XXI Temmuz/Agustos 2013

Page 1

xxi.com.tr

XXI < MİMARLIK TASARIM MEKAN < SAYI 121 < TEMMUZ/AĞUSTOS 2013 < KG MİMARLIK < MATTHEW WALDMAN < MİMARİSTUDIO < ORAL MİMARLIK < ÖZDEN < RUF < GEZİ PARKI

Yİ R M İ B İ R M İM A R L IK TASA R IM M E KA N SAY I 12 1 T E M M U Z /AĞ U STO S 2 0 13 1 1 ( KIB R IS 1 2 )

Gezi Parkı

Mimar(sız)lığı Gezi Parkı’ndan kent, mimarlık ve tasarım bağlamında neler öğrendik?

Vietnam Reklam Ajansı

Palivor Çiftliği

LEVENT ÖZDEN DESIGN STUDIO

ORAL MİMARLIK

MİMARİSTUDIO

KG MİMARLIK

RURAL URBAN FRAMEWORK

YAZILARIYLA

GÜLSÜM BAYDAR LEVENT ŞENTÜRK OSMAN ŞİŞMAN

MATTHEW WALDMAN



Yirmibir Mimarlık, Tasarım, Mekan Depo Yayıncılık adına sahibi ve yayın yönetmeni Kuyaş Örs yazı işleri müdürü (sorumlu) Hülya Ertaş hulya@depo.com.tr

Kent, Mimarlık ve Tasarım Gözüyle Gezi Parkı

editör Beste Sabır beste@depo.com.tr sektör editörü Tuğba Demirci tugba@depo.com.tr yardımcı editör Gökçe Su Akdağ reklam müdürü Burcu Hinginar Akıncı burcu@depo.com.tr okuyucu ilişkileri sorumlusu Gülçin Kurt gulcin@depo.com.tr kurumsal iletişim yönetmeni Mürüvvet Can muruvvet@depo.com.tr kapak tasarımı Emre Çıkınoğlu kapak görseli © Herkes İçin Mimarlık sayfa tasarım ve uygulama Doğukan Bilgin web tasarımı Anıl Dönmez Turgay Tuğsuz basım yeri Ofset Yapımevi Yahya Kemal Mahallesi Şair Sokak No: 4 Kağıthane, İstanbul yönetim yeri Depo Yayıncılık Hacı İzzet Paşa Sokak Rota 1 Apartmanı 12/2 34427 Gümüşsuyu İstanbul 0212 251 1811 xxi@depo.com.tr genel dağıtım DPP Yerel süreli yayın. Dergide yer alan yazı ve fotoğrafların tamamı ya da bir bölümü, Depo Yayıncılık’ın yazılı izni olmadan kullanılamaz.

facebook.com/xxidergisi twitter.com/xxi_dergisi

XXI olarak Gezi Parkı ve onun başlattığı hareket üzerine bir dosya yaparak bugünün mimarlarının konuya nasıl yaklaştığını paylaşmak istedik. Bu hareketin mimarlık ve kent tartışmalarına nasıl yansıyacağı konusunda fikir beyan etmek için henüz erken olsa da belgelemeye şimdiden başlamak ve bugünün düşünce dünyasındaki enerjiyi açığa çıkarmak gerekliydi. Kent, mimarlık ve tasarım adına yaşadığımız bu çok özel günlere dair görüşlerimizi paylaşmak elzemdi. Dosya için geniş katılımlı bir çağrı yaptık, gerek e-posta gerekse sosyal medya üzerinden yaptığımız bu çağrıya öğrencilerden, mimarlık ofislerinde çalışanlar ya da ofis sahiplerinden ve akademisyenlerden yanıt geldi. Bu da mesleğin farklı alanlarında konumlanan geniş bir mimar kitlesinin Gezi üzerine düşünüp taşındığını, yazıp çizdiğini ortaya koydu ki mimarların bir bütün olarak benzer şeyleri düşündüklerine pek de sık rastlanmadığını hepimiz biliyoruz. Gezi Parkı hareketi, mimarlık ve kent bağlamında iki boyutuyla öne çıktı. İlki iktidarın kentsel bir müdahale konusundaki ısrarıyla başlayan bu hareketin mekansal karşılığı üzerineydi. İkincisiyse Gezi Parkı’nda iki haftalığına da olsa kurulan

yaşamın mimarlık ve tasarım perspektifinden nasıl okunduğu hakkındaydı. Mimarsız mimarlığın yaşam kurma potansiyeli ve mimarların bundan öğrenebilecekleri, katılımcı tasarıma yeni bir boyut kattı. Kentler üzerinde söz hakkının kimde olduğunu ve olması gerektiğini XXI’de bundan önce çok kez konuşup tartıştık. Katılımcı tasarım ve planlama pratiklerinin nasıl geliştirilebileceği üzerine düşündük. Ancak açıkçası Haziran ortasında Gezi Parkı’nda oluşturulan kolektif yaşam mekanını tüm bu fikir teatileri esnasında hayal dahi edememiştik. Revirler, mutfaklar, kütüphaneler, çocuk atölyeleri, konser/ gösteri alanları öyle büyük bir hızla kuruldu ki Gezi Parkı bir anda kendiliğinden oluşmuş, yüksek enerjili bir yaşam alanına dönüştü. Bu yaşam alanından biz mimar, tasarımcı ve plancıların öğrenecekleri, "Nasıl bir kent istiyoruz?" sorusuyla üst üste çakıştırıldığında ortaya çıkan yoğunluğun nasıl bir fikir ve mekan üretme pratiğine dönüşeceğini heyecanla bekliyoruz.

XXI


güncel

DOSYA

6 güncel

26 gezi parkı mimar(sız)lığı

22 Mayıs itibariyle Gezi Parkı’nda başlayan eylemlerden mimarlık ve şehircilik adına neler öğrendiğimizi ve öğrenebileceğimizi araştırmak için geniş katılımlı bir dosya yaptık.

proje 60 doğaya karışan detaylar Oral Mimarlık'ın tasarladığı Palivor Çiftliği, çevreyle dost bir yaşam tarzının detaylarıyla biçimlendirilmiş. Çiftlikteki yapılar, doğal malzemeleri ve topoğrafyaya uyumlarıyla öne çıkıyor.

tem/ağu 2013 - XXI 2

İçİndekİler

64 akışkan sınır

6 sapkın tasarım sözlükçesi / osman şişman

Stüdyo - Eskiz - Tasarım Aktivizmi

12 dönme dolap / levent şentürk

Christo’dan Bir Memento Mori: Oberhausen’daki Büyük Hava Paketi

20 eşik cinleri / gülsüm baydar

Kimliksel Kurgulardan İlişkisel Koşullara

Rural Urban Framework tarafından tasarlanan ek okul binası, var olan köy okuluna yeni mekanlar eklerken aynı zamanda akışkan çatısı sayesinde açık alanları organize ederek bina içinde mekansal ilişkiler kuruyor.



68 spor, karşılama ve ağırlama

76 geri dönüşen organik atık

Ülker Sports Arena'da konumlanan mimaristudio tasarımı Turkcell Lounge alanı, yıl boyunca mekanda gerçekleşecek farklı etkinliklere ve alternatif kullanımlara cevap vermeyi amaçlıyor.

72 mekanın kimliği

Levent Özden Design Studio tarafından tasarlanan Vietnam Reklam Ajansı, bulunduğu semtin soluğunu dinleyerek şimdiki zamanla ilişki kuruyor.

Matthew Waldman'ın kahve posasından tasarladığı çevre dostu saksı, kentlerdeki organik atıkların dönüşümünün yetersizliği fikri paralelinde ortaya çıkıyor.

SEKTÖR 80 ürün haberleri 86 etkin süreç yönetimi

tem/ağu 2013 - XXI 4

İçİndekİler

Autodesk Buılding Information Modeling (Yapı Bilgi Modellemesi), mimar ve mühendislere projenin tüm aşamalarında pek çok avantaj sağlıyor.

74 sanallığın mekansallaşması

KG Mimarlık tarafından tasarlan ve uygulama projesi Oğuz Bayazıt Mimarlık tarafından gerçekleştirilen Türkiye'deki internet bankacılığının ilk örneği Evnpara.com ofisi, şubesiz bankacılık konseptinin tanıtım ve danışma merkezi olarak planlandı.

90 referans proje - iklimlendirme ve yalıtım

102 ajanda

Baumit Btm Koramic Yapı Kimyasalları Rheinzink Trox Viessmann



Stüdyo - Eskiz - Tasarım Aktivizmi stüdyo Stüdyo, Foucault’nun söylemin seyrüseferinden bahsederken dikkatle bakmamızı önerdiği en önemli kavramlardan birinin vücuda gelmiş hali gibi, tasarım söylemi için: Tasarım söyleminin zuhur ettiği, belirdiği, üzerinde var olduğu bir zemin, bir yüzey. Öğrencilik döneminde mesleğe dair pratik alışkanlıklardan başka ideolojik meylin de edinildiği yer orası değil mi? Kılık kıyafetten tutun da kullanılacak kalem markasına, mesleğe dair hayallerden mezun olunan okulun duruşuna kadar her şey bu yüzeyde zuhur etmiyor mu?

tem/ağu 2013 - XXI 6

Sapkın Tasarım Sözlükçesİ

eskiz İki tasarım etkinliği, iki farklı durum, bir fikir: Daha önce teknik çizim maddesinde bahsi geçen, Moleskine’in 2010’da yayınladığı Hand of Designer kitabında, tasarımcının önüne geçilmez yaratıcılığının ürünü eskizler yayınlanınca, memleket tasarımcıları da ilham almış olsalar gerek: 2011’in başlarında Tasarım Parkı’nda “Her şey Eskizle Başladı” başlıklı bir sergi düzenlediler. Serginin basın bülteninde şunlar yazmaktaydı: “Ocak ayının 11’inde kapılarını açacak eskiz sergisi, tasarımın farklı disiplinlerinden profesyonellerin fikir defterinden kopmuş birer yaprağın buluşması olarak nitelenebilir. Fikirlerin doğduğu yere şahitlik yapmak, sonraki jenerasyonları motive etmek ve yaratıcılığın en özgür, en özgün halini arşivlemek, serginin en büyük hedefi. … Toplam 300 metrekarelik bir alanda kurulu olan Tasarım Parkı’nın bir duvarı, ziyaretçilerin kullanımına açık dev bir eskiz alanına dönüştürülüyor.” Kaç sene evvelki bu etkinliği anımsatan, Eskişehir’de yenice gerçekleşen bir başka tasarım etkinliği oldu. Anadolu Tasarım Kulübü (ki bir öğrenci topluluğudur) kurumsal hiçbir destek olmadan 20 tasarımcıyı Eskişehir Peyote’de (evet, bir üniversite salonunda değil, bir barda) bir araya getirdi ve 25-26 Mayıs tarihlerinde üçerden altı oturumda onların sergüzeştlerini dinleme, onlarla tartışma imkanını bize sundu. Hazırlıklar esnasında, yukarıda bahsi geçen etkinliğin de ilhamıyla, bir fikir dönmeye başladı: Misafirler tasarımcı ya, biri diğerini dinlerken nasıl olsa elleri boş durmayacak, bir şeyler çiziktireceklerdi. Acaba güzel kağıtlar, hoş kalemler koysak önlerine, onlar da karalasalar, sonradan konuşma kayıtlarını çözümleyip kitaplaştırdığımızda kullanabileceğimiz görseller çıkmaz mıydı? Hemen kağıt-kalem bulundu, masaya yerleştirildi. Ama, o da ne: Neredeyse her konuşmacı önüne açtığı - üçte ikisi Apple ürünü- dizüstü bilgisayarıyla haşır neşirdi. Kimsenin çiziktiresi yoktu, billahi. Bu durum sadece bu “parlak” fikri uygulamaya karar verenlerin, yani bizim, günümüzü tahlil etme hususundaki eksikliğimizin kanıtı değil. Aynı zamanda (yukarıdaki sergiler, kitaplar da düşünülünce) eskiz denen pratiğin, kullanım-değerini yitirmiş sembolik bir işleve indirgendiğinin, bir söylemden ibaret hale geldiğinin de göstergesi.

Osman Şişman

tasarım aktivizmi Gezi Parkı direnişi başladıktan on gün, ülke sathına yayıldıktan bir hafta kadar sonra “Türkiye'de endüstriyel

tasarımcıların mesleki örgütü olan Endüstriyel Tasarımcılar Meslek Kuruluşu (ETMK) Merkez, Ankara, İstanbul ve İzmir Şubeleri Yönetim Kurulları”, olan bitene dair bir duyuru yayınlama zahmetine katlanmaya karar verebildi. Eh, zor karar tabi: Türkiye’de ‘80 sonrasında gelişen ve kurumsallaşan bir mesleğin örgütü de zamanın ruhundan hemencecik sıyrılamıyor. Sonunda sıyrıldığında da bir tuhaf davranıyor. Kolluk kuvvetlerinin uyguladığı şiddeti kınamayı (yani asıl yapılması gereken şeyi) son maddeye bırakıp, duyurunun ilk iki maddesinde mesleki ideolojinin yarattığı körlük içinden sesleniyor: 1) Demokratik ülkelerde, her ölçekte ve düzeyde tasarım proje kararlarında bilimsel ve mesleki ilkelerin gözetilmesi, karar verme süreçlerinde demokratik bir yol izlenmesi, ilgili tarafların görüş ve taleplerinin dikkate alınması ve hukuki süreçlere saygı gösterilmesi gerekir. 2) Türkiye'de yaşam kalitesinin yükselmesi ve Türk sanayiinin katma değeri yüksek ürünler üretebilmesi


Sapkın Tasarım Sözlükçesİ

için hayati öneme sahip olan tasarım faaliyeti ancak özgür ve demokratik bir ortamda gerçekleştirilebilir. Özgür ve demokratik bir ortam yaratıcılığın yeşermesi ve gelişmesi için de elzemdir. Tüm ilgili kurumların ve yetkili bireylerin böyle bir ortamın sağlanması konusunda duyarlı olması ve üzerlerine düşen görevleri yerine getirmesi gerekmektedir. Her iki madde de apaçık biçimde, tasarımcıların bir türlü uygulayamadıkları mesleki iktidarla ilgili bilindik lafzını tekrar ediyor. İlki “herhangi bir ölçekte bir şey inşa edilecekse, biz tasarımcılara sormalısınız” derken, ikincisi tasarımcılar cemiyetinin dünya algısına dair veriler açısından daha verimli. Tasarımcılar o çok çok mühim tasarım faaliyetinin ehemmiyetini bir daha, bir daha, hep rücu ettikleri kalkınmacı dille açıklarken, tüm bu yaşananların müsebbibiyle aynı kaptan yediğinin farkında değil elbet. Gösteriler ve şiddet gemi azıya aldığında, başbakan aldırmaz görüntüsüyle “Onlar protesto etmeyi sürdürsünler, bizim daha mühim işlerimiz var,” diyor ve mühim işlerinin ne olduğunu açıklıyordu: “Sabah İhracatçılar Meclisi ile toplantımız vardı. İhracat hacmimizi bilmem kaç milyon dolardan bilmem kaç milyon dolara nasıl çıkartırız, onu konuşuyorduk.” İhracatçılar Meclisi, malum, ETMK’nin “Endüstriyel Tasarım Mimarlığın Alt Uzmanlık Alanı Olarak Kabul Edilemez!” başlıklı manifestosunda tasarımın ne olduğunu sorabileceğimiz bir merci olarak, ETMK’nin işbirliği içinde olduğu bir kurum olarak gösteriliyordu. Sadece bu kurumsal ilişki bile hayli açıklayıcı ama, biraz daha ilerlemeliyiz, ETMK’nin içinde gezindiği zihniyeti keşfetmek için. Belli ki meslek kuruluşuna göre demokrasi, tasarımcıların özgür yaratıcı faaliyetlerini sürdürebilmeleri için gerekli. Aslında bu önermedeki demokrasi kelimesini serbest piyasa ekonomisi ile değiştirmemiz mümkün. Peki bu özgür ve yaratıcı faaliyetin ürünleri ve bu ürünlerin işlevi ne? Yanıt, üçüncü maddenin ilk cümlesi: “Türkiye'de yaşam kalitesinin yükselmesi ve Türk sanayiinin katma değeri yüksek ürünler üretebilmesi” Yanisi şu: Koyun

can derdinde, kasap et derdinde. “Türk sanayii” adlandırmasının ulusalcı tınısını karîlerin takdirine bırakıp “yaşam kalitesi” mevzuuna dikkat çekmek istiyorum, zira eylemlerin gidişatıyla doğrudan alakalı bu: Meydanlardaki insanların işine yarayan ve yaşam kalitelerini yükselten nesneleri endüstriyel tasarımcılar tasarlamadı, “Türk sanayii” üretmedi. Polisin TOMA’sından, gazından, copundan kaçarken herkes kendi başının çaresine bakıyordu. Tasarımcıların kendi tekellerine almaya çalıştıkları yaratıcılık, eylemci vatandaşların ellerinde çiçek açmıştı. İnsanları gazdan koruyan, polisi geçici olarak durdurmalarını sağlayan şeyler, buluntu nesnelerden yapılan bricolagelar ve fikri hakları hiç bir biçimde korunmayan anonim formüllerden ibaretti. Tüm bu olanlardan sonra tasarımcılar, şimdiye kadar yaptıkları işi yapmaya, orta ve orta-üst sınıfın gündelik yaşamını dekore etmeye devam edebilirler; etsinler de. Ama, kamuya duyuru filan gibi çakma aktivist hareketlere girişilecekse, gerçekten mühim olan şeyler üzerine konuşmayı öğrenmeliler. Bir dahakine, en

azından şu kalkınmacı lügat bir kenara bırakılıp mesleğin ehemmiyeti mevzuu başka tartışmalara saklanabilir. Zira, bu tarihsel günlerin mevzuu tasarım değil; olmayacak da. TOMA’ya karşı POMı ETMK’nin meşum, narsist ve işe yaramaz duyurusu yayınlandıktan bir gün sonra, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde neşeli bir hareketlilik vardı. Levent Şentürk’ün 10 yılı aşkın zamandır yürüttüğü Potansiyel Mimarlık İşliği’nin (POMİ) ürünlerinden biri olan Mobil Stüdyo, protestoların Eskişehir’deki mekanı olan Direniş Meydanı’na taşınmak üzere söküldü. Mimarlık öğrencilerinin gelecekteki bir mimarlık okulunu hayal ederek tasarladıkları ve (POMİ’nin alamet-i farikası olan) emek-yoğun bir süreçle ürettikleri devasa ahşap stüdyo, günlerdir işgal ettikleri alanda yaşayan eylemcilerin, ihtiyaçlarına göre biçimlendirmeleri için yeniden inşa edildi. Kısa süre içinde de bağışlanan ve kamusallaştırılan kitapların ve dergilerin yerleştirildiği Direniş Kütüphanesi haline geliverdi. “Ainesi iştir kişinin, lafa bakılmaz” desek, yeterince açıklayıcı olur herhalde.

eskişehir osmangazi üniversitesi 2013 mezuniyet töreninde makine mühendisliği bölümü öğrencileri (darısı tasarımcıların başına)

7 XXI - tem/ağu 2013

potansiyel mimarlık işliği’nin (pomi) ürünlerinden biri olan mobil stüdyo eskişehir’deki direniş meydanında


Belgelenmiş Bir Materyal Kültürü GRAFIST 17'NİN KONUKLARINDAN HELENA BARBOSA, OLUŞTURDUĞU DİJİTAL ARŞİVE DAİR SÜREÇ VE YÖNTEMLERİ GÖRSEL İLETİŞİMİN EVRİMİNE DE DEĞİNEREK BİZLERLE PAYLAŞTI.

tem/ağu 2013 - XXI 8

güncel

üniversitemden tamamen farklı bir durumdu. Çünkü benim üniversitemde materyallerin hepsine dokunabiliyor, onları elime alabiliyordum, bu Ulusal Kütüphane'de imkansızdı. Bu sebeple burada istediğin bilgiye ulaşmak çok uzun zaman alıyordu. Gerçek postere, gerçek esere ulaşabilmek için eserin yılını, sanatçısını, başlığını, her şeyini yazdığın bir sürü küçük form doldurman gerekiyorudu. Benim elimde yığınlar oldu çünkü neredeyse iki bin tanesini çalışmıştım. Ulusal Kütüphane'deki çok uzun bir süreçti.

Sinan Niyazioğlu: Biliyorsunuz tasarım ürünlerini arşivlemek bizim için çok yeni bir yöntem. Grafist 17'de bazı yazarlardan, grafik tasarımcılardan çok güzel, tematik posterler var. Bunları arşivlemek ve açık bir arşive çevirmek istiyoruz. Tezleri üzerinde çalışan herkesin, dijital ve fiziksel platformlarda, buradan yararlanmasını istiyoruz. Daha önce yöneticilerle konuştuk ve üniversitenin içinde grafik tasarım enstitüsünü kurduk. Bu sadece tasarımcılarla bağlantılı olmayacak, tasarımcılar, grafik tasarımcılar arasındaki bir monolitik dil değil. Helena'nın paylaştığı şeylerden biri de buydu: Arşivin arkasındaki zihniyeti zenginleştirmek için farklı disiplinler bulmalısınız. Arşivleyebilirsiniz, ama tematik bir sergi yaptığınız zaman mimarlarla, plancılarla sosyologlarla vb. birlikte çalışmanız gerekir. Yapmak istediğimiz, umarım 10-15 sene içerisinde yapacağımız şey bu. Hülya Ertaş: Arşivlemenin bir şeylere bakışın modern bir yöntemi olduğu düşünülür. Buna katılıyor musunuz? Arşivinizi oluşturuken aradığınız şeylere

önceden ulaşmış olan birileriyle karşılaştınız mı? Eşelemek istediğim bazı öngörülerim var, arşivleme çok modern bir yöntem. Helena Barbosa: Sanıyorum ki ben tam tersi bir yol izledim. Araştırmalarımı yaparken arşivlerle tanıştım. O etkileşimin ardından başka bir yol izlemem gerektiğini anladım. Bunun sebeplerinden biri insanların uzun süredir o arşivler üzerinde çalışıyor olması sebebiyle o bilgiyi kendilerine ait olarak görmeleriydi. İzlenecek yola dair geleneksel bir yaklaşımları vardı. Diğeri ise farklı bir disiplinlerden gelen kişinin arşivi çok daha farklı algılıyor olmasıydı, bana olan şey buydu. Ben çalışmalarıma arşivleri çalışma konusu edinerek başlamadım. Önce arşivleri kullandım, sonra evet arşivlerle bunu yapabilirim dedim. he: Arşivi oluşturmaya nasıl başladığınızın öyküsünü dinleyebilir miyiz? hb: Aslında iki paralel öykü var. Benim üniversitemde çok çeşitli türden

eserler toplayan birçok önemli bir koleksiyoncu vardı ve bu eserlerden bazıları posterlerdi. Bu koleksiyoncu üniversiteye 30 bin poster vermişti. Dekan benim o posterler üzerinde çalışıp bir proje yapmamı istemişti. Aynı yıl içerisinde Portekiz Sanatı Tarihi dersine başlamıştım. Ben de düşündüm ki, doktora tezimi bu posterleri Portekiz'deki sanat tarihini anlamak için bir yöntem olarak kullanacağım bir çalışma üzerine temellendirebilirim. Bu ikisini birleştirdim. he: Tasarım derken grafik tasarımdan bahsediyorsunuz değil mi? hb: Evet, grafik tasarım. Koleksiyon 60'lardan 2000'lerin sonuna kadarlık bir zaman dilimini kapsıyordu, çok kısaydı. Bu yüzden ben de Portekiz'deki en büyük arşiv olan Lizbon'daki Portekiz Ulusal Kütüphanesi'ne (National Library of Portugal) gittim. Benim üniversiteme çok uzaktı ve orada onların arşivinde çalışarak aylar geçirdim. Lizbon'daki kütüphanenin materyale ulaşım açısından sınırları olduğunu fark ettim, bu da benim

Ulusal Kütüphane'nin çok sıkı bir politikası var, günde sadece 12 parça talep edebiliyorsunuz ve ben 2000 tane istiyordum. Çok iyi bir kadın görevli vardı, bana her gün yığınla poster getirdi, günde neredeyse yüz poster görüyordum. Başka türlü imkansız olacaktı. O benim problemimi anladı ve sana bir istisna yapacağım yoksa 50 yaşında bile hala burada posterlere bakıyor olacaksın dedi. Belki Lizbonlu olmadığım içindi veya oraya ilk gittiğimde hamile olduğum için de olabilir. Ardından onlardan seçtiğim posterleri dijital ortama aktarmalarını istedim, üniversitemde baktığım 30.000 posteri de eleye eleye 2.000'e indirip dijital olarak kaydettim. Böylece Portekiz'deki en büyük dijital poster koleksiyonuna sahip olmuştum. he: Arşivin kapsamı nedir? Yalnızca politik posterler mi var yoksa sadece sinema ve sergi posterleri mi? Hangi posterlerin arşivin içinde yer alıp hangilerinin yer almayacağını nasıl belirliyorsunuz? hb: Arşiv yapıyorsanız bence bütün posterlerle ilgilenmelisiniz. En azından benim tavrım hiçbir zaman kalite veya büyük sanatçılar tarafından yapılmış olması gibi kriterler açısından ayrım yapmak olmadı. Çünkü çok iyi bir görsel sunumu olmayan çok güzel posterler var. Çok önemliler, kullandıkları teknikler açısından diğerlerinden ayrılabiliyorlar. Arşiv, onu toplayan kişi tarafından temalara göre düzenlenir; sosyal, politik, kültürel konular gibi. Arşivci şu şekilde de


düzenlemeyi seçebilir. Mesela elinizde bir dosya vardır, posterler hep dosyalar halindedir. Boyutlara göre arşivleme yapılabilir ve bu boyutlar kendi içinde temalara ayrılır. Mesela tiyatro, sinema... Bu dosyalar boyutlara göre yapılır, bir dosyanın içinde farklı temalar bulursunuz. he: Arşiviniz kaç yılı kapsıyor? hb: 17. yy’dan günümüze kadar. Ulusal Kütüphane’de 53-55 bin poster olduğunu biliyorum. Bende aynı zamanda o koleksiyoncunun okula verdiği 30 bin poster vardı. Sadece Ulusal Kütüphane’den kataloglanmış olanların sayısı 19 bin. Uzun bir süreçti, yapması çok zordu. Kısa bir koleksiyonunuz varsa belki... he: Koleksiyon ve arşiv arasındaki fark nedir? hb: Çok iyi bir soru. Koleksiyon bir kriter üzerine başlar. Bir sanatçı, bir zaman dilimi, bir tema olabilir. Koleksiyon diyoruz çünkü sıradan insanlar birçok materyali bir araya getirip bir şeyleri biriktiriyorlar. Ama benim materyallerimi biriktiren kişi, bu kriterlere hiç önem vermemiş. Gördüğü bir posteri direkt almış. Onun koleksiyonu bir arşiv. Çünkü benim için koleksiyon bir argüman üzerine kurulmuş kısıtlı kriterleri içerir. sn: Bir hikaye anlatır, bir hatırayı yansıtır, bir tema üzerine yoğunlaşır, ilgi veya arzular vs... Arşiv Türkiye’de çok ideolojik, fakat Helena’dan arşivin doğasına dair şunu öğrendim, sahip olduğun şeyi yakalamak ve başka insanların bu kaynaktan hikayeler yazmasına izin vermek. he: Sanırım bu bir nicelik ve nitelik meselesi. Nicelikler arşivde çok daha önemli. hb: Nitelik ise koleksiyonda. Workshoplarda, hatta makalelerim ve araştırmalarım üzerine yaptığım sunumlarda anlatmaya çalıştığım şey şu: Bazı kaynaklar ve yazılar görüyorum bunun hakkında,1980’lerde insanlar diyor ki materyal kültürü çok önemli, bu yüzden güçlü tema ve kişiler üzerine kurulu bir yaklaşımla yola çıkmayın. Çünkü materyal kültürü her şeydir, iyi şeyler de vardır kötü şeyler de. Eğer doğru bir tarihsel anlatım sunmak istiyorsanız hepsine yer vermelisiniz. sn: Türkiye’de hep büyük isim yapmış sanatçıları, tasarımcının işlerinin göz önünde oluşunu düşünüyoruz ama

Helena'nın sistemi çok liberal ve doğal. Eserlerle, programla ve teknolojiyle ilgileniyor ve onun arşivleme yöntemine göre bu saydıklarımın hepsi aynı öneme sahip. hb: Mesela bir poster eser sahibi açısından çok değerlidir ama bir başka poster tasarımcısı açısından değil kullanılan teknoloji açısından önemlidir, bundan da bahsetmeniz gerekir. Veya içerik, mesela bir poster çok önemlidir çünkü büyük bir olayla ilgilidir veya bir siyasi parti posteridir. he: Yarattığı sosyal etki açısından... hb: Evet ve onu seçmelisinizdir. İletişimin kalitesi çok iyi olmayabilir ama ondan bahsetmeniz gerekir. he: Bir de bu sadece tasarımcının veya mimarın gözünden öyle olabilir. Siz onu çok değersiz bulabilirsiniz fakat o başka kişilere ulaşabilir ve onları etkileyebilir. Sanırım bu ifade edilebilir bir şey değil, mimarlık ve tasarımda iletişim çok alengirli bir şey. Peki buradaki workshop nasıldı? hb: Üç günlük bir workshop oldu. Ekibi üç gruba böldüm, üç gün-üç grup. Her bir grup diğerlerinden çok farklı değildi, birbirleri arasında bir bağlantı vardı diyebiliriz. Bir dersin başı, ortası ve sonu gibiydi. Posterlerden başladık, eserin kendisinden. 'Poster ne söylüyor?' sorusunu sorduk. Birinci günde sadece posterin kendisine değil, çevresine de konsantre olmamız gerektiğini anlattım. Bu posterlerin hepsinin önemli bir tarihi var. Posterler dünyada tek başlarına durmuyorlar, bir çevreleri var. Onların tarihlerini de anlatmalıyız, bu önemli. Birinci günde posterleri çalışmak için Sanatçı, Teknik ve İçerik (Authorship, Technology & Programme) yöntemini kullandım. İlk gün bu yöntem üzerine konuştum. Bu benim ürettiğim bir yöntem değil, bir meslektaşım tarafından oluşturuldu. Bizim üniversitemizdeki tasarım eğitiminin belkemiğini oluşturuyor. Birinci yıllarında öğrenciler ağırlıklı olarak sanatçılar (authorship), ikinci yıllarında teknikler (technology), üçüncü yıllarında içerikler(programme) üzerinde çalışıyorlar. Tabi ki üç yılda da her üç tema çalışılıyor fakat baskın bir konu oluyor. Benim çalışmalarım bu tip bir yöntemin araştırmalarda çok yararlı olduğunu gösterdi. Onlara bu yöntemi sunduğumda konuların belirlenmesinde yardımcı oluyor.


güncel tem/ağu 2013 - XXI 10

Sanatçılar, teknikler ve içerikleri için anahtar kelimelerle çalışıyoruz. sn: Şahane bulduğum bir şey eklemek istiyorum. Bunu ülkesinde katılımcı bir organizasyonla (institution) yapmış. Posterlerin dijital arşivini elde ettiğinde, minyatür boyutlarını 17. yy başından 20. yy sonuna kadar asmış. Üniversitelerde çalışan profesörleri, tanınmış tasarımcıları, pratisyenleri, araştırmacıları davet etmiş ve onlardan en iyi posterleri seçmelerini istemiş. Bir enstitü gibi çalışmış, bu büyüleyici. İki yıl önce, hatırlarsan Grafist 15’te Carolien Glazenburg, Stedelijk Tasarım Müzesi Poster Bölümü'nün kalıcı küratörü, sürekli posterler tasarlıyor ve sergiler hazırlıyor, De Stijl hareketinden Hollanda’daki güncel posterlere kadar. Bunu yapıyor fakat katılımcı bir organizasyon olarak. Helena da bunu bir akademisyen olarak yaptı, onları

evine davet etti. Bu gerçekten büyüleyici. Aynı yöntem, fakat onun nasıl çalıştığını nasıl yapılandırdığını vs. biliyorsunuz. Tarih yazıcılığı ve arşivcilik tam bir karmaşa. Mimarlığı düşün, biri bu mimar çok iyidir, önemlidir diyor, diğeri kötüydü, tekniği zayıftı diyor. Helena bir sistem kurdu. Farklı üniversitelerden iyi profesörleri bir araya getirdi ve seçip neden onu seçtiklerini açıklamalarını istedi. hb: İlk seferinde büyük bir duvarım vardı. Neredeyse iki bin poster, pul gibi, çünkü gerçek boyutlarda asmak için yerim yoktu. Tarih ve kategorilerine göre, politik, kültürel vs, ayrıdım. Herkes tek giriyordu, içeride neyle karşılaşacaklarını bilmiyorlardı. Ve ilk söyledikleri şey 'harika'. İkinci soru ise posterleri hangi kriterlere göre seçecekleriydi. Sizin kriterleriniz dedim, ben söylemeyeceğim. Ama topoğrafya renk vb konulara eğilebilirim dediler, "bu sizin işiniz, benim değil, özgürsünüz." sn: Bütün hiyerarşilere karşı çıkıyor, görüyorsunuz. Ve işe yarıyor! hb: Sonra seçtiler, çok fazla ortak nokta vardı. Iki bin poster, farklı seçimler vardı fakat ortak noktaları çok fazlaydı. Benim problemim elimdeki iki bin posterin tarihi hakkında konuşamayacak ve yazamayacak olmamdı. Neden buna benzer diğerlerini değil de bunları seçecektim? Sonra on tane uzmanı çağırdım. Fark ettim ki gerçek boyutlarıyla uğraşmadıkları için posterleri her yönüyle algılayamıyorlardı. Onların seçimlerine başka posterler ekledim, çünkü önemli başka posterler de vardı. Böylece bunlardan bahsettim. Az çok böyle oldu.

Portekiz'de daha önceleri bu konuda yazılı metin üretenler tasarımcı değil, teorisyenlerdi. Posterler hakkındaki unsurlardan bahsediyorlardı. Onlar da tabi ki önemli fakat tasarımın veya tasarımcıları bağlayan şeyler hakkında bilgileri yoktu. Bu yüzden bu çalışmayı yaptım. Ben bir grafik tasarımcıyım, öğrencilerime Portekiz tasarım tarihini öğretiyorum ve poster olmayan bir çok tasarım öğesini öğretirken, örneğin gözlük, bıçak vs,. sadece tarihsel bir yaklaşımla değil aynı zamanda tasarım penceresinden de bakarak değerlendirmelerini sağlamaya çalışıyorum. O zamanki içerikler neydi, tasarımcının malzeme, teknik açısından kısıtlamaları neydi? Çok basit objeler neden çok geniş alanlara yayıldı? he: Bu poster okumalarıyla bazı eşikler belirleyebildiniz mi? Her şeyin değiştiği bir nokta. Bunları normal tarihsel eşiklerle çakıştırdığınızda ne görüyorsunuz? hb: Aynı kategoride çok farklı posterler var. Bunu ancak duvara yan yana astığımda görebiliyorum. Yani bilginin görselleştirilmesi çok önemli. Örneğin politik posterlerde başta renk olmayıp çok fazla yazı olduğunu görüyorsunuz, ardından görseller ortaya çıkıyor. Çok çeşitli iletişim yolları var, bunu algılayabiliyorsunuz. Mesela politik posterlerde, devrime vardığınızda hep renk, renk, renk, imaj, imaj, imaj... 1933’te Faşist rejim başladığında imajları kullanmaya başladılar fakat 40’lar ve 50’lerde imajlar çok baskın olmamaya başladı. Daha tipografik bir iletişim yolu seçildi. Bunu ayırt edebilmek çok kolay. Örneğin reklam ve kültürel amaçlı posterler politik posterlerden çok daha fazla imaj kullanır.

Sansürden bahsettiğim posterlerde de, devlet sansürünün nasıl işlediğini anladım. Devlet posterleri analiz ederek bu basımevleri üzerinde sansür uyguladı. Kafam çok karıştı çünkü görsel iletişimin üzerinde herhangi bir kısıtlama olduğunu bilmiyordum. Çok ünlü bir Portekizli tasarımcıyla bir röportaj yapmıştım, Maria Kyle, geçen yıl 90 yaşında öldü. Zamanında rejimle çalışmıştı, rejimin bazen örneğin “gemileri kullanacaksınız, fakat sanatçının yorumuyla çizeceksiniz” dediğini söylemişti. Tarzı dayatmıyorlarmış, posterde var olacak unsurları söylüyor fakat sanatçının üslubuna karışmıyorlarmış. Posterler üzerindeki sansür belediye tarafından kontrol ediliyormuş. İmla düzeltmeleri yapıyorlarmış, Portekizce’yi düzeltiyorlarmış. Bir kelime yanlış yazılıyorsa üzerine not düşülüyormuş. Bir profesörün kağıtları düzeltmesi gibi. Arkasında da çok fazla pul ve imza vardı, farklı bilgiler vardı. Bu sürecin üç gün sürebileceğini çıkardım. Ve bu posteri bir antikacıda buldum. Ulusal Kütüphane’de veya benim arşivimde yoktu. Bu tarihten bahsetmem gerekiyordu, bu duvarlarda yoktu.

* Bahsedilen çalışma FEDER tarafından COMPETE (Operational Competitiveness Programme) programı ve FCT (Foundation for Science and Technology) ulusal fonu ile PEst-C/ EAT/UI4057/2011 (FCOMP-Ol-0124FEDER-D22700) projesi paralelinde finanse edilmiştir.



