Issuu on Google+

kültür sanat yaşamı nda

2.25 TL(KDV’li)

ekim 2009

ı ssn 1303-9113 •2009/10 • sayı 90

. el salvador’da kurtuluşun adı : farabundo marti . che ve imf . devrimci türküler satı lamaz!


tavır a y l ı k

s a n a t

d e r g i s i

Merhaba Kavga vardır, sabun köpüğüdür. Söner gider... Kavga vardır, bir ömürdür. Yıllar geçer, çelikleşir günbegün...

Sahibi Tavır Yayınları Org. Reklamcılık adına Öznur Turan Genel Yayın Yönetmeni Gamze Mimaroğlu Sorumlu Yazıişleri Müdürü Cihan Keşkek Yazışma Adresi İstanbul Mahmut Şevket Paşa Mah. Mektep Sk. No:4-B Okmeydanı - Şişli - İstanbul Tel: (212) 238 81 46 Faks: 238 82 49 e-posta: tavir2007@gmail.com Ankara İdilcan Kültür Merkezi Şirintepe Mah. 8.Cad. No:222 / B Mamak – Ankara Tel: (312) 390 38 05 Hesap no (TL) 1042- 30000 596147 Gamze Mimaroğlu İş Bankası Parmakkapı/İST. Hesap no (EURO) 1042- 3010000 129062 Gamze Mimaroğlu İş Bankası Parmakkapı/İST. Fiyatı (DÖVİZ) Almanya: 5 Euro Fransa: 5 Euro Hollanda: 5 Euro Avusturya: 5 Euro İsviçre: 7.5 Frank İngiltere: 4 Sterlin Baskı Ezgi Matbaa Sanayi C. Altay Sok. No:10 Çobançeşme /istanbul Tel: 0(212) 452 23 02

Genç ömürler verildi uğruna özgürlüğün, kardeşçe yaşamanın, hep bir ağızdan doyasıya gülmenin, yarin yanağından gayrı her yerde hep beraber olmanın... Genç ömürler yükledi kavganın onurunu omuzlarına çünkü... Adına emperyalizm denilen zulmün tanrılarına karşı baldırı çıplakların, kara kafalıların düşlerini gerçeğe çevirmenin destanını yazdılar tam 40 yıldır. Yazmaya devam ediyorlar... Okulların amfileri, kürsüleri, sınıfları tanık oldu onların ateş topu gözlerine, ağız dolusu sloganlarına, boykotlarına... Fabrikaların soluk duvarları, makine tezgahları tanık oldu grevlerine, işgallerine... Ve ülkenin tüm meydanları tanık oldu yürüyüşlerine, mitinglerine, yeri-göğü inleten gür seslerine... Tam kırk yıldır genç kalmanın sırrı nedir? Kırk yıllık delikanlı olmanın aslı astarı sevmektir ölesiye... Vatanı... Halkı... Kırk asır ötede, kalbi sınıfsız, sömürüsüz bir dünya için çarpan yürekleri... Daha konuşmayı öğrenemeden; değil, belki daha ana sütünün tadına varamadan açlıktan ölen kara derili bebeleri, kendinden çok sevmektir. Zulmün tanrılarının gazabı her yerde aynıdır. Çekilen acıların dili de aynıdır bu yüzden. Aynı dilde ağlar analar dünyanın dört bir yanında. El Salvador’da ağlayan anaların dili işte bu sebepten bizim analarımızın dilidir. En ortak yanımızdır çünkü acılarımız. Farabundo Marti; El Salvadorlu analar, emperyalistlerin vahşi sömürüsünün elinde kan ağlamasın diye atılmıştır kavganın tam ortasına. Vatanı için kılı depremeden ölümü göze alarak, yürekli, cesur ve bilgece... Latin halklarının özgürlük düşleri, bugün hala devam ediyor ve bugün hala Latin Amerikalı gerillalar al kanlarıyla besliyorsa o toprakları, Farabundoların mirasındandır biraz da... Kavganın bu Latin ustalarının anıları önünde eğilmek düşer bizlere. İster Türkiye’de, isterse bin yıllık sömürüye karşı Latin Amerika’da... İster kırk yıldır, isterse bin... Nerede, ne zaman başlarsa başlasın; insanın insan tarafından sömürülmesine karşı başlatılan her kavga, bizimdir. O kavgayı başlatanlara, en delikanlı yanımızdan, sol yanımızdan bin selam!... Bir sonraki sayımızda buluşmak dileğiyle... Dostlukla...

Yerel süreli yayın tavır


İÇİNDEKİLER

10 /2009 6 9 11 14 16 18 22 24 25 29 30

37 38 40 42 44 45

DENEME ümit ilter delikanlım! DENEME ümit zafer che ve imf ELEŞTİRİ levent karakaya devrimci türküler devrime aittir DEĞERLENDİRME sinan gümüş anadolu’nun etnik müziğini yapmak ŞİİR gamze mimaroğlu istanbul can pazarı ŞİİR arkadaş z. özger kan reçetesi BİYOGRAFİ cevdet karaçay agustin farabundo marti DENEME cezmi bayraktar gazi çam AYIN FOTOĞRAFI ali öz RÖPORTAJ tavır ali öz İNCELEME türkan doğan oyunlarımız... terk edip gittiğimiz... İNCELEME mehmet çay eşkıya-kahraman tartışması içinde ince memed’e dair ŞİİR nihat behram yarı yoldan dönene NOTA grup yorum başeğmeden SİNEMA sevgi duman acı RÖPORTAJ tavır cemal şan SİNEMA sevgi duman devlet sırrı HABERLER

3 delikanlım

3

6 3 che ve imf

9 devrimci türküler, devrime aittir 3

11 3

3

kapak 3

anadolu’nun etnik müziğini yapmak


deneme

delikanlım ümit ilter

Gör nasıl yeniden yaratılırım, Namuslu, genç ellerinle. Kızlarım, Oğullarım var gelecekte, Her biri vazgeçilmez cihan parçası. Kaç bin yıllık hasretimin koncası, Gözlerinden, Gözlerinden öperim. Bir umudum sende, Anlıyor musun?” (Ahmed Arif)

Delikanlım! Ölümsüz gençliğin sırrı, senin ömrüne yazılmış tır. Ki göğsünde kesintisiz çarpan yürek, hayat denilen kavganın Mahir’idir elbet… Delikanlım! Bugünün içindeki geleceksin sen. Kabına sığmazlığın, statüko tanımazlığın ve muktedir zevatın kurallarını takmayıp, kapitalizmin façasını bozman da bundandır… Delikanlım! Engel tanımaz adımların ta kendisi oldu hep senin inisiyatifin. Atılması gereken her yerde atıldı. Ve tarih böyle yazıldı…

macerada… Delikanlım! “İki, üç daha fazla Vietnam” diyen Che’den öğrendin dayanış manın hasını. Ve Deniz’lere ulaş mak için yola çıkan kervanın yücelttiği dostluğu ahlak edindin kendine… Delikanlım! Neyse O’nu diyerek dostluğu konuş tun daima. Adını koydun her ş eyin ve aslını açığa çıkardın. İş te bu yüzden ürküp kaçar senden bütün yalanlar. Ve sevmez seni gedikli yalancılar…

Delikanlım! Ayrıcalığa, “özel”liğe, paralı eğitime karş ı çıkıp “halk için eğitim” ş iarıyla sağır zamanın kulağını çektin daima. Ve haykırdın, bir gün mutlaka…

Delikanlım! Büyük inkarlar ve küçük inkarcılar gören gözlerini ayırmadın o sarp yoldan. Sinsi sahtekarlığı hakikatin ilminde Mahirleş erek aş tın. Ve tarih, seni haklı çıkardı. Çünkü inkarcılar düzen bataklığının kurbağası oldular.

Delikanlım! Geleceğin müjdesini taş ıdın halkın bahtına. Ve geleceği gören halkın genç hali oldun hep sen…

Delikanlım! Özgürlüğün haksızlığa karş ı çıkmaktan geçtiğini gösterdin herkese. Ve sen karş ı çıktıkça haksızlığa, özgürleş ir hayat biraz daha…

Delikanlım! Bu toprağa alın teri döken ve emeğinin hakkını istedi diye kanı dökülen yetmiş iki milletten emekçilerin kanı dolaş ıyor senin damarlarında. İş te bu sebepten Anadolu aş uresi tadındadır gülüş ün…

Delikanlım! En zor zamanların ortasında boyun eğmemenin özeti olur senin tebessümün. Ki fütursuzluğunun gülüş ü, ustura izi bırakır zalimin belleğinde…

Delikanlım! Ne günün esaretine mahkûm oldun, ne de zalimin köhne prangalarına. Çünkü senin can diye taş ıdığın geleceğin iradesidir bu

Delikanlım! Ezeli bir isyanın en bıçkın narasını büyüttün kanayan dudaklarında. Kırmızısı bundandır kurduğun cümlelerin… Delikanlım!

Tek yanlı olmadın hiç. Amfilerden sokaklara, kalemlerden taş lara, meydanlardan dağlara taş masını bildin. Bazen az, bazen çok ama daima çoğul ve asla durgun değil… Delikanlım! Besbelli Karagöz yadigarıdır sendeki bu pür neş e. Ki ancak uğruna ölecek kadar hayatı sevenlerde mümkündür bu denli hesapsız sevinç… Delikanlım! Vietnam kasabı Kommer’in arabasını yaktığınızdan beri iyi tanır emperyalizm seni. Tanıdığı için de korkar. Ve korkusunu yok etmek ister. Ama nafile, büyüyor çünkü emperyalizmin korkusu… Delikanlım! Hiç kuş kusuz senin soyun Pir Sultan’a dayanır. Geleceğe yürümekten vazgeçenleri ezip geçerken “Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan” deyiş inden belli… Delikanlım! Çeviri özentisi soyut bir dil, anlayıp anlatamazdı elbet bu toprağın derdini, dermanını. Ki senin avazın özbeöz buralı oldu hep… Delikanlım! Kibirli suratların ukala yüzsüzlüğüne pratiğin sade tokadını vurdun sen. Ve yüzsüzlüğün yüzünde damgası kaldı o tokadın. Şimdi nerede yüz gösterseler hemen tanınmaları o yüzdendir… Delikanlım! Halk denilen deryanın ş aha kalkmış dalga

EKİM 2009 | TAVIR | 3


deneme

boyusun sen. Onca zaman zaptedemedi seni halka adanmış bir candan daha muazzam bir hiçbir dalga kıran. Çarptığın öfkenle dağıttın kudret… Delikanlım! ş u sırça köş kleri… İmkansızlığın koynunda bulduğun mümkün ile titrettin hep oligarş iyi. Ve imkansızı sevDelikanlım! Sen bu toprağın geleceği gören kara gözleri- din, bağrında müthiş mümkünler taş ıdığı sin. Ve dikilmiş bakıyorsun yarınlara. Ki ancak için… senin gözlerinin feri, aydınlatır halkın kaderiDelikanlım! ni... İhanet hançerleri tanıdı sırtın, sarsılmadın. Baş ından fırtınalar geçti, savrulmadın. AlçaDelikanlım! Yapayalnız kaldığında bile ruhunun çoğalan lış lar gördün dağılmadın. Ve yıkamayan darateş iyle yürüdün Dayı’nın peş i sıra. Yürüdük- beler altında büyüttün yüreğinin ateş ini… çe coş tun, çoğaldın ve öğrendin yenilmezliDelikanlım! ğin o malum sırrını… Vatan dediğimiz biraz da Ege’nin inciri, Ordu’nun fındığı, Malatya’nın kayısısı, Trakya’nın Delikanlım! Halk düş manlarının derin gazabı karş ısında günebakanı, Adana’nın pamuğu, Amed’in seni yok edilemez kılan, sevginin yüceliğidir. karpuzu, Akdeniz’in portakalıdır. İş te bu topKi halk sevgisidir, sendeki yok olmaz ve yorul- rağın havası, suyu, cümle mahlûkatı ve halkımaz dinamizmin kaynağı. İş te bu güçle yürü- nın umudu olmayı baş armanın bahtiyarlığıdır senin alnının anti emperyalist açıklığı… dün ateş lerin içinden... Delikanlım! Kendi toprakları üzerinde köle haline getirilen baldırı çıplakların emperyalizme hodri meydan deyiş isin sen. İş te bu yüzden emperyalizme karş ı büyütülen bağımsızlık tutkusunun, her daim genç kalış ıdır senin yazgın…

Delikanlım! Akademik mücadelenin içinde kaldırdı ğın yumruğunu yeri gelince politik mücadelenin ortasına indirdiğin için bütün ş ablonlar küstü sana. Ve dargınlıkları sürüyor hala…

Delikanlım! Hayatın her alanını karartınca çakal bulutları, kırmak için iş galleri atıldın ileri. Rüzgarının Delikanlım! Nice heveskar kavak yeli geldi geçti gençliğin örgütlü gücüyle dağıtarak korkunun kabus baş ından. Anıları bile olmadı. Ama senin bulutlarını, savundun Anadolu’nun güneş li yumrukla, kanla, canla yazdığın tarih gelece- güzel günlerini… ğe gidilen yol olmakta… Delikanlım! Mart’ın on altısında bindallı yasemen açarDelikanlım! En durgun zamanların ortasında esmekte ken göğsünde, ayakta kaldın yine. Ve acını inat eden bir rüzgar olup bozdun bütün sta- omuzlarına, hıncını yumruklarına yükleyip tükoları. İş te bu yüzden, konformistlerin ala- yürüdün tarihin tek yönlü ana caddesinde… yı sevmez senin rüzgarını... Delikanlım! Nerede mazlum hakkı yense, ne zaman bir Delikanlım! Ceberrut tahtların üzerinde yükselen kıyıcı dostun baş ı dara düş se yerinde duramaz seve kuyucu paş aların karş ısına dikilen Dadal nin yumruğun. İş çinin grevi, köylünün toprak oldun hep. Ve çiğneyip geçtin taç takan ya- iş gali, gecekonduların direniş i ve 15-16 Hazisakları. Öyle ya ferman padiş ahınsa dağlar ranlardan süzülüp gelen o ruh halini Zehra ve Canan’larla dalgalandırıyorsun tarihin burçlabizimdir… rında… Delikanlım! Halk için serden geçen feda ruhunla Ulaş ’tın Delikanlım! hep yarınlara. Seni durdurabilecek bir güç çı- “’68’li” cenazeler, “’78’li” emekliler eski eserler kar tamadı lar daha kar ş ı na. Çünkü yoktur müzesinin parçaları olmuş ken, “sen yanma-

4 | TAVIR |EKİM 2009

san, ben yanmasam, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa” diyerek yeniden ve yeniden tutuş manın nasıl bir gençlik iksiri olduğunu gösteriyorsun yorulmadan herkese… Delikanlım! Depolitizasyon, yozlaş tırma, yabancı laş ma, bireycilik… bir yere kadardır. O yer senin durduğun yerdir. Ve emper yalizmin teslim olma saldı rı ları senden öteye geçemez. Ki senden ötesi gelecektir… Delikanlım! İnsanın insanı sömürmediği, bereketin ve adaletin hakça paylaş ıldı ğı yarınların öncüsü olmayı baş ardın. Ve sosyalizmin müjdesini taş ı dın dört bir yana. Ki sen var oldukça kesilemez yarından umut… Delikanlım! Kardeş dünya halkları nın sevincini ve acı sı nı paylaş ıp yeri gelince yerini bile bilmediğin Molukka’da kan döken emper yalist katillerin üstüne burada yürümektir senin için enternasyonalizm… Delikanlım! “Dünyayı yorumlamak yetmez, asıl olan onu değiş tirmektir” diyen Marx ve nasıl değiş tirileceğinin ilk örneğini gösteren Lenin’in hayat bilgisiyle büyüttüğün geleceği fethetme arzun kadar genç kaldın daima… Delikanlım! Tek baş ı na kaldı ğın her yerde senin adın Hamiyet’tir. Ve kaldırdı ğın yumruğuna haysiyet denir. Ki haysiyet, savunduğun geleceğindir. Delikanlım! Adalet için bodoslamadan daldın haksızlık ormanı na. Hangi vahş ilik çı karsa çıksın karş ı na, yüz geri etmeden yürüdün. Kararlı adımlarla... Ve her bir adı mınla, adaleti oldun hayatın ve halkın… Delikanlım! “Bilgi güçtür” diyerek öğrendin öğrenmen gereken her ş eyi. Tarihten, hayattan... Ve halktan öğrendikçe büyüdü öğrenciliğin. Kitaplardan ve kitapsızlıklardan, ustalardan ve acı lardan, hatalardan ve yoldaş lardan öğrenmeyi öğrendikçe kalı cı laş tın bu macerada…


deneme

Delikanlım! Hiçbir zaman girmediğin kavga oldu sol içi çatış ma. Oysa seni de sır tından kanattı lar kaç kez. Fakat o kirli dille konuş maya asla tenezzül etmeyip temiz tuttun elini. Çünkü ancak böylesine temiz bir el uzanabilir geleceğe…

sen… Delikanlım! “İrade, cüret ve emektir” diyordu kavganın Mahir’i. Ki senin boynunun eğilmezliği iraden; gözlerinin karalı ğı, cüretin ve emeğin, adanmış ömründür. İş te bunlarla kazanacağız geleceği. Ve zaten sensin bu macerada geleceğin garantisi…

Delikanlım! Okullarda Seher yeli olup esenim, inançla sokakta koş turanım, coş kusuyla patika tırmananım, dirençle voltaya duranım, anti emper yalist bıçkınlı ğım, baş ı dik umudum, yıldızlı sadakatim, sosyalizm düş üm, toprakta açan karanfilim, tarih yazan kanım, delikanlı ömrüm sana Merhaba!..❏

Delikanlım! Bağımsızlık uğruna da al kanlara boyanıp haykırdın “Ne ABD, Ne AB Yaş asın Tam Bağımsız Türkiye” diye. Ki geleceğin en veciz tanı mı dır dilinden duruş una bu kararlı lık… Delikanlım! Holding kölesi, borsa par yası ve yabancı laş ma bataklı ğı nın kör kütük bireyi olmaya mahkum edilen gençliğimizin, geleceğe firarı sın sen… İş te bu yoldan geçirdikçe kitleyi kazanacaksın özgür geleceği… Delikanlım! Nerede ve nasıl atı lırsa atılsın, mazlumun yüzünde patlayan o haksız tokadın acı sı, senin yumruğunun büyüyen hıncı olur. İş te bu yüzden, zalime savurduğun tek bir yumruk bir ağır olur ki... Delikanlım! Olanaksızlık, yokluk ve türlü engeller çıktı hep kar ş ı na. Fakat bir kez bile, düş medin çaresizliğe. Ve hayat denilen kavgasında halkın, en büyük olanağı da sen oldun… Delikanlım! Kurduğun hayal, yaş adı ğın hakikat, yürüdüğün yol, varacağın hedef ve yeri gelince uğruna ölümlere gidip geldiğin o büyük sevdadır devrim. İş te seni bunca delikanlı yapan da “akıllı” değil, devrimci soluğundur… Delikanlım! Hayata ve halka düş man olanların kaybetmeye çalış tı ğı Hayat’sın sen. Ama baş aramadı lar. Çünkü Hayat’ın tebessümü, Bahar olup açı yor hayatın içinde… Delikanlım! Umudu sordum halk seni gösterdi. Onuru sordum, hayat seni gösterdi. Geleceği sordum, tarih seni gösterdi. Kırk yı lın tecrübesidir ki, umut, onur ve gelecekten ibarettir senin var oluş un. İş te tam da bu nedenle, yenilmez ve yok edilemez bir ruh halisin

