Issuu on Google+

ıssn 1303-9113 • 2011 / 09

eylul_kapak.indd 1

• sayı 112

• 2.25 TL(KDV’li)

9/7/11 6:34 PM


eylul_kapak.indd 2

9/7/11 6:34 PM


a y l ı

k

s a n a t

d e r g i s i

Merhaba

Faşizm halka düşmandır. Paylaşmanın, dayanışmanın, kardeşliğin, yaşama ortak olmanın tarihinden süzülüp gelen, İnsana ve halka dair tüm değerlere düşmandır. Bundandır bir insanın, yıllar önce katledilen ve bir toplu mezara gömülen kardeşinin kemiklerini alabilmek için ölüme yatmaya mecbur edilmesi… Sahibi Tavır Yayınları adına Bahar Kurt Genel Yayın Yönetmeni Gamze Keşkek Sorumlu Yazıişleri Müdürü Yeliz Yılmaz Yazışma Adresi İstanbul Mahmut Şevket Paşa Mah. Mektep Sk. No: 4-B Okmeydanı - Şişli - İstanbul Tel: (212) 238 81 46 Faks: 238 82 49 e-posta: tavir2007@gmail.com www.tavirdergisi.com Ankara İdilcan Kültür Merkezi Eski 1. Cadde 636. Sk. No: 207/2 Tel: 0 541 336 65 37 Hesap no (TL) 1042- 30000 596147 Gamze Mimaroğlu İş Bankası Parmakkapı/İST. Hesap no (EURO) 1042- 3010000 129062 Gamze Mimaroğlu İş Bankası Parmakkapı/İST. Fiyatı (DÖVİZ) Almanya: 5 Euro Fransa: 5 Euro Hollanda: 5 Euro Avusturya: 5 Euro İsviçre: 7.5 Frank İngiltere: 4 Sterlin Posta Çeki Hesap no Selma Altın 515 72 82 Baskı Ezgi Matbaa Sanayi C. Altay Sok. No: 10 Çobançeşme / İstanbul Tel: (0 212) 452 23 02 Yayın türü: Yerel Süreli

Bu ülkenin her karış toprağı kanla sulandı sınıflar mücadelesinde. Nice oğulları, kızları yuttu Anadolu’nun verimli, kıpkırmızı toprağı. Faşizmin, günahını örtmek istercesine karanlık gecelerde kazdığı bu mezarlar, ölüm bedeli göze alınarak açılmaya başlandı. Sadece birini açtırdı Dersim’in orta yerindeki çadırda süren ölüm orucu. Ali Yıldız’la birlikte on dört ana daha oğluna, kızına kavuşacak; daha doğrusu onların kemiklerine… Tekil, münferit bir saldırıdan değil, sistemin özünden bahsediyoruz. Ve halka ezeli ve ebedi düşman bir sistemin içerisinde, ona karşı mücadele etmenin öncülüğünü yapması gereken halkın onurlu aydınlarına yaptığımız bir çağrıdan… Evet, aydınlar ve sanatçılar taraf olmak zorundadır! Faşizme karşı halkın yanında taraf tutmak, aydın olmanın mutlak gereğidir. Olmazsa olmazıdır. Çünkü ilericiliğin kıstası budur: Emperyalizme ve faşizme karşı olmak! Bizler sanatımızla yürüyoruz hedefimize. İnandığımız değerler uğruna yazıyor, çiziyor, oyunlar oynuyor, besteler yapıyor, taşlar yontuyor, filmler çekiyor, şarkılar söylüyoruz… Sanatımıza sınıfsal bakışımız yön veriyor. Bu halkın içinden geliyor, bu halkla birlikte devrime yürüyoruz. İnandığımız her şeyi sanatımızla halkımıza aktarma göreviyle hareket ediyoruz… Şimdi diyoruz ve istiyoruz ki; Yaşamın her alanında olduğu gibi, sanat alanında da bir araya gelmek ve örgütlenmek, üzerinden atlanılmayacak kadar önemli ve acil bir görevdir. Adı ne olursa olsun, bunun adını bir an önce koyup, bir araya gelmeli aydınlar, sanatçılar… Sanatımız kondulara inmeli, dağlara çıkmalıdır günü geldiğinde. Sokaklarda demlenmeli, meydanlarda kucaklaşmalıdır ezilenlerle. Sırça köşklerde değil, atölyelerde, fabrikalarda üretilmeli ve halkın olduğu her yerde tüketilmelidir. Ağır parfüm kokularının burun direklerini kırdığı çok büyük alış veriş merkezlerinde değil, şehrin dışına atılmış yoksulların mahallelerinde sergilenmelidir. Bireyin kutsandığı değil, aslolanın içerisinde bireyi de taşıyan halk olduğu bir anlayışla yoğrulmalı, onu anlatmalı, onu yaşamalı, onunla var olmalıdır. Ve elbette, sınıfının ideolojisinin yön verdiği yolda birlikte yürüyen aydın-sanatçılarla, her türden bedeli göğüsleyecek bir orduya dönüşmelidir. Çağrımız acil ve samimidir. Bir dakika yitirecek zamanımız da yoktur. Bir sonraki sayımızda görüşmek üzere… Dostlukla…


İÇİNDEKİLER

09/2011

3

6 8 11 13 15

19 20 21 24 25 31

MAKALE levent karakaya sanatımızla varız, öyleyse örgütlenmeliyiz MAKALE yusuf zengin kitap halka ulaşmalı DENEME mehmet esatoğlu can yücel parça parça DENEME ümit zafer dokun burnuna DENEME ümit zafer biz on sekiz ali idik RÖPORTAJ tavır sanatçılar ile hüsnü yıldız’ın direnişi üzerine röportaj DENEME sevdacan ayça bir gün bir anaya bir oğul vermişler ŞİİR ruhan mavruk yolcum var ŞİİR ümit ilter çelik ŞİİR metin demirtaş merhaba ilhan İZLENİM filiz tanya van denizi’ndeki halkların öyküleri MAKALE ibrahim karaca oh my god (*)

34

37

41

42 45 49 52 53

57 59

62

MAKALE türkan doğan yoksulluğun pençesinde yok olan çocuklar İNCELEME paluri arzu kal demirçi dili gibi yok oluşa direnen bir mutfak: laz mutfağı ŞİİR oğuzcan önver çingeneler keman çalsın ben şiir yazacağım patron DENEME nebi yürekli çocuk gözlerimde DENEME ahmet çağdaş silinmeyen ÖYKÜ kazım tepeli görmek ŞİİR arsun gözen özgürlüğedir hasretimiz MAKALE güngör gencay zonguldak maden işçileri ve edebiyat MAKALE pınar derin o artık bir efsane SİNEMA vahit kavak şirinler değiştiriliyor! HABERLER


makale

makale

sanatımızla varız öyleyse örgütlenmeliyiz-1 levent karakaya

Bugün; sanat alanında -diğer birçok alanda olduğu gibi- gerçek bir örgütlülükten bahsetmek söz konusu değil. Örgütlülüğe karşı da çeşitli kesimlerce isteksizlik, önyargı ve “özgürlük” adına karşı duruşlar var. Bunun nedenlerini ortaya koyduğumuzda; özellikle 12 Eylül ’80 askeri-faşist cuntası ve sonrası süreçte devletin baskı, sindirme ve emperyalizmle birlikte yozlaştırma politikalarının etkisini görürüz. Özellikle ‘80 cuntasından sonra, ilerici aydınlar, sanatını devrim uğruna yapan, devrimci gecelere katılan birçok sanatçı, yavaş yavaş siyasi arenadan çekilmeye başlamış veya yurtdışına çıkmış, yıllar boyunca orada sürgün kalmıştır. Ülkede kalan aydınlar, sanatçılar, edebiyatçıların birçoğu ise düzen tarafından zamanla bir noktaya çekilmiş ve ardından korkutulan, sindirilen bu sanatçılara, egemen güçlerin hegemonyası altında çalışmaları kaydıyla olanaklar sunulmuştur. Böylesi bir süreçten bugüne de geçen 30 yıl içerisinde ya kimliksiz, çıkarcı, statükocu, ya da düzen sınırlarından çıkmayan, düzenin şakşakçılığını yapan, solculuk adı altında kitleleri kandıran, onları karamsarlığa, umutsuzluğa sevk eden bir sanatçı, aydın kuşağı oluşturulmuştur. İstisnalar tabi ki hep oldu. Bugünün sanatçısı, emperyalizmin tam işbirlikçisi bir parti ve onun takkeli sahte dincilerinin çağrılarına kulak veriyor, onların sözünü dinliyor, beraber aynı sofradan çay içiyor. AB ve

EYLÜL 2011 | TAVIR | 3


ABD’nin politikalarına aldanarak, isteyerek veya istemeyerek onların kültürel saldırılarını meşrulaştırıyor. Bugün artık Türkiye’de egemen güçlerin karşısında sağlam bir aydın duruşundan bahsetmek çok zor. Bu yapılmadığı gibi öyle “aydınlar” var ki adeta burjuvaziden önce onlar devrimcilere saldırıya geçiyor. “Aydınlar” var ki, hak aramak yerine, hakkını arayana dil uzatıyor. Böyle şekillendirilmiş bir düşünce sistematiğiyle bir aydın hangi hakkı arayabilir, hangi adaletsizliğe karşı durabilir, hangi örgütlülüğü savunabilir? Neden örgütsüzüz? Bugünün sanatçıları, ürettikleri eserlerin karşılığını alabiliyor mu? Sanatını yaparken sorunlarla karşılaşmıyor mu? Sanat; tekellerin çıkarcı, sömürücü kollarının dışında, egemen güçler tarafından herhangi bir destek görebiliyor mu? Sanatçı, sanatıyla, ürettikleriyle yaşarken, herhangi bir yaşam sigortası, gelecek garantisi var mı? Öyleyse; örgütlenmek için bir dolu neden varken, niçin örgütsüzüz? Bu soruyu hak mücadelesinin verildiği bütün alanlara uyarlamak mümkün elbette. Bugün ismi duyulmuş sanatçıların büyük bir kısmının eserlerinin geleceği, tekelci patronların iki dudağının arasına bırakılmışken; hakları da yasal soyguncu halinde çalışan, sözde telif kuruluşlarına emanet durumdadır. En ileri örgütlenme modeli diye kurulan kimi örgütlenmeler, bir tabela örgüt-

4 | TAVIR |EYLÜL 2011

lenmesi olarak kalırken; bir yandan tekellerin sanatını yapması için sanatçılar zorlanır, bir yandan da tekellere sanat yapmayanlar dışlanır, değil desteklemek, tekmeyle kapı dışarı edilirler. Bugün düzen sanatçısına söylenen şu: “Ya rezidanslara, piyasalara, borsaya, bankaya, tüccara sanat yapacaksın ya da açlıktan sürüneceksin, sana kimse sahip çıkmayacak, yapayalnız bir köşede öleceksin, cenazeni kaldıracak kimseyi bulamayacaksın, hiçbir medya kuruluşu, hiçbir sponsor sana kapısını açmayacak. Gazetede iki satır, televizyonda usulen haberin çıkacak.” Bu iki koşul dayatılmakta işte düzen içinde yaşamaya çalışan sanatçıya. Bugün sanatçılar kendi özgücüne inanarak değil, bütün bu olumsuz koşulları yaratan sistemin başbakanının çağrısıyla bir araya geliyor. Açılımlar, yalanlar dolanlar havalarda uçuşuyor. Tabi böyle bol keseden her kesime hoş cümleler kurmak, nabza göre şerbet vermek kolay. Onlara sorsan, neredeyse cenneti serecekler ayak altlarına. Oysa; ayaklarıyla emekçinin hakkını torba yasayla, kıdem tazminatı yasalarıyla tepe tepe çiğneyen, öğrencinin hakkını gasp ederek okulları YÖK’le adeta birer yarı açık cezaevine dönüştüren, sanatçısını hastalıklarda, yurtdışı yasaklarında, hapisliklerde, sürgünlerde öldürten onlardır. Halk kendisine bunların nedenini, hesabını sorduğunda; “Ananı da al git” diyen, yoksulluğunu “satılık organ” diye döviz açarak dile getiren insanımıza “burası sakatatçı dükkanı değil” diyen beyin onlara aittir. Böyle bakarlar halka. Ve işte böyle baktıkları içindir ki Kars’taki “insanlık anıtı”na ucube diyerek paramparça ettirir, yıktırır. Bizim tarafımız ayrı, yüzümüz halka dönük olmalı. Halkı sömürenlerle aynı safta değiliz. Bizim sorunlarımızın yaratıcısı olanlar, bize bu koşulları reva görenler bizim sorunlarımızı çözemez. Sorunlarımız ancak, bir araya gelişimizle, sorunlarımızı tartışmamızla ve bunun sonucunda mücadele etmemiz-


le çözülür. Tarih bize bunu öğretiyor. Kim demiş ki sanat paranındır, bankanındır, sarayındır, saltanatındır. Sanat tam da halkın kendisinindir, ona aittir, onun içindir. Halkların tarihlerini okuduğumuzda, halkın içinde yaşayan, sanatını halkla var eden sanatçıların tarih kitaplarında sınırlı kalmadığını, bugüne taşındığını, hala dipdiri, capcanlı içimizde, halkın içinde nasıl yaşadığını görürürüz. Köroğlu, Dadaloğlu, Karacaoğlan, Pir Sultan, Nazım Hikmet, Ruhi Su, Bertolt Brecht, Victor Jara’dır bugün eserleriyle sokağa çıkan, içimizde dolaşan, kapıları çalan, yoksul kondulara giren... Sanatı ve sanatçıyı bu hale getirmenin yolu da bugün örgütlü olmaktan geçiyor. Bugünün Türkiye’sinde dizi oyuncuları, set çalışanları kurulmuş makine gibi günlerce, aylarca kötü koşullarda çalışmak zorunda bırakılıyor, haklarını aradıklarında işten çıkarılıyorlar. Onların gerçek bir hak arama örgütü yok. Heykeltraşların, ressamların eserleri “ucube” ilan ediliyor, “yasak” ilan ediliyor yok ediliyor, yok sayılıyor. Onların gerçek bir hak arama örgütü yok. Bir kısım müzisyenler, ya barlarda, ya da kötü piyasa koşullarında çalıştırılıyor. Bir kısmı da ürettiğinin karşılığını alamıyor, sanat emekçiliği yapıyorken bunun karşısında herhangi bir hakka sahip olamıyor. Veya şarkıları, dilleri yasaklanıyor. Onların gerçek bir hak arama örgütü yok. Edebiyatçılar, yazarlar, sinemacılar, tiyatrocular, fotoğrafçılar, şairler ve diğer bütün sanat dallarından sanatçıların her türlü sorunuyla ilgilenen, bütün sorunlarının tartışılabildiği, ortak kararlar alabileceği, adım adım haklılığıyla, birlik olmanın gücüyle baskıya, engellemeye karşı yürüyebileceği gerçek bir hak arama örgütü yok. Hiçbirinin yok!

bizim de sanatın her kesiminden olan sanatçılar olarak bir araya gelmemiz bir ihtiyaçtır. Bunun aksi, değerlerden, yaşam biçimimizden, ideolojimizden, duruşumuzdan, geçmişimizden, geleneklerimizden, sanatımızdan taviz vermektir ve bu hal yavaş yavaş yozlaşmaya, çarpık bir bakışla süslenmiş eserler üretmeye, bu düzenin bir adamı olmaya, giderek yok olmaya götürür. Geçmişte; Emperyalist Savaşa Son (1991 dönemi), Kamyon Atölye Sanatı (KAS) (1997 dönemi) ve Tecrite Karşı Sanatçılar (2006-2010 dönemi) gibi çeşitli örnekler yarattık. Şimdi tekrar daha büyüğünü, daha güçlüsünü yaratmak için çıkıyoruz yola. Örgütlenerek önümüze çıkan sorunları aşacağız, daha güçlü örgütlülükler kuracağız. Sanat alanını sanatçıların örgütlü gücünden doğan üretimlerle donatacağız. Halkın soluyacağı, halkın aydınlanacağı eserlere böyle bir kolektivizmle imza atacağız. -devam edecek-

İşte örgütlülük bütün hastalıklı hallerin panzehiridir. Bizi istemediğimiz koşullarda yaşamak zorunda bırakanlara karşı başkaldırabilme gücü, bulunduğumuz koşulları değiştirebilme enerjisini açığa çıkarandır. Bir haksızlıkla karşılaştığımızda yanımızda dost omuzbaşlarını görebilmektir. Ve kendimizi yenilemek, zaaflı yanlarımızdan arınabilmektir. Bugün AKP’nin sanatın her kesimine saldırı başlattığı bir dönemde,

EYLÜL 2011 | TAVIR | 5


makale makale

kitap halka ulaşmalı yusuf zengin

Yakın zamanda okullar açılacak. Okul önlüğü, defteri kalemi derken, çekeceğimiz var. Hele okula yeni kayıt yaptıracak çoluğumuz çocuğumuz varsa akla karayı seçeceğiz, herşey ateş pahası. Tam da okullar açılacakken, alay edercesine, ne kadar az okuduğumuz, okumayı sevmediğimiz üstüne bir sürü laf edecekler televizyonlarda. Yeni yayınladıkları kitapları okumamızı isteyecekler, önümüzdeki ay açılacak, kitap fuarına gitmemizi, mutlaka kitap almamızı isteyecekler. Süslü kitap tezgahlarından bahtımıza ne çıkarsa satmak isteyecekler. Biz de ilerici devrimci kitaplar yayınlamaya devam ediyoruz, bir yandan da kendimize dönüp "Halkımız kitap okumuyor." Diyoruz. Böylece yayınlanan bir kitabı rahatlıkla depolarda çürümeye bırakabiliyoruz. Böyle giderse, kitap yayınlamaya da gerek kalmayacak, zaten kitap okumuyorlar, kitap yayınlamaya da gerek yok diyeceğiz.

rı yapılıyor, şehirden uzak mekanlarda gezmeye gider gibi kitap fuarına gidiliyor. İndirimli kitap için gelenler de vardır. Ancak o kadar reklam yapılıyor ki, “gitmemek ayıp olur” deyip fuarlara akın akın servisler çekiliyor, madem gidilmiş bir kitap almamak da ayıp olur deyip kitap da alınıyor. Maksat boş elle fuardan ayrılmamak. Çünkü kitap da moda haline getirilmiş, gösteri amaçlı kitap alınıyor. Kitap reklamları o hale getirildi ki, bir milyon kitap satıyor, yüz bin kitap satıyor bazı yazarlar. Bu nasıl bir şeydir, ne yaman bir çelişkidir, baskılar yasaklarla bazı kitaplar engellenirken, ilerici yayınevleri kapatılırken, bir milyon satmanın anlamı nedir? “best seller” yani en çok satan kitap nasıl ulaştırılıyor bu kadar insana? Cevabı basit aslında, büyük firmalar, Yapı Kredi Yayınları, İş Bankası Yayınları, Aksanat vs. Büyük tekeller kitabı da pazarda satılan bir mal haline getirdiler. Çamaşır makinesi, buzdolabı reklamı gibi reklamlar yapılıyor. Hergün televizyonlarda röportajlar, magazin haberleri veriliyor. Sabun köpüğü yazarlar, büyük edebiyatçı, ünlü edebiyatçı olarak ödüllendiriliyor.

Halkımızın neden kitap okumadığı ayrı bir tartışma konusu, defalarca tartışmışızdır. Düşünmememiz, okumamamız için beynimizi esir alıyorlar. Halkın devrimcileri, aydınları, yazarları, şairlerinin görevi de gerçekleri anlatmak, bilinçlendirmek. Büyük bir kültürel saldırıyla karşı karşıya kalan halkı özgürleştirmek, özgür beyinler yaratmak da bize düşüyor. Bunun en önemli araçlarından biri de kitapların halka ulaştırılmasıdır. Ancak bunun için çok ciddi sorunlar yaşıyoruz.

Nasıl oluyor da, basılmamış kitapları toplatan, yasaklayan, yazarını cezalandıran bir ülkede, bu kadar çok kitap yayınlanabilir? Biliyoruz, İlhan Erdost 12 Eylül 1980’de iktidarı darbeyle alan askeri cunta tarafından işkenceyle katledildi. Yayınevi sahipleri hapislere atıldı. Yaşıyoruz bunları. Yakın zamanda birçok ilerici-sosyalist dergi bürosu, polis tarafından gece yarısı basıldı, çalışanları gözaltına alındı tutuklandı. Yürüyüş dergisi çalışanları hala hapishanede; dergimizin sahibi Bahar Kurt iki ay önce tutuklandı.

Yayınevleri de, okurlar da, dört gözle TÜYAP Kitap Fuarı’nın açılmasını bekliyor. Büyük kampanyalarla tanıtım reklamla-

İleri demokrasi adı altında, yüzbinler satan kitaplarla aslında baskıcı, yasakçı yüzlerini gizliyorlar. Her türlü ahlaksız-

6 | TAVIR | EYLÜL 2011


Erol Toy geçmiş yıllardan bahsederken, kooperatif kurduklarından bahsetmişti. YAZKO yayın evinde örgütlenmişler, dağıtımını kendileri yapmışlar. Sendika, kooperatif, adı ne olursa olsun aracısız halka ulaşmanın yolunu bulmalıyız. Belki çok satmayacağız, ancak gerçekten okumak isteyenlere, gerçekten ihtiyacı olanlara ulaştıracağımız kesindir. Kitabı halka ulaştırmanın en kısa, en ucuz yolunu bulmamız lazım. Elbet Lüks içinde yaşamaz böylesi aydınlar, yazarlar, ancak halk onları bağrına basar, bir lokma ekmeğini paylaşır. Tekellerin, sponsorların olmadığı bir yolla halka ulaşamaz mıyız? Sosyalist, ilerici, halkçı, devrimci yazarlar, şairler, yayınevleri halkla nasıl buluşacak? Holdinglerin yayınevleri olmadan halka ulaşamaz mıyız? lığı bencilliği edebiyat diyerek beynimizi uyuşturuyorlar. Bireyin yüce ruhunun derinliklerinde dolaşan, dünyanın merkezine kendini koyan roman kahramanları hap niyetine yutturuluyor bize. Yazın yaz kitabı, kışın kış kitabı, yol için kitap, bunalım için kitap vs. siparişine kalem oynatan bolca yazar çizer bulmak mümkün. Halk böyle istiyor gibi bir yanılgıya da düşmemek lazım. Bir sohbetimizde mizah dergisi yayınlayan çizerler demişti ki, “sert mizah dönemi geçti, bugün böyle karikatürler yapmak zorundayız.” Yani bugün piyasada dolaşan karikatür dergileri çok satmakla meşguller. Okurun da hoşuna gittiğini söyleyerek, kaba, ilkel duygulara hitap eden karikatürleri halka sunuyorlar. İşte aydının görevi, misyonu orada ortaya çıkıyor. O halkın geri, yoz beğenisini yıkıp yenisini kurmayı göze almalıdır. Savaşmalıdır, doğru olanı çoğaltmalıdır. Popüler kültürü ortadan kaldırıp, yenisini kurmanın yolunu aramalıdır. Halkın sanatını yapanlar büyük hazine bırakmıştır bize. Hem üretikleriyle, hem yaşamlarıyla büyük bir mirastır bizim için. Yakın tarihimize bakmak bile yeterli, Nazım önüne serilen onlarca olanağı geri çevirmiştir. Enver Gökçe yoksulluk içinde ölmüştür, Hasan Hüseyin yoksulluk içinde ölmüştür. Ama kalemini egemenlere, sömürücülere eğmemiştir. Elbette halkın safında yer almak bedeller istiyor. Buna karşın halkını seven aydın, yazar, geçim derdini, öne sürmemeli. Tekellere teslimiyetin hiçbir haklı gerekçesi olamaz. Sosyalist gerçekçi bir edebiyatçı bunları göze almalıdır.

Başta söylediğimiz gibi, “halk kitap okumayı sevmiyor” diyerek bahaneler bulamayız. Ülkenin aydınları devrimcileri olarak farklı yollar bulmak zorundayız. Gerçekleri halka ulaştırmadaki en önemli araçlarımızı, kitaplarımızı, dergilerimizi halka ulaştırmanın yollarını bulmalıyız. Tekellerin desteklediği kitap fuarlarına bağımlı olmak zorunda değiliz. Onların fuarlarına mecbur değiliz. Kitaplarımızı okurlara ulaştırmak için, çok büyük paralar isteyen dağıtım şirketlerine mecbur değiliz. Halkın olduğu her yere kitaplarımızı götürebiliriz, alternatif kitap fuarları örgütleyebiliriz. Bilgiye en çok ihtiyaç duyanlara, en yoksullara gezici kitap fuarlarımızla gitmeliyiz. Bunun yolunu bulabiliriz. Şatafatlı, merkezi yerlerdeki lüks mekanlar yerine daha mütevazı yerlerde kitaplarımızı halka ulaştırabiliriz. Bir dernekte, kahvede, üç gün beş gün kitaplarımızı sergileyebiliriz. Halkın beynini dumura uğratmak isteyenlere karşı, belleğini silmek, bilgisiz bırakmak için iğrenç yöntemlerle saldıranlara karşı kendi yöntemlerimizi geliştirmeliyiz. İmza günlerini, söyleşileri, tam da en çok ihtiyacı olanlarla yaparız. Doğrudan, bir ilişki kurmamızın önünde hiçbir engel yok.. Halkın aydınları, yazarları olarak halkın gerçek kahramanlarını, vatanları için savaşanları, bağımsız bir ülke için gencecik yaşlarını feda edenleri anlatmaya devam edeceğiz. Kapı kapı dolaşacağız, sokak sokak dolaşacağız. Ve elbette inanıyoruz ki; gerçek bilgiyle donanmış sokakların gücü, burjuvazinin pespaye kültürünü silip atacak. o

EYLÜL 2011 | TAVIR | 7


deneme deneme

can yücel parça parça mehmet esatoğlu

Can Yücel, “Parça Parça” şiirinde der ki: “yaşamak istiyorum .. yaşamayı bu soğumuş cehennemde .. ölü bir dost gibi içim titreyerek düşünmek değil sade .. yaşamayı yaşamak istiyorum. (...) bu kılları ağarmış fare .. ne bilir, ne anlar ki çocuklardan haber vere! .. hem verse de ne umurum! .. ben ki müebbet muhabbete mahkûmum .. çocuklardan haber değil .. çocukları güneş kokan enselerinden koklaya koklaya öpüp ısırmak istiyorum (...) velhasıl .. bu her gece uykusunda bağırıp çağıran, ağlayan, gülen, konuşan, isyan eden, yalvaran, küfreden, diş gıcırdatan adem babalar arasında .. bu damsız damda, .. bu havva'sız havada .. saf şair olamıyor adam .. sökmüyor sırf şiirsel yorum .. (...)”

8 | TAVIR | EYLÜL 2011

Datça’da Kocadağ’ın tam karşısında bir Can Yücel mezarı var. Tam da onu yitirdiğimiz Ağustos günlerinde dizelerinde anlattığı gibi parça parça. Bir dinci-gerici hedef göstermiş. Birileri de bir gece yarısı vurmuşlar mermerlere. Heykeltıraş Mehmet Aksoy’un bir heykel çalışması gibi düzenlediği mezar taşları kırılmış; ol-


muş parça parça.

yük kırılmaları yaşar.”

Can Yücel’in mezarına yapılan saldırı ülkede ve dünyada tepkilere yol açtı. Olayı protesto için düzenlenen basın toplantısına mezarı tasarlayan ve yapan heykeltıraş Mehmet Aksoy da katıldı. Aksoy diyor ki:

Can Yücel bir sözcük ustasıdır. Sözcükleri ele alır, bakar, onlarla hesaplaşır. Kimi sözcükler onun için anlamına “cuk” oturmuştur. Kimi sözcüklerin ise dildeki yerini, işlevini beğenmez. İşte o sözcüğün Can Yücel’den çekeceği vardır. Başlar onunla oynamaya. Oynaya, oynaya sözcüğün ipliğini pazara çıkarır. Bir edebiyatçının temel görevi olarak görür dille hesaplaşmayı. Ona göre egemenlerin halkı köleleştirme araçlarından biri de dildir. Devrimci bir edebiyat insanı işe başlarken egemenlerin ideolojisine olduğu gibi diline de savaş açmalıdır. Kitleleri köleleştirme amaçlı her sözcüğün ipliği pazara çıkarılmadıkça geniş yığınların özgür düşünceyle buluşması mümkün değildir.

“O, Can Yücel'in can taşıydı. Arkasından güneş vurduğunda ışıktan bir cenin belirirdi can evinin çemberinin ortasında. Can babanın içindeki ışıktan çocuğu, yaratıcı cevherini görünür hale getirirdi güneş. Çemberden öne doğru yılankavi hareketlerle akıp yere düşen, oradan tekrar doğduğu yere kaynağına doğru geri akan şu sonsuz yaşamın döngüsüne gönderme yapıyordu.” Aksoy, İnsanlık Anıtı'nın yıkımının ardından pek çok belediye başkanının heykel yıkmaya başladığını ifade ederek, “Trabzon'da Balıkçı Heykeli kırıldı. Sonra parktan dünyaca ünlü iki entelektüel sanatçımızın Bedri Rahmi ve Sabahattin Eyüboğlu kardeşlerin heykelleri sudan bahanelerle kaldırıldı. Elazığ'da yol geçirme bahanesiyle Çayda Çıra Heykeli kaldırıldı” diye konuştu.

Dille savaşa girişirken yapay sözcükler üretmez Can Yücel. Aksine yaşamın içinde oluşmuş, halkın diline pelesenk olmuş sözcükleri bulur çıkarır. Onları bir silah gibi egemenlere çevirir.

Tüm bu yaşananlar karşısında Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'a bir şeyler söylemek istediğini kaydeden Aksoy, şöyle devam etti:

“Sözcükleri nasıl eğip büktüğünü hatırlamak herkes için bir edebiyat dersidir. ‘Madem’ sözü ‘Badem’ olsun ki lezzetlensin. Ve çocukluğumuzun hızlı söylenince edepsizleşen tekerlemeleri, bir anda bir siyasal yoruma dönüşsün. Şam şehrine uzansın masallar. ‘Zaten şiir denen nesne, eski bir an’aneyle , doğan çocuğun kulağına ezan makamıyla isminin üflenmesidir’. Biz çocuklarımızın isminin yanına umudu, devrimi ve ‘işçiden esen yel’i eklemiştik. ‘Başımızın üstünde gülüp duran gökyüzü’. Bir gürültü uzakta bir yerde . Belki de kedi devirdi masanın üstündekileri. Çaydanlık mı kırıldı? O ara okula yaya gidecek Hakkarili bir çocuk gibi ‘bir yıldız uyanıyor, sonra uyanıveriyor’. Bir sen anlatabilirdin uyanmanın böylesini.”