Christo’dan Bir Memento Mori: Oberhausen’daki Büyük Hava Paketi -Ute Helmbold içinBulgar asıllı bir Amerikalı olan Christo Javacheff [1935] ile Fransız asıllı bir başka Amerikalı olan Jeanne-Claude Denat de Guillebon, paketleme işleriyle yola çıkalı yarım asır olmuş. İkilinin yolları 2009’da, ölüm çıkageldiğinde ayrılmış ancak. Yapıtıyla ilk ne zaman tanıştığımı anımsamıyorum; mimarlık öğrenciliğimin başları veya lise yıllarımın sonları olmalı: Demek ki, o sırada Christo ve JeanneClaude otuz yıllık bir efsaneydiler. Christo’nun paketlemeleri, 1960’ların başlarına dayanıyor. Gazete gibi metalardan başlayarak kentsel nesnelere ve oradan da yapılara, kentsel anıtlara; hatta giderek devasa peyzajlara yayılan bu kırılgan örtmeceler, dünyada benzeri görülmedik bir ilginin odağında yer almaya devam ediyor.

tem/ağu 2013 - XXI 12

dönme dolap

Christo’nun 1961’de Paris’te bir foto-kolaj eşliğinde daktilo ettiği metni, paketleme işlemini kentsel bina ölçeğine taşıma girişiminin miladı kabul edilir. O tarihten günümüze, bu yapıt Avrupa’da, Japonya’da ve Amerika’da yirmiden fazla büyük ölçekli kentsel ve kent-dışı alanda varlık kazandı. Binalardan köprülere, parklardan kıyı şeritlerine, kamu yapılarından spor binalarına, hapishanelerden adalara, çölden endüstriyel anıtlara: Kentlilerin imgelemini kamçılayan, gerçeküstü estetiğin dümen suyunda yapıtlar bıraktılar. Christo ve Jeanne Claude’un modern-sonrası dönemde ortaya çıkan ekolojik yapıtları, yarım asırdır erken yirminci yüzyılın sanatsal mirası olan sürrealizmin kent sahnesindeki en önemli mimari temsillerini ortaya koymakta.

levent Şentürk

İkilinin yapıtı, çok-katmanlı bir üretime dayanıyor: Yerlerin belirlenip fotoğraflanması, yapıtın kolaj ve ilüstrasyon yoluyla yerleştirilmesi. Ardından, fikri gerçekleştirmeye yönelik bitmek bilmez bürokratik bir mücadele. Zaman zaman bu mücadele, anıtsal Berlin Reichstag işinde olduğu gibi, yirmi yılı aşan bir zamana yayılıyor. Abu Dabi’deki Mastaba işiyse [Mastaba, çölün ortasına yerleştirilen ve dört yüz binden fazla varilin bir strüktürün yardımıyla dizilmesinden oluşacak kesik piramit], 1977’den beri ‘proje’ aşamasında. Materyalizasyona yönelik maket ve malzeme çalışmaları yine geniş ekip işleri olarak karşımıza çıkıyor. İşler, yetkililerin tamamı ikna edilmedikçe uygulanamayacağı için, her kademeden yöneticiyle yapılan görüşmelerle süren baş döndürücü bir trafik de cabası. Fikre dair yapılan sunuşlara harcanan zaman, keza, azımsanamayacak bir mesai demektir. Uygulama aşaması da gerçek anlamda bir şantiye çalışması olduğundan, zorlu bir koordinasyon gerektirir. Uygulama esnasında

yapılan dokümanter fotoğrafi çalışması yapıtın oluş haline ilişkin önemli bir evreyi temsil eder. Uygulama tamamlandığında ortaya çıkan yeni, benzersiz, kırılgan, geçici kentsel manzaraların fotoğraflanması, yapıtın yaşayacağı tek mecra bu görselleştirme olacağından, büyük önem taşır. İşin gerçekleşmesiyle beraber, kentlilerin, ziyaretçi yığınlarının ilgisine dair belgeleme, yapıtın yaşarlığına eklemlenir. Sürecin sergilenmesi, kitaplaşması ve önceki yapıtların oluşturduğu toplama eklemlenmesini de bunlara kattığımızda, çalışmanın nasıl bir emek birikiminin ürünü olduğu daha iyi anlaşılır: Christo ve JeanneClaude’un yapıtlarının, çekinmeden, son yarım yüzyılın en kalıcı ve en anıtsal mimarlık yapıtları arasında olduklarını söyleyebiliriz. Yapıtlarının yarım yüzyıllık kronolojisini hızla kat etmeyi denediğimizde, şu uğraklarla karşılaşıyoruz: 1961’de, önce ilk bina paketlemesi görseli; hemen aynı yıl ilk ortak işleri; Köln’de bir liman alanda dizili varillerin örtülerle paketlenmesi. 1962’de, varillerle Paris’te ilk sokak işi ve bir kadının paketlenmesi! 1966’da bir ağaç paketlemesi ve ilk hava paketlemeleri; dünyanın en büyük pnömatik heykellerini inşa ederler. 1967’de Bern’de bir galeri binasının sarılması. 1968’de İtalya’da bir ortaçağ kulesi ve bir çeşmenin paketlenmesi. Aynı yıl Chicago’da bir sanat galerisinin paketlemesi. Yine aynı yıl Kassel’de bir hava paketi, bir koridor paketlemesi, varillerle bir mastaba ve saman yığını işi. Sydney’de bir sahil paketlemesi, varillerle bir mastaba ve bir otoban kapatması. 1970’de Milano’da paketlenmiş anıtların yanı sıra, içten ve dıştan paketlenmiş bir sanat merkezi. 1972’de Colorado’da bir vadiye perde işi. 1974’te Roma’da tarihi bir duvarın üstünün örtülmesi ve aynı yıl, Rhode Island sahilinin paketlenmesi. 1976’da California’da kırk kilometrelik, akan perde işi. 1977’de Arap Emirlikleri için mastaba projesi. 1978’de Kansas Missouri’de bir parkın yaya yollarının paketlenmesi. 1983’te Florida’da Miami adalarının etrafının denizden kuşatılarak örtülmesi. 1984’de Almanya’da bir sanat galerisi paketlemesi. 1985’te Paris’te ünlü Pont Neuf köprüsünün paketlenmesi. 1991’de Japonya’da ve California’da eşzamanlı gerçekleştirilen şemsiyeler işi. Japonya’daki şemsiyeler aynı yıl kaldırılır ama Amerika’dakiler on sekiz yıl boyunca yerlerinde kalacaktır. Yalnızca bu proje için, sanatçılar toplam yirmi altı milyon dolar harcamışlar ve bunu da tamamen kendileri finanse etmişlerdir! 1992’de Colorado’da Arkansas nehri üzerine gerili örtü. 1995’te Almanya’da bir müze paketlemesi. Aynı yıl majör yapıtları, Berlin’deki Reichstag’ın paketlenmesi. 1998’de İsviçre’de bir başka majör işleri olan paketlenmiş ağaçlar. 1999’da, Oberhausen gazometresinin içinde on üç bin petrol variliyle inşa ettikleri duvar işi. 2005’te, New York Central Park’taki anıtsal ‘Kapılar’ işi: 7500’den fazla çelik geçidin arasına gerilmiş perdeler. Kumaşlarla halatlardan, boş varillerden veya şemsiyelerden, tüllerden, çelik çerçeve ve çelik


dönme dolap

Söz konusu yapıtlar, örterek gösterme, örtünün yeryüzü ölçeğindeki tanımlayıcı gücü, örtünün bizzat görsel bir işarete dönüşmesi, örtünün boşluğu kuşatarak hacimselleşmesi, örtünün parçalı bir tekrar içinde mekansal gücü yeniden üretmesi, tekrar eden objelerin yeni bir topoğrafya, bazı durumlarda çeşitli mimari sentakslar veya totaliteler oluşturması gibi mekansal işlevler üretir. Yapıtların yarım yüzyıllık serüvenini genelleyerek kavramak mümkün olmasa da, kaba bir çerçevelemeyle land art diye adlandırmak mümkün. İçerisinin, yani konvansiyonel sanat galerisinin ticari çerçeveleyiciliği her yapıtta yeniden sorunlaştırılır. Yapıt hiçbir yere sığamaz, sürekli barok bir taşma halindedir: Zapt edilemez büyüklükte ve hacimdedir; ölçülemez boyutlarda ve ağırlıktadır; gözün görebileceği bir hacmin çok ötesinde tümeldir. Aynı nedenle geleneksel görme ve algılama sınırlarını ihlal ederek ele geçirilmeyi de, görülmekle temellük edilmeyi de reddeder. Yapıtlarını, en azından gerçekleştirilme yöntemi bakımından birkaç kategoride değerlendirmek çok zor değil: İlki ve en bilineni, nesnelerin, kentsel nesnelerin, zaman zaman kişilerin, anıtların, binaların; giderek daha büyük binaların, sahil şeridini oluşturan kayalıkların, denizdeki adaların çevresinin, bir parkın içindeki yolların veya bir parktaki ağaçların her birinin tek tek, çeşitli tekstil türleriyle, organik veya inorganik bağlayıcı halatlarla örtülmesi, paketlenmesi. İkincisi, örtünün bir strüktür aracılığıyla bizzat varlık kazanması ve uzamı sonsuzlaştırması. Örtü bu

durumda bir şeyi örtmez, kendi başına topoğrafyayı biteviye dolanır ve yeni bir söz söyler. Üçüncü yöntem, ikincinin sonsuzluk potansiyelini şemsiyelerin üstenmesinde görülebilir. Bir vadi boyunca, görünürlük alanının ötesine uzanan, birbirinin aynı objeler topoğrafyaya yerleştirilmiştir. Dördüncü yöntem, hava balonlarıdır. Bunlar, yine yardımcı strüktürler (vinçler, hava kompresörleri, çelik halattan gergi sistemleri) aracılığıyla hem bir anıtsal nesneye dönüşen hem de aslında bir tür maddesizliği ve geçiciliği imleyen yapılardır. Beşinci kategoride, boş petrol varillerinin dizilmesine dayanan tümel yapılar yer alıyor: Bir engelleyici, bir duvar, bir bölücü veya devasa ölçekli, çöl ortasında, tarih öncesine ait gibi görünen bir anıt parodisi, bir mastaba. Kurucu unsurun varil olması, merkezdeki maddesizliğin bir başka tezahürü sayılabilir. Chrısto’yu Ziyaret

8 Haziran tarihinde, aylardır hazırlıklarını yaptığımız ‘Lohberg için bir Halı’ temalı workshop için Lohberg’e gelmiştik Esogü Mimarlık Bölümü öğrencilerinden bir grupla. Braunschweig Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nden bir başka öğrenci grubu ve yürütücüleri Ute ile beraber, sanatla mimarlık arakesitinde işler kotarmak için bir araya gelmiştik. Grup Almanya’ya gelmeden bir gün önce, Pomi’nin önceki yıllarda ürettiği ahşap mobil stüdyo’yu demonte edip Eskişehir’de Espark AVM önündeki ‘Direniş Meydanı’na kurmuştu. Mobil, kütüphaneye dönüştü. Ama bir hafta sonra, dönmeden önce, alana giren dozerler ve kamyonlar tarafından alandaki bütün çadırlarla beraber paramparça edilmişti. Christo’nun Oberhausen’deki anıtsal gazometrenin içindeki yeni işi olan Büyük Hava Paketi’nin alışılmadık bir yanı var. Çünkü Christo aynı

13 XXI - tem/ağu 2013

kablolardan ibaret görünen yapıtlarını, 1960’lardan başlayarak boşluğun yeniden tanımlanması, yabancılaştırma yoluyla yeniden-üretim, peyzajı yeniden üretme, anıtsallığın sorgulanması ve yeniden üretimi gibi çeşitli anlamsal katmanlar bakımından değerlendirebiliriz.


edilmesi fikrine göre örgütlenmişti. Bu, bir anlamda, yarım yüzyıl önce Lohberg’e gelip yerleşen ilk göçmen Türk gençlerinin Alman ailelerin evlerinde bir süre yaşamış olmalarına atıfta bulunan, yakın ve sıcak bir fikirdi. Bir hafta boyunca Türkiyeli grup hep dışarıda, Lohberg’in Garden City yerleşkesi ile eski maden bölgesi arasındaki bir güzergahta birkaç ip enstalasyonu üzerinde çalıştı. Almanyalı grup ise bütün bölgeye yayıldı; zemin, cephe ve duvar işlerinin yanı sıra bir de sergi gerçekleştirdi. Sürecin sonunda ailelerle düzenleyiciler, yürütücülerle öğrenciler bir otobüse binip Batı Ruhr bölgesinin endüstriyel sit alanındaki parkları gezecektik. Gezi başlarken Gerd, bir önceki gece Taksim’de yaşanan polis müdahalesinde yaralanan çocuklar ve aileler için üzgün olduğunu Almanca olarak belirtince bir anda ortalık karıştı: Yolcular arasında AKP’li olduğunu ve özel bir gezide politika yapılmasına müsaade etmeyeceğini söylerken bile çelişkiye düştüğünü idrak edemeyen Lohberg’li bir Türk, bir haftadır hepimizin kahrını çekmekten helak olmuş Gerd’e bağırıp çağırmaya başladı. Otobüste bulunan bir Alman hanım ise bu duruma cevaben, herkesin bir fikri olabileceğini söyleyerek itiraz etti. Sonraki saatler boyu gazometre, Landschaftspark, Zeche Zollverein gezilirken bu beyin yanına oturan Kürt ve Alevi bir başka bey arasında, Türkçe olarak hararetli ama saygılı bir politik konuşmaya tanıklık ettik hepimiz. Aklımız hep Türkiye’deydi.

tem/ağu 2013 - XXI 14

dönme dolap

Gazometre’yi ziyaret doyurucuydu: Girişteki retrospektif sergi, Christo ve Jeanne-Claude’un bir ömür boyu dokudukları yapıtın anıtsal görüntüleriyle doluydu. Büyük Hava Paketi için dört farklı mekan hazırlanmıştı: Giriş katındaki loş, merkezcil retrospektif; üst kottaki platformunun sunduğu, gazometre binasıyla yapıtın dış çeperinin yukarı doğru uzanan dairesel zeminli bakış aralığı; asansörle gazometrenin içinden, balonun yanı sıra yukarıya doğru yapılan ve seyir terasına çıkış imkanı tanıyan bir dakikalık yolculuk; son olarak da platform kotundan girilen, balonun içi.

önceki sayfada Christo'nun yeni işi: Oberhausen'deki anıtsal gazometrenin içindeki Büyük Hava Paketi bu sayfada üstte: Gazometreden Oberhausen en üstte: Gazometrenin zemin katındaki Christo sergisi

mekanda ikinci sefer iş yapıyor. Gazometreyi 2013’ün başlarında ziyaret ettiğimde sergi hazırlık aşamasındaydı ve içeriye girme şansım olmamıştı. Bu kez, Haziran ortasında, sergiyi görebildim. Bir önceki gece, Taksim’e polis nedensiz yere korkunç bir saldırı gerçekleştirmişti. On binlerce insanın, korku ve dehşet içinde, polisin tuttuğu sokaklara doğru hayvan sürüleri gibi sürülürken aşırı derecede gaz saldırısına tutulduğunu okuyarak büyük moral bozukluğuyla güne uyanmıştım. Bir otele sığınmak isteyenlere atılan gaz bombalarının, bu seferki hedefinde çocuklar da vardı. Bu gelişmeleri bir haftadır çalışmakta olduğumuz, Dinslaken’in Lohberg isimli madenci mahallesinden her gece izlemeye çalışmıştım. Workshop, Alman ve Türk öğrencilerin, Lohberg’de yaşayan aileler tarafından bir hafta süreyle misafir

Kuşkusuz kimse daha önce, dışı da içi de izlenebilen bu boyutlarda bir heykelle karşılaşmamıştı. Balonun içindeki mekansal deneyim çarpıcı ve rahatsız ediciydi; mekana girerken, beyaz yansımaların sardığı bu kumaştan kubbeye bakmakta zorlandım: Hayranlık verici olmakla beraber, baş döndürücü, dayanılmaz, rahatsızlık veren bir deneyimdi bu. mekan bir sci-fi sahnesi gibiydi: İnsanlar, bu dünyadışı varlığın midesinde, gerçekdışı görünüyordu. mekan öyle güçlüydü ki, insanların oradaki mevcudiyeti varoluşsal bir soruya dönüşüyordu adeta. Bu uhrevi deneyimin, bildiğim Christo yapıtlarıyla hiç mi hiç örtüşmediğinin farkına vardığımda, buranın bir yas mekanı, JeanneClaude’un ölümüne adanmış bir memento mori olduğu sonucuna vardım: Christo’nun simsiyah betonarme zırhın içine yerleştirdiği püripak hava balonu, alışılmadık bir sembolizm içinden, JeanneClaude için bir tür veda olabilirdi.



Çin'de Mimarlık Eğitimi

tem/ağu 2013 - XXI 16

güncel

AA'DAN SONRA AKADEMİK YAŞANTISINI HONG KONG'DA SÜRDÜREN TOM VEREBES İLE ÇİN'İN ANAKARA TOPRAKLARINDAKİ ve hong kong'daki MİMARİ EĞİTİM ANLAYIŞI VE MİMARLIK PRATİKLERİ HAKKINDA SOHBET ETTİK.

nilüfer kozikoğlu: Anakara Çin ile Hong Kong’daki mimarlık eğitimlerinin çok farklı olduğunu duydum. Durum gerçekten öyle mi? tom verebes: Evet, aslında öyle. Tarihsel olarak Hong Kong, zaten Çin'in bir parçasıydı, sonra 99 yıllığına İngiliz kolonisi oldu ama son 15 yıldır geri verilmiş durumda. Bazı açılardan Hong Kong, Çin'in politik olarak parçası olsa da tam anlamıyla parçası değildi. "Tek ülke, iki sistem" durumu geçerliydi. Bu durum sadece mimari eğitimi değil, genel anlamda eğitimi de kapsıyor. Bu Hong Kong’a anakara Çin’de olmayan bir ayrıcalık sağlıyor. Hong Kong’da ifade ve düşünsel özgürlüğümüz çok iyi korunduğundan düşüncelerimizi beyan etme güvenimiz var. Bu sayede, bir bakıma mimarlığın politik olması, bize anakarada süregelen bazı sorunlarla uğraşma yetisi

kazandırıyor. Dahası, bu iki sistemlilik Çin'de sonuç almanın zor olduğu bazı durumlarda Hong Kong’da bunun için çeşitli roller üstlenmemize izin veriyor.

sunuyor. Ama bu anakaradaki okulların deneysel olmadığı anlamına gelmiyor, onlar da benim burada olduğum dört yıl içerisinde çok hızlı değişti.

Burada çoğu stüdyomuz anakara Çin’deki kamusal alan üzerine yoğunlaşıyor. Hong Kong'daki kentsel projeler genelde politiktir, biliyorsunuz. Hong Kong’daki öğrenciler, 1980'lerin sonunda büyümüş genç bir nesil olarak, Tiananmen Meydanı katliamı konusunda hala çok üzgünler. Bu yüzden çoğu projeleri kamusal alan ve gösteri alanları ile ilgili oluyor. Bu tip projeler Hong Kong'a has, Çin'de kesinlikle yapılmıyor. Başka konularla ilgilenen projeler de olabiliyor, ama genelde kamusal alan ve mimarlığın politik alanıyla ilgili oluyor. Bu da Çin'deki politik sistemi eleştiri fırsatı

Anakara Çin’deki mimarlık okulları da yüksek statülü çalışanları eğitim vermeleri için davet ediyorlar. Aktif olarak kendilerini küresel mimarlık kültürüne bağlamaya çalışıyorlar. Bunu öncelikli olarak teknoloji ve yazılım, üretim, ekipman çeşitlerinin öğretilmesi aracılığıyla yapıyorlar. Böylece öğrencilerin dünyanın diğer yerlerindeki okullardaki gibi hızla çalışması sağlanıyor. Ve birkaç dönemlik yoğun bir eğitimin sonunda neredeyse her okulla benzer kalitede işleri yapabiliyorlar. Birçok okul da genç akademisyenleri davet ediyor. Ve çok ilginçtir ki bu çok hızlı bir şekilde öğretilen şeylerin manzarasını

değiştiriyor. 15-20 yıl önce çoğu mimarlık okulu devasa ofislerin eğitim kolları, yerel tasarım enstitüleri gibiydi. Eğitim ise öğrencilerin o büyük ofislerde çalışmaları için hazırlanmasından ibaretti. Bugünkü durum ise tamamen farklı. Sanırım bu aynı zamanda pratiğin doğasının değişmesiyle de bağlantılı. Artık büyük ofisler yok, yasal değil. Şimdi farklı nesilden mimarlar çok daha küçük veya büyümekte olan orta ölçekli ofislerde çalışıyorlar. Ben hala Çin'de sıfırdan kurulan şehirleri ve mimari anlamda geçirdiği değişimleri, takip edemiyor ve yakalayamıyorum. Ama pratiğin ve eğitimin doğası da aynı hızla değişmekte. nk: Çin'de yeni mimari tasarımlar üzerine yazılan metinler ya da yapılan araştırmalar var mı? Çinli mimarlar


güncel

tarafından kendi anadillerinde eleştirel tasarım makaleleri yazılıyor mu? tv: Evet, var. Aynı zamanda köklerle ilgilenen, daha az gelişmiş teknoloji ve daha geleneksel yöntemlerle çalışan bir grup mimar var: Wang Shu, Chan Yangho ve onlardan daha genç birçok isim. Ben bu çalışmaları biraz romantik buluyorum çünkü Çin'in teknolojide geri oluşunu romantize ediyorlar. Adını bilmediğimiz sayısız şehirde çok sayıda yüzü olmayan üretim, kimliksiz ve imzasız mimari var. İnşa ediliyor ve 10 yıl sonra yıkılıyor çünkü o mimarinin değeri nedeniyle ömrü kısa sürüyor. Bence bu daha büyük bir problem, yani inşa edilenle ilgili yürütülen zayıf politika. Tabi bu kadar hızlı inşa etmenin bir sonucu olarak birtakım kültürel ve politik sorunlar da ortaya çıkıyor.

hülya ertaş: Peki mimarlık öğrencilerinin okuldaki idealleri, mimarlık eğitiminden beklentileri neler? Hong Kong'da eğitim alıp, ardından anakarada bina tasarlamak mı mesela? tv: Birçoğu Hong Kong ofislerinde çalışıyor, bir kısmı zaten anakaradan, bir kısmı oralı olmasa da sonradan gidip çalışıyor. Hong Kong ofisleri tarafından yapılan işlerin %80’i kent dışındaki işler, birçoğu anakarada. Yani Hong Kong aşırı mimar yoğunluğu olan ABD ve Londra'dakine benzer bir hal almış durumda. Anakaradaki yatırımcılar Hong Kong mimarlarıyla çalışmak istiyor. Bu sebeple çoğu öğrencimiz Hong Kong'da çalışmak üzere mezun oluyor ve çoğunlukla kendilerini anakarada proje yaparken buluyor. Bu yüzden biz de okulda anakaradaki arazilerde çalışıyoruz, Çin’deki

kentleşmeyle ilgileniyoruz. Bence neredeyse her yerdeki mimarlık okulu Asya'daki hızlı kentleşmeyle ilgilenmek zorunda çünkü burası bu yüzyılın mimarisini inşa edecek. Bizim öğrencilerimiz de bu durumun tam ortasında olduklarının, eninde sonunda anakaradaki yapıların tasarımında çalışacaklarının farkındalar. Ve eğer yurtdışından iş alma hırsları varsa, bunların çoğu anakarada olacak. he: Çin'deki bu hızlı kentleşme eğitime nasıl yansıyor? Türkiye’de kentleşmeye dair problemler daha çok üzerinde konuşulan, ancak çözüm üretmeye gelindiğinde çok az şey üretilen bir alan. Hong Kong’da durum nasıl? tv: Şikayet ediyoruz fakat aktif olarak bu problemler üzerinde de çalışıyoruz. Bütün stüdyolar

anakaradaki araziler üzerinde çalışıyor. Ben dört yıldır buradayım ve henüz Hong Kong'da tek bir proje yapmadım, hepsi Çin'deydi. Bazıları özellikle Hong Kong’u konu ediniyor ama çoğu meslektaşımız Çin'in kentleşmesiyle ilgili projeler üzerinde çalışıyorlar. Tabi hepsi farklı yaklaşımlar izliyor, hepimiz aynı düşünmüyoruz. Burada Hong Kong Üniversitesi'nde çok çeşitli bir akademik kadro var: Politika ve etikle ilgilenenlerden tutun da, sadece yapılmakta olan işlerin eleştirisini yapmaya, teknoloji odaklı çalışmalardan Çin’in mimari ya da kentsel ölçekteki üretim potansiyelleriyle ilgili problemlere dek farklılaşan alanlar var. Yani Çin'deki hızlı kentleşme problemine çok geniş bir yelpazeden yaklaşan çok sayıda meslektaşımız var.

17 XXI - tem/ağu 2013

Hong Kong Üniversitesi stüdyolarından kareler. Fotoğraflar: Nilüfer Kozikoğlu


güncel tem/ağu 2013 - XXI 18

nk: Türk öğrencilere kariyerlerine dünyanın o kısmında devam etmeyi düşünüyorlarsa Hong Kong'a gelmelerini tavsiye eder misiniz? tv: Eğitim açısından bakarsak Hong Kong'da birçok ilginç okul var, Singapur ve Tayvan'da da öyle. Aynı zamanda değişim programları sayesinde anakarada birçok okulda da birkaç dönem geçirebiliyorlar. Çalışmak için ise; Hong Kong'da mimar yoğunluğu çok fazla ve mimarlar çok meşguller. Ve burası büyük ihtimalle dünyada mimarların yüzde yüzünün iş sahibi olduğu tek yer. Şehir yabancı mimarlarla dolu ve değer görüyorlar. Yabancı mimarlar yurtdışına yapılacak projeler için değerli olan yeteneklere sahipler, bir başka yerin deneyimiyle geliyorlar, bu da bir değer. Herhangi bir yere kıyasla Hong Kong'da mimarlar iyi kazanıyor. Bunun sebebi muhtemelen anakara

Çin’den gelen talebin çok fazla olması ve çok sıkı çalışmaları. Her şeyi istiyorlar ve zaman çizelgelerine meydan okuyorlar. Buraya gelmeden önce tasarım aşamasının iki üç ay süreceğini düşündüğüm ama müşterinin üç hafta verdiği projelerde çalışmış olduğumdan benim için tanıdık bir tablo var. Sanıyorum ki Hong Kong’da öğrenciler, yeni mezunlar, yurtdışında çalışacaklar için çok büyük fırsatlar var. nk: Siz daha önce Londra’daki AA’de eğitim veriyordunuz. AA ile Hong Kong Üniversitesi’nde eğitim vermek birbirinden ne kadar farklı? tv: Ben yaptığım şeyi çok değiştirdiğimi düşünmüyorum. Ancak bu işi yaptığım bağlam biraz evrildi. Kentleşme üzerine çalışıyorum. Bazı yöntemler, tasarım yaklaşımları ve konseptler geliştirdim. Öğrencilere

gelince, AA'da öğrencilerin benim istediğim şeyi yapmayı istemelerini sağlamak için çok çaba sarf ederdim. Öğrenciler tesadüfen biçim bulan bir mimariye inanıyor ve istedikleri her şeyi yapabileceklerini düşünüyorlardı. Dünya üzerinde sözünü dinlemek istedikleri son kişi öğretmenlerdi. Orada okumak için okula bir sürü para veriyorlar fakat öğretmenleri asla dinlemek istemiyorlardı. Bu AA öğrencisinin tipik karakteridir. Ben orada sadece iki yıl okudum ve 13 yıl eğitim verdim. Okulla 15 yıllık bir ilişkinin ardından ayrıldığımda neden orada öğrenci olmak istediğimi anladım. Sadece kaçık projeler yapmak istiyordum, öğretmeni dinlemek değil. Ama buraya geldiğimde gördüm ki herkes beni dinlemek istiyor. Neredeyse AA’dakinin tam tersiydi. Bu biraz da kültürle alakalı, özellikle Hong Kong doğumlu öğrenciler büyüklerin

söylediği her şeyi dinlemek ve ona saygı duymak istiyor. Onları normalden saptırmak için yollar aramam gerekti. Öğrencilerin yaklaşımı açısından çok daha farklı bir durum var. Diğer yandan buradaki öğrenciler akademik açıdan da AA'dakilerden çok daha parlak, okula kabul edilmek için çok iyi bir akademik durum gerekiyor. AA'a kabul edilmek için çok iyi notların olması gerekmez, doğru portfolyo, doğru davranış ve iyi bir mülakatla girebilirsin, nota bağlı değildir. Bu durumdan dolayı sanıyorum burada çok iyi öğrenciler olduğu dikkat çekiyor. Çok çalışıyorlar ama ona karşın eleştirel ve bilgiye çok aç değiller, sadece öğretmenlerin dediklerini yapıyorlar. AA'da öğrencileri normal sınırlara çekmek için uğraşıyorduk, Hong Kong Üniversitesi’ndeyse normalden saptırmak için çaba sarf ediyoruz.



Kimliksel Kurgulardan İlişkisel Koşullara Mimarlık alanında 1990’lı yıllardan beri süregelen ve büyük ölçüde bilişim teknolojilerindeki gelişmelerle desteklenen dönüşüm, yeni kuramsal açılımları da beraberinde getiriyor. Daha önceki bir yazımda tartıştığım gibi, her ne kadar bu açılımlar 20. yüzyılın sonunda egemen olan eleştirel kuramların karşısında konumlandırılsalar da bunlardan tamamen kopuk değiller. Her şeyden önce hem eleştirel kuramlar, hem de bu kuramları eleştirenler mimarlığı disiplinlerarası bir çerçeveden tartışıyorlar. Böyle bir çerçevenin başlangıcı modernist söylemin mimarlık ürününü toplumsal bir ürün olarak görüp değerlendirmesine dayandırılabilir. Ama özellikle 70’li yıllardan itibaren mimarlık ürünü sadece maddeselliği ve sosyal / kültürel yaşama getirilmesi amaçlanan reformlarla değil, ürettiği ya da sergilediği “anlam” doğrultusunda da değerlendirildi. Yani bir yandan yapının malzemesi, teknolojisi, biçimsel özellikleri mimarlık söyleminin vazgeçilmez parçası iken bir yandan da yapının kültürel alanda ürettiği anlam disiplinlerarası boyutlarda tartışılageldi.

tem/ağu 2013 - XXI 20

Eşİk cİnlerİ

90’lı yıllardan itibaren ise eleştirel yaklaşımların dayanaklarını oluşturan yapısalcılık-sonrası, postkolonyel, psikoanalitik ve feminist kuramlar, tam da anlam konusunu sorguladıkları için mimarlık alanında yer almaya başladılar. Bu kuramların dayandığı, anlamın mutlak bir veri olmayıp söylemsel, kültürel ve sosyal bir kurgu olduğu önerisi, kimlik kategorilerinin de sorgulanmasını içerdi. Dolayısıyla birbirlerinden ne kadar farklı olsalar da eleştirel kuramların ortak çıkış noktalarından birisi “kimlik” olgusu oldu. Bir yandan Michel Foucault, Jacques Derrida, Jacques Lacan, Luce Irigaray gibi kuramcılar kimliklerin mutlak veriler değil anlamsal kategoriler olduğunu söylerlerken, tutucu söylemler halen mutlak kimlik kategorileri üzerinden mimarlık tartışmalarını sürdürdüler ve sürdürmekteler.

gülsüm baydar gulsum.baydar@yasar.edu.tr

Mimarlık alanında eleştirel kuramın ana katkılarından birisi kimlik ve anlam özdeşliğini, yani belli kimliklere belli anlamlar yüklenmesi olgusunu, sorgulamak oldu. Bu kuramlar sayesinde mimari biçimlerin mutlak söylemsel karşılıkları olmadığı tartışıldığı gibi, mimarlık disiplininin kendisinin ne olduğu, neyi içine alıp neyi dışladığı tartışmaları da verimli açılımlara yol açtı. Bu bağlamda mimarlık için esas olan kimlik kategorilerinin başında disiplinin kendi kimliği geldi. İlk kez mimarlığın kendisi bir kimlik kategorisi olarak sorgulanınca, ona içsel sayılan biçim, işlev, süsleme ve hatta strüktür gibi kavramlar mercek altına alındı. Dolayısıyla aralarındaki azımsanamayacak farklılıklara rağmen, geçen yüzyılın son çeyreğinin avant-garde mimarlıklarının (Dekonstrüktivizm, Eleştirel Yerelcilik, Postmodernizm) ortak yanı anlam ve kimlik konularını merkezlerine almaları oldu.

21. yüzyıl başındaki öncül kuramsal söylemlerde ise, verili kimlikler yerine ilişkiler ve oluşumları öncelleyen düşünceler egemen olmaya başladı. Bu düşüncelere felsefe alanında Gilles Deleuze ve Felix Guattari, mimarlık alanında gene aynı çizgiyi sürdüren John Rachmann gibi kuramcılar öncülük ettiler. Aynı dönemde, mimarlık kadar kültürel alanın diğer dallarında da benzer yaklaşımlar kendilerini göstermeye başladı. Örneğin kadın kimliği üzerine kurulu feminist kuramı kısmi olarak kapsayan queer kuram, tanımını herhangi bir cinsel kimliğin varoluşu ya da farklılığı üzerinde değil “normallik” kavramını ayakta tutan ilişkilerin eleştirisinden kaynaklanan bir çoğulculuk temelinde kurdu. Burada söz konusu olan herhangi bir kimlik kategorisi ve onun getirdiği davranış biçimini “normal” kabul eden ve dolayısıyla diğerlerini marjinalleştiren zihniyetin yadsınarak, hiyerarşisi olmayan, çoğul cinsiyet kategorilerine yer açmaktı. Yani cinsiyet olgusu, cinsiyeti oluşturan farklı öğelerin farklı biçimlerde eklemlenip ilişkilenmesinden kaynaklanan ve verili bir kadın / erkek ikiliğine indirgenemeyecek tanımlar kazandı. Burada esas olan, marjinal kabul edilen bir cinsel kimliğin tanınmasının ötesinde var olan normallik kabullerinden sıyrılmış özgürleştirici kurgulara yer açmak oldu. Böyle ilişkisel bir bakış açısının mimarlık alanındaki öncül tartışmalarından birisini “Alan Koşulları” başlıklı yazısında Stan Allen gündeme getiriyor. Yazısına bir tür mimarlığın kimliğinin tarihiyle başlayan Allen, Klasik dönem mimarlığının kimliğinin geometrik düzenlerin belirlediği biçimsel dil bazında kurulduğunu öne sürüyor. Gerçekten de Antik Yunan ve Roma kültürlerini temel alan mimarlıklar, bitmiş, tanımlı bir geometrinin sağladığı bütünlük, parçaların ilişkisinin matematiksel


. Gülsüm Baydar,“Mimarlıkta Kuram Üzerine,” XXI, Mart 2013, s. 38-39. . Stan Allen, “Field Conditions,” Points and Lines: Diagrams and Projects for the City (New York: Princeton Architectural Press, 1999), s. 90-103. . Robert Somol ve Sarah Whiting, “Notes Around the Doppler Effect and Other Moods of Modernism, Perspecta 33, 2002, s. 72-79.

Allen’inkine benzer bir yaklaşımı Robert Somol ve Sarah Whiting daha soyut düzeyde, işaret yerine diyagram temelli bir mimarlık bilgisini öncellerken sergiliyorlar. Onlara göre, işaret temelli yaklaşımlarda mimarlık ürünü ya bir sosyal eleştiriyi ya da mimari süreçlere dair bir tavrı temsil ediyor. Yani mimarlık ürünü kendi maddeselliğinin ötesinde başka bir şeye (örneğin yerelliğe, modernliğe, ya da kültürel bir kimliğe) işaret ederek anlam kazanıyor. Diyagram ise tanımı gereği bir ilişkiler ağını görselleştiriyor. Böyle bakınca, diyagramatik bir yaklaşımın odağı kitle yerine mekan olmaya daha yatkın görünüyor. Kitle temelinde bakıldığında, ilişkiler ağının kapsamı mimari ögelerin birbirleriyle bağlantısından ibaret kalıyor. Bu ilişkilerin oluşturduğu bütünün mimari kimliği kurduğu varsayılıyor. Oysa mekansal olarak bakıldığında, kullanıcılarının beden ve algılarıyla mekan düzenekleri arasında, tekil bir kimliğe indirgenemeyecek karmaşık ilişkiler gündeme geliyor. Günümüzün kuramcıları, mimarlığın geleneksel, tepeden inme ve bitmiş formun öngörülebilirliğine dayalı süreçlerini geride bırakıp mekan, eylem ve yapı arasında akışkan, kazai ve her zaman öngörülemeyen

. Toni Kotnik, “Digital Architectural Design as Exploration of Computable Functions,” International Journal of Architectural Computing, c. 8, s. 1, s. 9 . Patrick Schumacher and Neil Leach, “On Parametricism,” Digital Fabrication, n. 5, 2012, www.patrikschumacher.com/Texts/On%20 Parametricism%20-%20A%20Dialogue%20between%20Neil%20 Leach%20and%20Patrik%20Schumacher.html

altta: Cordoba Camii, İspanya, 785-800. http://classes.colgate.edu/osafi/images/ andalusian_images.htm www.lovehabibi.com/blog bu sayfada Le Corbusier, Venedik Hastanesi, 1964-65 www.fondationlecorbusier.fr

21 XXI - tem/ağu 2013

Kimlik yerine ilişki temelinde kurgulanan tasarım süreçleri, yapının müellifinden mimari diline kadar, mimarlığın hemen her alanına farklı bakış açıları getirme potansiyeli taşıyorlar. Yapının biçimsel dilinden kaynaklanan kimlik anlayışından, mekanların gerek çevreleriyle, gerek kullanıcılarının beden ve algılarıyla kurdukları ilişkilere kayan bir mimarlık söyleminin üretken ve eleştirel tavırlar barındırabileceği açık. Yeter ki yeni tasarım süreçleri Patrick Schumacher’in “parametisizm” adını koyarak 21. yüzyılın küresel stili olarak tanımladığı biçimsel temelli bir bakış açısına indirgenmesinler.

karşı sayfada üstte: Leon Battista Alberti, Basilica Sant’Andrea di Mantova (15. yy) projesi üzerinde geometrik oranların analizi www.lavihuela.com/Vihuela/Architecture_%26_ Rhetoric.html

Eşİk cİnlerİ

oranlarca belirlenmesi, ve yapı organizasyonunundaki merkezilik/doğrusallık ve simetri ilkeleriyle tanımlanıyordu. Allen bu geleneğin ana hatlarının, yani yapının bitmiş bir form üzerinden tartışılmasının, modern mimarlıkta da sürdürüldüğünü savlıyor. Ancak bu yaklaşımın her kültürde aynı olmadığını da söylerken özellikle Cordoba Camii'ni örnek gösteriyor. Allen, Cordoba’daki düzenin geometrik değil cebirsel bileşkelerden oluştuğunu, yapının bitmiş bir bütün değil eklenerek büyüyebilen bir sistem olduğunu, parçaların bütünden bağımsız birer “parça” olarak var olduğunu; hatta benzer bir tavrın Le Corbusier’in Venedik Hastanesi projesinde de söz konusu olduğunu ileri sürüyor. Bu tür yaklaşımlara Herman Hertzberger’in Centraal Baheer projesi gibi başka örnekler eklemek de mümkün. Bunlarda ortak olan, mekansal ve kitlesel düzenin geometrik bir bütünlük ve bitmişlik anlayışıyla kurulmaması. Yani mimari kimliğin nesneler değil ilişkiler temelinde tanımlanması. Böyle bir tanımlamanın önemli yanlarından birisi mimarlık tartışmalarını nesneden mekana taşımadaki potansiyeli. Kimlik konusu bitmiş nesneden, her an yeniden kurgulanan ilişkiler temeline kaydırıldığında, mekansal üretim ve söylemler de akışkan, üretken ve bir o kadar da eleştirel boyutlar kazanabilir çünkü.

ilişkileri araştırmaya yönelik süreçleri araştırması gereğini savunuyorlar. Bugün dijital teknolojilerle mümkün kılınan mimari tasarım süreçleri tam da böyle araştırmaların üretkenliğine olanak sağlıyorlar. Kimlik tartışmalarının güncelliğini yitirmesinde bu teknolojilerin rolü yadsınamayacak denli etkin. Temsili ve algoritmik tasarım süreçlerinin farkı tam da bu noktada önem kazanıyor. Temsili süreçlerde, dijital teknolojiler kullanılsa dahi, mimarlık ürünü önceden belirlenmiş bir fiziksel model üzerinden oluşturuluyor. Dolayısıyla dijital teknolojilerin rolü önceden tasarlanmış karmaşık geometrilerin denetimini sağlamaktan ibaret kalıyor. Algoritmik süreçlerdeki odak noktası ise tasarım sürecindeki tüm verilerin cebirsel, analitik ve geometrik operasyonlarla kontrol edilerek mimarlığa tercüme edilmesini sağlayacak bilişimsel tasarım mantıkları geliştirmek. Burada tasarımcının rolü bitmiş ürüne değil, yapı performansı ve mekansal programa dair ilişkiler ağını tüm karmaşıklığıyla gözeten alternatif tasarımlar üretmeye yönelmek.


İMMİB Ödülleri Dağıtıldı 9. İMMİB ENDÜSTRİYEL TASARIM YARIŞMALARI’NDA İSTANBUL'U TANITMAK İÇİN YARIŞANLAR ARASINDAN 29 PROJE ÖDÜL ALDI. Türkiye’nin endüstriyel tasarım geçmişine tanıklık eden ve Türkiye’de tasarım endüstrisinin küresel boyuta taşınmasına aracı olan, İMMİB Endüstriyel Tasarım Yarışmaları, bu yıl dokuzuncu kez tasarımcıları ödüllendirdi. 296 projenin yarıştığı yarışmada 29 tasarım ödül kazandı. İMMİB Endüstriyel Tasarım Yarışmaları, bu yıl ‘Engelliler, Yaşlılar ve Çocuklar için Tasarım’ ve ‘İstanbul İçin Hediyelik Eşya’ özel konsept kategorisi başlıklarıyla hayata geçirildi. Ayrıca Metalden Mamul Ürünler, Plastikten Mamul Ürünler, Elektrikli Küçük Aletler gibi kategorilere sahip olan yarışmada hem profesyonel hem de öğrencilerin projeleri ödül aldı.

tem/ağu 2013 - XXI 22

güncel

Metalden Mamul Ürünler kategorisinde profesyonel alanda birinciliği; ‘Odak Ocak Kıskacı’ projesiyle Çağlar Alkan, ikinciliği ‘Zip-On’ Özelleştirilmiş Fermuar projesiyle Burçin Şuşut ve Berk Kotel, üçüncülüğü Şenol Doğan ‘+Eksi’ projesiyle, mansiyon ödülünü ise ‘Vivant’ projesiyle Şevket Öztaş aldı.

Plastikten Mamul Ürünler kategorisinde profesyonel alanda bu yıl birinci ve ikincilik ödülü verilmedi. Üçüncülük ödülünü ‘Bibo’ projesiyle Yavuz Başören, mansiyon ödülünü ise Fulden Tüngür, Ramazan Seyhan, Seda Seçkin, Yunus Tuncel, İdil Ertuna, Duygu Güroğlu ve Burcu Uçan’ın ortak çalışması olan ‘Hedroll’ projesi kazandı. Elektrikli Küçük Aletler Kategorisi profesyonel alanında birincilik ödülünü Ceren Demirağaç ‘Püf’ projesiyle aldı. İkinci ve üçüncülük ödülünün verilmediği bu kategoride mansiyon ödülünü ise Seçil Tuna ‘Diffridge’ projesiyle aldı. Bu yılın konsept kategorisi olan İstanbul için Hediyelik Eşya Kategorisi’nin profesyonel alanında, kartpostalları origami sanatıyla üç boyutlu İstanbul simgelerine dönüştüren Nazlı Cangönül ‘Kırtpostal’ projesiyle birinci oldu. ‘Bosphorus Ice’ projesiyle Barış Serim ikincilik, Mebrure Oral ise ‘Time Bridge’ projesiyle üçüncülük ödülünü aldı. ‘Zoom-in’ projesiyle Fatma Elif Ergür mansiyon ödülü kazandı.

