe sahip m i? Mesela, Türkiye’de savaş başlamadan önceki en önemli talep Ira k ’a asker gönderilmemesiydi, oysa savaş başla­ dığında tepkiler çok daha az oldu. Ben sanırım size bu noktada katılı­ yorum ve savaş karşıtı hareketin yeterli seviyede olmamasıyla ilgili güçlü endi­ şelerim var. Ben bu konuda öncelikli olarak cevap verebilecek kişi değilim. A­

Umarım bu son cümle değildir... Karamsarım çünkü hareketin içinde ileri dönük adım atma konusunda ciddi bir tartışmanın eksikliği yaşanıyor. Fakat ben bu arada uluslararası hukukta ve ku­ rumlar açısından verilecek bir mücadele­ de mütevazı bir umut görüyorum. İleriye dönük adımlar konusunda kendimize cid­ di olarak yeniden bakmamız gerekiyor, ancak bu tür bir sorgulamayla imparator­ luğa karşı çıkmak mümkün görünüyor. * Amy Bartholomoew, Kanada’daki Carleton Üniversitesi Hukuk Fakültesi profesör­ lerinden. “ İmparatorluğun Kılıcı: İnsan Hak­ ları” adlı makalesi Alaz Yayıncılık tarafından Türkçeye çevrilen Socialist Register dergi­ sinin 2004 sayısında yayınlanmıştı. 45


C|Oİ AğusıoS'Eylül

200?

Asya’ da AB D’ye

darbeler

Ayşe Tcınsever

İrak işgalinin başlangıcından bu yana iki yıldan fazla zaman geçmesine karşılık ev­ deki hesabın çarşıya uymadığı anlaşılıyor. Irak halkı direniyor. Seçimler, anayasa vs. tutmuyor, her gün onlarca insan ölüyor. Ancak ABD açısından tek problem burası değil. Ortadoğu ve Asya'da Amerikan politikası çeşitli yönlerden darbeler almaya devam ediyor. Irak savaşının en tem el nedeni orada­ ki petrolün denetim ini ele geçirm ek­ ti. B öylece tüm Ortadoğu petrolleri üzerindeki ABD denetim i artacaktı. Sonra m utlaka sıra İran’a gelecekti. Ve oradan tüm O rtadoğu petrolü ABD kum andasında olacaktı. O rtadoğu petrolünü ele geçir­ mek, dünya enerji kaynaklarında söz sahibi olmak, böylece dünyada stra­ tejik bir yaptırım gücü elde etmektir. A B D ’nin istediği budur. Ne pahasına olursa olsun dünya petrol denetim i ele alınmalıdır. Ancak işgalin başlangıcından bu yana iki yıldan fazla zaman geçm esi­ ne karşılık evdeki hesabın çarşıya uym adığı anlaşılıyor. Irak halkı dire­ niyor. Seçimler, anayasa vs. tutm u­ yor. H er gün onlarca insan ölüyor. Bir İngiliz araştırm a gurubuna göre iki yıldan beri günde 35 kişi ölürken toplam 25 bin sivil ölmüş. Seçim ler yapılalı beri saldırılar azalm adı, aksi­ ne daha da arttı. ABD asayişi sağla­ m ak için çok şey denedi. Seçim leri boykot eden Sünnilerle pazarlık yap­ tı. B A A S’cılara haklar tanıdı. B ir di­ zi taviz verdi, ama istediğini elde edemedi. İşgal güçlerinin çekilm esi şart koşuluyor. ABD çıkm adan da di­ reniş bitmeyecek. Böyle gözüküyor. Geçtiğim iz hafta basm a, gizli bir plan “sızdı” . ABD ve İngiltere Eylül ayından itibaren yavaş yavaş çekil­ meyi planlıyorlarm ış. H er ne kadar sızdırıldığı söylense de bunun bir ka­ m uoyu araştırm ası olduğu kesindi. Çekilmenin yankıları ne olacaktır? Bir ön araştırma. Çekilişe hazırlan­ ma. L ondra’da sırf fitilleri patlayan bom balarda bu çekilm eye bir ön ha­ 46

zırlık mı acaba? Adı ne olur? Çekilm e mi, kovul­ m a mı, yoksa atılm a mı, yenilm e mi? H er ne kadar biçim olarak işgal güç­ lerinin çıkarlarını belirli ölçülerde güvence altına alacak bir şekilde as­ ker çekilecek olursd olsun bu bir ba­ şarısızlıktır. ABD ve şürekası Ü çüncü Söm ür­ gecilik D önem i’nde istedikleri kural­ ları oturtam ıyorlar. Dünyayı küresel­ leşme, yeni liberal politikalar ile sö­ m ürürken karşı duranları dem ek ki zor kullanarak yola getirem eyecek­ ler. Söz konusu ülkeye Birinci Sö­ m ürgecilik D önem i’nden örnek bir söm ürge valisi oturtup tüm doğal kaynaklara ve pazarına sahip olam a­ yacaklar. Var olan son teknikli askeri güç buna yetm em ektedir. Ü çüncü Söm ürgecilik D önem i’nin bu en ar­ zulanan şekli ölü doğumdur. Üçüncü D ünya Ü lkeleri kendi çıkarlarım de­ m ek ki daha dirençli bir şekilde savu­ nabilirler. Irak m acerasının ana fikri budur. Ira k ’taki b aşarısızlık A fganis­ tan ’daki direniş güçlerine ışık tutu­ yor. M oral veriyor. Taliban güçlerinin saldırıları hem sayıca hem de kalite olarak yükseldi. Ardı arkasına ABD askeri helikopter­ lerinin düşm esi, özel savaş görevlile­ rinin toplu halde kaçırılıp öldürülm e­ sinin 1992 yılında S ovyetler’in çe­ kildiği günleri hatırlattığı söyleniyor. ABD dışında NATO’nun varlığı bile güçler dengesini K arzai’den yana de­ ğiştirm iş değil. NATO üssüne roket atarlı saldırılar yapılıyor. Karzai hü­ küm eti artık K abil’de bile iktidar de­ ğil. Yanma aldığı katil aşiret reisleri­

nin hükm ü bitm iş gibi. Her yerde Ta­ liban gücü artıyor. Bu durum da bir­ kaç kez ertelenen ve son olarak Eylül içinde yapılm ası gereken parlam ento seçim lerinin nasıl yapılacağı sorulu­ yor. ABD ve Batı güçleri A fganis­ ta n ’a girerek de am açlarına ulaşam a­ dılar. O rtadoğu’daki gibi Orta As­ y a ’da da belki ancak üsler içinde du­ rabilecekler. Oradan H azar Denizi çevresindeki petrolün kendi denetim ­ leri dışında Çin ve H indistan’a akm a­ sını engellem eye çalışacaklar. ABD açısından Orta Asya petrolünün H a­ zar D enizi’nin doğusuna doğru akışı­ nı engelleyem eyecek olm ak bir başa­ rısızlıktır. Bu başarısızlık lar başkalarının hanesine başarı olarak geçm ektedir elbette ve geçtiğim iz iki ay içinde Irak ve A fganistan dışında buna işaret eden olaylar yaşandı. A B D ’nin böl­ gedeki varlığı dışarıdan da darbeler aldı.

Birinci darbe: İran seçim sonuçlan İran, Şah R ıza P ehlevi’nin dev­ rildiği 1979 yılından beri hiçbir za­ m an A B D ’nin dostu olm adı, ama y i­ ne baskılar altında reform ist denilen bir takım liderler ABD çıkarlarına ters düşse bile kapitalist dünya çıkar­ larına uygun sayılabilecek politikalar yürüttüler. Zengin aile çocuğu Rafsancani petrol gelirlerinin çoğunu akraba ve şürekasına dağıtarak nere­ deyse yolsuzlukların şahı oldu. A rkasından iki dönem başkanlık yapan M uham m et Hatem i çok dürüst bir politikacıydı, am a sistem in kendi­


AqusTOS'Eylül 2005

si sömürü olunca dürüstlük bir adalet getirmiyor. N ükleer santraller konu­ sunda Batı ile iyi dövüştü, ama yeni liberal politikalar uygulayarak halkı­ nın söm ürüsünü artırm aktan çekin­ medi. Ekonom ik sorunları özelleştir­ m eler ile çözebileceğini düşündü. îki lider de ülke petrol ve gazının dene­ tim ini eller havada ABD ve İngiliz petrol şirketlerine peşkeş çekmediler, ama kapitalist bir ekonom ik model dışına çıkam ayınca da yoksulluk so­ rununu çözemediler. Halkın hoşnut­ suzluğu her geçen gün arttı.

çevesinde de olsa bölgeye yeni bir seçenek, yeni bir soluk, daha sosyal bir yapı gelecektir. Bu anlam ıyla A hm edinecad B u sh ’un “D aha B üyük O rtadoğu Projesi”ne bir alternatif sergileyebi­ lir. A B D ’nin bu proje çerçevesinde örgütlem eye çalıştığı liberal burjuva m uhalefetine dindar bir halk seçene­ ği gösterebilir. Bölgedeki tüm petrol zengini ülke rejim lerini tehdit eden yeni bir halk hareketine örnek suna­ bilir. ABD ve B atı’nm çıkarları daha tem elinden sarsılacaktır. Belki de bu O rtad o ğ u ’nun gerçek kurtuluşuna doğru tırm anan sağlam bir basam ak oluşturacaktır. Bu nedenle A hm edi­ necad’m A B D ’ye karşı potansiyel bir darbe olduğunu söylem ek bizce yan­ lış değildir.

ton, Özbekistan ve Kırgızistan ile yaptığı ikili anlaşm alar çerçevesinde var olduğunu söyleyerek Ş İÖ ’nün çağrısını atlatm aya çalıştı.” (agy) Ö zbekistan D ışişleri B akanlığı hem en yanıtladı. “ABD ile im zala­ nan-ikili anlaşm ada topraklarım ızdan başka bir toprağa operasyon yapıl­ m ası öngörülm em ektedir” dendi. Kırgız D ışişleri Bakanlığı da “Bizim ülkem iz dahil hepim iz anti-terör koa­ lisyonunun bir parçasıyız. Ancak bir yerde konaklam aya gelen herkesin bir zaman sınırlam ası vardır” diye bir açıklam a yapıyor, (agy) Böylece iki ülkede ikili anlaşm alarının A B D ’nin bölgede daha çok kalm ası­ na izin verm ediğini söyleyerek nazik bir şekilde W ashington’a karşı tavrın işaretlerini veriyorlar. Ç içeği b ur­ nunda K ırgız D evlet Başkanı Bakiyev de “ABD askeri güçlerinin varlı­ ğını tartışm anın zam anının geldiğini söylüyor.” (agy)

Bunlar sürpriz aday Ahm edinecad ’ın zaferine zemin oldu. N asıl bir siyasetçi olacağı Tahran valisi iken ki uygulam alarından kalkarak yapılan tahm inlerdir. A ncak reform ist, yani Batı yanlısı değil. Petrol gelirlerini halka dağıtacağını söyleyerek bir sosyal adalet kavram ını bayraklaştıİkinci darbe: rıyor. AB ile yapılan nükleer anlaşm a Şangay ülkeleri için “bir incim izi verdik karşılığında şeker aldık.” diyen rakibini dışişleri Temmuz ayı başında Şangay İş­ bakanı yapacağı söylentileri var. Bu Rusya, Çin, Kazakistan, K ırgı­ birliği Örgütü (ŞİÖ) K azakistan’ın nedenle İran ’ı “kötülükler ekseni” zistan, Tacikistan ve Ö zbekistan Şan­ başkenti A stana’da toplandı. Z irve­ yapan sorun A B D ’nin çıkarları doğ­ gay İşbirliği Ö rgütü’nün 6 üyesini oden B ush’un cinlerini tepesine çıkar­ rultusunda çözülecek gibi görünm ü­ luştururlar. İran ve H indistan’da göz­ tacak kararlar çıktı. “Zirve ABD ön­ yor. İran dış politikada daha yum uşa­ lemci olarak davet ediliyorlar. İran derliğindeki ‘anti terör koalisyonu­ m ayacak, hatta öz kaynaklarına daha örgüte girm eyi düşünüyor. Örgüt yal­ na,’ bölgedeki askeri varlığına bir çı­ da sahip çıkıp halkının karnını do­ nız ekonomik, politik işbirliği değil kış tarihi vermesi çağrısı”nda bulun­ yurm a uğruna daha sertleşecek gibi. aynı zam anda savunm a amacı da gü­ du. (atim es, Büyük Oyunda Faul, K. A h m ed in ecad ’m “yeni b ir sosya­ B hadrakum ar) Yani A B D ’ye artık düyor. Bu nedenle bir vuruş gücü lizm ” dediği söyleniyor. Bu nedenle kurdu. A nti-terör bazında ortak askebölgeden çekil deniyor. “Washingken disine O rtadoğ u ’nun C haves’i diİran'da seçimin galibi, eski Tahran valisi Ahmedinecad petrol geliry en ler var. Y eryüzü lerini halka dağıtacağını söyleyerek bir sosyal adalet kavramını sorunlarına katı dinboyrakloştinyor. dar açılım lar araması nedeniyle A hm edinecad’m ne kadar bizim anladığım ız anlam da bir sos­ yalist olacağını kestirm ek zordur. Zordur, ancak şurası kesindir ki İran seçim sonucu ABD açısından ufak da olsa bir darbedir. İran seçim sonucu bölgede yalnız ABD ve Batı varlığına değil, ABD ve Batı yanlısı politikalara karşı bir duruş anlamı ta­ şır. A hm edinecad’m seçilm esi yeni liberal politikalara karşı bir tepkidir. Eğer Ahm edinecad seçim propagan­ dalarında vaat ettiği gibi petrol gelir­ lerini halka adil dağıtm a işini bece­ rirse gerçekten bölgeye yeni bir m o­ del getirm iş olacaktır. İslam dini çer47


Cjoi AgusTos-Eylül 2005 ri m anevralar yapıyorlar. Söz konusu zirvede “Şangay İş­ birliği Örgütüne üye ve gözlem ci ü l­ keler Ö zbekistan’ın önerisini destek­ lediler ve NATO’nun Orta A sya’dan askeri üslerini çekm esini talep ettiler. D ahası ŞİÖ (ben kısalttım ) N A ­ T O ’nun askerlerini çekmek için bir tarih verm esini isted i.” (İngilizce Pravda internet sitesi) O rta A sya ü lk eleri yalnız A B D ’ye değil B atı’m n askeri örgüt­ lülüğü olan NATO’ya da nazikçe de­ fol dem ektedirler. Çıkış tarihi iste­ mektedirler. NATO böylece geçtiği­ m iz yıl İstanbul toplantısında aldığı K afkaslar üzerinden O rta A sy a’ya yayılm a planında geri püskürtülm üş olmaktadır. ŞİÖ NATO Kafkaslara, sevgili Gürcistan ve A zerbaycan’ının y an m a çekilsin dem ektedir. Yani ABD ve NATO artık Orta A sya’da is­ tenm iyorlar. Belki K afkaslar da son güne kadar “renkli” devrim ler yaşan­ dı, bunların tangırtısını çok yakından duyduk, renkli görüntülerini gördük am a şimdi Orta A sya’da A B D ’ye karşı yapılan bu toplu darbeden tıs çıkmıyor. B atı’ya karşı kazanılan za­ ferler hep böyle sessiz kutlanıyor n e­ dense. Ancak elbette kovm ak başka bir şey bunun gerçekleşm esi başka. ABD ve NATO’nun istenm em esinin çeşitli nedenleri vardır.

Birinci olarak hem Ö zbekistan hem de yeni seçilen Kırgız devlet başkanları 11 Eylül sonrası ABD saf­ larına geçtiler ve koyu Am erikancı oldular. Ü lkelerinin onun peşinden giderek kalkındıracaklarını düşündü­ ler. A fganistan ve Irak ’taki başarısız­ lık A B D ’nin bölgeye bir gelecek sun­ m adığını gösterm ektedir. Savaştan bir şey de kazanm am ışlardır. ABD yaldızlı hayalleri sönmüştür. Şimdi bu ülkeler sa f değiştirm ektedirler. M ayıs ayı içinde Ö zbekistan Andija bölgesinde yaşananlar belki de A B D ’nin son çırpınışı oldu. A fganis­ tan savaşı bu ülkelere hiçbir şey ge­ tirm em iş aksine alıp götürmüştür. Bu durum da Orta A sya’da ABD uşaklığı yapm anın bir anlam ı yoktur. İkinci olarak bu sönen ışığın ye­ rine başka bir ışık parıldam aya başla­ maktadır. Çin dev adım larla geliş­ mektedir. Birkaç yıl içinde ABD üre­ tim ini geçeceği tahm in edilmektedir. Çin yatırım alanı aram aktadır. Hem de çok ciddi şekilde petrole ihtiyacı vardır. Somut projelerle gelmektedir. Örneğin şimdi Kazakistan ile yapılan anlaşm a ile petrol işletilecek ve 3000 k m ’lik boru hattı ile Ç in ’e akıtılacak­ tır. H azar D enizi’ndeki petroller için­ de aynı projeler vardır. K ırgızistan’a askeri teknik yardım sözü verildi. Zaten Çin tüm dünya ham m addeleri­ ne yatırım lar yapm ıyor m u? Ayrıca

Çin gelişen bir pazardır ve ucuz m al­ la n ile Asya için ticaret alanıdır. K ar­ şılıklı ilişk ilerin artm ası olasılığı yüksektir. Rusya, ABD gücü ile dö­ vüşm e potansiyelinde askeri araç ge­ reç tekniği ile donanmıştır. Ü lkeler askeri işbirliği ile korunm a altına alm m ışlar ve tatbikatlar yapılm akta­ dır. Yani la f safhasından eylem saf­ hasına geçilm iştir. H azar Denizi pet­ rolleri yeni bir um ut, yatırım vaatleri yapan, bölgede gelişen bir ekonom i­ ye doğru akmalıdır. Yeni parlayan bir güneşe doğru gidilmelidir. Sonuçta Orta A sya’da ABD ve NATO ışığı sönerken um utlar Çin ve R usya ittifak ın a bağlanm aktadır. ABD gölgeden çıkm aya davet edil­ mektedir.

Üçüncü darbe: Putin’in açıklaması Putin tem m uz başında Gleneagle ’da G 8Terin toplantısının hem en arkasından önem li bir açıklam a ile önüm üzdeki on yıl içinde Asya pazar­ larına petrol taşım anın R usya’nın ön­ celikli politikası olacağını söyledi. Bilindiği gibi R usya petrolünün Uzakdoğu’da nereye akıtılacağı önem ­ li bir sorundu. B orular cazip tek lif ve krediler açan, A B D ’nin ittifak gücü olan Japonya’ya doğru mu döşene­ cekti? Böylece Rusya, ABD ve Ja­ ponya İttifakına mı adım atılacaktı? Yoksa petrol daha uzun bir yol alarak Ç in’e mi akıtılacak ve R usya Çin it­ tifakı mı kurulacaktı? Bu sorular uzun zam andır dünya gündem indeydi. G leneagle G 8’ler toplantısının içeriğine de bir anlam yüklediğini dü­ şündüğüm üz bir şekilde Putin terci­ hinin Çın olduğunu açıkladı. Devlet şirketi Transneft Çin sınırı Skovorodino’ya boru hattı döşeyecekti. O ra­ dan petrol tren yolu ile Ç in’in içleri­ ne taşınacaktı. Şim dilik günde 20 m ilyon ton ham petrol akıtılacaktı. Çin de dem iryollarını döşüyordu. 3 yıl içinde de başka petrol alanları ge­ liştirilecek ve akıtılan m iktar artırıla­ caktı. Çin ile R usya uzun süredir çeşit­ li düzeylerdeki zirvelerde aralarında-

48


AqusTOS'Eylül 2005

ki sorunları çözücü ve bu stratejinin gerektirdiği yaptırım gücünü örücü k ararlar alm aktaydılar. Ç in R us­ y a ’dan gelişkin silahlar, denizaltılar, tankerler ve savaş gem ileri alm akta­ dır. Ve bunlarla Tayvan’da ABD ile karşı karşıya gelm e konusunda ken­ dini güvencede hissetm ektedir. Bu R usya’nın petrol ve diğer hammadde kaynakları yanında silah sanayi tek­ niğinin gelişkinliğinin kanıtı sayıla­ bilir. R usya’nın tercihini Ç in’le ittifak olarak yapm ası dünya sahnesinde çok önem li b ir gelişm edir ve A B D ’nin dünya em ellerine vurulan çok önem li bir darbedir. Rusya, ABD ittifakının kendine bir şey getirm eye­ ceğini anlam anın ötesinde karşı bir cepheye doğru kaym aktadır. Orta A s­ y a ’da sosyalizm in yıkılm ası ile kay­ bettiği nüfusunu geri alm aya başla­ maktadır. A B D ’nin aleyhine. Ve bu kayış gelişen bir Çin ekonom ik gücü ile bütünleşm e yoluna çıkmaktadır. D ünyam ız başka bir kutuplaşm aya doğru gidiyor.

Dördüncü darbe: Kuzey Kore m asaya oturuyor Geçtiğim iz günlerde Kuzey Kore tekrar görüşm elere başlam aya hazır olduğunu açıkladı. Bu ilk bakışta ABD çıkarları doğrultusunda bir ta­ lep olarak düşünülebilir ancak neden şim di? Tam da A B D ’nin başı Irak ve Afganistan da dert içinde iken böyle bir barış dalı ne anlam a gelebilirdi? Kuzey Kore A B D ’den yeterince sin­ yal aldığını, A B D ’nin güvence vere­ ceğinden m asaya oturm ak istediğini söylüyordu. Oysa C. Rice politikala­ rında bir değişiklik olm adığında ısrar ediyordu. B ilin d iğ i gibi K uzey K o re ’yi “kötülükler ekseni” yapan petrol de­ ğil bölgesel stratejik amaçtır. Kuzey K ore’de nükleer silah varsa ki ABD olduğunu iddia ediyor, o zaman ABD m üttefiklerini korum ak, dünya barışı için orada bulunm ak zorundadır. Böyle diyor. Oysa bu bir bahane. En başta Sovyetler B irliği’ne karşı, daha

sonra Japonya, şimdi de hem m üttefi­ ki hem de olası en büyük stratejik düşm anı Ç in’e karşı orada bulunm ak istiyor. Irak ve A fganistan’daki başarı­ sızlıktan yüreklenerek olsa gerek A B D ’nin bölgedeki duruşuna saldırı söz konusudur. Kuzey Kore bu saldı­ rıların kokusunu almıştır. Ya da ken­ disine iletilm iş olsa gerektir. Güney Kore küreselleşm enin acı sonuçlarını yaşıyor. İlk olarak Ç in’deki ucuz em ek gücü G.Kore pa­ zarını gözden düşürdü. U cuz emek tehdidi ile işçi sınıfı var olan hakları­ nı yitirdi. Güney Kore işçi sınıfı ayakta. Tüm sorunlarının kaynağını ABD varlığına bağlıyorlar. Latin Am erika’da olduğu gibi yeni liberal politikalara karşılar. Asıl tehdidi di­ ğer y arıları K u z ey ’den değil A B D ’den görüyorlar. A B D ’nin üsle­ rini kapatıp ülkelerinden defolm asını istiyorlar. Son seçim leri solculuğu ve koyu bir anti-am erikancı politikası ile tanınan Roh kazandı, ama 11 Eylül ve B ush saldırganlığı karşısında iste­ diği politikaları hayata geçirem edi. Y ıllardır iktidar çarklarında kaşar­ lanm ış tutucu partilerle baş edemedi. Ayrıca Güney Kore fınans kapi­ tali de bu politikaya çok soğuk bak­ mıyor. Kuzey pazarını kendilerine bir kurtuluş olarak görüyorlar. O ne­ denle A B D ’nin K uzey’i am bargo al­ tına alm asına, Irak’ta olduğu gibi bir “caydırıcı savaş”a girm esine karşılar. İlişkileri norm alleştirm eden yanalar. O ysa şim di Irak ve A fganis­ ta n ’daki başarısızlık G üney’i bir ata­ ğa kalkışm ak için yüreklendirm iş gö­ rünüyor. H aziran içinde yapılan Bush ve Roh zirvesinde iki lider yalnız Kuzey K ore’nin nükleer silahları ko­ nusunda değil diğer çeşitli konularda anlaşam adılar. Bush, evet B ush bazı tavizler verm ek zorunda kaldı. Her ne kadar Am erikan basını olayı göl­ gelem eye çalışsa bile Güney Kore basınının şöyle yazdığı söyleniyor. “Tersine, Güney Kore m edyası zirveyi anlatırken genelde başarılı ol­ duğunu, Roh diplom asisi ve Kuzey K ore’ye konulan yaptırım ların askı­

CjOİ

ya alınm asında ABD ile anlaşm aya varıldığını yazıyordu.” (atim es inter­ net sitesi, Pyongyang’la Ters Düşme, Bruce Klingner) Yani Bush Kuzey Kore sorununu çözme sözünü zirve­ de vermiştir. Kuzey K ore’nin sinyal dediği budur. Dikkat edilirse Bush konuşm alarında artık pek K uzey’e çatan laflar etm iyor. Ayrıca Clinto n ’un başlatıp kendisinin kaldırdığı gıda yardım ını tekrar başlatabilece­ ğini söylüyor. Güney Kore de Kuzey’e kendi enerji santrallerinden elektrik ve yiyecek sorununu çözme doğrultusunda gübre vereceğini söy­ lüyor. Evet, Bush geri adım atmıştır. At­ mak zorunda kalmıştır. Kuzey Kore politikası değişmektedir. Elbette süper güç sırf küçücük Kore yarım adasındaki iki ülkenin is­ tem em esi nedeniyle politik bir deği­ şikliğe boyun eğmiyor. A rkada daha büyük b ir güç, A B D ’nin gelecek “stratejik düşm an” dediği Çin vardır. Çin değerlendirm eleri ile ünlü Henry K. Liu, Kuzey Kore sorununun Tay­ van sorunu nedeniyle ortaya ABD ta­ rafından çıkarıldığını söyleyerek bu nedenle sorunu iki ülke çözer, diyor. Kuzey sorunu beraberinde Tayvan sorununu da çözdürür mü? Sonuç olarak U zak D o ğ u ’da ABD eski konum undan geri düşme yoluna girm iştir. Kuzey K ore’ye sal­ dırm am a sözü, arkadan G üney’den çekilm e, sonra da Tayvan sorununu çözm ek ABD açısından büyük bir politik değişiklikler demektir. Elbet­ te bu kadar büyük değişikliler bekle­ m ek yanlış olacaktır. Am a başarısız­ lıkları onu politik değişiklik yapm a­ ya zorlam aktadır. Bunun nerelere ka­ dar uzayacağını yaşayıp göreceğiz. Japonya’da bu geri adım dan nasibini bir şekilde alacaktır.

Karşı darbe: Hindistan ve ABD stratejik ittifakı Temmuz ayı ortasında Beyaz Sa­ ray’da çok önem li, belki Yeni Dünya D üzeni’ni değiştirm eye aday bir top­ lantı yapıldı. Bush ile Hindistan baş49


CjOİ Aqustos' Eylül

2005

bakanı M anm ohan Singh, iki ülkenin stratejik bir anlaşm a im zaladıklarını dünyaya duyurdular. Bush bu anlaş­ m a ile H indistan’a nükleer m alzem e ve teknik satacak. Aralarındaki iliş­ kiyi ekonom iden siyasete üst düzey toplantılarla geliştirecekler. Elbette önce Am erikan Senatosu’nun bunu benim sem esi gerekiyor. Ancak şim ­ diden onaylam ış gibi davranılıyor, çünkü S enato’nun buna engel olm a­ yacağı büyük bir olasılık. Bu anlaşm anın anlam ına girm e­ den önce neden bunu karşı darbe ola­ rak değerlendirdiğim izi açıklam ak gerekmektedir.

m isline katlam a kararı aldılar. İki ül­ ke ortaklığı Çin “hardw are”, H indis­ tan ise “softw are” şeklinde sem boli­ ze edilir hale geldi. Ekonom ik geliş­ m ede birbirlerini tam am layacak de­ ğişik know how ’a sahip oldukları dü­ şünülüyordu. Sonuç olarak A sya K ıta sı’nda Çin ve Rusya arasında kurulacak itti­ fakın bir ucu da H indistan olarak dü­ şünülüyordu. Şanghay İşbirliği Örgü­ tüne girm esi bekleniyordu. Bu üç ül­ kenin ABD ve Batı egem enliğine karşı ortaklaşm a eğilim leri vardı. Bu son zirvelerden ve kararlardan ortaya çıkıyordu. H atta m erkez ülkelere karşı kurulan G 2 0 ’ler ittifakı içinde Çin ve Hindistan, Brezilya ve Güney Afrika ile aynı saflarda duruyorlardı. M erkezlere ortak m eydan okunuyor­ du.

se Pakistan-A B D ilişkilerini biraz daha yakından incelem ek H indistan ile kurulacak ittifakı anlam ak açısın­ dan önemli olacaktır. Pakistan bilindiği gibi hep H in­ distan’a karşı bir ABD ajanı, Batı ajan ı görevi yapmıştır. B ağlantısız ü l­ keler lideri H indistan’a karşı Pakis­ tan eli ile baskı yapılm ıştır. Keşm ir sorunu aslında bu baskı noktasıdır. M ilyarlık H indistan’la baş edebilm e­ si için P akistan’ın nükleer ülke olm a­ sı ABD tarafından desteklenmiştir. Sonra küreselleşm e ve Clinton dönem inde askıya alm an ittifak 11 Eylül sonrası M ü şe rre f’i Taliban dostluğundan karşıtlığına sürükledi. Şim di de yeni şekillere bürünm e doğrultusunda. B ölgedeki güçler dengesi M üşerref’i yeni git gele zor­ luyor

H indistan ve ABD, daha doğrusu Batı ilişkileri çok eskiden beri iyi ol­ mamıştır. H indistan, Sovyetler Birliğ i’nin kurulduğu dönem lerde Yugos­ lavya ile birlikte B ağlantısızlar guru­ bunu kurmuştur. Böyle bir ülkeye Ve şimdi H indistan ABD ile stra­ Daha doğrusu M üşerref de A fga­ A B D ’nin silah am bargosu koym am a­ tejik ittifak yaptığını açıklıyor. Bu it­ n ista n ’da yaşananlardan, A B D ’nin sı düşünülem ezdi. Sovyetlerin söm ü­ tifak Çin ve R usya ile olan iyi işbir­ kuyrukçuluğunu yapm aktan aradığı­ rü zem inine oturm ayan ilişkileri iki liğini m utlaka olum suz m u etkileye­ nı bulam am ıştır. ABD P akistan’da da ülkeyi birbirine yaklaştırm ış, ticari cek belli olmaz, am a yukarıda darbe gücünü yitirm ektedir. “Anti Terör” bağlar o günlere dayanır. R usya ile altında yazdığım ız A B D ’nin A sya’da ittifakına katılm ak birkaç m ilyonluk ticari ve siyasi ilişkiler bu zem in üze­ istenm eyen bir ülke olm asına karşılık ABD yardım ı dışında bir kazanç ge­ rinde hala devam eder. Hindistan si­ H indistan’ın ittifak kurm ası elbette tirm em iştir. Ayrıca bu birkaç milyon lah alim im hala R usya’dan yapar. ters bir durumdur. zaten Taliban ile yapılan ticaretten ABD bu alanlarda Hindistan pazarı­ sağlanm akta idi. “Öte yandan Tali­ Bu ittifakı zorlaştıracağını düşü­ na girem em iştir, ama savaş sanayi ban iktidardan indirileli beri ana yol nebileceğim iz bir ülke vardır, Pakis­ bunu çok istem ekte ve B ush’a baskı yapım ı, su ve elektrik istasyonları, otan. O ysa P akistan’a rağm en böyle yapm aktaydı. A fganistan saldırısı ne­ kullar ve hastaneler gibi yoğun yenibir ittifak kararı alınmaktadır. Ö yley­ deniyle yeniden taze­ lenen Pakistan m ütte­ fikliği bunu engelledi. Temmuz ayı ortasında Beyaz Saray'da çok önemli bir toplantı yapıl­

dı. Bush ile Hindistan başbakanı Manmohan Singh, iki ülkenin stra­

Rusya petrol açı­ tejik bir anlaşma imzaladıklarını dünyaya duyurdular. sından da Hindistan i­ çin iyi bir ittifaktır. Sakhalin 1 petrol alanında Hindistan şirketi O N G C ’nin yatırım ı vardır. Bunun daha da geniş­ lemesi pazarlıkları son güne kadar sürm ekteydi. Ancak birkaç gün önce bu şirketin arkasında ABD sermayesi olduğu lafları Fransız şirketleri kana­ lı ile tüm dünyaya duyuruldu. Hindistan Çin ilişkileri pek iyi olmamıştır. Sınır ve Tibet sorunu uzun yıllar çözülem em iştir. Ancak b a­ har aylarında iki ülke liderlerinin zir­ vesinde 19 anlaşm a im zalandı ve so­ runlar çözülm e rayına oturdu. Çin ile Hindistan ittifakından söz edilmeye başlandı. İki ülke ticaretlerini birkaç

50


ApusTos-Eylül 2005 CjOİ

den yapılanm a projeleri ile A fganis­ ta n ’a H indistan girdi.” (atim es inter­ net sitesi) Karzai hüküm eti Pakistan işverenlerine ülke yatırım larında pay verm ezken, P ak istan ’ı karşısında düşm an bir aşiret ya da Taliban dostu olarak görm eyi sürdürdü. İkinci olarak Taliban yenilem e­ mişim. ABD başarı sağlam am ıştır. Karzai A B D ’nin istediği iktidar ol­ mayı becerem em ektedir. Taliban’m iktidara gelm esi yakındır. G üçler dengesi değiştikçe M ü­ şerref, ABD ve Taliban arasında ikili oynam aya başlam ış. Taliban güçleri aynı aşiretten olan Pakistan güçleri ile iç içe gibidirler. Karzai ve ABD baskılarına rağm en bir sonuç alına­ mamaktadır. Bir ara ABD iki tara f arasında barış sağlam aya çalışm ıştır, ama sonuç başarılı olmamıştır. Bu nedenle aslında P akistan’ı A B D ’ye darbeler başlığı altında ele alm ak uy­ gun bile olurdu. Ancak bu göreceği­ miz gibi henüz kalıcı bir sa f değiştir­ me bazında değildir. Pakistan yoksul bir ülkedir. IMF ve Dünya Bankası borçları katlana­ rak büyüm ektedir. 11 Eylül beklenen sermaye akışını getirm edi. Yoksulla­ şan halk eskiden beri din çerçevesin­ de örgütlenirdi. H atta ordunun bir kanadı eliyle bu yapılırdı. Şimdi Ta­ liban güçlerinin A B D ’ye karşı dövü­ şü yoksul Pakistan halkının sem pati­ sini kazanıyor. Usam e bin Ladin za­ ten bir kahram andır. M üşerref bir h a­ indir. Ondan intikam alınm alıdır. İki kez başarısız suikast yapıldı. D önek­ liğinin bedelini m utlaka bir gün öde­ yecektir. Pakistan çok karışıktır. Es­ kiden bastırılan tüm sorunlar şimdi dışa vurmaktadır. Her gün basından tutuklananları, patlayan bom baların haberini duyuyor, okuyoruz. K ısaca­ sı Irak, A fganistan’da yükselen dire­ niş geri bastırılam adığı için aksine yayılm akta, yavaş yavaş P akistan’ı da içine almaktadır. Bu gerçeklik karşısında ABD ça­ resizdir. Pakistansız yapamayacaktır, ama onunla da bir yere varılam am ak­ tadır. Yeni bir maşaya, yeni kana, gü­ ce ihtiyacı vardır. Peki ya bu H indis­ tan olabilir mi?

Hindistan ile Pakistan geçtiğim iz yıllarda savaş ile burun buruna geldi­ ler. 1 m ilyon asker karşı karşıya di­ zildiler. Şimdi ABD ittifaklığı bunla­ rı birleştirm eye soyunuyor. Olabilir mi? Çinlilerin bir atasözü var. Bir dü­ ğümü ancak onu atan çözer diye. İki ülke arasını açan ABD olduğuna gö­ re bu iki ülke ile birlikte ittifak yap­ mayı da becerebilir. Zaten böyle bir gelişim de vardı. ABD karşıtlığı iki­ sini birb irlerin e yaklaştırıyordu. Ç in’de iki ülkenin ittifakından ya­ naydı. İran üzerinden gelecek petrol için gerekliydi. İki ülkede ABD ile ilişkilerinden bunaldıkça birbirleriyle bağlantı kuruyorlardı. Sanki şimdi ABD H indistan’ı kendisine bağlaya­ rak iki ülke’nin kendine karşı m uha­ lefetinin arasına oturuverm eyi planlı­ yor.

Karşı saldırının politik uzantıları ABD Asya K ıtası’nda kendisine karşı kurulm aya yüz tutan Rusya, Çin ve Hindistan ittifakını parçalam a atılımı yapm ıştır. K ıtanın üç büyük ülkesinin ittifakını bölm ek istem ek­ tedir. İkinci olarak güçlü bir m üttefik kazanm aktadır. H indistan hem A fga­ nistan’a hem Ç in ’e kom şu oluşu açı­

sından da önemlidir. İran ’a da yakın­ dır. A sya’nın Tayland, Filipinler, En­ donezya gibi halk hareketlerinin gi­ derek yükseldiği sorunlu bölgeleri­ nin içindedir. O açıdan da önemli bir mevzi demektir. B ağlantısız ülke olm anın sorun­ larından biri de alt yapı tesislerinin gelişm em esidir. Eğer Hindistan ser­ m aye çekecekse enerjiye ihtiyacı vardır. R usya ile olan ittifaktan koparılacaksa enerji sorununu çözm ek ge­ rekecektir. İşte B ush’un sözü budur. Bush nükleer enerji teknolojisi vaat ederek H indistan’a enerji sorununda bir güvence vermektedir. Bu ayrıca kendi nükleer sanayi açısından bir pazar anlamı taşım aktadır. İran ve di­ ğer ülkelerde, R usya ve AB nükleer enerji sanayileri pazar kaparken ABD süper olm anın böylesi dezavan­ tajlarını göğüslem ek zorunda kalm ış­ tır. Şimdi H indistan ile kendi sanayi­ ne nefes aldıracaktır. Ayrıca böyle bir enerji dem ek H indistan’ı yalnız R usya’ya değil, aynı zam anda İran ’a m ecbur olm ak­ tan kurtarm aktadır. Böyle bir ittifak ile ABD, İran doğal gazının güneye inm esini engellem iş olmaktadır. Hat­ ta Çin ile İran petrol ve gazının bu­ luşm asını bile engellem eye yardım cı olacaktır. Orta Asya petrolleri kaçı­ rıldı, ama İran petrol ve doğal gazı-


CJOİ

AğusTOS'Eylül 2005

nm akışı belki önlenebilir. H indistan A B D ’nin İran’ı tecrit etm e politika­ sında bile kullanılabilir. Elbette her ittifakın birçok yarar­ ları vardır. A ncak önünde yeni sorun­ lar yok m udur? En başta A B D ’nin bu kararının onun tek kutuplu dünya hayalinden vazgeçtiği ve çok kutuplu bir dünya­ yı kabul ettiği anlam ına geldiği söy­ lendi. H indistan bu enerji ile Asya k ı­ tasında bir güç olacaktır. Çin-Rusva kutbu kurulacaksa, eğer ABD bunu engelleyem iyorsa o zaman H indis­ tan ’ın da kendi yanında bir kutup ol­ ması A B D ’nin bir tercihi gibi görün­ mektedir. D ünyam ız çok kutuplu bir yapıya doğru hızla ilerliyor. İkinci olarak bir ülkeye böyle nükleer enerji yerm ek, onu güç yap­ m ak elbette ki belirli nükleer enerji anlaşm alarını çiğnem ek anlam ına gelm ektedir. Özellikle F ransa’nın bu konuda çok hassas olduğu söyleni­ yor. Şimdi bu durum a Fransa ve di­ ğer güçlerin tepkisi ne olacaktır. H e­ le hele çok önem li olarak H indis­ ta n ’ın nükleer enerjiyi geliştirm em e yönündeki u lu slararası anlaşm ada im zası yoktur. İran böyle bir anlaş­ m ası olduğu halde, yani B M ’nin her an denetim inde olm asına karşı bunca gürültü patırtı koparılıyor ve H indis­ tan anlaşm ayı im zalam adığı halde nükleer enerji verm ekte bir sakınca görülmüyor. Sonuçta enerjiye sahip ülkeler arasında ABD ile bir sürtüş­ me yaşanm ası kaçınılm az olm akta­ dır. İkili bir standart ayan beyan orta­ dadır. H indistan ile ittifakta yatırım sö­ zü de vardır. A ltyapı tesisleri dökül­ m ekte olan, işçi ücretleri Çin kadar düşük olm ayan bu ülkeye yabancı yatırım girişi nasıl garanti edilecek­ tir? Olsa bile bunun Ç in’e karşı bir rakip yetiştirm e düzeyine çıkarılabi­ leceğinin hiçbir garantisi yoktur. Z a­ ten yeni ABD yatırım ları Çin dışında pek bir yerlere gitm em ektedir. O za­ man H indistan’ın kuru kuru bir ABD ittifakının ona getirecekleri götüre­ ceklerinden fazla olm ayacak m ıdır? H indistan burjuvazisi alttan gelecek baskılara karşı sırf bu ittifakın şaşaa­ 52

sı ile ne yapabilecektir? S ırf pazarı açılan bir H indistan bunun astarının yüzünden pahalı olduğunu kısa süre­ de anlayacaktır. Ancak zaten ABD artık böyle geçici ittifaklarla gününü gün etm iyor mu? Onun bir Çin gibi “gürbüz” değil, çürüyen bir ekono­ misi var.

