Page 1

xxi.com.tr

XXI < MİMARLIK TASARIM MEKAN < SAYI 114 < KASIM 2012 < A24 LANDSCHAFT < CHIAKI ARAI < DMVA ARCHITECTEN < HOFMAN DUJARDIN < METE MORDAĞ < OPUS 5 < RAP PAR < MİMARLIK - YER

Yİ R M İ B İ R M İM A R L IK TASA R IM M E KA N SAY I 114 KAS I M 2 0 12 1 1 ( KIB R IS 1 2 )

Mimarlık Yerden Kopabilir Mi? Mimarlık ve yer ilişkisini Aykut Köksal, Belkıs Uluoğlu ve Mehmet Kütükçüoğlu ile tartıştık.

Holmenkollen Kayak Pisti

Artırılmış Mekansallık

JDS ARCHITECTS

RAP PAR

A24 LANDSCHAFT

CHIAKI ARAI

DMVA ARCHITECTEN

YAZILARIYLA

KORHAN GÜMÜŞ LEVENT ŞENTÜRK OSMAN ŞİŞMAN OTTO VON BUSCH

HOFMAN DUJARDIN

METE MORDAĞ

OPUS 5


Yirmibir Mimarlık, Tasarım, Mekan Depo Yayıncılık adına sahibi ve yayın yönetmeni Kuyaş Örs

Dinamik yer ile ilişkilenmek

yazı işleri müdürü (sorumlu) Hülya Ertaş hulya@depo.com.tr editör Beste Sabır beste@depo.com.tr sektör editörü Tuğba Demirci tugba@depo.com.tr yardımcı editör Dilruba Örnekal Melike Tunç reklam müdürü Burcu Hinginar Akıncı burcu@depo.com.tr okuyucu ilişkileri sorumlusu Manolya Yenigün manolya@depo.com.tr kurumsal iletişim yönetmeni Mürüvvet Can muruvvet@depo.com.tr kapak tasarımı Emre Çıkınoğlu sayfa tasarım ve uygulama Doğukan Bilgin web tasarımı Anıl Dönmez Turgay Tuğsuz basım yeri Ofset Yapımevi Yahya Kemal Mahallesi Şair Sokak No: 4 Kağıthane, İstanbul yönetim yeri Depo Yayıncılık Hacı İzzet Paşa Sokak Rota 1 Apartmanı 12/2 34427 Gümüşsuyu İstanbul 0212 251 1811 xxi@depo.com.tr genel dağıtım DPP Yerel süreli yayın. Dergide yer alan yazı ve fotoğrafların tamamı ya da bir bölümü, Depo Yayıncılık’ın yazılı izni olmadan kullanılamaz.

facebook.com/xxidergisi twitter.com/xxi_dergisi

Bu ay, mimarlığın yer ile ilişkisine odaklanıyoruz. "Yerin ruhu" kavramı 1980’lerin başında Christian Norberg-Schulz tarafından mimarlık gündemine alındığından beri çok şey değişti. Postmodernizmin revaçta olduğu, yeni bir dünya ve o dünyaya ait yeni bir mimarlığın nasıl olması gerektiğine dair soruların sorulduğu bu dönemde yerin ruhu kavramı, bölgeselcilik akımıyla birlikte geliştirildi. Mimarların yerin ruhuna uygun binalar yapması fikri etrafında şekillenen görüş, bugün hala gündemde. Peki bugünün dünyası 1980’lerden beri yaşadığı dönüşümle nasıl bir mimarlık-yer ilişkisini zorunlu kılıyor? Sürekli değişim içindeki bir yerin ruhu olabileceğini iddia edebilir miyiz? Diğer taraftan bakınca kendi zemini olan yerden bağımsız bir mimarlık tahayyül edebilir miyiz? Aykut Köksal, Belkıs Uluoğlu ve Mehmet Kütükçüoğlu ile bir araya gelip bu sorulara yanıt aradık. Köksal, mimarın yerle

ilişkisini sorunsallaştırmasının zorunlu olduğunu ve bu yapılmadığı zaman ise yok-yerlerin oluşması riskinin arttığını belirtirken Kütükçüoğlu, mimarın zaten böylesi bir ilişkiden kaçınamayacağını, bu ilişkinin üzerine gidilmesiyle asıl yerin anlamsızlaştırıldığını savundu. Kütükçüoğlu’na göre bugün karşımıza çıkan tuhaf, konsept proje adı verilen ve başka bir yerdeymişsiniz hissi veren projeler tam da yerin fazla önemsenmesinden kaynaklanıyor. Uluoğlu ise zamanla ancak bir yerin ruhunu oluşturabileceğini belirtirken, bazen bunun bile mümkün olamayacağının altını çizdi. Sürekli her şeyin değiştiği bugünde yerin sabitliğinden söz etmek imkansız, belli ki bu dinamizm içinde mimarlığın yerle kuracağı ilişki hala çok önemli.

XXI


güncel

DOSYA

6 güncel

34 mimarlık yerden kopabilir mi? Mimarlık, git gide daha çok oranda uluslararası bir pratik olarak yerden kendini azat mı ediyor? Yoksa mimarın yerden kaçınması olanaksız mı? İlla ki bir yerde inşa ediyor olduğu binası illa ki bir yer üretiyor mu? Bu soruların tek bir yanıtının olamayacağını bilsek de Aykut Köksal, Belkıs Uluoğlu ve Mehmet Kütükçüoğlu ile bir masa etrafında bir araya geldik.

proje 40 ahşap kent profili Mimarlık ve peyzaj arasındaki ilişkiyi benimseyen Mangfall Park, kentteki su kaynakları boyunca uzanarak doğrusal bir düzende doğayı hayata katmayı amaçlıyor.

KASIM 2012 - XXI 2

İçİndekİler

44 esnek organizma

10 sapkın tasarım sözlükçesi / osman şişman

Tasarım Bienali - Modernist Tasarım

18 küçük müdahaleler / otto von busch

Tasarım, Sıkışıklık ve Kirlilik

24 dönme dolap / levent şentürk

Özne - Özgürlük ÷ Tasarım ≠ Kitap

32 soru işareti / korhan gümüş

İmalat-ı Tarih Mektebi

Kadare Kültür Merkezi özelleştirilebilir alanları ve organik yapısıyla ziyaretçilere sürprizli mekanlar sunuyor.


52 yeni uzantılar

68 dengenin mekanı

Opus 5 tarafından renovasyonu gerçekleştirilen ve peyzajın başrolde olduğu tasarımda, L'Epervier Nehri'nin kalıntılarının taş, bitki örtüsü ve suyla olan uyumu empresyonist tabloları anımsatıyor.

Fokkema&Partners ve Hofman Dujardın Architects işbirliğiyle yapılan Eneco merkez binası iç mekan tasarımı dinamik ve çevreye duyarlı bir çalışma ortamı yaratmayı amaçlıyor.

74 kullanım ergonomisi 56 atlayış soyutlaması

JDS Architects tarafından bütüncül bir anlayışla tasarlanan kayak kompleksi, atlama hareketini ve kavramını şekle dönüştürüyor.

Mete Mordağ tarafından tasarlanan Rendy, kullanıcı odaklı tasarım anlayışıyla rendeleme işlevinin ergonomisini ve kullanım arayüzünü işlevsellik, estetik gibi parametrelerle bir araya getiriyor.

İçİndekİler

SEKTÖR 62 trikotaj olarak tuğla

KASIM 2012 - XXI 4

Daha önce hasarlı olan binanın DMVA Architecten tarafından basit ve sade bir anlayışla yeniden düzenlenmesi sonucunda ortaya iki farklı cepheye sahip beşik çatılı bir bina çıkmış.

78 ürün ve firma haberleri 86 dijital akıl

90 ajanda

Sayısal Grafik Ürün Müdürü Ufuk Aydın Yapı Bilgi Sistemi (BIM) ve Autodesk Building Design Suite hakkında bilgi verdi.


Mobil Çalışmak MOBİL OLARAK ÇALIŞANLAR İÇİN PHARDı MİMARLIK TARAFINDAN TASARLANAN OFİS-KAFE URBAN STATION, BİR SOSYALLEŞME MEKANI YARAtıyor. Türkiye’de ilk şubesi Maslak Veko Giz Plaza’da yer alan Urban Station ofiskafe, içinde yer alan ve ihtiyaca göre farklılaşan çalışma salonları, toplantı odalarının yanında, aynı internet sayfasını kullandığı insanlarla yarattığı sosyalleşme imkanıyla, konforlu bir çalışma ortamı sunmayı hedefliyor. Mekanın logosunda bulunan 'kafesin dışındaki kuş' görseli ise ofis-kafenin konseptini simgeliyor.

kasım 2012 - XXI 6

güncel

Urban Station, giderek sayıları artan mobil çalışan kitlesi ve farklı bir şekilde

çalışmanın ya da toplantı yapmanın mümkün olduğunu düşünenler için tasarlanmış bir mekan. Serbest çalışanlar, ofis kiralamak yerine mobil çalışmayı tercih edenler, girişimciler, toplantılar arasında vakit geçirmesi gerekenler, görüşmelerini veya toplantılarını ofis dışına taşımak isteyenler, kısacası dışarıda çalışmak için yer arayanlar için bu paralelde birçok detaya sahip olan 350 m2’lik mekanın içinde, farklı ihtiyaçlara yönelik çeşitli çalışma alanları bulunuyor. fotoğraflar: Yalım Keser


Kopenhag: Sindirerek Dönüşüm Danimarka Mimarlık Ofisleri Derneği Danske Ark’ın davetlisi olarak katıldığımız Kopenhag gezisinin odağı mimari kalite ile kentsel yaşam arasındaki ilişkileri ortaya sermekti.

kasım 2012 - XXI 8

güncel

Hülya Ertaş Uluslararası mimarlık editörleri ile birlikte Kopenhag’daki yapıları mimarlarının tarifleriyle birlikte gezme şansımız oldu. Daha çok kamusal projelere ağırlık verilen program kapsamında iki gün boyunca kentin bir ucundan diğerine uzanarak parklardan köprülere, okullardan endüstriyel dönüşüm alanlarına dek yaklaşık 15 projeyi gezdik. Son dönemlerde özellikle İstanbul’da çok gündemde olduğu için daha fazla dikkatimi çeken büyük ölçekli dönüşüm projeleri oldu. Bunlar yalnızca uzun planlama süreçlerinin sonunda gerçekleşen projeler değil aynı zamanda yapımı için de zamana ihtiyaç duyulduğu düşünüldüğünden ağırdan alınan dönüşümler. Böylesi bir karşılaştırmada İstanbul’un dinamiklerinin Kopenhag’dakinden çok farklı olduğunu, dolayısıyla böylesi bir yavaşlığın burada mümkün olmayacağını dile getirmek mümkün. Yine de bu farklılıklara rağmen Kopenhag’daki süreçlerin yeni düşünme rotaları üretmesi mümkün. Kentin güney limanı Sydhavnen, endüstriyel işlevinden arındırılarak bir konut bölgesine dönüştürülmüş. Hollandalı ofis Sjoerd Soeters’in genel planlama kararlarını geliştirdiği ve Dan

mimarlık ofisi Arkitema’nın ince işlediği bin birimlik konut bölgesi Sluseholmen, aslında avlulu tipolojiyi izleyen basit bir şemaya sahip. Kanalın avlulu blokların etrafını sararak karanın içine doğru alındığı yerleşimde konutların suyla ilişkisi önemsenmiş. Avlulardan küçük açıklıklarla yine kanallar izlenebiliyor. Ama projenin esas noktası, büyük blokların tekrarından kaynaklanması olası monotonluğu kırmak için başvurulan yöntem. Blokların hem sokaklara hem de avlulara bakan cepheleri çok sayıda mimarlık ofisinin katkılarıyla tasarlanmış. Sonuçta ortaya bir nevi kendiliğinden oluşmuş hissi veren, patchwork’u andıran bir yer çıkmış. Bir diğer dönüşüm projesi ise geniş bir alana yayılmış Carlsberg bira fabrikasının Kopenhag kent merkezindeki faaliyetlerini sonlandırma kararıyla birlikte boşalan yapıların yeniden kullanımına dair. Bu dönüşümün nasıl olması gerektiğini araştırmak için düzenlenen uluslararası yarışmayı Entasis Mimarlık kazanmış. Bize alanı gezdiren Christian Cold’a göre önümüzdeki yirmi yıl boyunca bu alanda çalışıyor olacaklar. Önce yık, sonra nasılsa bir şeyler yaparız mantığının aksine endüstri sonrası


bu sayfada solda ve altta: Entasis tasarımı Carlsberg dönüşüm projesi en alt sırada: Eski mezbaha bölgesi Kødbyen

9 XXI - kasım 2012

Bir kuzey Avrupa kenti olarak Kopenhag, dönüşeceğini ve çehresinin farklılaşacağını biliyor. Ancak bunu, bugünden yarına keskin hamlelerle değil de zamana yayarak, bu zaman içinde kentlilerin bu dönüşüme ayak uydurmalarını izleyerek yapıyor. Oldu bittiye getirilen kentsel müdahalelere alışkın bizler için bambaşka bir deneyim.

karşı sayfada Sjoerd Soeters ile Arkitema’nın tasarladığı konut bölgesi Sluseholmen

güncel

alanda hiçbir yapıya henüz dokunulmamış. Şimdiden bir küçük bale tiyatrosu alanın çehresini değiştirmeye başlamış olsa da hangi yapıların korunup hangilerinin yıkılacağı halen müzakere ediliyor. Bugün bilinen ise alana ilk yapılacak yapının bir üniversite olacağı. Belli ki üniversiteyi alana canlılık getirmek için önemli bir kaldıraç olarak görüyorlar. Seyircisiz salonlar, kimsenin gitmediği müze binaları değil, yaşayan yeni bir merkez hayal ediyorlar ve bu yaşam için gerekli zamanı bırakarak adım adım alanı dönüştürmeyi planlıyorlar. Kopenhag’ın en ilginç yerlerinden biriyse eski mezbaha Kødbyen idi. Bugün yaratıcı endüstriler ile et işleme tesislerinin bir arada konumlandığı bu alan, bir mekanın çok işlevli olarak nasıl yaşayabileceğini anlatmak için önemli. Geniş bir alana yayılı Kødbyen, cam vitrinli dükkanlarıyla kasapların maharetlerini görmenize olanak tanırken bir yandan kentin önemli sanat mekanlarına da ev sahipliği yapıyor. Gündüzleri beyaz önlükleriyle kasapları, geceleri ise ellerinde kadehleri ile sanatçıları görebildiğiniz bu mekan, tüm Kopenhag’ın en canlı noktası.


Tasarım Bienali - Modernist Tasarım t tasarım bienali

Tasarımın, "sanatsal"a (işlevselden işe yaramaza, demokratikten seçkin, gündelikten ritüelistiğe, ev-içinden galeri-içine, kullanılırdan sergilenire) doğru sergüzeştini nasıl anlamlandıracağız? Bunu mümkün kılan algı koşullarına nereden bakacağız? Baudrillard, Sanat Komplosu’nda, her zamanki zehir zemberekliğiyle güncel sanat dünyasını ısırmaktaydı: Temsilden, yanılsamadan uzaklaşan sanat, bizi “kendi cesediyle başbaşa bırakıyor”, “aynıya aynıyı sürekli eklemeye uğraşarak kötü simülasyon” üretiyordu. Halbuki, merhuma kalırsa, “[a]ynıdan aynıyı söküp almak gerekir. Her imge, dünyanın gerçekliğinden bir şeyler götürmeli, her imgede bir şeyler kaybolmalıdır; ama imhanın, katı entropinin cazibesine de kapılmamak gerekir - kayboluş etkin halde kalmalıdır: Sanatın ve ayartmanın sırrı budur.” Sanat seducere’yi (yoldan çıkarmayı, ayartmayı), tasarım ise producere’yi (ortaya çıkarmayı) sürdürmelidir.

sapkın tasarım sözlükçesİ

Merhum, erken ready-made’in, yahut sürrealistlerin nesne meftunluğunun "sanatsal" etkisini azımsamıyor herhalde. Sadece bugün nesnenin, yani artık esrarını ve yanılsamasını yitirmiş endüstriyel ürünlerin ifade edilme, görülme, okunma, kaydedilme, fotoğraflanma isteğinin, öncekilerden başka bir etkisi olduğunu vurguluyor. Sanki şu: Bugün, sanat "iş"lerine mütecaviz bir edayla, çıkmamacasına duhul etmiş görünen "ürün", tasarım bienalinde bir sonraki yurdunu bulmuştur: Sanatın aradan çıkarıldığı en kötü simülasyonun yurdunu. Yani artık "ürün", sanat dolayımına bile lüzum duymadan kendi başına varolabilir, tasarım bienalinin beyaz küpü içinde.

kasım 2012 - XXI 10

Mehmet Asatekin, İstanbul Tasarım Bienali öncesinde gerçekleştirilen uluslararası sempozyumda, sanki Baudrillard’ın karmakarışık şiirini anlamamız için, tasarımın yerine dair kısacık ve şahane bir tespitte bulunuyordu: “Tasarımcının eserinin yeri elitist bir galeri değil, demokratik mağaza raflarıdır.” Haydi bir tercüme de ben yapayım, mevzuyu daha da demokratikleştirmek, İstanbul Modern’in az yukarısındaki Tophane’ye de taşıyabilmek için: “Tasarımın bienali olur mu? Olmaz, aga!” Not: Fotoğraftaki kıyma makinesi, Tasarım Bienali’nin İstanbul Modern’deki sergisinde görebileceğiniz Dönmedolap’tan. Levent Şentürk’ün işi, bahsi geçen nesne meftunluğunun (ama, ürün değil, buluntu nesne meftunluğunun) infilak etmiş hallerinden biri: Svankmajer’in tekinsiz yurduna sarkıtılmış çılgın bir selam. m modernist tasarım Osman Şişman

Birkaç sene evvel Milano’da, şehrin içindeki tasarım

sergilerinin konumlandığı mahallenin hemen yanında Cenova garının önünde bekliyordum. Avrupalı bir tasarım öğrencisi -yahut mezunu- olduğunu kılığından çıkarttığım bir genç gelip bisikletini çözdü. Pedala basıp uzaklaşırken, bu stylish kardeşimizin omzundaki heybe döndü: Üzerinde “My Bauhaus is better than yours!” yazıyordu. Bu şahane sloganı “Benim Bauhaus’um seninkini döver!” diye uyarlasak, tercümenin direttiği sadakatten çok uzaklaşmış olmayız herhalde. Dahası, bu tercüme, Bauhaus’un günümüz tasarımı üzerindeki patriyarkal otoritesini (tipik bir Oedipus senaryosuna referansla sevgi ve nefret ilişkisini), tasarımın Süper Egosu’nu oluşturan o figürün önemini, ironinin de yardımıyla tatlı bir biçimde vurguluyor. Tasarımın mesleki ideolojisinin süregiden inşası namına Türkiye’de son yılların en önemli olaylarından biri, Mimarlar Odası / Mimarlık Okulları Dekanlar Konseyi tarafının karşısında, tasarım bölümleri başkanlarının ve ETMK’nın oluşturduğu müthiş iradenin bağımsızlık manifestosu yayınlamalarıdır. Manifesto, tüm tasarım dallarını mimarlığın alt meslekleri olarak gören modernist/eskimiş/otoriter vs. anlayışa yekten hücum ediyor ve hem mesleki eğitimin teknik gereklilikleri açısından; hem de yeni iş arkadaşları pazarlama, reklamcılık, üretim mühendisliği gibi mesleklerle tasarımın oluşturduğu yeni takımın ekonomi ve üretimdeki konumlanışı açısından; bu tür dünyevi gerçeklikten bihaber, idealist, kapsayıcı yaklaşımların geçersizliğini ortaya koyuyordu. Bir de Türk Patent Enstitüsü, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği, Türk İhracatçılar Meclisi gibi hamilere referans vererek Baba Ocağı’ndan ayrıldığını aleme ilan ediyordu. Peki, tasarımcıların her ürün gamında üretim yapabilecek yetenekleri tasarım bölümünde edindiği, dahası firmaları ekonomik krizden dahi kurtarabilecek rekabet stratejilerine dair içgörülerin ancak tasarımcılar tarafından icra edilebileceği iddiasına ne demeli? Bir "tık" daha ileri gidenler de mevcut: Çevre sorunlarını çözebilecek anahtar aktörün tasarımcı olduğunu iddia edenler. Yoksa, tasarım, otoriterliğinden nefret ettiği babasının kötü huylarını mı taşıyor genlerinde? Babanın da buna bir yanıtı var elbette: Türkiye’deki ilk tasarım bienalinin iki küratörünün ikisi de mimar!


Artırılmış Mekansallık MULTİDİSİPLİNER EKİP RAP PAR'IN SİDNEY'DE BULUNAN ABERCOMBIE SOKAĞI İÇİN GELİŞTİRDİĞİ SES VE IŞIK YERLEŞTİRMESİ, SİDNEY VE İSTANBUL KENTLERİNİN ORTAM ÖZELLİKLERİNİ PAYLAŞILABİLİR DENEYİMLER OLARAK HARMANLIYOR. Disiplinlerarası ekip RAP PAR'ın Sidney Laneway Sanat ve Kent Mekanları 2012 (Laneway Art and City Spaces 2012) programı paralelinde Abercrombie Sokağı için geliştirdiği Artırılmış Mekansallık'tan (Augmented Spatiality) bahseden ses ve ışık yerleştirmesi, dijital medya ve çevre bilincinin daha önce olmadığı kadar öncül bir şekilde gelişmesine ve böylelikle erişilebilen kentsel çevrenin biçimsel niteliklerinin deneyimlenmesini araştırıyor. Sosyal medya ve küresel ticaretin yerin sınırlarını aşmasıyla bunun kültüre olan etkisi, yer odaklı deneyimlerin ve mekansal farkındalığın önemini vurguluyor.

kasım 2012 - XXI 12

güncel

Küratör Pelin Derviş, Sidney ve İstanbul'un özel ortam niteliklerini farklı kentsel deneyimler olarak ortaya koymak ve kültürel bir değiş-tokuş yaratmak için, örneklenmiş ortam niteliklerini, birbirlerine yanıt veren bir diyalog şeklinde birleştiriyor. Sonuç ise; iki şehri ziyaretçiler için paylaşılabilir deneyimler halinde harmanlıyor, Sidney ve İstanbul'un diyaloğu, mekansal bir anlatı şeklinde çerçevelenerek, küratör: Pelin Derviş görsel sanatçı: Refik Anadol mimarlık ofisi: Şanal Mimarlık (Alexis Şanal, Orkun Beydağı) elektrik mühendisi: Sebastian Neitsch ses kompozisyon tasarımcısı: Kerim Karaoğlu mühendislik ve uygulama: Tensile

Abercrombie Sokağı'ndan geçenler için İstanbul'un sesleri ses dizileri, sıkıştırmalar, ağ geçitleri ve uzatmalar şeklinde örnekleniyor. Şanal Mimarlık tarafından geliştirilen projenin mimari yaklaşımı, “hat”tı gerçeklik ve algı anlamında hacim, geometri, diyafram ve şekil yaratan bir öge olarak kullanıyor. Yerleştirme sadece geometrik bir müdahale olarak algılanabilmesinin yanı sıra, sokaktan geçen insanlarla geometrinin genişleyerek İstanbul sokaklarındaki ivmeyle bağlantıya da geçebiliyor. Sanatçı Refik Anadol, İstanbul sokaklarından toplanan ortam sesi verilerini ses ve ışık kompozisyonları yoluyla geometrik olarak görselleştiriyor. Kompozisyonlarındaki sıralama parçaları, onların iç içe geçen mekansallık ve dizilimleri yoluyla bir bütün olarak ortaya koyuyor. Bu durumu izleyiciler, sokaktan geçerek mekanda hareket ederken deneyimleyecekler. fotoğraflar: Refik Anadol, Jamie Williams


güncel 13 XXI - kasım 2012

görünüş

plan


Mimarlık Eleştirisi: Kimin İçin? 1 Eylül tarihinde Salt’ta bir konuşma yapan Aaron Betsky ile mimarlık eleştirisine bakışı ve bugünün dünyasında mekanın önemi üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

kasım 2012 - XXI 14

güncel

ab: Tabi. Mimarların düştüğü en büyük yanılgılardan biri yapıyor oldukları şeyin sadece mimarlık dünyası içinde var olduğunu düşünmeleri. Aslında binaların görünümleri yalnızca mimarlık tarihinden kaynaklı bir şekilde değil, genel kamusal modada olup bitenlerle de şekilleniyor. Şöyle bir genel kural vardır, halkın yaşadığı değişimler önce müzikte, sonra modada, üçüncü olarak sinemada, dördüncü olarak resim ve benzeri medyumlarda, sonrasında iç mekan tasarımında ve en son olarak mimarlıkta görünür. En son mimarlıkta görünür çünkü çok daha yavaş bir şekilde gerçekleşir.