EKİM 2009 | TAVIR | 5


deneme

che ve imf ümit zafer

“Che’nin ölmüş olması önemli değildir, önemli olan onun gibi bir insanın yaş amış olmasıdır. Yoldaş Che’yi yok edebilmek için, bizi, biz yoksulların tümünü yok etmeleri gerekir; bu ise olanaksızdır.” (Julius Lester)

“Bir çokları bana maceracı der, evet öyleyim. Ama farklı tipten bir maceracıyım: Doğru bildiğini savunmak için canını veren türden...”(*)

İş te ş imdi bunun için buradayım bir kez daha. Çünkü doğru bildiğimi savunacağım ve “Dünya halklarımız arasında pek çok Che maceramız devam edecek. Hem de, “yeryüzü aş kın yüzü oluncaya dek...” vardır.” (Fidel Castro) Hayır, ne münasebet!? Bolivya’da sıktıkları kurş un öldüremedi beni. Öldüremezdi de. Yaş adım o günden sonra da, dünyanın dört

6 | TAVIR | EKİM 2009

bir yanında. Hatırlıyor musunuz, ne demiş ti ardımdan kadim dostum Fidel: “... Tarihin de gösterdiği gibi, onun tavrını alan, yoksulların davası için her ş eyi yapan ve her ş eyini veren insanlar, her geçen günle birlikte daha da ölümsüzleş ir...” İş te ş imdi buradayım! İMF’ye karş ı çıkan kavruk bir Anadolu delikanlısıyım. Elbette


deneme

adım Ernesto değil ama ruhum Che’dir bu macerada. Adımın ne önemi var? Esas olan esasımdır. Yüreğimin umutlu nabzı Che... Che... diye atıyor ya aş kla. İş te bu, dünyayı ayağa kaldırmak için yeterlidir fazlasıyla... Duyuyorlar kalbimin ş iddetli çarpış ını. Duyuyor o İMF çakalları. Duyuyor ve korkuyorlar. öyle ya, ben gerçeğin ateş li diliyim. Ve yıllar önce, eş yaya adı nı koyup söylemiş tim İMF’nin ne menem bir alçaklık olduğunu: “... Uluslararası Para Fonu, kapitalist kamp içinde doların bekçisidir...”(*) Dolar Tanrısı’nın bekçisi olan İMF’ciler, duydum ki, kirli kararlar almak için geliyorlarmış biraraya. Duyulur da durmak olur mu. Olmaz! İş te ş imdi buradayım... Sel yadigarı çamurla, olanca baldırı çıplaklığımla, hıncımla dikiliyorum kar ş ı sı na İMF’nin. Besili yüzsüzlüklerinin ortasına gerçeğin taş ını fırlatıyorum: “... Tekelci sermaye dünya üzerinde egemenliğini kuralı, insanlığın büyük çoğunluğunu yoksulluk içine süründürüyor, en güçlü ülkelerin oluş turduğu grup tatlı karları kendi aralarında bölüş üyor. Bu ülkelerdeki yüksek yaş am düzeyi, bizimkilerin yoksulluk çekmesine dayanıyor. Azgeliş miş halkların refah düzeyini yükseltmek içinse emperyalizmle savaş mak gerekiyor...”(*) İş te gerçek budur! Kuyruklu masalarda aldıkları yalandan kararlar bu gerçeği saklamaya yetmez. Böyle olduğu içindir ki, gerçeği sevmez İMF çakalları. Yaldızlı yaygaralarına sualsiz inanılmasını isterler. Hayır! Taş kıvamında sorularımız var bizim. Cevaplarımız var gerçeğin ateş renginde. Evet, gerçek ateş rengindedir. Yakıcıdır ve yaktığı İMF yalancılığıdır. Yıllar önce dile getirdiğim ve tarihin tecrübesi olan gerçek ise ş udur: “... Uluslararası Para Fonu’nun görevi, sözde kambiyo biçimlerinin kararlılığını ve değiş mezliğini sürekli kılmak ve uluslararası öde-

melerin serbestliğini sağlamaktır, oysa gerçekte, yabancı tekellerin rekabeti ve yabancı sermaye istilasıyla karş ı karş ıya bulunan geri bıraktırılmış ülkelerin kendini savunmak için aldığı en basit önlemleri bile ortadan kaldırmaktan baş ka bir ş ey yapılmaz...”(*) İş te o ş ık giyimli, alaycı sırıtış lı İMF çakallarının, iş i budur. Tuttukları yeri kurutur, dokundukları yeri çürütürler. Kuzular melemez, insanlar gülüş mez. Alıp baş ını gider yoksulluk. İş te o yoksulluğun rahminden doğarım ben. Hep böyle doğdum. Hep böyle doğacağım. Sonra da emperyalist çakallarla dövüş ürüm. Ölürüm, kaç kez ölürüm. Ama öldüğümden çok daha fazla doğarım. İş te hayatın kanunu budur: “... emperyalist ve burjuva güçlerin saldırısı, halk hareketlerini pek çok kez yok olmanın sınırına dek getirecek, fakat bu hareketler her zaman yeniden ortaya çıkacak, tam ve kesin zafere eriş inceye kadar halkın gücüyle durmadan yenilecektir...”(*) Siz bakmayın Amerikan iş birlikçisi Talabani’nin ruhuma fatiha okumasına. İş birlikçiliğin en sarhoş halidir onun sefilliği. Açık olan ş u ki, emperyalist yağmacılık olduğu sürece, her toprağın bağrında doğacaktır isyanın Che’leri. İş te ş imdi buradayım. Bir elimde taş , diğerinde iki taş . Kara gözlerimi emperyalist soy-

suzlara çevirip caddelere ateş le yazıyorum İMF’nin kirli iş lerini: “... Bütün bu kurumlar, sözümona uluslararası ekonomik iliş kilerde eş itlik ve adaleti korumak için oluş turulan kurallara ve ilkelere göre yönetilirler, oysa ki aslında bunlar, geriliği ve sömürüyü sonsuza dek sürdürmek için yaratılmış en kurnazca araçları örtbas etmeye yarayan putlardır.”(*) Ve o putları yıkmak, İbrahim torunu olan Karakafalılar’ın boynunun borcudur. Yıkacağız elbet, emperyalist tekellerin yolunu düzleyen o ş irret İMF putunu. Şimdi savurduğum taş lar o kıyametin yoluna döş enmektedir. Şeytan taş lamak için çok uzağa gitmeye de gerek yoktur. Çünkü, İMF’den daha belalı bir ş eytan bulunamaz ş u alçak alemde. O halde İMF ş eytanını taş lamak halka farzdır. İş te bu bizim kutsal görevimizdir. Görevimizin özünü söylemiş tim size: “... Bize, bu dünyanın sömürülenlerine ve geri bıraktırılmış larına düş en görev, emperyalizmi ayakta tutan temelleri yıkmaktır.”(*) İş te beni her defasında canlandıran bu yıkıcılıktır. Evet, biz yıkıcıyız bu macerada. Olmak zorundayız. Çünkü, sırtımızda yükselen ve bizi ezdikçe ezen ş u kanlı İMF saltanatını yıkmadan belimizi doğrultamayız. Bu öylesine çıplak bir gerçekliktir ki, yaş adı-

EKİM 2009 | TAVIR | 7


deneme

İş te buradayım ve ve bir kaldırım taş ı suretindeyim. Sonra tanıdık bir el avuçlayıp fırlatıyor beni. İMF çakallarının üstüne. Havada süzülürken tarihin anayasasına geçen cümlemi bırakıyorum meydana: “Savaş madan özgürlüğün elde edilebileceğine inanmaya da hakkımız yok.”(*) Eğer kendimize bu haksızlığı yaparsak, zalimlerin dayattığı bütün adaletsizlikleri de sineye çekeceğiz demektir. Hayır! Çünkü özgürlük, emperyalist tahakküm zincirlerinin kırıldığı yerde baş lar ancak. Gerisi yalandır... Elbette bizi kandırmak istiyorlar. Hep bunu istediler, hep bunu isteyecekler. Çünkü, zevkü sefa düzenlerini sürdürmeleri bizi yolumuzdan caydırmalarına bağlı. İki iradedir bu. Bir yanda biz, bir yanda onlar. Bunun bir ifadesi de ş u: “... Geleceği fethetmek devrimin stratejik öğesidir, bugünü durdurmak, değiş mesini önlemekse, çağdaş dünyada savunma konumunda bulunan gericiliğin kar ş ı stratejisidir...”(*) Bugünden çıkarı olan asalaklar, zamanı durdurup hep bugünü yaş amak isterler elbet. Ne de olsa, günün ezileni biziz, ezeni onlar. Yoksulu biziz, semirdikçe semiren asalaklar bunlar.

ğımız hayatın özeti bir cümleye sığar. O cüm- ellerimizdir. Nasırları Demirci Kawa’dan yadile ş udur: “ Onların uyguladığı sistem, bizim gar olan bu eller, dünyayı yerinden oynatmaya da kadirdir. Bilin ki, tabiat ve hayat, bizim acılarımızın kaynağını oluş turur.”(*) ellerimizden daha büyük bir kuvvet tanımadı İş te bu “Allahsız” sistemin, bu “kitapsız” çar- ş imdiye dek. kın, bu alçak düzenin sahibi emperyalistlerdir. Onlar bize hayat hakkı tanımıyorlar. Ken- İş te ş imdi burada ellerim. Burada ve ziyadedileri zevkü sefa denizinde yüzerken, bize siyle buralı. Çünkü ben, sömürücülerin karş ıyoksulluk çölünde sürünmeyi reva görüyor- sına dikilmenin adı ve aslıyım. Böyle oldular. Sonra da “kader” diyorlar bu olup bitene. ğum içindir ki, o Amerikan beslemeleri Oysa gerçek baş kadır. O gerçeği gaz bulutla- “Che’nin dönemi bitti” deyip duruyorlar ikide rından azade gökyüzüne yazıyorum ki, her- bir. Oysa, hayatın içinde tutuş an bir yangınım ben. Bunun böyle olacağını da evvelinden kes okusun: “... İnsanlığın bugün karş ı karş ıya bulunduğu söylemiş tim: “Son sömürücü yenilgiye uğrasorunların tek doğru çözümü, bağımlı ülkele- yıncaya dek ateş ve kan eksik olmayacakrin, geliş miş kapitalist ülkeler tarafından sö- tır...”(*) mürülmesine son verilmesi, bu sömürünün Demem o ki, sömürücüler olduğu sürece, tüm yönleriyle ortadan kaldırılmasıdır...”(*) Che’ler de hep var olacaktır. O sömürüyü ortadan kaldıracak olan bizim

8 | TAVIR | EKİM 2009

Ne yaparlarsa yapsınlar, geleceği ellerimizle fethedeceğiz ve o gelecekte İMF olmayacak. İş te bunun için buradayım. Ne de olsa selden, çamurdan, topraktan çıkıp geldim. Baldırı çıplaklığım da ondandır. Ama geldim. Geldim ve nice yoksulun katili olan İMF’nin yakasına uzatıyorum elimi ş imdi. İş te bunun için buradayım. O bir avuç İMF çakalının suratına taş larımla ayna tutacak ve “Biz baş ka alem isteriz.” diye haykıracağım. Hadi beraber söyleyelim ş arkımızı ve devam etsin büyük maceramız sonsuza dek... (*) Alıntılar: Yaş amöyküsü / Ernesto Che Guevara / Yar Yayınları Politik Yazılar / Ernesto Che Guevara / Yar Yayınları Sosyalizm ve İnsan / Ernesto Che Guevara / Yar Yayınları ❏


eleştiri

devrimci türküler devrime aittir levent karakaya

“Şarkılarımız varoş larda sokaklara çıkmalıdır, Şarkılarımız önsaftaenöndesaldırmalıdırdüş mana. Bizdenönceboyanmalıdır ş arkılarımızın yüzü kana..” derken Nazım Hikmet, toplumsal mücadelede, devrim mücadelesinde ş arkılarımızın taş ıdığı misyonuçokgüzelanlatır.Özitibariyleş arkıların, halkın içinde olması ve halkın devrim mücadelesiniyansıtmasıgerektiğinisöyler. İş te devrimci türküler, ş arkılar, devrimci marş lar, devrimci mücadele içinde çıkmış üretimler; o duyguları ifade ederler ve onlar artıkdevrimeaittir.Devrimlerikitleleryapar, örgütlenmiş  halk yapar. Dolayısıyla o mücadeleden etkilenerek gerçekleş tirilen bütün sanatsalüretimlerhalkındır.Halkınbirdeğeri, birparçasıhalinegelmiş tirartıkoüretimler. Yeri gelir coş turur, duygulandırır, yeri gelir düş eni ayağa kaldırır, dertlere derman olur, yerigelirmotiveeder,enöndesavaş tırır. Kitlelere, halka mal olmuş  bir ş arkı, türkü; halkınortakkültürününbiröğesiolur.Devrimiyapacakolankitlelerinağzındandüş müyorsabirş arkı,oş arkıaynızamandadevrim mücadelesininyapıtaş ıdır,oduvarınbirtuğlasıdır.Onuoradançekipalamazsınız. HalkınDeğerleri,MalDeğildir! Halkın sahip olduğu olumlu değerlere, bir malgibi,birmetagibiyaklaş ılamaz.Birbuzdolabını,birarabayı,birevialıpsatabilirsiniz. Veyabirzanaatkarkendiürettiğibirmalısatabilir.Sanatsalüretimlerdeise;eğerbireser topluma mal olmuş sa; bir topluluğun ortak duygusunu,iradesini,değeriniifadeediyorsa, o sanat eseri artık üreten kiş inin “malı” ol-

maktançıkmış tır.Oeserüzerinde,halkında söz hakkı vardır. Bir ruh, içerik, bütünleş tiği derinanlamlar,ifadeettiğitoplumsalduygularvardıroüründe.Heleki;halkıniktidarmücadelesi içerisinde ş ekilleniyorsa ve ondan etk ileniyorsa... Ödenen bedellerin, verilen emeklerinbirsonucuysaoüretim,iş teozamanoüretimdehalkdasözsahibidir.Oeseri sahiplenir,gerektiğindekavgasınıverir,bedelini öder. Onu üreten sanatçı da sonuçta o toplumsaldönemveduyarlılığınbirparçasıdır,onuntaş ıdığıduygular,onaoş arkıyıyaptıran duygular, içinde bulunduğu maddi koş ulların yarattığı duygulardır. Mesela; devrimci sanatçıların, ozanların albümünü taş ıdığıiçingözaltınaalınıpdövülenleri,veyafalancasanatçıyıdinlediğiiçiniş tençıkarılanları, kapatılan radyoları, basılan- yasaklanan konserleri düş ünün. Bunların hepsinde halkın sahiplenmesini, bu mücadeleyi omuzlamasınıgörürüz.Öyleyse,halkınsahiplendiği, kendindengördüğübutürdeneserleriyaratansanatçılarböylesieserlerüzerindehalkın değerlerinetersdüş endavranış larsergilerse büyüktepkigörürler,yerigelirhalkonunş arkılarınıondandahaçoksahiplenir. Neacıdırki;’80’liyıllardanbugüne,faş izmin baskısı altında ezilmiş  bir halkın özgürlüğe olanözleminiçokiyiifadeeden,’84yılından berionbinlerinhepbirağızdansöylediği“Özgürlük”ş arkısını,halksahiplenirken,kendinden görürken, Zülfü Livaneli böyle görmemiş tir.İş tebuyüzdende,sözleridevrimciş air Paul Eluard’a, bestesi Zülfü Livaneli’ye ait olan bu ş arkının müziği, kapitalizmin güçlü kollarındanbiriolanbirtekelinreklamınabüyükparalarkarş ılığıfonolaraksatılmış tırLivanelitarafından... Bu kabul edilemez!.. Yukarıda bahsettiğimiz

“Halkındeğerlerimaldeğildir.”Gerçeğiburadahiçesayılmış veş arkıyabirmetagibiyaklaş ılmış tır.Bununüstünebirde,“Benyaptım, benim,satarım.Senyapsendesat.Negüzel iş te,binlerceinsanbuş arkıyıdinliyor.Buda birzaferdir.”gibiçiğyaklaş ımlarladabuticaretimeş rulaş tırmayaçalış mış tırLivaneli... Ne diyor reklamda?“... Şimdi istediğiniz yerdenözgürceinternetegirmezamanı...Buayrıcalıklı dünyanın bir parçası olmak için 3G yazın,......’yagönderin!” Neözgürlükama! Ve daha garip olan ş u ki; Zülfü Livaneli, bu ş arkısını tekelci ş irkete “satarken” ş öyle diyor:“Şarkımıniyetelevizyonaverdim,çünkü Nazım’ındediğigibi‘Şarkılarımınsokağaçıkmasını’ istiyorum. Bugün sokak bir anlamda televizyondur. Özgürlük ezgisini milyonlarca kiş iherakş amdönedönedinliyor.” Şarkınınoradakullanılmasıbiryana…Peki,o tekelciler ş arkıyı içeriğiyle/sözleriyle birlikte kullanmacesaretinesahiplermidir?Asla!Onlar ş arkıyı içeriğinden, misyonundan sıyırarak,içiniboş altarak,baş kabiramaçdoğrultusunda,birpazarahizmetetmesiiçin,sadece ezgisini kullanmış lardır. Ve özgürlüğü, o GSMtekelinin3G’siniheryerdekullanma“özgürlüğü” olarak sunmuş lardır milyonlara. Bu neyinözgürlüğüdür?Bu,insanlarınkapitalistlerin sömürüsü altında emeğiyle zar zor kazandıklarınınceptelefonutekelineakıtılmasınınöyküsündenbaş kabirş eydeğildir.Böylelikle,sömürülerinidahadaartırmaderdindedirler. Bunun neresindedir özgürlük? Tam tersine,köleliktirbu.Gözlerodereceboyanmaya çalış ılıyor ki, bu iş  öylesine çirkince, piş kinceyapılıyorki;kapitalizmekarş ımüca-

EKİM 2009 | TAVIR | 9


eleştiri

deleyi, devrimci mücadeleyi ifade eden değerler, kapitalizmin propagandasına malzemeyapılıyor.“Kölelik”,allanıppullanıp“özgürlük”oluyor. SonradanZülfüLivaneli,büyüktepkilerüzerine ş arkısını reklamdan çektiğini açıklamış tır fakat hala eski düş üncelerini koruduğunu söyleyerek. Oysa yapması gereken, durumu kaçamakça değil, tüm gerçeğiyle, bahsettiğimizş ekliylekabullenerek,yanlış yaptığınıitirafetmekveözürdilemekti...Yaniözeleş tiriydiondanbeklenen... Her ş eyin satılabilir olduğu, genel kapitalist kuralların,bazıdeğerlersözkonusuolduğundageçerliolmadığını,herş eyinsatılamayacağınıbirzamanlarLivaneli’ninkendisidesöylüyordu.Köprününaltındançoksulargeçmiş . Yazık!.. Livaneli’nin bugünkü düş üncelerini duydukça,eski“duygularını”yadetmek,belki kendisinedehatırlatmakiçinyararlıolacaktır: Haydiçıkpazaraherş eysatılık Üçotuzparayaherş eysatılık Dostluk,ş eref,namushepharaçmezat Üsttebaş tanevarsaherş eysatılık Sen,ben,biz,siz,onlarbütünyurttaş lar Savaş tanbarış tanartakalanlar Romen,Bulgarderkenş imdideRuslar Oteldemoteldecanlarsatılık Pazarmalıolmuş babanınismi Ailedenyadigartakısatılık Mezatlaradüş müş anneninresmi Kararmış gözlerihakkısatılık Babaocağınıyerlebireden Sefertasıgibikatlarsatılık İthalotolarayenikdüş tüler Rüzgarlarlayarış anatlarsatılık (Söz-Müzik:ZülfüLivaneli/1974)

Yaş adığımızdöneminhakkınıvermekzorundayız. Çünkü tarihe karş ı sorumluluklarımız var. Kimse demagoji yapmamalı, kimse yanlış larınayaldızlıkılıflarbulmamalıdır.Buyaklaş ım tamamen ve net bir ş ekilde devrime, sosyalizmehizmetetmeyenbirörnektir.Yukarıdazikredilenörnek;aksinehalkıezenburjuva,halkakarş ısavaş antekelcipatronlarsülalesine,yanikültürel,ekonomik,ideolojikdüş manımıza hizmet etmektedir. O nedenle en baş ta bundan dolayı kimse bunu savunmamalı,aksinebunuş iddetlemahkumetmelidir. Bunusavunmanın,aslındakapitalizmvekapitalizmindeğerlerinisavunmakolduğunuherkesbilmelidir.

