Issuu on Google+

ıssn 1303-9113 • 2012 / 04

nisankapak.indd 1

• sayı 119

• 2.25 TL(KDV’li)

4/9/12 1:05 PM


nisankapak.indd 2

4/9/12 1:05 PM


01-02 merhaba_1-2 merhaba ve icindekiler 4/9/12 12:31 PM Page 1

a y l ı

k

s a n a t

d e r g i s i

Merhaba

15 Nisan 2012 Pazar günü İstanbul’da, Bakırköy’de 300 bin insan bir araya gelecek. Geçen sene aynı yerde Türkiye’nin dört bir yerinden gelen 150 bin insan, “Seneye iki kat olacağız bu alanda” sözünü vererek ayrılmışlardı konser alanından. Şimdi o sözü yerine getirmek için gelecekler o alana. Sahibi Tavır Yayınları adına Bahar Kurt Genel Yayın Yönetmeni Gamze Keşkek Sorumlu Yazıişleri Müdürü Yeliz Yılmaz Yazıişleri Müdürü Veysel Şahin Yazışma Adresi İstanbul Mahmut Şevket Paşa Mah. Mektep Sk. No: 4-B Okmeydanı - Şişli - İstanbul Tel: (212) 238 81 46 Faks: 238 82 49 e-posta: tavir2007@gmail.com www.tavirdergisi.com Ankara İdilcan Kültür Merkezi Eski 1. Cadde 636. Sk. No: 207/2 Tel: 0 541 336 65 37 Hesap no (TL) 1042- 0596147 Gamze Mimaroğlu İş Bankası Parmakkapı/İST. Hesap no (EURO) 1042- 0129062 Gamze Mimaroğlu İş Bankası Parmakkapı/İST. Fiyatı (DÖVİZ) Almanya: 5 Euro Fransa: 5 Euro Hollanda: 5 Euro Avusturya: 5 Euro İsviçre: 7.5 Frank İngiltere: 4 Sterlin Posta Çeki Hesap no Selma Altın 515 72 82 Baskı Ezgi Matbaa Sanayi C. Altay Sok. No: 10 Çobançeşme / İstanbul Tel: (0 212) 452 23 02 Yayın türü: Yerel Süreli

300 bin insanın “Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye!” sloganıyla halaylar çekmesini, ON’ların türküsünü hep bir ağızdan söylemesini istemiyor AKP iktidarı. Grup Yorum elemanı Seçkin Aydoğan, yargılandığı mahkemede görülen duruşmada tahliye edilmedi. Grup Yorum’un tam kadroyla konsere çıkmasını istemiyor AKP’nin mahkemesi. Konsere saldırı Seçkin’in salınmamasıyla sınırlı değil tabi. Gün geçmiyor ki, sadece İstanbul’dan değil, yurdun dört bir yanından bir gözaltı haberi gelmesin. Gözaltı sebebi malum: Grup Yorum’un Bağımsız Türkiye konserinin afişlerini asmak! Evet bu “suçtan” gözaltına alınıyor Grup Yorum dinleyicileri. Gözaltına alınıyor ve işkence görüyorlar. Bazen AKP polisi gözaltına almayla uğraşmıyor, sinsice dolaşıyor afiş yapanların ardından ve tek tek söküyor afişleri. O gün orada o kadar insanın bir araya gelmesini ve bağımsızlık düşünü gerçeğe dönüştürme inancıyla dolmasını istemiyor zulmün sahipleri. Korkuyorlar. Umudun büyümesinden, bu umudu büyük ailemizin büyütmesinden korkuyorlar! Yolu yok korkacaklar. Durduramayacaklar halkın coşkun akan selini! O gün orada 300 bin kişi olacağız. Dünyanın en büyük halk korosunu kuracağız. İşçiler, emekçiler, köylüler, öğrenciler, işsizler, evsizler, kondulular, yarına dair güzel günleri göreceğimiz inancını taşıyanlar... herkes orada olacak. Özgür tutsaklar da aramızda olacaklar. Bedenleriyle değil belki ama kocaman yürekleriyle, uğruna bedel ödedikleri bağımsızlık inançlarıyla aramızda olacaklar. Konserimize gelmekle yetinmiyor özgür tutsaklarımız... Bakırköy’e çağırıyorlar herkesi. Çağrıları çağrımızdır diyor, davetiyelerini iç kapağımızda yayınlıyoruz. Bir çağrı daha... 1 Mayıs geliyor. Emekçilerin birlik, mücadele ve dayanışma günü yaklaşıyor. Şehitlerle kazandığımız Taksim’e umudun renkleriyle akan bir ırmak gibi gireceğiz yine. Anamızın ak sütü gibi helal olan 1 Mayıs Meydanı’na, halkın sömürüye, yoksulluğa, yıkımlara karşı öfkesini taşıyacağız. Bütün Tavır okurları Taksim’de olmalı! Gecekondularımıza, aşımıza, ekmeğimize göz koyanlara karşı, umudun sesini boğmaya çalışanlara karşı, bizi yüzyıllardır sömüren emperyalistlere karşı Taksim’de olmalı! Haydi 1 Mayıs’a! 1 Mayıs Alanı’na! Bir sonraki sayımızda görüşmek dileğiyle... Dostlukla...


01-02 merhaba_1-2 merhaba ve icindekiler 4/9/12 12:31 PM Page 2

İÇİNDEKİLER

04/2012

3 6 10 14 17 20 23 26 29 30

MAKALE akif tayanç taksim umuttur... umudu büyütmeye, taksim’e! RÖPORTAJ tavır konuk sanatçılara bağımsız türkiye konserini sorduk RÖPORTAJ tavır mehmet özer’le gündem üzerine MAKALE kerem toy goebbels’in mirası: propaganda MEKTUP bilgesu erenus sarı el yazması kitapçık DENEME av. evrim deniz karatana sözde polis... sözde soruşturma... RÖPORTAJ tavır yaşama bir “nefes” DENEME ciran harman bizim çocuklar ŞİİR ahmet çağdaş hoşgeldin çocuk DENEME ciran harman munzur’un zere kızı

35 38 39 40

45 48 53 58 60 62

DENEME mehmet esatoğlu sinema emekçisinin serüvenleri ŞİİR ceren deveci rize’nin canan’ı ŞİİR pablo neruda yavaş yavaş ölürler GÜNCEL sinan gümüş idil yapım’dan bir ilk: f tipi hapishanelerin filmi çekiliyor ANI semiha eyilik almanya acı vatan DENEME hasan özüdoğru bedreddin yine gelecek! DENEME derya özer savunma TİYATRO gülnaz bıçakçı ateşli sabır TİYATRO melike sönmez rosenbergler ölmemeli! HABER

ön kapak: FOSEM ön iç kapak: özgür tutsaklar arka iç kapak: FOSEM arka kapak: burhan yıldırım


03-05 1 mayis_sablon 4/9/12 12:32 PM Page 3

makale

makale

taksim umuttur... umudu büyütmeye, taksim’e! akif tayanç Onlar ümidin düşmanıdır sevgilim Akarsuyun Meyve çağında ağacın Serpilen gelişen hayatın düşmanı Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına -çürüyen diş, dökülen etbir daha dönmemek üzere yıkılıp gidecekler ve elbette sevgilim, elbet dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle; işçi tulumuyla bu güzelim memlekette HÜRRİYET…” Nazım Hikmet

Meydanların hafızası vardır. Bir bir kazır üzerinde olan biteni hafızasına. Unutmazlar hiçbir vakit. Canlıdır meydanlar, yaşarlar. Onlara can veren insandır elbette. Meydanları meydan yapanlar da... Bir halk, bir meydana değer verdi mi, artık o meydan kentin ve o halkın ortak hafızası haline gelir. Adını halk koymuştur ve o adın hakkını vermek için her türlü bedeli ödemekten kaçınmaz insanlar. Emek-sermaye kavgasında adı tarihe mal olmuş meydanlar vardır dünyanın dört bir yanında. Ekim Devrimi’nin sembolü olan ve Kışlık Sarayı’nın basılmasıyla adına tüm dünyaya duyuran St. Petersburg’daki Saray Meydanı’ndan Lenin’in mozolesini barındıran devasa Moskova’daki Kızıl Meydan’a... Paris İh-

tilali’ne ev sahipliği yapan ve halkı ezensömüren kraliyet ailesinin cezalandırıldığı Concord Meydanı’ndan Arjantin’in başkenti Buenos Aires’te, kaybedilen evlatlarını arayan beyaz başörtülü analarıyla anılan Plaza De Mayo’ya kadar nice meydan vardır ezilen sömürülen halkların yüreğine yer etmiş. Sınıf kavgasında ezilenlerin safında varlığını sürdüren işte bu meydanlardan biri de Taksim’dir. Taksim emektir baştanbaşa. Emekçilerindir... Her taşında halkın emeği vardır. Etrafını çevreleyen binaların her tuğlasında, her gram boyasında işçinin, emekçinin alın teri vardır. Taksim direniştir baştanbaşa. Kanla, canla örülü büyük bir direniş...

Sınıf kavgasında emek cephesinin kavga meydanı olmasından itibaren Taksim’i bu özelliğinden soyundurmaya çalışanlar, sıkıyönetimlerle, cuntalarla, yasaklarla, kanunlarla halkın elinden almak için her yolu denemekten çekinmemişlerdir. Katliam bile yapmışlardır. 1977 1 Mayısı’nda 35 şehit verdi emekçiler. Kan da vardı artık Taksim’in toprağında, taşında. Verilmemişti o güne kadar sınıf düşmanlarına, o günden sonra da hiç verilmeyecekti Taksim. Sadece geçici bir süre cunta engelleyebildi emekçi adımların orada yürümesine. 35’ti, 36 oldu 1989’da şehitlerin sayısı. Mehmet Akif Dalcı, işçinin, emekçinin, ezilenlerin 1 Mayıs’ı için 1 Mayıs Meydanı’na girmek için yürürken elinde taşlarla, vuruldu başından tek kurşunla. Cephelilerin Taksim vurgusunun ve ısrarının sembolü olarak 1 Mayıs

NİSAN 2012 | TAVIR | 3


03-05 1 mayis_sablon 4/9/12 12:32 PM Page 4

şehitlerinin arasında yerini aldı. Ve bir kez daha öldük 1 Mayıs 1996’da. 100 bin olup Kadıköy’e kızıl bir nehir gibi aktığımızda ve 100 bin yürekle “Taksim!” diye haykırdığımızda korktu sınıf düşmanları. Kurşun yağmuruyla bu nehrin yolunu değiştireceklerini sandılar. Üç şehidin kanı Kadıköy’den Taksim’e aktı ve biz biraz daha bilendik Taksim’e milyonlar olup yürümek için. 2000’li yıllarda, civarındaydık Taksim’in. Sokak sokak kuşattık. Yasaktı Taksim’e girmek. İşçilere, emekçilere, ezilen sömürülen milyonlara yasaklanmıştı 1 Mayıs Meydanı. taksim’e çıkan her sokakta biz vardık. Giremedik belki ama çok yakında Taksim’e gireceğimizin, hem de ellerimizde umudun renkleriyle, tek tiplerimizle, şehitlerimizle elimi-

4 | TAVIR | NİSAN 2012

zi kolumuzu sallaya sallaya gireceğimizin muştusuydu bu çatışmalar. Nereye baksalar bizi görüyorlardı. Gaza boğdular Taksim’i, Her karışını polislerle işgal ettiler. Yolu yok yenileceklerdi. Çekilip gidecek, meydanı asıl sahiplerine terk edeceklerdi. Sayısız gözaltılar yaşandı. Binlerce kişi gözaltına alındı. Gizil bir sıkıyönetim uygulandı her 1 Mayıs’ta. Ve yenildiler, “Makul sayının alana girmesinde bir sakınca yoktur” dediler önce. Kimse dinlemedi “makul” olanı. Kendi istediğiliz sayıda girdik. Ve 1978’den sonra ilk kez, DevGenç pankartı Taksim Anıtı’nı çepeçevre sardığında bu işi bitirmiş, Taksim’i kazanmıştık. Kimse bize bunu bahşetmemişti, biz almıştık.

ve düşmanın bu gerçeğe karşı söyleyebilecekleri ve alternatif olacak bir sözü olamaz. Taksim 1 Mayıs’tır, 1 Mayıs da Taksim!

Taksim denince ilk akla gelen 1 Mayıs’tır. Bu gerçeği kimse değiştiremez. Dostun

Demokrasinin yerinde yeller estiği, en azgın faşizmin hüküm sürdüğü toprak-

Nerede çıktıysak 1 Mayıs’a, hep Taksim’e yürüdük. Sadece İstanbul’da değil, Anadolu’nun en ücra köşesinde bile yürüsek yolumuz, adımlarımız hep Taksim’e doğruydu. Bunu bir takıntı olarak görenlere, emeğin sınıf kavgası gerçekliğini yüzlerine vura vura yürüdük. hak alma bilincini, kanla kazanılanın kolayca verilemeyeceğini öğrete öğrete yürüdük. Şehitlerin mirasını kıskançlıkla korumanın, bir devrimci için namus olduğunu kavrata kavrata yürüdük.


03-05 1 mayis_sablon 4/9/12 12:32 PM Page 5

larda yaşadığımızı biliyoruz. Bu gerçeği herkesten fazla biliyoruz. İşte bu gerçeği bildiğimiz için ısrarcı ve baş eğmeyen bir kavga yürütüyoruz. En küçük bir hakkı kanla, canla alıyoruz biz. Hiç kimse hele hele burjuvazi hiçbir şeyi güzellikle vermiyor halka. Alıyorsak kendi gücümüzle alıyoruz. İşte bu, kavga gerçeğidir. Taksim umuttur baştanbaşa. Kızıl, kıpkızıl bir umut... 2012 1 Mayısı’nda yüz binler olacağız yine. Taksim’i, o en çok temsil eden renge, kızıla boyayacağız. Üzerinde umudun adının yazdığı pankartlarla, kızıl bir nehre benzeyen kortejimizle yürüyecek ve Taksim’i hak ettiği gibi hınca hınç dolduracağız. 35’ler karşılayacak bizi yol-

da. Onlarla çoğalacağız yürürken. Dalcı çıkacak bir sokaktan, arkasında beş bin Mehmet, katılacaklar korteje en yüksek sesleriyle “Yaşasın 1 Mayıs!” diye haykırarak. Kadıköy’de şehit düşenlerimiz, 1 Mayıs coşkusuyla kortejin önüne geçince tamamlanacak umudun korteji. Ve büyük bir güç olup akacağız bizim meydana, 1 Mayıs’a, 1 Mayıs Alanı’na, Taksim’e... Sınıfın ideolojisiyle donanmış, ezilen halkların kurtuluşunun adını milyonların beynine kazıyarak akacağız. Yenilmeyeceğimizi, yok edilemeyeceğimize, bir gün bu topraklarda sosyalizmin kızıl bayrağının dalgalanacağına ve yine o gün “hürriyet”in kendine en çok yakışan giysiyle işçi tulumuyla orada dolaşacağına olan sonsuz inancımızla akacağız.

Biz yarattık orayı. Biz verdik adını o meydanın. Biz suladık kanımızla her karışını. Şimdi Taksim üzerinde “mimari” oyunlar oynayarak, elimizden almaya çalışanlar bilsinler ki orayı kimseye yar etmeyeceğiz. Siyasi ve yanında da ekonomik rant peşinde koşanlar bilsinler ki, Taksim’i sermayelerine katmalarına izin vermeyeceğiz. Orası her yıl 1 Mayıslarda umudun rengine boyanacak! Taksim hep bizimdi, bizim kalacak! Andımızdır, bin nerede olursak olalım, her 1 Mayıs’ta Taksim’de olacağız! o

NİSAN 2012 | TAVIR | 5


röportaj röportaj

konuk sanatçılara bağımsız türkiye konserini sorduk... tavır

“tam bağımsız bir türkiye için, ON'ların türküsünü söylemek için, orada olacağım...” HÜSEYİN TURAN Öncelikle Grup Yorum'un öncülüğünde gerçekleşecek olan, “Bağımsız Türkiye” konserinin ikincisine katılmaktan onur duyduğumu belirtmeliyim. Sanatçının alnındaki ışıkla ve duruşuyla, çağına tanıklık etmesi gerektiğinin bilinciyle; Tüm ezilen, sömürülen halkların özgürlüğü için, halkların kardeşliği ve eşitliği için, yoksulların, emekçilerin sesi olmak için, kültür emperyalizmine boyun eğmemek için, vatanımın her karışını satanların ikiyüzlülüğünü haykırmak için, Türkülerle direnen binlerce aydınlık yüreğin bir arada ve faşizme karşı tek yürek olacağı ihtişam için, Ve tam bağımsız bir Türkiye için, ve ON'ların türküsünü söylemek için, orada olacağım. Umuyorum bu gelenek devam edip, milyonların katıldığı bir özgürlük şölenine dönüşür.

6 | TAVIR | OCAK 2012


“Yurtseverlik ve yurdun özgürlüğüne tutku, insani bir duygudur. Tersi çünkü köleliktir, esarettir, bağımlılıktır, teslimiyettir, kanatsızlık, köksüzlüktür! “

NİHAT BEHRAM İnsanlık ufkunun bir adı da bağımsızlıktır. Çünkü top- Her yurtseverin sosyalist olması gibi bir koşul yok, yurtrağında kökü olması bir fidan için, omuz başlarında ka- severlik sosyalistliği kapsamaz, ama her sosyalist yurtnatları olması bir kuş için ne ise, bağımsızlık da insan- severdir, yurtseverlik sosyalistliğin olmazsa olmazıdır. lık için odur. Emperyalizmin bu vahşet çağında, insani değerler ve Tersiyle söylersem, vazodaki çiçek, kanatsız ya da ka- su, hava, toprak gibi insana ait bütün değerlerin emfesteki bir kuş “süs” olmaya tutsaktır. Yaşamın ufkunda peryalizmin azgın iştahı için alçakça yağmalandığı, yok süzülemez. “Bakıcısına” bağlıdır. Varlık nedeni onun çı- edildiği günümüzde, yurtseverlik, yurda sahip çıkmak, yurdun özgürlüğü için dövüşmek her zamankinden karına hizmettir. daha önemlidir. İnsan yurdunda kök verir. Yurtseverlik kavramı, yurt ve sevmek duygularından oluşur. O yurdun sahipleri, o Bağımsızlık konserine de bu duygularla geliyorum. coğrafyada doğmuş ve yaşayan, o coğrafyanın kültürleriye yoğrulan her ulus ve kültürlerden insanlardır. İnsanın ruhunu emzirdiği yurdunu sevmesinden ve sevdiği yurdunun özgürlüğüne tutkusundan daha insani ne olabilir? Yurtseverlik ve yurdun özgürlüğüne tutku insani bir duygudur . Tersi çünkü köleliktir, esarettir, bağımlılıktır, teslimiyettir, kanatsızlık, köksüzlüktür! Ki bunlar insani değil, insan düşmanlığıdır.

OCAK 2012 | TAVIR | 7


“grup yorum dinlemek, yetişen alternatif bir jenerasyon için kaçınılmaz bir duraktı.”

AYNUR DOĞAN Grup Yorum dinlemek yetişen alternatif bir jeneras- amacının, bütün farklılıkların Türkiye çatısı altında , yon için kaçınılmaz bir duraktı. Benim Grup Yorum'u kendi dili, kimliği, inanç, kültür ve geleneklerini dinlemem de, lise yıllarına denk gelir, güzel bir döne- korumak ve yaşatmaktır. mimde keşfettigim güzel bir duygudur.. Kendi içinde birlik beraberlik , eşitlik, özgürlük, barış Dinlemeyle başlayıp, albümlerinde konuk olmama ve kardeşlik dengesini kuran bir ülke, farklılıkları ile varan kadar ki bu paylaşımın icinde, hep kendi kimli- barışan ve bunu teminat altına alan bir ülke. ğimle ve kendi dillimle yer aldım. Dolayısıyla müzik anlayışlarımızda da sorun yoktu. Cesaret verici tarzı Benim gördügüm Bağımsız Türkiyelilik için bunlar mutlak olması gereken koşuldur. Umarım kısa önemli ve cazipti. zamanda bu gerçekleri fark eder ve daha gür sesle Grup Yorum'un Bağımsız Türkiye kavramının siyasal karşılık veririz. karşılığının içeriği benim için şu şekilde doluyor: Asıl

8 | TAVIR | OCAK 2012


“grup yorum'la aynı sahnede olmak, on binlerce yorum gönüllüsüyle buluşmak hayatım boyunca hatırlayacağım bir deneyim olacak; bunu şimdiden biliyorum." AYLİN ASLIM Grup Yorum sadece politik duruşuyla değil, müzikal tavrıyla da Türkiye'nin en köklü oluşumlarından biri. Biz çocuktuk, Grup Yorum vardı; biz genç olduk, Grup Yorum şarkıları söyler olduk. Şimdi yetişkiniz, ve Grup Yorum şarkılarıyla, türküleriyle inadı ve umudu devam ettiriyor. Tavrından, idealinden, haysiyetinden ödün vermeden ayakta duran Grup Yorum'la aynı sahnede olmak, on binlerce Yorum gönüllüsüyle buluşmak hayatım boyunca hatırlayacağım bir deneyimolacak; bunu şimdiden biliyorum."

“onların bir kitle konserine katılmak, kişisel tarihimde onurlu bir sayfa oluşturacak.” ZÜLFÜ LİVANELİ Grup Yorum, yıllardan beri ilkeli duruşu, zulme başkaldırışı ve evrensel insan haklarını savunuyor olmasıyla sevdiğim, ilgiyle izlediğim, dinlediğim bir grup. Dolayısıyla onların bir kitle konserine katılmak, kişisel tarihimde onurlu bir sayfa oluşturacak.

OCAK 2012 | TAVIR | 9


röportaj röportaj

mehmet özer’le gündem üzerine... tavır

Öncelikle geçmiş olsun diyoruz, gözaltından yeni çıktınız... Dergiler toplatılıyor, büroları basılıp talan ediliyor; basılmamış kitaptan dolayı gazeteciler hapse atılıyor, onlarca yıl hapisle yargılanıyor; en küçük bir hak arama eylemi bile copla, gazla, işkenceyle engellenmeye çalışılıyor... Bu “ileri demokrasi”nin son hedeflerindendiniz, düşüncenizi özgürce ifade ettiğiniz için gözaltına alındınız. Ne diyeceksiniz bu konuda? Aslında bu yeni bir şey değil. İktidarın saldırı terörünün arttığı, giderek de pervasızlaştığı bir dönemden geçiyoruz. Ülkemizdeki her aydın, düşüncelerinden dolayı bir biçimde iktidarın saldırılarına maruz kalmış, sürgün edilmiş, tutsak edilmiş, yıllarca zindanlarda yaşamaya mahkum edilmiştir. Burjuvazi sözde “düşünce özgürlüğünü” savunsa bile, düşünce özgürlüğü kapsamında düşüncelerini ifade eden aydınları da izlemekten, tutuklamaktan, ceza yağdırmaktan geri durmuyor. Bu iş aslında iktidarın iki-

10 | TAVIR | NİSAN 2012

yüzlülüğünü, burjuvazinin sözde demokrat olduğunu, aslında demokrasinin, özgürlüğün sınıfsal bir kavram olduğunu, her sınıfın kendisine uygun bir demokrasi ve özgürlük tanımı olduğunu gösteriyor. Bugün kendisini bir sınıfla beraber tanımlayan, halkla birlikte tanımlayan aydınlar, sanatçılar ve üretimleri, bu sistemi koruyan yasalar, mahkemeler, siyasal iktidarın sürdürücüleri tarafından, potansiyel suçlu görülmektedir. Çünkü aydınlar ve onların düşünceleri bir halkın ve sınıfın vicdanıdır, bu nedenle de her zaman saldırıya açık insanlardır. Sınıfsal bir kavga yürürken, burjuva devlet kendi sınıf çıkarları için bölparçala-yönet politikasını hayata geçiriyor, halkı birbirine düşmanetmeye çalışıyor. Alevi-Sünni çatışmasını yaratacak birtakım provokasyon ve katliam zemininin de yaratıldığı bir süreçten geçiyoruz. Ve son dönemde KCK operasyonları ile Kürt

halkının meşru temsilcileri uydurma gerekçelerle hapse atılıyor. Bu gelişmeler hakkında neler diyeceksiniz? Bugün Kürtler ve Aleviler bu düzenin muhalifleridirler. Uzun yıllardır Aleviler ve Kürtlerin sistem tarafından asimile edildiklerini biliyoruz. En güncel olanı, Sivas davasının zamanaşımına uğratılmasıdır. Sivas katliamı davası solun, sosyalistlerin ve Alevi halkının itiraz dilini sürekli diri tutuyor ve hesap soruyor. Bu aynı zamanda Alevi asimilasyonunu da engelliyor. Bir de siyasal islam’a karşı bu davanın diri tutulması, hesap sorma bilincine itirazın sürekli kılınması, siyasal İslam’ı da teşhir eden ve onun da gerçek yüzünü açığa çıkartan bir olanak olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle de sistem, Alevileri ve Kürtleri, kendi Kürt’ü, kendi Alevi’si haline getirmek istiyor. Eğer getiremiyorsa, onları bastırmaya, sindirmeye, katletmeye ya da asimile etmeye çalışıyor. Kürtlere ve Alevilere yönelmesi bundandır. Bundandır Ermenilere, Rumlara, Lazlara, Hemşinlilere


ları da içine alarak, yapılması gereken nedir? Bu ülkede, bırakın herhangi bir kimlikle itiraz etmeyi, sadece insan olmak için bile bazı şeyler yapmak gerekiyor. Aynaya baktığımız zaman ben insanım diyebilmek için ötekileştirilmiş halkların dilini konuşmak gerekiyor. İnsanlık çizgisi budur. İnsanlığımızın kırmızı çizgisi, bu ülkede devletin gösterdiği o demir sopaya rağmen, Kürt’üm, Ermeni’yim, Alevi’yim diyebilmektir. Bugün burada Alevileri savunuyorum ama yarın başka bir yerde Sünnileri savunabilirim, Çerkesleri ya da Rum’ları savunabilirim. Bu, o toplumsal kimliğin eziliyor olmasına bağlıdır.

yönelmesi. Çünkü kendi Kürt’ü, kendi Türk’ü, kendi Ermeni’si, olduğu sürece sorun yoktur. Ama halklar kendi dilinde konuşmaya başladıklarında, kendi dillerinde itiraz etmeye başladıklarında bu sistemin sürdürücüleri açısından tehlike çanları çalmaya başlıyor. Bu nedenle Kürtlerin ve Alevililerin dili bir itiraz dilidir. Sistemin ve devletin bunlarla kapışması da bize bir siyasal süreci tanımlar. Oysa diğer taraftan iktidarın paylaşılması da söz konusu. Siyasal islam’ın kadrolarının geleneksel Kemalist kadrolarını tasfiye ettiği bir dönemden geçiyoruz. Dolayısıyla iki kavga var; biri sisteme karşı var olma kavgası, diğeri ise iktidarı paylaşma kavgasıdır. Biz elbette ki halklarımızın yanında ve safında, sisteme karşı olan kavgada yer alıyoruz. Dediniz ki Kürtlerin ve Alevilerin dili itiraz dilidir. Sistemle kavgaları bu yüzdendir. Sisteme itirazı olan herkes payına düşeni alıyor saldırıdan. Bunun karşısında ne yapmalı? Aydın-

Öyle ki, artık bu sistemin kendini yenileme çabaları bile ırkçı-faşist saldırı altındadır. Bunu ifade eden sözde kalemşörleri bile bu saldırılardan nasibini alıyor. Taraf oldukları için falan değil, itiraz ettikleri için de değil; tamamıyla, sistemin artık buna tahammülü kalmadığı içindir. Ya tümüyle iktidarın sözcüsü olan bir gazete, aydın olacaksın ya da onun karşısında olacaksın. Bakanın son “arka bahçe” açıklamasının nedeni budur. “Ya terörün arka bahçesi olan orada aydın olarak, gazeteci olarak kalacaksınız ya da benim arka bahçemde olacaksınız” diyor. Yani “sana başka şans tanımıyorum” diyor. Bu kategorileştirme bize aslında Nazi dünyasını hatırlatıyor. Nazilerin propaganda şefi Goebbels “kültür, sanat deyince elim silahıma gidiyor” diyordu. Yani şimdi biz sanat, bilim, özgür düşünce, insan hakları deyince sistemin eli hemen silahına gidiyor. Bu nedenle de biz itiraz dilimizi kurarken sadece buradan başlayarak, insan olmaktan başlayarak... Ben insan olduğum için Kürtlerin kendi dilini kullanmasını, özgür olmasını istiyorum.

