Issuu on Google+

KARA fanzin

subat2017 // NO.3


BİZ KİMİZ?

ÜRET & PAYLAŞ mottosu ile 2012 yılında TEDÜ’ye farklı bir renk olalım diye Kültür Sanat Topluluğu’nu oluşturduk. 2016 yılına kadar birlikte gezdik tozduk, sergiler açtık, çeşitli sanat etkinliklerine ev sahipliği yaptık, etkinlikler

düzenledik

ve

aşırı

eğlenip

aşırı

doyurduk

ruhumuzu.

Fark ettik ki bunlar bize yetmemeye başladı ve yaptıklarımızı, deneyimlediklerimizi paylaşmak istedik. 2016 yılının başlarında üret-paylaş platformunu kurduk ve 2016 yılının Kasım ayında bu platformundan beslenen

Kara Fanzin’i yayın hayatına başlattık.

Ecem KAYA

Su ERTEN

Zeki Can YILMAZ

Onur Deniz AKAN

Melis Özge GAYRETLİ

Ateş Furkan AYDIN

Aysu GÜRMAN

Zeynep ÇAKIR

Deniz ALGAN

Bora AKPINAR

Dizgi - Grafik Tasarım : Melis Özge GAYRETLİ

1

Kapak Fotoğrafı : Onur Deniz AKAN / Ankara, 2016


İÇERİK EDEBİYAT Hatice ÖZ | Aysu GÜRMAN | Zeynep ÇAKIR Sema YAPRAK | Deniz ALGAN | Ataman İÇER SİNEMA Ateş Furkan AYDIN İLLÜSTRASYON & GRAFİK Gökçe Naz SOYSAL | İdil Jeyan ATALAY | Melis GAYRETLİ FOTOGRAF İdil Jeyan ATALAY | Bora AKPINAR | Aylin AŞIR 10 KELİME 10 HİKAYE *Online Etkinlik MÜZİK Ateş Furkan AYDIN ŞİİR Onur Deniz AKAN | Ecem GÖNAL | Sibel SAYYIDAN ANKARA’DA 1 MEKAN Su ERTEN KÜLTÜR-SANAT | ETKİNLİKLER Fanzin Komisyonu 2


EDEBİYAT

Deniz ALGAN

Siyah! Bir hücreyi aydınlatan ufak bir pencere gibi karanlık bir dünya. Neye yarar ki hiçbir ışık kaynağının aydınlatamadığı bir dünya? Üstü bir fanusla kapatılmış bir hayat neye yarar ki? Ve en acısı tutsak olduğumuz bir hayat. Bize ne kadar iğrenç olduğumuzu hatırlatan boktan bir dünya. Ya da boktan olan dünya değil biziz. Sadece kaçmak istiyoruz... Kürşat 20 yaşında bir üniversite öğrencisiydi. Aynı evde kalıyorduk. Nil de bizimle kalıyordu. Nil tıp öğrencisiydi, ben ve Kürşat ise jeoloji okuyorduk. Bir gün Kürşat eve, yine bizim yaşlarımızda bir adam getirdi. Adam yarı baygın gibiydi. Dayak yemişti. Nil ve ben şaşkın halde adama bakıyorduk. Kaşı fena halde kanıyordu. Kimdi bu adam? Neden bizim evdeydi? Kürşat sinirliydi. Ben hâlâ olayı anlamaya çalışıyordum. Kürşat ise hiçbir şey söylemiyordu. Nil dayanamadı ve sordu: ‘’Kürşat n’oluyor? Kim bu adam?’’ Kürşat birden ‘’Kes sesini!’’ diye bağırdı. Adamın yaşadığından bile emin değildim. Nil mutfağa gitti. Ecza dolabından morfin çıkarttı. Amacı neydi bu kızın? Kapıyı açtım. Tam çıkıyordum ki Kürşat kolumdan tuttu, beni geriye doğru çekti. Yere serildim. Kürşat konuşmaya başladı: ‘’Nereye gidiyon lan? Sen de bizimle burada kalacaksın.’’ ‘’Hadi lan! Ben neden sizinle olayım?’’ ‘’Artık hepimiz suçluyuz.’’ ‘’21 yaşındayım ve istediğim üniversitede okuyorum, ben neden suçlu olayım lan şimdi?’’ ‘’Aptalsın. Aptal!’’ Nil elini Kürşat’ın omzuna attı. O da saçmalamaya başladı; ‘’Para işini halledip gideriz bu ülkeden. Tam istediğimiz gibi bir hayatımız olur.’’ ‘’Nereye giderseniz gidin!’’ Kimseyi dinlemeden çıktım evden. Kapıyı sertçe kapattım, ne halleri varsa görsünler dedim. Boş bir sokakta amaçsızca yürüyordum. Gidecek hiçbir yerim yoktu. Cebimde sadece 20 lira vardı. Her şey güzel giderken nereden gelmişti bu kahpe adam? Neyin nesiydi? Aklımdan milyonlarca soru geçiyordu. Acaba adamı o hâle Kürşat mı getirmişti? Hata mı yapmıştım onları bırakmakla? Düşünmekten kafayı yiyecek hale gelmiştim, bir yandan da vicdan azabı çekiyordum. Düşünmekten beynim patlayacak gibiydi ya da beynimin sığlığından düşüncelerim beynimden patlayarak fırlayacaktı.(Bir önceki cümlenin başıyla benzer bir yapısı var, üzerinde düşünülecek.) Sahile doğru yürüyordum. Saatin kaç olduğunu bilmiyordum. Telefonum ve sigaram evde kalmıştı. 20 lirayla ne yapılırdı? Açık bir Tekel gördün ve oraya doğru yöneldim. Özgürlüğüne kavuşmuş bir kuş gibiydim sanki. İçeri girdim. Kararsızdım, ‘’Votka mı alsam, sigara mı?’’ diye düşünüyordum. ‘’15’lik votka alabilir miyim?’’ ‘’Saat 10’u geçti. İçki satmıyoruz.’’ ‘’O zaman 2 paket Malboro, klasik.’’ Evden çıkarken saat 7 buçuk civarıydı. Tekrar eve dönmeyi düşündüm, yapacak hiçbir şeyim yoktu. Öncelikle şu 2 paket sigarayı bitirmeliydim. Cebimden paketlerin birini çıkarttım. Jelatinini yere attım, paketi açtım, içinden bir dal aldım. Yaktım. Dumanı içime her çekişimde bir kez daha öldüm. Yürüyordum. Hava soğuktu. Tek ısıtıcım sigaranın yanan kısmıydı. Üşüyordum. Düşündüm. ***