üstte: Çağlar Alkan, Odak - Metalden mamul ürünler kategorisi, profesyoneller birincilik ödülü en üstte sağda: Nazlı Cangönül, Kırtpostal - İstanbul hediyelik eşya kategorisi, profesyoneller birincilik ödülü ortada sağda: Ceren Demirağç, Puf - Elektrikli küçük aletler kategorisi, profesyoneller birincilik ödülü sağda: Yavuz Başören, Bibo - Plastikten mamul ürünler kategorisi, profesyoneller üçüncülük ödülü



Mekanın Şehre Yansıması YAP İSTANBUL MODERN: YENİ MİMARLIK PROGRAMI'NIN İLK PROJESİ, so? tasarımı 'GÖĞE BAKMA DURAĞI' MÜZENİN BAHÇESİNDE ZİYARETE AÇILDI.

tem/ağu 2013 - XXI 24

güncel

İstanbul Modern’in, The Museum of Modern Art (MoMA) ve MoMA PS1 işbirliğiyle gerçekleştirdiği YAP İstanbul Modern: Yeni Mimarlık Programı’nın ilk geçici yapısı “Göğe Bakma Durağı” 25 Haziran-20 Ekim 2013 tarihleri arasında her yaştan ziyaretçiyi ücretsiz olarak müze bahçesine bekliyor. Sevince Bayrak ve Oral Göktaş’tan oluşan SO? Mimarlık ve Fikriyat’ın tasarımı proje adını Turgut Uyar’ın aynı adlı şiirinden alıyor. Alan temmuz ayından itibaren İstanbul Modern’in düzenleyeceği etkinlikler için kullanılacak. YAP: Yeni Mimarlık programı, mimarları sürdürülebilirlik, geri dönüşüm ve yeniden kullanım gibi çevre sorunlarına çözüm öneren; gölgelik, su ve oturma

alanı gibi öğelerle açık havadaki alanların kullanım olanaklarını artıran yenilikçi tasarım araştırmaları yapmaya teşvik etmeyi amaçlıyor. “Göğe Bakma Durağı”, İstanbul Modern’in üzerinde bulunduğu Boğaz’ın görünmeyen sularında süzülerek müzenin bahçesini gölgelendirirken yerleştiği mekanı da şehre yansıtıyor. Müzenin yer aldığı antrepo ve bahçenin strüktürel yapısı, deniz suyunun hareketini mimari elemanların hareketine dönüştürmeye olanak veriyor. Denizin yanı başında ama kıyıyla ilişkisi gümrüklü alan nedeniyle kesilmiş olan bahçe, döşemenin altındaki deniz suyunda

yüzen şamandıraların taşıdığı gölge elemanlarıyla yeniden tanımlanıyor. Boğaz’dan ve kentin yüksek noktalarından da algılanabilecek kısa ömürlü ama canlı bu ek, bulunduğu yeri kent siluetinin bir parçası haline getiriyor. Bahçede bulunanlar, gündüzleri sallanan gölgelerin altında, hava karardığında ise değişen yansımaların içinde vakit geçiriyorlar. Bahçenin kullanım kurgusu, yeniden kullanılan malzemelerden üretilen elemanlarla şekilleniyor; balık ağlarıyla kaplanan kullanılmış araç lastikleri hafif, sağlam ve taşınabilen birimlere dönüşüyor. Ortaya çıkan değişken peyzaj ve durmaksızın kıpırdayan gölgelikler bahçeyi şehir içinde bir

durağa dönüştürüyor: Dinlenmek, toplanmak, oyun oynamak ya da gökyüzüne bakmak için bir durak. İstanbul Modern’in kısa süreli sergi alanında ise YAP: Yeni Mimarlık Programı’nın 15 yıllık tarihçesi ile 2013 yılında MoMA PS1, CONSTRUCTO, MAXXI ve İstanbul Modern tarafından programa davet edilen toplam 20 finalistin projeleri, uluslararası bir sergiyle izleyiciyle buluşuyor. Küratörlüğünü Çelenk Bafra ve Pelin Derviş’in üstlendiği sergide projelerle ilgili video, fotoğraf ve maketlerin yanı sıra “Göğe Bakma Durağı”nın yapım süreciyle ilgili hazırlanan video yer alıyor.



Gezi Parkı Mimar(sız)lığı

tem/ağu 2013 - XXI 26

Gezİ Parkı

Gezi Parkı’ndan ve onunla başlayan toplumsal hareketten kent, mimarlık ve tasarım bağlamında öğrendiklerimizi geniş katılımlı bir dosyayla ortaya koyuyoruz. Öğrencilerden mimarlık ofisi çalışanlarına, akademisyenlerden serbest mimarlara dek gelen yazılar ve görseller tartışmanın iki ana eksenini ortaya serdi. İlki hareketin mekansal karşılığının önemi üzerineydi. İktidarın bir kentsel müdahale konusundaki ısrarının Gezi Parkı’nın sahiplenilmesi, simgeleşmesi, bir toprak parçası gibi el değiştirmesi gibi sonuçlara yol açması, mücadelenin mekan üzerinden başladığının ispatı. İkincisiyse Gezi Parkı’nda iki haftalığına da olsa kurulan yaşamın mimarlık ve tasarım açısından öğreticiliğiydi. Mimarsız mimarlığın yaşam kurma potansiyeli, mimarlık ile yaşam arasındaki mesafeyi yeniden düşünmemiz için çok büyük bir fırsat sundu. Gezi Parkı hareketinin gündelik yaşamla kurduğu ilişkiden planlama, mimarlık ve tasarım alanlarının öğreneceği daha çok şey olduğu aşikar. Hazırlayan: Hülya Ertaş

gezi parkı krokisi, 7 haziran 2013

1 Revir/yeme/içme 2 Yeme/içme 3 Mutfak 4 Revir 5 Yeme/içme 6 Koordinasyon/yeme/içme 7 Eczane/yeme/içme/giysi 8 Yeme/içme 9 Doktor/eczane 10 Yeme/içme 11 Yeme/içme/giysi 12 Koordinasyon/basınla ilişki 13 Yeme/içme/sağlık 14 Kütüphane


Amerİka'nın Yenİden Keşfİ Fırat Kaya*

Bütün bu süreçte en önemlisi Gezi Parkı diye bir yer varmış, onu keşfettik. İnsanların çoğu zaman gitmediği, görmediği, görmezlikten geldiği bir yerdi orası. Aslına bakarsanız, Taksim Meydanı da 1 Mayıs’tan 1 Mayısa akla gelir ve sahiplenilir. Meydan, yerleşim yerlerini birbirine bağlamayan bir hale getirilmiş ve bunu önleyebilecek tek şey, belki de Gezi Parkı gibi bir parkın, büyüyerek, meydanla diğer yerleşim birimleri arasında ilişki kurması. Belki de park insanların kullandığı bir park haline gelecek böylece. Neyse, mesele Gezi Parkı değil aslında. Hep deniyor ya "mesele üç beş ağaçtan ibaret değil" diye... Gerçekten de mesele üç-beş ağaçla başlayıp nerelere geldi. İnsanlar sokağı keşfetti. Sokakta neler yapabileceklerini gördüler.

*Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Bölümü 4. sınıf öğrencisi

Beden/Mekan Üzerİnden Gezİ Parkı Gülsüm Baydar

Gezi Parkı direnişi ile başlayan kentsel aktiviteler zincirini politikadan ekonomiye, sosyal bağlamdan kültürel altyapıya kadar sayısız boyutta tartışmak mümkün. Herhangi bir toplumsal oluşumun mekansal boyutunu diğer boyutlarından soyutlamak tabii ki olanaksız. Ancak Gezi Parkı eylemlerindeki mekansal kullanımlar özellikle güçlü ve öğretici ögeler barındırıyorlar. Direniş süreci, bir yandan alışageldiğimiz mekan kategorilerini radikal biçimde sınarken, diğer yandan mekansal kullanımın politik gücünü de apaçık ortaya koyuyor. Gezi Parkı’na odaklanmadan önce, aydınlanmacı düşüncenin idealize ettiği modern mekan anlayışının belli işlevlerin belli alanlara tahsis edildiği, büyümenin iki boyutta öngörüldüğü, düzenli, kontrol edilebilir ve hiyerarşik bir sistem önerdiğini hatırlamakta yarar var. Bu sistemde, kent bağlamında işyeri, konut, üretim; tek yapı bağlamında ise yemek odası, yatak odası, toplantı odası gibi farklı işlevler okunabilir sınırlarla birbirinden ayrılabilen alanlar olarak tasarlanıyordu. Böyle bir düzenin örneklerini Le Corbusier’in City for Three Million Inhabitants projesinden Jannsen’in Ankara planına, alışveriş merkezlerinden müteahhit yapımı apartmanlara kadar izlemek mümkün. Bu anlayışta, işlevleri plancılar tarafından öngörülen “boş” mekanlar kendilerine tahsis edilen anonim bedenler için kullanıma açılıyor. Yani mekan, içi sonradan bedenlerle doldurulan bir boşluk olarak tahayyül ediliyor. Bugün de mekanların işleve dayalı tanımları ya da içerikleri ne kadar değişirse değişsin, en azından kamusal/özel ikilemi mekansal ayrışmalardaki belirleyiciliğini koruyor ve mekansal kontrolün, hiyerarşinin ve belli bir düzen anlayışının yeniden yeniden üretilmesini sağlıyor. Gezi Parkı direnişi, tam da böyle bir anlayışı kökünden sarsan mekansal kullanım biçimlerini gündeme getirmesi açısından önemli. Buradaki eylemlerde, işlev/mekan

ilişkilerindeki ezberler çözülmekle kalmayıp, bu çözülme etkin bir politik güç aracı olarak harekete geçirildi. Her şeyden önce, Gezi Parkı eylemlerinde kamusal alanın tanımlı işlevleri ve özneleri kendilerine tahsis edilen mekanların dışına ve ötesine taşındı. Apartman girişleri direnişçiler için yiyecek, şiddete karşı önlem ve tedavi gereçleriyle donatıldı; oteller ve camiler revire dönüştü; direnişçiler salt direnme eyleminin ötesinde, örneğin sokak hayvanlarının bakımını ve parkın temizliğini üstlendiler; mutfak malzemeleri, tencereler ve tavalar, dolap içlerindeki görünmez konumlarından çıkıp, kamusal alanlarda direniş unsuru haline geldiler. Gezi Parkı eylemlerinde mekanları kullanan bedenler de anonim tanımlarından sıyrıldılar. Örneğin toplumsal cinsiyet kategorileri tüm ağırlıklarıyla vurgulanarak ve farklı anlamlar kazanarak direnişin diline farklı boyutlar kattı. Kentin merkezinde polis şiddetine maruz kalan “kırmızı elbiseli kadın” kırmızı rengin toplumsal cinsiyet kategorilerindeki simgesel anlamını ve mekansal hiyerarşilerde ona tahsis edilen konumu altüst ederek, politik bir boyut kazandı; Anneler anonim direnişçiler olarak değil “anne” kimlikleriyle direnişte yer aldılar; kent meydanında “duran adam”ın erkek olması, kentsel eylemin erkekle, eylemsizliğin kadınla özdeşleştirildiği ataerkil toplumsal düzende özel bir değer taşıdı. Bu ve benzer örneklerle, Gezi Parkı eylemleri mekanın pasif bir taşıyıcı olmadığını, tam tersine ancak içinde yer alan bedenler ve öznelliklerle tanım kazandığını en çarpıcı biçimlerde ortaya koydular. Bu eylemlerin gücünün ve sürdürülebilirliğinin en az bir nedeninin var olan mekansal ve toplumsal kimlik kategorilerini ve dolayısıyla kontrol mekanizmalarının sınırlarını zorlamalarından kaynaklandığını düşünüyorum.

27 XXI - tem/ağu 2013

Peki diğer şehirlerde ne oldu? Diğer şehirlerdeki direnişlerin mekansal kaygılarının olduğunu düşünmüyorum. Taksim'deki de birçok açıdan mekansal kaygılar gütmüyordu; bildiğimiz anlamda bir ilişki de kurmuyordu insan-mekan arasında. Bir direniş ruhunun yansımaları olarak, daha çok sosyal ve politik birikimlerle diğer şehirlerde de ayaklanmalar çıkmıştır. Salt polis şiddetine karşı gelen insanlar da vardı o kalabalıklarda, iktidara karşı sesini yükseltmek isteyen de. İstanbul'da insanların şehriyle arasında bir mesafe vardı ve bu hareket esnasında o mesafe kapandı. İstanbul'da yaşıyorum deyip, aslında bu şehri yaşamadan, sadece ofisinde ve evinde yıllarını geçiren insanlardan bahsediyorum. Bu mesafe azaldıysa, bu da iyi bir kazanımdır.

Gezİ parkı

Peki mimari bu işin neresindeydi? Mimari insanlığın başlangıcıyla eşzamanlı bir uğraş olduğundan, bu süreçte dile getirilen tüm kaygıların ucu bir şekilde mimariye ulaşıyordu. Parkın park, sinemanın sinema olarak kalmasını istemek; hem yerleşik bir hayat özleminden geliyor hem de İstanbul'un aslında insanlar aracılığıyla verdiği bir mesaja dönüşüyordu. Şehir ilk defa konuşuyordu! O günlerde Gezi Parkı'na gidenler İstanbul'u dinliyorlardı farkına varmadan. Zaten dinlemeyenler ve dinlemek istemeyenler şehrin üstünde bir kez daha tepiniyordu ve karıncalar eziliyordu. Bu süreç öğrettiği birçok siyasi, sosyolojik, psikolojik şeylerin yanında bir de şehirli insanı şehriyle birleştirdi. İnsanlar agoralardaki gibi toplantılar yapmaya başladılar, hem de parklarda! Parkların temiz hava için bırakılmış boşluklar değil, insanların kullanımı için peyzaj çalışmasıyla oluşturulmuş yerler olduğunu keşfettiler!

İnsanlar diyorum da, aslında bütün bunları yapanlar gençler. Bilgisayar başından, sanal ve korunaklı dünyalarından çıkıp gerçek dünyayla temas etti birçoğu. Nasıl bir yerde olduklarını ve burada neler yapabileceklerini ve başlarına da neler gelebileceğini gördüler. En önemlisi, korudular. Temelli bir koruma değil, yavrusunu koruyan hayvan içgüdüsüyle, şimdilik, sonra doğasına bırakmak üzere. İnsanı kendi organizmasının içerisinde barındırmayan Marc Auge'nin "yok-yer" olarak tanımladığı mekanların tam tersi bir yere dönüştü Taksim Meydanı ve Gezi Parkı.


Aktİf Çağın Özgür Paylaşım Zemİnİ Salih Küçüktuna

Olayların başladığı gün 31 Mayıs Cuma günü Bilgi Üniveristesi'nde yürütücülüğünü de yaptığım Mimarlık Bölümü birinci sınıf öğrencilerinin jürileri vardı. Tüm gün süren ve bütün bir dönemi kapsayan bu jürilerin benim için büyüleyici tarafı; Gezi olaylarında ön plana çıkan genç jenerasyonun enerijisinin gözlemlenebilmesidir kuşkusuz. Bu yüzden olayların mimarlık ve kent kültürü açısından etklerinin yanı sıra, içinde olduğumuz ve süratli bir biçimde dönüşen sosyal hayatın öncü figürü olan genç kuşak ve kullandığı araçlarla nasıl şekillendiği de çok önemli.

kırmızılı kadın

redhack

okuyan adam

Gezİ parkı

Olağanüstü büyüklükteki iletişim ağını görünür kılan sosyal medya araçları, bloglardan başlayarak daha az karakterle ve sadece tek bir görsel ile evrimleşen bir yapıya dönüşüyor. Bu yapı, ne kadar etkili olabileceğine dair ipuçlarını uzun süreden beri vermekteydi. “Aktif Çağ” olarak adlandırdığım ve özellikle son 10 yılda belirgin biçimde örneklerini gözlediğim dönüşüm aralığının, bunu dönüştüren ve çok büyük ağırlığı 80-90 kuşağından olan ''yeni göçebe'' figürü bu araçları müthiş bir beceri ile kullanarak esnek, hızlı, adaptasyon yeteneği gelişmiş, etkin, aktif, paylaşımcı ve en önemlisi de hiyerarşik otoriter yapıyı pek de önemsemeyen, kendi geliştirdiği değer yapısıyla bir model oluşturdu. Böyle bir yapının özellikle mimarlıkta ve tasarım alanında yapabileceklerinin potansiyeli sanırım anlaşılmış oldu. Yaratıcılığın baskı altında problem çözme yeteneğine dönüştüğü bilimsel olarak ispatlandı ancak problem çözme her ne kadar tasarımın bir bileşeni olsa da, yaratıcı düşünmenin önünde de büyük bir engel olarak geçici, katı, duygusal, ani kararlarla alınmış çözümlerden öteye geçemeyen modeller sunmakta. Mizahı bir şekilde toplumun yaratıcılık ölçeği gibi görürüm ve aslında geçici olarak birkaç hafta içerisinde yaşadığımız bu görece özgürlük ortamı, yaratıcılığın da o derece ortaya çıkabilmesine imkan tanıyabiliyor. Büyük sosyal travmalarda bilincimiz, geçici olarak tasarımın olağanüstü güç ve etkisi olduğunun farkındalığına açılıyor. Bu farkındalık sadece tasarımcı ve mimar açısından değil kenti yaşayan insanın da farkındalığı -ki bu çok önemli bir etki. Her ne kadar süreç devam ediyor olsa da, bu durumun travmatik olmaktan çıkıp artık kendi doğası gereği baskıdan kurtulmuş bir geniş özgür paylaşım zeminine çekilmesi, sosyal anlamda sürdürülebilir olması olabilecek iyi sonuçlardan birisi olacaktır.

guıtar hero

tem/ağu 2013 - XXI 28

çarşı

duran adam

talcıd man

Gezi Parkı'nda ikonlaşmış figürlerin AutoCad blokları https://drive.google.com/folderview?id=0BxnC_VnHofpNQTJOWnNIb29fUU0&usp

siyahlı kadın

çıplak adam


Öyle Değİl Böyle Açılım Sevgi Türkkan

2009 yılı itibariyle “açılım” Türkiye sosyo-politik gündeminin en popüler teması idi. AK parti hükümeti ardı ardına sunduğu radikal açılım paketleri ile etnik, sosyal, dini vb azınlıkların yıllardır el değmemiş problemlerine el uzatıyor, onlara görünürlük vaat ediyordu. Sırasıyla, gelen Kürt, Alevi, Çingene açılımlarına ana muhalefet partisi de türban ve eşcinsel açılımları ile cevap verdi.

Peki en soyut haliyle devlet ile toplum arasındaki ilişkinin dönüşümünü hedefleyen “açılım” politikası, yeni türden bir kamusal alanın inşaatında nasıl bir dil önerdi? Bu dil ne kadar açıktı?

Gezi parkında yaşananlar “açılım” kavramının devrimidir. Paravan olarak kullanılan ve samimiyeti olmayan bir kavramın, bu politikalara en çok alet edilen İstanbul’un göbeğinde zuhur etmiş, kendini gerçekleştirmiş halidir. Geçici de olsa benzeri olmayan bir mekansal örgütlenme ile görünürlüğünü kaybetmiş tüm gruplar ve bireyler için hem mekansal hem de bio-politik bir var olma zemini ortaya çıkmıştır. Kamusallık yeniden öğrenilmiştir. Habermas’ın “öffentlichkeit” kavramı, hem kamu hem de açıklık anlamına gelmesiyle bu tartışmalara çokça konu olur. Fakat açılımı gerçekleştiren şeyin Habermas’ın önerdiği gibi evrensel bir ortak aklın değil, “eleştirel düşünce”nin kendisi olduğunu unutmamak gerek. Bu açılımın mekansal pratiği ise, o ya da bu dil meselesine indirgenmemeli, eleştirel yöntemlerle işleyen mekansal pratikler yönlendirici olmalıdır. Yoksa başka türlü kapanma tuzaklarına düşmek işten değil.

superpool, pelin derviş, didem ateş mendi ve orçun özişçi tarafından hazırlanan istanbul parkları haritası

29 XXI - tem/ağu 2013

Küçük bir oyunla bu ilişkiye bakalım. Mesela bir siyasi “açılım” söylemini alıp bir mekansal icraat ile çarpıştırsak ne görürüz? Çingene açılımı akabindeki Sulukule kentsel dönüşüm projesiyle, Alevi açılımı Cem evlerinin ibadet yeri olarak meşruiyetinin tartışılmasıyla (bugün ise üçüncü köprü projesi ile), Taksim meydanının 32 yıl sonra 1 Mayıs gösterilerine açılması, Tekel fabrikalarının satışı ve Taksim’i bekleyen Topçu Kışlalı yayalaştırma projesi ile şıp diye eşleşiveriyor.

Velhasıl, temelinde heterojenlik, görünürlük, erişim, katılım gibi kavramları işleyen açılım politikaları, kamusal alanın yapılaşmasında belirgin bir dili dayattığı gibi, o dile uymayan tüm var oluşları da açıkça hedef gösterdi. Çok kültürlülük paravanı ardında, önceden belirlenmiş ve kapalı bir hat çizerek bu hattan çıkılmaması için yolları tıkadı, kanunları yeniden yazdı.

Gezİ Parkı

Politik bir motif olarak “açılım” artan bir yoğunlukla siyasi gündemi meşgul ederken, eşzamanlı olarak metropoliten alanlarda büyük ölçekli dönüştürücü faaliyetler gündeme geliyordu. Özellikle İstanbul’da sayısız kentsel dönüşüm projeleri, mega yatırımlar lanse edildi. Bu tesadüfi olmayan eşzamanlılığı neoliberal politikaların gereği olarak okumak ve anlamlandırmak mümkündü. Peki ama bu dillerden düşmeyen açılım kavramı kentsel - mekansal pratiklerde acaba neye karşılık geliyordu? Aynı hükümetin siyasi dili ile geliştirdiği mekansal pratik arasında nasıl bir ilişki vardı? “Açılım”ın mimarlıkcası, kent planlamacası ne idi?

Antropolog Jeremy Walton 2010 yılında yazdığı metinde çok kültürlülüğün yükselişini AKP politikalarındaki Yeni-Osmanlıcı kültür ve estetiğe duyulan romantik özlem ile ilişkilendiriyor. Bu çerçevede bir zamanların çok kültürlü, güçlü, zengin ve çoktan küreselleşmiş Osmanlı kültürünün estetiğini, açılım mekanizması için biçilmiş kaftan olarak görmek mümkün. Bunun en belirgin örneği ise konumu, geçmişi ve eklektik mimari dili ile şüphesiz Topçu Kışlası.


ATM Sanatı Nur Balkır Kuru*

Tarih: 1 Haziran 2013 Yer: İstiklal ve Sıraselviler Caddeleri Fotoğraflayan: Nur Balkır Kuru Bu çalışmalar aktivist ya da yasadışı örgütler tarafından üretilmiş sanat eserleri değildir. Gösterilerin ve sivil başkaldırının örnekleri olarak genel geçer bir olguya sahiptirler. Sipariş üzerine yapılmazlar ve herhangi biri tarafından sahiplenilmezler. En yaygın olarak kullanılan biçimlerden bazıları “barış” ve “anarşizm” işaretleridir. Bu çalışmalar, performans, grafiti ya da sokak sanatı değildir. Herhangi bir sanat akımı, türü ya da disiplinine bağlı olarak üretilmezler. Tamamen doğaçlama ürünüdürler ve tesadüfi kompozisyon oluşumlarından beslenirler. Kullanılan malzemeler çekiç, taş ve boyadan oluşmaktadır. Çeşitli renkte boyaların kullanımı çalışmanın dramatizasyonunu artırmak ve bir mesaj vermek amaçlıdır. Bu soyut kompozisyonların benzerleri yoktur ve kesinlikle taklitleri yapılamaz.

tem/ağu 2013 - XXI 30

Gezİ parkı

* Yrd. Doç. Dr., Kadir Has Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi, Grafik Tasarım Bölümü


Fİzİksel ve Sanal Kamusal Mekanın Keşfİ Esra Akcan

Tabandan yaratılan bu spontane geçici kent, Gezi direnişini son dönemdeki emsallerinden ayrıştıran bir özellikti aynı zamanda. Otoriter sistemi değiştirmek adına ayaklanan Arap Baharı ve bir önerisi ya da somut talebi olmasa da mevcut ekonomik sistemin devam ettirilemez olduğunun altını çizen ABD’deki Occupy hareketleri, Gezi direnişine hem benziyor, hem ondan ayrışıyordu. Gezi Park kenti ise

Gezi direnişi fiziksel ve sanal mekanın birbiriyle çelişen değil, birbirini destekleyen mecralar olarak kullanıldıklarında daha etkin olduklarını gösterdi. Bu bir “Twitter devrimi” olduğu için insanlar tweet atmaktan bile tutuklandı ama aynı zamanda gördük ki, sözünü duyurmak için fiziksel mekanda bulunmak, sokağa çıkmak, ağacın altında nöbet tutmak, parkta kamp kurmak, en az sosyal medyayı kullanmak kadar önemli. Ulaşılabilir, yürünebilir, toplanılabilir şehir merkezleri ve o şehir merkezlerinde kalabalık, görünür olmak halen önemli. İşte bu yüzden, iktidar merkeze giden onca otobüs, minibüs, vapur, metro, araba yolunu kapattı, yürüyenlerin önünü kesti, eylem mekanına ulaşanları dünyada benzeri az görülür bir polis şiddetine maruz bıraktı, duran adamları topladı, piyanoları rehin aldı. Aynı nedenle, Taksim'in ilerde ne olacağı ve bu kararın nasıl verileceği bu kadar önemli. Demeçlerinden çıkarabildiğim kadarıyla Başbakan Erdoğan, diğer "çılgın projelerinin" yanında Taksim’in üzerine kendi mimari imzasını atmayı Belediye Başkanı olduğu günlerden beri istiyormuş. Tüm tek adam iktidarlarının tarihte yapmış ve günümüzde yapmakta olduğu gibi, mimari temsil bir ülkeye kalıcı damga vurmanın en temel yolu olagelmiştir. İstanbul’un en merkezi meydanında, Cumhuriyet’in sembolleri olan Gezi Parkı ve AKM yerine neo-Osmanlı bir üslupta binalar yapma ısrarı da bu sendromdan başkası olmasa gerek (Topçu Kışlası ile uyumlu Barok üslup derken Osmanlı Baroğu kastediliyor sanırım.) Gezi direnişi Türkiye’de tek adam döneminin artık kapanabileceğinin ümidini veriyor bana; gerçek mimari katılımcılığın artık tanımlanıp uygulanabileceğinin ümidini.

Kamunun İcrası Gökhan Karakuş

Kısa süreli yaşanan Gezi Parkı ütopyasının önemli yanı bence, İstanbul’da yaşayan kozmopolit kesimin kendini şehrin göbeğindeki parkta evdeymiş gibi rahat hissetmeleridir. Çünkü geride kalan 19 gün boyunca parkta gözlemlenen birincil aktivitenin, insanların arkadaşları ve orda tanıştığı insanlarla şehirdeki yeşilin zevkini çıkarma yönünde olduğudur; öyle ki aslında modern parkların öncelikli tasarım amacı da budur. Gezinmek, yürümek, oturmak, etrafı seyretmek, kestirmek, dinlenmek ve oynamak, huzur dolan parka uğrayan kesimin yaptığı aktivitelerden birkaçıydı. Bu hareket modernitenin başarımına, modern kamusal park olgusunun doğrudan deneyimlenmesine ve tüm demokratik-çoğulcu yanlarıyla kamusal alan olgusuna yön verdi. İstanbul’da yaşayan muhafazakar kesim ve AKP’nin kamusal alan konusunda dar bir bakış açısına sahip olduğunu söylemek yanlış olmaz. 1950’lerden başlayarak İstanbul’a göç eden, kentteki çeşitlilik ve açık fikirlilik karşısında memleketlerindeymiş gibi hissetmeyen, kendilerine İslam ve kırsal kültürü etrafında kurgulanmış bir hayat tarzı seçmiş bu aileler kamusal alan ve kent yaşamı bağlamlarında oldukça az bilgiye sahipler. Muhafazakar kesimin bu gibi durumlarda vereceği tepkiden farklı olarak, daha önce emsali görülmemiş bir biçimde kamusal alanlarda şekillenen Gezi Parkı direnişi, İstanbulluların demografik açıdan birleşerek ortak bir kent mekanı üzerinde

konumlanmalarını sağladı. Son 10 yılda kent mimarisinin AVM ve korunaklı yerleşimlerle şekillendiği, bu vesileyle sosyal kutuplaşma ve yaşam tarzlarının ayrıştırıldığı bir kentte, İstanbul’da, Gezi Parkı’nda toplanan insanların kurduğu birlik ve karşılıksız yardımlaşmanın yarattğı yankı oldukça derin izler bıraktı. Türkiye Cumhuriyeti’nin 90 yılı aşkın tarihinde, İstanbul’un bir kesimi için "kamusal" ve "kamusal alan" olguları iyi yönde değişti. Gezi Parkı direnişine destek veren kent sakinleri bu alanın gerçekten kamuya ait olduğunu, ne liderleri ne de devlete ait anonim güçler tarafından kendilerine verilmiş bir ödül olmadığını gördü. Uzun bir süredir ülke ve şehrin gündeminde olan bu kamusallık kavramının temelleri aslında yaygın İslami kimliğe sahip olan ülkede, bir talep olarak bekleyen sosyal demokratik değerlere dayanıyor. Bu bağlamda, Türkiye ve diğer İslam ülkelerinde görülen bilinçli sivil hareketler vesilesiyle kamusal alan ve mimarinin bu toplumlar için ne denli hayati değerler taşıdığı sonucu çıkıyor. Sonunda Gezi Parkı’nın şiddet kullanılarak boşaltılması ve otoriter devletin bu konuya yaklaşımı karşısında yaşananlar, direnişe destek verenlerin gelecek yıllarda Türkiye’deki kamusal alan olgusunu değiştirebilecek güce sahip olduğunu gösterdi.

31 XXI - tem/ağu 2013

Ekonominin "ilerlemesi" için alışveriş yapmamız söylenirdi neoliberal dünyada bize, oysa artık başka kentsel aktiviteleri de sevdiğimizi biliyoruz: parkta toplanmak gibi, katılım forumları düzenlemek gibi, meydanda çömelip spontane bir piyano konseri dinlemek gibi, poster tasarlayıp asmak gibi, yıkıcı iktidar güçlerine karşı yaratıcı olmak gibi, performans sanatçısı olmak gibi, ağaçların altında yoga yapmak gibi, çöpleri toplamak gibi, Facebook üzerinden dolaşan ihtiyaç listesine bakıp hemşerine yardım götürmek gibi, yani insanın politik bir canlı olduğunu hatırlamak ve kentine sahip çıkmak gibi. Hatta Gezi Parkı direnişi kente sahip çıkma eylemine deyim yerindeyse çağ atlattırdı: Gerekirse çadırları, kütüphanesi, erzak dağıtma birimleri, gösteri sahnesi, reviri, veterineri, tartışma podyumları ve serbest kürsüleri ile yeni bir kent kurulabileceğini gösterdi.

Türkiye’deki direnişi ayrıştıran özgün oluşumlardan biriydi. (En büyüğü New York Zuccotti Park’ta gerçekleşen Occupy hareketinde eylemciler çadırlarda konaklasa da bu kadar çok işlevli, ziyaretçili ve bütüncül bir kent hayatı tanımlanmamıştı.) Polis müdahalesiyle dakikalar içinde tamamen yok edilmiş olsa da, bu geçici Gezi Park kenti hatıralarımıza çoktan kazındı. Benim görebildiğim kadarıyla bu kentteki tek sorun polis şiddeti, gaz ve tazyikli suydu; polisin olmadığı zamanlarda bu kent tüm olanaksız koşullarına rağmen bir şenlik, dayanışma ve sanat festivali havasındaydı. Bütünüyle bir kamusal mekandı ve bu kamusallığın yeni bir özelliği fiziksel ve sanal mekanı birleştirmesi, böylece tüm dünyadan katılımcıları içine alabilmesiydi. Gezİ Parkı

İstanbul’da son yılların AVM çılgınlığına tanık olup da kamusal mekanın yokoluşuna sızlanmamak bana imkansız geliyordu. İş-ev-AVM üçgeninde dönen hayatlara tanık oldukça; hınca hınç dolu, giderek daha da büyüyen, abartılan, öne çıkma yarışında bir sonraki adımını artık iyice şaşırmış AVM’lerin, boydan boya vitrinleri ve mimari çırpınışları önünde yürüdükçe, gerçekten bu kadar insan bunu mu istiyor diye sorardım kendime, modern şehrin bize sunabileceği en anlamlı mekan gerçekten bu muydu, herkes memnun bir ben mi nemruttum? Gezi Parkı direnişi birçok şeyin yanında bu hislerimde hiç de yalnız olmadığımı gösterdi bana. İnsanlarla dolup taşan AVM’ler sosyal mekan olarak tanımlanabilirlerdi belki, ama kamusal mekan değillerdi: Özel mülk olarak sahipleri ve kontrollü girişleri vardı, kamusal mekanın en temel tanımı olan ifade özgürlüğüne platform oluşturmuyorlardı, o kadar ki Türkiye’de mimari mekan fotoğrafı çekmek bile yasak olmuştu -defalarca güvenlik görevlileri tarafından engellendiğim için buna kefilim. Gezi Parkı direnişi, sadece park yerine AVM yapılmasına karşı çıkmadı, AVM’lerin sağlayamadığı kamusal mekanı yeniden keşfetti, hatta onu yeniledi, güncel parametrelerle dönüştürdü.


tem/ağu 2013 - XXI 32

Gezİ parkı

GEZİ GÜNLÜĞÜ

Engin Gerçek


Ben Yaparım Merak Etmeyİn!

Gezİ Parkı Mucİzesİ

Çocukken kendimi, her şeyi yapmaya muktedir insanüstü bir lider olarak hayal eder, olağanüstü güçlerimi kullanarak tüm iyi niyetimle ülkenin bütün sorunlarını, ülkede yaşayanlara sormadan halleder mutlu mesut yaşayacağımızı düşlerdim. Ama ben küçük bir çocukken bunları düşlerdim. Sonradan anladığım kadarı ile bu durumun adı “modernite”ymiş.

Modern yaşam bizi binalarda yaşamaya ve çalışmaya mahkum ediyor, bu da kamusal alanları çok daha önemli kılıyor. Mevcut bina ve şehir tasarımları bireyleri kentsel yaşamdan yalıtırken insanların içinde kaybolduğu bir kentsel peyzaj yaratıyor. Bunca yalıtılmışlık ve bireyselleşmeyle, kent merkezlerinin “oldukça yalnızlaşmış” ruhları manipülasyona daha açık hale geliyor. Empati ve hümanizm gibi insani özelliklerin yerini öfke ve/veya korkuya bırakmasının da bundan kanaklandığına inanıyoruz. Sağlıklı bir topluma sahip olabilmek için bireylere bir araya gelebilecekleri, diyaloğa girebilecekleri ve birbirlerine karşı empati geliştirebilecekleri alanlar sağlamamız gerekir. Günümüz modern toplumunda, çeşitli aleniyet ve mahremiyet seviyelerine sahip kentsel alanlar toplumun diğer üyeleriyle etkileşebileceğimiz ve birbirimize karşı bir anlayış geliştirebileceğimiz yegane ortamlardır.

Sebahattin Emir

Biz genç mimar ve kent plancıları için Gezi Parkı örneği, sağlıklı toplumların var olmaya izin veren alanlar sağlayacak sağlıklı kentsel çözümler ile güçlenebileceğini gösteren iyi bir inceleme konusu olacaktır. * Avrupa Mimarlığı Platformu Wonderland ekibinden, www.wonderland.cx

33 XXI - tem/ağu 2013

Oysa şehir; bir binalar, meydanlar, parklar yığını değildir. “Onu yıktım, bunu yaptım” diyemezsiniz. Yıktığınız her duvarın üzerine konan güvercinleri, söktüğünüz her köprünün altında öpüşen sevgilileri, yıkılan mahallelerde yetişen nesilleri düşünmek, dikkate almak zorundasınızdır. Bu şehirde 60 yaşında bir insanın “dedemle hep falanca muhallebiciye giderdik” ya da “arkadaşlarımla 50 sene önce şu sinemaya giderdik” diyememesi, yani şehrin alın çizgilerinin oluşamaması, üstelik pek derin olamasa da AKM ve Gezi Parkı gibi alın çizgilerinin de, muhafazakar olduğunu iddia eden bir hükümet tarafından, şehre Dubai muamelesi yapılarak yıkılmaya çalışılması ne kadar korkunç ise toplum olarak, biz katılanları bile hayrete düşüren, inatçı, hükümetin aşırı sert ve otoriter tutumuna inat, demokratik, çoğulcu ve ezberbozan direnişi, demokrasimiz ve şehir kültürümüz açısından o derece sevindirici ve umut vericidir.

Gezi Parkı'nda çok çeşitli arka planlara ve ilgi alanlarına sahip eylemciler kamusal alanı hareketlendirmenin ve onu kullanmanın benzersiz bir yolunu buldular. Bir kısmı ücretsiz toplu yoga derslerine katılırken diğerleri ibadet ediyor, şarkılar şöylüyor, performanslar sergiliyor, açık kütüphaneden aldıkları kitapları okuyor, açık büfeden yemek yiyor veya sadece ağaçların altında dinleniyordu. Rakip kulüpleri destekleyen futbol fanatikleri, farklı inanç, etnik köken, milliyet ve yaşlara sahip insanlar ve çeşitli sosyal gruplar parkta bir araya geldiler ve bir arada zaman geçirme, birbirlerini anlama fırsatı buldular. Farklılıklara rağmen, birçoğu hayata dair benzer kaygı ve beklentilere sahip olduklarını fark etti. Onları bir araya getiren şey polisin aşırı güç kullanımı olsa da bu onları Gezi Parkı'nda mucizevi bir şekilde birbirlerine yaklaştırdı.

Gezİ Parkı

Ülkemiz cumhuriyetin ilk yıllarında tam da bu toplum mühendisliğini yaşadı. 80-90 yıl sonra yavaş yavaş kendimize geliyoruz, halk resmi ideolojinin dışında farklı bir iktidara yeşil ışık yaktı deyip merakla olacakları beklerken Gezi Parkı dolayısıyla gelinen noktada; hükümetin ideolojisi farklı da olsa kendi mağduriyetinin kaynağı olan Jakoben Kemalist zihniyetten pek de uzaklaşamadığını ve bir siyasetçinin değil de şehir plancısı ya da mimarın çözüm üretmesi gereken konularda bile demokrasiyi tamamen yanlış anlayarak kendini tek karar organı olarak görüp kendi doğrularını bize dayatarak başka bir toplum mühendisliği yapmakta olduğunu görüyoruz.

Bahanur Nasya*


Gezİ Parkı Yaşıyor ama Tüketİlmeyecek Aslı Uzunkaya

Amaç tüketen kentler yaratmak olsa gerek. Konuşmadan, nefes almadan... Her birey kentin devinimine katkı sağlamakta. Özel, kamusal alanlar, hatta AVM’ler ve rezidanslar ancak bireyler sayesinde var olmakta. Mimarlık insanla birebir ilişkili. Tasarım sürecinde de kullanıcı katılımının önemi yadsınamaz. Gezi Parkı olgusunda kullanıcı katılımı çok naif bir beklenti olsa da yer, zaman ve mevcut yaşamın ruhuna uygun bir yaklaşım beklemek hakkımız. Her noktasında farklı değerin olduğu bu kentte bir diğer hakkımız da tüm uygulamaların mevcuda nasıl eklemleneceği üzerine düşünülmesi. Peki Gezi Parkı rant değeri yüksek bir alan olmasaydı, 73 yıl önce yıkılmış, işlevi belirsiz bir yapının yeniden inşa edilmesi amaçlanır mıydı? Küreselleşmenin merkezinde kent olduğunu biliyoruz. Tüketim toplumu olmanın getirdikleriyle beraber ihtiyaçlar değiştikçe kentler dönüşmekte. Her tür korunaklı yapı, pazarlanma biçimiyle birlikte moda tüketim nesnesi halinde; büyük çözümler sunup, hayatı kolaylaştırır imajı çizse de çevreyle etkileşimi azaltmakta. Kentle ilişki kurmadan, tamamen kentten bağımsız planlandıkları için de bütünlüğü bozmakta, toplumsal ayrışmaya sebep olmaktalar. Bu durumun farkında olmak, küresel ekonominin dayatmalarına farklı çözümler üretmek ve mekanların dönüşümü esnasında hiç olmazsa birkaç soru sormak gerekiyor: Mekan neden mevcut haliyle kullanılamıyor? Dönüşümünde neler etkili, bu bir zorunluluk mu? Çevreye etkisi nasıl olacak? Kentsel bellek nasıl korunacak?

Çoğaltılabilecek bu soruların Gezi Parkı için oldukça arka planda kaldığı ortada. Süreci, sadece Gezi Parkı ve mimarlık açısından irdelemeyi sürdürürsek parkın ihtiyaçlar doğrultusunda kullanıcı tarafından dönüşümünü, verimli bir kamusal alana evrilişini görürüz. İçinde barındırdığı yeni işlevleriyle park artık belki de hiçbir mimari tasarımın başaramayacağı şekilde kentliye ait. Mekansal sınırlamaların gittikçe arttığı, seri üretim dev kutulara benzer bir çevrede yaşadığımız, bir kutudan diğerine, bir güvenlik noktasından diğerine geçtiğimiz şu dönemde Gezi Parkı sayesinde birçok ortak noktada bir araya geldik. Aslolanın kullanıcı olduğunu ve mekanların ancak kullanıcıyla var olabileceğini hatırladık. Özel mülklerin zemin katlarının acil durumlarda kentlinin serbest kullanımına açılmasını ve parkın meydanla bütünleşme seçeneklerini deneyimledik. Tüm bu alanların aslında insan akışıyla, kesintisiz biçimde kurgulanabileceğine şahit olduk. Geçici kullanımın kendiliğinden sağlanışını gördük. En önemlisi bazen mimarlık yapmadan da kentin doğru biçimlenip, nefes alabileceğini, İstanbul'un ihtiyacının biraz da bu olduğunu anladık. Gezi Parkı'nda uzunca sürede oluşabilecek kolektif belleği -mecburen de olsa- kısa bir sürede hep beraber oluşturduk. Artık hepimiz için bir parktan çok büyük anlam ve hikayesi var. Bu geleneksel anıtlaştırma söylemine karşı geliştirilen ve onların tersine izleyiciye deneyim imkanı sunan karşı-anıt kavramına benziyor. Amaç her ne kadar bir anıt yaratmak olmasa da, Gezi Parkı artık o misyona sahip. Bizler içinse kentli olma hakkımızı istemenin belki de başlangıç noktası.

