__MAIN_TEXT__

Page 1

1. Uluslararası Antalya Mimarlık Bienali’ndeki “Deneysel Mimarlık İşleri” üzerinden mimarlıkta deneyselliği tartışıyoruz

BU DERGİ İÇİN AĞAÇ KESİLMEDİ

ACXT CRAFT312 EMRE AROLAT ARCHITECTS LOOP MİMARLIK ND MİMARLIK TANJU ÖZELGİN

NEREDE BAŞLAR, NEREDE BİTER?

SAYI 105 ARALIK 11 / OCAK 12 11 TL (KKTC 12 TL)

yaz›larıyla ALPAY ER GÜLSÜM BAYDAR KORHAN GÜMÜŞ

xxi.com.tr

XXI < MİMARLIK TASARIM MEKAN < SAYI 105 < ARALIK 11 / OCAK 12 < ACXT < AROLAT < CRAFT312 < LOOP MİMARLIK < ND MİMARLIK < ÖZELGİN < DENEYSEL MİMARLIK

DENEYSEL MİMARLIK

Y‹RM‹B‹R M‹MARLIK TASARIM MEKAN


Yirmibir Mimarlık, Tasarım, Mekan Depo Yayıncılık adına sahibi ve yayın yönetmeni Kuyaş Örs yazı işleri müdürü (sorumlu) Hülya Ertaş hulya@depo.com.tr

TALEBİ OLUŞTURAN MİMARA EVRİLMEK

endüstriyel tasarım editörü Elif Esmez elif@depo.com.tr sektör editörü Tuğba Demirci tugba@depo.com.tr editör Özge Gürbüz ozge@depo.com.tr reklam müdürü Burcu Hinginar Akıncı okuyucu ilişkileri sorumlusu Manolya Nurgün kurumsal iletişim yönetmeni Mürüvvet Can grafik tasarım Aslıhan Özgen sayfa tasarım ve uygulama Doğukan Bilgin grafik asistanı Ali Çelik web tasarımı Anıl Dönmez Turgay Tuğsuz basım yeri Ofset Yapımevi Yahya Kemal Mahallesi Şair Sokak No: 4 Kağıthane, İstanbul yönetim yeri Depo Yayıncılık Hacı İzzet Paşa Sokak Rota 1 Apartmanı 12/2 34427 Gümüşsuyu İstanbul 0212 251 1811 xxi@depo.com.tr genel dağıtım DPP Yerel süreli yayın. Dergide yer alan yazı ve fotoğrafların tamamı ya da bir bölümü, Depo Yayıncılık’ın yazılı izni olmadan kullanılamaz.

Deneysel mimarlık kavramının tarihi pek de eskilere dayanmıyor. Bunu ilk ortaya koyan Peter Cook’un 1970’e tarihlenen Deneysel Mimarlık adlı kitabı. Archigram’ın yanı sıra dönemin Hans Rucker Co, Yona Friedman gibi isimlerinin işleri ve de 20. yüzyılın başından Sant’Elia gibi fütüristlerin çalışmaları bu kitapta kendine yer buluyor. Ancak deneyselliği bugüne dek dert edinmeyi sürdürmüş en önemli isim belki de Lebbeus Woods. Woods’un 1988’de kurduğu Deneysel Mimarlık Araştırma Enstitüsü (Research Institute for Experimental Architecture-RIEA) bugün hala aktif ve çeşitli ülkelerden katılımlarla geniş bir ağ kurmuş halde. Bu konunun ancak bugün Antalya Bienali’nin alt başlıklarından biri olan Deneysel Mimarlık İşleri aracılığıyla mimarlık gündemine girmesi ise çok da şaşılacak bir durum değil. Buna şaşırmamamızın nedenlerinden ilki Türkiye’nin zaten birçok konuda Batı odaklı üretimleri ve fikirleri, onunla eşzamanlı değil de ardından mas ediyor oluşu. İkincisi ise deneysel mimarlık kavramının kendisinden kaynaklı. Yaptığımız toplantıda bu kavramın tarifi konusunda herkesin hemfikir olduğu nokta, deneyselin risk içeren bir yapıda olmasıydı. Boğaçhan Dündaralp’ın da belirttiği gibi zaten

bilimsel ve teknolojik yenilikleri geliştirmektense halihazırda dünyada geliştirilmiş olanları kullanan ve sağlamcı bir ruh haliyle bununla övünen bir anlayışın Türkiye’de yaygın olması, belli ki deneyselin hareket alanını epey daraltıyor. Bugün yeşeren bu canlı ortamın bu hareket alanını genişleteceğine dair umutlu olmamız içinse birçok neden var. Bir kez adı konduktan ve gündeme oturduktan sonra deneysele yönelik mimarlardan gelecek taleplerin artacağı, bu çerçevede kendi alanlarını genişletecekleri kesin çünkü görüşlerini paylaşan mimarların büyük çoğunluğu bu alanı piyasa baskılarına maruz kalmadan iş yapabilmek için elverişli bir alan olarak görüyor. Entelektüel kapasite anlamında sürekli kendini donanımlandıran mimar için deneysel, bu kapasiteyi aktarabilmekte en özgür olacağı alan. Mimarı; talep edileni yapandan, talebi oluşturana evrilmek büyük çabalar gerektiriyor gibi gözükse de, olmayacak iş değil.

XXI


güncel 6 güncel

32 deneysel mimarlık: nerede başlar, nerede biter?

1. Uluslararası Antalya Mimarlık Bienali kapsamında düzenlenen Deneysel Mimarlık İşleri’ni mercek altına almak için öncelikle mimarlıkta deneysellikten ne anladığımızı sorguladık. Bienal için iş üreten ekiplerden Ahmet Önder, Alişan Çırakoğlu, Boğaçhan Dündaralp, Ceren Balkır Övünç, Ebru Erdönmez, Ervin Garip ve Levent Şentürk ile bir masa etrafında toplanıp deneyselliğin nerede başlayıp nerede bittiğini konuştuk. Diğer ekiplerin işleri ise tartıştığımız konuya paralel olarak yönelttiğimiz soruların yanıtlarıyla birlikte dosyadaki yerlerini aldı. Konuya eşlik eden yazılar ise bienal küratörü Tülin Görgülü ve süreci yakından takip eden Sait Ali Köknar’dan geldi.

proje 46 yaprak örtü Yeşil dokudan ilham alınarak oluşturulan cephesi ve çevreyle uyumlu ilişkisiyle göze çarpan Miribilla Spor Merkezi, hem kullanıcıların hem kentlilerin kullanımına açık.

ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 2

İçİndekİler

52 kozmik fanus

8 eşik cinleri / gülsüm baydar

Kadının Mekan(sızlığ)ı ve Melek Celal Üzerine

18 soru işareti / korhan gümüş

Yenikapı İçin Yarışma Yeterli mi?

30 tasarımın öte yanı / alpay er

Tasarımda Yenilik Kaynağı Olarak “Gelenek ve Tarih” Meselesi

Raif Dinçkök Kültür Merkezi, içindeki kapalı işlevlerin fanus etkisiyle kentle kurduğu açık ilişki arasında salınan tasarımıyla Yalova'ya yerleşiyor.


58 sınırları olmayan

72 ev konforunda bekleme

Proje tasarımının Tanju Özelgin, uygulama projesinin ise Pitsou Kedem Architect tarafından gerçekleştirildiği Pituah Evi, İsrail’in Herzliya kentinde konumlanan bir tatil evi projesi.

ND Mimarlık tasarımı Dentall Kliniği hastaların kendilerini ev ortamında hissedebilecekleri bir sağlık kuruluşu olarak kurgulanmış.

76 atik akrobat

Terminal'in Türkiye temsilciliğini üstlendiği İtalyan ALU firmasının yeni sistemi Acrobat Agile, günümüz perakende mağazalarının günlük ihtiyaçlarına esnek bir çözüm sunuyor. Sistem hakkındaki sorularımızı ALU firmasının CEO'su Abramo Manfrotto ile kreatif direktörü Luca Pavani yanıtladı.

ürün 64 bütünü algılamak

80 ürün

86 doğala özdeş

Loop Mimarlık tasarımı otel, son yıllarda hızla gelişen Çorlu'da konumlanıyor. İlçenin ölçeğiyle yarışmamayı seçen yapının bütüncül algısı tasarım ölçütlerinden biri olmuş.

Yenilikçi ürünleriyle mimarların tercihi olan Kalebodur’un ürettiği doğal taş görünümlü Kalestone seramik kaplama, Vehbi Koç Vakfı Ford Otosan Sosyal Yaşam Merkezi’nde kullanıldı.

88 güvenli dolaşım

Milas Bodrum Havalimanı Dış Hatlar Terminali'nde Kone'nin MonoSpace asansör, TravelMaster yürüyen merdiven ve panoramik MonoSpace ürünleri kullanılıyor.

90 ana kucağı İçİndekİler

Paul Le Quernec ve Michel Grasso tasarımı Sarreguemines Anaokulu, çocukların mekanı algılayışları göz önünde bulundurularak tasarlandı.

ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 4

68 mekanı dolaşan çizgi

Craft312 Studio tarafından tasarlanan Koza Holding Genel Müdürlük binası, bir hat boyunca devam eden doğrusal yapısı için kurgulanan çizgisel aydınlatma elemanları ve ofis çalışanlarının serbest zamanlarını geçirebilmeleri adına oluşturulan iç bahçe fikirleriyle öne çıkıyor.

94 tavandaki baloncuk

12. Venedik Mimarlık Bienali'ndeki Sırbistan Pavyonu için 4of7 Architecture tarafından tasarlanan PingPong projesinin anafikri sergi boyunca kendiliğinden oluşan kullanım değişiklikleri için mimari yöntemler bulma üzerine şekillendi.

98 asma tavan ve bölme panel sistemleri referans dosyası

108 ajanda

Aspen Deka Durlum Ersa Trimline


BEYAZ KONTEYNER: TAK, SÖK, TEKRAR KULLAN Geçtiğimiz Ekim ayında Türkiye’nin ilk Uluslararası Mimarlık Bienali IABA 2011 Antalya’da gerçekleştirildi. Beyaz Konteyner, bienal kapsamında düzenlenen etkinliklerden biri olan Batı Antalya İçin Gelecek Senaryoları: Kullanım Alanından Kentsel Çevreye başlıklı atölye çalışmasındaki projelerin sergilenmesi için tasarlandı.

Öte yandan, yapı Bienal sonrasında kaldırılacaktı. Bu nedenle üretimi basitleştirmek adına kısa sürede takılıp sökülebilir ve tekrar kullanılabilir bir sistem olması gerekiyordu. Bu amaçla, yapının ana strüktürünü oluşturması için iskele sistemi seçildi, kaplama malzemeleri olarak OSB ve plywood kullanıldı. Yapının önünden geçen ana caddeden algılanması ve halkın dikkatini çekmesi için ana taşıyıcı sistem üç metrelik dikmelerle altı metre

ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 6

güncel

Zeynep Esengil Atölye çalışmasının amacı; kentle ve birbirleri ile bütünleşmeksizin farklı kullanımlara ayrılmış alt alanlardan oluşan bölgenin yakın geleceği üzerine fikir üretmek, üretilen fikirleri kentli ile tartışmak ve paylaşmaktı. Halkın bu sürece dahil olabilmesi için üretilen fikir projelerinden haberdar olması gerekiyordu. Bu nedenle, projelerin halkla buluşması ancak kamusal alanda görünür bir biçimde sergilenmeleri ile mümkün olacaktı. Yapı, proje alanı içerisinde yer alan ve tartışmaların yapıldığı Atatürk Kültür Merkezi’nin bahçesinde kuruldu.

proje adı: Beyaz Konteyner proje: Zeynep Esengil uygulama: Beta Alüminyum fotoğraflar: Doğa Yusuf Dökdök

yüksekliğinde kuruldu. Üç, iki ve bir metrelik iskele sistemi kullanılarak 8 x 14 metre ebatlarında dikdörtgenler prizması elde edildi. Ana strüktür davet çekici boyutlardayken, sergileme alanı içe dönük bir biçimde kurgulandı. Merak uyandırarak içeri davet eden beyaz konteyner 6 x 10 metre boyutlarında, beş metre yüksekliğinde bir iç kabuk olarak ana strüktüre takıldı. Cephe malzemesi olarak OSB, zemin döşemesi olarak plywood kullanıldı. Dış cephe beyaz renge boyandı, iç mekanda ise malzemenin kendi dokusu korundu. Çatı kaplama malzemesi olarak geçirgen bir malzeme olan jüt kullanıldı, böylece gün ışığının iç mekana endirekt olarak alınması sağlandı. Tekrar kullanılabilir malzemelerin biraraya gelmelerinden ortaya çıkan arkitektonik kurgu yapının kimliğini belirledi. Bienal sonrasında tekrar sökülen inşaat iskelesi bienal sürecinde “kamusal bir strüktür” olarak kentli ile buluştu.


KADININ MEKAN(SIZLIĞ)I VE MELEK CELAL ÜZERİNE 16 Eylül 2011 - 22 Ocak 2012 tarihleri arasında İstanbul Modern’in salonlarında Türkiye’den 74 kadın sanatçının eserlerinden oluşan bir sergi sürüyor. Serginin adı “Hayal ve Hakikat: Türkiye’den Modern ve Çağdaş Kadın Sanatçılar.” Tanıtım yazılarında şöyle ifadeler yer alıyor: Sergi, hayat hikayeleri ve üretimleri hakkında fazla bir bilgiye sahip olmadığımız ve artık adları unutulmaya yüz tutmuş öncü kadın sanatçıları, yeniden keşfedilen modernleri ve neredeyse son kırk yıldır çağdaş sanat ortamını düşünsel tavır ve pratik eylemleriyle yönlendiren 74 sanatçıyı birbirine bağlıyor.1 20. yüzyıl başından bugüne ulaşan kapsamlı bir seçki niteliğindeki sergi “Batılılaşmanın sembolü”, “Cumhuriyet’in rol modeli” gibi sosyal ve politik roller biçilen öncü kimlikleri, modern dönemin uslupçu sanatçılarını ve çağdaş sanatın disiplinlerarası dilini benimsemiş farklı üslup ve yönelimdeki isimleri içeren 74 sanatçıyı bir araya getiriyor.2

Eşİk cİnlerİ

Sergiyi bir yandan tarihsel olarak sanat dünyasının merkezinde mekansız kalan kadınları görünür kılma misyonuyla kutlamak; diğer yandan sanatçının “normal” olarak kadın olmadığını ima eden “kadın sanatçı”’ kategorisini vurgulamasıyla eleştirmek mümkün. Her isim, her kategori yeni sınırlar, yeni kabuller ve yeni dışlamalar getiriyor ister istemez. Oysa dişillik durumu tam da kategoriler arasındaki geçişkenliğin, isimler arasındaki akışkanlığın, yani bir anlamda mekansızlığın özgürleştirici gücüne işaret etmiyor mu?

ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 8

Bu yazı, söz konusu sergideki 74 kadının içinde yer alan; varlığı sadece sanat dünyasının değil, başka dünyaların da sınırlarında kurulan; ve her iki tanıtımın da ilk kısmındaki, “adı unutulmaya yüz tutmuş”, “Batılılaşmanın sembolü” ve “Cumhuriyet’in rol modeli” nitelemelerini barındıran bir sanatçı, Melek Celal üzerine. Ancak ne “sembol,” ne “rol modeli” sözcüklerinin içerdiği tekilliğe sığmıyor Melek Celal’in (ve belki de diğer 73 sanatçının her birinin) öznelliği. 74 sanatçının içinden onu seçmemin nedeni, isminin beklenmedik bir biçimde Arkitekt dergisinin 1980 yılı cildinde karşıma çıkması. “Gurbette ölen bir kadın sanatçımız: Melek Celal” başlıklı tek sayfalık yazı, Türk kültür tarihi araştırmacısı olarak bilinen Taha Toros imzasıyla çıkmış.3 “Melek Celal sıradan bir kadın, sıradan bir sanatçı, değildi” diyor Toros ve onu “aile çevresi, sanat tutkusu ve üst düzeyde kültür sohbetleri yaratıcısı olarak, üç açıdan tanımlamak mümkündür” diye devam ediyor. gülsüm baydar gulsum.baydar@ieu.edu.tr

Aile çevresi kısmında Melek Celal’in “köklü bir aileden gelen ana babanın tek kızı” olduğunu,

“seceresinde hayli tanınmış kişilerin bulunduğu” Tepedelenlilerde yer aldığını; “Sadrazam Topal Osman Paşalar, Namık Kemaller, Abdullah Şinasilerin geçmiş aile seceresindeki belirgin simalar” olduğunu öğreniyoruz. Yetişkin yaşamında ise önce “varlıklı ve kültürlü bir salon adamı” olan Kıbrıslı Hacı Sofuzade Celal Bey’le evlendiğini; Celal Sofu’nun ölümünden sonra ünlü doktor Lampe ile evlenerek Münih’e yerleştiğini anlatıyor Toros. Sanat tutkusuna gelince, Babası Miralay Ziya Bey ve dayısı askeri ressamlardan Kazım Bey’den kültür ve sanat temelini aldığını, sanat eğitiminde Güzel Sanatlar Akademisi profesörlerinden Nazmi Ziya’nın rolünü ve feylesof Ziya Tevfik’in çok başarılı bir


işlemeleri koleksiyoncusu) ve aidiyeti (İstanbul ve “kendisine ikinci vatan olarak seçtiği” Münih) dışında ismi bile bir türlü sabitlenemeyip bir sayfalık yazıda dört ayrı isimle (Melek Celal, Melek Sofu, Melek Lampe ve Melek Celal Lampe) anılıyor. Ressamlığıyla tanınan sanatçının “asıl başarısı”nın eski yazı ustaları ve Türk işlemeleriyle süslemelerini dünyaya tanıtması olduğunu söylüyor Toros. Dolayısıyla “asıl başarı” resim sanatının çağrıştırdığı ve eril özneye özgü olduğu kabullenilen yaratıcılıktan başka bir alana kaydırılıveriyor.

Sanatçının ressamlığına dair kayıt bulmak kolay değil. 1935 yılında Beyoğlu’nda afiş tasarımcısı

Melek Celal’in sesini duymanın bir yolu tablolarına yakından bakmak olabilir. Ben anlatılmayan Melek Celal’i “Ağlayan Kadın”ın yanlızlığında, “Arap Kızı”nın kaygılı ifadesinde ve belki de en çarpıcı olarak “Eski Büyük Millet Meclisi Kürsüsünde Kadın” tablosunda merkezi konumda olan ve erkeklerle çevrelenmiş kadına yansıyan ışığın yok ettiği yüzde görüyorum. Tüm resimlerde ortak olan ise, Toros’un isimlendirmekte kararsız kalıp dört ayrı isim arasında bocaladığı Melek Celal’in, eril dünyanın çevresinde ördüğü ağlara meydan okuyan tek kelimelik imzası: Melek. 1 http://www.eczacibasi.com.tr/articles/detail/detail2. asp?id=1027&archive=1 2 İstanbul Modern’de sunulan sergi broşüründen alıntı 3 Taha Toros, “Gurbette Ölen bir Kadın Sanatçımız: Melek Celal,” Arkitekt, 1, 1980, s. 13 4 İsimsiz, “Melek Celal ve İhab Hulusi Sergisi,” Arkitekt, 9, 1935, s. 57. 5 http://www.milliyet.com.tr/2007/05/28/yasam/axyas01.html

karşı sayfada üstte: Gazete haber fotoğrafı, Milliyet altta: Ağlayan Kadın bu sayfada üstte: Arap Kızı solda: Eski Büyük Millet Meclisi Kürsüsünde Kadın

9 XXI - ARALIK 11 / OCAK 12

Sonuç olarak “ülkemizin nadir yetiştirdiği bir kadın olan” Melek Celal, onu sımsıkı çevreleyen erkek kimlikler ağının bir türevi olarak çıkıyor karşımıza: Babası, eşleri, dayısı, hocası ve çevresini oluşturan ve hiçbirisi kadın olmayan bir seçkinler ağı. Ancak tüm bu kuşatılmışlığa karşın Melek Celal’i sabit bir kimlikle anmak mümkün olmuyor. İşi (ressam, yazar, Türk

Ölümünden çok sonra, 2006 yılında yayınlanan “Sofu’nun tartışılan tablosu alıcı buldu” başlıklı bir gazete haberinde yer alan bir fotoğraf, Melek Celal’in ressam kimliğinin sanat dünyasının eril güçleri içindeki yerini oldukça çarpıcı biçimde anlatıyor. Haberde, sanatçının orijinal olup olmadığı konusunda tartışmalar yaratan bir natürmortu’nun İstanbul Antik Sanat’ın düzenlediği bir müzayedede satıldığı söyleniyor.5 Aynı haberde Melek Celal tablolarının başka müzayedelerde de orijinal olmadığının iddia edildiği, İstanbul Modern tarafından satın alınan bir tablonun hemen ertesinde iade edildiği, bir başka müzayede de eserinin son anda satıştan çekildiği dile getiriliyor. Haberin yanında yer alan resimde, kürsüye dayalı tartışmalı tablonun gerisinde takım elbiseleriyle müzayedeyi yöneten iki erkek fotoğraflanmış. Kürsünün üstündeki Hyatt Oteli amblemi, aynı zamanda tabloyu taçlandırıyor. Kendine ait olup olmadığı tartışılan bir tablo, müzayede kurumları ve sanat pazarının uzman mekanizmalarından örülen eril ağın arasında Melek Celal nerede sorusu bir kez daha yanıtsız kalıyor.

Eşİk cİnlerİ

portresini yaptığını öğreniyoruz.Yazının son kısmında ise Melek Celal’in Celal Sofu ile evliliği sırasında, Yahya Kemal, Fazıl Ahmet, Hamdullah Suphi, Celal Esat ve Albert Gabriel gibi seçkinlerin yer aldığı bir grubun sık sık Moda’daki evlerinde buluşarak kültür alışverişinde bulundukları anlatılıyor.

Bu alanın kapsamının da sadece erkek özneleri içermesi dikkat çekici. Melek Celal’in yayınladığı dört kitaptan ikisi Hattat Kamil Akdik (1938) ve Hattat Şeyh Hamdullah’ın (1949) hayatları ve eserlerine dair. Bunların yanı sıra Toros’un sözleriyle “göz nuruyla el emeğini sanata dönüştüren ecdadımızın ölmez eserlerini dile getirmiş” olduğu Türk İşlemelerini tanıtan bir incelemesi (1939) bulunuyor. Belki de en kapsamlı yayını Topkapı sarayını tanıtan, Prof. Albert Gabriel’in sunuş yazısını kaleme aldığı, Fransızca olarak hazırlanan ve tüm desenlerini Melek Celal’in çizdiği Le Vieux Serail Des Sultans (Sultanların Eski Sarayı, 1963) adlı kitabı. Ayrıca “Türk tezhip sanatı konusunda büyük bir vukufla hazırladığı, fakat yayımlamaya fırsat bulamadığı,” tuğrakeş İsmail Hakkı Altınbezer ile Bahaettin Tokatlığlu Necmettin Okyay’a dair iki çalışması daha var. Tüm bu anlatıda Melek Celal’in “asıl başarısı” tarihsel olarak yüceltilen eril dünyanın öznelerini gün ışığına çıkarıp dünyaya tanıtmak olarak tanımlanıyor.

İhab Hulusi ile birlikte açtığı bir sergi için çıkan bir sayfalık eleştiri yazısının sadece bir cümlesi kendisine dair. Burada, “Bayan Melek Celal'in eserleri arasında bir kaç natürmort uygun renk etütleriyle, kompozisyonlarda umulmıyacak bir fırça hakimliğiyle göze çarpmaktadır” deniyor.4


kente entegre yönetim odağı Sepin Mimarlık tasarımı Denizli Hükümet Konağı Projesi topoğrafyadan faydalanılarak kurgulanmış. Çevreyle ilişkisi canlı tutularak tasarlanan yapı, bütüncül özellikleriyle öne çıkıyor. Yavuz Selim Sepin Denizli Yeni Hükümet Konağı Mimari Projesi ve Yakın Çevresi Kentsel Tasarım Yarışması sonuçlandıktan sonra uygulama projelerine geçildi ve 2010 yılında ihale edilerek temeli atıldı. Yarışma konseptine uyularak yapılan 13.000 m2'lik yapıda birkaç değişiklik yapıldı; valilik katı birinci kattan üst kata alındı ve üst kat tamamen valilik bölümüne ayrıldı. Ayrıca kuzey-doğu ve kuzey-batı cephelerindeki cam cepheler traverten kaplamalarla değiştirilerek mevcut dokudaki “Loch Fassade” (delikli cephe) şekline dönüştürüldü. Bu şekilde hem Denizli'ye özgü malzeme daha fazla kullanılmış oldu, hem de çevrenin karekterine uygun hale getirilmesi önemsendi.

ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 10

güncel

Proje kapsamında, inşaatı devam eden yeni hükümet konağı binasının yanı sıra,

yapılacak olan Denizli Kent ve Arkeoloji Müzesi ve yıkılan Kız Meslek Lisesi Binası’nın yerine düşünülen Kültür Merkezi üzerindeki çalışmalarımız da yarışma sürecinin ardından devam etti. Yeni yapılacak olan Denizli Kent ve Arkeoloji Müzesi, proje konseptine uygun olarak kent meydanında odaklanan ışınsal bir düzende kurgulandı. Kütleler parçalanarak yeşil dokunun bütünlüğü ve bu parçaların aralarındaki geçişlerle de sirkülasyonun sürekliliği sağlandı. Yapı kısmen yere gömüldü; böylece büyüklüğü ve heybeti Denizli kent meydanından (Hükümet Konağı'nın bulunduğu alan) yeşil alan olarak hissettirilen, yol silüetinden kendini belli eden mevcut camii ve Atatürk Müzesi ile alt meydanı oluşturan, yoğun plastik etkisiyle ön plana çıkan ve yeşille yaya ulaşımının

bütünleştiği insancıl bir tasarım ortaya çıkarıldı. Yeşille iç içe geçmiş kütlelerden oluşan yapı alttan birleştirildi ve taş atölye binalarından bu kata geçiş verildi. Bu kütleler farklı dönem sergilerinin kolaylıkla yapılabileceği, bu anlamda iç mekanda rahatlatıcı bazı önlemlerin alındığı ve büyük heykellerin sergilenmesi için galerili boşlukların bulunduğu zengin iç mekan perspektifleri sunan 21. yüzyıl müzecilik anlayışı çerçevesinde kurgulandı. Müze bünyesinde birbirinden farklı sergi holleri, birinci bodrum katta çevresinde gezilebilen ve müzede görünmeyen eserlerinde varlığından haberdar olunmasını sağlayacak şekilde kurgulanmış deposu ve servis girişi bulunuyor. Çok amaçlı salon, sinema salonları, izleme birimleri, mağazası,

çocuk gelişimi atölyeleri, kütüphanesi, kafesi ve restoranıyla çağdaş bir müze tasarlandı. Üst kottaki taş binalarda ise kent müzesi, tekstil ve etnografya sergileriyle müze yönetim birimi ve multimedya köşeleri düşünüldü. Bu iki müze, galerili merdivenlerle bağlanarak kesintisiz bir sirkülasyon sistemi oluşturuldu. Müze girişi, arazinin düşük kotunda bulunan noktalardan alınarak, topoğrafya ve yeşilin bütünlüğü içerisinde konumlandırıldı. Toplam müze alanı yaklaşık 33.000 m2'dir. Müze bünyesinde 12.000 m2 kapalı otopark düşünüldü ve ayrıca müzeye entegre edilen Denizli Kültür Merkezi de 4.500 m2 olarak tasarlandı. Düşünülen tasarım, boşluk ve galerileri ile zenginleştirilmiş bodrum, zemin ve galeri olmak üzere üç kattan oluşuyor.


KOPYALANAN EL YAZISI Ya Da Tasarım, farklı defter koleksiyonlarına yeni bir seri daha ekledi: Kopya Defterleri. Fotokopiye manuel bir alternatif olarak geliştirilen Kopya Defterleri, bir, iki ya da üç kopyalık defter çeşitlerinden oluşuyor. Beyaz Seri defterlerle standart çizgi düzenini bozan, Deforme Plaklar koleksiyonuyla artıklardan geri dönüştürülmüş nesneler tasarlayan, Mahalle Serisi defterleriyle küçük esnafı konu edinen Ya Da Tasarım, yeni koleksiyonu Kopya Defterleri ile geçmişte ve günümüzde kopyalamada kullanılan malzemeleri bir araya getiriyor. Kopya Defterleri, “Otuz yazıcı, onikişer kopya çıkarsın” diyen kralların çağına kadar olmasa da, kopyalama tekniklerinin geçmişine dönüyor. Bir yandan istenilen nüsha sayısı kadar karbon kağıdı kullanılan teknolojiden yoksun zamanları canlandırırken, diğer yandan da aynı canlıdan eşeysiz olarak üreyen canlıyı, yani kimi zaman gizli gizli, kimi zaman da açık açık taklit edilmiş olanı vurguluyor. Üç çeşit olan Kopya Defterleri üç farklı kopyalama olanağı

sağlıyor. Aydınger kağıdının kullanıldığı X1, hem bir çizim ya da yazı kopyalamaya hem de orijinal sayfa ve çıkarılan kopyası üzerinde aynı anda çalışmaya olanak tanıyor. Diğer yandan karbon kağıdının kullanıldığı X2, defterde kullanılan sayfaya bir adet de kopya ekliyor. Kendinden karbonlu fotokopi kağıdının kullanıldığı X3’den ise toplamda bir orijinal ve iki de kopya çizim ya da yazı elde ediliyor. Kopya Defterleri’nin sunduğu olanaklar bunlarla sınırlı kalmıyor. X1, istenilen bir desen ya da çizimi deftere kopyalamak, kopyalayarak çoğaltmak ya da üzerinde defalarca çalışabilmek için ideal. X2 ve X3 defterleri de, kopyanın arka sayfalara çıkmasını durduran kartonlar kullanılmadığında, farklı maceralara yelken açıyor. www.yadatasarim.com

İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından 13 Ekim 2012 - 16 Aralık 2012 tarihleri arasında ilki gerçekleştirilecek İstanbul Tasarım Bienali'nin eş küratörleri, Emre Arolat ve Joseph Grima olarak belirlendi. Mimarlık eğitimini Mimar Sinan Üniversitesi'nde tamamlayan Emre Arolat, 2004 yılında Gonca Paşolar ile birlikte Emre Arolat Architects'i (EAA) kurdu. İstanbul Serbest Mimarlar Derneği’nde (İSMD) Başkanlık Üyeliği yapan ve TMMOB Mimarlar Odası üyesi olan Arolat, atölye çalışmaları koordinatörü ve jüri üyesi olarak pek çok üniversitede de görev aldı. Arolat ayrıca, çeşitli mesleki yayınlarda yer alan makale ve deneme yazılarına sahip. EAA-Emre Arolat Architects’in ise Dalaman Havalimanı, Yapılar/ Projeler 1998-2005 ve "...nazaran" isimli kitapları bulunuyor.

ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 12

güncel

EŞ KÜRATÖRLER BELİRLENDİ

İstanbul Tasarım Bienali tarafından davet edilen iki küratör, İstanbul Tasarım Bienali Danışma Kurulu Üyesi ve Londra Tasarım Müzesi Direktörü Deyan Sudjic'in önerisi ile belirlenen "Kusurluluk" (Imperfection) temasını ayrı

ayrı yorumlayacak. Emre Arolat ve Joseph Grima, bienal teması çerçevesinde hazırlayacakları bağımsız çalışmalarla iki farklı yaklaşım sunacak. Küratörlerin çalışmalarının çerçevesi, 2012 yılı başında duyurulması planlanıyor.

Joseph Grima mimarlık eğitimini Architectural Association, Londra'da tamamladıktan sonra uluslararası mimarlık, sanat ve tasarım platformlarında editör, küratör, yazar

ve kritik olarak çalıştı. 2007-2010 yılları arasında New York'taki Storefront for Art and Architecture galerisinin direktörlüğünü üstlendi. Grima, bağımsız bir küratör ve araştırmacı olarak, Venedik Mimarlık Bienali, Shenzhen/Hong Kong Trienali, Londra'daki Architectural Association ve Pekin'deki Planlama Sergi Salonu gibi mekanlar ve etkinlikler için pek çok yerleştirme tasarladı. Grima'nın, Instant Asia (Skira, 2007) ve Shift: SANAA and the New Museum (Lars Müller, 2008) isimli kitaplarının yanı sıra AD, Abitare, Domus, Tank, Urban China, Volume ve Il Sole 24 Ore gibi uluslararası gazete ve dergilerde yer alan deneme ve makaleleri bulunuyor. Grima halen, tasarım ve mimarlık dergisi Domus'ta Genel Yayın Yönetmenliği görevini yürütüyor.


ŞEHRİN BULUŞMA NOKTASI Mine Sayın Proje Uygulama Tasarım Ofisi tarafından ilk olarak Marmara Forum ve İzmir Forum Bornova’da hayata geçen Midpoint restoranları gelen misafirlerine yalın ve konforlu bir deneyim sunuyor.

ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 14

güncel

Mine Sayın Midpoint, isminden de anlaşıldığı gibi herkesi kucaklayan yapısıyla son zamanlarda her çeşitten şehir insanının buluşma noktası haline geldi. Tasarım sürecinin Midpoint restoranı ilk olarak 350 m2 büyüklüğünde Marmara Forum ve İzmir Forum Bornova’da hayata geçti. Oluşturduğumuz mimari çatı, kurulduğu yıllarda restoran sektörüne temkinli ve sağlam bir temel atan markanın, yeniden ivme kazanan büyüme sürecine eşlik ediyor. Tasarladığımız mekanlar güncel yaklaşımların da etkisiyle çeşitlilik ve yaşam süreci içerisinde değişkenliğe açık bir yapı sunmayı hedefliyor. Tasarımımızdaki tüm öğeler mekana etkili, güçlü ve özenle seçilmiş malzemelerle kabuk oluşturuyor. Mekanda, soğuk-sıcak etkisinin, temiz sonlandırmalarla bitmemiş yüzeylerin karşıtlığı ile doğal malzeme renkleriyle birlikte mekandaki objelerde renklilik yaratabilme peşinde olduk. Özellikle zeminde başlayan ve duvarlarda devam eden ahşap kullanımı mekanı ve insanı sarıyor. Restoran alanının bu yeni deneyimine dahil olan misafirlerin konforu tasarımımızın bir diğer ana

fikri oldu. Konfordan ödün vermemek adına, mekana katmak istediğimiz tasarım objelerinden de ilk defa ödün verdik. Aydınlatmanın sıcaklığı, belirli bir ölçüde lokal olarak yoğun uygulanması ve sıcak-soğuk değerlerle oynamaya çalışmamız, mekanın atmosferine olumlu bir katkı sağladı. Sıcaklık duygusu misafirleri mekana çağırıyor, onunla bağ kurmasını sağlıyor ve yeni deneyimler adına akılda kalıyor. Burada en yüksek ölçekte kullanılmış İskoç desenlerini, klasik balık sırtı desenleriyle birleştirdik. Mekanda çıkış noktası olarak seçtiğimiz desenler bu projede farklılaşabilir unsurlardan oldu, monotonlaşan bir görünüm arzu etmedik. Çok fazla tercih edilen mekanlardaki en büyük sıkıntının bu olduğunu düşünüyoruz. Marmara Forum ve İzmir Forum Bornova’da başlayan bu proje sürecinin devamında, tüketimin hızlı olduğu dünyada, bağımlılıkların oluşması yönünde devam eden tüm yorumları ve istekleri masaya yatırmayı da sürdürüyoruz. Yeni açılacak İstanbul Caddebostan ve Etiler başta olmak üzere diğer yeni 7-8 lokasyon için şimdiden yeni kararlar almaya başladık.


