__MAIN_TEXT__

Page 1

Yıl: 1 - Sayı: 3 ■Fiyatı: 5000 TL • Aralık'91

SİYASİ DERGİ D ü ş ü n c e ve D a v ra n ış B irb irin d e n A y rılm a z

Çöküşün ışığında sosyalizmin teorik sorunları

İşçi Hareketinin politikleştirilmesi için neler yapılmalı?

Demokratik devrim ve proleterya iktidarı (Toplumsal Kurtuluş'a yanıt)

Türkiye sınıf atlayama z/ mı?


YOL Siyasi Dergi

A ra lık ’91


Sahibi ve Sorumlu Yazıişleri Müdürü: M. Kemal Öztürk Yönetim Yeri ve Yazışma Adresi: Çıngıraklı Bostan Sokak Demir Apt. 19/21 Daire 3 Aksaray/ İSTANBUL

Telefon: 525 42 54 Fiyatı: 5000 TL (Yurtiçi)- 5 DM (Yurtdışı) 3 ayda bir çıkar Baskı: Aydınlar Matbaası

t


İÇİNDEKİLER Çöküşün Işığında Sosyalizmin Teorik Sorunları (Mehmet Yılmazer)...... 7 Türkiye Sınıf Atlayamaz mı? (Hüseyin AH Kemal) ....99 Demokratik Devrim ve Proleterya İktidarı Toplumsal Kurtuluş'a yanıt (Barış Doğanay)......... 113 Tartışma: İşçi Hareketinin Politikleştirilmesi için Neler Yapılmalı? (Mete Gönültaş).......................... 141


Uzun ayrılıktan sonra dergimiz yine elinizde. Çözülen sosyalizmin geride belirgin hale getirdiği teorik darlıklar, sos­ yalist hareketimizde gittikçe daha büyük bir şiddetle kendisini duyuruyor. Yol, bu hacimli sayısıyla okuyucuya bir soluk aldı% racaktır. Yılmazer’in broşür oylumundaki “Çöküş Işığında Sosya­ lizmin Teorik Sorunları” yazısı, sosyalizm deneyiminin gelişimi içinde donukluk ve çürümeye yol açan bürokrasinin kaynakla­ rını tartışmaktan öteye geçiyor. Yılmazer, sorunu sosyalist üretim ilişkileri ve geri ülkelerde sosyalist insanın problemleri açısından ele alarak, araştırmayı soyut teori alanına yükselti­ yor. Yazının en önemli bölümlerinden birini de sosyalist ülke­ lerdeki restorasyon süreciyle kapitalizmin gelişiminde eski toplumun restorasyonu arasındaki bağıntıların tartışılması oluş­ turuyor. Hüseyin Ali Kemal’in yazısı, aylar önce yayınlandığı halde, "düzenin kendini yenileme” çabalarının stratejik boyutu­ nu ele aldığı için güncelliğini koruyan TÜSİAD Raporunu inceli­ yor. "Türkiye Sınıf Atlayamaz/ mı??" Yazarımız, bu soruya finans-kapitalin önündeki iç ve dış engellerin çözümlenmesiyle yanıt veriyor. Barış Doğanay’ın “Toplumsal Kurtuluş’a Yanıt"ı ise, de­ mokratik devrim anlayışımızı açımlayarak, proletarya iktidarı imkanlarının nasıl gerçekleştirileceğini ortaya koyuyor. Mete Gönültaş’ın işçi hareketinin politikleştirilmesi için dile getirdiği değerlendirme ve önerileri de ‘tartışma” bandı al­ tında yayınlıyoruz. Yeniden görüşmek dileğiyle, merhaba.

YOL


YOL 7

Çöküşün Işığında Sosyalizm

ÇÖKÜŞÜN IŞIĞINDA SOSYALİZMİN TEORİK SORUNLARI Mehmet YILMAZER •“ Sosyalist ülkelerdeki olaylar aşılabilir aksaklıklar olmaktap çıkıp, büyük çöküş ve geriye dönüşlere varınca, kafalardaki sorular sosya­ lizmin teorik temellerini zorlamaya ve sorgulamaya başlamıştır. Bu noktada, olaylara yaklaşımdaki konumumuzu belirleyebilmek için önce iki uç yönelişi göze batırmalıyız. İlk yaklaşım, hiç şüphesiz sosyalizmin topyekün inkarıdır. Emper­ yalizmin “marksizm uzmanı” Z. Bzezinski komünizmi "faşizm ve na­ zizmle tarihi bağlantı içinde” ele alır ve “Sanayileşme sürecindeki kapi­ talizmin günahlarına” bir tepki olarak kabul eder. Sonuçta, 20.y. yılı, ko­ münizmin “doğup öldüğü” bir yüzyıl olarak niteler. Kapitalizmin “günah­ ları” azaldıkça, yani emperyalist merkezlerde “refah devletleri” kurul­ dukça, komünizm de bir tepki olarak sönümlenip yok olmalıydı. Yaşadı­ ğımız yıllar, bu sönümlenmenin canlı kanıtlarını sergilemektedir. (1) Sovyet iktidarını, “tarihi bir tesadüf” olarak niteleyen emperyalist ideo­ logların tezleri, yaşanan çöküşlerle sanki kanıtlanıyor gibidir. Sosyaliz­ min böyle açıkça inkarının yanında, yine aynı zeminde, onu artık bir gerçeklik olmaktan çıkarıp “ütopyaya” dönüştüren görüşler de son olaylarla birlikte yoğunlaşmıştır. Sosyalizmin inkarının en uç noktasın­ dan, yaşanan yıkılışlardan sonra, sosyalizmi bir “ütopya” olarak sa­ vunmayı tercih eden liberal aydınlara kadar uzanan bütün bu yelpaze, en son tahlilde, insanlığın geleceğinden sosyalizm ufkunu silmiş, bü­ tün dikkatlerini kapitalizmin aksayan yanlarını reforme etmeye çevir­ mişlerdir. Yaşanan olaylar, çok açık ki, sosyalizmin inkarı için her zamankin­ den bol gerekçe yaratmaktadır. Olayların kaba bir kavranışı, insanları sosyalizmin inkarına itiyor. Bütün bunlar gerçekliktir. Ancak, olayların tozdumanına sığınarak sosyalizmi inkar etmek de en sonunda kaba bir sonuç olmaktan kurtulamıyor. Sosyalizmin, inkarcılarının en zayıf yanı, insanlığın önünde kapitalizmi eb ed ileştirm e leridir. İnsanlığın bü-


YOL 8 tün gelişimini, liberalizm ve demokratizmle sınırlamak, aslında, sosyalizm inkarcılarının çıkmazının en sağlam kanıtıdır. Çünkü insanlı­ ğın gelişimi her yönden kapitalizmin sınırlarını zorluyor. Sonuçta, sosyalizmin inkarıyla yetinen bir düşünce, günümüz in­ sanlığına hiçbir gelecek gösteremediği için, kapitalizm bataklığını biraz daha cilalamaktan öteye gidemez. Dolayısıyla, sosyalizm inkarcılarının besleneceği zemin, sosyalizmin yıkılışının yarattığı büyük hayal kırıklı­ ğıdır. Onlar bu hayal kırıklığını müzminleştirerek yaşayabilirler. Oysa, sosyal gelişimin doğası gereği, hayal kırıklıklarının içinden kaçınılmaz bir şekilde canlı geleceğe yeni adımlar atılacaktır. Bugünün çöküşü, sosyalizm inkarcılarını güçlü gösterse de, geleceğe atılacak her adım, bu gücün çok çürük bir zemine oturduğunu kanıtlayacaktır. Sosyalizmin çöküşüne ikinci yaklaşım, ilkinin tam zıddı olarak ta­ nımlanabilir. Sosyalizmin pratikte çöküş ve gerileyişini inkar etmek mümkün olmadığı için, bu yaklaşım sorunu şöyle koyar: “Yıkılan bilim­ sel sosyalizm değil, sosyalizmin ilkelerinin pratikte hatalı uygulanması­ dır. ” Sorunu böyle koymak, insanı sosyalizm inkarcılığından kurtarabilir. Fakat, olaylara bu çerçevede bakış günümüzün en acil görevi olan, sosyalizm teorisinin geliştirilmesine karşı kayıtsızlığı besler, uyanıklığı körellinJSosyalizmin teori ve pratiğini birbirinden bu tarz bir koparış, düşünceyi kaçınılmaz bir şekilde skolastisizme sürükler, öte yandan teoriyi de eklektik düzeltmelerden kurtaramaz. Sosyalizmdeki büyük altüstlüklerin teorideki karşılığını irdele­ meden, yalnızca pratik uygulamalardaki hatalarla açıklamak, akla pra­ tik uygulamalara hangi teorinin yol gösterdiği sorusunu getirir. Bu soru­ ya, "teorinin farklı farklı yorumlandığı, çeşitli sınıf etkilenmeleriyle pra­ tikte çarpıtıldığı” şeklinde bir cevap verilebilir. Sosyalist sistemin varol­ duğu ve ancak bazı aksaklıkların göze çarptığı eski günlerde, böyle bir cevap yeterince doyurucu olabilirdi. Açık bir çöküş ve geriye dönüşün yaşandığı günümüzde, böyle bir cevabın fazla bir değeri yoktur. Öte yandan, teorinin “pratikte çarpıtılması”, ortaya teorinin saf bi­ çimiyle pratiğe uygulanması sorununu çıkarır ki, böyle bir soyutlama­ nın pratikte bir karşılığı olamaz, ya da hiçbir teori pratiğe saf, duru bir biçimde aktarılamaz. Yaşanan yetmiş yıl, sosyalizmin pratiğidir. Daha da öteye, sosyalizmin mücadele tarihi, 150 yıllık bir geçmişe sahiptir. Bütün bu süreç, hem teorinin doğuş ve şekillenişini, hem de pratiğe ak­ tarmışını kapsar. Pratikte temel sorular varsa-çöküşler bunun varlığını gösteriyor- o zaman, kaçınılmaz bir şekilde, gündeme teorik sorunlar da gelecektir, gelmelidir.


YOL 9

Çöküşün Işığında Sosyalizm

hem de pratiğe aktarılışını kapsar. Pratikte temel sorular varsa-çöküşler bunun varlığını gösteriyor- o zaman, kaçınılmaz bir şekilde, günde­ me teorik sorunlar da gelecektir, gelmelidir. Bilimsel sosyalizmin kurucuları, hiç şüphesiz ki, sosyalizmin kuru­ luşu için hazır formülasyonlar sunmadılar, sunamazdılar. Onlar, sosyal bilinçlenmenin mantığı gereği, pratik detaylar öne sürmek yerine, genel yönelişlerle yetindiler. Fakat, bir kez proletarya iktidara geldikten son­ ra bu genel yönelişler, hergünkü pratik uygulamaya yol gösterdi. O nedenle, bugün yaşanan çöküşler, bilimsel sosyalizmin yıllar önce öngörülmüş gene! yol gösterici tezlerinin sınırlarım daha kesin bir şekilde ortaya koymaktadır. Marks-Engels-Lenin döneminin teorik ışı­ ğı, günümüz olaylarını ancak çok silik bir şekilde aydınlatmaktadır. Işı­ ğı güçlendirmek, dünya komünistlerinin en acil görevidir! Bu gerçeklik açıkça teslim edilmedikçe, sosyalizm teorisi geliştirilemez. Sosyalizmin pratiğinde,, bugüne kadar yaşanan tıkanmaların teorik çözümü gündeme geldiğinde hemen "Marks’a, Lenin’e dönüş” parolala­ rı ortalığı kaplamıştır. En son, büyük çöküşün başlarında, hemen bütün Sovyet aydınları - elbette ki anti-komünistier hariç - yine aynı parolayı tekrarladılar. Hatta “Lenin’e dönüş” parolası neredeyse NEP'e dönüşle aynılaştirildi. Ancak bu süreç, kaçınılmaz bir şekilde Lenin’in inkarına vardı. Varmadan edemezdi. Günümüz olaylarına, ortaçağ ‘aydınlarının” kafasıyla, Marks ya da Lenin’in eserlerinin satır aralarında cevap aramak, en sonunda insanı bu eserlerin inkarı noktasına vardırır. Orada bir mantık, metod, yol gös­ terici düşünce sistemi değil de, akan olaylara uygun formülasyonlar aranıp bulunamayınca, bütün düşünce sistemini inkar etmek kaçınılmaz olur. Marks’a dönüş parolaları, pratiğin önümüze yığdığı sorunlardan, te­ orinin satır aralarına bir kaçış sonucuna varmamalıdır. Daha açık tanımlarsak, Marksizmin sosyalizmle ilgili öngörüleri, günümüz olayla­ rını ancak Newton fiziği kadar aydınlatmaktadır. Merkür gezegeninden gelen ışığın sapmasını Newton’un gravitasyon teorisinin çözemeyişinden, Einstein’in relativité teorisi doğduysa, sosyalizmin kuruluş prati­ ğindeki “sapmalardan” sonra “Marks’a dönüşle yetinmek yerine, tam tersine, sosyalizmin relativité teorisi yaratılmalıdır. Marksizmin klasikleri, günümüz sorunlarına sınırlı bir ışık tutabil­ mektedir. Bu, sosyalizmin kuruluş pratiği için geçerli olduğu kadar, Keynes sonrası kapitalizm için de geçerlidir. Eğer, ustaların söyledikle­ ri kabaca tekrarlanmayacaksa -ki böyle bir davranış onlara en büyük ihanet olur - başlıca bu iki alanda bilimsel sosyalizmin görüşleri daha


YOL 10 dakikleştirilmek zorundadır. Bütün bunları yapmak için çok geç kalınmadı mı? Böyle bir soru hiç de yersiz değildir. Kendi hesabımıza, dünya sosyalizm pratiğine kimile­ rinin yaptığı gibi ezbere ve kalıpçı yaklaşımlar içinde bulunmama­ mıza rağmen, yeterince derin ve eleştirici bir gözle yaklaşmadığımızı açıkça teslim etmeliyiz. Günümüze kadar, dünya sosyalizm pratiği baş­ lıca iki uçta değerlendirildi. Birisi, Lenin ya da Stalin sonrası sosya­ lizmin yitirildiğini savunan görüşlerdir. Troçkizm, yaşanan deneyi sos­ yalizmin pratiği olarak görmez. Stalin dönemini, Fransız devriminin thermidor (gericilik, restorasyon) yıllarına benzetir. Bütün yaşanan pratiği "geçiş toplumunun” sorunları açısından ele alır. Esas olarak da, tek tek ülkelerde sosyalizmi mümkün görmez. Diğer görüş, Mao kay­ naklı Stalin sonrası Sovyetler Birliği'ni “sosyal emperyalist” olarak ka­ bul eden yaklaşımlardır. İkinci uç ise, Sovyet sosyalizmini kayıtsız şartsız onaylayan, Komintern sonrası “kardeş komünist partilerdin poli­ tik zeminiydi. Sosyalizmin derin kriziyle birlikte hızla eriyorlar. Hareketimiz bu iki uçta da olmadı. Her iki uç yaklaşımın teorik te­ melleriyle sürekli bir mücadele içinde olduk. Bu iki kutuptaki yaklaşımın söyledikleri çok farklı olsa da, tek ve ortak bir zeminleri vardı. Sosyal olaylara bakışta id e a liz m in sınırlarını aşamamış, diyalektik materya­ lizmi idealist bir yorumla bozmuşlardır. Sosyalizmin idealizasyonu, iki zıt yaklaşımın da temel zeminini oluşturmuştur. Troçkizmin saf sosya­ lizm arayışı, onu Sovyet pratiğini inkara zorlamıştır. "Kardeş partiler" ise, Sovyetlerdeki sosyalizm pratiğini idealize ederek, somut gerçekli­ ğe gözlerini kapatmışlardır. Dünya komünist hareketi içindeki konumumuz, sosyalizmin pratiği­ nin bu idealistçe inkarlarına karşı mücadele temelinde kalmıştır. Sos­ yalizmin inkarının, Sovyet liderlerinin kişilikleriyle ve dış politikadaki bazı tutarsızlıklarıyla açıklandığı dönemlerde, sosyalizmin pratiğini sa­ vunmak devrimci bir görevdi. Fakat, 1980’lerin ortalarından sonra, sos­ yalizm pratiği yeni bir döneme girmiştir. Bu, köklü bir restorasyon dö­ nemidir. Dün sosyalist sistemin aksayan yönlerini kritik ederken, bu­ gün dev yıkılışa bilimsel açıklamalar getirmek zorundayız. Sadece bu kadar da değil, bu çöküşün toz dumanı arasından geleceğe yönelik ge­ nel sonuçlar çıkartmakla yükümlüyüz.^ ^Bilimsel sosyalizm, yetmiş yıllık inşa pratiğiyle zenginleştirildi, fa­ kat aynı zamanda, emperyalizme karşı ayakta kalma refleksleriyle tutuculaştı, donuklaştı. Şimdi, pratikte, sosyalizmin yitirilmesi, onun teo­ risinde yeni gelişmelerle sonuçlanacaktır. İşte bu anlamda, Marksizmin geliştirilmesi için "çok geç” kalınmamıştır.


YOL 11

Çöküşün Işığında Sosyalizm

teorisinde yeni gelişmelerle sonuçlanacaktır. İşte bu anlamda, Marksizmin geliştirilmesi için “çok geç” kalınmamıştır. Bugüne kadar, Marksizm üzerine yapılan yorumları sırf tasnif et­ mek bile ciltler tutar. Yakalanacak halka, sosyalizmin canlı pratiği­ ne karşı takınılan tavırların dünkü ve bugünkü konumlarının kritiğidir. Bu noktada, ne sosyalizmin inkarına savrulmak, ne de sosyalizmin so­ runlarını "pratik yanlış uygulamalarla” sınırlamak, önümüzde duran gö­ revlere çözüm getiremez. Sosyalizmin inkarı bizden uzaktır, ancak ya­ şanan pratiğin ışığında sosyalizm teorisinin geliştirilmesine yeterince yaratıcı enerjiyle katılamamak gibi bir yanlışa düşebiliriz. O nedenle, yaşanan köklü devrilişin, teorinin köklerinde nerelere kadar indiğine karşın yeterince uyanık olmalıyız. Son gelişmelerin ışığında, bu yazı, görüşlerimizin sistemleştirilmesjnde bir taslak çizmek amacındadır. Taslağı işlemek ve derinleştirmek, gelecek günlerin sürekli görevi olacaktır.

I. BÖLÜM Devrim ve iktidar sorunu açısından teori ve pratik Üretici Güçler ve Devrim Sorunu: Sosyalist ülkelerde başa­ rıya ulaşmış devrimler, geriye döndükçe, Marks’ın üretici güçler teorisi bir kere daha tartışma gündemine gelmiştir. Bir Sovyet yazarı, “Mark­ sist sosyalizmin gelişmiş kapitalizmin gerçeklerine uygulanamayacağı kanıtlanmıştır” diyerek, “gelişmemiş kapitalizm ve sosyalist devrim arasında normal olmayan sıkı bir ilişkinin varlığının bir tarihsel kural ola­ rak görülmesi” gerektiğini ileri sürmektedir.(2) i Devrimlerin geri ülkelerde başarı kazanması, üretici güçler teorisini yalanlar mı? Ya da soruyu başka türlü sorarsak, gelişmiş kapitalist ül­ kelerde (Marks dönemi) devrimlerin olmayışını, Marks’ın üretici güçler teorisiyle açıklayabilir miyizf^ Sorunu böyle koymak, aslında belli bir yanılgı yaratabileceği için tam doğru değildir. Kapitalizmin gelişim tarihine baktığımızda, gelişmiş kapitalist ülkelerde de "sosyalist devrimler” olmuştur, ancak başarı kazanamamıştır. Paris Komünü’nden sonra iki dünya savaşı arası dö­ nemde, başta Almanya olmak üzere, Fransa ve İtalya’da proletarya dovrimleri, burjuva iktidarlarına kanteri döktürmüştür. Bu devrimlerin başarısızlığı, kapitalist anayurtlarda kanlı faşizm yıllarını başlatmıştır. Proletarya devrimlerinin olmaması bir şey, olup da başarı kazanama-


YOL 12 ması başka bir şeydir. Aslında, gelişmiş kapitalist ülkelerde devrimlerin başarıya ulaşamaması, öte yandan, geri kapitalist ülkelerde proletarya devrimlerinin patlak verip, önemli bir kısmında başarı kazanması olgu­ su, üretici güçler teorisinin farklı yönlerden doğrulanmasından başka bir şey değildir. Üretici güçleri geliştirebildikleri, yani üretim ilişkilerinin üretici güç­ lerin gelişmesine engel olan yanlarını gelgeç ve pragmatik çözümlerle de olsa değiştirebildikleri ölçüde, kapitalist anayurtlar, proletarya dev­ imlerinden kaçınabilmişlerdir. Onlara bu imkanı sağlayan, o zamanla­ rın Ingiltere örneğinde olduğu gibi, dünyanın geri alanlarının en dizgin­ sizce yağma edilmesi gerçekliğidir. "Üjçüncü dünyanın” çürütülmesi pa­ hasına kapitalist anayurtlarda üretici güçler geliştirilebilmiştir. Ancak, gelişim yalnızca böyle açıklanırsa eksik kalır. Gerek Avrupa’daki dev­ rimler ve gerekse Rusya’da başarıya ulaşan devrim ve kapitalizmin ölümünü çok yaklaştıran 1929 krizi, kapitalizmin yapısında kaçınılmaz bazı değişimlere yol açmıştır. 1935’lerde pratikte şekillenen ve Keyneş’in ismini taşıyan uygulamalar, kapitalist ekonominin işleyişinin içi­ ne devletin merkezi müdahalesini çekmiş, aynı zamanda, insan üretici gücünün (başlıca işçi sınıfının) sosyal güvenliği belli ölçülerde yükseltilmiştir.jJJretim ilişkilerindeki bu düzenlemeler, kapitalist anayurtlarda üretici güçlerin gelişmesine yeni bir ivme vermiştir^Bir kere daha tek­ rarlayalım, onlara böyle düzenlemeler yapma imkanını veren, hiç şüp­ hesiz ki, büyük ölçüde emperyalist sömürü gerçekliğidir. Kapitalist üretim ilişkileri çerçevesinde sistemin belli ölçüde sosyalleştirilmesi, an­ cak emperyalist sömürünün sağladığı imkanlarla sömürge ülkeler aley­ hine gerçekleştirilmiştir. Dünya ölçüsünde adalet dağıtan bir manevi otorite(!) olmadığı için, bu korkunç "adaletsizlikten” kapitalist ana yurt­ lardaki proletarya hiç de rahatsızlık duymamış, yüzüne bu günahı sos­ yal olaylarca vurulmadıkça da, "evrensel adalet” için harekete geçme­ miştir. Ahlaki ve duygusal tepkilerden öteye, dünyadaki egemen üreti­ min adalet dağıtımı böyle olmuştur. Öte yandan, geri ülkelerde devrimlerin patlaması, yine üretici güç­ lerin gelişmesinin önündeki engellerin kaldırılmasından başka bir şey değildir. Bujnoktada, üretici güçlerin kendi gelişim imkanlarını tüketmeksizin,” daha yüksek üretim ilişkilerinin” gündeme gelmeyeceğini ileri süren Marks’ın olaylarca çürütüldüğü iddiasına gelinir. Bir ülkede, belli bir momentte, üretici güçlerin gelişiminin ölçüsü ne­ dir? Hangi ölçüye göre üretici güçlerin gelişiminin sonuna gelindiğine ve yeni bir karaktere sıçraması gerektiğine karar verilecektir? Gelişmiş bir başka ülkedeki seviye mi kriter alınacaktır? Bu konudaki tek öl-


YOL 13

Çöküşün Işığında SosyaIİzm

Gelişmiş bir başka ülkedeki seviye mi kriter alınacaktır? Bu konudaki tek ölçü, o ülkenin kendi koşullarından. doğan devr ime i krizler­ dir. Gelişmişlik farkları ve diğer ülke deneyleri, sosyal gelişmeye ön­ cülük eden güçlerin politik programlarında kendini ortaya koyar. Üretici güçler teorisi, bir ülkede devrimin zamanlamasıyla ilgili değil, devrimci krizlere yol açacak çelişkilerle ilgilidir. İlk başarılı devrim olan Bolşevik devriminden önce, hiç şüphe yok ki, kapitalist üretim ilişkileri, bir İngiltere ya da Fransa’yla kıyaslandı­ ğında, Rusya’da henüz çok geri seviyedeydi. Fakat öte yanoan, pısırık Rus burjuvazisi, Çarlıkla uzlaşarak Rus feodalizmine tam bir teslimiyet içinde kapitalizmin gelişmesini en sancılı yollara itmiştir. Bu g e rç e k ­ lik , Rusya'da neredeyse feodalizm ve henüz gelişmekte olan kapita­ lizmin aynı zamanda tasfiyesi sonucunu yaratmıştır. Burada “erken doğum” teorilerine geliriz. Ekim devrimi, çıkıp geldiği kapitalist üretim ilişkilerinin seviyesi diğer Avrupa ülkeleriyle karşılaştı­ rıldığında, bir "erken doğum”dur; fakat Rus burjuvazisinin kapitalizmi g eIiş t irme, do Iay ıs lyla feodal üretim ilişkileri nj tasfiye .etme. yeteneği dikkate alındığında,. Ekim.devrimi bir “erken doğum” değil, kaçınılmaz, bir sonuçtur. Ekim devrimi ve ardından gelen diğer geri ülke devrimleri, görünür­ de üretici güçler teorisini yalanlarken, devrim sonrası yaşanan süreç­ ler ise, inatla teorinin doğrulanışı yönünden kanıtlar ortaya koymuştur. Sosyal ömrünü tüketmemiş üretim ilişkilerinin proletarya iktidarının ha­ talı zorlamalarıyla tasfiyesi, üretici güçlerin gelişmesi açısından inmelendirici sonuçlar doğurmuş, gelişme duraklamıştır.]Bu konuyla ilgili de­ taylı irdelemeler, yazının ileriki bölümlerinde yer alacağı için bu temel tesbitle şimdilik yetinerek, devrim ve üretici güçler teorisinin bağlantı­ sını biraz daha irdeleyelim. Devrim, mutlak olarak üretici güçlerin son haddine kadar gelişme-' sinden sonra çıkagelmiyor. Herhangi bir seviyedeki üretici güçlerin ge­ lişmesini üretim ilişkilerinin engellediği noktada, krizler ve devrim pat­ lak verebiliyor. Ancak, bir üretim tarzından diğerine geçişte, üretici güçlerin gelişmişlik seviyesi, kendi önemini büyük bir dirençle dayatı­ yor. Buradan şu sonuç çıkar: Geri ülkelerde iktidarı alan proletarya, üretimin bazı alanlarında, kapitalist üretim ilişkileriyle birlikte yaşamak j /orundadır. Bir bakıma, proletarya iktidarı altında, ekonominin bazı aUnlarında kapitalist üretim ilişkilerinin ömrünü tüketmesi, sosyal anla­ mını yitirmesi süreci yaşanacaktır. Bu, tümüyle pratik ve her ülke koy utlarına göre farklı özellikler taşıyacak bir süreçtir.-“! Marks’ın devrim teorisinin gelişmiş kapitalist ülkelere uygulanama-


YOL 14 yacağını, sosyalist devrimlerin geri ülkelerle bağlantılı olduğunu iddia eden Sovyet yazarı, en sonunda baklayı ağzından çıkararak "Marks’ın umut bağladığı proletarya diktatörlüğü altındaki sosyal yapının, doğu toplumlarının Avrupa tipi kapitalizme geçiş yolu olduğunun kanıtlandığı­ nı” iddia eder. (3) Geriye dönüşler yaşanmasaydı, bu tezden söz etmek yersiz olur­ du. Ancak, günümüzde olayların yüzeysel kavranışı böyle görüşleri besliyor. Bu durumda, elimizde kapitalizme "batı ve doğu tipi” geçişler­ den başka bir şey kalmıyor. Konuya kapitalizmden sosyalizme geçiş bölümünde yeniden döneceğiz. Devrim ve üretici güçler teorisi açısın­ dan olaya baktığımızda, sosyalizmin krizi de Marks'ın görüşlerini doğrulamıştır. Sosyalizmin yarattığı üretim ilişkileri, belli bir dönemden son\ ra gelişmeye engel olmaya başlamıştır. Bu nedenle, sosyalist ülkeler­ de yaşananlar, kısa vadede politik olarak gerici sonuçlar doğururken, üretim temelinde yeni gelişmelere yol açtığı ölçüde İleriye doğru atılan­ lar da yaratacaktır. Üretici güçler teorisi bir de, deyim yerindeyse olumlu yönden inkar edilmektedir. D. Perinçek, H. Berktay’ı eleştirirken, “üretici güçler teo­ risini savunanlar, dünyanın her yerinde, en koyu muhafazakarlardır” di­ yerek, olayı II. Enternasyonale bağlar. Fakat, “1917'den bu yana ya­ şanan emekçi devimlerinin üretici güçler teorisini çürüttüğünü (4) id­ dia ederken, eleştiri, Marks’ın görüşlerine kadar vardırılıyor mu, yete­ rince açık değil. D. Perinçek, üretici güçler teorisinin “aslında devrim değil evrim teorisi” olduğunu iddia ediyor. “Üretici güçlerin gelişmesini devrimin önüne koyanlar haksız çıktı. Üretici güçlerin gelişme yollarını devrimler açtı.” “Kapitalizmin esas gelişmesi, burjuva devrimlerinden sonra oldu. Burjuvazi, feodal toplumda sonuna kadar gelişmedi... İşçi sınıfı Rusya’da esas gelişmesini devrimden önce değil, sonra gerçek­ leştirdi.” D. Perinçek, üretici güçler teorisine sığınarak, devrimi sonsuz bir geleceğe erteleyenleri eleştirmekte haklıdır. Ancak, buradan hareket­ le, Marks’ın üretici güçler teorisinin “devrim değil, evrim teorisi” olduğu sonucuna varmak bütünüyle saçmalıktır. Yazar, kapitalizmin esas ge­ lişmesinin burjuva devrimlerinden sonra olduğu gerçekliğinden hare­ ketle, üretici güçler terosini “çürütüyor”. Marks’ın üretici güçler teorisi böyle çürütülemez, ancak doğrulanın Burjuva devrimleri için, kapitaliz­ min gelişmesinden önce feodal üretim biçiminin kendini tüketmesi gereklidir. Ancak o zaman yeni üretim biçimi tarafından devrimle alt edilebilir. Burjuva devrimleri için burjuvazinin “sonuna kadar gelişmesi” gerektiği tezini Marks’ın üretici güçler teorisine yüklemek, Marksizmin


YOL 15

Çöküşün Işığında Sosyalizm

risine yüklemek, Marksizmln açık bir tahrifi olur. Feodal üretim tarzı, ya da daha genel konuşursak, eski üretim tarzı, ömrünü tükettiği ölçüde yenisi filizlenir. Ve devrimle yeni üretim tarzının yolu açılır. > Kapitalizmden sosyalizme geçerken de, “İşçi sınıfırfin sonuna ka­ dar gelişmesi” değil, kapitalist üretim biçiminin kendini tüketmesi esas ön koşuldur. “Gelişme”, izafi bir kavramdır. Marks-Engels, kendi dö­ nemlerinde Avrupa’da devrim beklediler. Daha sonra Lenin, Rus devriminin kaderini Avrupa’da bir devrime bağladı. Ancak, olaylar ustaların öngördüklerinden daha öteye gelişti. Eğer Rus devrimi, üretici güçler teorisini çürüttüyse, Avrupa’da devrimin yenilgisi ve kapitalizmin geliş­ meye devam etmesi, üretici güçler teorisinin kanıtlanması mı oluyor? D. Perinçek pragmatiktir. Üretici güçler teorisini önce keyfi olarak bo­ zuyor. Sonra da eleştirerek "çürütüyor.” Devrim için Marks, hiçbir yer­ de, yeni üretim ilişkilerinin “sonuna kadar gelişmesi” gerektiğini öne sürmemiştir. D. Perinçek'in deyimiyle “sonuna kadar gelişmesi” gere­ ken eski üretim tarzıdır. Ya da Marks’ın deyimiylev“içerebildiğj bütün üretici güçler gelişmeden önce bir toplumsal oluşum asla yok olmaz; ye­ ni ve daha yüksek üretim ilişkileri” ortay_a..çjk.maz.j Marks’ın bu t esüitini sosyalist ülkelerdeki gelişmeler acı acı doğru­ luyor. Ne Sovyet sovhozları ne de Çin komünleri, proletarya ve köylü­ lüğün iktidarı altında “yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri” yaratamadı­ lar. Tersine, üretimde duraklama ve gerilemelere neden oldular. Çin ko­ münleri onbeş yıl önce terkedildi, şimdi sovyet sovhoz ve kolhozları dağıtılıyor. ' Kapitalizmi ve sosyalizmi kaba duygusal tepkilerden kurtularak irdeleyebilmeliyiz. Kapitalizm, dünya ölçüsünde üretici güçleri geliştire­ bildiği sürece yaşıyor. Bu gerçekliği teslim etmek, sosyalizmi inkar et­ mek anlamına gelmez. Ancak, üretici güçler teorisini bir kez "muhafa­ zakar” ilan eden D. Perinçek, kapitalizmin bu yönünü görmemek için kaba demagojilere sapmadan edemiyor. "Kapitalizmin üretim ve tüketim humması, sanayileşme modeli, bıra­ kalım üretici güçleri geliştirmeyi, en büyük üretici güç olan insanı ve in­ amın yaşaması için zorunlu ortamı yıkıma uğratıyor. Bireysel kar ve çı­ kar sisteminin emrindeki teknolojinin ‘gelişmesi’, insan kirlenmesini art-' I ırıyor ve doğa krizini derinleştiriyor. Stres, sinir bozukluğu, bunalım, »uh»al hastalıklar kapitalist toplumlarda milyonları sarmıştır”. (5) loknolojik gelişmeyi tırnak içine alıp küçümseyen Perinçek, “insan kiılunmesi’Yıe vurgu yapıyor. Eğer “temiz” insandan kastımız, eski atauıkil aile bağları içindeki “doğal” insan değilse, insan üretici gücündeki uulc.molur tek yanlı ele alınamaz. Feodalizmin ataerkil aile kollektiviz-


YOL 16 minderi sosyalist kollektivizme geçmek, bugünün dünyasında bir ha­ yaldir. Bireyse! kişiliğin gelişimini kölece bir saygı ile sürekli öldüren eski “temiz” ilişkiler, sosyalizme bir zemin hazırlayamaz. Sosyalizmin yıkılmakta olan ortaçağı, bunu en açık biçiminde kanıtlamıştır. Kapitalizmin bireyciliği, bir noktadan sonra insan ilişkilerini çürütüp yozlaştırıyor. Kapitalist dünyadaki insanlık bu sınıra çoktan varmış­ tır. Modern sosyalizmin temelini meydana getirecek kollektıf insan iliş­ kileri, kapitalizmin bireyciliğinin sosyal İnkarından doğacaktır. O nedenle, “insanın kirlenmesi” modern sosyalist insanın hız alacağı or­ tamı hazırlamadan edemez. Ve bu anlamda “insanın kirlenmesine” sırf olumsuz yönden bakılamaz. Öte yandan Perinçek, “kar ve çıkar sisteminin emrindeki teknolojik gelişme”yi küçümsüyor. Ancak, modern sosyalizme en sağlam maddi temelleri bu teknolojik gelişmeler hazırlamaktadır. Emperyalizm, çürü­ yen yanlarının yanında bu teknik gelişim sayesinde ayakta durabilmek­ tedir. Kendi günlük çıkarları açısından kapitalizmin kimi önemli teknik gelişimleri engellediği açık bir gerçekliktir. Sosyalizm daha üstün tek­ nikleri insanlığın hizmetine sunamadıkça, kapitalizm teknik gelişmeyi kendi "kar ve çıkar sistemi emrinde" tutmaya devam edecektir. Sosyalizmin kriziyle birlikte, tam bu konuda oldukça ilginç görüşler ileri sürülmüştür. “Sosyalist bir ülkenin (veya ülkelerin) teknik gelişme yönünde kapitalizmi geçmesi mümkün değildir”. (6) E. Erkiner, bu tezi­ ni sadece”sosyalizmin az gelişmiş ülkelerde gerçekleşmesine” ya da "emperyalizmin tarihsel avantajlarına” (sanayi devrimi, beyin göçü) bağlamıyor. Tezini daha çok sosyalizm anlayışı temeline oturtuyor. “Sosyalizm farklı bir uygarlık anlayışına sahiptir. Teknik gelişmeye önem verir, ancak bunu insanın tahrip edilmesiyle birlikte gerçekleşti­ remez. "İşbölümü ve uzmanlaşma daha az geliştiğinde insan tüm zeka ve yeteneğini tek konu üzerinde yoğunlaştırmaya, daha çok yönlü ve da­ ha dengeli geliştiğinde, teknik gelişme de daha yavaş olacaktır. Bazı ülkelerdeki böylesine bir tüketim çılgınlığına yer olmayacaktır... İnsanı içermeyen bir ‘üretici güçler gelişmesi' çarpıktır.” (a.y.) Sosyalizm, teorik olarak kapitalizmden daha yüksek bir üretim biçi­ midir. Eğer teorik planda konuşursak, kapitalizmle sosyalizmin tek­ nik yarışından çok, sosyalizmin kapitalizmden miras alacağı teknikmaddi temelden söz edilebilir. Böyle bir durumda, sosyalizm, kapita­ lizmden miras aldığı teknik seviyeyi yükseltecektir. Fakat canlı olaylar böyle akmamıştır. Geri ülkelerde gerçekleşen sosyalizmle gelişkin kapitalizm birlikte varolmuşlar ve karşılıklıya-


YOL 17

Çöküşün Işığında Sosyalizm

nik-maddi temelden söz edilebilir. Böyle bir durumda, sosyalizm, kapi­ talizmden miras aldığı teknik seviyeyi yükseltecektir. Fakat canlı olaylar böyle akmamıştır. Geri ülkelerde gerçekleşen sosyalizmle gelişkin kapitalizm birlikte varolmuşlar ve karşılıklı ya­ şama savaşı, silah, teknik vb. pek çok alanda kıyasıya bir yarışı sü­ rekli gündemde tutmuştur. Bu yarışa sosyalizmin geri kalışından hare­ ketle, E. Erkiner'in çıkarttığı sonuca mı varmalıyız? "Tüketim çılgınlığı”- insan üretici gücünün bir bakıma tek yönlü otomatlaştırılması, gelişmiş kapitalizmin mantık sonuçlarıdır. Ancak "çok yönlü insana” nasıl varılacaktır? Bir tek yolla: insanın tek düze üretim sürecinde harcadığı zamanı en aza indirererek! Sosyalizmin deneyin­ den anlaşıldığı kadarıyla, üretimi üretenlerin yönlendirmesiyle ilgili en iyi niyetli çabalar bile başarısız kalmıştır. Bu konudaki bozulmaları azal­ tacak yeni düzenlemeler yapılması, eski hataların artık kabaca tekrar edilememesi bile çok yönlü insanı yaratamaz. Kaçınılmaz bir şekilde, aynı biçimde kendini tekrarlayan üretim sürecinde altı ya da sekiz saat fiilen yer almak, insan üretici gücünü bütün iyi niyetlerin ötesinde istep^ istemez tek yanlılaştırır. İnsanı üretime yabancılaştıran tekdüze üre­ timdeki harcadığı zamanın azaltılması ise, ancak hergün gelişen yeni teknikle mümkündür. Sosyalizm, kapitalizmin tüketim çılgınlığıyla yarışmamalıdır, ancak insanların çok yönlü gelişmesi için onlara boş zaman, yaratıcı çalışma alanları, kültür ve sanat için herkesin uzanabileceği yakınlıkta imkanlar sunabilmelidir. Bunun "yavaş” teknik gelişimle olamayacağı açıktır. E. Erkiner, sosyalizmi ilkelleştiriyor. “İşbölümü ve uzmanlaşma daha az geliştiğinde”, "insan çok yönlü ve daha dengeli geliştiğinde, teknik geli­ şim de daha yavaş olacaktır” demek ne demektir? işbölümü ve uzman­ laşma nasıl daha az gelişecektir? Böyle bir sonuca ancak iki yoldan varılabilir. Geri teknik ve geri üretim seviyesinde işbölümü ve uzman­ laşma seviyesi de geri olur. Ancak, sosyalizm geriliğin ebedileştirilme­ si değildir. Öte yandan yüksek teknikle ve hergün ileriye akan geliş­ meyle insanın mekanik üretim süreçlerine bağımlılığı azaldığı oranda, çok yönlü bir gelişme gösterebilir. Fakat bu, sürekli bir gelişmeyi var­ sayar. Kapitalizmdeki tüketim histerisine tepki gösterirken, ilkelliği savu­ nur konumlara düşmemeliyiz. Sosyalizm, teknik üretkenlik olarak - bu hangi ülkede ve nasıl gerçekleşir, konumuz değil - kapitalizmi geçebilmelidir, ancak böyle bir gelişim, insanlığı kapitalizmin yaldızlı çekicili­ ğinden kurtarabilir. Teknik gelişimle insanı karşı karşıya koymak Yeşilcilerin işi olabilir, ama bilimsel sosyalistlerin değil. Marks’ın üretici güç-


YOL 18 ler teorisinden şu ya da bu nedenle kopuşmanın ilk tipik sonucu, sos­ yalizmin ahlaki yönünü öne çıkartmak oluyor. “Teknik korkusu”, dev­ rimciliği din seviyesine, devrimcileri de ortaçağ keşişlerine dönüştürü­ yor. Üretici güçler ve devrim sorununu bağlarsak, iki ayrı şeyin birbirine karıştırılmaması gerektiği ortaya çıkıyor. Devrim ve üretim ilişkilerinde 1 yeni ve daha yüksek bir düzeye geçmek, aynı şeyler değildir. Eski üre­ tim ilişkilerinin üretici güçleri engellemeye başladığı an, Marks’ın deyi­ miyle “devrimler çağı” başlar. Eğer yeni devrimci sınıf yeterince örgütlü ise, devrimler başarıyla sonuçlanabilir. Devrimlerle, sınıf ilişkileri çok kısa bir sürede alt üst olur. Ancak, aynı şey “yeni ve daha yüksek üre­ tim” geçiş için söylenemez. Burada Marks’ın “içerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce bir toplumsal oluşum asla yok olmaz; yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri” ortaya çıkmaz tesbitine geliriz. Bugüne kadar Marksizmi, olayların canlı akışında’değil de, formüller dünyasın­ da kavrayanlar için, bu değerlendirme hep iki uca çekilmiştir. Ya devri­ min inkarı için gerekçe edilmiştir, ya da Perinçek’in yaptığı gibi basitçe "çürütülmüştür”. Hem kapitalizmin hala “gelişiyor” olması, hem de sosyalizmden ge­ riye dönüşler, Marks’ın tesbitinin kaba değerlendirmelerine en iyi ceva­ bı veriyor. "Yeni ve daha yüksek üretim ilişkilerine” geçiş devrimle ya­ şanan alt üstlük denli hızlı olmuyor. Bu gerçeklik, proletarya iktidarı al­ tında kapitalist üretim ilişkilerinin bir donem yaşaması olgusunu açık­ lar. Bo İş ev ikİeri nİktidardan hemen sonra "devlet kapitalizmi”ni sosya­ lizme geçiş için bir basamak olarak görmeleri ve NEP uygulaması, hep aynı gerçekliğin kanrtlarıdır. “Yeni ve daha yüksek üretim ilişkilerine“ geçiş, devrimlerle büyük bir hız kazanır, ancak bu geçiş bir sıçrayışla tamamlanamaz. Deneylerden çıkartılması aereken_en önemli sonuç, proletarya iktidarında eski üretim ilişkilerini tasfiye ederken, politik zo­ run yanında üretimde verimliliğin hiçbir zaman atlanmaması gereken bir koşul olmasıdır. Ancak üretim zenginliğinin artmasından sonra, yavaş yavaş bu koşul belirleyici etkisini yitirecektir. Üretici güçler ve devrim sorunu başlığı altında öne çıkan ikinci önemli konu, “tek ülkede sosyalizm” sorunudur. Bu konu, sosyalist ha­ reket içinde sürekli gündemde kalmıştır. Ancak, uzun yıllardır günde­ min altlarına itilmişken, son gelişmelerle öne çıkmış görünüyor. Meh­ met Gündüz, Stalin’i eleştirirken bilinen gerçekleri tekrarlar: “Bu teorinin en büyük yanılgısı, tek bir ülkenin sanayileşmesiyle sosyalizmin temelinin sağlanacağının ileri sürülmesidir. Oysa Marks’ın tezine göre burada önemli olan nokta, herhangi bir ülkede gerekli sana-


YOL 19

Çöküşün Işığında Sosyalizm

Marks’ın tezine göre burada önemli olan nokta, herhangi bir ülkede ge­ rekli sanayi temelinin bulunması değil, burjuvazinin dünya ekonomisi üzerindeki hegamonyasını kuracak bir üstünlüğün sağlanmasıdır ki, bu da ancak ekonominin candamarını elinde tutan birkaç ana kapitalist ül­ kede devrimin zafere ulaşmasıyla mümkündür... Yetmiş yılık deneyler bunun böyle olduğunu yeterince göstermiştir.” (7) "Birkaç ana kapitalist ülkede devrimin zafere" ulaşması çok iyi olur­ du, ancak, gelişen olaylar devrimleri daha geri ülkelere kaydırdı. Sos­ yalizmi gelişmiş ülkelerdeki devrimler sonrasına ertelemek de bir yol­ dur; ancak bu yol, yaşamın canlı pratiğinden kopuk ölü bir dogmatizm olmaktan öteye gidemez. Rus devrimcileri ve daha sonra iktidar olan komünistler ne yapmalıydı? M. Gündüz’ün mantığına göre, ya ana kapi­ talist ülkelere devrimi yaymak için müdahale edecekler, bu imkansız­ sa, iktidarda kalmalarının bir anlamı olmayacaktır. Troçkizm’in bu ünlü tezi, "dünya devrimi” keskin çığlığı altında en derin ve kımıltısız pasifizmi teorıleştirmekten başka bir sonuç doğurmamıştır. “Yetmiş yıllık deneyler” neyi kanıtlamıştır? Sosyalizmin "birkaç aq£ kapitalist ülkede” egemen olmasını beklemekle kapitalizmin yıkılamayacağı, tamamen özgül koşullar sonucu tek tek ülkelerde patlayan Çevrimlerden "dünya Çevrimine” gidilebileceği, yetmiş yılın kanıtladığı gerçekliktir. Elbette, her patlayan ve hatta başarıyla sonuçlanan dev­ rim, mevcut dünya koşullarında sosyalizme sancısız varamaz. Geriye .dönüşlerin yaşanması, tarihin ileriye akışına engel değildir. Ancak böy­ le bir birikim, dünya ölçüsünde sosyalizmin maddi temellerini inşa ede­ cektir. Sosyalizmin yaşanan deneyi, kapitalizme karşı kesin bir üstün­ lüğe varamadı, bu noktaya tırmanamadan şimdi bir geriye dönüş yaşa­ nıyor. Ancak sosyalizmin yetmiş yıllık deneyi; “kale” üçüncü dünyaya muazzam bir İtilim verdi, onları klasik sömürgecilik ağından koparttı, ayrıca ana yurtlardaki kapitalizmin "sivri köşelerini yuvarlaklaştırdı”, onları - üçüncü dünya halkları pahasına da olsa - “refah devletleri” kur­ maya zorladı. Bizzat kendi topraklarında ise, kapitalizmin bir yetmiş yılıyla karşılaştırıldığında, dev atılımlar gerçekleştirdi. Tüm dünyaya bu muazzam ivmeyi veren sosyalizm, şimdi ener­ jisini tüketmiş görünüyor. Ancak bu neyi kanıtlar? Günümüz gerçek­ liklerinin acı tadı karşısında kocakarılar gibi "bir kaç ana kapitalist ülke­ de” sosyalizmin hala kurulmayışına hayıflanmak, sorunlara cevap de­ ğil, yeteneksizliğin ve iktidarsızlığın ebedileştirilmesidir. Sosyalizm, dünyaya yaydığı enerjisini yeniden toparlayıp, ya­ şamının ikinci ve daha yüksek basamağına tırmanacaktır. Gelecek günler, yaşanan deneylerin üzerinde yükselecektir. Sosyalizmin yeni


YOL 20 güçleri, geçmişten en açık, cesaretli dersleri çıkarabildikleri, dünün ha­ talarına karşı acımasız oldukları ölçüde, geleceğe daha hızlı atılabile­ ceklerdir. Bunun yerine, "birkaç ana kapitalist ülkede” sosyalizm bek­ lemek, yaşanan bütün deneyleri “işte böyle olmayacağı görüldü” diye­ rek küçümseyip hiçe indirmek, sosyalizmin geri ülkelerde kurulamaya­ cağının kanıtı değil, tez sahiplerinin zavalılığının kanıtıdır. Sosyalizmin bugünkü geriye dönüşüne tek yanlı bakanlar, onun ha­ taları karşısında küçülüp ezilenler, sürecin diğer yüzünü göremedikleri için, umutsuzluklarını “kapitalist ana yurtlardan devrim” parolası altına gizleyebilirler. Sosyalizmin hataları ile kendi içyüzünü örtebilen kapitalizm, artık bu şansa sahip değildir. Burada, sosyalizmin geçici yitirilişine karşılık onun yeni geleceği yatar. Ancak, dünyadaki somut süreç, mücadele­ nin ana okunun henüz kapitalist anayurtlarda devrimlere yönelmediğini açıkça gösteriyor. Böyle koşullarda sosyalizmin geleceğini “ana ülke­ lere" bağlamak, somut canlı mücadeleye karşı bir kayıtsızlık, Marksizmin canlı ruhundan kopuşmak, kalıplar içinde donuklaşmak olur. Dün­ yada sosyalizmin kendini hergün yenilemekle yükümlü mücadelesi ile, sosyalizmin geri dönülmez bir dünya düzeni olması, gelişimin farklı aşamalarıdır. Sosyalizmin geri dönülmez bir düzen haline gelmesinin en önemli teminatlarından birisi, hiç şüphesiz, dün ya ölçüsünde ege­ men düzen haline gelmesidir. Bunun da görünen en kolay yolu, “ana kapitalist ülkelerde” sosyalizmin kurulmasıdır. Fakat bu noktaya nasıl varılacaktır, hangi dolambaçlı yollardan yürünecektir? Ana kapitalist ülkelerde kapitalizmin çökmesine hangi süreçlerden varılacaktır? Bun­ ların cevabı teorinin satır aralarında bulana maz. Cevap, tümüyle canlı pratikten çıkar. Ve bugüne kadarki süreçte dünyanın orta geliş­ miş ve geri bölgelerinden sosyalizme yönelişler yaşandı. Gelişmiş ül­ kelerin dünyanın geri alanlarından sermaye çekmesi, söz konusu”ülke­ lerde kapitalizmin gelişimini en sancılı yoilara itmektedir. Bu temel ger­ çeklik d eğişmediği müddetçe, dünyadaki devrimci süreç de etek­ lerden zirveye tırmanmaya devam edecektir. Bazen geriye düşüşler, iyi tahkim edilmiş zirvenin salvo atışları karşısında ezilmek mümkündür., Fakat zirveyi yaşatan “atar damarlar” kesildikçe, insanlığın önünde yepyeni gelişim ufukları açılacaktır. Üretici güçler ve devrim sorununda diğer öne çıkan konu, Ekim devrimi sonrasında izlenen yolla ilgilidir. “Buna sonuna kadar bağlı kalınması, Ekim Devrimi’nin sürekliliği ve evrenselliğidir." "Buradan saptınız mı, ulusların bağımsızlık ve özgürlük savaşımını sürekli kılmadınız mı, onu desteklemediniz mi, bu ilkeye


YOL 21

Çöküşün Işığında Sosyalizm

"Buna sonuna kadar bağlı kalınması, Ekim Devrimi’nin sürekliliği ve evrenselliğidir.” "Buradan saptınız mı, ulusların bağımsızlık ve özgürlük savaşımını sürekli kılmadınız mı, onu desteklemediniz mi, bu ilkeye ters düşmüşsünüzdür.. Ve ortada kalan, aslında belli ölçüde devrimsel bir gelişme temelince ortaya çıkılsa da sosyalizmin belli bir gelişmesine tanık olunsa da, devrimle sürekli beslenmediği için devrim evrenselleşmediği için bir yozlaşmadır.” (8) Devrimin süreklileştirilmesi yerine “ekonomik kalkınma”nın (a.y.) öne çıkartılmasının "Ekim devriminin ilkesine ters düştüğü" iddia edil­ mektedir. Sovvetler Birliği’ne en fazla eleştiri bu yönden yapılmıştır. Devrimleri desteklemek yerine, ekonomik kalkınmaya yönelmek çöküşün nede­ ni gibi görülüyor. Devrimi evrenselleştirmek, Sovyetler'in tek başına iradesi dışında bir olgudur. Bir ülkenin - bu Sovyetler kadar büyük bile olsa - isteğiyle devrim süreklileşemezdi. Ancak, Sovyetler, sahip olduğu imkanlarıyla maddi ve sosyal olarak daha gelişkin bir seviyeye ulaşabilirdi. Sovyetler'in dünya devrimci sürecine ustaca müdahale edemediği, önemli yanılgılara düştüğü çok açıktır. "Barışçıl geçiş” ve "kapitalist ol­ mayan yol" tezleri, bu yanlışların başlıca ikisidir. Fakat bu hatalara^rağmen, 1917’de başlayan devrimler, kısa aralıklarla 1975’lere kadar gel­ miştir. Sovyetlerin iradesi dışında ve bazen onun yanlış politikalarına rağmen, devrimler 1917 Ekiminden sonra da devam etmiştir. Doğu Av­ rupa, Çin, Küba, Vietnam, Afrika vb. devrimleri, 1930’lar sonrası otuzbeş-kırk yıllık bir sürece yayılmıştır. Bu anlamda Ekim devrimi evren­ selleşmiştir. Sovyetler Birliği, bu devrlmlere, güçlü bir ekonomisi ve maddi kay­ nakları olmasaydı nasıl yardım edebilirdi? "Moral” destek maddi olarak cisimleşmezse, en sonunda moral bozar. Ve onlarca deneyin gösterdi­ ği gibi, devrim yıllarında Sovyetler’e çok yakın davranan ülkeler, sonra­ sında emperyalist dünyaya yelken açmıştır. Bu dönüşlerinin temel ne­ deni, o ülke devrimlerinin sınıf karakteriydi şüphesiz. Fakat tek neden bu değildir. Devrim sonrası ülke ekonomilerinin kuruluşunda Sovyetler, geri tekniğiyle pek çok alanı emperyalist ülkelere kaptırmıştır. Sovyetler’in böyle çarçur olmuş emekleri saymakla bitmez. Sovyetler Birliği’ni devrimi evrenselleştirmemekle eleştirmek, fazla­ ca haksızlık olur. Devrimler, Sovyetlerin isteğine aldırmadan dünyanın dört bir ucuna zaten yayılmıştır. Sorun, Sovyetlerin bu devrimlere ne ölçüde yetişebildiği ve onların seviyesini ne kadar yükseltebildiğindedir. Sovyetler Birliği eleştirilecekse, üçüncü dünya ¿evrimlerine öngö-


YOL 22 rüsüz, hesapsız "yardımlarından”, işlek bir ekonomi kuramadığından eleştirilmelidir. Devrimlerin nasrt sürekli kılınabileceğine cevap verilme­ dikçe, bu yöndeki eleştiriler, temelsiz kalır. Devrimini başaran her ülke­ de, geniş yığınlar kaçınılmaz bir şekilde devrimin sonuçlarını günlük yaşamlarında görmek isterler. Sosyalizmin ekonomik temelini yara­ tıp güçlendirmek için izlenen kimi yollar eleştirilebilir, fakat devrim son­ rası sosyalizmin maddi temellerinin inşasına yöneliş eleştirilemez. Sanıldığının tam tersine, Sovyetlerin iradesi dışında devam eden devrijnci sürecin, Sovyetlerin destek gücünü aştığı tesbit edilme­ lidir. 1975’lere kadar dünyada ardarda devrimler yaşanmış, sosyalizm parolası ya da Ekim devriminin idealleri, dünya ölçüsünde bir değer kazanmıştır. Bu döneme, sosyalizmin henüz toprağın derinliklerinde kök salmadan yüzeysel yayılma yılları diyebiliriz. Yaşanan olaylar bunu gösteriyor. Bu yayılma, derinleşmediği ve Sovyetlerden sürekli enerji çektiğ i ölçüde, Sovyetleri de tüketmiştir. Artık dünya yüzeyine serpilmiş sosyalizm tohumlarının derinleşip kök salacağı bir döneme gi­ recektir. Eğer Ekim devrimi "yozlaştı” ise, devrimler dünya ölçüsünde yaygınlaşmadığı için değil, yayılan devrimler yeterince kök salıp derin­ leşmediği için yozlaşmıştır. Bu nedenle bir geriye dönüş belli ölçüde kaçınılmazdı. Ancak bu geriye dönüşlerin sosyalizmin çekirdeğine kadar varması, çıkartılacak dersleri sosyalizmin mücadele taktiklerin­ den öteye, sosyalizmin inşa temellerine kadar derinleştirmeyi zorunlu kılıyor. Kapitalizmin kaba gelişim yılları, kendi karşıtı sosyalizmi yarattı. Fakat yıkılmayan kapitalizm intensiv, yoğun, derinlemesine gelişime girdi. Bu dönüşümler, kapitalist anayurtların otuzdan fazla yılını aldı. Sosyalizmin kaba gelişimi şimdi çöküyor, derinleşip seviyesini yük­ seltmesi kaç yılını alır bilemeyiz, ancak yaşanacak süreç budur. Özet­ le, Ekim devriminin “yozlaşması”, evrenselleşmemesinden değil, kaba ve yüzeyde kalmasından, derinlere inememesindendir. Öyleyse toprak daha derinden sürülecek! Devlet Bürokrasi, Parti Sorunu: Sosyalizmin yetmiş yıllık pratiğinin,son gerçeklikler ışığında devlet sorunu açısından yeniden ir­ delenmesi gerektiği açıktır. Sınıfların ortadan kalkmasıyla devletin sö­ nümleneceği günlerin henüz çok uzaklarda olduğuna şüphe yoktur., Ancak 70 yıllık sosyalizm deneyinden devletin sönümlenmesi değil, ama bu yolda somut belirtiler beklenmeliydi. Bu beklentilerin hiçbirisi sosyal pratikte gerçekleşmemiştir. Kapitalizmden komünizme geçişte, henüz “herkese emeğine göre”


Y U L L5

ÇOKUŞUn işıyıııua 0u9yaiK.n1

değil, ama bu yolda somut belirtiler beklenmeliydi. Bu beklentilerin hiç­ birisi sosyal pratikte gerçekleşmemiştir. Kapitalizmden komünizme geçişte, henüz “herkese emeğine göre” verildiği sosyalizm yıllarında proletarya diktatörlükleri kaçınılmazdır. Yaşanan pratik, böyle bir adımdan öteye gidememiştir. Ancak proletar­ ya diktatörlükleri, aynı zamanda, devletin çözülmesi yolunda belirtiler verebilirdi, vermeliydi. Yetmiş yıllık deneyden sonra, insanlığın elinde böyle açık işaretler henüz yoktur. İlk gerçekleşen proletarya diktatörlüğü olan Paris Komünü’nden çı­ karılan başlıca dersler, ardından gelen proletarya iktidarlarında nere­ deyse ortadan kaybolmuştur. Prensip planında önce bunlara değine­ lim. Paris Komünü’nden çıkarılan ilk önemli ders, düzenli ordu yerine, halkın genel silahlanmasıydı. Bolşevikler bu parolayı devrim sonrası yıllara kadar taşıdılar. Ancak iç savaş koşulları ve emperyalizmin saldı­ rı hazırlıkları düzenli bir orduyu gerekli kıldığı için, halkın genel silahlan­ ması parolası terkedildi. Düzenli ordunun halktan kopuk imtiyazlı bir kast haline gelmemesi kaydıyla, bu değişim anlaşılabilirdir. Fakat olay­ lar böyle akmamış, ordu, bürokrasinin önemli bir kanadı olarak imtiyazlı bir kasta dönüşmüştür. ^ ikinci önemli prensip, halk vekillerinin ve memurların geri çağırılması hakkı, genellikle kağıtta kalan, canlı pratikte varolmayan bir prensip ol­ muştur. Üçüncü önemli prensip, memurların ve halk temsilcilerinin ortalama işçi ücretinden yukarıya ücret almaması, dönem dönem uygulanmış ol­ sa da, sosyalist ülkelerde bürokrasi, ücretten öteye, özel mağazalar, konut, sağlık hizmeti, seyahat hakkı gibi imtiyazlarla sıradan işçilerin hiçbir zaman erişemediği bir konum elde etmiştir. Dördüncü prensip, mahalli yönetimlerin insiyakinin gelişmesi, çe­ şitli halk örgütlenmelerinin devletin yürütümünde yer almaları, pratikte sürekli merkezi yapının aşırı irileşmesiyle uygulanamaz bir dilek olarak kalmıştır. Bu dört pratik nokta proletarya iktidarını’ s ıradan bir burjuva iktida­ rından ayıran en temel prensiplerdir. Yine bunlar, devletin çözülmesi sürecinde zorunlu, merkezi yapının yavaş yavaş erimesinde akış ka­ nalları olabilecek pratik araçlar olarak düşünülmüştür. Adeta merkezi devlet, bu mekanizmaların harekete geçmesi ve gelişmesiyle güç yiti­ rip eriyecek, daha doğrusu bu güç genel halk iradesine aktarılacaktır. Pratikte bu kanallar işlememiş, ancak aynı yolda başka kanallar da or­ taya çıkmamıştır.


