Page 1

ıssn 1303-9113

• 2012 / 09

• sayı 123

• 2.25 TL(KDV’li)


01-02 merhaba_1-2 merhaba ve icindekiler 9/3/12 2:37 AM Page 1

a y l ı k

s a n a t

d e r g i s i

Merhaba

Sahibi Tavır Yayınları adına Bahar Kurt Genel Yayın Yönetmeni Gamze Keşkek Sorumlu Yazıişleri Müdürü Yeliz Yılmaz Yazıişleri Müdürü Veysel Şahin Yazışma Adresi İstanbul Mahmut Şevket Paşa Mah. Mektep Sk. No: 4-B Okmeydanı - Şişli - İstanbul Tel: (212) 238 81 46 Faks: 238 82 49 e-posta: tavir2007@gmail.com www.tavirdergisi.com Ankara İdilcan Kültür Merkezi Eski 1. Cadde 636. Sk. No: 207/2 Tel: 0 541 336 65 37 Hesap no (TL) 1042- 0596147 Gamze Mimaroğlu İş Bankası Parmakkapı/İST. Hesap no (EURO) 1042- 0129062 Gamze Mimaroğlu İş Bankası Parmakkapı/İST. Fiyatı (DÖVİZ) Almanya: 5 Euro Fransa: 5 Euro Hollanda: 5 Euro Avusturya: 5 Euro İsviçre: 7.5 Frank İngiltere: 4 Sterlin Posta Çeki Hesap no Selma Altın 515 72 82 Baskı Ezgi Matbaa Sanayi C. Altay Sok. No: 10 Çobançeşme / İstanbul Tel: (0 212) 452 23 02 Yayın türü: Yerel Süreli

Sanatın gücü bilinir. Bir sinema filmi en güçlü propaganda araçlarından biridir örneğin. Emperyalist tekeller, bu gücü bilinç bulanıklığı yaratmak, gerçekleri ters yüz etmek için kullandılar bugüne kadar, bundan sonra da kullanacaklar. Ezilenlerin sanatını yapanlar da bu gücü ellerinden geldiğince kullandılar, kullanmak zorundalar. Çünkü bizim sanatımız, yasaları yapanlardan daha güçlüdür! AKP faşizmi sanata saldırıyor. Biliyor ki sanatı ne kadar zapturapt altına alırsa, beyinleri de teslim almasının yolu açılacak. “Siz kimsiniz?” dedi başbakan, şehir tiyatroları üzerindeki faşist baskıları protesto eden sanatçılara... Küçümsedi, hakaret etti. Halkın sanatına yapanlar, bu saldırıya gerektiği kadar güçlü cevap veremediler ne yazık ki. Oysa “Sen kimsin?” diyebilmenin gücüyle dimdik durulmalıydı faşizmin uygulayıcısının karşısında. Zaman geçmiş, her şey yitirilmiş değil! Halkın sanatını yapanlar, tercihini ve safını halktan yana yapanlar, faşizmin karanlığı altında sanat icra etmek istemeyenler, şimdi yeni bir buluşmanın eşiğindeler. Bursa’da düzenlenecek olan “Tiyatro Çalıştayı”, faşizmin sanat düşmanlığı karşısında, halkın sanatçılarının dimdik ayağa kalktığı, umudun yeşertildiği ve sanat adına, halkın sanatı adına ve halkın sanatçıları adına, geleceğe dair köklü ve kalıcı kararların alındığı bir buluşma olmalıdır. Bu çalıştay, tercihlerin net bir şekilde ifade edildiği ve icazetin tümüyle reddedildiği, hakların ağlama-sızlama ile değil, ancak mücadele ile kazanılabileceğinin bilinnçlere kazındığı bir buluşma olmalıdır. Bu çalıştay, örgütsüz bir mücadelenin hiçbir hak elde edemeyeceği, çünkü güç olmanın yolunun ancak ve ancak örgütlenmekten geçeceğinin net bir şekilde, güçlü bir şekilde haykırıldığı bir buluşma olmalıdır. AKP faşizmini geriletmenin tek yolu budur! Örgütlenmek ve hak elde etmek için direnmek! Doğru budur! Bunun dışında bir doğru arayan ya art niyetlidir ya da kavga nedir bilmiyordur... Halkın sanatını yapanlar Bursa’da olacaklar! Bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesinde 40 yılı aşkın bir süredir, devrimci sanat alanında mücadele eden sanat cephesi üyeleri orada olacaklar! Orada doğruları bir kez daha ifade edecek; oraya gelmiş bulunan ve oraya gelemeyen ama mücadele etmek için kararlı olan sanatçılara, tiyatroculara, aydınlara hep birlikte faşizme karşı güçlü bir şekilde savaşmanın gerekliliğini söyleyecekler. Faşizm karanlığın, direniş ise geleceğin temsilcisidir. Gece ne kadar uzun olsa da güneş mutlaka doğar! Bir sonraki sayımızda görüşmek dileğiyle... Dostlukla...


01-02 merhaba_1-2 merhaba ve icindekiler 9/3/12 2:37 AM Page 2

İÇİNDEKİLER

09/2012

3 8 11 12 15 19 22 24 28 30 32

DEĞERLENDİRME grup yorum dersim’de sahneye neden çıkmadık? MAKALE ragıp yavuz aydın, sanatçı son sözü karanlığa bırakmaz! Makale mehmet esatoğlu tiyatro platformu ve birliğin sorunları DENEME ibrahim demircan nasıl bir sanatçılık? MAKALE sinan gümüş AKP ve dizi yapımcıları, set emekçilerine karşı RÖPORTAJ tavır zafer ayden’le set işçileri üzerine MAKALE tavır halkın ezgisi DENEME tavır ezilen yoksulların sesi MAKALE hüseyin kılıç yorum’un sahnesinden yükselenler DENEME tavır halk festivallerini örgütleyelim ŞİİR hasan hüseyin adam olur bu ülke

33 36 38 40 43 46 48 57 60 62

DENEME ümit ilter dayı’yı hiç gördün mü? DENEME eren buğlalılar düşmanların ve sen DENEME yelda deniz gelecek! işi bitince MAKALE vedat sezer olimpiyatlar ve gerçekler MAKALE filiz tanya kimi gece konar, kimi göğü deler DENEME ferahi başak şimdi rıza olmak zamanı... BİYOGRAFİ emin demir fakir baykurt RÖPORTAJ tavır damında şahan’ın anlattıkları TİYATRO gülnaz bıçakçı “kurban”... bir anadolu tragedyası HABER

İÇ KAPAK FOTO: FOSEM


03-07 munzur_sablon 9/3/12 1:09 AM Page 3

değerlendirme

değerlendirme

dersim’de sahneye neden çıkmadık? grup yorum

Festivallerin mücadele edilerek kazanıldığı topraklardan biridir Dersim. Tıpkı tarihi gibi isyankar olmasından gelir yaşadıkları baskılar. Festival hakkı bile elinden alınmaya çalışılmıştır Dersim halkının. Çünkü orada devrim düşü vardır, zulme başkaldırmak gelenektir. Bugün de devrimciler vardır Dersim’de. Festivallere devrimciler şekil vermeye çalışır. Devrimci sanatçılar, müzik grupları gelirler, Dersimlilerin her sene heyecanla beklediği. Paylaşırlar Dersimlinin yok sayılmışlığını, tarihinden gelen acıları... Anlatırlar halka, doğruları, gerçekleri, düzenle hesaplaşırlar, kavgaya dair yeminler edilir konserlerin sonrasında. Grup Yorum olarak biz de 12 yıldır bütün Munzur Festivallerine katıldık. İlk yıllarda bir festival valilik tarafından yasaklandı. Fiili olarak müdahale edileceği söylendi. Bunun üzerine

başka sanatçı dostlarımızla ortak tavır koyup her ne pahasına olursa olsun bu festivali yapacağız dedik ve konserlerimizi baskılar altında gerçekleştirdik. Stant önlerinde verdiğimiz eylemli konserlerimize, polis müdahale edeceğini söyledi, stantların etrafını sardı, kitleyi kaçırmaya çalıştı, fakat başaramadı. O konserleri de yaptık. Yorum şöyle düşünür: “Ne olursa olsun, orada kazanılmış olan bir alan var ve bu halkın elinden alınmaya çalışılıyor. Almayı başaramadılar, bu kez festivalleri yozlaştırmaya çalışıyorlar. Bu kez de buna karşı, bu yozlaştırmaya karşı güçlü tavırlar sergilemek, güçlü konserler yapmak, üretken festivaller yapmak gerekir.” Temel amacımız, hedefimiz bu. Gençliğin hızla yozlaştığı, tamamen vur patlasın çal oynasın bir eğlencenin hakim olduğu, kendi kültürüne yabancı-

laşan, içkinin esiri olan bir gençlik yaratılmasını istemiyoruz. O nedenle, şimdiye kadar ki festival sahnelerimizin hepsinde özellikle belirlediğimiz başlıkları halka anlatmaya çalıştık. Bölgede yaşanan katliamlar, Dersim halkına yönelik baskılar, devrimci kurumlara saldırılar, barajlara karşı mücadele, kültürün, doğanın yok edilmek istenmesi, ormanların yakılması, yaşanılan yozlaşma her daim devrimcilerle birlikte Dersim halkının bu düzenle olan çatışması olmuştur. Ama sorunlar bunlarla da sınırlı kalmıyor. Bunlarla boğuştuğumuzu düşünürken, Dersim’de BDP’nin Yorum’a karşı özel engelleme girişimleri de hiç kimsenin istemediği bir durum olarak karşımızda duruyor. Dersim’de bugüne kadar hiçbir sol çevre, demokratik kuruluş veya Dersim halkı Yorum’u istememezlik etmedi. Kaldı ki niye böyle düşünsün? Fakat BDP ve BDP’li belediye yıllardır Grup

eylül 2012 | TAVIR | 3


03-07 munzur_sablon 9/3/12 1:09 AM Page 4

Yorum’un ve diğer başka sanatçıların önüne engeller koyuyor, “dediğim dedik, çaldığım düdük” yaklaşımını devam ettiriyor. Bunun aksini hiç kimse iddia edemez. Eğer kendileri de ederlerse geçeriz birlikte halkın karşısına tartışırız. Bütün yaşanılanları şimdiye kadar buralara yazmadığımız ayrıntıları da kendileriyle tartışırız herkesin önünde. Yorum sıradan bir sanatçı veya grup değildir. Diğer başka devrimci sanatçı ve gruplar gibi halkı için her an ölebilecek bir kavganın içindedirler. Ve 27 yıllık bir tarih, ortaya çıkarılan çaba, halk için yapılanlar bu örneklerle doludur. BDP özellikle kendi kitlesine ve diğer çevrelere Yorum’un anti propagandasını yapıp duruyor, son yıllarda. BDP’liler İzmir’de Grup Yorum, sahnede şarkı söylerken sahneyi basmışlardır ve sahnedeki Yo-

4 | TAVIR | eylül 2012

rumculara karşı fiili olarak müdahale etmiş ve müzik aletlerine zarar vermişlerdir. Salonda bulunan 2500 kişinin sahneyi basanlara bir zarar vermemesini ve olayın büyümesini de yine Grup Yorum elemanları engellemiştir. Grup Yorum niye falanca konserde Kürtçe söylemedi diye soracak kadar şüpheyle ve birçok kez önyargıyla bakmışlardır Yorum’a. Oysa bu cümleleri kuran birçok kişi daha kendi tarihini bilmiyor. Grup Yorum’un ’80’li yıllardan sonra birçok sanatçının ülkeyi terk ettiği, ülkede kalanların da söylediklerini değiştirmelerine rağmen, umutlu şarkılar söylemeye devam etmesini, kavganın tam ortasına atılmasını, Kürtçe şarkıları öldürülme, tutuklanma pahasına ısrarla söylemeye devam etmelerini, bunun için tutuklanmalarını, tehditler almasını, o dönem ilk Kürtçe söyleyen birkaç sanatçıdan biri olmasını, albümlere özellik-

le Kürtçe şarkılar koymasını, albümlerinin adını bile Kürtçe olarak da koymasını bilmezler. (Gel ki Şafaklar Tutuşsun – Cane / Yürek Çağrısı – Ey Hevalo Evindar / İleri – Hernepeş) Kürt halkı için Grup Yorum’un yaptığı açlık grevlerini, Kürt çocukların tutuklanmasına karşı eylemlerini bilmezler. Kürt halkıyla dayanışma geceleri örgütlediğini bilmezler. Elemanlarının yarısının Kürtlerden oluştuğunu, kitlesinin önemli bir kısmının da Kürtlerden oluştuğunu bilmezler mi? Oysa Grup Yorum tüm Anadolu halklarının grubudur. Ayrım gözetmez, Lazların, Çerkezlerin, Ermenilerin, Arapların, Gürcülerin, Kürtlerin, Türklerin, Süryanilerin, Yezidilerin, Rumların tüm Anadoluda yaşayan halkların grubudur. Birçok kez Grup Yorum, “Niye hep Kürtçe söylüyorsunuz diğer dillerden söylemiyorsunuz” eleştirisiyle de karşı


03-07 munzur_sablon 9/3/12 1:09 AM Page 5

karşıya gelmiştir. Oysa bu bir kıyaslama değildir. Grup Yorum tarihi boyunca Kürt halkını sahiplenmiştir tabi ki, diğer bütün halkları olduğu gibi. BDP bizim geniş kitlelere seslenmemizi istemiyor. Kendi eliyle bize olanak sunmayı istemiyor. Neden? Çünkü kendisinden farklı şeyler söylüyoruz milyonlara. Onlar barış diyor, biz faşizmle barışılmaz diyoruz. Bizi yok edenlere karşı ancak savaşarak kazanılır, ama bütün halkı örgütleyerek kazanılır diyoruz. Biz Kürt halkının mücadelesinin bütün Anadolu halklarıyla ortaklaşmasını birlikte büyümesini istiyoruz. Kavgamız açlık yoksulluk, yok sayılmışlık kavgası. Çektiklerimiz aynı, düşmanımız da ortak diyoruz. Biz Kürt halkının kurtuluşunun sosyalizmde olduğuna inanıyoruz. Kürt ulusu kendi kaderini tayin etmelidir diyoruz, emperyalistler ve uşakları değil. Emperyalistler ancak işbirlikçiliğini yaptığınız oranda size yetkiler verir. Barzani’ye, Talabani’ye milyonlarca Iraklı katledilerek yetkiler verilmiştir. Daha önceki festivallerden birinde tiyatro grubumuz olan İdil Tiyatro Atölyesi sahnede kitlenin karşısında oyununu oynarken, ses sisteminin fişini çekip kapatmıştır, BDP’li festival sorumluları. Arkadaşlarımız megafonu eline alarak oyuna devam etmiştir. Ne seyirci ne de arkadaşlarımız o durumda bunu anlayamamışlardır. Sahne basmaya cüret eden bunu hayli hayli yapar. Propagandamızı böyle engelleyemeyeceğini de bilir BDP. Bu koşullara razı gelmeyeceğimizi de bilir. Ama çaresiz bu yöntemlere başvurur. Yine bir festivalde Grup Yorum’u gece 02.00’ye bırakmıştır. Ve kitle gitmek zorunda kalmıştır, ilçelerden gelenler dönmek zorunda kalmıştır. Boş sahayı bırakmak istemiştir Yorum’a ama ona rağmen vefalı seyircimiz beklemiştir. Yorum da seyirci için sahneye çıkmamazlık yapmamış iki türkü söyleyip

bir açıklama yaparak bu durumu protesto etmiştir. Yine başka bir festivalde hiç merkez programına bile koymamıştır. Bütün sol çevreler, demokratik kuruluşlar, Dersim dernekleri çıksın demesine rağmen, BDP kendini dayatmış ve bu kararı vermiştir. Yorum da festival öncesinden Dersim’e gitmiş bu durumu netleştirmiştir. Diğer sol çevreler de BDP’nin politikaları karşısında etkisiz kaldıkları için eleştiri konusu olmuştur bizim nezdimizde. Yorum’un bütün görüşme talepleri reddedilmiş. Belediye binasının önünde neredeyse belediye başkanıyla görüşmek için oturma eylemi yapmıştır Yorumcular. Ama belediye umursamaz davranmıştır, BDP’li milletvekilleriyle bile görüşülmüş, BDP İstanbul il’le görüşülmüş, “bir tavrınız var mı öğreneceğiz” diye sorulmuştur ısrarla. Herkes muhataplıktan kaçmıştır. Fakat ayrıntılarda ve görüşmelerde aldığımız bilgiler bizi yanıltmamıştır. Yine yukarıda saydığımız gerekçelerin bazılarına ulaşmışızdır gerekçe olarak. Kürdistan’ın başka bir bölgesinde tek belirleyen olabilirsiniz ama, Dersim’de Dersim halkını ve devrimci geleneklerini de dikkate almak zorundasınız. Dersim merkezde yine Songül Erol Abdil’in başkanlığının olduğu dönemde, Yorum yine en sona bırakılmıştır. Ve programda birçok sanatçı arkadaş vardır, birçok konuşma ve resmi merasim vardır. Bütün konuşmalara rağmen yine bu durum değişmemiştir. Yorum da bu duruma tamam demiştir. Bekleriz demiştir. Fakat Yorumcuların taleplerine rağmen onlarca neden sayılmıştır. Oysa çok basittir. Hiçbir neden yoktur, sıralamalar ve süreler gayet ayarlanabilir durumdadır. Bu durumda Yorumcular stad dışında bir yerde çalışmalarını sürdürürken, beklerken, bir telefon gelmiştir. Hemen şimdi çıkabilir misiniz diye. Neden diye sorduğumuzda programda aksilik çıktı, falanca sanatçı sorun çıkardı yer boşluğu oluştu, sıradaki diğer sa-

natçılar da çıkamaz, zor durumda kaldık siz çıkabilir misiniz denmiştir. Yorumcular bu durumu kurtarmak için apar topar hazırlanıp stada gelmiş ve daha en başlarda çıkmıştır. İşlerine geldiğinde bu şekilde, işlerine geldiğinde asla başlarda çıkamazsınız demişlerdir. BDP’yi kendini düşüncesini herkese dayattığı için eleştiriyoruz. İşte böylesi bir dünya görüşüne, düşünceye sahip olduğumuz için BDP bize engel oluyor. Geniş kitleler karşısında, özellikle Dersim gibi yerlerde kendi belirlediği dışına bir şeyler söylenmesini istemiyor. Bunu bazen direkt olarak yapıyor, bazen de mümkün olduğu kadar bu noktada tutmaya çalışıyor. Bu sene 12. Munzur Festivali’nde Grup Yorum olarak; 25 Temmuz’da Nazımiye’de, 26 Temmuz’da Ovacık’ta, 27 Temmuz’da Pertek’te, 28 Temmuz’da Hozat’ta binlerce Dersimlinin ve dışarıdan gelen dinleyicilerimizin coşkulu katılımıyla festivallere katıldık, konserler verdik. 29 Temmuz’da ise Dersim Merkez’de stadyumda gerçekleşecek olan festival programında, BDP’nin, BDP’li belediyenin tavır ve yaklaşımlarını protesto ederek konserimizi gerçekleştirmedik. Bunu yaparken daha önceki yıllardaki birçok deneyimimizi de gözden geçirdik. Yaşadıklarımızdan kaynaklı sahneye çıkmadık. Sahneye çıkmadığımız için bizi bekleyen Dersimli dinleyicilerimizden özür diliyoruz. Artık bize karşı uygulananlar son aşamasına gelmiştir. Daha önce birçok protesto biçimi geliştirdik. Sahneye çıktık, oradan konuşma yaptık. Ama bu sefer artık sahneye bu şekilde çıkmanın da bir anlamı kalmamıştır. O ortamda seyirciler arasında böyle bir gerilimin yaşanmasını istemedik... Dinleyicilerimizin kendi sorularını sorarak, sorgulamasını ve bir süreci yaşamasını istedik. Biz

eylül 2012 | TAVIR | 5


03-07 munzur_sablon 9/3/12 1:09 AM Page 6

bundan sonra bu şekilde bir girişimle karşılaştığımızda daha farklı çözümler bulacağız. Mesela kendi alternatiflerimizi yaratarak, zaten iki yıldır Dersim’de ücretsiz halk konserleri yapıyoruz. Biz festivalde böyle bir tavır gerçekleştirmeseydik bu hep böyle sürüp gidecekti. Yıllardır BDP ve BDP’li belediye bize uyguladığı yaklaşımları değiştirmemiştir. Yorum’u yok saymaya çalışsa da halk ve kurumlar buna izin vermemiştir. Gelelim son tartışmaya. 12. Munzur Festivali’nde, yani 2012 Dersim festivalinde 29 Temmuz’da Yorumcular belediyede programı konuşuyor. Daha öncesinden belediyeyle görüşen arkadaşlarımıza, 4.sırada çıkacağımız üzerine netleştirilmiştir. Hatta bu durum festival duyurusu için dağıtılan program broşüründe de böyle açıklanmıştır. Ve program üzerine yapılan tüm tartışmalarda Grup Yorum’un bu yönde düzenleme yapılmasını istediği belirtilmiştir. Bu görüşmelerin ardından ise program duyurusu hazırlanırken bunun yapılmadığı görülerek tekrar müdahale edilmiş ve belediye yetkililerinden birisi bunu Her Yerde Sanat(HYS/Kürt illerindeki festivalleri düzenleyen bir organizasyon şirketi)’tan arkadaşlara telefonla aktarmış ve programın son halinde 5. Sırada çıkması noktasında görüş birliğine varılmıştır. Ama tüm kurumların katıldığı meclis toplantılarında sanki tüm bunlar dile getirilmemiş gibi, bu görüşmeler hiç yapılmamış gibi davranan Diyarbakır’dan HYS adına gelen bazı arkadaşlar, bu durumun kendilerinin bilgisiyle olmadığını, programı kendilerinin belirlediklerini söylemişlerdir. Onlar bu açıklamayı yaptığında ise “o zaman biz kiminle konuştuk ve niye konuştuk” diye sormuşuzdur. Buna da belirsiz cevaplar verilmiştir. Grup Yorumcular belediyeden HYS’lilere

6 | TAVIR | eylül 2012

süremiz ve sıramız nedir öğrenebilir miyiz dediğinde ise şu cevap verilmiştir. Yapılan görüşmeyi aynı cümlelerle aktarıyoruz. “Heval bu sene Grup Yorum’un bir süre sorunu yoktur. Siz bilirsiniz. Ama program gece 24.00’te bitmek zorunda.” Soruyoruz kaç sanatçı var. 7 sanatçı deniyor. Konuşmalar var deniyor. Programın da zaten geç başlayacağını ve saat düzenlemesinin gerçekçi olmadığını biliyoruz. Bizi en sonda çıkaracaklarını söylüyorlar. Bunu da söylüyoruz yetkililere. Onlar ise kendilerinden çok emin bir biçimde bunu düzenleyeceklerini söylüyorlar. Ki o gün akşam akan programa baktığımızda da söylediklerimiz aynı şekilde gerçekleşiyor. 19.30’da başlaması gereken program 20.00’de başlıyor. Bunları önceden tahmin ettiğimiz için diyoruz ki; zaten süre sorunu yok diyorsunuz, bu bizim bu gece konser yapamayacağımız anlamına gelir diyoruz. Bu nasıl bir çelişki. Hem süre sınırı yok diyorsunuz hem de gece 24.00’te bitecek diyorsunuz. Konsere çıkmış olsaydık en son bizden önce Ferhat Tunç olacaktı ve Ferhat Tunç sahnesini bitirdiğinde saatlere zaten 00.30’u geçiyordu. Bu durumda Yorum çıksaydı muhtemelen yine sürekli HYS’den arkadaşlar yanımıza gelip, arkadaşlar bitirmemiz lazım deyip duracaklardı. Çünkü bunu baştan ortaya koymuşlardı. Festival programı başlamadan önce yapılan görüşmede, Yorumcular tarafından koşullar anlatılmış ve kendilerine onlarca öneri yapılmıştır. Bir Grup Yorum elemanının Gümüşhane’de cenazesi vardır ve Erzincan’dan kaldırılacağı için orada olması gerekir, ve kendilerine bu durum anlatılır. Minibüsle geldik, yola çıkacağız, arkadaşı bırakacağız diye. Ona rağmen yok demişlerdir. 40 dakika veya 30 dakika değil, 20 dakika söyleyelim o zaman denmiştir. 20 dakika iki şarkı süresi, bir konuşma süresi de olabilir. Çok daha kısa söyleyebiliriz, bu durumda programın neresinde çıkarsak çıkalım kimseyi etkilemez demişizdir. Biz sanatçı-

larla konuşalım, onlar böyle bir şeyi kabul eder, bize bu anlamda bir şey demez diyoruz. Ona rağmen olmaz denmiştir. Çünkü program üst düzeyde belirlenmiştir. Genel politika budur. Grup Yorum’un propaganda yapmasına mümkün olduğu kadar müsaade edilmeyecek. Yani en başta anlattığımız nedenlerdir bütün sorun. Ki tüm bunlara rağmen Belediye yetkilileri aranmış ve daha öncesinden verilen sözlerin tutulmadığı belirtilerek bu durumun belediye başkanı tarafından çözülmesini istediğimiz belirtilmiş, kendilerine haber beklediğimiz anlatılmıştır. Böyle bir konuşmanın ardından bile telefonla aramaya bile gerek duymayarak SMS yoluyla ciddiyetsiz bir dille “yapacak bir şeyin olmadığı” cevabı verilmiştir. Onun içindir ki; mesele Grup Yorum’un en sonda çıkmak istememesi meselesi değildir. Mesele BDP’nin bunu kullanarak bize propaganda yapma izni vermemesidir. Kaldı ki bize sıra geldiğinde 00.30’u geçmesine rağmen binlerce insan beklemiştir. Binlercesi de daha program devam ederken Grup Yorum’un olmadığını öğrendiği için alanı terk etmiştir. HYS’liler sahneden seyirciye bir cevap verememiştir. Seyirci “yuhalamıştır”. Hiçbir şey bilmese de DERSİM HALKI, artık bunca yıldır Grup Yorum’a BDP’nin yaklaşımlarını bildiği için "Kesin yine bir adaletsizlik yaptılar" dercesine tepki göstermiştir. Pet şişeler atarak, tartışarak, konuşarak, slogan atarak bu duruma tepkisini göstermiştir. Artık yeter diyoruz. Biz biliyoruz ki yine protesto etseydik sahneye çıkıp konuşma yapsaydık ortam çok gerilecekti. Belki de buna izin vermemek için ikinci bir gerginlik çıkacaktı. Kaldı ki üç sene önce bu protestoyu da yaptık. Artık yapacak bir şey kalmadı. Bu zihniyetle tartışmamız, ideolojik ve politiktir. Kimse bizi yok sayamaz. Biz iki yıldır kendi imkanlarımız-


03-07 munzur_sablon 9/3/12 1:09 AM Page 7

la Dersim’de ücretsiz halk konserleri yapıyoruz. Gerekirse alternatif konserler de düzenleriz. Festival BDP’yle doğmadı. Dersimli örgütler, devrimciler, Dersim dernekleri ve Dersim halkının ortak eseridir bu festival. Başka yerlerde bütün festivale egemen olabilirler ama Dersim’de Dersim halkı buna izin vermez. Festival tartışmaları süresince yaşanan tek ciddiyetsiz ve ben merkezci yaklaşımlar bunlar da değildir. Festival tartışmalarına katılan tüm kurumlar yapılan programın 26 Haziran’da yapılan son toplantıda büyük oranda şekil aldığını, yapılacak bazı sanatçı görüşmelerinin ardından bir hafta içinde programın netleştirilmesine dair kararlar alındığını bilirler. Ama tüm bunlara rağmen festival programı 20 Temmuz tarihinden sonra duyurulmaya başlanmıştır. Bu arada bu belediye yetkililerine yöneltilen bu konudaki tüm sorular cevapsız bırakılmış ve HYS’den arkadaşların bu işi düzenlemelerini bekledikleri söylenmiştir. Ciddiyetsiz ve işi sü-

rüncemede bırakan bu yaklaşım festival programının da halk arasında geç duyurulmasına neden olmuştur. Buradan tekrar dinleyicilerimize sesleniyoruz. Lütfen bizi anlayışla karşılayınız. Biz sizinle her yerde ve her zaman buluşabiliriz. Fakat bu tavra artık yeter demeli ve böyle bir tavır geliştirmeliydik. Bir süredir böyle bir açıklama beklediğinizi biliyoruz ve şimdi size açıklıyoruz işte. Festivalde konsere çıkmamamızın nedenleri bunlardır. Bu anlayışla sadece biz karşı karşıya kalmıyoruz. Başka sanatçı dostlarımız da yine defalarca benzer uygulamalarla karşılaştı, başka sol çevreler de böylesi bir yaklaşımla karşılaştı. Devrimci müzik grupları, genelde kendi imkanlarıyla dolaşırlar, halk içerisindedirler, otel vs. sorunları olmaz çünkü halk ilişkilerinde kalırlar, onları evlerinde konuk etmek için yarışır insanlar. Fakat belediye, bunu örnek alıp büyütmesi gerekirken, bu yaklaşımı sergileyenlere sansür uygulamaya çalışıyor, dışlamaya çalışıyor. Ama öte yandan, başka sanatçılara çok geniş bütçeler

serilebiliyor, oteller, geziler bütün imkanlar sunulabiliyor. Ama devrimcilere ödenecek bir miktar var ise, bu kırk kez düşünülebiliyor adaletsiz bir yaklaşım sergilenebiliyor. Bu da ayrı bir çarpık bakıştır. Biz Grup Yorum’u ayrıntılarda boğmak istemedik, 27 yıllık tarihimizin yarattıklarını böyle ufak, çapsız hesaplara kurban etmek istemedik. Demek ki artık köşeli olmak gerekir, en genel tavrımızı ortaya koyduğumuzda halkımız bizi anlar, dinleyicilerimiz bizi anlar. Bizde bu güven var. Ve şunu da söyleyelim zaten; HYS’li arkadaşlara oturup anlatmaya çalışmakla anladık diyecekleri bir şey yoktu. Çünkü mesele bu değildi. Mesele bu olsaydı, on ayrı yöntem bulunmuştu. Mesele ideolojik, politik. O zaman biz de bundan sonra böyle cevaplar vereceğiz. Bütün tartışmaları bütün halkımızla birlikte, her yerde tartışmaya hazırız. Her yerde bu düşünceyi mahkum etme görevimizi yerine getirmekten onur duyacağız. o

eylül 2012 | TAVIR | 7


makale makale

aydın, sanatçı son sözü karanlığa bırakmaz! ragıp yavuz

natçı ve çalışanlar arasında, sıklıkla da belediye ile tiyatro arasında tartışmalar, huzursuzluklar, çalkantılar hiç eksik olmadı bu süreçte... Bütün bu gel-gitler kurumun sanatsal üretimini de, idari ve teknik görevlendirilmeleri de karmakarışık bir hale getirmiş ve Şehir Tiyatroları’nı “tiyatro” yapmaktan çok, fabrika gibi “oyun çıkartan” bir yapıya dönüştürmüştü. Seyirci de bu durumdan nasibini alıyor ve koltuklar 2000-2012 arasında yaşanan 12 sezon- hızla ıssızlaşıyordu. da Şehir Tiyatroları 8 Genel Sanat Yönetmeni tarafından yönetildi. 2000 Sürecin en sivri dinamiklerinden biri, yılında Genel Sanat Yönetmeni Ke- kuşkusuz Harbiye Muhsin Ertuğrul nan Işık’tı, daha sonra sırasıyla Şükrü Sahnesi’nin yıkılması tartışmalarında Türen, Nurullah Tuncer, Mazlum Kiper, yaşandı. Nurullah Tuncer’in 2. kez götekrar Nurullah Tuncer, Orhan Alkaya, rev yaptığı dönemdi. Şehir TiyatroluAyşenil Şamlıoğlu ve son olarak da, lar, Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın yeni yönetmeliğin “yetkisiz” Genel Sa- basın açıklamasından öğrendi tiyatronat Yönetmeni Hilmi Zafer Şahin göre- larının yıkılacağını. Kerelerce inkar ve getirildiler. Asırlık bir sanat kuru- edilmiş olsa da bölgeye yapılacak İsmunda bu kadar çok yönetici değişik- tanbul Kongre Merkezi’nin planında liği yapmak, işin maddesine ve ruhu- Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi yer na aykırı bir tutum olduğu gibi, sanat- almıyordu. Çeşitli süreçlerde üzerine sal bir “vizyon”, program ve politika ölü toprağı serpilmiş gibi duran İŞTİoluşturmak adına da istikrarsızlık yara- SAN (İstanbul Şehir Tiyatrosu Sanatçıtan bir sürecin gerekçesini oluşturdu. ları Derneği) kolları sıvadı, Şehir TiyatZaman zaman tiyatro yönetimiyle sa- rolular (yine) sokağa çıktı, Yönetim Şehir Tiyatroları’ndaki yönetmelik değişikliği ve Devlet Tiyatroları Yasası üzerindeki değişiklik hazırlıkları, tartışmalı süreci başlatan dinamikler olarak öne çıkmış olsa da, aslında yıllardan beri çeşitli örneklerle kendini hissettirmiş bir yaptırım ve baskılama söz konusu... Bu nedenle süreci doğru kavramak ve değerlendirmek, biraz eskilere uzanmayı zorunlu kılıyor.