Hülya Ertaş: Mimarlık eleştirisi ne için vardır? Mimarların işlerine bir etkisi olur mu yoksa bir entelektüel üretim alanı olarak kendi kendisi için mi vardır? Aaron Betsky: Bu soruyu başka türlü bir şekilde mimarlık ne için var diye de sorabilirsiniz. Ben mimarlığın sadece binalar demek olmadığını hep vurguladım. Bunların ikisi birbiriyle çok karıştırılır ama aslında aynı değillerdir. Mimarlık binalarla ilgili olan her şeydir, binaların nasıl yapıldığı, göründüğü, onlar hakkında neler söylendiğidir. Bu da demek oluyor ki mimarlık eleştirisi de mimarlığın temel öğelerinden biridir. Dahası aslen mimarlığın binalarda nasıl vuku bulduğunu anlamamızı sağlayan öğedir. Bu nedenle de temel öğelerinden biri olduğunu düşünüyorum ama tabi ki diğer yandan da eleştirinin birçok farklı biçimi olduğunu da unutmamak gerek. Mimarlık eleştirisi gibi görünen ve binaların görünüşünü raporlayan ve aralara görünen üzerine eleştirel notlar serpiştiren bir yöntem var. Ama aynı zamanda daha önceki mimarlık eleştirilerini yorumlayarak mimarlığın ne olması gerektiğine yönelik felsefi yaklaşımlara dönüşen ve en nihayetinde de çok kendine yönelik olan bir yöntem de var. Bense bu ikisinden daha farklı bir yöntem arayışındayım. Bu, yapılı ve tasarlı çevrenin ister tekil nesneler olarak ister bütün bir kentsel ölçekte

incelenmesiyle kendi içlerindeki değerlerin, deneyimlerin, eleştirel bir ilgiye konu olabilecek anların ortaya çıkarılmasıyla erişilen bir mimarlık eleştirisi. he: Sizce mimarlık eleştirisi mimarların iş yapma biçimlerini, ya da daha genel olarak bakacak olursak mimari tarzları etkiliyor mu? ab: Türkiye’deki durumu bilmiyorum ama birçok ülkede binaların %90’ı mimarlar tarafından yapılmıyor. Geriye kalan %10’luk dilimdekilerin %90’ı da sırf para için bu işi yapan mimarlar tarafından gerçekleştiriliyor. Ve eleştirmenlerin ya da herhangi birinin ne dediğini hiç umursamıyorlar, bu onlara işlerini kaybettirmediği sürece. Mimarlık dergilerine bakmalarının tek nedeniyse o dönem revaçta olan tarzın ne olduğunu görmek. Bu nedenle de birinin avangartlıktan hakim akıma geçtiğini onun tasarladığı binayı havalimanı yolunda gördüğünde anlarsın. Tabi bir de geriye %10’luk bir dilim kalıyor ki işte onlar mimarlık eleştirisinin bir manası olduğunu düşünüyorlar, işte onlar için bu ilginç bir konu. he: Sizin de belirttiğiniz gibi mimarlık sadece binalarla ilgili değil. Mimari akımları değiştirdiğini bildiğimiz yan etkiler var mı?

he: Sizse bugünkü durumu tanımlamak için W Modernizmi adında bir kavram kullanıyorsunuz. W’nun aynı zamanda Modernizmin M’sinin ters çevrilmiş hali olduğunun fark ettiğimde bu kavramsallaştırmayı daha da ilginç buldum. Bize biraz W Modernizmin ne olduğundan bahseder misiniz? ab: Aslında tek bir uluslararası tarz değil de birçok uluslararası tarz var. Bunlarda çeşitli gelir gruplarına göre farklılaşabiliyor. Bu nedenle aslen adını Zara Modernizmi koymak istemiştim ama bir arkadaşım Zara mağazalarını fotoğraflama konusunda zorluk yaşayacağım konusunda beni uyardığından adını değiştirmek zorunda kaldım. Şu anki adı W’yu ise dünyanın birçok noktasında görebildiğimiz W Otelleri’nden alıyor. Ama ikisinin de altında aynı mantık yatıyor. İndirgenen biçimler, soyut görünümler, açık plan ve üzerinizde etki bırakmayan mekanların ardında bir ekonomik mantık olduğunu düşünüyorum, bunlar aynı zamanda bizim mimarlıkta modernizm olarak gördüğümüz şeylerin de merkezinde yer alıyor. Belirli bir gelir ve eğitim seviyesindeki insanların konforlu hissetmeleri için de dünyanın her köşesine ithal etmek için de bunları kullanmanın iyi bir yöntem olduğu aşikar. Bugünün dünyası gittikçe daha fazla oranda insanlar ve malların sürekli hareketiyle şekillenmekte. Bu harekete dahil olan insanlar ise en çok tüketenler, farklı yerler görüp oralarda iş yapanlar.

Ancak bunlar için modernizmin sağladığı bir koza var. Bu, kolaylıkla tanımlanabilen, jenerik, konforlu ve nötr bir mesafe sunan bir koza. he: Dünyanın her yerinde benzer bir şekilde insanı saran kozayı göz önünde bulundurunca mekanın mimarlık için halen bir önemi olup olmadığı sorusu akla geliyor. ab: Mekan mimarlığın tanrısıdır. Mimarlığın tüm nosyonunun etrafında inşa edildiği şeydir. Ama yine de mekanı ne görmüş ne koklamış ne de duymuşumdur. Ama yine de bir binanın içine girip "vay be, ne harika bir mekan" demişliğim vardır, yine de bunu derken neyden bahsettiğini bilemezsin. Bunun sezgisel olduğunu ya da oranlar, dizilimler ve maddeselliklerin birikimi olduğunu söyleyebilirsiniz. Her ne ise onun ne olduğunu tam olarak bilemiyoruz, sadece ona inanabiliyoruz. Peki ya mekan kayboluyor mu? Hayır, tam tersine diyebilirim ki gittikçe daha fazla değer kazanıyor. Bugün sahip olabileceğiniz en değerli şeylerden biri mekan. Örneğin Venedik’teki San Marco Meydanı’nı düşünün, hiçbir zaman meydanın tam kapasiteyle kullanıldığını sanmıyorum. Onun bulunmasının nedeni Venedik’in böylesi büyük bir alanı boş bırakma lüksüne sahip olmakla ne kadar zengin olduğunu göstermesi. Aynı tavrın modern bir versiyonunu bugün New York’taki MoMA’da görüyoruz. Yeni yapılmış ek binasının en üst katındaki iki galeriyi iptal ederek MoMA ne kadar güçlü ve zengin olduğunu ispat ediyor. Hesaplayınca anca 200 metrekarelik bir alan olduğu görülse de bu Manhattan düşünüldüğünde büyük bir lüks. Aynı perspektiften uçaklardaki business sınıfı yolculuğa bakarsak da insanların fazladan bir metrekare için 5-10 bin dolar daha fazla ödemeye razı olduklarını görürüz. Bugünkü toplumda mekan üzerindeki baskı, eskiden olduğundan çok daha fazla. Bu da tanımladığım W Modernizmin bir parçası. Onda alakasız tüm şeyler arındırılarak yeni bir mekana sahip olunduğu illüzyonu yaratılıyor.


Kurumsal Hafıza NILSSON PFLUGFELDER TARAFINDAN TASARLANAN “THE VERBANDKAMMER” KÜLTÜREL ÜRETİM, İŞYERİ, İKAMET ALANI, ARŞİV, YÖNETİM VE SÖYLEMSEL ALANLAR GİBİ MEKAN VE İŞLEVLERİ TUTARLI BİR şekilde BÜTÜNLEŞTİRİYOR. Belçika’da gerçekleşen Manifesta 9'un paralel etkinliklerinden biri olan FLACC'te çalışmaları yer alan tasarım ofisi Nilsson Pflugfelder, kurumu temsil eden ve aynı zamanda FLACC'i görsel sanatlar için yapısal anlamda bir çalışma alanı olarak ele alarak, eleştirel ve yansıtıcı şekilde çalışan bir tasarım gerçekleştirdi.

kasım 2012 - XXI 16

güncel

Pratiğe yönelik bir arşiv yöntemi sayesinde, iki ayrı kimliğe sahip projeyi tek bir projede birleştirerek içine; kültürel üretim, işyeri, ikamet, arşiv, idare gibi işlevleri yani FLACC'in yaşam döngüsünü sığdıran tasarımcılar bunu “kurumsal hafızanın yeniden sahnelenmesi” olarak

açıklıyor. The Verbandkammer aslında FLACC'ın genetik makyajının resmi, programatik ve sosyal anlamda bir konsantrasyonu. Tasarım farklı çerçeve, kaplama türleri ve modülleri birleşik bir derleme şeklinde bir araya getiriyor. Birleşenlerin sıkıştırılmış yakınlıkları sayesinde, birbirine değen noktalarda üretken ve verimli bir durum ortaya çıkıyor. Tasarımcılar yerleştirmeyi; kurumsal hafızanın forma dönüşmesi ve bilginin sedimantasyonu olarak nitelendiriyor. Kurumsal değişimlerin ve geçişlerin kesiti olarak FLACC'in geçmişte, şimdide ve gelecekteki kurumsal yerini ortaya koyuyor.

Yerleştirme FLACC'de önceden üretilen mevcut bilginin kullanılması anlamında önemli bir yere sahip. Tasarımın somut geribesleme döngüsü geçmiş bilgileri saklayıp gelecekte üretken bir şekilde kullanmayı amaçlıyor. Yerleştirme ikinci aşamasında, Manifesta 9'un giriş katındaki galeriden FLACC'ın birinci katındaki sergi mekanına taşınacak. Bu paralelde çeşitli yapısal elemanları revize edilecek. Bu paralelde fiziksel çerçeve ile birlikte, bir görsel sanatlar üretim mekanı olarak FLACC üzerine araştırma yapmak amaçlanıyor. Verbandkammer, gelecekte kurumla

çalışacak sanatçılar veya kurumun kendisi tarafından değiştirilmek üzere açık bir sistem olarak tasarlanmış. Bu anlamda yerleştirmenin son bir şekli yok, ürün sürekli bir üretim ve yeniden oluşum süreci içinde. Bir arşiv binası ve kömür oluşumu fikri iç içe geçen bir şekilde ele alınarak sedimantasyon, katmanlama, sıkıştırma gibi jeolojik süreçleriyle bağlantılı ve üründe yoğun bir tabakalaşma yaratacak şekilde ele alınmış. Verbandkammer'ın madencilik süreci, sürdürülebilir bir etkinlik olarak, geri dönüştürme ve üretim konuları üzerine odaklanıyor. fotoğraflar: Kristof Vrancken / FLACC, Nilsson Pflugfelder


Tasarım, Sıkışıklık ve Kirlilik Venedik’te Ortak Zemin, İstanbul’da Adhokrasi gibi temalarla bizi karşılayan bienaller, son dönemlerin konularını ve iyi paketlenmiş tasarım ideolojilerini sunuyorlar. Sosyal meselelere ya da kentsel ve küçük ölçekli müdahalelere odaklanan temalarla tasarlanmış gündelik yaşama dair sorular ortaya konuyor. Tasarımı pazara ve güce yanıt veren pozisyonundan kurtarmak için ciddi girişimlerde bulunulduğunu gözlemliyoruz. Ama bu temalara teğet geçen iki acil konu var ki bunlar son günlerde daha belirgin bir şekilde önümüzde duruyorlar: tasarım kirliliği ve sıkışıklığı.

KÜÇÜK MÜDAHALELER

Bunu gündelik işlerimizi yaparken sıklıkla deneyimliyoruz, egzoz dumanları ve trafik sıkışıklığı. Benzer bir deneyimi kuyruklar ve gittikçe artan hummalı tüketim alışkanlıklarımızla alışveriş merkezlerinde de yaşıyoruz. Son yüzyıl boyunca tasarımcılar olarak bizler bir başarı dalgası yarattık; çok daha fazla sayıda ürünü daha ucuza ürettik. Sivil halkın politikaya hiç dahil olamadığı en katı diktatörlük rejimlerinde bile, tasarımı "demokratikleştirdik". Daha açık olmak gerekirse, çok sayıda gündelik sosyal servisi etkin bir şekilde seri üretilebilen ürünlere dönüştürdük: çamaşır makineleri, arabalar, radyolar, hazır giyim giysiler, ıvır zıvır, herkes için bir sürü eşya. Birçoklarımız için bugünün dünyası sıkışmış, tasarımla tıka basa dolmuş halde. Eşyalarımız için yalnızca fazladan depolama alanlarına ihtiyaç duymuyoruz, ayrıca balkonlarımızı kapatarak oraları kullanılmayan tasarımlardan oluşma bir depoya dönüştürüyor, gardıroplarımızı ve mutfaklarımızı daha verimli kullanabileceğimiz yeni depolama sistemleri satın alıyoruz. Henüz rekabetçi tüketiciliğin tamamen ele geçirmediği sosyal yaşantımızda da bir alana sahip olmak için mücadele veriyoruz.

kasım 2012 - XXI 18

Trafikte erken çıkarsak iş çıkışı saatlerindeki kalabalığa yakalanmayabiliyoruz. Benzer bir şekilde bir yere ilk kez gitmiş bir turist de bakir peyzaj içinde yaşadıkları otantik deneyimi, doğayla baş başa oldukları mükemmel sahili anlatmaktan mutluluk duyar. Ama trafiğe biraz geç girer ya da o sahile bir yıl sonra giderseniz tıka basa olduğunu görürsünüz. Ne kadar özgür kalırsak o kadar birbirimizi taklit ve takip ederiz. Birçoğumuz aynı şeyin peşindeyizdir ve tasarım pazarı da bunu erişilebilir kılar. Ama sonunda hepimiz bizim için yapılmış yollardaki trafikte takılı kalırız.

OTTO VON BUSCH TASARIMCI

Kabul edelim ki bugün anlamlı etkinliklerimizin birçoğu markalı deneyimler, servisler ve tabi ki mallara nasıl para harcadığımız etrafında belirleniyor. Yediklerimizle bile markaları tüketiyoruz. Her bir iş markalı bir pozisyon. Eğitimimizin, tatillerimizin ve eğlencelerimizin büyük bir kısmı "anlam" ile doldurulmuş ve markalaştırılmış halde. Biz de seve seve bunu arkadaşlarımıza anlatıyor ve Facebook’ta paylaşıyoruz. Tasarımcılar tarafından belirlenmiş çekici izleri takip ederek yaşamın her bir öğesini tüketiyoruz.

Vapura bir sonraki binişinde Marmara Denizi’ne bir bak. Ufuk çizgisi üzerindeki soluk izi, ilerlemenin imzasını, kirliliğin kara gölgesini görebilirsin. Malları seri üretmekle ödediğimiz bedel işte o. Bir arkadaşınla alışverişe gittiğinde ya da Facebook’a girdiğinde etrafındaki tasarlanmış peyzaja bir bak, orada da kirliliğin kara gölgesiyle karşılaşacaksın. Tamamen aynı olmasa da bu da sosyal seri üretim için ödüyor olduğumuz bedel. Evet, tıpkı etrafımızdaki kirli hava gibi sosyal gerçekliği de tasarımla kirletiyoruz. Bu mesleğimizin karanlık yanı. Tıpkı zamanla hava kirlenmesi ve sisle başa çıkma konusunda daha iyi yakıt, daha akıllı ısıtma, kurşunsuz benzin, filtreler ve çevre politikalarıyla kendimizi geliştirdiğimiz gibi yarattığımız sosyal sıkışıklığa nasıl çözüm üretilebileceğini de düşünmeye, yarattığımız pazar ve kanallar içinde tüm deneyimleri nasıl yönlendirebileceğimizi tasarlamaya başlamamız gerek. Tasarladığımız giysiler, mutlu anıları çağrıştıran markalı hediyelik eşyalar, reklamlarla dolu iletişim için kullanılan sosyal platformlar ya da tasarımın belirlediği konfora yönelik arzular yeniden ele alınabilir. Trafik sıkışıklığını görebiliyor, ona temas edebiliyoruz ve toplu taşımayı desteklemek adında özel otobüs yolları ayırarak çözümler üretiyoruz. Tasarımcılar olarak bizlerin de sosyal sıkışıklığı görmemiz ve bunun çözümlerini üretmemiz gerek. Tasarım tüketiciliğin güçlenmesini ve günümüzün tasarlanmış malla kimlik üretimi paradigmasını ateşleyerek sosyal gerçekliğimizi önceden paketlenmiş deneyimlerle doldurmaya devam ediyor. Bundan daha akıllı olmalıyız. Şansımıza "imece tüketim"e odaklı yeni tartışmaların başladığını görüyoruz: Paylaşılan servisler, barter ile işleyen girişimler, sosyal ilişkilerde pazardışı yöntemler ve hatta bienallerin eleştirel temaları. Bunlara ek olarak eğitimde, organizasyonlarımızda ve politik enstrümanlarımızda da eleştirel perspektifler üretmeliyiz. Tasarıma orta ölçekte yaklaşarak sosyal gerçeklikte nasıl bir tavır aldığını ve sosyal dokuyu nasıl etkilediğini göz önünde bulundurmalıyız. Son bienaller tasarımı sponsorlu fuarlardan ve parlak ürünlerin eskizlerinden ötede bir noktaya taşıma konusunda büyük bir adım attı. Sadece bu tartışmaların bienallerin de ötesinde mesleğin ana icracılarına da ulaşmasını sağlamamız gerek.


Oyuncu Süreç

kasım 2012 - XXI 20

güncel

İSTANBUL TASARIM HAFTASI KATILIMCILARINDAN TOM FOULSHAM'LA HEYKEL, MİMARLIK, PERFORMANS VE YERLEŞTİRME SANATINI BİRARAYA GETİREN ÇALIŞMALARI ÜZERİNE SOHBET ETTİK.

26-30 Eylül arasında gerçekleşen İstanbul Tasarım Haftası (İstanbul Design Week-IDW) kapsamında sohbet etme fırsatı bulduğumuz, W Hotelleri’nin düzenlediği “Geleceğin Tasarımcıları” (Designers of the Future) yarışmasının kazananlarından Tom Foulsham’ın etkileşimli yerleştirmeleri ve videoları, statik, denge gibi konularda araştırmalar yapıp, mimariyle ilişki kurarken performans ve bedene dair ilginç bir deneyim imkanı sunuyor. Beste Sabır: Çalışmalarınızın birçoğu dinamik ve belli bir sistemi olan heykelleri, makineleri çağrıştırıyor. Bildiğim kadarıyla mimarlık eğitimi aldınız? Tom Foulsham: Mimarlık lisans eğitimi aldım, sanırım çalışmalarımın çoğu bu yüzden yapısal bir sisteme ve altlığa sahip. bs: Projelerinizi her seferinde bir öncekinin üzerine yeni bir fikir ekleyerek geliştiriyorsunuz. Bu

paralelde tasarım süreciniz nasıl başlayıp şekilleniyor? tf: Genelde bir fikir üzerine denemeye başlıyorum ve çalışma birçok kez değişiyor, yani tasarım süreci akışkan bir şekilde ilerliyor. Herhangi bir sonuca ya da baskın bir fikre fazlasıyla bağlı kalmadan, projeyi esnek ve oyuncu bir tutumla ele alıp geliştiriyorum. bs: Yani sonuca tutunmaktan öte, süreçte ilerliyorsunuz? tf: Evet, çalışmalarım bir keşif ve araştırma şeklinde ilerliyor. İlginç bulduğum bir konuyla başlıyorum, ardından durum giderek heyecan kazanıyor ve bunu üretmek istiyorum. bs: Çalışmalarınızın deneysel bir tarafı da var, insanlar ve çevreyle etkileşim üzerine kurulular. tf: Evet, izleyicileri çalışmayla bir araya getirip aralarında bir bağ kurmaya çalışıyorum. Örneğin İstanbul'da sergilenen; bir balinanın burnu üzerinde dengede kalarak

dönen zürafa yerleştirmem; Dilden Buruna’da (Tongue to Nose), balina ve zürafa arasındaki dengeye inanmayan insanların çalışmaya dokunarak, parçaları birbirinden ayırıp yeniden birleştirerek yerleştirmeyi deneyimlemesine çaba gösterdim. Diğer çalışmam Üfle ve Dön’de (Blow Go Round) de aynı şekilde, ziyaretçilerin çalışmanın içine oturup kendi nefeslerinin objeyi döndürmek için yeterli olduğunu deneyimlemelerine, nefesin ve duyguların hareketle kurdukları bağa odaklandım. bs: Tasarım sürecinde yararlandığınız araçlar neler? Dijital programlarla da çalışıyor musunuz? tf: Genellikle eskiz ve maketlerle çalışıyorum fakat bunlar mimari maketlerden biraz daha farklılar. Öncelikle bir ölçeğe bağlı kalmak yerine fikre odaklanıyorum. Bir nokta yakalayıp çalışma gelişmeye başladıktan sonra ölçek seçimi geliyor. Ana kurguyu, denge ve fiziki kuralları

ayarlayıp karar verdikten sonra, istenilen ölçekte çalışmak ve dönüştürmek daha kolay oluyor. Hareketler, denge ve statik gibi konularda fiziksel kanunları test etmek için cad, Flash, Processing gibi programlardan yararlanıyorum. Fakat tasarım sürecine bilgisayar çizimleriyle başlamıyorum. Çünkü bu sürece bilgisayarla başladığınızda çizdiğiniz şeyi yapmaya başlıyorsunuz, buysa benim çok istediğim bir yöntem değil, sizi esneklikten uzaklaştırıyor, sonuç ve forma takılıp kalıyorsunuz. bs: Yerleştirmelerinizde denge üzerine oyuncu araştırmalar yapıyorsunuz, bu paralelde onları bir akım ya da tarzın içine koyabiliyor musunuz? tf: Projelerimi obje tasarımı değil de daha çok yaklaşılabilir, deneyimlenebilir performanslar olarak adlandırabilirim. Çoğunlukla değişik yönlerde çalışmalar yapmaya ve bunların içine performans sanatı, heykel, mimarlık ve statikle ilgili noktalar koymaya çalışıyorum.


