Issuu on Google+

kültür sanat yaşamında 29tfL(ŞCDV'li)

ıehirdik o güzel meydar k zaferler, büyük düşle nunuz değiliz ve asla ol alın soytarısı ve sakız h


tav覺r

M.ARSLAN


a y l ı k

s a n a t

d e r g i s i

Merhaba Emeğin hak edilmiş helal karşılığını almak için atıyorduk adımlarımızı. Tarih önü­ müz sıra yürüyor, rehberliğimizi yapıyordu her zamanki gibi. Doğanın en güzel rengindeydi yine pankartlarımız. Ve tarihin değişmez doğrularını anlatıyordu sloganlarımız... Sahibi Tavır Yayınları adına

Bir nehirdik o güzel meydana akan. Önü kesilemez olan ve akacağı ovaları dünyanın en bereketli toprağı yapacak olan kızıl bir nehir...

Bahar Kurt Genel Yayın Yönetmeni Gamze Keşkek Sorumlu Yazıişleri Müdürü

Bir yıl önce yüz binler olup akmıştık yine Şişli’den Taksim’e, o en güzel adıyla 1 Mayıs Meydanı’na... Dalcı meydana girerken karşılamıştı bizi. Tutup elimiz­ den 7 7 şehitlerinin yanına götürmüştü. Nasıl da hasretle kucaklaşmıştık. Dö­ külen yaşlar bir yandan gözlerimizdeki öfke parıltılarını ortaya çıkarırken, bir yandan da umudumuzu arttırıyordu işte.

Yeliz Yılmaz Yazışma Adresi İstanbul

Bu yıl da oradaydı Dalcı ve 7 7 şehitleri. Hiç terk etmemişlerdi ki orayı... Dim­ dik başlarıyla, yüz binlerle kendilerini ziyarete gelen yoldaşlarını karşılamanın haklı gururuyla ve gülümseyen yüzleriyle yine Taksim’deydiler.

Mahmut Şevket Paşa Mah. Mektep Sk. No: 4-B Okmeydanı - Şişli - İstanbul Tel: (212) 238 81 46 Faks: 238 82 49

Hasret bir orman yangınıydı. Söndürmeye yetmeyen kucaklaşmalar ve yarına dair verilen sözler... Hançerelerin yırtılırcasına haykırdığı “Yaşasın”lı sözlere ve “Kahrolsun’lu öfkelere Yorum türküleri, marşları karışıyordu.

e-posta: tavir2007@gmail.com wvwv.tavirdergisi.com Ankara Idilcan Kültür Merkezi

Ve Taksim’in, yani 1 Mayıs Meydam’nın, yani ülkenin en politik alanının, yani geleceğin ve umudun stratejik noktasının tanığı olan yüz binlerin oluşturduğu bu insan denizi; yalnız şehrin değil ülkenin kirini-pasını silip atıyordu o gün. Ölü toprağını silkeliyordu, üzerimize onlarca yıldır serpilmiş olan...

Eski 1. Cadde 636. Sk. No: 207/2 Tel: 0 541 336 65 37

Devrimin ve sosyalizmin rengine boyanmıştı o gün Taksim. Ne de yakışmıştı o giysi üzerine. Kırmızıdan başka bir renk yakışmazdı oraya. Buna ne şehitlerimiz izin verirdi ne de tarih... Taksim başka bir renkte giysiyi de giymezdi zaten.

Hesap no (TL) 1042-30000 596147 Gamze Mimaroğlu iş Bankası Parmakkapı/İST.

Selamlar gönderdik bizden önce düşenlere. Miraslarını, tarihin en güzel günle­ rine kadar taşıyacağımıza dair sözler verdik. Sevdamızı çelikleştirip, öfkemizi bi­ ledik. Marşlar söyledik gümbür gümbür. Halaylar çektik en coşkulusundan.

Hesap no (EURO) 1042- 3010000 129062 Gamze Mimaroğlu İş Bankası Parmakkapı / İST.

Ve “Yolundayız” dedik Mahir’e, Dayı’ya— Gözümüzdeki ferin, yere sağlam ba­ san ayaklarımızdaki gücün, sıkılı yumruğumuzda saklı inancımızın mimarlarına, bıraktıkları değerleri yarına taşıyacağımıza dair andlar içtik on binlerle...

Fiyatı (DÖVİZ) Almanya: 5 Euro Fransa: 5 Euro Hollanda: 5 Euro Avusturya: 5 Euro

Oradaydık yine, geçen sene olduğu gibi. Seneye yine orada olacağız. Hep ora­ da olacağız. Taksim’de. 1 Mayıs Meydam’nda...

İsviçre: 7.5 Frank Ingiltere: 4 Sterlin Posta Çeki Hesap no

Bir sonraki sayımızda görüşmek dileğiyle...

Selma Altın 515 72 82 Baskı Ezgi Matbaa Sanayi C. Altay Sok. No: 10 Çobançeşme / İstanbul Tel: (0 212) 452 23 02 Yayın türü: Yerel Süreli

Dostlukla...


İÇİNDEKİLER

05/2011

tavtr 3

DENEME

32

deniz korcan büyük zaferler büyük düşlerle başlar 5

habil’le kabil’in ülkesi suriye 37

FOSEM 7

kralın soytarısı ve sakızın hikayesi 40

9

güner kara 44

mete yılmazer

ümit zafer

bir eğitim emekçisi anton s. makarenko-2 49

ar damarı

cüretin diğer adı: tyros 52

ümit ilter 17

intiharın genel provası 55 60

press

HAPİSHANEDEN

ezgi deniz

SİNEM A

sevgi duman

mayıs’a dair 21

RÖPORTAJ

sedat yılmaz

M AKALE

mete yılmazer

TİYATRO

gülnaz bıçakçı

MAKALE

“radikal”leşememek...

İNCELEME

sinan doğrusöz

MAKALE

taylan deniz 14

BİYOGRAFİ

MAKALE

artık maymununuz değiliz ve asla olmayacağız! 12

ÖYKÜ

elinde yüreğiyle

DENEME

ümit ilter gün gelir meydan konuşur

MAKALE

mehmet esatoğlu

FOTOĞRAF

grup yorum bağımsız türkiye konseri

İZLENİM

filiz tanya

62

HABERLER

yine geleceğiz 24

DENEME

KAPAKLAR

gülay efendioğlu

ön kapak: FOSEM ön iç kapak karikatür: mehmet arslan arka iç kapak: yürüyüş dergisi arka kapak: FOSEM

sana bir sarılabilir miyim? 26

M EKTUP

ruhan mavruk merhaba sevgili özgür tutsaklar 29

DENEME

zeynep yayla ana 31

ŞİİR

kemal özer bir ağaç dalı bile


deneme ----- deneme

büyük zaferler büyük düşlerle başlar deniz korcan

Büyük zaferler, büyük düşlerle başlar... O büyük günün düşünü kurarak çıktık yola 39 yıl önce. Büyük devrim düşüydü kurduğumuz. Mahir, o kerpiç evin çatısında, o kahpe kurşunla düşerken o büyük düşü kuruyordu. Bağımsız bir ülke düşünü. Denizler idam sehpasında o tabureyi tekmelerken yine aynı dü­ şü kuruyordu. Amerikan emperyalizminin boyunduruğundan kurtulmuş Tam Bağımsız Türkiye düşünü. Ve İbrahim Kaypakkaya işkencede son soluğuna kadar direnir­ ken aynı inancı haykırıyordu. Bağımsız, demokratik, özgür bir ülke inancını... Ve kuşkusuz Mahirler, Ingiliz ajanlarına sıkarken kurşunları, yine bu ülkenin özgürlüğü için savaşıyorlardı. Commer’in arabasını yakan Dev-Gençliler, emperyalist haydut­ lardan kurtarmak istiyorlardı ülkemizi. 6. Filo’yu denize döken Dev-Gençliler, Yankeeleri geldiklerine pişman ediyorlardı ülkemize. Hep aynı düştü kurduğumuz. IMF’ye bağımlı, halkların kati­ li NATO’nun suç ortağı bir ülkede yaşamak istemediğimizdendi her şey. Bu ülkenin bir sahibi vardı. Bizdik bu ülkenin sahibi.

MAYIS 201 1 I T A V I R | 3


men her yaştan çiçek çiçek halk dolmuştu meydana. Kıpkızıl akan bir nehir gibi akın akın geliyorlardı. “Sadece bir konser” olarak nitelendiremedi burjuva medya konseri. Muhabirleri heyecan içinde anlatıyordu bu muhteşem kalabalığın büyüsünü.

Bu ülkeyi sömürenler güzelim vatanımızı üç-beş dolara bile sa­ tarlardı. Pamuğumuzu, tütünümüzü, buğdayımızı bize çok görüp topra­ ğımızın bereketini, insanlarımızın alın terini emperyalist sömür­ genlere peşkeş çekenler, bu ülkenin sahibi olamazlardı. Ülkemizde kurdukları askeri üslerle, kardeş halklarımızı katle­ denler; her gün emeğimizi sömüren bir avuç asalak burjuva, bu ülkenin sahibi olamazdı. Bizdik bu ülkenin sahibi. Bizdik üreten. Emeğin kavgasını ve­ ren. Vuran... Ölen... Kırmakla tükenmeyen, saymakla bitmeyen halktık biz. Ve bir düş kuruyorduk gelecek güzel günler için. Bu düşün adını “Bağımsız Türkiye” koyduk... Ve o gün toplan­ dığımız o meydanın adını da Bağımsızlık Meydanı koyduk. Halkın oğlu, kızı Grup Yorum bağımsızlık türküleri söylemek için çağırıyordu halkı bu meydana. Al yüreğini, öfkeni kuşan da gel, kavga seni çağırıyor diyerek... Hep beraber çekmek için ağı... Balllı incirleri hep beraber yemek için... Hep beraber türküler söylemek için bağımsızlığa dair... Ve düş kuranlar, çoluk çocuk, bacı kardeş, yarin yanağından gayrı paylaşmak için her şeyi, doldurdular o gün Bakırköy Cu­ martesi Pazarı Alanı’nı, yani Bağımsızlık Meydam’nı.

Özgürlük Meydam’nı bilirdi Bakırköylüler. Lâkin bağımsızlık ol­ madan özgürlük mümkün olmazdı. Bağımsızlık haykırılmalıydı Bakırköy’de. İşte alanı dolduruyordu on binler... Akın akın geliyorlardı tek yü­ rek olmak için. Dosta düşmana parmak ısırtan bir kalabalık, on binler dolduruyordu Bakırköy Bağımsızlık Meydanı’nı... Çocuklar, kadınlar, genç erkekler, orta yaşlılar, yaşlılar... He­

4 I T A V I R | M A Y I S 2011

Sanki devrim meydanı kurulmuştu. “Yaşasın sosyalizm” yazan pankart, oraya do­ lan on binlerin umudunu simgeliyor. Yürekle­ rinde o düşü kuranların sayısı on binlerce. Alan artık doluyor neredeyse. Alan doluyor, bir yandan gözlerimiz doluyor. 26 yıldır sanat cephesinde ödenen bedellerin karşılığı ödeni­ yor. Dimdik durmanın haklı gururuyla sahnede şimdi Yorum. Büyük halk korosunu alkışlıyor. Bu yolda beraber yürümeyedir bu alkışlar belki. Kendisine sırt çevirmeyen halkadır bu alkışlar... Yüzlerinde “bugünleri de gördük çok şükür”den bir tebessüm. Görecek ne çok gün var daha... “Henüz o yaşamadığımız”, o “en güzel” günlerimiz. Koskocaman halk deryası görünüyor sahneden. Belki Ressam Abidin bu sefer yapardı “ölsem de gam yemem gayrı”nın res­ mini... Usta şair gülümsüyordur bir yerlerden bize belki. Bağır bağır okumak var şimdi o şiiri, şimdi şurada, o adına halk denilen deryaya... Ki o derya, varoşlardan gelir. O derya, kalbi­ dir türkülerimizin. “Türkülerimiz, Varoşlarda sokaklara çıkmalıdır. Türkülerimiz, Evlerimizin önünde durmalı, Camlara vurmalı, Kapıların ellerini sıkmalıdır, Sıkmalıdır Acıtana kadar, Kapılar bağlı kollarını açana kadar. Biz anlamayız Tek ağzın türküsünü. Her matem gecesi Her bayram günü. Türkülerimiz, Bir gaz sandığını yere yıkarak Sandığın üstüne çıkarak, Kocaman elleriyle tempo tutmalıdır.” Türkülerimiz barikatlardan gelir. Ve haykırır bir gün yüzüne bir saltanat sarayının... Tam yüzüne karşı, “Haklıyız Kazanacağız” diyerek. Ve düşlerimiz büyür durur o 39 yıldır. Büyük zaferlere ulaşmak için... □


M A Y I S 2011 | T A V I R | 5


deneme deneme

gün gelir meydan konuşur... ümit ilter

Toprak konuşur. Yeter ki, konuşacak ağız bulsun kendisine. Emeğin allı yeşilli binbir diliyle, anlatır nasıl tarumar edildiğini. Nasıl soldurulduğunu gonca güllerinin. Kıraçlığını, küskünlüğü­ nü söyler halk diliyle halden anlayana. Ve gösterir, kovboy çiz­ melerinin bağrında açtığı yaraları...

Sevda konuşur. Yeter ki, hasretine sadık ağız bulsun. Ferhat ile Şirin'in dağlar delen onuruyla yükseltir sesini. Ne kılıç keser o sesi, ne de yedi kat beton örtebilir üzerini. O özlemin hançe­ resinden çıkıp yayılır cümle cihana. Ve sonunda ölüm olsa da, vazgeçmez vuslatından Anadolu'nun o büyük sevdası...


Dağlar konuşur. Yeter ki, yücelecek ağız bulsun. Konuşur ke­ kik ve şahan kokusuyla. O şahanlar ki, umudumuzun kartal ka­ natlı Cemo'sudur her birisi. Ve dağların sesi, amansızdır Dadal'dan beri... Nehirler konuşur. Yeter ki, çağlayacak ağız bulsun. Kah içi-dışı bir duruluğun güzelliğiyle, kah çılgın bir şelale diliyle. Akarlar de­ nizlere, Anadolu’nun, bütün nehirleri söyleşe söyleşe... Kan konuşur. Yeter ki, akacak ağız bulsun. Nasıl kalleşçe dö­ küldüğünü anlatır. Mavi damarlardan kara toprağa nasıl akıtıldı­ ğını der birer birer. Kuytular, şafaklar ve kabristanı kimsesizlerin yankısını taşır dökülen kanın. Kurumaz, silinmez ve unutturul­ maz acısını, zamanın ortasında patlatır narasını... Tarih konuşur. Yeter ki, yaşayacak ağız bulsun. Ki Eduardo Galeano haklıdır: “... Dilsiz tarih yoktur. Ne kadar yaksalar, ne kadar yırtsalar, ne kadar yalanlasalar da insanlık tarihi ağzını ka­ pamayı reddeder...” Ve haykırır Pir Sultan: “Yürü bre Hızır Pa­ şa, senin de çarkın kırılır / Güvendiğin padişahın, o da bir gün devrilir...” Ölülerimiz konuşur. Yeter ki, haykıracak ağız bulsunlar. Ki şair Adnan Yücel'in dizeleri, özetler bizim diyeceğimizi: “Sessizliğe tutsak değil artık mezarlıklar / Yeraltında ölümü utandıran yü­ rekler var...” Ve o yürekler, öyle bir çarpar ki, depremi olur köh­ ne zamanın... Sanat konuşur. Yeter ki, devrimci ağız bulsun. Çirkin krallığıyla gönüllere taht kuran Yılmaz Güney'dir şahidimiz: “Biz biliriz ki, en iyi türküleri, en doğru sözleri, yerinde kullanırsak bir kurşun

8 | T A V I R | M A Y I S 2011

gibi söyler.” Haşan Tahsinler'den yadigar bir kurşunca söyler hem de bağımsızlığın türküsünü. Ve sanat, böyle konuşmuyor­ sa saray soytarısının zanaatı sayılır... Dostluk konuşur. Yeter ki, büyüyecek ağız bulsun. Dostluk de­ diğinin bağrında paylaşılan vefa, verilen emek vardır. Acılarda sınanmış, sevinçlerle kutsanmıştır. O sebepten, kadimdir dost­ luk. Ve yürek çağrısı başlayınca, iki eli kanda olsa dahi, yola dü­ şer dostun yüreği... Hayalimiz de konuşur. Yeter ki, hakikatli ağız bulsun. Gelece­ ğin diliyle söyler söyleyeceğini. Hem de, şimdiki zamanın orta­ sında atan nabız gibi. “Gününü umuda ayarla” der sosyalizmin ezgisiyle. Ve o büyük hayalimiz omuz omuza çekilen halaylar, dalgalanan avazlar ve omuzlarda taşınan çocuklarımızın bah­ tında mayalanır... Halk konuşur. Hele bir de hakkından, hasretinden vazgeçmez ağız bulunca, asla susmaz. Anadolu kardeşliğinin rengarenk di­ liyle, öyle bir cümle kurar ki, uğursuz emperyalistlerin ödü pat­ lar. “Ya istiklal Ya Ölüm” diyerek ağır konuşur çünkü halk... Meydan konuşur. Bağımsızlık dile gelir. Ve emperyalistler alayı­ na, hodri meydan çeker bizim delikanlılar. Ve Grup Yorum, o kerpiç evin çatısından yükselen Mahirler'in ezgisini, halkın Ma­ hir ağzıyla söyler. Hem de gümbür gümbür... □


makale —

makale

artık maymununuz değiliz! ve asla olmayacağız! ümit zafer

"Emperyalizmden nefret etmek ve asla boyun eğmemek için milyonlarca nedenimiz var..." (Gülnihal Yılmaz)

KONU: Maymun değiliz ve asla olmayacağız gerçekliğine dair... HATIRA: Takvimler, 30 Haziran 1960'ı gösteriyordu, Lumumba kürsüden konuşurken. Kongo, bağımsızlığını kazanmıştı ve Lu­ mumba, nasıl kazandıklarını anlatıyordu: “... hiçbir Kongolu bunun (bağımsızlığın-bn-) günbegün sürdü­ rülen, zorlu ve idealist bir savaş, uğruna acı çektiğimiz, yaşam­ larımızı, gücümüzü, kanımızı verdiğimiz bir savaş sonunda ka­ zanıldığını unutmayacak. Biz, varlığımızın en derinlerine nüfuz eden, gözyaşları, ateş ve kan ile sulanmış bu kavgadan dolayı gurur duyuyoruz. Çünkü bu, soylu, haklı ve bize zorla dayatılan aşağılayıcı köleliğe karşı bir kavgaydı. Artık maymununuz deği­ liz...” Lumumba'nın konuşmasını dinleyenler arasında o güne kadar Kongo'yu sömürge olarak talan eden Belçika'nın Kralı 2. Leopold de vardı. Ve Lumumba, 2. Leopold şahsında Beyaz Adam'ın suratına “Artık maymununuz değiliz” diyerek, bağım­ sızlığın tokadını indiriyordu. Beyaz Adam, bu tokadın acısını çıkartmak için Lumumba'nın katline ferman çıkarttı. Çok değil, birkaç ay sonra, CIA ve Bel-

M A Y I S 201 1 | T A V I R | 9


çevirir emperyalizm. Ve dahası da şu ki, Beyaz Adam, sömürge ülke halklarına maymun mualemesi yapar daima. “Uygarlıktan nasibini almamış maymunlar”dan başka bir şey değildir, Beyaz Adam'ın gözün­ de karakafalı halklar. Beyaz Adam'a göre, biz, kendimiz için eğriyi doğruyu bilmeyiz. Ne de olsa maymunuz. O yüzden, neyin iyi neyin kötü olduğunu belletir bize. Elbette, şartlı ref­ leksle... Mesela, ülkemizin yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin emperyalizm tarafından talan edilmesi iyidir, diye bel­ letirler. Buna karşı çıkmak ise vahşilik, barbarlık ve dahi, terörizm sayılır. Beyaz Adam'dan daha iyi bile­ cek değiliz ya... Ne giyeceğimizi bile Beyaz Adam şekillendirir. Ki mo­ daya uymanız, öyle ya da böyle, dayatılır. Öyle ki, ne­ nemizin fistanından, dedemizin şalvarından iğrenmeliyiz. Ama kovboyların pantollarına tapmalıyız. Elbette, gıpta ile bakmalıyız Beyaz Adam’a. imrenip kendimizi aşağılamalıyız. Ve Beyaz Adam’ın “uygar­ lık” dediği her şeyin harcında, bizden çalınanlar oldu­ ğunu asla bilmemeliyiz. Dahası da şu ki, Kurban Bayramı’nda bile neden ecnebi anguslara muhtaç edildi­ ğimize bir türlü akıl erdirememeliyiz. Zaten bizim aklı­ mız yetmez bu işlere... Beyaz Adam’ın sanat, spor, kültür, politika ve ürünle­ ri karşısında kendimizi ezmekle yetinmemeli, rezil de etmeliyiz. Taklit edeceğiz diye, bin bir maskaralığa imza atmalıyız. çika'nın işbirlikçileri darbe yaptılar. Lumumba, 17 Ocak 1961'de katledildi. Cinayet emrini emperyalist Beyaz Adam vermişti.

Anadolu’nun türlü börek, gözleme, katmerinin adını bile duy­ mamışken, McDonalds hamburger çeşitlerini gözü kapalı say­ malıyız. Ki adamdan sayılalım.

Dünya halklarının devrimci önderlerinden Che Guevara, Lumumba'nın katledilmesinin ardından emperyalislerin gerçeğini şu sözlerle ilan ediyordu:

Maymunlaşmada sınır tanımayanları sever Beyaz Adam. Kendi ülkesini pazarlayanları takdir ve taltif eder. Övgüsünü lütfedip model olarak piyasaya sürer.

“ ...'Batı Uygarlığı' parlak görünümünün altında bir sırtlan ve ça­ kal sürüsünden başka bir şey değilmiş meğerse... Silahsız halkları yutarak beslenen canavarlar bunlar, işte, emperyalizm insanı bu hale getiriyor, imparatorlukların 'Beyaz Adamı'nın be­ lirleyici özelliklerini bu canavarlıklar oluşturuyor...”

Beyaz Adam “Ferhat ile Şirin’i unutun” der ve “aşkın ömrü üç gündür” zırvalarını modernlik olarak pazarlar. Ki sonrası, may­ munlaşma da maymunların yüzünü kızartacak bir arsızlıktır ar­ tık.

AÇIKLAMALAR: Bağımsızlık kutlamaları sırasında, haklı olarak haykırıyordu Lumumba: "Artık maymununuz değiliz..."

Beyaz Adam’ın ekonomik, siyasi, askeri... her türden isteğinin takdir-i ilahi derecesinde kabul görmesi, maymunlaşmanın şa­ nından sayılır. Bu isteklerin reddedilmesi düşünülemez bile. Be­ yaz Adam’ın emrine amade olmak, maymunlaşmanın birinci şartıdır.

Lumumba haklıdır, ki bağımsızlığı olmayan ülkeleri maymuna

Beyaz Adam’ı taklit edip “Küçük Beyaz Adam” olmaya çalış-

Ve işte şimdi Libya, ayna tutuyor bu çakallara...

10 I T A V I R I M A Y I S 2011


mak, biyolojik maymunların taklitçi özelliklerinden de öte, ide­ olojik bir maymunlaşmanın tabiatı gereğidir. Ki en makbul may­ munlaşma Beyaz Adam’ın piyonu olmaktan geçer. Beyaz Adam, sömürgeciliğinin yeni ve “yerli” yüzlerini kullana­ rak, kendisini gizler. Devşirmeleri aracılığıyla sömürüsünü alla­ yıp pullar. Ki halklar gerçeği görmesin.

Lumumba

Beyaz Adam, yeni sömürge ülke halklarını hor görür. Merha­ metine sığınanları hoş görür. “Ya İstiklal Ya Ölüm” diyenlerin baş eğmezliği karşısında ise kabus görür. O kabusun finalinde, “Artık maymununuz değiliz” haykırışı düşer tarihe. Beyaz Adam’ın asla duymak istemeyeceği cümlelerin başında, o üç kelime gelir: Artık maymununuz değiliz... İşte o zaman, düşer yüzünde ki “uygar” maskesi. Ve elbette Marks haklıdır: “... Burjuva düzeninin uygarlık ve adaleti, bu düzenin köleleri ne zaman efendilerine karşı başkaldırırsa, kendi korkunç yüzlerini açıkça gösterirler. O zaman bu uygarlık ve adalet, maskesiz ya­ banilik ve yasasız öç alma olarak ereklerini açığa vurur...” DURUM: Tarihe akan kanımız şahittir ki; Beyaz Adam’ın may­ munu olmayacağız asla. Küreselleşme yalanlarına, “demokratik emperyalizm” yaygarasına ve Beyaz Adam’dan özgür­ lük dilenme acizliğine kapılmayışımızla, yüceltiyoruz Bü­ yük İnsanlık değerlerini. Ki maymunlaşmayı reddettiği­ miz için, kara listelerine adımızı yazmış Beyaz Adam. Yazsın! Ne de olsa Dadal’ız: Ferman emperyalistlerinse, Anadolu’nun hodri meydanı da bizimdir. Bu canım memleketi Beyaz Adam’a bırakmayacağımızı da, o evin çatısından ilan etmişizdir. UZUN LAFIN KISASI: Bağımsız Türkiye Halk Konseri sadece bir konser değil ama, emperyalist Beyaz Adam’ın üstüne yürüyerek, “Maymununuz değiliz ve as­ la olmayacağız” diyebilmenin haysiyet paylaşımıdır. Ka­ rayılan, Sütçü İmam, Çete Ayşe, Yörük Ali, Kara Fatmalar’ın mavzerine can veren Mahirler’den Sabolar’a bu toprağın umutlu bahtiyarlığıdır paylaşılan. Beyaz Adam’ın kulağının dibinde bir nara patlatıyoruz. Çoluk çocuk, kadın erkek, yaşlı genç olanca halk hali­ mizle BİZ: Maymununuz değiliz... SON SÖZ: Elbette, Mahir makamında söylenir daima bi­ zim son sözümüz: “... Onların bugün büyük görünen güçleri ve imkanları bizlere vız gelir. Onlar bir avuç, biz ise milyonlarız. Kaybedeceğimiz hiçbir şeyimiz yoktur ama kazanacağımız koca bir dünya vardır...” □

M A Y I S 201 1 | T A V I R I 11


makat makale -

ar damarı taylan deniz

Vücutta böyle bir damar yok ya, halkımızın güzel deyimlerin­ dendir bu. İnsana dair güzel değerlere vurgu yapar. Utanma da böylesi bir değerdir işte. İnsan hata yapmaktan, suç işlemek­ ten, yok yere birini kırmaktan, yüz kızartıcı bir şeye yol açmak­ tan... utanır, insan olan tabi... Kendini birilerinin çıkarı için pa­ zarlarken, tüm değerlerini bir kenara bırakanların bu damarı çoktan çatlamış birisi doğaldır ki utanma duygusunu da yitir­ miştir. Ar damarı çatlamış birisi ne yapar peki? Habertürk köşe yaza­ rı Serdar Turgut gibi yapar elbette. Patronu adına, patronunun sınıf düşmanlarına başta olmak üzere, sığ bir mizah kırıntısın­ dan oluşmuş yazı “yeteneği” ile, kendisinin de içinde yer aldığı “Beyaz Türk’ler dışında kalan herkese sınıfsal bir kin ve düş­ manlık besleyen bu müsveddenin yazıları derin bir faşizm içeri­ yor. Irkçı ve kafatasçıdır Serdar Turgut. Siyahlara, Çingenelere,

Kürtlere... aslında kendinden olmayan herkese, sahip olduğu -daha doğrusu sahibinin kendisine bahşettiği- ayrıcalıkları yi­ tirmemek için kin doludur. Bunu her yazısında pervasızca gösterir. Beyni cinsel organında doğmuş bu “yazar”, iki yazısında bir erkek cinsel organından bahsetmeyi şehvetle sever. Karısıyla olan muhabbetlerini, ona dair hemen her şeyi yazmayı köşe yazarlığı sayan bu çanak yalayıcı, şimdi de Sırrı Süreyya Önder’e saldırdı. Sırrı Süreyya Önder’in, milletvekili adayı olması, Serdar Tur­ gut’u ziyadesiyle rahatsız etmişe benziyor. Önder’in milletve­ kili adayı olması, seçimlere katılması, savunduğu düşünceler elbette ki eleştiriden muaf değil. Ancak Serdar Turgut’un Önder’i diline doladığı köşe yazısı, kesinlikle eleştiri sınırları içeri­ sinde değerlendirilecek bir yazı değil. Yazı baştan sona haka­ retten, aşağılamadan, küfürden oluşuyor. Önder’in sabah kahvaltısında kıtlama çay içtiğini varsaya­ rak (Serdar Turgut’un kıtla­ ma çay içmeye olan kinini, halk düşmanlığıyla birebir ilintili olarak görmeli), “Etrafı­ na toplanan gazeteciler, onun çay höpürdetirken çe­ şitli fotoğraflarını çektiler ve bunlardan üç tanesi, üç ga­ zetenin birinci sayfasında yer aldı. Bıyığında .kalan şeker


parçacıkları ise mükemmel bir insanın imajını bozmasın diye photoshop'lanmıştır.” gibi ifadelerle kendince ona hakaret edi­ yor. Devamla, “Daha sonra yapılan basın toplantısında, kendisine defalarca yöneltilen ‘Siz yaptığınız her işte bu kadar mükem­ mel olmayı nasıl başarıyorsunuz?’ sorusuna Sırrı Süreyya Ön­ der, ilk önce tevazuyla gülerek cevap vermiş, ama daha son­ ra gelen ısrarlara dayanamayarak başarısının temelinde halk sevgisi ve iyi bir sosyalist olmasının yattığını anlatmıştır. Bir ga­ zeteci, ‘yazarlıkta gösterdiği mükemmel performans ve film yönetmenliğindeki olağanüstü yeteneğinden sonra milletvekil­ liğinde de mükemmel olup olmayacağım’ sorduğunda Sırrı Süreyya Önder, bir süre mütevazı bir şekilde bıyığını sıvazla­ dıktan ve çakmak gözlerle türkü çığırmaya hazırlanan bir halk ozanı yiğidi edasıyla baktıktan sonra, ‘O işte de tabii ki mü­ kemmel olacağım’ demiştir.” yazarak, Önder’i megalomanlık­ la suçluyor. Bir kere megalomanlık konusunda Turgut’un eline su dökme­ ye kimse cesaret bile edemez. Çünkü bu konuda hiçbir kate­ goriye sığmaz kendileri. Kerameti kendinden menkul yazarlığı, belden aşağı esprilerden öteye gitmeyen sığ mizah anlayışı, patronuna ve onun dahil olduğu burjuva sınıfına olan yağcılık­ la ve kölece bağlılıkla yoğrulmuş genel yayın yönetmenliği, gö­ zünü boyamış, kendini fil sanan kurbağa misali bir yaratığa çe­ virmiş herhalde. Kendi meşrebine uygun bir okur kitlesi de el­ de etmenin ve bu nedenle çok satan kitaplar yazmış olmanın şımarıklığı da bunda etkili olmuştur tabi ki. “Satmak”, Turgut’un üzerinde ihtisas yaptığı bir kavramdır. Çünkü onun için her şey satılıktır. Kapitalizmin “Her şeyin bir fiyatı vardır” düsturuna sonuna kadar bağlıdır. En fazla para verenin gazetesinde yazar örneğin. Kim için kişneyeceği önemli değildir, en fazla para veren sahibe göre kişneyecektir. Turgut’u, dünyanın en güzel ve asil hayvanlarından olan ata benzetmek, biraz atlara hakaret olup kastı aşan bir ifade olu­ yor ancak teşbihte hata olmaz deyip bir teşbihte daha bulu­ nup, ona “bit yavrusu” demenin, Serdar Turgut kişiliğini anlat­ mada bize sonsuz yarar sağlayacağı bir gerçek. Serdar Tur­ gut kişiliğini tanıdıkça, “bit yavrusu”ndan bile özür dilemek ge­ rektiği de... Bayram değildi, seyran değildi, Serdar Turgut neden Sırrı Sü­ reyya’ya saldırı başlattı? Yaptığı-ettiği-söyledikleriyle mazlu­ mun ve ezilenin yanında saf tutan birine doğallığında düşman olması, Serdar Turgut’un en birinci ilhamıdır aynı zamanda. Kürt olmadığı halde Kürt halkının taleplerini savunması, gerçek bir demokrasinin nimetlerinden nasiplenecek olanın en başta ezilen halklar olduğunu söylemesi de ikinci ilham kaynağıdır tabi. Dahası da vardır elbette ama uzatmaya gerek duymadan Serdar Turgut’a seslenmenin tam sırasıdır: Sırrı Süreyya Önder, yukarıda yazdıklarımız gibi değil de, senin

gibi davransaydı; liberalizmden dem vurup patronunu yağlayıp bol sıfırlı dolarlardan oluşan maaşla taltif edilseydi, yazılarında tehlikeli konulara değil de senin gibi belden aşağı ve “light” ko­ nulara, en iğrencinden magazine eğilseydi aynı şeyleri yaza­ cak miydin? Yazmayacaktın! En fazla al gülüm ver gülüm tat­ lı tatlı atışacaktın o vakit, bir zamanlar seninle aynı soydan ge­ len yayın yönetmenin Ertuğrul Özkök’le yaptığın gibi... Senin başka bir sahip bulman neticesinde, o “tatlı” dostluğunuz bir anda bitmişti tabi... Peki, Sırrı Süreyya Önder, herhangi bir düzen partisinden (ör­ neğin senin meşrebine uygun kişiliklerin yığın halinde yer aldı­ ğı liberal bir partiden) birinden aday olsaydı, aynı duygulara ka­ pılacak miydin, yine aynı şeyleri yazacak miydin? Yazmaya­ caktın! Senin gibi, sahiplerinin sunduğu bir avuç yemin olduğu çanakları yalasaydı, senin gibi sahibinin sesi olsaydı kızacak miydin, aşağılayacak miydin Önder’i? Hayır yapmayacaktın el­ bette. Önder, senin gibi Amerikan hayranı olup da, iki yazısında bir Amerikan demokrasisini övseydi; senin gibi azılı bir New York fanatiği olarak o kente olan bağlılığını bir dinmiş gibi savunsaydı; senin gibi Amerika’ya biat etseydi, aynı küfürnameleri yaza­ cak miydin? Yazmayacaktın! Gerçekten öyle olsa birlikte Amerika’ya giderdiniz, o kadar... Beraber, Broklyn barlarında içki içer, birlikte NBA basketbol ligi maçlarını izlerdiniz. Evet, sorun basit bir kıskançlık değildir. Sırrı Süreyya Önder’in tanınırlık, bilinirlik ve sevilirlik oranının Serdar Turgut’a tur bin­ dirmiş olmasının, Serdar Turgut’ta yarattığı psikolojik bunalı­ mın eseri değildir bu yazının nedeni. Tümüyle politiktir, sınıfsal­ dır. Aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerdedir. Yaşamın diyalekti­ ği budur. Saflaşmadır bu ve yaşam bu saflaşmayı her zaman dayatacaktır. Bu basit bir taraf olma/olmama ikilemi de değil­ dir, bir zorunluluktur da... Çemberin içinde misin yoksa dışın­ da mı, bütün mesele budur. Çemberin içinde olanlar, çembe­ rin dışında olan, bir şekilde dışına düşen ve çember içindekine düşman olanlar tarafından saldırıya uğrarlar her zaman. Bu meseleye de böyle bakılmalı, Turgut’un yazdıkları böyle okun­ malıdır...□

M A Y I S 201 1 | T A V I R | 13


deneme deneme-----

"radikarieşememek... ümit ilter

1. Mart ayının son günlerinde Radikal Gazetesi'nin kimi yazarları arasında başlayan tartışma radikalleşmeden sona erdi. Devamı gelmedi, gelemezdi de. Çünkü, kü­ çük burjuva aydınlar, gerçeklerini açık eden tartışmalar­ dan kaçınırlar. Bu tartışmanın konu ve taraftarlarına geleceğiz ama ön­ ce, halk aydını ile küçük burjuva aydınlar arasındaki te­ mel ayrım noktasına değinmek gerekiyor. Ki en sonun­ da söyleyeceğimizi en başında demiş olalım. Geçen yıl Tavır Yayınlarfndan çıkan “Onurlu Aydın Biyografile­ rinde halk aydınının temel özellikleri şöyle vurgulanmış­ tı: “Halk aydını cesurdur. Doğru bildiklerini hiç çekinme­ den söyler, gereğini de yerine getirir. Yeri geldiğinde bir söz uğruna dar ağacına çekilmekten korkmaz.” (Age syf: 7) Küçük burjuva aydın ise, tabiatı gereği burada ifade edilenlerin tam tersidir. Ve cesur olmadığını defalarca kanıtlamıştır. Onları niteleyen özellikleri, korkularıdır. Dü­ zen içi statükoları, kariyer hesapları, konformist alışkan­ lıkları ve burjuva ideolojisini omuzlarının üstünde taşıyor oluşları, korku ve kaygılarını daima canlı tutar. Gerçeği bu olmasına rağmen, aydın, solcu ve hatta sosyalist geçinmekten de vazgeçmezler. Kimi Radikal yazarları gibi... Şimdi gelelim Radikal yazarlarının radikalleşemeyen tar­ tışmasına.