8 | TAVIR | eylül 2012

Kurulu’nun seçilmiş üyeleri üzerine düşeni yaptı ve önce Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi plandaki yerini aldı, ardından da, henüz inşaat başlamadığı halde Nurullah Tuncer’in gösteri yapmak bir yana, provalara bile kapattığı sahne yeniden perde açmaya başladı. Bu günler yine ve yeni bir atamayı daha getirdi. Nurullah Tuncer bir kez daha görevden alındı ve “seçilmiş” Yönetim Kurulu üyesi Orhan Alkaya Genel Sanat Yönetmeni oldu. Bu süreç Şehir Tiyatroları tarihinde bir açıdan çok önemli. Çünkü Orhan Alkaya ve yeni yönetimde görev alan Volkan Sağırosmanoğlu “seçilmiş” üyelerdi, yeni süreçte buna iki de yeni “seçilmiş” üye eklenince Yönetim Kurulu’nu oluşturan 7 üyeden 4’ü kurum çalışanlarının oylarıyla görev yapan kişiler haline geldi... Bu durum kuşkusuz sağlıklı atılan bazı adımları da beraberinde getirdi. Tuncer’in son döneminde %50’lere kadar düşen seyirci ortalaması hızla yükseldi ve %75’ler seviyesini yakaladı. İki yeni Çocuk Tiyatrosu sahnesi ve bir prova stüdyosu hizmete girdi ve Şişhane’de yapılması planlanan yeni bir tiyatro için proje yarışması açıldı.


Nedir, insiyatifli bir sanat yönetimi ile yakalanabilecek bir istikrar, aslında yönetsel ve siyasi otoritenin pek de aradığı bir şey değildi. Medya üzerinden Şehir Tiyatroları repertuarına saldırı yöntemi belediye eliyle hızla devreye sokuluverdi. Belediye Başkanı Kültür ve Sanat Danışmanı Kenan Işık, repertuarda yer alan bir oyun hakkında, “... Oyunu izledim. Oyunu faşizanca, itici, belli kesimleri rencide edici buldum. Müstehcenlik de var. Karımla bile konuşamayacağım kadar açık konuşuluyor. Alevi bir arkadaşımla izlesem sıkılır, utanır ve kendimi savunamam. İncinirler. Her genç kız bakire olmadan evlenebilir, endişeler duyabilir. Burada karakterin ille de Alevi olmasının vurgulanması gerekmiyor.” (02 Ocak 2009 – milliyet.com.tr) demecini verince yeni bir tartışma alevlendi. Oysa metnin yazarı da bir Aleviydi ve oyun “Genç Günler” organizasyonundaki başarısı üzerine repertuara alınmıştı... Sonuç malum; isimli-isimsiz tehdit telefonları gölgesinde ve tiyatro bir “sansür” tartışmasının içine çekilerek yıpratıldı, yönetim değişikliği için gereken zemin hazırlandı ve birkaç ay sonra da Orhan Alkaya görevden alındı. Beledi-

yenin, kurum yönetiminde içerden sanatçıların yetkili ve inisiyatifli olmasından duyduğu rahatsızlığın bir göstergesi olarak yeni Genel Sanat Yönetmeni, Kenan Işık örneğinde olduğu gibi yine “dışarıdan” ithal edildi. Ayşenil Şamlıoğlu başarılı ve tanınan bir sanatçı olduğu için, bazı serzenişler olmasına rağmen çok da büyük “kıyamet” kopmadı Şehir Tiyatroları bünyesinde. Yeni süreçte önce sessiz sedasız Dolmabahçe prova stüdyosu gitti elden, ardından Şişhane’de yapımı planlanan yeni binanın akıbeti belirsizleşti, bu arada kiralanan ve tadilata giren Harbiye Yapı Endüstri Merkezi ise iade edildi. Hükümetin devleti reorganize etme çabalarını sınırsızca gözlemlediğimiz bu süreçten sanatın pay almamasını düşünmek ne kadar safdillik olursa, Şehir Tiyatroları’nın bu kadar sıklıkla yönetim değiştirmesini de tekil ve güncel olaylara bağlamak o kadar safdillik olur diye düşünüyorum. Özellikle son 12 yıllık dönemde tiyatronun istikrarlı ve uzun soluklu yönetimlere sahip olmaması siyasi ve yönetsel bir tercih olabileceği gibi, mevcut iktidarın bu alanda tümüyle denetim altında tutabileceği yetkin kadrolarının olma-

yışı ve bir arayış içinde olması da geçerli bir neden olabilir kanımca. Ama bir tek hedef hiçbir zaman değişmiyor: 98 yıllık tarihi boyunca bütün sosyal alt-üstlük dönemlerinde türlü “yaramazlıklar” yapmak gibi bir geleneğe sahip olan bu sanat ocağını “kontrol” altında tutabilmek... Genç kuşaklar pek bilmez; kurucu ustamız Muhsin Ertuğrul’un bütün ömrü, şu andaki “Yeni” yönetmelikle bir kez daha ve can acıtıcı biçimde yapılandırılan “Edebi Kurul”la mücadele ederek geçmiştir. 12 Mart döneminde Deniz Gezmiş’lerin idamlarını durdurmaya yönelik kampanyalara imza koyan, hatta belli sürelerde yargılanıp hüküm giyen, hapis yatan Şehir Tiyatrolu sanatçılar vardır. Keza, 12 Eylül döneminde de aynı örnekler yaşanmış, ayrıca 42 sanatçı 1402 sayılı yasayla görevden alınmıştır. Son 30 yıldır kabartılı örnekleri, son dönem hariç pek görülmese de, sosyal mücadelenin içinde olmak bir gelenektir “yaramaz” Şehir Tiyatrolular için... Hal böyle olunca; yönetmelikteki “sanat kurumu” ibaresi kaldırılarak “Şube Müdürlüğü” tanımı getirilen, Genel Sanat Yönetmeni’nin artık Yönetim Kurulu Başkanı olmadığı, repertuar belirleme yetkisinin Edebi Kurul’a verildiği, içinde “seçilmiş” üyelerin yer almadığı ve Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı’nın başkanlığında bir yönetim kuruluyla yönetilen bir Şehir Tiyatrosu’na gidiş süreci aynı arkaik yöntemler kullanılarak hayata geçirildi. Ayşenil Şamlıoğlu yönetimi, oyunları bile seyretmeden “cihad” yazıları yazmakta tereddüt etmeyen kimi kalemşörlerin saldırısına uğradı... Türkiye’de %50 olduğu iddia edilen bir kamuoyunun manevi değerlerinden hareketle, oyunların “müstehcen” olduğundan dem vuruldu... “Halkın parasını istediğiniz gibi kullanamazsınız!” denildi. Doğaldır ki, Şehir Tiyatrolu da 27 Şubat 2012 tarihinden başlayarak ve sokağa çıkarak bu durumu seyircisine şikayet etti. Bütün bu olup bitenler artık epeyce tanıdık bir yö-

eylül 2012 | TAVIR | 9


netim değişikliği getirir diye düşünürken, aslında “paket”in daha büyük olduğu ortaya çıktı. “Yeni Yönetmelik”... Ve “Yeni yönetmelik”, “Yeni Yönetim”ini de oluşturdu zaten kısa sürede...

namaya başladı. Şimdilik bekletilen yeni Devlet Tiyatroları Yasa taslağı üzerine tartışmalar alevlendi. Bekleyip göreceğiz demek yerine, bir şey yapmalı demeyi seçti Şehir Tiyatrolular ve bu yönelimden Sanat Maratonu düşüncesi Şehir Tiyatroluların çok büyük bir çoğun- doğdu. luğu için bu “yeni” yönetmelik kabul edilemezdi... Yok hükmündeydi... Yıllar Kamuoyunun konu üzerindeki ilgisini ve önce çıkartılan bir yasa ile katma bütçe- bilgilendirmeyi diri tutmak gerekiyordu den arındırılarak sanatsal, teknik ve ve Sanat Maratonu daha önce dünyaidari harcamaları bürokrasiye kurban nın hiçbir yerinde denenmemiş bir öredilmiş ve İskender Pala’nın yazıp, Ali nekti. 6 günden uzun süre hiç susmayaTaygun’un yönettiği “Leyla ile Mecnun” cak bir sahne... Ve gerçekleşti... Yaklaşık müzikalinden başlayarak da, sanatsal 152 saat aralıksız gösteri yapıldı... Kapaüretimin ağırlığını taşıyan nice sanatçı- nış gecesi, Devlet Tiyatrosu da ses veryı “taşeron” uygulama batağına sürük- di Ankara’dan, Kuğulu Park’tan... Tıpkı lemiş bir yapıda üstüne üstlük siyasi ve İŞTİSAN’ın Ankara Küçük Sahne eyleminbürokrat bir yönetimin varlığı benimse- de meslektaşlarının yanında olduğu nemezdi. İŞTİSAN bünyesinde çalışma gibi... Değerliydi... Yetmedi, İzmir Dikigrupları oluşturuldu, kitlesel eylemler li’de “Türkiye 6. Tiyatrolar Buluşması”nda gerçekleştirildi ve görüldü ki, “iş” yanız- yanyana gelindi bir hafta süreyle... Arca Belediye ile Şehir Tiyatrosu arasında dından, tiyatro ve diğer sahne sanatladeğil... Başbakan ve Cumhurbaşkanı rı üzerindeki baskı, yaptırım ve yasaklaGenel Sekreteri sürece doğrudan dahil malara karşı ortak mücadele amacıyla oldular... Sanatçılara soruldu: “Siz kimsi- 19 amatör, profesyonel ve ödenekli tiniz?”... Tanımlamalar yapıldı: “Yarım por- yatro örgütlenmesi ve tiyatro meslek kusiyon aydınlar!”... “Muhafazakar sanat is- ruluşu “Tiyatro Platformu”nu oluşturdu tiyorum!” dedi Başbakan ve tam porsi- ve 8-9 Eylül 2012 tarihlerinde Bursa’da yon akademisyenlerden biri “Muhafaza- “Devlet-Tiyatro” ilişkisi başlıklı bir çalışkar Sanat Manifestosu” yazdı bir çırpıda tay düzenleme kararı aldı. Bunun hemen ve “Cumhurbaşkanlığı 2009 Kültür ve Sa- öncesinde ise, Harbiye Açıkhava Tiyatnat Büyük Ödülü” sahibi Prof. Uğur Der- rosu’nda Grup Yorum konserini dolduman bile konuya dahil oldu: “... Devlet Ti- ran binler tanık oldu “Şehir Tiyatroları Yok yatroları olsun, Şehir Tiyatroları olsun, Edilemez” şiarına... başlarına buyruk hareket ettikleri için onlara kimse karışamıyor. Kanunen değiş- Bütün bunlar çok değerli adımlar kuşmesi lazım bazı şeylerin. (...) Sanat hiç- kusuz... Lakin İŞTİSAN’ın İstanbul’da bir zaman hür olmaz ki, insan toplulu- gerçekleştirdiği ve seyircisinden de, ğunda olmasına imkan yok. Sanat yapı- meslektaşları ve meslek örgütleri ve yorum diye çırılçıplak ortaya çıkılabilir sendikalardan da büyük destek aldığı mi, çıkılamaz. Nasıl özgür sanat diye bir onca eyleme ve protestoya rağmen kavram varsa, karşılığında ‘muhafazakar henüz en küçük bir geri adım atılmış desanat’ olması lazım.”... Ve bu toz duman ğil yönetmelik konusunda... Yeni atamaarasında Başbakan kestirip attı: “Devle- lar yapıldı ve göreve başladı çoktan tin tiyatrosu olmaz! Özelleştiriyorum!”... bu atananlar... Yarın provalar da başlaBu arada, bazı Şehir Tiyatrosu sanatçıla- yıp yeni oyunlarla perdeler de açılınca rı herhalde “Yok yahu, bu yönetmelikle sanıyorum şöyle bir soruyla karşı karşıde bu kurum yönetilebilir” demiş olma- ya kalınacak: “Eeee, işte bakın, bu yönetlı ki, görev kabul edip yeni yönetimde melikle de işler yürüyormuş!”... Seyirci yer aldılar... Diğer yandan Ankara da kay- yine alkışlayacak oyunları, çünkü sahne-

10 | TAVIR | eylül 2012

ye çıktığında işini kötü yapmak gibi bir hakkı, haddi yok sanatçının... O zaman ne olacak, ne yapmalı?.. Sanıyorum sanat üretiminden yola çıkan eylem biçimleri fazlaca umut taşımıyor bir şeyleri değiştirmek adına... Çünkü bir yasa ya da yönetmelik (sanat üretimini belirlemeye yönelik de olsa) kendi başına bir sanatsal “durum” yaratmıyor... Sosyal, ekonomik ve hukuksal bir yapısı var ve sanatçıyla muhatap konumda... Aynı enstrümanlarla ve onun dilinden konuşmalı bence... İşçilerin, öğrencilerin, memurların, kısaca “derdi” olan kitlelerin mücadele yöntemleri neyse, sanatçı da aynı yöntemlerle mücadele içinde olmalı diye düşünüyorum... Ve örgütlü bir şekilde... Ve örgütlerinin birlikteliğiyle... Ve seyircisini oluşturan kitlelerle yan yana... “Ben sanatçıyım, sözümü sahnede, kendi mesleğimle söylerim!” gibi bir yaklaşım, seyirciye doğru ve güzel yapıtların ulaşmasını sağlayabilir ancak... Yasa ve yönetmeliklerle kuşatılmış bir ortamda devlet bu dilden anlamıyor pek... Ulusal medya ise çoğunlukla üç maymunu oynamayı yeğliyor... Devlet Tiyatroları’ndaki meslektaşlarıma ise birkaç sözüm var. Kültür ve Turizm Bakanı sıklıkla “Bir şey değişmeyecek!” diyor ama, Başbakan da başka bir şey dedi ve Mehmet Aksoy’un Özgürlük heykelinin dozerlerle yıkılma emrini verirken o bakanı nasıl refüze ettiği hala hatırlarda... Gündem oluşturma konusunda sınırsız yetenekli bir iktidara sahibiz ve belli ki şu günlerde bizim konumuzun yeniden gündem oluşturması pek tercih edilmiyor. Şehir Tiyatroları’nın yeni yönetmeliğinin bir gecede nasıl onaylandığı ortada... Demem o ki; ufukta olumsuz bir değişimin kara bulutları görünüyorken “Bir Şey Yapmalı” dostlar... Sıkıntılı günler bizi bekliyor... Lakin aydın sanatçı son sözü karanlığa bırakmaz... Saygı ve Dostlukla...o


11-14 tiyatro platformu_sablon 9/3/12 1:11 AM Page 11

makale

makale

tiyatro platformu ve birliğin sorunları mehmet esatoğlu

Ülkemizde zor örgütlenebilen alanlardan biri de sanat alanıdır. Bunun nedenleri üzerine bir dolu yazı yazılmasına, bir o kadar da tartışma yapılmasına karşın net sonuçlar elde edilememiştir. Yazılanlara ve yapılan tartışmalara göre sanatsal alandaki bilinç geriliği, alana öncülük eden unsurların direngen olamayışları ve kaypaklıkları, alandaki gelir sağlama kaynaklarının dengesiz etkileri, ideolojik-politik gerilik alanın örgütlülüğünü engelleyen nedenler içinde sayılabilir. Sıradan emekçi duyarlığından, dayanışma ruhundan uzak olan sanatçılar geçen yıllar içinde çalıştıkları alanlarda emek dayanışması, hak mücadelesi gibi konularda tek tük adımlar atmayı başarmışlarsa da kısa bir süre içinde bu, çözülmüş ve dağılmışlardır. 60’lı yıllara kadar ülke çapında kendi ala-

nının sorunları ve geliştirilmesi adına ses yükselten bir sanat örgütlenmesi göremiyoruz. Plastik sanatlardan edebiyata, sahne sanatlarından sinemaya sanatçılar bu dönemde her biri “kendi ayaklarından asılı” durmaktadırlar.

Bu çabalamalar içinde üç-beş kişi kendini kurtarabilirken büyük çoğunluktan kimi açlık ve sefalet içinde ölürken kimileri de kendilerini uyuşturmayı yeğleyerek yaşamdan ve mücadeleden uzak durma yolunu seçmişlerdir.

Sanat alanında daha o günlerde ortada duran bir dolu sorun vardır. Ancak sanat alanındakiler bu sorunların farkında bile değillerdir. Farkında olanlar ise örgütlü bir çözüm aramak yerine bireysel “ağlama”larla işi geçiştirmektedirler. Maddi-manevi sorunlar karşısında her sanatçı kendine sığınacağı güvenli bir çatı arayıp durmaktadır.

Dönemin sonunda yaşanan çıkmazlara karşı dernekleşme, sendikalaşma yoluyla örgütlenen ve hak aramaya çalışan sanat emekçilerini görüyoruz. Bu mücadele sanat alanında bir dolu kişiyi yan yana getirmeyi başarmıştır. Politik-ekonomik mücadelenin ülke çapında ayağa kalktığı, emek eksenli çalışan tüm katmanların hak aradığı ve örgütlendiği bir dönemdir bu.

Sorunlar, engellemeler, baskılar karşısında bir dolu sanatçı için nihai hedef, sanat alanında hızlıca çabalayarak parasal olarak palazlanma ve ardından alanı terk edip küçük esnaf olmaktır. (Sanatsal alanı terk eden sanatçıların seçtikleri meslekler ayrı bir gülmece konusudur.)

70’ler mücadeleyle geçerken 80’li yıllar örgütlenmelerin dağıldığı sanat alanının eski dağınıklığına saplandığı yıllar oldu. Ancak işlerin örgütsüz gitmeyeceğini gören iktidar sahipleri değişik sanat alanlarında tabela örgütleri kur-

EYLÜL 2012 | TAVIR | 11


11-14 tiyatro platformu_sablon 9/3/12 1:11 AM Page 12

let desteği çekilmeye başlandı. Önümüzdeki yıllarda da dünya çapında devletin eğitimle, sanatla, sağlıkla bir ilgisi kalmayacak. Devlet tüm harcamalarını iktidardaki sınıfa doğrudan gereken alanlara yapacak. Öncelikle gidişatın bu yönünü iyi algılamak gerekiyor. Bunu saptayamayanlar bugün yaşananları “kötü niyetli, dinci-gerici yöneticiler”den biliyorlar. Ortada emperyalizmin, uluslararası tekellerin bir planı vardır. Sanat alanında da savaş alanında da geçerli olan budur. İktidardaki yöneticiler ise bunları uygulamaya çalışmaktadırlar.

durarak bunlara çeşitli destekler ve para yardımı yapmaya koyuldular. Bu tür ilişkilere giren sanat örgütlenmeleri de kısa sürede “sahibinin sesi” haline gelerek sorunları çözme işini yöneticilerin insafına terk ettiler. Sanat alanındaki sorunların iyice çıkmaza girdiği 90’lı yıllar ise yine iktidar sahiplerinin organizasyonu ile düzenlenen kurultaylarla geçti. Birçoğu tabela örgütü ve iktidar yöneticilerinin katılımıyla yapılan kurultaylarda alınan tüm kararlar bastırılan kalın kitapların sayfalarında kaldı. Çünkü bunlar için savaşım verecek bir taban ortada görünmüyordu. İkibinli yılların hemen başında kurulan dinci hükümetlerin “sanat-sepet işleri”yle oyalanacak durumları yoktu. Zaten onlar da kurulur kurulmaz doğrudan techizatlanarak alana doğru saldırıya geçtiler. Heykelleri kırıp dökerek başlayan saldırılar, sanatsal ve politik alanların da edilgenliğiyle resim, tiyat-

12 | TAVIR | EYLÜL 2012

ro, bale, sinema alanlarına sıçrayarak adeta bir orman yangını halini aldı. Dinci yönetim vurdukça sanat alanında büyük bir kesim örgütlenip karşı koyacağına “ah Atatürk,vah Atatürk” diye ağlaşmaya koyuldu.

Aslında dinci olsun, laik olsun burjuva iktidarların sanat, sağlık ve eğitim gibi dertleri yoktur. Onlar için buralar da para getirecek karlı alanlar olarak düzenlenmelidir. Bu alanlarda görülen “sosyal devlet” görüntüleri 1917 Ekim Devrimi sonrası ortaya çıkan atmosfere karşı organize edilmiştir. Dünyada ilk kurulan işçi-emekçi devleti Sovyetler Birliği sağlık, eğitim ve sanatı ön plana alan uygulamalarla yola çıkınca dünyadaki burjuva devletler de kitleler nezdinde prestij yitirmemek için bu alanlara önem verip, buralara paralar harcadılar. 90’lı yıllarda dünya çapında sosyalist yönetimler yıkılınca burjuva devletler için de artık böyle bir oyuna gerek kalmadı. O yıllardan itibaren az gelişmiş ülkelerde hızla, modern geçinen ülkelerde yavaş yavaş bu alanlardan dev-

Ülkemizde bu gidişata duyarlı çevreler de var. Durumun vahametini gören sanatçıların bir araya gelişiyle oluşan Türkiye Tiyatrolar Birliği’nin gündemindeki konulardan biri de bu gidişata karşı sanat örgütlerini bir araya getirecek ve eylemli kılacak bir platformun oluşturulmasıydı. 2009 yılında yapılan çağrılara sanat örgütlerinden bazıları sıcak bakarken bir kısmı yanına bile yanaşmadı. Geçtiğimiz kış sanat alanında uzun yıllardır var olan baskı, engelleme, yasaklamaların ödenekli tiyatro kurumlarını da içine alacak bir biçimde genişlemesi tüm sanat çevrelerinde tedirginlik yarattı. Oyunlar yasaklanıp, sanatçılar yargılanırken,heykeller kırılırken uzaktan “ahvah” çekenler için de çanlar çalmaya başlamıştı. Kendi alanlarının sorunlarına yabancı gözlerle bakan sanat insanları iktidarın saldırgan tutumu karşısında ilk şaşkınlığın ardından uzlaşma yolları aradılarsa da kısa sürede bunun da nafile olduğunu anladılar. Karşılarında tek alternatif duruyordu o da direnmek! Direnmek noktasında “nasıl yapmalı” diye “uzatmalı” tartışmalara girmek üzere kolları sıvayan sanat-


11-14 tiyatro platformu_sablon 9/3/12 1:11 AM Page 13

çılar bir anda iktidarın saldırgan nefesini enselerinde duydular. “İktidarın hoşuna gidecek bir şeyler yapalım” önerisinin bile artık işlevi kalmamıştı. Çünkü iktidar hedefini medyadan açıkça ilan ediyordu. “Sizi yok edeceğim”. Sanatçıların önlerinde her gün milyonların gelip geçip sokaklar, caddeler duruyordu. Onlar da oraya doğru yürüdüler. “Sokak öğreticidir” savı onlar için de geçerli oldu. Yıllardır sokakta haksızlıklara, yokluğa karşı dövüşenleri buldular yanı başlarında. (İstanbul Şehir Tiyatrosu sanatçılarının Galatasaray’daki basın açıklamasında ilk anda iki yüz kişi varken sayı bir anda yedi bin kişiyi bulmuştur. Basın açıklaması kitlesel bir yürüyüşe dönüşmüştür.) Burada sanatçıların subjektif isteklerinin yanı sıra objektif koşulların da belirleyiciliğine bakmak lazım. Bu mücadelenin bir adım öncesinde sanatın içinde bulunduğu sorunları ele almak ve sanat örgütlerini bir araya getirmek için ilk girişimleri 2009 da başlatan Türkiye Tiyatro Birliği, aynı yılın sonbaharında İstanbul ve Ankara’da iki toplantı gerçekleştirdi. Ülkenin dört bir yanından sanatçıların ve sanat örgütleri temsilcilerinin katılımıyla düzenlenen İstanbul toplantısına yaklaşık 200 kişi katıldı.

Birbirimizi tanımıyoruz, birlikte olalım, daha fazla şey paylaşalım, birbirimize yabancılaşmayalım, destek olalım dedik.” 2009 Kasım’ında bir toplantı da Ankara’da düzenleyen Türkiye Tiyatrolar Birliği iki toplantıda alınan kararlar ışığında ülke çapında tiyatroya yapılan baskılara karşı mücadele başlattı. Tiyatroya karşı nerede baskı ve engelleme varsa orada olma ve karşı durma şiarıyla yapılan eylemlilikler sanat düşmanı çevreleri tedirgin etmeyi başardı.

Sanat alanında yer alan kimi kurum ve kuruluşlar ve sanat insanları bu saldırılara karşı harekete geçtiler. Özellikle Şehir Tiyatrosu sanatçılarının Beyoğlu yürüyüşü, oyun sonraları tiyatro önünde ve sahnede örgütlenen protestolar, Temmuz ayında yüz elli bir saat süren “Sanat Maratonu” ve Ankara’da Devlet Tiyatrosu sanatçılarının eylemlilikleri kamuoyunda ses getiren etkinlikler oldu.

İşin trajik yanlarından biri de Türkiye Tiyatrolar Birliği bu mücadeleleri yaparken sanatın yaşadığı sorunlar konusunda tek bir adım atmayan kimi tabela örgütleri, tiyatro dergileri ya da sanatçılar bu yapılanlara destek vereceklerine karalamaya koyuldular.

Türkiye Tiyatrolar Birliği’nin Temmuz buluşmasında ise sanat örgütleri temsilcileri bir araya geldi. İki gün süren tartışmaların ardından sanat örgütlenmelerini harekete geçirecek bir Tiyatro Platformu önerisi örgüt temsilcileri tarafından kabul gördü. Platform kendi dışındaki sanat örgütlenmelerini de buluşturacak ve ilkelerini belirleyeceği bir İstanbul toplantısı düzenledi.

2012 yılında ise ülke çapında başka bir rüzgar esiyordu. İktidar, sanatı tüm kurum ve kuruluşlarıyla yok etmek üzere kolları sıvamıştı.

5 Ağustos 2012 de İstanbul’da bu kez 19 sanat örgütlenmesi bir araya geldi. Bütün gün süren tartışmalarda özellikle 2012 yılında sanata yönelen saldırılar ele

12 Eylül 2009’daki İstanbul toplantısının sonuç bildirgesi şunları söylüyordu: “Urla’da başlamıştık İstanbul’da devam ettik. Tek başımıza değildik. 8 sivil toplum kuruluşu, 9 tiyatro örgütü, 32 kültür-sanat kurumu, 85 tiyatro topluluğu Türkiye’nin değişik illerinden sayıları 200’e varan sanatçı bizimle birlikteydi. Amatör profesyonel, akademisyen uygulamacı, İstanbullu Anadolulu, Türk, Kürt, Ermeni hepimiz oradaydık. Hepimiz kendi bulunduğumuz yerden sorunlarımızı söyledik ve işittik.

EYLÜL 2012 | TAVIR | 13


11-14 tiyatro platformu_sablon 9/3/12 1:11 AM Page 14

alındı. 19 örgüt temsilcisinin kararıyla ortak perspektif oluşturmak üzere bir çalıştay düzenlenmesine karar verildi. 8-9 Eylül 2012 de Bursa’da düzenlenecek “Devlet Tiyatro İlişkisi” başlıklı çalıştayda dört madde üzerinden tartışmalar yürüyecek. Bunlar; “Devletin Tiyatrosu Olur mu?”,”Ödenekli Tiyatrolarda Özgür Sanat”, “Ödenekli Tiyatro Yönetimi Nasıl Olmalı” ve “Yerel

yönetimler ve Tiyatro İlişkisi” olarak belirlendi. Şimdi tiyatro örgütlenmelerinin önünde yeni bir süreç başlıyor. Öncelikle geçmiş dönemden önemli dersler çıkarmaları gerekiyor. Sanat alanında emperyalizmin direktifleri doğrultusunda bir plan ha-

14 | TAVIR | EYLÜL 2012

zırlanmıştır. Bu plan devlet desteğindeki sanata son vermek istiyor. Bu da ödenekli kurumların önümüzdeki dönemde yok edilmek tehdidi ile karşı karşıya olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Burada iktidarın saldırısına karşı yapılacak en doğru dayanışma sanat alanıyla ve tiyatro izleyicisi ile kol kola girmekten geçiyor.

lı değildir. Uluslararası tekeller, Türkiye halkına da Ortadoğu’daki diğer halklara da aynı tuzağı hazırlamıştır. Bu nedenle topyekün bir karşı çıkışa gereksinim vardır. Geçmiş dönemde sanat insanları halktan biraz daha “iyi” yaşayarak halkın sıkıntılarını görmezden geldi. Ancak bugün hepimizin aşının, ekmeğinin tehlikede olduğu günlere geldik.

Geçtiğimiz kıştan bu yana gerek sokak,

Yapılacak her türlü karşı çıkış sistemi

gerekse sahne eylemlerinde izleyici, sanatçıların yanında olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Ancak bu tek taraflı bir ilişki ile yürümez.

karşısına alan bir perspektifle hareket edemedikçe karşı koyuşlar bölünecek bu da her kesimin kendi başına yaşayacağı bir yenilgi ortamını hazırlayacaktır.

Bugün sanat alanına yönelen baskı ve tehditler evi başına yıkılmak, kıdem tazminatı gasp edilmek istenen, haklarını istediler diye işten atılarak kapı önüne konan halkın yaşadıklarından fark-

Gün, sanat insanlarının halkıyla kol kola verme zamanıdır. o


15-17 akp ve dizi yapimcilari_sablon 9/3/12 1:30 AM Page 15

makale

makale

AKP ve dizi yapımcıları, set emekçilerine karşı sinan gümüş

Dizi setlerindeki çalışma şartları, oyuncuların ve set işçilerinin adeta köle gibi çalıştırılması üzerine tartışmalar uzun süredir devam ediyor. Çekim saatlerinin çok uzun olması, bir çekim gününün 18 – 19 saati bulması, bazen günlerce aralıksız çalışmalar, molaların çok kısa, düzensiz ve niteliksiz olması; setlerde hangi şartlar altında çalışıldığını açıkça gösteriyor. Böyle ağır şartlarda çalışmak yetmezmiş gibi, çalışanların büyük çoğunluğunun bir sosyal güvencesi de bulunmuyor. Yani hemen herkes sigortasız çalıştırılıyor. Bu insanlık dışı şartların düzeltilmesi için oyuncular ve set çalışanları birçok eylem yaptılar. Seslerini duyurabilmek ve daha organize hareket edebilmek için kurdukları Oyuncular Sendikası’nda örgütlenmeye başladılar. Ancak oyuncular örgütlenirken, dizi yapımcıları, yani oyuncular ve set çalışanlarını böylesine ağır koşullarda çalışmaya mahkum edenler de boş durmadılar. Onlar da ‘Yapımcılar Derneği’ adı altında örgütlendiler. Kurucu üyeleri, tüm

büyük televizyonlardaki en önemli dizileri çeken şirketlerin patronları. Derneğin başkanı yine birçok dizi çeken bir şirketin sahibi ve ‘Çocuklar Duymasın’ dizisinin senaristi Birol Güven. Hani şu komedi dizilerinin yapımcılığını yapan, bununla kalmayıp senaryolarını yazan, ‘şirin’, ‘sempatik’, ‘espritüel’ Birol Güven. Yukarıda da söylediğimiz gibi dizilerde oyuncular ve set çalışanları yıllardır sigortalanmadan çalıştırılıyor. Hiçbir sosyal güvenceleri, geleceklerine dair hiçbir garantileri yok. Ayrıca gece-gündüz demeden çalışıyorlar. Günün çok az bir kısmını uykuya ayırabiliyor, bunun dışında sürekli sette çalışmak zorunda kalıyorlar. Bu durum bu güne kadar sayısız kazaya yol açtı. İçlerinde ölüme sebep olanları da var. Yani bu yapımcı patronlar böyle ağır şartları oluştururken sadece sağlığından etmediler insanları, doğrudan hayatlarını da çaldılar. Onları hem köle gibi çalıştırıp hem de sosyal haklarına göz diken, yayınlanan her bölüm başına televizyonlardan büyük paralar alan, servetlerine servet katıp

karun gibi zenginleşenlerdi bu yapımcılar. Doymuyorlardı. Oburdular. Bölüm başına aldıkları paraların çok çok küçük bir kısmını oluşturuyordu çalışanlara ödedikleri paralar. Yani aslında çalışanların hak ettiklerini kendi ceplerine atıyorlardı. Üstelik yasal olarak tüm çalışanlarını sigortalamak zorundayken bunu da yapmıyor, o paraları da ceplerine atıyorlardı. Hem obur, hem hırsızdılar. Oyuncular nasıl ki sendikalarında sorunlarının çözümü için çareler üretiyorsa, yapımcılar da derneklerinde kazançlarını arttırarak devam ettirmenin hesabını yapıyordu. Ve hesaplarının başlıcasını uzun çekim saatleri ve setteki herkesi sigortasız çalıştırmak oluşturuyordu. Sosyal Güvenlik Kurumu’nun da (SGK) bu duruma birşey dediği yoktu. SGK hem sigortasız çalışmanın düşmanı olduğunu söylüyor ve bunun propagandasını yapıyor, hem de göz göre göre yapılan sigortasız çalıştırmalara ses çıkarmıyordu.