3


Deniz ALGAN

EDEBİYAT

Kürşat ile beraber büyüdük. Kürşat küçükken insanların ona söylediklerinin tam tersini yapardı. İnsanları sevmeyen biri gibi görünürdü ama hiçbir zaman birini öldürmeyi düşünmezdi. Her şey Nil hayatımıza girdikten sonra değişti. Geçenlerde Kürşat yanıma geldi, “Bir insanı öldürsen hiç pişmanlık duyar mısın?” dedi. ‘’Hayır.’’ demiştim ama aslında hiç düşünmemiştim. Emin değildim, neden pişman olacaktım ki? Ölmekten ve öldürmekten korkmuyordum. Neden böyle aptalca sorular soruyordu? Nil, Kürşat’ı kendine çekiyordu. Artık Kürşat’ı tanıyamıyordum. İlginç olan kendime de uzaklaşmamdı. *** Eve doğru yürüyordum. Etrafta sadece sokak lambaları ve birkaç sokak köpeği vardı. Kahpe bir İstanbul gecesi. Koskoca şehirde sadece günahkarlar kalmıştı sokaklarda. Saat kaçtı bilmiyordum. Sokak köpekleri birbirlerini kovalayıp havlıyorlardı. Havlamalarından rahatsız oldum. Koşmaya başladım. Koştukça köpekler bana bakıp daha da havlıyordu. Hızlanıyordum. Evin yolunu yarılamıştım. Koştukça nefesim daralıyordu. Durdum ve kaldırımın kenarına oturdum. Bir sigara daha yaktım. Sigaram bitince yoldaki ufak su birikintisine fırlattım izmariti. Eve doğru yürümeye başladım. Evin önüne geldiğimde ışıklar yanıyordu. Merdivenlerden indim, kapıyı çaldım. 8 dakika boyunca kimseden ses çıkmadı. Hâlâ kapıda bekliyordum. Sonra Nil yüksek bir sesle ‘’Kimsin?’’ diye sordu. Sesi korkmuş ve endişeli gibiydi. ‘’Benim, Burak.’’ dedim. Kapıyı açtı. Yüzü bembeyaz olmuştu. İçeri girdim. Adam kanepenin üstündeydi. Kanepenin yanındaki sehpada morfin, iğne, bir kaç şişe daha ve pamuk vardı. Ne olmuştu ben yokken? Nil’i yatak odama çektim. Boynuna yapıştım, ‘’Ne oldu lan ben yokken?’’ diye bağırdım. Birden sert bir şekilde kapı açıldı. Kürşat, ‘’Adam öldü. Şimdi kapa çeneni de ne yapacağımızı düşün.’’ dedi. Hızlıca salondaki kanepeye gittim. Adamın arka cebinden cüzdanını aldım. Banka kartı ve birkaç kartvizit vardı. Kartın şifresini bir kağıda yazıp cüzdanın kenarına sıkıştırmıştı. Banka kartının üzerinden ismine baktım: Sicim! *** Aradan birkaç gün geçti. Almanya’da Nil’in halasının evindeydik. Adamın bütün parasını çekmiştik ve o para yol paramız olmuştu. Telefondan haberlere bakıyordum. Ve o haber: ‘’Dün saat 07:00 sularında Sirkeci yakınlarında bir erkek cesedi bulundu. Otopsi raporuna göre Sicim A.’nın kanında morfin ve kimyasal zehirler bulunuyordu. (Buraya bi’ cümle daha eklenebilir ölüm hakkında, “Ölüm sebebinin kimyasallar olması bekleniyor.” gibisinden.) Katil henüz bulunamadı.’’

© İdil Jeyan ATALAY

4


EDEBİYAT

Brokoli // Çağıl Mert KURTOĞLU

Ankara’nın ayazını ezmeye çalışırken azılarımla, üç kişilik çekyat tipi kanepem de ıslak şimdi. Devamlı mırıldanan sesler var ciğerlerimde. Bu şehirdeki ıslak denizin mevsimi tanınmıyor. Kurumak istiyorum çatlak hortumdan akacak masumiyetle. Tedavisi de kırmak bu her yanlış kaynayan nefesin. Halin yok biliyorum, ruhun halsiz bir protez. Sen de bil, sarına hürmeten bağıramayışlarımdan bu ağzıma yapışan duman. Bildikçe hızın artıyor bu keşfi namümkün ormanda. Bilmediğinden konuş bana. Yükümüz artmasın. Anlarsın parçalı dudakların ve kanlı izmaritlerin halinden. Solumda atan sessizliğin basıncından ağlıyor kulaklarım. Yoksa bu kentin yokuşları hiçbir şey. Bana masumiyetinden sarıl.