Ben insan olduğum için Alevilerin cem evlerinin açılmasını istiyorum. Ben insan olduğum için Süryanilerin topraklarına geri dönmesini istiyorum. Ben insan olduğum için Diyarbakır’da beş kişi kalan Yezidi Ailesinin can güvenliğini istiyorum. Birinci talebim bu, ikincisi sistemle hesaplaşmak isteyen bir aydınsam eğer, ki kendimi öyle tanımlıyorum, itiraz dilimi buradan kuruyorum. İlk talep ettiğim şey insani bir taleptir. Bu sistemin içinde var olabilecek bir taleptir ama sisteme rağmen kuracağım bir ikinci dil Alevilerin ve Kürtlerin etnik kimliklerinden değil, onların sınıfsal kimliğinden dolayı kuracağım bir itiraz dili olacaktır. Bir bütün olarak halkın itiraz dili, ülkenin ve halklarının özgürlüğünün dilidir. Toplumsal çatışmaların nedeni, toplumsal sınıfların varlığıdır. Bizler tek millet, tek devlet gibi kaynaşmış, birleşmiş bir halk değiliz. Aksine Anadolu, 11 bin yıldır yüzlerce ulusun, halkın, kültürün yaşadığı ve bugün bunların hala izlerinin hüküm sürdüğü ve son birkaç yüzyıla kadar da birçok halkın yaşadığı bir topraktır. Anadolu Luvi, Pala, Hatti, Amazon, Hitit, Galat, Frig, Ermeni, Kürt, Rum, Türk halklarının kardeşlik bahçesinin bize mirasıdır. 1986 yılında “Kürt Halkı” sözcüklerini kullandığımız için vatan haini olarak suçlanmıştım ve yargılanmıştım. Şimdi bu sistemin en gerici faşist partileri bile “Kürt Halkı” sözcüklerini, “Kürt Kardeşlerim” sözcüklerini kullanıyorlar. Dün Alevilerin katilleri olanlar ve onları akıl almaz işkence yöntemleriyle öldüren, asimile edenler, bugün Alevilerin kardeşliğinden bahsediyor. Şimdi son bir iki yıldır AKP’nin Alevi kurultayları yaptığını, Kürt açılımları yapmaya çalıştığını, Kürtçe yayın yapan kanallar açtığını hatırlayınız. Mahkemelerde kendi anadilinde savunma yapmak isteyen Kürtlerin kullandıkları dili anlaşılmaz bilinmeyen bir dil olduğunu söyleyecek, akşam da kendi kanalından Kürtçe yayın yapacaksın, işte sistemin ikiyüzlülüğü. Bütün bunlar,

NİSAN 2012 | TAVIR | 11


benim Kürt’üm benim Alevi’m olacaksın, olmayacaksan yok edeceğim düşüncesi üzerinde kurulu. Biz onların Alevi’si, onların Kürt’ü, onların devrimcisi, onların solcusu olmayacağız. İnsanlık vicdanımız bunu gerektiriyor. Siyasi iktidar, özellikle toplumsal dinamiğin öncülerine saldırıyor. En başta örgütlü güçler hedef tahtasına konuluyor. Bunun nedeni nedir? Sistemin temel saldırdığı, toplumun dinamikleri ve örgütlü güçleridir. Burjuvazinin tehlikeli gördüğü tek şey örgütlü halktır. Bu nedenle önce devlet ve onun kolluk güçleri bu toplumun örgütlü, devrimci güçlerine saldırıyor. Çünkü asıl kendisi için risk olan, bu güçtür. Bu son 20 yılın liberal dünyasının yarattığı büyük yıkımı düşünürseniz 30 yıldır bizim ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik ve siyasal derin uçurumu düşünürseniz, halkın giderek Aleviler, Kürtler, en son devrimcilerle bir buluşmaya doğru gittiğini, insanların itiraz etmeye başladıklarını, “yeter bu kadar” diyebildikleri noktaya geldiklerini görüyoruz. Bu nedenle sistem önce örgütlü bireyleri ve örgütlü kurumları hedef alıyor. Ardından sistemin hedef aldığı ikinci şey şudur: Toplumsal önderlik kimliği olan insanları, kolektif aklın kolektif isimlerini, ortak vicdanı olan kişileri alıyorlar... Bunun da nedeni şu: Seni göstererek diğerlerini tehdit etmek! Yani seni cezalandırarak senin üzerinden ve senin sesinin ulaştığı insanları korkutmak, sindirmek ve onları da pasif hale getirmektir. Bunu yapmaya çalışıyorlar. Bir gece yarısı sizin de kapınız çalındı, sizinde evinize girdiler ve alıp götürdüler. Neler hissettiniz? Aslında bekliyordum. 2000 yıllarına kadar evimin girişindeki ayakkabı dolabımda çantam hazır dururdu. Her an gidebilirim, giderken çantam hazır olsun diye. Bizim gibi devrimci aydın kimliğine layık olmaya çalışan bireyler, hep bir gidişin olduğunu düşünür. Herhalde sü-

12 | TAVIR | NİSAN 2012

reç o kadar kendini yaydı ki, biraz liberal davrandım, rahattım. Toplumsal kabul gören bir birey olmanın getirdiği rahatlık da vardı üzerimde. O gece fotoğraf çalışması için gittiğim Diyarbakır’dan gelmiştim, yeni bir haftaya hazırlanmak için çalışmalarımı planladım, sabah 03:00’tü, yattım. Sabah 05:00’te kapı çalındı. Derin bir uykudan uyanır gibi fırladım, kapıda bir yığın adam. “Mehmet Bey sakin olun“ dedi biri. “Ne oldu?” dedim, “İşte arama emrimiz var” dediler, “Emri göreyim” dedim, emri gösterdiler, aramaya başladılar. Böyle bir sonucu beklediğim için bir tedirginlik, bir korku, panik falan da yoktu. Sistemle açık dövüşen bir aydınım ben. Öyle kulağını tersten gösteren değil, ne söyleyeceksem doğrudan söyleyen, yapacağım şeyi doğrudan yapan biriyim. Bunu emniyet sorgusunda da söyledim. “Bu konuda sizin istihbaratınız, sizin analizcileriniz var. Mehmet Özer’in üç aşağı beş yukarı ne yapacağını bilirler. Neden böyle komik bir gerekçeyle beni buraya getirdiniz?” diye sordum. Onlar da çok açık bir şekilde şunu söyledi: “Bu ara sanal ortamda çok fazla taraftar topluyor insanlar, bunu engellemek için “ dediler. Evinizden alınıp işkenceli sorgulara götürülüyorsunuz. O aracın içinde neler hissettiniz? Sabah 05:00’te geldiler. 5:20’de avukatımı aradım, 5:30’da avukatım eve geldi. Korkunç bir güven duygusuydu bu. Selçuk Kozağaçlı’ydı avukatım. Hani bir şey olduğundan değil de, “Bu koca evrende yalnız değilim ben” böyle bir güven duygusuydu. Tabii on binden fazla kitap, dergi, fotoğraf, binlerce CD ve DVD. Bilgisayarımı kopyaladılar, 3 tane hard diskimi aldılar. Hard disklerimin ikisi aile albümüm, birisi son çalışmalarımdı. 500’e yakın DVD’mi götürdüler. Son anda çiçeklerimi suladım, avukatımla konuştuğumda dosyanın gizliliği ne-

deniyle en az bir yıl içeride olacağımı ve altı aydan önceden çıkamayacağımı söyleyince kendi hayatımla özdeşleştirdiğim evimde, eşim, çocuklarım, fotoğraflarım, çiçeklerim müziklerimle, duvarlarımda asılı duran yoldaş fotoğraflarımla vedalaştım. Bir devrimcinin son kez arkasına bakması yarım bir elvedadır, yani dönemeyebilirim “hoşçakal” demek gibi bir şeydir bu. Nihat Behram’ın şiirinde de geçer; “Uyandırın anamı söyleyin gidiyorum / dönemem belki geri” diye. Evet dönemeyebiliriz belki de. Çiçeklerimi suladım ve en son kez kendi odama, kitaplarıma, duvardaki yoldaş fotoğraflarına bakarak “hoşcakal” dedim çünkü dönmeyeceğimi sanıyordum. Sistemin bu biçimde benimle hesaplaşmasının bir nedeni vardı. Benimle birlikte düşüncelerim üzerinden başka insanları cezalandırmaktı amacı çünkü ötekilerin her zaman dili olmayı tercih ettim. Devrimcilerin yanında olmayı seçtim. Bu irade seçişidir, yani öyle olsun diye değil. Ben iradi olarak orada olmam gerektiği için seçtim. İnsan olmak bunu gerektirir çünkü. Bizler sürünerek yaşamaktansa ayakta ölmeyi yeğleyenlerin soyundan geliyoruz. Bu nedenle çok uzun bir yolculuğa çıkacağımı düşünerek biraz buruk ayrıldım evden. Tabii bekleyenler de vardı dışarıda, bu güzel bir fotoğraftı. Arkadaşlarım gelmişlerdi, kapıda slogan atıyorlardı, alkışlıyorlardı. Kapıdan çıkarken bile düşündüm ki “Senin her tutumun bir itiraz olacaktır, ona uygun davranmalısın” diye kendi bilincimi böyle örgütlüyorum. “Kapıdan çıkarken dik çıkmalısın, aman ha üstüne başına dikkat et, paçan düzgün, yumruğun sıkılı olsun” diye örgütlüyorum kendimi. Ve böyle de çıktım gittim. Tabii bir kere devletin arabasına bindikten sonra başka bir hayat başlar. Ne kadar hoşgörülü olursa olsunlar, ne kadar iyi davranırsa davransınlar; sana rağmen iradenin gasp edildiği, sana rağmen evine girildiği, eşyalarına dokunulduğu için ve tabi onlar tarafından arandığın için


sen artık tutsaksın. Şubeye geldik oradan hızla havaalanına ve hızla İstanbul’a götürdüler. Ve ben hala suçumun ne olduğunu, neyle yargılandığımı bilmiyordum. KCK operasyonu deniliyor ama aklıma bir türlü hiçbir şey gelmiyordu. Ne olabilir, acaba ne yapmış olabilirim, diye düşünüyordum. Sorguda Türk halkından devrimci bir aydın olduğumu söyledim. Ve sorgu başladığında onlar bana şunu dediler: “2010 yılında Ankara’da ‘Kürtçe konuşuyoruz’ adlı bir basın açıklaması yapmışsınız. Bu açıklamanın bir metnini de KCK’nın mail adresine atmışsınız.” İsnat edilen suç buydu. Evet doğru, o günlerde Diyarbakır Ağır Ceza Hakimi Kürtçenin bilinmeyen bir dil olduğunu söylemişti. Aynı saatlerde de TRT Şeş yayın yapıyordu. Devletin televizyonu Kürtçe yayın yaparken devletin hakiminin, savcısının bu dilin bilinmeyen bir dil olduğunu söylemesi hangi akla hizmettir, anlamıyorum. Aydınlar olarak “Biz buna yanıt verelim, susmak olmaz” dedik. Ve bütün aydınlar bir araya toplanarak “Kürt olmayan aydınlar Kürtçe konuşuyor” diye bir etkinlik yaptık. “Biz Kürt halkının diliyiz” diye bir açıklama yaptık. Ve bu açıklama için basına bir mail attık: “Ey basın, bizler aydınlar, şairler, yazarlar bir araya geleceğiz bu konuda söyleyeceklerimiz var, gelin bizleri dinleyin” dedik. Binlerce adrese mail gitti. Onların da deyimiyle KCK’nın da mail adresi olan bir adrese de gitmiş. Ben nereden bileyim bunu kimin attığını. Siz uzun süre kalacağınızı düşünerek bindiniz o polis aracına, avukatınız da böyle söylemiş, salıverildiğinizde şaşırdınız mı? Şaşırdım tabi, biz İstanbul ekibi olarak 49 kişiydik, her yerden getirmişler. Kars’tan gelmişler, Van’dan gelmişler... Neymiş: “Sen youtube’dan PKK’in videosunu indirdin, sen şu siteye mail attın, sen şununla msn’de konuştun”. Bu tür şeylerle suçlanıyorlardı, yani sanal bir operasyondu bu. Getirilenlerin çoğu çok gençti, genç arkadaşların da mora-

li bozulmasın diye içeri girdiğimden itibaren sürekli şiir okudum ve marş söyledim. Çıktıktan sonra mailler geldi, hepsinin ortak söylediği şey şuydu: “Bunun için girmeye değerdi, Mehmet Abi bize orada bile umutsuz olmamayı öğrettin, teşekkür ederiz” diye. İşte bu yaşanmaya değer bir şeydi. Hep onlara nasıl davranmaları gerektiğini, ne yapmaları gerektiğini anlatırken de, kendimin de kalacağını düşünerek adliyedeki hücrenin en dip duvarında bekliyordum. Genç arkadaşlar kapıda kendi adları okunsun diye merakla bekliyorlardı. Zaten küçücük bir hücre kapısı vardı. İkinci isim olarak benim ismim okununca şaşırdım. Ama bugün burada olmamı elbette ki savunmaya borçluyum. Bu bana atılmış olan suçun basitliği, aynı zamanda avukatımın da son derece güçlü bir savunma kurmasına borçluyum elbette. Siz bir fotoğrafçısınız, eğer o sırada elinizde bir fotoğraf makinesi olsaydı neyin fotoğrafını çekmek isterdiniz? Kesinlikle çok fazla fotoğraf vardı, özellikle adliyedeki hücrede beklerken çekilecek fotoğraflar vardı. Hatta sinemacı arkadaşlarla buranın nasıl güzel filmi çekilir diye düşündük. Çünkü yaşları 1617’den başlayıp 60-70’e kadar olan insanlar vardı ve herkes bir kişilik, bir kimlik, ve hepsi de tedirgin, korku ve heyecan dolu bir bekleyiş içindeydi. Ve herkes içeride kalmanın yarattığı travmayı yaşıyordu “Ya ben tutuklanırsam!” diye. Herkes birbirine kendi durumunu anlatarak “Aslında ben suçsuzum, neymiş ki o benim amcamın oğlu, aramayayım mı?”, “On sene önce gitmiş kardeşim gerillaya ka-

tılmış haber alamamışız, ben de yazmışım ki ‘Benim abim nerede?’ diye, bu mu suç?” kendilerinin suçsuz olduğuna ikna etmeye çalışıyorlardı. Tabii bütün bunlar dışarıdan bakılınca sinematik görünüm arz ediyor; sigara içmeleri, volta atmaları, birbirlerine yakın insanların birbirlerine yarenlik etmeleri... Herkes kendi dilinden bir şey söylemeye çalıştı. Şiirler okunuyor, marşlar söyleniyor, böyle güzel bir hava vardı. Hücremin ışığı çok ilginçti; yukarıdan aydınlatılan ve giderek zayıflayan bir ışıktı. Işığın yarattığı gölgeler çok keskindi ve onun fotoğraflarını çekmek isterdim. Bunlar kafamdaki güzel fotoğraf görüntüleriydi. Tekrar geçmiş olsun diyor, söyleşi için çok teşekkür ediyoruz. o

NİSAN 2012 | TAVIR | 13


makale makale

goebbels’in mirası: propaganda kerem toy

“Asla kendinden başka bir seçeneğe hareket alanı bırakma”... Kuşkusuz bu cümleyi propagandanın bir kuralı olarak belirlediği dönemde Goebbels, sadece Almanya’nın değil, sonrasında bütün faşizm rejimlerinin de, propaganda kurallarını belirlediğini bilemezdi. Yazımıza öncelikle propagandanın ne olduğunu tanımlayarak başlamak en doğrusu olacaktır. Propaganda kavramına kelime anlamı açısından bakıldığında Latince “propagare” kökünden gelmektedir ve bu kelimenin anlamı “dikilecek fidan”dır. Mecaz bir anlam taşıyan bu kelimenin daha çok gelecek kuşaklar, soy anlamında kullanıldığı da bilinmektedir.

Paul Joseph Goebbels

14 | TAVIR | NİSAN 2012

Temel olarak ele aldığımızda propaganda tanımı: “Bir öğreti, düşünce ya da inancı başkalarına tanıtma, benimsetme ve yayma amacıyla söz, yazı gibi yollarla gerçekleştirilen çalışma” (TDK Sözlük) olarak karşımıza çıkmaktadır.


netilen bir propaganda teşkilatı yokken, savaş sürecinde elde edilen tecrübelerle birlikte karşılaşılan zorunluluklar sonucunda bütün ülkeler bir şekilde propaganda teşkilatlarını kurmaya başlamışlardır. Propaganda bir araç olarak ilk defa bu savaşla birlikte kullanılmıştır. Tarihte propagandaya esas damgasını vuran kişiler, kuskusuz Adolf Hitler ve onun Propaganda Bakanı Joseph Goebbels’dir. Goebbels, 1933-1945 yılları arasında Nazi Almanyası’nda Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanı olarak görev yapmıştır. Bu dönemde propaganda, kendine özgü yasaları olan bir sanat haline gelmiştir. Almanlar kendi halklarının moralini yüksek tutabilmek için yayınlar yapmış ve bu konuyla ilgili görevlendirmeleri en üst düzeyde tutmuşlardır. Goebbels ve Hitler’in düzenli konuşmaları bu noktada son derece etkin olmuştur. İnsanların düşüncelerini belirlemek ve kendi düşünceleri doğrultusunda başkalarının görüşlerini yönlendirmek ihtiyacı, insanoğlunun var oluşundan beri süregelmiştir. Bu nedenle Propagandanın tarihinin yazılı tarihten daha eski ve konuşmanın gelişmesiyle birlikte başladığı kabul edilir. Özellikle iktidar mücadelesi verilen dönemlerde bu durum bir ihtiyaç halini almış, bu mücadele içerisinde bulunan birey ya da gruplar propagandayı etkin bir biçimde kullanmaya çalışmıştır. Birinci Paylaşım Savaşı’nın son dönemi propaganda tarihi açısından bir yeniçağ olarak kabul edilir. Propaganda doktrininin oluşmasında asıl etkiyi yapan Lenin olmuştur. Lenin 1902’deki “Ne Yapmalı” adlı kitabında bunun devrimci değerini anlatmıştı. Stalin, 1910 yılına kadar yoğun bir şekilde propaganda bürosunu yönetmekteydi. 1917 Ekim Devrimi’nin başarısından sonra enformasyonu ve iletişim araçlarını da kontrol altına alan Ajitasyon ve Propaganda Departmanı kurulmuştu. Lenin propagandayı başarılı bir şekilde

kullanarak bir devrim gerçekleştirmiş ve bunun sonucunda da Sovyetler Birliği’ni kurmuştur. Biraz da bu gelişmelerin bir sonucu olarak tarihsel süreç içerisinde gelişen paylaşım savaşları da propagandanın etkinliğini bir kademe daha artırmış ve artık özellikle siyasal sistemler içerisinde propaganda vazgeçilmez bir unsur olarak yerini sağlamlaştırmıştır. Birinci Paylaşım Savaşı’nda propaganda teknikleri özellikle basılı broşürler aracılığıyla Almanya, Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere ve Fransa gibi ülkeler tarafından kullanılmış, ancak o dönemki teknolojinin sınırlılıkları propagandanın etkisini de bir nebze sınırlandırmıştır. Fakat propagandanın bu tür sınırlamalara rağmen savaşın kaderi açısından ne derece önemli olduğu, ülkeler tarafından kavranmıştır. Propagandanın etki ve önemini en belirgin biçimde ortaya koyan ilk örnek Birinci Paylaşım Savaşı olmuştur. Savaşın başlarında hiçbir ülkenin belli merkezden yö-

Hitler Almanyası’nda propaganda, diğer savaş silahlarıyla eş değerde görülmüş ve üzerinde son derece önemle durulmuştur. Hitler, ideolojisini anlatmak ve kamuoyu tarafından kabul görebilmek için etkin bir yöntem kullanmış, bakanlık düzeyinde propaganda faaliyetleri yürütmüştür. Goebbels bu konuda çok sistematik bir biçimde, propaganda için özel eğitilmiş elemanlardan kurulu bir ekiple çalışmış ve çoğu kez yüz yüze ve ağırlıklı olarak da radyoyu kullanarak propaganda faaliyetlerini yürütmüştür. Almanlar kendi halklarına yönelik propagandanın yanı sıra diğer ülkelere yönelik propagandayı da etkin bir biçimde kullandılar. Goebbels’in propaganda metodunun temel esasları şu şekilde sıralanmaktadır: *Halkı her zaman ateşle. Asla soğumasına izin verme. *Hatalı olduğunu veya yanlış yaptığnı asla kabul etme.

NİSAN 2012 | TAVIR | 15


*Asla rakibinin üstün bir yanı olduğunu kabul etme. *Asla kendinden başka bir seçeneğe hareket alanı bırakma. *Asla kabahat üstlenme. *Sadece bir rakibine odaklan ve kötü giden her şeyin suçunu onun üzerine yık. *Halk büyük yalanlara, küçük yalanlara göre daha çabuk inanır. *Bir yalanı yeteri sıklıkla tekrarlarsan, halk eninde sonunda ona inanır. Goebbels, 1933 yılında Naziler iktidara geldiğinde bakanlık görevine başladığı zaman, ilk iş olarak Yahudiler ve Nazi karşıtları tarafından yazılmış tüm kitapları Berlin’de Babel Meydanı’nda yakarak imha etmiştir. Bu, bir anlamda propaganda sürecinin hafızasızlaştırma politikasının temelidir. Goebbels'in o dönemde koyduğu "propaganda ilkeleri" Hitler'i iktidara taşıdığı gibi, kendinden sonra gelen pek çok faşist harekete de rehberlik etti. Propagandayı yaymak için kullanılan yaygın yöntemler arasında haberler, hükümet raporları, tarihin tekrar yazılması, uydurma bilim, kitaplar, broşürler, propaganda filmleri, radyo, televizyon ve posterleri sayabiliriz. Radyo ve televizyonda propaganda haberlerde, güncel olaylarda, konuşma programlarının içinde veya reklam olarak yer alabilir. Günümüz Türkiye’sine baktığımız da faşizmin hayatın her alanında ve toplumun her kesiminde baskısını arttırarak devamlılığı sürdürdüğünü görmekteyiz. Mevcut iktidar başta da belirttiğimiz gibi Goebbels’in propaganda tekniklerini halkımız üzerinde uygulamaktadır. AKP’nin 2004 yılında DGM’ler yerine Özel Yetkili Mahkemeleri AB uyum ya-

16 | TAVIR | NİSAN 2012

saları çerçevesinde açması ile birlikte, baskılar giderek artmaya başlamıştır. Özellikle 2006 yılında Terörle Mücadele Kanunu’nda yapılan değişikliklerle birlikte, Türkiye tamamen bir hapishaneye dönüşmüştür. Bu dönemden başlayarak toplumun tüm muhalif kesimlerine, devrimci demokrat kurumlarına yönelik baskılar artmış, siyasal linç olgusu oluşmuştur. Toplumsal kamuoyunun oluşmasını engellemek için, siyasal demeçlerin yanı sıra burjuva yandaş medya yoluyla siyasi erkin propagandası yapılmaktadır. Halk, hedef kitle olarak propagandalara her anlamda maruz kalmaktadır. Gerek görsel gerekse işitsel medya yoluyla hem gri-bulanık propaganda, hem de kara-sinsi propaganda türleri uygulanmaktadır. Son olarak gazeteci ve avukatlara yönelik yapılan operasyonlar ve tutuklamalar sonrası, başta Başbakan olmak üzere tüm hükümet yetkilileri, yapılan faşist baskının halk nezdinde tepki görmemesi için

sürekli yazılı ve görsel medya yoluyla operasyonların haklılığı vurgulanmakta, kontra haber yapılmakta ve halkı milli-insani duygularla etkileme yoluna gitmektedirler. Medya okuryazarlığının düşük olduğu ülkelerde sıkça rastlandığı gibi, Türkiye’de de halk, maruz kaldığı propagandanın ayrımında değildir. Sürekli demokratikleşme yalanlarının arkasında ülke tam anlamıyla faşizmin etkisi altındadır. Nasıl ki Hitler Almanya’da iktidarda olduğu dönemde sürekli olarak “barış”tan bahsederek kendi büyük yalanına halkını da inandırmaya çalışmış ve faşizmi uygulamışsa, bugün de mevcut iktidar sürekli “demokrasi”den bahsederek kendi yalanına halkı inandırmaya çalışmaktadır. Bu dönemin adı demokrasi değil faşizmdir. Sadece propaganda yoluyla dış ambalajı insanlara cazip gösterilmeye çalışılmaktadır… o


17-19 didem bilgesu _sablon 4/9/12 12:38 PM Page 17

mektup

mektup

sarı el yazması kitapçık bilgesu erenus

Didem Akman’ın sarı el yazması kitapçığı... 11 Mart 2012 Sevgili Bilgesu Abla Merhaba, Selam ve saygılarımızı iletiyoruz sana. Abla diye seslenince “Acaba tanıyor muyum?” diye düşünmeye başlamışsındır belki, seni çok düşündürmeden cevap vereyim, kendimi tanıtayım. Birebir tanışmışlığımız yok, ama “halkın sanatçısı” sıfatını hakkıyla taşıyan ender insanlardan biri olduğun için “Hanım vs” gibi resmi söylemler almadım ağzıma. Ben Didem, devrimci tutsaklardan biriyim. Adresinize İdil Kültür Merkezi’ndeki arkadaşlardan ulaştım. Hem bir ricamız olacaktı, onu ileteyim dedim, hem de geç de olsa emekçi kadınlar gününüzü kutlamak istedim. Bu ülkede de, dünyada da yaratan ve üretenlerin bü-

yük kısmı biz kadınlar olsak da, onlarca zincirle öyle bağlamışlar ki, özgür olmak, bunun mücadelesini vermek, önce kendi zihnimizdeki zincirleri kırmakla olacak ki bizler de bu yolda yürüyoruz madem, kutlu olsun hepimize. Kendimi tanıtayım dedim, hal hatır sormayı da unuttum, kusura bakma abla. Sağlığın, sıhhatin iyidir umarım. Kara kış gitti sayılır, baharın da ilk zamanları çarpıyor genelde insanı, her şeye rağmen en güzel zamanlar bence… Her şey uyanıyor. Baharın geldiğini burada nasıl anladık biliyor musunuz? Sabah uyandığımızda serçelerin üşüştüğünü gördük, cıvıldaşmalarını duyduk. Tamam, dedik, vakit geldi. Kışın, arada birkaç kuru ekmek aramak dışında görünmüyorlardı. Ki tecrit hapishanelerinde tutsaklar ekmek içleriyle yaptıkları toplarla iletişim kurduklarından ve kimi zaman çatıda kaldı-

ğından, kuşlar çok burada. Güvercinler hiç aç kalmıyor, gayet de besililer, tavuk misali kimi… Hayvanları beslemek dışında neler yaptığımızı sorarsanız… Bol bol okuyup yazıyoruz burada. Size de, yapacağımız bu çalışmada yardımınız olur düşüncesiyle geldim. Demiştim, siz, biz, özgür kadınlar olarak yürüyoruz ve bu yolda birçok da öğretmenimiz var, aslında Anadolumuzdan çıkan kadınlarımıza örnek olan iki kadını anlatmak istiyoruz abla. Ki bu yalnız bir istek değil, bir boyun borcudur size. Çocuklarını yoldaşlarına emanet ederek yaşamlarını feda eden birer direnişçi olan Şenay Hanoğlu ve Gülsüman Dönmez analarımızı herkes tanısın, herkes bilsin istiyoruz. Birer temizlikçi kadın, okuması, yazması bile olmayan kadın

NİSAN 2012 | TAVIR | 17


17-19 didem bilgesu _sablon 4/9/12 12:38 PM Page 18

ğımın en görünür köşesinde; her sabah birbirimize iyi günler diliyoruz ve ben seni yanıtlamak için 27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nü seçtim; sevgili mesleğimin senin türünden insanların varlığına ihtiyacı var!

larımızın yüreklerinin ne kadar büyük olduğunu, onların bilgeliğiyle birkaç üniversite bitirenlere hayatı, direnişi nasıl öğrettiklerini, daha da önemlisi bugün ezilen, sömürülen kadınlara örnek olacak iki anamızı anlatmak istiyoruz. Biz ne kadar vakıf olursak onlara, yaşamlarına, kültürlerine, o kadar etkili ve derinlemesine anlatabiliriz analarımızı. Bu yüzden onları tanıyan, gören, bilenlerin çalıyoruz kapılarını tek tek. Kılık kıyafetlerinden, konuşma biçimlerine, sordukları sorulardan, verdikleri cevaplara, öfkelerine, üzüntülerine, acılarına, bir duruşundan bakışına, anılarınıza, aklınıza gelen ne varsa, önemli önemsiz ayrımı yapmadan, ayrıntısıyla bize anlatabilir misiniz diye sormak istedik size de. Hatta bir sanatçı gözüyle bildikleriniz-anlattıklarınıza dair önerileriniz de olursa dikkate alacağımızdan kuşkunuz olmasın. Sevgili Bilgesu abla, anlatacaklarınızı dört gözle bekleyeceğiz. Ben o vakit iz

ninizi isteyeyim. Kendinize iyi bakın, sevgiyle… Sıkıca kucaklıyorum tekrardan, umutla kalın! Didem Akman Kadın Kapalı Hapishane Sincan, ANKARA Dünya Tiyatro Günü’nde Sincan Hapishanesi’ne mektup... 27 Mart 2012 Sevgili Didem Akman; Sarı kapaktaki karanfilinin arka sayfadaki dikiş yerlerini okşarken, yaratıcılığın, sınırsız ve tüm insanlara özgü olduğunu hatırlayarak yeniden mutlu oldum. Defter biçemiyle seslenişindeki içtenliği kirletmemek adına, “görülmüştür” damgasının kendine kıyı köşe yer arayarak saklanmaya çalışması da insanın her yerde, her koşulda insan kalabileceğini kanıtlar gibiydi. Sarı kitapçığın o gün bu gündür kitaplı-