ETMK, ICSID ÜYESİ OLDU

tasarım lehçelerİ

ETMK (Endüstriyel Tasarımcılar Meslek Kuruluşu), ICSID (International Council Of Societies Of Industrial Design) üyesi oldu. ETMK’nın ICSID üyeliği, Taipei’de 3000 tasarımcının katıldığı IDA (International Design Alliance) Kongresi’nin devamında gerçekleştirilen ICSID Genel Kurulu’nda onaylandı.

İTÜ ev sahipliğinde Kasım 2013’te İstanbul’da düzenlenecek olan International Design Alliance (IDA) Kongresi’nin uluslararası lansmanı, Taipei’deki IDA Kongresi kapsamında gerçekleştirildi.

ETMK’nın üyeliği iki yılda bir farklı ülkelerde gerçekleştirilen, dünyanın her yerinden tasarımcıların katıldığı, 27 Ekim 2011 tarihinde Taipei’de başlayan ve üç gün süren IDA (International Design Alliance) Kongresi’nin devamında yapılan ICSID (Uluslararası Endüstriyel Tasarım Örgütleri Konseyi) Genel Kurulu’nda oylanarak kabul edildi. ETMK tarafından İstanbul Kalkınma Ajansı’nın

finansal desteğiyle yürütülen “Endüstriyel Tasarım Tanıtım Ajansı ve Sanal Müze Projesi” kapsamında gerçekleştirilen ICSID üyelik başvurusu ile ETMK Türk endüstriyel tasarımının küresel rekabet gücünü artırmayı hedefliyor. ICSID Genel Kurulu’na Türkiye’den ETMK İstanbul Şube Başkanı Bülent Zorlu ve ETMK Başkan Yardımcısı Gamze Güven katıldı.

ICSID'E TÜRKİYE'DEN ÜYELER

ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 16

güncel

Uluslararası Endüstriyel Tasarım Dernekleri Konseyi (ICSID) Genel Kurulunda İTÜ Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü'nü temsilen Prof. Dr. Alpay Er, 2011-2013 Dönemi ICSID İcra Kurulu üyeliğine seçildi. İTÜ ile imzaladıkları protokol çerçevesinde Grafikerler Meslek Kuruluşu (GMK) adına Yeşim Demir; Uluslararası Grafik Tasarım Dernekleri Konseyi (ICOGRADA) ve TMMOB İç Mimarlar Odası adına Dr. Osman Demirbaş ise (Uluslararası İç Mimarlar/ Tasarımcılar Federasyonu (IFI) İcra Kurulları’na seçildi. Dünyada endüstriyel tasarımı korumak ve tanıtmak amacıyla 1957 yılında Londra’da kurulan ICSID, bugün 60 ülkede üyeleri olan bir sivil toplum kuruluşu. ICSID aynı zamanda IDA (International Design Alliance) üyesi. IDA ise endüstriyel tasarım, iletişim tasarımı ve iç mimari alanlarında uluslararası kuruluşların oluşturduğu stratejik bir girişim. IDA; ICSID, ICOGRADA (International Council of Graphic Design Associations) ve IFI (International Federation of Interior Architects/Designers) mesleki örgütlerinden oluşuyor.

İTÜ Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü, kongrenin düzenlenmesi ile ilgili olarak Şubat 2011’de Türkiye İç Mimarlar Odası (TMMOB İÇMO) ve Grafikerler Meslek Kuruluşu (GMK) ile, Ekim 2011’de ise Endüstriyel Tasarımcılar Meslek Kuruluşu (ETMK) ile imzaladığı protokoller sayesinde IDA’nın kuruluş felsefesine uygun olarak kurumlar ve disiplinlerarası güç birliğini pekiştirdi. 2013 IDA İstanbul Kongresi Ulusal Yönetim Kurulu’nda bu kurumların birer temsilcisi de yer alıyor.

Tayvan Ekonomi Bakanlığı tarafından düzenlenen 2011 IDA Kongresi’ni yarısı uluslararası katılımcı olmak üzere 3000'in üzerinde kişi izledi. İTÜ Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü ve IDA 2013 İstanbul Kongre Organizasyon Komitesi Başkanı Prof. Dr. Alpay Er, kongre kapanış oturumunda yaptığı konuşmada, tarihsel zenginliği, kültürel çeşitliliği, dinamik ekonomisi ve genç nüfusuyla İstanbul’un tasarım ve diğer yaratıcı endüstriler için mükemmel bir lokasyon olduğunu belirterek tasarım sektörünün tüm bileşenlerini iletişim, paylaşım ve güç birliği için 2013’de İstanbul’da buluşmaya davet etti. Kongre Operasyon Direktörü Pınar Ceyhun’un İstanbul’daki kongrenin lojistik planlaması hakkında yaptığı bilgilendirmenin ardından, Organizasyon Komitesi Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Şebnem Timur Öğüt kongre teması olan “Tasarım Lehçeleri” (Design Dialects) ile ilgili kısaca bilgi verdi.

Konuşmalarının ardından, 2013 IDA İstanbul Kongresi’nin Fırat Mançuhan yönetmenliğinde hazırlanan “Design Dialects” isimli tanıtım filmi gösterildi. Film kongre katılımcıları ve delegeler tarafından büyük bir beğeniyle karşılandı. Filmin gösterilmesinin ardından 2011 IDA Taipei Kongresi Organizasyon Komitesi Başkanı Tony Chang, ICSID, ICOGRADA ve IFI Başkanları Dr. Mark Breitenberg, Russel Kennedy ve Shashi Caan’ın da katıldığı bir devir teslim töreniyle IDA Kongresi organizasyonu görevini Prof.Dr. Alpay Er’e devretti. Taipei’deki kongreye paralel olarak düzenlenen Taipei World Design Expo'da 2013 IDA İstanbul Kongresi'nin bir standı da yer aldı. Tasarım ve uygulaması Demirden Design tarafından gerçekleştirilen stant IDA yöneticileri ve delegeleriyle fuarı ziyaret eden Tayvanlılar tarafından büyük ilgi gördü.


Yenikapı için yarışma yeterli mi? Yenikapı, yapılmakta olan Marmaray projesi ve var olan ve yapılmakta olan bağlantılar ile deniz, kara, raylı sistemler, hatta havayolu ulaşımının iç içe geçtiği, birbirine bağlandığı önemli bir kentsel transfer merkezi olma durumunda. Bu nitelikteki bir kentsel transfer merkezi için ulaşım, kültürel miras, istihdam, üretim, turizm, ticaret vs gibi farklı öncelikler arasında iletişim kurabilen ve farklı kamu işlevleri arasında akışkanlık sağlayabilen bir proje geliştirme deneyiminin yaşanılması kaçınılmaz. Buna karşılık, Marmaray merkezi yönetimin bir ulaşım projesi olarak geliştirildi. Beş sene önce hazırlıkları nihayetlenen mimari projeler ise bir inşaat şirketinin bürolarında hazırlananlardan çok farklı değildi. Avrupa Kültür Başkenti kapsamında bu sürece gerçekleşen müdahaleden sonra ve tarafların ikna edilmesi ile entegre bir kentsel yönetim deneyimi için bir kapı aralandı. Ancak bir türlü adım atılamadı. Bugün bu önemli kentsel yönetim deneyimi yalnızca bir tür mimari avan proje yarışmasına indirgenmiş durumda. Neden bu noktaya geldiği, neden yıllarca geciktirildiği ise herkes için üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir konu. Aksi takdirde, bu mimari proje yarışmasının da akibetinin ne olacağının (şimdiden, transfer merkezinin istasyon yapıları için sürdürülen uygulama projeleriyle) belli olduğu söylenebilir.

ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 18

SORU İŞARETİ

Yenikapı'da kazılar esnasında çıkarılan buluntular, kentin arkeoloji aracılığıyla binlerce yıllık geçmişinin keşfedilmesine olanak sağladı. Ancak altını çizmek gerekir ki, bu kazılar nedeniyle elde edilen, kazanılan süre iyi değerlendirilemedi. Hazırlıkları otuz yıl öncesine giden bu önemli projenin güncellenmesi mümkün olmadı. Bu nedenle kentin geleceğini şekillendirecek, yerleşim dokusunu yeniden yapılandıracak bu proje hala TOKİ'nin, GYO'ların yaptığı konutlar gibi kentselleştirilme problematiği ile karşı karşıya. "Ön seçmeli proje hizmet alımı" denen yöntemde ilk aşamada açık bir çağrı ile öngörülen şartlara haiz ekipler davet ediliyor, bunların profesyonel yapıları ve yaklaşımları değerlendiriliyor. İkinci aşamada bunlardan yedisine iş veriliyor, ortaya projeler çıkıyor. Bunlardan biri de uygulama projesine dönüşüyor. Böylece çok farklı önceliklerin birbiriyle yarıştığı bir alanda tasarım ekipleri işin içine giriyorlar, profesyonel çalışmalar başlangıçtan itibaren destekleniyor. Bu önerinin kent yönetimi tarafından benimsenmesi olumlu ama uygulama projesi için misyon odaklı kurumsal yapı ve program eksik kaldığı için yeterli değil. Arkeolojik kazılarda olduğu gibi, bu yaratıcı süreçle eşsüremli olarak, çok boyutlu bir yönetim deneyimini hayata geçirmek için son bir şansımız daha kaldı.

KORHAN GÜMÜŞ

Kalan bu son fırsatı kullanmak ya da kaybetmek elimizde. Bu kapsamdaki bir metropoliten düğüm noktasının projelendirilmesi için bir mimari yarışma düzenlenmiş

olması yeterli değil. Arkeoloji çalışmasının kentle nasıl ilişkileneceğini düşünmek bile önemli bir stratejik mesele halini aldığına göre, bu dönüşümü bütün boyutlarıyla ele almak dahi yepyeni bir yönetim deneyimi geliştirme potansiyeli taşıyor. Dolayısıyla bu kamusal deneyimin aynı zamanda profesyonel alana açılan muhtevaya eşlik etmesi gerekli, profesyonel deneyimin de kamusal alana. Bu amaçla yakın geçmişi gözden geçirmeyi öneriyorum: Bu eksikliği gidermek için oluşan inisiyatif projenin çok boyutlu bir program çerçevesinde geliştirilmesi gereken bir alan yönetimi uygulaması, "mikro bölgeleme" örneği olarak ele alınması amaçlamıştı. Bunun için çok aktörlü, çok katmanlı bir yönetim yapısı önerilmişti. (2008) UNESCO Miras Komitesi de aynı zamanda Yönetim Planı'nın nasıl uygulanacağını gösteren eylem planlarını talep etmişti. 2010 Ajansı'nın da programı oluşturulurken Tarihi Yarımada'da Alan Yönetim Planı'nın yapılandırılmasını desteklemesi amaçlanmıştı. Ama bu destek ne yazık ki yapılandırma misyonundan arındırıldı, yalnızca kaynak aktarma düzeyinde kaldı. Ajans da İBB ile bu tür bir kapasite geliştirme ilişkisi kuramadı. (2009) Proje yönetimi için her kuruluşun önceliklerini ilişkisel bir biçimde programa taşıyacak bir yapılanma oluşturulamadı. Dahası, 2010 yasası misyon odaklı bir yönetim modeline elverdiği halde, bu fırsat kullanılamadı. Akademik çalışmalar ayrı dallarda gerçekleşti. Bu durum üzerine de yeterince düşünce ve deneyim geliştirilemedi. Programın başat projesinin bu süreçte başlatılamamış olması büyük bir eksiklik. Bugün İBB'nin bu işi üstlenmiş olması bir fırsat ama yeterli değil. İş planındaki en önemli adım Marmaray projesi ile koordinasyon içinde ve tarafların onayıyla yarışma programının öngörülen sürede oluşturulmasıydı. Bu bir bakıma Tarihi Yarımada Yönetim Planı için de en önemli eşikti. Programın uygulanmasında nedeni açık olmayan gecikmeler nedeniyle DLH (Ulaştırma Bakanlığı) kendi istasyonunu proje kapsamı dışında inşa etmek zorunda kaldı. Metro istasyonu için de İBB tarafından ayrıca proje ihalesine çıkıldı. Bu gecikmeler taraflarca kabul edilen stratejik proje yönetiminin fiilen sona ermesini getirdi. Bölgedeki arkeolojik kazılar nedeniyle kazanılan zaman böylece kaybedildi. Oysa bu süre, projenin yapılandırılması için altın değerinde bir fırsattı. Burada amaçlanan yeni deneyimin sahiplenilmemesi nedeniyle çok aktörlü bir proje yönetimi oluşturulamadı. Gecikmiş bir soru: Bugün (hala) ne yapılabilir? Bunun için ben hala Marmaray gibi bir projenin "kentselleştirilmesi" gerektiği görüşümde hala ısrar etmek istiyorum. Bu devasa proje bir ulaşım projesi olarak ele alınmamalı, mutlaka kentin istihdam, üretim, güvenlik, kültürel miras vs problematikleri ile ilişkilendirilmeli. Böyle bir deneyim için söylediğim gibi hala bir fırsat var. Ama bu, son fırsat. Bu son fırsatta, profesyonellerin rolü yalnızca fiziksel mekana ilişkin öneriler geliştirmek olmamalı, Saskia Sassen'in dediği gibi "kamusallığa yol açmak" üzerine kurgulanmalı. Bu nedenle bu işlevi geçmişte büyük bir özveriyle geliştiren kişilerin ve deneyimlerin dışlanmasına sessiz kalınmamalı. Dahası mimari ekipler yalnızca piyasa aktörleri gibi proje hizmetiyle kendilerini sınırlandırmamalı, meslek kuruluşları, STK'lar aracılığıyla kamusal işleyişin geliştirilmesinde rol almalı. Yönetimlere bu konuda destek olmalı, yol göstermeli çünkü buradaki kamusal işleyişin İstanbul için hala hayati bir önemi olduğuna inanıyorum.


FİNLANDİYA YAŞAMI İSTANBUL'DA Design Museo Helsinki ve Finlandiya Ankara Büyükelçiliği işbirliği ile Milli Reasürans Sanat Galerisi'ndeki Marimekko sergisi 15 Aralık 2011 - 28 Ocak 2012 tarihleri arasında izlenebilir.

ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 20

güncel

Ürünlere her zaman Fin isimleri verilen, kumaş desenlerinde tarihsel dekoratif motifler referans alınan ve elbiselerde ise geleneksel Fin giyiminin unsurları öne çıkarılan bir marka oldu.

Marimekko 1951 yılında öngörü sahibi bir kadın olan Armi Ratia tarafından kuruldu. Şirketin adı kelime anlamıyla “Mari’nin elbisesi” demek ancak pek çok farklı şekilde de yorumlanabilir. Bu anlam çokluğu, Marimekko’nun estetik açıdan ulusal ve uluslararası, geleneksel ve modern, kırsal ve kentsel, doğa ve teknoloji gibi karmaşık ikilikleri ve ilişkileri yansıtıyor. 1950’lerde Marimekko’nun ortaya çıkışı uluslararası platformda

sansasyonel bir tasarım algısı yarattı ve şirket savaş sonrası ve takip eden dönemde dokuma ile moda işletmeleri için önde gelen tekstil üreticilerinden biri haline geldi. Çarpıcı büyüklükteki kumaş desenleri ve geleneksel çizginin dışında kalan elbiseleriyle farklı bilince sahip marka, tasarım ve moda dünyasına renk ve teklifsizlik getirdi. Kumaşlar ve moda tasarımları Fin sayfiyelerinin ve çiftlik evlerinin kırsal güzelliği içerisinde gösteriliyor.

Marimekko, tekstil moda üretimini ev eşyaları, iç mimari ve mimari ürünler olmak üzere genişletti. Ütopik bir anlayışla Marimekko prefabrik evlerden dış pazar için lüks saunalara kadar uzanan geniş bir yelpazede Ratia, Aarno Ruusuvuori ve Antti Nurmesniemi gibi Finlandiya’nın önde gelen mimarları ve iç mimarları ile işbirliği gerçekleştirdi. Sergi, firmanın yarım yüzyılı aşkın tarihçesini irdelerken firmanın kimliğini tanımlayan yetenekli tasarımcıların işlerine odaklanmakta, yerel bir tekstil dokuma işinden

uluslararası platformda tanınan bir markaya uzanan kimi zaman fırtınalı yolculuğunu gözler önüne sererek modern Fin tasarımının tarihine bir bakış sunuyor.

günü peş peşe 12 etkinlik gerçekleştiriliyor. Sabah kahve, akşamüstü ise sıcak şarabın verdiği enerjiyle 90 Depar, SALT Beyoğlu’nun ikinci katında tüm gün devam ediyor.

14.15: Alexis Şanal 15.00: İrvin Cemil Schick 15.45: Murat Belge 16.30: Orhan Esen 17.15: Hakan Bilginer (Zaytung) 18.00: Ayça Şen 18.45: Refika Birgül 19.30: Yaprak Melike Uyar 20.00: Melting Pot albüm projesi performansı

90 Depar SALT’ın, İstanbul’la ilgili cevabı hala bilinmeyen birtakım sorulara konuşma, gezi, sunum ve performanslarla yanıt arayan etkinlik programı 90, 17 Aralık'ta 90 Depar ile Cumartesi gününüze el koyuyor. 90 etkinlik üzerinden kente dair olgu ve potansiyellerin paylaşıldığı proje, içeriğini ve konuşmacı profilini geniş tutarak “uzmanlık” ve “tecrübe” takıntılarıyla dışlayıcı olmanın önüne geçmeyi amaçlıyor. 90 programı, şimdiye dek bu kapsamda “İstanbul’da sürdürülebilir mimarlık var mı?”, “Boğaz akıntılarından elektrik üretilmesi mümkün mü?”,

“İstanbul’un toplumsal fizyolojisinin formu nedir?”, “Yenikapı kazıları İstanbul’a ne öğretti?”, “Yayalaştırma İstanbul’u erişilebilir kılıyor mu?” gibi kentsel, ekolojik ve toplumsal soruların cevaplarını irdeledi. 16 Aralık Cuma günü tamamlanacak 67. etkinliği takiben, Cumartesi

Program: 12.00: Jean-François Pérouse 12.45: Cemal Saydam 13.30: Pelin Derviş-Burak Arıkan


7. TÜRKİYE ŞEHİRCİLİK KONGRESİ “Herkes İçin Kent, Herkes İçin Planlama: Akıllıca, Adaletle, Yeniden” temasıyla, 8 Kasım Dünya Şehircilik Günü kapsamında gerçekleşen kongre, Yıldız Teknik Üniversitesi'nde üç gün boyunca sürdü. TMMOB Şehir Plancıları Odası ve Yıldız Teknik Üniversitesi tarafından 14-16 Kasım tarihleri arasında düzenlenen kongrede etkinlik teması çerçevesinde birçok bildirinin sunumu yapılırken farklı disiplinlerden uzman, akademisyen, bürokrat ve öğrenciler bir araya geldi.

Konut alanları, kamusal alan, kamu mülkleri ve kentsel hizmetlerin “Kent Hakkı” bağlamında adaletli bir şekilde kurgulanması gerekliliği ve planlamanın, yerel yönetimlerin, kentsel muhalefetin ve diğer pratiklerin yeniden şekillenmesi üzerine tartışmalar paralel oturumlarla devam etti.

İlhan Tekeli ve Chris Pickvance’ın çerçeve sunumları ile başlayan kongrede, planlamanın koşullarının nasıl oluşturulacağı ve planlama paradigmasındaki dönüşümün pratikte nasıl gerçekleşeceği sorularına yanıt arandı. Eduardo Marques, Mike Savage ve Jamie Gough da etkinliğin ilk günü “Kent Hakkı ve Uluslarası Deneyimler” başlıklı tematik oturumda yer alan isimlerdi.

Kongre, “Yeni Yasal Düzenlemeler: Planlama ve Kent Hakkı” başlıklı kapanış paneliyle sona erdi. Kapanış panelinde konuşmacılar arasında yer alan milletvekilleri politikacı kimlikleriyle zaman zaman zor anlar yaşarken kongrenin de tematik hedefi doğrultusunda; siyasetin sınıf söylemi üzerinden bir planlama yaklaşımı geliştirmesi ve uygulamanın teoriyle bütünleşmesinin gerekliliği vurgulandı.

ThyssenKrupp MİMARLIK ÖDÜLlerİ

ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 22

güncel

Seçilen bir kente işlevsel mimari eserler tasarlamak amacıyla iki yılda bir yapılan Uluslararası ThyssenKrupp Elevator Mimarlık Ödülleri’nin 12.’si Türkiye’de düzenlendi. Bugüne kadar birçok kent için anıtsal yapılar tasarlanan yarışmada Goran Rako’nun yöneticiliğini yaptığı Hırvat ekibe ait proje birincilik kazandı. Belirlenen şehir için seçilen konuda en işlevsel eserin projelendirilmesinin amaçlandığı yarışmada ikinciliği Vietnam’dan Manuel Der Hagopian’ın ekibi, üçüncülüğü ise Lübnan’dan

birincilik ödülü

Youusef Mallat tarafından hazırlanan proje kazandı. Aralarında Javier Del Pozo Portillo, Jaume Duro Y Pifarre, Alfonso Vegara, Han Tümertekin ve Süha Özkan'ın da bulunduğu jüri üyeleri tarafından seçilen proje, kentsel bir yapı olarak düşünülmüş ve çevresiyle yarışmak yerine kente farklı bir bakış getiriyor. Büyük bir park alanı içeren tasarım, ziyaretçilerine ve çalışanlarına daha iyi bir ortam sunmayı amaçlıyor. İstanbul için seçilen konu ise, yapısal tedbirler alarak doğal afetlerin yıkıcı ve ölümcül etkisinin azaltılabileceği hedefiyle kamuoyu duyarlılığı ve farkındalık oluşturmak. Bu nedenle acil durum iletişimi deneyimini yeniden yaratmak üzere görsel ve işitsel eğitim teçhizatları ile simülasyon sistemleri içeriyor.

ikincilik ödülü

üçüncülük ödülü


bu sayfada sağda: Provence Büyük Tiyatrosu, Aix-en-Provence, 2007 altta: Olimpiyat Stadı, Barselona, 1988 altta sağda: Cannaregio Konutları, Venedik, 2001 arka sayfada solda: Ticari yapı, Udine, 2010 sağda: Batı Kahire yeni kent merkezi için konsept master plan, 2009 son sayfada üstte: Arcimboldi Operası, Milano, 2002 altta: Gregotti'nin son kitabı Mimarlık ve Postmetropoller'in kapağı

postmetropoller çağında mİmarlık

ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 24

güncel

Luca Orlandi, 19 Ekim günü İTÜ’de son kitabı Mimarlık ve Postmetropoller üzerine bir konferans veren Vittorio Gregotti ile bir söyleşi gerçekleştirdi. Luca Orlandı: Son kitabınız Architettura e Postmetropoli’den (Mimarlık ve Posmetropoller) söz edecek olursak; tek bir mimariden bahseden bir postmodern konsept geliştirdiniz. Bu sadece şehre doğru genişlemeyen, aynı zamanda artık bir şehir gibi kolayca açıklanamayacak “bir durum”. Bundan biraz bahsedebilir misiniz? Vittorıo Gregottı: Evet, bu benim birkaç yıl önce, mimarlık dünyasından birçok önemli insanla birlikte başlattığım bir tartışma. Tüm bunlardan önce Rem Koolhass ile düşünceleri her ne kadar benimkilere ters düşse de oldukça akıllı birisi - onun “Jenerik Kent” tezi üzerinde bir tartışma gerçekleştirdik. Ona göre bir şehir tüm içeriksel, ideolojik ve düzensel kavramlara karşı bir şekilde gelişebilir. Bunun üzerinden düşünüyorum ki kentsel tasarımdan önce mimarlık Koolhaas’ın bilinçli bir şekilde önerdiği bu “jenerik kentin” sonuçlarına maruz kalıyor. Bunun postmetropollerde neler olduğuna dair

kitabımda da bahsettiğim güzel bir betimleme olduğunu düşünüyorum. Bu, şehre yaklaşımının iki çıkış noktası da aynı zamanda: Gerçeklikten uzak olarak konseptin algılanması ya da gerçeğin olduğu gibi yansıtılması adına bir girişim. İnanıyorum ki Koolhaas, kendisinkinden daha geniş bir koşulun temsilcisi gibi, bu iki tezden bir tanesini bilinçli olarak kabul eder. Ve onun bu düşüncesi pratikte modern toplumun bu olduğunu söylüyor. Ben mimarın bir görevi olduğuna inanıyorum. Özellikle 20. yüzyıldaki tüm büyük avangart akımlardan sonra, gerçekliğin karşısında eleştirel olmaktan kaçınamazlar. Bu, bahsettiğim iki görme biçimi arasındaki temel farklılık. Bu gerçeklik, bugün çok sembolik, çok zorba bir şekilde sunuluyor, bu konsepti ben postmetropoller olarak adlandırıyorum. Bu kent sonsuz büyümesi ve sınırsız oluşuyla açıklanabilir; problem şu ki artık banliyöde ya da merkezde olmayan ama aslında hepsi banliyö olan, kamusal

alanların olmadığı mekanlar buralar. Hem kitabın birinci bölümünde hem de İTÜ’deki konferansın başlangıcında sözünü ettiğim ifadelerde, kenti bir mimar gibi görmekteyim, bir “şehirci” ya da bugünün moda deyişiyle bir “planlamacı” gibi değil. Planlamayla alakam yok ve aynı zamanda kent planlaması paratiğinden de uzağım. Ama mimarın kentsel tasarım üzerinde rolü var. Bu oldukça yeni bir kavram ve aslında içine doğduğu dönemde biz krize giriyoruz, çünkü önceleri hiçbir şekilde kentsel tasarımdan bahsedilmiyordu. Bugün bundan konuşuluyor çünkü artık kentsel tasarım diye bir şey yok. Şu an bir objeyi diğerinin yanına mekanın onunla ilişkisini irdelemeden koymak var, oysa daha önemlisi kentlilerin sonunda yaşadığı alan, onların kente nereden baktıkları ve kentten nasıl yararlandıkları. lo: Etrafımızdaki toplumun öncülük ettiği hareketlerin kaynağı olan gerçek anlamdaki “sivil toplum” konuşmanız

boyunca da sıklıkla kullandığınız anahtar kelimeydi. Peki sivil toplumla karar vericiler arasında boşluğu nasıl yorumluyorsunuz? vg: Bu dönüşüm, endüstriyel kentin, yani üretimin çocuğunun, 19. yüzyıldaki kapitalizmin tüm sınırlandırmalarının ve koşullarının bir sonucu. Oysa günümüz kentine bakıldığında, endüstri artık merkezde değil. Küreselleşmenin ihtiyaçlarını elverişli kılmak adına finansal değişimlerin bugünkü merkezi neresi? Bu, aynı zamanda endüstrinin yersizleştiği anlamına da geliyor. Endüstriler kendi kökenlerinden taşındığından, şimdilerde daha ucuz bir finansal bakış açısı yer alıyor. lo: Endüstrilerin yersizleşme probleminden konuşurken, “yer” üzerine sizce geçmiştekine oranla daha gelişmiş bir vizyon ya da bilinç var mı? Daha çok yere bağlanma isteği yok mu bugün? Belirgin ütopik bir vizyondan - bazen sizin de yaşadığınız- Adriano Olivetti’nin


güncel ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 26

İtalya, Ivrea’daki topluluğundan/ endüstrisinden bahsetmek isterim. Orada önerilen kendi toprağına ve belirli bir çevreye odaklanarak, bir fabrikada, bir kültürde ve daha önce sahip olunmayan bir düşüncede iyi ürünlerin üretimini sağlamaktı. Bu düşünce dizisi savaştan sonra, bugün artık kullanılmayan bir endüstride bile Olivetti gibi büyük bir girişimciyi oldukça ileriye götürdü. Sizce kent ile endüstri arasındaki ilişkinin böylesi görülebildiği bir ortama geri dönmek olanaklı olabilir mi? vg: Evet, tanımladığınız şey tamamen bugün olanların tersi! Ancak hiçbir zaman geriye dönme ya da sadece geriye bakma fikrine inanmıyorum; çünkü eğer bir şeyler değişecekse onları göz önüne almak ve yeni ilişkiler geliştirmek gerekir. Örneğin küreselleşme; aynı zamanda olumlu etkilere de sahip. Eğer sadece sömürgeciliğin yeni formu olarak görülürse tabi ki olumsuz ama aslında, farklı görüşler arasında bir karşılaştırma anlamında algılanırsa kesinlikle olumlu. O zaman, nasıl yapılır? Bu bana göre olası farklı koşullar arasından doğru araçları kullanarak olabilirliği en yüksek olanı seçerek. Mimarın toplum adına sahip olduğu ve karşı olmadığı eleştirel bir tutumdan, politik bir düşünceden bahsediyorum. lo: Belki mimarın bu noktada daha politik olabilmesi için “geri dönmesi” gerekli, topluma karşı daha eleştirel olmalı. Çünkü bu dönemde politika daha çok ekonomiye kaydı ve onun önünde boyun eğdi. vg: Elbette, mimar yaptığı şeyleri önemsemek zorunda ki sadece bir şeylerin görünür yüzünü yapmasın; aynı zamanda bir şeyler yolunda gitmediği zaman bunu söyleyebilecek gücü olsun ve farklı şeyler gerçekleştirebilsin.

lo: O zaman mimar yaşadığı toplumun karşıt görüşlerine ve günlük olarak karşılaştığı sorunlara her zaman etik bir tutum sergilemek zorunda? vg: Etik olmak bir ihtiyaç, tek başına hiçbir şey üretemez, önden belirlenmiş (a priori) bir sistem değil. Gelinen noktada yapılması gerekenler sorgulamak, bu sorunların temelini bulmaya çalışmak ve belirli bir doğrultuda bir eylem seçmek. lo: Bugünün yıldız mimarlarında negatif bir tutum görülüyor. Tamamen egolarının heyecanıyla anlaşılmaz bir üretim eğilimindeler. Dünyanın her yerinde, yerlerinden edilmiş ve tekrarlanan nesneler ürettiklerinde bu sadece onların kendilerini tekrarladığı anlamına gelmiyor mu? vg: Bu, içinde bulunduğumuz küresel ve politik koşullarda mimarların kendi doğrularını kabul ettiği, onların serbest oldukları bir yanılsama. Oysa bu gerçek değil, onlar kendi “kaligrafilerini” kendi öznelliklerini ifade ediyorlar, kendi dillerini değil. Bu, büyük bir fark ve ayardında olmadan bu farkı kabul ettiler. lo: Gregotti Associati International’ın küresel ölçeğinden konuşacak olursak, siz de sadece İtalya’da projeler gerçekleştirmiyorsunuz? vg: Bu uluslararası düzeydeki deneyim benim için gerçekten olağanüstü oldu, özellikle de Çin’deki kentlerde çalıştığımız zaman. Çin’de gerçekten ne olduğunu orada çalıştığımız sırada anladım. Bazı değerler kimileri tarafından göz ardı edilse bile tarihte yıllar sonra kendine bir yer buluyor. Çin’de olup bitenler bir deneyim ve büyüme şekli aslında ve değeri sadece ülkeden çıkıp dışarıdan bakılabildiğinde anlaşılıyor. Karşılaştığın ve bir konu üzerine tartıştığın farklı işverenlerin, kendi fikirlerinin de değiştiğini

gözlemliyorsun. Türkiye gibi bir ülke de bu etkileyici gerçekliklerden bir başkası. lo: Bize daha yakın bir gerçeği dikkate alacak olursak, siz Türkiye’de çalışmak için bulundunuz ve Avrupa’nın yakınında, buradaki dönüşümleri ve büyük bir metropolün ihtiyaçlarını görme fırsatı yakaladınız. Özellikle 2007 yılında Zorlu Gayrimenkul Grubu’nun Zincirlikuyu bölgesinde Zorlu Center projesini gerçekleştimek için açtığı yarışmaya katıldığınızı biliyorum. vg: Ah, Zorlu! Bu proje aslında gerçekleşmemeliydi... Daha fazla bir şeyler yapılmadı değil mi? Yoksa yapıldı mı? lo: Aslında tam şu sıralarda hayata geçmek üzere, Emre Arolat Mimarlık ve Tabanlıoğlu Mimarlık’ın işbirliğiyle gelecek yılın başında tamamlanması planlanıyor. vg: Bu gerçekten enterasan bir durum! Biz ofis olarak bu projenin yarışmasına katıldık, ben gelemedim ancak ortağım Augusto Cagnardi tüm gelişmeleri takip etmek üzere İstanbul’daydı. Ben biraz bozuldum çünkü Zorlu tarafından seçilen proje danışmanları Fumihiko Maki ve Charles Correa, bana yarışmanın tüm etaplarından sonra projenin gelişim süreci hakkında hiçbir bilgi vermediler. Yaklaşık bir yıl sonra yarışmanın ikinci etabına katıldık ama sonra her şey bitti. lo: Zorlu Center dışında, İstanbul’da başka bir yer için daha önceden başka tasarladığınız bir proje var mı? vg: Evet, Üsküdar’da Mimar Sinan’ın camiisi Mihrimah’a yakın konumlanan, deniz tarafındaki meydanın yeniden ele alınması üzerine bir proje yapmıştık. lo: Bu alan aynı zamanda yine bir İtalyan tarafından tasarlandı: Aldo Rossi.

vg: Evet, bu proje artık bilinmiyor. İstanbul’a 20 yıl kadar önce bu projeyi yapmak için gelmiştim. Bu proje de sanırım başka birine verildi. lo: Bugün o alanda halen Boğaz’dan geçecek tünel için altyapı çalışmaları sürüyor. Sonrası için de ellerinde hazır bir proje olduğunu düşünmüyorum. Farklı gerçekliklerle karşılaştırma konusuna dönersek, küreselleşme ve bugünün mimarları için geniş hareketlilik kavramlarından konuşurken; kendi kültürel pratiklerinden tamamen başka bir yerde kendilerine iş sahaları açmaları, acaba mimarları kendi vizyonlarını şehirlere ya da kentsel çevreye aktarmaları konusunda geri mi çekiyor? vg: Frank Gehry ya da Zaha Hadid gibi dünyayı dolaşan büyük mimarlar, kendi vizyonlarını hiç de genişletmiyorlar! Basit bir şekilde kendi taşınabilir kaligrafilerini yeni bir kente uygular gibi uyguluyorlar. Bu bakış açısından yeni bir deneyim kazandıkları söylenemez; İstanbul ya da Hong Kong onlar için aynı. Mekan onlara hiçbir şey aktarmıyor, tarih ve coğrafya arasındaki ilişki de. Ama onlar bunu kendilerine açıkça söylüyorlar. Bu durumda ideoloji, tam anlamıyla yenisömürgeciliğin formu gibi küreselleşen bir düşünceye karşılık geliyor, otosömürgecilik formu altında. lo: Ölçeği değiştirerek “şehirden kaşığa” - Walter Gropius’un alıntısını tersine çevirecek olursak- endüstriyel tasarımın sizin ilginizi çektiğini biliyoruz. Tasarım tarihi üzerine yazmış olduğunuz bir kitap da var. Bugünün endüstriyel tasarımı hakkında ne düşünüyorsunuz? vg: Söylemek isterim ki daha önceleri sözünü ettiğimiz endüstriyel tasarım, artık geçerli değil. Endüstriyel üretimin


çok çeşitli olması büyük bir problem, bir tasarımcı örneğin bütün elektronik dünyasının içindekilere ve üretim şekline cevap verebilecek bir form bulamaz. Çünkü artık bu “gizemli” yeni ürünler, gerçekte orada olmak için belirli bir forma ihtiyaç duymuyorlar. Elimde tuttuğum cep telefonu mesaj gönderebilir, fotoğraf çekebilir, bu pekala bir kukla formunda da olabilirdi çünkü telefonun kendi formu ile işlevi arasında hiçbir ilişki yok. Bana göre endüstriyel üretim, küçük ölçekteki nesneler için, daha çok çağdaş sanat deneyimine yaklaşabilmeli. Sanatta, sanatçılar her zaman hayatta kalmak için farklı yollar deneyerek deneysel işler yapmak zorundalar. Ama bu “farklılık” bugünkü piyasada çok da uzun süremez, sanatçı kendini sürekli olarak yenilemek zorundadır, aksi takdirde modası geçer. Çağdaş sanattaki gerçek zorluk bu. Endüstriyel tasarım kavramı, İtalya gibi 50’li ve 60’lı yıllarda kavrandığı bir ülkede bile yeterli ilgiyi görmüyor. Zanuso, Castiglioni’ler ya da benzerleri gibi tasarımcıların olduğu nesildeki endüstriyle ya da üretimle olan ilişkiyi göz önüne alınca, artık bunlar düşünülmüyor. lo: Söyleşimizi şu an güncel olan başka bir sorunu konuşarak bitirmek istiyorum; bazı durumlarda kaşık ile şehir arasında ya da metropol ve postmetropol arasında salınmak yararlı olabilir. Bu bağlamda “yeşil tasarım”, “sürdürülebilirlik” ya da “ekoloji” kavramlarının hem endüstriyel ürün ölçeğinde hem de kent ve belki de postmetropolis ölçeğinde piyasa tarafından bir moda olarak algılandığını söyleyebilir miyiz? vg: Her konuda bahsi geçen bu ekoloji ciddi bir problem. Artık her şey “eko” ön adıyla başlıyor. Piyasada eko-bardak bile bulunuyor! Çözülmesinin çok zor bir problem. Küçük ölçekli ürünlerde bu

belki işleyebilir ama bu büyük sorunu çözmeye çalışmak sadece mimar ve tasarımcıların görevi değil. Tabi ki bir işbirliği yapılmalı, aynı ihtiyaca çimento cevap verirken ahşaptan evler inşa etme yanılsamasına gerek yok! Bunu kafamızdan silip atmak zorundayız. Ekoloji piyasa için de gözle görünür bir çözüm sağlıyor ama problem gerçekten var ve gittikçe ciddi bir hal alıyor. Kaynakların ve enerjinin tüketimi gerçek bir durum. Yaşadığımız çevre adına gerçekten önemli değişiklikler için sadece mimarlıkla yapılacak enerji tasarrufu ya da iyi yalıtım gibi bazı ufak değişikliklerin yeterli olacağı düşüncesi, bu durumu basite indirgemek olur. Diğer taraftan kent ölçeğinde, inşaat alanlarıyla yeşil alanlar arasındaki ilişki ve arazinin kullanımındaki problem açıkça ortada. Ama eğer şehir planlama tarihinin arkasındaki geleneğe bakacak olursak bu problemlerin zaten bir yüzyıl önce de var olduklarını görürüz. Tekrar ediyorum, bu objektif problemlerin çözümleri tamamıyla ne mimarlara ne de tasarımcılara düşüyor.