Sonuç Irak ve A fganistan’daki başarı­ sızlık Asya kıtasında yansım asını bu­ luyor ve de A B D ’nin yaptığı eski baskılar geri tepiyor. ABD um ut ol­ m aktan çıkıyor. ABD istenm eyen ül­ ke. Şim dilik nazik bir şekilde de olsa bölgeden çıkm ası isteniyor. Hem de bu kez yalnız değil. Askeri örgütlülü­ ğü NATO’da istenm eyenler listesin­ de. Git dem ek başka A B D ’nin çekil­ m esi elbette başka. Bu süreç elbette daha teorik olarak bitiyor. Pratik uy­ gulam ası nasıl ve ne zaman olacak, göreceğiz. A B D ’den boşalan yere Çin davet ediliyor. Çin kapitalist ilişkiler içinde gelişen ekonom isi ile çevreye bir um ut taşım akta. Çin şimdi aynı II. Dünya Savaşı sonrası tüm dünyaya serm ayesi ile yayılan ABD gibidir. Ticaret fazlasını dışarıda yatıracak alan aramaktadır. Tüm ana kapitalist ekonom iler daralırken Çin ekonom isi tüm dünya da yaygınlaşm aktadır. Çin birkaç yıl içinde dünyanın en büyük ekonom isi olacaktır. Ç in’in en büyük açığı enerjidir. Bu konuda devreye Rusya ile olan it­ tifak girm ektedir. Rusya ayni zam an­ da Sosyalist Sistemin eski başı ola­ rak silah konusunda gerekli bir boş­ luğu doldurm aktadır. Rusya bir on beş yıl AB ve ABD arasında dolan­ dıktan sonra Çin ile bir ittifak kurm a­ yı seçmektedir. A ncak ABD Çin ilişkileri çok karm aşıktır. B ir yandan m üttefik bir yandan rakiptirler. Yukarıda yazdık­ larım ız bize artık iki ülke arasındaki bu çelişkili durum un bir dönüm nok­ tasına doğru geldiğini gösterm ekte­ dir. Şimdi bir denklem de gibi duran rekabet ve m üttefikliğin bir tanesinin ağır basm ası gerekecektir. Çin, A B D ’nin kendisini petrol ile denetle­

m esi m anevrasını aştıktan sonra di­ ğer baskılarından da kurtulm aya gi­ rişm iş gibi görünm ektedir. Bu yazı­ nın noktasını koyarken Çin para biri­ mi Yuan’ın dolar bağını kopartıp revalue edip dalgalanm aya bıraktı. Bu hangi tarafın işine yarayacak? R üz­ gar hangi yandan esecek, göreceğiz. A ncak her şey baş döndürücü bir hız­ la gelişiyor. Şimd'ı ABD ve Çin arasında baş­ ka bir ilişkinin sinyallerini alıyoruz. ABD bu ortam da kendisine H indis­ tan ’ı m üttefik olarak alacağını göste­ riyor. D ünyam ız en azından A sya K ı­ tasında başka bir jeopolitik düzenin içine adım atmaktadır. Çin, R usya ve Orta A sya ülkeleri eskiden soğuk savaş dönem inde ABD karşısında çeşitli noktalarda duran ülkelerdir. Bir 15 yıl sonra bunlar A B D ’ye duydukları um utları­ nı kaybetm iş gözükm ektedirler. Daha bağım sız p o litik alar çerçevesinde kendi burjuva çıkarları peşine düş­ müşlerdir. Çin ve R usya kendileri sö­ m ürü düzenlerini dünyada kurm akta­ dır. ABD finans kapitali yerine Çin ve Rus finans kapitali devreye gir­ mektedir. O nlar şimdi halkları söm ü­ rüye çıkm aktadırlar. Bizim ülkem iz dahil tüm Ü çüncü Dünya Ü lkelerinde m erkezlerin sermaye söm ürüsü altın­ da ezilen yerli serm ayelerin iktidar olm ası gibi düşünebiliriz. B unların ABD karşıtlığını bu şekilde yorum la­ m ak gerekm ektedir. Oysa Pakistan, Güney Kore, İran ve bu yazıda değinm ediğim iz E ndo­ nezya, Filipinler vs gibi ülkelerdeki anti am erikancılık başkadır. B uralar­ da yıllardır yaşanan kapitalist ilişki­ ler vardır. K üreselleşm e ile buraların burjuvaları da söm ürülm ektedirler. H alklar yoksullaşm ıştır. Genelde anti-am erikancılığın altında küreselleş­ me ve yeni liberal politikalara karşı duruş vardır. Sonuçta iki kesim de gö­ rülen karşı duruş farklı renkler taşı­ maktadır. Şim dilik A sya da bu iki ay­ rı düzeydeki ABD karşıtlığı bir itti­ fak içinde görünmektedir. 24.07.2005


AqusTOS'Eytül 2005

CjOİ

Bolivya: Devrim ile y o k olmanın arasındaki ülke s

B A J A M E R O S !* Umut fiydin

İşin doğrusu her iki koka sendikası, COB, bölgesel işçi konseyleri, mahalle örgüt­ leri, madenciler, Bartolina Bisa (kadın örgütü), MA5, MIP ve onbinlerce genç, işsiz sokak savaşçısının şimdiye kadar gösterdikleri dayanışmayı aynı çatının altına ta­ şıyarak iktidara yürümek olacaktır. İhtiyaç olan yeni bir Arjantin değildir çünkü. Bolivya'da işçilerin ve köylülerin iktidarı alması fikri daha da yakınlaşmıştır. G örüntüler yavaş yavaş belirginleşi­ yor. Göz yaşartıcı gaz hızla havaya karışırken ve plastik m erm iler du­ varlardan sekerken insan seli akm a­ ya devam ediyor. Aymara yerlileri; kalın ceketleri, fedora, bow ler ve yün şapkaları, yılların rüzgarıyla ya­ rılm ış ve parlam ış yüzleriyle hızlı hızlı yürüyorlar. E llerinde yerli haki­ m iyetini ifade eden gökkuşağı pan­ kartları, sopalar, borular ve çoban kırbaçları taşım aktalar. La Paz şehri kuşatılm ış durum ­ da. Şehri dünyaya bağlayan iki ana yol kö y lü b arik atlarıyla kesilm iş. Şehre ne bir şey giriyor ne de çıkı­ yor. Grev nedeniyle uluslararası h a­ vaalanı da çalışm ıyor. Ve hala on binlerce protestocu -kö ylüler, öğret­ menler, m aden işçileri, dükkan sa­ hipleri, fabrika işçileri ve işsizlerLa P az’a geliyor. B irçoğunun amacı, parlam entonun ve başkanlık sarayı­ nın bulunduğu, 1952 yılındaki dev­ rim den bu yana nadiren girebildikle­ ri Plaza M urillo m eydanını ele geçir­ mek. Bu işin önderliği Aymara köy­ lülerinde. M eydanın etrafındaki bi­ nalara konuşlanan keskin nişancıla­ ra, tam donanım lı polis barikatlarına karşı yanlarında getirdikleri dinam it lokum larıyla cevap veriyorlar. Su savaşlarından bu yana klasik­ leşm eye başlayan görüntüler eşliğin­ de yeni bir isyan yaşanıyor. B olivya halkları, um ut ve kaygıyı yedekleri­ ne alarak ilerlem eye devam ediyor.

N ereden nereye? B o liv y a ’da bugün y aşananları

yarım y ü zy ıla y aklaşan devrim ci m ücadelenin ürünü olarak ele alm ak gerekiyor.

ğu koalisyon ortaya oynarken, sonuç hiper enflasyon oldu. 1984-85’te ise tu h af bir şekilde eski diktatör Banz e r’in partisi ile eski solcu gerilla grubu M IR (D evrim ci Sol H areket) koalisyon kurarak iktidara geldi.

Zenginlere ait toprakları ve m a­ denleri kam ulaştıran, orduyu yok eden 1952 halk devrim i ile yola çıkan BolivyalI işçiler, sın ıf tem elli sendi­ kalarını ve m ilislerini oluşturm uştu. Yine de devlet iktidarı, ABD destek­ li orta sın ıf U lusal Devrim ci Parti (M NR) tarafından ele geçirildi. Bir tür “ikili iktidar” olarak adlandırıla­ bilecek bu durum , 1964’te Rene Barrian to s’un askeri darbe ile iktidara gelişine kadar devam etti. Toplu kı­ yım ların yaşandığı bu dönem , 1968’de B arrientos’un ölüm ünün ar­ dından ulusalcı askeri-sivil bir yöne­ tim in iktidarı ele geçirm esiyle sonlandı. K örfez petrolü kam ulaştırılırken, 1969-71 arasında devrim yanlı­ sı yöne doğru bir kapı açıldı.

A B D ’nin yönetim i altındaki re­ jim , belli başlı bakır m adenlerini ka­ pattı ve 40 bin m adenciyi işten çı­ kardı. Yabancı serm ayeye zem in ha­ zırlayan bu tarz politikalar, farkında olm ayarak m ilitan koka çiftçileri ha­ reketinin de tem ellerini attı. Tazm i­ natını alan pek çok m adenci, güney­ deki C hapare ve kuzeydeki Yung as’ta toprak satın alarak geçim leri­ ni sağlayacak tek ürünü yetiştirm eye başladı. Bu işçiler giderken, beraber­ lerinde sın ıf dayanışm ası, bilinçlen­ m e ve örgütlenm e geleneklerini de götürdüler ve güçlü bir sendika k ur­ dular.

J.J. Torres iktidarı altında, işçiler ve sol kanat köylüler hareketi bir halk m eclisi örgütledi. M eclis; işçi­ lerin, köylülerin, uzm anların ve öğ­ rencilerin orantılı tem siline dayanı­ yordu. Sanayide öz-yönetim e dayalı devrim ci bir sosyalizm , toprak dağı­ tım ının radikalleştirilm esi ve sosyal refah günd em lerini önüne koyan m eclisin yolu, bir başka darbe, Hugo B anzer cuntasıyla kesildi.

1990’ların başlarına doğru, ABD tarafından yönetilen kanlı “koka yok etm e” kam panyası koka yetiştiricile­ rinin (cocalerolar) örgütlerinin gücü­ nü de artırdı ve sonuçta sendikanın üye sayısı 60 bini buldu. Şiddetlenen sın ıf m ücadelesinin sonucu olarak bölgesel sın ıf örgütleri ve sağ kanat güçlendi. A B D ’nin desteğiyle Gonzalo Sanchez de Lozada, 1994’te ik­ tidara geldi.

1980’lerin başına kadar B olivya halk hareketi cuntaya karşı uzun sü­ reli genel grevlerle karşı çıktı. Süre­ cin önderliğini yapan m adencilerin M - l ’lere karşı dinam itlerle verdiği m ücadele tekrar seçim lerin önünü açtı. Sol ve m erkez partilerin kurdu­

Öte yandan koka yetiştiricileri de boş durm uyorlardı. P olitik bir araç olarak B ağım sız H alklar M ecli­ s i’ni örgütlediler. Bu m eclis kendi partisini de yarattı. Evo M orales’in liderliğindeki Sosyalizm e D oğru H a­ reket (M AS) 1996-97 belediye se-

6


CjOİ Açustos-Eylül 2005

lendirdiği başkan Lozada bir başka adım daha attı. O rduyu göreve çağı­ rırken B olivya gazının toptan satışı­ nı gerçekleştirdi. B urada biraz duralım . Bolivya, kıtanın en yoksul ülkesi olm asına rağm en yeraltı kaynakları açısından en zengin ikinci ülke ko­ num unda. Bu durum hayli trajiko­ m ik uygulam alarla kendini gösteri­ yor. A slında Lozada, ilk başkanlığı­ nın son yılı olan 1997’de gizli bir kararnam eyle çok uluslu şirketlerin “kaynak kuyusunda doğalgaz sahibi olm asına” izin verm işti. B ir başka ifadeyle doğalgaz yeraltm dayken B o­ livya’ya, yer üstündeyken yabancıla­ ra ait olacaktı. Yeni sı­ çılacak kuyulardan iDördüncü dalga, her ülkenin tarih ve sınıf yapısı, etnik ve cinsiyet özgünlüklerinden türetilen bir tahlile dayalı olarak, neo-liberal poli­ se B olivya devleti yüzde 18, çok uluslu tikalara ve hırsızlığa karşı tüm iç tin Amerika'ya yayılıyor. şirketler (Ç U Ş )’lar ise yüzde 82 oranında çim lerinde ortalığı silip süpürdü. etm ek zorunda kaldı. Şim dilerde Sufaydalanacaktı. Öte yandan B oliv­ M A S ’m siyasi program ı da koka yok ez kapıdan kovulduğu yere, bacadan y a ’nın payı, A B D ’deki fiyatlarla de­ etm e k am p an y asına m uhalefetten girebilm ek için yargıya başvurm uş ğil, Ş ili’deki liman çıkışında hesap­ kam u çalışanlarının ekonom ik talep­ olsa da bu B olivyalIların başarısını lanacaktı. Sonuçta B olivya her 1000 lerine, topraksız köylülerin toprak gölgeleyem ez. El A lto ’nun isyanı, küp fit başına 0.7 dolarlık gelirden B echtel C orporation’in ülkeden atıl­ hakkına, em eklilerin m aaş ödem ele­ yüzde 18 alırken yoksul B olivyalIla­ m asıyla sonuçlanan C ochabam rine, işçilerin zam taleplerine, işsiz­ ra tekrar satılan gazın her 300 küp fi­ b a ’daki ünlü su isyanından tam da lerin kam u işi isteğine, özelleştirilen tine ise 2.70 dolarlık fiyat biçildi. beş yıl sonra gerçekleşm iş oldu. A s­ gaz ve petrol kuyularına karşı direni­ S onuçta B olivyalIlar “ önce ihraç lında El Alto, bir ara duraktı. Biraz şe kadar genişledi. sonra ithal” ettikleri gaza, satış fiya­ geriye, tekrar 2002 seçim lerine dö­ 2002 b aşk an lık seçim lerinde tının 12 m isli daha fazla para ödü­ nelim. MAS yüzde 21.9 oy aldı ve Lozada yordu. İşin daha kom ik yanı Lozada, Seçim lerin hem en ardından, baş­ yüzde 22.5 ile iktidarını korudu. D i­ yeni kuyularla ilgili hak devrini im ­ kan Lozada A B D ’nin yönlendiricili­ ğer m ilitan K ızılderili köylü lideri zaladıktan sonra, Ç U Ş ’lar için çalı­ ğinde sola ve kitle tabanına yönelik Felipe Q uispe’nin de yüzde 7 oy al­ şan jeologlar, gaz ve petrol rezervi­ bir savaş başlattı. Koka yok etme dığı düşünülürse sol önem li bir başa­ nin bilinenden 10 kat daha fazla ol­ k am panyasının d erin leştirilm esin e rıya im za atm ıştı. duğunu keşfettiler. karşı Ocak 2003’te cocalerolar dire­ Seçim lerde çıkan bu tablo B oliv­ (B urada bir parantez açıp, söz nişe başladı. Ana yollar kesildi, di­ y a ’yı bugünlere taşıyan sürecin de ökonusu şirketleri ve ülkelerini an­ nam itle parçalanan kayalar dağlar­ nünü açtı. m akta fayda var: Total (Fransa), Exdan y o llara yuvarlandı. O rdunun xon-M obil (ABD), Repsol (İspan­ devreye girm esiyle katliam lar baş­ Su ve gaz savaşları ya), P luspetrol (A rjantin), B ritish larken şehirlerde beklenen tepki or­ Gas (B ritanya) ve Petrobras (B rezil­ 20 0 5 ’in O cak ayında, El Altolutaya çıkm adı. Felipe Q uispe’nin ön­ ya). İsyanlar sırasında önce Lozada, lar kitleler halinde sokaklara dökü­ derliğindeki cocalerolar, tepkilerini daha sonra M esa’ya A rjantin ve B re­ lüp, 1997’de D ünya B a n k ası’nm azalttı. Başkan Lozada bu kez de üc­ zily a’nın destek verm esi daha kolay baskılarıyla özelleştirilen su şebeke­ ret ve m aaşlara yüzde 12 vergi artırı­ anlaşılabilir artık.) sinin yeniden kam uya devredilm esi­ mı uyguladı. Bu kez işgücünün tüm Durum buyken Lozada, gazı ta­ ni talep ettiler. Üç gün süren çatış­ kesim leri direnişe geçti. La Paz ve m am en özelleştirm e cüretini göster­ m aların ardından devlet başkanı, bir başka yerlerde polis de protestolara di. Gaz üzerinden kitle m ücadelesi kararnam eyle başını Fransız su devi katıldı. A dalet Sarayı işgal edildi. yükselirken, buna toprak reform u iS uez’le Dünya B ankası’nın bir kolu­ Şubat ayaklanm asında 40 BolivyalI çin yükselen m ücadelede eklendi. öldürüldü. A ncak A B D ’nin yüreknun çektiği su işletm e yetkisini iptal


Açustos- E ylül 2005 CjOİ

Jam es Petras bu durum u şöyle ta­ nım lıyor: “ 1952’nin toprak reform u tam am en tersine çevrilm işti: 100 ai­ le 25 m ilyon hektar alana sahipken, genellikle K ızılderililerden oluşan iki m ilyon aile, beş m ilyon hektarlık alanda ekim yapıyor. Büyükbaş hay­ vancılığının kralları, her bir sığır için 60 hektara ihtiyaç olduğunu ileri sürdüğünde M orales: ‘bir kişinin 50 hektar toprak alabilm esi için inek ol­ ması g erek ir’ dedi.”

2 0 0 3 ’ün Ekim’i

başkan yardım cısı M esa’ya destek verdi. M esa, yeni seçim ler, koka yok etm e kam panyasının kaldırılm ası ve gaz anlaşm asını iptal etme sözleriyle iktidara geldi. E lbette başkanlık sa­ rayına doğru ilerlerken karşılaştığı yarım m ilyon B olivyalInın bu sözde birazcık (!) etkisi olm uştu. Ve M esa da selefi gibi ABD büyükelçisi Green le’yi dinlem eyi tercih etti. Bu dönem de yaşananları uzun uzadıya anlatm anın pek bir gereği yok. L ozada’nm başkanlığı dönem i­ ne çokça benzeyen bu süreç de Mesa’nın sonunu getirdi. M esa uzunca bir süre oyalam a taktikleriyle halkın enerji kaynaklarının kam ulaştırılm a­ sı talebini görm ezden geldi. Ü stelik 18 Temmuz 2004’te hileli bir halk oylam ası ile hidrokarbonların (doğalgaz ve petrol) “kam ulaştırılm ası­ nı” da kapsayan resm i öneriyi onay­ ladı. Bu kanunun 5. m addesi “hidro­ karbonların kuyu başında B olivya D evleti tarafından elde ed ilm esi” kuralını zorunlu kılıyor. Bu çok “ra­ dikal” görünen m adde, B olivya’yı sadece tekellerin ödem esi gereken fiyat konusunda pazarlık yapm akla sınırlam aktadır. 5. m adde hiçbir ser­ m ayenin kaçm asına neden olm am ış­ tır. N eden olsun ki?! Eşdeğerdeki bir varil petrolün kazım ve çıkarım m a­

liyeti uluslararası düzlem de 5.6 do­ lar iken, B olivya’da (düşük ücretler, vergi affı, doğal bulunabilirlik ve devlet yardım ıyla) Repsol için 1 do­ lara, Am oco için de 0.97 dolara, y a­ ni dünyanın en ucuzuna gelm ektedir. (M esa, 2003 Ekim ayaklanm ası ya­ şanırken de başkan yardım cısı sıfa­ tıyla, R epsol-Petrobras ile beraber A rjantin’e doğalgaz ihracatını onay­ lam ıştı. Bu kontrat, B olivya’ya 70 m ilyon dolar sahiplik ücreti bıraka­ rak yılda 1.7 m ilyar dolar kar getire­ cekti.)

Gaz ve toprak m ücadelesi, Ekim Sonuçta M esa’nın “denge oyu­ ayında tüm ipleri kopardı. 29 Eynu” çok fazla yürüm edi. Evo M oralü l’de BolivyalI İşçiler Federasyonu le s’in liderliğindeki M AS, El Alto (C O B ), genel grev çağrısı yaptı. m erkezli işçi sendikaları (özellikle Başta gerekli karşılığı bulm ayan bu m adenciler), öğretm enler, öğrenciler çağrı, K ızıld erili H areketi P artisi ve M ahalle M eclisleri Federasyonu (M lP )’ın lideri Felipe Q u isp e’nin F E JU V E ’nin k o o rdinasyo n u n d ak i önderliğindeki yerlilerin katılım ıyla güçler, 2005’in M ayıs’ına doğru tek ­ birden canlılık kazandı. 3 E kim ’de rar harekete geçtiler. Y ungas’tan çıkan binlerce köylü La Tarafların başlangıçtaki talepleri P az’a giden bütün otoyolları kesti. farklıydı. El Alto m erkezli hareket­ C ochabam ba’daki m erkez işçi kon­ ler m evcut m eclisin feshini ve enerji seyi greve katıldı. Ve sonra diğer şe­ kaynaklarını kam ulaştıracak bir ku­ h irler... Tüm otoyollarda sokak sa­ rucu m eclis oluşturm asını, MAS ise vaşları başladı. Ordu gerçek m erm i kam ulaştırm a yerine vergilerin artı­ kullanm aya başlarken proleter şehir rılm asını savunurken m eclisin kapa­ El A lto ’da on binlerce genç işsiz, as­ tılm asını gerekli görm üyordu. Fakat kerlerle sokak sokak savaştı. M aden­ tabanın basıncı M A S ’m da radikal­ ciler dinam it lokum larıyla dağlardan leşm esini beraberinde getirdi. o to y o llara indi. K a­ dınlar, m ahalle m ec­ lislerinin liderleri ola­ "Bizim, yıllardır hayalini kurduğumuz biçimde, yoksulların hükümeti­ ne ihtiyacımız var. İşçilerin ve köylülerin iktidarı alması Fikrinin da­ rak ön saflard ay d ı, ha da yakınlaştığını düşünüyorum." orduyu karşıladılar ve köylü kökenli asker­ leri geri püskürttüler. Ekim ayının 13’ünde başkanlık sarayı kuşatıldı. Kabine üyeleri ve başkan yardım cısı M esa istifa etti. B aşkan Lozada ABD baskısı ve as­ keri darbe um uduyla iki gün daha dayandı, ancak sonuçta çareyi M iam i’ye k açm akta buldu. L ozada, B ush ile W ashington’da buluştuğun­ da, gelecek sefer Bush kendisini gör­ düğünde A B D ’de sürgünde olacağı şakasını yaptığı söylenir. Bu durum gerçekleşirken ardında 81 ölü ve 400 yaralı bıraktı. L o za d a’nın ardından M AS ve Kongre, yeni geçici başkan olarak


C|O J

12005

Yerel grev ve gösterilerle başla\ an eylem ler ülkenin dört bir yanın­ dan La P az’a doğru kitlesel yürüyüş­ ler. ülkenin sınırlarını ve ana arterle­ rini kapatan yol blokajları, genel grevler, barikat çatışm aları giderek şiddetlendi. B aşkanlık sarayının k a­ pısının önünde dinam itlerle polis ba­ rikatını dağıtan işçilerin, yoksulların kalabalığı da, öfkesi de sürekli arttı. Eylem ler geliştikçe görece zen­ gin eyaletlerin ayrılm a isteği (başı El A lto ’da yaşayan, yani petrol kaynak­ larını şu an elinde tutan zenginler çe­ kiyor ve bir referandum öneriyorlar), iki yarb ay ın telev izy o n d an darbe çağrısı yapm ası ve ordu içinden kar­ şı açıklam alarla politik gerilim yük­ seldi. B u arada M esa birkaç kez isti­ fa etm ek istedi, ancak kongre kabul etm edi. A ncak eylem lerin yükselm e­ si ile M esa 7 H aziran’da son kez is­ tifa etti. B aşkentte toplanam ayan kongre, Sucre’de bu istifayı onayla­ dı. A B D ’nin tüm arzularına, tekelle­ rin tüm desteğine rağm en çatışm ala­ rın tekrar alevlenm esiyle parlam ento başkanı sağcı Vaca D iez’in hevesi kursağında kaldı. K ongre, daha orta­ dan bir isim olarak Yüksek M ahke­ m e B aşkanı E duardo R o d rig u ez’i devlet başkanlığına seçti. Eylem ler dem lenm e safhasına girerken, yapı­ labilirse A ralık ’ta erken seçim var. En büyük aday ise M A S ’ın lideri Evo M orales. Olası başkan M orales dem işken, b irkaç söz daha etm ek lazım . 1950’lerin başından 1980’lerin orta­ larına değin öncülük, sın ıf bilincine sahip M arksist yönelim li m adenci­ lerde idi. A ncak m adenlerin kapatı­ lıp işçilerin koka üreticiliğine so­ yunm ası, sekter iç çekişm eler ve li­ derlerin devletin rüşvet ağına katıl­ m ası, BolivyalI İşçiler Federasyonu (COB) ve m adencilerin liderliğini zay ıflattı. 1990’ların başından bu yana öncülük cocalerolara geçti. B u­ rada iki isim ön planda. M A S ’ın li­ deri Evo M orales ve M lP ’ın lideri Felipe Quispe. MAS b irço k kesim tarafından “fazla” ılım lı ve reform cu olarak gö­ rülüyor. Son ana dek M esa’yı des5b

teklem eleri, doğalgazın kam ulaştı­ rılm ası talebini yüksek sesle dile ge­ tirm em eleri, M esa ile birlikte kilise­ yi göreve çağırm aları, sürekli olarak darbe istihbaratlarını gündem de tut­ m aları onlara puan kaybettirdi. A na­ yasal seçim politikalarının M A S ’ı evcilleştirdiğinden söz edenler dahi var. Ki Ekim 2003 ayaklanm asında ikinci planda kaldılar ve öncülüğü Felipe Q uispe’nin M IP ’ı yaptı. A n­ cak M orales’in iktidarla ilişkide ne kadar ileri gidebileceğini belirleyen sınırlar da var. K itle tabanı olan cocalerolar ve A B D ’nin koka yok etme kam panyasında uzlaşm aya yanaşm a­ yan ısrarı. Genel yorum , koka m ese­ lesinin M orales’i eninde sonunda ra­ dikal solda tutacağı yönünde. M orales, K ızılderili toplulukları­ na öncelik verileceği, işçi-köylü-küçük burjuva yönetim ine dayalı çok etnikli bir yapıyı destekliyor. Quispe ise kendi hüküm etine sahip ayrı bir Aymara devletinden söz ediyor. Ne var ki; B olivya’nın petrol ve gaz re­ zervlerinin çoğu Aymara bölgesinin dışında yer alıyor. Sanırım doğru olan her iki koka sendikası, COB, bölgesel işçi kon­ seyleri, m ahalle örgütleri, m adenci­ ler, B artolina Sisa (kadın örgütü), M AS, M IP ve onbinlerce genç, işsiz sokak savaşçısının şim diye kadar gösterdikleri dayanışm ayı aynı çatı­ nın altına taşıyarak iktidara yürüm ek olacaktır. İhtiyaç olan yeni bir A r­ jan tin değildir çünkü.

Sonuç yerine B olivya’da yaşananlar sadece bu ülkeye özgü değil aslında. Kıtanın neredeyse tam am ında halk hareket­ leri gözle görülür şekilde artış göste­ riyor. K olom biya’da ülkenin belli bir bölüm ünü elinde tutan FARC, ELN gerçekliğinin yanı sıra A B D ’nin tüm desteğine rağm en B aşkan U rib e’ye verilen destek tek haneli rakam lara doğru ilerliyor. V enezüella’da Chav e z ’in kendi deyim iyle “yeni bir sosyalizm ” için yürüyüşü devam ediyor. A rjantin’de A ralık 2001’deki kitlesel halk ayaklanm ası kısm i ka­

zanmaların ardından K irchner hükü­ m etiyle bir ölçüde sönüm lense de patlam a potansiyelini hala koruyor. E kvador’da Lucio G utierrez, B rezil­ y a ’da Lula ve P eru’da Toledo ver­ dikleri sözlerin gerisine düşerek sa­ ğa çark etm elerinin ardından bu ü l­ kelerd e de hareketlenm e yeniden başladı. K eza U ruguay’da ilk kez bir “solcu” başkan göreve geldi. Şili, Guatem ala diyerek bu listeyi uzat­ m ak m üm kün. Jam es Petras, bugünkü durum u 4. dalga olarak tanım lıyor. Birinci dalga, 1959 ile 1970’lerin başını kapsıyor. K üba Devrim i ile açılıyor, sosyalist halkçıların yenilip askeri diktatörlüklerin kurulm ası ile kapa­ nıyor. İkinci dalga 1979 Sandinist D evrim i ile başlıyor, bu devrim in 1990 seçim lerinde yenilm esi ile son buluyor. Ü çüncü dalga 1990’ların başıyla 2002 arasını kapsıyor. K itle­ sel halk hareketleriyle sahte halkçı­ ların bir karışım ıydı diyor Petras. D ördüncü dalga ise hızla ivme kaza­ nırken parlam ento dışı etkinliklerle m eşgul olan k itle sel kö y lü -y erlikentli işsiz-çalışan sın ıf koalisyonla­ rım kapsıyor. D ördüncü dalga, her ülkenin ta­ rih ve sın ıf yapısı, etnik ve cinsiyet özgünlüklerinden türetilen bir tahlile dayalı olarak, neo-liberal politikala­ ra ve hırsızlığa karşı tüm Latin A m e­ rik a ’ya yayılıyor. Sözü 18 M ayıs’ta La P az’a doğru yürüyen L oayza’ya bırakm anın yeridir: “Bizim , yıllardır hayalini kurduğum uz biçim de, yok­ sulların hüküm etine ihtiyacım ız var. İşçilerin ve köylülerin iktidarı alm a­ sı fikrinin daha da yakınlaştığını dü­ şünüyorum .”

20.07.2005

* Bajameros: Hadi gidelim! Kaynakça James Petras, Latin Am erika ve Em­ peryalizm, M ephisto Yayınları, Şubat 2005 w w w .aciksite.com .tr haber arşivi w w w .bianet.org haber arşivi www.sendika.org, Bolivya İsyanda dosyası


AğusToS'Eyiül 2 0 0 5 C j O İ

Brezilya’da toprağın isyanı

TOPRAKSIZ KÖYLÜ HAREKETİ (MST) Ayşe Tansever

Özellikle 90'lı yılların sonlarında Topraksız Köylü Hareketi (MST) dünya gündemine oturdu. MST iktidar içinde kendi iktidarını kurmuştur. Milyonlarca destekçisi milita­ nı vardır. Ve de dünyadaki en büyük halk hareketlerinden bir tanesidir ve bu ne­ denle derinden incelenmeyi gerektirmektedir.

Latin Amerika’da soi L atin A m erikanın tüm ünde top­ raksız köylü hareketleri yaygındır. Bu L atin A m erika kıtasının ortak geçm işi ile bağlantılı bir olgudur. Ç eşitli ülkelerde çeşitli toprak işgal­ leri yaşanır. A ncak topraksız köylü­ lerin adlarını dünya tarihine yazm a­ ları B rezilya topraksız köylülerinin verdiği m ücadele ile olm uştur. B u­ nun B rezilya’ya özgül çeşitli neden­ leri vardır. Ö zellikle 9 0 ’lı yılların sonların­ da Topraksız K öylü H areketi M ST (kısaltm a olarak TKH bizdeki bazı hareketlerle karıştırılm asını önlem ek açısından M ST olarak kullanm ayı uygun bulduk. Ayrıca çoğu dünya li­ teratüründe de Portekizce M ovim ento dos Sem T erra’nm kısaltılm ası M ST olarak kullanılm aktadır.) dün­ ya gündem ine oturm uştu. Ü lkede çok sayıda toprak işgali yaşandı ve iktidar sınıfları ile çatışm a yükseldi. Y ükselen hareket sonucu topraksız köylülerin kentlerdeki ittifak gücü ile B rezilya İşçi Partisi 2002 yılında seçim leri kazandı. Lula bildiğim iz gibi büyük um utlarla iktidar koltu­ ğuna oturdu. Ve de B rezilya Toprak­ sız K öylü H areketi M S T ’nin dostu iktidara gelm iş oldu. M ST o günden sonra Lula hüküm etine eski hükü­ m etlere yaptığından daha az baskı yapm aya b aşlad ı. Bu ned en lerle M ST adını duym az olduk. L ula hüküm etinin kırlardaki itti­ fak gücü M S T ’ye verdiği sözler var­ dır. 3 yıl içinde öncelikli olarak kam plardaki 200 bin olm ak üzere 430 bin aileyi toprağa yerleştirecek­

tir. A ncak aradan geçen 2.5 yıl için­ de daha 64 bin aile yerleştirilm iştir. Lula kendisinden önceki burjuva hü­ küm etlerin yaptıklarından bile daha az yapm akta kaplum bağa hızı ile davranm aktadır. Bu yetm ezm iş gibi bir de topraksız köylülere toprak da­ ğıtm ak için ayrılan 3 m ilyarlık bü t­ çeyi de Ç U Ş ’lere borç ödem eye ayırdı. B unlar M S T ’nin öfkesini ve eylem e geçm e kararlılığını arttırdı. L u la ’ya baskı yapılm alıdır. M ST baskı yapm aya kararlıdır. 17 N isan D ünya K öylü Gününde 1500 km Tik B aşkente büyük bir kitle yürüyüşü planlandı. Sonra P ap a’nın ölm esi gi­ bi bazı nedenlerle yürüyüş 1 M ayıs İşçi gününe alındı. Yürüyüş 17 M a­ yıs günü başkentte bitecek. M ST hü­ küm ete toprak reform u ile ilgili bir dilekçe verecek. B öylece L u la ’ya baskı yapm aya çalışılıyor. Ç ünkü Lula ancak alttan bir baskı gelirse eylem e geçiyor. Bu durum da Lula iktidara geçtiğinde M ST ile sözlü anlaşm a şim dilik bitm iş gibidir. Bu nedenle M S T ’nin kesilen sesini önü­ m üzdeki günlerde daha çok duyaca­ ğım ızdan şüphe yoktur. M ST iktidar içinde kendi iktida­ rını kurm uştur. M ilyonlarca destek­ çisi m ilitanı vardır. Ve de dünyadaki en büyük halk hareketlerinden bir ta­ nesidir ve bu nedenle derinden ince­ lenm eyi gerektirm ektedir. G ünüm üz Latin A m erik a’sında genel bir devrim ci yükseliş yaşan­ m aktadır. 1980’li yıllarda devrilen askeri iktidarların yerine geçen sivil hüküm etler 2000 yıllarında öm ürle­ rini doldurdular. 2001 A ralık A rjan­ tin halk ayaklanm ası ile Latin A m e­

rika yeni bir sürece girdi. K olom biya hariç her ülkede eski sol güçler ikti­ dar koltuklarına oturdular. Bolivya, E k v ato r’da birkaç kez hüküm etler al aşağı edildi. V enezuela’da ABD düş­ m anı Chaves iktidar darbelerini p ü s­ kürttü. L atin A m erika da yaşandığını söylediğim iz devrim ci süreci şöyle açıklam ak belki m üm kündür. İktida­ ra oturan solcular bir türlü iktidar koltuğunun ABD ve dünya Finans K apitaline bağlı zincirlerini koparam am aktadırlar. İktidara gelir gelm ez kendilerinden önceki yeni liberal po­ litikaları uygulam aya devam etm ek­ tedirler. IM F ve D ünya B ankasına olan borçlar ödenm eye devam etm ek­ te ve ABD yanlısı politikalar sür­ m ektedir. B olivya veya Ekvator da gördüğüm üz gibi halk ise bu devlet başkanlarını al aşağı etm ekte am a bu kez yerine gelenler yine ayni şeye devam etm ektedirler. Bunu şöyle yorum lam ak m üm ­ kündür diye düşünm ekteyiz. H alklar ne istem ed ik lerin i b ilm ekted irler. H ayır dem ek için seslerini yükselt­ m eyi öğrenm işlerdir. “Hayır. Sen de­ ğ il.”, “H ayır bu politikalar değil.” dem eyi öğrenm işlerdir.Y eni liberal politikalara son! Çok iyi. Yani özel­ leştirm eler duracak. Sosyal harca­ m aların kısılm ası duracak. B orçlar ödenm eyecek. A m erika ile Serbest P azar A nlaşm ası im zalanm ayacak. B u talepler artık halk kitleleri tara­ fından açık bir şekilde dile g etiril­ m ektedir. Bu açıktır. Güzel. N eyin istenm ediği bellidir. Bu istem em e yerine bir seçenek üretm ek durum undadır. H alktan ya57


AîlstoS'E\ lül 2005

nezuela böylece K üba’nın açtığı yo­ la çıkm ış oldu. Şimdi tüm Latin Am erika halklarının gözü Venezue­ la ’da. Venezueal yukarıdan aşağıya 20 yüzyıla uyarlanm ış diye düşündü­ ğü sosyalizm kurm a yolunda ilerli­ yor. Chaves bu doğrultuda her gün bir şeyler yapıyor. 1.5 m ilyonluk bir halk m ilisi kuracak. Halkı A B D ’nin olası saldırısına karşı silahlandıra­ cak. ABD hop oturup hop kalkıyor. Küba devrim i sonrası kıtada toz attı­ ran ABD şimdi Chaves karşısında bir şey yapamıyor. Bu bile Latin Am erika halklarının bilinç seviyesinin ne kadar yükseldiğinin bir işaretidir.

na bir seçenek. O da halk güçlerinin bizzat iktidarı ele alm ası demektir. H alkın kendisini kendi güçlerinin ik­ tidar olm ası demektir. İşte bu konu­ da bir olgunlaşm a yaşanm ak zorun­ dadır. Şimdi 2 0 0 0 'lerin başından be­ ri yaşanan süreç budur. B rezilya M ST hareketine döner­ sek. H areketin tarihini, deneylerin, ve de geleceğe yönelik önerilerini görürsek aslında karşım ızda devrim e hazır, iktidarı alm aya hazır bir köylü hareketi vardır. K adrolarının bugün­ den yarm a iktidarı aldıklarında ne olacağı ayrı bir tartışm a konusudur. A ncak bu köylü hareketi tek başına ik tid ar o lam ayacaktır. B iliyoruz köylülük ve işçiliğin iktidarı alması gerektir. Ve de işçiler henüz bu k o ­ nuda çeşitli biçim lerde hazırlık için­ dedirler. B rezilya’da L ula’nm İşçi Partisi iktidarıdır. Ama bu işçi p arti­ si işte burjuvazisinin peşinden koş­ m aktan başka çare görem em ektedir. A rjantin işçileri fabrikalarnjşgal ediyor ve onları yönetm eyi öğreni­ yorlar. V enezuela’da Chaves hükü­ m eti işçilerin fabrika yönetm e dene­ yi kazanm ası için onlarla ortaklık 58

yapıyor. A m a bu kadar. İşçiler hala arkalarındaki işsiz ve açlar ordusu nedeniyle iş bulm uş olm anın çıkar­ la rıy la oyalanıyorlar. Ya da yüzyıl­ lardır kapitalizm in tüm Latin A m eri­ k a'd a yol açtığı sosyal felaketi om uzlayabilm e gücünü kendilerinde hissetmemektedirler. Elbette iktidar olm ak ne fabrika yönetm ek dem ektir ne de kırlarda toprak işgal edip ekip biçm ek. O başka bir haE: örgütlülü­ ğünü gerektirm ektedir. Ayrıca koskoca bir işçi iktidarı Sovyetler B irliği çökm üştür. Sovyet­ lerin yaptığı yanlışlıklardan dersler çıkarılm alıdır. Ve de sonra bunlar hazm edilm elidir. Yaşanan süreç bize kalırsa budur. Venezüella devlet baş­ kanı Chaves geçtiğim iz aylar içinde halkların kurtuluşu kapitalizm de de­ ğil Sosyalizm dedir dedi. Ve kendisi­ nin buna kesinlikle inandığını tüm dünyaya duyurdu. Ancak, dedi, 20 yüzyıl koşullarına uyarlanm ış bir sosyalizm . Chaves bunu arada sırada yaptığı gibi öyle akim a estiği ve la­ fın gelişi söylem edi. Partisi ve ikti­ darın uzun bir tartışm a sürecinden sonra vardığı bir kararı açıkladı. Ve-

M S T ’de bu süreç içinde köylü­ lük açısından önemli bir noktadır. Bu hareketi bu çerçevede ele alıp de­ ğerlendirm ek gereklidir. M ST B re­ zily a’da iktidar içinde iktidardır de­ nebilir. Y önetim i, toprak araştırm a ve teknik geliştirm e uzm anları, okulları, öğretm enleri, 50ye yakın ta­ rım kooperatifi, tarım ürünü işlem e tesisleri, yerleşim yerleri, profesör­ leri ile kendi içinde bir iktidardır. B ir parti değildir. D esteklediği parti vardır ama kendisinin iktidarı peşin­ de koşan bir partisi yoktur. Tek bir lideri yoktur. Belirli dönem ler için k o lek tif liderlik sistem i vardır. Bu li­ derliğin içinde dış basında en çok söyleşi ve yazıları çıkan Joao Pedro S tedile’dir. B iz de bu yazıyı y azar­ ken asıl olarak onun söyleşi ve yazı­ larından yararlandık. A çıkça söyle­ m ek gerekirse çoğu söyleşisini di­ rekt çevirm enin bu yazıyı yazm aktan daha uygun olduğu düşüncesini hep taşıdık. H areketi daha yakından tanı­ m ak açısından kesinlikle bunlar dili­ m ize çevrilip yayınlanm alıdır. A n­ cak biz burada M ST hareketini tan ı­ tıcı daha öz bir yazı yazm aya çalışa­ cağız. En başta kısa bir B rez ily a’yı 1985 Tere H areketin doğuş günlerine g etirici b ir özet y ap tık tan sonra M S T ’yi doğuran koşulları anlataca­ ğız. Sonra işgallerin hazırlığı ve n a­ sıl yapıldığını gene S tedile’in ağzın­ dan özetlem eye çalışacağız. Daha sonra buradan çıkan dersler olacak­ tır. M ST verdiği dönüş süreci içinde evrim leşm iştir. Ve politik hattını de­


A çustos- Eylül 2005

ğiştirm iştir. Talepleri dünya görüşü değişm iştir. Bunları biraz anlataca­ ğız. E lbette kocam an bir M ST hare­ ketini bu birkaç sayfaya sığdırm ak zordur.