14 | T A V I R I M A Y I S 2011


Malum, bir süre önce, gazeteci Ahmet Şık tutuklandı. Ardın­ dan, Ahmet Şık'ın yazdığı kitabın peşine düşen polis kuvvetle­ ri, Radikal Gazetesi'ne gidip Ertuğrul Mavioğlu'nun bilgisaya­ rındaki kitap taslağını da sildi. Tüm bunlar TV'lerde yayınlandı zaten. İşte bu gelişmeler üzerine, yine Radikal Gazetesi'nde köşe ya­ zarlığı yapan Yıldırım Türker, o gün gösterilen tavırsızlığı sorgu­ layan bir yazı yazdı: “Bu durum karşısında sıradan vatandaşın yapabilecek fazla bir şeyi yok. Diyelim, gazeteciler buna nasıl izin veriyor? Kapıları­ na dayanan polise, en değerli muhabirlerinin bilgisayarını kuzu kuzu nasıl ve neden teslim ediyorlar? Neden o polislere savcı­ larını da utandıracak şekilde bir direniş gösterilmiyor?” (Radi­ kal Gazetesi-28 Mart 2011) Yıldırım Türker'in bu yazısına aynı gazetenin bir başka yazarı, Cüneyt Özdemir, ertesi gün kendi köşesinde cevap verdi: “Dün Yıldırım Türker'in ‘Neden polise direnmediniz?’ tema­ lı Radikal çalışanlarına ayar vermeye soyunan yazısını oku­ muşsunuzdur. Yahu neden direnemediniz diyeceğine yılların Radikal yazarısın, kalkıp gelseydin ya bu tarihi günde gazete­ ne... Cihangir'de Kaktüs'te oturup dedikodu yapmak yerine bir zahmet Radikal'e gelip polislerin önüne geçip, kollarını açıp duraydın ya önlerinde. ‘Almayın’ diyeydin, ‘vermem’ diyeydin ya... Madem eleştireceksin önce şu basit sorunun cevabını suçla­ dığın Radikal çalışanlarına ver: ‘Neden polis baskını olunca Radikal'e gelip dediklerini yapmadın, polisin önüne sen dur­ madın?’ Konuş bakalım uzaktan demokrat!” (Radikal Gazetesi-29 Mart 2011) Türker ve Özdemir'in ardından, bir başka Radikal yazarı, Koray Çalışkan da tartışmaya dahil oldu ve şunları yazdı köşesi­ ne: “Gazete basıldı, tacize uğradı. Bitti mi? Arkasının gelmeye­ ceğini nereden biliyoruz. Sırrı için, Özgür için, Çınar için, Ali için, Bülent için, Eyüp için hatta Cüneyt için gelirlerse ne ola­ cak tavrımız? Yanıtlanması gereken acil soru budur. Hiçbir şey olmasa Radikal'in içi boşalmasın diye..” (Radikal Gazetesi-31 Mayıs 2011) Doğan Holding'in kiralık kalemleri “Radikal'in içi boşalmasın

diye” direnecek, öyle mi? Komik bile değil. Ki bunca safsata­ yı, küçük burjuva aydının zavallılığını göstermek için alıntıladık.

2... Yıldırım Türker, madem “Neden direnemediniz?” diye soruyor, o halde, sorusunun cevabını kendi tavrında arayalım. Bilinir, Ahmet Şık, Radikal Gazetesi'nde çalışırken, sendikal faaliyet yürüttüğü için işinden kovulmuştur. Türker, o gün bu anti demokratik uygulamaya neden tavır koymadıysa, meslek­ taşları da bugün aynı nedenle “radikal” bir tavır alamamışlardır. Çünkü, küçük burjuva aydın, statükosunun bozulmasını iste­ mez. Konformizminden vazgeçip “radikal” tavırlar alamaz. Be­ del ödemek, onun kitabında yazmaz, işte bu yüzden, küçük burjuva aydın, demokrat olmanın gereklerinden uzağa düşer... Cüneyt Özdemir, ahkam kesmeyi seven tarzıyla, kendilerine “ayar” veren Türker'e “ayar”ını hatırlatmaktan alamamış kendi­ sini. “Dinime küfreden bari müslüman olsa” demeye getiriyor. Ve aslında, Türker'e yakıştırdığı “uzaktan demokrat” tanımla­ masıyla, kendisinin de dahil olduğu kesimlerin ne kadar de­ mokrat olduklarının da cevabını vermiş oluyor. Evet, “uzaktan demokrat”tır bunlar. Küçük burjuva aydının demokratikliği işte böyledir. Ki Özdemir, “uzaktan” bile olsa, herhangi bir direnme ihtimalinin sorgulamasına bile tahammül edemiyor... Birgün Gazetesi'nden Doğan Holding'in Radikal'ine devşirilen Koray Çalışkan ise “Radikal'in içi”nden bahsedişiyle komik bi­ le olamıyor. Çünkü, Yıldırım Türker'den Koray Çalışkan'a, Er­ tuğrul Mavioğlu'ndan Cüneyt Özdemir'e... hepsinin “radikalli­ ği” patronlarının izin verdiği kadardır. Değilse, Doğan Holding onları da kovar, Ahmet Şık'ı zamanında kovduğu gibi. Eş de­ yişle, “Radikal'in içi”, Doğan Holding'in sınıfsal çıkarından iba­ rettir... 3... Koray Çalışkan, henüz diğerleri kadar pişkin olmadığı için, sözkonusu yazısında küçük burjuva aydının zavallılığını göste­ ren cümleler yazıyor. Çalışkan, diyor ki: “Medya'da Radikal Devrim diye çıkmadık mı? Hani devrim?” Evet, “Medyada Radikal devrim” diye, Doğan Holding tarafın-

M A Y I S 201 1 | T A V I R | 15


Buna olsa olsa, küçük burjuva aydının zavallılığı denir. Ki Çalış­ kan ’ın yaptığı da bu zavallılığı teorize etmektir. Aydın olmanın, demokrat olmanın ölçütleri ara­ sında böylesi bir zavalılık yoktur. Bilim insanı olmanın yanında in­ sanlığın yüz akı bir aydın olan Albert Einstein'ın söyledikleri, safasatacı kiralık kalemlerin yüzüne inen bir tokat sayılır: “Haklı bir da­ vanın hizmetinde, bükülmeyen bir kararlılık varsa, yasal engelleri aş­ manın bir yolu, her zaman bulu­ nur.” Aslında, küçük burjuva aydın da “krizi yönetmek”, “akıl tutulması” gibi açıklamaların işe yaramadığı­ nı bilir. Ki Çalışkan’ın şu cümlesi bunu gösterir: “Ama demokrasi, durumu idare etmekle kurulmaz. Başka bir şey gerektirir.”

dan reklamı yapıldı Radikal Gazetesi 'nin. Bir reklam spotuydu bu. Gazetenin eskiyen yüzüne böylece makyaj yapılmaya çalı­ şıldı. Ki makyaj malzemesi olmaya gönül indirenlerden birisi de Koray Çalışkan'dı. Elbette, kiraladıkları kalemlerinin ücreti karşı­ lığında yaptılar bunu. Gerçek bu iken, “Hani devrim?” diye sor­ mak, bir Holding gazetesinde çalıştığının farkında olmamak “cahilliği” sayılır. Çalışkan'ın öyle cümleleri var ki, küçük burjuva aydının mani­ festosunda yer alacak cinsten. İşte onlardan biri daha: “Böyle anlar zordur. Polis kapıya dayanınca akıl fikir tutulur.” Nerede kaldı o zaman sizin eleştirel aklınız? Bakın, o aklın tem­ silcilerinden olan Jean Paul Sartre ne diyor: "İnsanın özgürlüğü, kendisine yapılanlara karşı takındığı tavırda gizlidir” Küçük burjuva aydın ile halk aydını arasındaki nitelik farkların­ dan birisi de budur. Küçük burjuva aydın, zor karşısında devri­ me dönük olmadığı için yaşar bu güçsüzlüğü. Cebi burjuvazi­ nin kesesine bağlı olduğu için, düşünceleri burjuva ideolojisin­ den etkilendiği için giderek bu güçsüzlük çürümeye dönüşür. Çalışkan, ilgili yazısında, küçük burjuva aydının itiraflarına de­ vam ediyor: “Karşınızda kapı gibi savcı emri varken, taciz yasal­ ken ne yapılabilir? Durum kurtarılır, yangından mal kaçırır gibi insanın kalan hakları bir kenara taşınır. Buna krizi yönetmek de­ nir”

16 I T A V I R I M A Y I S 2011

Bilgisi ile gerçekliği arasındaki tu­ tarsızlık, küçük burjuva aydının tipik özelliğidir. Hal böyle olunca da, geriye dilinde safsata, pratiğinde de şarlatanlık ka­ lıyor. Doğan Holding'in matbuatında ahkam kesmekle aydın, de­ mokrat ve sosyalist olunmaz. Oralarda bol bol safsata yapılır. “Neden direnilmedi?” sorusu yanlıştır. Çünkü, holding gaze­ telerinde direnilmez zaten... 4... Medya, akademi ve sanat çevrelerinde kendisini var eden kü­ çük burjuva aydın, konformist statükolarına kölece bağımlılı­ ğı, bireyciliği kutsayan örgütsüzlüğü ve burjuva ideolojisinden etkilenmişliğiyle “aydın” misyonunu inkar eden bir gerçeklik içindedir. Bu tablo yeni oluşmuş değildir. 12 Eylül 1980'lerden bu yana artan oranda yaşanan bir aşınmadır bu. Ki bu aşınma, küçük burjuva aydının artık kendi düşünce ve ifade hürriyetini dahi savunacak mecalinin kalmadığı bir noktaya ulaşmıştır. Yüzünü halka dönmediği sürece, bu düşüş ve düşkünlük hali devam edecektir. Halk aydını ise, Yürüyüş'ünün tarihsel adımlarını duvarların ardında bile olsa atmaya devam edendir. Bu yanıyla bu satır­ lar, halk aydınının kim olduğunu cümle cihana gösteren Yü­ rüyüş Dergisi emekçilerine de bin selam manasındadır... □


I

makale makale

mayıs'a dair mete yılmazer

Mayıs ayların en mavilisidir, umutlarımızın en kızılıdır. Mayıs'ta gün bir başka doğar, sevdalar bir başka yaşanır. Nisan'dan aldı­ ğı umudun bayrağını daha yükseklere taşı­ manın heyecanıyla doludur. O bayrak ki, yaşamın her alanında dalgalanır... Şafağın en koyu anında o en görkem­ li kızıllığıyla doğmasını bilendir Mayıs. Umutların sönmesine izin vermez. Karan­ lıklar aydınlığa kavuşur. Mayısta halaylar, horonlar bir başka oyna­ nır, kardeşçe... Kavga türküleri söylenir, şi­ irler okunur kıvamında, hep geleceğe dair. Hep birlikte sloganlar atılır, sıkılı yumruklar eşliğinde. Mayısta kavga coşkusu bir başkadır. Kabı­ na sığmaz genç bir delikanlı gibidir. Yüreği umut doludur. Kan deryasının ufkunda kı­ zıl bir güneşin doğacağını bilmenin umu­ dudur bu... Umudumuzu karartmak için kahpe pusu­ lar kurulur Mayıs'ta. Kavganın Mahirleri ölümle korkutulmak, sindirilmek istenir. Her defasında Mayıs güneşinde doğrulup ayağa kalkmasını bilir. Daha güçlü çıkar karanlığın karşısına. Nice püsularda yenilir

M A Y I S 201 1 | T A V I R | 17


ölüm. Çaresiz kalır karşımızda... Mayıs, o büyük sevdayı taşı­ manın bahtiyarlığını yaşar. Umudu taşımak için tereddüt etmez, eğilmez zulmün karşısında. Kanımızla yazılır umudun şiiri. Ki bir kez çıkmıştır ağzımızdan söz. Adını koymuşuzdur özgürlüğün... Mayıs, birlik, dayanışma ve mücadeledir. Mayıs'ın ilk günü kav­ ga bizi çağırır. Meydanlar, sokaklar emekçilerin sert ayak ses­ leri eşliğinde öfkeli sloganlarıyla yankılanır. Mayıs'ı bahar bay­ ramlarına, içi boşaltılmış şenliklere çevirmek isteyenlere inat, Mayıs hep kavgacılığı ve kızıllığıyla kalır. Bunun haklılığıdır emekçilere bayrak olup yol gösteren. Mayıs alanlarında kanlarımız akıtılır. Meydanlar emekçilerin kan­ larıyla kızıllaşır. Taksim’in kızıllığına emekçilerin kanları verir ren­ gini. Taksim onlarla daha güzeldir, Taksim onlara yaraşır. Mayıs, Mehmet'in vurulduğu yerden ayağa kalkmaktır. Bizim olanı istemektir. Ve her daim Mehmet'e şunu söylemektir: “Kuşandık genç öfkeni / Taşların kucaklarımızda Bizlere öğrettiğin kavga kavgamız / Büyüyor omuzlarımızda” Artık Mayıs alanlarında adalet arayanlar; gecekondusu yıkılacak emekçiler; işsizliğe isyan eden, parasız eğitim isteyen gençler; bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm umudunu yaşayan emek­ çi halklar, geleceğe sevdasını nakış nakış işledikleri pankartlar­ la, asi şarkılarıyla, inançlı yürekleriyle savurdukları sloganlarıyla sert ve kararlı adımlarla yürüyecektir. Onlar yürüdükçe zafer ya­ kınlaşacaktır... “Günlerin bugün getirdiği baskı, zulüm ve kandır Ancak bu böyle gitmez, sömürü devam etmez Yepyeni bir hayat gelir, bizde ve her yerde”

Mayıs, enternasyonalizmdir. Mayıs, Komünlerde akıtılan emekçi halkın kanıdır. Barikat ba­ şında akan kanlar boşuna değildir. Ve biliriz ki bu kan deryasın­ dan bir kızıl güneş doğacaktır. Dökülen kanlar Komün içindir. Paris'in sokakları, caddeleri işçilerin, emekçilerin kanlarıyla su­ lanır. Marks, barikat başındaki emekçileri selamlar. Emekçiler umutsuz değillerdir. Geleceğe sevdalı kadın, erkek omuz omu­ za dövüşürler. O emekçilerin cesetlerinden dağlar oluşur. Duvar diplerinde kurşunlanan Komüncülerin gözlerinde boşuna ararlar korkuyu. Komünden Ekim Devrimi’ne bakarız; o kan denizinin içinden devrimler görürüz. Mayıs, Komünü Ekimlere bağlayan manevi bir bağdır. Zulmün, sömürünün kaleleri Komünle sarsılır. Sov­ yetlerle yıkılır o kaleler. Yeni Ekimler yaratmanın adı olacaktır Mayıs. Mayıslarda kavgaya devam etmektir Komün. Halkların kardeşliğiyle, mücadeleyi haykırmaktır.. “Bütün dünya halkları kardeştir Dil, kültür, renk değil, emek yücedir Bu dünya bizim, onlara kalmayacak Selam dünya halklarına” Mayıs dünya halklarıyla birlikte mücadele etmektir. Gün geldi Ho amcanın ordusunda Yankelere karşı savaştık. Gün geldi Si­ erra Maestra dağlarında Castroylaydık... Kara Afrika’nın kara tarihini yazanlara karşı mızrakla karşı koyduk. Nerede işgale ve sömürüye karşı bir kavgaya girişenler varsa, oradaydık. Filistin­ lilerle elimizde taş Siyonizme karşı omuz omuzaydık... Elrom'a sıkılan kurşunla Filistinlilere bin selam et­ tik. Mayıs, özgür tutsaklıklıkta dahi sön­ meyen bir ateştir. Enternasyonalizm bayrağı, bu ülkede hep onurla dalgala­ nır. Yüreklere bir kez bu aşk düşmüştür, sökülüp atılamaz. Ve bundan dolayıdır ki, özgür tutsaklıkta, ölüme gidilirken söylenir sözlerimiz: “Halkım sizin için yanıyorum. Bu yangını Irak'taki, Filistindeki halkların bağrında da görebilirsiniz. Bu yangın tek benim bedenimde değil. Düşmanımızın saldır­ dığı her ülkede büyüyor. Sarıyor dünya­ yı, saracak...” Hiç yabancısı olmadık Irak'ta, Filistinde, yaşanılan feda eylemlerine... Çünkü Sel­ im böylesi bir soydan gelir. Mayıs'ta enternasyonalizm, isyan ateşi­ ni büyütmektir. Faşizme karşı zaferin adıdır. Büyük bedeller ödenerek kaza­ nılmış bir zaferdir bu. Sosyalizmin kızıl bayrağı faşizmin kalelerinde dalgalanır.

18 I T A V I R | M A Y I S 2011


Bunun için milyonlar hayat­ larını feda eder. Faşizmle uzlaşmak, ona teslim ol­ mak yoktur onların kitabın­ da. Namluların önünde can verenler olur, ipler geçirilir boyunlarına. Faşizmi ancak onunla savaşarak yenerler. Sokak sokak, ev ev çarpışı­ lır. Vatan toprağındaki dire­ niş örnektir dünya halkları­ na. Böylesine bir direniş ol­ duğu içindir ki, Mayıs faşiz­ me karşı mücadeledir, za­ ferdir. Her Mayıs'ta haykırır kavganın Mahirleri: “Günün sancısı var / Şafa­ ğın çağrısı var Zaferin müjdesi var / Al yü­ reğini, öfkeni kuşan da gel Emeğin kavgası var.” Mayıs idamlara meydan okumadır; zulmün idam sehpalarında Deniz, Yusuf, inan’ın boyun eğmeyişidir. Üç yiğit devrimcinin teslim olmayışıdır. Onlar, “İp de geçirsen boyunlarımıza / Ya da bir kurşun alınlarımıza / Asla so­ yunmayız inancımızdan” diyenlerin soyundandır. Zulmün sahip­ lerini, kendi inlerinde yenmeyi bilenlerdir. İlmik boyularında inançlarını 1 Mayıs'ın kızıl şafağından haykıranlardır. Onlar, Türk-Kürt haklarının kardeşliğini savunmaktan geri durmadılar. Düşman, gözlerinde ölüm korkusunu boşuna aradı. O gözler ki öfke ve kin doludur. Her hücrelerine kadar inançlarına bağ­ lı devrimcidir onlar. Mayıs şafağında hapishane avlusundan gökyüzüne bağımsızlık şiarı yükselir. Gün böyle ağarır Mayıslarda, kavga böyle başlar. Mayıs onları unutmaz. Bitip tükenmekte olanın zulmüdür bu. O günden geriye yarın adına direnenler kalır. Ama onlara, işkence eden, onları asanlar için şair ne de güzel söylemiştir: “Onlar için her şey bitti / Her şey bitti onlar için Su değil içtikleri / El değil sıktıkları / Ekmek değil yedikleri / Onlar için her şey bitti her şey” Mayıs zulmün karanlıklarına ışık olmaktır... Zulmün en koyulu­ ğuyla yaşandığı Diyarbakır Hapishanesi’nde vahşete karşı bir ışık olabilmek adına yaşama meşale olmaktır. Onların varlığı umuda dair bir cevaptır. Büyük yangınlar için kıvılcımdır. Zul­ mün vahşetine karşı meşale olanlar için şairin dilinden şu mıs­ ralar dökülür: “Aylardan Mayıs ki dallarda çiçektir. Toprakta bereket ve doğada renktir, inançta güzellik ve zamanda gelecektir.

Dört yoldaş o gün baharın koynuna girdiler. Ölümün alçaldığını gözleriyle gördüler. Gömleklerini, kalemlerini ve saatlerini. Anılsınlar diye sevdiklerine verdiler. Ve dört ağızdan üç kibritin ışıklı sesini Gök gürültüsünü çıldırtarak gürlediler” (Adnan Yücel) Mayıs yürekleri kor yapar. Zulme isyanın habercileridir. Dörtler alevler içinde güneşe yürürler. Mayıs onların önünde saygıyla eğilir. Ama kavgaya devam der. Feda ülkenin her bir yanını sa­ rar. Ölümsüzlüğün sırrı da buradadır. Mayıs işte bundan dolayı ölümsüzlüktür. Kesintisiz bir tarihin içinde yerini alır. Zulme tes­ lim olmamak, Mayıslarda feda olmaktır. Mayıs işkencelerde ser verip sır vermemektir. Kendini davaya adamak, inanç dolu bir yürek demektir. Bedenini parça parça etseler de, sosyalizme inanmak, Mayıslarda Ibo olmaktır. Can­ dan geçip, inancından vazgeçmemektir. Sustu, sustu. Daha gür çıktı sözleri ağzından. Yürekti haykıran... Mayıs’ın adına iş­ kenceye karşı direnmek koydular. İşkenceye karşı nice yiğit devrimci onun gibi direnir yaşanılası bu kavgada. Mayıs dağlarda şahan olmaktır. Umutla doğar dağlarda güneş. Kanlı pusularda düşerler Nurhak'larda. Ve bir kez daha umu­ dun dağlarda olduğunu görürüz. Her Mayıs'ta bir kez daha söylenir onların türküsü: “Dört bir yana haber salsam / Öldü de­ sem inanır mı?” Tarih tanıktır onların ölmediğine. Toprağa dü­

M A Y I S 201 1 | T A V I R | 19


şen her fidandan yeni fidanlar kök salar bu ülke topraklarına. Onları hiç unutmaz dağlar. Akan kanları yerde kalmaz. Ve bun­ dan dolayıdır yıllarca türkü türkü, “Böyle kalır sanma devran / Yola devam eder kervan” deyişimiz. Mayıslarda sevda dağlarda başlar. Başladığı yerden yayılır dört bir yana. Mayıs dağlarında umut şöyledir: “Vurgun yemiş şahanlar / Kalsalar da dağ başında. Kurda kuşa yem olmazlar / Eğilmeyen başlarından Eğilip öper hayat / Ve şahan olup / Dağlara çıkan zaman. Takınca tarih kanadını / Hasretine sarılıp dalgalanınca. Tutulmaz bir kuvvetle / Şehirleri dağlara çıkartıp Dağları meydanlara indirerek / Devrim yarasından öper” ( Ümit İlter) Ve bundan dolayı Mayıs'a dağlarla şehirlerin kardeşliği deriz. ★★★

Mayıs, analarla daha bir güzeldir. Anaların acıları ortaktır. Düzen anaları çok ağlatır. Onlara gün yüzü göstermez. Çocuğuna süt alamayan, aç çocuğuyla koyun koyuna yatarak açlığını bastı­ ran, ölümlerine tanık olan analar vardır. Oğlu ve kızı vurulan, iş­ kence edilen anaları var bu ülkenin. Çocuğunun kömür olmuş cesedi kendisine verilen anaların acıları hiç unutulmaz. Mayıs, kaybedilen, katledilen çocukların akıbetini soran, katille­ rin yakasına yapışan anaları tanıyor olmanın gururunu yaşar. Ki­ mi yerde Mayıs Anaları, kimi yerde sadece Kayıp Analarfdır ad­ ları. Ama onlar evlat sevgisiyle doludur. Cennet onların müca­ delelerinin sonucu gelecektir. Akıttığı gözyaşlarında boğulacak­ tır katiller. Mayıs zulmün hapishanelerindeki evlatlarına ses verip, solukla­ rı olan anaları unutmaz. Ki onlar yaprağın dahi kımıldamadığı koşullarda, hücre hücre eriyen evlatlarının sesi-soluğu olmuş­ tur. Kimi analar vardır ki evlatlarının geleceği için ölüme yürür­ ler. Şenay ve Gülsüman deriz adlarına bu ülkede. Kavgada kız­ ları, oğullarından geri durmayan analardır onlar. Ki onlar her yerdedir. Gözaltına alınıp, işkence görenler, tutuklananlardır. Gün gelir onlar için yazılmış marşları söyleriz analarla birlikte: “Bunca yerlere düşenlerden / Yenilmez özlenen bir hayat do­ ğar. Bir tek beden olurlar / Analar, bayraklar, çocuklar Kalkık yumrukları titrer / Buğday üstünde bilesiniz Bununla vuracağız gündüz gece / Kin kapılarını kırıncaya dek”

enerjilerini kendi zulüm düzenleri sürsün diye kullanırlar. Bir be­ bekten katil yaratanlardır onlar... Şifreli-kopyalı sınavlarla genç­ leri yarıştırıp gemisini kurtaran kaptan misali bencilliği öğütleyen onlardır. Mayıslarda gençlik isyandır. Apolitikleşmeye meydan okuyan­ dır. Baskılar, zorluklar onları yıldıramaz. Yoksul, emekçi halk çocuklarının eğitim almaları için hapislikleri, ölümü dahi göze alan gençleri var bu ülkenin, parasız eğitim isteyen... Halkın ve vatanın kurtuluşu için bedel ödeyenlerdir. Tam bağımsız de­ mokratik bir ülke bu gençlerin mücadelesiyle gelecektir. Hey Dev-Genç'li, hey Dev-Genç'li diyerek meydanlara çıkıp isyan eden gençlerimiz vardır. Onlar yeri geldi Canan, Zehra, yeri gel­ di Seher olur. Kimi yerde adları Birtan’dır... Kurtuluş onların yo­ ludur. Gençlerin coşkusudur. Mayıs, işte bu gençlerin coşku­ suyla kızıllaşacaktı. Bağımsızlık Mayıs'larda daha da yakınlaşa­ caktır. ★★★ Mayıs, gecekondulardaki direniştir. Gecekondular halkın yaşa­ mı, başlarını sokacakları bir yuvadır. Yıkılmak istenen bu yuva­ lardır, aralarındaki paylaşımdır. O gecekondular ki kuruldukları günlerden bu yana çok yıkılır, çok saldırıya maruz kalır. Dozer­ lerle yıkılırken kondular bir bir, yine kurulur o yıkıntılar içinde. Yı­ kım, kavga demektir. Barikatlar kurulur Mayıslarda. Armutlu'da yine bir Mayıs'ta kurulur barikatlar. Direnmekten başka bir yol yoktur. “Biter bir gün acılar / Ve son bulur kavgalar Gecekondu sokakları / Ellerimizde taşlarla Savunuruz yaşamı / Zulme karşı inançla Gecekondu sokakları / Çıkar meydanlara” Mayıs'ı anlamlı kılan da onun direnişidir. Başka çareleri yoktur direnmekten. Günü gelir taş, sopa olur silahları. Kimi zaman ya­ lın bir yürek... Bundandır yıkılmasını isteyenlerin korkuları. Di­ renmek, korkularını büyütmektir. Bu alçak yapılı evlerde yaşa­ yanlar büyük düşler kurmaya devam eder. O düşlerin kavgası­ nı verirler. Mayıs'ın kızıllığı kavgayla daha bir anlamlıdır. Mayıs, adaletin adıdır. Bağımsız ve özgür yarınlara ulaşacak olmanın güvenidir. Mayıs halkın bağımsızlık özlemidir, öfkesi ve sevdasıdır.

Bu analara TAYAD'lı analar deriz. Herkes onları öyle bilip, öyle tanır. Analarımız Mayıs'ın kızıllığına kızıllık katar. Çocukları ana­ lardan gurur duyar. Ki onlara bir gün çiçek vererek değil, onla­ ra en güzel yarınlar armağan edecek olmanın haklı kavgasıyla onurlandıracağız. Analarımızla omuz omuza o büyük güne ula­ şacağız. Mayıs analarla evlatlarıyla kavganın sesiyle yarınlara selam eder.

Mayıs, umut dolu yüzünü Haziran'a döner. O günlerden geriye başı dik huzur dolu olmanın gururu kalır. Kavgaya devam edip düşenlere bin selam etmektir Mayıs. Gün gelecek fabrikalarda­ ki işçiler, tarlasındaki köylüler, coşku dolu gençler, yoksul emekçiler kavgada yerini aldıkça, Mayıs daha bir güzelleşecek. Gün böylesi Mayıslara hazırlanma günüdür. Gün, Mayısların ardından gelecek bugündür.

Mayıs gençlerin coşkusuyla umutludur. Siz bakmayın gençlere bayram verdik diye böbürlenenlere... Yine onlardır bayramın içi­ ni boşaltanlar. Gençlere verebileceği bir şey yoktur bu düzenin. Onların gençlere verdiği yozluktur, umutsuzluktur. Gençlerin

O gün, bugündür. Mayıs'tır... □

★★★

20 I T A V I R | M A Y I S 2011


hapishaneden hapishaneden

yine geleceğiz ezgi deniz

Hapishanede başkadır 1 Mayıslar. TV karşısından ayrılamazsın 0 gün. Sabah saatinden itibaren tüm haberler izlenir, gözler sü­ rekli tüm görüntülerde BİZİMKİLERİ arar. Acaba neler oluyor sorusu dönüp durur beyninde akşama kadar. Önce dışarıdaki 1 Mayıs’a gidersin, sonra hapishanede... Yıl 2009. Bu 1 Mayıs’ta da hapishanedeyiz. Sokak sokak çatı­ şarak Taksim Meydanı’na çıkıp 30 yıllık hasretin bitmesi için yü­ reğimizde atacağız taşlarımızı. Elimizde taşlarımızla dalıyoruz Taksim’e çıkan sokaklara hücrelerimizden çıkıp. Önümüzde, bu duvarlar ardında tutuşturduğu bedeniyle zulmü yakıp, kül eden Selma’nın ışığı koşuyoruz Mehmet Akif Dalcı’ya doğru. Kalabalığız, kabımıza sığmıyoruz. Deyim yerindeyse TV’ye ya­ pışıyoruz. Bir dakika bile kalkmak istemiyoruz TV karşısından. Bugün elimiz ne kalem tutuyor ne de aklımıza yemek geliyor. Hepimiz tetikteyiz TV başında. Tüm kanallar 1 Mayıs alanını göstersin istiyoruz. Tüm gün göstermeseler de 2-3 dakikalık görüntülerde görüyoruz BİZİMKİLERİ. İşte bir kare görüntü daha, hepimiz tek görüntüyle fırlıyoruz oturduğumuz yerlerden. İyice sıkış sıkış diziliyoruz TV’nin önü­ ne. Evet evet onlar bizimkiler. Yarmışlar polis barikatını, Taksim anıtına asmışlar o tarihi fotoğrafın pankartını. Bir tarih gelip ge­ çiyor gözlerimizin önünden. O an boğazımıza bir düğüm, göz­ lerimize bir sis perdesi gelip yerleşiyor. Bunlar mutluluğun, coş­ kunun habercileri. Yıllarca sokak sokak verdiğimiz kavgamızı kazanmanın duyguları. Boğazımızdaki düğüm istesek de gitmi­ yor. Kimse de gitsin istemiyor zaten. Her görüntüde bizi soluk­ suz bırakan gözlerimizi akmaya hazır yaşlarla dolduran bir par-

M A Y I S 201 1 I T A V I R I 21


Yıl 2010 sadece yüreğimle değil, bütün varlığımla bede­ nimle o meydandayım. Bi­ zimkilerin arasındayım. Hem de en görkemli halimizle oradayız.