“Sayın Kültür ve Turizm Bakanımızdan düşüncelerini, duygularını dile getirmesini bekliyorum. Yine çok üzüldüğünü belirtecektir. 'Çok vicdanım sızladı' gibi laflar edecektir. Bu olay karşısında gerçekten ne düşünüyor? Bu heykel yıkımı kelebek etkisiyle artık Atatürk heykellerine, diğer heykellere, şiirlere, şarkılara da yansıyacak mı? Bu nereye kadar gidecek? Bunun bir cevabını vermesini istiyorum.” Olayın ayrıntılarına girmeden önce 12 yıl önce yitirdiğimiz Can Yücel’in ülkemizin edebi dağarcığına kattığı sanatsal güzellikleri anımsayalım. Yaşamı şiirleştirmiş, yaşam biçimi şiir olmuş şairlerimizden biri Can Yücel. Yalnız şair mi? Bir çevirmen ya da kendi deyimiyle “Türkçe söyleyen”, yazar, filozof, politikacı. Bir kısım yanlarını toplum biliyor, bir kısım yanlarını da dostları. Şiirinin biçimini ülke şiirinin çeşitli ırmaklarından topluyor. Halk şiiri de var içinde, Nazım Hikmet’in açtığı o evrensel yol da. Şair Cemal Süreya onun şiirini şöyle tanımlıyor: “Şiiri, ‘anlam-yoğun bir eylem’, ‘içtenlik’, ‘çılgınlık’, gibi ibarelerle açıklayan Can Yücel, sokağın üslubuyla arabeski denediğinde bile, bozulmayan sağlam bir dil mantalitesine sahiptir. Tarihin anlatımında kullandığı dil, halk türküleri ve deyişleridir. Sonraki çalışmalarında bu dil, soyuta doğru giderek bü-

Şair Sennur Sezer onu yitirdikten sonra ona yazdığı ve köşesinde yayınladığı bir mektupta şöyle diyor:

Argo ve küfürün edebiyattaki yeri Can Yücel’in yapıtlarıyla bir kez daha gündeme gelmiştir. O, günlük yaşamda kullandığı argo ve küfürlü dili yapıtlarında kullanmaktan da çekinmemiştir. Onun hakkında konuşup yazıp çizenler onu “küfürbaz” diye niteleyerek ona haksızlık etmişlerdir. Yücel’e göre “küfür halkların ağzında açmış en gümrah çiçektir”. Ona göre küfür “Bastırılan cesaretin fışkırması, öfkeye dönüşmesidir. Özgürlük arzusunun itildiği en dip noktadan gelen ivmeyle sıçramasıdır.” Cemal Süreya onun argo ve küfüre yaklaşımını şöyle anlatıyor: "Argo ve küfür bir arınma işlemidir Can Yücel'de. Kötülüğe, kötü düzene karşı aşılanmak için kutsalı delik deşik eder. Tabi eski kutsalı ve yeni kutsal adına. Bu yüzden sürekli olarak tarihsel olaylarla bugünkü olayları iç içe işler. Şiirsel eylemini kurmak, sürdürmek için en elverişli yolu seçmiştir: Parodi. Gerçekten de parodi toplumsal eylemle şiirsel eylemi birleştiren uygun bir yoldur. Tarihi, gazete güncelliğine getirir. "

EYLÜL 2011 | TAVIR | 9


Can Yücel şiir üretmede olduğu gibi dünya edebiyatını da dilimize taşımada önemli yaklaşımlar getirmiştir. Yücel’e göre bir edebi metni bir dilden bir başka dile aktarmak nerdeyse olanaksızdır. O çevirilerini yaparken kendine “çevirmen” yerine “Türkçe söyleyen” sıfatını uygun görmüştür. Kimilerine göre bu bir çeviri değildir. Bir yapıtın yeni bir dilde yeniden yaratılmasıdır. Zaten o da yapıtı ele alırken böyle bir hedefle yola çıkar. İngiliz yazar Shakespeare’in “Bir Yaz Dönümü Gecesi Rüyası”nı, “Bahar Noktası” olarak dilimize çevirişiyle yoğunlaşan tartışmalar şiir ve oyun çevirileriyle ölümüne dek sürmüştür. Onun yaptığı bazı çeviriler edebiyatımızda başlı başına bir yer edinmiştir. Özellikle Brecht’in “Kafkas Tebeşir Dairesi” ve Shaskepeare’den “Fırtına” çevirileri bu tarz çeviriye karşı olanları bile etkilemiştir. Yücel “Fırtına” çevirisinin önsözünde yaklaşımına dair şu ipuçlarını veriyor: “Vezne gelince, Shakespeare'in ustası Marlowe'dan teslim alıp onun getirdiği yenilikleri izleyerek geliştirdiği vezin, blank verse'dir. İlk düzeni içinde bu vezin iki heceli olan beş ayaklı mısralardan kuruludur. Vurgu ikinci heceye vurulur. Her mısranın sonunda uzun veya kısa bir duraklama vardır, ondan da bu ilk düzene endstopt (sonu duraklı) denir. Ve her iki mısranın, beyitin sonunda anlam veya cümle tamamlanır. Marlowe ile Shakespeare'in bu yerleşik düzene getirdikleri yenilikler: 1- zayıf vurgular, 2- ikinciye değil, birinciye düşen vurgular, 3- fazladan heceler, 4- mısra sonundaki duraklamanın (endstopt) kaldırılması gibi yeniliklerdir. Böylece mısranın tekdüzeliği giderilmiş, konuşma diline uygunluk sağlanmasında kolaylık elde edilmiş, beyit sonunda anlamlı tekmilleme zorunluğu kaldırılarak, cümlelerin aşağıki mısralara sarkması yolu açılmıştır. Olgun Shakespeare oyunlarında bu süreç büsbütün güçlenir. Bu vezni Türkçe'ye aktarmada da bu esnek yapı birtakım kolaylıklar sağlamada. Dilimiz fiil eklemelerinin çokluğundan uzayan sözcükler böylece anlama uygun vurgulamalarla vezin yapısına uydurulabilmektedir. Çeviride böyle bir denemeye kalkıştık, cüretimiz affola!” Can Yücel 73 yıllık yaşamı boyunca sürekli üretti ve mücadele etti. Hep örgütlü mücadeleden yana oldu. Kafasında kurguladığı politikayı da sanatsal alanı da yaşamı da kucaklayan “Bolşevik parti” modelini hep düşledi, tasarladı, bıkmadan anlattı. Anlattıklarının yaşama geçmediğini görünce de üzüldü ama umutsuzluğa kapılmadı. Hiçbir şey onun umudunu yıkamadı. Kanser hastalığı bile. Hastalığa yakalandığı günlerde doğum gününü soran birine “doğum günümü unuttum bu ölüm günümü unutmak için de iyi bir bahane” diye yanıt verişi onun bu tutumunun bir göstergesi. Can Yücel’in mezarına yapılan saldırı tepkilere yol açtı. İstan-

10 | TAVIR | EYLÜL 2011

bul’da düzenlenen basın toplantısında çeşitli sanat alanlarından sanatçılar tepkilerini ortaya koydular. Toplantının açılış konuşmasını yapan ressam Bedri Baykam, Türkiye'nin her gün sanat eserlerine saldırılan bir ülke haline geldiğini söyleyerek, Kars'ta yıkılan "İnsanlık Anıtı"nın heykeltıraşı Mehmet Aksoy'un parçalanan Can Yücel'in anıt mezarının da heykeltıraşı olmasının tesadüfi olmadığını söyledi. Kültür eski Bakanı Ercan Karakaş da bu olayın münferit ve tesadüfi olmadığını söyleyerek, bunun işaret fişeğini Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının verdiğini belirtti. Tiyatro yönetmeni Rutkay Aziz ise daha önce de Ruhi Su gibi birçok insanın mezarının parçalandığını hatırlatarak "Ülke parçalanıyor bu beni korkutuyor ve üzüyor. Ama umudumuzu elden bırakmayacağız" dedi. Türkiye Tiyatrolar Birliği de Yücel’in mezarına yapılan saldırıyı protesto etti. Bildiride “Çünkü biliyorlar ki onların yazıları hala nefes alıyor. biliyorlar ki yaşatmaya çalıştıkları korku dünyasını alaşağı edecek güç onların gerçek cümlelerinden geçiyor. Her kelimenin kurşundan daha zararlı olduğunu biliyorlar. Bu yüzden yaşayanları susturmak için türlü dalavere çevirenler, ölülerimizi de ya ticaretlerinin bir parçası yapmaya ya da arsızca saldırarak yok etmeye çalışıyor.” görüşlerine yer verildi. Yücel’in mezarına saldıranlar alçakça bir saldırıda bulundular. Onlar bu eylemlerini onun 12. yıl anmasında “vasiyeti” olduğunu ileri sürerek mezarına şarap dökülmesini bahane ederek yaptılar. Şairin böyle bir vasiyeti olmadığı gerek ailesi, gerek onu yakından tanıyanlar tarafından toprağa verildiği günden beri söyleniyor. Yakın dostları o yaşarken böyle yapıldığını görse “Neden içmiyorsunuz da mezara döküyorsunuz?” diye tepki göstereceğini de ifade ediyorlar. Bir süredir iktidarın alkol içilen mekanlara ve etkinliklere aldığı tavra karşı alkol içme eylemleri örgütleniyor. Burada bir kafa karışıklığına ve muhalif çevrelerin düştüğü açmaza da dikkat çekmekte yarar var. Bizler her türlü insani özgürlüğün sonuna dek savunucularıyız. Ancak burada savunma çizgisini de çok iyi belirleyerek “Ayyaşlar-müminler” çatışması gibi bir poziyona da düşmemek gerektiğinin altını çizmek lazım. Onların Can Yücel’e saldırma nedenleri şairin yukarıda ortaya koyduğu değerlerinden ötürüdür. Can Babayı “ayyaş”, “küfürbaz” olarak lanse etmek isteyenlerin ise ne yazık ki böyle bir dertleri ve kavgaları yoktur. o


deneme

deneme

dokun burnuna ümit zafer

“Sıkıysa yağmasın yağmur Sıkıysa uykudan uyanmasın dağ. Bu yürek ne güne vurur…” (Ahmed Arif) Gözlerin bu satırlara değdiğinde, elini burnuna götürmelisin. Evet, burnuna. Hayır, yerinde durup durmadığını kontrol için değil. Burnuna selam vermek için. Hadi, ne duruyorsun, burnuna bir dokun. Ki hayatın eli, tarihinin burnuna selam durmuş olsun… Biliyorsun, senin burnun sürtülsün diye neler neler getirildi başına. Ve fakat, sen, burnunun dikine gitmekten asla vazgeçmedin. Hadi, selam ver şimdi burnuna. Ki dokunduğun Spartaküs’ün burnu sayılır. Senin burnunda kılıç yarası vardır. Barut yanığı da yamandır. Ve fakat, sen bunlara hiç aldırmadın. Senin burnunun direğini sızlatan, sadece ama sadece, hasret olmuştur. Geleceğin hasretidir bu. Tüter burnunda, sen bu yola çıktığından bu yana. Hadi, selam ver şimdi burnuna. Ki dokunduğun geleceğin burnu sayılır… Hayat denilen karmaşanın türlü kokusuyla doludur sokaklar. Ki duraklarda bekleyen yoksulluğun buğusu ile kasılarak ilerleyen 4x4 ciplerin egzozu aynı caddede kapışırlar. O duraklarda beklerken mayalanan kızgınlığın ağır kokusunun içindeki hıncı, sadece senin burnun ayırt edebilir. Hadi, selam ver şimdi burnuna. Ki dokunduğun Çeber Engin’in burnudur… Halk denilen deryanın kokusu, hayatın her an ve alanında hissettirir kendini. Emek ve kavga, ana sütü ve bebek gü-

EYLÜL 2011 | TAVIR | 11


otur şu köhne canavarın küflü midesine… Eğer, seni, sindirebilirse -Bu mümkün mü?- burnunu da sürtmüş olacak. Ve seni sindirmek için, şiddetli asitler salgılar bu puşt-modern canavarın köhne midesi. Üstüne üstüne gelir, her yandan kuşatırlar eritmek için değerlerini. Oysa, imkansızdır bu. Ve senin burnun, bu imkansızlığa vurulan mühürdür… Dört yanına cibilliyetsiz dört duvar yükseliyor. Gözlerini burnuna dikmişler. O duvarlar ve senin burnun arasındaki kavgada uzlaşma yoktur. Hiç olmadı! Hiç olmayacak! Hadi, dokun şimdi burnuna ve anla, yalnız değilsin. Ki dokunduğun, Fidan’ın ateşli burnudur şimdi… Burjuvazi niçin bu denli parfüm üretip kullanıyor, biliyorsun. Çünkü, sömürücü ve zulüm kokusunu örtbas etmek istiyorlar. Pis kokuyorlar ve bu pisliği gizlemeye çalışıyorlar. Ama bir tek senin burnunu aldatamıyorlar. Zalime zalim, haine hain ve emperyalistlere alçaklar demeye devam ediyorsun. Dokun şimdi burnuna. Ki dokunduğun hakikatin burnudur… Burnun elbette kanayacak, çünkü kavgaya senden önce girer. Burun farkı dedikleri budur. Sakın ola ki, sakınmaya çalışmayasın burnunu. Buna ihtiyacı yoktur zaten. Sana düşen burnunun peşinden gitmektir. Doğru yolu, sağlam duruşu ve sıkılacak yumruğu gösterir sana. Dokun şimdi, ki dokunduğun kavganın pusulasıdır…

lüşü, cehalet ve keder, cesaret ve onur, sevda, hasret ve bereket ve hakkını istemek ve ölümüne dövüşmek ve zafer… kokar halk. Elbette, zaferin de bir kokusu vardır. Halkın umutlu haline dairdir. Hadi, selam ver şimdi burnuna. Ki dokunduğun halkın umutlu burnudur… Çok darbe almıştır senin burnun. Çok kanamıştır ve daha çok yumruk yersin. Dert değil, kavga bu. Hem de en amansızı. Aldığın darbeler artıyorsa, bil ki doğrultun doğrudur. Hadi, selam ver şimdi burnuna. Ki dokunduğun, eğmediğin boynunun üzerinde bir dağ gibi yükselen onurundur… Suçtur yarının kokusunu almak. Senin büyük suçun da budur. Çünkü, olmayan bir şeyin kokusu alınamaz. Mezbeleye çevrilen bugünün bir alternatifi, bir yarını olduğunu ilan ediyor senin burnunun dikliği. Ezilmek istenmesi bundandır. Ve bir türlü ezilememesi de bundandır. Hadi, selam ver şimdi burnuna. Ki dokunduğun büyük suçunun sancağıdır… Ve şimdi, sen, demir ve beton mamulü bir canavarın midesindesin. O canavar seni hazmedip sindirmek istiyor. Bunun farkındasın. Dert etme, burnuna hafifçe dokun. Ve bir taş gibi

12 | TAVIR |EYLÜL 2011

Burnunun sürtülmesi, değerlerinin çürütülmesine bağlıdır. Ki burnunun dikliği de, değerlerinin zirvesinde yer alışındandır. Sıkı sarıl değerlerine, yoldaşına, hayallerine, hatıralarına… Ve hiç unutma, dudağının üstündeki tebessümün hudut boylarını korur senin şu çılgın burnun. Hadi, selam ver şimdi… Esas olan, burnunu dik tutmandır. Teori, bu temelin üzerinde yükselirse, kartal kanadı olur. Değilse, bütün kitaplar prangaya dönüşür. Dokun şimdi burnunun dikliğine, bahtiyarlık işte budur… Anladın değil mi, senin burnun, demir ve betondan ibaret köhne canavarın midesine sığamaz. Haysiyetiyle yücelir ve parçalar demiri, betonu, cümle canavarlıkları. Eritilemez. Zapt edilemez. Ve savunur o tebessümü, kan revan içinde kalarak hem de. Hadi, selam ver şimdi burnunun savaşçılığına… Dik tuttuğun sürece, burnundan daha sağlam ve ele geçmez bir başka dağ yoktur. Senin tek sığındığın da, işte bu yüzden sadece burnundur. Ve zaten, emperyalizme boyun eğmişsen, istersen Kaf dağını mesken tut, burnun fena sürtülmüş demektir. Sen ise, burnunun dikliğini yurt bellemiş, bir şahansın. Ki “değişmediniz” deyişleri de bundandır. Selam ver şimdi burnuna. Dokunduğun ölümsüzlüğü soluyanların Mahir burnudur. Burnuna dokunmayı asla unutma, ki hayatın eli tarihin burnuna selam durmuş olsun. Daima… o


deneme

deneme

biz on sekiz ali idik ümit zafer

“Vurulmuşum Düşüm, gecelerden kora Bir hayra yoranım çıkmaz Canım alırlar ecelsiz Sığdıramam kitaplara Şifre buyurmuş bir paşa Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız…” (Ahmed Arif )

Biz on sekiz Ali idik. Ab-ı hayat semahına durup cem olduk, ceset olduk… “1. CESET: Başının sol tarafı yok, sol kolu tamamen kopmuş.” (*) Biz on sekiz Ali idik. Ceset olmadan önce, gözlerinin içi gülen can idik… “2. CESET: 20’li yaşlarında sol kolu kopmuş, sol ayağı diz kapağından kopmuş” (*) Biz on sekiz Ali idik. Hesabımızı hayata bırakıp, kırklara karıştık…

“5. CESET: 19-21 yaşlarında sol bacağı tamamen, sağ bacağı dizden, sol kolu dirsekten yok.” (*) Biz on sekiz Ali idik. Dağılan ten, parçalanan kemik olsa da, canımız ayna tutar zamana… “6. CESET: 15-20 yaşlarında erkek cesedi, sol ayağı dizden itibaren yok.” (*) Biz on sekiz Ali idik. Ve bir kez bile, merak etmedik borsanın düşüp kalkışını. Budur katlimize sebep suçumuz. Çünkü, fiyatsız bir hayatı düşledik… “7. CESET: Sağ ayağı yok, sağ eli kopmuş.” (*) Biz on sekiz Ali idik. Büyük insanlığın hafızasına kaydolduk. Kaybolmadık…

“3. CESET: Çenesi, sol kolu, sol ayağı, sağ ayak kaval kemiği yok.” (*) Biz on sekiz Ali idik. Dar-ı mansur’a çekildik ve dalgalandık tarihin malum yerinde.

“8.CESET: 20’li yaşlarda şarapnel parçası var.” (*) Biz on sekiz Ali idik. Ve bütün servetimizin bir parça şarapnel olacağını bilerek, sahiplendik bedelleri.

“4. CESET: Başın sol kulak dahil bir kısmı yok…” (*) Biz on sekiz Ali idik. Başımız yerli yerindeyken eğmedik, ölüme bile…

“9. CESET: Sağ bacak, kafa derisi parçalanmış.” (*) Biz on sekiz Ali idik. Özümüzü halka, hatıramızı yoldaşlara, başımızı da toprağa vermeyi onur bildik…

EYLÜL 2011 | TAVIR | 13


“10. CESET: Başı bulunamadı, incelenemedi.” (*) Biz on sekiz Ali idik. Başımızı hakikat makamına emanet edip karıştık halkın bahtına… “11. CESET: Sağ kol, sağ bacakta kırık var.” (*) Biz on sekiz Ali idik. Ferman kara, zaman haki ve diller lal idi. Sırrımızı Hızır’a söyledik… “12. CESET: Kadına ait baş ve sağ kol yok.” (*) Biz on sekiz Ali idik. Belli Zarife’dir bu… “13. CESET: Yalnızca baş ve bir bacağı var.” (*) Biz on sekiz Ali idik. Bir baş ve bir bacak kalsak da, eksik olan biz değiliz…

“16. CESET: Sırt kısmı tahrip olmuş.” (*) Biz on sekiz Ali idik. Ve bekledik bunca zaman, açlığıyla yürüyen Derviş Hüsnü’nün hasretimizi avaz etmesini… “17. CESET: Kadın cesedi, gözleri oyulmuş, kafatasında delik var.” (*) Biz on sekiz Ali idik. Aktı toprağa gözümüzün feri, o gün bugündür, bu toprak görür üzerinde olup biteni… “18. CESET: Sol bacak ve koldan ibaret.” (*) Biz on sekiz Ali’yiz. Ve seher yeli şahidimizdir, sadece kol ve bacaktan ibaret kalsak da, yok olmadık asla. İşte buradayız! Ve bekliyoruz, üstümüzdeki riyakarlık mezbelesinin kaldırılmasını. Ki infilakını bekleyen hakikatiz her birimiz… o

“14. CESET: Sol kol kopmuş, bel kısmı dağılmış, bacakları kopmuş.” (*) Biz on sekiz Ali idik. Ve karışıp birbirimize bir olduk. Artık kim ayırabilir bizi… “15. CESET: Yalnızca gövde kısmı var.” (*) Biz on sekiz Ali idik. “Otuz üç kurşun” değdi yine tenimize. Aldılar yine canımızı ecelsiz. Rivayet değil, domdom kurşunuydu gerçekten param parça ağzımızdaki…

(*) Radikal Gazetesi -1 Ağustos 2010-İsmail Saymaz-Syf: 17 / Çemişgezek’teki toplu mezarın açılmama gerekçesi yapılan 11 Nisan 1997 tarihli otopsi raporundan...


röportaj

röportaj

sanatçılar ile hüsnü yıldız’ın direnişi üzerine röportaj tavır

14 yıldır kendisinden haber alınamayan bir kardeş ve oğul ortaya çıktı. Büyük bir buluşmanın heyecanıyla aile cansız bedenin kemiklerini kucaklamak istedi ama devlet hayır dedi. Aile bu hasreti daha fazla uzatmamak için elindeki tek silahı bedenini açlığa yatırdı. Toplum vicdanı, analar, memurlar, gençler, devrimci ve demokrat kamuoyu açlığa yatan bedenin sesine cevap verdi ve iktidar geri adım atarak toplu mezarları emsal teşkil edecek şekilde açtı. Hüsnü Yıldız’ın, toplu mezarların açılması, kardeşinin kemiklerinin verilmesi için başlattığı ölüm orucu direnişi sonucu mezarlar açtırıldı. Kardeşinin cenazasini almak için ölümü göze alan Hüsnü Yıldız'ın direnişine ilişkin aydın ve sanatçıların görüşlerini aldık. “

RUHAN MAVRUK (Şair) Eylemi tebrik ediyorum. Şarlo’nun bir sözü var; “İnsan ölmeyi bildiği sürece hiç kimse onu özgürlüğünden mahrum edemez.” Yargılı-yargısız infazların olmasını istemiyorum. Toplu mezarların olmasını istemiyorum. Ailelerin de aynı cesareti koyması lazım. Bütün kalbimizle yanındayız. Sitemim var, daha fazla sanatçının böyle şeylerle uğraşmasını isterdim. Böyle şeylerde susmak insana yakışmaz. Ancak biz birlikte karşı çıkarsak bunlar olmayacaktır. Yoksa devlet devam edecektir. Yargılı-yargısız infazlar olmasın.

Bu ülkede bir insan kardeşinin kemiklerini almak için açlık grevine ve ölüm orucuna yattı. Hüsnü Yıldız, kardeşinin de içinde olduğu üç ayrı toplu mezarın açılmasıyla direnişini sonlandırdı. Ülkenin neredeyse her karış toprağı toplu mezar haline getirilmiş durumda ve yakınları hala cenazelerini arıyor. Bu bizim ülke gerçeğimiz. Bir insan bedel ödemeden kardeşinin kemiklerini bile alamıyor. Bu konudaki düşüncelerinizi almak istiyoruz. Neden bir insan kardeşinin kemiklerini almak için ölüm orucuna yatmak durumunda kalıyor. Neden bu ülkenin toprakları mezarlık haline getiriliyor. Siz buna ne diyorsunuz?”

EYLÜL 2011 | TAVIR | 15


SENNUR SEZER (Şair) Topraklarımız Mehmet Akif’in tarif ettiği gibi “şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda” biçiminde mezarsız ölülerle kaplı. İnsanlarımız ölümle her cezalandırıldığında mezarsız bırakılmaya çalışılmış. Ya da yakınlarının onların mezarını bilip avunmaları engellenmiş. Amasya’da, Fatih döneminde Kızılcakocaoğulları denilen Türkmen obası mağaralarda saman dumanıyla boğulup, ölüleri kurda kuşa bırakılmış. Kuyucu Murat Paşa kuyulara basmış öldürdüklerini. Biliyorsunuz Sabahattin Ali’nin kemikleri de kaybedildiğinden simgesel bir mezar yapılmıştı. Bu tür davranma bir sindirmedir. Galiba bu toprakların da geleneğidir. Yoksa Antigone dramı yazılır mıydı? İnsanların mezar hakkını elinden almanın yararı nedir? Neden 1980’den bu yana kayıp kişiler var? Bu soruları yanıtlamaya kalkınca,“Kıyımlar, sindirmeler kayıplar kimin işine yarıyor?” sorusunu yanıtlamanız gerekiyor. Ancak bu tür olayları engellemek için ülkedeki anti demokratik uygulamalara karşı dayanışmanın ağır bastığı ortak mücadele gerekiyor.

İBRAHİM KARACA (Şair) Dünyanın her yerinde devlet şiddet uygular ve yurttaşına bunu “kendi kutsallığından aldığı yasal bir faaliyet” olarak anlatır. Bu yasal faaliyet meşru olma vasfını yitirdiğinde, üzerine bastığı toprak ölüm tarlasına dönüşür; kazma taşa değil kemiğe, olta balığa değil cesede takılır. Deniliyor ki, “Bana kafa tuttunuz, çatıştınız ve öldünüz… artık ölünüz bile size ait değildir, o hakkı kaybettiniz”. Bir yasal güç böyle işler yapıyorsa, arkasında bir politika değil ruh hali vardır. Öyle mi? Öyle. Paramparça cesetlerden, toplu mezarlardan söz ediyoruz erenler. Latin Amerika, Orta Avrupa, Ortadoğu, Anadolu. Böyle bir tabloda ne ahlaki, ne manevi, ne insani değerlerin hükmü var. Hayatının çalınmasına karşı koyarsan bu yasal gücün gözünde şiddeti hak edersin. Ölü de olsa canından bir parçayı geri alabilmek için sonu ölümle biteceğini bildiğin bir açlığa yatarsın. Tek başına kaldığını sanırsın, tek başına bir güç olursun. Oysa yalnız değilsin. Bu cesareti meşruluğundan alırsın. Bu açlık, daha güzel bir hayata duyulan açlıktır aslında ve onun senden çalınmış bir hayat olduğunu sana dünyanın her yerinde yatan ölülerin öğretti. Mezarlı ve mezarsız ölülerin. Ölülerimiz.


CEZMİ ERSÖZ (Yazar) Ölü bir bedenden intikam alınamaz. Hayatını yitirmiş bir insana bir ceza daha verilemez. Dünyanın tüm sömürgecileri işgal ettikleri ülkelerin yerlilerini hayvan, domuz, ruhsuz yaratıklar olarak görür ve böylelikle çok daha rahat katleder. Ali Yıldız bundan 14 sene önce yoldaşlarıyla birlikte sömürgecileriyle çatışırken hayatını yitirmiş, orada hayatını yitiren birçokları gibi toplu bir mezara gömülmüştür. 14 yıldır ne onun ne de yoldaşlarının mezar yeri olmamıştır. Bunu vicdan ve onur sorunu yapan ağabeyi Hüsnü Yıldız geçtiğimiz şubat ayında Dersim'de başlattığı direnişini önce açlık grevine sonra da ölüm orucuna çevirmiştir. Kararlı bir duruş sergilemiş, davasını kamuoyuna inandırmış ve uyuyan vicdanları derinden sarsmıştır. 12 Ağustos’ta Çemişgezek Karakolu'nun 100 metre ilerisindeki üç toplu mezar açılmış, ölü bedenler teker teker çıkarılmaya başlanmıştır. Birçok cesedin kafatası parçalanmış, bazılarıın belden aşağısı bulunamamıştır. Oysa ne demiştik: Ölü bir bedenden intikam alınamaz. Hayatını yitirmiş birine bir ceza daha verilemez… Peki, bu nasıl bir devletin ülkesi ki ve nasıl olur da en büyük teselli annelerin, ağabeylerin, babaların evlatlarının cesetlerine kavuşması olur? İşte bu soruların yanıtını bulmaya uğraşırken bir bakmışız Hüsnü Yıldız'ın yoldaşı olmuş ve daha açılmamış yüzlerce toplu mezarın peşine düşmüşüz... ŞÜKRÜ ERBAŞ (Şair) Bu vandallığın karşısında o kadar çok şey söylenebilir ki… Eğer siz insan olarak… aptalca ve alçakça bir küçümseme refleksi ile her şeyi, herkesi bir korku duvarının ardına yerleştirip, bütün dünyaya saldırmaya başlarsınız. Saldırdığınız, hele de öldürdüğünüz bütün varlıklar, size çok daha heybetli bir korku olarak dönecektir. Bütün faili meçhuller, toplu mezarlar, hapishaneler, gerçekte sistemin/iktidarın kendini gömdüğü yerlerdir. Birinci zalimlik buradan neşet etmektedir. Ali Yıldız'ın da, binlerce kaybın, faili meçhulün ailelerinin de çırpınıp durduğu, sadece ölüsünden-kaybından kalan bir tel saça ulaşmak değil, iktidara, gücündeki alçaklığı gösterirken kendi varlığını da insan olmanın onuruna ve saygınlığına taşımaktır. İkinci zalimlikte, bu yönetme mentalitesinin derin payı olduğunu düşünüyorum.

Av. Selçuk KOZAĞAÇLI Aslında belki de daha önemli bir soru şudur; Nasıl tek bir insanın eylemi ile yıllar süren inkâr ve yok sayma politikasında gedik açılabildi? Bunun nedeni “ölüm orucu” eyleminin bu ülkede hak kazanımları açısından edindiği tarihsel anlamdır. Yani Hüsnü Yıldız’ın şahsında 1984’den bu yana temel hak ve özgürlükler mücadelesi için, en çaresiz görünen anları ve en büyük saldırıları bedenlerini ortaya koyarak dağıtan tüm eylemcilerin, bu eylemlerde yaşamlarını yitirenlerin, sakat kalanların gücünün bu başarıyı yarattığını bilmeliyiz. Bir ölüm orucu eylemcisinin, bütün karalama ve saptırmalara, fiziksel saldırılara, medya kampanyalarına rağmen, en karanlık saldırı anlarında bile eylemini sürdürebileceğinin egemenlere öğretilmiş olması son derece değerlidir. Böylece tek bir ölüm orucu direnişçisi, kitlesel bir eylem etkisi yaratabilmektedir. Sizin sorunuzun cevabı ise daha kısa ve açık: bu sadece bir sınıflar savaşı, halk mücadelesi, egemenler-ezilenler çatışması değil, aynı zamanda bir irade savaşı. Hiçbir hakkın uğrunda mücadele edilip bedel ödenmeksizin yasayla, hukukla, bakanlar kurulu kararıyla elde edilebileceği hayal edilmemeli. Sistemin doğası bu ve bizler hak mücadelesini en dar alanda ve en basit haklar yönünden dahi bir irade savaşı olarak görmek zorundayız.