Bütünleşen eğrİler Şahinbaş Fikirlier Mimarlık Müşavirlik'in tasarımı olan ve Adana’da yapılması planlanan “Terim ve Özbek Özler Fen Lisesi” ana programı; 16 derslikli okul, 200 öğrencilik yurt, 450 kişilik yemekhane, 400 kişilik çok amaçlı salon, 200 seyircili spor salonu ve okulun yapımına bağış yaparak katkıda bulunanların tanıtılacağı bir müzeden oluşuyor. Projenin vaziyet planı düzenlenmesinde, doğayla bütünleşen organik bir yerleşim amaçlandı. Yurt, yemekhane ve okul blokları arasında ana dolaşımın “sokak konsepti” doğrultusunda akıcı bir şekilde olması hedefleniyor. Projenin mevcut bir eğitim bölgesinde yer alması nedeniyle, bölgede bulunan diğer eğitim yapıları da gözetilerek, yeni yapılacak olanla birlikte, rekreasyon ve açık spor alanlarından diğer okul öğrencilerinin de yararlanması ve ayrı bir rezerv yerleşke alanın bırakılması öngörülüyor.

Kız, erkek yurtları ve yemekhane blokları birleştirilerek ana bir blok elde edildi, yemekhane bloğuna özellikle yurt öğrencilerinin yararlanabileceği sosyal işlevler eklendi. Okul alanı içerisinde yeterli sayıda açık spor alanlarıyla birlikte, merkezinde havuzun yer aldığı, etrafı pergolayla çevrili rekreatif bir arka iç avlu oluşturuldu. Ayrıca okul binası ana girişinde bulunan ön avlu kısmında bir tören alanı ile simgesel bir saat kulesi de yer alıyor.

ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 28

güncel

Eğimli arazi üzerinde, alçak binalardan oluşan yaygın bir yerleşim seçildi. Yapılar, tören ve rekreasyon avluları “S” formlu bir ana sokak üzerinde düzenlendi. İklim nedeniyle kuzey-güney doğrultusunda yapılan yerleşim ile açık alanlarda sokağa paralel bir pergola ile gölgeli alanlar sağlanmaya çalışıldı.

Okul bloğunda derslikler ve yönetim blokları yay formlu bir iç avlu ile ayrılmış, avlunun iki yanına kütüphane ve çok amaçlı salon fuayesi ile birleşen bir kantin eklendi. Fuayesindeki küçük müze ile çok amaçlı salon, okul bloğunun devamı olmakla birlikte, ziyaretçilerin yerleşke içine girmeden kolay ulaşabilecekleri bir yerde konumlandırıldı.

batı cephesi

doğu cephesi

güney cephesi

kuzey cephesi


Tasarımda Yenilik Kaynağı Olarak “Gelenek ve Tarih” Meselesi

TASARIMIN ÖTE YANI...

Son dönemlerde Türkiye tasarım çevrelerinde “gelenek ve tarih” yenilik, farklılık kaynakları olarak daha bir fazla telaffuz edilir ve görünür oldular. Tarih ve geleneğin yenilik ve farklılığa yol açması ilk bakışta paradoksal görünür. Oysa kültürel yapı ve tarihsel miras her zaman belli bir coğrafya ile tanımlanan toplumsal, iktisadi oluşumların yenilikçilik potansiyellerinin sadece sonuçlarını, çıktıları değil, bizatihi yenilik yaratma süreç ve kapasiteleri üzerinde de belirleyici olabilir. Özellikle tarihsel devamlılığın açıkça izlenebildiği ve geleneğin kendini öyle veya böyle yeniden üretebildiği alanlarda geçmişin baskın örnekleri geleceğin ve “yeni” olanın biçimlendirilmesinde etkilidir. Bu çoğu kez yeniliğin kısıtlanması, radikal kopuşların engellenmesi şeklinde kendini gösterir. Mevcudiyetini devam ettiren zanaat alanlarının büyük bir kısmı modern piyasa koşullarında dahi bu kapsamda değerlendirilebilir. Kapitalistleşme sürecinde, baskın üretici dinamikler birçok sektörlerde geleneksel üretim tarzlarını tasfiye edip, bunlara dayalı ürün tipolojilerini kendilerine uygun şekilde dönüştürürken, tarih ve gelenek üzerinden değer üretiminin, sermaye birikiminin hala mümkün olabildiği kuyumculuk gibi bazı alanları ya olduğu gibi ya da piyasa dinamikleri ile uyumlandırarak korudu. Bu alanlarda tarih ve gelenek belki yeniyi teşvik etmedi, ama üretim tarzını ve tipolojilerini muhafaza ederek, modern piyasa dinamiklerinin talebi doğrultusunda “farklı” kalmayı başardı. Sonuç olarak piyasa ekonomisinde aslolan farklılıktır, yenilik ise sadece farklılığa götüren bir araçtır. Bu ortamda değişmeden, geleneği muhafaza ederek “farklı” kalabilenlerin, yeniliğe mesafeli duruşları, aslında gayet akılcı ve “modern” bir tercihtir.

ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 30

Zanaatın ötesine geçtiğimizde ise, tarih ve gelenek mesela “lokasyon” ile, “mekan” ile ayrılmaz bir bağı olan mimarlık için her zaman referans olabilir. Tarih ve gelenek çağdaş mimarlık pratiğinde kendisine piyasanın olduğu kadar, hatta belki daha çok, politik iktidar sahiplerinin beklentileri bağlamında yer bulurken, diğer tasarım disiplinlerinin tarih ve gelenekle ilişkileri daha yeni olmakla beraber kesinlikle daha basit değildir. Yenilik yapmak için tarih ve geleneğe geri dönmek, bunları bir cins kültürel sermaye olarak kullanmak grafik ve moda tasarımı gibi disiplinlerde de sıklıkla başvurulan bir yöntemdir. Ancak her iki alanın da, sadece iktisadi modernleşme, kapitalistleşme değil, aynı zamanda Türkiye’nin kendine özgü modernleşme projesininin sonucu oluşan kültürel kesintiler -harf ve giyim kuşama dair cumhuriyet reformları- nedeniyle tarih ve gelenekle ilişkileri sürekli bir politik gerilim altında şekilleniyor.

ALPAY ER

www.tasarim.itu.edu.tr

Ürün tasarımı ise hem modernleşme sürecimizde moda ve grafik tasarımında olduğu türden tarihsel bir politik yükü olmaması, hem kapitalist/endüstriyel hakim üretim tarzının geleneksel zanaatı tasfiyesinin “doğal” ve

zorunlu bir süreç olarak algılanması, hem de hakim üretim tarzının organik bir işlevi olması nedeniyle, tarih ve gelenekle olan ilişkisinde kendine özgü yapı sergiler. Ayrıca kültürel anlamda kamusaldan çok kişisel tüketime dair bir alan olarak görülmesi de ürün tasarımını en azından şimdilik politik iktidarın dolaysız taleplerinin ötesinde tutmuştur. Yani ürün tasarımının gelenek ve tarihle ilişkisi genelde zayıf ve dolayımlı iken, bu aynı zamanda modernleşme paradigması açısından da -tasarımda sanayi-zanaat karşıtlığı (G.Turan, 2009 )- doğal ve beklenen bir sonuç olarak değerlendirilmiştir. Ancak rekabet baskısı altında ürün tasarımının tarih ve gelenekle ilişkisi de değişiyor. Uzun süren ilgisizlik artık yerini bir yenilik ve farklılık yaratma kaynağı algısına bırakırken, bu gelenek ve kültürün kaynağın nasıl kullanılacağı gibi yeni tartışmaları ve sorunları da beraberinde getiriyor. Bu sorunların başında, disiplinde genelde kabul gören, sağlam kültürel, tarihsel referansların olmadığı bir ortamda, gelenek, tarih ve kültürün piyasanın sürekli ve artan şekilde talep ettiği “yenilik” uğruna istismar edilmesi, hatta bazen tarihsel, geleneksel öğelerin mezar soygunculuğunu andırır bir şekilde yağmalanması geliyor. Özellikle sembolik (dekoratif, hediyelik vs.) ürünlere baktığımızda geçmişe dair toplumsal, dini ritüel obje ve biçimlerinin bağlamlarından kopartılarak keyfi kullanımında ciddi bir artış gözleniyor. Kuşkusuz kültür, tarih ve gelenek çok güçlü ve sürdürülebilir yenilik ve farklılık kaynaklarıdır. Ancak bunları sadece geçmişin artık toplumsal yaşamda karşılığını bulmayan biçim diline, ürün ve/veya ritüellerine indirgeyip yüzeysel pazarlama söylemlerine malzeme yapmak yerine, bir yandan da her şeye karşın devam eden süreklilik üzerinden gelenek ve tarihin mevcut kültürel DNA’ımızı nasıl etkilediğini, yani bugünkü kimliğimizi de anlamak gerekiyor. Tarih, gelenek ve yerel kültürle barışık olmak ve onlardan sürdürülebilir yenilik ve farklılaşma kaynakları olarak faydalanabilmek, öncelikle bunları sadece biçimsel esinlenme için bir “eskici sandığı” şeklinde algılamanın ötesine geçebilmekle başlıyor. Son on yıllık süreçte hem küresel piyasa ve tasarım medyasının “orientalist” tercihleri, hem de içeride yükselen “yeni” ideolojik hegemonyanın etkisi tarihselci bir seçmeciliği, eklektisizmi özendirmekte, “şanlı” veya “gizemli” geçmiş bugünün politik, ideolojik tercihlerine veya sadece ticari fırsatlarına tasarım aracılığıyla fütursuzca malzeme yapılabilmektedir. Sonuçta mevcut koşullarda bunu engellemenin, tasarımcının şuur ve vicdanı dışında bir sigortası yok. Bu süreç bir şekilde yaşanıyor. Olup bitene mesafeli kalabilenlerin üstüne düşen, yaşananları değerlendirip kayda düşmek dışında, en azından şimdilik olası alternatif ve pozitif senaryoları canlı tutmaktan ibaret görünüyor. Yoksa geriye sadece “Türk kültürünü tanıtmak, marka yapmak vb.” gibi ideolojik, politik ve ticari rantla iç içe geçmiş söylemleri üretmek kalır ki, bu muhtemelen ürün tasarımını daha önce karşı karşıya kalmadığı bazı politik gerilimlere de açık kılacaktır.


deneysel mİmarlık: nerede başlar, nerede bİter?

ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 32

DENEYSEL MİMARLIK

1. Uluslararası Antalya Mimarlık Bienali, en çok Deneysel Mimarlık İşleri başlığı altında toplanan üretimlerle adından söz ettirdi. Bu da şimdiye kadar mimarlık gündemimize hiç düşmemiş, düşse de pek sesi çıkmamış olan deneysellik kavramını birden önümüze koyuverdi. Bu kavramın bilimsel çağrışımları bir yana mimarlıkla birlikte nasıl yorumlanabileceğini tartışmak için de karşımıza bir fırsat çıkmış oldu. Toplam 12 projenin tüm tasarımcıları ile bu konuyu tartışmak bir kakofoniye yol açacağından altı projenin müellifleriyle masaya oturduk. Ahmet Önder, Alişan Çırakoğlu, Boğaçhan Dündaralp, Ceren Balkır Övünç, Ebru Erdönmez, Ervin Garip ve Levent Şentürk ile birlikte yaptıkları işler üzerinden mimarlıkta deneyselliğin nasıl kavrandığını konuştuk. Diğer ekiplerden Cem Kozar, Eylem Erdinç, Hakan Demirel, Mert Eyiler, Onur Eroğuz ve Salih Küçüktuna da kendilerine yönelttiğim soruları yanıtlayarak bu tartışmaya katıldı. Bienal küratörü Tülin Görgülü ile süreci yakından takip etmiş olan Sait Ali Köknar da yazılarıyla görüşlerini belirtti. Sonuçta, üç gün içinde Antalya’da bir hareketlilik yaratmış olan Deneysel Mimarlık İşleri’nin yarattığı heyecanı yansıtan bir derleme ortaya çıktı. Fikirlerini paylaşan tüm katılımcılara teşekkürler. Hazırlayan: Hülya Ertaş


Fotoğraflar: Doğukan Bilgin

Deneysel “eril” olanı aşar, deneysel “trans”tır. Mimarlık da sinema da toplumsal kısıtlamalarla yapılır, deneysel kendi kısıtlamalarıyla var olur. Deneyselle oyunsal birbirine yakındır ama deneyselliğin bunlara ek olarak bir de radikallik iddiası vardır. Deneysel kurulu düzene karşıdır ama düzen karşıtı başka radikalliklerle de uyuşum içinde olma durumu yoktur. Deneysel, faşizan olan her şeye karşı yıkıcı ve hırslıdır. Deneysel Wittgensteincı bir şekilde sonunda üzerine tırmandığı merdiveni tekmeler. Deneysel olmayan her şey sağlamlaşır, deneysel hep kırılgan kalır. Her mecrada deneysel olunabilir. Geçicilik deneysellik değildir. Yalnızlık da deneysellik değildir. Deneyselcilerin atası yoktur. Ardılı da yoktur. Tekildirler. Deneysel, heteronormativizmi sarsar. Deneysel tekil bir orjidir. “Disipliner” disiplin, bilimsel ve epistemolojikken, “deneysel” disiplin anarşik ve derindir. Mimarlık “arabulucu” ve “para bulucu”dur. Deneysellik uzlaşma sınırını geçtiğimiz anda başlar. Sürrealizm deneyseldi ama Dalì beyaz bir modernist evde oturuyordu. Başka alanlardan aklıma gelenleri sıralayacağım. Yönetmen Jan Svankmajer hala deneyseldir. Quay Biraderlerin animasyon sineması deneyseldir. Archigram deneyseldi. Beşir Fuat’ın intiharı deneyseldi. Yüksel Arslan’ın yapıtı deneyseldir. Sarkis’in yapıtı deneyseldir. Oulipo deneyseldir. Georges Perec deneyseldir. Wittgenstein’ın felsefesi deneyseldir. Fluxus deneyseldir. Superstudio deneyseldir. Nuri Bilge Ceylan sineması deneyseldir. Le Corbusier’nin Modulor’u Xenakis’in elinde deneysel hale geldi. Neoklasik mimarlardan Edwin Lutyens, erken bir postmodernist denecek kadar deneyseldi çünkü kanonları bozuyor ve dili sorunsallaştırıyordu. Eisenman 1970’lerdeki konut deneylerini yaparken deneyseldi. Manuel deLanda’nin çizgisel olmayan tarih yaklaşımı deneyseldir. Örneğin Gehry, Baudrilliard’a göre deneysel değil, permütatiftir. Baudrilliard, Pompidou’yu deneysel buluyor; bana göreyse Pompidou daha çok biyopolitik olanın alanına dahildir.

Deneyselin güçleri biyopolitikanın eline geçmiş durumda. Biyopolitika, yok etmek yerine satın almayı tercih ediyor. Deneyselin yıkıcı gücü, permütatif olanın olumlayıcı potansiyeliyle yer değiştirir. Deney yaparken zar tutarsanız bu mimarlıktır, deneyinizde 7-7 gelme olasılığı varsa bu deneyselliktir. Deneyselin yeniden üretimi mimarlıktır. Mimarlık bugün sınırları bulandırmakla övünen bir alan haline gelmiştir çünkü uzlaşmak durumundadır. Oysa deneyselde sınır nedir bilmez bir tavır söz konusu olabilir çünkü zaten baştan uzlaşmayacağını ilan etmiştir. Deneyseli iyi beslerseniz semirip mimarlığa dönüşür, deneyseli aç bırakırsanız siz semirip patrona dönüşürsünüz. Deneyseli öldürmeden mimarlığa rahat yok gibi görünüyor. “We want you”, devlettir. “We want to fuck you”, sistemdir. “Fuck the Context”, Koolhaas’tır. Koolhaas’tan ötesi, deneyselliktir. Avantgart deneyseldi ve ele geçti, her şey ele geçti ve ele geçmeye de devam edecek. İnsanın nesneyi canlı saydığı çağa geri dönmemiz gerek. Kitsch’ten deneysellik üretilebilir. Deneysel şiir mümkündür. Deneysel bir akademik yazın mümkündür. Deneysel sinema, animasyon, edebiyat, fotografi, tiyatro vardır, tıpkı deneysel mimarlığın olduğu gibi. Kuş sesleri, makine sesleri deneyseldir. Ses deneyseldir. Bulunmuş nesneler, nesnelerin belleği deneyseldir. Tuğla, çubuk, ahşap küp, rulo halinde inşaat demiri, ip, lego deneyseldir. Unité de Habitation deneyseldir. Philips Pavyonu deneyseldir. Tourette Manastırı’nın cam cepheleri, Ronchamp Şapeli’nin delikli duvarı deneyseldir. Kille kaplı nesneler, zeminler, duvarlar deneyseldir. Buzdan yapılma kozalaklar deneyseldir. Ucu yakılıp dizilmiş sopalar deneyseldir. Gelgitte kireçtaşı kemerler deneyseldir. Andy Goldsworthy’nin bütün işleri deneyseldir. Goldsworthy, doğanın yatak odasındaki felsefecidir. Christo ve Jeanne-Claude’un paketlemeleri deneyseldir. Gordon Matta-Clarke’ın bina kesimleri deneyseldir. Egon Schiele’nin otoportreleri deneyseldir. İkonaların hepsi deneyseldir. Berndt ve Hilla Becher çiftinin mimari seri fotoğrafları deneyseldir. Jan Fabre’ın tükenmez kalemle karaladığı tuvalleri deneyseldir. Deneysellik yaratıcı değildir. Deneysellik yaratıcılıkla ilişiğini kesmiş bir alandır. Deneysel, yaratıcı olandan köşe-bucak kaçar. Envanterler, eski devlet defterleri, damgalarla mühürler deneyseldir. Eski demirbaş dolapları, eski gardroplar deneyseldir. İnşaat iskeleleri, kasabalardaki otobüs durakları deneyseldir. Duvarlara vuran cam yansımaları, ışıklı gölgeler deneyseldir. Gecekondu mahallelerindeki bacalar deneyseldir. İçinde hiç ‘e’ harfi bulunmayan,

33 XXI - ARALIK 11 / OCAK 12

Deney dediğimiz şey yinelenebilir ama deneysel olan yinelenemez. “We want bread”, TOKİ’dir. “We want roses too”, mimarlıktır. Deneysel gereksiz değil, uç derecede gereksizdir. Mimarlıktır gereksiz olan.

“Mimarlığın seyircisi, takipçisi, izleyicisi, deneyselin ise suç ortakları vardır. Mimarlık birileri için, deneysellik deneyin kendisi için yapılır.” levent şentürk

DENEYSEL MİMARLIK

Hülya Ertaş: Antalya Mimarlık Bienali’ndeki deneysel mimarlık işlerini tartışmaya başlamadan önce kavramsal altyapıyı kurmamızın daha iyi olacağını düşünüyorum. Deneysel mimarlık nedir? Levent Şentürk: Genel olarak deneysellik kavramına bakacak olursak, birçok alanda bir sürü deneysel olanak bulunduğunu görürüz. Örneğin edebiyat alanında Oulipo var, 60’larda başlayan bir tür sürrealist edebiyat. Öncülüğünü Fransız bir matematikçi olan Le Lionnais yapıyor. Oulipocular, içinden kaçmayı tasarladıkları labirenti inşa eden farelerdir, diğer kurucu olan Raymond Queneau’ya göre... Le Lionnais, külyutmazlığını, Modulor kitabına yazdığı ve Le Corbusier’nin yer verdiği bir itiraz mektubuyla da göstermiştir. Lionnais, her alanın bir potansiyel atölyesi olabilir, ille de edebiyat olması şart değil diyor: “Ou-x-po” ya da türkçesiyle “po-x-i”. Biz örneğin mimarlık için Po-M-İ’yi kurduk 2002’de; yani Potansiyel Mimarlık İşliği’ni. Oulipo deneysel, tam anlamıyla radikal ve edebiyatın sınırlarını zorlayan ve bunu da kısıtlamalarla yapan bir grup. Deneyselliğin Türkiye bağlamı üzerine söylenebilecek çok fazla bir şey ne yazık ki yok.


Georges Perec’in Kayboluş romanı deneyseldir; o romanın Cemal Yardımcı tarafından Türkçe’ye üç yılda çevirilmesi de başlı başına deneyseldir. Aslında bir Oulipo’cu olmayan Amerikalı bir yazar, Doug Nufer’in 1996’da yazdığı Never Again (Bir Daha Asla) adlı, içinde bir kelimenin bir daha hiç geçmediği, “progresif liponimi” örneği olan 200 sayfalık romanı da deneyseldir. Gottfried Semper’in yüzey kuramı deneyseldir. Kıvrımlar, kıvrım mimarlığı deneyseldir. Liszt’in Transandantal’i deneyseldir. Paganini’nin keman varyasyonları deneyseldir. Mozart’ın ‘daha dün annemizin’ çeşitlemeleri deneyseldir. Zardanadam’ın albümlerini satmayıp hediye etmesi deneyseldir. Çünkü Erbatur Çavuşoğlu’na göre, müzik parayla satılamayacak kadar kıymetli bir şeydir. Özel üretimler deneyseldir. Kendi kâğıdını yapmak, kendine defter dikmek, cilt yaptırmak deneyseldir. Fanzin yapmak, çoğaltıp dağıtmak deneyseldir. Kitap yazmak, yapmak, tasarlamak, provalarını redakte etmek, yayınlamak deneyseldir. Kendi kitaplığını kurmak deneyseldir. Kitaplık hayal etmek, nesneler toplamak deneyseldir. Mimarlığın seyircisi, takipçisi, izleyicisi, deneyselin ise suç ortakları vardır. Mimarlık birileri için, deneysellik deneyin kendisi için yapılır. Seri üretimde bozarak bireyselleştiren tasarımlar deneyseldir. Hurdalarla yapılan mimarlık, mimarlıkla çöpü bir arada düşünmek deneyseldir. Evdeki sabit program ve ekipmanı seyyarlaştırmak deneyseldir. Su üzerine yapılan İzmit’teki balıkçı barınakları deneyseldir, nitekim hepsini yıkmışlar. Minimumda yapılmış radikal tasarımlar deneyseldir. BIG deneyseldir. Giacometti’nin heykelleri deneyseldir.

Bizde olmayan birkaç deneysellik fikri ortaya atmak istiyorum. Her gün başka bir tanrı düşleyen bir deneysel din: Bizde yok mesela. Bir yemeği her yapışında içindekileri tamamen değiştiren deneysel bir mutfak: Bu da bizde yok. Ölülerin kemikleriyle yapımı devam eden deneysel bir mezarlık. Her sene başka bir meyve veren deneysel bir ağaç. Her yola çıktığında başka bir rotada yol alan deneysel bir taşıt. Her söylendiğinde başka anlama gelen deneysel bir sözcük. Her seferinde başka bir yere açılan deneysel bir kapı. Derine inildikçe güncel bilgilere ulaşılan deneysel bir arkeoloji sistemi. Diğer yandan, her gün başka bir gündem yaratan deneysel bir hükümet ve medyası: Bizde var. Her gün toplumun başka bir muhalif cephesini hapse atan deneysel bir yargı sistemi: Bizde bu da var. Kitapları yazılmadan yok eden deneysel bir sansür sistemi: Bizde var. Her depremde yıkılıp yenisi yapılan deneysel kentler de var. Her gün yeni sitelere girişi yasaklayan deneysel bir internet üst kurulu da bizde var. Her gün yeni kadınlar katleden deneysel bir ataerkil kültür bizde var. Her gün yeni düşmanlar icat eden deneysel bir linç rejimi de var. Ebru Erdönmez: Levent ile aynı fikirde olduğum noktalar da var, ayrıştığım noktalar da. Yaratıcılıkla deneysel ilişkisini karşılaştırdığınızda görürsünüz ki aslında her tasarım süreci bir yaratma süreci ve aslında biraz sistemin dışından bakma süreci. Tasarım süreci zaten deneyselliği de kapsayan, yeni düşünme ve üretme biçimlerinin ortaya konduğu, farklı bakış açılarından konunun ele alındığı bir süreç. Türkiye’deki deneysel mimarlığın olup olmadığı konusuna gelecek olursak, o konuda da Levent ile aynı fikirde değilim. Bilmediğimiz birçok ekip de var aslında deneysel işler üreten.

KESİŞEN

he: Projeniz Antalyalılarla etkileşime geçebildi mi, projedeki deneysel yaklaşımın genel halka iletilebildiğini

PIN-LAB | Project International Architectural Research Lab - Fikret Sungay,

düşünüyor musunuz?

Güvenç Topçuoğlu, Salih Küçüktuna

Salih Küçüktuna: Kesinlikle! Bu çalışmanın içindeki en önemli öğe mekandaki birey, bireyin mekanla ne şekilde etkileşime gireceği ve sonucunda da nasıl bir deneyim edineceğiydi. Yani bu anlamda

he: Bu projeler "deneysel mimarlık" başlığı altında bir araya geliyor. Siz projeniz kapsamında deneysel

Antalya halkı ve onların mekan içindeki tecrübeleri süreçle birleşince projenin içeriğini ve çıktılarını

mimarlık kavramını nasıl ele aldınız?

oluşturmakta. Bu tamamen izleyici odaklı, ana karakterin bireyin/izleyicinin kendisi olduğu bir çalışma.

Salih Küçüktuna: Deneysel mimarlık Pin-Lab'ın bütün bileşenlerinin ortak paydası, bu yüzden açıkçası bienal işlerinin belki de en önemli alt kategorisinin deneysel mimarlık olarak adlandırılmış

DENEYSEL MİMARLIK

olması bizim için çok değerli ve anlamlı oldu. Projemiz Kesişen, izleyici/katılımcı, ölçek, arazi ve mekan arasındaki ilişkiyi etüt eden bir çalışma. he: Bu deneyden ne öğrendiniz, bunu mesleki pratiğinize nasıl aktarabileceğinizi düşünüyorsunuz? Salih Küçüktuna: Bireyin mekana göre hareketlerini incelemek anlamında çok başarılı bir çalışma oldu. Yaşlı, genç, çocuk, tekil ya da çoğul kişiler mekanda farklı hareket ediyorlar. Statik bir mekanda sınırları belirleyen mimari çizgilerin, formun, hareketle birleştiğindeki algı değişimleri bu deney ölçeğinde çok başarılı sonuçlar verdi diye düşünüyoruz. Mesela sert köşeler yerine daha eğrisel çizgiler kullansaydık ya da malzeme ve renk seçimlerimiz daha farklı olsaydı, verilen tepki de çok farklı olurdu

ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 34

ve tabii ki ölçek, bütün bu saydıklarımız içinde belki de en önemlisi. Mesleki pratiğimize aktarmak gibi bir derdimiz yok aslında çünkü önemli olan deneylerin ve sonuçta elde edilen deneyime dayalı verinin çoğaltılması. Bunu mesleki pratiğe katkıdan daha değerli bir şey olarak düşünmek ve kayıt altına alıp paylaşmak lazım, yoksa sizin tekelinizde ticari bir meta olmasının ötesine geçemezsiniz. Pin-Lab olarak her fırsatta tekrarladığımız bir düşünme-yapma yöntemimiz var: Pragmatik olmaktan öte deneysel olmak.


DENEYSEL MİMARLIK

Sonuçta bir deneyleme süreci var, ancak tabi ki deneysel mimarlık illa ortaya konmuş, fiziksel bir mimarlık olmak zorunda da değil. Dolayısıyla ütopyalar ve kağıt mimarlık da deneyselin bir parçası. Ben deneysel işleri çok büyük bir şemsiye olarak görüyorum. Sonuçta varolan kurallar ve değerler sistemini sorgulayan bakış açıları, eleştirel yaklaşımlar üreten, Lebbeus Woods’un söylediği gibi kuramsal ile pratik ilişkilerini dönüştüren işleri deneysel olarak adlandırabiliriz. İlla ciddi bir mimari üretimle sonuçlanmasa da ardında yatan kurguyu ortaya çıkaran işler kağıt üzerinde de kalsa deneyseldir. Hülya Ertaş: Lebbeus Woods demişken onun deney tanımlamasıyla araya girmek istiyorum. “Deney, bir fikir ya da hipotezin gerçekte işleyip işlemediğinin test edilmesidir. Deney, hipotezin yaratımı değildir, bu kuramın alanındadır. Deney, sonuçların gerçekliğe uygulanması da değildir, bu da pratiğin alanındadır. Deney, kuram ile pratik arasında bir ara-alandır.” Deneyi kurama da pratiğe de ait olmayan ama bir yandan da her ikisine de ait olan bir alan olarak tanımlıyor Woods. Ervin Garip: Peki o zaman, deneysel fikirden uygulamaya geçtikçe azalan ya da değeri düşen bir şey mi? Bu sözlerden öyle olduğu yönünde bir sonuç çıkıyor ki belki de doğrudur. İlk önce fikir varken denemekte daha mı rahatız? Çünkü sonrasında kısıtlayıcıların sayısı artıyor. Diğer yandan da eğer deneysellik, deneyi ölçmek ya da gözlemlemekse o zaman gerçek yaşamdaki o tepkiyi alabilmemiz için de o deneyi gerçekleştirmemiz gerekiyor. Alişan Çırakoğlu: Sadece mimarlık alanı için değil de daha geniş bir çerçeveden baktığın zaman seri üretime girmemiş her kişisel ya da fiziksel üretimi deneysel olarak nitelendirebilirsin. Ama biraz daha bilimsel çerçeveden baktığın zaman, deney aslında artık kural olma evresindeki şeylerin sonuçlarını test edebileceğin bir ortam. Deneysel mimarlık bizim kullandığımız terminolojide daha olumlayan bir kavram gibi, deneysel olduğu zaman entelektüel seviyesi daha yüksek gibi algılayoruz ki bu da biraz etiket durumu yaratabiliyor ve birçok şeyi deneysel olarak nitelendirmemizle sonuçlanabiliyor. Boğaçhan Dündaralp: Deneysel denmesinin sebebi aslında herhangi bir etiket altına alınamıyor olmasından, sınıflanamamasından kaynaklanıyor. Alişan Çırakoğlu: Onun kendisi acaba bir etiket haline dönüşmüyor mu? Boğaçhan Dündaralp: Evet, tabi ki.