Buçeş itliörnekleriverirken,amacımızyanlış mantıkilemücadeleedip,mahkumetmektir; tektekbireylerleuğraş mak,didiş mekdeğil... Kim tarafından taş ınırsa taş ınsın; böyle bir anlayış ı, bu bakış  açısını mahkum etmeyip, eş yayaadıylahitapetmezsekyarınönümüzde duran hedeflere emin adımlarla yürüye- Aslında, devrimcilerden, kitlelerden, halktan kopanbiraydının;artıkhalkgibiyaş amasını, meyiz. onun gibi düş ünmesini beklemek mümkün

10 | TAVIR |EKİM 2009

değildir. O halde, halkın değerlerinden, devrimci değerlerden uzaklaş mak, belki parasal olarakzenginleş tirebilirbirsanatçıyıamaöte yandanbirçokaçıdanda“yoksullaş tıracaktır”. Bu“yoksullaş ma”,onugiderekdüzenebağlayacakvedüzenedahafazlahizmetederhale getirecektir. Ve diyalektiğin reddedilemez gerçeği bir kez daha kanıtlanacak, insan yaş adığı gibi düş ünecek, düzenin değerlerini kafasında meş rulaş tıracaktır... Zülfü Livaneli nezdindeyaş anantamdabudur… Sonuç olarak; devrim mücadelesi içinde ş ekillenenvehalkamalolanş arkılar,bumücadelenin ürünleridir. Bu ürünler kapitalizmin tezgahlarındaçarş ıpazaredilemez.Halkbunaizinvermeyecektir!..❏


değerlendirme

anadolu’nun etnik müziğini yapmak sinan gümüş

Çok kültürlü, çok uluslu ve çok milliyetli bir ülkede yaş ıyoruz. Resmi dil Türkçe’nin dış ında, sayısız milliyete ait sayısız dile ev sahipliği yapıyor Anadolu. Ancak bu çeş itliliği bir zenginlik olarak değil, bir tehlike olarak gören egemen sınıflar, bugüne kadar sayısız yöntemle farklılıkları yok etme politikası izlediler. Baş ka ulusal ya da etnik kültürleri baskılanma altında tutarak, yok sayarak, kendi ulusal kültürünü dayatarak uyguladılar bu politikayı. Şovenizmi; halkları ve ulusları sömürmenin ve ezmenin bir aracı olarak kullandılar. İş te bundan dolayıdır ki, on yıllarca sözcükleri dahi yasaklananların; kültürleri kıyımlarla baskı-asimilasyon politikaları ile yok sayılanların ve yok edilmek istenenlerin varlıklarını savunmak tarihsel bir hak, devrimciler açısından ise bir görev oldu. Bunu savunmanın en doğru ve etkili yolu halkların kültürel varlıklarını ortaya çıkarmak ve onun geliş iminin önündeki engellere karş ı inatla savaş mak kuş kusuz. Ve burada halkların kültürel varlıkları içinde nelerin ilerici, nelerin gerici olduğu belirlemesinden önce, onların varlığının kabul edilmesi, yok sayılmaması, inkar edilmemesi gerekiyor. İş te bu nedenle, baskı ve asimilasyona karş ı ezilen ve yok sayılan etnik kültürlerin ürünlerini, özelliklerini ortaya çıkarmak, tanımak ve tanıtmanın kendisi baş lı baş ına demokratik bir eylem oluyor. Kültürel varlık ların en önemli kanıtlarından olan, değiş ik milliyetlerin türkülerini söylemek de demokratik bir eylem, ilerici bir etkinlik olarak görülmeli kuş kusuz. İçinde bulunduğumuz çağda; emper yalist sistemin, sömürü ve zulmün her türlüsünden

birinci dereceden sorumlu olduğunu biliyoruz. Geçmiş te egemen sınıfların çıkarları adına yapılmış savaş lardan kaynaklanan halklar arasındaki çeliş kiler ve tarihsel önyargılar emperyalist sistemin iş ine yaradığı bir gerçek. Bu çeliş kiler emperyalizm tarafından iş ine yaradığı zaman körüklenip düş manlığa dönüş türülüyor; iş ine yaramadığı zaman ise üzeri küllenerek yedekte bekletiliyor. Dahası, yüzyıllarca kardeş çe yaş amış olan halklar arasında suni çeliş kiler yaratılarak, halkları birbirlerine kırdıracak savaş lar çıkarmanın da pek çok örneğini yaş adık, yaş ıyoruz. Yani ş unu biliyoruz ki, ş ovenizm de, halkların kültürlerinin asimile edilmesi, hatta yok edilmek istenmesi de emperyalizmden ayrı düş ünülemez. Tam da bu yüzden bütün diğer sorunlar gibi halkların kültürel varlıklarının savunulması ve geliş tirilmesi sorunu da, emperyalizme ve

onun iş birlikçileri aracılığı ile uyguladığı her türden sömürüye karş ı verilen özgürlük mücadelesinin dış ında ele alınamaz. Bu nedenle halkların kültürel varlıklarını ortaya çıkarma, onların gerçekliğini savunma ve tanıtma, geliş iminin önündeki engellerle savaş ma esas olarak devrimci bir kavrayış la doğru zeminine oturabilir. Ülkemiz topraklarında yaş ayan değiş ik milliyetlerin birer kültürel zenginliği olan türküleri derleme ve icra etmede son birkaç yıldır ciddi bir patlama yaş anıyor. Kürtçe, Arapça, Zazaca, Romanca ve diğer dillerde türküler çalıp söyleyen sanatçıların ve grupların sayısı da her geçen gün artıyor. Yukarıdaki belirlemelerimizin ardından ş öyle söylenebilir bu durumda: Baskı altına alınmış kültürlerin varlıklarını kabul etmek, geliş tirmek ve tanıtma faaliyeti olarak, bu dillerin türkülerini söylemek, etnik müzik yapmak demokratik

EKİM 2009 | TAVIR | 11


değerlendirme

delesinin önemli bir alanı ve konusu olduğunu da bilmektedir. Ve bu türküleri söylemeyi de, derlemeyi de bu bilinçle ele aldıklarından, ilerici bir rol oynamaktadırlar. Ancak bu kesimler açısından da eksik olan yanlar olduğunu düş ünüyoruz. Bu müzisyenler açısından normal süreç ş öyle iş lerdi: Kendi dillerindeki türküleri doğal bir hak olarak söyler, dillerini konuş ur, araş tırmalarıyla kendi öz kültürlerinin zenginliklerini açığa çıkarmak isterler. Ve bu araş tırmalarının bir yerlerinde görürler ki, kendi kültürel varlıkları baskı ve asimilasyonla yok edilmek istenmiş tir. Bu gerçekle bizzat kendileri çarpıcı bir ş ekilde ama mutlaka karş ılaş ırlar. Ve giderek görürler ki bu aslında demokrasi mücadelesinin konusu. Yani baskı ve zulüm düzenini yok etme mücadelesi olmadan bu alanda hiçbir ş ey kalıcı olamaz, sonuç alıcı olamaz, asıl ve gerçek iş levini göremez. Bunu görür ve demokrasi mücadelesinin bir parçası olurlardı. bir eylemdir. Ve dolayısıyla demokrasi müca- yaklaş ımının bu ş ekilde olduğunu söyleyebiliriz. Orada her ş ey “Nereden, nasıl kazanılır?” delesinin de bir parçası durumundadır. anlayış ına hizmet eder. Çok satacağı öngöBunu söylemek ne kadar doğrudur, etnik mü- rüldüğünde arabesk yapılır; onun modası gezik yapan herkes bu kategoride değerlendiri- çer pop’a yönelinir. Kimi zaman da türkü furlebilir mi, bunu birkaç baş lık altında incele- yası baş lar. Son yıllarda yeni bir piyasa, yeni bir pazar olarak görülmeye baş layan etnik mek istiyoruz. müzik alanına da benzer bir yönelmenin yaEgemenler, dönemsel çıkarlar uğruna bazı ş andığını söyleyebiliriz. Bunu yaparken külkültürleri göstermelik olarak tanımış görün- türel varlıkların savunulması, korunması, gemek isteyebilirler. Ve bunları en geri yanlarıy- liş tirilmesi gibi bir kaygı asla yoktur... Her ş ey la sınırlayıp, yine yozlaş tırmanın bir aracı ha- “satıp satmayacağı” öngörüsüne göre yapılır line dönüş türebilirler. TRT Şeş , bu konudaki orada. Bazı önemli çalış malar, baş arılı üreen somut örneklerden biri olarak verilebilir. timler de bu eğilime denk düş tükleri için yaBu örnekte de görüleceği üzere; egemenler yınlanabiliyor. Bunun dış ında kalan örnekler en pespaye pavyon türkücülerinden bile me- de var kuş kusuz ve birazdan onlara değinedet ummakta, Kürt ulusunun mücadelesini ceğiz. Ancak bu örnek içinde olanları, piyasave ulusal bilincini bu vesileyle boğmak iste- cı bir anlayış la, kar etme bilinci ve hırsıyla mektedir. Dolayısıyla bu örnekteki gibi resmi yaptıkları için, yine demokratik bir eylem olaideolojinin hizmetinde olan sanatçıların yap- rak değerlendiremiyoruz. tıkları etnik müziğe ilerici, demokratik bir eylem olarak bakamayız. Çünkü bu kültürleri yi- Bu iki baş lığın, yani resmi ideoloji güdümlü ne egemenlerin hizmetine sunarak yok etme sanat yapanlarla piyasacı sanat yapanların dıve bozma politikasına hizmet ettiği için tersi- ş ında, halkların yok sayılıp unutturulmak istenen kültürel zenginliklerini ortaya çıkarmane gerici bir rol oynamaktadırlar. nın bir tarihsel ve demokratik hak olduğunu Her fırsattan küçük ve günlük çıkar elde etme bilenler ve sanatını bu bilinçle yapanlar da peş inde olan esnaf kafalı piyasacılar ve onla- var elbette. Bu kesimler, bu meselenin her rın kullandıkları insanlar var bir de. Müzik pi- türden sömürüye, yani emperyalizme ve fayasasının kalbi durumundaki İMÇ’nin ağırlıklı ş izme karş ı bağımsızlık ve demokrasi müca-

12 | TAVIR |EKİM 2009

Oysa bu alanda etkili olanların, etkili ürünler ortaya koyanların ironik bir durumu var. Bu kiş ilerin çoğunluğunu bağımsızlık ve demokrasi mücadelesinden, yani devrimcilikten feragat ettikten sonra; bu alanda tabiri caizse “ekmek yemeye” yönelenler oluş turuyor. Ve doğal olarak değiş ik biçimlerdeki savrulmalara da açık hale geliyorlar. Ve sıkıntı da burada baş lıyor. Bu sağa-sola savruluş ları engelleyecek esas faktörün bir yandan düne ait söylenenleri toparlarken diğer yandan bugünü de anlatmaktan geçtiğini daha önceki sayısız yazı ve tartış mada dile getirdik. Yani etnik müziğin önemli özelliklerini açığa çıkarırken ve onlara yaslanarak yeni düzenlemeler yaparken, üretirken; günü, hayatın belirleyici güncel yönlerini unutmamak gerekiyor. Yani sadece dünü yeniden ve yeniden değil, aynı zamanda bugünü de üretmek gerekiyor. Bugünkü hayatın yakıcı sorunlarını da tıpkı 100 yıllık, 200 yıllık türküler gibi üretime dönüş türmek gerekiyor. Üretilenlerin bugüne, somuta da hizmet edecek çerçevede üretilmesi kaygısını taş ımak gerekiyor. Yani elbette ki bir yandan dedelerin avazları açığa çıkarılıp tanıtılmalı ama ondan sonra, hatta onu yaparken bir yandan da ne denilecek ve o yapılanlar bugün nereye, nasıl bağlanacak? Bu sorular sorulmadığı ve doğru ce-


değerlendirme

vaplar bulunmadığı müddetçe bu savruluş ların ciddi boyutlarda yaş anabildiğini gözlemleyebiliyoruz. Yine bir baş ka nokta; etnik müzik yapan müzisyenlerin güncele dair politik tutumları ile müzisyen kimlikleri arasındaki uyumsuzluk ve bunu meş rulaş tırma çabalarıdır. Yani etnik müziğin “derinlikli” -ama güncel olarak kimseyi, özellikle de egemenleri rahatsız etmeyecek kadar derinlikli!- halleri ile uğraş arak bugünden kopma çabaları... “Ben güncel politik meselelerin çok üstünde, çok daha derinlikli iş lerle meş gulüm” havası ve statüsü yani... Şunu biliyoruz ki bu boş ve kof bir statüdür. Bu statünün kendilerini ayrıcalıklı kıldığını sananlar, yukarıda bahsettiğimiz savruluş ları bir uçtan bir uca yaş amaktalar. Bazı kiş ilerin; kültürlerin yeterince geliş tirilememesinin asıl sorumluluğunu devrimcilere kadar götürdüğünü, onların sahipsiz bırakmasına, ilgilenmemesine bağladıklarını; topun ucuna asla egemenleri, katliamlar yapanları, yasaklayanları, asimile edenleri koymadıklarını görebiliyoruz. İş te savrulmaların en büyüğü...

ğü için hücuma uğraması yine bir baş ka olumsuz sonuç doğuruyor. Bu ş ekilde yaklaş an müzisyenlerin kendi ait oldukları etnik kökenleri bile geniş çe ve bilimsel değil aileden, aş iretten ya da çok kolayca ulaş abilecekleri kaynaklardan alarak ve bunlarla yetinerek dünyanın en önemli sırlarını keş fetmiş havasında abartarak sunduğunu görebiliyoruz. Yani bu belgelerin de düne ve yarına dair birer kaynak olarak sunulmasından çok, bugünün kısa çıkarları için çarçur edilmesine yol açabiliyor bu yaklaş ım. İş te tüm bu nedenlerle olumlu, güzel örnekler ortaya çıkarmakla birlikte bu örneklerin kendi içlerinde kimi olumsuz yanlar da taş ıdığını görüp bunlara karş ı da mücadele edip düzeltmek gerekiyor. Kuş kusuz burada devrimcilerin ve devrimci sanat yapanların da eksik kaldığı, yeterli üretimlere, araş tırmala-

ra yönelmediği bir baş ka gerçek. Nasıl ki düne saplanıp kalarak bugünden kopmamak gerekiyorsa; bugünün politik meselelerini üretirken kendi köklerimizi de ortaya çıkarmak, değiş ik milliyetlerin yok sayılan kültürel değerlerini bulup sahiplenmek de gerekiyor. Devrimci müzik yapanların da iş in bu boyutuna yeterince yoğunlaş madığı ve eksik kaldığını söyleyebiliriz. Etnik müzik yapanlar, bu türü özgürlük ve bağımsızlık mücadelesinden, demokrasi mücadelesinden kopuş un, uzak durmanın bir aracı olarak değil; tam tersine onun zorunlu bir parçası olarak görülüp onu güçlendirici bir alan olarak görmesi gerekiyor. Böyle görüldüğünde ve buna göre ürettiğinde çok daha güçlü, çok daha nitelikli, çok daha geliş tirici ve çok daha kalıcı çalış malara yönelinecektir.❏

Elbette ki yapılan iyi her ş eye saygı duyulacaktır, duyulmalıdır. Ama bu saygının ötesinde devrimci-demokrat kamuoyunda yerleş ik bir yaklaş ım da bu statüyü güçlendirmekte. Devrimcilikten feragat ettiğini açıkça ilan eden kimi etnik müzikçilerin; bu konudaki çalış malarını halkların özgürlüğü ve kurtuluş u mücadelesinin dış ında ayrı bir alanmış gibi sürdürmekte ısrar edenlerin; bu mücadeleyle arasına aş ılamayacak duvarlar örenlerin; özellik le devrimci-demok rat kamuoyunda hak ettiklerinin üzerinde yanlış bir biçimde yüceltilip kutsallaş tı rıldık ları bir gerçek... Ve bu müzisyenler bu yüceltmeye hiç müdahale etmedikleri gibi, tam tersine bundan statülerini güçlendirici ş ekilde yararlanıyor, bundan belli bir rant sağlıyorlar. Emperyalizme karş ı mücadelede, diğer tüm alanlar gibi etnik müzik alanının da asıl olarak binlerce ş ehidin canı pahasına verilen mücadelelerle açılabilmiş olduğunu herkes bilir. Bu mücadeleler olmasaydı bu alanda da hiçbir ş ey söylenemiyor olacaktı. Ve bu mücadelenin açtığı olanaklardan yararlanırken, bu kapının, bu mücadelenin büyütülmesi için değil, bir “ekmek kapısı” olarak görüldü-

EKİM 2009 | TAVIR | 13


şiir

istanbul can pazarı gamze mimaroğlu

İstanbul mahmur, İstanbul uykusuzdu geceden Yine aynı karın gurultusuyla huzursuz Alacakaranlıkta bir telaş la yandı yoksul ış ıkları kentin Yine açtı İstanbul, yine sabırsız Yedi emekçi kadın kuş luk vakti Yedi emekçi kadın kalkıp ılık yataklarından Minibüs karanlığında yol boyu Düş ünerek ve ş ükür ederek karın tokluğuna Elbiseler dokurlardı gün boyu Isıtmak için ihtiyar dünyayı Fabrika kapısı onları Kartlarından tanırdı Yedi emekçi kadın her sabah basılan yedi karttı Ana olmaktan baş ka Hiçbir ş eye doymamış bedenlerini Sürükleyerek fabrika kapısına Her sabah merhametsiz bir hayata Sunarlardı emeklerini -giderken gözleriyle okş arlardı bebeleriniKentin kalbine doğru ilerlerken emekçi ordusu İstanbul’a yağmur yağıyordu Huzursuz bir İstanbul sabahında Ayamama deresi sinsice kabarıyordu İstanbul can pazarı, sular seller altında Yedi emekçi kadın o sabah Penceresiz minibüs karanlığında Azık ederek karın tokluğu düş lerini çıkınlarına Usulca düş tüler yola Yedi emekçi kadın, hayatın ortasında

14 | TAVIR | EKİM 2009

Biri Altun’du. Yaş ı kırk yediydi. Beş ay sonra emekli olacaktı Sıkıp da diş ini O sabah ölmeseydi Naciye ana, analığını yapacaktı iki göz oda alacaktı belki kızına Ve kızı onu her andığında Rahmet akacaktı mezarına Buna inandı, böyle bildi Yemin olsun yapacaktı Sıkıp da diş ini O sabah ölmeseydi Nebahat derlerdi birine, Hem de ilk iş gününde Vay dediler, kaderin böylesine! Naciye, Nebahat, Nuriye, Mevide, Altun, Ne kadar bizden, ne kadar kadın ne kadar ana. Bircan’dı yirmisinde Fabrikadaydı çocuk yaş tan beri Eline bakardı kardeş leri İliklerine dek dalmış tı hayat kavgasına Ve sadece o bir tutam ış ıktı Kör babasına Özlem on sekizinde, hayalleri bahar dalı Şemsiyesini almadan çıkmış tı Kızgındı bu yüzden babası. Ekmek derdinde yedi emekçi kadın. Yedi emekçi kadın can pazarında Ömürlerini koymuş lardı Üzerine tezgahın


şiir

Kurulan can pazarında Hayatın enkazı mıydı onlar Yük kasasına atılıvermiş İnsan yerine konmadıklarına mı yansalardı Haraç mezat satılan ömürlerine mi Yedi emekçi kadın Penceresiz minibüste çırpınamadan Yedi emekçi kadın Serildiler boydan boya Soğumuş ıslak bedenleriyle Serildiler fabrika bahçesine Emekçi gözyaş ları Kimseler görmeden Usulca aktı göğüslerine. Türkü söylüyordu kadınlardan biri Türkü müydü ağıt mıydı ne belli!