karşı sayfada Üfle ve Dön (Blow Go Round), Balon Elbise (Balloon Dress) ve Dilden Buruna (Tongue to Nose) çalışmalarının yer aldığı sergi mekanı bu sayfada solda: Nefes sayesinde mekanizmanın dönmesini sağlayan Işık Dengesi (Light Balance) çalışması altta solda: Balon Elbise (Balloon Dress) altta: Ev (House) solda ortada: Üfle ve Dön (Blow Go Round) solda en altta: Dilden Buruna (Tongue to Nose) en altta: Hortumdan Uca (Snout to Edge) çalışması denge üzerine denemeler yapıyor.

güncel 21 XXI - kasım 2012


Tercümede Kaybolan İSTANBUL TASARIM HAFTASI'NDA YER ALAN “LOST IN TRANSLATION” SERGİSİNDE DOMUS ACADEMY'NİN ESKİ ÖĞRENCİLERİNİN PROFESYONEL HAYATLARINDA TASARLADIKLARI “EVCİMENLİK” (DOMESTICITA) BAŞLIKLI ÇALIŞMALARI YER ALDI. hayatlarında gerçekleştirdikleri projeler olarak karşımıza çıkıyor. Lost in Translation sergisinin dört farklı bölümden oluştuğundan bahsettiniz. Farklı küratörlerin tasarladığı her bir bölüm ile ilgili hangi noktaların ön plana çıktığını konuşalım istedim. Kimlikte Kaybolan/Lost in Identity (Giovanni Lauda): Farklı objelerin tipolojik özellikleri ve yeni teknolojilerin doğması, üretimdeki farklı noktaların ortaya çıkmasıyla bütünleşen ürünlerin işlev ve estetik özellikleriyle kimliğini tanıtıyor. Eylemde Kaybolan/Lost in Action (Claudio Moderini): Elektronik ürünlerin bir araya geldiği bir konsept

olarak doğmuş. Kullanıcı ile ürün arasında meydana gelen etkileşim ve kişiye sunduğu hareket ile bağlantılı ürünler bu bölümde sergileniyor. Malzemede Kaybolan/Lost in Material (Claudia Raimondi): Bu sergi için farklı deneyimleri bir arada buluşturabileceğimiz, renk, doku ve materyallerin başrolde olduğu “yumuşak nitelikler/soft qualities” başlığı altında kendini ifade eden ürünlerden meydana geliyor. Üretimde Kaybolan/Lost in Production (Niko Koronis): Farklı ürün ve üretim süreçlerinden, zanaatkarlar tarafından yaratılan ürünlerin sunulduğu başyapıtlar olarak bahsediliyor. Üretim

sonuçlarıyla, ileriye yönelik, çok kapsamlı farklı bakış açıları sunacak bir sergi olarak kullanıcıya sunuluyor. Tasarım başlığı altında İtalya ve Türkiye arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz? Serginin ikinci durağını İstanbul olarak tercih etmenizdeki ana etken ne oldu? İstanbul çok ilginç bir coğrafi konuma sahip olmakla birlikte, günümüzde hızla gelişmekte olan bir şehir yapısına sahip. Domus Academy olarak yetiştirdiğimiz önemli isimlerin de bizlere ilham verdiğini es geçemeyiz. Defne Koz, Ömer Ünal bunlardan bazıları. Türkiye'de son yıllarda gerçekleştirilen İstanbul Tasarım Haftası'nda İtalya'dan önemli bir sergiyle yer alma fikri sunulduğunda bunu gerçekleştirmek istedik.

kasım 2012 - XXI 22

güncel

Lara Karaso Domus Academy olarak hayata geçirdiğiniz “Tercümede Kaybolan” (Lost in Translation) sergisinden ve gelişim sürecinden bahseder misiniz? Domus Academy’nin 30 yıllık geçmişine dayanarak, Dante Donegani ve Elena Pacenti'nin küratörlüğünde seçilmiş olan 80 ürün, 40 tasarımcı ve 50 firma ile “Lost in Translation” ilk olarak Salone del Mobile, Milano’da geçtiğimiz Nisan ayında sergilendi. İkinci sergileme noktası olarak İDW süresince konferanslarla birlikte Eski Şapka Fabrikası'nda yer aldı. Sergi dört farklı bölümden meydana geliyor ve sergide yer alan tüm ürünler, tasarımcıların profesyonel

lost ın actıon/ multıpot, doneganı&lauda, rotalıana, 2005

lost ın ıdentıty/tatlın, marıo cananzı& roberto semprını, edra, 1989

lost ın ıdentıty/passepartout, doneganı&lauda, edra, 1998

lost ın productıon/ lıpton teacup, defne koz, lıpton, 2010

lost ın materıals/ nouvelle vague, crıstophe pıllet, porro, 2005

lost ın productıon/ babylon, harry& camıla, dedon, 2010


Özne – Özgürlük ÷ Tasarım ≠ Kitap Murathan Mungan’ın derlediği Yazıhane (Metis Yayınları, 2011 [2003]), hem historiyografik, hem özdüşünümsel/self-reflexiv, belki hepsinden de önemlisi, yoğun ve sarsıcı bir edebi toplam olarak, yazma uğraşının varoluşsal müphemliğine ilişkin etkileyici kaynaklardan biri. Kitap, yirminci yüzyılda sivri duruşuyla öne çıkan Orwell, Sperber, Canetti, Ionesco, Barthes, Leguin gibi toplam on yazarın kendi yazma uğraşlarını değerlendirdiği metinlerden oluşuyor. Bir yazarın neden yazdığı konusunda böyle kendi üzerine kıvrılan bir metin kaleme alması, okura manifester bir metin lezzeti kadar özmuhasebesel -yer yer içmuharip- tonda bir alıştırma okumanın hazzını da tattırıyor. Sanatçıların kendi yaratım alanlarının 'derinliklerine' bakma girişimleri hem başka yazarları, hem otobiyografik söylemler üzerine düşünenleri hem de ortalama okuru cezbeder. Ancak yazınsal/ yaratımsal alanın 'derinlikleri’yle, matbu bir nesne olarak kitabın aşırı belirlenmişliği arasındaki gerilim, bambaşka bir şeydir.

Yazı yazan kişinin matbaayı öznel üretiminin aracı haline getirmesinin geçmişi çok daha kısadır: Bildiğimiz anlamdaki modern yazarın ortaya çıkışı, yazarın hikaye anlatıcısı rolünü bırakıp yazdığını çoğaltmaya ve metalaştırmaya karar vermesi; böylece anlattıklarını isteyenin satın alıp okuyabilmesi on dokuzuncu yüzyıla özgüdür. Denebilir ki modern yazar, on dokuzuncu yüzyılın icadıdır. Entelektüel bir varlık olarak yazı, okurun önüne gelene kadar yalnızca dışsallaşmakla kalmaz, düpedüz el değiştirir. Bilgisayarın evlerimize girdiği son yirmi yılı saymazsak, yazarlar metinlerini yayıncılarına iletmek için daktilo veya elyazması dışında bir seçeneğe nadiren sahipti. Bu koşullarda yazarın "zarfa değil mazrufa" kanalizasyonu, "yazıinsanı"nın ahlakının gereğiydi. Yazarın zanaatkarane çabasının meyvesini matbaaya emanet edişi, kuşkusuz ne yazara özgüdür ne kitapla sınırlıdır: Geniş anlamda modern öznelliğin bütün veçhelerinin üretim koşullarınca dolayımlandığını, öznelliğin bizatihi bu üretimden başka bir şey olmadığını söyledikten sonra, acaba hepimiz gerçekten de endüstri için dara mıyız ve: “İnsan nedir: Kas, et, sinir, kemik...” diyesi kasabın bilgeliğiyle baş edebilir miyiz, diye de sormaya gelmeli sıra... Yazar: Bir Kanalizasyon Projesi

kasım 2012 - XXI 24

dönme dolap

Matbaacılık, Birinci Mehmet’in 1453’te İstanbul’u fethettiği tarihlerde, (Birinci Ağaoğlu’nun Maslak’ı fethinden ise yaklaşık beş buçuk yüzyıl önce) Strasbourg’da başlamış olabilir. Kesin olan, on beşinci yüzyılın ikinci yarısının ilk on veya on beş yılında, kitap basmanın premodern dünyada yaygınlaştığıdır. Kitap basma işi, saman ve ahşap öncesi erken dönem kağıdın (on sekizinci yüzyılın sonlarına kadar) hammaddesi olan atık bez, halat ve paçavraların değirmenlerde öğütülüp fermente edilmesine; yağlı mürekkep kullanılarak bu kağıtlara metal kalıp matrisleriyle merdaneli baskıların yapılmasına dayanıyordu. Kitabın su değirmeni, kuyumculuk, metal işçiliği, bez toplayıcılığı gibi farklı ticari faaliyet alanlarının bir bileşimi olması şaşırtıcıdır. (O günlerde bir kitap için “paçavra" demek hakaret sayılmayıp "asla rücu" yorumu taşıyordu belki.) Matbaanın İstanbul’da meşrulaşması için, padişahın şahsi hizmetinde olmasına dayanan lakabıyla (müteferrika), Macar İbrahim’in on sekizinci yüzyılın başlarına tarihlenen çabalarını beklemek gerekmiştir. Aradaki iki yüzyıldan uzun "kayıp" sırasında, gayrimüslimlerin erken tarihlerden başlayan zorlu uğraşlarla İstanbul’da kimi eserleri bastıkları bilinmekte.

levent Şentürk

Yaşadığımız topraklarda tarihsel bakımdan yazılı sözün mekanik biçimde yinelenmesinin gerici bir biçimde engellenmesine ilişkin karanlık çağ bir yana; imgelemden pazara açılan yolda kitabın geçirdiği dönüşümün güncel durumuna ve buradan hareketle, geleceğe ilişkin bir umuda doğru, yazımı sürüklemek niyetindeyim. (Çünkü ey okur bilesin ki, umut yoksa yazı da yoktur. Ama madem ki yazı vardır, o halde, umudu kesmemeli.)

Yazarın "mazrufa kanalizasyonu"nun salt bir yetki devri ve kolaylık olmaktan çıkıp yaratıcılığa ket vuran gerçek bir krize dönüşmesinden pekala bahsedebiliriz, bugünün post-endüstriyel dünyasında: Bireysel anlamda "kitap yapmak" kolaylaştığı ölçüde, yayıncılar kurumsallıklarını dayatmak meselesini abartıyorlar. İster süreli, ister süresiz yayın olsun, aynı oranda şiddet içeren bir ilişki doğuruyor bu abartma. Bir yazarın eserini telif etmesi demek, yayınevinin kitaba biçeceği biçime bilakaydüşart teslim olması demektir. Yazdığı veya yaptığı şeyin yayımlandığında neye benzeyeceğini sürpriz veya hayal kırıklığı terazisi dışında ölçemeyen, yayıncısının estetik tercihlerini sorgulamaya üşenen, mevcut görsel ve biçimsel standartlarda uzlaşmaya dünden razı, ölümsüzlük özlemlerini tipografiyle selülozun gizemli birlikteliğine tahvil etmiş, niceliksel ölçüm araçlarına ürettiği "niceliği" gözü kapalı emanet etmeye ahdetmiş, kitabın yazar için değil okur için yapıldığı biçimindeki vahşi piyasa yasasından hoşnut, mecranın içeriği öncelediği ve aslında yazarı ortadan kaldırdığı gerçeğinden bihaber, enflasyonist kitap üretiminin yazarın raf ömrünü kısaltmasına içlenmekle yetinen günümüz dünyasının mazruf kanalizasyonlu ezici çoğunluğu için böyle bir dert olmadığını bile bile giriyorum bu konuya. Yazının hala salt içerik, saltık mana, immateryal bir entite, biçimsiz bir töz gibi algılanmasına yol açan "el-matbaa", "yazar-okur", "kişi-kitle" biçimindeki dikotomik yarılmaların geride kaldığı bir zamanda, neden yazarlar içerik sağlayıcı ajanlar gibi görülmeye devam ediyor? Neden en küçüğünden en büyüğüne yayınevleri, süreli yayıncılar, gerçekte yazarlarını anonimleştiren biçimsel çerçevelerle farklı


İlüstrasyon: Hakan Keleş

malzemeleri hep aynı kalıplara döküyor, neden bu yolla güçlerini duyurmaya, kimliklerini oluşturmaya, ceplerini doldurmaya (veya bir türlü dolduramamaya) devam ediyorlar?

dönme dolap

Buna, aynılığın kıyasıya eleştirildiği, tekçiliğin tasallutuna veryansın edilen her türden akademik muhalefet cephesini de tereddüt etmeden dahil edebiliriz. Debordgil Gösteri Toplumu eleştirisinin mütemmim cüzünde yaşadığımız bir hakikat; bu sebeple Debord’u referans gösterme şıklığından vazgeçilebilir, sakınmadan... (Küratörlere de, onlara çatan radikal entelektüellere de müjdeyi verebilirsiniz.) Artık gösteriden ve görsellik rejiminin ilerleyişinden ziyade, gösteriye davetkar, gönlügeniş (yüksek bellek kapasiteli), ücretsiz yer sağlayan mecraların (sözgelimi blog alınabilen adreslerin) bilgiyi sıvılaştırma gücünden bahsediliyor. Kısacası gösteriyi ipleyen yok; artık aslolan sadece gösteriye yer açabilmeye muktedir olanların arasındaki rekabet. Sözgelimi Wordpress’in "demokratik" gücü, konvansiyonel anlamda sansürcü, hegemonik bir rejiminkinden çok daha güncel bir güç biçimi olarak gösteriyi önceliyor ve (gösteri rejimi de dahil olmak üzere) her şeyi kontrolünde tutuyor.

Yazarların büyük bölümünün, neredeyse tamamının böyle bir talebi henüz yok. Okurların da neredeyse tamamının böyle bir talebi yok gibi görünüyor. Sevdiğiniz bir kitabın sıradan bir baskısını mı, yoksa yazarın kişisel olarak biçimlendirdiği halini mi tercih ederdiniz? Gelecekte ikincisini tercih etme şansınız artacak. Türkiye’de yayıncılar ketum ve yobaz bir tutumla, alışkanlıklarına sımsıkı sarılır. Küçük yayıncılar bile, ağır bir devlet bürokrasisi dili içinden kendilerini ifade etmeyi marifet sayar. Farklılık ve kişisel özgürlük talep eden yazar karşısında, tolerans kapısı sımsıkı kapalıdır. Yassıltma yasası, köpek maması üretirken de, kitap basarken de aynı işliyor. Söz konusu kitap olunca, birbirinin aynı malzemeyle, birbirine hiç benzemeyen içerikleri raflara dizmek, mama üreticilerinin hedef kitlelerine duyduğu saygının çok gerisinde kalıyor ve kimsenin beis duymadığı bir uygarlık şiarı sayılmaya devam ediyor... Yukarıda da değindiğim gibi, mekanik çoğaltım çağının genetiğinde, yazarın tasarım denen mevzuya olabildiğince uzak durması kodlanmıştı. Ama bugün artık böyle bir zorunluluk bütünüyle ortadan kalktı. Kimse kitabını Times New Roman ile dizmek zorunda değil. Ama bir yayınevine gidip, kitabınızın yayınevinin belirlediği formattan başka bir biçim diliyle basılmasını teklif edin bakalım. Bunu teklif ederken, MIB’deki Tommy Lee Jones’unki gibi minicik bir silahla buharlaştırılmadığınıza dua edin. Yayıncıların bir kısmı kendilerini garip bir şekilde hala tasarımdan ari görüyor. Yani kitap yaparken sadece kitap yaptıklarını, tasarım filan yapmadıklarını düşünebiliyorlar. Çünkü "evrensel olan içeriktir". Kitap üretimi söz konusu olduğunda, bugünün araçlarını kullanırken nasıl olup da tasarımın dışı diye bir bölge

bulunabilir? Kitabın biçimlenişine ilişkin her küçük karar, aynı zamanda tasarımsal bir karardır: Marjlar, satır aralıkları, dipnotların biçimi, sayfadaki konumu. Kağıt seçimi, kapak sırtının yapısı, yayınevinin logosunun yeri vesaire. İtaliklerin açısından tirelemeye kadar sonsuz bir kararlar dizisiyle belirir, kitap dediğiniz şey. Geri kalan çoğunluk, alışkanlıklarına sığınarak, sınanmışı evrensel sayar. Diğer taraftan, düz anlamda endüstrileşmenin ekonomik açıdan önde olmaya yetmediği gerçeğine uyanan, ülkemizin post-endüstriyel sanayicileri bile, faydacılıktan hız alan bir kisveyle, "yaratıcı endüstriler" diyerek tasarım disiplinlerine şefkat duymaya başladı ki bunu hayra yormak zor.

onların egosunu sarsmadığı gibi, kitapların özgürlüğüne halel değil hayır getirir. Belki de yirmi birinci yüzyılda yeni çare, yanı başımızdadır: Dijital kitap satışının ilk kez basılmış kitapla eşitlendiği bir ekonomik eşikte, yazarlar yayınevlerinin şirretliğini hissetmeden özgürce kitaplarını yaratabilecekleri koşullara erişmeye bir adım daha yaklaştı. Kaynakça: Burçoğlu-Kuran, N., (2004), Müteferrika ve Osmanlı Matbaası, Çev. Kiel, M. ve Burçoğlu-Kuran, N., Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul. Debord, G., (1996), Gösteri Toplumu, Çev. Ekmekçi, A., Taşkent, O., Ayrıntı Yayınları, İstanbul. Febvre, L., Martin, H-J., (2000), Kitabın Doğuşu, Çev. Batuş, G., Avcıol Basım Yayın, İstanbul.

Yayınevlerinin kitapları selüloz orduları gibi görmekten vazgeçecekleri günler kuşkusuz uzak değil. Mevcut minör üretimin kitapların tasarımının özgülleşmesi için doğal bir ortam sağladığının henüz farkında değiliz. Yazarların kitap yazmakla yetinmeyip, biçimsel kararlar vermesi, kitabın sayfa yapısından kağıdına, kapağından görsellerinin kurgusuna, fontlarından kullandığı renklere kadar, verilecek kararlarda en azından söz sahibi olması, yayınevlerinin her şeyi morg bekçisi mantığıyla algılamasını değiştirebilir, yakın gelecekte. Bir kitabın yazarının, kitabın üretim sürecindeki basamaklara yaratıcı biçimde katılıp grafik tasarımcıyla ve yayıncıyla esnek bir müzakerede rol oynayabildiği durumlarda, kitabın niteliğinde bir sıçrama olabileceği ihtimali göz ardı edilir hep. Her yazar kitabını kendisi yapmak durumunda değil elbette. Bunu talep edebilecek az sayıdaki yazarı bekleyen engellerin (dışlanma, marjinalleştirilme, hizaya sokulma) ortadan kalkabilmesi için, yayıncıların kendilerini hangi düşünsel ve ekonomik zeminde konumlandırdıklarını gözden geçirmeleri,

Mungan, M., (2011), Yazıhane, (der.), Metis Yayınları, İstanbul.

25 XXI - kasım 2012

Kitap: Kişisel Bir Projeye Doğru


Dramatik Peyzaj ONZ ARCHITECTS'iN ÖDEMİŞ KENT MERKEZİ İÇİN TASARLADIĞI KAYA (THE ROCK) PROJESİ, MARMOMACC MİMARLIK VE TASARIM YARIŞMASI, ŞARAP EVİ-RESTORAN KATEGORİSİNDE ÜÇÜNCÜLÜĞÜ KAZANDI. Archi-Europe (Belçika) ve Veronafiere'nin (İtalya) düzenlediği Marmomacc Mimarlık ve Tasarım Yarışması'nın jürisi, bu yılki konusu 'taş' paralelinde dokuz projeyi ödüllendirdi. Spa, şarapevi-restoran ve mağaza olmak üzere üç ayrı kategoride yarışan projeler, taşı projelerinin ana bileşeni olarak kullandı. Kazanan dokuz projeyse Marmomacc Uluslararası Ticaret Fuarı kapsamında 26-29 Eylül arasında Verona'da sergilendi. Yarışmanın şarapevi-restoran kategorisinde üçüncülüğü kazanan Kaya (The Rock) projesi Onat Öktem, Okan Can ve Zeynep Öktem'in grubu ONZ Architects tarafından Ödemiş kent merkezi için tasarlandı.

Yapının çatısının yere doğru açı yaparak kırılmasıyla meydana gelen çatıdaki yırtık, park bölgesindeki girişi oluşturuyor. Ana yola bakan yekpare arka cepheyse, büyük ve engin bir kaya algısı yaratıyor. Tüm cam yüzeyler, peyzajla güçlü bir ilişki kurmak adına yeşil alana doğru konumlandırılmış ve oturma birimleri de bu paralelde cam yüzeylerin önüne yerleştirilmiş. Sirkülasyon alanları ana kabuk içine saklanırken ıslak hacimler araç otoparkı seviyesinde, meydanın altında konumlanıyor. Servis alanlarının yeraltında bulunmasıyla yapının üst bölümü, bir engel olmadan ve yeşil dokuyu rahatsız etmeksizin yekpare şekilde yükselebiliyor.

kasım 2012 - XXI 26

güncel

Kaya metaforundan yola çıkılarak kurgulanan ve dramatik bir peyzaj olarak tasarlanan restoran binası, ana meydanı ve kente hizmet eden kutlama alanını tanımlarken bulunduğu alanda doğal ve yapay çevreyle ilişki kurarak konumlanıyor. Ana meydanın altındaki diğer meydan üzerine konsol bir şekilde çıkma yapan restoran binası, çevredeki

peyzaja keskin bir sınır oluşturuyor. Cephedeki siyah arduvaz bitirme elemanı ve kırmızı iç mekan elemanları binayı daha davetkar kılıyor. Doğal çevreyle uyum sağlayan ve mimari bir işaret öğesi olarak da tanımlanabilecek restoran, keskin hatlatıyla doğal ve yapay çevre arasında bir arayüz olarak konumlanıyor.

plan

aksonometrik görünüş

maket fotoğrafı


Lokman’ın Dünyası Milli Reasürans Sanat Galerisi 3 Ekim-3 Kasım tarihleri arasında küratörlüğünü Bülent Erkmen’in yaptığı Lokman sergisine ev sahipliği yapıyor. Sergi Mas Matbaacılık sahibi Lokman Şahin üzerinden basılı malzemeye olan tutkuyu aktarıyor.

kasım 2012 - XXI 28

güncel

Hülya Ertaş Sergi mekanına girerken önce sizi duvarlardaki metinler karşılıyor. Tümünü okumanın imkansız olduğunu biliyorsunuz ama göz atmadan duramıyorsunuz. Bunlar samimi cümleler, birinin yaşam öyküsünden parçalar. Merdivenlere yönelince ise bildiğimiz beyaz kutu sergi mekanlarının asla barındıracağını aklınıza getirmediğiniz bitkiler etrafınızı sarmaya başlıyor. İlerledikçe daha da büyük bir karmaşanın ortasına varıyorsunuz. Bu, Lokman Şahin’in dünyası. Mas Matbaacılık’ın kurucusu Lokman Şahin’e ithafen düzenlenen sergi, bir kişi nezdinde basılı malzemeye olan tutkuyu ortaya seriyor. Kitaplar, baskı kalıpları, defterler, kağıtlar, renk kartelaları, kağıt numunelerinden oluşan bir dünyaya bitkiler, balıklar, papağan ve bir bateri seti eşlik ediyor. Bunun Lokman’ın dünyası olduğu hissi o kadar kuvvetli ki bir şeyleri karıştırmayı düşündüğünüz an birinin özel alanına girdiğinizde hissettiğiniz çekimserlikle karışık utanma duygusuna kapılıyorsunuz. Sonra yavaş yavaş elinizi attığınız defterlerin içlerinin boş olduğunu gördüğünüzdeyse bunun en nihayetinde bir sergi olduğunu yeniden hatırlayıp rahatlıyorsunuz.