Ahmet Önder: Levent’in söylediklerine BIG’in deneysel olduğu yönünde söyledikleri hariç tamamen katılıyorum. Asıl bana ilginç gelen bu kısıtlamalar kısmı. Deneysel mimarlık denmeye başlandığı anda oksimoron bir tanıma dönüşüyor aslında, birbirinden çok daha farklı alanlarda gibi duran ve birbirini yok eden iki kavram yan yana geliyor. Deneysel kısmı, kısıtlamaların failinin sadece kendimiz olmamızdan, hatta bunu bir araç olarak kullanıyor olmamızdan, üretim ya da tasarım sürecinin bir parçası olarak kendi koyduğumuz kısıtlamalar çerçevesinde davranmamızdan ötürü olanaklı hale geliyor. Bu hangi noktada mimarlık olmaya başlıyor diye sorduğumuzda ise kısıtlamalar dışsallaşmaya başladığında o deneysellik kısmından uzaklaşmaya başladığımızı görürüz. O zaman artık bir şey denenmemeye, fikir yontulmaya, arızalı ya da pürüzlü yapısını kaybetmeye başlıyor, vahşi kısmını kaybedip ehlileşmeye başlıyor. Deneysel, rüyalarımızda henüz formüle olmamış üründür daha çok. Hepimizin başına gelmiştir, bir projeyle yatıp kalkarız. Kafanız dinlenme durumunda da yattığınız durumda da o projeyle doludur. Tam bir şeyi çözdüm diye kalkıp masanın başına oturursunuz ve aslında çözdüğünüzü sandığınız şeyi daha çözememişsinizdir. Rüyadaki ya da zihindeki özgürlük, bir eğretileme olduğu için fikirlerimizi bir durumdan diğerine aktarmaya çalışırken bitiriyoruz. Kafamızdaki o gerçeklik katmanları çok farklılık gösterebiliyor ki hiçbiri bir diğerinden daha gerçek demiyorum. Boğaçhan Dündaralp: Mimarlık aslında temelinde tasarım ve araştırmaya dayalı bir alanı barındırıyor. Haliyle aslında onun sınırlarının nerede başlayıp bittiğinin tarifi çok net değil. Mimarlığın kendisinin insan eliyle üretilen bir şey olması, onu kültüre, zamana, kendi bağlamına bağlıyor. Bu, bir tür zaman içinde evrilmiş bir repertuarın içindeki yaygın kullanımlar, -mimarlığı bir tür araç gibi

“Tasarım süreci zaten deneyselliği de kapsayan, yeni düşünme ve üretme biçimlerinin ortaya konduğu, farklı bakış açılarından konunun ele alındığı bir süreç.” ebru erdönmez

35 XXI - ARALIK 11 / OCAK 12

kesişmeler dokuma / po-m-i - koray danışan, levent şentürk, alper bayrakdar, özlem gök, duygu kaçar, özlem sarıyıldız


düşünürsek- bu aracın olanakları, o bağlamdaki yeri, yokluğu gibi pek çok alana doğru yayılıyor. Bu anlamda mimarlık disiplini içerisinden baktığımızda deneyselliğin sınırını hangi bağlamda ve nasıl kazandığı çok değişken, hatta deneyselliğe bakış bile çok farklı. Mesela Türkiye’de deneysel denildiğinde kötü bir şey olarak algılanıyor. Deneysel çalışmalar yapıyoruz denildiğinde, ne yaptığını bilmediğin gibi düşünülüyor. Halbuki denenmemiş olanı denemek, risk almak, başka bir alanı tartışmaya açmak olarak da algılanabilir. Genel bir küme ya da zon dışı olanı ya da tanımlanamayanı deneysellik sınıfı içine koysak bile mimarlık işin içine girdiğinde biraz daha farklı bir noktadan tarif edilmeye başlanıyor gibi. Bir kere kendi araçsallığı dışında o araçsalların olanaklarını yaygın kullanımların dışına çıkarabilen şeylerin kendisi deneyselin tanımına giriyor. Bu inşa edilmiş bir şey olabilir, olmayabilir, tasarım ya da araştırma sürecinde kalmış olabilir. O sürecin nerede durduğuyla ilişkili de farklı deneysellik okumaları yapılabilir. Bizim IABA’daki işlerimize gelince onların deneyselliklerinden çok, deneyimselliklerini konuşmalıyız. Belki bizim yaptıklarımız daha çok deneyimseldir. Alişan Çırakoğlu: Deneyin sonucu her zaman olumlu çıkmayabiliyor, bazen denediğin fikir ya da hipotez başarısız da olabiliyor. Mimarlık işin içinde olduğu zaman onu çok da zorlayamıyorsun, çökme riski olan bir strüktürü alıp insanların içine gireceği bir alana koyamıyorsun. O anlamda deneyselin de kendi riskleri var.

Ceren Balkır Övünç: Ben Boğaçhan’ın son söylediğine katılmıyorum. Gerçekten deneysel bir şeyler yaptığımızı düşünüyorum. Biz orada başka bir ortamda, yani bir işverenin olduğu, kurumsal bir yapı içinde belirli kuralların ve sınırların içinde gerçekleştiremeyeceğimiz birtakım şeyleri, hayal ettiğimiz halleriyle gerçekleştirdik. Ortaya koyduğumuz yabancı nesnenin öngördüğümüz şekilde kullanılıp kullanılmadığını denedik. Biz tasarladığımız mekanda başka bir mekanın sesleri duyulup da şehre bakılınca gerçekten farklı bir şeyler hissedileceğini hayal etmiştik, bunun olup olmadığını bienalde denedik. Ben oturdum orada ve tramvay geçerken meyhane sesini dinledim, mekan deneyimini denedim. Ahmet Önder: Bunu denemeseydik, onun kullanımıyla ilgili kendi öngördüğümüz senaryoların tamamen gerçek olduğunu sanabilirdik. Oysa bienalde deneyince proje için kafamda küçük düzeltmeler yaptım; sadece kendiminki değil, hepimizin işleri için. Bütün bu işler bir laboratuvar gibi. Ceren Balkır Övünç: Peki, denedik de ne oldu? Cebimize attık. Peter Cook birkaç yıl önce Garanti Galeri için geldiği bir konferansında şöyle diyordu: “Bizim ürettiğimiz her şey binaya ya da mekana dönüşüyor mu? Hayır, bazen cebimize atıyoruz.” Biz de bu projelerdeki deneylerin sonuçlarını ve deneyimlerimizi başka projelerde kullanmak için cebimize attık. Deneysel mimarlık, soru sormak, Sait Ali Köknar’ın dediği gibi yandan bakmak, olaya bir de şöyle bakınca ne oluyor sorusunu sormak, onu denemek, bir şekilde de sonuçlarını elde etmek demek. Mimar olarak üretimimizi ya da yaratıcılığımızı

Deneysel Olmayan Mimarlığa Mimarlık Diyebilir Miyiz?

Eser kelimesinin kullanımının iş kelimesine dönüştüğü, iş kavramının devşirildiği ana alan,

Sait Ali Köknar

çağrışımlarından arındırılmış, geriye sadece yapanı ve yapılanı bırakan, yapıma sebep olan ekonomi-

sanat. Sanatçıların üretimlerini tanımlamaktan başka bir anlam taşımayan, yan anlamlarından, itibar mekanizmalarını dışarıda tutan bir adlandırma. Bir işe yaraması gerekmeyen, ama muhakkak

ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 36

DENEYSEL MİMARLIK

beklenmedik bir şekilde işe yarayan, işe yarama kavrayışımızı alt üst eden, eser olmayan, ürün Geçtiğimiz Ekim ilki gerçekleştirilen Uluslararası Antalya Mimarlık

olmayan bir üretim söz konusu burada. Açık uçlu deneysel bir üretim. Olabilirlik sınırlarını arayan,

Bienali’nde “Deneysel Mimarlık İşleri” başlığı altında yapılan, son derece

imkanları mekanlaştıran denemelere, mimari iş diyor olabilir miyiz? Öte yandan deneysel kelimesinin

heyecan verici mimarlıklar üzerine tartışmaya çalışacağım. Öncelikle bölümün başlığı üzerine

hiç de önemsiz olmayan yan anlamlarını da hatırlamak gerek. Denenmemiş, güvenilir olmayan,

düşünelim. Neden deneysel mimarlık işleri? Mesela etkinlikler başlığının altında Hüseyin Kahvecioğlu

biraz tekinsiz bir mimarlık bu. Piyasa güdümlü üretimin insanları aynı ezber çözümlere, üç oda bir

moderatörlüğünde yapılan ‘Batı Antalya için Gelecek Senaryoları’ işliği için hazırlanıp tartışılan

salonlara mahkum eden, risk almadan kar marjını artırmaya odaklı tavrını açık ettiği için rahatsız

anonimsitanbul, Kanıpak, Sekiz+ ve Esengil-Nazım Özer’in işleri de görebildiğim kadarıyla son derece

eden, başka olasılıklardan, başka olabilirliklerden haberdar edip hainlik ettiği için “kavramsal” olmakla

deneysel bir yaklaşımla üretilmişler.

“uygulanamaz” olmakla itham edilen bir mimarlık. Şimdi tekrar okuyalım: “Deneysel Mimarlık İşleri”.

Biçimlenişleri belli somut yapı önerileriyle değil de yere ilişkin soruları açığa çıkarmaya çalışan

Bienalde gördüğümüz işlerin üretildiği ortam da piyasanın ezber tavırlarından bağımsız değil.

arayışları-denemeleriyle öne çıkıyorlar. Amacım burada organizasyonun isimlendirme pratiğini

Organizasyondaki, üretim sürecindeki, ödemelerdeki aksaklıklara rağmen üretilmiş işlerden söz

eleştirmek değil. Bugünü yaşayan mimarlar olarak gündelik isimlendirme pratiğimiz üzerinden

ediyoruz, sayesinde değil. Olağan olan, en azından sıklıkla karşılaşılan, kendini durmadan tekrar

yaptığımız işi, yani mimarlığı, nasıl bir zeminde meşrulaştırmaya çalıştığımızı açığa çıkarmak.

eden ve mimarlığın içine ilişmeye çalıştığı durumun tarifi de bu. Bu nedenle bu işler sadece estetik etkileriyle, yarattıkları özgün mekan deneyimleriyle değil, böyle bir üretim ortamına eklemlenebildikleri

Deneysel kavramına odaklanmadan önce biraz şu “iş” adlandırması üzerinde de duralım. Ne

için de kıymetliler. Önemleri uluslararası çağdaş mimarlık üretimleri kadar iyi görünüyor oluşlarını

zamandan beri mimarlık üretimlerine “iş” diyoruz? 80’ler? 90’lar? Tam cevabı bende yok. Ama mimari

aşıyor bu nedenle. Deneysel mimarlık işlerinin sahipleri dünyanın nasıl olduğuna değil de nasıl

eserden mimarlık ürününe, oradan mimari işe geçişin hikayesini yazmak gerek. İlk önce Ferhan

olabileceğine ilişkin heyecan ve arzularıyla bütün bir etkinliği omuzlarında yükseltmişler adeta.

Yürekli dikkatimi çekmişti bu adlandırma ayrımlarına: Mimarlık ne zaman eser, ne zaman ürün, ne zaman iş olur?

Tek tek işlerden söz etmeden bitirmek olmaz. Ahmet Önder ve Ceren Balkır Övünç’ün “Burada değil” işi yenilikçi üretim şekli ile parametrik tasarım tartışmalarının göbeğine oturuyor. Son derece karmaşık

Bu sorulara paralel akması gereken bir de şu soru demeti var. Mimarlık bölümlerimiz var. Peki,

bir formu olmasına rağmen en basit programlar ve tekniklerle üretilmiş olması kanımca işi bir “blob”

kaç yıldır mimari tasarım bölümleri var? Mimarlık kelimesini kullandığımız yerler giderek yerlerini

değil de “anti-blob” olarak tartışmamızı gerektiriyor. Kentin gündelik hayatına daha yerleştirildiği ilk

tasarım kelimesine bırakıyor. Gözlemlediğim kadarıyla ülkemizde değil ama dünyada tasarım

andan itibaren eklemlenebilme kapasitesi ile hem mimarlığa hem de kentlilerin davranışlarına ilişkin

kelimesi kullanıldığı yerlerden çekilerek yerini inovasyon kavramına bırakıyor. Kabaca, piyasanın

kabullerimizi zorluyor. Kumaş kaplı davetkar yumuşak yüzeyiyle de kuvvetlenen yumuşak formu her

arzuları sonucu mimarlık tasarıma, tasarım da inovasyona doğru daralıyor diye bir yorum yapabilirim.

türlü kullanıcı davranışını açığa çıkarmak için programlanmış. Eylem Erdinç’in Shadowspace’i, anı

Elbette bu süreç kendi direnişlerini, farklılıklarını, çekincelerini de üretiyor. Tasarım kelimesi

donduran bir iş. Kent surlarının bıraktığı gölgenin bir anında oluşan formunu açığa çıkaran görünürde

mimarlığın boşalttığı alanı doldurmak için belki taşıyabileceğinden fazlasını yüklenerek, hala

basit bir müdahale ile çok özel bir deneyim alanı kuruyor. Levent Şentürk ve arkadaşlarının Dokuma

insanlık koşullarından, ergonomiden, yaşam kalitesinden, sosyal adaletten konuşabiliyor. İnovasyon

Fabrikası’nda yaptıkları, ipliklerle fikir dokumak adeta. Çok kuvvetli izler taşıyan bir mekanın içerdiği

kavramıyla piyasa güdümlü, piyasanın neyi isteyip neyi dışarıda bıraktığını net olarak ifade edebildiği

gizemi açığa çıkaran mekanın ruhunu geri çağıran bir iş olmuş. Ebru Erdönmez’in “Yerçekimsiz” adlı

bir kavramsal dünyaya girmiş bulunuyoruz. Önceki paragrafta yer alan mimari eser- mimari ürün

işinin özellikle gece görüntüleri mimarlığın kütleden ve ağırlıktan kurtulmuş halini hatırlatarak her

ayrımını mimarlığın piyasanın çekim alanına girmiş olmasıyla açıklayabiliyoruz. Neticede “ürün”

gün yeniden ürettiğimiz ve kendimizi içine hapsettiğimiz yaşantımızı ve buna koşulsuz aracı olan

sanayiden, seri üretimden gelen bir kavram burada kabaca bilerek ya da bilmeden sanayi aracılığı ile

mimarlığımızın halini sorgulamamıza sebep oluyor. Karbon kopya, Bakanak, Kesişen, Arada işleri yine

çoğunlukla seri üretilmiş parçalardan mamul bir mimarlıktan bahsediyoruz. Ancak hala “mimari iş”

az rastladığımız mekan deneyimlerinin mümkün olduğunu, mimarlığın yapabilirlik kümesinin geniş,

tamlamasını konumlandırabilmiş değilim.

yapılabilen kümesini daracık olduğunu bir kez daha hatırlatıyorlar bizlere.


SHADOWSPACE

aşamalarını içselleştirmeyi de kapsadı, denedi.

Eylem Erdinç

Antalya liman surlarının gölgesini üç boyutlu bir mekana dönüştürmek için belirlenen gölge zamanını, dolayısıyla da uygulama izinin görünür hale gelmesini beklemek yeterli oldu.

he: Bu projeler "deneysel mimarlık" başlığı altında bir araya geliyor. Siz projeniz kapsamında deneysel mimarlık kavramını nasıl ele aldınız?

Tasarım sürecinde geliştirdiğimiz tüm çizim, detay ve bilgileri malzemelerin belirlenmesi için, yöntemi de

Eylem Erdinç: Süregelen uluslararası mimarlık bienalleri, ana tema üzerinden çeşitlenen içeriği temelde iki

uygulamaya tercüme etmek için kullanmış olduk. Bunun daha karmaşık yapılar, sistemler ve mekanlar için de

yaklaşımla ve mekansal kurguyla sergiler: temanın farklı ele alışlarını gösteren, mimari projelerin, araştırma ve

model oluşturabileceğini düşünerek denemek istiyorum.

sunumların sergilendiği uluslararası katılımlı bölümler; bir diğeri de ülke pavyonları adı altında, mekansal bir ayrışmayla tematik ilişki kuran çalışmalar. Bu pavyonlar, ilk kurgudaki sergi niteliğinde olabildiği gibi, bütünsel

he: Projeniz Antalyalılarla etkileşime geçebildi mi, projedeki deneysel yaklaşımın genel halka iletilebildiğini

bir yaklaşımla da temayı bu mekansal sınırın içinde yeniden mekansallaştırabilir.

düşünüyor musunuz? Eylem Erdinç: Shadowspace; limanda yaşayan balıkçılar, tekne sahipleri, işletme sahipleri, turistler ve Antalyalılar gibi çeşitli ve farklı profillerle etkileşime geçti. Mekanın, bienal süresince farklı etkinlikler ve

ile örtüştürüyorum, ülke pavyonları gibi. Mekan tasarımı, pavyon ya da mekan yerleştirmesi denebilecek bir

performanslar için kullanılabilmeyi amaçlaması, tekne ve işletme sahipleri tarafından yaya trafiğini artırıcı bir

içeriğin “deneysel işler” olarak adlandırılması; pratik, akılda kalıcı, potansiyelli, yeterince muğlak, çeşitli ve

etkiyle algılandı. Mekan yüzeylerini oluşturan geçirgen ağ, proje sonrasında balık ağı olarak yeniden kullanıma

kapsayıcı olmanın ötesinde kendi başına da bir deneye işaret ediyor. Bence her mekan tasarlama süreci, eylemi

dönüşeceği için, balıkçılar tarafından sahiplenilerek korundu. Kamusal alan kullanım pratikleri olan turistler ve

kendi içinde zihinsel ve pratik deneysellikler içerir. Shadowspace projesinde amaç, bu türden bir deneyselliğin

Antalyalılar, daha yapım aşamasında, burada gerçekleşecek etkinlik programını isteyerek, böyle bir mekanın

altını çizmek değil, mekanı deneyimlemenin oluşturacağı hisle ilgili, kullanıcıların yaşayacağı bir deneysellik

kullanım potansiyellerinin göstergesi oldular.

kurgulamaktı.

DENEYSEL MİMARLIK

IABA, 1. Antalya Mimarlık Bienali kapsamında, “Deneysel Mimarlık İşleri” başlığını daha çok bu ikinci yaklaşım

Mekanla karşılaşma anında, kullanıcılarda oluşan hissin önemli bir göstergesi ise; yapım aşamasında “Burada 2006 yılında, 10. Venedik Mimarlık Bienali’nde; mimar Wang Shu ve sanatçı Xu Jiang tarafından tasarlanan

ne yapılıyor?” sorusuna, tüm uygulama ekibinin çeşitli açıklama girişimi ve çaresizliğine karşı, bir balıkçının

Çin Pavyonu, bende benzer bir duygu uyandırmıştı. Hiç bir metinsel okumaya, başlığa ve referanslara

verdiği cevap oldu: “Tamam canım, siz bu gölgeyi kaplıyorsunuz”. Doğrudan, yalın ve basit.

37 XXI - ARALIK 11 / OCAK 12

ihtiyaç duymaksızın, o yerde ve anda yaşanan ilk karşılaşmada, içinde barındırdığı tüm bilgiyi, anlamı ve süreci aktarabilme gücü ile. Bu biçimde tasarlanmış şeylere konuşan nesneler-konuşan mekanlar diyebiliriz, tercümansız bir dilsel iletişim kurabilen. HE: Bu deneyden ne öğrendiniz, bunu mesleki pratiğinize nasıl aktarabileceğinizi düşünüyorsunuz? Eylem Erdinç: Herhangi bir ölçekte tasarladığınız bir mekanın, gerçek ve somut olarak uygulanabilmesi, katmanlı bir dilsel transfer süreci içerir, soyut kavramların imgelere, imgelerin çizgilere, çizgilerin bilgiye, bilginin uygulamaya, uygulamanın da yapıma dönüştüğü. Çizgisel olarak kullandığınız mimari ifade teknikleri ne kadar kapsamlı, detaylı ve gerçeğe yakın olursa olsun, fiili yapacak kişi tarafından doğru olarak algılanıp üretilme aşamasında zihinsel bir eşikte durur. Çoğu zaman da eşikten oldukça kısıtlı bir bölüm neye ve nasıl indirgendiğini, karşılaştığınızda gördüğünüz şekilde indirgenerek geçer. Shadowspace projesinde tasarım alanı, sadece mekanı değil, tüm bu üretime dönüşme

mekan konusunda geliştirdiğimiz için bizlerin yaptığı deneyler de doğal olarak mekansal deneyler oluyor. Ebru Erdönmez: Bu bir süreç. Mimarlıkta daha çok bir ürün üzerinden konuşuyoruz ama bir de mekanı deneyimlemek var. O da evriliyor, tıpkı mimari ürünün evrilmesi gibi. Kullanıcısına göre ya da zaman içinde mimari ürünler de değişim gösteriyor. Bunu bütün bir süreç olarak ele almayı önemli buluyorum. IABA’da yapılan işleri göz önünde bulunduracak olursak bunların bilindik mimari bileşenlerle yapılan işler olmadıklarını söyleyebiliriz. Bildiğimiz anlamda duvarı, cephesi, penceresi olan işler değil. Bazı kavramları sorguladığımız, mekanı, fiziksel olanı araştırdığımız bir çalışma oldu. O anlamda bu işlerin deneysel bir yaklaşıma sahip olduğunu düşünüyorum. Biz örneğin ekip olarak, gözle görülmeyen, yerçekimi olmayan bir kavramı odak noktasına aldık ve onun üzerine bir mekan kurguladık. Işık ve gölge üzerine kurulan çalışmalar vardı. Bir başka işte başka bir bağlamda başka bir bakış açısından kurgulanan mekan hissi oluşturuluyordu. Levent ve ekibinin çalışmasında tek boyutlu bir ip üzerinden üç boyutlu bir mekanın nasıl kurgulanabileceği araştırılıyordu. Bunların tümünü ben çok değerli, gerçekten deneysel çalışmalar olarak görüyorum. Herkes sorguladığı kavramlarla mimar olarak onun mekan kurgusu üzerindeki etkisini yaratmaya çalıştı ve deneyimledi. Deneyimlemeyi de bu sürecin bir parçası olarak görüyorum.

Hülya Ertaş: Ben Ahmet’in söylediklerinden deneyi aslında mimarın kendisi için yaptığı bir şey olarak tariflediğini algıladım. En deneysel olduğumuz yeri rüyalarımız ya da zihnimiz olarak tanımladı. Deneysele ne için başvururuz, farklı deneyimler yaratmak için mi, yoksa mimar olarak kendimiz için mi? Ahmet Önder: Kendi adıma çok net cevabını verebilirim: Eteğimdeki taşlar için. O sıralarda aklıma takılan, kendime dert edindiğim, üzerinde kafa yorduğum soruları ortaya koymak için bu işe girişebilirim. Böyle bir şey için neden bu projeyi araçsallaştırdığım konusuna gelecek olursak onun bambaşka tetikleyicileri var: O sırada ses üzerine bir belgesel seyretmiş olmam ve Antalya’ya gittiğimizde hepimizin ellerinde akıllı telefonları görmem üzerine burada fiziksel olarak olsak da olmamamız üzerine geliştirdiğimiz düşünceler. Bunları nasıl ifade edebiliriz, hiç kullanmadığımız araçlar, malzemeler neler var? gibi sorularla başladık. Süngeri yapı malzemesi olarak kullanarak, oturup da bir mimari tasarlarken hiç kendi mimari düsturumuzda olmayan oldukça amorf bir forma başvurarak -ki hayatımda ilk kez elim böyle bir forma gitti- hiç bugüne kadar dertlenmediğimiz bir konuya eğildik: Mekansal algıda sesin yeri. Görsel öğeler çevreyi algılamamızda o kadar baskın ki onun dışındaki bütün duyu organları öksüz durumda. Bizim üretimimiz bunun üzerinde biraz oynamak için bir yoldu, sevdiğimiz için yaptık. Oysa ben hiçbir işverenime bunu anlatamam, yani sesle bir deney yapmak istiyorum desem hiçbiri anlamaz. Mimarlık pratiğinin içinde bir kendi aramızda paylaştıklarımız var bir de kendi aramızda paylaşamayıp gizli kalmasını


istediklerimiz, fark edilmesini beklediklerimiz var. Yaptığımız işlerde böylesi fikirleri işverenle paylaştığımızda bir anda işi kaçırma noktasına kadar gelebiliyoruz. O nedenle projelerin birçok kısmını kendime saklarım. Ervin Garip: Deneysellik kişisel bir fantezi için mi? O kadar rahat mıyız? İlk önce bize veriler geldiğinde bir konu kısıtlaması yoktu, sadece bir üst başlık vardı: Kesişmeler. Bu işlerin bu kadar iyi çıkması ya da yelpazenin bu kadar geniş olmasındaki en büyük etkenlerden bir tanesi belki rahat olmamızdı. Diğer yandan işlerin bence küçük ölçekli olması, kişiselliğin daha ön planda olmasına sebep oldu. Ahmet Önder: Bizim sevdiğimiz, yapmak istediğimiz anlamdaki mimarlık bu. Mikro ölçekteki işler beni daha çok heyecanlandırıyor açıkçası. Daha çok söz söylemek, deneyimlerken anlamak, duymak mikro ölçekte daha olanaklı. Diğer başka akıl karıştırıcı şeylerden uzaklaşmış bir hali var mikro ölçekteki yapıların. Sanki sesleri daha kuvvetli çıkıyor, dolayısıyla bizi daha çok heyecanlandırıyor. Ben oldukça rahat olduğumu kendi adıma söyleyebilirim. Olsa olsa tek kısıtlayıcısı elimizdeki bütçe ile verili zaman içinde ne yapabileceğimizdi. Bizim düşüncelerimizin tek yontulduğu kısım oydu. Son dönemde mimarlık ya da yapı üretimindeki hiyerarşi çok değişti. Eskiden bir işveren vardı ve mimara gelir ve bir yapı talep ederdi her ne kadar bu sınırlandırmaları bünyesinde barındırsa da. Bu artık değişti. Artık işveren diye bir

aktör yapı üretiminde olmadığı için birden bütün müteahhitler bizim işverenlerimiz olmaya başladı. Öncelikleri birbirinden çok farklı iki aktör birbiriyle sürekli çatışır durumda. Birinin mutlak niyeti maksimum kar, maksimum metrekare, maksimum anahtar, yani tek önceliği para. Sınır olarak tanımlanan tek şey bu. İşveren ortadan kalktığından, aslında biz müteahhitlere iş verirken artık müteahhitler bize iş vermeye başladığından beri boğuluyormuş gibi hissediyorum. Zaten imar kanunlarıyla garip bir şekilde sınırlanmış olan tasarım kum havuzumuzun iyice daraldığını hissediyorum. Onun dışında hiçbir şey yapamaz duruma gelmiş bir halde ağlamaklı derecede kaçış yolu arıyorsunuz. O açıdan bienal bir soluklanma fırsatı da sunmuş oldu. Boğaçhan Dündaralp: “Ne için deneysele başvuruyoruz?” sorusunun yanıtı bende biraz daha farklı bir yerde konumlanıyor. Pratik dünyada hep bizden beklenen talebi karşılamaya yönelik bir mimarlık yapıyoruz. O talebin sınırları içerisinde de kendi dünyamızdakileri, bakma biçimimizi, orada gördüklerimizi farklı biçimde yorumlayarak bir üretim gerçekleştiriyoruz. Bienal mecrasındaysa elimizdeki araçların sadece bizim yapageldiklerimiz dışında da işe yarayabileceğini gördük. Dahası başkalarının yapamayacağı ama bir mimar sayesinde açığa çıkabilecek birtakım ilişkileri nasıl kullanabileceğimizi araştırdık. Burada kent, kentteki yapısal ilişkiler gibi bizden talep edilmeyen ya da hiçbir zaman bizim de işverene işlev gibi tarifleyemeyeceğimiz bazı olguları kullanarak insanlarla etkileşim halinde olabilecek bir şey aracılığıyla bir tür farkındalık ürettik, bir şeyi açığa çıkardık ve gösterdik. Bu aslında mimarın

Boşlukları Hissetmek – Doldurmak

he: Bu deneyden ne öğrendiniz, bunu mesleki pratiğinize nasıl aktarabileceğinizi düşünüyorsunuz?

Onur Eroğuz

Onur Eroğuz: Deneyin kendisinden ya da sonucundan çok sürecinin öğretici olduğunu söyleyebilirim. Bir kentsel alanı, mekanlar üzerinden tersine doğru okuyarak ulaştığımız sonuçları veri olarak değerlendirmek; bir

he: Bu projeler "deneysel mimarlık" başlığı altında bir araya geliyor. Siz projeniz kapsamında deneysel mimarlık

yapıdan hareket ederek, bir “yer”in yakın tarihini alışıldık tarih anlatısı dışında bir bakış açısıyla, orayı o “yer”

kavramını nasıl ele aldınız?

yapan insanları dahil ederek ele alıp, geleceğe yönelik öngörü ve önerilerde bulunabilmek piyasa koşulları içinde

Onur Eroğuz: Ekonomik belirleyicilerin her şeyin üzerinde olduğu piyasa koşulları içinde mesleğin düşünce

proje üretirken yapabildiğimiz şeyler olmaktan çıktı.

ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 38

DENEYSEL MİMARLIK

alanındaki etkinliğinden günden güne uzaklaşıyoruz. Temel problemi çeşitli ölçeklerdeki mekanlar olan bir üretim alanının aktörü olarak mimarlar, düşüncelerinin toplumla ilişkisini ancak yaptıkları aracılığıyla kurabilir.

Kendi adıma bu sürecin en öğretici tarafının, bu tip okumaların tasarım sürecine hangi dozda ve hangi

Bir mimarın, düşüncelerini piyasa koşullarından bağımsız olarak inşa etmesinin yegane yolu ise deneysel

yöntemlerle tekrar dahil edilebileceği üzerine kafa yormak olduğunu söyleyebilirim. Deneydeki yaklaşımın,

projeler gibi görünmekte. Bu bağlamda “mimarlıkta deneysellik” kavramını sorunsallaştırmakla düşünmeye

kentsel dönüşüm tartışmalarının gündelik hayatın bir parçası olduğu ve ülke gündemini uzun süre meşgul

başladığımızı söyleyebilirim. Böylece bu başlığı iki farklı yorumla ele alabileceğimizi gördük: Birincisi, bir nesne

edeceğe benzediği bu dönemde meslek pratiği içinde de ciddi bir karşılık bulduğunu düşünüyorum. Yakın

inşa etmek ve kullanıcıların onunla kurduğu ilişkiyi gözlemlemek, diğeri ve bizim denemeye karar verdiğimiz ise

gelecekte karşımıza çıkması olası konuların başında gelen kentsel dönüşüm projelerine nasıl yaklaşacağımızla

meslek pratiği içinde toplumla paylaşma imkanı bulamadığımız düşüncelerimizi ifade etmeye çalışmaktı. Proje

ilgili olarak bizim için önemli bir çalışma oldu ve bir başlama noktası belirledi.

kapsamında; kent tarihinde belirleyici bir rol oynamış fakat günümüzde atıl duruma düşmüş olan bir fabrikanın üretim hollerinden birinin içindeki ve çevresindeki yaşamın izlerini sürerek kentsel bağlamda elde edilen

he: Projeniz Antalyalılarla etkileşime geçebildi mi, projedeki deneysel yaklaşımın genel halka iletilebildiğini

veriler doğrultusunda vurgulanmak istenen öğelerin saptanması ve tasarlanan yerleştirmeyle bu vurgunun

düşünüyor musunuz?

gerçekleştirilmesi amaçlandı.

Onur Eroğuz: Deneysel projeler, mimarlara piyasa şartlarında söyleme imkanı bulamadıkları şeyleri söylemek için önemli olmakla birlikte daha önemlisi, mimarın inşa ettiği “şey”in ve düşüncesinin, toplumsal ve mesleki

50'li yılların başına kadar Vakıf Çiftliği'nden başka hiçbir şeyin bulunmadığı bu bölge, Antalya ve çevresindeki

alanda tartışmaya açılmasıdır. Bu tartışmanın toplum bağlamındaki karşılıklarını; Antalya Mimarlar Odası’nın

işsizlik sorununa çözüm üretmek amacıyla, 1951 yılında, çevresine adını veren Pamuklu Dokuma Fabrikası'nın

geçtiğimiz hafta yayınladığı Pil Fabrikası arazisinin (projemizin gerçekleştiği Dokuma Fabrikası’nın komşu

açılmasıyla sanayi bölgesi olma yönünde dönüşmeye başlar. 70'li yıllardan itibaren hızlanan göç hareketi ve imar

parseli) stadyum yapmak üzere değerlendirilebileceği hakkında olumlu görüş bildiren basın açıklamasına

spekülasyonları bölgeyi bir gecekondu-şehir haline getirir. Turizmi Teşvik Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle,

ve Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin Kepez Mahallesi imar çalışmalarını bölgede yaşayanların görüşlerine

80'li yıllar süresince, Antalya'nın ekonomik etkinlik yoğunluğu sanayi ve tarımdan, turizme yönelir. Fabrikaların

başvurarak üretmek konusundaki davetine toplumun nasıl tepki vereceğini izledikten sonra göreceğiz. Deneyin

kapanmasıyla bölge cazibesini kaybederek ikinci dönüşümünü yaşar ve büyük kentsel boşluklar barındıran bir

başarısından ise bu tartışmayı devam ettirebildiğimiz ve bundan bir şey üretebildiğimiz oranda söz edilebilir.

çöküntü bölgesi haline gelir. Mevcut bir kentsel alanın kendi dinamikleriyle dönüşmesi kaçınılmazdır. Fakat, dönüşümün dış etkilerle gerçekleştirildiği, tasarlanmasını ve yönetilmesini gerektiren durumlarda nasıl pozisyon alacağımız mesleğimizin kapsamlı ve ciddi biçimde yeni yeni yüzleştiği bir konu. Proje kapsamında denediğimiz şey ise tam olarak kent hafızasından silinmekte olan ve neredeyse gözden çıkarılmış bu bölgeyi topluma anımsatmaya çalışmak olarak özetlenebilir. Yakın zamanda tamamlanan tramvay hattı Kepez'i ve özellikle dokuma bölgesini kent merkezine tekrar bağlayarak üçüncü bir dönüşüme hazırlamakta. Olası dönüşümün sosyal trajedi haline gelmeden sağlıklı bir kentsel çevre oluşturabilmesi için toplumsal farkındalık ortamı yaratılması önemli. Tramvay güzergahı üzerinde konumlanmış dönüşüm baskısı altındaki kentsel boşluklar/alanlar, tam da bu boşluklardan birinde konumlanmış olan Dokuma Fabrikası’nın zeminindeki tesisat holleriyle ilişkilendirildi. Üretim holünün etkinlikler kapsamında güvenli biçimde kullanılabilmesi için kapatılması gereken bu tesisat boşluklarını “iş”in içine katıp, onları, farklı yüksekliklerde kabaca imal edilmiş kutularla donatarak kentin boşluklarının derme çatma yöntemlerle doldurulmasını sembolize eden eleştirel bir yaklaşım amaçlandı.


deniz küp / alişan çırakoğlu

ervin garip

Özellikle bu çağda mimarlıkların, üretme tekniklerinin ve biçimlerinin çeşitlenmesiyle birlikte aslında deneysellik kelimesinin ortadan kalktığını ve mimarlık yelpazesinin genişleyerek daha bölümlü bir hale geldiğini düşünüyorum. Ahmet Önder: İtiraf etmek gerekirse, bu deneysel vurgusu, bir etikete dönüştüğü için bir yandan da beni çok rahatsız ediyor. Toplantıya gideceğimi haber verdiğim zaman “Ne o, şimdi deneysel mi olduk?” deniyor. Boğaçhan'ın işini Antalya'da indirirken birileri gelip “Oo bütün deneyseller burada.” diyor. Bunun “hadi oradan deneysel”e dönüşecek bir durumu var ya işte o rahatsız ediyor. Aslında yaptığımız iş mimarlık. Neyi biliyorsak onu yaptık, o araçları kullanarak yaptık. Alişan Çırakoğlu: Sözlü olarak kendi aramızda tartıştığımız şeyleri orada biraz daha göz önüne koymuş, insanlarla etkileşim halinde gerçekleştirmiş olduk. O anlamda işleri en deneysel bulmayanlar belki de çocuklardır aslında.