çamızdır artık o. Bağırsak da, avazımızın çıktığı kadar haykırsak da gitmez. Ah... Şimdi o anıtta, o pankartın bir ucunda olmak vardı diyo­ rum ve duvarlara bir kez daha kahredip öfkeleniyorum. Bu öf­ ke dinmez hiç, seninle yaşar hep. Sana bakan, her ne kadar dingin bir insan görse de, içindeki öfke fırtınasını göremez seni tanımazsa. Bunu ancak BİZ biliriz. Gözlerimizden okunur öfkemizin gücü. Bir gün o pankartın ucunda mutlaka olacağım diyorum ve hayallerini kuruyorum. Köhne duvarların ardından çıkıp doğruca karışıyorum bizimkile­ rin arasına. Ve işte o gün geldi.

Haftalar öncesinden başladı heyecanımız. Ve her zaman olduğu gibi kararlıyız 1 Ma­ yıs alanına girmeye. Hasımlar yasak olmadığını Taksim Meydam’na izin verdiklerini açıklıyorlar ama biliyoruz ki Taksim’i onlar vermedi bize. Sokak sokak kazandık Taksim’i. Bu kazan imimizin za­ ferimizin coşkusuyla hazırla­ nıyoruz 1 Mayıs’a. Son gece gözümüze uyku girmiyor. Sabah erkenden Şişli’de bu­ luşuyoruz kortejimizde. Kim­ ler yok ki... En önde Mahir, Dayı, kavgaya ömrünü ver­ miş kahramanlarımız, tutsaklarımız. Anadolu’nun dört bir yanın­ dan gelen emekçi halkımız, onurumuz TAYAD’lılarımız çocukla­ rımız, gençlerimiz, umutlarımız... Herkesin gözleri ışıl ışıl, kalp atışları duyuluyor herkesin. 1 Ma­ yıs Marşfnın temposuyla coşku akıyor kortejimizden. Büyük bir aile olmanın gururunu yaşıyoruz bu kortejin içinde tekrar tekrar. Kalabalıktan ilerleyemiyoruz. Beş adım gidip yarım saat bekli­ yoruz. En önde kortejimizin olmazsa olmazı temsili gerillalarımız. Yaş­ lısından gencine pek çok insanımız temsili gerillaların içinde bü­ tün ihtişamıyla. Ama sadece adı temsili. Yürekler gerçek. 70 yaşındaki anadan 17 yaşındaki gencine hepsi birliğin gerçekli­ ğiyle yürüyorlar. Rap rap rap... Rap rap rap... Bu sesin gücünden okunuyor o günün hasreti. Ülkemin sokaklarında halkın askerleri dolaşacak, buna inanıyoruz. Bugünler o gelecek günlerin habercisi bize. Fahrettin amca’nın, Bedriye ana’nın ayak sesleri muştuluyor bize o günü. Ne mutlu bize, böyle yiğit analarımız, babalarımız, kardeşlerimiz var.


Ama bizimkiler gelecekler... Kardeşler Hoşçakalın Kardeşler Kavga sonuna kadar Duyuyorum nal seslerini Geliyor bizimkiler” İşte geldik Tanya. Nal sesle­ riyle değil ama rap raplarla geldik, duyuyor musun? Geldik Mehmet Akif Dalcı. Binlerce Mehmet olup geldik. Geldik kömür karası gözlü Selma’m. Geldik alevden kanatlarınla gördün mü?

İlerliyoruz rap raplarımızla Taksim Meydanı’na doğru... “Taksim 1 Mayıs alanıdır!” Bugün onu bir kez daha göstereceğiz. Kızıl sancaklarımız, fla­ malarımızla o meydanı kızıl bir deniz haline getireceğiz. Akıyor şimdi o kızıl nehir denize doğru... Çevredekiler, “Adalet” diyerek bakıyor rap rap yürüyen Fahret­ tin amca’ya, Bedriye ana’ya, al sancaklılara... Bir adım dahi geride kalmak istemiyorlar onlardan. Sancaklılar­ la yan yana yürüyorlar. Adaletten ayrılmak istemeyenlerin bir duruşları var, adalet için yürüyenlere alkış tutanların. Anıta yaklaştıkça hızlanıyor ayaklarımız. Sabırsızlanıyoruz oraya ulaşmak için. Evet artık görüyoruz o meydanı...

Dünyanın tüm emekçileriyle rap rap geliyoruz. Sosyaliz­ min sembolü kızıl bayraklarımızla geliyoruz. Tanya duyuyorsun rap rap seslerimizi değil mi? Bak tüm Sov­ yet işçileri, kolhozlular bizimle. Küba’dan, Moskova’dan, Vietnam’dan, Çin’den, Yunanis­ tan’dan aktık meydanlara. Gün kavga günüdür diye birleştik tüm dünya emekçileri. Umut taşıyan, sosyalizm için çarpan yü­ reklerimizle kavga meydanındayız hep birlikte. Mehmet Akif Dalcı’nın elindeki taşı almaya, taş atan elleri ço­ ğaltmaya geldik. Selma’nın feda ateşini büyütmeye geldik. Geldik, biliyoruz bu meydan bizim. Görüyoruz ayak izlerinizi, duyuyoruz seslerinizi.

Bekle bizi geliyoruz, birazdan oradayız diyoruz. Ayaklarımız kendiliğinden koşuyor adeta. Rap rap rap... Rap rap rap...

Sesimiz sesinize karışsın istiyoruz. Geldik, geleceğiz. Ve yine geleceğiz.

Ve işte geldik. Kavuştuk 33 yıllık hasretimize. O an aklımdan Rus partizan Tanya’nın şu sözleri geçiyor:

Bekle bizi geliyoruz. □

Biz iki yüz milyonuz İki yüz milyon asılır mı? Gidebilirim ben

M A Y I S 201 1 I T AVI R | 23


deneme deneme —

sana bir sarılabilir miyim? gülay efendioğlu

Bakırköy'ün “Bağımsızlık Meydanı” insan denizi. Seni gör­ düm içlerinde ışıklı bir damla. Kızıl gelinlik giydirdiğimiz vata­ nımın elindeki kırmızı bir gül. Ve Edip ustanın tarif ettiğinden bile daha amansız gül kokuyordun. Heyecanla dalgalanıyor­ du kara gözlerinde umudumun yarını. Ve O, on binlerle bera­ ber bir adım öne atıldık Taksim'e doğru. Seninle hiç yorulma­ dan, saatlerce birlikte yürümeyi nasıl da özlemişim. Seninle attığım her voltada duvarlar açılıverirlerdi önümüzde... Yine öyle yol alıyoruz... Bilirim bizim kırmızının divanesisin. Şimdi seninle kızıl bayrak­ ların gölgesinde soluklanıyoruz. Bir savaşçı edasıyla değil. Bir savaşçı olarak izliyorsun kızıl birliklerimizin geçişini. Kavlimizdi zaten, böyle girecektik Taksim'e. Ama kurşun yağmurları altında, ama karanfil boranlarında. Şimdi her adım özgürlük bu yolda yoldaş. Tedariğimiz umutlu şarkılarımız öyle değil mi? Bakırköy'ün “Bağımsızlık Meydanından iyice doldurmuşsundur sırt çan­ tana. O zaman orada öyle ışıklı bir damlayken, yine öyle hafif yandan ve de incecik gülümsedin ya. Esmer yüzünde hare­ lenen sevdayı paylaştırdım herkese. Öyle gıdım gıdım değil. Kana kana herkese, özgür vatan hasretiyle çarpan yüreklere. Böylesi zamanlarda hapiste olamayız bilirsin. Hatta bunu en iyi sen bilirsin. Nerede görsen kızıl bir bayrağın dalgalandığı­ nı, düşlerini salarsın koynuna... Gencecik bir kız gördüm, yet­ mişinde bir teyze; ya Bakırköy'de, ya Taksim'de ya da her yerde senin gibi gülüyorlardı kızıl bayrakların gölgesinde. Düşleri bir olanların, gülüşleri de bir oluyor demek.

24 I T A V I R I M A Y I S 2011


2009'un 1 Mayıs günüydü anımsarsın, bizden ayrı bizimleydin. Kalemi eline alıp, hastalığı yere çalıp coşkuyla çıkıp gelmiştin; “Televizyonda, kızıl sancakların geçişini izlerken, heyecandan ne yapacağımı bilemedim, siz yoktunuz ya, yanımda en yakın durana ‘Sana bir sarılabilir miyim?’ dedim. Sarıldım da. Şaşır­ dı tabi. Ama ben siz diye sarıldım iyi oldu...” Senin bu satırlarını okurken, kucaklaşmıştık birbirimizle senin­ le kucaklaşır gibi. Bu sevgi, bu hasret, bu coşku bize has ka­ ra gözlü, gözü kara yoldaşım. Şimdi sarılıyoruz birbirimize sım­ sıkı yumruk gibi. 17'sinden Nisan'ın, Mayıs'ın 1'ine beraber yürüyoruz sıkılı yumruklarımızla... Senin zafer işaretinle yürüdüğün yol burası biliyorsun. O za­ man da böyle gülüyordun ışıl ışıl. Seni çekip zulmün elinden alan eller, şimdi karanfil bereketinde çoğalıyorlar. Yeni ve bü­ yük zaferler için ant içiyorlar. Ve yine seninle, sizinle yola çıkıyoruz, Taksim'e doğru akıyo­ ruz. Bak işte Mehmet, önümüz sıra civan mert ve yine yüreği avucunda. Ve nasıl çoğalıyorlar bak önümüz sıra, ardımız sıra, yanımız sıra... Ardımız sıra kalan yıla... yola bakıyorum da hayır asla sensiz değilim. “Bu zaman bu yol sensiz” diyemem. Bu yollar boyun­ ca bu zaman içerisinde dalgalanıyor ise böyle kızıl sancakları­ mız, öyleyse bu zaman hiç sensiz olur mu? Sen zaten kırmızı­ lar içinde hep omuz başımda, omuz başımızdasın. Bunun için­ dir ki bütün bir yılı anlatmayacağım sana. Bu yılın her günü “Güler'le, Gülerce” diye başlar ve öylece devreder diğer güne. Günler ucu ucuna hasret senin kara gününe. Gözlerinden öpen güz, işaret parmağına nişanlı tetik ve işte vurduğun karanlıktan yarılıp akan aydınlık... Bu ışık selinin kar­ şısında zulmün durması ne mümkün? "... Ve benim bir yanım ki ferhatsa / Bir yanım dağdır / Hasret, külünü vurduğum yer­ dir...” Senin dilinde, senin yüreğinde böyle söylüyor ozan. Vur külüngü yarılsın karanlık, delinsin dağlar, bitsin hasret. Yürek­ ten gülerek büyüsün karanfil adlı çocuklar. Ve elinde külüngün, Taksim'deydin Mehmet'le beraber. Yine öyleydin içinde fırtınalar koparken yüzün sütliman, en önde ye­ rini almıştın. “Bakarsın saldırı olur arkada durmayalım” demek­ ten hiç vazgeçmedin. Hep öyle... Aralık'ın o en karanlık seher vaktinde, nasıl dikildiysen en önde zulmün karşısına... Ve na­ sıl konuştuysan Sibelce: “Siz bizim teslim olduğumuzu nerede gördünüz?” diye. Şimdi de Gülerce konuşuyor en önde dövü­ şenlerimiz. Sözlerin/sözleriniz yüreğinizle bir olup kırmızı bir bayrak gibi elden ele dolaşıyor. Bu bir bayrak yarışı, bir zafer koşusu. Direnişler boyu kızıllaşan bayraklarımızla, yürüyoruz beraber ellerimde sevginin sıcaklığı, dokunduğum herkes sen. Der­ sim'in kara kızı. “Eli tüfengli” yürüyor sevdalı “gece saç­

lı kız” Şimdi sen, mevzilenircesine uzandığın sıcak topraktan, yine kısarak gözlerini “Dersim'de doğan güneş”i izliyorsun. Senin yüreğin zaten hep oraya dönük oldu. O ışık hep gözle­ rinde saklı. Hani demiştin ya: “Armutlu da Dersim'e benzi­ yor”... “Nasıl?” diye sormadım, yanıtı belliydi. Umutlu her diya­ rımız birbirine benzer. Behiyemiz Armutlu'dan yol almıştı ya Dersim'in doruklarına ve sen yıllar sonra onun diyarında yürek­ ten söylerken, “Şu Dersim'in dağları vay lele vay...” diye bir yol oldu doruklardan Armutlu'ya. Behiyeler tutup ellerinden götür­ düler seni hasretine. Onun içindir ki şimdi “Güler Dersim’i gö­ remedi çıkınca” demiyorum. Gördün biliyorum. Karanfil yolcu­ luklarına sızma yapan kır çiçeğiydin sen. Ve sonra o yürüyüş kolunda asıl yerini alacağını bilerek daha o günden kol kola girmiştin karanfillerle. Sen şimdi Bakırköy'de... Dersim'de... Taksim'de... umudun boy verdiği her yerdesin. Bir bakıyorum yine o içime işleyen sesinle türkülerimizi söylüyorsun, bir bakıyorum yine doruklar­ da mevzidesin ve yine öyle gözü kara ve bir bakıyorum Tak­ sim'desin kırmızı sancakların umutlu gülüşlerinde. Mayıs'ın öyle güzel bir şafağında sen ömrünü kavgaya sundu­ ğunda; Güler ömrünü ömrümüze kattık ve sensiz kalmamaya ant içtik. Ayrılık yok bizde. Ah bir de hasret böyle hoyrat olma­ sa. Bilirsin çok sevince insan yan yanayken bile hasretlik çe­ ker. Hasretim sana... Bir yudum Munzur suyunu “Ab-ı hayat” diye yudum yudum iç­ tin ve vurduk kendimizi voltaya. Duvarlar diz çöktüler önünde, kıvrılıverip aktın üzerlerinden. Sıkılı yumruğunun içine saklı yıldızın ışığı sızıyor yolumuza. Bir­ likte sıkıyoruz yumruklarımızı. Yine şiirler okudun 1 Mayıs sa­ bahından her 1 Mayıs'ta olduğu gibi. O şiirler yol oldular, sa­ na geldim. Sana geldik. Haydi kalk gidelim yollar bizi bekliyor yoldaşım... “Buradan biri daha geçti Belki de savaşçıydı Sırtında çantası, omzunda tüfeği Buralardan bir akşam üstü geçti Belli savaşçıydı Akşam karanlığı çökmüştü çoktan Saatler eski gazeteler gibi Yere sessizce serilmişti Buradan biri daha geçti Biraz dinlendi şu ağacın altında Bana bir cigara verdi Dedi ki - Güneşte gerçeği sağmaya gittiler Ben burada onları bekliyorum İçinde yangın yeri gibi bir sevinç İçinde denizler kadar özlem Buradan bir savaçşı daha geçti Sana selam söyledi.” □

M A Y I S 201 1 I T A V I R I 25


mektup mektup

merhaba sevgili özgür tutsaklar... ruhan mavruk

Sizin özleminiz güğüm güğüm yüreğimde. Hiçbir şey yerinizi tutmuyor desem inanır mısınız? Sevmek böyle bir şey olmalı. Tavır’da yayınlanan “Yol Hikayeleri” isimli şiirimi beğendiğinize sevindim. Ama bana kalırsa, bir o kadar daha emek vermem gerekir o şiire. Şiir sonsuz bir arayış. Özde ve biçimde güzellik arayışı hiç bitmemeli, hep oturup keşke bir daha yazsaydım demeliyiz. Ne yazık ki zamanımız az. Şükür ki, yaşamın savaşıyla şiirin sava­ şı iç içe gidiyor. Bu, sorularınızdan birinin de cevabı aslında. Az sonra açımlayacağım... Nasıl olduğuma gelince, benim meşhuur(l) bir sözüm var: “Sizi gördüm daha iyi oldum!” Duyarlı insanlar tutuklanıyor, öldürü­ lüyor. Bu kadar toplumsal şiddet ve yabancılaşmaya dayana­ mayan sanatçı dostlarımın büyük bir kısmı öldü. Dikkat edin, bu şaka değil, biz Hitler dönemi gibi bir dönemi yaşıyoruz. Onun krematoryumları şimdi emperyalistlerin tecrit hücreleri... Duyarlı sanatçılar niye ölüp duruyor derseniz, onlar da dışarıda­ ki tecritin baskısına dayanamıyorlar. Bana gelince, çocuklarım işine gücüne dalıp evden ayrıldı. Eşimle “Edi ile Büdü” gibi kaldık öyle. Komşularım, çocukluk arkadaşlarım bile yaşam biçimimden korkup uzaklaştı. Sorun yalnızlık açıkçası. Karanfil, İdilce gibi dergilerle baharın müjdecisi üretiminiz beni çok sevindiriyor. Inkalar gibi sapasağlam çıkacağız tecritten, kimsenin kuşkusu olmasın. Bir gün bizim göklerimiz de özgür olacak, çocuklar aç kalmayacak, doğruyu yazan kalemler kırıl­ mayacak.

26 | T A V I R | M A Y I S 2011

Şimdi sorularınıza geçelim. Bitince sohbetimize devam ede­ riz. Çayları getireyim, hemen geliyorum! “Bir ülkeyi resmetmek gerekirse hapishanelere bir ayna tu­ tun, yansıyanlar onun gerçekliğidir.” diyorsunuz, aynı şekilde düşünüyorum. Ama söylediğim gibi dışarısı da hapishaneye döndü. Devrimcilerle aydınların görev ve sorumluluklarına gelince, ben bu kavramlarla ilgili tamamen farklı düşünüyorum: En başta, devrimcilerdir bir ülkenin gerçek aydını... Çünkü aydın kavramı cesaret, bilgelik, özveri ve erdem kavramlarının bir bileşkesidir. Birkaç panele katılmakla, bir imza vermekle ay­ dın olunmaz. Eksiklerimiz yok mu, çook. Ama gelişim insanın felsefesi ile ilgili. Devrimciler nitel bir sıçrama yapıp aydın kav­ ramının sınırlarına daha çok yaklaşmalı. Entelektüeller de ka­ fa ve kol emeğinin bütünlüğü içinde proleterleşmelidir. İnsan­ lığın kurtuluşu emeğin galip çıkmasında, başka bir yol yok. Onurlu aydın sayısı niye az, diyorsunuz. Onurlu olanlar zaten her koşulda insanın yanında... İki yanında koltuk değnekleriy­ le Cebeci’ye Eyüp Baş’ın mezar anmasına gelenler; yeteneği ve bilgisi ile televizyon kanallarından milyarlar kazanacakken, varoşlardaki kültür merkezlerinde tiyatro oyunları sergileyip ti­ yatro dersleri verenler; avukatlık gibi bir meslekle konformist bir yaşam sürdürme olanağı varken, bedenini ölüm orucuna yatıranlar; duvarların ardında ödünsüz bir yaşamı sürdüren “Umut Yağmuru” şairler... Onların dışında gönlü bizim yanımızda olan ama kapitalizmin yarattığı nörotik korkuyla birkaç adım uzakta duranlar da var.


Ölüm petrolsüz ve protokolsüz bir ülke Bir direnişçinin en içten şiiri...” Karanfil Dergisi’nin gün yüzüne çıkardığı Onur adlı şiirime gelince, o si­ zinle başladı: “Onur uçu­ rum susuşu / ağzı kan dolu çocuğun...” Onur sizdiniz, namluya sürül­ müş o çocuk sizdiniz. 19 Aralık katliamı öncesi Bayrampaşa Hapishane­ si’ndeki açık görüşleri ha­ tırlıyorum... Ölüm oruçları başlayacak... “N’olur öl­ meyin,” diyorum, “sizi çok seviyorum!”... “Biz korkmuyoruz Ruhan ab­ la” diyorlar, “biz hazırız!” .

Dönek damgası yememek için burjuvazinin sularına girmedi­ ğinden, eylemlere katılacak yol parası olmayan aydınlar da var. Onlar da bizim, onlara sahip çıkmamızı bekliyorlar. İnsa­ nın derinliklerini en iyi devrimciler anlar ve böyle bir çağda “ay­ rıntılar” çok önemli. Ama öyleleri de var ki sol gösterip sağ vu­ ranlar. Mesela Yılmaz Odabaşı, Oral Çalışlar, Sezen Aksu... Sorun aydın kavramını iyi tahlil edebilmekte. Bence eli kolu bağlanmış, baskı altında entelektüellerle dönekleri ayıran çizgi “iyi niyet” çizgisidir. Benim onurlu bir aydın olduğumu yazmışsınız. Teşekkür ede­ rim, hem de çok. Benim için devrimcilerin sevgisi dünyanın bütün hâzinelerine değer. Yoksa satmak ve satın alınmak o denli kolay ki! Bir imzaya bakar inanın. Keşke daha çok ömür katabilseydim onurlu eylemliliklere... Bir başka sorunuzda bir şiirle onurlu aydını yaşatmamı iste­ mişsiniz. Size belki biraz çılgınca gelecek ama ben sonuna ka­ dar gidebilmektir, diyorum.

Görüş bitiyor, ayrılmak is­ temiyorum hiç, dönüp bir daha bir daha bakıyorum gözlerine. Onlar da hiç ayrılmak istemiyorlar. Ayağa kalkmışlar gülüm­ seyerek el sallıyorlar, uçurum ağzına gerilmiş bir ipin üzerinde tek ayak üstünde, ah öylece el sallıyorlar! İyi ki bu röportaj sorularını göndermişsiniz çocuklar, bakın bir şiir yazdırdınız bana. Devrimcilerle “onur”u öyle doruklarda ya­ şadım ki, hiçbir “rant” onun yerini tutamaz. Sevgili Özgür Tutsaklar, röportajlarda bana en sık sorulan so­ ru şu: “Sanat, yaşamın ve kavganın neresindedir?” Sanat akıp giden yaşamın tam içindedir. Bu, onun üretim aşamalarının bir gerçekliğidir. Somuttan yola çıkan, soyutta biçimlenen ve tek­ rar somuta dökülen bir macerası vardır sanatın. Örneğin şair şiirin ham maddesini yani içeriğini yakalamaya çalıştığı birinci aşamada halkın dinamikleri içindedir. İkinci aşamada soyutla­ nır, yaşamın gerçekliğini estetik gerçeklik olarak yeniden üre­ tir. Üçüncü aşamada bu üretimini somutlayıp yeniden kitlelere sunar. Görüldüğü gibi yaşamı örgütlemek salt sanatçının gö­ rev ve sorumlulukları içinde bir şey değildir. Sanat yapısı gere­ ği devrimcidir. (Ha! Bu görevde yan çizmek isteyenler, işlerine geldiği gibi sanatın tanımını da çarpıtıyorlar zaten, onlar hemen taltif edilip ödüllendiriliyorlar!)

“Taşır sonsuza Hançeri nehri ve kederi

MAYIS 201 1 I T A V I R | 27


ÇÖP TOPLAYAN KADININ ELLERİ yumunca perdelerini evler ayaklarında mağaralar kederli bir yağmurla gelir deniz köpürür döver kıyılarını düşleri dökülür ellerine ilk karla vurulmuş kurumuş nehirler damar damar elleri savurur baragan’ın dikenlerini rüzgar yüzündeki çizgilerden kentin çöplüklerine Haziran’da yaşamları ve yapıtlarıyla onurlu aydın profilini tam yansıtan, aldıkları her soluğun bedelini ödemiş Nazım Hikmet, Enver Gökçe ve Orhan Kemal’i anacağınızı yazmışsınız. Bu sa­ natçıların bendeki yerini soruyorsunuz. Onlar hepimizin beslen­ diği damarlar. Sanat tarihi de haklarını vermiş zaten. Ama bu röportajların yaygınlaştırılıp Abdülkadir Bulut, Arif Damar, Ha­ şan İzzettin Dinamo gibi değerlerimizi de tanıtmanızı, hatta dünya şiir coğrafyasına açılıp, örneğin Latin ve Rus sanatçıları­ nı, toplumsal alt-üst oluş döneminin, o görkemli toplumcu liriz­ mini yaratan Macar ve Çekoslovak şairlerini de gündeme getir­ menizi diliyorum sizden. Çünkü sosyalist aydınlanma proleter aydınlardan halk kitlelerine yayılan bir süreçtir. Madem kapita­ lizm bilgiye yabancılaştırıyor insanı, tam bir sosyalist aydınlanmacılıkla karanlığın üstüne yürümeliyiz. Sevgili dostlar, TEKEL, İtfaiye, UPS, Ak Mercan, Geri Dönüşüm işçilerinin eylemliliklerinde birçok şiir düştü yüreğime. İlginçtir ki bazıları daha sabırsız oluyor. Akşam otobüslerine akın eden ki­ mi yolcular gibi diğerlerinden önce süzülüp sessizce alıyorlar yerlerini. Bunun altındaki gerçek, sanat yapıtının bazı karakterleri ile sa­ natçı bireyin daha çok özdeşleşme sağlaması sanırım. Son şii­ rim “Çöp toplayan kadının elleri”ni ilk kez sizinle paylaşmak is­ tedim. Bir akşam alacasında insanlara görünmekten utanarak, zorla çektiği arabasına atıkları dolduran yaşlı kadının şiiri:

28 | T A V I R | M A Y I S 2011

elleri uzak tarlalar haşhaş tohumları dumanı tüten yalnızlık köy yollarında elleri boynumuzun borcu nikahlandığımız bu onurlu sevda elleri meyro ana, olga benario kibritçi kızlar grevi söyleyin, söyleyin balta girmedik yüreğime son kuşlar düşmeyecek alnımızdan toledo ölmeyecek değil mi! Hepinizi sevgiyle kucaklıyor, yüreğinizden öpüyorum. Yaşa­ sın Dünya İşçi Sınıfı! Yaşasın Gelecek! □


deneme deneme

ana zeynep yayla “Sizin mücadelenizi düşünüyorum da, ANA romanı yeniden yazılmalı...” (Tutsak TAYAD’lılara gelen mektuplardan...)

için itiş kakıştan yere düşmüş ve kolu kırılmıştı. O kırık koluyla görüşünü yapıp çıktı. Biz görüş saatimizi beklerken Mesude ana görüşten kolunu tutarak çıkmıştı. Ne olduğunu sorduk. - Düştüm, galiba kırık, dedi. Ama o yine de evlatlarını düşünüyor, birazdan görüşe girecek olan bizlere oğullarına selam söylememizi tembih ediyordu. Sanki az önce oradan çıkan kendisi değilmiş gibi. - Ben iyiyim, hastaneye gideceğim, merak etmesinler hiç acım yok, diyordu. Ama kolunun şişkinliğini saklayamıyordu.

Ölüm orucu direnişçisi olmak isteyen devrimci oğulla anası ara­ sında geçen bir konuşma: - Anne, gönüllü ölüm orucuna başlıyorum, bilgin olsun. - Direnişe başlıyorsun oğlum, iyi düşündün mü? Sonuna kadar sürdüreceksen, bana hain anası dedirtmeyeceksen, başım dik yürüyeceksem yolun açık olsun oğlum.

Ben bu sözlerin sahibi olan ana ve oğlu tanırım. Ölüm orucu di­ renişçisi olan ve feda eylemi sonrası şehit düşen o oğlun adı Serdar Demirel'di. Oğlun anası da Mesude ana...Yetmiş yaşın­ daydı Ana. 2004 yılında hapishanedeki bir bayram açık görü­ şünde tanıdım Mesude anayı. Görüş yeri çok kalabalık olduğu

Evlat sevgisi kolunun acısından daha baskındı. Gözleri ışıl ışıldı. Oğlunu ve oğlunun yoldaşlarını ne kadar çok sevdiğini gözlerin­ den anladım. Yoksa o kırık kol acımaz mı? Kolu acıyordu, emindim. Ama o yüzünü bile buruşturmuyordu. O yaşta dimdik duran bir ananın, oğluna duyduğu sevgiden öte bir şeydi bu. Nasıl bir şey mi? Bitmeyen bir aşktı oğluna duyduğu... Fedakarlıktı, sabırdı. Ne kadar emek verdiğini gözlerinden anla­ yabiliyordum. Oğlu haklıydı. Oğlunun düşünceleri doğruydu. Oğluna gelecek her şey kendisine gelsin istiyordu. Oğlunun sevdasını oğlundan da çok seviyordu. O yüzden işte Mesude ana, sadece kendi oğlunu değil, onun gibi düşünen, savaşan diğer anaların oğul­ larını da seviyordu. Analar yorulmaz mı devrimci evlatlarının pe­ şinde? Beynin yorulmayınca bedenin de yorulmaz. Açlık, yaşlı­ lık, hastalık, uykusuzluk nedir düşünmezsin. Tüm bunlara galip

M A Y I S 2 0 1 1 I T A V I R | 29


yorsun, onların artık çıkmayan sesine ses olmak istiyor­ sun. "Onlar sizin için kendilerini feda ettiler. Böyle yiğit ev­ latlara sahip bir halkı kim teslim alabilir?" diye haykırmak istiyorsun. Serdar Demirel ağır yanıklarla hastaneye kaldırıldığında yi­ ne Mesude ananın yanındaydım. Serdar'a zorla müdaha­ le etmişlerdi, bilinci gidip geliyordu. Yine bilincinin gittiği bir vakit feda savaşçısı oğul ile üstünü giydirmeye çalışan ana arasında geçen konuşmaya da tanıklık ettim. - Anne, yanımdakilere süt ve bisküvi veriyorlar, bana ver­ miyorlar. “Senin ilaç alman lazım, sen ölüm orucu yaptın” diyorlar. Öyle mi?

Kezbc* bektaş

gelen bir şey vardır; görüşte evladınla geçireceğin o bir saat... İşte o bir saat her şeye değer. O bir saatte tek kaygısı olur ana­ nın: “Acaba oğlunu görebilecek midir? Bir saldırı, bir keyfilik, bir hastalık durumu var mıdır?” işte bu yüzden Mesude ana da ko­ lunun acısını hissetmiyordu. Ana oradaki bütün devrimcilerin anasıydı. Evlatlarının sevgisiyle dolup çıkmıştı görüş kabinin­ den. Serdar Demirel, 2005'te ölüm orucuna başladığında Mesude anayı daha sık gördüm, daha yakından tanıdım. Tecrite son ve­ rilmesi talebiyle oturma eyleminin sürdüğü Ankara Abdi İpekçi Parkı'ndaki elin altına gelip hem hapishanedeki devrimcilerin selamını getirir hem yanımızda otururdu. Zaman ise ilerliyor, iktidar devrimcilerin taleplerini duymazdan geliyor, diğer direnişçiler gibi Serdar'ın durumu da ağırlaşıyor­ du. İşte bu yüzden artık neredeyse her gün birlikteydik Mesu­ de anayla. Misafir ediyordum onu her Ankara’ya gelişinde. Ki­ mi akşamlar radyodan Serdar'ın sevdiği türküleri istiyorduk. “Gönlüm dağlarda” ve “Onurumsun” türkülerini isterdi Mesude ana; "Başta oğlum Serdar olmak üzere tüm devrimcilere" der­ di.

- Evet oğlum, yeme sakın. Sen ölüm orucu direnişçisisin. Sen, özgür tutsaksın. Önderinizin adı ...'tır. Feda eylemi yaptın, anladın mı? Aklında tut, unutma oğlum.

Kahraman oğul, yattığı hastanede 7 Ocak 2006'da şehit düştü. Mesude ana, bir kahraman anasıydı artık. Onurluydu, gururluydu. Adli Tıp'a da birlikte gittik Serdar'ın naaşım almak için. Kalabalık bir grup halinde, Mesude anayı büyük bir heye­ canla coşkuyla bekliyorduk Adli Tıp önünde. Çevremizde biz­ den kalabalık bir ekip vardı; emperyalizmin uşağı polisler tara­ fından kuşatılmıştık dört bir yandan. Adli Tıp binasına giden yol uzundu, bize doğru geliyordu kahraman oğlun anası. Bir kolun­ da başka bir TAYAD’lı vardı, diğer kolu ise havada, oğluna la­ yık olmanın onuruyla, zafer işareti yaparak geliyordu ve haykırı­ yordu Anadolu'nun dilinden: - Oğlum istediği gibi yaşadı, istediği gibi öldü. Düşmanlarım çatlasın. Saçıma ak doldurmuşum Kimseye dert yanmamışım Ben bir yiğit doğurmuşum Yolun açık olsun oğlum □

Görüşe gideceği günler öyle heyecanlanırdı ki, o gece uyku tut­ mazdı Ana'yı. Görüşten sonra da göz kapaklarını kapatırdı, oğ­ lu gitmesin diye gözlerinin önünden. Kimi zaman da yemek yer­ ken dalıp gider, uyarmasak elinde kaşık olduğunu unuturdu. Serdar'ın durumu gittikçe ağırlaşıyordu. Anasının gözleri önün­ de eriyordu oğul. Ana ise dimdikti her zaman. Oğlunun onurlu yolculuğunda ona nasıl yardımcı olacağını düşünüyordu. Oğlu açtı, ölüm orucundaydı ama o oğlunun yoldaşlarına man­ tılar, dolmalar yapıp yedirirdi. "Fedakarlığa başka bir örnek var mıdır?" diye düşünmüşümdür hep. 19 Aralık 2005 günü Serdar'ın feda eylemi yaptığını öğrendik. Anlatılmaz bir duyguydu. Halkı için kendini feda etmek, yakmak... Deli gibi bağırmak isti-

3 0 | T A V I R | M A Y I S 2011

şenay hanoğlu


m m

şıır — şiir

bir ağaç dalı bile kemal özer

Kapamışlar sıkı sıkı hücrenin kapısını, dışarıda kalmış dünya. Her şeyi söküp almışlar elinden, bir tek pencere bırakmışlar sana ve parmaklığın dışında bir tek dal. Belli üstüne abanacağı dört duvarın, döşemenin sonuna dek susacağı belli. Kapı kolay açılmayacak bir daha, sesini yankılamayacak tavan, kimbilir kaç gece uykusuz kalacaksın. Anlıyorsun silmek istediklerini olumlu ne varsa künyenden: Umut, yenilmemek, yaşama sevinci. Anlıyorsun o pencere orda neden, o bir tek dal neyin işkencesi. Biri, bakmak gibi fazla ışığa, direncini köreltecek senin, biri özlemini bileyecek dışarıya. Her gün biraz daha çökeceksin, düştükçe yaşamın tuzağına. Oysa bir şey var bilmedikleri neye değse elin silaha dönüşür, öyle bir kavganın içindesin ki bir ağaç dalı bile dövüşür, bir pencere bile yeter bilemeye direncini.