Av. Taylan TANAY “Ölümüzü almak için ölmeyi göze almak”... Ali Yıldız’ın da içerisinde bulunduğu toplu mezarın açtırılması mücadelesinin bence en özet cümlesi budur. Ve bu cümle ezenler ile ezilenlerin niteliği bunlar arasında süren mücadelenin esasları noktasında önemli dersler içermektedir. Birincisi nasıl bir ülkede yaşadığımızın; anayasalarında, temel metinlerinde yazılanların aksine özgür, bağımsız ve demokratik bir ülkede yaşamadığımızı anlatmaktadır. Evlatlarımız, kardeşlerimiz, yoldaşlarımız önce katledilmekte, sonra cenazeleri çalınmakta ve belirsiz yerlere gömülmektedir. Öyleyse biz, ölüleri mezarsız bırakılan, ailelerin veda hakkı gasp edilen bir ülkede, yani bir kontrgerilla cumhuriyetinde yaşıyoruz. İkincisi; Hüsnü Yıldız ve onun temsil ettiği direniş, bu ülkede nasıl mücadele edilmesi dersleri içeriyor. Bedel ödemeden, büyük bedelleri göze almadan en ufak bir hakkın kazanılması mümkün değildir. Ve haklarımız, özgürlüklerimiz elde etmek için direnmek dışında bir çare yoktur. Yine önemle belirtmek gerekir ki Ölüm Orucu direnişi kazandırmıştır. “84, ”96 ve 2000 Büyük ölüm Orucu Direnişinin tarihsel haklılığı kazanmıştır. Biliyorsunuz tüm bu direnişler çok tartışıldı. “Boşuna ölünüyor”, “cemaat”, “değmez” vs dendi. Ama bakıyorsunuz bu direnişler on yıllar sonrasını belirliyor, “oradaki silah” bugün emekçilerin yoksulların, ezilenlerin elinde zaferler kazandırmaya devam ediyor. Bugün bu zafer aynı zamanda orada yaşamlarını yitirenlere, onların temsil ettiği iradeye aittir. Toplumsal, siyasal, sendikal muhalefet bunu unutmamalıdır.

MEHMET ÖZER (Fotoğraf sanatçısı) Süresiz açlık grevi ölüm orucuna dönüşmemişti daha. Sıcak bir Ankara günüydü telefonum uzun uzun çaldı. Alo dediğimde sesi tanıyamadım. - Efendim! - Ben Hüsnü Yıldız, sizleri Dersim’den arıyorum. Kardeşimin mezarının açılması ve otopsi yapılması için açlık grevindeyim, sizlerden aydınlardan destek bekliyoruz.

yorum. Sizi desteklediğimi, acınızı paylaştığımı biliniz. En kısa zamanda sizi ziyarete geleceğim. Başarılar dilerim. Telefon kapandığında üşüdüm. Çocuklarını arayan anneler, babalar, eşler, kardeşler düştü aklıma. Kimsesiz mezarlıklarda, morg kapılarında gidenden kalan bir iz bulmak için canı burnunda kapı kapı dolaşıyorlardı. Yorgun gözleri, “verin çocuklarımızı, bulun çocuklarımızı” diye haykırıyordu. Ben buna tanık oldum. Dayanılmaz acılarını nasıl gizlediklerini gördüm. Çocuklarından kalan fanilayı, mendili, fotoğrafı koynundan çıkarıp çıkarıp kokladıklarını ve onları büyük bir özlemle öptüklerini gördüm.

- Merhaba arkadaşım. Sizi ve mücadelenizi basından takip ediSüresiz açlık Grevinin 45. günü gittim direniş çadırına. Güne hazırlanıyordu, sabah yiyeceği suyunu hazırlıyordu. Ben Mehmet Özer sizin için geldim dedim. Aydınlandı yüzü kucaklaştık. Belediyenin hemen önünde parkın içindeydi direniş çadırı. Dersimin kızgın güneşi çadırın içini dayanılmaz kıldığı için çadırın arkasındaki söğüt ağacının gölgesine sığındık. Misafir çayları geldi. “Annem öğleden sonra geliyor” dedi. Çayları yudumlarken fısıltıyla “mücadelemi ölüm orucuna dönüştürüyorum” dedi. “Siz direndikten sonra bize de sizin arkanızda yürümek düşer” dedim. Çay bardakları çoğaldı, yarenlik uzadı. Konuşmadan her şeyi anlattık birbirimize kucaklaştık. Ayrıldım. Yüreğimi ve aklımı açlık grevinin 45. gününde direnişini ölüm orucuna çeviren Hüsnü Yıldız bedenin içinde bırakarak… o

18 | TAVIR |EYLÜL 2011


deneme

deneme

bir gün bir anaya bir oğul vermişler sevdacan ayça

Bir gün bir anaya bir oğul vermişler. Her yanı kan revan, ezik, çürük içinde bir oğul. Başka bir anaya da bir kız vermişler. Her yanı kan revan, ezik, çürük içinde bir kız. Biri oğul biri kızmış ya, yaşadıkları aynıymış. İkisi de boyun eğmemiş, ikisi de zulmün önünde el bağlamamış. İkisi de canlarının acısına onurlarını satmamış. Ana, kan damlasında inancı görmüş. Bir gün bir anaya bir oğul vermişler. Alevlerin kızıllığında, kızgınlığında yanıp küle dönmüş bir oğul. Başka bir anaya da bir kız vermişler. Alevlerin kızıllığında, kızgınlığında yanıp küle dönmüş bir kız. Biri içeride biri dışarıda düşmüş ateşe belki ama, ikisi de ilk kıvılcımı, aynı yerden alırmış, aynı sevdaymış yüreklerini yakan. Ana alevin kızıllığındaki direnci görmüş. Bir gün bir anaya bir oğul vermişler. Yüzü, bedeni olmayan bir oğul. Başka bir anaya da bir kız vermişler. Yüzü, bedeni olmayan bir kız. Biri bir zulüm karargahında, biri oraya erişemeden daha belki, ama ikisi de, zalimin beyninde patlamış. Ana bakmış yavrusuna, bir yüz bulamamış. Bulamadığı yüzde fedakarlığı görmüş.

ce derisi ve kemikleri olan bir kız. İkisinin de, öğünleri bedenleri olmuş aylardır. Bir dilim ekmeğe değişmemişler sevdalarını. Ana almış yavrusunu bağrına basmak için, yavrusu avucuna sığmış. Ana avucunda vefayı görmüş. Bir gün bir anaya bir oğul vermişler. Kurşunlarla delik deşik olmuş bir oğul. Başka bir anaya da bir kız vermişler. Delik deşik bir kız. Birinin başındaymış kurşun yarası, birinin göğsünde. Ama o kurşun, ne o baştaki beyni, ne de o göğüsteki yüreği teslim alamamış. Ana, kurşunun yarasında umudu görmüş. Bir gün bir anaya bir oğul vermemişler. Bir kız da vermemişler. O oğulun, o kızın adı “kayıp” olmuş. Bedenleri kaybedilmiş, bir mezar taşlarının olmasından bile korkulmuş. Çünkü mezar taşları bile inanç olurmuş, direnç olurmuş, vefa olurmuş yüreklere. Ana, olmayan mezar taşında ve yavrusunun sevdasını paylaştığı yoldaşlarında görmüş umudu. Ve bir umut ışığını daha yakıp, açlığa yatırmış bedenini; yavrusunun bedenini söke söke geri alıp zalimin elinden, umudu büyütmek için… o

Bir gün bir anaya bir oğul vermişler. Sadece derisi ve kemikleri olan bir oğul. Başka bir anaya da bir kız vermişler. Sade-

EYLÜL 2011 | TAVIR | 19


şiir şiir

yolcum var ruhan mavruk “Depremi yurt edinen kavim biziz” *

dağlar denizde acılarımı yıkıyor sevinçli tren düdükleri ... geliyor fonseca carlos, ulrike meinhof mustafa suphi ... tutuşmuş doğan gibi ... sen geliyorsun kucaklarını açmış mahirler geliyor ... leyladan beri uyuttuğum kanatlı eylül şiirleri...

* Hüseyin Kaytan

20 | TAVIR | EYLÜL 2011


makale

makale

çelik ümit ilter

Burjuvazi Stalin’den nefret eder. Çünkü, Stalin şahsında, halkların neler başarabileceğini görmüştür. Burjuvazi, bu başarı karşısında ölümcül bir korkuya kapılmıştır. Tarihsel bir korkudur bu. Burjuvazinin korktuğu, Stalin’in şahsında zirvesine ulaşan halkların devrimci gücüdür. İşte tam da ne nedenle burjuvazinin Stalin korkusu asla geçmemiştir.

rilmiş geri bir köylü ülkesinde sosyalizmi kurmaya başlamıştır. O işe başladığında Rusya, köylüydü, cahildi; bitirdiğinde ise, dünyanın ikinci büyük sanayi gücüydü. Ülkeyi iki kez kurdu: Hitler istilasından önce ve bir de savaşın yıkıntıları üzerine. Bu sonsuza dek onun hanesinde kayıtlı kalacak; bu işin mühendisliğini o yaptı…” (Syf. 186)

Stalin’in fiziksel varlığı 1953’te son bulmuştur ama burjuvaziye saldığı korku hala yaşamaktadır. Öyle ki, Stalin’in değişik düşmanları Stalin’i karalamayı değişmez görevleri bilirler. Ki karalamak, çarpıtmak istedikleri aslında Stalin şahsında, halkların devrimci gücü, yaratıcılığı, örgütlülüğüdür.

Ve Sovyet halkları, Stalin’in mühendisliğinde sosyalizmi kurmayı, geliştirmeyi başardılar. Ki burjuvazinin sosyalizm korkusunun en çıplak dışa vurumu, Stalin’e ilişkin hissettikleri sınıf kinidir.

Evet, Stalin’den hala korkuyorlar. Ve bakın, Ekim 1937’de maden işçileriyle yaptığı konuşmada Stalin ne diyor: “Liderler gelirler ve giderler, ama halk kalır. Ölümsüz olan yalnız halktır…” (Syf. 72) İşte bu yüzden, burjuvazinin Stalin korkusu da kalıcıdır. Çünkü, O, halkların neler başardığının ve başarabileceğinin somut abidesi olarak, burjuvazinin ödünü patlatmaya devam ediyor… *** Burjuvazinin “ayak takımı”, “baldırı çıplaklar”, “cahil cühela” diye aşağıladığı halkların neler başarabileceğine önderlik etmiştir Stalin: “… o, tek bir ülkede, düşman bir dünya ile çev-

*** Yazar Anna L. Strong, “Stalin Dönemi” isimli kitabında, Stalin’i Stalin yapan özelliklerini, şöyle açıklar: “… ‘Halkın iradesi ya da isteği diyebileceğimiz konuda büyük bir duyarlılığı vardı ve bu isteği harekete geçirmede eşsiz bir tekniğe sahipti. Son olarak, bir inanca sahipti ve yaptığı işlerin insanlığı daha iyi bir geleceğe götüreceği konusunda başkalarına bu inancı verebiliyordu…” (Syf. 30) Stalin şahsında bahsedilen bu özelikler, devrimciyi devrimci kılan tarih bilincinin, örgütçülüğün ve devrim inancının ta kendisinden oluşur. Soralım şimdi, “Halkın iradesi ya da isteği” nedir? Nasıl somutlanır? Tarih bilinci, halk sevgisi ve sınıfsal bakış olmadan, bu soruya doğru bir cevap verilemez.

EYLÜL 2011 | TAVIR | 21


Halklar, tarihsel bir tecrübedir ki, sömürülmek istemezler. Ve bu uğurda dövüşürler. Halklar, yaşadıkları yurtlarının işgal edilmesini, hayatlarının tahakküm altına alınmasını istemezler. Tarihsel bir tecrübedir ki, halklar, özgürlük isterler. Bu uğurda ölümüne dövüşürler. Kısaca, “halkların iradesi” tarih boyunca, sömürü ve zulme karşı çıkarak somutlamıştır kendisini. Tarih bilinci, işte bu gerçekliği bilince çıkartmaktır. Tarih bilinci, insanlığın nereden gelip nereye doğru ve nasıl gittiğini bilmektir. Bu tarihsel gelişimi kavrayıp gereğini yapamayanlar, halkın gerçek iradesi ve isteğini de anlayamazlar. Halkın tarihsel iradesi kavranamayınca, halkların güncel davranışları da doğru çözümlenemez. Hatta, giderek halktan umudu kesenler bile çıkar. Oysa, halk sevgisini içselleştirenler için, böyle bir durum söz konusu olamaz. Devrimciler, en “umutsuz” tabloda bile umudun potansiyelini görürler. Çünkü, hem halkın tarihsel irade ve isteğinin bilincindedirler hem de halk sevgisi ile donanmışlardır. Ki halk sevgisi kitabi bir bilgi, teorik bir analiz değil, devrimci olmanın özüdür, değişmeyen ruh halidir. “Halkın iradesi ya da isteği”, sınıf bilinci olmadan algılanamaz bile. Böyle bir kavrayışsızlığın sonucu da nerede, ne zaman, nasıl davranılırsa halkın çıkarlarına uygun olacağının karıştırılması olur… *** Nedir sınıf bilinci? Nasıl somutlanır?

22 | TAVIR |EYLÜL 2011

Özetle, ait olunan sınıfın –proletaryanın– hayat denilen kavga içindeki yerini, özelliklerini, hedefini, yapması gerekenleri bilimsel olarak kavrayıp gereğini de pratik olarak yaparak somutlanır sınıf bilinci. Ve bu bilince sahip olan devrimci, hayata sınıfsal bir açıdan bakar. Olup biten her şeyin halkın mı, burjuvazinin mi çıkarına olduğu, kime yaradığı sorusunun cevabına göre davranır. Hal böyle olunca, Dario Fo’nun şu sözü daha bir anlaşılır oluyor: “Burjuvazinin sözcüsü olmaktansa, proletaryanın köpeği olurum…” Görüldüğü gibi, “halkın iradesi ya da isteği diyebileceğimiz konuda büyük bir duyarlılığa” sahip olmanın yolu, tarih bilinci –halk sevgisi–, “sınıfsal bakış”ı içselleştirmekten geçmektedir. Halkın iradesini harekete geçirmek ise, halkın örgütlenmesi ile mümkündür. Açık olan şu ki, örgütsüz bir halk, tarihsel iradesini açığa çıkartamaz. Bu irade harekete geçirilemeyince de halkları ezen, sömüren emperyalizm ve oligarşinin üstüne yürünemez. Demek ki, halkın tarihsel iradesi ve güncel isteklerini bilmesi yetmez, esas olan, bunları harekete geçirebilmektir. “Bir liderin halkın isteklerini bilmesi yetmez, bunları harekete kanalize etmesi de gerekir. İster insanda olsun ister ulusta, statik bir şey değildir. Bunlar, umutsuzluğa doğru itilip boğulduğu gibi, büyük işler yapmaya doğru da isteklendirilebilir. Stalin’in, istekleri uyandırmak ve harekete geçirmek ye-


teneği dehaya ulaşan bir şeydi. Buna ben kendim de tanık oldum…” (Syf. 33)

Ne diyordu İdil, bilinir: “Yaşamış sayılmaz zaten yurdu için ölmesini bilmeyen…”

Umudu büyütmek isteyenlerin sahip olup geliştirmesi gereken “yetenek” tam da budur: Kitlenin isteklerini uyandırmak ve halkın tarihsel iradesini harekete geçirmek…

*** Stalin, haklıdır: ”… ölümsüz olan yalnız halktır.” Halk aydını da bu gerçeğin bilincinde olarak, Stalin’in Bolşevik Parti Tarihi kitabının en sonunda aktardığı mitolojik öykünün kıssadan hissesini hiç unutmamalıdır:

Halkın tarihsel iradesi, öncelikle sömürü ve zulme karşı şekillenir. Güncel isteklerinin özünde de bu iradenin değişik yansımaları vardır. Halk, emeğinin karşılığını ister. Zulüm altında değil, özgürlük içinde yaşamak ister. Yaratılmasına alınteri akıttığı maddi ve manevi zenginlikten tam olarak yararlanarak insanca yaşamak ister. Bu istekleri amacına ulaştıracak olan halkın örgütlenmesidir. Öyle ya, devrim kitlelerin eseridir. Örgütlü halkın neler başardığının kanıtı ise, Stalin önderliğindeki Sovyet halklarının eserine bakıldığında görülür. Bu eser, sosyalizmdir. Ki halkların tarihsel iradesi de sosyalizmden yanadır. Bugünün dünyasında, halkların kendi kaderini tayin hakkının somutlanması da, ancak ve ancak, sosyalizm koşularında mümkündür… *** Amaçladığı ve yaptığı işe kendisi inanmayan, kimseyi de inandıramaz. Kavganın Mahirleri ise, inançları için en büyük bedelleri göğüsler. Bu uğurda sıra neferi olarak çalışır. Yaptığı “iş”in coşkusunu yaşar ve çevresine de yayar. Değilse, söyledikleri “teorik” kalır, gereği yapılamıyorsa da “laf” olur ve kimse de böylesi içi boş laflara inanmaz. Halkın tarihsel iradesini harekete geçirmeye çalışan halk aydınının sahip olması gereken nitelik, Stalin şahsında şöyle vurgulanıyor: “… yaptığı işlerin insanlığı daha iyi bir geleceğe götüreceği konusunda başkalarına bu inancı verebiliyordu…” Emperyalizmin dünyayı nereye götürdüğü ve bu istikamette daha nereye götüreceği açıktır. Açlık ve yoksulluk artık “sıradan” hale gelmiştir. Yaygındır ve yayılmaktadır. Doğanın dengesi bozulmaya devam ediliyor. Sömürü, zulüm ve emperyalist işgaller, pervasızca sürdürülüyor. Yozlaşma, halkları kuşatıp bataklığına çekiyor. Kapitalizm, halklara hayat hakkı tanımıyor… Bu gidişata son verecek olan nedir? Kapitalizm var olduğu sürece, burjuvazinin yaptığı her şey insanlığı daha da kötü bir noktaya götürüyor. İşte bu gidişata son verecek olan, halkların tarihsel iradesini harekete geçirerek, burjuvaziyi tarihin çöplüğüne gömmektir. Hak aydını, bu gerçekliği halka kavratabildiği oranda, halkı aydınlatıyor demektir. Ki halk aydını, sadece “söylemez” ama söylediğini en önce ve en önde yapar. İdil gibi…

“… Eski Yunan mitolojisinde ünlü bir kahraman olan Anteus, efsaneye göre, denizler tanrısı Posiden’in ve yeryüzü tanrıçası Gea’nın oğluydu. Anteus, kendisini doğuran, emziren, yetiştiren anasına pek çok bağlıydı. Bu Anteus’un yenmediği tek bir kahraman yoktu. O yenilmez bir kahraman olarak kabul ediliyordu. Onun gücü nerede yatıyordu? Onun gücü, dövüş sırasında ne zaman hasmı tarafından sıkıştırılsa, toprağa, kendisini doğurup besleyen anaya dokunmasında ve bunun ona yeni bir güç katmasında yatıyordu. Ne var ki, onun bir zayıf yanı –şu ya da bu biçimde yerle bağının koparılması tehlikesi– vardı. Düşmanları onun bu eksikliğinin farkındaydılar ve fırsat kolluyorlardı. Bir gün bu eksikliğinden yararlanan bir düşman çıktı ve Anteus’u yendi. Bu Herkül’dü. Herkül, Anteus’u nasıl yendi? Onun ayağını yerden kesti, kaldırdı ve onu boğdu. “Sanıyorum ki, Bolşevikler, Yunan mitolojisinin kahramanı Anteus’u andırıyorlar. Anteus gibi, onlar da kendilerini doğuran, emziren ve yetiştiren analarıyla, yığınlarla bağlarını korudukları için güçlüdürler. Ve analarıyla, halkla bağlarını korudukları sürece, yenilmez olarak kalmak için her olanağa sahiptirler…” Halk aydını, çağının Anteus’u olarak, daima ayakta kalmak için “kendilerini doğuran, emziren ve yetiştiren analarıyla “ bağlarını korumalıdır. Ki ancak o zaman, halkların tarihsel iradesini harekete geçirerek, insanlığın daha iyi bir geleceğe –sosyalizme– ilerlemesini sağlayabilir... *** Burjuvazi, halkın Mahir halinden nefret eder. Çünkü, halkların devrimci gücüyle karşılaşmak, burjuvaziye korku verir. İşte bu karşılaşmak şaşkınlığını, endişesini taşıyan burjuvazinin sözcüleri, 1990’larda şöyle diyorlardı: “… Bu Marksist–Leninistler, tüm dünyada yok olurken, bizde nasıl oluyor da hala vardır?” Şimdilerde ise şöyle diyorlar artık: ” … bir sizi yola getiremedik.”. Getiremezler de… Elbette “ayak takımı” olarak aşağıladıkları halkın Mahir halini de çirkef düzenlerinin batak yolunda boğabilseler rahat olurlardı. Ama hayır, bunu başaramadılar ve şimdi “biz sizi yola getiremedik” deyişleri, aslında bir yenilgi itirafıdır. Bu itirafın özünde korku vardır. Tarihsel bir korkudur bu. Ve burjuvazi, korktukça saldırganlaşır. Ama nafiledir, çünkü saldırılar çeliğe su verir ancak. Ve Stalin, “Çelik” demektir…o Alıntılar için: Stalin Dönemi–Anna L. Strong–Onur Yayınları

EYLÜL 2011 | TAVIR | 23


şiir şiir

merhaba ilhan metin demirtaş

Merhaba İlhan! İşte Enver Abiyi de getirdik yanına. Şu dünyada, Ayrılık var, ölüm var, İlle de zulüm var Diyen ozanı. Gülüşünden su içişine kadar, Halk olan adamı. Mezarlarınız biraz aralı. Ama atsan ulaştırırsın herhal sigaranı. İki gözüm ona iyi bak. Dünyaya küskün gitti biraz. Zemheride çiçek açmış. Acılı, suskun bir topraktır o. Seslenmezsen, Merhaba demez. Hastadır, koluna gir, Yürüyemez, ayakları tutuk. Bağışla İlhan, Öyle ya, Senin de kaburgaların kırık.

24 | TAVIR | EYLÜL 2011


izlenim

izlenim

van denizi’ndeki halkların öyküleri (1) filiz tanya

Bir türkü vardır “Edremit Van’a bakar/İçinden Şamran akar” diye; eskiden bu türküdeki Edremit’i Balıkesir’deki Edremit sanarak haritadan birbirlerine nasıl baktıklarını anlamaya çalışırdım. Anadolu’nun koca dağlarının, ovalarının, platolarının üstünden Van’a selam yollar sanırdım. Şamran neydi, niye akardı… işte ona kafa yoramazdım. Ne zaman ki Anadolu yollarına düştüm o zaman öğrendim türküdeki Edremit’in Van’ın bir ilçesi olduğunu. Hem de “Van Denizi”nin kenarında kurulmuş, kıyıdan kıyıdan Van’a bakan bir yer olduğunu. Van kelimesi nedense bana uzaklığı çağrıştırır, Fizan gibi. Gidilmez, gidilse bile dönülmez bir yermiş gibi. Babam ilk öğretmenliğini Van’da, Başkale’de yapmış. Bir hafta boyunca yol gittiğini; karın yağmaya başladığında aylarca yağdığını, tüm yolların kapandığını, insanının bir dağ başındaki unutulmuşluğunu anlatırdı. Evimizde oradan gelmiş eşyalar vardı. Duvar halıları, porselenler… Halıdaki figürler beni korkuturdu. Bir yılan başlı kadın, geyikler, aslanlar… Işıklar sönüp de herkes yattığında hepsi duvardan inip odanın içine doluşuyordu sanki. Doğu Anadolu, baharda açtığı çiçekleriyle de ünlü. Mevsimi geldiğinde tüm dağlar rengarenk, sarı, kırmızı, yeşil ça-

EYLÜL 2011 | TAVIR | 25


yırlarla kaplanırmış. Niyetimiz bu mevsimi yakalamak ama bu sene baharın ne zaman geleceğini bir türlü kestiremiyoruz. Bir de seçimler giriyor araya, kalıyoruz seçim sonrasına. Dört kadın çantalarımızı sırtlayıp düşüyoruz yollara. Farklı noktalardan gelerek Van’da buluşuyoruz. Yol soruyoruz oradaki insanlara. Bizi dinleyenler gideceğimiz yerleri öğrenince bir sürü nasihatte bulunuyor. Van, daha önce gördüğüm güneydoğu şehirlerinden farklı. Büyük bir şehir. İlk bakışta doğuya özgü karakteristik özellikler çarpmıyor gözümüze. Bir de “deniz” var tabi, deniz etkisi de önemli sanırım. Orada kimse göl demiyor, biz de artık göl demiyoruz çünkü kocaman bir “deniz” var karşımızda. Kıyısında durduğumuz o devasa su kütlesine o dakikadan sonra hiç birimiz “göl” diyemiyoruz. Van Denizi’ni en iyi görebileceğimiz noktalardan biri de Van Kalesi. Etrafı yemyeşil bahçelerle dolu bir kayalığın tepesine kurulmuş. Kalenin girişinde bize genç bir rehber veriyorlar. Rehberimiz öğrenci. Boş vakitlerinde burada turistlere mihmandarlık yapıyormuş. Kaleye çıkmak için oldukça dik bir patikayı tırmanmak zorundayız. Gözümüz kesmiyor ama rehberimiz Recep bunun her şeye değeceğini söyleyince yola koyuluyoruz. Kale duvarının alt kısmındaki Urartu, orta kısmındaki Selçuklu ve en üst kısmındaki Osmanlı izlerini gösteriyor bize Recep. Kaleyi ilk Urartular inşa etmiş. Kalenin, Urartulardan kalma bazı kısımlarında Horasan çamuru denen deve kuşu yumurtası ve toprakla yapılan bir harçtan inşa edildiğini görüyoruz. Bu Horasan çamuru öylesine sağlam bir yapı malzemesi ki onunla var edilen tüm yapılar günümüze kadar sapasağlam gelebilmiş.

26 | TAVIR |EYLÜL 2011

Urartular, M.Ö. XIII. yüzyıl ile IX. yüzyıl arasında bu bölgede yaşamış. Başkentleri Tuşpa, bugünkü Van’mış. İlk Urartu yazıtı ve bu kaledeki ilk anıtsal mimari Kral Saduri’ye aitmiş. Urartular döneminin en büyük medeniyetlerinden biriymiş. Bu çevrede birçok Urartu eserine rastlamak mümkün. Kalenin tepesine geldiğimizde Van Denizi’nin eşsiz manzarasına ulaşıyoruz. Gün batmak üzere, karşımızda Süphan Dağı, tepesi karlı. Akşam güneşi Süphan’ın karlarını ışıl ışıl parlatmakta. Manzaradan gözlerimizi ayıramadan koyu bir sohbete dalıyoruz. Recep’le artık dost olmuştuk. O zorlu yokuşta yabancılık bitmişti. Burada böyle garip bir şey hissetmeye başlıyoruz. İnsanlar o kadar sıcakkanlı ki, yol bile sorsanız kırk yıllık dostunuz gibi davranıp, “Gideceğiniz yerde filanca kişi var ona benden selam söyleyin” diyorlar. Recep de merakla bizleri tanımak istiyor. Seçimin üzerinden çok geçmemiş olduğundan sohbet hemen oraya geliyor. Bize hangi partiye oy verdiğimizi soruyor, biz de ona. Kendisini çok rahat ifade ediyor. Herhangi bir çekincesi yok. Kendisinin bağımsızlara verdiğini ama annesinin iktidar partisine oy verdiğini söylüyor. Annesini neden ikna edemediğini sorduğumuzda “Kadınlar ve yaşlılar artık yoruldular, mücadele onlara zor geliyor. Var olanla barışık olmak istiyorlar. Onlar artık çok yorgun” diyor. Bu coğrafyada anne olmak her şeyden zor olmalı. Bir annenin çocuğunun ölümünü görmekten daha acı bir duygusu olamaz sanırım. İşte bu noktada bazı anneler ne pahasına olursa olsun mantıksız da olsa bir uzlaşıdan yana. Ama


görüyoruz ki gençlik öyle değil. Onların gözü kara, onlar cesur ve bilenmiş. Artık o kadar samimi oluyoruz ki, çok rahatça “Bize de kızıyor musun? Biz batıdan geldik ve maalesef Türk’üz” diyorum. Hemen grup bölünüyor birisi “Hayır ben Hemşinliyim, ben Kürt’üm” diyor, gülüyoruz hep birlikte. Artık gün batmak üzere Van Denizi’nin üzerinde. Güneşin batışını Van Kalesi’nden izliyoruz. Hakim bir tepeden bakıyoruz her yere. Bir zamanlar burada türlü türlü insanların bir arada yaşadığını hayal ediyorum. Ermeniler, Kürtler, Türkmenler, Yahudiler… Birinci Paylaşım Savaşı’ndan önce Van, Osmanlı’da Ermenilerin en yoğun olarak yaşadıkları iki vilayetten biriymiş. Birincisi Bitlis, İkincisi Van’mış. Ermeniler ticaret ve sanatla uğraşırmış. Hatta İkinci Meşrutiyet sonrasında yapılan mahallî seçimlerde Van’lılar Bedros Kapamacıyan'ı belediye başkanı seçmiş. Bazıları bunu, Müslümanlar şehirde çoğunluğu oluştururken bir Ermeni'nin belediye başkanı seçilmesini "Bizim Müslümanlar da oyunu ona verdiler. O daha iyi becerir diye bizimkiler itimat ettiler." şeklinde değerlendiriyormuş. Ve gerçekten tarafsız bir belediye başkanlığı yapmış. Böyle uyum içinde yaşayan bu insanlara ne oldu peki? Ne oldu da büyük isyanlar çıktı, büyük katliamlar yapıldı, sürgünlere gidildi. Ermeniler 19 Nisan-16 Mayıs 1915 tarihlerinde büyük bir isyan başlatmışlar, İkinci Van İsyanı. Şehri işgal etmişler ama bedeli çok ağır olmuş. Herkes için ağır bir bedel. Biz bugün hala kimin kimi katlettiğini tartışıyoruz. Parmaklarımızı sayıp duruyoruz. Nedenlerini sağlıklı tartışamayıp, sonuçlarını da sağlıklı değerlendiremiyoruz. Hep aynı yerlere takılıp kalıyoruz. Faşizm mantığı böyle işliyor. İnsan insana nasıl düşman edildi diye sorgulamıyor. Halkların dost kalmasını istiyorsak savaşmamız gereken faşizmdir. Faşizmin mantığına takılırsak parmaklarımızı sayıp dururuz; kim, kimden kaç kişi öldürmüş, kaç kişi öldürüyor diye. Etrafı saran kızıllık, kaleden iniş yolumuzun uzun olduğunu hatırlatıyor birden. İniş yolunda Van şehrinin kuruluş efsanesini anlatıyor bize Recep: Çok eskiden Mezopotamya bölgesinin üst kısımlarında Asurluların bir kraliçesi varmış: Semiramis. Koca bir ülkeye hükmeden, dediği dedik, astığı astık, kestiği kestik olan yüzü güzel taş kalpli bir kadın. Ama o güne kadar gönlünü çalan kimse olmamış bu kadının. Bir gün Van’ın Muradiye ilçesine doğru sefere çıkmış. Bu seferde bölgenin hakimi olan genç hükümdar Ara’ya gönlünü kaptırmış. Güzel ve mağrur kraliçe, bu sevdasını kimseye söyleyememiş. Semiramis’in orduları bu sevdadan habersiz sa-

vaşı kazanmak için var güçleriyle mücadele etmişler. Savaşı kazanıp Hükümdar Ara’yı da öldürmüşler. Haberi alan Semiramis, Ara’ya olan aşkını yüreğine gömüp, hemen dönüş emrini vermiş. Kraliçe dönüş yolu üzerindeki Van’a geldiğinde, Van’ın zümrüt yeşili bağ ve bahçelerini, Van Denizi’ni, çok beğenmiş. İşte bu yeşillikler arasında göle doğru uzanan heybetli kaya parçasının üzerine Ara’nın hatırasına bir kale inşa ettirmeye karar vermiş. Kısa süre içerisinde kale yapılmış. Eteğinde şanına uygun bu şehir kurulmuş. Aradan yıllar geçmiş Ara’nın acısıyla yanan Semiramis, bu defa da sıla hasretine yenik düşmüş. Memleketine dönmeye karar veren kraliçe, kaleyi ve kurduğu şehri Van adındaki bir komutanına bırakarak ülkesine dönmüş. İşte kentin söylencedeki tarihi böyle. Van Kalesi’nden inişte bir düğün hazırlığına rastlıyoruz. Kalenin altındaki düzlükteki düğün hazırlıkları aklımızı çeliyor ama o kadar yorgunuz ki bir an önce dinlenmek için ayrılıyoruz. Ertesi gün yolumuz uzun, dinlenmiş olmalıyız. Edremit gerçekten Van’a bakıyor mu diye görmeye gidiyoruz. Dağların aralarından geçiyor, yükseklere çıkıyoruz yine bir deniz kenarında buluyoruz kendimizi. Dağların tepesine doğru çıktıkça deniz mi çıkar insanın karşısına. Van Denizi’nin kenarındayız, Edremit’ten Van’a doğru bakıyoruz. Bulunduğumuz yerin yüksekliğini soruyoruz; bin sekiz yüz metre yükseklikte olduğumuzu öğrenince başka bir yerde olduğumuza kesin karar veriyorum. Artık burada hiçbir şeye şaşırmamalıyım. Van Denizi’nin etrafı bir sürü sönmüş volkanik dağlarla dolu. Milyon milyon yıllar önce Süphan, Nemrut, Tendürek öyle bir öfkelenmişler ki, ateş ve kül kusmuşlar. Van Denizi bu volkanik hareketler sonucu oluşmuş ve gölün dibi bu öfkeli dağların üfledikleri külleriyle doluymuş. Ama biz bu öfkeli dağlara böyle uzaktan bakmakla yetinecek değiliz. Girmeliyiz. Bu sönmüş volkanların kalbine girmek sevdasına rahatımızı kaçırarak düştük yola. Tatvan’a, Nemrut’a gideceğiz ama bu Nemrut tanrı heykellerinin olduğu Nemrut değil. Bu Nemrut öfkesini kendi kusan, sönmüş volkan olan Nemrut. Volkanın kalbine gideceğiz. Ama burası öyle bir coğrafya ki ben şuraya gideceğim diye çıktınız mı yola gidemiyorsunuz hemen. Deniz kenarından yol alınır da adalarına uğranmaz mı? Akdamar adası Edremit’ten Tatvan’a alacağımız yol üzerinde. En eski kaynaklara göre 908 yılında I. Gagik Ardzruni, bazı Ermeni ve Müslüman beyleriyle anlaşarak Gevaş'ta (Vostan) kendini Vaspuragan Kralı ilan etmiş. I. Gagik, adada halen mevcut olan kiliseden başka müstahkem bir kasaba, saray, çarşı ve liman inşa ettirmiş. Ada üzerindeki sivil yerleşimin 16. yüzyıl başlarına kadar canlı olarak varlığını sürdürdüğü ve 1535 Osmanlı-İran savaşında tahrip edildiği söyleniyor. Bundan son-