EYLÜL 2012 | TAVIR | 15


15-17 akp ve dizi yapimcilari_sablon 9/3/12 1:30 AM Page 16

Ancak oyuncu ve set işçilerinin yaptıkları eylemler dizi setlerindeki çalışma koşullarını ve sigortasız çalıştırılmayı gündemin ilk sıralarına taşıdı. Artık öyle bir hale geldi ki, sağır sultan bile duydu. Bu gelişme üzerine SGK sessizliğini ve kayıtsızlığını bozmak zorunda kaldı. Usulen setlerde inceleme yapmak üzere müfettişler görevlendirildi. Sigortasız çalıştırmaya hiçbir şekilde göz yumulmayacağı açıklamaları yapıldı. Bu aşamadan sonra Yapımcılar Derneği’nin ve Başkanı Birol Güven’in, SGK ve bakanlık nezdinde girişimleri başladı. Apar topar Ankara’ya gidildi, AKP’nin Bakan’ıyla görüşme yapıldı. Yapımcılar bu görüşmede açıkça kendilerine dokunulmamasını, binlerce kişi için ödemek zorunda kalacakları bu sigortaları ödemeleri halinde sırtlarına çok büyük mali bir yük bineceğini, bu durumun kendilerini ve ‘dizi sektörünü’ zor durumda bırakacağını söylediler. Ayrıca dizilerde açıkça AKP’nin ve ideolojisinin propagandasını yaptıklarını, onların görüşlerine yakın diziler yaptıklarını ve yapacaklarını, ‘onlardan olduk-

larını’, bu nedenle üstlerine gidilmemesi gerektiğini söyledi. Birol Güven hem kendi adına hem tüm dizi yapımcıları adına AKP’ye bağlılıklarını ilan ediyordu. Siz bize dokunmazsanız, biz de sizin efendi, uslu çocuklarınız oluruz, dizilerimizde sizi överiz diyordu. Yalanlarınızı kamufle ederiz, halkı aldatmanızın maşası oluruz diyordu. İnsanları yoksullaştırmanızı gizleriz, sizin düşman olduğunuz ideolojilere biz de düşman oluruz diyordu. Kısacası AKP’ye, onların istediği insan tipini yaratmak için ellerinden geleni yapacaklarını söylüyordu. Yeter ki kazanacakları paraya dokunmasın… Birol Güven yalan söylemiyordu bakana. Gerçekten de iktidar yalakalığı, AKP’nin resmi görüşleri her diziden buram buram fışkırıyordu. Dizilerin halkın beynini uyuşturmasının ve pembe hayallere daldırıp kendi sorunlarından koparmasının yanı sıra, açıktan devrimcilere düşmanlık yapılıyordu. Örneğin Birol Güven’in yapımcısı olduğu ‘Seksenler’ isimli dizide ucube, ne idüğü belirsiz bir ‘devrimci’ tiplemesi vardı. Dizinin şamar oğlanı muamelesi görüyordu. O tipleme üzerinden devrimcilere dönük her türlü aşağılama ve hakaret yapılıyor-

du. Bir başka dizide SGK’nın sloganı duyuluyor, öteki diziden ümmetçilik, bir başkasından milliyetçilik fışkırıyordu. Dolayısıyla bu diziler AKP için gerçekten önemliydi. Bu dizileri yapan yapımcıları ‘üzmemeliydi’. Bir çözüm bulunmalı ve onları bu ‘dertten’ kurtarmalıydı! ‘Bakan Bey’, ekonomik açıdan kendine bağımlı kıldığı, birer kuklaya çevirdiği ve herşeyi yaptırabildiği yapımcıların bu yakınmalarına kayıtsız kalmadı. Çalışanların hakkının verilmesi, yasaların işletilmesi, AKP’nin de, bakanın da zerrece umurunda değildi. Onun için önemli olan, her alanda olduğu gibi televizyonda da kendi beslemelerini yaratmaktı. Sorunun yapımcılar lehine çözülmesi için derhal talimat verildi. Bu talimatın ardından SGK internet sitesinden bir açıklama yapıldı. Açıklamada, açıkça yapımcılara ‘tüyo’ veriliyordu. Özetle ‘bir ay içinde 10 günden az çalışmış gibi gösterirseniz, sigortalarını çalışanların kendilerine ödetirsiniz’ deniliyordu bu açıklamada. Bunu da, ‘çalışanlara böyle bir hak tanındığı’ kılıfıyla açıklıyorlardı. Yani sigortasız çalıştırmaya yasal kılıfı bizzat SGK bulmuştu. İlla sigortalı olacağım diyen varsa da parasını kendisi ödeyecekti. Yapımcılar bir yandan SGK nezdinde kazandıkları bu zaferi kutlarken, diğer yandan yağcılığı dizilerde en üst boyuta taşıyorlardı. Adeta SGK ile yapımcılar arasında bir anlaşma yapılmıştı. SGK setlerde sigortasız çalıştırmaya göz yumacak, yapımcılar da çektikleri dizilerde SGK’nın ‘sigortasız çalışmayın - çalıştırmayın’ temalı spotlarını ücretsiz olarak yayınlayacaklardı. Öyle de yapıldı. Yine Seksenler dizisinde, dizi içinde bir sahneye ‘en iyi işin sigortalı iş olduğu’ şeklinde beyanlar eklendi. Yani yapımcılar kendilerine dokunulmaması karşılığında SGK’nın bedava reklamını yapmaya başladı.

birol güven

16 | TAVIR | EYLÜL 2012

Dizilerde reklamını yaptıkları ve uygulanmasını istedikleri şey, sigortalı çalıştırmay-


15-17 akp ve dizi yapimcilari_sablon 9/3/12 1:30 AM Page 17

dı. Yani tam bir ikiyüzlülük vardı ortada. Sigortasız çalıştırmayın diyorlardı ama bunun onlar için karşılığı, sigortasız çalıştırabilme hakkıydı. Üstelik dizide rol gereği bu çağrıyı yapan kadın oyuncunun sigortasız çalıştığı ve ömrü boyunca hiç sigortalanmamış olduğu ortaya çıktı. Yani açıktan halkla, çalışanlarla, oyuncularla dalga geçiliyordu. Bir anlaşma yapılmıştı. Ve böylesine aşağılık, böylesine insanlıktan nasibini almamış, böylesine rezil ve böylesine yüz kızartıcı bir anlaşmaydı. Bu anlaşmanın tarafları AKP ve yapımcılardı. AKP halka düşmandı. AKP emekçiye düşmandı. AKP sanatçıya düşmandı. İşte bir kez daha belgeleniyordu bu düşmanlık. İnsanların köle gibi çalıştırılması umurunda değildi. Günlerce aralıksız çalıştırılması umurunda değildi. Sigortasız, sağlıksız, geleceksiz çalıştırılması umurunda değildi. İnsanların çocuklarının rızkının çalınması umurunda değildi.

Onun tek derdi kendi uşaklarını yaratmak, bu uşaklar üzerinden yalanlarını rahatça söyleyebilmek, halkı aldatmak, soygunu talanı yayabildiğince yaymaktı. Bunu yapmak için buradaki yapımcılar gibi işbirlikçiler buluyor, onlara da kırıntılar veriyordu. Kırıntı dediysek, bunlar AKP’ninkilerin yanında kırıntı olabilir ancak. Yoksa hem Birol Güven, hem diğer dizi yapımcıları son birkaç yılda öyle büyük servetler kazandılar ki, ömürleri boyunca çalıştıklarının yüzlerce binlerce misline denk gelir. Bu parayı alınteri ile kazanmadılar. Onlar bu paraları halkı uyutmak pahasına kazandılar. AKP’nin sözcüsü olmak pahasına kazandılar. Halkın değerlerini aşağılamak pahasına kazandılar. Oyuncusundan set işçisine on binlerce kişinin emeklerini çalmak pahasına kazandılar. İnsanları yoksullaştırmak, bir hasteneye gidemeyecek hale getirmek pahasına kazandılar. Geleceklerini çalmak pahasına kazandılar. Hayatlarını çalmak pahasına kazandılar. İkti-

darlara yalakalık yapmak ve ruhunu satmak pahasına kazandılar. Tıpkı diğer kapitalist patronlar gibi. Dizi oyuncuları ve çalışanları bu uygulamalara karşı sessiz kalmadılar. Etkili mücadeleler yaptılar ve yapıyorlar. Ama görünen o ki, yapılandan çok daha fazlasını yapmak gerekiyor. Boş vaatler karşısında bir beklenti içine girmemek gerekiyor. Yapımcıların ve SGK yetkililerinin tatlı sözlerine kanmamak gerekiyor. Onların isteyerek bir hak vermeyeceğini, bu hakların ancak söke söke alınacağını unutmamak gerekiyor. Çok daha militan, çok daha öfkeli ve kararlı olmak gerekiyor. Emeğinden ve haklılığından alınan güçle mücadele etmek gerekiyor. Kapitalizm herkesi olduğu gibi kültür sanat emekçilerini de soyuyor, sömürüyor, yoksullaştırıyor. Çözüm, her alanda olduğu gibi dizi, sinema, müzik, tiyatro..., kısaca kültür-sanat alanında da örgütlülükleri çok daha büyütmekten geçiyor. o

EYLÜL 2012 | TAVIR | 17


röportaj röportaj

zafer ayden’le set işçileri üzerine... tavır

SİNE-SEN başkanısınız. Hem sendika başkanı, hem de mesleğin içinden gelen biri olarak, set işçilerinin yaşadığı sorunlardan bahseder misiniz? Nasıl bir sömürü altındalar? Sinema emekçisi, dizi emekçisi kimdir diye tanımladığımız zaman; kamera önünde veya arkasında, oyuncudan senaristine, set işçisine, kurgucusuna kadar bir veya birkaç yapımcı tarafından bağımlı olarak çalıştırılan insanlar olarak tanımlarız. Hal böyle olunca, bu insanların işçi oldukları kavramı bu bağımlılıktan geliyor. “Ben işçi değilim, ben sanatçıyım” türü yaklaşımlar bu tanımlamalar sonunda işçi olduklarını savunur ve kabul eder bir hale geldiler. Setlerde yaşanan sorunların bütününe baktığımız zaman çalışma koşulları diye tanımlıyoruz.

yasal zemine çekilmesi yönünde. Setlerde bu dört ana başlık yönünde sorunlar yaşanıyor. Nasıl yaşanıyor? Sosyal güvenlik yönünden SSK’lı çalıştırılmak zorunda kalan arkadaşlarımız, “Bunlar kendi başına çalışan, bağımsız çalışanlardır” türü yaklaşımlarla sigortasız halde çalıştırılmaya çalışılıyor. Çalışma süreleri günde sekiz saat, haftada 45 saatken yasal zeminde günde 17-18 saate varan uzun çalışma sürelerine dayanıyor bu da yasaların ihlali anlamına geliyor.

İşçi sağlığı, iş güvenliği dediğimiz; çalışırken işe nasıl gideceğinden tutun da çalışırken ne giyeceği, dinlenme yerinin neresi olacağı, dinlenme odası, kostüm odası, soyunma odasının, bütün bunların yeterli düzeyde ve hijyenik olması yönünde alınmış olan hiçSosyal güvenlik, uzun çalışma sürele- bir önlem yok. ri, işçi sağlığı, iş güvenliği önlemleri, ücretler olarak dört başlık altında topla- Mesela sete gidiş gelişleri düzenli deyabiliriz. ğil ve saat 05.00’te bile sette olunacaksa kendi olanakları ile bunu sağlamaÇalışma koşullarının zorluğunu, far- ları isteniyor. Sete gidişi 1,5-2 saat sükındaysanız her koşulda dile getiriyo- rüyor. Kahvaltı etmeleri gerekiyor. Işıkruz. Çabamız bunların düzeltilmesi ve çının özel eldiven giymesi gerekiyor, 18 | TAVIR | eylül 2012

dekorcunun baretinin olması gerekiyor, araç ve aparatların ona göre düzenlenmesi gerekiyor. Sette ilkyardım gerektiren durumda, acil müdahale gerektiren durumlarda, araç gereç ya da donanımlı insan bulundurmak gibi bir önlem yok. Ne gibi kazalar meydana geliyor setlerde? Elektrik çarpması, dekordan dolayı yaralanmalar, yüksekten düşme... Yetkin olmayan bir insan tarafından araç kullanılması sebebiyle meydana gelen kazalar oluyor. Daha önce böyle yaşanan bir örnek var, oyuncu arkadaşlarımızdan biri ölmüştü. Dinlenme yeri temin edilmediği için, Selin arkadaşımızda olduğu gibi, kapının önünde akşamın yedisinde mola verilmişken geçirdiği trafik kazası da buna örnektir... Hatta biz buna ihmale bağlı iş cinayeti diyoruz. Mesela ücretlerin ödenmesi konusunda yasalar en fazla yirmi gün geciktirebilirsin derken aylar sonra ödenen, bazen hiç ödenmeyen ücretler var.


Bizce açılmış en azından 40-50 tane alacak davası var. Bu arada işini düzgün yapan set hiç yok mu? Var tabi ama bu bir elin parmaklarını geçmez. 80-90 dizinin çekildiği bir sektörde 5 dizinin setinin böyle olması bir şey ifade etmiyor tabi. Setteki çalışma ortamından bahsedebilir misiniz? Nasıl bir çalışma ortamı ve üretim süreci var setlerde? Ne gibi ihlaller var orada emekçilere yönelik? Hazırlık dönemi denen bir dönem var mesela bu dönemde ücret ödenmemeye çalışılıyor. Ya da yarım haftalık şeklinde ödeniyor. Halbuki insanların en çok çalıştığı dönem hazırlık dönemidir. Dekorun hazırlanması açısından rejinin hazırlanması, mekanların tespiti, aksesuarların temin edilmesi vs. en yoğun çalışılan dönemlerdir. Mesela burada ücret ödemeleri konusun-

da bir hak ihlali var. Çekimler başladığında biz diyoruz ya tamam yönetmenin yaratımında ama kolektif bir üretimdir. Yönetmeninden set teknisyenine kadar herkesin konuyu özümsemesi ve önerilerini dile getirmesi lazım. En kolay en zararsız şekilde insanlara nasıl üretimini gerçekleştirebilirim diye düşünmesi lazım. Ama bu kaale alınmıyor. Yönetmenin, özellikle yapımcının baskısıyla çalışma saatleri uzayabildiği kadar uzatılıyor. Hak ihlallerinden başlıcası bu. Kamera grubuna, ışık grubuna taşeronlaştırma öneriliyor. Yemek, ulaşım anlamında sorunlar yaşanıyor. Kahvaltı ihtiyacı karşılanmıyor, yemek saatleri düzensiz. Çekim üçte bitiyorsa yemek o zaman veriliyor. Yemekler de besleyici değil. Ne kadar ucuza getirileceği hesaplanıyor. Dinlenme odaları, karavanlar yok. Oyun-

cular için dinlenme ortamı yok. Bir villada çalışıyorsa, onun bahçesinde veya sokakta dinlenme seçeneği sunuluyor. Yasal olarak yarım saatse 5-10 dk ile geçiştiriliyor. Setlerde hiyerarşik bir yapı var. Yapımcı en başta, sonra yönetmen, görüntü yönetmeni falan... Daha aşağılara doğru indikçe aşağılanma söz konusu. Sanki köle imişler gibi muamele görüyorlar. En büyük hak ihlali ise çalışma saatlerinin uzun olması. Peki set emekçileri haklarının karşılığını alabiliyorlar mı? Mümkün değil tabi. Haftada 45 saat olması gerekirken haftada 100 saati buluyor çalışma şartları. Bu, bedeli ödense bile yapılamayacak bir şeydir. Bunun bedeli yoktur. Yasada fazla mesai denilen şey haftada 6 saati geçmez. Bedeli ödense bile yapılabilecek bir şey değil, ancak bedeli bile ödenmiyor.

eylül 2012 | TAVIR | 19


Set emekçileri ne kadar örgütlü? Bu konuda adımlar attınız mı, kazanımlarınız neler oldu? Ve bugün bu konuda neler yapıyorsunuz? Örgütlenmeye çalışırken, öncelikle bu sorunların çözümünün birlikte karar alıp birlikte mücadele vermekten geçtiğini kavratmaya çalışıyo-

Set emekçileri neden örgütlü değiller? Sorun sadece onlarla mı ilgili... Şimdi muhakkak her insanı ikna etmenin bir yolu vardır, her insanın anlayacağı bir dil vardır. Bunu bulamadıysak bunda en büyük hata bizimdir. Kabahat sadece örgütlenmeyen insanlarda değildir, en büyüğü bizdedir. Ülkeye baktığımızda çok farklı değil. Çalışan 20

ken olduğunu düşünüyorum. Belki yanlış düşünüyor da olabilirim. Örgütlenme anlamında eskiden doğrudan sete gitme gibi bir yöntem ve yapımcıların yaptıklarını anlatma gibi bir faaliyetimiz vardı. Sendikayı tanıtıyoruz. Üyelik yapıyoruz. Daha öncesi direk sete gidip orada üyelik yapıyorduk. Eskiden yapımcılar bir şey demez-

ruz. Fiili birtakım şeyler yapıyoruz, müfettişleri seferber etmeye çalışıyoruz başlarının etlerini yiyerek. Bunun sonucunda çalışma saatlerinin nispeten düştüğü, sigorta yaptırıldığı gözlemlenebiliyor. Diğer setleri etkilemiyor ama. Yapımcılarda bir çekince oluştu kısmen de olsa. Bakanlıkla bu konuda yaptığımız defalarca görüşme ve şikayet var. Ama bunun sonucunda yapımcılar bakanlığa gidip kendi lehlerine çözebiliyorlar. Şimdi onlar da, “Yapımcılar Derneği” diye bir dernek kurdular.

milyon insanın içinde yüzde ellilerdeyse örgütlenme oranı, bizde de aynı ölçüde. Ülkede uygulanan politika bizde de uygulanıyor. Hata daha katmerli uygulanıyor. Taşeron vb. pek çok örgütlenme biçimi var. Ülke genelinde böyle. Bir de bu alanın kendi içindeki özgünlüğü. Çok da yerleşik olarak bakmıyor insanlar bu alana. Ya sınıf atlamak için ya da geçici bir süre bu alanda imkanlar bulmak gibi yanları var. Ücretlerin dönem dönem de çalışıyor olsa, diğerlerinden daha düşük olması. Birtakım etkenlerin de bunun önünde et-

ken şimdi “O nedir? hoop! Önceden haberimiz olsun” falan gibi yaklaşımlar var. Mücadele sertleştikçe o makas açılıyor.

20 | TAVIR | eylül 2012

İş kazaları konusunda ne gibi tepkiler örgütlediniz? Çalışma koşullarına karşı toplu bir hareket; ’77’lerde, o sansüre karşı hareket ile başladı. 2008’de Sonbahar dizi setinde iki arkadaşımızı gece eve dönerken kazada yitirmiştik. O zaman büyük bir infial yaşandı, setler durdu. Pankart eşliğinde Taksim’e yürüdük. 1000 kişiye yakın in-


san vardı. O arkadaşlarımızın ölüm yıldönümünü her sene sorunlarımızı anlatma gününe ve eylem gününe çevirdik: 24 Aralık... 2007’de senaristlerin eylemi ile birleşti bu eylem. 2009’da Gold Film’in bir setinde, bir figüran arkadaşımız beyin kanaması geçirdi. Onu bir eylem biçimine dönüştürdük. Şirketin önünde protesto eylemi yaptık. Selin arkadaşımızın duruşmalarında hep basın açıklaması yapıyoruz. Şimdi 11 Eylül’de duruşması var. Daha yeni bir keşif yapılacak. Olay mayıs ayında olmuş. Bu tip eylemler sürerken bir yandan ilgili kurumlar ile görüşüyoruz. 1 Mayıs’ ta yürüyoruz. Sendikaların ya da DİSK’in örgütlediği eylemlere katılıyoruz. Böylesi bir hat izledik. Şikayet üzerine birkaç sete gittik. Yönetmen ya da başrol oyuncusu, oradaki çalışanlara hakaret etmiş. Ekibi toplayıp toplantıda ne söylemek gerekiyorsa sert bir şekilde ifade edip geliyoruz. Çalışmalar bu minvalde gidiyor. Röportaj için teşekkür ediyor, mücadelenizde başarılar diliyoruz. *** DAHA KAÇ KİŞİ ÖLMELİ? Bu, 3 kişinin ölümü ile sonuçlanan bir olayın iç yüzüdür... 20 ağustos pazartesi gecesi (Bu resmi tatil olan ramazan bayramının ikinci gününe denk gelmektedir) Beykoz ’da bulunan eski Sümerbank'tan (Şu an birçok dizi setinin platosu olarak kullanılmaktadır) gece saat 01:00’de Aytaç Sevim ve ekibi, evlerinin bulunduğu İzmit'e dönmek için yola çıktıktan sonra Sultanbeyli civarında park halindeki bir kamyona çarpmış ve bu kaza 3 kişinin ölmesi ile sonuçlanmıştır. Araçta bulunan diğer 3 kişi ise ağır yaralı halde Pendik Marmara Hastane-

si’nde yatmaktadır. Olayın arka planı ise şöyle; araçta bulunan bu 6 şahıs, Eflatun Film’e ait, yeni sezonda TRT1'de yayınlanacak olan "Şubat" adlı dizinin setinde dekor işçisi olarak çalışan işçilerdir. Fakat normalde değişik branşlarda inşaat işçiliği yapan ustalardır. Memleketleri İzmit'te de bu işi yaparak hayatlarını sürdürmektedirler. Eflatun Film’de sigortaları bulunmazken İzmit’te başka bir firmada kayıtlarının olduğu bilinmektedir. Bu firma aslen İzmitli olan Eflatun Film’in sahibi Onur Ünlü'nün bir arkadaşına ait olsa gerek. Profesyonel dekor uygulayıcıları ve üniversitelerin bu dallarından mezun olmuş insanların, yapımcı şirket tarafından seçilmeme sebebi ise, tamamen işi daha ucuza getirmek için bulunmuş en basit çözümdür. Çünkü bu işin profesyonelleri bu işin ağırlığını, zorluğunu ve kaç saat çalışması gerektiğini bilir ve ona göre kaşe (Sinema ve TV sektöründe, belirlenmiş sürelerde çalışanlara ödenen ücret) ister. Dekorun planlanan zamanda yetişmemesi nedeniyle sıkışan yapımcı firma; çalışan kişi sayısını artırmak, işi daha profesyonelleştirmek yerine, İzmit'ten getirdigi insaat isçilerini çalıştırmayı seçmiştir. Bünyesinde bulunan sanat ekibi; parasını alamaması, profesyonel çalışma koşullarının olmaması ve sette yaşanan gerginlikler sebebiyle işi bırakmıştır. Yapımcı firma elinde kalan Aytaç Sevim ve ekibini, uyguladığı baskı ile uykusuz, yorgun ve kötü şartlarda kalmak pahasına günde yaklaşık 20-21 saat çalıştırarak işi yetiştirmeyi hedeflemiştir. Profesyonel olmayan bu ustaların tüm mücadelesine rağmen işin yetişememesi sebebiyle sıkıntıya giren yapım firması, bayramda da çalışmayı uygun görmüştür. Ve tüm set ekibi bayramda sete gelmek zorunda bırakılmıştır. Bu müthiş plan, günlerdir uykusuz, yorgun çalışan işçilerin bayram gecesi yola çıkarak kaza yapmaları ve üç kişinin ölmesiyle sonuçlanmıştır.

Bu olay, sadece eğlence unsuru olan bir dizinin yayına yetişmesi için gösterilen mükemmel çabadan ibarettir. Saatlerce setlerde bin bir zorlukla çalışan set çalışanlarının durumu ise içler acısı halini devam ettirmektedir. Eflatun Film’in "Şubat" dizisi setinde kaç sigortalı var soruldu mu hiç? Sorulmadı, sorulmayacak. Bu birçok dizinin setinde devam etmektedir. Sigortasız, kötü şartlarda, kötü yemeklerle, parasını alamadan, günlerce düzensiz yaşayarak, uyku bile uyumadan setlerde sürünen insanların içler acısı hali devam etmektedir. Bu insanlar işsiz kalacağım korkusu ile sessizliklerini korurken size soruyoruz: Daha kaç kişi ölmelidir? Bu olay basında yer bulmadı. Bir bayram kazası olarak birkaç sitede haber olarak geçildi. Muhtemelen yapımcı firma, birkaç gün sonra olayı örtbas edip konuyu bir şekilde kapatarak setine ve çekimlerine devam edecektir. İnsanlar evinde akşamları 45 dakika yerine 90 dakika eğlensin, kanal reklam yayınlasın, patron para kazansın, Ferrariye binsin diye hayatlarına kıyılan insanlar adına soruyoruz: Daha kaç kişi ölmelidir? Günlerini feda edip bilmediği bir işin içine bırakılıp, işi yetiştiremediği için patronundan fırça yiyen ve uykusuz bir şekilde bayram gecesi evine gönderilirken ölen işçiler adına soruyoruz: Daha kaç kişi ölmelidir? DAHA KAÇIMIZ ÖLMEK ZORUNDAYIZ? Kamuoyuna sevgi ve saygılamızla... Birkaç Sessiz Set Çalışanı... o

eylül 2012 | TAVIR | 21


makale makale

halkın ezgisi tavır

yıf olsa da umudunu hiç yitirmeyen devrimciler direnmeye devam ediyorlardı. 1984 yılında Metris Hapishanesi’nde yapılan ve 4 devrimcinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan ölüm orucu direnişi, tutsak ailelerinin demokratik mücadelesi devrimci-demokrat kesimlerin tekrar canlanmasına öncülük etmişti. Bu dönem Yorum dışında birçok demokrat, sol söylemli müzik grubu vardı. Yorum’u diğerlerinden ayıran ve adım adım kitleselliğe götüren şey ezgilerindeki coşku ve söylemlerindeki sosyalizm inancıydı. Müzikte ilk yola çıkarken; Ruhi Su, Mahzuni Şerif, Inti Illimani, Victor Jara, Quilapayun ve Theodorakis gibi ülkemizdekive dünyadaki devrimci sanatçı ve gruplardan etkilenen grup, doğduğu coğrafya olan Anadolu topraklarının ve onun üzerinde yaşayan halkların sesini, devrimci-sosyalist bir müzik anlayışıyla duyurmaya başladı. Yorum, kısa süre içerisinde devrimci duyarlılığın, haklar ve özgürlükler mücadelesinin vazgeçilmez bir ismi oldu.

Yorum; Türkiye'de 1980 yılında gerçekleşen askeri darbeye ve sonrasında halka uygulanmaya çalışılan depolitizasyon ve sindirme politikalarına tepki amacıyla, 1985 yılında üniversite öğrencileri tarafından İstanbul'da kuruldu. Cunta;

22 | TAVIR | eylül 2012

devrimciler üzerinde yoğun bir tutuklama ve işkence olarak kendini hissettirmiş ve böylece halkın tüm muhalif kesimlerine gözdağı vermek istenmişti. Ancak cunta koşullarında da direnenler yok değildi. Geçen on yıla nazaran daha za-

1987'den başlayarak hemen her yıl bir albüm çıkaran, Türkiye'de ve Avrupa'da her yıl onlarca büyük konser veren grup, bunun dışında yüzlerce kitle eylemine, sokak gösterisine, greve, fabrika ve üniversite işgaline katıldı. Grup üyeleri bu örgütlü-devrimci-eylemci yapı ve müziklerinin içerik ve sunumundaki muhalif çizgi nedeniyle pek çok gözaltı, tutuklama, konser yasağı, albüm toplatma ile karşılaştı.


28 yıl içerisinde grup elemanları yirmiden fazla tutuklama ve iki yüzün üzerinde göz altı yaşadı. Kimi gözaltılar 1 ay sürdü. Hemen her elemanına açılan davalarda bin yılı aşan cezalar istendi. Bütün bunlar, grubun çalışmalarını ve ilerleyişini durduramadı. Öyleki grup elemanları tutuklu olduğu hapishanelerde traş bıçaklarından, enstrümanlar yaparak çalışmalarına devam ettiler. Yorum, Türkçe dışında, Anadolu’da konuşulan Kürtçe, Zazaca, Lazca, Arapça, Çerkesçe gibi dillerde de şarkılar söyledi... Bu dillerin özgürleştirilmesi mücadelesine katılıyor.Anti-faşist ve anti-emperyalist mücadele, hapishane katliamları, doğal afetlerin yarattığı yıkımlar, emperyalist savaşlar, devrimci mücadele, hapishaneler sorunu, halkın yaşadığı bütün acılar, sevinçler, ölümler, aşk, erdem ve özgür bir dünyaya duyulan özlem gibi konular grubun şarkı sözlerini şekillendiriyor. Grup, gerek ülke ve dünya gündemine bağlı, gerek kendi iç dinamikleri ile uyumlu olarak gelişim gösteren müzikal yapısıyla, içerdiği zenginlikler ve renkleri çoğaltıp kapsayıcılığını artırırken, ana çizgisini bozmuyor; artık kendisiyle özdeşleşen "Yorum Tarzı" da pek çok yeni müzisyene ve gruba öncülük ediyor. Yorum, müziğinde mey, bağlama, cura, kaval gibi yerel çalgıların yanı sıra, başta gitar olmak üzere keman ve obua gibi pek çok yerel olmayan çalgıyı da kullanıyor. Solo ve koro vokallerin baskın olduğu müziğinde, sağlam ritim kompozisyonlarına ve akıcı ezgilere yaslanıyor. Folk-rock olarak değerlendirilebilecek bu müzik; ülkenin yerel folk şarkılarından Akdeniz ezgilerine, Latin Amerikalı marşlardan “rock”a kadar tınılar barındırıyor. Grup ise, yapmış olduğu müziği “devrimci müzik” olarak adlandırıyor. Grup Yorum’un üretimi kolektif bir anlayışla ilermektedir. Üretim yalnızca grup elemanlarıyla sınırlanmamıştır hiç bir zaman. Başta hapishanelerdeki devrimci tutsaklar olmak üzere halkın, her kesiminden Yorum’a besteler ve öneriler gelmektedir. Bu anlamda da Yorum’un üretim tarzı pi-

yasanın belirlediği ölçülerin uzağında, devrimci bir niteliğe sahiptir. Bu üretim tarzı konserler için de geçerlidir. Yorum konserlerinin örgütlenmesinde dev sponsorlar, firmalar, şirketler yoktur. İşçisinden, öğrencisine, gencinden yaşlısına halk vardır bu çalışmada. Mahallerlerde meydanlarda bire bir çalışır Yorum dinleyenleri. Biletler, davetiyeler elden ele yayılır. Grup Yorum’ un yüz binleri geçen kitlesel konserlerinin ardındaki güç burada yatmaktadır. Bu yüzden son dönemde Grup Yorum kolektifinin değişmez bir parçası olan Yorum dinleyicileri iktidarın baskısına daha fazla kalmaktadır. 90’lı yıllar Grup Yorum için yasaklanan konserler, kurşunlanan kasetler, gözaltılar, hapishaneler demekti. Beraberinde yıllar süren baskılara karşı direnme geleneği Yorum üzerindeki baskılara geri adımlar attırabilmişti. Örneğin İstanbul’da uzun yıllar süren konser yasağı Yorumcuların 1997’de Bostancı Gösteri Merkezi’nde verdiği konserle “kaldırılmış” oldu. Bunu 2001 yılındaki açıkhava konseri takip etti ve bu fiili yasak, Yorum’un ve dinleyenlerinin ısrarıyla delinmiş oldu. 25. yılına girdiği 2010 yılı Grup Yorum için özel bir anlam ifade etmektedir. Bu sene İstanbul konseri Beşiktaş’taki İnönü Stad-

yum’unda yapılmıştır ve bu konsere 55 bin Yorum dinleyicisi gelmiştir. Bu rakam, Türkiye’de biletli bir konsere en fazla katılımın sağladığını duyuruyordu. Bu konserin peşini daha kalabalık konserler izledi. 2011 ve 2012’nin Nisan aylarında yapılan “Bağımsız Türkiye” adlı halk konserlerine önce 150 bin, sonraki sene ise 350 bin kişi katılmıştır. Bu yıllarda Yorum üzerindeki baskılar azalmış gibi gözükse de aslında sadece şekil değiştirmiştir. Hala Grup Yorum konserine katılmak, bilgisayarında şarkı sözlerini bulundurmak, konserine gitmek ya da organize etmek , “hapse atılma” sebebi olabiliyor. Tutuklu bulunan yüzlerce kişinin iddianamelerinde Grup Yorum adı yer almaktadır. Ve Grup Yorum’un bir üyesi hala tutuklu, bir üyesi de yurt dışında sürgündedir. 28. yılında, çıkarmış olduğu 20 albümle gerek yaptığı müzik, gerek üstlendiği görev ve taşıdığı sorumlulukla, pek çok konuda bir ilk olan, bütün yasaklara rağmen her yıl yüz binlerce dinleyicisiyle buluşmayı başaran, albümleri seri halinde satmaya devam eden, hakkında araştırma yazıları ve kitaplar yayımlanan, basının "Hapishane Şarkıcıları", dinleyicilerinin "Kar Makinası" ismini taktığı Yorum; dünya devrimci müziğinin önemli isimlerinden biri olarak umutlu şarkılar söylemeye devam etmektedir. o

eylül 2012 | TAVIR | 23


deneme deneme

ezilen yoksulların sesi tavır

Edebiyat ve sanat, tarih boyunca sınıfların mücadele araçlarından olmuştur. Buna karşın egemenler her zaman, sanatın ve edebiyatın tarafsız olduğu propagandası yaparak, halkın elinden bu silahı almaya çalıştılar. Anadolu topraklarında nice saltanatlar geldi geçti. Bizanslılar, Selçuklular, Osmanlılar ve son olarak Türkiye Cumhuriyeti... Hepsi saray edebiyatıyla, şanlarını, şöhretlerini göstermeye çalıştılar. Binlerce yıllık Anadolu topraklarında, yoksul, ezilen halk ise sözlü edebiyatı geliştirdi. Bugün ne saraylar kaldı, ne padişahlar, ne de onların sanatı ve edebiyatı. Anadolu halkının binlerce yıldır dilden dile, kulaktan kulağa aktararak taşıdığı, destanlar, türküler, halk deyişleri kaldı bu güne. Halk edebiyatı canlı bir varlık gibi yaşıyor, büyüyor, geleneklere yeni gelenekler ekleniyor.