M A Y I S 2 0 1 1 I T A V I R | 31


izlenim izlenim —

habil'le kabil'in ülkesi suriye filiz tanya

Suriye dendiğinde eskiden uzak bir ülke gelirdi aklımıza ama şimdi her gün haber aldığımız bir dost gibi. Önce vizeleri kaldırdık el sıkıştık, sonra ticari ilişkiler vs. gelişti.

Ama Güneydoğuya gittiğinizde, Antakya’ya, Antep’e, Urfa’ya Mardin’e, Nusaybin’e vardığınızda telin öteki tarafıdır Suriye. Aramızdan bir tren geçer düdüğünü öttürerek, yolu Hi­ caz’adır. Hatta Nusaybin’den baktığınızda Suri­ yeli insanlarla selâmlaşabilirsiniz. Ba­ ğışlayın Suriyeli dedim ama oradaki in­ sanlar zaten birbirleriyle akrabalar. Ya­ ni sınırın bu tarafındakilerle, Suriye tarafındakiler. Aynı toprağın insanları hepsi, aynı dili konuşur, aynı göğün al­ tında yatarlar. Araya dikenli teller çekip topraklara mayın döşedikten sonra ai­ leleri bölüp bu tarafta kalanlara Türki­ yeli, karşı tarafta kalanlara Suriyeli de­ mişiz. iki taraf da aynı insanların topra­ ğı, Mezopotamya toprağı. Bir zaman­ lar sınırların olmadığı, mayınların olma­ dığı, başakların boy attığı topraklar, şimdilerle ayak basanı uçuruyor, ayak­ sız bırakıyor. Geçtiğimiz günlerde yaptığım yolcu­ lukta Suriye sınırı boyunca Nusaybin’e kadar gitmiştim. Her tarafımız uçsuz bucaksız verimli topraklarla kaplı. Sağ tarafımızda yolla birlikte uzayan dikenli teller, askerler, gözcü kuleleri ve ma­ yın döşeli arazi. Yol uzadıkça sınır da uzuyor; sınırın öteki tarafında tren yolu

32 I T A V I R I M A Y I S 2011


var, ta Hicaz’a (Şam) kadar gider. Ora­ dan da çöle uzanır, Medine’ye kadar gider. Bu tren yolu, ta OsmanlIdan kal­ ma. Sultan Abdülhamit, hacıların Medi­ ne’ye kadar güvenli gidebilmeleri için Hicaz ve Medine arasında tren yolu döşemiş. O zamanlar Hicaz ve Medine arası 40-50 günde alınırmış. Nusaybin’e gittiğimde Suriye’ye açılan sınır kapısının önünde durduğumda et­ raftaki çocuklar uyarmışlardı “Yasaktır, abla yasaktır” Eğer vizeniz yoksa, sınır kapısının ardı­ na bile bakmanız yasaktır gerçekten. Halbuki Nusaybin’de bir şehir ikiye bö­ lünmüş gibi. Şehrin yarısı burada, yarı­ sı karşıda. İnsanlar, şehrin Suriye’de kalan kısmına yürüyerek geçiyorlardı. Telin iki tarafındaki in­ sanlar da aynı dili konuşuyorlar, hepsi uzak-yakın akraba. Her bayram televizyonlarda görürüz bayramlaşma krizini. Sınırlar­ da biriken, birbirlerine kavuşmaya çalışan insanlar yüreğimizi burkar. Büyüklerimiz Suriye ile aramızdaki vizeyi kaldırınca teller arka­ sından gördüğüm Suriye’ye gitmek için Antep’e doğru yola çıktım. Bir grup arkadaş, Antep’te buluşup küçük bir minibüs­ le Öncüpınar sınır kapısından Suriye’ye giriş yaptık. Sınır kapı­ sından çıkış yaptığımızda bizi ilk karşılayan Beşar Esad’dı. Su­ riye kapısında kocaman bir fotoğrafı vardı, el sallıyordu. Biz ilk kez gördüğümüz için hemen önünde anı fotoğrafı çektirdik. O fotoğraftan çeşit çeşit her yerde göreceğimizi bilmiyorduk. Yolumuz Şam’a doğru, yolculuğumuz bütün gece sürecekti. Sabaha karşı bir yerde mola verdik. Hava henüz aydınlanma­ mıştı. Büyük bir caminin önünde durmuştuk. Camiden büyük bir kalabalık çıkıyordu; kadınlar ve erkekler. Rehbere sordum “Bu kadar çok insan, sabah namazını camide mi kılıyor?” Evet her gün o kadar kalabalık, sabah namazı için camiye geliyor­ muş. Sabahın ilk ışıkları günümüzü aydınlattığında, uçsuz bucaksız, sarı toprak rengi bir çöl gibi bir düzlükte yol aldığımızı gördüm. Çöl bu muydu? Tam çöl sayılmazmış geçtiğimiz yerler. Ufak tefek bitki örtüsü var, Suriye çölleri doğuda imiş. Ve ülkenin üçte ikisi bu çöllerle kaplıymış. Ben doğruca Şam’a gittiğimizi sanıyordum ama ilk durağımız Malula imiş. Malula... Denizden yaklaşık olarak 1500 metre yüksekliğinde, Başkent Şam’ın kuzey doğusunda 56 km uzaklıkta Kalemun dağlarının kayalıklarında müthiş ve büyülü bir şekilde oyulmuş efsane şehir... Malula, Hıristiyanlar için çok önemli bir merkez. Bu efsane şehrin insanları, dünyanın en eski dillerinden sayılan

Arami diliyle, yani Hz. Isa’nın diliyle konuşuyorlar. Arami dili, Ortadoğu’daki hakimiyetini MÖ 1. yüzyıldan MS 7. yüzyıla ka­ dar sürdürmüş. Bu dili günümüzde dünyada Malulalılardan başka kimse konuşmuyormuş. Burası hala Hz. İsa’nın dilini konuşan bir yermiş. Yani unutulan bir dilin konuşulduğu yer. Malula’ya vardığımızda şaşıp kaldım. Her yer sapsarı, kaya ve boş toprak. Burada yaşayan insanlar ne yer ne içer diye dü­ şünmekten alamıyorum kendimi. Ama daha da şaşırtıcı olan­ sa, her yerin turist otobüsleriyle dolu olması... Biz küçük mini­ büsümüzü park edecek yer bulamıyoruz. “Bayram falan mı?” diye soruyorum, “yok burası her zaman böyle” diyor rehberimiz. Hıristiyanlar, Isa’nın konuştuğu dilde dua edebilmek için buraya akın ediyorlarmış meğer. Dünyanın dört bir yanından gelmiş insanlar var. Kiliseye girmekte zorluk çekiyoruz, o kadar kalabalık ki. İçeride bir kız dua okuyor. Bi­ risi de İngilizceye çeviriyor. Bu dilin yazısı yokmuş, yalnızca ko­ nuşulan bir dil olarak kalmış günümüze. Etrafta birkaç köy da­ ha varmış bu dili konuşabilen. Duaların okunduğu kiliseden dı­ şarı zor atıyoruz kendimizi. Biraz etrafı dolaşmaya çıktığımızda kayalığın tepesinde büyük bir Isa heykeli görüyoruz. Ve altın­ da yarısı kayalığa oyulmuş bir manastır. Burası Hıristiyanların yaşadığı küçük bir kasaba. Suriye’de ilk gördüğüm yerin sabah namazında dolup taşan bir cami ve birkaç saat sonrasında gördüğüm yerin de bir Hıristiyan kasa­ bası olması beni biraz şaşırttı. Çünkü sınırdan içeri girerken bi­ le, “Bu ülkede kadınlar kapanmak zorunda mı?” diye sormuş­ tuk rehbere. Bu ülke bizi daha çok şaşırtacaktı. Bundan sonraki ilk durağımız Şam. Şam iyi sulanan yer anla­ mına geliyormuş. Zamanında buralar akarsular arasında be­ yaz suların fışkırdığı bir yermiş. Şam dünya tarihi boyunca, hiç aralıksız en uzun süre kullanılan şehir olarak anılıyormuş. Tari-

M A Y I S 2011 | T A V I R | 33


Keşmekeş trafikte, eski model araba­ lar... Hatta Iran üretimi arabalar. Her şey bize nostaljiyi yaşatıyor. Burada her yerde Osmanlı eserlerini görmek mümkün; çarşılar, camiler, türbeler, çeşmeler... hatta son Os­ manlI Padişahı Vahdettin’in mezarı bi­ le burada. Sürgünde öldüğünde Tür­ kiye’ye kabul edilmeyen son padişa­ hın cenazesi burada toprağa verilmiş.

hin bütün izlerini orada görmek mümkün mü acaba? Nasıl bir yerle karşılaşacağımı çok merak ederek girdim Şam şehrine. Birinci Paylaşım Savaşı’nın sonunda, Fransız hakimiyeti altına girdiğinde çok tahrip edilip yağmalanmış. Şam şehri de barbar­ ların istilasından bolca nasibini almış. Yol boyunca rehberimiz bir yandan da bize ülke hakkında bilgi­ ler veriyor. Ülkeye ilk yerleşenler Hz. Nuh’un oğlu Şam’dan tü­ reyen ve Sami dilini konuşan Samilermiş. Suriyeliler; Arabistan, Asya ve Avrupa’dan göç etmiş insanların karışımından meyda­ na gelmişler. Çoğunluğu, Sami soyundan gelen Araplar oluş­ tursa da; ülkede Kürtler, Ermeniler, Türkler, Çerkesler ve Asuriler de yaşamaktaymış. Nüfusun % 15 civarı Hıristiyanlardan oluşuyor. Bunlar; Katolikler, Ortodokslar, Süryaniler, Monofistler, Protestanlar, Ermeniler, Keldaniler ve Nasturilermiş. Müslümanların büyük bir bölümü Sünni imiş. Ayrıca Nusayriler (Arap Alevileri), Ismaililer ve Dürziler de vardır. Çok az sayıda Yezidi, Rafizi ve Şii mevcutmuş. Müslüman nüfusun yaklaşık % 11 ’ini Nusayriler oluşturuyormuş. Ülkelerinin Hafız Esad döneminde “komünizm’le yönetildiğini, şimdi oğul Beşar Esad’la birlikte “demokratikleştiklerini” söylü­ yor. Biraz şaşkınlıkla dinliyorum ama kavramlar arası kargaşa olduğunu düşünüyorum. Oğul Esad sağlığı, eğitimi parasız yapmış. Herkes hastanelerden ücretsiz faydalanıyormuş. “Şim­ di siz bile gitseniz, hiç para alınmaz” diyor. Rehberimiz Türkçe, İngilizce, Fransızca biliyor. Şaşırtıcı olan Türkçeyi aksanlı ko­ nuşmuyor; İstanbul Türkçesi dediğimiz tarzda, düzgün bir dik­ siyonla konuşuyor. Türkiye’ye sık sık geliyormuş, Antep’te ak­ rabaları varmış. Biz de bu yüzden Suriyelilerle pek yabancılık çekmiyoruz. Şam’a geldiğimizde kendimizi bir filmde oynuyormuş gibi his­ settik. ’50’li-’60’lı yıllara ait bir şehirde film çekiyor gibiydik.

34 | T A V I R | M A Y I S 2011

Şam sokaklarında dolaşırken hem çok yabancıyız, hem de değiliz. İstanbul Eminönü’ndeki Tahtakale’nin ara so­ kaklarında dolaşıyormuşuz hissine de kapılıyoruz bazen. Eski Şam’dan çıktı­ ğımızda karşımıza büyük apartmanlar çıkıyor, Bize bir şeyleri çağrıştırıyor derken rehberimiz açıklıyor: “Komünizm” zamanında eski Sovyetler Birliği ile aramız çok iyi idi, o zamanlar buraya oradan mühendis ve mimarlar geti­ rilmiş. Bu binaların hepsini onlar yapmış”. Bu mahalleler bize eski doğu bloğu ülkelerini hatırlatmıştı ama bir Arap ülkesindeydik. Şam’da Osmanlı izlerine rastladığımız kadar Sovyet izlerine de rastladık anlayacağınız. Rehberimiz bizi Şam’ın en büyük çarşısı olan Hamidiye Çarşısı’na götürüyor. Osmanlı zamanından kalma, bizim Kapalıçarşı’ya benzer çok büyük bir çarşı. Bitiminde Emeviye Ca­ misi var. Bu cami Emeviler zamanında yapılan en büyük ca­ mi. Bu caminin yerinde daha önceden Roma döneminden kalma büyük bir Jüpiter tapınağı varmış. Daha sonra Hıristi­ yanlık döneminde bu tapınağın yerine Bizans bazilikası (Hıris­ tiyanlığın ilk dönemlerinde görülen dikdörtgen biçiminde kili­ se) yapılmış. Şam Müslümanlar tarafından fethedilince şehrin bir kısmı ba­ rışarak, bir kısmı kılıçla fethedildiği için (M.S. 635), bazilikanın doğu kısmı müslümanlarca fetih hakkı olarak cami, batı kısmı da barış sebebi olarak Hıristiyanlar tarafından kilise olarak kullanılmaya başlanmış. Şam şehrine doğu tarafından barış yoluyla giren Müslüman komutan Ubeydullah bin Cerrah; şehrin batı tarafından kılıçla harp ederek giren ise Halid bin Velid'dir. Emevi halifelerinden Velid bin Abdülmelik (M.S. 705-715), bu bazilikanın yerine yeni bir cami yaptırmak istemiş. Yapılacak yeni caminin bilinen bütün camilerden daha büyük, Hıristiyan kiliselerinden daha görkemli olmasını istiyormuş. Ama bunun için bitişikteki kiliseyi almak lazım gelmiş. Bunun için Hıristiyanları ikna etmesi biraz zor olmuş. O zamanın pa­


rası ile çok büyük bir paraya bitişikteki kiliseyi de alarak yeni camiyi M.S. 705-715 yılları arasında inşa ettirmiş. Hatta Hâzi­ neden o kadar büyük bir para çıkmış ki, halkın buna tepki gös­ terdiği de söylenirmiş. Hz. Ali’nin Kerbela’da öldürülen ailesinden hayatta kalan kızı Hz. Zeynep de Şam’da yaşamış ve burada hayata veda etmiş. Burada da Zeynep’in makamı denilen bir cami var. Oraya git­ tiğimizde kapısında bekleyen bir sürü insan gördük. Yalnızca Araplar değil Uzakdoğulu ve Afrikalı Şiiler bile vardı. İçeri girdi­ ğimizde kadınların çığlığı yeri göğü inletiyordu. Yüzlerini göre­ mediğimiz diğer taraftaki erkekler kendilerini dövüyordu. Hep­ si, Zeynep’in acısını yaşıyordu sanki. Şam’da en çok merak ettiğim yerlerden biri de Hicaz Tren İs­ tasyonu idi. İstasyon hala tüm görkemiyle ayakta. Şimdi kültür merkezi, kitap satış yeri olarak kullanılıyor. Önünden trenler geçmiyor artık. Şimdilerde yetim kalmış bir istasyon. Kaysun Tepesi; burası çölün ortasında bir dağ gibi. Şam’ın bekçisi sanki, onun gözcüsü. Kabil’in Habil’i öldürdüğü yer. Yani ilk kan burada dökülmüş. Sonra Kabil kardeşini tepenin eteklerinde bir yere gömmüş. Kardeşin kardeşe düşmanlığı ilk burada başlamış. Bizse kıvrılan yollardan çıktığımız bu tepenin ne kadar güzel olduğunu düşünüyoruz. Burası şimdi Şam hal­ kının nefes aldığı bir yer. Yazın sıcak akşamlarında buraya ge­ lip serinliyorlar, Şam şehrini tepeden izliyorlar. Bense düşünüyorum, ilk kan buradan akmış. Buradan akmış, önce Ortadoğu topraklarını, sonra tüm dünya topraklarını su­ lamış da sulamış. Suriye yine kan ırmaklarının ortasında. Bir tarafında Amerika’nın açtığı oluklardan akan Irak kanı, bir ta­ rafta Filistin’den akan kan nehirleri. Suriye bunların ortasında kalmış, ne yapsa bilmez durumda sanki. Habil’le Kabil’den beri kurumaz kan nehirleri. Filistin topraklarının işgal edilmesinden sonra birçok Filistinli Suriye’ye gelmiş. Suriye’de Filistinli mültecile­ rin yaşadığı yirmi bir tane kamp bulunuyor. Bunlar­ dan bir tanesi de Şam’da bulunan Yermük Kampı. Yermük Kampı’nda yalnız­ ca Filistin’den değil, Golan Tepeleri’nden gelen göç­ menler de var. Bir zamanlar Suriye sınırları içerisinde olan Golan Tepeleri İsra­ il tarafından işgal edilince, birçok kişi topraklarını terk

etmek zorunda kalmış. Golan Tepeleri verimli toprakların, su kaynaklarının bol olduğu bir bölge. Kavga da su yüzünden çıkıyor. Suriye ile anlaşama­ yan İsrail, Golan Tepeleri’ni işgal ediyor. Bugün hala bu sorun çözülmüş değil. Şam’da Yermük Kampı’na girdiğimizde kendimizi bir mülteci kampında değil de, daha çok bir arka mahallede gibi hisset­ tik. Yüksek apartmanların dar sokakların olduğu bir arka ma­ halle görüntüsü vardı. Burası en büyük kamplardan birisi. Bu­ raya Filistin’den gelen mültecilerin çoğu, Filistin’de iken ticaret yapan, varlıklı insanlarmış. Filistin’de sürdürdükleri hayata bu­ rada da devam etmeye çalışmışlar, yeniden ticaret yapmışlar. Bu kampın diğer bir özelliği, Filistin halk direnişinin en önem­ li liderlerinin burada yaşamaları. Suriye, seçme ve seçilme hakkı dışında tüm vatandaşlık hak­ larını vermiş Filistinli mültecilere. Hayatları ne kadar da normal olarak devam etse de, hepsinin istediği tek şey var: “Filistin’e dönmek”. Hepsi gece olduğunda rüyalarında Filistin’i görüyor. Bugünlerde Şam sokakları isyanlara sahne oluyor. Yine kan akıyor, oluk oluk kan akıyor. Beşar Esad, isyancıların gözünün yaşına bakmıyor. Şam’da rehberimize “Ülkenizin çoğunluğu Sünni, ve siz bir Nusayri (Arap Alevi) lider tarafından yönetili­ yorsunuz. Bu kadar insan buna nasıl razı geliyor, sorun çıkmı­ yor mu?” diye sorduğumda, biraz imalı “Biz Esad’ı çok sevi­ yoruz, o Nusayri ya da Hıristiyan fark etmez, bizde böyle şey­ ler sorun olmaz, böyle şeyler sizin ülkenizde sorun olur” diye cevap vermişti. Böyle bir soru sorduğum için biraz utanmış­ tım. imrenmiştim de Suriyelilere, birbirlerine ne kadar bağlılar diye.


çadırlarında “Arak” (arap rakısı) bile içtik. Birçok Arap ülkesine göre daha istikrar­ lı görünüyordu. Ancak diğer Arap ülkele­ rinde yönetimlerin Sünni liderlerin elinde bulunmasının aksine Suriye’de yönetim bir Nusayri liderin elindeydi. Ülkedeki is­ yanlara Hıristiyanların destek vermedikle­ ri söyleniyor. Bazıları da “Amerika Suri­ ye’ye girmek için fırsat kolluyor” diyor. Aklım çöllere gidiyor, ArabistanlI Lavvrence’a... OsmanlInın son dönemlerinde Arap halklarını isyan ateşiyle yakıp, batı­ nın mandası olarak kazığa oturtan Lawrence’ı hatırlıyorum. Gerçi onu hala bir kahraman olarak gören Araplar da var ama sonuca bakmak lazım. Arap halkla­ rı sömürgesi oldukları batılı devletlerden kurtulabilmek için uzun mücadeleler ver­ diler. Filistin’in başına gelenler ise ma­ lum. Peki şimdi ne olacak bu Arap halklarının hali? Baskıcı rejimlere, diktatörlere boyun mu eğecekler? Yoksa başkaldırırken başka bir tuzağın içine mi düşecekler?

Sokaklarda, resmi dairelerde, otellerde, hatta araba camların­ da bile gördüğüm Esad fotoğraflarını daha sonradan tanıdığım bir Suriyeliye sormuştum; “Sokakları, resmi daireleri anlıyorum da, insanlar arabalarının camlarına bile Esad’ın fotoğraflarını asmışlardı. Arabalarının camlarına asmak zorunda değiller, gerçekten bu kadar çok mu seviliyor?” diye. O da bana gü­ lümseyerek cevap vermişti, “Çoğu gösteriş ve yaranma duy­ gusundan” demişti. Değişik dönemlerde üç kez gitme şansım oldu Suriye’ye. Her seferinde çok iyi izlenimlerle ayrıldım. Bugün 40 yıllık sıkıyönetim kalktı deniliyor. Demek ki sıkıyöne­ tim zamanı da gitmiştim ama hiç yollarda veya başka bir yer­ de asker ya da polis kontrolüyle karşılaşmamıştım. Hatta Şam’da Hıristiyan mahallesinde dolaşırken ne kadar rahat ol­ duklarını düşündüm. Sokaklarda köşe başlarında dışarıda Kü­ çük Meryem heykelleri vardı, küçük dua köşeleri gibi. Sanat galerileri vardı. Kapalı çarşaflı kadınlar ve oldukça rahat giyin­ miş kadınlar bir aradaydılar. İlk başta nasıl kıyafet giysek diye endişe etmiştik ama sonradan İstanbul’dan daha rahat bir şe­ hir olduğunu gördüm. Kimse kimseyle ilgilenmiyordu. Bedevi

36 | T A V I R | M A Y I S 2011

Arabesk filmini hatırlar mısınız? Babasının zorla evlendirdiği adamdan kaçıp kurtul­ mak isteyen gelin, yoldan geçen bir ara­ bayı durdurur yardım ister. Onu arabaya alanlar ise geline yolda tecavüz ederler. Nereden mi aklıma geldi bu film, hiç... öylesine aklıma geldi işte. Özgürlük herkesin hakkı. Ekmek, su, hava nasıl her insanın en doğal hakkıysa özgürlük de işte öyle. Hak olmaktan öte, bir ih­ tiyaçtır özgürlük. Mutlak karşılanması gereken bir ihtiyaç... Yokluğuna ne kadar dayanılır, işte Arap halklarının dayandığı kadar... Bu isyanlar ki özgürleştirsin halkları. Fırsatçı, aç göz­ lü akbabaları unutmayalım, onlar ki her zaman özgürlüğün düşmanıdır. Midenize girmiş ekmeği, düşünüze girmiş özgür­ lüğü çalarlar. Ekmeğimizi ve özgürlüğümüzü korumak için örgütlü ve bilinçli hareket etmek gerek. Ama nasıl olacak? Kardeşin kardeşe düşman olduğu toprakların kaderi değişme­ yecek mi? Kardeşler hep düşman mı kalacak? Kabil’in akıttığı kan kurumalı artık. Birileri bu kadere isyan etsin, isyan edenler bu kaderi değiştirsin. Bu kaderi halkların isyanı değiştiremez­ se, hiç kimse değiştiremez. □


makale makale

kralın soytarısı ve sakızın hikayesi mehmet esatoğlu

“Olay özetle şöyle gelişiyor: Başbakanın kızı Devlet Tiyatrosu’nda oyun seyretmeye gidiyor. Oyun sırasında bir yandan da sakız çiğniyor. Oyunda seyirciyle diyaloğu olan bir oyuncu, başbakanın kızına sakızını işaret eden bir hareket yapınca o da salonu terk ediyor. Bu terk etme eyleminin ardından, oyunda izleyici olarak bulunan yüz elli polis okulu öğrencisi de ‘artislik yapmayın lan’ diye bağırarak oyunu yarıda bırakıp çıkıyorlar. İzleyicilerin diğer bir kısmı ise bu tutumu alkışlarla protesto ediyorlar.

Başbakanın kızı, yaşadığı bu olayı internette yazınca birden ortalık karışıyor. Kültür Bakanı’ndan en alt düzeyde yöneticiye herkes koltuğu elden gidecek korkusuyla harekete geçiyor.”

MAYIS 2011 | T A V I R | 37


kral ve soytarısı ilişkisini anımsattı. Kültür Bakam’ndan kültür alanı yöneticileri­ ne, oyunculara kadar bir dolu kişinin tepki gösterdiği, görüş belirttiği; bir yandan aba altından sopaların gösterildiği, öte yandan koltuğundan olma korkusuyla bir dolu kişi­ nin de tir tir titrediği olay, her yanıyla devle­ tin resmi çatılarının altındaki sanatın “ucu­ be” durumunu ortaya koyuyordu. Olay özetle şöyle gelişiyor: Başbakanın kı­ zı, Devlet Tiyatrosu’nda oyun seyretmeye gidiyor. Oyun sırasında bir yandan da sa­ kız çiğniyor. Oyunda seyirciyle diyaloğu olan bir oyuncu, başbakanın kızına sakızını işaret eden bir hareket yapınca o da salo­ nu terk ediyor. Bu terk etme eyleminin ar­ dından, oyunda izleyici olarak bulunan yüz elli polis okulu öğrencisi de “artislik yap­ mayın lan” diye bağırarak oyunu yarıda bı­ rakıp çıkıyorlar. İzleyicilerin diğer bir kısmı ise bu tutumu alkışlarla protesto ediyorlar.

Kral ve soytarısı öyküsü iktidar ve insan ilişkisinin var olduğu günden beri anlatılır. Gücü elinde tutan kişinin emrinde sopa­ lı muhafızlar, hazinedarlar, akıl hocaları olduğu gibi, bir de onu eğlendirecek soytarı vardır. Kralın emrinde, herkes korku içinde, “boynu kıldan ince” işini yapmaya çalışırken, durumu zor olanlardan biri de soytarıdır. Kralın hoşuna gitmeyecek bir söz ya da jest onun yaşamına mal oiabilir. Dünya edebiyatında kral ve soytarısı ilişkisine değinen onlarca yapıt vardır. Bir dolu yazar bu ilişkinin çeşitli yanlarına değinir­ ken nedense işin trajik yanını görmezden gelir. İnsanları güldürmek ve eğlendirmek yeteneğinde bir kişi vardır. Bu kişi “iyi bir yaşam” sürdürmek uğruna becerisini kralın emri­ ne sunar. Kral da bu hizmetten hoşnut kalırsa o kişiyi dillere destan olacak bir biçimde mükafatlandırır. Ne zamana kadar? Soytarı kralın canını sıkacak bir hareketi yapana, sözü söyleye­ ne dek. İşte o anda eski bir deyişle “kırk katır, kırk satır” ilişkisi devreye girer. Soytarı ya kovulur ya da kellesi gider. Yeteneğini “soytarı”lık işinde kullanan oyuncu “iyi bir yaşam” uğruna kendini riske atar. Karnı doyar, cebi altınla parayla do­ lar ama yaşamını da bir kişinin iki dudağı arasına teslim eder. Geçtiğimiz ay kamuoyunun gündemine düşen ve soruşturma­ sı halen süren Devlet Tiyatroları’ndaki “sakız vakası”, tipik bir

38 I T A V I R I M A Y I S 2011

Başbakanın kızı yaşadığı bu olayı internet­ te yazınca birden ortalık karışıyor. Kültür Bakanı’ndan en alt düzeyde yöneticiye herkes koltuğu elden gidecek korkusuyla harekete geçiyor. Başbakanın kızı olayı internette şöyle anlatıyor: “... Her şey gayet normal giderken oyunun orta yerinde 'Yeni­ çerilerin göbek atarak alem yaptığı sahnede' en öndeki iki oyuncudan biri bir yandan bir ileri bir geri oynarken, bir yandan da en öne geldikçe bana kaş-göz işareti yapmaya başladı. İl­ kinde ne olduğunu anlamadık. Sonrasında ağzıyla sakız çiğne­ me hareketi yapınca durum anlaşıldı. Fakat öyle yapmasa da durum belliydi, çünkü adam aslında sakıza değil, başörtüsüne takmıştı.” Oyuncunun şarkı söylerken, "Halkın çoğu aç, azı toksa" kısmın­ da "azı tok" derken elle kendilerini gösterdiğini savunan Sümeyye Erdoğan, "Birkaç gidiş-gelişte bu şekilde bizi rahatsız ettikten sonra bir yerde müziği ve oyunu kesip sahnenin önüne gelerek "Pardon ben anlayamadım da sormak istiyorum, bu nedir?" diyerek sakız çiğneme hareketi yaptı!" diye olayları an­ latıyor. Ortada ne kral vardı ne de soytarı. Ama bu gelişmelerin ardın­ dan tam bir kral ve soytarısı ilişkisi yaşanmaya başlanıyor. Kültür Bakanı, devletin tiyatrosunun başına koyduğu müdürü­ nü fırçalayarak soruşturma inceleme işine girişti. Bakan bel­ li bir kültürel sanatsal birikime sahip. Tiyatro oyunu izlerken sa­ kız çiğnemenin ayıp olduğunu biliyor. Ancak neylersiniz ki baş­


bakanın bir padişah edasıyla ortalıkta dolandığı bir ülkede bu tip bilgilerin insana bir yararı yoktur, aksine zararı vardır.

BA BA M tSLkGİN t SEÇTİ?

Önce bakan da, müdür de işi “özür dileme” üzerinden çözme­ ye girişiyorlar. Oyunda rol alan oyuncu Tolga Tuncer bakanlığa çağrılır. Bakan, oyuncunun yaptığını önce bir polis şefi edasıy­ la çözmeye çalışır. Ekmeğini kaybetme korkusundaki oyuncu durumu “sanatsal” bir dille izah etmeye çalışsa da koltuğundan olmamak isteyen bakanın tüm sanat kurallarını ayaklar altına alan konuşmasıyla sarsılır. Oyuncu tiyatro kurallarına sahip çıkarak bu çirkin davranışa, “Başbakanın kızı bile olsa kimse oyun sırasında sakız çiğneyemez. Bu çok ayıp bir davranıştır.” diyeceğine ve tepki göstere­ ceğine ekmeğini kaybetme korkusuyla olayı şöyle anlatır.

5AGPAKJ

GÖRMEMİŞ "Interaktif sahnenin akışında bir seyircinin sakız çiğnemesini kullanarak yapmış olduğum nüktenin kıyafetle bağdaştırılması benim için ayrıca bir üzüntü kaynağı olmuştur. Eğer oyunun bi­ rinci perde finali seyredilmiş olsaydı, benim de içinde bulundu­ ğum yeniçeri ve sipahilerin yapmış olduğu bu şımarık ve aske­ re yakışmayan disiplinsiz davranışların, padişah Genç Osman tarafından en sert şekilde uyarıldığını ve aynen 'Askerlerim meddahlığa, soytarılığa kapılırsa ben bu devleti kimlerle ayakta tutacağım?1 diyerek 'Yallah kışlanıza!' emriyle birinci perdenin kapanmış olduğu görülecekti. Bilindiği gibi meddahlık, bire bir seyirciyi de oyunun içine katarak öykü anlatma sanatıdır." Oyuncu Tuncer’in bu konuda söyledikleri de basında aşağıda­ ki şekilde yer aldı: “Devlet Tiyatroları'nın, din, dil, ırk ayrımının yapılmasının düşü­ nülemeyeceği bir sanat kurumu olduğunu vurgulayan Tuncer, 60. yılını kutlayan, yurdun dört bir yanında hizmet veren, men­ subu olmaktan onur duyduğu Devlet Tiyatroları'nın, tüm yazı­ lı kuralları ve yazılı olmayan geleneklerinin yaşamımın vazgeçil­ mez ilkeleri olduğuna da işaret etti. Tuncer, bu ilkelerin en önemlisinin sanata olduğu kadar seyir­ ciye de saygı olduğunu bildirerek, açıklamasında, ‘Hele hele bir seyirciye; kim olursa olsun bilerek, isteyerek hakaret etmek, kendimi, mesleğimi, kurumumu, sanatçı arkadaşlarımı; aldığım eğitimi inkar etmek anlamına gelir. Geleneksel tiyatromuzun son sözüyle “sürçülisan ettiysek o gün oyunumuzu izleyen tüm seyircilerden affola”...’ ifadelerine yer verdi.” Başbakanın kızının ağzındaki sakızdır. Ancak Kültür Bakanı ön­ ce bunun bir ilaç olduğunu ileri sürer. Ne zamana kadar? Sakız olduğu ayan beyan ortaya çıkana kadar. Bu kez bakan ses çı­ kartmadan bunun çiğnenebileceğini savunur. Ancak sakızın çiğnenme sesi sahneden bile duyulmaktadır. O zaman bakan oyuncunun bu tip işlere burnunu sokmaması, hatta sahnede nasıl oynaması gerektiğine kadar açıklamalarda bulunur.