ŞİİR Özlüyor muyum hala seni? Ansızın, öyle yersiz geliyorsun ki akla Ve kavuşmak varsayımsa bize şimdi Henüz olasılıklardayım. Geceden kalmışken sen, Sağ çıkılır mı bu savaştan? Geçsem şimdi aşktan Bize benden ne kalır ki. Özlüyor muyum hala seni? Telaşlı, öyle kaçak geliyorsun ki bağra Ve tüm tedbirleri alsam dahi Henüz teslimiyetteyim. Olmazda yenikken sen, Sonsuza varılır mı bu savaştan? Geçsem şimdi senden Bize bizden ne kalır ki. Özlüyor muyum hala seni? Henüz saatimden ayrılık geçmiyorken...

5

Sibel SAYYIDAN


Sema YAPRAK

EDEBİYAT

Bir keşmekeşlik almış başını gidiyor yine “ben” durağımın üçüncü caddesinde. Sözler, şiirler, sesler dökülmüş yine. Toplamaya çalışıyorum, ama yekpare bir insan ne denli savaşabilir ki kendiyle? Destek kuvvet de gelemez , dedim ya işte, “ben” durağının “benlik” treni yalnız “ben”den geçer. Kendimle yüz yüzeyim burada, tökezleyince içim dökülmüş. İçimi dökmüşüm. Arkadan bir yanık Afgan türküsü çalıyor ve Cahit Sıtkı yarım ömrü devirmiş 35liğiyle “Desem Ki” şiirini okuyor. Ama aylardan nisan değil zaten, Cahit Sıtkının da 35’i yarım ömrü edemiyor... Bir soğukluk geliyor, ama nereden? Hangi şüphemin kapısı aralık kalmış da ürpertiyor beni ansızın? Müzik değişiyor, şüpheli şarkının şairi çalıyor, Yedi Güzel Adamların Bayazıtlardan Erdem’i “Kar Altında Hüzün Denemesi” diyor ve kar başlıyor. Dönüyorum ve dinliyorum , dünyanın en uzun hüznü yağıyor, içinde kuşlar uçuyor. Her adımım farklı bir hatıra. Geçip gitmiş , bitip yitmiş. Kim bilir kaç kere unutmayı ummuşum ya da unutmamak için en derinime gömüp ordan çıkarmayı unutmuşum. İçimi ben fena dökmüşüm. Dökük dökük şiirleri bağlayıp kaçmaya çalışmışım. İçini açmış içimi açmak için ilerde bana şiirin kadın hali: Birhan Keskin İlhan Berk’e soruyorum kendi dizeleriyle: İçimi döksem sana beraber toplar mıyız diye. “İçimden şu zalim şüpheyi kaldır, ya sen gel ya beni oraya aldır” ağzımın bir kıvrımından cesaret bularak İsmet Özel’in en sevdiğim şiirin başlığıyla sesleniyorum. Beni benimle bırakmışsınız; koşuyorum, koşuyorum. Yolun sonu çıkmazlara gebe bir sokak, Çıkmazın sonunda da büyükçe bir boşluk. Ne kaçabilirim ne de tamamlayabilirim. Yüzüme inen yağmur tanesiyle başımı kaldırıyorum gökyüzümün maviliğine, gülümsüyorum. Bir buluta takılıyor gözlerim, kendi yansımamı izliyorum. Gözlerimle buluttan kıyılarıma dalıyorum. Ve neden sonra bir ses kaplıyor dört bir yanımı. “Eksik bir şey mi var hayatımda Gözlerim neden sık sık dalıyor? Eksik bir şey mi var hayatımda Gökyüzü bazen ciğerime doluyor” Müzik bittiğimde boşluğumdan bir el bileğimi kavrıyor. Sonra bilincim kapanıyor, 2+2=4 ediyor ve Murat Menteş’in “Hayata dört elle sarılmamız için iki ele daha ihtiyacımız var.” hipotezi doğrulanıyor. Gözümü açıyorum, deniz kokuyor. Beni benden almışlar, bunu fark ediyorum. Yanımda bir el kimdir bilmiyorum ama güven hissediyorum. Tekrardan kokluyorum denizi. Denizlerin en mavisini seyrediyorum. Gemiler geldi, Ben gidiyorum..

