XXI Eylul 2013

Page 1

xxi.com.tr

XXI < MİMARLIK TASARIM MEKAN < SAYI 122 < EYLÜL 2013 < ASLAN < BALKAN < DENG < O.S.O MİMARLIK < URASXDİLEKCİ < YAZGAN < ZEMBEREK TASARIM < GEZİ’DEN SONRA MİMARLIK

Yİ R M İ B İ R M İM A R L IK TASA R IM M E KA N SAY I 12 2 E YLÜ L 2 0 13 1 1 ( KIB R IS 1 2 )

Yeni Bir Mimarlığa Doğru Mu?

Gezi Parkı’ndan sonra mimarlıktaki olası değişimleri Aydan Volkan, Cem Sorguç, Sinan Omacan ve Yelta Köm ile konuştuk.

Mi’costa

Tema İstanbul Showroom

URASXDİLEKCİ MİMARLIK

YAZGAN TASARIM MİMARLIK

AYŞEGÜL BALKAN MİMARLIK

DENİZ ASLAN

O.S.O MİMARLIK

QIYUN DENG

YAZILARIYLA

KORHAN GÜMÜŞ LEVENT ŞENTÜRK OSMAN ŞİŞMAN OTTO VON BUSCH

ZEMBEREK TASARIM



Yirmibir Mimarlık, Tasarım, Mekan Depo Yayıncılık adına sahibi ve yayın yönetmeni Kuyaş Örs

MIMARLIK KENDINI AÇABILIR MI?

yazı işleri müdürü (sorumlu) Hülya Ertaş hulya@depo.com.tr editör Beste Sabır beste@depo.com.tr sektör editörü Tuğba Demirci tugba@depo.com.tr yardımcı editörler Gökçe Su Akdağ Cansu Sezer reklam müdürü Burcu Hinginar Akıncı burcu@depo.com.tr okuyucu ilişkileri sorumlusu Gülçin Kurt gulcin@depo.com.tr kurumsal iletişim yönetmeni Mürüvvet Can muruvvet@depo.com.tr kapak tasarımı Emre Çıkınoğlu sayfa tasarım ve uygulama Doğukan Bilgin web tasarımı Anıl Dönmez Turgay Tuğsuz basım yeri Ofset Yapımevi Yahya Kemal Mahallesi Şair Sokak No: 4 Kağıthane, İstanbul yönetim yeri Depo Yayıncılık Hacı İzzet Paşa Sokak Rota 1 Apartmanı 12/2 34427 Gümüşsuyu İstanbul 0212 251 1811 xxi@depo.com.tr genel dağıtım DPP Yerel süreli yayın. Dergide yer alan yazı ve fotoğrafların tamamı ya da bir bölümü, Depo Yayıncılık’ın yazılı izni olmadan kullanılamaz.

facebook.com/xxidergisi twitter.com/xxi_dergisi

Mimarlıktan bahsederken sadece mimarlık konuşabilmek mimarlara özgü bir yetenek. Mesleği diğer disiplinlerden korumak adına mı, yoksa 20. yüzyıl başlarından kalma tanrı-mimar sanrıları yüzünden mi bilinmez, mimarlar kendi üzerine kapanan bir dil üretmeyi başardılar. Dahası bu başarı (!) sadece Türkiye için geçerli değil, küresel ölçekte bir kapanmadan söz ediyoruz. Tabi ki böylesi kapalı diller roket bilimi, parçacık fiziği gibi disiplinler için de geçerli olsa gerek. Ancak gündelik hayatla ilişkisi parçacık fiziğiyle kıyaslanamayacak olan mimarlık bu kapanmayı üretince bir şeylerin yanlış gittiği aşikar. Bu kapalı dilin en güzel dışavurumlarından biri "mimar olmayanlar". Dünya mimarlar ve mimar olmayanlar olarak ikiye ayrılır. Her ne kadar ilkinin ikincisine hizmet ettiği sürekli vurgulansa da mimar olmayanların kendileri için üretilen mekanlarla ilgili ne düşündüğü, ne hissettiği mimarlığın pek de gündemine girmedi. Diğer taraftan da kent üzerine, kamusal mekan üzerine mimarların açmaya çalıştığı iletişim kanalları, yaptığı çağrılar da mimar olmayanlar üzerinde hep etkisiz kaldı. Ta ki Gezi Parkı’na kadar. Gezi Parkı’nda mimar olmayanlar, yani kamu mimarlığın odağında olduğu bir problem için bir araya geldi, hem de çok kuvvetli bir kenetlenmeyle.

Mimarlar ile mimar olmayanlar arasındaki iletişim için bu ilk köprünün önemi büyük. Gezi Parkı ile birlikte mimarlığın gündelik yaşamla, toplumun da mimarlıkla ilişkisi birer eşik atlamış halde. Yeni bir dilin kurulması, yeni iletişim biçimlerinin geliştirilmesi, ancak mimarlığın kendini açmasıyla olabilir. Bu açılmanın yöntemlerinin zaman içinde oluşarak mimarlığa, kente, özellikle de kamusal mekana yönelik düşüncelerin herkesin katılımıyla çoğaltılması, çeşitlendirilmesi olası senaryolar. Gezi, bu senaryolara umudumuzu yeniden dirilttiği için de önemli bir eşik. Düzeltmeler: XXI Temmuz-Ağustos sayısının 57. sayfasında yer alan Cumhuriyet Köyü çizimi, Trakya Umumi Müfettişi Kazım Dirik tarafından hazırlanmıştır. Aynı sayının 74. sayfasında yayınlanan Enpara.com ofisinin uygulama projesinin Oğuz Bayazıt Mimarlık tarafından gerçekleştirildiği belirtilmektedir. Oysaki projenin mimari tasarımı ve uygulama projesi KG Mimarlık tarafından gerçekleştirilmiştir. Düzeltir, özür dileriz.

XXI


GÜNCEL

DOSYA

6 GÜNCEL

26 YENI BIR MIMARLIĞA DOĞRU MU?

Gezi Parkı direnişinden sonra mimarlığa bakışımızın nasıl değişeceğini Aydan Volkan, Cem Sorguç, Sinan Omacan ve Yelta Köm ile birlikte konuştuk.

PROJE 34 IKLIMSEL DETAYLAR

UrasXDilekci Mimarlık tarafından tasarlanan proje, güneşin açılarını kullanarak gölgeler yaratırken kuzey ışığının olumlu etkilerini de tasarımın bir parçası haline getiriyor.

40 MEKANI SARAN BÜTÜN

EYLÜL 2013 - XXI 2

İÇİNDEKİLER

8 KÜÇÜK MÜDAHALELER / OTTO VON BUSCH

İşbirlikçiler, Partizanlar ve Rıza Yönetimi

12 DÖNME DOLAP / LEVENT ŞENTÜRK

Bisiklet İçin İntermezzo

22 SAPKIN TASARIM SÖZLÜKÇESI / OSMAN ŞIŞMAN

Eko - Tasarım, Emo - Tasarım, Tasarım Aktivizmi

24 SORU IŞARETI / KORHAN GÜMÜŞ

Taksim'e Sahip Olan Devlete Sahip Olur*

Yazgan Tasarım Mimarlık tarafından tasarlanan yapı, heykelsi niteliğiyle yerden koparken bina genelinde sağlanan görsel devamlılık kullanıcıyı içeri davet ediyor.



46 DINAMIK SINIRSIZLIK

54 KULLAN – AT SEBZELER

Şirket yapılanmasına uygun olarak tasarlanan yeni merkez binası, işlevsel ve görsel bir şeffaflık anlayışını ortaya koyuyor.

Bir sergileme mekanı ve tasarım ofisinin ihtiyaçlarını tek bir mekanda, tek bir kabukla çözen proje eklenmişlik, başkalık gibi kavramlarla ilişki kuruyor.

SEKTÖR

50 TEK MEKAN

Organik malzemeyi yalnızca bir hammadde değil, aynı zamanda bir tasarım parametresi olarak ele alan Graft'ın tasarım yaklaşımı, kullanım kolaylığının yanında görsel ve dokunsal deneyimler de sunarak tüketiciyi kullan - at kültürü üzerine düşünmeye çağırıyor.

56 ÜRÜN 62 YOL GÖSTERICI RENKLER Kent ulaşımında önemli bir konumda bulunan Elmalılı Hamdi Yaya Üst Geçidi, EAE Aydınlatma ürünleriyle ışıklandırıldı.

İÇİNDEKİLER

EYLÜL 2013 - XXI 4

52 ORTAK BIR TASARIM DILI

O.S.O Mimarlık'ın tasarladığı ve Okan Üniversitesi Gastronomi Bölümü'nün hem bir eğitim mekanı, hem de restoran olarak kullandığı projede mekansal bütünlük göze çarpıyor.

64 REFERANS PROJE - YEŞIL ÜRÜN

90 AJANDA

ACO Baumit BTM Form Şirketler Grubu Geberit Kalebodur KlimaPlus Mitsubishi Plastics Euro Asia Nevra Yapı Nurus Philips TROX Viessmann



Mimarlık Ödülleri Yolda 2-4 EKIM TARİHLERİ ARASINDA SİNGAPUR'DA GERÇEKLEŞECEK OLAN DÜNYA MİMARLIK ÖDÜLLERİ (WAF) ÖN ELEME SONUÇLARI BELLİ OLDU.

Architects), Dietmar Eberle Baumschlager Eberle ve Ken Tadashi Oshima (University of Washington) yer alıyor. Organizasyonun paralel etkinliklerinden biri de, Singapur Mimarlar Enstitüsü (SIA) tarafından düzenlenen Kent Üzerine Fikirler Festivali (Archifest). Bir diğer paralel etkinlik ise; INSIDE INSIDE World Festival of Interiors. Detaylı WAF bilgileri ve ön eleme sonuçları için: www.worldarchitecturefestival.com

küçükçekmece kolej kampüsü - tabanlıoğlu archıtects

fazenda boa vısta spa - ısay weınfeld

fazenda boa vısta spa - ısay weınfeld

EYLÜL 2013 - XXI 6

GÜNCEL

Bu yıl altıncısı düzenlenen Dünya Mimarlık Ödülleri'ne (WAF) 50 ülkeden katılım gerçekleşti. 29 farklı kategoride verilecek olan ödüllerin son elemelerinin listesi ilan edildi. Yarışmanın bundan sonraki süreci şu şekilde gerçekleşecek: Elemeleri geçen projelerin sunumları jüriye bire bir yapılacak ve her kategorinin kazananı Yılın Binası Ödülü'ne sahip olabilmek için tekrar bir elemeden geçecek. Bu yılki jüride; Ken Yeang - Llewelyn Davies Yeang, Patrick Bellew (Atelier Ten), Jeanne Gang (Studio Gang

the kaap skıl - mecanoo

the blue planet – 3xn

bethel assembly of god church -laud archıtects



İşbirlikçiler, Partizanlar ve Rıza Yönetimi İşbirliği, ya da muhteşem "birlikte" eki, birlikte-tasarım, birlikte-müelliflik, son onyıllarda tasarım alanının en güzel gelişmeleriydi ve şimdi de bunlar küresel olarak tasarım eğitimine sızıyor. Tasarımcılar disiplinlerarası ekiplerle diğerleriyle birlikte çalışmaya, etnografik araştırmalara ve çeşitli yollarla kullanıcılarla işbirliği yapmaya teşvik ediliyorlar.

KÜÇÜK MÜDAHALELER

Yine de "işbirliği" tasarım yöntemleri kılavuzlarında gösterildiği kadar kolay ve akıcı olmayabilir. İşbirliği, tıpkı katılım gibi, etik tuzaklar ve tasarım süreci ilerledikçe zamanla gelişen asimetrik ilişkiler nedeniyle sağlıksız bir meseleye dönüşebilir. Tasarımcılar nadiren "işbirlikçi" kelimesinin yalnızca olumlu bir kavram olmadığının farkına varıyorlar, aslen işbirlikçi aynı zamanda birinin kendi ülkesi ya da bağlı bulunduğu topluluğa düşman güçlerle işbirliği yapan kişi için de kullanılıyor. İkinci Dünya Savaşı’nda Nazilerle birlikte çalışan topluluk üyeleri için Fransızlara göre "işbirlikçi" düşmanla haince işbirliği yapan kişidir. Bugün de her anlaşmazlığın kendine özgü işbirlikçileri var, yönetici figürlerinden vatan hainlerine, büyük adaletsizlikler karşısında dahi asayişi korumak adına düşünmeden emirlere uyan sessiz insanlara dek.

EYLÜL 2013 - XXI 8

Ama işbirlikçiler nadiren kendilerini hain olarak görürler. Onun yerine kendilerini ya geleneğin koruyucusu ya da tam tersine öncü, avangart ve geleceğe giden yolu döşeyen kişiler olarak görürler. Kendi perspektiflerinden şeylerin olması gereken hali için çalışırlar. Yine de denetimleri dışında, gücün araçlarına dönüşürler, baskın güçlere rıza göstermeleri ve işbirlikleri onları baskının kuklalarına dönüştürür.

OTTO VON BUSCH TASARIMCI

Tasarımcılar olarak iyiyi yapmak istesek de çağımızın hükümleri ve değerlerinden kaçamayız. 1930’ların Bauhaus esinli işlevselci tasarımcıları kendi sosyal mühendisliklerinin tasarımı yönetmenin optimum yolu olduğunu düşünüyorlardı ve bunun için hem faşizmle hem de komünizmle yaptıkları işbirliklerini meşrulaştırabiliyorlardı. Büyük ihtimalle daha iyi bir toplum hayali kendi eylemlerinin sonuçlarını anlaşılmaz hale getirdi. Bugün tasarımcılar tüketici toplumunun avangartları, hepimiz her şeyin kitleler tarafından erişilebilir, mümkün olduğunca ucuz ve çok olmasını istiyoruz. Bizim gözlerimizde bunun yanlış bir tarafı yok, dahası bu ütopik amaç çoğunlukla bizi kendi eylemlerimizin sonuçlarını göremez hale getirecek kadar körleştiriyor. Elverdiği ölçüde tüketici toplumu bizi kendi davranışlarımızdan korur, çünkü insanlar eğer kendileri istiyorlarsa bizim yaptıklarımızı satın alırlar. Bu nedenle suçlanması gerekenler bizler değiliz, pazar bunu istiyor ve pazar hata yapıyor olamaz. Pazar suçu tüketiciye yükler: Sürdürülebilir olmayan bir şekilde malları satın alıyorlar, demek ki biz, tasarımcılar onların tüketim alışkanlıkları için suçlanamayız. Pazar

etik sorunları alt üst eder. Bu mantığı takiben, tasarım asla gerçek bir sorun olamaz. Tasarım "işbirliği" de benzer bir şekilde işler çünkü tasarım yöntemi, katılımcıların denetiminin ötesinde mevcut işbirliği meselelerini alt üst eder. İşbirliği yaptığımızda birçok konu çoktan sorgulanmaksızın özümsenmiştir. Çoğunlukla proje tanımı zaten belirlenmiştir, işbirliğini başlatan şirket tüm süreci kontrol etmek zorundadır, sonuçta da ortaya satılabilir bir ürün çıkmalıdır vs. Benzer bir şekilde tasarımcının baskın rolü de işbirliğinin oluşturulmasına işlenmiştir. Biz tasarımcılar güç sahibiyizdir ve katılımcılar bizle birlikte olduklarına minnettar olmalılardır. Katılımcılar değerli bilgilerle gelebilirler ama biz tasarımcılarızdır asıl avangart olan, geleceği en iyi biz anlarız, "iyi" tasarımı biz yaparız, zarar verecek, şeytani bir şey asla yapmayız. Öyleyse biz tasarımcılar olarak kendimizin güçle, baskıyla ilişkilerimizi ve rıza yönetimindeki işbirlikçi rolümüzü nasıl eleştirel bir şekilde inceleyebiliriz? Belki de ilk adım biz tasarımcıların çoğunlukla tanımımız gereği baskın olduğumuzu fark etmektir, kullanıcılara "güç kazandırma"ya aracılık ettiğimiz durumlarda bile bir soru ve durum ortaya koyuyoruz. Belki de sormamız gereken ilk soru, bize iş verenlerin bundan çıkarı ne? Mesleki kültürümüzün çıkarı ne? (İpucu: Mal satmak, para kazanmak, ünlü olmak) Eğer samimiysek geliştirmeye çabaladığımız "güç kazandırma"yı tüketici toplumuna yönelik eleştirel olmayan sunumumuz haline dönüştürmekten kaçınmalıyız. Tasarımcılar olarak bizler içinde bulunduğumuz sosyal durumda egemen olmalıyız, nasıl yapabiliriz de etik bir şekilde en beter güç asimetrilerini bertaraf eder ve mevcut güçlerin vurgulanmasını sağlarız? İşbirliği bir etik problem, bir mükafat, adama ve dayanışma problemi. İşbirliği örneğin bir kesimin kısa ya da uzun vadeli fayda için diğerinin egemenliğini kabul etmesi ya da dayanışma pahasına prestijli bir şekilde yükselmesi anlamına gelebilir. Hep bir asimetri söz konusudur, ve biz tasarımcılar genellikle galip geliriz, otoriteyle birlikte büyük sorumluluk da bize aittir. Dikkatli olmalıyız, çok düşünmeli ve eğitmeliyiz. Aksi takdirde işbirliğimiz belirsiz bir müelliflik ve sorumluluktan öteye geçemez: Hem takdir toplamak hem de eşzamanlı olarak sorumluluktan da kaçmak istiyoruz. ("Ben sorumlu değilim, bu bir işbirliği, ben emirlere uydum!") Sosyal meselelerle uğraşan, tüketici "sistem"ine karşı koyan bir tasarımcının kendini bir nevi asi olarak görmesi kolaydır. Ama aynı zamanda bu pozisyon tehlikelidir. "Partizan" bir özgürlük savaşçısıdır, bulunduğu alanda adalet için savaşan bir gerilladır. Ama bir partizan aynı zamanda bir amacın kör destekçisidir, bir fanatiktir, uzlaşmayı, arabuluculuğu ya da konsensüsü reddedendir. Partizan işbirlikçinin zıddıdır. Partizan bir tutunamayandır, başkalarını hiç dinlemez, ödün vermez, kimseye iltimas geçmez. Bu açıdan partizanlık pozisyonu, ötekilerle iletişim


H&M'in farklı tasarımcılarla yaptığı işbirlikleri

KÜÇÜK MÜDAHALELER

kurmanın güvenli sanatsal yoludur. Etrafındaki dünyayla hiçbir bağlantısı, zorunluluğu, uzlaşma gerekliliği olmayan bir dayanışma biçimidir. Partizan için işbirliği sistem dışındaki -asla içindeki değil- tutunamayanlara iş paslamak demektir. Partizan için sistemin içindekilerle işbirliği yapmak davasını "satmak"tır, birinin doğru ve özgün konumunu kaybetmesi, düşmanla birlik olarak en kötü anlamıyla bir işbirlikçi olması demektir.

9 XXI - EYLÜL 2013

Bugünün tasarım dünyasında işbirliği, yalnızca öne çıkan inovasyon stüdyolarına değil, birçoklarına heyecan verici geliyor. Tasarımcı balonunu patlatmanın ve "ötekiler" (çoğunlukla tasarımcı olmayanlar) ile karşılaşmanın genel yolu haline geldi. Ama bunun da bir bedeli var. Herkes belirli bir mesafede tutulduğuna göre yalıtılmış ve tutunamayan bir pozisyonda hareket etmek görece kolay. Ama işbirliği pratik etikle uğraşmak demek, yani belalı birtakım soruların gündeme gelmesi demek: Kim hangi bedelle ne kazanıyor? Bu değiş tokuş adil mi, haklı mı? Değiş tokuşumuz daha simetrik olabilir mi? Birbirimize karşı dürüst müyüz? Toplumsal düzeyde yönetiliyor olmamız konusunda hepimiz suç ortağıyız. Hepimiz birer korkağız. Başarısızlık, ceza, utanç ya da hapisten korkuyoruz. Bu da bir açıdan bizleri işbirlikçi yapıyor. Kullanıcılardan bizim tasarım işbirlikçilerimiz olmalarını istediğimizde tasarım senaryomuz ya da müzakerelerimizdeki güç ilişkilerini kabul etmelerini ve meşrulaştırmalarını da istiyoruz. Bizim yönetildiğimiz şekilde yönetilerek suç ortağı olmalarını istiyoruz. Onların rızalarını yönetiyoruz. İşlerin daha da kötüye gitmemesi için dikkatli tasarım işbirlikçileri olmamız gerekiyor.


Kişiselleşen Bardaklar SAİT ALANYALI TARAFINDAN TASARLANAN HEXA BARDAK ALTLIKLARI, FARKLI BARDAK BOYUTLARINA UYUM SAĞLAYARAK KALABALIK KULLANIMLARA CEVAP VERİYOR. 12 farklı renkte üretilen Hexa; şarap, şampanya kadehi gibi ayaklı ya da bira, soda bardağı gibi ayaksız, birbirinden farklı boyuttaki bardakları farklı renklerle tanımlayarak kalabalık kullanımlardaki karışıklıklara çözüm getiriyor. Hexa’yı bardak ayaklarına tutturmak için üç adet lazer kesim kulakçık bulunuyor. Bunlar birçok farklı ölçüdeki kadeh ve bardak tabanına uygun ve bu şekilde altlık bardağa takıldıktan sonra onunla birlikte taşınabiliyor.

EYLÜL 2013 - XXI 10

GÜNCEL

Son dönemde partilerdeki bardak karmaşası sorununun, tasarımcının dikkatini çekmesi üzerine ürünün tasarım süreci başlıyor. Birkaç eskiz ve prototipin ardından altıgen petek formunda karar kılınıyor, piyasadaki nerdeyse bütün kadehlerin ayak çaplarının ölçülmesi sonucunda, hepsine uyabilecek şekilde tasarlanıyor. Malzeme olarak EVA ve keçe arasında bir süre kararsız kalan tasarımcı

sonrasında keçenin sürtünmesinin daha az ve yüzeye takılıp devrilme riskinin neredeyse hiç olmaması sebebiyle keçede karar kılıyor. Keçe aynı zamanda mobilyaları çizik ve lekelerden koruyor, soğutulmuş içeceklerin ter damlalarını ve ufak dökülmeleri topluyor, bir diğer yandan maliyet açısından da daha uygun. Başlangıçta 15 adetlik bir set olarak planlanan ürünlerin sayısı, kadehlerin genelde dörtlü veya altılı set olarak satıldığı düşünülünce 12'ye indiriliyor. Kutunun da ürünle uyum sağlaması için altıgen formlu birçok alternatif tasarlanıyor, renklerin albenisini gizlememek için şeffaf bir kutu tercih ediliyor. Farklı mikronlardaki şeffaf, buzlu şeffaf, renkli kutu prototiplerinden sonra buzlu PVC kullanmaya karar veriliyor. Kutunun kapakları, iç kulakçıkları, kilitleme sistemi gibi sistem detayları altıgen formunun bir uzantısı olarak detaylı şekilde tasarlanıyor.



Bisiklet İçin İntermezzo Ayaklara giyilen tekerleklerden başlayarak, kaykay gibi üzerine binilerek gidilen düzlemsel araçlara, kick-bike (roller-bike) gibi direksiyonlu ama çark düzeneğine sahip olmayan topal taşıtlardan, çocuklar için üretilmiş denge bisikletlerine; veya tekil olanlardan (city-bike’lar, cross ve racing, gösteri bisikletleri, katlanıp bagaja girebilenler) çoklu olanlarına (twinbike); çeşitli eklentilerle (römork, chariot, bebek koltuğu) çocuk arabasına dönüştürülenlerine; bir grup çocuğun içine oturtulup bir yetişkinin çekerek götürdüğü dört tekerlekli yaya römorklarından, üç tekerlekli yükü önünde versiyonlarına; kiralanabilen, sürücülü fayton tipinden, yedili grup halinde binilebilen, daha karmaşık, dairesel taşıtlara; hatta karşılıklı iki sıra halinde oturulup bir yandan bira içilen, bir yandan pedal çevirerek caddeleri kat eden, eğlenceli, şarkılı, otobüs boyutundaki dev versiyonlarına kadar, bisikletler kentlerin en özgürlükçü, en hayat dolu, en erotik nesneleridir.

DÖNME DOLAP

Berlin’de, Viyana’da, Oslo’da, Malmö’de, Kopenhag’da ve başka sayısız kentte, güneşli ve sıcak bir günde veya buz gibi, kapalı bir günde, meydanların ve sokakların her yerinde, her türden kentsel peyzajın çevresinde ve tam içinde, kentlilerin azımsanmayacak kısmı bisikletlidir: Bankların, sokak aydınlatmalarının, heykellerin ve büyük saksıların, seyyar fast-food dükkanlarının, ağaçların, her türden bitkinin sardığı yaya alanlarına bütün unsurlarıyla trafik, yol, kaldırım eklemlenirken, bisikletler de bu kentsel peyzajın her yanına sirayet eder. Merdivenlerle rampalar, saat kuleleri, istasyon yapıları, yaya köprüleri, sokak şemsiyeleri, sıra sıra kafeler ve restoranlar, saçaklar, rıhtımlar, nehir kıyıları, elbette yine parklar ve havuzlar: Nerede bir kentsel hareket varsa, bisikletler ve bisikletliler bu hareketin tam kalbindedir. Festival ve şenliklerde, sıradan sokak göstericilerinin olduğu yerlerde, duraklarda ve halk pazarlarında bisikletliler hep etraftadır.

EYLÜL 2013 - XXI 12

Sokak ağızlarıyla altgeçitler, metro çıkışlarıyla çocuk oyun alanları, müzelerle kamu yapılarının girişleri, sıra sıra, kimileyin yığın yığın, bisikletlerle kuşatılmıştır: Parmaklıkların ve çıplakların, bütün binaların ve oturanların, tramvay raylarının veya uzananların, bütün cadde ve sokak kaplamalarının ve giyiniklerin çevresinde; yürüyen kitlelerin her yerinde, mezarlıkların kıyısında; otobanların yanı sıra; bisikletliler akla gelebilecek her yerde ve durumda, bir biçimde kadraja girer ille de.

LEVENT ŞENTÜRK

Batıda ve doğuda, kuzeyde ve güneyde kentler birer bisiklet deniziyken, Türkiye’nin kentleri bisiklet açısından düpedüz çöldür. Türkiye’nin, dünyadaki diğer ülkelere kıyasla, bisiklet kullanmanın en yanlış yer olduğu BM, NASA ve AB tarafından ilan edildiğinden dolayı değil elbette; ülkemize özgü bir dizi önyargı, kültürel pratik ve her zamanki zihin tembelliğine eşlik eden sıradan faşizm yüzünden bu böyledir ne yazık ki.