Bir insan üzerinden basılı malzemeye olan tutkuyu anlatmak için önce o insanı iyi ifade etmek gerekmiş. Sergi boyunca küçük ekranlarda gördüğünüz videolar, ayrı bir odada Lokman Şahin’in bir gününden alıntılarla yapılmış film ve de sergi kitabındaki Engin Gerçek ve Aras Kazmaoğlu (Studio Majo) tarafından çekilmiş fotoğraflar o kadar insan odaklı ki. Bu samimiyet kitapların verdiği hisse çok yakın bir özdeşleştirmeye olanak tanıyor. Sergi çıkışında matbaa düşünüldüğünde gürültülü baskı makineleri değil de bir kahveye eşlik eden bir kitap geliyor akla. fotoğraflar: Engin Gerçek, Aras Kazmaoğlu I Studio Majo

Dönüşüm için Bilgi Paylaşımı Hollanda’nın Amsterdam, Rotterdam ve Lahey belediye başkanları ile özellikle kentsel dönüşüm konusunda uzman Hollandalı mimar ve tasarımcılar, 14-18 Ekim tarihleri arasında İstanbul’daydılar.

Hollanda-Türkiye ilişkilerinin 400. yılı dolayısıyla gerçekleştirilen etkinliklerin bir parçası olan ziyarette, ana gündem kentsel dönüşümdü. İstanbul başta olmak üzere Türkiye’nin 35 kentinde birden başlayan kentsel dönüşümün çok konuşulduğu bir dönemde gerçekleşen ziyarete, Amsterdam

Belediye Başkanı Eberhard van der Laan, Rotterdam Belediye Başkanı Ahmed Aboutaleb ve Lahey Belediye Başkanı Jozef van Aartsen ile birlikte çok sayıda Hollandalı şirket yetkilisi, tasarımcı, mimar, sanatçı ve modacı da katıldı. Ziyaret programında yer alan konferans, seminer, atölye çalışmaları

ve ikili görüşmelerde kentsel dönüşüm çeşitli boyutları ile ele alındı. Bu çalışmalar sonrasında Hollanda ve Türk menşeli firmalar arasında oluşacak işbirlikleri ile, kentsel dönüşüm alanında yenilikçi ve sürdürülebilir çözüm önerileri geliştirilmesi hedefleniyor. Hollanda Tasarım Moda

Mimarlık Programı DutchDFA ve Hollanda-Türk İş Adamları Derneği NETUBA tarafından düzenlenen ziyarette, Hollandalı uzmanlar Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve ilçe belediyelerinin yanı sıra sektör kuruluşları, üniversiteler ve firmalarla bir araya geldiler.


Kullanıcı Çeşitliliği YUDA MİMARLIK TARAFINDAN TASARLANAN SANSENDO, ALIŞILMIŞ BİR ŞARKÜTERİ VE RESTORAN ÇİZGİSİNİN DIŞINA ÇIKARAK FARKLI İHTİYAÇLARI KARŞILAYABİLECEK MEKAN KONSEPTLERİNİ İÇİNDE BARINDIRIYOR. İçinde oturma alanları haricinde 160 m2 mutfak alanı, içecek barı, pizza bölümü, satış ve servis amacıyla kullanılan şarküteri bankosu bulunan, 350 kişilik oturma kapasitesine sahip olan mekan, kullanıcıların yaş grupları ve çeşitliliği düşünülerek alternatifli oturma alanlarını içerecek şekilde tasarlanmış. Doğal taş malzeme, farklı dokulardaki ahşap, hareketli ve sabit mobilyalar, aydınlatma armatürleri gibi detaylar Yuda Mimarlık tarafından tasarlanıp uygulanmış.

kasım 2012 - XXI 30

güncel

Uygulama projesi iki ayda tamamlanan restoranın zemininde siyah - beyaz özel kesim mermer kullanılarak zıt bir yüzeyde, farklı renklerin kullanılmasına fırsat verilmiş. Mekanın içinde yürüyüş sirkülasyonunu kuvvetlendirmek için tüm

bar bankosu servis tezgahı ve şarküteri bankoları doğal yuvarlak kıvrımlarda hazırlanmış, şarküteri bankosuna özellikle vurguda bulunabilmek için; tavan aydınlatması ahşap içerisine yerleştirilen gergi tavan ile sağlanmış. İç mekandaki tüm kolonlar sergileme rafı işlevinde kullanılırken mutfak kısmının mekana bakan duvarlarındaysa, kuru gıda satışı amaçlı teşhir üniteleri yer alıyor. Bu üniteler içerisinde şarap şişeleri için ahşap içki fıçılarından hazırlanan özel bir teşhir alanı da yer alıyor. Projenin dış mekan zeminindeyse ahşap kaplama üzerinde yine ahşap ve metal masa kombinasyonları bulunuyor. Sandalyelerde aynı zıtlık durumu, farklı renkteki metal sandalyelerin beyaz pleksi sandalyeler kullanılmasıyla sağlanmış.


güncel 31 XXI - kasım 2012

proje adı: Sansendo Cafe Patisseria Delicatessen proje yeri: Ataköy Park Marina AVM, İstanbul işveren : Göksel Kum Brokum Sigorta mimari tasarım: Yuda Mimarlık; Aslı Dağaltı Dilsiz, Ulaş Yılmaz proje mimarı: Bahadır Kır, Merve Şengül ahşap işleri: Sartek Ahşap aydınlatma tasarımı: Yuda Mimarlık aydınlatma imalat: Tekin Aydınlatma doğrama işleri: Konak Aluminyum proje alanı: 560m2 kapalı, 240m2 açık alan proje tarihi: 2011


İmalat-ı Tarih Mektebi Buyrun buradan yakın: Tophane’de, Meclis-i Mebusan Caddesi'ni bir bulvara dönüştürmek için yıkılan silah fabrikası ve topçu ustası okulu (İmalat-ı Harbiye Usta Mektebi) “restorasyonla yeniden doğacak”mış. (Bunu söyleyen sıradan bir kişi değil.) Tophane-i Amire'nin hemen yanı başında, caddenin kenarındaki yeşil alanın önüne yerleştirilen dev panolarda binanın eski bir fotoğrafından hareketle yapılan “restorasyon projesi” tanıtılıyor. 1950’lerde yıkılan bina İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi'nde alınan kararla Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'ne tahsis edilmiş. (Herhalde bir yanlışlık olmalı, mevcut olmayan bir bina nasıl tahsis edilir, diye sormayın.) Binanın “restorasyon”u için uzmanlar proje hazırlamış. “Mimar Sinan Araştırma Uygulama Merkezi ve Müzesi” olarak kullanılacak binanın “restorasyon”u için İstanbul İl Özel İdaresi'nden bütçe ayrılacakmış… Yetkililer tarafından yapılan açıklamaya göre bina eski yerine yapılırsa “yine yola gideceği için” (yani binanın temelleri caddenin altında kaldığı için) arkasındaki yeşil alan üzerine kaydırılmış. (İşte buna bayıldım: “Restorasyon” işte böyle yaratıcı bir uğraş olmalı.)

kasım 2012 - XXI 32

SORU İŞARETİ

Farklı dönemlere ait eserlerin, kültürel mirasın çeşitli uzmanlık uğraşları ve uygulamaları ile korunması, onarılması anlamına gelen “restorasyon” kavramı son zamanlarda Türkiye’de benzetme, öykünme, canlandırma ile eşanlamlı kullanılmaya başlandı. Ne zaman “restorasyon” sözcüğü kullanılsa, ya mevcut bir eserin yıkılıp yerine bir replikasının yapılacağı ya da özgün bir yapının bazı bölümlerinin değiştirileceği anlaşılıyor. Restorasyon kavramı ise mimari bir deneyim olarak bir istisna olarak kalıyor. Ancak bu örnekteki durum farklı. Olmayan bir yapıyı, olmadığı bir yerde inşa etmek için bir imar hakkı ya da meşrulaştırma aracı olarak, daha yaratıcı bir şekilde kullanılıyor. Ayrıca bu işe bir de Mimar Sinan alet ediliyor. (Bu arada mezarında Mimar Sinan'ın kemikleri sızlıyor olmalı.) Dolayısıyla çok daha çığır açıcı (gelişmeleri yönlendirici) ve ufkumuzu zenginleştiren yeni bir kullanım söz konusu.

KORHAN GÜMÜŞ

Bunu neden mi söylüyorum? Bu örnekten hareketle bugüne kadar İstanbul’da ne kadar yıkılmış, yok olmuş bina varsa bunların hepsi “restore” edilebilir. Yerlerinde başka yapılar, caddeler olması durumunda “restorasyon” uzmanları gözlerine kestirdikleri parklara, yeşil alanlara, dolgu alanlarına (hatta mevcut yapıların üstüne ilave bir imar hakkı olarak) bunları yerleştirebilirler. Cadde genişletme, park, meydan yapımı olduğu kadar yeni bina inşaatı sırasında yıkılan ne kadar iş hanı, depo, cami, kilise ne varsa bunların tahsisi istenebilir. Ama elbette ki caddenin üstüne, mevcut yeni binanın yerine değil, parklara, ya da başka yerlere. (Aklınızdan geçenleri okur gibiyim: Peki iki "restore" edilen bina aynı yerde çakışırsa ne olacak?

Artık proje sahipleri güreş mi tutarlar, zar mı atarlar, orası kendilerinin bileceği bir iş.) “Restorasyon” alanında çığır açan bu projenin Resim Heykel Müzesi’nin boşaltılması (zannedersem Başbakanlığa çalışma ofisi olarak tahsisi) ile ilgili yapılan üst düzey bir pazarlıkta gündeme geldiği konuşuluyor. Söylenenlere göre bu projeye Koruma Kurulu onay vermediği için 5366 Sayılı Yasa ile kurulan “Yenileme Kurulu”ndan izin alınmış. Mevcut olmayan bir binanın “restorasyonu”ndan söz edilir ve imar hakkı olarak başka bir yere kopyalanıp yapıştırılır da mülkün sahibi, Büyükşehir Belediyesi durur mu? O da bir meclis kararı ile arkasındaki yeşil alanı bu "restore" edilecek binaya tahsis edivermiş. Buraya kadar olan biteni özetlemeye çalıştım. Bu konudaki görüşümü sorarsanız, bu projenin kentin merkezindeki bir yeşil alanın imara açılmasından daha farklı, çok daha önemli bir gelişme olduğunu düşünüyorum. Eğer bir proje bir yeşil alanı imara açıp yok ediyorsa, “bu proje bir ihtiyaca cevap veriyor” diye düşünüp, hiç istemesek de belki kabul edebiliriz. Kentin bir çok bölgesi birçok amaçla yeniden ele alınabilir, üzerinde düşünülebilir. Ayrıca geçmişte aynı yerde veya yakınında bir yapının olması, bir yeşil alanın bu nedenle imara açılmasını gerektirmez. Eğer böyle bir koşul olsaydı o zaman kentteki bütün yeşil alanları, parkları imara açmak gerekirdi. (Şehir zaman içinde dönüştüğüne göre onu ideal bir geçmişe taşımanın bir formülünü bulan var mı acaba?) Ancak bu projeyi yaptıranlar bu girişimi bize “restorasyon” projesi diye yutturmaya kalkıyorsa, o zaman başka bir sorun var demektir. Bu durumda özgür düşünce üretimini, yaratıcı deneyimi yoksayarak, mimarlığı böyle bir amaca alet ederek, mimarlık eğitiminin verildiği köklü bir kurumu, üniversiteyi (İstanbul’daki ilk mimarlık eğitimi kurumundan söz ediyoruz) yok etmeyi amaçlıyorlar demektir. Bunun da bir yeşil alanı yok etmekten ya da kötü bir restorasyon çalışması yapmaktan çok daha vahim bir sorun olduğunu söyleyebilirim. Şunu kabul etmeye hazırım: "Bu yeşil alanı biz imara açmak istiyoruz, burası böyle boş kalacağına buraya bir bina yapılsın" desinler, ciğerimi yesinler. (Biraz da bu işi yapanların anladığı raconla konuşalım.) O zaman profesyonel bir ortamda, caddeyi genişletme çalışmaları sırasında yıkılan binaya referans veren bir mimari çözüm de dahil olmak üzere, bütün mimari alternatifler özgürce tartışılır. Hatta iyi bir mimari proje ile bu kentsel mekan belki daha nitelikli bir hale de gelebilir. Ama yok efendim “bizim valla kötü bir niyetimiz yok, yalnızca restorasyon yapıyoruz, geçmişte yol inşaatı nedeniyle yok edilen ecdad eserini ayağa kaldırıyoruz” diyorlarsa, bunu gelip benim pabucuma anlatsınlar. Yemezler. Kimseyi enayi yerine koymaya, kandırmaya hakları yok! Not: 7 yıl önce bazı yöneticiler bitişikteki Fındıklı Parkı’ndaki ağaçları kestirip buraya inşaat yapmaya kalktıklarında öğrenciler pankart asıp protesto


SORU İŞARETİ 33 XXI - kasım 2012

etmişlerdi. Sütlüce’deki tarihi mezbahayı yıktıran ve bunun bir “restorasyon” uygulaması olduğunu söyleyen o zamanki Mimarlık Fakültesi Dekanı ise kesinlikle böyle bir projelerinin olmadığını söyleyip bizi rahatlatmıştı. Sonra inşaatın başlaması ile proje ortaya çıkmıştı. Meğerse proje yok dendiğinde koruma kurulunun onayı bekleniyormuş. (Kurulun o zamanki başkanının da üniversitede öğretim üyesi olduğunu söylemeye herhalde gerek yok.) O zaman da parktaki ağaçların kesilmesine ve parkın işgal edilmesine itiraz edenleri şöyle suçlamıştı: “Yanda illegal işler çeviren bir çaycı var, o rahatsız olduğu için bu kişileri tuttu. İtiraz edenler bu çaycının desteklediği kişiler. Bunlar çaycının buradan gitmesini, parkın temizlenmesini engellemeye çalışıyorlar...” İnşaat tamamlandı, çaycı da tekrar inşaatın yanındaki duvara yaslanarak parktaki yerini aldı ama ağaçlar kesildiği ile kaldı. Gerekçe ise çocukları bile güldürecek nitelikteydi: Neymiş, parkın olduğu yerde eskiden binalar varmış. Dolayısı ile yapılan iş yeni bir inşaat değilmiş, olması gereken bir “restorasyon” çalışmasıymış, vesaire. Ama üniversiteyi bu duruma düşüren insanlara gülmek değil, kızmak gerekiyormuş. Meğerse bu alanda deneyim kazanmış kişiler çeşitli yöntemlerle koruları, sahilleri, parkları yeni inşaatlara açabiliyorlarmış, mevcut tescilli binaları yıkıp büyütebiliyorlarmış… Bu durumda bir üniversiteye yapılanın yanında parkın içine inşaat yapılması, ağaçların kesilmesinin bir önemi kalıyor mu?


Kentler hiç durmadan, yorulmak bilmeksizin değişiyor. Yıkımlar, yapımlar, yeniden yapımlar, sıfırdan yaratılan kentler, savaşlarla yerle bir olan kentler... Bugünün dünyasında "yer" ne demek? Peki ya bir mimar için ne anlamı var? Proje metinlerinde yerle ilişki kurarak şöyle ya da böyle bir tavır aldığını belirten mimar, aslında ne demek istiyor? Mimarlık, git gide daha çok oranda uluslararası bir pratik olarak yerden kendini azat mı ediyor? Yoksa mimarın yerden kaçınması olanaksız mı? Bir yerde inşa ediyor olduğu binası illa ki bir yer üretiyor mu? Bu soruların tek bir yanıtının olamayacağını bilsek de Belkıs Uluoğlu, Mehmet Kütükçüoğlu ve bizi ofisinde ağırlayan Aykut Köksal ile bir masa etrafında bir araya geldik. Yerin ruhunun ne olduğunu sorgulayarak başladık, mimarın yerle olan ilişkisini sorunsallaştırmasının gerekli olup olmadığı ile devam ettik. Bugünün mimarlığının geleneksel ile farkından yola çıkarak yerden kopup kopamayacağını araştırdık. Sürekli dönüşen yer ile yok-yer arasında salınan kentlerle mimarlığın nasıl ilişkilendiğini kavramaya çalıştık. Hazırlayan: Hülya Ertaş

fotoğraflar: Fatma Çilo Bayramoğlu

kasım 2012 - XXI 34

mİMARLIK YERDEN KOPABİLİR mİ?

Mimarlık Yerden Kopabilir Mi?

aykut köksal

belkıs uluoğlu

mehmet kütükçüoğlu


Hülya Ertaş: Bugün, mimarlıkta yerin ruhunun kalıp kalmadığını konuşuyor olacağız. O nedenle yerin ruhunun neye işaret ettiğini anlamaya çalışarak başlayalım istiyorum. Mimarlığın kendisi öyle bir ruh yaratabilir mi? Yoksa yerin ruhuyla aşkın bir durum tarifleniyor ve mimarlık onun içinde koşullanmayı ya da koşullanmamayı mı tercih ediyor?

Belkıs Uluoğlu: Bu arada ben ruh yerine, iz demeyi tercih ediyorum. Aykut Köksal: İz derken doğrudan doğruya fiziksel izi de kastediyor musun bilmiyorum ama eğer onu da katıyorsan bu tanımı çok doğru buluyorum. Belkıs Uluoğlu: Evet, hatta tam anlamıyla onu kastediyorum.

Aykut Köksal: Belkıs'ın söylediklerine katılıyorum. Aslında mimarlığı, yerin ruhu gibi daha sofistike ve belki de postmodern bulanıklık içindeki bir tanımla tartışmaktansa, mimarlık-yer ilişkisini konuşmak daha anlamlı olabilir. Bu da sonunda toplantının hedeflediği yerin ruhuna da belki bir yerden bağlanabilir. Mimarlıkla yer ilişkisinin nasıl bir sorunsal tanımladığına odaklanmak gerektiğini düşünüyorum. İşte ruh dediğiniz de aslında yerle olan ilişkide kimlikleyici olanın peşine düşerek ortaya çıkabilir. Bunu görmek için mimarlığın yerle ilişkisindeki sürece göz atmanın anlamlı olabileceğini düşünüyorum.

Mimar da zaten bu durumla başa çıkmaya çalışıyor, onunla oynuyor. Mimarlığını enjekte ettiği ortamda yerle bir ilişkisi var zaten ama mutlak bir yer ve onunla hemhal olma fikri yok. Daha çok o yerle yeni bir durum yaratmayla ilgileniyor. Şimdi tabi mimarlık deyince herhangi bir mimarlıktan bahsetmiyorum, bana iyi gelen mimarlıktan söz ediyorum. Belli bir kudret ve görüşteki mimarlık, kendisini attığı ortamda hafif eğreti, yabancıymış gibi durabildiği ölçüde temsili bir karakter kazanabilir. Yani tamamen yere bağlanan, ona uyum gösteren bir tavır sergileyemez o mimarlık. Birdenbire o mimarlıkla birlikte yeniden bir dönüşümden, yeni bir hikayeden bahsedilebilir.

Diğer yandan ciddi bir kavramsal bulanıklık taşıyan ve üzerinde konuşulması gereken şeylerden biri mekan-yer ilişkisi. Çoğu kez çok yanlış olarak birinin diğerinin yerine kullanıldığını da görüyorum. Bu ikisi arasında bir ayrımın olmadığı bir dönem de var. Geleneksel dünyada belirli koordinatlarla ve eşzamanlılık üzerinden tanımlanmış "yer" ve "mekan" birbirine özdeş. Modernleşmeyle, mesafelerin yakınlaşmasıyla birlikte, mekan ve yer birbirinden ayrışıyor. Artık gittikçe yerden kopuk bir mekan tanımına ulaşıyoruz. Sanayi çağında telgrafın bulunuşuyla birlikte, yerden tümüyle bağımsızlaşmış, eşzamanlılığı gerçekleştirmiş bir başka mekandan söz edebiliriz. Bu en son günümüzün sanal mekanına kadar ulaşan bir durum.

Aykut Köksal: Buradan yine Belkıs’ın değindiği iz meselesine gelmek istiyorum çünkü o, kilit noktasını oluşturuyor. Çünkü sonunda çok net olarak hafızadan, bellekten bahsetmeye gidiyoruz. Doğa da onun doğrudan doğruya belleğinin bir parçasını oluşturabilir. Tabi ki doğanın da topoğrafyasından, florasından gelen, klimadan vs gelen ayrı bir kimliği var. O ayrı kimlik de o yere ilişkin belli bir tanımlayıcılık taşır. Bunun ve buna eklemlenen yapılanmış çevrenin hep birlikte oluşturduğu bellek, aynı zamanda bugüne kadar ulaşan belli bir izi de tanımlamış oluyor.

Dünya, sanal mekanın getirdiği küresel bütünlükle, yıllar önce Marshall McLuhan'ın tanımladığı "küresel köy"e dönüştü. Mekanla yer arasındaki bu ayrışmanın aynı zamanda, bizi mimarlığın yerle olan ilişkisinde de bir kopuşa doğru götürdüğünü görüyorum. Bu özellikle modern sonrası dünyada belirgin hale geliyor. Marc Augé bunu “yok-yer” diye kavramsallaştırıyor. Tabii eğer yokyerden bahsediyorsak, orada yerin ruhundan da bahsedemeyiz. Yerin olmadığı yerde ruhu da olamaz. İki ayrı durumla karşı karşıyayız. Bir yerde, o yerin tarihten devraldığı, adına ister ruh, ister o yeri kimlikleyen öğeler toplamı diyebileceğimiz bir durum var ise, mimarlığın o yerle kurduğu ilişkiyi sorunsallaştırma olanağına sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bu sorunsallaştırmadan söz ederken bu ilişkinin yerelliğe, bölgeselciliğe (regionalism), biçimsel kodlara tercüme edilmiş halini kastetmiyorum tabii ki. Öte yandan, böyle bir durumun, geçmişten gelen böyle bir izin söz konusu olmadığı durumda mimarın pozisyonu var. Ben de mimarın kolay kolay bir yerin ruhunu yaratabileceğini düşünmüyorum. Ama zaman içinde o yer kendisi bir “ruh” oluşturabilir. Özetle ikili durumla karşı karşıya geliyoruz. Birincisinde, yerle ilişkinin kurulabilmesi, o yerin geçmişten taşıdığı bir izi bugün de var etmesinden kaynaklanıyor. İkincisindeyse, eğer yerin taşıdığı böyle bir iz yoksa, onun içinde bir şeyler yapmanın zorluğu ortaya çıkıyor.

Aykut Köksal: Doğru.

Belkıs Uluoğlu: Evet ama oluşabildiyse, çünkü bazen oluşmuyor.