Kısa tarih Genel olarak Latin A m erika özelde B rezilya 500 yıllık bir söm ür­ ge geçm işine sahiptirler. 1888 yılın­ da köle sistem i büyük m ücadele ve k an lar p ah asın a kaldırılır. O ndan sonra çeşitli m erkezlerin güdüm ünde kapitalist gelişim yaşanır. 1960’larm sonlarında bu gelişim artık öm rünü tam am lam ıştır. H alk h arek etliliğ i çok yükselir. Sosyalizm in sistem ol­ m asının da etkisi yaşanır. Ç eşitli yerlerde K om ünist P artiler kurulur. Buna çare ABD güdüm lü askeri dik­ tatörlükler dönemidir. 1980’lerin or­ talarına kadar askeri diktatörlükler yaşanır. Sosyalist Sistem çökerken Latin A m erika ülkeleri de halk hare­ ketleri çok yüksektir. H alklar kendi­ lerini ABD ile değil Küba ile k arşı­ laştırm aya başlarlar. Askeri iktidar­ lar patır patır devrilir ve sivil ikti­ darlar dönem i başlar. 2000 y ılların­ dan beri de Latin A m erika da yeni bir sürece girildi. Tüm ülkelerde sol iktidar koltuklarına oturuyor. U rugu­ ay ’da bile 150 yıldır iktidar olan sağ parti m uhalefet saflarına geçti. Ö nü­ m üzdeki yıl da şimdi M eksika baş­ kent valisi olan Sosyalist Parti lideri de başkanlık seçim lerini kazanırsa A m erika K ıtasında yepyeni durum la karşı karşıya kalacağız.

Toprağın sosyal görevi M ST hareketi 1960’ların sonun­ da başlayan ve 7 0 ’lerin sonunda ar­ tık iyice şiddetlenen ekonom ik çö­ züm süzlükler içinden doğar. U zun bir çalkantılı geçm iş vardır. Onun toprak işgallerinin tem elini oluştura­ cak olan olay 1960 başında yaşanır. Zengin toprak sahipleri yüzyıl­ lardır B rezilya kırlarında bildiklerini okurlar. Verimli gördükleri toprakla­ rı sahiplenirler. Onun üstünde b in le ­ rinin olm ası hiç önem li değildir. Ö n­ lerine çıkanı asarlar 1 serler terör estirirler. D evlet yasaları ve m ahke­

m elerinden m uaf olurlar. O nlara çok az kim se karşı çıkabilirdi. Toprakla­ rı istedikleri gibi kullandılar. G enel­ likle verim siz ve işlerine geldiği bi­ çim ve zam anda kullandılar. Yani hunharca kıym et bilm eden har vurup harm an savurdular. B öylece ülke kırlarının kalkınm asını engellediler. M ilyonlarca insanı yoksulluğa m ah­ kum ettiler. Bu nedenle çeşitli B re­ zilya hüküm etleri bu kır sorununu çözm eyi, m ilyonlarca yoksul köylü­ lüğe çare bulm ayı hep gündem lerine koydular. Bu ortam da toprağın bir sosyal görevi olduğu kavram ı ortaya çıktı. Bir toprağın yasal sahipliğini iddia etm ek için toprağın bu görevi­ ni yerine getiriyor olm ak koşulu ge­ tirilm eye çalışıldı. 1960’ların başın­ da popülist lider Joao G oulart’a so­ nunda bu m addeyi A nayasaya geçir­ m eyi başardı. Toprak bizde Osm anlı dönem inde olduğu gibi tanrı tarafın­ dan kullarını beslem ek için verilir. Toprağın bu sosyal görevidir. Toprak böyle verim li kullanılm ak durum un­ dadır. Onu boş bırakm ak ya da v e­ rim siz işletm ek sosyal yapıya vuru­ lan bir darbedir. Eğer bir toprak sos­ yal görevini yerine getirm iyor yani gerektiği verim lilikte işletilm iyorsa devletin bu toprağı sahibinin elinden alm ası gerekm ektedir. Devletin hal­ kına karşı görevidir. Yasa çıktıktan sonra G oulart’a ABD destekli bir as­ keri darbe ile iktidardan indirilir ve B rezilya’da 21 yıl sürecek diktatör­ lük dönem i başlar. 21 yıl içinde diktatörlüklerden bu yasayı hayata geçirm elerini bek­ lem ek her halde ölü gözünden yaş beklem ekle aynidir. A ncak ondan sonraki 20 yıllık sivil hüküm etler de bunu yapm azlar. H atta şimdi Lula hüküm eti de yapm am aktadır. Yani hiçbir hüküm et çıkıp şu şu topraklar verim siz işletiliyor, sosyal görevini yerine getirm iyor; m ilyonlarca aç ve topraksız ve bu işi yapacak köylü var, bu toprakları istim lak ediyoruz ve üstünde çalışacak olana dağıtıyo­ ruz diyem em ektedir. A nayasadaki bu m addeyi hayata geçirem em ektedir. H alkın, köylülüğün baskı yapm ası, sokaklara çıkıp m ücadele verm esi gerekm ektedir. İşte M ST bu yasal

CjOİ

hak içinden doğar. Ancak aşağıda göreceğim iz gibi bu yasal süreç bile bürokratik ve çeşitli politik çıkarlar, dövüşler nedeniyle genellikle 2 ile 3 yılı alm aktadır. M ST işte bütün bu süreci örgütler. Bu süreç içinde to p ­ rak sahibinin bin bir itiraz ve saldırı­ sı ile m ücadele edilir. Yani bir konu­ nun A nayasa’da hak olm ası başkadır bunun alınm ası ise bam başka. K os­ koca M ST hareketinin doğm asına neden olmuştur. A ncak bizim burada üstüne bas­ m ak istediğim iz konu toprak işgali­ nin bir A nayasal hak olduğudur. Ya­ ni toprak işgalini yapan köylü kapi­ talist özel m ülkiyete saldırıda bulun­ m am akta aksine toprağın sosyal gö­ revini yerine getirm esini sağlam ak için anayasayı koruyucu bir eylem de bulunm aktadır. E lbette küçük toprak parçası peşinde kendi özel küçük toprak m ülkiyeti peşinde koşan k ü ­ çük köylülük açısından bu çok önemli bir veridir. K öylülük bir işgal eylem i sonunda sosyalizm in tem e­ lindeki gibi bir özel m ülkiyetin kal­ dırılm ası doğrultusunda bir bilinç içinde değildir. M ST bu bilinci yer­ leştirm ek için işgal sonrası ayrı ve epey sancılı bir m ücadele verm ek zo­ runda kalm aktadır. Onu aşağıda an­ latm aya çalışacağım ız eğitim vurgu­ su bu nedenle çok önemlidir. Buradan kalkarak bir konuyu da­ ha açıklam ak gerekm ektedir. D ili­ m izde kullandığım ız anlam ı ile işgal sözcüğü önem lidir. Portekizce karşı­ lığından İngilizce’ye çevirisi ile “occupation” ve “invasion” sözcükleri arasında fark vardır. O ccupation da bir boşluğu doldurm ak anlam ı var­ dır. Saldırganlık yoktur. Aynı bir su­ yun boş bulduğu alçak alanı doldur­ m ası gibi yoksul köylülük de boş ve verim siz kullanılan toprağa yay ıl­ m akta, onu daha iyi durum a sokm ak için olum lu bir eylem yapm aktadır onu “occu p y ” (işgal) etm ektedir. Yoksa P o rtek izc e’deki anlam ı ile şiddet kullanarak, zorla bir invasion (işgal) yapm am aktadır. İnvasion bir şiddeti zorlu ve yasa dışı bir olaydır. O ysa occupasion barışçıl, doğaya uygun bir eylem biçim idir. Yani B re­ zilya köylüsü toprak işgaline çıktı-

59


CjOİ AğusTOS'Eylül

2005

ğm da aslında olum lu, yasalara uy­ gun bir eylem gerçekleştirm ektedir. Elbette olay bu saflıkta işlem ez. La:: fanda sahipleri, tüm gerici iktidariar "occupasion”u bir “ invasion” oiarak toplum a kabul ettirm e yarışı i: indedirler. Y ılların bu uğraşısı el­ bette topraksız köylü beyinlerini de } -kamıştır. K öylüler bir “occupasi:rf' yaparken yılların bu olum suz ¿eğer bozulm asını değiştirm e m üca­ delesi ' erme durum undadırlar. Hem kendileri hem de yönetici güçler açı-

sıncan.

MST’yi doğuran koşullar Bir Anayasal hakkın zorla alın­ ması için de bazı koşulların oluşm a­ sı gerekm ektedir. B u konuya Joao Pedro S ted ile'd en dinleyelim .

“MST üç tem el unsurun birleş­

dürm ek zorunda kalacaktır. A çlıkla yüz yüzedir. Ö yleyse kırda kalm ak daha uygundur. B u olgu kiliseyi de devrim cileşm eye k ılıf bulm aya zor­ lam ıştır. A m a en önem li konulardan biri de genelde ülkede sın ıf m ücade­ lesinin artm asıdır. K entlerde işçi sı­ nıfı hareketi yükselm iştir. K apita­ lizm 1970’lerdeki krizlerinden b iri­ ne doğru yol alm aktadır. Bu ayaklanış yoksul köylülüğü anayasal hak­ kını aram aktan başka çare bulam az konum una sokm uştur. B ıçak kem iğe dayanm ış ve toprak işgalleri başla­ m ıştır.

İşgal nasıl gerçekleştiriliyor? İşgal uzun bir çalışm a işidir. H e­ m en bugünden yarm a olan b ir iş de­ ğildir. Çeşitli boyutlarda h azırlan ­ m ak gerektirm ektedir. Gelin en iyisi biz gene S tedile’nin kalem inden ak­ taralım :

m esin in sonucudur. B irin cisi 1970’lerin sonundaki ekonom ik kriz B rezily a’da 1956’de K ubitschek ile başlayan endüstrileşm e sürecini bi­ tirdi. Genç çiftçiler topraklarını b ıra ­ kıyor kentlere gidiyorlar ve orada kolayca iş buluyorlardı. A rtık k ırda kalıp orada yaşam larını kazanm ak zorundaydılar. İkinci unsur frerîerin (bazı katolik kiliselerindeki rahipler) çalışm alarıdır. 6 0 ’lı yıllarda K atolik K ilisesi genellikle askeri diktatör­ lükleri destekledi ancak kurtuluş te ­ orisi m ayalanm aya başlayınca ilg ile­ rini değiştirdiler ve CPT denilen ile­ rici bir piskopaslar tabakası oluştu. E skiden ‘korkm ayın toprağınız cen­ nette sizi b ekliyor.’ vaaz ediliyordu. Şimdi ise ‘cennette toprağınız oldu­ ğuna göre şim di burada bir to p rak için m ücadele ed in .’ söylevine g eç il­ di. F reyerler çiftçileri heyecanlandı­ rıp örgütlem ede iyi rol oynadılar. Üçüncü unsurda 7 0 ’lerin sonunda as­ keri diktatörlüklere karşı başlayan m ücadele havasıydı ve böylece yerel sorunlar bile hüküm ete karşı politik birer dövüş nedeni haline otom atikm an dönüşür olm uştu.” '

“Çok sayıda topraksız köylünün olduğu yerleşim alanlarını ve köyle­ ri m ilitanlarım ız iki üç ay boyunca ziyaret ederler ve bilinç yükseltm eye ya da isterseniz dinlerini değiştirm e­ ye çalışırlar. H alka toprak hakları ol­ duğunu, tarım reform u konusunda A nayasada m adde olduğunu ama h ü ­ küm etin bunu uygulam adığını an la­ tırlar. Sonra çiftçilere büyük, k ap asi­ te dışı kullanılan bir toprak bölgede olup olm adığım sorarız. Ç ünkü yasa açıktır: B üyük verim siz b ir toprak varsa devlet onu istim lak etm ekle yüküm lüdür. K ö y lü ler tartışm ay a katılırlar ve bilinçlenm eye başlarlar. Sonra karar safhası başlar: ‘Toprak hakkınız var. B ölgede kullanılm ayan toprak var. D evleti bunu istim lak et­ m eye zorlam anın tek bir yolu var. M ektup yazarsak yapacaklarını mı sanıyorsunuz? Valiye sorm ak da b o ­ şa zam an harcam aktır, hele hele ken­ disi bir toprak sahibi ise. Papazla k o ­ nuşabilirsiniz, am a eğer kayıtsız k a­ lacaksa bir anlam ı yoktur. Ö rgütle­ nip toprağı kendim iz alm alıyız.

1970’lerde artık köylülük k e n t­ lerde iş bulm a um udunu yitirm ekte­ dir. K ente giderse gecekondu m ah al­ lesinde iş bulam adan yaşam ını sür­

“B u karar verildikten sonra b i­ riktirdiğim iz bütün tarihi deneyleri bir araya getiririz. P olitik açıdan ba­ karsak aslında M ST olarak bütün

60

yaptığım ız budur. Bizim görevim iz sıftıf olarak öğrendiklerim izi başka­ larına aktarm ak. H er şeyi değil ama çok şeyi. H erkes katılacaktır, bütün aileler birlikte. P olisin gözünden k a­ çabilm ek için gece yapılacaktır. K a­ tılacak olanlar 15-20’şer k işilik ko­ m iteler halinde kendilerini örgütle­ yeceklerdir. 20 ve daha fazla kom ite olabilir, her biri bir kam yon kirala­ yacaktır ve çadır ve gerekli şeyleri alm ak için bir kasa oluşturacaklar­ dır. H azırlanm ak üç-dört ay sürer. B ir gün bu 15’er kişilik kom itelerin tem silcileri ile toplantı yapılır ve iş­ galin tarihi belirlenir. K arar gizli ka­ lacaktır. O gece güneş doğm azdan çok önce kiralanan kam yonlar gelir ve yerleşim yerinin etrafında dola­ şırlar, taşınıp yerleştirilebilecek her şey birlikte götürülür. A ilelerin var olan şeylerini alıp barınaklarım k ur­ m aları için tek bir geceleri vardır, çünkü ertesi sabah m ülk sahibi ne olduğunu anladığında karargah çok­ tan kurulm uş olm alıdır. Kom ite b ö l­ gede nerede su, nerede ağaç gölgeli­ ği olduğunu keşfedecek bir aile se­ çer. B ir açık karargah yapm ada et­ ken b ir çok faktör vardır. Sırtında çok şey taşım am ak için karargahın yol kenarında olm ası uygundur- İş­ galin başarıya ulaşm asında bu tü r lo ­ jistik bilgilerin çok önemi vardır. A ncak başarı katılan ailelerin sayısı ile ilgilidir. Aile sayısı ne kadar faz­ la olursa polis ve toprak sahibinin bunları oradan tahliye etm esi o ka­ dar zo r olur.” 2 İşgal eylem ini yapacak topraksız köylüler varlarını yoklarını yanlarına alırlar ve adeta yeni köylerine doğru bir yolculuğa çıkarlar. Zaten bu mal varlıkları genelde onlara işgal döne­ m inde çok yük olacak bir düzeyde değildir. Ayrıca deneylerle sabittir, işgal m asraflarını yani kam yon tut­ m ayı ya da çadır için gerekli m alze­ m eleri kendi ceplerinden karşılam ak durum undadırlar. Bu onları daha tu ­ tarlı yapm aktadır. Eğer m asrafları M ST karşılarsa işgal günü ve diren­ me sürecinde geri dönm eleri kolay olm aktadır. A ncak fm ansım kendileri karşıladıklarında bu işte ciddiyetleri­ ni gösterm iş olm aktadırlar.


AqusTOS'Eylül 2 0 0 5

İşgale başlam ak belki aynı ik ti­ darı alm ak gibi bir şeydir ve asıl so­ run ondan sonra orada durm a işi ola­ caktır. İşgal ile sonrasında devletten toprak m ülkiyetini alm ak arasında ortalam a olarak 2 yıl gibi bir süre geçecektir. Bu sancılı süreçte dayan­ m ak gerekm ektedir. İşgalin ertesi günü toprağın asıl sahibi polislerle gelir. Ç oğu zam an bir saldırı yaşanır. B una hazırlıklı olm ak gereklidir. Bu saldırılar g e­ nellikle işgal boyunca hem büyük toprak sahibi latifunda ağasının kira­ lık adam ları ya da devlet daireleri, polisi ordusu ile yapılacaktır. Toprak işgalleri sırasında binlerce M ST m i­ litanı öldürülm üştür. Bu iki yıl bo­ yunca şiddetin, tehdidin, caydırm a, korkutm a, bölm e, aldatm a gibi on­ larca zor biçim inin çeşitli biçim leri kullanılacaktır. B unlara hazırlıklı ol­ m ak, k arşı ko y m ak gerekecektir. B rezilya M ST hareketinin çok zen­ gin bir m ücadele tarihi vardır. Yalnız bunlar kitaplar doldurur. Egem en sı­ nıfların iktidarda durm ak için yarat­ tığı binlerce saldırı biçim i vardır.

rak sahibi bunun aksini iddia ede­ cektir ve m ahkem eleri m üm kün ol­ duğunca uzatm aya çalışacaktır. D a­ va kazanıldıktan sonra da iş bitm ez. IN CRA ’nm toprağın bedelini m ülk sahibine ödem esi gerekm ektedir. Ve burada ela yığınla sorun yaşanır. Her hüküm et istim laka bütçe ayırm ak zorundadır, am a genellikle bu para­ lar “her nedense” hep başka yerlere harcanır. O zam an para bulunulana kadar da süreç uzayacaktır. En so­ nunda para bulunduktan ve toprak bedeli ödendikten sonra toprak m ül­ kiyeti, işgal eden köylülere d ağıtıl­ m aya başlar. Teorik olarak bakıldığında M ST hareketinin işlevi biter. Topraksız köylü toprak parçasına kavuştuktan sonra artık topraksız köylü değildir. Kendi başının çaresine bakm a ile yüz yüzedir. Bu durum da da M ST devam lılığı olm ayan her toprak işga­ li ile yeniden doğacak olan bir hare­ ket haline gelecektir ve başka bir ufuk taşım ayacaktır. Oysa M ST açısından m ücadele ayni hızıyla bu kez başka bazda de­ vam etm ektedir. Yani köylüler to p ­ rak parçasına sahip olduktan sonra kurtulam am akta bir avuçluk başka bir cehennem in içine düşm ektedir­ ler. K öylülüğün bunu anlam ası an­

qol

cak elde edilen toprak üzerinde üre­ tim yapm a süreci içinde anlaşılacak­ tır. Bu uzun ve açık süreç M S T ’nin elem anlarım bu kez başka bazda eğitm e sürecidir. Toprağı işgal etm e­ nin kurtuluş olm adığı ancak uzun bir süreç içinde belki anlaşılabilecektir. A ncak hareketin kendisi açısından konu apaçık ortadadır.

İlk sonuçlar Y ılların toprak işgallerinin çetin deneyi ve başarısı 1984 O cak ayında M S T ’nin ulusal kongre ile kurulm a­ sına yol açar. Topraksız ve küçük topraklı köylü hareketi kurum salla­ şır. Toprağı işgal etm ekle iş elbette bitm ez. Onu verim li, eskisinden da­ ha verim li işletm ek, üzerindeki aile­ lerin karnını doyurm alarını sağla­ m ak önem lidir. “ 1979 ve 1985 arası ilk işgaller­ de Joao Pedro S tedilo’ya göre bir ‘üretim in rom antik görüşü’ hakim di. K öylü kökenli bir işçi toprağı işgal etm enin sorunlarını çözm ek için ye­ terli olduğuna inanıyordu. Toprağa kavuşunca yalnız kendisini ve ailesi­ ni düşünüyordu. Ü retim alışkanlıkla­ rı tam am en bireyseldi. K o lek tif ça­ lışm a olasılığını kabul etm esi çok zordu. M ücadelesi çok bireyseldi ve

İşgal sonrası bir yasal süreçte yaşanır. H em en ertesi günü basın ve avukatlar gelirler. Topraksız köylü­ ler toprağın sosyal işlevini yerine getirm ediğini iddia ederler. Devletin IN C R A adındaki is­ "Politik açıdan bakarsak aslında MST olarak bütün yaptığımız butim lak kurum u gelip tespit yapar. K ısa bir dur. Bizim görevimiz sınıf olarak öğrendiklerimizi başkalarına aktar­ sürede INCRA iddia­ mak. Her şeyi değil ama çok şeyi." ları reddedebilir. Bu durum da toprak sahibinin sırtı kaim demektir. Hem en m ahkem e kararı ile işgal eylem inin sona erdirilm esi istenebilir. O zam an işgalci köylüler başka bir yer bulm ak zorundadırlar. O zam anda geçici olarak yol kenar­ larına kam plarını taşım a durum unda k alab ilirler. Şu anda B re z ily a ’da böyle yol kenarlarında kam p kurm uş 200 bin topraksız köylü ailesi vardır. Lula hüküm etinden yıllardır kendi­ lerine yerleşecek toprak verm esini beklem ektedirler. Ya da işler olum lu giderse INCRA toprağın gerçekten verim li kulla­ nılm adığına karar verebilir, o zam an m ahkem e safhası başlar. Çünkü top-

61


CJOİ A q u sra s'Eylül

2005

köylü ve işçi sınıfını bir bütün ola­ rak düşünm üyordu. Ya da ülkenin içinden geçm ekte olduğu tarım da m odernleşm e sürecinin hiç bilm edi­ ği teknikler kullanm asını gerektirdi­ ğinden haberi yoktu. Küçük üretici olarak aile toprağı korunur anlayışı­ nı tekrar etme eğilim indedir. Üretim genel olarak yaşayacak kadar yapılır ve ancak fazla olursa pazara çıkarı­ lır.” 3 Bu alıntıdan M S T ’nin toprak iş­ galinden sonra karşı karşıya olduğu iki tem el sorunu ortaya koyar. B irin­ ci sorun toprağın işlenm esi ile ilgili­ dir. Toprak nasıl işlenecektir, hangi teknik, hangi know how ile ki tarım tekelleri ile rekabet edilsin. Daha ucuza ve daha kaliteli üretilsin. Ü s­ tünde yaşayacak köylülüğün karnı doysun. Onların insanca yaşam ası sağlansın. Bunun için gerekli olan son teknik ve bilgi m utlaka elde edilm eli, köylülüğe yansıtılm alı ya da h ayata geçirilm elidir. İşin birinci kısm ı ya da birinci sorun budur.

tündekiler onu çok düşük fiyata sat­ m ak ya da terk edip gitme durum un­ da kalırlar.” 4 Toprak işgallerinden sonra dev­ letten kredi istenir. B ununla tarım aletleri traktörler, biçerdöverler alına­ caktır. Büyük toprak sahipleri ile re­ kabet edebilm enin yolu budur. Ç ün­ kü m akineler ile yapılacak üretim daha verim li olacaktır. D evlet ama hiçbir zam an toprak bedelini kendi­ sinin ödediği küçük köylüye bu m a­ kineleri alm ası için kredi açm aya­ caktır. Onun asla karşılayam ayacağı güvenceler isteyecektir. İşte bu nok­ tadan itibaren küçük köylülüğün ör­ gütlenm esini artırm ası ve toprakları­ nı yada gücünü birleştirm esi gerek­ m ektedir. K öylülük k o o p eratifleş­ m ek zorundadır. A ncak bu durum da devletten kredi alm a koşullarım ye­ rine getirebilirler. Gene M S T ’nin gücünü dayatm ası gerekm ektedir. K öylüyü b irlik te davranm aya zorlayacak onlarca gerekçe vardır. İşgal edilen toprakta yüzlerce aile vardır. B ir köy bazen bir kasaba nü­ fusuna sahip bir yerleşim alanı de­ mektir. Bu da çeşitli alt yapı tesisle­ ri gerektirir. K analizasyondan elekt­ rik, yol ve su döşenm esine yada ço­ cukların okulundan, sağlık tesisleri­

ne kadar -yığınla şeyin gerektiği bir yerleşim m erkezi olm a durum u v ar­ dır. Bu da örgütlü bir m ücadeleyi ge­ rektirm ektedir. A ncak o zam an dev­ letin yatırım yapm ası için bir güç oluşturulabilecektir. D evlet hiçbir za­ m an kendiliğinden bu hizm etleri ge­ tirm eyecektir. D evletle dişe diş bu konularda da dövüşm ek gerekm ekte­ dir. İş bununla da bitm ez. Toprağın sürülm esinden ürünün pazarlanm asına kadar her şey örgütlü davranm ayı gerekli kılm aktadır. Tek tek birer k a­ rış topraklarda üretim yapılm ası ile sorunların çözülm esi, tarım tekelleri ve arkalarındaki devlet ile m ücadele için kooperatifleşm e gerekm ektedir. K ooperatifleşm e köylünün kafasının değişm esini gerektirm ektedir. K öy­ lülük kooperatifleşm eye karşı direnç gösterir. G eçm işteki başarısız de­ neyler bunun en önem li nedenleri arasm dadır. M ST geçm işinde bu ko­ nularda bazı yanlışlıklar yapılm ıştır. Sonunda alınan kararla köylüler asla kooperatifleşm eye zorlanm am aktadırlar. D em okratik bir sistem le çalı­ şırlar. A ncak M ST m ilitanları her adm ıda bu bilinci verm ek için uzun eğitim ler yaparlar. K ooperatifleşm e­ nin yararları bir bir anlatılır, ama son

İkinci sorun ise bu dövüşü yapa­ cak olan köylülüğün eğitilm esidir. Onun yüzyıllardır babadan oğula ge­ çen m antığının değişm esi, günüm ü­ ze u y d u ru lm ası gerekm ektedir. M S T ’nin elindeki m alzem e budur. Onu işlem ek zorunda­ dır. M ilitanlarını bu Köylüyü birlikte davranmaya zorlayacak onlarca gerekçe vardır. İş­ g elen ek sel küçük gal edilen toprakta yüzlerce aile vardır. Bir köy bazen bir kasaba kö y lü zih n iy etin d en nüfusuna sahip bir yerleşim alanı demektir. günüm üz dev tarım tekelleri ile hem üretim hem de m ü­ cadele açısından dövüşecek düzeye getirm esi g erekm ektedir. B öylece M ST gelişecek, kitleleri kavrayacak ve B rezilya köylülüğü ve işçisinin kurtuluşunu sağlayabilecektir. M S T ’nin y u k arıdaki görevler konusunda epey şey başardığını söy­ lem ek gerekm ektedir. Ç ok zengin deneyler, bilgilerle donanm ıştır. “K öylülerin toprağı işgali yet­ mez. Onu işleyecek koşulların da ol­ m ası gerekir. M akina, tohum , kredi, teknik devrim deki gelişm eleri ku l­ lanm ayı sağlayacak know how, üre­ tim lerine satış yerleri olm adığı süre­ ce toprak özgürlük alanı olm ak yeri­ ne bir karabasan olur ve sonuçta ü s­

62


AqusTos-Eylbt 2 0 0 /

söz yine o toprak üstünde yaşayan köylülerin olm aktadır. Ayrıca unut­ m am ak gerekir ki çeşit çeşit koope­ ra tif biçim leri vardır ve özel m ülki­ yet ile m utlak olarak çelişm ez. H er toprak parçasının kendine özgü koşulları vardır. Bu tem el be­ lirleyicidir. İklim koşulları, doğa k o ­ şulları da çok belirleyicidir. Örneğin Stedile, edindikleri deneylerden k al­ karak şim diki akılları olsa buralara o devasa tarım m akinelerini alm aya­ caklarını üzüntüyle anlatıyor. “B irçok yerleşim alanında yapı­ lan yanlışlıklardan bir tanesi -Stedile ’ye göre- m akineleşm enin toprağa göre uyarlanm ayıp abartılm asıdır. 30 hektarlık bir alanınız varsa neden yalnız 80-100 hektarda kar getirecek bir traktör alınsın? B öyle üretim ola­ nağının olduğu yerlerde traktöre ya­ tırılan para asla borcu ödeyecek v e­ rim i sağ lay am ay acak tır... Sonuçta üretim e ve halkın eğitim ine uygun olm ayan m odern bir altyapı ile baş­ lanm ış oluyordu. Bugün kooperatif­ lerin çoğu borçludur, daha kötüsü devlete bağım lılıkları artm ıştır.” 5 Öte yandan büyük toprak sahip­ leri ile aynı ürünler üretilse bile bun­ ların pazarlanm ası sonuçta yine on­ ların kanalı ile olm aktadır ve yine başka açıdan küçük köylülük söm ü­ rülm ektedir. M ST 199.5 yılında yap­ tığı 3. K ongrede tarım program ını kabul eder. Stedile şöyle açıklıyor: “Biz sadece ham m adde üretm e­ de durup kapitalistlerin bizim sırtı­ m ızdan zengin olm alarına izin vere­ meyiz. B ir adım daha ileri gitm eli­ yiz. Toprakta üretilen ham m addenin işlenm esini de yapm alıyız, böylece tarım Ç U ŞTeri bizi söm ürem eyeceklerdir. O nlara artı değer katıp daha ucuza satabilecek durum a gelm eli­ yiz. Böylece de kentlerdeki pazara girişim izi artırm alıyız.”6 Bugün M S T ’nin yığınla koope­ ratifi ve de tarım ürünleri işlem e te­ sisleri vardır. Kendi içinde bir dev haline gelm iştir. B irçok eylem ini bu kooperatifler ile finanse etm ektedir. M ST hareketinin toprak refor­ m una bakış açısı elbette yaşanan

bunca olum lu ve olum suz deneyler sonucunda değişik noktalara gelm iş­ tir. B rezilya kırlarında uygulanan yeni politikalar M S T ’yi yeni tavırlar alm aya, yeni hedefler koym aya zor­ lamaktadır.

Yeni liberal politik uygulamaların sonuçlan D evletin güttüğü tarım politika­ ları zam anla değişir. Yeni liberal p o ­ litikalar ve küreselleşm e kırda deği­ şikliklere yol açar. B rezilya kırları yabancı tarım tekellerinin dizginsiz söm ürüsüne açılır. Tüm B rezilya k ır­ ları ihracat ürünlerine ayrılır. Kırlar, m ısır, soya, pam uk, şeker gibi birkaç kalem ürünün ekildiği devasa alanlar haline gelir. K üreselleşm e ile her ül­ keye belirli iş bölüm ü düşmüştür. B öylece Brezilya tarım ürünleri ih­ raç edecek ve dış borçlarını ödeye­ cektir. Plan budur. İhracata yönelik tarım a ayrılan toprak m iktarı artar. 2000 Tere kadar kırların talanı korkunç boyutlara v a­ rır. M ST m ücadelesi olduğu düşü­ nüldüğünde topraksız köylü m iktarı­ nın azaldığı sanılabilir. A ncak ra­ kam lar böyle bir gerçeklik gösterm i­ yor. Ö rneğin M S T ’nin doğduğu ve sivil hüküm etlerin başladığı yıllar olan 1986’larda kırda yaşayan nüfus 23.4 m ilyondan on yıl sonra 18 m il­ yona düşm üş. Şim dilerde 25 m ilyon topraksız köylü olduğu tahm in edili­ yor. M ST m ücadelesi ile 1 m ilyon kişi (350 bin aile) toprağa kavuşm uş. Yani aslında yeni liberal politikalar­ la toprak m ülkiyetinin tek elde top­ lanm ası M ST m ücadelesinin çok çok üstünde. Toprak sahiplerinin % 1’i toprakların % 47’sine sahip. R akam ­ sal açılım ı ise şöyle söylenebilir. 26 bin büyük toprak sahibi 178 m ilyon hektar toprağa sahip. Oysa M S T ’nin on beş yıllık m ücadelesi sonunda 350 bin aileye dağıtılan toprak m ik­ tarı 20 m ilyon hektardır ve kırlarda yoksul 23 m ilyon insan vardır. Top­ raksız köylü sayısı ise 3.5 m ilyon olarak tahm in ediliyor.7 K ırların ihracata yönelik tarım a

CJOİ

geçişi ve de kırların ÇUŞTere pazarlanm ası ve genel olarak küreselleş­ meye’’ geçm e hayal gücünü, aklı zor­ layan durum lar yaratm ıştır. Örneğin K anadalı bir çelik fabrikasının San P au la’da 25 bin hektarlık toprağı vardır. Ya da bir inşaat firm ası olan CR A lm eido’nun 2 m ilyon hektarlık m ülkiyetine kayıtlı toprağı bulunur. B unlara çok daha fazlası eklenebilir. Volkswagen araba firm asının da 20 bin hektarın üstünde toprağı atıl ola­ rak durm aktadır. Toplam olarak y a­ bancı şirketlerin B rezilya’da 30 m il­ yon hektarın üstünde topraklan bu­ lunm aktadır.8 Yani M S T ’nin yıllardır m ücadelesi sonunda elde ettiği top­ rağın bir buçuk katı yabancı Ç U ŞTe­ re bir çırpıda veriliverm iştir.

Yeni m ücadele hedefi Yeni liberal politikalar ve k ü re­ selleşm enin B rezilya kırlarında ve ülke genelinde verdiği sonucu tah ­ min etm ek zor değildir. K ırlar ne borçları ödeyebilm iştir ne de halk eskisinden daha zenginleşm iştir. A k­ sine B rezilya eskisinden yoksul bu ülke haline gelm iştir. Ülke ekonom isinin uluslararası hale gelm esinin sonucunda “iç pa­ zarlar ithal m allarla dolar. Eskiden genelde hiçbir tarım ürünü ithal edil­ m ezdi, ancak A rja n tin ’den biraz buğday alırdık, ama yine bunun da % 90’ı ülke içinde üretilirdi. Genel olarak tüm bunların B rezilya’da üre­ tilebilm esi m üm kün iken bugün iç pazar tüketim inde gerekli yiyecek için yılda 5 m ilyar dolar ödenir duru­ ma gelindi.”9 Tarım ın yabancı tarım ÇUŞ Terine açılm asının bedeli bu­ dur. K üreselleşm e ile yalnız köyde toprakların tekelleşm esi, ÇUŞ elinde toplanm ası hızlanm am ış aynı za­ m anda M S T ’nin kurduğu çeşitli ko­ operatifler ve ürün işlem e tesisleri de tehdit altındadır. Verimli B rezilya topraklarının yanında binlerce insan açlıkla yüz yüzedir. Kendi toprakla­ rından halklar sürülm ektedirler. Ö y­ leyse yeni bir dönüş m odeli b elirlen­ melidir. K ırlarda M S T 'nin dövüşü yeni bir boyuta yükselir. Yeni hedef-


ler konulur. Yeni bir tarım m odeli se­ çilir. Tarım Ç U Ş’leri ile başka k u l­ varda dövüşülecektir. S tedile’nin ağzından aktaralım : "G ünüm üzde fınansal em perya­ lizm ve uluslararası şirketlerin h a­ kim olduğu kapitalizm çağında tarım reform u da karakter değiştirm ekte­ dir. Sadece toprağı dağıtm ak yetm i­ yor, çünkü bu çiftçilerin yaşam k o ­ şullarının daha iyi olacağı güvence­ sini verm iyor. Yalnız toprak m ülki­ yetinin değil tarım endüstrisi ve ta ­ rım sal iş alanlarının da dem okratik­ leştiği yeni tip bir tarım reform u dü­ şünm ek gereklidir. B unların hepsi birbirleriyle bağlantılıdır, iç pazar ve yiyecek arzına öncelik verirler. B uda kendi içinde tohum üretim ini de içe­ rir. B aşka bir deyişle, toprak m ülki­ yetinin dem okratikleşm esiyle birlik­ te yeni b ir tarım üretim m odeli inşa etm ek, kırsal alan üretim inde yeni bir sosyal örgütlenm e yaratm ak ge­ rekm ektedir. Bu L atin A m erika ve B rezilya ve tüm Ü çüncü D ünya Ü l­ k eleri’nin karşısında duran bir so­ rundur, çünkü günüm üz uluslararası tekelci kapitalizm i dünya ölçüsünde tarım ın üretim ine hakim durum da­ dır. K üçük çiftçiler, tarım işçileri ve kırsal alanda çalışan kitlelerin nasıl varlıklarını sürdürecekleri sorusunu ortaya çıkarm aktadır.” 10 A rtık ulusal tarım pazarı çok uluslu tarım şirketlerinin denetim i al­ tındadır. F iyatlar ve pazarı onlar b e­ lirler. Üç tane u lu slararası şirket B rezilya m ısır ticaretinin % 90’nm ı denetler. Süt pazarı da N estle, Gloria ve Parm alat gibi 3 yabancı şirketin elindedir. Ü lke şirketlerinin artık ül­ ke pazarında bir belirleyiciliği yok gibidir. Ü lke neredeyse tam am en bu şirketlerin güdüm ündedir. A ncak yabancı tarım tekellerinin saldırısı sadece toprak m ülkiyeti ya da ihracata yönelik tarım düzeyinde kalm am aktadır. “B u m odelin dör­ düncü özelliği yeni bir devrim sel sü­ reç içindeyiz - bio-teknoloji... ÇÜŞ tohum denetim ini hem tekellerinde tu tu y o r hem de yönlendiriyorlar. Böylece çiftçilere yeni teknoloji b i­ çim ini dayatıyorlar. Ö rneğin M onM

santo değişik genli soya çeşitlerinin üretilm esinin yarattığı sorunlar bir yana tohum u alan her bir çiftçiyi bu­ na uyarlanm ış gübre ve toksik alm a­ ya zorluyor. Şirketin asıl çıkarı to­ hum larda değil bunlarda..." A rtık M S T ’nin m ücadelesi çevre kirliliği, bio çeşitlilik gibi tarım da Ç U Ş ’lerin son m odern teknikleri se­ viyesine yükselm ek durum undadır. M ST bu yeni bilim ler konusunda araştırm alar yapm ak ve de ülke doğa­ sım, bitkisini, taşını toprağını k eli­ m enin tam anlam ı ile savunm ak, k o ­ rum ak durum undadır. Ayrıca bu ko­ nuda b ilim sel olm ak zorunda ve Ç U Ş ’lerin bilim sel araştırm alarına alternatifler üretebilm elidir.

m ek zorundadır. H alkların kurtuluşu bu doğrultudadır. A ncak küreselleşm enin vardığı boyut B rezilya köylü ve işçisini de diğer uluslararası örgütlenm eler ile ittifaka zorlar. K arşıdaki düşm an bu düzeyde boyutlu ise işçi sınıfı ve köylülükte örgütlenm ek durum unda­ dır. K öylü hareketinin uluslararası düzeyde önem li bir örgütlenm esi vardır: Via Cam pesina. “Via Cam pesina , Asya, A frika Am erika ve A vrupa’dan küçük ve or­ ta çaplı üreticileri, tarım işçilerini, köylü kadınları ve yerli halkların arasm da bağlantı kurm aya çalışan uluslararası bir harekettir. Otonom , çoğulcu tüm diğer politik ekonom ik ve diğer hakim örgütlerden bağım ­ sızdır. O tonom luklarına saygı içinde ulusal ve bölgesel örgütleri birbirine kaynaştırm aya çalışır.” 12

M S T ’nin tarım reform u m ücade­ lesi böylece u lu slararası seviyeye sıçrar. A rtık hedefte yalnız latifunda, büyük toprak sahipliği ve onunla iş­ birliği yapanlar yoktur. Çok U luslu Ş irketlerde bulunm aktadır. Finans kapital h ed e f tahtasm dadır. B unlar B rezilya gibi çoğu Latin A m erika ü l­ kesinin kentlerinde sanayiden sonra kırları işgal etm işler ve kendi çıkar­ larını yoksul halkların boğazına da­ yam ışlardır. İthalata yönelik tarım halkın ihtiyacı olan besin m addeleri­ nin talanı, köylülüğün yıllardır alışık olduğu tarım biçim ine saldırı ve halkların topraklarından daha k itle­ sel olarak sürülüp tam am en açlığa terki anlam ına gelm ektedir.

Yeni liberal politikaların k ırlar­ daki uzantısı tek kalem ihracata yö­ nelik tarım ve tarım da bilim ve tek ­ niğin vardığı son konak gen teknolo­ jisi ve uygulam aların yol açtığı sos­ yal ekonom ik durum kırlarda yok­ sulların kurtuluşunda yeni bir durum yaratm ıştır. K öylülüğün kurtuluşun­ da toprak ve tarım politikaları bu ye­ ni durum a göre uyarlanm alıdır.