Bisiklet Türkiye’de yaşayan ortalama insanın zihninde çok sınırlı kullanıma sahip bir oyuncaktan ibarettir: Türkiye’de hiçbir ana-baba, çocuğuna bisiklete binmeyi öğretmekten geri kalmaz, ama ilk fırsatta ona bu taşıtı kullanarak dolaşmayı yasaklayarak, çocuğun üzüntü içinde bu eğlenceden soğumasına sebep olur: Kız çocukları başta olmak üzere. Erkek çocukları bisiklet açısından daha şanslıdır; onlar mahalle aralarında, diğer oğlanlarla beraber piyasa yapmaya çıkarlar. Bisiklet, orta sınıf bireyin gözünde mutlaka sabit bir nesnedir: Ona dışarıda aylak aylak dolaşmak için binilecek değildir; başka bisiklete-binmeyenşoförlerin de bulunduğu, pahalı spor salonlarında kilo vermek için binilir o pedallı nesneye. Daha iyisi, eve bir tane alınır, yatak odasına konulur ve binilmez ona hiç. Türkiye’de zihinlerde otomobil, son derece eril bir biçimde, sınıfsal bakımdan başat konumunu koruduğundan, motorsuzlar ve dört tekerlekliolmayanlar, bu ekonomi hiyerarşisinde aşağı, gülünç, yabancı, yok, güvenilmez, gayriciddi statüdedir. Bir anlamda bisiklet, -güncel “terminoloji”yle söylersek- trafiğin “çapulcusu”dur: O sadece yollarda


DÖNME DOLAP 13 XXI - EYLÜL 2013

araçlarının içinde seyreden “meşru” kentlileri ve bu arada da kendi hayatını tehlikeye atmakla kalmaz, trafiğe kapatılmış caddelerde yayaları varlığıyla rahatsız eder. Meydanlara girmesi zaten yasaktır, parklara da girmesi yasaklanmıştır. Daha geçtiğimiz on yıla kadar çimenlere basmanın yasak olduğu bu ülkede, bu kez de bisiklet tekerleklerinin çimlerle temas etmesi suç teşkil eder; oysa medeni kentlerde herkes bisikletleriyle çimen üzerindedir. Aynı 2013 Türkiye’sinde bisiklet, yayadan ambulansa, trafik hiyerarşisinde en önceliksiz taşıttır. Karşılaşmalarda bisikletli olarak, ancak birisi izin verdiği takdirde geçebilirsiniz: Bir araba kavşakta yavaşlamıştır, dönmeden önce size geçmeniz için izin verir, bir yaya duraklayarak sizi fark eder ve geçersiniz, bir tır havalı kornasını kullanarak, o gelmeden bir an evvel geçmeniz için sizi ikaz eder. Bu haliyle bisikletli, geçtiğimiz yüzyılın siyahi kölesiyle yaklaşık aynı statüdedir: Kendi iradesiyle eyleyemeyen, başkalarının erkine tabi bir nesne. Trafiğin olağan akışı içinde, konforlu aracı içindeki en sıradan şoför bile, yolda kendi halinde, binbir temkinlilikle seyreden bir bisikletliyi fark ettiğinde, yanından geçerken, içinden de olsa “cık cık” yapmadan veya homurdanmadan edemez: “Ne işi var...”dır bisikletin, “...yolda?” Doğal bir yamyamlıkla kimseye öncelik tanımayan, yarım milyonluk jiplerini, büyük boy sedanlarını, en pahalı ya da en cafcaflı coupe’lerini, en ortalama ama en gururlu hatchback’lerini; en döküntüsünden en gıcırına arabalarını üstünlük duygusuyla kullanan

kentli şoförler: Trafikteki varlık nedeniniz başkalarını taciz etmekten duyduğunuz gizli zevk değilse nedir? Zayıf olan karşısında kaplan kesilen bu zamane neoliberali eçhellere şunu söylemek şart: Uygar dünyada bisiklet, trafikte neredeyse en öncelikli taşıttır. Sözgelimi bir bisikletle karşılaşan araba durmak zorundadır, yaya yolunu keserek dönüş yapan araç mutlaka bisikletlileri kollayarak geçer, asla bisikletlere ayrılmış şeritleri işgal etmez. Otobüsler, bisikletlerle paylaştıkları şeritlerde asla korna çalmazlar, bisiklet yolunu işgal edecek şekilde park edilmez; bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Ama Türkiye’de bütün trafik, erkek otomobil sürücüsünün koşulsuz haklılığı ve üstünlüğü çerçevesinde örgütlenmiştir; tıpkı ana-akım politika gibi... Buna ne kentlilerin, ne de devletin bir diyeceği yokken, elbette bisikletli kendine ne sokakta, ne caddede yer bulabilir. O, kentte LGBT’ler gibidir, gayrimüslimler gibidir, Kürtler gibidir. Trafikte ne gidecek yolu vardır ne de onun için yapılmış bir sinyalizasyon bulunur: Ne yaya yolundan gidebilir, ne asfalttan. Hayatını tehlikeye atmamak için yaya yolundan gitmek zorunda kaldığında işgalcidir, asfalttan gittiğinde işgalcidir... Toplama PC bilgisayarlara yönelik pazarın üzerine, toplama bisiklet pazarı oluştu son yıllarda; böylece istediğiniz parçaları bir araya getirerek hayalinizdeki bisikleti yaratabiliyorsunuz. Bu bir yanıyla sonsuz seçenek anlamına geliyor. Genele bakıldığında, bu etkinliğin hep aynı tür bisikletin inşasıyla sonuçlandığı görülüyor: Off-road türü, dağ bisikleti.

Bisiklet, bir yandan gittikçe popüler hale geliyor. İroni, ona varlık alanı tanınmamasına rağmen, popüler hale geliyor olması değil sadece. İroni, popüler hale gelenin bu tek tip bisiklet olmasında. “Yallah”, diyor kentli, bisiklete binmek isteyenlere: “Yallah, kendinizi dağa, bayıra vurun. Ortalıkta görünmeyin.” Ana-babalar, araba satıcıları, kent yöneticileri, bisiklet üreticileri, heteronormatif rejim, memnun durumdan. Hangi bisiklet satıcısına baksanız, orada geniş bir fiyat aralığında, neredeyse aynı bisikleti görürsünüz: Sanırsınız ki yeryüzünde, dağ bisikletinden başka bisiklet yok. Bisiklet hem hala çocukluktan kalma bir oyuncak, hem de kullanılmaktan değil teşhir edilmekten zevk alınacak bir nesne, bu ortalama mantığa uyduğunuzda. Bu nesnenin ömrü, en iyi ihtimalle üç yaz sezonu olacaktır. Bu nesne, her binildiğinde eve veya garaja kaldırılıp çalınmasın diye kilit altında ve gözlerden uzak tutulacaktır. Türkiye’de, bisiklet pratiklerinin olağan ve yaygın olduğu medeni kentlerdeki gibi bisikletinizi sokağa kilitleyip evinize gidemezsiniz. Evlendikten sonra karı-koca gözlerini bisikletlere değil arabalara diker ve beraber bisiklete binmek gibi gülünç işlere kalkışmayıp, “aklı başında” insanlara dönüşür. Çocuklu çiftler, bisiklet gibi “güvensiz” bir taşıtın arkasına, bebeklerini koyup gezdirmeyi, ancak kabuslarında görür. Bir çocuğun yeri, yeni alınmış arabanın sağ arka koltuğuna sıkıca sabitlenmiş, güvenli kemerlere sahip bebek koltuğudur. (Aynı


EYLÜL 2013 - XXI 14

DÖNME DOLAP

bebeği -sanırlar ki-, trafikteki başka yamyam anababalardan, sarı zemine siyahla yazılmış, vantuzlu “baby on board” üçgen muskası koruyacak.) Bugüne dek bu ülkede mimarlık ve kent üzerinden eleştirel tartışma yürüten aktivistlerden, bisiklet odaklı bir direniş kültürü öneren oldu mu? Ömrü trafikte, sığırlar gibi mahsur kalarak geçen milyonlarca arabalının içinden birinin çıkıp da, bisikletlerle trafiği ve yolları işgal etmeyi önerenine rastlandı mı? Etrafınıza bir bakın: Çocuğunu haftanın herhangi bir gününde, bisikletin arkasındaki koltuğuna oturtup dolaşmaya çıkan veya okula götüren anne-baba var mı? Ürettiği mimarlığın içinde bisikleti asli bir ulaşım biçimi olarak tanımlayan bir mimarla, kentsel tasarımcıyla karşılaştınız mı hiç? Kaç kişi işe, okula, üniversiteye, bisikletiyle gidiyor, gidebiliyor? Bisiklet, diğer taşıtlar gibi çoğunlukla oturarak kullanılmasına rağmen, oturmakla hareket etmeyi, başka hiçbir taşıtın yapamayacağı bir bedensel mekanikle birleştirdiği için çok avantajlıdır. Bu, kentte ‘kameralı adam’ın yaptığı metropoliten görsel devrimin, taşıttaki muadilidir: Çünkü bisikletlinin kentteki öznel görsel deneyimi akışkan, sürekli bir sinematografik deneyimdir. Kentte bedeniyle hava koridorları arasından akıp giden kaygan bir gözdür aynı zamanda, bisikletli. Dahası ve belki daha önemlisi, müphemliği açısından benzersiz bir nesnedir bisiklet: Kent içindeki bisikletli, hızla taşıttan yaya statüsüne kimseye fark ettirmeden ve işleyişi bozmadan geçebilir. Bir bisikletli, kentteki trafikten, bu müphemliği nedeniyle emprovize ve akışkan bir biçimde faydalanır: Kime yeşil yanıyorsa, ona göre pozisyon alabilir ve hareket dinamiğini aksatmadan yol alabilir. Bisiklete binmek, bisikletten inmek gibi jestlerle hızla bir duruma adapte olur. Yarı-akrobatik, yavaş denge manevralarıyla engellerden

kimseyi incitmeden sıyrılır: Kentin bedenler topoğrafyasının vazgeçilmez estetik unsurlarından biridir. Bisikletin statüsünün müphemliği, onun hareket/zaman biçimini de belirler. Bisiklet pratiklerinin yaygın olduğu kentlerde, kentliler için bisiklet gündelik tiyatroya nüfuz eder: Kadınları ve erkekleri, özel bisiklet kıyafetleriyle neredeyse hiç görmeyiz, hatta bizde nadiren bisiklete binenlerin pek bir özene bezene taktıkları dizlikler, eldivenler, pahalı bisiklet kaskları hemen hiç ortalıkta görünmez; zaten bu ıvır-zıvıra vakit de yoktur; bu önlemler, asansöre binerken kıyafet değiştirmek kadar abestir. Bunun yerine bisikletlilerin çoğunu gündelik giysileriyle görürüz; chariot’ında çocuklarını eve götüren bikinili bir anneyle, şortlu yaşlı adamlarla, abiye giysileri içinde orta yaşlı bir hanımla, mini eteği ve topuklu ayakkabılarıyla bir çift genç kadınla, takım elbiseli veya yarı-çıplak genç adamlarla karşılaşmak çok daha olasıdır. Türkiye’de kentlerde sürekli bisiklet kullananların sayıca artması, trafikteki sertliği kıracaktır. Bisikletlilerin trafikteki yerini belirleyen, haklarını

tanımlayan yasalar, bisikleti güvenli bir taşıta dönüştürecektir. Yerel yönetimlerin bisiklet yollarına, sinyalizasyon sistemlerine, parklara, kırsal alanlara uzanan parkurlara yatırım yapmaları, bisikleti olağan bir statüye taşıyacaktır. Zamanla asfalt eşkıyalığı yerini saygılı bir tavra bırakacaktır çünkü bisikletliye zarar vermek ve yayaya zarar vermek çok ağır şekilde cezalandırılacaktır. Yerel yönetimler kiralık bisiklet sistemine ağırlık verdiğinde, kentliler de bu bisikletlere binmekten keyif duyacaktır. Kentte bisikletle gezinmek ölümcül tehlikeler içeren tekil bir edim olmaktan çıkıp saygın hale geldiğinde, kentlerde uğruna verilen onca mücadelenin boşuna olmadığı da görülecektir. Orak ve çekiç, sosyalist ve komünist hareketin, çiftçilerle işçileri, yani emekle üretenleri temsil eden iki önemli sembolü. Bisikletse, metropol insanının sembolü: Doğrudan bedensel bir emeğe karşılık, fiziksel ve mekansal bir haz vaat ediyor. Devinim, merak, gençlik, bilgelik, güç, erotizm de cabası. Bireyin özgürlüğünü, kentte onurlu ve eşit yaşamayı en dolaysız biçimde temsil gücüne sahip tek taşıt, bisiklettir.



Doğayı Evcilleştirmek Yerine Kabul Etmek

EYLÜL 2013 - XXI 16

GÜNCEL

PEYZAJ TASARIMI NEREYE KADAR DOĞAYA HAKİM OLMAYI, HANGİ NOKTADAN SONRA ONU KABUL ETMEYİ BERABERİNDE GETİRİYOR? DENİZ ASLAN'LA ALTERNATİF YAKLAŞIMLAR VE KONU PARALELİNDE YAPTIĞI UYGULAMALAR ÜZERİNE SOHBET ETTİK.

Beste Sabır: Peyzaj mimarisi, pratiğini doğayı evcilleştirmek ve hakimiyet üzerine kurduğunda ortaya birbirini tekrar eden çevreler çıkıyor. Fakat ben doğayı daha farklı bir yaklaşımla ele alan, doğanın ritmini kabul eden durumlar üzerinden konuşalım istiyorum. Deniz Aslan: Örneğin İSKİ için yaptığımız Terkos Gölü projesi, doğayı kabul etmek üzerine odaklanıyor. Gölün aslında bir uzantısı olan proje alanında eski İstanbul'un su ihtiyacını karşılayan pompa istasyonlarından bir tanesi bulunuyor. Buradaki su seviyesi çok değişken. O yüzden biz de havadan giden, zemine değmeyen şeyler yapalım dedik. Tabi, tipik bir devlet ihalesi işi oldu ama nispeten o paketin iyilerinden biri. Aslında proje, ana konturun bütün alan boyunca devam etmesinden ibaret. Buraya yeni bitki bile ilave etmedik, ihtiyacı da yok. Zaten bu peyzaj mimarlığı da böyle garip bir şey, illa ki bir şey yapmak da gerekmiyor.

Burada yaptığımız, bir tane zemin eklemekten ibaret. Bir de gözlem vb kullanımlar için küçük ve boş, başka detayı olmayan kiosklar. Geçiş dönemlerinde kuşların yoğunlaştığı bir dönem oluyor, su kuşları geliyor, bir göç yolu üzerinde belli ki bu alan. Kendine ait bir florası var su kenarı bitkilerinden oluşan -sazlık diyelim adına-. Dolayısıyla biz durumu sadece belgeledik, başka bir şey yapmadık. Mevcut bir mini koru var, bunun arasından devam ediyoruz. Sonuçta sürekli aradan devam eden bir yol projesi haline geldi. Tabi bazı şeyleri temizledik, öncesinde kötü kullanımlar olmuş. Bir tür doğa restorasyonu gibi oldu, hiçbir şey değiştirmedik, bölgenin kendine ait bir sistemi var ve biz bu sistemin parçalarını koruduk. bs: Sistemi ve parçalarını anlamak ardından doğayı kabul etmeyi ve oraya özgün işleri getiriyor anladığım kadarıyla. Yani baskın bir anlayıştan

öte, sade bir dokunuş ve bir tavır var projede. da: Bazen insanlar rahatsızlık duyuyorlar, ‘yerde niye yabani bitkiler duruyor, niye çim yapamadık burayı?’ gibi sorular oluyor. Mesela bir çatı bahçesi yapıyoruz, ‘burası ne zaman yeşerecek?’ sorusu geliyor. Çatı ekstensif bir çatı, zaten bunlar sararır, kızarır, çiçek açar, açmaz... Doğası o, sulamadığın bir çatıdan bahsediyoruz, bir de eğimli. ‘Ne zaman burası yeşil olacak?’ Bitki deyince yeşil olması bekleniyor hemen. Ama aslında her gün, her hafta, her yıl, her ay değişen bir şeyle karşı karşıyayız, heyecanlı bir şey bu. Ya da ‘burası neden toprak?’ sorusu geliyor. Ana dert bir an önce o kirliliği kapatmak, bizde toprak da kirlilik sayılıyor. Evdeki salona bakar gibi bahçeye bakma kültürümüz var: Konformist, yabani bitki sevmeyen. O çalının içinden yabani bir şey çıkmış, dünyanın sonu, ne yapacağız? O yüzden, bahsettiğim Terkos

projesinin bunlara 'gerekli değil' diyen bir tavrı var. bs: Mimaride çıplak betonu kabul edemeyip hep parlak yüzeylerin istenmesi gibi bu durum. Ama sabır gerekiyor, doğanın ritmini, peyzajın zamanını kavramak gerekiyor belki de. da: Evet. Bu paralelde yaklaştığımız bir diğer proje ise yüksek rakımlara su basan istasyonlardan Maslak'taki Cendere projesi. Burada bir çınar var, yaklaşık 300 küsur m2 alan kaplıyor tek başına, 20-25 metre uzunluğunda konsolları var. Biz de onun etrafında geliştirdik projemizi, onu koruduk ve etrafında büyük bir oturma alanı tasarladık. Bütün gölge alanlarını çalıştım -çınarın gölgesinin ulaştığı çemberi. Dolayısıyla oturduğun zaman, gölge değişken olarak o çembere kadar ulaşıyor, bir sınır aslında o. Ayrıca alan böğürtlenlikti, çok acımasız bir temizliğe giriştiler. Orman Fakültesi'nden rapor geliyor:



GÜNCEL EYLÜL 2013 - XXI 18

Böğürtlenler zararlı, temizlenmesi uygundur. Ağacı koruyoruz ama diğerlerini korumuyoruz. Böğürtlenleri budattık, neyse ki gövdeleri kaldı, hepsi yeniden fışkırdı. Bir de buraya çilek ekledik, ikisi de gayet memnun hayatlarından. Yani oranın parçası olan bitkilerle sürdü sürecimiz. Toprağı suladık bunlar çıktı, o kadar. bs: Doğanın kendiliğindenliğine izin vermek, var olanı bazen de yabaniliği kabul etmekle alakalı bahsettiğiniz süreç. Spontanlığa ve doğanın ortaya çıkardığı sonuca açık olmak da gerekiyor bu anlayış paralelinde. da: Bazıları bir şey yapmadığımızı düşünüyor bu projede. Duvarda mesela, orman gülü doğal olarak yetişmiş, onları tuttuk. Böğürtlenlik ve arkada yaprağını dökmüş koru... Bu kadar burası. Bir iki restore edilmiş merdiven ve çınar, aslında konu bundan ibaret. Biraz da dolaşılsın bir metal üzerinde, o da paslanacak,

doğaya karışacak bir yüzey. Ayrıca başka bir şey ekmemek. Buranın zaten yeterli bir alt örtüsü var. Bunu ajite etmeye gerek yok. Var olanı kabullenmek üzerine, aynen öyle. Biz sadece bazı detaylar ekledik bu projeye. Bir daha da böyle bir proje şansımız olmadı zaten, bu türde el değmeme üzerine -ya da az değme üzerine diyelim- yapılmış projemiz olmadı. bs: Doğaya tahammül etmek, doğa insan ilişkisini kurmaktan bahsedelim biraz da. da: Ben bu tür işleri çok seviyorum, özellikle tercih ettiğim işler bunlar. Orası doğaldır burası değildir diye zonlamak da hoşuma gitmiyor. Tam tersi doğayı da kullanabiliriz, hiçbir sorun da yaşatmayız, hatta doğa insanla güzeldir. İnsanın eklediği şeyler de güzeldir, doğayla olmanın en güzel yanı da o. Bence kritik olan şey, ekosistemin esasında suyla olan ilişkisinin yani suyun kendisinin

dengesinin kurulması. Dolayısıyla mümkünse bir sulama abartısı yapmaksızın, hatta sıfır sulama yaparak bu işleri çözebilmek. Doğa nasıl yaşıyorsa aslında öyle yaşamasına tahammül etmekten bahsediyorum. Mahsus 'tahammül' kelimesini kullanıyorum, çünkü bizde bir tahammülsüzlük var. Diyelim ki bu yaz sıcak ve kurak geçti, o zaman ne yapacak bu tür bitkiler? Aslında bunlar çok akıllı ve güçlü. Sistemini yavaşlatıyor. ‘Bu kadar çok yeşilim olursa çok suya ihtiyacım olur, o zaman ben sararayım’ diyor, hatta bazı parçalarını devre dışı bırakıyor, kendini korumaya alıyor, bir tür uyku dönemi yani. O zaman da sarımsı bir tonu oluyor, bir kurumuşluk hissi veriyor. Ve bu mesela bizim insanımız tarafından tahammül edilmez bir şey. ‘Ne hakkın var sararmaya?’ Biz herkesin nasıl yaşayacağını anlatmayı seviyoruz ya, doğaya da öyle diyoruz: Hiç yaprak

dökmeyeceksin, her gün çiçek açacaksın. Aslında bizde öyle bir tahakküm kültürü var herhalde, tahammül edememe kültürü de var. bs: İnsanlar kentte doğayla o kadar kopuk bir halde yaşıyor ki doğa, onunla birlikte bir yaşam olmadığı için uzak durulan bir şey. Kokulu çiçekler, renkli bitkiler, canlı, parlak karelerden ibaret. da: Tabi öyle, bir de bir marka değeri bu. Bitki denen şey, hani vardır ya her yerinden marka sarkan kıyafetler, onun gibi. Neden manolyamız yok? Trend gibi, herkes aynı şeyi beğeniyor. Neden bizim bahçemizdeki bitkilerin hepsi yaprak döküyor? Doğanın bir döngüsü var. İnsan da yere çakılmış bir kazık değil ki, onun da bir döngüsü var. Güneş doğacak, güneş batacak, uykun gelecek, yorulmuş olacaksın. Biyoritmimiz doğayla beraber yaşıyor. Yaprakların dökülmesi, çiçeklerin açması, çıplak bir gövdenin



GÜNCEL EYLÜL 2013 - XXI 20

giriş sayfasında Terkos projesi; alan boyunca devam eden yaya yolu, kiosklar, sazlık alanlar ve doğa önceki sayfada Cendere projesi; çınarın etrafında gelişen oturma alanı tasarımı, doğaya karışan metal yaya yolu. bu sayfada Asos projesinden kareler

kalması, onunla beraber rüzgarı hissetmen, kar varsa karı görmen, güneş, doğanın uyanışı... Aslında bunların hepsi iç içe ve hepimizi ilgilendiriyor. bs: Aslında bunun altında bizim doğa toplum ilişkimizin okuması da yapılabilir. da: Mesela çiftlik kelimesi bizim hoşumuza gidiyor, doğaya çıkmayı seviyoruz, doğayı seven bir toplumuz. Fakat bunu bir mülk kavramı içine aldığımızda, bir mülkiyetin içine girdiğimiz zaman ya da komşuluk ilişkileri içinde, ona katlanamıyoruz, sadece şuna katlanabiliyoruz: 'Bir meyve ağacım olsun' diyebiliyoruz. Dolayısıyla o alanda bir sorun var. Mülkiyetle beraber bahçe de bir “gösteri” mekanına ya da bir materyale dönüştüğü için onda da bahsettiğim gibi markaları, görüntüleri arıyoruz, herkes beğensin istiyoruz.

bs: Mülkiyet kavramı paralelinde doğa gösteri alanına dönüşebiliyor, evet. Bu anlamda özel bir mülkte yaptığınız, doğayı kabul eden bir uygulamadan bahsedelim. da: Asos'ta Çiğdem Eren’le birlikte yaptığımız ‘oralı olmak’ üzerine bir projemiz var. Çiğdem iç mekanı çalışıyordu, bahçeyi de beraber yapalım dedi. Çok büyük değil ama, uzun bahçeler var, onların her birinde bir olay var. Rosemarinler, aromatik bahçeler, ayçiçeği, lavanta bahçeleri ve farklı kullanımlı mekanlar. Asos projesi aslında yeniden ele alınmış bir iş. Bu proje de mesela bir hükmetme, fakat kendi içinde, Asos’un coğrafyasında bir erimişliği var. Bu da hükmetmedir, bir tür curcunayla beraber ele alma biçimi yani. Yine aynı şey orası için de geçerliydi. Çim yapıyoruz olmuyor, 'hep ayrık çıkıyor' sorunu, aslında konu bu. Ben de dedim ki 'ne güzel işte, burası size ne

olacağını söylüyor, hep ayrık çıkacak, o zaman bırakın ayrık yapalım'. Ve o bahçeyi öyle yaptık, ayrıklar çıktı, onları biçtiler. Mutlu oldular mı olmadılar mı, onu bilemiyorum. Ama böyle bir şablon durumu var, biz konturları olan bir toplumuzdur. Kalıp demeye çalışıyorum aslında, çok kalıplı bir toplumuz. Bilinçaltında çimin onlara mutluluk vereceğini düşünüyorlar belki de. Onları mutsuz eden şey ne? İçinden ayrık çıkıyor sürekli. Çünkü orası aslında öyle, her taraf tarım arazisi. Kurtulman mümkün mü? Her gün her yerden tohumlar uçuşuyor. O zaman teslim olmayı da becermek lazım. Çimi unutabilmek lazım. Ama orada unutulmuyor çünkü o bahçe şablonu içinde çim kelimesi var. Bizim böyle bir sorunumuz var. Bu, şablonun bir parçası, bence aslında onu kırdıktan sonra rahat edeceğiz.



Eko - Tasarım, Emo - Tasarım, Tasarım Aktivizmi Yusuf Özsaygılı’nın anısına eko-tasarım Sürdürülebilirlik söyleminin temelinde, sonraki nesillerin bizimle aynı yaşam kalitesine sahip olması arzusu/hedefi yatıyor. Herhalde o nesillerin de aynı hızla tüketmesi gerektiğini anlamalıyız buradan. Kaynak kıtlığından, halihazırdaki üretim kompleksinin tabiata zararlarından, planlanmış eskimenin ve geri dönüştürülememenin geri dönülmez hasarından bahsedilirken bile sürdürülebilir ürünlerin pazarlanmasından, yaygın bir biçimde tüketilmesinin amaçlanmasından vazgeçilmiyor. Denklemin öte yanında da hınzır bir yansıma bizi bekliyor: Sürdürülebilirlik imajının pazarlama öğesi haline gelişi.