EYLÜL 2011 | TAVIR | 27


den sonra ada Ah Tamar! (Akdamar) ismi ile anılır olmuş. Adaya çıktığımızda aslında kilisenin yalnız olmadığını, etrafında başkaca yapıların da olduğunu gördük. Kilisenin yanındaki yokuştan aşağı indiğimizde çocukların denize girdiği küçük bir plajla karşılaştık. Tamar’la sevgilisi bu kumlukta buluşuyor olmalıydı. Biz de ayaklarımızı suya soktuk, tenimiz sanki köpürmeye başlamıştı. Ellerimiz ayaklarımız kayganlaşıyordu. Van Denizi’nin suyu sodalı olduğu için köpürüyor hissi veriyor insana. İnsanlar eskiden çamaşırlarını Van Denizinin suyunda yıkarmış. ra bir daha sivil yerleşim olmamış. Kutsal Haça adanmış bir Ermeni Manastırı kalmış sadece. Bu manastırda yaşam 19. yüzyılın sonuna kadar sürmüş. En son üç kadar keşişin kaldığı söyleniyor. Onlar da 1915 olaylarından sonra terk etmişler adayı. Teknelerin kalktığı iskeleye gidip başladık beklemeye. İskeleden görebiliyoruz adayı. Adaya gidiş amacımız oradaki kiliseyi görmek. Akdamar adası, Van Denizi’nin en büyük adası. En yüksek noktası 1912 metreymiş. Günümüzde adada kimse yaşamıyor. Kilise ve badem ağaçları var sadece. Kilise, Ortaçağda Ermeniler tarafından yapılmış. Ortaçağ Ermeni sanatının en parlak eserlerinden. Bir grup yabancı turistle birlikte motora binip yol almaya başlıyoruz adaya doğru. Bir zamanlar Ermenilerin yaşadığı bu diyarlara denizden bakıyorum. Adaya yaklaştığımızda çok da küçük olmadığını görüyoruz. Deniz yolculuğu sırasında adanın efsanesi de anlatıldı. Çünkü burası Doğu Anadolu’ydu. Efsanelerin, mitlerin, öykülerin coğrafyasıydı. Ermeni Şair Hovhannes Tumanyan’ın efsaneleştirdiği hikayeye göre; bu adada eskiden Ermeni baş keşişin güzelliği dillere destan Tamar adında bir kızı yaşarmış. Adanın çevresindeki köylerde çobanlık yapan bir genç bu kıza aşık olmuş. Bu genç Tamar’la buluşmak için her gece adaya yüzer, Tamar ise ona gece karanlığında yerini belli etmek için onu bir fenerle beklermiş. Bundan haberdar olan kızın babası, fırtınalı bir gecede elinde fenerle adanın kıyısına inmiş ve sürekli yer değiştirerek gencin boşuna yüzüp, gücünü yitirmesine neden olmuş. Yüzmekten gücünü yitirip, yorulan genç çoban boğulurken son nefesiyle “Ah Tamar!” diye haykırmış. Bunu duyan kız da hemen ardından kendini gölün sularına bırakmış. O gün-

28 | TAVIR |EYLÜL 2011

Yüzyıllar önce de bu kıyılarda Ermeniler, Kürtler ve Türklerle birlikte bu köpüren sularda yüzmüşler midir, diye düşünüyorum. Akdamar adasından ana karaya çıkıp Tatvan’a doğru aldığımız yol, deniz kenarından gidiyor. Deniz kenarında tokmakla yün yıkayan kadınları görüyoruz. Sol tarafımızda Artos Dağı, sağ tarafımızda gölün karşısında görülen ise Süphan Dağı. Dağlar sarı, kırmızı, yeşil, mavi örtülere sarınmış bir türlü gerçek yüzünü göstermek istemiyor sanki. Ama uzaktaki Süphan’ın başına takındığı beyaz örtü bir şeyler söylemek ister gibi. Biz bu manzaraya dalmışken ileride bir çevirme görüyoruz. Radar ya da trafik değil, bir askeri nokta var. Ve durmamızı işaret ediyorlar. Yol o kadar ıssız ki etrafta bizden başka araç yok. Arabada hiç kimse bir şey demiyor, susuyor ve ne olacağına bakıyoruz. Bizi durduran asker önce hepimize tek tek bakıyor, sanki bir yerden çıkaracak bizi, sonra kimliklerimizi istiyor, şöyle bir bakıyor ve gidin diyor. Ne için durdurulduk, kimliklerimize neden baktı, ne gördü anlayamıyoruz. Yolculuğumuzun pek sıradan geçmeyeceği belli oluyor. Tatvan’a vardığımızda biraz şaşkın bakıyoruz etrafımıza. Bir kıyı kasabasına gelmiş gibiyiz; doğuda bir kıyı kasabası. Vakit dar, gün batmadan Nemrut’a çıkıp inmeliyiz. Buraya gelmeden önce herkes gece yollarda olmamamızı tembihledi. Korku dolu gözlerle. Nemrut sönmüş bir volkan ama en gençlerinden. Seksen bin yıl önce patlamış en son. Kraterinde iki tane göl var. Biri büyük, biri küçük, biri soğuk, biri sıcak. İki bin altıyüz metre yüksekliğe çıkacağız ve volkanın


kalbine gireceğiz. Neyse ki çok “düşünceli” ihalesever büyüklerimiz kraterin içine kadar yol yapmış. Kratere giden yolun üzerinde son bir köy var, eski adı Şıhmeran. Köyden geçerken çocuklara el sallıyoruz. Sonra başlıyoruz tırmanmaya. Neyse ki bu dağ yolunda askeri kontrol noktası yok. Kraterin üstüne geldiğimizde durup bakıyoruz alçakta bıraktıklarımıza. Gördüğümüz manzarayı anlatmak zor. Yeşil örtüler takınmış hırçın dağların birden kendilerini masmavi sulara bırakıp durgunlaşmasını izliyoruz. Sarp dağlar ve mavinin anlaşma yaptığı yerlere konuvermiş insanlar, evlerini tarlalarını konduruvermişler. Arkamızı döndüğümüzde ise devasa bir çanak görüyoruz. İçinde yalnızca göle değil, etraftaki dağlarda göremediğimiz orman parçalarına rastlıyoruz. Ama en çok uçsuz bucaksız renkli çayırlara hayran kalıyoruz. Bu dağ başında insana rastlayacağımızı pek sanmazken, hala aktif olan küçük volkan bacalarına bacaklarını sokmuş şifa arayan kadınlar görüyoruz. Küçük olan sıcak gölün yanında bir baraka bile var. Yaklaştığımızda küçük bir çay bahçesi olduğunu fark ediyoruz. Tek başına genç bir adam karşılıyor bizi. Çayı da ateşe yeni koymuş. Bu volkanın içinde odun ateşi mi kullanıyorsun diye şakalaşıyoruz. Barakada elektrik, su, “uygar” dünyaya ait hiçbir şey yok. Göl kenarında güzel bir düzlüğe kurulmuş. Buraya gelen, çadır kurup kamp yapan gezginlere hizmet veriyormuş. Her zaman gelen giden oluyor mu diye sorduğumuzda gülüyor. Anlıyoruz ki ziyaretçisi çok değil. Volkanın turizmcisi ilk gençliğinde İstanbul’a gitmiş çalışmak için. Beş altı yıl kalmış orada ama hiç mutlu olmamış. “İlk başta rengimden, dilimden dolayı dışlandım. Sanki hep kabahatliydim, doğuştan kabahatliymişim gibi” diyor. Büyük şehir dışlamış, yabancı görmüş, hor görmüş onu. Kalabalıklar yutmuş; nerede bir kabahat olsa önce ona dönmüş gözler. Bu dağlar, çayırlar gözünde tütmüş dayanamamış dönmüş vatanına. Gelmiş kraterin içine, bu barakayı yapmış. “Şimdi benden iyisi yok” diyor. Büyükşehir kendine benzemeyenleri yutuyor, eziyor. Şehrin kuralları dağlarınkinden daha acımasız. Sıcak Göle karşı oturup odun ateşinde demlenmiş çaylarımızı içerken aşağıdan göl kenarından çıkıp giden kadınlar görüyoruz. Meğerse aşağıda sıcak su çıkan bir pınar varmış, oraya yıkanmaya geliyorlarmış. Şifadan mı, bedava oluşundan mı bilinmez ama geleni, gideni çokmuş. Krater içindeki keyfe doyum olmuyor ama aklımıza “gece yolculuk yapmayın” tembihleri geliyor. Gün batmadan Tatvan’a inmeliyiz diyerek yola koyuluyoruz. Dağa çıkarken çocuklarına el salladığımız köyden geçerken birden “Az duralım” diyorum. Eski taş evler gözüme çarpıyor “fotoğraf çekelim” diyorum. Hepimiz iniyoruz arabadan. Biz fotoğraf çektirirken bir teyze görüyoruz, selam veriyoruz.

İletişim kurabilmek için “nasılsın teyzeciğim” diyorum ama o gülüyor. Arkadaşımda bir şeyler söylüyor ama o yine gülüyor. Sonra anlıyoruz ki Türkçe bilmiyor. Neyse ki uzaktan su bidonları elinde gelen gelini bize tercüman oluyor. Hazır kaynanası dilimizi anlamıyorken gelinle kaynana dedikodusu bile yapıyoruz. Sonra birkaç çocuk görüyoruz onlarla konuşmak için yaklaşıyoruz. Önce biraz utangaç davranıyorlar ama sonra fotoğraf çektirmek için sıraya giriyorlar. Tam gidecekken, gitmeyin şurada çok güzel cami var diyorlar. İyi hadi gidip bakalım diyoruz tam camiye doğru gidiyorken arkamızdan bir traktörün römorkundan “beni de bekleyin” diye bağıran bir ses duyuyoruz. Bir kız çocuğu, tarladan geliyormuş, onu da bekledik. Koşarak yanımıza gelip direk bize sarılıyor, öpüyor. Şaşırıp kaldık sanki beklenen konuk gibiydik. Hep birlikte camiye gittik akşam namazı vaktiydi, imam ezan okumak için camiye gelmişti. Önce biraz çekiniyoruz ama imamın konuksever tavırları bizi rahatlatıyor. Bu köy eski bir Ermeni köyüymüş. Burası da bir kilise. Ermeniler tehcire zorlanıp bu köyden gittikten sonra onlar gelmiş. Kilise uzun zaman bakımsız kimsesiz kalmış. Sonra kiliseyi onarmışlar bir de minare yapmışlar ve cami olarak kullanmaya başlamışlar. Bize buyurun içeriye girin dediğinde karşımızda her şeyiyle bir kilise olan yapı buluyoruz. Hiçbir şeyi bozmamışlar hatta tüm yapıyı olduğu gibi koruyarak kullanmışlar. Her tarafta gördüğümüz o korkunç restorasyona da maruz kalmadan onarım görmüş. İmam burada not düşüyor, “Restorasyon yaptırırken buranın en iyi taş ustalarını getirttik” diye. O sırada içeriye namaz için başı sarıklı, uzun beyaz sakallı, şeyh kıyafetli bir amca geliyor. “Eyvah yakalandık” der gibi ürküyoruz. Hiçbirimizin kıyafetleri camiye girmeye çok uygun değil çünkü. Ama hiçbirisi bununla ilgilenmiyor, yabancı olduğumuz için bize hoş geldiniz diyerek çok sıcak davranıyorlar. Bu misafirperverlik bizi şaşırtıyor. Hava nerdeyse kararmıştı artık yola çıkmalıydık. Camiden çıkıp arabamıza doğru gidiyoruz, tabi ki çocuklar da peşimizde. Bir köy evinin önündeki bahçede sebzelerini sulayan kadına kolay gelsin diyoruz. Kadın işini bırakıp bize bir şeyler söylüyor ama anlayamıyoruz birbirimizi. Çocuklar hemen tercüme yapıyorlar. Orada ne işimiz olduğunu soruyormuş. Anlatıyoruz gezmeye geldiğimizi, Nemrut’a çıktığımızı. Bize gülerek bir şeyler söylüyor ama hareketlerinden bize inanmadığını anlıyoruz. Çocuklar buradan birçok turistin gelip geçtiğini ama kimsenin köyde durup, onlarla konuşmadığını söylüyor. Aslında biz de kendi aramızda tartışıyorduk. Vaktin çok geç olduğunu artık buradan gitmemiz gerektiği hususunu. Ama insanların samimi sohbetlerinden de koparamıyorduk kendimizi. Halise diye bir kadın bizi evine çağırıyor. Biz “olmaz” diyoruz ama bir yanımız da kalmak istiyor. Tedirginiz, bilmediğimiz

EYLÜL 2011 | TAVIR | 29


bir yerdeyiz ve buralarda dağların köylerin tekin olmadığının söylendiğini de biliyoruz. Ama o çocukların yüzleri, dilimizi bilmeyen Halise’nin sıcacık daveti... Belli ki onun hiçbir şeyden haberi yok. Kürtlerle Türklerin nasıl bir düşmanlığa sürüklendiklerinden haberi yok. Bizim endişelerimizi anlamasına imkan yok. Peki kim koymuştu bu korkuları aramıza? Halise’nin bize ne kötülüğü olabilirdi? Bu dağların, bu köylerin ne kötülüğü olabilirdi? İçimizden biri kırdı bu korku kafesini. “Hadi kalalım ne olacak?”. Halise dilimizi bilmese bile anlamıştı denileni, hemen işini bıraktı. Biz “yok işini bırakma” desek de, işinin zaten bittiğini söyleyerek evine doğru gitmeye başlıyoruz tabii peşimizde bir çocuk sürüsüyle. Halise kırk yaşında oniki çocuk, dört torun sahibi bir kadın. Evde bir gelini var bize hemen oturacak minderler ayarlıyor. İçeri girmeden daha kapıda Halise eline sopasını alıyor kapıda biriken çocukları kovalıyor. Evin çocukları oturduğumuz salonu zaten dolduruyor. Halise elindeki sopayı yere vurarak hepsinin düzgünce oturmasını sağlıyor. Evin içinde minderler, bir vitrin ve televizyondan başka bir şey yok. Lübnan’da ve Ürdün’de gördüğümüz mülteci kamplarındaki evlerden bile kötü durumda. Geçinmek için tarım ve hayvancılık yapıyorlar. Kışları da bazen kocası İstanbul’a çalışmaya gidermiş. İstanbul’da da çocukları varmış. Oda bir kere hastalandığında İstanbul’a doktor için gitmiş ama beğenmemiş, “buralar gibisi yok” diyor. Artık neredeyse birbirimizi anlamaya başlıyorduk. Bazen kelimeler gereksiz oluyor anlaşmak için yeter ki isteyelim. Birkaç kelimeyi söylemeye çalışıyoruz ama yeteneksizliğimiz karşısında herkes gülmekten yere yatıyor. Ellerimizin kollarımızın havada uçuştuğu bağıra çağıra yaptığımız sohbetimizi ara sıra dışarıdan gelen çocuklar bölüyor. “Babam sizi bize çağırır, çay demlenmiştir”. Hangi birisine gidelim, “gece oldu bizim dönmemiz gerek aslında” diyoruz. Ev ahalisi en çok bizi merak ediyor. Kimiz nereden geldik, kadın başımıza nasıl yalnız geziyoruz… birimiz Kürt, birimiz Hemşinli, ikimiz Türk… hepsini soruyorlar. Açık tenli Hemşinli arkadaşıma soruyorlar “Hemşin ne?”... Arkadaşım, “Kürt gibi bir şey ama Karadeniz tarafında yaşıyoruz; bizim de sizin gibi farklı bir dilimiz var” deyince, “Hadi biraz konuş” diye ısrar ediyorlar. En çok da içimizden bir arkadaşımızın evli ve bir çocuğu olmasına şaka yaptığımızı sandıklarından gülüyorlar. Kimse inanmıyor, inanmamaları tipimizden değil, evli ve çocuklu bir kadının yalnız başına dağ bayır gezmesinden. Arkadaşımızın ailesinin fotoğraflarını görmek istiyorlar, cep telefonundaki fotoğraflarını gösteriyor arkadaşım ama yine inandıramıyoruz. “Sen yoksun burada, bunlar başkası” diyorlar. Biz de oturup erkeklerin de çocuklara bakabileceğini, kadınların çalışıp para

30 | TAVIR |EYLÜL 2011

kazanabileceğini ve kendi başlarına bir şeyler yapabileceğini anlatıyoruz. Ama bu onları güldürmekten başka bir işe yaramıyor. Çaylar geliyor ortaya ama o kadar çok çocuk var ki, çocuklara çay yok. Biz de çantamızdan çıkardığımız kuruyemişlerimizi ortaya koyuyoruz kimse uzanmıyor. Niye uzanmıyorlar acaba derken evin gelini “onlar vermezseniz almaz” diyor. Arkadaşım “o sopayı ben de görsem uzanmam ortaya” diyor. Artık gece epeyce ilerlemişti, kalkmamız gerekiyor ama bir yanımız da kalmak istiyor. Aramızdaki bu konuşmaları duyan çocuklardan biri bunu yan tarafa yetiştirmiş olsa gerek ki, yan komşu bize yatak yapmış. Bir yanımız kalmak istiyor ama içimizdeki temkinli şeytan bizi yollara doğru sürüklüyor. Evden çıktığımızda tek bir sokak lambası olmayan köyde, yolu ve arabamızı zor buluyoruz. Köyden adeta bir merasim alayı ile uğurlanıyoruz. Sokak lambası olmayan köy yollarında karanlığın içinde yol alıyoruz ve yolda bizden başka araç yok. Yol boyunca bizim aramıza bu korku sınırlarını koyanları düşünüyoruz. Halise’yi ve çocukları düşünüyoruz. İlk başta köye ve evlerine girerken ne kötü koşullarda yaşıyorlar diye düşünmüştük. Oradan ayrılırken “Ne kadar mutlu görünüyorlar, onlar için bizim vazgeçilmezlerimizin hiçbir anlamı yok” diye düşünüyoruz. Anne olan arkadaşımız birbirine yakın yaşları olan dört tane küçük çocuğu görünce “Bunları nasıl doyuruyorsun?” dediğinde kadın gülmüştü, çünkü onlar kendini doyuruyordu, yemek bulduklarında kaçırmak gibi bir lüksleri yoktu. En küçüğü bile farkındaydı boğaz savaşının. Hem mutlu ayrılıyoruz oradan hem de üzgün. Biraz da kafa karışıklığı doğmuştu kimilerimizde. Bugüne kadar doğru sandıklarının yanlış çıkması onları sorgulamaya götürdü. İçimizde tek Kürt olan arkadaşımızın “Hayatımda ilk defa övünerek Kürdüm dedim” demesi sarsıcıydı gerçekten. Nasıl bir baskıydı bu yaşanılan? Bir halka reva görülen bunca baskı, inkar, asimilasyon, Türkiye halkları arasında temelleri çok önceden atılmaya çalışılan kin, nefret tohumları... bütün bunların günahı kimindi acaba? Cevabı en az soru kadar açık değil mi? Karanlıkta yol alırken artık tüm endişelerimizi unutmuştuk. Karanlık korkutmuyordu bizi, yolumuz da daha çok uzundu. Yollarla birlikte tecrübe edilecek ne çok hayat var önümüzde. Önümüzde yollar uzuyor Tatvan’ın ışıkları göründü, belli ki bizi bekler. o


makale

makale

oh my god! (*) ibrahim karaca

Afrika kaynaklı açlık sinyalini alan bir başbakan, beş normalbakan ve birkaç bakmayan, kendileri için ‘vip’ lenen bir uçağa binerler. Sağ gösterip soldan atmak, dosta bakıp düşman çatlatmak gibi son derece insani bir amaçları vardır. Somali’deki açlığın belini kırmak için özellikle Ramazan beklenmiştir ve bütün İslam Alemi bu uçuşa kilitlenmiştir. Arkalarına bir uçak daha takarlar. Bu bir nakliye uçağıdır, canlı ve cansız malzeme ile tıka basa doludur. İftar çadırı için sıcak pide, kavunkarpuz, üç bağ maydanoz, roka, toz şeker, kuru bakliyat, Burhaniye zeytini, Rize çayı, Trabzon tereyağı ve elli gram pastırma, birkaç gazete muhabiri, kameraman, Tobb’undan Müsiad’ına İto’sundan Tüsiad’ına birkaç işadamı, süper bir star ve açlıktan kırılan Afrikalılara “hayat paylaşınca güzel, la la lay la la…” demesi için bindirilen süper bir sanatçı vardır. Ünlü “survivor” Nihat’ı ve bir iki güzide sanatçıyı da unutmamak lazım. Ben o arada çok yorgunum, yanımda Sedri Dayi, ayaklarımı Ajda’nın koltuğa dayamış vaziyette yarı uyur uyanık şekerleme yapıyorum, dilimde çocukluktan sayıklama laflar var. “Haso’dan Memo’ya… sesim geliyor mi… sesim geliyor mi…” Uçak Somali semalarına girer, herkes sağ salim yere iner ve Allah’ın izniyle başlayan film bir meçhule doğru akar gider. Nasıl, güzel mi? Aslında burası başlangıç değil sonuç olmalı diyebilirsiniz ama olmaz. Çünkü öncesinde yaşananlar senaryo değil kapkara bir yazgıdır. Kader yani. Fakat gidenler bu kadere bakmaz. Za-

EYLÜL 2011 | TAVIR | 31


nun ve dolu dönmeli. Çünkü memlekete gelecekler, konuşacaklar, halkı etkileyeceklerdir. Orada burada, çalışanların karşısında, magazin programlarında, konserde ve sokakta, sorulan ve sorulmayan her yerde. Mesela çalışmanın bizzat ibadet olduğunu söyleyen patron, ibadete hıyanet eden işçilerine bu açlığı gösterecek; bir başkası siyah işçi getirmekle tehdit edecektir; Başbakan ulusa seslenirken “halinize şükredin” gibi bir şeyler söyleyecek; güzide sanatçılarımız bir ortak konserde şarkı çığırıp dört gün sonra unutacaklar, geçip gideceklerdir. İnanın. Algı bu kadardır ve başka bir akşam lüks bir otelde asgari ücret fiyatına verilen iftar yemeğine katılacaklardır. İnsancıl olmadıklarını kimse söyleyemez. Oradaki insanlara yanlarındaki işadamları gibi bakmamışlar, içeriden ve içten acımışlardır. Ama bu “sanatçı duyarlılığı” onları ucuz bir propaganda için payanda olmaktan kurtarmamıştır. Çünkü duydukları acı, bu sadaka turu için start verenlerden bağımsız bir acı değildir. Show’un parçasıdır. Bakın, Ajda hala titriyormuş. Siz bunlarla dolduruşa geleceksiniz, tanesi 5 liralık sms’lerden istediğiniz kadar göndereceksiniz. Kime? Başbakan’ın referans olduğu şu, bu ve o tarikatçı sadaka kuruluşuna. “Her iyilik bir sadakadır”. Slogan da bu. Her iyilik bir iyiliktir sayın kardeşim. Eminönü meydanında gördüğün aç bir garibana yarım ekmek arası balık ısmarlarsın, mutlu olursun. Bunu sevap defterinin aktifinde yer alsın diye yapmazsın. Öte taraftaki hurmalık gelmez aklına. Aç bir insana yemek yedirmeyi ibadet fırsatı saymazsın, doyurursun. Bu garibanın hangi tanrıya inandığını da düşünmezsin. İnsan olduğu için. İnsan olduğun için. Kutsal kitap böyle bir şeyi sevaba dahil etmeseydi nasıl davranacaktın? Bazı anlarda inanç ve fikirlere değil, acil yardım eline ihtiyaç vardır. Bu doğru. ten turun amacı da o değil. No problem. Kenya sınırına yakın bir kampta 400 bin mülteci barınıyormuş. Bizim gittiğimiz Kızılay kampında ise sadece iki yüz elli kişi. Bunca propaganda, bunca tantana tabii ki bunun için değil. Emperyalizmin ganimet bölgesine düzenlenen bu sadaka turu, bir umut seferidir. “İleride belki bize de bir şey düşer” değil mi? Bu show, Van Minut’un devamıdır. İçeride tribünlere, deplasmanda din kardeşlere oynanmıştır. Hedefte ilk seçimde işe yarayacak sonuçlar da vardır. Program bellidir. Sabah kalkış, kahvaltı, kamp ziyareti, belirlenen çocuk ve kadınlarla fotoğraf çekimi, birlikte şarkı ve dans, Cumhurbaşkanı ile görüş. Sonra akşam yemeği, akşam turu ve otele dönüş. Bu turdan, başbakan ve bakanlar kadar bakmayanlar da mem-

32 | TAVIR |EYLÜL 2011

Fakat senden sadaka toplayanlar bunu kime teslim edecek? Ne kadarını teslim edecek? Bu etkinlik neden dinsel bir etkinliktir? Din kardeşini elin memleketinde, bizzat camilerde soyan holding patronu din adamları tanıdın sen. Mercümek’ler, Fener’ler, altın tozlu çorbalar, o çorbalarla oruç açılan sofralar gördün. Bu adamlar yardım dernekleri kurup köşeyi bir kez daha dönmediler mi? Semirmediler mi? Bu soygun düzenine entegre olup yoksul halkı inancıyla birlikte kemirmediler mi? Bunlar uzun zamandan beri siyasal anlamda da bir güç değiller mi? Gazeteci Necati Doğru diyor ki, “Somali halkı açlıktan değil, akılsızlıktan kırılıyor”. Niye? Çünkü akılları olsa birbirine düşmezler, tarım, hayvancılık, balıkçılık yaparlar, sadakaya gerek kalmadan yaşayıp giderlerdi. Oysa manzara karışık. Bile bile bitirilen tarım; iç savaşa sürüklenen ülke; üşüşen yabancı şirketler; batılı istihbarat merkezleri, desteklenen İslamcılar; kendi kendine yeterken ithal ta-


Bahane yaratmak amacıyla ilk körfez savaşı öncesinde Kuveyt’i işgal etmesi için Irak’ı kışkırtan emperyalizm, petrol gelirlerinin büyük kısmını otuz yıllığına kendine bağlamış. “Kuveyt’e girmekle bize kar kaybı yaşattın” diyen İngiliz ve Amerikan şirketlerine ise milyonlarca dolar tazminat ödenmiş. Kim bunlar? Pepsi, Philip Morris, Toys R Us, Sheraton. Yani bizim de kıçımızın dibinde olan şirketler. Sırada para bekleyen başkaları da var. Oysa kitle imha silahı palavrasıyla hala işgal altında yaşayan Irak’ın böyle bir hakkı yok.

hıla muhtaç edilen ülke; bürokratlara, ordu mensuplarına ve yandaş tüccarlara peşkeş çekilen verimli araziler; özelleştirilen sağlık sistemi ve ticarileştirilen su kaynakları var. “Somali İkiyüzlülüğü” adlı satırlara rastlamışsınızdır belki. Rastlamadıysanız rastlayın. Ve sonra, yanında sırıtıp hatıra fotoğrafı çektirilen güzel siyah çocukların mecalsiz iri gözlerine bir daha bakın. Sonra Pınar Öğünç’ün yazısını tekrar okuyun: “O çocuğun babası korsandı. Bugün yardım ettiğiniz Somali’de yaşananlar ne bir tabii afettir, ne de ‘Allah’ın hikmeti’… insan eliyle yaratılmış, vahşi bir oyundur… O fotoğraftaki Somali’li kadının oğlu, iki yıl önce ‘bir umut’ diyerek Türkiye’ye kaçmıştır belki. Tarlabaşı’nın henüz rezidanslaştırmadığınız izbe bodrumlarında, İzmir’de Basmane’nin sefil otel odalarında mültecilik statüsünü aç biilaç beklemiştir. Edirne köylülerinin sabah tarlalarında ayak izini gördüğü, kaçamayıp da yakalananlardan biridir. Yardım etmek için derisinin minicik kaburga kemiğine yapışmasını beklediğiniz o kız çocuğunun babası, iki yıl önce üzerine Giresun Fırkateynini yolladığınız bir ‘korsandır’. Çokuluslu şirketler sularındaki balığı bitirmiştir, hükümet boşluğunda âlemin radyoaktif, kimyasal atığı kıyılarına dökülmüştür. Tek şans haydutluk kalmıştır belki önünde. İşte Somali’yi fethe gider gibi, mehter marşlarıyla yolladığınız askeriniz o çocuğun babasının tepesine binmiştir. Peki, yardım edelim Somali’ye. 5 TL’yi yolladıktan sonra bir düşünelim ama…”. FAO, Somali için 84 milyon avroluk yardım talep etmiş. Oysa Libya işgali için bile şimdiye kadar sadece Fransa’nın harcadığı para bunun iki katı. Emperyalizm yıllardan beri dünyaya şekil veriyor. Şekil ortada.