Gezİ Parkı Hareketİ ve Görüntüler

tem/ağu 2013 - XXI 34

Gezİ parkı

Alper Derinboğaz*

Güç odakları devasa görünümlerini yaratırken gerçeklerden çok gerçeğin görüntüsünü buğulandıran yanılsamalardan yararlanır. Bu bağlamda yaşadığımız durumu ve aktörlerini yeniden görmeye çalışmanın faydalı olduğunu düşünüyorum. “Kent Hakkı” (Right to the City) düşüncesi Lefebvre tarafından 1968’de akıllara ekildiğinden bugüne kadar Gezi Parkı hareketi kadar güçlü bir şekilde varlığını bulmadı. Bir taraftan bu kadar ileri bir demokratik hakkın istenmesi ihtimali hem iktidarın kendisi tarafından hem de dünya medyası tarafından şaşırtıcı bulunan bir durumdu. Belki de haklı taleplerin geciktirilmesinden dolayı tepkiler bu kadar büyüktü. Topçu Kışlası projesiyle herkesin temel ihtiyaçlarından olan hava - su - toprak doğa - kültür gibi alanların satılabilir şeyler haline dönüşmesi aslında bu alanların halka ait şeyler olmaktan çıkmasının örneklerinden sadece biri. Gezi Parkı’na ilk müdahaleyse kentten eksiltilen bu kolektif organların ne kadarıyla yaşayabileceğimizin araştırmasının bir parçası. Başka bir deyişle bıçağın nerede kemiğe dayanacağının testini yaşadık. Bu testin ve eleştirilerinin farklı şekillerini dünyada da her yerde görüyoruz. Bunu “Occupy Wall Street” dünya üzerindeki paranın çok azının %99’un ve çoğunun %1’in elinde olması olarak tartışırken “Diren Gezi” hareketi şehirde sahip olduğumuz hakların para karşılığı küçük bir zümre tarafından tüketilmesini eleştirerek yapmakta. Örnekleri çoğaltılabilecek bu tepkilerin ortak yönü ise tepki duyulan haklar arası dengesizliğin derecesi. Bu dengesizlikler "eşitsizlik" kavramının ötesine çoktan geçmiş, olsa olsa temel insani haklarının yok olmaya yaklaştığı durumlar. Bu eşitsizliğe karşın Gezi olaylarında bazılarımız parkın AVM’ye dönüştürme operasyonunun basit bir

müdahale olduğunu, bazılarımız ise "kan gövdeyi" götürdüğünü düşünüyor. Bu ayarı bozuk algı kontrastının temel sebebiyse yine bu buğulu camdır. Bazen az gördüğümüz, bazen kendi yansımamızı gördüğümüz çok ender olaraksa gerçekleri gördüğümüz bir algı filtresidir. Bu buğulu görüntü geçtiğimiz günlerde kimi zaman “yandaş medya” kimi zaman da “algı yönetimi” olarak adlandırıldı. Bu durum aslen birçok farklı alanda "çok insanın az talepleri"ne karşı "az insanın çok talepleri" arasında devam eden bir savaşın parçasıdır. Azla yaşamayı tercih eden ya da azla yetinen kitle kısmen bunu adil bir yaşam ahlakı olarak görüp, bazen iç huzur bazen de anlamlı bir hayat için yapıyor diyebiliriz. Ama ne yazık ki bunun farkında olan berrak algı da çoğunluğun içinde çok küçük başka bir gurubun tekelinde. Dengeleri berrak şekliyle gören kitleyse ne bir güç odağı olmak ne de iç huzurunu bozmak niyetinde olmadığından algısı düşük "tabakalara" inip de yeni perspektifler açmak derdinde hiç değil. Söz konusu elitizmleriyle "güç simsarlarından" bile daha katı yapılarıyla kat be kat daha seçkinci bir yerde tutunmaktalar. Sosyal medya bu kapalılığı yaymak adına bir hareket görüntüsü olsa bile algı elitizmini daha da keskinleştirmekten alınan gizli tatminden öteye geçmemekte. Her tür sistem içinde kendini yeniden üreten eşitsizliklerin temelinde yatan suçluyu bulma refleksinin bu algı bozukluğunu fark edip kullananı işaret etmesinin kestirme bir karar olup olmadığını sormalıyız kendimize. Algı elitistleri olarak güç odaklarının hareket alanı ve buğulu camın sınırları arasındaki ilişkiyi göz önünde bulundurarak konforlu iletişim alanımızı gözden geçirmemiz gerektiğini düşünüyorum. *Salon Architects adına


Gezİ Parkı 35 XXI - tem/ağu 2013

Karikatür ve afişler: Deniz Dokgöz


Park: İnşa-sız İmkan / Parkları park yapan ağaçlar değİl, İnsanlardır Hakan Tüzün Şengün

Piknik yapanlar bilir. Bir parkta piknik için bir "yer" ararken belki bir ağaç altını gözünüze kestirirsiniz ya da belki hem güneşli hem esintili bir yer için gezinir uygun bir "mekan" ararsınız. Yerleşmek için. Piknik örtüsünü serdiğiniz yarı güneşli, yarı gölge bir yerde karar kıldığınızda artık yerleşmiş ve parkın yerleşik bir parçası olmuşsunuzdur. Bu geçici yerleşmedir. İnşa edilmemiş bir iskan. Piknik, kamusal mekanda ikamet etmektir. Başka olan ile yan yana gelmek, mesafeyi ve ilişkiyi tekrar tekrar tarif etmektir. Park, birlikte yaşamaktır. Birkaç saat ya da uzun bir öğleden sonra. Belki ilk yürüdüğünüz yerdir park. Acemi adımlarla koşarak ağaçlara tutunduğunuz yerdir. Radyoda duyduğunuz şarkının, şehrin havasına suyuna karıştığı yerdir. Dedenizi son gördüğünüz ya da ilk bisiklete bindiğiniz yerdir belki. Çimlerin üzerinde, şehrin ışıklarına bakarak gelecek hayalleri kurduğunuz, kendi çocuğunuz ve çocukluğunuz arasında bağ kurduğunuz yerdir. Bir şehir parkı, şehrin kendine baktığı yerdir. Böylelikle şehir hafızasını tazeler. Park üst üste kaydedilmiş bellek kayıtları ile doludur. Orada var olmasanız da şehrin orada nefes aldığını hisseder, içinize çeker, aidiyetinizi "öteki" ile beraber kutlarsınız. Medeniyet basılabilen çimlerin yeşilindedir. İnşasız da olsa hayat kendini parkta ikame eder, oraya yerleşir. Şehirlilik bu birikimde var olur. Şehrin belleği bu açıklıkta, berraklık ve şeffaflıkta görünür olur.

tem/ağu 2013 - XXI 36

Gezİ parkı

Maurice Blanchot La Communauté Inavouable’da “Niçin topluluk?” sorusuna şöyle cevap verir: "Her varlığın temelinde yetersizlik, eksiklik ilkesi vardır. Bir varlığın imkanına hükmeden ve bu imkanı düzenleyen ilke budur. Varlık kabul görmeye değil, tartışma konusu olmaya çalışır." Park; başka ile buluşmanın,

bryant park, 1930, new york

onu görme ve anlamanın yeridir. Hoşgörü ve birlikte yaşama sevincidir. Açık müzakerenin gündelik mekanıdır. Varlık, kendi olarak ayak diretmenin imkansızlığının bilincinde olmasını sağlayan yoksunluk içinde (bilincinin kökeni budur) kendini tartışmaya açar. Ve insan “ötekine doğru giderek” var olur. Şehir, "başka"ya yer açtıkça şehir olur.


Emanetİ Ehlİne Teslİm Etmek Heval Zeliha Yüksel

Oysa işi süratle yapmak yerine, beklenen konuyu ehline teslim etmek gayretinde olmalarıydı. En azından mimaride konusunda uzman, mesleki pratiği gelişmiş kişilere devretmek belki de çözüm olacaktı. Hep aynı kişilere değil de, sahiden ülkemize iyi yapılar kazandırmış, toplumda söz sahibi ve hatta farklı zümrelerden mimarlardan oluşan bir heyetin oluşturulması çözüm olabilirdi. Geç değil, yine olabilir diye ümit ediyorum. Bu noktadaki hayalimi hatırlatma olması dileğiyle, bir ayete söz vererek tamamlamak istiyorum: “Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor.” (Nisa Suresi, 58)

Emrah Kavlak, www.direndiren.net

37 XXI - tem/ağu 2013

Ancak iş hayatı ve köken bir yana argümanımı mimarlık üzerinden geliştirdiğim ve ikinci iş olarak mimari konularda yazdığım ve etrafta olanları iyi takip ettiğim için mütereddit halimi hep korudum. Bunun için açık sebeplerim vardı. Çarpık kentleşme, alelacele çıkarılan yasalar ve mülkiyet hakkı konusundaki adaletsizlikler hala içler acısıydı. Bunca iyi şey olurken, üstelik İstanbul Belediye Başkanı “mimar” iken daha iyi şeyler yapılması gerekiyordu. Tek el yerine, çok sesli bir ekiple yerel olana dikkat çekerek “iyi mimarlık”lar üretilip, tüm insanların daha iyi koşullarda yaşaması sağlanabilirdi. Bunun yeterli altyapısı vardı. O hava da ülkeye hakimdi. Tam sırasıydı. Mesela Londra ya da Barselona örneklerinde olduğu gibi mesleki pratikleri gelişmiş mimarlarımız bir araya toplanıp, danışman niteliğinde şehir meclisleri kurulabilirdi. Ankara’da bulunduğum zamanlarda hep bu

hayali kurdum. Ama öyle olmadı. Elbette ki yapılan iyi şeyler de hafızamıza işlendi. Ama kısa sürdü. Dış İşleri Bakanlığı’nın işinde ehil mimarları göreve çağırıp iyi yapılar yaptırma gayreti içimize su serpmişti ki İstanbul’da akıl almaz betonlaşma pratiği gelişti. Emsal artırma çalışmaları da eklenince o çaresizliği pek çok meslektaşım gibi hissettim. Her şey çok hızlı olup bitiyordu. Yıkıldığını gördüğümüz bir alanda bir anda yapı üretiliyor ve yüksek fiyatlara satılıyordu. Artık mendil kadar arsası ya da aileden kalan eski döneme ait yapısı olan daha talepkar olma gayretiyle hep daha yenisi ve daha yükseğine koşar olmuştu. Mahalle kavramı iyice eskitiliyor, TOKİ’nin ürettiği ömrü kısa, mimari kalitesi düşük olan ya da olmayan, korumalı sitelerde tek tip hayat tarzının meşrulaştırıldığı durumlara zorlanır oldu halk. Tuhaf bir biçimde sürekli inşa etme hali türedi. İnşaat sahibi olmayan ise zenginlikten nasibini alamayacağı gibi endişeyle bir şeyler kaçırıyormuş hissine kapıldı. Olayın ev hayatına dair sosyolojik itelemesi bir yana, kamusal alan tanımı içerisine giren her metrekare de yine tek el üzerinden yönlendirilmeye, sahiplendirilmeye çalışıldı.

Gezİ parkı

Duymuşsunuzdur, son yıllarda Türkiye Müteahhitler Birliği’nce uluslararası alanda çalışıp başarılı bulunan inşaat firmaları ödüllendiriliyor. 2009 yılı sonlarında yine böyle bir ödül töreni vesilesiyle Başbakan ile yüz yüze tanışma imkanım oldu. Ödülü yıllardır çalıştığım şirket adına kendisinin elinden aldım. Aklımda kalan Başbakan ve kurmaylarının çok ilgili, işlerinde ehil, yaptıkları işi anlatma konusunda hitabeti güçlü insanlar olduklarıydı. Hükümet aktif olarak o güne damga vurmuş, her bir konukla tek tek ilgilenilmişti. Takip eden senelerde o törenler Ankara’da tekrarlandı. Hep iyi intiba ile döndüm İstanbul’a. Avrupa’da kriz yaşanırken, Türkiye’nin yükselişe geçtiği süreçte iş için Ortadoğu ve Arap ülkelerine gittiğimizde oteldeki lobi görevlisinin pasaportumuzu gördükten sonra yüzümüze bakıp “One minute” ya da “Erdoğan” dediği çok oldu. Yine bu dönemde 30 senelik herkesçe malum derin bir konuyu bitirmeye çalışma gayretlerini de diğer iyi işleri gibi övgü ile karşıladık, takdir etmesini bildik.


Kamusal "Yer"leşme Cem Sorguç

Öncelikle bu sürece “mesele” değil, “güzellik ve umudun filizlenmesi” demeyi tercih ediyorum. Konuyu, şimdi kaleme alınan mecra itibariyle de sosyal ve devrimci okumaların dışında, ortaya çıkış noktasına bağlı bir yere/yerlere bağlamakta fayda var. Henüz üzerinden çok az bir zaman geçti ve bugünden yarına da çözümlenecek ve/ veya bir strateji (gerekir mi?) geliştirecek bir zaman dahilinde değiliz. Mekansal muhafazakarlık kendini iki şekilde gösteriyor, ki bu sadece günümüze dair bir saptama da olmamalı. İlki, geçmişin tarihsel ve politik gaye ile canlandırılması… Diğeri ise “muhafaza etmek” edimi altında gelişen bir dokunulmazlık addetmek, hatasıyla sevabıyla bir kabulü, bir alışkanlığı gizli bir metafizik tavırla mitleştirmek… Gezi Parkı bu iki tavrı da içinde barındırması nedeniyle şehre ait müdahale edilen ya da müdahaleye aday mekanların arasında ayrışıyor.

tem/ağu 2013 - XXI 38

Gezİ parkı

Kamusal kullanım ve kamusal görsel alanların şeffaflık, katılımcılık doğrultusunda geliştirilmesi, dönüştürülmesi konusu demokratik bir yönetim altında tartışmaya gelir bir konu değil. Bunu zaten biliyor ve kabul ediyoruz. Bugün ülkede bu yöntemin işlemediğininin, bir yöntem sorunu olduğunun da farkındayız. Dolayısıyla bu ve aslında yıllardır olagelen benzer konuları bu yöntem deformasyonunu bir kenara bırakarak konuşmanın zamanı belki de gelmiştir. İkinci aşama gibi görünse de, gene bu yazının özü itibariyle, işte bu noktada asıl konunun açığa çıkması, belki de daha çok siyasi ve yönetimsel bir arızaya dayalı ilk aşamayı da yanına çekerek çözümleyebilir. Her iktidar kendi mekanları ile yayılır, meşrulaşır.

Gezi Parkı, Çamlıca gibi örnekler bu meşrulaştırma, yayma stratejisinin imgesel dayanakları. Kanal İstanbul, 3. Köprü, Avrasya Tüneli gibi projelerse inkişaf retoriğini barındıran, pragmatik bir savunuyla iktidar mitinin at başı gittiği melezleşmiş bir meşrulaştırmanın başka bir kolu. Şayet siz bunların dışında katılımla açık bir yol, yöntem önerirseniz mevcut iktidar nezdinde onun meşruiyetini sorguluyorsunuz, sorgulayacaksınız manasına gelir. Konu bu noktada dahi mekanın siyasileşmesidir. Dolayısıyla mekan üzerinden ortaya çıkan bu direniş ve hassasiyet, başka bileşenleri ve var olagelen toplumsal rahatsızlıkları içerisinde barındırsa da iktidar kavramının mekan üzerinden meşruiyetini sorgulamak açısından sadece Türkiye değil, dünya ölçeğinde önemlidir. Bu noktada, iktidardan muaf olarak, mekansal dokunulmazlığın da sorgulanmasının iyi olacağını düşünüyorum. Bir “yer”, kullanımı sürdürülebilir ve katılımı artırılabilir olduğu ölçüde değerlenir. Büyüyen ve değişen şehrin kentsel kamusal alanların atıl kalan yüzlerinin şeffaf ve katılımcı yöntemlerle bu sürece dahil olması üzerine uzun vadeli bir çalışmaya ve yapılagelen geçmiş çalışmaların hayata geçmesinin yollarını araştırmaya ihtiyacımız var. Nitelik sorunumuz evet, ama proje geliştirme sayımızın da epey yerlerde süründüğünü kabul etmeliyiz. Mimari planlama fakülteleri dahilinde yürütülen atölyelerin ekseriyeti kentin yapısallaşabilir alanları, yani, arsa mefhumu üzerinde söz geliştiriyor. Mesela önümüzdeki dönemler, yapısallaşmanın yanı sıra bu tür alanlarda da proje üretse ve bu projeler küçük evlerimizde büyüseler, çoğalsalar en azından “tek fikir, tek proje, tek kılık, onu da ben bilirim” düsturundan da, “inşa” edilen tek aktörlü mekansallaşmadan da, olur ya çıkarız.

Gezİ Deneyİmİnİ Düşünürken Evren Aysev*

26 gündür yeni bir dünyada yaşıyoruz. Sadece İstanbul’da değil tüm ülkede, pek çok şehirde insanlar meydanları, parkları, sokakları doldurarak yeniden sahipleniyor. Dışarda olmak, görünür, duyulur olmak, var olmak isteğiyle her akşam sokaklara akan insanlar, hepimiz için fikren eski de olsa pratikte yeni bir hakkı, “kent hakkı”nı deneyimlemenin tadına varıyorlar; kimi zaman ağır bedellere göğüs gererek de olsa. Gezi deneyiminin üzerinde düşünülecek, söz söylenecek çok fazla boyutu var kuşkusuz. Ancak kentlinin “kent hakkı”nı bu kadar gür bir sesle talep etmesinin, özellikle de apolitik olduğu varsayılan bir kuşak için olağanüstülüğünün altını çizmek gerek. Ne diyor bu ses: “Kentimiz, meydanımız, parkımız, ağacımız bizimdir; hepimizindir. Kamusal mekanlarımızı, insanlık ve vatandaşlık haklarımızı korumak için gerekirse evlerimizin uyuşturan huzurunu ve güvenliğini bırakır, sokaklara dökülürüz. Parkları yurt tutar, yeni, yemyeşil, beklenmedik, eşsiz, benzersiz bir yaşam yaratırız.” Bu meşru talebin gücü kadar etkileyici bir mekansallık da ortaya çıkıyor Gezi deneyiminde. İnsanlar Gezi’yi sadece söylemle değil, eylemle de kendilerinin kılıyor. Uyuyor, okuyor, paylaşıyor, şarkılar söylüyor, yaralarını sarıyorlar. İnsanlığın tüm hallerini yaşayarak 26 gün öncesinin tekinsiz, biraz da kavruk, ruhsuz ve biçimsiz Gezi’sini, içinden hayat fışkıran bir yuva haline getiriyorlar. Sadece kendileri için değil, penceresinden dışarıya kaygıyla bakan, sözleri boğazında düğümlenmiş yüzbinler için; hepimiz için umut dolu bir yuva oluyor Gezi.

Sokakta olmak, sayısız “öteki” ile omuz omuza durmak, sesini duyurmak için var gücünle bağırmak… Bir yandan özgür bireyler, öte yandan dayanışan kentliler olarak haklarını aramak için kapalı kutularından dışarı taşmak o kadar yeni, taze ve canlandırıcı bir deneyim olsa gerek ki; insanlar gördükleri şiddetin dehşetine rağmen içeriye giremiyor, yalnız olmak istemiyor artık. Bir çeşit klostrofobi hali aslında. Günlerdir sokaklarda uyuyan, sabah işe, okula gidip akşam ev yerine Gezi’ye yollanan insanların yorgun ama parlayan gözlerinden okunuyor bu durum. Hem birey, hem birlikte olmak; hakkını korumak için sokakta olmak bir tür bağımlılık haline geliyor. Gezi’de olamıyorsa Abbasağa’da, Yoğurtçu’da, mahallesinin parkında insanlar. Konuşuyor, tartışıyor, birlikte olmanın, gerçek anlamda kentli bilincini deneyimlemenin tadını çıkarıyorlar. Kent bizi, bizler de kenti dönüştürürken anlıyoruz ki bu uzun ve zorlu bir yol ancak geri dönüşü de yok. 26 kısa gün içinde olayların, insanların, hayatın hikayelerinin bambaşka anlamlar kattığı; sonsuza dek ortak bilincimize silinmez bir iz olarak kazınan Gezi deneyimini düşünürken ister istemez akla Bernard Tschumi’nin “Event Cities”i geliyor (1994). Tüm kamusal mekanlarıyla kent, içinden akan olayların ve yaşamların bıraktığı görünür-görünmez izlerle yeniden “bizim” oluyor. *Mimar, Ph.D.


Gezİ Parkı Sürecİnde Mİmarlık ve Kent Üzerİnden Neler Öğrendİk? Defne Önen

Gezi Parkı’nın tüm ağaçları ile park olarak korunması arzusuyla ilgili protestolarla başlayan ve yurt genelinde büyüyerek çoğalan bir direnişe evrilerek yaşadığımız olaylarla, mimarlık ve kent üzerinden, en temel, en doğal gereksinimlerimizi, haklarımızı ve bunlar hakkında yazmamız, çizmemiz, konuşmamız ve tepki vermemiz gerektiğini hatırladık.

Kentsel dönüşüm modellerinde, doğal kaynakların, bitkilerin, ağaçların, su havzalarının, denizlerin, nehirlerin, topoğrafyanın ve hayvanların, kısaca insanlarla birlikte yaşamı paylaştığımız tüm canlıların özgür, sağlıklı ve mutlu yaşam haklarını, kendimizinki gibi gözetmemiz ana prensibimiz. Karşılıklı sevgi ve saygı herşeyin temeli.

Son bir ayki mimari ve kentsel "uygulamalarımız" ile: •• Kamusal mekan kulanımı ve planlamasının birebir deneyimle oluşturulması, dönüştürülmesi ve sürdürülmesini tecrübe ettik. •• Kamusal ile özel alan ayırımlarının insanların birbirlerinin özgürlük alanlarına saygısıyla sağlanabileceğini gördük. •• Yapı cephelerinin, duvarların, zeminlerin, vitrinlerin kitle iletişiminde özgürce kullanılmasının etkinliğini deneyimledik. •• Kalabalık alan kullanımlarında mekanın giriş-çıkış ve dolaşımıyla ilgili farkındalıklarımız arttı. •• Mekanın önemli bileşenlerinden müzik/ses, renk/ışık ve kokuyu duyumladık/ hissettik. •• Kentsel çevrenin vazgeçilmezleri olan bitkiler ve hayvanların önemini tekrar kavradık. •• Kamusal mekan programında yaratıcılığın sonsuzluğunu yaşadık. •• Mekan ve performans sanatı gündelik hayatımızın kolektif bir parçası oldu. •• Malzeme ve araçları geri dönüşümlü ve farklı işlevlerle yeniden kullandık. •• Kent merkezinin gerçek anlamda yayalaşmasının tadına vardık. •• Kentsel ve mimari mekanda, içli-dışlı, sanal ve gerçek hep bir aradaydık.

39 XXI - tem/ağu 2013

Uzun vadede ekoloji ve ekonomi birbirleriyle çelişen değil, paralel değerler olarak görülmeli. Kısa vadeli getiri güdüleriyle uzun vadedeki yaşam kalitemizin önemini unutmamalıyız. Kaynakların etkin bir biçimde kullanımı ekonominin de temel tanımıdır. İnsanlığın içinde yaşadığı doğanın bir parçası olduğunu unutmamasını ve bu bütünlüğün korunmasını diliyoruz.

Gezİ Parkı

Gezi Parkı ülkemizde yıllardır süregelen, doğal ve sosyal değerlerin toplumsal olmayan çıkarlar için tüketilmesinin malesef ne ilk ne de son örneği. Ancak bu konudaki hassasiyetimizi bu denli yoğun olarak gösterdiğimiz ilk durum oldu ve bir umut doğdu. Umarım bu hassasiyeti ülkemizde ve dünyada hızla yitirmekte olduğumuz tüm doğal kaynakların korunması için sürdürebiliriz.


Kumsal Forumların mı Ardında? Ali Taptık

Bu ülkenin tarihinde temelinde mimarlık ve kent planlamasının olduğu bir konunun, tüm gündemi ele geçirecek şekilde konu olmadığı kesin. Gezi Parkı mimarlık, tarih, planlama, yönetim konusu olduğu kadar bir dil konusu ve ortak bir dili ancak diyalogla üretebiliriz. Gezi direnişçileri bunu biliyordu ve bu yüzden 30 Mayıs öğlen bir forumda konuşuldu, neden parkta olunduğu. Şu anda ise ahali mahalleden parka, kentten ülkenin tamamına otoriteden korkmayan, merkeziyetçilik karşıtı bir dili üretiyor. Bu noktada mimarların da kendi dillerini gözden geçirmeleri, tanıdık yabancılarla konuşmaya başlamaları gerekiyor. Ortam sakinleştiğinde daha da geniş bir kitleyi bir araya getirecek potansiyelin bilincinde; forumların düzenlerine, ihtiyaçlarına ve ürettikleri eylemlerin tasarım ve mekan üretimi pratiklerine odaklanarak meseleyi incelememiz gerektiği ortada.

En kalabalık ve hızlı organize olmuş forumlardan birinin Abbasağa Parkı olması sadece Çarşı ile açıklanamaz. Parkın içinde senelerdir var olan; albüm tanıtımı, film gösterimi gibi farklı etkinliklere ev sahipliği yapmış yarım daire şeklinde bir amfitiyatronun varlığını unutmamak lazım. Geçmişindeki etkinlikler ve Maçka Parkı’yla karşılaştırıldığında mahalle ölçeğinde kalması gibi nedenler, Abbasağa’nın en çok katılım olan parklardan biri olmasını açıklıyor. Maçka Parkı forumuysa kendine bir yer bulmakta günlerce zorlandı, yarım daire oturma düzeni gerçekleştirilemediği için yer değiştirildi. Önce dairesel formdaki havuzun etrafındaki basamaklar denendi ama orada da havuzun arka planı olan duvar sesin yayılmasını engelledi. Son olarak yüksek bir alandan aşağıya doğru hitap ediliyor Maçka Parkı’nda. Geç ve erken saatlerde güvenlik problemiyle bomboş kalan parkın şu anda dolabilmesi Maçka Parkı’nda seneler boyunca sabah birlikte çember şeklinde spor yapan insanların çözümünü hatırlatıyor. Kalabalık çekildiğinde de parkın herkesçe kullanılabilmesi için güvenlik problemi yaratıcı çözümler bekleyen bir alan. Dikkat çeken başka bir konu Kurtuluş ve Feriköy’den gelen katılımcıların üçüncü gecenin sonunda semtlerindeki Serdar Ortaç (?!) Parkı’nda toplanmaya karar vermesi. Böylesi dağılmaların olması aslında hem "hepimizin" arasındaki diyaloğun artması, hem de sokağımıza, mahallemize dair bilincimizin artması açısından önemli. Yoğurtçu Parkı’nda da benzer problemler katılımcıların çabaları ile bir sahne kurularak çözülmüş gibi. Şimdi sürekli parkta bulunabilecek, etkinlik düzenlemek isteyenlerin birlikte kurabileceği bir sahneyi tasarlayıp, yapmaya başlamak Kadıköy’deki tasarımcılara düşüyor. Polis şiddetinden dolayı çoğu forumun gerçekleşmediği 22 Haziran günü TAK’ın Kes-Tak mahalle maketi atölyesi gibi Gezi Parkı ile doğrudan ilişkili olmayan etkinliklerin önemini vurgulamak lazım.

tem/ağu 2013 - XXI 40

Gezİ parkı

abbasağa parkı’ndaki forum; fotoğraf: serkan taycan

maçka parkı’ndaki forum; fotoğraf: ali taptık

Parklardaki forumlarda da bu alanları canlı tutmak ve sahiplenmek için yeni etkinlik biçimleri üretiliyor. Konserler, dersler, film gösterimleri gibi etkinlikler, kent bostanı, takas günleri gibi projeler parklarda imece usulü yapımına başlanabilecek ve korunması, iyileştirmesi ve sürdürülmesi belediyelerden talep edilebilecek "küçük ölçekli kentsel müdahaleler" için adeta bir davet. Tasarım ve mekan üretim pratiklerinin her alanından bireyler mesleki deneyimlerini bir müzakereci, moderatör ve başlatıcı olarak parklara sunmalılar. Bu yeni parklarda oluşacak, uzun vadede "hepimizi" bir araya getirecek küçük ölçekli müdahaleler başka parklar için de örnek teşkil edecek. Ne kadar haklı direnişimiz boyunca yerlerinden söküldüğünde kaldırım taşlarının altındaki inşaat kumunu görmüş olsak da kumsalın nerede olduğunu henüz bilmiyoruz ve ancak hepimiz, hep birlikte bulabiliriz. Bu yüzden zaman herkes için olduğu gibi mimarlar, tasarımcılar, mimarlık teorisyenleri için de sokakta, parklarda etkin olma zamanı.

kaldırım taşlarının altı; fotoğraflar: ali taptık

yoğurtçu parkı’ndaki forum; fotoğraf: murat durusoy


Rekreasyona Ayrılmış Bİr Kamusal Alanın Rekronomİk Peyzaja Dönüştürülmesİ Cansu Cürgen*

2011 yılında, mevcut siyasi erk, İstanbul üzerinden (düş) kurduğu kentsel dönüşüm projelerinde artık "çılgın" bir döneme girmişti. Konut üretimine ağırlık veren ve çoğunlukla İstanbul’un "sınırları"nı zorlayan yerlerin yapılaşması devam ededursun, kentin merkezinde de, sonuçları çok ses getirecek, kente, kentliye ve kent sosyolojisine dair görünmeyen "sınır"ları sorgulatacak olan birtakım kararlar alınmaya başlandı. 2013’ün Mayıs ayında, kullanıcısı olmadığı iddia edilen -ki özünde tamamen ötekileştirilerek yok sayılan- Gezi Parkı’nın kamusallığı hala tartışılırken, sökülen "tek ve hür bir ağaç" için "orman gibi kardeşçesine" bir direniş başladı.

''Taksim ne demek? Paylaştırmak, dağıtmak demek. İşte burada, İstanbul’da yaşayan insanların taksim edildiği yerdir. İnsanlar bu meydandan sokaklara, semtlere, caddelere dağıtılırlar. Ayrıca burada sürekli bir pay alma durumu da söz konusudur. Yani İstanbul’da payına düşeni Taksim’de alırsın. Çünkü burada zevk, insan, uyuşturucu, kan, aşk, acı akla gelen her şey taksim edilir. Hak edilen payların alındığı yer burasıdır. Tabii yapılan taksim bazen adaletli olmayabilir. Ama zaten meydanın adı sadece Taksim’dir. Adil Taksim Meydanı değil. (s.150) Ardından da 11 Haziran 2013’te yaptığı tashihi ekleyelim: Eksik bırakmışım. “Henüz!” olmalıymış o son cümlenin peşinde. Elinde kitap olan varsa, bir zahmet eklesin… Bir de bilsin ki; Daima uyanık kalmak Ve daima uyanık tutmak için Kaç gündür Gezi Parkı’nda uyuyanlara Selamı var Piçlerin.

4. Ne var ki ilerleyen günlerde bu kamusal alanın, halkın işgalinden kurtarılıp "millete" teslim edilmesi, mahallelerdeki parkların da kent keşiflerinin bir parçası haline gelmesine yaradı. Daha ikinci gününde parklar, dolup taşmaya başladı. Bir arada bulunmak suretiyle para harcamadan da sosyalleşilebileceği, hesap ödemeden de "hesap sorulabileceği" görüldü. Bugünün neredeyse tamamen tüketici haline gelmiş, vaktinin çoğunu da tüketim mekanlarında geçirmiş kentlilerinin şu anki salt gündemi mahalle parklarını şöyle ya da böyle kullanmak suretiyle değerlendirmek değil elbet, ama bu parklar belki de uzun zamandır ilk kez böyle sahiplenildi. Bu iki haftada, bir küçük parkın rekreasyon ekonomisine yem edilmemesi ve geleceğe de kalabilmesi umuduyla yola çıkıldı ama şimdi bütün parklar bizim! Pek çok söylemini kötü bir oyunu bozmak üzerine kuran erk, oyun üzerinden kente/ mekana bakışının piyesten öteye geçemediğini fark edebilecek mi bilinmez ama parklardan yükselen seslere bir kulak verilse de kardeşçesine yaşasak bir orman gibi, fena mı olur? 1 Anything goes, her şey uyar olarak da çevrilebilir. 2 Bir matematik terimi: son birim (kaynak, www.tdk.gov.tr). 3 Rekronomi, rekreatif aktiviteler ve ekonomik faaliyetleri bir arada kapsayan bir terim olarak Tracy Metz’in

FUN! Leisure and Landscape (2002) kitabında ortaya atılmıştır. 4 Bir iktisat terimi: Çalıştırılan, işletilen, bakılan bir şeyin verdiği sonuç veya bu sonucun niceliği, mahsul,

randıman (kaynak, www.tdk.gov.tr) 5 07.06.2013 tarihli "Gezi Parkı İlham Verdi, Mavişehirliler de Yürüdü" başlıklı haber http://www.haberler.

2. 2013 yılı, Mayıs ayının son haftasında, ağaç kıyımını ve parkın yıkımını durdurmak isteyen direnişçiler, parkı salt rekreatif kullanımından çıkarıp bir yaşam alanı olarak kurgulamaya başladılar. Artık Gezi Parkı, kütüphanesinden mescidine, ücretsiz yemeiçme alanlarından atölyelere, sağlık hizmetlerine kadar kentin sunduğu olanakların, bir binaya ihtiyaç duyulmadan da var olabileceğini gösteren, kamu tarafından meşgul (veya işgal) edilerek ihya olan yepyeni bir kamusal alana evrilmişti. Gezi Parkı'nın bu yeni halinde kentli kendini ve bulunduğu kentsel mekanı yeniden üretme (re-create)

com/gezi-parki-ilham-verdi-mavisehirliler-de-yurudu-4708995-haberi/ 6 17.06.2013 tarihli "Antalya'da turistlere 'Gezi direnişi' turları" başlıklı haber http://www.radikal.com.tr/

turkiye/antalyada_turistlere_gezi_direnisi_turlari-1137952 7 11.06.2013 tarihli ‘’Diren Moda’’ başlıklı haber http://gundem.milliyet.com.tr/diren-moda-/gundem/

detay/1721208/default.htm *Mimar, Mimari Tasarım Y.L. Öğrencisi. Bu yazı İTÜ Mimari Tasarım Yüksek Lisans Proje 1 dersi kapsamında, "Oyun Üzerinden Kente/Mekana Bakış" teması altında hazırlanan, Cansu Cürgen, Elif Tan ve Yelta Köm’ün, “İstanbul ve Rekronomik Peyzajlar” adlı araştırmasına ek olarak kaleme alınmıştır.

41 XXI - tem/ağu 2013

1. Taksim Yayalaştırma Projesi’ni ve Gezi Parkı'na Topçu Kışlası'nın tarihe bir saygı duruşu olarak, ne var ki onun "dekorlaştırılarak" inşa edilmesi gerekliliğini olumlayanların en büyük savı, Gezi Parkı'nın atıl bir mekan oluşu, bunca alanın verimli4 kullanılamayışı üzerineydi. Bu konuda mimar Sinan Genim, Beyoğlu'nun çökmüş vaziyette olduğunu, Gezi Parkı’nda hava karardıktan sonra can güvenliği olmadığını, Topçu Kışlası'nın yeniden inşasıyla bir kültür sanat merkezi yapılacaksa, böyle bir yapıya şiddetle ihtiyaç duyulduğunu dile getirmiştir. Oysa Prof. Dr. Uğur Tanyeli'nin de söylediği gibi Gezi Parkı halihazırda kullanılan kamusal bir mekan ve projenin ana hedefi "parkın marjinal kullanıcı kesimini" oradan temizlemek, parkı -modern kışla görünümüyle- steril hale getirmek, parkın kullanıcısını görmezden gelmek suretiyle, onları halının altına süpürmekti. Herkes bir diğeri için öteki olabilecekken, gece ve gündüz, yaz ve kış herkesin bir arada bulunabildiği Taksim’in kullanıcılarını ve Gezi’sinin kamusallığını, Yazar Hakan Günday’ın Piç (2003) adlı kitabından bir alıntıyla yeniden düşünmek yerinde:

3. Rekreasyonu, rekronomik halinin aksine, her türlü ekonomik faaliyetten sıyırarak en bilindik en saf haliyle savunmak, neredeyse tamamen tüketici olan kentliler tarafından gerçekleştirildiği için bir devrimdir. Para geçmeyen bir parkta yemek-içmek, kitap edinmek, hukuk danışmanlığı ya da sağlık hizmeti almak… Yalnızca iki hafta sürmüş olsa bile, bu deneyimin eşsizliği, onun öngörülememişliğinde, yöneticisi bulunmayan örgütsüzlüğünde, çoğulculuğundadır. Ne var ki bu iki hafta, yalnız direnişe değil, mekanı paylaşanlara da ev sahipliği yapmıştır. Rekronominin uzantısı turizm, elbette buraya vakit kaybetmeden sızmıştır. Hem parka, hem de parkla yaratılan bilinci başka şehirlerde temsil eden çadır alanlarına turistik turlar düzenlenmektedir. Radikal gazetesinin haberine göre, Antalya Cumhuriyet Meydanı'nda kurulan çadırlarda protestolar devam ederken, turizm acentelerinin rehberleri eşliğinde meydana gelen turistler, direniş hakkında bilgi almaktadır.6 Bu noktada şu ayrımın yapılması kritiktir: Turistik amaçla orada bulunan ziyaretçilerin varlığı değil, Gezi veya başka illerdeki direniş alanlarını, özünde ekonomi mekanizmaları sorgulayan bu tavrı bir turistik metaya, rekronomik bir peyzaja dönüştürenler eleştirilmelidir. Bu açıdan yaklaşıldığında, direnişin ruhuna zarar verecek biçimde mekanı fırsata çevirmeyi bilenlerin aşırılıklardan biri de, direnmeyi deyim yerindeyse "pornolaştırıp" mekanı dekorlaştırarak önünde moda çekimi yapabilmektir.7

Gezİ Parkı

Gezi, kentin ve turizmin, dolayısıyla da siyasi erkin gözbebeği olan Taksim’dedir. Park için küçük, ancak -cephesi tarihi canlandırdıktan sonra içi "ne olsa gider"1 konseptiyle- kışla, AVM, müze, buz pisti, kafeterya, galeri vb gibi onlarca işlevi sığdırmak için yeterince büyük bulunan bir kamusal alandır. Daha da önemlisi kentin merkezinde rekreasyona ayrılan yegane yeşil alanın, meydanda kalan marjinal2 birimidir. Olayların ve direnişin devam ettiği bugünlerde, Gezi vesilesiyle yaşamakta olduğumuz kent deneyimlerini, gündelik hayatın yeni keşifleri olarak görüyor ve keşiflerimizi "rekreasyona ayrılmış bir kamusal alanının rekronomik3 peyzaja dönüştürülememesi" özelinde değerlendirmek istiyorum.

sürecini keşfetti. Daha da önemlisi, o park üzerinden kentine ve de mahremine karışan erk ve onun mekanizmaları karşısında, kentli hakkını savunmayı pratik edindi. Öte yandan bu pratik Gezi ile sınırlı kalmadı, yalnız İstanbul’da yankı bulmadı. Aynı zamanda, İzmir Mavişehir’de yaşayanların, deniz kıyısındaki 23 bin metrekarelik rekreasyon alanının TOKİ tarafından satılması, ardından da imar planın ticari alana çevrilmesi karşısında direnmelerine de ilham oldu. 5


30 mayıs 2013 akşam

30 mayıs 2013 akşam

tem/ağu 2013 - XXI 42

30 mayıs 2013 akşam

Gezİ parkı

30 mayıs 2013 öğle, forum

28 mayıs 2013 öğle

Gezİ panoramaları

Cevdet Erek


11 haziran 2013 akşam

7 haziran 2013 akşam

2 haziran 2013 öğleden sonra

43 XXI - tem/ağu 2013

12 haziran 2013 akşam

30 mayıs 2013 akşam

Gezİ Parkı


Taksİm Üzerİnden Totalİter Mİmarlığa Bakış Ali Barış Öndül

Gezi Parkı olayları, Gezi Parkı adı altında küçültülmek isteniyordu ve küçülttüğümüz zaman işin ciddiyeti ortaya çıkıyor. Bu yazıdaki kaygılarım bireysel ve çıkarcı değil, üstelik, derin bir araştırma ve tekerrür eden tarihten alıntılar ile desteklenmekte. Paris'te 1870 yılında şehir plancısı Baron Georges Eugene Haussmann tarafından Paris'in temizlenmesini amaçlayan bir şehircilik katliamı yaşanmıştı. Şu andaki o şahane Champs-Élysées Bulvarı gibi, pek çok bulvarın açılması sağlanmış, III. Napolyon döneminin otoriter rejimine çanak tutmuş, kısa bir süre iktidarda bulunan Paris Komünü'nün sonunu hazırlamıştı. Belki de şu an pek şahane görünse de bu temizlik sürecinde Paris'in Ortaçağ oluşumları tamamen yok edilmiş, yepyeni bir şehir oluşturulmuştu. 95 km'lik yeni bulvarlar açılırken, 50 km'lik eski sokak dokuları imha edilmişti. Genişletilen bu yollar, az sayıda büyük açıklıklara, meydanlara bağlanmış ve kolluk kuvvetlerinin müdahalesi kolaylaştırılmıştı. Boylu boyunca uzanan bulvarlar ile müdahaleler hız kazanırken, barikatlarla sokakların kapatılması engellenmişti. Açıkça izlenemeyen alanlarda müdahale oldukça zordur. Merkezi bir meydana bağlı hapishane ve bulvar planları, kolluk kuvvetlerinin müdahalesini kolaylaştırır. Totaliter, askeri nizam planlaması olarak adlandırılan bu planlama tarzına, Sovyet ve Arap ülkelerinde de sıkça rastlarız. Bu totaliter mimariyle ülkemiz de karşı karşıya kaldı, boş bırakılmayan meydanlar, uzun ve net bulvarlar gibi.

tem/ağu 2013 - XXI 44

Gezİ parkı

Başbakanın ısrarla dile getirdiği, "Gezi Parkı'ndaki kot farkını kaldıracağız." söylemi, bazı temellere dayandırılabilir. Çünkü hiçbir şehir plancısı, böylesine geniş bir alanda hafriyat yaparak, alanı düzlemek niyetinde olamaz, bu maddi açıdan da oldukça sorunludur. Nitekim Gezi Parkı altında daha önceden konuşlandırılmış evlendirme dairesi, kafe ve restoranlar gibi işlevsel çözümlemeler mevcuttu. Görüldüğü üzere arazinin kot farkından sağlanacak kazanımlar tasarımı kolaylaştırır. Benim ulaştığım sonuç şudur ki; mevcut

alanda kot farklarının ortadan kaldırılması, kolluk kuvvetlerinin toplanan kalabalığa rahat müdahale etmesini ve kalabalığı kısa sürede savuşturmasını amaçlar. Topçu Kışlası’nın mevcut olduğu zamanki kentin koşullarında her yer beton binalarla kaplı değildi. Belki de o döneme uygun bir yapılaşma örneğiydi, yıkılması olmuş bitmiş bir hadisedir. Burada asıl kaygı oluşturan, kurulmaya çalışılan baskıcı ve dikte edici bir yönetimin, totalitarizmin temellerine mimarı açıdan da zemin hazırlanması. Dayatılan tüm bu uygulamalar, farkında olmadan, bilinçsiz ve içgüdüsel olarak yapılıyor olabilir. Lakin, totaliter bir rejimin gerekliliklerini yerine getirme çabaları da görülüyor. İstiklal Caddesi’ne ne kadar kolay müdahale edilebildiğini görmekteyiz. Bir başka konu olan AVM kültürü ile amaçlanan ise sosyal mekanlarda olması gereken sıcak diyaloglardan yoksun, betonlaşmış, makineleşmiş bir ortam oluşturmak. Sosyal alanlarda toplanma kültürü yok edilerek kapitalist düzene hizmet eden tüm bireysel ihtiyaçların para karşılığı giderildiği kafe ortamları ile halk bu kaygı verici, anti-sosyal ortamın temellerine çekiliyor. Gezi Parkı’na yapılacak müdahaleler, hiç şüphesiz ki betonlaşmayı ve suni bir şehir ortamı yaratma çabalarını destekleyecek nitelikte. Bu uygulama çabalarının dezavantajlarını öngörebilme, aklı başında, kentine sahip çıkabilen her vatandaşın kolaylıkla kavrayabileceği bir olgu. Yapılmak istenenlerin çevre katliamı olması yanı sıra, ideolojik temellere dayalı bir dayatma olduğu aşikar. Taksim'deki tek sayfiye, dinlence yeri olması sebebiyle de Gezi Parkı muazzam öneme sahip. Başbakan bir kent plancısı değildir. Kaldı ki, şehri iyi bilmek, bir kenti planlamak için tek başına yeterli olamaz. Bir kent, keyfi kararlarla, bir ya da birkaç kişi tarafından planlanamaz ve halka dayatılamaz.