SAPKIN TASARIM SÖZLÜKÇESİ

Eniştem, merhum, gezgin satıcıydı. Genişçe arabasına İzmir’den kazak, gömlek yükler; Ege taşrasında satardı. Her birinden onlarca hikayeyle döndüğü seyahatlerinden birinde, bir köy yolunda ağır aksak giderken arabasının önüne bir koyun çıkmış. Kornayla irkilen koyun dönüp bakınca eniştem ondan daha çok irkilmiş: Koyunun gözünde yeşil plastikten gözlükler varmış. Eniştem, bir önceki akşam bir taşra meyhanesinde içilmiş rakının fazla kaçtığına hükmetmekle, öldüğünü ve tuhaf bir arafa nakledildiğini sanmak arasında salınırken sürünün geri kalanı da sökün etmiş yola: Hepsinde aynı gözlük! Neyse ki olağan bir çoban da sürüye eşlik etmekteymiş; eniştemin şaşkınlığına çokça gülüp açıklamış: O mevsimde otlar sarardığından koyunların iştahı pek kesikmiş. Meğer ready-made ve do-it-yourself üstadı çoban, plastik litrelik Fruko şişelerini kesip kenarlarına lastik ekleyerek imal ettiği yeşil gözlüklerle, koyunların semirmelerini garanti altına alıyormuş. Ürünlerin ekolojik - sürdürülebilir - yeşil oldukları iddiası da benzer bir filtre giydirmiyor mu tüketici zihinlere?

EYLÜL 2013 - XXI 22

emo-tasarım (design and emotion) Harun Kaygan’la yazmıştık*: Design and Emotioncular, nesnelerin biçimsel nitelikleriyle kullanıcıların duyguları arasındaki eşleşme envanterini tamamlamaya uğraşırken aslında farkında olmadan ekonomi biliminden(!) ödünç aldıkları eski bir yöntemi kullanıyorlar. Mesela, on farklı biçimdeki koltuğun fotoğrafını yirmi kişiye gösterip hislerini soruyorlar; aynı nesnenin farklı renk yahut dokuda nasıl etki yapacağını araştırıyorlar; malzeme farklarının duygusal etkilerini merak ediyorlar.

OSMAN ŞIŞMAN

Bir durumu oluşturan diğer tüm değişkenleri sabitleyip tek bir değişken üzerinde oynayarak değişimi ölçmeye yarayan bu yöntem ekonomi biliminde ceteris paribus olarak biliniyor. Ne ekonominin dünyada nazar ettiği gerçeklik, ne Design and Emotion'cularınki bu tür bir muameleye müsait halbuki! “Nesnelerin nitelikleri sayılabilir ve izole edilebilir değişkenlere bölünebilir mi?”, dahası, “insanların bu değişken kombinasyonlarına tepkileri nasıl olur da analiz edilebilir?” gibi sorular yanıtsız kalıyor. Zira, Design

and Emotion'cular yöntemlerine o denli güveniyorlar ki ne denek sayısının azlığı, ne kültürel çeşitliliğin azman kaosu onları yıldırıyor: Genelliyorlar, evrenselleştiriyorlar, doğallaştırıyorlar. Öyleyse bize şunu önermek kalıyor: Madem her bir niteliğin etkisini tek tek tartıyorsunuz, o zaman, şimdiye dek görmezden geldiğiniz (ve fakat faaliyetinizin epistemolojik sınırını teşkil eden) ekonomik koşulların etkilerini de ölçün: Aynı nesneyi farklı fiyatlarla koyun kullanıcı-tüketici adayınızın önüne, duyguları nasıl değişecek, görün. tasarım aktivizmi (reprise) 1968’in tatlı çocuklarının neslimize attığı en büyük kazık, akıllı telefonlarda vücut buldu. Kuşağın ayaklanmalarının önemli gerekçelerinden biri, çalışma koşullarıydı. Çalışan kişiye işin tasarımı, denetimi ve zamanlamasına dair herhangi bir irade atfedilmemekteydi; her bir işçi teknoekonomik makinenin bir parçası olarak sömürülüp duruyordu. Eh, 68'in felsefe ve siyasetle hemhal olmuş gençleri mevzuyu çakozlamakta elbette cevval; otonomi istemekte de elbette haklıydılar. Ne ki, kapitalizmin her tür belayı temellük etme, kazanç olarak kendine katma refleksi de elbette iş başındaydı: Sürecin sonucu, her bir çalışanın, en azından söylemsel olarak yaratıcı bir figür haline getirilmesi ve çalışmanın esnetilmesi oldu. Bu esnemenin çalışan tarafına doğru değil, işverenin kazancına doğru vücut bulduğu hepimizin malumu, değil mi? Bugün iletişim teknolojileri, enformasyon otobanları, esnek çalışma saatleri, katı işyeri bürokrasisinin ve hiyerarşisinin yıkılması gibi hoşluklar - gündemimizdeki gibi isyanlara da zemin hazırlamalarının yanında emekçinin kendini işiyle tanımlamasına, ona daha da adanmasına, daha uzun sürelerce çalışmasına, iş - boş zaman ayrımının ortadan kalkmasına neden oluyor. Bu koşullar altında çalışan emekçi takımında en çok parıldayan ekip de yaratıcı endüstriler adı verilen iş kolunun emekçileri. Misal mi? Dergi editörlüğü ve tasarımı işinde çalışan bir arkadaşım İstanbul'un ve iş yoğunluğunun gebertici ritminden uzaklaşıp bir iki derin nefes almak için bir haftacık tatil yapmayı dile(n)miş. Patronu, arkadaşımın tatil planını birkaç hafta öteledikten sonra, günün birinde elinde bir akıllı telefonla gelmiş; o her yerden erişilebilen şahane cihazı arkadaşımın çalışma masasının üzerine usulca bırakmış ve müstehzi bir gülümsemeyle müjdeyi(!) vermiş: “Artık tatile gidebilirsin!” Tatilin bir kısmını işe dair yazışmalarla geçirmeyen varsa elini kaldırsın. * Şişman, O. and Kaygan, H. 2008. "'Cheapness is not a Sense, George!': An Economic Critique of Design and Emotion Discourse", Dare to Desire: Design and Emotion 2008 Conference, Hong Kong Polytechnic University, Hong Kong



Taksim'e Sahip Olan Devlete Sahip Olur*

EYLÜL 2013 - XXI 24

SORU İŞARETİ

Tayyip Erdoğan 1994 yılında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı koltuğuna oturduğunda kucağında hazır birkaç büyük proje buldu. Bunlardan biri de Taksim projesiydi. Bu projede trafik Gümüşsuyu, Sıraselviler, Mete, Cumhuriyet caddeleri ve Tarlabaşı Bulvarı tarafından açılacak yarıklarla ve tünellerle yeraltına alınıyordu. Meydanı baypas eden bir tünel Cumhuriyet Caddesi ile Tarlabaşı Bulvarı’nı, diğerleri ise caddeleri meydanın altında bir “rotonda” (döner) kavşakla birleştiriyordu. Projenin 1980’li yıllarda Bedrettin Dalan zamanında alelacele yapılan bir yarışmadaki fikirlerden esinlendiği, Nurettin Sözen zamanında uygulama projesine dönüştüğü biliniyordu. Proje ekibi trafiğin yer altına alınmasının ulaşımı kolaylaştıracağını iddia ediyordu. Bu tasarımın meydanı “çağdaşlaştırmak için” önemli bir adım olduğu, diğer meydanlarda da (Eminönü, Beşiktaş, Mecidiyeköy...) benzer projelerin yapılacağı belirtiliyordu. Ancak itirazlar da vardı. Proje sahipleri itiraz edenlerin bu işten anlamadıklarını iddia ediyorlardı. Kavşak, yol mühendisliği nedir bilmeyen, bu romantik insanların itirazlarının dikkate alınmaması gerektiğini söylüyorlardı. Onlara göre ulaşımı ilgilendiren düzenlemeler, tüneller, rampalar bilimsel konulardı, itiraz edenlere şaşkınlıkla “ulaşımla ilgili kararların tartışması mı olur” diye soruyorlardı. Ayrıca bu projenin yönetimi ikna edecek çok önemli bir argümanı daha bulunuyordu: Meydanın altında elde edilecek çok katlı mekanda yer alacak devasa bir AVM, Sözen döneminde başlatılacak olan ilk metro yatırımının finansmanına yardımcı olacaktı. Taksim’e AVM fikri bir ölçüde yönetimi ikna etmiş gibi gözükse bile, Büyükşehir Belediyesi’nin başkanlık binasında uzmanların katıldığı birkaç toplantının yapılması Sözen’i tereddüte sevk etmişti. Projeye itiraz eden mimar ve sanatçılardan oluşan inisiyatif trafiğin meydan altına alınmasının sonuçlarını göstermek için Gümüşsuyu, Sıraselviler ve Cumhuriyet Caddeleri'ndeki dalış rampalarının yaratacağı yarıkları, özellikle de istinat duvarlarını halka maket üzerinde gösteriyorlardı ve özellikle de burada yaşayan insanların desteğini alıyorlardı.

KORHAN GÜMÜŞ

Taksim için oluşan ve “Taksim Platformu” adını alan bu inisiyatif itiraz etmekle de kalmıyor, alternatif fikir projesi atölyeleri düzenliyordu. The Marmara Oteli bu atölye çalışmaları için salonlarını açmıştı. Bu atölyelere ilgi büyüktü. Katılımcılar bağımsız bir ortamda görüşlerini, önerilerini sergiliyorlardı. İstanbul’daki bağımsız mimarlar, kültür yöneticileri, sanatçılar, öğrencilerle birlikte fikirler geliştiriyordu. Kimileri AKM’ye giriş için meydanın ortasında yapılan bir düzenleme, kimileri bazı yolların trafiğe kapatılması önerisi, kimileri merdivenlerin üstünde meydana bakan modüler bir gösteri alanı, kimileri Taksim ile Nişantaşı arasında yürüyüş ve bisiklet yolları

öneriyordu. Öneriler arasında Taksim’de yıkılmış olan Topçu Kışlası’nın “geçici bir sanatsal yerleştirme” olarak temsil edilmesi dahi yer alıyordu. Sökülüp takılabilen bir inşaat iskelesi gibi bir strüktür üzerinde yapılacak bu şehir belleği canlandırma projesinin maliyeti bile hesaplanmıştı. Sonuçta belediyeye iş yapan proje çevrelerinin ısrarlarına rağmen Sözen, Taksim için adım atmadı. Bunda itirazların da rolü oldu, zaten kısa bir süre sonra da seçimler gündeme geldi. Tayyip Erdoğan koltuğuna oturduğunda henüz çevresinde proje deneyimi olan bir ekibi yoktu. Alışageldik işleyiş bu tür büyük mimari projelerin üniversiteler tarafından yapılmasıydı. Projeler üniversiteler (daha doğrusu adını kullanan) ya da aynı çevrelerin danışmanlık yaptığı müteahhitlik kuruluşları tarafından geliştiriliyordu. Surlardaki restorasyon projeleri, Sütlüce’deki kültür merkezi, meydanların yenilenmesi ve ulaşım-kavşak düzenlemeleri, Süleymaniye gibi tarihi semtlerdeki projeler, Kiptaş konutları vs genellikle aynı yöntemle hazırlanıyordu. Erdoğan’ın aynı çevrelerle yola devam etmekten başka seçeneği yoktu. “Hassas” bir durum olduğu için “bu işleri bu kişilerin ellerinden alalım” diyen yakın çevresindeki danışmanlarına şöyle diyordu: “Bu çıkar çevreleri bizi sürekli eleştirip köşeye sıkıştırmak istiyorlar. Sakın projeleri ellerinden almayın, tam tersine daha fazla proje işi verin.” Ancak Taksim projesi farklıydı. Erdoğan bu konuya özel bir önem veriyordu. Taksim’e büyük bir cami inşa ettirmek istiyordu. Böylece Milli Görüş’ün en önemli ütopyalarından birini gerçekleştirmiş olacaktı. Zaten Cumhuriyet’in başlangıcından beri kent ekonomisini kontrol altına alan milli iktidarlar zamanında meydana bakan Aya Triada Kilisesi'nin önüne (sloganıyla Türkiye’nin en büyük gazetesi de dahil olmak üzere) niyeti ortaya koyan bir özenle reklam panoları yerleştirilmiş, kilisenin meydandan görünmesi engellenmişti. Aynı şekilde “Opera” binası (ya da AKM) “millete kendi değerlerini benimsetmek isteyen bir azınlığın eseri” olarak görülüyor ve benimsenmiyordu. Bu nedenle ona da bir çözüm bulmak gerekiyordu. Bir tek sorun devlet eliti içinde bu konuda kalıcı bir kurumlaşma sağlanmış olması, kültür insanlarının bu konuda hassas olmasıydı. Erdoğan, Taksim’in zor bir konu olduğunu biliyordu. Üstelik bu işte üniversiteleri kullanamayacakları için henüz ellerinde cami projesi çizecek ekip de yoktu. Bu yüzden yalnızca bir deneme yapılacaktı. Sözen zamanında hazırlanan projenin üzerine üç adet çember çizilecek, böylece gelecek tepkiler ölçülmeye çalışılacaktı. Partinin ilçe teşkilatlarından birinin başkanı mimardı ve bu işi yapma görevi kendisine verildi. Çemberlerden biri tam Gezi’nin girişinde, meydandan gözükecek şekilde, merdivenlerin üstündeki platformda yer alıyordu. Diğerleri ise Gezi ve Divan otellerinin karşısında. Ancak gelişmeler beklendiği gibi olmadı. Ortaya atılan bu çekimser cami projesi -çekimser diyorum, çünkü çemberler silik bir şekilde çizilmişti- 28 Şubat


yok olan binaları deneysel bir uğraşla hatırlatmayı hedefleyen bir sergide yer alan bir canlandırma bu iş için biçilmiş kaftandı. Yıkılmış binaların resimlerini, belgelerini bularak imar kısıtlamaları olan Boğaziçi gibi yerlerde inşaat yapmakla tanınan ve kendisiyle yakın ilişkileri olan bir mimar, ihaleyle proje işini aldı. Burada 1939’lara kadar terkedilmiş vaziyette duran, içinde de bir cami bulunan Taksim Topçu Kışlası yeniden inşa edilecekti. Proje 61. Hükümet programına kondu ve kamuoyuna zahmetsizce bu sergiden alınan görüntülerle ilan edildi. O tarihlerde gene “Taksim Platformu” adını alan sivil inisiyatif çoktan harekete geçmişti. Toplantılar düzenleniyor, imzalar toplanıyordu. Amaç Taksim Gezisi ve meydanı eskiden olduğu gibi çatışmacı bir siyasetin çekişme alanı olmaktan çıkarmak ve meseleyi İstanbul’un yararına olacak bir şekilde, sağduyulu bir yaklaşım biçimine kavuşturmaktı. Ancak yönetim diyalog çağrılarına cevap vermedi.

*"Sokaklara sahip olan, devlete de sahip olur." Joseph Goebbels

Erdoğan uzun süren bir mücadele sonucunda iktidara geldiğinde Taksim konusunu bir an önce ele almak istiyordu. Taksim yıllardır içini kemiren, uğradığı haksızlığı simgeleyen bir konuydu. Milletin iktidarını zorla engelleyenleri yenmişti. Dolayısıyla milli iktidarın sahne aldığı kamusal alan, Taksim dönüşmesi gereken en önemli yerdi. 2004 seçimlerinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı için aday gösterdiği Kadir Topbaş kazanınca, artık şartların olgunlaştığını düşündü. Tebrik telefonunu açtığında “Başka çalışmalar bir tarafa, senden ilk Taksim projesini uygulamanı istiyorum” dedi. Milli iradenin burada, bugüne kadar başkalarının kontrolünde olan yerde temsil edilmesinin zamanının geldiğini düşünüyordu. Haksızlığı telafi etmenin zamanı gelmişti. Ancak cami konusuyla tekrar aynı tartışmayı yaratmanın anlamı yoktu. Bu iş için daha zekice, geri adım anlamına gelmeyecek bir formül bulmak kalıyordu. 2010 yılında “Hayalet Yapılar” başlığı altında yapılan ve şehirde

25 XXI - EYLÜL 2013

Yolu genişletmek için Divan Oteli’nin karşısındaki ağaçları yerinden sökmek için kepçeler çalışmaya başladığında eksantrik bir görüntü ortaya çıktı. Bu en acemice yapılan müdahale biçimiydi. Olan bitenler çok kişiyi rahatsız etti. Tepkileri bir anda patlatacak bir kıvılcıma dönüştü. Kısa zamanda binlerce insan Gezi’nin içine toplandı. Sonra da Taksim, İstiklal Caddesi ve daha birçok kamu alanı, tarihin gördüğü en kalabalık protestolara sahne oldu. Sonra da protestolar genişledi, iktidar korkuya kapıldı. “Muhalifler kitlesel bir eylem için fırsat kolluyorlardı, ağaçları bahane ettiler” diyordu. Başbakan da bu yaşananların yepyeni bir durum olduğunu fark etmiş olmalı ki, bu gerçekleşen direnişi yok saymaya, hatta var gücüyle tarihten kazımaya çalışıyordu. Ona göre karşı çıkanlar 28 Şubat’ta kendisine, yani halkın iradesine karşı çıkan gruplardı. Diğer taraftan koşulları da kendisinin hazırladığını teslim etmek gerekli. Hayatın tasvirini üretenler ise çoğu zaman gelişmeleri, kendi yaptıklarını bile bazen çok zor fark ederler. Oysa kendilerini "Genç Müminler" diye adlandıran grup “Allah'ın tokadının bir gün yüzüne çarpacağını” muştulamıştı.

SORU İŞARETİ

sürecinin en gerilimli konularından biri oldu. Kıyamet tünellerden değil, çemberlerden koptu. Gazeteler “Taksim’e cami yapılıyor” başlığı ile haberi ön sayfadan verdiler. O güne kadar “tüneller teknik bir konu” diyerek tartışmalardan uzak duran uzmanlık çevreleri de anında Taksim projesinin en heyecanlı muhalifleri haline geldiler. Taksim’de sivil inisiyatifin sorun ettiği proje geliştirme yöntemi, tüneller, Gezi’nin işgali gibi konular bir anda tartışmanın tozu dumanı altında kaldı. Erdoğan bu süreçte başkanlıktan alındı ve hapse girdi. Yerine gelen yardımcısı Ali Müfit Gürtuna döneminde ise çemberler projeden kazındı. Yeniden Sözen zamanında uygulanmayan projeye geri dönüldü. Ancak Gürtuna ve ekibi camiden vazgeçildiği halde tünellerin neden eleştirildiğini, projeye neden hala karşı çıkıldığını bir türlü anlayamıyordu. Arka planında başka sorunlar olduğunu, Taksim’deki meselenin “hassas” bir konu olduğunu biliyordu. Zaten Büyükşehir Belediyesi’nin bürokrasisi de ikiye ayrılmıştı. Bir bölümü yeni bir parti için çalışıyor, Gürtuna çevresindeki ekip de onunla devam etmek istiyordu. Taksim de, gelecekte iktidara doğru yürüyecek olan ekibe enerji verecek semboldü. Gürtuna son hamleyle hem kendi gücünü göstermek, hem de gelecek seçimleri de alarak yola devam etmek umuduyla projeyi “Fethin 550. Yılında 550 Proje” programına koydu. Amacı cami yapmadan sorunun çözülebildiğini göstermekti. Maksem’in önünde büyük bir şantiye alanı kuruldu. Ancak proje yalnızca Harbiye ile Beyoğlu arasındaki caddeleri “Çin Malı” granitlerle kaplama işine dönüştü. Projeyi güzelleştirmek için Taksim’deki Cumhuriyet Anıtı’nın hemen yanına Singapur’da görülüp beğenilen “müzikle dans ederken su fışkırtan kız” heykelinin yerleştirilmesine karar verildi. Elbette ki müziğin milli motifler ile yeniden kompoze edileceği, kızın kıyafetinin yeniden tasarlanacağı ifade ediliyordu. Bu bir şaka mı gerçek mi diye düşünülürken sonuç beklendiği gibi olmadı, Cumhuriyet Anıtı’nın hemen yanında böyle bir şeyin yakışmayacağını söyleyenlerin yanı sıra müteahhit dahi Başkan’a düzenlemenin elverişli olmadığını, heykelin buraya sığmadığını anlatmaya çalışıyordu. Bu yüzden bu heykel hiçbir zaman Taksim’e yerleştirilmedi, depoda unutulup gitti.


EYLÜL 2013 - XXI 26

GEZİ'DEN SONRA MİMARLIK

Yeni Bir Mimarlığa Doğru Mu? Gezi Parkı direnişiyle birlikte birçoğumuz, gündelik yaşam alışkanlıklarımızı, mesleklerimizi yapış biçimlerimizi, büyük resimde düzen/sistem olarak adlandırabileceğimiz mekanizma içindeki rollerimizi düşünmeye başladık. Ya da zaten düşünüyorduk da bir yanımız içimizdeki şüpheciyi sönümlüyordu. Peki bu toplu düşünme hali mimarlığa yansır mı? Mimarlığı yapma biçimlerimize, kente davranış modellerimize, diğer disiplinlerle ilişkimize, mimarlıktan beklediklerimize bir haller olur mu Gezi’den sonra? (Burada sonra kelimesi, bir bitmişliği imliyor gibi görünse de aslen Gezi Parkı direnişiyle başlayan sürecin çok uzun olacağı aşikar. Gezi’yi esasen bir eşik olarak kabul ettiğimden "Gezi’den sonra" demekte bir beis görmüyorum.) Tüm bunların ötesinde ve belki daha önemlisi mimar olmayanlar. Yani kamu mimarlığa bakmaya başlar mı, onun için üretilene yani kamusal alana sahip çıkmaya devam eder mi? Aydan Volkan, Cem Sorguç, Sinan Omacan ve Yelta Köm ile birlikte bir masa etrafında toplandık ve bu sorulara yenilerini ekledik. Hazırlayan: Hülya Ertaş


fotoğraflar: Emre Kapçak

Aydan Volkan: Benim düşündüklerim de biraz Cem’in söylediklerine paralel olacak. Mimarlık esasında her zaman bizim yaşadığımız, yaşarken fark etmediğimiz şekilde içinde siyaseti, ekonomiyi ve kültürü barındıran bir olgu.

27 XXI - EYLÜL 2013

Cem Sorguç: Mimarlık ve gündelik hayat, gerek dünya ölçeğinde gerekse yerel ölçekte birbirinden çok kopuk değil. Gündelik hayatın odak noktaları aslında yaptığımız işlere sirayet ediyor. Mimarlık da hem ederi hem uğraşları hem de ortaya koyduğu iş itibariyle doğrudan gündelik hayatla paralel gidiyor. Yani sonuçta biz gündelik hayatı tasarlıyoruz. Çalışan, konaklayan, yiyen, içen insana dair gündelik hayatı tasarlamaya çalışıyoruz, onu projelendiriyoruz ve açık ya da kapalı bir mekan yaratmaya çalışıyoruz. Dolayısıyla gündelik hayattaki tüm zafiyetlerin ve aksak noktaların, ekonomi ve politika da dahil olmak üzere, bütün muğlak noktaların mimarlığa yansıması çok doğal. Yine de Gezi’den sonra bir dönemi tarif etmemiz için daha çok erken olduğunu düşünüyorum. O kadar hızlıca taşların yerine oturduğu bir evrede değiliz, bu durumun henüz çok yeni olduğunu, dolayısıyla aslında biz ne konuşsak, 2014’ün Ağustos’unda ya da Eylül’ünde tekrar buna bakmakta fayda olacağını düşünüyorum. Bu, onun kıymetsiz olduğu anlamına gelmiyor, çok kıymetli fakat şu anda değerlendirmenin, özellikle mimarlık, kent ölçeğinde değerlendirmenin biraz erken olduğunu düşünüyorum. Bir de tabi aslında bu rahatsızlık yeni ortaya çıkan bir şey değil, zaten hepimiz için söz konusu olan bir rahatsızlıktı. Sadece Gezi Parkı özelinde düşünürsek bile birkaç senelik bir mesele. Ondan önce de, 10 sene önce de başka meselelerimiz vardı. Dolayısıyla biz yeni aymadık. Ancak şuna aymış olabiliriz: Toplumsal hareketin bu derece güzel bir şekilde gelişebileceğine, bir mekandan yola çıkarak kuvvetlenebileceğine ve başka noktalara sirayet edebileceğine ya da yeni kuşakların meziyetlerine vs aydık. Gezi’den sonra eminim ki mimarlık yapan kimse “A, parklar da varmış, kamusal alan diye de bir şey varmış.” şeklinde düşünmüyordur. Zaten yıllardır bahsedilen, okullarda dert edindiğimiz bir şeyden söz ediyoruz. Dolayısıyla bunun öznesi mühim tabi: Kimin için değişecek, kimin için değişmedi? Ama aktörleri değişirse, formülü değişir mi? Değişir.