YOL 24 Komünist hareketin bugüne kadar “burjuva propagandası” diyerek atladığı pek çok sorun, artık gözler önündedir. Ancak, bugüne kadar bu konuda söylenenler, Stalin’in “kötülüklerinin” sıralanmasından öte­ ye gidememiştir. Proletarya iktidarının öngörülen özellikleriyle pratiğin çeliştiği noktada, daima uygulamalar yargılanmış, uygulamaların karşı­ sına - bizim de yukarı da yaptığımız gibi - teorik öngörüler çıkarılmış, böylece pratik mahkum edilmiş, ancak olayın derinliklerine inilememiştir. Proletarya diktatörlüklerinde devletin sönümlenmesine doğru hiç değilse birkaç ipucunun canlı pratikten çıkması yerine, iktidarların bü­ rokratik soysuzlaşmasına neden olan nedir? Bu konuda ileri sürülen bazı görüşleri irdeleyerek bir sonuca varmaya çalışalım. “Proletarya diktatörlüğü, toplumsal antagonizman iki yanımda kal­ dırarak -çalışma dahil- ‘sivil toplumun çelişkilerini gideremediğinden (tam tersine, ‘maddi temel’in zorunluluğu açısından, çalışmayı yoğun­ laştırmayı tasarlamak zorunda kalır), ‘proletarya, diktatörlüğünü kendi­ sine çevirir” (9) Lukacs kaynaklı bu değerlendirme, bir gerçekliğe deği­ nir. Burjuvaziyi sınıf olarak tasfiye eden (alışkanlıklar, özlemler, gele­ nekler açısından değil) henüz “çalışmayı” kaldıramayan proletarya dik­ tatörlüğü, üretimi arttırmak ve geliştirmek için yalnızca “gönüllü, bilinç­ li” davranışa dayanamıyacağı için, “çalışma disiplinini” arttırmak zorun­ dadır, böylece “proletarya diktatörlüğü, proletaryanın kendisine çevri­ lir” '(a.y.) “Çalışmanın kalkması" ya da çalışmaya yabancılaşmanın son bul­ ması ve çok yönlü çalışmanın insanın geçinme zorunluluğundan kop­ ması, ancak yüksek üretkenlikte ulaşılabilecek olan komünizmin mad­ di temellerini meydana getirir. Devrimler böylesine gelişmiş bir ülkede gerçekleşmediği müddetçe, proletarya iktidarlarının önünde çalışma di­ siplinini örgütlemek, görev olarak kalacaktır. Çalışma disiplinini örgüt­ lemek, proletarya diktatörlüğünün “kendine dönmesi” midir? Bu soruya belli bir ölçüde evet denebilir. Kapitalizmin işsizlik ve açlık tehdidiyle birkaç yüzyılda kurduğu iş disiplini, üretim için vazgeçilemez bir temel­ dir. Proletarya iktidarında, geniş çalışan kitlelerin gönüllü disiplini yet­ mez, gönüllülük b ilg i ve d e n e yle desteklenmediği ölçüde, üretim açısından onlarca iyi niyetli felakete neden olabilir. Bu nedenle, Sovyet deneyinin hemen ilk yıllarındaki fabrikada işçi yönetimi, üretim planlan­ ması gibi ütopik kavrayışlar, çok kısa sürede yerini "tek adam yönetimi”ne terketmiştir. Sınıfın tümünü çok kısa sürede eğitmek mümkün ol­ madığına göre, böyle bir dönü.ş kaçınılmazdır. Dolayısıyla, proletarya diktatörlüğünün bu anlamda kendine dönmesinde yadırganacak bir şey


YOL 25

Çöküşün Işığında Sosyalizm

dönmesinde yadırganacak bir şey yoktur. Proletarya iktidarının, çalış­ ma disiplinini örgütlemek için “kendine dönmesinde” fâzla bir tehlike yoktur. Tehlike, bunu yeterince yapamamasındadır. Sosyalist ülkeler, çalışanı bunaltan fazla iş disiplininden çökmüyor, tam tersine, bir türlü önüne geçilemeyen laçkalıklardan çöküyor. İşçi iktidarında iş disiplini(l), hatta hele üretim sürecinde Taylor sistemi gibi sistemlerin kullanıl­ ması, pek çok küçükburjuva devrimcisi için sosyalizme ihanetle eş kavramlardır. Sosyalizm, üretimin örgütlenmesinde bu kaba ön yargı­ lardan büyük zararlar görmüştür. Yazar, çalışma kalkmadan proletaryanın sınıf olarak ortadan kalk­ mayacağını kabul ediyor, fakat bu uzun ve sancılı süreçteki üretkenli­ ğin yükseltilmesi mücadelesinde, proletarya iktidarının “kendine dönmesr’nden yakınıyor. Yakınmadır, çünkü böyle bir geçiş dönemini yaşa­ madan komünizme varmak imkansızdır. Proletarya iktidarlarının yozlaşmasıyla ilgili diğer ilginç bir görüş, ik­ tidar ve şiddetin kullanılması üzerinedir. “Kızıl terörün tartışılması, sosyalistlerle komünistler arasındaki başlıca anlaşmazlık noktalarından biridir. Kan dökmekten kaçınmaya uğraşan 'insani' devrimler, karşı devrimcilerce ezilmiştir. Kan dökmek­ ten ve terörden, açık politik diktatörlükten çekinmeyen 'sert' devrimler ise yozlaşmışlar ve Thermidorcular tarafından ezilmişlerdir. Paris Ko­ münü bastırıldı. Şıli’deki 'Halk Birliği’de bastırıldı, ama Bolşevik Rusya, tıpkı Castro’nun Kübası gibi yozlaştı... Bence haklı olan Martov ve Allende’ydi, Lenin değil. Gericiliğin darbeleri karşısında yenik düşen bir devrim, hiç değilse ahlaki bir zafer olarak kalır ve yeni kuşaklar devrim fikirlerine duydukları inancı korurlar, 'yeni baştan başlamaya’, 'bir kez daha denemeye’ hazır olurlar. Bir devrimin yozlaşması ise iğrenme duygusu yaratır, emekçilerin moralini bozar.” (10) Kagarlitski’nin bu görüşlerinin Sosyalizmin çöküşünden önce hiçbir değeri olamazdı. Yaşadığımız büyük geriye dönüşler, böyle tezlere bir değer kazandırabilir mi? Kesinlikle hayır! Yazar önümüze iki alternatif koymaktadır; “kızıl terör” Kullanmayıp fiziki yenilgiye karşılık, göksel "ahlaki bir zafer” kazanmak, yada kızıl terörle kazanılan zaferin yoz­ laşması... Paris Komünü, bugüne dek devrimci şahlanışlar için örnek olmuştur, sosyalizmin yaşanan çöküşünden sonra ise mistik yenilgi türkülerine kaynak olacağa benziyor. 1917 Devrimi böyle yoz laşacağına yenilseydi, ya da hiç gerçekleşmoseydi, o zaman tüm devrim ciler, başlarının üzerinde Paris Komünü'nün aydınlatıcı halesiyle, kutsa! azizler gibi "yeni baştan baş­ lamak" için dönüp dururlard t.


ı Söylediklerimiz abartma değil, özellikle kapitalist anayurtlardaki aydınlarda sosyalizmin çöküşüne karşı tepki olarak ortaya çıkan Paris Komünü tutkusunun anlatımıdır. Yaşanan gerçekliklerle mücadele ede­ meyiş, sosyalizm deneyinin çirkin yönlerinden paniğe uğrayış sonu­ cunda, yersel çirkinliklerden göksel zaferlere uçmak kaçınılmaz olu­ yor. Kagarlitski yanılıyor. Paris Komünü’nün ve bir ölçüde Allende’nin safça yenilgileri eğer tekrarlanır gelirse, bu bir ahlaki zafer yaratmak­ tan çok, nihilistçe bir yenilgi budalalığı yaratabilirdi. Böyle bir moral ze­ minden "yeniden başlama” enerjisi çıkamaz, olsa olsa yenilgiyi alınyaz'isı sayan bir boyun eğiş çıkardı. Ahlaki zaferler, maddi karşılıklarıyla taçlandırılmadıkça çürüyüp giderler. Paris Komünü’nün ardından 1917 Devrimi ve diğerleri gelmeseydi, Komün deneyi ansiklopedik bilgi ol­ maktan öteye, hiçbir moral değere sahip olamazdı. Komünün yenilgi­ sinden devrimci dersler çıkarabilenler, 1917 Ekimini başardılar. Kagarlitski’nin söylediğinin tersine, Martov gibileri yenik düşen devrimlerin “ahlaki zaferinden hız alıp "yeni baştan başlamaya” hiç yeltenmediler. 1905 yenilgisinden sonra Menşevikler, yeni bir devrime hazırlanışları karşısında Bolşevikleri "yenik düşülen yere bir kere daha gitmekle” suçladılar. Şiddet, ya da “kızıl terör” kaçınılmaz, bir şekilde devrimi yozlaştırır mı? Bu soruyu evet’le cevaplayanlar hiçbir zaman bir devrimi başarıya ulaştaramıyacakları için "yozlaşma” sorunuyla da yüzyüze gelmeye­ ceklerdir. “Kızıl terör”, bazen devrimcilerin ellerini kirletebilir, fakat zora dayanan bir burjuva iktidarını şiddete başvurmaksızın yıkmak mümkün değildir. "Toplumun insanileştirilmesi yalnızca insani araçlarla başarıla­ bilir” diyor yazar. İnsanlık üzerine belki de en fazla söylev çekildiği gü­ nümüzde, yanlızca açlıktan hergün onbinler ölüyor. Böyle bir durumda bol söylevler açları doyurmayınca, açların örgütlenip zenginlerin bir parça lüksüne zorla el koymaları "insanlık dışı” araçların kullanımı mı olur? Bunun kriteri nerededir? Günümüz koşullarında sınıflar savaşından zoru çekip almak, onun canlı özünü öldürmek, bu savaşı gevezeliğe indirgemek.olur. Sosyaliz­ min yozlaşması sonucundan hareketle, devrimde şiddetin rolünün in­ karına varmak çıkarılabilecek en gerici sonuçtur. Sovyet devriminin yozlaşmasında kendi iç hatalarını olduğundan öte abartırken, tüm em­ peryalizmin doğuşundan beri sosyalizme karşı uyguladığı zorun ya­ rattığı bozulmaları unutmak, en azından ikiyüzlülük olur. Gücünden öteye yük taşımak zprunda kalan Sovyet devrimi, küçükburjuva önyar­ gılarla da kirletilince bozulma başlamıştır. Ustaca kullanıp, yeni başarılı devrimler yaratacak devrimciler, eskinin deneylerinden hareketle dev-


YOL 27

Çöküşün Işığında Sosyalizm

nıp, yeni başarılı devrimler yaratacak devrimciler, eskinin deneylerin­ den hareketle devrimlerin bir kere daha yozlaşmasını engelleme şansı­ na sahiptirler. Ancak, yozlaşmalardan yalnızca "iğrenip" "ahlaki zafer­ lerle” yetinecek olanlar, hiçbir zaman böyle bir şansa sahip olamaya­ caklardır. Türkiye’de sosyalizmin çöküşüyle birlikte, devlet ve iktidar sorunu üzerinde Perinçek tarafından Mao’nun yaklaşımı yeniden gündeme ge­ tirilmiştir. "Sosyalizmin kuruluş teorisinde en temel sorun, çelişmelerin ve sı­ nıf mücadelesinin devam ettiğinin kabul edilmesidir... Öncü’nün emek­ çilerle birleşen, emekçi demokrasisiyle geleceğin yolunu açmak iste­ yen kesimleri, sosyalizmde sınıf mücadelesini kabul ediyorlar. Öncü’nün bir azınlık diktatörlüğüne yönelen kesimleri ise, sınıf müca­ delesini ve çelişmeleri reddeden teoriler ürettiler” (Perinçek. a.y.) Öncünün bu iki kesimi arasındaki mücadele, "kitlenin öncüye dö­ nüşmesiyle” son bulacaktır. "Sosyalizmin kuruluşu bir bakıma öncü kitle farklılaşmasının ortadan kaldırılması sürecidir. Sosyalist demokra­ sinin temel sorunu ise, öncü - kitle çelişmesinin çözümüdür” (a.y.) Perinçek, proletarya iktidarı sonrası süreçte de bir "sınıf mücadele­ si” görür. Ancak, bu sınıf mücadelesi Öncü’nün iki kesimi (emekçilere yakın ve azınlık diktasına yönelenler) arasında sürmektedir. Ve ancak, "kitlenin öncüye dönüşmesiyle” bu mücadele son bulacaktır. Sorunu son derece ilkelce tanımladıktan sonra (öncünün iki kesiminin mücade­ lesi) Perinçek, çözümü, bütün bir süreci atlayıp "kitlenin öncüye dö­ nüşeceği” komünist topluma havale ediyor. Öncü’nün “iki kesimi” niçin ve hangi hedefler için mücadele et­ mektedirler? Sosyalizmin kuruluş sürecinde yalnızca bu iki kesimin mi mücadelesi sürecektir? Başka mücedele alanları yok mudur? Bu söylenenler, Çin Komünist Partisinin ünlü skolastik “iki çizgi mü­ cadelesinin” değişik kelimelerle tekrarıdır. Deneyler, sosyalist toplumun kuruluş mücadelesinin böyle basit formüllerle bayağılaştırılmasının, sonuçta, sorunlara karşı kör önyar­ gılar ürettiğini defalarca göstermiştir, “öncü’nün emekçilere yakın ke­ siminin” doğru politika üreteceğinin bir garantisi olmadığı gibi, “azınlık diktatörlüğüne” yönelenlerin de mutlak yanlış olacağı bir ön belirleme olarak savunulamaz. Bu, bayağı popülizmdir, hatta halk dalkavukluğu­ dur. Sosyalizmin çelişkisini "öncü - kitle çelişkisi” olarak görmek soruna son derece dar yaklaşmak ve sosyalizmin sorunlarını kitle popüliz­ mi İle bulanıklaştırmak olur. Sosyalist ülkelerde şekillenen imti-


YOL 28 yazlı bürokrasi gerçekliğine karşı kitle vurgusu, hiçbir anlam ifade et­ mez. Söz konusu sosyalist ülkelerde yapılan hatalar, “halk ve işçi sını­ fı çıkarları” öne sürülerek işlenmiştir. “Kitle öncüleşinceye” kadar, uzun bir dönem, kitleden ayrı öncü olacaktır. Böyle bir gerçeklikten bir çırpı­ da kurtulmak mümkün olmadığına göre ne yapılmalıdır? "İktidarın karakteri, işçi olmalıdır. Yani yöneticilerin emekçi olması­ nın ötesinde, siyasal süreçler esas olarak emekçi sınıfların denetimin­ de olmalıdır”. "Eskiyen teori, iktidarın alınmasından ve mülkiyetin toplumsallaştı­ rtmasından sonra sosyalizmden geri dönüş olasılığını göz önünde bu­ lundurmadı. Aslında bu teori iktidarın yüzbinlerce birim ve düzlemden oluştuğunu dikkate almadı. Emekçilerin iktidarı için mücadele, sosya­ lizmin kuruluşu sürecinde de devam eder. "İktidar, emekçiler tarafından bu süreç boyunca, hem derinliğine hem yaygınlığına döne döne fethedilir”. (Perinçek a.y.) "Yöneticilerin emekçi olması”, “iktidarın yüzbinlerce birim ve düzlemden oluştuğunu dikkate” almak ve iktidarı “döne döne feth” etmek, Perinçek’in ileriye sürdüğü çözüm yollarıdır. Mao'nun kültür devrimine özenilmiyorsa, "yöneticilerin emekçi ol­ ması” talebi boş, boş olduğu için de en kolay tekrarlanan, ancak hiçbir anlam ifade etmeyen bir tekerlemedir. İşyerlerindeki bazı yönetim sevi­ yeleri dışında, merkezi bir devlet yönetiminde iktidar kademeleri, pro­ fesyonel politikacılar ve yönetici uzmanlardan meydana gelir. Bu konu­ daki bütün kaba önyargıları pratik yalanlamıştır. Sorun emekçi popüliz­ minde değildir. Zaten işçi sınıfının kendisi de, henüz üstesinden gele­ meyeceği yönetim ve idari sorunların içine biraz da kaba bir yaklaşımla itilince, bu görevlere kayıt sız kalarak cevap vermiştir. Yönetici “öncüler, aynı zamanda “emekçi” olamaz. Onların emekçi, aydın ya da köylü kökenli olması ise belirleyici bir öneme sahip değildir. Sosyalist ülkelerdeki yöneticilerin büyük bir bölümü, "emekçi” kökenli olmasına rağmen, bürokratik yozlaşmalar ve çöküşler engellenememiştir. Bu noktada, yine eski bir tekerleme “emekçi denetimi" ileri­ ye sürülecektir. Ancak, deneyler, böyle bir denetimin pratik yaşamda çok cılız kaldığını kanıtlamıştır. Bu nedenle, böyle konularda eski sözlerin tekrarından öteye ancak Sosyalist ülke deneylerinin detaylı bir irdelemesinden sonra geçilebilir. Denetleyebilmek için ilk elden iki temelin kurulması gerektiği ortaya çıkmıştır. İlki, düzenli ve gerçek bilgi akışı, diğeri doğrudan denet­ leme organlarının varlığıdır. Bunların yolu herhangi bir nedenle tı­ kandığında, denetleme sözde kalan bir iyi dileğe dönüşüyor.


YOL 29

Çöküşün Işığında Sosyalizm

denetleme organlarının varlığıdır. Bunların yolu herhangi bir ne­ denle tıkandığında, denetleme sözde kalan bir iyi dileğe dönüşüyor. Perinçek, “öncü - kitle çelişkisinin çözümünde “iktidarın yüzbinler­ ce birim ve düzlemden oluştu”ğuna dikkati çeker. Fakat bunun ne anla­ ma geldiğini açıklamaz. Ortada yüzbinlerce iktidar “birim ve düzlemi” olunca, işçi sınıfına da bunları “döne döne feth” etmek kalır. Sosyalizmin yaşanan deneylerinden sonra "döne döne” aynı lafların tekrarı sorunlara çözüm getirmemekle kalmıyor, çözüm yollarını tıkıyor. "İktidarın yüzbinlerce birim ve düzlemi” ne demek? Tek tek fabrika yö­ netimleri, varolan belediyeler ve tüm yönetim kurulları mı kastediliyor? Böyle yüzbinlerce “iktidar birimi” sayılabilir. Ancak, bu iktidar sorununu karmakarışık hale getirmekten başka bir sonuç doğurmaz. Bu iktidar birimlerini” döne döne feth” edebilmek için, merkezi iktidarın yürütümünde merkezi bir politika gerekir. Sosyalist ülkeler deneyinde, mer­ kezi yapıların urlaşıp aşırı irileşmesi, böyle anlamsız “yüzbinlerce ikti­ dar birim ve düzeyi” laflarını üretiyor olmalı. Kulağa hoş gelen buTaflar, eğer merkezi iktidara karşı bir alternatif olarak üretilmişse, “yüzbin ikti­ dar birimi” ik tid a rs ız lık demektir. İşçi sınıfının merkezi iktidarı aldık­ tan sonraki süreçte yürüteceği "sınıf mücadelesiyle”, iktidarın diğer "yuzbin bırimT’ni fethetmesi yozlaşmaya karşı ne ölçüde bir garanti ola­ bilir? Sosyalist ülkelerin pek çoğunda bu süreç zaten yaşanmıştır. "Ön­ cü", yürüttüğü merkezi politikayla ülkenin her yanını ve her alanını, "yüzbinlerce birim ve düzlemi”, on yıllar sonra da olsa fethedebilmiştir. Fakat felaket, bu noktadan sonra başlamıştır. Her alanın fethi, ikti­ darı cansızlaştırmış, içi gittikçe çürüyen kalın bir kabuğa dönüştürmüş­ tür. —. . 1 özetlersek, aktardığımız eleştirilerin iki ana özelliği vardır: ya so­ mut çözümlerden soyut geleceğe kaçmak, ya da bizzat iktidar olayın­ dan kaçmak. Çalışmanın zorunlu geçimden kopuştuğu ya da "kitlenin öncüye dö­ nüştüğü" bir zaman sürecinde, devlet sorunu kalmayacaktır. Olmayan biı sorun da tartışılamaz. Fakat sosyalizmin gündeminde cevap bekle­ yen sorun, proletarya diktatörlüğü sürecidir. Bu konu üstünde yeterin­ ce dnney birikmiştir. Bütün bu deneyler, yalnızca genel teorik tezlerle karşılaştırılıp “mahkum" edilerek değerlendirilemez. Bu, canlı pratikten teennin satır aralarına kaçmak olur. İktidarda kalmak için şiddeti reddeden bir anlayışa karşı fazla söy­ lenecek bir şey yoktur. Böyle bir yaklaşım, sonunda sınıf iktidarını red­ deden bir zemine kayar. Savunulan bu tezler iktidarsızlığın tezleri olur.


YOL 30 Sorunu nasıl ele almalıyız? Kapitalizmden komünizme geçişte zo­ runlu olan proletarya diktatörlüğü, burjuvazi ve artıkları için diktatörlük, geniş halk kesimleri için özgürlük ve demokrasi olacağı için, komüniz­ me doğru atılacak her adımda aynı zamanda devlet olmaktan çıkacak, tarihsel süreç içinde sönümlenecektir. Teorinin bu öngörüşü, pratikte bambaşka bir biçimde gerçekleşmiştir. Ekonominin ve günlük yaşamın Hemen her alanında, halk tarafından denetlenmesi şöyle dursun, doğ­ rudan denetleyici durumuna gelen proletarya iktidarı, sönümlenme yo­ lunda hiç değilse kimi ipuçları ortaya koymak yerine, gittikçe irileşen, urlaşan ve aynı ölçüde yozlaşan bir yapıya dönüşmüş, kimi ülkelerde “kadife devrimlerle, kimilerinde zorlu mücadelelerle tasfiye edilmiştir. Bu açık gerçeklikler karşısında pratik uygulamalara yıldırımlar yağ­ dırarak teoriyi aklayamayız. Tam tersine, pratik deneylerden teoriyi yargılamalıyız. Soruna*genellikle yapıldığı gibi sırf bürokratik kemikleşme ve im tiy a z la rla yozlaşm a yönünden yaklaşmak, görünüşe aldanmak olur. Bu konudaki bütün tartışmalar, en sonunda devrimci hareketlerin "biz aynı hataları tekrarlamayacağız’’ şeklindeki iman tazelemesiyle son bulur. Ancak, bu bilinçlenme yönünde bir adım değil, eh iyi haliyle yerinde saymadır. Bürokrasinin imtiyazları kaldırılabilir ya da kısıtlana­ bilir, fakat siyasi ve ekonomik sistemdeki fonksiyonu değişmediği müddetçe, aynı yapı yeni başka imtiyazlar üretir. Öte yandan, sosya­ list ahlak açısından kabul edilemez görünen imtiyazlar, proletarya ikti­ darlarının yargılanmasında baş konu olamaz. Esas sorun bu değildir. Daçaların, imtiyazlı mağazaların sosyalizmin sorunlarında en öne çı­ kartılması, sosyalizmi bir ekonomik sistem olmaktan çıkarıp, sırf ahlak: bir inanca, indirgemek olur. Zaten, geniş yığınlardaki böyle bir bilinç ya­ nılması, "kadife devrimler” sırasında kitleleri ellerinde mumlar kiliselere akıtmıştır. Fakat, imtiyazlılara lanet okuyarak sorunlar çözülmemiş, hala en sancılı biçimde ortada durmaktadır. Sorun, devletin, üretim ilişkilerini şekillendirişinde ve giderek, üretim ilişkilerinin proletarya devletinin davranış çerçevesini belirle­ mesinde yatmaktadır. Sosyalizmin kuruluş deneyinde, devlet, doğ­ rudan üretim ve dolaşım sürecinin içinde olmuşutr. Bu demektir ki, üre­ tim ilişkileri ve üretici güçler arasındaki bütün ilişki devlet tarafından dolaylanmıştır. Bu alandaki bütün ilişkiler, devlet mekanizmaların­ dan geçmiştir. Devlet mülkiyeti ve merkezi palanlama, devletin sürekil kendini üretmesini kaçınılmazlaştırmıştır. Sosyalizmde mülkiyet ilişkileri, planlama ve üretim ikinci bölümde irdeleneceği için bu belirle­ meden sonra, devletin bu temelde şekillenmesinin siyasi sonuçlarına


YOL 31

Çöküşün Işığında Sosyalizm

tin sürekil kendini üretmesini kaçınılmazlaştırmıştır. Sosyalizmde mülkiyet ilişkileri, planlama ve üretim ikinci bölümde irdeleneceği için bu belirlemeden sonra, devletin bu temelde şekillenmesinin siyasi so­ nuçlarına geçelim. Teori, burjuvazinin tasfiyesi ve üretim, araçlarının toplumsallaştırılmasından sonraki süreçte, proletarya diktatörlüğü ile geniş çalışan yığınlar arasındaki ilişkiyi oldukça sorunsuz olarak tasar­ lamıştır. Gelişmiş bir ekonomi temelinde böyle de olabilirdi, ancak, can­ lı pratik böyle gelişmedi. Geniş köylü yığınlarının varolduğu, sanayi temeli ve iş disiplininin oldukça yetersiz olduğu ülkelerde, bir bakıma kapitalizmin yapması ge­ rekenlerin önemli bir bölümünü de proletarya iktidarı yapmakla yüzyüze kalınca, ortaya bambaşka sonuçlar çıkmıştır. Sanayi temelinin ya­ ratılması ya da geliştirilmesi ve kırda eski ilişkilerin, tasfiyesi, proletar­ ya iktidarı ile yığınlar arasındaki ilişkiye sosyalist olmaktan çok, b u r­ ju va bir özellik vermiştir. Bugüne kadar en geri bir ülkede bile ^woletaryanın iktidara gelmesini, toplumun Sosyalist olması için y e te rli gören görüşümüzü değiştirmeliyiz. Sosyalizme giden yolun zikzaklı ve geri dönüşlü olabileceğini pratik göstermiştir. Proletaryanın iktidar olması ve hatta üretim araçlarını devletleştirmesi, eğer gündemde hala burju­ va devriminın görevleri duruyorsa, sosyalizmin kuruluşu için teminat değildir. =■ Yıkılan sosyalist iktidarlar, hem kendi ülkelerinde, hem yaptıkları yardımlarla üçüncü dünya ülkelerinde, kapitalizmin geliştirme gücünü gösteremediği, fakat aynı zamanda henüz onun maddi temeli olan üre­ tici güçleri geliştirmenin bedelini ödüyorlar. Böyle bir tarihsel görevden kaçınılmazdı. Ancak, bu ölçüde bir bedelle yüzyüze gelineceği, yolun başındayken hiç de belli değildi. Bağlarsak, demokratik ve sosyalist devrimlerin iç içe girdiği ülke­ lerde, geri üretim ilişkilerinin tasfiyesi ve sosyalizme maddi temel olabi­ lecek bir ekonomik yapının inşası sürecinde, dşvletin sönümlenmesiyle ilgili adımlar atılabilmesi imkansızdır. Bunu söylemekle, bürokratik yozlaşmaya uğramanın ve bir çöküşle tasfiye olmanın alın yazısı olduğunu söylemiyoruz. Ancak, devrimci in­ şanın bu döneminde, sosyalizme maddi ve moral temel olabilecek bir üretim ve bilinç seviyesine kadar, proletarya iktidarının güçlü merkezi yapısının kaçınılmazlığını öne çıkartmak istiyoruz. Bu dönemde, devlet ve geniş halk yığınları arasındaki ilişkide fazla hayale kapılmak, politi­ kada kaçınılmaz bir şekilde ikiyüzlülüklere yol açıyor. “İkiyüzlü” keli­ mesini kaba bir aşağılama olarak kullanmıyoruz. Bugüne kadarki sü­ reçte bayraklarda, kitaplarda, günlük yayınlarda ve hatta kanunlarda,


YOL 32 Sosyalizmin üstün nitelikleri yer almış, fakat hergünkü pratik, bambaş­ ka gelişmiştir. Bu ikiz görüntü, yığınlarda önce beklenti, sonra tep­ ki, en sonunda da kayıtsızlık yaratmıştır. En önemli üretici güç insan, bilinç yozlaşmasına uğratılmıştır. Sosyalizmin mevcut deneyleri, karşı devrimin tasfiyesi ve ekono­ mik temellerin inşa yıllarında merkezileşen uygulamalarla ilgili pek çok örnek bırakmış, ancak, devlet işlerinin yığınlarca yerine getirilmesiyle ilgili kalıcı örnekler bırakmamıştır. Bu, yalnızca partilerin hatalı uygu­ lamalarıyla açıklanamaz. Kapitalizmin tasfiyesi, geri üretim ve sosyal yapı üzerine sosyalist üretim ilişkilerinin inşa sürecinin doğası, yığın katılımıyla ilgili kaba yanılgıları dışlamıştır. Geri üretim ilişkileri ve geri sosyal bilinç, proletarya iktidarlarının yı­ ğınlar tarafından denetlenememesini açıklayabilir. Yığından yeterli ve zamanında tepki alamayan iktidarların bir ölçüde keyfileşmesi de anla­ şılabilir. Fakat bütün bunlar, günümüzde yaşanan devasa çöküşü açıklayamaz. Ekonomideki yeri nedeniyle sürekli büyüyen devlet aparatı, başlıca bu yolla sosyal yaşamın her alanına yayılıp urlaşınca, ancak böyle bir çöküşle, "sönümlenme” sürecine itilmiş oldu. Yaşanan yıkılışlar, prole­ tarya iktidarlarının merkezileşmesinin s ın ırla rın ı gösteriyor. Henüz şaşkın, hedefsiz, hatta genellikle yanlış yönelişler içinde de olsa, insiyatif zirveden tabana yayılmaktadır. Henüz, bu konuda hiçbir hayale kapılmanın zamanı değil. Üretimi ve toplumsal yaşamı kireçlendiren ya­ pının parçalanmasının yeni enerjileri ortaya çıkartacağı beklenmelidir. Bugüne dek, proletarya iktidarının kaçınılmaz merkezi yapısından, devletin sönümlenme sürecine geçişini adım adım işleyecek, inişli çı­ kışlı olsa da, aynı yönde ilerlemesi gereken bir süreç olarak tasarladık. Fakat, olaylar böyle gelişmedi. Proletarya diktatörlüğü, önce gücünün en sonuna kadar yükselip, sonra bir çöküşe geçti. Hiç şüphesiz ki, bu atlamalı gidiş, mutlak bir yol değildir. Tam tersine, sosyalist ülke deneylerinden çıkartılması gereken en önemli ders, zorunlu koşullarda gittikçe sivrilen ve yoğunlaşan proletarya diktatörlüğünün, koşullarda­ ki değişime hızla, cesaretle, yeni biçimlere girerek uyum yapabilmesi­ dir. Bu konularda, hiçbir hazır biçim ve tabu formül olamaz. Proletarya iktidarları, kaçınılmaz merkezi uygulamalarından dolayı değil, koşullar yeni uygulamaları dayatmasına rağmen, eski biçimlerde katılaşıp kal­ dıklarından yıkıldılar. Bu noktada, komünist partilerin, üstelik diyalektik materyalizmle si­ lahlanmış olan bu partilerin, nasıl olup da dönüş momentlerini kaçırdık­ ları sorusu akla gelir. Bilinç, hele toplumsal ölçüde bilinçlenme, ya-


YOL 33

Çöküşün Işığında Sosyalizm

dıkları sorusu akla gelir. Bilinç, hele toplumsal ölçüde bilinçlenme, yaşamdan sonra geliyor. İnsanlığın olaylara daha dakik müdahalesi, ancak hergün yükselen sosyal bilinçlenmeyle mümkün olabilecektir. Fakat sorun, yanlızca bu genel sözlerde yatmıyor. Sosyalist ülkelerde­ ki partiler, uzun yıllar kendilerini kaçınılmaz bir ölüme mahkum eden bir işleyiş kurmuşlardır. Parti içi yaşamın cansızlaştırtması, partinin top­ lumla bağlarını yapmacık bir hale getirmiştir. En yüksek merkezileşme­ nin bile haklı çıkaramayacağı bu durum, bugünkü çöküşlerin sinsi biri­ kimini yaratmıştır. Sonuç olarak, devletin sönümlenmesi yolunda kanıtları, bugüne kadarki sosyalizm deneyi ortaya çıkartamadı. Böyle bir gelişmenin, an­ cak maddi ve sosyal temelin gelişkin bir döneminde kendini ortaya ko­ yabileceği öne sürülmelidir. Özellikle, demokratik ve sosyalist devrimlerin içiçe yürüdüğü süreçlerde, böyle beklentiler, boşuna hayal kırık­ lıklarına ve bilinç bozukluklarına neden oluyor. Parti, herhangi bir ön­ yargıya kapılmaksızın, kuruluş sürecinde yığından gelen tepkileri algılayabilmeli ve yığınlara süreçle ilgi doğru ve dakik bilgiler aktara alıdır. Yığın insiyatifini arttırma adına hantal mekanizmalar yaratmakta, iş­ leri hızlı ve kolay yürütmek adına yığınlardan kopuşmakta tercih edile­ mez. Ancak, devrimden sonraki kuruluş yıllarında merkeziyetçiliğin ağır basmasına allerji duymak, yaşanan deneylerden doğru ders çıkart­ mak değil, diğer uca savrulmak olur. Bilinç geriliğinden uygulanamayan “geri çağırma hakkı”, ya da üretim ve idari işlerde kaçınılmaz uzmanlaş­ malara yüksek ücret verilmesi gibi pek çok konuda cansız formüllere takılı kalmak, bütün yaşananlardan sonra affedilmez hatalar olur. Prati­ ğin yalanladığı konularda prensip adına kazıklaşmak değil, derhal yeni çözümler üretmek yaşamın canlı diyalektiğine denk düşer. Sosyalist ülkelerdeki yaşanan deneylerden sonra Partilerin kendi­ lerini de öldüren merkezi kemikleşmeler karşısında yerli yersiz yığın insiyatifine vurgu yapılıyor. Fakat yapılan bu övgüleri yığınlar pek de hak etmiyorlar. Bir illüzyondan diğerine kapılmak neticede yine aldanmalar içinde yüzmek olur. VValesa’yı, Havelleri, Yeltsin’leri yaratan, Doğu Al­ manya'yı bir haftada yok eden yığınlar, şimdi acı acı bedel ödeyecek­ ler. Kendi tarihlerine böylesine histeriyle karşı çıkışlarının kaçınılmaz bedellerini ödeyeceklerdir. Zaten bu devasa deneyler, yeni ve daha yüksek sosyal bilinçlenmelere yol açacak, gerçekten yığınlar kaderle­ rini daha güçlü bir şekilde ellerine alacaklardır.


YOL 34

II. BÖLÜM Sosyalist üretim ve mülkiyet ilişkileri açısından teori ve pratik Sosyalist ülkelerde bugüne kadar sosyalizmin maddi temelleri ola­ rak kabul edilen en esaslı kategorilerde köklü değişiklikler yaşanıyor. Bu apaçık olaylar eski yapıların ne ölçüde sosyalizme maddi temel ola­ bildiği ve bundan sonra nasıl bir yol izlenmesi gerektiği üzerine yeni ipuçları veriyor. Bu ipuçlarını mülkiyet ilişkileri, planlama ve üretimde iş­ çi yönetimi açılarından irdelemeye çalışalım. Sosyalist Mülkiyet İlişkileri Sorunu: Teoride, üretimin top­ lumsallaşmasının mantık sonucu olarak, üretim araçlarının da toplum­ sallaşmasına varılacağı öngörülmüştür. Proletarya iktidarı, “mülksüzleştirenleri mülksüzleştirerek” sosyalizmin yolunu açacaktı. Engels, küçük köylü üretiminin proletarya iktidarı koşullarında bir anda tasfiye­ sini değil de, bunun bir süreç içinde başarılmasını savunarak, mülksüzleştirme eyleminin koşullara göre belirlenmesi gerektiğini ilk defa vur­ gulamıştır. Bütün bu söylenenlerde, üretim araçlarının toplumsallaştırılması, kendi başına bir hedef değil, önceki özel mülkiyet ilişkisinin üretici güç­ lerin önünde engel olmaya başlamasından çıkan bir sonuçtur. Bu ne­ denle, teoride, toplumsallaştırma eyleminin üretkenliğe yeni bir ivme vereceği, daha yüksek bir üretim biçimine geçileceği öngörülmüştür. Toplumsallaştırma, soyut planda bir hedef değil, koşullardan çıkması gereken bir adımdır. Kapitalizmin sınırları içinde bile mülkiyet ilişkilerin­ de önemli değişiklikler olmuştur. Doğuşunda devlet mülkiyeti tanıma­ yan kapitalizm, şimdi pekçok devlet işletmesine sahiptir. Öte yandan, tekelleşme, aynı zamanda hisse senetli anonim ortaklıkları,yaratmıştır. Böylece, kapitalizm koşullarında işletmenin mülkiyeti ve yürütümü ara­ sında eskiden varolan doğrudan bağ kopmuştur. Yine kapitalizm sınır­ ları içinde, bir zamanlar Sovyetlerin bile örnek aldığı ünlü Hollanda ve Danimarka tarım kooperatifleri vardır. Sosyalizm, bu gelişmelerin ötesinde neler yapabilmiştir? Ve bugün­ kü çöküşte hangi mülkiyet biçimleri öne çıkmaktadır?^ Sosyalizmin kuruluş deneyinde ağırlıklı olarak ortaya çıkan mülki­ yet biçimi, devlet mülkiyetidir. Bunun yanında, kooperatif mülkiyet ve doğrudan özel mülkiyet biçimleri de varolmuştur. Sovyetleri dikkate alırsak, özel mülkiyet hemen hemen tümüyle tasfiye edilmiştir. Fakat, özellikle Doğu Avrupa ülkelerinde kırda ve şehirde küçük işletmeler var-


YOL 35

Çöküşün Işığında Sosyalizm

letmeler varlıklarını sürdürebilmiştir. Bu çeşitli biçimlerin içiçe varolması ya da Sovyetlerdeki gibi hemen hemen tümüyle devlet ve kooperatif mülkiyet biçiminin üretimi şekillen­ dirmesi, günümüz sorunlarının patlak vermesini engelleyememiştir. Bunun nedenlerini irdelemeye çalışalım. “Temel anlaşmazlıkların sadece üretim araçlarında özel mülkiyet yüzünden görüldüğünü iddia etmek saçmalıktır. Göreli kıtlık ve ona bağlı olarak fırsat-maliyeti varsayımı, kesinlikle bir çatışma çıkarmaya yeter. "(11) A. Nove üretim araçlarında özel mülkiyete belirgin bir anlam vermiyor. "Temel anlaşmazlıkların” (bunu sınıf çatışmaları diye okumalı­ yız) üretim araçlarında özel mülkiyetten değil, "göreli kıtlıktan kaynak­ landığını iddia eden yazar, İlkel Komünal toplumda neden sınıfların va­ rolmadığını açıklayamaz. Çünkü "göreli kıtlık”, insanlığın o dönemi için fazlasıyla geçerli olan bir koşuldu. “Devlet, devletin demokratik kurum­ lan tartışmaları çözüme bağlayacak kaynaklar üstünde birbiriyle çatı­ şan iddiaları halledecektir.” (A. Nove a.y.) "Sosyalizmin uygulanabilir iktisadı” üzerine yazan birisinin onun hiç değilse temel tesbitleri üzeri­ ne sağlam bir bilgisi olmalıdır. "Üretim araçlarının özel mülkiyeti” koşul­ larında devlet bunları elinde tutanların bir egemenlik aracıdır. Dolayısıy­ la, böyle koşullarda “kaynaklar üstünde birbiriyle çatışan iddiaları” çö­ zümlerken devlet, esas olarak üretim araçları sahiplerini kollar. Günü­ müzde ise, üretim araçları sahiplerinin sadece azınlık bir kesimini, te­ kelleri kollamaktadır. O nedenle, üretim araçlarında özel mülkiyeti önemsememek. Temel anlaşmazlıkların” nedeni olarak “göreli kıtlığı” ve ona bağlı olarak “fırsat-maliyeti”ni görmek, farklı seviyedeki olguları bir­ birine karıştırmak olur. "Göreli kıtlığın” sebep olacağı “anlaşmazlıklar”, üretim araçlarının özel mülkiyetinin varlığı koşullarında veya toplumsal mülkiyet koşullarında farklı farklı sonuçlar doğuracaktır. Yazar, toplumsal mülkiyet koşullarında da "göreli kıtlık” nedeniyle anlaşmazlıkların ortadan kalkmayacağını söylediğinde haklıdır. Ancak, anlaşmazlıkların çözüm yolu ve tarzı kesinlikle başka olacaktır, özel mülkiyet koşullarında kaynaklar, öncelikle egemen sınıflara, hatta onların da en irilerine aktarılırken, toplumsal mülkiyet koşulların­ da genel çıkarlar kollanarak çözümler aranacaktır. "Göreli kıtlığı” so­ runların esas kaynağı olarak görmek, aslında hiçbirşey söylememektir. Çünkü insanlık tarihi, henüz bolluk yaşamamış, "göreli kıtlık” koşulla­ rında tarihsel olarak farklı üretim ve dağıtım biçimleriyle kay­ nakları değerlendirmiştir. İnsanlık, komünizmin tasarladığı bolluğa ula­ şabilirse, mülkiyet biçimleri anlamını yitirecektir. “Göreli kıtlık” varoldu­ ğu müddetçe, mülkiyet biçimleri kaynakların ve imkanların dağıtımında


YOL 36 esas belirleyici olarak kalacaktır. Sosyalizmdeki mülkiyet biçimlerinin de sorunları çözememiş olma­ sından hareketle A. Nove, toplumsal yapıda mülkiyet ilişkilerini dikkate almayan bir düşünceye varmış, “demokratik kurumlarıyla tartışmaları çözüme bağlayacak” bir “devleti” “uygulanabilir” çözüm olarak ileri sürmüştür. "Göreli kıtlık” ve kaynakları "demokratik bir şekilde dağı­ tan, devlet”, yazarın varsayımlarının mantık sonucudur. Böyle bir çözü­ mü "uygulanabilir” görmek bir yana, tartışmak bile gereksizdir. Sosyalist ülkelerde pratikte yaşanan mülkiyet biçimlerinin gözle görülür, açık, net çözümler üretememesinden hareketle A.Nove, üre­ tim araçlarında özel mülkiyeti önemsemeyen bir sonuca varmıştır. Sos­ yalizmin pratiğinden çıkartılabilecek en uç sonuç budur. Abartılmış uy­ gulamalar, özel mülkiyetin tümüyle olumsuzlanması, üretim sürecine zarar veren sonuçlar yaratmıştır. Fakat bunlardan hareketle, mülkiyet biçimlerini önemsemeyen, “göreli kıtlığı” öne çıkartan bir sonuç üret­ mek, gerçek sorunlardan tümüyle uzaklaşmak olur. Sosyalizmdeki mülkiyet sorununa diğer bir genel yaklaşım, onun hukuki ve fiili durumu arasındaki uyumsuzluğu öne çıkartır. “Dünyamızın somutunda bugüne kadar gerçekleşmiş sosyalist toplumların temel çelişkisi -ki bunların hepsi görece geri ülkelerdirmülkiyetin hukuki biçimleriyle üretim ilişkilerinin esasını meydana getiren gerçek temellük* arasındaki çelişme­ dir”, "Yani toplumun temel çelişmesi, hukuki biçimle gerçek temellük, sınıfsal pianda proletarya iie bürokratik eğilimler arasında olmaya de­ vam eder”. (12) Bu “temel çelişkiyi” çözmede "sorunun anahtarı”, “üretici güçlerin geliştirilmesi için üretim ilişkilerini geliştirmeye ağırlık vermektir. Sosyalizmin tarihinde hukuki biçimlerle fiili gerçeklik arasında bir “çelişki” sürekli olagelmiştir. Hukuki biçimler daha çok ulaşılacak gele­ ceğe işaret etmiş, günlük uygulamalar ise, hukuki çerçeveyi sürekli sı­ nırlamıştır. Mülkiyet ilişkilerinde de, toplum mülkiyeti, günlük pratikte bürokrasinin tasarrufunda kalmıştır. Yazara göre çözüm, "üretim ilişki­ lerini geliştirmekten” yani "mülkiyet biçiminin yozlaşmasına karşı mü­ cadele” ederek hukuki biçimle arasındaki çelişkiyi kapatmaktan geç­ mektedir. Sosyalizmin günlük pratiği böyle akmıyor. Mülkiyet ilişkilerindeki değişimler, hukuki ilişkilerdeki değişimi de ardından getirmiştir. Polon­ ya kooperatifleri 1956’da dağıtılırken de, Çin’de tarım komünlerinden küçük üretim biçimlerine geçerken de bu hep böyle olmuştur. Soruna böyle bakmak, üretim ilişkilerindeki sorunun, bir bakıma, hukuki biçim-


YOL 37

Çöküşün İşığında Sosyalizm

lonya kooperatifleri 1956’da dağıtılırken de, Çin’de tarım komünlerinden küçük üretim biçimlerine geçerken de bu hep böyle olmuştur. Soruna böyle bakmak, üretim ilişkilerindeki sorunun, bir bakıma, hukuki biçim­ linin pratiğe geçirilişte bürokrasi tarafından yozlaştırılması olarak gö­ rülmesine yol açar. Sosyalizmin pratiğinde bir bürokrasi sorunu vardır. Ancak, sosyalizmin sorununu bürokratik yozlaşma olarak görmek, yü­ zeyde kalmak, onu yaratan temelleri gölgelemek olur. Bürokrasi so­ rununun altında, sosyalizmin pratiğinde uygulanan devlet mülkiy o t i ve merkezi planlama yatmaktadır. Konumuz, üretim araçları­ nın mülkiyetidir. Sosyalizmin pratiğinde, sınırlı özel mülkiyeti bir kenara bırakırsak, toplumsal mülkiyet kendini başlıca üç biçimde ortaya koy­ muştur: devlet mülkiyeti, kooperatif mülkiyeti ve grup mülkiyeti; Devlet mülkiyeti doğrudan bürokrasinin yürütümünde, kooperatif ve grup mül­ kiyeti, ise merkezi planlama aracılığıyla dolaylı yoldan bürokrasinin de­ netiminde olmuştur. Bürokrasi, her temsili sistemde varolmak zorunda­ dır. Sosyalist üretim biçiminde bürokrasi, devlet mülkiyeti ve merkezi planlama nedeniyle daha belirgin bir yere sahiptir. Fakat, sosyalist sis­ temdeki tıkanmayı yaratan, imtiyazlı bürokrasi değil, şekillenen üre#1 tim ilişkileridir. O nedenle, şimdi yaşanan süreç, M. Gündüz'ün bekle­ diği gibi fiili durumun hukuki biçime yaklaşması değil, tüm hukuki temel­ lerin değiştirilmesi yönündedir. Yazar, “üretici güçleri geliştirmek için üretim ilişkilerinin geliştirilmesini” sorunun anahtarı olarak ileri sürerken, bunun nasıl yapılacağını açık bırakmıştır. Ya da bununla gerçek “top­ lumsal mülkiyeti” kastediyor olmalıdır. Fakat, gerçek toplumsal mülki­ yete nasıl varılacaktır? "Devlet, yalnızca zam ve hukuksal biçimi sağlar, ama gerçek sos­ yalist ilişkileri kuracak olan toplumdur, kitlelerdir”. Yine geldik kitlelere! "Sosyalizmin hakim mülkiyet biçimi olan toplumsal mülkiyet, devlet mülkiyeti değildir. Toplumsal mülkiyet, insan etkeninden soyutlanmış bir biçim de değildir, ancak paylaşma yeteneği olan ve paylaşmaktan başka çaresi olmayan mülksüz emekçiler, işçiler tarafından gerçekleş­ tirilir... Paylaşıcılar, yani emekçiler, üretim üzerindeki denetimlerini kaybettikleri zaman, üretime de, ürettiklerine de, yöneticilerine de ya­ bancılaşırlar.” (13) Ya da Kagarlitski’den benzer bir cümle: “Devlet mülkiyetinin ger­ çekten 'bütün halkın mülkiyeti’ olması için, anayasaya güzel sözler yazmak yetmez. Gerekli olan, kitlelerin kararların tartışılıp uygulaması­ na geniş katılımlarıyla birlikte üretim araçları üzerindeki ve kamu idare­ sindeki demokratik toplumsal denetimdir.”(14)


YOL 38 “Kitleler”, "emekçi denetimi”, "demokratik toplumsal denetim”, bü­ rokrasiye karşı ileri sürülen silahlardır. Fakat, artık birinin çıkıp bu de­ netimin nasıl yapılması gerektiğini söylemesi gerekmiyor mu? Sosya­ lizmin her sorununun kitlelerle çözüleceğini söylemek, bu kadar de­ neyden sonra hiçbir şey söylememektir. Hele D. Perinçek’in "paylaşıcılan”, tam bir yeni keşiftir. Toplumsal müJkiyet, "ancak paylaşma yeteneği olan ve paylaşmaktan başka ça­ resi olmayan mülksüz emekçiler” tarafından nasıl gerçekleştirilecek­ tir? "Paylaşıcılar”, ürettiklerini doğrudan paylaşarak mı bunu yapacak­ lardır? Bu, tam bir saçmalık olur. Üretenler, “paylarım” mutlaka dolayımlı olarak alacaklardır. Bu ilişki, kaçınılmaz bir şekilde sosyalist devletten geçer. Yugoslav grup mülkiyetinde bile paylaşımın arasına devlet girer. Fakat bu deneyde görüldüğü gibi, devlete belli bir fon ak­ tardıktan sonra diğer artığı istediği gibi kullanmakta özgür olan “öz yö­ netim işçileri”, genellikle ücretlerine zam yapmışlardır. Kuru ve kaba popülizm ile sosyalizm inşa edilemiyor. Toplumsal mülkiyetin ancak "paylaşmaya mecbur emekçiler tarafın­ dan gerçekleştirilebileceğini” öğrendik, ancak Perinçek bize, emekçi­ lerin bunu nasıl yapacağını açıklamıyor. "Devlet mülkiyeti”, çok sıkı bir top ateşi altındadır. Teorik olarak değil, pratik olarak da! Sosyalist ülkelerde devlet mülkiyeti, şimdi es­ ki koruyucusu bürokrasi tarafından özelleştirilmeye çalışılıyor. Bu sü­ reç, henüz küçük işletmelerden yukarıya tırmanamadı. Gelişimin kü­ çüklerden büyüklere doğru ağır, sancılı bir yol izlemesi akla uygun gö­ rünüyor. Fakat, pratikte olaylar böyle akmayabilir. Sosyalizm deneyi, “devlet mülkiyetinin -bu isim altında sosyalist mülkiyetin- sosyal değe­ rini aşırıca yıprattı, aynı şekilde restorasyon süreci de, çok daha,hızlı bir şekilde üretim araçlarında özel mülkiyetin sosyal değerini sıfıra’indirebilir. Pratik nasıl yeni biçimler yaratacaktır? Bu konuda yeni ipuçları, hiç şüphesiz ki geleceğe ışık tutacaktır. Ancak, henüz bu konuda belirgin ipuçları olmadığı için, soruna sosyalizmin bugüne kadarki deneyinden hareketle bakmalıy tz. Mülkiyet ilişkileri konusunda en ilginç tez, “komün mülkiyetedir. “İlkel komünal toplumda özel olarak da ilkel sosyalizmde üretim araçlarımn mülkiyeti devlete değil, gense aittir. Ve gens (klan) günümüz­ de üretim biçimi olan işletmeye denk düşmektedir.” "İnsanlar ancak ve ancak elleriyle temas edebildiği, onunla üretim yapabildiği, üzerinde yenilik veya başka değişimleri gerçekleştirebildi­ ği, onun üzerinde hiçbir kısıtlama olmadan kullanım hakkının olduğu