6


EDEBİYAT

Kol Düğmesi // Ataman İÇER

rağmen beklemeye devam ediyordum. İlk defa yapmıyordu bunu. Her seferinde geç geliyor; ancak bendeki “zamanında gelecek” ümidi hiç kırılmıyordu. Tam 45 dakikadır bekliyordum. 15:15’te buluşacaktık. Saate baktım: 16:05. “Kadıköy’den bindiğinde haber ver, ben seni Atakule iskelesinden karşılayacağım.”demişti. Ben Dikmen iskelesine vardığımda birkaç saniyeyle kaçırmıştım vapuru. Yine de “bindim” diye mesaj attım ona, o da “tamam” dedi. Bir sonraki vapur gelene kadar kendimi paraladım. Ne gerek vardı şimdi bu yalana. Ya şimdi vapur karşıya vardığında orada beni bekliyor olursa? Ve ben içinden çıkmasam o vapurun. Utanç verici! Keşke daha hızlı gitmemin bir yolu olsa. Bir sonraki otobüs gelir gelmez atladım hemen. Ortalama 22 dakika süren yolculuk bana 22 saat gibi gelmişti. Gözüm sürekli telefonda, ondan gelecek olan”Geldim” mesajını gözlüyordu. Bir de insanların üzerimdeki gözleri beni rahatsız ediyordu. Metroya adımımı atar atmaz, tüm dikkatleri üstüme çekmiştim. Memleketteki patlamalar, başbakanın “canlı bombalar var, ama eylem yapmadan tutuklayamayız” gibi müthiş telkin edici konuşmaları olsa da, insanlara yine de bir korku veriyordu. Ben de siyah tişört, siyah kaşe mont, siyah çantam ve siyah sakallarımla tüm yolcuların dikkatini üzerime çekmiştim. Sanıyorum beni Keynes zannediyorlardı. Yarın gazetelere “Bayburt’ta bisikletli su samuru paniği” manşetli haberinin başkahramanı olmaya niyetim yoktu. Dahası; Andy Warhol’un iddia ettiği “Bir gün herkes 15 dakikalığına meşhur olacak” iddiasındaki 15 dakikamı bu şekilde hiç etmeye de niyetim yoktu. Ben de korkularını atlatmaları için sakin bir biçimde boş bulduğum yere oturdum. Önce atletimi çıkardım; böylece üzerimde bomba olmadığını görüp bir nebze rahatlamalarını sağladım. Ancak çantam onlar için hâlâ bir tehlike unsuruydu. Bu delici bakışların rahatsız ediciliğine daha fazla dayanamadım. Ayrıca onların korkularını yatıştırmam gerekiyordu. Yapılacak tek bir şey vardı ve ben de onu yaptım: Masaüstü bilgisayarımı çantamdan çıkardım. Herkeste bir rahatlama olduğu gözle görünür olmuştu. Ama bilgisayarı çıkardık artık bir kere, şüphe çekmemek için bir şeyler yapmam lazımdı. Önce portakalımı soymakla başladım. Biraz zaman kazandırdı; ama çok değil. Yapacak hiçbir şey yoktu bu dakikadan sonra: Zeplindeyim, ayakta gidiyorum ve elimde tavuk döner var. Olduğum yere çöktüm ve harmandalı oynamaya başladım. Bir çeşit fal olduğu için ben de bir dilek tuttum. Çıkan sonuç hep aynıydı: -Dolar Nisan sonu dört olur; ama Euro’daki artış daha

©Feyza ASALIOĞLU

7


Ateş Furkan AYDIN //The Lego Batman

SİNEMA

Popüler kültürün ara sıra karşımıza çıkardığı sorulardan biridir beyazperdedeki en iyi Batman’in kim olduğu. Nolan’ın Christian Bale’i ve Burton’ın Michael Keaton’ı genelde öne çıkar, öte yanan George Clooney hiçbir zaman ve hiç kimse için ciddiye alınacak bir seçenek olmaz. Ben Affleck ise epey kötü bir filmle ortamlara giriş yapmasına karşın içinde bulunduğu filmin en iyi parçası olması ve milleti acımasızca patakladığı efsane dayak sahnesiyle sağlam bir aday haline geldi. Benim Batman’im ise 2014’te, pek beklenmeyen bir yerden çıktı: The Lego Movie. Adından da belli olduğu üzere ilk başta bir filmden çok pahalı bir reklam girişimini andıran bu film o kadar iyiydi ki insanlar bu akıl almaz yüzsüzlüğü unutmakta bir zarar görmediler. Şahsen ben de filmi 6-7 defa izlemişimdir ve daha pek çok defa izleyeceğime eminim, hatta bu cümleyi yazarken tekrar izlemek istediğime karar verdim. Öte yandan film hakkında düşünürken farkına vardığım ve beni çok şaşırtan şeylerden biri de (Everything is Awesome’ın dünyanın en iyi şarkısı olması dışında. Dinleyiniz.) yardımcı karakterlerden Batman’in ne kadar bombastik bir karakter olduğuydu, daha sonraları Will Arnet’in seslendirdiği bu versiyonu en iyi Batman’im olarak benimsedim. Hiç yalnız olmadığımın da farkındayım. Her şeyden önce bu Batman, karaktere yeni bir nefes ve tazelik hissi getirdi. Burada film boyunca somurtan veya annesinin (Martha!) gümüş kolyesinin topçukları etrafa dağılırken ailesinin ölümünü izleyen bir B. Wayne/Batman yok; izlemesi çok ama çok keyifli, seyirciyi eğlendiren ve kendisini başka türlü sevdiren komik bir Batman var. İşin kritik noktası ise şu; bu tazelikler kesinlikle tanıdığımız Batman’in karakterinden taviz vermiyor. Bir komedi animasyonunda yer almasına rağmen Batman’in aksiyon yetenekleri, karizmatik Bruce Wayne personası, bitmeyen parası, egosu, havalı araç-gereçleri, siyah sevdası, zekası, bütün karizması, geçmişinin “acısı” ve onu Batman yapan herşey yerli yerinde. Tek fark, diğer filmlerde başarılı/başarısız olarak sunulan Batman karakterinin üstüne daha önce pek rastlamadığımız bir eğlence/komedi sosu sıkılması. Yani eksiği yok, fazlası var ve bunu yaparken karakteri hala Batman olarak tutabilmek gerçekten büyük başarı. Kabul, karakterin karanlık doğası bu filmde yok fakat nihayetinde The Lego Movie’nin kara şövalyesi hala çok karizmatik ve hayran olunası. Ve nihayet, beyazperdenin benim için en iyi Batman’i kendi solo filmiyle vizyona giriyor. The Lego Batman Movie, 10 Şubat’ta sinemalarda olacak ve aynı gün vizyona giren bir diğer aksiyon fenomeni John Wick ile tek sinema deneyimiyle yetinmeyen benim gibilerin cüzdanlarına meydan okuyacak. Elbette şikayet yok. Sen çok yaşa Batman!