Mehmet Kütükçüoğlu: Bu izin varlığını araştırırken bir değer yargısından bahsetmiyoruz, değil mi? Örneğin Amerika’da çölde Kaliforniya’ya yakın Salton Sea adlı bir kasaba var. Amerikalılar’ın her yere kurdukları uç şehirlerin birini de bir umutla buraya kuruyorlar ama sonradan köhneleşiyor. Çok sert bir iklimde yarı terk edilmiş, yarı terk edilmemiş bir yer. Burasıyla ilgili birkaç film gördüm. Kuvvetli bir hissiyat yaratıyor olmalı ki gidip onu çekiyorlar. Şimdi burada yerin ruhunun olmadığını söyleyebilir miyiz? Aykut Köksal: Tabii ki var, bugüne dek gelmiş iz kendini çok kuvvetli bir şekilde gösteriyor orada. Belkıs Uluoğlu: Benim izlerin oluşamayabileceğini söylerken kastım bu değildi. Biz Fikirtepe'de öğrencilerle bir proje çalışması yapıyoruz ve onlardan varsa buradaki birtakım mekansallaşmalar, izleri yakalamalarını istedim. Ama bir şey yok, bizim bakışımıza göre. Sokak kenarına dizilmiş, kimliksiz, 1970’lerde yapılmış niteliksiz apartmanlardan oluşan bir alan.

35 XXI - kasım 2012

“Yerin ruhu”nun tek defada yaratılabileceğine inanmıyorum ama mimarlığın şöyle bir potansiyeli olabilir: Mevcut durumu okuma ve onun üzerine inşa etme kapasitesi olabilir. Ama o da mimarın kendi bakış açısıyla okuduğu bir durumdur. Herkes kendisine özgü bir okuma yapar, yani orada bizim dışımızda bir ruh var da hepimiz aynı ruhu görüyoruz değil. Üzerine yazılacak metni, ruhu, her ne ise bulup çıkarmak bizim kapasitemizle ilgili. Onun için keşfetmemiz gereken ne öyle ezeli ve ebedi bir ruh var ne de biz bunu oluşturuyoruz. Böyle bir durumun oluşması zaman istiyor ya da zaman içinde oluşmuş birtakım izlerin değerlendirilebilmesini gerektiriyor.

Mehmet Kütükçüoğlu: Hülya’nın yönelttiği soruda sanki önce ruhu olan bir yer var da mimarlık sonradan gelip onunla bir hesaplaşmaya girişiyor gibi algılanıyor. Bunun çok basite indirgenmiş bir ilişki tarzı olduğunu düşünüyorum. Öncelikle bir yerin olup olmadığı bile şaibeli. Sadece peyzajlar bile oldukça belirgin bir şekilde ruh değiştirebilir. Yeryüzü ve bulunduğumuz yerler gerek kültürel olarak, gerek algı yönünden hem de fiziksel olarak değişebilir. Mesela bugünlerde okuduğum Victor Hehn’in Zeytin, Üzüm ve İncir adlı kitabında bizim bildiğimiz Akdeniz peyzajının aslında manipüle edilmiş bir peyzaj olduğu anlatılıyor. Fazla ağacın olmadığı, yumuşak, yarı insan yapımı, yarı doğal olan peyzaja çok alıştık ve bunu Akdeniz peyzajı olarak hissediyoruz. Ama kitapta diyor ki bu peyzaj Suriye’den taşınmış, yani doğudan batıya doğru yayılıyor, sonrasında da güneyden kuzeye doğru. Hatta bu ilerleme için ormanla mücadele ediyor, kazanamadığı yeri terk ediyor. Yani sanki insan yapımı değilmiş gibi algıladığımız o Akdeniz peyzajını manipüle ederek yaratıyorlar yüzyıllar boyunca. Bu noktada sabit bir özden bahsetmek o kadar zor ki.

mİMARLIK YERDEN KOPABİLİR mİ?

Belkıs Uluoğlu: Bir şeyin ruhu varsa, onun tek defada yaratılabileceğini düşünemiyorum. Mimarlıkta belirli bir zaman kesitinde bir defada yapılan bir şeyi kastediyorsak, bunun bir ruh yaratmasının mümkün olmadığını düşünüyorum. Ama zamanla, birikerek oluşan bir çevre içerisinde ancak böyle bir durum olabilir. “Ruh” dediğimiz şey, sihirli bir değnekle oluşturuluverilecek bir şey değil. Zaten Türkiye’deki yapılaşmalarda karşılaştığımız sıkıntılar da buradan geliyor. Bütün izleri silerek, sıfırdan bir şey tek defada yapılmaya çalışılıyor. Bu yapılamayınca da birtakım senaryolar üretmek, yani ruh uydurmak ihtiyacı doğuyor ve sanal bir ruh ortalıkta gezinmeye başlıyor.


“'Yerin ruhu'nun tek defada yaratılabileceğine inanmıyorum ama mimarlığın mevcut durumu okuma ve onun üzerine inşa etme kapasitesi olabilir.” belkıs uluoğlu

kasım 2012 - XXI 36

mİMARLIK YERDEN KOPABİLİR mİ?

Mehmet Kütükçüoğlu: İşte birtakım değer yargıları devreye girmeye başlayınca, oradaki olası izler görünmez olabiliyor. Belkıs Uluoğlu: Yaşayanların orayı sahiplenmemesinden, hiçbir şeye dokunmamasından, insan yaşantısının izini mekana geçirememesinden kaynaklanan bir durum bu. Ben kendi adıma orada bir şey okuyamadım; gecekondu mahallesine gitsek daha çok şey okurdum. Onlar da 1970'lerde kurulmuş olabilir ama orada yaşantının içinden gelen birtakım izler oluyor. Aykut Köksal: 1970’lerde o gecekondu bölgeleri dönüşüme uğradı. Senin söylediğin 1950 ve 1960’larda oluşan, kendiliğindenlikle gelişen ve yaşam içinde çok kuvvetli izler oluşturan alanlar. Zeytinburnu gibi örnekler 1970’lerde öyle bir dönüşüme uğradı ki, bunu yerin reddedilmesi olarak bile görebiliriz. Yok-yeri sadece hipermodernitenin yarattığı mekanlar için değil, aynı zamanda kentin kimliksizleşmiş bütün çeper alanları için de kullanabiliriz. Bence çok kuvvetli bir kimliğe sahip olan, o yüzden de anlamlı olabilecek izler oluşturma olasılığı kuvvetli olan bu yeri, 1970’ler yok-yere dönüştürdü. O yerle ilişkisini ortadan kaldıran, birtakım apartmanlar orataya çıktı. Özellikle yere karşı oluşturulan bir apartmanlaşma var, ontolojik olarak yeri reddetme üzerine kurulu.

Mehmet Kütükçüoğlu: Geleneksel dünya ile neyin kastedildiğini bilmiyorum ama dünyada birçok yerin öyle yaratılmış olduğunu görüyorum. Gidilip görülen bir yerdeki bir şeyin alınıp bir başka yerde yapıldığını biliyoruz. Aykut Köksal: Bu yapılmaya başlandığı andan itibaren o artık modern dünya. Belkıs Uluoğlu: Bu tavır gelenekselde de var. Karadeniz’de birinin de zamanında Alman evi gibi bir ev yapmış olduğunu görebiliyorsunuz. Aykut Köksal: Alman evi gibi bir ev yaptığı anda o kişi, modern bir davranış içine giriyor. Artık onu geleneksel epistemolojinin içinden okuyamayız. Mehmet Kütükçüoğlu: Mimarlık bilinçli bir düşünme ve yapma biçimi olalı beri, alıp başka yerde yapma eylemi kaçınılmaz bir motivasyon ve bir nevi inisiyatif yaratıcı içsel güç. Bu sadece sevdiğin bir binayı başka yerde yapmakla da sınırlı değil; doğadan birtakım enstantaneleri binanın içine koymak da bu davranışın bir parçası olarak görülebilir.

Hülya Ertaş: Şöyle bir çıkarsama yapabilir miyiz? Ruhu olmayan bir yer yoktur, oraya ancak yok-yer diyebiliriz.

Aykut Köksal: Burada altını çizmek istediğim bir nokta var. Senin bahsettiğin davranış biçimi özneyle nesne arasında belli bir mesafenin olmasını zorunlu hale getirir. Çünkü öyle bir mesafe varsa, nesneye dışarıdan belli bir mesafeyle bakıyorsak, o nesneyi dışa referansla oluşturabiliriz. Bu da modern dünya demektir. Özneyle nesnenin birbirinden kopması ve arada bir mesafenin oluşmasıyla ortaya çıkıyor modern dünya. Halbuki geleneksel dünyada, özneyle nesne arasında böyle bir mesafe yoktur. O yüzden de özne nesneye böylesi bir mesafeyle bakmaz. Yani belli bir kendiliğindenlikle oluşmuş bir yapılı çevreden söz edebiliriz ancak.

Aykut Köksal: Ben böyle formülleştirmezdim. Daha başka katmanları da olan bir durum söz konusu.

Belkıs Uluoğlu: Bilinçli olarak yapmayabilir ama bütün mimarlık tarihi birbirinden taşınmış ürünlerle dolu.

Mehmet Kütükçüoğlu: Bir yandan da bu mimarlık ürünleri ve şehir parçalarında bütün dünyayı gezici bir durumları var. Mimarların yaptığı en önemli şeylerden biri de bir yerin fantezisini alıp başka bir yere koymaktır. Yani bu olmaksızın mimarlık zaten var olamaz.

Mehmet Kütükçüoğlu: Hatta sırf mimarlık değil, binaların ya da şehirlerin içine doğa enstantaneleri de taşınabiliyor. Dolayısıyla, buradan şu anlam da çıkabilir: Hiçbir zaman öz bir yerden ve onun ürünlerinden bahsedemeyiz. Çünkü mimarlık ve şehirciliğin arkasındaki enerjilerden biri de bu transplantasyon. O yüzden çok temel, yerle birebir uyumlu bir davranış tarzından söz edemeyiz.

Belkıs Uluoğlu: Apartmanlar dizisi de bazen bir şey oluşturabilir. Ama hiçbir şey de oluşmayabiliyor. Bu bir hissiyat, bunu özensizlik ya da hoyratlık olarak da tarifleyebilirim.

Aykut Köksal: Modern dünyadan mı söz ediyorsun? Geleneksel dünyada senin söylediğin durum yok çünkü oradaki yapılı çevre, o doğal dil yapısı içinde oluşmuş bir kendiliğindenlik barındırıyor.

Aykut Köksal: Yine de belirli bir kendiliğindenlikle ortaya çıkan ilişkiler sistemini o anonim ve mesafelerin var olmadığı bağlamın içinde değerlendiriyorum. Yerle


Mehmet Kütükçüoğlu: Bu tarz bir saf durumu yakalayabilmek için antropologlar Amazonların derinliklerinde hiç başka gruplarla temas etmemiş birtakım insan topluluklarını görmeye gitmişlerdi. Ama mimarlık ya da şehircilik meselesi bu şekilde ele alınamaz. Kültürel alışverişle ilgili bir mesele olduğu için hiç bir zaman öyle bir topluluk bulamayacağız. Bulduğumuzu varsaysak bile yerle çok saf bir ilişkisi olup olmadığını ayrıştıramayacağız.

modern bir özne olarak Mimar Sinan'dan bahseden, geleneksel dünyanın yapı ustasından bahseden, geleneksel dünyanın kendi epistemolojisi içinde okunabilecek olanı modern dünyaya taşıyan çıkıyor. Ama tabii ki bir sabah insanlar geleneksel dünyadan modern dünyaya birden bire uyanmadılar. Farklı ülkelerde, farklı coğrafyalarda, farklı zaman aralıklarında gerçekleşen bir süreç. Kıta Avrupası'nda 15. yüzyılda başlayan, doğuya doğru gittikçe 18. yüzyılda, 19. yüzyılda ortaya çıkan bir değişim. Şöyle bir soruyu formüle etmek anlamlı olabilir mi: Günümüzün mimarı yere bakacak mıdır, bakmayacak mıdır? Yerle belirli bir ilişkiyi var etmenin peşine düşecek midir düşmeyecek midir? Burada yerin ne olduğunu tamamen dışarda bırakıyorum.

Aykut Köksal: Eğer aldığını içselleştirmişse ve o yere ait kıldıysa, almış olmasının bizim için ne önemi var?

Belkıs Uluoğlu: Ama yer ne? Benim aklımda bunun yanıtı açık değil. Yerin ruhu dediğimiz andan itibaren “genius loci”nin patenti Christian Norberg-Schulz’a ait olduğu için onun tanımını düşünegeldim. Ama bu tanım içinde kalmak istemiyorum çünkü Schulz'un kendisi de bunu çok spesifik durumlar üzerinden anlatmıyor. Bir Batılı mantığıyla bunları bile ormanlık bölgeler, dağlık bölgeler vb gibi kategorize ediyor ve ortaya çok özgün bir şey çıkmıyor.

Mehmet Kütükçüoğlu: Şimdi o gerçekten içselleşiyor mu yoksa zamanla böyle bir kültürel mesele haline mi geliyor? Hakikaten orada doğrular kalıyor, yanlışlar gidiyor mu yoksa sonuçta böyle bir zorunluluklar silsilesi o kültürü mü yaratıyor?

Aykut Köksal: O zaman bunu tamamen bir kenara bırakalım. Günümüzde mimarın yerle olan ilişkisi nasıl bir sorunsal tanımlar? Günümüzde mimar yerle nasıl ilişki içine giriyor, girebilir, girmesi önerilebilir?

Aykut Köksal: Doğru-yanlışın ötesinde içselleştirdiğini düşünüyorum ben. O zaman da o yere ilişkin belirli bir kimlikleyici durum ortaya çıkıyor. O da o yerin ruhunu tanımlıyor.

Mehmet Kütükçüoğlu: Mesela ben bu soruya cevaben ters bir argüman olarak mimarın yerden kaçabilmesi imkansızdır diyebilirim. Yer dediğimizde onu anlayabilmek için değer yargılarından sıyrılmış olmak gerekiyor. Yani her halükarda mimar ne yaparsa yapsın yerle ilişkiye girer. Çünkü yer deyince zaten sanki bir yer var, mimarın kendisi var, yaşadığı zaman var, içinde bulunduğu ilişki tipleri var. Çok karmaşık bir ilişkiler yumağı çıkıyor ortaya. Mimar istese bile yeri onun içinden ayrıştıramayabilir.

Belkıs Uluoğlu: Mehmet, Akdeniz peyzajının manipülasyonundan söz ettiğinden beri şunu düşünüyorum. Bu, tarımla ilgili bir durum ve tarım ortaya çıktığı andan itibaren yani insan paleolitikten neolitiğe geçtiği andan itibaren doğayı ellemeye ve dönüştürmeye başlıyor. Buğday ekiyor, hayvanı ehlileştiriyor. Dünya artık eskisi gibi saf durumda değil, neredeyse her yeri ellenmiş. Elbette ki modern dünyayla geleneksel dünya arasında birtakım alışkanlıklar, farklar var ama bunları çok kitabi tanımlamalar içinde ele almak konusunda tedirginim. Aykut Köksal: Belki bir tarihçiyle konuşurken bu ayrımın altını çizmek o kadar önemli olmayabilir ama mimarların konuştuğu bir ortamda bu çok önemli çünkü en fazla bu anakronizmin içine düşenler mimarlar. Bir bakıyorsun karşına adeta

Aykut Köksal: Topoğrafyadan gelen çok özel bir sorun yoksa ya da kent içinde yerleştiği dokunun ona sunduğu kısıtların getirdiği yere ilişkin belirleyiciler yoksa, çok rahatlıkla yerden bağımsız davranabilir mimar. Bir yerdeki alışveriş merkezini alır, başka bir yere yerleştirir. Mehmet Kütükçüoğlu: Zaten oranın ruhu o olmaya başlıyor. Bugün Ispartakule'ye gidince ben tanıyorum “işte burası orası” diye.

37 XXI - kasım 2012

ilişkiden söz edebilmek için geride izi var eden bu geleneksel strüktürün varlığını önemli buluyorum. Onun ötesinde oluşan, modern dünyanın ürettiği izleri ise ayrı bir bağlam içinde ele almak gerektiğini düşünüyorum. Modern dünyada da bu tip izler oluşabilir, modern dünya da kendi belleğini adım adım tabii ki oluşturabilir. O da giderek kimlikleyici bir özellik taşıyabilir ama iki durumu birbirine karıştırmamak gerektiğini düşünüyorum. Geleneksel dünyadan bugüne ulaşan izleri, o yerin bütün kimlikleyici özelliklerini taşıyan, mimarın da sorunsallaştırabileceği bir mesele olarak ortaya koyan durumla, modern dünyada oluşmuş olan izleri ve mimarın bunlarla ilişkisini birlikte tartışmak oldukça güç.

mİMARLIK YERDEN KOPABİLİR mİ?

“Yerle ilişkisini sorunsallaştırmamış bir mimarlık üretiminin günümüzde küresel dünyanın yok-yer üretimine eklemlenme riskinin çok yüksek olduğunu düşünüyorum.” aykut köksal


“Ters bir argüman olarak mimarın yerden kaçabilmesi imkansızdır diyebilirim. Her halükarda mimar ne yaparsa yapsın yerle ilişkiye girer.” mehmet kütükçüoğlu

kasım 2012 - XXI 38

mİMARLIK YERDEN KOPABİLİR mİ?

Aykut Köksal: İşte o ikinci aşamaya karşılık geliyor. Mimarlık yerle ilişkiyi kurmamış bile olsa daha sonra o yapılı çevrenin kendisi o yeri tanımlamaya ve belirli bir ruh oluşturmaya başlıyor. Belkıs Uluoğlu: Onun için diyorum ki her defasında yeniden üretilen bir dinamik durum söz konusu. Tarım başladığı andan itibaren insan ile yer arasındaki alışveriş başlıyor ve dinamik bir şekilde sürüyor. Onun için koruma meselesinde de nesneyi olduğu gibi donmuş bir biçimde korumanın imkansızlığı söz konusu. Biz bir şey yapmasak bile doğal etkilerle aşınıyor nesne. Ama mimarlar için önemli olan hayatın onunla ilişki içinde yarattığı değişiklik. O açıdan binaları bitmiş, donmuş, hiçbir zaman bir daha dönüşmeyecek şeyler olarak düşünmenin de hastalıklı olduğu görüşündeyim. Bu mimarlığın epistemolojisinde olan bir rahatsızlık. Tek, çok güzel, donmuş, hiç bir zaman değişmeyecek bir eser yaratmak arzulandığında, onu zamansızlık içinde asıp bırakmak ve hayatın ona temasını önlemek gerekiyor. Oysa ne zaman ki hayatın dinamikleri içerisinde ona değen yaşantıların izleriyle o bina ya da yer yeniden şekillenip, tekrar üretilebilir oluyor o zaman sağlıklı bir ilişkiden söz etmek mümkün. Bazen de tam tersine yaşantı yapıyı işgal edebiliyor, onu kanserleştirebiliyor. Mehmet Kütükçüoğlu: Ya da şehir öyle bir şey ki yapılan her sakilliği emebiliyor ve sonrasında ona bile anlam verebiliyor. Ama öte yandan sürekli yerle ilişki kurduğunu belirten mimardan sakınmak gerektiğini düşünüyorum çünkü o durumda mimar temsiline yapışıyor. Proje üzerine çalışırken böyle başlamayız. Zaten bizi oluşturan, tanımlayan durumun içinde yer var. Bu bir Türk olarak başka bir yerde bina yaptığında sana ondaki Türklük öğesinin ne olduğunu sormalarına benziyor. Bu soru karşısında sen de sürekli Türklüğünü düşünüyorsun. Oysa eni konu düşünmeyi gerektirecek bir durum yok; sen Türk olduğun için zaten o binayı o şekilde yapıyorsun. Aykut Köksal: Bunun tam karşısında da yerle ilişkiyi a priori reddetme durumu var. Belki pazarlama iletişimi için, belki de başka nedenlerle, yerleşmeye öyle bir kimlik taşımak isteyebiliyorlar. Bunu da konsept olarak adlandırıyorlar ve daha başta yerle olan ilişkiyi tümüyle reddediyorlar, ortadan kaldırıyorlar. Ve oraya yerle ilişkisi kopuk yeni bir kimliği, kendi tanımladıkları yeni bir ruhu taşımaya başlıyorlar. Mehmet Kütükçüoğlu: Esas onlar yerden bahsediyor sürekli.

Aykut Köksal: Hayır, o yerden bahsetmiyorlar. Tam tersine o yeri reddediyorlar. Kendi yarattıkları "yer" imgesinden söz ediyorlar. Tabii sonunda orası bir yok-yer oluyor. Yerle ilişkisini sorunsallaştırmamış bir mimarlık üretiminin günümüzde küresel dünyanın yok-yer üretimine eklemlenme riskinin çok yüksek olduğunu düşünüyorum. Mehmet Kütükçüoğlu: Böylesi bir sorunsallaştırmanın ancak çok ince yapıldığı zaman anlamlı olduğunu düşünüyorum. Yerin ruhuna karşılık, bir dönem de zamanın ruhu gündemindeydi mimarların. Bazı mimarlar zamanın ruhuna uygun projeler yapmakla meşgullerdi. Sırf zamanın ruhunu düşünerek yaptıkları o kadar çok tuhaf işler oldu ki. Çünkü bu durumda kendi temsiline yapışmış oluyorsun, onunla aranda hiçbir mesafe kalmıyor. Aykut Köksal: Modern sonrası dünyanın bizi getirdiği bir nokta var. Özellikle günümüzün kimi mimarlık eleştirmenlerinde bu yaklaşımı çok net görüyoruz. Diyorlar ki: "Günümüz dünyası böyle bir dünya, o nedenle yaşadıklarımız meşru bir durumdur. Buna da teslim olmaktan ve burada, bunun içinde, bununla birlikte, bunu kabul ederek davranmaktan başka çare yoktur." Oysa böyle bir dünya olması bizim ona eleştirel bir bakışla yaklaşmamızı çok daha önemli kılıyor. Biz mimarın pozisyonunu bütün bu eleştirel bakışların dışında mı tanımlayacağız? Kendi pozisyonumda o eleştirel bakışı önemsiyorum. O eleştirel bakışın sıkıntıları, çaresizlikleri, ondan sapmalar olabilir. Ama biz mimar olarak bu dünyayla olan ilişkimizde eleştirel bir bakış taşıyacak mıyız, taşımayacak mıyız? Belkıs Uluoğlu: Tabi ki mimarlık bunu gerektiriyor. Bütün olan bitene teslim mi olacağız? Hayır. Ama bir şey yapabilir miyiz? Bilmiyorum. Aykut Köksal: Yapamayacaksak da yapamayacağımızı bilmemiz ama yine de teslim bayrağını çekmememiz önemli.. Belkıs Uluoğlu: İki farklı tavır da olabilir. Ben, örneğin, uzun süreli olarak bir yere gittiğimde kendimin olarak düşündüğüm kitaplar, fotoğraflar gibi eşyalarımı hep yanımda taşırım. Bazısı da her şeyi geride bırakmak istiyor, hiçbir şey taşımak istemiyor, bunun kendisini özgürleştirdiğini düşünüyor, yanında bir iz istemiyor. Göçebe olmak istiyor. Onun yerle kurduğu ilişkiyi nasıl ele alacağız? Bu tabi ki gittiği yerle bir ilişki içine girememe, hep yabancı olma, teslim olma ve hiç eleştirel olmama durumunu içermiyor. Ama hep izlerini taşıdığı bir tavırda olmak zorunda değil herkes. Mehmet Kütükçüoğlu: Böylesi bir durumda yer belki biraz daha arka planda, hiyerarşik düzeninde biraz daha alt sıralarda olabilir. Ama bir yandan da kendini


tamamen bağımsız tutabilmek kolay bir şey değil. Sırf ev değil ki, arkadaşlar ya da kabul edilmek istediğin bir topluluk, etrafa yaymak istediğin imaj vs de var. Bunlar olmaksızın, hayatta iz bırakmadan yaşamak isteyecek biri yoktur gibi geliyor bana. İzlerin aniden silinmesini düşününce savaşlar ilginç bir konu olarak ortaya çıkıyor.