yan halk edebiyatına yeni halkalar eklemektir. Yeni şiirler, yeni öyküler, yeni şarkılar halkın mücadelesi içinden doğup büyüyüp gelişir. Kültür Sanat Yaşamında Tavır dergisi de, bu tarihsel görevini yerine getiren, emperyalizmin kültürel saldırılarına karşı cepheden savaşan bir dergidir. Dergimiz 1980 yılında yayın hayatına başladı. 33 yıldır ülkemizde ve dünyadaki halkların mücadelelerini şiirle, öykü ile, deneme ile, zaman zaman notalara, halk türkülerine yer vererek anlatmaya çalıştı. 33 yıl önce, ilk sayımızda ne söylediysek, şimdi de aynısını söylüyoruz. 1980 yılında yayınlanan ilk sayımızda şöyle yazmıştık:

"Devrimciler herhangi bir konuya açıklık kazandırmak için kendilerine bilimBugün, halk sanatçılarının görevi, yaşa- sel yöntemi (diyalektik yöntemi) kılavuz

24 | TAVIR | eylül 2012

olarak alırlar. Bu nedenle kültür konusundaki yaklaşımımızda da yöntemimiz diyalektik materyalizm olacaktır. Yararlanacağımız bilim ise, çağımızın tek devrimci sınıfı olan işçi sınıfının bilimi Marksizmdir. 'Marksizm bize bir meseleye yaklaşırken, soyut tariflerden değil, objektif gerçeklerden hareket etmemiz ve bize yol gösteren ilkeleri, siyasetleri ve tedbirleri bu gerçeklerin tahlilinden çıkarmamız gerektiğini gösterir.'(Lenin) (...) Mao'nun da dediği gibi 'Yeni olan her şey zorlu ve acılı mücadeleden geçilerek elde edilecektir. İyinin de, kötünün de, mücadele içinde denenip kanıtlandığı kültür için de böyle olacaktır. Ekonomik yapıya hakim olan, üretici güçleri elinde bulunduran, bunlara bağlı olarak politik iktidarın sahibi olan sınıf ya da sınıflar kültüre de kendi damgalarını vururlar. Onu sömürdük-


leri sınıfların ideolojilerine karşı çıkacak bir ideolojiyle biçimlendirirler. Çağımızda iki temel sınıf olan proleterya ile burjuvazi arasında hayatın her alanında süren mücadele, kültür alanında da sürmektedir. Bu mücadelenin dışında kalmak mümkün değildir. Herkes şu veya bu şekilde sınıf bilinçlerini düzeylerine göre, sınıfsal yapılarına göre birinin yanında tavır geliştirirler. Yaptıkları çalışmalar direkt, ya da dolaylı olarak ikisinden birine hizmet eder. Bu nedenle bu alanda tarafsızlık diye bir şey söz konusu olamaz. Gerek burjuvazinin, gerekse emekçi yığınların kültürleri

birbirlerini etkilerler. Buna hakim sınıflarla, ezilen sömürülen sınıfların kültürleri birbirleri üzerinde etkide bulunurlar demek daha doğrudur. Emekçi yığınların kültür birikimlerindeki hakim sınıfların yarattığı olumsuz etkiler arındırılmadıkça devrimciler sosyalist kültürün yaratılmasında başarıya ulaşamazlar. Bu ise ancak devrimcilerin doğa ve toplumsal olayları yorumlamalarındaki yöntemleri olan diyalektik materyalizm ile olur." (Tavır / Sayı:1 Ocak 1980)

Tarafımız ve tavrımız çok netti yola çıktığımızda. "Büyük edebiyat ağalarını" değil, halkın devrimci mücadelesini kılavuz olarak aldık. Yayın hayatına başladığımız 1980 yılında, henüz bir yılını doldurmadan, 12 Eylül 1980 tarihinde Amerikancı faşist ordu darbe yaptı. Askeri cunta, 650 bin insanı gözaltına aldı, yüzlerce kişiyi sokakta, hapishanelerde, işkencehanelerde katletti. Bütün ilerici demokrat aydınlar hapishanelere atıldı. Tavır yazarları da, hapishanelere atıldı ve uzun yıllar Tavır yayınlanamadı. Ancak Tavır yazarları üretmeye hapishanede devam ettiler. Şiirleriy-

le, öyküleriyle üretimlerine devam ettiler. Askeri hapishanelerde, hiçbir hakları olmayan devrimci tutsaklar, kalemi kağıdı saklayıp, şiirler öyküler yazarak direnişlerini sürdürdüler. Ölüm Oruçları, açlık grevleri, fiili direnişlerle haklarını söke söke aldılar. Uzun süren mücadele sonucu 1990 yılında, Tavır yeniden yayınlanmaya başladı. Tavır ile aynı ideolojiyi savunan Grup Yorum elemanlarıyla birlikte, Tavır yazarları Ortaköy Kültür Merkezi'nde Tavırı çıkarmaya başladılar.

Aynı yıl, Amerika, Irak'ı işgal etmenin provasını yapıyordu. İlerici, sanatçı dostlarımızla birlikte, emperyalist saldırganlığa hayır platformu adı altında birçok eylem yaptık, gözaltına alındık işkenceden geçirildik. Emperyalizme ve faşizme karşı çıkmanın bedelini kanımızla da ödedik, ödüyoruz. Ortaköy Halk Sahnesi (OHS)’nde faaliyet sürdüren tiyatro sanatçıları ve Tavır yazarları Ayşe Nil Ergen ve Ayşe Gülen 16-17 Nisan 1992 tarihinde aynı evde polislerce katledildi. Bir süre sonra Tavır'ı yayına hazırlayan Ortaköy Kültür Merkezi polis tarafından basıldı ve

onlarca kişi gözaltına alındı. Tavır dergisi demokratik mücadeleyi sürdürürken, susmamanın bedelini şehitlerle ödüyordu. Şehit düşenlerin yerini başkası almaya başladı. Ayçe İdil Erkmen, Ayşe Gülen şehit düştüğünde, "Eylül Anaları" isimli oyunda Ayşe Gülen'in rolünü üslenmişti. 1992 yılında Ayşe Gülen’e mektup yazarak, o oyunun bir pasajını yazmıştı; "(...) ‘Yaşamış sayılmaz zaten yurdu için ölmesini bilmeyen’ diye sesleniyorsun

eylül 2012 | TAVIR | 25


sahnede, kızıllığın içinden. İdam sahne- lar, yazılarıyla, şiirleriyle Tavır’ın önemsi de yeni eklenen bölümle şimdi çok li yazar kadrolarından oldular. 1999 yılında Amerikan işbirlikçisi iktidar, Amedaha etkili....(Ayçe İdil Erkmen)" rika ve Avrupa Birliğinin projesi olan Ayçe İdil Erkmen, mütevazı bir Tavır yaza- F tipi tecrit hücrelerini gündeme gerıydı, tiyatroda boşluk olduğunda doldur- tirdi. maya çalışan, piyano çalan devrimci bir kadındı. Bir süre sonra İdil de tutuklandı. İdil Buna karşı, yüzlerce devrimci tutsak hapishanedeyken, devlet, tabutluk denen ölüm orucu yaptı. 19 Aralık 2000 tarihücre tipi hapishaneleri açmaya çalıştı. Yüz- hinde 28 devrimci tutsak, hapishanelerce devrimci tutsak ölüm orucu yaptı. İdil, lerde katledildi. On bin asker, 20 hapistahliye olmasına çok az zaman kalmasına haneye birden saldırarak, katliam yarağmen, ben de ölüm orucuna yatacağım parak, devrimci tutsakları F tipi hapisdedi, gönüllü oldu. 26 Temmuz 1996’da, hanelere götürdüler. 7 yıl süren Ölüm ölüm orucunun 69. gününde İdil şehit düş- orucu direnişinde 122 kişi hayatını tü. Dünyanın ilk kadın ölüm orucu şehidi kaybetti. olma onuruna erişti. Bu katliamı halkımıza anlatmak boyTavır, işte böyle bir dergidir. Mayasında kav- numuzun borcudur. 122 şehidi halkıga ve vefanın olduğu, engin bir halk sev- mıza anlatmak boynumuzun borcudur. gisinin olduğu yazarların kaleminden çı- Bayrampaşa Hapishanesi’nde 6 kadıkar bu dergi. Kalemimiz doğruyu yazmak- nı diri diri yakanlardan hesap sormatan vazgeçmeyecek. Ezilenlerin, yoksulla- lıydı öykülerimiz, şiirlerimiz. Şarkılarırın sesi olmaya devam edecek. En sevdik- mız meydanlarda hesap sormalıydı... lerimizi toprağa verirken, yolumuzdan Bunun için yazmaya devam ettik, üretdönmeyeceğimizi tüm dünyaya ilan edi- meye devam ettik. Katliam yapılan hapishanelerin önünde sanatçı dostyoruz. larımızla birlikte eylemler yaptık. F Tavır yazarlarının önemli bir kısmı hapis- tipi hücrelere atılan devrimci tutsakhanelerle de tanışmıştır. Devrimci tutsak- ların şiirlerini, mektuplarını yayınladık.

26 | TAVIR | eylül 2012

Pablo Neruda'nın "Oğulları Ölen Analara Türkü" isimli şiirini yayınladığımız için, dergimize toplatma kararı verildi, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılandık. Bizi şaşırtmadı, Şili’de de olsa, Türkiye’de de olsa faşizm kendini biliyordu ve suçlarını gizlemek için tek satıra dahi tahammül edemiyordu. Mahkeme savcısı, şiirin sahibi olan Pablo Neruda’yı da suçladı ve mahkemeye sanık olarak getirilmesini istedi. Pablo Neruda’nın kim olduğunu, çoktan ölmüş olduğunu bile bilmeyen savcıların, hakimlerin insafına kalmış bir hukuk ve adalet sistemi tarafından “yargılanıyordu” Tavır. Gerçeği, yalnızca gerçeği yazdığımız için defalarca kez toplatıldı Tavır. Kapatma ve para cezalarıyla susturulmak istendi. Başaramadılar. Başaramayacaklar da! Sayfalarımız her zaman ülkemizin ve dünyanın devrimci yazarlarına, ozanlarına açıktı. Biyografiler ve araştırma yazılarıyla, gerçek aydınları, onurlu aydınları tanıdık, öğrendiklerimizi halkımızla paylaştık. Nicolas Y. Vaptsarov, Rıfat Ilgaz, Frederic Joliot-Curie, Sergei M. Eisenstein,


Bertolt Brecht, Enver Gökçe, Ruhi Su, Nazım Hikmet, Orhan Kemal, Yılmaz Güney, A. Kadir, Jean Paul Sartre, Jose Marti, Arthur Miller, Georges Politzer, Sabahattin Ali, Charlie Chaplin, Jack London, Maksim Gorki, Ahmed Arif, Mehmed Uzun, Albert Einstein, Nikolay Ostrovski, Dido Sotirio... Ve adını ekleyemediğimiz aydınlarımızı anlatan yazıları toplayıp bir kitap haline getirdik. Burjuvazinin övdüğü sahte sanatçılar yerine, biz gerçek aydınlarımızı tanımalıyız, onlardan öğrenecek çok şeyimiz var.

etkileyerek, yeni bir yaşam biçimi ile yozlaşmaya karşı güçlü bir duvar örmek ve kapitalizmin yoz kültürünü yerle bir etmek istiyoruz.

Sadece aylık olarak yayınlanan Tavır’daki yazılarla yetinmedik, Grup Yorum'u anlatan Bir Kar Makinası, devrimci tutsakların şiir kitapları, öyküler, Devrimci Sanat ve Denemeler adlı kitaplar ve onlarca kitap yayınlayarak sanat cephesinde yerimizi Tavır Yayınları adıyla aldık. Kapitalizm yozlaştırarak, milyonlarca insanın hayatını etkileyerek politikalarını hayata geçirmeye çalışıyor. Biz de Tavır Yayınları’yla buna alternatif olduğumuzu söylüyoruz.

Festivalimiz İstanbul’un en yoksul semtlerinden olan Okmeydanı’nda bulunan Sibel Yalçın Parkı’nda yapılıyor. Birçok devrimci yetiştirmiş, şehitleri tutsakları olan bir mahalle Okmeydanı. Parkın adı da, devrimci Sibel Yalçın'dan geliyor. 18 yaşında bir kahraman, bir komutan olan Sibel, yoldaşlarını kurtarmak için kendi hayatını bu mahallede, bu parkın iki sokak aşağısındaki bir evde feda etti. Komutası altındaki yoldaşlarını gönderip, tek başına çatıştı şehit düştü. Yoldaşları bu parka onun adını verdiler daha sonra.

İİdeoloji bir yaşam biçimidir. Biz halkımızın duygularını ve düşüncelerini

Üç yıldır, bunun için, kültür ve sanat festivali düzenliyoruz. Her yılın ekim ayında üç gün süren Tavır Sanat Festivali’nde, yazarlar, şairler, yayınevleri, müzisyenler yer alıyor. Festivalimizin mekanını tercih ederken tavrımız çok netti. Şehirden uzak, festivaller için düzenlenmiş, lüks yerleri tercih etmedik.

Festivalimizin amacı, ilerici yazarlarımızla, şairlerimizle birlikte, halkımızla birlikte yeni bir kültürü paylaşmak. Bizim büyük televizyon kanallarımız yok, radyo istasyonlarımız ve sporsorlarımız yok. Ancak bizim halkımız var, bütün sokak duvarları bizim, bütün semt pazarları bizim, bütün yoksul mahalleler bizim. Resim sergilerimizi mahallenin orta yerinde açıyoruz, konserlerimizi mahalledeki küçük parklarda hatta sokaklarda yapıyoruz. Şairlerimiz, yazarlarımız mahalle içindeki parklarda halkımızla sohbet ediyor. Panellerimizi, sokaklarda, kahvelerde yapıyoruz. Sonuç olarak, Tavır yazarları halkın çocuklarıdır, halk neredeyse biz de orada olacağız. Halktan öğrenecek çok şeyimiz var. Ezilenlerin yoksulların tarafında olmaya devam edeceğiz. Sosyalizmin yeni insanını bugünden yetiştirmeye başlamak için, devrimci sanatı kitlelere taşımak için yazıp çizmeye devam edecek Tavır ve Tavır Yayınları. Biz yüzümüzü binlerce yıllık tarihimize dönüyoruz. Bilim ve tarih diyor ki: Doğru yoldasınız. Devam! o

eylül 2012 | TAVIR | 27


deneme deneme

yorum’un sahnesinden yükselenler hüseyin kılıç

Adı soyadı Seçkin Taygun Aydoğan, 20’li yaşlarda bir delikanlı. Elinde bağlamasıyla birçok kentin duvarlarını süsleyen afişlerde görebilirsiniz. Bağlamasının tellerinden yayılan ezgi, çok sevdiği vatan toprakları üzerinde yaşanan hayatlardan bağımsız değil. O sanatını halktan kopuk, sığ ve dar kalıplara saplanmadan, günlük ucuz çıkarlar peşinde koşmadan, güçlüye biat etmeyi reddederek, icra eden biri. Anlayacağınız aydın, devrimci bir sanatçı, halkın sanatçısı... Sanatını ve kendisini en iyi ifade edebileceği yer olarak, Grup Yorum’u tercih etmiş. Haklarında onlarca yıllık davalar açılan ve daha önce birçok elemanı hapishaneyi görmüş olan diğer Yorumcuların akıbetiyle karşı karşıya kalarak, yaklaşık olarak sekiz aydan beri F Tipi hapishanelerin tecrit koşullarında, defalarca saldırılara maruz bırakılarak tutulan biri. Saldırıyorlar, çünkü o büyük gücün her gün katlanarak büyümesi uykularını kaçırıyor. Biliyorlar ki bu türkü-

28 | TAVIR | eylül 2012

ler, milyonları örgütlemeye en büyük aday. Hatırlamakta fayda var. 12 Eylül 1980 faşist cuntası, halktan ve devrimcilerden binlerce insanı işkencede katledip, daha on binlercesine yüzlerce yıllık cezalar vererek zindanları doldurmuştu. Emeğin gücüne karşı emperyalistlerin onayı ile iktidara gelen cunta, aydınların üzerinden de silindir gibi geçti. O günün koşullarında cuntaya karşı sesini yükseltebilen aydın sayısının ne yazık ki çok fazla olduğunu söyleyemiyoruz.

hak gaspına alet oldular. Yaşadığı koşulları nisbeten halktan ve emekten yana yorumlamasına rağmen din veya milliyetçilik eksenindeki propagandadan kendisini kurtaramayanlar da işlenen bu suçlara ortak oldu. Ey Bu ülkede kitapları, şarkıları, şiirleri, filmleri, tiyatro eserleri ve sanatın her dalındaki ürünleri halkla, halkın sorunlarıyla bütünleşmiş ve kesişmiş olan aydınlar ve hala kendisini öyle görenler! Deniz mavi, orman yeşil ve kardeş, gökyüzü berrak görünmüyor mu size?

Göstermelik olarak adı solcuya çıkan birçok şahsiyet, Özal ile birlikte liberalizmi keşfederek içinde bulundukları bataklığın dibine kadar saplandılar.

Yıllardır iyi bir kitap yazamıyor, film çekemiyor, tiyatro sahnesi bulamıyor, şarkı besteleyemiyor musunuz?

Birçok solcu artığı ise ulusalcılık adına oligarşi ve emperyalizmin değirmenine su taşıyıp farkında olarak ya da olmayarak halkların katledilmesine ve birçok

Yozlaşmaya yüz tutmuş toplumsal yapıya bakıp, bu insanlardan bir şey olmaz ve kimse için mücadele etmeye değmez, diye mi düşünüyorsunuz?


O zaman Seçkin Taygun Aydoğan'ın da yer aldığı Grup Yorum sahnesinden yayılan melodiye bir kez daha kulak kabartalım. Orada diyorlar ki: “Irak'ta, Libya'da, Afganistan'da ve şimdi de Suriye'de yerli işbirlikçilerle milyonlarca insanı katledip açlığa sefalete sürükleyen dünya halklarının katili ABD, bizim ülkemizden defol! Sadece parası olanın eğitim alabildiği gerici yoz sisteme karşı parasız eğitim hakkını savunuyoruz! Sağlık reformu altında sağlığın ticarileştirilmesine, sağlık emekçilerinin köleleştirilmesine karşıyız! Sendikal örgütlenme hakkına saldırılara, taşeronlaşmaya, ücretli kölelik sistemine, mezarda emekliliğe, kıdem tazminatının kaldırılmasına karşıyız! Su haktır alınıp satılamaz, diyoruz. Doğanın tahrip ve talan edilmesine, kültür-

lerin yok olmasına karşıyız! Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını savunuyoruz. Kürt halkına karşı asimilasyon baskı ve devlet terörüne son verilmesini istiyoruz! İşkenceci katillerin mükafatlandırılmasını değil, onlardan hesap sorulmasını istiyoruz! Alevi vatandaşlarımızın inancının teminat altına alınmasını, asimilasyona son verilmesini, geçmişteki katliamlara bulaşanların cezalandırılmasını istiyoruz!” Bu liste uzadıkça uzar gider. Çünkü çürümüş sistemin üzerine inşa edilmiş bir sömürü düzeni hüküm sürmekte. Burjuva medya, tüm bu gerçekleri halktan saklamakta; bu gerçeklere karşı çıkanları da iktidarın isteğiyle terörist ilan etmektedir. Biz sorarız size, Yorum sahnesinden dile getirilenlerden hangisi yanlıştır? Hangisine katılmıyorsunuz? Eminiz ki, siz

de bizim gibi düşünüyorsunuz. O zaman yapılacak şey bellidir. Halkın yanında saf tutmak! Halkın sanatçılarına yapılan bir haksızlığı, adaletsizliği, saldırıyı kendimize yapılmış saymak! Bunlar, bırakalım aydın olmayı, insan olmanın asgari ölçütleridir. Değerlerimize sıkı sıkı sarılın! Halk sizden, bizden, hepimizden bunu istiyor. Tarih sizden, bizden, hepimizden bunu istiyor. Umudu sanata, edebiyatınıza yeniden yükleyin. Emperyalistlerin bu kadar açıktan saldırganlaştığı, işbirlikçilerin arsızlaştığı, faşizmin en yalın halinin hüküm sürdüğü bu dönemde, yazılacak öykü size aydın olma sorumluluğunu yeniden hatırlatıyor. Yarının daha güzel günlere gebe olduğuna biz inandık. Siz de inanmalısınız! o

eylül 2012 | TAVIR | 29


deneme deneme

halk festivallerini örgütleyelim

tavır

Halkın yaşamında önemli bir yere sahiptir festivaller. Örneğin Anadolu’da yapılan kiraz festivalleri, fındık festivalleri, karpuz festivalleri gibi festivallerin bir amacı vardır. Bu festivallerin bir yanı hasatı kutlama, bir yanı alınan ürünlerin sonuçlarını karşılaştırmaktır. Hasadı kaldırmış olmanın rahatlığıyla yapılan bir kutlamadır. Bu sayede hedefler büyür, bir sonraki yılın daha verimli geçmesi sağlanır. Bu tür festivaller halkın değerlerinden, kültürlerinden, üretiminden yola çıkılarak oluşturulmuştur. Dayanışmayı büyütür, halkın birliğini büyütür.

başı’nın kurduğu ve yönettiği İKSAV’ın düzenlediği İstanbul Film Festivali, İstanbul Müzik Festivali, İstanbul Tiyatro Festivali ve İstanbul Caz Festivali; Akbank’ın düzenlediği Caz Festivali gibi festivaller tekellerin örgütlediği festivallere örnektir. Amaç yalnızca kar değildir. Aynı zamanda yayılmak istenen bir kültür vardır. Halkların en büyük düşmanı olan bireyci-yoz kültürü de içimize sızdırmaya çalışır. Her türlü yolla insanları uyuşturan düzen, festivaller yoluyla da içki içmekten evinin yolunu bulamayan, sokaklarda ahlaksızlığı meşrulaştıran, her türlü uyuşturucuyla beyinleri uyuşan insan tablosu koyar ortaya. Böylece kendi kültürüne uzak, kendi değerlerine uzak, aslında kendine uzak bir nesil ortaya çıkar.

Fakat kapitalizm halkın birliğini büyütecek, halkı güçlendirecek her türlü şeye karşı olduğu gibi festivallerin içini boşaltmakta gecikmemiştir. Kar uğruna var olan bütün değerlerini satacak olan burjuvazi halkın değerlerini, kültürünü de tekellere peşkeş çeker. Coca Cola’nın spon- Sol da bundan nasibini alıyor. Kendine sorluğunda yapılan Rock’n Coke; Eczacı- devrimciyim diyen yapılar, burjuvazi 30 | TAVIR | eylül 2012

kokan, halktan uzak özenti festivaller yapıyor. Bir bakmışız Efes sponsorluğunda yapıyorlar, bir bakmışız başka tekellere üç-beş kuruş uğruna festival teslim edilmiş. Hatay’da birkaç sol örgütün bir araya gelip düzenlediği Evvel Temmuz Festivali buna örnektir. Efes Pilsen sponsorluğunda yapılmıştır bu festival. Efes Pilsen’in sponsorluğunu kabul etmeyip halkın festivalini örgütleyenlerin astığı afişlerin üstünü kapata kapata yapılmıştır üstelik. Halktan uzaklaşmak böyle bir şeydir. Halkla alakası olmayan popçuları festivallerde halka layık görmektir halkı tanımamak. Anadolu kültüründe yeri olmayan programlarla festival düzenlemektir halkı tanımamak. Elit olmaktır halkı tanımamak. Halkı tanımamak da, halka gitmemenin, halkı küçük görmenin sonucudur elbette. Burjuvazi neyi layık görüyorsa “devrimciler” de onu layık görmeye başladılar halka.


Bu etkilenmenin bir sebebi de ideolojik olarak zayıflıktır. Hedefsizlikleridir. Devrim gibi hedefi olmayanlar festival konusunda da kapitalizmin sınırları dışına çıkmazlar. Yolundayız mesajı verirler, bize dokunma derler. Devrimcilerin yapması gereken, tekellerin hakimiyetinde olan festivallerle halkın kültürüne yapılan her türlü saldırının önüne geçmek, alternatifler örgütlemektir. Okmeydanı Sibel Yalçın Parkı’nda yapılan gelenekselleşmiş Anadolu Halk Festivali, Tavır Sanat Festivali buna örnektir. Anadolu Halk Festivali’nde Anadolu tarihinin direnen kahramanları anlatılır. Anadolu halkının giydiği kıyafet, yediği yemek, söylediği türküler, oynadığı yöresel oyunlar vardır. Bir yanı kültürümüzü tanımak, bir yanı halkın örgütlülüğünü güçlendirmektir bu festivallerin amacı. Yıkım, yozlaşma, halka karşı uygulanan baskılar-

la ilgili paneller düzenlenir. Yani hayatın içinde yaşanan sorunlar ve çözümleri konur ortaya. Çocuklar da unutulmamıştır. Onların da anlayacağı dilde halk kahramanları anlatılır. Bu bazen oyunlarla olur, bazen resimle olur, bazen de şarkılarla. Tavır Sanat Festivali ise halkın kitaplarla, yazarlarla, şairlerle buluştuğu bir festivaldir. Bu topraklarda bedel ödemiş, halk için üretmiş ve hayatını kaybetmiş olan devrimci sanatçıların eserleri halkla buluşturulur. Birkaç yazarın saçma sapan aşk romanları satış rekoru kırar bu ülkede bunun sebebi halkın her türlü duygusunun yozlaştırılması okumayan araştırmayan üretmeyen bir insan tipinin ortaya çıkmasıdır. Ama tavır festivali gerçek devrimci eserlerle buluşturur halkı. Hem okuma alışkanlığı kazanılması hem de devrimci sanatçıları tanıma yönüyle öğreticidir.

Hiçbir tekelin sponsorluğuna gerek yoktur bu festivaller için. Kitle çalışmaları kapı kapı gezilerek yapılır. Her şey halkın gücüyle yaratılır. Çok fazla olanak, çok fazla para yoktur belki ama halkın yaratıcılığı, emeği vardır bu festivallerde. Halk kendi gücünü görür, kendi kültürünü tanır. Yenilmez diye düşündüğü burjuva kültüründen binlerce kat daha güçlüdür bu kültür. Kimse yok edemez bu kültürü. Bu yüzden de en çok buna saldırıyor burjuvazi ve saldırmaya da devam edecek. Biliyor ki bu yok olmadan Anadolu insanı yenilmez. Anadolu toprakları işgal edilemez. Ama halklar her şeye rağmen örgütlülüğünü büyütecek. Halk, festivallerini yaşatmaya devam edecek. 3. Tavır Sanat Festivali, yine Okmeydanı’nda olacak. 21-22-23 Eylül tarihlerinde herkesi oraya çağırıyor festival emekçileri... o

eylül 2012 | TAVIR | 31


şiir şiir

adam olur bu ülke hasan hüseyin

işlemek arı gibi akmak sularca ve donatmak gelin gelin donatmak yeryüzünü ortasında alanların ortasında caddelerin pamukların pirinçlerin ve buğdayların aç ve çıplak aç ve yetim aç ve yalnız

32 | TAVIR | eylül 2012

ölüp gitmek gökyüzüne! ey benim başkaldıran bayraklara bayraklara bayraklara bölünen yüreğim ışıl ışıl ögretmenim hırçın arım kadınım adam olur bu ülke olacak elbet!

sen böyle işledikçe bu ilkel yüzleri ışıklı elleriyle bir bir biz böyle yürüdükçe caddelerde güzel günlere ve temmuz dağlarında bir bölük kar gibi güldükçe umutlarda yarın gözlü kızlarımız ve yattıkça kömür ocaklarında kurşun yemiş kardeşimin yigit ölüsü adam olur bu ülke olacak elbet!.


33-35 dayi_sablon 9/3/12 1:42 AM Page 33

makale

makale

dayı’yı hiç gördün mü? ümit ilter

"Devrimci önderlerin ezilenlere bağlılığı, aynı zamanda özgürlüğe de bağlılıktır." (Paulo Freire)

"Dayı'yı hiç gördün mü?" diye sordum. "Ya sen?" diye karşılık verdi. Doğrusu, beklediğim cevap bu değildi. Hem, nasıl görebilirdim ki, ben Ana Dava döneminde daha doğmamıştım bile. Böyle söyleyince, gülümsedi, “Gel” dedi. Bir aynanın karşısına geçtik. "Ne görüyorsun?" dedi. Ne olacak, kendimi görüyordum elbette. İşte, her zamanki bendim bu. "Sorunda bu ya zaten" dedi. Sorun mu? Anlamadım gerçekten, sorun da neydi şimdi? "Tekrar bak bakalım o aynaya" deyince, pekala ile la havle karışımı bir şey diyerek baktım. Gördüğüm yine her zamanki bendim işte. "Sorun, işte tam da bu" dedi, yine. Soran gözlerle sustum bu kez. Cevap olarak, "O aynaya baktığında Dayı'yı görmen müm-

kün" dedi, kendinden emin bir eda ile. Aynaya tekrar baktım ister istemez. Karşımdaki her zamanki kendimdi işte. "Bak" dedi, “hayat denilen aynaya baktığında ‘her zamanki ben’ olarak kalıyorsan, Dayı'yı elbette göremezsin. Oysa, sen, Dayı'yı kendinde yaratacak, yüreğinde göreceksin.” "Anladım" demek en iyisiydi şimdi, ben de öyle dedim. Ama "Hayır!" dedi ve ekledi, “Tek başına 'anladım' demek yeterli değil. Gerekli olan 'anlaştık' noktasında buluşmamızdır.” "Peki, anlaştık mı?" diye sordum. Cevap olarak şöyle dedi: "Anlaşmamız gereken nokta, Dayı'yı anlamaktır. Anlaştık mı?" HALKIN YENİLMEZLİĞİ… Hayat denilen kavga, aynı zamanda kendimizi gördüğümüz aynamızdır. İşte o aynaya baktığımızda, Dayı'yı görmeliyiz.

Dayı devrimdir, devrimciliktir. Dayı, BİZ'dir. Devrimci bilinçtir, hınçtır, cürettir. Halk ve vatan sevgisidir, feda ruhu ve adalet savaşçısı olmaktır. Mesela, Erdal'ı hatırla. Başında yıldızlı beresiyle tebessüm eden o fotoğrafa iyi bak. Gördüğün, Dayı'dır. Erdal, Dayı'yı hiç görmemiş olmalı. Buna gerek yok zaten. Gerekli olan, Dayı'yı anlamaktır. Ki hayatımızın anlamıdır, Dayı'yı anlamak. Erdal'ın Dayı'yı gayet iyi anladığı açıktır. Gazi'deki mezar, sembolik bir anıt sayılır. Dayı'nın yaşadığı gerçek yer ise Erdallar'ın kafasının içi, yüreğinin ateşi ve hıncının tetik parmağıdır. Dayı'nın ölümsüzlüğü işte budur. Erdal'larda yaşamasıdır. Erdal'ın ölümsüzlüğü de Dayı'yı anlayıp

eylül 2012 | TAVIR | 33


33-35 dayi_sablon 9/3/12 1:42 AM Page 34

yaşatmasındadır. Ki bu gerçeklik, halkın yenilmezliği demektir… DAYI'NIN ÖLÜMSÜZLÜĞÜ… Hani demiş ya Amerikan maşaları "Herkes değişti, bir tek siz değişmediniz" diye. Bu yanıyla, emperyalizm karşısında değişmeden kalan Dayı, bizim ölümsüz ruhumuzdur. “Değişmek”, zulüm ve sömürüye boyun eğmekse, biz asla değişmeyeceğiz. Her zaman ve her yerde, Dayı olarak çıkacağız karşılarına. İşte bu yüzden, O'nu asla yok edemezler. Çünkü, hayat, yeniden ve yeniden büyütüyor Dayı'nın ölümsüzlüğünü. Fidel Castro, can yoldaşı Che'nin kemikleri Bolivya'dan Küba'ya getirildikten

34 | TAVIR | eylül 2012

sonra, yaptığı konuşmada Che için şöyle der: "… Daha fazla adaletsizlik, daha fazla sömürü, daha fazla eşitsizlik, daha fazla işsizlik, daha fazla yoksulluk, açlık ve insanlığa galip gelen sefalet olduğu sürece, onun görkemi daha da büyük olacak." (Che'li Anılar/Fidel Castro-Agora Yayınlarısyf:190) Bu gerçeklik, Dayı içinde geçerlidir işte. Adaletsizlik yaratan düzene karşı, halkın adaleti olarak yaşamaktadır Dayı. Bak, aynı konuşmanın devamında Che için şunları da söylüyor Fidel: "Dünya üzerinde ödlekler, oportünistler ve hainlerin sayısı artıkça, onun şahsi cesaretine ve devrimci sağlamlığına olan hayranlık daha da büyüyecek. Başkaları görevlerinden kaçarken, onun sağlam iradesine saygı

daha da artacak." (syf:191) Dayı'nın ideolojik sağlamlığı da böyledir. Ve tam da bu nedenle, yarattığı ideolojik sağlamlık Dayı'yı ölümsüz, çizgisini de yenilmez yapmaktır…

HAYATIN ANLAMI… Hatırlarsanız, şehit düşmesinin ardından yapılan açıklamada "Onun devrimci yaşamı nezdinde devrimcilik yeniden tanımlanacaktır" deniyordu. Dayı'yı anlamak ve gereğini yapmak olarak özetleyebiliriz ifade edileni. Dayı'yı anlamak, hayatın anlamını da kavramaktır aslında. İşte o kadim soru, nedir hayatın anlamı?