K ent varoşları daha önceki y ılla­ rın çarpık sanayileşm esi ile zaten doludur. Yeni liberal politikalar ve özelleştirm elerin yol açtığı kitlesel işten çıkarm alar ile kendi işsizlerini daha da artırm ış, hatta kentlerden köylere kaçış arayışları başlam ıştır. Oysa kırlarda yeni liberal politika­ lardan kısm etlerine düşeni alm ışlar, kırlar ihracata yönelik tarım ile hem ürün çeşidi olarak hem de kalitesi olarak yoksullaşm ıştır. A rtık kırlar b ı­ rakalım kent işçi sınıfına ucuz yiye­ cek üretm esini tersine kırların kendi­ si açlığa m ahkum edilm iştir. A slında bu durum sosyalist klasik literatürle­ rin gösterdiği m ücadele öngörüsü­ nün ne kadar haklı olduğunu ortaya koyar. K öylülük ve işçilik el ele v er­

Y ıllardır bizlere traktör ve biçerdöverli, büyük çaplı, m akinelerle ya­ pılan üretim in daha verim li olduğu öğretildi. B eyinlerim iz böyle yıkan­ dı. ABD, Kanada, A vustralya gibi devasa toprakların olduğu alanlarda m akinelerle devasa topraklar işlendi ve üretim çok arttı. Sosyalizm de kolhozlar ve kooperatifler ile hep büyük çaplı üretim in yararları üstüne gele­ cek ufku çizildi. A ncak yeni liberal politikalar ve yeni teknolojiler ışı­ ğında eskiden dikkate alınm ayan birçok faktör ortaya çıkm aktadır. Ve gerçeklik değişm ektedir. Bazı tarım ürünlerinde küçük çaplı üretim bü­ yük çaplı üretim den daha verim lidir. B elki şöyle söylem ek gerekm ekte­ dir. Büyük çaplı üretim başka gözle

Küçük çaplı üretimin yararlan


AğusTOS'Eylül 2 0 0 5 G | O İ

eniden ele alınıp değerlendirilm eli e tarım sorununa bakış açısı yenien gözden geçirilm elidir. “B üyük çiftlik lerd e v erim lilik üzeyinin düşük olm asının bir nedeı: m onokültür (yani tek ürün) olmaırmdan kaynaklanır. Tek ürünün en üksek verim i genellikle tarlaya sırf ;k bir ürün ekilerek elde edilir. Bir ek üründen belki çok üretilir ama iftçinin kullanabileceği başka bir :v elde edilm ez. H atta ürün dizileri ■asındaki boşluklarda yabani otlar üyür. Yabani otları çiftçi ya emek erip tem izleyecektir yada para vep öldürecek ilaç alacaktır.13 Oysa küçük çiftçiler özellikle ÜIncü Dünya Ü lkelerinde tarlaya çetli ü rü n ler ek erler e bu türden boşlukKöylülüğün sömürüsü yalnız onun bireysel sömürüsü olarak görülme­ n da değerlendirirmelidir, aynı zamanda onun üretim aracı olan toprağın sömürülmesi, r. Ç eşitli cins ürün toprak ve çevre bakımının yapılmaması olarak da ele alınmalıdır. emek, en başta topgitm esi demektir. Büyük tarım şir­ tiştirilen ürünler yerel kasabalarda ığın uzun dönem li sağlığı açısından ketleri bura toprağından elde ettikle­ satılm akta ve karşılığında esnaftan nemlidir. Toprağın verim ini artırır, ri gelirleri kentlere taşırlar. Böyle mal alınm aktadır. Etrafında işgal enun hunharca kullanım ını ve buşirketlerin olduğu çiftliklerin tarım ­ dilm iş alan olan kasabalar ekonom ik un sonucunda ayrık otları, zararlı da elde ettikleri gelir büyük kentlere olarak canlanm aktadır. Yani kapita­ iarın yetişm esi önlenm iş olur. Oytaşınır.” 14 list anlam da pazar açılm ış olm akta­ m onokültür ekim de bunu önlem ek dır. Kapitalizm bir zam anlar kırları in hem toprak yapay gübrelerle K öylülüğün söm ürüsü yalnız osöm ürüsüne açm aya çalışıyordu, aem de zehirlerle hunharca, kısa dönun bireysel söm ürüsü olarak görül­ m a yeni liberal politikalarla bunu ö l­ mli kar ve çıkar için kullanılır, m em elidir, aynı zam anda onun üre­ dürdü. Şimdi pazarı açm ak M ST eiçük çiftçilerin olduğu yerde bio tim aracı olan toprağın söm ürülm esi, şitlilik çok önem lidir. Bazı yerlerliyle yapılm aktadır. Valileri m em nun toprak ve çevre bakım ının yapılm a­ eden de budur. orm anların olm ası, açık alanların m ası olarak da ele alınm alıdır. Yani ırlığı toprak açısından çok önem liçevre kirliliği yalnız kentlerde y a­ “B rezilya araştırm a m erkezi Iu. İster A B D ’de ister herhangi bir şam kalitesi olarak düşünülm em eli, BASE geçtiğim iz günlerde bir araş­ çüncü Dünya Ü lkesinde olsun kübunun kırlardaki uzantısı da ele alın­ tırm a yaparak M ST türü bir toprak ik çiftliklerde verim lilik %200 ile malıdır. K ırlardan elde edilecek artı işgali ile aynı m iktarda insanın kent i 000 kat daha fazladır. değerin kentlere yatırılm ası ancak alanlarına yerleşm esi ile verilecek “Önemli bir konu daha vardır, tarım da yeni liberal politik uygula­ hizm etlerin devlet hâzinesine verdi­ arımda am aç m utlaka hektar başına m alara karşı çıkarak gerçekleşebile­ ği yükü karşılaştırdı. Topraksız köy­ ıha çok ürün alm ak değildir. Kırlacektir. Yoksa kırların talanının da bir lü toprağı işgal edip devleti bunu ya­ c başka değerleri vardır. Tarım sonu vardır ve bu sınıra dayanılm ışsa laştırm ay a zorladığında bir bedel ıvnakları k ır yaşantısını daha iyitır. ödeniyor; eski toprak sahibine para ştirecek daha iyi konut, eğitim , ödeniyor, yasal m asraflar, yeni çift­ M S T ’nin toprak işgalleri sonu­ iğlik hizm etleri, taşım acılık, yerel çiler için kredi vs var. A ncak aynı cunda eskiden işgallere karşı olan şitli iş alanları ve kültürel ve boş sayıda insanın kent gecekondularına valiler bile son zam anlarda bu tu­ man faaliyetleri gibi özellikleri de yerleşm esi sonucu gereken hizm et tum larından vazgeçm eye başlam ış­ ‘liştirm elidir. ve altyapı tesislerinin aylık m aliyeti lardır. Bunun en tem el nedeni toprak toprak işgalinin yıllık m aliyetini ge­ “Büyük şirketlerin hakim olduğu işgalleri sonucunda kırlara canlılık çiyor. rım alanlarında çevre köyler ölürgelm ekte bölgesel ekonom iler can­ r. M akineleşm e daha az yerli hal­ lanm aktadır. Tipik 1000 ve 3000 ai“ Buna bir de yeni bir iş alanı y a­ li iş bulm ası dem ektir ve köylü aileli yerleşim alanları virane toprak­ ratm ak açısından da bakılabilir. B re­ eri topraklarını satıp başka yerlere ları üretken yapm aktadır. B urada ye­ zily a’nın ticari m erkezlerinde bir iş-

!

65


C|Oİ AğusTOS'Eyiül

2005

halle bakkalı, fırını olurdu. Bunları elbette çok uzatm ak m üm kündür. K adınların oya, dantel gibi el işleri ya da evlerdeki salça, reçel gibi şey­ ler yapm a olayları sanayileşti. K ent­ lerde bunların her biri m akinelerle yapılır hale geldi. A ncak başta bu gelişm e olum luluk olarak değerlen­ diriliyordu. G erçekten de artan dün­ ya nüfusunun karnını doyurm ak açı­ sından bunlar çok önem lidir. A ncak sonradan yavaş yavaş anlaşılm aya başlandı ki el işleri başkadır. Elin bir ürüne kattığı artı değer başka bir zenginlik taşım aktadır. Eskiden “el işi”, “ev işi” olduğu için hor görülen şey bu kez “el işi” “ev işi” olduğu için değerlenm eye başladı. Bunları üreten değerler kaybolm aya yüz tu t­ tukça değeri artm aya başladı. Ve bunları Devlet hiçbir zam an kendiliğinden gerek li hizm etleri yerin e yapm asını bilen sayı­ getirm eyecektir. D evletle dişe diş bu konularda dövüşm ek sı da arttı. A rtık kaç gerekm ektedir. genç tarhana ya da re­ yeri yaratm anın m aliyeti tarım refor­ kapitalin m alı haline gelm esi gibi çel yapm asını biliyor? kırlarda devasa topraklar ya tarım te­ m u yaparak işsiz birini çiftlikte yer­ Yeni liberal politikaların B rezil­ kellerinin m alı olm akta ya da onların leştirm enin 2 ile 25 katm a eşittir.’” y a ’daki yansım ası da sanayide yaşa­ politikaları doğrultusunda tüm kent­ Sonuçta küçük çaplı üretim hem nana benzer bir sonuç doğurm uştur. ler, köylü yoksullar değil, artık karnı toprağın ekolojik açıdan kullanım ı, K ırlar yabancı tekellerin ve ihracata aç insanlar doğurm aktadır. A rtık yal­ hem hektar başına verdiği ürün, hem yönelik tarım ürünlerinin ekildiği anız insanların m allarına saldırılm ade üstünde yaşayan insanların ya­ lanlar haline gelm iş. İhraçtan elde em akta, yeni tarım politikaları boğaz­ şam ları, hem genel olarak ulusal edilecek dövizle daha iyi karınlar do­ lardan geçen bir lokm a ekm eğe göz konom i açısından büyük çaplı üre­ yuracak vaatleri yapıldı. Am a ger­ dikm iştir. M ST buradan kalkarak ar­ tim den daha verim lidir. Ayrıca bu çeklik tam tersidir. İhracattan elde etık kırlarda küçük çaplı üretim i sa­ tezleri doğrulayan dünya deneyleri dilen dövizler yabancı tekellerin ka­ vunur olmaktadır. vardır. Ö rneğin Japonya, Güney K o­ sasına gitm ekle kalm am akta kırlarda re, Tayvan, K üba ve Çin hepsi küçük K apitalizm eskiden nurlu ufuk­ halkın yiyeceği tarım ürünü yetiştiçaplı üretim le kalkınm ışlardır. K ır­ lardan söz ederdi. Şöyle şöyle yapı­ rilm em ektedir. K ırlar açtır. Şimdi lardaki sağlıklı gelişim ülke ekono­ lırsa daha iyi yaşam koşullarına ge­ M ST kırlarda bu kitlesel açlara karşı m isinin canlanm asına yol açmıştır. çileceği hayalleri yayardı. A ncak son küçük tarım ı savunm akta. A ncak el­ M eksika ve Filipinler gibi ülkelerde yeni liberal politikalar lafın gerçek bette bu eski biçim i ile tarım ı savun­ tarım reform ları sahte bir şekilde y a­ anlam ı ile kırlarda köylülerin boğa­ m ak dem ek değildir. T arım da pılm ıştır ve buralarda gelişim güdük zından geçen tek lokm a ekm eğe sal­ Ç U Ş ’lar ürünlerin kendisini yapay kalm ıştır. dırı anlam ını taşım aktadır. Yeni sal­ gübreler, tohum genleri ile oynaya­ dırı biçim i, yeni savunm a biçim leri rak değiştirdiler. B elki çarpuk çur­ M S T ’nin tarım politikası; 20 y ıl­ yaratm aktadır. B rezilya kırların d a puk olm ayan salatalıklar var. Ya da lık dövüş sonrasında kırda topraksız açlık tan k urtulm anın yolu küçük çürüm esi geciktirilen dom atesler y e­ köylüye anayasanın doğurduğu bir tiştiriliyor. Ya da iri iri şeftaliler, çaplı üretim haline gelm iştir. Dünya hak olan verim siz kullanılan topra­ m eyveler var. Am a bunların tatları fınans kapitalinin yeni saldırısı, kit­ ğın dağıtım ı noktasından kalkarak yok. K avunlar, çiçek ler m is gibi leler halinde yoksulluk bu tarım po­ bugün dünya tarım devlerinin tarım kokm uyor. H er şeyin kalitesi düştü. litikasını haklı çıkarm aktadır. politikaları ile dövüşen bir konum a Bu da doğal, eski biçim de üretilen gelm iştir. Bu tekellerin kırlarda yap­ Bu bize şunu hatırlatm aktadır. besinlerin değerini ortaya çıkardı. tıkları tahribata karşı yoksul hakları K entlerde m akineleşm e el sanatları­ Şimdi bunlara bio deniyor. Sağlıklı savunucu altern atif politikalar üret­ nı öldürdü. Ö rneğin eskiden her m a­ besin deniyor. H orm onsuz deniyor. hallede bir terzi, bir ayakkabıcı gibi m ektedirler. K entlerde özelleştirm e­ Hepsi doğru. çeşitli m addelerin tam ircileri, m a­ ler ve sanayinin uluslararası fınans 66


AğusTOS'Eylül

İki türlü işliyor bu. Hem kırlarda yoksulluk, açlık artıyor hem. de kali­ teli tarım ürünü yetişm ez oluyor. B u­ na karşı başka bir bilinç gelişm ekte­ dir. K entlerde “el işi” “ev işinin” de­ ğer kazanm asına paralel olarak k ır­ larda küçük çiftçilerin ve onların ürettikleri değer kazanm aktadır. Hem bu insanların yaşam aları olarak hem de ürettikleri mal açısından. Yani Ç U Ş’un hem kentlerdeki sanayi hem de kırlardaki tarım açısından bir dö­ nem i kapanm aktadır. B ilim in kapita­ list üretim açısından söm ürüsünün önü b ir şekilde kapanm aktadır. İnsan bilinci başka bir dönem e doğru evrim leşm ektedir. M ST de bu dönüşü­ m ün öncülüğünü yapm aktadır.

Eğitim

2005 c p l

D evlet tarafından toprak işgali yasallaştıktan sonra da bir yerleşim alanı haline gelm ek dem ek devletin okul inşası dem ektir. Yerleşim yerle­ rine okul yapm ak devletin yasal yü­ küm lülüğüdür. Aynı verim siz toprak­ ları dağıtm ak gibi. Bunun içinde y ıl­ larca sürecek m ücadele verilir. Ayrı­ ca sorunlar bununla bitm ez. Gelen öğretm enler bazen uyum sağlaya­ maz, kafaları burjuva ideolojilerle dolm uş M ST k arşıtıd ırlar. B ütün b u n lar M S T ’nin eğitim sorununu kendi eline alm a zorunluluğunu do­ ğurmuştur.

lara kökten karşıdır. Bu okullar ege­ men'1sınıfların gelenek ve ideolojile­ rini yeniden üretm e araçları olm anın dışında kapitalist sistem in sanayisi için ucuz em ek yetiştirm ede güçlü kuram lardır. İnsanları eğitm ez, ü re­ tim araçlarının parçalarını hazırlar. O nların bilm esi gerekli olan işlerini etkin yapabilm ek için gerekli olan tem el şeylerdir. Onların kendi fikir­ leri olm am alı, hatta beyinleri ile dü­ şünm em elidirler. İşlerini ‘otom atik olarak’ yapm alıdırlar. O nedenle b i­ reysel, rekabetçi, aynı zam anda p asif ve bağım lı insanlar yetiştirirler.

t‘M S T ’nin bugün 1200 tem el eğitim veren okulu, 3800 ilkokul öğ­ retm eni, 150 bin civarında öğrencisi, 1200 genç ve yetişkin eğitm eni, 250 kreş için eğitm eni vardır.” 17 Bunun dışında üniversitesi, sanat okulları bulunur. Ç eşitli üniversitelerde MST kontenjanları vardır. B uralarda M ST m ilitanları burslu eğitim görürler. Ya da bazı üniversiteler M ST eğitm en­ lerine özel kuralar düzenlerler. MST m erkezi bu konuda pazarlıklar ya­ par. Küba Havatıa Tıp F akültesi’nde 45 M ST m ilitan rtıp eğitim i görm ek­ tedir.

“A ksine M ST okulları çocukla­ rın iç hazırlığına ağırlık verir, yeni bir toplum ve dünya için yeni erkek ve kadın yetiştirm eye hazırlanır.” 18

1995 yılında M ST 3. K ongresini M ST başka bir eğitim sistem i, yaptı. Bu kongrede çok önem li k a­ başka bir pedagoji üstünde durur. rarlar alındı. En başta tarım reform u B aşka konuları öne çıkarır. Ö rneğin kabul edildi ve tarım reform unun sosyal m ücadele, örgütlenm e, top­ tüm B rezilya halkının m ücadelesi rak, iş üretim gibi dersler okutulur. olduğu sloganı atıldı ve konular de­ O kulların değişik ilkeleri vardır. Ö r­ rinliğine tartışıldı. “Bu program top­ neğin öğretm en ve öğrenciler birbir­ rak m ülkiyeti ve bilginin daha de­ lerinin yoldaşlarıdırlar. Dayanışm a, m okratik yapılm asını talep eder. İlk yoldaşlık, k o lek tif çalışm a, sorum lu­ kez okul ve eğitim hakkını toprak re­ luk, halkların davasına aşk gibi çe­ form unun parçası haline getirir.” 16 şitli ilkeleri vardır. “M S T ’nin önerdiği ‘değişik’ oToprak dağıtım ı kadar bilginin dağı­ kul önerisi geleneksel ‘resm i’ okul­ Eğitim genellikle yalnız okum ak tım ı da önem lidir. K ırların gelişm esi ü s­ Aksine MST okulları çocukların iç hazırlığına ağırlık verir, tündeki insanların eyeni bir toplum ve dünya için yeni erkek ve kadın lar ğ itim i ile m ü m kün­ yetiştirm eye hazırlanır." dür. Y alnız to p rak yetm ez, yalnız kredi yetm ez, bilim deki kırlara ait bilgiler onu kullanan insanlara verilm elidir. K öylülük ancak eğitim ile yoksullu­ ğundan kurtulabilecek, insanca yaşa­ m a durum una yükselecektir. Eğitim sorunu işgalin kendi için­ de ilk karşıya çıkan sorunlardan bir tanesidir. Toprak işgali bir fabrika grevine benzem ez. İşgal aile olarak yapılır. Yani toprak işgalinde erkek­ ler, kadınlar ve çocuklar hep birlikte olunur. İşgal yıllar sürer. Bunun an­ lamı hem çocukların bu süre içinde eğitim i hem de işgale katılan kadın­ ların ve erkeklerin eğitim i demektir. Bu bir direnç sorunudur. Bu direnç ancak beyinlerin beslenm esi ile ger­ çekleşecektir.

67


2005

e anlamak değil öğrencilerin de­ ne;* 1erini bilgi haline getirm elerine ; erseliktir. O nların düşünm e yete­ nekleri artırılır. Bu nedenle kazanı­ lan deneyler çok önem lidir. K am pla­ rın kendisi bir okul haline gelir. H a­ reketin m ücadelesi en önem li okul­ dur. H er şey m ücadele ile öğrenilir ve m ücadele insanları eğitir. Ö ğren­ m e sistem i pratikten teoriye, sonra tekrar pratiğe döner. Kim se kim seyi eğitm ez, halklar k o lek tif örgütlen­ m eleri ile kendilerini sürekli eğitir­ ler. Çoğu M ST üyesine göre hareke­ tin m ücadelesi en büyük üniversite­ dir. M S T ’nin toprak reform u m üca­ delesi köylü düşünce ve gelenek gö­ reneklerindeki bazı unsurlarla uyuş­ maz. M odern dövüş, m odem bilgi dışında bu dövüşe uyan insan yapısı da istem ektedir. B rezilya köylüsün­ de buna ters düşen unsurlar vardır. “B ireysellik, kişisellik, kendiliğinden cilik , anarşizm , h arek etsizlik , sekterlik, radikallik, kendini satm a davranışları, m aceracılık, ukalalık v s.” 19 K öylülükteki toprak m ücade­ lesine ters bu özelliklerle dövüşm ek için köylüler 3 aylık eğitim e alınır­ lar. B urada köylülere tek başlarına yalnız bir şey yapam ayacakları kavratılm asına çalışıldı. Öte yandan eğer başkalarına katılırlarsa çok şey başaracakları için örgütlenm eleri bi­ linci verilm eye çalışıldı ama çeşitli nedenlerle başarılı olunam adı. K öy­ lülerin olgunlaşm asının çok daha uzun zam an alacağı anlaşıldığı için kurslar bırakıldı. İşgal edilm iş top­ rak lard a yaşayan köylülerin bunu yaşam içinde, m ücadele içinde öğ­ renm eleri için kam plar yerine ey­ lem ler içinde sürekli eğitim verili­ yor.

Başarılar ve sonuç M ST aslında genel olarak bakıl­ dığında devlet içinde bir devlet gibi­ dir. Bir parti değildir, bir harekettir. Partileşm em esinin geçm işe dayanan nedenleri vardır. D evletin görenleri­ ni yerine getirm em esi, getirem em esi onu güçlen d irm ektedir. Toprağın sosyal görevinden kalkarak, tarım işletm elerinin dem okratikleşm esine, 68

gen teknolojisinden D ünya Ticaret Ö rgütü’ne kadar çeşitli konularda program ları vardır. Topraksız köylü­ lerin kurduğu yerleşim bölgelerinin çeşitli sorunları ile de uğraşır. B ura­ lar, eğitim inden sağlığına, çeşitli alt­ yapı tesisleri ile onun yönetim i altın­ dadır. B unlar elbette M S T ’nin b aşa­ rıları arasında sayılm alıdır. Bugün için 3 m ilyona yakın üyesi vardır. Örgütün ortak liderlerinden olan Stedile bir söyleşide sorulan hareke­ tin tem el başarıları sorusuna şöyle yanıt veriyor.

3 (in te rn e t sitesi) 2. Stedile, agy, sf. 6 3. Marta Harnecker, Landless PeopleBuilding A Social M ovem ent (T oprak­ sız İnsanlar- Bir Sosyal H areket İnşa Ediyor), sf. 22 4. Harnecker, agy. sf. 24 5. Harnecker, agy. sf. 82 6. Harnecker, agy. sf. 82 7. Rakamlar buradan alındı. J. Pedro Stedile, “ The Poor Organize Themsel­ ves (Yoksullar Ö rg ü tle n iy o r)” , Jornal do Brasil, ¡0 Ağustos 2003 8. Stedile, “ Yoksullar Ö rg ü tle n iy o r” ,

“H epsinden önem li başarım ız bir örgüt ve sosyal hareket inşa etmem izdir. K öylülerin değerini ve onu­ runu geri kazandık. Bunun ölçüle­ m ez bir değeri vardır. İstatistiklerde görünm ez. A ncak bir insan aşağılan­ m aktan, köle olm aktan kurtulup başı yukarda yürüyebiliyorsa, kendi gele­ ceğini eline alabiliyorsa, bu bizim yaptığım ız en başarılı şey demektir.

agy9. H arnecker, agy. sf. 30

“Bunun ötesinde son 18 yıldır 300 bin aile için, daha çoğu yoksul da olsa toprak kazandık. A ncak yer­ leşim alanlarım ızda kim se açlıktan ölmüyor. H erkesin yıl boyu çalışa­ cak bir işi var. Tüm yerleşim alanla­ rında okul var. Tüm çocuklar okula gidiyor. H erkes kendi evini inşa ede­ bilir. B unlar ahım şahım olm ayabilir, am a kim se kira ödem ek durum unda değil. En azından insanlar en tem el insan haklarına sahipler. Toprağı ge­ ri alm ak bu demektir.

Nisan’ı uluslararası köylülük günü ola­

“Bu ufak başarılarla yetinm iyo­ ruz. Çünkü B rezily a’da 4 m ilyon topraksız aile var. M ücadelem iz h a­ reketi genişletm ek, yeni cepheler aç­ m ak, daha çok insanı harekete geçir­ m ek. Çünkü daha çok insanın soru­ nunu çözm esini istiyoruz. E lbette bu önem li bir örnek oluşturuyor. Bir kitle eğitim biçim i. A m a tem el olan toplum u değiştirm ek ve tüm B rezil­ y a ’nın, tüm yoksulların sorununu çözm ektir.”20

10. J. Pedro Stedile ile söyleşi, “ The G o ve rn m e n t (H ü kü m e t

and

ve

th e

Landowners

T o p ra k

S ahipleri)” ,

PUC.Viva Magazine, 23 Haziran 2003 I I . Stedile, agy, sf.31 12. (Via Campesina interne t sitesi) Via Campesine tarım la ilgili dünyada var olan tüm gelişmelere a lte rn a tiftir. 17 rak kabul eder ve o gün aynı I Mayıs İşçi Günü gibi köylü günü olarak ey­ lem lilikler yapılmasını savunur. Son 17 Nisan bildirgesinde, “ 10 yıl Dünya T i­ caret Ö rgütü Y e te r!’ diyerek D T Ö ’de köylülüğe karşı olan maddelere karşı ta vır aldı. Cancún ve Dünya Sosyal Fo­ rumu, Dünya Gıda vs gibi önem li dün­ ya tarım ı ile ilgili konularda ta vır alır. Yiyecek Bağımsızlığı girişim inin dünya ölçüsündeki baş savunucusu ve kam­ panya yürütücüsüdür. Bu anlamı ile de MST ile

el ele

davranm aktadırlar.

Dünya ta rım tekellerine karşı o rta k mücadele verm ektedirler. 13. T hird W o rld T raveller in te rn e t si­ tesi, “ On The Benefits o f Small Farms (Küçük Ç iftçilerin Yararına), sf. I 14. agy, sf.2 15. agy, sf.2 (16) Harnecker, agy. sf. 26 (17) Harnecker, agy. sf. 26 ( 18) Harnecker, agy. sf. 93 (19) Harnecker, agy. sf. 26

D ipnotlar:

(20) Cynthia Peters ve Justin Podur, J.

I. J. Pedro Stedile, “ Landless Battali­

Pedro Stedile ile söyleşi, “ Başları Yu­

ons (Topraksız T aburlar)” , N ew Left

karıda Y ü rüye biliyo rla r” , D ollars ve

Review, Mayıs-Haziran 2002 sayısı, sf.

Sense dergisinin in te rn e t sitesi, sf. 3


A qustos' Eylül 2 0 0 5

C jO İ

Dayanışmaevleri 19 Haziran 2005 günü I. Olağan Genel Kurulu’nu gerçekleştirdi. Genel KuruPdayönetim adına yapılan konuşmayı yayınlıyoruz...

INIFI ÖRGÜTLEMEK DAYANIŞMAYI BÜYÜTMEYE İşyeri merkezli çalışma ciddi sıkıntılara gebe. O zaman kendimizi sadece iş yerle­ rimiz ile sınırlamayacağımız bir örgütlenme aracına ihtiyacımız var. Em ekçiler açısından yaşam koşulları­ nın her geçen gün daha da ağırlaştığı bugünkü koşullarda hepim iz çok önemli bir eksikliğin sıkıntısını çeki­ yoruz aslında. Em ekçilerin, ezilenle­ rin bir güç haline gelerek yaşadıkları sürece m üdahale edebilm elerini sağ­ layacak bir araç, bir örgütlenme. Eski araçlarla sürdürülen ve kitlelerde her geçen gün daha da kayıtsızlık üret­ mekten öte bir yankı yaratm ayan, um ut üretm eyen mücadele araçlarının daha gelişkin ve sonuç alıcı olanlarca geliştirilm esi ve ilerletilmesi. Ezilen­ lerin genel örgütsüzlük hali koşulları­ m ızın daha da kötüleşm esini tetikleyen en önemli etken haline dönüş­ müştür. Peki bu örgütsüzlük haline nasıl düştük? Bunun tartışm aya açık pek çok sebebi bulunm akta tabii ki. As­ lında tam konum uz da bu olm adığı için çok da bu noktayı derinleştirm e­ m ek gerekir. Fakat genel hatlarıyla işimizi zorlaştıran en önemli etkenleri sosyalizm in dünya çapında yaşadığı yenilgi ve geri çekilm elerin yarattığı ufuk kopm ası ve um utsuzluk; işçi sı­ nıfının geleneksel yapısını dönüşüme uğratan değişim ler ve düzenin iktidar araçlarını yetkinleştirm esi ve geliştir­ mesi olarak sıralayabiliriz. Bizim ko­ num uz açısından bunlardan en çok ikincisi ile ilgili birkaç bir şey söyle­ nebilir. E gem enlerin işçi sınıfının kriz koşullarında direncini kırm ak ve verim liliği yükseltm ek am acıyla da­ yattığı dönüşüm ler ve neo-liberal m antık sınıfın geleneksel yapısını önemli oranda değişime uğrattı. Bu de­ ğişimleri sadece teknolojik ilerleme

ile açıklayanlayız. İşçi sınıfının gücü­ nü zayıflatm ak ve örgütlenme yetene­ ğini felce uğratm ak am acıyla kurgu­ lanmış ve büyük oranda da başarıya ulaşm ış dayatm alardan bahsediyoruz. Geleneksel sın ıf örgütünün tem eli olan fabrika yapısı hızla çözüldü. Dev üretim m erkezleri, fason iş yapan yüzlerce küçük birim e parçalandı. İş­ sizlik verim lilik artışlarıyla birlikte atbaşı giden bir biçim de büyüdü ve yapısal bir nitelik kazandı. Ç alışm a­ nın kendisi neredeyse bütünüyle bir ayrıcalık haline getirildi. Sınıf işsiz­ lik ve açlıkla im tihana çekilm eye ça­ lışıldı. Kayıt dişilik, m aliyetleri dü­ şürm ek için teşvik edildi. K üreselleş­ me ile birlikte dünya işçi sınıfı içinde yoğun bir rekabet yaratıldı. Sermaye ucuz işçi rezervlerini söm ürm eye her an açık son derece hareketli ve esnek bir altyapı geliştirdi. Üretim ve tüke­ tim arasındaki mekansal bağ koptu. İşçi ücretleri bir talep yaratıcı unsur olarak değil, sadece bir üretim m ali­ yeti olarak görülür hale geldi. Özellikle bu değişim ler diyebili­ riz ki işçi sınıfı örgütlerinin gelenek­ sel örgütlenme yollarının tıkanm ası­ na yol açmıştır. Var olan sendikal ör­ gütlülükler hızla güç ve üye kaybet­ mektedir. Sendikaların var olan yapı­ sal saldırılara karşı bir direnç noktası oluşturam adığını söyleyebiliriz. Kimi istisnalar m uhakkak mevcuttur. Ser­ m ayenin hiçbir yere tem elli kök sal­ madığı, hızla yer değiştirebildiği ko­ şullarda kendisini salt ücret sendika­ cılığı ile sınırlayan sendikaların bu koşulları yaşam ası da doğal karşıla­ nabilir. Özellikle kriz ve durgunluk

koşullarında sendikalar çok daha bü­ yük b ir hızla kan kaybetm iştir. 1980’li yıllarda tüm SSK ’lı işçilerin % 50’si sendikalı iken bugün bu oran % 10’lara kadar gerilemiştir. SSK ’lıların toplam işgücü içindeki oranının da yarının altında olduğu düşünülürse sendikaların etkinliğinin ne kadar za­ yıfladığı daha da iyi anlaşılacaktır. Türkiye’deki m evcut sendikal yapı­ nın korporatist yapısı da dikkate alı­ nırsa sendikaların bütün bu sorunları aşıp sınıfın önündeki duvarları aşa­ bilm e ihtim ali oldukça düşük görün­ mektedir. İşyeri m erkezli örgütlenm eyi sı­ n ıf çalışm asının tek biçim i olarak kavrayan anlayışın da ciddi sıkıntılar yaşayacağı m uhakkaktır. B ir kere iş­ çinin iş güvenliği koşullan büyük fabrikaların sayılarının azalm ası ile neredeyse ortadan kalkmıştır. Yeni iş­ letme yöntem leri ile sermayenin en yoğun denetim sağladığı m ekanlar­ dan birisi olarak işyerlerini görebil­ m ekteyiz. Sanayi işçilerindeki oran­ sal azalm a ve hizm etlerdeki artış yine örgütlenm enin klasik biçim lerinin başa çıkam adığı sorunlar üretm ekte­ dir. Sınıfın hızla nüvelerine parçalan­ dığı koşullar klasik işkolu sendikacı­ lığı anlayışı ile göğüslenem em ektedir. Son îş Yasası ile hukuki bir altya­ pı da elde eden esnek çalışm a yön­ tem leri sınıfın kolektif yapısını daha da felç eden etkiler yaratmaktadır. Bu nedenle büyük emeklerle gerçekleşti­ rilm eye çalışılan işyeri örgütlenm ele­ ri uzunca bir süredir çok ciddi kaza­ nım lar elde edem eden sönüm lenip gitmektedir. 69


CjOİ AğusTos-Eylül

2005

lık dışındaki kesim lere insani asgari yaşam koşullarını sağlayabilecek du­ rum da değildir. Sosyal devlet uygula­ m alarının her geçen gün artarak gasp edilm esi, geçmişte sosyal bir hak ola­ rak algılanan birçok hizm etin ticarile­ şerek elim izden alınması, ücretlerin sürekli olarak baskılanm ası ile top­ YûKSÜUUSU VOKSUU.AR YîNECEK i 1 lumsal gelir dağılım ının iyice bozul­ M Y A lH f M A S V ie n t m ası toplum un geniş kesim lerini yoksullaşm a sarm alına itm ektedir. Yoksulluk egem enlerin bir tercihidir. U ygulanan politikaların doğal bir so­ nucudur. Em ekçileri ölüm ü gösterip sıtmaya razı etm ek için kullanılan ve bilinçli olarak beslenen bir bataklık­ tır. Yoksulluğu kim se beklenm eyen ve istenm eyen bir yan etki olarak de­ ğerlendirem ez. Toplumun daha bü­ yük kesim leri hızla Sınıfın içinde, sınıfla beraber mesai harcamak, ortak yaşamlar inşa ede- m ü l k s ü z l e ş m e k t e , bilmek, tonlarca sorunun altına gözünü kırpmadan girebilmek, bir kişi- hem tarım da hem ticanin sorununu kendi sorunu gibi kovrayobilmek, dışarıdan oturup soyut rette hem de sanayide lofızlar üretmekten muhakkak ki daha zor. Ama çıkış da ancak bu. tekelleşm e eğilim leri gün geçtikçe artm ak­ Sendikalar bir em ekçinin hayatı­ jik aygıtlarının bu kadar yetkinleşm iş tadır. Son krizlerde çok önemli gelir nın tüm alanlarına hitap eden araçlar olması ve bunların standartlaştırıcı transferine aracılık etmiştir, fakat bu geliştirmem ektedir. Salt toplu sözleş­ etkisi işçi bireyin kendisini ezilenler gelir transferleri em ekçilerden serma­ sınıfının bir parçası olarak hissetm esi me aracılığı ile düzeltm eler yapmayı ye kesim lerine doğru olarak gerçek­ önüne koyan bir perspektif, yapılan ve eylem esini daha da zorlaştırm ak­ leşmiştir. Uygulanan politikalar nüfu­ toplu sözleşm elerin kapsayıcılığı atadır. sun bir kesim ini toplum sal artık hali­ zaldıkça etkinliğini yitirmektedir. ne getirm ek üzeredir. Aynı şehirde Sonuç olarak sınıf, üretim den ge­ birkaç farklı gelir seviyesindeki ülke­ Atipik çalışm a koşullarının art­ len gücünü kaybettikçe bu aynı za­ nin yaşam koşullarına ait portreleri m ası, işçilerin büyük bir kısm ının m anda geleneksel yapıdaki sınıf ör­ görebilm ek m üm kündür. Ö zellikle fabrika tanım ına uygun olmayan iş­ gütlerinin de güç kaybetm esine yol gençlik açısından geleceksizlik nere­ yerlerinde çalışması ve işsizliğin çok açmış, bu durum da sınıfın varlığını deyse kara bir kabusa dönüşmüştür. büyük bir kesim i etkiler hale gelmesi hissedilir bir etken olm aktan uzaklaş­

19 Haziran, Genel Kurul

zaten işgücünün önemli bir kısm ını sendikaların geleneksel örgütlenm e anlayışının örgütlenm e m enzilinin dı­ şına düşürdüğü açıktır. Bu durum da işçi sınıfının bir po­ tansiyel olm aktan çıkıp kendisini bir toplum sal özne olarak ifade edebil­ m esini sağlayacak öz örgütlerinin ya­ vaş yavaş sosyal sahneden çekildiğini gözlüyoruz. İşçi, sonuçta kendisi ile beraber ortak sorunları yaşayan in­ sanlarla girdiği ortak bir mücadele ekseninde bir sınıfın bileşeni haline dönüşebilir. Böylesi bir örgütlenme ve m ücadele ortaklaşm ası yaşanmaksızm bir kişinin salt emeği ile geçin­ m ek durum unda olması onu işçi sını­ fının bir bileşeni olarak yapılandıramaz. Hele düzenin kültürel ve ideolo­

70

tırm ıştı. Bizce bugün yaşadığım ız sorunun en özlü tasviri böyle yapıla­ bilir. Tam tersine bugün üretim den gelen güç sermayeye geçmiş görün­ mektedir. En küçük risk karşısında “şu ülkeye giderim ” diyebilen serm a­ ye, üretim i önemli bir pazarlık unsu­ ru olarak kullanır hale gelmiştir. Peki bütün bu gelişm elerin ve ya­ pısal dönüşüm lerin sınıfı ortadan kal­ dırdığı iddia edilebilir mi? Tabii ki hayır. Tam tersine proleterleşm e süre­ ci toplum un ezici bir çoğunluğunu et­ kileyecek biçim de yaygınlaşm akta­ dır. Birkaç on yıl öncesinde marnla­ m ayacak bir gelişm e olarak kabul edebileceğim iz üniversite m ezunu iş­ sizlerin oranı neredeyse % 25’lere ulaşmıştır. Düzen çok küçük bir azm-

S ınıf potansiyel olarak büyürken ve yaşam koşulları ağırlaşırken; sını­ fın örgütsel gücü neden bu kadar te­ zat oluşturacak biçim de zayıflam ak­ tadır? Yine çok kapsam lı bir tartışm a­ ya gebe bu soruna dair cevaplardan biz şimdi konum uz açısından önemli olan sadece bir tanesi ile ilgilenece­ ğiz. O da bu krizin örgütsel yönüdür. Yukarıda da kısm en anm aya ça­ lıştığım ız sebeplerden dolayı gele­ neksel araçlarım ızla yanıt üretem edi­ ğim iz bir sorunla karşı karşıyayız. İş­ te biz Dayanışm aevlerini bu emeğin örgütlenm e ve sın ıf haline gelm e ihti­ yacına uygun bir yanıt olarak kurguluyor ve hayata geçirm eye çalışıyo­ ruz.


AğusTOS'Eylöt 2 0 0 5

İşyeri m erkezli çalışm a ciddi sı­ kıntılara gebe. O zam an kendim izi sadece iş yerlerim iz ile sınırlam aya­ cağım ız bir örgütlenme aracına ihti­ yacım ız var. Toplumsal parçalanm a­ nın ve sınıflar arasındaki ayrışm anın en önemli göstergelerinden bir tanesi şehirlerdeki yaşam alanlarım ızın ne­ redeyse bütünüyle zenginlerinkinden kopuşmasıdır. Belki aynı işyerlerinde çalışanlar olarak ortak bloklarda ve lojm anlarda yaşamıyoruz, ama nere­ deyse hepim iz benzer yoksulluk ve yoksunluk koşullarında kendi işçi sem tlerim izde yaşıyoruz. Fabrikaları­ mızda, iş yerlerim izdeki parçalanm a sem tlerim izde kısm en bir ortaklaş­ m aya ve bir araya gelm eye zemin ha­ zırlıyor. O zaman yeni örgütsel aracı­ m ızın bu koşula uygun olm ası lazım. Bir şeyler yaptırtm ayı ve örgütlü güçle reform lar dayatm ayı özleyen hareket tarzım ız yeterli toplum sal yaygınlığa ulaşam adığım ız için her­ hangi bir etki yaratamıyor. Sosyal ha­ reketlerin son 20 yılı neredeyse hiçbir kalıcı kazanım elde edemeyen um ut­ suz m ücadeleler ile dolu. Sosyal gü­ venlik yasası 500 bin em ekçinin top­ landığı bir kitle gösterisine rağmen geçti. Şimdi ise daha da ağırlaştırıl­ mış koşulları içeren yenisi örgütlü kesim ler tarafından bile seyrediliyor. Eğitim ve sağlıktaki ticarileştirm e ça­ baları lokal direnişlere karşın adım adım ilerliyor. Ö zelleştirm elere karşı yürütülen direnişler bir türlü ortak bir çatı altında toplanam ıyor, ateş sadece düştüğü yeri yakıyor. İnsanlar hayat­ larını m ücadele ve dayanışm a ile dü­ zelteb ilecek lerin i görebilecekleri “zafer a d a c ık la rın a ihtiyaç duyuyor­ lar. Geleneksel sosyal hareket tarzı­ mız geniş yığınlara bu yönlü bir m o­ ral sunamıyor. O yüzden yeni örgütü­ m üzün belki daha küçük ölçekte, ama acil sorunlara salt propaganda dışında da çözüm ler üretebilen bir karakteri olmalı. Em ekçiler dışarıdan küçük gi­ bi görünen, ama aslında hayatlarda önem li yeri olan sorunlara elbirliği ile çözüm ler bulabilsinler bu alanlarda ve yeniden moral depolasınlar. B ir­ birleri ile etkileşim içerisine girip, somut bir h edef için birlikte m ücade­ le edebilsinler. Bazı şeyleri ortak da­

yanışm a sayesinde değiştirebilsinler. Ticarileştirm enin etkilerini kısm en dahi olsa göğüsleyebilecek, yaşamı yaşanılır kılabilecek bir zemin yara­ tabilsinler ki buradan aldıkları güçle daha ilerisine de bakabilsinler. Neoliberalizm in yalnızlaştırıcı ve stan­ dartlaştırıcı etkilerine karşı yalnız ol­ m adıklarım görebilsinler. Yani bu ör­ gütün hayatın tüm alanlarındaki so­ runlara karşı m ücadele edebilir bir yanı olmalı. Kendisini salt toplu söz­ leşme yaparak bir şeyleri düzeltmeye kilitl em emeli. Bu örgütün sınıfın ve em ekçilerin taleplerinden kopm asını engelleye­ cek bir yanı olmalı. Tamamen halkın bağrında olm alı. Onun ihtiyaçları üzerinden kendini şekillendirm eli. D o­ layısıyla yukarıdan dayatılan karar­ larla değil de kendi iradesini kendisi açığa çıkarabilecek biçim de yapılan­ malı. Böylece geçmiş sosyalizm de­ neyim ine olan eleştirim izi de pratik olarak içerebilmeli. K itlelerden y a­ bancılaşm asını engelleyecek araçlar kendisine içkin olmalı. M ahallede ya­ şayan herkesin söz sahibi olabildiği organları olabilmeli. Dolayısıyla tam dem okratik kurum lar olmalı böylesi örgütler. B ürokratikleşerek tabanın taleplerinden kopm a ihtim allerini o­

CjOİ

labildiğince küçültülm üş olm alı. Böylece devrim cilerle, sosyalistlerle halk yığınları, em ekçiler arasındaki güven kaybını tam ir edecek yönü de olmalı bu örgütlerimizin. Bu k u r a n ­ ların hem tek tek üretenlerin, em ekçi­ lerin bir sınıf haline dönüştüğü, politikleştiği hem de kendisini siyasi m ü­ cadeleye adayanların kafalarındaki dar ve ezberci kalıplarını kırm alarını sağlayacak bir sınıfı tanım a laboratu­ arı da olmasını sağlayacak bir yapısı olmalı. Bu k u ra n la rın bulundukları alan­ daki yaşamın m imarisini değiştirecek planları, program ları olmalı. Em ekçi­ lerin yaşam koşullarında acil düzelt­ m eler gerçekleştirebilecek bir iktidar alanı olmalı. Gelecekte yaratm ak is­ tediğim iz dünyanın ipuçları buraların hem yaşam ında hem kültüründe fılizlenebilm eli. Sırtımızı dayayabilece­ ğimiz, ne istediğim izi gösterebilece­ ğim iz deneyim ler buralarda şekille­ nebilm ek. S ınıf örgütünün içinde oluşur di­ yerek sınıf bilinçli olsun olmasın tüm em ekçileri örgütleyebilecek bir yanı olmalı. İdeolojik yetkinliğe ulaşm ış olm anın gerekm ediği örgütlenm e ka­ nalları geliştirebilm eli. S ınıf bilinci, işçinin ancak örgütü içinde mücadele

71


C jO İ

AğusTOS'Eylül 2 0 0 5

ve ortak deneyim ­ ler ile edinebilece­ ği bir bilinçtir. D olayısıyla bu örgütün aynı sen­ dikalar gibi hakkı­ nı alm ak isteyen herkesin, yaşadığı sık ın tılara çare bulm ak isteyen herkesin ulaşabile­ ceği, dahil olabile­ ceği örgütler o l­ m ası esastır. Sınıfı bölen tüm k ü ltü ­ rel, ideolojik, et­ nik, m ezhepsel ay­ rım ların üstünde konum alabilen bir örgütün ancak sı­ n ıf örgütü haline gelebileceğini bilen bir örgüt olm alıdır bu. Farklı işkollarındaki işçiler ile iş­ sizlerin bir arada var olabilm esini sağlayacak bir örgüt olm alıdır bu. Sı­ nıfın birbirine rakip olarak gösteril­ meye çalışılan kesim lerini bir araya getirebilen, bunların arasındaki daya­ nışm aları büyütebilen bir yapıya sa­ hip olm ası gerekir. İşte toplum sal m ücadelelerden bizlerin çıkardığı sonuçlar, sınıfın kendi öz örgütleri olarak yukarıdaki hedeflere ulaşm aya çalışan D ayanışm aevlerini kurm am ıza sebep oldu. Yaklaşık 9 yıldır birçok em ekçi sem ­ tinde faaliyet yürüten bu kurum lar halkın birçok sorununa kendi daya­ nışm ası ile çözüm bulm asını sağla­ m aya çalıştı. B irlikteliğin ortaya çı­ karabileceği enerjinin nasıl bir şey olduğunu sergilem eye çalıştı. G enç­ ler üniversiteye hazırlandı, spor yap­ tı, yalnızlıklarını aşm anın en güzel yolunun halk dayanışm ası içinde yer alm ak olduğunu gördü. A ileler ara­ sında yaşanan sorunlar D ayanışm aevlerinde çözüldü. U yuşturucu satı­ lam ayan, h ırsız lık yapılam ayan sem tler, sokaklar yaratılm aya çalışıl­ dı. K adınlar kadın sağlığı konusunda bilgileri D ayanışm aevlerinde aldılar. İnsanlar yıkım ekiplerine karşı ne y ap acak ların ı D ayanışm aevlerinde bir araya gelip tartıştılar. İşçiler iş yasalarındaki son gelişm eleri Daya-

72

nandığı b ir ilke var: “Y oksulluğu ancak yoksullar, em ekçiler, sın ıf bir büt ün olarak yok ed eb ilir” Ulaşm ak iste d iğ i­ m iz n o kta belli. İşçilerin bir sın ıf bütünlü ğ ü iç e ri­ sinde k endi y a­ şam larını, kendi g elecek lerin i b e­ lirle y e b ile c e k le ri bir güç haline ge­ lebilm esi. Bu faa­ liyetlerin tüm ü bu am aca hizm et et­ m eye çalışıyor: Sınıfı etkin bir özne haline getirebil­ mek. M ülkiyetin bir hırsızlık oldu­ ğuna, insanca çalışm anın ve yaşam a­ nın hepim izin en doğal insani hakkı olduğuna inananların sayısını artır­ m ak ve bunların bir gün yaşam larını yeniden kuracak güce ulaşm asını sağlam ak. A cılarım ızın tek ilacı bu olacaktır çünkü.

nışm aevlerinde öğrendiler. İşsizler buldukları küçük işleri elbirliği ile D ayanışm aevlerinde yapıp o akşam ­ ki eve ekm ek alacak parayı kazandı­ lar. Ç ocuklar D ay anışm aevlerinin kütüphanelerinden aldıkları kitapları okuyarak uyudular, derslerinde anla­ yam adıklarını D ayanışm aevlerindeki ahilerden ablalardan öğrendiler. Evinde kocasından dayak yiyen k a­ dın D ayam şm aevine sığındı. Kıdem tazm in atın ı alam ayan işçi hukuk desteğini D ayanışm aevindeki gönül­ lü avukattan aldı. M ahallelerde gay­ rı m eşru işler yapan çeteler D ayanışm aevlerinin yanm a yam acına uğra­ m am aya çalıştı. H alkın kentleri yö­ nettiğinde ne olacağını, yoksulluğa karşı nasıl m ücadele edileceğini m e­ rak edenler D ayanışm aevlerinin ku­ rultaylarında bir araya geldiler. Nasıl bir m uhtar, nasıl bir belediye istedik­ lerini insanlar D ayanışm aevlerinde tartıştı. Kitaplar, giysiler D ayanışm aevlerinde yeniden ihtiyaca göre paylaşıldı. “Yoksuluz çünkü siz var­ sınız” haykırışları zenginlerin m e­ kanlarına D ayanışm aevleri pankart­ larının ardında dayanışm ayı büyütenlerce ulaştırıldı.