18 | TAVIR | NİSAN 2012

Gülsüman Dönmez’le Şenay Hanoğlu benim de çok önemsediğim iki isim; kitapçığında vurguladığın gibi, evlere gündelik hizmete giderken kimilerinin daha bugün fark edermişçesine davrandığı “tecrit” belasına ömürleriyle de karşı çıktıkları için, “etkili ve derinlemesine” anlatılmayı hak ediyorlar, evet! Bunu gerçekleştirebilmek için, kılık, kıyafetten başlayarak, duruşu, bakışına dek öğrenme isteğin, bir başka cümleni doğruluyor; Sincan Kadınlar Kapalı Hapishanesi’nde serçe ve güvercinleri beslerken, bir yandan da okuyup yazıyorsunuz... Böyle olduğu hem çalışmanızla ilgili isteklerinizden, hem de sarı el yapımı kitapçığındaki anlatımın yetkinliğinden belli oluyor. Çok, çok sevindirici! Gülsüman ve Şenay’ı, tüm aydın ve sanatçılar adına diyerek, tecrit karşıtı eylemlerinin ilk on gününde evimde konuk etmiştim, yorgun sırtlarının dinlenebilmesi için elimden geleni yapıyordum. Şenay, Armutlu’da denize geniş bir perspektiften bakan gecekondusunda gündelik koşuşturma sırasında göremediği denizi, benim küçük penceremde fark etti. Gülsüman su içmeyi ihmal ediyordu, onlara şarkı söylememi istediklerinde, en çok kim su içiyorsa onun için söyleyeceğim demiştim, o günden sonra su içme birincisi hep Gülsüman oldu. Beni aradıklarında onlara, “Gözümün önünde ölüme gidişinize katlanamam, ancak on gün için birlikte olabiliriz!” demiştim, kaldı ki yüreğinde emekçilere Sermaye Destanı şiiriyle kocaman bir yer açan ozan Müştak Erenus’un da Alzheimer hastalığıyla savaş verdiği günlerdi, onu analarla tanıştırdıktan sonra çocuk-


17-19 didem bilgesu _sablon 4/9/12 12:38 PM Page 19

önemsedim, elinizdeki, imzamı taşıyan sayılı kitaplardan biridir, elden ele dolaştırmanızı isterim.

larımın evine yollamıştım. Baş belirtisi unutkanlık olan Alzheimer hastalığına karşın Müştak Erenus anaları hiç unutmadı. Hatta şimdi yazarken bile ürperiyorum; kendi kendine konuşur gibi, “O kadına kıyılır mıydı?” demesinden yarım saat sonra telefonum çaldı ve Gülsüman’ın öldüğünü duyurdular. Şenay’ı Armutlu’daki gecekondusunun küçük odasındaki yüzü, pencereye dönük yatarken anımsıyorum, “Çok uzadı abla!” demişti. Uzayan neydi, ölüm oruçları mı, ölemeyişi mi, utancımdan soramadım... Sonra Karahisar Kalesi’ni söylememi istemişti; bilmiyordum, ertesi gün türküyü öğrenerek geldiğimde, ölmüştü. Karahisar Kalesi’ni, Şenay’ın tabutu gecekondudan çıkarılırken, sevgili kuzucuğu Pınar’ıyla birlikte söyledik. Şenay benim için hep o türküdeki, “Sen koyun ol ben kuzu-Meleye meleye getirek yazı” diye sürekli tekrarlayan sestir; kuzucuklarıyla yazı getiremediler, getirtemedik! Onun o sözünü ettiğim pencere önündeki resmini kara kalem olarak çizmişim. Çalışmanız kitaplaşırsa, yollarım, basarsınız. Çalışmanıza yönelik asıl yardımım; Gülsüman ve Şenay’ın gördükleri bir rüyayı aktarmak olacak, bana anlatırlarken, iyi ki not almışım: Gülsüman’ın rüyası: Ben açlık grevi başlamadan kendi tabutumu taşıdım. Evimden çıkardım. Gönüllüydük ama seçileceğimi bilmiyordum. Kapı dövülüyor. Uyanmaya çalışıyorum. Kapımın dövüldüğünün farkındaydım ama, “Bir dakika bekle” diyorum, “önce kimse görmeden şu tabutumu çıkarayım…” Öyle tabutumu kendim evimden çıkarıyorum. Kapının önüne çıktığımda, diyorum ki, “Gördün mü, ay, Hz. Ali gibi kendi tabutumu taşıyorum, kimse beni görmüyor, ben şehit düştüm” diyorum. Gülsüman bundan sonraki cümlesini gülerek tamamlıyor. Gerçekten de kapı dövülüyormuş o arada, ben gidip, “Sen

Sevgili Didem; Eklemem gerekiyor; onları Armutlu’da bulmam da yine Gülsüman’la ilgili; beni görmek istediğini haber verenler, bunu bana onun son isteklerinden biri olarak aktarmışlardı. Gittim. Bu kez de ben uzun bir süre onların misafiri oldum. Armutlu’da yaşananları ülkeme duyurmak için bir yandan yollar arayıp bulurken, bir yandan da adım adım ölüme gidenlerin kustukları tasları boşaltıyordum. nasıl kapıyı döversin, ben cenaze çıkarıyorum” diye azarladım. Şenay’ın rüyası: Ben de şimdi Ümraniye Hapishane’sinde bir arkadaşımız var, ismi de Veyis… Gülsüman’ın bir tane küçük odası var, o küçük odasında iki tane ranza var, çapraz şeklinde koymuş. Gidiyorum bakıyorum, orda bir tane yatak var. Yatakta da o Veyis Ağbi’nin eşi var. Aynen benim başımdaki gibi kırmızı bant takmış. Yatağın bir köşesinde yatıyor, yanı boş kalmış. Yanı boş ama üstüne yorganı çektiği için… Böyle beyaz bir çarşaf var… İsmi de Diday. “Diday” diyorum, “burada kim yatacak?” O da diyor ki, Veyis yatacak burada Şenay” diyor. Ben diyorum ki Veyis ağbi yatmasın, ben yatayım… O heyecanla o yatağın içine giriyorum, uyanıyorum. Şenay gülerek sürdürüyor bundan sonrasını: TAYAD’a gittim anlattım, bana “Veyis’in yerine sen yatacaksın ölüme” dediler. Sanırım ben bu rüyaları, Şükran Ağdaş’ınkiyle birlikte bir sokak oyunu olarak yazmıştım; araştırıyorum, bulursam yollarım. Ayrıca zarfınıza eklediğim Samur Kürk’ün elinize daha önce geçip geçmediğini bilmiyorum. İmza atmayı sevmiyorum; ancak, Samur Kürk’ü Dünya Tiyatro Günü’nde size ulaştırırken ilk kez imzamı

Bu yaşadıklarım bende yemek yemeyi büyük ölçüde reddeder hale getirdiği için, birkaç ay sonra beni tanımayan bir doktorun kan değerlerimle ilgili laboratuvar değerlendirmelerime bakarak, “Açlık grevinden mi çıktınız?” diye sormasına yol açmıştı. Bir de şunu anmısıyorum, sevinçle; tecrit gerçeğini basın aracılığıyla kitleye ulaştırabilmek için kotardığımız, Tecrit’i bire bir yaşatma gayretindeki oyunumuza yer bulabilmek için, Sevim Belli, Vedat Sakman ve ben İstanbul Barosu’nun bu etkinliğe uygun binasını istemeye gitmiş, verdiklerinde de üçümüz dışarı çıkar çıkmaz çocuklar gibi el ele tutuşarak sevinçten havalara sıçramıştık. Gerçekten de bu etkinlik bütün aydın, sanatçı arkadaşlarımızın bizzat katılımıyla tecritin toplumca bilinip netlik kazanmasını sağladı. Bitirirken, arkadaşlarınızla haberleştiğiniz ekmeğinizin ortağı serçe ve güvercinlerle birlikte, hepinize sonsuz sevgilerimi yolluyor, kucaklıyorum. Bilgesu Erenus Not: Sarı kitapçığındaki gibi, bir an yanıtımı ben de elle yazmayı düşündüm, ama biz dışarıdakiler sizin gibi değiliz, giderek tembelleşiyoruz! o

NİSAN 2012 | TAVIR | 19


deneme deneme

sözde polis... sözde soruşturma av. evrim deniz karatana

Emniyetin bodrum katında, ifade odasındayız… TAYAD’lı müvekkilim ve ben bu “çok gizli” soruşturmadan çıkacak yaratıcı soruları merakla bekliyoruz… İlk soru geliyor… - Sözde Yürüyüş çalışanlarının serbest bırakılması için basın açıklamasına katılmışsınız… Birbirimize bakıp gülüyoruz. Hangisini beğenmediler bilemedik, sorunları dergiyle mi, çalışanlarıyla mı? Ciddiye almıyoruz, aylardır her hafta yapılan eylemlerden çoğuna katılmış müvekkil, tam 10 sayfa “sözde soru”! Bunalıyoruz… Geç geç diyorum… Yeni soruya geç… - Evinizde örgüte müzahir şahısları (TAYAD’lıları / bn) misafir ediyormuşsunuz… “Eee…” diyorum, “bu mu soru? “Doğrudur” diyorlar… Bu “doğrudur” lafını pek severim. Polis teşkilatımızın vazge20 | TAVIR | NİSAN 2012


çilmez cevabıdır. Arka arkaya soru sorup en sonuna hiç olmadık bir şey deseniz farkına varamaz, “doğrudur” derler… Bir gün hakim duruşmada soruyor tutanak imzacısı polise: - Şimdi bu çocuklar YÖK’ü protesto etmiş… - Doğrudur. - Siz de müdahale edip gözaltına almışsınız… - Doğrudur. - Eee anlat nasıl oldu olay? - Doğrudur. - Anlat diyorum yahu ne “doğrudur”? - Siz nasıl derseniz öyle Hakim bey! Neyse konuyu dağıtmayalım, daha sorulacak çok soru var. Tamam diyorum, devam et… Yeni soruya geçiyoruz: - ÇHD Ankara Şubesi’nin düzenlediği Sözde Güler Zere Belgeseline gitmişsiniz… Dur diyorum! Burada dur! Hayırdır, sanat eleştirmenliğine mi soyundunuz? İlahi sözde polis! Sen bizi güldürdün, Allah seni güldürmesin... Yalan üretmek konusunda vasıflı eleman yetiştirmek kolay iş değildir hani… Onca belge, onca bilgi notu, onca operasyon… Her biri senaryo yazmakta usta olunca sanat eleştirmenliği yapmaya karar vermişler… “Belgesel nasıl çekilirse belgesel olur? Hangi kamerayla çekmek lazım; hangi marka film kullanmak lazım; bir belgeselin ‘sözde’ olmaktan kurtulması için kıstasları nedir? Çekimleri mi beğenmediniz, senaryoyu mu?” diyorum... - Doğrudur.

- Yahu siz de hiç rahat durmuyorsunuz, sözde tutsakların ihtiyaçlarını karşılıyormuşsunuz… “Tövbe estağfurullah” diyor müvekkilim. Bana dönüyor; “Evlatlarımın ihtiyaçlarını karşılamak için bunlardan mı izin alacakmışım?”... Dur hele diyorum… “sözde soru” bunlar… - Sözde Devrim Şehitlerinin mezarını neden ziyaret ettiniz, kimden talimat aldınız? Ben kendi aklımla hareket edemiyor muymuşum da soruyorlar bunları? “Kişi karşısındakini kendi gibi bilirmiş” diyorum. Bu arada, “Müvekkillerimin pantolonunu, gömleğini yırtmışsınız; yenilerini getirdim verin de değiştirsinler”. “O konuyu bir danışmam lazım!”... “Kimden talimat alıyorsunuz bunun için?” diyo-

rum… Ağlanacak hallerine gülüyoruz. Evet, Yeni soru gelsin… - Sözde gözaltında kayıp olduğu iddia edilen Ayhan Efeoğlu’nun mezarının bulunması için yapılan basın açıklamasına katılmışsınız… “Domuz bağıyla bağlanmış bir vaziyetteydi, onu ellerimle gömdüm” diyen bir katilin itiraflarını bile görmezden gelerek, infaz edilen bir devrimciyi yok sayarak, “sözde” gözaltı ve “sözde” kayıp olarak adlandırınca kendilerini akladıklarını sanıyorlar. Bu acizliğe söylenecek sözümüz yoktur. Var mı başka soru? - Takip ettik sizi. Önce derneğe gitmişsiniz, sonra otobüse binmişsiniz, eve girerken görülmüşsünüz, bir de HHB’ye gitmişsiniz… Düşündük taşındık otobüse binmek suç olamaz, eve gitmek de… İnsan NİSAN 2012 | TAVIR | 21


ederim…” diye devam ediyor. - Tamam da hep aynı tutukluların ihtiyaçlarını karşılamışsınız, yardım etmek değil mi bu? “Hepsinin ana babalarıyla hapishane kapılarında tanıştım Savcı Bey, 2004’ten beri hapishane kapılarında geçiyor ömrüm… Onların değil de kimin ihtiyaçlarını karşılayacakmışım? Suç falan işlemedim ben.” cevabını yapıştırıyor müvekkilim. Sözü alıp isyan ediyorum… Hukuk, adalet, yasalar, vicdan ve saire… Hepsi adliyenin tozlu raflarında saklı biliyoruz! Peki ya akıl?

avukatına gitti diye suçlanır mı? Suçlanır… “İleri Demokrasi”lerde avukata ihtiyaç duyulmaz! İktidar ne derse o olur! Sokağa bile çıkmayacaksın gerekirse, avukata niye ihtiyaç duyasın? Yürü bre yüce Türk Polisi, kim tutar seni! - Sözde Ulucanlar Katliamı’nı da protesto etmişsiniz… Sözde 19 Aralık protestosu da var… Sözde füze kalkanı protestosuysa cabası… Buradan çıkardığımız sonuç şudur ki; Siz Sözde Örgüte üyesiniz… Kimin talimatıyla bu eylemlere katıldınız? Sizden başka kimler katıldı? İfadenizi veriniz… - Ben gidiyim artık, savcının yanında görüşürüz avukatım, bunlara söyledim savcının yanına gidene kadar bana bir şey sormayın diye, yine de soruyorlar… Susma hakkımı kullanıyorum… Müvekkilim gider ben kalırım… Acı acı gülümsemek de yetmez! Gizli soruşturmamızın hepsi bundan ibarettir… Tam 50 sayfa “susma hakkı tutana-

22 | TAVIR | NİSAN 2012

ğı”… Gece 01.00’de başlayan sorular sabah 09.00’da biter. Sırada savcılık var… Elimde sözde sorular, tam kapıdan çıkarken sağa dönüyorum, “Polis, asker kadar disiplinli, hukukçu kadar hukuk adamı, bir anne kadar şefkatli olmalıdır. / M.K.Atatürk” yazısıyla burun buruna geliyorum. Onun polis için söylediği tanımların başına “sözde” ekleyince komik geliyor bana... Gülüyorum… Emniyette duyduğumuz soruları savcı da soruyor… Tek kelimesini değiştirmeden… “Ne iş yapıyorsun?” diyor Savcı anneye. “İşsizim. Daha önce de beni buraya getirip tutukladığınız için işten atıldım. Benim suçum iki oğul doğurmak Savcı Bey” diyor müvekkilim… “Oğlum, gelinim hapisteyken evde mi oturacağım? Yaşadıkça evlatlarımın yanında olurum. Ben de yaşadım tutsaklık, polisler beni 2 yılda 3 kez karşınıza getirdi. Bilirim nasıl bir şey olduğunu ve ömrüm yettikçe tutsakların ihtiyaçlarını karşılamaya devam

Sorgu boyunca “sözde” ön ekli sorulara maruz bırakıldı müvekkillerimiz. “İleri düzeyde şizofreni” teşhis etmek mümkün bu koşullarda! Sorulanlar “suç” ama “sözde”… Şizofreni değilse bir tür aşağılık kompleksi bunun adı! Sizi gözaltına aldık ama o kadar da ciddiye almıyoruz demek gibi… Nasıl bir motivasyona sahip olduklarını hepimiz biliyoruz ancak bu tür bir acizliğe de katlanamıyoruz… Sözde yargılamalar yapıyor, sözde sorular soruyorlar. Sözde cezalarla, hapishaneleri tıklım tıklım dolduruyorlar! Ama ne ölülerimiz sözde, ne tutsaklarımız… Ne mücadele sözde, ne onların düşmanlıkları… Yine de adliyeden mutsuz, huzursuz, inançsız ve öfkeli ayrılan onlardı… Sözde yapılmış her şeye yürekle karşılık veriliyordu çünkü! Tertemiz ve inançlı yüreklerle… “Komploları boşa çıkaracağız” diyerek, zafer işaretleriyle gittiler… Her birinin yüzü aydınlıktı gecenin karanlığında… Gün ışığında bile yüzleri görünmeyenlerin elleri kollarında, silkiniyor ve arınıyorlardı pisliklerden… Arkalarında onları uğurlayanların “özde” sevgileri ve umutlarıyla… o


23-25 nefes_sablon 4/9/12 1:10 PM Page 23

röportaj

röportaj

yaşama bir “nefes” tavır

Burhan Yıldırım’ın, 2000 yılındaki sergisinden sonra ilk çalışması olan “Nefes”, 29 Şubat-13 Mart tarihleri arasında Karşı Sanat’ta sergilendi. Serginin çıkış noktası ise yedi yıl süren büyük direniş ve “ölüm oruçları”. Sergilenen resimler, bu çalışmanın sadece bir kısmını oluşturuyor. “Ölüm oruçları, yani insanların iradi olarak bedenini ölüme yatırmaları önemli bir şey... Ben, bunun plastiğini oluşturmaya çalıştım. Rengini, biçimini, kompozisyonunu oluşturmaya çalıştım” diye açıklıyor serginin amacını Burhan Yıldırım. Resimler tuval üzerine akrilikten oluşuyor. Daha çok da siyah ve koyu renkler hakim resimlere. Daha çok “ölüm”ü çağrıştıran bu tonların arkasında görünen kırmızı ve sarılar, öfkeyi ve direnişi anlatıyor.

NİSAN 2012 | TAVIR | 23


23-25 nefes_sablon 4/9/12 1:10 PM Page 24

Daha önce birçok serginiz oldu. Bu sergilerde içerik nelerdi? 25-26 sergim oldu. İlk olarak “güvercin”lerle başladım sergi yapmaya. Sonra ’97’de bıraktım güvercinler üzerinden resim yapmayı. Plastik anlamda güvercinlerle ilgili yapacağım bir şey kalmamıştı. Bundan sonrası kendini tekrar olacaktı. Sonra “ferman” çalışmasına başladım ve 2000 yılında “ferman” konulu sergimi açtım. Ferman fikri nasıl oluştu? Ferman “emir” anlamına geliyor. Oradan hareketle yapılan bir şey. Ferman insana karşı bir şey. İradeye karşı bir şey. Onun üzerinden ilişkiler kurguladım. Burada “on yıl fermanları” diye resimler onlar. 12 Mart, 12 Eylül gibi darbeleri anlatıyor. Ama ben politik olarak çok bir şey yüklemiyorum fermanlara; sistemin, insanı insansızlaştırması daha çok dikkatimi çekiyor burada.

Tavır dergisi olarak Burhan Yıldırım’ı atölyesinde ziyaret ettik ve sergisi hakkında bir söyleşide bulunduk. Ölüm Oruçlarıyla ilgili bir Sergi fikri nasıl oluştu? Gençer Yurttaşın “Başkasının Acısına Bakmak” adlı fotoğraf sergisini izledikten sonra oluştu. Gençer’in sergisinin trajik yanı çok etkiledi beni. Sonra ondan başka fotoğraflar da aldım. 2008’den bu yana bu sergiyle uğraşıyorum. Bununla ilgili 200 tane iş var, 7080 tane de desen var. Serginin amacı neydi, bunu nasıl gündeme getirdiniz? Sistem belleksizlik yaratıyor. Kendisine yabancılaşan, ürettiğine yabancılaşan insan yaratıyor. Şimdi plastik sanatlarda insan nesnel anlamda var, fakat duyarlı insanın, insani anlamda insanın pek

24 | TAVIR | NİSAN 2012

yer almadığını görüyorsunuz. Bu işin bir tarafı... Arka tarafında ise gerçek böyle bir şey... Ülkede yaşanan böyle bir gerçeklik var. Ama bizim unuttuğumuz, unutturulduğumuz bir gerçek… Sergide bu çalışmadan kaç resim yer aldı? 42 tanesine yer verdim. Bir de Ankara ve Diyarbakır’a gitme ihtimali var serginin, oralarda diğer resimler eklenebilir. Başka şehirlerde de sergileyecek misiniz resimleri? Evet, bir ihtimal Ankara ve Diyarbakır’a da taşıyacağız sergiyi. Ben uzun süre ara vermiştim. 2000’den bu yana sergi açmadım. Bu sergiye de dört senedir emek veriyorum. Görünsün istiyorum açıkçası. Bu on iki senelik boşluğu da kapatıp kendimi göstermek istedim. Ayrıca böyle bir serginin dolaşmasını da istiyorum tabii ki.

Resimlerinizde halkın gerçeklerini yansıtmaya çalıştığınız anlaşılıyor. Sizin sanattaki “gerçekçiliğinizi” buradan çıkartabilir miyiz? Tabi. Sistemin göstermediği, gizlediği trajik durumu görünür hale getirmeye çalışıyorum. Örneğin Uludere ya da Irak… Adam basıyor düğmeye, insanlar ölüyor. Biz sadece televizyondan film izler gibi izliyoruz bunu. Sen insanların görmediğini, göremediğini göstermeye çalışıyorsun ve sorgulamasını, muhasebeye girmesini sağlıyorsun. Resimlerin kitlelerle buluşması açısından sergilerin de önemli yeri var değil mi? Tabii ki. Ne kadar insana seslenirsen o kadar iyidir. Örneğin bir de bu serginin kataloğunu yaptık. En azından resmi satın alamayan insan katalog yapraklarını kesip kullanabilir. Yaprak yaprak olmasının sebebi de bu… Yaygınlaşsın istiyoruz. Resim sanatıyla uğraşanlar kendile-


23-25 nefes_sablon 4/9/12 1:10 PM Page 25

rini ifade edecek salonlar bulabiliyorlar mı? Ekonomik olarak nasıl geçiniyorlar? Aslında son yıllarda bazı salonlar, müzeler açıldı ama bu tamamen parayı elinde bulunduranlar tarafından. Amerika bu işi iyi yaptı. Birçok yatırım gerçekleştirdi bu anlamda. Eskiden Fransa’ydı örneğin bu işlerin çekim merkezi, şimdi Amerika’dır. Çünkü kapitalizmin gereği böyledir. Ekonominin merkezi Amerika’ya kayınca kültür de oraya

Bazı dernekler var ama onlar da resim sanatına/sanatçısına çok katkı sağlayan dernekler değil.

kaydı. Bir taraftan Çin gelişiyor, orası da bir merkez haline gelmeye başlıyor. Şimdi bir geçiş yeri olarak İstanbul’u böyle bir çekim merkezi yapmak istiyorlar.

san senin izin kalmaz. Sanat zaten iz bırakmak üzerine yapılan bir şeydir. Dolayısıyla ne diye ben çile çekeyim iz bırakmayacaksam? Herkesin peşinden gideceksem niye bu işe soyunuyorum? Ama resimde de şöyle bir şey var; piyasa diyor ki ya da belirli insanlar “şu iyidir” diyor, bir sürü insan oraya gidiyor. Türkiye’de de resmin çok bir geçmişi olmamasının da etkisi var tabi.

Öyleyse iktidarlar sanatı her zaman yanlarına çekmeye çalışıyorlar diyebilir miyiz? Tabii ki. İstisnasız tüm iktidarlar kullanabileceği her gücü kullanmak ister. Ama buna rağmen Türkiye’de sanata ve sanatçıya yatırım yapan bir politika hala mevcut değil. Ressamların örgütlenebildiği dernekler ya da başka kurumlar var mı?

Piyasaya üretmek… Piyasa için resim yapmak… Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Şöyle bir şeyi kabul etmiyorum, sanatçının bir derdi vardır, bir sorunu vardır. O sorun üzerinden meseleye bakması lazımdır. Bu sanatsal bir sorun da olabilir. Eğer piyasanın izini takip etmeye kalkar-

“Nefes”e dönecek olursak sergilenen resimlerin neredeyse tamamı koyu renkler ve siyahtan oluşuyor… Her sözünüz başka türlü biçimlenir, başka türlü renklenir, başka türlü de kompoze edilir. Bütün sanat dallarında böyledir bana göre. Bir kere kasvetli bir durum var

zaten. Genç bir adamın ölüme yatması kasvetli bir durum zaten. Onun açısından (kasvet) içermese bile çevresi açısından böyledir. Bu yüzden karanlığı barındırmaması mümkün değildi. Ben bu çalışmayı yaparken, iki yüz küsür resmi yaparken o dönemle ilgi araştırmalar yaptım. Renkler yavaş yavaş karardı. Siyah ortaya çıktı, sarı ve kırmızı ortaya çıktı. Sonra bir arkadaşım “bunlar ölümün renkleri” dedi. Gerçekten de baktım; sanat tarihi içinde insanlar böyle resmet-

miş ölümü. Serginin adı nereden geliyor? Nefes alıp vermekten ve “nefis”ten. Yani nefse hakim olmak. Ölüme yatıyorsun ve nefsine hâkim oluyorsun. Peki, “nefes” de güvercinler ve ferman gibi uzun soluklu olacak mı? Hayır. Bu, konuyu anlatan bir çalışmaydı. Şimdi bundan sonrası tekrara düşer. Söyleşi için teşekkür ediyoruz. Ben teşekkür ederim. o

NİSAN 2012 | TAVIR | 25


deneme deneme

bizim çocuklar ciran harman “Dağlarının, dağlarının ardı, Nasıl anlatsam... Ağaçsız, kuşsuz, gölgesiz. Çırılçıplak, Vay kurban... ‘Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda’ Yiğitlik, sen cehennem olsan bile Fedayı kabul etmektir, Cennet yapabilmek için seni, Yoksul ve namuslu halka. Bu'dur ol hikayet, Ol kara sevda.” Ahmet Arif

Yoksul bir köyde büyüdük biz. Bizi yoksulluk sardı koluna; beledi, ninniledi, büyüttü. Sabahın kör saatinde kalkardık. Biz kalkardık da gözlerimiz uyanmazdı. Kayısı bahçelerine doğru yol alırdık. Atımızın üstüne tahta sandıklar yerleştirirdi babam. İçine kovalarca kayısıyı boşaltmaya yarardı ama tarlaya giderken boş kalırdı. Ben bir yanına otururdum, kara üzümüm, kardeşim bir yanına, abim, ortaya, atın üstüne otururdu. At yürüdükçe biz de yaylanır dururduk bir o yana, bir bu yana... Türkü söylemeye çalışırdık çiğ, yavan seslerimizle. At yaylandıkça kesilirdi nefesimiz, kelimeler küçük ağzımızda yarım kalırdı, nefesimizi yeniden toplayıp yetişirdik kaçan kelimenin ardından. “Gide gide bir söğüde dayandım, dayandım, o söğüdün allarına boyandım boyandım...” Dere boyu söğüt ağaçlarıydı. Onlar da baharda ne ekşi 26 | TAVIR | NİSAN 2012


Dere boyu, kızıl söğüt ağaçları, sonra kara kavaklar. Kolunu bacağını kırardık baharın kavakların. Koyunlarımıza yedirirdik yeşilini, burçlarını soyar verirdik hayvanlarımıza.

Dedem, kavaklar kadar serin, soğuk puğar (1) kadar serin dedem. Öyle sessiz yatardı evin köşesindeki yatağında. Yatağının başucunda yeşil boyalı tahta bir dolap vardı. Tahta dolabın içinde amcamın Almanya'dan getirdiği plastik bir su ısıtıcısı vardı, ki çocukluğumuzun bilinmezlerinden biriydi kendisi. Ne işe yaradığını, ve nasıl yaradığını anlamadık yıllar yıllar boyu. Çünkü elektrik çok geç geldi köyümüze.

bakmış olmamıza rağmen her karıştırmamızda yeni bir dünya keşfetmenin heyecanını duyardık. Dedemin hiç kalkmamacasına yattığı o günlerde üzüntümüzü ikiye katlamıştı bu durum. Dedem, ıssız dedem; şalvarındaki yamayı, Sivas işi bıçağını, burç soyan beli bükük halini, bir de kurumuş dudaklarıyla şeker şerbeti isteyen kısık sesini, tahta beşiğin üstündeki oymalar gibi içime işlediğim dedem.

Burç kokusu, hiç gitmez burnumun direğinden. Dedem; pos bıyığı, bükülmüş beliyle, evimizin ortasındaki tahta direğin yanında oturur, burç soyardı akşama kadar. Öyle sessiz, sadece bıçağın dalların üstünde gidip gelişinin çıkardığı ses kalırdı geriye.

Babam anlatırdı, “Kızım değirmenin önünden bir çıktık ki, köyümüz ışıl ışıl. Doyamadık bakmaya” diye. Yeşil dolabın içinde bir de dedemin ilaç kutuları, yine dedemin dut ağacından oyup yaptığı küçük tahta beşiğimiz, nenemin örgüyken kesilmiş saçları... Hepsine defalarca

Biliyor musun dedem, hani Esenyurt’ta kışın gününde naylon çadırlarda kalan işçiler vardı ya. Onlar yandı kavruldu dedem. İsa var bildin mi aralarında, cenazesi evlerinin avlusuna götürülürken bir dede “Evlerimizin yolu bile yok, çocuğun cenazesi çamurda kaldı” diye bağırıyor-

ekşi kokardı. Bahar kokardı, yeşil kokardı, yakınımızdı o da... Uçları her sene firiklerdi. Uzaktan bakınca uçları kıpkızıl görünürdü, hele sonbaharda, insanın içine içine akardı kızılı.