Emperyalizm gerçekçidir. O senin dinine imanına bakmaz. Emecek bir şey varsa emer ve gider. Kıymığını törpüler, seni kullanabildiği yere kadar kullanır, geride kalan posa için bazen yardım çağrıları yapar. Ama bizim anti-emperyalist İslamcılara bakarsan; zalim ve sömürgeci batılı güçler kendilerinden hesap soracak tek gücün İslam olduğunu bildikleri için Müslümanlara göz açtırmıyormuş. Çünkü İslam gelince bir daha başka milletlerin kaynaklarını çalamayacaklarmış. Ayrıca Arap topluluklarında İslam gün geçtikçe daha fazla güçlenip hayatları yönlendiriyormuş, bu da batılı güçlerin hesaplarını altüst ediyormuş. Oh my God. Somali’nin nüfusu bir İstanbul kadar. Tamamı Müslüman. Tepesinde Amerikancı bir iktidar var. Gözünü bir türlü açamıyor. Neden acaba? Olay kolay aslında. Öteki aşirete göre problemin beriki, berikine göre problemin öteki olduğu bir çatışmayı alevlendireceksin… ki, kimse başını kaldırıp seni fark etmesin, etse de anlamasın, anladığında ise seninle çatışacak takati kalmasın. Ah, bildiği en insancıl, en güzel, en temiz ne varsa içine katıp zenginleştirdiği inancıyla yaşayan… elinde başka hiçbir şeyinin kalmadığını düşünen mazlumlar… Bu soygun düzenini sürdürmek için hayatımızla çalışan o çarkı ve şu alçak, sahtekar, aşağılık din baronu tüccarların beslenmekte olduğu çöplüğü de patlatacağız bir gün. Bu tezgahı seninle birlikte kıracağız, ablukayı dağıtacağız. (*): Aman Tanrım İbrahim Karaca o

EYLÜL 2011 | TAVIR | 33


deneme deneme

yoksulluğun pençesinde yok olan çocuklar türkan doğan

Mevsimlerden yaz ve çok sıcak bir yaz günü... Sabahın erken bir saati olmasına rağmen güneş gökyüzünden yeryüzünü tehdit edercesine tüm sıcaklığıyla kendisini hatırlatmaya başlıyor. Yanıp kavrulacak gene İzmir’in sokakları. Bir gecekondu evinin penceresinden sarkan küpe çiçeğini sulayan bir kadın mırıldanıyor: “Gene bugün çekilmez olacak dışarıda çalışanlar için”... İşe giden emekçi insanların otobüs kuyruğundaki telaşlarını caddeleri temizleyen yorgun çöpçüler uğurlarken günlük gazetem koltuğumun altında bir çocuk parkında gözüme ilişen ilk banka oturuyorum. Alışageldiğimiz haberlerle dolu gazetenin sayfalarını çeviriyorum. Açlık ve işsizliğe terk edilen milyonlarca insanı sefalet içinde yaşamaya mahkum eden bu düzen, gelecek olan ekonomik krizin faturasını yine halka çıkartmaya çalışıyor. Lüks ve zenginlik içinde yaşayanların tatillerini nerede geçirdikleri verilmiş boy boy. Bir eli yağda bir eli balda olanlar içkinin su gibi aktığı gece eğlencelerinden çıkıp tatil yapıyorlarmış. Meğerse deniz onlar içinmiş. Doğa onlar içinmiş. Her şey onlar rahat etsin diye yapılırmış bu cennet ülkede. Köşelere gizlenmiş bir haber ilişiyor gözüme. Kucağımda kalıyor haberin ağırlığı okudukça yüreğimle eziliyorum. “Günde 13 saat çalıştırılan çocuk işçi, sigorta bile yapılmayan işte geçirdiği kaza sonucu sağ kolunu kaybetti” Korkunç bir feryat sesi duyuyorum. Oturduğum parkın etrafından dolanıp inleyerek yanıma geliyor bu ses. Hangi çocuğun sesi bu? Köşe başını tutmuş simitçi çocuğa bakıyorum, cadde boyundaki merdivende oturan, uykusunu alamamış boyacı çocuğa çeviriyorum başımı. Yol kenarında ka-

34 | TAVIR | EYLÜL 2011


dınlı erkekli iş yeri servisini bekleyenler arasındaki düşük ücretle çalışmaya giden çocuklara bakıyorum. 12 saat bobin sarmaya, araba cilalamaya giden yorgun, uykulu işçi çocukların sıska boylarında kalıyor bakışlarım bir süre. Hangi çocuğun sesi bu? Gazeteye bakıyorum, bir makine dişlisinin arasına sıkışan bir çocuk çığlığı. Ve dirseğinden kopan bir kol kan sıçratarak beyaz çamaşırlara fırlayıp gazetemin üzerine düşüyor. Sıddık’ın kolu bu, top oynayıp misket yuvarladığı, kalem tutup saçını taradığı. Yoksul evinin kapısını açarken anahtarını çevirdiği kolundan başka bir şey değil gazetemi kızıla boyayıp kucağımda seğiren. Yoksul bir ailenin beş çocuğundan ikincisi olan 16 yaşında ki Sıddık’dan bahsediyor gazete. Nice hayatlar gibi gazete köşelerinde yerini alıp sonra çaresizliği ile baş başa kalarak unutulacak kim bilir kaçıncı haber olacak Sıddık’ın öyküsü. Sıddık ve ailesi geçen yıl Adıyaman’dan Antalya’nın Döşemealtı ilçesine göç ediyorlar. Lise’de okurken okul harçlığını çıkarmak için inşaat işçisi babasının yanında çalışıyor uzun bir süre. Geçen haziran ortasında bir çamaşırhanede çalışan emekçi annesinin yanında önce ütücü olarak başlıyor işe. Sonra ağır işlerde çalışmaya alınıyor. Akşam saat 19.00'dan sabah saat 08.00'e kadar günde 13 saati aşkın çalıştırılıyor Sıddık. Sigortasız çalıştırıldığı çamaşırhanede sabaha karşı saat 05.00 sıralarında yorgun düşen Sıddık işin ağırlığına dayanamıyor. Yaşıtlarının uyuduğu saatlerde kaybediyor sağ kolunu dirseğinden. Başarısız geçen bir ameliyat sonrasına bir hafta psikolojik tedavi görse de Sıddık köle tüccarı bu düzen tarafından koluyla birlikte kurduğu tüm hayalleri de kaybederek evine dönüyor… Yoksulluk erken büyütüyor insanı. Yoksulluğun sokaklara çıkardığı çocuklar bu dünyada erken büyüyüp ve hep erken yok oluyorlar. Çalışan çocuklarla dolu sokaklarımız. Dünya nüfusunun büyük bölümünün yoksulluk ve açlık oluştururken, Tarih karşısında her zaman suçlu kalacaktır kapitalizm…

Dünya genelindeki çocuk işçilerin 120 milyonu "tam gün" çalışıyor. Çocuk işçilerin yüzde 61’i Asya, yüzde 32’si Afrika ve yüzde 7’si ise Latin Amerika ülkelerinde. Çocukların oransal olarak en fazla çalıştığı kıta Afrika. Bu kıtada çocukların yaklaşık yüzde 41’i çalışıyor. Asya’da yaşları 5–14 arasında değişen 127,3 milyon çocuk işçi çalıştırılıyor. Afrika’da 4,8 milyon çocuk işçilerin üçünden biri 15’inin altında. Latin Amerika, Afrika ve Pasifik ülkelerinde yaklaşık 17,4 milyon çocuk işçi var. Dünya genelinde çalışan çocukların yüzde 15’i Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da bulunuyor.

ILO’nun (Uluslararası Çalışma Örgütü) verilerine göre dünya genelinde çoğu 5–17 yaş arasında olan 200 milyon çocuk çalışıyor. (1) Çalışan çocuk ya da çocuk işçiliği kavramı 15 yaşından küçük olup, fiziksel ve ruhsal olarak gelişimini tamamlamamış, eğitim görmesi ve oyun oynaması gerekirken ailesine ekonomik olarak katkıda bulunmak için çalıştırılan ya da çalışıp para kazanması zorunlu olan çocukları işaret ederken, sokakta çalışanlardan, dilenenlere, zorla fuhuş yaptırılanlara kadar pek çok grubu kapsıyor.

Dünyadaki çocuk işçilerin yüzde 70’i tarım sektöründe çalıştırılıyor. ILO’ya göre 12–17 yaş grubu 283 milyon çocuk çalıştığı için okula devam edemiyor.

Dünyada; Bu 283 milyon çocuğun 171 milyona maden ve taş ocakları gibi çok ağır ve kötü koşullarda çalışmaya zorlanıyor.

Yapılan araştırmalar özellikle sokakta çalıştırılan çocukların önündeki en büyük tehlikenin "sokak çocuğu olmak" olduğunu gösteriyor.

Gelişmiş ülkeler nispeten iyi durumda olsa da halen bu sorunu çözebilmiş değil. Örneğin AB üyesi İtalya’da resmi rakamlara göre 14 yaşından küçük çalışan çocuk sayısı 300–500 bin arasında değişiyor.

EYLÜL 2011 | TAVIR | 35


Yapılmış bir araştırmaya göre sokakta çalışan çocukların (mendilci, simitçi vs) yüzde 60’ı büyüyünce savcı, hakim, asker, doktor, mühendis olmak istiyor. Güneydoğu’da ise 12–14 yaş arası yaklaşık 90 bin çocuk çalışıyor. Bunların yaklaşık 80 bini tarım sektöründe. Güneydoğu’da çalışan çocuk sayısının en yüksek olduğu il Şanlıurfa (27 bin). Onu 21 bin 287 çocukla Diyarbakır takip ediyor.

ILO’nun raporlarına göre dünya genelinde 60 milyon çocuk fuhuş, uyuşturucu kaçakçılığı, kölelik gibi "kabul edilemez" alanlarda zorla çalıştırılıyor. Dünya genelinde 10 milyon kız çocuğunun fuhuş sektöründe çalıştığı tahmin ediliyor. Dünya genelinde çocuk işçilerin yüzde 80-90’ının kayıt dışı olduğu tahmin ediliyor. Türkiye’de; Ekonomik bir faaliyette bulunan çocukların yüzde 61,8’ini erkekler, yüzde 38,2’sini ise kızlar oluşturuyor. 6–17 yaş grubu çalışan çocukların büyük kısmı eğitimine devam edemiyor. Çalışan çocukların yüzde 31,3’ü günde ortalama 10 sigara içiyor. Sigara içenlerin yüzde 91,1’i erkek. Çocuk işçilerin yüzde 59’u ücretsiz aile işçisi olarak görünüyor. Çocuk işçilerin en yoğun kullanıldığı sektör ise tarım. Dünya genelinde yüzde 70 olan oran Türkiye’de yüzde 58. Çocukların yüzde 22’si sanayide, yüzde 10’u ticarette ve yüzde 10’u ise hizmet sektöründe çalışıyor. Çocukların çalışma nedenleri arasında ilk sırayı yüzde 38,4 ile "aile gelirine katkıda bulunma", ikinci sırayı yüzde 19,8 ile "ailenin ekonomik faaliyetlerine yardımcı olma", üçünü sırayı ise yüzde 15,9 ile "ailenin istemesi" alıyor.

36 | TAVIR | EYLÜL 2011

Çalışan çocuklara rastlarız sokaklarda. Işıksız, elektriksiz kondularda otururlar. İşsiz ve yoksulluk ordusunu oluştururlar. Evsiz, telefonsuz, yolsuz, eğitimsiz ve çaresizdirler. Onların kaldıkları yerlerde sıcak sular sürekli akmaz. Hele de açlık ve soğuk da eklenince, sokaklarda elleri küçük, yüzleri çizgilenmiş çokbilmiş küçük adamlar sarar etrafımızı. Yetişkin gibi konuşup, çocuk gibi gülen. Simit satıp, ayakkabı boyayan. Kimisi hurdacı kimisi karton-gazete toplayıcısı, mendil satıcısı, mezarlık sulayıcısı, oto tamir çırakları. Mevsimlik işçi olup memleketin her bir köşesinde yaz kış bağ bahçelerde çalışan çocuklar. Çoğunlukla esmer tenli üstü başı yırtık, elleri tırnakları kararmış. En çok da mahkeme tutanaklarında geçer adları. İş kazalarında kolları bacakları kopmuş. Şiddet görmüş. Çocuklar. Kimi zaman “eti benim kemiği senin” emanetlerden güç alıp korkutulmuş ürkütülmüş patronundan ustasından dayak yemiş. Suiistimale uğrayan birçok çocuğa tanık olmuşuzdur gazete sayfalarında gözleri bantlı ad ve soyadları rumuzlaştırılmış, fuhuş çeteleri, organ mafyası, çocuk köle işçiler, emperyalist dünyanın bilinen gerçekleridir. İşsizlik, emeğiyle yaşayanların boynunda bir idam ipi gibi. Sıddık da aynı kaderi taşıyıp emeği sömürülürken sakatlanan çoçuklardan biriydi. Ataşehir’de çırak olarak doğalgaz tesisatı döşemek için gittiği binada üstünü değiştirmek için girdiği bodrumdaki kuyuya düşerek hayatını kaybeden 15 yaşındaki Erhan’da, Zonguldak’ın Kilimli beldesinde maden ocağında taş kömürü çıkarmak için can veren 17 yaşındaki Emrah da. Samsun’da Büyükşehir Belediyesine ait çöp depolama alanında çöp ayıklayan annesine yardım ederken, depolama alanında çalışan iş makinesinin altında kalarak ölen 7 yaşındaki Yalçın da bu sistem tarafından kaybettiğimiz çocuklarımızdan sadece birkaçıydı. Elbette ki kaynağı sistemin oluşturduğu sorunlar sistem yasalarıyla çözülemeyecektir. Çocuk emeği sömürüsünün tamamen ortadan kalkması kapitalizmin çöküşüyle, halkların kurtuluşuyla başlar…o


inceleme

inceleme

dili gibi, yok edilmeye direnen bir mutfak: laz mutfağı paluri arzu kal demirçi

Lazlar, tarihsel olarak Anadolu’nun kuzeydoğu ucunda yaşayan yerli bir halktır. Yani yaşadıkları coğrafyanın otokton (yerli) halkıdırlar. Kendilerini Lazi, konuştukları dili de Lazuri olarak adlandırırlar. Lazca Güneybatı Kafkas Dil Ailesi’nin bir üyesidir. Bu dil ailesinde Lazca ile birlikte Megrelce, Svanca ve Gürcüce bulunur. Dilbilimcilere göre, Lazca ve Megrelce, geçmişte aynı dil (Zanca) olmalarına rağmen günümüzde birbirine çok yakın iki ayrı dil haline gelmişlerdir. Laz alfabesinde 35 harf bulunmaktadır. Türkçedeki | ı |, | ö |, | ü | fonemleri Lazcada bulunmazken Lazcaya özgü | ç´ |, | k´ |, | p´ |, | q |, | t´ |, | x |, | z´ |, | 3 |, | 3´ | sesleri Türkçede yer almamaktadır. Lazcanın yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olduğu gerçeğinin paralelinde Laz mutfağının da bu yok oluşa direndiğini görüyoruz. Lazların yaşadığı bölge dağlık, engebeli, çok yağış alan bir bölgedir. Türkiye’nin başka birçok ilinde yaşamlarını sürdüren Lazlar olmasına karşın bahsedeceğimiz bölge Türkiye’de toplu olarak yaşadıkları en geniş coğrafya olan Rize ve Artvin illerinin bir bölümünü kapsayan kıyı şerididir. Bu bölgenin batıdaki sınırı Rize’nin Pazar ilçesi yakınındaki Melyat Irmağı, doğudaki sınırı ise Sarp sınır kapısıdır. Bölgenin genel coğrafyası hem bölge insanının yaşam tar-


sırtlarında eve getirirler. Yolda gelirken ekmek için değirmende buğday ya da mısır öğütürler. Eve geldiklerinde ekmek yoğurur mayalanması için bir kenarda bekletirler. Bu arada odun kırar ve ateşi yakarlar. İneğe giderler. İneğin yemini verir, sağarlar. Sonra ekmeği pişirirler ve sabah yemeğini hazırlarlar. Yemekten sonra bahçede çalışmaya giderler. Evde evin yaşlısı var ise o da çocuklara bakar. Akşama kadar çalışır çay toplarlar. Çay toplarken Lazca şarkılar söylerler. Karşı tepelerde çalışanlara seslenir, şakalaşırlar. Öğlen yiyecekleri yemeklerini de yanlarında götürürler. Çünkü çalışmaya gittikleri bahçeler çoğu zaman evlerinin çok uzağındadır. Akşam olunca topladıkları çayı, sepetle sırtlarına alıp evine taşır ve sonra da satarlar. Vakit kaybetmeden de çarçabuk akşam yemeğini hazırlarlar. Kadınlar bahçede çok çalıştıkları için Laz yemekleri çabuk ve kolay hazırlanabilen yemeklerden oluşur. zını belirlemiş hem de bitki örtüsü ve tarım ürünlerini, aynı zamanda da yemek kültürünü şekillendirmiştir. Mısır bu ürünlerin başında gelmekte ve yemek kültürünün de bir yerde esaslı unsurunu oluşturmaktadır. Yörede daha önceleri buğday ve pirinç üretimi de mevcut olmasına rağmen, 1960 sonrasında çay tarımının bölgeye gelişiyle bölge insanı ağırlıklı olarak çaya yönelmiştir. Temel geçim kaynağı çaydır. Çay tarımı öncesinde ihtiyacı karşılayacak kadar mısır, arpa, fasulye, karalahana, kabak, tütün, üzüm, meyve, kendir üretilirdi. Günümüzde ise insanlar çaydan elde ettikleri gelir ile bu ürünleri pazardan satın almaya başlamışlardır. Çay tarımının başlamasıyla birçok meyve ve sebze bahçesi sökülüp yerine çay ekilmiştir. Bundan sonra kullanılmaya başlayan suni gübrelerle bitki örtüsü değişime uğramış, bazı endemik bitki ve hayvanların soyu tükenmiştir. Çay üreticilerinin bu zor şartlarda elde ettikleri ürünlerini satarken karşılaştıkları sorunlar ve bu konuda uygulanan devlet politikasının eleştirisi bir başka yazının konusu olacak kadar derin ve içler acısı durumdadır. Laz kadınları zor coğrafi ve ekonomik şartlarda bir mutfak yaratmıştır. Bu mutfağın en büyük özelliği normal günlerde çarçabuk hazırlanabilen, enerji veren ve birden çok besin grubunu içerir yemeklerden oluşmasıdır. Zahmetli, zaman alan yemekler ise ancak düğün, bayram, ölüm gibi özel günlere ayrılmıştır. Kadınlar Lazona’da (Lazların yaşadığı yer) şafak vakti kalkarlar; gün ağarmadan, otlar sertleşmeden ot kesmeye uzak dağlık yerlere giderler. Ot keser, büyükçe bir yük hazırlar, o yükü

38 | TAVIR |EYLÜL 2011

Eskiden imecelere insanlar güzel yemekler yemek için de giderlerdi. İmecelerde herkes birbirine yardım eder işler böylece daha çabuk bitirilirdi. Güzel yemekler yenir, şarkılar söylenir, horonlar oynanırdı. İmece, bayram ve düğünlerde çok güzel yemekler hazırlanırdı. Şimdilerde imece de pek yapılmıyor. Herkes kendi işini ya tek başına yapıyor ya da yarıcı denilen başka şehirlerden gelen, ürünleri toplayan ve bunun için yevmiye usulü ücret alan ya da topladığı üründen pay alan insanlar bulunuyor. Düğünler de artık evlerde değil çarşıda, düğün salonlarında yapılıyor. Yalnız bayramlarda, baklava, paponi (bureği/Laz böreği), xavla (Bayram helvası) hala yapılıyor. Düğünlerde tepsilerle baklava, paponi, xurina (1) yapılır, lahana sarılırdı. Herkes ne kadar lahana sardıysa sayardı. Annem hala ne zaman lahana sarsa tek tek sayar. Ben de aynı geleneği yaşatmaya çalışıyorum. Bir çeşit etli pilav olan k´aplama (2) düğünlerde yapılan yemeklerdendir. Bıldırcın, et veya tavukla yapılır ama daha çok et kullanılır. Düğünlerde ayrıca damada ve gelen misafirlere dağıtmak için sicaşi şeçerleme (Damat şekerlemesi) yapılır, güzel ve süslü görünmesi için kırmızı kağıtlara sarılırdı. Un, şeker ve yağdan yapılan bu şekerlemenin özelliği çok sert oluşudur. Taşla kırılarak yenir. Acaba damadın dişlerinin ne kadar sağlam olduğunu anlamak için mi yaparlardı bilmiyorum. Bayramlarda xavla(3) yapılırdı. Xavla şeker, bal, pekmez veya sütle yapılır. Evin babaannesi (Didinana) -Lazlarda evin en yaşlı kadını evde en sözü geçen kişidir- un ve tereyağını uzun süre yakmadan kavurur. Evin gelini şerbet hazırlar ve kavrulan unu


süzgeçten geçirir. Daha sonra süzgeçten geçirilen un ve şerbet yoğrularak tepsiye bastırılır ve baklava dilimi şeklinde kesilir. Çocuklar tepsiden helvanın söküldüğü sırada kenar kısımları yemek için tepsinin başında beklerler. Bayramdan bir gece önce xavla hazırlanır, lahana sarılır, baklava, paponi yapılır. Kurban bayramlarında yumurtalar haşlanır ve boyanarak mendillerin içine bağlanır. Böylece bayramda gelen çocuklara verilir. Lazlar Hristiyan oldukları dönemden kalan bu Paskalya adetini uyarlayarak belki de artık Kurban bayramlarında yapmaya devam etmişlerdir. Ölü evinde bir hafta süreyle yemek pişirilmez. Başka evlerden yemekler getirilir. Ses vermeye (nena meçamu/baş sağlığı) gelen herkese yemek yedirilir. Bir sene sonra da ölü evinde yemek verilir. Şimdi de aynı gelenek sürdürülmektedir. Bebek dünyaya geldiği zaman, gelenlere ikram etmek üzere xavi3´i (4) hazırlanır. Xavi3´i, ipekle elenmiş mısır ununun tereyağı ile kavrulmasının ardından kaymak ilavesi ile hazırlanır. Bir de damatlara xavi3´i yapılır. Damat Lazona’da çok kıymetlidir. Damat için çok özel yemekler hazırlanır, tavuk pişirilir, xavi3´i, 3onna (kyume) (5) yapılır, ipe dizilen fındıklar damadın boynuna asılırdı. İpe dizilen fındıklar üzüm suyundan yapılan muhallebi kıvamında bir tatlının içine peş peşe üç kez batırılarak kurutulur. Lazlar tatlı yiyecekleri çok severler. Makarnanın, bir çeşit krep olan ceç´veşi’nin (mafuşi, 3´ilext´a) (6) üzerine şeker, bal ya da pekmez dökerek yerler. Düğünlerde pilavın üzerine baklava koyarak servis yaparlar. Pekmez ve balı da birçok yiyeceğin üzerine tatlı bir sos olarak dökerler.

iyi bildiği şeyi yapmalıydı; yemekler ve yemek kültürü üzerine çalışmak ve yazmak görevi de bana düştü. Yemek kültürü zaman içinde, çeşitli dış etkenlere göre şekillenir ve gelişir. Kıtlık zamanlarına özgü yemekler vardır; düğün, bayram, imece yemekleri vardır. Bazı yemekler de bitki örtüsünün ve ekolojinin bozulmasıyla kaybolurlar. Hayvan ya da bitki türünün tükenmesi o yemeğin artık bir daha yapılamayacağı anlamına gelecektir. Bir de teknolojinin köylere ulaşmasıyla kullanılan kap kacaklardaki değişim sonucu yemek pişirme teknikleri değişecek ve geleneksel olanı zaman içinde eriyip gidecektir. Yazılı ve görsel basınla yeni yemek kültürü ile tanışılacak ve bu kaynaşma içinde yemeklerin geleneksel olanı korunamayabilecektir. İşte bu sebepledir ki Paponi'de sadece yemeklerin orijinal dilinde isimleri yer almaktadır. Lazona'da her mevsim bir başka güzeldir. Yeşilin binbir tonu, dağlara inen sis, bembeyaz karlarla kaplı çam ağaçları, günlerce aralıksız yağabilen yağmurun kokusu... Ama ille de yağmurun kokusu... Sanırım en çok yağmur yakışıyor bu coğrafyaya. Sanki tarihin içinde tutunmaya çalışan bir kültürün kokusu her yanı sarıyor. Değirmenlerde un kokusu, ahırda inek kokusu, evlerde eski ahşap kokusu, tavada tereyağı kokusu... Sanki arkamı dönsem babaannem otuz sene önceki gibi bana minci tavalıyor olacak. Ya da her zamanki gibi her söze bir türkü atacak: "Bir muxlama (muhlama) yapardum, tava deluk yağ da yok, deremenun suyi yok ella bilur un da yok" (Bir muhlama yapardım tava delik yağ da yok, değirmenin

Babamın dedesi, Derebeği Xasani (7) derlermiş kendisine, evin önünde oturur yoldan inen çıkanları yemek yemeğe çağırırmış. Evde yemek hazır olmasa da büyük babaannem hemen bir tavalama yaparmış. Çünkü Lazlarda misafire yemek hazırlamak çok önemlidir. Paponi/ Laz Yemekleri ve Yemek Kültürü kitabının birincil amacı yukarda kısaca anlatmaya çalıştığım, yok olma tehlikesi ile karşı karşıya bir dil ve mutfak kültürünün kayıt altına alınması ve özellikle orijinal isimleri ile yemeklerin tanınmasıdır. Yemek kültürü yaşayan bir kültürün ölmesi mümkün değildir. Bu amaçla yola çıkmıştık. Amacımız çok açıktı: Yok olma tehlikesindeki bir dil ve kültür için yapabileceklerimiz ve yapmamız gerekenler… Herkes en

EYLÜL 2011 | TAVIR | 39


Hamurun üzeri bir örtüyle örtülür ve bu arada muhallebi pişirilir. Muhallebi için tencereye on su bardağı süt ve iki buçuk su bardağı buğday unu konur, bir tutam tuz eklenir ve iyice karıştırılır. Sürekli karıştırarak pişirilir. Kaynayınca iki buçuk su bardağı şeker eklenir. Beş dakika daha pişirilir ve ateşten alınır. İki yemek kaşığı tereyağı, bir çay kaşığı karabiber ve beş yumurta sarısı ilave edilerek çabuk çabuk karıştırılır. Hamurdan 11 adet beze yapılır. Her bir beze oklavayla açılarak yufkalar elde edilir. Yufkalar kuzinada pişirilir ve kurutulur. Bütün yufkalar bitince tereyağı eritilir. Tepsiye tereyağı sürülür. Yufkalar suda ıslatılarak yumuşatılır ve dizilir. Her yufkanın arasına tereyağı sürülür. Beş yufkadan sonra muhallebi dökülür ve kalan yufkalar da aynı şekilde dizilir. En üste de tereyağı, yufkada kuru yer kalmayacak şekilde, sürülür ve fırına verilir. Üzeri iyice kızarana kadar pişirilir. suyu yok Allah bilir un da yok). Lazların en olmazsa olmazı, en özel günlerinin baş tacı, sevenlerinin aşkla bağlandıkları, bir aşk şarkısı tadında paponi tarifini sizlerle paylaşmak istiyorum. Ortak hayallerimizi devam ettirmenin huzuruyla, Sevgili Kazım'ın güzel anısına... Paponi (Bureği, Laz Böreği)* Malzemeler (Bir tepsi için) 250 gram tereyağı 2 su bardağı nişasta (yufkaları açmak için) Hamur için: 3 su bardağı buğday unu 1 su bardağı süt 3 yemek kaşığı sıvı yağ tuz Muhallebi için: 10 su bardağı süt 2 1/2 su bardağı buğday unu bir tutam tuz 2 1/2 su bardağı şeker 2 çorba kaşığı tereyağı 5 yumurta sarısı 1 çay kaşığı karabiber Şerbeti için: 5 su bardağı şeker 5 su bardağı su Hamuru hazırlamak için üç su bardağı un yoğurma kabına konur. Tuz eklenir. Bir su bardağı süt ile üç çorba kaşığı sıvı yağ da ilave edilir ve gerekirse su ilave edilerek hamur yoğrulur.