Bu zorlu olan yoldur. Sınıfın içinde, sınıfla beraber m esai harca­ mak, ortak yaşam lar inşa edebilm ek, tonlarca sorunun altına gözünü kırp­ m adan girebilm ek, bir kişinin soru­ nunu kendi sorunu gibi kavrayabil­ mek, dışarıdan oturup soyut lafızlar üretm ekten m uhakkak ki daha zor. Am a çıkış da ancak bu. Zam an za­ m an kan kusturabilen, çok em ek h ar­ cadık, çok şey öğrendik, am a daha yolun başında olduğum uzu, daha öğ­ renm em iz, başarm am ız gereken çok şey olduğunu hiç unutm uyoruz. B a­ şardıklarım ızla, ulaştığım ız noktayla gurur duyuyoruz, ama gerçek hedefe ulaşabilm ek için daha kırk fırın ek­ m ek yem em iz gerektiğini de çok iyi biliyoruz.

A m erikalı sosyalist Petras şöyle diyor: “K üçük zaferler büyük hare­ ketleri inşa eder. M ikro siyasetle el­ de edilecek niceliksel ilerlem eler bir noktadan sonra kitlesel ulusal hare­ ketler aracılığıyla niteliksel dönü­ şüm ler haline gelirler” D ayanışm aevleri çalışm asını büyütenlerin de i­

Dayanışm ayı her geçen gün daha da büyütm enin yeni, yaratıcı yollarını bulm ak için gecesini gündüzüne ka­ tan, m ilyarlarca insanın sefil koşul­ larda yaşamasını bir türlü kabullene­ m eyen ve bu durum un verdiği iç hu­ zursuzluğu ile um uda dört elle sarılan tüm dostlara selam olsun!


Ağustos'E ylül 2 0 0 5

C jO İ

G E L E C E Ğ İN S E N D İK A L A R I İÇİN İLK T E S P İT L E R Mehmet flkyol

Bugün elimizdeki 'prensipler' deyim yerinde be işçi hareketinin el yordamıyla, ama mutlaka elindeki dünya görüşünün ona sağladığı ileriyi görme yetisi ile bulunmuştur. Şu anda ise bu prensiplerin nasıl hayata geçirilebileceği konusunda elimizde somut ve­ riler birikmeye başlamış bulunuyor. Özellikle üretim organizasyonlarındaki değişim izle­ nerek bu ipuçlarına ulaşılabilir. Peki nedir bu değişimlerin bugünkü belirleyici yönleri? Sendikaların gelecek toplum içinde­ ki konum lan ve yapıları nasıl olabi­ lir tartışm aları kuşkusuz içinde yaşa­ dığım ız toplum daki değişim ler çer­ çevesinde incelenm elidir. B u çerçe­ vede bir giriş olan ‘Geleceğin Sendi­ k aları’ yazısındaki ‘sesli düşüncele­ r i’ bir yazılar dizisi ile ete kem iğe büründürm ek gereklidir. B una ilk tespitleri yapm akla başlayalım .

I. Üretim sürecindeki değişim ler A yrın tıların a g irm eden hızla gözden geçirilince öne çıkan konular şunlar oluyor: 1. K apitalizm 1917’ye kadar tüm dünya coğrafyasına yayılarak gelişti, paylaşacak yer kalm ayınca birinci ve ikinci paylaşım savaşları patlak verdi, neredeyse bu savaşların altında kalıyordu. 2. Bu süreci kapitalizm in haya­ tın her alanına yayılm aya başlam ası izledi, başlangıçta yalnızca günlük m addi tüketim ihtiyaçlarının üreti­ m ini yapan kapitalist işletm eler, gi­ derek her türden ihtiyacı karşılaya­ cak üretim yapm aya başladılar, ihti­ yacın olm adığı ancak ortalam anın I üstünde kar getirecek bir alan bul­ duklarında ise ‘ihtiyaç yaratm a’ yo­ luna kadar işi yaydılar. 3. Bu yayılm a sonucu neredeyse hayatın her alanı ‘pazarın bir parça­ sı’ haline geldi, kültür, bilim , med| vadan sonra günüm üzde politik alan­ da kapitalist pazara eklem leniyor.

4. Sosyal devlet ile sağlanan em eklilikten, toplu taşım acılığa kadar ‘kam u hizm etleri’ özelleştirm e adı altında serm ayenin yatırım ve kar alanlarına dönüştürülüyor. 5. N eyin nasıl üretileceği, esas olarak tekellerin m erkezinde tek bir kriterle belirleniyor, kar oranı ulus­ lararası fınans pazarında elde edile­ cek ortalam a faiz oranından yüksek olm alı. 6. O rtalam anın üstünde kar elde etm ek için yapılan hesaplarda işgücü neredeyse ham m adde gibi ‘sabit’ ve ‘rizikosu olm ayan’ bir girdi olarak hesaba katılıyor. Bu yayılm anın sınırları var m ı ya da bu sınırlara varıldı mı, soruları cevap bekliyor. C oğrafi yayılm anın sınırlarına gelindiğinde devrim lerin yolu açılm ıştı, bugün için insanlık yine benzer bir sürecin başında bulu­ nuyor dem ek, m üm kün mü? Ü retim m aliyeti içinde ‘üretim in p lan lan m ası’ (araştırm a-geliştirm e) girdileri sürekli artm akta, ham m ad­ de, donanım , işgücü girdilerini geri­ de bırakm akta. G iderek ‘potansiyel bir tü k etici’ için üretim yapm a yerini ‘som ut bir tüketici’ için üretim yap­ m a ön plana çıkm aya başlıyor. B ilgiiletişim (IT) tekniklerindeki gelişm e ile hepsi aynı olan kitlesel üretim ye­ rini neredeyse her tüketicinin tam ih­ tiyacına cevap veren birer ürünü üretm eyi m üm kün kılm akta. Yeryüzü­ nün kısıtlı ham m adde potansiyeli ve çevre sorunları dikkate alındığında

bu im kan, insanlığın dünyayı yok edecek düzeyde tüketm esinin önüne geçebilir. N e var ki üretim konusun­ da karar verenlerin kriteri bu değil, kar oranını yükseltm ek. K arar ve planlam a bu ‘doğa kanununa’ göre oluyor ve çoğu kez yukarıda işaret edilen im kanı boğuyor. K ar oranını artırıcı bir ürün üret­ m e kararı alındı m ı, bunun planla­ m ası küresel ölçüde yapılıyor, nere­ de nasıl üretim yapılacağı için tek ölçü düşük m aliyet. Yeni liberal po­ litikaların tek am acı da bunun için gerekli altyapıyı hazırlam ak. Bu an­ lam da planlam a tayin edici güç hali­ ne gelirken planlam a tekniklerinin g eliştirilm esi ön plana çıkm akta, planlam aların planlanm ası ‘konseptle ri’ bir zorunluluk olm akta, nere­ deyse ‘araç’ olm aktan çıkıp ‘am aç’ haline dönüşm ektedir. B ir ürün bu anlam da üretilm eye başlandığında da kapitalizm in kes­ kin rekabet kılıcı ile tekrar kar oran­ larını düşürücü m ekanizm alar hare­ kete geçm ekte ve yeniden kar oranı yüksek yeni bir ürün üretim i ihtiyacı ortaya çıkm aktadır. Tekeller bunu önceden görüp tedbirlerini alırken, sürekli olarak ürün araştırm a ve ge­ liştirm eye finansm an ayırıyorlar. B ir kere bir ürün için bu yatırım yapıl­ m aya başlanınca, artık geri dönül­ m ez bir yola girilm ekte, bu süreç içinde ürün için ‘ihtiyaç’ yaratılm ak­ ta (pazarlam a), ürün gelişen teknik ve durum la artık yararsız hale gelse bile üretim i yapılm aktadır. Tersi du-


C jO Î

A q u sra s'Eylül 2 0 0 5

Tarihsel perspektifte günlük tüketim m addelerinden başlayarak dayanıklı tüketim m allarına uzanan üretim çe­ şitlenm esi bugün hizm et üretim ine yayılırken iki önem li engelle karşı­ laşm aya başladı. Ö ncelikle kitlesel üretim alanlarında kar oranlarının ortalam anın altında olm ası, öte yan­ dan ücretlerin sürekli düşüşü nede­ niyle satım alm a gücünün düşm esi, başka bir deyişle ürünleri alabilecek­ lerin sayısının azalm ası. B u durum kaçınılm az bir şekilde potansiyel bir tüketici için üretm e düşüncesinden som ut sipariş üzerine üretim düşün­ cesine geçişi zorladı. D aha şim diden otom obil tekelleri piyasay a sürm eyi düşündükleri m odel­ Pozor bizzat fabrikanın içine kadar uzanmaya başladı. Bu çerçevede her işçi, ler için tek tek m üşte­ her team work diğerini hem rakip hem de müşteri olarak görürken, pazar ka­ rilerine m otor gücün­ nunları bizzat üretim sürecinin en kılcal damarlarına kadar yayılmaktadır. den iç dizayna kadar yüzlerce değişik var- Sonuç olarak bunu gerçekleşti­ rum bütün bu yatırım ların boşa çık­ yasyondan birini seçm e/satm alm a m ası, serm ayenin buharlaşm ası anla­ recek örgütlenm enin işyerlerinde y a­ ‘özgürlüğü’ verm ekte, elbette bunlar m ına gelecektir. ratılm ası, yani sendikal hareketin ‘bedava’ değil. A m a tüketici kendi yeniden içselleştirilm esi. Bu artık ‘kontrolden çıkm ış’ bir istediği biçim deki m odele daha fazla tek ‘doğa k anunu’ (kar oranını artır­ Y ukarıdaki ‘p re n sip le r’ deyim ödem eyi de seve seve kabul ediyor. m a) ile hareket eden neredeyse tüm ­ yerinde ise işçi hareketinin el yorda­ İşyeri yönetim i, esnek çalışm a, team den ‘sanallaşm ış’ süreci insanlık na­ w ork adı altındaki düzenlem elerle, m ıyla, ama m utlaka elindeki dünya sıl yeniden kontrol altına alabilir, so­ bu tek tek siparişlerin nasıl üretile­ görüşünün ona sağladığı ileriyi gör­ rusu bir yerde devrim sorununa denk ceğine kendisi kafa yorm aktansa bu­ m e yetisi ile bulunm uştu. Şu anda idüşer. Yukarıdan tek ham le ile bu nu işçilere bırakıyor ve am iyane de­ se bu prensiplerin nasıl hayata geçi­ ‘doğa kanununu’ b ertaraf edem eye­ yim i ile, m üşteri bunu şu zam anda rilebileceği konusunda elim izde so­ ceğim ize göre, bu ham leyi yapm ak iistiyor, nasıl yapm ak isterseniz y a­ m ut veriler birikm eye başlam ış bulu­ çin ‘aşağıdan’ ön şartları hazırlam ak pın, karar size ait deyip aradan çeki­ nuyor. Ö zellikle üretim organizas­ bu anlam da devrim in güncel sorunu­ liyor. B aşka bir deyişle pazar bizzat yonlarındaki değişim izlenerek bu idur. fabrikanın içine kad ar uzanm aya puçlarm a ulaşılabilir. Peki nedir bu başladı. Bu çerçevede her işçi, her değ işim lerin bugünkü belirley ici Yukarıdaki sanal ‘çarkın’ işlem e­ team w ork diğerini hem rakip hem yönleri? B unların sistem atize edil­ si, altta som ut üretim in planlandığı de m üşteri olarak görürken, pazar m eye m uhtaç izlenim ler olduğunu gibi gerçekleşm esi ile olur. Buna en­ kanunları bizzat üretim sürecinin en belirterek sıralam aya çalışalım . gel olm anın yolu altta ‘som ut’ bir kılcal dam arlarına kadar yayılm akta­ gücün örgütlenm esidir. B unlardan dır. II. Değişimin hareketle sendikal hareket içinde za­ 2. İşgücü kartelinin darbelenm an zam an tartışm aya açılan üç ‘es­ yönelimleri mesi: B aşlangıçta tek tek işgüçlerini k i’ prensibi tekrar güncelleştirm ek 1. P aza rın üretim in içine g ir­ piyasada satan işçilerin yerine sın ıf m üm kün, mesi: Son yirm i yıla kadar kaba ola­ davranışının geçm esi ile sendikal - Toplum un nelerin üretim ine ih­ rak üretim in pazarı belirlediğini söy­ m ücadele, işgücünün satım ı için top­ tiyacı olduğunun tespitini sağlaya­ lem ek m üm kündü, pazar için üretim lu iş sözleşm elerini işverenlere k a­ cak b ir ‘endüstri p o litik ası’nm belir­ yapılm asına karşın, üretim özellikle bul ettirdi. Böylece ortaya çıkan iş­ lenm esi, fordist üretim organizasyonlarında, gücü karteli sayesinde, sın ıf önemli pazardan dolaylı da olsa bağım sızca ekonom ik kazanım lara ulaştı. Ö zel­ - Ü retim in dem okratikleştirilm e­ likle büyük üretim m erkezlerinin yapılm aktaydı. Ü retim i belirleyen si, yani üretenlerin neyin nasıl üreti­ yaygınlaşm ası ile işgücü karteli p a­ faktörler, ürünün sürüleceği pazar­ leceği konusunda söz ve karar sahibi zarlık gücünü serm ayeye dayatm a lardan bağım sızca şekilleniyordu. olması,

74


Acjusras'Eylül 2 0 0 5

im kanı buldu.

rafların ı’ üstlenm e kabul ettirildi, em eklilik, hastalık sigortası zorunlu hale getirildi ve işverenlerin bunla­ rın önem li kısm ını finanse etm esi kabul ettirildi. Yeni liberal politika­ lar tam bu noktayı hedefliyor, işve­ renleri bu külfetten kurtarm ak isti­ yor, çalışanlara sigorta istiyorsan kendin bunun m asraflarım üstlen de­ niliyor. N asıl ki kapitalizm in ilk ye­ şerdiği dönem de kırdan kopm aya ha­ zır bir potansiyel işgücü fazlası vardıysa, günüm üz de gidiş o yönde,

CJOİ

ğında adeta doğa insanlıktan haklı olarak hesap sorm aya başladı gibi gö­ züküyor.

Bugün bir yandan üretim organi­ zasyonlarındaki değişm eler, gerekse üretim in uluslararasılaşm ası bu kar­ 5. Politikanın pazar ekonom i­ teli parçalam aya başlam ış bulunu­ sine açılm ası: Küresel rekabet şart­ yor. Ü retim birim lerinin küçülm esi, larında tek tek devletler, serm ayeye parçalan m ası, işçilerin dayanışm a azami karı getirm ek için canhıraş tem elinde bir araya gelişlerinin yeri­ uğraşan kurum lar haline getirilm ek­ ni rek ab ete bırak m ay a başlam ası te, devletler arasındaki bu rekabetin toplu p azarlık im kanlarını d aralt­ tek am acı serm ayeye en uygun ko­ m aktadır. Öte yandan serm aye toplu şulları yaratm aya indirgenm ektedir. pazarlık araçlarına yönelik ideolojik, D evletin m asrafları serm aye açısın­ siyasal, pratik alanlarda açık savaş dan b ir gider faktörüne dönüşürken araçlarını birer birer p iy asay a sürüyor. Sen dikal h a re k e t; Gün geçm iyor ki sen­ Kendini işkolu/işyeri sorunları ile sınırlam am aiıdır, dikaların ve toplu iş D em okrasi için politik m ü cad eled e ta ra f olm alıdır, sözleşm elerinin nasıl D o ğ a ya ve insanın ken d isin e ilgisiz kalm am alıdır. m odası geçm iş oldu­ ğunu bize hatırlatm a­ sın. Teorik, felsefi araştırm alardan serm ayenin işine yaradığı ölçüde ka­ gerek üretkenlikteki artış gerekse de m agazin haberlerine kadar her alan­ bul görm ektedir. D em okratik haklar yeni üretim teknikleri sonucu, kapi­ da bunları görm ek m ümkündür. karar m ekanizm alarında devre dışı talizm için ‘değerlendireceğinden’ bırakılm akta ve sosyal görevler bir B enzer şekilde sınıfın m ücadele fazla bir işgücü fazlalığını ortaya çı­ yük olarak görülm ektedir. U zun m ü­ araçları da özellikle üretim in belli karıyor. Bu işgücü fazlalığının ‘eri­ cadeleler sonrası çalışanların serm a­ bir yerde yapılm ası zorunluluğunun tilm esi’ düzen için stratejik bir öne­ yeye kabul ettirdikleri bu haklar sü­ giderek izafileşm esi sonucu etkisiz­ me sahip. rekli tehdit altındadır. leşm ekte, serm ayenin üretim i başka Ö te yandan kapitalizm kendi bir ülkeye/bölgeye kaydırm a tehdidi, III. Hangi yol? bindiği dalı da kesiyor, karını m aksi­ sınıfı geri adım atm aya yönlendir­ m ize etm esi için ihtiyaç duyduğu iş­ m ekte, buna yanaşm ayanları işsiz­ B uraya kadar söylenenlerin yeni gücü hem kas hem de kafa em eğini likle karşı karşıya bırakm aktadır. ‘keşifler’ olm adığı açık, sorun bun­ en iyi şekilde aynı zam anda kullana­ lardan hareketle hangi yolun ne gibi 3. İn san üretici gücünün ‘ toplubilen olm alıdır. Am a ortaya çıkm aya araçlarla tutulacağının tartışılm aya k ıy ım ı’ : H er insan ve kurum un k a­ başlayan bu tür insanın kas em eğini açılm ası. Yukarıda kabartılanm aya fasının içine bir din gibi yerleştiri­ hunharca kullanırken, kafa em eğini çalışanlardan sendikal hareketin he­ len ‘pazarın görünm eyen e li’ ve oköreltecek ideolojik saldırı silahları­ defleri konusunda belli bir görüş b ir­ nun kanunları için gerek insan em e­ nı ona dayıyor, insanlığın yaratıcılı­ liği bile çıkabilir; ği gerekse de ham m adde ve enerji ğının gelişm esine set çekiyor. b irer üretim m aliyeti faktöründen i- Sendikal hareket kendini işko4. D oğanın yağm alanm asının barettir, karın m aksim ize edilm esi ilu/işyeri sorunları ile sınırlam am alıçılgınlaşm ası: D oğa üretim için ge­ çin en düşük seviyede tutulm ası ge­ dır, rekli ham m adde ve enerjiyi insanlı­ reklidir. İnsan sağlığını hiçe sayan ğın em rine sunm asına karşılık, kapi­ - D em okrasi için politik m ücade­ çalışm a biçim leri ve tem posu ile iş­ talizm bunları insanlık için en yarar­ lede ta ra f olm alıdır, gücünün posası çıkarılarak, kar ölı, doğaya zarar verm eyecek şekilde zelleştirilir, buna karşın bunun do­ - D oğaya ve insanın kendisine il­ kullanm ayı denem ek bile istem iyor, laysız sonucu, artık istenen üretken­ gisiz kalm am alıdır vb. A ncak nasıl bugün en fazla kar etm eden başka lik düzeyini tutturam ayan insanların bir sendikal yapı/yapılanm a sorusu­ bir kriteri yok, ne insanlığın ne de bakım ı toplum un sırtına yüklenir, bu na verilen cevaplarda şim dilik ortak doğanın geleceği onu ilgilendirm i­ ‘m asraflar so sy alleştirilir’. D üzenin bir düşünce yaratılam adı, daha da fe­ yor. D ünyam ızın sınırlı ham m adde ‘sosy al’ ‘refo rm ların ın ’ tek am acı cisi bu konu tartışılacak bir konu ove enerji kaynakları giderek azgınla­ budur. larak bile görünm üyor. ‘G eleceğin şan bir saldırı ile karşı karşıya, geliş­ K apitalist düzenin ilk çıkışında S endikaları’nm bulduğu/bulam adığı tirilen teknikler, kullanılan teknolo­ işgücü insafsızca kullanılıp bir çöp yankı da zaten bunun som ut bir gös­ jile r hiç bir şekilde bu sınırları dik­ gibi kenara atılırken, sendikal m üca­ tergesi, ısrarla gündem e getirm eye kate almıyor. Son zam anlarda y aşa­ dele sonucu, serm ayeye bunun ‘m as­ devam edeceğiz. nan doğal felaketler dikkate alındı­ 75


CjOİ AqusTOS'Eylül

200?

Ev eksenli çalışmanın ‘zorunlu’ işgücü: Kadınlar

GÖRÜNMEYEN EMEĞİN ÇİLESİ €zgi Kara Evde çalışma/ev ehsenli çalışma adından da anlaşılacağı gibi çalışma mekanının ev ol­ duğu bir çalışma biçimini tanımlıyor. Ancak yüzyıllardır yapılagelen ücretsiz aile işçiliğin­ den de, hiçbir ücret karşılığı olmadan yapılan ev içi işlerden de farklı özellikler taşıyor. Bu alanda çalışanların belirgin ortak özelliği ise formel şartlarda çalışamayanlardan meydana gelmesi. Yani en çok da kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve göçmenler. Özellikle de kadınlar... E snek üretim , kalite çem berleri gibi kavram lar gündem e geleli çok uzun bir zam an olmuyor. 1970’lerden bu yana kapitalist üretim biçim ­ lerinde yaşanan değişim e paralel olarak sadece üretim in değil, istihda­ m ın da esnekleştiği, kayıt dışı, sen­ dikasız, sigortasız çalışm anın yay­ gınlaştığı bir süreçten geçiyoruz. Ki aynı süreç işin yapıldığı m ekanları da çeşitlendirdi. Ü retim in parçalan­ m ası, devasa taşeron zincirlerinin oluşm asının yanı sıra görünm eyen, gözlerden uzak kalan evde çalışanla­ rın em eği var bir de. Evde çalışm a/ev eksenli çalışm a adından da anlaşılacağı gibi çalışm a m ekanının ev olduğu bir çalışm a bi­ çim ini tanım lıyor. A ncak yüzyıllardır yapılagelen ücretsiz aile işçiliğinden de, hiçbir ücret karşılığı olm adan ya­ pılan ev içi işlerden de farklı özellik­ ler taşıyor. B u alanda çalışanların be­ lirgin ortak özelliği ise formel şart­ lard a çalışam ayanlardan m eydana gelm esi. Yani en çok da kadınlar, ço­ cuklar, yaşlılar ve göçmenler. Ö zel­ likle de k adınlar... Ü retim sürecinin en az denetlenebilen, fason zincirinin en uçtaki parçası olarak öne çıkıyor evde çalışma. Bu kapsam da çalışan­ lar, üretim zincirinin son halkası ol­ m ası dolayısıyla em ek gücünün en savunm asız bölüm ünü m eydana geti­ riyor. Böylece en az m aliyetle emek yoğun m alların üretim i deyam edi­ yor. Bu süreç gittikçe yoğunlaşsa da izlerini çok daha gerilerde sürm ek de mümkün. Ev eksenli çalışm a sanayi kapita­ lizm ine g eçişin ilk zam anlarında, 76

1800’lerde m anüfaktürden fabrikaya geçiş sürecinde de karşım ıza çıkıyor. Sanayi devrim inden hem en sonra fabrikalarda çalışm ayan bir kesim i ifade ediyor. M arx’in ifadeleriyle de­ vam edersek “Bu ucuz em ek kullanı­ mı sadece m akine kullanılsın veya kullanılm asın, büyük boyutlu bütün üretim faaliyetleri için geçerli ol­ m akla kalm az; aynı zamanda, ister işçinin özel m eskeninde ister küçük işyerlerinde yürütülüyor olsun, ev endüstrisi denilen üretim faaliyeti için de doğrudur. M odem ev endüstri­ si denilen bu endüstrinin, şehirlerde bağım sız el zanaatlarının, tarım da bağım sız köylü işletm eciliğinin ve her şeyden evvel de işçi ve ailesinin yaşadıkları bir evin varlığını şart kı­ lan eski tarz ev endüstrisiyle, isim le­ rinin aynı olm asından başka hiçbir ortak yanı yoktur. Bu eski tarz ev en­ düstrisi, şimdi fabrikanın, m anüfaktür veya m al ve eşya deposunun bir dış bölüm ü haline gelm iş bulunuyor. Serm aye fabrika işçilerinden, m anüfaktür işçilerinden ve büyük kitleler halinde bir yerde topladığı ve doğru­ dan doğruya kum andası altında bu­ lundurduğu el işçilerinden başka, şimdi görünm eyen iplerle bir diğer işçi ordusunu da hareket ettiriyor. B unlar büyük şehirlerde olanlarla birlikte bütün ülke sathına yayılm ış bulunan ev endüstrisi işçileridir. Bir örnek; İrla n d a ’da L o n d o n d erry ’de T illie’lerin göm lek fabrikası, bin fab­ rika işçisiyle birlikte ülkenin dört bir tarafına dağılm ış ve kendi evlerinde çalışan 9 bin ev işçisi çalıştırır.” M arx’m da söz ettiği gibi üretim

biçim leri değişim e uğram ış, üretim , yeni üretim m ekanlarına, fabrikalara doğru kayarken, evlerde yapılan üre­ tim , fabrikalarda yapılan üretim in yan kolu haline gelm eye başlam ıştır. Yine bu dönem de evlerde yapılan iş­ ler çeşitlilik gösteriyordu. Fabrika­ larda yapılan işlerin bazı bölüm leri evlere verilirken, sadece evlerde ya­ pılan işler de vardı. A radan 100 y ıl­ dan daha uzun bir süre geçtikten son­ ra m eskenler yaygın bir şekilde tek­ rar serm ayenin çalışm a alanına dahil olm aya başladı. B ir dönem m akine­ leşm enin de etkisiyle önemini kaybe­ den ev eksenli çalışm a günüm üzde kapitalizm in geçirdiği süreçle ilgili bir değişim yaşıyor. İlk dönem lerin­ de evlerden fabrikalara bir geçişi ifa­ de eden süreç bugün fabrikalardan evlere geri dönüyor. Süreci tersine çeviren gelişm e 1970’lerde yaşanan kriz ve üretim bi­ çim lerinde yaşanan esnekleşm edir. Krizi aşm ak için girilen yol, üretim biçim lerinde topyekun bir değişim in de önünü açmıştır. Sermaye için bin­ lerce işçinin çalıştığı fabrikalarla yü­ rüm ek m üm kün değildi. B u anlam da eski teknolojili büyük fabrikalar ucuz em ek cenneti azgelişm iş ülkelere ta­ şındı ve iletişim ve ulaştırm a sektö­ ründeki teknolojik yenilenm e ile bir­ likte üretim parçalanabilir hale geldi. Çok uluslu şirketlerin m erkezlerinde artık sadece planlam a, tasarım , eti­ ketlem e ve pazarlam a yapılır oldu. Asıl üretim ise uluslararası ölçekte taşeron zincirlerine aktarıldı. “M ar­ k a” ürünün sahibi firm aların altında çeşitli ülkelerde bu firm aların da or­


AğusTos-Eylül 2005

tak olduğu yabancı fabrikalar, firm a­ ya iş yapan taşeron fabrikalar, bu fabrikalardan atölyelere, oralardan da çile atölyelerine, görünm ez m ikro işletm elere ve evde çalışanlara kadar uzanan “taşeron zincirleri” oluştu. Esnek üretim sistemi içinde, üreti­ min uzmanlaşma istemeyen, standart­ laşmış parçaları, fason üreticilerle ku­ rulan organik bağ ile üretilir. Diğer yandan eve iş verme sistemine de aynı amaçlarla daha sık başvurulur. Böylece dışarıya yaptırılan işin miktarım kolay­ ca değiştirerek üretim dalgalanmaları­ na uyum sağlamak ve riskleri önemli ölçüde küçük firm alara aktarm ak mümkün olabilmektedir. Aynı zaman­ da, örgütsüz ve ucuz işgücü maliyeti ile işleyen küçük üreticilere iş yaptır­ makla, örgütlenme ve toplu pazarlık düzeni içinde işçi çalıştırmanın mali­ yetlerinden kaçınılır. İhbar tazminatı, kıdem tazminatı, sigorta ve vergi har­ camaları asgari düzeye iner. Sonuç olarak, günüm üzde üreti­ min esnekleşm esi ve bununla bağlan­ tılı olarak taşeron zincirlerinin geliş­ m esiyle ev eksenli çalışm anın yay­ gınlık kazandığını söyleyebiliriz. Taşeronlaşm anın ve özellikle fason üre­ tim in yaygınlaşm asının ev eksenli çalışm ayı artırdığını da ekleyebiliriz. “Günüm üzde ev eksenli çalışma, tüm dünyada yaygınlaşan bir çalışm a biçimidir. D ünyada toplam işgücü içinde ev eksenli çalışanların oranı gi­ derek artmıştır. 1996 verilerine göre F ilip in ler’de enform el sektör işçileri­ nin % 13.7’si ev eksenli çalışm akta­ dır. Latin A m erika ülkelerinin giyim sektöründe ev eksenli çalışm a çok yaygındır. 1992 verileri Buenos A i­ res’te im alat sektöründeki işçilerin % 8’inin, Cordoba ve R osario’da im alat sektöründeki işçilerin % 10’unun ev eksenli çalışm akta olduğunu gösterm ektedir. 1990’lı yıllarda ise Alm anya, Hong Kong, İtalya, Japon­ ya ve M eksika’da enform el sektör içinde ev eksenli çalışanların oranı %87 ile %93 arasında değişmektedir. Bu durum sadece gelişm ekte olan ül­ keler için değil, AB üyeleri için de geçerlidir. 1990’lı yılların ilk yarısın­ da ev eksenli çalışanların sayısının

AB üyesi 15 ülkede toplam 2 m ilyon, Japonya’da ise 1 m ilyon civarında olduğu tahm in ediliyor. Öte yandan H indistan’da sadece bidi yapım ında ev eksenli çalışanların sayısı 2 m il­ yon 250 bindir. F ilipinler’de sadece giyim işinde 500 bin kişi ev eksenli olarak çalışm akta, F ilipinler’in bütü­ nünde ise kendi hesabına çalışan ya da taşerona bağlı işçi konum unda ça­ lışan toplam 5 ile 7 m ilyon işçi oldu­ ğu tahm in edilm ektedir.”(Örgütsüzlerin Örgütlenm esi)

“Kadınların yeri evidir” 1999 DİE verilerine göre Türki­ y e ’de ev eksenli çalışanların yüzde 95’i kadın. Bu rakam ın gösterdiğin­ den hareketle ev eksenli çalışm anın bir kadın işçi alanı olduğunu söyle­ m ek abartı olmaz. Zaten toplum sal cinsiyet rolleri gereği ve dışarıda çalışm a konusun­ daki handikapları olan kadınlar ev eksenli çalışm a konusunda bulunm az bir işgücünü oluşturuyorlar. Ev işleri, çocukların bakım ı gibi kadınların eve bağım lılığını zorunlu kılan işlerin de aksatılm ayacağı düşüncesiyle evlere verilen işler kadınlara yaptırılıyor. Yeniden üretim süreci yani ev içi em ek erkek egem enliğiyle harm an­ lanmış kapitalist sistem de tüm üyle kadının sorum luluğunda olduğundan evlerde yapılan parça başı işler de kadının rolleriyle örtüşüyor. Kadın hem ev işlerini yaparak toplum sal ro­ lünü yerine getirecek hem de parça başı işi yaparken kendisini asıl ola­ rak başka bir görevde, ev kadınlığın­ da hissedecektir. Böylece ne ev için­ deki em eğinin farkında olacak ne de evde yaptığı üretim in çalışm a oldu­ ğunun farkında olacaktır. Bu durum hem kadınların ‘tercih i’ hem de em ek yoğun üretim yapan firm aların yöne­ lim lerinin bir sonucudur. K adınların yeniden üretim m ekanına sıkıştırıl­ mış bir iştir eve iş verme. Eve iş verm e kapitalistler için ka­ dının em eğinin görünm ezliğinden faydalanıyor. Kadın em eğini hiçe sa­ yan bu özel durum kayıtsız, güvence­ siz, tanım sız işleri zaten emeği üze­ rinde herhangi bir hak talep etm eyen

CjOİ

kadınların om uzlarına yüklüyor. K a­ dınların emeği üzerindeki bu görünm ezlik kapitalist sistem in söm ürüsü­ nü daha da artırm ak için büyük ola­ naklar sağlıyor. Evde parça başı üre­ ten kadın, verdiği em eğin kendisini işçi kıldığının farkına bile varamıyor, böylece hak talep etm eyerek, var olan koşullar onu rahatsız etmiyor, hatta çalıştığını kabul etm eyerek em eğini ‘eve küçük bir katkı’ olarak görüyor. İşin geçici olm asıyla birle­ şen bu durum karşısında kadınların kendiliğinden em eklilik, sigorta gibi hakları talep etm esi hayal bile edile­ mez. Böylece haklarından ve güvence­ lerinden vazgeçen işgücünü tanım lı­ yor kadınlar. İşsizlik ve yoksulluğun artm asıyla zorlaşan hayatta kalabil­ me koşullarını sağlıyor kadın. Evde ekmeği, reçeli, konserveyi yapıyor, boğaz tokluğuna yaşayabilm ek için yok pahasına eve iş alıyor. Yoksulluk ve işsizliğin artması ve devletin sosyal hizm etlerden elini çekm esiyle kadınlar da çalışm ak zo­ rundalar. A ncak kadınların içinde bu­ lundukları durum -eğ itim olanakla­ rından yoksunluk, okuryazar olm a­ mak, feodal değerler, yani vasıflı iş­ gücünün gerektirdiği özelliklere sa­ hip olm am ası, çocuklara bakm akla yüküm lü olm ası- onları en vasıfsız işleri yapm aya zorluyor. Kaldı ki iş aram ak ve bulm ak, hatta evden dışa­ rıya çıkm ak için ya paraları ya da izinleri yoktur. Ve genellikle o kadar yoksullardır ki, çocuklarını kreşe ve­ recek ya da bir bakıcı tutacak parala­ rı yoktur, yani isteseler de dışarıya, işyerinde çalışm aya gidemezler. Dı­ şarıda iş buldukları durum larda da çalışm a şartları evdeki çalışm adan daha iyi değil, ücretleri ev eksenli ça­ lışm a ile elde ettikleri gelirden daha yüksek değildir. Hem çocuklarına ba­ kıp hem de gelir sağlam ak zorunda­ dırlar. Eve iş alm aktan başka çok da fazla seçenekleri yok. İşgücünün ucuz ve esnek, işçinin örgütsüz olm asını esas alan ev eksen­ li çalışm ada, tam da bu özellikleri ta­ şıyan kadın işgücünün tercih edilm e­ si doğaldır. 77


q O İ AqusT0S'Eylöl 2005

kestirem ez ve pazarlık güçleri fazla­ sıyla düşer. Pazarlık güçlerinin sınırlı olmasının diğer bir sebebi de tek tek çalışmalarıdır. Ekip olarak çalıştıkla­ rında daha çok iş alabilir ve daha çok gelir elde edebilirler. Ancak yakın çevrelerinde, örneğin akrabaları ve kom şuları dışında kim lerin aynı işi yaptığını genellikle bilmezler. tş akışı, süreksiz ve kesikli: Bu durum, iş, işçinin piyasada daha az bulunan vasıflar taşım asını gerektir­ diğinde bile, genellikle değişmez. İş işyerinden eve kayabildiği gibi evden eve, mahalleden mahalleye, ilden ile, ülkeden ülkeye hızla kayabilir, dola­ şabilir. Çünkü aracılar için bazen, Bulgaristan İstanbul’a Sivas’tan daha yakın­ €vde çolışon kadınlar hem çocuklarına bakıp hem de gelir sağlamak dır. Bu, süreklilik ve zorundadırlar. €ve iş almaktan başka çok da fazla seçenekleri yok. pazarlık gücü açısın­ dan çalışanları güçsüz kılar, işsiz ve gelirsiz asıl patron bilinmez. Ev eksenli çalı­ Ev eksenli çalışanların kalm a riskini artırarak ücret ve iş tes­ şanlar dünya çapında m arkaların işle­ lim süresi için pazarlık imkanını sı­ genel özellikleri ve rini de yapsalar, işi hangi büyük m ar­ nırlar. kaya ve onun hangi taşeronuna yap­ yaşadıkları sorunlar tıklarını bilmezler. M alın etiketini ge­ Örneğin; bir bölgede bir firma do­ K endilerine işçi d iyem iyorlar: nellikle göremezler. Firmalar, evde kum a işini evlere veriyor. O bölgedeEve iş verm enin sermaye açısından çalışan işçiye yapacağı işi kavraması kiler daha önce yaptıklarını bırakıp en büyük avantajlarından biri çalışan­ için gösterdikleri, bazen de verdikleri daha cazip buldukları dokuma işine ların işçi olduklarını fark etm em eleri­ ilk örneği geri almaya, işçide bırak­ yöneliyorlar. Daha önce yaptıkları iş dir. Hiçbir hakka sahip olmayan ev mam aya dikkat eder. Keza, asıl işve­ ilişkilerini kaybediyorlar. Birkaç yıl eksenli çalışanlar açısından dağınık reni bilmedikleri gibi kimi zaman ara­ sonra dokum a işi de verilm em eye olmaları bu konuda en önemli belirle­ cıyı da bilmezler. Aracının şirket olup başlıyor. Bütün düzenlerini buna göre yendir. Evlerde tek tek çalışmaları, kuran ev işçileri birden işsiz kalıyor­ olmadığını, bir işyeri olup olmadığını birbirlerinden habersiz ve ortak dav­ ve varsa yerinden bihaberdirler. İşi, lar, m ağdur oluyorlar. Patronlar ise ranm a koşullarından uzak oluşları sı­ yarattığı bu sonuçla ilgili hiçbir bedel ya kapılarına getiren aracıdan ya da an ıf bilincine ulaşm alarını engelliyor, ödemek zorunda kalmıyor. racının gösterdiği m ahalle içinde de îş mekanının ev olması, işçilerin, ça­ olabilen bir dükkandan alır ve yine Ücretlerin düşüklüğü: Çok dü­ lışanların kendilerini işçi olarak gör­ aynı şekilde teslim ederler. Bu neden­ şük ücretlerle ve genellikle parça-başı m elerini engelliyor. Yine işlerin dü­ le, sadece m alzemeleri getiren ve bit­ ücretlerle çalışırlar. Düğüm hesabı, zenli gelmemesi, iş disiplininden umişleri teslim alan kişileri tanırlar. Bu tepsi sayısı, metre, yum ak sayısı gibi zaklık da bu konuda belirleyendir. Akişilerse, genellikle aracının işçileri­ sayı esaslı parça başı ücretler m evcut­ ralarm da örgütlülüğü kuracak bir bağ dir, aracının kendisi değildir. tur. Ü cretler genellikle tek taraflı ola­ yok. rak işi getiren tarafından belirlenir. Öte yandan aracılarla çalışm ak İşin gerçek sahibinin bilinm e­ Göreli olarak süreklilik gösteren (tek bir zorunluluktur. Çalışanlar, üretim mesi: Ev eksenli çalışm anın sermaye partiden ibaret olmayan) işlerde, be­ için gerekli m alzemeleri tem in et­ açısından en büyük avantajlarından lirli bir süre için gelir garantisi oldu­ mekte ve satın alm akta güçlük çeker, bir tanesi çalışanların işçi olduklarını ğu varsayılarak, daha düşük parça ba­ aracıyı aradan çıkaracak bilgiye ve fark etmemesi ya da kabul etmemesi şı ücret ödenir. Buna rağmen evlerin­ crş%ddi kaynağa (paraya) sahip değil­ de çalıştıkları için elektrik, su, ısın­ ise, diğeri m uhatabın bir türlü kavradir. Ancak ev eksenli çalışanlar aracı­ ma, aydınlatm a gibi işletme giderleri, namamasıdır. Pek çok örnekte olduğu nın kar marjı hakkında bilgi edine­ işçiye yüklenm iş olur. Keza çoğu za­ gibi, işin m evcut sosyal ilişkiler üze^ mez, ürettikleri m alın piyasadaki satış man iş aletlerini de kendileri temin erinden, m esela akrabalık, kom şuluk ifiyatını da öğrenemezler. Bu nedenle, derler. lişkileri üzerinden gelmesi nedeniyle aracıyla çalışırken pazarlık paylarını 78