NİSAN 2012 | TAVIR | 27


du. Sen benim ölümü görme dedem. İsa’nın dedesi de görmesin dedem. Anam, güzel anam... Yanakları kıpkırmızı dururdu. Ağaç köklerini kaynatır , kıl ipine batırırdı nenem. En güzel yeşil, en güzel kırmızı, en güzel sarı... Anamın yanakları nenemin kırmızı ipleri gibi olurdu, hele de güneşin alnında çalışırken, daha bir kızarırdı. Bahar geldi mi, ver elini Yüce Gala, Karasüğrü, Sıradaşlar, Yama Dağları, gez dur. Gığış (2) toplardın, çiğdem kökü, keven kökü, tort (3)... Dağların otları en çok senin elinde güzel olurdu anam. Emekçi anam, eğilmeyi bilmediğinden mi bilmem, belini yukarıya dikip ot topladığın geliyor gözümün önüne, ot büktüğün. En güzel kömbeyi (4) sen yapardın, eğilip kalktıkça, teştin (5) içinde dönerdi hamur. En güzel ekmek aşını sen yapardın... Yiğit anam. Karnımız acıkınca ne yapacağını bilemediğin o günler gelir gözümün önüne, yufka ekmeğinin arasına yoğurt dürüp verirdin bize çoğunca. Anam biliyor musun, Adana'da bir ana canına kıymış geçen gün. Niye mi, yavrularını ısıtamamış da ondan. Odun alacak para bulamamış, borca almış da, bu sefer tutuşturamamış yaş odunları. Saç kurutma makinesini tutuşturmuş oğlu İsa’nın eline de sonra gidip kendini asmış. Senin yoğurt dürerken şarkılı türkülü oyunların geldi aklıma, yüzün öte döndü mü, dağların gölgesi vururdu hani bir yanına. Bütün anaların çaresizliği aynı dilden konuşurmuş meğersem. Sen ölme anam, yaşa, İsa’nın anası da ölmesin anacım, yaşasın. At giderdi, biz bir o yana, bir öbür yana... Atın ter kokusunu içimize çekerdik, nasıl da yakınımızdı o koku. Ter kokusu... Babamın kokusu. Babam, kapkara olmuştu tenin. Hani seninle Üsiynin tarlasına ekin biçmeye giderdik. Pelit ağaçlarının altında dururduk çoğunca biz. Sana su getirirdik, askerlikten aşırdığın matarayla, içerdin, boğazından

28 | TAVIR | NİSAN 2012

aşağı akardı sular. Tenin kapkara olmuştu, yanmışlıktan buruşmuştu artık. Tenimiz azıcık kızardı mıydı, canımız acımaya başlardı. Gülerdin bize, gülerdin gözlerin kaybolurdu. “Siz de büyüyün hele, hele 10 yılı devirin bu tarlalarda, güneş işliyor mu derinize görün o zaman” derdin. Ama bir yandan da kurtulalım diye bu yoksulluktan, okuyun yavrum siz derdin. 10 yıl değil ya, 1 yıl bile kalmayalım isterdin bu yazının yüzünde. İnek güderdik de akşamında boynumuzu serin sularla yurdun pıtırak gibi ellerinle. Şapka yapardın uzun otları öre öre. Su demişken, bir kere sel gelmişti de bizim dereye, traktörün üstünde kalıvermiştin, suyun öte yüzünde. Biz bu tarafta çığlık çığlığa ağlamıştık suya gideceksin diye. Babam, emekçi babam, canım babam, kara yanık babam.. Biliyor musun, geçen gün Kozan'da baraj sularının altında kaldı İbrahim’in, Mehmet’in, İlyas’ın babası. Sen sulara gitme babam, onların babası da gitmesin. Daha demin istanbul'un ortasında, Şişli’nin göbeğinde, yakalarından tuttukları ona yakın çocuğu zorla arabaya doldurmaya çalışıyordu zabıtalar. 7,10,13 yaşlarında çoğu. İbrahim, Mehmet, İlyas gibi her biri. Daha demin geçtim önlerinden, yüzlerine baktım, kuru kavruk yüzlerine. Zulmün bütün çizgilerini bir bir toplamış yüzlerine baktım. Arabaya sokarlarken belleri açıldı, çıplak bellerine baktım, kaburgaları sayılan bellerine. Altından eşofman giymişler, kışın gününde, incecik pantolonlar.. Sokakta mendil, su, sakız, bazen de esrar satıyor küçücük elleri, ellerine baktım. Vatanımın en güzel dağlarını, nehirlerini, gökyüzünü, yeşil ormanları ve gülen gözleri resmedecek ellere. Baktım baktım doyamadım. Kedi eniği gibi tutmuşlar yakalarından, ben kurban olam, hırpalanışlarına baktım. Bu düzenin atını kim sürer, ağacını kim soyar, hamurunu kim yoğurur babam? Kim

dürüyor etli ekmekleri de bize yoğurt dürümü düşüyor; kim ısınıyor bütün odunlarla da biz üşüyoruz; kim yaşıyor, kim tıkınıyor da çatlayana kadar, biz ölüyoruz babam? Kim çiğniyor topraklarımızı da ekin tarlaları çocukluğumda kaldı babam? Kim ne yapıyor bütün suları da derelerimiz artık çağlamıyor babam? Bak yeşil boyalı tahta dolabın içinden çıkardım bir tutam saçı, sardım koynuma, nenemin karanfil kokusunu sardım genzime, bizim dağlarımız da karanfil koksun diye. Dedemin cılız yorgun sesini kattım sesime, dereler gibi çağlasın diye. Çağıldayarak gelsin gülüşlerimizin sesi, köyümüzü bir tatlı telaş sarsın diye. Dağlarımızın kokusunu aldım yanıma babam, yoksulluktan ölmesin diye çocukların babaları, dedeleri, anaları, çocuklar ölmesin, yaşasın diye insanca, ölürüm ben babam. Ben ölürüm, kimse ölmesin. Ben ölem ki, bizim çocuklar var ya, vatanını sevmenin ustası olsun. Bizim çocuklar hesap sorsun, çıplaklığımızın, açlığımızın, analarımızın ağlamışlığının, ve de genç yaşta ölmüşlüğünün hesabını. Bizim çocuklar var ya büyüsün, umudun adı olsun bizim çocuklar.

(1): (Lazca) ırmak (2): Efelik otunun dalında kuruyan tohumları (3): Kalın yapraklı, dikenli ve süt gibi suyu olan bir ot (4): İki sac arasında ya da külde pişirilen mayasız ekmek veya kıymalı, peynirli çörek (5): Hamur leğeni o


29 hosgeldin cocuk_sablon 4/9/12 12:40 PM Page 29

şiir

şiir

hoşgeldin çocuk ahmet çağdaş

Rüzgarlı bir havada bir akşam Ansızın dolduruverdi Bir çocuk çığlığı hücremizi Kapılar kapılar üstüne kilitli Koridor içinde koridor var Oysa çığlığını rüzgara yükleyen çocuk Dışında tüm bunların Onun kafasında şimdi Koşup gülüp eğlenmek var İçeride biz dışarıda çocuklar Mutl1uyuz sonuna kadar Mutluyuz Mevsimlerdir ölümle birlikte Koynumuzda büyür geleceğimiz Büyüyünce de mutlu olun diye siz Ömürlerimizden geçmekteyiz Doldurur yüreğimizi her zaman Uğruna ölesi geldiğimiz kahkahalarınız Gülün çocuklar gülün Hep böyle çıldırasıya olsun çığlıklarınız “Endişelenmeyin direniyoruz biz” Sincan 1 No’lu F Tipi Hapishanesi/2002

NİSAN 2012 | TAVIR | 29


deneme deneme

munzur’un zere kızı ciran harman

Pazen şalvarının üstünde sarılı, allı morlu güller açmıştı. Elindeki güğümü bir o yana, bir bu yana sallayıp duruyordu. Küçücük sokaklardan geçiyordu. At palanlarının, ekin saplarının değip aşındırdığı toprak sıvas�� duvarlara vuruyordu güğümün altı. Bu toprağı Munzur Dağı’nın öte yüzünden getirirdi Niynoğ bibisi. Orta telli eleklerden geçirir, torbalara doldurur vururdu eşeğinin üstüne. Eşek beli ortadan ikiye bükük car düşerdi köye. Niynoğ bibi suyla, iri samanlarla katardı bu toprağı da elleriyle sıvardı duvarları. Elleri yanardı topraktan insanın. Pütür pütür olurdu insanın elleri. Zere kız inek gütmeye gittiğinde çayın kenarında çamurdan evler yapardı. Birinde elleri dilim dilim çatlamıştı da anası sen çamurla oynuyon deyi esaslı bir sille atıvermişti suratına. Sillenin acısı bir yana, elin yanında döğmüştü anası da çok zoruna gitmişti. El yokken yapsana sen şunu. Bir de köyün çocuklarıyla dereye yüzme-

30 | TAVIR | NİSAN 2012

ye gitmişti bir seferinde. İneği söğüdün dalına bağlayıp girivermişlerdi suya. Balık da tutmuşlardı. Taşların altına usul usul sokuyorlardı ellerini, balıkları tutup taşa çarpıyor, balık sersemleyince söğüt ağacından kırdıkları soyup sivrilttikleri dallara takıyorlardı hayvanı. Sonra dere kenarında ateş yakıp mil tadını bu suyun balığına has bir tat gibi algılayarak, afiyetle yemişlerdi balıkları. Akşam gölge köyü basmaya yakın gitmiş ineği çözmüştü ağaçtan. Biraz daha geç kalsa ineğin kurtulayım derken boğazına doladığı ipe asılı kalacağını görmüştü de ödü ağzına gelmişti. Ya inek boğulup kalsaydı ben ne derdim babama diye diye soluk içinde düşmüştü yola. Giderken öyle bir ihtimal üzerinden kaçıp kendini dağlara vurduğunu, dağlarda kendine bir mağara bulup sığındığını, dağlarda efsaneleşip kahraman olduğunu hayal etti. Sonra anasının ağrılı bacağıyla işlere yetişemeyeceğini düşündü. Üzüldü, bu sefer hayaline başka

bir şey ekledi. Geceleri gelip hamur yoğuruyor, direk boyu yufka ekmek pişirip anasının bıçak damına koyuyordu. Kimseler görmüyor, duymuyordu onu. Anası sabah kalkınca ekmekleri görüyor, bir eliyle ağzını toplayıp burarak şaşırıyor, Hızır geldi diye seviniyordu. Anasının sevincini öyle yoğun hayal etmişti ki dayanamamış, gözlerinden iki damla yaş süzülmüştü. Hayali orada durup kalmamıştı elbet. Babası yaşlanıyordu da garibim, tarlaya ekin biçmeye gidemiyordu. Komşunun gençlerine söylüyordu da onlar da kendi işlerini bahane edip yardım etmiyorlardı. Sonra Zere kız orağı kapıveriyordu ağıldan. Gece yarısı biçip bitiriyordu bütün tarlayı, bir de harmana getirip göz görmemiş muntazamlıkta yığıyordu. Sonra babasının yaşlı gözlerinin dolduğunu hayal etmişti. Bu hayallerle vardı ahırın önüne dek. Eve varınca hayallerinden çok çabuk soyunmuş, ahırdan evin avlusuna dö-


nen yolda yüzünün ifadesini kontrol etmişti. Avluda yine her zamanki gibi bir sürü insan oturuyordu. Babası gözlerinin pis dere suyundan nasıl kan çanağı olduğunu görmüş de yanına çağırmıştı. Bir tokat indirmişti ki, vay, Zere kız kafasının içinde olduğunu hayal ettiği kabloların birbirine vurduğunu hissetmişti. Anası olsa biraz bağırır çağırır, “yere batasın” derdi, en fazla etini bükerdi. Babasından dayak yemeği yüreğine yedirememişti Zere kız. Ama biliyordu babası da kahrolurdu Zere kıza bir fiske vursa. Güğümün tıngırtısı kendine getirdi Zere kızı. Çeşmenin başına geldi, içini geçende gelen Hacı emminin kalayladığı güğümü suyla doldurdu. Su öyle te-

miz, dupduru görünüyordu ki. Zere kız elini çeşmenin altına dayayıp kana kana su içti. Sonra çeşmenin kürününde bıtıraklarını özenle ayırıp temizlediği çoraplarını yudu. Anası kim bilir kaç kere yamamıştı çorabını. Artık dikiş tutmaz olmuştu çorabı. Zere kız çitilemeye korkuyordu çorabı. Çamurunu suda akıtsam yeter diye düşündü. Dün ineğin ardından koşarken ayağı bataklığa girmişti, dizine kadar çamura batmıştı. Hatırladıkça sinirleniyordu şu Yıldız ineğe. Sanki bir yerde durup karnını doyursa olmuyordu. Tam Zere kız tüm evcilik alanını kurmuşken inek gözden kayboluyordu. Zere kız arayıp buluyor, böğürtlen dikenlerinin çizdiği eli ağzında geri dönüyordu. Sonra bir bakıyordu ki, Yıldız inek yine yok. Zere kız söylene söylene kalkıyor ardına düşüyor-

du. Hırsını alamadığı zamanlarda ineğe çıngıyla çok sert vuruyordu. Sonradan acıyordu hayvancağıza. Dilsiz melake diyordu Niynoğ bibisi. Karnı acıksa, canı acısa dillenemez, eziyet etme hayvanlara diye kızardı Zere kıza. Zere kız şu yoklukta ineğin ne demek olduğunu biliyordu elbet. Ağartısı olmazsa aç kalırlardı. Hele bu yaz iyice zorluk yaşar olmuşlardı. Babası eskisi gibi satamıyordu cevizi, elmayı. Satsa da yok parasına gidiyordu. Geçen gün Muharrem emmisi anlatırken dinlemişti. Birkaç tane alıcı olduğunu, bunların kendi aralarında anlaşıp malın fiyatını ucuza düşürdüğünü anlatmıştı. Zere kız öyle sinirlendi ki, o gün bugündür bütün hayallerinde şu alıcıNİSAN 2012 | TAVIR | 31


lardan intikam alıyordu. Birinin ayağını kaydırıp suya düşürüyor, birini at tepiyor, biri yaptıklarının doğru olmadığını anlayıp pişman oluyordu. Ölenlerin mutlaka bunu hak ettiğinden emin olana kadar uzatıyordu hayalini. Eğer içine sinmezse baştan kuruyordu hayali, yarım kurup sonra yine devam ediyordu. Adaletsiz değildi Zere kızın hayalle-

kasa ya bırakıyordu babası yemeğe, ya bırakmıyordu. Gariban babasına üzülüyordu Zere. Per perişan olmuşlardı bu sene, aç kalkıyorlardı sofradan. Şu Yıldız inek olmasa acından ölürdü zağar hepsi. Çorabı ustaca sıktı, koltuğunun altına koydu. Güğümü yüklenip yola düştü Zere kız.

bir türlü kalkıp bakamıyordu. Ya bu da hayalse diyordu Zere kız. Sonra gözlerini aralayıp baktı bir yol. Göğsünde sıra sıra mermiler dizili, kara şalvarlı birini gördü. Makatın üstüne oturmuş, büyük bir ciddiyetle ve iştahla anlatıyordu. Sonra yanındakileri gördü Zere kız. Dört kişilerdi. Biri yere çökmüş, yerdeki kilimin pörsümüş ipleriyle oynuyor, bir yandan

ri. Ama kızmakta haklıydı ya, ne yapsındı babası, elinde bir tarlası vardı adamın zaten, 11 kök cevizin, 70 kök elmanın eline bakıyordu. Zaten babası bunları güzün satınca bıldır yaptığı borçları ödüyor, sonra yine borç almaya başlıyordu. Bu sene cevizler olmadı. Elmalar da para etmedi. Borçlarını bile doğru dürüst ödeyemedi babası. Zere kız kıpkırmızı elmaların damın içinde bıraktığı kokuyu hatırladıkça ağzını yalıyordu. Bir

Sarı, kocaman kocaman gülleri olan yorganına sarılıp yattı Zere kız. Yine bitiremediği hayalleri yarım... Kaç gündür hala intikam alamamıştı şu alıcılardan. Gece boğuk boğuk kapı vurulması duyar gibi oldu ama ihtimal vermedi, geri bıraktı kendini uykuya. Sonra seslerin daha da netleştiğini duydu Zere kız. Babasının sesini aldı aralarından. Kızlı erkekli kalabalık bir konuşma, güm güm koşturan ayak sesleri duyuyordu. Ama korkusundan

da konuşan kişiyi dinliyordu. Alnında koca dağları sırtlamış gibi ağır çizgiler vardı. Konuşan kişi zulüm diyordu, üretici diyordu, emek diyordu, göç ettirip suyun kaynağını kurutmaya çalışıyorlar, barajı o yüzden istiyorlar diyordu. Su mu, hangi suydu bu? Yoksa Munzur'un gözelerini mi kurutuyordu birileri. O su nasıl kururdu? Köpük köpük sular, bembeyaz... Su kurursa ne yaparlardı, ineği sulayamazdı, elmalar olmazdı, cevizler

32 | TAVIR | NİSAN 2012


olmazdı, köy olmazdı. İçini kara bulutlar sardı Zere kızın. Tekrar döndü anlatan kişiye. İncelemeye başladı. Sırtında bir silah asılıydı. Kara şalvarımsı bir pantolon giymişti. Köyneği yeşildi. Ne de heybetli duruyordu mübarek. O da ne, aralarında kızlar da vardı. Anasıyla bıçak damından çıkmıştı. Elinde yemek sinisi, ağır ağır getirip koymuştu ortaya. Sonra hep birlikte oturup iştahla yemek yediler. Anlatıcı devam ediyordu yine. Halk diyordu, hesap diyordu, kurtuluş diyordu. Birlik olursak onları yeneriz, biz çoğuz, onlar bir avuç diyordu. Zere kız kalkmadı. Uyuyor taklidi yaptı, sonra uyuyakaldı. Sabah gözlerini açınca kendine kızdı Zere kız. Niye kalkıp konuşmadım, Munzur'u nasıl kurtaracağız diye niye sormadım diye telaşa düştü. Acep yine gelir miydiler ki? Babasının ağzını yoklasa nasıl yoklayacaktı. Sonra babası dededen kalma eski damın ağırsaklarını temizlerken yanına sokuldu usul usul. Baba dedi, “Ben geçen gün bir düş gördüm, koca koca heybetli abiler, güler yüzlü ablalar vardı düşümde. Bunlar dağlardan gelirmiş bize. Seninle oturup sohbet ederlermiş. Anamla sen de ekmek verirmişsiniz onlara. Aynı gerçek gibiydi” dedi. Babası yüzünde şaşkın ama temkinli bir ifadeyle kafasını çevirip baktı Zere kıza. “Düş işte kızım” dedi, “düş... Yoksa nerden gelecek bize misafir öyle senin anlattığın gibi? Biz de ekmek vereceğiz he mi, zaten karnımızı zor doyuruyoruz. Hele de dağlardan gelecekler he mi, dağda insan yaşar mı kızım, görmüyor musun Munzur'un yamacını? Bu dağlarda dağ keçisi bile gezemez. İnsan dediğin nasıl gezsin yavrum? Düş işte Zerem düş, unut gitsin sen e mi kızım. Kimselere de anlatma sen bu düşünü, gülerler vallahi sana”... Zere kız babasının bunu kendisiyle paylaşmayacağını anladı, üstelemedi. Düş işte dedi, usulca uzaklaştı ağırsağın altından. Ne yapmalıydı, nasıl yapmalıydı. Munzur'u kurutacaklardı. Munzur kurursa, sulu kırmızı elmalar... Ceviz ağacı... Yıldız inek...

Köy... Sulu kırmızı elmalar... Olamazdı. Ama öyle olmuştu işte. Günler geçmiş, Munzur'dan beriye su gelmez olmuştu. Zere kız babasını avluda oturup ağlarken bulmuştu. Cevizler kuruyordu, elmalar olmayacaktı. Birkaç gün sonra çok kötü bir şey oldu. Yıldız inek susuzluktan çatlayıp öldü. Anası Zazaca ağıtlar yaktı, Zere kız da ağladı. Ne yapacaklardı şimdi, açlıktan ölürdü köydekiler. Zere kız bir yandan ağlarken, bir yandan da kinleniyordu büyüklere. Niye bir olup gitmiyorlar o baraja, niye o çapraz fişekli abinin dediğini yapmıyorlar ki sanki diyordu. Bir gün babasına kaybedecek neyimiz var ki demişti de, babası kızının olgunluğu karşısında şaşırmış kalmış ama bir şey dememişti.

rını bilmiyorlardı. Ertesi gün sabah erkenden buluşma sözü verip ayrıldılar. Sabah buluştular. “Gidip şu baraj dedikler şeyi görelim hele;” dedi Şengül, “yakından bakalım.” Tamam dediler düştüler dar patikalardan Munzur'un yollarına. Tırmandıkça tepelerinde güneş daha bir kızdırıyordu. Ayaklarındaki kara harikler, naylon ayakkabılar ayaklarını yakıyordu. Tepeye varınca Munzur upuzun önlerine serilecekti şimdi. Çıktılar ki ne görsünler birileri suyun önünü kesmiş, salmıyordu suyu. Kıymık gibi su sızıyordu aşağıya. Birileri hala kocaman duvarlar örmeye devam ediyordu. Onlarca işçi çalışıyordu inşaatta. Suyun beri yüzünde kulübe gibi bir yapı vardı. Önünde işin başında olduğunu

Zere kız hayallerindeki gibi bir kahraman olmanın zamanının geldiğini hissetmişti. Ama hayal kurarken çok kolaydı da bunlar, tek başına nasıl kurtarırdı Munzur'u? Düşündü, köyün çocuklarından yardım istemeye karar verdi. Şengül'ü nenesinin kuşağını beline dolamaya çalışırken buldu. Muharrem’i, Çetinkayalarda koyun güderken buldu. Eyüp'ü makatın üstünde şaşkın şaşkın otururken buldu. Hepsini harmanda topladı. Bütün olup bitenleri bir çırpıda anlattı. Çocuklar Munzur'u kurutmaya çalışanların olduğunu duyunca tıpkı Zere kız gibi öfkelendiler. Birlik olmuşlardı ama ne yapacakla-

NİSAN 2012 | TAVIR | 33


oturmasından, birilerine bağırıp çağırmasından anladıkları bir adam inşaatın yapılışını izliyordu. Akşama kadar beklediler tepenin yüzüne yatıp. Akşam olup da inşaattakiler çekilip gidince, aşağı vurdular kendilerini. Saatlerce beklemiş olmanın acısını çıkarırcasına koşa koşa gidiyorlardı yokuş aşağı. İnşaatı kontrol etmeye başladılar. Hala yarım yamalak yapılmıştı ama bütün suyu tutuyordu yine de duvarlar. Muharrem kapıları sıkı sıkı kilitlenmiş kulübeye yaklaştı, ayakları üzerine dikilip camdan içeri baktı. Suyu aşağı salmaya yarayan kolu gördü, hemen herkesi başına topladı. “Bakın” dedi, “bakın işte orada, o kolu indirirsek su yeniden akmaya başlayacak.” “Nasıl gireceğiz içeri” dediler. Anahtarı zorladılar, mümkün değildi kırılması. Sonra oturup bir plan yaptılar. Muharrem adamı konuşturup oyalayacak, Eyüp de içeri girip kolu indirecekti. Eyüp yüz kişinin, bin kişinin içinden sıyrılır yine de girerdi içeri. Çünkü sessizliği, sakinliği dikkat çekmesini engelliyordu. Tamam dediler bu fikre. Havalara sıçradılar sevinçten. Ama Zere kız gülmüyordu. “Evet” dedi, “suyu aşağı salar ama sonra o kolu yine kaldırırlar, yine keserler suyumuzu. Kolu indirmek bizim sorunumuzu çözmez. Bizim şu duvarları yıkmamız lazım”... Zere kız doğru söylüyordu. Bu sorunu kökünden çözmek gerekiyordu. Birbirlerine baktılar. Duvarı yıkmak için ne yapabilirlerdi, dört tane çocuktular sonuçta. Güçleri neye yeterdi ki? Sonra Eyüp duvarın dibindeki boşluğu fark etti. Hala su akıyordu delik kalan bir yerden. Taşın biri gevşemişti zağar ki, o taşı oradan çıkarırsa biri, zaten beton tutmamış duvar yıkılır giderdi. Ama kim çekecekti o taşı yerinden. Uzun uzun düşünüp bir plan daha yaptılar. Zere kızla Şengül birlikte tutacaklardı taşı, birlikte çekeceklerdi. Bu sırada Muharrem'le Eyüp de kolu indirecek, suyu aşağı salacaktı. Ama bu işin çok büyük bir teh-

34 | TAVIR | NİSAN 2012

likesi vardı, taşı çeker çekmez çıkmaları imkânsızdı sudan. Suya giderlerse değecek miydi Munzur için. Sonra birbirlerine baktılar, ağıt yakan anaları düşündüler, sonra elma yiyen çocukları, değer dediler, değer. Hızlı hızlı evlerine doğru yol aldılar. Sabah erkenden yine harmanda buluşacaklardı, buraya gelip planlarını hayata geçireceklerdi. Analarına babalarına hiçbir şey demeyeceklerdi, çünkü onlar çocuklarının başına bir şey gelmesin diye engel olmaya çalışırlardı. Gittiler yün yataklarına uzanıp düşüncelere daldılar her biri, gözlerini gökyüzündeki sarı bir yıldıza dikip uyuyakaldılar. Değer diye sayıklıyordu Zere kız gece, değer. Sabah erkenden buluşup yola düştüler. Sarp patikalardan dolaşıp kestirmeden barajın yanına geldiler. Dün gördükleri göbekli adam orda oturuyordu işte. Daha işçiler gelmemişti. Birkaç kişi vardı ama çok uzaktaydılar. Tam zamanı deyip işe koyuldular. Muharrem bir anda adamın önüne fırlayıp “Amcaaa, amcaaa kurtar beni amcaaa.” diye haykırdı. Adam ne yapacağını şaşırmıştı. Nerden çıkmıştı bu çocuk, aklını başından almıştı. Ne oluyor çocuk, nerden çıktın sen diye azarlamaya çalıştı ilkin adam Muharrem’i. Muharrem hiç istifini bozmadan bağırmaya başladı. “Amca ben şu çetinkayada keçi güdüyordum. Eli silahlı adamlar çıktılar karşıma, eller yukarı dediler bana. Çok korktum, aha buraya doğru geliyorlar, beni koru amcaa”. Adamın rengi bir anda atıverdi. Demek gerillalar bu yana geliyordu. Geçen gün haber salmışlardı hele de inanmamıştı. Halkımızın suyunu sal ya da biz adaletimizi kendimiz uygularız demişlerdi. Ne olacaktı şimdi. Hemen hızlı hızlı dönmeye başladı. Ta uzaktaki adamlarına doğru koşmaya başladı. Can korkusu her yanını sarmıştı. Bu sırada kızlar nehre inmiş taşı yerinden oynatmışlardı. Taşı çekiverdiler bir anda. Su birden boşalınca Zere kızla Şengül’ü önüne kattı. Eyüp içeri girip kolu indirmişti, arkadaşlarının suya gittiğini görünce kendilerini suya at-

tılar. Ama dört küçük beden Munzur’un sularına direnememişti. Munzur hepsini birden içine almıştı. Bembeyaz köpükler içinde sürüklendi bedenleri. Köydekiler suyun çağlamasını duydular ilkin. Munzur’a doğru koşmaya başladılar. Köpük köpük gelen suyu görünce her biri sevinçten havalara zıplıyor, mutluluktan birbirine sarılıyordu. Köylüler bir süre böyle sevindikten sonra Zere kızın, Şengül’ün, Muharrem’in, Eyüp’ün cesetlerini buldular durulan suyun içinde. Bu sefer ağıtlar sardı köyü. Niynoğ bibi yaktı ağıtları. “Agirê dilê xortan… Navê mirin kir jiyan… Bi xwîna Zere û Şengül... Bi xwîna Muharrem û Eyüp... Gesh dibin chîchek û sorgulan.” Akşam olmadan kahraman çocukların öyküsünü duymayan kalmadı. Köyün meydanında toplandılar. Köyün diğer çocukları hayal kurmaya daldı, her biri Eyüp oldu, Zere kız oldu, Şengül oldu, Muharrem oldu. Ellerinde kılıçları zulme karşı naralar atarak koşmaya başladılar. O günden sonra daha bir köpük köpük aktı Munzur suyu. Munzur suyunu içen elma ağaçları bire bin verdi. Köyün çocukları doyunca elma yedi ondan sonra. Cevizlere su yürüdü. Dağ keçileri, inekler, kartallar içti bu suyu. Şahanlar içti bu suyu. Derler ki, Munzur umutlu bir türkü söyler gibi akarmış o günden bu yana, şahanların kanat çırpma seslerine benzermiş bu türkü. Duyanlar var: “Agirê dilê xortan… Navê mirin kir jiyan.. Bi xwîna Zere û Şengül... Bi xwîna Muharrem û Eyüp... Gesh dibin chîchek û sorgulan.” (Gençlerin yüreğindeki ateş, ölümün adını hayat yaptı, Zere ve Şengüllerin kanıyla... Muharrem ve Eyüplerin kanıyla... Çîçek ve kırmızı güller açıyor.) o