40 | TAVIR |EYLÜL 2011

Şerbet için başka bir tencereye beş su bardağı şeker ve beş su bardağı su konarak kaynatılır. Biraz koyulaşınca soğumaya bırakır. Şerbet soğuk, paponi sıcakken şerbet dökülür. Derler ki! Batum'da buğday unu yerine guri mçveri (ipekle elenmiş mısır unu) kullanılır. Batum Lazları bu şekilde hazırlanan böreğe paponi derler. Diğer bölgelerdeki Lazların verdiği isim bureğidir. Lazlar dışındakilerin verdiği isim ise Laz böreğidir. Lazların Hristiyan olduğu dönemlerde paponi (bureği, Laz böreği) kutsal günlerde tapınağa götürülen bir tatlıymış. paponi yufkaları kuzinada pişirilmezse de olur. Ama pişirildiğinde daha lezzetlidir. Açılan yufkalar kuzinada pişirilmeden tepsiye serilir ve aralarına tereyağı sürülür. Pişirme şekli aynıdır. (*Bu tarif, Paluri Arzu Kal’ın Paponi/ Laz Yemekleri ve Yemek Kültürü- (Chiviyazıları Yayınevi 2006) adlı kitabından alınmıştır.) o (1): Xurina (khurina): Burma baklava (2): K'aplama (kaplama): Etli pilav (3): Xavla (khavla) : Bayram helvasi (4): Xavi3'i (khavidzi): İpekle elenmiş mısır unu, tereyağı ve kaymak ile hazırlanan yiyecek. (5): 3onna (tsonna) / kyume (kume): Fındıklı sucuk. (6): Cec'vesi (cecvesi) / 3'ilext'a (dzilekhta): Bir çeşit krep (7): Xasani: Hasan


şiir

şiir

çingeneler keman çalsın ben şiir yazacağım patron oğuzcan önver

sessiz ve hızlı giden uçak trenlerin yerini tutmuyor patron yakınsadığım tüm hediyeler benden hızla uzaklaşıyor hiyerarşi kurbanı kesilmiş hem de vakti gelmeden benim bundan haberim yok patron zonklayan kemanımın akordu yapılamaz mı telefonun "la" sesiyle çingeneler keman çalsın ben şiir yazacağım patron senin keyfin hep gıcır dervişin meczup her daim öyle deme be patron yoksulların sanatıdır şiir ne de olsa ben şairim sen borsada çürüyen bir ceset çingeneden almaz zenginler çiçeklerini bilirsin çingeneler keman çalsın ben şiir yazacağım böyle acımasızca değme yaralarıma kanatırsın özerk aşklarım henüz evrilmedi özgürlüğe imgelem için savaşmazsam beynim orospu olsun muktedirler küfürlerimi götürüp senin suratına çarpsın tekneler yanaşınca sessizce hırçın köpüklü kıyıya sevinç neymiş görürsün seni hain renkli tufeyli çingeneler keman çalsın ben şiir yazacağım patron

EYLÜL 2011 | TAVIR | 41


deneme deneme

çocuk gözlerimde nebi yürekli

Bir ağacın altından geçiriliyorsunuz sırayla. Daha önce kaç defa geçtiniz bu ağacın altından, koridorlardan değil mi? Kimi zaman idare ile görüşmek için, kimi zaman yeni tutuklanan yoldaşlarınızı karşılamak için, kimi zaman da direnişlerde işgaller yapmak için. O kadar çok izinizi taşıyor ki bu ağacın altı. Sizden öncekilerin adımlarına basarak yürüdünüz burçlarda, sizden sonrakiler de öyle yapacaklar. Çünkü öyle bir iz bıraktınız ki yeni gelenlere, asla unutulmaz, görmezden gelinemez. “Hadi yürü de büyütelim bu kavgayı” diyorsunuz adeta. Bu duvarlar ne kadar yıkanıp boyansa da temizlense de” o izler silinmez buralardan. “Kanla yazılan tarih silinmez” diye haykırıyor her bir tuğla, duvarlar, turnalar. O al kanlarınızı akıtanlar, unutturmaya çalışıyorlar izlerinizi ama beyhude çaba bunlar. *** Yıllar önce küçük bir çocukken geçtiğim o ağacın altından geçiyorum. Nasıl da heyecanlanır meraklı adımlarla koşardım oralarda. Bir an önce size ulaşmak için sabırsızlanırdım. O minik boyumla bakınca koca koca duvarlar tuhaf gelirdi. Kulede bekleyen askerlere laf atar kendimce oyun oynardım. Sizi görmek ayrı bir mutluluktu benim için. Herkesin ilgisini üstümde hissetmek çocuk duygularımı okşar, mutlu olurdum. Ama en mutlu olduğum an, ağabeylerin elimden tutup kantine götürmeleriydi. Tabi o zaman bana küçük bir bakkal gibi gelirdi sizin kantin dediğiniz yer. Benim gözümde çikolataların, dondurmaların satıldığı bir bakkaldı orası.

42 | TAVIR | EYLÜL 2011


Bakkala gitmemizin dışında hatırladıklarım da var. Her ne kadar o zaman neden öyle olduğunu anlamasam da bugün düşündüğümde yüzüme bir tebessüm oturtan anılar… Yine bir gün Ulucanlar’ın ana caddesi olan Şeftali Sokak’tan koşar adım yanınıza geliyoruz. O sokakta şeftali ağaçları olduğunu ama bana göstermediğinizi düşünürdüm hep. Bir de Şeftali Sokak’a gelince birden kendimi büyümüş, bir devrimci gibi hissederdim ve başlardım slogan atıp zafer işareti yaparak koşmaya. Bir keresinde abilerin o sokaktan koğuşa gelene kadar sloganlarla yürüdüğünü görmüştüm. İşte ondan sonra her gelişimde ben de onlar gibi slogan atarak gelirdim o sokaktan yanınıza. Yine böyle bir gelişimde abiler bana “Ooo sen koca adam olmuşsun” dediler. Önce bakkala götürdüler. Erkekler koğuşunda biraz vakit geçirdikten sonra “Hadi artık biraz da ablaların yanına git, onlar da özledi seni” dediler. Ben de tamam dedim, itiraz etmedim. Ama giderken elime bir buket çiçek tutuşturdular. “Bunu Hülya ablana vereceksin” diyerek. Tabi ben bu çiçek meselesinden bir şey anlamadım o zaman. Ama büyüyünce öğrendim ki, abiler delikanlılık yapıp o çiçekleri ablalara veremedikleri için bu işte beni kullanmışlar. Bu şekilde kadınların 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü kutlamışlar! Çocukluğumda sayısız kere geçtim o ağacın altından ben de. O zaman yaşadıklarını, anlatılanları anlayacak düzeyde değildim. Ama şimdi düşünüyorum o bana anlattıklarınızı. Ve boşa gitmediğini, sizin de öylesine anlatmadığınızı anlıyorum… *** Sonra büyüdüm, artık eskisi gibi yanınıza gelemez oldum. Birlikte bakkala gidemez olduk. Ama sohbetlerimizi telli camların ardından sürdürdük. Yüreğime işleyen sevginiz o kadar büyüktü ki, sizi her gördüğümde camların ardından sarılıyordum. Okuldan fırsat buldukça geliyordum ziyaretinize. Tatillerde daimi ziyaretçilerinizdendim. Ama okul zamanı her hafta gelememek üzüyordu beni. O gelemediğim zamanlarda da hep sizin nasihatleriniz oluyordu aklımda. Çalışmamı, kitap okumamı, insanlara yardım etmemi... öğütlediğiniz sohbetlerimiz. Bazen sizin bana küçüklüğümde yaptığınızı ben de mahalledeki küçük çocuklara yapıyordum. Ellerinden tutup bakkala götürüp çocukluğumun çikolatasından alıp sizi anlatıyordum onlara. Ablalarım da bana alırdı böyle çikolatalar diye… Yanınıza gelemediğim zamanlar, o kadar uzun ve geçmek bilmezdi ki tatilleri iple çekerdim. Tatiller size kavuşma zamanlarımdı. Yine bir sonbaharda okullar açılmadan önceki son görüştü. Okul açılınca gelemem diye erken gelmiş, görüşün sonuna kadar kalmıştım. Size de “2-3 hafta gelemeyebilirim” demiştim. Ama hesapladığım gibi olmadı ve okulun ilk haftası ders-

ler olmadığı için öğretmenden izin alabildim. Babamla birlikte geldik. Ama bu sefer farklıydı. Heyecanla sizi görmeyi beklerken, bize, sizin görüşe çıkmadığınızı söylediler. Nedenine, içeride neler olduğuna dair sorularımıza da cevap vermediler. Sadece, “Sayım vermiyorlar, görüşe de çıkmıyorlar. Onun için getirdiğiniz eşyaları da biz içeri vermeyiz” dediler. O andan itibaren içimi bir merak, heyecan ve endişe kapladı. O an eli-kolu bağlı, çaresiz hissediyor insan kendini. Hapishanenin kapısından bağırsam size, sorsam nasılsınız, ben geldim haberiniz olsun desem… Ama bu aklımdan geçenlerin hiçbirisini yapamıyorum. Bağırsam da sesimi duymayacağınızı biliyorum. Çünkü o an göklere yükselen sizin sesinizdi. O kara yangın dumanlarıyla ulaştı sesiniz o gün. Ben sizi duyuyorum. Hepimiz sizi dinliyoruz. Kapının önünde her dakika sayısı artan ambulansların, itfaiye araçlarının o acı çığlıkları sizin sesinizi boğmak istercesine yükseliyor. Ama sesinizi kalp atışlarımda duyuyorum. Şu an kalbimin her ritmi sizin sesiniz… Hapishaneden yükselen dumanlar, ambulans bağırtıları her dakika daha da çoğalıyor. Kaygı dolu bekleyişimiz daha da ağırlaşıyor artık. Kim bilir içeride neler oluyor? Ama ne olursa sizin diz çökmeyeceğinizden eminim. Siz içeride biz dışarıda… Acılarımızı ortaklaştırıyoruz… Bu endişeli, bilinmez bekleyişten sonra yolladığınız haberi alıyoruz. 40 kişilik koğuşlara 100 kişi konulduğunuz için yeni koğuş istemişsiniz idareden. Onlar da vermemekte ayak diriyorlarmış. Ama siz direnerek o koğuşu alacağınızı biliyorsunuz önceki deneyimlerinizden. Direnişinizde kararlısınız. Aslında sorunun sadece koğuş sorunu olmadığını, bir irade savaşı olduğunu biliyoruz. Devlet devrimci tutsakların haklarını gasp etmek, yeni haklar elde etmesini engellemek istiyor. Ama sizin iradenizi, kararlılığınızı gözden kaçırıyor. Canınız pahasına haklarınızı koruyacağınızı, yeni haklar kazanmak için her türlü fedakarlığı yapabileceğinizi görmek istemiyorlar. Ama siz bu fedakârlığı gösterdiniz onlara. Hem de her damla kanınızla… Hamam denilen yerde lime lime doğradılar da bedenlerinizi, bir kez bile “of” demediniz, “el aman” dilemediniz, “ölürüz teslim olmayız” diye cevap verdiniz yakılan her parçanızla, sökülen her tırnağınızla. İşkenceyle, zulümle, hızarlarla parça parça etlerinizi koparabildiler. Henüz inanan insanın iradesini, gücünü sökecek bir yöntem bulamadılar. Bulamayacaklar da. Çünkü inanan insandan güçlü hiçbir şey yoktur. Ve işte bu nedenle yine bu katliamda da onlar kaybetti. Biz kazandık. Biz kazandık değil mi İsmet Abi? Değil mi Aziz? Daha 18 yaşında gencecik sana boyun eğdirememeleri bizim kazandığımızın ispatı değil midir? Direnişe kesmiş bedenlerinizi korku içinde bir an önce toprağa vermemizi istemeleri, tabutların başında halkın için ya-

EYLÜL 2011 | TAVIR | 43


şadın halkın için öldün diyen analarımızın sesi, katillere yoldaşımın ölüsünü de dirisini de bırakmam diyen can yoldaşların sahiplenmeleri bizim kazandığımızın kanıtı değil midir? Bunları anlattım size görüşe girmek için beklerken duydunuz mu? Biliyorum duydunuz… Son gülüşlerinizde gördüm o duyguları.

İşkencehaneye çevirdikleri o hamamı hangi su temizleyebilir ki?

Yıllar sonra sizin izlerinizi, kokunuzu aramak için giriyorum o kapıdan içeri. Çocukluğumda geçtiğim ağacın altından geçiyorum. Orada karşılaşıyorum sizin tarihe bıraktığınız mirasla.

Her şeyleri sahtedir. Tecritte tutsakları gün gün katledenler Ulucanlar Müzesi’nde Denizlerin idam edildiği darağacını görmeye devrimcilerin konulduğu izbe hücrelere bakmaya dayanamadığını söylemektedirler. İkiyüzlü yalancıdırlar.

Denizler, Nazım Usta, sizler bana gülümsüyorsunuz o koca çınarın altında. İzlerinize basarak, çocukluğumun elinden tutup ilerliyorum Şeftali Sokak’a doğru. Şeftali Sokak’a gelmeden hamamın yakınından geçiyorum. Duyuyorum İsmet Abi diyen sesini. Testereyle kesip ateşle dağladıkları vücudunu görüyorum. Kan kokusu, yanık kokusu sarmış hamamı. Üzerinden çok sular çıkmasına rağmen yıkayamamış sular senin kokunu. Hangi su, hangi rüzgar güç yetirir bu direnişin kokusunu götürmeye ki… Direniş, inanç akıyor o hamamdan. İnancını, direncini katıp yüreğime yürüyorum Şeftali Sokak’a. Çok değiştirmişler buraları. Duvarları, yerleri yeniden yapmışlar katliamlarının izlerini silmek için. Ama size ait olan kanları görüyorum yine de. Onlar buradaki katliamlarını unutturmak için, direnişimizin izlerini silmek için müze yapsalar da, duvarları boyasalar da bizim yüreğimizdeki izleri hiçbir boya silemez.

44 | TAVIR | EYLÜL 2011

İktidardakiler katliamlarını, zulümlerini unutturmak için Ulucanlar’ı müze de yapsa, boyayıp parlatsa da nazarımızda hep elleri kanlı katildir onlar.

Katliamlarını, ellerinin kanını gizlemek için müze yaptılar Ulucanlar’ı. Ama bu müzede direniş yok, nasıl katliam yaptıkları yok. Onun için bu müzede her şey sahte. Eğer öyle olmasaydı bu müzede 26 Eylül’de size ateş ettikleri silahlar, vücudunuzu kestikleri kanlı testereler, köpükler içinde bıraktıkları havalandırmalar olurdu. Direnenler olurdu. Onlar yaşananların geçmişte kaldığını söyleyip müzelere kaldırarak katliamcılıklarını gizlemeye çalışsalar da beyhude çaba bunlar. Kim seni unutturabilir İsmet Abi? Alev karasına kesmiş, testerelerle parçalanmış bedenini ve sizi o hale getirenleri unutabilir mi insan olan? Daha 18’indeki Aziz’in gülen yüzünü unutabilir miyiz? Ahmet Hoca’nın efe oynar gibi köpükler-kurşunlar altındaki halayı unutulur mu hiç? o


deneme

deneme

silinmeyen ahmet çağdaş

Eylül ayındayız yine, doğanın hüzün rengine büründüğü ay olmasının dışında, yüreklerimizdeki nice unutulmaz yaralarımızın sızladığı aydır Eylül… Ki, onlardan biriydi; 26 Eylül’ünde 1999’un, geleceğe dair düşlerimizi Ulucanlar’da yaratılan kan ve katliam denizinde boğmaya çalışmaları. 12 koca yıl geçti üzerinden ama bir dirhem azalmadı; Ulucanlar’da kurşunlarla-işkencelerle katledilen yoldaşlarımızın-dostlarımızın katillerine duyduğumuz öfkemiz. Onlar, kanlı elleriyle yemek yemeye, çocuklarını -belki de torunlarını- sevmeye, ne bileyim balık tutmaya-pikniğe gitmeye devam edebiliyorlardır. Artık rüyalarına bile girmeyecek kadar uzak geliyordur belki, boyunlarını hızarla kestikleri yoldaşlarımıza yaptıkları işkence. O gün yaptıklarının taltifiyle aldıkları rütbelerin-kariyerlerin zevkini çıkarıyorlardır kim bilir kendilerince. “İleri demokrasi” yalanlarına tüm halkı inandırabilecekleri ve bu vesileyle, suçlarının üstünü artık açılamayacak biçimde örtebileceklerine dair hayaller kuruyorlardır belki de. Bu minvalde sayılabilecek örnekler çoğaltılabilir fakat gereksizdir. Bir hatırlatma yapmak isteriz sadece, halkın aklının, hafızasının ve vicdanının -özet olarak devrimcilerin varlığının- tamamen yok edilebileceğine inanan tarihten habersiz bilim düşmanlarına. Henüz daha Ulucanlar’da Onlar’ı katletmeden çok önce katlettiğiniz ve ebediyete kadar gömdüğünüzü sandığınız o çukurlardan daha dün çıkarmadık mı Ali Yıldızlar’ı! Öfkemize dair sayabileceklerimizi daha da uzatmaya gerek yok bu minvalde. O vakit, kalemimizin ucunu sivriltip biraz daha, devam edelim bir başka mecrada yazımıza…

EYLÜL 2011 | TAVIR | 45


zeyle geçmişte yaşananları gelecek nesillere aktararak aynı acıların tekrar yaşanmaması ve gençlerin yakın tarihimiz hakkında bilgi sahibi olmasını amaçlıyoruz" buyurmuş! Sanki Ulucanlar’da yaşatılan acıların sahibi düzenin bir temsilcisi değil karşımızda konuşan. Sanki, müze yapıyoruz adı altında, Ulucanlar’da, yaşanan acıların izlerini yok etmek için onca para harcayanlar onlar değil. Daha Ulucanlar’ın müze olarak açıldığını duyduğumuz andan beri biliyoruz bunu. Ve bildiğimiz bu gerçeği bir kez daha gözlerimizle görebilmek için bir kez daha tutuyoruz Ulucanlar Hapishanesi’nin yolunu…

*** Açıldığı 1925 yılından kapatıldığı 2006 yılına kadar hapishane olarak kullanılan Ulucanlar, Adalet Bakanlığı, Altındağ Belediyesi, Ankara Barosu ve Mimarlar Odası arasında imzalanan protokol çerçevesinde restorasyonu yapılarak “müze” olarak ziyarete açılmış durumda. Müzenin açılışıyla ilgili olarak Altındağ Belediye Başkanı Veysel Tiryaki, "Müze yapmak belediyelerin görevleri arasında olmayabilir, ancak biz bu mü-

46 | TAVIR |EYLÜL 2011

O, Ulucanlar Hapishanesi’nin her idamda yahut her işkence ve katliam saldırısında haber olduğunda televizyonlarda görmeye alıştığımız, ardında bugüne değin yaşanan onca acıyı gizlemeye çalıştıkları ağır demir bahçe kapısı kaldırılmış ve “pırıl pırıl” boyanmış bir parmaklıklı kapı konmuş yerine. Tutuklu yakınlarının kaygıyla burulan yüreklerinin karşısında devletin ceberrutluğunun simgesi olarak yükselen demir kapının yerine konan parmaklıklı kapının yanındaki ziyaret kabul-kayıt kulübeleri de “pırıl pırıl”. Buradan giriyoruz hapishane-müzenin dış avlusuna. Girer girmez fark ediyoruz ki, ziyaretçi bekleme salonu ve garnizon yıkılmış. Yerinde hiç de hapishane bahçelerine benzemeyen, hele ki bilenler için Ulucanlar Hapishanesi’nin dış avlusuyla uzaktan-yakından bir bağlantısı olmayan yine “pırıl pırıl” bir bahçe uzanıyor. Biliyoruz, sırf makyajlarla örtbas etmek için yaptılar bu müzeyi. Ve işte daha bahçesinde sırıtarak karşılıyor bu gerçeklik bizleri. Hem de yüreğimizi acıtırcasına sırıtarak. O, onlarca işkencenin, katliam saldırısının, idamın planlanıp uygulandığı garnizon binasını kaldırıp yerine “pırıl pırıl” bir bahçe yapıp, önüne birkaç eski ring arabası ve klubesinde balmumundan bir asker koymak, hani sizin sözünüzle “geçmişte yaşananları gelecek nesillere aktararak aynı acıların tekrar yaşanmaması ve gençlerin yakın tarihimiz hakkında bilgi sahibi olması”nı nasıl sağlayacak peki?! O kasvetli, kaygılı, insanların birbirlerini ortak dertlerinden tanıyıp, korkulu düşlerden omuz omuza vererek uyandıkları anlara tanıklık eden ziyaretçi bekleme salonu ol-


mayan bir hapishane ile mi sağlayacaksınız insanların “yakın tarihimiz hakkında bilgi sahibi olması”nı? Bu sorularla dizginlemeye çalışarak öfkemizi, geçiyoruz kapıdan içeri. Kapının önüne asılan “Bir gün cezaevine yolunuz düşerse… Tozlu duvarlara elinizi sürüp… Rutubet kokusunu soluduktan sonra… Fareler ekmeğinize ortak olduğunda… Özgürlüğü özlemek için: saatiniz işlese, Zaman dursa… Durup düşünmek için çok az bir vaktiniz olsa… Sizce özgürlük hayatınızın ne kadarı? Ne dersiniz?? Mahkumiyete gider…!!” yazısının yanından giriyoruz içeri. Ziyaretçilerin görüş yerlerine gittiği merdiven ve ardı sıra uzanan koridor burası, tanıyoruz. Ama ziyaret kabinlerine geçişi kapatmışlar ve Ulucanlar’ı boylu boyunca geçen, Şeftali Sokak olarak bilinen koridora açmışlar kapıyı. Koridorun ortasına da boylu boyunca bir duvar çekmişler. Belli ki duvar bayanlar koğuşunu diğer bölümlerden ayırmak ve yalıtmak için yapılmış. Heyecanla bayanlar koğuşunun havalandırma kapısının önüne koşuyoruz. Sanki kapı açılınca ışıl yoldaş gözlerle yine karşılaşacakmışız, ne bileyim o günün gazetelerini değişirken iki satır da olsa kavgadan söyleşecekmişiz gibi bir his kaplıyor içimizi. Duygularımız bu ama mazgaldan bakar bakmaz hissettiğimiz ise şuramıza oturan bir taş! Zira o hani “Uçurtmayı Vurmasınlar” filminin de çekildiği, yoldaşlarımızın-dostlarımızın işkencelere karşı direndiği, hatta “o kadın hallerine bile bakmayıp”, başkalarının manikürlemek dışında bir işe yaramadığını sandıkları tırnaklarıyla tünel kazdıkları havalandırmasıyla birlikte bir lokanta haline getirilmiş! Tam da, Sivas’ta canlarımızı yaktıkları oteli kebapçı dükkânı olarak açan anlayış işte! Saklamaya-gizlemeye gerek görmeden, gözümüzün içine sokmaya çalıştıkları gerçek yüzleri…

lanmış-boyanmış ki. Sözüm ona “tecritlerde yankılanan mahkum-gardiyan konuşmaları ses ve efekt sistemleri” ile de hapishane havası verilmeye çalışılıyor fondan. Ama biz biliyoruz ki, o fondaki, görüş için yalvaran seslere değil, işkencedeki haykırışlara tanıklık etti bu koridorlar. İsrail büyükelçiliğine karşı eylem yaptıkları için tutuklanan Filistinli direnişçiler aylarca tutuldular bu pencereleri bile olmayan, mahkumların, kendilerini yemesin diye ekmeklerini farelerle paylaştıkları bu hücrelerde… “Hilton” denilen ve daha çok kamuoyunda tanınan isimlerin kaldığı koğuş olduğunu içindeki resim ve özgeçmiş yazılarından anladığımız koğuş, 4. koğuşun girişinin hemen önünde ve ikinci katta. Alt kattaki eskiden gardiyanların kullandığı odalar da koğuş gibi dizayn edilmiş. 4. koğuşun önündeki “çiçeklik” dediğimiz, havalandırmadan önceki küçük bölmenin dış koridora bakan duvarları yıkılmış. 4. koğuşun havalandırmasına giriyoruz. O, insanlarımızın bir insan boyunu aşan köpük ve su sıkılıp boğulduğu, 26 Eylül’ün gecesinde kurşunların altında halaya durdukları havalandırma burası. Sıvanmış ve boyanmış olmasına rağmen birkaç noktadaki kurşun deliklerini saklayamamışlar! Ve gökyüzünü karelere bölen tel kafes kaldırılmış. Oysa ki o tel kafes, onlarca koğuş bulunan Ulucanlar hapishanesinde, sadece siyasi tutukluların bulunduğu 4. ve 5. koğuşların gökyüzünü; hoyratlık ve keyfiyetle yıllarca bölmemişler miydi karelere?... 4. koğuşla 5. koğuş havalandırmaları arasındaki, 1994 Kasım’ında patlayan tünelin “cezası” olarak örülüp kapatılan geçiş kapısının yeniden açıldığını fark ediyoruz. Ve havalandırmanın duvarlarında Deniz-Yusuf-İnan’ın, Erdal Eren’in, Yılmaz Güney’in, Necdet Adalı’nın resimleri eşlik ediyor 4. koğuştan içeri girişimize. Koğuşun içinin boya-badanası yapılmamış, içinden en son

Bir korku filminin içinden geçer gibi, her an içimizi acıtıp-burkan daha nice çarpıtmayla karşılaşacağız acaba duygusuyla ilerliyoruz. Duvarlar zaten eski Ulucanlar’la hiç alakalı değil ve çatılar. Her yer yine “pırıl pırıl”. Koridorun ortasındaki anlamsız duvar bitip de Şeftali Sokak’a çıkar çıkmaz karşımıza çıkan tabelaya hiç şaşırmıyoruz bu anlamıyla! “Adnan Menderes Bulvarı” adını vermişler “Şeftali Sokak”a…! 14. koğuş denilen müşahade hücrelerinin olduğu havalandırmaya geçiyoruz önce. Parlak parke taştan bir havalandırma olsa olsa ancak bir müzehapishanede olur zaten! Üst kattaki, içinde son güne kadar tutukluların sıkış-tıkış ve çok sağlıksız koşullarda kaldıkları müşahade hücreleri ziyarete kapalı. Alt kattaki, katıksız hücre cezalarının uygulandığı ve işkencelerin yapıldığı hücreler ise öyle allanmış-pul-

EYLÜL 2011 | TAVIR | 47


yaşam öyküleri asılmış. Her yan yana iki ranzaya iki kişi koymuşlar bu anlamıyla yan yana. Necip Fazıl’la-Nazım’ı, İskilipli Atıf Hoca ile Ahmed Arif’i, Muhsin Yazıcıoğlu ile Fakir Baykur’tu yan yana asmışlar ranzalara. Kan beynimize sıçrıyor, gidip tartışıyoruz, niyetiniz nedir sizin diye. Herkesin aynı tepkiyi gösterdiğini söylüyorlar suçlulukla.…(Bir başka ziyaretimizde ayırmışlardı bu resimleri) İdam haberlerinin yer aldığı kupürleri koymuşlar bunların yanı sıra duvarlara… 6. koğuşta camekanlı yerler yapmışlar. Burada, Deniz-YusufHüseyin’in bazı kişisel eşyalarının yanı sıra “İskilipli Atıf Hoca’nın Kuranından, Muhsin Yazıcıoğlu’nun süveterine kadar” pek çok eşya sergileniyor. 5. koğuşta resimler yan yana asılarak yapılan “karıştır-barıştır” burada da yapılmak istenmiş! 6. koğuştan sonra, disiplin cezalarının infaz edildiği “zindan” hücrelerinin önünden geçiyoruz. Tam anlamıyla tabutluk olan hücreler bunlar. Ve buradan bir koridorla 1. kısıma geçilen koridora gidiliyor. Çatılara çıkılan kapı ise kapatılmış. O her saldırıda tutsakların üzerine gazların püskürtüldüğü çatıyı görmek yasak!

kalan adli tutukluların boşaltıldığı günkü haliyle kalmış. Ranzalar, balmumundan tutuklu heykelleri var… İçinde “BİZ”im kaldığımız zamanki haliyle görüyoruz ama biz koğuşu. Değerlerimizin sembol ve resimleriyle birlikte “Kanla Yazılan Tarih” yazısı işte yine yerli yerinde! Aziz’in, İsmet’in, Ahmet’in sloganları yankılanıyor hala kulaklarımızda. Dışarıdaki kavgadan koparılıp getirildiğimiz ilk günlerde yaralarımızı sarmaya uzanan yoldaş ellerin sıcaklığı, neyle silinebilir ki yüreğimizden!? Daha da eskilerden, Nisan Direnişi günlerinde tutuklanıp getirilen Dev-Gençlilerin sloganları yankılanıp geliyor işte şimdi de kapı altından 4. koğuşa doğru… Tek Tip Elbise direnişinin, nice açlık grevi direnişlerinin, onlarca saldırı ve direnişin ve özgürlük eylemlerinin tanığı duvarların arasındayız işte bir kez daha. 26 Eylül katliam saldırısı ve eşsiz direnişine ilişkin hiçbir yazı, fotoğraf koymamışlar 4. koğuşa sayın müze görevlileri! Fakat dikkatimizi çeken şu oluyor ki, 4. koğuşa adımını atan kim olursa olsun, daha girişte sorduğu soru aynı; “Burası o tutukluların, o zaman işkencede öldürüldüğü koğuştu değil mi?” Kanıtı işte, halkın vicdanında direnenlerin de işkencecilerin de unutulmadığının… Ne kadar allasalar-pullasalar da unutturamadıkları direniş gerçeğinin bilinçlerden dile yansıması, görevlinin cevaplayamayıp kemküm ettiği bu sorular… Her karesine kanımızın aktığı koğuşu ve havalandırmayı arkada bırakıp 5. koğuşun havalandırmasına geçiyoruz. 26 Eylül katliamına kadar ortada bir havuz ve etrafında güller olan havalandırma dümdüz beton şimdi. Ve türkülere konu olan, yandan akan çeşme de yok yerinde. Koğuşun içinde ranzalara, Ulucanlar hapishanesinde kalan kişilerin resimleri ve kısa