Ve kadınların bedenleri İş çi kadınların bedenleri Ölü iş çi kadınların cansız bedenleri Seriliyken fabrika avlusuna Patladı flaş lar! İstanbul ıslak, İstanbul yorgun İş te böyle yazıldı hikayesi Sekiz emekçi kadının Yorgun, aç ve ıslak bir İstanbul sabahında

İstanbul huzursuzken geceden İstanbul ekmeğe açken İstanbul adalete susamış ken Balçıkla sıvanmış yorgun ve cansız bedenler Adaletsizliğin en namussuz resmiydi İstanbul’un modern burjuva yüzüne çizilen.

“Ayamama deresi neden dolup taş arsın Ayamama deresi, söyle kime kızarsın Ayamama deresi neden susadın cana Ömrümüze doymadık oy Pazarlar olsun sana Oy kardeş im, yavrucağım Anam, bacım, sevdiceğim Minibüs diye binmiş iz bir tabuta Mezar oldu ş imdi bize fabrika Ayamama deresi neden susadın cana Ömrümüze doymadık oy Pazarlar olsun sana” Baygın çıktığında minübüsten Düş ündü Fikriye, can çekiş irken Düş ündü üç gün Yedi can yoldaş ını Kader miydi bu? Bu muydu kader? Bunu düş ündü Fikriye Üç gün üç gece Ve bulamadan cevabını Kapayıverdi gözlerini bir gece...

EKİM 2009 | TAVIR | 15


şiir

kan reçetesi arkadaş z. özger

Kara bir gök için çok ş ey söylenebilir elbet İş te benim bulutum pas tutmamış sözcüklerden örgülü bir ağıt alnına halk sıçramış neferlerin çılgar gözleriyle sana ey rengi tarihini utandıran elbise

Yüzün hiç yabancı değil sen eski borazanların gedikli çalgıcısı sesine küflü ambarların kokusu sinmiş irin salgını, cinayet fotokopisi ve kangren depolanmış eskimiş tarih satıcısı ambarların kokusu.

Burnum duymuyor ama seni uslanmış ıtır kokusunu da duymuyor benim burnum benim burnum vahş i dağ çiçekleri, bozkır gülleri ve devedikenlerinin kırları geniş leten halk kokusuyla yanıyor genzim çatlıyor genzim çatlıyor ve seni de çatlatıyor ey illizyonizmin sırça küresi. sana kim sus dedi Kalbim. Dünya bir ateş ten top gibi kavruluyorken toprak güneş sıtmasıyla sarsılıyorken burda, orda, öte yanlarda alınterinin öfkeyle fış kıyan ş avkı yeryüzünü yeniden biçimliyorken ve depremle sarsılan halkların beyni illizyonizmin büyüsünü bozuyorken

16 | TAVIR | EKİM 2009

seni kim büyülemek istiyor Kalbim. Bildim hiç kuş kusuz su yılanları, yeraltı fareleri ve akbabaların koruyucusu çarpıcıların, kemirgenlerin, leş çilerin ş aş ırtılmış kolcusu. Usul usul da gelsen, harlayarak da gelsen ey illizyonizmin güleryüzlü büyücüsü masken kandırmıyor çoktandır beni beni ve benim gibi dünyaya kanından dürbünle bakanları soluğu cehennem yakanları. Çünkü biz hayatı kendi aynasından gördük biliriz sırça kürenin yaldızındaki puş tluğu Ey tırnaklarımı büyüten tahammülsüzlük beynimde hora tepen on sivri bıçak senin kendi damarında denediğin keskinlik halkının alnındaki tomurcuğu patlatsa da kan kendini aldatmaz kan kendini aldatmaz

Kalbim! bu acıya dayan varsın iş kenceler dağlasın seni duru bir gök için vahş ete katlananlar acıyı bir silah gibi göğsünde saklamalı

Kalbim! bu acıya dayan bu acıya dayanman için


şiir

yaranı iyileş tirmek için sana parçalanmış gül cesetlerinden bir reçete vereceğim vahş et dağlarından kızgın kemik külleri iş kenceler ovasından kan dölleri ve yangınlar vadisinden dehş et bir ateş . Kan kokusu büyüyü bozmak için Kemik sıcaklığı sırça küreyi eritmek için Ateş kırmızısı göğü aydınlatmak için

Böylece dirilir içindeki gül cesetleri bile dirilir ve o zaman çılgın bir ş afakla tazelenen gökyüzü bir taze tomurcuk gibi açar kanıyan alnında senin.

Kalbim! sen varsın sen tökezleyen bir ş arkı değilsin ne de uzun, yanık havalı türkü sen kendinin ezgisisin.

Yırt öfkenin sabredilmez dağarcığını dağılan, saçılan ne varsa hepsi senindir kara bir gök ancak bunlarla arınır ve elbette yeter bunlar sırça küreyi dağıtmaya acı diye ne varsa hepsini onarmaya Kalbim! elimden tut elimden tut sensiz bir ş ey yapamam. (Kasım 1971- Yansıma) ❏

EKİM 2009 | TAVIR | 17


biyografi

agustin farabundo marti cevdet karaçay

“Tarihkalemleyazılmadığındatüfekleyazılır” AgustinFarabundoMarti

1) Kahveler Ülkesi: El Salvador 1841’de bağımsızlığını kazanan El Salvador, Orta Amerika ülkeleri içinde en fazla nüfus yoğunluğuna sahip bir ülkedir. 20. yüzyılın baş larında ülke ekonomisinin geliri uçsuz bucaksız kahve tarlalarından elde edilen kahve ihracatı na bağlıydı. Cafetoleros’lar (Kahve üretici zengin aileler); ekonomiyi, dolayısıyla siyasi hayatı da belirler durumdaydı. Diğer yandan yokluk ve yoksulluk içindeki halk kızgın güneş in altında, karın tokluğuna köle gibi çalış tırılıyordu. Toprak ağalarının topraklarının artmasına paralel topraklarını kaybeden köylülerin, özellikle yoksul halkın sayısı hızla artıyordu. Bu ülkede halkın toprakları için yaptığı mücadele hiç eksik olmadı. Köylülerin her isyanı kanla bastırıldı. Tüm vahş i katliamlar, baskı ve zulüm; halkın haklı isyanlarını önlemeye yetmiyordu.

nin on dört çocuğunun altıncısıydı. Zeki ve çalış kan olan bu kavruk kara delikanlı, olağanüstü bir baş arıyla liseyi tamamladı. Böylece El Salvador Ulusal Üniversitesi’ne girmeye hak kazandı. Yoksulluğun yaygın olduğu El Salvador’da böylesi bir okulda okuması Marti için büyük bir ş anstı. Üniversiteyi bitirmesi durumunda hayatının kalan bölümünü garanti altına almasının da yolu açılacaktı. Üniversitede hukuk ve sosyal bilimler okuyordu. Farabundo’nun, okudukça yaş amda bir ş eylerin ters gittiğini görmesi uzun sürmedi. Yaş amın çeliş ki ve çatış maları, ona gerçekleri göstermeye baş ladı. Kahve plantasyonlarında o kızgın güneş in altında çoğu zaman aç köle gibi çalış mak durumundaki köylülerin, özellikle yerlilerin yaş amları nı gördükçe düzeni sorgulamaya baş ladı. Nasıl olur da milyonlarca halk böyle aç ve yoksul yaş arken bir avuç asalak egemen ülkeyi yönetebiliyordu? İş çilerin o korkunç sömürülmeleri de Farabundo’nun bilincini ve yüreğini etkileyen yaş amın gerçekleri oldu. Tüm bunlar Marti’de bir karar anının geldiğine iş aret ediyordu. O, bu anda tereddüt etmedi. Hukuk öğrenimine daha fazla devam edemezdi. Bu pespaye düzende hukukun hiçbir anlamı yoktu. Halkının ona ihtiyacı vardı. O artık elde silah mücadele içinde olması gerektiğini gören bir devrimciydi. Sosyalist bir düzenin mücadelesini verecekti. Ve okuldan ayrıldı.

Köylü bölgeler çeliş kilerin derin ve alabildiğine keskinleş tiği bölgelerdir. Bu durum aynı zamanda isyanların da maddi zeminiydi. İş te o, böylesi bir ülkede yaş adı. Yaş amını halkın özgürlüğü ve kurtuluş una adadı. Bu uğurda mücadele etti. O bir sosyalistti, iş çileri, köylüleri örgütleyen sendikacıydı. İyi bir örgütleyici, iyi bir ajitatördü. Elde silah savaş an bir savaş çı ve komutandı. Sosyalist olmanın bir gereği olarak gerçek bir antiemperyalistti. Ve o, tüm bunları pratiğiyle bilerleş tiren, El Salvador halkının devrimci önderiydi. 3) Siyah Marti’nin sürgün yılları Yıl, 1920’yi gösterdiğinde Farabundo Marti 2) Tercihini halktan yana yapıyor artık Orta Amerika’nın birliği için de mücaEl Salvador halkının tarihinde derin izler bı- dele veren bir devrimciydi. Suni olarak bölürakan Agustin Farabundo Marti, 1898’te El nen halkların birliği yönünde çalış malarda Salvador’un La Liberted bölgesinde Teoto- bulundu. Guatemala ve Salvadorlu öğrencipegue’de dünyaya geldi. Babası Pedro ve ler San Salvador’da ortak bir toplantı yaparannesi Sacorro Radriguez olan Marti, aile- ken tutuklandı. Hapse konuldu. Kısa süre

18 | TAVIR | EKİM 2009

sonra serbest bırakıldı. Diğer öğrenci arkadaş larının serbest bırakılmasına direnince devlet baş kanı tarafından Guatemala’ya sürgüne gönderildi. Salvador’daki kriz, iş sizlik, baskı ve zulüm halkın önemli bir bölümünün zaten göç ve sürgünle ülkeden çıkmasına neden oluyordu. Marti sürgünü bu anlamda halkını daha yakından tanımanın, onların dünyasına girmenin fırsatı olarak değerlendirdi. Kendi isteğiyle duvarcılık, tarım iş çiliği ve özel öğretmenlik gibi iş lerde çalış tı. O, halkına fildiş i kulelerden bakıp oralardan sosyalizm, Marksizm veya devrimcilik konusunda ahkâm kesenlerden değildi. Halkın özlemlerini, sevinç ve üzüntülerini ancak onların içindeyken görebilir, yaş ayabilirdi. Öyle de yaptı. 1925’te Orta Amerika Sosyalist Partisi’nin kuruluş unda çalış tı. Partinin kurucularından biri de o oldu. Halkının kurtuluş u için hiçbir görev ve sorumluluktan geri durmadı. Artık onun yaş amı sosyalizm davasına sıkı sıkıya bağlı, halkının kurtuluş u için mücadeleden ayrı lamazdı. 1925–1928 yılları arasında El Salvadorlu İş çiler Federasyonu’nda çalış tı. İş çilere kur tuluş un sosyalizmde olduğunu anlattı. Zorluklar onu yıldıramadı. Çalış kanlığı ve üretkenliği, örnek gösterilmeye baş landı. Yoldaş ları ona renginden dolayı Siyah Marti diye sesleniyordu. Siyah Marti, 1930’da bir kez daha sürgüne gönderildi. Fakat bu sürgün kısa sürecekti. O artık El Salvador halkının ayaklanmasına öncülük etmek amacıyla ülkesine, sıcak mücadelesine koş acaktı. 4) Tutsaklık Onu Yıldıramadı Farabundo Marti, devrimcilik yaş amı bo-


biyografi

yunca birkaç kez gözaltına alınıp tutuklandı. Bu gözaltı ve tutuklamalarda örnek bir devrimci tavır gösterdi. Düş manına boyun eğmedi. Haklılığıyla ve meş ruluğuyla hareket etti. İlk tutsaklığı 1920 yılında Guatemala ve El Salvadorlu öğrenci toplantısının basılmasıyla yaş adı. Kendisi kısa sürede serbest bırakıldı. Fakat arkadaş ları bırakılmadı. O bu keyfiliğe ve adaletsizliğe tavır aldı. Tüm arkadaş larının serbest bırakılmasını istedi. Ve bu haklı talebinde direndi. Marti’nin bu direniş inin daha da geliş ebileceğini, kitleselleş ebileceğini hesap eden devlet baş kanı Torga Melendez devreye girdi. Bu kabına sığmaz devrimciyi yurtdı ş ı na sürgüne gönderdi. Ancak bu ş ekilde Marti’den kurtulabileceğini hesap ediyordu. 1928’in ilkbaharında Anti-emper yalist Birlik toplantısına katılmak için Newyork’a gitti. Polis, örgütün bürosunu bastı. Baskında Marti gözaltına alındı. Bu defa tutuklanmasa da devrimci faaliyetlerden dolayı ABD’den sınır dış ı edildi. Aralık 1930’da ise ülkede yapılacak göstermelik seçimlerde Marti’nin varlığı iktidarı rahatsız ediyordu. Seçimlerin arifesinde halkı isyana kış kır tacağından kuş kulanarak tutuklandı. Kendi yasalarını dahi hiçe dayanarak yapılan bu tutuklamaya Marti papuç bırakacak değildi. Anında tavır aldı. Açlık grevine baş ladı. Eylemin daha ilk günlerinde Marti yine sürgüne gönderildi. Ama hiçbir sürgün, gözaltı, tutuklama, baskı ve sindirme, bu halk ve vatan sevgisiyle dolu El Salvadorlu sosyalisti yıldıramadı. Aksine daha büyük bir coş kuyla mücadeleye koş tu. 5) İyi Bir Örgütçüydü Marti, yaş amı boyunca bir sosyalist olarak halka sosyalizmi anlatmaya ve bu doğrultuda halkını örgütlemeye çalış tı. Tersi ona göre değildi. Halka sosyalizmi anlatma konusunda kafa yordu. Sosyalizmi bir avuç insanın faaliyeti olmaktan çıkarıp onu gerçek sahibi olan halka anlatmak istiyordu. Bunu yapabilmenin yolunun da halkı iyi tanımak ve yanında, onlarla birlikte olmaktan geçtiğini biliyordu. Marti’nin de yaptığı buydu. Onun bu yanını düş manları da iyi gözlemliyordu. Guatemalalı bir anti-komünist olan ve El Salvador 1932 adlı kitabı yazan Jorge Sehne-

singer bu gerçeği ş öyle söylemek zorunda kalıyordu: “Diğerleri kahvehanelerde Marksizm hakkında konuş urken Marti, iş çilere Marksizmi öğretiyordu”(1)

sosyalizmi görüyordu. Gözlerinde parıldayan ış ık, yüzündeki aydınlık adeta bunun bir kanıtı niteliğindeydi.

Çünkü halkın kurtuluş unun sosyalizmden geçtiğine inanıyordu. Bu amaçla halkın örgütlenmeye ihtiyacı olduğu açıktı. İyi bir örgütleyici ve iyi bir ajitatördü. Kahve plantasyonlarında çalış an iş çilere sosyalizmi, devrimi ve kurtuluş yolunu gösteren bir önderdi. Halkın önderiydi. O halkıyla konuş tuğunda halk onun konuş masında devrimi ve

21 Eylül 1924’te kurulan El Salvador İş çileri Yerel Federasyonu’nda çalış malar yürüttü.1925’te Orta Amerika Sosyalist Partisi’nin kurucuları arasında onun adı nın olması kimseyi ş aş ırtmadı. Çünkü o yıllardır emperyalistlerin ve sömürgeci güçlerin suni olarak böldüğü halkların birliği içinde mücadele eden bir sosyalistti. 1928’de Antiemper yalist Birlik’in toplantı sı için New-

EKİM 2009 | TAVIR | 19


biyografi

york’a gitti. Emperyalizm ve iş birlikçi oligar- hayata geçirmesi ve seslerinin duyulmaması ş ilere kar ş ı mücadele edecek örgütlerin bir- için her ş eyi yapması üzerine; yankee uçakliği için de çalış malarda bulundu. larına kur ş un sıkarken ş u tarihi sözü haykırıyordu: “Tarih kalemle yazılamıyorsa silahla 6) Enternasyonalistti yazılmalı” Farabunda Marti, bir sosyalist, bir anti-emper yalist olduğu kadar enternasyonalistti Nikaragua’da Yankeelere ve iş birlikçilerine aynı zamanda. Zaten baş ka türlüsü düş ünü- kar ş ı verilen savaş ta gösterdiği baş arılarınlemezdi. Gerçek anti-emper yalistler, aynı za- dan dolayı halk onu ödüllendirdi. Marti’ye, manda enternasyonalist olmak zorundadır. Nikaragua Ulusal Bağımsızlığı Savunma OrMar ti, 1928’de Meksika’dan El Salvador’a dusu’nun albaylık rütbesi verildi. Bununla döndüğünde İş çi Meclisi kendisine yeni bir birlikte Sandino’nun Uluslararası Genelkurgörev verdi. Nikaragua’daki Yankeelere kar ş ı mayı’nın üyesi ve Özgür İnsanlar’ın (Hamsavaş ta Nikaragua halkının yanında olması bers Libres) özel sekreteri oldu. 1929 Ekigerekiyordu. Bu amaçla General Augusto mi’nde Nikaragua’dan ayrılarak Meksika’ya Cezar Sandino’nun komutasında yanke em- geçti. Dünya çapında bir devrimci dayanış peryalizmine kar ş ı savaş mak için Nikaragu- ma örgütü olan Uluslararası Kızıl Yardım’ın El a’ya geçti. Bin savaş çıdan oluş an müfreze- Salvador Seksiyonu’nun temsilciliğine getinin komutanı Marti’ydi. Bu savaş ta Yankee rildi. Bu görevdeyken ülkesine döndü. O aremperyalizmine olan kinini ve öfkesini pra- tık ülkesinde olduğu kadar dünya genelinde tikte gösterme fırsatı yakaladı. Elde silah sa- de tanınmış bir anti-emperyalist savaş çı ve vaş tı. Diğer yandan savaş larının amacını ve önder olarak tanınmaya baş ladı. Marti ülkedüş manın demogojilerini açığa çıkaran cü- sine döndükten sonra hızla ülkede yükselret dolu yazıları kaleme aldı. Burjuva med- mekte olan mücadeleye katıldı. yanın kendilerine yönelik sansür politikasını