Belkıs Uluoğlu: Derinliksiz, sadece şeklen bir iz ama o.

mantıklı yerleşiyorlar ki topoğrafyanın bir ürünü gibi gözüküyorlar. Çünkü altyapıyı ya da belli simetrileri takip ediyorlar. Bugün bir kıyıdan Boğaz’a bakarsan karşıda kendini görüyor gibi oluyorsun. Üsküdar’dan Beşiktaş’a bakıyorsun, Hisar’dan öteki surlara, Maslak’tan Kavacık’a. Su hattı çizgisine yuvalanmış düz bir çizgi üzerinde böylesi simetrilerle karşılaşıyorsun. Aslında yerin ruhunu takip eden yapılaşmalar bunlar çünkü enformeller.

Belkıs Uluoğlu: Bir de zıttı söz konusu olabiliyor, mesela Safranbolu’da olduğu gibi. Ben Safranbolu’ya bu anlamda öğrenciliğimden beri farklı projeler için gittim, orada neler olup bittiğini yakından takip ettim. Şimdi oradan geçerken içim sızlıyor çünkü Safranbolu artık Safranbolu gibi değil, bir turistik gösteri nesnesine dönüşmüş durumda. Bu anlamda da bir aynılaşmayla karşı karşıya. Oradaki yaşama daha fazla hassasiyet gösterilebilirdi. Bu kadar özensiz ve kaba saba yapılmak zorunda değildi. Her yerin birbirine benzediği bir durum.

Aykut Köksal: Senin meseleyi çok zorlayan gökdelen söylemindeki bir paradokstan söz edeceğim. Dediğin gibi, kentin oluşturduğu kimlik, zaman içinde onun topoğrafyasını örten bir çarşaf gibi. Tam da bu nedenle o kuleler, topoğrafyayı izleyen o çarşafın yataylığına karşı ve kurdukları düşeylik ilişkisi sorunlu. Bir tek Tarihi Yarımada’daki minareler bunu yapıyor ve o da tek defalık o müthiş silueti oluşturuyor. Tam da bununla bir çatışmaya girdiği, bunu reddettiği için kulelerin kentle olan ilişkisi çok sorunlu.

Mehmet Kütükçüoğlu: Venedik’i düşünürsen orada hem çok virtüöz bir koruma hem de yoğun bir turizm var. Sonuçta aslen mesleğimizin bir sorunu yer. Tutup da ona odaklanmaya, iyice eğilmeye çalıştığın zaman iş tuhaflaşıyor.

Mehmet Kütükçüoğlu: Tam tersini düşünüyorum. Cüsseleri çok fazla olmasına rağmen topoğrafya üzerinde eften püften, belirli bir gride yerleşmeksizin duruyorlar. Tam da su çizgisinin üzerinde yumuşak çarşaf misali duruyorlar.

Aykut Köksal: Ama yine de mimar ister istemez yerle ilişki kurar diye bir şey yok. Mesela İstanbul’da özellikle Büyükdere-Maslak hattında ortaya çıkan ve onun çevresine de yayılan kulelerden hangi birisi yerle ilişkisini -zorunlu olarak da olsa- var ediyor?

Hülya Ertaş: Çengelköy’ün yukarısında yamaçtan baktığımda tuhaf bir manzarayla karşılaştığımı hatırlıyorum. Bir vadi vardı ama o, kenardakiler daha alçak, orta kısımlardakiler daha yüksek olarak tasarlanmış bloklarla düzlenmişti. Bakıldığında vadinin okunması imkansızdı, neredeyse düz bir satıh gibi algılanıyordu. Bence bu, gökdelenlerinkinden daha büyük bir müdahale.

Mehmet Kütükçüoğlu: Sonuçta o hat yoğunlaştıkça kendine has bir durum yakalıyor. Aykut Köksal: Onu baştan söyledik zaten. Yok-yerler bile zaman içinde öyle bir bütün oluştururlar ki o bir yer oluşturmaya başlar, o da kuvvetli bir kimlik, ruh oluşturma aşamasına gelir. Birim öğelerin bir araya gelmesinden ortaya çıkan, yine bir kendiliğindenlikle ortaya çıkan bir bütünden söz ediyoruz ama o birim öğeyi yapan bir mimar var. O'nun yerle kurduğu ilişkiden söz ediyoruz. Bu sadece mimarın iyi ya da kötü olmasından kaynaklanmayabilir. O yapılarda programdan kaynaklanan zorunluluklar da olabilir, tüm sorumluluğu mimara yüklemeyelim. Maslak’ta o aksın üzerinde bir kule mimardan isteniyorsa ve onunla ilgili de belirlenmiş net bir program varsa, mimar burada nasıl bir eleştirel pozisyon alacak, o yerle nasıl ilişkiye girecek? Bu sorunun tek bir cevabı yok, benim içinse cevabı belki onu yapmamak. Ya da yerle olan ilişkide ölçeğimi büyütürüm, metropoliten ölçeğe götürürüm ve o zaman şunu sorgulamaya başlarım: Bu kentin bütününe, siluetine bu yapı nasıl katılıyor? Bu sorgulama da sonunda büyük bir olasılıkla yine o kuleyi yapmamamla sonuçlanabilir. Mehmet Kütükçüoğlu: Şehir üzerindeki tüm yapılaşmayı silsek yine İstanbul olduğu anlaşılır. Topoğrafya bir şekilde İstanbul’un imajını teslim edebilen bir şey, Avrupa’daki birçok şehrin aksine. Viyana ya da Paris’i silsek oranın neresi olduğuna dair bir fikrimiz olamaz. İstanbul’daysa bir şekilde şehir neredeyse enformel olarak hafif bir çarşaf gibi örtüyor topoğrafyayı. Dolayısıyla İstanbul’da yerin ruhunun olduğundan bahsedilebilir. Kuleler de ondan bağımsız değil. Onlar da o kadar eften püften ve bir yandan da

Mehmet Kütükçüoğlu: Orada topoğrafyaya rağmen, ona karşıt giden bir hareket var. O bir plan, hesaplı bir hareket. Bir benzer durumu son beş-altı yıldaki gelişmeler sonrasında Fulya Vadisi’nde de görüyoruz. Eskiden bir vadiyken şimdi doldu. Su çizgisine değil, vadiye yerleşilen bu gibi durumların yerle kurduğu ilişki açısından Maslak-Büyükdere hattındaki yerleşmelerden kat be kat daha fazla eleştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Aykut Köksal: Buna katılıyorum. Maslak’taki gökdelenler belirli bir nicelik kazandıktan sonra Marmara’dan adalara giderken o yapılaşmayı ilk kez gördüm ve hoş olduğunu kendime itiraf ettim. Bu da İstanbul’a ilişkin yeni bir kimlik oluşturuyor diye düşündüm. Bir taraftan da Tarihi Yarımada’nın devamı gibi geldi. Ama bu düşüncemi sürdürmüyorum. Belkıs Uluoğlu: Niye? Ben bu dinamizmi onaylıyorum, kenti tahrip etmediği sürece. Aykut Köksal: Bir kendiliğindenlik ve kendisini kentin dinamiklerine teslim etme durumunu ortaya çıkararak o çarşafı oluşturmuştu ama o söylediğim noktada durmadı, en sonunda Zeytinburnu’na kadar gitti, yarımadanın siluetini de perişan etti. Yerle ilişkiyi kendiliğindenliğe teslim etmemek, sorunsallaştırmak gerektiriyor. Metropoliten ölçekte her bir kulenin kentle kurduğu ilişkinin kentin ulaşımından, altyapısından siluetine kadar nasıl olabileceğine bakmak gerektiği gibi.

39 XXI - kasım 2012

Aykut Köksal: Orada o aşama için veri o ama. Onu daha derinlikli kılacak olan daha sonra ikinci aşamadaki yarışma sonunda oraya binayı yapacak olan Renzo Piano olabilirdi. O iz üzerinde bir başka katmanla senin aradığın derinliği katabilirdi. Renzo Piano’nun o derinliği katıp katamamış olması ise ayrı bir tartışmadır ki bence katamamıştır. Sonuç olarak oradaki izin üzerine böyle bir ilişkiyi üretmeyi kavram olarak önerme, orayı bir tabula rasa olarak yani hiçbir izi, geçmişi, hafızası olmayan bir yer olarak kabul etmekten daha farklı bir davranış.

mİMARLIK YERDEN KOPABİLİR mİ?

Aykut Köksal: Berlin’de, savaşın dümdüz ettiği, izin sadece ve sadece geçmişten gelen kartografik dokümanlarda okunabildiği Potsdamer ve Leipzig meydanları için açılan yarışma sonunda, o izin peşinden giden, yerle ilişkiyi onun üzerinden kuran ama bunun dışında hiçbir biçimde oranın hafızasıyla biçimsel kodlar üzerinden ilişkiye girmeyen bir projeyi birinci seçmişlerdi. Sadece oradaki izin kendisini oradaki mekansal organizasyonun jeneratörü olarak ele alan bu kavram projesinin, ben bir koruma örneği olduğunu düşünüyorum. Kentin üzerinden savaş geçmiş, Potsdamer ve Leipzig Meydanı’nda en ufak bir şey bırakmamışken o proje, yerle ilişki kurmayı sorunsallaştırmış bir kavram sunuyordu.


peyzaj - kent parkı - rosenheım kasım 2012 - XXI 40

fotoğraflar: A24 Landschaft

Ahşap Kent Profili MİMARLIK VE PEYZAJ ARASINDAKİ İLİŞKİYİ BENİMSEYEN MANGFALL PARK, KENTTEKİ SU KAYNAKLARI BOYUNCA UZANARAK DOĞRUSAL BİR DÜZENDE DOĞAYI HAYATA KATMAYI AMAÇLIYOR. Bir kent geliştirme projesi olarak tasarlanan Mangfall Park, Rosenheim kentinde bulunan Hammerbach akarsuyu ile Inn ve Mangfall nehirleri üzerinde konumlanıyor. 2005 yılında düzenlenen yarışmanın sonucunda inşa edilen park, 11.5 hektarlık bir alana yayılıyor. Su ögesi paralelinde devam eden ahşap yol sistemi parkı mimari elemanlarla parçalayarak farklı ve çarpıcı yeşil alanlar ortaya koyuyor. 190 metre uzunluğundaki kaldırımlarsa yaya yolu, rampa, köprü ve çeşitli kent mobilyaları sayesinde kentle dinamik bir bağ kuruyor.

mangfall park

a24 landschaft

Birçok nehir ve ırmak tarafından parçalara ayrılan Rosenheim kentinde bulunan park; kuzey, güney Mangfall ve Mühlbach bendi olarak üç bölümden oluşuyor. Kuzeydeki kare giriş, engin peyzajıyla

dikkat çekiyor. Park içinde bulunan oturma basamaklarındaki manzarayla birlikte, kentte yeni bir buluşma noktası ortaya çıkıyor. Doğayla iç içe olan güney Mangfall ise, eğlence, spor ve çocuk aktiviteleri için çeşitli odalar içeriyor. Alanın ana merkezini, Hammerbach akarsuyu boyunca inşa edilen kayak hattı oluşturuyor. Yüzme havuzu, buz pateni ve okul kompleksine açılan park, aynı zamanda ziyaretçilerin kullanabilecekleri çok amaçlı alanları da içeriyor. Şehir merkezinden parka uzanan yeşil bir koridor oluşturan Mühlbach bölümüyse, gelişmekte olan yerleşim alanları ve rezidans yapılarıyla olan yakın ilişkisinin yanı sıra flamingo bahçeleri gibi farklı konseptteki fundalık alanlarını da içinde bulunduruyor. Hammerbach kıyısı boyunca uzanan oyun aksının kıvrımlı şeridi, içerdiği çeşitli aktivite alanlarıyla kullanıcılarına değişik seçenekler sunuyor. Ahşap şerit; oyun evi ve salıncak, mineral şerit; kum ve betonun beraber kullanıldığı kum oyun alanı,


kauçuk şerit ise; plastikten yapılmış güvenli yüzeye sahip oyun alanı içeriyor ve bu şeritler alanı parçalayarak dinamik ve eğlenceli bir mekan oluşturuyor. Alanının güney bölümündeki tırmanma dalgası ise macera sevenlere farklı imkanlar sağlıyor. Hammerbach yakınındaki bahçelerse, suya yakınlıkları sayesinde özgün bir bahçe deneyimi sunuyor. Cloud bahçesi; kara yılan otları ve sade ışıklandırmasıyla zarif bir görüntü çizerken, Giant bahçesi; içindeki gelinciklerle ağır ve karanlık bir havaya bürünmüş durumda. Fern bahçesi ise; eğreltiotu ve aşk merdivenleriyle oluşturduğu loş ortamıyla Hammerbach'ın bitişini işaret ediyor. Su ile çalışmanın getirdiği bazı zorunluluklar nedeniyle işin mühendislik kısmı tasarım sürecininde önemli bir yere sahip. Genişliği beş, uzunluğu 78 metre olan köprüler ve kaldırımlar, yekpare kereste ve çelik yapısal bir sistemden oluşuyor. Malzeme seçimindeki minimal anlayış ve bütüncül tasarım sayesinde ahşap kent profilinin altı çiziliyor.

41 XXI - kasım 2012

bu sayfada solda: Peyzajın içinde yer alan yürüyüş yolları ve köprüler altta solda: Parkın içinde manzarayla bütünleşen yeni buluşma noktaları altta: Bahçeler en altta: Bahçeler ve aktivite alanları

peyzaj - kent parkı - rosenheım

karşı sayfada Su ve peyzaj ilişkisi


joachım swıllus 1972 Almanya doğumlu Joachim Swillus, Kaiserslautern, Vienna ve Berlin Üniversitelerinde eğitimini tamamladı. Mezun olduktan sonra Berlin ve Paris'te çalışan mimar, 2003 yılında kendi şirketi olan Swillus Architekten'ı kurdu. 2005-2010 yılları arasında A24 Landschaft bünyesinde çalışan Swillus, mesleğine ofisinde devam ediyor.

steffan robel 1972 yılında Almanya'da doğan Steffan Robel, peyzaj mimarlığı eğitimini Berlin'de tamamladı. Kariyeri boyunca çeşitli üniversitelerde dersler veren, jüri ve yarışmalara katılan Robel; mesleğini 2005 yılında Joachim Swillus ile kurduğu A24 Landschaft uluslararası peyzaj mimarlık ofisinde sürdürüyor.

kasım 2012 - XXI 42

peyzaj - kent parkı - rosenheım

kesitler

proje adı: Mangfall Park Rosenheim proje yeri: Rosenheim, Bavyera, Almanya işveren: LGS Rosenheim 2010 GmbH tasarım ekibi: A24 Landschaft; Steffan Robel, Joachim Swillus, Joachim Naundorf, Carole

Blessner, Holger Fahlenbrach, Stefan Laub, Uli Heckmann, Stephan Huber proje alanı: 11.5 hektar proje tasarım tarihi: 2005 - 2009 proje uygulama tarihi: 2009 - 2010

vaziyet planı


Esnek Organizma KADARE KÜLTÜR MERKEZİ ÖZELLEŞTİRİLEBİLİR alanları VE ORGANİK YAPISIYLA ZİYARETÇİLERE SÜRPRİZLİ MEKANLAR SUNUYOR. Japonya Yurihonjo'da konumlanan çok amaçlı kültür merkezi Kadare'nin konumlandığı ada, bir yolla ikiye ayrılıyor. Ve bu iki parça kuzey - güney hattında uzanan bir iç mekan koridoruyla birbirine bağlanarak alanda bulunan her binayı erişilebilir kılıyor. Yarık benzeri bağlayıcı koridor, binanın iç mekanlarının da ışık almasını sağlıyor. Kültürel sürdürülebilirlik kavramına odaklanan yapının proje geliştirme süreci, yerel halkın katılımıyla gerçekleştirilen bir dizi atölye çalışması eşliğinde, insan ölçeği ve mekanların kullanılabilirliği üzerine odaklanan yaklaşımlarla ilerledi.

kasım 2012 - XXI 44

yapı - kültür merkezİ - yurihonjo

fotoğraflar: Tuomas Uusheimo, Marko Huttunen

kadare kültür merkezi

chıakı araı urban & archıtecture desıgn

Binanın içindeki 1.100 kişi kapasiteli tiyatro, ister konvansiyonel olarak ister sahnenin merkezde olduğu şekilde kullanılabiliyor; tribün ve koltukların yerlerinin değiştirilmesiyle değişik etkinlikler için birçok farklı şekilde yeniden yapılandırılabiliyor. Ana sahne zemin katla hemzemin olacak şekilde alçaltılabiliyor. Bu sayede aktivite odaları, galeri ile kuzey ve güney park cepleriyle birleşip 175 metre uzunluğundaki bir tüneli andıran "süper kutu"ya dönüşüyor. Kültür merkezindeki

işlevlerden bir diğeri olan kütüphane iki kat boyunca uzanıyor. Özel okuma alanları ve geniş yayılım alanıyla kütüphane bir mekanlar mikrokozmosunu andırıyor. Kütüphaneyi dolduran günışığı ile kontrast yaratmak amacıyla seçilen ana sirkülasyon alanındaki sıcak ahşap zeminler ile koyu kırmızı tonlarındaki ahşap mobilyalar mekanı dolduruyor. Kütüphanenin merkezinde aşağı doğru sarkan betondan büyük bir ay, kırık açılı dört kolonla taşınıyor ve yukarıdaki planetaryuma ulaşan merdiven kovası tarafından sarmalanıyor. Cephesi beton ve çinko alaşımlı levhalarla kaplanan yapının peyzaj tasarımındaysa kiraz çiçekleri, açelya ve çim kullanıldı. İç mekan duvarlarında çıplak olarak bırakılan betonlarda “kakuza” isimli dörtgen biçimindeki elastik ayırıcı bitirme elemanları kullanılmış. Böylelikle kare delikler yaratılarak LED aydınlatmalar bu alana yerleştirilmiş. Koridor gibi çalışma alanlarının dışında konumlanan bu LED aydınlatmalı mekanların tasarım aşamasında bir taraftan enerji korunumuna dikkat edilirken, diğer yandan sayısız 1:1 ölçekli maket yapılarak istenen aydınlatma yoğunluğuna ulaşılmış. Sonuç olarak parıldayan ışıklarla kaplı beton duvarlar, iç mekanda yıldızlı bir gökyüzüne benzer bir etki yaratıyor.


karşı sayfada Yapının çevreyle ilişkisi

yapı - kültür merkezİ - yurihonjo

bu sayfada altta: Planetaryum bölümünün cepheden görünümü en altta: Yapının dış mekandaki aydınlatma tasarım detayı

45 XXI - kasım 2012


kasım 2012 - XXI 46

yapı - kültür merkezİ - yurihonjo


yapı - kültür merkezİ - yurihonjo 47 XXI - kasım 2012

karşı sayfada Yapının iç mekan sirkülasyonu ve aydınlatma sistemini gösteren kareler bu sayfada en üstte solda: Kütüphaneden bir kare en üstte: Aydınlatma tasarım detayı üstte solda ve ortada: Planetaryum ve kütüphane ilişkisi üstte: Kütüphane çalışma mekanı solda: Planetaryum ve kütüphane ilişkisi


yapı - kültür merkezİ - yurihonjo kasım 2012 - XXI 48

sağda ve altta: Açılıp kapanabilen sahne düzeni altta sağda ve en alt sırada: Hareketli koltukların isteğe ve kullanıma göre ayarlanabilmesi


chıakı araı 1971 yılında Tokyo Kent Üniversitesi Mimarlık Bölümü'nden mezun oldu, 1973 yılında Pennsylvania Üniversitesi'nde yüksek lisans eğitimini tamamlayarak 1974'te Louis I. Kahn'ın atölyesinde çalışmaya başladı. 1980 yılında kendi ofisini kuran Chiaki Arai, 2011 yılında The International Architecture Awards’ı kazandı. Hala Tokyo Kent Üniversitesi ve Pennsylvania Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalışıyor.

zemin kat planı

kasım 2012 - XXI 50

yapı - kültür merkezİ - yurihonjo

proje adı: Kadare Kültür Merkezi proje yeri: Yurihonjo, Japan işveren: Yurihonjo Belediyesi mimari tasarım: Chiaki Arai Urban & Architecture Design, Chiaki Arai tasarım ekibi: Ryoichi Yoshizaki, Masanori Asai, Miroku Arai, Toshihiro Yano iç mekan tasarımı: Chiaki Arai, Ryoichi Yoshizaki, Masanori Asai peyzaj tasarımı: Chiaki Arai, Ryoichi Yoshizaki, Masanori Asai inşaat mühendisi: Arup mekanik servis: P.T. Morimura & Associates akustik danışmanlık: Nagata Acoustics tiyatro danışmanı: Theater Workshop proje tarihi: Aralık 2008 - Aralık 2011 inşaat alanı: 13.335 m2

birinci kat planı

ikinci kat planı

görünüşler

maket


yapı - okul - louviers kasım 2012 - XXI 52

fotoğraflar: Bruno Decaris, Luc Boegly

Yeni Uzantılar OPUS 5 TARAFINDAN RENOVASYONU GERÇEKLEŞTİRİLEN VE PEYZAJIN BAŞROLDE OLDUĞU TASARIMDA, L'EPERVıER NEHRİ'NİN KALINTILARININ TAŞ, BİTKİ ÖRTÜSÜ VE SUYLA OLAN UYUMU EMPRESYONİST TABLOLARI ANIMSATIYOR. Normandiya bölgesindeki Louviers şehir merkezinde Franciscan kardeşler için 1646-59 yılları arasında inşa edilen Penitents Manastırı, suyla olan ilişkisini ön plana çıkaracak şekilde montajlanarak oluşturulmuş yapısal bir iskelete sahip. Yapının doğusunda yer alan kilise ve çevresindeki ek binalardan oluşan manastır, sonradan kilise mahkemesi ve hapishanesine dönüştürülmüş.

louvıers müzik okulu

opus 5 archıtectes

Mimari program içerisinde modern, fonksiyonel, çekici ve kasaba kültürüne uyumlu bir müzik okulu sunan tasarımcılar, arkeolojik mirasın altını çizerken bölgenin, şehrin yeni merkezi olmasını hedefliyor. Hapishanenin geçmişini göz önünde tutarak, 24 sınıf, kütüphane ve iki orkestrayı içinde bulunduran müzik okulu, ağır bir mekansal programa sahip. Binadaki nefes alan noktalar dışındaki boş alanlar,

tasarımcılar tarafından doldurularak, mevcut binanın kalıntılarının üzerinde yeni binanın uzantıları oluşturulmuş. Önemli rehabilitasyon müdaheleleri geçiren yapı, geçmiş ve şimdinin karışımıyla özgün bir tasarım ortaya koyuyor. Büyük orkestra salonu, güneydeki ek binada yer alıyor. Cephe, basit dikdörtgensel bir cam kutu olarak tasarlanırken, krom bölümler ise çevredeki peyzajı ve gökyüzünü cepheye yansıtarak müziğin yankılanışıyla sesin şiirsel bir imaja dönüşmesine olanak tanıyor. Aynı zamanda binadaki yaratıcı yaşamı sergileyen bir vitrin olarak da algılanabilen cephe, transparanlığı ve ışıklandırması sayesinde keskin ve otoriter çevreye dikkat çekiyor. Lamine camlı panellerden oluşan kuzey cephesinin iç yüzeyinde, dışarıdan görünmeyen paslanmaz çelik kaplı sabitleyici yardımcı elemanlar kullanılmış. Sınır cepheler sekiz santimetre kalınlık, 180 santimetre genişlik ve değişik yüksekliklerdeki prefabrik beton panellerden yapılmış, güçlendirilmiş panellerse, eklentilerin metal yapısına sabitlenmiş.


yapı - okul - louviers 53 XXI - kasım 2012

karşı sayfada Yeni ve eski yapının birlikteliği bu sayfada en üstte solda: Tarihi yapının kalıntıları en üstte: Eski yapının duvarları üzerindeki uzantılar ve yeni binanın yansıtıcı yüzeyli cephesi üstte solda: Binanın cephesinden iç mekanın algılanışı üstte: Eski ve yeninin birlikteliği solda: Bina cephe detayı arka sayfada İç mekandaki krom malzemeli yansıtıcı yüzeyler ve isteğe göre konumlandırılabilen oturma birimleri


yapı - okul - louviers kasım 2012 - XXI 54

giriş kat planı

birinci kat panı

proje adı: Louviers Müzik Okulu proje yeri: Louviers, Fransa işveren: Louviers Belediyesi proje tasarım-yönetimi: Opus 5 Architectes; Bruno Decaris, Agnès Pontremoli, Pierre, Tisserand yapısal danışmanlık: Batiserf akustik danışmanlık : Impedance HVAC mekanik danışmanlık: Proclim proje alanı: 2000 m2 proje tasarım tarihi: 2007 - 2009 proje yapım tarihi: 2010 - 2012

agnès pontremolı 1974 yılında Ecole Nationals Superieure des Beaux Arts Mimarlık Bölümü'nden mezun oldu, 2006 yılına kadar bağımsız mimar olarak çalıştıktan sonra OPUS 5 Mimarlığa katıldı.

kesit

bruno decarıs 1974 yılında Ecole Nationals Superieure des Beaux Arts Mimarlık Bölümü'nden mezun oldu. 1993 2000 yılları arasında Paris La Defence Mimarlık Okulu'nda, 1997 - 2001 arasında University of Lebanon'da, 2001 - 2005 arasındaysa Paris Malaquais Mimarlık Okulu'nda öğretim üyesi olarak çalıştı.