YOL 39

Çöküşün Işığında Sosyalizm

rebildiği, onun üzerinde hiçbir kısıtlama olmadan kullanım hakkının ol­ duğu nesne ve aletlere kendi mülkiyeti olarak yaklaşabilir ve onları kendi bedeninin bir parçası gibi koruyup ona kendi benliğinden bir şey­ ler katarak onu geliştirebilir onu mülksünebilirler... Bunun da bir tek olanağı üretim birimlerinin doğrudan o üretim biriminin bütün cefasını çe­ ken... işçilere devredilmesi ile mümkün olabilecektir.” (15) Bugüne kadar yaşanan deneylerde işçi sınıfı “devlet mülkiyetine yabancılaşınca, ona özel mülkiyet dışında yeni bir mülkiyet biçimi, “gens” ya da “üretim birimi mülkiyeti” sunulmaktadır. Mutlaklaştırılmadığı ölçüde, yani komünizme geçişte tek biçim olarak görülmediği müd­ detçe, tümüyle reddedilecek bir öneri değildir. Ancak, tez öyle gerek­ çelendiriliyor ki, sonuç işçi sınıf ını esnaflaştırmaktan başka bir nokta­ ya varmıyor, “insanlar ancak elleriyle tutabildikleri”, “üzerinde hiçbir kı­ sıtlama olmadan kullanım hakkının olduğu” nesneleri sahiplenebilirler” diyen yazar, buradan hareketle, “gens” mülkiyetine varıyor. İnsanlık tarihinin belli bir döneminde, antik ve feodal dönemlerde küçük köy­ lü ve esnaf, eliyle tutabildiğine mülkü olarak bakmıştır. Ancak, gü­ nümüzde dev holding sahipleri, mülklerini, elleriyle tutabilmek şöyle dursun, sadece kayıtlı evrak olarak biliyor. Bu durum, onların bu “nes­ neleri” muazzam bir hırsla sahiplenmelerini engellemiyor. Öte yandan, “hiçbir kısıtlama olmadan kullanım hakkına” insanlar kapitalizmde bile sahip değildirler. Mülklerini kullanmalarının kural ve sınırları vardır. Ka­ mu ve ticaret hukuku bunları belirler. Eğer, işçi sınıfı yalnızca eliyle tutabildiği, istediği gibi kullanabildiği nesnelerle üretim yapacaksa, bu durum sınıfı daha modernleştirmek şöyle dursun, ünlü "küçük olsun benim olsun” küçükburjuva mantığıyla esnaflaştırır. Sınıfa, sürekli olarak binbir ^ağla birbirine girift olan üre­ tim sürecinin genel yapısını kavratmak yerine, sevip okşadığı kendi biriminde ibadet etmesini öğütlemek, modern sosyalizm değil, ortaçağ esnaflığının ruh halidir. "Yapılan üretim doğrudan emeğin sahibini bulduğu zaman o emek... o üretim dalında daha az emek harcayarak daha fazla üretim yapmanın yollarını ortaya çıkartacaktır." (a.y.) Üretimin doğrudan emeğin sahibini bulması ne demektir? Ortaçağ küçük esnafı, ürettiğinin doğrudan şahi­ tli durumundaydı. Bu mu özleniyor? Fakat, modern üretim koşullarında bu imkansız ve anlamsızdır. İşçi, ihtiyacı olmadığı bir nesneden binlercnsine sahip olduğunda, bunları kaçınılmazca ihtiyacı olan nesnelerle değiştirecektir. O zaman da, fazla üretmekle fazla paylaşmanın birbiri­ ne doğru orantıyla bağlı olmadığı görülür. Üretilenin dolaşım sürecinde gerçekleşmesi şarttır. H. Ersöz’ün "üretim birimleri" bunu nasıl yapa-


YOL 40 çaktır? Bu noktada, Ersöz tarafından neredeyse tapınak seviyesinde kutsallaştırılan üretim birimi, binbir bağla üretimin diğer alanlarına bağlı olduğunu kavrar. "Üretimin doğrudan emeğin sahibini bulması” özlemi, tipik bir küçükburjuva kavrayışıdır. Üretim, doğrudan, emeğin sahibini bulamaz, kapitalizmde oraya pazar, sosyalizmde ise kısmen pazar, kısmen de merkezi dağıtım girer. Üretim, ancak dolaylı olarak “emeğin sahibini” bulur. Üretilenin tümü emeğin sahibini bulamaz, kapitalizm de sırf üc­ retle yetinmek zorundadır; sosyalizmde ücret artı sosyal hizmetlerle dönen kesim, ancak üretilenin bir kısmını meydana getirir. Makina yeni­ leme fonuna vb. kesinti yapılır. Geriye bir küçükburjuva ajitasyonu ka­ lır. H. Ersöz’ün komün üretim birimleri, tümüyle bir küçükburjuva özle­ midir, modern büyük üretimle hiçbir ilgisi yoktur. Tezin küçükburjuva özlemlerini bir yana bırakalım. Üretim birimleri, komünler olarak işçi sınıfına devredilince nasıl bir sonuç çıkar? Üretim araçlarına -komünler biçimide de olsa- sırf işçi sınıfı sahip olduğu için, toplumda imtiyazlı bir sınıf konumuna yükselir. Komünizme işçi sınıf ı egemenliğinden gidilecektir, fakat imtiyazlı sınıf egemenliğinden değil! Öte yandan, Yugoslavya’daki işletmelerin bir kaç kişinin kontrolü­ ne geçmesi gibi bozulmalar olmayacağını bir an kabul etsek biie, ko­ mün üretim birimleri, sınıf arasında da büyük dengesizliklere yol açacaktır. Verimli alanlarda çalışanlar, diğerleri aleyhine “zenginleşe­ cektir". Bunları açıkça gören yazar, Komün sistemine şu sınırlamaları getir­ miştir. "Komün sisteminde sermaye birikiminin işletmelere hak olarak ta­ nınması, komün sisteminin yok edilmesi demektir... Sermaye birikimi ukısal çapta yapılır”. "Komün işletmelerinin yeni yatırım” yapması yasaktır. "Yeni yatırım hakkı sadece ve sadece devletin kontrolünde olmalıdır”. (Ersöz, ay.) Böylece H. Ersöz’ün "komün sisteminden geriye “sadece ve sade­ ce" bir isim kalır. Tanımlanan, sistem esas olarak, Sovyetlerdeki eko­ nomik yapının aynısıdır. Evet, işletmeler çalışanların mülkü değildir, an­ cak sermaye birikimi yapamayan, “halk kasası” (yeni bir laf daha) tara­ fından finanse edilen, yeni yatırım hakkı olmayan bir işletmenin mülkü­ sün, çalışanlara ya da devlete ait olması çok farketmez. ' Sosyalizmde, devlet mülkiyeti biçiminin iki yönden deforme olması, jkarcfa 'bürokratik' imtiyazlar, aşağıda işçinin devlet mülkiyeti biçimine t üretime kayıtsızlığı gerçekliği, sorunun çözümü için yanlış iki hare-


YOL 41

Çöküşün Işığında Sosyan^m

sı, yukarda bürokratik jrfitiyazlar, aşağıda işçinin devlet mülkiyeti biçi­ mine ve üretime kayıtsızlığı gerçekliği, sorunun çözümü için yanlış iki hareket noktası yaratmaktadır. Bürokratik imtiyazlara karşı "işçi dene­ timi"; işçinin mülkiyet ve üretime kayıtsızlığına karşı da yeni mülkiyet biçimleri gündeme getirilmektedir. Birinci çözüm, "işçi denetimi”, tek­ rarlanmaktan aşınmış, yalama olmuş bir “çözüm”dür. Öte yandan, "ya­ bancılaşma” sorunundan hareketle mülkiyet ilişkilerine bakmak, insanı kaçınılmaz bir şekilde yanliş noktalara vardırmaktadır. Sanki yabancı­ laşmadan kurtulmak için, işçi sınıfı "ne olduğu belirsiz devlet mülkiyeti” yerine, "ürettiğine doğrudan sahiplenebileceği” daha somut mülkiyet biçimlerine yönelmektedir. Olayı böyle koymak, kesinlikle yanlıştır. Çö­ zümlenecek sorun yabancılaşma değildir. Çünkü yabancılaşma soru­ nunun çözümü, yalnızca mülkiyet biçimine bağlı değil, tek düze mo­ dern fabrika üretiminde fizik olarak harcanan zamana bağlıdır. Üretim zamanı ile geçim zorunluluğunun bağlantısı gevşemedikçe, yabancı­ laşma son bulmayacaktır. Üretim tekniği olarak çok gelişkin bir ülkede sosyalizme geçilirse, mülkiyetin toplumsallaşması ile üretime yabancı­ laşmanın son bulması belki eşzamanlı olabilir. Ancak, geri ülkelerdeki bir geçiş için kesinlikle böyle bir sonuç mümkün değildir. Sosyalist ülkelerde üretime yabancılaşma ise, bambaşka bir karak­ tere sahiptir. Kapitalizmden devralınan 8 saatlik monoton çalışma zo­ runluluğunun yanında, bir türlü aşılamayan mal kıt lığı, ücretlerin pra­ tik yaşamda gerçekleşmesini engellemiş, bu sorun müzminleştik­ çe, ücret karşılığı çalışma, anlamını yitirmiştir. Ücretini, ihtiyaçlarını karşılayarak değerlendiremeyen işçi çalışmaya karşı kayıtsızlaşmıştır. Bu anlamda, sosyalist sistemdeki yabancılaşma, sadece devlet mülki­ yeti biçiminden değil, sürekli mal kıtlığından kaynaklanmaktadır. Mülkiyet biçiminin bu sorun üzerindeki etkisi nedir? Üretim ya da hizmetin henüz kişicil özelliğini yitirmediği alanlarda devlet mülkiyeti bi­ çimi bir hantallık, üretici güçlerde bir durgunlaşma yaratmıştır. Kırda bazı tarımsal üretim alanları, şehirlerde küçük üretim ve bazı hizmet alanlarında devlet mülkiyeti gereksiz zorlama olmuştur. Nitekim, bu alanlarda kimi ülkelerde millileştirme ya hiç olmamış ya da kısa bir uygu­ lamadan sonra vazgeçilmiştir. Sovyetlerde ise, perestroykayla birlikte toplumsal mülkiyet bu alanlardan çözülmeye başlamıştır. Aile işletme­ lerine, onarım vb. alanlarda özel işletmelere izin verilmesiyle başlayan süreç tüm sistemi sarmış görünüyor. İk[ soruya cevap bulmalıyız? Kapitalizmden komünizme geçerken yaşanması zorunlu olan sosyalizm sürecinde mülkiyet ilişkileri hangi biçimleri alabilir? İkinci önemli soru, yaşanan sosyalizm deneyinde ü


YOL 42 retici güçlerin gelişmesini engelleyen "sosyalist" üretim ilişkileri hangi­ leridir? İlk sorudan başlarsak, sosyalizmin pratiğinde özel mülkiyetin tasfi­ yesi, doğal olarak hep ulaşılması gereken hedef olarak kalmıştır. Bu hedefe doğru bugüne kadar atılan adımlar kaçınılmaz kabalıklarla birlik­ te yürümüştür. Özel mülkiyetin tasfiyesi, üretici güçlerin seviyesi, üretkenlik dikkate alınmaksızın uygulanan bir pratik haline gelmiştir. Ve bunun bedelleri sürekli üretimde düşüşlerle ödenmiştir. Devlet mülkiye­ ti, toplumsal mülkiyetin “en üst biçimi” olarak kabul edilmiş, hukuki plandaki bu varsayımı üretimdeki verimlilik seviyesi genellikle doğrulamamıştır. Sosyalizm, yola büyük işletmelerde devlet mülkiyetinden çıka­ bilir, çıkmalıdır. Büyük işletmelerde, "grup mülkiyeti”, ya da “komün mülkiyeti” uygulanamaz. Bunların üretim ölçeği, yapısı, böyle esnaf ütopyalarına yer bırakmaz. Ancak, diğer alanlarda kooperatif, grup, hat­ ta özel mülkiyet varolabilir. Devlet mülkiyeti, verimlilikte öncü olabildiği oranda diğer mülkiyet biçimleri, belli bir süreç içinde anlamlarını yitire­ cektir. Ya da sosyal mülkiyetçe kuşatılmış olarak yaşayabilider. Sosyalizmin deneylerinden çıktığı kadarıyla, toplumsal mülkiyetin esas biçimi, devlet mülkiyeti olmak zoruTıdadir. Ancak, üretimin Wer alanına yayılmadan, yalnızca devlet zoruna dayanarak değil, üre tk e n liğ iy le varolabilmelidir. Özellikle demokratik ve sosyalist devrimlerin içiçe girdiği ülkelerde maddi temellerin inşa sürecinde, kay­ nakların uygun dağıtımı, ihtiyaç öncelikleri için ekonominin maddi temelllerini, elinde tutan merkezi bir uygulama kaçınılmazdır. Ancak, bu­ günlerde bile merkezi uygulama dışında kalan alanlar olabilecektir. Sosyalizm, NEP gibi kısmi restorasyonlardan hız almadan gider­ se, topyekün bir restorasyonla yüzyüze gelmek kaçınılmaz oluyort iy kinci soruya gelirsek, Sosyalist ülkelerde üretici güçlerin gelişmesini hangi üretim ilişkileri engellemiştir? Cevaba tersinden başlayalım. Ka­ pitalizmde üretici güçlerin gelişmesine yol açan üretim ilişkileri neler­ dir? Kapitalistler arası rekabet ve işçi sınıfının baskısıdır. Sosyalizmin yaşadığı günlerde kapitalist ülkelerde işçi sınıfının baskısı olduğundan öteye bir güce sahipti. Tekellerin, gelişimi çürüten yanına rağmen, re­ kabet ulusal ve uluslararası planda sürmektedir. Son yılların bilimsel teknik gelişmeleri ise, bu rekabeti hızlandırıcı bir rol oynamıştır. Geliş­ menin gerektirdiği sermaye birikiminin önemli bir kısmı, emperyalist iliş­ kiler yoluyla geri ülkelerden aktarılmaktadır. O nedenle, dünya kapita­ lizminin sadece bir yanı, bünyenin diğer kısımlarını zayıflatarak ge­ lişmektedir.


YOL 43

Çöküşün Işığında Sosyalizm

kısmı, emperyalist ilişkiler yoluyla geri ülkelerden aktarılmaktadır. O nedenle, dünya kapitalizminin sadece bir yanı, bünyenin diğer kısım­ larını zayıflatarak gelişmektedir. Sosyalizmde her iki rekabet de kalkmıştır. Kapitalizmde varolan iş­ çi sınıfının baskısı, sosyalizmde bilinçli olarak üretime katılıma dönüşe­ cekti. Rekabetin yerini ise, merkezi planlama almıştır. Böylece, kapita­ list rekabetin aynı zamanda yol açtığı yıkımlara uğramadan, üretim en uygun biçimde planlanacaktı. Öyleyse, sosyalizmde itici güç olarak yalnızca sosyal bilinç kalmıştır. Bunun sosyal pratikteki karşılığı ise, devlet mülkiyeti ve merkezi planlama olmuştur. Ve insanlık tarihinde ilk kez bir top­ lum kör güçlerle değil, kendi planladığı güçlerle gelişme yoluna çıkmış, ancak' tasarladığından çok farklı noktalara varmıştır. Bu sosyal bilincin inşa ettiği toplumun harekete geçirdiği güçler, şimdi kaynağına yönelerek, kendisini yaratan sosyalist bilinci imha ediyorlar. Bunun iki nedeni vardır. Genel olarak yığınlardaki sosyal bilinç geri olduğu, yeni üretim biçiminin gerektirdiği bilinçlenmeye bir anda ulaşa­ madığı için gelişmeyi devindiren güç, "yığınların bilinçli öncüsü” parti ve devlet olmuştur. Bu gelişime aktif davranışıyla katılabildiği ölçüde be­ nimseyen yığınlar, aksi durumda kendilerini temsil eden “sosyal bilinç­ ten” -öncü’den-kopuşmuştur. Öte yandan, bilinç kendi kendisinin iticisi olamaz. Bu yolla mükemmel tasarımlar yapılabilir, fakat bilinç yalnızca sosyal pratikle beslendiği ölçüde gelişebilir. Oysa, sosyalist ülkelerde pratik, sosyalist ideallerle çeliştikçe,' "sapma” olarak dışlanmış ve on yıllardır her "sapmaya” karşı bir tepki üreten devlet, üretimin ve sosyal yaşamın her alanına yayılmıştır. Netice olarak, sosyalizm, üretici güçlerin gelişimi için yığınların bilinçİi davranışını günlük pratiğe sokamadığı müddetçe ve sckuncaya kadar, kapitalizmden devir aldıklarını kendi süzgecinden geçirerek kullanmak zorundadır. &oyut mülkiyet biçimleri aramak, hele modern büyük ve kompleks üretimin içinde şekillenen işçi sınıfını, "ürettiğine doğrudan sahip çıkma” hayalleriyle tam bir küçükburjuva dar görüşlülü­ ğü içinde grup mülkiyetine yönlendirmek, sosyalizmden kapitalizme değil, ortaçağ esnaflığına dönüşü özlemek anlamına gelir. Söylediklerimizle grev ve rekabet mi öneriyoruz? Proletarya ikti­ darı koşullarının getirdiği yeni bir özle evet! İşçi sınıfı ve halk örgütlenmeleri, proletarya iktidarında hemen ve etkili bir şekilde üretimin denetim ve planlanmasına katılamıyor. Katıl­ masını özlemek, binlerce kere bunu tekrarlamak, sadece bu aracın de­ ğerini düşürüyor. O nedenle, proletarya iktidarı, kendi uygulamalarını


YOL 44 hayata geçirirken, işçi sınıfı ve halk örgütlenmelerinin bağımsız tepkile­ rine her zaman ortam ve alan bırakmalıdır. Onların “sapmalarından öğ­ renmeli ve yığınları bu temelde eğitmelidir. Bu tepkiler, kendini grev bi­ çiminde gösterir ya da kampanya şeklinde ortaya koyabilir. Şeklinden çok kendini ortaya koyma imkanına sahip olması önemlidir. Öte yandan, işletmelerin birbirleriyle ve tüketiciyle bağının tümüyle merkezi planlamanın aracılığıyla yürütülmesi, üretimin tüketimle bağını bir noktadan sonra hantallaştırmama, hatta koparmaktadır. Sorun yal­ nızca devlet mülkiyetinde değildir. Bu mülkiyet biçiminin her alana ya­ yılmasında ve planlama aracılığıyla imtiyazlı hale getirilmesindedir. Planlamayla ilgili sorunları gelecek bölümde iredeleyeceğiz. Mülkiyet ilişkilerini şöyle bağlayabiliriz:JDevlet mülkiyeti, toplumsal mülkiyetin en önemli biçimi olarak kalmaya devam edecektir. Haberleşmenin ve bilgi aktarımının geliştiği, teknik ve yönetim bilgilerinin sıradanlaştığı uzak gelecekte, kendi bencilliğini öne çıkartmayan grup mülkiyetleri de ola­ bilir. Daha doğrusu, ancak böyle koşullarda toplumsal mülkiyet biçim­ leri daha zengin bileşimler içerebilir. Ancak, mevcut deneyler, devlet mülkiyeti başat kalmak koşuluyla mülkiyet biçimlerinin gerektiğinde değişebileceğini gösteriyor. Koşulla­ rın zorlamasıyla aşırı yaygınlaşan devlet mülkiyetinin bir kesiminin ge­ rektiğinde “özelleştirilmesi” gibi adımlar atılabilir. Soyut tarih açısından bu geriye doğru bir adım olur, ancak somut tarih böyle ilerliyor. Sos­ yalizm, NEP'İ daima bir kere uygulanabilir olarak gördü. Fakat, sos­ yal pratik sosyalizmin inşasında NEP’li zikzakların olabileceğini göste­ riyor. Momentler iyi yakalanabilirse, zikzaklar esas yapıyı tahrip etme­ den aşılabilir; aksi durumda sancılı altüstlükler kaçınılmaz oluyor. Planlama, Pazar ve Değer Yasası: Sosyalizmin kuruluşu, üretim araçlarının sosyal mülkiyeti kadar planlı ekonomiyi gerektirir. Kapitalizmin, bir yönüyle üretici güçlerin israfına yol açan rekabetine karşılık, planlı ekonomi, 1930 sonrası dünyasında sadece sosyalist ül­ kelerde değil, kapitalist ülkelerde de uygulandı. Elbette planlama yolla­ rı farklıydı, fakat planı kendi ölümüyle eş gören kapitalizm, rekabette yıkım noktasına gelince plana sarılmadan edemedi. 1929 krizini yaşa­ yan kapitalist dünya aydınları, o yıllarda sosyalizmin planlama deney­ lerini görmek için Sovyetlere aktılar. Ve planlı ekonomisiyle Sovyetler, dev atılımlar yaptı. Sosyalizmin kriziyle birlikte, şimdi sosyalist ülke ekonomistleri hep bir ağızdan “pazar” çığlıkları atıyorlar, planlama yerin yedi kat dibine gömülmeye hazırlanılıyor. Sovyet ekonomisini iki büyük savaş yıkımın­ dan çıkarıp gelişkin bir noktaya getiren planlama neden terkediliyor?


YOL 45

Çöküşün Işığında Sosyalizm

Sosyalizmin kriziyle birlikte, şimdi sosyalist ülke ekonomistleri hep bir ağızdan "pazar" çığlıkları atıyorlar, planlama yerin yedi kat dibine gömülmeye hazırlanılıyor. Sovyet ekonomisini iki büyük savaş yıkımın­ dan çıkarıp gelişkin bir noktaya getiren planlama neden terkediliyor? Konumuz planlama teknik ve yöntemleri değil. Planlamanın sosya­ lizmin kuruluşundaki yeri ve uygulanma sımrla r t^ ır^lanlam anınbazı önemli sorunları olduğunu sosyalizmin krizi gösteriyor. Bunları bul­ maya çalışalım. Önce, “kapitalizmin hakimiyetindeki bir dünyada merkezi planlama­ nın köklü sorunlarla, giderek tıkanıklarla karşılaşmasının kaçınılmaz ol­ duğunu” (16) ileri süren teze değinelim. S. Savran, "dünya ekonomisindeki değişikliklerin, denetlenmek bir yana, planlamanın gereklerine uygun bir kesinlik derecesiyle öngürülmesi bile olanaklı olmadığına göre, ülkenin dünya ekonomisiyle bağlan­ tılarının yoğunluğu ölçüsünde planlama kapasitesi sınırlanır; ikincisi, üretici güçlerin gelişmesine paralel olarak dünya ekonomisiyle ilişkiler giriftleşeceği için sınırlılık artar” diyor, (a y.) Bu tez, ya­ zarın “tek ülkede sosyalizm” kurulamayacağı görüşüyle sıkı bir paralel­ lik içeriyor. Ancak, biz konumuz açısından planlama ile sınırlı kalaca­ ğız. S. Savran, görüşlerine en iyi kanıt olarak Polonya'yı vermektedir. Bunun çok talihsiz bir örnek olduğu açıktır. Polonya, 1970'lerde batı kredilerine fazla bağlanmıştır, ancak ülkenin çöküşünün esas nedeni bunlar değil, bizzat yönetimin insana inanılmaz gelen yanılgılarıdır. Za­ ten, yazarın tezi, Sovyetlerdeki çöküşü hiç açıklayamaz. Sovyetler, kapitalist dünya ile giriftleşmekten değil, belki de aşırı kopuk kaldığı için "tıkanıklık” yaşıyor. Sosyalist ekonomilerin, kapitalist dünyadaki çalkantılardan etkilen­ meleri mümkündür. Fakat bu, planlamada tıkanıklıkların kaçınılmazlığını göstermez. “Planlamanın gereklerine uygun bir kesinlikle kapitalist dünyadaki gelişmeleri öngörememek, çözülemeyecek bir sorun değil­ dir. Fakat planlamanın kesinliği hiçbir zaman mutlak olamaz,. Planlama aynı zamanda muhtemel değişimlere uyum yapma yeteneği değlîseT böyle gelişmelere karşı da gerekli çözümlemeleri elde bulunduramaya­ caksa, basit bir matematik hesaba indirgenmiş olur. Planlama, aynı za­ manda bir stratejidir. Plancılar sadece kesin verilerden yola çıka­ mazlar. Her koşulda, ü’İke içinde bile “kesinlik” mümkün değildir. Bıra­ kalım kapitalizmle içiçe girmekten çıkacak hesap-dışılıkları, dünyanın çoşitli köşelerinde meydana gelebilecek devrimler ve bunlara yapıla­ cak yardımlar da hiçbir zaman kesinlikle hesaplanamaz. Bunların plan açısından anlamı, madde ve teknik aktarımıdır. Böyle gelişmelere


YOL 46 karşı da planlı ekonomi uyum yapabilmeli, çözüm üretebilmelidir. An­ cak yazar, sorunları dünya devrimi sonrasına ertelediği için, o koşullar­ da planlamanın daha rahat, ve adeta sırf matemetiksel bir hesaplama­ ya indirgenebileceğin! düşünüyor olmalıdır. Yazarın kendi tezine ikinci gerekçesi; "uluslararası alanda değer yasasının hakimiyetinin planın hedefleri, oranları, akımları üzerinde yaptığı tahribattır.” (a.y.) Emperyalizm, sosyalist planlamanın kaynak­ larını, dünyada egemen değer yasasının kanallarından çok, silahlan­ ma yarışı ile sınırladı. Değer yasasıyla kurulacak ilişkilerin yarataca­ ğı tahribat, silahlanmanın yanında hiç kalır. Yazar, yine burada pratik bir süreci ve karşılıklı ilişkiyi öngörmek yerine, değer yasasını bünye­ sinden atmak için "mücadele eden” sosyalist ülke ile dünyanın onu de­ ğer yasasıyla kuşatmasını tasarlıyor. Sorunu fazla soyut ve kategorik bir ele alış! Sosyalist dünyaya baktığımızda, planlamanın tıkanma noktalarının UlllMnMWrl1lT*,ltTniiİİBBrrj|^^pME|prc|H|^pHniWWiiiT4lF*Wiyiî||^ ^ » namınım e s a s olarak ekonominin kendi ıç yapısından geldiğini görürüz. KapitaIiz minyârattlğ’ı "m ırT^maI&f,r' "fFan malâr^' ıÇın yeterli görünmüyor. Sovyetler, NEP dönemini kapattıktan sonra, üretimin her alanına uzanan merkezi planlamayla "değer yasasım” tasfiye ettiğini ilan etti. (17) Gerçekten, üretim araçları üretimi alanında, tüm sosyal hizmetler­ de, işgücü için, hatta ana tüketim mallarında pazar etkisi planlamayla sona erdirildi. "Bu yaklaşım değer yasasının fiyat yasasıymış gibi kabul edilmesine yol açtı... Bilimsel literatür, el kitapları, ekonomideki yöneti­ cilerin davranış ve düşünce tarzına tümüyle bu yaklaşım egemen ol­ du”. "Gerçekte fiyatlar sosyal olarak gerekli emek harcamasından ko­ puştu.” (18) Kapitalist ekonomide, pazar koşullarında, fiyatlar değişim değerinin civarında oynar, arz-talep dengesine göre şekillenir, öte yandan, deği­ şim değeri, metaya doğrudan bireysel olarak katılan emek miktarıyla ölçülmez, sosyal olarak gerekli ortalama emek miktarıyla belirlenir. Bu­ nu ise, ekonomideki ortalama verimlilik seviyesi belirler. Ve kapitalizm koşullarında ortalama verimlilik, rekabetle sürekli yukarıya çekilmekte­ dir, Pazar koşullarının kaldırıldığı planlı ekonomide, emek-zamana göre hesaplanan değişim değeri, aynı zamanda tüketim fiyatı olur. Fiyatlar rekabetle gerçekleşmediği için, ortalama verimliliğin ekonomideki itici gücü ortadaın kalkar. Bu durumda iki olasılığı gözden geçirmeliyiz. Planlı olarak üretilen tüm malların belirlenen tüketim fiyatından satın alındığını varsaya­ lım. Tüketim fiyatı, ortalama verimliliğe göre hesaplandığı için, yüksek m


YOL 47

Çöküşün Işığında Sosyalizm

Bu durumda iki olasılığı gözden geçirmeliyiz. Planlı olarak üretilen tüm malların belirlenen tüketim fiyatından satın alındığını varsaya­ lım. Tüketim fiyatı, ortalama verimliliğe göre hesaplandığı için, yüksek üretkenlikteki işletmeler mallarını değerinin üstünde, buna karşılık dü­ şük üretkenlikteki işletmeler değerin altında satış yapmış olurlar. Kapi­ talizm koşullarında pazar, yüksek üretken firmaların baskısıyla orTaTa*-' ma üretkenliği yukarıya çekerek, düşük üretkenlikte çalışanları tasfi­ yeye zorlar. Planlı ekonomi koşullarında ne olmuştur? "Karsız ya da çok az-karlı işletmeler problemi sosyalist ülkeler için en acil problemlerden birisi haline gelmiştir. Örneğin Sovyet ekonomi­ sinde 1980'lerin ortalarında bunların payı yüzde 40’tır.. Bu işletmelerin on yıllardır nasıl yaşayabildiği sorusu ortaya çıkar. Cevap yeterince açıktır: devlet verimli çalışma kolektiflerinin karını alıp kötü dürümdaki­ lere aktarmiştir.' ÖÖyİe köşüfİar altında verimli çalışmanın bir anlamı kal­ mamıştır.” (19) Planlı ekonomi koşullarında ortalama verimliliğin altında çalışan işletmeler, verimli alanlardan aktarılacak kaynak, deney ve kadrolarla geliştirildiklerinde ve süreç böyle işlediğinde sorun yoktur. Ancak, sosyalist ülkelerde böyle işletmeler sürekli sübvanse edilmiş, dolay ıs tyİa, bir bakıma verimsizlik ebedi eştirilmişim'Hele verimsizliğin sırf teknik bileşimden kaynaklanmadığı, "gevşek” iş disiplininden .kay­ naklandığı düşünülürse, bu yolla çalışma ortamı zehirlenmiş, "asalak davranışlara” maddi bir ortam hazırlanmıştır. Çalışmaya karşı yabancı­ laşmayı ortadan kaldırmayı hedefleyen sosyalizm, bunu, çalışmayı anlamiphale getirerek değil, tersine anlamsızlaştırarak yapmıştır. (!) [ İkinci varsayıma geçelim. Planlanan tüketim fiyatları üzerinden arztalep dengesinin kurulmadığını düşünelim. Tüketime sunulan mallar tü­ müyle satılmazsa belirlenen tüketim fiyatı gerçekleşmemiş olur. Pazar koşullarında fiyatlardaki bir düşüşle işletmeler, üretim maliyetlerini dü­ şürmeye zorlanırlar. Planlı ekonomide, işletme, kendine düşen kotayı devlete teslim ettiği arı, tüketim fiyatını gerçekleştirir. Ancak, bu mallar gerçekte tüketilmediği için, tüketim fiyatı “sosyal olarak gerekli emek miktarından” kopar. Planlı ekonomi bu duruma gerekli tepkiyi göster­ mediği müddetçe, d eğer siz bir üretim stoku olur.Tf “Ekonomimizin7nihai tüketimi tatmin etmeksizin, fakat dolaşımdaki sermayede tamamlanmış ve yarı tamamlanmış mal stoklarındaki bir ar­ tışla birlikte çalıştığı çok yıllar oldu.” “Karar mekanizmalarındaki katılık ulusal gelirde devasa kayıplara yol açtı. Bazı tahminlere göre bu kayıp­ lar yılda 240 milyar ruble - ulusal gelirin yaklaşık yüzde 40’ı kadardır.” ( 20 )

Arz-talep dengesizliği, kendini diğer yönden de gösterebilir. Planla-


YOL 48 nan tüketim fiyatlarıyla sunulan malların talebi karşılamadığını düşüne­ lim. Pazar koşullarında piyasa fiyatı yükselir ve bu alana sermaye akışı başlar. Planlı ekonomi koşullarında tüketim fiyatlarında yükselme ol­ mayacağı için, bu sefer tersi bk etkiyle, fiyatlar yine "sosyal olarak ge­ rekli emek miktarından” koparİNasıl ki. satılmayan mal üretiminde plan merkezinden bir direktif gelmedikçe bu değersiz üretim devam ediyor­ sa, yetersiz üretim koşullarında da plan merkezinden bir direktif (tabii bu durumda sırf direktif yetmez kaynak da gereklidir) gelmedikçe üre­ tim artırılmayacaktın] ¿..Böyle koşullarda, fiyat rakamının ve ücretin parayla ödenmesinin hiçbir anlamı kalmaz. Kıtlık, karne sistemini doğurur, fakat öte yandan, paranın varlığı karaborsa ve çarpık tüketimi yaratır. Talep edilen mallar, kara piyasadan da bulunamazsa, para ihtiyaç-dışı tüketime kayar ve anlamını Planlı ekonomilerdeki "mal kıtlığı” olgusuna biraz daha değinelim. "Bu kısa tahlil bize piyasa kategorilerinin dizgin altına alınmış olun­ duğu planlanmış bir ekonominin temel bir yasasını verir: Periyodik bir biçimde aşırı - üretim (eksik talep) bunalımları ile karşılaşan kapitalist ekonomiye karşıt olarak, planlı bir geçiş ekonomisinde sürekli olarak bir aşırı talep eğilimi varolacaktır.” "Aşırı - yatırım ve aşırı- talep eğilimi, mübadele değerinin kullanım değeri üzerindeki bo­ yunduruğunun kırıldığı, piyasanın ihtiyaçlar üzerindeki cenderesinin parçalandığı her durumda bir eğilim olarak ortaya çıkacaktır.” ( 21 )

S. Savran, “planlı bir geçiş ekonomisi'nde "sürekli olarak aşırı -ta­ lep eğilimi”nin varolacağını iddia ediyor. Bu iddiasını ise, planlı ekono­ mide “mübadele değerinin kullanım değeri üzerindeki boyunduruğunun kırır’masına bağlıyor. Değişim değerinin kullanım değeri,üzerindeki bo­ yunduruğunun kırılması ne demektir? Malların değişiminde “emek za­ manı” ortak kriterinin kalkmasıdır. Ancak, planlı ekonomiler, henüz bu­ nu tümüyle yapabilecek üretim zenginliğine ulaşamamışlardır. Değer yasasının halen hükmünü sürdürdüğü bir ortamda onu baskı altına almak, ekonominin ve giderek sosyal yapının deforme olmasına neden olnjmştur. ' Verimsiz alanlara, devlet -planlama- aracılığıyla sürekli k ayn ak aktarılması, planlı ekonomilerdeki mal kıtlığının esas temelidir. Bu, sistemi, üretimi etkinleştirecek kaynaklardan yoksun bırakmıştır. Palanlama, aynı zamanda üretimi sonuçlarından kopardığı için, bir yanda mal darlığı yaşanırken, diğer bir alanda değersiz üretim yapılabil­ mektedir.'^;


YOL 49

Çöküşün Işığında Sosyalizm

da mal darlığı yaşanırken, diğer bir alanda değersiz üretim yapıla­ bilmektedir. Yazar, sosyalist ülkelerdeki planlamayı “bürokratik planlama” ola­ rak niteleyerek, buralarda planlamanın, bakanlıklar, işletme birlikleri, yerel yönetimler gibi pek çok kurum arasındaki "pazarlıklarla yapıldığı­ nı söyleyerek, planlamadaki işlemeyişi bu “parçalanmışlığa" bağlamak­ tadır. Kendisi, “büyük kitlelere söz hakkı tanıyan” “demokratik bir plan­ lama” önermektedir. Ve görüşünü şöyle sonuçlandırır: “Merkezi planla­ ma yaklaşımı, özellikle tüketim malları alanında piyasanın varlığını yad­ sımaz, ama ekonomi çapında piyasanın planlamaya tabi olmasını sa­ vunurca.y.) "Demokratik planlama”, E. Mandel’in “üçüncü yoP’uria benziyor. (22) işletmeler seviyesinden yukarıya doğru demokratik işçi Konseyle­ riyle yapılan bir planlama, ne ölçüde bölgeler, çeşitli kurumlar arasında­ ki pazarlıkları engelleyebilecektir? Ya da böyle pazarlıklar o lm a k s ı­ zın planlama yapılabilir mi? Bürokrasinin yanıltıcı rakamlarını, bencilli­ ğini öne süren S. Savran, böyle kötülüklerden “çalışanların temsilcileri­ ni” nasıl uzak tutabilecektir? Hepsinden öteye, “tüketim malları alanında piyasanın varlığı yadsı­ namazsa, ü re tim a ra çla rı ü re tim in in planlanması için uzun “de­ mokratik” törenlere gerek kalır mı? Ayrıca, özellikle tüketim malları ala­ nında piyasa varolursa, “mübadele değerinin kullanım değeri üzerinde­ ki boyunduruğu” nasıl kılabilecektir? Böyle koşullarda "aşırı - talep eğilimi”, piyasa mekanizmalarıyla dengelenmek zorunda değil midir? Planlama konusunda Alec Nove’un Marks’ı eleştirisine geçelim. “Marks'ın kendisi, benim görüşümce, kullanım değerlerini birbirleriyle kıyaslanamayacak kadar önemsiz olarak değer­ lendirmekle ve herşey bir yana değer ile kullanım değeri arasında ya­ pay ve geçersiz bir ayrıma giderek, pek çok karışıklığa neden olmuş­ tur.” “Marks’ın gözünde kullanım - değerinin varlığı değerin ön koşulla­ rından biridir, ama bu baklamda bir takım şeylerin kullanım - de­ ğerinin başka şeylerinkinden daha fazla olduğu kabul edil­ mez." (23) Yazar, çok eski bir yanılgıyı yeniden gündeme getirir. Marks’ın kul­ lanım değerini önemsizleştirdiğini iddia eden A. Nove, “aynı şeye malolmasına” ve “aynı gereksinimi karşılamasına rağmen kullanıcı A ve B’den A'ya daha fazla değer verebilir” diyerek, Marks'ın değer yasasını anlamsızlaştırmaya çalışır. Böylece A. Nove, Marks’a kadar burjuva iktisatçıların tekrarladığı, malların değerini taleple açıklama hatası­ nı bir kere daha yineler.


YOL 50 Eğer, A.Nove’un dediği gibi, değer ve kullanım değeri ayrımı, “ya­ pay ve geçersiz bir ayrım” ise, kapitalist ekonominin tüm meta üretimi sistemi saçmalık olur çıkar. Yazar, çok ilkel bir örnekle yetindiği için, kı­ yaslanabilir iki kullanım değerini ele alarak -diyelim iki kazak- birini ter­ cih edip diğerini değersizleştirir. Ancak, her iki metanın etiketinde yazı­ lı olan fiyat rakamının, henüz kullanıcıya sunulmadan önce neye daya­ narak yazıldığını, neden bin değil de on olduğunu açıklamaz. Hele ya­ zar, bir ayakkabı ile bir şapkanın kullanım değerlerini kıyaslamaya kal­ kışırsa, işin içinden çıkamıyacaktır. Kullanım değeri, değişim değerinin taşıyıcısıdır. Üstünde çok emek harcanmış olsa da, kimse tarafından talep edilmeyen bir mal değersizdir. Ancak, eğer talep edilirse, alım de­ ğeri, kullanıma yararlı fiziksel Özelliklerinden değil, harcanan emek miktarından gelir. “Piyasanın yokluğu, çabayla sonuç, yararlanılan emek - gücü niceliğiyle üretilen kullanım - değeri arasındaki bağlantıyıkusursuz değil tabii, ama ne de olsa bir bağlantı- koparır... Bütün Sov­ yet tarihi boyunca hem kuram hem de uygulama, değer (ya da maliyete dayalı fiyat) ile kullanım- değerinin ayrılmasından zarar görmüştür.)” (a.y.) A.Nove, değer yasası teorisiyle, Marks’ın "zihinlere karışık tohum­ lar ek”tiği kanısındadır. Sorun A. Nove'un iddia ettiği gibi değer ve kul­ lanım değeri arasındaki ayırımdan değil, Sovyetlerde 1930’lardan sonra değer yasasının varlığının inkarından çıkmaktadır. Eğer soruna A.No­ ve'un açısından bakarsak, Sovyetlerde sorunun yalnızca kullanım değeri taşımayan malların üretimiyle sınırlı kaldığı sanılır. Sovvetl&&dfiki/ uygulanışıyla, planlamanın üretimi sonuçlarından kopardığı doörudurA Böylecerplanlamanınhes^faİ^iaTindagörünen fiyatlar, gerçekliği ifade etmez. Örneğin, Sovyetlerde özellikle yiyecek maddelerinde fi-' yatlar yıllardır neredeyse artmamıştır. Buna karşılık, Sovyet tarımına önemli yatırımlar yapılmıştır. Fiyatların artmayışından, en azından tarım­ da önemli verimlilik artışlarının olduğu sanılabilir. Oysa, verimlilikte gözle görülür artışlar yaşanmamıştır. Sovyetlerde yaşanan yiyecek maddeleri kıtlığının bir nedeni de, aşırı ucuzluklardır. Bu ucuzluk, bir yandan tarım için kaynak yetersizliğine sebep olurken, öte yandan aşırı - talep israfa neden olmaktadır. Düzensiz mal arzı ile bireysel stoklama, sürekli birbirini kışkırtmaktadır. Netice olarak, planlama mekanizmaları, işletmelerle yani üretimle, dolaşım ve tüketimin bağlarını koparmış, dolaylı hale getirmiştir. Üreti­ ci, kendi plan kotasıyla ilgilenmekte, ürettiklerinin gerçekleşmesiyle il­ gili olarak ancak planlama kanalıyla bir tepki geldiği ölçüde harekete geçmektedir. Hele plan-dışı talepler olursa, bu tam bir sorun olmakta-


YOL 51

Çöküşün İşığında SosyaIİzm

İlgili olarak ancak planlama kanalıyla bir tepki geldiği ölçüde harekete göçmektedir. Hele plan-dısı talepler olursa, bu tam bir sorun olmaktadır. Bunlar, genellikle yeni tip bir alet ya da ara malı talebi olmaktadır. Planlama ağıyla ilişkileri düzenlenen Sovyet üretim sistemi, böyle ta­ leplere ortalama “ 18-24 ayda” tepki gösterebilmektedir. (24) Sovyet sistemi, uygulanan planlamanın sınırlarını göstermiştir. İlk olarak, temel sanayiin kuruluş yıllarında kaynakların aktarımı, on gerekli olanlardan başlanıp öncelik sırasına göre devam etmiştir. Böyle bir aşamada, henüz sanayi temelleri inşa edildiği için verimlilik öno çıkan bir kriter olmayabilir. Ancak, bu dönem geçildikten sonra, iş­ letmelerin üretkenliği aşırı önem kazanır. Sosyalizmde iflasın olmamam , popülist bir bakışla kulağa hoş gelebiliyor. Fakat, iflas halinde bir işlotmenin fınarrsmâhihin toplumsal artı-değerden sağlandığı düşünüldü­ ğünde, olayın hoşgörülebilecek bir yanı kalmaz. Bugün Sovyetlerde iş­ letmelerin - sosyal tesislerin değil, onlar zaten toplum saTârfn^^er^ j/. den finanse edilmektedir - yüzde 40’ı toplumsal artı - değer yaratmadığa?^ h.ılde üretime devam etmektedir. Dolayısıyla, verimli çalışan yüzde 60 ı.nalından beslenmektedir. Bu durum, gelgeç aksamalardan Öteye, •.istemin yapısına y e r le ş in c e felaket başlamaktadır. Gelişme için gerekli kaynaklar, böyle çatlaklardan sızıp kaybolunca, Sovyet sana­ yii, o rta la m a o la ra k 1965’lerdeki teknik seviyesinde kalmıştır. Verımsızlik, bedelini ödemelidir. Aksi takdirde tüm sisteme yayılıp, bütün yepıyı işlemez hale getirmektedir. O nedenle, sistemin tümüpünriflası r.tonemiyeceğine göre, verimsiz işletmelerin iflası, sosyalizm içinde do mümkün olmalıdır. İkinci olarak, Sovyet planlaması tek bir merkezi yapının ekono­ miyi yönetmesi nedeniyle kendine uygun işletme tipleri yaratmıştır. Bunlar dev devlet tekelleridir. Bırakalım üretim araçları üretimini, dayanıklı tüketim malları, örneğin çamaşır makinası bile Kirov'daki bir tok fabrikadan bütün Sovyetlere dağıtılır. Dikiş makinası için yine bir tok işletme (Podolsk’da^ vardır. Mutfak teçhizatları ve buzdolabında da yine birer işletme, tüm Sovyet pazarına üretim yapmaktadır. (25) Plan­ lamanın kendi mantığı, böyle işletme tiplerini yaratmaktadır. Fakat, her büyük işletme rasyonel çalışmıyor, üstelik bütün tüketim malları üreten ışlntmoler, çok sık dizayn ve teknik değişiklik yapmak zorundadırlar. Ancak, bu dev işletmeler, bir dinazorun ağız hareketleriyle davranmak­ tadırlar. Sovyet planlaması, kendi iç işleyiş refleksleriyle devler yaratmıştır, fakat şimdi yarattığı devleri, yenilenmenjn gerekleri doğrultusunda hariikoto goçirememektedir. Deneyler, her üretim tipine göre rasyonel ça-


YOL 52 lışabilen işletme büyüklüklerini ortaya çıkarır. Son bilimsel teknik geliş­ meler ise, üretim araçlarını çok daha hızlı eskitmektedir. Dolayısıyla, yeni teknik, kendi üretim biçimini yaratmaktadır. Dev Sovyet işletmele­ ri, bu yeni fırttftgij teknik gelişimin ortasında heybetli ortaçağ şatoları gibi durmaktadır Üçüncü olarak, Sovyet planlaması. üretimejairan. her, parçanın planlanmasının mümkün olmadığını ortaya çıkartmıştır. Bu, bir teknik zorluktan dolayı böyle değildir. A. Nove, bir iki üretim düzeyi planlama­ sı için bir kaç on milyonluk işlem yapılması gerektiğini ileri sürerek, ko­ nuya teknik hesaplamanın inanılmaz boyutlara varması yönünden yak­ laşmaktadır. Bu sorunun üstesinden gelinebilir, hele kompüter çağında bu çok daha kolay olur. Hem nitelik ve hem de nicelik olarak hızla çe­ şitlenen tüketim malları üretiminin bu yapısına merkezi planlama engel olmaktadır. Ham madde, ara madde tahsisi, merkezi planlama kanalın­ dan geçtiği için, yeni bir durum her zaman bürokrasinin dehlizlerinde bekletilmiştir. Bu nedenle, planlama hazırlıkları sırasında Sovyetlerde işletmeler, ihtiyaçlarını daima olduğundan yukarı gösterme eğiliminde olmuşlardır. Bu ise, kaynak israfının başka bir biçimi olmuştur. Eğer, planlama, insan beyninin mükemmelığinde tepki gösterebilir­ se, tüketim malları planlaması da bir merkezden yönetilebilir. Ancak, insanın yüzbınlerce yıllık pratik yaşamı, onun beyninin mükemmel­ leşmesinin nedenidir. Tüketim anallarında planlama, biraz olayların ar­ kasından koşarak kendini mükemmelleştirebilir, yoksa “mükemmel taslaklarla” camı pratiğin akışını donuklaştırmak kaçınılmaz oluyor. Merkezi proletarya devleti, üretim araçlarının üretimini, önemli be­ sin maddelerini, finans kaynaklarını planlayarak, ekonominin tümüne bir biçim verebilir. Bu durumda, kapitalizmdeki tüketim çılgınlığı patlak vermez mi? Genel kaynak dağılımı merkezi planlamanın elinde olacağı için, böyle bir israf önemli ölçüde engellenebiijf. Esas olan şudur:,Sov­ yet planlaması, üretici ile tüketicinin ilişkisini, yani üretilen malların pra­ tikte gerçekleşmesini bir merkez aracılığıyla dolaylı hale getirmiş, bir­ birinden koparmıştır. Taketim malları alanında işletmeler, mallarının pra­ tikte gerçekleşmesinden kendi kuracakları mekanizmalarla doğru­ dan etkilenmeiidirier. Tüketicinin tepkisi, hemen üretici işletmeye ulaşabiimeli, yoksa merkezi planlamanın bürokratik kanallarında sönümlendirilmemelidir. Tarih, kapitalizmin bilinçsiz rekabetinden onun yıkımını üretti, sos­ yalizm kuruldu. Ekonominin ve sosyal yaşamın her girintisine sızan sosyalizmin merkezi planlaması ise, kendi hareket yeteneğini ortadan kaldırdı, merkezin dağılmasını, inkarını getirdi. Sosyal pratikte, merkezi


Y O L 53

Çöküşün İşığında Sosyalizm

nonyulizm kuruldu. Ekonominin ve sosyal yaşamın her girintisine sızan sosyalizmin merkezi planlaması ise, kendi hareket yeteneğini ortadan kaldırdı, merkezin dağılmasını, inkarını getirdi. Sosyal pratikte, merkezi planlama kısmi pazarla, pazar da planlamanın sınırlamalarıyla yaşama­ ya zorlanıyor. Tüketim mallarındaki pazar ilişkileri yukarı doğru tırmanarak, finans kaynaklarına ve üretim araçları sanayiine baskı yapmayacak mıdır? Kesinlikle yapacaktır. Ancak, gelişme de bu karşılıklı tepkilerden üre­ yecektir. Dördüncü olarak, sosyalist ülkelerde özel mülkiyete geçmeden işletmelerin kendi kendilerini finanse etmesi uygulaması yürümeyip, lopyekün özelleşmeye gidildiğine göre, pazar ve mülkiyet ilişkisi ne­ dir? Pazar, özel mülkiyeti kaçınılmaz mı kılar? Sosyalist ülkelerde halen özelleşme belli alanlarla sınırlıdır. Dev iş­ itilmelerin özelleştirilmesi, hala cevap bulunamayan bir sorundur. Gorbaçov'un ilk yola çıkışta önerdiği İşletmelerin kendi kendini finansma­ nının" yürümeyişinin iki nedeni; bu işletmelerin hemen yeni koşullara uyıım yapamayacak kadar dev ve eski teknikli olması, öte yandan yılla­ tın alışkanlıklarını bir çırpıda bırakamayışlarıdır. Sosyalist ülkelerde özelleşmeyi zorlayan, kısmi pazar koşullarına geçiş değildir: üretim tekniklerinin yenilenmesi için gerekli kaynak yok­ luğudur. Siyasi iktidarın, kaynak yaratmak için halktan fedakarlık iste­ yecek gücü ve itibarı kalmadığı için, özelleştirme, iflaslar ve dış yardım gündeme gelmiştir. Sovyotlerde ve sosyalist ülkelerde kriz koşullarının yarattığı şaşk ınlıkla devlet mülkiyeti ve planlama lanetlenirken, özel mülkiyet ve pa/.«ı kutsanıyor. Ancak, bu sevdalanmaların düş kırıklığına dönüşmesi kaçınılmazdır. Kapitalist ana yurtlarda bile, pazarın tekel sınırlarıyla ku­ ş a tılm a s ı, özel mülkiyetin - küçük işletmeler ayrı tutulursa - hisse se­ lindi spekülasyonlarla borsalarda kumara dönüştürülmesi gerçeğini •• ki sosyalist ülke insanları bir kere de kendi elleriyle tutmak isterleru l>u, insanlık için bile bile israf olur. Eğer, böyle aşırı uçlara savrul­ ma. lan yani sentezler yaratılabilirse, bu, insanlık için kazanç olur. Urntlme İşçi Katılımı ve Yabancılaşma Sorunu: Sosyali/ıtıtn bu konudaki pratiği olumlu, kalıcı örnekler bırakmamıştır. Prolei my . ı iktidarı koşullarında üretim birimlerinde yönetim, çok kısa süreler•İn .«lamalarla şekillenen bir yapıya kavuşmuştur. İşçinin üretime yönImıdlımn anlamında katılımı, insanlığın bilincine yerleşecek ölçüde, o-, lıımlıı miıuslar bırakmamıştır. Mahanof hareketini unutmuyoruz. Ancak, bu deneye daha yakın-


YOL 54 dan bakılınca, üretim temposunu yükselten bu yetenekli işçi önderleri­ nin, sınıfın genel ataletin i bozamadıkları ortaya çıkar. Hatta Stahanof, hareketi sırasında sınıfın saflarından geri tepkiler bile gelmiş, Stahanovist işçiler dayakla sindirilmiştir. Geriye bir hareket değil, bol madalyalı tek tek “iş kahramanları” kalmıştır. Sosyalizmin pratiği ve elbette üretimin kompleks yapısı, “üretimde işçi’yönetim ve denetimi” kavramını bir kenara itmiştir. Buna sebep, yozlaşmış bürokratlar değildir. Ya da olayı yalnızca bürokrasiye yükle­ mek, gerçekliği tek yanından görmek olur. Üretim tekniği açısından 8 saat çalışmak zorunda olan işçinin, işye­ rinde üretilen malın ülke ekonomisinde ve hatta dünyadaki yeriyle, üre­ timin teknik yönüyle ve bu konudaki gelişmelerle ve sonunda malların pazardaki durumuyla ilgili yeterli bir bilgi, edinebilmesi için, sekiz saat dışında a y rıc a zaman ve enerji harcaması gerekir. İlk coşkulu günler­ de böyle şeyler de olabilir. Ancak, fazla uzun sürmez. Yeterli bilgiye sahip olmayan birisinin ise, konuyla ilgili organlarda aktif davranabil­ mesi çok zordur. “Hatalar yapılarak öğrenilecektir” denirse, bunun üretim sürecinde­ ki anlamı, yanlış tekniğin kullanımı vb. demektir ki, bütün ekonomi ölçü­ sünde böyle bir şey tam bir israf anlamına gelir. Ancak, tekdüze çalışma süresi azaldıkça, işçi yeni bilgiler ödene­ bilmek için zaman ve teknik gereçlere sahip olacaktır. Dolayısıyla, olay uzun bir sürecin işidir. Proletarya iktidarları nereden başlamalıdır? işçiler, işletmelerde ça­ lışma koşullarının iyileştirilmesi alanında bilinçli ve aktif davranabilirler. Bu, kapitalizmde bırakılan yerden başlamaktır. Fakat, ondan çok ileri­ ye gidilebilir; işyeri ve oturma alanlarının sosyal, kültürel, sağlık, eğitim yönünden iyileştirilmesi, işçilerin kayıtsız kalmayıp ilk elden insiyatiflice ele alabilecekleri konular olur. Öte yandan, Stahanof hareketinden hiçbirşey kalmamış değildir. İşçi sınıfının ilk anda ele alabileceği ikinci önemli iş, işyerinde insan fi­ ziğine ve mevcut tekniğe en uygun çalışma düzeninin kurulmasıdır. Her gün tekrarlanan hareketlerden en rafine çalışma sistemi üretilebilir; ayrıca, kullanılan üretim araçlarının verimliliğinin arttırılabilmesi yolunda kullanım pratiğinden üreyen detay yeniliklerle üretim araçlarının gelişti­ rilmesi sağlanabilir. Bu süreçlerin birikiminden, sınıfın üretimdeki etkinliği, giderek yük­ selen bir çizgi izleyebilir. Ancak, bu, uzun ve inişli-çıkışlı bir süreçtir. Unutulmaması gereken, yabancılaşmanın, üretim araçlarının kollektif mülkiyetiyle birlikte kalkmadığıdır. Yaşamak için zorunlu günlük


YOL 55

Çöküşün Işığında Sosyalizm

Unutulmamasıgereken, yabancılaşmanın, üretim araçlarının kollektif mülkiyetiyle birlikte kalkmaciğidir. Yaşamak için zorunlu günlük çalışma süresinin azalmasıyla birlikte, kişinin kendi yaratıcılığını geliş­ tiren çalışma, yaygınlaşmaya başlayacaktır. Böyle bir maddi ortamın inşasının mümkün olduğuna yığnlar inanmadıkça ve bu yolda çok so­ mut kanıtlar ortaya çıkmadıkça, en ustaca propaganda ve ajitasyonlar bile yığınların günlük monoton işe ilgisini arttıramaz. Başka bir deyişle, sırf ahlaki çağrılar, maddi termeleriyle taçlandırılmadıkça, toplumda iki­ yüzlülükler yaratıyor ve bizzat ulaşılmak istenen hedefi gözden düşü­ rüyor.