TüPBAN

PüŞMANtf

Bakanın ortalığı sarsan ve sonradan çark ettiği cümlesi ise il­ ginçtir. “Devlet, bu tiyatroyu daha ne kadar sırtında taşıyacak­ tır?” Düşünün bir kültür bakanı var. Haziran ayında ise seçim var. Yani bakan üç ay sonraki kabinede belki bakan bile olamaya­ cak. Ama koltuğunu korumak ve kollamak adına, 1949’dan bu yana tiyatro üreten bir kurumu kapatmayı ve içindeki binlerce emekçiyi bir çırpıda sokağa dökmeyi bile göze alabiliyor. Şimdi baştaki kral ve soytarısı ilişkisini anımsayacak olursak ge­ lin görün işin günümüzdeki ulaştığı boyutu. Eskiden bir di­ li sürçen soytarının başı kesilirken şimdi tüm bir kurum kapatıl­ ma tehdidi ile kaç tanesi kurban edilmeye kalkılıyor. Belki de işin doğrusu adına sanatı seçen kişinin aç kalma pa­ hasına kral-soytarı ilişkisini reddetmesi gerekiyor. Çıkarsın orta­ ya sanatını yaparsın. Karşılığında bir bedel ödenmesi gerekiyor­ sa ödersin. Kral-soytarı ilişkisi dün daha basitti. Bugünse iş çok karmaşık. Kral ortalıkta tek de görünse kelle kesme meraklısı bir dolu kol­ tuk düşkünü var. İş dik durabilmekte, yani şairin dediği gibi yü­ rekte. □

M A Y I S 201 1 | T A V I R | 39


mm

n

m

8$

oyku ■ ■ ■■■ oyku

elinde yüreğiyle... güner kara

Mehmet sabah yine erkenden uyanmıştı. Gün daha ışımamıştı. Gecekonduların camına dağın ardında saklı güneşin kızıllığı vuruyordu. Nisanın kokusunu çekti açık pencereden ciğerleri­ ne. Annesi seslendi “çay hazır” diye. Su bardağına doldurul­ muş dumanı tüten çay ile zeytin, peynir ve ekmekten oluşan kahvaltısını yapıp evden çıktı Mehmet. Çalıştığı inşaata geldi­ ğinde saat sekizi gösteriyordu. Hiç soluklanmadan çıktı iskele­ ye, başladı malasıyla duvarları sıvamaya. Babası da duvar us­ tasıydı. Üç yıl önce iskeleden düşmüş ve ölmüştü. O zaman tüm ailenin geçimini Mehmet tek başına sırtlamıştı. Yaşı da gençti ama yolları çamurlu mahallesindeki çocuklar gibi Meh­ met’i de yoksulluk erken büyütmüştü. Öğlenin kızgın sıcağında alnında terler biriktirerek çalışırken, aşağıdan bir otomobil sesi geldi. Bu otomobili her gördüğün­ de, yüreği kocaman oluyor, elleri titriyor, gözleri büyüyordu Mehmet’in. Patron yine iniyordu, şoförünün saygıyla açtığı ka­ pıdan. Patronun ayakkabılarının milyonluk parlaklığı, Mehmet’in gözünün önüne kardeşinin altı delik ayakkabısını getiriyordu. Harcı duvara vuramıyordu artık, öfkesinden titreyen elleri tut­ muyordu malayı. Patron, suratında zevk içinde yaşayan bir in­ sanın kaygısızlığıyla inşaatını dolanıyordu. Kasasına atacağı pa­ raların hayalini kurduğu belli oluyordu kısık gözlerinden. Gözle­ riyle çalışan işçilere tiksintiyle, onların yaptığı betondan duvar­ lara ise şehvetle bakıyordu. Ayda bir uğrar ya da uğramazdı buraya. Çalışanlarla konuşmaz, onlara göz ucuyla bir bakıp kendisi için düzenlemiş lüks bürosuna geçer, şantiye şefine emirler yağdırıp giderdi. O gelip gittikten sonra, şantiye şefinin davranışları da değişirdi. Patronun bakışındaki soğukluk, nef­ ret, şefin diline yansırdı. Bu günlerde Mehmet’in mala, keser tutmaktan nasırlaşmış eli bu nefrete karşı kinini akıttığı yumru­

4 0 I T A V I R I M A Y I S 2011

ğa dönüşürdü. Taştan sert, ateşten sıcak olurdu yumruğu. Akşam olmuş işi bırakmıştı Mehmet. Çalışmak yormazdı Mehmet’i ama içindeki öfkeye rağmen “ekmek parası, geçim derdi” diye katlandığı ezilmişlik yorar, adımını attırmaz, belini doğrultamaz hale getirirdi. Her akşam yaptığı gibi arkadaşlarıyla sohbet edip, dertlerini bir nebze de olsa unutmak için kahveye gitti. Yeni oturmuştu ki kapıdan tanımadığı biri girdi içeri, yanında mahallede en sevdiği arkadaşı Yusuf’la... Mehmet’in gözleri Yusuf’la, ya­ nında gelenin üzerindeydi. Yusuf heyecanla Mehmet’i göster­ di ve yanına geldiler. Mehmet oturduğu yerden “hoş geldiniz” deyip elini uzattı. Yusuf da yanındaki kişiyi Mehmet’e tanıştır­ dı “İbrahim abi” diye. Oturdular masaya. Kahveciye “üç çay” diye bağırdı Mehmet. Mahallesindeki insanların yüzü kederli­ dir, hep çaresizlik gözlerindeki donuk bakışlarla gösterir ken­ dini ve Mehmet daha önce hiç İbrahim’in gözü gibi mutlu, ışıl ışıl bir göze bakmamıştı. Biraz şaşkın ve meraklı bir şekilde süzüyordu, esmer yüzlü, avurtları çökük adamı. Yusuf başla­ dı söze: - Mehmet, İbrahim Abi ile sendikadan tanışıyoruz. Seninle de tanıştırmak istedim. Mehmet inşaatta çalıştığı için sendikalı değildi. Yusuf cam fabrikasında çalışıyordu o yüzden sendikalıydı. Mehmet de birkaç defa sendikaya gitmişti ama İbrahim’le hiç karşılaşma­ mıştı. Mehmet:


- Birkaç defa sendikaya geldim ben de ama sizi hiç görmedim orada dedi. - Ben sendikalı değilim. Sendi­ kaya işçi arkadaşları ziyarete gidiyorum bazen, denk gelme­ dik hiç demek ki. Ve sohbet devam etti. İkinci çaylarını da içtiler. Tanışma sohbetiydi, çok uzun da sür­ medi. Mehmet “Evdekiler ye­ meğe bekler” deyip kalktı ma­ sadan. Önce İbrahim’le, sonra da Yusuf’la tokalaşıp karanlık basmış, çamurlu yollardan evi­ ne doğru ilerledi. Eve geldiğinde annesi ve kar­ deşi yer sofrasına tabakları yer­ leştiriyorlardı. Diğer küçük iki kardeşi de akşamın serinliğin­ den üşümüş, battaniyenin al­ tında bir yandan ısınıyor, bir yandan da boğuşuyorlardı. Oturdular sofraya ekmeklerini çorbalarının içine doğrayıp ye­ diler hızlıca. Kardeşleri ödevle­ rini yapmaya, annesi de mutfa­ ğa bulaşıkları yıkamaya gitmişti. Mehmet televizyonu açmış haberlere bakıyordu. Annesi işini bitirip geldi oturdu yanına oğlunun genç yaşta kocamış ellerine baktı ilkin, sonra da kır­ lar düşmüş saçlarına, yüreği hızlıca çarpmaya başladı. Bir “ooofff” çekip dinginleşti. Mehmet anasının of çekmesini duyunca çevirdi kafasını ana­ sından yana. “Ne oldu ana?” dedi. Anası titreyen göz bebek­ leriyle “yok oğlum bir şey, öylesine yaptım” dedi. Mehmet ana­ sının yüreğinden geçenleri kendi yüreğinde hissediyordu, bir eliyle anasına sarılırken diğer eli yine öfkesiyle sıktığı yumruk olmuştu. Mehmetler’in evde çok konuşulmazdı. Yoksul evleri böyledir aslında. Hayatlarını dolduracak bir mücadele içerisinde değil­ lerse ve geleceğe dair umutları kalmamışsa düzenin saldırıları karşısında; birbirlerine anlatıp da ortamı keyiflendirecek, sev­ diklerinin yüzünü güldürecek hikayeleri yoktur pek. Aynı yok­ lukların içinde debelendikleri yaşamlarını dillendirmek de sade­ ce acılarını arttıracağından, televizyondan çıkan mekanik ses­ le doldururlar akşamları. Artık geç olmuştu. Küçük odalarında çekyatlar açılıp, yere de bir döşek serildi. Mehmet girdi yatağa, aklına İbrahim’in göz­

leri ve sımsıcak sevgi dolu sesi geldi geçti. Günün yorgunlu­ ğuyla uykuya daldı. Mehmet ertesi akşam yine uğradı kahveye. Yusuf’la İbrahim abiyi gördü, yanlarında mahalleden birkaç genç daha vardı. Selam verip oturdu masalarına. İbrahim abi anlatıyor, masadakiler dinliyordu. Mehmet de can kulağı ile dinlemeye başla­ dı. İbrahim konuştukça sesinin tonu artıyor, gözlerindeki ışıltı çoğalıyordu, dinleyeni sohbetin içine çekiyordu. Sömürü di­ yordu... açlık, yoksulluk diyordu... soframızdaki kuru ekmeğe göz dikmiş zenginler diyordu... Anlatılanlar Mehmet’in yaşa­ dıklarına çarpıyor, oradan beynine oradan da yüreğine çarpıp sarsıyordu onu. İbrahim anlatıyordu: “Onlar eğer zenginlerse bizim emeğimiz, alın terimizin sayesindedir. Mehmet sen söyle” dedi. Mehmet irkildi birden. Sandalyesini doğrulttu. İbrahim, “Günde kaç sa­ at çalışıyorsun?” dedi. Düşündü, “Belli olmuyor İbrahim abi ama en az 10 saat çalışıyorum” ... “Peki günde 10 saat, kışın donacak, yazın kavrulacak, iskele­ de ölümle koyun koyuna çalışıyorsun, karşılığında ne kazanı­ yorsun, geçinebiliyor musun?” Mehmet’in yüreği ezildi, anası­ nın kamburlaşmış hali, kardeşlerinin mahzun bakışları, sabah

M A Y I S 2011 | T A V I R | 41


akşam diz kırdıkları yer sofrasının sefilliği geldi gözünün önüne; kırgın bir sesle “Yok abi geçinmek kim biz kim.” İbrahim’in gözündeki sevgi, yerini kin dolu bakışlara bıraktı. Sö­ ze başladı tekrar; “Mehmet’in canını dişine takıp çalıştığı ama karnını dahi doyuramadığı yerde, kanımızı emen asalak zengin­ ler, nasıl yaşıyorlar? Bizi aç bırakıp, bizim sırtımızdan kazandık­ ları paralarla dünya nimetlerinin üzerinde hayvanca tepinme hakkını nereden buluyorlar? Var mı böyle hakları?” dedi. Dişle­ rini sıktı İbrahim, onunla birlikte Mehmet de sıktı yumruğunu. “Yok tabi arkadaşlar, onlar eğer bizi kendi ellerinin altındaki kö­ leler sanıyorlarsa bunun sebebi bizim onlara emeğimizin hakkı­ nı sormamamızdır.” Mehmet yine irkilmişti; “Nasıl soracaktık hakkımızı?” diye aklın­ dan geçiriyordu. İbrahim bazen öfkeli, bazen evladını seven bir babanın yumuşak ses tonuyla anlatıyordu... Mehmet aklında yeni ufuklar, soru işaretleri ile evinin yolunu tut­ tu yine. Artık her akşam İbrahim abi geliyor, sohbet ediyorlardı. Mehmet değişiyordu. Kin biriktirdiği patronundan; onu yoksul bırakan, anasının, kardeşlerinin boynunu bükenler de hesap sormak istiyordu. İbrahim’in söylediği her kelime Mehmet’te derin izler bırakıyordu. Umutsuz yüreğine umut, çaresizliğine çare, güçsüzlüğüne güç oluyordu. Çok değil on beş gün soh­ bet etmişlerdi. Bir akşam da İbrahim’i evine yemeğe götürmüş­ tü. Anası da sevmişti İbrahim’i. Mehmet’i gibi sarılmıştı ona da. Mehmet o akşam heyecanla kahveye gitmişti. Yusuf yalnız otu­ ruyordu. “İbrahim abi nerde Yusuf?” diye sordu Mehmet. “Bil­ miyorum bugün gelmedi, gel otur. İşi çıkmıştır” dedi Yusuf. Oturdu ve yine yaşadıklarını, hayallerini anlattılar birbirlerine; sö­ mürünün, yoksulluğun olmadığı bir dünyanın sohbetini yaptılar Yusuf’la. O akşam eve erken gitti Mehmet. Bir yandan yemek yiyor bir yandan da televizyona bakıyordu. Ekmeğinden bir par­ ça koparırken kulağına spikerin sesi geldi: “...... Mahallesi’nde polise ateş açan bir terörist, etkisiz hale getirildi.” Elinde parçaladığı ekmeğiyle ekrana baktı. Bahsedilen yer, oturduğu mahalleydi. Televizyondaki görüntü de, yerde sırtın­ dan vurulmuş yüz üstü yatan, gazete ile üzeri özensizce kapa­ tılmış kahverengi ceketli biri yatıyordu. Karanlığın ortasında po­ lis arabasının farından çıkan ışığın aydınlattığı ölünün ceketini tanıdı ilkin. “Ama yok olamaz, olmasın. “ diye aklından geçirdi, sonra hemen bu düşünceyi dağıtmaya çalıştı. Kamera yerde yatanın yüzüne doğru yaklaşmıştı. Evet oydu “İbrahim abi” de­ di fısıltıyla. Elinde ekmek öylece kalakaldı. Anası, Mehmet’in o halini görünce arkasındaki televizyona dönmüş, o da yerde ya­ tanı tanımıştı... Haber bitmişti ama görüntü de sunucunun sesi de evin için­ deydi hala. Birden oturduğu yerden fırladı Mehmet. Önce kah­ veye koştu, Yusuf’u aradı, yoktu. Sonra Yusuf’un evine koştu soluk soluğa, kapıyı çaldı. Kapıyı Yusuf açtı, kireç gibi bembe­

42 I T A V I R I M A Y I S 2011

yaz olmuş yüzüyle. Son gücüyle kapıyı açmışçasına, eşiğe yı­ ğılmak üzereyken Mehmet tuttu onu. Kapının önündeki kaldı­ rıma oturdular. İbrahim’in vurulduğu yere gidip gitmemenin çelişkisini yaşıyorlardı. Gidemediler. Yusuf içerideki yatalak anasını düşündü. Kullandığı ilaçlan çok pahalıydı ya “Oraya gittiğimde başıma bir şey gelir de işimden olursam ne olur anamın hali” diye düşündü, gidemedi. İkisi de polisten kork­ muştu. Geride kalan ailelerinin halini düşünmüşlerdi. Ne ora­ ya gidebildiler ne de evlerine, sabaha kadar hiç kımıldama­ dan oturdular kaldırımda. Utanıyorlardı kendilerinden, birbir­ lerinin yüzlerine bakmadan, sabahın kızıllığında önce aileleri­ ne, oradan işlerine gittiler. İkisi de yalnız değildi. İbrahim ahi­ leri her an yanlarında gibiydi. Mehmet’in harçla düzlediği du­ vardan gülümsüyordu ona, aşağıda makaranın ucuna tuğla­ ları o takıyordu, bağırıyordu duru sesiyle “Çek Mehmet kolun kuvvetlensin, o kuvvetinle yıkacağız zalimin saltanatını” Daha bir asılıyordu Mehmet makaranın ucundaki ipe. Gün boyun­ ca içtiği çayda, baktığı her yüzde, duyduğu her seste İbrahim vardı. Akşam kahvede bir hüzün, bir öfke vardı. İki gün sonra 1 Mayıs’tı. Anlatmıştı İbrahim Abi 1977 1 Mayısı’nı. 35 insanın na­ sıl panzerlerle ezildiğini, kurşunlarla öldürüldüğünü. Taksim Meydanı’nın işçilerin kanıyla sulandığını ve de kanımızın dö­ küldüğü o meydanın nasıl bize kapatıldığını... 500 bin yoksul halk, işçi, emekçi gücünü göstermişti, gırtlağımızdan lokma­ sını çekenlere. Katliamı da ondan yapmıştı bezirganlar, mey­ danı da ondan kapatmışlardı. Ne diyordu İbrahim abi: “Biz is­ tersek dünyayı yerinden oynatırız. Bin yıldır öldürüyorlar bizi bitirebildiler mi, halk biter mi? Bitmez. Biz istiyoruz arkadaş­ lar. Öldürülen her canımız için, aç bırakılan her çocuğumuz için, onuru çiğnenen her insanımız için yıkacağız bu dünyayı zalimlerin başına. Sizinle yıkacağız hem de... Arkadaşlarımı­ zın kanının yerde kalması düşman postalları altında ezilme­ mesi için gideceğiz Taksim’e, alacağız meydanımızı onlar­ dan.” Masada yine İbrahim vardı. En öfkeli, en sevgi dolu cümlele­ riyle konuşuyordu. Kararını vermişti masanın etrafındakiler. 1 Mayıs onlarındı, 1 Mayıs alanı Taksim onlarındı, '11'de kanını oraya akıttıkları onların dostuydu, onlardandı. Dostun kanını yerde koymak, düşmana çiğnetmek olmazdı. Gideceklerdi ve İbrahim’in emeklerini boşa çıkarmayacaklardı. İbrahim’in öldürüldüğü gün ağzını bıçak açmayan Mehmet, bugün susmaz olmuştu. O gün İbrahim’in ölüsünün başına gitmeyerek ihanet ettiğini düşünen Mehmet, bugün İbra­ him’in uğruna canını verdiği ideallerini yaşatma kararıyla ona layık olduğunu düşünüyordu. Cebinde çok bir parası yoktu, ayın sonuydu. Anasına vereceği ekmek parasını ayırdıktan sonra, geriye 1 Mayıs alanına gidiş-dönüş yol parası'kalmış­ tı. Mehmet girdi bir bakkala “Gidelim de bir, nasıl olsa döne­ riz” diye düşündü ve dönüş parasıyla da kardeşlerine birer çi­ kolata aldı.


Yarın Mehmet’in bayramıydı. Anasının, kardeşlerinin, yolları çamurlu bilcümle halkın bayramıydı. Çocuklar gibi şendi Meh­ met. Girdi eve yüzünde kocaman bir gülücükle. Ne yorgundu ne de solgun. Anasına sarıldı öptü. Sonra kardeşlerine bağır­ maya başladı: “Beni yenerseniz size hediyem var.” Kardeşleri daha bir zorladılar kendilerini, Mehmet onları biraz evirip çevir­ dikten sonra attı kendini sırt üstü yere. Kardeşleri atladı üstü­ ne, “Hediyemizi ver yendik seni.” diye sarsıyorlardı Mehmet’i. Mehmet ceketinin cebinden çıkardı çikolataları verdi kardeşle­ rine. Anası Mehmet’ini izliyordu. Oğlu yaşına dönmüştü. Dün­ yanın yükü kalkmıştı sanki sırtından, gözlerinin içi parlıyordu. Meraklandı, “Ne oldu acep sevdalandı mı?” diye geçirdi aklın­ dan. Ama sormadı oğlunun gençliğinin yerini kocalmış bir ihti­ yara bıraksın istemedi, sorsa büyü bozulacakmış gibi geldi kendisine; sustu, sadece izledi. Oturdular sofraya. Televizyondaki spikerin sesi, Mehmet’in coşkun sesine karışıyordu... “içişleri Bakanlığı, ‘Taksim’de ya­ pılacak yasadışı gösterilere müdahale edilecektir, kimse gös­ terilere katılıp, halkımızın huzur içindeki yaşamını bozmaya ça­ lışan provokatörlerin oyununa gelmesin’ açıklamasını yaptı.” diyordu spiker. Mehmet duymuş ama umursamamıştı. Anası­ na baktı, “Ana yarın 1 Mayıs’a ben de gidiyorum.” dedi. Ana­ sı şimdi anlamıştı oğlundaki bu değişimin nedenini. Ne diyece­ ğini bilemedi, “Televizyondaki adam devlet gelmesinler diyor­ muş” dedi içinden. Bir yandan da oğlunun yıllardır görmediği bu halini düşündü. Yarım ağız “oğlum ya başına bir şey gelir­ se” diyebildi. Mehmet, anasına nasırlarla dolmuş ellerini gös­ terdi. “Bak ana ellerime. Kaç yaşında bu eller, babamın yaşını çoktan geçti, çalışmaktan şikayetçi değilim ama size iyi bir ha­ yat yaşatamamaktan şikayetçiyim. Bunun sebebi ben değilim anam, bunun sebebi her ay inşaata gelip bize tiksintiyle bakan patrondur. Patron daha fazlasını kazansın, yoksullar sesini çı­ kartmasın diye, işçilerin, emekçilerin, halkın kanını döken dev­ lettir. Dayanamıyorum gayrı anam, bitsin istiyorum bu zulüm, bizim de yüzümüz gülsün. En son ne zaman kahkaha attın anacağım hatırlıyor musun? Ben hiç kahkahanı duymadım. Ne zaman, ‘Acaba yarın karnımızı doyuracak mıyız? Evi ısıtacak mıyız?’ kaygısını taşımadan başını yastığa koydun? Babamın düştüğü o iskeleye lanet okumadığın bir gün geçirdin mi anam?” dedi bir çırpıda Mehmet... Anasının gözünde yaşlar sessizce süzülüyordu yanağına doğru. Mehmet sustu, anası karışık duygular içerisinde sofrayı topladı. Mehmet yine kardeşleriyle oyuna dalmıştı. Sabah gözünü aç­ tığında şafağın kızıllığı karşıladı Mehmet’i. Dağın ardındaki gü­ neşin kızıllığı da alamadı gözlerini. Bugün Mayıs’ın ilk günüy­ dü, 1 Mayıs’tı... Heyecanla hazırlandı. Bugün onun günüydü, patronun karşısında kinle sıktığı yumruğunu özgürce sallaya­ caktı göğe doğru. Anası da çoktan kalkmış, özenle kahvaltıyı hazırlamıştı, iki de yumurta kırmıştı tavaya. Mehmet kahvaltısı­ nı yaparken kapı çaldı. Yusuf gelmişti. Mehmet ayakkabılarını heyecanla giydi, anasını öptü ve düştüler yola. Birkaç kişiyi da­ ha alıp bindiler arabaya.

Minibüsten indiklerinde her tarafın polislerce çevrildiğini gör­ düler. Daha önceden nerede toplanılacağım biliyorlardı, oraya doğru ilerlediler. Yaklaştıkça slogan sesleri yükseliyordu. Slo­ gan sesini duydukça bacakları onları çekiştirircesine hızlanı­ yordu. Toplanma yerinde yüzlerce İbrahim sanki onları karşıla­ mıştı. Gözlerinde İbrahim’in bakışındaki ışık, sesinde onun ka­ rarlılığı , yumruğunda onun kinini taşıyordu Mehmet şimdi. Yıl­ lardır alanlardaymış, tanıdığı insanlarla birlikteymiş gibi güven­ de hissediyordu kendini. Taksim meydanına yürüyüş başlamıştı ki yüz metre yürüme­ den polis yolu kapatmıştı. Bu yol açılacak, Taksim Meydanı sahibine kavuşacaktı, yılların öfkesi dinecekti. Taksim’e gir­ mek isteyen İbrahim’in yoldaşları hiç tereddütsüz sarıldılar taş­ lara. Mehmet de yerden bulduğu taşları doldurdu avucuna. Polis gaz atarak, panzerlerden su sıkarak kalabalığı dağıtma­ ya çalışıyordu ama boşunaydı. Direniş örümcek ağı gibi Tak­ sim’e çıkan tüm yollara yayılıyordu. Mehmet’te elindeki taşları yılların birikimi, saçlarını ağartan hıncıyla atıyordu. İbrahim’e kurşun sıkan cellada atıyordu. Babasını öldüren, ona tiksintiy­ le bakan patronlara atıyordu, '77 1 Mayıs’ında 35 canı katle­ denlere atıyordu... Polis çaresiz köşeye sıkışmıştı. Hasreti büyük olanların, sava­ şı da amansız olurmuş. Amansızdı İbrahim’in yoldaşları, yağ­ dırıyorlardı taşları yollarını kapatanlara. Sığmıyorlardı caddele­ re, sokaklara. Polisler baktılar suyla, gazla olacak gibi değil, gi­ diyordu alan ellerinden... O anda davrandılar silahlarına, sıktı­ lar kurşunları art arda. Mehmet ne silah sesi, ne de barut kokusu duyuyordu. Elinde taşlarla Taksim'e, kavganın alanına koşuyordu. Bir sıcaklık hissetti ilkin, adımını boşlukta atar gibiydi. Elindeki taşını savur­ mak istedi ama atamadı, düştü. Sıcaklık yerini soğuğa bırakmıştı, elindeki taşı savurmak istedi ama atamadı. Gözlerinin önündeki mavi gök yerini karanlığa bırakıyordu. Ka­ ranlıkta İbrahim Mehmet'e gülümsüyordu, elindeki taşı savur­ mak istedi ama atamadı. 22 yıl geçti aradan, kaç bin Mehmet boş bırakmadı kavga ala­ nının yollarım, Mehmet'in yumruğundaki kin kaç yumruğa ekil­ mişti... Dillerde Mehmet'e yakılan türküler, kaç yüreği titret mişti belli değil. Ve sabır çiçeklerini açmıştı filizini. 30 yıl sonra Mehmet de yoldaşlarının elleri arasında çıkmıştı Taksim Meydanı’na, kavganın güzelleştirdiği anıta. □

M A Y I S 201 1 | T A V I R | 43


biyografi biyografi------

bir eğitim emekçisi: anton s. makarenko-2 mete yılmazer

Yaşamak, kimileri için tüketim, barlarda şurada bura­ da eğlenmek iken, bizler için mücadele içinde, düşünü kurduğumuz, yüzlerini dahi görmediğimiz insanlar için bedel ödememizi gerektiren ideallerimizin gereğini ya­ pıyor olmamızın mutluğudur. Bu yanıyla mutluluk zayıf­ ların, kendine güvensizlerin işi değildir. Böyle kişiler as­ la mutlu olamazlar. Bencil, bireyci kişiler mutluluğu gerçek anlamda yaşayamaz. Makarenko’nun dediği gibi: “Oysa mutluluk ve başarı yalnızca, insanların bu konuda daha az kaygı taşıyıp büyük şeyleri daha çok düşündükleri zaman gelir.”(15) Bugün en büyük görev, halkların kurtuluş mücadelesi­ ni sürdürmektir. Bu mücadele de, görev ve sorumlu­ luklar karşısında aldığımız tavırla çok yakın ilişkilidir. “İnsan her şeyden önce insan olmalıdır” sözünün ger­ çek anlamını bulduğu yer sosyalizm mücadelesinde yürünen yoldur. Yine Makarenko’nun sözleriyle söyle­ yecek olursak, “Kısacası gitgide, içlerinde kolektif ya­ şamın sevinçlerini duymaya, kendi kişisel zaferlerine değil, insanlığın zaferlerine sevinmeyi öğrenecekler. Sosyalizmin gerçek anlamı da burada.”(16)

44 | T A V I R | M A Y I S 2011


*Makarenko ve Gorki Gorki’nin Makarenko üzerinde etkisi büyüktür. Bu etki yaşamı­ nın sonuna kadar sürdü. Eğitim anlayışında ve bu anlayışını geliştirmesinde, Gorki’nin etkisi önemli yer tuttu. Bu etkilenme devrimden önce başlamıştı: "... bizi eğlendirmek, ya da o dönemde söylenen biçimiyle bi­ zi geliştirmek için uzun öyküler yazan sıradan bir yazar olma­ dığını biz yeni anlıyorduk.”(17) Makarenko 1914 ’te “Anlamsız Gün” adını verdiği uzun bir öy­ kü yazdı. Öyküsünü kendisine yakın bulduğu Gorki’ye gön­ derdi. Gorki düşüncelerini açıkça yazdı. Ve şu öneriyi iletti: “Başka bir öykü yazmayı deneyin” Gorki’nin bu önerisini sağ­ lıklı bir şekilde değerlendirdi. Yalnızca yazar olma düşünü şim­ dilik erteledi. Gorki, eserleriyle devrimin propagandasını yapan, sosyalizmin kaçınılmazlığını gösteren bir yazar olarak milyonlarca insanı et­ kiliyordu. Makarenko da Gorki’nin etkilediği insanlardan biri ol­ du. Gorki, Marksist dünyanın kapılarını açıyordu. Bir aydın ola­ rak yapılması gerekeni yapıyordu: “Bolşevik propagandası ve devrimci olaylar kanalıyla özellikle de günlük yaşamımız aracılığıyla ulaşmışsa da bu tarihin ilerle­ mesi bize duyumsatan Gorki olmuştu, bize kinini ve tutkusu­ nu, gerektiğinde sınırsız iyimserliğini ilerletiyordu. Fırtına daha güçlü patlasın.”(19) Halkı için yaşıyor, halkı için yazıyor, yine halkı için daha iyi bir düzen için mücadeleye çağırıyordu. Zaferin kaçınılmazlığını gösteriyordu. Bir aydın olarak işte böyle insanları etkiliyordu. Onlara devrimin neden gerekli olduğunu edebiyat cephesin­ den halkına iletiyordu. Nitekim Makarenko, Gorki’den aldığı o coşku ve heyecanla yaşama devam etti. 1920’lerde göreve başladığında kendisine güç veren ve yardımcı olan şeyler, Gorki’nin eserleri oldu. Makarenko bunu şöyle anlatıyordu: “Hiçbir ‘bilimsel’ çıkış yolu bulamıyordum, bu durum beni in­ sanın genel bilgilerine başvurmaya yöneltti, bu da benim için Gorki’ye başvurmak anlamına geliyordu.”(20) Makarenko, Gorki Komünü’nde eğitime başladıktan sonra Gorki ile mektuplaşmaya başladı. Yazdığı mektuplardan yanıt almayı pek ummuyordu. Fakat ilk mektubunun üzerinden çok fazla geçmeden Gorki’den yanıt geldi. Sonradan düzen­ li mektuplaşmaya başladılar. Mektuplar sadece çocuklar üze­ rinde değil, Makarenko üzerinde de etkili oluyordu. Bu mek­ tupların birinde, “Gorki alışılmış cömertliğe bana geniş sosya­ list genellemeler salık veriyordu. Koloni üyelerine gelince bu mektupların okunması onların üzerinde gerçek mucizeler ya­ ratıyordu. ”(21) diyordu... Bu mektuplaşmaların üzerinde Makarenko 1928 Temmuzu’nda önemli günlere tanıklık etti. Gorki kendi adının verildiği, kendisiyle yazıştığı okulu ziyaret etti. Üç gün boyunca çocuk­ lar arasında kaldı. Çocuklar, kendilerine güvenleri, coşkuları,

bilgileri ve ürettikleriyle Gorki amcalarını etkilemeyi başardı. Gorki gördüğü bu tablo karşısında Makarenko’yu tebrik etti. Onun yeni insanın eğitimindeki çabasını, azmini, yaratıcılığını, sabır ve inancını övüp, gereken değeri gösterdi. Gorki, Komünde yaşadıklarını, gözlemlerini daha sonra kale­ me aldı. Makarenko da Yaşam Yolu adlı eserinde Gorki’nin zi­ yaretine ayrıntılı bir şekilde yer verdi. Bu ziyaretten sonra da yaşamının sonuna kadar Gorki’den öğrenmeye ve ilişkisine devam etti. Maddi ve manevi destek aldı. Gorki ile ilgi­ li şu cümleleri ne derece etkilendiğini de gösterdi: “Böylece Maksim Gorki yaşamının son günlerine kadar benim üstadım olarak kaldı, uzun süren çıraklık döneminde her za­ man ondan öğreneceğim şeyler oldu. İnsani ve kültürel bü­ yüklüğü, mücadelesindeki uzlaşmazlığı, yanlış, bayağı, aşağı­ lık, gülünç olan şeyleri hemen duyumsamasına olanak veren dâhice öngörüsü, eski dünyaya duyduğu nefret insana, ‘Yaşa­ mın bu öngörülü kurucusuna’ duyduğu sevgi... Bütün bu nite­ likler milyonlarca çağdaşımız ve sonraki kuşaklar için sonsuza kadar bitip tükenmek bilmeyen bir örnek olarak kalacak­ tır. ”(22) *Ana Babaların Kitabı Makarenko, toplu eğitimle ilgili olduğu kadar, aile ve ailedeki çocukların eğitimleri üzerinde de kafa yorup, makale ve kitap­ lar yazdı. “Ana Babaların Kitabı” bu konuda bilinen en önem­ li eserlerindendir. Sosyalist toplumda ailenin anlamının farklılaştığını söyledi Ma­ karenko. Kapitalist düzendeki aile anlayışının sosyalizmde de­ ğiştirilmesi gerektiğine önemle vurgu yaptı. Gerçek anlamda ailenin hangi koşullarda olabileceğine yönelik şu sözler ona aittir: “Ama ailemiz toplum üyelerinin rastgele bir beraberliği değildir. Aile doğal bir kolektiftir ve tüm doğal, sağlam ve olağan şey­ ler gibi sağlıklı bir ailede ancak, yalnız bireyin değil tüm insan­ lığın kurtulduğu, sömürünün ortadan kalktığı bir toplumun bağrında açabilir. Aile, toplumun ilk doğal hücresi, insan yaşamının büyüsünün oluştuğu, insanın muzaffer işgücünün yeniden yaratıldığı, va­ roluşunun ilk sevinci olan çocukların yaşadığı ve büyüdüğü yerdir. ”(23) Aile içinde çocukların üzerinde bir otoritenin kurulması en çok karşılaşılan sorunlardan biridir. Düzenin bunu çok kullandığı bilinir. Bunun için bugünkü kapitalist düzendeki otorite ile sos­ yalistlerin anladığı otorite farklıdır. Her ailede ana-babaların bir otoritesi olmalıdır, doğru. Fakat bu çocuklar için özel olarak ta­ sarlanmış yaratılmış bir otorite değildir, öyle olmamalıdır. Böy­ lesi otorite taklit, göstermelik olmaya mahkumdur. Makarenko’ya göre otoriteden anlaşılması gereken şu olmalıdır: “Otorite, ana-babaların kendilerinde de, çocuklarıyla ilişkilerin­

M A Y I S 201 1 | T A V I R | 45


cuklarımızı kendi istediğimiz gibi mi şekillendiriyoruz?