35-37 sinema emekcisinin seruvenleri_sablon 4/9/12 12:41 PM Page 35

deneme

deneme

sinema emekçisinin serüvenleri mehmet esatoğlu

Bundan 117 yıl önce Paris’te bir trenin gara girişini beyaz perdede gösteren sinemanın babaları Lumier kardeşler bir yanda sanat dalı öte yanda iş kolu yarattıklarını düşünüyorlar mıydı acaba? Önceleri doğayı, çevreyi, insanları görüntülemekle işe girişen sinema giderek basit kurgular da yapmaya girişti. Sinema ticari bir meta değilken içinde “iş” ilişkileri yoktu. Ağacın gölgesini bile satmayı kar bilen kapitalizm, bir gün sinemayı karlı bir alan olarak keşfetti. Sinemanın iki yüzü vardı. Biri üretim diğeri seyir yüzü. Üretim ya da çekim olayı işin ilk zorlu adımıydı. Kamera önü ve arkasında onlarca emekçinin bir araya gelmesi gerekiyordu. Kamera arkasında set teknisyenlerinden ışıkçılara, yö-

netmen yardımcılarına, sanat grubuna, makyöze, kuaföre bir dolu insan gerekiyordu. Bir de tüm bunların başında işin yöneticileri vardı. Kamera önü ise oyuncularındı. Bunlar da başrol oyuncularından yardımcı oyunculara büyük bir kalabalığı oluşturuyordu. Film çekimi dünyada en zor meslek alanlarından biridir. Kimi ülkelerde madencilikten sonra ikinci sırada yer almaktadır. Gelip geçici iş alanlarının tüm zorluklarını içinde taşır. Gelip geçici iş alanlarında iş yaşamı her gün yeniden kurulur ve koşullara göre yeniden kurgulanır. Eskilerden bir prodüksiyon amiri, sinema alanında çalışmak isteyen asistan adayına işin zorluğunu anlatmak için şöyle bir soru sorar. “Her işi yaparım diyorsun tamam ama, ‘Sabah kadın sutyeni, öğleden

sonra deve bul’ derlerse ne yapacaksın?” Batıda tüm sorunlara endüstrileşerek çözüm bulan sinema alanı, ülkemizde ne yazık ki “alaturka”lıktan kurtulamamıştır. “Yeşilçam”, bizim sinemamızın bir başka adıdır. Sokağı şöyle anlatırlar: “Beyoğlu semtinin ortasında herkesin bildiği meşhur İstiklal Caddesi vardır. Bir ucu Taksim’e, diğer ucu Galata Kulesi’ne kadar uzanan bu caddenin tam ortasında bir sokak bulunmaktadır. Adı, Yeşilçam sokağı.” İlginç bir sokaktır bu Yeşilçam sokağı. Kentin ezberini bozmuş bir sokaktır burası. Kente gelen yoksullar, yaşayabilmek için bedensel işlerde çalışırlar. Çok çalışırlar az kazanırlar. Yeşilçam sokağında ise birtakım işler yapılır. Bunlar “ame-

NİSAN 2012 | TAVIR | 35


35-37 sinema emekcisinin seruvenleri_sablon 4/9/12 12:41 PM Page 36

bir para alırsın ama bu para ancak çektiğin eziyeti karşılar. Dolayısıyla da sanat bedavaya gelmiş olur.” Emek mücadelesinin örgütlenip omurgasının üzerinde doğrulamadığı ’50’li yıllarda Yeşilçam’da çalışanlar kendilerini “iyi kazananlar” safına koyuyorlardı. Bir filmden alınan toplu para onlara çok görünüyordu. Ancak iki film arasında para kazanmadan geçen süre göz önüne alınırsa aldıkları paralar sıradan bir emekçiden biraz daha fazlaydı. ’60’lı yıllarda ülke çapında emek mücadelesi ve politik mücadele yükselmeye ve talepler ortaya dökülmeye başlayınca Yeşilçam emekçisi ne durumda olduğuna biraz ayar gibi oldu. Öncelikle sosyal güvencesi yoktu. Uzun yıllar değişik firmaların hesabına çekilen filmlerde oynamış, çalışmışlardı. Ancak onlar için yatmış tek kuruş sigorta primi yoktu. Bu firmaların patronları kamera arkasında ve önlerinde onlarca emekçiyi çalıştırmış, ücretlerinin bir kısmını nakit geri kalanını bono ile ödemişti. Emekçiler nakit paraları kısa bir sürede acil gereksinimlerine harcayıp tüketmişlerdi. Ellerinde bonolar kalmıştı. Ödemeler sıkıştırınca emekçiler ellerindeki bonolarla tefecilerin kapısına düştüler. Tefeci acımasızdı elinde nakit para vardı, karşısında ise çaresiz emekçi. Tefeciler bono kırma adı altında emekçilerin alın terini düşük paralar vererek yağmaladılar.

le”lik içinde görülmezler. Filmde görünmek, beyazperdede hayran olunan yıldızlarla aynı mekanda bulunmak onlar için ulaşılmaz bir yerdir. Bir de bunun üstüne para alınması onlara tuhaf gelir. Oyuncu Erol Günaydın, Yeşilçam soka-

36 | TAVIR | NİSAN 2012

ğındaki ilişkileri şöyle tanımlar: “Bu sokakta eziyete para verilir. Sanat ise bedavaya gelir. Sabahın karanlığında uyanırsın. Uzun saatler yol gidersin. Soğuk bir mekanda saatlerce beklersin. Gecenin yarısı iş biter. Sonunda bunların karşılığında

Ortada acımasız bir sömürü çarkı vardı. Herkes yakaladığını iliğine, kemiğine kadar sömürüyordu. Beyaz perdede sömürünün yöntemlerini ve acımasızlığını anlatanlar bile gerçek yaşamda en sıradan tuzaklarda boğulup duruyorlardı. Bu acımasız çarka isyan etmek akıllarının ucundan bile geçmiyordu. Bıçağın kemiğe değdiği kimi zamanlar isyan provaları yaşandı. İşlerin durgun, emekçilerin alacaklarını şirketlerden koparamadıkları bir gün sesler yüksel-


35-37 sinema emekcisinin seruvenleri_sablon 4/9/12 12:41 PM Page 37

di Yeşilçam sokağında. Her kafadan bir ses yükseldi. Herkes çok şikayetçiydi. Ama ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Set işçisi İbrahim dayanamadı sordu kalabalığa: “Ne yapacağız arkadaşlar?” Kalabalıktan biri “Yürü İbo arkandayız” diye haykırdı. Yeşilçam patronlarının yazıhanelerinin en yoğun olduğu bir hana daldı emekçiler. Başlarında set işçisi İbrahim. Hırsla şirketlerden birinin kapısını açtı. İçeri daldı. “Yeter artık” diye haykırdı. Patron anlamaz gözlerle İbrahim’e bakıyordu. “Ne olacak bizim bu haklarımız, alacaklarımız” diye sürdürdü konuşmasını İbrahim. Patron “Siz kimsiniz?” diye sordu. İbrahim “biz” dedi arkasına baktı. Ama patronun kapısına gelene kadar arkasında korkudan kimse kalmamıştı. Bir gün Yeşilçam’da sendika kuruldu. Ama yerini, yönünü bir türlü bulamadı. Kamera önü, kamera arkası, sosyal haklar, iş ve ücret güvencesi, iş kazaları gibi bir dolu sorun ortada duruyordu. Sorunlardan herhangi biriyle boğuşmak için büyük çabalar gerekiyordu. Öncelikle Yeşilçam patronları ödeme yapmaktan hoşlanmazlardı. Ne film için ne de çalıştırdıkları emekçiler için. Film için harcama yapmak isteyen yönetmene Yeşilçam patronları büyük Amerikan film şirketini kastederek “Burası Metro Goldwyn Mayer mi?” diye çıkışırlardı. Ücretini isteyen emekçiye ise verilen yanıt ise “biz burada para basmıyoruz”du. Geri bilinçteki Yeşilçam emekçileri patronların ekonomik sıkıntılarına çok üzülürlerdi. Herhangi bir filmin izleyici bulamaması karşısında eğer bir alacakları kalmışsa istemeye utanırlardı. Halbuki o patronların daha önceki işlerden milyonlarca lira kazanmış oldukları akıllarına bile gelmezdi. Sendika kurulduktan sonra bu durumun düzeleceğini sananlar yanıldılar.

Emekçiler işsiz kalma korkusuyla haklarından vazgeçerken sendikayı yöneten eski Yeşilçam emekçileri de aynı duygulardan kurtulamadılar. Sigorta, Yeşilçam emekçisinin gündemine hiç gelmedi. Ancak iş kazaları özellikle kamera arkasındakileri vurup geçiyordu. Amerikan özentisi film çekme merakına kapılan yönetmenlerin tedbir almadan giriştikleri sahnelerde bir dolu emekçi sakat kalıyordu. Kamera önünde de durum çok farklı değildi. Özellikle “vurdulu-kırdılı” tabir edilen filmlerde sıkça kazalar yaşanmasına rağmen işsiz kalma korkusuyla Yeşilçam’ın üç otuza çalışan emekçileri iş önerisi gelince koşa koşa gidiyorlardı. İşsizlik öylesine gözlerini korkutmuştu ki bir çekimde damda dama atlarken çürük bir yere basan ve terk edilmiş evin içine düşen kaburgaları ezilen oyuncu evin içinden korku dolu gözlerle çıkıp yönetmene “ olmadı mı abi?” diye sorması herkesi şaşkına çevirmişti. Yeşilçam’ın ’80’lerin sonunda tamamıyla çöküşü ve dizi piyasasının hareketlenmesiyle sinema emekçilerinin yaşamında yeni değişiklikler bekleniyordu. TRT’de dizi çekimlerinde koşulların Yeşilçam’dan bir farkı yoktu. TRT’yi yönetenler “istisna sözleşmesi” diye adeta bir kölelik dayatması olan koşullara imza attırıp çalıştırıyorlardı emekçileri. İşin en komik yanlarından biri de, bir devlet kurumunun sigortasız kaçak işçi çalıştırmasıydı. Yeşilçam emekçilerinin sendikası bu duruma da karşı koyacak bir girişimde bulunamadı. ’90’ların başında çok kanallı televizyon alanında ise Yeşilçam emekçileri ’50’li yıllardan beri kavga-dövüş elde ettikleri tüm hak kırıntılarını da yitirdiler. Televizyon yöneticileri haftalık ücret alan

emekçileri “bölüm başı” ücret ödemeye zorladılar. Çekilen bir dizinin bir bölümü, bazen dört günde biterken bazen de iki hafta sürüyordu. Ancak alınan ücret değişmiyordu. Gün kaybına uğramak istemeyen emekçi bu kez günde yirmi saat çalışıp bölüm ücretine kavuşmak istiyordu. Bu da haftada seksen saat çalışan kısa sürede sağlığını yitiren emekçiler yarattı. Taşeronluğun bir salgın gibi ortalığı sardığı ikibinli yıllarda sinema alanı da bundan nasibini aldı. Kamera arkasında her birim küçük çaplı taşeronlaştırmalara gidiverdi. Örneğin bir ışık şefi işten hiç anlamayan iki genci yanına alarak bir birim kuruyor. Paranın aslan payını kendine ayırıyor. Yanındaki gençleri de üç otuz paraya çalıştırıyordu. İş kazaları ise her sette yaşanıyor ancak kol kırılır yen içinde kalır misali yakın çevreye bile duyurulmuyordu. Geçtiğimiz yıllarda iki kamera arkası çalışanının çekim sonrası kazada ölmesi çalışanları harekete geçirdi. Beyoğlu’nda yürüyüş yapan çalışanlar sendika tabanında da bir hareketlenme yarattılar. Bu süreçte sendika yönetimi değişti. Ancak koşullarda beklenen değişme sağlanamadı. Kamera önünde boy gösteren oyuncular aynı sektörde günde yirmi saati birlikte geçirdikleri kamera arkası çalışanlarının sorunlarına yabancı gözlerle bakıyor. Geçtiğimiz günlerde kurulan Oyuncular Sendikası yaptığı “renkli” çıkışlara rağmen çalışma alanında yeni bir adım atabilmiş değil. Yeşilçam’dan dizi alanına emekçiler cephesinde kör yürüyüş sürüyor. Bakalım önümüzdeki günler nelere gebe olarak bizleri bekliyor? o

NİSAN 2012 | TAVIR | 37


şiir şiir

rize’nin canan’ı ceren deveci

tebessümdür ki çarpıntısı köpürür tazecik. Rize’den güneş yakışlı gönüle fokur fokur damlar o gözlerin gülüşü. nisan on beş dedin miydi buluşur saçları dalga fırtınasıyla bir. yavru çiçeği kokusunca saçılır deniz yurdumuzun horonuna Canan.

38 | TAVIR | NİSAN 2012


şiir

şiir

yavaş yavaş ölürler pablo neruda

Seyahat etmeyenler, Yavaş yavaş ölürler okumayanlar, müzik dinlemeyenler, vicdanlarında hoş görmeyi barındırmayanlar. Yavaş yavaş ölürler, İzzetinefislerini yıkanlar Hiçbir zaman yardım istemeyenler. Yavaş yavaş ölürler Alışkanlıklara esir olanlar, her gün aynı yolları yürüyenler, Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler, Elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile girmeyen, veya bir yabancı ile konuşmayanlar. Yavaş yavaş ölürler İhtiraslardan ve verdikleri heyecanlardan kaçınanlar, tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı görmek istemekten kaçınanlar yavaş yavaş ölürler.

Yavaş yavaş ölürler İhtiraslardan ve verdikleri heyecanlardan kaçınanlar, tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı görmek istemekten kaçınanlar yavaş yavaş ölürler. Yavaş yavaş ölürler Aşkta veya işte bedbaht olup istikamet değiştirmeyenler, Rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar, Hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin dışına çıkmamış olanlar. Yavaş yavaş ölürler. 39 | TAVIR | NİSAN 2012


güncel güncel

idil yapımdan bir ilk: f tipi hapishanelerin filmi çekiliyor sinan gümüş

F tipi hapishaneler, 19 Aralık 2001'de devrimci tutsakların kaldığı 20 hapishaneye aynı anda yapılan operasyondan sonra açılmıştı. Bu öyle bir operasyondu ki, adına “Hayata Dönüş” denilmiş ama sonucunda 28 devrimci tutsak kurşunlarla, dövülerek ya da diri diri yakılarak hayatını kaybetmiş, yüzlercesi de ağır yaralanmıştı. Ve kan revan içinde sağ kalan tutsaklar, karga tulumba bu “yeni” ve “yüksek güvenlikli” hapishanelere nakledilmişti.

landırmasına çıkabiliyordu. Havalandırmanın dışında, görüş yerleri de yine hücrelere özel oluşturulmuştu ve tutsaklara hiçbir hal ve şartta kendi hücresi dışındaki birisi ile temas etme şansı bırakılmamıştı. Bu uygulama mahkemelere götürüp getiren ring araçlarına da yansıtılmış ve tutsaklar ring araçlarında da tek kişilik hücrelerde gidip gelmek zorunda bırakılmıştı.

Özetle F tipi hapishaneler yaşamın bütününü hücreye, yani yalnızlığa, yani izoBu hapishaneler, önceki hapishanelere lasyona, yani tecrite hapseden hapishagöre ciddi mimari farklılıklar içeriyordu. nelerdi. Daha önce koğuşlarda birarada kalan tutsaklar, burada hücrelerde kalacaktı. F tipi hapishanelerin bu fiziksel özellikYani “F tipi hapishane”nin diğer adı leri, idarelerin uygulamalarıyla da birle“hücre tipi hapishane” idi. Hücreler tek şince yaşamı cehenneme çeviren yere kişilik ve üç kişilik olmak üzere iki “seçe- dönüşüyordu. Artık en ufak bir şey yanekten” oluşuyordu. Tutsaklar sadece sak kapsamında değerlendirilebiliyordu. hücrelerde değil, havalandırmalarda Yiyecekten içeceğe, giyecekten kullanıda hücre tipi yaşamaya devam etmek lacak eşyaya, okunacak kitaptan dergizorundaydı. Çünkü ortak bir havalandır- ye, yapılacak olan el emeği her şeye cidma yoktu, her hücre sadece kendi hava- di kısıtlamalar getiriliyor, yaşam bir ya-

40 | TAVIR | OCAK 2012

saklar zinciriyle boğulmaya çalışılıyordu. Bu yasaklara uyulmadığında hücreye yapılan operasyonlar, işkenceler, hücre cezaları, mektup cezaları, görüş cezaları, sürgün sevkler gibi bir yığın yaptırım bekliyordu tutsağı. İşte bütün bu nedenlerden dolayı F tipi hapishaneler günümüzün Nazi Kampları olarak adlandırılır oldu. Bu Nazi Kampları Avrupa ve Amerika'dan ithal edilmişti. Esas olarak IMF’nin politikaları idiler. Ve amaçlanan, devrimci iradenin, örgütlülüğün yok edilmesiydi. Hapishanelerde ideolojik ve fiziksel olarak bitmiş, yılmış, teslim olmuş bireyler yaratılacaktı. Devrimciler hapishanelerde teslim alınacaktı ve böylece devrimci mücadele, emperyalizmin politikalarının önündeki en büyük tehdit ortadan kalkmış olacaktı. Bu nedenle bu politikayı hayata geçirmek için her şeyi göze aldılar. Ve bu nedenle F tipi hapishaneler açıldıkları günden bu yana ideolojik ve fiziki saldırı alanları olarak kullanılma-


ya devam ettiler. İktidar F tipi hapishaneleri kurarak devrimci tutsakları teslim almayı amaçladı. Ancak işler pek planlandığı gibi yürümedi. F tipi hapishaneleri ve bu hapishanelerin kurallarını hiçbir şekilde kabul etmeyen devrimci tutsaklar, önce ölüm orucu eylemi yaptılar. Ölüm orucu eylemi 7 yıl sürdü ve 122 kişi yaşamını yitirdi. Bu eylemin sonucunda tutsaklar ciddi haklar kazandılar. Başta uygulamaya geçirilmek istenen birçok politika bu direniş sayesinde uygulamaya dahi konulamazken, bir yandan da tutsaklar bir araya gelmenin yasal haklarını da yine bu direniş sayesinde kazandılar. Bu hakla 10 kişi haftada 10 saat bir araya gelerek sohbet edebilecekti. Ancak kazanılmış bu hak, yıllardır çeşitli mazeretlerle uygulanmıyor. Tutsakların, F tipi hapishanelerin etki-

sini ortadan kaldıran tek direnişi ölüm orucu eylemi olmadı. Bunun yanında kapı dövmeden slogan atmaya, birçok yöntemle hapishanelerdeki zorbalıklar protesto edildi ve edilmeye devam ediyor.

de teslim alınamadı. Tutsaklarla hapishane idareleri arasındaki bu irade savaşı bugün hala devam ediyor. FİLM ÇEKİMLERİ BAŞLADI

Bu eylemlerin dışında, tutsaklar büyük yaratıcılık örnekleri göstererek, hücrelerde olmalarına rağmen her an iletişim halinde olabildiler. Toplu eğitim çalışmalarından, ortak düzenlenen gecelere kadar, yürütülen tartışmalardan, ortak çıkartılan dergilere kadar hayatın her alanında iletişimlerini bir an olsun koparmadılar. Ortaya çıkarılan her türlü fiziksel engeli büyük bir başarıyla aşabildiler. Ve örgütlülüklerini, kolektif yaşamlarını koruyabildiler. Devrimci irade, örgütlülük, devrimci yaratıcılıkla birleşti ve tutsaklar aradan geçen 11 yıla rağmen F tipi hapishaneler-

İşte ülkemizin bu en büyük mücadele alanlarından biri, zulmün en ağırının uygulandığı ama bunun karşısında inancın ve yaratıcılığın da en yoğun olduğu F tipi hapishanelerle ilgili bir film çalışması başladı. İdil Kültür Merkezi'nin F tipi hapishaneleri ve orada uygulanan tecriti, çok etkili bir sanat dalı olan sinema üzerinden de anlatmak amacıyla geliştirdiği bu proje için teklif götürdüğü ve hiçbir maddi kazanç beklemeden filme dahil olan yönetmenler arasında Ezel Akay, Hüseyin Karabey, Reis Çelik, Sırrı Süreyya Önder, Aydın Bulut, Vedat Özdemir, Barış Pirhasan gibi isimler bulunuyor. Filmde İdil Kültür Merkezi sinema birimi FOSEM de yer alıyor. İdil Yapım adına, yönetmenlerle önce tek tek görüşmeler yapıldı ve oluşturulmak istenen film düşüncesi onlarla paylaşıldı. Film çekmesi öngörülen ve teklif götürülen hemen hemen her yönetmen bu projede yer almayı kabul etti. Süreç içinde projeden bazı ayrılanlar olsa da yerlerine yeni isimler eklendi ve ekip son halini almaya başladı. Film senaryosu oluşturulurken başta “Tecrit -Yaşayanlar Anlatıyor” kitabı olmak üzere bazı somut anlatımlardan ve gerçek hikayelerden yola çıkıldı ve yönetmenlerle F tipi hapishaneleri anlatan, tecrit uygulamasını anlatan, somut hikayelerin paylaşıldığı ve aylarca süren görüşmeler yapıldı. Burada amaçlanan her yönetmenin F tiplerini ve direnişi çok iyi tanıması ve bu hapishaneleri kendi penceresinden yorumlayabilmesini sağlamaktı. Yönetmenler kendi senaryosunu bu

OCAK 2012 | TAVIR | 41


tartışmalar üzerinden oluşturmaya başladı.

naryosunu hazırladı ve kendi oyuncularını belirledi.

Yapılan görüşmelerin ve toplantıların ar-

kısa filmler şeklinde olup, arka arkaya sıralanmaktan ibaret değildi. Tüm filmlerin içinde birbiri ile alakalı konu ve kişilerin olması, filmler arası bağlantı ve filmin final bölümü, bu filmleri ayrı filmler olmaktan çıkardı ve tek bir film oluşmaya başladı. Günümüzün en büyük işkence yöntemlerinden olan tecrit uygulaması ve buna karşı devrimci tutsakların ortaya koyduğu büyük yaratıcılık ve büyük direniş, kolektif bir iradeyle yarılmaktaydı. İşte bu nedenle bu filmde de yönetmenlerin kişisel egolarını bir kenara koyarak, birbirlerini gözetmeleri, birbirleri ile fikir alışverişinde bulunmaları, birbirlerinin senar-

dından ortaya oldukça güçlü bir film iskeleti çıkmaya başladı. Özellikle bir ilk oluşmaktaydı. Yönetmenler bu filme kadar tek başlarına, yani sadece kendi projelerine odaklı çalışmaktaydılar. Ancak burada, birlikte bir film oluşturulmaktaydı. Bu filmler birbirinden kopuk,

yosuna da katkıda bulunmaları, ortak hikayeyle ilgili sürekli yeni şeyler üretip tartışmaya açmaları çok çok önemliydi; yeni bir şeydi ve bir ilkti. Çektikleri konunun niteliği ile örtüşen bir tarzda çalışmaya başladı tüm yönetmenler. Süreçle beraber her yönetmen kendi on dakikalık se-

sını taşıyan ama ortak yapım olan bir film olacak.

Yönetmenlerin netleşmesinin ve zamanla çekecekleri hikayeleri belirlemeye başlamalarının ardından tüm yönetmenlerin katıldığı toplantılar yapıldı. Bu toplantılarda yönetmenler kendi çekecekleri filmlerle ilgili bilgileri birbirleriyle paylaştılar. Bu paylaşımların dışında, tüm filmleri birbirine bağlayacak çeşitli hikaye, kişi ve materyaller oluşturuldu.

42 | TAVIR | OCAK 2012

Filmin içinde her yönetmenin kendi senaryosunu çektiği yaklaşık 10 kısa film olacak ama bu filmler birbirine bağlanarak 100 dakikalık tek bir uzun metraj film oluşturulacak. Filmlerin her birinin kendi iç akışı olmakla birlikte filmin bütününün de bir ortak akışı olacak. Bütün filmler birbirinin içine geçecek, her filmin içinde adım adım akmakta olan bir ortak hikaye olacak. Yani ortaya çıkarılması tasarlanan film, birçok yönetmenin imza-

Yaklaşık 2 yıldır adım adım oluşturulan film projesi için bir film platosunda F tipi hapishane dekoru oluşturuldu. Birebir boyutlarda hücreler, hava-


önemli. İste size Avrupa standartı! Faşizmi yaratan Avrupa'nın yeni bir uygulaması... İnsanlar bilimsel deneylerde elde edilen işkence yöntemleriyle kişiliksizleştirilmek istenmektedir. Sorumlular yalan söylüyor. Onlar insanlık suçu işliyorlar. İçeride tutsaklar dışarıda bizleri izole ederek teslim almak, her dilediklerini yapmak istiyor...

landırmalar ve koridorlardan oluşan dekorda çekimlere başlandı. Filmde yönetmenler ve oyuncuların dışında; kamera, ses, set, ışık gibi teknik alanlarda profesyonel ekiplerin yanı sıra, reji ve prodüksiyonda sinema-televizyon öğrencilerinden oluşturulan bir ekip de büyük özverilerle çalışıyor. Her aşamasında çok yüksek bedellerin ödenmesi gereken filmde hemen hemen herkes maddi bir karşılık beklemeksizin çalışıyor. Ortak hedef, Türkiye ve dünya halklarına bu ülkenin gizlenmeye çalışılan bir gerçeğini çok güçlü ve etkili bir şekilde gösterebilmek. F tipi hapishanelere ve tecrit zulmüne karşı mücadele araçları arasına etkili bir tanesini daha ekleyebilmek. İlk olarak Hüseyin Karabey'in filmi, hemen ardından Ezel Akay'ın filmi çekildi. Yönetmenlerden oyunculara ve teknik ekibe kadar büyük bir dayanışma içinde oluşturulan filmin çekimlerine önümüzdeki günlerde devam edilecek. Tüm filmlerin çekilmesinin ardından montaj aşamasının da tamamlanmasıyla yüz binlerce sinema izleyicisi ile buluşturulması hedeflenen film, beyazperdenin yakın tarihimizin en temel köşe taşlarından biri olan F tipi hapishane-

lerdeki mücadeleye tanıklık ettiği bir ilk film olacak. Projede yer alan ve filmlerinin çekimini tamamlayan iki yönetmenin, Ezel Akay ve Hüseyin Karabey'in görüşlerini aldık ve aşağıda yayınlıyoruz. Film çekimleri ile ilgili gelişmeleri ve yönetmenlerle yapacağımız röportajları önümüzdeki sayılarda yayınlamaya devam edeceğiz. HÜSEYİN KARABEY: F tipi tecrit size neyi çağrıştırıyor? Zihninizde nasıl şekilleniyor hücrede tek başına bir ömür geçirmek? F tipi benim için beyaz ölüm, sessiz ölüm demek. Artık işkence süresiz ve her an sürmekte. F tipi öncesinde cezaevinde kaldım ama bu beyaz hücreleri görünce insan orada bir ömür nasıl geçirir diye düşünüyor... Korkunç bir şey. Tecrit ve izolasyon politikasının tutsaklar üzerinde denenmesinin amacı nedir? Bu hapishaneler sizce neden inşa edilmiş olabilir? Biliyorsunuz, bu hapishaneler 19 Aralıkta yapılan operasyonla 28 tutsağın ölmesi pahasına açılmıştı. Medeniyet mutluluk getirmez her zaman. Onun kim tarafından getirildiği bence çok

On kısa film, on yönetmen projesine katılmanızın amacı neydi? Neden bu projede gönüllü yer alıyorsunuz ve burada çektiğiniz filmle neyi anlatıyorsunuz? Yer almamın sebebi; bu ülkede yaşadığım için bir sorumluluğum. Yarın orada bende olabilirim. Ne mutlu ki bana, bu on değerli yönetmenle beraber bu konuyu anlatma şansım olacak. Ben uzun vadede bizi yok etmek için hafızamızı, irademizi teslim almaya çalışan bu uygulamayı anlatmaya çalışıyorum. Ölüm orucu sürerken yapılan insanlık dışı müdahaleden sonra korsakof hastası olan bir tutsağın hücrede her şeye rağmen direnmeye çalışmasını anlatıyorum. Filminizin öncesinden çekimine kadarki süreci özetler misiniz? Neler yaşadınız, hikayeyi nasıl oluşturdunuz ve çekilirken neler oldu... kısaca anlatır mısınız? Aslında hikaye ve ön hazırlık neredeyse bir yılı buldu. Çok heyecan verici bir proje ama bu yüzden de ağır bir sorumluluğu olan bir proje. Bu yüzden uzun süre kararsızlık yaşadım hangi hikayeyi anlatsam diye. Uzun süre çalıştıktan sonra hikayem çıktı. Adı "sonsuz bir gün". Filmde korsakoflu tutukluyu canlandıran Gizem Soysaldı ile uzun bir araştırma yaptık eski direnişçiler ve korsakof'lu arkadaşlarla. Ama sonuç çok heyecan verici oldu; hem Gizem, hem rol alan diğer arkadaşlar çok iyi iş çıkardılar. Cezaevinde bu süreci yasamış şimdi tahliye edilmiş arkadaşlar sette bizle beraberlerdi. Yine filmin başarısı için çalışan yapım ekibi inanılmaz bir or-