Gökçe Naz SOYSAL

İLLÜSTRASYON

8


10 KELİME 10 HİKAYE

İllüstrasyon : Melis GAYRETLİ

En çok aklımdan geçenlerin aklına karışmasını seviyorum, benden sana aniden. AYSU GÜRMAN Ben sana karıştım artık, gayri senden bana bir yol var. SİBEL SAYYIDAN Dağlar kadar fark varken en başta, dağlar kadar yakınmışız meğer. ZEKİ CAN YILMAZ Bazı dağlar denize, benim kalbim ise senin sesine dik uzanır. SEMA YAPRAK Yolların engelli, çevremizin dağlarla çevrili olması önemli değil, seni seviyorum. ECE KIRALİ Bir sesinle titriyor gönüllü nefesim, kelimelerim; kelimelerine değince sesim güzelleşiyor. ALTINIÇİZDİKLERİMDEN @instagram Bir ses bir nefes zannederdim aramızdakini; dağlar, yollar ve yıllarmış. HATİCE ÖZ İsteseydin dağları aşar yine gelirdim kalbinin ritminde kaybolmak için, istemedin. ŞEYMA ASLANHAN -Ne güzel bir melodi bu? -Hangi melodi, anlamadım? -Kalbinizin melodisi. İREM ATASEVER Mutluluktan ağlamak mıydı yoksa bir merminin delip geçercesine yakması mı? FEYZA ASALIOĞLU Ruhunuz ruhuma, sevginiz sevgime, nabzınız nabzıma karışmışken isteseniz de gidemezsiniz Alfred. MERVE AKSU

9


Ateş Furkan AYDIN // Bring Me The Horizon

MÜZİK

Bring Me The Horizon @ Royal Albert Hall Titriyorum! Müzikte ve sound’da değişim söz konusu olduğunda İngiliz grup Bring Me The Horizon bu konuda kendisinden söz ettirecek bir evrim süreci geçirdi. Konuyla ilgili bir fikri olmayanlar grubun ilk ve son albümünden herhangi iki şarkıyı karşılaştırırsa durumu anlayacaklardır; ortalama ana akım dinleyicisin üç saniye dayanamayacağı sertlikteki bir tarzdan “pop-metal” denilebilecek, dinlemesi ve sevmesi kolay, Linkin Park-esque bir modern rock sound’una evrildi müzikleri. Ancak sundukları şey iyi müzik ve bu yeni dönemin son ürünü Royal Albert Hall’daki konserlerinin bombastik DVD’si olduğu için itiraz etmek hiç içimden gelmiyor. Konu bu konser. Teenage Cancer Trust’a katkıda bulunup kansere karşı birlik olma amacını taşıyan bu pek hayırlı etkinlikte genç gruba bir de orkestra eşlik etti. Klasik müzik, metal müzik ile pek çok yerde beraber bulunabiliyor ancak aklıma BMTH ile birlik olacağı pek gelmezdi. Ortaya çıkan sonuç ise mükemmel. Bu konser beni vurdu. İngiliz dağıtımcı Blu-Ray’i göndermemekte ısrarcı olduğu için konseri bu yazıyı yazana kadar sadece bir kez, .mp4 dosyasıyla izledim. Bu tek seferlik deneyimde de zamanımın çoğunu istemsizce gülerek veya ağlayarak geçirdiğim için işin teknik tarafıyla pek ilgilenemedim ama dikkatimi çeken bir husus, orkestranın grubun arkasına havalı durduğu için konulmuş olmamasıydı. Ekstra 55 kişinin varlığı şarkılara kesinlikle etkileyici, orijinal bir dokunuş getirmiş ve bu durumun büyüsü sizi sarmalıyor, tüyleri diken diken ediyor. Grup zaten nefis setlist’teki şarkıları (şu son iki albüm var ya…) canavar gibi çalıyor ve sound harika; üzerine bir de kendi varlığını grubun yanında hissettirebilen enstrümanlar ve koro da eklenince konseri izlerken orada bulunmuş olmak için nelerden vazgeçebileceğimi düşünmeye başladım. Öne çıkan şarkılar var, ancak geride kalan yok. Grup ve orkestra her şarkıda iyi bir ortaklık sergiliyorlar. Bahsettiklerimden küçük bir tat almak için Youtube’da konserin “Doomed” çalınan kısmını izleyebilir ve titreyebilirsiniz. İşin görsel kısmı da elbette ki başıboş bırakılmamış; konser aynı zamanda çok şık ve etkileyici açılarla çekilmiş. Royal Albert Hall’un bu iki sıfatı epey hak etmesinin bu duruma yaptığı katkının yanında, grubun sahne duruşunu da takdir etmek gerek – bir gitarist ne kadar karizmatik olamazsa o kadar olmayan lead gitarist Lee Malia’yı hariç tutuyorum. Vokalist ve frontman Oli Sykes ise bu konserde özellikle hoşuma gitti. Hala biraz ergen, özellikle ağzını açtığında, ancak kanser hakkında söylediği sözler insanı titreten cinstendi. “Kanser yalnızca bir kelimedir, bir cümle değil” diye bitirdiği, yaşadığımız sıkıntıların (o konser özelinde; kanser) bizleri birleştirici ve güçlendirici etkisinden bahsettiği konuşmasında hep beraber yaşamın, yaşamanın kutlandığı konserlerin ne kadar özel olduğunu anlıyorsunuz. Ben bu konseri artık hangisi olduğunu bile hatırlamadığım bir patlamanın hemen ertesinde izlediğimde; her şeyden, ama her şeyden daha değerli olan yaşamı anlamlandırmada müziğin sahip olduğu devasa rolü tekrar keşfettim. İyi müziği takip ediyorsanız Bring Me The Horizon’ın “Sempiternal” (2013) ve “That’s The Spirit” (2015) adlı zirve noktalarına bir şans verin, yolun sonunda ise bu şahane konsere göz atmayı ihmal etmeyin.