I!l. BÖLÜM Sosyalizmin pratiğinden bası sonuçlar çıkartabilmek, bu ülkelerde yaşananları olduğu gibi görebilmekten geçiyor. Bu nedenle, yaşanan­ lardan sosyalizm için ders çıkarabilmek, bu toplumların nasıl nitelendi­ ğine doğrudan bağlıdır. Bilindiği gibi, dünya ve Türkiye solunda yıllardır bu konuda farklı görüşler savunulmuştur. Ancak, son yıkılışlarla birlik­ te, bu görüşlerin yeniden değerlendirilmesi kaçınılmaz olmaktadır. "Bugün Sovyetlerde açığa çıkan sistemin krizi, özel bir toplu­ mun özel bir krizidir: kendni yürütme ve artan bir üretimi gerçek­ leştirme yeteneğinde olmayan, bir yanda dünya sosyalist devriminin gecikmesi ve diğer yanda imtiyazlı ve asalak bürokrasinin toplum ve devletteki egemenliği nedeniyle gelişmesi bir geçiş sürecinde donmuş olan, kapitalizm ve sosyalizm arasında geçiş sürecinde bir toplumun krizidir.” (26) Bu tanımlama, tek ülkede sosyalizm kurulamayacağı görüşünün doğal bir mantık sonucudur. Arcak, Dördüncü Enternasyonal çevre­ sindekilerin sosyalim tanımlanası - sınıfsız, meta üretiminin olmadığı bir toplum - Marks'ın "komünizmin üst aşaması” olarak nitelediği toplu­ ma daha yakındır. Marksizmin kurucuları, “kaptalizmden komünizme geçişi” tanımla­ dılar. Ve bu geçiş toplumuna genellikle sosyalizm denildi. Skolastik tar­ tışmalara girmemek için isim üzerindeki çekişmeleri bir yana bırakıp, bu "geçiş toplumunun” ana özelliklerini hatırlayalım. Bunlar siyasi planda proletarya diktatörlüğü, ekonomik planda ise üretim araçla­ rında özel mülkiyetin tasfiyesi ve planlı ekonomiye ge­ çiştir. Bu üç temel manivela, bir toplumu kapitalizmden koparıp ko­ münizme taşıyacaktır. Canlı tarih, formülasyonlara somut cevaplar verdi, veriyor. Dünya


YOL 56 devrimci süreci, proletaryanın önüne Rusya gibi ülkelerde demokratik devrim görevini de çıkarttı. Yani, henüz kapitalizmin tasfiye edemediği oldukça güçlü olarak yaşayan kapitalizm-öncesi ekonomik ve sosyal ilişkilerin tasfiye edilmesi ile kapitalist üretim ilişkilerinin tasfiye süreç­ leri içiçe girdiler. Dolayısıyla, bu yeni olgu geçiş sürecine yepyeni özel­ likler kattı. Sonuçta, insanlığın önünde, komünizme geçişi hedeflemiş 70 yıllık yaşanmış sosyalizm deneyi vardır. Sosyalizm, kendisi komünizme gö­ re bir geçiş toplumu olsa da, kendi özellikleri olan bir toplum yapısıdır. E. Mandel’in “geçiş toplumu” ise, kapitalizm ve sosyalizm arasında “ özel b ir to p lu m d u r” . Ancak, bu "özel toplum,” kendi iç işleyiş meka­ nizmalarından çok, varılacak hedef komünizmin özellikleri açısından ve kapitalizme benzerlikleri yönünden kritik edilir. Mantık böyle olunca, kapitalizm ve sosyalizm arasında “gelişmesi donmuş” olan bu toplu­ mun krizine temel neden olarak “geciken dünya sosyalist devrimi” ve her nasılsa iktidarda sürekli kalmayı başarmış “imtiyazlı ve asalak bü­ rokrasi” görülür. Böyle yapılarak, belki sosyalizm yaşanan çirkinlikler­ den kurtarılmış oluyor, ancak onun yetmiş yıllık deneyinden hareketle k e n d i iç iş le y iş in in s o ru n la rı arka plana itilerek, sosyalizmin g e rç e k g e le c e ğ i karartılmış olmaktadır. “Dünya sosyalist devriminin” gecikmesiyle bu toplumların gelişme­ sinin durduğunu söylemek, onların kendilerinin bir iç gelişim potansiyeli taşımadığını söylemekle eş anlamlıdır. O zaman da, dünya sosyalist devrimi öncesi girişimler insanlarda heyecan uyandırsa da, boşa har­ canan çabalar olup çıkarlar. Bu tezler, sosyalizmin canlı pratiğinden dünya devrimine doğru kopuştuğu için, ne bu pratikten gerekli dersleri çıkartabilir, ne de canlı pratikte var olabilirler. Sosyalist toplumların bir diğer tanı/nlanmasi, o topraklarda halen yaşayan bir genç aydın tarafından şöyle yapılmaktadır: “Statokratik toplum, sosyalizmin ve devlet kapitalizminin dışsal göstergelerinden bir kısmını barındırır, ama gerçekliğe bakılırsa oldukça ayrı bir ilişkiler sistemidir. Toplum burada iki temel gruba bölünür: “kollektif üretici” (proletarya: işçiler, mühendisler, bilim adamları, düşünürler ve sömürü­ len tüm emekçi insanlar) ve “kollektif sömürücü”, yani statokrasi. Ek olarak, konumları son derece çelişkili olan ara bir orta katman vardır”. “Sfatokrat toplumda ekonomik ve politik iktidar özdeştir. Biri ötekine yo! açmaz, çünkü biri zaten ötekidir. Burada iktidar, yalnızca topyekün politik ve ekonomik iktidar olarak varolur; başka türlü varolamaz.” (27) Statüko ve otokrasi kelimelerinden türetilen bu yeni toplumdaki “kollektif sömürücülerin yıllardır biriktirmiş olmaları gereken “kollektif


Y O L 57

Çöküşün İşığında Sosyalizm

rolamaz.” (27) Statüko ve otokrasi kelimelerinden türetilen bu yeni toplumdaki "kollektif sömürücülerin yıllardır biriktirmiş olmaları gereken “kollektif -.oıvetleri” nerededir? Yazar, toplum biçimlerine üretim ve üretim ilişkilori temelinden bakamayınca, garip bir “kollektif" “statokrat toplum” ya­ latmak zorunda kalıyor. Dünyadaki kapitalist ülkelere bakarsak, hepsi önemli farklılıklara sahiptir. Ancak, üretim ve mülkiyet ilişkilerinde bir ortak temel olduğu için, hepsi kapitalist toplumlar olarak tanımlanır. Sosyalist toplumların da farklı bazı özelliklerine rağmen, ortak bir üre­ tim ve mülkiyet ilişkileri temeli vardır. Bunları eleştirmek, gerçekten in­ sanlık gelişimine engel konumdaki bazı ilişkilerin değiştirilmesi için mü­ cadele etmek başkadır, bilimsel kriterleri dikkate almayan, öne çıkan görüntülerden hareketle yeni toplumlar yaratmak başkadır. "Sosyalizm bu değildir” demekle sosyalizme varılamaz. Sosyalizrruteorisinin prati­ ğe uygulanışından, üretim, üretim ilişkileri, siyasi iktidar konumlarından somut dersler çıkartarak geleceğe daha sağlam adımlar atılabilir. Ya­ zar, Sovyetler Birliğine kapitalist bir toplum diyemediği ölçüde, soruna sosyalizmin maddi ve siyasi temelleri açısından bakmak zorundadır. Son olarak, Sovyetlerde uzun yıllardır kapitalizmin egemen olduğu­ nu iddia eden "sosyal-emperyalizm” tezlerine bakalım. "Sosyalizm ile kapitalizm, burjuvazi ile proletarya ekonomide ve dovlette birbirleriyle mücadele eden çelişmeli iki kutbu oluşturdular. Ül­ küde kapitalizme geri dönüş süreci, bürokratik burjuvazinin iktidarda kesin hakimiyetini gerçekleştirdiği ve iktidarını pekiştirdiği 1950 ve 60'lı yıllarda başladı. Sürecin ilk döneminde kamu mülkiyeti biçim olarak kotundu, ancak hakim sınıfın kollektif denetimine geçmişti. Azınlığın özel çıkarını güvence altına alan bu sistem, üretim araçları üzerinde özel mülkiyetin daha açık biçimlerine ilerlemek zorundaydı.” (28) 'D. Perinçek’in bu hikayesi bir tek temele dayanır; Mao'nun ünlü “iki çizgi mücadelesi” tezine(l). Proletarya iktidarı koşullarında da burjuva­ zi vo proletaryajnücadele içindedir, bazen biri, bazen diğeri, egemen duruma girebilir. Ve 1950’lerde Sovyetlerde "bürokrat burjuvazi” egeınon konuma gelmiştir! Perinçek’in sosyalizminde herşey bir giz perdesi arkasında­ dır. Çıkarlar hiçbir zaman gerçek yönleriyle dile getirilmez, ama yine <lu kapitalizm ve sosyalizm boğuşup durur. Stalin dönemi ölçüsünde k.ılı proletarya diktatörlüğü koşullarında, kapitalizm, "bürokrat burjuva­ zi" kılığında iktidarın önemli noktalarına nasıl tırmanabilmiştir? Hangi mücadele yöntemlerini, parolalarını kullanmıştır? Üstelik faşizme ve umporyalizme karşı devasa bir savaştan yeni çıkmışken, hangi açık bı-


YOL 58 rakıları yollardan kapitalistler, iktidara tırmanabilmişlerdir? Ayrıca, bu sosyalizm kapitalizm boğuşmasında NEP yıllarında iktidara gelemeyen burjuvazi, nasıl olup da “1950 ve 1960’lı yıllarda”, sosyalizm bir zafer sonrası dünyada yaygınlaşmaya başladığı zaman “iktidarda kesin ha­ kimiyetini gerçekleştirmiştir? ,, Bu sorulara Perinçek’ten bir tek cevap gelebilir: “emeğe göre bölü­ şüm ilkesi her an kapitalizme geri dönüşün ekonomik temelini korur” (a.y.) Oysa, bizim sorumuz "her an geri dönüş" ihtimali üzerine değil, dünyada sosyalizmin güç ve itibarının en yüksek noktada olduğu 1950 ve 1960’lı yıllarda nasıl olup da “bürokrat burjuvazinin” iktidar ol­ duğu üzerinedir. Perinçek’in görüşleri Mao’ya dayanır. Mao’nun 1960’larda Sovyetleri “emperyalist” ilan etmesinin ardında "üç dünya teorisi”, yani üçün­ cü dünya şovenizmi yatıyordu. Neden Sovyetler, gücüyle bir çırpı­ da “kağıttan kaplan” emperyalizmi yere serip üçüncü dünyaya yolu aç­ mıyordu? Ancak, bu çok keskin çığlığın altında tam tersi bir sosyal içgüdü yatıyordu: Sovyetlerin (yani sosyalizmin) dünya hegamonyası tehlikesi! Üçüncü dünya burjuvalarının bir kesimi emperyalizme karşıy­ dılar, öte yandan sosyalizme ancak sözde katlanabilirlerdi, gerçek uy­ gulamada değil. Bu noktada “Sovyet emperyalizmi” çığlıkları yüksel­ miştir. O nedenle, Sovyetlerde nasıl olup da "bürokrat burjuvazinin” 1960’larda iktidara geldiğine bilimsel sosyalizmin temel öngörülerinden hareketle cevap aranmadı. Emperyalizmi, hırpaladığı ölçüde sosyaliz­ me "dost” olan sosyal güçler (kurtuluş mücadelesindeki geri ülke burju­ vaları, orta tabakaları ve kimi koşullarda küçükburjuva tabakalar) sos­ yalizmin gücünün bundan öteye gidebileceğini sezdiklerinde, Sovyetleri emperyalist ilan ederek, aslında kendi arafattaki konumla­ rını mükemmel bir şekilde açığa vurmuş oluyorlardı. D. Perinçek de böyle sosyal eğilimlerden birinin temsilcisidir. O nedenle, Perinçek’ten 1950’lerde Sovyetlerde “bürokrat burjuva­ zinin" iktidar oluşunun bilimsel bir açıklamasını beklemek hata olur. An­ cak, böyle bir şeyi varsaymasıyla D. Perinçek, kendi sosyal konumu­ nun ve mantık yapısının güzel bir açıklamasını yapmış olmaktadır. Devam edelim, iktidarı her nasılsa alan “bürokrat burjuvazi”, otuz yılı aşkın bir süre “biçimsel olarak” kamu mülkiyetini korumuştur. Ne­ den? Diyelim ki, konumunu güçlendirmek için. Ancak, üretim araçların­ da özel mülkiyetin olmadığı bir toplumda “bürokrat burjuvazi", kendi ko­ numunu nasıl güçlendirebilirdi? Bürokrasiye kendini temsil edenleri yerleştirip, diğerlerini tasfiye ederek. 1950‘lerden günümüze böyle bir süreç işlemiş olmalıdır. Fakat, son gelişmelerle ne görüyoruz? Otuz yıl-


Y O L 59

Çöküşün Işığında Sosyalizm

unda özel mülkiyetin olmadığı bir toplumda “bürokrat burjuvazi", kendi konumunu nasıl gücendirebilirdi? Bürokrasiye kendini temsil edenleri yerleştirip, diğerlerini tasfiye ederek. 1950’lerden günümüze böyle bir süreç işlemiş olmalıdır. Fakat, son gelişmelerle ne görüyoruz? Otuz yıl­ dır iktidarda olan, biçimsel olarak kamu mülkiyetini koruyan, son olarak başına Gorbaçov’u getiren “bürokrat burjuvazi”, tam özel mülkiyet moyvasına uzanırken tasfiye ediliyor. Hele başarısız askeri darbe­ den sonra bu tasfiye, iyice hızlanmıştır. Doğu Avrupa ve Sovyetlerde otuz yıldır iktidarda olan "bürokrat burjuvaziyi tasfiye eden Walesa, Havel, Yeltsin'ler neyin temsilcileri­ dir? Fğer Perinçek, bürokrat burjuvazinin iki kanadı, artık açıkça özel­ leştirmeyi savunanlarla diğerleri çatışıyor derse, yine “iki çizgi müca­ delesi", yeniden aynı kısır çember... Sosyalist toplumlardaki olaylar neden çözümlenemez bilmecelere dönüşüyor? "Elimizde kimyasal analizdeki turnusal kağıdı gibi, sosyalist toplu­ ma batırıp çıkardığımız zaman iktidarın sınfsal rengini verecek bir araç yok" diyor D. Perinçek. Oysa olmalı! "Sosyalist toplumun çelişmeleri, iktidarın yapısında da kendini gös­ terir. Herhangi bir toplumda merkezi iktidarın ötesinde binlerce, yüzbinlorce iktidar odağı bulunduğunu hatırlamalıyız. Bütün bu iktidar odakları eski ve yeni, geçmiş ve gelecek arasında bölünmüştür. Sosyalist bir toplumun siyasal hayatında, bu çelişmeler her gün her saat kendini gösterecek, çözümler de çelişmeli olmaya devam edecektir.” (a.y.) Çok konuşup hiçbir şey söylememek, sanırız budur. Sosyalist toplumlurdaki iktidarların sınıfsal yapısını belirlemeye çalıştığımızda, karşımı­ za "binlerce, yüzbinlerce, iktidar odağı” çıkıyor, hangi birinden çözümlemeye başlayacağız? Kapitalizmde böyle olmuyor, iktidarın sınıfsal ni­ teliği sorunu, neden sosyalizmde dallanıp budaklanıp binlerce parçaya bölünüyor? Bunyn bir bilimsel açıklaması var mıdır? Perinçek, devrimlerin odak noktası olan iktidar sorununu, bu yakla­ şımıyla yüzbinlerce parçaya bölerek ortadan kaldırıyor. Merkezi iktid.» sorununu önemsizleştiriyor. Sosyalist ülkelerdeki iktidarların sınıf nıtulıği bilmece değildir. Ve elimizdeki “turnusol kağıdı", üretim ve mülki­ yet ilişkileridir. Ancak Perinçek kendi tarih anlayışıyla her türlü kriteri bozduğu için, yüzbinlerce iktidar odağının ortasında çaresiz kalıyor. I9î»0’lerde iktidara “bürokrat burjuvaları” getiren Perinçek'tir. Böy­ le» u, .'iovyetler emperyalist bir ülke olmuştur. Ancak, Perinçek’in büınkml burjuvaları, hiç değilse biçimsel olarak "kamu mülkiyetini” koru­ muşlardır. Ardından gelenler, bu kamu burjuvalarını tasfiye edip özel


YOL 60 mülkiyete bayrak açmışlardır. Böyle bir tarih anlayışıyla hangi iktidarın sınıf karakteri çözümlenebilir! D. Perinçek, sonunda yepyeni bir kriter yaratır: “Sosyalizmin varlığı açısından kritik soru, o toplumun yeni bir devrime gerek olmak­ sızın sınıfsız toplum yönünde ilerleme olanaklarını elinde tutup tutma­ dığıdır. Bir toplum, iktidar düzlemindeki barışçı değişiklerle yeniden sosyalizmin kuruluşu rayına oturma şansına sahipse, sosyalist rengini koruyor demektir.” (a.y.) Eğer kriter buysa, bu kriteri tersinden işletirsek, 1950’lerde Sovyetler sessiz sedasız kapitalist olabildiğine göre, 1950 öncesi top­ lumun da ana özellikleriyle kapitalist olması gerekmez mi? Ya Sovyetler 1950’lerde kapitalizme geçmemiştir, ya da Perinçek’in bu yeni krite­ ri bir saçmalıktır. * “Devrime gerek olmaksızın" sınıfsız toplum yönünde ilerleme olanaklarına sahip olmak, maddi üretim temeli ve üretim ilişkileri açısın­ dan radikal bir geriye dönüşe uğramamış olmak demektir. Böyle bir du­ rumda “devrimsiz” ileriye doğru gidilebilir. Ancak, son gelişmeler, tari­ hin sosyalizm yolunda doğru adımlarla ilerlemediğini gösterdi. Bir toplu­ mun sosyalist üretim ilişkilerinden daha ileriye giderken devrime gerek duymaması nasıl mutlaklaştırılabilir? Teori sosyalist toplumda, üretici güçlerle üretim ilişkilerinin uyumlu gelişeceğini öngörmesine rağmen, pratikte bu teoriden bazı “sapmalar” yaşanmıştır. ,Eğer ortaçağ katolik papazları değilsek, bu gerçeklikler ışığında teoriyi yetkinleştirmekle yüzyüze kalırız. Bunu hakkıyla yapıp yapamayacağımız ayrı bir sorun­ dur; önemli olan, pratiğin yakıcılaştirdiği teorik sorunlara yaratıcı yakla­ şımlardır. Marks’ın üretici güçler teorisini Ekim Devrimiyle bir çırpıda çürüten D. Perinçek, sosyalist ülkelerin pratiğini bir türlü teoriye yakıştıramıyor. Onun mantığına göre, bugüne kadar yaşananlardan ülkelerin top­ lumsal yapısının niteliğiyle ilgili bir yargıya varmak mümkün değildir. Buna gelecek karar verecektir. Eğer bu ülkelerin bazılarından devrim­ siz” sınıfsız topluma adımlar atılabilirse, o zaman bunların bir zamanlar sosyalist toplum olduğuna tarih karar verecektir. Bağlarsak, teoriye ya bir katolik papazı mantığıyla ya da tam zıddı bir keyfilikle yaklaşarak, ama her iki durumda da yanılgılı idealizasyonlarla sosyalizmin yetmiş yıllık deneyine kayıtsız kalmak, hatta yalnızca hafife almak bile bilimsel sosyalizme ihanettir. Sosyalizmin kalitesini yükseltmek, ancak geçmiş deneyi olduğu gibi görebilmek ve yeni ders­ ler çıkartmakla mümkündür. Bu noktada, geçmişte sosyalizm göreme­ yenler, onu Troçki’nin Sovyetlerden sürülüşü ya da Stalin’in ölümüyle


Y O L 61

Çöküşün Işığında Sosyalizm

mek ve yeni dersler çıkartmakla mümkündür. Bu noktada, geçmişte sosyalizm göremeyenler, onu Troçki’nin Sovyetlerden sürülüşü ya da Stalin’in ölümüyle sona erdirenler veya yakın geçmişe kadar Arnavut­ lumu biricik sosyalist ülke görenler, geçmiş deneylere körce baktıkları için geleceğe hazırlanamazlar.

IV. BÖLÜM Kapitalizmden sosyalizme geçiş sorunları Sosyalizmin yıkılışı gerçekliğiyle yüzyüze gelmeden önce, kapita­ lizmden sosyalizme geçiş sürecini, ana hatlarıyla sürekli ileriye akan bir "çağ" olarak algılamıştık. 1917 Ekim Devrimi ve Bolşevik iktidarıyla başlayan “çağ", ardından gelen yeni zaferlerle sürekli beslenmişti. Ka­ pitalizmden sosyalizme geçiş süreci, beraberinde "doğu uluslarının uyanışım” da yaratmıştı. Ulusal kurtuluş savaşlarının yükselişi, sömür­ geciliğin çöküşü olmuş, insanlık tarihinde kara bir dönem kapanmıştı. Ulusal kurtuluş savaşlarının hemen hepsinin sosyalizm bayrağını taşımaları, tesadüf ya da ikiyüzlülük değildi. Dönemin ağır basan sos­ yal eğilimi, gelişmelere damgasını vuran güç, sosyalizmdi. Sosyalizme yönelme çabası gösteren geri ülkelerin bazılarında yaşanan geriye dö­ nüşleri, o dönemlerde sosyalizmin yıkılışı yönünde bir kıyamet belirtisi olarak görmedik. Son derece geri sosyal yapı ortamından sosyalizme geçiş, sosyalist sistemin varlığı koşullarında bile, kolay bir adım değil­ di. Üretim temelindeki gerilik, proletaryanın son derece zayıf olması ya d.ı hiç olmaması, geriye dönüşlerin sosyal zemini olabiliyordu. Fakat, 1985‘lerde su yüzüne çıkan süreçte, sosyalizmin maddi temellerinin en azından 1930’lardan beri varolduğu "sosyalizmin anavatanında” geriye dönüş yaşanmaya başlanınca, bugüne kadar şekillenen pek çok kav­ ram yerlerinden oynadı, anlamını yitirdi. Yepyeni olaylar, yeni bakış açılarını gerektirdi. Bugün, sosyalizmin çöküşü, acıda olsa çıplak bir gerçekliktir. Bu durumdan iki sonuç çıkar; ya sosyalizm, yani işçi sınıfı iktidarları, tarih­ te Roma im paratorluğu g ü nlerind eki Spartaküs isyanı veya Brezilya’daki Los Palmores köle iktidarları gibi bir "istisna” olarak kabul edilip tarih sayfalarına terkedilecektir; ya da günümüzde yaşanan geri­ ye dönüşlerin, tarihin çarkını geriye döndüremeyeceği kabul edilerek, bugünkü çöküşlerin içinden, gelecek daha güçlü olarak inşa edilecek­ tir. "Tarihsel gelişim, bir yapıdan diğerine radikal zor yoluyla bir değişim


YOL 62 olarak açıklanırken, tarihsel süreç, farklı sosyo-ekonomik yapılar ara­ sındaki uzlaşmaz zıtlık olarak yorumlandı. Oysa gerçek tarihsel geli­ şim asla dosdoğru olmadı ve böyle bir kapsamla sınırlandırılmadı. Tarih, yalnızca çelişkiyi kapsamaz, aynı zamanda yapıların karşılıklı zengin­ leşmesi ve uzun süre varolması temelinde işbirliğini ve birbirinin içine girişini de kapsar. Tarihçiler, kölecilik ve feodalizm, feodalizm ve burju­ va toplumu arasında olduğu gibi, günümüzdeki burjuva ve sosyalist toplumların işbirliği konusunda da pek çok örnek verebilirler.” (29) Bu iki Sovyet tarihçisinin söylediklerinden "tarihsel gelişimin asla dosdoğru olmadTğı tesbitini çıkarın, geriye zavallı bir düşünce yığını kalır. Tarihte bir üretim temelinden diğerine geçerken, geçişlerin kilo­ metre taşlarının dizilişi gibi kesinlik taşimadığı, ileri geri gidişlerin ya­ şandığı bir gerçekliktir. Ancak, bu içiçe girişlerin herbirisi, kendi özgül koşullarında incelenmesi gereken olgulardır. Bunların "işbirliği’Yıden, birbirini "karşılıklı zenginleştirmesinden sözetmek, böyle süreçleri yal­ nızca olumlamak olur ki, böyle bir mantık gericilikle kucaklaşmadan edemez. Bırakalım geçmişi, günümüzde Asya, Afrika ve Latin Amerika'da hala kapitalizm ile ondan önceki toplum yapıları içiçe yaşa­ malarına rağmen, birbirlerini “karşılıklı zenginleştir"medikleri gibi, üretici güçleri korkunç bit şekilde çürütmektedirler. Sovyet ideologları, her zaman yaptıkları gibi, bilimsel gerçeklikleri pragmatik politikaya feda ediyorlar. “Barış içinde birlikte yaşama”dan, sistemlerin "işbirliği ve birbirinin içine girmesi” tezlerine evrimleşen Sovyet politikası, bu pragmatik yolculuğuna en sonunda Gorbaçov'un ağzından son verdi. “Komünizmin iflasfyla, sistemlerin içiçe girme tez­ leri de iflas etmiş olmalıdır. Tarihte, toplum biçimlerinin evrimi sırasında, farklı üretim biçimleri­ nin ve sosyal kurumların içiçe yaşadığı süreçler olmuştur. Ancak, bun­ ların “işbirliği”, hele “karşılıklı birbirlerini zenginleştirmeleri”, somut olgu­ lar üzerinde değil de, genel soyutlama olarak dile getirilirse, bir yanlış­ tan diğerine sıçranmış olur. Feodalizmin kapitalizmle “işbirliğinden, in­ sanlık gelişimi açısından genellikle gerici sonuçlar türemiştir. Ancak, koşullara göre burjuvazi, feodalizmle bazen devrimle hesaplaşmış, ba­ zen de sancılı bir evrimleşme içinde uzlaşmıştır. Bunlar tarihsel ger­ çekliklerdir. Bu gerçeklikleri yok sayamayız, fakat, bütün bunlardan feodalizmle kapitalizmin uzlaşması gerektiği gibi bir teorik sonuç çıkar­ tılamaz. Bu nedenle, sosyalist ülkelerde kapitalizmin restorasyonunu irde­ lerken, gerçekliği olduğu gibi görmek gerektiği öne sürülerek, kapita­ lizmle sosyalizmin "birbirinin içine” girmesi teorileştirilemez.


Y O L 63

Çöküşün Işığında Sosyalizm

Bu nedenle, sosyalist ülkelerde kapitalizmin restorasyonunu irde­ lerken, gerçekliği olduğu gibi görmek gerektiği öne sürülerek, kapita­ lizmle sosyalizmin "birbirinin içine” girmesi teorileştirilemez. Sosyalizmdeki çöküş, kapitalizmden sosyalizme geçişin kendini O sürekli ilerleten, bir bakıma kesintisiz bir süreç olmadığını gösterdi. Ka- ; ba bir analojiyle bundan sonra yaşanacak bütün geçişlerde de böyle geriye dönüşler yaşanacağı sonucunu çıkartmak hatalı ölür. lam tersine, yaşananlardan ders alınarak, böyle çöküşler, alınyazir sı olmaktan çıkarılabilir. Sosyalizmde yaşanan restorasyon sorununa geçmeden, kapitaliz­ me geçiş yıllarında yaşanmış deneylere göz atmalıyız. K a p ita liz m e Farklı G e ç iş le r ve R e s to ra syo n Kapitalizme geçişler ülkelere göre çok farklı yollar izlemiştir. Yazı­ mızın amacı açısından bunları, bir kaç ana baş Tık altında toplayıp göz­ den ggcireceğiz. I ilki, Avrupa ortaçağından kapitalizme geçiştir. Bu geçişlerde İngil­ tere ve Fransa bir yanda, Almanya kendi özellikleriyle farklı bir yanda durur. ikinci orijinal geçiş, Amerika’dadır. Üçuncüsü. Almanya ile keskin benzerlikler taşıyan Japonya'dadır/ Bu ülkeler dışında kalan eski sömürge ve yarı sömürge ülkelerin ka­ pitalizme geçişiyse, bambaşka özellikler taşır. Bunlara ancak kıtasal seviyede (Latin Amerika, Asya ve Afrika) değinmekle yetinmek zorun­ dayız. Avrupa ortaçağından kapitalizme iki önemli geçiş, hiç şüp­ hesiz ki İngiltere ve Fransa’dır. İlk burjuva devrimi İngiltere’de yaşan­ masına rağmen, 1789 Fransız devrimi çok daha “büyük” bir üne sahip­ tir.; Ingiliz devrimi, gerek monarşinin merkezi yapısının güçlü olmayışın­ dan ve gerekse devrim öncesi yaşanan Güller Savaşıyla (1455-1485) toprak aristokrasisinin iyice zayıflamasından dolayı yeterince, radikal, olmadı. Aynı zamanda, devrimdeki tarafların elindeki siyasi parolalar henüz büyük ölçüde din kisvesi altındaydı.' Fransız devrimi, güçlü merkezi krallığa karşı tarihin o güne kadar gördüğü enVadikal vuruşu yaparken, kendi siyasi parolalarını yarattı ve bu parolalalar hızla evrenselleşerek, haklı olarak Fransız devrimini “büyük” kıldİT] İngiltere’de 14. yy.'da yün ticareti gelişmeye başlamıştır. Uzun yıl­ lar Flollanda’ya yün ihraç eden İngiltere adasında, bu gelişim, toprağa dayalı düzene ilk darbeleri vurmaya başladı. 15. yy.’ın ikinci yarısında patlak veren Güller Savaşında, toprak sahibi aristokrasi, ticaretle uğ-


YOL 64 raşmaya başlayan toprak sahipleri ve tüccarlar tarafından hırpalandı ve zayıflatıldı. Burjuva devrimine giden yollar döşeniyordu. İngiliz: burjuva devriminin bir özelliği, toprak aristokrasisinin önemli bir bölümü­ nün tarımdaki ticarileşmeye ayak uydurmasındadır. Bu, ünlü "çitleme hareketini” başlatmış, küçük köylüler topraklarından kovulmuştur. 15. yy.’ın son yarısında başlayan bu hareket, 18. yy.’ın ortasında en yük­ sek noktasına varmış ve 1832 reformuyla birlikte son bulmuştur. Böylece, İngiltere adasında “toprağın ticarileşmesi”, ortaçağ asale­ tinden tümüyle kopuşması, yaklaşık dört yüzyıl almıştır. Gelişmelere karşı direnen krallıkla, parlamento arasındaki mücade­ le, her geçen gün şiddetlenmiş, 1640’lardaki ekonomik buhran da bu çatışmayı tepe noktasına çıkartmıştır. Parlamento kralın aristokrasiyi besleyecek yeni vergi taleplerine karşı direnmiştir. 1642'de iç savaş patlamıştır.Sanayi ve ticaretin gelişkin olduğu İngiltere adasının doğu ve güneyini parlamentonun tutmasına karşılık, kral, toprak düzeninin henüz fazla bozulmadığı kuzey ve batıyı tutmuştur. 1&50’de devrim za­ fer kazanmış, monarşi tasfiye edilmiş ve kral asılmıştır. iç savaş yeni başladığında, "kralı, doksan dokuz defa da yensek, gene de o kraldır’’ diyen parlamentodaki burjuvalar, devrimin kralın ba­ şını almadan zafere ulaşamayacağını anlayınca, böyle bir adımı atmak­ tan kaçınamamışlardır. İngiliz devrimi, Fransız devrimi ölçüsünde Jakobenlerini yaratmasa da, o da devrimin tutunma yıllarında kaçınılmaz bir şekilde "Düzleyiciler”i yaratmıştır. Devrimin küçük köylülere ve halka yayılmasını zorla­ yan ve "bütün erkeklere oy hakkım” savunan Düzleyiciler, iç savaşın yarattığı orduda önemli bir etkinliğe sahiptiler. Parlamentodan "uzlaş­ macıları" tasfiye ettikten sonra, Düzleyiciler de Cromwell tarafından kurşuna dizilerek tasfiye edildi, iş savaştaki liderliğiyle burjuva devri­ minin zaferi için yol açan Cromwell, "Düzleyiciler”i tasfiyesiyle, resto­ rasyona davetiye çıkartmış oluyordu. V. " "Î660’da bütün kürsülerde pasif boyun eğiş vaaz ediliyordu; bir kral ’vücuduna bol bol kutsal yağ sürülerek’ geri getirildi”. (30) Devrimin ba­ şını aldığı kralın oğlu Charles II ile, İngiliz devriminin restorasyon dönemi açılmış oluyordu. Fransız devrimi, İngiliz burjuva devriminden ancak 147 yıl sonra patlak verdi. Devrim kıvılcımlarının kıtaya atlaması için bir yüzyıldan fazla zaman gerekmiştir. Bu kadar uzun gecikmeye rağmen, devrim yıllarında ekonomik yapı daha gelişkin değildi. "1789’da Fransız doku­ ma sanayiinde 900 Jenny (dokuma makinesi) vardı; oysa, aynı dönem­ de İngiltere’de 20.000’di bunun sayısı." (31)


Y O L 65

Çöküşün Işığında Sosyalizm

yıllarında ekonomik yapı daha gelişkin değildi. "1789’da Fransız doku­ ma sanayiinde 900 Jenny (dokuma makinesi) vardı; oysa, aynı dönem­ de İngiltere’de 20.000’di bunun sayısı.” (31) 1730’lardan itibaren, Fransa üzerinden yapılan ticarette bir yoğun­ laşma olur. Bu gelişim, feodal yapıyı aşındırıp çözmektedir. Fakat, bu­ na rağmen, devrim öncesi Turgot’un burjuvaziden yana reformlarını yü­ rürlükten kaldırıp, “ticaret özgürlüğünün can düşmanı Neckefi maliye bakanlığına atayan XVI. Louis, böylece devrimi çabuklaştırmış ölüyor­ du. Kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmesine karşı Fransız aristokrasisi. yıkılmadan önce en yüksek direncini gösterdi. Bu nedenle., “birçok ta­ rihçi, 1750-1789 yıllarını, yani yüzyılın ikinci yarısını Fransa'da ‘feodal tepki dönemi” olarak nitelerler.” (32) Feodalizmin direnci yükseldiği ölçüde devrim, vuruşunu şiddetlen­ dirdi. 1789 Temmuz’unda devrim patladıktan hemen sonra, Ağustos sonunda kırlarda eski düzenin bütün yöneticileri tasfiye olmuştu. Her tarafta yeni “komünler” (belediyeler) şekillendi. Ancak, devrimin bu ilk yılları, 1789-1792, “uzlaşma” yıllarıdır. Toprak sahibi aristokrasi ile burluvazinın toprak sahiplerini fazla incitmeyen, öte yandan burjuvaziyi fazla tatmin etmeyen çözüm yollarında gidip gelinir. 1792 Ağustosunda “ikinci devrimle, Fransız.devriminin "düzleyiciler"i Jakobenjer, uzlaşıcı Jirondenleri tasfiye ederler., Genel oy hakkı tanınır, feodal hakların tümü tasfiye edilir. Hatta Hristiyanlığın tasfiye rüzgarları eser. Dini törenler kaldırılır. Devrim, kendini milad sayıp takvi­ mi kendisiyle başlatır, yeni takvim uygulaması başlar. Jakoben diktatörlüğünün kısa yıllarında Fransa, Avrupa gericiliğine karşı savaşır. İngiliz saldırısı püskürtülür. İtalya, İspanya ve Avustur­ ya’ya Fransız devrim orduları girer. Jakobenler, içerde ve dışarda dev­ rime karşı yükselen te h lik e le ri saf dışı e ttikten sonra, J 794 Temmuz'unda kendileri tasfiye olur. Thermidor, gericilik yılları başlar."“ / Çok geçmeden, Napolyon’la birlikte İmparatorluk geri gelir. Ancak, 1800-1812 Napolyon yılları, yine de devrimin Napolyon eliyle Avrupa’ya j yayıldığı yıllardır: Waterloo yenilgisiyle bu dönem kapanır. 1815’de yeniden Bourbon hanedanının egemenliğiyle, 1830’lara ka-r dar süren restorasyon yılları başlar. J Restorasyon neydi? Eski rejimin yeniden inşa edilmesi özlemi, an­ cak pratikte yeni düzenin eski biçimler altında duraksayarak da olsa gelişmesiydi. İngiliz devriminden yaklaşık yirmi yıl sonra restorasyon dönemi başlamıştır. Tarihçiler, 1660-1688 arasını restorasyon yılları olarak ka-


YOL 66 bul ederler. Fransız devrjminde de yirmibeş yıl sonra restorasyon yılları başlar, onbeş yıl sürer (1815-1830). Restorasyon yıllarının başlıca özellikleri nelerdir? Sınıflar planında, ortaçağ töprak sahipliği, hem İngiltere’de, hem de Fransa’da kralların başının toprağa düşmesi gibi iktidarlardan tekerlenmediler. Devrimin şiddetiyle geri çekildiler, ancak yok olmadılar. Eski aristokrasiye karşı yükselen devrim, ilk sıcak yıllarında, Fransız devriminde olduğu gibi aristokrasinin önde gelenlerini giyotinden geçirdi. Eskinin tüm kutsallığı yerle bir edildi. Ingiliz Prüten devrimi, krala karşı parlamentoyu destek­ leyen “yuvarlak kafalılar”», Fransız devrimi de Jakoben kulüplerinin li­ derliğinde “donsuzlar”ı öne çıkarttı. Ancak, bu devrimlerin motor gücü olan burjuvazi, küçük-burjuva halk tabakalarının devrimin şiddetiyle fazla öne çıktığı, aristokrasiye karşı atılan “eşitlik” parolalarının bu yığınlarca ekmek su gibi benimsendiği noktadan itibaren, devrimden dönmeye başlamıştır. Bu duraksayış, kaçınılmaz bir şekilde, yeniden eski toprak sahipleri sınıfını iktidar basamaklarına itmiştir. Tarih, daha sonradan yorumlanırken yapıldığı gibi, hep hesaplı adımlarla ilerlememiştir. Cromwell, devrimin ortaya çıkarttığı eşitlikçi eği­ limlere sıkı sıkıya sarılan ve iç savaş ordusu içinde önemli bir güç olan “Düzleyiciler"i tasfiye ederken, eski sınıflara kapıyı ister istemez arala­ mış oluyordu. Kendini anayasal olarak devrimin “koruyucusu” ilan ettir­ mesi. sonradan başına gelecekleri engellemeyemedi. Ölümünden son­ ra cumhuriyet ilan edilip, krallık yeniden restore edildi. “ingilizlerin Büyük Ayaklanma’ konusundaki düşüncelerinin değiş­ mesi ve ondan daha saygılı bir dille, bir 'devrim’ olarak sözedebilmeleri için aradan iki yüz yılın geçmesi gerekiyordu; Avam Kamarasfnın önünde Cromwell'in heykelinin dikilebilmesi içinse, bundan da uzun bir sürenin girmesi gerekiyordu araya.” (33) Restorasyon yıllarında İngiltere’yi “çoktan Cromwell ve Azizlerin temsil ettiği herşeye karşı derin bir nefret duygusu” (a:y.) kaplamıştı. İngiltere’ye modern çağın kapısını açanlar, uzun yıllar toplum bilin­ cinde lanetli olarak kalmış, hatta 1640 iç savaşının aşağılanmadan kur­ tulup "devrim” olarak kabul edilmesi için, üzerinden ikiyüzyıl geçmesi gerekmiştir. Hiç şüphesiz ki, 1660’larda monarşi restore edilse de, bu artık eski günlerin iktidarı olamamıştır. Ancak toprak beyleri eski ruhlarını yitirir­ ken, burjuva devriminin sosyal bilincini uzun yıllar karartmaktan geri durmamışlardır. Siyasi planda, restorasyonla birlikte, yeni gelişimin üstüne eski si­ yasi kurumlar yerleştirilmeye çalışılmıştır. Ancak, bu ne bir aldatmaca,


Y O L 67

Çöküşün Işığında Sosyalizm

siyasi kurumlar yerleştirilmeye çalışılmıştır. Ancak, bu ne bir aldatma­ ca, ne de tarihin bir yanılgısıdır. Devrimin şiddeti geri çekilmeye başla­ dığı anda, eski kurum ve alışkanlıklar dirilmeye başlamaktadır. Fransız devriminde Jakobenlerin başına gelenler farklı değildir; '‘1789’dan sonra Fransa’da iş başına geçenler, herhalde kendilerini Marat ya da Robespierre’in varisleri olarak tanıtmayı düşünmezlerdi. Fran­ sa, Jakobenizmin kendi hayatında oynadığı büyük yaratıcı rolü nerdeyse unutmuştu: Jakobenizmi, Terör günlerinde giyotinin arkasında diki­ len bir canavar olarak hatırlıyordu sadece." (a.y.) Restorasyon yıları, siyasi olarak, burjuvazi ile eski toprak aristok­ rasisinin, burjuvazinin perde arkasına çekilerek, iktidarda uzlaştığı yıl­ lar oldu. Ancak bu uzlaşma, eski düzeni en derin noktalarına kadar sarsan bir devrim sonrasında gerçekleştiği için, onun meyvalarının his­ terikçe lanetlendiği bir dönem olmuştur. Öte yandan, bütün bu devrim korkusuna rağmen, onun açtığı yolu tümüyle tersine çevirmek mümkün olmadığı için, gelişim eski biçimlerin kanallarında yol almaya devam et­ miştir. İngiliz ve Fransız devrimlerinde restorasyonunjîinıfsal gücü, top­ rak aristokrasisidir. Fakat öte yandan, restorasyona sosyal zemin ha­ zırlayan, imtiyazlı aristokrasinin devrimle darbe yemesi sonucu ortaya çıkan köylü ve esnaf yığınlarındaki e ş itlik ç i ö z le m le rin burjuvazi tarafından hayal kırıklığına' uğratılmasıdır. İngiltere'de devrimden top­ rak bekleyen köylülük, çitleme hareketiyle topraklarından sürüldü. Böylece, aristokrasi ile burjuvazi arasındaki dengede bir misyona sa­ hip olabilecek köylülük, İngiliz devriminden sonra hızla tasfiye oldu. Bu, yarattığı bütün acılara rağmen, İngiliz devriminin üstün yanını mey­ dana getirir. Burjuvalaşan lordlarla, burjuvazi, bu gelişime ayak uydu­ ramayan kralcı aristokrasiyi, onun siyasi kurumlarım yeniden inşa ederKen, aynı zamanda onların ekonomik ve sosyal temellerini eritip yok ediyordu. Fransa’da devrimi “şehirli halk” başlattı, ancak geniş köylü yığınları ayakta tuttu. Jakobenler, devrimi Avrupa gericiliğine ve Bourbon hane­ danına karşı korumak için kırlara ikide bir “daha çok tahıl toplamak için devrim ordularım” yolladıkça, köylülük Jakobenlerden soğumuştur. Thermidorcu Konvansiyon 1794’de, Jakobenlerin dış ticaretin milli­ leştirilmesi, emlak satışında küçük mülklülerin korunması, ilerleyen vergi, buğday fiyatlarında tavan uygulaması gibi tedbirlerini kaldırınca herşey şehirli halk aleyhinde hızla kötüleşti. Thermidor gericiliğine kar­ şı çok geçmeden Parisli yoksullar ayaklandı. Konvansiyon basıldı, üyelerinden biri öldürüldü. Ancak, Fransa kırlarında hiçbir kıpırdanma ol-


YOL 68 madı. Buğday ticaretinde özgürlük ile ürününe el konulmasından kurtu­ lan köylü, restorasyon için gericiliğe kırlarda dolaylı bir destek oldu. Kı­ sa görüşlülüğüyle restorasyona sosyal bir zemin yaratan geniş küçük köylülük nedeniyle Fransız devrimi, İngiliz devrimine göre çok daha inişli çıkışlı iteri&miştir. Monarşi dört kez yeniden inşa edilmiş, ancak “Beşinci Cumhuriyet" günümüze gelebilmiştir. ■' Fransız devrimi, İngiliz devrimi ölçüsünde radikal bir şekilde kırları süpüremediği için, en keskin iniş çıkışları yaşamak zorunda kalmış, burjuva gelişim daima geniş köylü yığınlarının frenlemesiyle boğuşmuştur. Elbette, İngiltere ilk olmanın muazzam avantajını kullanarak, dün­ yanın atölyesi durumuna gelebildiği ölçüde, köylülüğü fırtınalı bir şekil­ de kırlardan sürüp çıkartabilmiştir. Fransız devrimi yeni patlak verdiği yılda, İngiltere, Fransa’dan yirmi kat fazla üretim gücüne sahipti. Köylülük, Fransa'da aristokrasiye karşı devrimin yayını gerginleştir­ miş, fakat ok yaydan fırladıktan sonra okun ardında salınarak, onu ya­ vaşlatan bir ağırlık olmuştur. Üretim ve mülkiyet ilişkileri açısından, restorasyon ne anlama geli­ yordu? Restorasyon yıllarında, başlıca iki yönde geriye dönüşler ya­ şanmıştır. İlki, devrimin "güzel günlerinin” yarattığı, Düzleyiciler ve Jakobenler'in damgasını taşıyan, şehirli halk tabakalarını ve küçük köylü­ leri kollayan eşitlikçi önlemler kaldırılmıştır. İkincisi, devrimin ilk doğal eylemi olan toprak aristokrasisinin topraklarına el konulmasının sonuç­ ları, yavaş yavaş geriye alınmıştır. “Bir çalışma, Cromvvell’in Cumhuriyet Rejimi sırasında satılan mülk­ lerin dörtte üçünden çoğunun Restorasyon döneminde yeniden eski sahiplerinin eline geçtiğini ortaya çıkarmıştır.” (34) Fransa'da da başka türlü olmadı. “Restorasyon döneminde, Bourbonlar’ıh yeniden iktidara gelip, bir Bourbon kralının, 1815’ten 1830’a kadar onbeş yıl süreyle yeniden tahtta kaldığı ve eski toprak sahibi aristokrasinin yitirdiklerinin büyük bölümünü geçici olarak geri aldığı doğrudur. Bazı araştırmacıların tahmini, aristokrasinin, Devrim sırasın­ da yitirdiği toprak biçimindeki mülklerinin yarısına yakınını yeniden ele geçirdiği yolundadır.” (a.y.) Ayrıca, X. Charles, mülkünden edilenlere 1824-1830 yılları arasında bir milyar frank tazminat ödemiştir. Kaçınılmaz bir şekilde, tüm burjuva Çevrimlerinin esas sorunu: Kırlarda eski mülkiyet ve üretim biçimlerinin tasfiye edilmesi olmuştur. Ingiİiz ve Fransız devrimieri (elbette Amerikan devrimi de) bu ilişkilerin tasfiyesinde, tarihin göjdüğü en radikal burjuva devrimleridir. Ancak, onların radikalliği bile, yücelttiği “aklın yolundan” gidememiştir.”Kapita­ lizmin gelişim mantığı, topraktaki derebey rantını, kırlara sermaye akı-


Y O L 69

Çöküşün Işığında Sosyalizm

tir. Kapitalizmin gelişim mantığı, topraktaki derebey rantını, kırlara ser­ maye akışında bir engel olarak görüp tasfiye etmeyi özlemiştir. Ancak, onun bu özlemi, kapitalist özel mülkiyetin kutsallığını zedelediği için, burjuva devrimleri özel mülkiyeti dokunulmaz kılabilmek uğruna, kaçı­ nılmaz bir şekilde derebeyliğe şöyle yâ da böyle haraç ödemek zorun­ da kalmıştır. Restorasyon yılları, bu haracın ödenme yıllarıdır. Toprakla­ rın doğrudan geri verilmesi ya da tazminat ödenmesi biçimlerini alan, ortaçağ ile kapitalizm arasında yapılan bu alışveriş, üretici güçlerin ge­ lişme imkanlarını belli bir ölçüde daraltıyordu. Bu, açık bir gerçeklik ol­ masına rağmen, en az onun kadar açık olan bir diğer gerçeklik, devri­ min yolunu açtığı kapitalist gelişimin sürmüş olmasıdır. Restorasyon yılları, mutlak duraklama yılları değildir. Toprak sahip­ leri ve burjuvazinin uzlaşmasıyla, devrimci günlerin öne çıkarttığı halk kesimlerinin sahneden uzaklaştırılması ve “düzenin" kurulması yılları­ dır. Böyiece, halk yığınları üzerinden yeni düzenin gerektirdiği biçimde sermaye birikimi garantiye alınmış olmaktadır. Ancak, gerek İngiltere'de, gerekse Fransa’da restorasyonu yeni devrimler izlemiştir. Bu noktada, yine Fransız devrimi bütün radika­ lizmini sergilerken, İngiltere gürültüsüz, "ağır başlı” bir devrim yapmış1 tır. “Ama 1660'da kurulu otoriteye pasif bir boyun eğiş vaaz eden aynı rahipler ve eşraf, 1688'de II. James bu kurumlan olduğu gibi alıp eski mutlakiyetçi monarşiyi geri getirme tehdidinde bulunduğunda onu taht­ tan indirmek için birleşti. James 1688 ‘Şanlı Devrimi’ ile ülkeden çıkarıl­ dı. Bu devrim ‘şanlı’ idi, çünkü kan dökülmemişti, toplumsal bir kargaşa olmamıştı, ‘anarşi’ olmamıştı; devrimci-demokratik taleplerin yeniden canlanması olanağı yoktu”. (35) Restorasyon yıllarında itibarı ve kısmen de malları iade edilen kilise ve toprak sahipliğinin aracılığıyla, geriye doğru gelişimin mantık sonu­ cu olarak, kral, tümüyle eski düzeni inşa etmeye yeltenince, ne kilise’ nin, ne de toprak sahipliğinin artık eskisi gibi olm adığını, İngiltere’den kovularak anladı. Devrime karşı.vaaz edilen “düzen”, eski düzen değildi. Böyiece, burjuvazi ve burjuvalaşan lordlar, restorasyon yıllarında "beyinsiz, öfkeli ve kanlı bir güruhun elinden” kralın ve kilisenin kutsal­ lığını yücelterek kurtulurken, aynı zamanda da kral’a gücünün sınırlarını “şanlı devrim’le bildirererek restorasyon yıllarına son veriyor­ du. İşler, Fransa’da bu kadar pürüzsüz gitmedi. Kralın 1830’lara gelir­ ken eski toprak sahiplerine tazminat ödemesi, Bourbon’lara karşı hoş-


YOL 70 nutsuzluğu, burjuvazi içinde de iyice yükseltti. 1830 Temmuz’unda Pa­ ris’te haik ayaklandı. Anayasal monarşi kuruldu. İktidarın merkezi, aristokratlardan zengin burjuvalara geçti. Ekonomik kriz devam edince, 1848 Şubat devrimi patlak verdi. Haziranda ise, Paris proletaryası ayaklandı, yenildi. 1850’lerle İkinci İmparatorluk başladı. 1870’e kadar geçen dönem, ekonomide atılım yılları oldu. Bununla birlikte, sendika ve grev hakkı geldi. İmparatorluğa muhalefet gittikçe yoğunlaştı. Mayıs 1870’de hal­ kın büyük çoğunluğunun oylarıyla Üçüncü Cumhuriyet ilan edildi. Çok geçmeden yaşanan 1871 Paris Komünü, burjuva devrimine unutulmaz son uyarısını yaptı: Devrimin önündeki ortaçağdan kalan engeller ce­ saretle kaldırılmadığında bu görevi proletarya üstlenebilirdi. Bu uyarı, Fransız burjuva devrimini uzun iniş çıkışlarının sonuna getirdi. Özetle, Fransa’da 1815-30 arası restorasyon dönemi, İngiltere’dekinclen daha gerici bir dönemdir. Bourbon hanedanı, toprak sahipliğine eski imtiyazlarını verme çabası içindeyken, burjuva gelişimin yolunu iyice tıkamış oldu. Bu gidiş, 1830’da Paris ayaklanmasına ve 1840 devrimlerine kapı açtı. 1852 ile başlayan İkinci İmparatorluk ya da ikinci restorasyon yıllarında, artık iktidarın merkezinde burjuvazi vardı ve Fransa, bu yıllarda ekonomik olarak önemli adımlar attı. Son kalıntılar ise, 1870 devrimiyle tasfiye edildi. İngiltere ve Fransa'nın Avrupa ortaçağından kapitalizme geçişi, hem devrimci atılımların, hem de restorasyonların yaşandığı bir geçiş olmuştur. Devrim fırtınası, yeni güçleri henüz hazırlıksızken sosyal ge­ lişimin önüne itmiş, bu durum, peşinden sahneye eski aktörlerin çıktığı restorasyonları getirmiştir. İlk kapitalizme geçişte, merkezi krallığın güçlü olmayışı, toprak sa­ hiplerinin önemli bir kesiminin daha devrim öncesi burjuvalaşması ve hepsinden önemlisi, kırda köylülüğün hemen hemen tümüyle tasfiyesi, İngiliz devriminin güçlüklerini azaltmıştır. Devrim ve restorasyonun karşılıklı tepkileri, 1640’dan 1688’e esas olarak durulmuştur. Fransa’da merkezi krallığın güçlü olması, İngiliz ekonomisine muaz­ zam bir hız veren yün ticareti ve tekstil üretimi gibi bir olgunun olmama­ sı, daha doğrusu şarapçılığın küçük köylülüğü süreklileştirmesi, Fran­ sız devriminin güçlükleri olmuştur. Bu durum, devrim ve restorasyon biçiminde karşılıklı devinimi, 1789’dan 1870’lere kadar yaymıştır. İngiliz devriminin yaklaşık 40 yılda aştığı süreci, Fransız devrimi 80 yılda aş­ mıştır. Restorasyonlar, siyasi olarak, krallıkların (eski biçimlerin) geriye dönüşüne, üretim ve mülkiyet ilişkileri açısından işe, toprak aristokra-


Y O L 71

Çöküşün Işığında Sosyalizm

Restorasyonlar, siyasi olarak, krallıkların (eski biçimlerin) geriye dönüşüne, üretim ve mülkiyet ilişkileri açısından ise, toprak aristokra­ sisinin ekonomik imtiyazlarının yeniden tanınmasına denk düşmüş; an­ cak, burjuva ekonomik ilişkileri, bir yeraltı suyu gibi restorasyon döne­ minin toprağını oyup onu çökertmiştir. İngiltere’de lordların kapitalistleşmesi ve köylülüğün hızla tasfiyesi, restorasyonun zeminini hızla ortadan kaldırmış; Fransa’da ise, güçlü aııstokrasi ve geniş köylülük, devrimin radikal adımlarını engellemiş, rostorasyon için geniş bir zemin yaratmıştır. O nedenle, Fransa, burju­ va devrim dalgaları duruluncaya kadar, ardarda üç-dört devrim ve kar­ şı devrim dönemi yaşamıştır. Restorasyonun diğer önemli bir temeli, kapitalist üretimin o yıllarda­ ki biçimi ve seviyesidir. Manüfaktür üretim, henüz üretici güçlerde ve metim ilişkilerinde köklü değişimler yaratmamıştır, yaratamazdı da. Yalnızca eski lonca dönemi üretim araçlarının bir yere toplanması ya da evlere iş verilmesi, üretim biçiminde köklü değişimler getirmemiştir. Ka­ pitalizmin manüfaktür dönemi, ikiyüzyıldan fazla sürmüştür. 1800’lerin ortaları, artık fabrika dönemidir. İlk burjuva devrimleri, üretici güçlerin önünü açmış, onların gelişimi ise, kapitalist üretimi geri dönülemez noktaya getirmiştir. İşçi sınıfı hareketi de, esas olarak fabrika dönemiyle birlikte başla­ mıştır. Böylece, restorasyona karşı en önemli sosyal güç şekillenmiş oluyordu. Kapitalizme İkinci orijinal geçiş, Amerika’dadır. Amerika kıta­ sının Kuzeyi eski feodal ilişkileri tanımamıştır. Amerika’ya göçenlerin hemen hepsi, Avrupa'da kapitalizmin gelişmesinin açığa çıkarttığı "faz­ la nüfustur”. Dolayısıyla, bunlar zaten eski geleneksel ilişkilerinden kopuşarak Yeni Dünya’ya gitmişlerdir. Amerika’da üç gelişim birlikte ya­ şandı: Kuzey Doğu’da sanayi üretimi, Batı’da aile tarımı, Güney’de köleöi plantasyonlar, Amerikan ekonomisinin sürekli birbirini etkileyen larklı yönleri olmuştur. Gelişen sanayiden hoşnutsuz kesimi Batı’nın boş toprakları çekmiş, böylece Amerikan sanayii fazla işgücü lüksü yaşamamıştır. Güneyin plantasyonlarıysa, ekonomik olarak pamuk ti­ caretiyle İngiltere’ye bağlı, yapı olarak oldukça stabil, işgücü açığa çı­ kartmayan yapılardır. Sonuç olarak, Batı, köleci ilişkilerin daha kuzeye yayılmaması için; Kuzeydoğu ise, Birlik, (daha geniş iç pazar) ve serbest içgücü için Güney’e karşı konumdaydılar. Amerikan iç savaşı, hem güneyin ayrılma nğilimlerine son verdi, hem de plantasyon tarımını tasfiye etti, ancak plantasyon sahiplerini değil!


YOL 72 El konmuş ve terkedilmiş plantasyon toprakları, 40 bin zenciye da­ ğıtılmıştır. Fakat çok geçmeden, bunların büyük bir bölümü eski sahip­ lerine iade edilmiştir. Amerikan iç savaşı da, tüm plantasyonların tasfiyesini savunan “Radikallerini yaratmıştır. Ancak, bunlar iç savaş sırasında ve sonra­ sında hiçbir belirleyici güce sahip değildiler, Cumhuriyetçi Parti’nin ''Ra­ dikal” fraksiyonu olmaktan öteye gidemediler. Neticede, kölecilik tasfiye edildi, ancak, plantasyon sahipleri yerle­ rinde kaldılar. İç savaşın bitimiyle “Batı’da radikal tarımcıların (çiftçile­ rin) ve Doğu’da radikal işçilerin yaylım ateşi altındaki Kuzey'in servet, mülkiyet ve ayrıcalık sahiplerinin partisi, mülksüz ve ezilen emekçi zenci sınıfın haklarını kolluyor gibi görünmekten de vazgeçmeye hazır bir konuma geldi.”(36) Cumhuriyetçi Parti, gerçekten iç savaş öncesi köleci Güney’e karşı yürüttüğü politikayla Batı'mn çiftçilerinin, zencile­ rin ve Doğu daki sanayi işçisinin özlemlerine cevap vermiş oluyordu. Ancak, onların özlemlerini yerine getirmeye hiç de niyetli değildi. "Güneyli J u n k e rle r ’ in köle sahibi olmaktan çıktıkları ve kentin iş dünyasının davranışlarının büyük bir bölümünü benimsedikleri, Kuzeyli kapitalistlerin ise, radikal hoşnutsuzluk homurtularıyla yüzyüze geldik­ leri bir dönemde, tutucular arasında başvurulan klasik koalisyon ola­ nakları doğdu. Böylece, “İkinci Amerikan Devrimi”ni tasfiye eden Ther­ midor sökün etti.” (a.y.) Amerikan devriminin Jakobenleri hiç olmadığı için, onun Thermidor'u da bir ö z e llik taşımaz. Sonuçta, Güneyde’ki kölecilik tasfiye ol­ du, ancak, köle çalıştıran toprak sahipleri yerlerini korudular. “Önceleri ücretli emek kullanma yolunda bazı girişimlerde bulunul­ du; ama bunlar, hiç değilse bir dereceye dek, zencilerin, ücretlerini iş­ lerin durgun olduğu aylarda çekip, pamuğun toplanmasının gerektiği mevsimde ortalıktan kaybolmaları nedeniyle başarısız kaldı. Böylece, her yerde, plantasyoncuya işgücü üzerinde daha büyük bir denetim olanağı sağlayan ortakçılık sistemine geçildiği görüldü. Bu değişiklik çok anlamlıydı.”(a.y.) Amerikan’ın güneyinde Amerikan ortaçağından kapitalizme böyle geçildi. Ancak, unutulmaması gereken gerçeklik şu­ dur; Güney'in köleci plantasyonları, ortaya çıktıkları günden itibaren, ticari tarım yaptılar. Onların, ortaçağ derebey toprak düzeniyle hiç­ bir benzerlikleri yoktur. Bu nedenle, Güney’deki ortakçılık düzeni, de­ rebey düzeninden kapitalizme geçişte yaşanan sancılı dönemleri ya­ şamadı. Gelişkin Kuzeydoğu sanayii, Birlik sonrası Güney’e makina ve metalarıyla akınca, ortakçı düzeni hızla modern kapitalist tarım işlet­ melerine evrimleşti.