20 | TAVIR | EKİM 2009

7) Ayaklanma Öncesi 1931’de seçimlerde sendikacıların ve aydınların da desteğini alan Aruro Araujo seçimleri kazanarak devlet baş kanı oldu. Aradan 10 ay bile geçmedi ki darbe gerçekleş ti. Kısa sürede Maximiliano Hernandez Martinez ülkede bir diktatörlük kurdu. Bu geliş meler kar ş ısında halk sokaklara döküldü. İktidar, olağanüstü hal ve sıkıyönetim ilan etse de halkın öfke ve tepkisini kontrol edemedi. İsyan giderek yayılıyordu. Binlerce iş çi, emekçi yoksul halk, az miktardaki tüfekleri ve palalarıyla kış lalara, polis garnizonlarına, belediye binalarına, zenginlerin yaş adığı konak ve malikanelere kar ş ı saldırıya geçti. Ülkenin ve halkın içinde bulunduğu durum bir devrim için gerekli objektif ş artların varlığına iş aret ediyordu. Ki bundan gerçekten emperyalistler de haberdardı. Nitekim bölgeyi arka bahçesi gibi gören ABD’nin o dönemdeki temsilcisi Albay A. R. Harris tarafından 1931’de yazılan bir raporda söyle deniliyordu: “Kırsal alanda hemen her ş ey otuz veya kırk ailenin mülkiyetindedir. Bunlar bir


biyografi

sürü hizmetçileriyle tam krallar gibi yaş ıyorlar. (…) Nüfusun geri kalan kısmının fiilen hiçbir mülkiyeti yok. (…) Salvador’daki durumun tam da kendi devrimlerinden önceki Fransa, Rusya ve Meksika’daki durumun aynısı olduğunu düş ünüyorum. Durum komünizm için algılanmış tır. Ve öyle görülüyor ki komünistler de bunun farkındadırlar”(2) Ülkenin içinde bulunduğu bu tablo kar ş ısında El Salvador Komünist Partisi (ESKP)de ayak lanma için hazırlık ları nı hızlandırdı. Ayaklanma askeri önderliğine, bu konuda bilgi ve tecrübe sahibi olan Farabundo Marti getirildi. İktidarın, ESKP’nin ayaklanma hazırlıklarından haberi oldu. Bunun üzerine çok kanlı ve vahş i bir saldırı dalgası baş lattı. Ayaklanmanın askeri önderi Farabundo Marti ile birlikte öğrenci liderlerinden Alonso Luno Canderon ve Mario Zapato tutsak düş tü. Diktatör Martinez, askerlerini silahlandırarak halkın üzerine saldı. Gördüğü her “Bolş evik”i öldürme emri verdi. Ona göre isyan eden herkes “Bolş evik”ti. Halk, mitralyözlere kar ş ı sopa ve palalarıyla savaş tı. Diktatörün bu terör dalgası, 1932’de ESKP önderliğinde kahve plantasyonların yoğun olduğu köylük bölgelerde ayaklanmayla kar ş ılandı. Az sayıda tüfek ama esas olarak Macheto (bir metre uzunluğunda ş eker kamış ı kesmekte kullanılan tek ağızlı bıçak) ile silahlanmış köylüler, bu bölgelerde çok kısa süreliğine etkinlik kurmayı baş ardı. Ayaklanmaya katılanların sayısı 40 bini bululuyordu… 8) La Matunla (Katliam) “Yenildiler Yenenler, Yenilenlerin dikiş siz, ak gömleğinde sildiler kılıçlarının kanını(…)” (Nazım Hikmet) Ayaklanma, çok vahş i bir katliamla bastırıldı. Yenildiler bu defa. Ordu birlikleri haftalarca köylerde adeta bir kıyım gerçekleş tirdiler. Ayaklanmanın etkili olduğu bölgelerde 20 bin ile 30 bin arasında kadın, çocuk, yaş lı, genç demeden insanların kanı akıtıldı. Kahve tarlaları ceset tarlalarına dönüş türüldü. Bu katliamın sahibi katil diktatör ülkedeki geliş melerden rahatsız olan emperyalistlere ş u mesajı gönderiyordu:

“El Salvador’da barış tesis edilmiş tir. Komünist saldırı bertaraf edilmiş , büyük çekirdekleri dağıtılmış tır. Operasyonların dördüncü günü olan bugün, dört bin sekiz yüz komünist tasfiye edilmiş durumdadır.”(*) Halkının kanını emperyalistlere sunan bu alçak iş birlikçi diktatörün söylediği bu sözlerin, onun yaptıklarının hiç de yabancısı değiliz. Bu tavır her yerde kendi halkının ve devrimcilerin kanını emperyalistlere sunan uş ak ruhlu hain iktidarların tavrıdır… 9) Sonuç Farabundo Marti ve yoldaş ları, San Salvador Genel Mezarlığı’nda göstermelik bir yargılamayla ölüme mahkûm edildi. Bu yiğit, cesur devrimciler yaş amlarını bir davaya, halkının kurtuluş davası na adamış lardı. Baş ları dikti. Kur ş una dizildik lerinde, yaptık ları nı düş manın yüzünede haykırmaktan geri durmadılar. Kur ş una dizildiklerinde tarih 1 Şubat 1932’yi gösteriyordu.

du. Her kim ki bu ad altında oligar ş i ve emperyalizmle uzlaş ma ve onlarla barış teorileri yapıyorsa bu Marti’ye ve onun mücadele çizgisine ihanettir. O, halkı ve özgürlüklerin kazanılmasında simge haline geldi. Onun sosyalizme olan inancından beslenen anti-emper yalist ve enternasyonalist kızıl sancağı, halkların elinde dolanmakta devam ediyor… KAYNAKLAR 1) Aktaran: Latin Amerika’da Marksizm / Michal Löwy 2) Latin Amerika’da İsyanın Tarihi / Hazırlayan Sibel Özbudun (*) Latin Amerika’nın Kesik Damarları / Eduardo Galeano - Alan Yayınları ❏

Mar ti hiçbir zaman düş manlarıyla uzlaş madı. Ayaklanma, o güne kadar ESKP önderliğinde gerçekleş en ilk ayaklanma olması yanıyla önemlidir. Bunda Marti’nin payı yadsınamaz. Ayak lanma, ayrıca El Salvador tarihinde halkın kahramanca direniş i ve yaş anılan vahş i katliamıyla önemli bir yere sahiptir. Ki daha sonra Farabundo Marti adı, El Salvador tarihinde oligar ş i ve emper yalizme kar ş ı kararlı ve uzlaş maz mücadelenin adı ol-

EKİM 2009 | TAVIR | 21


deneme

gazi çam cezmi bayraktar

insanlarıngezipdolaş acağı,gölgesindedinleneceğidoğrudüzgünbirtekyeş ilalanbırakmayıpheryeriyapılaş mayaaçanlar;denizitaş vemolozladolduruphalkayaş amalanıaçtığını sananlar, Gemlik’teki yağma ve talandan payalanlardır.İnsanlarınemeklerini,alınterlerinikendileriiçinzenginleş mearacıolarakgörenler,buinsanlaraveyaş amalanlarınadeğer verirlermihiç? Gemlik’ten 10 km sonra Küçük Kumla köyü vardır.Köydediysemköydeğil,yazlıkdadeğil, kış lıkdadeğil.Yapılaş masıGemlik’tendekötüdür.Nüfusuyazları10binleriaş anköy,mimariden ve planlamadan payını almamış tır. YöneticilerinyokettiğiogüzelimKüçükKumlaOvası,bundan60-70seneönceverimli,sulak bir araziydi. Ceviz, muş mula, kiraz, elma, armut,hövervekestanegibidahabirçokmeyvenin; yine İstanbul’a gönderilmek üzere domates,patlıcan,bibergibisebzelerinyetiş tirildiği ve 50 metre uzunluğundaki tahta iskelesindeyelkenligemilerinyükbeklediği,omasmavi denizi ile bütünleş miş  verimli Küçük KumlaOvasıyokartık.Yüksekçebiryerdenbakıldığında o verimli ovanın rengi yeş il değil pembe,yanikiremit.Kazarabiryerdebiryeş illikgörürsenizo,songörüş ünüzdüriyibakın!

Anadolu’nun herhangi bir ilinden İstanbul’a yolculuğaçıktığımızda,yolboyuncabirçokgöl vegöletlerlekarş ılaş ırsınız.Bursa’yıdageçip 26kmilerlediğinizdeOrhanVeli’ninş iirindeki dizelerin yazıldığı bir tabela gözünüze iliş ir. Tabelada “Gemlik’e doğru denizi göreceksin sakınş aş ırma”yazar.Birkmsonrabütünkirletilmiş liğine rağmen inatla maviliğe direnen denizi,GemlikKörfezi’nigörürsünüz.İlkbakış ta denizi diğer göl ve göletlerden ayıran ş ey, limanademirlemiş bulunanyolcuveyükge-

22 | TAVIR | EKİM 2009

mileridir. Şairin ifade ettiği gibi, ne kadar ş aş ırdığınızı bilemem ama denize girmek ve de yüzmek içindeğil,eliniziayağınızısokmakistesenizş aş ıracağınıza eminim. Gemlik’in baş langıçtan bitiminekadarbütünsahil,ülkemizintamamına yapılan yağma ve talan politakalarının bir parçası olarak taş  duvarlalarla örüldü. Gemlik halkınındenizegirdiğiogüzelimKayıkhanıve Manastır yok artık. 100 bin nüfuslu Gemlik’te

KüçükKumla’nınbitimindeBüyükKumlaKöyü baş lar. Biraz daha düzenli, biraz daha yeş il, güleçyüzlüveyüksekseslekonuş aninsanları olan sahilin en misafirperver köylülerinin yaş adığıköydürBüyükKumla.EskiBüyükKumla sahilden 3 km içeride dere yatağında kurulmuş  iki tarihi köprüsü, iki tarihi hamamı; biri kurş unluolmaküzereikicamisiolan2binkiş ininyaş adığıbirköydü.1950’lerdesellerden, yoksulluktanvedetekulaş ımaracıdeniztaş ıtlarından uzak oluş undan dolayı köy sahile taş ındı.Açlık,yoksuklukvesellerdenkaçıpsa-


deneme

hileyerleş enköylülerineskiköydekimezarları saygısızcaveahlaksızcasoyulmayaçalış ılıyor. Bumezarsoyguncularınınçoğuçevreninzengineş raflarıdır. BüyükKumlakahvehanelerininhemenyanında“Karacaali2km”yazantabelavardır.İş teo köybenimköyümKaracaali’dir.200mkalasağlısollumezarlıklarvemezarlıktakibüyükfıstık çamıağaçlarıkarş ılarsizi.Yazlığagelenlerden birgenç,yaş lıbirköylüye“Dedebuköyünmezarlıkları neden en güzel yerlere kurulmuş ?” diye sormuş . Yaş lı köylü “Kız ım insanlar ımız ölümden korkmasın diye en güzel yerleri onlara ayırdık” diyecevapvermiş .Doğrudademiş .

Osmanlı’nın teslim olmasından cesaret alanlar, Marmara Denizi’ni iş gal gemileriyle doldurdular.Birdenizaltıdadahaiçerileregiderek,GemlikKörfezi’ninbudenizciköyününönüne,Karacaaliönlerinegelipdemirliyor.Köygençleritoplanıpsabahakeş ifiçinçıkarakİngilizaskerlerinekarş ıdirenmekararıalıyor.Sabahleyinerkendenmezarlıktapusuyayatıpiş galcininçıkış ıbekleniyor.Direnmekararıalangençlerin çoğu evli veya niş anlı, fakat hepsi köyüne ve vatanına sevdalı mı sev-

Karacaali,zeytinvefıstıkçamıağaçlarınıneteğindedut,erik,akasya,çınarveakağaçlarının yeş illendirdiği küçük bir koyun içinde zeytin ve balıkçılıkla geçinmeye çalış an insanların köyüdür. Karacaali, politikacıların karş ısında boyuneğmediği,elpençedivandurmadığıiçin yıllarcapekyatırımyapılmayanbirköydür. Köyünçıkış ında,giriş indekigibimezarlıkvardır. Köyün en güzel ikinci yeri de mezarlıktır anlayacağınız.Yolunikitarafında,yaş ları-oradayaş ayanlarınkulaktankulağaanlatımlarıgibiiseeğer-500-600yılınüzerindeolduğusanılanikidevasafıstıkçamıvardır.Yolunalttarafındakiağaçtaüzerinde“gaziçam”yazılmış ve ağacaçivilenmiş birtabelavar.Tabelayıasanların iyi niyetine rağmen, ağaca böylelikle bir kezdahazararverildiğigerçek...İş tesözümüz, buçamağacına,“gaziçam”adairdir... Yıl 1916. Osmanlı, daha önce iş gal ettiği toprakları kaybetmeğe baş ladığında, eski parlak günlerinedönmeninhayaliyleekonomikvesiyasi iliş kide olduğu Alman emperyalizmi ile birlikte paylaş ım savaş ına girdi.Ve yenildiler. Yenilmenin telaş ı ve saltanatı kaybetme korkusuylagalipdevletlerinbütüntaleplerinikabulederekteslimoldu.Ordusunudağıttı.Tabi kiteslimolansaltanattı,halkdeğil.Köyünedönensavaş çılaryorgundu,bitkindi,açtıvedaha da önemlisi ş aş kınlardı. Saygı duyduklar ı, önündesecdeettikleritanrınınhalifesikorkaktı,çünküteslimolmuş t u.Fakatköyünedönen savaş çılarınçoğusilahınıteslimetmemiş ti.

dalı. D i renme k arar ı alanların hepsi biliyorlardı ki vatanseverliğinbedeliağırdı; iş gal altındaki bir ülkede ölümse her zaman yakındı. Çünkü aç ve yoksullardı. Biliyorlardı mavzerle denizaltıyı batıramayacaklarını ve biliyorlardı Karacaali’deki bu direniş , iş gali ve iş galcinin köyegiriş iniengeleyemeyecekti.Amagüncüretkar olma zamanı, gün gözü budaktan sakınmamazamanı.Gençtilervecahildilerama biliyorlardıkiözgürolmayanbirülkede,tutsak bir ülkede mutlu olmak, mutlu yaş amak olacak gibi değildi. Hele hele güleç yüzlü, elma yanaklıçocuklaryetiş tirmekmümkündeğildi. Bukinledüş manbeklenmeyedevametti.

Vedenizaltınınkapağıaçıldı,ş iş irmebotçıkarıldı ve içine 6-7 iş galci binip sahile yöneldi. Sahile 50-60 metre kala söyledikleri türküler bile duyulabiliyordu. Sanki bu küçük denizci köyüonlarıntoprağıymış çasınarahatvekendilerinden emin bir ş ekilde çektikleri birkaç kürektensonradireniş inilkateş ibaş ladı. Birkaçı sendeleyip çöküyor. Bir telaş  baş lıyor botiçinde;sonrayaralılarınıdaalarakgeriçekiliyordenizaltınaalınıyor. Baş lıyor top ateş ine. Bombadan dolayı toprak havalanıyor, gençlerin bazıları topraklaş ıyor. Toz duman, barut vekankokusuiçindeş imdihaladimdikduranobirkaçasırlıkçamağacıdagazileş iyor bir dalını vererek düş mana. Savaş an köygençleridağlaradoğruçekilirkenbirielini sallayarak“SiziKaracaali’yesokmadıkya”diye bağırıyor... Cüretkar olmak ve öyle kalmak her zaman bedelister.İş galcidağlaraçekilenköygençlerineulaş amıyoramaKaracaali,Gemlikköyleriiçerisindeençokkatliamınyaş andığıköy oluyor.İş galcininahlakıtarihinherdönemindeaynıolmuş tur.Korkak,kalleş vetecavüzcü, yaş lıerkekleriköymeydanındatoplayıpaltın veparalarınızorlayağmalıyorlar,kadınlaratecavüz edip öldürüyorlar ve bütün köyü yakıyorlar… Cüretkar olmak, iş galciye kin duymak meş ruydu elbet ama bedeli her dönem ağır olmuş turbugüzelülkede.Tarihyazanlarherzaman cüretkar olanlardır ve bedel ödemekten çekinmeyenlerdir. Yolunuz düş tüğünde Karacaali’ye; yolun sağındakitaş mezarlığagirinvederinderinsoluyun…Kanvebarutkokusunualacaksınızhala. Bir de hemen direnen yiğitlerin yanında bir mezardahavar.Oradayatan; enaz90yılöncesiatalarıkadaryiğit,enazonlarkadarcüretkar,devrimcigazeteciBülentÜlkü’dür.Serveripsırvermeyen,ölümünedirenen,iş kencecininyüzünetükürendi...❏

EKİM 2009 | TAVIR | 23


ayı n fotoğrafı

fotoğraf: ali öz

24 | TAVIR | EKİM 2009


röportaj

ali öz’le türkiye’nin son yirmi beş yılına ve fotoğrafa dair... tavır

“1982-2009 / Fotoğraflarla Türkiye” adlı bir serginin basın duyurusu gelmiş ti mail adresimize... Ali Öz’ün, Türkiye’nin son 25 yılına tanıklık eden fotoğrafları sergileniyordu Kar ş ı Sanat Galerisi’nde. Gittik, gezdik, onun tanıklığına tanıklık ettik ve onunla Türkiye’nin son 25 yılına ve daha birçok konuya dair sohbet ettik. Aş ağıdakiler, bunların yazıya dökülmüş halidir...