den bağımsız olarak var olmalıdır. Ama otorite hiçbir zaman özel bir veri değildir. Hep aynı kaynaktan doğar. Ana baba dav­ ranışlarının tüm biçimleri, ya da başka deyişle annenin ve baba­ nın tüm yaşamı, iş, düşünce, alışkanlıklar, duygular, istek­ ler”^ ) Ana-Baba eğer yaşamında bencil, tutarsız, yalan söyleyen, di­ renmeyen, kendine güvensiz, yağcılık yapıyorsa çocuklarından tersini beklemeleri ve bunu zorla çocuklarına dayatmaları ege­ men ideolojinin aile içinde yansımasıdır. Yapaylık, sahtelik sırı­ tacak ve eğitici olmayacaktır. Eğitim süreci uzun bir süreçtir. Bu süreç ona ana babaların kendi yaşamlarıyla yaratılacaktır. Ço­ cukların ilk örnek aldıkları model ana-babalarıdır. “Çocuk, canlı bir varlıktır. Kesinlikle yaşamımızın bir süsü değil­ dir. Bu zengin ve dolu bir bireysel yaşamdır. Heyecanların gü­ cü, canlılık, duyguların derinliği, temizlik, güzellik ve enerjiyle çocuk yaşamı, kuşkusuz yetişkinlerden çok daha zengindir. Ama çalkantılarda yalnız göz kamaştırıcı değil, aynı zamanda tehlikelidir.”(25) Aile içinde egemen olan hava, çocukların gelişiminde etkilidir. En doğru bilimsel yöntemler bile aile içindeki saygı, sevgi ve iç­ tenlikle var olan ilişkilerden daha etkili değildir. Bu olmadan ya­ pılacak her çaba yetersiz kalacaktır. Anne-babanın otoritesi kendi davranışlarına, ailenin bütün yaşamına, düşünce tarzına, alışkanlıklarına ve duygularına bağlıdır. Bu sorumlulukla hareket etmeyen ailelerin çocuklarının eğitimi yetersiz kalacaktır. Sonra da “Bu çocuklar böyle kime benzedi?” diye yakınmalar oluşa­ caktır. Unutmayalım dışarıda akıp giden bir yaşam vardır. TV’lerden evlere sızan burjuvazinin her türlü ahlaksızlığı, yoz kültürü vardır. Okullarında verilen düzenin eğitim gerçeğini de eklemeliyiz. Aileler bir kez daha kendilerine sormalıdır: Çocuk­ larını gerçekten kendileri mi yetiştiriyor, yoksa düzen gerek kendilerini etkilemesiyle, gerek her türlü yöntemi kullanarak ço­

4 6 I T A V I R I M A Y I S 2011

*Ailede Disiplin Çok canlı ve kar­ maşık duygular yaşayabilen ço­ cuklara disiplini şiddet yoluyla da­ yatmak, egemen­ lerin içimize sızmış despot ve barbarlı­ ğıdır. Çocuklar bu şekilde belki siz­ den korkabilir fa­ kat asla disiplinli olmaz. Size sade­ ce öyle gözükü­ yordun En kısa sürede baskınızdan kurtulmanın yollarını ara­ yacaktır. Peki, ailede disiplin nasıl sağlanacaktır? “Aile disiplininin tekniği, zorbalıkta, kızgınlıkta, çığlıklarda de­ ğil pratik, ciddi ve dingin bir biçimde verilen emirdedir. Ne siz­ de, ne de çocuklarda aile kolektifinin temel ve yetişkin bir üyesi olarak emir verme hakkınız konusunda bir kuşku belirmemelidir. Her ana-baba, çocuklarına emir vermeyi ve bu zo­ runluluktan, gevşeklik ve edilgenlik göstererek kaçmaması gerektiğini öğrenmelidir.”(26) Aile eğitiminin, disiplinli ve iradi bir süreç olduğu unutulma­ malıdır. Ana babaların söyledikleri, yaptıkları, bir bütün olarak yaşamları çocuğun kişiliğinin oluşmasında etkili olacaktır. Aile eğitiminden ne anlamamız gerekir? Kapitalist düzende aileler çocuklarını kendi mülkü olarak görür ve kendilerine gö­ re çocuklarını yetiştirmek ister. Fakat büyük oranda bunu ba­ şaramazlar. Çünkü eğitim denilen sürecin, yaşamın bütünü­ ne yayıldığı gerçeği gözden kaçırılır. Kapitalist düzende ger­ çek anlamda sağlıklı bir çocuk yetiştirmenin maddi koşulları yoktur. Kişisel çaba ve tesadüfler sonucu yetiştirilen çocuk­ lar, bu temel gerçeği değiştirmez. “ ‘Açgözlülüğün Eğitimi” Makarenko, “Eğitimin bütün güçlükleri tek bir formülde topla­ nabilir: ‘Açgözlülüğün eğitimi’...” diyerek adeta kapitalist dü­ zende eğitimin özünü ortaya koydu. Kapitalist düzende bur­ juvazinin bizlere verdiği eğitim ve bu eğitimle istediği kişilik böylesi bir kişiliktir... Burjuvazi açgözlülüğü rekabetle belirledi. Bireylerin tek tek is­ tekleri vardır. Bu isteklere ulaşmak için her yolun mubah ol­ duğunu söyler. Amacına ulaşmak için arkadaşını, dostunu, aileni, ülkeni dahi satabilirsin. Bu yanıyla Makarenko’nun de­


diği gibi “Burjuva dünyasının ahlakı açgözlülük ahlakıdır, aç­ gözlülüğe uyum sağlamanın ahlakıdır” Açgözlülük günlük yaşamda tüketim olarak da karşımıza çık­ maktadır. Normalde insanın temelinde açgözlülük yoktur. Aç­ gözlülüğün öğrenildiği yer, özel mülkiyetin kutsandığı kapitalist düzendir. Sosyalizm, işte bu açgözlülüğün ve tüketim kültürü­ nün maddi temelinin ortadan kaldırılmasıdır. Sosyalizm yaşa­ mın her alanında yeni insanın gelişiminin maddi zeminini suna­ caktır. Makarenko’nun dediği gibi, “Dayanışmanın akılcı dü­ şüncesi üzerine kurulmuş olan sosyalist toplumda, ahlaksal bir davranış aynı zamanda en zekice olanıdır. Her ana baba ve eğitimcinin iyi bilmek zorunda olduğu asıl koşul işte budur.”(27) *Makarenko ve Edebiyat Makarenko edebiyata okuldayken ilgi duymaya başladı. Bu il­ gi giderek onu yazmaya yöneltti. Üzerinde Gorki’nin çok etki­ si oldu.1914’te Gorki’nin öyküsüne ilişkin değerlendirmesini unutmuş değildi. 1925’te son derece kötü koşullar içinde din­ lenme ve uyku saatlerinden kısarak en önemli yapıtı olan Ya­ şam Yolu’nu yazmaya başladı. Bu kitap, on yıl üzerinde çalı­ şılmış, emek harcanmış bir yapıt oldu. Gorki yine desteğini esirgemedi. 1928’de birinci cildini tamamladı. Fakat yayınla­ maya, ya da Gorki’ye göndermeye cesaret edemedi. Bu sü­ reçte Gorki Komünü’nden sonra görevli olduğu Dzerjinski Ko­ münü üzerine küçük bir kitap yayınladı. Kitabı Gorki’ye değil, yayınevine gönderdi. İki yıl boyunca kitapla ilgili olumlu-olumsuz bir değerlendirme göremedi. “Ama 1932 Aralık’ında Sorrente’den şöyle başlayan bir mektup aldığımda son derece şaşırdım ve sevindim... ‘Dün kitabınızı, 30 Yılın Yürüyüşü’nü okudum. Heyecan ve se­ vinçle okudum.’... ”(28) Gorki’den gelen bu mektup, Makarenko’yu yazmaya daha da cesaretlendirdi. 1932’de F.D-1 adlı öyküsünü yazdı. Komün yaşamında farklı bir evreyi ele aldı bu eserinde. 1933’de ise Mode Majuer adlı piyesle SSBC Dramatik Yapıtlar Yarışması’na katıldı. Mansiyon ödülü kazandı. Makarenko’nun çalışma temposuna vücudu isyan ediyordu. Fakat o yine de çalışmak, üretmek istiyordu. Onun için yaşa­ mak ile çalışmak aynı anlama geliyordu. Dinlenmesi gerekse de kendini çalışmaktan alamıyordu. Gorki, Makarenko’nun bu durumunu dolaylı olarak öğrendi. Ona uyarılarda bulundu. “Kendinizi yorgun hissetmeye başladığınız ve dinlenmeye ge­ reksinmeniz olduğunu rastlantıyla öğrendim. Doğrusunu söy­ lemek gerekirse, dinlenmenizi benim de düşünmem gerekirdi. Çünkü ben bu anlamda sizin denetleyicinizim ve basit şeyleri anlamak zorundayım. On iki yıl boyunca çalıştınız, çabalarını­ zın sonuçları oldukça değerli, öte yandan bunlarla ilgili olarak kimse hiçbir şey bilmiyor ve siz söz etmediğiniz sürece de kimse hiçbir şey bilmeyecek.”(29)

Makarenko, “Bu kitap benim her şeyim” dediği Yaşam Yolu’nun ilk cildini 1933’ün sonunda Gorki’nin yardımlarıyla ya­ yınladı. 1934’ün sonbaharında ise ikinci bölümü yayınladı. 1935 Eylülü’nde ise 3. Bölümü okuyuculara ulaştı. Yayınladık­ tan sonra Gorki’den, “Sizi kusursuz kitabınız için hararetle kut­ luyorum” şeklinde aldığı mesaj Makarenko’yu mutlu etti. Yaşam Yolu’nda, Gorki Komünü’nde yaşadığı, tanık olduğu gerçek olay ve kişileri ele aldı. Bu eser, Makarenko’nun eğitim anlayışının romanlaştırılmış halidir. Yaşadığı zorlukları, engelle­ ri, çaresizlikleri, çocukların yaramazlıklarını gerçekçi bir dille anlattı. İnatla direnen eski kültüre, alışkanlıklara karşı verdiği sabırlı mücadele ve bu mücadelenin zaferidir anlatılan... İnsa­ nın daha iyi koşullar için nasıl mücadele ettiğini ve mücadele ederken yaşadığı değişimi gösterdi. Yaşam Yolu aynı zaman­ da bencilliğin nasıl yenildiğini de gözler önüne serdi. Makaren­ ko bu sürece “Bireyin toplumsallaşması” adını verdi. 1935’in Eylülü’nde Ukrayna İçişleri Komiserliği Çalışma Ko­ münleri Bölümü’nde müdür yardımcılığına getirildi. Yaşamın­ daki pratik ve teorik eğitimbilimsel deneyimlerini, diğer eğitim kurumlarının da faydalanması için yazılı hale getirmeye başla­ dı. “Eğitim Sürecinin Örgütlenme Yöntemi”ni bu çabanın so­ nucunda kaleme aldı. Makarenko eğitimbilim alanında pek çok eser yazdı. Sadece bir eğitimci değil, yazdıklarıyla iyi bir edebiyatçı olduğunu da gösterdi. Bu sayede sadece eğitim verdiği çocuklar tarafından değil, tüm SSCB’de tanındı. Okuyucuları onu kutladı. “Ona Sovyetler Birliği’nin her köşesinden mektuplar getiren postacı­ lar, şu ya da bu nedenle güç durumda bulunan insanlar, yar­ dım istiyordu ondan. Bunlar, sorunlu bir çocuğu nasıl yetire­ ceklerini bilmeyen ana-babalardı. Ailelerinin parçalandığını gö­ ren ve onu kurtaramayan kocalardı. Umutları kırılmış gençler ve geri dönüşü olmayan düş bozumlarını yaşamış olan yaşlı­ lardı.”^ ) Makarenko nerede ve hangi konumda olursa olsun halkına her daim yardım etti. Onlara sosyalist düşünceler doğrultu­ sunda yol ve yöntem gösterdi. Bir aydın olmanın gereklerini yerine getirdi. Bilgilerini halkıyla paylaştı. Ve 1934’ün Temmuzu’nda Sovyet Yazarlar Birliği’ne kabul edildi. Yaşamının son yıllarını Moskova’da geçirdi. Burada edebi ve eğitimbilimsel çalışma yapma olanağı buldu. Gazete ve dergilere yazılar yazdı. Sovyetler Birliği’ndeki eğitimbilim deneyimi geleneği ile ilgili makaleleri yayınlandı. Değişik okul­ larda konferanslar verdi. 1937 yılında ailelerin çocuk eğitimi ile ilgili “Ana Babaların Kitabı” adlı eseri yayınlandı. Aynı yıllarda Yaşam Yolu’nun devamı niteliğindeki “Kulelerde Bayraklar” adlı romanı yayınlandı. 31 Ocak 1939’da “Sovyet Edebiyatının gelişimi alanındaki dikkat çekici başarılarından dolayı” Kızılbayrak Ödülü’ne hak kazandı. Ödül, var olan çalışma coşkusunu

M A Y I S 2011 I T A V I R | 47


ve azmini daha da arttırdı. Komünist Etik, Toplum ve Edebiyat adlarıyla edebi eleştirilerin de içinde olduğu çok sayıda eğitimbilimsel makaleleri yayınlandı. Makarenko’nun, elindeki eserin, işin bitmesini beklemeden daha sonra yapacaklarını planını çoktan yapan bir kişiliği var­ dı. Hedefli ve planlı çalışırdı. Ana Babaların Kitabı’nın devamı niteliğinde Bu Kuşağın Yolları adıyla bir roman tasarısı vardı. Pek çok senaryo yazmayı düşünüyordu. Yine komünist eğitim üzerine temel bir eserin yazılması da hedefleri arasındaydı. Üretim dışına düşmek onun için ölüm demekti. Yapacak çok şeyleri vardı... *Sonuç Makarenko yazmış olduğu bir mektupta şöyle diyordu. “Dün­ yam, insanın örgütlü yaradılışının dünyasıdır. Kesin Leninist mantık dünyası, ama orada kendime öyle çok şey buluyorum ki, bu da benim kendi dünyam oluyor.”(31)

O ölümden hiç korkmadı. Ölümü küçümserdi yazmış olduğu mektupta, “Doğa, ölümü yarattı, ama insanoğlu ona meydan okumayı öğrendi.” diyordu ölüme dair. Ölümün yaşamına en­ gel olmasına izin vermedi. Onun için ölüm çalışmamaktı. Onu çalışmadan, bir şeyler üretmeden, biriyle ilgilenmeden görmek imkansızdı. O artık fiziken aramızda değil. Ama ürettikleri ve düşünceleriy­ le, Marksist-Leninist dünya görüşü ve bu görüşünden açığa çıkan eğitimbilimsel bakışı yaşamaya devam ediyor. Şimdi kim diyebilir “Makarenko öldü” diye... (Bitti) □

Kaynaklar: 1- Makarenko Eğitimbilimsel görüşleri, Yaşam Öyküsü, Anı ve Notları (Sorun Yayınları) (3- s. 54), (8- s. 82), (9- s. 135), (12- s. 67), (13- s. 84), (14- s. 32), (15- s. 132), (16- s. 141), (17, s. 50), (18- s. 51), (19- s. 52), (20, s. 53), (21-s. 57), (22- s. 60), (28- s. 60), (29-s. 36), (30- s. 11), (31- s. 127)

1939 Şubatı’nda umutla beklediği partili olma sevdasını dile getirdi. Komünist Parti’ye kabul edilmesi için başvurdu. Talebi 4 Nisan 1939’daki Yazarlar Birliği Parti Örgütü’nce gündeme alınacaktı. Fakat 1 Nisan 1939 günü Moskova’ya dönerken trende bu 51 yaşındaki yaşam dolu insan kalp krizinden yaşa­ ma veda etti.

4 8 | T A V I R | M A Y I S 2011

2- Yaşam Yolu 1 / Anton S. Makarenko (Payel yayınları) (1- s. 43), (3- s. 29), (5- s. 14), (6- s. 21), (7- s. 23), (11, s. 18) 3- Yaşam Yolu 2 / Anton S. Makarenko (Payel yay) (2- s. 395), (10- s. 397), (11- s. 395) 4- Ana Babaların Kitabı / Anton S. Makarenko (Sorun yayınları) (23-

S.

32), (24- s. 139), (25-

S.

198), (26-

S.

200), (27- s. 316)


m

m

inceleme

inceleme

cüretin diğer adı: tyros sinan doğrusöz

Zalimleri başka zalimler değil, teslim olmayan, boyun eğmeyen ve öcünü almaya ahdetmiş mazlumlar korkutur. Çünkü en iyi onlar bilir; tek bir adamın cesaretinin bile yığın yığın düşmanı darmadağın ettiğini... En iyi onlar bilir tek bir örneğin bile tüm mazlumların umudunu ve özgürlük isteğini büyüttüğünü. İşte bu nedenle nerede bir isyan ateşi yanmaya yüz tutsa hemen söndürmeye koşarlar. Nerede bir başeğmezlik görseler hemen o başı ezmeye davranırlar. Çünkü en iyi onlar bilir, zalimin saltanatı mazlumun korkusu üzerinde yükselir. En iyi onlar bilir, zalimin saltanatı mazlumun boyun eğmesi kadardır. Gene en iyi onlar bilir safahatın, ihtişa­ mın devamlılığı ancak zulüm ile uzatılabilir. Bu nedenle her baş eğiş mazlumun daha da köleleşmesi, umut çınarının kökünden sökülmesidir. Oysa her karşı koyuş, bunun tam zıddıdır. Her karşı koyuş, her direniş zalimin aczini, mazlumun gücünü gösterir. Her başkaldırış zalimin tükenişi, mazlumun zaferidir. Bu yüzden büyük ya da küçük, kent ya da tek tek kişilerin kor başkaldırısı zalimin ye­ nilgisidir. İnsanlık tarihi böyle anlarla doludur. Bir bayrak yarışı gibi zulme ve zalime karşı çıkma geleneği elden ele uzatılarak yarınlara taşınır. Çağları aşan bu anlardan biri de Tyros ve Sydon kentlerinin za­ lime karşı aldıkları tavırdır. Biri bir yıldız gibi çağları aydınlatırken; diğeri zalime teslim olmuşluğun, hiç karşı koymamışlığın, unutulmuşluğun simgesidir. Bu yalnızca iki kentin hikayesi değildir. İki ayrı tavır alışın, iki ayrı misyonun, iki ayrı değerin simgesidir. Biri biat etmenin, kul-köle olmanın, diğeri direncin, umudun,

onurun adıdırlar. Dün ile yarın kadar iki farklı hayatın adıdırlar. Her şey İ.Ö. 332 yılında yaşandı. Fenikelilerin bu iki önem­ li kenti iki ayrı tavırla tarihe mal oldular. Sydon kenti Büyük İs­ kender'i şehrin kapısında sevinçle, alkışlarla karşılamanın Tyros halkı ise karşı çıkmanın, teslim olmamanın, özgürlüğü uğruna serden geçmenin adı olarak tarihe geçtiler. Ve insanlık tarihin­ de bir yıldız gibi parlayan Tyros'un destansı direnişinin yanında Sydon'un esamesi bile okunmaz... Yaratılan bu destansı dire­ nişin önemini anlamak için o günün koşullarına ve gücünü, sı­ nırlarını büyüterek imparatorluk kuran Makedonya devletinin gelişimine bakmak gerekir. Büyük İskender, Makedonya devletinin başına geçer geçmez çok kısa sürede Grek kent devletini kendine bağladı. Bunu ger­ çekleştirmek için tarihi Thelsai kentini yok etti. Ardından i. Ö. 334 ilkbaharında; Makedonya devletini ayakta tutan yağma, çapul ve ganimet için başka diyarlardaki halkı köleleştirmeye Anadolu'ya geçti. Anadolu'nun kapılarını ancak Karia'daki Miletos (Milet) ve Halikarnassos (Bodrum) kentlerinin direnişlerini katliamla bastırdıktan sonra açabildi. Ege Bölgesi halklarının köleleştirilmesi ya da Batı Anadolu bölgesinin fetih harekâtı İ.Ö. 334-333 yılında tamamlandı. İskender, buradan iç Anadolu Bölgesi’ne yöneldi. Buraya yönelmesi iki nedene dayanıyordu. Birincisi, Doğuya ilerleyişinde ardında kendisi için tehlike yaratabilecek bir gücün, bağımsız bir yerin kalmamasını istemesiydi. İkinci nedeni ise, Frigya'daki Gordion Düğümü’ne karşı sınavdan geçme zorun­ luluğuydu!

M A Y I S 201 1 | T A V I R | 49


ladılar. Bu karşılamaya rağmen İskender'in buradaki ilk icraatı kent yönetimini değiştir­ mek oldu. Rivayete göre bu kentin yöneti­ mine bir bahçıvanı getirtmiş. Ve o rivayet şöyledir: İskender komutanlarından birine bu kente bir yönetici bulmasını emreder. O da kenti günlerce dolaştıktan sonra güzel çiçekleri olan bir bahçenin önünde durur. Ve o bahçıvanın; bir kaç yıl önce Pers vali­ sine karşı isyan edenlerin, bu bahçeyi yak­ mak istemeleri üzerine bahçenin kapısında dikilip "kendisini öldürmeden bahçeye kim­ seyi dokundurtmayacağım" söyleyerek bahçeyi yakılmaktan kurtardığını öğrenir. Ve bu andan sonra bu bahçıvan Sydon kenti­ nin yeni yöneticisi olur. Bu belki de tarihin ironisidir. Çünkü imparatorluklara, kendin­ den daha güçlü olanlara boyun eğenler, teslim olanlar; bağımsızlığı şekilsel olan bü­ tün kent ya da ülke yöneticileri o muktedirin ancak bahçıvanı katında dururlar! Gordion Düğümü simgesel bir savaştı. Eski bir söylenceye gö­ re; "Asya'nın hakimi olacak kişi ancak bu düğümü çözebilir" inancıydı. İskender, bu savaşı vermek zorundaydı. Yoksa o gü­ ne kadar elde ettiği tüm askeri başarıları, kazandığı zaferler, kanla, katliamla, baskıyla ele geçirdiği yerlerdeki muzaffer kral­ lığı pekişmeyecek, eksik kalacaktı. Bu yüzden Gordion Düğü­ mü önünde savaşı vermeli, düğümü çözüp Asya'nın sahibi ola­ cağını ilân etmeliydi! Oysaki bu efsane tek bir şey anlatıyordu. Zorla, katliamla, asker yığarak bu toprakları ele geçirebilirsin. Fakat asla teslim alamazsın, bu topraklara ölüm korkusu eke­ mezsin, umudundan edemezsin demenin başka biçimiydi. Ve İskender de işte o simgesel savaş için Gordion Düğümü önün­ de diz çökmüştü. Diz çökmese, düğümü çözmeye kalkışma­ dan çekip gitse yenilgiyi en baştan kabul etmiş olacaktı. Bu yüzden düğüm ile bu savaşa girişti. Çözemedi! Bunun yerine bir kılıç darbesiyle düğümü ikiye kesti. Bu savaşı da böyle yitir­ di. Asya'nın sahibi olacak adam o değildi. Fakat çıkarları İsken­ der'in askeri başarılarına endeksli güçler elbette İskender'in dü­ ğümü çözdüğünü, tüm Asya'ya hakim olacağını ilan ettiler. Oy­ saki bu savaşı yitirdiğini en iyi Anadolu halkları gördü! İskender Frigya'dan Ankyra (Ankara) üzerinden Kapadokya'ya, oradan da bugünkü adı Gülek Boğazı olan Klikliai Pylai üzerin­ den Güneye indi. Bugünkü İskenderun yakınlarındaki Myriandros dolaylarında kamp kurduğunda, Pers Kralı III. Dareios da ordusuyla bugünkü Deliçay olan Pinaros Çayı kıyısında kamp kurmuştu. İ.Ö. 333 sonbaharında iki ordu İskenderun Körfezi’ndeki Isos'ta karşılaştı. Pers ordusu bu savaşta ağır bir yenil­ gi aldı. Bu savaştan sonra, bugünkü Suriye-Lübnan toprakları olan Fenike kapıları, İskender’in önünde açılmıştı. Amanosları aşıp buraya girdi. Kereste limanı olmakla ünlenmiş Byblos ken­ tini ele geçirdikten sonra yönünü Sydon kentine çevirdi. Sydon kenti ileri gelenleri onu şehrin kapılarında sevinçle karşı­

50 | T A V I R | M A Y I S 2011

Sydon kentine yeni yönetici böyle seçildikten sonra, fırtına gibi ilerleyişini Tyros kentine çevirdi. Tyros, bugün Lübnan toprak­ ları içinde yer alan ve adı Sur olan bir kentti. Fenikelilerin Herakles'i sayılan Melkart'ın tapınağının bulunduğu ve ünü tüm Ak­ deniz'e yayılmış bir liman kentidir. Aynı zamanda ozanın "Tyr türbanı ile bağlı aşağı sarkan bukleler" dizesiyle betimlediği zengin bir dokuma kentidir. Kent, iki yerleşim yerinden oluşu­ yordu. Karada eski yerleşim yeri ve karadan bir stadyum uzak­ lığında bulunan adada yeni yerleşim yeri bulunuyordu. En gü­ zel, görkemli yer adaydı. İki kapılı bir kale kentiydi. İskender'in ordusu Tyros'un kapılarına dayandığında kent halkı adaya çekilip kapıları da üzerine kapattılar. İskender kente ge­ lir gelmez hemen bir "dostluk ve ittifak" antlaşması önerisi için elçilerini kente gönderdi. Ve İskender'in dostluğunu reddetme­ leri halinde Pers işbirlikçisi ilan edilip savaş açılacağı tehditleriy­ le birlikte bu dostluk ve ittifak önerildi. Adı barış ve dostluk olan, özü ise muktedire köleleşmek olan bu teklifi tereddütsüz red­ dettiler. iki eşit güç arasında yapılacak bir antlaşma değildi bu ya da İskender'e bağımlı olmadan tarafsız bir dostluk da bek­ lenmiyordu. Köleleşmeyi ya da ölümü seçmesi isteniyordu Tyros’un. Başka seçenek yoktu. Oysaki tarihin her aşamasın­ da zalimin; zulüm ve ölümle, katliam ve kan ile korku yayıp mazluma uzattığı barış eli her zaman teslimiyettir. Teslimiyetin başka araçlarla dayatılmasıdır. Bu da mazlumun köleleşmesi­ dir. İskender'in "dostluk" teklifinin özü de buydu. Kısacaya bizdensin ya karşımdasın. Ya teslimiyet ya ölüm denmişti. Mazlu­ mun köle olarak yaşaması, kendisinin çıkarına değildir. Fakat aynı durum, zalim için çok yönlü ve büyük bir çıkara işaret eder. Bunun için direnerek, karşı koyarak, savaşarak ölmek, mazlu­ mun ölürken dahi zalime vurduğu büyük bir darbedir. Her za­ man böyle olmuştur. İşte Tyros halkı da savaşmayı yeğledi. Öz­ gürlüğü, umudu, onuru, bağımsızlığını korumayı geçti. Bu ne­


denle de reddettiler İskender'in teklifini. Ve yarınlara, aslolanın zalimin zulmüne karşı çıkma cüretini göstermek ve bunun ge­ reğini can-kan bedeli yapmak olduğunu miras bıraktılar. Geride destansı bir direniş yaratarak insanlığın umudunu büyüttüler. En iyi onlar bilir, ele geçirilemeyecek kent yoktur. Şartları, konu­ mu nasıl olursa olsun yıkılmayacak kale suru yoktur. Ne kadar kalın ve yüksek olursa olsun... Ayak basılmayacak ada yoktur. Ne kadar uzak olursa olsun... Fakat gene en iyi onlar bilir ki; bir yerde ulaşılamayan bir ada, aşılamayan kale suru, ele geçirilemeyen bir kent, bir siper varsa o da zalimin zulmüne başkaldır­ ma cüretini gösterenlerin kınlamayan iradesidir. Tyroslular işte bu hakikatle İskender'e karşı çıktılar. Hemen adayı işgal etme harekatı başladı. Önce karadan ada­ ya kadar bir rıhtım yapmaya girişti İskender. Bunun için eski yerleşim yeri yıkılıp denize doldurulmaya başlandı. Adadaki ka­ le surlarını dövebilecek, yıkabilecek yeni yıkım kuleleri ve aygıt­ ları inşa edilmeye başlandı. Dört ay gece gündüz yapılan çalış­ ma sonucu adayı tehdit edebilecek duruma gelmişti. Bu ana kadar kendi günlük yaşamını sürdüren Tyros halkı ilk eylemini gerçekleştirdi. Adaya iyice yaklaştırılan yıkım aygıtlarını bir gece kundaklayıp yaktılar. Ardından da kopan fırtına rıhtımı tahrip et­ ti. Aylar alan çalışma, tek hamleyle sekteye uğratıldı. Bu andan itibaren yeniden rıhtım inşasına girişilmedi. Bunu yerine savaş gemileri üzerine monte edilecek yeni yıkım ve saldırı aygıtları ta­ sarlanmaya ve yapılmaya başlandı. Kısa süre sonra da gemiler üzerinde monte edilen koçbaşları surları dövmeye başladı.

dikler açıldı. Şimdi adada, kale surları içinde amansız bir savaş sürüyordu. Teslim olmadılar. Son savaşçısına kadar her sokak­ ta, her evin kapısında ve her evin içinde dövüşe dövüşe kanla­ rıyla, canlarıyla bu destansı direnişi tarihe yazdılar. Adadan ka­ raya kurulan iskelede iki bin erkeği çarmıha gerdiler. Tüm er­ kekler böyle katledildi. Tüm kadınlar ve çocuklar köle olarak sa­ tıldı. Tarihçiler, Tyros'un ele geçirilmesini İskender'in en büyük aske­ ri başarısı sayarlar. Fakat Tyros halkı, insanlığa zalime ve zulme karşı çıkma cüretini göstermenin zaferin kendisi olduğunu gös­ tererek, başarı sayılan bu katliamın esasta yenilgiden başka bir şey olmadığını anlattı. Bu diyarda tüm rüzgarlar dağlardan de­ nize doğru eser. Ve dağlardan denize doğru esen bu rüzgarlar; bu direnişin ruhunu yarınlara, çağlar sonrasına taşıdılar. Orta­ doğu'nun mazlum halkları, Anadolu'nun fedaileri bu irade ile muktedire karşı dövüşür. Tıpkı Kızıldere'deki gibi. Tıpkı 12 Temmuzlarda, 16-17 Nisanlar'da, ölüm oruçlarında, Balkıca'da olduğu gibi. O irade ile, o ruh ile, o inanç ile dövüşürler! Tarihin acıması yoktur. Herkese hakettiğini verir. Dün olduğu gibi bugün de Sydon yöneticileri misali bahçıvanlara karşı Tyros halkının direniş ruhuyla dövüşenler kazanacak. İskender ve bahçıvanları nasıl ki silindiyse tarihten, öyle yenilecekler bugü­ nün muktedirleri. Çünkü son sözü hep direnenler söyler! Yararlanılan kaynaklar: - ilkçağ Tarihi 1. Cilt / (U. Diakov-S. Kovaku) - Büyük İskender Anadolu Kapılarında / (U. M. Manfredi) □

Tyros halkı yapılan her hamleye karşı hamleyle cevap veriyor­ du. Surlarda ilk çarpışmalar aralıksız sürerken, denizcilikte usta olan Fenikeliler suyun karanlık dibinden gelip o gemilerin halat­ larını kesip açık denize sürüklenmesini sağladılar. Surların dibinde savaşan Makedon ordusuna karşı elindeki bütün araçları silâha çevirerek dövüşüyor­ lardı. Balık avlamada kullanılan bütün aletlerle asker avlıyorlardı. Deniz suyunun tuzunu, yosununu ve kumunu silaha dönüştürdüler. Ağır ıslanmış yosun­ larla aşağıdaki askerleri ve yıkım aletlerinin kolay çalışmasını engellediler. İyice ısıtılan kum aşağı dö­ külerek, zırhlarının içine giren nar gibi kumla asker­ leri denize gömdüler. Aylardır süren çatışmada moral üstünlüğü her aşa­ mada Tyros halkındaydı. Çünkü haklılığın gücüyle dövüşüyorlardı. Bundan alıyorlardı tükenmeyen güçlerini, direnişlerini... Nasıl ki bu diyardaki ağaç­ lar daha basık bir göğe sığmazlarsa, nasıl ki bu di­ yardaki taşlar yabancı çizmelere katlanamazsa; Tyros halkı da köle olarak yaşamaktansa, başı dik, göğsünü zalimin silahına gererek ölmeyi yeğledi. Bu, yaşamanın başka bir biçimiydi. Bu, yaşamanın en onurlu, en güzel yanıydı. Öyle yaşamayı seçtiler! Tarih, İ.Ö. Temmuz 332’yi gösterirken, surlarda ge­

M A Y I S 201 1 | T A V I R | 51


tiyatro

intiharın genel provası gülnaz bıçakçı

İntiharın Genel Provası isimli oyun İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda iki yıldan beri sahnelenmektedir. Duşan Kovacevic’in yazdığı oyun, emperyalizm tarafından bölünüp parçalanan Yugoslav­ ya’da geçiyor. Yazar emperyalizmin ülkeleri ölümden kurtarıyor gibi yapıp as­ lında ölmekten de beter hale getirdiğini, onları yozlaştırıp, kor­ kunç bir biçimde parçalayıp tükettiğini insanlar üzerinden anla­ tıyor. Emperyalizm tarafından sömürülen ülkemizde, borçlarını öde­ yemediği için intihar edenlerin haberleri artık neredeyse sıra­ danlaştı. Kredi kartı borcunu kapatmak için başka yerden borç alan, onu da ödeyemediği için intihar edenlerin sayısı her gün artıyor. Bunun nedeni de her geçen gün emperyalizmin sömür­ düğü ülkelerde, bir yandan tüketimi körüklemesi, diğer yandan insanların alım gücünü düşürmesi ve onları yoksullaştırmasıdır. Tüketim çılgınlığına kapılan insanlar, her yere borçlanarak tüke­ tim maddeleri satın alıyorlar. Borçları büyüyor, borçlarını öde­ yemez duruma düşüyorlar. Alacaklıların baskısı da artınca, kendilerine bir çıkış yolu bulamıyorlar ve yaşamlarına kendi el­ leriyle son veriyorlar. Oyunda da bir mimar, borçları yüzünden intihar etmeye kalkı­ yor. Kendisini nehre atmaya hazırlanıyor. Aslında, intihar eden adamın sevgilisi olan kız gibi, oyunda intihar etmeyi deneyen çok. Bu da toplumda intihar olayının ne kadar yaygın olduğu­ nu gösteriyor. Emperyalizm artık eskisi gibi ülkeleri tankıyla, topuyla işgal et­ miyor, topraklarını topraklarına katıp o ülkeleri yok etmiyor ama

onların ekonomik bağımsızlıklarını yok ederek, onları borçlan­ dırarak, onlara borç para vermek için ağır sömürü koşulları dayatarak, onları yok olmaktan beter hale getiriyor, işgalini artık sermayesiyle gizli bir şekilde gerçekleştiriyor; yani onları öldürmeyip süründürüyor, parçalıyor, sakatlıyor. Oyunda da, intihar etmek isteyen mimarı balıkçıyla, mimarın kız arkadaşı kurtarıyorlar. Sözde, ona umut veriyorlar ama gerçekte amaçları tekelleşmiş, çeteleşmiş bir organ mafyası­ na bu intihar etmek isteyen adamın organlarını pazarlamak istiyorlar çünkü aslında onlar organ mafyasının elemanlarıdır. Nasıl emperyalizm işbirlikçileri aracılığıyla, ülkeleri sömürüp talan ediyorsa oyunda da, organ mafyası üyesi kardeşler; kaptan, işadamı, psikiyatr emperyalizmi, intihar etmek iste­ yenleri bu aileye getiren balıkçı ve kız arkadaşı da emperya­ lizmin işbirlikçilerini temsil ediyorlar. Balıkçı hemen intihar etmek isteyen mimara, o köprüden in­ tihar edemeyeceğini, orada balık ağı olduğunu, geçimini bun­ dan sağladığını söylüyor. Derken, mimarın kız arkadaşı geli­ yor. Bu ikisi mimarla konuşurken kaptan geliyor. Abisinin bü­ yük bir iş adamı olduğunu, bir marina inşaatı için bir mimar aradığını belirtiyor. Böylece, mimar intihar etmekten vazgeçi­ yor. Emperyalizm insanları öldürmüyor ama tekelleri aracılığıyla sömürüyor. Eğer bir insan kendi eliyle yaşamına son verirse emperyalizm onu kullanamayacak. Onun için emperyalizm umudunu kaybetmiş, yaşamına kendi eliyle son vermek iste­ yen insanları bile parçalıyor ve son parçalarına kadar sömü­ rüyor.