OCAK 2012 | TAVIR | 43


tam sağladılar bize. Şimdiden katkısı olan herkese çok teşekkür ederim. Umarım bu film insanlık adına utanç verici olan F tipi cezaevlerinin koşullarının iyileştirilmesi için bir katkı sunar. EZEL AKAY: F tipi tecrit size neyi çağrıştırıyor? Zihninizde nasıl şekilleniyor hücrede tek başına bir ömür geçirmek? Tecrit ve izolasyon politikasının tutsaklar üzerinde denenmesinin amacı nedir? Bu hapishaneler sizce neden inşa edilmiş olabilir? Biliyorsunuz, bu hapishaneler 19 Aralıkta yapılan operasyonla 28 tutsağın ölmesi pahasına açılmıştı. İki soruyu birden cevaplayayım. Ömrünün bir bölümünü hücrede geçirenler ve geçirmeyenler bu soruya farklı cevaplar verirler. Önce yalnızlık, bazen dünya sıkıntısından ölüme kaçmayı arzu edecek hale gelenler için bir rahatlama anı olarak tahayyül edilir. Ama hücrenin, toplumdan uzun süre tecritin tecrübesi, yalnızlığın insan için aslında ölümden beter olduğunun ispatıdır. Uzun süren yalnızlık asla sağaltıcı, iyileştirici olamaz. Hapishaneleri aslında "suçlu"ların "iyileştirilmesi, topluma yeniden kazandırılması” olarak tanımlayan anlayış, hep ama hep yenilmiştir. Özellikle de kendini suçlu görmeyen, mesela "düşünce suçu" diye kategorilenmiş bir suçtan hücreye düşmüş bir insan, bir de adaletsizlik hissiyle ve kendisine bu cezayı reva gören "topluma" karşı nefret duygusuyla dolar. Nefret, bir tutsağın kendi benliğini koruyabilmek için elindeki tek araçtır. Yani tutsaklık ne toplumun ne de tecride uğrayanın işine yarar. Tabii burada yalnızca tecritten söz etmiyoruz. Tecridi bir tehdit ve araç olarak gören ve "politik hastaların" ateşle, işkence ve ek cezalarla politik görüşlerinden vazgeçiril-

44 | TAVIR | OCAK 2012

mesi operasyonundan da söz ediyoruz. Suç ve cezadan değil; politik baskıdan, iktidar savaşından, mazlumlar ve zalimlerden... Bu Türkiye hapishanelerinin gerçeğini, hatta F tipi hapishanelerin oluşturulmasındaki temel fikri açığa çıkarıyor. Türkiye'de devlet hep halkın ana düşmanı olarak algılanır. Korkulan ve dayağından ürkülen bir ceberrut baba gibi... Devlet de şefkat ve medeni organizasyonlar adına değil, gücünü göstermek için tasarlamıştır bu sistemi. Suçlu pedagogları da buna inanmış, "bir modern dünya hapishanesi" tasarladıklarını düşünerek devlete hizmet etmişlerdir. Ama hala modernliği bir maske olarak kullanan ama aslında neredeyse ilkel içgüdülerle düşmanının peşine düşen devlet, iktidarını korumak için bu beyaz cehennemi bir fizikipsikolojik işkencehaneye dönüştürmüştür. On kısa film, on yönetmen projesine katılmanızın amacı neydi? Neden bu projede gönüllü yer alıyorsunuz ve burada çektiğiniz/oynadığınız filmle neyi anlatıyorsunuz? Ben bu projeye tek bir nedenden dahil oldum ve hazırladığım kısa filmde de aslında tecridin trajedisini değil, bu nedeni işlemeye çalıştım: Dayanışma! Benim için on yönetmenin ve proje fikrinin sahipleriyle dayanışma içinde olmak, hücredeki tutsakların insanlıklarını koruyabilmek için her türlü yaratıcı fikri kullanarak başka tutsaklarla dayanışmayı sürdürmeye çalıştıklarını göstermek aynıdır. Anlattığım hikayede de tecritin ve tutsaklığın aslında aracı olan bir gardiyanın yalnızlığını ve belki kendisini de yalnızlıktan kurtaracak olan tutsaklar arası dayanışmaya duyduğu hastalıklı, trajik özlemini göstermeye çalıştım. Filminizin öncesinden çekimine kadarki süreci özetler misiniz? Neler yaşadınız, hikayeyi nasıl oluşturdunuz ve çekilirken neler oldu... kısaca anlatır mısınız? Projeden bahsedilmeye başlandıktan

hemen sonra dostum ve çalışma arkadaşım yazar Gürsel Korat'tan yardım istedim. Gençlik yıllarının bir bölümünü siyasi nedenlerle hapishanede geçirmiş biri olarak, anlatacak çok hikayesi vardı. Diyaloğu az bir yalnızlık hikayesi, bir gardiyan hikayesi, hiçbir yerde yeri olmayan, bu yüzden "okunmuştur" damgalı hapishane mektuplarında kendinden bahsedilmesini arzulayan, tutsaklığı ruhunda taşıyan bir gardiyan hikayesi doğdu çalışmamızdan. Çekimlere girdiğimizde çekeceğimiz filmi hem sanat hem de toplumsal bir görev olarak gören birçok amatör ve profesyonelle ama çok genç bir ekiple çevrelenmiş olduğumuzu gördüm. Dahası, şef kamera asistanımız bir F tipi mağduruydu, görüntü yönetmenimiz siyasi suçlardan hücreye atılmış babasıyla birlikte daha 4 yaşındayken hapishaneyle tanışmıştı, ve bize yardıma gelen, danışmanlık yapan, çektikleri acıların sanata dönüşmesine destek veren, yani "ağlanacak haline gülmeye çalışan" birçok eski tutsak ile "donanmıştık!" Acaba biz bir tutsaklık hikayesi anlatıyoruz diye mi gizlendikleri gölgelerden ışığa çıkmışlardı, yoksa Türkiye büyük bir hapishane miydi, çözemedim. Biraz planlanmış, biraz da doğaçlama bir çekim ve araştırma serüveni oldu benim için. Ama anlattığımız hikayeye derinlik katan şey yaptığımız ön çalışma değil, çekimin, o süreçte ortaya çıkan resimlerin ve fikirlerin, o fikirlerin ortaya çıkış anında sevinç, nefret, kızgınlık ve özdeşlik yaşayan ekibin gözleri ve eylemleridir. Sevgiyle... EZOP o


45-47 almanya aci vatan_sablon 4/9/12 12:46 PM Page 45

anı

anı

almanya acı vatan semiha eyilik

Almanya acı vatan, hasret kokar burnuna buram buram. Bir yumruk oturur boğazına. Ağlamak ister, ağlayamaz. Gelmiştir buraya, acı vatandır burası. Kimisi geri dönemez, kimisi dönmek istese de ekonomik ve manevi koşullar izin vermez buna. Kimisi gurbetçidir, kimisi mülteci. İkisi de hasret vatanına. Benim için ise teyzemin (Almanya’dan gelen) yaşadığı ülke. Teyzem vardı burada ve çocukları. Yani teyzemin kızı, oğulları. Memlekete izine gelirlerdi. Çikolata getirirlerdi bize, hediyeler falan. Bizim için çok kıymetli hediyeler. Hep merak ettiğimiz bir ülkeydi. Yani canımızdan can taşıyan topraklardı. Almanya’ya gelme fikrim oluştuğunda, canımızdan can taşıyan bu topraklarda bizim ellerimiz neler üretti, çok merak ediyordum. Nerelerde çalışıyorlar, NİSAN 2012 | TAVIR | 45


45-47 almanya aci vatan_sablon 4/9/12 12:46 PM Page 46

nasıl yaşıyorlar… Önce Frankfurt Havaalanı’na geldim. Havaalanından çıkarken, pasaport kontrolünde Almanya’ya niye geldiğimi sordular. Gezmeye geldiğimi söyleyince, ne kadar param olduğunu sordular. “Durun sayayım, ne kadar olduğunu bilmiyorum, şu kadar var” deyince, yeterli gördüler. Günlük harcamayı 50 euro olarak hesaplıyorlarmış. Yani bir turist, ülkelerinde günlük 50 euroya geçinebiliyormuş. İyi gezmeler dilediler. Her şeyin para olduğunu hissettirerek yol etmiş oldular. Teyzemin kızı ve eniştem beni çıkışta karşıladılar, onlara gittik. Küçük ama çok sevimli bir kasaba ve şehirdi burası. Teyzemin bir gün sonra doğum günüymüş. Eniştem söyledi, “Teyzen çok sevinecek” dedi. Ben de teyzemin bu mutlu gününde orada olmaktan mutlu oldum. Teyzemle ve geliniyle şehri gezdik. Shuetzenigen denilen bir kasaba bura-

46 | TAVIR | NİSAN 2012

sı, yüzyılların izini taşıyor. İki tane kilise ve bir de şato var. Şato tadilat çalışması nedeniyle kapalıydı. Tabi bir de camisi. Daha sonra teyzemin kızıyla Haeidelberg’e gittik. Orası da buram buram tarih kokuyor. Şatolar, kiliseler şehri gibi. Sanıyorum bölgenin en eski yerleşimi. Hayat o kadar pahalı ki, anlatamam. Geçmiş gözümün önünde canlandı. Teyzemlerin ne fedakarlıklarla gelip gittiklerini düşündüm. Hangi koşullarda burada çalıştıklarını. Teyzem kök salmıştı bu topraklara, iki oğlu, bir kızı ve torunlarıyla. Kökleri burada bir çınara dönüşmüştü. Dalları acı vatan, kökleri ana vatan olmuştu. Haeidelberg’den Dusseldorf’a doğru trenle yola koyulduk. Bir süre sonra bir baktım ki sağ tarafımda bir nehir bizi takip ediyor. Sonradan öğrendim; Rein Nehri’ymiş bizi takip eden. İlk gördüğüm şehir, şatolar, saraylar, kiliseler ve tarihi evlerle dolu. Öyle tarihi evler dediğime bakmayın, içinde insanlar yaşıyor. Yani yüzyıllık evler ama, içinde yaşam de-

vam ediyor. Tarihi korumuşlar. Şehrin dokusunu bozmamışlar. Şehirler nehir tarafından ikiye bölünmüş. Ve iki taraflı gelişmiş. Küçük küçük evler mütevazı görünüyor. Koblenz şehri öyle görülüyor ki sanayi şehri gibi. Bir ara nehirden uzaklaştık, sandım ki en iyi arkadaşım gitti. Dilimi bilen sanki bir tek o vardı trende. Birden tekrar karşıma çıktı, çok mutlu oldum. Karadeniz’e benzeyen koskocaman bir ülke. Ormanlarında bizim ağaçlar var, dilleri de aynı. Bir bizim dilimiz farklı, yani insanların. Aslında şöyle demek daha doğru olacak sanıyorum: Sermayenin dili de aynı, ama ezilenlerin dili farklı. Çünkü tabelalar hep aynı; Coca Cola, Siemens, Bosch… burada da var. Köln çok güzel görünüyordu. Nehrin ikiye böldüğü bir şehir. Trenden göründüğü kadarıyla su taşımacılığı da yapılıyor. Köln’den uzaklaştık. Düsseldorf’ta arkadaşım aldı. Wuppertal’a gittik. Burası bu bölgenin en çok yağmur alan bölgesi. Bir de burada Engels müzesi varmış.


45-47 almanya aci vatan_sablon 4/9/12 12:46 PM Page 47

Dostlarla vakit geçirdikten sonra müzeye gittim. Engels, Wuppertal’da dünyaya gelmiş. Engels’in babası bir tekstil fabrikası sahibi. Bu fabrikada dokumacılık yapılıyormuş. Müzede en çok dikkati çeken şeyin çocuk işçiler olduğunu söyleyebilirim. 1850’lerde ve daha sonraları da yüzlerce çocuk işçi çalıştırılmış burada. Çalışanlar 35 yaşından sonra sağır oluyorlarmış. Makinalar o kadar gürültülü çalışıyormuş. Barajı geçtikten sonra, Marks’ın ve Engels’in kapitalizmi neden bu kadar iyi tahlil ettiğini anladım. Sermayenin acımasızlığını orada görmüş. İkinci Paylaşım Savaşı’nda Engels’in doğduğu ev yıkılmış. Ama yaşadığı yer, babasının evi duruyor. Wuppertal, hava metrosunun olduğu ender yerlerden bir tanesi sanıyorum. Dünyada iki taneymiş, birisi burası. Daha sonra Köln’e gittim. Orada da Dom Kilisesi çok ünlü. Kaçıncı yüzyılda yapıldığı beni çok ilgilendirmedi. Ama kiliseyi görünce, onun ihtişamının halkı sindirmek için olabileceğini düşündüm. 600 yıl önce bitmiş bir kilise neden bu kadar ihtişamlı yapılabilir ki! Halk yoksulluk ve sefalet içindeyken bu kadar parayı sadece buraya harcamanın bir tek nedeni olabilir: Kilisenin halkın üzerindeki baskısı, kendi gücünü kabul ettirmek. Şehrin içi belli saatlerde insansız, sanki şehri boşaltmışlar sanırsınız. Herkes evlerin içinde. Evler ise 45 metrekare, yani kutucuk. Sanki bencillik yatıyor altında. Dil bilmemenin acısını çektim, çünkü hiçbir Almanla sohbet etme imkanım olmadı. Neler yaparlar, neler hissederler... Ama sohbet ettiğim Türkiyeli insanlarımızın anlatımları hiç de olumlu şeyler değil. Nazi yanlıları, Türk vatandaşlarını öldürmüş. Yani yabancı düşmanlığını körüklüyorlar. Ne zaman kapitalizm bir kriz dönemi yaşasa o zaman saldırganlaşıyor. Ve burada da al-

tında yatan şey, yine kapitalizmin krizi. Kapitalist ülkelerde kriz kendisini işsizlik olarak gösterdiğinde, hemen milliyetçiliği hizmetlerine sunuyorlar ve diğer halklara saldırıyorlar. Dilleri aynı olması gereken halklar birbirine düşman ediliyor. Sermayenin dili aynı ama bizimki hep ayrılaştırılıyor. Bu da bilinçli bir politika tabiî ki. Evet, gelelim sebebi ziyaretimize. Beni buraya getiren güzellik neydi? Sadece burayı görmek ve gezmek değildi tabi ki. Evet, fırın fasülyesini çok özlemişti. Memleketin havasını özlemişti… Denizini, toprağını, kumrunun sokaklarını, çocukluğunun geçtiği yerleri taşımak istedim dünyanın en güzel insanına. Dünyanın en sıcak insanını tanımak istedim. Dusseldorf Hlmertstr 95. Burası bir hapishane. Burada bir özgür tutsak, bir güzel insan kalıyor. Sabah çok heyecanlandım. Acaba nasıl bir hapishane? Benziyormuş bizim hücrelere, ne de olsa hücrelerin mimarı bir ülke Almanya. Tercüman aracılığıyla kapıdan içeri giriyoruz, girişte eşyalarınızı bırakıyorsunuz. Burada da görüş yerine saatinizle giremiyorsunuz. Bir dolap anahtarı veriyorlar, bir de metalde yazılı numaralar. Çıkışta kimliğinizi onunla geri alıyorsunuz. Burada, bizim hapisane girişlerinde olan uygulamaların çoğu yok. Ama tecrit boyutunu da az sonra öğreneceğim. Önce otomatik çikolata ve meyve suyu makinasından alışveriş ettim. Burası ikinci kattaydı. Daha sonra aşağıya, 1 kat aşağıya indik. Burada görüş yerleri de hücre gibi. Abiyi getirmişlerdi. Sanıyorum çok beklettik. Sanki yıllardır tanıyorduk birbirimizi. 2 saat görüş hakkımız vardı. Biz bunun 10 dakikasını yolda geçirmiştik ama, olsun. Biz öyle sarıldık ki birbirimize, anlatamam. Bir anne oğul, abi kız kardeştik. Anlatacak o kadar şey vardı ki birbirimize. Tercüman hemen hatırlattı: “Mahkemeyle ilgili herhangi bir şey konuşamazsınız.” Olsun, bizim için hiç önemli değil, biz birbirimize dünyayı anlattık. Akrabaları, or-

tak tanıdıklarımızı anlattık. Birbirimizi neden bu kadar sevdiğimizi anlayamayacaklar. Aynı damardan akıyoruz. Aynı damardan besleniyoruz. Sevgili abime Karadeniz’in yosun kokularını götürebilmişsem ne mutlu bana. Tüm dostlarının hasret kokusunu taşımışsam ne mutlu bana. Hapishaneyi sordum, orada uygulamalar nasıldı? Hücre tipi hapishane ve kendisinin dışında uzun süre kimseyle görüştürülmemiş. Yeni yeni tecritte değişiklik yapmaya başlamışlar. Günde 1-2 saat bir kişi ile görüşüyormuş. İki saatin sonunda ayrılma vaktiydi. ”Kısmet olursa yine gelirim abi” dedim ve ayrıldım oradan. Ama canımızın yarısı orada kaldı. Sevgili abi, yine geliriz ama, gelmesek de yüreklerimiz birlikte. 13 Ocak’ta, saat 19:00’da, Dusseldorf’tan uçak havalandı. Şehir öyle şatafatlı görünüyordu ki anlatamam. Oysa içinde çok yabancıydı. Işıklar aldatıyor. Canım abim. Hadi allahaısmarladık. Türküleri sevdiğini söylemiştin ama söyleyemiyormuşsun. Ama al benden sana bir türkü: Bir yiğit gurbete gitse Gör başına neler gelir Garip sılayı andıkça Yaş gözüne dolar gelir Evlerinin önü söğüt Atalardan almış öğüt Yarinden ayrılan yiğit Sılasına döner gelir Bağrıma basarım taşlar Akıttım gözümden yaşlar Yavrusun yitiren kuşlar Sılasına döner gelir o

NİSAN 2012 | TAVIR | 47


deneme deneme

bedreddin yine gelecek! hasan özüdoğru

1. "Yarin yanağından gayri Her yerde Her şeyde Hep beraber diyebilmek için" (*) On binler verdi sekiz binini... Çünkü mübalağa cenk olunmuştu. Çünkü eşitlik, özgürlük, ortakça bir yaşama susayan halk, zulme karşı savaşmaktan başka bir yolu olmadığını anlamıştı. Bedreddin liderliğinde; Börklüce ve Torlak Kemal öncülüğünde girdiler cenge… Yenildiler. Fiziken yok oldular. Ama 600 yıldır yaşıyorlar. Savaşıyorlar. Halklar unutmadı Bedreddin'leri. Hakikat'e susayanlar unutmadı. Simavna Kadısı İsrail Bey’in oğlu Mahmut olarak 1364'te

48 | TAVIR | NİSAN 2012

doğdu Bedreddin. Babasının kadı olmasından dolayı çocukluğu ve gençliği saray çevresinde geçti. Çağının en iyi komutanları ve bilim adamlarından eğitim aldı. Din ve bilim hakkında okudu araştırdı... Okuyan, araştıran kimliği eğitimle de birleşince hayat denilen kavgada yolunu çizmiş oldu Bedreddin… 2. Dönemin bütün bilgeleriyle söyleşti Bedreddin. Ancak yine de eksik olan bir şey vardı. Bu yüzden de arayışını hep sürdürdü. Fıkıh, matematik, tıp, astronomi, fizik, kimya gibi dallarda çağının ünlü bilginleri arasında anılır olmuştu adı. Kitaplar yazmıştı ciltlerce. Ancak yetmemişti. Ta ki Mısır'da Şeyh Ahlati ile tanışana kadar. Ahlati, o dönemin tüm İslam aleminde tanınmış bir fakihtir (-fıkıh alimi). Bedreddin Ahlati' nin yanında dünyayı çok daha derin kavramaya başlar. Bir gün Ahlati Bedreddin'e "Sen bu dünya hak-


kın da ne biliyorsun ki?" diye sordu. Bu soru üzerine Bedreddin o güne kadar yazdığı kitapları yırtıp Nil nehrine attı ve çile odasına kapandı. Büyüdüğü çevrede ve egemenlerin yaşadığı ihtişam şatafatla, halkın yaşadığı sefaleti arasındaki uçurum Bedreddin'i tüm bildiklerini sorgulamaya, kendini yeni baştan yaratmaya itti. 3. "Görkemde bulamadığını, yoklukta buldu" Bedreddin. Her şeyi sil baştan öğrenen ve öğrendiklerini tatbik etmek için Anadolu'ya gelen Bedreddin yanmış, yıkılmış, talan edilmiş bir memleket buldu karşısında. Başında Yıldırım Beyazıt'ın bulunduğu Osmanlı, Timur'un önderliğindeki Moğollarla 1402'de Ankara Savaşı’na tutuşmuş, yenilmişti. Beyazıt Timur'un elinde tutsaktı. Timur galibiyetin gücüyle büyük bir kıyıma girişti. Bedreddin'le Timur'un yolu kesişir... Yeni efendilerini görmeye giden bilginler, Bedreddin'den yardım isteyince Timur'un huzuruna gitmek zorunda kalır. Herkes gibi Timur da Bedreddin'in bilgeliğinin gücünü duymuştur. Ve Bedreddin’i görür. Bedreddin, zulümle, zalimlikle iktidarını kuran Timur'a, iktidar ve adalet üzerine unutamayacağı bir ders verir: "İktidar insanlar üzerinde değil, yürekler üzerine kurulur; yürekler üzerindeki en sağlam iktidar da korkuyla değil, sevgi, vefa ve sadakatle olabilir ancak. Adil bir hükümdar; kimsenin kendini yasalardan üstün görmediği bir rençberle, bir zanaatkarın, emeklerinin karşılığı olan ücreti alabildiklerini, yaşlıların saygı gördükleri, öksüzlerin, yetimlerin, güçsüzlerin, kimsesizlerin korundukları, barışın egemen olduğu ülkenin hükümdarına denir; başka halklar üzerinde baskı uygulamak, kendi halkı üzerindeki baskıyı gizlemeye, unutturmaya yöneltir. Ceza tayin etmek hükümdarların; doğruyu söylemek, gerçeği savunmak ise halkın işidir ve gerçeğe engel olabilecek bir ceza daha icad

olunmadı…” Bedreddin halktır, halkın öncüsüdür. Bu yüzden de egemenin, kıyıcının karşısında olsa da Bedreddin'in dili hep hakikati söyler. Çünkü hiçbir güç, hakikatten daha güçlü değildir. Timur bir egemendir zalimdir. Zulümle ayakta durmaktadır. Bedreddin Anadolu halkını örgütlemek, bilinçlendirmek için yola çıkmış bir bilgedir. Halktan, haklılığından ve hakikatten aldığı güçle konuşur. Bu gücün karşısında da kimse duramaz. Sözde konuktur Timur otağında Bedreddin ama bu adı konulmamış bir tutsaklıktır. Savaşta yenik çıkan Yıldırım Beyazıt da savaş esiri olarak oradadır ve o koşullarda ölür. O'nun ölümüyle zaten karışık olan Osmanlı şehzadeler arası taht kavgasına tanıklık eder bu kez de. Tarihe "Fetret Devri" diye geçer bu dönem.

Taht kavgalarından birinin tarafı da Musa Çelebi'dir. Babası Yıldırım Beyazıt'ın yanında Bedreddin'le olan söyleşilerine katılmış, Bedreddin'in fikirlerinden etkilenmiştir. Rumeli'ye hakim olan Musa Çelebi, Bedreddin'den kendi hükümranlığının kazaskeri olmasını ister. Bedreddin kurmak istediği düzeni halka anlatabilmenin fırsatı olarak gördüğü bu teklifi kabul eder. Ancak Musa Çelebi'ye aynı şeyi düşünmediklerini de açıkça anlatır: "Bizim istediğimiz düzenle sizin düşündüğünüz arasında fark vardır Hakanım. Biz dilemekteyiz ki kulun kula kulluğu son bulsun. İnsan emeği egemenliklerin en yücesi, en değerlisi haline gelsin. Yer yüzündeki tüm sömürü çarkları kırılsın. Sizin istediğiniz ise kendinizin egemen olduğu ama insanların daha az yakındığı, bugünkünden daha çok mutlu olduğu bir toplumdur. Bilesin ki baştan çatışmaktadır istediklerimiz. Siz bizim istediğimizi ya-

NİSAN 2012 | TAVIR 21


pamazsınız. Varlığınıza aykırı. Hem yaptırmazlar da". Bedreddin meseleye kaba da olsa sınıfsal bakmaktadır. Bedreddin halkı temsil etmektedir. Musa Çelebi Osmanlı'yı, egemenleri… Bedreddin halkın iktidarını, eşitliğini, özgürlüğünü savunmaktadır. Musa Çelebi egemenlerin iktidarını. Zulmü ve sömürüyü, yani uzlaşmaz iki sınıf vardır ortada. Tek çözüm savaştır. 4. Bedreddin aldığı görevden ötürü ikirciklidir ancak idealleri uğruna görevi sürdürür. Özel olarak görevlendirdiği kadılarla görüşlerini tüm Rumeli'ye yayar. Yoldaşlarıyla birlikte halkı örgütleme, bilinçlendirme faaliyeti yürütür. Ancak çok fazla sürmez bu durum. Bedreddin'in adaleti halka götüren kadıların kararları beylerin çıkarına dokununca beyler Musa Çelebi'yi satıp yarı yolda bırakır. Musa Çelebi, kardeşi Mehmet Çelebi ile girdiği savaşta yenilir ve öldürülür. Kardeşinin boynunu vurduran Mehmet Çelebi, Bedreddin'in gücünden korktuğu için İznik'e sürgüne gönderir. Yoldaşları İznik'te de yalnız bırakmaz Bedreddin'i. İznik, hakikat adına başlayacak savaşın merkezi olacaktır. Bedreddin eşitliğin, adaletin, paylaşmanın hakim olduğu düzen için çalışmalarına hız verir. "Şimdi yeni bir düzen başlamakta bizim için. Gördük ki bir egemene dayanarak tepeden işler kurcalamak yeterli değil. Egemenliğin ilk koşulu yanmak. Şimdiye değin hep kaçındık savaştan, ama nereye gittikse, kimi gördükse savaşmaktadır. Demek ki savaş kaçınılmaz. Salt egemenlere öğüt vermekle, hırsızlıkların, yolsuzlukların hakkından gelmek mümkün değil. Öyleyse bundan öte öğüt yoksulun kılıcı olmalıdır. Kavga öyle bir başlamalıdır ki, yoksul kendi hakkı

50 | TAVIR | NİSAN 2012

için ölsün bir kez." Söz eylemini yitirmiş, silahın eylemidir artık. Bedreddin pratiğin sonsuz gücünü görmüştür ve bugüne kadar anlattıklarını hayata geçirme, uygulama zamanı geldiğini anlamıştır. Ne yazık ki bugün kendine solum, sosyalistim, komünistim diyen kimi kesimler bile Bedreddin'in 600 yıl önce gördüğünü görememişlerdir. Sosyalizmi bilinmeze ertelemişlerdir. Oysa ki Bedreddin'in haklılığı 600 yıldır defalarca kanıtlanmıştır. Öğüt yoksulun kılıcı olmalıdır dedikten sonra yoldaşlarını Anadolu'nun dört bir yanına salar Bedreddin: "Bir iyice inceleyin Anadolu'yu. Sorup soruşturalım, ondan sonra başlatırız kavgayı. Öyle bir kavga ki yeryüzünden tüm egemenleri silip süpürmelidir." 5. Yoldaşları aracılığıyla yaygın bir örgütlenme yaratan Bedreddin harekete geçmenin zamanı geldiğine karar verir. Önde gelen yoldaşlarını İznik'te toplar. Yoldaşlarına güveni tamdır, ancak Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal'in yeri ayrıdır. Çünkü onlar bu kavganın hem hamalı hem de kurmayıdır. "Biz artık eylemi başlatmak istiyoruz. Yılgınlıkla başlanan iş sonuca ulaşmaz. Aranızda ben yokum diyen şimdiden vazgeçmeli. Yoksa güçlünün annacında yıldı mı kişi, kendisiyle birlikte yoldaşlarını da yenilgiye salar. Eğer hepimiz eylemden yanaysak aramızda iş bölümü yapıp ayrılalım. Ve gözümüzü yarına dikip, göğsümüzü acıya kalkan ederek işe girişelim." Hepsi eylemden yana ve hazırdır. Börklüce, Aydın Tire arasındaki Cuma dağlarında karargah kurar. Torlak Kemal de Manisa'da Ahiler ve Yahudi esnaflarıyla direniş örgütler. Osmanlıya karşı bir çeşit gerilla savaşı yürütürler; vergi almaya, ürünlerine el koymaya gelen tüm güçleri yenerler. Bir yandan savaşırken, diğer bir

yandan da köy-köy, kasaba-kasaba örgütlenirler. Bu böylece iki yıl sürer. 7'den 70'e bir halk gözlerini yarına dikip göğüslerini acıya kalkan ederek gelecek kavgasına tutuşurlar. Börklüce ve yoldaşları hakikatin avazını Aydın-Tire, Ayasluğ, Söke, Milas, Yatağan, Muğla, Nazilli bölgelerine taşır... Manisa’da da Torlak Kemal ve Yoldaşları şehrin tamamını ele geçirirler. Ege'nin tüm kıyıları ortakça bir yaşam uğruna kavgaya atılan hakikat savaşçılarının naralarıyla inlemektedir. Bir yandan savaşırlar diğer yandan da düşledikleri ve uğrunda savaştıkları hakikat düzenini kurmaya soyunurlar. Kurdukları köyün adını da “Ortaklar” koyarlar.. Sınırların olmadığı, ortak tarlaların birlikte ekilip biçildiği, herkesin eşit olduğu, erkek ve kadınların birlikte çalışıp ürettiği, yaşlıların köylerde kalıp yemek yaptığı, çocukların topluca birlikte eğitildiği... bir köy oldu Ortaklar… Kadınlar dizini kırıp bir kenarda oturmadılar. Örgütlendiler. Yaşamın her alanında ve savaşın içinde de yer aldılar. "Hakikat Bacıları" dendi onlara. Hakikatliydiler. 6. Bu gelişmeler yöredeki beylerden başlayarak, Osmanlı'ya kadar hepsini tedirgin eder. Çünkü var olan durum her zaman yaşadıkları gibi bir taht kavgası değildir. Sarsılan aradaki beyler nezdinde Osmanlı'nın düzeni ve saltanatıdır. Önce beyler saldırır ve gereken cevabı alırlar. Birkaç kez tekrarlanır bu girişim ve hepsinin sonu aynı olur. Halk elbirliğiyle kurduğu düzeni yine hep beraber can pahasına savunur. Bunun böyle olmayacağını gören Çelebi Mehmet on binlerce asker toplayarak saldırır Börklüce ve yoldaşlarına.