10


EDEBIYAT

Yansıma // Zeynep ÇAKIR

Çocukluğumdan beri bir şeyler okumayı çok severim, bilen bilir. Kitaplar ve dergilerin yanı sıra tabelalar, reklamlar, afişler, gazete manşetleri, “İçindekiler” bölümleri, sergi katalogları, CD katalogları da radarıma mutlaka takılır, hiç kaçırmaz. Lâkin kitaplara büyük ve ayrı bir düşkünlüğüm var. 4 yaşımda okuma-yazmayı öğrendiğimden beri kelime dağarcığımın yanı sıra kişiliğimi ve birikimimi geliştirmek adına kitaplarla demleniyorum ve halen sınırlı sayıda harf ile sınırsız sayıda dünya yaratılabilmesi fikrinden çok büyüleniyorum. Kitabevleri, kendimi en iyi hissettiğim yerlerden biridir. Kitabevine girdiğim ilk dakikadan itibaren kitaplarla kurduğum zihinsel ve fiziksel temaslarım birbirini peşi sıra izler. Sevdiğim yayınevleri vardır mesela; sevdiğim yazarlar, sevdiğim konular, sevdiğim kapak tasarımları, sevdiğim raf dizaynları.. Onların olduğu reyonlarda ayrı bir zaman harcar, temas esnasında bende bir tat bırakan kitapların rastgele bir sayfasını açar, kısaca okurum. Reyon başındaki o kısa okuma süresinde de olsa kitabın beynimi masumca kurcalıyor olmasını pek çok şeye tercih edebileceğimi söyleyebilirim. Okumaya başladığım kitap ise çantamda, kendine özel minik çantasının içinde benimle birlikte tüm gün dolaşır ve okunmayı, düşlenmeyi bekler. O zaman geldiğindeyse, zihnim yorulana dek saatler geçiririz birlikte. Peki nedir bu? Neden bulduğu her fırsatta kitabına saatlerini mutlulukla verir bir insan? Oldukça sevdiğim, bana göre güzeller güzeli bir yazarımız olan Yekta Kopan’ın geçmişine, bugününe ve geleceğine dair bir soruya verdiği “İyi bir okur olmaya çalıştım, kendimce iyi bir okurum, daha iyi bir okur olmak istiyorum.” cevabından çok etkilenmiştim gittiğim bir söyleşisinde. Sanırım bu cevabı sorumuza da uyarlayabiliriz. İyi bir okur olmanın anlamının edebiyatın eşsiz dünyasından konu fark etmeksizin öğrenebileceğin her şeyi öğrenmek, kelimelerden alabileceğin her kokuyu, tadabileceğin her tadı tatmak, her konuda bilgilenmeyi sevmek ve bu uğurda çok güzel emekler harcamak olduğunu düşünüyorum. Buna ek olarak, hayal kurmayı en sevdiğim ve günlük yaşantımda en çok yaptığım eylemlerden biri haline getiren yegâne unsur da kitaplardır. Ufkumu açan, düşünüşümü yenileyen ve geliştiren, çeşitliliğiyle büyüleyen müthiş bir dünya edebiyat dediğimiz şey. Ve benim gibi bilgiyi seven ve iyi bir okur olma gayesi taşıyan herkes için kitaplarla geçirilen saatler dinginliğe, dengeye ve özgünlüğe açılabilen kapılar niteliğindedir kanımca. Doğru bildiğim şey şu ki okumak, yazmak ile birlikte en üretken düşünüş şekli. Belki de her bir birey, okuduklarının bir yansıması haline gelecektir zamanla, kim bilir? Sabrın da yardımıyla, iyi bir okur olmak dileğiyle.