48 | TAVIR |EYLÜL 2011

Görüş yeri açık, eski haliyle duruyor, o camların arasındaki kafesten ziyaretçinin yüzünü görmenin mümkün olmadığı haliyle. Burayı da boyamışlar “pırıl pırıl”… ve ziyaret yerinin hemen arkasında göğü yarmak istercesine yükselmeye devam eden kavak ağacı var… Denizler’in altında asıldığı kavak ağacı… ve bir idam sehpası koymuşlar altına, üstüne de yazmışlar; bilmem ne tarihindeki bilmem ne yasa değişikliği sonucu Türkiye’de idam kaldırılmıştır! Artık ipte sallandırarak değil evet, tecrit işkencelerinde katlediyorlar direnenleri!... Eskiden revir koğuşu olan yer yok artık. Ve üstü açık görüş alanları-altı odunluk olan bölüm yıkılmış. Açılan alan merdivenlerle ve çiçeklikle dizayn edilmeye çalışılmış. Daha 26 Eylül’de, buradaki odunlukta, bacaklarına çivi çakarak işkence edilmişti Cemal Çakmak’a ve hızarla boynunu keserek katletmişlerdi İsmet’i… Ve o çiçekler olsa olsa onun kanı görünmesin diye oraya konmuştur... Ve ilerde hamama doğru yürüyoruz, 26 Eylül günü bir işkencehane olarak kullanılan hamama… İsmet’in direngen sloganlarının duvarlarında hala yankılanmaya devam ettiği hamama… Daha adımımızı atar atmaz “Kanla Yazılan Tarih Silinmez” yazısı karşılıyor bizi. Bizden önce gezip giden ve nereyi gezdiğinin bilincinde olan bir dost el çiziktirivermiş bu sloganı bir kurşun kalemle kapının hemen yanına. Ve zaten daha dış kapıdan beri dilimizde olan “Kanla yazılan Tarih Silinmez”i, kanla bir direniş tarihinin yazıldığı işte bu hamamın duvarında görmek… “Müze” adı altında yapılmaya çalışılanın da çaresizliğinin ispatı bir yerde… Zaten kanla yazılan tarih silinemez ki… Bu tarihi silmeye çalışanlara karşı öfkemizi büyüterek, bu tarihi yaratanların yoldaşı olmanın huzuruyla çıkıyoruz Ulucanlar’dan…o


öykü

öykü

görmek kazım tepeli

Kavurucu sıcak havanın iyice bunalttığı bir yaz gününde, otobüs durağının gölgeliğine sığınmış zaman geçiriyordum. Ortalık bir hayli sessizdi. Arada bir hızla gelip geçen arabaların dışında kimseler görünmüyordu etrafta. Bu sıcakta, hele de tam öğle vakti sokağa çıkmak pek akıl karı değildi zaten. Neredeyse gözlerim kapanıyordu oturduğum yerde. Önce bir ses duydum uzaktan: Tak tak tak… Gitgide yaklaşmaktaydı bu sesler: Tak tak tak tak… Kafamı kaldırıp bakışlarımı sesin geldiği yöne doğrulttuğumda bana, daha doğrusu durağa doğru gelen birini gördüm. Bir elinde bastonu olan, yaşlı, kavruk tenli bir adamdı bu gelen. Elindeki baston önünü görmesine yarıyordu. Zira adam görmüyordu. Benim meraklı bakışların altında -ama bakışlarımın farkında olmadan elbette- hızlı sayılabilecek adımlarla durağa kadar geldi adam. Belli ki alışkındı bu yola. Şimdi başımda durmuş görmeyen gözleriyle bana bakıyordu. Birden dalgınlığımdan sıyrılıp “Buyur ağabey, gel böyle otur” dedim ve bir kolundan tutup oturmasına da yardımcı oldum. Zaten ikimize de rahat rahat yetecek yer vardı durağın bankında. Yan yana oturduk. “Sağol” dedi güler yüzle. Varlığıma sevinmiş gibi bir hali var-

dı. Buraya gelene kadar yorulmuş, terlemiş ve biraz da soluksuz kalmıştı. Derin bir nefes aldı oturur oturmaz, gömleğinin yakasından tutup sakince birkaç defa silkeledi. Biraz da dinlendikten sonra, “Eminönü otobüsü geçti mi?” diye sordu. Ben durakta yaklaşık on beş dakikadır oturuyordum. Bu süre zarfında hiçbir otobüs geçmemişti. Böyle söyledim ona da kısadan. “ İyi” diye karşılık verdi ve ekledi, “Eminönü otobüsü gelince bana haber verir misin?”... “Veririm elbet” dedim. Ve birlikte Eminönü otobüsünü beklemeye başladık. Benim de durakta beklememin bir amacı olmuş oldu böylece. Bir yandan da sohbete tutuştuk. Laf benim nereye gittiğimden açıldı, ne iş yaptığımla devam etti, döndü, dolaştı ve en sonunda onun gözlerine geldi. Konuyu buraya ben getirdim. İçimdeki merakı yenemeyerek gözlerinin doğuştan mı görmediğini yoksa sonradan mı olduğunu sordum. Bir hayli çekinerek sormuştum bu soruyu. O ise benim onca sıkılmamın aksine anlayışla karşıladı sorumu. Yine gülümsedi. Ve doğal bir tavırla cevap verdi: “Doğuştan değil. Genç yaşta bir hastalık geçirdim, o zaman kör oldu gözlerim”… “Ya… Geçmiş olsun.” dedim kısık sesle. Ben de onun gibi doğal konuşmaya çalışmıştım. Herhangi bir “acıma” belirtisin-

EYLÜL 2011 | TAVIR | 49


hayrete düşeceğimi bilmiyordum. Adam sanki gözünden, görmekten değil de, herhangi bir şeyden, mesela havalardan bahsediyordu. Yine kendimi tutamayıp üst üste sıraladım soruları: “Olur mu ağabey, insan hiç sorup soruşturmaz mı? Belki kolay bir tedavisi vardır. Niye görmeden geçiresin günlerini? -para ile ilgili bir neden olabileceği o an geldi aklıma- Parası mı çoktur acaba, onun için mi hiç sormadın?” Neredeyse kızar gibi o an aklıma daha yumuşak bir tonda bitirmiştim sözlerimi. Tam da bu sırada bir otobüs gelip yanaştı durağa. “Eminönü mü?” diye sordu. Baktım, değildi. “Yok” dedim. Otobüs yoluna devam etti. Biz yine durakta baş başa kaldık. Benim bıraktığım yerden devam etti: “Parası çoktur elbette. Görmeyen gözü kolay kolay gördürmezler. Lakin dedim ya, ben gidip hiç sormadım, bilmiyorum yani. Valla sen şaşacaksın ama, ne yalan söyleyeyim ben böyle iyiyim.”

den özellikle kaçınmıştım. Başka şeyler konuşmaya devam ettik. Fakat az sonra bir kez daha merakımı yenemeyip aynı konuyla ilgili bir başka soru sordum: “Kusura bakma ağabey, böyle sorup senin de canın sıkıyorum ama, gözlerinin düzelme şansı, bir tedavisi falan yok mu?”

Doğru söylüyordu; çok şaşırmıştım. Hatta dilim tutulmuştu. Sustum. Ne denebilir ki? Bir insanın gözleri görmez, karanlık içinde yaşar da, hem de görme ihtimali de varken, “Ben böyle iyiyim” der mi? Bu kadar gamsızlık, bu kadar vurdumduymazlık olur mu? Bir süre sessiz kalıp kendi kendime böyle düşündüm. Saatime baktım. Daha vakit vardı gideceğim yere gitmek için. Böyle bir müddet devam eden sessizliğin ardından dayanamayıp yeniden başladım konuşmaya:

Bu sözler ağzımdan bir çırpıda çıkmıştı ama bu kısacık zamanda yüzüm kıpkırmızı oluvermişti bile. O ise bir kez daha anlayışla ve gülümsemeyle karşıladı benim sorumu. Hatta benim onun görmeyen gözlerinden kaçmayıp ilgileniyor oluşum hoşuna gitmiş gibiydi sanki.

“Yahu ağabey, -Yusuf’tu değil mi adın? Yusuf ağabey, karışmak gibi olmasın, canını da sıkmak istemiyorum ama insan hiç görmeyi istemez mi? Bunu aklım almadı. Görmek gibisi var mı? Şöyle kafanı kaldırıp gökyüzünün maviliğini seyretmek bile tarifi imkansız güzellikte bir şey. Ne bileyim ağaçlara, kuşlara, denize… İnsanların gözünün ta içine bakmayı özlemez mi insan? ‘Ben böyle iyiyim ‘ demek olur mu?”

“Aslına bakarsan tedavi ediliyor şimdi. Daha doğrusu ediliyormuş. Ben hiç gidip bakmadım. Kurcalamadım.”... Üstüne bir de “Boş ver” der gibi elini boşlukta salladı. Onun bu umursamaz halini garipsedim birden. Sohbet ilerledikçe daha büyük

Bu kez de biraz sitemkar çıkmıştı sesim. Biraz da onu anlamaya çalışıyor, incitmekten korkuyordum. Ki, o da bu defa gülümseyerek karşılamamıştı sözlerimi. Önce soğuk bir rüzgar eser gibi oldu. Yüzü gayet ciddiydi. O an o lafları söylediği-

50 | TAVIR |EYLÜL 2011


me, söyleyeceğime pişman oldum. Keşke hiç karıştırmasaydım o taraflarını. Şimdi de, Eminönü otobüsü gelse de, bindirsem, götürse onu diye geçiriyordum içimden. Ben böyle düşünürken onun sesiyle irkildim. Korktuğumun aksine sıcak ve içtendi sesi. “Bak”, dedi “güzel söylüyorsun, hoş söylüyorsun da, bir de söylemediklerin var. Belki bilmediğinden…” Sustu biraz. Kararsız kaldı. Neden sonra devam etti: “Hep gökyüzünü, ağaçları, denizi görmüyor ki insan şu dünyada. Açlık, yoksulluk, çaresizlik, kahpelik de var. Ya bunlara ne dersin? Şimdi anlatsam, sen de bana hak verirsin. Ama canın sıkılır. Onun için boş ver…” Böyle dedi ve bir kez daha sessizliğin duvarı girdi aramıza. “Belli ki bilmediğinden” demişti ya, bana da en çok o laf koymuştu. O saydıklarının hepsini çok iyi biliyordum elbette ben de. Ve fakat o an, onun anlatacaklarını merak ediyordum daha çok. Saatime baktım, daha zamanım vardı. Ve lafı uzatmadan, “Anlat” dedim, “boş ver, sıkılacaksa sıkılsın canım” İşte o zaman başladı hikayesini anlatmaya: “Söyledim ya, yirmi küsur sene boyunca açıktı benim de gözlerim. O senin saydıklarının hepsini gördüm ben de. Gökyüzünün mavisini de, dalların yeşilini de, kırmızıyı da bilirim. Bakma şimdi gözlerimin görmediğine, onların hepsini de içimde taşırım ben. Fakat güzel kardeşim, ben daha çok acıyı gördüm şu dünyada. Hem de daha çocuk yaşımdan itibaren bir türlü gülmedi yüzüm. Acının başı yokluk, çaresizliktir. Biz de epeyce yoksulduk. Evimizde bir gün olsun şöyle doğru düzgün tencere kaynamazdı ki… O yaşlarda boş tencereye bakıp ağlayan annemin gözyaşlarını, babamın her Allahın günü çaresizlikten eğilen başını, kardeşlerimin bir deri bir kemik kalışlarını gördüm. Babam çoğunlukla işsizdi. Kömürlükten bozma bir yerde yaşıyorduk. Annem bazen sızlanır “Allah’ım kör olsam da görmesem bu günleri” derdi. Gözleri kör olmadı annemin. Daha çok gördü açlığı, yokluğu… Onun yerine benimki kör oldu. İyi de oldu. Annemin duaları kabul oldu derim hep. Benden küçük iki kardeşim vardı. Hasan ile Mehmet. Ben daha çocukken, o iki kardeşimin öldüğünü gördüm. Önce Hasan… Günlerce ağladı durdu, yeri göğü inletircesine. Doktora ancak ölüsünü götürebildik. “Beslenme yetersizliği” demiş doktor. Uzun zaman anlamadım ne olduğunu. Bildiğin açlık halbuki. Bir yıl geçmeden Mehmet yumdu gözlerini. Bir hastalık onu da aldı götürdü. Doktora bile götüremedik onu da. Ben nasıl sağ kaldım o vakitler, Allah bilir… Sonra babam. İşsizlik, parasızlık, evine ekmek götürememenin canına tak ettiği bir gün, belki de cebindeki son parasıyla bir ip alıp… İşte bu gözler, bir akşam vakti, babamın tavandan sallanan bedenini gördü. Sen olsan vazgeçmez misin gözlerinden? Ben çok okul yüzü görmedim zaten. Babam ölünce de, bir daha kapısından bile geçmedim. Şu koca dünyada annemle kaldık baş başa. Çalışıp evin yükünü taşımak da bana dü-

şüyordu. Kaportacıda, konfeksiyonda, berberde, marangozda çalıştım. Yapmadığım iş kalmadı. İyi, güzel çok insan gördüm ama insanlıktan nasibini almamışların da her türlüsünü gördüm. Çaresiz, kimsesiz halimize bakmadan ekmeğimize göz dikenleri gördüm. Benim çalışmamla karnımız doymuyordu zaten. Konu komşu yardım ediyordu o zaman. Bir de annem temizlik yapıyordu arada bir. Bir ara durumumuz biraz düzelir gibi oldu. Karnımız doyuyordu. Tam da o günlerde iş yerinde patrona bir laf söyleyecek oldum, aynı dakika kapının önüne koydular beni. Eve erken geldim o gün. Söylemeye dilim varmıyor… Annemi evde bir adamla… İşte bunu da gördüm. Daha da sayayım mı? Daha neler neler gördü bu gözler? Sonra malum hastalık geldi yapıştı yakama. Gözler gitti. Gitti de, ne üzüldüm ne yakındım. Hatta üzerimden ağır bir yük kalkmış gibi oldu sanki. Hani Allah sanki senin bu kadarını gördüğün yeter der gibi… Böylesi daha iyi demem ise bundan. Farz et ki şimdi yeniden açıldı gözlerim, bundan sonra da farklı bir şey görmeyeceğim ki… Bir söz var hani, göz görmeyince yürek katlanırmış. Görünce katlanılmıyor. Gördükçe alışılmıyor. Bazen öyle oluyor ki, görmek ölmekten beter ediyor insanı. Görmemek en iyisi bu yüzden.” Bunları anlattı ve sustu. Derin bir sessizlik çöktü yeniden ortalığa. Yoldan araba bile geçmiyordu. Kuşlar, böcekler, rüzgar bile susmuştu. Düşünüyordum. Hak mı vermeliydim şimdi ona? Görüp göreceğini anlatmıştı zaten. Böyle olduktan sonra, varsın hiç görmesin, daha iyi değil mi? Yeşili, mavisi, sarısı… kuşu, yıldızı, denizi de eksik kalsın ne çıkar? Böyle dememi, kendisine hak vermemi en azından susup oturmamı bekliyordu kuşkusuz. “Hayır” dedim kendi kendime… Onu anlayabilirdim. Ama hak vermek olmazdı. Neden sonra “olmaz” dedim yüksek sesle. Şaşırdı. Görmeyen gözleriyle bana baktı. Keşke görebilseydi. Gözlerimde umudun ışıltısı vardı çünkü, “olmaz” deyişim bundandı. “Sen yine de tedavi ettirebilsen gözlerini, ne iyi olur. Varsa bir yolu, mutlaka ettir. Görülesi, yaşanası güzel yarınlar da gelecek. Kendi ellerimizle yaratacağız. Sana, bize, hepimize bu acıları, yoksulluğu, zulmü reva görenleri nasıl dize getireceğimizi de göreceksin. Görülmedik tek bir hesabımız kalmayacak. Yeter ki görmeye gözün olsun. Hiç değilse nasıl baş eğmediğimizi, nasıl direndiğimizi görürsün!” Kim olduğumu söyledim ona. Umut dedim. Kavga dedim, özgürlük dedim. Gör bizi dedim. Ve sonra Eminönü otobüsü geldi. Bindirdim onu otobüse. Şaşkındı. Binmeye, oradan gitmeye hiç niyeti yok gibiydi hatta. Eminim ki o da o an, açıp gözlerini beni görmek isterdi. Söz verdim onun arkasından. Açacağız gözlerini ve görecek o da umudu, umudumuzu... Saatime baktım sonra. Vakit geçmişti. o

EYLÜL 2011 | TAVIR | 51


şiir şiir

özgürlüğedir hasretimiz arsun gözen

Sıcak soğuk işlemez çöl iklimidir gövdemiz Koyu bir çakıltaşı iken kum olduk biz bu yollarda Eğreti durur güpegündüz öpüşmeler dudağımızda Seker gövdemizden düşmanı vurur serseri kurşun Geceyi saklarız üryan yanlarımızda Özgürlüktür aradığımız Karanlık, sevimli sessiz bir sokak, Hasretimiz, Bir sürgünün bakışındaki bilenmişlik, Zamanı gelmiş bir rahmin püskürüşü Volkanın harını savurması gök yüzüne Evcil bir kurdun kaçması zirvelere Bir ormanın terk etmesi bedenini Sıcağın soğuğun işlemediği bir gövde Ateşli bir sevişme yersiz zamansız Dostun omuzu düşmanın kurşunu Gündüzün geceden korkmayışı Bir çocuk sözü, fütursuzca abes Bir devrimcinin kendisini sunmasıdır davasına Hasretimiz özgürlüğedir. Yenilsek de her daim En yiğit vuruşmalarda bile Bitmeyecek bir kavganın neferiyiz biz.

52 | TAVIR | EYLÜL 2011


makale

makale

zonguldak maden işçileri ve edebiyat güngör gençay

Doğa, zaman içinde insanın fizik yapısını değiştirirken, insan da çağın sunduğu olanaklarla kentleri ve kentlerdeki nesneleri kendi yararına elverişli bir konuma getiriyor. Bu olgudan hareketle, insanlar gibi kentlerin de bir tarihi olduğu gerçeğini bir kez daha yinelemiş oluyoruz. Ne var ki, salt coğrafî yapısıyla bir kentin tarihinden söz etmek olası değildir. Çünkü, insanla sarmaşık bir döneme girmesiyle birlikte kentin tarihi başlar. Bu konum da sürekli olarak değişime uğrar. O nedenle, şimdi Zonguldak’ta yaşayanların kaçıncı Zonguldakları gördükleri belli değildir. Bu durum en azından, bir saptamayı gerektirir. İşte tam bu noktada tarihin tanıklığına başvururuz. Ayrıca, kentlerin birçoğu, süreç içinde özelliğini belirleyen bir simgeyle buluşur ve o simgeyle anıla gelir. Adıyaman’ın tütünü, Amasya’nın elması, Van’ın kalesi ya da kedisi gibi. 1936 yılında ikinci kez Zonguldak’a gelen İsmail Habib Sevük, kenti gezip dolaştıktan sonra, gözlemlerini: “İki ucu boğuk çarşının ortasından bir de kömür treni geçiyor, birer tonluk vagonetleri arkasına sıralamış, gelirken dolu giderken boş, kalabalıktan dolayı hızlanamayarak, boyuna düdük öttüren, tozlu dumanlı, takır tukur bir kömür treni. Şehrin sıhhati ve estetiği namına bu treni kaldırmak öyle mi? İyi amma, şehir yokken bu tren ve bu hat vardı. Madenciler ayak diremiş, burada asıl olan maden, ekleme olan şehirdir. Treni değil şehri kaldırın. Sahi, bir kozalaktan kocaman bir ağaç çıkar gibi şu alımlı çalımlı Zonguldak bu vagonetlerden çıktı.” diyerek dile ge-


tiriyor. İsmail Habib Sevük, açıkça belirtmese de, Zonguldak’ı var eden kömür üreticilerinin, toplum yaşamındaki ilişkileri de belirlediğini satır aralarında söylemiş oluyor. Üretimin Öznesi Demek oluyor ki, üretimin öznesi üretici güçlerdir, yani işçilerdir. Kömürün I. Abdülmecit tarafından işletmeye açıldığı 1848 yılından; gerek Galata bankerlerinin 1844 yılına kadar süren Kumpanya, gerekse 1855-1865 yılları arasında Havza işletmesinin verildiği İngilizler döneminde, gündoğumundan günbatımına kadar çalıştırılan işçilerdir. Bu durum, bir ekmeğin yirmi kuruş olduğu zamanda altmış kuruş yevmiye alan işçinin hangi koşullarla kömüre kazma salladığını ortaya koyarken, hem emeğin, hem de ülkenin nasıl bir sömürü boyunduruğunda olduğunu belirtir. 1867 yılında Dilaver Paşa Nizamnamesi’yle işçinin günlük çalışma süresi on iki saate indirildiyse de, getirilen birinci mükellefiyet, işçinin yaşamını daha da zora sokmuştur. 1940’ta yabancı sermayeli şirketlerin devletleştirilerek Ereğli Kömür İşletmeleri bünyesine alınmasından sonra da, ucuz işgücü kullanma amacıyla uygulanan sekiz yıl süreli ikinci mükellefiyetle, işçilere yeni bir darbe vurulmuştur. 1942-1945 yılları arasında Zonguldak, Ereğli Kömür İşletmeleri Merkez Hastanesi Bakteriyoloji ve Salgın Hastalıklar Kliniği’nde görev yapan Dr. Sabire Dosdoğru ile eşi, yine EKİ Sağlık teşkilatında çalışan Dr. M. Hulusi Dosdoğru, işçilerin beslenme, giyim, barınma ve temizliğiyle ilgili sorunları üzerine eğilmiş ve yetkililere defalarca uyarıda bulunmuştur. “On paralık işçiye on liralık ilaç yazıyorsun” anlayışını sürdürenlere

54 | TAVIR |EYLÜL 2011

karşı, Dr. Hulusi Dosdoğru da işçilerin sefalet içindeki yaşamını ve sömürüsünü yazılarıyla fotoğraflayarak 1945 yılında, on beş bölümlük bir dizi olarak Tan Gazetesi’nde yayınlamıştır. Elde edilen verilere göre 1927-1932 yılları arasında 282, 1988-1995 arasında ise 2200 maden işçisi sağlık, iş güvensizliği, üretim araçlarının yenilenmemesi nedeniyle hayatını yitirmiştir. Ölümlerin en çoğu, 263 can kaybıyla 1992 yılında Kozlu’da olmuştur. Aradan altmış beş yıl geçtikten sonra, bir de günümüzdeki duruma bakalım. Şili’de otuz üç madenci yerin yedi yüz metre altından burnu bile kanamadan çıkarılırken, ülkemizde 2009 yılında doksan dört, 2010 yılında da yüzü aşkın madenci yaşamını yitirmiştir. Bu durum, sermayenin ve sermaye hükümetlerinin emek sömürüsü politikalarının değişmeden sürdüğünü göstermektedir. Emekçinin Sesi Fransız, İngiliz, Alman emperyalizmi ve onların ülke içindeki işbirlikçileri tarafından sömürülen üretici güçlerle, üretim araçlarını elinde bulunduranların çatışması tarih boyunca süregelmiştir. Buna paralel olarak işçiler de kendi ekonomik, siyasal, kültürel haklarını elde etmek ya da korumak, başka bir deyişle, sömürüden kurtulmak ve ülke gidişatında söz sahibi olabilmek için örgütlenmeye ve eylemler yapmaya başlamışlardır. II. Meşrutiyet’in ilanından sonraki geçici özgürlük ortamından yararlanmış ve ülkenin çeşitli yerlerinde tepkilerini somutlaştıran grevler yapmışlardır. Fransız sermayeli Ereğli Şirketi işçilerinin başlatıp İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin çıkardığı Tatil-i eşgal yasasıyla durdurulan grev de bunlardan birisidir. 1908’den sonra kömür hav-


zasında işçi hareketleri süreklilik kazanmış, Kozlu Olayları’nda Satılmış Tepe ve Mehmet Çavdar’ı şehit vererek, grev, iş bırakma, miting ve Ankara Yürüyüşünü de içine alarak devam ede gelmiştir. Gerek Türkiye geneli, gerekse Zonguldak Kömür Havzası özelinde, işçi tarihiyle ilgili olarak başta Ahmet Naim olmak üzere Sina Çıladır, Turgut Etingü, Ekrem Murat Zaman, Erol Çatma, Hamit Kalyoncu, Sevkuthan N. Karakaş, Mübeccel Kıray, Ömer Karahasan, Kemal Sülker, Ahmet Hamdi Dinler, Mete Tuncay, Tahir Akın Karauğuz, Hüseyin Koca, Turhan Oral, Kadir Tuncer, Melahat ve Rasim Türk, Sadık Yılmaz, Mazhar Çiçek, M. Şehmus Güzel, Erdinç Yazıcı ile daha birçok yazar araştırma-inceleme yapmıştır. Tarihi süreç dikkate alınarak kitap oylumunda yapılan bu çalışmalarda saptanan işçi sınıfının eylem ve örgütlenmeleri, sınıflı bir toplumun gerçekleri olduğuna göre, kültür ve sanat alanına yansıması da sınıfsal olacaktır. (Aynı konuda makale düzeyinde yapılan çalışmaları saygıyla anmama karşın, yazımın çerçevesi gereği ayrıntılara girmiyorum.) Ayrışma Yaşamda tarafsızlık olmadığı gibi, sanat ve edebiyatta da tarafsızlık yoktur. Bunun nedeni, her sınıfın mülkiyet ilişkileriyle belirlenen kendine özel bir ideolojisinin oluşmasındandır. Genelde sanat, özelde edebiyat da bu ideolojiyle uyumludur. Zonguldak Kömür Havzası’nda yaşananları kalın çizgileriyle gördük. Bütün bu yaşananları tarihi, ekonomik, sosyal ve psikolojik bağlarından kopararak diyalektik bir bütünlük içinde incelemeyip egemen sınıf, yani resmi görüş doğrultusunda ele alanlarla, halktan, emekten yana toplumcu gerçekçi bir

anlayışla ele alanların ideolojileri, ürettikleri yapıtlara da yansıyarak sanatçılar arasındaki ayrışmayı belirginleştirir. Dolayısıyla, edebiyatçı, içinde yaşadığı toplumun duygu, düşünce, keder, özlem ve diğer özelliklerini estetik bir bütünlük içinde ve yeni bir bileşimle yazıya ya da söze dökerken ideolojisini de yansıtır. Böylece bireyler bir yandan bilgi edinirken bir yandan da düşünce üretir ve bilinçlenirler. Sonuçta, örgütlü yeni insan, eskimiş köhnemiş değerleri atarak geçmişle gelecek arasında köprü kurup insanca yaşanacak bir dünyanın yolunu açmış olur. Yeni yazarlar için de geçerli olan bu ayrışmaya, biraz gerilere giderek göz atalım: On sekiz yaşında Talat Paşa’nın özel kalem memurluğuna getirilen, yirmi dört yaşında Akşam Gazetesinin kurucuları arasında yer alan ve 1923 yılında milletvekili seçilen Falih Rıfkı Atay, siyasi çalkantıları ve çalkantılar içindeki ilişkileri, diğer eserlerinde olduğu gibi edebiyatçı kalemiyle ustaca yansıtmıştır. İkinci kez 1948 yılında Zonguldak’a giden Falih Rıfkı, bu yolculuğunun nedenini: “Bayramı Karadeniz’in kıyılarında dolaşarak geçirmeye karar verdiğim zaman, kömür biraz da demir işimizi yakından ve kendi gözlerimle görerek anlatmayı aklıma koydum,” diyerek açıklıyor. Sözlerinden de anlaşılacağı gibi, üstadın Zonguldak ve maden işçilerinin sorunlarına eğilmek gibi bir derdi yoktur. Amacı, yazısına malzeme toplamaktır. Bu yüzden, gezisi sırasında işçilere ilişkin yaptığı durum saptamasını yazısına aktarmakla yetinmiştir. Uzun yıllar Avrupa kentlerinde yaşayan Nahit Sırrı ��rik, yaptığı çeviriler ile yazdığı gezi notları ve öykülerle öne çıkmıştır. Tanzimat sonrası bürokratlarının yeni yaşam biçimlerini

EYLÜL 2011 | TAVIR | 55


öykü ve romanlarında işleyen Örik’in 1946 yılında yayınlanan “Kıskanmak” adlı romanında, maden işçilerinden çok 1920’li yıllarda Fransızlara ait olan Ereğli Şirketi bünyesinde düzenlenen balolar ve sinema gösterimlerine kulak verdiği görülür. Kurtuluş Savaşı sırasında Ankara Hükümeti’ne eşi ve baldızı ile birlikte istihbarat sağlayan, 1923 yılında da İstanbul Liman Şirketini kurarak on bir yıl yönetim kurulu başkanlığı yaptığı için Limancı Ahmet olarak tanınan Ahmet Hamdi Başar’la, İstanbul’un işgal günlerinde Malta’ya sürülen, 1932’den 1946’ya kadar da milletvekilliği yapan Aka Gündüz, işçi yaşamıyla ilgili bazı kesitleri yazılarında kullansa da, üst bürokrat olan bu yazarların ideolojileri, resmi ideolojiyle örtüşür. O nedenle, işçilerin sınıfsal yapısını bilmelerine karşın, yazılarını sınıfsallık üzerine kurmazlar. Yanlış anlaşılmasın. Adını andığım bu yazarların uğraş alanlarındaki yetkinlikleri konusunda sözüm yok, olamaz da. Çünkü bu konudaki söz hakkı, edebiyat tarihçilerinin ve eleştirmenlerinin. Ben yalnızca ideolojileri içinde işçi sınıfının bulunduğu yeri saptamaya çalıştım, o kadar. İsmail Habib Sevük, öğretmenliği ve tarihçiliği nedeniyle olsa gerek, diğer yazarlardan ayrılır. İşçinin dinamik ve belirleyici bir güç olduğu öngörüsüyle, yukarıda belirttiğim gibi, Zonguldak’ı madencilerin yarattığını söyler.

olmayı başaran İskoçyalı maden işçisi, şair ve oyun yazarı Joe Corrie, herhalde dünyanın tek örneği değildir. Zonguldak ve maden işçileri üzerinden edebiyata yapılan katkı, sanat ve kültür dergileriyle, Şahi, Aşık Muharrem, Murtlunun Deli Emin, Sebebi Mustafa gibi halk ozanları ve bölge halkının ürettiği türkü, ağıt, mani ve diğer ürünlerin yanı sıra, hem Zonguldaklı, hem de ülkenin çeşitli yerlerinde yaşayan sanatçılar tarafından da olmaktadır. Şiirin yine birinciliği elden bırakmadığı Hamit Kalyoncu’nun hazırladığı “Kömür Kokan Şiirler” adlı antolojide görülür. Öykü, roman, oyun, anı ve günlük gibi türlerde; yaptıkları kitap oylumundaki çalışmalarıyla Ahmet Naim Çıladır, Ümran Nazif, Reşat Enis, Mehmet Seyda, İrfan Yalçın, Levent Ağralı, Doğan Katırcıoğlu, Ziya Mısırlı, Ali Yıldırım, Behçet Kalaycı, Metin İlkin, Fahri Bozbaş, Saffet Can, Türkan Karahasan, Kadri Yersel ve ulaşamadığımız daha birçok yazar, edebiyatı zenginleştiren kalemler arasındadır. Darbe dönemlerinde, işçi sınıfının hakları kısıtlanıp yazarlara baskı uygulansa da, bu haksızlık ve zorbalıklar, toplumcu gerçekçi edebiyatın gündeminden düşmemiştir. Yeni Dünya Düzeni içinde, küreselleşen sermayeye karşı işçi sınıfının mücadelesi devam ettikçe, işçi sınıfı edebiyatı da sürecektir. Çünkü, toplumun en dinamik gücü olan işçi sınıfı, Zonguldak’ta da dinamik bir edebiyatın doğmasını gerçekleştirmiştir. o