savaşçıları teker teker Dede Sultan'ın önüne getirilip kelleri vurulur. "Satırı çaldı cellat Çıplak boyunları yarıldı nar gibi, Yeşil bir daldan düşen elmalar gibi, Birbiri ardına düştü başlar. Ve baş düşerken yere. Çarmıhından Mustafa Baktı son defa Ve her yere düşen başın Kılı depremedi İriş Dede Sultan'ım iriş dedi bir, Başka bir söz demedi…"

"Aydın'ın Türk köylüleri Sakızlı Rum gemicileri Yahudi esnafları On bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafa'nın Düşman ormanına on bin balta gibi daldı. Bayrakları al, yeşil Kalkanları kakma, tolgası tunç saflar Pare pare edildi ama Boşanan yağmur içinde gün inerken akşama On binler iki bin kaldı. Hep bir ağızdan türkü söyleyip Hep beraber sulardan çekmek ağı, Demiri oya gibi işleyip hep beraber Hep beraber sürebilmek toprağı, Ballı incirleri hep beraber yiyebilmek, Yarin yanağından gayrı her şeyde her yerde hep beraber! diyebilmek için On binler verdi sekiz binini" Sadece iki bin kişi kalmışlardı. Börklüce seslendi iki bin yoldaşına ve halkına…"Son bir kavgaya gireceğiz. Savaşçılar dışında gitmek isteyen herkes gidebilir" Börklüce'nin sesine ses verdi halkın ve yoldaşları: "Can bunca değerli olsaydı burada ne işimiz vardı? Senin-

le kalıyoruz ve ya yeniyoruz, ya da ölüyoruz.” Etrafları dört bir yandan çevrilmiştir. Bu koşullarda girerler kavgaya.. Yenilgi kaçınılmazdır.. "Yenildiler Yenenler, yenilenler dikişsiz ak gömleğine sildiler Kılıçların kanını" 7. Börklüce ve yoldaşları tutsak düşer. Bütün tutsaklar idam sehpalarının olduğu bir alana toplanır. Şehzade Murat'ın ahı vardır. Börklüce ve yoldaşlarının bir daha adları anılmayacak üzere her şeyiyle ortadan kaldırmaya and içmiştir. Bu yüzden Börklüce ve yoldaşlarından nedamet getirmelerini ister. Ama umduğunu bulamaz, inançlarını terk etmez hiç biri. Börklüce sehpaya çıkarılır… dimdik başı, gülümseyen gözleriyle halkını selamlar Börklüce... Önce halkını selamlar… Yavaş yavaş çakar cellat çiviyi ama Börklüce, halkın taktığı isimle Dede Sultan'ın yüzündeki gülümseme eksik olmaz. Hırsını alamayan Osmanlı kerpetenle tek tek parmaklarını kırar. Meydan okur Dede Sultan… Bunlar da işe yaramayınca hakikat

Ertesi gün tellallar, Dede Sultan'ın çarmıha gerilen cesedini devenin sırtında sokak sokak dolaştırdılar. Ve kellesini altın bir kutu içinde Bedreddin'e gönderdiler... Aynı son Torlak Kemal'in de başına geldi. Dede Sultan, Torlak Kemal ve ak libaslı Bedreddin yiğitleri böyle kahramanca şehit düştüler. 8. "Bu işler duyulur da durmak olur mu?" Durmadı Bedreddin. Artık en güvendiği yoldaşları yoktu ve iş başa düşmüştü…"Ey her şeyini kaybetmiş olanlar! Silkinin üzerinizdeki ölü toprağını ve ayağa kalkın. Çünkü artık hakikat zamanı gelmiştir. O hakikat ki bugüne dek zindanlara kapatılanların dillerinde, köylülerin feryatlarında, cellatların kütüklerinde kan ve gözyaşıyla yükseliyordu sesi. Öğrencimiz Börklüce Mustafa'yla, Torlak Kemal'i insanlara doğru yolu göstermeleri için Aydın ve Manisa vilayetlerine gönderdik. Beylerin topraklarını alıp halkın ortak malı yaptı bu kardeşlerimiz. Sultanın gücünü halkın gücüyle tepelediler. Toprağı olmayanlar toprak sahibi, iktidarda olmayanlar iktidar sahibi olacaklar. Hakikat bayrağının altında toplanın, saflarımızda yer tutun…" Sürgünlüğüne son verip Karadeniz üze-

NİSAN 2012 | TAVIR | 51


rinden Deliorman'a kamp kurar Bedreddin. Osmanlı halklar arası güvensizlik ve önyargıları kullanarak Bedreddin'i güçten düşürür. Bedreddin ayaklanmayı örgütlediği Deli Orman'da tutsak düşer. Osmanlı Bedreddin'i teslim almak ve tarihte iz bırakmasını engellemek için düşüncelerini mahkum etmeye soyunur. Ama başarılı olamaz. Sultan Çelebi Mehmet'in etrafındaki yalaka ulema takımı Bedreddin'in karşısında dut yemiş bülbüle dönerler. Çaresiz ve acizdirler. Şeyhülislam da dahil olmak üzere Bedreddin'in ölüm fermanının altına imza atan çıkmaz. Haklılığından aldığı güçle "katli vaciptir" diyen fermanın altına kendi mührünü basar. "Ortada Yere saplı bir kılıç gibi dimdik Bizim ihtiyar. Karşıda hünkâr Bakıştılar. Hünkâr istedi ki: Bu müşahhas küfrü yere sermeden önce, Son sözü ipe vermeden önce, Biraz daha şeriat eylesin ibrazı hüner Adab u erkânıyla halledilsin iş. Hazır bil meclis Mevlana Haydar derler Mülkü acemden henüz gelmiş Bir ulu danişment kişi Kınalı sakalını ilhamı ilahiye eğip, ‘Malı haramdır amma bunun Kanı helaldir’ deyip Halletti işi… Dönüldü Bedreddin'e. Denildi: ‘Sen de konuş’ Denildi: ‘Ver hesabını ilhadının’ Bedreddin Baktı kemerlerden dışarı. Dışarda güneş var Yeşermiş avluda bir ağacın dalları Ve bir akarsuyla oyulmaktadır taşlar. Bedreddin gülümsedi. Aydınlandı içi gözlerinin Dedi: - Mademki bu kere mağlubuz 52 | TAVIR | NİSAN 2012

Netsek, neylesek zaid. Gayrı uzatman sözü. Mademki fetva bize aid Verin ki basak bağrına mührümüzü" Ölüm fermanına mührünü bastı Bedreddin. Ama ölmedi. Çünkü o ab-ı hayat şerbetini kana kana içmişti… Ölümsüzlüğün ateşten çemberinden geçmişti… 600 yıldır şahit olunan bunun tezahürüdür. 9-) "İnsanlar tanık olunuz ki bugün olmazsa yarın mutlaka sömürünün tüm çarkları kırılacak. Nice direnirse dirensin sömürgen yeryüzünden kalkacaktır." (Şeyh Bedreddin) Bedreddin 600 yıl önceden bugüne ışık olan, yol gösteren bir fenerdir… Ki haklıdır bugün değilse de yarın mutlaka haramilerin saltanatı yıkılacak, bu vatan, bu halk özgür olacaktır.

Son söz… Halk destansı diliyle der ki: "Bedreddin yine gelecek diyorsak, sözü, bakışı, soluğu bizim aramızdan çıkıp gelecektir." Geldi… Hem de kaç kez… Ve her defasında sordu Pir Sultan'ın diliyle "Bu kaçıncı ölmem" diye… Ki ölmedi, öldüremediler Anadolu'nun kurtuluş umudunu… Ve sonra Mahir olup geldi… Umut… Dayı olup geldi. İşte bu yüzden Bedreddin yine gelecek ve gelmeye devam edecek… (*): Şiirler, Nazım Hikmet’in Şeyh Bedreddin Destanı’ndan alınmadır...o


53-57 savunma_sablon 4/9/12 3:13 PM Page 53

deneme

deneme

savunma derya özer

Baktı Sokrat mahkeme heyetine; sakindi, ne konuşacağını iyi biliyordu çünkü netti. Dedi: “Dostum, herkes gibi ben de bir insanım; Homeros'un dediği gibi, tahtadan veya taştan değil, etten, kandan yapılmış bir varlığım; benim de çoluğum çocuğum var; evet, Atinalılar, biri hemen hemen yetişmiş, erkek olmuş, ikisi henüz çocuk, üç oğlum var; böyle olduğu halde, sizden beraatımı dilemeleri için, hiçbirini buraya getirmeyeceğim.” Sustu yargıçlar, Sokrat konuşmaya devam etti: “Niçin? Küstahlıktan ya da size karşı saygısızlıktan dolayı değil. Ölümden korkup korkmadığım da ayrı bir konu, şimdi bundan söz açacak değilim. Ancak, bence böyle bir davranış, kendimin, sizin ve bütün devletin onuruna aykırıdır.”

Bu sözleri duyan mahkeme heyeti karşılarında dik duran bu adam karşısında iyice sinirlenmişlerdi. Sokrat savunmasına devam edip onları çaresiz bırakıyordu. Savunma bittikten sonra yargıçlar birbirine baktılar, bu sözler üzerine diyecekleri bir şey yoktu. Sözü fazla uzatmadılar ve hükmü verdiler. Ki hüküm daha öncesinden verilmişti. O savunma yapmıyordu; tam tersine mahkeme heyetini yargılıyordu. Baldıran zehiri ile idam edilecekti. Sokrat sakindi çünkü daha önceden biliyordu hakkındaki hükmün ne olacağını. Sokrat haklı olmanın verdiği gururla başı yukarda yürüyordu, Atinalı oligarklar ise ona lanetler okuyordu. Bir kadın sesi, mahkeme salonun duvarlarına çarparak Sokrat’ın kulaklarına girdi. Durdu baktı, karısıydı bu. Diyordu ki ona: “Seni haksız yere götürüyorlar.” Sokrat hafif bir tebessümle ve haklılığıyla karısına cevap verdi:

NİSAN 2012 | TAVIR | 53


53-57 savunma_sablon 4/9/12 3:13 PM Page 54

lar genelde uyum savunması gerçekleştirir. Elbette bir savunma hazırlanırken mevcut yasalar da göz önünde bulundurulur (çünkü burjuvazi kendi koymuş olduğu yasaları da sıklıkla çiğner) ama savunmanın özünü hazırlayan onun ideolojik yapısıdır. Mahir Çayan mahkemeye çıkarıldığında mahkeme heyetini tanımadığını söylerken, bu düzenin mahkemelerinin meşru olmadığını vurguluyordu. Bu yüzden mahkeme heyeti onu dinleyemezdi. Çünkü bu genç adam onları yargılamaya başlamıştı. Ondan dolayıdır ki birçok defa mahkemeden dışarıya atılmıştır. Ünlü ceza hukukçusu Jacques Vergés savunma politikasını ikiye ayırıyor: “Var olan adalet mekanizmasını kabul eden uyum savunması (Dreyfus, Challe) ve yeni bir gerçekliği gözler önüne sermeyi hedefleyen kopuş savunmaları (Sokrates, Dimitrov). Birinciler kafalarını kurtarırlarken, ikinciler davalarını kazanmışlardı.”( Jacques Vergés / Savunma Saldırıyor / Metis Yay. / Yaşadığımız Dünya Dizisi) “Haklı yere götürselerdi daha mı iyi olurdu?” Mesele başka diyordu Sokrat, gerçekten de başkaydı mesele. Sokrat yalvarmadı karşısındakilere, suçsuzum demedi. Haklı olduğunu biliyordu ve asla boyun eğmeyecekti. Mahkeme salonunda yargılanan değil yargılayan olacaktı. Ve böylece Atina oligarşisine karşı açtığı savaşı mahkeme salonlarında devam ettirecekti. Ona yapılan hiçbir teklifi kabul etmedi. Onun için düşünceden vazgeçmek uğruna pazarlık edilmezdi, etmedi de. Dili keskindi, çünkü ilkeleri de keskindi. Atina oligarşisi yenilmişti. Bir yargılama ve yargılamaya karşı yapılan savunma sadece hukuki bir şey değildir. Onun altında sınıfsal bir temel yatmaktadır. Ve bundan dolayı tarihsel bir sorumluluğa sahiptir aynı zamanda. 54 | TAVIR | NİSAN 2012

Yargılanan ve yargılayan açısından bu böyledir. Üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çatışmada üretici güçler eninde sonunda kazanır ve yeni bir üretim ilişkisi doğar, altyapıdaki bu değişikler doğalında üst yapıyı da değiştirir. Bir üstyapı kurumu olan hukuk, üretim ilişkisini geliştiren koruyan bir yapıdır. Üretim ilişkisi tarihsel ömrünü tamamlayıp gericileştikten sonra hukuk da gericileşir. Daha yalın bir şekilde söylemek gerekirse egemen sınıflar hukuku kendi sistemlerini korumak için kurar ve ezilen sınıfların üzerinde bir baskı aracı olarak kullanır. Mevcut olan sistem gericileşmişse hukuku da artık gericileşmiştir. Bu yüzden savunmalar hukuki çerçeveden çıkmalı, meşruluk temelinde şekillenmelidir. Çünkü mahkeme salonları sınıf mücadelesinin başka bir meydanıdır. İşte bu meşruluk temelinde yükselen savunmalar kopuş savunmalarıyken, yasallığa sığınan-

Bu iki tip savunma politikası, var olan mevcut düzene karşı iki tip bakışı gösterir. Oysa gerçeklik biz onu nasıl görmek istersek isteyelim, bizim düşüncemizden bağımsız olarak duran nesnedir. Sokrat için de, gerçekliğin ne olduğu belliydi. Var olan yanlışlığa uyum sağlayıp kellesini kurtarmak yerine, mahkeme salonlarında da düşüncelerinden vazgeçmeyerek kopuş savunması gerçekleştirdi. Tarihin bilinen ilk kopuş savunmasını yaptı. Ve davasını kazandı. Sınıflar mücadelesi sürdüğü sürece ezenle ezilen bir kez daha mahkeme kürsüsünde karşılaşacaklardı. Yer Osmanlıydı bu kez, hünkarlar kurmuştu yine mahkemelerini. Çıkardılar karşılarına bilge ve önder Bedreddin’i ve dediler: “Biat et, tövbe et ve boyun eğ hünkara.” Bedreddin tarihten aldığı güçle


53-57 savunma_sablon 4/9/12 3:13 PM Page 55

şunları dedi onlara: “Karanlık aydınlığı hiçbir zaman yenmemiştir. Bir gece boyu başarmış olması, gündüzün gelmeyeceği anlamını taşımaz. Belki kişiler için öyledir. Gün doğuşunu görmeden yitenler için. Ama, biz biliyoruz ki, karanlık nice koyu, karanlıkçı nice bağnaz olursa olsun, aydınlık yırtıp geçer onu…” (Azap Ortakları sy: 410 Yaz Yay.) Bedreddin yasa ve düzen arasındaki bağı da şöyle ifade ediyordu: “Yasalar soygunun, çapulun ve insan köleliğinin korunması üstüne konulunca; onlara uymak, düzene uymak demektir. Düzene karşı olan, ilkin yasalarına karşı dikilmek zorundadır.” (age. Sy.401) Bir kişi ya da örgüt eğer var olan mevcut düzene karşı savaş açmışsa, savaşını her alanda sürdürmek zorundadır. Kişi ya da

örgüt, eğer hapishanelerde ya da mahkeme salonlarında düzenin yasalarına sıkışıp kalırsa düzeniçileşmeye başlar, bu daha sonra statükoculuğu getirir. Ki Bedreddin tanımadığını belirtmiş ve asla boyun eğmemiştir düzene ve onun mahkemelerine. Bedreddin, düzenin ne olduğunu biliyordu, doğal olarak düzenin yasalarının da ne olacağını biliyordu. Doğal olarak yasaya uymak düzene uymaktı onun için. Bu ise yaptığı her şeyin inkarı olacaktı. Egemenler de bunu istiyordu ama başaramadılar. Bir kopuş savunması, gerçeği bilmekle başlar. Bedreddin gerçeği söylemekten başka bir şey yapmadı aslında. Darağacına giderken de gerçeği haykırdı. “İnsanlar… Tanık olunuz ki, bugün olmazsa yarın, mutlaka sömürünün tüm çarkları kırılacak, nice direnirse dirensin, sömürgen yeryüzünden kalkacaktır. Tanık olunuz ki, bunu kaç kez söylediğimiz gibi yine belirtiyoruz, yaşamı bugünden yarı-

na kendi küçümencik ömrüyle bir tutanlar belki anlayamazlar. Ama tarihin geleceği insanlığı buna hazırlamaktadır. Tüm toprak işleyenin, tüm tezgahlar üretenin, tüm sular kullananın ve dahi tüm egemenlik salt emekçilerin olacaktır. Siz çocuklarınıza iletiniz, bugün olmazsa bile çocuklarına iletsinler. Hükümdarlıklar, taçlar nice görkemli görünseler de, üstünde durdukları başlar için giderek taşınmaz olmaktadırlar. Bir gün mutlaka, insanlar başlarından egemenleri atacaklardır. Sultanların, kralların, ruhbanların yerini, birbirine kenetlenmiş, dayanmış ve her işini danışma üzerinde kurmayı alışkanlık haline getirmiş emekçilerin egemenliği olacaktır.” Dildeki netlik, düşüncedeki netlik demektir. Bir insanın düşüncesi ne kadar netse, dili de nettir. Düzene karşı isyan bayrağını açmış bir kişi ya da örgüt, düşmanın ne olduğunu iyi biliyorsa bu eylem diline de yansır. Doğalında kişi veya militanlar tutsak düştüğünde düşüncesi net olan insanların mahkeme salonunda diyecekleri de nettir. Lafı eveleyip gevelemezler. Mahkeme salonlarında savaşı devam ettirirler. Bedreddin de devam ettirdi ve savaşını kazandı. O da yargılanan değil, yargılayan olmuştu. Mahkeme salonları sistem için hukuki bir yargılamadan daha öte kişiyi teslim alma anlamı taşır. Bu yüzden özellikle Sokrat ve Bedrettin’in davalarında her ikisine de egemenler af dilemelerini istemiş düşüncelerinden vazgeçtiklerini açıklamalarını istemişlerdir. Bunun için pek çok seçenek önlerine konulmuştur. Çünkü egemenlerde bilmektedir ki bu salonlarda kişiler yargılanmamaktadır. Yargılanan kişilerin savunduğu görüşlerdir. O yüzden yargılananlar savunmalarında kendilerini aklamaktan ziyade düşüncelerinin doğruluklarını ispat etmişlerdir. Tarihte en önemli kopuş savunmalarından biri de Dimitrov’un savunmasıdır. 1933 yılındaki Reichstag yangını sonu-

NİSAN 2012 | TAVIR | 55


53-57 savunma_sablon 4/9/12 3:13 PM Page 56

cunda Dimitrov tutuklanır. Başından beri bunun Almanya’da Nazi faşizmini daha da güçlü kılmak ve komünist mücadeleyi yok etmek için yapılmış bir komplo olduğunun bilincindedir.Ve savunmasını bu doğrultuda gerçekleştirecekti. Nazilerse ellerini ovuşturup komünistleri Almanya’dan süreceklerinin hayalini kuruyorlardı. En güvendikleri sorgu yargıçlarını, savcılarını görevlendirdiler. Dünya halklarının yiğit savaşçısı Dimitrov’u halklar nezdinde küçük düşürmek ve ezmek istiyorlardı. Dimitrov önce düşmanın mahkemede ne yapacağını çözümledi. Şöyle yazıyordu Pravda da: “Provokatörleri aklamak; ihtilalci proletaryaya karşı kullanılan vahşi terörü, sol eğilimli burjuva liberalizminin acımasızca yok edilişini kitlesel kıyımları, cinayetleri vs. haklı göstermek; yeni anti komünist kampanyayı beslemek. Bu dava, Alman Komünist Partisi’ne karşı düzenlenecek yeni bir davanın temelini oluşturmalıydı ve faşist hükümetin evrensel komünizme karşı başarılı bir mücadele verdiğini ve kapitalist Avrupa’yı komünizm tehlikesinden zamanında kurtardığını kanıtlamalıydı..” Dimitrov düşmanın politikalarını tespit ettikten sonra, geriye kendisinin izleyeceği yol kalıyordu: “Önce inisiyatifi elden bırakmama, inisiyatifin sağladığı yararla, stratejik bir plan tasarlamak ve uygulamak ve sadece suçlamayı değil, bizzat düşmanı siyasi olarak mahvetmek. Onu gülünç duruma düşürmek.” Düşmanı siyasi olarak mahvetmek işte kopuş davalarını dayandığı temel. Mahkeme salonları bir savaş alanıdır; nasıl ki savaşta iki karşıt gücün birbirlerine iradelerini dayatmaları söz konusuysa burada da böyledir. Ve yenen Dimitrov oldu. 5 ay boyunca kaldığı hücreyi okula çevirdi, Alman anayasasını öğrendi. Titizlikle hazırladı savunmasını. Ve mahkeme kürsüsüne çıktığında kazanacağını biliyordu. O, faşizmin kürsülerinde yargılanan değil faşizmi yargılayan

56 | TAVIR | NİSAN 2012

oldu. Tek tek bütün tezleri çürüttü; Nazilerin çok güvendiği yargıçlar çaresiz kaldılar. Birçok defa mahkemeden attılar, savunma yapmasına izin vermediler. Dimitrov mahkeme heyetine sesleniyordu: “Sorularımdan mı korkuyorsunuz?” Onları köşeye sıkıştırıyordu. Ve şunları ekliyordu: “Hem sanık hem de kendi kendimin savunucusu olarak, suçlayıcılarım ve onları tayin edenler için sevimsiz ve rahatsız edici olduğumu kabul ediyorum, ama yapacak bir şeyim yok. Savcılık, beni, kesin suçsuzluğuma rağmen, imparatorluk mahkemesinde sanık sandalyesine oturtacak kadar ihtiyatsız davrandı. Şimdi düşüncesizliğinizin bedelinizi ödemelisiniz. Salçayı hazırladınız, şimdi onu lezzetli bulsanız da bulmasanız da, bu benim sorunum değil, hiç ilgilendirmez; yutmanız gerek.” Bir kopuş savunması her şeyi altüst eder, yargılayanlarla yargılananlar yer değiştirir. Artık kontrol savunmanın olur. Mahkeme heyetinden bir kişi çaresizliğini şöyle dile getiriyordu: “Burada komünizm propagandası yapıyor, buna izin veremeyiz.” Naziler için silah geri tepmişti, Dimitrov adeta faşizmin kürsüsünde dünya halklarına sesleniyordu. İnançlarından ödün vermiyordu: “Düşüncelerimi, komünist inançlarımı savunuyorum. Hayatımın anlamını ve içeriğini savunuyorum. Bunun dışında imparatorluk mahkemesi önündeki savunmamın, bir propaganda etkisi yaratması da mümkündür. Mahkeme karşısındaki tavrımın komünist bir sanık tarafından örnek alınacağı kabul edilebilir. Ama bence, Goering* ve Gobbels* beylerin söylevleri de mutlaka komünistlere yararlı propaganda etkileri yaratmışlardır, bu beyler yaptıklarının bilincine hiç varmamış olsalar da.” Dünya halkları da onun bu yiğit duruşunu coşkuyla karşılıyor, serbest bırakılması için çeşitli kampanyalar yapıyorlardı. Faşist yargıçlar çaresizce Dimitrov’un

beratına karar verdiler. Dimitrov faşizmi bir kez de mahkeme kürsülerinde alt etti. Egemen sınıfların politikaları, özü itibariyle devrimcileri teslim almayı amaçlar. Ama devrimcilerin de politikaları değişmez: Teslim olmamak. Aradan yıllar geçse de bunun en iyi örneği yine Almanya’da yaşandı. Faruk Ereren davasında Alman mahkemeleri, tıpkı Dimitrov davasında olduğu gibi bir kişinin itirafları üzerinden yürütüyordu. O davada Lübbe vardı, bu davada Semih Genç. Tıpkı Dimitrov’da olduğu gibi bu davada da sanık defalarca yaptığı savunmalardan dolayı mahkeme heyetini kızdırdı. Heyetçe savunma hakkı engellenmeye çalışıldı. Onun lehine tanıklık edenler dinlenmedi. Mahkeme heyeti cezayı çoktan kesmişti. Tıpkı Sokrat’a Bedreddin’e sunulduğu gibi, ona da sunuldu düşüncelerini bırakması. Ama yine cevap istedikleri gibi olmadı. Uyum savunmaları genelde adli davalarda görülürken kopuş savunmaları siyasi davalarda görülür, tabi ki her siyasi dava bir kopuş davasına dönüşmez. Kişi sistemle uyumlu bir savunma vererek, yapmış olduklarından pişmanlık duyar ya da yaptıklarını inkar eder. Ya da yapmış olduklarını farklı bir kılıfa büründürür. Kendisinin böyle olmadığını bundan dolayı yaptığını söyleyebilir. Bunun en iyi örneklerinden biri Bolivya’da oldu. Che yakalanmadan önce Fransa’dan onun yanına gelip mücadeleye katılan genç gazeteci Regis Debray’in davasında oldu. “Regis Debray’i ve Che Guavera’yı (askerler) ele geçirdiklerinde birincisinin davasını gördüler, ikincisininki önünde gerilediler. Oysa ki Debray’e yönetilen ithamlar kuşkulu, Che’nin ceza dosyası ise bir hayli kabarıktı. Debray madem ki gazeteciliğini, profesyonel görevlerinin kendisini olaya koşmaya zorladığını öne sürüyor ve Bolivya yasasına karşı çıkmıyordu, davası gerçekten de


53-57 savunma_sablon 4/9/12 3:13 PM Page 57

lü güzelliğin boy vereceği devrimci halk iktidarını kurmak için savaşmak suçunu işledik… Tüm dünyaya ilan ediyoruz ki: Bu suçu işlemeye devam edeceğiz…”(Haklıyız kazanacağız / syf:16) Bir savunma hazırlanırken kim olduğunuz ve neyi temsil ettiğinizin bilincinde olmak önemlidir. Çünkü bu bilinç sizin savunmanızı şekillendirir. Sanık sandalyesinde oturanlar da bunun bilincindeydi ve şöyle devam ettiler savunmalarına: “Bu davada ne sadece 1300’e yakın insan, ne de 12 eylül generallerinin yaptıkları vardır. Bu davada insan oğlunun tarihi vardır”(age. Sy:25) Evet o davada Sokrat, Bedrettin, Dimitrov, Che hepsi oradaydı.

mümkündü. Buna karşılık, Guavera’nın davası görülemezdi, çünkü Latin Amerika’da iki ayrı meşruluk kavrayışının çatışmasına yol açacaktı ki, askeri yargıçların bu çatışmayı kabul etmesi olanaksızdı.Yargıçlar geri çekildiler ve yerlerini infaz mangasına bıraktılar. ”(Jacques Vergés / age. Sy:53) Bir kopuş savunmasının, tarihsel haklılığı arkasına alması gerekir. Bu tarihsel güçle düşmana saldırır. Fidel Castro da bu haklılıkla 1955’te Moncado kışlası saldırısından tutuklanıp yargılandığında Küba’nın tarihinden bu günkü durumuna kadar içinde bulunduğu sömürge durumunu tahlil ederek mahkeme heyetine şu sözleri rahatlıkla söylüyordu. “Tarih beni haklı çıkaracak.” Fidel tarihsel misyonun bilinciyle haklı olduğunu biliyordu. Belki karşısındakiler 1960’a kadar Fidel’in bu sözlerini anlamadılar. Ama 1 Ocak 1959’da tarih Fidel’i haklı çıkardı. Her kopuş savunması sisteme cepheden saldırıdır. Devrimci Sol ana davası da böyle bir kopuş davasıydı. Hiçbir şe-

kilde sistemle uzlaşılmadı. Hiçbir şekilde yapmadık etmedik, biz öyle değil, böyleydik denilmedi. Yine kürsüde her şey altüst oldu, yerler değişti. Sanık sandalyesinde oturanlar yargılayan oldular. Mahkeme salonu, bir spor salonunda kuruldu. Yargıçlar, savcılar, düzeni temsil eden herkes oradaydı, karşılarında ise yeni düzeni temsil eden 1243 kişi vardı. Tarih bir kez daha ezenle ezilenleri mahkeme salonlarında karşılaştırıyordu. Salondakiler rahattı çünkü haklıydılar; onlar da Sokrat’ın, Bedreddin’in, Dimitrov’un sakinliği vardı. Öyle veya böyle bu davayı kazanacaklardı. Mahkeme itirafla başladı: “Savcılar, yargıçlar, bizi mahkum etmeye çalışan egemen sınıflar! Rahatlayın! Evet biz suçların en büyüğünü işledik... İtiraf ediyoruz: Emperyalistler, ayak izlerine kadar ülkemizden silmek, Bağımsızlık şiarını haykırma suçunu işledik.”