Y O L 73

Çöküşün Işığında Sosyalizm

kapitalist tarım işletmelerine evrimleşti. Amerikan devrimi, köklü aristokratik gelenek ve ekonomik ayrıca­ lıklarla dövüşmek zorunda kalmadığı için, Güney’in eski köle sahipleri­ nin gücü, bir restorasyon dönemi yaratmamıştır. Ayrıca, devrim radikal bir çözümle, Batı’yı örnek alıp, tüm plantasyonları işleyenlere-yani kölelere-dağıtmak gibi bir yol hiçbir zaman seçmediği için, devrim sonrası Güney'de büyük git-geller yaşanmamıştır. Sonuçta, Amerikan devrimi, bir restorasyon yaşamamıştır. Kapitalizme üçüncü orijinal geçiş, biri Avrupa'dan Almanya, diğeri (Jzakdoğudan Japonyadır. Ayrı yanları unutulmamak kaydıyla her ikisi­ nin ortak özelliği: eski egemen sınıfların iktidarında, toprak sahipliğiyle cılız burjuvazinin uzlaşmasıyla, uzun sancılı bir dönemden kapitalizme geçiştir. Almanya'da Stein ve Hardenberg reformlarıyla (1806-1813) sertlik ilga edilmiştir. Ancak, serf ligin kaldırılması, Elbe'nin doğusunda (Prus­ ya'da) Junkerlerin topraklarını genişletmeleri sonunu doğurmuştur. Elhe'nin batısında ise, borçlu köylüler yığınını yarattı ve "Yeni Dünya'ya kaçışı hızlandırdı. 1830'larda Orta Avrupa’da tekstil sanayii ve maden­ cilik gelişmişti. Bankacılık, ilk adımlarını atıyordu. Almanya'da radikal gelişme eğilimleri, ilk rüzgarı 1830 Paris ayak­ lanmasıyla Bourbon hanedanının yıkılmasından aldı. Liberal ve demokMl .ıkımlar, filizlenip yayıldı. Liberaller anayasal monarşi isterken, De­ mokratlar bir Jakaben devrimi özlüyorlardı. Rüzgar kısa sürdü. Metternınh, Alman Konfederasyonunu yeniden sağlamlaştırdı. Ancak, kapita­ lizmin çıkarları doğrultusunda adım atmaktan da geri durmadı. İlk kez I«»<Jor.ıl prenslikler arasında "gümrük birliği” sağlandı. (1834) Alimin burjuva devrimi, ikinci ivmeyi de Fransa'dan almıştır. 1848 '..ubflt’ında Paris’te patlayan devrim, Mart'ta Almanya'ya ulaşmıştır. Mnyıs’ta yapılan seçimlerle, laftan başka hiçbir şey üretememekle ünlü I imik furt Ulusal Meclisi toplanmıştır. Gericilik, Avusturya ve Prusya'da Alımın I aberasyonuna karşı hazırlık yaparken, parlamento, devrimi ko­ niyi« .ık hiçbir pratik önlem almıyor, tartışmalarla hayati önemdeki za­ manı tüketiyordu. Liberallerin, pısırık Alman burjuvazisinin, devrimi ilerlainmk şöyle dursun, korumaya bile yetenekli olmadığı ortaya çıkar­ ıcın I »omokratların da tek yeteneğinin gevezelik olduğu açığa çıkıyor­ du UMU yazında, Avusturya İmparatoru, Bohemya’da devrimi bastırdı, linlyn'dıi kontrol altına aldı. Prusya’da ise, William IV gittikçe güçleniy«ı ıı l ıı . Amlık’ta Berlin Anayasal Meclisini dağıttı. 1849 baharında l mukimi l ’iulamentosu, nihayet bir Anayasa kararlaştırdığında, dev-


YOL 74 rim heryerde sona ermişti. 1850 İle Alman Thermidoru - gericilik yılları- başlar. Ancak, ekono­ mide 1857 çöküşüne kadar belirgin bir gelişme olur. 1860’larda Avusturya'da mutlakiyet yenilir. İtalya ve Almanya’da yeniden mutlakiyet karşıtı hareketler canlanır. Gerici bakanlar federas­ yonlarda tek tek istifa eder. Ancak bütün bu gelişmeler yeni, bir dev­ rimci patlamayı getirmez: Junkerler ile burjuvaziyi şahsında - daha doğrusu hükümetinde - uzlaştıran Blsmark dönemini başlatır. Otuz yıl süren bu dönemde, kapitalizmin gelişimi, Prusya toprak aristokrasi­ si Junkerlerle tam bir uzlaşma içinde yürütülür. Bu dönem, Bismark’tan sonra da 1918 devrimine dek sürmüştür. Nasıl Fransa'da Üçüncü Cumhuriyet’e, son uyarıyı Paris Komünü yaptıysa, Almanya’da cumhuriye­ tin yolunu çok kısa süre Berlin'e egemen olan 1918 proleter devrimi aç­ mıştır. Alman devriminde, İngiliz ve Fransız devrimlerinde henüz olgunlaş­ mamış olan proletaryanın sınıf olarak eylemliliği yaşanmıştır. Frankfurt Parlamentosunu yaratan 1848 devriminde, hem Fransa'da, hem de Al­ manya'da proletarya ilk kez silahı bir omuzundan diğerine aktarmış­ tır. Bu gerçeklik, Alman devriminin kaderini çizmiştir. İngiliz ve Fransız devrimlerinde, üretim henüz manüfaktür te­ melinde olduğu için, önemli işçi hareketleri görülmez. Sanayi devrimiyle 1800’de fabrika üretimine geçen kapitalizm, ilk kez İngiltere’de Çartist işçi hareketini doğurmuştur. Almanya’da kapitalizm, İngiltere’deki gibi ikiyüzyıl manüfaktür dö­ nemi yaşamak zorunda kalmamıştır. Kapitalizm, daha baştan, fabrika üretimiyle başlamıştır. O nedenle, 1848 devrimi, daha ilk adımda, Al­ man burjuvazisini proletarya ve Junkerler arasında kişiliksizleştirmiştir. Ona güç kazandıran, devrimin yukardan yürütüldüğü Bismark yılları olmuştur. j Sonuçta, Almanya’da kapitalizmin gelişmesi, Fransa’dan esen dev­ rimin Franfurt Parlamentosunda lafa boğulmasından sonra, adeta bitmez bir restorasyon dönemine girer. Radikal kopuşmalar ve uzlaş­ malar biçiminde gelişme yerine, Almanya’da burjuva '‘devrimi”, bir kopuşma.denjBmesInden sonra sürekli uzlaşmayla gelişmiştir.l Japonya. uzak doğunun bu adası, Avrupa’daki gibilîevnrn rüzgar­ larından etkilenmeden bütünüyle kendi iç evrimini yaşamıştır. Japonya ile Almanya’nın kapitalizm öncesi sosyal yapısında en küçük bir ben­ zerlik yoktur. Üstelik, palazlanan Japon burjuvazisini toprak sahipli­ ğiyle uzlaşmaya itecek hiçbir işçi eylemliliği yaşanmamıştır.^üna rağ­ men, Japonya’da kapitalizm, bütünüyle merkezi aristokrasinin gü4ü-


Y O L 75

Çöküşün Işığında Sosyalizm

Ilıma ı.ığmen, Japonya’da kapitalizm, bütünüyle merkezi aristokrasi­ nin güdümünde gelişmiştir. Japonya'da kapitalizmin yolunu açan, Meici Hanedanıdır (18681012 ). sosyal yapı, hanedanın altında Daymyo (beyler), onun altında Sa­ mın ay’lar -Osmanlılıktaki Dirlikçiler- ve köylülükten ibarettir. Meici Ha­ nedanı başlarında, 266 Daymyo’nun, 2 milyona yakın da Samuray’ın ol­ duğu bilinmektedir.(37) Bu yapı, 1800’lerin ikinci yarısına gelindiğinde, orijinal, tarihten ge­ len özelliklerini artık yitirmiştir. Tarım ticarileşmiş, Samuray’ların askeroll fonksiyonu giderek ortadan kalkmıştır. 1877 Satsuma Ayaklanma­ sı, Samuray’ların bu gidişe karşı son direnişi olmuştur. r öte yandan, eski toprak düzeninin değişmesine karşı, Meici Hane(l.minin ilk on yılında 200 ü aşkın köylü ayaklanması yaşanmıştır. Bu ay.ıklanmaların pek çoğunda Samurayların köylülerle davrandığı açıktır. 1889'da ayaklanmalar son bulur. Mülk sahiplerine oy verme hakkı tanınır. 50 milyon nüfustan 460 bin kişi bu hakkı elde eder. 1900’lere gelindiğinde “tahtı kuşatan çevre, feodal ayrıcalıklarından vazgeçmeleri karşılığında kapitalistlere dönüştürülen eski feodal bey­ lerden, az sayıda eski tacir aileden've alt tabakalardan yükselmiş bir­ kaç karun gibi yeni zengin tacir aileden oluşuyordu.” Daha "1880'de ulusal bankalardaki hisse senetlerinin yüzde 44’ünden biraz fazlası, ço­ ğu eski daymyo ve imparatorluk sarayının üyeleri olan bu yeni soylula­ ra aitti.” (a.y.) Meici Hanedanı, beylerden imtiyazlarını satın alıp, onları saray çev­ resinde yeni zenginler olarak tutarken, geniş Samuraylar kitlesini de süreç içinde tasfiye etmiştir. "Samuray kitlesinin küçük bir bölümünün iş ve politika dünyasında zengin ve güçlü duruma geldikleri kuşkusuz. Arna, birçoğu toplumsal yapıda tutunabilecekleri bir dala sarılıp, ellerin­ den ne geliyorsa onu yaptılar ve bu arada polis, komiser, subay, öğret­ men, avukat, gazeteci, hatta çek-çek çekicisi ve adi hırsız oldular." (a.y.) Kırda ise, tarımın ticarileşmesi, eski geleneksel bağları radikal bir şekilde koparmadan, büyük toprak sahibi-kiracı çiftçi ilişkisine evrimleşmiştir. 1900'lerde, toprakların yarısı kiracı çiftçilerce işlenmektedir. 1938’de, bu durum hemen hiç değişmemiştir. Japonya’da kapitalizm, neredeyse İmparatorluğun sosyal yapı is­ keletini hiç değiştirmeden, onun kanallarında gelişip, bu kabuğa yeni bir öz kazandırmıştır. Bu nasıl olmuştur? 1860’lar dünyası, Kıta Avrupası’nda ve Amerika’da kapitalizmin ke-


YOL 76 sin egemen olduğu bir dünyadır. Japon egemenleri, bu gelişimi uzaktan da olsa izliyorlardı. Adanın bu gelişmelerle doğrudan teması sınırlı kal­ sa da, dolaylı olarak bu genel gidişin etkisi altındaydı. Öte yandan, Ja­ pon toplumunda, Tokugova Hanedanlığı ile birlikte, 1600’lerde derebey savaşları son bulmuş; İmparator, Beyleri saraya çağırarak, genellikle onları sarayda tutarak düzeni sağlarken, bu “barış” ortamında güvenli ticaretin yollarını açmış oluyordu. Benzeri bir yoldan, Osmanlılık, yarı-sömürgeliğe sıçrayabiimiştir! Oysa, Japonya artık ekonomik bir devdir. Bu gelişimde önemli sebeplerden ilki, Japonya’nın emperyalizmin sömürücü alanına girmemiş olmasıdır. Adada emperyalizmi çekecek bir zenginlik yoktu. Bu, sermaye birikiminin dışarıya kaçışını engellemiştir. Esas önemlisi, antik medeniyetlerin kanını emen bir tefeci sermaye mi­ rasına sahip olmamasıdır. Yukarı barbarlık geleneklerinin henüz güçlü olduğu, Samuray (Dirlikçi) gözetimindeki kollektif köy yapısının yaygın olduğu bir yapıdan kapitalizme geçiş başlamıştır. '‘Meici yönetiminin erken dönemlerinde, ekonomik gelişme yönünde baş dürtü, hiç değilse resmen, o sıralarda tarım soyluluğunun yeni bir kanadının elinde bulunan hükümetten ve Tokugova döneminde pek çok şeyini yitirmenin acısını çekmiş, oraya buraya dağılmış samuray kö­ kenli, yetenekli ve enerjik kimselerden geldi”, (a.y.) Ticari tarımın gelişmesiyle, bir yandan dağılan geleneksel yapı, öte yandan ruhunu henüz kapitalizme teslim etmediği için, merkezi yapının yönlendirmesini tabana kadar ileten bir mekanizma işlevi görüyordu. Ancak, Batı’da değişimin açık öncüsü olan burjuvazinin bu konu­ mu, onu açıkça derebeylikle hesaplaşmaya itmiştir. Japonya'da ise, henüz “Samuray geleneklerinin” güçlü olduğu bir sosyal yapıda, kapi­ talizmin gelişmesi bambaşka sonuçlar doğurmuştur. "Meici yönetiminin daha ileriki yıllarında bile, işadamları sınıfının ko­ numu, toplumsal ve siyasal bakımdan hala, Japonya’yı yöneten elitin, ekonomik kökleri çağdaş endüstri dünyası içine kadar ulaşabilmiş olsa bile, kültürel kökleri tarımcı bir geçmişe dayanan elitin altındaydı. Top­ lumda işadamlarını aşağı gören tutum sürmekteydi. İşadamları, kamu görevlileri karşısında saygılı, bir kusur işlemişcesine bir tutum takınma­ yı sürdürdüler. Kamu önünde açıktan politikayla uğraşmaktan kaçına­ rak, etkili bir özel siyasal ilişkiler ağı kurdular, işadamları dünyasıyla politika dünyasının gereksinimlerini uzlaştıran başlıca düzenek rüşvet idi.” (a.y.) Anlatılanlar, biz^ hrç\de ya b ^c ı dbğil. Oşmşnlı devtet sınıfları ka­ tında, "tüccar takıniı* hep aşağılahfftrştıfr-Ancak, Osmarililıkta tefeci -


Y O L 77

Çöküşün Işığında Sosyalizm

Anlatılanlar, bize hiç de yabancı değil. Osmanlı devlet sınıfları ka­ lımla, "tüccar takımı” hep aşağılanmıştır. Ancak, Osmanlılıkta tefeci lıu/irgnn sermaye üretime akmazken, Japonya’da merkezi yönetimin •longllminden çıkamayan sermaye üretimde yeni birikimler yaratmıştır. Japonya’da kapitalizmin gelişimi, henüz güçlü olarak yaşayan yuknıı haıbar gelenekleriyle içiçe girince, toprakta kiracı çiftçiye dönü>0(1 köylünün toprak sahibiyle, fabrikadaki işçinin işverenle ilişkisi ata«>ıkll niteliğini korumuştur™) Iil/O'lerde parlayıp sönen köylü ayaklanmaları dışında, yapının iç ıliı/ttMİnl narsan bir gelişme olmamıştır. Neticede, Japon kapitalizmi, Samuray düzeninin kabuğu içinde gellçiılum, .ıdeta sürekli bir restorasyon yaşamıştır. İktidar ve siyasi ya­ pı, m >k tedrici olarak değişmiş; topraktaki yapı ise korunmuş, toprak ılııplığı. gücünü yitirmeden, II. Dünya Savaşı yıllarına kadar gelmiştir. Sosyal tepkileri geleneksel yapı içinde sönümlendiren ya da sindiımı dü/on, en son 1915'lerde patlak veren köylü ve işçi hareketlerini milliyetçi örgütlenmelerle bastırmıştır. Ancak, bu sosyal yapı, tam da kendine özgü başka bir tepki üretıı ıı'.i ıı 1032 yılında, bir Budist rahibin önderliğini yaptığı küçük bir gem, köylüler grubu, Japonya'nın tarımsal sefaletinden sorumlu olan y ö n e tic i /umre- üyelerini öldürmek için and içmiştir. Köylüler, bazı ö11««mılı yöneticileri öldürmüş, ardından "genç bahriye ve harbiye öğrenci­ lini .e.r.ında, bu görevi sürdürmeye hazır takımlar” çıkmıştır, (a.y.) \nmuray geleneğiyle içiçe gelişen kapitalizm, Japonya'ya önemli ıd.mlnr nttırsa da, kapitalizmin sermaye birikimine hizmet eden a ta e r­ kil kolloktivizm, yığınların tepkisini sürekli sönümlendiren, geciktiımı tılr m^ oynamıştır. Kır ilişkilerindeki düğüm, büyük toprak sahipliğini inmııyUt tasfiye eden reformla, ancak II. Dünya Savaşı sonrası Amerii- m ıVgul komutanlığınca çözülmüştür. En az 150 yıllık sancı olan kır illykllttnni, Japonya’nın kendi iç dinamiği çözememiştir. Ataerkil ilişklluıin koruyucu çeperi içinde gelişen kapitalizm, böyle bir dinamizme i m i yılda varamamıştır. Amerika’nın yaptığı toprak reformu ise, Japonya ukonomisine yepyeni bir ivme vermiştir."j Almanya ile Japonya karşılaştırılırsa, Her iki ülkede de kapitalizmin ..»ki ugı.monlerin iktidarında yukarıdan inşası bir benzerlik göstermek­ le, m Aı» ak, benzerlik yalnızca bu kadardır. Almanya, Fransız devrim ııı/tj. ılnııyla beslenmiş, merkezi aristokrasiden çok, bölgesel prens­ lik kai n ngomonlik çatışmasının yaşandığı dönemlerden kapitalist üre­ tim ılı-.kılarıne geçmiştir. Bu ülkede, Junkerler ile burjuvazinin uzlaşmam yakandan devrimin ivmesi ve teminatı olmuştur. Japonya’da ise, bir


YOL 78 uzlaşmadan çok, imparatorluk aristokrasisinin vesayetinde kapita­ list üretim şekillenmiştir. Bu vesayet ve eski ataerkil geleneklerin canlı tütuiması, kapitalist üretim ilişkilerinin gözeneklerine sinmiştir. Bu özellik, ancak 1970’lerden sonra hızla erozyona uğramıştır. O nedenle, Japon toplumu, artık, eskiden tanımadığı yepyeni sorunlarla yüzyüzedir. Kapitalizme bu tarz geçiş, bir bakıma, sürekli restorasyonla birlikte yaşamak oluyor. Eski sosyal yapı radikal vuruşlarla tasfiye edilmediği için, onun özellikleri kapitalist üretim ilişkilerine yapışıyor, kaynaşıyor. 1 1870’lerdeki köylü ayaklanmalarından başka hiçbir sosyal devrim du­ rumu yaşamayan Japonya’da, halk yığınlarında sorunlara karşı radikal tepkiler üretmek yerine, “kollektif uyum” genellikle egemen ruh hali ol­ muştur. Ayrıca, Alman kapitalizmi nasıl manüfaktür döneminden geçmeden büyük bir hızla fabrika üretimine geçtiyse, Japon kapitalizmi de, hem kendi gelişim özelliğinden- imparatorluk aristokrasisinin vaseyetinde geliştiğinden- hem de dünyada kapitalizmin tekelcileşmeye başladığı bir dönemde kapitalist gelişmeye girmesinden dolayı, neredeyse doğ­ rudan tekelci devlet kapitalizmi özelliği kazanmıştır. Gelişme yıllarında avantaj sağlayan bu özellikler, artık dezavantaja dönmeye başlamıştır. I ... . y Özetlersek, gelişmış ülkelerde kapitalizme başlıca üç yoldan yaşa* nângeç işlerj varılan sonuçlardan bakıldığında önem taşımıyor gibi gö­ 1 rünebilir. Ancak, her yol, kendi özelliklerini adeta silinmez bir şekilde toplum yapısına kazımıştır. Geçiş yolları, üretici güçler ve üretim ilişkileri üzerinde keskin izler bırakmıştır. İngiltere ve Fransa'da devrim, restorasyon, yeniden dev­ rim gidişi, topluma sosyal olayların gidişine karşı canlı refleks göster­ me yeteneği kazandırmıştır. Bu iki ülke, restorasyon dönemlerine yine birer devrimle son verebilmişlerdir. Amerika, belirgin geriye dönüşler-restorasyonlar- yaşamadan ve kapitalizm-öncesi ilişkilerle boğuşmadan gelişmiştir. Bu gidiş, Ameri­ kan toplumuna tükenmez bir "geleceğe iyimser bakış” özelliği kazan­ dırmıştır. Alman ve özellikle Japon gelişimi, sürekli restorasyon ya da kapita­ lizm- öncesi özellikleri yeni üretim ilişkilerine sindirme, bu toplumların, restorasyonun çürütücü etkilerinden kendi iç dinamikleriyle kurtulma yeteneklerini azaltmıştır. Almanya, I. Dünya Savaşı yıllarında, tümüyle savaş ortamının ve Rus devriminin etkisiyle patlak veren 1918 devrimiyle, radikal bir kopuşmayı denemiş, bunu yeterince yapamayınca, faşizm yaşamak zorunda kalmıştır. Japonya, yaşadığı sürekli resto-


YOL 79

Çöküşün Işığında Sosyalizm

kurtulma yeteneklerini azaltmıştır. Almanya, I. pünya Savaşı yılların­ da, tümüyle savaş ortamının yei Rus devrifninin etkisiyle patlak veren 1918 devrimiyle; radikaİ bipkopuşmayı denemiş, bunu yeterince yapamayınca, faşizm yaşamak zorunda kalmıştır. Japonya, yaşadığı sü ­ rekli restorasyonla özellikle kırlarda yüzyıllardır biriktirdiği sorunu, ancak Amerikan işgal kuvvetlerinin zoruyla çözebilmiştir. Bir üretim biçiminden diğerine bir sıçrayışta geçilemiyor. Ancak, es- , ki ve yeninin müzmin içiçeliği, çok daha korkunç sonuçlar doğuruyor. Alman, Japon ve hatta İtalyan faşizminin kaynağında, bir de bu yön vardır. Köklü Çevrimlerle yaşanan ilk kopuşmalar, eğer topluma deği­ şim için gerekli ivmeyi kâzandırabilmişse, ardından gelen restorasyon dönemleri, yeni kazançlarla açılabiliyor. Böyle köklü bir kopuşma ya­ şanmamışsa, eskinin ve yeninin içiçeliği, üretici güçleri geiiştirse de, aynı zamanda onlarda hep çürük, eskiye ait bir yan bırakıyor. Bu, en açık biçimde, üçüncü dünyada kapitalizme geçişte görülür. Üçüncü dünyada emperyalizmin eli değmeden kapitalizme geçen he­ men hemen hiçbir ülke yoktur. Ana özellikleriyle bu geçişleri ayrımlandırırsak, önümüze başlıca üç farklı gelişim biçimi çıkar. Latin Amerika kıtasından, genellikle kent medeniyetlerinden (inka, Maya, Aztek) ya da y u k a rı b a rb a rlık konağından emperyalizmin ta­ lanıyla kapitalizme geçiş; Afrika'nın orta ve güneyinde aşağı ve orta barbarlıktan, yani ilk e ! kom ün - k a b ile - yaşam ından kapitaliz­ me geçiş; Asya kıtasında ve Afrikanın Kuzeyinde a n tik m e d e n iy e t­ le rd e n (İslam, Hini, Çin) ya da “ doğu fe o d a liz m in d e n kapitaliz­ me geçiş yaşanmıştır. Bu geçişlerin hepsi farklı özellikler taşır. Dünyadaki son gelişmeler ışığında yeniden incelenmeleri gerektiğine inanıyoruz. Konumuz açı­ sından, yalnızca bazı esas özelliklerle yetinmek zorundayız. Emperyalizm, orta ve yukarı barbarlık konağındaki toplum yapılarını tümüyle altüst etmiştir. Afrika kabileleri, köle kaynağı haline geldikleri için, kabile savaşları hızlanmış, birbirlerini köleleştirmek için delice bir savaş başlatmışlardır. Kapitalizm, bu geri topiumlarla karşılaşınca, an­ tik çağın köleciliği, bir kere daha “özgür ticaret” bayrağı altında, o gün­ leri aratmayacak şekilde canlanmıştır. Avrupa'ya, daha çok da Ameri­ ka'ya milyonlarca köle pazarlanmıştır. K ölecilik, kapitalizmin ken­ dinden önceki toplum yapılarından alıp canlandırdığı ilk kurum olmuş­ tur. İkin cisi, ise latifundia tarımıdır. Bütün Orta ve Latin Amerika kent medeniyetleri tam anlamıyla yağma edilmiş, yerliler ve Afrika köle­ leriyle, dev köle plantasyonları işletmeye açılmıştır. Kapitalizm, Latin Amerika’da adeta ortaçağı yeniden inşa etmiş-


YOL 80 tir. Köleler, uçsuz bucaksız topraklarıyla latifundlalar, modern kapita­ lizmin Latin Amerika toplumlarına verdiği yeni biçim olmuştur. Kapitalizm, henüz ticareti bile çok az tanıyan bu toplum yapılarını, kelimenin gerçek anlamıyla cin gibi çarpmıştır. Öte yandan, daha ileri aşamada olan antik medeniyetlerle- Çin, Hint, İslam-karşılaştığında bunların oturmuş egemen yapılarına fazla dokunmadan, kapitalizmin meta ekonomisini bu ülkelerin kendi üretim­ lerinin aleyhine geliştirmiştir. Saray, tefeci-bezirgan sermaye ve toprak beyliğiyle kenetlenen kapitalizm, bu toplum yapılarında ancak çok ağır, sancılı bir değişime yol açabilmiştir. Netice olarak, üçüncü dünya, kapitalizmin gerçek yüzünü yansıtan bir ayna gibidir. Nasıl, İngiltere, Fransız devrimine düşmanca davrandıysa, Amerikan iç savaşında Güney’in yanında yer aldıysa, üçüncü dünyada da modern üretimi geliştirmek kaygusunu taşımamıştır. Mo­ dern teknik gelişim, daima kar tanrısına tabi olmuştur. Günümüze kadar, geri ülkelerde kapitalist üretim ilişkileriyle, önce­ ki üretim ilişkileri ıçiçe yaşamış ya da "eklemlenmiştir”. Siyasi olarak, diktatörlükler, ortaçağ mutlakiyetinin bir devamı olmuştur. Pinochet’ler Markos'lar, modern çağda geri ülke kraIcıklarıdır. Restorasyonlar, üçuncü dünyanın neredeyse alınyazısıdır. Bu durum, üretici güçleri geri­ letmek bir yana, artık açıkça çürütmektedir. Geri ülkelerde, hem vur­ guncu egemenler, hem de yoksul ve işsiz kitleler farklı derinliklere doğ­ ru çürümektedirler. f Dünya ölçüsündeki konumu düşünüldüğünde, kapitalizm henüz yerkürenin büyük bir kesiminden, kendinden önceki üretim biçimlerini ■»tasfiye edememiştir. Elbette, eski toplum biçimlerine dönüşler başla­ mayacak, ancak ileriye sağlıklı gelişimler olmayınca içiçe giren yapılar­ da çürümeler kaçınılmazdır. Toplumu geliştirme yeteneğini yitiren bir üretim biçimiyse, kaçınılmaz bir şekilde tasfiye olur.l Kapitalizme genel olarak baktığımızda; “büyülT'burjuva devimlerin­ den sonra, emperyalizm ve sömürgecilik yıllarıyla dünya ölçüsünde bir restorasyon dönemine girilmiştir. Bu restorasyon dönemi, Rus devrimi, ardından Doğu Avrupa devrimleri ve ulusal kurtuluş savaşlarıyla sona erdirilmiştir. Daha sonra, yeni sömürgecilikle başka bir restorasyon dö­ nemi başlamıştır. Eski üretim ilişkilerinin sömürge valilikleriyle tasasız­ ca korunduğu yıllar bitmiş, dünya modern derebeyliği-uluslararası finans-kapital-, gelişmekte olan ülke burjuvazileri, yeni bir uzlaşmaya girmiştir. Dünya ölçüsünde üretim ilişkileri bu şekilde evrimleştiriliyor. Böyle bir yoldan, uzun ve sancılı yıllardan sonra Almanya ya da Japonya’nınkine benzer bir gelişim dünya ölçüsünde yaşanabilir mi?


YOL 81

Çöküşün Işığında Sosyalizm

sonra Almanya ya da Japonya’mnkine benzer bir gelişim dünya ölçü­ sünde yaşanabilir mi? Buna gelecek cevap verecek. Ancak insanlık, ne Almanya’nın ne de Japonya’nın sırf böyle bir ev­ rimleşmeyle modernleşmediğini, her ikisinin de radikal müdahaleleri çağırmadan edemediğini biliyor. Kapitalizmin dünya ölçüsünde sü­ ren bu restorasyonuna ancak yeni devrimler son verebilir. Herşey, yeni sermaye birikimleri için dünya kırlarının-gerçek anlamda geri ülkeler tarımının-radikal değişimlere uğratılmasını zorluyor. Kapitalizm, gelişme­ siyle kaçınılmaz bir şekilde yeni devrimleri çağırıyor. Kapitalizmden Sosyalizme Geçiş ve Restorasyon Kapitalizmden sosyalizme geçiş, ilk kez Rusya’da yaşandı. İster istemez, bu geçiş, Rusya'nın bütün özgül koşullarını içinde taşıdı. Fa­ kat, aynı zamanda, ardından gelecek devrimlere bıraktığı önemli genel dersler oldu. Hepsinden öteye, yakın zamana kadar, sosyalizme geçi­ şin sürekli ileriye akan bir süreç biçiminde gelişeceği düşüncesi yay­ gındı. Bazı sosyalist ülkelerde patlak veren hoşnutsuzlukları, aşılması gerekli gerici tepkiler olarak gördük. Akan olaylarla bugüne kadar ge­ len birikimin patlamasıyla, sürecin bambaşka bir yüzü daha olduğu açı­ ğa çıktı. Sosyalizmin gelişiyor göründüğü günlerde, geçmişte kalan ke­ sintili, zorlu, hatta geriye dönüşlü zaman aralıkları gözlerden doğal ola­ rak silinmişti; şimdi yaşanan çöküşle gözler ister istemez o dönemlere çevrilmektedir. Kapitalizmdeki restorasyonla, sosyalizmde yaşanan arasında ka­ ba benzetmeler yapmak soruna açıklık getirmemekle kalmaz, önemli yanılgılar da yaratabilir. Daha gerçekçi bir karşılaştırma yapabilmek için bilinen tarihi döneme, bazı başka yönleri öne çıkartarak yeniden bakalım. “1917’de Rusya Avrupa tarihindeki büyük burjuva devrimlerinin so­ nuncusu ile proleter devrimlerinin ilkini yaşadı. İki devrim birleşerek tek bir devrim halini aldı. Bu eşi görülmedik birleşme, yeni rejime olağanüs­ tü bir canlılık ve enerji kazandırdı; ama aynı zamanda şiddetli gerilim ve zorlamaların ve yıkıcı sarsıntıların da kaynağı oldu.” (38) Çarlığın ve burjuvazinin tasfiyesinin çok yakın zaman dilimlerinde olması, devrimin oluşuna büyük bir ivme verdi. Fabrika üretimiyle prole­ taryanın sahneye çıkması ve güçlü Junker egemenliği, Alman burjuva­ zisini nasıl ürkekleştirdiyse, bu gerçeklik Rusya için on kat daha geçerliydi. Proletarya, çok kısa bir zaman aralığında, Rusya’nın iki mer­ kezine yığıldı. Rus burjuvazisi, proletarya ve Çarlık arasında kişiliksiz­ leşti; burjuva anlamda bile hiçbir reformu gerçekleştirme yeteneğinde olmadığım olağanüstü koşullarda sergileyince, proletarya ilk kez tarih


YOL 82 sahnesine egemen sınıf olarak çıktı. Ancak, iki devrimin içiçe sürmesi, proletarya devriminin tutunması açısından muazzam sorunlarla yüklüydü. Sovyet deneyi, bunun yarat­ tığı “gerilimi” aralıksız yaşamıştır. Savaş komünizmi yıllarını Fransız devriminin Jakoben yıllarına ben­ zetirsek, ardından gelen NEP dönemi, Thermidor-gericilik-dönemine denk düşer. Fakat böyle bir benzetme, kaba bir analojiden öteye gitrpez. Daha yakından baktığımızda, NEP yılları bir geri çekilme ve bu an­ lamda restorasyon yıllarıdır. Burjuva devrimlerinden farklı olarak, siya­ si iktidar değişmemiş, ancak çarlığın eski bürokratları kaçınılmaz zo­ runluluklardan dolayı devlet aparatına geri çağırılmış; ekonomide, şe­ hir ve kır arasında özgür ticaret imkanı tanınm ıştır. / NEP dönemi, içiçe giren iki devrimin kopuşmasını hazırlamış, NEP’in bitişiyle proletarya devrimine burjuva Rusya’sından miras kalan görevler esas olarak geride kalmıştır. Bu, kapitalizmin bazı araç ve yöntemlerini kullanarak sosyalizmin kuruluşuna yol açma an­ lamında böyledir. Oysa NEP sonrası, büyük ölçüde gelişmiş ülkelerde kapitalizmin yaptıkları, sanayileşme ve tarımda modernleşme gerçek­ leştirilirken, bu sefer sosyalizmin araç ve yöntemleriyle kapi­ talizmin yapamadıkları tamamlanmıştır. Elbette, hiçbir zaman kapitaliz­ min yaşamadığı boyutlarda. “1926’da kentlerde yaşayanların sayısı an­ cak 26 milyondu. 1966’da ise bu sayı 125 milyona çıkmıştır. Sadece son onbeş yıl içinde kent nüfusu 53-54 milyonluk, yani Britanya Adaları’nın toplam nüfusu kadar bir artış gösterdi... Amerika’da ise kentli nü­ fusun yüzde 60’a çıkabilmesi için tam bir yüzyıl geçmesi gerekmiştir. "Sovyet kentleşmesinin hem hız, hem de ölçek açısından, tarihte bir benzeri daha yoktur.” (a.y.) Amerika’nın savaş görmemiş verimli topraklarında yüzyılda katettiği yolu Sovyetler, savaş yıllarını ve yıkımım hesaba katarsak, otuz-otuzbeş yılda katetmiştir. Bu, toplum yapısının değişiminde tarihin gör­ düğü en muazzam hızdır. Fakat, bugün böylesine fırtınalı atılımın yal­ nızca avantajlar yaratmayıp, önemli zaafları da bünyeye kazıdığını da­ ha rahatlıkla görebiliyoruz. Tarihte, toplumların bir yapıdan diğerine böyle hızlı sürüklenişleri ar­ dından tepkileri, restorasyon yıllarını getirmiştir. Aynı tepki, Sovyetlerde de 1966’larda Kruşçef döneminde açığa çıkmayı denemiş, fakat bastırılmıştır. Bastırılan bu tepki, Brejnev döneminde kılcal damarlar­ dan tüm topluma yayılmıştır. Bir bakıma uykuya yatırılan, dondu­ rulan restorasyon güçleri, çok daha birikmiş olarak, 1985’lerde tüm ku­ ralları ve sınırlamaları birkenara iterek açığa vurmuştur.


Y O L 83

Çöküşün Işığında Sosyalizm

dondurulan restorasyon güçleri, çok daha birikmiş olarak, 1985’lerde tüm kuralları ve sınırlamaları bir kenara iterek açığa vurmuştur. Sosyalist ülkelerde, özellikle Sovyetler Birliği’nde yaşanan restoıanyonun nedenlerine ve muhtemel gelişmelerin irdelenmesine gelmedun, kapitalizmde yaşanan restorasyonlarla benzerlik ve farklılıklarını lunblt edelim. Sınıfsal planda, kapitalizmde yaşanan restorasyonlarda, eski düzenin egemen sınıfları uzlaşmayla ya da doğrudan yeniden iktidar gücünü ellerine aldılar. Bu geriye dönüş sırasında, halk yığınlarında genul bir ruh hali değişikliği, devrimin erken sonuçlarından duyulan düş kırıklığıyla, eski değerlere bir dönüş yaşanmıştır. Bu düş kırıklığı, Ingiltere ve Fransa’da bir histeriye dönüşmüş, Prüten ve Jakoben "çıl­ gınlıklar', lanet yağmuruna tutulmuştur. Sosyalizmde, yetmiş yıl sonra yasanan restorasyonda eski egenmn sınıflar yoktur. Hem toprak aristokrasisi, hem de burjuvazi köklü İm vekilde tasfiye edilmiştir. Aydınlar, bürokrasi ve hatta işçi sınıfı içirfdun çıkan kesimler restorasyona “öncülük” etmektedir. Ancak, bunla­ rın eski egemenlerle ne soy, ne de doğrudan bir düşünce mirası anla­ mında bağlantıları yoktur. Restorasyon süreci, kendini savunan “sınıf­ ımı" da yine bu gidişi içinde yaratmaktadır. Bu nedenle kapitalist resto­ rasyondaki eski egemenlerin yönetme alışkanlığından gelen "istikrar” görüntüsü, sosyalist restorasyonda yoktur. Öne çıkan güçler, dağınık, programsız cesaretsizdir. O nedenle, kendi ülkelerinde sağlam bir day.mak noktasından yoksun olduklarından, yeryüzü egemeni finans-kapitalirf buyruğu altına girmek için iğrenç bir yarış içindeler. Halk yığınlaımda ise, ruh hali olarak komünizme karşı histerik bir dönüş yaşan­ maktadır. Heykellere saldırarak geçmiş bilincini inkar eden yığınlar, he­ nüz yerine yengini koyamamışlardır. Siyasal planda, kapitalist restorasyonda tam bir gericilik ya­ vanmış, zaten restorasyon, esas olarak, devrimin ön plana çıkarttığı "l>aldırıçıplaklar”a haddini bildirmiştir. Sosyalist restorasyonda ise ter­ vice, geçmiş dönemin ağır ve durgun siyasi havasının yerini, canlı, her kafadan bir sesin çıktığı tipik bir geçiş dönemi "özgürlüğü” almıştır. Hu çarpıcı farklılığın temelinde, kapitalizm ve sosyalizmin karşıt özel­ likleri yatmaktadır. Feodalizm de, kapitalizm de azınlık iktidarlarıydılar. Sosyalizm en deforme edilmiş haliyle bile, işçi sınıfı ve halk yığınlarının düzen içindeki fonksiyonunu sıfıra indirememiştir. Zaten restorasyon da "daha fazla sosyalizm” parolalarıyla başladı. Ancak, sosyalizmin kalitesi yükseltemedikçe, bu "özgür günlerin” uzun ömürlü olmadığını milliyetçi hortlamalar göstermektedir.


YOL 84 Mülkiyet ilişkileri açısından, kapitalist restorasyonda eski toprak sahipleri ya mülklerine kavuştular, ya da büyük tazminatlar aldı­ lar. Ancak, eski sosyal imtiyazlarını geriye alamadılar. Bunların yerine kendilerine para ödendi. Sosyalist restorasyonda ise mülklerin iade edileceği eski sahipler yoktur. Bu sorun hala çözülememiştir. Ve sosyalist restorasyona tam bir kaos görüntüsü kazandıran ger­ çeklik budur. Devlet mülkiyetinin, halk yığınlarının aleyhine yağma edil­ mesi, yakın gelecekte derin komplikasyonlar yaratacaktır. Genel ekonomik g İd is açısından, restorasyon dönemlerinde kapitalist ekonomi gelişmiştir. Yeni-üretim ilişkileri ağır ve sancılı yollardan da olsa yerleşikleşmiştir. Sosyalist restorasyonda bu konu­ da henüz açık belirtiler yoktur. Egemen görüntü tam bir kaostur. Restorasyonun genel nedenine gelince; kapitalizmde, ^ devrimin zoruyla yeni üretici güçler eski ilişkiler ağı içinde ilerleme iv- * meşini yitirince, gerileme başlamıştır. Sosyalizmde ise eski, radikal bir şekilde tasfiye edilmesine rağmen, uzun yıllar sonra restorasyon pat­ lak verebilmiştir. Nedenlerini irdelemeye çalışalım, "Eğer restorasyona karşı tümüyle etkili gerçek bir ekonomik garan­ tiden, yani restorasyonu engelleyecek ekonomik koşulları yaratacak bir garantiden bahsediyorsak, o zaman şunu söylemek zorunda kalı­ rız: restorasyona karşı tek garanti, Batı’da bir sosyalist devrimdir. Ger­ çek ve kelimenin tam anlamında başka bir garanti olamaz. Bu koşul ol­ maksızın sorunun herhangi bir yoldan (belediyeleştirme, toprak dağıtı­ mı vb.) çözümünde restorasyon yalnızca mümkün olmakla kalmaz, ke­ sinlikle kaçınılmazdır da.” "Mülkiyet ve tasarrufun tüm biçimleri altında, küçük mülk sahipliği daima restorasyonun sığınağı olacaktır.” (39) Tarım sorunu tartışılırken, 1906 Stockholm kongresinde, Lenin böy­ le diyordu. Bugünkü restorasyonu Lenin’in bu tezleriyle açıklamaya çalışmak, sosyalizmin yetmiş yıllık deneyini hiç dikkate almamak, hat­ ta restorasyonu, Batı’da bir sosyalist devrim olmadığı için alınyazısı olarak görmek olur. Ancak, bu tesbit bize, Bolşevik iktidarının küçük mülk sahipliğine karşı bütün bir kuruluş döneminde aldığı tavrı açıklar. Köylü, bir yandan kolhoz hareketiyle, öte yandan şehre göçle, oldukça kısa bir sürede tasfiye edilmiş, fakat onun alışkanlıkları, aynı çabuklukla yok olmayıp, Sovyet politik sisteminin ve toplum yaşamının bütün gözeneklerine sinmiştir. Küçük mülk sahipliğinin restorasyondaki payından söz edile­ cekse, artık bu, onun maddi varlığından çok, hala yaşayan ruhundan dolayı mümkündür.


Y O L 85

Çöküşün Işığında Sosyalizm

yaşayan ruhundan dolayı mümkündür. Ancak, Çelik Bilgin aynı kanıda değildir: “Kapitalist restorasyon ise emperyalizmin kuşatma ve desteğinde, sosyalist ülkelerde kapitalizmi yeniden kurmak için başlatılan ve sürdürülen bir sınıf mücadelesidir. Ilu mücadelenin liderliği, sosyalizmden soğumuş ve çok büyük bölümü sosyalist olmak yerine proletaryanın şiddeti karışısında sönmüş aydın­ lat tarafından üstleniliyor; dayanağı ise sosyalist toplum larda ka/ınamayan küçük meta üreticileri ve küçük meta üreticisi sayılabile­ c e k olan ‘kazanılmamış gelir sahipleri’ oluyor.” (40) Küçük meta üreticileri belki “kazanama"mıştı, ama üretimdeki yerleıı çok daraltılmıştır. Polonya dışında diğer ülkelerde, kırda ve şehirdeki v.alıkları yüzde 5’i geçmemiştir. Bugün hala ayakta duran Küba’da tarı­ mın yüzde 23,4'ü özel işletmedir ve Polonya'dan sonraki en yüksek oı.indir. Eğer, restorasyona maddi temel olarak yetmiş yıl sonra küı,ıiık üretim alınırsa, soruna sosyaliznh-dışı, kapitalizmden gelen ka­ lın tılar yönünden bakılmış olur ki, esas sorun: sosyalizmin kendi işle­ yişinin kusurları ve yetersizlikleri görülmemiş olur. "Kazanılmamış gelir sahiplendin ekonomideki yeri, kaba tahminlere ((oto Sovyet ekonomisinin yüzde 25’i kadardır. Eğer, restorasyona haı«»kot noktası olarak bunlar ele alınırsa, bu sefer de sonuçtan yola çı­ kılmış olur. “Kara ekonomi”, sistemdeki aksamaların, bozulmaların bir nonucudur. Ç. Bilgin’in mantığıyla davranıldığında, ya “kazınamayan küçük üre­ nin" abartılmak zorundadır, ya da sosyalizmin,- ekonomide çok küçük t>ıı yere sahip olan küçük üretim karşısında bile kendini sürdürme yete­ neğinde olmadığa kabul edilmelidir. Restorasyonun nedenleri konusunda bir diğer görüş, Troçkizm ge­ leneğinden gelen, sorunu bürokraside odaklaştıran yaklaşımdır. “başlangıçta ve uzun bir süre bürokrasi hücrelerinde hayat bul­ duğu işçi devletinin temellerine hiç dokunmaksızın kendi maddi ayrıca­ lıklarını var olan yapı içinde sistemleştirmekle ve kodlaştırmakla yeti­ nil." Giderek, “kendini yeniden üreten bir kast niteliği kazanır.” “Ama büıokrasi hala bir hakim sınıfın, mülkiyete dayalı, sağlam temellere yaslanan konumuna ulaşamamıştı... işte burjuva bölüşüm ilişkileriyle ilintimin (mülkiyetin) sosyalizme yönelik örgütlenmesi arasındaki çeliş­ ki hurda doruğuna ulaşır. Sonuçta, bürokrasi toplumda ayrıcalıklarını 11/ ol mülkiyet temelinde sağlamlaştırma eğilimi içine girer.” Ancak, bu •ığllimini "açık bir restorasyon çabası olarak ortaya koyamaz. Çünkü işçi sınıfı, korkulu bir toplumsal güçtür.” Bulmacanın çözümünün ta­ mamlanması için bir eksik nokta kalmıştır. Sungun Savran, oraya da


YOL 86 “bunalım” kelimesini yazarak çözüme ulaşır: “Sovyetler Birliği ve Do­ ğu Avrupa’daki bunalım restorasyonist eğilimlerin belirtili bir biçimde ifade edilmesi”ne imkan yaratmıştır.(41) Yazar, “sonunda” özel mülkiyeti bayraklaştıracak bir bürokrasiyi baştan varsayarak, "mantıklı” bir akıl yürütmeyle baştaki varsayımını kariıtlar: restorasyonun sosyal gücü, imtiyazlarını özel mülkiyet hak­ kıyla perçinlemek isteyen bürokrasidir! Bürokrasinin bu yağmadah birşeyler kapacağı açıktır. Ancak, bir bütün olarak bürokrasiye imtiyazlı bir konum veren, devlet mülkiye­ tini yönetme hakkıdır. Bu mülkiyet biçimi kalktığı an, bürokrasi de eski haliyle varolmaktan çıkar. “Bir kast olarak” bürokrasi böyle bir adım atarak neden intihar etsin? Pratik süreçte, adeta bürokrasinin siyasi ruhu haline gelmiş Komü­ nist Partiler iktidardan tasfiye oldular. Walesa, Havel, Yeltsin’ler, bü­ rokrasinin mabedinden çoktan koyulmuşlardı, şimdi hangi bürokrasiye yağmalaması için devlet pastasını sunuyorlar? Sovyetlerde, Gorbaçov’un özelleştirme reformlarını “sabotajlarıyla felce uğratan” bürokra­ si, neden S. Savran’ın varsayımı doğrultusunda davranmamaktadır? Eninde sonunda devlet mülkünü yağmalayacak bir bürokrasi tablosu, restorasyon sorununun temeline inmiyor. Zaten yazar, bürokrasinin yağmaya başlaması için iki koşuldan söz eder. Birisi, “burjuva bölüşüm ilişkileriyle üretimin (mülkiyetin) sosya­ lizme yönelik örgütlenmesi arasındaki çelişkidir. İkincisi, bürokrasiye, restorasyon talebini öne sürmesinde imkan sağlayan “bunalım”dır. Sosyalizmde, yazarın sözünü ettiği “çelişki”, neden geriye doğ­ ru, yani bölüşüm ilişkilerindeki burjuya özelliğe bir de üretim ilişkilerin­ de özel mülkiyetin katılması yönünde çözülmüştür, fakat tersi yönde bir gelişim olmamıştır? S. Savran bunu açıklamıyor. Öte yandan, sos­ yalist ülkelerdeki bunalım nereden kaynaklanmaktadır? Eğer bütün bu sorulara her zamanki kolaylıkla, tek ülkede sosyalizmin kurulama­ yacağı cevabı verilirse ve sorunların temeline bu yaklaşım konursa, bütün tartışmalar boşunadır. Bir “bunalım” patlak vermedikçe, restorasyon talebini gündeme ge­ tiremeyecek olan bürokrasi, nasıl restorasyonun sosyal gücü olarak görülebilir? Son olarak, D. Perinçek’in “geriye dönüşün ekonomik zemini”ne de­ ğinelim: “Üretim araçlarının esas olarak kollektifleşmesinden sonra bi­ le, burjuva hukuku değişim ve bölüşüm alanında varlığını sürdü­ rür... tıpkı kapitalist toplumdaki gibi, emekçiler üretimden 'emeklerine göre’ pay almaktadırlar.” "Değişim ve bölüşüm düzleminde eski toplu-


YOL 87

Çöküşün Işığında Sosyalizm

göre’ pay almaktadırlar.” "Değişim ve bölüşüm düzleminde eski toplu­ mun temelini henüz ortadan kaldıramamış olan sosyalizm kapitalizme geri dönüşün ekonomik mevzilerini bağrında taşımaya devam eder."(42) D. Perinçek totoloji yapıyor. Söylediklerine göre, sosyalizmin temel prensibi: “emeğe göre paylaşım”, aynı zamanda sosyalizmden geri dö­ nüşün de temel zeminidir. Bu müthiş diyalektik, restorasyonu alın yazısı haline getirir. Çünkü, proletarya diktatörlüğü oldukça kısa dö­ nemlerde küçük üretimi tasfiye edebilir, oysa "emeğe göre” ilkesinin tasfiyesi, ancak emeğin karşılığını anlamsız hale getirecek bir üre tim bolluğunda mümkündür. O zaman da, D. Perinçek’in tezi garip bir demogojiye dönüşür. Söy­ lenenler, “komünizme henüz geçilemediği için kapitalizme geriye dö­ nüş zemini vardır” demeye gelir ki, bu mantıkla, yaşanan olayları aydın­ latmak şöyle dursun, sosyalizmin tüm geleceği karartılmış olur. Perinçek, “emeğe göre ilkesinin” henüz "burjuva hukuku” çerçeve­ sinde kaldığını bir yerden okumuş, düz mantıkla burada geriye dönü­ şün temel zeminini bulmuştur. Oysa, yaşanan sosyalizm pratiği, eme­ ğe göre dağıtımın bozulduğu noktalarda, sosyalizmde üretime yabancı­ laşmanın başladığını göstermiştir. .Kaba eşitçilik, ya da genel üretim düzeyinde verimsizliğin sürekli sübvanse edilmesi, emek harcama­ yı anlamsızlaştırmıştır. D. Perinçek, ileri sürdüğü geriye dönüş zeminiyle, 1950’lerde bir­ den nasıl bürokratik kapitalizme geçildiğini açıklamıyor. Emeğe göre il­ kesi uygulandığı için mi "bürokrat kapitalistler” iktidarı ele geçirmiştir? Sosyalizmin en önemli hatası, kendi ekonomik işleyişinde henüz üc­ retli emek varolmasına rağmen, onu koşullandıran değer yasasının yok sayılması olmuştur. O zaman, ödenen ücretle, onun günlük ya­ şamdaki gerçekleştirilmesi arasındaki bağ kopmuştur. Emeğe göre ilkesi, geniş yığınların oldukça uzun zaman alacağı an­ laşılan üretimde yaratıcı yer alışına kadar, en önemli ivme verici güç olarak kalacaktır. Bu ilkenin manivela gücüyle verimlilik arttıkça, artık kendisi itici güç olmaktan çıkacaktır. Evet, sosyalizm, bu “bölüşüm” tarzını kapitalizmden almaktadır, ama kapitalistler olmaksızın. Dolayı­ sıyla, toplumsal artı-değerin paylaşımında kar, faiz ve rant kriteri orta­ dan kalkınca, geriye "emeğe göre paylaşım” yolu kalmaktadır. Toplum­ sal artı-değerin böyle paylaşımı, tek paylaştırıcı kriterin emek haline gelmesi, aynı zamanda onun ölçü olmaktan çıkmasının ilk adımıdır da. Bütün üretim birimlerinin kendi bölgesel, grupcul, kişicil bencillikle­ rinden kurtulamadıkları, üretkenlikte önemli farklılıkların henüz giderile-


YOL 88 mediği, işçi sınıfının üretimle ilgili kendi fabrikası dışındaki genel duru­ mu rahatlıkla algılayamadığı ve çıkarların uzlaştırılıp ortaklaştırılmasın­ da hala merkezi siyasi zora gerek olduğu müddetçe, değer yasası hük­ münü sürdürecektir. Restorasyon sorununa D. Perinçek gibi çok genel bir zemin koy­ mak, konuyla ilgili hiçbir şey söylememek demektir. Yazar, “emeğe gö­ re paylaşım” ilkesini restorasyonun zemini olarak görmekle, sorunu sosyalizme sürekli içkin hale getirmiştir. Restorasyon, neredeyse alınyazısıdır. Geriye bir tek ne zaman gerçekleşeceği kalmaktadır. Bu durumda, restorasyonun olması değil, olmaması yadırganabilir. O ne­ denle Perinçek, 1950'lerde zahmetsizce "bürokratik kapitalizmi” resto­ re edebilmiştir. Restorasyonda, küçük mülklülerin, "kara piyasa” kapitalistlerinin, bürokrasinin belli ölçülerde rolü olmuştur. Ancak, bunlar sistemin işle­ yişindeki başka daha temel bozulmaların bir sonucudur. Ya da baş­ ka bir yaklaşımla, restorasyona neden olarak “emeğe göre paylaşım” il­ kesinin sürmesi gösterilirse, bu kısır bir düşünce çemberinde kal­ mak^ birşey söylememek olur. kapitalizmdeki restorasyonlar, henüz eski üretim ilişkileri canlı ve eski egemen sınıfın belli ölçüde gücünü koruduğu ortamlarda sökün et­ miştir. O nedenle, restorasyonların nedeni olarak, eski düzenden ka­ lanlara bakmak, haklı ve anlaşılabilir bir yaklaşımdır. Sovyet iktidarı ise, henüz ilk dönemlerinde tehlikeyi küçük köylü üretiminde görmekte haklıydı. Aradan önemli yılların geçmesinden ve eski sınıfların ve kü­ çük üretimin tasfiyesinden sonra, sorunun cevabını hala kapitalizmin günahlarında aramak, sosyalizmin k e n d i hatalarına gözleri kapamak olur in gelişim sürecine baktığımızda; başlangıçta üretici güçlere devasa bir ivme veren planlama ve devlet mülkiyetinin, üretimin bir aşamasında-\^aygjı^;üretim denj^un| üretime geçişte- eski biçim ve yöntemleriyle,'gelişmeye engeİ olmaya başladığı görülür. Planlama ve devlet lekelbçeşitlenen. zenginleşen ve dahajıızlı yenilenmesijgereken üretime, sosyalist sistem ayak uyduramamıştır. Üretici güçlere, önceleri, kapitalizmin hiçbir zaman yapamadığı boyutlarda, to p y e k ü n ivme veren planlama ve devlet tekeli, zamanla üretim alanları arasında­ ki verimlilik farklarını azaltamayıp, hatta tam tersine, bu farkları bir ba­ kıma sabitleştirerek, zıddına bir etkiyle, üretici güçleri motive etme gü­ cünü yitirmiş, gelişime engel hale gelmiştir.) Bu sürecin detaylı bir çözümlemesi, sosyalizmdeki restorasyona daha dakik çözümler getirebilir. Sosyalist sistem bir bakıma, Lenin’in