Bu saptamalar doğrultusunda yönümüzü Zonguldak’a çevirelim. Zonguldak, Madenci ve Edebiyat Günümüzde Zonguldak dendiği zaman, milattan önceye dayanan zengin tarihi, kalıtları ya da Safranbolu’nun evleriyle, Devrek’in bastonu veya başka bir ilçenin öne çıkmış özelliği akla gelmiyor. Ahmet Naim’in serüvenini aktardığı; 1829 yılında kömürü bulan, ancak çıkar nedeniyle İstanbul’da kaldığı Leblebici Hanı’nda öldürülen Uzun Mehmet; madenler; ocaklarda çalışan ve sık sık yaşamını yitiren madenciler geliyor. Bu nedenle edebiyatı da maden, madenci, madencilerin eylemleri ve yaşamları içindeki acılı ve sevindirici olaylardan beslenerek büyüyor. Bir anlamda, işçi-yazar etkileşimiyle işçi sınıfı edebiyatı gelişiyor. Ağırlıklı olarak şiirleriyle görünseler de, edebiyata önemli ve öncelikle katkı sunanlar yine maden işçileri oluyor. Ne yazık ki bu şiirlerin çoğunluğu, yerel günlük gazetelerin sütunları arasında çarçabuk kaybolup gidiyor. Oysaki, maden işçisinin savaşa giden askerden farkı yoktur. Asker, bomba, top ya da kurşunlarla ölüyor, maden işçisi de göçük, grizu, gaz zehirlenmesi, ocak içi yangın ya da su basmasıyla. Onun için askerin mektubu, şiiri ya da anısını içeren bir yazı gibi maden işçilerinin yazdıklarının da ilerde cılız ya da güçlü bir ışık olabileceği düşünülerek kayıt altına alınması gerekir. Çünkü, ışık

56 | TAVIR |EYLÜL 2011

Kaynaklar: * Zonguldak Havzası, Uzun Mehmet’ten Bugüne Kadar/Ahmet Naim/Hüsnütabiat Matbaası, İst. 1934 * Zonguldak Havzasındaki İşçi Hareketleri ve İşçi Örgütleri/ Sina Çıladır/İlke Yayın. Kdz. Ereğli, 1997 * Zonguldak Kömür Havzası’nın İki Yüzyılı/Ekrem Murat Zaman/Türkiye Maden Mühendisleri Odası/Ankara 2004 * Türkiye’de İşçi Hareketleri/Kemal Sülker/Gerçek Yayın. İst. 1973 * Sağlık Açısından Maden İşçilerimizin Dünü Bugünü/Dr. Sabire ve Dr. M. Hulusi Dosdoğru/BDS Yayın. İst.1990 * Kömür Tutuşunca/Erol Çatma/Evrensel Yayın. İst.1997 * Kömür Havzasında İlk Grev/Turgut Etingü/Koza Yayın. İst. 1976 * Türkiye’de İşçi Hareketi/M. Şehmus Güzel/Kaynak Yayın. İst.1996 * İşçi Hareketinde Durum/Hasan Oğuz/Scala Yayın. İst. 1995 * Ereğli/Mübeccel B. Kıray/Bağlam Yayın. İst. 2000 * Eylem Günlüğü/Sevkuthan N. Karakaş/Metis Yayın. İst. 1992 * Zonguldaklı Yazarlar, Zonguldak’ı Yazanlar/Zokev Yayın. Zonguldak, 1998 * 1967 Zonguldak İl Yıllığı * Edebiyatımızda Zonguldak/Güngör Gençay/Evrensel Kültür Dergisi, Kasım 1997, Sayı: 71


makale

makale

o artık bir “efsane” pınar derin

Efsaneler, halkların dilinde, geçmişten bugüne taşınmış yiğitlik, mertlik, kahramanlık öyküleridir. Halkımız kendisine iyilik yapanı unutmaz. En yiğitlerini, cesurlarını, haksızlığaadaletsizliğe karşı savaşanlarını, kendini en önde siper edenlerini destanlaştırarak anlatır çağlar boyu. Ulusal, sınıfsal kurtuluş savaşlarının yaşandığı ülkelerin her birinde bir “gerilla efsanesi” vardır mesela. Halk, gerillanın gücünü-kuvvetini, duruşunu, bakışını, silahı tutuşunu abartarak anlatır. Abartı da efsanelerin bir özelliğidir zaten. Halkımızın bu masum abartıları gerillaya olan sevgisinden, güveninden gelir. Çok iyi bilir ki gerilla onun geleceğidir. Gerilla onurdur, namustur. Gözü kapalı sırtını yaslayacağı, canını emanet edeceği kişidir. İşte bu yüzden onu anlatmaya kelimeler bulamaz vefalı halkımız. Dilden dile efsaneleştirerek anlatır, ölümsüzleştirir.

EYLÜL 2011 | TAVIR | 57


Geçtiğimiz haftalarda gazetelerde şöyle başlılar gördük: “O Artık Bir Efsane”. Kimdi peki bu efsane? Amy Winehouse. 27 yaşında aşırı dozda uyuşturucudan öldü. Rock “sanatçı”sıydı. “Efsane”nin ölümü iki hafta yer buldu burjuva basında. İki hafta boyunca dünyanın gündemine oturdu “efsanemiz”. Sesinin ne kadar “muhteşem” olduğunu anlatıp durdular. “Özgür ruhlu kız, “asi kız”, “müziğin sorunlu dahisi” başlıklarıyla methiyeler düzüldü arkasından... Ölümünün ardından müzik şirketleri açıklamalar yaptı, “rock yıldızları”, “pop yıldızları” Twitter’da. Hüzün dolu mesajlar yayınladılar. İstediği zaman ölebilecek kadar özgürdü ya, o yüzden efsaneydi artık. Amy Winehouse da burjuvazinin efsanesi. Öyle bir efsane ki, iki hafta boyunca gazete manşetlerinden düşürülmeyen, sonra da unutulup giden, bir kenara atılan... Ölümünün ardından hakkında yapılan haber bombardımanından bir iki hafta sonra, gazetenin birinde küçücük bir kutu içerisinde bir haberi daha çıktı. Kullandığı uyuşturucu cinsinin paketinin üzerine resmini basmışlardı. O artık uyuşturucu paketlerinin üzerinde yaşıyor. Yazık! Ama burjuvazinin efsanesi olmak da böyle bir şey zaten. Amy Winehouse, emperyalizmin bir tüketim aracı olarak kullandığı müzik piyasasında harcadıklarından biri sadece. Onun için 27’ler Kulübü’ne katıldı diyorlar. Yani Jimi Hendrix, Jim Morrison, Kurt Cobain, Jonis Joplin gibi 27 yaşında uyuşturucudan ölen rockçıların yanına eklendi demek oluyor bu. Kendisine sanatçı diyen insanların uyuşturucudan ölmesi gibi acınacak bir ölümü kutsuyor burjuvazi. “27’ler Kulübü” diyerek esrarengiz bir hava katmaya, çekici kılmaya çalışıyor. Oysa Amy Winehouse, ölüsünün üzerinden bile para kazanmaya çalışacak kadar ahlaksızlaşan bir düzenin kur-

58 | TAVIR |EYLÜL 2011

banı oldu. Müziği halkları yozlaştırmanın, uyuşturmanın aracı olarak kullanan, bir firmanın yeni bir mal üretmesi gibi yeni “yıldızlar” üretip piyasaya süren emperyalizm, Amy Winehouse’da işte böyle yarattı. Şan, şöhret, para sağladı. Winehouse’nin evi, Londra’nın en pahalı semtinde bulunuyordu. Evinde üç yatak odası, bir müzik stüdyosu, bir spor salonu vardı. Ama neyin karşılığında? Emperyalizm, kimsenin hayrına bir şey yapmadığına göre, bu zenginliğin bir karşılığı olmalıydı. Karşılığı gençlere “idol” olarak benimsetilecek, yozlaşmanın en dibine vurmuş, uyuşturucu bataklığında yuvarlanan bir Amy Winehouse’dur. Winehouse da öyle oldu. Yaşamıyla, düzenin istediği bir gençlik yaratmasına aracılık etti. Düzene hizmetlerinin bedelini ise hayatıyla ödedi. Acınacak halde olan bir sanatçı müsveddesinden ne kadar “anarşist”, “asi ruhlu” bir idol yaratmaya çalışsalar da, Amy Winehouse, düzenin esiri bir zavallı olarak bataklıkta can verdi. Gerçekte yaşayanlar ise, sanatçı olmanın sorumluluğunu yerine getirdikleri için bedel ödeyenler. Sanatını halk için yapanların, halkın yol göstericisi, öğretmeni, acılarının-sevinçlerinin dili olanların hapishanelere doldurulduğu, kurşunlara dizildiği bir dünyadır bu dünya. Ama halklar yüzyıllardır, sırça köşklerde yaşayanları değil, gerçekleri söylemekten sakınmayan, ipi en önde göğüsleme cesaretini gösteren onurlu aydınlarını-sanatçılarını hatırlar. Amy Winehouse’lar, burjuvazinin kar elde edemediği noktada ölür, ama gerçek sanatçılar halk denilen deryanın kalbinde yaşar ve o deryanın suyu hiç çekilmez. o


sinema

sinema

şirinler değiş(tiril)iyor! vahit kavak

Şirinler, 1958 yılında Belçikalı çizer Pierre Culliford'un çizgi roman dizisi olarak ortaya çıktı. Orijinal adı “Les Schtrumpf”tu. İngilizce’de “Smurf” olarak adlandırılan Şirinler hakkında, İngilizce harflerden yola çıkarak komünist oldukları iddia ediliyor. Harflerin açılımı da şöyle ifade ediliyor: “Socialist Men Under Red Flag”, yani “Kızıl Bayrak Altında Sosyalist Adamlar...” Şirinler, 1981 yılında çizgi film olarak TV’ye uyarlandı. Yıllarca Türkiye’de de yayınlanan çizgi dizi, başta Amerika olmak üzere birçok ülkede yüksek izlenme oranlarına rağmen gösterimden kaldırılmıştır. Hakkında komünizm propagandası yaptığı iddia edilerek gösterimi yasaklanan ve sosyolojik araştırmalara, tez çalışmalarına konu olan, üstüne büyük tartışmalar yapılan, daha doğrusu kendini tartıştıran Şirinler’e biraz yakından bakalım.

EYLÜL 2011 | TAVIR | 59


tını kolaylaştırır vs... Şirinler köyünde para kullanılmaz ama herkes kendine gerekli şeyleri bedava edinir. Hiçbir Şirin özel mülkiyet sahibi değildir, Şirinler köyünde bulunan her şey Şirinler’in ortak malıdır. Paylaşım, vefa, dostça yarış, zorluklar karşısında bir bütün olarak kenetlenme ve çözüm arama, bu yaşamın vazgeçilmez değerleridir. Gargamel’in bitmek bilmeyen Şirinler’i yok etme saldırısı, her defasında bu birliktelikle alt edilmiştir. Peki yarattıkları komünde barış içinde yaşayan Şirinler’in dünyasında Gargamel kimdir ve neyi temsil etmektedir? Şirinler'in can düşmanı, Şirinler köyüne bakan tepedeki şatoda kedisi azman (Azrail) ile yaşayan acımasız yaşlı büyücü, papaz kıyafetli Gargamel kapitalisti temsil ediyor. Gargamel'in amacı Şirinler'i yakalayıp altına çevirmek. Herkesin refahını düşünen Şirinler'in aksine açgözlü Gargamel ise kişisel varlık, zenginlik peşinde bir kapitalistten başkası olamaz.

Şirinler genel olarak çizgi filmler ve çizgi film karakterlerinden biçim ve içerik olarak ayrı ve özel bir yere sahiptir. Çizgi filmlerin eğlendiren, düşündürmeyen, tüketen ve dizginsiz bir şiddeti körükleyen, bencilliği vitrine koyan yanlarına karşın, Şirinler, başka bir ütopik dünya olarak gösterilse de; hayatın örgütlü, planlı düzenlenmesiyle kapitalist tüketimkar mantığının dışında kalarak, dayanışmanın ve kolektivizmin örgütlenmiş yaşamın temeli yapılmasıyla çizgi film ve animasyon sektöründeki diğer yapımlardan kalın çizgilerle ayrılır.

Şirinler çizgi filminin yapımcısı Peyo sosyalisttir. Şirinler’i ortaya çıkardığı zaman iki kutuplu bir dünya vardı. Bir tarafta ABD, diğer tarafta SSCB bulunuyordu. Sosyalist olan Peyo, Şirinler’le emperyalist Amerika’ya bir mesaj vermek ve bu yolla sosyalist sistemin propagandasını yapmak istemiştir. Şirinlerin politik önemi, onun gösteriminin yasaklanmasında kendini ortaya koyar. Her şeyin tüketim nesnesi olmadığı erdemli, onurlu ve sömürünün olmadığı bir yaşam sistemi ve düzeni emperyalizmi rahatsız etmiştir. Çünkü bu yolla Şirinler; örnek bir yaşamın var olduğunu ve mümkün olabileceğini göstermiştir. Bütün dünyada emperyalizme karşı sürdürülen sınıfsal ve ulusal kurtuluş savaşları dünyanın üçte birinde emperyalizmin pazar alanını daraltmış ve halklar bağımsız ve özgür vatan topraklarında sömürüsüz bir yaşama başlamışlardır. Tüm bunları bir arada düşündüğümüzde, elbette sistemin Şirinler nezdinde ortaya koyduğu bu baskı ve yayın yasağının nedeni daha iyi anlaşılıyor. Emperyalizmin halkların kurtuluşunu temsil eden en küçük bir örneğe ve kıpırdanışa tahammülü yoktur. Çünkü korkusu büyük, sınıfsal ve tarihseldir. Tüm bu gerçekler ortadayken basit bir çizgi film olarak görülemeyecek denli önemlidir Şirinler.

Şirinler köyünde mantar evlerinde yaşayan Şirinler, her biri farklı kişilik ve yeteneklerden oluşan bir topluluk olarak yaşamaktadır. Yaşam onlar için karmaşık değildir çünkü kızıl şapkalı Şirin Baba, hayatı planlı ve ilkeli biçimde organize ederek Şirinler’in yaşamlarını kolaylaştırmıştır. İhtiyaç fazlasının mülk olarak edinilmediği ve tüketilmediği bu toplulukta doğal olarak bireyci-bencil yaşamın izine rastlanmaz. Her Şirin farklı yeteneklerini Şirinler topluluğunun hizmetine gönüllü olarak vermiştir. Aşçı Şirin bütün Şirinler’i doyurur, Çiftçi Şirin bütün ürünleri Şirinler’e pay eder, Usta Şirin bütün tamir işlerini halleder ve yaptığı icatlar sayesinde Şirinler’in haya-

Amerikan film sektörü Hollywood, ortaya çıkışından bugüne Amerikan emperyalizminin tüm dünya halklarına karşı yürüttüğü savaşta, psikolojik savaş üslerinden biri olmuştur. Her dönem Amerikan politikalarına uygun ve sürecin ihtiyacına göre filmler çekerek bu savaşta azımsanmayacak bir yer işgal etmiştir. Çizgi film sektöründe çocuk beyinleri işgal etmenin, ABD'nin süper kahramanları (Süperman, Örümcek Adam) vs. aracılığıyla dünyayı belalardan kurtararak; güçlü Amerikan imparatorluğu imajını açıktan ve sinsice beyinlere işlemenin aracı durumundadır. Bir Hollywood yapımı olarak sinemalarda gösterilen Şirinler’e bu ger-

60 | TAVIR |EYLÜL 2011


çekler ışığında bakalım. Hikaye daha çok bir “zaman tüneli” esprisine sahip. “Şirinler”de hikâye kısaca şöyle: Köyleri Gargamel tarafından keşfedilen Şirinler’den altı kişilik bir grup (içlerinde Şirin Baba ve Şirine de vardır), sihirli bir geçitten geçerler ve kendilerini New York’taki Central Park’ta bulurlar. New York’un göbeğinde bir kozmetik firmasının tanıtım müdürünün hayatına girmek durumunda kalan Şirinler, hem peşlerinden gelen Gargamel’den kurtulmak, hem de bir an önce geldikleri yere geri dönmek için mücadele ederler. Bu mücadele onları sözüm ona kapitalist yaşam kültürünün nesneleriyle de tanıştırır; reklam kampanyaları, (daha sonra bir reklam kampanyasına ilham kaynağı da oluyorlar) şekerler ve yeni giysiler. Şirine, tesadüfen girdiği bir mağazada, oyuncak bebek giysilerini görüp heyecanlanıyor ve Marilyn Monroe’nun eteklerinin uçuştuğu ünlü pozundaki elbisesinin benzerini alıyor. Şirin Baba,

beyle sabittir ki; eğer söz konusu muhalif bir filmse ve Amerikan kaynaklı bir yapımla yeniden çevrimi söz konusuysa mutlaka gerçekliğini tersyüz edip deforme edilerek sunulur. Kapitalizm asla kendisini eleştirmez ve pazarı olmayan hiçbir metayı ve pazarlayamayacağı hiçbir ürünü bu pazarda tutmaz. Şirinler de bu gerçeklerin yeniden tescili olmuştur. Sistem Şirinler üzerinden kendini yeniden üretmenin ve şirinleri metaya dönüştürüp düzene pazarlamanın kaba bir örneğini sunmuştur bizlere. Filmin yönetmeni Evde Tek Başına 3, Never Been Kissed ve Scooby-Doo serilerinin yönetmeni olarak bilinen Raja Gosnell. Oyunculuklara gelince; Gargamel’deki Hank Azaria, öykünün en başarılı karakteri. o

KÜNYE: Yönetmen: Raja Gosnell Karakter: Peyo Senaryo: J. David Stem-David N. Weiss-Jay Scherick-David Ronn Müzik: Heitor Pereira Görüntü: Phil Méheux Oyuncular: Hank Azaria (Gargamel), Neil Patrick Harris (Patrick), Jayma Mays (Grace), Sofia Vergara (Odile) Yapım: Columbia-Sony (2011)

kahve hastası olduğunu açıklıyor. Huysuz Şirin MM marka şekerlere bayıldığını açıklarken, diğer Şirinler stres atmak için “guitar hero” oynuyor gibi pespayelikler bulunuyor filmde. Bu arada hayatlarına dahil oldukları aile, onların “Şirinliklerinden” çok etkilenir ve bu minik yaratıklara kol kanat gerer ve aralarında bir dostluk kurulur. Filmde şirinlerin yaşayışına dair hiçbir bilgiyi ve pratiği göremiyoruz. “Şirinler kimdir, nasıl yaşarlar, yaşam felsefeleri nedir?” gibi sorular cevapsız kalıyor. Film, Hollywood tarzı bir macera filminden öteye gidememiştir. Onlarla yeni tanışan genç neslin aklında sadece eğlencelik “şirin” yaratıklar olarak kalacaklardır. Böyle olması da aslında sürpriz değildir. Tarihi tecrü-

EYLÜL 2011 | TAVIR | 61


haberler

haberler

8. Halk Sofrası Pikniği 4 Eylül’de yapıldı 8. Geleneksel Halk Sofrası Pikniği 4 Eylül 2011 tarihinde Mehmet Akif Ersoy Piknik Alanında, beş bin kişinin katılımıyla yapıldı. Piknikte yer alan sanatçılar; Grup Yorum, Burhan Berken, İdil Çocuk Korosu, Marsis, İdil Tiyatro Atölyesi. Yarışmalara ilgi yoğundu, halat çekme, yoğurt yeme vs. yarışmaları yapıldı. İdil Tiyatro Atölyesi “Bu Dağlara Bahar Gelsin Diye” adlı oyunu oynadı. Pikniğin Sonunda sahneye çıkan Grup Yorum, üç yıldır tutuklu olan elemanları Muharrem Cengiz’i sahneye davet etti. Türküler ve halaylarla piknik sona erdi.

Grup Yorum elemanı Muharrem Cengiz tahliye oldu 26 Yıldır Devrimci Müzik alanında, örgütlü sanatın temsilcisi olan Grup Yorum bedel ödemeye devam ediyor. Grup Yorum Elemanı Muharrem Cengiz, yaklaşık üç yıldır, sürgün edildiği Trabzon Kapalı Hapishanesi’nden 15 Ağustos 2011 tarihinde tahliye edildi. Tutuklanmasına ve ceza almasına neden olacak hiçbir kanıt ve tanık olmamasına rağmen, sadece örgütlü sanatı ve örgütlü sanatçılığı savunduğu, bu uğurda mücadele ettiği için hapishaneye konulan Muharrem Cengiz, Halk Sofrası Pikniğinde sahnedeki yerni aldı. o

62 | TAVIR |Eylül 2011

İdil Kültür Merkezi’nde yeni dönem kurs kayıtları başladı - bağlama - gitar - halkoyunları - tiyatro - yan flüt-keman - grup yorum korosu - idil çocuk korosu iletişim: 0 212 238 81 46 mahmut şevket paşa mah. mektep sokak no:4 okmeydanı / istanbul

Mihri Belli Hayatını Kaybetti Mihri Beli Hayatını Kaybetti Hayatı boyunca sosyalizmi savunan Mihri Belli 18 Ağustos'ta hayatını kaybetti. Cenazesi 19 Ağustos cuma günü Şişli Camii'nden, Feriköy mezarlığına omuzlarda taşındı. Yaklaşık üç bin kişi caddeyi trafiğe kapatarak yürüdü. Sevim Belli, devrimciliğin sadece kitaplar devirmekle mümkün olmadığına önemli olanın devrim inancını yitirmemek olduğuna değindi. "Yeter ki kararmasın sol memenin altındaki cevahir." diyerek sözlerne son veren sevim belli'nin ardından konuşmalarla devam eden dörende Grup Yorum Bize Ölüm Yok marşını söyledi. Enternasyonal marşının okunmasıyla tören sona erdi. o


Simon Bolivar Orkestrası İstanbul’da konser verdi

Venezüella Simon Bolivar Senfoni Orkestrası, Haliç Kongre Merkezi’nde konser verdi. 7-8 Ağustosta yapılan konserde, El Sistema'da yetişmiş, şef Gustavo Dudamel yönetiminde konserler verdi. El Sistema'nın kurucusu José Antonio Abreu Lara eyaletinin Barquisimeto kentinde başladığı müzik çalışmalarına 1957’de Caracas’da devam eder. 1975’de kurduğu Simon Bolivar Senfoni Orkestrası’nın sürekli şefliğine getirilir. 1975 yılından itibaren yaşamını, Venezuella’lı gençlere adar. Gençleri müzikle kucaklayan, yoksulluğun ve suçun dünyasından uzaklaştırarak onları üreten bireyler haline getiren El Sistema, 280 müzik merkezinde 350.000 gence ulaşan, bünyesinde 150'yi aşkın gençlik, 70 çocuk ve 30 senfoni orkestrası barındıran geniş çaplı bir sosyal sistem.o

Av. Fuat Erdoğan anısına 2. uluslararası hukuk sempozyumu düzenleniyor Halkın Hukuk Bürosu Avukatları devrimci bir avukat oludğu için çeşitli baskılara maruz kalan ve 28 Eylül 1994 tarihinde bir kafeteryada kolluk güçleri tarafından katledilen Avukat Fuat Erdoğan anısına İstanbul Mimar Sinan Üniversitesi’nde “Hak Mücadelesi ve Hukuk” konu başlıklı bir sempozyum düzenliyor. Sempozyumun bazı konu başlıkları ise şunlar; *Temel, siyasal ve sosyal haklarımızı nasıl kazandık? *Haklara saldırının boyutları nedir? *Yaşama, vücut dokunulmazlığı, barınma, çalışma, ifade, örgütlenme hakları hangi bedellerle inşa edildi? o

GRUP YORUM g ü n c e

4 16 Ağustos Nurtepe Çayan mahallesinde açlık grevi çadırında konser verdi.

44 Eylül İzmir Çiğli’de ücretsiz halk konserinde yaklaşık 20 bin kişiye seslendi.

4 19

4 5 Eylül İstanbul’da düzenlenen Halk Sofrası Pikniğinde konser verdi.

Ağustos Mihri Belli’nin cenazesine katılarak mezarı başında marş okudu.

10-11 Eylül Yozlaşmaya karşı Gazi Halk Şenliği, Gazi Barajı 16-17-18 Eylül 2. Tavır Kültür Sanat Festivali, Sibel Yalçın Parkı/Okmeydanı 24-25 Eylül 8. Armutlu Güz Şenliği, Sarıyer Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Şubesi / Armutlu Eylül 2011 | TAVIR | 63


sa... kısa... kısa... kısa.. kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa...kısa... kısa...

4İdil Kültür Merkezi Çalışanları Mezar ziyaretleri yaptı. İdil kültür merkezi çalışanları, Ramazan Bayramı'nın üçünçü günü şehitlerin mezarını ziyaret etti.Dünyanın ilk kadın ölüm orucu şehidi devrimci sanatçı Ayçe İdil Ermkmen'i ziyaretle başlayan bayramlaşma 1992 yılında polis tarafından katledilen Ortaköy Kültür Merkezi çalışanı Ayşe Nil Ergen ve en son olarak halkın önderi Dursun Karataş'ın mezarının ziyaret edilmesiyle son buldu. Ziyaret edilen şehitlerle yeni albüm hazırlıklarının müjdesini paylaşan yorumcular bize ölüm yok marşını okudular. Yapılan ziyaretlerde çocuklara şeker dağıtıldı, mezarlara karanfiller konuldu. 4 Hamburg Film Festivali’ne Türkiye’den üç film gidiyor. 29 Eylül - 8 Ekim 2011 tarihleri arasında düzenlenecek olan Hamburg Film Festivali'ne "Bir Zamanlar Anadolu", "Basın", "Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir" filmleri katılacak. Nuri Bilge Ceylan'ın senaryosunu yazdığı ve yönettiği, başrollerini Yılmaz Erdoğan ve Taner Birsel'in paylaştığı "Bir Zamanlar Anadolu'da" adlı film bir doktorla cinayet soruşturması yürüten bir savcının 12 saatlik gerilimli hikayesini konu alıyor.Yönetmenliğini İmre Azem'in yaptığı ve İstanbul'daki değişim kadar bu şehrin dinamiklerini de sorgulayan "Ekünmenopolis: Ucu Olmayan Şehir" adlı film de belgesel dalda daha önce İnsan Hakları Ödülü almıştı. Senaryosunu Sedat Yılmaz'ın yaptığı "Basın" adlı film ise, basın özgürlüğünü ve bu özgürlük uğruna mücadele eden bir grup gazetecinin yaşantısın konu alyor. 4 1 - 3 Eylül arası, Ümraniye 1 Mayıs

Mahallesi Kuruluş Şenilği yapıldı. Şenliğe İdil

64 | TAVIR |Eylül 2011

Tiyatro Atölyesi’de Bu Dağlara Bahar Gelsin Diye isimli oyunu ile katıldı. 4 68. Venedik Film Festivali başlıyor

Dünyanın en eski film festivali olan Venedik Film Festivali, George Clooney'nin son yönetmenlik deneyimi olan "The Ides of March" adlı filmin ilk dünya gösterimi ile 6 Eylül’de açılacak. 10 Eylül'de sahibini bulacak Altın Aslan ödülü için 23 film yarışacak. Venedik jürisinin başkanlığını, "Black Swan" adlı filmiyle geçen yılki Oscar ödüllerinde başarı kazanan Amerikalı yönetmen Darren Aronofsky yapacak. Venedik Festivali'nde toplamda 66 film ilk kez izleyici karşısına çıkacak. 4 Dünya Basın Fotoğrafları Sergisi, Eylül'de İstanbul'da yapılacak. 2010 yılında dünyanın gündemine oturan olayların en çarpıcı fotoğraflarının yer aldığı Dünya Basın Fotoğrafları Sergisi (World Press Photo 2011), 6-28 Eylül'de İstanbul'da fotoğrafçılarla buluşacak. Her yıl dünyanın dört bir yanından foto muhabirleri, ajans, gazete ve dergiler tarafından yarışmaya gönderilen fotoğraflar, 13 kişilik bağımsız uluslararası bir jüri tarafından 10 farklı kategoride değerlendiriliyor. Bu yılki yarışmaya 125 ülkeden 5 bin 691 fotoğrafçı, 108 bin 59 fotoğrafla katılıyor. 4 Trakya Kültür Merkezi’nde polis arama

yaptı.18.08.2011 Perşembe günü saat 15.30 civarlarında Babaeski Emniyet Müdürlüğüne bağlı polisler tarafından yaklaşık bir saatlik bir arama yapıldı. Bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm için Yürüyüş dergisinin 281.sayısının toplatmasını gerekçe gösteren polis, savcılıktan aldığı arama kararıyla Trakya Kültür Merkezi derneğinde arama yaptı. Bu haksız hukuksuz arama sonrası polis 2 adet Yürüyüş dergisinin 281.sayısına ve 122 Şehit kitabı 1.ve 2.cilte toplatması olduğu gerekçesiyle el

koydu. Trakya Kültür Merkezi yaptığı açıklamada: Babaeski polisinin bu haksız hukuksuz araması karşısında değerlerimizi ve düşüncemizi savunmaktan vazgeçmedik, vazgeçmeyeceğiz!” dedi. 4 Kardeşinin Cenazesini almak için ölüm orucuna yatan Hüsnü Yıldız, mezarların açılması üzerine “Her şey bizim denetimimiz dahilinde oluyordu. Ali’nin yoldaşları kendi elleriyle toprağı kazıp, kendi elleriyle kemikleri topladılar... Çıkan 15 mezardan benim kardeşim çıkmamış olsa bile onların hepsi benim kardeşimdir, onları kardeşim olarak kabul ediyorum. diyerek ”14 Ağustos’ta direnişini bitirdi. 4 48. Antalya Altın Portakal Film Fesetivali 8

-14 Ekim tarihleri arasında yapılacak. Altın Portakal Film Festivali Ulusal Kısa Film yarışması ön jürisi eserleri seçti. Festivalde yarışacak filmler arasında Kara Vagon / Dersim Sürgünleri 1938, Dört Bir Yanım Sibiryadır isimli filmler de var. 4 Çanakkale Uluslararası Troia Festivali'nde

Homeros Bilim Kültür Sanat Ödülü tiyatro oyuncusu Ayla Algan'a verildi. Konuşmaların ardından, festival kapsamında 2002 yılından itibaren verilen Homeros Bilim Kültür Sanat Ödülü, tiyatro oyuncusu Ayla Algan'a verildi. Algan, ödülünü Belediye Başkan'ının elinden aldı. Ödülün kendisini çok mutlu ettiğini belirten Algan, festivalin, bu yıl 48'incisinin yapılmasının önemli olduğunu söyledi. Algan, ''Festival açmak kolaydır, festivali devam ettirmek çok zordur. Herkesi kutluyorum'' dedi.o


eylul_kapak.indd 3

9/7/11 6:34 PM


eylul_kapak.indd 4

9/7/11 6:34 PM


Eylul2011