Emperyalizm bunu tekelleri ve bu tekellerin işbirlikçileri ara­ cılığıyla yapıyor. Oyunda da, intihar etmek isteyen mimarın kız arkadaşı, as­ lında balıkçının kız arkadaşı. Balıkçı ve sevgilisi, organ maf­ yası olan bir aile tekeline hizmet ediyorlar. İntihar etmek is­ teyen adamı aile tekeli olan organ çetesine götürüyorlar. Bizdeki Koç ve Sabancı aileleri gibi, bu çetenin her bir bi­ reyi organ mafyasının farklı yerinde örgütlenmiş.

İNTİHARIN GENEL PROVASI DUŞAN KOVAÇEVİÇ

YÖNETEN: M. NURULLAH TUNCER

Kaptan, insanları iş vermesi için iş adamı olan abisine gön­ deriyor, abisi doktor kardeşine, doktor da avukat kardeşi­ ne gönderiyor. Bunlar insanları kandırarak, gözlerini, böb­ reklerini, bacaklarını alıyorlar. Daha önce kendilerinin de bu organları alınmıştır. Şimdi de kendileri başkalarına aynı şe­ yi yapmak için iş başındadır. Yazar emperyalizmin ülkeleri parçalamasını ve yok etmesi­ ni organ tekeli tarafından organları teker teker alınan ve vü­ cutları parçalanan insanlar üzerinden anlatıyor. Oyunun sonunda, intihar eden adam bir gözü alınmış, siyah bantla kapanmış, böbreği alınmış, belinde sargılar bir bacağının yarısı yok, koltuk değneğiyle görünüyor. Diğer iki işbirlikçi de aynı biçimde görünüyorlar. Zaten emperyalizm işbirlik­ çilerinin işi bitince, onlara da kurbanlarına yaptığını yapıyor. Organ mafyasının avukat kardeşi de her organı alınmış olarak görünüyor. Kardeşlerine kızdığı için kurbanların avukatlığını üstlenerek onlardan intikam almak istiyor. Yazar avukat kardeşinin ağzından, parçalanan Yugoslavya’nın durumunu anlatıyor: “Vatandaşı olarak yaşadığımız ülke insaf­ sızca bölünmüş ve sakatlanmıştır. Gördüğünüz gibi... bizim gövdemiz gibi”. Emperyalizm; kendisine karşı mücadele etmeyen ve koyun gi­ bi her şeye boyun eğen insanların sayesinde güçlenir, zorbalaşır ve canavarlaşır. Emperyalizm; kendisine boyun eğenleri, mücadele etmeyenleri, her şeyi kabullenenleri, emperyalizmin istediklerini yapanları kurtlar sofrasında parçalayıp yutar. İnti­ har eden adam şunu sorar: “Kurt neden ot yemez?” Yanıtını da kendisi verir: “Kurt ot yemez, bunu onun için koyunlar ya­ par. Bizimle ilgisi nedir? Biz koyunuz hayatımız boyunca kurt­ lar için otladık. İnsan derisine bürünmüş kan emici canavarlar için! Canavarlar; ayaklarımızı, gözlerimizi, böbreklerimizi yedi­ ler, kanımızı emdiler! Daha çocukluğumuzdan beri, kuzuyken onlar için otladık hep! Kendimize bir bakalım! Neye benziyo­ ruz! Üçümüzden sağlıklı bir insan bile çıkmaz!” Emperyalizm insanları gittikçe yozlaştırıyor, sahtekarlaştırıyor. Oyunda intihar etmeye kalkan mimarın kız arkadaşı aslında balıkçının sevgilisi ve sözde mimarı ölümden kurtarmaya çalı­ şıyor. Aslında, onu organ mafyasına pazarlamaya hazırlanıyor.

Balıkçı da aynı şeyi yapıyor, intihar eden adamı kaptana veri­ yorlar, yani organ mafyasının ilk basamağı olan kişiye... Kap­ tan da mimarı abisine gönderiyor, abisinin marina inşaatı için bir mimar aradığını söylüyor. Çok büyük bir iyilik yapıyor gibi görünüyor. Oysa mimarı tam da parça parça yok edileceği, öl­ mekten beter edileceği bir çarkın içine sokuyorlar. İş adamı doktora gönderiyor. Doktor da avukata gönderiyor. Avukat neyi savunabilir ki? Zulüm ve sömürü çarkı böyle işliyor. Ve çığlık! Aynı Munch’un “Çığlık” adlı tablosundaki gibi, çığlık atıyor mimar ama çığlığı duyulmuyor çünkü kendi çığlığı değil. Sahtekar iş adamının, sonra da sahtekar doktorun attırdığı ve yönlendirdiği bir çığlık. Yani kurbanlarını kısmi rahatlatmak için yanlış hedeflere yöneltilen bir çığlık. Bu yüzden de bir işe ya­ ramıyor. Kendi tepkisi sonucu oluşan ve doğru hedefi bulan bir çığlık olsa işe yarardı. Başkalarının yönettikleri ve başka yönlere sevk ettikleri tepkilere ve çığlıklara karşı dikkatli olma­ lıyız. Bunların hiçbiri yararlı bir sonuç vermiyor ve boşuna ener­ jimizi tüketiyor. Bu nedenle, halkın tepkisi doğru örgütlenme­ li ve doğru hedeflere yönlendirilmeli. Yoksa bu tepkileri emper­ yalistler, oyunda sahtekarlar kendi amaçları doğrultusunda kullanırlar. Yazar, emperyalizmin bölüp parçaladığı ülkelerde insanları ne kadar yozlaştırdığını gösteriyor. Böyle ülkelerin insanlarının ne­ redeyse hepsinin sahtekarlaştığını belirtiyor. Oyunun başında intihar etmek isteyen adamı sözüm ona kurtaranların hepsi onu korkunç bir şekilde aldatıyorlar, vücudunu parçalıyorlar,

M A Y I S 201 1 | T A V I R | 53


Bari, prömiyerden önce köprünün nasıl olduğunu görelim!...” Zaten oyun üç ayrı düzlemde ilerliyor. 1) Gerçeğin düzlemi, yani parçalanmış Yu­ goslavya’da işsizlik yüzünden intihar eden bir mimar; bu düzlem, oyunun sosyo-politik yanıdır. 2) İntihar eden adamla kaptanın iş adamı kardeşinin görüşme sahnesinden itibaren gerçekle kurmaca iç içe geçmiştir. Bu bölümde absürd öğeler de vardır. Örneğin iş adamı “Böb­ rek yetmezliğinden ölen dedemizi hatırlı­ yor musun? Küçücüktü daha on yaşına bile basmamıştı” diyor. 3) Son düzlem ti­ yatronun düzlemidir. Bu düzlemde oyun­ cular yönetmeni ararlar. Efekt sesi olarak yönetmenin eşinin doğum yaptığını, yö­ netmenin hastaneye gittiğini söyler. Bu­ rada da absürd öğeler vardır. Örneğin yönetmen için “Bu onun on altıncı karı­ sından on beşinci çocuğu...” gibi.

organlarını alıyorlar ve organ tekeline pazarlıyorlar, intihar et­ mek isteyen adam oyunun sonunda yeniden intihar etmeden önce şöyle söylüyor: “Kendimi, iki ay önce bir bütün olarak öl­ düreceğime, parça parça öldürdüm!... Ne kadar ahmak, sa­ lak, budalayım!...” Yazar, ne kadar yozlaşmış ve çürümüş bir dünyada yaşadığı­ mızı gösterdikten sonra, izleyiciyi gerilimden kurtarmak için ve biraz rahatlatmak için yabancılaştırma efektini kullanıyor. Böylece, izleyicinin sahnedeki oyunla özdeşleşmesini kırarak, oyu­ na belli bir uzaklıktan bakmasını sağlıyor. Sahnede izlediğinin bir tiyatro oyunu olduğunu belirtiyor. İzleyicinin sahnede izledi­ ği oyuna uzaktan bakmasını ve oyunu nesnel bir biçimde de­ ğerlendirmesini ve oyundaki sorunları düşünmesini sağlıyor. Duşan Kovaçevic, büyük bir ustalıkla gerçeğin sahnesinden ti­ yatro sahnesine geçiyor, intihar eden adam köprüden kendi­ sini nehre atıyor ama Tuna nehri yerine sahnenin sert zemini­ ne düşüyor. Bunu şu sözlerle belirtiyor: “Peki ben nasıl köprü­ den atlayacağım? Her şey bu kadar düzken. Düz bir zemin­ den, tekrar düz bir zemine mi atlayacağım? (Kızgınlıkla güler­ ken, uyuşmuş, bükülmüş olan bacağını düzeltir. Diğer oyun­ cular da aynısını yaparlar. Rahatlamış görünüyorlar) Köprüsüz genel prova!... Bir hafta önce köprünün kurulmuş olması ge­ rekiyordu, hala yok!., ne zaman köprüyle prova yapacağız?

54 | T A V I R | M A Y I S 2011

Duşan Kovaçevic emperyalistlerin bölüp parçaladığı devletlerdeki sosyo-politik durumu gerçekçi bir biçimde gösteriyor. Aynı bizdeki gibi insanlar borçlarını öde­ yebilmek için borç alıyorlar ve ödeyeme­ yince de intihar ediyorlar. İntihar toplum­ da yaygındır. Yozlaşma, çürümüşlük ve sahtekarlık artmıştır. Zaten yazar bir röportajında, “Şu anda yaşadığımız dönem, ‘yasal gasp’ ve ‘yasal hırsızlık’ adı altında tarif edilebilir” diyor. Sonra, yazar bu acı tabloyu hafifletmek için oyunu gerçekçi düzlemden kurmaca düzleme çekiyor ama bunlara belli bir uzaklıktan bakıp nesnel bir şekilde değerlendirin ve düşünün diyor. Oyunun sahnelenmesi başarılı. Dekor ve kostümler rollere uy­ gundur. Işık oyunu destekleyecek biçimdedir. Oyuncuların performansları iyidir. Bora Seçkin hem intihar eden adam hem de erkek kardeşi rolünün hakkını iyice vermektedir. Hem kap­ tan, hem iş adamı, hem psikiyatr, hem de avukatı canlandıran Serhat Mustafa Kılıç da çok başarılıdır. Dans performansı da iyidir. Hamlet’in kuru kafayla konuşma sahnesini andıran iş adamının takma gözüyle konuşma sahnesinde çok etkileyici­ dir. Balıkçı İbrahim Çan’ın da performansı yüksektir. Bennu Yıldırımlar da her zamanki gibi rolünün üstesinden başarıyla gelmektedir. Tek perde olup, iki saate yakın süren olan oyun bu tiyatro se­ zonunun da en iyi oyunları arasında yerini alıyor.O


röportaj röportaj

sedat yılmaz'la "press" üzerine tavır

Gazeteciliğin en zor icra edildiği bir yer ve gazetecilik yapmanın, doğruyu yazmanın canını ortaya koymayla eş anlamda olduğu bir bölgede geçen bir öyküydü Press filmi. Yönetmeni Sedat Yılmazla Press’i ve onun sinemayla ilgili düşüncelerini konuştuk...

Kontrgerillanın en yoğun mesai yaptığı dönemlerden bi­ rinin filmini yapmayı neden istediniz? Bir gazetecilik öyküsü anlatmanın kendi içinde bir takım avan­ tajları olduğunu hesap ettik açıkçası. Bir de Gündem Gazete­ sinin öyküsünü anlatmak, Gündem Gazetesi'nin Diyarbakır bürosunun öyküsünü anlatmak istedik... Diyarbakır, bölgenin merkezi sonuçta. Ya da kalbi diye tarif edebileceğiniz bir yer. Hem Gündem Gazetesi'nin uğradığı baskılar Türkiye basın ta­ rihinde hiçbir diğer basın organıyla karşılaştırılmayacak derece ayrı bir yerde duruyor. Onun bir şekilde üzerine gidilmesi gerek­ tiği ile ilgili bir fikrimiz vardı. Bir diğer mesele de şu: Evet bir ga­ zetecilik öyküsü anlatıyoruz ama gazetecilik meselesini anlatırken bizim birtakım otomatik avantajlarımız olacağını hesap et­ tik. O da şu: Bölgenin bir resmini çıkartmak meselesi. Bildiği­ miz anlamda diyelim ki bir senaryoda birden fazla meseleye de­ ğindiğimizde senaryonun öyküsü dağılır. Ama biz ise şöyle dü­ şündük, gazetecilik üzerinden bir öykü anlattığımız için bir man­ şetle bir şeye değiniriz, bir kaset deşifresi ile başka bir şeye de­ ğinebiliriz, bir fotoğraftan bir şeye değinmiş oluruz bir şekilde gibi... Bu avantajı kullanmak üzerine bir hesabımız vardı. Dola­ yısıyla hem gazetecilik öyküsü anlatmış olduk hem de o tarih­ lerde bölgenin bir panoramasını çizmiş olduk öykümüzü dağıt­ madan. Genellikle ilk filmini çekenlerin şöyle bir hastalığı vardır, bu Press filmi için de geçerlidir. O tarihe kadar biriktirdiği her şeyi bir şekilde boca etme. Yani içimizde tutmuşuz bu herkes için geçerlidir. içimizde tutmuşuz, tuttuğumuz şeyleri ilk filmi çekerken önemli ölçüde dışarıya yansıtma gibi bir şey vardır. Mesela Fırtına filminde de vardır böyle bir şey. Yani birçok me­ seleye değinme kaygısı. Buna ek olarak bir de şundan bahse­ debilirim. ilk filmi çekmenin yanısıra, bir de sosyalist gelenekten

K

I I

gelmeyle ilgili tırnak içinde bir hastalıktan bahsedebilirim. O da şu; diyelim ki biz bir afiş yapacaksak o afişte iki ya da üç söz­ cükten oluşan bir talep olmaz. Neredeyse iki satır olabilecek bir şeyden bahsederiz ya. Her şeyi bir şekilde anlatmak isteriz. Ya­ ni biraz da onunla ilgili. İkisi de birleşince tırnak içinde bahsetti­ ğim hastalık iyice yukarı çıkıyor. Farkında olduğumuz ama far­ kında olduğumuz için problem olarak da gördüğümüz şeyi na­ sıl çözeriz meselesinin de cevabıydı gazetecilik meselesi. Şu ana kadar da kimse mesela senaryoyla ilgili şöyle bir eleştiri ge­ tirmedi: “Ya öyküyü çok dağıtmışsın” gibi bir eleştiri getirmedi. Ki aslında anlattığımız şeyle düşündüğümüzde öykü rahatlıkla dağılabilirdi başka bir mesele üzerinden anlatmaya çalışsaydık. Gazetecilik üzerinden anlattığımız için, bir şekilde bizim hasta­ lık diye tarif ettiğimiz şey, izleyiciye hastalık olarak geçmemiş ol­ du. Bir ilk film. İlk uzun metrajlı film. Hem bir sinemacının da rağbet göstermeyeceği bir film açıkçası. Risk miydi siz­ ce bu yoksa seçimlerinizi politik filmlerden yana koydu­ ğunuz için mi? Tabi ki İstanbul sineması için böyle bir proje risk. Ama en azın­ dan ben yaptığım iş ve bundan sonra yapabileceğim işlerle ilgili kendimi İstanbul sinemasının içinde gören birisi değilim. Dola­ yısıyla zaten onun dışında alternatif olarak yapabileceğim şey­ lerde kendimi tanımlamaya çalışıyorum. O yüzden İstanbul si­ neması için belki risk ama bizim için zaten yapılması gereken bir şey. Bunun mesela geri dönüşleri olumsuz olabilir miydi, başka türden daha ciddi engellerle karşılaşabilir miydik? Elbet­ te ki karşılaşabilirdik. Ama zaten bunu göze almıştık. Sözgelimi diyelim ki biz bu filmi 2008'de çektik. 2008'de çekerken tam da

M A Y I S 201 1 | T A V I R | 55


şünüyorum. İşlediği konu açısından hiç de onun işledi­ ği konuların dışında bir şey olmamasına rağmen.

Fırtına (Bahoz/Kazım Öz’ün üniversiteli devrimcilerin mücadele­ sini anlattığı film/bn)'nın vizyona girdiği tarihti. Ve Fırtına, mese­ la çok net bir şekilde hemen hemen her yayın organında sine­ ma yazarları ya da sinema dünyasında resmen yok kabul edil­ di. Herhangi bir festivale de kabul edilmedi. Yani Antalya, Ada­ na gibi festivallere de kabul edilmedi. Biz de filmi çekerken za­ ten bunlara tanık oluyorduk. Tam çektiğimiz anlara denk gel­ mişti bu. Evet, Press'in serüveni de bu, böyle olacak dedik. Ama buna rağmen "Biz bunu yapmak istiyoruz, burdan yürü­ yeceğiz." dedik. 2008'den 2010'a geldiğimizde birtakım şey­ lerde kendi çapında birtakım değişiklikler gerçekleşti. En azın­ dan mesela Ergenekon meselesi... Ergenekon davası nereye gider bilmiyorum. O tamamen tartışmalı bir şey ama onun şöy­ le bir yan sonucu oldu. Bir takım meseleler daha rahat konuşu­ labilir hale geldi. Birtakım meselelerin daha rahat konuşulabilir olması toplumun her kesimini etkileyen bir şey. Yani bu sinema yazarını da etkiliyor, festival ön seçicisini de etkiliyor, festival jü­ risini de etkiliyor. Gördüğümüz şey buydu. Mesela biz ilk kez festivalde Press'i gösterirken, tesadüfi bir şekilde Mehmet Ali Birand’ın '90'lı yıllardaki gazetecilikle ilgili bir köşe yazısı yayın­ landı. Orada şundan bahsediyordu: "Biz '90'lı yıllarda gazeteci­ lik yaparken gerçeklerden yola çıkarak bir senaryo yazıyorduk. Yani gerçekleri yansıtmak değil senaryo. Sonra o yazdığımız senaryoya kendimiz de inanıyorduk." diye tarif ediyor oradaki, o tarihlerde yapılan gazeteciliği. Dolayısıyla bu zaten herkesin bildiği bir şeydi. Ama şimdi tam da bu tarihlerde birileri çıkıp yaptığı şeyler üzerine, tırnak içinde özeleştiri diyebileceğimiz şeylerden bahsedebiliyorlar. Mesela 2008'de bahsetmiyorlardı ama şu anda bahsediyorlar. Böyle bir durum değişikliğinden bahsedebiliriz.. Press'in nispeten Fırtına ile karşılaştırıldığında daha fazla kabul görmesinde, bunun bir etkisinin olduğunu dü­

56 | T A V I R | M A Y I S 2011

Otosansür yaptınız mı? Yani “Şu konulara değin­ meyeyim. Filmin selameti açısından iyi olmaz” tü­ ründen yaklaşımlarınız ol­ du mu? Otosansür değil de şöyle; sonuçta diyelim ki ben me­ sela '90'lı yıllarda öğrenci ha­ reketinin içinden gelen birisi olarak Yurtsever gençlerin, Kürtler'in siyasi söylemlerini biliyorum. Sonuçta yan ya­ nasın, polislerle çatışıyorsun faşistlerle çatışıyorsun ama onların söylemini doğal ola­ rak biliyorsun. Onların söyle­ mini bildiğim halde sıradan bir izleyiciyi irrite etmeyecek şekilde kullanmayı tercih ettim. Böyle bir değişiklik biraz zorun­ luydu. Sonuçta sadece diyelim ki bu meselelerle ilgili olanların değil bu meselelerle hiç ilgisi olmayanların da filmi izlediğinde onlara filmin bir şeylerin geçmesi kaygısı güttüğüm için en azın­ dan baştan söylenenlerle ilgili rahatsız olmasınlar diye. Çünkü onlar diyelim ki devletten bile bahsederken başka türlü bahse­ diyorlar. Yani öyle bir söylemi orada olduğu gibi kullanmadım. Yani daha kabul edilebilir hale getirdim. Bir de Gündem Gaze­ tesi'ni merkeze alan bir film yapıyorsunuz ve orada o gazetenin siyasetini ya da siyasi misyonunu inkar etmiyorsunuz. Bu işleri bilenler orada onları hisseder ve fark eder ama siyasetini mer­ keze almıyorsunuz. Bir de bunu tercih ettim. Çünkü siyasetini merkeze aldığınızda, yine o bahsettiğim, yani bu meselelerle hiç ilgisi olmayan insanların hiç de ilgilenmedikleri bir mesele. Diyelim ki yani o tarihlerde Kürt hareketinin siyasi çizgisi şöyledir böyledir... Bunu alıp da filme koyarsanız zaten, o bahsetti­ ğim izleyiciyi baştan filmin dışına itmiş olursunuz, bunu kastedi­ yorum. Peki ülkemizdeki politik sinemayı nasıl görüyorsunuz. En başta kendi filminize politik film diyor musunuz? Önü­ müze çıkarılan apolitik film örnekleri hakkında ne diyor­ sunuz? Şimdi sondan başlayayım. Yani ben yapmaya çalıştığım işi, po­ litik kitle sineması olarak tanımlıyorum. Ne kadar becerebiliyo­ rum bilmiyorum ama benim için tarifi böyle. Ve bunun da her yerde, net bir şekilde ortaya konulması gerektiğini düşünüyo­ rum, böyle utangaçça vb. şekilde değil. “Ya aslında ben politik film çekmiyorum. İşin içinde politika olan bir film çekiyorum.” gi­ bi bir açıklama yerine, net bir şekilde bunun böyle konulması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü mesela ‘90’larda iyi kötü üre­


tilmiş bir takım politik filmlerde insanlar mesela ben politik film yapıyorum diye kendilerini ortaya koymuyorlardı. Yani o tarif et­ tiğim gibi işin içinde politika da olan bir film yapıyorum gibi tarif ediyorlardı. Ben artık o dönemi geride bırakmamız gerektiğini düşünüyorum bir de politik filmin lanetli bir iş olarak algılanma­ sının karşısında durmak lazım. Yani lanetli bir iş değildir karde­ şim. Yani bunu iyi de yaparsın kötü de yaparsın ama baş­ lı başına politik filmin kendisi lanetli bir iş niye olsun? Yani aşk filmlerinin hepsine kötü diyemeyiz. İyisi de vardır, kötüsü de vardır. Sonuçta bu da böyle bir şeydir yani. Bu ülkede yaşanan gerçekler vardır bizim de derdimiz bunları dile getirmektir. Yani sinemada yapmaya çalıştığımız bu. Dünya görüşünüz filmlerinize yansıyacak mı? Birincisi yönetmenin sesi, yönetmenin fikri olarak filmlerde ko­ nuşmayı tercih etmem, tam tersine bir bütün olarak filmin ken­ disinden bir sonuç çıkması gerektiğini düşünüyorum. En azın­ dan diyelim ki Press filmi ile ilgili anlattığımız öykünün hem po­ zitif taraflarını hem negatif taraflarını anlattık ve bunların pozitif ve negatif taraflarını anlatırken de net bir şekilde izleyiciye doğ­ rusu budur demedik. Orada bir gazetecilik tartışması yapılırken, mümkün mertebe durumu nasıl algılıyorsak nesnel bir şekilde öyle ortaya koymaya çalıştık ve izleyici kendi politik çizgisinin durduğu yere göre, ha bu adam doğru söylüyor gazetecilik ola­ rak ya da hayır öteki doğru söylüyor gibi bir tutum içine gitti ama bir bütün olarak filmin kendisi ya da böyle bir şeyi çekmiş olmaktan dolayı bir yerde durduğumuz net yani. Elbetteki tara­ fız bu anlamıyla. Ama mesela şunu söylemeye çalışıyorum. Ben kendi kişisel politik görüşlerimi birebir izleyiciye pat pat söyle­ mek yerine bunu mümkün mertebe izleyiciyle tartışarak bir yer­ lere varılması gerektiğini düşünüyo­ rum. Yani empoze etmek değil de öy­ le söyleyeyim hadi tartışmayı tercih ederim, ortaya koymaya çalışırım. Ta­ bi ki benim bir siyasi görüşüm var. Bu anlamda muhakkak ki yansıyacaktır filmlerime.

gu yapıyor mu sizin filminiz? Bunu da anlatıyor mu? Dü­ şünce ve ifade özgürlüğüne karşı sürdürülen devlet terö­ rünün hala devam ettiğinin göstergesi mi Press? Şöyle bir şey söyleyeyim yani birincisi en özet haliyle ’90’larla bugün arasında değişen ne? ’90’larda gazetecilerin ensesinde namlu vardı, bugün ise gazetecilerin ellerinde kelepçe var. Ora­ daki değişiklik bununla sınırlı bir değişiklik. Artık öldürülmüyor gazeteciler belki patır patır. Ama ellerinde kelepçeleri var. Bir diğer nokta ise şu, evet Press tesadüfi bir şekilde basın özgür­ lüğünün ana akım medyada en fazla tartışıldığı bir dönemde gösterime girmiş oldu o yüzden de beklediğimizden daha faz­ la ana akım medyada yer bulduk. Şimdi basın özgürlüğü için sokakta olmak güzel bir şey. Zaten başlı başına sokakta olmak her zaman için iyi ve güzel bir şeydir. Ancak bugün basın öz­ gürlüğü için sokakta olan etkili ve yetkili köşe yazarları, gazete­ ciler ve medya yöneticileri o tarihlerde gazeteciler öldürüldü­ ğünde bunları haber yapma zahmetine bile katlanmadılar. Niye haber yapmadılar, çünkü onları gazeteci olarak görmüyorlardı. Şimdi sokağa çıkan bu etkili ve yetkili gazetecilerin önlerinde şöyle bir soru var: “Ya tamam kardeşim şimdi sokakta olmak güzel de, ’90’larda böyle böyle şeyler yaşanıyordu o zaman ne yapıyordun?” Yani o soru orada çok acı bir şekilde öyle duru­ yor. Diğeri ise şöyle; basın bilmem ne konseyi kendisini resmi rakamlara göre Türkiye cezaevlerindeki tutuklu gazetecilerin sayısını veriyor. Başbakan şöyle söylüyor, “Gazetecilik faaliye­ tinden dolayı tutuklu bulunan gazeteci yoktur. Bunların hepsi örgüt üyesidir.” Şimdi çok enteresan bir şekilde bu meseleden en fazla canı yananlar, şu anda sokakta olanlar o etki­ li ve yetkili yazar ve gazete yöneticileri en fazla bundan rahatsız oluyorlar. Yani nasıl terör örgütü üyesi oluyor ama zaten kendi­

Sosyalist, devrimci, Kürt ulusal kurtuluş mücadelesine katkı su­ nan gazetecilere yönelik baskılar, yasaklar, uzun mahpusluklar... aradan 20 yıl geçmesine rağmen hala sürüyor. Yürüyüş dergisi bas­ kınını biliyorsunuz. Gecenin 03.00’ünde helikopterle, binlerce polisle baskına uğradı ve çalışan­ ları gözaltına alındı, eşyaları yağ­ malandı. Şu an tutuklandılar da zaten. Ne için tutuklandıkları da belli değil. Uydurma gerekçelerle tutuklandılar. Büyük olasılıkla da uzun yıllar hapiste yatacaklar. Fil­ miniz tam da bu dönemde vizyona girdi. Bu türden baskılara da vur­

M A Y I S 201 1 I T A V I R I 57


leri de öyle bir muameleyle içerdeki tutuklu gazetecilere yakla­ şıyorlar. Çünkü daha öncesinden gazeteci olarak kabul etme­ diği isimleri gazeteci olarak kabul ediyor ki içerideki tutuklu ga­ zeteci sayısı daha yüksek olsun. Yani 68 tane tutuklu gazeteci olduğu söyleniyor. Bunlardan sadece beş tanesinin ismini, yü­ zünü, cismini ve sesini biliyoruz. Diğerleri kim? İstisnasız bir şe­ kilde yarı yarıya Kürt basından ve sosyalist basından tutuklu. Gazetecilik faaaliyetinden dolayı tutuklu değil. Tam da ana akım medyaya göre bunlar zaten gazeteci değil, terör örgütü üyesi. Ama enteresan bir şey tarihin bir cilvesi olarak şimdi Basın Konseyi bunları önceden terör örgütü üyesi kabul ediyordu. Şimdi aynı şeyi başbakan da bunlara söylüyor: “Siz gazeteci değilsiniz terör örgütü üyesisiniz” diyor.. Buyrun bakalım ne ya­

pacaksınız... 10 ödüllü film oldu Press. Ödüllere siz nasıl bakıyorsu­ nuz? Bir filmin değerini anlatmada ne derece pay sahibi­ dir? Filmin değeri ile ilgili herhangi bir etkisi yok. Ödül alırsanız film değerlidir ödül almazsanız değersizdir tam tersine hatta diyelim ki bu üç tane festivalde birlikte yarıştığımız filmler var. Kimisinin hiç ödülü olmuyor kimisi en iyi film ödülünü alıyor. O jüriye gö­ re değişiyor. O jüride 3 ya da 5 kişinin film beğenisi neyse o bi­ raz belirleyici oluyor tabi ki. Ama şöyle bir katkısı oluyor, bizim filmin bilinirliliğini artırıyor. Bilinirliliği önemli bir şey bizim için. Bundan sonraki işlerimiz için, yurtdışındaki birtakım fonlara, festivallere başvuruluyor onu kastediyorum. Sonuçta Türki­ ye’nin de dahil olduğu bir sinema alemi var. Bunun için de is­ minizin bilinir olmasının böyle bir fonksiyonu olabilir. Onun dışın­