Ara­ Güler­“Fotoğraf­ anı­ yansıtır,­ sanat­ değildir”­diyerek,­“Fotoğraf­sanat­mıdır­değil midir?”­ tartış ması­ baş latmış tı.­ İsterseniz oradan­ baş layalım.­ Siz­ neler­ diyeceksiniz bu­konuda? Şu ana kadar fotoğrafın kullanım biçimi olarak düş ünürsek, fotoğraf tabii sanat değil. Özellikle kendi ekolüm açısından ben buna böyle bakıyorum. Foto muhabirliği yapan bir insan olarak belgeleme iş ini, belgelemeyi öncelik aldığım için ve belgeleyip geleceğe aktarmak hem kamusal alanda okuyucuyla insanlarla paylaş mak hem de bunu geleceğe aktarmak için bir misyon yüklenmiş im. Bu anlamda çıplak gerçeği doğru, anlaş ılır ve yalın biçimde aktarma yaklaş ımı bende hakim. Sa­nat,­ duy­gu­ uyan­dı­rı­yor­ in­san­lar­da.­ Ger­çe­ği­alıp­es­te­ti­ze­edi­yor,­ede­bi­yat­ta­da­öy­le,­ si­ne­ma­da­ da­ öy­le...­ Fo­toğ­raf­ta­ da­ öy­le de­ğil­mi­dir? Onun açıklaması; sanat toplum için, sanat sanat için meselesinde bir noktaya geldi ki fotoğraf sanki sadece sanat sanat içindir anlayış ına yöneldi. Oysa fotoğrafın toplumsal iş levinin olduğuna inanıyorum ben. Fotoğrafın karş ı çıkmak, itiraz etmek, göstermek, sorunu

mıncıklamak gibi bir özelliği var; hatta diyorum ki savaş a karş ı bir hareketin sembolü bile oluyor... Açlığa karş ı fotoğraf çektiğimi söylüyorum, dolayısıyla fotoğrafa bir misyon yüklemiş im; bu anlamda sanat (fotoğraf sanatı) yapan arkadaş larımla ben farklı düş ünüyorum ama tabii onlara sanat yapma diye müdahale edecek halimiz yok. O da onların tercihi ama ben kendi tercihim olarak çalış ma biçimim olarak foto muhabirliği yapıyorum ve fotoğrafın belgeleme yönünü öne çıkarıyorum. İş ­te­ ora­da­ or­ta­ya­ çı­kan­ ürün­ sa­nat­ de­ğil mi­dir? Orada bir ş ey ilave edeyim; belgelemek derken, düz gazete fotoğrafı gibi belge aktarmak olarak değil, o anlatmak istediğiniz içeriği iyi

bir estetikle, anlaş ılırlıkla, yalınlıkla anlatmayı amaçlıyorum. Bu yüzden benim düz gazete fotoğraflarıyla farklılığım burada, ben en sıcak bir eylemi çekerken oradaki kompozisyonu, ış ığı ve grafiği hesaplıyorum. Fotoğraflarımda içeriğin estetik le aktarı mı nı önemsiyorum. Çünkü iyi bir içerik güçlü bir estetikle yapıldığı vakit daha etkili olur ve benim amacım anlatmak istediğim duyguyu insanlara en doğru, yalın ve anlaş ılır biçimde aktarmaktır. Sonuçta diyorum ki benim fotoğraflarım düş ündürmeli, eğitmeli, yalın olmalı, karş ı çıkmalı, itiraz etmeli, kolay anlaş ılmalı; hatta diyorum ki benim fotoğraflarımdan okuması-yazması olmayan insan da baktığı vakit bir duygu alıyor, tepki veriyor. Çok üst düzeyde bir entelektüelle aynı tepkiyi veriyor çünkü fotoğraflarımın

EKİM 2009 | TAVIR | 25


röportaj

Benim derdim orada baş lıyor zaten. Ben yaş adı ğım toplumun farkında olan, bilincinde olan, sorgulayan biriyim. Neden burada çöp var? Neden burada çukur var? Neden burada insanlar dayak yiyor? Yani bunu görüp ve gördüklerimi insanların gözüne sokmaya çalış an bir insanım. Çünkü günlük hayatımda da ben fiili müdahalelerle sorunları düzeltmeye çalış an bir insanım. İnsan olmayı ben çok önemsiyorum ve bakış açım da ş u: Dünyaya insan yaratığı olarak geldik. Ben kendi insanlaş ma sürecimi tamamlamak istiyorum, o konuda çabam var. İnsanın yaş adığı topluma faydalı olması, onun için bir ş ey yapması lazım. Burada da benim aracım fotoğraf! En etkili, en yalansız, en dolaysız, direk anlatmak istediklerimi, itiraz etmek istediklerimi gösteren fotoğraftır belirttiğim gibi.

fotoğraf: ali öz

da gülümseten bir fotoğraf. Estetik yanı ile bakarsan sanat fotoğrafı. Ama onu sanırım bir mizansen yapsan, bir ağaç yapsan, öyle bir doku yapsan ve reklam fotoğrafı gibi çeksen oradaki tadı alamazsız çünkü oradaki doğal fotoğraf; Bir­ fo­toğ­ra­fı­nız­ var­ ser­gi­de,­ gö­zal­tı­na­ alın­- hiçbir düzenleme, mizansen olmadan bir “an” mış ­ço­cuk­la­rın­fo­toğ­ra­fı.­Gü­zel­bir­yan­sı­ma fotoğrafı... ya­ka­la­mış ­sı­nız,­ za­fer­ iş a­re­ti­ ya­pan­ bir­ ço­cuk­var,­al­tın­da­da­“fie­ker­bay­ra­mı­nız­kut­lu Sö­zü­nü­ et­ti­ği­niz­“sa­de­ce­ sa­nat­ ya­pan”­ ­ fo­toğ­raf­çı­lar­ me­se­le­si­ne­ dö­ner­sek...­ Fo­toğ­ra­ol­sun”­ya­zı­sı­yan­sı­mış ... Evet, orada hangi olayın olduğu da önemli de- fa­ sa­de­ce­ sa­nat­ gö­züy­le­ ba­kıl­ma­sın­dan ğil, çok estetize de edilmiş bir ş ey... İnsanları bah­se­di­yo­rum.­Bu­ra­da­fo­toğ­raf­amaç­sız­mı biraz düş ündüren, biraz hüzünlendiren, biraz çe­ki­li­yor? altına açıklama yazmaya bile gerek yok. Hatta eş im, Turhan Selçuk’un çizgilerine benzetir, yazısız kendini anlatan fotoğraflardır çoğunlukla; sadece yer ve küçük bir olay yeterlidir.

26 | TAVIR |EKİM 2009

Pe­ki,­po­li­ti­ka­nın­bir­ara­cı­mı­dır­fo­toğ­raf? Bazen insanlar politika, ideoloji ya da din adına bağnazlığa düş üyorlar, objektif olamıyorlar. Iraklı kadın fotoğrafını ben Saadet Partisi’nin basit bir mitinginde çektim. O mitinge birçok gazeteci gitmemiş ti. Kadını ve gözyaş ını gördüm, hemen fotoğrafladım, bir kare çektim. Yanında iki tane sarıklı, ş alvarlı adam anında bana müdahale ettiler; dolayısıyla daha iyi fotoğraf çekebilecekken onlar yüzünden çekemedim. Oysa o fotoğraf, savaş a karş ı hareketin bir sembolü oldu. İdeoloji ya da bağnazlık öyle bir ş ey. Nesnel olamadığı vakit, hayatı bütün olarak kavrayamadığı vakit, kendine de kötülük olarak dönebiliyor. Özellikle benim çok titizlendiğim konu; hayatı doğru kavramak, felsefi olarak diyalektiği doğru kavramak lazım. Neden-sebep-sonuç iliş kilerini iyi kavramak lazım. At gözlüğü meselesini çok önemsiyorum ben; bazen insanlar ideoloji adına, din adına o at gözlüğü ile bakabiliyorlar. Bu çok tehlikeli. Diyalektik ve akıl kullanımını çok önemsiyorum. Ben bu anlamda tabiî ki tarafım, politik bir duruş um var, belli bir dünya görüş üm var. Herkes insanın iyiliğine bir ş ey istiyor ama uygulamaya bakınca bu tutarlılığı ben insanlarda göremiyorum. Ben ş unu çok önemsiyorum; yıllar önce lise dönemlerimde Orhan Asena’nın “Şeyh Bedreddin” adlı, o incecik kitabını okuduğum dönemde ş öyle diyordu içerisinde Şeyh Bedreddin: “Bir düş ünce ki eyleme dönüş medikçe hiçbir anlam ifade etmez!” Dola-


röportaj

yısıyla ben her zaman eylemsel yaş amayı seçmiş im uygulamaya, mücadeleye dönük yaş amış ım. Ama bu mücadele çok hızlı olma durumundayım. Akıl ve diyalektiği asla göz ardı etmemek lazım. İnsan sürekli araş tırmalı. Gazetecilik yönüm budur. Benim gazetecilik mesleğimde hep kavgasını yaptığım bir uğraş vardır: Emek en kutsal değerdir. Ben etrafımla çok kavga eden bir insanım çünkü emek harcıyorum ve benim fotoğrafıma kendi imzalarını koyamazlar. Emek kutsallığı durumu var, foto muhabiri zaten para kazanmıyor. Yazarın nasıl imzası varsa, fotoğrafçığının da imzası var. Meslektaş larımız çoğu zaman bu kavgayı vermekten çekiniyorlar çünkü gazetecilikte foto muhabirleri bu mesleğin “zencileri”, ezilmiş kesimleridir. Çünkü hep yönetimler yazı iş lerinden çıkıyor, yani foto muhabirleri en fazla editör olabiliyorlar. Özellikle eski dönemlerde meslektaş larımız haklarını hiç savunamıyorlardı. Bugün hala Türkiye’nin en büyük gazetelerinde, kocaman fotoğraflar konuluyor foto muhabirinin imzası yok. Burada baş ka bir konuya gireceğim, foto muhabirinin yaptığı iş i kavraması lazım. Ben bu önemi kavramış ım. Yaptığım iş in önemli olduğunu kavramış ım. Gelecekte bizim yaptıklarımızın, hayatın oluş umunda ve ş ekillenmesinde çok önemli bir görevi olacak. Ya­ni­ fo­toğ­raf­ ta­ri­he­ bir­ ta­nık­lık­ et­me­nin öte­sin­de­bir­iş ­le­ve­mi­sa­hip­siz­ce? Tabii, geleceğe taş ıma olayı çok önemli. Orada gördün, bekçiler var. Genç arkadaş ıma soruyorum, “Bekçi nedir?” diye, “Site bekçisi” diyor. Oysa eskiden bekçiler vardı, sokaklarda dolaş an. Hatta 1977’nin 1 Mayısı’nda gördüğün gibi, polisle birlikte adam dövmeye baş layan bir meslekti. Sonra tasfiye edildi bu kurum.

hiç kopmadım. O dayanış ma ve hayatı değiş tirme duygularından hiç kopmadım. Sendika ağalığını da gördüm. Düş ünmeye baş ladım. Genç insanları düş ünüyorum. Yarın hayata atılacaklar ama sistem karş ısında donanımsızlar. Şöyle bir tespitte bulunmuş tum ’80 yılında; hayatta kalmak için bu sistemin en önemli diş lisi siz olacaksınız. ‘80’den bugüne baktığımızda bu tespitlerim doğru çıktı. Bugün basının en tepe noktalarındaki en dönekler bunlar, reklam piyasasındaki en dönekler bunlar... Çok para kazanıyorlar, iyi yaş amayı ve tüketmeyi keş fettiler. Oysa ben değerlerimi hiç değiş tirmedim. Hayat felsefemi, “Basit yaş a, basit düş ün” üzerine kurdum. Midenin bir hacmi var, kapasitesi var. Daha fazlasının bir anlamı yok, insan sağlığına zararlı. O kadar çok tüketmek, o kadar çok para ne olacak, bir sürü sayabilirim sana. Bir sürü solda da geçinen adam var. Kendi dünyalıklarını tuttular, çocuklarının dünyalıkları nı tuttular, torunlarının dünyalıklarını tuttular. Yani nedir bu hırs? Bırakın da hayatın, toplumsal düzenin düzeltilmesi için kafa yorun. Hayır, bunlar sistemle bütünleş miş ler, sistemin bütün nimetlerinden faydalanacaklar, çok para kazanacaklar ve sahte solculuk yapacaklar. Si­zi­fo­toğ­raf­çek­me­ye­iten­ney­di? En önemlisi, ’78 sürecinin belgeselini göremedim, fotoğrafları yoktu. Benim hayatta keş kelerim çok azdır. Keş ke ben o dönemde fotomuhabiri olsaydım dedim. Düş ünsenize koca

bir kuş ak, o dönemin hayalinin fotoğrafları yok. Herkes bir ş eylerle oynuyor, yalan söylüyor, kelimelerle oynuyor. Fotoğrafla tanış tığım yıllarda, Vietnam Savaş ı fotoğrafları beni çok etkilemiş ti. Bu fotoğraflar savaş a karş ı bir tepki oluş turmuş tu. Belki o fotoğrafçı onu o kadar bilinçli çekmedi. Hatta tam tersi de iddia ediliyor. Fotoğrafçının kendi açıklaması da vardı; “Ben o fotoğrafı, savaş karş ıtı bir hareket için çekmedim” diyordu. Ya da Hiroş ima’da napalm bombasından kaçan kızın fotoğrafı, Robert Cappa’nın İkinci Dünya Savaş ı fotoğrafları… Bu fotoğraflar çok önemli bir fotoğraflardı. Hiç unutamam, Japonya’da bir havaalanı direniş i vardı, 1980 yılında Cumhuriyet gazetesinde yayınlandı; o direniş teki kadınların siyah beyaz fotoğrafları vardı. Bu tür fotoğrafların etkisi ve gücü konusunda benim ufkumu açtı. Fotoğraf; yalansız, dolansız, direkt anlatma konusunda önemli olduğuna inandığım, dört elle sarıldığım bir iş haline geldi. Hep heyecanla çalış tım. Barış Davası’nı izliyorduk, Metris Cezaevi olaylarını izliyorduk. Ben kendi ülkemin tarihini fotoğraflayacağım dedim. Dolayısıyla, 1990 yılında Güneş gazetesi açılınca, ufkum daha da açıldı. O günden bu yana karar verdim, ben bu amaçla fotoğraf çekeceğim. Bugün baktığım vakit gerçekten doğru bir karar vermiş im. Ben fotoğrafla zengin bir hayat yaş adım. Bu zenginlik parayla ilintili değil. Bu zenginlik, hayatın zenginliklerini yaş amaktır. Fotoğrafla sokağa çıkıyorsun, insanların dünyasına giriyorsun, 60 ülke dolaş tım. Fotoğraf eş ittir hayat, hayat eş ittir fotoğraf.

Tarih Vakfı eski baş kanı ş öyle demiş ti: “Bir gün bu ülkeye demokrasi gelirse senin fotoğrafların çok kıymetli olacak!” Bilmiyorum bu ülkeye demokrasi ne zaman gelecek ama biz foto muhabiri olarak, insan olarak iş imizi doğru yapmak durumundayız. Ben yapmaya çalış ıyorum. Son­25­yı­lın­ta­ri­hi­var­ser­gi­niz­de.­Bu­25­yı­lın fo­toğ­raf­la­rın­dan­ olu­ş an­ ser­gi­ bir­ bü­tün ola­rak­ne­yi­an­la­tı­yor? Ben ’78 kuş ağıyım, ’78 kuş ağının etkilerinden

EKİM 2009 | TAVIR | 27


röportaj

Çok çalış kan, çok emek harcayan bir insanım ama emeğimin de kavgasını veren bir insanım. En son Cumartesi Anneleri’ni Tempo gibi bir magazin dergisinde 50 tam sayfa kullanmış tım. Yazı iş leri müdürü dedi ki, “Yeter ulan, bu çirkin kadınları kullanmayacağım.” Dediği hafta iki tam sayfa kullandı. Çünkü önüne öyle iki fotoğraf koydum ki, kullanmak zorunda kaldı. Dolayısıyla, bizim yaptığımız iş çok önemli. Buradaki ahlak kavramını bir kez daha açıklamak istiyorum. Bu dayanış ma için insanların birbirine güvenmesi çok önemli. Burjuva ahlakı, yapmacık bir ahlaktan çok, biz gerçek ahlaktan söz ediyoruz. Bu da insanların gerçekten dayanış ması, birbirlerine gerçekten saygı duyması, baş kasının emeğini sömürmemesi üzerine dayalı bir ahlak anlayış ı.

Ben politik belgesel fotoğraf çektiğim kadar, baş ka ş eyler de çekiyorum; dans, bale fotoğrafı gibi... Anlatıyorum neden dans, bale çektiğimi… 1996’nın 1 Mayı sı’nda yarım metre ötemde bir insan vuruldu. Etkileniyorsun, üzülüyorsun, tepki gösteriyorsun, rahatsız oluyorsun. O gün akş am da dünyanın en büyük dans gruplarından birini çektim. Çünkü çok acı içerisinde olan bir insanın kendini tedavi etmesi lazım, ayakta durması lazım. O bir kaçış gibi; ayrıca tiyatro, sinema, bale gibi sanat dalları benim çalış malarımı estetize ediyor. Çalış malarıma kattığı bir zenginlik var. Bu nedenle benim fotoğraflarım düz gazete fotoğraflarından biraz farklı oluyor. Ben çok sergi açan birisi değilim. Serginin mantığını da kavramış değilim. Çünkü bugün dijital fotoğrafçılıkta çok ş ey geliş ti. Şimdi boynuna fotoğraf makinasını takıyorlar ve onu kendilerine bir sosyal statü olarak görüyorlar. Yani oradan toplumsal bir yarar sağlamak, bir iş yapmak için değil. Ben muhtelif sergiler de açtım. Ankara’da, İstanbul’da açtım. Paylaş mak güzel, ben ürettiklerimi her yerde paylaş ıyorum, internet sitelerinde, dergilerde, gazetelerde, slayt gösterilerinde, fotoğraflarıma ulaş mak mümkün. Ama benim asıl yapmak istediğim, bu iş in kitaplaş ması. Çünkü ne derler, söz uçar yazı kalır; ben de, “Söz uçar fotoğraf kalır, belge kalır” diyorum. Gelecek kuş aklara, belge

28 | TAVIR |EKİM 2009

aktarmak, bilgi aktarmak gibi bir görev üstlenmiş im ben. Foto muhabirinin en temel iş i olan, bugünü yarına taş ıyarak, tarih yapmaya çalış ıyorum. Dolayısıyla bu sergi çok ses getirdi. Televizyonların farklı kanallarında toplam 6 saatten fazla yayınlandı, bütün gazeteler ve pek çok dergi haber yaptı. Ama bunu sınırlı bir insan izliyor. Keş ke bu kaynak kitap haline getirilebilse. Param yok benim, çok maliyetli bir ş ey kitap. Bu kitap yapılabilir mi, yapılamaz mı bilemiyorum. O kadar çok ş eye para harcanıyor ki, en lüzumlu ş eylere para bulunamıyor. Mesela 17 Ağustos 1999 depreminin kitabı yok biliyor musunuz? Yüzlerce deprem yaş adık. Böyle bir kitap olduğu vakit, daha fazla dikkat çekecek. Bu fotoğrafların kitaplaş ması çok önemli. Yapabilir miyim, yapamaz mıyım, bilemiyorum. Ülkesini ve insanını sevmek diye bir kavram kullanıyorum. Ben insanımın iyi yaş amasını istiyorum. Böyle bir derdim var. Bunun da kuralı, insanın ders çıkaracağım dokümanların elinde olması lazım. Sel felaketi yaş adık. Düş ünün baş ka ülkede kasırga oluyor, hemen koca kitabını yapıyorlar. Bizde yok bunlar. Bir ’60-’70-’78 dönemlerinin doğru dürüst, bütünlüklü olarak belgeseli yok, doğru bakış açısıyla bir kitabı yok. Mesela bazı arkadaş larımız bir kısım olaylara gözünü kapattı. Cumhuriyet mitingleri de bu ülkenin bir gerçeği, Kürt meselesi de... Ölen asker anneleri de, ölüm oruçları da bu ülkenin bir gerçeği...

Geldiğim toplumda ben mutsuzum. İş çi sınıfının kötü durumda yaş aması, halkın bu kadar açlığa mahkum edilmesi nedeniyle. Eskiden kölelik vardı, ş imdi insanlar tüketim toplumunun kölesi durumunda. Bu kadar mutsuzluk ve karamsarlık içinde, ben yine de çekmeye devam ederek, kendimi iyi hissetmeye çalış ıyorum. Baş ka yol yok çünkü, yoksa insan bunalıma düş er.Yoksa yol alınamıyor, geliş me olmuyor. Son olarak ş unu söyleyeyim, edebiyatın büyük ustalarından Gabriel Garcia Marquez’e sormuş lar, “Karamsar bir insan olduğunuzu söylüyorsunuz ama her ş ey ne kadar kötü olursa olsun kitaplarınızda hep umut var, bu nasıl oluyor?” Marquez ş öyle cevap vermiş : “Dünyanın güzel olacağına inanmıyorum ama inanmak istiyorum.” Ben de dünyanın güzel olmasını istediğim için bütün olumsuzluklara, umutsuzluklara rağmen belgelemek, insanlığın belleği olmak için, bugünü yarına taş ımada bir katkım olsun istiyorum. Söy­le­ş i­­için­te­ş ek­kür­edi­yo­ruz.❏


inceleme

oyunlarımız... terk edip gittiğimiz... türkan doğan

Gün doğuyor. Kavurucu sıcaklıktaki yaz aylarının, yüzünü yavaşça sonbahara çevirdiği bir mevsimdeyiz artık. Palmiyelerin gri kabuklu gövdesine vuran hafif bir rüzgar düşen kuru yaprakları iteliyor İzmir’in sokaklarına doğru. Erkencidir çöpçüler; sarı sıcak güneş yüksek binaların, apartmanların kibirli bakışları arasında, gecekondu mahallelerinin üzerine vururken gelir ve yerlerde gri beton bırakana kadar temizlerler bu sokakları. Yürüyüş sonrasında dinlenmek için oturduğum bir bankta soluklanırken, gecekondu mahallelerine dönüyor yüzüm. Gri kibrit kutuları gibi sıra sıra, irili ufaklı yan yana dizilmiş sayısız evler; tepelere uzanan topraklı yollar; birbirine omuz vermiş evler, çamurlu dar sokaklar; pencerelerden sarkan küpe çiçekleri; gün doğumundan gün batımına kadar çalışan emekçilerin itişip kakıştığı otobüs durakları; taze simit kokusu; kepenklerini yeni açan esnafın ilk çayındaki merhabası... ve daha birçok güzellik, her sabah hayatın türlü tatlarını, kokularını, manzaralarını taşıyor gözlerden yüreklere.