YOL 89

Çöküşün Işığında Sosyalizm

I Bü sürecin detaylı bir çözümlemesi, sosyalizmdeki restorasyona daha dakik çözümler getirebilir. Sosyalist sistem bir bakıma, Lenin'in Kronştad ayaklanmasıyla NEP’e geçişi gibi, sonraki yıllarda, gerekli momentlerde kısmi restorasyonlarla, kimi tıkanan kanalları temizleyebilseydi, bugünün köklü çöküşüyle yüzyüze gelmeyebilirdi. Tıkanma noktalarında, planlama ve devlet mülkiyeti bazı “özgür" alanlar bıraka­ rak, bu çatışmalı süreçten yeni bir kaliteye tırmanabilirdi. Oysa, karto­ pu gibi sürekli büyüyen planlama ve devlet mülkiyeti, sonuçta kendi hareket alanını tüketmiştir. Pratik, gelişimin, sosyalist üretim ilişkileri­ nin inşasının, planlama ve devlet mülkiyeti biçiminde sürekli kendini üretmesi yolundan akmadığını göstermiştir. Koşulların zorladığı dev öne atılışların ardından kaçınılmaz kısmi geri çekilmelerin yaşanması, tarih­ sel gidişin kanunu olarak görünüyor. Bu nabzı elinde tutamayan siyasi öncüler ve toplum yapıları, çok daha zorlu birikimlerle boğuşmak zo­ runda kalıyor.^/ "Sistemimizin köklü yanlışı, özelin üzerinde genelin tam ve devasa egemenliğidir. Burada bütün mantıklı ölçüler altüst edilmiştir. Belki de, bizim ve tüm insanlığın sosyalizm deneyimizden çıkartacağı en eğitici ders budur. Bu ders, toplumun “sosyalizasyonunun” kesin ölçüsünün gözlemlenmesi gerektiğine dayanır. Bugün bizler için çok açıktır, aşırı sosyalizasyon yalnızca kapitalizmin yapısındaki olumsuz unsurları si­ lip süpürmedi, aynı zamanda insanca ilişkilerin dayanak noktalarını tehlikeye düşürdü, zayıflattı. Onun başarısızlığına neden olan tama­ men budur.” (43) Kapitalizmin insanı çürüten bireyciliğinden kişiyi neredeyse yoka çeviren bir “aşırı sosyalizasyona” sıçrayışı, insanlık yaşamadan ede­ memiştir. Kimsenin gözünden kaçmayacağı gibi, sosyalist ülkelerde şimdi sarkacın topu yeniden bireyciliğe salınmaktadır. Bu sosyal salınımlar yaşanmaksızın, insanlık gelişemez miydi sorusunu sormak an­ lamsız değildir. Üstelik, bu salınımların anaforunda yitip gitmemek, olaylar karşısında ağırbaşlı bir teslimiyet göstermemek için, bu soruyu sormak gerekir. Olanları "düzelterek” yeniden yaşamak imkansızdır, ama insanlığın gelecek adımlarında böyle uçtan uca salınımları alın yazı­ sı olmaktan çıkarmak mümkündür. Sosyalist ülkelerdeki restorasyon hangi noktalara varabilir? "Bugünkü uyumsuz bileşim, derin bir hayal kırıklığı yaratmaktadır; ama işte bu yüzden de, devrimin sefaleti, insanların gözünde, onun ih­ tişamını gölgeleyebilir. Geçmiş devrimlerde bu, her zaman eski düze­ nin geri getirilmesiyle sonuçlanmıştır. Ama, böyle bir restorasyon, ona boyun eğen ulus için büyük bir gerileme, hatta bir trajedi demek olmuş-


YOL 90 sa da, belirli bir yarar sağlamamış da değildir: Devrimde hayal kırıklığı­ na uğrayan bir halka, gerici almaşığın nasıl katlanılmaz birşey olduğu­ nu göstermiştir. Geri dönen Bourbon’lar ve Stuart’lar halka, geçmişe dönüş olmadığını, devrimin temel eserinin geri çevrilemeyeceğini ve geleceğe saklamak zorunda olduğunu, Püritenlerden, Jakobenlerden ya da' Bonapartistlerden çok daha iyi öğretmişlerdir. Böylece, resto­ rasyon, hiç farkında olmadan, devrimi ya da en azından devrimin temel ve akılcı kazanımlarınıcanlandırmış, yeniden ortaya çıkarmıştır”. Böyle diyor i. Deutscher, Ekim devrimin 50. yıldönümünde kaleme aldığı “Bitmemiş Devrim”de. Günümüzün Bourbonlarının, Stuartlarının, halka, devrimin kazanç­ larına sahip çıkma yolunda çok şeyler öğreteceği açıktır. Hatta, bu sü­ recin çoktan başladığını söyleyebiliriz. Ancak, gelişmeler, “devrimin te­ mel ve akılcı kazanımlarını canlandırıp, "yeniden ortaya çıkartabile­ cek midir? Kapitalizmde restorasyon feodalizme geri dönüşe varmamıştır. An­ cak, tariF yine göstermiştir ki, bu geriye dönmeyişin kendiliğinden bir garantisi yoktur. Almanya ve Japonya’da yaşandığı gibi, restorasyonla birlikte ilerleme diyebileceğimiz bir durumda, insan üretici gücünün kör­ ce otomatlaşması, boyun eğmeyi özellik edinmesi, bu tarz ilerlemenin bedeli olmuştur. Öte yandan, kapitalizm, geri ülkeler alanında, kendin­ den önceki üretim ilişkilerini tasfiye etme güç ve yeteneğinde ol­ madığını göstermiştir. Dünyanın bu alanındaki müzmin restorasyon sü­ reci, bir yandan üretici güçlerde inanılmaz boyutlarda israflara yol açarken, öte yandan, insanlığın çürümesi sonucuna varan bu gidişi ha­ vaya uçurabilecek patlayıcı maddeleri biriktirmektedir. \ Sonuçta, sosyalizmde yaşanan restorasyonunTsırf tarihsel bir analojiyle, devrimin temel kazançlarını canlandıracağını söyleyemeyiz. Bu kazanımlara sahip çıkacak, yalnızca bu yetmez, onları geliştirme ufkuna sahip sosyal güçler, örgütlü olarak tarih sahnesine çıkmadık­ ça, hangi sancılı süreçlerin yaşanacağını kimse bitemez. Bu konuda, yakın geleceğe bakınca, belirsizlik, yığınlarda ise, ka­ rarsızlık egemendir. Ancak, bazı belinginleşen noktalar yok değildir. Sovyetlerde yapılan bir araştırmadan harekette kimi önemli sonuçlara varılabilir. (Tablo 1) Mülkiyetin restorasyonunda belirgin eğilim, hizmet sektöründe ve toprakta küçük mülkiyete büyük bir ağırlıkla olumlu yaklaşılmasıdır. Hizmet sektöründe özel işletmeyi olumlayanlar (gerekli ve mümkün ¿j. yenler) yüzde 73, tarım kesiminde küçük toprak sahipliğini olumlayan­ lar ise yüzde 87 oranındadır. Buna karşılık, büyük toprak ve fabrikada


YOL 91

Çöküşün Işığında Sosyalizm

Tablo i Sovyetlerde Halkın Toprak ve işyeri Sahipliğine Karşı Tavrı Özel Mülk Alanı

Gerekli diyenler (%) Küçük dükkan, atölye 28 Büyük toprak ve fabrika 6 Küçük toprak parçası 53

Mümkün diyenler 45 16 34

izin Cevapsız verilemez 17 10 58 20 7 6

P roblems of Economics. M art 1991

diyenler) yüzde 73, tarım kesiminde küçük toprak sahipliğini olumlayanlar ise yüzde 87 oranındadır. Buna karşılık, büyük toprak ve fabri­ kada özel mülkiyete karşı olanların oranı yüzde 58, olumlayanlarsa yüzde 22 dir. Yüzde 20 gibi küçüksenmeyecek bir oranda da kararsız vardır. Restorasyonun bu ilk yıllarında halk içinde küçük mülke olumlu yaklaşılırken, büyük işletmelerde özel mülkiyet şimdilik benimsenmemektedir. Ancak şu kadarı çok açıktır; bu eğilim, şimdiye kadar kararlı bir davranış olarak politik mücadele alanına çıkmamıştır. Tam tersine, sahnede gürültü yapanların hepsi, sınırsız özel mülkiyetten yanadır ve olaylar, bu yönde akmaktadır. Diğer önemli konu, pazar ekonomisine geçiştir. Bu konuda halktaki eğilimler oldukça ilginç bir dağılım vermektedir. (Tablo II) İşletme yöneticileri ve uzmanlar arasında pazar ekonomisine geçi­ şi savunanlar yüksek orandadır. Bir de öğrenciler, yani bu ülkelerin ge­ lecek nesli, ağırlıkla pazar’dan yanadır. Beyaz yakalı işçiler ise, iki kut­ ba savrulmuş görünüyor. İşletmelerin tepesinde bulunmasa da ekono­ minin gidişinden haberdar olabilen bu kesimin, neredeyse eşit ölçüde

Tablo il Pazar Ekonomisine Geçişe Tavır Nüfus Grubu İşletme yöneticileri, yönetici aparattaki işçiler Yüksek eğitimli uzmanlar Beyaz yakalı işçiler Vasıfsız işçiler Öğrenciler Genel ortalama

Geçişi savunanlar 71 68 46

30 74 52 i. İ

Karşı olanlar

Kararsız

19 28 42

10 9 12

6 11

64

28

15 20 (a.y.) Nisan 1991


YOL 92 lehte ve aleyhte saflaşması, durumun genel belirsizliğinin en güzel ifa­ desi olsa gerektir. Öte yandan, özelliksiz işçilerden pazara geçişe kar­ şı olanlar çok az iken (yüzde6) büyük bir kitle (yüzde64) kararsızdır, işçilerdeki bu dağılım, eskisi gibi gidermeyeceğinin, fakat buna karşı­ lık, çıkılan yeni yola karşı da büyük bir güvensizliğin kanıtıdır. Son olarak, bu gidişten beklenenlere bakalım (Tablo III) “Modern sosyalizrrfe gidileceğini düşünenler genel ortalamada yüzde 11 gibi düşük bir orandadır. Buna karşılık, işletme yöneticileri arasında bu düşünce ortalamanın üstündedir (yüzde26), Kapitalizme gi­ dileceğini düşünenler ise, yüzde 2 gibi çok küçük bir azınlıktır. Umutlar başka bir alternatifte toplanmıştır: Sosyalizm ve kapitalizmin en iyi yanlarını alan bir toplum yapısına geçileceği umulmaktadır. Fakat, bu konuda en yüksek oran öğrenciler arasındadır, iki sistemin "en iyi “

Tablo III Ülkenin Pazar Ekonomisi Temelinde Gelişimi Üzerine Düşünceler

Nüfus grubu işletme yöneticileri ve yö netici aparattaki işçiler Yüksek eğitimli uzman Beyaz yakalı işçiler V asıfsız işçiler Ö ğrenciler Genel ortalama

Modern Sosyalizme

26 10 6 8 6 11

Kapitalizme

2 10 11 4 10 11

İki sistemin en En kötü özel­ iyi özelliklerini liklerini alan alan bir topluma bir topluma Kararsız

38 32 27 15 41 26

11 18 13 6 4 12

23 30 43 67 39 40

ay.) Nisan 1991

yanlarının birleştirilmesini bekleyen gençlik oranı yüzde 41’dir. Ne kapi­ talizme ne de sosyalizme olumlu bakmayan gençler arasında kararsız kitle ise, oldukça yüksektir (yüzde39). Vasıfsız işçilerin büyük bir ço­ ğunluğunun (yüzde67) kararsız olması, dönemin bütün özelliğini açık­ lamaktadır. “Modern sosyalizme” ya da kapitalizme eğilim duymayan işçiler, iki sistemin "en iyi” yanlarının birleştirilmesini biraz daha fazla (yüzde15) ummaktadırlar, fakat kararsızlık en baskın eğilimdir. Öte yandan, toplumun daha yüksek bilinçli kesimlerinde de (işlet­ me yöneticileri, uzmanlar, beyaz yakalılar) kararsızlık oranının yüksek olması, yaşanan restorasyonun nasıl pek çok bilinmezle yüklü olduğu­ nu göstermektedir. Diğer dikkat çeken bir özellik, genel ortalamada kararsızlıktan son­ raki en öne çıkan eğilimin, iki sistemin “en iyi” yanlarını alan bir toplum


YOL 93

Çöküşün Işığında Sosyalizm

Diğer dikkat çeken bir özellik, genel ortalamada kararsızlıktan son­ raki en öne çıkan eğilimin, iki sistemin “en iyi” yanlarını alan bir toplum beklentisi olmasıdır. Bu sonuç, hiç de anlamsız değildir. Halk bilincinde sosyalizm itibar yitirmesine rağmen, kapitalizm de itibar kazanamamış­ tır. Genel olarak, ne modern sosyalizme gidiş, ne de kapitalizme geri dönüş isteniyor, her iki eğilim de y ü z d e ll’le sınırlıdır. Ancak, buna denk güçte bir karamsarlığın varlığı da gözden kaçırılmamalıdır. İki sistemin “en kötü” bileşimini bekleyenler yüzde12 oranındadır. Bu yoklamalardan bir tek kesin sonuç çıkarılabilir: Eski tarzda gidilemiyeceği, ancak yakın gelecekle ilgili aydınlık bir düşüncenin ol­ mayışı. Sonuç olarak, yaşanan restorasyonda hangi noktalardan geri­ ye dönülemeyeceğini belirlemeye çalışalım. Siyasi olarak; Sosyalizmin dünyaya yaydığı özlemlerden şove­ nizme bir dönüş, Yeİtsinlerin denediği gibi milliyetçiliği öne çıkartma çabalarjnın kalıcılaşma şansı çok zayıftır. Yaşanan olağanüstü değişkep günlerde bu eğilimlerin geçici olarak güçlenmesi mümkündür, an­ cak sosyalizme alternatif olarak yaşama şansları yoktur. Öte yandan, demokrasi histerisi yavaş yavaş duruluyor. Batı’dan ödünç alınan par­ lamentolar, oylamalar hızla anlamını yitirirken, yerini bunlara karşı düş kırıklığına bırakıyor. Hiç şüphesiz ki, yığınların eski donuk, madalyalıla­ rın resmi geçiti haline gelen toplantıları da özlemediği açıktır. Geriye, şimdilik düzensiz ve örgütsüz de olsa, yığınların doğrudan eylemliliği kalmaktadır. Yapılan pek çok hatalara rağmen, politik yaşamda halk yı­ ğınlarının doğrudan davranışı ve insiyatlfi öne çıkmaktadır. Sınıfsal olarak; restorasyonun açıkça bir kapitalistler sınıfı ya­ rattığı ortadadır. Ancak, bu burjuvazinin iki temel özelliği, onun siyasi öncü bir sınıf konumuna tırmanmasını engelleyebilir. İlki, kapitalizmin doğuş yıllarındaki gibi bileğinin hakkına kendine yol açan bir sınıf ola­ rak değil, devlet mülkiyetinin yağmasından palazlanan kişiliksiz, para­ zit bir sınıf şekillenmesidir. İkinci olarak, restorasyon burjuvazisi, aşırı­ ca sinik ve daha doğuşunda emperyalizmin çanak yalayıcısı olarak şe­ killenm ektedir,. R estorasyon b u rju va zisin in tü m u m u t la r ı emperyalizme bağlanmıştır. Böyle bir sınıfın eski sosyalist ülkelerde rahatça egemenlik kurabileceğini düşünmek yanlış olur. Bu konuda so­ nucu şimdiden kestirmenin zor olduğu keskin bir sınıf savaşı sürecek­ tir. Dolayısıyla, yaşanan restorasyonda iki süreç içiçe gelişecektir: Sınıfların (burjuva anlamda) şekillenmesi ve egemenlik savaşı. Bu so­ nuçlanmış bir süreç değil, tam tersine, önümüzdeki günlerde iyice yo­ ğunlaşacak bir mücadeledir. İşçi sınıfı, yaşadığı düş kırıklığıyla, mevzi­


YOL 94 lerini kolayca teslim edecek midir; yoksa gelişmelerde yalnızca arada tepki gösteren, ama insiyatif alamayan bir konumda mı kalacaktır? Be­ lirtilerin büyük çoğunluğu, eski sosyalist ülkelerde, kapitalist ülkelerdekilerin benzeri bir egemenlik ilişkisinin kurulamayacağını gösteriyor. Nasıl ki, kapitalizmdeki restorasyonda, toprak sahipleri herşeye rağ­ men burjuvaziyle uzlaşık davranmak zorunda kaldılarsa, eski sosya­ list ülkelerde de işçi sınıfı, iktidarın ortağı olduğunu zaman zaman du­ yuracaktır. Batı’daki gibi kesin ve tartışmasız bir burjuva egemenliğinin şekillenmesi mümkün görünmüyor. Mülkiyet yönünden; ekonominin bel kemiği olan büyük sanayi­ de ve finans sisteminde özel mülkiyetin yeniden inşası, Macaristan’da bile hala aşılamamış büyük sorunlar yarattığına göre, mülkiyet soru­ nunda tekelci finans-kapitalin inşası çok zor, hatta imkansız bir süreç olacaktır. Kapitalist ekonominin bel kemiği olan sürükleyici gücü dev tekeller, sosyalizmdeki restorasyonda en zayıf nokta, sürekli ka­ naya n bir yara olacaktır. Sonuç olarak, restorasyonun geriye doğru bazı sınırları vardır. Önümüzdeki günlerin pratiği, bu sınırları daha belirginleştirecektir. An­ cak şu kadarı kesindir, işçi sınıfı ve halk yığınları ayağa kalkamayacak ölçüde yenilgiye uğratılmadıkça, bu ülkelerin hiç değilse bir kesiminde, restorasyon tamamiyle kapitalizme varamaz. İktidarların üstünde dai­ ma işçi sınıfının gölgesi olacaktır. Restorasyonun ilk teorik ve siyasi sonuçları Yaşanan olayların yol açtığı siyasi ve teorik yeni yaklaşımlar, he­ nüz şekillenmektedir. Öne çıkan bazıların, değerlendirerek yazımızı sonuçlandıralım. İlki, iki sistemin karşıtlığının yanlışlığı üzerinedir. “Eski geleneksel biçimleri altında, sosyalizm ve kapitalizmin topyekün karşıtlığının, yalnızca yıkıma yol açabileceğini yaşamın kendisi göstermiştir.”(44) Bugüne dek iki sistemin karşıtlığı yaşanmıştır; an­ cak, şimdi yaşanmakta olan, iki sistemin “dayanışması” değil, birinin yenilip yok olmasıdır. Kapitalizm ve sosyalizmin kıyamet dengesinin dünyayı, sürekli bir gerilim altında tuttuğu doğrudur. Ancak, aynı den­ ge, insanlığın gelişimine zemin de hazırlamıştır. Bu gerilimin topyekün savaşla çözümü, insanlık için tam bir felaket olurdu. Fakat, gerilimin sosyalizmin çöküşüyle çözülmesi, insanlık için daha az mı felaket ola­ caktır? Tüm insanlık, bunun böyle olmayacağını acı acı yaşamaya baş­ lamıştır bile. Elbette, hiçbir durum sonsuza dek devam edemez, iki sis-


YOL 95

Çöküşün Işığında Sosyalizm

mı felaket olacaktır? Tüm insanlık, bunun böyle olmayacağını acı acı yaşamaya başlamıştır bile. Elbette, hiçbir durum sonsuza dek devam edemez, iki sistem arasındaki “denge” de edemezdi. Buradan hareket­ le, iki sistemin zıt karakterinin inkarına varılamaz. Oysa A. Yakovlev’in mantığı, kaçınılmazca o noktaya gitmektedir. İki sistem arasındaki zıt­ lık, biri diğerine dönüşmedikçe kalkamazdı. Şimdi olan budur. Netice olarak, kapitalizm ve sosyalizm arasındaki gerilim, iki sistem yaşadıkça sürer. Ancak, bunun insanlık açısından bir felaketle sonuçlanmaması için taktik adımlar atmak birşeydir, gerilimi kaldırmak adına sistemler­ den birini yok etmek başka bir şeydir. Sosyalist olarak, iki sistemin karşıtlığından yakınmak, son tahlilde, kapitalizme karşı havlu atmaya varır. Restorasyonun ilk önemli siyasi sonucu budur. İkinci öne çıkan olgu, sınıf çatışmalarının üstüne çıkarılan "insan­ lık değerleridir”. Perestroykanın başlarında "insanlık değerleri” kavra­ mı, sınıf gerçekliğinin temel tesbitlerinden kopuş için örtü oldu. Son­ ra aynı kavram, insanlık için yeni bir trajedinin yolunu açtı. Sosyalist ül­ kelerde çöküşler, milliyetçi çatışmalarda onbinlerce insanın yıkıma uğ­ raması, hep “insanlık değerleri” adına yapıldı. Son olarak, eski sosya­ list ülkelerdeki sınıflaşma, yeni burjuvazinin doğuşu ve prole­ taryanın işsizliğe mahkum edilişi, yine sınıflar kavramından üstün "in­ sanlık değerleri” adına gerçekleşiyor. Bu kavramı ve yaratıcılarını, olaylar daha şimdiden paçavra etmiştir. “İnsanlık değerlerine” (bu de­ yimi demogojiden uzak insanlığın tüm olumlu mirası olarak ele alıyoruz) kimsenin itirazı olamaz. Ancak, insanlığı, kültürüyle, siyasetiyle sis­ temden sisteme sınıflar taşımıştır. Burjuvazinin insanlığa verdik­ lerini inkar etmek kimsenin aklından geçmez, fakat artık burjuvazi ta­ rihsel olarak bu misyonu yitirmiştir, işçi sınıfı, tarih sahnesine çıkarak insanlığın mirasını taşımıştır. Günümüzde insanlığı hangi sınıf ve taba­ kalar geleceğe taşıyabilir? Sorun budur. Sosyalizmin yaşanan krizine rağmen, insanlığı emperyalizm değil, işçi sınıfı ve geniş halk yığınları geleceğe taşıyacaktır. Böyle bir taşıyıcı olmaksızın, genel insanlık edebiyatı boş söze dönüşür. Üçüncü sorun, sosyalizmin bir üretim sistemi olmaktan çok, bir a hlaki davranışa indirgenmesidir. "Sosyalizmi dünya çapında böyle görmek yerine, bireye indirgemek, bireyin ne kadar sosyalistleştiğine bakmak ve bunu da öyle sayılarla ifade etmek değil, daha çok da ahlak bakımından bireyin sosyalizmi yaşayıp yaşamadığına önem vermek gerekiyor.”(45) Sosyalist sistemdeki restorasyondan ve özellikle sosyalist ülke in­ sanlarının açıkça sosyalist değerlere saldırmasından sonra, böyle bir


YOL 96 yaklaşıma yönelmek yadırganmayabilir. Ancak, sosyalizm, önce, bir siyasi-ekonomik sistemdir, bu sistem kendi ahlakını yaratabilir. Nite­ kim, yapılan bütün propagandalara, düzenin bütün eğitim sisteminin sosyalizm değerlerine dayanmasına rağmen, bugüne kadar işleyişin­ deki bozulmalar, başka bir ahlak yaratmıştır. Kapitalizmin çürümüş­ lükleri, sosyalist akımları doğuruyor; ancak, sosyalizm iktidara gel­ dikten sonra programında vaadettiği maddi temeli kurup işletemezse, bir sosyalist ahlak da yaratamaz. Öncünün sosyalist bilinç ve ahlakı, geniş kitlelere ancak hergün işleyen bir maddi sistemle aktarılabilir. Sosyalizmin maddi temellerinin yıkılması, soruna ahlaki açıdan yak­ laşımı öne çıkartıyor. Ancak, bu tipik bir yanılgıdır. İnsanlığa “iyilik” vaadeden ahlakçı yaklaşımlardan öteye gidilmelidir. Bu da ancak, sosya­ lizmin bir toplumsal sistem olarak insanlığın önünde bir adım olduğunun kavranmasından geçer. Son yıkılışlar, bunun tersini ispatlamadı, yeni­ den yıkılışa uğramamak için önümüze sağlam deneyler bıraktı. Bu ders, "sosyalizmi bireye indirgemek” ve "ahlak bakımından bireyin sos­ yalizmi” yaşamasını sağlamak değildir. Sosyalizmin insanlığa vaadettikleriyle, günlük pratik arasındaki tutarsızlığı kaldırmaktır. Günlük pra­ tikteki aksamaları, sosyalist fedakarlığa vurgu yaparak aşmak, ancak bir noktaya kadar mümkündür. Geleceğe atılan beklentiler cisimleşmedikçe, o güne kadar şekillendirilmiş ahlak da çürümeye başlar. Sovyet insanının büyük sosyalist kollektivitesi, döneminin seviyesine göre yüksek sosyalist ahlakı, daha sonraki süreçte erozyona uğramıştır.

Sonuç Ülkesinde Lenin’in heykelleri yıkılırken, insanlık yeni bir döneme gi­ riyor. Rus devrimi, yoksul halkların umudu olmuştu. Şimdiki restoras­ yon, ya da "kadife devrimler”, insanlığa bir umut vermek şöyle dursun, emperyalizmi kutsayarak insanlığı aşağılıyor. Sosyalizmin veremediklerini Batı’dan hemen alabileceğini umanlar, önlerine sunulan yüksek faturalarla yeni bir düş kırıklığına yuvarlandı­ lar. Lenin’in heykelini yıkanlar, yerine Bush’unkini dikemiyorlar. Gele­ ceğe yönelik hiçbir açık düşünceye sahip olamadıkları için, geçmişe o ölçüde hırsla ve kinle saldırıyorlar. Bu bilinç kopukluğunun çatlakları­ na, şimdilik kapitalizmin değer yargıları en ham, en soysuz biçimde yerleşiyor. Ancak, günlük yaşamdaki her sarsıntı, bu bilinç altüstlüğünü zamanla yerleştirecektir. Yakın gelecek, sosyalizm tehdidinden kurtulan emperyalizmin in­ sanlığa kendi iç yüzünü bir kere daha, ama çok daha yaygın biçimde


Y O L 97

Çöküşün İşığında Sosyalizm

linç altüstlüğünü zamanla yerleştirecektir. Yakın gelecek, sosyalizm tehdidinden kurtulan emperyalizmin in­ sanlığa kendi iç yüzünü bir kere daha, ama çok daha yaygın biçimde sergileyeceği yıllar olacaktır. O zaman, yeni acılarla öfkesini bileyen insanlığın üzerinde Ekim devriminin ruhu yeniden canlanacaktır.

Notlar (1) Zbigniew Brezezinski, Büyük Çöküş (2) Leonid Vasilyev, N ew Times, 1990-45 (3) Leonid Vasilyev, (a .y .) (4 ) D oğu Perinçek, Stalinden Gortoaçov'a (5) Doğu Perinçek, (a.y.) (6) Engin Erkiner, Emek, Ekim 1990 (7) M ehm et Gündüz, Bürokrasi ve Sosyalist Demokrasi (8 ) Ali Fırat. Özgür Halk, Nisan 1991 (9 ) ¡stvan Meszaros. Doğu Avrupa Dosyası (10) Boris Kagarlitski, Düşünen Sazlık (11) Alec Nove, Uygulanabilir Bir Sosyalizm İktisadi (12) M ehm et Gündüz, (a.y.) (13) Doğu Perinçek, (a .y.) (1 4 ) B oris K agarlitski, (a .y.)


YOL 98 (1 5 ) Haydar Ersöz, M ülkiyet, Devlet, P arti (16) S ungur Savran, 11. Tez-11 (17) Stalin, Sosyalist Ekonominin Meseleleri (18) Vsevolod Kulikov, Social Sciences, 1990-4 (19) Vsevolod Kulikov, Economic Laws of Socialism. Soc. Sci. 1990-4 (2 0 ) V ictor Kuznetsov, S ovie t R eform s and W e stern Experience (2 1 ) S ungur Savran, (a.y.) (2 2 ) Ernest Mandel, Der dritte Weg (2 3 ) Alec Nove, (a .y .) (2 4 ) V ictor Kuznetsov, (a .y .) (25) The Economist, 11 Ağustos 1990 (2 6 ) Ernest Mandel, Beyond Perestroika (2 7 ) B oris K agarlitski, (a .y.) (2 8 ) Doğu Perinçek, (a.y.) (2 9 ) V ladim ir Sagrin, A lexander Chubaryan, Highlighting Some Problems of World History, Soc Sci. 990-2 (3 0 ) C hristopher Hill, 1640 İngiliz Devrimi (3 1 ) Server Tanilli Dünyayı Değiştiren On Yıl

(32) Server Tamili, (ay.) (33) Isaac Deutsche! Bitmemiş Devrim (3 4 ) Barrington Moore Jr... Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri (35) .Chıistopher Hill, (a.y.) (36) BarringtonMooıe Jr., (a.y.) (37) Barrington Mooıe Jr., (a.y.) (38) Isaac Deutsche!, (a.y ) (3 9 ) (4 0 ) (41) (4 2 ) (4 3 ) (4 4 ) (4 5 )

Lenin, Cilt 10 Ç. B ilgin , Toplumsal Kurtuluş, Mayıs 1990 S ungur Savran, 11. Tez-10 Doğu Perinçek, (a.y.) G eorgi Shakhnazorou. Renewal, Sos. Sci. 1991-2 A le xander Yakovlev, New Sociality, Born, New Times, 1990 Kasim Özgür Halk, A li Fırat, Kasım 1990


Y O L 99

Türkiye sınıf atlayamaz mı?

TÜRKİYE SINIF ATLAYAMAZ MI? H ü s e y i n Ali K E M A L 21, yüzyıla ramak kala Cumhuriyet kapitalizminin gelip dayandığı yer bir eşik noktasıdır. Eşik noktası, onun, dünya kapitalizmi içindeki konumunda bir dönüşümün öncesine rastlar. Dönüşüm, bugün devıım -karşı devrim güçlerinin Cumhuriyet döneminin en keskin hesaplaşma­ sının içinden sıyrılıp çıkacaktır: Yıkım ve yeni bir dünya veya Cumhuri­ yet kapitaiızminde yeni bir boyut ve sıçrayış. Fınans-kapital yeni bir boyut ve sıçrayışı, tüm tarihinden edindiği birikim ve deneyimlerin ışığında yaratmak için çoktan kollarını sıvadı bile. 1980'den sonra, sermayenin tüm modern işletmecilik yapılanma­ lara sokulduğu, özellikle dev işletmelerde küreselleşmeye ilişkin atılımlardan sık sık sözedilen bir ortamda, finans-kapitalin öz örgütü TÜ­ SİAD, yol göstericilikte, stratejinin oluşturulmasında atak davranıyor. TÜSİAD in "21. yüzyıla doğru Türkiye: Geleceğe dönük bir atılım stra­ tejisi” çalışmasının yayınlanmasının ardından, ANAP, DYP, SHP ve DSP'nin aynı stratejinin çizgilerini savunur ve propaganda eder hale gelmesi, TÜSİAD direktiflerinin yerini bulduğunu gösterir. TÜSİAD bu stratejik atılımdan neyi murad ediyor, nasıl gerçekleşecek bu atılım? Önce TÜ SİAD ’ ın bu çalışm asına kısaca d e ğ ind ikten sonra, Türkiye'den çıkıp Türkiye'nin de içinde bulunduğu bir grup ülkenin stratejik açıdan nereye gidebileceğini genel planda tartışacağız.

21. YÜZYILA DOĞRU TÜRKİYE: Tınans-kapitalin, hesaplaşma dönemine girerken Cumhuriyet kapi­ talizmine ilişkin yaptığı analiz ve bugün için eldeki artı ve eksileri de­ ğerlendirmesi kısaca şunları kapsıyor: 1. Dönem (1923-1950) : Sanayileşme için KİTler aracılığıyla yön-


Y O L 100

lendirici girişimler. 2. Dönem (1950’ler sonrası): Sanayileşmeye yeniden önem veril­ mesi. 3. Dönem (1980'ler sonrası): Altyapı ve serbestleşme. 4. Dönem (....): Yeni stratejik atılım. (TÜSİAD çalışması) 4. Döneme girilirken TÜSİAD’ın sıraladığı olumlu ve olumsuz yanlar ise şunlar: TARIMDA: Sağlam tarımsal altyapı (+) Hiç bir zaman öncelik veril­ meyen toprak reformu (-) SANAYİDE: Çeşitlilik gösteren sanayi yapısının alacağı yeni niletilik (+) İthal ikamesi (küçük ölçek korumadan ötürü verimsizlik) (-) Ve­ rimsiz KIT’ler (Devlet müdahalesi ve rekabet ortamı eksikliği) (-) ALTYAPIDA: Ekonomik atılım (+) Sermaye darboğazı'Enflasyon (-) SERBESTLEŞMEDE: Çağdaş davranışlar/Yeni teknolojiler ve yö­ netim kavramlarının benimsenmesi (+) Rekabetçi ortama açılmada ha­ zırlık yetersizliği (-) Ekonomik politikalarda uzlaşma bulunmayışı (-) Bu sıralamadan sonra özetlenen tablo ise şudur: VARLIKLAR: Çağdaş altyapı, çeşitlilik gösteren sanayi yapısı, teknolojik açıdan çağdaşlaşan tarım, tarihsel, kültürel, doğal zengin­ likler. DARBOĞAZLAR: Açık finansman, yüksek faiz ve enflasyon Belir­ lenmiş hedef ve rekabetten yoksunluk Tarımda yapısal bozukluklar. Çatışan değerler, özlemler, ideolojiler. TÜSİAD çalışması Türkiye'nin sosyo-ekonomik yapısını bu şekilde çizen finans-kapital, ulaşacağı hedefleri ise aşağıdaki tabloda gösteriyor. (Tablol) Tablodaki rakamlara göre Türkiye, kişi başına düşen Gayri Safi Milli Hasıla (GSMH) da 2000 yılına kadar yüzde 128'lik bir artışla, 1303 dolardan 2975 dolara: 2030 yılına kadar ise; yüzde 934 artarak 13 bin 475 dolara yükselecektir. 2000 yılında kişi başına 2975 dolarlık bir dü­ zeye çıkabilmek için, o tarihte 70 milyon nüfuslu olacağı varsayılan bir Türkiye'nin bugünkü GSMH’sını 75 milyar dolardan 210 milyar dolara çıkarması, yani “bir patlama” yapması gerekmektedir! Hedef tahtasına Avrupa ülkelerini koyan parababaları, örnek mo­ del olarak ise Güney Kore’yi seçiyorlar. Güney Kore’nin 1978 yılı dö­ nemini, Türkiye’nin 1988 dönemine benzeten çaiışma, Kore’nin 19781988 arasında kişi başına GSMH’sını 1300 dolardan 3500 do


Kaynak: Historical Statistics-1990,’OECD; World Development Reports, The World Bahk.

BAZI SOSYO-EKONOMİK HEDEFLERE ÎLÎŞKÎN ÖNERİLER


YOL 102 lara çıkarmasını ve ihracatını aynı onyıllık dönemde, yıllık ortalama yüzde 18,3’lük müthiş bir tempoyla, 10 milyar dolardan 45 milyar dola­ ra yükseltmesini örnek olarak gösteriyor. Stratejik atılımın yönü böylece gösterilirken, bu atılımın nasıl yapı­ lacağı da tabiki anlatılmaktadır. Atılımda kullanılacak kaynaklar; doğal kaynaklar, iş gücü maliyeti, yurtiçi pazarın büyüklüğü, geleneksel beperiler olarak sıralanmaktadır. Stratejik “üstünlükler’i; ucuz işsizlik ve işgücü fazlası, yani yaygın ve yoğun işsizliktir! Yani, "rekabet gücü­ nün yaratılması” için bu "geçici" üstünlükten yararlanılacaktır. Atılım için gerekecek rekabette tüm sektörler, yerini "lokomotif sektörlere bırakmaktadır. Tümü tüketim araçları ve ara mallar- ham­ madde sektörleri olan bu ilk 16 sektör şunlardır: Turizm,' dokuma-giyim, seramik, pişmiş kil, tarımsal ürünler, cam, işlenmiş gıda, inşaat, hayvancılık, deri ürünleri, su ürünleri, elektriksiz makineler, içki, las­ tik, petrokimya ve demir-çelik. Rekabet gücünü yaratacak 5 faktör ise şunlardır: Düşük ücret, iş gücü maliyeti (yüzde 82) Coğrafi konum (yüzde 71) Nitelikli işgücü (yüzde 66) Hammadde bulunabilirliği (yüzde 65) Teknoloji (yüzde 61) Tablo 2'de (Türkiye’nin ekonomik evrimi) ise görüldüğü gibi strate­ jik atılım büyük iddialar içermektedir. Stratejik atılım resmen netleşmiş olarak önümüzde duruyor: Ucuz işgücü, yaygın işsizlik, coğrafi ko­ num üstünlükleriyle 40 yıl boyunca sürece.k yüzde 10 gibi yıllık orta­ lama korkunç bir tempoda atılım evresi! Kıssadan hisse; finans-kapital 40 yılda çağ a tla ya ca k ve AT düzeyinde K a fka sla r’dan Ortadoğu’ya kadar geniş bir alanı kapsayan, etkisini hissettiren “böl­ gesel süper güç” olacaktır. Ne diyelim, aç tavuk kendini darı ambarın­ da görürmüş! Atılımın kendisi nasıl finanse edilecektir: Her kapitalist şahlanış, arkasında devasa sermaye rezervleriyle olanaklıdır. 1980’den sonra yüzlerce trilyonluk sermaye birikimi yapan parababaları mı bu atılımı fi­ nanse edecek? Etmeyeceklerse, hangi alanlara yöneleceklerdir? Kı­ saca sıralarsak: Dış din am iklerd e: IMF, Dünya Bankası, uluslararası finans çevreleri, bankalar. Yeni dış pazarlar: SSCB, Karadeniz Ekonomik İş­ birliği projesiyle Balkanlar Ortadoğu pazarı ABD’den öze! ticari ta


Türkiye sınıf atîayamaz mı?

1.129

TÜRKİYE'NİN EKONOMİK EVRİMİ

YOL 103


YOL 104 tü. AT’na üyelik. Dış borç mekanizması en sık ve miktarca çokça kullanılacaktır. Ama kredinin faturası ağırlaşacaktı. Hem ağırlıklı kısa vadeli açılacaktır krediler, hem de yüksek faizden. SSCB, Balkanlar tatlı pazarlardır, ama bu ülkelerde başlayan kaos, hevesi kursakta bırakabilecek cins­ tendir. Bu ülkelerde ihracat, müteahhitlik hizmetleri gelişebilir, ama para kaynağı kuruduğundan geri ödemeler oldukça sorun yaratacak­ tır. Ortadoğu pazarındaki ise, şimdiye kadar ciddi açılımlar gerçekleş­ medi; özel ticari statünün ne olduğu ise anlaşılmadı. AT’na üyelik ise onlarca yıl sonraya ertelendi. İç d in a m ik le rd e : iç borçlanma Özelleştirme Turizm Vergi refor­ mu i şçı-emekçi-köylüye fatura İç borçlanmada 60 trilyonun üstüne çıkılması sınıra gelindiğini gös­ termektedir. Borcu borçla ödeme sıkıntıdadır. Özelleştirme, tüm burju­ va partilerin bir numaralı hedefi olmuştur! Trilyonluk kaynaklar daha, çok emperyalist kuruluşlara blok, yani toptan satışla elde edilecektir. Madoiyonun öte yüzünde ise, “sosyal hayır kurumu” olmadığı açıkla­ nan KIT'lerdeki onomlerce işçinin işten atılması vardır. Turizmde ya­ taklar boş kaldı, birçok şirket kredilerini geri ödeyemez duruma geldi, 5 yıldızlı oteller de dahil birçok turistik tesis satılığa çıkarıldı. Vergi re­ formunda finans-kapıtal fedakarlık yapacak mı? Trilyonluk kar elde eden Akbank, 60-80 milyar yerine 300-400 milyar vergi ödeyecek mi? İşçi-memur-esnaf-köylüden alınan vergilerde sınıra dayanıldı. Vergi kaçaklarını önleyebilmek oldukça zor olduğuna göre, reformu finanskapıtale dayatmak tek çare olarak kalmaktadır, bu ise parti programla­ rına göre yapılmayacaktır. Geriye işçi-emekçi-köylünün yoksullaştırı­ lıp, mülksüzleştirilmesi en önemli birikim aracı olarak kalmaktadır. Ağırlıklı olarak sermaye atılımını bu mekanizmadan sağlamayı he­ def edinen egemen zümrenin niyeti tabii ki sadece kendisine bağlı de­ ğildir. Ülke içi sınıf ve ulusal hesaplaşmaların, dünyadaki tüm faktörel kombinezonlarla oluşturacağı denklemden çıkacaktır her şey. TÜSİAD atılımla, Cumhuriyet döneminin belki de en ağır bunalımından sıyrıl­ maya çalışıyor, gözünü uluslararası işbölümünde yukarılara dikiyor, dikiyor da uluslararası arenada bu niyetler ne derecede gerçekleşebi­ lir. Şimdi de buna bakalım; Türkiye'nin sınıf atlayıp atlayamayacağı, atılım yapıp yapamayaca­ ğı sorusunu, kendi benzerleri ülkelerle yanyana koyup yanıtlamaya çalışalım; 1900’lü yıllar kapitalist gelişimi ve eşitsiz gelişim yasası, 3.


Y O L 105

Türkiye sınıf atlayamaz mı?

dünya ülkelerini yekparelikten çıkarmıştır. Yüzlerce üçüncü dünya ülkıısi arasında ona yakın ülke sivrilmiş ve neredeyse bu ülkeler genel yapılarından kopmuştur. Konumları "geri Afrika, Asya ülkeleri” ile em­ peryalist metropoller arasındadır. Bu, ona yakın ülkenin temel özellikItıılni sıralayacak olursak; '1 - Güney Kore, Brezilya, Arjantin, Şili, Singapur, Yugoslavya, Inyvan, Türkiye, Tayland, Hindistan 1990‘lü yılların başlangıcında, sa­ dece maden ve tarım ürünleri satıcısı konumundaydılar. O günkü ulus­ lu,ırası işbölümünde bu ülkeler de genel sömürge ekonomisi konu­ munda, son derece az gelişmiş, ilksel kapitalist biçimlerin belirginleş­ tiği yapıdaydılar. 1900’lü yılların sonlarına yaklaştığımız şu günlerde, uluslararası işbölümünde, bu ülkelerin kapitalizmin üç ana sektörün­ den hammadde ve aramaları üreticisi-satıcısı konumundan, yoğunlaş­ ılır. tüketim araçları üretici-satıcısı olarak da sahneye çıktıklarını göıııyoruz. Ama 21. yüzyıla girerken bu ülkeler üçüncü ve belirleyici ana ••nktöı olan üretim araçları sektöründe gelişme kaydedememişlerdir. 2 . İkinci ana sektör; tüketim araçları sanayiinde ciddi bir uzmanl.ışmaya ulaşılabilmiştir. Örneğin Güney Kore dünya toplam iç lastiği­ nin yüzde 19'unu, televizyonun yüzde 12'sini, buzdolabı ev elektrik .ly.ıcının yüzde 5.6'sını üretir hale gelmiştir. Türkiye’nin de içinde bu­ lunduğu bu ülkeler grubunun tekstil, metal, ve eşya gereçleri üretimin­ im hatırı sayılır bir noktaya eriştiği gözlenmektedir. :ı . Ortak özelliklerden biri, bu ülkelerin 1950'lerden sonra emper­ yalist kuruluşlardan yaptıkları dış borçlanmadır. Yoğun borçlanmanın luşladığı 1950‘lerde düşük faizler bir borçlanma çılgınlığını yaratmış­ ken, 1980'lerde denizin sonuna gelindi ve borçların ödenemeyeceği ad.uda ilan edılıverdi. Yeni sömürgeciliğin en önemli mekanizması if­ las işaretleri verdi. Bu 10 ülke, dünya toplam dış borç faturasının yüz<lı<so 60’ını ödemektedir. 50-120 milyar dolar gibi devasa dış borç batağında debelenen bu ülkeler, her yıl tıkır tıkır dış borç ödemesine rağ­ m e n , borç bitmek bilmemektedir. Her yıl yaklaşık 150-200 milyar dolar­ lık dış borç anapara ve faiz ödemesine rağmen, dış borç toplam bilanı.ı»su 1.5 trilyon dolara hızla ilerlemektedir. Dış borçlanmanın bu ülkeItutr dayattığı ise, dakikleşmiş devalüasyonlar, ihracata dayalı sanayi­ in.un* ve sıkı para politikalarıyla kemer sıkma, acı reçeteler olmuştur. Dış borçların düzenli ödenebilmesi için döviz elde edilmesi zorunlulu­ ğu, bu ülkeleri tüm ülke kaynaklarını en ucuzundan fiyat düşürerek, ı,(unluk devalüasyonlarla daha da haraç mezat hale getirerek peşkeş ..ekmesine yol açmaktadır. İhracata dayalı sanayileşme espirisinin al­ ilini.t, esas olarak bu zorunluluk yatmaktadır.


YOL 106 Dış borç mekanizması, bu ülkelerin emperyalist metropollere dün­ ya pazarına açıklıklarını genişletmiştir. Dışa açıklık derecesindeki bu yükselme emperyalist sömürüyü katmerleştirirken, denetimi de sık­ laştırıp, ağırlaştırmaktadır. Bunun acı adı IMF reçeteleridir, kemer sık­ malardır. 4 . Tüm bu gelişmelerle çelişik gibi görünen bir diğer ortak özellik ise, bu ülkelerin 1970-1980'lerde yoğunlaşan çokuluslu şirketleriyle (ÇÜŞ) dünya pazarlarına yelken açmalarıdır. Güney Kore 8, Brezilya 4, Meksika 2 petrol dışı ÇUŞ'la ön plandadır. Araştırmalar, bu ülke finans-kapitallerinin kurdukları ÇUŞ'ların yıllık cirosu 100-120 milyar do­ ları bulan Amerikan General Motors, Ford, IBM ÇUŞ'larına “göre" cüce de kalsa, hatırı sayılır bir boyuta ulaştıklarını gösteriyor. 3. dünya ül­ kelerin en büyük 600 şirketi içinde Güney Kore (70 şirket), Brezilya (112 şirket), Hindistan (88 şirket), Meksika (21 şirket), Arjantin (33 şirket) başı çekmektedirler. Türkiye toplamdan çok, ilk 50'ye girmede başarılı çizgisini sürdür­ mektedir. İlk 50 şirketten 16'sı Güney Kore, 9'u Hindistan, 4'ü Türki­ ye, 3'ü Brezilya, 1’i Meksika'ya aittir. İlk sırada Güney Kore'nin 100 bin işçi çalıştıran Samsung'u 21 milyar dolarla, Lucky Goldstar'ı 14 milyar dolarla başı çekmektedir. Brezilya'nın Petrobras'ı 10,5 milyar dolar, Türkiye'nin Koç'u 4.8 milyar dolar. Sabancısı 3.6 milyar dolarla ilk 50'de yeralmakîadır. ("South" dergisi 1989 Ağustos sayısı. Ciro­ lar! 989'a aittir.) Tabii ki, şirketlerdeki bu boyutun doğal uzantısı dış yatırımlar ve bunun için belirginleşen sermaye ihraçlarıdır. Güney Ko­ re'nin kimi şirketleri, toplam yatırımlarının yüzde 20’sini dış ülkelerde yapmaya başlamıştır. Türkiye'nin özellikle 1980'den sonra, değişik ül­ kelerde bankalar satın alması, demir-çelik fabrikaları, televizyon-buzdolabı fabrikası kurması, akılda kalıcı yakın örneklerdir. Demek ki ge­ nel gelişim, bu ülkelerde sermayenin dış pazarlara sadece meta-sermaye olarak değil, giderek güçlenen bir şekilde para-sermaye ve üret­ ken sermayeyle girme sürecini başlatmıştır. Bunun boyutu, henüz o ülke ekonomileri için "olmazsa olmaz” bir duruma ulaşmamıştır. Ama altı çizilmesi gereken, bu ülke finans-kapitallerinin genel sermaye biri­ kim devresine, dış yatırım - sermaye ihracı dinamiklerinin de girmeye ve yerleşmeye başlamasıdır. 5- Bu ülkeler grubunun bir diğer çarpıcı ortak özelliği uluslararası finans kuruluşlarında bulundurdukları milyarlarca dolardır. IMF’nin yaptığı araştırmaya göre, bu ülkeler grubundaki egemen finans-kapitalistler uluslararası finans merkezlerinde kendi ülkelerinin dış borçla­ rının yarısı kadar: 60 milyar dolarlık, Türkiye’nin 50 milyar dolarlık dış


Y O L 107

Türkiye sınıf atlayamaz mı?

İ mik una karşı 25 milyar dolarlık finans-kapital para-sermayecileri dış |ıl|\oleırin banka kubbelerinde yuvalanmışlardır. SINIF ATLAMAYA ENGELLER Buraya kadar sıraladığımız özellikler aynı zamanda birer engeldir. Hu ülkeler grubu finans-kapitalistlerinin esas sıkıntısı nedir? Diğer 3. ılünya ülkelerinden bir kopuş yaşamışlardır. Ama bu, sermayeye yeımlı gelmemektedir. Sorunun, sıkıntının düğüm noktası emperyalistleşumnmektir. Bu ülkelerde, egemen finans-kapitale rağmen, emperyaIhlloşememek (güvence olarak) bir çelişki midir? Tekelci ekonomik y,ipinin tüm kanallara girmesi ve bu kanallardaki sermayelerini sanayi vm b.ınka sermayelerinin organik ilişkiler kombinezonlarıyla sentezlıi',.ıimsıyle finans-kapital vücuda gelmektedir. Burada, ne tekeller fiıı,ur. Kapitale, ne de finans-kapital emperyalizme birebir eşittir. Tekel­ imin belirli niceliklerde sermayeleri merkezileştirip yoğunlaştırmadan, ıılkıı ekonomisinde belirleyici konuma erişmeden sonucu finans-kapil.ılu v.ııdıramazlar. Aynı şekilde, finans-kapıtalın karakteristik yapısı, onu ülke içindeki yatırımlar ve yapılanmadan kaçınılmaz olarak dışarıy,ı ilecektir. Sermayenin kar motivi ve temel yasalarıdır emredici olan; yıık'.u kişisel sermaye niyetleri değil. Tekellerin ülke dışında da eko­ nomik yaşam devrelerini kurmaya başlaması, ülke içinde karlı yatırım .ılımlarının daralması, işçiliğin yükselmesi, belli sektörlerde hem ölçek ekonomisi, hem de alanın tekellerce paylaşımında belli bir düğüm nok­ ramın ulaşması vb. nedenler sermayenin rotasını yavaş da olsa ülke ılışma çevirmeye başlar. Sermayenin "gücü ölçüsünde” girişeceği pa.m kavgalarında elde ettiği zaferleri, kazandığı kısmi mevzileri sürek­ lileştirmesi, derinleştirip yaygınlaştırmasıyla tepkimek olarak, her de­ v in in daha irileşmesi ve hükmetme gücünü arttırması söz konusu ola­ caktır. O halde, birbirinin içine giren canlı halkalar -süreçlerdir söz konumi olan. Diyalektik olarak süreçlerin tepkilerle birbirini ileriye itmesi ve ııitul dönüşümlere yol açması gerekecektir. Bu süreçlerden biri de ser­ mayenin para-sermaye olarak; kredi olarak yeni bir kılığa girmesidir. <iuney Kore'nin çeperindeki ülkelere, Türkiye’nin kimi Ortadoğu ülkeloııne, Kuzey Afrika ülkelerine krediler anlamında yönelişi altında bu yatar. Eğer finans-kapitalin müslüman vicdanının sızlaması değilse, luıkıye’nin İslam Ortak Pazar’ı gibi girişimlerde başı çekmek isteyişi, •.on Irak savaşında saldırgan-yayılmacı tavrını açık açık sergilemesi başka nasıl açıklanabilir! Kafaların ölü skolastiği ile değil de, yaşamın canlı diyalektiğiyle


YOL 108 baktığımızda, Türkiye’nin 50 milyar dolarlık dış borcuna karşın Sovyetler'e 500 milyon dolarlık, İran-lrak savaşında Irak’a 3 milyar dolar­ lık tüketim kredisi açması, 1990’a kadar “resmi verilere” göre, Türki­ ye’den yurt dışına yaklaşık 500 milyon dolarlık sermaye ihraç izni alın­ masını kavrayabiliriz, sentezleyebiliriz. Peki tüm bu veriler onun, on­ ların emperyalist ilan edilmeleri için yeterli değil midir? Hayır. Finanskaprtalistler dünya pazarlarından emperyalist ağabey amcaları kadar pay kapamıyorlarsa, bunun temel alt dinamiklerine bakmak gerekiyor: Gerçi Güney Kore, Brezilya, Türkiye finans-kapitalistleri dünyanın en zengin 500'ünün içinde yerlerini almışlardır. Ama ne yazık ki, bir avuç finans-kapitalistin rütbede terfi etmesi, ülkelerinin de terfi etmesine şimdilik denk düşmüyor- düşemiyor. Neden? A) Tüm bu ülkeler, diğer 3. dünya ülkelerinden ayrıksı olmalarına rağmen, bunların da aşamadığı temel sorunlar vardır. Bunlardan en önemiısi bu ülke sermayelerinin kıt ve kısırlığıdır. 1500’lü yıllardan itiba­ ren yeni dünya Amerika, Asya ve Afrika'nın doğasından, insanından çekilip emilen, bugünkü değerle yüzmilyonlarca dolarlık ilksel serma­ ye birikimiyle, bugün dünya pazarına egemen 1. kuşak emperyalist ül­ keleri yetişm iştir. Emperyalizm, klasik sömürgecilikden sonra, 1950'lerde başlattığı yeni sömürgecilik mekanizmalarıyla sömürüyü daha estetıze etmiş, dakikleştirmiştir. Emperyalizmin yüzyıllarca bu ülkeleri soyup soğana çevirmesi, elde avuçtakini yok denecek nokta­ ya getirmiş, kansız bir beden bırakmıştır geriye. Tüm bunlara rağmen, yüzyıllık “sıkıştırılmış” kapitalist birikimle hatırı sayılır bir hale gelen ye­ rel finans-kapitallerin, devlerin yanında yine de cüce kalması bundan­ dır. Güney Kore, Brezilya, Türkiye gibi 20. yüzyıl kapitalist kuşağın ilksel sermaye birikimlerini dünya sömürge ve talanlarıyla yapıp, müt­ hiş bir sermaye sıçrayışı yapmalarının tarihsel olanakları yoktu, bun­ dan sonrada olacağa benzemiyor. Dünya kapitalizminde, eşitsiz geli­ şimde, hangi ülkelerde önümüzdeki yüzyılda güneşin batıp çıkacağı belli ve kesin değildir. Teorik olarak bu ülkelere kapı aralığı vardır, ama bu aralık ,diğer, arkadan geleceklere de açık olabilir. Bu ülkeler için şimdilik olanaklar yeterşizdir. Egemenlerin ulaştığı boyuta karşın bu ülkelerde hala devasa sermaye darboğazları vardır. Bu ülke sermaye­ lerinin spekülatif yönünün ağır basması da .varolan sermayenin ülke içinde üretken dönüşümcü yaratmada etkili olmasını engellemektedir. Sermaye darboğazı, hem dış borç tuzağından, hem de ne olursa olsun "sermayelerle sermayecikler” arasındaki farktan ileri gelmektedir. B) Bu ülkelerin emperyalizmce çölleştirilmesi sermayeyi kıtlaştırır-' ken, uluslararası işbölümünde ilk iki ana sektörde yoğunlaşma da ser-


Y O L 109

Türkiye sınıf atlayamaz mı?

m.tyoyi kısırlaştırmaktadır. Bu ülkelerin hiçbiri fırtınalı manifaktür, ileri nmnlfaktür, sanayi devrimi, serbest rekabet, tekeller, ÇUŞ’lar devreItırini farklı zaman aralıklarıyla da olsa tamamen yaşamamışlardır. Sa­ nayi devrimlerinin yaşanmadığı bu “geç gelen ülkeler, teknik üretiminII«» baştan kısırlaştırılmışlardır. 1700-1900’lü yıllarda, 1. kuşak emper­ yalist ülkeler tekstil, kimya, metal, gıda sektörlerinde ilk ciddi birikimlurıni yapmış ve üretim araçları üretimi de bu sektör birikimleriyle beslunmiştir. Düne kadar tekstil, metal sektöründeki birikimler teknik üre­ nin için yeterli olabilirken, bugün tarihin bilimsel teknik devrim döne­ meci, olayı farklılaştırmış, teknik üretimin çehresi değişmiştir. Bilgisa­ yar üretimsiz, chip'siz sanayi devrimi olanaksızdır. Dünya bilgisayar inknoloji ve üretiminde ABD'nin silikon vadisine rağmen, Japonya’nın (inlisinde kalması, Avrupa'nın, trene son vagon olsa bıie binme telaşı, bı/ım gibi ülkelerin teknikte, ne kadar söz sahibi olabileceğini, üretici olup olmayacaklarına en güzel yanıt verse gerek. Bir bilgisayar yatırı­ mı başlatıp üretime geçinceye kadar üç-dört teknik değişim yaşanı­ y o r s a , asalak fınans-kapitalıst bu işe nasıl soyunur? C) Bu gerçekler, ülke egemenlerini iki ana sektörde yoğunlaşma­ ya zorlamaktadır. Emperyalist ülkelerde sermayenin yeni sektörlerde yapılanması, “kirli sanayiler” için bir boşluk yaratmaktadır. Bizim gibi ülkülere ise, bunu doldurmak düşmektedir. Ama bu da göründüğü gibi değildir. Bu boşluk mutlak değildir. Emperyalist merkezlerde sermayeit-ıın önemli öoiümü elektronik, uzay sanayileri, genetik, bioteknoloji alanlarında yoğunlaşırken; tekstil, metal, gıda sektörleri görünürde lork edilmektedir”. Oysa bu bir yanılsamadır. ABD, B. Almanya, Fran­ gı, Japonya'da tekstil, metal vb., alanlarda da son 10 yılda ciddi tek­ nik yeniliklere gidilmesi, bu ülkelerdeki bu sektör egemenlerinin diren­ cini göstermektedir. Hem bu gerçeklik, hem de bu ülkelerin kotalar uy­ gulaması "ortada bizim gibi ülkelere emperyalizmin terk ettiği, bahşet­ tiği alanlar” olmadığını gösterir. Gelişik gibi görünen, bizim gibi ülkelerin bu alanda da emperyalist tekellerle rakebete girme zorumluluğudur. Onlar tekniğiyle, bizimkiler ise ucuz işgücü ve ucuz hammadde­ siyle pazar kavgasında dövüşmektedirler. D) Bir diğer engel, geçmiş toplumsal yapılardan devralınan sosyal «»konomik tortulardır. Geçmiş dönemin tortuları birer kambur olarak bu ülke egemenlerinin sırtlarında durmaktadır. Bu kamburlar, toprak soru­ nunun yapısal olarak çözümlenememesi, demokratik geleneğin yara­ tılmaması, burjuva demokrasisinin kalıcı tarih yaratmaması, kendine özgü burjuva kültür ve değerlerin altüst oluşlar yaratarak egemen ola­ mayışıdır.