“Bir numaralı politik sanık Prometeus, tanrısal yasaya sığınmıyordu. Özür olarak soğuktan dem vurmuyordu. Ateşi çalmasını itiraf ettiği gibi sadece insanlara duyduğu aşk adınaydı.” (Jacques Vergés / age sy:70) Ve bir kez daha sorulsaydı Prometeus’a, tekrar işleyeceğini söylerdi aynı suçu. Tekrar işlerdi Sokrat aynı suçu, tekrar işlerdi Bedrettin, Dimitrov ve diğerleri… • Goering ve Gobbels: Goering mahkeme heyetinden biridir. Gobbels ise Hitlerin propaganda bakanıdır. o

Mahkeme heyeti şaşkındı; onca işkenceye, onca öldürmelere rağmen karşılarındakiler boyun eğmemişti: “İtiraf ediyoruz: Faşist devleti yıkıp, her tür-

NİSAN 2012 | TAVIR | 57


tiyatro tiyatro

ateşli sabır gülnaz bıçakçı

“Ateşli Sabır”, Antonio Skarmeta tarafından yazılmış ve “Postacı” ismiyle sinemaya uyarlanmış bir eserdir. İstanbul Şehir Tiyatroları’nda oynamaktadır. Oyun, yönetmen Ragıp Yavuz tarafından yönetilmiştir. Örnek bir aydın olan şair Pablo Neruda’nın yaşamının bir kesitini anlatır. Pablo Neruda, Büyük Okyanus’ta, Şili kıyılarında bulunan Kara Ada’da kalırken postacı Mario Jimenez ile tanışır. Kara Ada’da mektup alan tek kişi şair Pablo Neruda’dır. Bunu fırsat bilen akıllı postacı Pablo Neruda’ya her gün binlerce soru sorar. Şair de sabırla onun sorularını yanıtlar ve böylece aralarında sağlam bir dostluk kurulur. Oyun devrimci bir aydının nasıl olması gerektiğini anlatır. Devrimci aydın halkını seven, hatta uğrunda canını verecek kadar seven, gelişmeye açık insanların elinden tutan bir devrimcidir. Günümüz aydını gibi fildişi kulesine kapanıp halktan ve hayattan kopuk yaşamaz. Halka emek harcar. Halkla sanatını paylaşır, halka öğretir ve halktan öğrenir. Pablo Neruda oyunda bunu şu sözlerle belirtir: “Kalabalıklar bana ders oldu. Aralarına girince değişirim. O bü-

58 | TAVIR | NİSAN 2012


Oyunda ikinci planda kalan kadın oyunculardan cadı kaynana Rosa Gonzalez rolünü başarıyla oynayan Ayşegül İşsever’i ve Mario’nun önce sevgilisi olan sonra da karısı olan Beatriz rolündeki Derya Çetinel’i de kutlamak gerekir. Oyunun dekoru oldukça sade. Çakıl taşlarıyla ada ve deniz kıyısı canlandırılıyor. Arka planda, sahnenin arkasında, perdede, deniz, martılar ve dalgalar gösteriliyor.

yük insanlık ağacının bir yaprağı olurum”. Oyunun baş kişilerinden birisi olan Mario, sıradan, bir sürü insanı değildir. Şaire sürekli sorular sorar. Metaforun ne olduğunu sorar ve kendisi de metafor örnekleri verir ve sonra şiir de yazar. Pablo Neruda Mario’nun sorularına sabırla katlanır. Hatta bir keresinde Mario kendisine bir telgraf getirir. Şair telgrafını okumak ister ama Mario onu sorularıyla bir türlü rahat bırakmaz. Şair sonunda, “Bırak da şu telgrafımı okuyayım” der. Devrimci aydın halkın her türlü sorunuyla ilgilenir. Halkın sorunlarına çözüm arar. Oyunda da, Pablo Neruda Mario için çöpçatanlık yapar, kızını Mario’ya vermek istemeyen Roza Gonzalez’i ikna eder. Halkını seven devrimci aydın ülkesini de çok sever. Başka ülkelere gitse de ülkesine olan bağlılığı her zaman sürer. Pablo Neruda elçi olarak çeşitli ülkelerde çalışır ama ülkesi Şili’yi çok sever. “Kim demiş göç etti diye, kemiklerim Şili’deyken” der. Ayrıca, Mario’ya bir teyp gönderir ve ondan adanın seslerini kaydedip kendisine göndermesini ister. Halka sevgiyle, özenle yaklaşan ve halka emek veren aydın bu emeğinin

meyvesini alır. Halkın güvenini ve sevgisini kazanır. Ondan sonra halk onu hiç yalnız bırakmaz, sonuna kadar kendisine sadık kalır. Mario da, yaşlılığında Kara Ada’ya dönen şairin yanından ayrılmaz. Ülkeye faşizm gelmistir. Şairin evi göz altındadır ama buna rağmen Mario şairin yanından ayrılmaz ve onun yanında tutuklanır. Oyunun sahnelenmesine gelince, oyuncular oldukça başarılılar. Pablo Neruda’yı canlandıran Levent Öktem ve Mario Jimenez’i oynayan Mert Turak sahnede baştan sona iyi bir ikili oluşturuyorlar. Levent Öktem Mario’nun bitmez tükenmez sorularına büyük bir sabırla cevap veren şair Neruda’yı başarıyla canlandırıyor. Şairin halka duydugu sevgiyi ve şefkati sahnede iyice hissettiriyor. Mario ise yaşamın rüzgarına kapılıp, her gün aynı işi yapan, mekanikleşen, hiçbir şeyi sorgulamadan yaşayan sıradan bir insan olmayı reddeden; dünyayı anlamaya çalışan ve sürekli soru soran akıllı bir halk adamını kusursuz canlandırıyor. Ayrıca, Mario’nun o saflığını ve temizliğini de güzel bir biçimde izleyiciye hissettiriyor. Halkın ufak tefek sahtekarlıklar yapmaktan da geri durmadığını gösteriyor. Mario sevdiği kadın için Pablo Neruda’nın karısına yazdığı şiiri çalıyor.

Bu perdenin önünde, yüksekte, bir iskelenin üzerinde, iki bayan ve iki erkekten oluşan dansçılar, oyunun konularına göre Yasemin Gezgin’in başarılı koreografisiyle dans ediyorlar. Işık, gerek sahneyi gerek perdedeki deniz görüntülerini gerek dansçıları, oyunu destekleyecek bir biçimde aydınlatıyor. Kostümde, özellikle Pablo Neruda’nın fotoğraflarında da gördüğümüz tipik Güney Amerika giysisi güzel olmuş. Diğer oyuncuların giysileri de rollerini destekliyor. Ses ve görsel efekt tasarımını başarıyla gerçekleştiren Ersin Aşar’ı da kutlamak gerekir. Özellikle faşizmin ayak seslerini izleyiciyi etkileyecek bir biçimde veriyor. Oyunun müziği de özenle seçilmiş. Yönetmen Ragıp Yavuz, Pablo Neruda’nın “Kara Ada Şiirleri”nden , “Sorular Kitabı”ndan ve postacının öyküsünden yararlanarak ortaya güzel bir oyun çıkarmış. Pablo Neruda’yı sevenlere bu oyunu kaçırmamalarını öneririz. o

NİSAN 2012 | TAVIR | 59


tiyatro tiyatro

rosenbergler ölmemeli melike sönmez

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nda sahnelenmeye başlandıktan iki ay sonra aleacele kaldırılan bir oyundu “Rosenbergler Ölmemeli”… Orhan Alkaya'nın yönettiği oyun, uzun bir prova sürecinin ardından Ocak ayında galasını yaptı ve gösterimi başladı. Gösterildiği günden bu yana da tartışmalara konu oldu hep. Bir yandan destekleyenler vardı, bir yandan da acımasızca saldıranlar. Masum iki insanın suçsuz yere idam edilmesine tepki gösterenler övgüyle söz ediyorlardı oyundan, Rosenbergleri işbirlikçi görenler ise vatan haini diyerek acımasızca saldırıyorlardı yazılarında. Oyunla ilgili değerlendirmemize geçmeden önce, Rosenbergler'i kısaca anlatmak yararlı olur diye

60 | TAVIR | NİSAN 2012

düşünüyoruz. Julius ve Ethel Rosenberg Amerikalı bir çift. Atom bombasının şifresini Sovyetlere vermekle suçlanırlar. 6 Mart 1951'de başlayan yargılama 19 Haziran 1953'te Rosenbergler'in elektrikli sandalyede öldürülmeleriyle sonlanır. Hiroşima ve Nagazaki'yi atom bombasıyla yerle bir eden ve 200 bin insanı katleden Amerika, kendi ülkesinde de komünistlere karşı Cadı Avı başlatır. İşte bu dönemde yargılanır Rosenbergler. Rosenbergler, Amerika'nın dünya halklarına saldırılarına karşı, her şeyi göze alarak ezilen halkların yanında yer alırlar ve Amerikalı bilim adamlarının bulduğu atom bombasının şifresini Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'ne ve-

rirler. Ethel Rosenberg'in para ve çeşitli vaatlerle kandırılan kardeşinin ihbarı sonucu Rosenbergler tutuklanır ve idam edilirler. Tüm dünya onların "suçsuz" yere öldürüldüğünü kabul edip onların yanında yer almışken, KGB'nin gizli belgeleri ortaya çıkar. Bu gizli belgelerde Rosenberg'lerin atom bombasının şifresini SSCB'ye verdiği yazılıdır. Tüm kıyamet de işte burada kopar. Oyunun yazarı Alain Decaux, bu nedenlerden dolayı, 1996 yılından itibaren oyunun sahnelenmesini yasaklar. Ülkemizde de bazı kendini bilmez yazarlar gösterildiği günden itibaren oyunun, nasıl olur da devletin bir kurumu olan


İBBŞT'nin repertuarına girdiğini merak ederler. Çünkü mevzu bahis olan iki "vatan haini"dir. Onlara göre bu "vatan hainleri" kahramanlaştırılarak anlatılmamalıdır. Rosenbergler yaşadıkları dönemde hep mücadelenin içinde olmuşlardır. Amerikan Komünist Partisi üyesidirler ve bu yüzden de Sovyetler Birliği'ne atom bombasının şifresini verirler. Oyunda ise Ethel ve Julius Rosenberg sürekli komünist olmadıklarını tekrar edip dururlar. Yönetmenin bu yanlış vurguyu sürekli tekrarlamasının nedeni yeteri kadar araştırma yapmamış olmaması mı, yoksa Rosenberg'lerin masumiyetini komünist olmadıklarına dayandırarak ispatlamaya çalışması mı merak ediyoruz? Oyunu masum iki insanın hikayesi olduğu için destekleyenler de şimdi oyuna lanet yağdırmaktadırlar. Sansür olmuş kimsenin umurunda değildir, tam bir suskunluk hakimdir. Oyunun eleştirilecek yanı çok. En başta Rosenbergleri oldukları gibi, yani inandıkları ideolojiyle, örgütlülükleriyle, direngen kişilikleriyle yansıtmıyor. Oyunda aktarıldığı kadarıyla bile Rosenbergler düzeni rahatsız etmiş olacak ki, oyun apar topar gösterimden kaldırıldı. Gerekçe bile açıklanmadı. Bu da devletin korkusunu gösteriyor aslında. Komünizm karşıtı bir oyun olmasına rağmen, sonuçta anlatılan kişiliklerin kim olduğu biliniyor devlet tarafından, kaldırılması da sanıyoruz bu nedenledir. Bu sansürcü anlayış devletin gerçek yüzünü de gösteriyor bir yandan. Kendisi için tehlikeli gördüğü bir şeyin halka ulaşmasının önüne geçmek için baskı, yasak, sansür vb. Her türden yöntemi kullanıyor devlet. Bunu kabul etmek mümkün değil elbette... Tekrar oyuna dönersek... Anti komünizm propagandasının dışında Ethel Rosenberg'in, evinde kocasının ardından hüzünlü bir şarkı mırıldanırken gözaltına alınması gerçek değildir. Ethel, Ju-

lius tutuklandıktan sonra onun serbest bırakılması için yaptığı eylemlerden birinde gözaltına alınmıştır. İki tavır arasında bir hayli fark vardır Ethel Rosenberg'i yansıtması açısından. Melih Cevdet Anday'ın yazdığı anı şiiri Timur Selçuk ve Orhan Alkaya tarafından bestelenir ve Çağrı Hün tarafından seslendirilir. İzleyenlere duygulu anlar yaşatan bu şarkılı bölümler, bu kadar hüzünlü olmak zorunda mıydı diye sormadan edemiyoruz. Ama tüm bir reji aynı hüzünlü elle yoğrulduğu için bir şey diyemiyoruz. Sahnede dekor olarak pek bir şey tercih edilmemesi oyunculukları öne çıkarması açısından tercih edilmiş, ancak bazı oyunculuklar açısından pek yerinde olmamış ne yazık ki. Ethel Rosenberg'i canlandıran Aslıhan Kandemir'in iyi oyunculuğuna karşın Julius'u canlandıran Mert Tanık'ın "kötü" performansı etkiyi güçlendiren değil, azaltan bir faktöre dönüşmüş.

Sahne önü de kullanılmakla birlikte bazı yerlerde sahneyi dörde, ikiye ayıran bir sistem oluşturulmuş ve izleyici bu şekilde aynı anda dört ya da iki TV kanalını izliyormuş hissine sokuluyor. Ayrıca sinevizyon kullanımı da oyunun tarihsel yanını güçlendirici bir etkide bulunmuş. Rosenbergleri hatırlatması bakımından da olsa, gerçekleri araştırma merakı uyandırması açısından da olsa izlenebilir bir oyundu Rosenbergler Ölmemeli... Ne yazık ki şimdilik bu mümkün değil. Sansürcü, baskıcı, faşist zihniyet ne zaman izin verirse... "Nice aşklar arkadaşlıklar gördüm Kahramanlıklar okudum tarihte Çağımıza yakışan vakur, sade Davranışınız geliyor aklıma Bir çift güvercin havalansa Yanık yanık koksa karanfil Değil unutulur şey değil Çaresiz geliyor aklıma." o

NİSAN 2012 | TAVIR | 61


62-64 haber_29-30 ellerimi tut 4/9/12 3:00 PM Page 62

haberler

haberler

Bahar Kurt Serbest Bırakıldı 10 Mayıs 2011 tarihinde İdil Kültür Merkezi, Gençlik Federasyonu ve Okmeydanı Haklar Derneği'ne yapılan operasyonlarda tutuklanan ve tutsaklığı 11 ay devam eden dergimizin sahibi Bahar Kurt, 20 Mart'ta Çağlayan Adliyesi'nde görülen duruşmada serbest bırakıldı. Tutuklu kaldığı süre boyunca Bakırköy Kadın Hapishanesinde kalan Bahar Kurt, Amerika Konsolosluğu önünde yapılan bir basın açıklamasına katılmakla suçlanmıştı. Ayrıca Kurt için hazırlanan iddianamedie GrupYorum’un“Cemo”şarkısı suç delili olarak gösterilmişti. o

Yıkımlara Karşı Yüzlerce Yürek İstanbul Büyükşehir Belediyesi Önündeydi Halk Cephesi, 17 Mart'ta AKP'nin 1 milyon ev ve gecekonduyu yıkarak tekelci holdinglere peşkeş çekeceği “Kentsel Dönüşüm Projesi”ni protesto etmek için İstanbul Büyükşehir Belediyesi önünde eylem yaptı. “Yıkımlara karşı omuz omuza duracak ve evlerimizi yıktıklarında, yerine yenisini yapmak dâhil, her şekilde direneceğiz.” denilerek bitirilen açıklamanın ardından yarım saatlik oturma eylemi yapıldı ve villa maketi yakıldı. Ardından İdil Tiyatro Atölyesi “Yıkım Var” adlı oyunlarını oynadı. Son olarak Grup Yorum Korosu şarkılarla eyleme destek verdi. Halaylar çekilerek bitirilen ve İstanbul'un çeşitli gecekondu mahallelerinden 250 kişinin katıldığı eylem, kampanya eylemlerinin sürdürüleceği vurgulanarak bitirildi. o

Grup Günışığı ve Grup Umudun Türküsü'nden Grup Yorum'a Destek İzmir'de Grup Günışığı, Grup Yorum'a yönelik baskıların son bulması ve Grup Yorum elemanı Seçkin Aydoğan'ın serbest bırakılması için 24 Mart'ta basın açıklaması yaptı. Açıklamada "Bizler Cemo'yu söyleyenlere ve CEMO’lara sahip çıkıyoruz. Umudun türkülerini meydanlara taşıyarak türkülerimize sahip çıkacağız ve Grup Yorum`un yanında yer almaya devam edeceğiz. Grup Günışığı olarak, kendimize örnek aldığımız ve öğrencileri olmaktan gurur duyduğumuz Grup Yorum’un üzerindeki baskıların son bulmasını talep ediyoruz. Doğru yoldayız ve bu yolda yürümekten onur duyuyoruz." denildi. Antalya'da Grup Umudun Türküsü, Yorum'a yapılan baskılara karşı 4 Mart'ta Antalya Kışlahan Meydanı'nda eylem yaptı. Yapılan açıklamada "Cemo parçasına davalar açılsa da, dinleyiciler tutuklansa da yeni Cemolar büyüyecek ve karşılarına dikilecek. Elbet özgür olduğumuz o gün gelecek ve çocuklarımız halaya duracak. Biz Grup Umudun Türküsü olarak Grup Yorum'un yolundan gitmekten onur duyuyoruz ve gitmeye devam edeceğiz" denildi. o

62 | TAVIR |MART 2012

Anadolu Gençlik'ten “Irkçılığa Karşı Tek Ses” Çalışmaları Anadolu Gençlik, “Irkçılığa Karşı Tek Ses” adı altında bir klip çalışması başlattı. “Doğa İçin Çal”a benzer bir klip çalışmasının planlandığı “Irkçılığa Karşı Tek Ses”te, Avrupa'da yaşayan insanlarımız “Yolumuz Gurbete Düştü” ve “Gurbet Elde Bir Hal” türkülerini seslendirip kaydedecek ve parçalar birleştirilerek bir klip oluşturulacak. İlk çekimlerin 18 Mart'ta tamamlanacağı çalışmanın 2. tur çekimleri 8 Nisan'da olacak. Anadolu Gençlik, aynı zamanda 9 Nisan’da Almanya’nın Duisburg kentinde “Irkçılığa Karşı Tek Ses” konseri düzenleyecek. o


62-64 haber_29-30 ellerimi tut 4/9/12 3:00 PM Page 63

Grup Yorum Üyesi Seçkin Aydoğan Hala Tutuklu

GRUP YORUM g ü n c e 44 Mart : “Grup Yorum'a Özgürlük” eyleminde 1 saat boyunca şarkı, türkü ve halaylarla 350 kişiye seslendi. 410 Mart : Erzincan 13 Şubat Kapalı Spor Salonu'nda 2000'i aşkın dinleyicisiyle buluştu.

13 Aralık 2011 tarihinde AKP'nin polislerinin yaptığı baskında gözaltına alınıp tutuklanan ve 4.5 aydır tutsak olan Seçkin Aydoğan, 2 Nisan'da Çağlayan Adliyesi'nde görülen duruşmada serbest bırakılmadı. Tutuklulardan Hazal Kaya ve Eser Morsümbül tahliye edildi. Sonraki duruşma tarihi ise 11 Haziran olarak belirlendi. Duruşmadan önce Grup Yorum ve Gençlik Federasyonu'nun ortak eyleminde, tutsakların derhal serbest bırakılması çağrısı yapıldı. Açıklamanın ardından İstanbul CHP Milletvekili Melda Onur, Seçkin Aydoğan'ın tecrit hücrelerinden yazdığı mektubu okudu. Eyleme katılanlar, duruşma saatine kadar Yorum şarkılarıyla halaylar çekti. o

411 Mart: “Grup Yorum'a Özgürlük” eyleminde 1 saat boyunca 200 kişiyle türkülerini söyledi. 414 Mart: Mimar Sinan Üniversitesi'nde DevGenç'in düzenlediği Seher Şahin'i anma konserinde 320 kişiye seslendi. 418 Mart: “Grup Yorum'a Özgürlük” eyleminde 1 saat boyunca 300 kişiye seslendi. Ortadoğu ve Kürt

halkının Newroz bayramını kutladı ve Newroz kutlamalarına yapılan saldırıları protesto etti. Eylemde 118 gün direnerek işini geri alan Türkan Albayrak da bir konuşma yaptı. 425 Mart: “Grup Yorum'a Özgürlük” eyleminde Galatasaray Lisesi önünde 1 saat boyunca 500 kişiyle türkülerini söyledi. Eyleme sanatçı Mehmet Esatoğlu da destek verdi. 426 Mart: Grup Yorum Barış TV’de programa katıldı. İki saat süren programda Grup Yorum kendi şarkılarını ve halk türküleri söyledi. Konsere çağrı ve Seçkin Aydoğan’ın mahkemesine çağrı yapıldı. o

Grup Yorum Üyesi Seçkin Aydoğan saldırıya uğradı Halkın Hukuk Bürosu'ndan yapılan açıklamada, Seçkin Aydoğan ile hücre arkadaşları Eser Morsümbül ve Onur Kaya'nın, bulundukları Tekirdağ F Tipi Hapishanesi’nde iki haftada üç kere saldırıya uğrayıp, defalarca işkence gördükleri ifade edildi. Açıklamada işkencenin insanlık suçu olduğu ve insanlık suçlarında zamanaşımının işlemeyeceği vurgulandı. Grup Yorum / Sanat Cephesi'nin açıklamasında ise “Grup Yorum Halktır, Halkı Tutuklayamazsınız” denilerek Yorum'un 27 yıllık tertemiz bir geçmişe sahip olduğu vurgulandı. Açıklamada ayrıca Seçkin'in halkını sevdiği ve sahiplendiği için tutuklu olduğu, Seçkin'e tecrit hücrelerinde bile defalarca işkence yapılmasının sebebinin, Seçkin'in halk sevgisi ve söndürülemeyen umudu olduğu belirtildi. o

MART 2012 | TAVIR | 63


62-64 haber_29-30 ellerimi tut 4/9/12 3:00 PM Page 64

haberler haberler kısa... kısa... kısa... kısa.. kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa...kısa... kısa...

43. Eyüp Baş Uluslararası Emperyalist Saldırganlığa Karşı Halkların Birliği Sempozyumu Yapıldı 3. Eyüp Baş Uluslararası Emperyalist Saldırganlığa Karşı Halkların Birliği Sempozyumu, 2-3 Mart tarihlerinde Mecidiyeköy Kültür Merkezi'nde gerçekleştirildi. Dünyanın çeşitli ülkelerinde anti emperyalist örgütlerin katıldığı sempozyumun son gününde Grup Yorum kısa bir konser verdi.

ler", 23 Mart'ta da Grup Yorum belgeseli gösterimi yapıldı. İzmir'de “Gülşah ve Meral Bağımsızlık Film Günleri”nde ise 13 Mart'ta "Cezayir Bağımsızlık Savaşı" filmi gösterildi. Film gösterimleri 2 haftada bir yapılacak.

larımızın neler yaptıkları, tecriti nasıl parçaladıkları halka anlatıldı. 4Yılın oyunu “Ben Bertolt Brecht”

"Damında Şahan" Güler Zere belgeseli, 3 Mart günü Dersim Ovacık'ta, Elazığ'da, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nde Anka Kültür Merkezi'nde, Yalova'da, Avusturya'nın Viyana ve Graz şehirlerinde ve Almanya'nın Mannheim şehrinde, 11 Mart günü Bolu'da izleyicileriyle buluştu.

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği, İstanbul’da yılın oyunu ödülünü Genco Erkal’ın rol aldığı Dostlar Tiyatrosu yapımı “Ben Bertolt Brecht”e verdi. Talimhane Tiyatrosu yapımı “Önce Bir Boşluk Oldu Kalp Gidince, Ama Şimdi İyi” oyunundaki performansıyla Esra Bezen Bilgin yılın oyuncusu ödülünü aldı. TEB Onur Ödülü ise oyuncu, yönetmen ve eğitmen olarak tiyatronun çeşitli alanlarındaki çalışmaları nedeniyle Erol Keskin’in oldu. TEB’in Ankara temsilciliği de Ankara Devlet Tiyatrosu yapımı “Karıncalar”ı yılın oyunu seçti. Ödüller 7 Mayıs’ta sahiplerine sunulacak.

4TKM Aylık Türkü Geceleri Devam Ediyor

423. Ankara film festivali Yapıldı

Trakya Kültür Merkezi’nin düzenin yoz kültürüne karşı alternatiflerinden olan kış dönemi aylık Türkü Geceleri devam ediyor. 11 Mart 2012 Pazar günü saat 20.00’da başlayan Türkü Gecesinde bu sefer halk türküleri emekçi kadınlarımız için söylendi. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününün içeriğini anlatan konuşmanın ardından gecede Nazım Hikmet’in “Tanya”, “‘Kadınlarımız” şiirleri ile Nihat Behram’ın “Haykır Acını Ey Halk” şiiri okundu.

15 - 22 Mart tarihleri arasında gerçekleştirilen 23. Ankara Uluslararası Film Festivali'nde “Tektipleşme” teması öne çıktı. Festivalin bu yılki özel ödüllerini “Aziz Nesin Emek Ödülü” dalında Burçak Evren, “Sanat Çınarı” dalında Hamiye Çolakoğlu ve “Kitle İletişim” dalında ise Panayot Abacı aldı. Festivalde ulusal uzun film dalında en iyi film ödülünü "Entelköy Efeköy'e Karşı" filmi, en iyi yönetmen ödülünü de aynı filmin yönetmeni Yüksel Aksu aldı.

4Dev-Genç'ten Gülşah ve Meral için Film Gösterimleri

4Ankara'da Kermes Yapıldı

4”Mar”ın vizyon tarihi belli oldu

Dev-Gençliler, "Füze Kalkanı Değil Demokratik Lise İstiyoruz" pankartı astıkları için 5 aydır tutuklu olan Dev-Genç'li Gülşah Işıklı ve Meral Dönmez için film gösterimleri başlattı. Çanakkale Gençlik Derneği Girişimi'nin başlattığı "Gülşah Ve Meral Vatansever Gençlik Film Gösterimleri"nde 9 Mart'ta Dünya Emekçi Kadınlar Günü kapsamında "Demir Çeneli Melek-

Hüseyingazi Kültür Araştırma Derneği 2-3 Mart'ta Sakarya Caddesi'nde Kermes Yaptı . “Yoksul mahalle kadınlarımızın emeğini sokağa taşıyoruz” başlığıyla düzenlenen kermeste, mahalleli kadınların evlerinde ve ellerinde yaptıkları yiyecek ve giyecekler sergilendi. Kermeste hapishanelerin, tecritteki tutsak kadınların gönderdiği el işleri masası da sergilenerek tecrit altındaki insan-

2. Malatya Film Festivali jüri özel ödülü ve SİYAD en iyi film ödülü sahibi “Mar” filmi, 6 Nisan’da vizyona girecek. Caner Erzincan’ın yönettiği film, Anadolu’nun ücra bir köyünde yaşayan çocukergen-yaşlı üç erkeğin hikâyesini anlatıyor. Filmde Volga Sorgu’nun yanı sıra Begüm Kütük, Mahmut Gökgöz, Güray Kip, Raşit Saraç, Yılmaz Şerif gibi isimler rol alıyor. o

4Grup Umudun Türküsü Tıp Bayramı'nda Sahne Aldı Antalya'da Grup Umudun Türküsü, 14 Mart Tıp Bayramı’nda Tıp Fakültesi öğrencileriyle ve sağlık emekçileriyle buluştu. Umudun Türküsü, açılış konuşmasında “Sağlık emekçilerinin haklarının her geçen gün daha fazla gasp edildiği, hastanelerin satıldığı, sağlığın ve eğitimin parayla alınıp satıldığı şu günlerde Tıp Bayramını maalesef tam anlamıyla bir bayram niteliğinde kutlayamıyoruz. Ancak türkülerini söylediğimiz o özgür ve bağımsız ülkede sağlık emekçileri, öğrenciler bu bayramı gerçek bir bayram gibi kutlayacağız. Bu yüzden tüm sağlık emekçileri ve öğrenciler IMF ve emperyalist politikalara karşı örgütlenmeliyiz.” dedi.

64 | TAVIR |MART 2012

4Anadolu'nun ve Avrupa'nın Dört Bir Yanında Güler Zere Belgeseli Gösterimleri Yapıldı


nisankapak.indd 3

4/9/12 1:05 PM


nisankapak.indd 4

4/9/12 1:05 PM


Nisan 2012