üç boyutlu gösterim


Atlayış Soyutlaması JDS archıtects TARAFINDAN BÜTÜNCÜL BİR ANLAYIŞLA TASARLANAN KAYAK KOMPLEKSİ, ATLAMA HAREKETİNİ VE KAVRAMINI ŞEKLE DÖNÜŞTÜRÜYOR.

kasım 2012 - XXI 56

yapı - kayak pİstİ - oslo

fotoğraflar: Steven Wauters, Kamilla Heskje, Nikolaj Moeller

Oslo'ya 20 dakika uzaklıkta bulunan Holmenkollen, 1892 yılından beri büyük organizasyonlara ev sahipliği yapan nadir yerel bölgelerden biri. 2005 yılında Uluslararası Kayak Federasyonu mevcut tepelerin ölçeği konusunda bir standartlaşmaya gitti ve bu paralelde Norveç Kültürel Miras Koruma Müdürlüğü, en küçük tepe olan mevcut Holmenkollen kayak atlama alanınının yıkılmasını uygun buldu, 2007 yılındaysa Oslo Belediyesi tarafından bölgeye dair uluslararası bir yarışma açıldı.

Holmenkollen Kayak Atlama Kompleksi

jds archıtects

Proje dağınık pavyonlardan oluşmak yerine birçok birimi bütüncül bir şekilde içinde bulunduruyor ve hakem kabinleri, spiker ve antrenör odası, VIP salonu, rüzgar ekranları, dolaşımı sağlayan koridorlar, lobi, arena, kayakçılar için salon, hediyelik eşya dükkanı, müze, manzara seyretme noktası gibi birimleri içinde bulunduruyor. Mekan tasarımının basit ve sade yapısı, kayakçıların odak noktasına engel teşkil etmeden

atlamaya odaklanmasını sağlıyor ve bu anlamda bir deneyim mekanı yaratıyor. Paslanmaz çelik tel örgüyle kaplanan kayak atlama alanı 58 metre yüksekliğe uzanıyor, 69 metre uzunluğundaki konsol alanı ise kendi alanında öncü olmasını sağlıyor. 2011 yılında Lonely Planet tarafından dünyada ziyaret edilmesi gereken ilk 10 yer olarak seçilen yapı, seyir platformu sayesinde sunduğu Oslo manzarası ve kamusal alandaki alışık olunmayan biçimiyle Homenkollen'e gelenleri etkiliyor. proje adı: Holmenkollen Kayak Atlama Kompleksi mimari tasarım: JDS Mimarlık, Julien De Smedt proje bitiş tarihi: 2011 proje yeri: Holmenkollen, Oslo, Norveç işveren: Oslo Kommune, Idrettsetaten proje liderleri: Morten S. Haave, Kamilla Heskje mimari tasarım ekibi: Erik Olav Marstein, Torkel Njå, Kristoffer Harling, Marco Boella, Edna Lueddecke, Michaela Weisskirchner ürün ve iç mekan tasarımı: Wouter Dons inşaat mühendisliği: Norconsult peyzaj tasarımı: Grindaker AS aydınlatma danışmanlığı: ÅF Hansen & Henneberg, Intra cephe detayları: Metallplan


yap覺 - kayak p襤st襤 - oslo 57 XXI - kas覺m 2012


maketler

kas覺m 2012 - XXI 58

yap覺 - kayak p襤st襤 - oslo


yapı - kayak pİstİ - oslo

tasarım aşaması diyagramları

kasım 2012 - XXI 60

aksonometrik perspektif

plan

julıen de smedt Plot'un kurucalarından biri olan Julien De Smedt tarafından kurulan JDS Architects Kopenhag, Brüksel ve Brasil'de faaliyet gösteriyor. Disipliner arası bir ofis olan JDS Architects, mimarlık, tasarım pratiğine geniş bir ölçekte odaklanıyor. Ofisin mimarlık anlayışının temelinde deneyimli gözlerin taze bakış açıları geliştirerek tasarıma yaklaşımı yatıyor.

kesit


Trikotaj Olarak Tuğla DAHA ÖNCE HASARLI OLAN BİNANIN dmvA ARCHITECTEN TARAFINDAN BASİT VE SADE BİR ANLAYIŞLA YENİDEN DÜZENLENMESİ SONUCUNDA ORTAYA İKİ FARKLI CEPHEYE SAHİP BEŞİK ÇATILI BİR BİNA ÇIKmış.

kasım 2012 - XXI 62

yapı - konut - antwerp

fotoğraflar: Frederik Vercruysse

cephesinde konumlanıyor. Kat planına karaktesitik özelliğini veren iç mekan koridoru, ön ve arka bölümleri birbirine bağlayarak ağaçlıklı, dar, patika Flaman sokaklarına bir atıfta bulunuyor.

Sokağa bakan çift cidarlı cephenin dış katmanında kullanılan tuğla örgü sistemi, bina sahiplerinin mahremiyet isteklerini karşılıyor. Pencere önündeki bölümlerde trikotaj bir örgüyü anımsatan tuğla örgü duvar, aynı zamanda gün ışığının iç mekana kontrollü bir şekilde girmesini sağlayarak iç mekanın sokaktan algılanmasını engelliyor. Sokak tarafındaki bu tuğla örgü cephe, arka tarafta yer alan bahçeye bakan şeffaf cepheyle kontrast oluşturuyor. Şeffaf cephedeki geçirgen duvar ve teras kullanımı, çevredeki yeşilin ve gün ışığının bina içine girmesine imkan veriyor.

BVA Evi

dmva archıtecten

İç mekan organizasyonu açık ve kapılılık ilkeleri üzerine kurulmuş. İç mekandaki servis alanları sokak cephesine bakan cephede konumlanırken, daha özelleşmiş olan yaşama alanları bahçe

proje adı: BVA Evi mimari tasarım: dmvA tasarım ekibi: David Driesen, Tom Verschueren, Sacha Bratkowsky, Lindsay Rinckhout proje yeri: Turnhout, Antwerp, Belçika müteahhit: dwBO, Vorsselmans, Martens inşaat mühendisi: ASB inşaat alanı: 324 m2 inşaat bitiş tarihi: 2010


yapı - konut - antwerp 63 XXI - kasım 2012

karşı sayfada Tuğla örgü cephe ve detayı bu sayfada en üstte solda ve sağda: Binanın tuğla ve camdan oluşan iki ayrı cephesi üstte solda: Yapının iki cephesini ve iç mekanını birleştiren koridor üstte: Tuğla örgü duvar detayı solda: Bahçeye açılan cam cephe ve iç mekandan bir kare


kasım 2012 - XXI 64

yapı - konut - antwerp

sağda: Merdiven ve koridordan bir kare altta ve altta ortada: İç mekandan kareler en altta solda: Bahçeye açılan yaşam alanı en altta sağda: Çatı katı. İki farklı cephe özelliği mekandan okunabiliyor.


yapı - konut - antwerp

birinci kat planı

çatı katı planı

kesit

kasım 2012 - XXI 66

zemin kat planı

tom verschueren 1993 yılında Henry van de Velde College Antwerpen'de Mimarlık Bölümü'nü, 1995 yılındaysa aynı okulda Peyzaj ve Anıt Yüksek Lisans Programı'nı tamamladı. 1997 yılında David Driesen'le birlikte dmvA'yı kurdu. davıd drıesen 1992 yılında Sint Lucas, Brüksel'de Mimarlık ve Şehir Planlama Bölümü'nü, 1995 yılındaysa Henry van de Velde College, Antwerpen'de Peyzaj ve Anıt Yüksek Lisans Programı'nı bitirdi. 1997 yılında Tom Verschueren'le birlikte dmvA'yı kurdu. Bir süre KU Leuven'de öğretim görevlisi olarak çalıştı.

eskizler


Dengenin Mekanı FOKKEMA&PARTNERS VE HOFMAN DUJARDIN ARCHITECTS işbirliğiyle yapılan ENECO MERKEZ BİNASI İÇ MEKAN TASARIMI DİNAMİK VE ÇEVREYE DUYARLI BİR ÇALIŞMA ORTAMI YARATMAYI AMAÇLIYOR.

kasım 2012 - XXI 68

İç mekan - ofİs - rotterdam

fotoğraflar: Matthijs van Roon

Fokkema&Partners ortaklığında Amsterdamlı tasarım firması Hofman Dujardın Mimarlık, sürdürebilir enerji şirketi Eneco'nun Rotterdam'daki merkez binasının iç mekan tasarımını gerçekleştirirken, şirketin çevre dostu yaklaşımından yola çıkmış. Yapı, solar sistem, doğal aydınlatma gibi konulara öncelik verirken iç havalandırmasını mekandaki bitki örtüsünden sağlıyor.

eneco merkez binası

fokkema&partners hofman dujardın archıtects

Girişten itibaren ferah bir görünüm çizen merkezdeki espresso bar, meşe zemin ve masalar mekanı sıcak ve davetkar bir ortama dönüştürürken üst kata ulaşımı sağlayan çarpıcı üç merdiven ise, dinamik bir görüntüyle birlikte insanları gündelik yaşamlarına hareket katmaları konusunda cesaretlendiriyor. Resepsiyon, toplantı odaları, çalışma - oturma alanları, restoran, servis bölümü ve oditoryumu birbirine bağlayan yeşil tonlarındaki merkezi koridor yapının

kalbini oluşturuyor. Zemin kattaki toplantı alanında kullanılan kırmızı, mor, bej ve turuncu renkli halı aynı şekilde renkli sandalyeler, zarif meşe masalarla zıt bir görüntü oluşturuyor. Restorandaysa koyu tavan, terrazzo zemin, corian banklar ve sadece yiyeceklere yapılan aydınlatmayla bir kontrast oluşturulurken aynı zamanda enerji tasarrufu da sağlanıyor. Çalışma ve toplantı alanları, enerjik adalar olarak sakin, beyaz ışıklı terrazzo zemin üzerinde tasarlanmış. İnsan odaklı tasarım anlayışı sonucu küçük yatak hücreleri, konsantrasyon odaları, bireysel çalışma mekanları, grup toplantı alanları, sosyal buluşma mekanları ile yapı, standart çalışma alanlarından farklılaşıyor. Açık-kapalı mekanlar, kişisel ve kamusal alanlar, sessizlik ve dinamizm arasındaki dengeler göz önünde bulundurularak tasarlandığı için her çalışan, o anki durumuna göre istediği çalışma atmosferini seçebiliyor. Güney cephesindeki ve çatıdaki güneş toplayıcılar, gün boyu ışınlardan maksimum fayda sağlıyor. Bol oksijen ve sağlıklı bir ortam sunmak için ofisin yer aldığı, yeşil bitkilerle kaplı bu üç kat, doğayı modern hayata getiriyor.


karşı sayfada İç mekandan bir kare

İç mekan - ofİs - rotterdam

bu sayfada solda: Ofisler ve ortak alan altta solda: Ortak alanlar altta: Sirkülasyon ve toplanma alanları altta ortada ve en altta: Açık çalışma mekanları ve ofis alanları

69 XXI - kasım 2012


kasım 2012 - XXI 70

İç mekan - ofİs - rotterdam

İç mekandaki dinlenme alanları ve toplantı salonlarından kareler


kasım 2012 - XXI 72

İç mekan - ofİs - rotterdam

zemin kat planı

proje adı: Eneco Merkez Binası işveren: Eneco proje yeri: Rotterdam, Hollanda inşaat alanı: 25.000 m2 inşaat bitiş tarihi: 2012 iç mimari tasarım: Hofman Dujardin Architects & Fokkema & Partners tasarım ekibi: Hofman Dujardin Architects: Michiel Hofman, Barbara Dujardin, Jeroen Semeijn, Paul Coenen, Iwona Wozniakowska, Wouter de Zeeuw, Tinka Niemann, Nuno Urbano,Vie So, Fokkema & Partners: Diederik Fokkema, Marjolijn Damen mimari tasarım: Dam & Partners Architecten proje yönetimi: CBRE aydınlatma tasarımı: Studio Rublek akustik danışmanlık: Peutz yangın danışmanlığı: DGMR

birinci kat planı

barbara dujardın Ecole Nationale Supérieur d'Architecture'dan 1998 yılında mezun olan mimar, tezini bitirdikten sonra Paris'te Gérard Blachere ile çalışmaya başladı. İkili sürdürebilirlilik konusunda çeşitli araştırmalar yaptı. Amsterdam'da bireysel olarak sürdürdüğü kariyeri ve Fransa'da yer aldığı çeşitli komisyonlardan sonra 1999 yılında Michiel Hofman'la birlikte Hofman Dujardin Architects'i kurdu. mıchıel hofman Delft Teknoloji Üniversitesi'nden 1997 yılında mezun olan mimar, bir süre Meyer en Van Schooten'da çalıştı. Wallpaper Design Award 2009 ve Red Dot Design Award 2008 gibi pek çok ödül alan Michiel Hofman, Rotterdam Mimarlık Akademisi'nde de misafir öğretim üyeliği yaptı, Audi Design Award 2009 jürisinde yer aldı. 1999 yılından beri ise Hofman Dujardin Architects'in kurucu ortağı.

eskizler


METE MORDAĞ TARAFINDAN TASARLANAN RENDY, KULLANICI ODAKLI TASARIM ANLAYIŞIYLA RENDELEME İŞLEVİNİN ERGONOMİSİNİ VE KULLANIM ARAYÜZÜNÜ işlevsellik, ESTETİK GİBİ PARAMETRELERLE BİR ARAYA GETİRİYOR. Beste Sabır: Arzum'un Zoom markası için tasarladığınız ürün Rendy için firma size ne gibi isteklerle geldi? Mete Mordağ: Firma bütün kaplarla uyumlu, çıkartılıp takılabilen, farklı bıçaklara sahip bir ürün isteğiyle bize geldi. Bu fikri, rendenin ek bir ölçek parçası ve mini kapları sayesinde sabitlenerek tekli kullanıma da uygun hale getirerek geliştirdik. Mini kapların alt yüzeylerinin dış bükey olarak tasarlanarak ürünün farklı açılara devrilebilmesini sağlamak ve kullanım ergonomisinin geliştirilmesi de konsept sürecinde hedeflediğimiz özelliklerden oldu.

kasım 2012 - XXI 74

ürün tasarımı - rende

Kullanım Ergonomisi

Rendy

mordağ tasarım stüdyosu

bs: Tasarım süreci parametrelerinden bahsedebilir misiniz? mm: Bir ürünün içinde aslında çok fazla parametrenin bir araya gelmesi gerekiyor, estetik bunlardan sadece bir tanesi, sizin müşteriyi cezbettiğiniz kelime ve estetik dediğiniz şey aslında kafanızda tanımlanmış sayılardan, kodlardan ibaret. Ama aynı zamanda kullanım, ergonomi, ürünün size nasıl bir deneyim sunduğu, birim maliyeti, ne kadar iyi pazarlandığı, üretim süreci de önemli. Onun için

bunların tutarlı bir göz, bir yönetmen tarafından ilerletilmesi çok önemli. bs: Tasarım ve üretim süreciniz nasıl şekillendi? Biçim arama tekniklerinizden bahsedebilir misiniz? mm: Biçim arama teknikleri endüstriyel tasarımın çok önemli bir aşaması. Her çizginin rasyonalize edilmesi gerekiyor. Bütün çizgileri belli sebepler üzerine oturtmanız gerekiyor diye düşünüyorum. Bu tip projelerde kullandığım özel bir biçim arama tekniği var. Kalem kağıttan önce, söz konusu ürün veya işlevin çağrıştırdığı her türlü kelimeyi, görseli ve yazıyı inceliyorum. Bunlardan herhangi bir tanesinin önüme çıkardığı formlar, fikirler projeyi çok güzel yönlere çekebiliyor. Bu yöntem, söz konusu ürüne kazandırdığı yaratım süreci hikayesi ile ürünün pazarlama ve tanıtım çalışmalarına da önemli katkıda bulunuyor. Ürünün tasarım ve biçim detaylandırılması için dilimlenmiş peynirlerden yola çıkmaya karar verdim. Çekilen onlarca dilimlenmiş peynir fotoğrafları ardından kalem ve kağıt geldi tabii. Konsept sürecinde eskizler üzerinden gelinen nokta bu aşamada bilgisayara taşındı. Tüm malzeme biçim ve ergonomi detaylarının belirlendiği bu süreçte işlevsel özellikler ile ilgili birtakım geliştirmeler oldu. Örneğin, kanat tasarımları üzerine, rendeleme esnasında parçaların tümünün kabın içerisine düşmesini sağlayacak açıklık detayları işlendi.


ürün tasarımı - rende

mete mordağ 2001 yılında Boğaziçi Üniversitesi Makine Mühendisliği Bölümü’nden mezun oldu. Ardından Sydney New South Wales Üniversitesi’nde Endüstriyel Tasarım yüksek lisans eğitimini tamamladı ve İstanbul’a dönerek Eczacıbaşı Vitra ve T-Design firmalarında ürün tasarımcısı olarak çalıştı. 2007'den beri Mordagdesign-Rasyonel Sanat Stüdyosu'nda mutfak eşyaları, aksesuarlar, mobilyalar, dalış ekipmanları, kentsel mobilyalar, mimari donatılar, yapı sektörlerinde faaliyet gösteren firmalar için yenilikçi ve kalıcı ürünler tasarlıyor.

75 XXI - kasım 2012

Üründeki ana kıstas kanat tasarımları üzerinden rendenin farklı kap, tabak ve tencerelere oturup sabitlenebilmesini sağlayabilmekti. Örneğin, ürünün yüksekliğinin artırılması kullanım ergonomisi açısında bir avantajken, ürünün ufak çaptaki tencerelerde kullanımını zorlaştıran bir parametreydi. Mini kaselerin alt taban yarıçapları veya üst kısımdaki tutuş ergonomisi, köpük ve ahşap modeller üzerinde sonuçlandırılmış detaylardan. Ardından ürüne ait tüm parçalar, hızlı prototipleme ile plastik malzemeden üretildi. Bu prototip üzerinde parçaların montaj ve kullanım detayları üretim öncesi birebir test edilmiş oldu. bs: Firmanın kendi içinde bir tasarım ekibi var mı? Bu anlamda üretici firmayla olan ilişkinizden bahsedebilir misiniz? mm: Arzum'un böyle bir tasarım ekibi yok ama büyük bir pazarlama departmanı var. Ben üretim sürecinin içine birebir dahil oldum. Aslında bu durum süreçlerin daha hızlı ilerlemesini ve pazarlamayla birebir çalışmamı sağladı. bs: Arzum'un sahip olduğu deneyimden sizin öğrendikleriniz neler oldu? mm: Tutarlılık. Hiç fikir değiştirilmeden başlangıçta hedeflenen doğrultuda ilerledik.