Barİyelerİnİ Kırmak Boğaçhan Dündaralp

Gezi Parkı direnişi sonrası içinde umut ışığı yanmış insanlarda iki farklı yaklaşım görüyorum: Bir grup “Şimdi ne olacak? Ne yapmalı?” diye soruyor. Diğer bir grup ise ya “...yapıyoruz” diyor ya da “...yapabiliriz; var mısın?” diye soruyor. Kimileri bu farkı kuşak farkı ile açıklıyor; kimileri ise sosyal statüyle. Ama görünen o ki bu süreçte harekete geçmiş, Gezi atmosferini solumuş, tedirgin yalnızlıklarını, ortaklıkların paylaşımına dökmüş olanlar, birlikte ne kadar çok şeyin yapılabileceğini deneyimlemiş olanlar. Onlar sorguluyor ama sormuyor, yapıyor. O ortaklık içinde biliyor neye ihtiyaç olduğunu. Kendi rolünü belirliyor ve o ortaklığa elinden geldiğince destek oluyor. Sormak, beklemek, onay almak gibi hiyerarşik bir onay mekanizması işlemiyor. Ortak duygulanımın tetiklediği birlikte öğrenme zenginliği, beraber hareket etme isteğinin doğurduğu geçici, değişken gruplar üretiyor. Sürekli bir hiyerarşi değil; bilenin bilmeyene, deneyimlinin, deneyimsize bilgisini aktardığı bir yapı doğuyor. Bazen bu içgüdüsel bir harekete bile dönüşüyor, koşarken yere düşmemek için farkında olmadan birinin senin elini tutması gibi... Gezi Parkı kaç senedir mimarlık ortamının gündeminde. Akademik, profesyonel, kurumsal, medyatik duruşlar ve kendi durduğu noktadan mesafesini koruyan bakışların yarattığı bir yere varmayan tartışmalar... “Ne yapmalı?” sorusuna ortak akıl üretemeyen, hep kendi mesleki ortamının seçenekleriyle düşünen, bir makine gibi çalışan, çalıştıkça yaşadığı ortama yabancılaşan mimarlık ortamımız sahte yaşam kaygıları ve gereğinden fazla emekle öyle kuşatılmış ki çalışmaktan

hantallaşmışız, titrek ellerimizi yaşamın en temel meyvelerine uzatabilmeyi görmüyoruz bile. Bu durum aynı ortamda sesimizi birbirimize duyuramayacağımız mesafeler üretmiş. Duymuyoruz, görmüyoruz, önyargılıyız, ilgilenmiyoruz... Bırakalım unvanlarımızı, mesleki personalarımızı; bırakalım ona, buna yorum yaparak bir şeyler yapıyormuşuz gibi görünmeyi. Görünmez olalım. Unvansız, bir insan olarak, “Ne yapmalı?” diye sormadan, birikimlerimizle imkanlarımızla yapabileceğimizi yapalım, bilgi üretelim, veri işleyelim, görünür kılalım, anonimleştirelim... “Manifestolar, vizyonlarının gücüyle kendi halklarını yaratan kadim peygamberler gibi iş görür. Günümüzün toplumsal hareketleri düzeni tersine çeviriyor, manifestoları ve peygamberleri gereksiz kılıyor. Değişimin failleri şimdiden sokaklara indiler ve şehir meydanlarını işgal ediyorlar; yalnızca yöneticileri tehdit edip alaşağı etmekle kalmıyor aynı zamanda yeni bir dünya vizyonu oluşturuyorlar.” Micheal Hardt & Antonio Negri, Duyuru,2012


Kentsel Ütopya Olarak Parklar ve Gezİ Örneğİ Ali Derya Dostoğlu*

Park ve bahçelerin kent içindeki gelişimleri, kentlerin (ve iktidarların) sosyal, fiziksel ve siyasal tarihlerine eşlik eder niteliktedir. Bu gelişimin izlerini, konumlanışlarından, barındırdıkları mekansal niteliklere ve içerdikleri öğelere, kamusal ya da özel (ya da arada-bir-yerdeliklerine), hatta bunların da ötesinde, ortaya çıkardıkları sembolik değerlere dek takip etmek mümkündür.

Bu durumu, İkinci İmparatorluk dönemi Paris’inde somut olarak izlemek mümkün. Gerçekten de, ismi imparatorundan çok duyulan Paris Valisi Baron Haussmann döneminde, genişleyen ve nüfusu artan kentin, Endüstri Devrimi teknolojisini de içine katacak kapsamlı bir yenileme ve dönüştürme süreci geçirdiği ortadadır. Bu bağlamda, giderek kamusal nitelik kazandığı önceden de belirtilmiş park ve bahçeler önemli bir rol üstlenmiş, kent merkezindeki mutenalaşmayla yeni genişleme alanlarına göç etmek durumunda kalmış Parislilerin rekreatif amaçlı kullanımlarına yönelik olarak yenileri düzenlenmişti.2

Bu perspektiften bakıldığında, bir devrin ütopyasının mekansal karşılığı olarak tasarlanmış Gezi Parkı’nın, bugün de başka bir kentsel ütopyanın (hem çevresine sirayet eden, hem de kendi içini yeniden tanımlayan) sahnesi olarak, tarihi boyunca elbette sadece Cumhuriyet kutlamalarına ev sahipliği yapmamış, aynı zamanda “karşı sesler, karşı gösteriler, protestolar” alanı olarak da nam salmış Taksim’in7 yanı başında, bir kez daha ortaya çıkmış olması, o kadar da sürpriz değildir. *Yüksek Mimar, Pratt Institute - Doktora Öğrencisi, İTÜ

1

Stewart, Jacqueline Widmar. Parks and Gardens in Greater Paris. Axel Menges, 2011.

2

Bastie, Jean. “La Région Parisienne: Croissance et Organisation.” L’Urbanisation Française. Paris: Centre de

Recherche d’Urbanisme, 1964. 3

Stewart, a.g.e.

4

“Parc des Buttes Chaumont”, Wikipedia, 27.05.2013. http://en.wikipedia.org/wiki/Parc_des_Buttes_Chaumont

5

Bilsel. F. Cânâ. “Serbest Sahalar: Parklar, Geziler, Meydanlar…” İmparatorluk Başkentinden Cumhuriyet’in Modern

Kentine: Henri Prost’un İstanbul Planlaması (1936-1951).İstanbul: İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, 2010.

Park ve bahçelerin mevcut iktidarın estetik ve ideolojik değerlerini yansıtmanın ötesinde bir diğer özellikleri de, bulundukları alanda, geçmiş dönemlerden kalma izleri “silmeleri” olmuştur.3 Bir anlamda, “kötü repütasyonlu” bölgeler, bu yeni düzenlemeler eliyle “sterilize” edilmiş, böylelikle geçmişlerinden gelen birtakım “yüklerden” de kurtulmuşlardır. Örneğin, Paris’in eski kent duvarları ile sonradan inşa edilmiş yeni surları arasındaki genişleme alanında, kentin kuzeydoğusundaki 19. bölgede (arrondissement) yer alan Buttes-Chaumont Parkı, asılan suçluların bedenlerinin sergilendiği, at kadavralarının bırakıldığı, çöplük ve lağım olarak kullanılmış, kısmen de taş ocağı olarak değerlendirilmiş böyle bir bölgede inşa edilerek4, çevresindeki yeni oluşan mahallelerde oturanların ve ziyaretçilerin gündelik pratikleri içinde, zamanla bambaşka bir kentsel hafıza unsuru haline gelmiştir. Bu noktada, siyasi iktidarın kendi ütopyasını hayata geçirmesinin aracı olan park ve bahçelerin, bu ütopyayı iki ölçekte kurma becerisine sahip oldukları, onu iki ölçekte somutlaştırarak “gerçeğe yaklaştırdıkları” söylenebilir: Öncelikle, makro anlamda, bir tür ağ oluşturacak şekilde bütün kente nüfuz edecek, türlü kullanımlara elverişli “serbest sahalar” (espace libre)5; ikinci olarak da kendi içlerinde, dışarıyla ilişkili olsa da ondan bir anlamda kopuk, doluluğun ortasındaki boşluklar, kentin yoğun ve sert dokusunun ortasındaki gevşek ve yumuşak rahatlama alanları olarak. Dolayısıyla park, ütopyayı iki ölçekte kurar, hem kent mekanının bütününü dönüştürür, hem de kendi içinde zaten “ütopik”tir. Bahsi geçen bu araçsallaştırma ve ütopya arayışını, Gezi Parkı üzerinden okumak da mümkündür. Gezi, Vali Dr. Lütfi Kırdar döneminde, Cumhuriyet Bayramı kutlamalarının yapılmasına uygun yeni bir meydan tasarlama çabası içinde, şehir plancısı Henri Prost tarafından, mevcut Topçu Kışlası yerine,

6

Bilsel, a.e.

7

Yücel, Atilla, Hatipoğlu, Hülya. “Taksim Meydanı”. Derviş, Pelin, Tanju, Bülent, Tanyeli, Uğur, ed. İstanbullaşmak:

Olgular, Sorunsallar, Metaforlar. İstanbul: Garanti Galeri, 2009.

buttes-chaumont parkı, paris

45 XXI - tem/ağu 2013

Park ve bahçelerin kent tarihine eşlik edişi, bir anlamda onun sahnelerinden biri olarak işlev görmesi, iktidarların kente dair ütopyalarının gerçekleştirilmesi yolunda araçsallaştırılmalarının bir sonucu belki de. Tıpkı meydanlar gibi, onların tanımladığı kamusal boşluklar da, çoğu zaman her türlü “doludan”, farklı ölçekteki, hatta anıtsal yapılardan daha etkili bir iktidar timsalidir belki de.

Genç Cumhuriyet’in kendini mekansal olarak ifade etme çabalarından biri olarak değerlendirilebilecek parkı, kentin bütününe etki edecek (Prost’un 2 no. lu park olarak tanımladığı, Dolmabahçe, Maçka ve Harbiye boyunca uzanan vadideki alana bir yaya köprüsüyle bağlanması, bu bütüncül niyetin bir parçası olduğunun göstergesidir), aynı zamanda da şehrin yeni hareket merkezinde, durmaya da olanak verecek, “kendi içinde” bir alan olarak düşünmek mümkündür. Dolayısıyla, tıpkı önceki kısımda da anlatıldığı gibi, aynı anda iki ölçekte işlerlik kazanarak, hem kentin tamamını (dışarıyı) dönüştüren, hem de kendi içine kapalı, çöldeki vaha misali bir kentsel ütopya, Gezi için de söz konusudur.

Gezİ Parkı

Öyle ki ormanlık alanlarının büyüklükleriyle iktidarlarının gücünü sergileyen derebeylerin kale-kentlerini çevreleyen “özelleşmiş doğadan”, Rönesans sonrası dönemde -tıpkı Ortaçağ öncesinde olduğu gibi- yeniden kamusallaşan (ve yapaylaşan) kentsel park ve bahçelere dek bu durumu gözlemek olası.1 Günümüzde giderek daha geniş bir repertuar içinde kendilerine yer bulan park ve bahçe örneklerinde, bostanlarda, kent çevresi tarımsal faaliyetlerinde de aynı nitelikler kendilerini gösterir.

meydanı hem sınırlandıracak, hem de uzatarak kentin içine nüfuz ettirecek şekilde tasarlanmış bir “esplanade” (gezinti yeri) niteliğindedir.6


"Yenİ"nİn , "Şaşkınlık"ın ve "Bu ‘..O..’ Değİl"İn Analİzİ! Kenan Güvenç*

Gezi protestolarında taraflı tarafsız herkesin fikir birliğinde olduğu üç şeyin "yeni"nin , "şaşkınlık"ın ve "bu ‘..o’ değil"in Analizi!

tem/ağu 2013 - XXI 46

Gezİ parkı

Yeni • Yeni, bir farklılaşma türüdür. Elimizdeki mevcut düşünsel araçları seferber ederek içine sirayet edemeyeceğimiz türde ilişkilenme tarzlarından oluşmuştur. Büyük fizikçi Schrodinger’in örneği: Kendi evimizin kapı kolunu çevirdiğimizde komşunun kapısının da açılacağını sanmak. • Yeni, bir kapının açılması değil açılırken çıkardığı sestir, yani dili sonik ve gramersizdir. Her açıldığında kapı farklı bir ses çıkaracaktır. • Yeni içinden ortaya çıktığı bütünü zedelediği anın resmidir. Bu nedenle hangi mekansal konumda ve ne zaman ortaya çıkacağı öngörülemez. • Yeni, her daim marjinaldir -sınır tutandır. Daha sonra kendisini eski kılacak şeyi de bünyesinde barındırır. Çünkü yeni, mevcut yapı içinde çeşitli nedenlerle belirmiş bir düzensizliğin, adeta dışsal bir etki rolüne bürünerek içinden doğduğu mevcutla karşılaşmasıdır. Mevcut olan kendi normalinde akıp giderken mevcudun akış sürekliliğini tehdit etmek üzere bir enerji çatallanması peydah oluverir. Çatallanan enerji belirli bir yer tutarak, yoğunlaştığı o bölgeyi başka bir yapıya dönüşmeye zorlar, burası "uç"tur. Yani yeni, zorlayıcı kuvvetin belirme biçimidir. Neye ve nasıl sebep olacağı bilinemediği için kurulu yapılar için evvelden ahire tehdittir. Marjin yoksa sınır yoktur, her şey dağılır gider. • Yeni, geçicidir. Geçici olmaksa kendi koşullarımdan başka "kuş" tanımamın diktesidir ve çok heyecan verir. • Yeni, kronik kuluçka halidir. Her durumda üremeye açıktır. • Yeni, bulduğu çatlaklara doğru her yönde sızabilen magma gibi ortaya çıkma koşullarını ve nedenlerini aşan bir etkime alanına yayılır. Yeni, bir kez dengeyi kırıp ortaya çıktıktan sonra kendi sönümlenene dek bir kez daha, bir kez daha ortaya çıkması artık önlenebilir değildir: Gezi yenidir! Tazeleyicidir!

Şaşkınlık Herkes ve hepimiz Gezi Parkı’ndan böyle bir vaveyla çıkmasına çok şaşırdı. Şaşkınlık umulmadık bir yerde ve umulmadık kesimlerin tepkisinde ve umulmadık bir zamanda artık çileden çıkılma aşamasına gelindiğinin ortaya çıkmasından kaynaklanmaktadır. Ve Başbakan da çok şaşırdı. Başbakanın şaşkınlığı ülkede izlediği politikaların kitlelerde kendisinin önerdiği şeylerin dışında bir şekillenmeye asla yol açmayacağına olan derin inancından kaynaklanmıştır. Oysa başbakan neo-Özalist bir politika izlemiştir. Bu politikanın en ayırt edici özelliği, mülkiyeti edinilemeyecek olanların politikacılarca zimmete geçirilmesidir. Yeryüzü envanterine ait anonim kuvvetler vardır: Su -giderilmekte olan susuzluk gibi-, ışık -akasya ağaçlarının yapraklarının yeşili mesela-, hava -rüzgarın taşıdığı deniz kokusu gibi. Aniden aklına gelen parlak bir fikir olarak yeryüzü envanterini iktisadi değerin rezerv alanı olarak görüp ekonominin zimmetine geçirmek neo-Özalisttir. İkinci ayırt edici özelliği bir sektörü temel alarak -bu durumda inşaat - ülke ekonomisinin ölçeğini değiştirmektir. Bu ülke mekansal bir müdahaledir. Şöyle ki ülke, AKP öncesi 1.000 birim tuğladan ve 1.000 kg’lık bir kütleden oluşa gelen bir duvar idiyse, şimdilerde 10 birim tuğladan fakat aynen yine 1.000 kg’lık bir kütleden ibaret bir duvardır. Tuğlalar büyümüştür ama duvar nitelik ve yapı olarak dönüşmemiştir. Başbakan ekonominin ölçeğini ona yapısal bir büyüklük edindirmeden bir üst kademeye taşıdı. Yani elinizde olan bir ineği ota, samana, ilaca boğarak semizleştirdikçe semizleştirdiniz. İnek heyula bir cüsse edindi ama ineği saran ortam koşulları gelişmeden aynı kaldı: İnek otlağından büyük hale geldi. "Basit bir durum, ne var bunda?" deniyorsa safdiliz demektir. Bu durum tabiata yapılan müdahale şiddeti açısından 19. yüzyıl İngiliz kapitalizmi ya da Amerika’da uzak batının fethi dönemi kapitalizmi vandallığının tıpkısını doğurmaktadır: Demiryolu yapacak güzergahı ormandan geçir ki ormandaki ağaçları kese kese yaptığın traversleri döşeye döşeye gidesin! Sadece üç inşaat ile; üçüncü havaalanı, üçüncü köprü ve Kanal İstanbul ile İstanbul’u büyük, katı, insan yapımı bir çöl haline getirebilecek hale sadece bu ölçek darbesiyle gelebilirsiniz: HES’ler TOKİ’ler için; TOKİ’ler ise AKP orta sınıfı için inşa ediliyorlar. Bu ölçeksel faz değişimi salt tabiat

gümüşsuyu’ndaki barikat

kazancı yokuşu’ndaki barikat


Şaşkınlıkla bu analizin ilgisi ne? Şurada: Başbakan kendi bildiği yolda ilerledikçe artık sadece kendi kurduğu iç-ülkenin siyasi mekanında yer almaya başladı. Ve bu mekanı tüm ülkenin mekanı sanma yanılgısı içine düştü doğal olarak, ta ki 28 Mayıs’a kadar. 28 Mayıs’ta başbakan iç-ülkenin (AKP orta sınıfı) değil, gerçek ülkesinin mekanına uyandı. Ve karşısında bu defa "iç ülke"nin değil de "ülke"nin karşı gelen yurttaşlarını

Bu ‘..o..’ değil! Evet çok doğru: Bu o değil gerçekten. Ama bu üç-beş ağaç meselesi hatta bir ağaç bile olabilir: Beyazıt Meydanı’ndaki kadim çınar gibi. Bu salt tarama-kayıt işlevine indirgenmiş üniversiteyi de içine alan üniversite öncesi bir eğitim sisteminin sosyal medya denilen aşırılanmış toplumsallaşma bölgesine terk ettiği bir kuşağın dokunma duyusunu da diğer insanlarla birlikte yeniden hayatına katma girişimidir. Nasıl tariflenilirse tariflenilsin, insan sonunda bedenini unutamayan bir varlıktır. Bedenlerimiz sınırları sınandıkça varlığını aksettirebilen, her birimizde başka başka irkilen dünyanın hissidirler. Tüm Gezi protestolarının sıcak anlarının görüntülerine bir bakın lütfen: Dünya ile bedenlerimizin aynı şeyin farklı biçimleri olduğunu, o temas denilen şeyin biçimleri olduğumuzu göreceksiniz. Temas sıvı dokuludur, gaz değil. Bulaşıcı ve kapsayıcıdır. Gündelik yaşam deneyimlerine emdirdikleri bu sıvı "politik"e -yani kendi içsel dünyalarına sundukları önerilere- sahiptirler ama kesinlikle politikaya -başka dünyalara yaptıkları temsili varlık bildirimineyabancıdırlar. Bu kuşak kırık bir şişenin parçalarından dışarı bakıyor. Şişe bütünlüğünü içinde bulunduğu kırık parçadan dünyaya bakarak görüyor. Üstelik her biri ayrı bir şişenin parçası, gerçekten çoğumuzun dile getirdiği gibi "Gezi made in the social media" değil. Bu ‘..o..’ değil! Gezi zihinlerimizi bedenlerimiz üzerinden rehin almaya yönelmiş bir güç karşısındaki çıplak tavrımızdır. Bu tavır zihinpolitiktir, beden-politiktir ,sosyal-politiktir ve doğa-politiktir. Bu tavrın sahipleri kütleleşmiş-kitle değil; homojenize ve sterilize bir toplum fikrini pek benimsemiyor sanıyorum. Gezi artık ‘..o..’ değil! *2012’de İstanbul’da kurulmuş tabiat aktivistleri çekirdeği, Yeryüzü Kuvveti ho! sözcüsü

serbest kürsü

47 XXI - tem/ağu 2013

Başbakanın neo-Özalist politikalarının üçüncü ayırt edici özelliği parti orta sınıfının -ülke orta sınıfının geliştirilmesi değil- yaratılmasıdır. Başbakan siyasi eksenini, bizzat oluşturduğu AKP orta sınıfı üzerine kurmuştur. Başka bir ifadeyle "ülke içinde bir iç ülke" hasıl olmuştur. Dolayısıyla büyük kalabalıklara erişmiştir ama sayıların da bir özgül ağırlığı vardır. Her zaman herhangi bir halin üçü başka bir halin ikisinden büyük olmayabilir. Aritmetik değil ama matematik; bu sayıların içindeki birlerin birbiriyle ilişkilenmesindeki niteliğe bağlı olarak ikinin bazen üçten ya da 50’den çok daha karmaşık olabileceğini söyler. (Bunun kavranamamasının Kürt sorununun çözümünde yarattığı komplikasyonları düşünün lütfen.)

bulunca bu kadirbilmezliğe çok şaşırdı. "Şaşkınlık" denen şey başbakanın toplumsal süreçleri emri altında "otomasyon" mantığı içine sokabileceği düşüncesinin, "manuel" odaklarca dağıtılmasının yarattığı hayal kırıklığıdır. Bu ülkenin zihni seçim ya da plebisit sandığına sığmayacak denli büyüktür; bundan sonra "gezi toplumu yaratmak", kırılmasının mümkün olmadığı güzel bir hayaldir.

Gezİ Parkı

üzerinde değil, toplum ve siyaset üzerinde de vandalizmler yaratmış ve yaratacaktır. Örnek AKP tabanının homojenleşmiş, tek tip bir kalabalığa dönüşmesi bu ölçek atlamasının zorunlu sonucudur. Çünkü ekonomik ölçeğin bir üst faza geçmesi bu fazı işler kılacak yeni türden yönetimsel araçların da kendiliğinden türemesine yol açar. Bu yeni yönetimsel araçlar, statik bir hiyerarşi içinde toplumsal kontrol siyasetinin şiddetinin artmasıyla doğru orantılı bir içerik edinirler. Bürokrasi balık tutacak yeni bir kıyı keşfeder ama bu kıyıda balıklar sadece olta ile tek tek değil, ağ ile sürüler halinde tutulabilmektedir: Başbakan TOKİ ağı marifetiyle kentsel dönüşüm projeleri üzerinden kentlerin demografik yapısını, dolayısıyla siyasi kesitlerini AKP orta sınıfı lehine değiştirmiştir, değiştirmeye devam etmektedir. Bürokrasi (TOKİ aygıtı gibi) ülkeyi tek bir coğrafi-siyasi bütünlük olarak artık görmez. Biyopsi yapar gibi aldığı mikro parçalara bu aygıt, AKP orta sınıfı üzerinden -birazdan değineceğim- siyasi ekonomik kararları şırınga eder. Yatırımlar biyo-protezler halinde bedende çoğaldıkça ülke sistematiğinin mekansal hiyerarşisini silerler. Ya da başka deyişle vücut artık organsız, dokusuz, anlamsız ve şekilsiz parçaların yığınına dönüşür ki bizler buna "ülkemiz" deriz.


fikir ve proje: Herkes İçin Mimarlık (Architecture for All), Editör ve Koordinasyon: Yelta Köm. tüm çizimler ve fotoğraflar katkıcılara aittir: Ayşe Selin Gürel, Beyza Derbentoğulları, Burçak Sönmez, Ceren Kılıç, Ceren Sözer, Erdem Tüzün, Erdem Üngür, Emre Gündoğdu, H. Cenk Dereli, Hayrettin Günç, Kerem Özcan, Merve Gül Özokçu, Yasemin Sünbül, Yelta Köm

kütüphane

akm cephesi

Gezİ'nİn Açtığı Yarıktan Bakınca

tem/ağu 2013 - XXI 48

Gezİ parkı

Korhan Gümüş

Kanal İstanbul, üçüncü köprü, üçüncü havalimanı, kuzeyde ikinci İstanbul projeleri... Bunlar Taksim’e kışla yapma inadı yüzünden ortaya çıkan siyasal kriz nedeniyle buharlaşma tehdidi altındalar. Bir çorap söküğü gibi Topçu Kışlası projesinden başlayan krizin arkası gelebilir. Çünkü bu krizin arkasında yereli bastıran, mekanı politika dışına iten, düşünceyi ifade özgürlüğünü engelleyen merkezci ulus-devlet işleyişinin yarattığı şiddet var. Son zamanlarda ortaya çıkan bu projelerin kendi başlarına işlevleri ve etkileriyle değerlendirilmemeleri gerekir. Bunlar ulaşım ya da yerleşim projeleri olmaktan öte, merkezi otoritenin kent ekonomisini kontrol altında tutmasını sağlayan bir rejimin yarattığı radikal müdahalelerdir. Bu açıdan Taksim Gezi Parkı olayının rejimin yarattığı şiddetin gözler önüne serildiği bir yarık olduğunu düşünüyorum. Bu yarıktan baktığımızda birçok sorun aynı anda ortaya çıkıverdi. Öncelikle kamu sisteminde bir problem var: Fikir üretimiyle ilgili konuları, planların, projelerin nasıl yapıldığını sanki çoğunlukla es geçip meseleyi yalnızca siyasetçilerin niyetleri, tercihleri üzerinden okuyoruz. Merkeziyetçi, otoriter bir devlet işleyişinin ürettiği bir anlam dünyası içinde kamusal alanları, mekanı dönüştürüyoruz. Projelerin, planların siyaset dışı konular, teknik işler gibi kabul görmesi, algılanması da bunu göstermiyor mu? Yaratıcı faaliyetler, fikir üretimi kamu sahasında ancak filantropik alana sıkışmış vaziyette. Fikir üretiminin bastırılma biçimi kentlilere karşı çok büyük bir haksızlık. Peki bu bastırılma biçimi nasıl gerçekleşiyor? Sınıfsal çelişkilerin, şiddetin üretildiği alanlar, mekan kalıcı bir temsil edilen statüsünde. Kentsel mekan politikanın nesnesi olarak konumlanıyor. Seçkinlerin gözünden okunuyor, anlamlandırılıyor. Kentsel mekan sosyal ilişkilerinden arındırılarak yalnızca fiziksel bir varoluş olarak

ele alınıyor. Ulaşım, kültürel miras, ekoloji, konu ne olursa olsun, bunlar politika dışı konular. Politika ise niyetler, tercihler olarak algılanıyor. İster proje geliştirilsin, ister itiraz edilsin aynı bilgi rejiminin içinde sıkışıp kalıyoruz. Taksim Projesi'nde görüldüğü gibi kamusal kararın en önemli safhası olan fikir üretimi, ihaleyle gerçekleştiriliyor. Bu durumda kamu sahasında yalnızca piyasa aktörleri ve resmi taraf kalıyor. Sivil toplumun katılımıyla ilgili koşullar oluşmuyor ve kararlar müzakere edilemiyor. Projeler ancak uygulama aşamasında halkın karşısına çıkıyor. Bu durumda itiraz etmekten başka çare kalmıyor. Oysa kamusal işlev olarak kararların çıkar gruplarına açılmadan önce bağımsız kurumlar aracılığıyla ve özellikle de yaşam çevresini paylaşan insanların katılımıyla geliştirilmiş olması gerekir. Yaşadığımız bir başka problem de yaşam çevresi ile ilgili konuları tartışırken toplulukların kutuplaşması, tercihlerin bir ölüm kalım meselesi haline getirilmesi. Kutuplaşmanın, çatışmacı bir kamusal alan oluşmasının nedeni, insanların yaşam çevrelerini ilgilendiren konuların dahi ulusal siyasetin araçlarıyla işlenmesi. Oysa İstanbul'da seçimle gelmiş bir yönetim var. Kente dair kararların merkezi otorite tarafından alınması, yönlendirilmesi bu çatışmacı ortamı körüklüyor. Barışçıl, diyaloğa dayalı gelişmeleri ve kentin enerjisini sürece katmayı engelliyor. Türkiye'nin önündeki AB süreci olsun, diğer problemli konuların çözümü için atılan adımlar olsun, bu konuda demokratik standartların geliştirilmesine ihtiyaç var. Artık yerel konuları araçsallaştıran, katılımı engelleyen ve toplumu kutupsallaştıran bu merkezci siyasetin değişmesi gerekiyor. Merkezi otoritenin bir kentin meydanı veya kamusal alanı hakkında karar vermesi asla kabul edilemez. (Bu konuda üyesi olmayı amaçladığımız AB’nin mevzuatı yeteri kadar yol gösterici.)


Gezİ Parkı

Yöneticiler tarafından telaffuz edilen Topçu Kışlası ya da Kent Müzesi gibi imgelerin dile getiriliş biçimine baktığımızda bunlar içi boş kavramlar olarak yer alıyor: Kent Müzesi’nin programını kim oluşturuyor, projeyi kim yönetiyor? Topçu Kışlası’nı öneren mimar “Benim projem kazandı” dediğine göre “kazanamayan” diğer projeler nelerdi ve kimler tarafından önerildi? Bunları bilmiyoruz. Mimarın bu projedeki rolü nedir? Ne amaçla kullanılacağı belli olmayan bir yapı için nasıl tasarım yapabilir? Acaba bu işi ondan daha iyi yapacak başka mimarlar yok mudur? Bu sorular “anonim” bir kamu anlayışı içinde konumlandırılan projenin öznelliğini nasıl gizlediğini ve şiddet üretimine nasıl aracılık ettiğini gösteriyor. Ayrıca geçmişte yıkılmış olmasının bazı çevrelerde yarattığı duyarlılık (mesela “İnönü yönetimi, bu tepeden inmeci modernistler bizim ata yadigarlarımızı bilerek ortadan kaldırdılar” tezi) yalnızca bu şekilde mi temsil edilir? Bunun inşaat yaparak bir yeşil alanı yok etmek dışında başka yolları yok mudur? Geçmişte gerçekleşmiş bir yıkımı telafi etmek için yapılacak tek şey onu bir imar hakkı olarak değerlendirmek midir? Kışla inşa etme fikrini de bir kenara koymadan, dışlamadan birçok farklı yaklaşım olamaz mı? Bir mimar nasıl “Ben kamu otoritesini arkama aldım, benimkinden başka bir fikir olamaz” diyebilir? Ama gördüğünüz gibi muhakeme gerektiren mimari bir sürecin üzerinden atlanıyor ya da bilerek ihmal ediliyor ve karar doğrudan kamu otoritesinin üzerinden konuşuluyor. Mimarlığın, deneyselliğin, kamusal niteliğin buharlaştığı bir noktadayız. Görüldüğü gibi bir şirketin yapılan göstermelik (“üç yerden teklif getir, en düşüğü seninki olsun ve kazansın” yöntemi) bir ihaleyle bu proje işini almış olmasının tamamen bir zırvalıktan başka bir şey olmadığını anlıyorsunuz. Seçilen mimarın muhtemelen yönetimle çıkar ilişkileri olan, sırları paylaşan, uyumlu ve mimari kaprislerini sergilemeyecek bir kişi olmasına dikkat ediliyor. Buna karşılık şiddetle bastırılan sivil deneyimi, Gezi'yi yeniden kamusallaştırma girişimi olarak değerlendirmek mümkün. Daha önce olağan koşullar içinde çevik kuvvet tarafından işgal edilen, otopark yapılan, spor alanlarının üzerine

otel inşaatı yapılan, kamuya açık kültür kuruluşları özelleştirilen ve derme çatma projelendirilen bu alandaki kamusal modele bir alternatif ortaya çıktı. Parkın sivil toplum tarafından kullanımı, kütüphanesi, bostanı, televizyon kanalı, piyasa dışı marketleri ile bir sorun olarak değil, çözüme dönük adım olarak okunmalıydı. Bu müteahhitlerle, yatırımcılarla kararlaştırılan bir dönüşüm değil, bağımsız insanların, piyasa mekanizmalarından bağımsız gerçekleştirdiği bir oluşumdu. Bu kriz her iki açıdan da, hem demokratikleşme hem de alternatif bir kullanım biçimini ortaya koymasıyla İstanbul’un gerçek bir dünya kenti olduğunu gösterdi. Gezi Parkı projesi konusunda burada eski siyasetin öğelerinin yanında yepyeni bir durumun ortaya çıktığını düşünüyorum. Hatta eski öğelerin yeni bir karışım içinde, birlikte yeni bir deneyim gerçekleştirdiğini. Bu gelişmenin geri alınamayacağını, tarihten silinemeyeceğini düşünüyorum. Mimarlık alanının imha edilmesine karşı, yalnızca profesyonelleri değil, toplulukların yaşam çevresiyle ilgili kararların katılımla gerçekleşmesi, düşünceyi ifade özgürlüklerinin güvence altına alınması için meslek örgütlerinin de sorumlulukları bulunduğunu düşünüyorum. Bu nedenle meslek örgütlerinin işlevlerini yalnızca itirazla sınırlandırmaması, kamusal işleyiş üzerinde etkili olmasını talep etmemiz gerekir. Mesleki alanın yalnızca ulus-devlet üzerinden işleyen merkezi politikalara endekslenmesi politik bir durum değil. Bugün kent ölçeğinde bir araya gelmenin, üstelik de siyasal alandaki kimliksel tasarımlarını öne çıkarmadan, dışlayıcı olmadan, soylulaştırıcı dikey hareketten güç almadan farklı siyasal hareketlerin de bu forumlarla iletişim içinde olmasının merkezci politikayı dönüştürebilecek bir gelişme olduğunu düşünüyorum. Bu gelişme yaklaşan yerel seçimler için de bir fırsat olarak görülebilir. Bu gelişmeyi anlayan bir belediye başkanı adayının ortaya çıkmasını ve merkezci politikayla barışçıl ilişkiler içinde göbek bağını kesmesini hep birlikte tahayyül edebiliriz. Kentin enerjisini dışlamayan, insanları eşya gibi görmeyen bir yönetim çok şey kazandırır.

49 XXI - tem/ağu 2013

çadır strüktürleri


Mİmarlığın Mücadelesİ

Hİçbİr Şey Yapmamak

Taksimle ilgili 2011 yılında seçim çalışması kapsamında yaptırılmış tepeden inme, nitelik yoksunu ilk imajlar medyada yayınlandığında hepimiz hayal kırıklarıyla bezeli şaşkınlık geçirmiştik. Yazan, çizen, konuşanlar oldu elbet. Taksim Dayanışma Platformu kuruldu, sosyologlar, şehir plancıları, siyaset bilimciler, mimarlar tepki verdi. Mimarlar Odası, dernekler, sivil toplum kuruluşları bildiriler yayınladı. Hatta çoğu zaman- iki tanesinin bile bir araya gelmesi mucize - 40 mimar açık mektup yayınladı bir sene önce.

Türkiye’de birçok ilde yeşil alanlar ve parklar insanların kolayca ulaşamayacağı yerlere konumlandırılır. Aslında birçok belediyenin seçim politikalarında listenin en başında yer alır. Maliyeti düşüktür, bir altyapı gerektirmez. İnsanların orayı kullanmasının da önemi yoktur. Üst geçitler gibi bir hizmet göstergesi olarak niteliklerinden çok sayıları önemlidir. Yapılan parkların hiçbiri park işlevi görmez, fakat biri hariç bir parkta olması gereken tüm öğeleri barındırır. Ama o eksik bir öğe, kullanıcı olduğu için diğerlerinin var olması da anlamını yitirir.

Lakin çoğumuz, süregelen mantık dışı ve hezeyan dolu gündem akışının getirdiği bezgin umarsızlıkla karşıladık olan biteni. Ne de olsa, yöneten değil hükmeden, hizmet etmek yerine sömüren, iletişim kurmak yerine emreden erke hepimiz uzun süredir boyun eğmekteydik. Uzun süren baskılar birikim getirirmiş zira. Had sınırları içinde kabaran bir çığ gibi birikirmiş meğer bunca zaman.

Ankara’da da durum aslında çok farklı değil. Parkı sadece çim, birkaç ağaç ve banklardan ibaret gören, peyzaj anlayışı refüjlere çiçek dikmekten öteye geçemeyen bir zihniyetten kent içindeki yeşil alanların önemini anlamasını beklemek de naiflik olur. Bu sebeple parklar artık haftasonu taşıtla ulaşabileceğimiz alanlara dönüşmeye başladı. Kent içinde nefes alabileceğimiz, oturup dinlenebileceğimiz, bir araya gelip tartışabileceğimiz alanlar bizden uzaklaştırılıyor. Günün her saati ulaşabileceğimiz alanlardan sadece hafta sonu kullanabileceğimiz, belki de hiç gitmeyeceğimiz alanlara dönüştürülüyor. Refüjlerdeki düzenlemelerden de anlaşılabileceği gibi kullanımının da bir önemi yok. Yeşil artık bir süs öğesinden ibaret görülüyor.