33-35 dayi_sablon 9/3/12 1:42 AM Page 35

Burjuva için, hayat, sömürü ve zulüm çarkının üzerinde zevküsefa sürmektir. Buna zarar veren, verecek olan ve o çarka çomak sokan her şeye düşman olur bu yüzden. Anlam dünyası böyle şekillenir. Sınıfsallık bunu gerektirir. O çark, halkı sömürüp ezer. Kanlı ve kirlidir. O çark ile uzlaşılamaz. O çarka ya kurban olursunuz ya da karşısında asi. Ki o çarkın üzerine yürüdükçe, oluşup büyüyen özgürlüğü öğretir Dayı. Öğrendiğimiz, hayatın anlamı olur. Bizim için, hayatın anlamı, özgürlüktür. Asla taviz vermediğimiz, tutsak düşsek bile vazgeçmediğimiz budur: Özgürlük… Ve bak, ölümün üzerine yürüdüğü bir kesitte Dayı ne diyor: "Özgürlük kimseye bahşedilemez, kazanılır. Biz özgürlüğü kazanma savaşının içinde olacağız."

bu. Stefan Zweig'ın "Özgürlüğün yolu; bütün dünyaya karşı tek başına olsan da kendi inancına bağlı kalmaktır” deyişi bu tercihi ifade eder.

yalistlere ve yerli işbirlikçilerine meydan okuyarak, silahlı mücadele bayrağını kaldırmak, deli damgasını yemekle özdeşti…"

Ve bak Dayı ne diyor: “... Bugünün dünyasında yalnız kalmayı göze almadan güçlü olmak ve düşmana karşı savaşmak mümkün değildir. Yalnız başına emperyalizme, oligarşiye ve onun uzantılarına karşı savaşmak hiçbir teknikle, silahla, güçle değiştirilemeyecek dünyanın en büyük gücüdür. Bu, kendine güvendir. Bu, ideolojik sağlamlıktır."

Böyle olduğu içindir ki, emperyalistlerin kara listelerinde yazılı adımız. Onurumuzun tetiğinden el çekmediğimizden, geleceği yaratmaktan vazgeçmediğimizden ve asla, boyun eğmediğimizden şu emperyalist çakallara…

Özgürlüğün yolunda yürümek, ancak bu sağlamlıkla mümkündür. Ve bu yolda adım atmak, kavganın Mahir'ini kendinde yaratmaya başlamaktır. Dayı, özgürlüktür. Ölümsüzlüğü de bundandır. Özgürlük, esaret karşısında, elbette yalnız başınadır. O'nun gücü, işte bu yalnızlığıdır zaten…

Dayı, bu savaşın içinde yaşıyor işte. Bunun nasıl bir savaş olduğuna dair, yine Dayı'yı dinleyelim: "… Düzenden her yönüyle kopmalıyız. Bizi düzene bağlayan hiçbir şey kalmamalıdır. O zaman beynimiz, yaşamımız, her şeyimiz özgürdür." Demek ki, ya hayatı burjuvazinin anlamlandırdığı şekilde yaşarız ya da kimseye bahşedilmeyen özgürlüğü dövüşe dövüşe kazanarak, hayatımızın anlamını da yaratmış oluruz. Dayı'yı anlamak, işte bu yüzden ve öteden beri, düzenden her yönüyle kopma kavgasının sıra neferi olmaktır… ÖZGÜRLÜĞÜN YOLU… Düzenden her yönüyle kopmak demek, halkla bütünleşerek halkın umut hali olmak demektir. Halkın umudu olmak ise, "Bugünün dünyasında yalnız başına kalmayı" zorunlu kılar. Umut olmanın tarihsel yazgısıdır

BOYUN EĞMEK 'AKILLILIK' İSE… Mahir, “Hücredeki Adalının Rüyası” isimli şiirinin bir yerinde, hücredeyken kendisini izlemeye gelen “büyük başlar”ı anlatır: "Günde beş kere büyük başlar bakar içeriye / Yüzlerinde tecessüs / 'Çılgın adam, 3-5 kişi ile koskoca karanlıklar / imparatorluğuna kafa tutan Adalılar’ / Ama yine de 'çılgın adam'ın karşısında / Bir eziklik, bir burukluk duyuyorlar o başka…" Mahir'in şiirinde “Karanlıklar İmparatorluğu” imgesiyle tanımladığı emperyalistlere karşı kafa tutmak, onlara göre “çılgınlık” bizim için Adalı olmaktır. Ki denildiği gibi, boyun eğmenin akıllılık sayıldığı yerde, soyumuz ezelden delidir bizim. Promethe'den, Kawa'dan, Spartaküs'ten, Köroğlu'ndan bu yana böyledir bu. Ve bak, ne diyordu bu konuda Dayı: "… Emperyalizmin, sosyalist sistemi yıktığı, sosyalizmin yenildiği masallarını anlattığı bir dünyada, kendisine "devrimci-komünist" diyen birçok örgütün emperyalizmle uzlaşmak ve silah bırakmak için kuyruğa girdiği bir dünyada, "Marksist-Leninistiz" diyerek tüm emper-

DAYI'NIN GÖZLERİ… Hayat denilen şu aynaya iyi bak. Karmaşasına, keşmekeşine, gelmişine, geçmişine, gerçeğine ve geleceğine, iyi bak. Ve söyle, ne görüyorsun? Bu soruyu sorduğunda, aynanın karşısındaydık hala. Aynaya bakıyorduk. Aynamız hayattı. Biz hayatın karşısındaydık, karmaşasındaydık ve kavgasındaydık. Hayat denilen bu karmaşa içinde gerçekleri görmenin tek yolu, evet, tek yolu Dayı'nın gözlerine sahip olmaktır. Nasıl mı? Aslında, bu sorunun cevabını, Dayı, zaten vermişti. Bak, ne diyor: "… Gerçekleri görmek için çok karmaşık teorilere gerek yoktur. Oligarşinin ve emperyalizmin yaklaşımlarına bakın. Gerçekleri görürsünüz. Ya oligarşiden yanasınız ya devrimden…" Dayı'nın gözleri, hakikatlidir. Odağında, devrimci ideolojinin bakış açısı vardır. İşte, ancak, o açıdan bakıldığında hayat denilen karmaşa, sadeleşir. Bu yanıyla, Dayı, bu toprağın kara kafalı halklarının gözlerini açmış ve emperyalist çakalların maskelerini alaşağı etmiştir. Ve öğretmiştir ki, gerçekleri görmenin yolu devrimden yana olmaktır. Hayata böyle bakıldığında, yalan ve yaygaranın hükmü kalmaz. Yalanları yok edildiğinde, emperyalistler çıplak kalırlar, ellerindeki kanlar ile.o

eylül 2012 | TAVIR | 35


deneme deneme

düşmanların ve sen eren buğlalılar

Bir terslik var bu dünyada. En güzel evlerde, o evleri yapanlar oturmuyor mesela. Ekmeğin en güzelini, buğdayın en dolgununu biçenler yiyemiyor. Emek bizim, ama doyan biz değiliz. Bir kendimize, bir de dünyaya bakıyoruz. Binalar giderek yükseliyor, şehirde sokaklar giderek ışıldıyor, ekonomi giderek büyüyor diyorlar ama bizim ellerimiz giderek yoksullaşıyor, nasır bağlıyor. Yoo, haksızlık etmeyelim. Emeğimizin karşılığını hiç alamıyor değiliz. Mesela demir döküyoruz, hapishanemize, hücremize parmaklık oluyor. Otomobil üretiyoruz, içine çocuklarımızı atıp kaybediyorlar. Şu dünyada kaç emekçinin boğazına sarılmıştır, yine bizim gibi emekçilerin ürettiği o yağlı urgan? Var mı bunun farkı kendi kendini boğmaktan? Fark ediyor musunuz bilmem, ancak kendimize düşman olmamız şartıyla bu ülkenin sokaklarında yürümemize izin var. 36 | TAVIR | eylül 2012


Emeğimizi çalacaklar, başımızı eğip ineceğiz madene tekrar. “Evini yıkacağız” diyecekler, söylene söylene toplanıp çekip gideceğiz o gece. Bizi çürütmeyen, bizi kendimize düşman etmeyen her şeyse suç olacak: “Evimi yıktırmam” demek, emeğimizin karşılığını istemek, evimizdeki kitap, dilimizdeki türkü, attığımız slogan… Yasak. Belki sen de şu “örgütle mörgütle işim olmaz” diyenlerdensin, kim bilir. Oysa yıllar, yıllar önce seni, sana düşman bir örgütün üyesi yaptılar. Okulda çift sıra olarak başladın emir almaya; haz’rola durdun askerde. Sana üzerine yapışıp, bir ömür çıkmak bilmeyecek bir meslek verdiler. Her Allah'ın günü bir patron için sabah kalkıp şu saatte, şu kadar saat çalıştın, üyesi olduğunu fark etmediğin bu örgütte.

Ama insan hem kendine düşman olup, hem de yüzünde bir gülümsemeyle yaşayabilir mi? Yaşayamadın sen de. İşte bu yüzden ikiye bölünüyorsun sürekli: Kendinden nefret etmekle, kendini çok sevmek arasındasın. Ülkendeki insanların haline acırken, derin bir öfke duyuyorsun onlara içten içe. Bir yanın halk düşmanlarına güvenmek isterken, kafanda bir ses düşürüyor seni şüpheye. Kendine hasım olmakla, seni ezenlere hısım olmak arasında bütün gelgitlerin. Oldu ki kendine düşman olmayı reddettin bir gün. Ve nihayet sormaya başladın kendine: Kim dinlendi ben yorulurken? Kim doydu ben acıkırken? Kim tutsaktı, ben özgürken? Ve patron için değil de, halkın için akmaya başladı diyelim alınterin. Sürsün diye değil de, bitsin diye işler oldu ellerin. Sevdiklerinle sevmediklerin yer değiştirdi, düşmanlarının ve dostlarının adını yeniden

seçtin. Hayallerin değişti, sen değiştin. Basarlar o zaman düşlerini bir gece, acımazlar. İş cinayetinde değil de, sokak ortasında kurşunlayıp, bir hapishane hücresinde öldürecek kadar nefret ederler senden. Onların kontrolünün dışında bir şey olsun, insanlar onların düzeninden başka bir düzen hayal etsin istemezler. Yoksa hayallerini yalanlara boğarlar, boğamazlarsa hayallerini kimseye anlatamayacağın yerlere kapatırlar. Onu da beceremezlerse… Ama yine de anlayamayacaklar. İşte bu da onların ölümcül hastalığı. Çünkü bu çağda anlamak ve çelişkileri çözmek bize has. Nasıl böyle çoğaldığımızı, nasıl böyle cüretli olduğumuzu, bizi neden ölümle korkutamadıklarını çözemedikçe korkacak, saldırganlaşacaklar. Korku dünyayı anlayamayan beyinlere çöken karanlıktır. Bu karanlık onların sonu olacak.o

eylül 2012 | TAVIR | 37


deneme deneme

gelecek! işi bitince... yelda deniz

Sıcak mı sıcak bir gün... Yürüyordu bu sıcağın altında. Sinekler uyutmadı tüm gece. Uyumak için sabaha kadar yatakta debelendi durdu. 2-3 saat ya uyudu ya uyumadı. Kuşluk vaktiydi uyandı. Sabah ezanıyla birlikte yola koyuldu. Bir zaman yürüdü. Hava ışıdı ki tarlaya ancak ulaşabildi. Nemden gömleği bir iyice ter olmuş, sırtına yapışmıştı. Bağrından aşağıya doğru ter damla damla akıyordu. Bir an önce üzerini değiştirip işe koyulması gerekiyordu. Tarlanın bir ucuna geçip tek tek değiştirdi üzerindekileri. Saate baktı bir hayli geçmişti vakit. Gecikmenin verdiği panikle hızlandı hareketleri. Bir çırpıda kendini biberliğin önünde buluverdi. Seranın önündeydi artık. Arkasını döndü baktı; uçsuz bucaksız seralar. Onlarca çadır kurulmuş sanki bu boş araziye. İçine girmek ölüm gibi. Sıcak, çok sıcak, hamam gibi. Sıcak, çok sıcak, cehennem gibi. Bir adım atsa alıp çekecek içine; tüm bedenini erittiğini hissedecek yine. Kısa sürdü bunları düşünmesi, yalnızca bir an. Saniyeden daha da kısa bir zaman belki... Sonra kendini bir anda biberliğin içinde buluverdi. 38 | TAVIR | eylül 2012

Uçsuz bucaksız bir girdabın içindeydi şimdi. Ne yapmalı? Bir iyice eğilmeli. Önüne gelen bütün kırmızı şeyleri koparmalı dalından. Hızlı hızlı... bir an yavaşlamak olmaz. Yavaşlamamalı. Biberler yakıyor elini, eldiven mi taksaydı acaba? Eldiven yok, eldiven olmaz. Eldiven yavaşlatır, hareketlerini yarı yarıya düşürmesi anlamına gelir eldiven. Oysa daha hızlı olmalı. Diğer seracılar bitirdiler bile. Satmaya yolladı yollayacaklar biberleri. Elinde kalırsa ya bütün emeği? Susadığını hissetti. Her daim su içemezdi. Susuyordu halbuki deli gibi, çölde kalmış Mecnun gibi, Ferhat'ın susuz kalmış köylüsü gibi. İçinde alev alev bir yangın. Kana kana içti suyunu. İçtiği an tekrar susuyor ne yapsın. Su içmemeye de alışabilir. Her şeye alışmaz mı insan? Alışır elbet. Susuzluğa da alışır, açlığa da. Öyle söylememiş miydi Uğur abisi? İnsan her şeye alışır dememiş miydi? Küçüktü o zaman. Unutmamıştı, Uğur abisiyle yaşadığı hiçbir anı. Heveslenir o da gelirdi seraya, sıkılırdı sonra gitmek isterdi. Annesi götüremezdi geri. Sabah çıkarken komşunun kızına bırakmak isterdi,

orada da durmazdı: “Ben de geleceğim. Ben de geleceğim” diye tuttururdu. Annesi kıyamaz getirirdi onu da. Bir müddet sonra sıkılınca da gitmek isterdi. Uğur abisi bu zamanlarda onun bütün sıkıntısını alır götürürdü. Hiç sıkılmazdı onun yanında. Sorular sorardı ona. Çocuksu sorular. Cevabı yok belki. Ama abisi karşılıksız bırakmazdı hiç. - Uğur Abi! Neden bu kadar çok biber topluyorsunuz? Bütün dünyaya yeter bu biberler değil mi? - Ben biberi sevmiyorum, annemin ellerini yakıyor. Sen seviyor musun biberi? - Uğur Abi! Bizim sera mı daha büyük, yoksa dünya mı?... Uzayıp giden sorular. Anlamsız sorular belki, ama dünya kadar anlam yüklü cevaplar. Uğur Abi gitti sonra. Gitti ve gelmedi uzunca bir süre. Günlerce onu sordu annesine, babasına: - “Anne, Uğur Abim artık gelmeyecek mi?” - “Gelsin mi?” diye sordular.


- “Gelsin, ama çabuk gelsin. Onu çok özledim” “Gelecek” dediler. “İşleri varmış bitince gelecek” dediler. Onlar da bilmiyordu aslında artık gelip gelmeyeceğini. Hem beni kandırıyorlardı, hem kendilerini. Yıllar sonra gördü Uğur abisini. Artık o da büyümüş abi olmuştu. Sordu “Nerelerdeydin, neden beni bırakıp gittin?” diye kızdı ona. İsteyerek gitmemiş oysa ki. Zorla koparıp götürmüşler onu. “Elleri silahlı kötü adamlar” dedi. Güldü sonra. “Büyümüşsün” dedi. “Büyüdüm abi, seni bizden koparanları da, bize çocuk yüreğimizde özlemi tattıranları da çok ama çok iyi tanıyorum. Kötü adamlar evet. Yüzleri maskeli, elleri silahlı, joplu, kasklı, kalkanlı kötü adamlar.” Sera küçüldükçe küçülüyordu gözünde. Bir tek ikisi. Karşılıklı durmuş konuşuyorlar. Yılların özlemi... Ne biberin yakan acısı, ne bunaltıcı sıcak. Bu an hiç bitmesin istiyorlar. Bir tek ikisi. Ne çok özlemiş onu. Sarılmak geliyor içinden. Yapamıyor. Sarılınca eriyip yitecek kollarının arasında diye korkuyor. Tüm bedeninde bu korku. “Tekrar kaybetmek seni. Yıllar sonra bulmuşken üstelik”. “Helalleşmeye geldim” diyor neden sonra. “Helalleşmeye mi?” diye soruyor yalnızca. Kafasını yerden kaldırıp ilk defa bakıyor yüzüne. Uğur abisinin alnında kıpkırmızı bir şey alnında. “Yanıyor alnın Uğur Abi!”... “Sıcaktan hayal mi görüyorum acaba?” diye tekrar bakıyor. “Bir alev topunu almışsın alnına. Ama seni yakmıyor alnındaki ateş. Bir gülümseme yüzünde, tarifsiz bir mutluluk.”

“Ayrılacağız” dedi. “Daha güzel yarınlarda yeniden buluşacağız.” dedi. “Neden?” diye soruyor Uğur Abisine, sorma şansı varken bu sefer. Ölüm orucu diyor, katliam, sessizlik, Sağmalcılar, 6 kadın diyor, biber tarlaları, sıcak, yoksulluk diyor. Bakıyor son defa. Seranın içinde bir tek ikiniz. Yaklaşıyor. Sımsıkı sarılıyorlar. Alnından öpüyor onu. Gözlerinden öpüyor seni. Yanağından bir damla yaş süzülüyor. Siliyor şefkatle abisi. “Ben ölüm orucu savaşçısı Uğur Türkmen. Yoldaşlarıma layık olacağım. Halkıma layık olacağım” diye haykırıyor bir anda. Gözlerini kapatıyor. Bu ses kulaklarında şimdi. Çaresize çare olan bir çığlık bu ses. Yankılanıyor kulaklarında. Bu sefer daha sıkı sarılıyor ve “Hakkını helal et” diyor. “Helal olsun Uğur Abi, bin defa helal olsun sana hakkımız. Doğduğun, yetiştiğin, emek verdiğin bu toprakların, Çukurova'nın hakkı sana helaldir, bunu bilesin”. İçi rahat artık. Arkasını dönüyor. Seranın ortasına, boylu boyunca uzanıyor. Alnın-

da kızıl bandı alev alev... Cefakar Çukurova toprağı açmış bağrını saklıyor evladını. Tüm kötülüklerden sakınıyor adeta. Sera büyüdükçe büyüyor gözünde... Büyüdükçe büyüyor... Kan ter içinde yataktan sıçrıyor. Terden sırılsıklam olmuş tüm vücudu. Ne olduğunu anlamıyor, şaşkın şaşkın bakıyor bir süre. Onu arıyor gözleri. Neredesin? Yok. Bütün ev başında toplanmış. Herkes panik halinde. - “Rüya görmüşüm” diyor, “güzel bir rüya”. Gözlerinin içine bakıp soruyor çocuğu: - “Rüyanda ne gördün baba?” - “Çok özlediğim birini gördüm” diyor çocuğuna sarılırken. - “Keşke ben de ablamı görsem” , “Baba ablam gelmeyecek mi? Onu çok özledim. Gelsin artık.” - “Gelecek” diyor. “İşleri varmış. İşlerini bitirip gelecekmiş.” diyor. Gözleri bir başka bakıyor şimdi. Bakışları alev alev, kızı gibi bakıyor sanki, çok sevdiği Uğur Abi gibi belki de... o

eylül 2012 | TAVIR | 39


makale makale

olimpiyatlar ve gerçekler vedat sezer

“Citius, Altius, Fortius”… Yani "Daha hızlı, Daha yüksek, Daha güçlü."… Modern olimpiyatların temel sloganı bu. Dört yılda bir, dünyanın birçok ülkesinden sporcular bir şehirde bir araya gelir ve olimpiyatın bu sloganını hayata geçirmek için yarışırlar. Dünya üzerinde var olan beş kıtayı temsilen ilk kez 1920 Olimpiyatlarında kullanılan Olimpiyat Bayrağı iç içe geçmiş beş ayrı renkte halkadan oluşur. Mavi daire Avrupa'yı, sarısı Asya'yı, siyahı Afrika'yı, kırmızı Amerika'yı, yeşil de Avustralya'yı temsil eder. Bu beş kıtanın üzerinde bir tek güneş parlar. Güneş ışınlarından yararlanılarak bir büyüteçle yakılan olimpiyat meşalesi de oyunlar devam ettiği sürece söndürülmez. Rekorlar kırılır her olimpiyatta, kimileri madalyalar alır, kimileri hüsranla ayrılır olimpiyatlardan. Madalyaları genellikle spora çok para ayıran emperyalist ülkeler toplar. Sömürge ülkelerin madalya alması ya mucizelere ya da emperyalist40 | TAVIR | eylül 2012

lerin çok önem vermediği dallarda yarışmalarına bağlıdır. Emperyalistler için sporun anlamı da diğer alanlardan farklı değildir: Kar! Evet sporu da ticarileştirmiştir emperyalistler ve dört yılda bir yapılan olimpiyatlara da bu pencereden bakar. Tabi sadece bu değildir, sporun bir de politik anlamı vardır. Yenilmez, geçilmezdir onlar. Her alanda olduğu gibi sporda da en büyük onlar olmalıdır. Sosyalist ülkelerin sporcularını geçmek onlara ayrı bir haz verir. Sosyalist blok dağılmadan önce olimpiyatlar emperyalistler ve sosyalist ülkeler arasında bir yarışa sahne olurdu ama şimdi emperyalistler kendi aralarında yarışırken Türkiye gibi sömürge ülkeler, sıradan bir iki derece almak için canla başla çalışıyorlar. 30. Londra Olimpiyat Oyunları, 27 Temmuz-17 Ağustos tarihleri arasında yapıldı ve Türkiye bugüne kadar en çok sporcuyla katıldığı olimpiyatlar olmasına rağmen iki altın, iki gümüş ve bir bronz olmak üzere beş madalya alarak kapattı… Türkiye’nin aldığı sonucu ve ar-

kasında yatan gerçeği birazdan tartışacağız ama önce 30. Londra Olimpiyatları hakkında bilgi verelim. Olimpiyatın resmi sloganı “İnspire a Generation” (Bir kuşağa ilham ver)di. Katılan ülke sayısı 204’tü. Katılan sporcu sayısı ise 10.494’tü. 26 spor dalında 302 karşılaşma yapıldı. İşte günümüzün modern olimpiyatları bu rakamları içeriyor. Bu olimpiyatların nasıl başladığına gelince... 1892'de Paris Sorbonne Üniversitesi'ndeki bir konuşması sırasında Fransız Baron Pierre de Coubertin uluslararası spor organizasyonu fikrini öne sürüyor. Coubertin, 1870-71 yıllarındaki FransaAlmanya savaşında Fransa'nın yenilgi nedenini, ülkede fiziksel eğitimin verilememesi olarak görüyordu. Spor eğitimini ve spor kurumlarını güçlendirerek ülkede sporu yaygınlaştırmak ve spordaki rekabetin gerçek savaşları önleyebileceğini savunuyordu. 23 Haziran 1894'te Coubertin önderliğinde Uluslar-


arası Olimpiyat Komitesi 13 ülke ve 79 temsilci ile ilk kez toplandı ve Olimpiyat Oyunlarının yeniden düzenlenmesine ve ilk olimpiyatların 1896'da Atina'da düzenlenmesine karar veriyor. O günden bugüne kadar paylaşım savaşları dönemi hariç olimpiyatlar yapılageldi. Günümüz olimpiyatlarının ne kadar büyük bir organizasyon olduğu ortada. Peki emperyalistler bu kadar parayı sadece sporcular kendi aralarında sportif amaçlı yarışmalar yapsın diye mi harcıyor? Elbette hayır! Olimpiyatlar hem bir ekonomik kazanç kapısı kapitalistler için, hem de politik-kültürel bir hegemonya aracı. Emperyalistler bunu on yıllardır hayata geçiriyor ve bu yolla dünyanın parasını kazanırken bir de kendi yoz kültürlerini yayma fırsatı yakalıyorlar. Bunu yaparken sporu kendi özünden koparıp ticaretin bir parçası haline getiriyor, sporcuları da yarış atına çeviriyorlar. Hormonlarla cinsiyetini yitirmiş kadın sporculardan, dopingle insanlıktan çıkmış erkek sporculardan geçilmiyor olimpi-

yatlarda. Her olimpiyatta üç-beş sporcu doping yaptığı için diskalifiye oluyor ve kazandığı madalya elinden alınıyor. Spor adına utanç verici yüzlerce olay var olimpiyat tarihinde. Eski Yunan’da ve ondan sonraki olimpiyatlarda, kitabelerde yazıldığı kadarıyla çeşitli ilkeler konulmuş, yüz kızartıcı suç işleyenlerin yarışmalara alınmaması sağlanmış. Şimdi yüz kızarması şöyle dursun neredeyse hormon kullanımı serbest hale gelecek, doping meşrulaşacak. "Daha hızlı, Daha yüksek, Daha güçlü." tamam da, bunu hileyle, hurdayla, dopingle, hormonla hayata geçirmenin neresi sportif, neresi ahlaki? Kapitalizmle sosyalizm arasında spora bakış noktasında derin farklar vardır. Kapitalizm halkın sağlıklı gelişimini önemsemez çünkü insanın bir değeri yoktur kapitalizmde. Spor ticaretle ve siyasetle iç içedir, mafyacılık almış başını gitmiş, spor kulüpleri kara para aklama merkezlerine dönmüştür. Sovyetler Birliği’nde ise 7. sınıftan itibaren beden eğitimi, müzik, el sanatları gibi dersler temel ders olup, tüm halk çocuklarının rahatça yararlan-

ması için her şey yasal koruma altına alınmıştır. Ne para için ne de şov içindir. Gençliğin yozlaşmaması için köylerde, kasabalarda, mahallelerde dahi ücretsiz kurslar sağlanmış, her yerde halkın ücretsiz yararlanacağı spor alanları kurulmuş, spor salonları açılmıştır. Spora verilen önem yarışmada kazanmak için değildir; aksine halkın daha sağlıklı bir şekilde yetişmesi için herkese spor yapma olanağı sağlanmış; kapitalizmin aksine elit bir kesimin yapabileceği bir faaliyet haline getirilmemiş, hiç kimseye ayrıcalık tanınmamıştır. Sovyetlerin spora verdiği değer kazanılan başarılarla, lisanslı sporcuların sayısıyla ortadadır. Bugünkü Rusya bile hala SSCB'nin kalıntıları üzerinden başarı sağlamaktadır. Diğer sosyalist blok ülkeleri için de aynı şeyleri söylemek mümkün. Geri dönüşlerin yaşandığı sosyalist ülkelerin bugünkü sporcularla elde ettikleri başarıları da sosyalizmin kazanımından başka bir şeyle bağdaştırmak olanaksızdır. Peki AKP’nin olimpiyatlardaki tarihsel hezimetin tüm yükünü sporculara yüklemesine ne demeli? Tarihte en fazla eylül 2012 | TAVIR | 41


sporcuyla gidilip, en az madalya alınan olimpiyatlar hanesine yazılan Londra Olimpiyatları’nda yaşananlarda AKP’nin hiç mi payı yoktur? Sporun elitleşmesi için elinden geleni yapan, okullarda spor eğitimini boş veren, Gençlik ve Spor Bakanlığı’na Diyanet İşleri Başkanlığı’na ayırdığı kadar bütçe ayıran, beden eğitim öğretmeni yetiştirmeyi bir yana bırakan, sporu mafyanın çiftliği haline getiren, şikeciliği meşru kılan, spor alanından çok cami yapan, halk çocuklarının sporda gelişimini sağlamak yerine dışarıdan rekortmen sporcu ithal ederek “Türk”leştiren bir AKP, olimpiyatlardaki sonuçtan birinci dereceden sorumludur.

li sporcu ithal et, sonra da milli söylemlerle ortalığı velveleye ver! Burjuva köşe yazarları bile kanmıyor AKP’nin sahte milliyetçiliğine. Onlar bile yüzlerinin kızardığını söylüyorlar Türk oyuncularının adlarını telaffuz edemedikleri için. Bu da milliyetçiliğinin sahteliğini, iki yüzlülüğünü ortaya seriyor AKP’nin. Sporun gerçek anlamıyla yapıldığı, halkın özgürce ve hiçbir koşula bağlı olmadan spor yapabildiği bir dünya elbette kurulacak. Kapitalizm her şeyi kirlettiği gibi sporu da çoktan kirletmiştir. Sportmence rekabet çoktan mezara gömülmüş, yerini dopingler, hormonlar, şikeler, mafyalar, çeteler almıştır. Emperyalistler her şeyi, kazanma hırsına kurban etmiş, olimpiyatların ruhuna ihanet etmiştir. Emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin dört yılda bir tekrarlanan ve spordan çok kirliliğin konuşulduğu olimpiyat organizasyonlarında danışıklı döğüşlerine daha çok tanık olacağız.