AcjusTOS'Eylül 2005

Ücretin düşüklüğü, alman iş m ik­ tarının çok artmasına, bu da çalışma sürelerinin uzamasına, düzensizliğin ve iş teslim baskısının artmasına, bu da evdeki hemen herkesin evde çalış­ m aya katılm asına yol açar. Özellikle çocukların (4-5 yaşındakiler) çalış­ ması bu gibi dönemlerde önemli oran­ da artmaktadır. Yapılan çalışm alardan çıkan bir sonuç da alman aylık ücretin asgari ücretin yarısından az olduğudur. Uzun iş saatlerine ve zorlu çalışm a ko­ şullarına rağmen sudan ucuza çalışılı­ yor. Ayrıca yine ödeme koşulları da patronların keyfiyetine ve istism arına açık. Bazen 3 aylık ödem eler yapıla­ bildiği gibi, işin kalitesini yine pat­ ronların belirlem esinden kaynaklı ba­ zı işlerin karşılığı ödenm eyebiliyor ve bunun denetleyici herhangi bir m eka­ nizması yok. Ç alışm a süresi ve sosyal haklar: Çalışma süreleri genellikle çok uzun­ dur. İş teslim dönemlerinde, çalışma süreleri günde 19 saate kadar çıkabi­ lir. Ayrıca çalışm a saatleri düzensiz­ dir; ara dinlenme, hafta tatili, yıllık izin gibi koruyucu uygulam alar yok­ tur. Yapılan çalışm aların gösterdiği sonuçlara göre ev eksenli çalışanların bir bölüm ü bu işleri 15-20 senedir yapmaktadır. Yani bazıları düzenli iş­ çi konumundadırlar. Ev eksenli çalış­ maya bağlı bir sigorta da yoktur. Si­ gortalı olanlar ya eski sigortalarını ya da B ağ-K ur’un ev kadınlarına tanıdı­ ğı isteğe bağlı sigortayı sürdürürler. Sigorta yokluğu, patronun ve aracının çoğu zaman bilinm em esi, m arkalara üretim yapılm asına rağmen m arkala­ rın gizlenmesi gibi olgular da gösterir ki, ev eksenli çalışm a kayıt dışı bir çalışmadır. Sağlık sorunları ve iş güvenliği: Ciddi işçi sağlığı ve iş güvenliği so­ runları söz konusudur. İşe başlarken işe uygunluk muayenesi de, periyodik m uayeneler de yoktur. Çalışm a orta­ mının işe uygunluğu hiçbir şekilde denetlenmez. İş evde yapıldığı için, iş kazaları ve m eslek hastalıkları açısın­

dan sadece çalışan değil, evde yaşa­ yan herkes risk altındadır. Evde çalış­ ma sonucu oluşan m eslek hastalıkları çok yaygındır. Ev eksenli çalışanların dile getirdikleri işe bağlı sorunlar şöyle listelenebilir: Sayacılıkta toz ve bally (yapıştırıcı) etkileri; tüm işler için kireçlenme, kem ik-kıkırdak prob­ lemleri, sırt ağrıları, bel ve boyun ağ­ rıları; dantel, nakış, terzilik ve pikoda görm e bozuklukları; dokum acılıkta toza bağlı akciğer hastalıkları ile ayakta durarak çalışm aya bağlı varis ve bel fıtığı problem leri, alerjiler, de­ ri hastalıkları, bronşit. Risk faktörleri de genellikle bilin­ mez. Hayati risk taşıyan ve kalıcı so­ nuçları olan riskler söz konusudur, ama bilimsel tespitler yapılm am akta­ dır. Kullanılan iş araçları ve iş m alze­ m elerinde hiçbir denetim yoktur. Pat­ ron ya da aracılar, genellikle hiçbir koruyucu m alzemeyi vermezler. İş kazaları ise ayrı bir meseledir. Ev eksenli çalışm aya bağlı sigortaları olmadığı için, iş kazasına uğradıkla­ rında, hiçbir sosyal güvenlik ve taz­ minat yoktur. Yani, iş kazası geçiren evde çalışan bir başka şekilde (koca­ sının üzerinden SSK, ev kadını sigor­ tası üzerinden Bağ-Kur vb.) sigortalı olsa bile, bu sigorta çalışması ile bağ­ lantılı olmadığından iş kazası-m eslek hastalığı açısından tazm inat, hastane­ de bakım ve tedavi gibi im kanlar sağ­ lamaz. Bu güvencesizlik, hastalık ve analık halleri için de söz konusudur. Sosyal ilişkilerin bozulması: îşin yoğunluğu ve düzensizliği ev ek­ senli çalışanların sosyal ilişkilerini et­ kiler, hatta kom şu toplantılarına katıl­ m alarını bile güçleştirir. Bu da ev ek­ senli çalışanların sosyal hayattan uzak kalm asına, yalnızlaşm asına, sos­ yal ilişkiler üzerinden bilgilenm esinin sınırlanm asına yol açar. Keza iş ve ev ortamının bir arada olması ev içi stre­ si de artırır, aile ilişkilerini yıpratır.

Ev eksenli çalışanların örgütlenm e olanakları Ev eksenli çalışanların örgütlen­ m esi acil bir sorun olm akla beraber, başlı başına bir tartışm ayı da zorunlu

CjOİ

kılıyor. Bu tartışm ayı bir görev kabul etmekle birlikte bu yazı şim dilik kimi örnekler üzerinden “m üm künlüğünü” ortaya koyacaktır. Ev eksenli çalışanların yüz yüze kaldığı bütün bu sorunlar, örgütlen­ melerinin önündeki engelleri de artı­ rıyor. Dünyada yaşanan deneyim ler ise bu alandaki çalışm aların bir örgüt­ lülüğe dönüşebilm e olanaklarının var olduğunu gösteriyor. Dünyada yaşa­ nan bu deneyim lerin sonuçta alışık olduğumuz mücadele ve örgüt biçim ­ lerinden farklı olduğunu belirtm ek gerekir. Bu anlamda m ücadele içinde ne kadar kalıcı sonuçlar yaratacakları ya da m ücadeleyi nasıl bir toplumsal dönüşümle biçim lendirdikleri tartış­ ma konusudur. Ancak gittikçe enform elleşen bu yapıya ‘m erhem ’ olmaya çalışıyorlar.

SEWA (Serbest Çalışan Kadınlar Örgütü) SEWA 1972 yılında H indistan’da kadınlar için bir sendika olarak kurul­ du. SEWA’nın ilk mücadelesi sendika olarak tanınm ak oldu. Önce hüküm et bu talebi kadınların karşısında tanım ­ lı bir işveren olmaması gerekçesiyle reddetti. Ancak SEWA sendikal ör­ gütlenm enin m utlaka bir işverene karşı gerekmediğini, işçilerin birliği için bir anlam ifade ettiğini savundu ve tanındı. 1981’den sonra örgüt ta­ mam en bağım sız bir örgüt olarak yo­ luna devam etti. SEWA’nm tabanını ev eksenli ça­ lışan kadınlar, sokak satıcıları, tem iz­ lik işçileri, atık kağıt toplayıcıları, in­ şaat ve tarım işçileri oluşturuyor. Üyelerinin üçte ikisi sokak satıcısı, üç­ te biri ev eksenli çalışanlardan m ey­ dana geliyor. SEWA’nm hedef kitlesi özellikle yoksul ve dışlanmış kadın­ lar. SEWA kendi hesabına çalışan ka­ dınlar içinde hem ekonomik hem de sosyal hedefler taşımaktadır. B u am açlarla üyelerine hammadde ve iş sağlamayı, üyelerinin bilgi ve beceri­ lerini geliştirmeyi, kooperatif kurm a­ yı, kendi hesabına çalışan kadınların birliğini sağlamayı, kendi hesabına 79


C j O İ AğusTos'Eylül 2005

çalışan kadınlarla ulusal ve uluslara­ rası düzeylerde ilişkileri güçlendir­ meyi, bu kadınların durumunu iyileş­ tirecek yasal düzenlem elerin yapıl­ masını ve uygulanm asını sağlamayı hedeflemektedir. SEWA bu amaçlar doğrultusunda kooperatifçilikle iç içe bir sendikal faaliyet yürütmüş, farklı işlerde çalışan birçok kadını hem kır­ da hem kentte örgütlemiştir. SEWA ev eksenli çalışanları top­ lumla bütünleştirm eye ve aralarındaki dayanışmayı güçlendirmeye çabala­ maktadır. Ev eksenli çalışanları işçi eğitim sınıfları ve toplantılar aracılı­ ğıyla sendikada örgütlemeye çalışan SEWA, aynı zamanda ev eksenli çalı­ şanların varlığının ve çalışm a koşul­ larının fark edilmesi için kam panya­ lar düzenliyor. Ayrıca SEWA’nın 1975’ten beri kadınlara kredi veren bir bankası da vardır. SEWA’nm örgütsel yapısı Hindis­ tan ’daki kendi hesabına çalışan bütün kadınların açık örgütlülüğüne dayan­ maktadır. 2000 yılı itibariyle toplam üye sayısı 2 m ilyonun biraz üzerinde­ dir. M ücadelesini somut bir hedefe yönelik çok yönlü kam panyalara da­ yandırmaktadır. Bu mücadelenin te­ mel birimi köy ve mahalle düzeyinde­ ki toplantılardır. Toplantılara ulaşıla­ bilen en geniş sayıda insan katılmaktadır. SEWA’nm ulaştığı aşama açışından bazı örnekler verm ek gere-

- Bidi (bir tür yaprak sarması si­ gara) yapanların sağlık talepleriyle il­ gili sendikal çalışma yürütmüştür. B i­ di işçilerinin yürüyüşü ve kam panya­ sıyla yürüyen çalışm a sonunda ücret­ ler yükselmiş, Bidi işçilerine kim lik kartı verilm iş, sağlık haklarından ya­ rarlanm aları sağlanmıştır. SEWA deneyimi, ev eksenli çalı­ şanları sınıf mücadelesi ekseninde ha­ rekete geçirebilmiş olm asıyla sendi­ kal anlam da özgün bir model oluştur­ maktadır.

SEWU (Serbest Çalışan Kadınlar Sendikası) Güney A frika’da SEWA’dan etki­ lenerek kuruldu. 1994 yılında Durban’da kayıt dışı sektördeki kadınlar tarafından kurulm uş ve 3000 üyeye sahip. SEWU da geleneksel olarak sendikal örgütlenmesi zor kabul edi­ len alanlarda çalışan kadınları örgüt­ lemeye çalışıyor. Bunların başında ev eksenli çalışan kadınlar, sokak satıcı­ ları, seyyar satıcılar, ayakkabı boyacı­ ları geliyor. B u anlam ıyla örgütsüz olan bir kesim i örgütlemeyi hedefliyor. SEWU emekçi kadınların kayıt dışı sektöre mahkum edilm esine karşı

mücadele ederken, kadınlara kayıtlı, güvenceli, sigortalı, çalışm a yasala­ rınca gözetilen istihdam alanlarının açılması ve kadınların işçi statüsüne kavuşturulm ası için çalışm alar yapı­ yor. Az sayıda kadınla başlattıkları çalışm alarda onları büyüten şey biz­ zat acil ihtiyaçlara dayanan talepler noktasında örgütlenen mücadele ol­ muş. Hangi talepler için, nasıl m üca­ dele edileceğine alandaki çalışanlar kendileri karar veriyorlar. SEWU sokak satıcılarm m (kalacak yerleri olmadığı için sokakta ya­ şıyorlar) daha iyi koşullarda çalışabil­ mesini amaçlayan etkinlikler düzen­ lerken, ev eksenli çalışanların piyasa­ ya erişimi konusunda kolaylıklar sağ­ ladı. Üyelerinin acil ihtiyaçlarına ce­ vap bulm aya çalışan SEWU, küçük borçlar için kredi bulm alarını kolay­ laştırırken, yasal problem lerin ve ço­ cuk bakım ı sorununun çözüm yolları­ nı üretti, yasal haklar konusunda eği­ tim sem inerleri, m eslek edindirm e kursları düzenliyor.

M adeira Nakış İşçileri Sendikası M adeira Nakış İşçileri Sendikası 1937’den beri faaliyetini sürdürm ek­ tedir ama ev eksenli çalışanları örgüt­

SCUJR'nın örgütsel yapısı Hindistan'daki kendi hesabına çalışan bü­ tün kadınların açık örgütlülüğüne dayanmaktadır. 2000 yılı itibariy­ le toplam üye sayısı 2 milyonun biraz üzerindedir.

- 1997’de tekstil atölyelerinde ça­ lışan işçileri örgütlem eye başlayan SEWA, asgari ücret, işçi kim lik kartı çıkarılm ası ve iş teftişlerinde temsilci bulundurm a konularında kazanım lar elde etmiştir. - 1994’te atık kum aşlarla üretim yapan işçilerin kooperatifini kurmuş, bu sektörde çalışan diğer işçilerin de ücretlerinin yükselmesini sağlamıştır. - Gujarat’ta evde çalışan giyim işçi­ lerinin asgari ücret talebine yönelik yü­ rüyüşler ve kampanyalar düzenleriiiş, uzun süreli bir mücadele sonunda asgari ücret hükümetçe kabul edilmiştir. 1994 yılı itibariyle SEWA’nm G ujarat’ta

80

25.000 giyim işçisi üyesi vardır.


AğusTOs-EyiüL 2005 C | O İ

lemeye ancak 1975’te kadınların yö­ netime seçilmesiyle başlamış, o tarih­ ten beri de ev eksenli çalışanları ör­ gütlem ek için çalışm alar yürütmüştür. Sendikanın binlerce ev işçisi tarafın­ dan desteklenen ilk talebi, ev eksenli çalışanların sosyal güvenlik hakkına -em ekli aylığı, aile yardımları ve has­ talık yardımı- sahip olması olmuş, 1979’da M adeira için çıkan bir yasay­ la ev eksenli çalışanlar hedeflerine ulaşmışlardır, hem hastalık izni hem de em eklilik hakkı tanınm ıştır. Günü­ m üzde M adeira’da ev eksenli çalışan­ lar, işçi statüsüne ve sosyal güvenlik haklarına kavuşm uş işçilerdir. Ev eksenli çalışanlar açısından di­ ğer bir sorun da iplik parası olmuş, sendikanın yürüttüğü çalışm alarla patronlar iplik parasını ödemeyi ka­ bul etmişler. Sendika 1997’de yasal işsizlik yardım ına da hak kazandı. Sektörel kriz nedeniyle ev eksenli ça­ lışanların ücretleri hala en düşük üc­ retler arasında yer almaktadır. İşsizlik ödeneğinin işsiz kalanlar için önemli bir kazanım olduğu belirtilmektedir. Sendikanın 8 bin kadar ev eksenli ça­ lışan üyesi vardır.

Sendikaların bu alana yaklaşımı 1996 yılı İLO Genel Konferan­ s ın d a kabul edilen Evde Çalışm a Sözleşm esi’ne göre; “Evde çalışma, evde çalışan bir kişi tarafından kendi evinde veya işverene ait işyeri dışında kendi seçtiği bir başka yerde, ücret karşılığında, kullanılan ekipm an, m alzeme veya girdilerin kimin tara­ fından sağlandığına bakılm aksızın, işveren tarafından tarif edilen bir hiz­ met veya ürünle sonuçlanan bir işin yürütülm esi” olarak tanım lanm ıştır. Yine sözleşmeye göre ev eksenli çalı­ şan kadınlar için asgari çalışm a stan­ dartları belirlendi: Örgütlenme hakkı, asgari ücret, sağlık ve güvenlik koru­ ması, sosyal güvenlik, m esleki eği­ timden yararlanma, doğum yardım la­ rı. Am a T ürkiye’de bu standartların uygulandığı bir örnek henüz yok. Bu durumda ev eksenli çalışan ki: oiarH k a b u l edilmiştir. Ancak olması çalı rm

söz konusu haklara sahip olmasını da beraberinde getirmemektedir. Ev ek­ senli çalışma düzenli ve tipik istihdam biçimlerine alternatif oluştursa ve bazı sektörler için düzenli çalışmanın yerini alsa da sendikaların gündeminde olma­ sı gerekmektedir. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de işçi sendikaları işçi sını­ fının bu giderek büyüyen kesimine karşı adeta duyarsız. Onların farkına vardıkları zaman da, çoğunlukla “ek­ meklerini çalan rakip” muamelesi ya­ pıyorlar. Adeta bu alandaki işçilere makine kırıcılar gibi davranıyorlar. Bu alanın örgütlenmesine gözlerini kapa­ yarak sömürünün katmerlenmesine ka­ yıtsız kalıyorlar. Tabi var olan hakları bile korumakta zorluk çeken sendika­ ların işçilerin sorunlarına gerçekte ne kadar çözüm üretebildikleri de ayrı bir mesele. Bu noktada sınıf mücadelesi vermeyen sendikalar sınıfı da tanıyamıyor. İşçi sınıfının yapısında meyda­ na gelen değişimlere geleneksel yön­ temlerle yaklaşılamayacağı sendikala­ rın bugünkü durumlarıyla karşımızda duruyor. Eskisi gibi fabrikalarda örgüt­ lenme ve işçinin kendinden gelişen hak arama ve sınıf bilincini yeni kayıtsız, güvencesiz atölyelerde ve evlerde çalı­ şan işçilerden beklemek hiç de müm­ kün görünmüyor. Sendikaların bugün­ kü geleneksel yapısı ise kapitalizmin girdiği yeni aşamada yeni koşullan kapsamak ve dönüştürmek konusunda işlevsiz ya da yetersiz kalmakta. Buna klasik fabrika örgütlenmesinden çıka­ rak başlanabilir. M esela Şili’de Ana Clara isimli örgüt daha önceleri sendi­ kalı işçilere eğitim verirken kriz sonra­ sı fabrikaların kapanmasıyla örgütleye­ cek işçi bulamıyor. Mahallelere çıkıp baktıklarında ise daha önce sendikalı olarak çalışan işçilerin aynı işleri artık evlerde güvencesiz olarak, eskiden al­ dıkları ücretin yansına yaptıklarını gö­ rüyorlar ve 98’den beri ev eksenli çalı­ şanlara yönelik örgütlenme faaliyetle­ rine başlıyorlar.

Sonuç Öncelikle ev eksenli çalışmanın hayatım ızda yaygın bir gerçeklik ol­ duğunu kabul etmemiz gerekiyor. Bu durumun neo-liberal politikaların bir sonucu olarak gittikçe yaygınlaşıyor

olması ise yaşanan durumun gelir ge­ çer bir durum olm adığını gösteriyor. Ne var ki çalışanların dağınıklığı, sı­ n ıf bilincinden oldukça uzak ve deza­ vantajlı konumları onların bir araya gelm elerine, birbirleriyle ortak dav­ ranma koşullarına engel oluşturuyor. İş koşullarını patronun belirlemesi, ücretlerin düşüklüğü, iş saatlerinin belirsizliği ve uzunluğu gibi pek çok sorunu içinde barındıran çalışma ko­ şulları, bu alanın hızla örgütlenmesini zorunlu kılıyor. Bu anlamda üretimde yaşanan bu dönüşümü duyulur, görünür kılmak bir zorunluluk. Büyük oranda kadın emeğinden beslenen enformel sektör­ deki gelişm eler sınıf m ücadelesinin artık bu alanlardan güçlenmesi için çaba gösterm esini zorluyor. Bu am aç­ la öncelikle zorlukların birlikte gö­ ğüslenmesi, dayanışmanın elbirliği ile örülmesi ve ortak yaşamın inşasın­ dan başlayarak ev eksenli çalışanların m ücadelesinin adım adım örülmesi gereklidir. İş bile kabul edilm eyen bu alanın görünm ezliğinin ortadan kaldı­ rılm asıyla işe başlanabilir. Yeni liberal politikaları hedef alan bu örgütlenme çalışm asında kap­ samlı bir mücadele ihtiyacı gelenek­ sel m ücadele yöntem lerini aşan bir tarzda uygulanm ak zorunda. Ev eksenli çalışanların özgün ko­ şullarına uygun politikalar geliştirmek ve özellikle bu politikaların çalışanlar tarafından sahiplenilmesi için yürütü­ lecek mücadele kararlılığı, inat ve ira­ desinin emekçiler nezdinde hayat bul­ ması en önemli adım olsa gerek. Bu alanda mücadelenin örülmesi acil bir ihtiyaç olarak çalışanların önünde durmaktadır. Hedefi ise ev ek­ senli çalışmanın iş olarak kabul edil­ mesi olmalıdır. İşçi haklarının bu alanı da kapsamasından başlayarak geliştiri­ lecek mücadele, ev eksenli çalışma ko­ şullarının radikal bir biçimde değişti­ rilmesini, yeni liberal politikaları ber­ taraf etmeyi, çalışma koşullarının emekten yana düzenlenmesini hedeflen­ meli d h- Tabii ki merdivenleri teker te­ ker k, ezberleri bozarak! 22.07.2005

81


CjO İ AğusTOS'Eytül 2005

Tarım sektörü büyük sermayenin iştahım kabartıyor

‘TARIMDA SANAYİLEŞME’ SÖYLEMİ Mehmet Vusufoğlu

AB'nin Kendi çiftçisine yılda 45 milyar dolar, ABD'nin 85 milyar dolar destek verdiği bilinmesine rağmen Türkiye'nin IMF'ye verdiği taahhütlere göre üretici­ lere verilen destekler kısılıyor. Ayrıca AB ve ABD sermayesi tarım ve hayvan­ cılık ürünlerine uygulanan gümrük vergilerinin de indirilmesini talep ediyorlar. TÜSİAD 2006 yılını tarım yılı ilan et­ meye hazırlanıyor. Büyük holdingler, Sabancı, Koç, Yaşar, Tekfen gibi grup­ lar başta olmak üzere, marketler gibi gıda pazarlama yatırımlarından sonra gıda imalatı yatırımlarını artırdıkları gibi tarım alanında da yatırımlar yap­ maya hazırlanıyor. Uluslararası serma­ yenin gıda üretiminde gittikçe artan bir ağırlığı ortaya çıkıyor ve sermaye cep­ hesinden baktığımızda gıda üretim ve pazarlama alanında ciddi bir merkezi­ leşme ve yoğunlaşma yaşanıyor. Tanm Yasası hazırlıkları da devam ediyor. İş­ veren gazetelerinde ve iktisatla ilgile­ nen köşe yazarlarının gündemlerinde “tarımda sanayileşmek gerek” ifadeleri sık sık görülüyor. Neredeyse 80 yıl ön­ cesinin “tarımla kalkınma” söylemiyle, “K arşılaştırm alı üstünlükler” yakla­ şımları ile yeniden karşı karşıyayız. Peki, sermayenin kendi deyimleri ile bu “bilgi toplumu” çağında tarıma ilgi­ si nereden çıktı? Tarımda sanayileşme­ den kastettikleri nedir, küresel tekelle­ rin ve yerli holdinglerin tarım aşkı ne­ reden kaynaklanıyor? A B ’nin ortak tarım p olitikası çerçevesinde tarım daki nüfus 10 yıl­ da 7 m ilyon azaltılacakm ış. %40 ci­ varında olan tarım sal nüfusun “uzun vadede % 10’a düşürülm esi gereki­ yor” (AB İlerlem e R aporu 2002) Bu göstergeye göre tarım da ciddi bir yoksullaşm a, m ülksüzleşm e ve işçileşme süreci ile karşı karşıya kalına­ cağı aşikar, % 60’lık bir tarım sal üre­ timi gerçekleştiren geçim lik işletm e­ lerin “verim siz üretim yaptıkları” ge­ rekçesi ile “tasfiye edilm esi” ve pi­ yasa koşulları içine çekilerek üretici­ lerin işçileştirilm eleri gündem de. 82

O nların bıraktıkları pazar payını ve yarattıkları işçi stokunu değerlendi­ recek holdingler ise “tarım da sanayi­ leşm e şart, A vrupa’ya süt satacağız”, “sözleşm eli tarım g eleceğim izdir” gibi ifadelerle niyetlerini ortaya ko­ yuyorlar. Gıda üretim ve pazarlam a alanında ciddi bir güç biriktiren ve yatırım lar yapan, uluslararası ortak­ lıklar kuran büyük sermaye grupları tarım sal üretim alanına da girerek sektörde dikey bir entegrasyon yarat­ ma eğilimindeler. Peki, tarım sal nüfusun % 10’a in­ dirilm esi nasıl gerçekleştirilecek? ✓ Taban fiyatı uygulam ası yeri­ ne Doğrudan G elir Desteği adı altın­ da arazi m iktarına göre verilen des­ tekler uygulanm aya başlandı. Böylece üretim artık teşvik edilm ektense toprak sahibi üreticilerin “ayakta ka­ lacak kadar” gelir elde etm eleri dü­ şünülüyor. Bunun yanında, gübre, ilaç, teknoloji, finans desteği dışında­ ki bu destekler köylülerin üretim den çok tüketim e yönelerek, gittikçe da­ ha çok piyasaya bağım lı olm alarına neden olacak. Desteklem elerin kesil­ m esi ile işlevsizleşen K ÎT ’ler (örne­ ğin Toprak M ahsulleri Ofisi) piyasa­ ya koşulları em poze eden değil, piya­ sanın işlem esini kolaylaştıran ve gü­ vence altına alan biçim lere sokula­ cak. Dünya Bankası 9 M art 2004 ra­ poruna göre desteklem elerin azaltıl­ m ası ve değiştirilm esi ile çiftçilerin gelir kaybının %16 olduğu, tarım sübvansiyonlarındaki D ünya Bankası destekli kesintinin ise 5.5 m ilyar do­ lar olduğu ifade edilmektedir. K ısa­ cası çiftçi ve küçük işletm e gelirleri ciddi oranda azalmıştır. (Uzun vade­

de çiftçilerin “küresel pazarlarla ek­ lem lenerek” ve “ürün çeşitlem esine g iderek” g elirlerini artıracakları, yoksullaşm adıkları tezleri var o l­ m akla birlikte (Ç. Keyder, Z. Yenal, 2003) bunun nasıl gerçekleşeceği ve çiftçilerin nasıl bir finansm an ile bu alana bağım sız olarak girebilecekleri bu tezlerde meçhuldür. Ege Bölgesi gibi bölgelerdeki tarım sal gelirlerin bu bölgelerin küresel pazarlara mal satabilir hale gelm esi ile arttığı doğ­ ru olsa bile bunun neye rağm en, em ekçilerin hangi yaşam koşulları ve çalışm a biçim leri ile gerçekleştiği de incelenm eli.) v Uluslararası tütün tekelleri (Philip M orris, JTI, BAT) ve yerli or­ taklarının (Sabancı, Koç) çabalarıyla T ürkiye’de sigara pazarı için Tütün Yasası 3 Ocak 2002’de m eclisten geçti. Şeker yasası çıktı. Bu yasalar­ la kurulan Şeker ve Tütün Piyasası Ü st Kurulları özerk kurullar olarak devlet ve büyük şirket tem silcilerin­ den oluşuyor. SEK, EBK, TZDK (Türkiye Zirai Donatım K urum u), TEKEL İçki Bölümü, YEM SAN Yem Fabrikaları, ORÜS gibi işletmelerin özelleştirilm esi tam am landı ya da ka­ patıldılar. TEKEL, ÇAYKUR, gübre fabrikaları gibi çok önem li kuruluş­ larda da özelleştirm e çalışm aları de­ vam edecek. Yani desteklem eler ke­ silirken üreticinin üretim de ihtiyaç duyduğu girdilerin fiyatları artık ta­ m am en piyasaya bırakılıyor. Böylece hem tüccar hem de gıda şirketleri karşısında korum asız kalan üreticiler ve tüketiciler süreçten olum suz etki­ lendiler. Örneğin SEK ’in özelleştiril­ m esi ile birlikte yerli-yabancı ortak­


AğusTOs-Eylül 200?

lıklar biçim inde piyasaya giren gıda sanayi şirketleri, T ürkiye’yi bölgele­ re göre paylaştılar ve böylece üreti­ len süt ham m addesi ile son satış fiya­ tı arasında 4 kata varan farklar oluş­ tu. (Atilla Göktürk, 2004) Devlet Üretm e Ç iftliklerinin işlevsizleştirilmesi ve yem fabrikalarının ve gübre fabrikalarının özelleştirilm esinde gö­ rüldüğü gibi üretim e girdi sağlayan ve çiftçileri destekleyen kurum ların ticarileştirilm esi ve özelleştirilm esi de benzer bir durum olarak beliriyor. Bu süreç de tarım sal nüfusun azaltıl­ ması yönelim inin ve tarım da kapita­ lizm in derinleştirilm esinin bir parça­ sı olarak ortaya çıkıyor. v Tarım Satış Kooperatifleri’nin tasfiye süreci işletiliyor. Karayolları, Köy Hizmetleri ve D SÎ’nin yürüttükle­ ri hizmetlerin azaltılıp taşeronlaştırılması yanında tarımsal danışmanlık fir­ malarının kuruluşu ve sözleşmeli tarım uygulamaları da kırsal alanda kapitalist ilişkilerin yaygınlaştırılmasının ve de­ rinleştirilmesinin adımlan. Tek tek üre­ ticiler ile birebir ilişkiye geçen, işlet­ melerin toprak yapısından ürün yelpa­ zesine, tohum, gübre, ilaç gibi tarımsal girdilerin kullanımına ve kredi kaynağı bulma ve bağlantılannı gerçekleştirme, ürünün pazarlama koşullanna kara ver­ me gibi üreticileri denetleyip “bedeli karşılığı hizmet verecek” “özel teknik danışmanlık şirketleri ve sözleşmeli ta­ rım şirketlerinin” devreye girmesi ve bu anlamda bir merkezileşme ve yo­ ğunlaşm anın gerçekleşm esi kaçınıl­ maz. Örneğin salçalık domates üreti­ minde üreticinin firmanın adına üretim yaptığı ve tarlasındaki ürün üzerinde söz sahibi olmadığı sözleşmeli uygula­ malar türünde uygulamalar oldukça yaygınlaşmış durumda. Daha genel bir çerçeveden baktığı­ mızda, neo-liberal reformların birinci aşamasında gördüğümüz “devletin ekonomideki üretken yatırımlarının ve etkinliğinin küçültülmesi ve parçalan­ ması” süreci dışında yeni süreç “piyasa koşullarının oluşturulması ve bu doğ­ rultuda yasa ve kurumsallaşmaların ta­ mamlanması” süreci olarak görülebilir. Böylece “tarımsal nüfusun azaltılma­ sı” nasıl gerçekleştirilecek sorusunu kabaca şöyle yanıtlayabiliriz. Üretici­

lerin desteklerinin kesilmesi ve dünya­ daki azalan fiyatlar ve piyasanın baskı­ sı altında kalmaları sonucu, arazi sata­ rak mülksüzleşmesi ve işçileşmesi bi­ çiminde olacak.

Dünya üretimi ve değersizleşm e 1970’li yıllara dek ileri kapitalist ülkeler, genellikle sanayi m alı ve m a­ li sermaye ihracatçısı, ham m adde ve

KİM

NE

tarım ürünleri ithalatçısı idiler. Em ­ peryalist m erkezler, geliştirip uygu­ ladıkları yeni teknolojilerle (makine, kim yasallar ve biyoteknoloji) birlikte her türlü desteklem e aracını da sonu­ na dek kullanarak, tarım sal üretim le­ rini olağanüstü artırdılar. Böylelikle hem gıda, hem de sanayi ham m adde­ si açıklarını hızla kapattılar. Önce kendilerine yeterli hale geldiler, son­ ra da üretim fazlaları oluşm aya baş­ ladı. ABD, AB, Avustralya, Kanada

D İY O R ?

“ ‘Telekom ’dan hem en sonra tarım ın sanayileşm esine girişecektim . En önem li sorunlardan biri oydu, hâlâ da odur. ...Bugün ne dem ek istediği­ min değeri daha iyi anlaşılıyor. Türkiye süratle tarım sektörüne eğilm e­ li ve tarım da sanayileşm eyi gerçekleştirm elidir.” (Tansu Ç iller, H ürri­ yet, M ayıs 2005) “Bugüne kadar köylülerin geçim kaynağı olarak görülen tarım ve hayvancılık sektörü, girişim cilerin ilgisiyle birlikte yeni bir dönem e girdi. Sektör hızla kabuk değiştiriyor. Y ıllardır var olan yapısal sorun­ lar, artık değerlendirilm eye açık ‘karlı fırsatlar’ olarak çıkıyor karşım ı­ za. Avrupa B irliğ i’ne üyelik sürecinde T ürkiye’nin m odern işletm elere duyduğu ihtiyaç, girişim cileri bu alana yöneltti. Bu ilgi ülkenin farklı bölgelerinde m odern tarım sal işletm eleri faaliyete geçiriyor. Kuruluş m aliyeti 1 ila 20 m ilyon dolar arasında değişen yatırım ların odağında hayvancılık, seracılık, organik tarım ve m eyvecilik var. Ö nüm üzdeki birkaç yıl, geleceği görm eyi bilen ve bu alanlara yatırım yapan girişim ­ cilerin yılı olarak görülüyor.” (Fikret B ila, M illiyet) “ Sektörde büyük yatırım planlayanlar ilginç bir noktaya dikkat çe­ kiyor: Son yıllarda gıda ithalatında önem li artışlar yaşandı. O ysa Tür­ kiye bir tarım ülkesi. Bu alanda yaşanacak b ir m odernleşm e Türkiye açısından yepyeni olanaklar yaratabilir. Yeter ki dünyadaki gelişm eleri yakından izleyelim . ATA-KOÇ-BAYRAK ortaklığı olarak D enizli’de büyük bir çiftlik kuracağız, TÜ SÎA D ’da zaten 2006 yılını tarım yılı olara ilan etm eye hazırlanıyor.” (R eferans Gazetesi, 21.6.2005) “ Sözleşm eli tarım yapacağız. B üyük işletm elerden veteriner ve d i­ ğer ihtiyaçlarını alacaklar. Yüksek verim sağlam anın, m odem yetiştiri­ ciliğin yolunu öğrenecekler, B öylece sağlıklı süt ve et üretebilecekler. O nlar da kazanacak T ürkiye’de.” B ulduğu yanıtı yaşam a geçirm eye kararlı işadam ı Sancak. 10 yıl içinde 100.000 çiftçiyle sözleşm e yapm ayı planlıyor. (C apital D ergisi, 1 Ocak 2005) “Günüm üzde AB ülkeleri, tarım sal fazlayı nasıl ihraç edeceğinin hesabını yapm akta. Toprağı düzeltm eden [toprak m ülkiyetini] tarım ı, tarımı düzeltm eden de ekonom iyi düzeltm ek m üm kün değildir. Bunu, herkes böylece bilsin. Türkiye, arazi m ülkiyet rejim ini değiştirm eli, toplulaştırm a yapm alı, m iras hukukunu düzeltm eli, yeni toprak rezervi oluşturm alıdır. G elecek burada.” (Cum ali İnaldı, Star. 18.7.2005)

85


C jO İ AğusıoS'Eylül 200?

% 81’i, m ısır ve şeke­ re % 5 1 ’i o ranında destek veriyor ve bu AB Ti çiftçilerin dün­ ya piyasalarına ucuz m al sürm elerine n e­ den oluyor (D har, 2004)- k adar destek alam ayan ve dünya piyasalarına mal satm ak için kendine benzer ülkeler­ deki çiftçilerle rekabete giren çiftçi­ ler fiyatları düşürm eye razı oluyor­ lar. Bu da aşağı doğru bir yarışı tetikliyor. Bu küçük üreticilerin tasfi­ yesini ve tarım sal üretim e büyük te­ kellerin girm esini sağlıyor. Tarımsal ürün ve tekstil gibi ürünlerin dünya piyasasında sürekli değer yitirm esi bu gibi ülkelerde yoksullaştıran bü­ yüm e denen süreci tetikleyebiliyor.