Bu dergide ya da başka dergilerde yer alan eleştiri yazıları ya da sunulan mimarlık ürünleri bu coğrafyada üretilen parselin ya da kentsel ölçekteki işlerin toplamının yüzde birine dahi karşılık gelmiyor. Bugün tüm kentlerdeki TOKİ projelerine, başarısız kentsel dönüşümlere baktığımız zaman bunu fark ederiz. Evet, güncel olarak hükümet demokratik haklar konusunda temel insan haklarını hiçe sayan açıklamalarda bulunuyor ve bu yönde aldığı kararları uyguluyor. Aynı zamanda hükümetin demokratik, sosyal, ekonomik ve kültürel konularda aldığı kararlar, kimilerince olumlu, kimilerince olumsuz olarak toplumun sosyo-kültürel yapısının ve günlük yaşantı şeklinin görünür hale gelmesini sağladı. Gezi direnişinde gündeme gelen tüm konular ve bileşenler, son bir ayın, son 10 yılın değil, bence 20. yüzyıl başından bugüne bu toplumun bir türlü çözemediği sorunların kamusal mekana taşınmasıydı. Şunu diyebilirsiniz, TOKİ projelerine karar verilirken halka soruluyor mu? Dün de sorulmuyordu bugün de sorulmuyor. Merkeziyetçi siyaset "halka rağmen, halk için" gibi tuhaf bir sloganla, ideolojik argümanları değişse de 100 yıldır bu toplumdaki bireylerin birey olma haklarını yok sayıyor. Hal böyleyken Cem'in dediği gibi mimarlık gündelik hayatı tasarlarken; siyasetin ve toplumun gündelik hayatını görünür kılıyor. Bu açıdan bakıldığında her mimarlık ürününün parsel ya da kentsel açıdan doğru bir sonuç olduğunu söyleyemeyiz. Bana göre doğru, başarılı, güzel mimarlığı, yapıları ya da mekanları plastik etkileriyle değerlendirme yönteminin artık bu yüzyıl için demode olduğunun farkına varmalıyız. Gezi, mimarlığı etkiledi mi? Mimarlıktan öte, Gezi’nin en yoğun etkisi, insanların, kentlinin mimarlığın farkına varmış olmasında. İlk defa böyle bir şey oldu. Orada yapılan Topçu Kışlası’na, ki bir mimari üründür, tepki verdiler. Bu çok kıymetli bir şey. Keşke bizim yaptığımız mimari ürünlere de itiraz etseler, onlar hakkında görüş bildirseler; bir kentli ya da komşuluk hakkı olan biri, bizim projemizle de ilgili fikir yürütse... Bence Gezi sürecinde kentlinin mimarlığı fark etmiş olması, bizim fark ettiğimiz herhangi bir şeyden daha kıymetli. Bundan sonra da kentlerinde, kasabalarında, köylerinde görünürlük aracı olan mimarlık üretilirken onların da bir fikirleri olabileceğini ümit etmek istiyorum. Bunun için çok erken olabilir, Cem’in söylediği gibi bugünden yarına büyük değişiklikleri görmeyebiliriz. Çok öncesinden itibaren vardı bunun sebepleri ve etkilerinin de çok uzun süre devam etmesi ve izlenmesi gerekli. Bir yıl sonra belki aynı tarihlerde buraya geldiğimizde başka şeyleri konuşacağız. Bu, hem mimarlığın üretiminde olanların hem de mimarlık ürününü kullananların izlemesi gereken bir süreç. Biz okulda mimarlık eseri tasarlamak üzere eğitiliyoruz, böyle bir eğitim formasyonumuz var. Oysa bence bir mimar mimari ürün tasarlar, onun eser olma hali kullanıcıları ve izleyicileri

GEZİ'DEN SONRA MİMARLIK

Hülya Ertaş: Şu anda içinde bulunduğumuz durumu bir savrulma olarak nitelendiriyorum. Sanki hepimiz bir merkez etrafında dönüp dolanıyorduk, tavaf etmek olarak da düşünülebilir bu; sonra o merkezin etrafındaki çekim kuvvetinde ufak bir zayıflama oldu ve savrulmaya başladık. Bu merkezi isterseniz neoliberalizm, isterseniz ego, isterseniz de konformizm olarak düşünebilirsiniz. Bu savrulmayı yeni şeylerin başlaması için bir fırsat olarak görüyorum. Bu savrulma tanımına katılıyor musunuz ve mimarlığın bu savrulmadan gerek mesleki pratik açısından gerekse kavramsal açıdan nasıl yararlanacağını düşünüyorsunuz?


“Kamusal alanın nasıl tariflendiğinin tartışılması, Gezi’nin en büyük faydalarından biri olacaktır. Daha tanımlı ve başka bir dil yazmamız gerekiyor. ” Cem Sorguç tarafından belirlenir. Mimarlık Gezi’den çok mu etkilendi? Bence hayır, kentli mimarlığın faydalarının ya da belki zaman zaman zararlarının farkına vardı.

EYLÜL 2013 - XXI 28

GEZİ'DEN SONRA MİMARLIK

Yelta Köm: Hülya’nın başta sözünü ettiği o savrulma hali mimarlık mesleğinin içinde daima var. Ama nedense mimarlar ya da mimarlıkla meşgul olan insanların hiçbiri bu savrulma halini kabul etmeden sabit bir yanılsamanın içerisinden sürekli üretiyorlar. Aslında mimar, hem müşteriyle hem halkla ya da yerel yönetimle sürekli o çatışmanın içerisinde. Ama bir şekilde savrulmadan yaptıklarına inanarak bir şeyler üretiyor. Gezi’den sonraysa savrulduğumuzu anlamaya başladık. O rüzgarı fark ettik, cam açıldı bir anda ve rüzgarda sallanmaya başladık. Mimarlık açısından bence en önemli şey şu oldu: Mimarlar artık bir işveren olmadan, onlardan bir şey talep edilmeden, kendilerinin dışındaki aktörlerle de bir şeylerin olabileceğini fark ettiler. Bugüne kadar tüm kent meselelerinde mimarlar, kent uzmanları, şehir planlamacıları ya da Mimarlar Odası gibi sivil toplum örgütleri etkinken bir anda hikaye değişmeye başladı. Burada Gezi’nin en önemli unsurlarından biri olan merkeziyetçiliğe karşıtlığı da hatırlamak lazım. Nokta nokta gerçekleşen süreçler hep birlikte bir şeyi besleyebiliyor. Mesleki pratiğin içine bu yaklaşımı almak tabi biraz daha güç. Mimarlık sonuç olarak egosantrik bir meslek. Gezi belki biraz bunu yıkabilir. Diğer yandan da katılımcılıkla, bir arada olmakla Gezi’de inanılmaz bir ortam yaratıldığına, herkesin birbiriyle çok iyi geçindiği ütopik bir deneyim yaşadığına ithafen bir romantikleştirme var. Ama bu romantikleşmenin büyüsüne kapıldığımızda yine başka bir merkeziyetçiliğe, belli bir kabuğun içerisine doğru ilerlemeye başlıyoruz. Ve o romantik ortam, bir anda tüm çatışma hikayelerinden uzaklaşmaya ve tek bir doğrusu varmış gibi olmaya başlıyor. Gezi’den sonrası için konuşmak, belki romantikleştirme nedeniyle de henüz çok erken. O eleştirel uzaklığa daha yaklaşamadık ve o uzaklıktan bir şeyler söylemeye başladığınız zaman hemen dışlanıyorsunuz. Evet, orada çok inanılmaz şeyler yaşandı, bir arada güçlü bir üretim gerçekleştirildi. Ama bir yandan da bunun bütünleyici, kapatıcı bir çerçeve olmadığını, içerisinde tüm farklılıkların barındığını ve açık olduğunu akıldan çıkarmamak gerekiyor. Mesleki olarak bir mimarlık ofisinin Gezi’den sonra “Ben artık tüm projelerimi 'katılımcılıkla' yapacağım. Bana geliştiriciden bir proje geldiğinde sokağa çıkıp mahalledekilerle de bunun araştırmasını yapıp, onlarla konuşup; sana böyle bir model sunacağım.” diyeceğini pek sanmıyorum. Bunun olma ihtimali var ama çok düşük. Aydan Volkan: Profesyonel bir mimarlık ofisi olarak değil ama birey olarak ben yapabilirim söylediğin şeyi. Ama profesyonel bir mimarlık ofisinden bunu beklemenin çok mümkün olmadığını görüyorum. Ben birey olarak bu kavram üzerine düşünebilirim ve bir çalışma yapabilirim. Mesela bizim bir projemizde uluslararası sertifikasyon kabulleriyle benzer bir yaptırım vardı. Projeyi tasarlamadan önce yakın komşulara aktarmak, onların görüşünü almak, varsa istedikleri değişiklikleri yapmak gerekliydi. Ve tüm bu süreci projenin tasarım aşamasında yaşadık. Çevrede yaşayanların talepleriyle yerel belediyenin verdiği imar koşullarındaki kat sayısını bir eksilttik ve emsali %10 eksik kullandık. 20 yıllık meslek hayatımda ilk ve tek örnek. Yerel yönetimlerin, merkez yönetimden uzaklaşıp, güç kazanmaları gerekiyor. Bir yerel yönetim, merkezi yönetimden gelen dayatmacı siyasi söylemlerle hareket etmektense, tam tersine kendi yönettiği kentte yaşayanlar, üretenler, kullananlarla birlik olup, kentin ve kentlinin taleplerini merkezi yönetime iletmeli, dayatmalı. Yerel yönetimler partilerden bağımsız, hatta güncel merkez siyasetin üstünde bir konumda olmalı. Yelta Köm: Yerel yönetimlerin yakın gelecekte alacakları duruş bence çok önemli. Park forumları, insanların kendi mahalleleri ve etrafında olan biten üzerine konuşması yerel yönetimler için tam bir fırsat. Bunun üzerinden

cem sorguç

gidilebilir ve bunun mekanizmalarını yerel yönetimlerde kurabilirler. Yerel yönetimin yapması gereken artık foruma gitmek, yaşayanlarla iletişim kuracak katılımcı arayüzler oluşturmak. Mahallelinin, semtlinin ne istediğini onlarla konuşmak. Sinan Omacan: Gezi aslında uzun bir tarihsel sürecin dönemeci. Kendi başına olup bitmiş bir hikaye değil. Mimarlık açısından bakarken de, çok daha genel tarihsel açıdan baktığın zaman da öyle. Sadece Türkiye için değil, dünya mimarlığında olup biten şeylere, içinde bulunulan sosyo-ekonomik düzene baktığımız zaman, aslında Gezi tam da olması gerektiği zamanda gerçekleşen bir kırılma anı. Dolayısıyla o sürecin nereye gittiğine bakmak lazım, ben öyle bakıyorum en azından. 1988’de Philip Johnson’ın bir dekonstrüktivist mimarlar sergisi vardır. Sadece Koolhaas ile Gehry’nin az sayıda yapı inşa etmiş olduğu, çoğunluğu kağıt üzerinde kalmış projeleri olan mimarlardan bir grubun sergisi. Henüz neredeyse hiç iş yapmamış bir mimar grubu dünyayı dolaşarak 10 sene içerisinde bütün dünyada benzer türde iş yapan bir uluslararası mimarlık camiası oluşturdu. 1990’larda başladılar ve 2000’lerde artık oldukça yoğun bir şekilde iş yaptılar. 2010’da da bunun sonu geldi aslında. Hala iş yapıyorlar, yaparlar da ama o uluslararası mimarlık dünyasının tabanı olan sosyoekonomik düzen devam edemiyor artık, devam edemeyecek. O taban da aslında Gehry’nin daha saf bir adam olarak açıkça söylediği, Koolhaas’ın daha üstü örtük bir şekilde söyler gibi yaptığı Amerika’daki neo-muhafazakar ya da neoliberal politikaların oluşturduğu sosyo-ekonomik düzen. O olmadan uluslararası mimarlık camiasındaki fikirlerin hiçbiri, bu geniş yayılımı yapamazdı. O mimarlık dünyasının bence zaten kapanma zamanı geldi. Altındaki sosyoekonomik zemini kaybetmek üzere çünkü bu soğuk savaştan sonra oluşan bir dengeydi, artık bu da değişiyor, bütün dünya düzeyindeki siyasi ortamla birlikte. O zaten devam edemeyeceği için bu türden bir mimarlık dünyasının ve onun mekansal dünyanın bütün sembolik niteliklerini oluşturmasının hakimiyetine yavaş yavaş son veriliyor. Politik olanın üzeri örtük bir şekilde kabul edildiği bir mimarlıktan mekansal olanın sosyal ve politik bir mesele haline geldiği bir mimarlığa geçiliyor. Bence bu, böyle bir dönemeç. Gezi bunun içerisinde mimarlık dünyası açısından da önemli bir kırılma. Ama Gezi olduğu için değil, bunlar zaten değişecek olduğu için değişecek.


“Gezi, bendeki masumiyet duygusunu tekrar ön plana çıkarmaya çalışıyor. Masumiyeti hatırlatan şeyler, böylesi birtakım devrimci hareketler oluyor.” Aydan Volkan

Hülya Ertaş: Evet, Aydan’ın söylediği gibi iktidarın gündelik yaşantıyı mimarlık üzerinden biçimlendiriyor ya da bastırıyor olduğu durumun bence biz mimarlar olarak farkındaydık. Ama mimarlık ile politika arasındaki ilişkiyi net bir şekilde görünür kılma konusunda çekiniktik. Kendi adıma artık mimarlığı politik bağlamından ayrı bir şekilde konuşamayacağımızı düşünemiyorum.

Cem Sorguç: Ben de Sinan gibi bu meseleleri, küresel ve noktasal geçişler olarak görmekte fayda olduğunu düşünüyorum. Böyle konuşunca romantikler bana da kızıyorlar. Dünya üzerinde Pasifik’te, Uzak Doğu’da, şurada burada üretilen star mimarlık ya da ikonik mimarlık aslen bir sistem meselesi. Politik ve ekonomik olarak okumaya kalkınca aslında bu mevzu, kentlerin üzerinden, politikanın mimarlığı ve inşaatı da merkeze koyarak geldiği noktayı tarifliyor. Rahatsızlık da işte, gündelik hayattan çıkıyor. Kent sermayesi, vergilendirme, muhtelif farklılıkların arasındaki ayrımın açılması gibi bir sürü şey sayılabilir. Bu noktada kentlerin ekonominin yegane lokomotifi olması da rahatsız edici. Kimisinin düz yoldan kapitalizmin krizi dediği meselenin sonuçta mekan üzerindeki tezahüründen bahsediyoruz. O yüzden de sadece mimarlık üzerinden okumak ve bunun çaresinin de sadece mimarlar olduğunu düşünmek, sebebinin mimarlarda olduğunu düşünmek kadar yanlış. Dolayısıyla "Gezi’den sonra mimarlık değişir mi?" yerine "Gezi’den sonra hayat değişir mi?"yi sormak gerek. Çünkü çok bireysel olarak etkilendiğimizi düşünüyorum. Bu savaş içinde, deprem içinde yaşamaya benzer şekilde insan psikolojisinin değiştiriyor. Bence Gezi’nin bütün hafızamıza, gündelik hayatımızdaki yapma düşüncemize ve yöntemimize sirayet ettiği bir noktadayız. Sinan Omacan: Mimarlığın burada yine de merkezi bir konumunun olduğunu düşünebiliriz. Bütün süreçte de önemli çünkü kentli nüfusunun çok artması sonucu kent mekanı üstündeki spekülasyon herkesin hayatını doğrudan etkiler oldu. Yani kent hakkı dediğimiz, doğrudan doğruya bir insan hakkı ve çok belirleyici bir tarafı var artık. Mimarlık ortamı da giderek kent hakkı ihlallerinin meşrulaştırıcısı olmaya başlıyordu ve Gezi’de birtakım kırılmalar yaşandı. En son mimarlık camiasının konuşmaya başladığı konuları hatırlayalım: Artık yeni kamusal alanlarımız alışveriş merkezleriyle havaalanları mı? Mimarlık bunları giderek meşrulaştıran bir şeye dönüşmüştü. Gezi tüm bu tartışmalara kısa yoldan "Hadi oradan!" dedi. Havaalanından, AVM’den kamusal alan olmaz. Altında beş kat otopark olan binanın üstünde bir metre toprak dökünce orası park olmaz, bu insan hakkına tecavüzdür, yani mimari bir tartışma konusu değildir. Az önce uluslararası ortam üzerinden çok kabaca çizdiğim çerçeve, aslında sadece mimarlıkla ilgili olmayan çok büyük bir döngüyü dünya üstünde meşrulaştıran bir mimarlık ekolü yaratan bir sistemdi. Bu Türkiye’de ilk kez söylenmedi, bunun eleştirisi zaten yapılıyordu. Ancak Gezi’de bu net bir şekilde dile getirilmiş oldu. Bunların mimarlık dünyasında da onun dışında da net bir

Yelta Köm: Aydan kendi tasarladığı bina için de protestoların yapıldığı bir ortamın oluşmasını temenni etti ya zaten geziden sonra olacaksa o olacak, yani göğsü açık mimarlar ortaya çıkacak. Mimarlık sadece mimarların konuştuğu, sadece kendisiyle alakalı bir alan değil. Tam da Gezi’yle birlikte anladık ki, mimarlık hakkında aslında herkes konuşabiliyor. Biz başkalarıyla mimarlar olarak konuşmayı beceremiyormuşuz. Aslında herkesin zaten mimarlık hakkında bir fikri var, bunun farkına vardık. Herkes konuşmaya başladı ve bu sefer ne oldu? Ben, kendi adıma mimar olmayan arkadaşlarımla anlaşmak için kendime yeni bir dil oluşturmaya başladım. Mimar olmayanlarla konuşmak, anlaşmak için yeni bir dil, yeni kelimeler gerek. Diğer yandan mimarlık pratiğini icra ederken eleştirel olma şansı var mı? Onun alanı nasıl yaratılır, öngörülür? Yaptığın üretimi nasıl eleştirel hale getirebilirsin?

29 XXI - EYLÜL 2013

aydan volkan

Aydan Volkan: Koolhaas’ın 2002’de çıkan Great Leap Forward kitabını görür görmez Çin’in elden gideceğini anlamıştım. Koolhaas kitabında bütün Çin'i kültürel, ekonomik, politik olarak müthiş bir şekilde MR’dan geçiriyor, bütün ülkenin katmanlarını tarıyordu. İşte bu, oraya neoliberazimin gideceğinin ilk sinyalleriydi. O yüzden mimarlığı, mimarlık üretimini diğer konulardan ayrı tutmanın, idealize etmenin çok romantik bir şey olduğunu düşünüyorum. Mümkün değil. Mimarlık iyisiyle, kötüsüyle bu dünya konjonktürünün meşrulaştığı, görünür kılındığı ve dokunulabildiği bir alan. Yani biz bugünkü Türkiye’de ne yapıyorsak, bugünün Türkiye'sindeki sosyo-ekonomik, sosyo-politik durumun yansıması. Neleri eleştirdik? Örneğin kapalı konut yerleşimlerini çok eleştirdik. Kendisi de bu projeleri yapan bir arkadaşımız bunu eleştiren bir sergi yaptı. Sonuçta yanlış olduğunu bile bile yaptığımız zamanlar da var, bu konuda biraz kendimizi de teslim edelim. Kulakları çınlasın Nevzat Sayın'ın dediği gibi bu "bir örgütlü suç ortaklığı". Kendimizi konunun dışına çıkarıp temiz tarafta bırakmak, çok romantik bir durum. Biz bu sürecin bir parçasıyız. Ama öte yandan Gezi’de olanlar benim şirketimi etkilemedi, beni ve ofisimde çalışan mimarları bireysel olarak etkiledi. Yani bugün işleyen projelere geri dönüp yatırımcıların yanlış düşündüklerini söyleyecek pozisyonda olmasak da biliyorum ki bundan sonra yaptığım işleri bir kez ve bir kez daha düşüneceğim. Gezi bireysel olarak benim mimarlık üretimimi etkileyecektir. Gezi’de ya da benzeri direnişlerde olanların bir anda Türkiye’de ya da dünyada mimarlıkta çok etkili bir değişim etkisi yaratacağını düşünmüyorum. Daha doğrusu mimarlığın dünyayı değiştireceğini de düşünmüyorum. Tersine dünya, mimarlığı değiştirecek, insanların yaşayışları ve dünyaya bakışlarının değişmesi sonucunda biz o yeni bakışları yine görünür kılacağız. Yani onun farkına vardıracağız. Bizim misyonumuz bir değişimden öte, değişen bir durumu görünür kılmak. Verilen bağlam içinde kalıyoruz, o bağlamın doğruluğunu ya da yanlışlığını sorgulayabiliriz ama bir mimarın bunu değiştirme gücünün olduğunu düşünmek romantik bir tutum. Diğer yandan ben birey olarak bir şeylerin değişmesi için çaba sarf edebilirim. Mimarlık ceketi dışında, birey haklarını önceliğine alan Aydan Volkan'ın kentsel ve toplumsal yaşantının daha iyi olması için neler yapabileceğini düşünebilir ve uygulamada bildiği entelektüel formasyonu olan mimarlığı da kullanabilir. Ancak mimarlığı ve mimarları o kadar da merkeze koymuyorum.

GEZİ'DEN SONRA MİMARLIK

şekilde görünür olacağını ve mimarlığın da burada önemli bir payı olduğunu düşünüyorum.


“Gezi’nin verdiği fırsat şu oldu: Biz kendimiz de bir gündem yaratabiliyoruz, bunun konuşulma fırsatı da var, bunu konuşacak bir kitle de var.” Yelta Köm

EYLÜL 2013 - XXI 30

GEZİ'DEN SONRA MİMARLIK

Aydan Volkan: Mimarlık dünyasının belli açılardan siyasete benzeyen yanları var. Mimarlar da zaman zaman düşünce sistematiğinde siyasetçilere benziyorlar. Siyasetçi bugün ne diyor? "Benim doğrum evrensel doğru. Ben ne yaptım ki Gezi’dekilere? Ekonomik olarak onları rahat ettirdim, onlarsa bana isyan ettiler." Çünkü siyasetçinin kendi tariflediği bir doğrusu var ve onun herkes için doğru olduğuna inanmak istiyor. Biraz önce dediğim gibi kentli ve kullanıcılar bizim projelerimizi eleştirse diyeceğiz ki "Ben o kadar kafa yordum ve bu mekansal çözümün kullanıcıları için çok iyi olduğunu düşünüyorum." Gezi’den sonra belki mimarlığın iletişim şeklini, mimarlığın mimar olmayanlarla konuşma şeklini sorgulayabiliriz. Çünkü mimarlık merkeziyetçi bir meslek, mimarlar olarak da çok kapalı bir grubuz. Örneğin bir dergide bir projeyle ilgili bir eleştiri yazıldığında hemen saflarımızı belirliyoruz, o eleştiriye katılanlar ve katılmayanlar olarak. Oysa buna gerek yok; o eleştiri yazılabilir, herkes kendi fikrini söyleyebilir. Biri çıkıp da Atatürk Kültür Merkezi’ni hiç beğenmediğini söylese, eskiden çok sert cümlelerle cevap verirdim; şimdi en azından ne kastettiğini anlamaya çalışıyorum ki benimle aynı düşünmeyenle iletişim kurup tarihsel ve kültürel bağlamıyla AKM'nin bence neden yıkılmaması gerektiğini anlatabileyim. Bizler mimarlık için o kadar çok doğru koyuyor ve onları sorgulamadan olduğu gibi kabul ediyoruz ki statik bir düşünce yumağının içinde kalıyoruz. Bu durum istisnalar dışında sadece Türkiye'de değil, dünyadaki mimarlar için geçerli. Birçok konu üzerine argüman geliştirmeyi mimarlar olarak severiz; pergelin bir ucunu bir yere batırıp onun etrafında dönmeyi de. Belki de yeni yüzyılın bize gösterdiği güncel verilere baktığımızda illa ki pergeli sürekli bir yere saplamamız gerekmiyordur. Öyle ki ürettiğimiz mimarlığı da etkileyecek olan düşüncelerimizde savrulmamız gerektiğine inanıyorum. Her savrulmanın yeni bir karşılaşma ve buluşma anı olduğunu düşünüyorum. Sinan Omacan: Ben 1990-95 arasında mimarlık okudum. İlk mezun olduğum seneler bugünkü gibi bir inşaat patlaması yoktu ama kuramsal kısmında yazılıp çizilenlerin bir ağırlığı vardı. Şimdi çok sayıda yapı yapılıyor ama kuram ve eleştiri sıfır. Bu sürecin karakteri bu aslında; buna zaten bir parça kuram ve eleştiriyi eklesen bu kadar hızlı yapamazsın. Onun da getirdiği bir birikme var, bu süreç kırılacaktır. Örneğin bırakın Gezi Parkı’nı, sadece Taksim Yayalaştırma Projesi denilen şeyin aslen yayalaştırma projesi olmadığını önce Türkiye'de mimarlara anlatmak gerekiyordu. O bir battı çıktı projesi, yayalaştırma değil. Türkiye'de hala daha yolu yeraltına almanın meydanı yayalaştırma olduğunu sanan mimarlar vardı, en azından artık kimse bunu rahatça söyleyemez, utanacağı için. Yarışma

yelta köm

projelerine bakarsanız görürsünüz bir sürü battı çıktı projesi. Kısa vadede mimarlık kolayca değişecek falan değil ama şu battı çıktı projelerinden vazgeçse mimarlar, bu da bir şeydir. Cem Sorguç: Kamusal alanın ne olup ne olmadığı o kadar muğlak ki iş alışveriş merkezlerinin kamusal alan olup olmadığının tartışılmasına dek varmıştı. Kamusal alanın nasıl tariflendiğinin tartışılması, Gezi’nin en büyük faydalarından biri olacaktır. Daha tanımlı ve başka bir dil yazmamız gerekiyor. Hem mimarlar açısından hem de şehirde yaşayanlar için böylesi bir iletişim yöntemi geliştirilmeli. Gezi Parkı’ndan söz ederken Topçu Kışlası'nın imitasyonunun oraya yerleşmesi itiraz edilecek bir şey olabilir. Mimarlar olarak böylesi bir imitasyona itiraz edebilirsiniz ama asıl itiraz edilecek nokta ondan evvel, o alana müdahale edilme yöntemi olmalı. Biz ikinci konuşacağımız şeyi, yani Topçu Kışlası'nı tartışmaya başladık, halbuki orada başka bir mesele vardı. Orada 31 Mayıs’ta toplanan insanlar kamusal alanı istediler, konu Topçu Kışlası'ndan önce buydu onlar için. Aydan Volkan: Yine konu yerel yönetimler ve kentli konularına geliyor. Biz Gezi Parkı'ndaki olan biten üzerine Derdimiz İstanbul grubu olarak Belediye Başkanımız Kadir Topbaş ile görüşmeye gittik. O da bizi büyük bir nezaketle karşıladı. Yanında Topçu Kışlası’nın mimarı Halil Onur da vardı ve bize iki buçuk saat kadar projeyi anlattılar. Ve başkana tartışılacak konunun yapı olarak Topçu Kışlasının mimari üslupsuzluğundan öte, Gezi Parkı'na yani kamuya ait kamusal bir alana neden yapı yapılmaması gerektiğini meslektaşımız olarak kendisi ile konuşmak ve tartışmak için görüşmeye geldiğimizi söyledik. Nasıl bir yapı yapıldığı önemli değil, ister Peter Zumthor, ister Halil Onur yapsın. Ne fark eder ki? Alışveriş merkezlerini yüzyılın mabetleri olarak tanımlayanlar var. Oysa orada bu “yüzyılın mabedi”ne ihtiyaç yoktu. Cem'e katılıyorum. Topçu Kışlası’nın soğan kubbelerini argüman olarak kullandı bazı mimarlar, oysa ilk argüman şu olmalıydı: Burası bir kamusal alan ve buraya yapı yapılmamalı. Ondan sonra kentliye “Gezi Parkı'nda ne olmasını istiyorsunuz?” gibi bir soru sorulduğunda, bu süreç tartışılabilirdi. Oradan çıkan sonucu mimarlar, kentsel tasarımcılar ve peyzaj mimarları birlikte görünür kılabilirdi, bence mimarlığın tek misyonu Gezi Parkı özelinden hareketle tüm Türkiye'deki kamuya ait kamusal alanlarda yapı yapılmaması üzerine olmalı. Gezi direnişinden çok çok önce belki sizler de duymuşsunuzdur, sanırım yazılı basında da Topçu Kışlası ile ilgili “Ama Başbakan istiyor” minvalinde bir haber çıktı. Ben


“Politik olanın üzeri örtük bir şekilde kabul edildiği bir mimarlıktan mekansal olanın sosyal ve politik bir mesele haline geldiği bir mimarlığa geçiliyor.” Sinan Omacan

bunları duyduğumda şaşırmış ve üzülmüştüm, hatta inanmak istememiştim. Bu ülkeyi yöneten en üst düzeyin kendisi de bir kentli olarak, sayıları ne kadar olursa olsun kentlilerin kamusal alanına yapı istemediği bu duruma karşı, kişisel mülkiyetiymişçesine ısrarcı olmasını hala anlayabilmiş değilim. Hülya Ertaş: Masanın romantiği olarak, mimarların bir ortak çözüm üretip üretemeyeceklerini sormak istiyorum. Son yıllarda en çok rastladığımız, "Ben yapmasaydım başkası yapacaktı." cümlesiyle hala bu sıklıkta karşılaşacak mıyız? Yelta Köm: Sen yaptıysan da nasıl yaptın bir açıkla. O pergeli ille bir yerlere koyma da kendi üzerine koy ve nasıl olduğunu anlat. O tüm süreci dışarı dök, böyle bir şansın da var. Buna samimiyet diyorum. Madem yapıyorsun, her şeyi de söyle. Onu başka yollarla anlatmaya çalışmadan, nasıl ve neden yaptığını anlat. Kent merkezinde yapılan birçok proje için de şu an bu geçerli. Ama sen bununla nasıl uğraştın, nasıl bir süreçten geçtin, bunu ne kadar dışarıya açabiliyorsun? Bu bir şeffaflık meselesi. Ancak proje bittikten sonra değil, süreç boyunca bunun paylaşılması önemli. Belki mimarlar Gezi’den sonra süreçleri nasıl şeffaflaştırabilecekleri üzerine kafa yorabilirler.