çükbaş, kepenk gıcırtılarıyla açılan 4. katın penceresine bakıyor. - Ahh yeter artık kafam şişti sabah sabah, oyun bahçesi mi burası? Gidin başka yerde oynayın. Kadını onaylayan bir ses apartmanın zemin katındaki berberden geliyor: - Hadi hadi gidin boş arazide oynayın. Söyleniyor kendi kendine berber “Hiç kafam kaldırmıyor çocuk seslerini” Önce aldırmadan oyuna devam ediyor çocuklar. Topu sektiriyor biri, öteki bir hamlede yakalıyor topu. Sonra keyifleri kaçıyor, çıkmıyor oyunun tadı belli. Oyunu bırakıp sokakları terk eden çocukların arasına karışıyorlar. Sokaklarımızı düşünüyorum. Çocuk seslerimizle doldurduğumuz o rengarenk sokaklarımızı... Yıkılmış, bombalanmış bir kent gibidir

kuş cıvıltısı gibi çocuk seslerini taşımayan sokaklarımız. İnsanın en doyamadığı, geri getiremediği çağlarını düşünüyorum. Eve geç kalmayı göze alabilmeyi, oyunun en güzel yerinde saatleri unutup, yırtılan pantolonu, kirlenen gömleği, evde bekleyen tamamlanmamış ödevi... Annenin akşam, öğretmenin yarınki azarını... Hepsine katlanılıyor ama; önemli olan oyun. Ah büyümeseydim diyen insan sayısı kadar çok şimdi, küstürülmüş çocukların sayısı. Küstürülen sadece çocuklar mı? Çocukların oynadığı sokak oyunları da küstürülmüş. Şimdilerde artık sokaklar sessiz, çocuklar sokak oyunlarına yabancılaşmış durumda. Yüzlerce yıllık tarihe sahip aslında sokak oyunları. Yaklaşık 20 yıl öncesine kadar çelik-

Bir anda yaşları 9-11 arasında olan 6 çocuk beliriyor çevremde. Ellerinde gök kuşağı renginde bir uçağı andıran bir uçurtma ve bir lastik top. Ve kuş cıvıltılarını andıran sesleriyle koşuşuyorlar. Bağırıyorlar. Sırasıyla çöp kenarındaki kediye dokunuyorlar. Biri korkutuyor, diğeri şefkat gösteriyor. Sonra yeniden uçurtmayı uçurmaya çalışıyorlar, göğün belli belirsiz boşluğuna havalanan uçurtma, son hızla çakılıyor ayaklarımın üzerine. Top sektiriyor ikisi, diğerleri uçurtmayı yeniden deniyorlar. Sonra yer değiştiriyorlar. Fırlatılan uçurtma, göğe alışık değil, aynı hızla yeniden düşüyor yere. Bir apartmanın 4. katından bir kadın hiddetle çıkarıyor başını, 6 kü-

EKİM 2009 | TAVIR | 29


inceleme

ratıcılık, üretkenlik kadar, aralarındaki arkadaşlığı da geliştiriyordu. Birlik, beraberlik, kazanma arzusu gibi duyguların gelişmesini sağlayan bu güzel oyunların hemen hemen hepsi maalesef ki unutuldu. Bütün evlere girsek de her bir koldan çıkarsak çocuklarımızı yeniden sokaklara… Unu­tu­lan­Ba­zı­Oyun­lar

çomak, uzun eşek, topaç, bilye, aç kapıyı bezirgan başı, aşık ve harmanbiç gibi oyunların, betonlaşmanın artması ve teknolojinin gelişmesi gibi etkenler yüzünden neredeyse yok oldu. Çocukların sokaklarda birlikte oynadıkları oyunlar; çocuğa paylaşmayı, iyiyi ve kötüyü, sosyal normları, adet, gelenek ve göreneği öğretiyordu. Sokaklar boşaldıkça nasıl unutulduğunu görüyoruz. Bu çocuklarla, çocukların oynadığı sokaklarla barışmak zaman alacak. Teknoloji çağının en talihsiz insanları maalesef ki çocuklarımız. Naklen savaşları, ölümleri izleyip ağız dolusu gülebilen oyunlar çıkartıldı çünkü. Şiddet ve savaş içerikli bilgisayar oyunları, sokaklarımızdan koparılan çocuklarımız tarafından en sevilen oyunlar arasında yerini alıyor. Sokak oyunları unutuldukça yerini başka oyunlar aldı. Zamanla kendini çizgi film kahramanı Pokemon zanneden 4 yaşındaki Ferhat, 7. kattan bıraktı kendini boşluğa. Kilis’te, 7 yaşındaki Seda, apartmanın 5. katından atladı. Taso oyunu için birbirini bıçaklayan çocuklar türedi… Kapitalizmin sayesinde çocukların başından kalkamadığı, bağımlı hale geldiği ve psikolojilerini bozan “öldüren” bilgisayar oyunları şiddeti, bencilliği körükledi. Çocukların oynadığı oyunların çoğunda, öldürmek kazanmanın birinci şartı. Ne kadar ölüm, ne kadar kan, o kadar puan toplamak demek. Oyunların adı boşuna “ölüm oyunu” değil... Bilgisayar başından uzun saatler boyunca ay-

30 | TAVIR |EKİM 2009

rılmamak da öldürüyor, oyundan etkilenip etrafındakilere rastgele ateş açan bir gencin kurşunlarına hedef olmak da... Birçok ülkede yasaklanan “Grand Theft Auto” adlı oyunda ise, ana görevler arasında yaya ezmek, trene bomba yerleştirmek, okul otobüsünü kurşunlamak başta geliyor. Karşıdan karşıya geçen bir hamileyi ezenlere ise “ekstra puan” layık görülmüş! Ölüm oyunlarının son versiyonu ise ABD’de ortaya çıktı: “Mortal Kombat”. Colorado’da yaşayan 17 yaşındaki Heather Trujillo, bilgisayarın başından kalkıp oyunda öğrendiği hareketleri 7 yaşındaki kardeşinin üzerinde deniyor. Oyundaki “Finish her” (Bitir işini) sahnesinden esinlenerek attığı tekme, kardeşini öldürmeye yetiyor. ABD’de hızla yayılan bu oyun yüzünden 82 çocuk öldü. Can sıkıntısından kurtulmak isteyen çocuk yaştaki gençler arasında revaçta olan “Choking Game”, yani boğma oyunu şimdiye kadar 82 can aldı. Gecekondu mahallerinde “internet hizmeti” sunmak için açılan internet kafelerin gerçek amaçlarından uzaklaşarak birer “oyun mecrasına” dönüşmesi, çocukların şiddete eğilimi için gerekli zemini hazırladı. Zamanla eğitimsiz ve işsiz gençlerin uğrak mekanları olarak anılmaya başlayan bu kafeler, oyundaki şiddetin dış dünyaya taştığı yerler oldu. Oyun tutkusu çocukları öylesine duyarsız yaptı ki, paylaşma duygularını yok etti. Kökleri asırlar öncesine dayanan uzun eşek, aç kapıyı bezirganbaşı, yağ satarım bal satarım, çelik-çomak gibi eski oyunlar; çocuklarda ya-

Beş­Taş Karşılıklı iki kişi tarafından oynanır. Kızlar da, erkekler de oynar. Taşlar (5 adet) yere atılır. İlk önce “birler” oynanır. Birlerde; oyuncu bir taşı baş hizasına kadar havaya atar. Havaya attığı taş yere düşüne kadar taşı havaya attığı elle yerden bir taş alıp havaya attığı taşı tutmak zorundadır. Tutamazsa yanar. “İkiler”de; yine havaya bir taş atıp aynı elle yerden iki taş almak, “üçler”de üç taş almak, “dörtler”de havaya attığı taş yere düşene kadar dört taşı da almak ve havadan düşen taşı tutmak zorundadır. Daha sonra işaret parmağını (sol el) orta parmağının üstüne koyup yere dayayarak köprü oluşturulur. Sağ elle de bir taş yukarı atılır. Dört taşı da birbirine değmeyecek şekilde, köprü kurduğu parmaklarına yakın bir yere bırakır. Havaya attığı taş yere düşmeden köprünün altından bir taşı diğer tarafa geçirir ve yukarıya attığı taşı yere düşmeden tutar. Dört taşı da birer birer diğer tarafa geçirince bu bölüm de bitmiş olur. Sonra 5 taşı sağ elle havaya atıp, “birler”de en az bir taş elinin üstünde kalacak şekilde taşları yakalar. Elinin üstündeki (tersindeki) taşı tekrar eliyle yukarı atar ve avucuyla yere düşmeden yakalar. Bu hareket ikilerde 2 taş, üçlerde 3 taş, dörtlerde 4 taş ve beşlerde 5 taş elinin üstünde tutulup, havaya atılarak tekrar avucuyla yakalayacak biçimde devam eder. Elinin üzerinde eksik taş yakalarsa ve avucuyla tutamazsa yanmış olur.Yukarıda saydığımız tüm bu hareketleri yanmadan yapıp tamamlarsa, oyunda başarı sağlamış olur ve rakibine karşı bir oyun ilerde olur. Aynı oyun koyun, kuzu ve keçilerin ön ayaklarının dizlerinden çıkan “aşık” kemikleriyle de oynanır. Hatta taştan ziyade aşık kemikleriyle oynanmaktadır. Bu oyun evde, sokakta, kısacası bir araya gelen iki kişinin en başta tercih ettikleri oyunlardan biridir. Artık tüm çocuklar tarafından bilinip oynanmıyor artık bu oyun.


inceleme

İs­top Üç ve daha çok oyuncuyla, kız ve erkek karışık olarak, iyi havalarda dışarıda oynanan bir oyundur. Çok oyuncu olursa daha neşeli olur. Her oyuncu kendine bir takma isim bulur veya kendi isimleri ile oynarlar. Ebe olan ortaya geçer ve elinde topu havaya atarak birinin ismini söyler. İsmi söylenen çocuk havaya atılan topu yakalamaya çalışır. Topu tuttuğu anda “istop” der. Bu arada çocuklar uzaklaşabilecekleri kadar uzaklaşırlar. Ancak topu tutan çocuk “istop” dediği anda herkes olduğu yerde kalır. Topu en yakın olana atıp vurmaya çalışır. Duran çocuklar hiç kımıldamazlar. Eğer vurursa, ebe o çocuk olur ve topu, havaya atar. Vuramazsa topu ebe çocuk yine alır ve havaya atarak oyuna devam eder. Kur­tar­ma­ca Oyun oynayacak çocuklar toplanıp sayışırlar ve böylece ebeyi belirlerler. Ebe oyuncuların sayısına bağlı kalmakla beraber, genellikle iki kişidir. Oyuncular kaçar ve ebeler onlara dokunmaya çalışır. Ebenin vurduğu oyuncular bir duvarın dibinde el ele tutuşarak dururlar. Ebelerden biri onları beklerken öteki ebe diğerlerini vurmaya çalışır. Oyuncular da vurulan arkadaşlarını kurtarmaya çalışır. Kurtarması için vurulmuş oyunculardan birinin eline dokunması gerekir. Bu durumda vurulmuş kişiler kurtulur ve tekrar oyuna katılırlar. O anda ebenin ona dokunmamış olması gerekir. Ayrıca kurtarıldığı zaman ellerinin bir birine tutulmuş olması gerekir. Ellerin ayrıldığı yerden diğer taraf kurtarılmamış olur. Böylece ebeler herkesi vurabilirse oyun tamamlanmış olur ve eski ebeler yerlerine ebe seçerler ve oyun böylece devam eder.

na alır. Araya aldıkları oyuncunun kulağına şifre isimlerini söyleyerek hangisini istediğini sorarlar. Oyuncu da bu bilmediği isimlerden rastgele bir tercih yapar. Kimin ismini söylemiş ise onun arkasına geçerler. Bütün oyuncular bu şekilde yerlerini alınca araya bir çizgi çizilir. Öndeki oyuncular bir ayakları bu çizgide olacak şekilde birer ellerini tutuşurlar. Diğer oyuncular da bunlara bağlı birbirlerini çekmeye başlarlar. Hangi grup diğer grubu çizgiden kendilerinden tarafa geçirebilirse oyunu kazanır. Mi­ni­Mi­ni Bu oyunda da yine iki oyuncu seçicidir. Bunlar oyuncuları eşit şekilde paylaşırlar. Karşılıklı olarak oyuncular oturtulur. Her grubun başı kendi oyuncularının kulaklarına birer isim söyler. Bir gurubun başı karşı tarafa "Köpeklerinden geçemedim köpeklerini bağla" diye seslenir. O da "Hoşt" diyerek karşı grubun başının geçmesini sağlar. Geçen oyuncu yerde çömelerek oturmuş olan oyuncuların kafalarını elleyerek birini seçer. Elleriyle gözünü kapatır. Kendi oyuncularından birinin gizli ismini söyleyerek "gelsin benim ..." diye çağırır. O isimli oyuncu gelip gözü kapalı oyuncunun alnına vurur. Geçip yerine oturunca gözlerini açar. Karşıdaki oyuncular kimin vurduğunun belli olmaması için hep beraber "mini mini mini mini mini..." diyerek işaret parmaklarıyla burunlarının iki tarafına dokunurlar. Gözleri kapalı oyuncu kimin vurduğunu tahmin eder. Eğer bilirse vuran oyuncu o tarafa geçer. Bilemezse o öbür tarafa geçer.

Yağ­Sa­ta­rım­Bal­Sa­ta­rım Oyuncular bir yuvarlak oluşturacak şekilde otururlar. Ebe eline mendil alarak arkalarından dolanmaya başlar. Bu arada "yağ satarım bal satarım, ustam ölmüş ben satarım, ustamın kökü sarıdır, satsam on beş liradır. Zambak zum bak dön ardına iyi bak" şeklinde tekerleme söyler. Ebe dolaşırken mendili oturanlardan birinin arkasına bırakır. Eğer arkasına bıraktığı oyuncunun haberi olmuşsa mendili alıp ebeyi kovalamaya başlar. Ebe de bir defa dolanıp o oyuncunun yerine oturur. Eğer oyuncunun haberi olmamışsa ebe bir dahaki dolaşmasında mendili alıp o oyuncuya vurmaya başlar. O da kalkıp bir defa dolanır gelip tekrar yerine oturur. Oyun böylece devam eder. Kö­re­be Bir ebe seçilerek gözleri bağlanır. Diğer oyuncular gelip elleri ile onu yoklarlar. Aralarında şu konuşma olur: - Ebe, nereden geldin? - Handan geldim guzum. - Üstüyün başıyın kokusu ne? - Yundum, arındım da geldim. - Tahrana tavuk girmiş, kiş kiş kiş.....kişile, derler. Ebe de elindeki çabut yumağı veya havlu ile vurmaya baslar. Çiz­gi Beş dikdörtgenden oluşan büyük bir dikdörtgen çizilir ve hepsinin içine birden beşe kadar rakamlar yazılır. İki tane yan yana çizilerek on-

Ebe­le­me­ce Bu oyunda bir ebe seçilir. Ebe kaçan oyunculara elleriyle vurmaya çalışır. Ebenin vurduğu oyuncu ebe olur. Bu defa o kovalamaya başlar. Onun vurduğu ebe olur. Oyun böylece devam eder. Aç­Ka­pı­yı­Be­zir­gan­ba­şı İki kişi kendi aralarında kendilerine şifre isim seçerler. Daha sonra birbirlerine dönerek el ele tutuşurlar. Diğer oyuncular arka arkaya dizilirler. “Aç kapıyı bezirganbaşı” diyerek gelirler. Kapı görevi yapan o iki kişi ellerini kaldırarak onların geçmesini sağlar. Oyuncular aralarına gelince teker teker onları kollarının arası-

EKİM 2009 | TAVIR | 31


inceleme

büllü ile ebe arasını bir defa da atlayarak alabilirse oyun el değiştirir. Eğer uzarsa adımla sayılmaya başlanır. Hepsi bitince değnek yerden de olduğu gibi atılır. Büllünün vardığı yere kadar diğer oyuncuya ceza verilir. Bu ya tek ayak üzerinde sekmek veya oraya kadar sırtına binmek şeklindedir. Ancak cezalandırılacak oyuncu büllüyü havada eli ile yakalarsa ceza diğer oyuncuya yüklenir. Büllü oyun içindeyken yakalanırsa kişinin oyun hakkı olabileceği gibi, o ana kadar ki yaptığı sayılarda çıkabilir.

lu da olabilir. İnce düz bir taş alınıp önce birlere atılır. Tek ayak sekerek önce beşlere varılır. Beşlerde iki ayağını yere basabilir. Sonra tekrar sekerek geri döner. Taşı da bulunduğu yerden beraberinde geri çıkarır. Taş veya ayağı çizgiye gelirse yanmış olur. Beşleri de bitirdikten sonra gözlerini kapatarak yürüyerek çizgiye basmadan beşlere varır. Orada gözlerini açarak döner. Çizgiye basmadan bitirdikten sonra arkasını dönerek taşı başının üzerinden atar. Hangi bölüme gelmişse o bölüm onun olur. O artık orada ayaklarını basıp dinlenebilir. Gözlerini açabilir. Diğer oyuncu ise buraya hiç ayak basamaz. Orayı atlaması gerekir. Yalnız beşleri alamaz. On­Beş­Taş Her oyuncu için beşer tane olmak üzere küçük çukurlar kazılır. Her oyuncu on beşer tane küçük taş (çakıl) toplar. Bunlar çukurlara üçer tane dağıtılır. Oyuncu kendi bölümünden herhangi birindeki taşları alarak birer birer dağıtmaya başlar. Sonuncu taşı koyduğu bölümdeki taşları çalarak dağıtmaya başlar. En son taşı koyduğu bölümde taş yok ise o bölümdeki taşlarla beraber alır. Böylece sırayla oynanır. Eğer birinin evinde taş bitmişse diğeri onun en az taş alabileceği bir yere bir taş verir. Böylece oyun da hiç taş kalmayıncaya kadar devam eder. Sonra herkes elindeki taşlarla kendi evini tamamlar. Eğer diğer oyuncunun evinden taş almışsa o elinde kalır. Ve oyun esnasında oraya konulan taşlar da onun olur. Ancak kişinin evinde bir taşı varsa diğer ikisini ta-