11


FOTOGRAF

© Bora AKPINAR // Merdivenler

Fallen // © Ahsen Kübra ÇAYCI

Ecem GÖNAL // Metruk

ŞİİR

Sen ipini koparmış gibi çağlıyordun yazın ortasında Ve ben, sualsizce atladım suya Varacağın bulanıklıkta yüzmeme imkan yoktu, ismimin Metruk olduğu kadar emindim bundan Ama sırf kayalara çarpmayasın diye sürüklenmeye razı geldim haziranda Alacakaranlıktı şehir, üstelik binlerce nefes alan ceset etrafımızda Şavkın düşüyordu yola Yolunda pusular, tuzaklar Sağ elimde kan kırmızı elma şekeri, sol elimde kadife bir muşta Koştum yüzyılın en hunriz savaşına Koca bir orman beliriverdi oracıkta, karşımda Yaprakları ellerin bildim, ağaç kovuklarını göğüs kafesin Üstelik kavrıyordun belimi dallarınla Kovuğunda bir yer ver bana da Soğuk, kirli, muhtıralı Hiçbir ehemmiyeti yok şu saatten sonra İnandığın gücün aşkına Kovuğunda bir yer ver bana da!

12


İLLÜSTRASYON

ŞİİR

İdil Jeyan ATALAY

Tek Başına Sinema // Onur Deniz AKAN

Günlerden Pazar. Akşamdan kalma sanki sabah, Yorgun… Kat kat giyiniyorum üşümemek için, Üşüyüp te geri dönmemek için. Usulca çekip çıkıyorum kapıyı, Kolumda ısrarla aynı zamanı gösteren saatim. Kulağımda eskiden kalma bir senfoni, Bestelendiği filmi hatırlatıyor bana, Hani şu kızın adamı çok sevdiği, Görmek için Gare de Lyon’a kadar gittiği. Şinasi Tiyatrosu’nun önündeyim şimdi, Alacaklılar var sahnede, Çağırsam benimle gelir mi diyorum, Oturur mu saatlerce, bakar mı aynı yere. Devam ediyorum yürümeye, Sokağın beni götürdüğü yere. Derken bir kum saati görüyorum bir bahçe duvarında, Başında haylaz, yaramaz bir çocuk, Tuttuğu gibi çeviriveriyor tersine. Camından bakarak sırıtıyor, Yaptığı kumdan kaleleri gösteriyor Meydan okurcasına bana. Birden söylediklerin geliyor aklıma; “Salaksan, sadece salakla salak olmak lazım bu dünyada.” Koşuyorum, tek tek yıkıyorum o kaleleri. Seviyorum diyorum, seviyorum!

13


Hatice ÖZ

EDEBİYAT

İnsan her zaman doğru yerden bakamıyor hayata. Kendini kendi içine hapsedip baktığında, belirli bir süreliğine de olsa kendini soyutladığında düşünme fırsatı oluyor. Aklından geçenleri, kurduğu hayalleri ve onu yoran şeyleri düşünmek, kendiyle hesplaşmalar yapmak içeriden bakıldığında daha katlanılabilir oluyor aslında. Yani hiçbir elin dokunmadığı salt yalnızlıkta. Çoğu zaman tarifi mümkün olmayan, korkunç denebilecek kadar acı verse de bu düşünme hâli; bir yandan da huzur vermeye devam ediyor. İnsan, bir nevi vazgeçemiyor yalnız kalmaktan. Her ne kadar dışarıdan gelen tutumlar insanı bu duruma itmiş de olsa, belli bir süre sonra alışkanlık haline geliyor. İnsan; yalnızlıktan kaçamıyor. “Yalnızlık insanı yorar mı?” sorusu beliriyor tam da burada. Insan, kendini paramparça eden şeyleri, geri kalan parçalarıyla sırtında taşımaya devam ediyor. Bazen dayanamayıp yalvarıyor onlara; bir biçim versinler ki yeniden nefes alabilsin diye. Çünkü kesik nefeslerle yola devam etmek çok güç. İnsanı yoran yalnızlık değildir burada. İnsanı yoran, kendini feda ettiği bu yolda tek bir bütün olarak yoluna devam edememesidir. İnsanı yoran, yarım kalmışlıkların ağırlığıdır. Eğer ki bu yolda önüne çıkanlardan bir beklenti içerisine girerse yoruluyor insan, yalnız kalınca değil. İnsanlara anlam ve sorumluluk yükleyip beklediği tutumları karşılayamadıklarında yoruluyor. Dolayısıyla yol uzadıkça uzuyor. Bu kez de bitmeyen yol yoruyor. Ama asla yalnızlık değil.