Cem Sorguç: Mimarlığın sadece yapı yapma sanatından çıkıp, başka şeylere de vesile olduğu, başka damarları da olduğuna dair bir etkisi olacak Gezi’nin diye umut ediyorum, özellikle mimarlık öğrencileri, mimarlık okumaya meyledenler ve yeni mezunlar için. Biz biliyoruz ki, mimarlıktan mezun olan neredeyse bütün öğrencilerin bir yapı yapma aşkı vardır, mimarlık bununla tanımlıdır aslında. Ama geldiğimiz zaman itibariyle başka kanalların da olduğuna dair de bir işaret doğurdu aslında Gezi. Bunun sosyolojiyle, ağaçla ya da disiplinlerarası birtakım alanlarla birlikte besleneceğini ya da akıl çeleceğini düşünüyorum. Diğer yandan tabi doğrudan kentlileri etkiledi. Hakikatten kentsel mekanın nereye gittiğine dair en azından bir su kaçtı kentlilerin kulaklarına. Aydan Volkan: Gezi Parkı’nı sadece kendi metrekaresi içinde bir alan olarak görmüyorum. Bütün İstanbul’daki benzeri kamusal alanlarda aynı sıkıntılar var. Kendi kendime sorduğum bir soruyu size de sormaya çalışacağım. Kamusal alan tarifi zaman içinde kentlinin kullanım şekline göre değişebilir mi ya da değişebilmeli midir? Yani bugünkü, 2013’teki kentlinin düşüncesine göre mi karar verilmelidir? Yoksa daha evrensel bir tanım içinde, yüzyıllar geçse de o kamusal alan tanımı sabit midir? Onu sorgulamaya çalışıyorum. Birtakım sosyologlar örneğin Sinan’ın söylediğinin tam tersi bir şey söylüyorlar: Alışveriş merkezleri de kamusal alandır diyorlar. İnsanlar içeriye çoluk çocuk girerler, hiçbir alışveriş, yeme-içme eylemi yapmadan bütün günlerini eyleyerek aynı kapıdan dışarı çıkarlar. Sinan Omacan: Hiçbir toplumsallık üretmemeye programlı olduğu için, alışveriş merkezleri kamusal alan olamaz. Bunun içerisinde hiçbir toplumsal temas yok. Bütün gününü geçiren insan hiçbir toplumsal temas üretmeden evine gitmeyi başardığı için orası bir kamusal alan değil. Zaten bence Gezi Parkı, mimarlar açısından da, sosyologlar açısından da bu tartışmaları kapattı. O, artık daha fazla iddia edilemez. Cem Sorguç: Kullananların edilgen ve etken olmasıyla ilgili bir tanım kamusal alan. AVM’ler içindekileri tamamen edilgenleştiren yerler. Bu ayrımı daha iyi ortaya koyduğu için müşterek alan tabirini kullanmayı daha çok seviyorum. Yelta Köm: Kamusal alan tanımlarının içerisinden bakınca benim de kendi kendime sorduğum bir soru var. Acaba biz, Gezi Parkı’nı deneyimlemiş olanlar, gerçekten de kamusal alanda herkesle buluşmaya o kadar yatkın mıyız?

31 XXI - EYLÜL 2013

sinan omacan

Yelta Köm: Bunun Aydan’ın dediği gibi bir sorgulama alanı, bir kavga olduğuna katılıyorum. O kavgadan kaçıyor musun, yoksa giriyor musun? Kavgaya girdiğin zaman ne yapıyorsun? Ben çok iyimser bir insanım, herkesin orada kavga ettiğine inanıyorum ya da inanmak istiyorum. Ama sen orada sakinleştirerek mi kavgayı sonuçlandırmaya çalışıyorsun, yoksa karşındakinden dayak yiyerek, yenilerek mi ayrılıyorsun? Tabi ki içine girmeden konuşmak çok güç, ama %1 bile olsa senin oradaki değiştirme şansın, o kavganın içine girmek gerekiyor. Tek mesele, bununla nasıl baş ettiğin.

GEZİ'DEN SONRA MİMARLIK

Aydan Volkan: Mimarın orada tek bir hali var: yapıp yapmama hali. Yapmaya başladıktan sonraki süreçte elinizde birtakım koşullar var, o koşulları kendi mimari görünüze, mimarlık idealinize ya da mimarlığı nasıl algıladığınıza göre şekillendirmeye başlıyorsunuz. Zaten mimarlık öyle değil midir? İlk önce kendinizi inandırmakla başlar. İnanmak da aynı zamanda bir yanınızı kandırmaktır. Bazı projeler, örneğin kentin siluetiyle çok uyumsuz olduğu için yapılmaması gerektiği yönünde eleştiri alıyor. Mimarın orada o andaki tek kişisel duruşu olabilir: baştan o koşulları görüp o projeyi yapmamak. Ama koşulları öngöremeyip projeyi çalışmaya başladıktan sonra her mimarın süreci sorguladığına inanıyorum. "Ben yapmasaydım başkası yapardı" durumlarının hepsi kendi bağlamları içinde konuşulabilir.


GEZİ'DEN SONRA MİMARLIK EYLÜL 2013 - XXI 32

Hülya Ertaş: Öğreniyorsun. Çok öğrenilebilir bir şey bu. Çok yalıtılmış hayatlarımız olduğu için, o "çok çeşitlilik"e çok kapalıyız. Birtakım ötekileştirici reflekslerimiz var. O reflekslerle her seferinde ve her konuda başa çıkmayı öğrenmemiz gerekiyor. Bence parktaki durum da ona çok yakındı ve birçok insan için bu anlamda öğretici de oldu. Aydan Volkan: Neoliberal politikalar, insanların kendi kampları içinde yaşaması, sadece kendiyle benzeşen kişilerle sürekli temas etmesi ve kendinden olmayan, kendiyle aynı düşünmeyenle pek de karşılaşmaması -hatta onlara düşman olursa daha da iyi- üzerine kurulu. Çünkü bu sayede neoliberal politikalar bu toplulukları daha kolay yönetebiliyorlar; üstten, merkeziyetçi bir yönetim politikasıyla tanımlanmış birtakım grupları manipüle etmek ve yönetmek çok daha kolay. Ne zaman ki bu karşılaşma, karşılaşmanın sonucunda buluşma, buluşmanın sonucunda da kaynaşma ortaya çıkar, o zaman bu merkezi yönetimlerin çok da istemediği bir şey olmuş olur. Çünkü o kaynaşma içinde kendince o ayrıştırıp gruplaştırdığı kesimlerin tanımlanması olanaksız hale gelir. Gezi’de bence o kaynaşma anını yaşadık. Bir tarafta BDP’liler bir şey söylerken arka taraflarında Kemalistler durabiliyordu, diğer tarafta da Antikapitalist Müslümanlar başka bir şey söylüyordu. Herkes birbirini bir şekilde dinliyor ve anlıyordu. Bugün siyasetin en çok ürktüğü şeyin bu karşılaşma ve kaynaşma anı olduğunu düşünüyorum. Bu sadece Türkiye değil, dünya genelinde neoliberal politikaların döndüğü her ülkenin yöneticileri açısından çok tedirgin edici bir şey. Farkındasınızdır, bugünkü siyaset bize nerelerde toplanabileceğimizi işaret ediyor: Avrupa Yakası’nda Zeytinburnu’nda, Anadolu Yakası’nda da şimdi denizi doldurarak oluşturdukları Maltepe’de. Bugünkü hükümetin kamusal alanı kontrol etmek istediği aşikar. Sinan Omacan: Bu tarif ettiğin karşılaşma ve kaynaşma anı işte tam da kamusal mekan. Hükümet de bunu yok etmek istiyor, kontrol etmek değil. Zaten kontrol altına aldığın an orası bir kamusal alan olmaktan çıkıyor. Hülya Ertaş: Bir taraftan da kent ölçeğinde konuşuyor olduğumuz mekansal ayrışmanın çok net bir şekilde görünür hale geldiği bir deneyimdi Gezi. Kentte normalde hiç karşılaşmadığımız bu kadar çok grubun olması, hepimizin Aydan’ın dediği gibi kamplarda yaşadığımızın çok iyi ispatı. Cem Sorguç: Gezi’nin kıymeti bundan sonra ortaya çıkacaktır. Toplumsal olarak bir şeyler olduğu kesin. Gezi ve Taksim Meydanı bu kentin merkezi. Kentteki

yaşamı ve kentin sorunlu diğer noktalarını Gezi’nin nasıl tetikleyeceği daha mühim. O zaman Gezi’nin bir şeye faydası oldu diyebiliriz mekansal olarak. Bizim maruz kaldığımız muhtelif alanlar var şehir içerisinde. Gezi oralara nasıl sirayet edecek? Kuzeyde üçüncü köprü, Kanal İstanbul, Adalar, Olimpiyatlar vs gibi çok sayıda sorunlu konu var. Temennim Gezi’nin sadece kendi mekansallığında kalmayıp hakikaten tüm kent ölçeğinde etki göstermesi. Yelta Köm: Gezi’den öğrendiğimiz en önemli şey, gündemi bizim de belirleyebilecek olduğumuz. İçine çekilmeye çalışıldığımız gündemlerin dışında başka noktalarda, farklı şeyler yaparak kendi istediğimizi konuşmaya başlayabiliriz artık. Ve bunu daha geniş alanlara da yayabiliriz. Biz hep bunlarla mı uğraşacağız? Nereye kadar uğraşacağız? Ne zaman başka yere bakmamız mümkün olacak? Bunun gibi sorular biraz bezginlik yaratmaya başlamıştı artık. Sürekli bir gündem önümüze geliveriyor. Biz de bir şeyler yapmak istesek de onu kendi gündemimize bile alamıyorduk, bizim dışımızda belirlenen gündem bizi sürekli meşgul ettiğinden. Gezi’nin tam da verdiği fırsat şu oldu: Biz kendimiz de bir gündem yaratabiliyoruz, bunun konuşulma fırsatı da var, bunu konuşacak bir kitle de var. Bize bu güveni verdi. Sinan Omacan: Türkiye’de eğitimden de başlayarak mimarlığın ister istemez daha politize olacağını düşünüyorum. Kentle uğraşmak, yapı yapmak gibi meselelerin inşai bir iş olmaktan önce sosyal ve politik bir mesele olduğu giderek daha fazla ortaya çıkıyor. Bunları görüp, bunların üzerine düşünüp, bunlarla kendi kararlarını, tercihlerini üretmeden zaten bunlar üstüne mimarlık yapamıyor olacaksın artık. Çünkü bunlar artık sadece bizim kendi aramızda tartıştığımız meseleler olarak kalamaz, bunlar üstünde bir şey söylemek gerekiyor ki sen toplumsal olarak bir işe yarayasın. Mezun olduğumdan beri çok yüklü miktarda yapı yaparak pratiğin içinde olan biri değilim. Ama şimdi, ancak bütün bunların konuşulabilir olduğunu hissettiğim zaman, yapı yapabiliriz diye düşünmeye başladım. Aydan Volkan: Ben mimarlığı sadece kent üzerinden okumamamız gerektiğini düşünüyorum. Köyler, kasabalar da var, insanların yaşadığı her mekan önemli. Her konuda işleyebilecek geniş bir düşünsel boyuta geçmemiz ve bunun da siyasetle ilişkisini göz ardı etmememiz gerekiyor. Siyasetten ve akışkan güncel hayattan uzak durarak ilerlememiz mümkün değil. "Bizim önümüze bir parsel geldi, oraya da bir yapı yaptık." durumundan öteye geçmemiz gerekiyor. Bunu nasıl yapacağımızı sorarsanız da bilmiyorum. Cengiz Aktar’ın bir toplantıda dile getirdiği gibi 1903’ten


GEZİ'DEN SONRA MİMARLIK

Cem Sorguç: Bu ülkede oluşmuş herhangi bir mimarlık geleneği yok. Zaten pataküte giden bir halimiz var, biz mimarlar da bu gidişe dahiliz. Bu topraklara özgü bir dağınık halimiz var. Bunun bazen çok kıymetli şeyleri de beraberinde getirdiğini düşünsem de bir yandan da mimarlık yaparken hesapsız kitapsız bir halimiz var. Dolayısıyla Gezi, bu ülkede bir mimarlıktan bahsedeceksek -henüz önümüze gelmeyen, şu ana kadar da olmayan- onun çıkış noktası olabilir. Sadece mimarlık için değil, iyi bir müzik için de Gezi bir başlangıç olabilir, iyi bir grafik için de olabilir. Sadece toplumsal olarak değil, üretime, yaşama, sanata, gündelik hayata dönük -mimarlık da bunun içine dahil olmak üzere- bir başlangıç olabilir, başka bir hale gelebilir. Bunun için özel olarak bir şey yapmamıza gerek de olmayabilir. Bir şey devrilip de yerine yenisi geliyor gibi değil de, belki de bunun olmasını zaten bekliyordu bir eşik tanımlamak için gibi düşünebiliriz. Ben çok umutluyum. Sinan Omacan: 2009-2010’dan beri dünya genelindeki meydan işgali meseleleriyle birlikte mekansal olanın önemi çok güçlü bir şekilde vurgulandı. Mekansal olanın öneminin tekrar gündeme gelmesi çok mühim. Hakikaten Türkiye’de neredeyse son 10 yıldır siyasetçilerin yaptıkları mitingler televizyon kameralarına, yani televizyondan izleyecek adama göre yapılıyor. Mekansal değerin sıfıra indirgendiği durum, şimdi tersine döndü. Toplumsal olarak bir değer üretebilecek olan, mekansal olandır, mekansal ilişkiden türer. Bu düşünce çok güçlü bir şekilde ortaya çıkınca benim için çok güven verici bir durum oluştu. Mimar olarak bir işe yarayabileceğimiz konusunda da bir umut verdi. Her şeyin dijital -zamansız ve mekansız- bir ilişki türü üstüne inşa edildiği ve iyice kabul

edilip aşılamayacak bir şey haline geldiği durumdan çıkmak ve mekansal olanın başka türden ilişkiler doğurabileceğini, başka türden sonuçlara neden olabileceğini, farklı değerler üretebileceğini görmek iyi geldi. Mimarlık da bu mekansallığın üretilmesi olduğuna göre, mimarlığın da toplumsal olarak bir işe yarayabileceği konusunda ciddi bir umut oluştu içimde. Yelta Köm: Ben en başta sözünü ettiğim romantizm konusuna geri döneceğim. Kendimi de o romantiklerin arasına koyabilirim, ki zaten oraya koyduğum için rahatlıkla bunu konuşabiliyorum. Bir temennim, bir noktadan sonra konudan uzaklaşıp Gezi’yi de eleştirel olarak ele almak. Biz o ütopik alanın tekrarını değil de herkesin konuşabildiği, çatışmalı alanı nasıl kurabiliriz? Dahası mimarlığın tüm süreçlerine başka disiplinleri de katarak kendimizi dönüştürmeye başlayabiliriz. Soru soran bir mimarlığa ihtiyacımız var artık. Verili yönetmelikten nasıl daha fazla metrekare çıkarabileceğimizden başka sorular üretmeye ihtiyacımız var. Bence eleştiri yazılı olandan eylemsel olana geçtiği ve mekansallaştığı zaman kalıcı olmaya başlıyor. Bunun daha önce noktasal örneklerini görüyorduk, özellikle sanatçıların daha rahat bir şekilde kentsel mekana müdahalelerinde. Şimdi mimarlar da yavaş yavaş bunun farkına varmaya başlıyor. Mimarlardan da öte herkes bunun farkına varmaya başlıyor çünkü sokak, yani kamusal alan herkesin kendini ifade edebileceği yaratıcı bir medya. Oranın üzerine istediğimiz şeyi koyabiliriz, oradan mesajınızı vermek daha kolay. Her ne kadar sosyal medya onun daha çok görünür olmasını sağlasa da ne olursa sokakta oluyor. Sokakta olmasının da etkili olması bence mekansallaşması. Mekansallaştığı zaman insanlarla daha fazla iletişim kurmaya başlıyor. Aydan Volkan: Son on yıldır neoliberal ekonomi sebebiyle o kadar fazla deneyimledik, o kadar fazla ürettik ki biraz masumiyetimizi kaybettik. Sonuçta beynimiz de belli katmanlardan oluşuyor ve hep yeni baskın durum bir öncekinin üzerini kapatıyor. Gezi, bendeki masumiyet duygusunu tekrar ön plana çıkarmaya çalışıyor. Masumiyeti hatırlatan şeyler, böylesi birtakım devrimci hareketler oluyor. Gezi’nin mimar olsun ya da olmasın, masumiyet duygusunu herkese hatırlatmaya çalıştığını görebiliyorum. Gezi’nin gündelik hayatımızda üzerimize yüklenen birtakım deneyimlerle örtülmeye çalışılan yükleri kaldırmak için bir çaba olduğunu düşünüyorum. Eğer Gezi’den romantik bir söylem çıkaracaksak, bence tek kelimeyle masumiyettir.

33 XXI - EYLÜL 2013

beri bu coğrafya ister kent, ister köy, kasaba ölçeğinde olsun, hep merkezi yönetimlerle yönetilmiş, yerel yönetimler hiçbir zaman güçlü olmamış. İster köylü, ister kentli, ister kasabalı olsun eğer tepeden inme birtakım kararlarla onun mekanı yönetiliyorsa, yerel yönetim güçlü değilse orada yaşayan insanlar da güçlü olamaz. Mimarlık eğer siyasete girecekse, bundan sonra Türkiye mimarlığı daha siyasi bir tavır alacaksa bence yerel yönetimlerle istişareye geçmesi, hatta yerel yönetimleri nasıl güçlendirebileceği üzerine fikir geliştirmesi gerekiyor. Eğer insanların mekanlarını yaratan bir mesleğimiz varsa; –ister park, ister bir kulübe, ister çok katlı bir ofis, hastane, otel ölçeğinde olsun- bunun için nasıl bir mimarlık ürünü ortaya koyarsak koyalım, en önemli nokta yapıların ve mekanların kullanıcıları olan kentlilere, yaşadıkları yere dair nasıl söz sahibi olabilecekleri konusunda yardımcı olmamız gerekiyor.


İklimsel Detaylar URASXDİLEKCİ MIMARLIK TARAFINDAN TASARLANAN PROJE, GÜNEŞİN AÇILARINI KULLANARAK GÖLGELER YARATIRKEN KUZEY IŞIĞININ OLUMLU ETKİLERİNİ DE TASARIMIN BİR PARÇASI HALİNE GETİRİYOR.

EYLÜL 2013 - XXI 34

YAPI - KONUT - İZMİR

fotoğraflar: Özgür Arı

İklimi ve termal su kaynaklarıyla öne çıkan Çeşme Yarımadası’nda Boyalık Plajı'nda konumlanan projede yer alan tüm konut birimleri denizi kesintisiz görebilecek şekilde tasarlanmış. Etkin güneş yönü olan güney cephesini arkasına alan proje alanı, denize daha yakın alçak yapılanmalar ile arkadaki yüksek yapıdan oluşuyor. Aynı zamanda rüzgarı da kesen alçak yapılar iki cephede de kullanılabilir dış alanlara, alt katlar ise güneydeki güneş alabilen iç bahçeler sayesinde aydınlık bir kurguya sahip.

Mİ’COSTA

uras x dilekci mimarlık

Her bir ünitenin açık alan kullanımı için geniş bahçe ve teras alanları bulunan projede bu mekanların gökyüzü ve ufukla buluşması amaçlanıyor. Bu paralelde güneşin ortadaki avluya daha fazla gelmesini sağlamak için yapı her katta iki metre güneye doğru geriye kaydırılmış. Böylelikle aynı zamanda güney cephesinden gelen etkin güneş için avantajlı gölge alanı yaratılıyor. Üniteler farklı hava durumlarına göre kullanılabilecek bir iç-dış

mekan kurgusunun geçişliliğine sahip. Denize sıfır bir konumda olmasının yanı sıra kuzeyden gelen rüzgar dönemleri için de korunaklı bir iç avlu oluşturulan projedeki bu avlu, ön ve arkadaki ünitelerin birbirleriyle ortak buluşma ve dağılma noktasını oluşturuyor. Bu mekandan, kapalı alandaki giriş lobisi, sosyal merkez, restoran ve spa gibi birimlere geçilebilirken açık alan ise havuz ve termal havuzu barındırıyor. Proje alanına; orta alandaki ana giriş holü ile sağlanan erişimin yanı sıra, kuzey cephesinden bir üst kottan da giriş yapılabiliyor. Ekoloji ve sürdürülebilirlik kriterleriyle tasarlanan projede pasif iklimsel verilerin kullanımı önem kazanıyor. Rüzgar etkisi aynı zamanda ünitelerin iki cepheli kurgulanması sebebiyle iç mekanlarda gerekli havalandırmaya katkıda bulunuyor, iki cepheli üniteler kuzey-güney yönünde havalandırma imkanı bulabiliyor. Kış döneminde ısı enerjisi, jeotermal su ile temin ediliyor. Projede yangın suyu depoları ve havuz suyu “reverse osmosis” yöntemi ile denizden elde ediliyor. Yapıda kullanılan elektrik enerjisi ise Çeşme bölgesinin genelinde yaygın olarak kullanılan rüzgar türbinlerinden elde edilen enerjiden temin ediliyor.


YAPI - KONUT - İZMİR 35 XXI - EYLÜL 2013

karşı sayfada Yapı, cephe ve peyzaj ilişkisi bu sayfada en üstte solda: Konutların terasları ve sirkülasyon alanları üstte solda: Geçirgen cephe ve bina ilişkisi üstte: Cepheden bir kare solda: Yapının konumlanışı ve peyzajla olan ilişkisi


YAPI - KONUT - İZMİR EYLÜL 2013 - XXI 36

bu sayfada üstte: Cephenin farklı şekillerde yapı ile kurduğu ilişki en üstte sağda: Her katta iki metre geriye kayan cepheden bir kare üstte sağda: Ortak avlu ve yapı ilişkisi sağda: Konut birimleri bahçeleri karşı sayfada üstte: Alçak ve yüksek katlı konut birimlerinin birlikteliği ortada solda ve sağda: Peyzajın konut birimleri ile ilişkisi altta solda: Ortak avlu, peyzaj ve farklı yüksekliklerdeki konut birimlerinin birlikteliği altta sağda: Ön ve arka ünitelerin ortak buluşma ve dağılma ünitesi olan avlu. Giriş lobisi, sosyal merkez, restoran ve spaya olan erişim


37 XXI - EYLÜL 2013

peyzaj tasarımı: Nesil Peyzaj elektrik ve mekanik proje: Nükleer Mühendislik statik proje: Nu Mühendislik

YAPI - KONUT - İZMİR

proje adı: Mi’costa işveren: Suv Yapı mimari tasarım: Uras X Dilekci Mimarlık tasarım ekibi: Durmuş Dilekçi, Emir Uras, Salih Küçüktuna, Evren Alpay, Aylin Ayvaz, Zeynep Ekinci proje yeri: Çeşme, İzmir proje tarihi: 2012 proje alanı: 10.085 m2


durmuş dilekçi Ankara Gazi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ni 1992 yılında bitirdi. 1996 yılında İstanbul Teknik Ünivesitesi Mimarlık Fakültesi’nde yüksek lisans eğitimini tamamladı. 1994'te birlikte çalışmaya başladığı Gökhan Avcıoğlu ile 1999'da “GAD” mimarlık oluşumunu kurdular. 2003 yılından beri Emir Uras ile ortak olarak kurdukları “URAS X DİLEKCİ” mimarlık firması altında faaliyetlerine devam ediyor.

bodrum kat planı

kesitler

zemin kat planı

vaziyet planı

EYLÜL 2013 - XXI 38

YAPI - KONUT - İZMİR

emir uras 1991 yılında Londra Architectural Association’da (AA) lisans eğitimini, 1996 yılında Southern California Institute of Architecture’da (SCI-ARC) yüksek lisans eğitimini tamamladı. Los Angeles’da kurduğu mimarlık ofisini 1998’de İstanbul’a taşıdı. 2003 yılında Durmuş Dilekçi ile ortak olarak kurdukları “URAS X DİLEKCİ” mimarlık firması altında faaliyetlerine devam ediyor.



YAPI - SHOWROOM - İSTANBUL EYLÜL 2013 - XXI 40

fotoğraflar: Yunus Özkazanç, Rüya Balaban, Kerem Yazgan

Mekanı Saran Bütün YAZGAN TASARIM MİMARLIK TARAFINDAN TASARLANAN YAPI, HEYKELSİ NİTELİĞİYLE YERDEN KOPARKEN BİNA GENELİNDE SAĞLANAN GÖRSEL DEVAMLILIK KULLANICIYI İÇERI DAVET EDİYOR. Tema İstanbul Showroom, 4.000 ünitelik konut kompleksi, beş yıldızlı otel, eğlence ve alışveriş merkezinden oluşan Tema İstanbul’un satış ofisi ve showroom mekanı olarak tasarlanmış. İstanbul Halkalı'da TEM otoyoluna yüzünü dönen, yeşil, eğimli bir topoğrafyada, ufka doğru uzanır şekilde konumlanan yapı, Tema İstanbul Konut Kompleksi’nin örnek dairelerini, 4.000 konut ünitesinin maketini ve proje görsellerini barındıran galeri mekanı, idari ve satış ofislerini içinde barındırıyor.