Milliyetçilik şovları yapan AKP’nin milli sporcularına bakın. Kimi Bulgaristan’dan, kimi Çin’den, kimi Güney Afrika’dan, kimi Kenya’dan, kimi Rusya’dan, kimi Azerbaycan’dan gelme ve tek kelime Türkçe bilmeyen çok içlerinde. Bunlar mı “milli takım”? AKP sahtekardır, milliyetçilikte de öyledir. Bol bol para saç, mil- Olimpiyatlarda bizim halkımız yarışmı-

42 | TAVIR | eylül 2012

yor, biz yarışmıyoruz. AKP’nin satın aldığı yabancı sporcular yarışıyor artık daha çok. Kıt olanaklarla, kendi köyündeki patikalarda ayakkabısız bir şekilde idman yaparak, şansı yaver giderse bir sponsor firma bulur veya bir spor klübüne transfer olursa ulusal takıma girmeye hak kazanan halk çocukları da var elbette az da olsa. Onların halk çocukları olması ne yazık ki bu yarışmaların halkı temsil etmediği gerçeğini değiştirmiyor. Yarışmalar eşit şartlarda olur. Emperyalistlerin hormonlu, dopingli olduğu kadar, sayısız olanaklar sunduğu süper sporcularına karşı sömürgelerin ayakkabı bile bulamayan sporcularının eşit şartlara sahip olduğunu söylemek mümkün mü? Değil! O zaman bu olimpiyatların sonucu baştan bellidir, kazanacak olan bellidir. Profesyonellik ve amatörlük! Bu iki kavramın karşı karşıya geldiği bir ortamda biz amatörlükten yanayız. O amatör ruhun yaşaması için çalışacağız. o


43-45 kimi gece konar_sablon 9/3/12 1:43 AM Page 43

makale

makale

kimi gece konar, kimi göğü deler filiz tanya

Hepimiz her gün televizyon programlarını eleştiriyoruz. Televizyonun, ne menem bir propaganda aracı olduğunu söylüyoruz. İnsanların üzerindeki müthiş etkilerinden konuşuyoruz. Peki ne kadar televizyon izliyoruz? Benim tespitim, televizyonu en çok eleştirenlerin en az izleyenler olduğu yönünde. Birkaç yıl önce A.Ü. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’nden bir profesörle röportaj yapmıştım. Röportajın bitiminden sonra kendisiyle sohbet ederken “Hiç televizyon izliyor musunuz?” diye sormuştum. Bana düzenli olarak 16 tane takip ettiği dizi olduğunu söylediğinde inanamamıştım. Yarısını tekrarlardan izliyormuş. Oyuncuların çoğu kendi öğrencisi olduğundan onları böyle takip ediyormuş. Ben de vakit buldukça televizyon izlemeye çalışıyorum. Bu sene evde tatil geçirmek zorunda kalınca, bol bol televizyon izlemeye vaktim oldu. Hep merak ederdim sabah kadın programlarını izlemek nasıl bir keyif oluyor diye? Ben keyif aldığımı söyleyemem ama ilginç deneyler edindim. Kışın izlemediğim

tüm dizileri tekrarlarından izledim bitirdim. Sabahki kadın programları ile akşamki “erkek” tartışma programlarını izleyip aralarındaki farksızlığa güldüm. Çoğunlukla aynı amaca hizmet ediyorlar; aralarındaki tek fark, konuşulan konular. İlki, tüm gün evde oturan kadınları sersemletmek, apolitikleştirmek; ikincisi ise tüm gün çalışan kadın ve erkekleri sersemletmek, apolitikleştirmek için yapılıyor. Bunu bir tür balık avına benzetiyorum. Doğada balık otu denen bir bitki vardır. Bu bitkinin yapraklarını kurutur, ufalar toz haline getirirsiniz. Bu tozu ya ekmek içine, ya da solucanlara bularsınız. Avlanmak istediğiniz dereye gider, balıkların olduğu yerlerde balıkotuna bulanmış ekmek içlerini ya da solucanları atarsınız. Bunları yiyen balıklar sersemler ve su yüzüne çıkarlar. Siz de onları kolaylıkla avlarsınız. İşte halimizin özeti budur. Televizyonda yıllardır izlediğimiz dizi filmleri ya da sinema filmlerini hatırlayalım. Hep yoksul bir kız, ya da oğlan vardır. Genellikle de zengin birisine aşık

olurlar. Ulaşılmaya çalışılan o yer, hep zenginliktir. Zenginlikten kastım lüks evler, arabalar ve hizmetçilerden oluşan bir hayat. Bize gösterilen ideal hayat budur. Ve hayatın amacı o “elit yaşam”a ulaşmaktır. Son zamanlardaki yapımlarda bu konu biraz demode oldu ve konu tamamen o zengin hayatları anlatmaya döndü. Çok az dizide veya filmde o yoksul hayattan bu tarafa geçiş konu ediliyor. Şimdilerin modası doğrudan zenginlerin hayatını anlatıyor; o muhteşem yalılar, havuzlu evler, lüks katlar, yakışıklı oğlanlar ve güzel kızlar. Peki bu yapımları kimler izliyor? O “elit” hayatı yaşayanların, bu dizileri izlediğini sanmayın. Bu dizileri tek göz evlerinde, belki çalışacak bir işi bile olmayan, evinde bir tencere yemeği zor kaynatan kesim izliyor. Gecekondu sokaklarını gezin, her çocuk birer Polat Alemdar, her çocuk birer Feriha… Televizyonlar sürekli böyle bir bombardıman yaparken, bizim yoksul ma-

eylül 2012 | TAVIR | 43


43-45 kimi gece konar_sablon 9/3/12 1:43 AM Page 44

Gidelim, görelim, soralım dedik. Ankara’nın gecekondu mahallelerinin çoğu yerle bir olmuş. Yıkılanların yerine hiç vakit geçirilmeden gökdelenler dikilmiş bile. Gecekondular için, bir gecede yapıldığını söylerler. O küçücük evlerin bir günde yapılmasını anlayabiliyorum ama bu kocaman taş blokların bu kadar kısa sürede dikilmesini anlamakta zorlanıyorum. Ankara’nın meşhur Çinçin Mahallesi’nin çok büyük kısmı yıkılmış ve göğü delen TOKİ blokları yerini almış, kapılarına nizamiyeler yapılmış bile. Hala evlerini terk etmeyen bir kısım mahalleli bu bloklara komşu olduğundan olsa gerek bu göğü delen binaların sahipleri pek ürküyor mahalleliden, aman ha ısırırlar falan.

hallelerimizde neler oluyor acaba? Devletimizin büyükleri de bu yapımları çok izliyor olmalı ki, her yeri o televizyonda gördükleri kat kat evlere, lüks konutlara çevirme çabası içindeler. Buna da “Kentsel Dönüşüm” diyorlar. Bu dönüşümün ana temasında “kentleşmeye uygun olmayan” gecekondu mahallelerine karşı müthiş bir düşmanlık var. Şehirlerin içerisinde kalmış, müthiş rant değeri olan o arazilerde, “şirin mi şirin gecekondu evleri” duruyor. Hepsi maviye, turuncuya, sarıya boyanmış ve hepsinin bahçesinde bir ağaç... Hepsi göçmüştür bir yerlerden. Bahçelerindeki ağaçlardan anlarsınız nerelerden geldiklerini. Kavak, kayısı, Laz kirazı, asma… onların hafızalarıdır. Geldikleri yerlerin topraklarından kalan hafızalarıdır, gelenekleridir o ağaçlar. Geçin karşı tepeye, şehre doğru bir bakın. Artık yıkılan gecekondular ve TOKİ’nin çok katlı evleri iç içe geçti. Gecekondular yıkılıyor, yerlerine koca koca

44 | TAVIR | eylül 2012

TOKİ blokları yapılıyor ve kapılarına güvenlik görevlileri koyuluyor. Kışla kapısı gibi kapılar yapılıyor. Aman varoş insanları içeri girmesin! Karşı tepeden bakmaya devam ediyoruz; iç içe geçmiş bu yapılardan hangisi gözünüze daha hoş görünüyor? Hepsi topog rafyaya uygun yapılmış, renkleri ve bahçeleriyle, ağaçlarıyla doğaya oldukça uyumlu. Peki bu yeni yapılan, çirkin boyutlarıyla göz tırmalayan, ruhsuz, yaşamın bir parçası olamayan yapıları nasıl savunacağız? Gecekonduların ideal yaşam alanları olduğunu savunmuyorum ama dönüştüreceksek böyle çirkin ve ruhsuz bir yapılaşmaya dönüştürmemeliyiz. Peki bu kentsel dönüşüm planları içerisinde gecekonduları kente dönüştürürken, orada yaşayan insanlar da bu planların içine katılıyor mu? O gecekondulardan çıkarılan insanlar, o bloklarda yerlerini alıyor mu?

Ankara FOSEM’den arkadaşlarla Ege Mahallesi’nin sokaklarını dolaşıyoruz. Evlerin yarısı ayakta, yarısı yıkılmış durumda. Öğreniyoruz ki yıkım iki gün önce yapılmış. Yıkıntılar arasında dolaşan insanlar var. Sağlam kalmış eşya arıyorlar. Yıkılan duvarlar, tertemiz, boyalı ve bakımlı. Belli ki bu yıkımı hiç beklemiyorlardı. Yıkıntıların arasında oyuncaklar, kitap sayfaları, ufak tefek eşyalar çarpıyor gözüme. Birden bir sesle irkiliyoruz. Fotoğraf makinelerimizle bizi gören bir teyze ağlayıp ağıt yakarak bize doğru yaklaşıyor. Sürekli “Ciğer kanseri olasın inşallah, senin de evin başına yıkıla inşallah” diye bağırıyor. Meğer İ. Melih Gökçek için diyormuş tüm bunları. Kızının iş yerini ve evlerinin yarısını yıkmışlar. Yıkıntıların arasında kalan tek odaya sığınmış. Orada yaşamaya çalışıyor. Yıkımdan önce evlerini boşaltmalarını istemişler ama gidecek yer göstermemişler. Paraları yok, gidecek yerleri de yok. Öfkeyle bağıran o kadın terk edememiş yıkılan evini. O da biliyor ki az sonra yıkıntıları toplamaya gelecekler, sığınacak bu duvar arası da kalmayacak.


43-45 kimi gece konar_sablon 9/3/12 1:44 AM Page 45

Mahalleli olarak direnmişler, eylem yapmışlar ama her seferinde polis gazı ve copla karşılaşmışlar. Bakmışlar ki olmuyor bazı mahalleli kendi evlerini kendileri yıkmaya başlamış. Belediye gelip yıkacağına ben yıkarım evimi, diyorlar. Yıkıntılardan çıkacak parçalardan birkaç kuruş umuyorlar. Bir kadın polisten dayak yiyen oğlunun yaralarını gösteriyor. Çocuğun kolları yara bere içerisinde. Bu yoksul mahallelerinde oturanların çoğu kiracı. 100 TL’ye, 150 TL’ye oturuyorlar. Bu paralarla şehrin başka bir yerinde oturma şansları yok. Ev sahipleri belediyeyle anlaşmış, biraz para almışlar. Hallerinden memnun durumdalar. Zaten o mahallelerde oturmuyorlar. O evlerde oturan, tapusu olan ev sahiplerine ise bir miktar para teklif etmişler. O para da yaralarına merhem olacak kadar değil. Tapuları olmayan ailelerin payına ise işgalci muamelesi yapıldığı için doğrudan gaz ve cop düşmüş. Kimileri hakkını aramaya karar verip bir araya gelip örgütlenmeye başlamış.

Kimileri ise “buraya nasıl konduysam, başka yere de konarım” derdinde. Evleri yıkılanlar boş buldukları yerlerde baraka ve çadır kurmuşlar. Şimdilik oralarda idare ediyorlar. Hikayeyi en baştan alalım: Köylerinden, memleketlerinden kopup gelen mülksüz insanlar büyük şehirlerde boş buldukları arazilere konmuşlardı. Önce başlarını sokacak barakalar yapıp sonra gecekondulara çevirmişlerdi. Oraları evleri bilmişler, yurt edinmişlerdi. Ama devlet diyor ki: “Ülke topraklarında boş olan sahipsiz bütün araziler benim hükmüm ve tasarrufum altındadır. Kim ola ki benden izinsiz oralara yerleşir yurt edinir, ya parasını alırım ya da kovarım.” Boş bir toprak parçası buldum diye sevinip kök salan mülksüzler şimdi yine yollarda: “Belki boş kalmış bir toprak parçası bulursam başımı sokacak bir yer kurarım” düşünde hepsi. Yani hikaye sil baştan yeniden yazılıyor. Bu hikayenin kahramanları, o mahalleler-

de doğup büyüyen çocuklar, şimdilerde evlerinin yerine yapılan o büyük blokların kapılarında güvenlik görevlisi olarak çalışıyor. Çocukken koşup oynadıkları alanlarda, şimdi bir aşağı bir yukarı gezinerek mahallelerinin yeni sahiplerini koruyor. Bazıları ise o büyük apartmanlarda kapıcı olabilmek için yarışıyor. Yıllardır oturdukları yerde belki bir kapıcı dairesine sığınabilirler. Akşam geç geliyor gecekondu mahallesine. Tüm aile tam kadro televizyon karşısında. Çoğunun umudu milyonlar dağıtan yarışma programlarında. Ya bana da çıkarsa peşinde. Eğer çıkmazsa dizi filmlere devam. Belki oradaki kapıcı kızı Feriha’ya vuran piyango bize de vurur! Bizi de bir mafya babası fark eder elimizden tutar! Bu hayattan bizde kurtuluruz belki! Kentsel dönüşüm darbesi yemiş sokaklardan fotoğraf çekerek uzaklaşıyoruz. Televizyonlardan yükselen kan, ateş, ölüm sesleri ve yalanlar kulaklarımızda patlıyor. o

eylül 2012 | TAVIR | 45


deneme deneme

şimdi rıza olmak zamanı... ferahi başak

kın adaleti... Ve o adalet ki haksızlığa uğrayanın, ezilenin, hor görülenin umudu, yoksulun ekmeğidir. Rıza bu halkın sesidir, "Bu halktan adam olmaz" diyenlere bir cevaptır. "Halk bir deryadır, içmekle bitmez", işte Rıza'nın cevabı budur. Ve Rıza halkın mütevazı bir öğrencisidir. Bu halk ki susmuş susmuş susmuş... Sonra ayağa kalkmış. Ama her defasında ayağa kalkmış. Koca koca saltanatları yerle bir etmiştir.

Kavganın tam orta yerinde bir komutan. Adı Rıza; Rıza Komutan. Vurulmuş, kanlar içinde bedeniyle son görevini yerine getiriyor. Bir komutan o. Eller tetikte, eller yoldaşça... Bir komutanın yapması gerekeni yapıyor. Yaralı... Kan kaybediyor... Bir şeyler yapmak için çırpınan yoldaşına bakıyor. Kararı kesin!. Yoldaşının eline değmesin diye düşman elleri, "Git diyor, bırak beni, sana komutan olarak emrediyorum." Rıza bir komutan.

46 | TAVIR | eylül 2012

Kavgadaki adıdır Hasan'ın. Gözlerini hayata açışından beri Hasan deseler de ona, Rıza'dır onun adı. Vurdular Rıza Komutan'ı. Hem de kahpece, hem de namertçe! Rıza ise bu kahpeliğe karşı tereddütsüz davrandı tetiğine. Namlu soğuk ama Rıza'nın yüreği sıcacıktı. Elleri sabırsız ve hesap soracak olmanın bilincinde, cesaretin doruğundaydı. Vurdular Rıza Komutan'ı. Rıza ki hal-

Ozanın "Vurmakla bitmez, kırmakla tükenmez" dediklerinin sesidir Rıza. Korksa da, sinse de, sussa da, uyur uyur uyanır halk. Yıllarca susmanın hesabını sorar bir gün. Ve, halk düşmanları kaçacak delik ararlar. Tarih böyle tecelli etti yıllar boyu, Rıza bu tarihin bir devamcısıdır. Rıza halkın öfkesidir. Namlusuna her dokunuşunda halkın yüreğine su serpen, yüzünü güldüren öfke... Sokak ortasında gaz bombalarıyla katledilen insanların, eşini hastaneye yetiştirmeye çalışırken polis tarafından öldü-


resiye dövülen bir babanın, elleri arkadan ters kelepçeye vurularak onuru ayaklar altına alınan otobüs şoförünün, hapishanelerde diri diri yakılanların, sırtından vurulan Ferhatların, işkencede katledilen Enginlerin öfkesidir. Rıza bir Dev-Gençlidir. Dev-Genç'in onurlu ve başeğmez tarihinin şanslı bir öğrencisidir. Aynı zamanda gençliğin Hasan abisidir. Sadece Yıldız Teknik Üniversitesi’nin amfilerinde görmezsiniz onu. O, üniversite üniversite dolaşıp gençliği kavgaya çağırandır. Faşist saldırılara karşı korurken okulunu en önde, kavgacı, dostları ile bir aradayken ise oldukça sevecendir. Sevmez, bilmişlik yapmayı. Her daim mütevazıdır. Öğrenci Kültür Merkezi'nin sakin ama her zaman neşeli bir Dev-Gençlisidir. O zamanlar daha Hasan’dır. Gençliğin "Uzun Hasan"ı. Uzun Hasan, erken yaşta tanışır gözaltılarla, tutsaklıklarla. Erken ve hızla öğrenir hayatı. 122 karanfilin bir bir toprağa düşmesine tanık olur. Her birinin ardından haykırır o tarihsel sözü "Bize Ölüm Yok". Bu büyük bir sınavdır Hasan için. Kavga öğretir. Ölüme yatanların öfkesini katar yüreğine Hasan. Kaybedecek zamanı yoktur. Düzen, ezenlerin düzenidir. Adaletsizlikler diz boyudur. Ve adaleti sağlayacak olan tek şey silahın soğuk tenidir. “Şimdi artık vakit yok gülüm vakit yok üzülmeye ağlamaya gülmeye şimdi artık savaş zamanıdır bırakıp sevdamızı kadife tenli zamanlara ellerimiz ellerimizin sıcaklığını kaybetmeden sarılıp soğuk tenine silahın o kutsal ateşin sıcaklığını hissetmeliyiz tüm benliğimizde”

Uzun Hasan en çok bu şiiri sever, en çok bu şiiri okur dostlarına, yoldaşlarına. Okurken yaşar onu tüm benliğinde. Bilir ki vakit yoktur üzülmeye, ağlamaya, gülmeye... Şimdi hesap sorma zamanıdır. Bilir ki devrimcilikte fedakarlık kahramanlık değildir. Ve yine bilir ki devrimcilik en büyük mutluluktur, en büyük onurdur. Bu onurun bedeliyse gözaltılar, tutsaklıklardır. Yaşam en büyük öğretmendir. Öğrenir Hasan durmadan, yaşam pınarından içerek. Haksızlıklardan, adaletsizliklerden, şehitlerden... Her şeyden öğrenir. Tecrit hücrelerinin soğuk beyaz duvarlarından öğrenir. Ve artık o, genç yaşında yaşamının doruğundadır. Sorulacak hesabı çoktur. İşte bu yüzdendir ki F Tipi

hücrelerden çıkmak onun için büyük bir şanstır. Bu şansının peşinden koşar Hasan. Dışarıda mücadele onu beklemektedir. Yapılacak her işte vardır Hasan. Küçük iş, büyük iş ayırt etmez. O bir DevGençli’dir. Çekinmez, erinmez hiçbir işten. Geceler boyu uykusuz kalıp 1 Mayıs pankartlarını eliyle tek tek yazışını görürsünüz onun, Bağımsız Türkiye Konseri'nin dağlar kadar işleri arasında bir yerinden tutar; malzemeleri taşır, başında nöbet tutar, işim bu değil demez. Her şeyi düşünür, kafa yorar, en küçük bir ayrıntıyı bile kaçırmaz. Esprilidir. Yağmurun, boranın altındayken bile güldürecek bir şeyler bulur çıkarır. Baştan ayağa moraldir o. Düşünür ve yapar Hasan. Yemede içmede en sonuncu, çalışmakta en birincidir. Çünkü o artık tutsakların da sesi, soluğudur. Onların yerini doldurmak için daha fazla çalışır. Özgür tutsakların dışarıdaki eli koludur. Ve Hasan tutsakların adalet özlemini de katarak hesabına kurtuluş yoluna çıkar. Önünde artık hiçbir engeli yoktur. Artık "Uzun Hasan" değil "Rıza Komutan"dır. Bu zorlu ama imkansız olmayan sınavdan iftiharla geçer Rıza Komutan. "Bir daha tutsak düşmeyeceğim, söz veriyorum anne" der Hasan ve tutar sözünü. Bu sözü esasında halkına sözüdür. Artık tutsak düşmeyecektir çünkü halkın acılarına son vermek için, halkın adaletini sağlamak için yemin etmiştir. Artık özgürlük namlunun ucundadır. Bırakıp sevdasını kadife tenli zamanlara, ayrılırken aramızdan artık özgürdür Hasan. Şehitlik özgürlüktür... Özgür bir vatan uğruna savaşmak özgürlüktür...Halkın adaletini sağlamak özgürlüktür... Devrimcilik özgürlüktür... Savaşmak özgürlüktür... Özgürdür artık Rıza Komutan... Rıza şimdi görmek için gözümüz, devrim için sözümüzdür. Rıza, sevgimizin, öfkemizin, bilincimizin sınırı, savaşmak için andımızdır. Şimdi Rıza olmak zamanıdır... o

eylül 2012 | TAVIR | 47


biyografi biyografi

kavganın içinde bir öğretmen emin demir

“Sanatta devrimci tavır, hayatı değiştirme tavrıdır.” Fakir Baykurt

Kitabı ile ilgili konuşmak için köyüne gider. Serin köy havasını içine çeker. Fakat ilk anda köylüler bu yazara, yazmasını bırakıp ailesiyle ilgilenmesini söyler. “Dünyayı yazarak tek başına sen mi kurtaracaksın” gibisinden laflar edilir. Neredeyse tüm köylülerin ona karşı olduğu bir anda ortaya hala dediği bir kadın çıkar. Hatça Akdoğan adındaki bu kadın ayağa kalkarak “Sivrelt kalemini sivrelt de yaz”, diyerek cesaretlendirir. “İstemeyenlerin ağzına tüküreyim! Dünyada insanın sıkıntısı bir çanak bulgurla, bir kuru ekmeğe mi? Topal eşeğime yükler ben iletirim senin çocuklarına. Sivrelt kalemini durmadan yaz!” ... Tüm köy halkı bu defa ayağa kalkıp aynı sözleri söyler. “Kalemini sivrelt de yaz.” Ve, o da yapar. Yazmaya devam eder. Yazdığı onların hayatıdır. Anadolu halkının yaşamını kaleme alır. Onların daha özgür, adil ve sömürüsüz bir dünyada yaşaması için yüreğiyle, kalemiyle bunun mücadelesini verir. Yazdıkları halkın hikayesidir. Bu yazıda onun hikayesinin özeti olup, O’na dair bir selam ve vefa anlamı taşır. Anlatılan Fakir Baykurt’tur. 48 | TAVIR | eylül 2012


Yoksul çocuğun umudu Yoksul bir ailenin 6 çocuğundan biri olarak Burdur’a bağlı Yeşilova ilçesinin Akçaköyü’nde dünyaya gelir. O, yoksulluklarından dolayı doğum tarihi kayıtlara geçmeyenlerdendir. Annesinin anlatımlarından 1929 Haziran olduğunu çıkarır. Tahir adını savaşta ölen amcasından alır. Yoksulluk babasının çok fazla çalışmasını gerektirir. Ki bu çalışmanın sonunda sap kağnısından düşüp hayatını kaybeder. Yetim kaldığında ilkokul ikinci sınıf öğrencisidir. Geçim zorlaşınca okulu bırakıp Nazilli’deki dayısının yanına gitmek zorunda kalır. Dağlarda kereste keser. Yoksulluk burada da peşini bırakmaz. Okuma umuduyla geldiği bu yerde okuyamayacağını anlayınca köyüne döner. Bıraktığı yerden okuluna devam eder. Hem okur hem annesine köy işlerinde yardım eder. Gönlünde öksüz mektebine gitmek vardır. Fakat koşullar yolunu Isparta’daki Gönen Köy Enstitüsü’ne düşürür. Okul önüne yeni ufuklar açmıştır. Yine de okul hayatı zordur. Okulun yarısından sonra baskılar artar. Dolapları aranır, sorguya çekilirler. O tüm bu baskı ve zorluklara direnip okulu bitirir. Böylece köy öğretmeni olarak yeni bir hayata adım atacaktır. Nasıl bir dünyada ve ülkede yaşadığını görüp öğrendiği Köy Enstitüsü’nün, Baykurt’un yaşamında önemli bir yeri vardır. Kendini geliştirip sosyalist bir edebiyatçı olmasında etkisi yadsınamaz. Okula başladığında yeni bir anlatım ve yeni bir dünya açılmıştır önünde. O bu yolda yürümesini kesintisiz sürdürür. Kendini geliştirmeyi ihmal etmez. Bu konuda hiçbir fırsatı kaçırmaz. Kütüphane ile ilgileniyor olmasını avantaja çevirir. Enstitünün üzerindeki etkilerden biri de hayata bakışı ile ilgilidir. Yazılarında güzellikten ziyade doğruluk arar. Ki güzelliğin ilk şartı doğruluktur. Bunları birbirinden ayırmaz. Bunu yakala-

manın yolu sanattan geçer. Bu anlamda Enstitü onun böylesi bir edebiyatçı olmasında etkili olur. Nitekim kendisi de bunu, “Köy Enstitüsü, sanatta kişiliğimi bulmama, okuma yazmada ilerlememe çok yardım etti” diyerek ifade eder. Baykurt, beş yılını verdiği Enstitüden sadece yapı ustacılığı, demircilik, marangozluk, fenni tarım vb. alanlarda bilgisi olan bir öğretmen olarak değil, yazarlığı içinde bir sevda gibi büyüten edebiyatçılığa da adım atan biri olarak mezun olur. Hayatı öğrenen bir öğretmen Büyük umutlarla karanlığın ortasına dalar gibi hayatın içine dalmıştır. Fakat bu defa elinde kendisine yardım eden bir feneri vardır. Taze, yaratıcı duygularla köylülere yeni bir bakışın öncüsü olacaktır. Düşüncesi budur. Köylerdeki hayat hiç de kolay değildir. Yine de kaldığı köylerde yoksul, topraksız köylülerin can dostu, sıkıntılarını paylaştıkları yoldaşı olmayı başarır. Diğer yandan doğal olarak ağaların, beylerin, rüşvet tekerine çomak sokulan memur-bürokratların, şıhların baş belası olup çıkar. Öğretmenliğinin ilk beş yılı Baykurt’a çok şeyler kazandırır. Yalnız bu kendiliğinden olmaz. İradeli ve ısrarlı bir çaba gerektirir. Kendi eğitimine önem verir. Bu yönde büyük bir istek duyar. “Durmadan okudum, inceledim bu beş yıl. Diyebilirim ki, bir üniversite oldu Kavacık ve Dereköy bana” diyerek anar bu yılları. Kişiliğini kazanmasında önemli bir yer tutar bu dönem. Artık bir amacı vardır. Yazmaya ve okumaya devam eder. Köy öğretmenliği sırasında postayla kitap ve dergi getirtir. Kavacık köyünde köy notları ve hikayeler yazar. Yavaş yavaş hikaye ve romana adım atacaktır. 1947’de Fakir Baykurt adıyla yazıp gönderdikleri Köy Enstitüleri ve Kaynak dergilerinde basılır. Ve bundan sonra hayatı boyunca “Fakir Baykurt” mahlasını adı gibi kullanmaya devam eder. Anadolu halkları da bu adla onu bağrına basar.

1950’li yıllar, yeni sömürgeciliğin ülkemize girdiği ve sistem olarak başlatıldığı yıllardır. ABD’de başlayan anti-komünist saldırı rüzgarı yeni sömürgesi Türkiye’de fırtına olarak yansır. En ufak bir muhalefet baskı ve şiddetle bastırılır. Halkın sorunlarına eğilen, halk gerçekliğini dile getiren aydınlar komünist damgasıyla sindirilmeye, baskı altına alınmaya çalışılır. Bu baskı ve saldırılardan o dönemin ilerici, sol aydınları gibi Baykurt da payına düşeni alır. Bu anlamda 1955’li yıllar Baykurt için zorlu yıllar olur. İktidarın sanata-edebiyata bakışı bellidir. Kendi iktidarına yönelik tehlikeli olarak görülen edebiyatçı ve yazarlara hayat zindan edilir. Baykurt gibileri “tehlikeli ve istenmeyen adam”dır. O günlere dair şunları söyleyecektir. “Çileden uzak dönemi olmadı öğretmenliğimin. İlk fırsatta “Yılanların Öcü” romanım ve Cumhuriyet Gazetesi’nde çıkan yazılarım yüzünden ders verme yetkim elimden alındı.” Daha sonra bakanlığın emrine alınır. İşsizliğin getirmiş olduğu sıkıntı ve zorlukları yaşar. Görevine ancak 27 Mayıs 1960’dan sonra dönebilecektir. Kalemini sivriltmeye başlaması Okuma sevdalısı olduğu kadar yazmayı da severek, isteyerek yapar. Baykurt’un yazıyla ilişkisi ilkokul yıllarında başlar. Parmaklarıyla sayarak şiir yazdığında henüz 14 yaşındadır. “Sekiz on yıl süren bu dönemin yararı, sözcüklerin değerini, dilin tadını yakalamam oldu. Deyiş becerileri edindim. Halk dilinin besleyici büyük gücünü kavradım. Sonra ‘köy notları’ yazdım. Bunlar birer alıştırmaydı. Yazarak gözlem eğitimi ediniyordum. Hikaye ve romana geçtiğim zaman, yazma sanatı ve kompozisyonlarda hala eksiklerim vardı. Yerli ve yabancı edebiyatların baş yapıtlarını dönüp dönüp inceleyerek eksiklerimi azaltmaya çabaladım.” Bu çabası enstitü yıllarında da sürer. Enstitüdeki başarılarından dolayı kütüphanede görevlendirilmesinin avantajları-

eylül2012 | TAVIR | 49


yakından tanır. Kültürel, sosyal, ekonomik yaşamlarına vakıf olur. Özellikle emperyalizmin köy halkı üzerinde etkilerini, yaşanılan değişimleri gözleme olanağı bulur. Daha sonradan bu günlere dair “Çok yararlandım bu dolaşmalardan. Roman ve hikayelerimin bazıBaykurt’un ilk kitabı on bir hikayeden larını buradaki izlenimlerim üzerine oluşan “Çilli” adıyla yayınlanır. “Yılan- kurdum. Anadolu Sargısı, Kaplumbağaların Öcü” ile edebiyatta yerini aldığı- lar ve Tırpan bunlardandır” diyecektir. nı adeta ilan etmiş olur. Değişik gazete ve dergilerde yazıları çıkar. Ülke ve Baykurt, bakanlığın açmış oluğu bir sıhalk gerçekliğine ilişkin makaleler ka- nava girer. Bir yıl gibi bir engellemeden leme alır. Öğretmenlik, müfettişlik, sonra Göze Kulağa Hitap Eden Ders sendikacılık yaparken dahi yazmaktan, Araçları ve Yetişkinler İçin Yazma konuhalk için edebiyat yapmaktan vaz- larında eğitim için ABD’ye gider. Bloogeçmez. Geceleri düşünde, gündüz mingten’deki İndiano Üniversitesi’nde yolculuklarında, halkla yaptığı sohbet- bir yıl okuduktan sonra ülkeye geri döner. Dönüşte Jameika, İngiltere ve Allerde aklında hep yazmak vardır. manya’ya uğrar. Kavganın içinde bir öğretmen 1960’lardan sonra kısmi özgürlükler or- Özellikle 60’ların ikinci yarısından sontamından Baykurt da biraz soluklanma ra hızla yükselen bir halk muhalefeti olanağı bulur. Müfettişliğe başlar. Gör- vardı. Halkın tüm kesimleri hak ve özevi gereği sık sık köylere gider. Köylü- gürlükleri için örgütlenip mücadeleye lerle sohbetler yapıp onlarla içli dışlı girer. Sınıf çatışması giderek keskinleolur. Böylece köylülerin sadece ya- şir. Öğrenciler, işçiler, öğretmenler, ayşamlarını değil, iç dünyalarını daha dınlar, sanatçılar dernek ve sendikanı sonuna kadar kullanır. Kitapların yanında varolan edebiyat dergilerini ve gazeteleri de okuma fırsatı bulur. Dünya klasiklerini, Sabahattin Ali’nin şiir ve hikayelerini, Nazım Hikmet’in eserlerini okur.

50 | TAVIR | eylül 2012

laşmaya gider. Köylüler kendi talepleri doğrultusunda hareketlenir. Baykurt’da gelişen bu halk muhalefetinin dışında değildir. Öğrencilerine örnek olmak ister gibi öğretmenlerin sendikalaşmasına katılır. 1965’te 90 arkadaşıyla birlikte Türkiye Öğretmenler Sendikasını (TÖS) kurar ve genel başkanlığına seçilir. Sendikalaşma çalışması onun müfettişlik görevine son verilmesine yol açar. Bu gözdağından yılıp vazgeçecek değildir. Çünkü hak ve özgürlüklerin bedel ödemeden kazanılmayacağını bilir. Bu bedelleri göze alarak örgütlenme kavgasına girmiştir. Sendikal faaliyetlerden dolayı sık sık bakanlık emrine yada açığa alınır. Mahkemece geri dönse de Bakanlık, yetkilerini kullanıp Fevzipaşa Ortaokulu’na gönderir. İki yıl sonra da ODTÜ Halkla İlişkiler ve Yayın Müdürlüğü’ne atanır. 12 Mart 1971 cuntasından o da diğer sosyalist ve yurtsever aydınlar gibi tutuklanıp hapishaneye konur. Bu yıllara ilişkin şunları söyler: Bir öğrenci, öğretmen yada aydın olarak bu türlü baskılardan arınmış bölümü yok yaşamımın. Baskının biçimi değişik olsa da özü aynı kalıyor. Halkı uyandırmak istiyorsun. İşçiden, köylüden yana çıkıyorsun. Beylerin partisini değil de yoksullarınkini destekliyorsun. Halka egemen olan beyler, efendiler, bunlardan ifrit oluyorlar. Kendilerine uşak olsan mesele yok. (…) Tarafsızlığı bile hoş görmüyorlar. Tarafsızlık diye bir şey olmadığını onlar bizden iyi biliyorlar. Baskıların kaynağı sömürüye karşı halkın aydını, halkın öğretmeni olmuşuzdur, beylere ve beyliğe karşı durmuşuzdur.” O, halkın aydını olarak halkın tarafını seçmiştir. Ve ödediği bedeller de bunun içindir. Buna rağmen tüm baskılardan yılmamış halkın aydını olmaya devam etmiştir. Yazdıkları halkın kendi destanıdır. Edebiyatında Anadolu halkı vardır Baykurt’un eserlerinde yaşayıp suyunu


içtiği, acısını ve sevinçlerini paylaştığı kendisinin içinde bir damla olduğu Anadolu halkı vardır. Bu halkın edebiyatını yapar. Halkını çok iyi tanımasında köylü olması ve köy hayatını iyi bilmesinin payı vardır. Bundan da önemlisi, halkına yabancılaşmamış ve halkını küçümseyip hor gören, ‘bu halktan adam olmaz’ diyen yazar-aydınlardan olmamıştır. Aksine böylesi aydınlara karşı mücadele etmiştir. Onun yazmaya başladığı yıllarda Anadolu halkının, özellikle köylüsünün hayatını gerçekçi bir şekilde yansıtan edebiyatçı sayısı pek fazla değildir. O güne kadar yazılanların çoğunluğu Kemalist iktidarın ‘Köylü milletin efendisidir’ sözünü kanıtlama çabasındaki eserlerdir. Ki bu da hayatın gerçekliğiyle uyuşmadığı için eğreti olmaktan öteye gidememişlerdir. Diğer yandan küçük burjuva aydın tavırlarıyla eserlerinde köylüyü edilgen, kurtarılmayı bekleyen kişilikler şeklinde tasvir ederek onlara yolyordam gösterenler vardır. Böylelerinin eserlerinde kahramanlar öğretmen, asker, memur yada bürokrat olması da bundandır. Köylüyü kurtarmaya, onlara akıl vermeye ve eğitmeye çalışırlar. Ne ve nasıl yapmaları öğretilir. Çoğunlukla masa başlarında yazılmıştır; köye elektrik, su, sulama kanallarının açılması, eğitim veya adalet götürülür. Bu eserlerdeki baş kişilikler hayatın akışı içinde gerçekçi olmadığı için sırıtır. Çünkü bu gibi eserlerde halka dışarıdan, bazen üstenci, bazen de ‘bu halk adam olmaz’ı yeniden üreten bir anlayış hakimdir. Böylesi aydınlar halkı bir türlü sevemez. Fakat haksız da yapamazlar. Halkın içinde onlarla birlikte yaşayamaz; onlara umut, coşku veremezler. 1950 ve 60’lı yıllarda Köy Enstitülerinden mezun olmuş kimi aydın-yazarların halk için edebiyat yaptıkları görülür. Bunun önemli bir nedeni sosyalizmden değişik biçimlerde etkilenmiş olmasıdır. Ürettikleri eserlerde bu etki açıkça görülür. Eserlerde dışarıdan de-

ğil içeriden bir bakış vardır. Köylüyü cahil, hiçbir şeyden anlamayan, kurtarılmayı bekleyen nesneler olarak görmezler. Köylü milletin efendisi değil; ezilen, sömürülen, baskı ve şiddet gören olduğu açığa çıkar. Beylerin, ağaların baskısı, sömürüleri çıplak bir şekilde gösterilir. Bu yazarlardan biri de Fakir Baykurt’tur.

içindedirler. Bazı edebiyatçıların köyün ve köylünün durumunu dile getirme çalışmaları köylüye olduğu kadar köylü olmayanlara da hizmettir.” Eserlerini okuyan şehirlilerin de kendinden bir şeyler bulması bundandır. Ufuk açıcı halka karşı yaklaşımda yeni bir bakış oluşmasında yardımı olur.