Kutlu İnanç Bal

Doğrudur; üç-beş ağaç değil halen süren tepkilere tek sebep, Topçu Kışlası ya da AKM de değil. Ama çok iyi biliyoruz ki bu kez kent, doğa ve mimarlık her şeyin başlangıcı. Belki ilk defa ülke gündemi bu kadar mimarlıkla ilişkilenir oldu. Gezi Parkı kurtarılana dek, bundan sonra kentlerle ilgili verilen kararlar tamamen şeffaflaşana dek, kentin kaderini kentli belirleyebilene dek mücadele mimarlıkla ilişkili olacak. Mimarlar için, toplumla ve gündemle temas edebilme fırsatıdır bu. Yanlış giden bir şeylerin düzeltilmesinde rol alma, gerçek anlamda toplumsal inisiyatif alabilme ihtimali… Belki de ilk kez mimar olduğumuz için haklı gurur duyabilme şansı…

Master Plan Gereklİlİğİ

Onat Öktem

Fakat son dönemde Gezi Parkı’nda yaşananlardan sonra herkes kent içindeki yeşil alanların potansiyellerini keşfetmeye başladı. Ankara’da Kuğulu Park için de aynısı geçerli. Yapıldığından beri belki de hiç bu kadar farklı kullanıma ev sahipliği yapmamıştır. Atatürk Orman Çiftliği’nde yaşananlardan sonra ilerde aynı tartışmalar Kuğulu Park için de yaşanacağa benziyor. Ama artık kaygılanmak için bir sebep göremiyorum. Hep adına konuştuğumuz kullanıcılar hiçbir tasarımcının hayal edemeyeceği çeşitlilikte bir kullanım önerdiler ve onu yaşattılar. Artık kamusal alanlar kendi kullanıcıları tarafından tekrar tasarlanıyor ve sahipleniliyor. Kent içi yeşil alanların nasıl tasarlanması gerektiğinin programı yazılıyor. Bu süreçte mimarların tek yapması gereken şey hiçbir şey yapmamak! Böylece bu yaşananlardan belki biz de bir şeyler öğrenebiliriz.

tem/ağu 2013 - XXI 50

Gezİ parkı

Hasan Çalışlar

Bu tür olaylarda tekil konular üzerinden hareket etmenin doğru bir yaklaşım olmadığını düşünüyorum. Gezi Parkı olaylarında Topçu Kışlası’nın yeniden yapılmasının konuşulması ne kadar akıl dışıysa, İstanbul’un en önemli meydanının makro düzeyde bir planı olmaması da o kadar inanılması güç bir durum. Gezi Parkı Taksim Meydanı’ndan ayrı düşünülemez. Mutlaka bir master plan yapılması gerekiyor. Taksim Meydanı’nın bir düzenlemeye ihtiyacı olduğu aşikar. Dünyanın hiçbir yerinde bu kadar turistik ve önemli bir meydan aynı zamanda ulaşım merkezi olarak kullanılmaz. Oysa Taksim Meydanı’nı da konu eden yapılmış en son master plan, halen üzerindeki parkı tartıştığımız Prost planı. Bu plan yıllar içinde özellikle Hilton ile başlayan ve Kongre Vadisi ile devam eden bazı müdahalelere maruz kalmış olsa dahi İstanbul'un en kimlikli ve ölçekli caddelerinden biri olan Cumhuriyet Caddesi'ni hayata geçirmiş ciddi bir omurga. Buna karşılık bu planın en önemli noktası ve başlangıcı olan Taksim, noktasal müdahalelerle sanki akapunktur gibi bir tedaviyle yönetilmeye çalışılıyor. Dolayısıyla şu andaki plansız, programsız hatta gizli kapaklı yapılan bütün uygulamaları son derece demode buluyorum. Parkı, meydanı, kültür merkezini, caddeyi ayrı ayrı tasarlayıp sonra Lego gibi birleştiremezsiniz. Ayrıca kentlerin kendilerine göre ortak bir hafızaları vardır ve binaları yıkmak, parkları yok etmek, bazılarını yeniden yapmak, o hafızayı yok eder. Tarihin, yöneticilerin tercihlerine göre yeniden yazılması kentlerin meydanlarına yapılacak müdahalelerle olmamalıdır. Karar vericilerin sadece rasyonel değil duygusal olarak da ne kadar yanlış bir noktada durduklarını, herhalde bugün gelinen “direngezi” ruhu onlara anlatacaktır.

Sorgulamadan Uygulamaya Zumbara*

Doğanın ve insan ilişkilerinin neredeyse tamamının para karşılığı alınıp satılır olduğu günümüzde, hayat tüketilebilecek bir ürün olarak karşımızda dururken, para ve zaman algımızı tekrar ve tekrar sorgulamamızı sağlayan Zumbara için Gezi Parkı'nda bulunmak, sorgulamaların uygulamaya döndüğü bir gerçeklikti. Gezi Parkı'nda Zumbara vizyonunu yaşadık kelimenin tam anlamıyla 20 gün boyunca. İnsanların zamanı özgür bıraktıkları, parayı şükranın ifadesi olarak kullandıkları, birlik, bütünlük ve bolluk bilinciyle armağan kültüründe yaşadıkları bir dünyanın mümkün olduğuna inanıyoruz diyorduk ya, işte Gezi'de bu dünyayı yaşadık biz. Gezi’de hayat cömertlik üzerine tasarlanmıştı. Kütüphane, mutfak, itfaiye, bostan, revir, atölyeler dayanışmanın kendi kendine ne kadar çabuk örgütlü hale gelebileceğini gösteriyordu adeta. Hepimizin değerli hissetmeye ihtiyacı var diyoruz ya hep, Gezi’de bütünün hayrına ben ne verebilirim diye kendine sormaktaydı herkes. Kendimizdeki en iyiyi başkaları ile paylaşırken, kendimizi değerli, özel ve iyi hissediyorduk. * Para yerine zamanın kullanıldığı sosyal paylaşım ağı, www.zumbara.com


#Dİren-en-MEKAN; Gezİ Parkı’nda Kamusal Mekanın Yenİden Artan Materyal Değerİ Murat Çetin*

Yaklaşık üç haftalık bir süreçte hemen tüm kentsel kuramların sergilendiği bir mimarlık dersine dönüşen bu Gezi Parkı deneyimi, çok öğreticidir. Güç ve mekan ilişkileri çerçevesinden bakıldığında, muktedirin konvansiyonel araçlarla mekan üzerinde hakimiyet kurmasının kalıcı olmayacağı, çağdaş araç ve örüntülerin kentsel alanın yeniden kamusal mekana dönüşmesini sağlayacağı aşikardır. Bu direniş politik ve sosyolojik bir devrimin öncülü olduğu kadar mekansal bir devrimin de habercisidir. Bu olaylar siyasi açılımlarının yanı sıra mimarlık ve kent bilimi üzerinden bakıldığında yeni kuşakların artık kentsel mekanlarına sahip olduğunu göstermiştir. * Doç.Dr., Kadir Has Üniversitesi, Sanat ve Tasarım Fakültesi, İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı Bölümü

Post-modernite bağlamında bakıldığında görülen, uzun süredir asal değerini yitiren "mekan"ın tekrar maddesel değerini geri kazanıyor olmasıdır. Dolayısıyla mekan, artagelen imge değerinin yanında giderek gölgede kalmış olan fiziki değerini yeniden kazanmış oluyor. Ayrıca, Gezi Park'ı direnişi bizlere mekanın ne kadar karmaşık örüntülerden oluşan (rizomatik) bir yapısı olduğunu, basit tanımlamalarla anlaşılıp, çözülemeyeceğini, ve tabi ki yönetilemeyeceğini

dışarı atılan gezi parkı direnişçileri

mekansal mücadele safhaları

51 XXI - tem/ağu 2013

Kamusal alanın, haksız ve usulsüzce özel alana devri girişimine duyulan kitlesel bir tepki, mekana ve onun elinden alınmasına dair direncini, yine mekansal araç ve yöntemlerle gösterdi. Post-modern dönemin genel atmosferine uygun biçimde, sosyal medyada ve dijital ortamda başlayan bir direniş, 21. yüzyılın ilk çeyreği içinde ve İstanbul gibi küresel bir kentin tam da orta yerinde, birdenbire oldukça somutlaşmış, fizikselleşmiş ve arkaik, hatta ilkel bir görünüm alıyor ve çok temel bir toprak mücadelesi haline dönüşüyordu.

gösterdi. Sadece kolluk gücüyle hakim olunmaya çalışılan bir kamusal parkın çeşitli örüntülerle İstanbul’un 40 civarındaki parklarında yeniden canlanması bunun en belirgin kanıtıdır.

Gezİ Parkı

Geniş toplumsal tabakaların vaktiyle ötekileştirdikleri diğer tabakaların çok daha fazla ihtiyacı olan kamusal bir alanın gaspına engel olmak üzere onlara destek olmaya karar vererek, tekrar açık, kamusal, yani kentsel alana inerek, sadece kendileri değil "herkes" için "kent hakkı" arama mücadelesini vermeye karar verdiklerinin bir göstergesidir Gezi Parkı olayları. Ve inanıyorum ki kentleşme tarihimizde de önemli bir kırılma noktası olacaktır. Kamusal alanına sahip çıkmak üzere müzik, dans, kitap okuma gibi eylemlere dayalı etkinlikler düzenleyen bir topluluğun, kentsel mekanla kurmaya başladığı yeni ilişki biçimi oldukça tehditkar bulunmuş olmalı ki (ve bu endişenin pek de yersiz olmadığını geldiğimiz şu noktada çok da net görüyoruz), bu yeni kentsel mekan kullanıcıları burayı terk etmeleri için sabaha karşı ağır bir müdahaleye maruz bırakıldılar.


Gezİ Parkı’nda bİr “Sırça Köşk” Yağmur Yıldırım

“Ret nöbeti” ile fitili ateşlenen, dev bir algı kırılması ile bunun çağlayışı olan toplumsal patlamada Uğur Tanyeli’nin söylediği gibi; “Dünya tarihinde ilk kez mimarlık aracılığıyla isyan ediliyor.” Ne var ki, ofislere hapsolmuş “döşeme planları”na Gezi’deki çadırlardan kafa tutan mimarlık eylemi kendine çığır açıyordu. Kışla projesinden “barok açılımı”na haftalardır gündemin başını tutan mimarinin aksine tüm bu süreçte mimarlar, her zamanki sağlam ve vakur duruşlarının “o yer”inden birkaç metre öteye sesini duyuramayan, astigmatını atamamış gözlere silik karakterlerden öteye gitmeyi başarabilmiş değil. Eldeki iğneleri batırma arayışından önce, bu muazzam ikilem ve Gezi Parkı direnişinin ortaya çıkardığı yeni toplumsal dinamikler arasında kurulacak analojiyle “mimarlık üzerine düşünmek” için güncel bir platformun acil gerekliliği görülebilir. Günümüz izole hayat tarzına karşın toplumda minimum mahremiyete sahip olma sorunsalında Gezi Parkı ile oluşan yeni duruş, ortak paydada birleşen bireyi gözetiyor. Buradaki “birey” kavramı günümüz algısıyla -modern çağın başlangıcından itibaren bireysel kökeni ile birlikte anılan- mimarlık eylemi üzerinden okunacak olursa, süreç boyunca iyi niyetli bir çabayla bireysel olarak “etkide bulunmak için bir eylem” arayışındaki mimarlar için belki de asıl sorunun kendileri hakkında olduğuna varılabilir. Bu arayışta kendi kendilerine yardım edebilecekler mi? Varoluşundaki sonsuz yaratma arzusu, bu noktada benliğiyle çelişkiye düşüyor. “Bir yapının artık neden ve kim için yapıldığı unutulmuş durumda.” diyor Toyo Ito. Mimarın “Doğru yapının doğru yerde kendiliğinden oluşabilmesi için”, günümüz dünyasının yıldız mimarların gösteri alanına

dönüşmüş sahnesinde, belki de mimari egosundan vazgeçerek, kendisiyle uzlaşıya varması gerekiyor. En genel şekilde “insan gereksinimlerini barındırmak üzere fiziksel çevrenin düzenlenmesi” olarak tanımlanan mimarlık eyleminin, güncel bağlamda bunun ötesine geçişi ile 22 Haziran’da gerçekleşen müdahaleye kadarki Gezi Parkı’nda geçerliliği ve gerekliliği sorguya açık. Tüm bu süreçte Gezi Parkı’nı “işgal eden” insanlara dahil olup parkı ve oradaki günlük yaşamı deneyimleyen mimarlar, tamamen “yeni bir yaşamdaki yeni bir mimari”nin bu genel geçer tanımlara meydan okuyan mekanda, oradaki insanlar arasında kaçınılmaz bir şekilde kendiliğinden şekillenmiş olduğunu gördüler. Sou Fujimoto’nun Japonya’daki depremin ardından söylediği gibi; “Herhangi bir akıma veya stile ait olmayan, bu evrensel mimari insanların hatıra, deneyim ve umutlarıyla kurduğu sayısız bağdan kaynaklanıyor. Bu bağlantılar bir yapı şekline ancak burada bürünebilirdi, böylece bir kez daha insanlar mimariyi şekillendirmiş oldu.” Gezi Parkı direnişi, yeni kent okumalarının elzemliğini hatırlatarak, belki de herkesten çok mimarları, günümüz ve geleceğin toplumu üzerine yeniden düşünmeye çağırıyor. Getirdiği tüm sorularla birlikte, gelecek için umudu temsil ederek, izlenecek yollar üzerine alternatif algılar yaratıyor. Bir düşünce kuruluşu (think tank) olarak mimarlık ile sosyal varoluşunun getirisi “farkındalık yaratma”yı gözeten bu duruş, aynı zamanda “sırça köşk”lerinden çıkarak çoktandır yüzünü çevirdiği sokaklara tez zamanda (geri) dönmesi gereken günümüz mimarlarının toplumsal konumlarının da bir (öz)eleştirisi olarak nitelendirilmeli.

Mİmarlar Olmadan

tem/ağu 2013 - XXI 52

Gezİ parkı

Yelta Köm

0. Bu yazı sıralı bir akışla ilerleyemiyor, belki de tüm durumun havasından böyle. #direngezi gibi biraz parçalı, merkezi dışlayan, birçok küçük merkezi ve parçası olan bir yazı. 1. “Sabah 04:00 gibi... Ertesi sabah ofise döneceğim diye gece eve döndüm, parktayken bir huzursuzluk vardı içimde ama bambaşka bir deneyimdi, buraya bir şey olmaz herhalde, zaten baksana kaç kişiyiz ki, Hrant’ı anan kaç kişiysek o kadarızdır dedik -öyle değilmiş- . Uykuya direnmeye çalışıp, telefondan twitter’a bakıyorum. Sonra sabah ezanı ve hızla gelen tweetler... Müdahale oluyordu, sonrasında uyku tutmadı zaten, sabah kalktım parka gittim tekrar, sonra tekrar, sonra gidebildiğim kadar, tekrar, tekrar, tekrar.” 2. -There is a light that never goes out-1 Neredeyse bir buçuk sene önce hiç birimizin aklına gelmeyecek bir şey oldu Gezi’de. Kamusal alandan başlayan hikaye, her yere yayıldı. Kimileri "Bir birikimin sonucu." dedi, kimileri "Üç-beş ağaç için bu kadar olay mı çıkarılır?" dedi. Birçok kişi ilk defa şiddeti birebir yaşadı, yeni taktikler geliştirdi. Dışarıya çıktı herkes, nerede ses varsa, nerede insanlar varsa, bir arada olmanın dayanılmaz hafifliğini yaşamak için dışarıya çıktı insanlar. -Where there's music and there's people and they're young and aliveKamusal alanda başlayan bu mücadele, yine kamusal alandan gücünü alarak, dağılarak güçlenmeyi öğrendi. Parklarda forumlar başladı, biz diyenler, siz diyenler, bunlar diyenler, hepimiz herkes demeye başladı. Kamusal alanda herkesle buluşmak hepimize iyi geldi.

-And if a double-decker bus crashes into us , to die by your side is such a heavenly way to die 3. Bu süreç, mimarlık açısından bakınca ne kadar gurur duyulacak bir şey gibi dursa da, mimarlar olmadan da neler olabildiğini anlık ve yerinde ürettiği direniş mimarisi ile ortaya koydu. Her şey orada üretildi, tasarlanmadı, düşünüldü. Ve eyleme geçildi, beraber yapıldı, işlendi. Ki zaten #direngeziparki tüm gücünü mekansallaşan eylemden aldı. Sözün dışında mekansallaşmaya başladıkça, eylem kalıcı olmaya, eylemin direnci artmaya başladı. Artık boşluğu dolduran sözler yerine, mekanı kullanan eleştirel eylemlerin yıldızının parladığı günlerdeyiz. Tüm eski paradigmanın kaydığı bir vakitte, gökyüzünde geleneksel tüm söylemlerin kayışını izlemek farkında olan herkese büyük zevk veriyor. 4. Şimdi mutabakat vakti, katman katman birleşeceğimiz, birbirimizi, hepimizi anlamaya çaba göstereceğimiz zamana geldik. Kent üzerinden buralara gelmek uzun zaman aldı. Bize düşen daha proaktif olmak, soru sormak, dinlemek, anlamak, ikna etmeden karşılıklı ortak yolu bulma çabasını göstermek ve vazgeçmemek. Gezi Parkı’ndaki serbest kürsünün son sözleri buraya not olsun : “Özgürlüğümüz bize önderlik etsin, yaşasın özgürlük!”2 1 The Smiths şarkısı There is a light that never goes out 2 Herkes İçin Haber Ajansı HİHA, Gezi Parkı'nda Serbest Kürsü, http://www.youtube.com/

watch?v=p_iBrhBPbKs


Gezİ Parkı Dİrenİşİnİn Mİmarİ Ölçeğİ Yuvacan Atmaca

Gezi Parkı direnişinin altüst ettiği birçok tanım var. Direniş öncesinde çok rahatlıkla kullandığımız birçok tanım ve genellemeyi artık yeniden ele almak durumundayız. Direniş ile birlikte mimari söylem içinde yer alan “kamusal alan” tanımı da benzer bir dönüşüm geçirdi. Direniş öncesi ortamda yapılmaya çalışılan her kamusal alan tanımı aslında asla gerçek olarak yaşanmamış bir deneyimi varsayma çabası imiş.

Mesleki alışkanlıklarımıza ve tanımlama sistemlerimize başvursak da hepsi geçersiz. Belki bu deneyim birçok tez, birçok proje doğuracak ama “aslı” sadece bu deneyimi yaşayanların ortak belleğinde kalacak. Biliyoruz ki, bu deneyim ne mimari bir projenin sonucu olabilir, ne de bir mimari projede sabitlenebilir. Daha da tuhaf olanı; kendi uzmanlık alanımız içinde gördüğümüz kamusal alan, bizim dışımızda ve öngörülmeden yaşandığında da, bizler mimar olarak bu deneyim içinde varlık gösteremedik. Mimarların direnişin başlangıcında oynadığı rol önemli olmakla birlikte, direnişin deneyimindeki varlıkları resmi itirazlarının ve bildirilerinin ötesine geçemedi. Bu süreçte, kamusal alan içinde en belirgin mimari üretimler ise mimar olmayanlar tarafından gerçekleştirildi. Ve bu örneklerin çoğu, projelendirilmeden ve temsil araçları ile temsil edilme aşamalarına tabi tutulmadan, o anda, o zaman içinde inşa edildi ve deneyimlendi. Sadece temsili proje ölçeğindeki bir deneyim alanı içine hapsolmuş olan bizlerin ilk aklına gelen ise, önümüzde duran bir taşı diğer bir taşın üstüne koymak değil, projeler üzerinden konuşmaktı. Bu noktada akla şu soru geliyor; “mimari proje ölçeği” dışında, birebir sokakta deneyimleyebildiğimiz ve gerçekleştirebileceğimiz bir mimarlık hangi ölçekte, ne tür ilişkilerle, nasıl var olabilir?

53 XXI - tem/ağu 2013

Birçok video, çizim, görsel tanımlama ve kaydetme çabası ile bir türlü temsil edemediğimiz bu his, mimarlar için bir tür eksiklik hissini de beraberinde getirdi. Direniş içinde yaşanan, yaşandıkça yeni deneyimleri kendi içinde doğuran “kamusal deneyim” mimarlar için de coşkulu bir deneyim idi fakat alışkın olduğumuz temsil alanları içinden ele alındığında, yaşattığı eksiklik hissi ile tuhaf bir çelişkiye neden oldu. Her şey dilimizin ucunda ama ne söyleniyor, ne de yutuluyor…

Gezİ Parkı

Mimari projelerimizde üzerine en heyecanlı fikirleri ürettiğimiz, hakkında tezler yazdığımız kamusal alan, donmuş bir temsil alanı olmaktan çıkıp planlanmamış, projelendirilmemiş, anlık ortak bir deneyimle yaşanan ve asla temsili hale getiremeyeceğimiz bir his olarak belirdi. Ve biz şimdi alışık olduğumuz temsil araçları ve bir türlü görünür hale getiremediğimiz bu his ile ne yapacağımızı bilemiyoruz.


Gezİ Parkı Nasıl Bİr Örnek Oluşturabİlİr?

tem/ağu 2013 - XXI 54

Gezİ parkı

İpek Yada Akpınar*

12 Haziran 2011’de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın seçim öncesi açıkladığı kışla düşü ve 16 Eylül 2011’de Taksim Yayalaştırma Projesi’nin 1/1.000 ve 1/5.000 ölçekli planlarının Büyükşehir Belediyesi Meclisi’nde oy birliği ile kabul edildiğinden beri mahallemiz Taksim, sözde “kentsel dönüşüm” projesiyle radikal bir tehdit altında(ydı). Türkiye’nin meydanı, kapalı kapılar ardında alınan merkezi ve baskıcı kararlarla, kamusal bir parktan kapalı ve özel bir yapıya çevrilme sürecinde(ydi). 1930’larla adeta "ideolojik bir savaş" yaşayan merkezi yönetim, günlük hayatın parçası haline gelmiş, kamusal belleğin önemli bir mekanını "dönüştürme" azminde. Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde Ahmet Hamdi Tanpınar (1961) iki uygarlık, iki değerler sistemi arasında bocalayan Türk toplumunun ironik tablosu çizer. Genelde geçmişe bakışımız bu hikayede aktarıldığı gibi "müzeleştiren bir bakış". Ya "müzeleştirerek" ya da "yıkıp yaparak" yeniyi de hayattan koparıyoruz. Taksim'de, kentliyi sürece dahil etmeden devam eden tepeden inme süreç, Uğur Tanyeli'nin deyimiyle "histiografik" bir sorun. Binaları yeniden yaparak geçmiş yeniden inşa edilebilir mi? Bu, geçmişin sorunsuz olduğu sorunlu bir duruş. Walter Benjamin'in Nazi Almanya’sı bağlamında da belirttiği gibi bu türden bir estetizasyon yaklaşımı "totaliter bir tavır". Bu proje ve beraberindeki kentsel dönüşüm uygulamaları, kentlinin isteklerini ve kentliyi yok sayıyor. Ve tam da bu noktada, Taksim-Gezi dahil, her türlü ölçekteki kentsel kararlardan dışlanan kentli, mahalleli ve meslek insanı olarak bu süreçte tarafız... Mahallemizdeki Haziran ayı başındaki üç haftaki deneyimle yeni bir faz ve yeni bir dil/alfabe yaşama geçti diye düşünüyorum. Henri Lefevbre’in deyimiyle "soyut mekan"dan "somut mekan"a geçişi yaşadık ve bunun bizim için kritik önemini kavradık. Kent sosyolojisinden esinlenen derslerimizde New York, Paris, Londra, Latin Amerika üzerinden aktardığımız örnekler bizzat burada, mahallemizde gerçekleşti: Farklı diller, sesler ve renkler karşılaştı, buluştu, görünür oldu, görünür olduk. Bu çerçevede "kamusal mekan"ın olumlu anlamıyla "çatışma ve çarpışma" potansiyeli ortaya çıktı. Otoriter ve baskıcı tavrını mekan üzerinden uygulayan merkezi yönetime kentliler yanıtlarını yine mekan üzerinden, yalın ve net bir biçimde mizahla çevreleyerek ilettiler. Mekan üretimi açısından bakıldığında, Gezi Parkı’nda, birlikte üretilen, paylaşılan, hata yapılan ve hataların birlikte düzeltildiği bir deneyim süreci yaşandı. Gezi Parkı, birkaç ağacın, park olmanın çok ötesine geçti. Süreçte kalıcı toplumsal ve kültürel kazanımlar elde edildi. Her şeyden önemlisi bu olağanüstü halk hareketinin ve kentsel deneyimin parçası olmak, demokratik bir gelecek için umut yarattı. Bugün beklenen; Başbakan’ın kentlilerin hassasiyetini anladığını, kıymet verdiğini, samimiyetle talepte bulunan insanlara verdiği değerin bir yapının ısrarından

önemli olduğunu düşündüğünü söyleyebilmesi. Bunu hiçbir siyasi komplekse kapılmadan yaptığını, kendi ısrarından vazgeçerek parkın park olarak korunması fikrini onayladığını, konunun devamını yerel yönetime bıraktığını beyan edebilmesi. İşte tam da bu noktada Gezi Parkı, birlikte yaşama anayasasının fiziki izdüşümüne dönüşebilir. Gençlerin hınzır, ezber bozan yaklaşımları, mimarlıkkentsel tasarım alanında da ilham kaynağı olabilir. Gündemdeki sorular: Tüm bu deneyim ve kazanımların ışığında yerel ölçekte, üç belediyenin kesişim noktasında yer alan 50 hektarlık mahalle parkımızda nasıl bir yaklaşım uygulanabilir?
Çok sesli, renkli, çoğulcu, eşitlikçi bir katılım sureci nasıl oluşturulabilir? Fiziksel ve sosyal anlamda steril-hijyenik kalıpların dışına çıkarak, kent ekolojisinden kültür ekonomisine birçok disiplini alışıldık sınırlarının dışına nasıl taşıyabiliriz? Sokaktaki kentliden yukarıya organizasyon, örgütlenme modeli oluşturulabilir mi? Mahalleliyi, yereli, kentliyi, vatandaşı yani Ayşe teyzeyi ve Ahmet amcayı katarak, mahalle forumlardan beslenerek, farklı paydaşların görüşleri alınarak entegre ve deneyimsel hınzır bir süreç oluşumuna nasıl katkı koyulabilir? Yerel yönetimler ile kentliler bir arada park(larda) forum düzenleyebilir mi? Cenk Dereli’nin deyimiyle , “tasarımcıların, semt sakinleri için tasarladığı değil, semt sakinlerinin fikirlerinin tasarımcılar tarafından tercüme edildiği bir eylem alanı” oluşturulabilir mi? Gezi’yle birlikte yeni bir dil, yeni bir davranış biçimi oluştu. Bu, gelecek için demokratik bir kent yaşamı tariflemeye olanak sağlayabilir mi? Farklı paydaşlar arası müzakere ortamı nasıl temin edilir? Gezi’de yaşananların, forumlardan elde edilen geribeslemeler üzerinden, Gezi Parkı üzerinden kent için barışçıl bir dil, iklim, atmosfer üzerinden “oluşum süreci, kentsel senaryosu, işletim modeli” ile örnek oluşturması nasıl sağlanabilir? Kısacası kendimize özgü bir süreç Taksim-Gezi’de nasıl yaşama geçirilebilir? TaksimGezi’deki böylesi deneysel ve bize özgü süreç, demokratik kamusal mekanların oluşumuna örnek teşkil edebilir mi? Siyaset, Korhan Gümüş’ün hep vurguladığı gibi, iktidarın kullanılması değil, görünmez olanın görünür kılınması, yeni sosyal aktörlerin ortaya çıkmasıdır. Bu karşılaşma, siyasetin mimarlıkla, sanatla karşılaşması, siyasetin “estetize edilmesi” ya da “süslenmesi” değil, ezber bozan bir biçimde dönüştürülmesi, yeni bir dil ve alfabe ile çoğulcu bir biçimde yapılandırılmasıdır. Siyaset, kamusal mekandaki karşılaşma, çarpışma, çatışmanın yok sayıldığı, ertelendiği değil; görünür kılındığı ve dönüştürülmeye çalışıldığı anda ve yerde başlar. *Doç. Dr., İTÜ


Gezİ parkı

Park

Hep söylenir, İstanbul'un doğru düzgün bir imar planı bile yoktur diye. İhlallerle, ihmallerle, suistimallerle delik deşik olmuş bir plan var karşımızda. Üçüncü köprü bile planda yoktu, belki bilirsiniz, hani şu geçenlerde temeli atılan, kendinden çok ismi konuşulan köprü. Anayasası olmayan bir ülkede yaşandığı gibi pekala imar planı olmayan bir şehirde de yaşanabilir belki de, kim bilir? Derdimiz bu olsaydı... Geçtiğimiz günlerde İhsan Bilgin1 yazdı, Dolmabahçe Sarayı'nın etrafında sarayı korumak üzere bu defa surlar yerine kışlalar inşa edilmişti; işte 2 numaralı park alanı, bu kışlaların arasındaki boşluklara, kısmen de kışlanın boşalttığı alanlar üzerine kurulmuştu diye. Parkın içerisinde şehrin tamamına hizmet edecek kamusal araçlar, stadyum, açık hava tiyatrosu ve sergi sarayı inşa edilecekti. Ancak o melun park bir türlü arzulandığı gibi kamusallaşamadı herhalde ki, 1950’lerden itibaren birer birer otellerin işgaline uğradı. 1950’li yıllarda iletişim araçları bugünkü kadar gelişkin değildi, ancak yine de Hilton yapısının parkın içerisinde inşa edilmesine itiraz edilmesi beklenebilirdi; kentliler bu inşaattan pekala haberdardılar. Neden seslerini yükseltmediler? Hilton Oteli'nin Maçka Vadisi’nin sırtındaki en kalın dilime yerleşerek parkı iki parçaya ayırdığını söylemek herhalde yanlış olmaz. 1960’lı yıllarda bu kez Sheraton Oteli parkın Taksim tarafında kalan bölümünü büyük porsiyonu Harbiye yönünde kalacak şekilde ikiye böldü; bu daha önce öngörülemeyen bir sonuca yol açtı; bugün Gezi Parkı olarak bilinen parçayı Prost’un büyük parkından kopardı. Bu kopuş kendi başına bir kentsel artifakt olarak bugün bildiğimiz Taksim Gezi Parkı'nı doğurdu. 1990’larda Hyatt Oteli, 2000'lerde Taksim Residences inşa edilerek, Taksim Gezisi’ni Prost'un büyük kent parkından iyiden iyiye kopardı ve parkı Taksim'in bir parçası haline getirdi. Bu kopma belki de, ilginçtir ki Taksim Parkı'nın kurtuluşu oldu. Prost'un parkı kimsenin olamamıştı, ancak Taksim'deki park herkesindi. Peki, Prost'un parkında eksik olan ya da eksik kalan neydi? İpuçları hala Maçka Parkı’nda görülebilir. Vadinin Maçka’ya bakan sırtları, nispeten bir park hüviyetindedir; ancak vadinin diğer yamacı enikonu bir park olamamıştır. Zira etrafında parkı kullanacak, birinci elden sahiplenecek konut dokusu son derece sınırlıdır; olanlarsa adeta parka teğet geçmektedir. Parkın çeperleri boyunca yer alan yapıları gözünüzün önüne getirin: Cumhuriyet Caddesi boyunca arkatlanarak

sıralanan işyerleri, radyoevi, orduevi, sergi sarayı, askeri müze derken Abdi İpekçi Caddesi'ne dek parkın komşuları konut sakinleri değil. Abdi İpekçi Caddesi, Mim Kemal Öke Caddesi ve eski Emek Oteli'nden Mühendis Mektebi'ne kadar uzanan topu topu on apartmanı saymazsak... İşte bu iki sokaktan müteşekkil konut mahallesi ile Valideçeşme Mahallesi sakinleri sayesinde parkın Maçka'ya bakan tarafları bir park hüviyetindedir. Kent ölçeğindeki bu parkın elbette ki salt mahalleli tarafından sahiplenilmesi beklenmemelidir, ancak parkın bir cazibe unsuru olarak mevcudiyetini koruması, etrafındaki konut yapılarına kattığı hem ekonomik, hem de sosyal değerin sürdürülebilirliği açısından önemlidir. Central Park ve Hyde Park örnekleri konuşulurken ıskalanan bir konu da bu olmalı; zira her iki parkın da etrafında geniş konut mahallelerinin yer aldığını unutmamak lazım. Peki, Gezi Parkı nasıl herkesin oldu? Ne zaman ki 2 numaralı parktan koptu, o zaman Taksim’in bir parçası haline geldi. Deyim yerindeyse sırtını Maçka'ya, yüzünü meydana döndü. Taksim kimindir? Herkesindir. Taksim bu şehrin ne kadar parçası olduysa, Gezi Parkı da o kadar parçasıdır. Taksim Parkı'nın etrafında da meskenler son derece sınırlıdır ancak Taksim’in kendisi, neredeyse ülke çapında cazibe merkezi olduğundan, meydan Taksim Parkı'nın çeperinde konut mahallelerinin yokluğunu hissettirmeyecek kadar güçlü bir jeneratördür; küçülen parkın yeni ölçeği de bu jeneratör tarafından beslenecek büyüklüktedir. İşte bu sebeple Taksim Parkı başka türlü bir parktır. Mahallelinin çocuklarını gezdirdiği bir park olmanın ötesindedir; iddia edilebilir ki büyüklüğü ne olursa olsun metropoliten bir parktır. Kentin tamamına aittir. Azınlıklara da yer vardır, kalabalıklara da. Kentin hasıraltı edilen sakinlerinin de parkıdır; piyasa mekanıdır, çay bahçesidir. Seyrek gelenler için Beyoğlu biraz tekinsiz bir yer gibi gösterir kendisini. Taksim çay bahçesinde ise çay içilebilir. Bu ülkenin her yerinde çay içilebilir. Taksim Parkı her yerdir. Bugünlerde yaşananlar üzerinde konuşmak için basılı yayın, hele aylık periyotlarla çıkan dergi, yavaş bir mecra. Bu yazının yazıldığı günlerde mahalle parklarının sınırlı sayıda dahi olsa mahalle forumlarına ev sahipliği yaptığına tanık oluyoruz. Umalım ki kentli, zamanla imar planlarından önce ve daha gerçek bir mutabakatın temelini atar. Bir tür kent anayasası belki; sözlü de olur, ama daha önemlisi, mutabakat oluşturmanın alternatif modellerini kurgular. Öyle uzun uzun yazmaya da gerek yok, bir kaç madde yeter. Bir arada yaşamaktan başka ne gelir elimizden? 1 www.arkitera.com/gorus/index/detay/gezinin-hayali_-kislanin-hayaleti_/380

55 XXI - tem/ağu 2013

Kerem Piker


Kente Daİr Karar Alma Sürecİ ve Kent Hakkı Şevki Topçu*

Üç haftadır yaşanan ve halen yaşamakta olduğumuz süreci, sadece kent ve mimarlık üzerinden okumak her ne kadar dar bir pencereden bakmak olsa da, eylemlerin çıkış noktasının kent hakkının savunulması olduğunu unutmamak gerek. Bununla ilgili olarak Uğur Tanyeli'nin "Dünya tarihinde mimarlık aracılığıyla itiraz eden ilk toplumsal hareket" tanımlaması akıllara geliyor. Bu sürecin bize öğrettiklerinden ve elde edilen kazanımlardan söz etmeden önce, sanırım sürecin kendisinden bahsetmekte fayda var. Yerel yönetimlerin kent üzerindeki kararları katılımcı bir süreçle ve en önemlisi şeffaf olarak ele alması gerektiği, gerek akademisyenler gerek meslek odaları ve sivil toplum örgütleri tarafından uzun süredir dile getirilmekte. Fakat ne yazık ki, şehirlerimizin bu şekilde yönetildiğini söylemek çok zor. Gezi Parkı protestolarının çıkış noktası ve temel dayanağı, işte bu tepeden inme yönetim anlayışı oldu. Tabi burada merkezi yönetimin yerel yönetim üzerindeki etkisini de atlamamak gerekir. Topçu Kışlası'nı ihya etme fikrinin, Başbakan'ın -kendi deyimiyle- “hayali” olduğunu açıklamalarından öğrendik. Sürecin işleyişi şu şekilde özetlenebilir herhalde: Proje geliştiricisi hükümet nezdinde Başbakan, hayalini yerel yönetimle paylaşır. Yerel yönetim bunu görev addeder ve hemen tanıdık mimarlara haber salınır. Eldeki birkaç fotoğrafa ve harita üzerindeki lekelere dayanarak restütisyon projesi üretilir. İlgili koruma kurullarından onay alınır. Onay alınamazsa heyecanlanmaya lüzum yoktur çünkü red, reddedilir! İş makineleri devreye girdiğinde hiçbir şekilde dinlenmeyen, görüşleri dikkate alınayan halk oradadır. Nöbet başlar. Yürütme polis eliyle orantısız güç kullanarak parkını, kentini savunan insanları oradan uzaklaştırır. Ana akım medyanın, konuyu haber yapmaması ve/veya yapamaması nedeniyle olan bitenden bihaber olan kesim, sosyal medya üzerinden bilgi sahibi

olur. Farklı sebep ve taleplerle yüzbinlerce insan meydanlara dolmaya başlar. Orantısız güç eksik edilmez. İktidar halkın sesine kulak tıkamaya devam eder ve sorumluyu açıklar: Faiz lobisi ve dış mihraklar. Bu görmezden gelinme haline birçok ilde protesto gösterileriyle tepki gösterilir. İktidar bunun üzerine sanatçılarla ve sivil toplum örgütleriyle görüşür. Bir yandan plebisit derken bir yandan da faiz lobisi ve dış mihrakları anmaya devam eder. Protestolar öyle ya da böyle azalır ve farklı bir boyuta evrilir. Duran, kitap okuyan, dans eden insanlar ortaya çıkar. Mahallelerde her gece forumlar düzenlenmeye başlar. Sonuç olarak kazanan demokrasi olur! Tüm bu yaşanlar sonucunda bugün gelinen noktaya bakalım: Medyadan hepimizin takip ettiği üzere Gezi Parkı'nda İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından birtakım peyzaj çalışmaları yapılıyor. Bunu imaj düzeltme çabası olarak değerlendirmek mümkün fakat bence daha önemlisi yıllardır hiçbir düzenleme yapılmayan bu kamusal alanın artık önemsenmesi. Yöneticiler bir yana, bugün itibariyle Türkiye' de konuya ilgili olarak müthiş bir toplumsal bilinçten söz etmek mümkün. Bu farkındalık ve bilincin, başta Gezi Parkı olmak üzere tüm kent mekanlarının geleceği açısından olumlu sonuçlar doğuracağına inanıyorum. Nitekim Kadir Topbaş'ın son açıklamaları da bunun bir örneği. Açıklamayı tepeden inme, dayatmacı ve otoriter anlayıştaki kırılmanın bir göstergesi olarak görüyorum. En azından olumlu bir adım. Sanırım iktidar sahiplerinin yaşananlardan çıkarması gereken en önemli ders, yaşadığımız şehirler üzerinde karar alınacaksa bu kararın, etkileyeceği insanlara sorulması gerektiğidir. Kentliyi karar alma sürecinin dışında tutmanın hepimiz için olumsuz sonuçlar doğurduğu artık tecrübeyle sabit. Bugünden sonra kent mekanına yapılan müdahalelerin dayatmacılıktan uzak, katılımcı ve şeffaf bir anlayışla yürütülmesi umuduyla... * Öğrenci

tem/ağu 2013 - XXI 56

Gezİ parkı

Gezİ Dİrenİşİ Bana Ne Anlatıyor?: Demokratİk Tıkanma ve Sarkastİk Açılım Uğur Tanyeli

Sayısız şey anlatıyor, ama en fazla hoşuma gideni şu: Türkiye'nin, artık metropol orta sınıflarından gençlerin entelektüel denetimine girdiğini anlatıyor. Türkiye'yi artık metropollerin çok güçlü biçimde İstanbul'dan başlayarak tanımlamaya başladığını anlatıyor. Yıllarca varlığını umutla beklediğim metropol insanlarının artık mevcut olduğunu anlatıyor. Metropoliten çeşitlilikten, farklılıklardan rahatsız olmayan, aksine onlara yargılayıcı gözlerle bakmak yerine kayıtsız kalan, ama kendini ifade etme, yaşama, düşünme imkanlarının tıkanmasına kayıtsız kalamayan öznelerin varlığını anlatıyor. Artık grup güvenliğine sığınmayan, sürüden biri olmayan, tam aksine, birey olarak karar üretebilen gençlerin metropollerinde yaşayabileceğimizi anlatıyor. Metropoliten bir aktif barışçılıkla konuşan, kendisine bağıranla sakin sakin dalgasını geçebilen sarkastik insanların dünyasına ayak bastığımızı anlatıyor. Galiba bu gelişmeye yüzyıllık totaliter reflekslerle aval aval bakakalmayan ya da saldırmayan hemen herkes gibi, ben de en çok o sarkazmı sevdim. Çünkü bu bir sarkazm patlaması. Benim kuşağım kendisine "çapulcu" diyene, "çapulcu sensin" diyerek cevap verir ve aynı müstebit dili yansımalı konuşma tuzağına düşerdi. Gezi'nin çapulcuları "evet, biz çapulcuyuz, dahası marjinaliz" diye cevap veriyor. Artık adını koyalım, sarkastik davranış biçimleri üretebilen kentliler var bu ülkede de. Erken modern metropol insanlarını Simmel "blasé" (bıkkın) diye tanımlamıştı; yeni metropol insanını artık belki de "sarkastik" diye adlandırmak gerekecek. Mesaj ve uyaranların bolluğundan sıkılmış, dolayısıyla görmezden gelen "blasé" bir tür kayıtsızlık geliştirmişti. Onun Almanya özelinde Nazizm'i de

aynı kayıtsızlıkla karşıladığını görmüştük. Sarkastik ise o mesajlara kayıtsız kalmıyor, ama onları içselleştirmek yerine gülünçleştirip tersyüz ediyor. Örneğin, eskiden olsa benim kuşağım "bizim zürriyetimizden sana ne" demek suretiyle konuşurdu. Şimdikiler her aileye "bizim gibi üç tane ister misin?" diye soruyorlar. Totaliter dilin mesajlarını, reddetmek için dahi almıyorlar. 1920 ve 30'larda bile yapılması sorunlu olan toplumsal mühendislik projelerini 21. yüzyılda en kaba biçimlerde yapmaya kalkanları öylesine hiçe sayıyorlar ki, her konuşmada yeni yeni açıklar vermelerine neden oluyorlar. Her önüne gelene "bunlar" diyerek nesneymiş gibi kuşbakışı konuşmaya kalkışana, saydammış da ardındakiler gözüküyormuş gibi odaklanmayarak bakıyorlar. İktidarla yüzyüze kalınca ona "kötü kedi Şerafettin" muamelesi yapıyor, bıçkınlığını hiçe indirgiyorlar. Bu tavrın otoriteyle yüzleşme bağlamında yepyeni olduğunu düşünüyorum. Ancak, sadece siyasal iktidarın otoritesini hiçleştirmiyorlar; sarkazmlarıyla tüm düşünsel ve davranışsal (ve potansiyel olarak tasarımsal) otoriteleri demistifiye ediyor, kutsallıklarından arındırıyorlar. Gerçek bir sekülerlik için, gerçekten dünyevi bir düşünme rejimi için işte şimdi fırsat var bu ülkede. Buna karşılık, demokrasi için aynı fırsat var mı? Protestoculara karşı gaz ve TOMA kullanan polisin Taksim'de destan yazdığını söyleyen bir demokratik ülke başbakanı gören varsa, yanıt evet. Demokratik ülkelerde polis olağan görevini sakin sakin yapar. Polis destan yazıyorsa, politikanın tanımı "iyilerin kötülere karşı savaş alanı" şeklinde olur. Bu dille en son üretilebilecek şey demokrasidir. İyimser değilim ve umarım yanılıyorumdur.