TEMA İSTANBUL SHOWROOM

yazgan tasarım mimarlık

İşlevsel yapıyı saran ve bütünleştiren, siyah çakıldan oluşturulmuş bir yansıma havuzu aracılığıyla zeminle teması kesilmiş beyaz eliptik kaburgalar, günün farklı saatlerinde bağlam ile çok çeşitli etkileşimlere giriyor ve dikkati kendine çekiyor. Bina fonksiyonlarını barındıran

kütle ise, reflekte cam ile kaplı yansıtıcı yüzeyi sayesinde gündüz neredeyse görünmez hale geliyor. Bu fonksiyonel kütlenin görünmezliği sebebiyle, binayı saran kaburga strüktür uzayda yüzüyor algısı yaratıyor. Geceleri ise, kaburga strüktürün aydınlatılmasıyla bina bir ışık heykeline dönüşerek yavaş yavaş renk değiştirirken, karanlık içinde otonom bir obje halini alıyor. Binanın işlevsel programı üç katta dağılım gösteriyor. İlk eliptik kaburga içinden geçilen ve ahşap kaplı bir köprü ile girilen giriş katı, ana satış ofislerini, banka ofislerini, maket ve grafik panellerini barındırıyor. Buradaki konut kompleksinin maketine bakan galeriden geçilerek örnek dairenin sergilendiği birinci kata ulaşılıyor. Bodrum kat ise idari ofisleri ve destek birimlerini içeriyor. Yapının iç mimari konsepti, çeşitli obje ve yüzeylerde tek renk kullanımıyla mekansal derinlik algısını arttırmak üzerine kurgulanıyor. Yapıya giren ziyaretçi bu etkiyle ilk kez ana giriş fuayesinde karşılaşıyor. Fuayenin yeşil arka yüzeyi, yarattığı derinlik hissiyle ziyaretçinin dikkatini çekiyor ve onu mekana davet ediyor. Bu derinlik hissi,


YAPI - SHOWROOM - İSTANBUL 41 XXI - EYLÜL 2013

karşı sayfada Yapının çevre ilişkisi bu sayfada üstte solda: Cephe - bina ilişkisi en üstte: Eskiz çalışması üstte: Peyzaj - cephe ve bina ilişkisi solda: Ahşap köprü ile giriş kata erişim


bu sayfada sağdaki seri: Cephedeki aydınlatma tasarımı ve kullanılan farklı renkler altta: Yapının peyzaj ile kurduğu ilişki altta sağda: Peyzaj tasarımının ve kullanılan malzemenin yapı ile olan bütünlüğü en altta: İç mekandan bir kare

EYLÜL 2013 - XXI 42

YAPI - SHOWROOM - İSTANBUL

karşı sayfada üstte solda: Karşılama ve sirkülasyon alanı üstte sağda: Kullanılan objeler ve derinlik algısı ortada solda: Yüzeylerdeki tek renk kullanımı ile mekansal derinlik algısı artıyor altta solda: Çalışma mekanları altta sağda: Peyzajın iç mekanla olan ilişkisi

ofis halıları, tuvaletlerin, servislerin ve örnek dairelerin emaye boyalı cam duvarları, asansör kabinlerinin pleksi kaplamaları, iç mekan peyzajı, ofis oturma elemanları, yönetici masasının ön paneli, Murano cam tüplerden oluşan merdiven avizesi ve renkli LED aydınlatmalar gibi elemanlarda kullanılan yeşil renk ile yapıya girdiği andan itibaren kişiye eşlik ediyor. İç mekan boyunca sağlanan bu süreklilik, görsel işaretlerin bütünleşmesini ve yön bulmayı sağlarken dış mekan peyzajı da iç mekandaki yeşil kullanımının bütünleştirici etkisini güçlendirerek görsel devamlılığa ve iç-dış arasındaki bu derinlik ve renk ilişkilerine katkıda bulunuyor. proje adı: Tema İstanbul Showroom işveren: Mesa, Kantur-Akdaş, Artaş, Öztaş Ortak Girişimi mimari ve iç mimari tasarım: Yazgan Tasarım Mimarlık peyzaj tasarımı: Yazgan Tasarım Mimarlık aydınlatma tasarımı: Yazgan Tasarım Mimarlık, Naveen Mehling - Compact Promotion proje yeri: Halkalı, İstanbul proje tarihi: 2012-2013 toplam inşaat alanı: 1.500 m2


YAPI - SHOWROOM - İSTANBUL 43 XXI - EYLÜL 2013


1. kat planı

EYLÜL 2013 - XXI 44

YAPI - SHOWROOM - İSTANBUL

zemin kat planı

kerem yazgan 1993 yılında ODTÜ Mimarlık Bölümü'nden mezun oldu. 1996 yılına kadar Ankara'da çeşitli mimari bürolarda çalıştı. 1996'da ilk ofisini kurdu. 1997'de ODTÜ'de yüksek lisansını tamamladı. 2003 yılında Ankara'da Begüm Yazgan ile Yazgan Tasarım Mimarlıkı kurdu. Aynı yıl “Mimarlıkta Dizaynografi” isimli, mimari tasarım süreçlerindeki sistematikler ve eylemler üzerine odaklanan çalışmasıyla doktora derecesini aldı. 1993'ten bu yana katıldığı proje yarışmalarında çeşitli ödüller aldı. Ayrıca, Türkiye'nin bilgisayar ortamında günlük güncellenen ilk Mimarlık ve Yapı Mevzuatı'nın tasarım ve uygulamasını gerçekleştirdi. 1997 yılından beri ODTÜ Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü'nde yarı zamanlı öğretim görevlisi olarak stüdyo dersleri veriyor.

begüm yazgan 1995 yılında İTÜ Mimarlık Bölümü’nden lisans derecesini aldı. 1998 yılına kadar çeşitli mimarlık ofislerinde görev aldı. 1998'de ODTÜ Mimarlık Bölümü’nde yüksek lisans yaptı, 2003 yılına kadar araştırma görevlisi olarak çalıştı. 2001 yılında Japonya’da Tokyo Teknoloji Enstitüsü’nde burslu olarak doktora araştırması yaptı ve ders verdi. 2006'da ODTÜ'den doktora derecesini aldı. “Savaş Sonrası Sistemci Ekoloji ve 1960’lardan İtibaren Mimarlıkta Çevre Bilinçli Yaklaşımlar” başlıklı doktora tezi, 2007 yılında ODTÜ çapında “Yılın En İyi Tezi” seçildi.

kesit

vaziyet planı



İÇ MİMARİ - OFİS - İSTANBUL EYLÜL 2013 - XXI 46

fotoğraflar: Serdar Acar

Dinamik Sınırsızlık ŞİRKET YAPILANMASINA UYGUN OLARAK TASARLANAN YENİ MERKEZ BİNASI, İŞLEVSEL VE GÖRSEL BİR ŞEFFAFLIK ANLAYIŞINI ORTAYA KOYUYOR.

AKŞAN YÖNETIM BINASI

ayşegül balkan mimarlık

Akşan Grup merkez ofis binası olarak yeniden işlevlendirilen, daha önce imalathane olarak kullanılan yedi katlı yapının yenileme çalışması kapsamında tüm cephe elemanları ve iç duvar bölmeleri yıkılarak sadece taşıyıcı sistemi bırakılmış, iç mekan ise binanın yeni işlevine uygun olarak yeniden tasarlanmış. Firma bünyesindeki tüm şirketleri bir araya toplayacak, birimler arasındaki iletişimi kesmeden her bir şirketin bağımsız olarak çalışmasına olanak verecek bir tasarım işverenin öncelikli talepleri arasında yer alıyor. Bu paralelde karşılama, bekleme ve toplantı mekanları ile şirketler arası bazı ortak birimler zemin katta konumlanıyor. İlk üç katın her biri küçük birer karşılama alanı ve toplantı odası ile bunların etrafında yer alan ofislerden oluşan bağımsız ofis katları olarak işliyor. Birinci bodrum katta; teknik

alanlar ve rezerv ofis alanları bulunuyor. Mutfak, yemek salonu ve dinlenme alanlarını barındıran ikinci bodrum katta ise; çalışan herkesin bir araya gelip iş dışında da birlikte zaman geçirebilecekleri, ofis katlarından daha farklı ve renkli bir mekan göze çarpıyor. Yönetim katı olarak düzenlenen çatı katının ise, ikinci etap olarak hayata geçmesi planlanıyor. Tüm firmaların ortak yüzü olarak ele alınan zemin kat, büyük bir giriş holü olarak düzenlenmiş. Diyagonal karşılama bankosu, farklı açı ve yüksekliklerde konumlanan doğrusal aydınlatma elemanları ve mekan içinde bütünden koparılmışçasına bağımsız bir birim şeklinde tasarlanan büyük toplantı odası ile tanımlanıyor. Normal katlar, bir bütünün parçası olduklarını vurgulamak adına aynı prensip temelinde konumlanıyor, aynı zamanda her bir şirketin ihtiyaçlarına bağlı olarak detay düzeyinde farklılaşıyor. Şirketler arasındaki farkları vurgulayan tasarım öğeleri tavanda farklı seviyelerde yer alan, çeşitli


karşı sayfada Birinci kat bekleme alanı

arka sayfada solda: Ofis mekanı sağda: Birinci kat toplantı odasından bir kare

İÇ MİMARİ - OFİS - İSTANBUL

bu sayfada solda: Zemin kat giriş mekanı altta: Bekleme alanından bir kare solda altta: Üçüncü kat bekleme alanı en altta: Sirkülasyon alanı

47 XXI - EYLÜL 2013

malzemelerden oluşan paneller, aydınlatma elemanları ve mobilyalardaki farklı renk seçimleri olarak göze çarpıyor. Tavandaki ayna paneller mekandaki sınırsızlığı daha da güçlendirirken değişken perspektifler sunuyor. Bina konumu itibariyle sadece ön ve arka cepheden ışık aldığından, doğal ışığı olabildiğince içeri alabilmek öncelikli hedeflerden biri. Aynı zamanda şirketler arasında iletişimi sağlamak ve çalışanlara takım arkadaşlarıyla bir bütünün parçası olduklarını hissettirmek için; “şeffaflık” önemli bir tasarım öğesi olarak karşımıza çıkıyor. Katlarda tüm ara birimlerin bu ilke paralelinde cam bölme duvarlarla oluşturulması ile mekanlarda görsel bütünlük sağlanıyor. İşlevleri nedeniyle, bu geçirgenliğin derecelendirilmesini gerektiren bazı mekanlar ise, cam bölme duvarlar üzerindeki diyagonal şeritlerle diğerlerinden farklılaşıyor. Bu şeritlerin kalınlığı ve sıklığının değişmesi özel ofisler, toplantı odaları ve

açık ofisleri çok belirgin olmayan bir biçimde birbirinden ayırıyor. Böylece iç mekandaki dinamizm kendine grafik bir anlatım bulurken mekanlar arası farklılıklar da tanımlanmış oluyor. Şeffaflık prensibi, yalnızca mimari çözümlerde değil, elektromekanik alt yapıda da benimseniyor. Katlardaki mekanik ve elektrik altyapı elemanlarının sadece beyaza boyanarak mekanın bir parçası olarak açıkta bırakılması, hacim yüksekliği kaybedilmeden mekanlara göze batmayan ama varlığı hissedilen bir hareketlilik kazandırıyor. İç mekandaki bu şeffaflığa karşın, mekanlar cephede yer alan hareketli güneş kırıcılar ile görsel ve işlevsel olarak gölgeleniyor. Panellerin birbirinden bağımsız şekilde hareket edebiliyor olması, farklı mevsimlerde ve günün farklı saatlerinde, kullanıcıların panelleri istedikleri konuma getirebilmesini sağlarken, bu sayede hem konforlu bir kullanıma hem de değişken ve canlı bir cephe yapısına olanak veriyor.


İÇ MİMARİ - OFİS - İSTANBUL

proje adı: Akşan Yönetim Binası işveren: Akşan Grup mimari tasarım: Ayşegül Balkan Küçükduran, Elif Özbay tasarım ekibi: Zeynep Şahin, Tuğba Serdaroğlu proje yeri: Seyrantepe, İstanbul proje uygulama: Akşan Yapı proje tarihi: 2012 proje alanı: 3500 m2

EYLÜL 2013 - XXI 48

ayşegül balkan küçükduran MSGSÜ Mimarlık Bölümü’nün ardından yüksek lisansını Kentsel Tasarım - Şehircilik alanında tamamladı. 2003 yılında Elif Özbay ile birlikte Elif Özbay - Ayşegül Balkan Mimarlık’ı kurdu. 2007 yılından itibaren çalışmalarına Ayşegül Balkan Mimarlık olarak devam ediyor, çeşitli projelerde Elif Özbay ile bir araya geliyor.

zemin kat planı

1. kat planı

elif özbay MSGSÜ Mimarlık Bölümü’nden mezun olduktan sonra aynı üniversitede Kentsel Tasarım yüksek lisansı ve ardından Şehircilik doktora programını tamamladı. 2012 yılında Roma La Sapienza ve ENSA Paris Val de Seine’de Mimari Proje Yönetimi ortak akademik programını bitirdi. Çeşitli ofislerde çalıştıktan sonra 2003 yılında Ayşegül Balkan ile birlikte Elif Özbay - Ayşegül Balkan Mimarlık firmasını kurdu. 2007 yılından beri uluslararası projelerde danışman olarak çalışmalarına devam ediyor.



İÇ MEKAN - SHOWROOM VE OFİS – İSTANBUL EYLÜL 2013 - XXI 50

fotoğraflar: Şafak Emrence

Tek Mekan BİR SERGİLEME MEKANI VE TASARIM OFİSİNİN İHTİYAÇLARINI TEK BİR MEKANDA, TEK BİR KABUKLA ÇÖZEN PROJE EKLENMİŞLİK, BAŞKALIK GİBİ KAVRAMLARLA İLİŞKİ KURUYOR.

VIGOSS TEKSTIL SHOWROOM VE TASARIM OFISI

zemberek tasarım

İstanbullu iki tekstil firmasının işbirliği kararıyla ev sahibi markanın üretim binası dahilinde, yeni markanın tasarım ekibinin kullanacağı bir sergileme ve tasarım alanı ihtiyacı doğdu. Mimari ekibin bu alan için öngörüsü; yeni tasarım alanı ile mevcut mekan arasındaki kronolojik ve işlevsel farklılıkları vurgulayan, “mevcut alana ait olmama” hissini yaratan, aynı zamanda var olan bina ile güçlü ilişkiler kuran bir mekandı. Tasarımı şekillendiren bir başka ihtiyaç ise; mekanın hem tasarımcıların kullanacağı bir tasarım atölyesi, hem de tasarlanan ürünlerin sergileneceği bir showroom olarak görev yapması gerekliliğiydi. Bu paralelde tasarım, tüm bu talepleri tek bir kabukla karşılamayı hedefliyor.

Bahsedilen kabuk: Dışında kalan mevcut bina geometrisine aykırı formu ile “başkalık” hissi yaratırken yapıyla kurduğu tavan-zemin gibi yapısal birleşimlerdeki tavrı ile “eklenmişlik” hissini kuvvenlendiriyor. Ayrıca boşluklu ve yarı geçirgen kurgusuyla dışında bıraktığı mevcut bina ve kullanıcıları ile ilişki kurmaya olanak sağlıyor. Kesitinin geometrisi ile bir yandan alanı sınırlarken, diğer yandan da iç mekandaki fonksiyona hizmet etmek üzere tasarlanan ürünlerin sergilenebilmesi için alan oluşturuyor. 962 adet CNC kesim plakanın dairesel bir form oluşturacak şekilde bir araya getirilmesi ile oluşan kabuk, 500 m2'lik alanı, dışarıda kalan 2500 m2'lik alandan ayırıyor. Çelik strüktür ile taşınan kabuk tavana ya da zemine değmiyor, taşıyıcılık fonskiyonunun yanı sıra, bütün kabuk tasarımların sergileneceği bir askı ünitesi olarak da kullanılabiliyor. Kabuğun yarı geçirgen yapısı, iç-dış


İÇ MEKAN - SHOWROOM VE OFİS – İSTANBUL 51 XXI - EYLÜL 2013

başak emrence 1998 yılında İTÜ Mimarlık Bölümü'nü bitirdi. Çalışmalarına 2000 yılından bu yana kurucu ortağı olduğu Zemberek Tasarım'da devam ediyor. şafak emrence 1998 yılında İTÜ Mimarlık Bölümü'nü bitirdi. Çalışmalarına; 2000 yılından bu yana kurucu ortağı olduğu Zemberek Tasarım'da devam ediyor. başak bakkaloğlu 2010 yılında İTÜ Mimarlık Bölümü'nü bitirdi. Çalışmalarına 2011 yılından bu yana Zemberek Tasarım'da devam ediyor.

arası ayrımı soyutlaştırırken mevcut mekan ve kullanıcıları ile ilişkinin devamlılığını sağlıyor. CNC levhaların formu ise kullanıcılara, kabuğun etrafında ilerlerken içerisi ile ilgili sürekli değişen bir perspektif sunarken iç mekan aydınlatmasının dışarıya düşürdüğü gölgeler ile sınırlarının dışında kalan alanda da görsel zenginlik oluşturuyor. Çalışma alanı, “tek mekan” hissi ile uyum sağlaması adına bütüncül bir yaklaşımla ele alınmış. Bu paralelde tasarımcıların çalışma masası; mekanın ortasında, yalnızca kolonların taşıdığı tek ve büyük beton bir plak olarak konumlanıyor. proje adı: VIGOSS Tekstil Showroom ve Tasarım Ofisi işveren: VIGOSS Tekstil mimari tasarım: Zemberek Tasarım mimari tasarım ekibi: Başak Emrence, Şafak Emrence, Başak Bakkaloğlu proje yeri: Beylikdüzü, İstanbul proje alanı: 500 m2 proje tasarım ve uygulama tarihi: 2012


Ortak Bir Tasarım Dili O.S.O MİMARLIK'IN TASARLADIĞI VE OKAN ÜNİVERSİTESİ GASTRONOMİ BÖLÜMÜ'NÜN HEM BİR EĞİTİM MEKANI, HEM DE RESTORAN OLARAK KULLANDIĞI PROJEDE MEKANSAL BÜTÜNLÜK GÖZE ÇARPIYOR.

EYLÜL 2013 - XXI 52

İÇ MEKAN - RESTORAN - İSTANBUL

fotoğraflar: O.S.O Mimarlık

Okan Üniversitesi Gastronomi Bölümü öğrencileri tarafından hem eğitim, hem de profesyonel olarak hazırlanan menülerin sunulması amacıyla kullanılan mekan mutfak, servis alanları ve restoran bölümlerinden oluşuyor. Öğrenci ve öğretim üyelerine hitap eden bir eğitim mutfağı ve restoranı olan O'Mutfak 65 kişilik kapalı alana sahip.

O’MUTFAK

o.s.o mimarlık

Ferah ve modern bir etki yaratmak adına asma tavan kullanılmayan projede ağırlıklı olarak kullanılan kumaş ve ahşap malzemeler ile, sıcak ve doğal bir atmosfer hedefleniyor. Mekanda yer alan kanepeler; farklı yükseklikteki sırtları ve seçilen renkli kumaşlar ile mekandaki en renkli ve dinamik öğelerden. Zeminde brüt beton ve çini birlikteliği tercih edilirken orta masaların üzerinde yer alan ahşap kitaplık rafları ise, kanepelerin sırt formu ile bütünlük sağlıyor. Böylelikle ortak bir tasarım dili mekanın tümünde sürdürülüyor.


53 XXI - EYLÜL 2013

proje adı: O'Mutfak işveren: Okan Üniversitesi mimari tasarım: O.S.O Mimarlik Tasarım tasarım ekibi: Serhan Bayık, Ozan Bayık, Okan Bayık proje yeri: Tuzla, Istanbul proje tarihi: 2013 proje alanı: 260 m2

İÇ MEKAN - RESTORAN - İSTANBUL

o.s.o mimarlık 2007 yılında Ozan, Serhan ve Okan Bayık tarafından kurulan O.S.O Mimarlık, hızla gelişen yeni tasarım metodları ve güncel malzeme bilgisini inşaat ekonomisi, estetik ve fonksiyonellik bağlamında birleştirerek gelecek vizyonu ile harmanlayan bir tasarım sürecini benimsiyor. Bu doğrultuda yaratıcı ve işlevsel bir tasarımda farklı bakış açılarının gerekliliğine inanıyor. Birbiri ile oldukça ilişkili üç disiplini - mimari, iç mimari, inşaat mühendisliği bünyesinde toplayarak; tasarım, danışmanlık, proje geliştirme ve yönetimi, uygulama, kontrol ve taahhüt hizmetleri veren O.S.O Mimarlık yurtiçi ve yurtdışında farklı projeler gerçekleştirmeye devam ediyor.


ÜRÜN TASARIMI - SOFRA TAKIMI EYLÜL 2013 - XXI 54

Kullan - At Sebzeler ORGANİK MALZEMEYİ YALNIZCA BİR HAMMADE DEĞİL AYNI ZAMANDA BİR TASARIM PARAMETRESİ OLARAK ELE ALAN GRAFT’IN TASARIM YAKLAŞIMI, KULLANIM KOLAYLIĞININ YANINDA GÖRSEL VE DOKUNSAL DENEYİMLER DE SUNARAK TÜKETİCİYİ KULLAN-AT KÜLTÜRÜ ÜZERİNE DÜŞÜNMEYE ÇAĞIRIYOR. Qiyun Deng

GRAFT SOFRA TAKIMI

qıyun deng

PLA’dan (polilaktik asit) üretilen bir kullan-at sofra takımı serisi olan Graft, yenilenebilir kaynakların doğada çözünebilen biyoplastik bir türevi. Kullan-at ürünlerin yarattığı çevresel problemleri çözebilmek için, öncelikle kullanılan malzemeyi ve insanların bu ürünlere yaklaşımını değiştirmek gerekiyor. Bu düşünce doğrultusunda, ürünün hammaddelerini görselleştirmek adına meyve ve sebzelerin doku ve renklerini bu sofra takımıyla harmanladım. Böylece geneli ucuz olan bu kullan-at ürünlere, önceden sahip olmadıkları bir dokunsal his yükledim. Koleksiyon beraberinde şu soruyu getiriyor: Bu ürünler öyle kolayca kullanılıp atılabilir mi? Yaptığım

araştırmalardan, piyasada halihazırda biyoplastik ürünler olduğunu biliyordum, fakat tıpkı petrol kökenli olanlar gibi görünüyorlardı. Oysa biyoplastik kullanımı başlı başına bir tasarım meselesi olarak ele alınmalı, sadece öğütlerde yer almamalı. Graft’ın arkasındaki fikir; kullan-at ürünlere kişilerin algısında hızlıca yer eden doku ve renk gibi dokunsal öğeleri ekleyerek bu ürünlerin değerini arttırmaktı, fakat hangi dokuyu seçeceğime dair en ufak bir fikrim yoktu. Bu fikirden bağımsız olarak, kendi ilgi alanım doğrultusunda bitkilerin dokularını kopyalıyordum. Bir noktada bu iki yaklaşım birbiriyle çakıştı ve biyoplastik malzemeyi kelimelerle ifade etmeden insanlara tanıtma düşüncesi mantıklı gelmeye başladı. Madem çok güzel bitkilerden elde ediliyorlar, neden kendileri gibi görünmelerini sağlamıyorduk? Üretim süreci; dokunsal olarak farklı hisler uyandıran meyve ve sebzelerin seçimiyle başladı. Her birini en doğru şekilde kullanmak için reçine ile


karşı sayfada Sofra takımında bulunan ürünler

ÜRÜN TASARIMI - SOFRA TAKIMI

bu sayfada solda: Kereviz sapından geliştirilen çatal, ananastan bıçak ve enginardan kaşık altta: Kavun dokusundan geliştirilen kase altta solda: Havuç dokusundan geliştirilen çay kaşığı test süreci altta ortada ve sağda: Enginar kaşık ve ananas yaprağı ile ürünün kalıplanış süreci en altta solda ve sağda: Limon dokusundan geliştirilen bardak ve limonun kalıp süreci

55 XXI - EYLÜL 2013

yüzey dokularını yeniden ürettik. Bu süreçte fark ettik ki, doğadaki doku ve formlar zaten kendiliğinden bugün kullandığımız yapay objeler olarak işleyen bir yapıya sahipler. Örneğin kerevizin sapı bir çatalın tutma yeri olarak davranıyor, enginarın yaprağı bir kaşığın çukur kısmına dönüşüyor. Bitki seçimleri tamamlandıktan sonra bu dokular, üç boyutlu baskı yoluyla elde edilen işlevsel kısımlarla birleşebilmeleri için çeşitli yöntemlerle kopyalandı. Ardından iki parça, tıpkı bitkilerde uygulanan aşılamaya benzer bir yöntemle birleştirildi. Graft bir yüksek lisans diploma projesi olarak başladı. Son prototipler farklı renklerde iki parça poliüretan reçine kullanılarak tamamlandı. Seri üretime geçiş konusundaysa iki renkli enjeksiyon döküm konusunda uzmanlaşmış üreticilere danıştık. Beklenen renk kalitesinin uygulanabilir olduğu konusunda onay verdiler. Bu süreçte üreticileri üretime teşvik edecek girişimci bir firma arayışım devam ediyor.

qıyun deng 2007’de Guangzhou Güzel Sanatlar Akademisi Endüstriyel Tasarım Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek lisans eğitimini 2013’te ECAL/ Ecole Cantonale d'Art de Lausanne’da Graft projesi ile üstün başarı derecesi alarak tamamladı.