Ervin Garip: İnternette işlerimizle ilgili bizden hariç bir şey yazıldı mı diye küçük bir araştırma yaptım. Pek bir veriye ulaşamadım. Bizim işimizle ilgili değil de kesişim projesiyle ilgili “Garip Bir Kesişim” başlıklı bir habere denk geldim: Çevre Gönüllüleri Derneği Başkanı M.Y. tepki gösterdi: “Turistler yanlış anlayabilir.” Demek ki bizim gördüklerimizin yanında bir de görmediklerimiz var. Kendi yerleştirmemiz için müziği ve görüntüleri biz yapmıştık ve iyi tepkiler aldık. Ama ters tepkiler de oldu: “Herkes açken, siz bunu mu yapıyorsunuz?” gibi. Yakınımızdaki Hakan Demirel’in projesi için “Ya kocaman meydana ne yapmışsınız? Mezarlık olmuş burası.” gibi tepkiler aldık. Aslında kenti dürtmek gibi oldu bu işler, istediğimiz farkındalığı yakaladık. Ebru Erdönmez: Benim de birkaç anım var, bizimki sadece iki günlük bir yerleştirmeydi. Sadece o iki gün içerisinde, bambaşka yerlerde balonlardan söz edildiğini duyduk. Bir turist ekibi gezerken kendi aralarında “Balonları gördünüz mü?” diye konuştuklarını duyduk, bizim işimiz görülecekler listesinin bir parçası haline gelmiş gibi. Başka bir seferinde birinin telefonda “Ben balonların oradayım, orada buluşalım” dediğini duyduk, bu kez de işimiz bir nirengi noktası olmuş gibi. Bu işler aslında mekanı dönüştürmeye başladı. O yüzden, bu deneysel süreç başka bir farkındalık yarattı. Bence o bir-iki günlük müdahalelerden sonra kent bir daha eskisi gibi olmayacak, işler sonradan

bakanak / boğaçhan dündaralp

39 XXI - ARALIK 11 / OCAK 12

yapabileceklerinin içinde duruyor ve yapabileceği araçları var. Sadece bunları kullanmaya pek imkanı olmuyor. Acaba ben kendi mesleki araçlarımı kullanarak ama sürekli üretegeldiğimin dışında başka türlü yapma biçimiyle nasıl proje yaparım? Bu çalışma bir deneysellik içeriyorsa herhalde diğer talep edilen şeylerin dışında kalmasıyla bunu başarıyordur. Ama ben tam tersine bu çalışmanın tam da mimarlık disiplininin içinde kalan bir şey olduğunu, bu anlamda bakıldığında olsa olsa o yelpaze içinde bir yerde konumlandığını düşünüyorum. Sıklıkla karşılaşmadığımız bir şey olduğu için onu deneysel olarak adlandırdığımızı düşünüyorum.

Ahmet Önder: Tek bizim işimizde değil, herkesin işinde benzer bir süreçten geçildi. İlk önce “Nedir bu?” sorusunu sordular ki bir şeyle ilişki kurmaya bu soruyla başlanıyorsa oradan her yere gidiliyor. Sorunun yanıtını kendileri aradılar, onu neresinden kavrayabileceklerini, onunla neler yapabileceklerini araştırdılar. Gittikçe daralan bir spiral çizerek etrafında önce açıktan dolaşıp sonra git gide yaklaşarak baktılar. Beğenirlerse bir de önünde durup fotoğraf çektirdiler. Sanki görünmez bir kırmızı kurdela varmış gibi herkes fotoğrafa çıkmak için sıraya giriyordu. Çocuklarsa işleri hemen kucakladı.

DENEYSEL MİMARLIK

“Deneysel, fikirden uygulamaya geçtikçe azalan ya da değeri düşen bir şey mi?”


yerçekimsiz / ebru erdönmez, burak haznedar

sökülmüş olsa da kent belleğinin içinde yer aldı. Bundan sonra geleceği muhakkak ki geliştirecek, dönüştürecek ya da ona yol verecek. Ceren Balkır Övünç: Kentte değiştirmese de en azından bizim aramızda bir şeyler değişecek. Bundan sonra senin yaptığın işin üstüne başka bir şey yapılacak.

ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 40

DENEYSEL MİMARLIK

Boğaçhan Dündaralp: Türkiye’deki mimarlık repertuarına bir şeyler eklemiş olması önemli. Oradaki kentsel hafızanın bir parçası olması, olmasa bile orada bir şeyin oluşması ise ilk söylediğime eklemlenen ve onu çoğaltan şeyler. Londra Mimarlık Festivali’nde gezerken fark ettim ki işler son derece basit ama kentsel olarak çok etkili. Ve yayınlarla, oradaki tartışmalarla, üzerine yapılan eleştirilerle işler o kadar genişliyor ve çoğalıyor ki o işin nesnesinin sanki bütün bu konuşmalar için yapıldığı duygusuna kapıldım. Bizdeyse bir şey yapılır ve onunla yetiniriz, onun nimetlerinden şu ana kadar pek de faydalanamadık. Bundan sonra, özellikle geri dönüşler anlamında faydalanabilmeliyiz. Hepimizin birbirimizle kurduğu etkileşim ve deneyimin haricinde bir de gözlemlediklerimiz var. Bunun farklı katmanlarda geri dönüşleri olursa bunun hafızaya eklenmeye de faydası olur. Ervin’in aldığı “Herkes açken siz bunları mı yapıyorsunuz?” tepkisinin ardında Türkiye’de genel olarak çok az risk alan bir yapıda olmamız ve bu yöndeki korkumuz yatıyor. Genelde denenmiş, başarısı onaylanmış şeylere

başvuruluyor, bu inovasyonları kendimiz geliştirmektense dünyada yapılmış hazır bir şeyi buraya getirmek tercih ediliyor. Bu, toplumsal bilinçaltına işlenmiş durumda, bütün işlerimize ket vuruyor. Bizden önceki kuşak mimarlardan en çok bildiğimiz, en çok iş yapan, buna sadece iş gözüyle bakmayıp belli bir heyecan taşıyan mimarlarımız bile söyleşilerde şöyle demeçler vermişler: “Açıkçası biz denenmemiş sınanmamış bir ürün kullanmayız, her özelliği test edilmiş ürünler kullanırız.” Bu tarifte mimar hiçbir şekilde yatırımcıdan ya da kendisinden beklenen şeyi boşa çıkaracak bir ürün yapmaz. Haliyle bizim içinden geçtiğimiz eğilim modeli de, içinde doğduğumuz mimarlık ortamı da deneye açık değil. Bu anlamda bu tür çabaları biz kendi imkanlarımızla, kendimiz kurmaya çalışıyoruz ki bunların çoğalması için böyle bir zemine çok ihtiyaç var. Hülya Ertaş: Ben Levent’in en başta söylediği “Deneysel yenilenince mimarlık olur” önermesine dönmek istiyorum. Bilimsel anlamda deney kuramdan pratiğe geçişte yapılır ve nihayetinde o pratiğe aktarılır. Peki mimar, deneysel olanı öncelikli olarak pratiğine aktarmak üzere mi kurgular? Levent Şentürk: Hayır mesela, deneysel edebiyat okuyan çok az sayıda insan vardır dünyada. Ne kadar isteseniz de Perec’in, Oulipo’nun deneysel metinlerini sadece özel olarak o işe merak duyanlar izler. Ben deneysel mimarlık meselesini de biraz böyle düşünüyorum. Öteki türlüsü biraz eğlence meselesine dahil olmak anlamına gelir.

İSİMSİZ

he: Bu deneyden ne öğrendiniz, bunu mesleki pratiğinize nasıl aktarabileceğinizi düşünüyorsunuz?

Mert Eyiler, İbrahim Eyüp

Mert Eyiler: Yaşantıları yeniden anlamamızı sağlayan, kentin kendiliğinden oluşmuş ya da tasarlanmış mekanları ile kamusal alanlarına odaklanıp yeni okumalar üretmemize yardımcı bir aradalıklar

he: Bu projeler "deneysel mimarlık" başlığı altında bir araya geliyor. Siz projeniz kapsamında deneysel

olarak görüyoruz bu denemeleri ve fakat açtığı, doğurduğu tartışmaları bienalin ya da denemelerin

mimarlık kavramını nasıl ele aldınız?

kendisinden daha önemli buluyoruz.

Mert Eyiler: Gündelik hayatın içerisinde alışıldık, “inşa eden mimar” duruşu yerine, inşa etme güdüsü taşımayan, bizim için mimarlığın daha çekici olan kuramsal yüzünde araştırmak-üretmek istedik.

he: Projeniz Antalyalılarla etkileşime geçebildi mi, projedeki deneysel yaklaşımın genel halka iletilebildiğini

“Deneysel”lik küçümseyici, anlaşılmaz, geçici anlamlar barındırsa da bu bakışa saplanmadan, ufuk açıcı

düşünüyor musunuz?

dijital canlandırmalar üzerinden kent için hayal kurmayı, “mimar”a biçilmiş rolleri genişletmeyi amaçladık.

Mert Eyiler: Çalışmaların yerel halk ile üç gün içinde buluşmasını beklemek gerçekçi değil, umudumuz bu sürecin başlıyor olması.

Kente dair soruları “soyutlamalar” aracılığı ile gündeme taşımaktı niyetimiz. 1980 sonrası üretençalışkan kent, turizm teşviki altında neoliberal politikalar ile üretimi unutup sürekli tüketen, sezonluk kente dönüştü. Kentin tanınmaz hale geldiği izleği göz önüne sermeyi, kentli olmanın olanaklarının tektipleştirilmesine karşı duran bölgeleri görünür kılmak istedik. Kentsel dönüşüm baskısını hissettiğini düşündüğümüz bölgeleri, kamusal alan problemlerini, su ile kurul-amay-an ilişkileri, “üretim” temasının kendisinin sorunsallaştırılması için yeni bir olanak olarak gördük. Gündemde olan dokuz mekan yerine, kentsel dönüşüm baskısına maruz kalan, Santral Mahallesi, Balbey Mahallesi ve Kundu Bölgesi tartışmalarına kaydırmak istedik bakışımızı. Bu tartışmalar için kentte varolan endüstriyel mirası kullanmayı, yeniden bir “şey” tasarlamaya tercih ettik ve dokuma fabrikası bu farkındalıkla seçildi. Büyük müdahaleleri araç olarak kullanarak sorular sorup, oluşmuş dokuları araştırıp, yorumlayıp tartışmaya açarak göz önüne çıkarmayı amaçlıyoruz (tüm bunları ampirik gözlem temelli bir analize dayandırarak sürdüreceğiz). Bugünün olanaklarını kullanarak yarına dair beklentileri göz önüne sermek hedefimiz.


1. ULUSLARARASI ANTALYA MİMARLIK BİENALİ ve DENEYSEL MİMARLIK İŞLERİ

çerçevesinde (ki bu atölyeler de genelde kent ya da kentin bir parçasıyla ilgili arayışlarla

Tülin Görgülü, IABA 2011 Küratörü

meslek insanları, proje oluşturabilme ve proje süreçlerinin gereklerini yerine getirebilme çabaları içinde

gerçekleştirilmekte) sınırlı bir ilgi alanı bulabilmekte. Genel anlamı ile mimarlık pratiği içinde olan bu tür deneysel çalışmalara eğilememekte, mimarlık mesleğinin gündemini ve düşünsel temeliniyse kent ve kentlerle ilgili sorunlar oluşturmakta. Aslında meslek açısından niteliğin yükseltilmesine aracı

26-29 Ekim 2011 tarihinde Antalya’da ilki gerçekleştirilen Uluslararası

olabilecek bir arayış, bu tür tartışmaların ardında eriyip gitmekte.

Mimarlık Bienali’nin (IABA) teması; “Kesişmeler” olarak belirlendi ve bu Deneysel mimarlık anlamı her iki yönlü denemeyi de içeriyor, bir yönü kullanıcının ya da karşı karşıya

sanatsal altyapısına yönelik pek çok etkinlik öğrenciler, genç mimarlar, profesyoneller, bu aktivitelere

kalan kişinin yapılan işi deneyimlemesi, diğer yönü ise tasarlayan kişinin işi çıkartırken yaşadığı

izleyici ya da deneyimleyici olarak katılan kişiler tarafından gerçekleştirildi. Bu noktada deneyimleyici

deneme süreci. Bu paralelde IABA çerçevesinde yapılan yerleştirmeler aracılığıyla; kişilerin bu işleri

kişilerin katkılarını özellikle vurgulamak gerek, çünkü kentin çeşitli yerlerine yerleştirilen deneysel işler,

gündelik yaşam içinde deneyimleyebilmelerini sağlayarak, içinde yaşadıkları kentte her gün geçtikleri

kendilerini deneyimleyen kişilerle etkileşim içine girerek değişti, farklı algılara yol açtı.

meydanlara, sokaklara, anıt eserlere, vista noktalarına olan ilgilerini artırarak farkındalık oluşturuldu, diğer bir deyişle yapı dışında mimarlığın düşünsel yönüyle temas etmeleri sağlandı. Bu aynı zamanda meslek insanı ile kişilerin yapılan iş aracılığı ile karşılıklı etkileşimini pekiştiren, bu geri dönüş ile

coğrafyada olan Türkiye, farklı disiplinlerin kesişmesini içeren ve insanların yollarının kesişmesini

birlikte mimarın da yaratıcı yönünü geliştiren bir deneyimdi. Aslında deneysel işlerin üretim süreci de,

sağlayan yapılar yapmayı hedefleyen mimarlık alanı, “kesişme” sözcüğünün somut ve soyut biçimde

tasarımcı, üretici ve maliyet üçgeni arasındaki dengeyi bulmak açısından oldukça yaratıcı detayların

pek çok anlamı içermesi, sorgulamayı, tartışmayı, eleştirmeyi ve düşündürmeyi olanaklı kılan bir içerik

üretildiği bir zaman dilimi olarak yaşandı. Sonuç hemen hemen herkes açısından oldukça tatmin edici

sunmasıydı. Bu bağlamda Türkiye ve mimarlık ilişkisi düşünüldüğünde; daha önce de değindiğim gibi,

oldu. İzleyenleri şaşırtıcı, etkileyici, alışılageldikleri düzen içinde yer yer de tedirgin edici birtakım

ülkemiz ve bienalin düzenlendiği kent olan Antalya kültürel, politik, sosyal anlamda önemli bir kesişim

yerleştirmeler gerçekleştirildi. Bu yerleştirmeleri gerçekleştiren mimarlar, aslında deneysel mimarlığın

odağı. Mimarlık eylemi de ülke koşullarının ortaya çıkardığı kesişmelerin somut yansıması olan yapıları

yalnız kağıt üzerinde kalmadığını; giderek kentsel mobilyaya, kentte önemli ve işlevsel bir heykele ya

var etmekte. IABA’nın ana amaçlarından biri de meslek dışından kişilere, mimarinin özünün yalnız yapı

da kentliyle ilişki kurabilecek bir iletişim aracına dönüşebileceğini de kanıtlamış oldular. Bu nedenle

yapmak olmadığını, politik, felsefi, sanatsal, eleştirel bir bakış açısı ile mimarlık alanında belli bir duruşun

deneysel mimarlık özünde kağıt mimarlığı ve ütopya mimarlığı kavramlarını içerse de; denemeleri

da varlığını kanıtlamak ve onlarla paylaşmaktı. Bir başka deyişle, meslek alanının insanlarla yolunu farklı bir

gerçeğe dönüştürebilecek bir platform oluşturulduğu zaman, somut biçimde kullanılabildiği ortaya çıktı

biçimde kesiştirerek, felsefi, sanatsal ve düşünsel yönünü ortaya çıkartan bir süreci irdelemek hedeflendi.

ve bugüne değin Türkiye’de çok az gündeme taşınan bu arayışla ilgili olarak bir tartışma ortamı yarattı. Yine Antalya Mimarlık Bienali’nin iç mekanda düzenlenen en önemli toplantısı da farklı nesillerden usta

IABA süresinde gerçekleştirilen toplantılar, sergiler ve işler; katılımcılar, mimarlık camiası, Antalyalılar

ve yetkin mimarların katıldığı Mimarlık Forumu’ydu. Zaman zaman birbirleriyle çelişen farklı görüşlerin

ve izleyenler açısından değişik mesajlar içerdi ve ciddi anlamda yankı buldu. Mimarlıkla Kesişmeler

de tartışıldığı bu forum “günümüz mimarlığını” gerek Türkiye gerekse dünya ölçeğinde ortaya koyan,

oturumunda tüm farklı disiplinlerin geçmişte ve bugün mimarlık alanıyla ne biçimde etkileştiği, mekan

meslek sorunlarının gündeme getirildiği, özünde “mimarlığın” tartışıldığı bir forum olarak bienal

oluşturmanın sorumluluğunun da baskın bir eylem olarak ön plana geçtiği vurgulandı.

gündemindeki yerini aldı.

Bienalin kentle ve kentlilerle temas ettiği en önemli etkinlik ise; “Deneysel Mimarlık İşleri” olarak

Özetle 1. Uluslararası Antalya Mimarlık Bienali’nde mimarlık eylemi ve tartışmaları sokağa inip

adlandırılan, özellikle mimarlık eyleminin daha önce sözü edilen felsefi, sanatsal, kültürel, eleştirel

yapıların dışında farklı bir boyutu ve içeriğiyle gündeme gelerek, izleyenlerin yollarına da çıkarak

yönünü vurgulayan yerleştirmelerdi. Özellikle bienal çerçevesinde Deneysel Mimarlık İşleri’nin yer

zorunlu bir biçimde kesişmeyi sağladı . Bu anlamda bienalin hedefine ulaştığı; hem meslek insanlarının

almasının istenmesinin nedeni; mimarlık eyleminin saklı kalan yönlerinin gözle görülür biçimde daha fazla

hem de Antalyalıların mimarlıkla dolu dört gün geçirdiği söylenebilir. 2013 yılında ikincisi düzenlenecek

algılanmasının sağlanması, mesleğin daha farklı bir gözlükle okunabilmesiydi.

Antalya Mimarlık Bienali’nin uluslararası anlamda daha geniş katılımlı, daha uzun süreli bir takvim oluşturması hedeflenerek, dünyadaki önemli mimarlık bienallerine dahil olması sağlanmalı.

Türkiye’de bugüne değin “deneysel mimarlık”ın çok da telaffuz edilmediğini, yalnız mimarlık konusunda belli endişeler taşıyan çalışma gruplarında, akademik dünyadaki belli atölye çalışmaları

İki tür deney olabilir: Bir tanesi gerçekten yalnızca kendi dertlerinizle ilgili olabilir, yani dışarıya açık olmak durumunda değildir, sizin kendi mutfağınızda yaptığınız iştir o. Bunu paylaşmayabilir, kendi bireysel kazanımınıza ekleyebilirsiniz. Bu kapalı bir deneydir. Bir de açık deney var ki, adım attığınız andan itibaren politik olmaya başlar. Deneysellik tabi ki ister istemez politik çünkü ne üretirseniz üretin siz aslında politik bir mecranın içindesiniz. İstediğiniz kadar apolitik olduğunuzu söyleyin -ki bizim kuşakta yaygındır, bu gerçekçi değildir. Deneysel mimarlık adına bir şeyin bu ülkede yapılmaya başlanmış oluşu genç kuşak olarak bu apolitikliği aşmamız için çok önemli bir fırsat. Bu açıdan da tabii ki önemliydi IABA. Antalya'da yaptığımız işlerin politik açıdan ne gibi bir ağırlığı ya da sonucu olabilir? Özeleştirel bakacak olursam bu tüketimsel imgeyle biz nasıl hesaplaşırız diye düşünerek projeye başladık ve dokuma fabrikasını kendimize mekan olarak seçtik. Dokuma fabrikası kentin belleğinde çok önemli bir yere sahip, endüstriyel mirasın bir parçası ama bir süredir unutturulmaya çalışılıyor. Özelleştirme sürecinde üzerinde şirketlerin iktidar mücadelelerinin sürdüğü yerlerden biri. 2005 yılında kapatılmış ama kentin merkezinde konumlanan, 500 dönümlük devasa bir alandan bahsediyoruz. Yalnızca dokuma fabrikasının değil, başka fabrikaların da bulunduğu bir hat burası. Ve tam bu yüzden de tüketimsel imgeye karşı unutturulmaya çalışılan bir üretim mekanını mesele edinmeyi seçtiğiniz anda politik bir tavır alma şansınız da oluyor. Kent merkezinde turistik bir alan içerisinde konumlanmak yerine hafızadan silinmeye çalışılan bir üretim mekanını problemleştirmeye çalışmak, burada bir söz söyleme fırsatı sunuyor. O anlamda da bu bienal buna olanak tanıdığı için çok önemliydi.

Gerek üreten, gerek tartışan, gerek izleyen ve deneyimleyen tüm katılımcılara teşekkürlerimizle…

Bu alanla ilgili bellek çalışması yapan belgeselciler var. Antalya'da, dokuma fabrikasında çalışmış ve oradan emekli olmuş bir sürü insanla görüşmüşler. Bu görüşmeler bütün fabrikanın elden çıkarılma sürecinin nasıl bir bozguncu mantığa dayandığının kanıtı, üretim ilişkilerine bir son verip daha çok toprak rantı üzerinden kenti yeniden tarifleyen mekan politikasının müthiş bir şekilde deşifre edilmesi. Bir sene boyunca üzerinde çalışmış, toplamda yaklaşık 70 saatlik çekim yapmış oldukları belgeselin bir kısmını bizim yerleştirmelerimizden biri için paylaştılar. O görüntüleri, dokuma salonunda gösterdik. Bizim yerleştirmelerde kullandığımız malzemenin seçimi de rastlantısal değil. İp seçmemizin ana nedenlerinden ilki bu projeyi dokuma fabrikasında yapıyor olmamız; ikincisi de ipin tekil bir malzeme olarak gücünün olmaması; üçüncüsü de Marcel Duchamp’ın 1942 tarihinde yaptığı meşhur Bir Millik İp yerleştirmesinin verdiği ilham. 1.500 m2’lik devasa dokuma salonunda 96 tane büyük tezgah varmış, şimdi onların yerinde yeller esiyor, geriye kalan tek şey o tezgahların altında birikmiş yağlar. Bütün fabrika boşaltılmış durumda, bir tür terk edilmiş gezegen gibi müthiş bir atmosferi var. Bir de tabii çürümekte olan mekanın kendisi var. Burada bizim baştan çizilmiş, önsel olarak belirlenmiş mimari araçlarla, teknolojik

“Projedeki kısıtlamalar dışsallaşmaya başladığında deneysellikten uzaklaştığımızı görürüz.” ahmet önder

41 XXI - ARALIK 11 / OCAK 12

Temanın “Kesişmeler” olarak belirlenmesindeki en önemli çıkış noktaları, kültürlerin kesiştiği bir

DENEYSEL MİMARLIK

paralelde gerek mimarlık mesleğinin güncel sorunlarına gerekse mimarlık alanının düşünsel ve


“Ben deneyselliği her zaman ticari olma durumundan uzak görüyorum.” alişan çırakoğlu

ekipmanla o işi yapmamız mümkün değildi. Çünkü mekan buna izin vermiyordu. Yapacağınız her türlü baştan kararlaştırmaya, mimari operasyona direnen bir yer çünkü oranın ruhu bu tür bir şeyi istemiyor. O yüzden yerinde ve noktasal arkeolojik çalışma gibi bir deney yapmak durumundaydık ki bu da zaten sonsuz bir iş. Yani biz o ekiple ya da başka bir ekiple çok daha uzun bir süre bu ip üzerine bir sürü başka deney de yapabilirdik. Bu açıdan bir dizi deney türünün başlangıçlarını yapma şansını yakalamış olduk. Orada sürecin kendisi gerçekten önemliydi, elde ettiğimiz sonuç değil. Önemli olan bedenen oraya girdiğim anda orada dolaşırken deneyimlenenlerdi. Mesela evde de yapılabilir bu deneyler, kapalı olarak. İpi elinize alıp üç boyutlu bir şey üretmeye çalışırsınız ama bu politik bir tavır olmaz. Ne zaman ki geri planda bırakılmış bir üretim mekanını kentin gidişatına aykırı olarak gündeme getirmeye çalışırsanız, orada bir şey denerseniz o zaman riske giriyorsunuz. Ahmet Önder: Levent'in ve ekibinin sürecin başından beri o mekan üzerinde direnmelerini çok kıymetli buluyorum. Sonuçta ortaya çıkan yedi yerleştirme var. Bire bir baktığınızda da hepsi çok sağlam işler. Kişisel olarak bienalde en sevdiğim üretimlerden biri. Umarım Antalyalılar için tekrar Sümerbank fabrikasını hatırlamak, onun hafızasını canlandırmak adına bir olanak sağlar ve tersine bir süreç gelişmeye başlar. Aksi takdirde orası bir müzeye, alışveriş merkezinin kiosklarından bir parçaya dönüşecek.

ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 42

DENEYSEL MİMARLIK

Boğaçhan Dündaralp: Bence Levent'in yaptığı çalışmanın dışarıdan görülmeyen yüzü aslında bir süredir sürdürdüğü Po-M-İ ile bunu gerçekleştiriyor, eğitimin içinde bunu yapıyor olması. Bunun aslında ikinci sınıf öğrencilerinin projesi olması, mimarlık eğitiminin rollerine de bir başka bakış açısı getiriyor. Bu açıdan bu iş, sadece kentteki bir politik duruşa değil, aynı zamanda mimarlık eğitimi içindeki duruşa da referans veriyor. Benim yürüttüğüm Bakanak ise kentin görünmeyen önemli bir tarihsel aksına referans veriyor. Kentin zaman içerisinde biriktirdiği kültürel yapıların çok değerli ve kıymetli olduğu varsayılıyor fakat bunun arka planındaki birtakım izler artık görünmüyor. Bakanak bunu eleştirerek ve sorunsallaştırarak bir refüjde konumlanıyor. İnsanlar bu işin neden ancak tek kişinin yürüyebildiği refüje konulduğunu sorgulamaya başladığı anda o yerin ne kadar sorunlu olduğu da ortaya çıkıyor. Bu anlamda kentsel bir duruma referans vererek aslında kentin savunduğu turizmin kentle ilişki kurmaksızın yalnızca tüketim amaçlı yönünü ortaya seriyor. Diğer yandan tarihle kurduğumuz ilişki son derece görsel, indirgenmiş temsillere dayalı. Tüm bu meseleleri vurgulayarak, Bakanak’ın bu durumların kentle ilişki kurarak eleştirilebilmesine vesile olmasını amaçladık. Hülya Ertaş: Bence işlerin konumları, kendileri kadar önemli. Bu noktada eğer bunları yerleştirme olarak adlandırdığımızda işler sanat alanına kayıyor gibi dursa da işlerin yere yaptıkları vurgu, onları mimari ürünler olarak okutuyor.

Alişan Çırakoğlu: Aslında benim işimde vurgu politik ya da kentin kendi sorunlarıyla ilgili değil, daha bireyseldi. Benim denizi orada yaşatmakla, uzaktan bakan biri olarak Antalya'yı nasıl gördüğümle ilgiliydi. Aslında bütün şehre turistik değerini veren deniz, su, kumsal gibi öğeleri Kaleiçi’nde olmakla üst üste getirmek fikri üstüne kuruluydu. Genelde iki boyutlu bir yüzey gibi algılanan denizin -çarşaf gibi denir mesela- kütlesini ortaya çıkaracak, çok daha bireysel bir deneyim yaşatacak bir ürün ortaya koymak istedim. Diğer yandan da mimarlık eğitiminin başından beri algımızın bir parçası haline getirilmiş dolulukboşluk kavramlarıyla oynamak istedim. “Mimarlık aslında boşlukları tasarlamaktır.” gibi kalıplaşmış bazı laflar vardır. Oysa bu projede doluluğun içinde olma durumunu ve karadayken suyun içinde hissetmeyi denemeye çalıştık. Ebru Erdönmez: Alişan’ın işi kullanıma sokulduktan sonra çocuklar bir akşam orada oyun oynamışlar ve bütün o donatılar bir anda başka türlü biçimlenerek tamamen gelişigüzel bir dizilime evrilmiş. Kullanıcı, deneyim ve o deneyimle mekanın evrilmesi süreçleri yaşandı ki ben bunu çok değerli buluyorum. Boğaçhan Dündaralp: Normalde hep nesne odaklı bir mimarlık dünyasının içinde yaşıyoruz. Nesnenin aracılık ettiği ve dönüştürdüğü, bir şekilde deneyim ürettiği ya da başka türlü şeyler kurmaya vesile olduğu durum daha ikinci planda. O nesnenin biricikliği, sofistikasyonu, detayları, malzemesi gibi konular onun ne işe yarayacağından ve ne olacağından daha öne geçiyor. Belki bu anlamda bienaldeki işlerin materyalizasyonuna bakıldığında çok müthiş olmadıkları ama bir taraftan da aracılık ettikleri şeyin öne çıktığı yönünde bir genel gözlem yapılabilir. Nesnenin bu kadar önde olduğu bir mimarlık ortamında, nesnenin aracılık ettiği şeyin daha öne çıktığı bir iş yapmak bana daha önemli geliyor. Bu işlerin tümünün bu tür bir deneyime aracılık etmiş olması, yaşadığımız mimarlık ortamı için kıymetli. Hülya Ertaş: Deneysellik ile mimarlık iki ayrı kavrammış gibi tartışıyoruz. Öyleyse deneysel ile mimarlık arasındaki farkı oluşturan nedir? Alişan Çırakoğlu: Ben deneyselliği her zaman ticari olma durumundan uzak görüyorum. Ticari yapı ya da yatırımcının dahil olduğu düzen riski minimize etmek üzerine kurulu. Deneysel olmak ise fazlasıyla risk içeren bir durum o yüzden de örneğin BIG’i çok da deneysel bulmuyorum. Başka türlü bir mimarlık üretiyor ve öyle bir gelenek yaratıyor olabilir. Ama deneysel olanı biraz da ölçek anlamında elle tutulur ve kontrol edilebilir bir şey olarak düşünüyorum. Bir laboratuvar ortamı gerektiriyor en azından, onun dışına çıktığında ya da ticari bir yapıya dönüştüğünde artık deneysellikten söz edemiyoruz. Levent Şentürk: BIG'i ben çok yakından tanımıyorum ama örneğin KLM Evleri adlı bir tasarımları var. Çok merkezi bir kentsel alan içindeki futbol sahasına devasa bir konut kompleksi ve spor alanını dahil etmeye çalışıyorlar. Getirdikleri öneri çok büyük tepkilerle karşılandığından muhtemelen inşa edilmemiş. Hülya Ertaş: Bence BIG'in asıl, belki de tek deneysel olan kısmı iş yapma modelleri. Mesela o projeyi kendi kendilerine üretiyorlar. Bu, Fountainhead’deki Howard Roark gibi oturup işverenin aramasını bekleyen mimardan farklı bir duruş.

burada değil / ahmet önder, ceren balkır övünç


KARBON KOPYA

he: Projeniz Antalyalılarla etkileşime geçebildi mi, projedeki deneysel yaklaşımın genel halka iletilebildiğini

PATTU - Cem Kozar, Işıl Ünali

düşünüyor musunuz? Cem Kozar: Antalya’da bulunduğumuz süre boyunca izleyicilerin tepkilerini de görme şansımız oldu. Aslında

he: Bu projeler "deneysel mimarlık" başlığı altında bir araya geliyor. Siz projeniz kapsamında deneysel

bu kısım oldukça eğlenceliydi çünkü kent içine yayılmış garip mimari yerleştirmeleri gören birçok kentli

mimarlık kavramını nasıl ele aldınız?

ilk başta ne olduğunu, böyle bir sergiye nasıl yaklaşmaları gerektiğini pek kavrayamadı. Ancak kurulumun

Cem Kozar: Mimarlıkta deneysellik dendiğinde genellikle farklı form arayışları ya da disiplinler arası, hatta

ikinci günü yazıları okuyan, kendi aralarında tartışan, bazen çıkarımlarımızı onaylayan bazen de katılmayan

genellikle ileri teknolojinin de dahil olduğu tasarımlar akla geliyor; biz ise deneysellikte daha çok kavramlar ve

farklı kesimlerden birçok izleyiciyi görmek bizi mutlu etti. Karmaşık bir mimari problemin sıradan kentliler

olgularla oynamayı tercih ediyoruz. Oldukça kamusal olacak bir sergide sadece mimarlık pratiğinin anlayacağı

tarafından anlaşılıp tartışılması bizce kentlerin geleceği açısından çok önemli. Amacımız Antalya’da ve

konular üzerine yoğunlaşmak yerine mimarlıkla ilgisi olmayan Antalyalıların da fikir sahibi olabileceği genel

dünyada görülen bu olgunun nerelere varabileceğine dikkat çekmekti; bu anlamda izleyicilerin akıllarında

bir olgu üzerine küçük bir araştırma yaptık. Türkiye’de ilk defa Antalya’daki tematik oteller ile başlayan ancak

mimarlığa ve kente dair birçok soru ile ayrıldığını düşünüyorum.

aslında tüm dünyada oldukça popüler bir olgu, tematik kopyalar. Bu tür yerler birçok mimara oldukça itici

DENEYSEL MİMARLIK

gelse de otel olduklarında %97 doluluk oranları ile çalışan, konut olduklarında inşaatlar başlamadan satılan, kent parçası olduklarında insanların akın akın görmek için gittikleri yerler. Biz de tasarımımızda küçük kopyalar ile dolu yüzeyler yarattık: Yüzlerce Eyfel Kulesi kopyası, San Marco Kilisesi kopyaları Karaalioğlu Parkı içindeki alana geometrik olarak yayıldı. Tasarım üzerinden izleyicilere Venedik’in, Paris’in Barselona’nın nerede olduğunu sorduk, başka yüzeylerde ise kopyalamanın ardında yatan dinamikleri araştırdığımız metinler yer alıyordu. he: Bu deneyden ne öğrendiniz, bunu mesleki pratiğinize nasıl aktarabileceğinizi düşünüyorsunuz? Cem Kozar: Sergiyi yaparken amacımız mimarlık pratiğine aktarılabilecek sonuçlar elde etmekten çok mimarlık pratiğini ilgilendiren karmaşık bir olguyu kentlilerin anlayabileceği bir dile çevirmekti. Bunu da gerçekleştirmeye çalıştık.