© Aylin AŞIR

14


FOTOĞRAF ‘‘Salt ‘‘ // ©Zeynep ÇAKIR

‘‘Detay ‘‘ // © Melis GAYRETLİ

© Peyman JAFERİ

15


Aysu GÜRMAN // Mutluluk Dediğin

EDEBIYAT

Mutluluk dediğin nedir? Bir kavuşma, bir çift göz, güzel bir gülüş… Arkadaşla içilen bir fincan kahve ya da bir parça sütlü çikolata… Değişkendir mutluluk; herkes tarafından farklı hissedilir, farklı yerlerde bulunur. Bu da onu tanımlanması zor bir duygu yapar. Kime sorsan farklı anlatır. Kimi zaman hemen yanı başındadır seni mutlu eden şey kimi zamansa çok uzaklarda. Ulaşılması zor değildir; kıymetini bilene. Elle tutulmaz, satın alınmaz, isteyince gel denmez. Ufak ufak anlardadır; görmesini bilene. Yalnızlığındadır, yanındaki insanlardadır; hissetmesini bilene. Hayatımızın bazı dönemlerinde kendimizden, hayatımızdan bıkarız. Başlarız o zaman içinde bulunduğumuz çevrede olan biteni sorgulamaya. Neden gelmişizdir mesela bu dünyaya? Yaşama istediğimizi oluşturacak şeyi nereden bulabiliriz? Hayatımızın amacı nedir? Kimi zaman yorgunluklarımızdan kimi zamansa umudumuzu kaybettiğimizdendir bu sorgulama. Oysa basittir hayata bağlanmak. “Mutlu olmak” olarak buluruz çoğu şeyin cevabını. Hayattaki her şeyi mutlu olmak için yaparız; mutlu olmak için yeni yerler keşfederiz, mutlu olmak için severiz, mutlu olmak için hedeflerimize ulaşmaya çalışırız… Mutlu olmak için anılarımı hatırlarım ben. Ufak ufak biriktirdiğim anların hala devam eden izlerinin yarattığı mutluluğu severim. Hatırladığım, hatırlamak istediğim kadardır anılarımın mutluluğu. Sevinirim bende iz bırakmayı başaran kişiler, olaylar için. Ondandır belki de albümlerde denk geldiğim eski fotoğraflara gülümseyişim, saatlerce dalıp gidişim. Tek bir fotoğraf ile iletişime geçer bütün anılarım. Bazen fotoğrafta giydiğim kıyafet, bazen yanımdaki kişi, bazen elimdeki çay bardağı alır götürür beni keyifli anlarıma. Gerçekçilik en büyük kabulleniştir mutlu olmak için. Yaşamakta olduğumuz hayatı kabullenmeye başladığımızda hissederiz kendi mutsuzluğumuzdaki değişimi. Böylelikle güzel anların anıları birikmeye başlar yaşamda. Anılar biriktikçe albüme koyulacak fotoğraf sayısı artar. Yıllar içinde fotoğraflara baktıkça anıların izlerinin yarattığı mutluluğu hissederiz ve gülümseriz.

16


ANKARA’DA 1 MEKAN

Su ERTEN

-Konur Sahaf & Coffee Stains / Bahçelievler Güzel üniversitemin güzel insanları! Merhaba :) Bu ay da sizler için çok hoş bir mekan keşfettim. Hatta yan yana iki muazzam mekan desem daha doğru olur :) Adresimiz, Bahçeli. Öncelikle benim de ilk girdiğim yerden söz edeyim. Konur Sahaf! :) Çok hoş minik bir sahaf… Sadece kitap da değil, plakları da var bu minik dükkanın. İçeri girdiğimde o kadar minik bir dükkanın o kadar eski kitap alabilmesine şaşırdım doğrusu. Çok hoş bir kadın vardı ben gittiğimde. Hoş sohbetiyle dükkan iyice gözüme tatlı geldi. Kitapların çoğunluğunu romanlar, şiirler ve sol ideoloji kitapları oluşturuyormuş, ilgilenenlere duyurudur :) Sahafın yan dükkanı, Coffee Stains. Dükkanın dışında çok güzel bir duvar yazısı mevcut, “Hüzün ile soğuğun, kahve ile sütün birleştiği yerdir Ankara”. Dükkanın dışı gibi içi ve sahibi de epey hoş. Ben gittiğimde White Mocha’yı tattım. Çok taze ve lezzetliydi, şiddetle öneriyorum :) Ayrıca kahveyi kuru kuru içmiyorsunuz, muazzam müzikler çalıyorlar. Hem dışarıda hem içerde kahve içebiliyorsunuz. Uzun lafın kısası, hem yalnız hem de dostlarınızla zaman geçirebileceğiniz mekanlar. Umarım hem güzel anılar biriktirir hem de huzur bulursunuz.. :)

© Müge KARAÇALIOĞLU

17


KÜLTÜR-SANAT | ETKİNLİKLER

Neler Yaptık? KARA fanzin

KARA fanzin

ARALIK2016 // NO.2

KARA fanzin

subat2017 // NO.3

KASIM2016 // NO.1

*Online etkinlik olarak açtığımız ve gönderdiğimiz görsel üzerinden üyelerimizin 10 kelimelik hikayeler yazdığı ‘‘10 Kelime 10 Hikaye’’ fanzinimizde yer aldı. *İkinci sayımız Kara Fanzin no.2 üniversitenin talep formumuzu kaybetmesi üzere çeşitli yerlerde yerini alamadı , online linki - issuu/karafanzin - 565 okuma alarak bizleri sevindirdi.

Şubat Etkinlikleri Neler? *TEDÜ Kültür-Sanat Topluluğu renkler maratonu başlıyor! Her ay bir ana rengi konsept olarak belirlediğimiz workshop maratonumuz için hazırlanıyoruz. İlk konseptimiz : KIRMIZI Bu konsepte uygun festival filmi gösterimleri ve hemen ardından gelen kısa film workshopları ile sizlerle buluşuyor olacağız, takipte kalın ! * Dönemin ilk etkinliği : Tolstoy ve Anna! 24 Şubat akşamı kontenjanımızı jetgiller hızıyla dolduran arkadaşlarımızla birlikte merakla beklediğimiz bu oyunu izliyor olacağız. 18


Üret & Paylaş Platformu Ürettiğiniz & Paylaşmak istediğiniz içeriği bize gönderin:

tedukultursanat@gmail.com


KaraFanzin no.3