LEGO İDA Seramik, dengeli renk tonlarına sahip doğal taş görünümlü Lego serisini, tüketici ve profesyonellerin beğenisine sunuyor. Bej ve gri renklerinde üretilen Lego serisi, birbirine geçme kalıbı sayesinde özellikle dış mekanlara uzun ömürlü ve doğal görünümlü çözümler kazandırıyor. 30x60 cm boyutundaki seramik karolarıyla Lego serisi, doğal taşın sunduğu avantajları hem iç hem de dış mekanlara taşıyor. www.idaseramik.com

400 FIRIN SERİSİ

www.gaggenau.com

EYLÜL 2013 - XXI 56

YENİ - ÜRÜN

Gaggenau 400 fırın serisi, farklı yemek pişirme alışkanlıklarına ve tercihlerine uygun çözümler sunuyor. Tüm ürünler sadece paslanmaz çelik ve cam gibi malzemelerden üretiliyor. 76 veya 60 cm genişliğindeki cihazların ön kısımlarının arkaları paslanmaz çelik malzemeyle kaplı ve cihazların kapıları 180 derece açıyla açılabiliyor. 45 cm yüksekliğindeki

cihazlarla üst üste üçlü ve yan yana kombinasyonlar gerçekleştirilebiliyor. Serideki cihazlar TFT dokunmatik ekranlı bir kumanda modülüne sahip; iki döner düğme vasıtasıyla kontrol edilen ana işlevler bu ekranda görülebiliyor. Seriye ait diğer cihazların bütün işlevleri fırında olduğu gibi kumanda modülü üzerinden ayarlanabiliyor.

BAĞARASI Koleksiyon'un yüksek teknoloji ve el işçiliğinin katkılarıyla üretilen “Bizim Evimiz” temasıyla tanıttığı yeni ev mobilya serisi, zengin kanepe seçenekleriyle de dikkat çekiyor. Bağarası kanepe serisi, geçmişten bugüne ulaşmış geleneksel yere yakın yaşam ve oturma alışkanlıklarının bir temsilcisi olarak dikkat çekiyor. Faruk

Malhan imzası taşıyan Bağarası serisinin ahşap ayaklı modeli Akdeniz'in çardak altı dış mekan oturmalarına öykünürken, serinin bir diğer üyesi Bağarası etekli modeli ise dokumasının altında çalışılan özel esneklikte döşeme el işçiliği, dikişi ve desenli etekleri ile geçmişle kurduğu ilişkiyle dikkat çekiyor. www.koleksiyon.com.tr

INIPI B Duravit, EOOS ile işbirliği yaparak yaklaşık 120x120 cm yer kaplayan Inipi B saunayı sundu. Küçük mekanlarda bile kullanılabilen ürün kolaylıkla sökülüp farklı bir yere monte edilebiliyor. Küçük Inipi B modeline ek olarak 240x120 cm ölçülerine sahip daha geniş bir çeşit de geliştirildi. Kumanda panosu saunanın ön

tarafında yanlamasına bütünleşik olarak yer alıyor. Dinlenme esnasında ECO işleviyle ısıtma enerjisinden tasarruf edilebiliyor. Inıpı B Super Kompakt'ta, arka duvardaki ayarlanabilir arkalık kullanılarak en konforlu pozisyon seçilebiliyor. Her iki sauna çeşidinin de hem köşeli hem de duvara dayalı versiyonları bulunuyor. www.duravit.com.tr



LEVED, QUADRO-IN, RING VE QUADRO Prolux tarafından sunulan, Philips Fortimo DLM LED modüllerle kullanılmak üzere tasarlanmış, ADJ-12 yüksek kaliteli alüminyum enjeksiyon gövdeli LEVED her noktasında 60 C'nin altında mükemmel soğutma performansı sağlıyor. %99,9 saflıktaki alüminyum reflektörü ekstra yüksek ışık akısı ve aydınlatma performansı sunuyor.

ofisler, sergi alanları gibi iç mekan aydınlatmalarında yüksek hareket kabiliyetiyle şık ve dekoratif çözümler sunuyor. Her ikisi de özel tasarlanmış reflektör ve soğutucu kanallarıyla Philips SLM LED ve Osram Soleriq LED teknolojisini barındırarak daha uzun ömürlü ve ekonomik kullanım kolaylığı sağlıyor.

Quadro-in, kare formlu gömme sabit kasasıyla sade bir görünüme sahip. Siyah, beyaz ve gri renk alternatifli çerçeveler, ürün gücüne göre farklı boyutlarda üretildi. Işık kaynağı olarak kullanılan COB Citizen LED, düşük güç tüketimi ve yüksek verimlilik sağlıyor. Ankastre gövdeye entegre soğutucu LED'in ömrünü uzatıyor ve kasada oluşan ısıyı tahliye ediyor. Önü camlı üretim alternatifi hijyenik ortamda da kullanım olanağı sunarak mekansal çözüm alanını genişletiyor.

Kare formundan esinlenerek tasarlanan Quadro serisi ray spotları ise minimal gövde tasarımı ve işlevsel hareket kabiliyeti sayesinde iç mekanlarda esnek bir aydınlatma yaratıyor. Philips SLM LED teknolojisiyle 26-28W güç tüketirken 3000 lm düzeyinde ışık akısı sağlıyor. %99,9 saflıktaki reflektör sayesinde ışık kaybını en aza indirirken, duy üzerine monte edilmiş özel soğutma kanalları sayesinde daha uzun ömürlü ve güvenli aydınlatma sağlıyor. www.prolux.com.tr

leved

quadro

EYLÜL 2013 - XXI 58

YENİ - ÜRÜN

Silindir formundan esinlenerek tasarlanan Ring ray spotları mağazalar,

quadro

quadro-ın

rıng



KALE GRUBU'NA STEVIE ÖDÜLLERI’NDEN ÜÇ ÖDÜL

Kale Grubu, Stevie Ödülleri'nde üç ayrı kategoride altın, gümüş ve bronz ödüllerine layık görüldü. 50’den fazla ülkeden 3000'i aşkın başvurunun değerlendirildiği Stevie Awards’ta finale kalan Kale Grubu, Saraylı koleksiyonu ile “Yılın Pazarlama Kampanyası” kategorisinde altın, Kale

Katalog teknolojisi ile “Entegre Mobil Deneyimleri” kategorisinde gümüş, “Kadın Usta” projesiyle de “Avrupa’da Yılın Kurumsal Sosyal Sorumluluk Projesi” kategorisinde bronz Stevie ödüllerinin sahibi oldu. Yunanca’da “taçlandırma” anlamına gelen “Stevie” ödülleri, 14 Ekim’de Barselona'da düzenlenecek gala gecesinde sahiplerini bulacak. www.kale.com.tr

PAKPEN GELECEĞE YATIRIM YAPIYOR

EYLÜL 2013 - XXI 60

FİRMA HABERLERİ

Pakpen, 2007 yılından beri uyguladığı atık yönetimi ile kendine düşen çevreci sorumluluğu yerine getiriyor. Fabrikalarındaki tüm atıkları dönüştüren firma, enerji kaynaklarını verimli kullanan makine ve teçhizatları tercih ediyor. Tüm tesislerinde TS EN ISO 14001:2005 çevre yönetim sistemi gereklerine göre faaliyet gösteriyor. Çevreye etkisi olabilecek tüm üretim süreçleri ve atıkları hem ulusal

hem de Avrupa Komisyonu’nun çıkarmış olduğu talimatlara göre değerlendiriliyor. Oluşan atıklarının hepsini Pakpen Endüstriyel Atık Alanı’nda tutarak, yönetmeliklere uygun bir şekilde depolanmasına ve lisanslı geri dönüşüm firmalarına iletilmesine özen gösteriyor. Bu konuda ilgili bakanlıklara her yıl düzenli olarak bildirim yapan Pakpen, geleceğe yaşanabilir bir çevre bırakmayı hedefliyor. www.pakpen.com.tr

GROHE MINTA "SUNAMI'DE BIR EV"DE Japonya'da Kazunori Fujimoto Architects & Associates tarafından tasarlanan müstakil villada Grohe'nin Minta eviye bataryası kullanıldı. Panoramik bir manzaraya sahip olan villanın mutfağı da her açıdan bu manzaradan faydalanıyor. Mutfak için tercih edilen L çıkış uçlu Minta eviye bataryası, iki Grohe

teknolojisinden yararlanıyor. Grohe SilkMove ergonomik kumanda kolunun uzun dönemde kolay ve rahat kullanımını garanti ederken, Grohe StarLight ise krom yüzeyi çizilmeye ve lekelenmeye karşı koruyor. www.grohe.com

ERKE, “YEŞİL” BİNASINDA EĞİTİM VERİYOR

Elektrik proje tasarımı, aydınlatma danışmanlığı, enerji ve gün ışığı modellemesi hizmetlerinin yanı sıra yeşil bina danışmanlığı ve sertifika eğitimleri de veren ERKE Tasarım, artık yeşil bina sertifika eğitimlerini kendi yeşil binası olan Erke Yeşil Akademi’de veriyor. 14 Eylül'de LEED, 18-21 Eylül

tarihleri arasında DGNB ve 8-10 Ekim tarihleri arasında BREEAM eğitimi verilecek olan akademide eğitimlere katılan mimar, mühendis, yatırımcı, proje yöneticisi ve bu konuda uzman olmak isteyen üniversite öğrencileri teorik eğitim alırken aynı zamanda malzeme ve uygulama örneklerini de yerinde inceleyebilme imkanına sahip oluyorlar. www.erketasarim.com.tr

KNAUF CLUB CARD KAZANDIRIYOR

Knauf'un müşterilerini, ihtiyaç ve taleplere en iyi şekilde yanıt verme ilkesiyle bir araya getirdiği Knauf Club, geniş ürün çeşitliliği ve hizmetlerinin yanı sıra farklı ayrıcalık ve fırsatlar sunuyor. Knauf Club’ın ayrıcalık ve fırsatlarından faydalanmayı sağlayan Knauf Club Card ise tüm Knauf yetkili bayi ve

satış noktalarından, www.knaufclub. com.tr internet adresinden ve info@knaufclub.com.tr mail adresinden talep edilebiliyor. Knauf Club Card ile tüm Türkiye'deki Knauf yetkili bayilerinden ve satış noktalarından yapılan alışverişlerde puanlandırılmış Knauf ürünlerinden puan kazanılıyor, bu puanlarla Knauf Club Hediye Kataloğu'ndaki ürünlerden seçim yapılabiliyor. www.knauf.com.tr

RED DOT ÖDÜLLÜ DIAGON OFİS KOLTUĞU TÜRKİYE'DE Tuna Girsberger, Red Dot ödüllü Diagon ofis koltuğunu Türkiye pazarına sundu. Sağlıklı oturmayı tüm işlevleriyle destekleyen Diagon, Girsberger Ar-Ge departmanının iki yıllık çalışması sonucunda tasarlandı. Mesh, örgü ve kumaş sırt seçenekleri bulunan 2013 Red Dot Tasarım Ödüllü Diagon, Avrupa

ergonomi standartlarına uygunluğu ile ön plana çıkıyor. Tuna Ofis Tasarım Bölüm Başkanı Ozan Tığlıoğlu, geçtiğimiz günlerde Almanya'nın Essen kentinde 20.'si düzenlenen Red Dot Design gala gecesinde ödülünü aldı. www.tunaofis.com



UYGULAMA – AYDINLATMA TASARIMI - KONYA EYLÜL 2013 - XXI 62

fotoğraflar: Bora Hırsova

Yol Gösterici Renkler KENT ULAŞIMINDA ÖNEMLİ BİR KONUMDA BULUNAN ELMALILI HAMDİ YAYA ÜST GEÇİDİ EAE AYDINLATMA ÜRÜNLERİYLE IŞIKLANDIRILDI. Gece aydınlatması kentsel hayatın estetiğini artıran önemli faktörlerden biri. Bu doğrultuda gündüzleri kentlilerin çeşitli ihtiyaçlarını karşılayan dış mekanların ve mimari elemanların, geceleri de kent yaşantısına katkıda bulunmaları için aydınlatılmaları gerekir. Konya’nın Selçuklu ilçe sınırları içerisinde yer alan, İstanbul yolu Elmalılı Hamdi Yazır kavşağı tramvay durağı önünde bulunan Elmalılı Hamdi yaya üst geçidinin aydınlatma projesi, mimari proje ile bütünlük sağlayacak şekilde tasarlandı. Otobüs ve tramvay duraklarının yanına konumlandırıldığı için şehir ulaşımında önemli bir konumda bulunan üst geçidin aydınlatılmasındaki amaç; Konya’nın

gece silüetine katkıda bulunmak ve üst geçidi dikkat çekici bir hale getirmekti. Aydınlatma projesine öncelikle konsept aydınlatma tasarımı yapılarak başlandı ve üst geçidin aydınlatmasının nasıl görüneceğine ortaya koyuldu. Bu çalışmanın ardından aydınlatmada kullanılacak ürünler seçilerek armatür yerleşimi ve adetleri belirlendi. Sahip oldukları renk değiştirebilme, doygun ışık renkleri, kontrol edilebilirlik ve enerji tasarruflu olma özellikleri nedeniyle projenin tamamında RGB LED armatürler kullanıldı. Projede RGB LED armatürler kırmızı, yeşil ve mavi olmak üzere üç ana renk elde edilebilecek şekilde kontrol ediliyor. Üst geçit üzerinde aydınlatma armatürleri ile demo çalışmalar yapılarak gerçekte nasıl aydınlanacağı gösterildi. Üst geçide çıkış ve iniş, yolun iki tarafında yer alan merdivenlerden

ve engelliler için düşünülmüş spiral rampalardan sağlanıyor. Bu iki spiral rampa ve devamındaki yürüyüş yolu alınları, uç uca eklenebilen 100 cm'lik EAE RGB Ledbar ürünü ile kontur aydınlatma tekniği kullanılarak aydınlatıldı. Bu sayede yürüyüş yolunun dış yüzeyinde kesintisiz bir hat oluşturularak üst geçidin geometrisi vurgulandı. Üst geçidin spiral rampalarından her biri, altı dış ve altı iç kısımda olmak üzere toplam 12 kolon ile taşınıyor. Bu kolonlar; yukarıdan aşağıya doğru monte edilmiş, 30W RGB Prolit Kompakt projektörler kullanılarak aydınlatıldı. Üst geçit yolu ana taşıyıcı kolonları 4 tarafından aşağı ve yukarı yönlendirilmiş RGB Prolit Kompakt ürünü kullanılarak bütünüyle ortaya çıkarıldı. Üst geçidin sahip olduğu taşıyıcı halat sistem belli bir özellik ve ritim gösteriyor. Bu durum, askı ve gergi


UYGULAMA – AYDINLATMA TASARIMI - KONYA 63 XXI - EYLÜL 2013

çubuklarının düzgün bir şekilde aydınlatılarak köprünün geometrik biçiminin kolayca ortaya çıkarılmasını sağlıyor. Ana kolonlardan yürüyüş yoluna bağlanan taşıyıcı halatlar, 70 cm aralıklı 590 adet RGB LED modülle aydınlatıldı. LED modüller yolun geliş ve gidiş tarafında dışa bakacak şekilde halatlara monte edildi. Sürücülere dönük olarak yerleştirilen LED modüllerle doğrudan görüş aydınlatması uygulandı. Yürüyüş yolu aydınlatması için, sağ ve sol parapetlere dört metre aralıklarla yerleştirilerek, 280 adet 4000 Kelvin ışık renginde duvara gömme 3W LED armatürler kullanıldı. Elmalı Hamdi yaya üst geçidi aydınlatması, kentin gece görünüşüne katkıda bulunarak yayaların üst geçidi kullanmalarını daha cazip hale getirerek, yol ve yaya güvenliğini artırdı ve aynı zamanda önemli oranda enerji tasarrufu sağladı.

işveren: Konya Büyükşehir Belediyesi mimari grup: Sütiçen Mimarlık, Konya montaj: Seca-Light, Konya aydınlatma tasarımı: EAE Aydınlatma, Lighting Design Center uygulanan ürünler: EAE RGB Prolit Kompakt LED projektör, EAE RGB Ledbar, EAE RGB LED modül, EAE Wato Duvara Gömme 3W LED, EAE Aydınlatma Kontrol Sistemi.


ACO Kalitesinden ödün vermeden müşterilerine yenilikçi çözümler sunan ACO’nun uzmanlık alanı su yönetimi ve bu alanda dünya pazar lideri. Bugün dört kıtada 40 ülkede 3800’den fazla çalışanı ve bağımsız firmaları bulunan ACO’nun 12 farklı ülkede 31 üretim tesisi bulunuyor.

EYLÜL 2013 - XXI 64

REFERANS PROJE - YEŞİL ÜRÜN

ACO, altyapı projelerinde, çevre düzenlemelerinde, bina içi/dışı su drenaj sistemlerinde atık suyun toplanmasında, ayrıca suyun, yağ, petrol ve gıda atıklarından ayrılması ve tekrar sisteme geri verilmesinde çözümler sunuyor. Ürünler konutlarda, alışveriş merkezlerinde, otoparklarda, otellerde, havaalanlarında, limanlarda, tünellerde, spor tesislerinde, benzin istasyonlarında, peyzaj çalışmalarında kullanılıyor. Arıtılmayan atık suların içindeki bitkisel ve hayvansal yağlar; denizlere, göllere ve akarsulara döküldüğü zaman ortamdaki canlılar üzerinde büyük tahribata yol açıyor. 1 litre atık yağ 1 milyon m3 suyu kullanılamaz hale getiriyor. ACO; yağ ayırıcı sistemleri sayesinde Türkiye’de son üç yılda 5,5 milyon litre atık yağın doğaya karışmasını engelleyerek çevrenin korunmasına büyük katkı sağladı. Ayrıca ayrıştırılan yağlar geri dönüşümle biodizel olarak da kullanılıyor. www.acoturkiye.com • 212 AVM • İÇTAŞ Bomonti • Magnesium AVM Manisa • Marmara Forum AVM • Marriot Hotel Istanbul • Next Level Ankara • Sapphire Istanbul • Shangri La Hotel • Şölen Çikolata Fabrikası • Ulusoy Hotel • Zorlu Center



BAUMİT Avusturya merkezli bir Schmid Industrie Holding firması olan Baumit, inovasyona verdiği önem, güven ve kalite değerleri ile 30 ülkede hizmet sunuyor. Baumit, Türkiye’de 2006 yılından bu yana bulunuyor ve başarılı projelere imza atıyor.

EYLÜL 2013 - XXI 66

REFERANS PROJE - YEŞİL ÜRÜN

Baumit, hem renovasyonda hem de yeni projelerde kullanılabilen dış cephe ısı yalıtım sistemleri ile daha dayanıklı cepheler oluşturulmasına; enerji ihtiyacının azaltılmasına ve yeşil binalar yaratılmasına katkıda bulunuyor. Baumit’in Open®, Star ve Pro Isı Yalıtım Sistemleri, yaz ve kış aylarında sağlanan düşük enerji ihtiyacı ve %50 daha düşük karbondioksit emisyonu ile doğaya saygılı bir yaklaşım izliyor. Ayrıca Baumit’in, Avrupa Teknik Onay Komitesi tarafından verilen ETAG 004 Normu’nun tüm kriterlerini yerine getiren test edilmiş ve belgelendirilmiş ısı yalıtım sistemleri, sistem performanslarının en üst seviyede olduğunu garanti altına alıyor. Baumit Isı Yalıtım Sistemleri, 888 renk alternatifi sunan Avrupa’nın dış cepheler için en zengin renk sistemi olan Baumit Life ile uyumlu olarak kullanılabiliyor. Ayrıca ısı yalıtım sistemleri için bugüne kadar geliştirilmiş en yaratıcı ve inovatif doku alternatiflerini barındıran CreativTop, dış cephe tasarımı için neredeyse sonsuz seçenekler sunuyor. www.baumit.com.tr • Ağaoğlu Andromeda Plus, İstanbul • Batı Towers, Ankara • Greenist Park, İstanbul • Kristal Şehir, İstanbul • Sinpaş İncek Life, Ankara



BTM Türkiye'nin bitki köklerine dayanıklı su yalıtım örtüleri üreticisi BTM, Almanya'nın yeşil çatı çözümleri uzmanı Optigreen firması ile işbirliği içinde 2011 yılından bugüne Türkiye'nin çatılarını BTM Optigreen markasıyla yeşillendiriyor.

EYLÜL 2013 - XXI 68

REFERANS PROJE - YEŞİL ÜRÜN

BTM 2013 yılında ürettiği bitki köklerine dayanıklı su yalıtım örtüsü TS EN 13948 CE kalite belgesinin sahibi oldu. İki yıl süresince Almanya WeihenstephanTriesdorf Üniversitesi'nde zorlu kök bitkilerine karşı yapılan testten zarar görmeden çıkan Elastobit PE4 Botanik ürünüyle BTM, Türkiye'de TS EN 13948 belgesine sahip olan ilk firma olarak prestijli projelerin tercihi haline geldi. Yalıtım katmanında Botanik PE4 kullanılan bahçe çatı detaylarında, ayrıca kök tutucu kullanmaya gerek kalmadığı için malzeme ve işçilikten tasarruf sağlanıyor. BTM Optigreen doğayı yaşadığı mekanlara katarak farkındalık yaratmak isteyen projelere, ister düz teras, isterse eğimli-kabuk çatı vb alanlarda iki tip çözüm sunuyor.

rönesans mecidiyeköy plaza, istanbul

BTM Optigreen Ekonomik Çatı Çözümü, düz ve beş dereceye kadar eğimli çatılarda tercih ediliyor. Kullanılacak bitki cinsine, toprak kalınlığına, sulama sistemine ve çatıdaki ısı yalıtımına göre bileşenler değişkenlik gösteriyor. BTM Optigreen Eğimli Çatı Çözümü ise ekonomik ve güvenli kaydırmazlık sistemine sahip. Bu çözümlerde binaların çatısı yüksek sıcaklıklara, soğuğa, UV ışınlarına, yoğun yağışlara karşı etkin olarak korunuyor. 5-45 derece arasındaki eğimlere göre kullanılacak bileşenler değişiyor, üç ayrı kaydırmazlık önleyen sistem ile çatıya çözüm sunuluyor.

şato ayasaranda oteli çeşme, izmir

www.btm.co • Adana Çukurova Belediyesi Hizmet Binası • Afyon Botanik Parkı • Akşan İnşaat Prokar Ankara Natura Evleri • Apec Çelik Sakura Park Evleri • Bursa Nilüfer Konutları • Çeşme Şato Ayasaranda Otel • Florya Akvaryum Otel Projesi • Malatya Hilton Double Tree Otel • Özçelik İmaj Tan Ankara Konutları • Rönesans Mecidiyeköy Plaza • Şişli Bomonti Hilton Otel • Tuzla Ekşioğlu Haneks Konutları • Tuzla Piri Reis Üniversitesi • Uşak Üniversitesi Binaları • Yeni Yapı Küçükçekmece Halkalı Hizmet Binası

sakura park yalova evleri



FORM ŞİRKETLER GRUBU

EYLÜL 2013 - XXI 70

REFERANS PROJE - YEŞİL ÜRÜN

48 yıllık üretim deneyimiyle Form Endüstri Tesisleri, Sunvia Gün Işığı Aydınlatma Sistemi’ni Ankara’daki fabrikasında üretiyor. Sıfır enerjiyle doğal aydınlatma sağlayan Sunvia, yapay aydınlatmalardan kaynaklı doğaya salınan karbon miktarını azaltan doğa dostu bir sistem. 250, 350, 550 ve 900 mm çaplarında dört modeli bulunan ürünün SV-550 modeli, 400 W eşdeğer güce ve 30 ila 35 m2 alanı aydınlatacak güce sahip. Bir adet SV-550 model Sunvia günde sekiz saat, yılda 320 gün aydınlatma sağlayarak yaklaşık 800 kg CO2 emisyonunu engellemiş oluyor. Sunvia kullanıcılarına sunduğu avantajlar sayesinde pek çok mekanda tercih ediliyor. Sıfır enerjiyle çalıştığı için yüksek oranda enerji tasarrufu sağlıyor. Doğal aydınlatma sağladığından karbon ayak izini azaltıyor ve doğal aydınlatmanın sağlık üzerindeki pozitif etkisi nedeniyle çalışan kişilerin iş verimliliğini artırıyor. Doğal aydınlatma kullanılan mekanlardaki ürünlerin tüketiciler tarafından daha çok tercih edildiği görülmüş, mağazalarda satışların arttığı tespit edilmiş. Yine doğal aydınlatma sayesinde okullarda öğrencilerin başarı oranlarında %20-30 artış sağladığı ve sağlık kuruluşlarında hastaların iyileşme sürelerinin kısaldığı gözlenmiş.

teı

Sunvia ev, ofis, depo, fabrika, alışveriş merkezi, market, spor salonu ve yüzme havuzu gibi mekanların iç aydınlatmasında, doğal ışığın kullanılmasına imkan veren çözümler sunuyor. hyosung istanbul tekstil

www.formgroup.com • Başaranlar Mermer, Denizli • Hyosung İstanbul Tekstil, Tekirdağ • KSB Pompa, Ankara • Migros, İzmit • Tansaş, İzmir • TEI, Eskişehir

tansaş

migros



GEBERIT

EYLÜL 2013 - XXI 72

REFERANS PROJE - YEŞİL ÜRÜN

Dünyada 6100 çalışanı ile 100 ülkede hizmet veren İsviçreli tesisat devi Geberit’in temeli 1874 yılında atıldı. Geberit tesisat teknolojisinde sekiz farklı ülkede iki ana ürün grubu üretimiyle Avrupa sıhhi tesisat sektörünün lideri. Dünyada ve Türkiye’de sıhhi tesisat ve borulama sistemleri alanlarında yeni trendleri belirleyen ve yaratıcı çözümler sunan Geberit; kaliteli, uzun ömürlü ve kolay kuruluma sahip tesisat malzemeleri üretiyor. Çevre dostu Geberit gömme rezervuarlar, iki kademeli deşarj sistemleri sayesinde hem su tasarrufu hem de uzun yıllar güvenilir kullanım sağlıyor. 140 yıllık tecrübenin ürünü Geberit gömme rezervuarlar, yenilikçi ve akıllı tasarımları ve duvar içine gömülen yapısıyla banyolardaki yaşam alanını artırırken, dış yüzeyde de estetik bir görünüm sunuyor. İki kademeli deşarj sistemi sayesinde artık 3 L / 6 L yerine 3 L / 4,5 L ile de deşarj yapabilen Geberit gömme rezervuar modelleri, daha fazla su tasarrufu sağlayarak hem kullanıcıların ekonomisine hem de çevreye duyarlı davranıyor. WELL sertifikasına sahip bu ürünler binaların yeşil bina sertifikaları almalarına yardımcı oluyor. Ayrıca gürültü azaltma ve yangından korunma için en yüksek gereklilikleri yerine getiriyor. Geberit Sigma serisi kumanda kapakları, banyoların modernize edilmesinde önemli rol oynarken, firma tarafından 10 yıl garanti kapsamında. Banyoda kullanıcının tarzını belirleyen değişik tasarım, renk ve yüzey tiplerine yönelik zengin renk alternatiflerine sahip kumanda kapakları sunuyor. Geberit Sigma serisi kapakların uygulama örnekleri arasında birbirinden farklı detay çizgileri ve kendilerine özgü tasarımları yer alıyor. www.geberit.com.tr • 16/9 İstanbul, İstanbul, 2012 • Konya Kent Plaza, Konya, 2012 • Next Level, Ankara, 2012 • Radisson Blu Otel, İstanbul, 2012 • Savoy Ulus, İstanbul, 2012 • Shangri La Otel, İstanbul, 2012 • Spine Tower, İstanbul, 2012 • Toskana Evleri, İstanbul, 2012 • Ureki Konser Salonu, Gürcistan, 2012 • Vertia Luxury Resort Hotel, Antalya, 2012 • Vialand AVM, İstanbul, 2012



KALEBODUR Kalebodur, Alman İnşaat ve Çevre Birliği (Institut Bauen und Umwelt-IBU) tarafından onaylanan Çevresel Ürün Deklarasyonu (Environmental Product Declarations-EPD) ile Kalebodur, tüm seramik ürünlerine “çevre etiketi” alan ilk Türk seramik markası.