Levent Şentürk: Evet, projeyi gazeteye ilan veriyorlar. Yerel yönetim de sonra ofislerini ziyarete gelip ilk ilişkiyi başlatıyor. Yayın yapma tarzları bile yeterince deneysel, yaptıkları kitap “Yes is More” bile başlı başına önemli. Çalışmaları okulda öğrencilerin görmesi gereken işler. Ahmet Önder: Mimarlığın neye aracılık ettiği ya da neyin aracı olduğu konusunda nefret ettiğim ne varsa BIG özelinde cismanileşmiş durumda, Bjarke Ingels’in duruşu ve kendini pazarlamasından tutun da işlerini sunuşuna ya da çekmeceden iş çıkarıp “Bu burada tutmadı, şimdi Çin’e satarız.” şeklindeki tavrına dek. Levent Şentürk: Le Corbusier'ye itirazın olmadı. Le Corbusier başka bir şey mi yapıyordu? Ebru Erdönmez: Kişiler üzerinden değil de belki projeler ya da belirli işler üzerinde konuşmak daha doğru olur. Levent Şentürk: Le Corbusier'nin üretimlerinde çok deneysel olanlar da vardır, piyasayı yakalamaya çalışanlar da. Mesela Modulor örneğini verdim, o ancak Xenakis’in elinde deneysel hale gelmiştir. Ceren Balkır Övünç: Bir mimar bütün üretim süreci içinde deneysel olabilir mi? Boğaçhan Dündaralp: BIG sanki konvansiyonu manipüle ederek başka bir yönde kullanıyor ama yeni olanla deneysellik arasında büyük bir fark var.

Deneysellik daha fazla risk alıyor, sonuçları pek de öngörülemiyor. Halbuki manipülasyonun kendisinin son derece örgütlü bir ilişkiler ağı var ve daha gözlemlenebilir. BIG sanki mevcut üretim konvansiyonunu başka türlü manipüle ederek kendine ait yeni bir dil üretiyor. Bu dilin kendisinin ne kadar deneysel olduğu tartışılır çünkü bizim anladığımız şekliyle deneysellik, hayat karşısında sınandıktan sonra ne olacağının anlaşıldığı ya da onun üzerinden birtakım çıkarsamalarda bulunulabilen bir şey. O yüzden mimarların da ne kadar deneysel olabileceği, konvansiyonel şeylerle çoklu boyut kazanıyor. Bu işlerin bienal içinde yer almasının verdiği meşruiyet, onların deneysel olmasına izin veriyor. Çünkü onun deneyselliği üzerinden sponsorlar kendi reklamlarını başka türlü yapıyorlar. Hepimizin işlerinin belli bir finansörü var aslında. Biz o finansör çerçevesinde o deneyselliği yapıyoruz. Böyle baktığımızda yaptığımız işin bienal içinde ticari anlamda meşru olmasının tartışılabilir başka bir boyutu var. Çünkü sponsorların belirledikleri sınırlar içerisinde biz bu deneyleri yapıyor gibi duruyoruz. O anlamda mimarlığa özelleşen deneysellik de bu ölçekler ve sınırlar içinde farklı yerlerde durmaya başlıyor. Sapla samanı karıştırmamak için belki böyle bir ayrımda bulunulabilir. Alişan Çırakoğlu: Ticari bir yapı zaten deneyselliği içine alamaz, hiçbir zaman riskin yüksek olduğu bir durumu kendi yapısına kabul etmez. Deneysellik de bence fazlasıyla risk içeriyor. Sadece şekli alışageldiğimizden farklı olduğu için ya da üretim modeli başka süreçleri içeriyor diye deneysel adını koymak çok doğru değil bugün yapılan işlere. İşe yaramayan şey de deneyseldir aslında. Antalya’da bizim yaptığımız yerleştirme birçok insan için

(arada) / 1+1 mimari tasarım stüdyosu - ervin garip, banu garip, turan altınbaş

43 XXI - ARALIK 11 / OCAK 12

eğlenceli ve renkli bir tasarım ve seyirciyi, sorduğu sorular ile serginin içine dahil eden bir sergi düzeni ile


MEZAR

he: Projeniz Antalyalılarla etkileşime geçebildi mi, projedeki deneysel yaklaşımın genel halka iletilebildiğini

Hakan Demirel

düşünüyor musunuz? Hakan Demirel: Projemizde dünya üzerinde belli süreler içinde belli etkinliklerle yapılmış ve bitmiş

he: Bu projeler "deneysel mimarlık" başlığı altında bir araya geliyor. Siz projeniz kapsamında deneysel

olan bir çok bienal için birer “anıt-mezar” oluşturarak bu oluşumun sadece belli günlerde yaşanan

mimarlık kavramını nasıl ele aldınız?

etkinliklerin ötesinde tüm toplum için kalıcı izler bırakan geliştirici oluşumlar olduğuna ilgi çekilmek

Hakan Demirel: Deneysel mimarlık, mimariyi deneyimleyen, meslek ortamını farklı disiplinlerle

istedik. Bu anıtların oluşturduğu alanın mimarlık kavramı içerisinde yaşayan insanlar gibi Antalyalılar

bütünleştiren, soyut, felsefi yönünü ortaya koyan bir alan olarak tanımlanabilir. Bu çerçevede ortaya

ya da Antalya’ya gelenler için de merak uyandırıcı ve düşündürücü bir ortam oluşturacağını düşündük.

konulan mimarlık sosyal, kültürel, eleştirel, fütürist bakışlarla içerikler oluşturmaya çalışır.

Kentin merkezinde konumlandırılmış projemizin Antalya'da sergilendiği süre boyunca izleyici

Bienaller ise katılımcıları için deneysel ürün üretimi için bir fırsat oluşturur. Bunun yanı sıra 2011

tarafından görülerek, içerisinde gezilerek bile hedefine hizmet ettiği fikrindeyiz.

yılında ilki yapılmış ve teması “Kesişmeler” olarak belirlenmiş olan Antalya Mimarlık Bienali, kentin çeşitli yerlerinde sergilenen, gerek yer ile ilgili, gerekse soyut işler ile Antalyalıların veya Antalya’ya gelenlerin deneyimleyecekleri, izleyecekleri; kişileri farklı bir biçimde düşündürerek, farklı gözlerle mekanı algılamayı, kullandırtmayı ve eleştirmeyi amaçladı. Bu bağlamda konsept oluşumuna “deneysel mimarlık” kavramının yanı sıra “bienal” kavramının tarihi oluşumu, amacı, ve hedefleri incelenerek başlandı. he: Bu deneyden ne öğrendiniz, bunu mesleki pratiğinize nasıl aktarabileceğinizi düşünüyorsunuz? Hakan Demirel: İki yılda bir düzenlenen, tüm dünyada kabul görmüş bu etkinliklerin belirlenmiş süreler içerisinde yapılan etkinlikler olması dışında tüm kültür ve sanat gelişiminde dünya çapında izler bıraktığı ve toplumsal gelişime yön verdiği kabul edilmekte. Buna rağmen çalışmamız sırasında bilgi çağının bu kadar gelişmiş olduğu bu dönemde bile daha öncesinden yapılmış bienallere ait bilgi edinmede büyük zorluklar çektik. Bu tür bilgi kaybının Antalya'da ya da mesleki yaşamımızda yaşanmaması için çaba sarf edilmesi gerektiğini düşünüyoruz.

ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 44

DENEYSEL MİMARLIK

boşa harcanmış bir para gibi görünebilir. İnsanlar gelip “Bu ne işe yarıyor?” diye soruyorlardı. Boğaçhan Dündaralp: Bu işlere bilimsel terminolojiye göre deneysel diyorsak deneyselin okumalarının sonuçları, bunun üzerine çoğaltmaları olması lazım ki açılımlarının dolaylı yoldan tekrar hem kuramsal hem pratik anlamda birtakım ayrışmalarını yerleştirebilelim. Çünkü bir işi deneysel yapan biraz da onun üzerine eklenen anlam katmanları. Deneyselliğin talep ettiği biraz da bu: Dışarıdan farklı okumaların, farklı anlam üretimlerine açık olmak. Biz tasarımcı olarak kendi süreçlerimiz içinden bunu yapıyoruz ama bunun mimarlığa katkısından, bir mimarlık repertuarından bahsediyorsak bu okumaların farklı çapraz okumalarla tartışılıyor ve üretilebiliyor olması lazım. Ceren Balkır Övünç: Özellikle bu bienal kapsamında ürettiğimiz işler söz konusu olduğu zaman burada tek taraflı bir iletişim yok. En başından beri soruyoruz ya “Mimar kendi egosunu tatmin etmek, kendi hayallerini gerçekleştirmek için mi deneysele başvuruyor?” diye. Bir kısmı kendi fantezilerini gerçekleştirebileceği özgür bir ortam olduğu için bunu deniyor. Fakat bir başka taraf da var olayın içerisinde: O da mimarın dışındakiler, yani toplum. Sonuç olarak mimar tek başına yaptıklarıyla yaşayan değil, bunları herkesin kullanımına açan biri. Tek başına bir mekanı yaptıktan sonra artık çekiliyor ve o, kullanıcının malı haline dönüşüyor, kullanıcıyla birlikte şekilleniyor. Sonuç olarak mekanla iletişime geçme bir deneyim ve kültür işi. Türkiye'de eksikliğini duyduğumuz şeylerden biri mimarlık ortamının çok çeşitli ve zengin olmaması ya da başka bir deyişle heyecandan, meraktan yoksun olması. Mimarın ne yaptığını, ürettiği mekanın ne işe yaradığını, mimarın ne işe yaradığını, gerçekten gerekli olup olmadığını sorgulayan bir toplumdayız. Ve biz bu topluma gökten inmedik, biz de bu toplum içinde büyüdük, biz de bu toplumun parçasıyız. Bize ilginç gelen birtakım şeyler var ama bunlar çok az kişiye ilginç geliyor. Böyle olunca biz bunları geliştirmek ve projelerimize yansıtmak konusunda hep geri çekiliyoruz ve Ahmet'in de

“Bizim içinden geçtiğimiz eğilim modeli de, içinde doğduğumuz mimarlık ortamı da deneye açık değil.” boğaçhan dündaralp

daha önce söylediği gibi bunları kendimize saklıyoruz. Eğer toplumda mimarlık alanı dışındaki insanlar daha fazla bu tür mekanlarla iletişim kurmaya, bu bilgiyi, kültürü üretmeye başlarsa, biz de kullanıcılarla iletişime geçme olanağı bulacağız. Bu ortak bir tartışma ortamı yaratabileceğimiz bir toplum hayali de içeriyor, en azından benim için öyle. O mekanları kullanan kişi “Bu ne?” diye sorduktan sonra hangi eğitim düzeyinden olursa olsun sırf o işi kullandığı için sen onunla konuşabiliyorsun. Bu sayede bir sonraki yapacağın “deneysel olmayan” proje hakkında onu deneyimlemiş biriyle konuşma tarzın artık daha farklı olacak. Ahmet Önder: Benim genelde karşılaştığım ya da karşılaşıldığını gördüğüm durum herkesin mimarlık hakkında bir fikri olduğu. Bu nedenle de bir bakış açısına göre mimarlık insanların daha önemli işleri olmasaydı bunu kendilerinin daha iyi yapabilecekleri bir meslek; sırf zaman ayıramadıkları ve maddi güçleri olduğu için mimar tuttukları bir durum söz konusu. Kimi zaman kalfa pozisyonuna indirgenmiş bir mimarlık tanımı var. Oysa biz sürekli olarak kendimize düşünsel anlamda yatırım yapmaya devam ediyoruz. Okul bittikten sonra da bir yandan atölyeler oluşturuyoruz, proje dersleri veriyoruz, okumaya devam ediyoruz. Zannediyorum ki mimar olan kim varsa kazandığının çok büyük bir kısmını bu tarz etkinlikler için akıtmaya devam ediyor. Sürekli bir donanma durumu var, talep edilmeyen bir konuda kendimizi geliştirmeye devam ediyoruz. Çok uzun süreden beri bizden bu şekilde bir düşünsel ağırlık talep edildiğine ben tanık olmadım. Bilakis bir durum üzerinde konuşup tartışarak vakit kaybedilmek istenmiyor. “Kaça?”, “Ne kadar zamanda?”, “Hadi”. Bu üç deyişle özetleyebileceğim bir mimarlık üretimine doğru itiliyoruz. Talep edilmeyeni vermeye çalışmak da yıpratıcı olmaya başlıyor. Bienalde kendi adıma en keyif aldığım nokta, bunu kendi aramızda dahi olsa tartışabilecek bir aralık yaratmış olması. Sonuçta ortaya ürünler çıktı ve bu ürünler sonucunda geri besleme alabildiğimiz bir durum oldu. “Kaça?”, “Ne kadar zamanda?” ve “Hadi” üçlemesinin ötesinde bir durum bu. Ceren'in de altını çizdiği gibi nihai kullanıcıyla ya da deneyimleyenle birebir iletişim kurma adına bu mikro ölçekteki işlerin kıymeti bence çok yüksek. Levent Şentürk: Bu tartıştığımız konu Uğur Tanyeli'nin son zamanlarda yazdığı bir şeyi getiriyor aklıma. Uğur Bey diyor ki; “Türkiye'deki mesele kamusal mekanın yokluğu değil, daha çok onun idealize edilmesi.” Deneysel mimarlığın bir tür ideolojik tıkanma neticesinde yaygınlaşamaması ya da bizim


“Bu tür denemelerin ya da mimari deneylerin üretildiği tek yer bienal olmamalı çünkü bienaller bir süre sonra kanıksanıyor.” ceren balkır övünç

boğaçhan dündaralp, ebru erdönmez

Ürettiklerimizle bunun bir ilişkisi, bir arakesiti var ama ben hiçbirimizin motivasyonunun “deneysel bir mimarlık işi üretelim” olduğunu hissetmedim bu süreçte.

ceren balkır övünç, ervin garip, alişan çırakoğlu

Alişan Çırakoğlu: Deneysel tıp denebilir mi? Tıp zaten deneyler üzerine kurulu ki deneylerden başarıyla geçmiş olan kısmı bizim fayda sağladığımız kısmı. Boğaçhan Dündaralp: Konuşmanın başında tasarımın araştırmaya dayalı bir disiplin olduğunu belirtmiştim zaten, bunun içinde nerede deneyseli algıladığımız ilginç. Hiçbirimizin temel motivasyonu deneysel bir mimarlık değil çünkü zaten yaptığımız şeyi, yapageldiğimiz koşullardan başka bir koşul içerisinde ürettiğimiz için deneyselle ilişki kurabiliyoruz. Ceren Balkır Övünç: Bu tür denemelerin ya da mimari deneylerin üretildiği tek yer bienal olmamalı çünkü bienaller bir süre sonra kanıksanıyor. Bienaldeki Hakan Demirel’in Mezarlık işinde de bu eleştirilmiyor mu? Bir süre sonra bu yapı kurumsallaşıyor, sanat bienallerinde de böyle. Daha tekdüze ve risk almayan işlerin çıkmasına neden olabiliyor. Ahmet Önder: Bienalin faydası hakkında Ceren'le kendi aramızda daha oradayken konuşmaya başladık. Bizim Howard Roark gibi masa başında oturup ya sponsor ya da bienal şemsiyesi beklememize gerek yok. Bienal, gündelik pratiğimiz dışında nefes alabileceğimiz alanlarsa, kendi bienalimizi kendimiz oluşturabiliriz. Bunun adı bienal olmak zorunda da değil. Çok daha geniş katılımlı, geniş kapsamlı, kendi içinde olduğumuz ağlara daha çok nüfuz ederek böyle bir ortam oluşturabiliriz. Ebru Erdönmez: Bienalin izlenebilirliği ve katılımı sağlaması önemli. Burada kendi aramızda yapacağımız şeyin ister istemez belli sınırları, belli duyurulma problemleri olacaktır. O yüzden bazı kurumsal desteklerin gerekli olduğunu düşünüyorum. Ceren Balkır Övünç: Özlediğimiz o tartışma ortamı için bu bienal belki ateşleyici olabilir, sergileriyle, sergilerin doğurduğu tartışmalarıyla, belki oradan çıkacak olan atölyeleriyle, uluslararası çalışmalarla.

ahmet önder, levent şentürk

Boğaçhan Dündaralp: Buradan çıkacak kıvılcımların tutuşturma potansiyeli var ama önemli olan bu kıvılcımları dağıtacak bir mecra bulmak. Levent Şentürk: Yayın da önemli bence. Yani kitap yapılabilir. Her seferinde bienal, sergi yapma olanağı yoksa da kitap yapılabilir bu konuda. Türkiye'de genç kuşak deneysel mimarlık üzerine bir yayın yok. Yeni, alternatif, akademik üretim kanalı tarafından da beslenen, kurumsal desteklerin de bu sayede bulunduğu projelerin metinleriyle birlikte yer aldığı, alternatif bir grafik anlayışıyla kitaplar yapılabilir. Boğaçhan Dündaralp: Bu konuda yazabilecek insanların ortaya çıkıp yazmasını beklemek yerine gerçekten belirli isimlere yazı sipariş verilmeli ki iyi metinler ortaya çıksın. Levent Şentürk: Böylelikle bu, katılımcı grubun dışında da birtakım insanların bu işe angaje olmasıyla genişleyen bir mecraya dönüşebilir. Uzun süreçli ve birçok insanın işin içinde olduğu, farklı disiplinlerin de davet edildiği, uluslararası boyutu da katıldığı bir yöntemle yaygınlaşarak deneysellik konusunda bir talep yaratılabilir.

45 XXI - ARALIK 11 / OCAK 12

Hülya Ertaş: Peki bundan sonrası için bu işleri Boğaçhan’ın da belirttiği gibi çoğaltma adına nasıl hareket edilebilir? Deneysel mimarlığa nasıl katkıda bulunulabilir? Boğaçhan Dündaralp: Konuştuğumuz konu deneysel mimarlık ama ben kendi adıma deneysel mimarlık işi üretmek üzerine kurulu bir motivasyonla hareket ettiğimi düşünmüyorum. Zaten bu başlıkla karşılaştığımda bunlara neden deneysel mimarlık işleri diyorlar diye yadırgamadım değil.

DENEYSEL MİMARLIK

kısıtlandığımız bir alana dönüşmesiyle ilgili temel problemimiz bence çok daha büyük meselelerle ilgili: Muhafazakar yapıyla, içselleştirilmiş militarizmle, aşırı derecede cinsiyetçi bir rejimin hüküm sürmesiyle, yeri geldiğinde hemen harekete geçebilen bu milliyetçi linç kültürünün çok yaygın ve etkili olmasıyla. Bunun çok somut bir örneğini Antalya’daki forum sırasında yaşadık. Sunular bilgisayara yüklendikten sonra herkes yerini alacak ve sunumlar başlayacaktı. Saygı duruşu ve İstiklal Marşı'nın arkasından deneysel mimarlık üzerine konuşuldu. Müthiş bir şekilde normalize etmiş durumdayız bunu. Yani konuştuğumuz konuyla içinde hareket ettiğimiz bağlam arasında kendimiz bir taraf bile değiliz.


yapı - spor merkezİ - bİlbao ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 46

fotoğraflar: Aitor Ortiz, Jorge Allende

yaprak örtü Yeşil dokudan ilham alınarak oluşturulan cephesi ve çevreyle uyumlu ilişkisiyle göze çarpan Miribilla Spor Merkezi, hem kullanıcıların hem kentlilerin kullanımına açık. ACXT

Bilbao'ya komşu olan Miribilla, eski demir madenine bitişik eski kent tarafında yer alıyor. Parktaki banklar ve ağaçlar arasında öne çıkan kireç taşları, işlevsel ve süreklilik sağlayan programın tasarım kararlarına dair ipucu veriyor: Sporcuların mekana erişimi, izlemeye olanak tanıyan fakat ayrı girişleri olan ve maç olmadığı zamanlarda yerel halkın kullanabileceği spor merkezi, komplekse bağlı park alanları gibi. Yapı ikiye bölündü. Arena, evleri basketbol takımı takipçilerinin gürültüsünün muhtemel rahatsızlığından korumak için en yüksek noktada, spor merkezi ise evlere yakın olarak konumlandırıldı.

Mırıbılla Spor Merkezi

acxt

Bilbao Arena, metal strüktür cephedeki elemanları birbirine bağlayan bir ağaç gövdesi gibi düşünüldü ve çelik yaprak tabakaları çeşitli renklere boyandı. Tüm

parçaları oda sıcaklığında muhafaza eden, hava geçirgenliği olan bir yapı olması planlandı. Spor merkezi, alandaki kireçtaşının yarattığı gri renk yoğunluğunda bir kaya gibi tasarlandı, önceden dökülmüş beton paneller örüldü ve renklendirildi. Bu içi oyulmuş kaya; park alanına girişin, spor salonunun ve yüzme havuzunun sıralandığı bir yer. Doğayla uyumlu Bilbao Arena kütlesi ise kayanın üzerinde konumlandırıldı. Bilbao Arena'nın geçit alanlarındaki cephesi geçirgen olarak tasarlandı ve galvanize çelik ağlarla çözüldü. Böylece havalandırma sistemi gerektirmeyen, çevreyle ilişkisi olan geçiş alanları oluştu. Bu durum olası bir yangın halinde tahliye edilebilmeyi de kolaylaştırıyor. Duşlarda da bu ilişki göz önünde bulunduruldu. Kişisel mahremiyet korunarak doğal havalandırma kanallarıyla geçirgen bir sistem oluşturuldu. İki yükselti arasındaki bağlantıyı sağlayan Bilbao Arena'nın yüksek noktasının bir köşesinde bağımsız


Spor merkezinin içindeki her şey yeşili emici kaplamaya sahip. Havuzdaki skylight, yeşil izleri, ufak su birikintileri ya da oyuklara dalındığında görülebilenleri yeşil ışığa çevirerek doğal ışığı ortaya çıkarıyor.

47 XXI - ARALIK 11 / OCAK 12

Spor merkezinde havuz, spor salonu ve yönetim ofisi bulunuyor. Park alanı ve tamamen cam olan havuz ile spor alanlarının yer aldığı bu bölümler arasında bağlantı koridoru da bulunuyor. Amaç karanlık koridorları önleyerek kullanıcılar için binayı güvenli kılmak ve görülebilen her şeyin güvenlik tarafından kontrolünü sağlamak.

yapı - spor merkezİ - bİlbao

dinlenme alanları bulunuyor. Geniş balkon ya da teras havalandırma sisteminin cepheleriyle bağlantılı olan kaplamanın arkasında yer alıyor.


ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 48

yapı - spor merkezİ - bİlbao


giriş sayfasında Spor merkezinin genel görünümü

karşı sayfada üstte solda ve sağda: Basketbol salonuna giden yol ortada ve altta solda: Basketbol salonundan görünümler altta sağda: Koltuk tercihlerinin seçilen dokuya uygun yerleşimi ve renklendirilmesine vurgu

49 XXI - ARALIK 11 / OCAK 12

bu sayfada solda: Komplekse giriş altta ve altta solda: Kompleks katları ve bağlantıları en altta sağda ve solda: yüzme havuzundan görünümler, asma katta yer alan spor salonu

yapı - spor merkezİ - bİlbao

ikinci sayfada üstte solda ve ortada: Spor merkezinin cephesinden görünümler, genel giriş ve cephedeki yeşil doku özelliğine vurgu üstte sağda: Yapının kent içindeki yeri, çevreye bakış altta: Yapıya dışarıdan bakış en altta sağda: Yapının dışarıdan gece görünümü


kesitler

yapı - spor merkezİ - bİlbao

maket

ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 50

zemin planı Doğal Havalandırma

Mekanik Havalandırma

Doğal Havalandırma

doku kullanımı

Su Tankı

mimari tasarım: ACXT proje mimarları: Javier Pérez Uribarri, Nicolás Espinosa proje danışmanları: Javier Pérez Uribarri, Nicolás Espinosa, Ziortza Bardeci, Joseba Andoni Aguirre, Miquel García, Daniel Gutierrez işveren: Azpiegiturak proje yeri: Bilbao, İspanya proje alanı: 30.808 m2 proje tarihi: 2006 yapım tarihi: 2007-2010

İç Mekan

Kojenerasyon Ekipmanı

Suyun Yeniden Kullanımı


yapı - kültür merkezİ - yalova ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 52

fotoğraflar: Cemal Emden

KOZMİK FANUS Raif Dinçkök Kültür Merkezi, içindeki kapalı işlevlerin fanus etkisiyle kentle kurduğu açık ilişki arasında salınan tasarımıyla Yalova'ya yerleşiyor. Emre Arolat

Raif Dinçkök Kültür Merkezi

emre arolat archıtects

Akkök tarafından inşa edilecek olan “kültür merkezi”nin kentle kuracağı ilişkinin biçimi, bu tasarımın ana ölçütü olarak ortaya çıktı. Farklı mecralarda derinleştirilerek okunmaya çalışılan bir kentin ve onun kullanıcılarının, inşa edilecek yapıya karşı alacakları pozisyonun önemsendiği bu tasarımda, “pırıltılı” bir yapının bu özgül yerde oluşturması söz konusu olan “baskı”dan uzak durulması hedeflendi. Çağdaş mimarlık söylemleri adına kolaylıkla düşülebilecek bir tuzak olarak neredeyse her an, her yerde beliriveren “buyurgan ve öğretici bir tasarım yönelimi”nden olabildiğince kaçınan yapı, arazinin batı yönüne çekilip en kenara yaslanarak önünde yer alacak

olan özel arboretuma yer açıyor. Böylelikle inşa eden, kullanıcıya kültürün nasıl tüketileceğini “o” yere koyduğu yapı ile öğretmeye kalkışmıyor. Tersine, söz konusu tasarım büyük ölçüde bir “ucu açıklık” içeriyor. Yapı, tıpkı bulunduğu coğrafyada inşa edilen eski köşkler gibi suyun üzerine inşa edildi. Su şehri Yalova’da, kültür merkezinin kullanıcıları hem dışta, hem de iç alanda suyun serinletici etkisinden yararlanıyor. Yapı içinde yer alan kitleler, farklı işlevlere göre ve tam kendilerine gereken ölçülerde biçimleniyor. Farklı kotlarda bağlantı noktaları oluşturan bu kitleleri birbirine bağlayan “gezinti rampası”, ziyaretçinin gündelik hayatını bir nebze renklendirmeyi deniyor. “Gezinti rampası”nın Yalovalıların serbestçe girebileceği, iç kitlelerin yüzeylerinde yer alan ve her üç ayda bir


yapı - kültür merkezİ - yalova

53 XXI - ARALIK 11 / OCAK 12


giriş sayfasında Kültür merkezinin genel görünümü önceki sayfada üstte sağda: Cephe detayı ortada: Cephenin genel görünümü altta: Konsept diyagramı bu sayfada İç mekan sirkülasyonu

ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 54

yapı - kültür merkezİ - yalova

karşı sayfada Yapıya özelliğini veren kozmik fanus ve onu çevreleyen kentsel arayüz

değişen dijital medya sergilerini, farklı kotlarda bulunan müze ve yerleştirmeleri izleyebileceği, kafe ve lokanta işlevlerinden yararlanacağı bir “iç sokak” olarak kentin sosyal hayatına girmesi bekleniyor. Yapının dolaşım kurgusu, içinde farklı işlevlerin fragmanter kapalı kitleselliklerini barındıran “kozmik” bir fanus ile onu saran kentsel “arayüz” üzerinden biçimleniyor. Kentsel arayüz belirli ölçüde paslanmış ve pası özel bir kimyasal ile dondurulmuş metal plakalardan oluşuyor. Basit delikli sacdan imal edilen metal plakalar, içten dışa doğru bakışın anlamlı olduğu yüzeylerde plise hale dönüşerek dış alana farklı perspektifler sunuyor. Diğer yüzeylerdeki perforasyon ise bir tül perde etkisi sağlıyor.


yapı - kültür merkezİ - yalova

55 XXI - ARALIK 11 / OCAK 12


ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 56

yapı - kültür merkezİ - yalova

zemin kat planı

+4.00 kotu planı

+7.50 kotu planı

boy kesit

emre arolat 1963’de Ankara’da doğdu. 1982’de Galatasaray Lisesi’nden, 1986’da MSÜ Mimarlık Fakültesi’nden mezun oldu. 1986-87 yıllarında ABD Washington D.C.’de Metcalf Mimarlık Bürosu’nda çalıştı. 1992 yılında MSÜ Mimarlık Fakültesi’nde Yüksek Lisans eğitimini tamamladı. 1987-2004 yılları arasında Arolat Mimarlık’ta, Şaziment ve Neşet Arolat’la birlikte tasarımcı ortak olarak çalıştı. Çalışmalarına 2004 yılında Gonca Paşolar ile birlikte kurduğu ve 2008 yılında Şaziment Arolat ile Neşet Arolat’ın, 2009 yılında da Sezer Bahtiyar’ın ortak olarak katıldığı EAA-Emre Arolat Architects’te devam ediyor. 1998 yılından beri, gerek atölye yürütücüsü, gerekse jüri üyesi olarak, UÜ, İKÜ, İTÜ, ODTÜ, YTÜ, Bilgi Üniversitesi ve MSGSÜ’de görev aldı. Katıldığı ulusal ve uluslararası yarışmalarda ödüller kazandı.

mimari proje: Emre Arolat proje sorumlusu: Kerem Piker, Gülseren Gerede Tecim proje ekibi: Deniz Subaşı, Gözde Sazak, Rıfat Yılmaz proje yeri: Yalova proje tarihi: 2007-2008 yapım tarihi: 2008-2010 toplam inşaat alanı: 7.900 m2 işveren: Akkök Grubu (davetli yarışma) statik proje: OSM Mühendislik mekanik proje: Mak-El elektrik proje: Sentez

en kesit


yapı - konut - herzlİya ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 58

fotoğraflar: Amit Geron

SINIRLARI OLMAYAN Proje tasarımının Tanju Özelgin, uygulama projesinin ise Pitsou Kedem Architect tarafından gerçekleştirildiği Pituah Evi, İsrail’in Herzliya kentinde konumlanan bir tatil evi projesi. Elif Esmez

Herzliya kentinin batı kesminde, yerel hayat tarzı ve tasarlanmış yapılarıyla deniz kıyısındaki yaşam merkezi Herzliya Pituah’da konumlanan ev, 1021 m2’lik alanda tatil evi olarak kurgulanan bir yapı. Modern ve yalın binada ilk dikkati çeken, iç ve dış mekanların birbirleriyle olan ilişkilerinin iyi bir şekilde kurgulanmış olması. Evin belirlenen sınırları içerisinde, en yüksek seviyede harekete sahip cephe elemanlarının da yardımıyla oluşturulan açıklıklar, eve gün ışığının istenilen düzeyde alınmasına olanak veriyor. Öte yandan ev sakinlerinin mahremiyetlerinin de yine kendi özgürlüklerinin kısıtlanmadan ayarlanabilmesini mümkün kılıyor.

PITUAH EVİ

tanju özelgin

Denizin hemen yanında konumlanan Pituah Evi, temel olarak üç ana kütleden oluşuyor. Deniz tarafında yüzme havuzunu merkeze alacak şekilde kurgulanan bir iç avlu oluşturulmuş. Havuza bakan

bu cephede ara destek olmadan ayakta duran 17 metre uzunluğundaki cephe doğraması tamamen açıldığında bu avlunun iç mekandaki yaşam alanlarına bağlanmasına olanak tanıyor. Diğer taraftan da kısmi ya da tamamen kapanarak farklı seviyelerde iç mekanın dışarıyla olan bağlantısı çözümlenmiş oluyor. Konutun yatayda bir hat boyunca akıp giden formu içerisinde ele alınan açık mutfak ve uzun bar, havuza bakan cephenin tamamen açık olması halinde evin bahçe/havuz ile olan ilişkisini de kesintiye uğratmıyor. Konumlandığı bölgenin iklim koşullarında sürekli güneş gören evin tasarımında güneşin gün içindeki hareketi göz önüne alınarak uygun yaşam alanları oluşturuldu. Sıcak iklimde bulunan binada yaşamın içeride ve dışarıda devam edebilmesi için iç dış bütünlüğü sağlanarak hem sıcak hem de serin ortamlar yaratılıyor. Yapının giriş tarafındaki cephesi için tasarlanan ayarlanabilir ahşap gölgelikler ışığın eve istenildiği ölçüde girmesine olanak tanıyor. Ayrıca iç mekanların görünürlüğü konusunda önemli bir rol oynayan bu gölgelikler, kenarlara doğru tamamen açıldığında gözden kaybolarak yapının yalın olarak


59 XXI - ARALIK 11 / OCAK 12

Mekanda kendi aralarında birbirinin zıttı olan malzeme kullanımı dikkat çekiyor. Evin geneline hakim, alt katta zeminde ve duvarlarda kullanılan koyu renkler, havuzun etrafında ve üst katta yine tüm cephe boyunca ilerleyen balkon zemininde kullanılan ahşap yer döşemesiyle dengeleniyor. Tek parça, güçlü ve sade bir malzeme olan gri kireç taşı ile siyah bazalt, cam gibi şeffaf ve kırılgan bir malzemeyle bu projede bir araya geliyor. Malzemeler arasında kurgulanan bu ilişki ve diyalog binayı kendine has bir yapıya dönüştürüyor.

yapı - konut - herzlİya

kurgulanmış formuna hizmet ediyor. Binanın yukarıdan aldığı gün ışığı ise yine yapının tavanına yerleştirilen ahşap gölgelikler sayesinde filtrelenerek üst kattaki bir hat boyunca ilerleyen cam korkuluklu balkon yolunun da korunmasına olanak veriyor.


ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 60

yap覺 - konut - herzl襤ya


karşı sayfada üstte: Evin mutfak bölümünde yer alan bar altta solda: Mutfak bölümü altta sağda: Mutfak bölümünün hemen yanında konumlanan oturma bölümü

61 XXI - ARALIK 11 / OCAK 12

bu sayfada üstte: Evin girişe bakan cephesinde oluşturulan yaşam alanı solda ve altta: Yine bu cephe için düşünülen ayarlanabilir ahşap gölgelikler en altta sağda: Yemek masasının yer aldığı bölüm en altta solda: Üst kata çıkan merdivenler

yapı - konut - herzlİya

giriş sayfalarında üstte solda: Evin denize bakan cephesi ve havuz üstte sağda: Yapının genel görünümü altta solda ve ortada: 17 metre açıklığındaki galeri boşluğu altta sağda: Üst katta yatayda ilerleyen balkon


ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 62

yapı - konut - herzlİya

bodrum kat planı

giriş kat planı

üç boyutlu çizimler proje adı: Pituah Evi proje yeri: Herzliya, İsrail proje alanı: 1.021 m2 proje tasarımı: Tanju Özelgin / To Design Studio proje grubu: E. Hakan Padar, Mehmet Erciyas uygulama tasarımı: Pitsou Kedem Architect / Noa Groman (Baş Mimar)

1. kat planı

cephe kesiti

tanju özelgin 1984 yılında Marmara Üniversitesi Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü’nden mezun oldu. Kurucu ve kurucu ortağı olduğu Scala Design ve Parlak Kırmızı’dan sonra To Design Studio’yu kurdu, 2005 yılından beri de bünyesinde endüstri ürünleri tasarımı ve iç mimarlık çalışmalarına devam ediyor. Birçok yarışmaya jüri üyesi, sergi katılımcısı, atölye yöneticisi olarak katılan Özelgin aynı zamanda da öğretim üyesi ve proje danışmanı olarak eğitim süreçlerine de katkıda bulunuyor.