Baykurt’un eserlerinde Anadolu köylüsü kendi gerçekliğini bulur. Eserlerinde köylülerin sosyal, kültürel ve ekonomik yaşamlarını yansıtır. Ki onun böylesi eserlerindeki sosyolojik gerçeklik yadsınamaz. Öyle ki köy yollarını dahi bilmeyen sosyolog veya aydınlar bu gibi romanlardan Anadolu köylüsünün gerçekliğini öğrenir. Bu konuya ilişkin Baykurt şunları söyler:

Edebiyatçı eserlerinden ayrı olamaz Bir sanatçı-edebiyatçı eserleriyle bir bütünlük içinde olmalıdır. Eserlerinde dile getirdiği ve yansıttıklarından farklı bir yaşam tarzına sahip olamaz. Oluyorsa o edebiyatçı-sanatçı eserlerine, halkına ihanet etmiş demektir. Bu gibi edebiyatçı-sanatçıların eserleri halk arasında yaşamaya devam eder. Artık o eserler halka aittir.

“Genellikle köy ve köylü sorunlarını işleyişimizin bence iki nedeni var. Birincisi; köyde doğup büyümüş ve uzun süre köyde çalışmış oluşumuzdur. (…) O zaman edebiyatta köyden söz açan yapıtlar azdı. Neredeyse bomboştu alan. Bunu doldurmaya, yüzyıllardır susmak zorunda bırakılmış bu büyük kitleyi konuşturmaya çabaladık. Tarihsel ve güncel olarak tonla dert vardı önümüzde. Bunları deşmek, erebildiğimiz ve yetebildiğimiz ölçüde şiir, romanlar, hikayeler ortaya koymak, bir başlangıç hevesi olmaktan öte, görev olarak çıktı önümüze.”

Halk için eserler yazan bir edebiyatçı olarak Baykurt, halkının hak ve özgürlükler mücadelesinin içinde de yer alır. O sadece açıklamalarla, yazılarla, hikaye ve romanlarla, resimlerle, halka yapılan soyut çağrılarla yetinen küçük burjuva aydınlardan olmaz. Mücadelenin içinde olur. Oradan halkı mücadeleye katma çabasında olur. Bir sanatçının, aydının böyle yapabilmesinin yolunu Baykurt kendisi şöyle çizer:

Baykurt bir sorumluluk olarak üzerine aldığı bu görevi layıkıyla yapar. Onun Anadolu köylüsünü özellikle ele almasında önemli bir etken de ülkemizdeki köylü gerçekliğidir. Bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm gibi dertleri olan aydınların halkla mutlaka bağ kurulması ve üzerinde yaşadığı topraklardaki halkını mutlaka tanıması gerekmektedir. O günlerde ülke nüfusunun büyük çoğunluğunun köylerde yaşadığı düşünülürse, Baykurt’un bu çabası daha iyi anlaşılır. Bir edebiyatçı, aydın olarak bu sorumlulukla hareket eder. Diğer yandan “köyle hiç ilişkisi olmayan bireyler ve tabakalar bile onunla sürekli ve kaçınılmaz bir ilişki

“Sanatın devrim için bir yarar ortaya koyabilmesi için, sanatçının halkla düşüp kalması, meyhaneden çıkması, çalışan halkın arasına karışması, dilini onun diliyle, düşüncesini onun düşüncesiyle emiştirmesi beklenir. Ondan alması, ona vermesi beklenir. Meyhane köşelerinde, yirmi otuz yıl devlet dairelerinde kapanmakla, kentten dışarı çıkmayıp, köye kıra açılmayı, fabrikanın kapısından girmeyip, iki tane işçi arkadaş edinmeyip oturmakla, insan verse verse anlamsız sanat ürünleri verir. Bunun da tavşanın pisliğinden farkı olmaz. Ölüye de diriye de yaramaz Baykurt’un diliyle güncel olarak söylemek gerekirse, Beyoğlu’ndan, barlardan, Nişantaşı’ndan çıkmayan, yoksul gecekondu mahallelerine gidip orada yaşayan

eylül2012 | TAVIR | 51


emekçi halkla sohbet etmeyen, dertlerini sorunlarını bilmeyenler halk için sanat yapamaz, eserler üretemezler. Ürettikleri eserler yine yaşadıkları çevreye hitap etmekten öteye gidemez.

da bocalıyordur. İkisi de kötüdür.” Baykurt bu durumdan çıkış yolunu da gösterir. “İkisini de hızla geçip toplumun sancılarını açıklamak ve deyimlemek, kitleleri uyandırmak, yüreklendirmek görevini yapmasını bekliyoruz sanatçıBir sanatçı-edebiyatçı için önemli olan lardan.” eser üretmek olamaz. Onun hayat tarzı yaşamı eserlerinin niteliğinden bile Bu beklenti bugün fazlasıyla geçerliönemli bir konudur. Hatta eserinin nite- liğini korumaya devam eder. Ülkeliğini, sanatçının-edebiyatçının yaşamı miz aydın gerçekliği bu beklentiyi belirler. Bu belirlemede en önemli un- karşılamaktan henüz uzaktır. Küçük sur sanatçının ortaya çıkardığı eserle ha- burjuva aydın-sanatçılar ne yazık ki yatının uyumudur. Böylesine bir uyum Baykurt’un sözünü ettiği sanatçının içindeki sanatçı halkın açlığını, yoksul- amacını gerçekleştirmek bir yana luğunu, eğitim ve sağlığın özelleştirilme- halktan uzak kendi bencil, soyut ülke sini kendine dert eder. Bunlardan kuru- ve halk gerçekliğini yansıtmayan esertuluşu, kurtuluşun umudunu gösteren ler üretmektedir. Böyleleri halka tepeeserler yaratır. Bunun mücadelesini ver- den bakarak kendi korkmuş, sinmiş tamekten geri durmaz. vırlarını gizlemek istercesine umutsuzluk tohumları ekmektedir. Halbuki Halkın sanatını yapanlar bu iki yönü bir- aydın-sanatçı halka var olanı değil, olleştirmek durumundadır. Bunun başa- ması gerekeni de vermelidir. Halkı, rılması, halkın her türlü hak ve özgür- halkla birlikte ileri taşımalı, ona umut lükler mücadelesinde yer alması de- olmalıdır. Halk gerçekliği ise fildişi mektir. Demokrasiyi bağımsızlıktan kulelerinden görülecek bir şey deayırmak değil, ikisinin ayrılmaz olduğu- ğildir. Halkın hayatında ruhunun denu göstermektir. Ayrıca bir sanatçı kü- rinliklerine nufuz edemez. Edemediçük burjuva kibirliğini, benmerkezcili- ği için de üretilen eserler bilerek yada ğini bir yana bırakarak halktan öğren- istemeyerek de olsa burjuvaziye, mesini bilmelidir. Gecekondusu yıkılan onun piyasa anlayışına hizmet eder. emekçinin barınma hakkı için yaptığı di- Tutsakları dinlemeden F tiplerini, çorenişi, parasız, halk için eğitim ve sağ- cuğu okutamadığı yada çok zor koşullık isteyen öğrencilerin, emekçilerin larda okuttuğu emekçi yoksul aileleeylemlerini, evlatları için sokaklarda ri dinlemeden eğitimin paralı olmasıcoplanan ana-babaları, onlardan öğren- nı, köylerden göçleri, gecekondulara melidir. Yedi yılı süren direnişin, bu di- yerleşmesini anlamadan onların ruhrenişte hayatlarını kaybeden 122 yiğit larında yaşadıklarını bilmeden emperdevrimcinin hayatlarından öğrenip yalist politikaları bunun devrimcilikbunları halka anlatan sanat ürünleri le, F Tipleriyle ilişkisini bir aydın-sanatortaya koyabilmelidir. Halkın anlamadı- çı nasıl kurabilir. Bu halkın yaşadıklağı, halkın gerisinde kalmış sanatçıya, hal- rını anlayamaz. Anlayamadıkları için kın edebiyatçısının söyleyecekleri var- de günümüzde aydın-sanatçı ile halk dır: arasında derin bir uçurum vardır. Bugün, tam da Fakir Baykurt’un aydın-saDevrimci kavgada; sanatçının önde ol- natçılar için söylediği gerçeklik kendimadığı toplumda, baskı, sanatçıları yıl- ni fazlasıyla hissettiriyor. Aydınlar-sadırmayı ve sindirmeyi başarmış de- natçılar yaşadıkları ortamlardan çıkıp mektir. (…) Yada sanatçı bilinçlenme- halkını, emekçilerin yaşam alanlarını miştir henüz. Yani toplumcu özden onlarla birlikte yaşamalı, onların müuzak biçimlerle düşüp kalkan bir aşama- cadelesine katılmalıdır.

52 | TAVIR | eylül 2012

Edebiyat halka umut olmalıdır Edebiyat, salt görüneni ve olanı değil, yaşanılan gerçekliğin değişik boyutlarıyla ele alıp gösterme sanatıdır. Topluma bir ayna tutmalıdır. Bu aynadan nelerin yansıdığı edebiyatçının hayat bakışıyla ilgilidir. O neyi görmek istiyorsa onu görüp eserinde onu yansıtır. Eğer aynada sadece halkın açlığını, yoksulluğunu, eylemsizliğini, tepkisizliğini, bunca sömürü ve zulme ses çıkartmayışını, eğitimsiz, cahil olduğunu yansıtıyorsa o hayata tek boyutlu bakan, burjuva ve küçük burjuva bir sanatçı, edebiyatçı demektir. Fakir Baykurt ise hayata, dolayısıyla Anadolu halkına çok yönlü bakan, onların iç dünyalarında yaşadığı depremleri, volkanları, kızgınlıkları, coşkunlukları görüp bunu eserlerinde yansıtan edebiyatçılardandır. Eserlerinde halkın ezilmişliği, yıllardır sömürülmesi vardır. Onun romanlarında tıpkı Nazım Hikmet’in dediği gibi halk vardır. “Onlar ki toprakta karınca, / suda balık, / havada kus kadar / çokturlar; / korkak, / cesur, / cahil, / hakim / ve çocukturlar / ve kahreden / yaratan ki onlardır, / destanımızda yalnız onların maceraları vardır.” Fakit Baykurt da bu halkın maceralarını yazandır. Baykurt’un eserlerindeki en önemli öğelerden biri de içinde her daim umudu taşıyor olmasıdır. Çünkü o, hayata umutsuz bakan bir aydın değildir. Haliyle hayata bakışını eserlerine yansıtır. Olması gereken de budur. Çünkü o, “Umutsuzluk, kötülüğün nedenlerini anlamayanlara, çıkar yolu görmeyenlere, mücadele yeteneğinden yoksun olanlara özgüdür.” diyen Lenin’in sözüne inananlardandır. Çünkü o; çaresiz, umutsuz değildir. Anadolu halkının yaşadığı zulümden, sömürüden kurtulacağına, ülkenin emperyalizme karşı bağımsızlığını er geç kazanacağına inancını hep korur. Geleceği, halkın kurtuluşunun hangi yönde ve nasıl olduğunu görerek şöyle der:


linçlendirmek, bilimselliğe dayanmak, doğruyu, haklıyı göstermek değildir. Aksine kendi inançsızlıklarını, amaçsızlıklarını, umutsuzluklarını ve ahlaksızlıklarını halka aktarmaktır. Fakir Baykurt böylesi bir aydın değildir. O halkı eksiğiyle, zaaflarıyla, yanlışı ve doğrusuyla birlikte ele almış, iyiyi ve kötüyü; güzeli ve çirkini; öleni ve yeniden doğanı eserlerinde veren olmuştur. O sadece olanı değil, olması gerekeni, hayatın hangi yöne gitmesi gerektiğini sezdiren olmayı başarmıştır.

“Dünyayı işçiler, işsizler, köylüler değiştirecekler ve kendi sınıflarının politik egemenliğini kuracaklardır. Dünyanın en kalabalık kitlesini oluşturan bu sınıflardan yana olmayan sanatı, dün olduğu gibi bugün de bir mutlu azınlıktan yana saymak gerekir ki, hiçbir çaba bugün bu mutlu azınlık için olamaz; sanat nasıl olsun? Kitlelerde devirtici bilinç geliştiği zaman, insanoğlunun en etkin topu, tüfeği, tankı ve barutu, en etkili patlayıcısı elde edilmiş olur. En büyük paşa, en büyük mareşal, devrimci düşüncenin kitlelere yayılmış olmasıdır.” Bunu başarmanın yolu hangi sınıf penceresinden hayata baktığımızla ilgilidir. Bugün sadece halkın olumsuzluklarını görerek, umutsuzluğa kapılmak bir aydının işi olamaz. “Halk, yoksunluklar içinde çileli bir yaşamı sürdürüp gelmiş olabilir. Bu çileli yaşamdan bıkmış da olabilir. Ama bıkkınlık, yakınmalar, sızlan-

malar yaşamı değiştirmeye yetmez.” diyen Baykurt haklıdır. Bu noktada sanattan ve edebiyattan beklentinin ne olduğunu şöyle açıklar: “Özellikle çağımız hatta günümüz üzerinde düşündüğümüze göre bugünün baskın özlemi, yaşamın ileri doğru değiştirilmesine katkıda bulunmaktır.” Tam da bu noktada her sanatçı bunu böyle yaptığını söyleyecektir. Bunu anlamanın yolu zor değildir. Milyonlar işsiz, aç, yoksul iken, masumiyet yazan; onbinlerce insanın öldüğü-öldürüldüğü, köylerin yakıldığı bir yerde Osmanlı’nın saraylarını haremlerini araştırıp bunun romanını yazan; bu halka ne verebilir. Ülkesinin hapishanelerinde insanlar diri diri yakılırken, bu halk için, direnme hakkına yönelik saldırılara hücrelere karşı hücre hücre aylarca aç kalan, direnen tutsakları değil de, “örgüt içi infazları” en pespayesinden “özgür aşkları” yazanların bu halka verebilecekleri hiçbir şey yoktur. Böylelerinin amacı hiçbir zaman bu halkı bi-

Anadolu halkının yaratıcılığının gösterildiği Kaplumbağalar böylesi bir eserdir. Baykurt, Anadolu köylüsünün yaratıcılığına olan inancını açığa çıkartır. Yazar, köylülerin bozkır yeşerten azmini ve halkın gücünü gösterir. Ağasız, beysiz, imamsız, muhtarsız köylünün neler yapabileceğini, yaşamını nasıl sürdürebileceğini anlatır. Yazar eserinde köy halkının yaşamını tüm yönleriyle vererek, bunun içinde iyiyi, güzeli, geleceği temsil edeni edebi bir dille gösterip safını açıkça belli eder. Anlatımında hiçbir abartı yoktur. Kişilerin konuşmaları bile gerçekçi olduğu için sırıtmaz. Baykurt’un dünya görüşü ve hayata bakışı eserlerindeki kadın kahramanlarında da kendini açıkça belli eder. Dün oluğu gibi bugün de kadına, kadın sorunlarına çarpık küçük burjuva bakış devam etmektedir. Kimi küçük burjuva edebiyatçı-sanatçıların eserlerinde ‘töre, namus cinayetleri’ işlenir. Tecavüz edildiği için intihar eden genç kızların anlatıldığı eserler ortaya çıkarılır. Bu sanat eserlerinde kadınlar çoğunlukla edilgen, kendini kurtarmayı bekleyen kişilikler olarak resmedilir. Halbuki Baykurt’un romanlarındaki kadın kahramanlar böyle değildir. Onun romanlarında kadın çaresiz, boyun eğen değildir; yaşadığı baskıya, zulme, zorbalığa karşı pasif bir tutum sergilemez. Elbette Anadolu’da diğer türlü kadınlar da vardır. O hayata tek yönlü bakmadığı, iyiyi, güzeli,

eylül2012 | TAVIR | 53


olumluyu öne çıkarmak istediği için onun kadın kahramanları, isyan eden, başkaldırandır. Suspus, erkeğin yanına oturan değildir. Kendine güvenli, hesap sorabilendir. O ki kadınları, binlerce yıllık ezilmişliklerine, iki kat sömürülmelerine karşı çağırır. Tırpan bu çağrının edebi dilde yapılmış halidir.

rak edebiyatında, emperyalizm gerçeğini işler.

Her dönem emperyalizmin gönüllü ajanlığını yapanlar olduğu gibi, emperyalizm gerçeğini kavramadan sadece görünenle yetinen ufku dar aydın ve sanatçılar da olmuştur. Gizli-açık emperyalizm gerçeğini halka çarpıtarak gösBaykurt’ta Irazca Ana ile başlayan diren- terir. gen, başkaldırıcı insan tipi, Tırpan’da önemli bir aşamaya varır. Zengin köy Bir aydın böyle olamaz. Olursa da ona ağası Musdu, hastalıklı karısının üzerine aydın denmez. Görünen aldatıcıdır. genç bir kız almak ister. Komşu köyden Halbuki bir aydının görevi bu görüneon üç yaşındaki Dürü’ye göz koyar. Pa- nin arkasını göstermektir, çarpıtmak rası ve etkinliğinden kızın babasını razı değil. Bugün de eğitimin, sağlığın paeder. Fakat kız onu istememektedir. ralı hale getirilmesini; derelerin, orKöyde açık sözlülüğü ile ün salmış Ala- manların, yer altı, yerüstü zenginliklerin guş, Dürü’ye yardım eder. Alaguş ile çev- yağmalanmasını; kentsel dönüşüm deresinde örgütlenmiş olan köyün kızları nilenlerin arkasındaki gerçekle, halka ve başka bazı köylüler, düğünden bir söylenen gerçekler farklı olduğunu angün önce Dürü’yü kaçırıp saklarlar. Mus- latmalıdır. Bir aydın olarak F Tiplerinin du kasabadaki partili tanıdıkları aracılı- yapılış amacıyla iktidarların söyledikleğıyla jandarmaya köyün bütün evlerini ri yalanları bulup açığa çıkaramıyorsa arattırır. Bu aramalar sırasında köyde pek böylesi bir aydın aydın olma misyonuçok kimse Alaguş ve Dürü’ye yardım nu kaybetmiş demektir. eder. Dürü jandarmalara yakalanır. Çaresiz Musdu ile evlenecektir. Yazar bu- 60 ve 70’li yıllarda ülkeye gelen sermarada kadını çaresiz bırakmaz. Onu diğer ye ve yardımları alkışlayıp olumlayan ayyazarlardan ayıran bir tavır takınarak kızı dınlar oldu. Emperyalizmin ülkemizfarklı bir yola sokar. Düğün gecesi Dürü, deki bu yardımları ile ilgili, halkın aydıAlaguş’un kendisine verdiği tırpanla nı olarak Baykurt şunları söyler:“AmeriMusdu’yu öldürür ve yine Alaguş’un yar- kalılar gelmiş, Kızılöz’de kavak dikmiş, dımıyla komşu köylerden birine kaçarak bağ yapmış. (…) Oh; köylülerde bir saklanır. Baykurt’un eserini böyle son- hoşnut bir hoşnut. ‘Allah razı olsun landırması onun politik dünya görüşü- Amerika’dan! Geldiler de bağ bostan sanün kaçınılmaz sonucudur. Halka anlat- hibi olduk!’ diyorlar. O günlerde aydınmak istediğini, gitmesi ve yapması ge- lar içinde de böyle hayranlar vardı. rekeni yine onun hayatından göstererek ‘Amerika’nın katkısı olmasa bu barajı yayapar. Ki edebiyatta halkın aydını olmak pamazdık, bu üniversiteyi açamazdık!’ da budur. diyorlardı. Ama bunlar geçek değildi. (…) Bunların yapımında çok para gitmişEdebiyatında anti emperyalist tavır ti, çok makine motor gelişti. Hepsi or60 ve 70’li yıllar anti emperyalizm mü- tadaydı. Doğruydu, ama geride gercadelesinin geliştiği yıllardır. Gençlik çek bu değildi. Bunların ardında olup bibaşta olmak üzere, işçiler, aydınlar, köy- tenler vardı bir de! Murgul’un Karadelüler bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm niz’in bakırı, Balıkesir’in, Bursa’nın borakiçin mücadele edip, örgütlenir. Böylesi sı, Batman’ın petrolü Amerikan şirketlebir gelişme karşısında halk aydının gör- rine geçiyordu birer birer. (…) Türlü evinin halkın mücadelesinde, yanında Amerikan hesaplarının içine hergün yer almaktır. Bununla da sınırlı kalmaya- biraz daha gömülüyorduk. Eğitimde,

54 | TAVIR | eylül 2012

kültürde Amerikan etkileri; sağlıkta, beslenmede, üremede Amerikan hapları, dolapları alıp yürüyordu. (…) O halde dört dönüm bağ ve kavakla Sarıyer’deki baraj ve Erzurum’daki, Anadolu’daki üniversiteler değildi gerçek. ‘Gerçek, perdelerin arkasında idi.’’ Günümüzde emperyalizmin işbirlikçiliği daha aleni yapılırken, ülke emperyalizmin koçbaşına, onların askeri üssüne çevrilirken, füze kalkanlarıyla emperyalizme kol kanat gerilirken, aydınların-sanatçıların, bunları görmezden gelen, gizleyen, sesleri çıkmayan tavırlarına ne demeli? Emperyalizm, ülkede ekonomik, siyasi, kültürel, askeri alanlarda işbirlikçisi olmadan politikalarını hayatta geçiremeyeceğini bilir. Politikalarını bu kadar rahat uyguluyorlarsa bunda aydın ve sanatçıların aymazlıklarının, emperyalizm gerçeğini lugatlarından çıkarmış olmalarının büyük payı vardır. O aydınlar ki ülkede onbinlerce ev yıkıp yoksul emekçileri yerinden edecek kentsel dönüşüme değil, onun sadece küçük bir parçası Emek Sineması’nın yıkılmasına karşı çıkmaktadır. Bu bile aydın ve sanatçıların ner kadar dar görüşlü olduğuna ufuklarının ne kadar küçüldüğüne bir işarettir. Onurlu anti emperyalist tavrıyla Fakir Baykurt bu tutumunu romanlarında da gösterir. Bu tavrını Amerikan Sarısı’nda açıkça belli eder. Romanda Ankara’da bulunan Amerikan Yardım Teşkilatı (AID) faaliyetlerini köylülere anlatabilmek için bir pilot proje uygulamak isterler. Bunun için Ankara’ya yakın Kızılöz köyü seçilir. Köyde incelemeler yapılır. Önce ilk iş olarak köyün adı Güzelöz olarak değiştirilir. Çalışmalar yapılır. Tepe kazılıp bahçe kurulur. Köyün koşulları incelenmeden ananas yetiştirilmeye başlanır. Amerikan sığır ve tavukları getirtilir. Ananas yetişmez, sığır ve tavuklar ölür. Projeye karşı olan köylülerin tepkileri ve hoşnutsuzlukları artar. Köylülere destek veren öğretmen Cemal başka bir köye sürülür. Amerikalılara ya-


ça söyler. Nereye sorusuna “Dağa diyorum” diyerek belli eder. Bu, aydının anti emperyalist tavrının bir sonucudur.

lakalık edip onlarla işbirliği yapan diğer öğretmen ise madenciliğe başlayıp zengin olur. Yazar böylece okuruna açık ve net mesaj verir. Madenci olup zenginleşeni olumsuzlayarak diğer öğretmenin onurlu tavrını över. Köyün yaşlı bekçisi Temeloş, Amerikalıların tuttuğu biri tarafından dövülür. Başından yaralanarak, kronik bir baş ağrısına tutulur. Yatırıldığı Amerikan Hastanesi’nden kaçıp, başına sarılı Amerikan malı sargı bezini söküp atınca bütün ağrılarından kurtulur. Amerikalı bir bakanın köye geleceği günün arifesinde köylüler Temeloş ve muhtarın önderliğinde Amerikalıların kurduğu bütün tesisleri yıkıp yerinden kaldırırlar, tepeyi yeniden doldurmaya başlarlar. Benzer amaçla yazılmış diğer bir romanı ise Keklik’tir. Keklik, 12 yaşındaki Yaşar ile Elvan Dede’nin, kekliklerini Amerikalı mühendisten alma mücadelesini anlatır. Bir gün ABD’liler av için köye gelir. Mister Harpır; Yaşar’ın yetiştirdiği kek-

liği almak ister. Muhtar ve mühendisten belki bir iş alabilirim beklentisi olanlar çocuğun kekliğini tutup mühendise verirler. Çocuk kekliği geri almak ister. Ona dedesi Elvan Dede yardım eder. Bundan sonra yaşadıklar, kekliği alma mücadelesidir. İlk önce dedeye ve Yaşar’a bu işten vazgeçmelerini söylerler. Bir keklikten ne çıkarmış! Bu ve benzeri laflar, engellemeler Elvan Dede’yi ve Yaşar’ı kekliği alma çabalarından vazgeçiremez. Baykurt esas olarak emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı mücadeleyi keklik simgesi üzerinden anlatır. Aslında o keklik; ülkeyi, vatanı temsil eder. Bunun için işkence görür, aç kalırlar yine de mücadele azimleri kırılmaz. Bu süreçte halkın nasıl bilinçlendiğini görürüz. İlk başlarda kekliği geri alma girişimlerini tebessümle karşılayanların giderek saygı ve sempati duymaya başladıkları görülür. Aynı zamanda dedenin mevcut yollarda kekliği alma çabaları karşısında gördüğü baskı ve işkenceler sonucunda başka yollara başvuracağını açık-

Günümüzde böylesine açıkça antiemperyalist tavır, ancak devrimcilerin elindedir. Artık aydın ve sanatçılar arasında anti emperyalist mücadele gerilerde kalmış bir anlayış olarak görülmektedir. Var olanlar ise çarpık ve tutarsızlıklarla doludur. Emperyalizmin onlara göre modası geçmiştir. Bağımsızlık ise günümüz gerçekliğiyle bağdaşmaz. Emperyalizmi demokrasi aşığı ilan ederken aslında kendi hazin hallerini açığa vurmu olurlar. Ne yaparlarsa yapsınlar bağımsızlığı demokrasiden ayıramayacaklar. Ülkemizin onurunu yine devrimciler korumaya, büyütmeye devam ediyor. Kızılöz’ün adının Güzelöz olmasına izin vermeyen Temeloşlar bu ülkede bitmeyecektir. Ne Elvan Dedeler ne de 13’ünde Yaşarlar, kekliği emperyalizme teslim etmeyecektir. Gerektiğinde dağa çıkarım diyerekten bunu yapacaktır. Fakir Baykurt’un Yaşarlarının, Elvan Dedelerinin, Temeloşlarının bugün halkın içinde Amerika Defol demeye devam etmesi, yeni yeni Fakir Baykurtların nerede aranması gerektiğini de göstermiş olur. Sanatçı kimdir, sanatın işlevi ne olmalıdır? Fakir Baykurt’un sosyalist bir edebiyatçı olarak sanata bakışı çok nettir. Bu konuda muğlaklığa yer bırakmayarak “Ucu dünyayı değiştirmeye varmayan hiçbir eylem devrimci değildir. Buna yönelmemiş sanatı da devrimci sayamayız.” diyerek ortaya koyar düşüncesini. Ona göre sanatta devrimci tavır “…hayatı değiştirme tavrıdır. Kitaplarımız, bize ün sağlamaktan yada kalıcı olmaktan önce, toplumu devrim yönünde etkilemek içindir. Hayatı değiştirme amacına yönelmemiş bir sanat, insanların bilinçlenmesine ve birleşmesine yardım etmez.”

eylül2012 | TAVIR | 55


Günümüzde edebiyat ve sanat, halktan giderek uzaklaşmaktadır. Kimi küçük burjuva sanatçılar,halkın yaşamından uzaklaşmalarının sebebini, onları sıkmak istemedikleri gerekçesiyle açıklama çalışmaktadırlar. Kendi bohem dünyasını tablolarına yanıtan ressamlar; gizemli, doğaüstü, hayattan ve halkın gerçekliğinden kopuk edebiyatçılar, sinemacılar bu halka ne verebilir. Böylelerine Fakir Baykurt karşı çıkarak şunları söyler: “Halkın yoksunluklarla dolu çileli yaşamının yapıtlara yeniden konu edilmesi, halkı sıkmaz. Kunduracı, terzi daha genel bir deyimle kır yada kent emekçisi, eline aldığı yapıtta yaşadığını bulunca fırlatıp atmaz o yapıtı. Atarsa nedeni başkadır. Sıkıcı, bıktırıcı biçimde yaratılmıştır o yapıt. Estetik tamlıktan yoksun, yeniliksiz, karmaşık, bulanık, tatsız, zevksiz biçimde oluşturulmuştur. Neredeyse birinci koşul olarak öne sürebileceğimiz estetik tamlık varsa, hangi okur olursa olsun, okuduğu yapıtta kendini, özellikle kendi yaşamını bulursa sevinir, kıvanç duyar.” Halbuki burjuva ve küçük burjuva sanatçılara sorulacak olursa, kendileri çok güzel ürünler ortaya koyuyorlar. Bunların değerini anlamayan, sanata ve sanatçıya değer vermeyen bu halktır. Cahil, eğitimsiz onlar için bedel ödemeye değmez dedikleri Anadolu halklarıdır. Hiçbir sanat eseri onu ortaya çıkaran sanatçının sınıfsal yapısından bağımsız değildir. Bu anlamda sanatçının da türlüsü vardır. Fakir Baykurt bunu dört ayrı sanatçı-sanat anlayışı olarak ifade eder. Bunun ilkini; bugün giderek güçlenen, geçmişe, dünün mutlu dünyasına, töresine, yargılarına, ahlakına, hukukuna özlem uyandıran, öven, o günlerin yeniden olmasını isteyenleredir; ki bunlara gerici sanatçı der. Kimi ise sadece bugünde kalınmasını ister. Bağlı olduğu sınıfla çıkarları uyumludur ve mutludur. Düzenin imkanlarından