Hanİ Bİzde Hİç Yoktu: Buyrun Sİze Rönesans Tevfik Balcıoğlu

Taşları doğru yerine koymak gerek. Methiyeye ise yer yok. Kimse methedilmek için ya da medyatik olmak için çıkmadı sokağa. Kimse şan şöhret peşinde değil. İnsanlar ne övülmek için orada, ne övünmek, ne de dövülmek için. Özenerek büyüdük. Woodstock’ta olmak, Beatles’ı dinlemek, 68’de Paris’i solumak, çiçek çocuklara katılmak özlemdi, rüyaydı, hayaldi. İzleyerek geldik, önde olanları takip ettik, batıya baktık. Hep arkadaydık, hep arkadaydık.

Gezİ Parkı

Thomas More’un Ütopya’sı, Tommaso Campanella’nın Güneş Kenti, Francis Bacon’ın Yeni Atlantis’i, Ebenezer Howard’ın Bahçe Kenti ve daha nice tasarımlarda yansımalarını bulmuş ideal kent ve yaşam planları, tanımlamaları yapılmıştır. Bahçe Kent/Dumansız Kent arayışlarına Cumhuriyet dönemi Köykent ile mi yetişmek istiyordu acaba? Yeni bir dünya düşlemek, hakkını vererek bir türlü beceremediğimiz bir proje, bir eksiklik. Düşün dünyamızda olduğu kadar, tasarımda da güdük kaldığı zor alanlar bunlar.

57 XXI - tem/ağu 2013

Gezi Parkı ezber bozdu. Devingen protestolar süreci, protestolar zinciri çıktı; alışılmış tepkileri yalnız geçersiz kılmadı, gülünç düşürdü, çaresiz bıraktı. Beklenmeyen bir gün doğdu orada: Bir Rönesans. Gezi Parkı, belki bu yüzyılda bir Rönesans habercisi. Enformasyon kirliliği, provokasyonlar, anlam kaydırmalar, kasıtlı kasıtsız yanlış haberler, yorumlar bir tarafa işin özü apaçık ve dimdik duruyor. Sanki Fransız Devrimi'nin ünlü üçlüsüne (Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik) bir üçlü daha eklenmiş: Demokrasi, Dayanışma, Çeşitlilik. Bir üçlü daha: Kendine Güven, Farklılığa Saygı, Yaşam Tarzına Sahip Çıkma. Ya şuna ne demeli: Düzgün olma, Dik Durma ve Direnme. Yani irade var işin içinde, ta başından beri. Liste uzayıp gidiyor. Gezi Parkı'nı bir “mit” (myth) yapan her çağdaş insanın altına imza atacağı, sadece bu liste değil. Bu listenin manifesto ediliş biçimi Gezi Parkı’na bambaşka bir nitelik kazandırdı. Mizah, yaratıcılık, inovasyon ve tasarım her alanda patladı. Filmden müziğe, karikatürden şiire, grafikten dansa, sanata Gezi Parkı inanılmaz yapıtlar, unutulmaz bir edebiyat yarattı -akla hayale gelmeyecek kısa bir sürede. Hiçbir eylemin, hiçbir protestonun hayata geçiremediği kadar zengin bir menü üretti ve aralıksız üretmeye devam ediyor. Bambaşka bir kulvarda direniş söylemi yazdı. Kulvar değil, havuz atladık. Öne geçtik, önder olduk. Dünya, özellikle Brezilya bizi izliyor. Nedeni açık, sakın atlamayalım: Ortaya çıkan protesto tarzının nitelik ve kalitesi çok yüksek. Batı’yı ilk kez aştık ve buna biz de şaştık. İzleyen değil izlenen olduk. Bütünleşik bir dünya için, herkes için daha iyi, daha yeşil, daha adil, daha güzel bir dünya için yola çıkan, değer üreten, değerlere sahip çıkan gençlerimiz var artık. Övünebiliriz.

ebenezer howard’ın bahçe kenti

1937’de atatürk’ün planladığı cumhuriyet köyü


Dİrenİş Mİmarlığı Cenk Dereli

Gezi Parkı, Topçu Kışlası, 2 Nolu Park, AVM, Taksim Meydanı, AKM, Cami, Kamusal Alan, Kent Hakkı, Sokaklar, Barikatlar... Geçen haftaların gündemini belirleyen kavramlar bunlar. Bu kavramların vücut bulduğu yerler, yine o kavramların kendisi olan mekanlar. Mimari bir konuyla; kent parkının yerine alışveriş merkezi yapılmasına dair verilen uygulama kararlarıyla başlayan bir süreç yaşadık Gezi Parkı'nda. Sürecin kendisi kısa sürede mimarlıktan çok daha geniş bir alana yayıldı.

tem/ağu 2013 - XXI 58

Gezİ parkı

Direnen de, direnişi kırmak isteyen de mekansal bir mücadele verdi, belli bir alanın hakimiyet mücadelesini. Öyle ki park, direnişçiler için savundukları düşüncelerin, iktidar içinse kendi hakimiyetinin göstergesine dönüştü. Direnişin dinamikleri zaman içinde bu kısır hakimiyet mücadelesini de yıkacak şekilde tüm kent parklarına yayıldı. Üzerine düşünülmesi gereken başka bir detay da bu. "Bu mimari bir sorun olarak başladı, bunu bitirecek olan da mimari çözümlerdir" diyen mimarlardan değilim. Bu tespiti, mimarlığın kendisini fazlasıyla önemsediği bir bakışın dili olarak görüyorum. Çünkü mimarlık, kendisini meşru kılan ya da tartışmaları üreten bağlamların dışında bir var oluş alanına sahip değil. Topçu Kışlası’nı meşrulaştırmak için de, ona karşı çıkmak için de araç görevi gören mimarlık ve mimarlar gözümüzün önündeyken, mimarlığın içinde bulunduğu bağlama bağımlılığını göz ardı etmek ne kadar mümkün?

Ben daha çok Gezi Park'ından ve olup bitenlerden öğrenmeye çalışanlardanım. Gezi Parkı çevresinde gelişen bu süreç içinde daha önce yaşamadığımız estetik bir devrimin gerçekleştiğini düşünüyorum. Hem grafik alana, hem mekan kullanımına, hem performans sanatlarının temsil biçimlerine, hem malzeme kullanımlarına yayılan çok kapsamlı bir estetik devrim. Bugünlerde gündelik hayat, kurgu olan, temsil dillerine tutsak dergi, gazete, televizyon, sinema ve sanat galerisine sıkışmış olan her şeyden daha kuvvetli. Duvar yazıları, posterler, gösteriler, yapılar, insanlar sokaktalar. Ben yaşananlara mimarlık çerçevesinden bakmamaya, yaşananların mimarlığını görmeye çalışacağım, direniş mimarlığını... Aslında her şey küçük bir grup insanın gösterisiyle başlamıştı. İlk başta parkın bir köşesi bile zor doluyordu. Sonra her şey çok hızla gelişti. Olaylar yaşandı, kalabalık arttı. Parkta gerekli olan bazı yapılar ve mekanlar, parkın katılımcı dinamikleriyle hızla, çevrede bulunan malzemelerle inşa edildiği anda tasarlandı. Mimarların ya da bildik anlamda tasarım süreçlerinin çoğunlukla dahil olmadığı, ihtiyacın ve ulaşılabilir malzemelerin estetiğini yansıtan yaratımlar gerçekleştirildi. Park içinde kurulan serbest kürsü bunlardan birisi. Kitleleri durdurmak için kullanılan polis barikatlarına ait iki parça, çok basit bir düzenleme ile sözün


özgürleştiği, durdurulmak istenenlerin seslerini duyulur hale getiren bir araca dönüştürülmüş. Malzemeler hiç deforme edilmeden, sadece bir araya gelişleri ve böylece temsilcisi oldukları anlam dünyası değiştirilerek kullanılmış. Park çevresindeki inşaat alanında bulunan briketler ve kaldırım taşları, kürsüyü yerden yükseltmek için kullanılmış. Bir yüzünde, yaya giremez, diğer yüzünde yaya geçidi sembolü olan trafik tabelası olduğu gibi değerlendirilip boyanarak kürsünün tabelası haline getirilmiş.

Kütüphane, varlığına çoğu kişinin şaşırdığı bir kullanım ve yapı olarak parktaki yerini aldı. Bu yapı, kullanımıyla Gezi Parkı çevresinde örgütlenmiş direnişi anlatan doğrudan bir mesajdı; özgür, çok yönlü bilgi ve paylaşım... İlk başta Taksim Meydanı ve çevresindeki yayalaştırma projesi için oraya getirilmiş döşeme taşlarının farklı şekillerde bir araya getirilmesi ile yaratılmış raflardan, tek bir malzemeden oluşuyordu. Daha sonra kitap sayısının artmasıyla dışarıdan getirilmiş rafların da parçası olduğu kütüphane, son şeklini onu yağmurdan koruyacak örtü ile kazanmış oldu. Üstünde yürünsün diye oraya getirilen malzeme, bilginin üzerinde yükseldiği, insanları çevresinde toplayan bir mekanı kurmuş oldu. Direnişin nesneleri, kullanılmalarını gerektiren sebepler ortadan kalkınca, yanlarına eklenen başka nesnelerle de beraber parkın içindeki uygun alanları, pasif direnişin anıtları haline getirdi. Biber gazının etkisini azaltmak için hazırlanacak solüsyonun malzemeleri, sular, ilaç kutuları, solüsyonun kendisi ve sirke şişeleri, limonlar, maskeler, bayraklar... Parkın içinde bir yerde kot farkından doğan şevi kontrol etmek için kullanılmış geçme beton blokların bir araya geliş şeklinin yarattığı raflarda yan yana duran bu nesneler, sanki direnişin is kokulu, slogan, patlama, koşma, kapı otomatiği, ritim seslerini sürekli tekrar ederek sessizce fısıldıyordu. Tıpkı, hayatını kaybedenler ve yaşanan şiddete herhangi bir şekilde maruz kalıp etkilenenlerin üzerlerine yığıldığı kaldırım malzemelerinden yaratılmış anma alanları gibi.

İmece, daha önce onu hiç yaşamamış kentli bir yaş grubu tarafından sokaklarda yeniden keşfedildi hem de çok sıradışı koşullarda. Çiçek saksıları, kaldırım babaları, şantiye iskeleleri, reklam panoları, polis barikatları, polyester kulübeler, taşıtlar, brandalar, kaldırım taşları... Yerinden asla oynamaz gibi görünen her şey, belli bir amaç için bir araya gelmiş bireylerin karşısında sonsuz potansiyeller içinde bir araya getirilebilecek yapıların malzemesi haline geldi. Ateşli silah, gaz bombası, tazyikli su, zırhlı araç ve fiziksel şiddete karşı koymak için inşa edilen barikatlarda direniş, kentini ve kendini korumak için malzemelerin belleğini ele geçirdi. Gümüşsuyu’ndaki barikatların birinde, normalde düzlemsel dizilerek kullanılan kaldırım taşları, üst üste ya da yığın halinde kullanılarak, diğer malzemeler için sağlam bir zemin yaratılmış. İnşaat iskeleleri yukarıdan gelecek gaz kapsülü ve suya karşı koyacak, insan boyunu aşan yüksekliğe yerleştirilmiş paravanları desteklemek için kaldırım taşlarının içine sokulmuş. Görsel malzemeler paylaşılıp yaygınlaştıkça direniş mimarlığını analiz etmek için daha çok fırsat doğacak gibi görünüyor. Bu tarz çalışmalar için erken bir örnek, çizim ve fotoğrafa dayanan bir derleme, Herkes İçin Mimarlık Derneği tarafından başlatıldı bile. Mimarlık, kullanımlar ve anlamlar inşa etme işidir. Hiç yoktan inşa etmek, yeniden kullanmak, dönüştürmek ve daha keşfedilmemiş pek çok yöntem bu pratiğin araçlarıdır. Direnişin mimarlığı bize bu araçları kullanabilenlerin sadece mimarlar olmadıklarını ve hatta mimarlık sıfatına sıkışanların, o sıfata sahip olmayanlardan öğrenecekleri daha çok şey olduğunu gösteriyor. İstanbul’da, sökülmüş kaldırım taşlarının altından çıkan sarı kumların yaz ortasında kumsal hayalleri kurdurtması gibi, gündelik hayatın mekanları sokaklarda olan beklenmedik şeyler, tüm acılara ve korkulara rağmen inatla yaşama dair ilham vermeye devam ediyor.

59 XXI - tem/ağu 2013

Revir ve veteriner kliniği, ihtiyaç karşılayan bir alan olmaktan öte, aslında direnişin şiddet gerçeğini anlatan yerlerdi. Birbirinden oldukça farklı insan gruplarının bir arada olduğu şenlik ortamı, aslında maruz kalınabilecek şiddetin gölgesi altındaydı ve şiddet sadece onları değil, insanların uğrunda canlarını tehlikeye attığı ağaçlar kadar, park ve çevresinde yaşayan tüm canlıları, kedileri, köpekleri, kuşları da hedef alıyordu.

Barikatlar çatışmanın şiddetine göre biçim değiştirdi. Gümüşsuyu'nda arka arkaya kurulmuş onlarca barikat, direnişin sertliğini de anlatıyordu. Çevredeki malzemenin hızla bir araya getirilmesi, daha önce böyle bir şeyi yapmamış, görmemiş insanların bir anda bu işi var etmesi ne ile açıklanabilir?

Gezİ Parkı

Parka gelenlerin yanında fazladan getirdikleri yiyecek, giyecek ve malzemeleri parasız paylaştıkları direniş masaları ve daha sonra kurulan revir ve veteriner de bu yapılardan. Zaman içinde gereksinimler yüzünden daha geniş alana ihtiyaç duyan yapılar, park alanında kendine uygun mekanı arayarak buldu ve yerleşti. Zaman içinde bu yapılara yağmura karşı koruyucu üst örtüler de eklendi. İç mekan mobilyaları olarak görmeye alıştığımız raflar, parkın bir parçası üzerinde kullanım sınırı tanımlayan örtülerin altında yarı açık mekanların araçları haline geldi.

Polis şiddetine karşı savunma, Gezi Parkı çevresiyle sınırlı değildi. Barikatlar öncelikle Taksim'e yakın semtlere ama sonra sokaklarda direnilen her yere yayıldı. Kendi hayatını savunmak için engeller inşa ederek özgürlük alanları yaratmak... 31 Mayıs akşamı, Beşiktaş'ta sokaklarına polis araçlarının girmesini istemeyen orta yaş üzeri mahalleli, çöp bidonlarını yola devirip her iki yönden yolları kapatmıştı bile. Bu güvenli alanda beklenileceğinin aksine çatışmak için beklemiyorlar, davul eşliğinde göbek atıyorlardı. Bir zamanların canlı sokak yaşantısını yeniden var etmek için, sokaklar gerçek sahipleri, yani mahalleli tarafından işgal ediliyor, hayat klimalı televizyonlu oturma odalarından sokağa taşınıyordu. Valideçeşme'de taksi durağından marşlar çalınıyor, kendisi de belki anne baba olan yaşını almış insanlar "Aç olan var mı? Susayan var mı?" diye bağırıp el kaldıranların ihtiyaçlarını karşılıyordu.


Doğaya Karışan Detaylar ORAL MİMARLIK'IN TASARLADIĞI PALİVOR ÇİFTLİĞİ, ÇEVREYLE DOST BİR YAŞAM TARZININ DETAYLARIyla biçimlendirilmiş. ÇİFTLİKTEKİ YAPILAR, doğal malzemeleri ve topoğrafyaya uyumlarıyla öne çıkıyor.

tem/AĞU 2013 - XXI 60

Yapı - Konut - Kırklarelİ

fotoğraflar: İzzet Keribar

Palivor Çiftliği, Kırklareli'nin Demirköy ilçesinde, Bulgaristan sınırına yakın bir noktada konumlanan altı besi çiftliği ve dört bağ evinden oluşan bir çiftlik. Palivor, çiftçilikle ilgili etkinlikleri, açık havada dinlenme ve spor seçeneklerini, eko-yaşam deneyimini sunan, çevreyle dost bir yaşam tarzının benimsendiği bir mekan.

Palivor Çiftliği

oral mimarlık

Gökışık Çiftlik Evleri, avlu etrafında mekanların birbirine eklenmesi ile tasarlandı. Doğal taş ve ahşabın uyumlu birleşimi iki katlı evin cephe karakterini oluşturuyor. Çiftlik arazisinin eğimini takip eden teraslar, değişik malzemelerin kullanılmasına imkan verdi. Evin içinde atmosfere açık olan iç avlu, kontrollü havalandırmaya izin veriyor. Düşük enerji kullanımını destekleyen bu sistem ve avlu aynı zamanda her iki kattaki gün ışığı seviyesini yükseltmeye destek vererek, enerji

tasarruflu aydınlık mekanlar elde etmeye yardımcı oluyor. Mobilyaların özel olarak tasarlandığı Gökışık, çok geniş bir aileye de yetebilecek yatak odalarına sahip. İsmini ise bölüntüsüz çift kat yüksekliğinde olan ve salondan da görülebilen iç avlusundan alıyor. Günışığı Çiftlik Evleri ise, her biri 20.000 m2'den büyük olan besi çiftliği arsalarında bulunuyor. İç ve dış yaşamın birbirine karıştığı yapı; bodrum, zemin ve birinci kattan oluşuyor. Zemin katı taş, birinci katı ahşap cepheye sahip olan binanın en önemli özelliği; orman ve doğa manzarası ile doğanın içerisinde bir yaşam sunması. Günışığı'nın tasarımı, birinci katta bulunan odaların orman manzarasından faydalanmasına imkan veriyor. Yatak odalarının zemini sert sağlam keresteden üretilmiş. Çıplak kiriş askıları ve çarpıcı orman manzarası ise odaların diğer özelliklerinden. Işığın ve doğanın kontrollü bir şekilde zemin kat mekanının içine sızması ile bu katın karakteri oluşuyor. Dekorasyonda kullanılan tüm malzemelerde doğallık tercih ediliyor, zeminler; lamine ahşap, duvarlar ise; doğal taş.


Yapı - Konut - Kırklarelİ 61 XXI - tem/AĞU 2013

karşı sayfada Gökışık Çiftlik Evi görünüşü bu sayfada üstte: Günışığı Çiftlik Evi görünüşü solda: Gökışık Çiftlik Evi'nin çevre ve peyzajla ilişkisi


Yapı - Konut - Kırklarelİ tem/AĞU 2013 - XXI 62

bu sayfada en üstte solda ve sağda: Günışık tipinden detaylar üstte ve üstte sağda: İç mekandan kareler sağda: Günışık farklı bir cephe görünüşü


Yapı - Konut - Kırklarelİ

gökışık 1. kat planı

günışığı zemin kat planı

günışığı 1. kat planı

gökışık kesit

kerem oral Grenoble Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü mezunu olan Oral, St. Julien en Genevois yarışması Jüri Özel Ödülü'ne sahip. Fransa'da bir dizi tanınmış ve köklü mimarlık şirketinde mesleki tecrübe kazandı. 1996 yılında Oral’daki ortaklığından önce, Carrefour'a hizmet veren Fransız mimarlık şirketi BEG bünyesinde Türkiye'deki ilk Carrefour mağazasının inşaatında görev aldı. Mimari proje müellifliğini üstlendiği İstanbul'da bir konut ve ofis projesi olan Değer 16 binası 2010 Uluslararası Gayrimenkul Ödülü'nü kazandı. proje adı: Palivor Çiftliği proje yeri: Demirköy, Kırklareli mimari tasarım: Oral Mimarlık; Kerem Oral tasarım ekibi: Aysun Çakmak; Nagehan Büyükikiz işveren: Avcı Gayrimenkul Geliştirme proje tarihi: Ocak 2011 - Haziran 2011 proje inşaat tarihi: Eylül 2011 - Nisan 2012 arsa alanı: 142.000 m2 proje inşaat alanı: 5336 m2

günışığı doğu görünüşü

63 XXI - tem/AĞU 2013

gökışık zemin kat planı


Yapı - Eğİtİm - Guangdong tem/AĞU 2013 - XXI 64

fotoğraflar: Rural Urban Framework

Akışkan Sınır RURAL URBAN FRAMEWORK TARAFINDAN TASARLANAN EK okul BİNAsı, VAR OLAN KÖY OKULUNA YENİ MEKANLAR EKLERKEN AYNI ZAMANDA AKIŞKAN ÇATISI SAYESİNDE AÇIK ALANLARI ORGANİZE EDEREK BİNA İÇİNDE MEKANSAL İLİŞKİLER KURUYOR.

Mulan İlköğretim Okulu

rural urban framework

Çin'deki Mulan Köy Okulu'nun bir uzantısı olan yeni yapıda altı adet derslik ve bir kütüphane bulunuyor. Ek binanın tasarım stratejisi sadece okulu genişletmek değil, açık alanları da genişleterek organize etmek ve ilişkilendirmek üzerine kurulu. Dersliklerin teraslarında, çevredeki köylerden toplanan fayanslar kullanılmış. Proje alanının sınırlarını tanımlayan yeni bina, bir süreklilik içinde akarak farklı işlevlere kesintisiz geçişler sağlıyor. Sürekli ve akışkan bir şerit şeklinde tasarlanan teras, zeminden itibaren merdiven serileriyle yükselerek yeni bir kamusal alan ve bir dış mekan dersliği oluşturuyor, sonra çatıya dönüşüyor. Alçalarak yer düzlemiyle buluşmadan önce ise avlunun sınırlarını tanımlıyor. Merdivenler, mikro avlular oluşturarak kendi iç avlusu olan kütüphaneye doğru devam ediyor.


Yapı - Eğİtİm - Guangdong 65 XXI - tem/AĞU 2013

karşı sayfada üstte: Ek binanın hareketli ve akışkan terasının farklı fonksiyonlarla, iç avlu ve dış sınırıyla kurduğu ilişki altta: Teras ve yapının, farklı kotlarda kurduğu ilişki bu sayfada en üstte: İzometrik görünüş ortada: Teras ve çevre ilişkisi üstte: Havalandırmaya dair diyagram


tem/AĞU 2013 - XXI 66

Yapı - Eğİtİm - Guangdong

bu sayfada sağda: Ek yapının girişi ve malzeme detayları altta: Ek yapının yeni yapı ile ve çevreyle olan ilişkisi altta sağda: Kullanılan malzemeler ve yapının ilişkisi en altta solda ve sağda: Avluların kullanımı ve malzemelerle olan ilişkileri


proje adı: Mulan İlköğretim Okulu proje yeri: Guangdong, Çin mimari tasarım: Rural Urban Framework (RUF); John Lin, Joshua Bolchover tasarım ekibi: Yau Ching Kit, Kwan Kwok Ying, Huang Zhiyun, Jessica Lumley, Ho King Hei proje yönetimi: Maggie K Y Ma inşaat tarihi: Eylül 2012 proje alanı: 503 m2

tasarım modelleri

kullanılan geri dönüşümlü malzemeler

giriş kat planı

teras kat planı

iç ve dış mekan

metal kaplamalar

kamusal alanlar ve avlular

67 XXI - tem/AĞU 2013

john lin The Cooper Union'da hem sanat hem de mühendislik eğitimi alan Lin, 2002 yılında mimarlık derecesini de tamamladı. Güncel araştırma alanı paralelinde Çin'deki kırsal gelişim üzerinde çalışıyor. Royal Danish Academy of Fine Arts, School of Architecture and The Chinese University of Hong Kong gibi okullarda dersler veren Lin, The University of Hong Kong'da öğretim görevlisi olarak yer alıyor.

Yapı - Eğİtİm - Guangdong

joshua bolchover Cambridge University ve Bartlett School of Architecture mezunu olan Bolchover'in ana araştırma konusu; Çin'deki kentsel ve kırsal ekolojik alanlar üzerine odaklanıyor. Chinese University of Hong Kong, London Metropolitan University, Architectural Association gibi okullarda dersler veren Bolchover, The University of Hong Kong'da öğretim görevlisi olarak yer alıyor.


İç Mekan - Lounge - İstanbul tem/AĞU 2013 - XXI 68

fotoğraflar: Gürkan Akay

Spor, Karşılama ve Ağırlama ÜLKER SPORTS ARENA'DA KONUMLANAN MİMARİSTUDIO TASARIMI TURKCELL LOUNGE ALANI, YIL BOYUNCA MEKANDA GERÇEKLEŞECEK FARKLI ETKİNLİKLERE VE ALTERNATİF KULLANIMLARA CEVAP VERMEYİ AMAÇLIYOR.

Ülker Sports Arena Turkcell Lounge

mimaristudıo

mimaristudio ekibi tarafından tasarlanan ve uygulanan proje, basketbol maçları dışında yıl boyunca çeşitli konser ve gösterilere ev sahipliği yapan Fenerbahçe Uluslararası Spor Kompleksi, Ülker Sports Arena’da bulunuyor. Tasarımın çıkış noktası, mekanın hem gündüz hem de gece kullanımına açık şekilde, firmanın kurumsal tanıtım, davet ve toplantılarının yanı sıra, komplekste gerçekleşecek tüm organizasyonlarda özel davetlilerin ağırlanacağı bir alan olarak kullanılma düşüncesi. Bu yaklaşım paralelinde işverenin geçmiş tecrübeleri ve yönlendirmeleri, mimari grubun kreatif yaklaşımı ile birleştirilerek firmanın kurumsal yüzünü ortaya koyacak, yumuşak ancak dinamik ve teknolojik bir alan ortaya çıkıyor.

Turkcell Lounge üç ana mekandan oluşuyor; girişkarşılama, ağırlama ve seyir alanları. Binanın doğu ve batı girişlerinde davetlilerin karşılanıp mekana yönlendirilecekleri birer karşılama bankosu bulunuyor. Banko, tasarımı tamamlayan kabuk formundaki arka duvarı ile davetlilerin binaya ilk girişlerinde karşılarına çıkıyor ve arka duvarı saran yapısıyla da misafirleri asansörlere yönlendiriyor. Mekanın girişindeki kurumsal kimlik vurgusu, tavan ve duvarlarda da hissediliyor. Misafirlerin alana girişlerinde karşılama rolünü üstlenen bu alan, dairesel formu, tavanındaki özel imalat LED armatürlerle oluşturulmuş logo ve yine özel olarak üretilen bankosu ile mekanın ilk ipuçlarını veriyor. Giriş-karşılama alanından ağırlama alanına geçildiğinde tasarımda ön plana çıkan dairesel formlar devam ediyor. Mekanın genel kurgusu paralelinde merkezde büyük bir servis barı konumlanıyor. Ayrıca davetlilerin oturarak ve ayakta ağırlanabilecekleri bölümler ile Turkcell ürünlerinin deneyimlenebileceği özel noktalar bulunuyor.


İç Mekan - Lounge - İstanbul 69 XXI - tem/AĞU 2013

karşı sayfada Oturma birimleri ve iç mekanın ilişkisi bu sayfada solda: mekana genel bakış altta: sahadan mekanın içine bakış

İç mimari tasarımdaki tüm bu detayların yanı sıra aydınlatma tasarımı da mekanın kimliğinde önemli bir role sahip. Gündüz ve gece modları, bu modlara bağlı ışık rengi ve seviye seçenekleri, mekanın kullanım ihtiyacına ve mimari beklentilere göre ideal konfor ve kullanım şartlarında aydınlatma değerleri hesaplanarak uygun aydınlatma tip ve çözümleri tercih edildi. Bütün aydınlatma armatürleri, elektronik bir aydınlatma kontrol sistemine bağlanarak değişik kullanımlar için farklı renk ve süre seçenekleriyle çeşitli senaryolar dahilinde sistemde tanımlandı. Giriş alanında yer alan firma logosu şeklindeki aydınlatma, her biri saydam silindirik pleksi kapaklı, power LED ürünlerden, ağırlama alanı tavanındaki 90 cm ve 150 cm çaplarındaki silindirik ürünlerin kabukları ise mekana özel olarak üretildi. Bina girişlerinde bulunan konuk karşılama bankoları ile deneyimleme alanı oturma bankları mimaristudio tasarımı olup, yarı geçirgen akrilik üründen özel olarak imal edildi.


tem/AĞU 2013 - XXI 70

İç Mekan - Lounge - İstanbul


proje adı: Ülker Sports Arena Turkcell Lounge proje yeri: Fenerbahçe, İstanbul işveren: Turkcell İletişim Hizmetleri iç mimari tasarım: mimaristudio; Ayça Akkaya Kul, Önder Kul yardımcı mimar: Kürşad HAZER inşaat danışmanlık: Dilek Mimarlık elektrik danışmanlık: Frekans Elektrik mekanik danışmanlık: HMT Mekanik aydınlatma tasarımı: mimaristudio, Ukon Aydınlatma proje tarihi: 2013 proje alanı: 800 m2

İç Mekan - Lounge - İstanbul

mimaristudıo Önder Kul, 1997 yılında YTÜ Mimarlık Bölümü'nden mezun olduktan sonra, aynı üniversitenin Yapı Bölümü’nde lisansüstü eğitimini tamamladı. Ayça Akkaya Kul, 2000 yılında YTÜ Mimarlık Fakültesi, Mimarlık Bölümü'nden mezun olduktan sonra, İTÜ Endüstri Ürünleri Tasarımı Ana Bilim Dalı'nda lisansüstü eğitimini tamamladı. Çeşitli mimari ve iç mimari projelerde görev alan ikili, 2006 yılından beri mimaristudio çatısı altında mimarlık ve iç mimarlık çalışmalarına devam ediyor.

71 XXI - tem/AĞU 2013

kat planı

karşı sayfada üstte: Mekana genel bakış ve ağırlama köşesi ortada solda: Özel tribün alanı ortada sağda: Servis bankosu altta solda: Mekanın karşılama holü altta sağda: Ağırlama köşesi bu sayfada solda: Video duvarı üstte: Ağırlama köşesi


İç Mekan - Ofis - İstanbul tem/AĞU 2013 - XXI 72

fotoğraflar: Ali Bekman

Mekanın Kimliği LEVENT ÖZDEN DESIGN STUDIO TARAFINDAN TASARLANAN VİETNAM REKLAM AJANSI, BULUNDUĞU SEMTİN SOLUĞUNU DİNLEYEREK ŞİMDİKİ ZAMANLA İLİŞKİ KURUYOR. Beyoğlu'nda tarihi bir apartmanda bulunan Vietnam Reklam Ajansı'nda; açık ofis, danışma, muhasebe, yönetici ve toplantı odaları gibi mekanlar bulunuyor. 19. yüzyıl mimarisinin genel karakterini verdiği Beyoğlu, birçok farklı dini ve ırkı bünyesinde barındırır, kültür, sanat ve eğlence dünyasının merkezini oluşturur. Tarih boyunca çok sayıda politik olaylara da sahne olmuştur.

Vietnam Reklam Ajansı

levent özden desıgn studıo

Ofisi tasarlarken amacımız, Beyoğlu'nun soluğunu dinleyen, yerini ve tarihini hatırlayarak, şimdiki zamanla ilişki kurmaya çalışan bir mekan yaratmaktı. Aynı zamanda, her şeyi daha etkili ve görünür kılmaya çalışan televizyon-reklam dünyasının aksine, boşluğa ve spontanlığa yer veren bir mekan

yaratmaya çalıştık. Açık ofiste bulunan dolaplarda, danışma bankosu ve kapılarda kullanılan paslanmaz çelikte mekanın belirsiz, soyut yüzünü göstermeye çalışırken; ortak çalışma alanını ise uzun, masif, ahşap masa kullanarak farklılaştırdık. Ortak alandaki kara tahta, ajanstaki anlık, geçici fikirlerin barındığı yer olarak tanımlandı. Vietnam ajansının reklam dünyasındaki protest tavrı ise, mekandaki kimliğini tanımlıyor.

proje adı: Vietnam Reklam Ajansı proje yeri: Beyoğlu, İstanbul iç mimari tasarım: Levent Özden Design Studio işveren: Sanlıman Günaydın Reklam İletişim proje tarihi: 2011 proje alanı: 140 m2


levent özden 1993 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi İç Mimarlık Bölümü’nden mezun oldu. Çeşitli mimarlık ofislerinde çalıştıktan sonra 2004 yılında kendi ofisini kurdu.

73 XXI - tem/AĞU 2013

bu sayfada solda: Geçici ve kalıcı fikirlerin barındığı yer; ofis mekanı altta solda: Çalışma alanı altta: Mutfak en altta: Ofis mekanı

İç Mekan - Ofis - İstanbul

karşı sayfada Ajansın tavrının mekana yansıdığı karelerden biri


İç Mekan - Ofİs - İstanbul tem/AĞU 2013 - XXI 74

fotoğraflar: Büşra Yeltekin

Sanallığın Mekansallaşması KG MİMARLIK TARAFINDAN TASARLAN VE UYGULAMA PROJESİ OĞUZ BAYAZIT MİMARLIK TARAFINDAN GERÇEKLEŞTİRİLEN TÜRKİYE'DEKİ İNTERNET BANKACILIĞININ İLK ÖRNEĞİ ENPARA.COM OFİSİ, ŞUBESİZ BANKACILIK KONSEPTİNİN TANITIM VE DANIŞMA MERKEZİ OLARAK PLANLANDI. Enpara.com projesinin akışkan plan şeması, parlak ve pürüzsüz bitiş yüzeyleri, sanal banka devrimini fiziksel mekana yansıtmayı amaçlıyor. Penceresiz şekilde düzenlenen mekanda, şubenin tariflenen amorf iç duvar hareketlerinin ve dış kabuğunun oluşturulabilmesi için akrilik malzeme tercih edildi. Akrilik, üretim teknolojisi ve işleme süreci açısından projenin uygulanabilirliliğini kolaylaştırırken aynı zamanda yeni nesil bir ürün olarak kurgulanmak istenen senaryoyu güçlendiriyor.

Enpara.com Ofisi

kg mimarlık & oğuz bayazıt mimarlık

Tavan, duvar ve zemin hatları eğrisel çizgilerle tanımlandığından mimari grup tarafından talep edilen devingen mekan, bilgisayar destekli CNC makinelerle hazırlanan şablonlar kullanılarak üçüncü boyutta

ayağa kaldırıldı. Geleceğe ait mekanlardaki parlaklık ve pürüzsüzlük beklentisiyle tanımlanan yüzeyler için, bahsi geçen senaryoya paralel olarak zeminlerde parlak epoksi kaplama, tavanlarda ise yine eğrisel gergi branda aydınlatma havuz uygulamaları yapıldı. Dokunmatik ekranlar sayesinde, gelen müşteriyle eşzamanlı bir masa etrafında sohbet-görüşme senaryosu yaratılması hedeflendi. Kasa ve vezne olmayan mekanda, dijital imkanlarla yapılacak bankacılığın prototip uygulaması gerçekleştirildi. Müşterinin dijital dünyada dış mekandan soyutlanması kavramı paralelinde doğal ışığın içeriye alınmadığı mekanda, gerek aydınlatma gerekse duvarlara yerleştirilmiş dijital oyuncaklar için eşdeğer mekanların birkaç misli üzerinde data ve elektrik altyapı uygulaması gerçekleştirildi. Enpara.com projesinin gerçek dünyadaki yüzü olacak sınırlı sayıdaki şubelerinin stratejik noktalarda tekrar etmesi, kiosk ve stand versiyonlarının bu zincirin genişleyen halkaları olması planlanıyor.


kg mimarlık 1990 yılında Kurtul Erkmen ve Gürhan Bakırküre ortaklığında kurulan KG Mimarlık mimari ve iç mimari alanlarda hizmet veriyor. 1999 yılında Bükreş ve Romanya'da da hizmet vermeye başlayan ofis 2007'den beri ise Kazakistan'da ErmasKG adı altında çalışmalarına devam ediyor.

proje adı: Enpara.com Ofisi proje yeri: Levent, İstanbul işveren: Finansbank mimari tasarım: KG Mimarlık tasarım ekibi: Kurtul Erkmen, Gürhan Bakırküre, Serkan Gönenç, Serhan Günal uygulama projesi: Oğuz Bayazıt Mimarlık; Oğuz Bayazıt, Atıl Beçin, İrem Saka, Burçin Aracı proje tarihi: Kasım 2012 proje alanı: 100 m2

İç Mekan - Ofİs - İstanbul

oğuz bayazıt 1992'de İTÜ Mimarlık Fakültesi’nden mezun oldu. 1994 yılında “Enerji Korunumu İklimsel Konfor ve İnşaat Maliyetleri Açısından Uygun Bina Kabuğunun Seçilmesi” isimli tezi ile İTÜ Yapı Bilgisi Yüksek Lisans programını tamamladı. 1998'de İstanbul'da kendi mimarlık bürosunu kurdu. 2003 yılından bu yana çalışmalarını, kurucusu olduğu Oğuz Bayazıt Mimarlık Mühendislik adı altında sürdürüyor.

75 XXI - tem/AĞU 2013


MATTHEW WALDMAN'IN KAHVE POSASINDAN TASARLADIĞI ÇEVRE DOSTU SAKSI, KENTLERDEKİ ORGANİK ATIKLARIN DÖNÜŞÜMÜNÜN YETERSİZLİĞİ FİKRİ PARALELİNDE ORTAYA ÇIKIYOR. Her gün ne kadar çok faydalı materyali çöpe attığımızı fark edemeyebiliyoruz. Bu paralelde, Nooka'nın tasarımcısı Matthew Waldman'ın bir yıl boyunca biriktirdiği günlük kahve posası, yeni bir kullanımla buluşuyor. New York'taki organik atıkların neredeyse hiç geri dönüştürülemiyor olmasından şikayetçi olan Waldman, kompozit bir maddenin içinde kullandığı kahve posasıyla daha kalıcı bir şeyler yapma fikrini geliştiriyor.

tem/AĞU 2013 - XXI 76

Ürün Tasarımı - Saksı

Geri Dönüşen Organik Atık

Pothra Saksı

matthew waldman

Denemeler sonrasında Waldman reçine ve kahve partikülleri arasında doğru dengeyi kurarak küçük ve basit saksılar halinde dökebileceği seramik benzeri bir malzemeye ulaşıyor. Tek bir başarılı prototipten seri üretilen bir ürüne geçiş aşaması asıl zorlayıcı kısım oluyor. Biyo-reçine kullanmak isteyen Waldman, Pothra'nın yeşil misyonunu vurgulayarak malzemenin teknik açıdan sertleştirilmesinin, poliüretan reçineden on kat daha uzun sürdüğünü ve bunun da üretim programını büyük ölçüde etkilediğini belirtiyor. Diğer

yandan kahve doğal bir ürün olduğu için farklı harmanlar, biyo-reçine ile farklı sonuçlar veriyor, bu da çok büyük bir renk ve doku çeşitliliğini ortaya çıkarıyor. Beste Sabır: Öncelikle bu fikrin nasıl ortaya çıktığından bahsedebilir misiniz? Kahve posasının toprakla ilişkisini kurmak nasıl aklınıza geldi? Bildiğim kadarıyla kahve posası, toprağı besleyici bir etki yaparak bitkiler üzerinde olumlu etkiler yaratıyor. Matthew Waldman: Çok fazla kahve tüketiyorum ve ne zaman kahve posasını çöpe atsam, onun tek başına harika bir malzeme olduğunu düşünürdüm. İki yıl önce Amerika’nın batı kıyısında bir şirketin kahve posasında mantar yetiştirmeyi sağlaycak bir sistem geliştirdiğini öğrendim. Buradan alabileceğiniz bir kit yapmışlar, içinde kahve posası var, sadece üzerinde delikler açıyorsunuz ve o deliklerden mantar büyüyor. Bunu okuduktan sonra ben de kendi kahve posamla bir şeyler yapmak istediğime karar verdim. İstanbul’u bilmiyorum ama New York’ta hiç bir biyolojik atık ayrıştırma-gübrelendirme programı yok. Sadece cam, kağıt ve bazı plastikler geri dönüştürüyor. Bu sebeple ben de kendi organik atığımla bir şeyler yaparak organik atık sorununa dikkat çekebileceğimi düşündüm. Yani kişisel bir proje ama aynı zamanda New York’ta yaşayanları da ilgilendiriyor.