Bu dönüşümün y aratm ak ta olduğu ve yaratacağı süreçler, yoksulluk, mülksüzleşme, işçiieşme, göç, doğanın tahribi gibi g er­ çekler emekçilerin ve kır yoksullarının örgütlenm e, dayanışm a ve m ücadelelerini şiddetle gerektirdiği gibi bunları en tem el insani d eğ erler adına zorunlu kılıyor. ciddi tarım sal ve hayvancılık sektörü üretim fazlaları veriyorlar. Bu fazla­ ları ihraç edecek pazar arayışı bu ül­ kelerin ve çok uluslu şirketlerin bas­ kılarını artırm alarına neden oluyor. Uruguay görüşm eleri ve GATT süre­ ci bu anlam da tarım sal liberalizasyon yönünde atılan ilk önem li adım lardı. Günümüzde dünya tarımım 6 ço­ kuluslu şirket kontrol ediyor. Bunlar­ dan Cargill ile Archer Daniels Midland (ADM) tarımın yüzde 60’mı tekelleri altında bulunduruyorlar. N ovartis, Monsanto, Aventis ve DuPont gibi 4 çokuluslu şirket de dikkate alındığında bu 6 çokuluslu şirket dünya tarımının yüzde 90’ını kontrol ediyorlar. 2000’li yılların başında dünyada tarım ürünleri ihracatının yüzde 5 7 ’sini ABD ve AB ülkeleri gerçekleştiriyor. ABD’nin yalnızca kendi topraklarında ürettiği hububat ile dünya dış ticaretin­ deki payı yüzde 25. Bu oran mısır, so­ ya ve yem bitkilerinde yüzde 45’i bu­ luyor. Dünya hububat pazarının yüzde 80’i Cargill (ve onun denetimindeki Continental) ile Archer Daniels M id­ land (ADM) tarafından kontrol edili­ yor. Dolayısıyla bu şirketler hem Tür­ kiye gibi pazarlara göz dikmiş dürüm­ dalar hem de tarımsal alandaki özelleş­ tirme, metalaşma, ticarileşme süreçle­ rini ciddi oranda takip ediyorlar. Örne­ ğin Türkiye, 2001 yılından beri pancar üretimine kota uygulamakta, Cargill gibi şirketler ise nişasta bazlı şeker ürettikleri için şeker fabrikalarını satın alarak ya da yatırımlar yaparak kendi stoklarındaki işlenmemiş şekeri ya da nişasta türevlerini ithal edip şeker üre­ timine giriyorlar. “Tarımsal nüfusun azaltılm ası’nm ” somut örneklerinden biri bu sektörde görülüyor.

lar destek verdiği bilinm esine rağ­ m en T ürkiye’nin IM F ’ye verdiği ta­ ahhütlere göre ü re tic ilere verilen destekler kısılıyor. A yrıca AB ve ABD serm ayesi tarım ve hayvancılık ürünlerine uygulanan güm rük vergi­ lerinin de sürekli indirilm esini talep ediyor. B öylece uluslararası tarım ve gıda tekelleri pek çok ülkede AB ve ABD ile yanşam ayan çiftçilerin bo­ şalttığı alanları doldururken, kendi ülkelerindeki desteklem e ile geliş­ miş gıda teknolojisindeki öncelikle­ rini ve teknolojik avantajlarını kulla­ narak doğrudan yatırım larını artırı­ yor. AB ve A B D ’nin kendi çiftçileri­ ne verdikleri büyük destekler yanın­ da çevre ülkelerin dünya piyasaları­ na girm esi de tarım sal ürünlerin fi­ yatlarını sürekli düşürüyor. Ayrıca değişen rekabet koşulları ve dünya piyasa dengeleri çiftçileri ciddi be­ lirsizlik ve zorluklarla baş başa bıra­ kıyor. N eo-liberal reform ları, kırsal alanda m etalaşm a, onu da çevre ve doğanın yıkım ı takip ediyor. Tarım ­ sal üretim de ABD ve A vrupa’nın kendi çiftçisine verdikleri destekler örneğin AB, buğdaya değerinin

B

Gıda üretim inde m erkezileşm e ve dikey entegrasyon 1980’lere kadar özellikle et ve süt üretim i başta olm ak üzere b a­ ğım sız ve özel üreticilerin pazar üzerindeki hakim iyeti görülüyordu. G ünüm üzde ise büyük uluslararası tekellerin satın alm alar yolu ile p i­ yasaya girdikleri biliniyor. Süreç ilk olarak ö zelleştirm eler ile b aşlasa da süperm arketleşm eyi m utlaka dikka­ te alm ak gerekiyor. Süperm arketleşm e ve perakende sektörüne giren büyük serm aye, piyasadaki konum -

ü y ü k s e r m a y e n în

TARIM SAL YATIRIMLARI K O Ç : Et (M aret), Süt (SEK), M akarna (Pastavilla), K onserve ve sal­ ça (Tat), Gıda perakendeciliği (M ig ro s ), Tohum culuk, Süt Sığırcılığı, Sigara SA B A N C I: Süt Yoğurt (Danone, Tikveşli), M argarin (M arsa KJSOna, Luna, Evin), Ç ikolata (M ilka), Gıda perakendeciliği (Carrefour, GİMA, D iaSA ), Su (Hayat, Saka), Sigara YAŞAR: Et (Pınar), Süt (Pınar), H ayvancılık, Tavukçuluk, Yem

Aşağıya doğru yarış, uluslararası fiyatlar A B ’nin kendi çiftç yılda 45 m ilyar dolar, A B D ’nin 83 m ilyar do­

84

U N ÎL E V E R : M argarin (Sana, Rama), Ayçiçek yağı (Kom ili), Zeytinyağı (K om ili), Çay (Lipton) N E S T L E : Süt (M is), Hazır kahve (N escafe)


AqusTos-EyLüL 2 0 0 5

larını güçlendirm ek için gıda paket­ lem e ve üretim ine doğru faaliyetle­ rini geliştiriyorlar. Fransız C arrefo­ ur ile gıda perakendeciliğine giren Sabancı grubu h ızla m argarin, kah­ ve, su, m eyve işlem e ve dondurm a ve tohum üreticiliğ in e doğru geniş­ lem e gösterdi. N e stle’nin M is S ü t’ü alm ası, U n ilev er’in K o m ili’yi alm a­ sı, D anone-S abancı ortaklığı, Gim a’nın Sabancı grubunca satın alın­ m ası, Yaşar, Tekfen , Koç, Doğuş gruplarının yatırım ları önem li geliş­ meler. T ütünde Sabancı-JTI ve KoçBAT ortaklığı ve R .J.R eynoldsT n yatırım ları dikkat çekiyor. Bu y atı­ rım ların daha doğrudan tarım ve hayvancılık alanına doğru g enişle­ m esi T Ü S İA D 'm 2005 tarım ra p o ru ­ nun önem li vu rg u la­ Günümüzde dünya tarımını 6 çokuluslu şirket kontrol ediyor. rından birini o lu ştu ­ Bunlardan Cargill ile Archer Daniels Midland (RDM) tarımın yüzde ruyor. Bu genişlem e 60'ını tekeli altında bulunduruyorlar. Novartis, Monsanto, Aventis doğrudan yatırım ove DuPont gibi 4 çokuluslu şirket de dikkate alındığında bu lara k o ld u ğ u gibi 6 çokuluslu şirket dünya tarımının yüzde 90'ını kontrol ediyor. sö z le şm e lilik b iç i­ m inde de oluyor. sizliklerini yeni bir yatırım ve kar olerin sömürgen politikalarını püskürt­ ranlarını yükseltm e fırsatı olarak gö­ m ek için her zam ankinden önemli ha­ Arazi rejimi ve le geliyor. rüyorlar ve en önemlisi iç pazardaki m ülksüzleşm e geçim lik işletm elerin paylarına göz dikmiş dürümdalar. Sermayenin “ta­ “T ürkiye’de işletme başına düşen Kaynakça rım da sanayileşm e” söylemi işte bu arazi m iktarı 58 dekar iken AB ülke­ Zafer Yenal, “ T ürkiye’de Gıda Sektö­ gerçeği gizliyor. Yoksa kullanm ak is­ lerinde 185 dekardır... Özellikle hay­ rünün Yeniden Yapılanması” , Toplum tedikleri ucuz emeğe rağm en AB ve vancılık yapan işletm elerin büyük ve Bilim Dergisi 2002. ABD üretim lerine ciddi bir rakip ola­ A tilla G öktürk, “ Türkiye Tarım Politi­ bölümü küçük ölçekli geleneksel aile bileceklerini ya da küresel piyasalara kalarının A B ’ye Uyumu” , AB-Türkiye işletm eleridir” (A.Göktürk, 2003) Bu doğrudan eklem leneceklerini düşün­ G erçekler Olasılıklar adlı derleme için­ gerçeklik serm aye çevrelerinin de m ek hata olur. Bu dönüşümün yarat­ de, Editör:M ehm et Türkay, Yeni Hayat dikkatini çekm ekte ve aile işletm ele­ m akta olduğu ve yaratacağı süreçler, Yay., 2003. rinin tasfiyesinin “verim lilik adına” yoksulluk, mülksüzleşm e, işçileşme, İbrahim Yetkin, “ T ürkiye ’de Tarımsal zamanı geldiğini düşünm ektedirler. göç, doğanın tahribi; emekçilerin ve Yapı, Dönüşüm ve A lte rn a tif Senaryo” , Ç iftçilerin zor durum lara düşüp kır yoksullarının örgütlenme, daya­ Özgür Üniversite Forumu,Ekim -Aralık m ülksüzleşm eleri sermaye açısından nışma ve m ücadelelerini şiddetle ge­ 2004. istenir durum a gelmiştir. Ayrıca yeni rektirdiği gibi bunları en tem el insani Zafer Yenal, Çağlar Keyder, “ Kalkınmatarım yasası hazırlıklarında bu konu­ değerler adına zorunlu kılıyor. Ticari cılık Sonrası Dönemde Türkiye’de Kırsal da ciddi hazırlıklar olduğu biliniyor. liberalizasyon ve “tarım da sanayileş­ Dönüşüm ve Sosyal Politikalar” , Küresel m e” tarım daki ucuz işgücünü, insan­ Düzen, Birikim, Devlet ve Sınıflar derle­ Sonuç yerine larım ızın sefaletini ve doğal kaynak­ mesi içinde, İletişim Yay. 2004. Sonuç olarak bu eğilimleri topla­ ları ve değerleri pervasızca kullana­ AB Türkiye Temsilciliği 2002 İlerleme dığımızda başta da ifade ettiğim iz gi­ rak tarım da tam sermaye denetimini Raporu, 2002. bi tarım sal alanda ciddi bir dönüşüm ve sermayeye yeni kar alanları açıl­ Biswajit Dhar, Trade Liberalization and hedefleniyor. Gıda ve perakende sek­ masını gerektiriyor. Üreticilerin ve Agriculture: Challenges before India, töründe belirli bir büyüklüğe ve yo­ tarım em ekçilerinin kendi dayanışm a w w w .netw orkideas.org, 2005. ğunlaşmaya ulaşan yerli-yabancı giri­ ve toplum sal süreçlere katılım m eka­ Necdet O rai, Türkiye Tarımında Yapı­ şimler tarımdaki yoksullaşm a, kısılan nizm a ve m ücadelelerini geliştirm ele­ sal Uyum ve Yıkım Süreci, www.uzak­ tarımsal üretim ve emekçilerin çare­ ri, neo-liberal uygulam alar ve şirket­ lar.de

85


CjOİ A qustos' Eylül 2005

ÇAĞRILMAYAN YOKSULLUK Zeynep Koru

Yeni Dünya Düzeni dedikleri ilah önce yoksulları dışarıda bırakmayı buyur etti. Türki­ ye'de 1980'lerle birlikte bu buyruklar uygulanmaya başladı. İhracata yönelik modelin benimsenmesi, neo-liberal ekonomi politikaları sonucunda özelleştirme ve serbest pi­ yasa ekonomisine ağırlık verilmesi toplumun ekonomik ve sosyal yapısını etkiledi. Sosyal devlet süreci terk edildi. Kamusal alan piyasanın kurallarına göre şekillendirildi. Çok değil, daha 500 ya da 600 yıl önce Anadolu topraklarına gelenler mülk nedir bilmiyor, ele geçirdikleri toprak­ ların sahibi olmuyor, bu topraklar Tan­ rı’nın dolayısıyla bütün toplumun an­ layışı ile kullanım hakkını tüm toplu­ ma bırakıyordu. Ne var ki pek çok yer­ de köle-efendi, zengin-yoksul ayrımı­ nın, kişisel m ülkiyetin bilinm ediği, herkesin eşit olduğu zamanlar binlerce yıl geride kalmıştı. Bu hal Osmanlı topraklarında çok sürmedi, soysuzlaş­ mış mülk düzeni sarıp sarmaladı dirlik düzenini. Arada Şeyh Bedreddin, Pir Sultan gibi halk önderleri çıkıp ayrı gayrı nedir bilmeyen Anadolu halkının soysuzlaşmaya karşı sesi olduysa da çok sürmedi, bastırıldılar. Ezilmenin, eşitsizliğin, adaletsizli­ ğin, sömürünün türlü halleri egemen ola geldi. Toplumsal yapının o dönemki gelişen ekonomi politikalarına göre farklı farklı biçimlerde yaşandı yoksul­ luk.

Ama son 15-20 yıldır daha başka bir şey yaşanıyor 15-20 yıl öncesine kadar zenginlik ve yoksulluğa dair ortaklaşıyorduk. Filmlerde yoksul insanların yoksul, ama onurlu hayatlarını izliyor, onlara kötülük yapan zenginleri lanetliyorduk. Belki sisteme karşı bir öfke oluşmuyor­ du, ama kötü olan, haksız olan zengin­ lerdi, iyi olan haksızlığa uğrayan yok­ sullardı. Tabii hepimiz yoksulun tarafındaydık, ama o zamanlar tüm film yıldızları da yoksullardan yanaydı. Bu yüzden midir, bilinmez, ama o zamanlar zenginliği göstermek edebe, ahlaka aykırıydı. Bugünkü kadar per­ 86

vasız teşhir etmiyorlardı yaşamlarını. Romanlarda kendimizle özdeşleş­ tirdiğimiz kahramanlar hep onlardandı. A ğanın zulm üne karşı başkaldıran yoksul köylüler, kötü yürekli hanımı tarafından ezilen besleme kızlar... Gecekondularımız onların apart­ manlarına uzak değildi. Çocuklarımız aynı mahallede, aynı okullarda oku­ yordu. Aynı hastanelerde tedavi görü­ yorduk. Aynı parklara gidiyor, aynı yerde çay içebiliyorduk. Ufak bir işye­ ri açıp, onların katma çıkma ihtimali hiç de az değildi. Ya da çocuklarımızı maaşımızla okutup, doktor, mühendis olmaları uzak bir umut değildi. Hatta içimizden roman, hikaye, şiir yazan edebiyatçılar, film çekebilen yönetmen­ ler de çıkıyordu. Yoksulluk ve zengin­ lik sınırı o zamanlar hiç bu kadar kalın değildi. Belki de dünyadaki yokluğun yok­ sulluğunu yaşıyorduk o zamanlar. Üre­ tim bu kadar gelişmemişti. Teknoloji bu kadar gelişmemişti. Yine zenginler lehineydi tüm yaratılanlar, ama bugün­ kü kadar çok sunulan, gösterilen çeşit­ li, bol, değişik tüketim malları yoktu.

Hiç bu kadar ayrı dünyaların insanı olmadık “Biz ayrı dünyaların insanıyız sev­ gilim, bir araya gelemeyiz.” Çok sık duyardık bu repliği. Ama o zamanlar bu cümleyi birbirlerine söyleyebilecek kadar bir yakınlıkları vardı zenginlerle yoksulların. Şimdi gerçekten ayrı dün­ yalar yaratıldı. Önce özel, pahalı okullarını açtılar, sonra özel hastanelerini. Parkları, bah­

çeleri, plajları, ormanları her şeyi para­ lı hale getirdiler. Yetmedi, zenginler kocaman güvenlik duvarlarıyla çevril­ miş yerleşim yerlerini oluşturdular. Kentin merkezine uzak yerlere sürül­ dük biz yoksullar.

Hiç bu zamanki kadar dışlanmıyorduk Yeni Dünya Düzeni dedikleri ilah önce yoksulları dışarıda bırakmayı bu­ yur etti. Türkiye’de 1980’lerle birlikte bu buyruklar uygulanmaya başladı. İh­ racata yönelik modelin benimsenmesi, neo-liberal ekonomi politikaları sonu­ cunda özelleştirme ve serbest piyasa ekonomisine ağırlık verilmesi toplumun ekonomik ve sosyal yapısını etkiledi. Sosyal devlet süreci terk edildi. Kamu­ sal alan piyasanın kurallarına göre şe­ killendirildi. Sosyal nitelikli harcama­ lar en aza indirildi, var olan sosyal hak­ lar geri alındı, eğitim sağlık hizmetleri özelleştirildi. Güvencesi olan istihdam olanakları azaldı, gelirler düştü, işsiz­ lik, ucuz ve kaçak işler, esnek çalışma ve taşeron çalışma arttı. Gelir dağılımı aşırı uçlaştı, pek çok kesim yoksullu­ ğun sınırlarına doğru kaydı. Tüm bunlar yoksulluk oranını ve derecesini artırdı.

Yoksulluk hiç bu kadar kalıcılaşmamıştı Artık biz-yoksulların birikim yapıp zengin olma imkanı yoktu. Çocukları­ mıza iyi bir eğitim sağlayıp, iyi ücretle iş bulabilme şartlarımız da yoktu. Biz yok­ sul, çocuklarımız daha da yoksul olacak­ tı. Ne geleceğe dair umutlarımız ne de güvenlerimiz vardı. Günübirlik yaşama­ nın acımazsızlığı ile karşı karşıya kaldık.


AqusTOS'Eylül 2005

ODTÜ öğretim üyeleri Oğuz Işık ve Melih Pmarcıoğlu, “Sultanbeyli ör­ neğinden yola çıkarak, “N öbetleşe Yoksulluk” adını verdikleri 2001 tarih­ li araştırmalarına atıfla yeni olarak şunları söylüyorlar: “...Kente yeni ge­ lenlerin yoksulluklarını devredebile­ cekleri yeni bir göçmen kesim kesin­ likle olmayacak. Bu, kent yoksulluğu­ nun kronikleşmesi, kalıcılaşması, için­ den çıkılamaz hale gelmesi anlamına geliyor. Bizim kavramlaştırmaya çalış­ tığımız yoksulluk, sürekli olmayan bir kesimin girip çıkabildiği bir olgu idi. Şimdiyse, eskisi ile kıyaslanmayacak ölçüde umutsuz, yükselebilme umudu ve hayali olmayan yeni bir kesim orta­ ya çıktı. Bu kesim için korkarız yok­ sulluk kalıcı.” Zamanımızın, yani postmodem za­ manların biz yoksulları ne oluyorduk? Onca romanların, hikayelerin, filmle­ rin sözünü bile etmek istemediği, kim­ senin sözünü etmediği yoksullar ne oluyorduk? Birtakım insanlar tarafından yan yana gelmek bir yana görülmek dahi istenmeyen, dışlanan, akıllardan uzak tutulan, yok sayılan yoksullar ne olu­ yordu?

büyük sosyolojik olay olarak nitelendirebilecekleri olaya sessiz kalabilirler mi? Kalıyorlar, kalmıyor. “Stren’in tes­ pit ettiği gibi, kent araştırmaları 80’li yıllarda hem nitelik hem de nicelik ba­ kımından tüm dünyada gerilemiştir. Bu olgu Türkiye için de geçerlidir: 70’li yıllara kadar özellikle kente göç ve bu göçün sonuçlarına ilişkin birçok sosyo­ lojik araştırma yapılıyor ve bu araştır­ malar uluslararası karşılaştırmalı ince­ lemelerde alıntılanıyordu. Ancak 80’li yıllarda kent ve göçe ilişkin araştırma­ lar gerilemiştir. Kent yoksullarının ve kente göç edenlerin siyasal katılımları ise çok az incelemede ele alınmıştır.” (Heidi Wedel, Siyaset ve Cinsiyet kita­ bının giriş kısmından). İşin doğası değil mi, gücü elinde bulunduran tabiî ki sonuna kadar gide­ cek. Onlardan aman dilenmek, vicdan­ larına seslenmek neye yarar. İçlerinden “vicdanlı olan”, “iyi kalpli” olanlar çıkmıyor mu? Yapacakları en fazla, öl­ dürmeden yoksulları nasıl yaşatırız projelerini teorize edip sunmak. Yok­ sullara üç kuruşluk aylık yardımlarla kurtuluş yolları çizmek. Zenginlikyoksulluk bütünlüğünü gözden uzak tutup, verimlilik, üretim, kalkınma gibi kavramlarla gözlerimize perde indiri­ yorlar. Onların güneş ülkesinde eşit olarak yoksullara yer yok ancak kıt ka­

C jO İ

naat yaşamalarına izin var. Bizler, yani dışarıda bırakılan, dış­ lanan, yok sayılan, görülmek istenme­ yen yoksullar ne yapmalıydık da bu dünyada bir anlamımız olmalıydı. Biz­ ler nasıl yoksullar olmalıydık ki adımız sanımız olsun, sözümüzü edememezlik yapamasmlar, şimdiki bizsiz akıp gi­ den yaşam bizim yaşamımız olsun, ta­ rih bizim tarihimiz olsun. Hep beraber gözümüzü bizden çalınanlara dikmek onları biraz sersemletecektir. Suratları­ na “Yoksuluz, Çünkü Siz Varsınız” di­ ye haykıranlar karşısında kulaklarını tıkamak işe yaramayacaktır. Sadaka değil, hakkımızı istiyoruz diyen bilin­ cimizle hareket etmek, bizi tarihin ak­ törleri haline getirecektir. Kentin kıyılarında dayanışmayla yaşama tutunmaya çalışanlar gözünü cennete dikmelidir. Yaşasın Dayanışma! Yetmez. Yoksuluz Çünkü Siz Varsınız! Bu da yetmez. Biz Varız! Cennette Bizim Hakkı­ m ız Var! Dayanışmayla kenetlenen elleri­ miz, gözünü cennete diken yürüyüşü­ müzle cennetin duvarlarına yüklenmek için ileri.

Her şey yaşanıyor. Her şey tüketi­ liyor. Kamı tok insanlar, güzel arabala­ Yolumuz Açık Olsun. rıyla, güzel evleriyle, hobileri, aşkları, dep­ Yaşasın D aya n ışm a ! Vetm ez. resyonları, can sıkıntı­ Voksuluz Çünkü Siz V a rsın ız! ßu da yetm e z, ları, kilo sorunları, yo­ i l i V arız! C en n ette Bizim H akkım ız Var! gaları... ile varlar. Sayı­ ları az, hem de çok az, ama her şeyi çevreleyen, görünen onla­ rın istekleri, hayalleri, onların yaşam­ ları. Yokluk, açlık, hastalık, ağır çalış­ ma koşulları, işsizlik bir takım zengin olmayı becerememiş, tembel, zekası kıt insanların karşı karşıya kaldığı du­ rum onlara göre. Üçüncü sayfa haber­ leri birer doğal durum. Üç kuruş yar­ dımlarıyla vicdan rahatlattıkları kimse­ leriz, o kadar. “Dünya yanından bir hı­ şımla dönüp geçerken kendisinden al­ kış bile beklenmeyen bir seyirci...” yiz. (Yıldırım Türker) Sadece parası olan­ lar için tasarlanmış bir dünyada yaşa­ mak zomnda bırakılan. Üniversiteler, bilim insanları yetiş­ tiren kurumlar, kendileri adına bu kadar

87


q O İ A çustos - Eylül 2 0 0 5

İKTİSADIN KÖR MANTIĞINA TESLİM DLMAK M. Sinon

İnsanlarına iş veya daha genel anlamda toplumsal zenginlikten eşit pay alabilme olanağı sağlayamayan bir sistem, bir üretim ilişkisi meşru değildir. Bir toplumsal model eksiksiz tüm bireylerine insani ve onurlu bir yaşam üretmek mecburiyetin­ dedir. Bu mecburiyet hiç bir koşulla, gelecek için yapılması gereken hiçbir feda­ karlıkla gölgelenmemelidir. Bu kopuş yaşandığı anda sistem meşruiyetini yitirir.

Ölen çocuk ve kâra geçen aile

uzak böylesi bir ücret, ekonominin kör mantığı açısından yüksek olarak görülebilmekteydi.

Geçtiğimiz günlerde gazetelerde yayınlanan bir haber, hayatımızı tüke­ ten neo-liberal mantığı tüm yalınlığı ile ortaya koyarak birçok insanı derin­ den yaraladı. Bu habere göre bir ço­ cuklarını trafik kazasında kaybeden ailenin açmış olduğu tazm inat davasın­ da, bilirkişi olarak kabul edilen kişi­ nin yaptığı bir hesaba göre ailenin taz­ minat talebi tamam ıyla haksızdı, çün­ kü aile çocuğunun ölmesi ile aslında kara geçmişti. Dolayısıyla m ahkem e­ nin maddi tazminatı gerektirecek bir durum olmadığına karar vermesi talep edilmekteydi. Çocuğun gelişimi bo­ yunca aileye olası maliyeti hesaplan­ mış, bölge sebebiyle çocuğun iyi bir m eslek sahibi olamayacağı kabulün­ den yola çıkarak 18 yaşına kadar ço­ cuğun bu gideri telafi edecek bir gelir elde edemeyeceği savlanmıştı. Tüyle­ ri diken diken eden, insanın neredeyse duymaya bile tahammül edemeyeceği böylesi bir sav, işin acı tarafı ekonomi bilim inin insani gerçeklere kör ve sa­ ğır yaklaşımı açısından ele alındığın­ da doğruydu.

Yine bu m antığa göre yaklaşık 3 milyon insan işsizken çalışanların bü­ yük bir kısm ının delice bir tempoyla, günün yarısı boyunca çalışm asında da bir anormallik yoktu. Ekonominin gö­ rünmeyen eli, eğer m üdahale edilmez­ se tüm toplum için en iyi olanı ortaya çıkarmaya muktedirdi.

Yine benzer biçimde Türkiye’deki asgari ücretin gereğinden yüksek ol­ duğunu iddia eden IMF Başkan Yar­ dımcısı Anne Krueger, 350 milyonla geçinilebilir mi sorusuna “Eğer m ec­ bursanız, geçinmek zorundasınız” di­ ye cevap vermişti. İnsanların asgari temel ihtiyaçlarını bile karşılamaktan 88

Yine Yakup Kepenek Cumhuriyet gazetesindeki bir yazısında T ürki­ y e’deki büyük serm ayenin yatırım tercihleri üzerindeki bir değerlendir­ mesinde, fınans kapitalin teknolojik gelişimi önüne hedef olarak koyan tercihlerdense perakendecilik gibi sektörlere yoğunlaşan büyük sermaye içi rekabeti eleştirmişti. Fakat ekono­ m ik m antık açısından serm ayenin yaptığında anlaşılmayacak bir şey de yoktu. Sermaye doğal olarak karlarını azam ileştirebileceği alanlara yığılacaktı. Ekonomi adamları tarafından bunun eleştiriye açık bir yanı bulun­ mamaktaydı. Hepimizin ortak emeği­ nin birikimi olarak algılanabilecek ve toplumun geleceğini olumlu anlamda şekillendirmek için değerlendirilmesi gereken sermaye birikimi, özel eller­ de salt kar merkezli yatırım lara yöne­ liyor, toplumun gelişim ihtiyaçlarını hesaba katan bir hareket geliştiremiyorsa bunun eleştiriyi hak eden bir yönü bulunm am aktaydı. Aynı doğa kuralları gibi iktisadın son derece bi­ limsel kuralları da bu noktadaki eleş­

tirileri veya farklı bir alternatif arayış­ larını daha ilk adımda kesebilirdi. Eko diyalogcular maazallah böylesi değer­ lendirmeleri duymasınlar, çok köpü­ rürler, hepim ize dünyayı dar ederler­ di.

Sorular, sorular... Hayatlarımızı teslim alan iktisat kuralları acaba bizleri nereye yönlen­ diriyor? Bu iktisat denen şey acaba gerçek bir bilim midir? Bizler de aca­ ba bu paradigm a dışında düşünebilme ve tutumlar geliştirebilme yeteneği­ mizi yitiriyor, bu ideolojik çerçeveden fazlasıyla etkileniyor muyuz? Ne ka­ dar içimizi açıtsa da bu yaklaşımın te­ mel ilkelerini zorunluluklar olarak be­ nim sem ek ve bunlara uygun yakla­ şım lar mı geliştirm ek zorundayız? Sosyalistler farklı bir ekonomi politi­ kaları seti ortaya koyarak bu noktada­ ki sorunlara çözüm bulabilirler mi, yoksa üretim -yaşam ilişkisini bütü­ nüyle farklı bir mantık çerçevesinde mi ele almak gerekmektedir? M ark­ sizm, bu konuyla ilgili olarak nasıl bir noktada durm aktadır? Yaşanmış sos­ yalizm deneyimleri bu m antığın etiksinde ne düzeyde kalmıştır?

Bolluk her zam an mutluluk getirir mi? İktisat (ya da ekonomi politik) toplumun tem el hedefinin bir bolluk yaratm a ve sorunların bu bolluk aracı­ lığıyla çözümünü sağlama olduğunu düşünür. Yaşanan birçok sorunun te-


AcjusToS'EylüL 200?

mel sebebi kaynakların kıt olmasıdır. D olayısıyla toplum sal üretim eğer bolluk sağlama hedefine ulaşabilirse bütün sorunlar kökten çözümlenebile­ cektir. Bu hedefe ulaşana kadar ara aşamalarda sorurlar devam edecektir. O yüzden toplum ve üretenler son he­ defe ulaşana kadar fedakarlık yapmak zorundadırlar. Ekonom ik büyümeyi sağlama dışında hedeflerin belirlen­ meye çalışılması sadece bu hedefleri ulaşılmaz kılm ak gibi bir sonuç yara­ tacaktır. Bolluğu yaratacak politikalar aslında bellidir. Bunlar olabildiğince nesnel kurallardır, hatta fizik kuralları kadar kesinlik içermektedirler. Kal­ kınmış ülkeler bu kurallara tam bir uyum sağlayarak bu noktaya gelm işler­ dir. O yüzden hepim izin yapması ge­ reken bu politikalar eşliğinde çok ça­ lışmaktır. Bolluğu yaratacak temel araç piyasa olduğu için, piyasanın ge­ reklerine uygun olm ayan önerileri desteklemek hedefe ulaşmayı da zor­ laştıracaktır. Herkes bu genel doğruları kabul ederek düşünüyor. Toplumun ötesinde bireyler de günlük yaşamlarını bu ge­ nel doğrular üzerinde şekillendiriyor. Herkes hayatından, sosyal ilişkilerin­ den ve genel anlamda kendisini mutlu eden her şeyden büyük oranda feda­ karlık yaparak bireysel anlamda bir bolluğa kavuşm ak için büyük bir em ek ortaya koyuyor. Kişilerin hayat­ taki başarıları kendileri için sağlaya­ bildikleri bolluk ile belirgin hale gele­ biliyor. Böylesi bir bolluğa ulaşam a­ yanlar ise aslında boşu boşuna yaşa­ dıkları hissine kapılıyorlar. Maddi ka­ zanıma hizm et etmeyen bütün etkin­ likler boş ve değersiz olarak nitelene­ biliyor.

İktisat mantığı yıkım getiriyor... Doğrusu ekonominin kör mantığı herkesi ve tüm toplumları esir etmiş görünmektedir. Dünyayı savaşlar ile yok olmanın eşiğine getiren, doğal kaynakları her türlü ilkeyi bir kenara bırakarak sorumsuzca tüketmeyi m eş­ rulaştıran, insanları birbirine bağlayan tüm ilişkileri parasallaştıran, bolluk üretemeyenleri neredeyse atıl nesneler

olarak görmeye başlayan bu temel yaklaşım belki de kendim izi öncelikle yalıtmam ız gereken temel kurgu ola­ bilir mi? Yaşama, tüm zenginliklerini kavrayan başka bir noktadan bakabil­ m ek belki de ilk başarılması gereken şey olabilir m i? Geleceğim iz başka bir tutum üzerinde şekıllendirilemez mi? Temel iktisat mantığı içerisinde kalarak, bunun dışında bir öncelikler paketi belirleyemeyerek geleceğimizi mi feda ediyoruz acaba? Uygulanan politikaları son kerte­ de ülkemizi zenginleştirm eyeceği için mi eleştirmeliyiz, yoksa bu mantığın ne biçimde olursa olsun yaşamlarımı­ zı tükettiğini gören bir noktadan mı konuşmalıyız? Bu soruların kestirm e cevapları olduğunu düşünmüyorum. Karşım ız­ da insani bir yaşama gözleri tamamen kör bir ideoloji var. Bizim ezilenlere aydınlık bir gelecek sunabilmemiz ise büyük oranda bu m antıktan kopuşabilmekle mümkün. Bolluk her zaman insanların işine yaramayabilir, hatta birçok kapitalist krizin temel sebebi olarak büyük yı­ kım lara da yol açabilir. Biz bolluğun sosyalist üretim ilişkileri içerisinde böylesi krizlere yol açm ayacağını, tam tersine hep ileri gitmenin önünü açacağını varsayıyorduk, ama hayat bizi haklı çıkarmadı. Toplumla bağını koparan bir bolluk politikası son ker­ tede sosyalist ülkelerde de büyük bir yıkıma yol açtı. Yabancılaşmayı en­ gelleyebilm ek mümkün olmadı. Top­ lumun gelecek hedefleri o andaki acil ihtiyaçlar ile uyumlu bir noktada buluşamadıkça sorun yaşanıyor. Toplum bu politikalara sırtını dönüyor. Taba­ nından kopan bir iktidar ilişkisi ise m utlaka adaletsizlik getiriyor.

Bu üretim ilişkisi m eşru mudur? İnsanlarına iş veya daha genel an­ lamda toplumsal zenginlikten eşit pay alabilm e olanağı sağlayam ayan bir sistem, bir üretim ilişkisi m eşru değil­ dir. Bir toplumsal model eksiksiz tüm bireylerine insani ve onurlu bir yaşam üretm ek mecburiyetindedir. Bu m ec­

CjOİ

buriyet hiç bir koşulla, gelecek için yapılması gereken hiçbir fedakarlıkla gölgelenmemelidir. Bu kopuş yaşan­ dığı anda sistem meşruiyetini yitirir. Çünkü artık toplumun tümünün talep­ lerinden kopmuş, bir sınıf veya züm­ renin çıkarlarına/doğru olduğuna inandığı politikalar kümesine bağlı bir rotaya girmiş demektir. Kapitalizm neden reddedilm eli­ dir, sorusunun cevabını buralarda ara­ m ak gerekir diye düşünüyoruz. İktisat paradigm ası herkesin elini kolunu bağlıyor. Toplumun tem el hedefinin bolluk olarak belirlenm esi ve tüm güçlerin böylesi bir tem el hedef için seferber edilmesi, yaşanan her türlü olumsuzluğun bu ulvi hedef için öde­ nen bedeller olduğunun kabul edilme­ si hepimizi bir yerde teslim alıyor.

İçine dayanışmayı, mutluluğu, diğerkamlığı alabilen bir başka yaklaşım... Karşımızda bir babayı çocuğunun ölmesinin aslında kendisi için iyi bir gelişme olduğuna inandırm aya çalı­ şan bir ideoloji var. Kimse salt iktisat mantığı içinde kendisini sınırlayarak bu önermenin yanlış olduğunu ispat edemez. M atem atiğin dili oldukça ke­ sindir. Fakat yine “ben insanım” di­ yen kimse de iktisat ne derse desin, böylesi bir şeyin kabul edilm eyeceği­ ni de kabul edecektir. Bazı düşüncele­ rin ne kadar saçma olduğu ancak böy­ lesi uç noktalarda daha belirgin bir bi­ çimde ortaya çıkar. Fakat aynı m antı­ ğın sıradanlaşmış birçok uygulam a­ sıyla koskoca insanlığı nasıl bir yıkı­ m ın eşiğine getirdiğini fark edebilmek her zaman da o kadar kolay olm am ak­ tadır. İçinde dayanışmanın, mutluluğun, diğerkamlığın yer alabildiği başka bir düşünsel çerçeveye ihtiyaç olduğu m uhakkaktır. H epim izi sonsuz bir cennete taşıyacak bir devrim ancak böylesi bir anlayış üzerinde inşa edi­ lebilecektir. Yoksa aynı iktisat m antı­ ğının, daha iyi sonuçlar yaratacağı dü­ şünülen bir başka politikalar demeti üzerinde değil. 89


CjOİ AqusT05'Ey[ül 2005

‘Otoyol Kenarında Yanan A teşler’ üzerine bir kaç sö z ...

‘S D N R A S l’NIN ROMANI... Umut fiydin

Yaygın edebiyattaki seviyesizliğe, reklamlar üzerinden kapılan koltuklara, tümüyle gündelik eğlenceye dönüşen anlayışa karşı son derece radikal bir tavır var orta­ da. Devecioğlu adeta bir barbar akını düzenliyor bu ilk ve kendi deyimiyle son ro­ manıyla. Üstelik öyle büyük laflara soyunmadan yapıyor bunu. Yaşadığı dünyanın ne denli katlanılmaz olduğunu burjuva akılcılığının dışına kaçarak anlatıyor. Bence en iyisi odayı eskiden nasıl idiyse aynen öyle korumaya çalışmamızdır, böylece Gregor yine aramıza döndüğünde her şe­ y i eskisi gibi bulur, arada olup bitenleri unutması da o ölçüde kolaylaşır. Kafka, Dönüşüm U zak bir zaman dilim inde yaşayan A frikalı savaşçıların, öldürdükleri düşm anlarının yüreklerini yedikleri anlatılır kim i hikayelerde. B öylelik­ le onların güçlerine de sahip olduk­ larına inanırlarm ış. R ivayettir, tartı­ şılır elbette. Tamamen uydurm a bir senaryo olm ası da ihtim aldir. Öte yandan bugün yaşananlar açısından bakarsak günüm üzün A m e­ rikalı, A syalı ve AvrupalIları, çok daha vahşi pratiklere im za atabili­ yor. Salt yaşadığım ız coğrafyanın büyük kentlerinden hareket etsek b i­ le parçalanan bedenler, kapkaç olay­ ları, çalm an organlar vb. gibi onlarca örnek sıralayabiliriz. Bu durum üze­ rine çok şey söylenebilir. Sosyolojik, politik, ekonom ik tahliller yapılabi­ lir. A m a biraz sonuçtan bakm ak ge­ rekirse; biraz da kabalaştırırsak iki dünyadan, zenginlerin ve yoksulla­ rın dünyasından bahsetm ek yanlış olm ayacaktır. Ya da başka bir ifade­ lendirm eyle tokların ve açların dün­ yası diyebiliriz. Bütün büyük şehirler kesin sınır­ larla birbirinden ayrılıyor. B ir tarafta özel güvenlik sistem leriyle korunan, her türlü konforu içeren m ekanlarda yaşayan, dışındaki dünyayla ilişkile­ ri kopuk, haberdar olduğu noktada

90

da onlara safra gözüyle bakan bir k e­ sim var. Tüm parlak cilalarına karşın lüm pen ve çürüm üş, halk deyim iyle telev o le k im lik leri sahiplenen ve sürdüren bir kesim söz konusu olan. Deyim yerindeyse; gözlerini oyduk­ ları insanları kör olm akla suçlayan­ lardır bunlar. D iğer yanda genelde devletin de­ netim inden kopuk, am a onun bir uzantısı olarak m afyanın kol gezdiği, gelecek düşüncesinin çoktan kaybo­ lup gittiği, kısa dönem ler dahilinde “bir şekilde” karnını doyurm ayı am açlayan insanların barındığı varoş­ lar bulunuyor. Tüm olum suzlukları­ na, fuhuş, uyuşturucu, sokak çetele­ rine rağm en yeni bir yaşam ın y aratı­ cılarını çıkartm aya aday m ahalleler. İlk bakışta kent açısından şizof­ ren bir durum varm ış gibi görünebi­ lir. A ncak aynı bünyenin iki farklı kim liği yaşatm asının çok ötesinde, birbirine düşm an bölgelerden bah­ setm ek daha doğru olacaktır. B irinci kesim in içinde yüzdüğü tüketim ekonom isine, cennetine karşı, bilenen öfke ve özlem leriyle gerilim lerini sürekli yaşayan ve yaşatan ikinci k e­ sim in cehennem i dünyası var karşı­ mızda. D olayısıyla bu iki kim liğin aynı bünyede vücut bulm ası m üm kün de­ ğil. M evcut gidişatın bir tıkanm a ve çatışm a noktasına geleceği de çok açık. O zam an ne olacak? Önüm üzde dehşetle duran ana soru bu. Çatışm a hangi biçim lerde, hangi güçlerle ve nasıl gerçekleşecek? İç patlam a hali mi derinleşecek, yoksa kentlerin bal­

çık sokaklarından aynalı sem tlerine taşan bir m eydan savaşı mı yaşana­ cak? Belki de bir zam anlar korkuyla ifade edildiği gibi “boğaz kesm ek” için yollara düşen akıncı beyleriyle tanışacağız. Evet, soru bu. Çanlar son kez çaldığında ne olacak? H erkes durduğu noktadan, öz­ lem leri ve kaygıları üzerinden bir cevap verecektir kuşkusuz. B arbaros D evecioğlu da bu yılın başlarında yayınladığı rom anında aynı soruya kendince bir cevap üretm iş. “Otoyol K enarında Yanan A teşler”den söz ediyoruz. D ev ecio ğ lu k itab ın d a, zam anı belirsiz bir ana taşıyor. U zun süren bir sın ıf savaşı yaşanm ış, kazananlar B atı’da kendilerine yeni bir kent in­ şa etm işler. Bu kentte yoksulluk, iş­ sizlik gibi bir problem yok. Tek dert­ leri nasıl daha genç kalabilir ve öm ürlerini ne kadar daha uzatabilir­ ler. Yaşlananlara, son kullanm a tari­ hi yaklaşm ış ürün gibi bakılan bu kentin çevresini korunaklı yüksek du v arlar çevreliyor. T eknolojinin tanrı katında değer bulduğu bu k en­ tin “sakinleri” tüm üyle steril bir h a­ yat sürüyor. B urada bir ülkeden ya da bir kentten bahsetm ek m üm kün değil, çünkü şehir bir holding gibi yönetiliyor. Zenginliği ürettiklerini, en iyisini bildiklerini iddia edenler, k alabalıkların seçtiği hüküm etlere m ahkum olm aktan kurtulm uşlar k ı­ sacası. B atı’daki bu şehirden daha Bat ı ’ya gidildikçe aynı tarzda örgütlen­ miş yeni ve daha büyük kentlerle


AqusTOS'Eylül 2 0 0 5

karşılaşıyoruz. Öte yandan m adalyonun bir de kaybedenler yüzü var. S ın ıf savaşın­ dan ya uzak durm uş, saklanm ış ya da savaşa girerek çok azı sağ kalabilm iş insanlar “bir şekilde” varlar hala. Et­ rafı tel örgülerle çevrilm iş ve heli­ kopterle güvenliği sağlanan, şehrin büyük kapısında son bulan otoyolun kenarında yaşıyorlar. A slında yaşam alanı diye bir şeyden söz etm ek pek m üm kün değil. Eski hurda arabalar, çöplükler ev olurken, tam am ı işsiz olan bu kesim M ad M ax film lerin­ den fırlam ışcasına evrim leşerek her şeyi yiyebilen bir hale dönüşm üş. Zam an zam an otoyola akınlar düzen­ leyerek, ateş çem berinde kendini so­ kan akrepler m isali yanm aya başla­ yınca kapılarını açan arabaların için­ deki kent sakinlerini yağm alayarak protein ihtiyaçlarını da karşılayabili­ yorlar. Bu şekilde yok olanların dı­ şında kentin bu açlar dünyasından haberi bile yok. Otoyol kenarının bir başka süsü ise ihtiyarlar. Geçm iş zam anları dile getiren, yaşadıkları savaşı dillendi­ ren, belki bir um ut diye anlatm aya devam eden ihtiyarların tek dinleyi­ cisi ise çocuklar. G eçm işle gelecek bir arada başka bir ifadeyle. Bir zaman sonra ise yeni bir ko­ nukla karşılaşıyorlar. K entin ürettiği atıkların bir sonucu olan, derisi kaim ve kahverengiye çalan bir tür hamam böceğidir bu. G izem li, protein kay­ nağı olm asına rağm en korkutucu h a­ linden yaklaşılam ayan ve sürekli ço­ ğalarak bir orduya dönüşen Kafk a ’nm b öcekleri... Ş üphesiz K a fk a’nm D önüşü m ’de G regor Sam sa üzerinden geçtiği böcek, kentin steril hayatının y ap ay lığ ın ı anlatıyor. D evecioğlu ’nun bu yapaylık üzerinden ifade­ lendirdiği çok açık: G öreceksiniz gününüzü! Bir röportajda “ölene kadar borç ödedikten sonra ölesiye çalışm anın m anası nedir” 1 diye soran Barbaros D evecioğlu, uzun zam andır Türk edebiyatm dan dışlanan politik tavrı yeniden önüm üze sürüyor. Biz de

pek rastlanm ayan, am a B atı’da sayı­ sız örnekleri bulunan bir pulp fîction-ucuz rom an var elim izde. Bir yandan K afkaesk gönderm elerin bu­ lunduğu kitapta, aynı zam anda postm odem kurgularla da karşılaşabili­ yoruz. Dili, olaya yaklaşım ı ve tüm bu karm aşık, “u cu z” görüntüsüne rağm en klasik politik tavrın hayli ötesinde. Yaygın edebiyattaki seviye­ sizliğe, reklam lar üzerinden kapılan koltuklara, tüm üyle gündelik eğlen­ ceye dönüşen anlayışa karşı son de­ rece radikal bir tavır var ortada. D e­ vecioğlu adeta bir barbar akını dü­ zenliyor bu ilk ve kendi deyim iyle son rom anıyla. Ü stelik öyle büyük laflara soyunm adan, küçük küçük ve sakin bir şekilde yapıyor bunu. Yaşa­ dığı dünyanın, ülkenin, şehrin ne denli vahşi, katlanılm az olduğunu ve değişm esi gerektiğini burjuva akılcı­ lığının dışına kaçarak anlatıyor. K itabı okudukça şu yaşadığım ız dünyaya ilişkin verileri görm ezlik­ ten gelm ek m üm kün değil. Şehrin et­ rafına örülm üş duvar, aslında yaşam ­ larım ızın etrafını kuşatm ış duvarlara da bir gönderm e. İsrail’in F ilistin ’i boğm aya çalıştığı duvar, İstanbul’un lüks sem tlerinde güvenlikli sitelerde apaçık karşım ıza çıkan duvar, G8 lid erlerin i koruyan duvar, Akm erk ez’in sloganları yankı­ landıran duvarı hep ay­ nı gerçeği anlatıyor bi­ ze.