56 | TAVIR | eylül 2012

faydalanır. Arada bir kıyılara, yaylalara, köylere, gecekondu bölgelerine giderek fotoğraf çeker, renkli giysiler giyer. Gördüğü insanları, mutlu ve tek görür. Kapitalizmin sonsuz özgürlüğünü överek bitiremez. Yoksullar ve işsizler, akılsız ve tembelliklerinden dolayı yoksul ve işsizdir. Bunlar da tutucu sanatçıdır. Bazıları da geçmişe dönülemeyeceğini bilir. Fakat bugünü de beğenmez, bazı bozukluklar vardır, düzeltilmeleri gerekir. Yaşanılan eksiklikleri, ahlakta arar. Yaptığı her şeyde yakınma, eleştirme vardır. Bu tür karamsarlık, kötümserlik yayıcıdır. Esasında tüm bunların toplamı burjuva ve küçük burjuva sınıfsal duruma tekabül eder. Diğer sanatçı anlayışı da halk için eserlerini üreten, hayata halk için bakıp bunun mücadelesini veren sosyalist sanatçıdır. Düne dönülmeyeceğini bilmekle, bugünü beğenmeyip eleştirmekle birlikte, ikisini de yeterli görmeyip daha güzel günlerin hangi dağlar ardında olduğunu sezdirebilen sanatçılar da vardır. Onlar bugünün sorunlarını sergilemekle, aynı zamanda eleştiri görevlerini de yerine getirir. Yarınki güzel günlerin türküsünü de dudaklarından eksik etmeyen sanatçılardır. Onlar yaşamın değişmesini söylerken, yerine konulacak olanı da sezdiren sanatçılardır. Kitlelere azim verirler, gerçekçi bir umut verirler. Kupkuru bilinç değildir sadece verdikleri. İnsan mutluluğunun serpili olduğu alanları gözler önünde canlandırarak dayanışmayı, yardımlaşmayı sağlarlar. Sevgiyi büyütür, beslerler. Bütün öz değerlerine yabancılaşmış olan insanı, kendi değerlerine döndürür, gücünü arttırırlar.” Böylesi sanatçılar için hangi konuyu ele alırsa alsın onda mutlaka devrimci bir öz bulup çıkarmayı başarır. “O zaman konu dünden bugünden olmuş önemli değildir. Elli yıl, bin yıl önceyi de yazsa, bugünü söylemeyi bilir o sanatçı. Teki yazsa da çoğu verir. Köyü yazsa da

yaşamı söyler. Yereli gösterse de evrensele düşürür suretlerini. Çok derinler den, çok yukarılara çıkarır kazdığı suyu. Çok gerilerden aldığı oku, çok ilerilere atar. Okuyucuları, seyircileri, gözleriyle izler okun gidişini, belki de tamı tamına günler orada, tam okun düştüğü yerdedir, koşarız o yana el ele. (…) Bizler o yana varana kadar tuzaklar varsa, engeller varsa, onları da sezdiren sanatçı olacaktır. Bugün devrimci sanatçıyı böyle anlıyorum. Sanatın işlevini de bunda görüyorum.” Sanatçının yanı devrimcilerin yanıdır Anadolu halkının onurlu aydını Fakir Baykurt 1977 yılında yurtdışına çıkar. Bu defa Almanya’da yaşayan emekçilerin yaşadıkları kültürel çatışmaları, zorlukları yazar. Eserleri değişik dillere çevrilir. Çeşitli tarihlerde farklı ödüller alır. Ülkeye döndükten sonra 11 Ekim 1999’da hayata veda eder. Ondan geriye halkı için kaleme aldığı onları anlattığı eserleri kalır. Ve birde sanatın ve sanatçının yerine dair şu sözleri. “Engelleri aşmak sanatın görevidir. Böyle gerilerde değil, ileride olmalı. Türkü, şarkı olmalı şiir. Romanlar, hikayeler okuyucusunu hayatta karşı devrimci tavır yapmalı ve devrimci davranışa itmeli.” Hayat, Fakir Baykurt’un bu sözünü fazlasıyla doğrulamaktadır. o

KAYNAKLAR • Anadolu Garajı – Fakir Baykurt • Eğitim ve Sanat Yoluyla Aydınlanma, Eğitim ve Yaşam Dergisi – Yaz-Gül 98. Sayısı • Yeni Toplum Dergisi – Sanatın İşlevi Nedir – Fakir Baykurt Sayı 75 • Köy Enstitülü Yazarlar, Ozanlar – Mehmet Bayrak Ocak 1978


57-59 guler zeree_sablon 9/3/12 1:47 AM Page 57

röportaj

röportaj

“damında şahan”ın anlattıkları... tavır

“Damında Şahan/Güler Zere Belgeseli”nin yönetmeni Av. Oya Aslan’la buluştuk. Kendisiyle belgeselin hazırlık aşamalarını, o süreçte yaşananları, belgeselin tarihsel önemini ve Güler Zere’yi konuştuk... Güler Zere Belgeseli çekme fikri nasıl oluştu? Türkiye’de demokrasi mücadelesi verenler ve bu mücadeleye tanık olanlar olarak bize düşen sorumluluklardan bir tanesi de yaşadıklarımızı geleceğe aktarabilmektir. Bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesi içinde yer alan herkes yaptığı her şeyi kalıcılaştırmalıdır. Bu mücadelenin şairi de, ya-

zarı da, sanatını yapanı da, yaşayanı da biz olmalıyız. Bu bilinçle yaptıklarımıza baktığımız dönemde Güler Zere’nin tahliye edilmesi için çalışıyorduk. Güler Zere’nin tahliye edilmesi için verilen mücadele büyüyordu; o zamanlarda Adana Balcalı Hastanesi önünde geceli gündüzlü otuma eylemi, İstanbul’da ise kitlesel yürüyüşler başlamıştı. Zorlu ve kararlı bir mücadele sonucunda alabilirdik Güler Zere’yi. Bunu anlatmalıydık. Bu nedenle eylemleri ve yaşananları kaydetmeye başladık.

adalet ise halkın mücadelesinin bir ürünüdür. Mevcut yasalarda hakkının tanınmış olması, uygulanması için yeterli değildir. Güç kimin elinde ise hukuk kuralları onun yararına uygulanır. Haklarımızı korumanın, yeni haklar kazanmanın yolu örgütlenmekten, birlikte mücadele etmekten geçiyor. En sıradan hakkımız için bile mücadele etmeliyiz, örgütlenmeliyiz. Güler Zere mücadelesi buna iyi bir örnekti. Yasal hakkımızın uygulanması için aylarca mücadele etmemiz gerekti.

Bu belgeseli çekme amacınız neydi? Faşizmin kurumsallaştığı bizim gibi ülkelerde, hak, hukuk sözlerden ibarettir;

Belgeselin ana mesajı nedir? İki şeyi anlatmak istedik. Birincisi, birleştiğimizde, örgütlendiğimizde, mü-

eylül 2012 | TAVIR | 57


57-59 guler zeree_sablon 9/3/12 1:47 AM Page 58

cadele ettiğimizde kazanamayacağımız hiçbir şey yoktur; ikincisi, tecrit insanlık suçudur, insanları fiziksel ve ruhsal olarak öldürmektedir. Güler Zere’nin hastalığının sebebi tecrit koşullarıdır. Nasıl bir çalışma tarzı izlediniz? Kimlerle çalıştınız? Belgesel filmin kurgusal filme göre daha kolay yönleri var. Hazırlık aşamasını daha az kişiyle yapabiliyorsunuz. Biz de belgesel filme karar verdiğimizde yapılan eylemleri, basın açıklamalarını kayıt altına almaya başladık. Güler Abla tahliye olduğunda ise belgeselin biçimine karar verdik ve süreci yaşayanlar, eylemlere katılanlar ve eylemleri organize edenlerle görüşmeye başladık. Bu arada arşiv çalışması yapıyorduk. Arşiv çalışması ve röportajlar bittiğinde kurguya başladık. Sinema gerçekten kolektif bir çalışmadır. Kısa film, belgesel ya da sinema filmi hiç fark etmez; hangisini çekiyor olur-

58 | TAVIR eylül 2012

sanız olun bir ekip çalışmasına ihtiyaç duyuyorsunuz. Güler Zere belgeselinde de hem arşiv toparlama, hem de yapım aşamasına birçok kişi emeğini katmıştır. Kuşkusuz en büyük pay özgür tutsaklara aittir. Belgeselin bir an önce bitmesi, belgesele egemen olacak anlayışın oturmasında özgür tutsakların katkısı büyüktür. Belgeselin her aşamasında özgür tutsakların düşüncelerini alıyorduk. Onlar da belgeseli ve aşamalarını yakından takip ediyorlardı. Bunun yanında çekim yerlerinin hazırlanması, kamera, ışık, gösterimin yapılması konusunda İdil Kültür Merkezi’nden yardım aldık, kurgu konusunda sinemacı Elif Ergezen ve Sine-Sen’den Emrah Dönmez’den yardım aldık. Belgesele ruhunu katacak olan müzik konusunda da Grup Yorum’dan yardım aldık. Belgesel kabaca bittiğinde çalışma arkadaşlarımızın önerisini alarak belgesele son halini verdik. Sinemanın önemi nedir? Sinema da diğer sanat alanları gibi insa-

nın ruhunu beslemeli, yaşamımıza, mücadelemize, pratiğimize ışık tutmalı, umut ve coşku vermeli, bilinç seviyemizi yükseltmeli, ufkumuzu genişletmeli. Yani insanların yüreğine ve bilincine dokunması gerekiyor. Kimi zaman sarsmamız, kimi zaman uyuşturulan beyinleri uyandırmamız, ayaklandırmamız gerekiyor. Bu anlamıyla sinemanın diğer sanat alanlarına göre daha etkili ve daha kapsayıcı bir yönü olduğu açıktır. Hızlı ve geniş bir kesime ulaşabilmesi, okuma yazma bilmeyen ya da okumayı sevmeyen kişilere yaşadıklarımızı etkili bir biçimde anlatmanın yolu artık sinemadan geçiyor. Halkımızın beyni dizilerle, onların hayatlarına dokunmayan filmlere uyuşturuluyor. Bu etkili silahı egemenler sinsice ve çokça kullanıyorlar. Bu kültürel olarak çürümüş, ahlaken yozlaşmış, kimsenin kimseye güvenmediği, güven, sevgi, vefa, özveri, emek, umut gibi kavramların yok


57-59 guler zeree_sablon 9/3/12 1:47 AM Page 59

edilmeye çalışıldığı bu zamanlarda devrimciler bu duyguların en yoğun halini yaşıyor ve güzellikleri büyütüyorlar. Kendi değerlerimizi korumak için can pahasına savaşıyorlar, devrimcilerin tarihi destansı mücadele örnekleriyle dolu, sinemamız bunları anlatmalı. Şu anda ikinci belgeselinizin çekimlerine başlıyorsunuz. Tercihiniz neden belgesel? Belgesel tercihinin iki nedeni var, birincisi insanlara yaşanmış bir olayı, yaşayanlar üzerinden anlatıyorsunuz, akıcı bir dil kullanıldığında ikna etmek açısından daha etkileyici oluyorsunuz ve tarihsel bir belge oluşturmuş oluyorsunuz. Şimdi Metris tarihini anlatacağız örneğin. Metris direnişi, cunta döneminin tek örgütlü hapishane direnişidir. Yaşananlardan birinin anlatımına göre, “Bu direnişte Dayı’nın rolü

büyüktür, tıpkı orkestra şefi gibidir ve orkestra şefi gibi mükemmeldir”... Metris direnişini mimarından dinlemenin yaratacağı etki sinemaya göre daha güçlüdür. En önemlisi bu anlatımı mücadele tarihine sunmuş oluyorsunuz. İkinci nedeni ise yapım açısından daha az insanla ve daha az maliyetle anlatmak istediğinizi anlatabiliyorsunuz. Verilen mücadele hukuk mücadelesini aşan bir mücadeleydi. Sadece hukuki yollarla kazanılamayacak bir durumdu. Siz bir avukat olarak bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir hakkın yasada var oluyor olması onu kullanabileceğiniz anlamına gelmiyor. Hukuk devleti olduğumuz koskoca bir yalandır. Anayasada tanınan haklar göstermelik olarak vardır, halkımız kendi hakkını dün olduğu gibi bugün de mücadele etmeden alamıyor. Güler Zere örneği, devletin halka ve devrim-

cilere yaklaşımını anlatan en güzel örneklerden bir tanesidir. Çünkü Güler Zere, hastalığının teşhisi konulduğu anda tahliye edilebilirdi. Kanun onun tahliye edilmesi gerektiğini söylüyordu. Ama serbest kalabilmesi için aylarca mücadele etmemiz, haksızlığı ve keyfiliği tüm dünyaya duyurmamız gerekti. Devletin kuklası olan Adli Tıp Kurumu hukuka, ahlaka, vicdana aykırı kararlar verirken Güler ablanın ölüm sınırına gelmesini beklediler. Devletin katliamcı yüzü o kadar teşhir oldu ki en sonunda bırakmak zorunda kaldılar. Biz adaleti, hakkımızı sadece kalın kitaplar arasında gömülerek, kapalı kapılar arasında hakimlerle tartışarak, sayfalar boyunca hukuki açıklamalar yaparak kazanamayız. Bugüne kadar ne kazandıysak, neyi başardıysak örgütlü mücadelenin yarattığı gücün etkisiyle kazandık. o

eylül 2012 | TAVIR | 59


tiyatro tiyatro

“kurban”... bir anadolu tragedyası... gülnaz bıçakçı

Ağustos ayında ünlü tiyatro yazarı Güngör Dilmen’i kaybettik. Güngör Dilmen de biz devrimciler gibi Anadolu kültürüne önem veren, eserlerinde Anadolu kültürünün çeşitli öğelerini işleyen bir yazardı. Onun “Kurban” isimli oyununu çok görmek istemiştim ama bir türlü fırsatını bulamamıştım. “Kurban”, Ankara Devlet Tiyatrosu’nun bir oyunuydu ve yazılarında sürekli Anadolu kültürüne dönmenin önemini işleyen Ayşe Emel Mesci tarafından yönetilmişti. Güngör Dilmen’in kaybından sonra “Kurban”ı okuyup metni incelemek istedim. Bu eserin gerçek bir Anadolu tragedyası olduğunu gördüm. Oyun özellikle Anadolu kadınının acılarını dile getiriyor. Ülkemizde nerdeyse kadın intiharlarının ve kadın katliamlarının olmadığı bir gün bile geçmezken oyun ülkemiz kadınının acılarının nedenini ortaya koyuyor. İlkel komünal sistemde, henüz sınıflar yokken kadın ve erkekler arasında eşitsizlik yoktu. Sınıfların ortaya çıkışıyla kadınlar ikinci sınıf varlıklar olarak kabul edilmeye ve erkekler tarafından sömürülmeye başlandılar. Ülkemizde, kapitalizm kendi iç dinamikleriyle gelişmedi60 | TAVIR | eylül 2012

ği için, sanayi devrimi yapılmadığı için ülkemizde kapitalizm öncesi prekapitalist unsurlar ve tefeci tüccarlar vardır. Bu sistemin adı oligarşidir. Oligarşik sistemde, özellikle prekapitalist ve feodal kalıntıların bulunduğu köyler-

de kadının yeri Nazım Hikmet’in de dediği gibi öküzden sonra gelir. Ailesi tarafından pazarlık konusu yapılarak satılır. Tıpkı oyunda Zehra’nın üzerine kuma gelen Gülsüm’ün, abisi Mirza tarafından evli ve iki çocuğu olan Mahmut’a arsalar, atlar karşılığı satılması gibi.


için çırpınır ve sonunda onu özgürlüğüne kavuşturur ama kendisi kurban olur. Kız kardeşiyle birlikte annesinin elleriyle öldürülür. Ön oyunda, İbrahim peygamberin oğlunu kurban edeceği sırada gökten kurban inmesi de anlatılıyor. Oyun iki bölümden oluşuyor. Antik Yunan tragedyasında bulunan koronun yerini burada Karacaörenli, yaşlı kadınlar alıyor. Güngör Dilmen tragedyanın temel öğelerini Anadolu kadınının yaşam trajedisine uyarlayarak gerçek bir Anadolu tragedyası yaratmıştır. Tragedyalar evrenseldir. Binlerce yıldır insanların çektikleri acıları dile getirdiği gibi dünyanın her yerindeki insanların duygularını yansıtırlar. Antik Yunan’da, İ.Ö. 5. yüzyılda yazıldığı düşünülen Euripides’in “Medea” adlı tragedyası da aynı konuyu işliyor. Yine feodal sistemin kadınlara reva gördüğü kumalık sisteminin kadının her türlü hakkını elinden alması, kadını aşağılaması ve onu yok oluşa götürmesi gibi. Bunu da, ağalar dine dayanarak yaparlar, oyunda da Muhammed’in yaşamı ve birçok kadınla evlenmesi Zehra’ya örnek olarak gösteriliyor ve Gülsüm’ün üzerine kuma olarak gelmesini kabul etmesi isteniyor. Çoğu kadın eşinin kendi üzerine başka bir kadın getirmesine çaresizlikle boyun eğerken Zehra gibi bunu kabul etmeyen ve sonuna kadar direnen, ölümüne mücadele eden kadınlar da var. Zehra kocasına üzerine kuma getirmeyi çok pahalıya ödetir. İki çocuğunu ve kendisini öldürür.

dolu kadınının çığlığıdır. Yazar Zehra’nın karşısına, satılan ve buna karşı çıkmayan, edilgen kadın karakteri olan Gülsüm’ü koyuyor. Gülsüm, abisi Mirza’nın kendisini satmasına, Zehra’nın evine kuma olarak gitmesine katlanıyor. Karşı çıkmıyor. Zehra, Gülsüm’ün bu boyun eğişini “Hadi oyna” diyerek ve oynatarak sonra da “Elalemin önünde oynayana güvenemem ben çocuklarımı” diyerek aşağılıyor. Güngör Dilmen oyununda, gerçek Anadolu kültüründen motifleri kullanıyor. Düğün alayının gelişi gibi, klasik tragedyalardaki koro karşılığı olan yaşlı, köylü kadınlar gibi.

Güngör Dilmen bir Anadolu trajedisi yazmış. Anadolu kadınının trajedisi olan kumalık sisteminin kadına yaşattığı acıyı ve üzüntüyü anlatıyor.

Ayrıca, çoğu Anadolu köyünde kayaların öyküleri olur. Oyunda da, yamaçtaki gelin taşının bir öyküsü vardır . (Ve bu öyküyle Zehra’nın öyküsü arasında paralellik kurulur.

Zehra karakteriyle kaderine boyun eğmeyen, feodal ve gerici sisteme direnen bir kadın örneği veriyor. Onun direnişi Halime’nin de dediği gibi Ana-

Oyunun yapısına gelince, ön oyun niteliğinde bir oyun vardır. Burada, Zehra’nın oğlu Murat, annesine kuma gelecek geline adanacak kurbanı kurtarmak

Euripides’in “Medea” isimli tragedyasına ismini veren kadın kahraman İason’u çok sever ve onun için ülkesini, ailesini terk eder ve erkek kardeşini öldürür. İason’un ülkesine gelir. Orada iki erkek çocuğu olur. Ama bir süre sonra, İason Korent Kralı Kreon’un kızıyla evlenir. Üstelik, bu ihanetini çocuklarının geleceğini garanti etmek için yaptığını söyleyerek savunur. Medea da yeni gelini yani kralın kızını ve oğullarını öldürerek İason’dan feci şekilde intikam alır. Aynı Zehra’nın Mahmut’tan iki çocuğunu ve kendisini öldürerek intikam alması gibi. Sınıflı toplumların ortaya çıkmasıyla kadın ve erkekler arasındaki eşitlik bozulmuş kadın ikinci sınıf insan haline gelmiştir. Yine sınıflı toplumların ürünü olan din de kadının alabildiğine ezilmesine ve sömürülmesine olanak sağlıyor. Kadın köleci ve feodal toplumlarda olduğu gibi kapitalist toplumda da eziliyor, metalaştırılıyor ve alınıp satılıyor. Kadının kurtuluşu ancak sınıfların ortadan kaldırılmasının ilk adımı olan sosyalist ve sonra da komünist toplumda olacaktır. o

eylül 2012 | TAVIR | 61


62-64 haber_29-30 ellerimi tut 9/3/12 1:49 AM Page 62

haberler

haberler

Set İşçileri "Kazayla" Ölmeye Devam Ediyor

Metin Kurt Vefat Etti

Eflatun Film Şirketi'nin hazırladığı ve TRT1'de ekrana gelecek olan Şubat dizisinin, "resmi tatil olan" Ramazan Bayramı'nın 2. günü, 20 Ağustos pazartesi gecesi çekimlerinin gerçekleştiği Beykoz'daki setten gece 01.00 de çıkarak İzmit'te bulunan evlerine gitmek üzere yola koyulan 6 kişilik dekor ekibinin içinde bulunduğu minübüs TEM Sultanbeyli mevkiinde park halindeki kamyona arkadan çarptı. Kazada, minibüs içinde bulunan Ertaç Sevim(26), Ömer Pektaş (26) ve Abdullah Pektaş (49) hayatını kaybetti. Araç sürücüsü Aytaç Sevim ile Ömer Gülçiçek ve Ersoy Kansu ise yaralandı.Yaralılar, Pendik Marmara Hastanesi'nde tedavi altına alındı. Kazanın ardından set işçileri tarafından yayınlanan açıklamada set işçilerinin Eflatun Film'de sigortalarının dahi olmadı-

Galatasaray'da 1970 ile 1976 yılları arasında forma giyen Metin Kurt geçirdiği rahatsızlık sonucu 24 Ağustos günü 64 yaşında vefat etti. Metin Kurt'un 1966 yılında başlayıp 1979 yılında sona eren spor hayatı diğer futbolculardan farklı oldu. Hem futbolu hem şahsiyetiyle örnek olarak hafızalara kazınan Kurt endüstriyel futbola karşı mahalle futbolunu, ‘6’da devre, 12’de biter, 3 korner bir penaltılı baklava’ maçlarını savundu. ğı ve resmi tatil olan bir günde iş yetiştirmek adına 20 saat süreyle çalıştırılmalarının böyle bir kazaya sebep olduğu vurgulandı. Birkaç sessiz set işçisi imzasıyla yayınlanan açıklamada şunlara değinildi; “Bu olay, sadece eğlence unsuru olan bir dizinin yayına yetişmesi için gösterilen mükemmel çabadan ibarettir. Saatlerce setlerde binbir zorlukla çalışan set çalışanlarının durumu ise içler acısı halini devam ettirmektedir. Eflatun filmin "Şubat" dizisi setinde kaç sigortalı var soruldumu hiç? Sorulmadı sorulmayacak. Bu birçok dizinin setinde devam etmektedir. Sigortasız, kötü şartlarda, kötü yemeklerle, parasını alamadan, günlerce düzensiz yaşayarak uyku bile uyumadan setlerde sürünen insanların içler acısı hali devam etmektedir. Bu insanlar işsiz kalacağım korkusu ile sessizliklerini korurken size soruyoruz: Daha kaç kişi ölmelidir?” o

62 | TAVIR | eylül 2012

80’li yıllarda önce Spor-Sen’i sonra Devrimci Spor Emekçileri Sendikasını kurdu. Klüplerdeki ağalara karşı oyuncuların sigorta, emeklilik, parasız izin gibi sosyal koşulları için mücadele etti. 37 kez milli olan futbolcu, sendikal mücadele nedeniyle Galatasaray Klubünden ve neredeyse tüm resmi futbol dünyasından dışlandı fakat bu onun efsane bir futbol emekçisi olarak anılmasına engel olmadı. Metin Kurt, İdil Kültür Merkezi bünyesinde bulunan Anadolunun Sesi Radyosu'nda geçtiğimiz yıllarda ''Sporu Ve Sporcularımızı Kapitalizmin hizmetine terk etmeyelim'' isimli spor programını da hazırlayarak sundu. Geçirdiği rahatsızlık sonucu 24 Ağustos'ta vefat eden Metin Kurt'un cenazesi Ataşehir Mimar Sinan Camisi'nde kılınan namazın ardından Ümraniye Hekimbaşı mezarlığına defnedildi. o

F B g C le H k m t t t H K S D C lı E k m a


62-64 haber_29-30 ellerimi tut 9/3/12 1:49 AM Page 63

GRUP YORUM gün ce 426-27-28-29 Temmuz: Bu yıl 12.si düzenlenen Munzur Kültür ve Doğa Festivaline katıldı. Festivalin ilk günü Nazimiye ilçesinde düzenlenen alternatif festivale katıldı. Festivalin ikinci günü Ovacık Mercan vadisinde küçük bir dinleti verdikten sonra aynı günün akşamı Ovacık merkezde binlerce kişiye seslendi. Festivalin üçüncü günü Dersim’in Pertek ilçesinde dinleyicileriyle buluştu. Festivalin dördüncü günü Hozat ilçesinde binlerce kişiye seslenerek coşkulu bir konser verdi. 4 4 Ağustos : Didim Cemevi’nde verdiği konserde 3000

kişiye seslendi. 45 Ağustos : Grup Yorum Korosu İstanbul Örnektepe’de tutuklu Grup Yorum elemanı Seçkin Aydoğan için konser verdi. Konsere 300 kişi katıldı.

Seçkin Aydoğan’ın mahkemesi 5 Aralık’ta Tutuklu Grup Yorum elemanı Seçkin Aydoğan 8 Ağustos’ta Çağlayan Adliyesi’nde görülen 3. duruşmasında yine serbest bırakılmadı.

46-7-8 Ağustos: Tutuklu Grup Yorum elemanı Seçkin Aydoğan’a destek için Çağlayan Adliyesi önünde 3 günlük çadır açtı.

Grup Yorum elemanları mahkeme öncesinde arkadaşlarının serbest bırakılması için Çağlayan Adliyesi önünde 3 günlük çadır eylemi yaptılar. Basın açıklamasıyla başlayan eylemde sanatçı dostları Yorum’u yalnız bırakmadı. 3 gün süren çadır eylemi boyunca Grup Yorum dinleyicileri, bazı aydın ve sanatçılar çadırı ziyaret ettiler. Üç gün boyunca umudun türkülerinin söylendiği eylem duruşmanın bitimine kadar devam etti.

424 Ağustos: Armutlu Cemevi’nin cemevlerine yönelik saldırılara karşı yaptığı yürüyüş sonunda dinleti verdi.

Seçkin’in mahkemesinin ertelenmesiyle Grup Yorum elemanları Seçkin’i alana kadar mücadelelerinin devam edeceğini söyleyerek halaylarla eylemi bitirdiler.

426 Ağustos: Gülsuyu’nda yapılan halk şenliğinde Grup Yorum Korosu bir konser verdi. o

Seçkin’in duruşması 5 Aralık 2012’de Çağlayan Adliyesi’nde görülecek. o

Filmekimi 29 Eylül’de Başlıyor Bu yıl 29 Eylül - 7 Ekim tarihleri arasında 11.si düzenlenecek olan "sonbahar film haftası" Filmekimi İstanbul'daki gösterimlerine geçen sene eklediği beş yeni şehirle beraber, geniş bir izleyici kitlesine ulaşıp büyüyen bir festival olarak yoluna devam ediyor. Cannes, Venedik, Sundance ve Toronto gibi festivallerde gösterilmiş filmlerin izlenebileceği Filmekimi’nde bu yıl gösterimi kesinleşen filmler arasında; Hem Sundance hem Cannes festivallerinde gösterilip birçok ödül kazanan Benh Zeitlin'in ilk uzun metraj yönetmenlik deneyimi olan Beasts of the Southern Wild; Cannes'da beğeni toplayan ve festivalden 3 ödülle ayrılan küçük bir kızı taciz ettiği iddiasıyla hayatı değişen bir öğretmenin öyküsünü anlatan The Hunt; Cannes'da Palme d'Or'a layık görülen Michael Haneke'nin son filmi Amour; İranlı ünlü yönetmen Abbas Kiarostami'nin Japonya'da Japon oyuncularla çektiği Like Someone in Love; Little Miss Sunshine'ın yönetmeni Jonathan Dayton'ın, yönetmenlik koltuğunu paylaştığı Ruby Sparks; Cannes'da Regard Hope Ödülü'ne aday gösterilmiş, yedi farklı yönetmenin çektiği, yedi kısadan oluşan 7 Days in Havana; Eternal Sunshine of the Spotless Mind filmi ile büyük başarı kazanan fakat daha çok video klipleriyle tanınmış olan yönetmen Michael Gondry'nin son filmi, The We and the I filmleri yer alıyor. o

eylül 2012 | TAVIR | 63


62-64 haber_29-30 ellerimi tut 9/3/12 1:49 AM Page 64

haberler haberler kısa... kısa... kısa... kısa.. kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa...kısa... kısa...

4Tiyatro Sanatçısı Müşfik Kenter Vefat Etti Çok sayıda esere sesiyle de can veren tiyatro sanatçısı Müşfik Kenter 15 Ağustos günü İstanbul'da tedavi gördüğü hastanede vefat etti. 1947 yılında Ankara Devlet Tiyatrosu Çocuk bölümünde tiyatroya başlayan Müşfik Kenter; Salıncakta İki Kişi, Öfke, Nalınlar, Çöl Faresi, Hamlet, Mikado'nun Çöpleri gibi oyunlarda rol aldı. Müşfik Kenter'in cenazesi 17 Ağustos Cuma günü Kenter Tiyatrosu'nda düzenlenen törenin ardından Kilyos Mezarlığına defnedildi. 4Kemal Sunal'ın Filmleri Telif Hakkını Kazandı Kemal Sunal'ın ailesi Düttürü Dünya ve Yoksul filmlerinin yapımcısı Şeraffetin Gür'e açtığı tazminat davasını geçtiğimiz yıllarda kazanmıştı. İstanbul 1. Fikri ve Sinai Haklar Hukuk Mahkemesi Kemal Sunal filmleri için telif verilmesi şekilde karar verdi. Mahkeme kararı Yargıtay 11. Hukuk Dairesi tarafından onandı. Sunal ailesi artık tv kanallarında yayınlanan Kemal Sunal filmleri için telif hakkı talep edebilecek. 4Reis Çelik'ten Lal Gece Reis Çelik’in yazıp yönettiği, Gökhan Tiryaki’nin görüntülerini çektiği ve Berlin Film Festivali’nde Kristal Ayı ödülünü kazanan Lal Gece, 24 Ağustos'ta Türkiye'de vizyona girdi. İlyas Salman’ın başrol oyuncusu olarak damat rolünü üstlendiği filmde, 14 yaşındaki Dilan Aksüt gelin rolüyle Salman’a eşlik ediyor. Henüz ergenliğe girmiş küçük bir kız olan "gelin"in, uzun yıllar hapis yattıktan sonra memleketi olan köyüne geri dönen ve kendisinden 50 kü-

64 | TAVIR | eylül 2012

sur yaş büyük "damada" sorgusuz sualsiz verilmesi ve bunun üzerine yaşadıklarını Reis Çelik gerçekçi bakış açısıyla perdeye aktarıyor. 4Ekümenopolis Tekrardan Gösterimde İmre Azem'in yönettiği Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir belgeseli yoğun istek üzerine 31 Ağustos- 6 Eylül tarihlerinde Beyoğlu Majestik Sineması’nda tekrardan gösterimde olacak.İstanbul'da yaşanan kentleşmeyi ve buna çözüm olarak sunulan kentsel dönüşüm ve 3. köprü projelerinin problemin köküne inmekten uzak, kısa vadeli çözümler olduğunu anlatan belgesel İstanbul’a bütüncül bir yaklaşımı amaçlıyor, değişim kadar, değişimin altındaki dinamikleri de sorguluyor ve kentsel dönüşümün bir çözüm olmayacağını ifade ediyor.

4Semir Aslanyürek Yeni Filminin Çekimlerine Başladı Semir Aslanyürek Lal filmi için memleketi Antakya'da çekimlere başladı. 1974 Kıbrıs Harekatı döneminde Adanada Yılmaz Güney'in Endişe filminin çekimlerini yaptığını ve Antakya'da bir kahvehanede filmin çekimlerinin yapıldığını duyan iki Antakyalı çocuğun bir yerlerden fotoğraf makinası bularak Yılmaz Güney'in fotoğrafını çekmek üzere Adana'nın yolunu tuttuklarını anlatan film iki Antakyalı çocuğun başından geçeni anlatıyor. 4Bursa’da Tiyatro Çalıştayı İçin Buluşma 19 tiyatro örgütlenmesinin girişimi “Devlet -Tiyatro İlişkisi Çalıştayı” adıyla bir tiyatro toplantısı düzenleniyor.

4Kristal Kayısı Heyecanı Başlıyor Bu yıl üçüncü kez düzenlenecek olan ve önceki yıllarda yoğun ilgi ile karşılanan Malatya Film Festivali 09-15 Kasım 2012 tarihleri arasında yapılacak. Uluslararası Uzun Film Yarışması, Ulusal Uzun Film Yarışması ve Ulusal Kısa Film Yarışması için başvurular 16 Eylül 2012’ye kadar sürecek. 3. Malatya Film Festivali film gösterimleri, atölyeler, sergiler, panel ve söyleşilerle dolu bir haftanın ardından 15 Kasım 2012 gecesi Ödül Töreni’yle sona erecek. 4Altınkoza Film Festivali Başlıyor 17-23 Eylül tarihleri arasında Adana Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenecek 19. Altın Koza Film Festivali'nde “Dünya Sineması” bölümünde, Michael Haneke'nin Altın Palmiye kazanan “Aşk” filmi ve Abbas Kiarostami'nin Cannes'da yarışan “Like Someone in Love” filminin Türkiye Prömiyeri gerçekleşecek.

Uzun bir süredir tiyatrolara yönelik uygulanan ekonomik ve hukuki yaptırımlar, salon vermeme, oyun yasaklamalar, oyuncuları yargılamalar, İstanbul Şehir Tiyatroları’nda yönetime bürokratların sokulmasıyla yoğunlaşan baskı ortamı, Devlet Tiyatroları’na yönelik kapatma tehditleriyle doruğa çıktı. Türkiye Tiyatrolar Birliği (TÜTİB), “Devletin tiyatrosu olur mu?”, “Ödenekli tiyatrolarda özgür sanat”, “Ödenekli tiyatro yönetimi nasıl olmalı?” ve “Yerel yönetimler – tiyatro ilişkisi” başlıkları altında bir çalıştay yapacak. Bursa Nilüfer Belediyesi’nin katkılarıyla gerçekleşecek çalıştay Nazım Hikmet Kültürevi’nde 89 Eylül 2012 günlerinde gerçekleşecek. o


Eylul 2012  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you