Yapı - otel - tekİrdağ ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 64

fotoğraflar: Murat Germen, Murat Tatlıdil

BÜTÜNÜ ALGILAMAK Loop Mimarlık tasarımı otel, son yıllarda hızla gelişen Çorlu'da konumlanıyor. İlçenin ölçeğiyle yarışmamayı seçen yapının bütüncül algısı tasarım ölçütlerinden biri olmuş. Ali Eşber Coşkun

Divan Çorlu

loop mimarlık

İstanbul ile Tekirdağ arasında önemli bir odak noktası haline gelen Çorlu, gelişen sanayi ve buna paralel olarak doğan iş trafiğinin tam ortasında konumlanıyor, bu nedenden ötürü de zaman içinde bir geçiş noktasından ziyade önemli bir ticari durak haline geldi. Tasarımını gerçekleştirdiğimiz Divan Çorlu Oteli konumuyla İstanbul Atatürk Havalimanı'na bir saat, E5 otoyoluna beş dakika ve Çorlu sanayi bölgesine 10 dakika uzaklıkta. Otel 1.470 m2'lik arsa üzerinde yatayda geliştirilmiş 112 deluxe, 7 single ve 1 bussiness süit olmak üzere toplam 120 odadan oluşuyor. Tasarımında arsanın yanında yer alan kentsel yeşil alan yapıya teğet olarak değil, yapıyla temas halinde kurgulandı, buna bağlı olarak da yapının

formu bu temasın sürekliliğini mümkün kılacak şekilde tasarlandı. Çorlu'ya E5 otoyolu aksından yaklaştığınızda sağ tarafınızda kalan yapı, kentsel ölçekle çatışmayan bir büyüklüğe sahip. Yapıya yaklaşımda bütünün algılanabilmesi amacıyla tasarladığımız kütle, yan parsele bitişik yüzeyi hariç tüm cidarlarıyla coğrafyayla birebir ilişki kuruyor. Bu ilişki otoyol cephesinde yaya yaklaşımıyken arka cephede Divan Pub’ın yarı açık mekanları. Yola dik cepheyse kentsel yeşil alanın sınırlarını tanımlamaktan çok, mekansal boşluk duygusunu artırmak ve bir arka plan oluşturmak üzere tasarlandı. Odaların tamamı farklı panoramalara açılıyor ve yapı konaklamanın yanı sıra toplantı, düğün ve sağlık merkezi gibi işlevleri de barındırıyor. Otelin dekorasyonunda kullanılan dil yapının statik kurgusundan harekete çıkılarak oluşturuldu, sahip olduğu yalınlık ve işlevselliğin her mekana yansıtılması fikri üzerine kurgulandı.


Yapı - otel - tekİrdağ 65 XXI - ARALIK 11 / OCAK 12

karşı sayfada Otelin genel görünümü bu sayfada en üstte: Lobi, giriş alanı solda üstte, solda ortada ve üstte: Yeme-içme ve dinlenme alanları solda: Bar alanı arka sayfada Odalardan görünümler


ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 66

Yapı - otel - tekİrdağ

proje adı: Divan Çorlu proje yeri: Tekirdağ, Çorlu işveren: Arsan Arıtma ve İnşaat tasarım ekibi: Ali Eşber Coşkun, Yasemin Artış, Hakan Duyar, Duriye Arslan 3d görseller: Cihan Sinan Bostancı statik proje: Büro Statik Mühendislik mekanik proje: Betateknik elektrik proje: Mabaş Elektrik mimari tasarım uygulama: Arsan Arıtma ve İnşaat toplam inşaat alanı: 10.000 m2 arsa alanı: 1.470 m2 proje başlangıç: Ocak 2008 proje bitiş tarihi: Ağustos 2010


Yapı - otel - tekİrdağ 67 XXI - ARALIK 11 / OCAK 12

zemin kat planı

kat planı

ali eşber coşkun 1982 yılında Ankara’da doğdu. 2003 yılında İstanbul Kültür Üniversitesi'nden mezun oldu. Mezun olduktan sonra yurtiçi ve yurtdışında projelerde çalıştı. 2007 yılında Loop Mimarlık'ı kurdu. 2010 yılından bu yana Cavit Cem Özatak ile tasarım ve uygulama faaliyetlerine devam ediyor.

eskiz


İç mekan - genel müdürlük bİnası - ankara ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 68

fotoğraflar: Nur Acar Tangün

MEKANI DOLAŞAN ÇİZGİ Craft312 Studio tarafından tasarlanan Koza Holding Genel Müdürlük binası, bir hat boyunca devam eden doğrusal yapısı için kurgulanan çizgisel aydınlatma elemanları ve ofis çalışanlarının serbest zamanlarını geçirebilmeleri adına oluşturulan iç bahçe fikirleriyle öne çıkıyor. Craft312 Studio

Koza Holding Genel Müdürlük Binası

craft312 studıo

Koza Holding Genel Müdürlük Binası, giriş ve karşılama bölümü, iç bahçe ve ofisler, tasarım stüdyoları ve yemekhane olmak üzere üç ana bölümden oluşacak şekilde ele alındı. Yatay bir gökdelene benzeyen 200 metre uzunluğundaki bina, eski bir fabrika yapısının sadece betonarme kolon ve kirişleri kalacak şekilde soyularak yeni işlevlerle birlikte tekrar inşa edilmesiyle projelendirildi. Kurumsal kimliğin yansıtılması ve malzemelerin bir araya gelişi gibi konularda, kurumun kavramsal yapısının öne çıkartılması tasarımın belirleyici noktalarını oluşturdu. Bu anlayışın hakim olduğu çizgisel kurgu, diğer bölümlere de tasarım dili olarak taşınarak mekana ait kurgular bu senaryo üzerinden yaratıldı. Binanın dogrusal yapısıyla kavramsal anlamda bütünleştirilmiş çizgisel aydınlatma elemanları

yönlendirme ve algıdaki farklılığı ortaya çıkarmak üzere ele alındı. Karşılama bölümünü yukarıdaki yönetim katına bağlayan merdiven ve binadaki betonarme kesilerek açılmış olan galeri boşluğu, ana çekirdek olarak vurgulandı. Bu bölümde yer alan avizenin modern bir yorumu olan ve konsol olarak havada asılı halde iki kat boyunca devam eden ‘’ışık prizması’’, kütlesel olarak ana çekirdeği vurgulayarak mekansal deneyimi destekledi. Üst yönetici katına çıkıldığında ise asistanların çalıştığı 10 metre uzunluğundaki büyük banko, aydınlatmasında kahve tonlarının hakim olduğu koridor ve yönetici ofislerine geçiş alanları, ana çekirdek galeri boşluğu etrafında kurgulandı. Girişten koridorlara geçişte video duvarı ve ikinci bekleme alanı, farklı ölçeklerdeki L şeklindeki ahşap kaplamaların arkasındaki gizli aydınlatmalarla tasarlanan koridor ve devamında orta bahçe ile kafe bölümlerine ulaşılıyor. Orta iç bahçe, çalışanların yeşili ve doğayı ofislerinde çalışırken görmeleri ve hissetmeleri teması üzerine kurulu senaryosuyla öne


İç mekan - genel müdürlük bİnası - ankara 69 XXI - ARALIK 11 / OCAK 12

karşı sayfada Girişten genel görünüm ve karşılama bankosu bu sayfada üstte solda: Yönetim katına bağlanan merdivenler üstte ve solda: Ana çekirdek galeri boşluğu altta solda: Işığın bir hat boyunca devam ettiği koridor altta: L şeklindeki ahşap kaplamalarla tasarlanan koridor


bu sayfada sağda: Çalışanlar için iç bahçede kurgulanan dinlenme alanı orta sırada: Yönetici odası altta: Kafe bölümü

ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 70

İç mekan - genel müdürlük bİnası - ankara

karşı sayfada Gün ışığını doğrudan içeriye alan orta iç bahçe

çıkıyor. İç bahçe binanın üstüne açılmış cam yarıklar sayesinde gün ışıgını doğrudan içeri alarak grid tavan sistemiyle tüm mekana yayılıyor. Aynı zamanda bu iç bahçe koridordan görsel olarak kopartılarak da özelleştiriliyor. İç bahçede bulunan kafe, çalışanların mola zamanlarını, sosyalleşmelerini ve gün ışığı ile yeşili hissederek gelen misafirlerini ağarlayacakları şekilde düşünüldü. Bu kurguyu desteklemek amacıyla orta alanda bulunan su perdesi, tüm günün stresini ve ses koridorlarının gücünü azaltmak amacı ve iç mekan bitkilerinin yer aldığı peyzaj tasarımı ile ön plana çıkartıldı. Bu alana açılan ofislerde, işlevsel anlamda rahatlık sağlayan çalışma istasyonları, keson, toplantı üniteleri, kütüphane ve depolama üniteleri olmak üzere yer alan tüm birimler günümüz modern ofis ihtiyaçlarına göre akrilik ve ahşaptan, bu projeye özel olarak tasarlandı. Bu birimlerin malzemelerinin uzun ömürlü olması ve ekolojik duyarlı bina anlayışıyla iç mimari çözümlerin sunulması ön planda tuttuğumuz iki etken oldu. Işığın doğru kullanımı ve çalışma koşullarında konfor ve işlevsellik beklentilerini karşılamak için, gün ışığı ofislere alınarak task üzeri aydınlatma elemanları ve gizli aydınlatmalarla desteklendi.


İç mekan - genel müdürlük bİnası - ankara

plan

71 XXI - ARALIK 11 / OCAK 12

genel kesit

proje adı: Koza Holding Genel Müdürlük Binası iç mimari proje: Craft312 Studio / Onur Karlıdağ - Deniz Ertek Karlıdağ proje yeri: Ankara proje alanı: 6000 m2 proje tarihi: 2010-2011

en kesit

craft312 Geniş bir tasarım açılımı ile birlikte iç mimarlık ve peyzaj mimarlığı alanlarına odaklanmış bir tasarım ofisi. Tasarım sürecini her projede yeni malzemeler ve teknoloji arayışı içinde, özgün bir noktaya sürüklemek kaygısıyla yenilikçi ve modern anlayışını, doğaya saygısını yitirmeden sürdürmeyi amaçlıyor. Onur Karlıdağ ve Deniz Ertek Karlıdağ tarafından kurulan Craft312 temelde “insan” faktörünü unutmadan, kullanıcı için işlevsel, estetik ve benzersiz çözümler arayan bir tasarım ekibi.


İç mekan - klİnİk - İstanbul ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 72

fotoğraflar: Gökhan Gerek

EV KONFORUNDA BEKLEME ND Mimarlık tasarımı Dentall Kliniği hastaların kendilerini ev ortamında hissedebilecekleri bir sağlık kuruluşu olarak kurgulanmış. Nurgül Akgündüz Üstdağ

Dentall Kliniği

nd mimarlık

Dentall Kliniği, müşterimizin modern ve teknolojik bir klinik isteği doğrultusunda şekillendi. Daha önce de muayenehane olarak kullanılan apartman dairesinin yenilenmesi için, iki hekimin tecrübelerini birleştirebileceği, kısa sürede tamamlanacak, farklı ve çarpıcı, son derece ekonomik ama bunun yanı sıra kliniğin prestijini artıracak bir tasarım talep edildi. Hekimlerin ihtiyaç programlarını anlatmaları, ilk tasarım şemalarını oluşturmamızda yol gösterici oldu. Onların isteklerine odaklanarak doğru işlevi ve iş akışını planlarken, klinik konusundaki tecrübelerimiz hekimleri doğru yönlendirebilmemizi sağladı. Hastaların rahat edeceği ferah, konforlu ve modern mekanlar yaratmak, aynı zamanda hijyen duygusunu ön plana çıkarmak ana hedefimiz oldu. Kolay kullanım, ulaşılabilirlik, teknik hacimlerin kurgu önceliği ve doğru akış şeması ile şekillenen planlamada işlevsiz tüm duvarlar yıkıldı, gereksiz her

şey söküldü, mekan yeni şemaya göre yeniden yapılandı. Bir kliniğin olmazsa olmazı mekanik oda, muayene odalarıyla doğru ilişki içinde planlamada yerini aldı. Son teknoloji ürünü tıbbi cihazlar için gerekli olabilecek tüm altyapılar günümüzün teknolojik imkanlarıyla, şimdi bilemediğimiz ama gelecek yıllardaki yeni teknolojilere olanak sağlayacak şekilde gerçekleştirildi. Tüm cihazların, mekanik oda, hekim bilgisayarı ve üniteyle ara bağlantısı kurularak birbirleriyle koordineli çalışması sağlandı. Muayene odalarında yapılan kablolama ile ünitenin üzerindeki ekranda TV izleme, röntgen odası ile bağlantı ya da hekimin bilgisayar ekranındaki görüntüyü görebilmesi gibi detaylar düşünüldü. Muayene odaları hekimlerin meslekte yıllarca kazandıkları tecrübeler doğrultusunda kendi talep ve ihtiyaçlarına uygun olarak ayrı ayrı düşünüldü ve malzeme seçimleri yapıldı. Gösterişten uzak, yalın ve işlevsel çözümler oluşturuldu. 140 m2 alana sahip olan daire zeminden tavana baştan aşağı yenilenerek, personel için dinlenme


İç mekan - klİnİk - İstanbul 73 XXI - ARALIK 11 / OCAK 12

odası, mutfak, personel lavabosu, müdür odası gibi işlevlerin çözümlenmesiyle rahat ve işlevsel mekanlar kurgulandı. Klinikte ön plana çıkan hijyen duygusunun vurgusu için mobilya renk seçiminde beyaz tercih edildi. Kapıdan girdiğinizde sizi karşılayan duvarda kurumsal kimlik ön plana çıkarıldı. Hastaların kliniğe girdiğinde sekretarya tarafından rahat görülebilmesi için giriş kapısının yönü değiştirilerek, banko bu yönde planlandı. Bekleme salonunun eski yeri iç tarafla ve terste kalıyordu, bekleme ilk hacme alınarak, kolay ulaşım sağlandı. Banko çarpıcı ve minimal çözümlere sahip olacak şekilde, üzerinde ışık oyunları yapılarak beyaz ve gri lake malzemeden üretildi. Hekimlerimizin öncelikli isteği hasta konforunun sağlanmasıydı. Bu doğrultuda içeriği ve mekansal özellikleriyle hastaların keyifle vakit geçirebilecekleri bir bekleme salonu yaratmak önem kazandı. Hastaların ihtiyaçlarına cevap

verecek şekilde kablosuz internet donanımı sağlanarak, bilgisayar köşesi tasarlandı, rahat bir şekilde içeceklerini alabilecekleri çay kahve köşesi, dergi okuyabilecekleri ve televizyon izleyebilecekleri köşeler ile ev konforu yaratılmaya çalışıldı. Sterilizasyon odasıysa hastaların muayene odalarına giderken görebileceği sirkülasyon alanı üzerinde kurgulandı. Tavan tasarımında bekleme salonunda geniş ve ferah bir atmosfer yaratacak PVC gergi tavan kullanıldı, Diğer mekanlarda mümkün olduğu kadar sade armatürler seçilerek gizli ışık aydınlatma tercih edildi. Kliniğin yenilenme süreci ile paralel olarak tasarlanan firma logosu ile kurumsal renkleri olan mor, tasarlanan kanepe döşemesinde de kullanılarak beyaz ile çarpıcı kontrastı sağlandı. Mekanın atmosferinin tamamlayıcısı olan tüm mobilyalar ofisimiz tarafından tasarlanıp üretildi. Kliniğin tüm tasarım ve uygulama süreci, hekimlerin istekleri ön planda tutularak 45 gün gibi kısa bir sürede tamamlandı.


nurgül akgündüz üstdağ 1979’da doğdu, 1997’de Kabataş Erkek Lisesi’nden, 2001’de Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nden ve 2004’de İTÜ Çevre Kontrolü ve Yapı Teknolojileri Yüksek Lisans Programı'ndan mezun oldu. 2000-2001 yılları arasında YTÜ Mimarlık Yapı Üretimi Bilim Dalı’nda öğrenci asistanı olarak görev aldı. 2002-2007 yılları arasında Mimar Erol Sevimlisoy Ofisi’nde çalıştı. 2007 yılından beri çalışmalarına kurucu ortağı olduğu ND Mimarlık'ta devam ediyor.

proje adı: Dentall Diş Kliniği yer: Göztepe, İstanbul işveren: Dt. Meryem Kayataş Tanın ve Dt. Gökhan Gerek mimari ofis: ND Mimarlık proje ekibi: Nurgül Akgündüz Üstdağ, Durmuş Üstdağ proje alanı: 140 m2 yılı: 2011

kesitler

ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 74

İç mekan - klİnİk - İstanbul

plan

eskizler

durmuş üstdağ 1978’de doğdu. 2001 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nden mezun oldu. 1999 - 2001 yılları arasında Taşıyıcı Sistemler Anabilim Dalı'nda asistanlık yaptıktan sonra özel sektörde ahşap taşıyıcı sistemler ve geniş açıklıklı ahşap yapılar üzerine çalışmalarda bulundu. İstanbul Boğazı'nı süsleyen birçok özel yapının restorasyonu, renovasyonu ve dekorasyonunda görev aldı. 2007 yılından beri çalışmalarına kurucu ortağı olduğu ND Mimarlık'ta devam ediyor.


ürün tasarımı - sergİleme bİrİmİ ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 76

fotoğraflar: ALU

ATİK AKROBAT Terminal'in Türkiye temsilciliğini üstlendiği İtalyan ALU firmasının yeni sistemi Acrobat Agile, günümüz perakende mağazalarının günlük ihtiyaçlarına esnek bir çözüm sunuyor. Sistem hakkındaki sorularımızı ALU firmasının CEO'su Abramo Manfrotto ile kreatif direktörü Luca Pavani yanıtladı. Elif Esmez

Acrobat Agıle

alu

Acrobat Agile sisteminin arkasındaki fikir nedir? Sistem, günümüz perakende mağazalarının hangi ihtiyaçları göz önüne alınarak tasarlandı? Agile, pazarın gerçek ihtiyaçlarından yola çıkılarak tasarlanan ve vitrinler için kurgulanan bir askı sistemi. Vitrinler her zaman için pazardaki büyük ya da küçük tüm markaların iletişimlerini yürüttüğü stratejik olarak çok önemli alanlar. Markaların sürekli yapmış oldukları iletişim kampanyalarında her zaman için bir adım ötede olmalı ve bunu da hızlı bir şekilde yapmalılar. Hızlı olmanın gerekliliği ve vitrinlerin de sürekli olarak o mağzada çalışan insanlar tarafından tekrardan değiştirileceğini var saydığımızda bu durum daha basit olmalı ve bu çabanın etkili olması gerektiği öne çıkıyor. Buradan da illa ki görsel mağaza tasarımı eğitimi almış kişilerin yaratıcılığına ihtiyaç duyan vitrinler kadar

yaratıcı ve daha kolay bir şekilde elde edilebilecek bir vitrin sistemi ortaya çıkmış oldu. Sadece bir klikle tüm montajı tamamlayabileceğiz, her çeşit mekana adapte olabilen bir sistem olan Agile aslında bu kadar da çabuk, basit ve yaratıcı. O halde sistem, sadece vitrin tasarımında değil aynı zamanda iç mekanlar için de sınırsız sergileme seçeneği sunabilir. Evet, Agile vitrin tasarımında olduğu kadar mağaza içi iletişimi için de çok ideal bir sistem. Aslında bir mağazanın işlemeye başlaması için gerekli arka fonu, panoların asılmasını ya da diğer iletişim elemanlarının yer almasını sağlamak için ideal. Kelime anlamı “Atik Akrobat” olan sistem kaç parçadan meydana geliyor? Acrobat Agile aslında çok basit bir sistem. Sadece tavana monte edilen bir ray sistemi üzerine bir anda bir çok ihtiyaca cevap verebilecek ve sisteme adapte olabilen bir seri parçalardan meydana geliyor. Bu yüzden de aslında kozmetik sektörüne ait bir mağazadan elektronik satan bir dükkana


bu sayfada üst sırada: Eskizler orta sırada: Sistemden ayrıntılar alt sırada: Bir ray üzerinde kurulan sisteme eklenen parçalar sayesinde istenilen sergilemeyi kurgulamak olanaklı. arka sayfada üste ve ortada: Üç boyutlu çizimler altta: Raya takılan alüminyum parçalarının bağlantı noktası

ürün tasarımı - sergİleme bİrİmİ

karşı sayfada Tasarım sürecinden eskiz

77 XXI - ARALIK 11 / OCAK 12


ürün tasarımı - sergİleme bİrİmİ ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 78

kadar farklı sektörlerden ürünlerin sergilenmesine olanak tanıyor. Diğer ürünlerimizde olduğu gibi çok yönlü ve kolay kurulabilme özelliğiyle tercih ediliyor. Bugün perakende mekanlarında kullanılan birimlerin sürdürülebilir olmasının önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu mekanlarda ürünler değiştikçe ya da iç mekanda genel olarak yapılan değişiklikler sayesinde bir yıl içerisinde belki de en az dört ya da beş kez değişime uğruyor. Buradan yola çıkacak olursak Agile gibi bir sistemin de kendi içinde mağazaların bu tip günlük ihtiyaçlarına cevap verebilen esnek bir sistem olduğunu söyleyebilir miyiz? Evet doğru. Bugün perakende mekanları sürekli olarak değişimdeler ve hiçbir zaman ihtiyaçları olmayan esnek bir yapıya ihtiyaç duyuyorlar. Agile sistemi de bu düşünceyle üretilmiş bir ürün: Çok yönlü çalışan az parçasıyla sınırsız bir esneklik sunuyor. Sistem vitrinlerde istediğiniz zaman inanılmaz bir kolaylıkla değişiklik yapma özgürlüğü sunuyor ve bunu da aynı parçanın sadece farklı

biçimlerde kullanılmasıyla elde edebiliyor. İşte bu yüzden aslında sistem oldukça sürdürülebilir bir hale geliyor. Ayrıca sistem sadece alüminyum ve plastik malzemelerden meydana geldiği için de aynı zamanda geri dönüştürülebilir. Ekibiniz, perakende tasarımında sürekli değişen durumları ve yenilikleri takip etmek adına nasıl bir çalışma yürütüyor? Bizce perakende tasarımı modada, mimarlıkta, sporda ve endüstriyel tasarımda neler olup bittiğini yorumlamayı ve bir araya getirmeyi başarmalı. Bir ülkedeki sosyal dinamikleri kavrayabilmeli, tüketicinin davranışlarını dikkate almalı ve markanın var olan değerlerine uygun olarak kendini ifade edebilmeli. Tüm bunları gerçekleştirebilmek için de hepsi mimarlık, endüstriyel tasarım, görsel mağaza tasarımı gibi farklı disiplinlerden gelen tasarım ekibimiz, sürekli olarak tüm bu dünyayı takip altına alıyor. Bu konu için çok fazla seyahat ediyorlar, bilgi topluyorlar, ilgili konferanslara ve workshoplara katılıyorlar.


ONDE Lineadecor tarafından sunulan Onde, yatay ondüleli alüminyum kapakları, estetik kulp formu ve net çizgileriyle teknolojiyi estetikle buluşturuyor. Ürünün alüminyum kapaklarının yanında beyaz, antrasit ve koyu bordo gibi farklı düz renk seçenekleri de bulunuyor. Düz yüzeyler,

ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 80

YENİ - ÜRÜN

POWER LED Prolux, oteller, ofisler, mağazalar ve konutlarda işlevsel hacimlerin aydınlatmaları için Power LED Multi Çip Modüllü yeni ürünlerini sektöre kazandırdı. Power LED ürünler, 10 watt ila 41 watt arasında değişen güç tüketimine, 400 lümenden 3000 lümene kadar ışık aksına, 10 dereceden 35

alüminyum kapaklarla kombine edilebilirken tek başına da kullanılabiliyor. Onde'nin sürgülü alt dolapları ve iç aksesuarları düzenli depolama alanları oluştururken, üst dolaplarda hem dolap içini hem tezgah arasını aydınlatan ışıklı tabanlar bulunuyor. www.lineadecor.com.tr

ULTRA VE INTENSITY ARARAT Vitra'nın 2012 karo koleksiyonunda yer alan Ultra ve Intensity Ararat serileri çimento ve modern taş dokusunun hissedildiği doğal renkleriyle öne çıkıyor. Antrasit, gri, vizon ve krem renklerindeki karolar, farklı boyutlarıyla birçok mekanda kullanılabiliyor. Üzerindeki

parlak yansımalarla dikkat çeken Ultra serisi 45x90, 45x45, 60x60 ve 30x60 cm boyutlara sahip. Intensity Ararat ise yarı parlak yüzeyiyle tüm mekanlar için şık ve estetik çözümler sunuyor. www.vitra.com.tr

dereceye kadar reflektör seçenekleriyle konveksiyonel ve aktif soğutuculara sahip. Uzun ömürlü ve çevreci ürünler olan Power LED'ler, ofis ve konut gibi düşük renksel geriverime ihtiyaç duyulan alanlardan, mağaza aydınlatması gibi renksel geriverimi yüksek alanlara kadar birçok farklı mekanda kullanılabiliyor. www.prolux.com.tr

DEMRE Koleksiyon Mobilya'nın yeni yılda tasarımseverlerle paylaşacağı Demre kanepe grubu adını Antik Likya şehrinden alıyor. Zarif çizgileri, çok yer kaplamayan ince kolçak yapısı, yumuşak arka ve yan yastıklarıyla Demre, yaşam alanlarına ferah bir soluk getirmeye hazırlanıyor. Faruk Malhan imzası taşıyan ürün, özel zarif ayakları ve fonttaki gizli kapitonesi, sırt minderlerindeki ince biyeleri ve ayrı gibi görünen ancak bütünsel olan minderleriyle dikkat çekiyor. www.koleksiyon.com.tr


FASHION STUDIO Hanna Home’un temsilcisi olduğu duvar kağıdı markası Design ID'nin yeni koleksiyonu Fashion Studio, farklı renkleri ve zengin desen çeşitleriyle modayı duvarlara taşıyor. Modern, klasik ve retro gibi farklı konseptlere uygun birçok seçenek sunan Fashion Studio, zengin renk ve desen kompozisyonlarıyla yaşam alanlarına hareket katıyor. Türkiye'ye

INNOPRIME

www.hannahome.com.tr

konseptlerinin kullanıldığı birçok kaplama seçeneği sunuyor. UV'ye, kimyasallara ve mekanik etkilere karşı dayanıklılık sergileyen kaplama malzemeleriyle yaratılan zeminler aynı zamanda hijyenik ve güvenli mekanlar oluşturulmasına yardımcı oluyor, buhar geçirgen ve su geçirimsiz olmasının yanı sıra derzsiz uygulamaya da imkan veriyor. www.henkel.com.tr

HARE, ŞEMS,HAYAT AĞACI ve UŞAK Özgün desenleri ve tasarımlarıyla iddialı olan Atlas Halı'nın yeni koleksiyonu, Kunter Şekercioğlu, Oğuz Yalım, Ece Yalım, Başak Ergin, Özgür Uşaklıgil, Gamze Güven, Erdem Akan ve Boğaç Şimşir gibi pek çok başarılı tasarımcının imzasını taşıyor. Atlas Halı, Ece Yalım, Oğuz Yalım ve Feride Toprak'ın tasarladığı Hare serisinden

Hare ve Sırma, Kunter Şekercioğlu'nun tasarladığı Şems, Gamze Güven tasarımı Hayat Ağacı serisinden Bahar Beyaz ve Özgür Uşaklıgil'in tasarladığı Uşak serisinden Seher Kahve ürünleriyle evlere konuk olmaya hazırlanıyor. www.atlas-hali.com

ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 82

YENİ - ÜRÜN

Henkel tarafından dünyada ilk defa Türkiye'de tanıtılan Thomsit Inno zemin kaplama serilerinde yer alan Innoprime, iç ve dış mekanlar için yenilikçi ve estetik çözümler sunuyor. Jeanet Hönig tasarımı, ileri teknoloji epoksi ve poliüretan esaslı kaplama malzemeleriyle formüle edilen Innoprime, farklı malzeme ve tasarım

özel olarak hazırlanan koleksiyonda taş ve ahşap dokusu görünümlü desenler, pop art motifler ve mevsim renklerini yansıtan ağaç desenlerine kadar pek çok seçenek mevcut. Güneş ışığına dayanıklı ve silinebilme özelliğine sahip Fashion Studio, ev, kafe, restoran, otel ve işyerlerine kadar tüm yaşam alanlarına uygun çözümler sunuyor.

sırma

şems


MİMARİDE IŞIK KONFERANSI DÜZENLENDİ

Philips, PLD Türkiye ve YEM işbirliğiyle düzenlenen “Mimaride Işık vol.1” konferans dizisinin ilki 22 Kasım Salı günü gerçekleştirildi. Konferansta, aydınlatma tasarımı alanında beş ödüle sahip ve Essen'de konumlanan ThyssenKrupp Quarter’ın yanı sıra, Grid Shell olarak bilinen LED aydınlatma

sistemiyle adından söz ettiren Abu Dhabi’deki YAS Hotel projelerinin aydınlatma tasarımcıları konuşma yaptı. Etkinlik, ThyssenKrupp Quarter’ın aydınlatma tasarımı firması Licht Kunst Licht AG’yi temsilen projenin aydınlatma tasarımcılarından Alexander Rotsch ve Yas Hotel’in aydınlatma tasarımının sahibi Arup Aydınlatma’dan Brian Stacy’i ağırladı. www.philips.com.tr

BRAAS ÇALIŞANLARINA SERTİFİKA PROGRAMI DÜZENLİYOR

ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 84

FİRMA HABERLERİ

Braas, Maltepe Üniversitesi İnsan Hakları Araştırma ve Uygulama Merkezi ve Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü işbirliğiyle çalışanları için “İş Dünyasında Etik ve İnsan Hakları Sertifika Programı” düzenliyor. 3 Ekim 2011'de başlayan ve 18 hafta

boyuca sürmesi planlanan eğitim programını tamamlayanlar sertifika almaya hak kazanıyor. Türkiye'de ilk kez gerçekleştirilen bu program çalışanların etik, insan hakları ve iş yaşamına ilişkin kavramları gözden geçirmelerine, var olan kavram haritalarını geliştirmelerine, deneyimlerini kavramlaştırmalarına yardımcı olmayı hedefliyor. www.braas.com.tr

SEREL'E MÜŞTERİ MEMNUNİYETİ YÖNETİM SİSTEMİ BELGESİ

Serel, Müşteri Memnuniyeti Yönetim Sistemi'ndeki başarısıyla sektörde adından söz ettiriyor. Müşteri memnuniyeti standardı olan TS ISO 10002:2006, kuruluşların müşterilerinin görüşlerini nasıl başarılı bir şekilde ele alabileceklerini tanımalarına, yönetmelerine ve

anlamalarına yardımcı oluyor. Müşteri Memnuniyeti Yönetim Sistemi Belgesi alan Serel, çağdaş ve özgün tasarımları, müşteri davranışlarını etüt ederek müşteri odaklı düşünmesi ve davranması, su tasarrufunda gösterdiği hassasiyet, estetik ve zarafetiyle kullanıcılarına verdiği “Yıllarca Beraber” sözünü tutmaya devam ediyor. www.eca.com.tr

Derin, ahk Interiors’ın iştirakiyle anonim ortaklığa dönüştü. Otel, hastane, ofis ve ev projelerinde ahk Interiors'ın üretim gücünü arkasına alan Derin, kurumsal yapısında ve fiziki yapılanmasında değişikliğe gitmeden, gerçekleştirdiği ortaklık sayesinde mimar ve iç

mimarların çözüm ortağı olarak daha büyük çaplı projelerde de yer alabilecek üretim potansiyeline kavuşuyor. Derin'in ortakları, ahk Interiors Yönetim Kurulu Başkanı Haldun Kilit ve Derin Sarıyer, dünyanın tasarım odaklı mobilya platformlarında hem temsilcilikleriyle hem de proje üretimiyle markanın etkinliğini daha da yükseltmeyi hedefliyorlar. www.derindesign.com

GAGGENAU'DAN YENİ SHOWROOM

Gaggenau'nun İstanbul Sapphire'deki yeni açılan showroom'u “Doğu ile Batı'nın Buluşması” sloganıyla kapılarını açtı. Tamamen Gaggenau cihazlarıyla donatılan, Sapphire'in 32. katındaki showroom, dünya mutfak kültürlerini bir araya getirirken firmayı da en iyi şekilde temsil ediyor.