CjOİ

A çlık sınırı diye bir kavram dan söz ediyoruz, çünkü Sabancıların toplam ederi 250 trilyonu bulan onlarca y a­ lısı var. A frikalı çocukların yüzlercesi bu yazının yazıldığı şu kısacık an­ da bile ölmüş durum da, çünkü G8 li­ derleri o “m uhteşem ” yem eklerini tüketirken ne kadar sadaka versek diye geveleyip duruyorlar. Yoksuluz ve tüketiliyoruz, çünkü zen ginler var. Sonuçta, “p o stm odern ya da postm ortem ; m odern ve ölüm sonrasındadır dünya ve insan. Otoyol K e­ narında Yanan A teşler işte bu ‘sonrası’nm rom anı.”2 N e kadar çabalasalar da, G regor’un annesi gibi dönü­ şüm ü u n utturm aya ça lışsala r da, Sam sa böceğe dönüştüğü ana yaban­ cılaşm aya hiç niyetli değil. Ve bir bir yanm aya başlıyor otoyol kenarında isyan ateşleri...

09.07.2005 D ip n o tlar 1. Yelda Dönmez, Barbaros Devecioğ­ lu ile rö p o rta j, “ Bu topraklarda yaşa­ yan, bu topraklara b o rçlu d ur” , C um ­ huriyet Kitap, Sayı: 797 2. Zeki Coşkun, “ Kenardan kenardan isyan ateşi” , Radikal Kitap, Sayı: 212

D evecioğlu’na radi­ kalliğini kazandıran asıl etm en de bu zaten. Yok­ sulluğu değil, zenginli­ ği sorguluyor olm ası. Y oksulluk var, çünkü zenginler diye bir kate­ gori var. F ilistinliler her gün ölüyor, çünkü İsrail onları hem kurşuna di­ ziyor hem de ekm ekle­ rini çalıyor. E senyurt’ta yaşayan in san lar eğer biraz şanslı iseler üç otuz paraya tekstilde ça­ lışıyorlar, çünkü E ti­ O T O V O l KANARINDA VANAN AT€Şl€R le r’deki barlar her gece Barbaros Devecioğlu, Çitlembik Yayınları, ağzına kadar doluyor. 2005, 115 sayfa

91


q o ! AqusTOS'Eytijl

2005

Sevginin krallığı kupası

Kazanan

futbol olsun €rgün Şimşek

Antonio Gramsa "Açık havada ortaya konan insan sevgisinin krallığıdır" dediğinde belki de tüm bu temaları, insanların futbol üzerinden yaşamla kurdukları bağları gözlemlemiştir. Oy­ sa paranın ve kapitalist üretim ilişkilerinin girdiği her alan gibi futbol da saflığını yitirmiş du­ rumda. Kitlelerin seyir ve eğlence talebine, kitlesel davranış normlarına en iyi cevabı veren spor dalı olan futbol, artık bağrında taşıdığı insan sevgisiyle yüreklerde yer etmiyor. “Benim inancıma göre, herkesin dayanışma içinde çalıştığı ve ödülleri paylaştığı bir sistemdir sosyalizm. Hayatı da böyle görürüm, futbolu d a ”' (Bili Shankly / 1959-74 dönemi Liverpool Teknik Direktörü)

Ve hakem doksan dakikalık m ücade­ lenin sona erdiğini ilan eden düdüğü çalar. M aç sonrası röportajlarında galip gelen de m ağlup olan da ben­ zer sözleri sarf eder: A rtık kalan m açlarım ızı k azan m aya ça lışa ca­ ğız.” İdm anlara b aşlan ır yeniden. Kupa finalleri veya lig sona erer, an­ cak idm an sona ermez. Şam piyonlar şam piyonluklarını korum ak, diğerle­ ri şam piyonluğa ulaşm ak için güç­ lendirirler kadrolarını. Yeni m ücade­ lelere hazırlanılır yeniden. Ve her doksan dakikanın sonunda, sahanın içindeki karşılaşm ayı, yeni karşılaş­ m a başlayana dek bitiren düdük çal­ m ıştır yalnızca. Sahanın etrafında dönen dünya­ da ise ne başlam a düdüğü vardır ne de bitiş. Varolmanın güçlü kalm akla özdeşleştiği yerdir bu dünya. Ve bu dünyada, varolm anın gerekenini az ya da çok, um utlarının ve um utsuz­ luklarının yansısı kıldığı futbol takı­ m ında yakalar taraftar. B oca Juniors taraftarının ölm eden önce son isteği sorulduğunda, “bir R iver Plate bay­ rağı istiyorum . B ayrak tabuta sarıl­ dığında karşı taraftan biri geberdi desinler” dediğini anlatır Galeano. Ve bu dünyada yükselişini, kendisi­ 92

ne az ya da çok ticari ilişki sağlayan, reklam ve imaj hizm eti veren futbol klübünde yakalar klüp üyesi. N iha­ yetinde de bu dünyada öm rüne öm ür katm ayı az ya da çok, kitlesel tüke­ tim pazarı sunan futbol şirketlerini de kapsayarak yakalar sistem . H er derby’yi “tarihi derby” ilan ediyor m edya; her bir “tarihi m aç” t-shirtlere basılıyor, satışa sunuluyor. Varol­ m anın güçlü kalm akla özdeşleştiği bu dünyada m ücadele, başlangıçsız ve bitişsiz sürüyor yalnızca. Futbol artık, m ahallelerin boş ar­ salarında, kaldırım lar ve duvarlarla çevrelenen sahalarda oynanan futbol değildir. Show çağının stadyum ları­ na transfer olduğu andan itibaren “futbol, sadece futbol değildir”2 O artık, yaşam larda ve yüreklerde pek çok anlam a sahiptir. F utbolcunun şan/şöhreti, taraftarın gururu, yöne­ ticinin prestijidir. M edya nezdinde reyting ve satış, şirket defterlerinde yatırım kalem idir. K adınların önem li bir kesim i açısından “erkek saçm alı­ ğı” , siyasetin sol yelpazesinde yer alanların büyük çoğunluğu açısından “halkın afyonu”dur.3 H erkes durduğu yerden bakıyor dünyaya. H erkes futbolu dünyayı görebildiği kad arıy la görebiliyor. Oysa birbirinden farklı bunca anlam , dönüyor dolaşıyor aslında iki adet­ ten ibaret olan farklı algı tem ellerin­ den birine dayanıyor. Bili Shankly, sosyalizm ile futbolu, hayatın daya­ nışm a ve paylaşım paydasında bağ­ daştırırken, A bram ovich ve G lazer gibi para tacirleri futbol klübü satın alm aya yöneliyor. Futbol sevgim izin

kupayı kaldırm ası, sistem in pranga­ larıyla büyüyen futbolun m ağlubiye­ ti ile m üm kün. Ö yleyse yola, bu coş­ kulu oyunun olanlarını ve olm ası ge­ rekenlerini belleğe işleyerek çıkm ak gerekiyor.

Futbol olarak futbol A vrupam erkezci yaklaşım , fut­ bolun beşiği olarak İngiltere’yi gös­ term ektedir. A ncak tarih, İn g ilte­ re ’de futbolun olsa olsa çocukluk ve gençlik yıllarını yaşam ış olabilece­ ğine işaret etm ektedir. Futbolun b e­ şiği olm a adayları ise başta Çin M e­ deniyeti olm ak üzere Mısır, Yunan ve Rom a m edeniyetleridir. M ayala­ rın Tlachtli ve İrokua kızılderililerinin “savaşın küçük kardeşi” (Fran­ sızların verdiği isim le Lacrosse) adlı oyunlarını da bu gruba dahil edebili­ riz. M ısır’da top oynayan asker k a­ bartm aları bulunm uştur. Hom eros 0 d isea’da bir tür top oyunundan bah­ seder. Bu oyun askerlerin savaşa ha­ zırlık am acıyla oynadıkları Episkyre s ’dir. Episkyres, R om a’da Harpastum adını alacak ve kanlı çatışm ala­ ra sahne olacak bir oyuna dönüşür. Gelgelelim bu oyunların içerikleri hakkında detaylı bilgi bulunm am ak­ tadır. En detaylı bilgiler ise Çin M e­ deniyeti’nde oynanan tsu-chu adlı oyuna dairdir. A nlaşıldığı kadarıyla, günüm üz futboluna en fazla benzer­ lik gösteren de bu oyundur. T su-chu’ya dair ilk b elg eler M.Ö. 3000’li yıllara, im parator Huang-Ti dönem ine dayanıyor. Onar


AqusTOS'Eylül 2005 C jO İ

“Cam bridge K uralları” adı altında saptanan kurallarla anlayış ve uygu­ lam a farklılıkları ortadan kaldırılır. A rtık günüm üz futbolunun ana hat­ ları şekillenm iştir. (D iğer yandan; kale üst direğinin kabülü ve topa ka­ fa ile vurulabilm esi izni 1875’de, K orner’in kabülü 1876’da, O fsayt’ın kabülü 1886’da, M açta hakem lerin yetklilendirilm esi 1890’da, penalt ı ’nm kabülü 1891’de ve, sürenin 90 dakika , saha uzunluğunun m in.91,5 max. 118.5 m. olarak tayini 1899’da gerçekleşm iştir.)

kişiden kurulu iki takım (internet üzerinden yaptığım okum alarda ta ­ kım ların altışar kişiden oluştuğunu yazan m etinlere de rastladım ) dört köşeli bir oyun sahasında, deri kaplı ve içi tüy ile doldurulm uş bir topu, bambu ya da m ızraklardan yapılm ış beş m etre yüksekliğindeki bir kaleye sokm aya çalışırlar. Oyunun am acı im paratorluk askerlerinin savunm a becerilerini yükseltm ektir. Tsu-chu, çevre kavim ve m edeniyetlerde oy­ nanan (T ü rk ler’in Tepük’ü ve Japon­ ların K em ari’si gibi) oyunlara kay­ naklık etmiştir. A vrupa’da ise bir top oyununa dair ilk belgeler 12.yy’a dayanıyor. “D espricto N ob ilissim ae C ivitatis L ondoniae” adlı eserde (1174) şöyle bir ibare vardır: “Öğle yem eğinden sonra kentin bütün gençleri, m eşhur top oyunu (Pila) için sahalara koşu­ yor. Yaşlılar, babalar ve zenginler at sırtında gelip gençlerin karşılaşm a­ larım izliyor” K öylüler ve kasabalı­ lar arasında can kayıplarına yol açan pila, 1314 yılında IL Edw ard tarafın­ dan yasaklanır. 1576 tarihli başka bir belgede ise yüzlerce kişinin Footeball denilen yasadışı bir oyunu oyna­ dığı ve bu oyun yüzünden ölüm ve yaralanm aların m eydana geldiği k a­ yıtlıdır. N ihayet II. Charles döne­ m inde (17. yy) futbol yasallık kaza­ nır. 1841’de R ugby’den kesin olarak ayrılır ve topun biçim inin tam bir küre olm asına karar verilir. 1848’de

kiler silahın hangi yönü alabileceği­ ni;. rakibe ya da kendi kalesine u laş­ m adan onu ele geçirebilm eyi ve ken­ di takım ının silahı olacak saldırıyı başlatab ilm ey i becereb ilm elid ir. Çünkü top kaleyi geçtiğinde, hep bir ağızdan dökülen “gool” bağırışı bir yandan bir kentin düşüşünü diğer yandan bir zaferi ilan eder.

Kale, kim isinde surlarla kim isin­ de hendeklerle korum aya alınm ış toplum sal yaşam alanıdır. Kenttir, kasabadır. D efansı oluşturan blok, kalenin koruyucu güçleridir. Kaleci, şehir içindeki savunm ayı, defans oy uncuları ise su rları, hendekleri, şehrin girişine duvar ören askerleri tem sil ederler. Orta sahada, o sınır çizgisinde geçer asıl m ücadele. Sa­ vunm anın da hücum m da ilk durağı­ dır burası. İleri uç elem anları ise akıncı savaşçılardır. D üşm anı yıpra­ tır, rakip kenti ele geçirm eye çalışır­ lar. Sonuçta her takım , tem sil ettiği toplum sal yaşam ın hem savunucusu hem de fatihi m isyonunu üstlenm ek­ le yüküm lüdür. Çünkü varolm anın güçlü kalm akla özdeş olduğu yerdir bu dünya.

Rom a devrinin savaş oyunları arenalarda oynanırdı. Futbol ise çağ­ daş arenalar olan stadyum larda oy­ nanır. G ladyatörlerin yem iniyle baş­ larm ış dövüşler: “B irkaç gün ya da bir yıl daha kazanm an ne fark eder. Ö lüm den kim senin kurtulam ayacağı bir dünyaya geldik... B aşın dik ve yılm az bir şekilde ölm elisin.”4 Bu yem inde savaşçıların, şereflerini ko­ rum aya ve onurlu m ücadeleye çağrı­ ları vardır. Sırttan hançerlem ezler, (boğa güreşlerinde de m atador boğa­ ya sırtı kendisine dönükken asla sal­ dırm az) bizantik oyunlarla rakipleri­ ni alt etm eye çalışm azlar. H er şey in­ san onuruna layık olm alıdır. F utbo­ lun arenasında da aynı tem alar geçerlidir. K urallar her iki takım için de eşittir. A slolan tem sil edilen top­ lum sal yaşam ın şerefini korum ak ve onurlu bir m ücadele ile yüceltm ektir. B rezilya’nın efsane oyuncularından G arrincha, “bir m açta üç rakip oyun­ cuyu ve kaleciyi geçtikten sonra to ­ pu boş kaleye bırakm ak yerine sa­ vunm a oyuncusunun gelm esini bek­ lem iştir. O asla boş kaleye gol at­ m azdı.”5 G ladyatörün rakiplerini te­ ker teker yenerek başı dik şekilde arenadan çıkm ası m isali futbol takım ı da her bir galibiyeti sonrasında gu­ ru rla a y rılır stadyum dan. Ç ünkü şam piyonluk sadece tüm rakipleri yenm ekle değil, güzel bir futbolla yenm ekle gönüllerde gerçek şam pi­ yonluk hakkını kazanır.

Bu savaşta kullanılan silah top­ tur ve “top y u v arla k tır” . A. Cam us’nun C ezayir Ü niversitesi Futbol Takımı kaleciliği günlerini anlatır­ ken söyledikleri, bu kürenin niteliği­ ni çok iyi anlatıyor: “Top birine hiç­ bir zam an beklediği yönden gelm i­ yor.” Oyuncu dikkatini asla yitirm em eli, top kullanm a tekniğini sürekli geliştirebilm elidir. Tüm m evkilerde-

K ısaca futbolun futbol hali, kollek tif yaşam alan ı’nın hayatta kalm a m ücadelesine ait ritüeller ve bu m ü­ cadeleyi sürdürm eye m uktedir insan kim liğine ait tem aların sergilendiği, dolayısıyla kollektifın onayına su­ nulduğu oyundur. G ünüm üz futbolu­ nun bütün aktörlerinde (futbolcular, teknik kadro ve taraftarlar) bu tem a­ ların yansım aları, o arkeolojik görü-

Tsu-Chu ve H arpastum ’un bir­ birlerine, F ooteball’e ve dolayısıyla futbolum uza içerik le rin d en neler kattıklarını tam olarak bilm iyoruz. B ilinen ana gerçek, futbolun atası sayılabilecek bütün oyunların ya as­ keri am açlı ya da çatışm a öğesini yo­ ğunca içeren oyunlar oluşudur. Ta­ kım ların dizilişleri, m evkii isim leri ve oyunun stratejisi de futbolun bir savaş ritüeli olduğunu doğrular.

95


C j O İ AğusTos-Eytül 200?

nen fakat hayatlarım ızda güçlü şe­ kilde yer tutm ayı sürdüren ritüellerin izleri vardır.

Bir kitle eylemi olarak futbol R ichard Sennet “Ten ve Taş” ad­ lı eserinde, Elias Canetti ise “kitle ve iktidar”da seyretm enin insan duygu­ larını ve bedenini pasifleştirici etki­ sini özetlerler: “ Seyretm ek pasifleş­ tirir.” B uradan hareketle futbol se­ yircisi ile futbol taraftarının ayrı tu ­ tulm ası gerekiğini söylersek yanıl­ mış olm ayız. F u tb o l’un, o olm azsa olm az parçalarından birdir taraftar. Seyirci değildir; tersine oyunun aktörlerindendir. B eşiktaş’ın geçen se­ zon cezası nedeniyle seyircisiz oy­ nadığı m açlar bu gerçeği bir kez da­ ha karşım ıza çıkardı. Taraftarsız, boş trübünlere oynanan bir futbol, kanat­ ları yolunm uş bir tavuğa benziyor.

sim geleyen birkaç renk kaldırır tüm farkları ortadan. Taraftarların görevleri sadece ta ­ kım larına m oral vererek oyuncuların m otivasyonunu arttırm ak, diğer takı­ mı da dem oralize etm eye çalışm ak değildir. Onlar da oyunun içindedir. Top kaleye yöneldiğinde onlar da uzanır kaleciyle birlikte topa, her atakta onlar da koşar b ir an evvel ulaşm ak için rakip kaleye. N ehir gibi akan takım larına, akınlar gibi sonsuz a rd ışık lık ta gelen “m eksika d al­ g a la r ıy la eşlik ederler. Hep birlikte rüzgar olur eser, hep birlikte bir or­ m an gibi salınırlar. G ökyüzündeki kartalın asaleti, yeryüzündeki asla­ nın heybeti, A şklara ilham olan k a­ naryanın zerafeti hepsi bu ritim de, bu ateş gibi kıvrak, yakıcı bütünleş­ medir. Ve bu bütünleşm enin m ekanı­ dır stadyum . N ice zaferlerin, nice büyüleyici hikayenin hayat bulduğu yerdir. A rjantin Boenos A ires’teki San Lorenzo stadyum u yıkılırken pek çok taraftarın, kendileri için kut­ sal olan stadyum un yıkıntılarını ağ­ layarak ceplerine doldurup gitm eleri boşuna değildir.

lun yanlış bir şekilde, bir din olarak yorum lanm asına yol açmıştır. M eh­ m et ö zer’in N apoli K ardinali Giardano’nun sporculara yaptığı b ir ko­ nuşm ada “Futbol halkların dinidir” cüm lesini kullanm asını, b ir dinin başka bir dini kendisine rakip olarak görm esi şeklinde algılam ası bu yan­ lışın en uç noktasıdır. O ysa din, biat etm e yoluyla bütünleşm e sağlarken, tribünde biat yoktur. Tribün şarkıları ise zaten duaları anlatm az: “B ir fırtı­ nada yürüdüğünde / Başını dim dik tut/ Ve karanlıktan korkm a/... / R üz­ gara karşı yürü/ Yağmura karşı yürü/ R üyaların altüst olup kaybolduğun­ da/ Yürüm eye devam et, yürüm eye devam et/ kalbindeki um udun ile/ Ve sen hiç yalnız yürüm eyeceksin/ sen hiç yalnız yürüm eyeceksin.”7 T araftarın tak ım ın a aid iy eti, skor, futbolcular ve/veya yöneticiler aracılığıyla değil tuttuğu takım ın ta­ rihi ve renkleriyle, insanı ayakta tu ­ tan kim i değerler (şeref gibi, güçlü kalm ak gibi, el ele verm ek gibi) ara­ sında sem bolik bir bağ kurm asıyla gerçekleşir. Gün gelir devran döner futbolcu ve yönetici “ sahtekar” ilan edilebilir. Çünkü o tarih ve o renkler kirletilm iştir.

Sahada m ücadele eden güçlerin trübünlerde m ücadele eden karşılığı­ dır taraftar. Takım ının renklerinde savaş boyalarını sürüp aksesuarlarını (form a, atkı, bayrak vd.) kuşanarak, savaşa çağrm m n en önem li m üzikal N e var ki stadyum ların böylesine aracı olan davulun ritm ik vuruşları kutsallaştırılm ası, taraftarın takım a ve savaşçı çağrışım lara sahip şarkı­ karşı hissettiği aidiyetin yüksekliği, D iğer yandan, h ay atta kalm a larla geçerek şehrin caddelerinden, pek çok entelektüel tarafından futbo­ m ücadelesinde, yenilginin karşılığı trü b ü n lerd ek i y erini alır. Onun açısından Kotalanların bir sözü vardır: Ispanya'ya demokrasi; 1973'fce m aç, başlam a düdü­ Franco'nun ölmesiyle değil, 1974‘ün Şubat'ında Barcelona'nın ğünden çok önce baş­ Real Madrid'i Madrid'le 5-0 yenmesiyle gelmiştir. lam ıştır ve hep tek so­ nuçludur. K azanılacaktır, başka yolu yoktur. Böylece stada (arenaya, cep­ heye) doğru yürüşünde kitlenin tabi­ atında bulunan kazanm a ve büyüm e arzusunu açığa çıkartır. İzleyenleri kendisine çekm eye, içine alm aya ça­ lışan davetin adım larını atar. D ışarı­ da duranlara seslenir, “bir başına iken hiç; yek vücut iken herşeysiniz” Temsil ettiği yaşam alanının koruyu­ cusu, rakip şehiri m aç başlam adan önce fethe girişen adım lardır onlar. K itle olgusunu yaratan en büyük ni­ teliği, deşarjı başlatır. “Deşarj anı, kitleye dahil olan herkesin farklılık­ larından kurtulduğu ve kendilerini diğerleriyle eşit hissettiği andır.”6 O rtaklaştırılm ış am aç ve bu amacı 94


AğusTOS'Eylül 2 0 0 5 CjO İ

şam tarzları ve buna bağlı olarak da kavrayışlar düzeyinde sağlam a işle­ midir. Futbol denli kitleselliğe sahip bir fenom enin, kapitalizm in ekonom ik ve ideolojik m üdahalesine uğram ası bu anlam da kaçınılm azdı ve kaçınıl­ m az olan gerçekleşm iştir. M üdahale­ nin ekonom ik yönünü görebilm ek için özel bir çaba gerekm iyor. FESAM (Futbol Ekonom isi Stratejik Araştırm a M erkezi) verilerine bakm ak yeterli olacaktır. Futbol klüpleri son sürat futbol şirketlerine dönüşm ekte, borsada işlem görm ektedirler. Futbol endüstrisinin yarattığı katm a değerin yüksekliği yasadışı güçlerin bu sek­ töre de giriş yapm alarına neden ol­ m aktadır. Ü rün satış­ Fanatizm, sistemiçi şiddet, iümpenieşmenin stadyumlardan da yayıl­ ları için gereken rekması türünden ideolojik etkiler ile ekonomik etkiler futbol sevgisini lam asyonda m edya, destek üs işlevini gör­ sistemli olarak baltalamaktadır. m ekte, yeni yeni fut­ ölüm olduğuna göre, toplum sal y a­ lan gibi futbol da saflığını tem izliği­ bol idolleri yaratılıp pop yıldızları şam alanının ve bu alanın kollektif ni yitirm iş durum da. K itlelerin gerek m isali günlük hayatım ıza sokulm ak­ değerlerini tem sil edenin yenilgisi, seyir ve eğlence talebine gerekse k it­ tadır. Bu ¡döllerin isim lerini ve ta­ en azından gönüllerde söz konusu olesel davranış norm larına en iyi ce­ kım renklerini taşıyan m arkaların alamaz. Kent asla zaptedilm eyecek, vabı veren spor dalı olan futbol, ar­ lım ı, bir ihtiyaç haline getirilm iştir. başı dik ve yılm az insanlar toplulu­ tık bağrında taşıdığı insan sevgisiyle A rtık evinizin tüm m obilyalarını, ğunu sim geleyen duruşun ayaklar al­ yüreklerde yer etmiyor. Fanatizm , gardrobunuzdaki giysilerinizi ve ta­ tına alınm asına asla izin verilm eye­ sistem içi şiddet, İüm penieşm enin kılarınızı ilgili takım ın ürün satış cektir. Çünkü hayaller hep zaferler stadyum lardan da yayılm ası türün­ m ağazalarından tem in edebilirsiniz. üzerine kurulurlar ve zaferleri anla­ den ideolojik etkiler ile, toplum sal iM üdahalenin ideolojik yanı b i­ tırlar. Bu nedenle m ağluplar cephesi konlar yaratm ak ve bu yolla kitlesel raz daha karm aşıktır. Soru sorm anın, açısından hayatın adaletsizliğiyle ta­ tüketim i kam çılam ak türünden eko­ derinleşm enin yasak olduğu bir eği­ nım lıdır herşey: Hakem tara f tutm uş, nom ik etkiler bu sevgiyi sistem li otim sistem iyle başlar bireyin hayatı­ futbolcu kendisini yere atm ış, şans larak baltalam aktadır. İnsan sevgisi­ nı dikenli tellerle örm e işlem i. Pek yardım etm em iştir. “A rubinha, Vasnin krallığı olan futbol, paraya en­ çok ideolojik aygıt aracılığıyla (A i­ co De G am a’nm 12-0 yendiği takı­ deksli futboldan bir kaç adet gol ye­ le, eğitim , kültür, hukuk vd.) büyü­ m ın bir taraftarı. B ir gece, Vasmiş olm asına rağm en bitiş düdüğü­ ğün (bu büyük evde ebeveyndir, oc o ’nun sahasına ağzı dikilm iş bir nün çalm asına henüz vakit vardır. kulda öğretm endir, işte müdürdür, kurbağa göm erken şöyle lanet yağdı­ Bir ideolojik aygıt olarak televizyonda uzm an görüşüdür, eser­ racaktı: “Yukarıda Allah varsa, 12 leri yok satan yazardır; her yerde bir yıl boyunca şam piyonluk yüzü gör­ futbol büyük vardır) dediğini olduğu gibi m esinler. O Vasco, 1954’te kupa k a­ doğru kabul eden, rızkından gayrisi­ Eğer bir toplum sal yapı m evcut zanırken son şam piyonluğunun üze­ ni haram belleyen, karşı çıkm ayı ya­ ürertim ilişkilerini yeniden üretem i­ rinden 11 yıl geçecekti. Tanrı ceza­ saların ağır bedelleriyle ödem e teh ­ yor ve/veya geliştirem iyorsa hepi­ m ızın bir yılını affetti diyordu Vasco didi altında yaşam lar yaratılır. Ve m iz biliriz ki yıkılm aya mahkumdur. taraftarları.”8 hayat pahalılığı, işsizlik, dışlanm ış­ D olayısıyla her sistem ekonom ik alt­ A ntonio Gram sci “A çık havada lık gibi nedenlerle biriken öfkenin yapı ve politik üstyapı düzlem lerin­ ortaya konan insan sevgisinin krallı­ deşarj alanlarından biri olarak da de üretim ilişkilerini yeniden ürete­ ğıdır futbol” dediğinde belki de tüm futbol tavsiye edilir. Y iğiter U luğ bir bilm e zorunluluğuyla karşı karşıya­ bu tem aları, insanların futbol üzerin­ yazısında bu durum u şu şekilde özet­ dır. Bu zorunluluğun politik üstyapı den yaşam la kurdukları bağları göz­ liyor: “Yaşam bu kadar dikenli telle düzlem inde gerçekleştirilm e ayağına lem lem iştir. Oysa paranın ve kapita­ çevrelenm iş; yıllar boyu içindeki eideoloji deniyor. Ö zetle ideoloji bir list üretim ilişkilerinin girdiği her a­ nerjiyi hiçbir yere dökem eyen çotoplum sal sistem in m eşruluğunu ya9?


q o l AqusroS'Eylül 2005

cuklarm , büyüdüklerinde kendileri­ ne zararsız gösterilen tek şeye, fut­ bola sarılm asından daha doğal ne olabilir?” K eza futboldaki şiddet olgusu üzerine yapılm ış araştırm alar da bu yaklaşım ı doğrulam aktadır: “fanatik taraftarların çoğunluğunu üretm e eğilim indeki yerleşim lerin, yerleşik biçim de en yüksek işsizlik oranına sahip olanlar olduğu m uhakkaktır. B unlar ayrıca ekonom ik bunalım za­ m anlarında en ağır darbeyi yiyen yerleşim ler olm a eğilim indedirler.”9 Aynı araştırm ada 1950’lerden beri futbol fanatikliği olgusunu biçim len­ diren özgün nitelikler arasında şu m addeler göze çarpıyor: 1. İşçi sınıfının “kaba” ve “say­ gın” kesim leri içinde ve bunlar ara­ sında ilişkilerde görülen yapısal de­ ğişimler: 2. Teenagerlere (12-19 yaş gru­ bu) özgü boş zam an pazarının yük­ selişi 3. Futbolun kendisinin yapısın­ daki ve klüplerle taraftarlar arasın­ daki ilişkilerdeki değişim ler 4. K itle iletişim araçlarının yapı­ sındaki ve işleyişindeki değişim ler, özellikle televizyon çağının başlan­ gıcı ve rekabetle üretilm iş ve popü­ list “haber değeri taşım a” kavram ı ile “tabloid” (bulvar) basının ortaya çıkışı 5. Yakın zam anlarda gençlik iş­ gücü pazarının gerçek anlam ıyla çö­ küşü. İdeolojik m idahale bununla da sınırlı değildir. Oyunun odağında, toplu bir savaş talim i olarak iki yer­ leşim in erkek tem silcileri arasındaki m ücadelenin olm ası, sistem e erkek egem en ve ulus devletçi niteliğini beslem e kanalları açm aktadır. Ü lke­ m izde özellikle m illi takım m açları­ nın şovenizm dalgasıyla m illi dava haline getirilm esi ve artık hergün y a­ yınlanan futbol program larında yo­ rum cular vasıtasıyla erkek egemen jarg o n u n p iy asay a sunulm ası bu noktada anlam lıdır. B enzer şekilde, E lsalvador ile H onduras’ın bir futbol 96

m açı nedeniyle birbirlerine savaş ilan etm esi belleklerim izden siline­ cek kadar eski bir olay değildir. A.G ram sci futbolu sevginin kral­ lığı ilan ederken kapitalizm in dışın­ da kalm ış futbolu görüyordu. P orte­ kiz diktatörü ise kitleleri yönetm ek için 3F ‘ye ihtiyaç duyduğunu (Fa­ do, Futbol, Fiesta) söylerken kapita­ lizm in m üdahalesi altındaki futbolu im a etm ekteydi. N eticede yıkılan diktatörlük oldu. Bunun en büyük sebebi diktaörün tanım ladığı 3F ’nin birer ideolojik aygıt olarak asli öne­ me değil, tali önem e sahip olm aları­ dır. “Futbol, halkın afyonudur” di­ yenler de bu noktada yanılm aktadır­ lar. M arks’a ait olan “D in halkın af­ yonudur” düsturuna bir gönderm e yapılm ıştır bu sözle. A ncak gönder­ m e yapılırken h e d e f şaşm ıştır. L. A lthusser’in de belirttiği gibi kapita­ lizm öncesi sistem in ideoloji üretm e üssüydü din kurum lan. Eğitim , hu­ kuk, kültür/sanat, siyasi yönetim vd. bu kurum a endeksli olarak ya da bu kurum un ideolojik yaklaşım ına para­ lel ideoloji üretirlerdi. Bundan dola­ yıdır ki eğer kitlelerin afyonu olm a vasfını taşıyacak yeni bir nesne bu­ lacaksak, m isyon olarak dinin kapi­ talizm öncesindeki m isyonuna sahip olanı bulm alıyız. Althusser, K apita­ lizm le birlikte din kurum unun yerini eğitim kurum unun aldığını söyler. Yaşam tarzlarını ve fikirler dünyası­ nı biçim lendiren asli kurum günü­ m üzde öğretim sel kurum udur. F ut­ bol gibi tali kurum lar olsa olsa bu kurum un alt grupları olabilirler. Ö n­ ceden uyuşturulm uş olan beyinlerin uyuşukluk halini uzatm aya hizm et ederler. Bunun sorum luluğu ise ne ad­ larında ne de tabiatlarında, sadece ve sadece sistem in m üdahalesindedir.

Sonuç yerine H er ne kadar bir savaş talim i ol­ sa da, her ne kadar bu yönüyle içeri­ ğinde şiddete dair ifadeler barındırsa da futbol, tüm spor dalları gibi insan içindir ve insancadır. Varolan savaş, bir saldırganlık eğilim i değildir. H a­ yatta kalm a m ücadelesini yansıtır. B ireysel sporlar gibi tekil hedefli de­ ğildir. K ollektif em eği, dayanışm ayı,

birey çıkarının önüne kollektifin çı­ karını koym ayı yansıtır. H ayatta kal­ m ası gereken, tem sil edilen k o llek tif yaşam alanıdır ve bu, paylaşım la an­ cak gerçekleşebilir. Yengi de yenilgi de herkesindir. Söm ürü ilişk ilerin e dayalı bir sistem tarafından deform e edilm iş olm ası ondaki bu dayanışm acı ve paylaşım cı özü bozm az. K eza bizlerin onu “kirlendi” diyerek kendi ka­ derine terk etm em izi de gerekçelendirm ez. -K i insanca yaşam m ücade­ lesi de kirli bir dünyada yürüm üyor mu?M adem ki adalet, eşitlik, kardeş­ lik bayrağı ile insandışı bir sistem e savaş açm ışız. Sistem in kuşatm ası altındaki her yerde, her alanda bu bayrağı dalgalandırm ak gerekiyor. Sevgini krallığındaki futbol, siste­ m in parangalarındaki futboldan b ir­ kaç adet gol yem iş de olsa m ücadele devam ediyor. Ve biz “asla yalnız yürüm eyeceksiniz” diye şarkılarım ı­ zı söyleyerek, kapitalizm in işgalin­ deki caddelerde davullarım ız ve bay­ raklarım ızla fetih yürüyüşlerine de­ vam ederek, m eydanları stadyum u­ m uz eyleyerek kazanacağım ızı, baş­ ka bir yolun olm adığım anlatm aya devam diyoruz. Çünkü biliyoruz ki “B ir başına iken hiç, hep birlikte iken her şeyiz.” D ip n o tlar 1. Radikal Gazetesi Şampiyonlar Ligi Kupası eki. /24.05.2005 / Aktaran Ba­ ğış Erten 2. Simon Kuper 3. U m b erto Eco: “ Futbol günümüzün en yaygın batıl inancıdır. Futbol halkın afyonudur” 4. Richard Sennet; Ten ve Taş / Çev: Tuncay Birkan / Metis yy. Sf. 77 5. B a n t; aylık dergi / Nisan 2005 sayı­ sı / Sf. 2 1 6. Elias C anetti; K itle ve İktidar./A yrın tı yayınları 7. Liverpool ta ra fta rla rın ın

meşhur

şarkısı 8. E. Galeano; Gölgede ve Güneşte fu tb ol / Can yayınları 9. Derlem e; A n tro p o lo jik Açıdan Şid­ det / A y rın tı yayınları

Mayıs-Haziran 2005


C jO İ AqusT0S'E.ylül 200!?

S

Kenan

BUDAK’ IN ANISINA Mehmet Yılmozer

Kenan'ı yitirişimizin üzerinden bir genç ömrü kadar zamaıı geçti. 12 Mart 1971 askeri darbesinden hemen önce Sosyalist Gazetesi çevresinde devrimci mücadeleye başlayan Ke­ nan bir sonraki 12 Eylül 1980 askeri darbesi sırasında katledildi. 12 Mart faşizminin hüküm sürdüğü yıllarda Kıvılcım gazetesinin çıkarılması ça­ lışmalarında bulundu. Uzun bir dö­ nem, Kıvılcım gazetesinin çıkışı ve sonra Vatan Partisi“nin faaliyetleri sı­ rasındaki çalışmaların ağırlığını taşı­ yan Zeytinbumu bölgesinin doğal li­ deriydi. Aynı zamanda hareketin işçi çalışmalarındaki cıı önde gelen is­ miydi. İşçi çalışmalarının doğal bir so­ nucu olarak başlıca deri, tekstil, me­ tal işkollarında sendikal mücadelede önemli roller oynadı. Sendikal müca­ dele yürütüp de onun nimetlerinin pa­ rıltısına kapılmayan çok az sayıda iş­ çi liderinden birisidir. Kenan, dev­ rimci sendikacılığın efsane ismi İs­ met Dem ir'in iyi bir öğrencisi olmuş­ tur. 19701i yılların ikinci yarısında DİSK Deri-İş sendikasının başkanlı­ ğını yapmış, konfederasyon içinde devrimci sendikacılığın öncüleri için­ de yer almıştır. Uğursuz 1980 yılı yaklaştıkça tutarsızlığı artan DİSK’in son 7. Kongresinde işçi sınıfından ya­ na sendikacılığın mücadelesini yürüt­ müştür. Kongrenin bir noktadan son­ ra tutarlı seslere kulağını tıkaması ne­ deniyle on bir sendikanın kongreyi terk etmesini örgütlemiştir. DİSK'in sosyal demokratlaşması­ na tepki gösteren Basın-îş, Keramikîş, Deri-İş, Yeraltı Maden-İş, Asis, Dev-Madcn Sen. Sinc-Sen, Devrimci Yapı-îş, Sağlık-îş, Limter-İş ve Nakliyat-İş ortak basın toplantısı yaparak DİSK içinde yeni bir mücadeleyi baş­ lattıklarını ilan etmişlerdir. Kenan Budak bu hareketin en önde gelen is­ miydi. 12 Eylül askeri darbesinden hemen sonra bu sendikalarla bağlan­ tıyı sürdürerek faşizme karşı saf tut-

manın çalışmalarını yürütmüştür. İşçi sınıfını, darbeden sonra Selimiye kış­ lasının önünde teslim olmak için kuy­ ruğa giren sözde "işçi önderleri” gibi ııtaııdırmamıştır. Elbette bu direnişi­ nin bedelini yaşamıyla ödemiştir. An­ cak bugün hala bir devrimci mücade­ le varsa, böyle bedeller nedeniyledir. Kenan Budak güçlü ve yetenekli bir örgütçüydü. İnsanlarla rahat ilişki kuran, güven veren, sadece siyasi de­ ğil, son derece sıcak iıısaııi ilişki kur­ mayı başaran hareketin az sayıdaki örgütçülerinden birisiydi. Kendim sü­ rekli yenilemeyi bilmiş, çok fazla za­ man sıkıntısı çekmesine rağmen her akşam mutlaka okumayı prensip ediıımiştir. Öğrenci hareketinden işçi çalış­ masına geçtiğimde Kenan gibi bir ör­ gütçü insanla hemen tanışmış olmak benim için büyük bir şanstı. İşçi ça­ lışmasıyla ilgili ne öğrendimse bu ko­ nuda ilk hocanı Kenan olmuştur. Ke­ sinlikle zor günlerin insanıydı. Vatan Partisi iç tartışın alan sırasında güçlü sezgisiyle olacakları, diğerlerinin çok kısa sürecek ömrünü önceden göre­ bilmiş, yeniden yola çıkışta en önde davranmıştır. 12 Eylül askeri darbe­ sinden sonra en ileri görevlere tered­ düt etmeden talip olmuştur. Kenan’ı yitirişimizden sonra dün­ yanın tablosu çok değişti. İşçi sınıfı­

Ke

n a n

nın mücadelesinin üzerinde kesif ka­ ra bulutlar hala dağılmadı. Pek çok devrimci değer aşındı, yıprandı. Dün devrimcilerin çok doğal bir özellik gibi taşıdıkları mücadeleye tümüyle kendini adama özelliği bugün nere­ deyse kaybolmaya yüz tutmuştur. Sa­ dece bilincimiz değil, aynı zamanda Kenan gibi büyük şehitlerimiz böyle yaşamsal değerlerimizin yok olııp git­ mesinin önündeki en büyük engeldir. Onun anısını sürekli canlı tutarak ve bir afişteki duru bakışlarıyla göz göze geldikten sonra bu düzen içinde sıradan bir yaşam sürdürmek imkan­ sızdır.

b u d a k

20.07.2005

y a ş iy d r

Sosyalist Vatan Partisi Merkez. Komite Üyesi ve DİSK İlerici Deri-İş Genel Başkanı Kenan Budak öldürülüşünün 24. yılında mezarı başında anıldı. Sosyalist Dayanışma Platformu (SODAP) 25 Temmuz, Pazartesi günü saat 11.00’de Silivrikapı’daki mezarı başında bir aııma etkinliği düzenledi. Saygı duruşu ile başlayan anma etkinliği Kenan Budak’ı anlatan bir konuş­ ma ile sürdü. Şiirlerle devam eden SODAP’m düzenlediği anma marşlar ve. sloganlarla sona erdi. Dalıa sonra DİSK Genel Merkezi'niıı düzenlediği anmada mücadele arka­ daşı Munzıır Pekgülcç ve DİSK Örgütlenme Sekreteri Musa Çam birer konuş­ ma yaptılar. Ailesinin ve devrimci dostlarının da katıldığı anma etkinlik­ leri sloganlarla son buldu.


Dr, Hikmet Kıvılcımlı

qol ■ SİY A Sİ O H C 4

SınılMücadelesinin Sorunları Tarih ve Günüm üz Mt'hme! Ytimazsr

GELENE >

GELECEĞE


Issuu converts static files into: digital portfolios, online yearbooks, online catalogs, digital photo albums and more. Sign up and create your flipbook.