NATURA Seranit'in sunduğu 18 farklı doğal taş tasarımının yer aldığı Natura serisinde kullanılan yeni boyutlardaki karolar dikkat çekiyor. Natura serisi, istenilen her mekanda kullanım kolaylığı sağlıyor. Koleksiyona yeni eklenen

kasım 2012 - XXI 78

YENİ - ÜRÜN

KIDS' CLUB 2014 Hanna Home'un Türkiye temsilcisi olduğu Rasch markasının hazırladığı Kids' Club 2014 koleksiyonu, çocuk odaları için özel tasarlanmış modern ve renkli duvar kağıtlarından oluşuyor. Kot dokusu verilmiş desenler, yarış arabaları, harfler, çiçekler, yıldızlar ve kelebekler gibi farklı temalarla çocuklara hitap eden Rasch'ın yeni koleksiyonunda, kız ve erkek çocuklar için özel olarak düşünülmüş deseneler de yer alıyor. Koleksiyonda tuğla taşlar

Fossil ve Mitridat ürünleri 90x135 ve 90x90 cm ölçülerinde sunuluyor. Zengin renk ve efekt kullanımıyla doğal taşın en gerçekçi şekilde yansıtıldığı bu karolar, uzun ömürlü olması nedeniyle de tercih ediliyor. www.seranit.com.tr

KARRE STYLE Elektrik anahtar ve priz sektörünün lider firmalarından Viko, minimal formu ve hareketli çizgileriyle dikkat çeken yeni serisi Karre Style koleksiyonunu kullanıcılarının beğenisine sunuyor. İki farklı desen seçeneğiyle tasarımcıların

da ilgisini çeken Karre Style ile Viko, dekorasyon önerilerine bir yenisini daha ekliyor. Hareketli çizgilere ve canlı renklere sahip olan koleksiyon, güvenlik ve kolay montaj gibi özelliklerle birlikte sunuluyor. www.viko.com.tr

üzerinde farklı renklerde grafiti etkisi yaratılmış desenlerle, Big Ben, Minis ve Union Jack gibi Londra motiflerini yansıtan duvar kağıtları da bulunuyor. Kids' Club 2014 koleksiyonu tüm Rasch duvar kağıtlarında olduğu gibi Avrupa Kalite RAL sertifikasına sahip. İnsan sağlığına zarar verebilecek hiçbir madde içermeyen Rasch duvar kağıtları bu özelliğiyle aileler için çocuklarının odalarında güvenle kullanabilecekleri seçenekler sunuyor. www.hannahome.com.tr

ZWCAD+ ZWCAD, dünyanın 80 ülkesinde 200.000 den fazla lisanslı müşteri tarafından kullanılan, dwg ve dxf formatında dosyalar oluşturabilen bir CAD çözümü. Yeni bir motorla güçlendirilen ZWCAD+, iyileştirilmiş şerit arayüzü ve yeni eklenen "smart mouse" özelliğiyle esnek ve hızlı bir kullanıcı deneyimi sunuyor. Programın yeni sürümüne çok sık ihtiyaç duyulan birçok işlev eklenmiş. Yeni motoru,

bellek yönetiminde gün boyu sorunsuz çalışma olanağı sağlıyor, herhangi bir dönüşüm yapmadan dwg dosyalarını doğrudan okuyor ve oluşturuyor. Kod düzeyinde API uyumluluğu, geliştiricilerin var olan uygulamalarını ZWCAD+ sürümüyle kolaylıkla aktarabilmelerine yardımcı oluyor. Donanım ihtiyaçları düşük olan program her yıl güncellemeye ihtiyaç duymuyor. www.zwcad.com.tr


YAY CHAIR Aziz Sarıyer tarafından tasarlanan Yay Chair, konforlu otururumu ve yumuşak formları bir araya getiren tasarımıyla evlerden ofislere kadar geniş bir kullanım alanına sahip. Tamamen döşeme sistemiyle üretilen Yay'ın ayakları paslanmaz metal, kromaj ya da statik boya olabiliyor. Ürünün tekerlekli ve sabit olmak üzere iki farklı çeşidi bulunuyor. www.derindesign.com

MONACO İntema Mutfak'ın geçmişi anımsatan Monaco modeli, klasik tarzın farklı bir yorumu olarak öne çıkarken, modern işlevsel çözümler ve aksesuarlarla da günü yakalıyor. Monaco’nun renk seçeneklerinin modelin genel elemanlarıyla uyumlu olmasına özen gösterilmiş. Ürün, özel meşe ve ceviz gibi doğal ahşap kaplama seçeneklerinin yanı sıra yine doğal ahşap kaplama üzerine yapılan özel lake uygulama seçeneğine de sahip.

kasım 2012 - XXI 80

YENİ - ÜRÜN

SıGMA80 Geberit’in Sigma serisi gömme rezervuarlarla uyumlu yeni ürünü Sigma80 kumanda kapağı, banyolarda teknolojiyle tasarımı birleştiriyor. Çift kademeli deşarj sistemine sahip olan ürün, büyük veya küçük ışığın önüne yaklaştırılan elin hareketiyle deşarj sürecini başlatıyor. Sigma80 kumanda

Istavroz çıtalı camlı kapakları, kalın taç bantları ve özel işçilikle yapılmış panelleri modelin öne çıkan özellikleri arasında yer alıyor. Üründe tercih edilen bronz burgu kulplar ise klasik etkisini artıran detaylar olarak düşünülmüş. İngiliz tarzı büyük ada çözümleri ve klasik davlumbazların kullanıldığı tasarımlar ağırlıklı olarak doğal taş ve mermer tezgahlarla tamamlanıyor. Büfe bölümü ise diğer ünitelerden ayrı konumlanıyor. www.intemamutfak.com.tr

kapağı siyah ve aynalı cam olmak üzere iki farklı yüzey seçeneği sunuyor. 2012 IF tasarım ödülüne sahip ürün, iki farklı boyda basma düğmesi yerine iki farklı boyda ışıklı alana sahip. Bu ışıklı alanın mavi, yeşil, turkuaz, lila ve turuncu renk seçenekleri bulunuyor. www.geberit.com.tr

STARCK 2 Duravit'in Starck 2 lavabolarını tekrar tasarlayan Philippe Starck, daha incelikli ve biçimli bir ürün ortaya çıkarmış. Lavabolar eskisi gibi geniş ve derin bırakılmış. Duvar bağlantılı lavabonun tipik bir özelliği olan duvar yönündeki konik genişlemeye dokunulmamış, böylece kaideli ve yarı

kaideli çeşitlerin bir özelliği olan yerleşik yüzey alanı korunmuş. Geleneksel lavabonun özgün karakterinin yerini moden ve indirgenmiş bir biçim almış. Duravit, Starck 2 lavabolarını yeniden tasarlayarak, bu serideki klozetleri ve bideleri tekrar piyasaya sürmeye devam ediyor. www.duravit.com.tr


MY HOME AKILLI EV SİSTEMİ Legrand Grup markası Bticino’nun My Home akıllı ev sistemleri enerji tasarrufu sağlayarak konfor, güvenlik, iletişim, kontrol ve teknolojiyi bir arada sunuyor. İstanbul Sapphire projesinin 185 dairesinde de My Home ile enerji tasarrufuna katkı sağlayan Bticino, Türkiye'nin birçok bölgesinde akıllı ev sistemleriyle yer alıyor.

kasım 2012 - XXI 82

YENİ - ÜRÜN

Legrand Grup, My Home sistemiyle tek bir tuş ile aydınlatma, sıcaklık kontrolü,

müzik yayın sistemi, güvenlik, iletişim ve tasarruf gibi birçok özelliği, ihtiyaçlar ve tercihler doğrultusunda kullanıma sunuyor. Bticino My Home, yeni bir kablolama ya da başka bir çalışma gerektirmeden sadece yapılandırmadaki değişikliklerle geliştirilebiliyor ve istenilen işlevler kolayca eklenebiliyor. Sıcaklık kontrolüyle istenilen sıcaklık seviyesinin korunabildiği sistem, iklimlendirme ve enerji yönetimiyle kullanıcılara tasarruf imkanı sağlıyor. Kullanılmayan odaların

ısıtması kapatılarak %30'a varan tasarruf sağlanabiliyor. Aydınlatma kontrolü sayesinde evlerde ve işyerlerinde istenen atmosfere göre arzu edilen aydınlık seviyesi yakalanabiliyor. Ayrıca sistem, kullanıcılarına her odada farklı müzik dinleme imkanı da sunuyor. Bticino'nun bünyesinde bulunan interkom sistemiyle iletişim sağlayan My Home, bu sayede sesli ve görüntülü interkom sistemleriyle bir bütün olarak

çalışıyor. Kişiye özel güvenlik sağlayan akıllı ev sistemi hırsız alarm ünitesi, dedektörler, manyetik kontaklar ve sirenlerle eksiksiz ve profesyonel çözümler sunuyor. Teknik alarm sistemiyse gaz kaçağı, su baskını gibi tehlikeleri algılıyor, bütün bunları internet ve cep telefonu sayesinde kullanıcıya haber veriyor ve uzaktan kontrol edilebiliyor. www.legrandgroup.com.tr


TASARIM BİENALİ Vİtra MAĞAZALARINDA

Vitra, eş sponsorları arasında yer aldığı İstanbul Tasarım Bienali süresince Nişantaşı mağazasının bir bölümünü sergi alanına dönüştürüyor. Sergi, İstanbul Tasarım Bienali'nin ön etkinlikleri çerçevesinde, İngiliz kil tasarımcısı Max Lamb'in yürütücülüğüyle Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi

Seramik Atölyesi’nde gerçekleştirilen Kil Fabrikası isimli atölyenin ürünlerinden oluşuyor. Mağazada öğrencilerin tasarladığı 1500'den fazla iş arasından, bienalin "kusurluluk" teması doğrultusunda seçilen objeler sergileniyor. Günlük nesnelerin "kusurlu" yorumlarından oluşan sergi, Vitra'nın kusursuzluğa gönderme yapan ürünleriyle tezat oluşturuyor. www.vitra.com.tr

İSTANBUL'UN YÜZYILI SERGİSİ AÇILDI modelleyerek anlattı. Tekeli, kentsel dönüşüm sürecine olumlu baktığını ve “vaktin gelmiş olduğunu”, bu konuda genel kanının da olgunlaştığını ifade etti. Koleksiyon Büyükdere Kampüsü'nde açılan İstanbul'un Yüzyılı sergisi, 17 Ekim - 12 Aralık tarihleri arasında ziyaret edilebilir. www.koleksiyon.com.tr

Titanyum çinko çatı ve cephe uygulamalarında uzmanlaşmış uluslararası profesyonellerden oluşan VMZ Pro-Zinc teknik destek ekibi, uygulayıcı ve yüklenicilere teknik destek sağlıyor. Bu destek esnasında bazı özellikli eğitimler de veriliyor.

Öncelikle titanyum çinko çatı ve cephe kaplama projelerinin ömrü, estetiği ve kalitesi için yerel özelliklere en uygun yardımcı malzemenin seçilmesi sağlanıyor. Sonrasında geleneksel VMZINC teknikleriyle çinko kaplama ürünlerinin en sağlıklı ve en düzgün şekilde montajı gerçekleştirilebiliyor. Teorik ve maketler üzerinde verilen uygulamalı eğitim üç gün sürüyor. www.vmzinc.com.tr

NURUS YENİ MAĞAZASIYLA SÜLEYMANİYE'DE Ofis mobilyası sektörünün öncü markalarından Nurus, Kuzey Irak'ta gelişen turizm ve sanayi ekonomisiyle öne çıkan Süleymeniye'de açtığı yeni mağazasıyla Ortadoğu'da gücünü artırmaya devam ediyor. 550 metrekarelik alanda hizmete açılan mağaza, müşterilerin ilgisini kolayca çekebilecek bir tasarıma sahip. Irak ve Ortadoğu'nun etkin

bir turizm ve ticaret merkezi haline gelen Süleymaniye, stratejik konumuyla yatırımcıların dikkatini çekmeye devam ediyor. Nurus, Süleymaniye'deki mağazasıyla bölgede ofis alanında da önemli adımların atılmasına imkan sağlamayı hedefliyor. www.nurus.com.tr

kasım 2012 - XXI 84

FİRMA HABERLERİ

İstanbul Tasarım Bienali etkinliklerinden Prof. Murat Güvenç küratörlüğündeki İstanbul’un Yüzyılı sergisi, Prof. İlhan Tekeli’nin “Kentsel Dönüşüm Üzerine Düşünmek” konferansı ile açıldı. Prof. İlhan Tekeli davetli grubuna verdiği konferansta, hem bilim dünyasına hitap etti, hem de ekonomi, finans, siyasal, sosyal, kültürel aktörlere düşen görevleri

VMZINC UYGULAYICILARA TEKNİK DESTEK SAĞLIYOR

TABLET DESIGN YENİ SATIŞ NOKTALARINDA

İlk tasarım koleksiyonunu internet mağazası üzerinden satışa sunan Tablet Design, şimdi de ürünlerini yeni satış noktalarında tasarım severlerin beğenisine sunuyor. Tablet Design ilk olarak Dank Design Stüdyo’da ürünlerini sergilemeye başladı. İlk koleksiyonları V.50.01’e ait retro ürünlerin bir çoğunu

Dank Design’ın İstinye’deki mağazasında bulmak mümkün. Başta İstanbul olmak üzere Ankara ve İzmir’de de farklı satış noktalarında yer alacak Tablet Design tasarımları için ekibin kurucuları Gültaç Bozkurt ve Begüm Aysun hedeflerinin, 2013 yılına kadar olabildiğince çok noktada var olarak satın alınabilir tasarımları her kesimden kullanıcının beğenisine sunmak olduğunu söylüyorlar. www.tablet-design.com.tr

GROHE ULUSLARARASI BÜYÜMESİNİ SÜRDÜRÜYOR

Grohe, Doğu ve Batı Afrika'da açtığı yeni ofislerle büyümesini sürdürüyor. Kuzey ve Güney Afrika pazarlarında gözlenen gelişiminin ardından firma, tüm kıtada ürünlerine olan erişimi artırmak için Kenya ve Nijerya'da perakende ve uluslararası

projelendirme işlerine yönelik tam donanımlı servis noktalarında yatırımda bulunuyor. Grohe Orta Doğu ve Afrika Genel Müdürü ve Başkanı Simon G. Shaya konuyla ilgili yaptığı açıklamada, Grohe için büyüme potansiyeli barındıran pazarlara yatırım yapmaya devam edeceklerini ve erişim alanlarını genişletmek için her zaman yeni yollar aradıklarını belirtti. www.grohe.com


ürün - Mİmarİ YAZILIM kasım 2012 - XXI 86

Dijital Akıl Sayısal Grafik Ürün Müdürü Ufuk Aydın Yapı Bilgi Sistemi (BIM) ve Autodesk Buıldıng Desıgn Suıte hakkında bilgi verdi. Ufuk Aydın

BIM NEDİR? Yapı Bilgi Sistemi (BIM-Building Information Modelling), bir tesisin fiziksel ve işlevsel özelliklerinin dijital bir temsilidir. BIM, bir binanın kavramsal tasarım aşamasından yıkılmasına kadarki yaşam döngüsü boyunca alınacak kararlar için güvenilir bir temel oluşturan ve paylaşılan bir bilgi kaynağıdır. BIM mimar, mühendis, yüklenici ve mal sahibi arasındaki koordinasyonu artırır, yapıyla ilgili bir bilgi bankası oluşturur. Bilgi bankasından kastedilen Autodesk Revit'te veritabanıdır. 3B'li geometri dışında tüm bilgilerin tutulduğu

entegre model, diğer tüm disiplinlerin kullanabileceği yapıdadır. Autodesk BIM yazılımı Revit, parametrik modelleme motoruna sahiptir. Nesneler ve nesnelerin diğerleriyle olan ilişkileri parametrelerle tanımlanır. BIM, Autodesk'in bilgi teknolojilerini yapı sektörüne uygulayarak geliştirdiği yapı tasarım çözümlerine ve bu çözümlerle oluşturulan sistemlere verdiği addır. Yapı Bilgi Sistemi'nin üç temel özelliği; yapıyı tanımlayan tüm verilerin tutulduğu sayısal bir veritabanıyla çalışması, revizyonların bu veritabanında yapılması sayesinde herhangi bir dokümanda yapılan değişikliğin veritabanından üretilen tüm dokümanlara yansıması ve tasarım sürecinde toplanan tüm verilerin, daha sonra kullanılmak üzere saklanması; bu sayede yalnızca projeyi yapanın

değil, yüklenici ve yapı sahibinin de kullanabileceği bir bilgi deposu oluşturmasıdır. Yapı Bilgi Sistemi, daha kaliteli tasarımların daha kısa sürede ve daha az maliyetle gerçekleştirilmesini sağlar. Mimar ve mühendislerin aynı yapı modeli üzerinde eşzamanlı çalışabilmesine imkan tanıdığı için disiplinlerarası koordinasyon eksikliğinin yol açtığı hataları önlemede yardımcı olur. Yapı Bilgi Sistemi kullanımı, sadece tasarımcı için değil yüklenici ve müşteri için de avantaj sağlar. BIM'İN FAYDALARI Her türlü fotogerçekçi görselleştirme çalışması ek zaman ve bütçe harcanmadan BIM modelinden üretilebilir. 2B'li CAD verileri ve 3B'li BIM modeliyle doğrudan Yapı Maliyet Tahminleri (cost estimating) yapılabilir.


ürün - Mİmarİ YAZILIM kasım 2012 - XXI 88

Koordinasyon ve süperpoze çalışmaları BIM modeli kullanılarak 3B'li ortamda yapılabilir. Böylece sahada iş başlamadan önce yapı elemanları ve sistemleri arasındaki sorunlar otomatik olarak tespit edilebilir, raporlanabilir ve çözülebilir (clash detection). 4D Phasing özellikleriyle iş ve saha planlamaları yapılabilir, işler arasındaki çakışmalar önlenebilir ve verimli şantiye akışı sağlanabilir. Yükleniciler BIM ile tasarımın erken aşamasında iş planlamasına başlayabilirler. Koordineli BIM modeli sayesinde sahada daha iyi bir görsel bilgi elde edilir. Ön imalatı yapılabilecek bileşenler doğru ve zamanında sahadaki yerlerini alır. BIM sistemiyle çalışmak daha az bilgi ve değişiklik isteği alınmasını sağlar ve sahada çözülecek sorunlar azalır.

BIM ile çalışarak üretkenlik ve verimlilik artışı elde edilebilir, daha fazla ön imalat imkanına kavuşup daha iyi maliyet kontrolü yapılabilir. BIM sayesinde tasarım değişiklikleri maliyete çok büyük bir etkisi olmadan erken tasarım sürecinde yapılabilir, böylece tasarım sürecinin hızlanmasına yardımcı olur. Modelin doğruluğu ve taşeronlarla etkili iletişim yeteneğiyle inşaat başladıktan sonraki bilgi ve değişiklik istekleri sayısı azalır. BIM modelinden otomatik olarak üretilen malzeme metrajları ile yapı maliyet tahmini işleri geleneksel yöntemlerle yapılana göre daha çabuk ve doğru yapılabilir. İnşaat tamamlandıktan sonra BIM modeli yapının yönetimi için kullanılabilir, mahaller için boşluk doluluk atama işleri de kolayca yapılabilir.

AUTODESK BUILDING DESIGN SUITE Autodesk, yapı tasarımı sektörü için geliştirdiği yazılımları Building Design Suite adı altında tek bir ürün haline getirdi. Bu sayede yazılımları tek tek satın almaya oranla çok daha hesaplı şekilde, birçok yazılımı satın almak ve kullanmak mümkün oldu. Suite'lerin bir başka avantajı ise iş akışlarının çok daha esnek ve akıcı hale getirilmesi. “Suite workflow” adındaki akışla hiçbir veri kaybı yaşanmadan bir yazılımdan diğerine tek tuşa tıklayarak geçmek mümkün oluyor. Autodesk Building Design Suite iş akışının temelini, Revit yazılımıyla oluşturulan BIM modeli oluşturuyor. BIM modeliyle birçok iş, zaman ve maliyet açısından çok verimli olarak gerçekleştirilebiliyor.

Autodesk Building Design Suite, yapı profesyonellerinin hem BIM hem de CAD iş akışları için ihtiyaç duyduğu araçları birleştiren kapsamlı bir yapı yazılım çözümü. Standart sürümü tasarımcıların, teknik ressamların ve detaylandırma yapanların daha tutarlı ve yüksek kalite proje dokümanları yaratmalarına yardımcı olmak için geliştirildi. Premium sürümü mimarların, MEP mühendislerinin ve yapı mühendislerinin BIM'in daha iyi yapılar tasarlama, görselleştirme ve inşa etme gücünden yararlanmasına yardımcı olmak için idealleştirilmiş bir araçlar seti sunuyor. Ultimate sürümü ise yapı yaşam döngüsü hakkında daha fazla bilgi sunan araçlarla proje sonuçları üzerindeki kontrolü iyileştirmeye yardımcı olarak Premium'un sunduğu değerin de ötesine geçiyor.


kasım ajandası 6 - 7 Kasım

3. Kentsel ve Bölgesel Araştırmalar Sempozyumu

Kent Bölgeler, Metropoliten Alanlar ve Büyükşehirler: Değişen

ODTÜ KKM, Ankara

blog.metu.edu.tr/wwwkbam

Gazi Üniversitesi, Ankara

ankara.spo.org.tr

İstanbul Modern, Karaköy, İstanbul

etkinlik@istanbulmodern.org

Dinamikler ve Sorunlar başlığı altında düzenlenen sempozyum Kentsel ve Bölgesel Araştırmalar Ağı tarafından düzenleniyor.

7 - 9 Kasım

8 Kasım

8 Kasım Dünya Şehircilik Günü Kolokyumu

Gazi Üniversitesi ev sahipliğinde gerçekleşecek kolokyumun

Müzeler Konuşuyor: San Francisco Modern Sanat Müzesi

Saat 19.00'daki panelde San Francisco Modern Sanat Müzesi

ana teması “Mekansal Değişim ve Dönüşüm”.

Direktörü Neal Benezra, Birleşik Devletler'in en eski müzelerinden SFMOMA'nın gelecek planları hakkında konuşuyor.

12 - 13 Kasım

14 - 16 Kasım

Sürdürülebilir Yapı Tasarımı Ulusal Konferansı

Konferans, Tükiye'de sürdürülebilir yapı tasarımı konusunda

Yaşar Üniversitesi, Bornova, İzmir

surdurulebilirlik.yasar.edu.tr

çalışan araştırmacıları bir araya getirmeyi amaçlıyor.

MAPIC 2012

Etkinlik, proje ve gayrimenkul geliştiricileri ile yatırımcıları bir

Cannes, Fransa

www.mipim.com/mapic

Yıldız Teknik Üniversitesi, Beşiktaş, İstanbul

www.har.yildiz.edu.tr

Yapı Endüstri Merkezi, Fulya, İstanbul

www.yem.net

Yıldız Teknik Üniversitesi, Beşiktaş, İstanbul

www.caummeyildiz.blogspot.com

İstanbul Moda Akademisi, Nişantaşı, İstanbul

citydarkistanbul2.eventbrite.com

İstanbul Modern, Karaköy, İstanbul

etkinlik@istanbulmodern.org

İTÜ Taşkışla Kampüsü, İstanbul

www.mim.itu.edu.tr

Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörlüğü, Alsancak, İzmir

web.deu.edu.tr/desem

Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı, İstanbul

www.perakendegunleri.com

İtalyan Kültür Merkezi, Beyoğlu, İstanbul

www.surdurulebiliryasam.org

araya getirerek yeni iş olanaklarının kurulması için fırsat yaratıyor.

15 - 17 Kasım

21 Kasım

Risk Durumlarında Kültür Mirasının Korunması: Fırsatlar ve Tehditler

Sempozyum, Yıldız Teknik Üniversitesi ve ICOMOS-ICORP

Mimaride Işık Vol 2

Mimaride Işık etkinliğinin ikincisi, sektörün önde gelen mimar,

tarafından düzenleniyor.

iç mimar ve aydınlatma tasarımcılarını buluşturuyor.

21 - 23 Kasım

ajanda

26 Kasım

27 Kasım

Yıldız Teknik Üniversitesi ve Katar Üniversitesi tarafından

The City Dark Film Gösterimleri: Karanlığı Aramak - İstanbul 2

Saat 19.30'daki gösterim, bilinçsiz aydınlatmanın kültürel,

Müzeler Konuşuyor: Pazarlama

Saat 17.00'de gerçekleşecek panelde New York Guggenheim

Akdeniz ve Orta Doğu'da Güncel Mimarlık ve Şehircilik başlıklı sempozyumun teması Küresel Etkiler ve Yerel Zorluklar.

fiziksel ve psikolojik etkileri üzerine yapılmış araştırmalar ve çözümlemeleri ortaya koyuyor.

Müzesi Pazarlama Direktörü Laura Miller, müzelerdeki pazarlama pratiklerinin son yıllardaki gelişimi üzerine bir konuşma yapıyor.

27 - 28 Kasım kasım 2012 - XXI 90

CAUMME 2012 Uluslararası Sempozyumu: Küresel Etkiler ve Yerel Zorluklar

IAPS - CSBE Kültür ve Mekan Sempozyumu

İTÜ Mimarlık ve Şehir ve Bölge Planlaması Bölümleri tarafından İstanbul Tasarım Bienali Akademi Programı kapsamında düzenlenecek IAPS-CSBE Network etkinlikleri düzenleniyor.

28 Kasım

İzmir Arkeoloji ve Kültür Tarihi Toplantıları 1

Sempozyum, Alsancak'ın Eskiçağ'dan günümüze arkeolojik, kültür tarihi, etnografik, antropolojik açılardan bilimsel yaklaşımlarla incelemeyi amaçlıyor.

28 - 29 Kasım

Perakende Günleri 2012

Perakende Günleri, 2001 yılından bu yana Türkiye'deki en büyük iş organizasyonlardan biri.

29 - 30 Kasım

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali 2012

Sürdürülebilirlik kavramının soyut ve yoruma açık boyutlarına ışık tutan festival, neyin sürdürülebilir olduğuna ya da olmadığına dair örnekler sunarak ilham vermek amacını taşıyor.


XXI Kasim 2012  

XXI Mimarlik, Tasarim ve Mekan dergisi

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you