Yeni showroom özel bir etkinlik kapsamında, BSH İcra Kurulu üyesi Jean Dufor, BSH Türkiye Satıştan Sorumlu İcra Kurulu üyesi Ronald Grünberg ve Gaggenau Dünya Başkanı Sven Schnee’nin ev sahipliğinde ve uluslararası medya temsilcilerinin katılımıyla açıldı. www.gaggenau.com

SCHINDLER TÜRKİYE'YE YENİ GENEL MÜDÜR Schindler İtalya’da teknik ve saha destek direktörü olan Gaetano Conca, Kuzey Afrika ve Yakın Doğu (NAFNE)’dan sorumlu bölge başkanlığına ve Schindler Türkiye Genel Müdürlüğü'ne atandı. İspanyol Orona’nın genel müdürlüğünü yapan Conca, Schindler’in firmayı satın almasıyla uzun

yıllar burada çalıştı. Daha sonra bölge müdürlüğüne terfi eden Conca, en son Schindler İtalya’da teknik ve saha destek direktörü olarak çalışıyordu. İş hayatına Snamprogetti Spa’da teknik iletişim asistanı olarak başlayan Gaetano Conca, Aice Srl’de Teknik Müdür, Rurmec Spa’da Genel Müdür Yardımcısı ve İspanyol asansör firması Orona’da Genel Müdür olarak görev yaptı. www.schindler.com

LEGRAND'DAN TÜRKÇE E-KATALOG

PAGEV’DEN VİKO’YA ÖDÜL

Viko, PAGEV tarafından bu yıl sekizincisi düzenlenen Plastik Teknolojileri ve Tasarım Ödülleri Yarışması'nın Çevre ve Enerji kategorisinde birincilik ödülüne layık görüldü. Önceki yıllarda Thea, Neva, Novella Capsence ve sayaç ile ürün kategorisinde dördüncü

DERİN VE AHK INTERIORS İŞBİRLİĞİ

kez birincilik ödülü kazanan Viko, bu yıl yarışmaya Çevre ve Enerji kategorisinde “Termoset Hammadde İşleme Sistemlerinde Yenilikler” projesiyle katıldı. Yarışmada bu sene tüm kategorilerde birincilik ödülü alan tek firma olan Viko'ya ödülü, 21. Uluslararası İstanbul Plastik Endüstrisi Fuarı'nda düzenlenen törenle verildi. www.viko.com.tr

Elektrik profesyonellerinin ihtiyaç duyabileceği tüm bilgilerin detaylı olarak yer aldığı Legrand Grup e-katalog Türkçe olarak hazırlandı. Her ürüne ve ürünün dahil olduğu seriye ait teknik bilgiler, fiyat, ağırlık, hacim, ambalaj adedi gibi bilgilerin yer aldığı katalogda aynı zamanda ürünlerin TSE

belgeleri, kullanma kılavuzları ve teknik dokümanlar da bulunuyor. Legrand e-kataloğun fiyatlar bölümü, fiyatlar değiştikçe güncelleniyor ve böylelikle bir e-fiyat listesi görevini de üstleniyor. Ayrıntılı bilgilerin yer aldığı “Bina Elektrik ve Dijital Altyapıları için Ürün ve Sistemler 2011-2012 Kataloğu’’na www. legrandgroup.com.tr web sitesinden ulaşılabiliyor. www.legrand.com.tr


uygulama - seraMİK - KOCAELİ ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 86

doğala özdeş Yenilikçi ürünleriyle mimarların tercihi olan Kalebodur’un ürettiği doğal taş görünümlü Kalestone seramik kaplama, Vehbi Koç Vakfı Ford Otosan Sosyal Yaşam Merkezi’nde kullanıldı. TeCe Mimarlık'tan Tülin Hadi ve Cem İlhan tarafından projelendirilerek hem Kocaeli halkı hem de Ford Otosan çalışanlarının kullanımı için inşa edilen Vehbi Koç Vakfı Ford Otosan Sosyal Yaşam Merkezi, Kalebodur’un Kalestone ürünü ile farklı bir görünüme kavuştu. İç mekanda, dış mekanın sürekliliğini sağlamak amacıyla kullanılan 30x60 cm boyutlarındaki, koyu gri renkli Kalestone, Yaşam Merkezi’nin zeminlerinde ve ıslak hacimlerin düşey yüzeylerinde taş kesme düzeninde uygulandı. Strüktürlü yüzeyi ve boyutuyla süreklilik ve doğal bir his yaratan Kalestone, aynı zamanda porselen yapısıyla

tesisin yoğunluğundan kaynaklanan dayanıklılık ve bakım sorunlarına da çözüm getirdi. Konuyla ilgili açıklama yapan Kalebodur Marka Müdürü Bahadır Borand, “Kalestone, porselen seramik olmasına rağmen, twinpress tekniği ile üretildiği için kendisini tekrar etmeyen yüzeyi ve renkleri sayesinde doğal malzemeye oldukça yakın bir görünüm sergiliyor. Ürüne hakim olan doğallık, Vehbi Koç Vakfı Ford Otosan Sosyal Yaşam Merkezi’nin genelinde kullanılan tuğla, ahşap, bakır gibi doğal malzemelere son derece uyum sağlayarak Kalestone’un tercih edilme nedeni oldu” dedi. Gölcük'te Ford Otosan arazisine komşu olan parselde yer alan Vehbi Koç Vakfı Ford Otosan Kültür ve Yaşam Merkezi, spor salonu, fitness salonları, 180 kişilik konferans

salonu, hobi atölyeleri, sergi salonu, kafeterya, gözlem kulesi ve açık spor alanlarını içeriyor. Arazideki büyümüş ağaçların korunması, olabildiğince geniş yeşil alan bırakılması, yapının tabiatla ahengi projede önemli çıkış noktaları olduğunu ileten yapının mimarı Tülin Hadi ise “Bu kararlar, malzeme seçimlerini, tuğla, ahşap ve bakırın kullanımını yönlendirdi. Tabiatta rastlanabilecek, benzerlik ve değişkenliğin yarattığı türden dokular elde edilmeye çalışıldı. Örneğin, cephedeki tuğlalar ileri geri yerleştirilerek uygulandı ya da konferans salonunun kaplamaları inceli kalınlı döşendi. Bu durum, Yaşam Merkezi’nin tasarımcıları tarafından “düzensizliklerin düzeni” olarak tanımladı. Zeminin yumuşaklığı bodrum kat yapılmasına izin vermeyip, genelde bodrumlarda halledilen birçok meselenin çatılara taşınması gerektirdi.” dedi.


uygulama - seraMİK - KOCAELİ

87 XXI - ARALIK 11 / OCAK 12


uygulama - mekanİk Sİstem - Muğla ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 88

güvenlİ dolaŞım Milas Bodrum Havalimanı Dış Hatlar Terminali'nde Kone'nin MonoSpace asansör, TravelMaster yürüyen merdiven ve panoramik MonoSpace ürünleri kullanılıyor. Astaldi S.p.A Türkiye tarafından 600 dönümlük alanda inşa edilen Milas Bodrum Havalimanı Dış Hatlar Terminali'nin, 95.000 m2 terminal binası, 38.000 m2 otopark ve 102.000 m2 apron alanıyla dünyanın en modern havalimanlarından biri olması hedefleniyor. Yılda yaklaşık beş milyon yolcuyu ağırlayacak olan terminal binasında 28 adet 13 ve 21 kişilik makine dairesiz Kone MonoSpace asansör ile 18 adet Kone TravelMaster yürüyen merdiven tesis edilecek, projede kullanılacak asansörlerin beş adedi ise panoramik MonoSpace olacak.Kaldırma ünitesini asansör kuyusunun içine yerleştirerek

tasarlanan MonoSpace, fazladan alan gerektiren makine dairesi ihtiyacını da ortadan kaldırıyor. MonoSpace ile başlayan makine dairesiz asansör kullanımı dünyada hızla artarken bu konuda öncü olan Kone, yeni çözümler geliştirerek, lüks ve yüksek katlı binalar için kullanılan asansörlerde de aynı teknolojiyi kullanıyor. MonoSpace geleneksel asansörlere göre %50-70 enerji tasarrufu sağlarken yağ ihtiyacı olmadığından sızmalara karşı önlem gerektirmiyor. Makine dairesiz asansör kullanılan yapıların çatılarında biçimsiz çıkıntılara gerek kalmıyor, böylece şehrin siluetinin bozulmasını da engelliyor. Makine dairesini binanın çatısından alıp asansör kuyusunun içine yerleştirmek binanın “beşinci cephe”sini, yani çatısını boş bırakarak özgürleştiriyor. Böylelikle çatı, makine dairesinden öte,

daha farklı amaçlarla kullanılabilecek hale geliyor. Hafifliği nedeniyle bina statiğine yük getirmeyen MonoSpace asansör, motorun düşük devirli olması ve redüksiyon dişlisine ihtiyaç duymaması, EcoDisc®’i son derece sağlam ve basit bir hale getirirken, yumuşak ve güvenilir bir seyir konforu sağlıyor. Ekonomik enerji kullanımı, kolayca geri dönüşebilen çevre dostu malzemelerle üretilmesi, hem satın alanlar hem de kullanıcılar açısından çevreye katkıda bulunmaları anlamını da taşıyor. Çok sayıda insanın taşınması için Kone yürüyen merdivenleri en güvenilir seçenekleri sunarken TravelMaster, ticari ortamlarda kullanılmak üzere özel olarak tasarlandı. İnsan akışını en üst düzeye çıkaracak verim ve kullanım rahatlığı sağlayan ürün sarsıntısız çalışıyor.


yapı - anaokulu - sarreguemines ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 90

fotoğraflar: Paul Le Quernec, Michel Grasso

ANA KUCAĞI Paul Le Quernec ve Michel Grasso tasarımı Sarreguemines Anaokulu, çocukların mekanı algılayışları göz önünde bulundurularak tasarlandı. Paul Le Quernec

Fransa'nın Sarreguemines şehrinde, bir sanayi bölgesinin tam ortasında, tamamen boş bir parsel üzerine inşa ettik bu kreş projesini. Binayı, hemen hemen hiçbir kısıtlamaya tabi tutulmadığımız için, işverenimizin açık fikirliliği dışında hiçbir sınırlaması olmayan bir düşünce özgürlüğüyle tasarladık. Projenin yaratılışında tek bir ana fikir vardı: Çocukların güvenliği ve ebeveynlerin gönül rahatlığı. Çocuklara olabildiğince iyi göz kulak olabilmek için en verimli çözümü arayarak, tamamen saydam bir merkezi mekandan dağıtımı yapılan üniteler elde ettik. Binanın yuvarlak hatlı görüntüsü de bu sistemden kaynaklanıyor. Doğrusal değil

dairesel bir organizasyon üzerinde çalışmak için kartezyen koordinat sistemi yerine kutupsal koordinat sistemi kullanarak, yarıçapı belirsiz bir daireyi 13 eşit parçaya böldük. Bu bölümlerden her birine kreşin temel ünitelerinden birini yerleştirdik (giriş, psikomotor aktiviteler, bebek ünitesi, oyun alanı gibi). Bu işlevsel bölümlerin girişlerini binanın merkezine doğru yönlendirerek her bir mekanın, binanın tüm alanını kapsayan ve ölü açısı olmayan bir göz erimine sahip olmasını sağladık. Bu kuralları koyduktan sonra, 13 kesimden her birini şartnamede istenen alanlarla doldurduk. Böylece dairenin yarıçapları arasındaki açılar eşit olsa bile ünitelerin alanları değişken olduğu için binanın planı genel anlamda homojen olmayan bir şekil alarak, taç yapraklarından her biri farklı boyutlara sahip bir çiçeğe

benzemiş oldu. Binanın tasarımında koyduğumuz bu kurallar, planın ve cephelerin “kendiliğinden” ortaya çıkmasını sağladı. Kulağa garip gelse de binanın organik biçimini bizim değil binanın kendisinin çizdiğini söyleyebiliriz. Çocuklara ayrılan üniteleri dairenin güney yarısına, teknik ve idari üniteleri ise kuzey yarısına yerleştirdik. Normalde bu tip binaları çevreleyen basit tel çitler kullanmaktansa, bahçelere iç avlu izlenimi vererek emniyet hissini güçlendiren bir duvar tasarladık. Binanın girişini, bir çocuğun postaneye paket bırakır gibi kreşe bırakılmaması gerektiğini göz önünde bulundurarak çizdik. Giriş kapısına siper olan huni şeklindeki tonoz da işte bu fikirden doğdu. Binaya adım


ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 92

yapı - anaokulu - sarreguemines

proje adı: Sarreguemines Anaokulu proje yeri: Sarreguemines / Fransa müşteri: Communauté d’Agglomération de Sarreguemines Confluences proje tipi: Kamu yapısı arsa alanı: 4.400 m2 inşaat alanı: 1.350 m2 inşaat tarihi: Ağustos 2009 - Haziran 2011 mimarlar: Paul Le Quernec, Michel Grasso inşaat mühendisi: HN ingénierie tesisat mühendisi: Jost çevre mühendisi: Liermann akustik danışman: Ingemansson mutfak danışmanı: Ecotral

atarken bir “nüfuz etme süreci” yaratan ve çocuklara uyum sürecinde yardımcı olan bu “misafirperver” tonozun amacı; çocuklara ve ebeveynlere dinginlik ve güven duygusunu telkin etmek. Cephelerden dış mekanlara doğru uzanarak pencereleri çevreleyen ve “kutu” olarak adlandırdığımız modüllerse binanın ölçeğine dair bir göz yanılgısı yaratmak için titizlikle çizildi. Çocukların algılama biçimlerini incelediğimizde 1000 m2'lik bir binanın şekli ne olursa olsun bir çocuk için devasa görüneceğini anladık. Bu yüzden binayı bambu ağaçlarının arkasına saklayıp her biri farklı ebatlarda olan modülleri görünür kıldık. Sonuç olarak kreşe gelen çocuklar, kocaman bir binayla karşı karşıya kalmak yerine, bir bambu ormanının arasından baş gösteren küçük evler görüyorlar. Bu “kutu”lar, çocukların güvenle kullanabileceği,

yağmurdan korunan küçük verandalar sunmakla beraber, güneş ışınlarının yaz mevsiminde filtre edilmesini kış mevsimindeyse binanın içine kadar nüfuz etmesini mümkün kılıyor. Çocuk ölçeğinde bir bina tasarlamak istediğimiz için iç mekanlarda asma tavanları Fransa standartlarında kabul görecek en alçak seviye olan 2.1 metreye yerleştirip bu seviyeyi referans alarak olabildiğince sevecen ve koruyucu mekanlar yaratmaya çalıştık. Bu alçak tavanların sebep olabileceği baskı ve sıkıntı duygusunu ortadan kaldırmak içinse yüksekliği 4.5 metreye varan ve günışığını tavandan dolaylı olarak içeri alan açıklıklarla ikincil bir aydınlatma sistemi türettik. Bu doğal aydınlatma sistemi, değişik işlevleri olan üniteleri birbirinden ayırt etmeyi kolaylaştırıp aynı zamanda binaya mekansal zenginlik katıyor.


proje - İç mekan ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 94

tavandakİ baloncuk 12. Venedik Mimarlık Bienali'ndeki Sırbistan Pavyonu için 4of7 Architecture tarafından tasarlanan PingPong projesinin anafikri sergi boyunca kendiliğinden oluşan kullanım değişiklikleri için mimari yöntemler bulma üzerine şekillendi. Projede, yalnızca bir spor değil, farklı çevrelerle tanışma ve sosyalleşmenin de resmi olmayan bir yolu olarak tanımlanan masa tenisinin oynanabileceği bir oda tasarlandı. İlk aşamada masalar, raketler ve toplar sergi alanında kullanılabilmeleri için hazırlandı. İçi boş 130.000 plastik toptan yapılan yeni tavan strüktürü, sergi ziyaretçilerini masa tenisiyle buluşturmak için tasarlandı. Ziyaretçilerin bu ilginç yapı altında tenis oynarken aynı zamanda tavanın geometrik özellikleri sayesinde farklı mekansal organizasyonları da deneyimlemeleri sağlandı. İnsanları

oyuna davet edici olmasının yanı sıra proje güçlü bir temele de dayanıyor. Tasarımcılar kullanıcı ihtiyaçlarına göre şekillenebilen esnek mimariyi deneyimleme arzusuyla bu projeyi gerçekleştirdiler. Galerinin iç mekanı, tavan strüktürünün konumlandırılmasıyla farklı bir görünüme kavuştu. Tasarımın amacıyla örtüşen bu durum tekdüze bir oda algısı yerine tavan yapısını farklılaştırarak çok merkezli mekansal bir organizasyon yaratılmasını sağladı. Tavanda yer alan 21 adet hücrenin geometrisi, farklı aktivitelerin desteğindeki mekansal sınırları tanımlıyor. Parçalar bir kere birleştirildiğinde kolaylıkla birbirlerinden ayrılamıyor. İnşa edilmiş duvarlar ve tavan, mekanın anatomisini tanımlıyor; böylece

herhangi bir uyarlama köklü bir değişikliğe neden olacağından güçlü bir müdahale gerektiriyor. Tasarımcılar, oyunun doğasını oynandığı alanla birleştirmenin, mekan ile kullanıcılar arasındaki ilişkide olumlu bir etki yaratacağını düşündü. Tasarımda dikkat edilen konulardan biri de mekanı parçalara ayırarak bu mekanda yer alan bütünü, insan hareketlerinin niteliğiyle bağlantılı olarak düzenlemekti. Bu durumun zaman içinde insan hareketleri ve çevresi arasında biçimlendirici ve geliştirici bir hal almasını sağlayabileceği kurgulandı. Projenin bir diğer çıkış noktası ise bu çalışmada gerçekleştirilen herhangi bir mekansal düzenlemenin daha sonraki tasarımlar için fikir verici olabileceği düşüncesi.


proje - 襤癟 mekan ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 96

proje ad覺: PingPong tasar覺m ekibi: 4of7 (Milutin Cerovic, Ivana Damjanovic, Stanislava Predojevic, Djordje Stojanovic) montaj ekibi: Milica Vujovic, Ksenija Radovanovic, Dimitrije Radosavljevic, Milica Golic, Ivana Bajceta, Milica Lambrin alan: 220 m2


ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 98

REFERANS PROJE - ASMA TAVAN VE BÖLME PANEL SİSTEMLERİ

ASPEN 1989 yılından beri modern mimarinin gereklilikleri olan malzeme ve uygulama yöntemlerini sunan Aspen Yapı ve Zemin, başarılı uygulamalarıyla sektördeki uzman marka konumunu güçlendiriyor. “Mekanı oluşturan tüm boyutlara en kaliteli çözümleri sunma” felsefesinin arkasında duran, bu sayede tavan ve zemin ürünleriyle mekanın alt ve üst yapılarını biçimlendirirken estetik ve işlevselliğin ön planda olduğu bölme duvar sistemleriyle, yapılardaki yaşam kalitesini en üst düzeye çıkarıyor. Firmanın, en sade haliyle asma tavan, bölme duvar ve zemin sistemleri olarak üç başlık altında toplanan ürünleri, sınırsız ürün alternatifiyle her türden ihtiyaç ve beklentiye cevap vermeyi amaçlıyor. Dünya yapı sektörünün dev markalarıyla yapmış olduğu temsilcilik anlaşmalarından beslenen bu ürün yelpazesi, müşterilere yüzlerce farklı kombinasyon oluşturma olanağı sunuyor. Aspen Yapı ve Zemin Sistemleri'nin ilke olarak benimsediği kalite, istikrar, teknoloji ve yenilik anlayışı, hedef kitlelerin zihninde konumlanmasında etkili rol oynuyor. www.aspen.com.tr • Doğan Holding, İstanbul, 2011 • Galleria AVM, İstanbul, 2011 (altta sağda)

• Haydar Aliyev Kültür Merkezi, Azerbaycan, 2011 • Nish İstanbul, İstanbul, 2011 (altta solda)

• Ora AVM, İstanbul, 2011 • Pelican Mall, İstanbul, 2011 • Savunma Bakanlığı, Amsterdam, 2011 • Tekfen Ofis, İstanbul, 2011 • Tepe Prime Business Residence Avenue, Ankara, 2011 • Trump Towers, İstanbul, 2011 • Vakıfbank, İstanbul, 2011 • Bank Asya, İstanbul, 2010 • Gama Güç Sistemleri, Ankara, 2010 • İzmir Ekonomi Üniversitesi, İzmir, 2010 (en üstte)


ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 100

REFERANS PROJE - ASMA TAVAN VE BÖLME PANEL SİSTEMLERİ

DEKA Firma, yurtiçi ve yurtdışında özellikle hastane, konut, otel ve ofis gibi proje uygulamalarıyla 34 yıllık bir tecrübeye sahip. 1997 senesinde Ankara’da demonte bölme duvar sistemlerinde Orta Doğu Bölgesi'nin lider imalatçılarından biri olmak adına açtığı üretim tesisinde aylık üretim kapasitesi 5000 m2 olan Deka, bölme duvarda modern, estetik ve çözümsel ürünlerini kullanıcılara sunuyor. 4000 m2'lik ahşap işleme fabrikasında 55 personeliyle kapı, gardrop, mutfak dolabı, ahşap duvar panoları ve diğer birçok projeye özel sabit ahşap üretimiyle uzman bir çözüm ortağı oluyor. Ayrıca 12 yıldır Türkiye temsilciliğini üstlendiği Espero firmasının hareketli bölme duvar sistemleri, Deka'nın otel ve kongre merkezleri üzerine yapılan referansları arasında yer alıyor. Firma, 2006 yılında Deka-Türkiye’nin desteğiyle Dubai'de açtığı ofisin yanı sıra 2009 yılında da Deka Katar ofisiyle hizmet vermeye devam ediyor. www.dekaas.com.tr • Akkim Kimya, Yalova, 2011 • Arpas Kuyumculuk, İstanbul, 2011 • Atletizm Federasyonu, Ankara, 2011 • Bayındırlık Bakanlığı, Ankara, 2011 • Dönmez Debriyaj, İzmir, 2011 • İstanbul Adliye Sarayı, İstanbul, 2011 (en altta solda)

• Le Meridien, İstanbul, 2011 • Logipark, İstanbul, 2011 • Medipol Üniversitesi, İstanbul, 2011 • Novabaran, İstanbul, 2011 • Pasaport Şube Müdürlüğü, Ankara, 2011 • Yenigün İnşaat Genel Müdürlüğü, Ankara, 2011 (en üstte) • Glaxo Smith Kline, İstanbul, 2010 • Anayasa Mahkemesi, Ankara, 2008 • Esenboğa Havalimanı, Ankara, 2008


Proje ADI: SERT HOLDİNG ÜRÜN: DEKA ELEGAN

ŞIKLIĞIN EN ŞEFFAF HALİ...

Boyacıköy Yokuşu Sokak, Keleşoğlu Apt No: 13/1 Baltalimanı, 34365 İstanbul, Türkiye

T: +90 212 287 0 444 F: +90 212 287 0 446

www.dekaas.com.tr www.dekainteriors.com


ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 102

REFERANS PROJE - ASMA TAVAN VE BÖLME PANEL SİSTEMLERİ

DURLUM durlum GmbH asma tavan, aydınlatma ve gün ışığı sistemlerinin üretiminde uzmanlaşmış bir aile şirketi olarak 1967 yılında kuruldu. Bugüne kadar mimarların, iç mimarların, tasarımcıların ve inşaat şirketlerinin başarılı bir çözüm ortağı oldu. Yılların tecrübesi ve üstün know-how'u sayesinde bireysel ve modern ihtiyaç ve taleplere kompleks sistemlerle çözüm üretiyor. Yenilikçi bir şirket olarak kalite ve çevrecilik yönetim sistemi anlamında da ISO 9001:2008 ve ISO 14001:2004 sertifikalarına sahip olan durlum, her zaman en son teknolojiyle çalışıyor. Uzun yıllardır hem iç hem dış mekanlarda LED sistemleri ve doğal ışık uygulamaları konusunda da faaliyet göstermeye devam ediyor. Havaalanları, alışveriş merkezleri, tren istasyonları, metrolar ve kamu alanları için üretilen proje çözümlerinin yanı sıra ofis binası, müze, okul, üniversite, hastane, otel, kültür merkezi ve özel villalar için de aydınlatma çözümleri sunuyor. Estetik ve fonksiyonelliğe önem veren durlum'un geniş ürün yelpazesi yüksek kaliteli metal, petek, genişletilmiş, ısıtma-soğutmalı tavanlarla ada tavanlar, ışık tavanları, aydınlatma, ışık ve gün ışığı sistemlerinden oluşuyor. www.durlum.com.tr • Dernegül Metro İstasyonu, Bakü/ Azerbaycan, 2011 • Technorama Winterthur, Winterthur/ İsviçre, 2011 (en altta sağda) • Zeilgalerie Essence Shop, Frankfurt/ Almanya, 2011 (ortada sağda) • Delhi Indira Gandhi Havaalanı, Delhi, 2010 • Gerngross City Center, Viyana/ Avusturya, 2010 (en altta solda) • JTI Yönetim Binası, Almaata/ Kazakistan, 2010 • S+B Baumanagement AG, Pratteln/ İsviçre, 2010 (ortada solda) • Albert Ludwigs Üniversitesi, Freiburg/ Almanya, 2009 (en üstte) • Sheraton Hotel, İstanbul, 2009 • Sheremetyevo Havaalanı, Moskova/ Rusya, 2009 • Amerikan Hastanesi, İstanbul, 2007 • Changi Havaalanı-Terminal 3, Singapur, 2007 • Radisson SAS Hotel, Berlin, 2007 • Adnan Menderes Havaalanı, İzmir, 2006 • Hamburg Havalimanı-Terminal 1, Hamburg/Almanya, 2005 (ortada)


ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 104

REFERANS PROJE - ASMA TAVAN VE BÖLME PANEL SİSTEMLERİ

ERSA Çağdaş çalışma hayatının en önemli unsurları arasında yer alan verimliliğe motivasyonla ulaşılabileceğine inanan Ersa; işlevsel, pratik, ergonomik ve kişiselleştirilebilen tasarımlarla, çalışanların ofis ortamındaki mutluluğunu artırmayı hedefliyor. Ürünlerini, doğal malzemeler, aydınlatma üniteleri, teknoloji ürünlerini entegre eden parçalar gibi, kullanıcılara kendini iyi hissettiren küçük ayrıntılarla destekliyor. Renkli, kimi zaman neşeli tasarımlarıyla, çalışma ortamının enerjisini yükseltiyor. Tasarımlarının odağına insanı koyan Ersa, modern çalışma ortamına rahatlık ve değer katan, pratik, kullanıcı dostu ürünler üretiyor. Çevre ve insan sağlığıyla dost hammadde ve aksesuarlar kullanarak ergonomik, sıhhi, kullanıcıyı daha az yoran, geri dönüşümü mümkün mobilyalar tasarlıyor. Kendi tasarımlarını yaratan Ersa; Aykut Erol, Ece Selamoğlu Yalım, Murat Erciyas, Oğuz Yalım, Sezgin Akan, Tamer Nakışçı, Yalın Tan gibi Türk, Claudio Bellini, Paola De Francesco, João Ramos Silva gibi uluslararası tasarımcılarla çalışıyor. Ersa’nın, Ece ve Oğuz Yalım tarafından tasarlanan Frame adlı yönetici masa takımı, “Design Turkey 2010” kapsamında “Üstün Tasarım”, Twins adlı koltuk ise “İyi Tasarım” ödüllerinin sahibi oldu. Twins ayrıca dünya çapındaki en önemli tasarım ödüllerden “Red Dot”a layık görüldü. www.ersaofis.com.tr • Al Diyar Investment Co., Kuveyt • Aselsan, Ankara • Bank PHB, Nijerya • Ryada Capital, Kuveyt


ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 106

REFERANS PROJE - ASMA TAVAN VE BÖLME PANEL SİSTEMLERİ

TRIMLINE 1997 yılında mimarlık hizmetleri amacıyla kurulan ve TRIMline markası altında modüler bölme duvar sistemleri üretimine odaklanan şirket, ürün geliştirme, tasarım, üretim ve montaj ile hizmet vermeye başladı. Bugün gelinen noktada, ahşap üretim tesisi yatırımıyla beraber özel kurumsal projeler, akustik malzeme çözümleri ve butik ofis mobilyaları konusunda sektördeki lider kuruluşlar arasında yerini aldı. Tüm bina projelerinde, tasarımcılar artık bölme duvar ve asma tavan sistemlerini, üç boyutlu bir kavram olarak tasarımlarının vazgeçilmez bir parçası kabul ediyor. Firmanın sunduğu sistemler; basit ve hızlı montaj - demontaj kolaylığıyla limitsiz tasarımların önünü açıyor. Kullanıcılara sunulan TRIMline Omega, TRIMline Snap, Straehle 2000 / 2300, 3400, TRIMline Akustik, TRIMline Kapı ve Nüsing Hareketli Bölme Duvar Sistemleri ile oluşturulan klasik ve ekonomik bölme duvarlar, derzli ve klipsli bölme duvarlar, strüktürel yapışma camlı bölme sistemleri, düşey profilsiz tek camlı bölme duvarlar, akustik ahşap asma tavan sistemleri duvar kaplamaları ve hareketli kayar katlanır bölme duvar sistemleriyle mekanlarda sonsuz tasarım seçenekleri oluşturulabiliyor. www.trimline.com.tr • Balıkesir Sanayi Odası, Balıkesir, 2011 • Borusan Enerji, İstanbul, 2011 • Ecole Des Etoiles, Brüksel, 2011 • General Electric Health Care, İstanbul, 2011 • Gürcistan Adalet Sarayı, Batum, 2011 • Nycomed İlaç, İstanbul, 2011 • OMV HQ, Erbil, 2011 • Özyeğin Üniversitesi, İstanbul, 2011 • Price Waterhouse Coopers HQ, Astana, 2011 • Schneider Electric, İstanbul, 2011 • TEB Genel Müdürlüğü, İstanbul, 2011 • Ucell HQ, Taşkent, 2011 • Yurtbay Seramik, İstanbul, 2011 • Akbank Operasyon Merkezi, Kocaeli, 2010 • Media Center, Abu Dhabi, 2010


aralık 11 - ocak 12 Ajandası 1 Aralık

İstanbul Konferansları: İstanbul'da Sıraevler Modellemesi ve “Akaretler”

İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, kente ilişkin tarih, arkeoloji, tarihi topoğrafya, sanat tarihi gibi konularda, alanlarında

Pera Müzesi, Beyoğlu, İstanbul

www.peramuzesi.org.tr

Haliç Kongre Merkezi, İstanbul

www.topluulasimhaftasi.com/fuar

ODTÜ Mimarlık Fakültesi, Ankara

metu.harch.symposium@gmail.com

ÇEKÜL Evi, Beyoğlu, İstanbul

www.cekulvakfi.org.tr

Bilgi Üniversitesi Santral Kampüsü, Eyüp, İstanbul

www.bilgi.edu.tr

TMMOB Mimarlar Odası Diyarbakır Şubesi, Diyarbakır

www.dimod.org.tr

ODTÜ Mimarlık Fakültesi, Ankara

www.metudelft.net/comparch/home

Yıldız Teknik Üniversitesi, Beşiktaş, İstanbul

cevretasarimkongresi@gmail.com

Mimarlar Odası Büyükkent Şubesi, Karaköy, İstanbul

www.mimarist.org

İTÜ Mimarlık Fakültesi, Beyoğlu, İstanbul

www.mim.itu.edu.tr

uzman araştırmacılar tarafından gerçekleştirilen "İstanbul Konferansları" dizisine devam ediyor.

1 - 2 Aralık

Transist 2011 Ulaşım Sempozyumu ve Sergisi

Toplu ulaşım kültür ve bilincinin yaygınlaştırılarak geliştirilmesi amacıyla gerçekleştirilen etkinlik, ulaşım sektöründe otorite olan kurum ve kuruluş temsilcilerini bir araya getiriyor.

1 - 2 Aralık

1 Aralık - 1 Ocak

ODTÜ Mimarlık Tarihi Lisansüstü Araştırmaları Sempozyumu - VII

ODTÜ Mimarlık Fakültesi Mimarlık Tarihi Programı tarafından

Kendini Koruyan Kentler Sergileri: Gaziantep

Sergi, Gaziantep kentinin dönüşümünü ÇEKÜL ve Gaziantep

gerçekleştirilen sempozyumun teması “Mekanlar/Zamanlar/ İnsanlar: Kent ve Mimarlık Tarihi” olarak belirlendi.

Büyükşehir Belediyesi arşivindeki fotoğraflarla gözler önüne seriyor.

2 Aralık

Küreselleşme ve İstanbul Semineri

Etkinlikte “Endüstri Sonrası Dönemin Tasarım ve Üretim Sistemleri” ve “İstanbul'un Sanayi Örgütlenmesi” konularındaki seminerlerin ardından Prof. Dr. Çağlar Keyder konuşmacı olarak yer alıyor.

2 - 3 Aralık

6 - 9 Aralık

8 - 9 Aralık

Diyarbakır Mimarlık ve Kent Sempozyumu 2011

Sempozyum, “Sürdürülebilir Kentsel Kimlik” ana temasıyla

Parametrik Tasarım Çalıştayı: Işıkla Tasarım

Eğitim aktivitelerini bilimsel araştırmaya destek olarak ele alan

Çevre - Tasarım Kongresi

Kongrede, çevre sistemleri bir bütün içinde ve birbirleriyle

düzenleniyor.

program, eğitimi yaparak öğrenme yoluyla kurguluyor.

ilişkili olarak ele alınarak doğal, yapılaşmış ve sosyal çevre ile tasarımın ilişkisi tartışılıyor.

ajanda

9 - 10 Aralık

“Zeki Sayar ve Arkitekt: Tasarlamak. Örgütlemek. Belgelemek” Sempozyumu

Mimarlar Odası Anma Programı'nın 2010 - 2012 dönemi için seçtiği mimar Zeki Sayar ve başyapıtı Arkitekt dergisi hakkında düzenlenecek sempozyum, “Bir Dergi Yapmak!” başlıklı bölümle sona eriyor.

14 Aralık (son başvuru)

MimED 2011 Mimarlık Öğrencileri Proje Ödülleri

Mimarlık Eğitimi Derneği tarafından bu sene 10.'su gerçekleştirilecek olan yarışma, mimarlık lisans programlarına

ARALIK 11 / OCAK 12 - XXI 108

kayıtlı öğrencilerin “2010-2011 güz” ve “2010-2011 bahar” yarıyıllarını kapsıyor.

15 Aralık - 28 Ocak

19 Aralık

4 Ocak (son başvuru)

Modern Fin Tasarımının Tarihine Bir Bakış - Bir Yaşam Şekli: Marimekko

Modern Fin tasarımı hakkında gerçekleştirilecek sempozyuma

Doğu Yolculuğunun 100. Yılında Le Corbusier

Le Corbusier'nin Doğu yolculuğu ve İstanbul'a gelişinin 100.

InnovDesign 2012

Yarışmanın genel konusu olarak Türkiye'nin içmimarlık

konuşmacı olarak Eero Holstila, Antti Pitkänen, Prof. Dr. Özlem

Milli Reasürans Sanat Galerisi, www.millireasuranssanatgalerisi.com Şişli, İstanbul

Er, Fulden Topaloğlu ve Erja Hirvi katılıyor.

yılı dolayısıyla AKSAM tarafından iki toplantı düzenleniyor.

bölümünde okuyan öğrencileri tarafından turizm tesislerinin

MSGSÜ, Sedad Hakkı Eldem Oditoryumu, Fındıklı, İstanbul

www.msgsu.edu.tr

Antalya İçmimarlar Odası, Antalya

www.icmimarlarodasi.org.tr

Cenevre, İsviçre

wsec.ch

Londra, İngiltere

www.google.com/landing/ photographyprize

mekanlarından herhangi bir bölümünün tasarımı düşünüldü.

10 - 12 Ocak

Dünya Sürdürülebilir Enerji Konferansı

Konferans dahilinde katılımcıların çalışma gruplarıyla birlikte sürdürülebilir enerji uygulama sürecine katkıda bulunmaları bekleniyor.

31 Ocak (son başvuru)

Google Fotoğraf Yarışması

Öğrencilerin katılımına açık olan fotoğraf yarışmasında 10 farklı kategori bulunuyor.


Profile for XXI

xxi aralik 2011/ocak 2012  

xxi mimarlik tasarim ve mekan dergisi

xxi aralik 2011/ocak 2012  

xxi mimarlik tasarim ve mekan dergisi

Profile for xxi_dergi
Advertisement