EYLÜL 2013 - XXI 74

REFERANS PROJE - YEŞİL ÜRÜN

Yaşam döngüsü değerlendirmesini temel alan, ürüne ait tüm süreçler ve çevresel etkilerin ortaya konduğu Tip III çevre etiketi olan EPD; çevresel performansla ilgili kesin veriler içeriyor. Ürünler hakkında güvenilir bilgi sunduğu için üreticiler açısından en uygun çevre etiketleri olarak öne çıkan EPD belgesini almaya hak kazanan Kalebodur, ürünlerinin tüm süreçlerinin ele alındığı yaşam döngüsü değerlendirmesiyle çevre performansını tarafsız olarak ortaya koyuyor. Bütünsel bakış açısının merkezine yerleştirdikleri sürdürülebilirlik kavramıyla, kaynakların gelecek nesillere azalmadan aktarılmasını hedefleyen Kalebodur, hammadde alımından imalata, dağıtıma ve tüketici kullanımına kadar yaşam döngülerinin her aşamasıyla ilgili çalışmalar yürütüyor. Kalebodur’un sunduğu, çevreye duyarlı bir teknoloji ürünü olan Kalesinerflex, Ecospecifer belgesine sahip. Üretiminde, muadili ürünlere göre daha az su, enerji ve hammadde tüketen ürünün gaz, toz ve CO2 emisyonu da geleneksel seramik üretim süreçlerine göre çok daha düşük. Enerji tasarrufunu odağa alan yatırımlarla 2011 yılında tüm enerji girdilerinde metrekare başına %10,4'lük tasarruf gerçekleştirerek En Verimli Endüstriyel Tesis (EVET) kategorisinde “Türkiye'nin En Verimli Endüstriyel Tesisi” ünvanıyla birincilik ödülüne sahip olan marka, bu adımla seramik sektöründe sürdürülebilir ürünlere olan ilgiyi artırmayı amaçlıyor.

marmara forum

hilton garden ınn istanbul golden horn

bursa çarşamba pazarı

avrupa konakları

kemer lıfe xxıı

tc merkez bankası bursa şubesi hizmet binası

www.kale.com.tr • Açı Okulları, İstanbul • Hacıosman Metro Durağı, İstanbul • İstanbul Kongre Merkezi, İstanbul • Mersin Marina, Mersin • Metro İstasyonları • Raif Dinçkök Kültür Merkezi, Yalova • Tekfen Kağıthane Ofispark, İstanbul • Vehbi Koç Vakfı Ford Otosan Kültür Merkezi, Kocaeli • World Fitness Center, Almatı • Yemeksepeti Kampüsü, İstanbul



KLİMAPLUS

EYLÜL 2013 - XXI 76

REFERANS PROJE - YEŞİL ÜRÜN

KlimaPlus’ın sunduğu Mitsubishi Electric City Multi Düşük CO2 serisi, doğanın korunmasına katkı sağlıyor. VRF Sistem Cihazları ile daha az salınımlı City Multi VRF sistem, binanın değişen kapasite ihtiyaçlarına bağlı olarak soğutucu akışkanın debisini ayarlayan ve sadece ihtiyaç duyulan kadar enerji tüketen bir ısı pompası sistemi. Dış ünitelerde yer alan tüm kompresörler ve kondenser fanları, inverter özelliğine sahip. Bu sayede kompresörler ve fanlar, iç ortamın soğutma ya da ısıtma yükünü karşılayacak şekilde hızlarını ayarlayarak, sadece ortamın gerçek ihtiyacına uygun olan gücü tüketiyor.

avrupa konakları

Mitsubishi Electric, ısı pompaları üzerinde yaptığı Ar-Ge çalışmaları sonucunda ürettiği yüksek verimlilikle çalışan düşük CO2 serisi ısı pompaları, aynı şartlarda çalışan standart bir ısı pompasıyla karşılaştırıldığında yıllık enerji maliyetlerinde, model ve kapasiteye bağlı olarak enerji tasarrufu sağlıyor. Düşük CO2 serisi ısı pompaları, soğutucu akışkan devrelerinde, ısı değiştirici yüzeylerinde ve kontrol sistemlerinde yapılan iyileştirmelerle en yüksek verim değerlerine sahip ısı pompalarından biri olma özelliğine sahip üniteler. Bir ısı pompasının daha düşük enerji tüketmesi, daha az CO2 salımı*, doğaya daha az zarar vermesi ve böylece sınırlı enerji kaynaklarının korunmasına katkı sağlaması anlamına geliyor. *CO2 salımı: Elektrik ile çalışan klima gibi ürünlerin, dış ortama direkt olarak CO2 salımı bulunmuyor. Kullandıkları elektrik üretilirken, elektrik üretim tesisinin bir CO2 salımı söz konusudur ve dolaylı yoldan, enerji verimliliği yüksek olan ürünlerin CO2 salımı da düşük oluyor.

beykoz kasrı

www.klimaplus.com.tr • Koru Flora, Adana, 2013 • Zara Suadiye, İstanbul, 2013 • Alba Resort Hotel, Antalya, 2012 • Beykoz Kasrı, İstanbul, 2012 • Digiturk, İstanbul, 2012 • Gaziantep Ünv. Temel Tıp Bilimleri, Gaziantep, 2012 • Lösev, Ankara, 2012 • Martı Myra Kemer, Antalya, 2012 • Neorion Hotel, İstanbul 2012 • Onag Yapı/Yeşil Park Evleri, İzmir, 2012 • Rubis Deri, İstanbul, 2012 • Saray Regency Resort SPA, İstanbul 2012 • Ziraat Bankası, Ankara, 2012 • İzgi Otel, Batman, 2011

sura desıgn

maçka suıtes

larespark hotel



MITSUBISHI PLASTICS EURO ASIA Alpolic FR alüminyum kompozit paneller, üç kategoride (Malzeme ve Kaynaklar, İç Mekan Hava Kalitesi, İnovasyon ve Tasarım) LEED sertifikasına sahip.

EYLÜL 2013 - XXI 78

REFERANS PROJE - YEŞİL ÜRÜN

Alpolic'in üreticisi, Japonya'nın teknoloji devi Mitsubishi Plastics Group, dünya üzerindeki tüm tesislerinde geçerli olmak üzere, 2000'den bu yana ISO14001 (Çevre Yönetim Sistemi) ve ardından OHSAS18001 (İş Güvenliği ve Sağlık Yönetim Sistemi) sertifikalarına sahip. Firma, Mart 2002'de Üçlü Sorumluluk (Responsible Care) Deklarasyonu'nu kabul ederek “Çevre Güvenliği + İş Güvenliği + İnsan Sağlığı” kriterlerini benimsedi. “Çevre güvenliği yoksa, etkin bir iş yönetiminden söz edilemeyeceği” ilkesiyle; ürün geliştirme aşamasından üretim, dağıtım, kullanım ve sonrasındaki atık yönetimi aşamalarında bu kriterleri tam olarak yerine getiriyor. 1998'de “sıfır emisyon” çalışmalarını başlatan firma, 2002'de dünya üzerindeki tüm tesislerinde ortaya çıkan atıkların işlenerek bertaraf edilmesiyle sektöründe bunu başaran ilk ve halen tek firma olarak, 2005'de tüm tesislerinde “sıfır atık” başarısına ulaştı.

beıjıng natıonal grand theatre çin

raı fuar merkezi hollanda

slovenya öğrenci yurdu

Çevre dostu ürün standardını geliştiren firma ayrıca, ISO14021 Çevresel Beyan (Type II Self-Declaration Environmental Labels) etiketine sahip. www.alpolic.com

caja vıtal kutxa ispanya

radısson blu otel istanbul

• Acıbadem Hastanesi, 2013 • Adana Sheraton Otel, 2013 • Marriott Otel, İstanbul, 2013 • Next Level, Ankara, 2013 • Nida Kule, İstanbul, 2013 • Wyndham Otel, İstanbul, 2013 • Avcılar Double Tree Otel, 2012 • Hilton-Hampton Otel, Bursa, 2012 • Radisson Blu Otel, İstanbul, 2012 • Trump Towers, İstanbul, 2012 • Megapol, İzmir, 2011 • Demirpark AVM, Zonguldak, 2009 • Korumax AVM, Bursa, 2008 • Panora AVM, Ankara, 2007 • Sabiha Gökçen Havaalanı, İstanbul, 2001

buyaka avm istanbul



NEVRA YAPI Nevra İnşaat Yapı Tek. Ltd. Şti., kökleri yaklaşık 40 yıla dayanan inşaat malzemeleri ticareti ve inşaat üretimi yapan kurucularının en son şirketi olarak iki yıl önce uluslararası ticaret şirketi olarak kuruldu. Günümüzde önemi daha çok anlaşılmaya başlayan yapılarda yangın ve yalıtım ile ilgili çalışmalara odaklanan Nevra Yapı, bu bağlamda Türkiye de dahil olmak üzere Ortadoğu, Afrika ve Türki Cumhuriyetlerde tek yetkili satısı olarak Dragonboard markalı magnezyum oksit esaslı yapı panelleriyle ilgili çalışmaya başladı. Sertifikalı MgO esaslı yapı panelleriyle yapılarda ısı, ses, yangın ve su yalıtımı sorunlarına dar kesitlerde yeni çözümler sunuyor.

EYLÜL 2013 - XXI 80

REFERANS PROJE - YEŞİL ÜRÜN

Grup firmalarından NevPanel Maden Ltd., 2014 yılı itibariyle Eskişehir ilinde DragonboardTürkiye markası altında yeni tesislerinde Türk menşeili üretime başlamayı planlıyor. Avrupa ve Afrika kıtasına tedarikte bu tesis önemli roller üstlenmesi hedefleniyor. Nevra Yapı bundan sonraki sürecte de yeni ürünlerle ürün gamını artırmayı amaçlıyor.

biaport

maçka otel

radısson blu

www.nevrayapi.com • Asal Otel, Ankara • BiaPort, Bursa • By Otell, İstanbul • Flame Towers, Bakü • Golden Age Otel Bodrum, Muğla • Maçka Taşlık Otel, İstanbul • Marmara Park, İstanbul • Merter Polis Evi, İstanbul • New Yakacık, İstanbul • Radisson Blu, Kayseri • TAV Yeşilköy, İstanbul • Torium AVM, İstanbul • Trump Towers, İstanbul • Uşak Devlet Hastanesi, Uşak • Vertia Otel, Antalya

vertia

biaport



NURUS

EYLÜL 2013 - XXI 82

REFERANS PROJE - YEŞİL ÜRÜN

Mobilya sektöründe ÇEDBİK üyesi tek firma olan Nurus, kuruluşundan itibaren sürdürülebilirlik ve çevre bilincine dikkat çekiyor. Nurus, yandığı zaman zehirli gaz açığa çıkarmayan, su bazlı ve çevre dostu kimyasal kullanımı; kloroflorokarbon içermeyen ve geri dönüşüm oranı yüksek malzeme seçimleri; Avrupa normlarına uygun üretimi; %60’ı geri dönüşümlü kağıt ambalaj kullanımı, atıkların ruhsatlı tesislerce toplanarak geri dönüştürülmesi gibi çevreci uygulamaları; doğal ışık kullanımı, gelişmiş atmosfer ve akustik değerlerine sahip fabrikası ve sürdürülebilirlik prensibiyle imza attığı dünya çapında en üst segmentteki projeleriyle Türkiye’de yeşil ofislerin tercihi olmaya devam ediyor. Yeşil bina değerlendirme kriterlerine göre doğal malzeme kullanımı, enerji ve çevre duyarlı kaynak kullanımı ve iç mekan kalitesini karşılayan A sınıfı ofislerde Nurus ürünleri öne çıkıyor.

phılıps

unılever

Türkiye’nin en çok uluslararası tasarım ödülüne sahip en çevreci ofis mobilyası olan U TOO, masa, depolama çözümleri, koltuk, puf ve zengin aksesuar seçenekleriyle çalışma, dinlenme, sosyalleşme için tasarlanmış yalın, pratik ve çok yönlü bir sistem. Özel alüminyum döküm ayak yapısı ve farklı malzeme seçenekleriyle farklı mekanlarda yaşam alanları sunan U TOO, yeşil ofislerde de kullanıma uygun. Me Too, ofislerde yaşam kalitesini artırmak, sağlıklı bir ofis hayatı kurgulamak fikrinden yola çıkılarak Nurus Design Lab tarafından “Ergonomik bir ofis koltuğu, çalışanın sağlık sigortasıdır.” yaklaşımıyla tasarlandı. Avrupa normlarında üretilen, LGA ve GS güvenlik sertifikalarına sahip ürünün konsepti, ergonomisi ve %95 geri dönüşümlü olması en önemli uluslararası tasarım ödüllerini almasını sağladı. Me Too, senkron mekanizmasıyla oturma eğimi öne doğru dört derece, arkaya doğru 27 derece ayarlanabiliyor ve üç ayrı pozisyonda sabitlenebiliyor. Yükseklik ayarlı baş ve bel desteği, yükseklik ve yön ayarlı kolları, nefes alan file sırtı ve deri ya da kumaş kaplanabilen oturma fontu ve avrupa normlarına uygun tasarımıyla dünya çapında kullanıcısıyla buluşuyor.

unılever

www.nurus.com.tr • Philips, İstanbul • Ttnet, İstanbul • Unilever, İstanbul

phılıps

ttnet



PHILIPS

EYLÜL 2013 - XXI 84

REFERANS PROJE - YEŞİL ÜRÜN

Sürdürülebilirliği işlerinin ayrılmaz bir parçası olarak kabul etmiş bir şirket olarak Philips, dünya çapında enerji verimli aydınlatma çözümlerine geçiş girişimlerine öncülük ederken, ürünlerinin ekolojik ayak izini de mümkün olduğunca azaltıyor. Geçen yıl globalde gerçekleştirdiği 11,3 milyar Euro'luk yeşil ürün satışının toplam satışlardaki oranının %45'e ulaşması, Philips'in 2015 EcoVision sürdürülebilirlik performansı hedeflerine oldukça yaklaştığını gösteriyor. Aynı yıl Philips Türkiye'de yeşil ürün satışlarının toplam satışlardaki oranı, global Philips ortalamasının da üzerine çıkarak %52 olarak gerçekleşti.

ankara protokol yolu

Philips geliştirdiği çevreci ürünler, enerji tasarrufu sağlama, daha az ambalaj kullanımı, daha az tehlikeli madde içerme, kullanılmış maddeleri yeniden işleyip kullanılır hale getirme ve ömür boyu güvenilirlik gibi özelliklerin en az bir veya birkaçında kayda değer etki yaratacak çevreci bir avantaj sunuyor. Philips Türkiye'nin, Enerji Bakanlığı tarafından geliştirilen sokak lambalarının LED’e dönüşümü projesine yönelik Ankara İnönü Bulvarı’nda yer alan Protokol Yolu’nda gerçekleştirdiği pilot uygulama, sağladığı %40’lık tasarruf ile bu farkı gözler önüne seriyor. www.philips.com.tr • Adana Kalesi • Ankara Gençlik Parkı • Ankara Protokol Yolu • Ankara Tren Garı • Bursa Saat Kulesi • Bursa Ulu Cami • Gaziantep Kalesi • İstanbul Boğaz Köprüleri • İzmir Asansör • İzmir Ekonomi Üniversitesi • İzmir Saat Kulesi • İzmir Tarihi Hava Gazı Fabrikası • Kuleli Askeri Lisesi • Philips Türkiye Ofisi

izmir asansör

bursa saat kulesi



EYLÜL 2013 - XXI 86

REFERANS PROJE - YEŞİL ÜRÜN

TROX 1951 yılında Almanya’da kurulan TROX, günümüzde 22 ülkede 25 adet şubesi, 13 adet üretim tesisi, 3000’in üzerinde çalışanı ve dünya çapında 50’den fazla temsilci ve ithalatçısı ile başarılı, uluslararası ölçekli bir firma haline geldi. Isıtma-soğutma-havalandırma sektörüne hizmet veren TROX GRUP, %100 Alman sermayeli Türkiye satış ofisini 2010 yılında İstanbul’da kurdu. Havalandırma ve iklimlendirme teknolojilerinin tüm alanlarına hitap eden TROX, difüzör ve menfezlerden soğuk kiriş uygulamalarına kadar uzanan geniş bir ürün gamına sahip. Birçok prestijli projede tercih edilen TROX ürünlerinden hava-su sistemleri, iklimlendirme için enerji verimli çözümler sunarken aynı zamanda mimari esneklik de sağlıyor. Avrupa’nın en yeşil ve yenilikçi binalarından biri olmaya ve LEED Platin sertifikasına aday, Türkiye Müteahhitler Birliği Genel Merkez Binası’nda TROX hava-su ürün grubunda yer alan çok fonksiyonlu chilled beam üniteleri tercih edildi. %40 enerji, %60 su tasarrufu sağlananan projede TROX çok fonksiyonlu chilled beam üniteleri enerji tasarrufuna katkıda bulunuyor. Enerji verimliliği ve tasarımı bir araya getiren çok fonksiyonlu chilled beam ünitelerine temel iklimlendirme ekipmanının yanı sıra aydınlatma, sensör ve dedektör, ses sistemi ve sprinkler gibi ilave fonksiyonlar da eklenebiliyor.

kranhäuser

lüksemburg ticaret odası

www.trox.com.tr • Sabancı Üniversitesi Nanoteknoloji Merkezi, İstanbul • Türkiye Müteahhitler Birliği Genel Merkez Binası, Ankara • Zorlu Center, İstanbul • Adalet Sarayı, Barselona • Avrupa Yatırım Bankası, Lüksemburg • Kranhäuser, Köln • Newcastle Şehir Kütüphanesi, Newcastle • Riverside House, Londra • Royal Bank of Scotland, Edinburg • Salvador Norte Shopping Alışveriş Merkezi, Salvador • Siemens Genel Müdürlük, Pekin • Sky Office, Düsseldorf • Skylink Havalimanı, Viyana • Telekomünikasyon Kompleksi, Madrid • Ticaret Odası, Lüksemburg

avrupa yatırım bankası

avrupa yatırım bankası

rıversıde house

sky offıce



VIESSMANN

EYLÜL 2013 - XXI 88

REFERANS PROJE - YEŞİL ÜRÜN

Viessmann Vitocal 200-S hava kaynaklı ısı pompaları ile dış havada depolanan enerjiden faydalanarak konutlar ısıtılıp soğutulabiliyor. Sisteme entegre edilecek boyler ile sıcak su üretimi de mümkün oluyor. Cihaz dış hava koşullarına dayanıklı, sessiz ve hafif bir dış ünite ile az yer kaplayan bir iç üniteden oluşuyor. Bir birim elektrik enerjisi tüketimiyle çevreden ortalama olarak üç birim ısı çekilebiliyor. Viessmann Vitocal 200-S, herhangi bir yanma işlemi olmadığı için doğaya zararlı madde salınımı yapmadığından çevre dostu bir ürün. Diğer sistemlere göre çok daha düşük işletme maliyetlerine sahip olan ürünün Vitocal 222-S ve Vitocal 242-S modellerinde ise 170 ve 220 litrelik boylerler cihaza entegre edildi. Gaz, kömür, petrol gibi fosil yakıtların rezervlerinin sınırlı oluşuna karşın bu yakıtlara olan talep artışı fiyatlarının yükselmesine neden oldu. Ayrıca fosil yakıtların yanması sonucu zararlı gazların açığa çıkması güneş gibi ucuz ve zararsız enerji kaynakları arayışını ortaya çıkardı. Viessman, artan bu enerji talebi karşısında her türlü ihtiyaç ve kullanıma uygun çözüm sağlayan güneş enerjisi sistemlerini sunuyor. Viessmann teknolojisine sahip düzlemsel ve vakum borulu Vitosol kolektörlerinin ortak özelliği işletme emniyeti, verim ve uzun ömürlü olmaları. Bu kolektörler sayesinde kullanma suyu ve havuz ısıtması yapılabiliyor, mahal ısıtması desteklenebiliyor, solar soğutma gerçekleştirilebiliyor. Vitosol güneş sistemleri diğer ısıtıcılarla problemsiz olarak entegre edilebiliyor. www.viessmann.com.tr • Maxx Royal, Antalya • Susesi Luxury Resort, Antalya

susesi luxury resort

maxx royal



EYLÜL 2013 AJANDASI 3 - 6 Eylül

6 - 9 Eylül

Uluslararası Gözenekli ve Toz Malzemeler Sempozyumu ve Sergisi

İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Öğretim Üyeleri tarafından

Megabuild İstanbul 2013

Platformda inşaat ekipmanları gibi ürünlerin ve firmalarının

İzmir

www.ppm2013.org

CNR Expo, İstanbul

imsad.org

düzenlenen etkinlikte malzemeler, bilimsel ve teknolojik boyutlarda inceleniyor ve üretim ekipmanları sergileniyor.

tanıtımları yapılıyor.

Arkeolojik Peyzajlar: Koruma, Tasarım, Kullanım

Etkinlik arkeoloji, koruma, kentsel tasarım, sosyoloji, ekonomi

İzmir Yüksek Teknoloji Üniversitesi, İzmir

predu2013.iyte.edu.tr

gibi pek çok disiplinden öğrenciyi bir araya getiriyor.

II. Uluslararası Antalya Mimarlık Bienali (IABA)

Türkiye'nin ilk mimarlık bienali IABA'nın bu seneki teması:

Antalya

www.iaba.com.tr

10 Eylül (son başvuru)

Archiprix Türkiye 2013

18 yıldır düzenlenen Archiprix Türkiye, mimar adaylarını ortak

Türkiye

www.archiprixturkiye.org

12 Eylül (son başvuru)

Kent Meydanı ve Çevresi Düzenlemesi “Yeşil” Kentsel Tasarım Proje Yarışması

Yarışma, Çanakkale’yi şehrin sosyal, kültürel ve ekolojik

Çanakkale

www.canakkale.bel.tr

3. Lizbon Mimarlık Trienali

Günümüz mekansal uygulamaları üzerine yapılacak olan

Lizbon, Portekiz

www.close-closer.com

SALT Ulus, Ankara

www.saltonline.org

İstanbul Aydın Üniversitesi, İstanbul

www.kerpic.org/2013

Fransız Kültür Merkezi, İstanbul

www.ifturquie.org

İtalyan Kültür Merkezi, İstanbul

www.iicistanbul.esteri.it

1 - 14 Eylül

7 Eylül - 7 Ekim

12 Eylül

Şablon / Template.

bir platformda buluşturarak en iyi diploma projesini seçiyor.

değerlerini geliştirecek kimlikli bir kamusal alana kavuşturmayı hedefliyor.

trienalde mimarlığın deneyimsel, sosyal, politik ve bilimsel yönlerden ele alınması planlanıyor.

12 Eylül

11 - 15 Eylül

Genç Cumhuriyet’in Öncü Korumacı Mimarı: Ali Saim Ülgen

SALT Ulus’ta yer alan Modern Türkiye’nin Osmanlı Mirasını

Kerpiç'13

“Yeni Nesil Kerpiç Mimarisi: Mirasımızdan Ders Alma”

Keşfi: Ali Saim Ülgen Arşivi sergisinin paralel etkinlikleri, restoratör mimar Zeynep Ahunbay’ın konuşmasıyla sonlanıyor.

etkinliğinde yeni nesil kerpiç mimarisi inceleniyor.

11 - 21 Eylül

Sivil / siz Alanlar Video Gösterim Programı

13. İstanbul Bienali’ne paralel olarak sunulacak olan çalışmalarda kamu alanı konseptinin farklı kavramları

EYLÜL 2013 - XXI 90

AJANDA

sorgulanıyor.

13 Eylül - 3 Ekim

İstanbul Kent Tepeleri / Dağılmanın ve Toplanma Evrelerinin Doğal Tarihi Üzerine Sergi

Margherita Moscardini’nin çalışmaları 13. İstanbul Bienali

14 Eylül - 20 Ekim

13. İstanbul Bienali

Bienal bu yıl 'Anne, ben barbar mıyım?' başlığıyla gerçekleşiyor.

Galata Özel Rum I.Ö.O., Arter, Salt Beyoğlu, 5533, İstanbul

bienal.iksv.org

… - 15 Eylül (son gün)

Bilgi Mimarlık 2013 Bahar Sergisi

“İstanbul'un Değişim ve Dönüşüm Dinamikleri” temasıyla 12

Bilgi Üniversitesi Santral Kampüsü, İstanbul

mimarlik.bilgi.edu.tr

Özyeğin Üniversitesi Çekmeköy Yerleşkesi, İstanbul

www.ozyegin.edu.tr

Türk Yapısal Çelik Derneği, İstanbul

www.tucsa.org

paralelinde, Türkiye - İtalya arasında gerçekleştirilen “The Spirit of Context” temalı değişim programı kapsamında sergileniyor.

Haziran'da başlayan, yüksek lisans öğrencilerinin proje sergisi, 15 Eylül'de sonlanıyor.

16 - 20 Eylül

20 - 21 Eylül

Büyük Sorunlar Çağında Tasarım: Deniz ve Kara Arasındaki “Ekoton” Arayüzler için Yeni Tasarım Modelleri Çalıştayı

Çalıştayda, yürütülecek seminer ve tartışmalar eşliğinde

Uluslararası Çelik Yapıların Yangın Tasarımı Kursu

Mimarlık ve mühendislik disiplinlerinden pratisyen,

katılımcıların ekoton kavramı ve geçişli bir kıyının önemi üzerine düşünerek bir kentsel arayüz için yeni tasarım modelleri geliştirmesi bekleniyor.

akademisyen ve lisansüstü öğrencilerinin katılımına açık olan kurs, yurtdışından eğitimcilerin katılımıyla düzenleniyor.