Y O L 11 0

Hala bu ülkelerin çoğunda, köyden kente göç tüm hızıyla sürmek­ tedir. Göç iki sonuç yaratmaktadır. Birincisi, göçe rağmen kırda yapı­ sal bozukluk, İkincisi, kanserleşen yaygın-yoğun işsizlikdir. Serma­ yenin çeperinde haddinden fazla işsiz, yığılması sosyal hareketliliği beslemekte, aşırı yoksullaşma ve üretici güçlerin tahribine yolaçmaktadjr. E) Yapısal dönüşümlerin tamamlanmayışı, üst düzeyde siyasi komplikasyonlara yol açmaktadır. Ekonomik açmazların siyasi aç­ mazlara dönüşümü, sermayenin ürkek, zayıf karakterini pekiştirebilmekte, istikrarsızlıklar sermayenin uzun soluklu, geniş zamanlara da­ yalı yapılaşmalara yönelmesini oldukça güçleştirmektedir. Sınıfsal uz­ laşmazlıkların keskin karakteri, devrim dinamiğinin kimi dönemlerde “yıkıcı” olabilecek güce erişmesi, darbeler ve karşı devrim tepkimeleri­ ni doğurmaktadır. Karşı devrim dalgasının faşizmlerle sonuçlanan giri­ şimlerine rağmen, sermaye zaman, pazar kayıplarıyla ağır yaralar ala­ bilmektedir. SONUÇ YERİNE Üçüncü dünyanın sivrilen yeni güçlerinin uluslararası finans-kapital dünyasına girebilmesi, dünyanın küçüklü büyüklü pazarlarında söz sahibi olabilmesi, en azından bugünden olanaKsız görünmektedir. Em­ peryalizmin, 1920-1950'lerden de ote dünya çapındaki çatışması için, şirket evlilikleriyle devasa boyutlarda birleştiği bir durumla yüzyüzeyız. AvrupalI çok uluslu şirketlerin kendi alanlarından diğerleriyle bir­ leşmeleri Amerikan, Avrupa, Japon çatışmasını hızlandıracaktır tabiki. Yüzyıllarca birikimle yirm¡birinci yüzyıla giricek bu devler, savaşında şimdiki somut denge ve güçlerle biz ve bize benzeyen, iki elin par­ makları kadar ülkenin araya girebilmesi, savaşımdan üstün çıkıp, “genç, saldırgan efendiler” konumuna gelebilmeleri şimdilik unutulmalıdır. Birinci kuşak emperyalist ülkeler, bizim gibi ülkelerin geleceğinin aynasıdırlar. Ama aynada en yakın aday belki Güney Kore, Brezilya'dır. Türkiye’nin yirmi-otuz yıl sonrasında ulaşacağı noktada bulunan bu ülkelerin özellikle kanserleşmiş toplumsal yapıları, birer engel yaratmışlardır. Güney Kore'yi hedef gösteren finans-kapital, bu ülkenin şimdiki konumundan ya farklı şey anlıyor, ya da hiçbirşey an­ lamıyor. Sivrilenlerin de sivrileni ülkelerde doğal olarak egemenleri iyimser kılacak daha çok veri ve gelişme ipuçları vardır. Ama o kadar. Karşımızda, en azından şimdilik .emperyalizmin ikinci kuşağı boylu boyunca durmuyor.


Y OL 11 3

D e m o k ratik D evrim ve Pro leterya İk tid a r ı

DEMOKRATİK DEVRİM ve PROLETARYA İKTİDARI (Toplumsal Kurtuluş’a Yanıt) B a rış D O Ğ A N A Y 1 2 E y lü l y e n i l g i s i , o lu m lu d e r s l e r ç ı k a r ı lm ı ş y a d a g e r i c i s o n u ç l a r a v a r ı lm ı ş o l s u n , d e v r i m c i s i y a s e t l e r a ç ı s ı n d a n

u y a rıc ı e t k ile r y a r a ttı.

Y e n ilg in in ş i d d e t d e v r i m c i g ü ç l e r i y e n i l g i y e y o l a ç a n k o ş u ll a r ı n b il in c e ç ı k a r t ı lm a s ı n a z o r l a m ı ş t ı r . A n c a k b u z o r l a m a , m ü c a d e l e n i n

s t r a t e jik

• . o r u n la r ı n a g e r i d ü z e y d e v e y ü z e y s e l b i ç i m d e y a k l a ş a n k ü ç ü k b u r j u ­ v a d e v r i m c i l i ğ i n i n ç e ş i t l i k e s i m l e r i n i t a k t i k v e ö r g ü t s e l p l a n d a iş le n e n h a t a l a r d a n ö t e y e d e v r i m s o r u n u n u n y e n i d e n e le a lı n m a s ı n a y ö n e l t t i .

Bundan dolayı hayıflanmak yersizdir. Tam tersine, yenilgi koşulla­ rı, küçükburjuva devrimciliğinin teorik temellerindeki zayıflığı açığa çıkarmıştır. Toplumsal muhalefet cephesinde işçi sınıfı hareketinin öne çıkışı, küçükburjuva devrimciliğinin eski yönelişlerini zorlarken, dünya sosyalizminin yaşadığı hızlı çöküntü de, teorik ikameciliğin yaşam alanını yok etti veya olağanüstü daralttı. Sonuçları itibariyle birbiriyle çakışan bu üç yönlü etki, burjuva sosyalizmini gerçek bir ideolojik-politik çöküntüye uğratmıştır. Dev­ rimci saflarda ise, köklü bir sancı yaşanıyor. Devrim sorunu da içinde olmak üzere temel kavramların tartışma­ ya açılması, bir yenilenme zorunluluğundan kaynaklandığı ölçüde olumlu-geliştirici özellik taşımaktadır. Ancak, yenilginin doğurduğu mo­ ralsizlik ve darlaşma, devrimci mücadelenin temel değerlerinin aşın­ masını hızlandırmış, sosyalist sistemde yaşanan alt-üstlükler de bu ortamı dışarıdan beslemiştir hala da besliyor. O yüzden, temel kav-


Y O L 11 4

ramlar üzerindeki tartışmalar, devrimci şekil ve yöntemlerden kolay­ ca uzaklaşabilmektedir. Kuşku götürmez bir zorunluluktan kaynakla­ nan yenilenme arayışları, tutarlı ve sistemli bir tarz kazanamadığı öl­ çüde sağa-sola savruluşları yoğunlaştırıyor. Bu savruluşlar, teorik temellerindeki zayıflığı sekter ve bağnaz karşı koyuşlarla gizlemeye çalışan devrimci eğilimlere görünürde bir haklılık sağladığı gibi, panikçi ve inkarcı tutumlar da, teorik-pratik yenilenme ihtiyacının olumlu görüntüsü ardına sığınabiliyor. Olumlu ve olumsuz etkilerin birbirine karıştığı böyle bir ortamda, TİP’in 70'li yıllardaki hızlı eriyişi içinde burjuva sosyalizminden kopan Gelenek ve Toplumsal Kurtuluş çevreleri, önceleri aydın ve eski sendikacı kadrolar tarafından savunulan "sosyalist devrim” tez­ leriyle, mücadeleyle yeni tanışan genç aydınların, arayış içindeki es­ ki devrimci kadroların ve siyasi grupların teorik ilgilerini çekebildi. Emek dergisinin ve TDKP'den ayrılan Ekim grubunun "sosyalist dev­ rim” tezlerine yönelişiyle, 60’lı yıllarda kapanmış olan tartışmalar, bu kez başka koşullarda ve değişik özellikler kazanarak bir ölçüde ye­ niden gündeme geldi. Dergimizde her iki eğilimin yeni yönelişlerinin taşıdığı politik anlam ayrı makalelelerde ele alınarak, genel çizgileri içinde "sosyalist dev­ rim” tezlerinin eleştirisi yapılmıştı. Daha önce Yalçın Küçük'ün Tür­ kiye Üzerine T e z le r’ ine yönelik eleştirilerimize yanıt vermeyen Toplumsal Kurtuluş dergisi, Haziran-Temmuz (1991) tarihli 44-45. sayısında S. Dönmez imzasını taşıyan M. Yılmazer'in Demok­ ratik Devrimi ve Program Sorunları başlıklı bir yazı yayınladı. Yazıda TDKP ve Ekim eleştirimizde dile getirdiğimiz görüşlerden ha­ reketle devrim ve program sorunlarına ilişkin kavrayışımıza yönelik bir eleştiri yapılıyor. Biz de bu yazımızda Toplumsal Kurtuluş eleştiri­ lerine yanıt vererek, demokratik devrim kavrayışımızı detaylandırmaya çalışacağız. S. Dönmez, yazısının girişinde "Kıvılcımlı’nın mirası”na ve bu mira­ sın dergimiz tarafından “nasıl” devralındığına değinerek, kendi görüş­ lerini açıklamaya girişiyor. "Geçerken” Kıvılcımlı'nın mirası üzerine Y. Küçük'ün Aydın Üzerine Tezler’ine anıştırma yapılarak verilen “akıllar”a burada değinmeyeceğiz. Ama, doğal olarak, demokratik devrim kavrayışımızın açımlanması, Kıvılcımlı’nın mirası üzerine bir savunmayı içinde taşıyacak, bu mirası "nasıl” devraldığımızı ortaya koyacaktır. S. Dönmez, “Kıvılcımlıda en bilimsel saptamalar bile sanki popü­ list bir üslupla sunulmak zorundadır, sonuçta finans-kapital de ‘bir a-


Y O L 11 5

D e m o k ra tik D evrim ve Proleterya İk t id a r ı

vuı; parababasi olarak sunulur” diyor. Hemen ardından da finans-kapit.ıl saptamasının stratejik içeriğine ilişkin şunlar söyleniyor: "...demokratik devrimciliğin, devrim güçlerini, proletaryanın müt­ tefiklerini olabildiğince genişletme (bazen ‘milli burjuvazi'ye dek) ve devrimin hedefini alabildiğine daraltma ‘bir avuç’ parababasına ya da ‘işbirlikçi’ tekelci burjuvaziye ve toprak ağalarına ya da ‘komprador’ burjuvazi ve toprak ağalarına dek) arayışının izlerini görüyoruz. Bu .iyin zamanda kendi gücüne ve devrimci sınıfa güvensizliğin ifadesi­ dir." Yazar, burada Yılmazer’in de küçük burjuva devrimciliğine yönelik benzer bir eleştiri” yaptığını, Kıvılcımlfnın MDD eleştirisinin "bazı önumli doğrulan” içerdiğini belirtmesine rağmen, MDD ve ondan türe­ yim küçük burjuva eğilimlerle aramızdaki belirgin sınır çizgilerinin ü/ erinden birkaç cümleyle kolayca atlayıveriyor: "Ancak işçi sınifının öncülüğünü vurgulamak yetmez, sosyalizmin güncelliğini de savunmak, işçi sınıfını birtakım ‘demokratik’ müttefikIminin programının kararlı savunuculuğu misyonundan kurtarmak gerekir." Türkiye’de kapitalist gelişmenin sancılı birikimi içinde çözümlen­ mek bir yana, ağırlığını gittikçe daha çok duyuran "demokratik” soıunların öne çıktığını savunmak, işçi sınıfına “birtakım demokratik müttefiklerinin programının kararlı savunuculuğumu yüklemek mi sa­ yılmalıdır? Devrimin ana vuruş yönünü finans-kapital egemenliğine yöneltmek, "proletaryanın müttefiklerini olabildiğince genişletmek” ve "devrimin hedeflerini alabildiğine daraltmak” mıdır? Proletaryanın, üretici güçlerin gelişimini sosyalizmin inşasına yö­ neltmek için çözmek zorunda bulunduğu demokratik sorunları hafife alarak düzen-içi reformlara indirgeyen, iktidar işçi sınıfı tarafından eIg geçirildiğinde kapitalizmin hala çözemediği sorunlar varsa onları ela "geçerken” çözmeyi va’zeden bir mantıktan başka türlü açıklama­ lar beklenemezdi. Geniş halk yığınları için çözüm bekleyen ve devri­ min ana kaldıraçlarını oluşturan "demokratik” sorunların çözümlenme­ sine öncülük etmek, proletaryanın görevi değilse, kimin görevi ola­ caktır? "Demokratik” sorunların çözümünü öne çıkarmak "birtakım müttefiklerin programına özgü bir kavrayış biçimini ifade ediyorsa, (ki bu müttefikler bize atfen “milli burjuvaziye dek genişletiliyor) pro­ letarya, iktidarı nasıl ele geçirecektir? Sosyalizmi savunarak denile­ cek. Tanrı aşkına birilerinin ortaya çıkıp sosyalizmin nasıl savunula­ cağını bize göstermesi gerekir. Eğer sosyalizmi savunmak, kurtuluşun sosyalizmde olduğunu


YOL 11 6 tekrarlayıp durmak, yakıcı toplumsal problemlerin çözümünün ancak proletaryanın iktidarı altında mümkün olabileceğini belirtmekle kal­ maksa, hiç kuşku yok, "sosyalist devrim”ci baylarımız propaganda düzeyinde yıllardır bir adım öteye gidemeyen “devrimci-demokratlar”ımız yanında yaya kalacaklardır. Eğer, anti-kapitalist hedefler, verili gelişme koşullarında somut uygulamalar olarak ifade edilemiyor, (yoksa “geçiş” programlarının anlamı nedir?) bugünkü mücadele için­ de ayırdedici taktik dayanaklara kavuşturulamıyorsa, proletarya ikti­ darı ve'sosyalist kuruluş üzerine soyut genellemelerden öteye gidile­ memiş olacaktır. Nitekim, gerçek durum tam da budur.: “Sosyalist devrim”cilerimiz, gündelik mücadeleye girdiklerinde, “demofcrbtik” gö­ revleri içlerine sindiremedikleri için istikrarlı bir pratik çizgide derinleşemeseler de, bu görevlerle yüzyüze gelmekten kaçınamamakta, ya-sosyalist devrimde yoksul köylülüğü yanına alan proletaryanın tecrit etmek zorunda bulunduğu-küçük burjuvazinin siyasi temsilcile­ riyle ittifak yapmak zorunda kalmakta, ya da kendilerini devrimci günlük faaliyetin dışında bulmaktadırlar. Yoksa, "sosyalizmin güncelliği’ ni savunanlar, günlük pratikte bir “reform" hareketi olacak mı var­ lık kazanmaktadır? Anti-kapitalist hedefler, sınıf hareketinin öznel koşullarını bir yana koysak bile, kapitalist gelişme ve sınıf ilişkilerinin mevcut konumlanışı içinde doğrudan ve somut uygulama biçimleri olarak ifade edileme­ mektedir. O zaman sosyalist propaganda, kaba kapitalizm karşıtlığı­ na indirgenmiş oluyor. Anti-kapitalizm, kapitalizm karşıtlığıysa, bir Dev-Sol’cu ya da TİKKO’cunun bunda S. Dönmez'den daha az sami­ mi olduğunu hiç kimse söyleyemez. Eğer, anti-kapitalist sloganlar sosyalist idealleri benimseyen kadrolar yetiştirmekten öteye, yığınla­ rın günlük mücadelelerine bu doğrultuda taktik yön kazandırmakta somut muhtevasını bulmaktaysa, yığın hareketini düzen-dışı alana çekmeye yönelik devrimci taktiklerin doğrudan anti-kapitalist biçimler taşıdığını hiç kimse söyleyemez. Bunu ancak bir çırpıda bütün burju­ vaziyi egemen hale getirerek iddia edebilirsiniz. O zaman da, ger­ çekliği ve onun içinde kendi konumlanışlarını nasıl tanımlarlarsa ta­ nımlasınlar, bu düzenin politik düşmanlarının eylemi, nesnel olarak anti-kapitalist özellik taşıyor demektir. Bize yeniden "eşitsiz gelişim yasası”ndan ve çözüm bekleyen “demokratik" sorunların varlığının ya da aynı anlama gelmek üzere toplumsal geriliklerin, iktidarın proletarya tarafından ele geçirilişine engel oluşturmadığından söz edilecek. Devrim sorununun herşeyden önce bir “iktidar sorunu” olduğu vurgulanacak. Bizim “demokratik gö-


Y O L 11 7

Demokratik Devrim ve Proleterya İktidarı

revler çözümlenmeden toplumun sosyalist temelde örgütlenmesinin mümkün olamayacağı” yolundaki görüşümüz, “devrimi salt nesnel bir süreç olarak gören” “mekanik determinist yaklaşım” sözleriyle karşı­ lanacak. , Toplumsal yapının nesnel gerilikleri, her zaman proletarya iktidarı­ nı imkansız kılmayabilir, ama her halükarda onun sınırlarını belirler. Dolayısıyla, sosyalist devrim programı, yalnızca proletaryanın siya­ sal iktidar yapısını tanımlamaktan öteye, doğrudan sosyalistiktisadi uygulamaların tanımlanışını içermek durumundadır. Eğer, proletarya iktidarının sosyalizmi inşa etmek için öncelikle (isterseniz "geçer­ ken”) "demokratik” sorunları ele alması gerekiyor derseniz, demokra­ tik devrim süreçlerinin işin içine karıştığını itiraf etmek zorunda kalır­ sınız. Bugüne dek yaşanan olaylar, iradi müdahalelerin nesnel ger­ çekliğin elverdiği sınırları zorlayabildiğim, ama onu aşamadığını gös­ termiştir. Nesnel gerçeklik, canlı kitle tepkileriyle size kendisini du­ yuracak, atabileceğiniz adımların sınırlarını gösterecektir. Böyle bir durumda, devrimin siyasal niteliğiyle, sosyal kapsamı arasında bir çelişkiden (ya da "eşitsizlik”ten) söz etmek yersiz olma­ yacaktır. Bu da bize demokratik devrim ve sosyalist devrim süreçle­ rinin iç-içe geçen tarihsel özelliklerini, siyasal anlamda ise asgari ve azami programlar arasındaki bütünlüğü gösterecektir. Proletaryanın asgari programı, kapitalizmin işçi sınıfının iktidar sopası altına alın­ masından başka bir şey değildir. Proletarya partisinin temel amacı, iktidarı ele geçirerek sosyalist toplumsal dönüşümleri gerçekleştirmektir. Siyasal iktidarın proletarya tarafından "fethi”, sosyalizmin kendisi değil, ön koşuludur. Burada karşımıza birbiriyle sıkı sıkıya bağlantılı olan, birbirini belirleyen, ama birbirinden farklı özellikler taşıyan iki sorun çıkmaktadır. Birincisi, proletaryanın iktidara nasıl geleceğidir. İkincisi ise, sosyalist dönü­ şümleri nasıl gerçekleştireceğidir. Birinci süreç, iktidara gidiş yolları­ nı; ikinci süreç, iktidara gelindiğinde ilk elden yapılması amaçlanan işlerin planını ifade etmektedir. Bu iki sorunun teorik çözümü, hiçbir soyut formüle sığdırılamayan canlı gerçekliklerin tanımlanmasıyla mümkün olabilecektir. Burada tek hareket noktamızsa, nesnel geliş­ menin verili koşullarıdır. Proletaryanın iktidara yürüyüşü, varolan sınıfların karşılıklı durum ve çıkarları içinde somut bir anlam kazanabilir. Bu da son duruşma­ da iki şeye, üretici güçlerin mevcut gelişme düzeyine ve bu gelişimin aldığı özel somut biçimlere dayanır. İktidara gelindiğinde sosyalist hedefler doğrultusunda ilk anda neler yapılabileceğine ilişkin genel


Y O L 11 8

planlar ise, gene verili gelişme düzeyinin çözümlenmesinden çıkartı­ labilecektir. Türkiye’de nesnel olarak bir proletarya iktidarının imkansızlığını ileri sürmek, üretici güçlerin gelişim düzeyini olduğundan çok geri görmek demektir. Hatta ülkemizin, bugüne dek sosyalist inşa dene­ yimlerini yaşayan ülkelerin devrim öncesi durumlarından daha ileri bir gelişkinlik düzeyine sahip olduğu da rahatlıkla söylenebilir. Burada asıl sorun, proletaryayı sosyalizme nasıl hazırlayacağımız ve cephe­ de savaşan güçleri nasıl düzenleyeceğimizdir. Lenin, “devrimlerin devrimciler tarafından yapılmadığını, olgunlaş­ mış krizlerden ve büyük sınıfsal kopuşmalardan çıkageldiğini” belirtir­ di. Koca Marx da, ondan çok önce "devrimlerin, hatta devrime katı­ lan sınıfların iradelerinden de bağımsız olduğunu” söyledi. Toplumsal Kurtuluş yazarları, bizi gene "mekanik determinist yaklaşımla suçla­ yabilir. Ne yapabiliriz, elimizden başkası gelemiyor. Kuşkusuz Lenin’in sözieri, devrimci önderliğin sübjektif-iradi rolü­ nü ortadan kaldırmıyor, yalnızca bu rolün çerçevesini tanımlıyor. Devrimler, devrimcilerin istedikleri anda, onların niyet ve özlemlerine göre gerçekleşmezler. Devrimcilerin rolü, sınıf savaşının siyasi orga­ nizasyonunu sağlamaktır. Devrim sürecini hızlandırmak ve onu önce­ den hazırlanmış bir plana göre yönetmektir. Ancak bu planın gerçek­ leşmesi, savaşan toplumsal güçlerin karşılıklı ilişkilerine göre belirle­ necektir. Bu ilişkilerin sınıf savaşının hangi aşamasında, hangi somut-pratik biçimleri alabileceğini önceden kesin olarak bilemeyiz. Ama, sınıfların mevcut sosyal yapı içindeki durum ve çıkarlarını çö­ zümleyerek, onların devrim ortamında oynayacakları rolün genel çer­ çevesini önceden bilebiliriz. Bu noktada, dünyada yaşanan deneyler bize ışık tutacaktır. Keza, somut bir devrim anında, devrime katılan sınıflar, kendi çı­ karları doğrultusunda çok bilinçli ve kararlı davranışlar gösterse bile, devrimin yaratacağı sonuçlar, herhangi bir sınıfın istekleri tarafından değil, sınıflar arasındaki değişebilir güç dengeleri tarafından belirle­ necektir. Burada irade, dengelerin düzenlenmesindeki bilinçli çaba olarak kendini ortaya koyar. Sosyalist devrimi güncelleştiren anlayışlar ister istemez proletar­ ya öncülerinin iradesini ekonomik gelişme ve sosyal sınıf determiniz­ minin üstüne çıkartmaya zorlanıyorlar. Buna teorik dayanak kazan­ dırmak için “alt-yapı ve üst-yapı ilişkileri arasında eşitsiz gelişme” üzerine yapılan vurguların belirleyici hal alması, Marksizmin genel kavramlarını zorlayan bir kaçınıimazlğa ulaşıyor. “Sosyalist devrim”!

L

J


Y O L 11 9

Demokratik Devrim ve Proleterya İktidarı

kararlıca öne çıkaranların aynı kavramlar üzerine tartışmasız bir uz­ laşma sağlıyor olmaları da bu açıdan tesadüf sayılmamalıdır. Teoride, sınıf mücadelesinde küçük burjuvazi ve "köylülüğün” proletarya saf­ larına kadar uzanan geniş etkisi üzerinden kolayca atlayarak prole­ tarya diktatörlüğü üzerine "irade” buyuranlar, pratikte, küçük burju­ vazinin, devrimci demokrasinin tartışmasız yaygınlığında ifadesini bulan "irade”sine karşı sosyalizm niyaz eden iradesiz akademisyen­ lere dönüşüyor. Ya da, küçükburjuvaziyle devrimci tutum üzerinde it­ tifaka zorunlu kalmak kaçınılmaz oluyor. 12 Eylül sonrası "sosyalist devrim”cilerinin bu çelişkiyi hali hazırda çözümleyemedikleri ortada­ dır. Yoksa, "açık devrimci parti” girişimleri hangi lahana turşusuna perhizden kaynaklanıyor, açıklanması gerekir. DEVRİMCİ İK T İD A R - KÜÇÜK BURJUVAZİ S. Dönmez, Yılmazer'in Rusya'da sosyalist devrimin ikili iktidar koşullarından çıktığı, Menşevik ve SR'lerin yönlendiriciliğinde burjuva hükümetin kuyruğuna takılan Sovyetlerin yozlaşmasıyla devrimci-demokrasinin siyasal işlevini tamamladığı, küçükburjuvazinin burjuva­ ziyle uzlaşması sonucunda devrimin siyasal ittifaklarında bir farklı­ laşmanın yaşandığı saptamalarına karşı şunları söylüyor: "Küçük burjuvaziyle burjuvazinin uzlaşmasına gelince, bu olağan dışı değil olağan durumdur. Bizim de sosyalist devrim adımını atabil­ mek için küçük burjuvazinin burjuvaziyle uzlaşmasını beklememiz hiç gerekmiyor." Bu sözlerin anlamı, küçük burjuvaziyle bugünden bir kopuşmanın özlenmesinden başka birşey değildir. Aynı yazıda şunlar da söyleni­ yor: “Biz sosyalist devrimden sosyalistlerin iktidara gelmesini anlıyo­ ruz. Hatta bu iktidara küçükburjuvazinin bazı temsilcileri de katılabi­ lirler, ancak hegamonya sosyalistlerde olmalıdır. Bu anlamda sosya­ list devrim saf bir proleter devrimi değildir." Ne tutarlı, ne berrak bir strateji! Toplumsal Kurtuluş yazarları, kü­ çük burjuvazinin önümüzdeki bir devrimde ve onun getireceği iktidar­ da yerinin bulunup bulunmadığına karar vermek durumundadırlar. Sosyalist devrim adımı, proletaryanın küçük burjuvaziden koparak yoksul köylülükle ittifakına dayanır. Henüz devrimci eğilimlere sahip bulunduğu bir ortamda küçük burjuvaziden kopuşmak, devrimin gü­ cünü zayıflatmaz mı? Küçük burjuvazi devrimci siyasal çözümler üretme yeteneğini yitirmeden, tek tek işçi önderlerinden öteye topyekün sınıf eyleminin sosyalist devrim şiarlarına yükseltilmesinin imka­


Y O L 120

nı nedir? "Küçük burjuvazinin bazı temsilcileri” de iktidara “katılabilirler”se, katılıp katılmayacaklarına veya ne kadar katılacaklarına, bu katılımın koşullarına kim karar verecek? İşçi sınıfı öncüleri iktidara katılan “bazı küçük burjuva temsilcileri” ile hangi adımları, nereye ka­ dar atacak? “Bazı temsilcileri”yle iktidara “katılabilen” küçük burjuva­ zi, proletaryanın hegamonyası altına nasıl alınacak? Olaylara Toplumsal Kurtuluş bürosundan bakılınca, herşey prole­ taryanın siyasal iradesi altında toplanabilir. Ama, bunun için önce bu iradenin açığa çıkarılması, geliştirilmesi, bağımsızlaştırılması ve dayatılması gerekir. Bir an için kendinizi devrim içinde düşünün baylar, orada çeneler değil, silahlar konuşacak. Sözü edilen "bazı temsilciler”, proletaryanın siyasal hareketine katılan küçük burjuvalar değil, bir toplumsal kategori olarak küçük burjuvazinin siyasi sözcüleri ise, iktidara onlar sizin izninizle değil, kendi güçlerini dayatarak gelirler. Bu güçle, iktidarı kendi taleplerini uygulamaya zorlarlar ve sizin iradenizin sınırlarını çizerler. Herhalde iktidara "katılabilen” silahlı küçük burjuvazi, tarihin akışı öyle gerek­ tirdiği için kendisini proletaryanın nasılsa zuhur eden sosyalist irade­ sine teslim etmeyecek. ‘Bazı” "devrimci-demokrat”lar, size teorik olarak gayet yerinde sorular sorabilirler. Olur a, komünistler Rusya'da iki kez tekrarlandığı gibi devrime hazırlıksız yakalanabilirler.” İktidarı yıkmakla iktidara gelmek, her zaman aynı şeyler değildir; iktidarın yıkılmasına pratik öncülük eden proletarya, Rusya'da olduğu gibi, yakın .zamanda İran’da olduğu gibi, sırf kendi siyasal yetersizlikleri yüzünden iktidarı "gönüllüce” burjuvaziye teslim edebilir.” İşçi sınıfının devrimci eyle­ mini ardına alan Dev-Yol’cu-Dev-Solcu "küçük burjuva temsilcileri”, iktidarda çoğunluğu sağlayabilir” ve onlar, kitlelerin devrimci özlem­ lerini dizginlemeye çalışan veya karşı cephede yer alan burjuvaziyle illa ki uzlaşmayabilirler.” Hatta kitleleri harekete geçirmekten ürken reformcu burjuvazinin “bazı temsilcileri”, iktidara katılabilir.” SHP’yi, DSP’yi geçelim; o günlerde bu rolleri oynayacak “sosyalist” Sadun Aren’ler, M. Ali Aybar’lar, Halil Berktay’lar bulunabilir”; burjuvazi yeri geldiğinde kimi destekleyeceğini bilir. Devrimci hareket o günlerde de Perinçek gibi Mirabeatr’lar yaratabilir.” O zaman Toplumsal Kurtuluş’un devrim reçetesi bütünüyle suya düşecektir. "Günü ve saati” geldiğinde, hiçbir sınıf, proletarya bile devrim için komünistleri beklemeyecek. Kendimizi abartmayalım; komünistlerin görevi, proletaryayı devrime hazırlamak ve hangi koşul altında olursa olsun, sınıfın devrimci eylemine bilinçli yön kazandırmaktır. O halde,


Y O L 121

Demokratik Devrim ve Proietcrya İktidarı

“günü ve saati” illa ki örneğin Toplumsal Kurtuluş yazarları tarafından belirlenen bir devrimden değil de, önümüzdeki devrimden söz edebili­ yoruz. Bu devrim, “olgunlaşmış bir kriz”den “çıkıp gelebilir”. (Türki­ ye’de yeniden yaşanma imkanı kalmamışsa da yaşanmış şeylerdir; proletarya bir sabah aniden bir devrimle yüzyüze kala”bilir.”) Önümüzdeki devrimde (dünya ve bölge şartlarında ani dalgalan­ maların da etkisiyle. Türkiye şimdiden tahmin edilemeyecek bir dev­ rimci kargaşaya sürüklenebilir.”) yukarıda sayılanlar imkan dahilinde midir? O halde, proletarya bütün bu imkanlar içinde kendi iktidarının imkanını nasıl gerçekleştirecek? Proletaryayı sosyalizme nasıl hazır­ layacağız? Küçük burjuvaziyi, hatta yarı-proleterleri (yarı-küçük bur­ juva oldukları unutulmamalıdır, siyasal tutumlarında bize yakın yarıları yerme öbür yarıları etkili olabilir) işçi sınıfının hegamonyası altına nasıl alacağız? İktidara geldiğimiz sabah metayı kaldıracağımız vaadiyle mi? Ca­ milerin hoporlörlerini sökeceğimiz vaadiyle mi? “İş, ekmek, özgürlük” vaadiyle mi, yoksa yığınların on yıllardır haykırageldikleri, bu düzene sığdırılamayan “demokratik” talepleri yerine, koilektivizasyon vaatle­ rini öne çıkararak mı? Eğer doğrudan kollektivizasyona girişmeye­ cekseniz, sosyalist uygulama nerde kalacak ve bu durumda “bir sosyal demokrat partinin ya da reformist bir işçi partisinin programı olabile'cek uygulamalar, bir sosyalist iktidara nasıl yakıştırılacak? Yoksul köylü toprak işgal etmiş, küçük köylü Fatsada barikata çıkmış, Akhisar’da tefeci bürolarına saldırmış, bütün emekçiler de­ mokrasi feryadı ediyor; Toplumsal Kurtuluş yazarları ise, Türkiye devriminin ana dinamiklerini oluşturan bu halk istemlerini hem "de­ mokratik reformlar için mücadele eden legal bir partr’ye transfer edi­ yor, hem de sonraya kalanları “geçerken” çözmeyi va’zediyor. Bu mantıkla işçi sınıfı sosyalizme hazırlanamaz, ancak devrim ve iktidar dinamiklerinin yanından “geçilir.” Proletarya, yoksul köylülüğün top­ rak istemini çözmeyi ciddi ve kapsamlı biçimde önüne koymazsa, onu kendi öncülüğü altında bir ittifaka nasıl yöneltecektir?“’ Yoksul köylülüğün tepkileri nasıl açığa çıkartılıp harekete geçirilecektir? Hem toprak talebini düzen-içi reform talebi sayacaksınız, hem top­ raksız az topraklı köylüyle ittifak kurarak sosyalist devrim yapacak­ sınız. Nasıl becerebildiğiniz belli olmayan bu devrimden sonra, eğer yoksul köylüler sizi sıkıştırırsa, “geçerken” bir miktar toprağı da dağı­ tacaksınız. O zamana dek söyleyeceğiniz devrimci söz nedir? Sos­ yalizm tek kurtuluş yoludur, o da proletarya iktidarından geçer. Ne parlak politika, ne yüksek irade! Hiçbir sınıf üzerinde lafla hegamon-


Y O L 122

ya kurulamaz. Tarihin sınıfları ortadan kaldırmaya çağırdığı işçi sınıfı bile kuru sloganlarla sosyalistleştirilemez. Öyleyse proletarya iktidarı nereden doğacak?

TEKELLER ve PROLETARYA İKTİDAR« ■' işçi sınıfı, sosyalizmi kurabilmek için herşeyden önce siyasal ik­ tidarı ele geçirmek zorundadır. O halde, devrimci stratejinin temel sorunu, egemen sınıf yapısını doğruca tanımlamaktan geçiyor. "Sos­ yalist devrim”cilerle öncelikle anlaşamadığımız konu burada ortaya çıkıyor. Siyasi iktidarı elinde bulunduran güç, Türkiye'nin bütün ikti­ sadi ve sosyal yapısını belirleyen finans-kapital midir, yoksa -tekel­ ler egemenliği kabul edilse de- kapitalizmin egemenliği, "bütün burju­ vazinin egemenliğj"ni zorunlu kılar mı? Soyut teorik formüllerden öteye geçilmek isteniyorsa, toplumsaliktisadi yapıdaki canlı ilişki-çelişkilerden hareket etmek zorundayız. Genel olarak tekeller egemenliği, burjuva sınıf içinden sivrilen küçük bir azınlığın iktisadi ve sosyal ilişkileri denetim altına almasından başka birşey değildir. Demek ki, tekeller, burjuvazinin bankalar ve büyük şirketler tapınağına yükselemeyen kesimlerini egemenlik ala­ nından püskürterek denetimini kuruyor. Bu durum, burjuva sınıf için­ de artı-değer sömürüsünün paylaşımı ve kapitalizmin nasıl yürütüle­ ceği konusunda, bir yandan emek-sermaye çelişkisinin, öbür yandan eski toplum kalıntılarının kapitalist gelişimi sancılandıran etkilerinin ve bunlar ortasında burjuva sınıf içindeki çelişkilerin belirlediği bir ça­ tışma ve uzlaşmalar platformu yaratmaktadır. ""‘Düşman sınrf içindeki çelişki ve çatışmalardan proletarya lehine ve onun bağımsız' sınıf çıkarları zemininde yararlanmak, siyasi müca­ delenin gereğidir. Ustaca hazırlanmış bir strateji, sınıflar ortamındaki canlı çelişkileri çözümleyip dostlarını ve bu dostlarla temel hedefler doğrultusunda atılabilecek adımları tanımlayarak kendi savaş düzeni­ ni belirlediği kadar, kapitalist düşmanın savaş koşullarına da müda­ hale etmek zorundadır. Tekeller ve tekel-dışı burjuvalar arasındaki çelişkileri gözardı ederek düzleştirmek, egemen sınıf yapısını bula­ nıklaştırmak, tekelleri, en büyük ve en tehlikeli düşmanı bütün burju­ va sınıf içinde eritip gizlemek sonucunu doğuracaktır. Bu sonuç, ay­ nı zamanda tekeller egemenliğinin ve onun derebey kalıntılarıyla iç-içe geçen bize özgü yapısının, küçük burjuvazi ve köylülük üstünde yarattığı yakıcı problemleri de gözlerden uzaklaştırır. Dahası, sosya­ list devrim hedefleri açısından düşünüldüğünde, emek-sermaye çe­ lişkisinin zembereğini, sınıf savaşının bu ana- sürükleyici halkasını


Y O L 123

Demokratik Devrim ve Proleterya İktidarı

ijniHil mokanizma içinde önemsizleştirerek, proletaryanın siyasi müuıtdulosine doğrudan zararlar verir. Devrimin vuruş yönünü doğrudan doğruya “bütün burjuvaziye çevirmek, bu anlamda devrimin hedeflerini genişletmek, düşman ( ophesini güçlendirmeyi şimdiden göze almayı, buna karşılık proleı.uynyı bugünkü müttefiklerinden soyutlayarak devrim cephesini daı,ılimııyı öneren tehlikeli bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım, yalnızca bir dtıvrim anında değil, proletaryanın günlük mücadelesinde de zararlı sonuçlar doğuracaktır. "Sosyalist devrim’’ savunucuları, tekellerle diğer burjuva kesimler mmıında organik bağlar bulunduğunu, tekel-dışı burjuvazinin bağım•.\i bir davranış alanına sahip olmadığını belirterek, anti-kapitalist he­ deflerin güncelleştirilmesine dayanak bulmaya çalışıyorlar. S. Don­ um/, Yılmazer’in “fakat tekel-dışı burjuvazi, binbir bağla finans-kapit.ılo bağlıdır” sözlerini, demokratik devrim kavrayışımızda bir çelişki duymaktadır. lokaller egemenliği altında kapitalist ilişkiler derinleştikçe tekeldışı burjuvazinin bağımsız iktisadi hareket alanı daralmakta, giderek ynk olmaktadır. Hatta ağır ağır çözülen küçük meta üretimini tekeller egemenliğine bağlayan bağlar da gittikçe daha çok doğrudan biçim­ im kazanarak güçlenmektedir. Ama "orta burjuvazimi tekellere ba­ ğımlı hale getiren, tekellerin dayattığı işbölümü mekanizmaları çoğalıp genişledikçe, burjuvazinin alt katları üzerindeki iktisadi baskı ve yı­ kım da artmaktadır. Tekel-dışı burjuvaziyi muhalefete iten de zaten bu bağımlılık ilişkilerinin güçlenmesidir. Ama bu muhalefet, proletarya vu devrim korkusuyla inmelidir. Tekel-dışı burjuvazinin hiçbir zaman rimçek, bütünsel bir zemine oturmamış "bağımsız” politik davranış aInnını daraltan proletarya ve devrim korkusu, finans-kapitale onların politik istemlerini kendi güdümü içinde eritme avantajını sağlamakta­ dır. Hali hazırda bu erimenin burjuva politikacılığında yarattığı sancı­ lar dinmiş değildir ve finans-kapitalin düzeni yenileme çabaları üze­ rinde eskisinden daha farklı biçimler taşıyan yeni burjuva politik olu­ şumların doğamayacağına kimse güvence veremez. Böylesi oluşum­ ların adayları bir süredir ortaya çıkıyor da. Avrupa'da tekellere karşı mücadele, doğrudan anti-kapitalist nite­ likler taşıyor veya orta tabakalarla tekeller arasındaki zaman zaman •.uyüzüne vuran çelişkilerin yarattığı kısmi gündelik gerilimler, düze­ nin güçlü iktisadi temelleri üzerinde nisbeten kolayca çözümleniyor. Hu yüzden orta tabakaların anti-faşist cephelerde tutarsız müttefik­ ler olarak yer aldığı 30’lu yıllar, iktisaden ve politik olarak çok geride


Y O L 124

kalmıştır. (O günlerin şartlarında halk cephelerinin anti-tekel prog­ ramları öne çıkarmış olmaları değil, ondan geri adımlar atarak demok­ rasi uğruna burjuvaların kuyruğuna takılmaları eleştirilmelidir.) Batı’da güçlü teknik gelişmeler, üretimin ara süreçlerini de modernize ederek doğrudan tekelci örgütlenme ağına sokmuş, ya da yan üretim dalları uluslararası şirketlerin güdümünde geri ülkelere kaydırılmıştır. Orta tabakalar sanayi malları üretiminden kovulmuş, genel olarak tarım, hizmet ve dağıtım alanlarında yığılmıştır. Hemen bütün hizmet ve da­ ğıtım ağı muazzam örgütlenme zinciriyle kontrol altına alınmıştır. Orta tabakaların ve hatta işçilerin tasarruf ve birikimleri, yaygın hisse se­ nedi satışları, kredi kartı vb. uygulamalarıyla finans-kapital arabasına bağlanmıştır. Tarımda ve hizmet alanlarında küçük işletmelerin üretim gücü, geri ülkelerin sırtından sağlanan modernizasyonla son derece geliştirilmiştir. Ekonomik ilişkileri derinliğine kavrayan bu sıkı sıkıya merkezileşme, gündelik toplumsal yaşamda da soluk borularını kes­ miş, işçi sınıfının tepkileri bile finans-kapitalin güdümü altına sokul­ muştur. Uluslararası sömürüyü daraltacak olan dünya devrim süreci kapitalist anayurtlarda devrim olanakları yarattığında, aynı merkezi yapı uzun süreli müdahalelere gerek kalmaksızın neredeyse kendili­ ğinden sosyalist özellikler kazanabilecektir. Türkiye finans-kapitali de bu yönde adımlar atmaya zorlanıyor. Ama aynı doğrultudaki girişimlerin uluslararası sömürünün etkilerini içerde ne ölçüde derinleştireceğini, işçi sınıfı ve yoksul yığınları ne şiddetli bir cenderede sıkıştıracağını şimdiden kestirmek zor olmasa gerektir. Doğal olarak bu süreç, orta tabakaları erittiği, kırdaki çözül­ meyi derinleştirdiği ölçüde, sınıf mücadelesinde yeni kazanımlara dö­ nüşecektir. Demokratik devrimden burjuvaziyle ittifakı değil, burjuva­ zinin denetim altına alınmasını amaçlayan proletarya sosyalistleri, bundan gocunamazlar. Tersine, mali sermaye ilişkilerinin derinleşme­ si, ne ölçüde sancılı sonuçlar yaratırsa yaratsın, devrimin gücünü ve etkisini derinleştirerek sınırlarını genişletecektir. Batı’da tekellere vurulacak her darbe, kapitalizmin köklerini sarsı­ cı etkiler yaratır. Ama, küçük ve orta işletmeciliğin yaygınlığını hala koruduğu ülkemizde, kapitalizmin geçmişin maddi-manevi tortularıyla kaynaşan bağımlı tekelci yapısı ile kapitalizmin özgün gelişim mantığı arasındaki fark, gündelik hayatın birçok alanında kendisini duyur­ maktadır. Proletarya öncülüğünde bir demokratik devrimle, modern üretici güçlerin (burda insan üretici güçlerini de birlikte sayıyoruz) gelişimi üzerindeki cendereler kırılarak, anti-kapitalist potansiyeller hızla özgürleştirilebilir. İşçi sınıfı böyle bir çözümü göze alamadığı


\ Ol. 125

Demokratik Devrim ve Proleterya İktidarı

ııiut u, h.ilk istemlerinin düzenin yapısını zorlayacak potansiyelleri çıkurılamadığı ve bu istemlere devrimci biçimler kazandırılama•lifli nlıirtco, aynı sonuçlara kitleler için daha ezici, yıkıcı, çürütücü ynllımlıın varılabileceği unutulmamalıdır. Bu durumda, halk istemleri­ nin «liı/un-içi zorlamaları, batakçı kapitalizme toplum ölçüsünde san• ılı İm yonilenme aşısına dönüştürülecektir. "Demokratik görevlerin ıluvfimci bir çözümünü hafife almak, ister istemez kapitalist sınıfın muinindeki bir çözüme doğru itilmeye yol açacaktır. O zaman görür­ sünüz, finans-kapitalle ittifak zeminindeki tekel-dışı burjuvazinin poli­ tik lolünü. '¡inil savaşının ana vuruş yönünü tekellere çevirmek, “sosyalist tluvılm"cilerimize iki açıdan sakıncalı görünüyor. Devrim stratejisinin lıulk yığınlarıyla finans-kapital arasındaki çelişkiler üzerine kurulmaı. uınnk sermaye çelişkisini bu karmaşık çelişkiler yumağı içinde i". ılım kaçırmak ve proletarya istemlerini genel halk istemleri içinde niıimok sayılıyor. Burada undialectic Maocu çelişki anlayışı ve sun’i ıli'Oğiı tezlerine anıştırmalar yapılıyor. Diğer yandan, tekellere karşı inin .ıdelenin öne çıkarılm ası, devrim in m ü tte fikle rin i "m illi !nıi|uvazi"ye kadar genişleten, buna karşılık devrimin hedeflerini da­ mlı.n.ık anti-kapitalist amaçlardan uzaklaştıran bir yaklaşım olarak ğöıulüyor. Burada da, salt "demokratik halk devrimi'me karşı duyulan i'iıy,ııgıyla proleter devrim kavrayışımız, küçük burjuva sosyalizminin Impıtalizmin ufkunu aşamayan devrim anlayışına indirgeniyor. Hatta, Avıupa komünist partilerinin sonuçta reformcu bir çizgiye sürüklenıtıulntine yol açan hatalarına dar ve tek yanlı göndermelerde bulunu­ luyor. Sınıflar mücadelesinin ana yönünü finans-kapital ve halk yığınları diasındaki çelişkilerde görmek, emek sermaye çelişkisini gizlemek midir, veya bu, sosyalist amaçları gözden kaçırmak mı sayılmalı? Doğal olarak, finans-kapital egemenliği, emek-sermaye çelişkisi­ nin varolan koşullar içindeki en gelişkin düzeyini ve bu çelişkinin en sivri kutbunu ifade eder. Nitekim, gündelik mücadelenin seyri içinden bakıldığında bile, sınıflar savaşının kalbinin, proletaryanın ileri kesimlnrınin yoğunlaştığı santralize olmuş büyük işletmelerde attığı görüle­ bilir. Bu durum, bize sınıfın eylem ve örgütlenme yeteneklerinin en yüksek ve en etkili hareket alanları olması dolayısıyla anti-kapitalist çözümlerin zembereğinin de nerede işlediğini gösteriyor. Ancak, hepsi bu değil. İşçi sınıfının yarısından çoğu ise, sayısı yüzbinleri bulan küçük ve orta işletmelere dağılmış durumdadır. Kapi­ talizmin daha geri gelişme düzeyini temsil eden işletmelerde emekh. hm


Y O L 126

sermaye çelişkisi de daha geri üretim koşulları içinde ve çoğu kez şehirlere taşınmış olan geleneksel ataerkil bağlarla bir dereceye ka­ dar karışarak kendisini gösteriyor. Bu geri üretim alanlarına dağılmış, daha ağır şartlar altında çalışan işçiler, hatta devrimci mücadeleye daha kolay ses vermelerine ve daha militan tepkiler gösterebilmeleri­ ne rağmen, en basit sendikal örgütlenmelere bile sahip olamadıkla­ rından, sınıf mücadelesinde proletaryanın ana gövdesiyle düzenli ve organik bağlantılar sağlama olanağından uzak bulunuyorlar. Kapitalizmin embriyon aşamasını temsil eden yaygın küçük meta üretimi ise, modern ilişkilerle geleneksel yapıların birbirine karıştığı bir geçiş dönemini yansıtıyor. Yeni proleterler üreten bu en geri alan­ lar aynı zamanda tefecilik ve ortakçılığın baskısına maruz kalıyor. İşte size kapitalist gelişmenin üç evresi. Proletaryayı farklı geliş­ me düzeyleri içinde zümrelere bölen, emek-sermaye çelişkisinin farklı görünüşleri. Kapitalizmin Prusya tipi gelişimi, yukarıdan aşağı­ ya doğru inildikçe derece derece artan, karmaşıklaşan etkilere, birbi­ rine geçişen girift çatışmalara yol açmıştır, hala da açabiliyor. Tekelci yapının burada ela alamayacağımız özel gelişme biçimleri, bir yandan emek-sermaye çelişkisinin gelişimini yükseltir, olgunlaştırırken; öbür yandan zıt yönlü etkilerle modern çelişkilerin gelişip olgunlaşma im­ kanlarını daraltan ve bir bütün olarak modern çelişkilerin gelişim hızı­ nı kesen, yavaşlatan, etki gücünü azaltan, özgürleşme imkanlarını köstekleyen sonuçlar da yaratıyor. Bütün toplumsal sancı ve gerılimlerimize yol açan, sosyalleşme düzeyi yükseldikçe kendisini daha şiddetli biçimde duyuran ana etken, aynı mekanizmanın bütünlüğün­ den çıkan bu iki zıt yönlü etkidir. Pişmiş aş gibi önümüze sürülen emek-sermaye çelişkisi bu karmaşık bağlantılar içinde kavrandığında, sosyalist mücadelenin üzerinde devineceği yaşam alanları aydınlığa kavuşturulmuş olur. Finans-kapital egemenliğinin mevcut yapısı, uzun süreli refah ve rahatlama dönemlerine izin vermeden, Batı'da kapitalizmin çoktan aştığı hastalıkları kambur gibi sırtımıza yükleyerek varlığını koruyabi­ liyor. Müzmin bunalım ortamında bu yükler, gittikçe ağırlaşan dayanıl­ maz bir şiddetle kendisini duyuruyor. İktisadi ve sosyal bunalımların etkisi, aşağıya doğru yayılan çelişkiler yumağını harekete geçiriyor. Tekellerin artan soygun ve baskısı, halk sınıf ve tabakalarını tepkiler göstermeye itiyor. Kuşkusuz, halk sınıf ve tabakaları, finans-kapitale karşı tepkileri­ ni sosyal yapı ortamı içindeki kendi durum ve çıkarlarına uygun dav­ ranış biçimleriyle ortaya koyacaklardır. Bu durum, değişik sınıf ve ta-


Y O L 127

Demokratik Devrim ve Proleterya İktidarı

Intkalar arasında tekellere karşı -bilinçli, bilinçsiz- tepkiler zemininde lltılnk ve dayanışma arayışlarına yol açıyor. Sosyal güçlerin birbirleri lı/orindeki siyasi ve coşkusal-pratik etkileri, bu eksende gerçeklişiyor. Toplumsal güçler bu eksen üzerinde kendi varlık koşullarının bi­ lincine vararak, durumlarına ve çıkarlarına uygun düşen istemler ileri •.ürüyorlar. Aynı egemenliğe yönelen bu istemler, birbiriyle bağlantılı vn'hatta önceleri birbiriyle karışan özellikler taşıyor. Bu istemler doğlultusunda mücadele ilerledikçe, savaşan güçler birbirlerine ilişkin deneyimler kazandıkça, istemlerin ifadesindeki farklılıklar, zıtlaşma­ lar, bunların elde edilmesindeki mücadele yönelişleri arasındaki deği­ şiklik, bağımsızlaşma- ayrışma yönünde sonuçlar doğuruyor. Sınıfla­ tın mücadele içindeki yerleri, kendi konumlarından kaynaklanan rolleli berraklık kazanıyor. İktisadi bunalım, finans-kapitali sermaye birikimini yoğunlaştırma­ ya iter, irıli-ufaklı kapitalistleri de. O zaman, yalnızca proletarya üze­ rindeki soygun ve baskı yoğunlaşmakla kalmaz, küçük burjuvazi ve lekel-dışı burjuvalardan da değer aktarımı yoğunlaşır. Banka ve şir­ ketlerin baskısı altında ezilen küçük ve orta işletmeler, ancak kendi işçileri üzerindeki sömürü koşullarının vahşetini arttırarak dayanma imkanı bulabilirler. Doğal olarak, işçi sınıfı, iktisadi mücadelede tekelci ya da tekeldışı burjuva ayrımı gütmez; artı-değer sömürüsüne, kapitalistlere kar­ şı direnir. Ancak bu, anti-kapitalist veya anti-tekelci mücadele değil­ dir, bütün olarak sistemi hedef almaz. Ama, işçilerin iktisadi tepkileri politik boyutlar kazandıkça, sınıf hareketi tekellerin politik egemenli­ ğine doğru yönelir. Mevcut iktisadi düzenle politik iktidar arasındaki bağlantıları görmeye başlayan işçiler, ezici bir çoğunlukla finans-kapital partilerini desteklemezler. Onları "işveren partileri” sayarlar. Oy­ sa, burjuva reform talepleriyle ortaya çıkan partiler, en geniş destek­ çilerini işçiler arasında buluyor. Çünkü işçi sınıfının mevcut siyasal egemenliği ortadan kaldırmayı gerektirmeyen gündelik çıkarları, kendi ifadesini burjuva reform programlarında buluyor. İşçiler hergün işyer­ lerinde boğazlaştıkları kapitalistlerin siyasi çıkarlarını sandıkta ver­ dikleri oylarla destekliyorlar. Bu partilerin işveren partisi değil, “halk partisi” olduğunu düşünüyorlar. Tekellerin uygulamaları karşısında muhalefete yönelerek işçi sınıfının desteğine başvurmak zorunda ka­ lan burjuva reform partileriyse, sınıf kendi grev ve direniş yöntemle­ riyle aynı politik nitelikteki istemlerini belirtmeye başlayınca hop otu­ rup, hop kalkıyor. Türkiye işçi sınıfının talepleri, "iş-ekmek-demokrasi” sloganıyla i­


Y O L 128

fade edilebilir. Sanayileşme-sosyal refah-siyasi özgürlük. Bu taleple­ rin hiçbiri doğrudan anti-kapitalist özellikler taşımaz. Önceleri düzeniçi yollarla ve düzen partilerinden beklenen bu talepler, uzun deneme-yanılmalardan edinilen deneyimle, düzenin kendisine doğru yö­ nelmeye başlar. Ancak bu mücadele sürecinde proletarya, kendi ta­ leplerinin tatmin edici bir uygulanışının mevcut düzen sınırları içinde gerçekleştirilemeyeceğini kavrayarak devrimci arayışlara yönelir. Tekelle'r düzenine onun yarattığı gündelik sonuçlardan kalkarak yöne­ len bu mücadele içinde, tekellere karşı köklü çözümleri göze alama­ yan burjuva eğilimlerden kopuşup kendi demokratik çıkarlarını burju­ vazinin demokrasi kavrayış ve yöntemlerinden ayırır. Biz, yığınlara hoşnutsuzluk ve talepler empoze edemeyiz. Hoş­ nutsuzluklar nesnel çelişkilerin keskinleşmesinden doğarak şiddetle­ nir. Her sınıfı, kendi gündelik varoluşu içinde duyduğu en yakıcı problemlerin çözümüne yönelik talepler ileri sürecek ve uzun dene­ yimlerin sonucunda bu talepleri gerçekleştirmek için harekete geçe­ cektir. Bizim görevimiz, süreci hızlandırmak, tepkileri açığa çıkararak orgnize etmek, kendiliğinden tepkileri bilinçli politik hedeflere yönelt­ mek, kitlesel taleplere en aşırı, devrimci biçimler kazandırmak, bu ta­ leplerin birbiriyle ve proletaryanın tarihi çıkarlarıyla bağlantısını kur­ maktır. İşçi sınıfının sosyalistleştirılmesi ve politik davranış planında dışındaki sınıflardan kopuşarak. toplumu kendi bağımsız çıkarları ze­ mininde örgütlemeye yöneltilmesi için dayanılacak başka hiçbir yol ve yöntem yoktur. Proletarya, devrimcileşme basamağı olarak anlam taşıyan günde­ lik demokrasi mücadelesi içinde, burjuvaziden kopuşabilir, kopuşmalıdır. Bu kopuşma yaşanmaksızın proletaryanın bir devrime kalkışa­ bilmesi imkansız bulunuyor. Ancak devrimin sosyalizme doğru ilerle­ yişi, mevcut tekeller düzeninin ortadan kaldırılmasında çıkarlı olan küçükburjuvaziden topyekün kopuşmadan mümkün değildir. Sınıfla­ rın karşılıklı durum ve çıkarları arasındaki ilişkiler, devrimimizin önüne bir aşamalar sorununu ister istemez çıkarıyor. Proletarya, küçük burjuvazinin devrimciliğini tüketmeden, sosyalist devrim adımını iste­ se de atamayacaktır. Bu sorun esas olarak devrimin ilerleyen süreç­ lerinin sorunudur. Kaldı ki, bir programatik sorun olarak dile getirilemese bile küçükburjuva devrimciliğinin proletarya safları içinde yaygın etkilere kavu­ şabilmesi, proletaryanın siyasi hamılıklarından öteye, sınıf savaşının içinde bulunduğumuz tarihsel basamağına özgü bir sorun olarak or­ taya çıkmaktadır. Kırda tefeci-bezirgan sermayeye dayanan finans-


Y O L 129

Demokratik Devrim ve Proieterya İktidarı

kapital egemenliği, modern sınıflar yapısı içinde ağır ve sancılı bir yoldan çözülen küçükburjııvaziyi devrimci siyasal tepkilere yönelt­ mektedir. Proletarya sosyalizmi, işçi sınıfı iktidarının imkanlarını ger­ çekleştirmek için küçükburjuvazinin devrimci eğilimleriyle ittifak yap­ mak zorundadır. Ama, pratikte sorun daha da öteye taşıyor. Küçük burjuvazinin devrimci siyasetleriyle tarihin kendisine yüklediği devrimci rol arasın­ daki farklılığı, sınıf mücadelesinin bütün süreçleri içinde topyekün kavrayamayan proletarya, varolan tarihsel aşamada devrimci çö­ zümler üretebilen küçükburjuva eğilimlerin ardında örgütlenebilmekte­ dir. Proletarya içinde kapitalizmin geriliklerinden kaynaklanan zümresel farklılıkların derinliği, küçükburjuvazi ve proletaryanın çeşitli züm­ releri arasındaki geçiş kanalları üzerinde gittikçe daha modern bir özellik kazanma doğrultusundaki sancılı akışkanlık, buna uygun bir nesnel temeli de hazır bulundurmaktadır. Küçükburjuvazinin devrimci çözümlere yatkınlığını reddeden veya bu yatkınlığı basit gündelik tepkilere daraltarak hafife alan "sosyalist devrimcilerimiz, bize Çarlığın yıkılışına pratik öncülük yapan prole­ taryanın neden Menşeviklerin siyasal etkisi altında kaldıklarını açık­ lamalılar. Bolşeviklerin Şubat günlerinden Temmuz’a Sovyetler içinde proletaryanın geri zümrelerine dayanan bir azınlık olarak kalmaları, Nisan'a dek sosyalist devrimin savunulmasında "geç kalmaksan mı kaynaklanmıştır? Küçükburjuva siyasetlerinin devrimci bir konum taşıyabildikleri öl­ çüde işçi sınıfının devrimcileşmesine katkıda bulundukları, ülkemizde yaşanan deneyimden de çıkartılabilecek bir gerçektir ve bu olumlu bir anlam ifade etmektedir. İşçi sınıfının toplumsal canlılığı, devrimci güçleri kendisine çekiyor. Ama bu sürecin derinliğinde işleyen ger­ çek, işçi sınıfının toplumsal yeteneklerini ortaya koyabildiği ölçüde küçükburjuvazinin talep ve özlemlerini kendi pratik eylemine bağlayabildiğidir. Küçükburjuva devrimciliğinin sınıfa yönelişi, sınıf içindeki devrimci konumu, proletarya talepleriyle küçükburjuvazinin talepleri arasında mevcut sınıf yapısını zorlayan bir örtüşme bulunmasından kaynaklanmaktadır. Bu durum, küçük burjuvaziyi proletarya ile ittifa­ ka yöneltiyor, böyle bir ittifaka cezbediyor. İşçi sınıfı ise bu ittifakı reddetmediği gibi, küçük burjuvazinin desteğini arıyor, ona ihtiyaç duyuyor. Devrimciler arasında cereyan eden yönelişler, gündelik bi­ çimleriyle olmasa bile genel bir tarihsel dönem içinde, küçükburjuva­ zi ve proletarya arasındaki kendiliğinden - pratik ittifak arayışından beslenmektedir. Günümüzün bütün toplumsal tepkileri, bize böyle bir


Y O L 130

ittifakın varlığını duyuruyor. Siyasal açıdan sorun, bu ittifakın nasıl bilinçli, örgütlü ve devrimci bir seviyeye yükseltileceğinde yatmakta­ dır. Doğal olarak, küçükburjuva devrimciliğinin sınıf hareketi içinde yer alışı, bir yanıyla onun proletarya sosyalizmine yakınlaşmasına zemin hazırlayan, olumlu, ama öte yandan işçi sınıfına küçükburjuva Çıkarlarını ve siyasal davranış biçimlerini empoze eden, olumsuz ve gerilimli sonuçlar yaratacaktır. Bu gerçeklik, komünistleri, işçi hare­ ketinin devrimcileştirilmesi, işçi sınıfı eyleminin pratik bütünlüğünün sağlanması için küçükburjuva devrimciliğiyle ittifaka zorlamaktadır. Siz istemeseniz de. Yoksa, devrimci demokrasinin lideri Çetin Uygur veya Aynur Karaaslan gibi devrimci sendikal liderler, hangi gerçekliği simgeliyorlar ve siz neden onlarla bir yakınlaşma gereğini duymakta­ sınız? "Sosyalist devrim”ci irade nerde? Ancak her ittifak, bir farklılığın kabulüne dayanır ve bir çatışmayı, hegamonya kavgasını kendi içinde barındırır. Belli bir tarihsel aşamada'proletarya talepleriyle küçükburjuvazinin talepleri arasında varo­ lan örtüşme üzerinde gerçekleşen "devrimci demokrasinin sınıfa yö­ nelişi, işçi sınıfı eylemini küçükburjuvazinin devrimci siyasal hegamonyası altına almayı amaçlar. Bu örtüşme zemini üstünde yer alan devrimci demokrasi-proletarya sosyalizmi ittifakı (sınıfların siyasal it­ tifakı onların siyasal temsilcileriyle yürütülür) proletarya üzerinde kü­ çük burjuva etki ve hegamonyasına karşı mücadeleyi, küçükburjuva tepkilerini proletaryanın siyasal hegamonyası altına almak için müca­ deleyi dışlayamaz. Tam tersine, bu mücadele için en etkili ve en ve­ rimli siyasal koşulları hazırlar. Burada, Rusya’da devrim sürecine biraz değinmeliyiz. Çarlığı yıkan işçi sınıfının talebi, "ekmek-barış-özgürlük”tü. An­ cak, Sovyetler içinde örgütlenmiş ama bilinçli siyasal hedeflere sa­ hip olamayan proletarya, emperyalist emellere sahip ve toprak beyli­ ğiyle uzlaşma eğiliminde olan burjuvaziye iktidarı “gönüllüce” teslim etti. Sovyetler’in genel desteğinden cesaret alan burjuva hükümet, demokratik devrimin ilerletilmesini talep eden kitleleri yumuşatamayınca, Sovyetlerle hükümet arasındaki ilişkiler gerginleşti. 'İkili ikti­ dar” ilişkisine yol açan durum budur. Bir yanda halk istemlerini yumuşutarak devrimi durdurmaya çalışan burjuvazinin köklü siyasi te­ mellere dayanmayan hükümeti; öbür yanda, demokratik devrimin de­ rinleştirilmesini arzulayan işçiler ve köylülerin doğrudan eylemine da­ yanan, devrimin gücünü ve otoritesini temsil eden Sovyetler’in yerel iktidarı.