58 I T A V I R | M A Y I S 2011

da bir de belki şöyle bir şeyden bahsedebilirim. Fırtına filminin Türkiye sineması tarafından yok sayıldığıyla ilgili bir şey. Press'te tam tersi bir durum gerçekleşti. Bizim beklediğimizden daha fazla ilgi, beğeni ve ödül aldı. Dolayısıyla ha evet demek ki artık burada böyle bir farklılık var. Artık bu filmleri görmezden gelmiyorlar, öyle bir anlamı var. Bu filmleri görmezden gelme­ siyle de ilgili olarak, birtakım meselelerle ilgili bir hassasiyet oluşmuş. Hangi derecede oluşmuş tartışmalı bir şeydir ama oradaki bir hassasiyetten bahsedebiliriz. Ya da ben ödül töre­ nine çıkıp da böyle mesaj dolu birtakım şeyler söylediğimde, salon alkışlıyor en azından. Demek ki böyle bir hassasiyet var, kimse beni yuhalamıyor konuşma yaptığım zaman. Bir şekilde bazı şeyleri daha rahat konuşabilme meselesiyle ilgili oradaki durum. Ödül almamız onların göstergesi biraz da. 2000’lerin başında asla böyle ödüller alamazdık. Euroimage gibi fonlara başvurmayı nasıl karşılıyorsunuz? 2008’de bu filmi çekerken herhangi bir yere başvurma gibi bir niyetimiz yoktu. Olmadı da. Çünkü çıkmayacağını düşü­ nüyorduk. Tam da aynı tarihlerde Kazım Öz başka bir proje için Kültür Bakanlığı’na başvurdu. Bu talebi, ciddi bir şekilde gün­ deme bile gelmediğini bildiğimiz için biz hiç şansımızı boşuna şey yapmayalım, hatta tırnak içinde kendimizi deşifre et­ meyelim dedik. Gidip Diyarbakır'da çalı­ şacağız ya. Açıkçası böyle bir kaygıdan dolayı hiç başvurmadık yani. Çıkmazdı da zaten ama bugün mesela benzer bir pro­ je olsa bir şansımı denemek için başvura­ bilirim Kültür Bakanlığı’na. Çünkü Kültür Bakanlığı’nın ya da devletin parası, aslın­ da bizim paramız. Bizim sinema biletlerin­ den de kesilen bir para var. Ben film çek­ mesem bile sonuçta bu vergi ile biriken bir şey. Vergi devletin değil sonuçta be­ nim cebimden çıkan para. Benzer bir şekilde Euroimage’ın fo­ nu da şöyle oluşuyor. Bu Avrupa Birliği’ne üye olan devletlerin belli miktarlardaki aktardıkları para ile oluşuyor. Yani oraya Tür­ kiye her yıl para aktarıyor. Fransa para aktarıyor. Bütün devlet­ ler oraya para aktarıyor. Avrupa birliğine üye, Euroimage’a des­ tek veren, buna üye olan devletlerin ortak kasası aslında ora­ daki fon. Yani Türkiye de her yıl oraya para aktarıyor düzen­ li olarak, Yunanistan da aktarıyor. Dolayısıyla öyle bir olanağım varsa Euroimage’a başvurmayı tercih ederim. Şu ana kadar ol­ madı ama bundan sonrası için söylüyorum, Euroimage’a baş­ vurmam diye bir kaygım yok. Taraf olmak ne demek objektif olmak ne demek? Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Taraf mısınız? Sondan başlayayım tarafım. Onunla ilgili bir tartışma yapmam. Net bir şekilde tarafım. Onunla ilgili bir sıkıntı yok.,Şöyle bir şey


söyleyeyim. O sorunuza cevap vermeden önce. Bir İstanbul si­ neması var, ben en azından öyle tarif etmeye çalışıyorum. Bu sinema çok ender bir şekilde Türkiye sorunlarıyla ilişkili birtakım filmler yapmaya çalıştığında; orada devrimci ya da Kürt-yurtsever karakterler kullandığında, bunlar genellikle negatif karakter­ lerdir. Hatta olumlu bir karakter koyduklarında bile hep beni ra­ hatsız etmiştir. Böyle bir durum var. Çünkü onlar oradan, İstan­ bul’dan bakıyor. Bir bütün olarak Türkiye sineması da diyebili­ riz buna ama İstanbul sineması aslında. Mardin'e de gittiğinde, Mardin'de yaşayan bir Arabın ya da Kürdün bakış açısıyla de­ ğil, İstanbul’un bakış açısıyla oradaki bir öyküyü anlatıyor. Bu anlamıyla diyelim ki mesela nispeten de Şarkiyatçı diyelim ki. Benzer bir şekilde devrimcilerle ilgili bir meseleye kıyısından kö­ şesinden girdiğinde de yine o bakış açısı oraya girmiş oluyor. O girme meselesi de egemenin bakış açısı aslında. Politik sine­ mada bahsettiğimiz kuşak var ya, bu kuşak tam tersine politik bir hareketin içinden gelip film üreten insanlar. İstanbul sinema­ sının politik sinema üretmesi söz konusu değil. Tam tersine po­ litik bir geçmişi olan insanlar sinemaya dahil oldular. Ve onların filmleri o yüzden farklı bir şey çıkarttı ortaya. Diğerlerinden fark­ lı. O yüzden şimdi diğerlerinin yaptığı filmler mesela diyelim ki Eve Dönüş. Şimdi bizim yaptığımız sinemaya karşı onlarınkinin tırnak içindeki zayıflığı daha da iyi anlaşılmış olacak. Hiçbir şe­ yin olmadığı yerde Işıklar Sönmesin belki önemli falan ama şim­ di Işıklar Sönmesin gibi bir film çekildi kimse yüzüne bakmaya­ cak. Diğeri ise sorunuzla ilgili en genel anlamda bendeki ceva­ bı şu. Ben politik bir meseleyi gayet sert anlatabilirim. Gündem gazetesinin öyküsü gibi ya da 12 Eylül’de geçmiş bir devrimci­ nin öyküsünü anlatmak gibi. Ama bunu anlatırken öyküsel an­ lattığım devrimcinin birebir bakış açısını izleyiciye bu doğrudur diye anlatmayı tercih etmem. Oradaki ölçüm şu olur. O devrim­ ciyi hakkını yemeden namuslu bir şekilde anlatırsam bunu en geniş anlamıyla izleyiciyi de etkileyici bir dil tutturmaya çalışırım. Genel anlamıyla oradaki objektif ve taraf olma meselesinin ben­ deki karşılığı budur. Yani diyelim ki hiç kimse Gündem gazete­ sinden çıkıp da sen oradaki adamlara haksızlık etmişsin demi­ yor ama hiç ummadığımız insanlar filmden etkilenmiş. Hatta şöyle bir örnek vereyim mesela. Yeniçağ diye bir tane gazete var. MHP çizgisinde. Ümit Özdağ ekibinin çıkarttığı hatta bir ara MHP'lilerle kavgalılardı. O kavganın olduğu dönemde de, MHP’den daha da keskin noktadaydı bu gazete. Film vizyona girdikten sonra, Press filmi, oradaki kültür sayfasında film kritik köşesinde Gündem gazetesinin ismini vermeden filmi övüyor­ lardı. Gündem gazetesinin ismini vermemiş, işte İstanbul mer­ kezli bir gazete diyor. Bu mesele böyle bir şey şaşırtıcı bir şey. Yani o gazete bile kendince oradaki bir şeyden etkilenmiş ya da oradaki birisinin şahsi bir şeyi de olabilir ama başka bir şey söy­ leyeyim Antalya'da festivalde gösterimde Antalya izleyicisinin önemli bir kesimi CHP’li ve orta yaş teyzeler. Bunlar filmimden çok etkilenmişlerdi. Ve film onların siyasi görüşlerini inkar eden, rahatsız olacakları bir şey ama onlara bir şey geçmiş filmden demek ki. Orta yaş üzeri bir teyze, bir kadın veya bir ana olma­ sı ile ilgili bir tarafı da olabilir. Benim için önemsediğim bir nok­ ta ama bunu yaparken de oradaki öyküsünü anlattığım insan­ ların, isimsiz kahramanların geçmişlerine halel getirmeyecek bir

çizgide durmaya çalışıyorum. Ondan asla vazgeçmem. Bunu yaparken de oradaki insanların, yoldaşlarının kendilerini nasıl görüyorsa aynı dil ve üslupla izleyiciye de aktarmayı tercih et­ mem. Benim başka bir dil ve üslup kurmam gerekir sinemacı olarak. Sosyalist gerçekçilik, doğruları anlatmak değil mi? Doğ­ ru olan budur demek değil mi? Estetik sınırlar içerisinde kalarak tabi ki... Kürt arkadaşlarla birlikte konuşuyoruz senaryo aşamasında. Orada şunu yazalım, bunu yazalım dediklerinde; ben, o kadar slogana gerek yok, zaten Diyarbakır’da gazetecilik yapmak de­ yince bunu herkes anlar dedim. Bunu ille de böyle sloganlarla aktarmamıza gerek yok. Orada bir farklılık var, söylemeye ça­ lıştığım şey bu. Zaten filmde Gündem gazetesini ilk andan itiba­ ren gösteriyoruz net bir şekilde. Gündem gazetesinden birisi, bu öyküyü anlatmaya çalışsaydı başka bir şey çıkardı. Söyle­ meye çalıştığım şey; hem içeriden bakabilmek meseleye hem dışardan bakabilmek. Bu öykünün avantajlarından bir tanesi buydu. Hem dışarıdan bakabiliyordum İstanbul’da büyümüş birisi ve sosyalist olarak hem de içeriden bakabiliyordum. Bire bir onların hissettikleri, yaşadıkları ve onların bakış açısıyla dü­ şünmeyelim, başka bir şekilde düşünelim. Mesele sadece doğ­ ruları anlatma meselesi değil. Hatta gerçeği anlatmak; yaptığı­ mız işlerde bire bir otomatik olarak iyi bir sonuç çıkarmıyor. Öy­ le bir lüksümüz yok. Doğruları anlatmak ya da devrimci bir ger­ çeği anlatmak bizim yaptığımız eserlerin doğrudan doğruya iyi bir şey olmasını sağlamıyor. Zaten öyle bir şey olsa, yaptığımız iş en kolay iş olurdu. Çünkü biz zaten siyaseten doğru yerde duruyoruz. Bizim işimiz otomatik olarak, sanatsal olarak üst düzeyde eserler olması gerekir, hiç de öyle bir şey de değil. Gayet kötü eserler de verebiliriz. Gerçeği yeniden inşa etmek gibi bir meselemiz olması gerekir. Yeniden inşa etmek derken onu çarpıtmak anlamında değil tam tersine, gerçekten daha gerçek olabilir. Böyle bir potansiyel var. Dolayısıyla diyelim ki orada yaşanmış bir şey vardır, o yaşanmış gerçekliğin öyle bir noktasını yakalarsınız ki; esas bütün her şeyin nedeninin o ol­ duğuna izleyiciyi ikna ediyorsanız, diğer her şey kurmaca bile olsa, oradaki bir nokta her şeyin üzerine çıkabilir. Yani hayal ürünü bile olabilir, hatta fantastik bile olabilir anlattığınız öykü ama yine gerçekle ilişkisi çok sağlam ise bunu sağlayabilir. Üs­ lup itibariyle değil, gerçekle kurduğu ilişki itibariyle söylemeye çalışıyorum. O önemli bir şey. Sözgelimi Iran filmlerinde sembo­ lik dil ya da metaforik dil tutturmak zorunda yönetmenler. Ora­ daki baskı rejiminden dolayı. Niye? Çünkü açık açık söyleyemi­ yorlar. Ama son derece gerçek filmler. Yani tamamen fantastik bir dünya anlattığını bildiğiniz halde siz de iyi kötü diyelim ki me­ sela Iran rejimi ile ilgili bir fikriniz var “Ha evet adam burada bu­ nu söylüyor, doğru söylüyor” diyorsunuz ve adamı Iran rejimi al­ mış tutuklamış. Evet boşuna tutuklamamış, o da hakikaten sert eleştirmiş diyorsunuz ama baktığınızda ortada somut olarak ta­ mamen başka bir dünya kurmuş adam. Bunu kastediyorum. Teşekkür ederiz söyleşi için... Ben teşekkür ederim. □

M A Y I S 2011 | T A V I R | 59


sinema sinema-----

haber uğruna... sevgi duman

yetler artık neredeyse sıradanlaşmıştır. Ve yine neredeyse her gün bir devrimci, herkesin gözü önünde kaçırılmakta ve kay­ bedilmektedir. İşte bu koşullarda ülkede yaşanan bu gerçekleri basın yoluy­ la duyuracak bir gazetecilik yapmak demek, deyim yerindey­ se kelle koltukta görev yapmak anlamına geliyordu Türki­ ye’de... Bütün sosyalist basın devletin hışmını üzerine çeki­ yordu doğallığında. Bir yandan gazete-dergi sahipleri, yazı iş­ leri müdürleri, muhabirler yüz yılları bulan hapis cezalarıyla yargılanırken; gazeteler-dergiler kapatılıyor, mallaarına el ko­ nuluyordu. Yetmiyor, bir de sokak ortasında kurşunlanmak­ tan kaybedilmeye kadar çok ağır bedeller ödüyorlardı. Press, o dönemin filmi. O dönemde Kürt ulusal mücadelesi doğrultusunda yayın yapan Özgür Gündem gazetesinin Di­ yarbakır bürosunun muhabirlerinin filmi... Onlar anlatılıyor filmde. Yaşadıkları her şey, çektikleri acılar, ödedikleri bedel­ ler, mücadeleleri, işkence-kurşun arasında gelgitli gazeteci­ likleri anlatılıyor...

’90’lı yılların başı. Ülkede devrimci mücadelenin hızla yükseldi­ ği, buna paralel olarak Kürt ulusal mücadelesinin de giderek boyutlandığı bir süreç... Siyasi mücadele her alanda ve her boyutta devleti iyice zorla­ maya başlamıştır. Buna karşılık kontrgerilla faaliyetleri de had safhaya çıkmıştır. Kürt illerinde ve metropollerde hem Kürt mil­ liyetçilerine hem de Türkiye Solu’ndan devrimcilere karşı her türden alçakça saldırılar yapılmaktadır. Kayıplar ve siyasi cina­

6 0 | T A V I R | M A Y I S 2011

O dönemi anlatmak kolay değil tabi ki bir filmde... İyi analiz etmek gerekiyor o yılları. Kontrgerillanın fazla mesai yapması­ nın nedenlerini anlamak ve bunu dosdoğru anlatmanın este­ tik, sinemasal dilini iyi oturtmak gerekiyor. Öbür türlü slogan­ cılığa kaçmak da mümkün, olayları karikatürize etmek de... Niyetlerden bağımsız olarak bu türden bir sonuçla da karşıla­ şılabilecek bir projeyi eli yüzü düzgün bir şekilde hayata ge­ çirmiş görünüyor yönetmen.


vvPress, bu ülkenin siyasi yaşamının en önemli dönüm nokta­ larından biri sayılabilecek bir sürecin filmi olarak sinema tari­ hindeki yerini alırken, bu türden yapımların çoğalacağı umudu­ nu da artırıyor. Politik filmler lanetli görünüyordu uzun bir süre­ dir çünkü. Tabu gibiydi politik film çekmek. Bunun bir nedeni sinemada tekelleşmeydi. Film tekelleri, dağıtım tekelleri politik filmleri çekmiyor, çekilenlere de sinemalarda yer vermiyordu. Devletin sansürü de, Demokles’in kılıcı gibi sallanıyordu politik film yapmak isteyenlerin tepesinde... Film çekmenin nisbeten “demokratikleşmesi”; yani artık çok büyük finans gerektirmeden, minimalist anlayışla film çekme­ nin de mümkün olabildiği bir sürece evrilmiş olmasının getirdi­ ği kolaylıklar; sinemayı ticaret amacıyla değil de gerçekten bu ülkenin dertlerini tasalarını anlatmak için yapan bir kuşağın da doğmasına yol açtı eksikleri-yanlışları, doğrularıyla birlikte... Bu kuşak, doğru bildiklerini beyazperdeye aktarmanın derdinde olduğunu söylüyor. Sedat Yılmaz da onlardan biri... Kendisinin de Özgür Gündem gazetesinin ve bu gazetenin muhabirlerinin başına gelenlerden haberdar olduğunu, çünkü o süreçte ken­ disinin de öğrenci hareketi içerisinde olduğunu, gazete olarak Özgür Gündem okuduklarını belirtiyor. Özgür Gündem gazetesi, kontrgerillanın hedefi olmuştu o sü­ reçte. Gazete merkez bürosu dahi bombalanmış, sayısız kez toplatılmış, sansürlenmiş, yazı işleri müdürleri onlarca yıl ha­ pisle yargılanmış, muhabirleri vurulmuş, kaybedilmişti. Gerçi o süreçte yalnızca Özgür Güjndem’e değil tüm sosyalist basına karşı bir linç kampanyası yürütülüyordu devlet tarafından. Ve sosyalist basının yaşadıkları, Özgür Gündem’in yaşadıkların­ dan hiç de az değildi. Herkesin filmi olmuş Press. Tarihin o dönemine kameranın uzatılması, sahici oyunculuklarla, sahici bir şekilde derdini an­ latması bugüne de bir gönderme olarak da algılanabilir. Çünkü, perdede gözümüzün önünden akıp gidenler, bugün aslında hala süren saldırılar bir bakıma... Hala gazete büroları basılıyor, çalışanlar gözaltına alınıyor, eşyalar yağmalanıyor, dergiler-gazeteler toplatılıyor, kapatılıyor süreli veya süresiz olarak. Yani düşünmenin ve düşünülenleri ifade etmenin be­ deli hala çok ağır ülkede. Belki o süreçteki kadar ipinden kop­ muş gibi pervasız yapılmıyor baskılar... Kontrgerilla o günkü kadar açıktan saldırmıyor sosyalist basının üzerine. Fakat yön­ temler bugün daha “yasal”; düzene muhalif görüşlerin basın yoluyla kamuoyuna mal edilmesinin önündeki engeller artık daha sinsi, daha tedrici... Bu noktada Press, anı anlamak, ülkeyi tanımak için geçmişin bilinmesi gerekliliğini bize bir kez daha gösteriyor. İzlenenlerin artık bir daha yaşanmayacağını, geride kaldığını, o günlerin bir daha gelmeyeceğini düşünmek, fazlasıyla iyimserlik, hatta saf­ dillik olur. Faşizm, yalan-demagoji-terör üçgeni içerisine sıkış­ tırdığı politikalarını belli bir sıraya göre uygulamaz. Süreç neyi

YÖNETMEN, SENARYO: Sedat Yılmaz YARDIMCI YÖNETMEN: Ferit Karahan GÖRÜNTÜ YÖNETMENİ: Demir Gökdemir OYUNCULAR: Aram Dildar, Engin Emre Değer, Kadim

Yaşar, Sezgin Cengiz, Tayfur Aydın, Asiye Dinçsoy Mahmut Gökgöz

gerektiriyorsa ya da zor durumda kalınca neyi kullanması ge­ rekiyorsa onu uygular. Bu anlamda filmi böyle izlemek, filmi böyle okumak gerekiyor. Press, belki o süreçte Kürt gazeteci­ lerin bir Kürt ilinde yaşadığı acıları anlatıyor ama bizce olmuş bitmiş bir şeyi göstermiyor, ülkenin hiç değişmeyecek olan ya­ nının fotoğrafını çekiyor: Faşist yüzünün. Filme dönersek; oyuncuların önemli bir kısmı, daha önce yine politik bir konuyu, öğrenci mücadelesini işleyen Fırtına (Bahoz) adlı filmde oynayan amatör oyuncular. Abartıya kaçmayan sa­ de oyunculuklarını burada da tekrarlamışlar. Ama bir filmde ilk kez oynayan, Fırat rolünü başarıyla canlandıran Aram Dildar, filmde öne çıkan oyunculuğuyla göz dolduruyor. Bu ülkenin özellikle yakın geçmişi, politik filmlere konu olacak binlerce olayla dolu. 12 Mart 1971 faşist darbesinden silah­ lı devrim mücadelesinin yükseldiği ’70’li yılların sonuna; 12 Ey­ lül askeri faşist darbesinden ölüm oruçlarına, hapishane dire­ nişlerine kadar anlatılacak o kadar gerçek var ki... İşte tam da burada yeni sinemacıların bu görevi üstlenmesi çok önemli. Yüzlerini gerçeklerden çevirmedikleri sürece, dertleri o ger­ çekleri anlatmak oldukça desteği halktan göreceklerdir. Bu da sinemanın, burjuvazinin yoz kültürünü değil, proletaryanın kül­ türünü halka aktarmasının yolunu açacaktır. □

M A Y I S 201 1 I T A V I R | 61


haberler Devrimci Avukat Halit Çelenk Hayatını Kaybetti

İstanbul’da 1 Mayıs Pikniği Yapıldı

Yaşamı boyunca

nin katılımıyla M ehm et A kif Ersoy Piknik alanında düzenlendi.

Idil Kültür M erkezi’nin düzenlediği 1 Mayıs Pikniği bu yıl da 25 0 0 kişi­

halkının avukatlığını yapan Halit Ç e­ lenk, 5 mayıs g ü ­ nü, astım ve kan­ ser tedavisi g ö rd ü ­ ğü evinde yaşamını yitirdi. Müvekkillerini s o ­ kakta, karakolda, m ahkem ede, c e ­ zaevinde yalnız bı­ rakm am ayı avu kat­ lara öğreten, g e ­ rektiğinde darağacına kadar onları

Sabah saatlerinde otobüslerin piknik alanına gelm esiyle birlikte m a­

terk etm eyecek o l­

salar kurulm aya başlandı. Saat 1 1 .3 0 ’da A ynur Yam an ve Binali ll-

duğunu gösteren,

g ü n ’ün birlikte sahneye çıkmasıyla program başladı.

avukatlığı bir iş d e ­ ğil bir m ücadele arkadaşlığı olarak gören avukatların öncülerindendir

Halk türküleri ve halay şarkıları söyleyen ikilinin ardından sahneye

Halit Çelenk.

Emekliler Korosu çıktı. “ Bizi S öm ürüp Bir Kenara Atam azsınız/Dev­

Ç ağdaş H ukukçular Derneği’nin kurucuların dan biri olan Halit Ç e­

em ekliler büyük alkış aldı. Emeklilerin Gün D oğdu ve Haklıyız Kaza­

rimci M ücadelede Em ekliler” pankartıyla sahneye çıkan te k tip giyimli

lenk, avukatların örgütlenm esi için de m ücadele etti. Çelenk, Devlet

nacağız marşlarını söylem esinin ardından idil Ç o cu k Korosu sahne

Güvenlik M ahkem eleri’nde, karakollarda, cezaevlerinde devletin ağır

aldı. Farklı yaş gruplarından çocukların yer aldığı Idil Ç o cuk Korosu

ve hukuksuz şiddeti altında m ücadele edenlere om uz verdi.

pikniğin en sevilen korosu oldu. Ç o cu k Korosu G ecekondu-G öktelen şarkısını teatral bir şekilde sergileyerek dinletisini bitirdi.

Sibel Yalçın Parkı Yaz Dönemi Etkinlikleri Başlıyor

Idil Ç o cuk K oro su’ndan sonra, G rup Y orum okulunun öğrencileri, geleceğin Y oru m cular’ı olan G rup Yorum Korosu sahneye çıktı. Idil Kültür M erkezi’nde G rup Y o ru m ’la birlikte çalışmalarını sürdüren ve sadece notayı değil, diyalektiği, yaşamı da öğrenen G rup Yorum K o­

O km eyda nı'nda bulunan Idil K ültür M erkezi’nin, Sibel Yalçın Par-

rosu Eylül ayında koro kayıtlarının başlayacağını duyurdu. G rup Y o ­

kı’nda gerçekleştirdiği yaz dönem i etkinlikleri başlıyor.

rum K oro su’nun ardından yem ek arası verildi.

Mahallenin içinde bulunan Sibel Yalçın Parkı’ndaki amfi tiyatroda,

İkinci bölüm de ilk olarak Idil Tiyatro Atölyesi sahneye çıktı 1 Mayıs

başta O km eydanı halkı olm ak üzere b irço k insana yaz boyunca

konulu oyunlarını sergiledi. Tiyatronun ardından Halk Cephesi tem sil­

ücretsiz olarak konser, sinema, festival gibi kültürel etkinlikler ola­

cisi Süleyman M atur söz alarak, 17 N isan’daki Bağımsız Türkiye

nağı sunan Idil K ültür Merkezi bu yıl sezonu 5 Haziran’da yap aca­

konserinde, isteyince nelerin başarıldığının do sta düşm ana gösterildi­

ğı dönem sonu etkinliğiyle açıyor. Etkinlikte, bir yıl boyunca Idil

ğini, konser için kurulan kom itelerin 1 Mayıs için de çalışmalarını d e ­

K ültür M erkezi’nde enstrüm an, koro ve tiyatro eğitim i alan gruplar

vam ettirmeleri gerektiğini söyledi ve herkesi 1 M ayıs’ta T aksim ’de

sahne alacak.

Halk Cephesi saflarında olm aya çağırdı. 2 4 -2 5 -2 6 Haziran tarihlerinde ise

KULTUR

6 2 I T A V I R I M A Y I S 2011

Son olarak G rup Yorum sahneye çıktı ve coşkulu halaylarını, m arşla­

park, Anadolu Halk Festivali’ne ev sa­

rını seslendirdi. G rup Yorum , son şarkısı olan Çav Bella’yı piknik b o ­

hipliği yapacak.

yunca sahneye çıkmış olan tüm koroları sahneye davet ederek onlar­ la birlikte oku du .□


İnsanlık Anıtı Yıkılıyor

GRUP YORUM g ü n c e Başbakan Recep Tayyip Er­ doğan'ın Kars gezisinde 'ucube' diye nitelendirdiği İn­ sanlık Anıtı’nın başı kesildi.

►17 Nisan 2011: B a k ır­

►24 Nisan 2011: M ehm et

Sukapı Mahallesindeki Üçler

k ö y ’de g e rçe kle ştird iğ i “ B a ­

Akif Ersoy Piknik Alanı’nda ya­

tepesi üzerine dönem in Bele­

ğım sız T ü rkiye ” halk k o n se rin ­

pılan 1 Mayıs Pikniği’ne katıla­

diye Başkanı Naif Alibeyoğ-

de 1 5 0 .0 0 0 kişiye seslendi.

rak 2.500 kişiye konser verdi.

lu'nun heykeltraş M ehm et Ak-

►20 Nisan 2011: S a ğ lık

soy'a yaptırdığı 24,5 m etre yükseklikteki birbirine bakan

e m e k ç ile rin in

iki insan figürlü insalık anıtının

sa n ’da

ilk olarak sırtı Kars Kalesi'ne

gre ve Şişli

bakan başı kesilmeye başlandı.

1 9 -2 0

N i-

g e rç e k le ş tird ik le ri d e s te k

Etfal

v e rm e k

için

le şisin e

katıld ı.

S ö y le ş id e n

so n ra kısa b ir dinle ti verdi.

H a s ta n e s i’ n d e ki

işçileri ziyaret etti ve kısa bir 19 ton ağırlığında heykelin başı vinçle aşağıya indirildi. Avşin İnşaat

►28 Nisan 2011: A vcıla r E ğ itim -S e n ’de 1 M ayıs s ö y ­

dinleti verdi.

1 Mayıs 2011: T a k s im M e y d a n ı’n d a

yü z

b in le rc e

e m e kçiye seslendi.

yetkilileri yere indirilen heykelin başına B1 kodunu yazdı. Kam yona konulan heykelin başı Garajlar m evkiindeki Kars Belediyesi'ne ait d e ­ poya götürüldü. □

İRıfat İlgaz, Doğumunun 100. Yılında Anılıyor 1993 yılında hayatını kaybeden, sosyalist gerçekçi yazarlarımız­ dan Rıfat İlgaz doğum unun

7. Canan Kulaksız Alternatif Öğrenci Şenliği Yapılacak Halk kültüründen uzak, içi boş eğlence anlayışının pazarlandığı ö ğ ­

100. yılında anılıyor. İlgaz'ın d o ­

renci şenliklerine alternatif olarak, her yıl Ege Üniversitesi’nde gele­

ğum yeri olan ve şim dilerde Rı­

neksel olarak düzenlenen Canan Kulaksız A lternatif Ö ğrenci Şenli-

fat İlgaz Müzesi olarak kullanılan

ğ i’nin 7.si 10-13 Mayıs arasında yapılacak.

K asta m onu’nun Cide ilçesindeki evde yapılacak olan etkinliğe İl­

PAYLAŞTIKÇA CANAN CANAN ÇOĞALIYORUZ

ga z’ın oğlu Aydın İlgaz, ailesi, dostları ve Cideliler de katılacak. Etkinliğe katılacak olanlar 2007 yılında açılmış olan müzeyi de gezm e imkanını bulacaklar. A y­ rıca etkinlikte Ö nd er Uygun tarafından çekilen “ 100 Yıllık Çınar Rıfat İlgaz” belgeselinin gösterim i yapılacak ve Rıfat İlgaz Ç ocuk Korosu da bir konser verecek.

38. İsmet Küntay Tiyatro Ödülleri Verildi Hayati Asılyazıcı, Nilgün Serimoğlu, Oya G ökberk, Şerif Köyan ve Na­

KULAKSIZ

dide Küntay’dan oluşan “İsmet Küntay Seçici Kurul”u, 2010-2011 ti­ yatro dönem inde Türkiye sahnelerinde gerçekleştirilen, yerli yazarlar ta ­ rafından kaleme alınmış oyunları 3 Mayıs tarihinde değerlendirdi. Bu değerlendirme sonucunda:

M*

ALTERNATİF ÖĞRENCİ ŞENLİĞİ

10 MAYIS SAU Î1 MAYIŞ ÇARŞAMBA 1? MAYIS PfRSEMBE

SOVlÇi

13 MAYIS CÖMA # StlÇBK BAICI

PtMMSAC GMP GÜ*l$tGI

En İyi Yönetm en Ödülü, yine “ Kadın Sığınağı” adlı oyunla Serpil Tamur'a; En İyi Kadın Oyuncu Ödülü, “Dünya’nın Ortasında Bir Y er” adlı oyundaki Ahten rolü ile Esra R onabar’a; En İyi Erkek Oyuncu Ödülü, “Pir Sultan A bdal” adlı oyunundaki “Pir Sultan A bdal” rolü ile Okday

GRÜPK&ÇKAR

10-11-12 Mayıs Ege Uhi Şd 13 Tören ŞoSen Aiafty

r»t PakuJtcs» Onu

»d.

»ı

İZMİR CENCüK DERNEĞİ ÇİRİŞİMİ

Korunan’a verildi.

M A Y I S 201 1 | T A V I R | 6 3


sa... kısa... kısa... kısa., kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kıa la n y a b e lg e s e ir

ıl©

clocumento^ry

■e

fe s tiv a li

a lfın y a

tek

PALME D'OR FE S T İV A L

d e can n es

9 * 1 0 -1 1 1 2 1 3 -1 4 MAYIS 2 0 1 1

“Press” filmine verildi.

başlayıp, 27 Mayıs’ta sona ermesi planlanıyor.

de kötü adam rolleriyle ünlenen 80 yaşındaki

Altın Lale'nin diğer dallarında ödül kazanan

yanısıra konserler, edebiyat okumaları ve film

oyuncu Hüseyin Zan hayatını kaybetti. Zan için

filmler ve isimler şu şekilde:

gösterimleri de yapılacak.

►1990 yılından beri Yalova'nın Çınarcık İlçe­

Bu yıl festival boyunca tiyatro gösterimlerinin

si'nde yaşayan, bir dönem Yeşilçam filmlerin­

Çınarcık Taşliman C am ii'nde, cenaze töreni düzenlendi. Zan'ın cenazesi ikindi vakti kılınan

En İyi Kadın Oyuncu Ödülü: Saç filmindeki

namazın ardından Çınarcık Mezarlığı'nda to p ­

rolüyle Nazan Kesal

D e rn e ğ i’nin

rağa verildi.

En İyi Erkek O yuncu Ödülü: Görünmeyen fil­

Festivali için geri sayım başladı. Bu sene 10.

mindeki rolüyle Ahm et Mekin

yaşını

Altın Lale Uluslararası Yarışma Ödülü: M ikro­

Belediyesi ve Belgesel Sinem acılar Birliği’nin

►İstanbul Film Festivali, Lütfü Kırdar Kongre

► A lanya

S in em a

K ü ltü r

d ü ze n le d iğ i

ku tla ya ca k

olan

ve

Tanıtım

B elgesel Festival,

Film A lanya

Merkezinde yapılan etkinlik ile sona erdi. G e­

fon / M icrophone filmiyle Mısırlı yönetmen

işbirliği ile 0 9 -1 4

cede bu yılın Altın Lale ve festival ödülleri veril­

Ahm ad Abdalla

Alanya K ültür M erkezi’nde gerçekleşecek.

di. Sunuculuğunu

Mayıs tarihleri arasında

M ehm et Ali Alabora'nın

yaptığı gecede Şevval Sam da şarkılarıyla sah­ ne aldı.

►11 -22 Mayıs tarihleri arasında gerçekleşe­ cek Cannes Film Festivali'nde yarışacak filmler

Film G österim leri Alanya Kültür M erkezi’nde 09 Mayıs Pazartesi günü saat 11 .OO’den

açıklandı. Nuri Bilge Ceylan'ın son filmi “ Bir Za­

itibaren ücretsiz ve T ürkçe alt yazılı olarak

Ulusal Yarışma Altın Lale En İyi Film ödülü,

manlar A na do lu'd a” Altın Palmiye ödülü için

gösterilecek.

Tayfun Pirselim oğlu'nun yönettiği "Saç" filmi­

yarışacak filmler arasına girdi

ne verildi. En İyi Yönetm en ödülünü de yine Saç filmi ile Tayfun Pirselimoğlu’nun oldu. Jüri Özel Ödülü, Sedat Yılmaz'ın yönettiği

►“Politik Oyunlar Festivali” G arajistanbul'da başladı.

Festivalin

her

sene

1

M ayıs'ta

O DVD... VCD... ALBÜM... DVD... VCD... ALBÜM... DVD... VCD... ALBÜM... DVD... ► Yollar İncesaz

► Pınar Sağ

Yollar

Mavi Bir Düş

Kalan Müzik

4*

6 4 I T A V I R | M A Y I S 2011

Iber Müzik

► Vedat Sakman Yaşamın |

► *Rojdaı

Gözlerin Kadar Güzel Olsun

Hat

R ec:

Kom Müzik


jR^ -*" ^ 1A ;-' t 4

‘^

N

V

S

%

>

*f

‘V

' V

^

•&

r .

J

r

j S

k

*

- S

S

&

J

^ mâM '

*

■ jT W > ^ r *** • K

*

-

*

>43H

- ^

n

-

■ .'.fh'- ■ • * & t £ >

^

\ v*

s •:> •>" f : y -. v. "■ ' ' t . V - '.s. V -■£ '• *Jh'i’ T r • '' v : ^ v /v > *> «; -?■; > J*-Ş •* 4* . • 4 »-r S fc ' < X* * ^X X. ■ *•-.— «- — *r fr’ V *„ fc *C, .v ij j

h

p

.

..

-

.

; \ .

V

T ;C TX K

.

v.

4 « ii

v ?\ >

>

^

••'•. 5J * TZ *0i İM ut- ..v v v , # % v \V y t V * .*'-v . - T %A V \ V v S \ ^ v . & \ ?*..« i> r/. ; - W^ - 7 ^ v , .

< •«■■ •

U r-

l-

> *

: ■c . U

^ vT ^ >

SüjLlfcfr* ■\*

,S

: k ^ Â

İ^ ' / ^

-h

1

^

tV İ£ ’*.î^.. ^*-.\ # V» ?^C r ü f l -> îı.Ç aftnL :* , A ..

\Ü~ •

l

V-*' -. - ; V-^

■ S P oV ^ k .'tlt

m .*^ --.

-h

%»»i

rfv- i-.:

^

a V # A j. p

Vv«. ^

^:- >

/- Kf ’

,ıx

BÜfcUr>. :bt.*K1;'t^ İ : Aik>..

vVV1/ :>',-<?> - * . '^L, t V

- S ..

^

<

. '

\

.

-

«

A

>

. . . ,* â k *

j. €

*

»

t- v-

■■%

P f / i i '. '^ ^ - 'v ',

-

(

İMK^ V

u ^ l

f i

s

7 t j £

. J

s> _ ı

y

V .- '

‘\ v > -

f-'

:3# S I "-tÎ - A V ' A vv ' V**v ' - / '< ■» ' *«■ ' . ' -wv‘T.İ>v. lv;‘A* r . î * k & .» '* ■ V 1 X 5 ' V ^

f

s

s

N

j

f

f

^

• J W

V

wvf?r«-r < . 4 4 -.

*» î ■ r

^

^ v-.v •

'T rf ?> »

\

v j» r S

c •' ^ , Vv V,

*P*•*v-, '•-T *^v-. > *. 'Wf* *v’^ *V V1 fe-r* v '* **' ^ ♦ l İ E '^ î - . - . v* y , ■W *•' t\V ' -V‘ •'• • ^ 1 ' V - S fc > r. -* '•. *?5r-> v•-•■.Ti ■ .Ai*•

vfî Vi

;> x S- *\ s \

I

v

L

UE> 1'' -

i

—^

>H -: V - * J

İ

' c î*

t*\



Mayis2011