Ürün Tasarımı - Saksı

bs: Tasarım süreci paralelinde kullanmak istediğiniz malzemeyi ve fikri, biçim ve işlevle nasıl bir araya getirdiniz? mw: Aslında ürünün şeklini başka bir ürün için düşünmüştük. Bir baskı firmasıyla çalışırken üç boyutlu olarak basılabilecek birkaç kavramsal ürün geliştirmiştik. Bu ürünü basmaya çalışırken formun üç boyutlu baskı için çok büyük ve masraflı olduğunu gördük, çeşitlendirilebilir bir ürün olmayacaktı. Daha sonra formla oynarken bir anda kahve posalarıyla bir şeyler yapmak istediğimi hatırladım. Bir yıldır biriktiriyordum ve koca bir çanta dolusu kahve posam vardı. Böylelikle iki projeyi bir araya getirdim. bs: Üretim aşaması nasıl ilerledi? Posanın yanı sıra hangi malzemeleri tercih ettiniz? mw: Bazı prototiplerde (daha koyu renkliler) mısır esaslı sıvı reçine kullandık. Bu sevdiğim ve kullanmak istediğim bir malzeme çünkü gerçekten pişmiş toprak etkisi yaratıyor. Nemini, dokusunu görebiliyorsunuz, üstelik pişmiş topraktan daha hafif ve onun gibi kırılmıyor da. Bu, bütün projemizi üzerinde kurguladığımız malzemeydi. Sıra ürünü gerçekten imal etmeye geldiğinde mısır reçinesi

üreten firma bir anda piyasadan kayboldu ve malzemeye ulaşamadık. Başka tipte iki farklı reçineyi denedik. Bir önceki kadar çevre dostu değil ama yine de daha az olumsuz etkisi olacak, zehirli olmayan bir poliüretan reçine kullandık. Böylece iki versiyonumuz oldu, biri kullanılmayan atıkları daha iyi kalitede ürünlere dönüştürüyor (upcycle), diğeri ise tamamen çevre dostu. Sıvı reçine kullanmamızın sebebi ise ürünü kendimiz, elle kontrol edilen döküm makinesinde üretmemizdi. Bir fabrikada seri üretimi yapılacak olsa, tablet reçine kullanmak çok daha kolay olurdu. Reçineleri tablet veya sıvı halde alabiliyorsunuz. Eğer elinizde gereçekten yüksek basınç uygulayabilecek makineniz varsa tablet kullanabilirsiniz ve böylece renk ve doku açısından daha çok seçeneğiniz olur. Biz sıvı plastik aramak durumundaydık çünkü kalıba kendimiz döküyorduk. Bütün malzemeleri denedik ve şu an elimizde geniş bir seri var. bs: Aynı zamanda farklı tip kahveler de renk ve doku açısından ürünü etkiliyor. Böylelikle süreç, deneysel ve malzemeyle eş zamanlı gelişen bir hal alıyor.

mw: Kesinlikle. Bu bir tasarımcı olarak benim hoşuma giden bir şey fakat bu seri üretime dönüşecek olursa büyük ihtimalle belli bir kahve firmasıyla anlaşılıp bir süreklilik sağlanması istenecek, böylece ortaya neyin çıkacağı sürpriz olmayacak. Aynı zamanda, sıvı reçine kullandığımız durumda kimyasal reaksiyon için de çok fazla zaman oluyordu. Eğer seri üretime geçilirse bu kadar renk değişimi olacağını sanmıyorum. Ama benim için ilginç bir şeydi, kahvenin kavrulma ve çekilme durumuna göre ürünün dokusu değişiyor. bs: Bu proje belki de evlerdeki organik posanın toplanması konusunda bir başlangıç noktası olabilir. mw: Türkiye’yi bilmiyorum ama ABD’de insanlar çok fazla yiyeceği ziyan ediyor, sadece kahve değil. Oysa benden bir önceki nesil yedikleri kavun, karpuz gibi meyvelerin kabuklarını bile atmaz, onlardan turşu yaparmış. Bence bundan bahsetmek anlamlı olabilir, herkes cam veya alüminyum diyor, fakat ben organik atıklardan veya atık besinlerden yeterince söz edildiğini düşünmüyorum. Ürün bu anlamda yiyeceklerimizin atıklarını nasıl kullandığımızı düşünmek için bir ipucu veriyor, evet.

77 XXI - tem/AĞU 2013

matthew waldman New York çıkışlı tasarımcı ve sanatçı, Nooka Inc. firmasının kurucusu ve tasarımcısı Waldman, 1987'den 1990'a kadar Tokyo'da kurumsal iletişim alanında sanat direktörlüğü yaptı. New York'a dönerek Tokyo temelli bir ajansın aracılığıyla New York Zoom Inc.'in kreatif direktörü oldu. Buradaki görevi sırasında, Nooka (etnik bir isim -kelime kendi içinde “yeni”yi içeriyor) bir proje olarak ortaya çıktı. 2005'te Nooka kuruldu. İlk müşterilerinin arasında MoMA ve United Arrows bulunuyor.




ACO DUŞ KANALLARI ACO'nun altı farklı model ve sekiz farklı ölçüyle sunduğu paslanmaz çelik duş kanallarının ızgaraları lazer teknolojisiyle üretiliyor. Bu sayede kanallar pürüzsüz bir üst yüzeye sahip oluyor. Suyu en hızlı şekilde süzgece itecek eğimle tasarlanan duş kanallarının paslanmaz çelikten imal

edilen ve kolay çıkartılabilen koku filtresi bulunuyor. Lazerle kesilmiş ve kimyasal işlemlerden geçirilmiş ürünleri için ACO, kullanıcıya yüksek güvenlik garantisi veriyor. Yeni E Serisi'nde bulunan kırmızı, mavi ve yeşil renkli ışıklı duş kanalları ile banyolarda farklı konseptler yaratılabiliyor. www.acoturkiye.com

MOVO HAREKETLİ DAVLUMBAZ Özel tasarlanmış hareketli ön paneli sayesinde emiş performansını en yüksek seviyeye çıkaran Movo Hareketli Davlumbaz, paslanmaz çelik gövdesi ve siyah temperli cam yüzeyiyle dikkat çekiyor. Hem uzaktan kumanda hem de dokunmatik kontrol paneli sayesinde kolay kullanım imkanı sağlayan ürün, dört kademeli çalışma özelliğiyle

tem/ağu 2013 - XXI 80

YENİ - ÜRÜN

SCHINDLER 5500 Schindler'in İsviçre'deki Ar-Ge merkezlerinde geliştirilen yeni 5500 model asansör, sessiz çalışmasının yanı sıra binalardaki karbon salınımını azaltmaya yardımcı üretim teknolojisine sahip. Çok geniş bir uygulama alanı olan asansör, milimetrik olarak ölçeklenebilen kabin boyutu ile her türlü asansör kuyusuna uyum sağlayabiliyor. Schindler 5500, hem makine dairesiz (MRL) hem

performansını artırıyor. Silverline Ankastre'nin sunduğu Movo, sessiz çalışma özelliği ve sahip olduğu özel emniyet sistemlerinin yanı sıra, bacalı ve karbon filtreli kullanım seçeneği sayesinde tüm mutfaklara uyum sağlıyor. www.silverline.com.tr

de makine daireli (MMR) çözümler sunuyor. Schindler'in STM teknolojisi sayesinde asansör daha az alan kaplıyor ve yolculara sessiz bir seyahat imkanı sunuyor. 150 metreye kadar seyir mesafesi olan binalarda trafik yönetimi çözümü olarak öne çıkan ürün, farklı bina tiplerine uyum sağlayacak şekilde yapılandırılabilen bir modüler sisteme sahip. www.schindler.com

SYSTEM INFINIT Vitra, yeni System Infinit koleksiyonuyla değişik formlara sahip etajerli lavaboları ve farklı renk seçeneklerine sahip lavabo ünitelerini kullanıcıların beğenisine sunuyor. Yalın hatlara sahip System Infinit etajerli lavabolar, parlak beyaz ve dumanlı huş renklerdeki mobilya ünitesiyle kombinleniyor. Mineral döküm teknolojisiyle üretilen

lavaboların pürüzsüz yüzeyi, ömür boyu beyaz ve parlak kalıyor. Hasar gördüğünde basit bir işlemle tamir edilerek eski halini alabilen ürün, hijyen ve kolay temizlenme özelliğine sahip. Etajeriyle geniş bir kullanım alanı oluşturan lavaboların, seramik süzgeci ve gizli su taşma deliği bulunuyor. System Infinit, hem tezgah üstü hem de ankastre bataryalarla kullanılabiliyor. www.vitra.com.tr



METRONOMIS LED

tem/ağu 2013 - XXI 82

YENİ - ÜRÜN

Philips’in Metronomis LED serisi, kentlerde hem tarihi hem de modern alanların aydınlatma çözümünü tek bir üründe sunuyor. Metronomis LED serisiyle armatür yüzeyinde veya aydınlatılan bölgede, özel reflektörler sayesinde aydınlatma efektleri yaratılarak işlevsel aydınlatmaya yönelik yüksek verim alınabiliyor. Kullandığı LED teknolojisiyle dış mekan aydınlatmasında enerji maliyetlerini azaltan seri ile farklı

CAPAROL GARTEN TEAKÖL

MİLANO KOLEKSİYONU

Caparol Garten Teaköl (Teak Yağı), özel olarak seçilen doğal yağların karışımıyla üretilen tik ve benzeri sert ahşapların korunması ve bakımı için özel olarak geliştirilmiş, diğer ahşap türlerine de uygulanabilen bir ahşap koruyucu. Kolay uygulanabilen ürün ahşabı suya karşı koruyor. Ayrıca hava koşullarıyla eksilen yüzeysel doğal yağların yerine geçerek ahşabı koruyor ve canlandırıyor. Tüm dış cephe ahşap yüzeyler, ahşap bahçe mobilyaları, bahçe parkeleri, yüzme havuzu kenarları, zemin kaplamaları, deniz araçları güverteleri ve iskeleler gibi sert ahşaptan üretilen malzemelerde kullanılabiliyor.

Edilcuoghi, Milano'dan esinlenerek çağdaş tasarım eğilimleriyle yorumladığı Milano koleksiyonuyla, minimal ve kişiye özel bir tarz sunuyor. Çağdaş iç mimariye sahip mekanlar yaratılmasını sağlayan Edilcuoghi, yüzeyleri birbiriyle uyumlu, doğal ve estetik seramikleriyle dekore ediyor. Milano koleksiyonunda bulunan Design Wood serisi sadece 3-5 mm kalınlığında ve özgün renk tonlarına sahip. Koleksiyonun diğer serisi olan Mud ise gri tonun hakim olduğu full body porselenden oluşuyor. Duvar için sunulan Tone serisi ise 9 mm kalınlığındaki full body porselenden oluşuyor. Edilcuoghi ürünleri Türkiye'de Kale showroomlarında bulunuyor.

www.filliboya.com.tr

www.edilcuoghicolorboard.it

ışık oyunları ve gölgeler yaratılabiliyor. Yürüyüş yolları, alışveriş alanları, meydanlar, parklar gibi pek çok alanda kullanılabilen Metronomis LED, çelik tasarımı sayesinde modern ve tarihi yapılarda güvenli bir şekilde kullanılabiliyor. www.philips.com

HP DESIGNJET E-YAZICILAR HP, başta mimarlık, mühendislik, inşaat ve tasarım profesyonelleri olmak üzere birçok kullanıcı için yeni bir ergonomik tasarıma sahip web bağlantılı yazıcıları HP Designjet T920 ve T1500 eYazıcı serilerini sundu. Bu yazıcılar, kullanıcılara daha mobil bir çalışma ortamı sağlıyor. Cihazlarda bulunan entegre çıkış yığma tepsisi kullanıcıların geniş formatlı çıktıları toplayıp düzenleme şekillerini değiştiriyor. Düz

ve harmanlanmış baskılar oluşturan bu tepsi, çıkan baskılar arasında aranılan çıktıyı bulmayı kolaylaştırıyor. Cihazların üst bölümlerinde bulunan düz yüzey, basılan planların kolayca gözden geçirilmesine olanak sağlıyor. Yazıcıların dokunmatik ekranları iş sıraları, baskı maliyeti ve önizlemeler üzerinde tam kontrol sağlıyor. www.hp.com



LEGRAND 2013 E-KATALOG YAYINDA

Bina, elektrik ve dijital altyapıları için ürün ve sistemler üreten Legrand'ın 2013 e-kataloğu, elektrik ve elektronik işleriyle ilgilenenler, inşaat, proje ve taahhüt ofislerinden mimar ve müteahhitlere kadar tüm profesyonellerin ihtiyaç duyabileceği

ürün ve sistemler konusunda detaylı bilgi sunuyor. Kullanıcılar, ürünlerin fiyat, ağırlık, hacim, ambalaj adedi gibi teknik bilgilerine kolaylıkla ulaşabiliyor. Ürün görsellerinin indirilebildiği e-kataloğun fiyat listeleri anlık olarak güncellenerek aynı zamanda e-fiyat listesi işlevi de görüyor. www.legrand.com.tr

GRANİSER'E ÇEVRE YÖNETİM SİSTEMİ BELGESİ

Graniser, çevreye verilebilecek zararları önlemek adına yaptığı çalışmalarla, şirketlerin çevreye verebilecekleri zararların sistematik bir şekilde azaltılması veya ortadan kaldırılması için geliştirilen bir yönetim sistemi

olan ISO 14001 Çevre Yönetim Sistemi belgesini almaya hak kazandı. Graniser Genel Müdürü Erol Hacıoğlu, ISO 14001'in sektörde müşteriler tarafından sorgulanan bir belge niteliği kazandığını ve bu sertifikanın Graniser'e rekabet avantajı sunacağını belirtiyor. www.graniser.com.tr

SCHNEIDER ELECTRIC DOUBLE TREE BY HILTON'da

KALE İNTERNET SİTESİNİ YENİLEDİ

Schneider Electric'in enerji çözümleri Double Tree by Hilton Kuşadası'nın aydınlatma ve güvenlik sistemlerinde tercih edildi. 2013'ün Mart ayında hizmet vermeye başlayan otelde, Unica serisi anahtar ve prizler ile Domae serisi otomatik sigortalar ve kaçak akım röleleri kullanıldı. Teleskobik özelliğiyle pürüzlü

Kale Grubu'nun yenilenen internet sitesi kullanıcılarının yenilik ve hizmetlere daha kolay ulaşmasını sağlıyor. Kullanıcıların kendi banyolarını tasarlamasını kolaylaştıran “Kale Whitebox” uygulamasının yanı sıra, ürünlere ait tüm dokümanlara da yeni siteden ulaşılabiliyor. Sosyal medya eklentileri sayesinde tüm içerikler sosyal ağlarda

yüzeylerde bile kolay montaj imkanı sağlayan Unica serisinin prizlerinde çocuk koruma özelliği bulunuyor. Domae serisi otomatik sigortalar, kısa devre aşırı akıma; kaçak akım koruma röleleri ise kaçak akıma karşı koruma sağlıyor.

www.kale.com.tr

tem/ağu 2013 - XXI 84

FİRMA HABERLERİ

www.schneider-electric.com

paylaşılabiliyor. Sitenin profesyonellere özel bölümünde özellikle mimar ve dekoratörlerin çalışmalarına kolaylık sağlayacak özellikler de sunulurken Mimarlara Bülten başlığı altında, mimari trendler ve güncel projeler hakkında bilgiler yayınlanıyor.

KYK EĞİTİM TIRI'NIN TÜRKİYE TURU SÜRÜYOR

KYK Yapı Kimyasalları, Eğitim Tırı ile Türkiye'nin farklı bölgelerinde eğitim faaliyetlerini sürdürüyor. Gerçekleştirilen seminerler ile uygulamacı ustalar yaşadıkları illerde ziyaret edilerek ürün ve uygulama

bilgileri aktarılıyor. KYK'nın eğitim faaliyetlerinin bir diğer parçası olan eğitim otobüsü ise ilçe merkezlerini dolaşarak benzer etkinlikleri bu merkezlerde sürdürüyor. Eğitim veren uzman personel, KYK ürünlerinin doğru uygulama biçimlerini ustalara aktarıyor ve ürün standartları ile doğru ürünlerin satın alınması konusunda bilgi veriliyor. www.kyk.com.tr

TARKETT'E EN YENİLİKÇİ JÜRİ ÖZEL ÖDÜLÜ

Almanya, Fransa ve İngiltere'de 2004 yılıdan bu yana inovasyon yönetiminin en iyi örneklerini “Avrupa'nın En Yenilikçi” ödülüyle teşvik eden A. T. Kearney, Tarkett'i 7. En Yenilikçi Jüri Özel Ödülü'ne layık gördü. Tarkett Araştırma, Yenilik ve Çevre Genel

Müdür Yardımcısı Anne-Christine Ayed: “Öncelikle yapılacak önemli gelişmeler için yaratıcılığımızı besleyecek ve yeni çözümler geliştirmemizi sağlayacak bir çerçeve oluşturduk. Organizasyonumuzun yapısı bu yeni fikirleri keşfetmemizi ve en iyi projeleri hayata geçirmemizi sağladı.” şeklinde konuştu. www.tarkett.com.tr



uygulama – mİmarİ yazılım tem/ağu 2013 - XXI 86

Etkin Süreç Yönetimi AUTODESK BUILDING INFORMATION MODELING (YAPI BİLGİ MODELLEMESİ), MİMAR VE MÜHENDİSLERE PROJENİN TÜM AŞAMALARINDA PEK ÇOK AVANTAJ SAĞLIYOR. TÜRKİYE'DE VE DÜNYADA BIM Dünya’da Building Information Modeling adıyla bilinen, bir binanın kavramsal tasarım aşamasından, inşaat öncesi, esnası ve sonrası işlemlerinin tümünü kapsayan aşamalarının en doğru şekilde gerçekleştirilmesine olanak sağlayan Autodesk BIM (Yapı Bilgi Modellemesi) tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de karmaşık yapıların gerçekleştirilmesine olanak sağlıyor. BIM’in multidisipliner yapısı sayesinde, mimar, inşaat ve makine mühendisleri gibi farklı disiplinler projenin tüm süreçlerinde etkin rol alma imkanına sahip oluyorlar. BIM sayesinde oluşturulan projenin üç boyutlu taslağı ile planlamadaki olası hatalar daha sahaya

inmeden tespit edilebiliyor ve gerekli müdahaleler gerçekleştirilebiliyor. DÜNYADA BIM İngiltere’de yapılan sektörel ankette BIM kullanıcılarının %65'i BIM’in maliyet etkinliği getirdiğini, %78'i inşaat belgelerinin koordinasyonunu iyileştirdiğini, %59'u ise projelerde teslim hızını artırdığını söylüyor. Autodesk, birçok ülkede yaygın olarak kullanılmaya başlanan BIM'in sağladığı faydalarla yapı tasarımı, inşaat ve inşaat altyapı sektörlerinde teknoloji alanında ön plana çıkıyor. Kuzey Amerika’da 2007-2009 yılları arasında BIM kullanımı %75 oranında artmış, İngiltere'de ise 2016 yılına kadar devlet tarafından verilen inşaat projelerinde %20’lik bir maliyet avantajı elde edilmesi öngörülerek BIM uygulaması zorunlu hale getirilmiş.

FOTO GERÇEKÇİ ÜÇ BOYUTLU RESİMLER VE SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK BIM, kullanıcılarına konsept oluşmaya başladığı andan son aşamaya kadar olan süreçte her türlü bilgiyi paylaşma imkanı sunuyor. BIM sayesinde projenin başlangıç aşamasından itibaren maliyet hesaplaması yapılabiliyor ve projenin her aşaması görülebiliyor. BIM, mühendis ve mimarların tasarım iş akışlarına analiz, simülasyon ve görsellik ekleyerek, proje boyunca daha iyi kavrama ve bilinçli kararlar alma olanağı sağlıyor. Böylece bina performansı iyileştirebiliyor, birçok alternatif öncesinde değerlendirebiliyor, inşaat atıkları azaltılabiliyor ve tasarım süreciyle bir bütün olarak malzemeler en doğru şekilde kullanılabiliyor. İnşaat proje süreçlerinde, veri bankası sayesinde tek model üzerinde


uygulama – mİmari yazılım 87 XXI - tem/ağu 2013


uygulama – mİmarİ yazılım tem/ağu 2013 - XXI 88

garanti teknoloji kampüsü

çalışmaya olanak sağlayan BIM, projeye sürdürülebilir değer katıyor. BIM’E GEÇİŞ Şirketlerin BIM uygulamalarına geçişi tüm diğer disiplinlerin de süreçlere olan katılımını mümkün kılıyor. BIM uyumlu çalışmak, tasarım aşamasından inşaat süresi ve sonrasına kadar farklı disiplinlerin birlikte çalışmasına olanak sağlayan bir altyapı oluşturuyor. Garanti Teknoloji Kampüsü'nün mimari projesi için Autodesk Revit Architecture 2013 kullanan ERA Mimarlık’tan Yüksek Mimar Ali Hızıroğlu iş yapma biçimleri ve proje süreçlerini, “İnşa teknikleri değişiyor, malzemeler değişiyor, bunlara bağlı olarak zamanı kullanma şeklimiz de değişiyor. Böyle hareketli bir ortamda çizim tekniklerinin de değişim göstermesi kadar doğal bir şey olamaz. Bu nedenle BIM anlayışı doğrultusunda,

üç boyutlu tasarım altyapısı kurmaya ve Revit Architecture yazılımını kullanmaya karar verdik.” şeklinde değerlendiriyor. Hızıroğlu, BIM’e geçiş kararlarının yenilik ve inovasyon sürecini hızlandırmaktan kaynaklandığını belirterek ekliyor, “Revit Architecture 2013, kullanıcı deneyimi arttıkça hız kazanılan ve giderek verimliliğimizi artıran, yaratıcılığa daha fazla alan açmamızı sağlayan bir yazılım. Farklı disiplinlerde çalışan kişilerin, projeyi en basit haliyle görmesi ve kavraması için çok kullanışlı olmakla birlikte, mimar ve mühendisleri ortak bir tasarım algısında buluşturmaya da hizmet ediyor.” GARANTİ TEKNOLOJİ KAMPÜSÜ Mimari tasarımı ERA Şehircilik, Mimarlık, Müşavirlik'e ait olan ve Türkiye’deki Autodesk Building Information Modeling (BIM) çözümleri kullanılan projeler arasında yer alan Garanti Teknoloji

Kampüsü, eski bir sanayi alanının, dev bir kampüse dönüştürülmesiyle dikkat çekiyor. BIM’in projedeki yerini anlatan Ali Hızıroğlu, “Revit Architecture 2013, üzerinde çalıştığınız proje ile ilgili aklınıza takılan tüm detayları en ince ayrıntısına kadar size sunuyor ve bu detaylarla ilgili yapmayı düşündüğünüz değişiklikleri en kısa sürede yapmanızı ve sonucu üç boyutlu görebilmenizi sağlıyor.” şeklinde konuşuyor. Ali Hızıroğlu, büyük ölçekli projeler için geniş ekipler oluşturulduğunu, bu projelerde zamanı en verimli şekilde kullanmanın büyük önem taşıdığını da ekliyor. SHANGAI TOWER 2014 yılında tamamlanacak olan Shangai Tower, önemli mimari çözümleri sayesinde Şangay'ın

Pudong Bölgesi'nin siluetini baştan aşağı değiştirecek. Autodesk Building Information Modeling (BIM) çözümleriyle tasarlanan Shangai Tower, yükseldikçe incelen şekli ve sürekli devam eden yuvarlak köşeleri ile dikkat çekiyor. Rüzgar yükünü %24 oranında düşürmek için rüzgar tüneli simülasyonu ile tasarlanan ve test edilen Shangai Tower 632 metre yüksekliğinde ve 121 katlı. Dünyanın ikinci, Çin'in ise en uzun binası olan yapının inşaat maliyetinde, öncesinde gerçekleştirilen testler sayesinde 57 milyon dolar değerinde tasarruf sağlandı. Enerji tasarrufu için tesis kendi içinde rüzgar santrali ve dış cephesinde termal tampon bölge ile ısı kazanımını azaltıyor, yapısında gün ışığından maksimum derece faydalanmaya yarayan jeotermal sistem de bulunduruyor.



BAUMİT

tem/ağu 2013 - XXI 90

REFERANS PROJE - İKLİMLENDİRME VE YALITIM

Avusturya merkezli bir Schmid Industrie Holding firması olan Baumit, yapı malzemeleri alanında Avusturya’nın köklü markalarından biri. Türkiye’de 2006 yılından bu yana faaliyet gösteren firma özellikle dış cephe ısı yalıtım sistemleri konusunda uzmanlığı ile adından söz ettiriyor. Baumit dış cephe ısı yalıtım sistemleri hem renovasyonda hem de yeni projelerde kullanılabiliyor. Sistemlerle daha dayanıklı cepheler yaratılıyor; enerji ihtiyacı azaltılıyor ve yeşil binalar yaratılmasına katkı sağlanıyor. Baumit’in Open©, Star ve Pro sistemleriyle yalıtım uygulandığında daha dar boyutta tuğlalar kullanılabiliyor, böylece yapılarda ilave hacimler yaratılabiliyor. Bu da mekana alan kazanımı getiriyor. Yaz ve kış aylarında sağlanan düşük enerji ihtiyacı ve %50 daha düşük karbondioksit emisyonu ile doğaya saygılı bir yaklaşım izleniyor. Baumit Isı Yalıtım Sistemleri ile yoğuşmanın (terlemenin) neden olduğu küflenme, siyah leke ve mantar oluşumunu engelleniyor; rutubet ve nem kaynaklı hastalıklara yol açan sağlıksız ve konforsuz koşulların oluşması önleniyor. Baumit Isı Yalıtım Sistemleri, 888 renk alternatifi sunan Avrupa’nın dış cepheler için en zengin renk sistemi olan Baumit Life ile uyumlu olarak kullanılabiliyor. Ayrıca ısı yalıtım sistemleri için bugüne kadar geliştirilmiş en yaratıcı ve inovatif doku alternatiflerini barındıran CreativTop, dış cephe tasarımı için neredeyse sonsuz seçenekler sunuyor. www.baumit.com.tr • Avrupa Konutları Atakent 3, İstanbul • Beylikdüzü Innovia 3, İstanbul • Eroğlu Halkalı Lounge 1, İstanbul • Lüleburgaz TOKİ Konutları, Kırklareli • Ümraniye Exen, İstanbul



tem/ağu 2013 - XXI 92

REFERANS PROJE - İKLİMLENDİRME VE YALITIM

BTM Merkezi İzmir'de olan Türkiye'nin öncü yalıtım şirketlerinden BTM'nin temelleri 1976 yılında Türkiye Şişe Cam Topluluğu tarafından İstanbul'da atıldı. 1986 yılından bu yana İzmir Kemalpaşa Organize Sanayi Bölgesi'ndeki üretim tesislerinde faaliyetlerini yeni ve teknolojik yatırımlarıyla artırarak sürdüren BTM'nin su yalıtımı, ısı yalıtımı ve çatı kaplama malzemesi üretilen beş tesisi bulunuyor. BTM Grup şirketlerinden Polpan Kz ise, Kazakistan'da faaliyet gösteren ve yılda 75.000 m3 ısı yalıtım plakası üretimi yapılan bir tesis. Türkiye’de ilklere imza atan BTM, 1989'da polimer bitümlü su yalıtım örtüsünü (BREEAM kitabına göre C sınıfı), 1994'te kapalı gözenekli XPS ısı yalıtım levhasını, 1997'de çatı kaplama malzemesi Shingle’ı ilk kez üretti. 2008'de ise sentetik örtü üretimine Polyplan (BREEAM kitabına göre B sınıfı) markası ile başladı. Kuruluşundan bugüne hızla ürün yelpazesini genişleten BTM’nin ürünleri, çatıdan temele, kullanıcıların her ihtiyacına cevap verebilen, zengin bir yelpazede sunuluyor. BTM her geçen yıl önemi artan sürdürülebilir ve çevreci ürünleri bu zengin yelpaze içine katıyor. 2011’de ürettiği Optigreen yeşil çatı sistemleri ve 2012’de ürettiği BTM Cool Shingle ile doğayı koruma altına alıyor. BTM, çatısını shingle ile kaplatmak isteyen kullanıcılara, geniş model ve renk seçenekleri konusunda karar vermelerini kolaylaştırmak için www.btmshingle.com sitesinde “Kendi Çatını Kendin Yarat” uygulamasıyla yardımcı oluyor. www.btm.co • Agora Alışveriş Merkezi, İzmir • Antalya Akvaryum, Antalya • Apec Çelik Sakura Park Evleri, Yalova • Ataköy Ağaoğlu Konutları, İstanbul • Folkart Narlıdere, İzmir • Mesa Yamaç Evler, İstanbul • Nidakule, İstanbul • Orman Bakanlığı Afyon Bitki Üretim Tesisi, Afyon • Özçelik İmaj Tan Ankara Konutları, Ankara • Rönesans Mecidiyeköy Ofis Binası, İstanbul • Soyak Mavişehir Konutları, İzmir • Şato Ayasaranda Oteli Çeşme, İzmir • Teos Sığacık Yat Limanı, İzmir • Tuzla Piri Reis Üniversitesi, İstanbul • Uşak Üniversitesi Teras Alanları, Uşak



KORAMIC YAPI KİMYASALLARI Modern yapılar inşa edilmesi; güvenlik ve sağlık standartlarının yükseltilmesi amacıyla inşaat sektörünün gereksinimlerini karşılayan Koramic Yapı Kimyasalları, Cermix'in epoksi ve poliüretan esaslı su izolasyon malzemeleri ve sistemleriyle su yalıtımında tam güvence sağlıyor.

tem/ağu 2013 - XXI 94

REFERANS PROJE - İKLİMLENDİRME VE YALITIM

1964 yılından bu yana Avrupa’da edindiği köklü tecrübesi ile inşaat sektörüne yenilikçi ürünler kazandıran Cermix, su ile temas eden her yüzey için çözümler üretiyor. Açık teras ve balkonlardan yüzme havuzu ve su depolarına, banyo ve WC gibi ıslak mekanlardan köprü platformları, sulama kanalları ve metal çatılara kadar uygulanabilen Cermix, her yüzeyde su kaçaklarına kesin çözümler getiriyor. Teraslarda ve geniş alanlarda, yüksek performanslı ürünler sayesinde su yalıtımını kesin olarak sağlayan Cermix, sıcak ve soğuk havaya karşı yüksek termal direnç oluşturuyor. www.cermix.com.tr • Aksu Evleri, Bursa • Avcı Birlik İnşaat Tarsus, Mersin • Doğuş Matbaa Binası Kartal, İstanbul • Durukan Şekerleri Sincan Organize Sanayi Bölgesi, Ankara • Dünya Gazetesi Yeni Merkez Binası İkitelli, İstanbul • Elmaslar İnşaat Doğakent, Ankara • Erkan İnşaat Çamlıca, İstanbul • Gelibolu Konutları, Bursa • İpek Park Evleri, Şanlıurfa • Lidya Yapı Aktansu Evleri Kemerburgaz, İstanbul • Novada AVM ve Nikah Salonu Ataşehir, İstanbul • Olea 43, Bursa • Orion AVM Çorlu, Tekirdağ • Özdiker İnşaat, Mersin • Zen Otel Harbiye, Antakya



RHEINZINK RHEINZINK GmbH &Co. KG, 1966 yılında Ruhr bölgesinin Datteln şehrinde kuruldu ve merkezi halen bu şehirde bulunuyor. Avrupa’daki ilk üretici olan RHEINZINK, geleneksel haddeleme sistemi yerine tamamen yeni ve inovatif teknolojiye sahip sürekli ve geniş bant döküm hattı sistemine geçti. Bugün beş kıtada ve yaklaşık 30 ülkede bulunan RHEINZINK, 2005 yılından beri Türkiye pazarında faaliyetlerini sürdürüyor.

tem/ağu 2013 - XXI 96

REFERANS PROJE - İKLİMLENDİRME VE YALITIM

Titanyumlu çinkodan oluşan çatı ve cephe kaplama sistemleri, 500 parçanın üzerinde elemandan oluşan yağmur indirme sistemleri ve titanyumlu çinko ile gelişen solar enerji teknolojisini birleştirdiği solar sistemi ile her türlü yapı formuna uygun çözümler sunuyor. QUICK STEP-SolarThermie, RHEINZINK Titanyumlu Çinko alaşımının yüksek termal geçirgenliğini kullanarak yenilikçi teknolojiyi ve mimariyi üstün bir teknikle birleştiriyor. Standart profillerin alt yüzeylerinde bulunan ‘gizli’ kılcal tüpler sayesinde QUICK STEP-SolarThermie Sistemi, sahip olduğu sırsız güneş emici paneller ile kullanıcılara modern ve yenilikçi bir sistem sunuyor. Bu sistemde çatı, güneşten ve çevreden aldığı ısıyı emip su ısıtma sistemlerine veya dahili sistemlere ileten solar modülleri ile tamamen veya kısmen kaplanıyor.

villa, avusturya

villa, avusturya

villa, almanya

enerji akademisi, danimarka

-8˚C’ye kadar düşmüş ısı değerlerinde bile enerji üretebilme özelliğine sahip olan QUICK STEP-SolarThermie Sistemi, yaklaşık 35˚C seviyesinde ısı enerjisi elde edilmesini sağlıyor ve ısı pompalı sistemler, sıcak su ısıtılması ve yüzme havuzlarındaki suyun ısıtılması gibi pek çok farklı alanda kullanılıyor. www.rheinzink.com.tr • Marbella Hotel, Muğla, 2010 • Sunrise Otel, Muğla, 2010 • Caddebostan Polat Evleri, İstanbul, 2008

villa, fransa



tem/ağu 2013 - XXI 98

REFERANS PROJE - İKLİMLENDİRME VE YALITIM

TROX 1951 yılında Neukirchen-VluynAlmanya’da kurulan TROX, günümüzde 22 ülkede 25 şubesi, 13 üretim tesisi, 3000’in üzerinde çalışanı ve dünya çapında 50’den fazla temsilci ve ithalatçısı ile başarılı, uluslararası ölçekli bir firma haline geldi. Isıtma-soğutmahavalandırma sektörüne hizmet veren TROX Grup, %100 Alman sermayeli Türkiye irtibat ofisini 2009 yılında İstanbul’da kurmuş olup, 2010 yılından itibaren irtibat ofisi kimliğinden çıkıp satış ofisi kimliğine geçti. Havalandırma ve iklimlendirme teknolojilerinin tüm alanlarına hitap eden TROX, difüzör ve menfezlerden soğuk kiriş uygulamalarına kadar uzanan geniş bir ürün gamına sahip. Birçok prestijli projede tercih edilen TROX ürünlerinden hava-su sistemleri, iklimlendirme için enerji verimli çözümler sunarken aynı zamanda mimari esneklik de sağlar. TROX hava-su ürün grubunda yer alan BID model döşeme tipi indüksiyon üniteleri, düşük kat yüksekliğine sahip, boydan boya cam cephesi olan ve asma tavanı olmayan binalarda ısı yüklerini enerji verimli bir şekilde almaya yardımcı olur. BID üniteleri, düşük yükseklikleri sayesinde yeni binalarla birlikte renovasyon projelerinde de kullanıma uygun.

kranhäuser

lüksemburg ticaret odası

www.trox.com.tr • Adalet Sarayı, Barselona • Avrupa Yatırım Bankası, Lüksemburg • Greater Authority, Londra • Kranhäuser, Köln • Newcastle Şehir Kütüphanesi, Newcastle • Riverside House, Londra • Royal Bank of Scotland, Edinburg • Sabancı Üniversitesi Nanoteknoloji Merkezi, İstanbul • Salvador Norte Shopping Alışveriş Merkezi, Salvador • Siemens Genel Müdürlük, Pekin • Sky Office, Düsseldorf • Skylink Havalimanı, Viyana • Telekomünikasyon Kompleksi, Madrid • Ticaret Odası, Lüksemburg • Zorlu Center, İstanbul

avrupa yatırım bankası

avrupa yatırım bankası

rıversıde house

sky offıce



VIESSMANN Bir aile firması olan Viessmann, üç nesil boyunca konforlu, ekonomik ve çevre dostu olarak ısı elde etmeyi ve onu ihtiyaçlar doğrultusunda kullanıma sunmayı kendisine görev bildi. Mükemmel ürün gelişimi ve çözüm olanakları ile Viessmann her zaman sektörün teknolojik lideri ve öncüsü olmasını sağlayan büyük adımlar attı.

tem/ağu 2013 - XXI 100

REFERANS PROJE - İKLİMLENDİRME VE YALITIM

Alman mühendisliği, ödüllü tasarımları ve yenilikçi teknolojisiyle ısıtma sektörünün öncülerinden olan Viessmann güvencesiyle üretilen Vitoclima ürün programı, Viessmann Türkiye'nin klimada sahip olduğu tecrübe ile pazara sunuluyor. Klima ürün programı kapsamında Viessmann, 2,8 kW - 17 kW kapasite aralığında Vitoclima 100-S ve 200-S serisi bireysel ve ticari tip split klimalar, beş iç üniteye kadar tek dış üniteye bağlanabilen Vitoclima 300-S Free joint çoklu sistem klimaları ve maksimum 180 kW (64 HP) dış ünite kapasitesine sahip Vitoclima 300-S VRF klima sistemleriyle her ihtiyaca uygun çözümler sunuyor. www.viessmann.com.tr • Altındağ Belediyesi Mamak Spor Kompleksi, Ankara • ASF Otomotiv Showroom ve İdari Ofisler, İstanbul • Erenler Tır Parkı, Adapazarı • Irak Plastik Fabrika İdari Ofisler, İstanbul • Karabük Demir Çelik, Karabük • Kastamonu DHMİ, Kastamonu • Kazım Büklü İş Merkezi, İstanbul • Kocaeli PTT Hizmet Binası, Kocaeli • Medient Hospital, İstanbul • Nursan Fabrika İdari Bina, İstanbul • Omsed Fırın, Ankara • Peynircibaba Mağazaları, İstanbul • Toyota Sandıkçılar Showroom, Adapazarı • Turgut Özal Üniversitesi Yurt Binası, Ankara • TÜV Türk Araç Muayene İstasyonu, Sivas



TEMMUZ/AĞUSTOS 2013 ajandası 2 - 9 Temmuz

Thinking the Edge - Water & Culture

İstanbul

www.thinkingtheedge.com

Tasasrım Atölyesi Kadıköy, İstanbul

www.kadikoytasarim.org

mekansal algıları ile tarihsel süreci konu ediliyor. ODTÜ ve TED Üniversitesi işbirliğiyle düzenlenen programda

Ankara

archweb.metu.edu.tr

TMMOB Mimarlar Odası Adana Şubesi, Adana

www.mo.org.tr

Zuzenberk, Slovenya

www.easa013.si

Supino, Lazio, İtalya

architecturesummerschool.yolasite. com

Aalborg, Danimarka

utzonx.org

TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi, Beyoğlu, İstanbul

www.archfilmfest.org

TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi, Beyoğlu, İstanbul

www.mimarist.org

mimarlik.bilgi.edu.tr

programının dönem boyunca yaptığı çalışmalar görülebilir.

İstanbul Bilgi Üniversitesi Santral Kampüsü, Eyüp, İstanbul

Rezidans programı kapsamında İspanyol sanatçı Felix De La

Plato Sanat, Balat, İstanbul

www.platosanat.org.tr

LÖSEV, Ankara

www.losev.org.tr

İstanbul Modern, Karaköy, İstanbul

www.istanbulmodern.org

Uluslararası bir mimarlık etkinliği olan Thinking the Edge, farklı mekanlarda düzenlenecek ve üçer konuşmacının yer alacağı beş panel ile çeşitli disiplinleri ve konuları içinde barındırıyor.

9 Temmuz

15 - 18 Temmuz

Kadıköy'ün Kısa Mekansal Tarihi Konferansı

Warm-up Mimarlık Stüdyosu

Murat Güvenç'in konuşmacı olduğu konferansta Kadıköy'ün

lise eğitimini tamamlayan üniversite adayları mimarlık eğitimi ve üretim ortamını deneyimleme fırsatı buluyor.

1 Ağustos (son teslim)

Kent İçin Dönüşüm Ulusal Mimarlık Fikir Yarışması

Yarışma, 5 Ocak Stadyumu arazisinde yapılacak imar planı revizyonu için halka hizmet edecek düşünceler geliştirilmesini amaçlıyor.

4 - 18 Ağustos

Avrupalı Mimarlık Öğrencileri Buluşması (EASA)

Eğitim sırasında öğrenciler akademik bilgilerini uygulamaya geçirme imkanı buluyor. Yaz okulu, Supino gibi büyük kentlere komşu olan küçük

19 - 24 Ağustos

2. Uluslararası Yaz Okulu: Mücadele Eden Mekan ve Sorumlu Mimarlık

kentlerin mimari ve kentsel potansiyellerini araştırmayı amaçlıyor. Yaz okulu, Jørn Utzon'un tasarım yaklaşımlarını parametrik

19 - 30 Ağustos

Utzon(x) Mimarlık Yaz Okulu

tasarım çerçevesinde genişleterek, çalışma çizgisinde tasarımda yeni yaklaşımları deneyimlemeyi amaçlıyor.

31 Ağustos (son başvuru)

Belgesel ve Canlandırma Filmleri Yarışması

İstanbul Uluslararası Mimarlık ve Kent Filmleri Festivali kapsamında düzenlenen yarışmada, belgesel ve canlandırma türündeki filmlere yer veriliyor.

2 Eylül (son başvuru)

2014 Yılı Ajandası Fotoğraf Yarışması

TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi tarafından bu sene 15.'si düzenlenen yarışmanın teması “Öteki” Mimarlık

TEM/AĞU 2013 - XXI 102

ajanda

olarak belirlendi.

… - 15 Eylül

… - 26 Eylül

Bilgi Mimarlık 2013 Bahar Sergileri

Dönüştürülen Balat'ın Geçmişi ve Geleceği

Sergide, “İstanbul'un Değişim ve Dönüşüm Dinamikleri” temasına odaklanan Mimari Tasarım Yüksek Lisans

Concha sergi süresi boyunca her gün bir Balat sakinini resmederek elde ettikleriyle bir belgesel oluşturuyor.

27 Eylül (son teslim) Çerkeş LSV Doğal Yaşam Merkezi Ulusal Fikir Yarışması

Tasarlanacak Doğal Yaşam Merkezi'nin barınma, sağlıklı yaşam eğitimi ve hayvancılık ürünlerine yönelik gereksinimleri karşılaması bekleniyor.

… - 20 Ekim

YAP İstanbul Modern: Yeni Mimarlık Programı

YAP: Yeni Mimarlık Programı, tasarımcı ve mimarlara dinlenme ve eğlence gibi amaçlara hizmet eden, aynı zamanda çeşitli etkinliklere ev sahipliği yapabilecek mekanlar tasarlama olanağı sunuyor.