Y OL 131

Demokratik Devrim ve Proleterya İktidarı

Burada, devrimin sosyalist iktidar basamağına sıçramasına yol açnn gelişme, küçükburjuvazinin siyasal temsilcileri olarak Menşevik vo SR’lerin burjuvaziyle uzlaşmasıydı. Bu uzlaşma, devrimi soysuz­ laştırmaya girişen burjuvazi karşısında, devrimi ilerletmeyi arzulayan işçi sınıfı ve yoksul köylülüğün küçük burjuvaziden politik kopuşmanını sağlamıştır. Gerçekte, işçi sınıfı ve yoksul köylü kitleleri arasında yaygın et­ kilere sahip bulunan küçükburjuva sosyalizmi, aynı sloganlarla devri­ me katılmıştı ve küçükburjuva partilerle Bolşeviklerin prgramı arasın­ da çok derin farklılıklar yoktu. Hatta bizdeki küçükburjuva devrimcil*>ıinden daha ileri talepleri benimseyen SR’ierin tarım programı, Bol­ şevik programının hemen hemen aynısıydı. Öyleyse, Çarlık koşullaıında büyük baskılara göğüs geren küçük burjuva sosyalizmini dev­ lim sürecinde kararsızlaştıran, burjuvaziyle uzlaşmaya yönelten şey neydi? Devrimin iktidara yükselttiği burjuvazi ile devrimin ilerletilme■.ıne yönelik kitle istemlerinin zıtlaşması. Eğer burjuvazi, devrimci talepleri yumuşak biçimde ve işçi-köylü ittifakını bozabilecek ölçüde gerçekleştirmeye cesaret edebilseydi, Hus devrimi bambaşka bir yön izleyecekti. Ama Lenin, hiçbir zaman burjuvaziden bu cesareti beklemedi, beklenemezdi. Bu noktada, de­ mokratik devrimin ilerletilmesindeki ana sorun, burjuva hükümetin yı­ kılması, burjuvazinin siyasal denetim altına alınmasıydı. Kelimenin bu anlamıyla, devrimin demokratik süreçleriyle anti-kapitalist süreçleri ıç-içe geçmiştir. Siyasal ufku kapitalizmin sosyal çerçevesini aşamayan küçük­ burjuva sosyalizmi, Çarlığın yıkılışıyla doğrudan doğruya karşı karşı­ ya gelen proletarya ve burjuvazi arasında devrimci siyasal çözümler uretme yeteneğini yitirmiştir. Bunun sonucunda burjuvaziyle bütün politik cephelerde savaşarak kendi taleplerini gerçekleştirme kararlı­ lığını gösteremeyen küçükburjuva devrimciliğinin programını da Bol­ şevik hükümeti gerçekleştirmiş oldu. Yakıcı demokratik sorunların çözümünü arzulayan küçükburjuva kitlelerse,tek kararlı güç olarak uyakta kalan Bolşeviklerin hükümetini tanıyordu. Bu desteğin anlamı şudur: "Devrim diğer siyasal güçleri yıprattı ve en yakıcı istemlerimizi ancak siz çözebilirsiniz, biz de burjuvaziyle aranızdaki kavgada ta­ rafsız kalacağız.” Bu yüzden, sırf bu yüzden, özel mülkiyeti ortadan kaldırsın diye değil, köylülük, nüfusun 49'da birini oluşturan işçi sını­ lma, sovyet yönetiminde bir işçi oyunu beş köylü oyuna eşit gören "antidemokratik”- bir karar üstünlüğünü kabul edebilmiştir. Ama aynı köylülük, içerden ve dışardan abluka altına alınan proletarya iktidarı


Y O L 132

kendisinden iktisadi fedakarlıklar beklediğinde, buna isyanla karşılık verdi. Köylülük direnci, proletarya iktidarının sınırlarını çiziyordu. Lenin’in tepkisi NEP oldu. Demek ki, proletarya devrime anti-kapitalist taleplerle girmedi, ama devrimin şiddeti, küçük burjuva devrimciliğini hızla yıpratıp, prole­ tarya bilincinde onyıllar boyunca sağlanamayacak muazzam bir sıç­ rama yarattı. Küçük burjuva siyasetlerinin böyle hızlı bir yıpranışı ve bunun sonuçlarını ustaca değerlendiren Bolşevizmin politik atılganlığı olmasaydı, devrimin geniş potansiyelleri, üç ayda Lenin’in ardında yığı İmayacaktı. Gelelim ikinci soruna. Devrimin ana hedefini finans-kapitale çevir­ mek, devrim uygulamalarını daraltıp, bizi anti-kapitalist hedeflerden uzaklaştırır ve önümüze burjuvaziyle ittifakı çıkarır mı? Biz, hiçbir yerde öncülüğüne talip olduğumuz devrimin hedefi finans-kapitalin tasfiyesiyle sınırlıdır demedik ve demokratik devrimle sosyalizm arasına aşılmaz Çin Setleri çekmedik. Tam tersine, bizim proleter devrim kavrayışımız açısından, finans-’kapitaiin tasfiyesi devrimci uygulamaların hareket noktası olarak anlam taşır. Finanskapital egemenliği bütün kurumlarıyla tasfiye edilmeden, devrimin da­ ha geniş alanlara yayılabilmesi olanaksızdır. Proletaryanın sosyalist hedefleri açısından bakıldığında, devrimin a s g a ri sınırı, finans-kapitalin tasfiyesidir. Biz iktidara geldiğimizde, mümkün olan en kısa süre içinde, bütün bankaları, büyük şirketleri, büyük arazileri, ma­ denleri, ulaşım ve haberleşme ağını millileştireceğiz. Bu durum, bize, kapitalist ilişkilerin denetimi imkanını verecektir. Ancak, millileştirme uygulamalarının kapsamının ilk anda ne ölçü­ de genişleyebileceği ve bunun ne kadar hızla gerçekleştirilebileceği, tamamen -önceden hiçbir kestirimde bulunamayacağımız- devrimin şiddetiyle ilgilidir. Burada bütün sorun, proletaryanın iktidardaki gü­ cüne ve devrimci küçük burjuvaziyi ne ölçüde yanına çekerek, bur­ juvaziyi tecrit edebileceğine bağlıdır. (Devrimin dış koşullarını bir ya­ na bırakırsak.) Önümüzdeki devrimin siyasal karakteri tesbit edilirken, soruna öncelikle mevcut sınıflar yapısının özellikleri açısından bakılmalıdır. Proletarya, sosyalizmi kurmak yolundaki ilk adımını, finans-kapital 0gemenliğini tasfiye ederek atacak. Bu yolda işçi sınıfı, tekellerin tas­ fiyesinden çıkarlı olan güçleri yanına çekmek, onların çıkarlarının bir devrimle çözümlenebileceğini ısrarla ortaya koymak ve devrimci çö­ zümlerin sosyalist inşa doğrultusunda örgütlenmesini sağlamak zo­ rundadır.


Y O L 133

Demokratik Devrim ve Proleterya İktidarı

Küçük burjuvazinin çıkarlarının çözümü, tekellerin tasfiyesindeıllı Ya da tekeller çok daha uzun süreli ve sancılı bir yoldan küçük ilintimi tasfiye ederek veya üretim yapısı içindeki yerini önemsizleşllımok, sınıf savaşını daha yüksek bir tarihsel aşamaya tırmandıraı ak. Bir'devrimle toplumsal gelişim sancıları ılımlandırılamadığı süreı u, bata-çıka da olsa gidiş bu yönde olacaktır. Proletarya, küçükburjuvazinin bu gerçeği kendiliğinden kavrama'ıiııı mı bekleyecek, yoksa onları mevcut düzene bağlayan ütopyalaııt karşı sürekli uyarması mı gerekecek? Hiç kuşkusuz İkincisi. İşçi ’iınıfı, devrimci eylemiyle küçük burjuva tepkilerini düzen-dışı bir ko­ numa yöneltmek, toplumsal tepki ve hoşnutsuzlukları kendi öncülü­ ğünde harekete geçirmek zorundadır. Günümüzün toplumsal olayları, buna uygun bir temelin varolduğunu ortaya koymaktadır. Bu yapıla­ madığı sürece, toplumsal gelişmenin sancılı ilerleyişine katlanmak, düzenin saldırıları karşısında yalnızlaşmak kaçınılmazdır. Diğer yandan, işçi sınıfı, küçük burjuvazi ve köylülük tepkilerinin önünü açamadığı taktirde, bu tepkilerin düzen içinde eritilebileceğini, devrimci mücadelenin sancılarının yoğunlaşacağını bilmelidir. Küçük burjuvazinin kararsızlığı proletaryanın iktidar mücadelesini yenilgiyle karşı karşıya getirir. Veya, küçükburjuvaziyi devrime yönelten öznel koşullar, işçi sınıfının siyasal müdahaleleri dışında gerçekleşir ki, bu durumda, devrim sürecine az-çok bağımsız tavırla katılan küçükbur(uvazinin, işçi sınıfı ve burjuvazi arasında aktif bir siyasal denge un\uru olarak devrimin sosyalizme akışındaki direncinin büyük bir poli­ tik güç kazanacağı unutulmamalıdır. Küçük burjuvazinin işçi sınıfı hegamonyası altına alınması, devrimci çözümlerin proletarya çıkarları zemininde örgütlenmesi ve devrimjn kesintisiz biçimde sosyaliz­ me ilerletilebilmesi için başka hiçbir yol yoktur. Küçükburjuva ve köylülük tepkileri karşısında duyarsız kalındığı ölçüde, proletaryanın burjuvazi karşısında yalnızlığa İtileceği akıldan çıkarılmamalıdır. Bugünden küçük burjuva ve köylülük çıkarlarına proleter çözümler önerilmeden, onların tepkilerine öncülük yapılmadan, küçük burjuvazi nasıl işçi sınıfının hegamonyası altına alınabilir? Bir paradoks gibi gö­ rünse de, proletarya diktatörlüğüne ilişkin temelsiz hayaller gören “sosyalist devrim”cilerimiz, küçük burjuvazinin gücünü ve istemlerini hafife aldıkları sürece onun işçi sınıfının bağımsız bir iktidar ortağı olarak kendisini dayatmasını da göze almak durumundadırlar. İşçi sınıfı açısından sorun, siyasi iktidarın küçük burjuvaziyle paylaşıp paylaşılmamasına daraltılamaz. Komünistler, devrime prole­ taryanın bağımsız sınıf çıkarları ve hedefleri açısından yaklaşırlar.


Y O L 134

Burada ana sorun, sosyalizme gidişte ilk adımın tekellerin tasfiyesi olduğunu kavramaktır. Bu gerçeklik, işçi sınıfının karşısına, tekellerin tasfiyesinden çıkarlı bulunan güçlerle, y arı-p ro leterler ve kü­ çük burjuvaziyle ittifakı çıkarmaktadır. Siyasal ufku tekellerin sınırlandırılması amacını aşamayan tekeldışı burjuvazi, devrimci bir müttefik değil, tecrit edilmesi gereken güçtür, işçi sınıfı, tekellerin tasfiyesinden çıkarlı sosyal güçleri ne kadar kararlıca devrime bağla­ yabilirse, sınıf düşmanları arasındaki ittifak zeminine o ölçüde müda­ hale edebilme imkanını kazanmış olacaktır. Burada ise amaç, devri­ min vuruş gücünü yoğunlaştırabilmek için düşman cephesinin zayıf­ latılması, kapitalist sınıf içindeki çelişkilere egemen tekellerin yal­ nızlaştırılması yönünde müdahale edilmesidir. Tekel-dışı burjuvazinin tecriti, proleter devrim stratejisinin en ge­ ri taktik seviyesidir. Bu taktikle işçi sınıfı, küçükburjuvazinin onu burjuvaziye bağlayan gerici ve ütopik eğilimlerini denetim altına ala­ rak, devrimin ve devrim içinde kendi sınıf hegamonyasının başarı şansını yükseltebilir. Ancak, burjuvazinin bir bütün olarak tasfiyesini amaçlayan komünistler, orta tabakalara tarafsız tutum niyaz edecek değiller. Devrime giden süreçler, burjuvaziyi bir bütün olarak devrimin karşısına çıkarabilir. Bu durum, devrimin şiddetini yoğunlaştırarak, proletaryanın bilinç ve örgütlülük koşullarını, dolayısıyla devrimin si­ yasal niteliğini daha ileri bir basamağa zorlayacaktır. Açıkçası, bura­ da tayin edici olan, proletaryanın bağımsız siyasal gücü, yani parti­ siyle arasındaki bağın gelişkinlik düzeyi olduğu kadar, küçük burju­ vazinin tutumudur da. Her halükarda proletarya, yarı-proleterler ve küçük burjuvazinin istemlerine sahip çıkamadığı ölçüde, somut ikti­ dar imkanlarının daraldığını görecektir. Yoksa biz, ittifak güçlerini "milli burjuvaziye dek genişleten küçükburjuva devrimciliğini boşuna uyarıyor değiliz. Küçük burjuva sosyalizminin ittifaklar cephesini ge­ nişleten bu tutumu, devrimci süreçlerde proletarya aleyhine bir kararsızlaşmanın bugünden kendini gösteren ipuçlarını ortaya koymak­ tadır. Burjuvazi, küçük burjuvaziyi proletaryaya karşı, proletarya ise burjuvaziye karşı kendi yanına çekmeye çalışacak. Burjuvazi, bu amaçla, küçük burjuvazinin onu kapitalizme bağlayan gerici ve ütopik eğilimlerini uyarmaya çalışacak. Buna karşılık, proletaryanın yapması gereken de, vurguyu küçük burjuvazinin devrimci çıkarlarına yönelt­ mektir. Tekel-dışı burjuvazinin küçük burjuvaziyle ittifakı, devrimin tekellerin tasfiyesinden daha geri bir uzlaşma seviyesinde boğulması gibi işçi sınıfının arzu etmeyeceği sonuçları kendi içinde taşır.


Y O L 135

Demokratik Devrim ve Proleterya İktidarı

Proletarya çıkarları açısından devrimin asg ari sınırı, tekellerin tasfiyesidir ve biz, devrim anında proletaryanın gücü ne olursa ol­ sun, daha geri bir çözüme asla razı olmayacağız. İşte bu noktada, demokratik halk devrimi kavrayışının asıl vurgusu, devrimin ittifak­ lar tem eli üzerinde yoğunlaşmaktadır. Proletarya bugünün sınıfsal koşullarında siyasi iktidar im kan ın ı, yarı-proleterler ve küçük burjuvaziyi yanına çekerek gerçekleştirebilir. Bu ittifaka bir devrim içindeki somut düzeyi, bugünden kestirilemeyecek birçok faktöre bağlıdır. Küçük burjuvazinin dışarıdan destekleyeceği bir proleterya ikti­ darı mı, küçük burjuvazinin içeriden destekleyeceği bir proletarya iktidarı mı? Küçük burjuvazi iktidarda yer alırsa, hangi güçlerle, ne kadar yer alacak, iktidar içinde proletarya ile ilişkisinin siyasal niteliği ne ola­ cak? Bu, proletarya stratejisinin ancak somut devrim şartları içinde ve kendi somut güçlerine dayanarak çözümleyebileceği ta k tik bir sorundur. Önceden yapılacak her belirleme, proletarya öncülerinin manevra yeteneğini belirli bir durum içine hapseden sınırlandırı­ cı bir nitelik taşır. Kuşkusuz, proletarya partisinin kendi programını bütün derinliği ve kapsamıyla uygulayabilmesi için yegane imkan, (diğer koşullar bir yana) komünistlerin tek başına iktidarıdır. Ama bu, şimdilik iyi ni­ yetli bir istekten öteye geçemez ve bu isteklerin gerçekleştirilebilme­ si yalnızca've yalnızca somut güçler dengesine bağlıdır. Proletarya partisi, her dönemde güçler dengesini kendi hedeflerine göre belirle­ me yönünde bir taktik tutum izler. Biz, kitlelerden bizi tek başımıza iktidara getirmelerini isteyeceğiz, ama baylar, bunun şimdiden göste­ rilebilecek tek bir güvencesi var mıdır? Devrime katılan her güç, kendi çıkarlarını gerçekleştirmek ve gü­ vence altına almak için iktidara gelmek isteyecek veya kendi gücü ölçüsünde iktidar üstünde etkili olmaya çalışacaktır. İşçi sınıfı, kü­ çük burjuvazinin istemlerine öncülük etmeden, yönetme "ayrıcalığını” nasıl elde edecek? Bu öncülük olmadan küçük burjuvazinin sizin partinizi desteklemesini nasıl bekleyeceksiniz? Kendisi için yönetme hakkını tanımayan bir iktidar programını hangi sınıf destekler? Baylar, nüansları kaçırmayın. Bir hakkın varlığı ayrı şey, onun gerçekleşmesi ayrı şeydir. Devrimci güçler, yönetme haklarını devrim içindeki varlıklarından alırlar. Ama, bu hakkın gerçekleşmesi tama­ men onların gücüne bağlıdır. Biz bugünden bu hakkı tanıyarak, kü­ çük burjuvazinin desteğini kazanabiliriz.


Y O L 136

Denecek ki, "önceden belirlenmiş müttefiklerin itiraz etmeyeceği bir program” anlayışına göre söylenen sözler bunlar, iş, bu kadarı ile kalsaydı, Toplumsal Kurtuluş yazarı haklı olabilirdi. Burada, şu soru ortaya atılmalıdır: işçi sınıfının demokratik devrim programı, bîr uzlaş­ ma programı mıdır? Kesinlikle hayır. İşçi sınıfının asgari programı, kü­ çük burjuva istemlerinin proletarya çıkarlarına göre örgütlen­ mesini esas alır. Asgari program, küçük burjuvazinin istemlerine ce­ vap verir, ama burada merkeze oturan, proletaryanın sosyalist çıkar­ larıdır. Buna ileride değineceğiz. Demokratik devrim programımız, proletarya iktidarının temellerini belirler. Bir proletarya iktidarının asgari çerçevesini çizer. Ancak, biz, ister tek başımıza iktidara gelelim, isterse devrimin gelişimi, önümüze küçük burjuvaziyle iktidar ortaklığını çıkarsın, iktidardaki proletaryanın sosyalizm yönünde atacağı ilk adımlar, programımızda belirtilmiştir. İktidardaki pozisyonumuz ne olursa olsun, biz bundan daha azına razı değiliz. Programımızda küçük burjuvazinin ufkunu sosyalizme zorlayan iktisadi ve sosyal dönüşümleri sonuna dek gerçekleştirmek için mücadele edeceğiz. Demek ki, programımız, küçük burjuvaziyle iktidar ortaklığı gibi dar bir mantık çerçevesine oturmuyor. Programımızdaki uygulamala­ rın temel mantığı, sosyalizmin kuruluşunun tekellerin tasfi­ yesiyle başlayan bir süreç olduğudur. Ancak, komünistlerin tek başına iktidarı altında da olsa, tekellerin tasfiyesi, doğrudan doğ­ ruya anti-kapitalist bir nitelik taşımaz. Anti-kapitalist uygulamaların zeminini güçlendirir ve işçi sınıfını kollektivizasyona hazırlayarak sosyalizmin dinamiklerini harekete geçirir. Bu yüzden programımız, kapitalizmi proletarya denetimi altına alarak, toplumu kollektivizasyo­ na hazırlayan uygulama biçimleriyle bir tür NEP dönemi programı­ dır. Proletaryanın asgari programı, komünistlerin tek başına iktidarını, ya da iktidardaki küçük burjuvazi üzerinde proletarya hegamonyasını dışlamaz. Tersine, proletaryanın bilinçlenme örgütlenme ve savaşım yeteneğini özgürleştiren uygulamalarıyla bunun zeminini ortaya ko­ yar. Bu isteğin gerçekleşmesi sosyalist devrimse, programımız sos­ yalist devrime kapalı değildir. Ama programımızda ifadesini bulan uy­ gulama biçimleri doğrudan doğruya sosyalizm de değildir. Deyim ye­ rindeyse, programımız bir "geçiş programıdır. Komünistler, iktidarı ele geçirmeyi tasarlasalar da, demek ki, bu­ gün için bunun bir arzuyu belirtmekten öteye hiçbir somut ve kesin programatik dayanağı söz konusu değildir.


Y O L 137

Demokratik Devrim ve Proieterya İktidarı

Eğer, “sosyalist devrim”, öne çıkaran anlayışınız, küçük burjuva­ ziden ittifaklar planında bugünden bir kopuşu özlemekten öteye, doğrudan kollektivizasyonu hedeflemiyor veya küçük burjuvaziden kopuşa kollektivizasyon adımları ile bir programatik temel oluşturmu­ yor ise, kendi içinde bir tutarlılıktan da söz edilemez.

PROGRAMIMIZ ÜZERİNE... Programımızda tanımlanan siyasal sistemin ana ilkeleri, Paris Ko­ münü ve Sovyet Devrirhinin uygulamalarından alınmıştır. Bu ilkeler, üç başlık altında toplanabilir: 1- Seçilenleri geri çağırma hakkı, 2- Halk temsilcilerinin gelirlerinin ortalama gelirden yüksek olma­ ması, 3- Yasama ve yürütme yetkilerinin birleştirilmesi, bu üç proleter ilke, 4- Devlet görevlerini “halk örgütleri”ne kaydırma, 5- Mahalli yönetimlere mümkün olduğunca geniş insiyatif tanıma anlayışıyla birleştirilmiştir. Bu ilkeler, doğrudan doğruya proletarya diktatörlüğünü ifade et­ miyor. Ama, onun üzerine oturduğu dayanakları belirtiyor. (Proletarya diktatörlüğü, bu ilkelerin, işçi sınıfının yönetici sınıf olarak tartışma­ sız üstünlüğüne dayalı bir örgütlenme biçimi kazanmasıyla kurula­ caktır.) Tek başına küçük burjuvazi, böyle bir iktidar mantığını tutarlı­ ca gerçekleştirebilme yeteneği taşıyamaz ve eğer küçük burjuvazi, bu program anlayışına eğilim gösterebiliyorsa, bu onun siyasal ufku üstündeki proleter etkisinden gelir. Proletarya ise, daha farklı bir si­ yasal örgütlenmeye dayanarak iktidarını yürütümez. Programımızda yukarıdaki ilkelerin tamamlayıcı uygulanışı olarak geçen özgür sendikalar, serbest birlikler, kooperatifler vs. halk ör­ gütlerinden küçümsenmeyle söz ediliyor. Öyleyse, bürokrasinin tas­ fiyesi ve sosyalizmin üzerine oturması gereken halk insiyatifinin hası geliştirileceği üzerine öneriler sunulmalıdır. Bu tür örgütlenmelerin burjuva toplumundaki karşılıklarıyla aynı özü, aynı işlev ve yetkileri taşıyacağını mı sanıyorsunuz? Yanılıyorsunuz. Kitle denetimi ve ya­ ratıcılığına en geniş olanakları açmayı hedefleyen program talepleri­ miz eski kalelerde tavsayan sosyalizmin donuk uygulamalarından çok daha ileridir. Sınırsız grev hakkı, geçim endeksleri, işsizlik tazminatı, vb. uy­ gulamalar, S. Dönmez’e HEP gibi bir partinin gerçekleştirebileceği düzen-içi reformlar olarak görünüyor. Söylenecek hiçbir söz yok.


Y O L 138

Proletarya iktidarının en somut uygulamaları konusunda böyle kü­ çümseyici bir mantık, sosyalizmden geriye proletarya diktatörlüğü üzerine laf ebeliğinden başka hiçbirşey bırakmıyor. Bize proletarya diktatörlüğünü nasıl kuracağınızı ve bu iktidarın hangi uygulamaları, nasıl gerçekleştireceğini açıklayınız. Böyle bir açıklama yapmadığınız sürece, iktidar üstüne düşünen ve mücadele eden insanlara hafif yaklaşımla damgalı olmaktan kurtulamayacaksınız. Burjuva partileriyle amaç ve yöntem farklılıklarını belirleyen ifade tarzı, S. Dönmez’e garip görünüyor. Anti-kapitalist bir hareketin bur­ juvazinin etki alanındaki kitlelere seslendiğini unutmayınız. Proletar­ yanın asıl muhatabı burjuvaziden başka kimdir? Ağır sanayi ve bilimsel-teknik endüstrileri yaratma vaadimizle Erbakan’ın maskaralıkları arasında bağlantı kurulması da, herhalde bir talihsizlik sayılmalıdır. İşçi sınıfı, modern sanayiin çocuğudur. Sosya­ lizmin ağır sanayiden başka bir maddi temeli bulunuyor mu? Plan kontrolü altında özel girişimlere izin vermeden, yabancı sermaye ile teknik yatırım ortaklığına gitmeden sosyalist sanayiin geliştirilmesi, bizde, kendini iktidarda düşünen sosyalistler için mümkün olabilir mi? Olabiliyorsa, sosyalist ülkelerin acı sonuçlara varan deneyimi si­ zin için neyi ifade etmektedir ve otuz yıl sonra "NEP çukuru”na dola­ rak kapitalistlerle “işbirliği” çağrısı yapan Castro’yıı desteklemenin alemi nedir? Gelişkin sanayi yatırımlarını hızla gerçekleştirip ekonomik ve sosyal hayatımızı yükseltmek gibi bir kaygımız bulunuyorsa, bun­ ları hangi kaynaklarla ve hangi yöntemlerle sağlayacaksınız? Ağır endüstri gelişimi olmaksızın, kırda kollektif tarımı nasıl örgütleyecek­ siniz? Küçük meta üretimi, sosyalizm önünde bir problem olarak du­ ruyorsa, dağınık üretim ortamını nasıl kollektif uygulamalara akıta­ caksınız? Tarım üretim kooperatifleri, “burjuva reformist” ya da "kü­ çük burjuva radikal” bir uygulama sayılacaksa, köylüleri zorla mı kollektiflere dolduracaksınız? Toprak dağıtımı gericilikse eğer, işsiz sa­ yısının milyonlara vardığı Türkiye’de topraksız köylülere nasıl düzenli iş sağlayacaksınız? Sosyalist ülkelerde aksayan kollektif çiftlik sis­ temi bir çırpıda çözülebilirken, kırda sosyalist üretim ilişkilerinin ku­ rulması sorunu sizi hiç mi düşündürmüyor? Programımıza göre sanayileşme sorunu; 1- "Ucuz devlet” uygulamalarıyla bürokratik harcamalardan yapı­ lan tasarruflar, 2- Dış ticaretin millileştirilmesi ve iç ticaretin kooperatifler eliyle düzenlenmesinden elde edilecek fonlar, 3- Toprak dağıtımı ve kooperatif uygulamaların yaratacağı tarım­


Y O L 139

Demokratik Devrim ve Proleterya İktidarı

sal değer artışından sağlanacak kaynaklarla çözülecektir. İktidardaki proletarya tarımsal üretimi ucuz kredi ve teknikle des­ teklemeyecekse, sanayileşme için gerekli birikimi köylülerin gırtlağı­ na basmaktan başka hangi yöntemle sağlamayı öneriyorsunuz? Hızlı sanayileşme için herhalde Gorbaçov’lara güvenilemez.Köylülüğün ik­ tidarınıza desteğinizi yükseltmeden, kentleri nasıl besleyeceksiniz ve karne sistemiyle kuyruklara doldurduğunuz işçilerden üretim ve toplumsal yönetime yaratıcı katılımı hangi insaf duygusuyla bekleye­ ceksiniz? Programımız, devrimimizin önüne toprağın millileştirilmesini koy­ makta ve toprak dağıtımını tapu dağıtımıyla sınırlandırmamaktadır. Açık ki, bunun başarılması, köylü talepleri üstündeki proletarya yön­ lendirmesiyle gerçekleşebilecektir. Toprak dağıtımı, kırda kooperatif uygulamalarla birleştirilecek, yoksul üreticiler, ucuz kredi ve teknik desteğiyle kooperatiflere cezbedilecektir. Kırda proleterya öncülüğü­ nün teknik temelini örgütleyip yükselten ziraat kombinaları (devlet çiftlikleri) kollektivizasyon sürecinin ana halkasını oluşturacaktır. Ta­ rım burjuvazisine karşı sınıf mücadelesini biz böyle örgütleyeceğiz. Sizin çözümünüz nedir? Programımızda toprak sorununun çözümünü, “tarım reformu” de­ magojileriyle kapitalist toprak ağalığını besleyen burjuva çözümlerle kıyaslamak, devrimci hassasiyet ve politik ciddiyetin pek kolay göz­ den çıkarılışına örnek oluşturması bakımından üzüntü vericidir. Öner­ diğimiz çözümlerin, Devrimci Yol’un eski program taslağıyla (Devrim­ ciler Ne İçin Savaşıyor) benzerliğine gelince... Küçük burjuva de­ mokrasisinin tipik bir örneğini oluşturan bu program taslağında, kü­ çük üreticiler kapitalist rekabete karşı savunulup desteklenmektedir.(Bu program taslağının eleştirisi 1980 yılında yayınlanan"M.Çayan,Kesintisiz Devrim ve Üç Yönden inkarı” adlı kitapta bulunabilir) Sosyalist ufka sahip olmayan bu “demokratik” mantık, kollektivizasyonun yolunu açmak şöyle dursun, küçük mülkiyeti ve köylü gericili­ ğini sağlamlaştırmaktan öteye gidemez. Küçük burjuvazinin “bağım­ sız” taleplerinin oturduğu gerçek zemin tam da budur. işçi sınıfının asgari programı, ütopik küçük burjuva taleplerinden, kırda rekabetin tarım proleterleri ve yoksul köylülük lehine örgütlenmesiyle ayrılır. Biz, kredi teknik desteğini köylülüğün kooperatif üretim örgütlerine yönelteceğiz ve bu desteği küçük mülkiyetin sosyalizme iknasında etkin bir araç olarak kullanacağız. Siz ne yapacaksınız? Yoksa bütün bunlar üzerine düşünmeyi ikti­ dar günlerine mi erteliyorsunuz?


Y O L 140

SONUÇ S. Dönmez’in ciddiye alamadığı “pasif” esnaf ve köylü desteği, maalesef İstanbul proletaryasından bile aktif destek bulamayan dire­ nen madenci için (köylü aynı zamanda madenci olarak eylem için­ deydi) altın değerindedir. Kendini bir programla bağlama cesareti göstermeden, kan-ter dökülerek hazırlanmış bir iktidar tasarımı üzeri­ ne ukalaca ahkam kesenlerin, pratik sınıf sezgisiyle dostlarını ayırdeden, davranışla ifade edilmiş en küçük çabaya değer veren prole­ taryanın sıcak ruhuna ne kadar yakın durabildikleri sorulabilir. Bizim programımızda tılsımlı sözcükler,- düzen karşısında gösteri­ len her enerjik çabaya duyduğumuz saygı ve yakınlıkla söyleyelimilk iktidar sabahı “metayı kaldırmak” gibi sarhoş vaatler bulamazsı­ nız. Biz programımızda küçük burjuva aydınının düşgücüne değil te­ mel sorunlara yalın cevaplar bekleyen işçilerin, yoksul köylülerin kavrayış yeteneğine sesleniyoruz. Onun için, programımızda prole­ tarya diktatörlüğü üzerine genel özetlere, sosyalist toplum üzerine boş gevezeliklere ve bir iktidar programından başka her yerde ele alınabılecek konjonktürel değerlendirmelere rastlanılamaz. Ve bizim "sosyalist devrim” cilasının gizlemeye yetmediği- pratikte CHP kuyrukçuluğuyla ifadesini bulan- TİP'in “acil” reform programıyla hiçbir yakınlığımız yoktur.


Y O L 141

Tartı şma

TARTIŞMA

İŞÇİ HAREKETİNİN POLİTİKLEŞTİRİLMESİ İÇİN NELER YAPILMALI? Mete GÖNÜLTAŞ Sendikal demokrasiyle sendika içi demokrasinin kullanım ve ge­ nişletilmesi konusu bitmeyen tartışma. Sınıf hareketinin sendikal mü­ cadeledeki tıkanıklığı, iktidar mücadelesindeki tıkanıklıkla neredeyse başat. Toplumsal muhalefet ise, sandıkta göreli demokrasi isteminin pek de dışına taşamıyor. İşçi sınıfımızın her davranışında onun ken­ diliğinden sınıf olmaktan çıkıp, kendisi için sınıf olmaya doğru nasıl bir yürüyüşte olduğunu tekrar etmekten işçi sınıfına da bıkkınlık gel­ di. Ya da bazı eylem ve davranışlarda bulunduğunda “devrimin önünü açtığ r’mn tanık lığı(!) için sıraya girildi. İşçi sınıfının yeniden keşfi(!) açısından düşünürsek, bütün söyle­ nenler birer olumlamadır. Ne var ki, işçi sınıfı mücadelesini düzen sı­ nırları içinden çıkaracak, onu sendikalarda ve siyasi arenada topyekun harekete geçirecek müdahaleler zayıf kalmakta kesintilerle ge­ lişmektedir. Şimdi bu kesintileri gidererek, işçi sınıfını siyasi alan içi­ ne çekme ve sendikalarda devrimci dönüşümü sağlama arayışı, her kesim için dikkat çekici bir çaba olarak görünüyor. Bu çabalarda işçi sınıfına duyulan platonik sevginin izlerini gör­ mek, bizleri irkiltiyor doğrusu. Ya da işçi sınıfının hemen komünist


Y O L 142

leşmesini beklemek gibi aydınca saplantılar, aynı duyguyu veriyor in­ sana. Belki de bir kez daha uluslararası ve Türk işçi sınıfı hareketi­ nin gelişme aşamalarını tarihsel süreç içinde vermek gerekiyor. Bir kere daha onun gelişim evrelerini ele almak gerekiyor. Bu yazımızda böylesi bir araştırmaya yer vermek olanaksız. Güncel sorunlar bu tür araştırmalarla hafızaları tazelemek yerine, bizi işçi sınıfının önüne gündejrı koymaya yöneltiyor. Gündem sözcüğü bizi şaşırtmasın. Şöyle bir bakış atarak "zaten onların gündemi yok mu?” diyecek oluruz. İşçi sınıfının toplu sözleş­ me mücadeleleri, grevleri, "özgürlük” ve "demokrasili) mücadeleleri onların biricik gündemi olarak şekillendiyse, kafalarda bu yanılgıya düşmemek elde olmayabilir. Hem de sarı sendika yöneticilerine karşı verilen (verilmesi gereken) mücadeleyle, iktidar mücadelesinin yerine bir başka hedef mi koyacağız? Elbetteki hayır. Ancak gündemi böylece belirledikten sonra geriye kalan en önemli sorun, işçi sınıfını ha­ rekete geçirmek olacaktır. Ancak yukarıdaki tablo içinde işçi sınıfı ne denli hareket geçirelibilr, tartışılır. İlkin işçi sınıfını günlük ekonomik-demokratik taleplerle yönlendirip, başkaca taleplerinin üzerini örteceğiz. Sonra böylesi ge­ ri bir istemle harekete geçen işçilerin zaten bu işlerle uğraşan düzen sendikacılarını devirerek sendikalara el koymalarını tembihleyeceğiz ve en sonra da bu noktalarda tuttuğumuz işçi sınıfına iktidarı ele alın diyeceğiz. Bu tür politik taktikler yüzünden bir türlü ulaşamadığımız, işçi sınıfına "görevini iyi yapamadığı için” zayıf not vermekle de ken­ dimizi kurtaracağız. Bütün bu olumsuzluklar bazı siyasi yapılarda ya doğrudan sendi­ ka düşmanlığı geliştirdi, ya da en kötüsü, işçi sınıfını küçümseyen, onu mevcut durumundan daha geri gören kavrayışlara itti. Böylesi kavrayışlarla politik mücadele işçi sınıfından soyutlandı, işçi sınıfının kendisi için harekete geçmesini zorlayacak “yerli Walessa”lar beklendi(!) Hayatın zenginliği içinde işçi sınıfına kumanda edecek, politik merkezin m ücadelesiyle başat çalışm alara gidecek sendikal merkezlerin oluşturulmaydı, bu tablo içinde anlaşılması güç bir sorun olmasa gerektir. İçinde bulunulan benzer durumların verdiği sıkıntı, işçi Kurultayı diye bir oluşuma neden oldu. Önüne, sendikalarda sağlıklı yapılan­


Y O L 143

Tartı şma

malardan DİSK’in örgütlenmesine, oradan da Parti kurmaya kadar bir çok sorunu koyan İşçi Kurultayı, bu sorunları nasıl çözecek? Siya­ sal yapıların günlük tutumlarına denk düşen bu sorunları hedefleye­ rek işçi sırurfını aynı statükonun içine hapsetmeyecek mi? DİSK ya da geniş tabanlı bir parti mevcut durumu aşamaya yetecek mi? Her­ halde bu sorulara yanıt verilmesi gerekmektedir. Sorunlar-i şçiler-Sendikalar Yasalara hiç değinmeyeceğiz. Çünkü işçi sınıfının ekonomik-demokratik mücadelesi yasalarda yer almaktan öte meşru bir mücade­ ledir. Zaten.,bu mücadelenin içinde yasaların da kendi lehlerine de­ ğiştirilmesi mücadelesi vardır. Vurgulamak istediğimiz, işçilerin yürüt­ tüğü mücadielenin karakterinin son yıllarda neden değişmediğidir. Ne­ den bu eylemler sırasında sendika yöneticilerine karşı da sloganlar atan işçiler, aradan geçen bunca zamana karşın yöneticilerini değiş­ tiremiyorlar? Bu eylemler sırasında istediklerinin ve elde ettiklerinin tatmin noktası bu mu? İleriki satırlarda göreceğiz. DİSK’in yeniden örgütlenme sürecinin başladığı bu dönemde sen­ dikal mücadelenin oturması gereken zeminle, işçi hareketinde mev­ cut sendikal programları aşmaya yönelik çalışma tarzının açıkça or­ taya konması gerekmektedir. Mevcut sendikal program ücret ve top­ lu sözleşme sendikacılığını aşmamış, işçilerin, işsizlerin kadın işçile­ rin ve memurların sorunlarıyla ilgili bir çalışmayı.hedeflememiştir. 1990 rakamlarıyla tarımda 9 milyon 446 bin, sanayide 2 milyon 549 bin, h izm et se ktö rle rin d e 6 m ilyon 560 bin kiş ilik bir istihdam(DPT,DİE istatistiklerinden) olduğu gözlemlenmektedir. Ne yazık ki bunların iki milyondan biraz fazlası sendikal örgütlenmenin kapsamındadır. Yani resmi anlayış sınırları içinde hareket eden sen­ dikalar, çalışan kitlelerin ancak yüzde 5’ine hitap etmektedir. Kaldı ki bu sayının sorunlarına bile ne kadar ulaştığı tartışılır. Bunun yanı sıra DPT kaynaklarına göre (ki bu sayı gerçekte iki-üç mislidir) 2 milyon 13 bin işsiz vardır. Eu rakamlardan sonra mevcut sendikaların işçi sorunlarına yaklaşımını daha çıplak görebiliriz sanırım. Sendikal ve siyasi hareket, emek-sermaye çelişkisinden kalraka kapitalizmin çalışanlar aleyhine ortaya çıkarttığı tüm sorunlarla ilgi­


Y O L 144

lenmek zorundadır. Ancak sendikalar, bir kere örgütlemiş oldukları işçileri ücret mücadelesinin sınırları içine hapsetmişlerdir. Onlar için çalışanların çoğunluğunu teşkil eden geriye kalan 8 milyonun soru­ nu, hükümet programıyla ilgilidir. İkincisi sendikalar, memur sorununu resmi ideolojinin sorunu gibi görmekte, memurları sendikal mücadele­ ye çekmek gibi bir çaba göstermemektedirler, işsiz işçilerin sorunla­ rına yönelik çalışmayı işsizlik sigortası boyutlarında görmekte, onlara yeni iş alanlarının açılması ya da istihdamın yeniden düzenlenmesi gibi bir çaba sarfetmemektedirler. Sendikaları sigortalı olarak iş bula­ bilenler ilgilendirmektedir. Ve en önemlisi de özgür emek gibi kapita­ lizmin en libera!(!) sloganını savunmak yerine, asgari ücret sistemini siyasal iktidarlarla birlikte yürüterek, köle emeğini cazip duruma ge­ tirmektedirler. Aslında tüm bunlar sendikaların bir yerde kendini inka­ rıdır da. Gerçekte sendikalar, işçilerin ve işsiz işçilerin önüne "iş, ekmek ve demokrasi” gibi hedefler koymalıdırlar, iş ve İşçi Bulma Kurumuna kaydını yaptıran ve kendi iş koluna giren her işçiyi örgütlemelidirler. İşte bu noktada işçilerin sendikalarla ilişkilerini, hatta sosyalist­ lerle olan ilişkilerinin hangi boyutta olduğunu yeniden irdeliyelim. Sendikalar, işçileri politik mücadeleden tam da uzak tutamadılar. Zaman zaman iktidarla çeliştikleri konularda lokal eylemlere gittiler. Ama bu eylemler sırasında da işçiler politize edilmedi, merkezi disip­ linle katılımları sağlandı. Yani politik boyutları olan ekonomik talepler (örneğin eflasyonun düşürülmesi gibi), ve daha uzun süreli politik ta­ lepler için işçileri düzenle, finans-kapitalle karşı karşıya getirmediler. Sosyalistler içinse sorun; ya "hemen devrim” ya da "daha fazla demokrasi” takıntısından ileri gitmedi. Haliyle işçilerin durumuyla sos­ yalizm birbiriyle çakışmadan ayrı gelişti. Bir başka deyişle işçi sınıfı­ nın hareketliliği daha demokrasi talebinde bile istikrar kazanmış de­ ğilken temelsiz iktidar sloganları atılabildi. Evet, son beş yılda işçiler yoğun kitle eylemlerine gittiler. Ama bunların hangisi işsizliğe karşıydı, hangisi sendikalar yasasının de­ ğiştirilmesini istiyordu, hangisi enflasyonun indirilmesi gibi bir talebi içeriyordu. Bırakın böylesi bir talebi sesli dile getirmeyi, enflasyon ar­ tışı sözleşmelere konularak meşrulaştırılmış oldu. Bütün bunlara dev­ rimciler müdahele etti mi? Etmeli miydi?


Y O L 145

Tartı şma

Son yıllarda oluşagelen işçi eylemlerinin karakterini çizen Kamu İşveren sendikalarıyla toplu sözleşme görüşmeleri de çeşitli işkolları ve işyerlerindeki işçileri bir arada davranmaya zorlamaktan öteye geçmemiştir. Temel istem ücrettir. Atılan sloganlarda hükümete, Si­ yasi iktidar ve temsilcilerine, sendika yöneticilerine çatılmakla birlik­ te, politik boyutları hayli sınırlıdır. Siyasi iktidarla arasındaki çatışma­ nın düzeyini işçi sınıfının en yoğun bulunduğu İstanbul’daki seçim sonuçlarına bakarak anlamak mümkün, işçilerin bu kadar zamana rağmen sendika yöneticilerini değiştiremeyişlerinden de, sendikalara bakış ve yöneticiler karşısındaki tavrın güçsüz kaldığını anlayabiliriz. Bu tabloya bakıp işçi eylemlerini küçümsemek gibi bir saflığa düşmek yanlış olur. O eylemler, saydığımız sonuçlara rağmen, işçi sınıfına kollektif aksiyon olma ve üretenler olarak üretim araçlarınınmülkiyeti karşısındaki durumlarını öğretti. Üretici güç olarak sınıf ol­ ma özelliğinin bilincini yerleştirdi, içimizden artık bize düşen görevin işçi sınıfı içinde daha derin bir örgütlenm e yapm ak olduğu geçirebiliriz. Bu doğru bir düşünce, her zaman için geçerli. Ama han­ gi hareket noktasında onları örgütleyeceğimizi de somutlayabilmek gerekiyor. Sorunlar Ve Talepler Bugün için işçi sınıfının öne çıkan gündelik iktisadi sorunlarını şu ana başlıklar altında sıralayabiliriz: ‘ Enflasyon, , ‘ İşsizlik, ‘ Çalışanların iş güvencesi, ‘ Daha iyi çalışma yaşama koşulları, ‘ Kadın işçilerin sorunları, ■ ‘ Sigortasız kaçak işçi çalıştırma, ‘ Özgürce sendikalaşma ve dilediği sendikaya geçme hakkı. Bunların herbiri birbiriyle ilintili ve toplu sözleşme sınırlarını aşan u/un süreli çalışmalara dayalı, uzun süreli mücadele gerektirecek -.orunlardır. Ancak hemen hepsi finans-kapitalle işçi sınıfının çelişki­ lin ini politik boyutlarda açığa çıkartacak sorunlardır. Hu sorunların hepsi işçi sınıfını doğrudan ilgilendirmekte, onların luuukotü geçmesine neden olacak önemdedir. Kollektif bilincin ve


s m? ¡î'uiT

Y O L 146

mücadelenin iktidar üzerinde somutlanacak boyutlara sıçramasına kadar etkileri olacaktır. Sendikaları da doğrudan zorlayacak, işçilerin buralarda ücret ve toplu pazarlık gibi güdük taleplerin dışında hare­ kete geçmesine neden olacaktır. ^ , o * Enflasyonun ortadan kaldırılması için'iktidarla mücadele, Vİş saatlerinin kısaltılması için mücadele, • ■i* işten, çıkartmalaraıkarşı mücadele, r' ^v * Kadın işçilere daha uygun çalışma koşulları için mücadele, * Daha iyi çalışma koşulları, daha rahat yaşama koşulları için mü­ cadele;:: yel ı ' , • * Çocukların çalışmasının' sınırlandırılması için mücadele, .•;* 14 yaşma gelen herkesin bir işte çalışmazsa dahi sigortalanma­ sı için mücadele, : ■ f * İşsizlerin işkollarındaki sendikalara üye olmaları için mücadele, ’ Sendikalaşmadaki her türlü sinirin, kısıtlamanın kaldırılması için mücadele ..-i s rn q v e m ne i •ü 8’>o : d ■ ■.■■■ Önümüzdeki günlerde daha" açıkça tahrtışabileceğiz bu konular­ daki mücadele adımlarının ve bunun zorlayacağı sendika-içi demok­ rasinin, sınıf mücadelesine uygun koşulları yaratacak ortamı hazırla­ yacağı dünya işçi sınıfı tarihinden de anlaşılmaktadır, işçilerin içi bo­ şaltılmış bir sendikalaşma hareketinden çıkartılıp kendisi için sınrf ol­ ma bilincine işsiz işçilerle birlikte varacağı somut ve politik öneme sahip hedefler doğrultusunda mücadeleye çekilmesi; bu günden yarı­ na gerçekleştirilecek adımlar olmasa da mutlaka sınıfı harekete ge­ çirmek için bugünden çalışmasının başlatılması gereken taleplerdir. Bu talepler, mücadele eden mücadele ettiğinin sorumluluğunu da üstlenir gerçeğinden hareketle, işçilerinörgütlenme platformlarına müdahalesini de getirecektir. Sendikal demokrasi ve sendika-içi de­ mokrasinin sınırlarını işçilerin doğrudan müdahalesiyle genişletmenin, sendikalaricbirlikler’iolmaktan Çıkartarak sınıf hareketinin sendikal parçası olmaya zorlayacak çalışma târzlriı oturtmanın yolu da, iş yeri komitelerimi bu talepler doğrultusunda örgütlemekten geçiyor. •ı Böyiesiiitalepter'doğrüttt/suhda yürütütecek mücadelenin kitle -ey­ lemlerine dönüşmesi;!işçi' sikin in iktidar mücadelesinin- birer konağı olacaktır, .eîMe.'rnibnelıgÜ nsbuıpob rnı irma iç;: 1:1 e-Sendikaiçi -demokrasi,' işçilerin sendikalaraSınıf hareketi olarak


Y O L 147

Tartı şma

bakması, siyasi yapıların sendikal harekete ve işçi hareketinin politik mücadeleye daha çok önem vermesi için, işçi sınıfı içinde politik ön­ der yetiştirmek kadar onların tümünü kucaklayacak doğru politikalar üretmek gerekiyor. Onları harekete geçirecek bu politikalarla tüm iş­ çi sınıfıyla doğrudan bağ kurmanın yanı sıra demokratik halk iktidarı­ nın özlemini işçilerde artırmış olacağız. Doğru politik taktiklerimizle, sendikaları da değişime, zorlayacak yeni işçi hareketlerinin yükseliş­ lerini sağlamalıyız. Yani ne kadar çok işçi somut talep ve öneriler et­ rafında birleşirse, daha politik kitle eylemlerinin dalga dalga büyüme­ si sağlanır. Önümüzdeki günlerde işçi sınıfını böylesi politik istemler doğrultusunda Yol'a çıkartmak dileğiyle sözü Rosa Luxemburg'a bıra­ kıyorum: “...kitle olarak herhangi bir eylem yürütebilmek için proletarya, önce kitlesel olarak yeniden toparlanmalıdır. Ve bu amaç için her şeyden önce fabrikalardan ve atölyelerden, dökümhanelerden ve ocaklardan çıkmalı, sermayenin gündelik boyunduruğu altında her bir atölyede mahkum edildiği atomize olmayı ve parçalanmayı aşmalıdır. Kitle grevi, proletaryanın her büyük devrimci eyleminin ilk doğal ve atak biçimidir. Ve sanayi ne denli sosyal ekonominin egemen biçi­ miyle, proletaryanın devrimdeki rolü ne denli seçkinse ve emek ile sermaye arasındaki çelişki ne denli gelişmişse, kitle grevleri de o denli güçle ve sonuç alıcı olmalıdır, burjuva devrimlerinin önceki ana biçimi olan barikat savaşı, devletin silahlı güçleriyle yüz yüze çarpış­ ma, bugünkü devrimde yalnızca en dışta bir nokta, proleter kitle mü­ cadelesinin tüm sürecinde yalnızca bir uğraktır.”


?

S

;Æ a

wmm*«

\ifejssric;

İ

n

Í i

*i

jfh\

L J1J

J i

Profile for Yol Siyasi Dergi

Yol Aralık 1991 Sayı 3  

Bizi aşağıda bulunan adreslerden takip edebilirsiniz. www.yolsiyasidergi.org & www.twitter.com/yolsiyasidergi & www.facebook.com/yolsiyaside...

Yol Aralık 1991 Sayı 3  

Bizi aşağıda bulunan adreslerden takip edebilirsiniz. www.yolsiyasidergi.org & www.twitter.com/yolsiyasidergi & www.facebook.com/yolsiyaside...

Advertisement