32 | TAVIR |EKİM 2009

mamlamak zorundadır. Oyunun sonunda da genellikle çocuklar taşları "cennete, cehenneme, cennete, cehenneme..." diye omuzlarından atarlar. En son taşı atarken hangisini söylemişlerse oraya gideceklerine inanırlar. Bül­lü­Değnek Bunun için önce 60–70 cm uzunluğunda değnek hazırlanır. Değneğin bir ucu hafif düzeltilerek büllünün rahat durması sağlanır. Büllü değnek 20–30 cm uzunluğundadır. Ve yere de vurunca rahat havalanması için iki tarafı yontulur. Büyükçe yuvarlak bir ebe (çember) çizilir. Bunda sırasıyla tokmak, uçtan, belden, buttan, elden, yerden isimli bölümler bulunur. Ve onar onar sayıdan oluşur. Tokmak atılırken değnek elle tutulur ve büllü ele dayalı olarak tutulur. Bu şekilde havalandırılarak değnekle vurularak fırlatılır Uçtan da büllü değneğin ucuna yerleştirilerek atılır. Belden de değnek arkadan diğer tarafa uzatılır. Buttan da bir ayak biraz kaldırılıp değnek bacağın altından uzatılır ve büllü değneğin ucuna konur. Elden de değneği tutan elin başparmağı ile işaret parmağı tarafından tutularak vurulur. Yerden de ise yere konan büllünün ucuna değnek vurulur. Havaya kalkan büllüye değnekle vurularak fırlatılır. Diğer oyuncu tarafından büllü el ile fırlatılarak ebenin içine sokulmaya çalışılır. Ebenin dışına düşen veya havada iken değnekle vurularak dışarı çıkarılan büllüye değnekle vurularak kalkınca tekrar vurularak fırlatılır. Bu üç defa tekrar edilir. Eğer

Ayak­Tok­ma­ğı Bu oyunda da büyük bir ebe (çember) çizilir. Büllü ise bir çöptür. Oyuncu büllüyü eline alır. Büllüyü elinden bırakır ve ayağı ile tekme vurarak uzağa fırlatır. Diğer oyuncu yakalayabilirse bunda da oyuncunun hakkı ve sayıları çıkabilir. Oyuncu eline aldığı büllüyü ebenin içine atmaya çalışır. Diğer oyuncu havada iken vurarak uzaklaştırmaya çalışır. Eğer büllü ebenin dışında ise adımla sayılır. Eğer çizgi üzerinde ise buna "yarım ellik" denir, ki bu durumda oyuncu atışı yenileyebilir. 50 ve 100 gibi bir sayıyı tamamlayınca ceza verilir. Ceza yine binmek veya sektirmek şeklindedir. Kaparsa ceza tersine döner. Ka­le­Yık­mak Oyuncular eşit sayıda iki gruba ayrılırlar. Düzgün büyükçe üç adet taş dikilir. 20-25 metre uzaklığa da yine aynı şekilde üç taş dikilir. Oyuncular atabilecekleri büyüklükte taşları atarak yıkmaya çalışır. Her oyuncu birer defa atar. Ancak her taş yıkan oyuncu bir defa daha atma hakkı kazanır. Eğer üç taşı yıkamamışlarsa taş atma sırası karşı tarafa geçer. Bu defa da onlar taş atarak, rakip kaleleri yıkmaya çalışır. Oyun böylece devam eder, eğer bir gurup her üç taşı da yıkabilirse öne geçmiş olur ve kaleler değişir. Taşlar yeniden dikilerek oyuna devam edilir. Belli bir sayıyı elde eden grup oyunu kazanır. Ceza olarak her oyuncu biri ile eşleşerek ona ceza verir. Burada ceza yine binmek ve sektirmektir. Bu oyun genellikle kırlarda ve açık alanlarda oynanır. Çocuk oyunu sayılabileceği gibi gençlerin ve yetişkinlerin de zevkle oynadığı bir oyundur. ❏


inceleme

eşkıya-kahraman tartışması içinde, ince memed’e dair... mehmet çay

Yaşar Kemal’in eseri İnce Memed’in birinci cildinin yayımlanmasından bu yana 55 yıl geçti. İlk cildi 1955’te yayımlanmış olan bu eserin son cildi İnce Memed IV, 1987’de tamamlandı. O günden bugüne üzerinde en çok konuşulan eserlerden biri oldu. Hakkında olumluolumsuz pek çok değerlendirme yapıldı. Tiyatroya uyarlandı ve sinemaya çevrildi. Pek çok ülkede çevirileri yapılarak yayınlandı. Edebi anlamda önemli bir değere sahip oldu. Romana yönelik devletin ilgisi de gecikmedi. Sakıncalı damgası yedi okuyanlar; devlet nezdinde “tehlikeli” olarak görüldü. Halk ise her şeye rağmen İnce Memed’i alıp, okudu. İnce Memed’i saygıyla bağrına bastı... Ve bundan dolayı Yaşar Kemal’in adı anılınca akla ilk İnce Memed’in gelmesi tesadüf değildir. İnce Memed, bir halk destanına dönüştü. Yaşamın içinden süzülüp açığa çıkarılan ve romanlaştırılan bir destan… İnce Memed, köylünün yaşadığı yoksulluğu, zulmü, ağaların, eşraf ve devlet güçlerinin halkı nasıl sömürüp baskı altında tuttuğunun resmidir. Bununla birlikte, bu baskı ve sömürüye karşı verilen mücadelenin de destanıdır aynı zamanda. Peki, bir roman kahramanı olarak İnce Memed’in bu kadar çok sevilmesinin nedeni nedir? Neden halk İnce Memed’i sevip yaşatmaktadır? İnce Memed, bir roman kahramanından ötedir. İnce Memed, bir gencin kendisine yaşatılanlara karşı haklı isyanın adıdır. Bu isyan, silah kuşanıp dağa çıkmak, haksızlıklardan ve adaletsizliklerden hesap sormaktır. Haklının ve halkın yanında olmaktır. İnce Memed, eylemleri ve savaşçılığıyla, fedakarlığı ve cüre-

tiyle, olumlu ve olumsuzluklarıyla bu halkın kendi kahramanı olarak karşımızdadır. İnceMemed:KısabirÖzet Yaşar Kemal, İnce Memed adını, Ruhi Su’nun söylediği “İnce Memed ne yaptıysam ben sana” diye başlayan ünlü Dinar türküsünden esinlendi. Fakat bu türküdeki İnce Memed ile romandaki İnce Memed arasında sadece bir isim benzerliği vardır. İnce Memed romanında olaylar Güney Anadolu’da, Torosların kıyıdaki ovaları ayıran etek lerinde geçer. İnce Memed, Abdi Ağa’nın egemen olduğu Değirmenoluk köyünde yaşar. Babası ölmüş, annesiyle kalmaktadır. Tüm köylü gibi çok çalışmaktadır. Bir gün dayanamaz, kaçar. Yalnız Abdi Ağa İnce Memed’i bulup geri getirtir. Ana ile oğlunu cezalandırarak kışlık yeterli buğday vermez. İnce Memed aynı zamanda sevdalıdır. Abdi Ağa, sevdalısını kendi yeğenine nişanlamak ister. Bunun üzerine İnce Memed sevdalısı Hatçe’yle birlikte kaçar. Abdi Ağa ve adamlarınca kıstırılınca da çatışma çıkar. İnce, çatışmada Veli’yi öldürüp, ağayı da yaralar. Abdi Ağa, Hatçe’yi yalancı şahitlerle, Veli’yi öldürmekle suçlar ve Hatçe hapse konulur. İnce Memed ar tık bir eşkıyadır. Ama sevdalısının hapiste olmasına dayanamaz. Abdi

Ağa, korkusundan kasabaya sığınır. Burada Ali Safa Bey’den yardım ister. İnce Memed, Hatçe’yi hapisten kurtarır. Abdi Ağa’nın korkusu gerçek olur, İnce Memed Abdi Ağa’yı öldürür. İnce Memed’in jandarmayla girdiği çatışmada, sevdalısı Hatçe ölür. Bu sırada İnce Memed’in bir oğlu olmuştur. İnce Memed oğlunu Iraz’a bırakarak, bırakmak zorunda kalarak dağlara doğru yol alır. İnce Memed, Abdi Ağa’dan hem kendinin hem de köylülere yap-

EKİM 2009 | TAVIR | 33


inceleme

dır. Haklı bir isyan vardır. Saf ve temiz bir sevgidir yaşanılan. Sevdalısını elinden almaya çalışan ağaya karşı ölümü göze almasına yol açan da bu sevdadır. Ağanın ona ve köylülere yaptıklarıdır. Herkes ilk başlarda İnce Memed’e acır. Acıma giderek sahiplenmeye dönüşür. İnce Memed korkar önce her insan gibi. Bu korkunun da yenileceğini, korkuya teslim olmadığını görürüz. Korkunun ardındaki cesareti... Bunu açığa çıkaran, sevdikleri ve bu sevdiklerine ağaların yaptığı zulüm, onlara duyduğu kin ve öfkedir. Hesap sorma isteğidir. Adalettir. Ailesi ve köylüler, İnce Memed için zarar görmeye başlar. Ağalardan, jandarmalardan zulüm gelir. Jandarma köylüyü falakaya yatırır. Böylesine gerçektir roman. Köy boşaltmalar, köylülere yapılan zulüm, dışkı yedirmeler devam eder bu ülkede. İnce Memed tüm bunları görür. Karşısındaki tek bir ağanın olmadığını anlar. Ama yine de yılmaz, yorulmaz. İçindeki öfkesi, adalet özlemi hiç sönmez. Aksine daha da alevlenir. O bir eşkıyadır. Halk onda umudu görmüştür. İnce Memed de bunun farkındadır. İnce Memed yılmaz, hiçbir ayak oyununa aldanmaz. Kendisini hile ve vaatlerle “düz”e indirme oyununa gelmez.

tığı zulmün hesabını sorar. Köylüler bayram eder. Birinci cildin özeti genel olarak böyledir. Peki, köylülerin bayram etmesini sağlayan, onların yüreklerine su serpen, ağayı cezalandıran İnce Memed nasıl biriydi? Jandarmayı peşinden sürükleyen bu kahraman nasıl bir kişiliğe sahipti? İnceMemedBuHalkınKahramanıdır Romanda destansı bir dil kullanılmış olsa da İnce Memed yaşamın gerçek liğini anlatır. Kahramanımız da bu halkın kahramanıdır. İnce Memed öksüz, annesinin yanında yaşayan,

34 | TAVIR |EKİM 2009

öne çıkan hiçbir özelliği bulunmayan yoksul bir köylü çocuğudur. Sevdalıdır. Kahramanımızın kişiliği ve yaptıkları, iç dünyası gayet gerçekçidir. Bu yanıyla şu söylenebilir, gerçekçi bir kahramanın efsaneleştirilmesi vardır karşımızda. Kahramanımızın psikolojisi ve bu psikolojiyi oluşturan maddi koşulları görmek mümkündür. İnce Memed film kahramanı gibi ekranlardan fırlamış değildir. Abartılı yanı yoktur. Bu ülkenin ve halkın kahramanıdır. Onun özelliklerini taşır. Kendisine, köylüye yapılan bir zulüm var-

İnceMemedbirEşkıyadır İnce Memed’in halk tarafından sevilmesinin en temel nedeni, onun eşkıya olması ve bu eşkıyalıkta simgelenen kimi değerler için savaşmasıdır. Halk tarafından adalet, özgürlük simgesi olarak görülür. Zalimlerden hesap soran, halkının ve haklının yanında yer alandır. Eşkıyalık sadece ülkemize özgü değildir. Dünyanın her yanında oldu ve olmaya da devam ediyor. Sömürü ve zulüm sahibi egemenler kendilerine karşı gelen, düzenlerini tehdit eden hemen herkesi “eşkıya”, “çapulcu”, “kanun kaçağı” vb. adlarla anıp, katledilmesi gereken kişiler olarak gösterir. Geçmişten farklı olarak bugün buna “terörist” diyor, o kadar… Egemenlerin böyle adlandırmış olması halkın da onlar gibi baktığını göstermez. Egemenlerin eşkıya, kanun kaçağı ya da bugünkü adlandırmasıyla terörist dediklerini halk sahiplendi, ona ekmek verdi, kapısını açtı. Falakaya yatırıldı, tehdit edildi, köyünden sürüldü, evi barkı yakıldı. Yıkıldı ama eşkıyayı ele vermedi, yerini söylemedi. Bir sorunu olduğunda eşkıyaya gitti, ondan yardım istedi. Ona güven


inceleme

duydu. Yasalara göre “suçlu” kanun kaçağı bu eşkıyaları halk bağrına bastı, yaptıklarını meşru gördü. Evet, İnce Memed de böyle bir eşkıyadır. Köroğlu’ndan, Çakırcalı’ya uzanıp bugünlere gelen bir geleneğin temsilcisidir. Halkın gönlünde taht kuran bir eşkıyadır. Bundan dolayıdır ki eşkıya denilerek geçilemez. Eşkıyalığın da gelenekleri ve özellikleri vardır. Eşkıyalığın iyi veya kötüsü, halkın gönlünde taht kurup kuramayacakları bu özelliklerine ve geleneklerine bakılarak anlaşılır. O zaman şu soruyu sormak gerekir. Düzenin gözünde “suçlu” ,“eşkıya” olarak görüldükleri halde halkın gözünde ve gönlünde masum, hatta bir kahraman olarak görülmesini sağlayan nedir? Eşkıya, düzenin yarattığı bir sorundan dolayı şu veya bu gerekçeyle dağları mesken eyleyendir. Ona başka bir seçenek bırakılmamıştır. “Başına bir hal gelirse dağlara gel” ya da “Benim meskenim dağlardır” diyen bir kültürün içinden çıkarak sırtını dağlara yaslar. “Düz”de ona yaşama şansı yoktur. Ya haksızlıklara, adaletsizliklere boyun eğip sinesine çekecek, ya da düzenin kendisine verdiği cezayı kuzu kuzu kabul edecektir. Onun eşkıya olarak adlandırılması düzenin söylemi ve onun suç saydığı eylemlerdir. Yoksa eşkıyalığın geleneklerine bağlı kaldığı sürece halkının gözünde bir kahramandır. Eşkıya, adaletsizliğe karşıdır. Zaten kendisi de adaletsiz bir düzenin sonucu olarak eşkıyadır. Zenginden alıp, halka verendir. Bu yanıyla halkın yanında yer alır. Adaletsiz eylemlerde bulunmaz. Adaletsizliği zalimlerin, sömürücülerin yaptığını bilir. Halkın canını, malını korur, bu yönde eylemi olmaz. Onun hedefinde hep zalimler, ağalar, beyler, halkı sömürüp zulmedenler vardır. Bu yönde bir ayrım yapmaz. Yaptıklarıyla halkın gönlünü kazanır. Halk ona yardım eder. Eşkıyanın gönlünde ihanet yoktur. O, canını bu yola koyandır. Halkını ve arkadaşlarını canı pahasına korur, onlara zarar gelmesini istemez. Gerektiğinde ölmesini de bilir. Ölümünün düşmanı tarafından gelmesini ister. Eşkıyaların tümünün İnce Memed ve bu geleneğin devamcısı olmadığı da bir gerçektir. Ki roman bunu da gösterir. Halktan yana iyi, adaletli, ağa ve beylerin düşmanı, onlardan yaptıklarının hesabını soran eşkıyaya örnek, İnce Memed’in kendisidir. Kürt Reşit, Gizik Duran; İnce Memed’in örnek aldığı, eşkıyalı-

ğın hakkını veren yiğit eşkıyalardır. Halk bu türden eşkiyaları unutmaz, adlarını türkülerde, destanlarda yaşatır. Diğer yandan “Deli Durdu”, “Kalaycı” ya da “Kara İbrahim” gibiler eşkıyaların yüz karasıdır. Bunlar beylerin, ağaların besleyip koruduğu, jandarmanın göz yumduğu eşkıyalardır. Halka kurşun sıkıp, halkı ezendir. Ağa ve beyler için dağda bulunurlar. Halka gözdağı vermek ve korkutmak için bu eşkıyalar kullanılır. Bu eşkıyaların güçleri, ancak güçsüze yeter. Kahpe ve korkaktır, kalleştir. Halkı soyarken, zenginlere dokunmazlar. Aynı zamanda adaletsizdirler. Ağa ve beyler yasal olarak yapamadıklarını bu eşkıyalara yaptırarak bir nevi kontrgerilla işlevi görürler. Tüm kirli işlerini bunlara yaptırırken kendilerini de gizlemek isterler. Ama halk hangi eşkıyanın ağa ve beylerden yana, hangilerinin kendilerinden olduğunu yaşamıyla görür ve bilir. İnceMemed’inHedefi Bazı roman ve filmlerde kötülükleri yapan bir kişidir. Bu kişi ortadan kaldırıldığında adalet sağlanır. Mutlu son yakalanır. Böylece kötülüğün, adaletsizliğin ve zulmün kişisel olduğu mesajı verilir. Nasıl ki yaşanılan işkenceler ve katliamlardan sonra “Bu olay münferittir, her kurumda böylesi çürük elma bulunur” gibisinden açık lamalar yapılıyorsa, roman ve filmlerde de benzer bir tema işlenir. İnce Memed, işte böylesi eserlerden kökten farklıdır. İnce Memed’in karşısında ona ve halka zulmeden, zorbalık yapan ağalar, beyler, jandarma, bürokrasi ve onların yardakçıları vardır. Romanın tümünde ise tüm bunları üreten, koruyup kollayan bir düzenin varlığı görülür. Bunların İnce Memed ve halkın karşısına nasıl düşman olarak çıktığına tanık oluruz. Mesele şahsi, İnce Memed’in meselesi değildir. İnce Memed’den yola çıkılarak bir düzen ve onun kurumları sorgulanır. Sahiplerinin kimler olduğu gösterilir. Toplumsal bir mesele ele alınır. Sistem eleştirisi vardır. Bir yanda İnce Memed ve halk diğer yanda ağalar, beyler ve onların düzeni saflaşmıştır. Çatışma bu iki kesim arasında geçer. 1930’lu yıllarda ve sonrasında Kemalist iktidarın halka yaptıkları sorgulanır. Kurtuluş Savaşı’nın bir “kahramanı “olarak Ali Safa Bey’in halka yönelik zulmünü görüyoruz. Zenginliklerini nasıl elde ettikleri gözler önüne serilir.

Bu yanıyla roman Adnan Menderes’lerin, Celal Bayar’ların ve benzerlerinin nasıl ortaya çıktığına dair ipuçlarını gösterir. Halkına böylesine zulmeden, gözü paradan ve topraktan başka bir şey görmeyen bu kişilerin emperyalizmle işbirliği ve uşaklık yapmalarını da açıklıyor. Ali Safa ve Ali Saim Beylerin ortak özellikleri devletle olan ilişkileridir. Kemalist iktidar halka değil, bunlara güvendi. Devlet de onların hizmetinde oldu. O günün beyleri ise, bugün Koçlar, Sabancılar, Doğuşlar, Karamehmetler haline geldi. İsimler değişti, uygulamalar farklılaştı ama sömürü ve zulümleri değişmedi. Devletin gücü onların yanında olmaya devam ediyor. Polisi, jandarması hep onları korudu, halka saldırdı. İnce Memed’e kucak açıp yardım ettiği için, halkı falakadan geçiren, karakolda işkence edenle, greve destek olduğu için grevcilere saldıran, işçileri gözaltına alıp coplayan aynı devlettir. Gücünü ağaların, beylerin sömürülerini engellemeye değil de, hakkını arayan işçiye, adalet arayan yaşlı analara, gençlere saldırarak gösteren bir devletin varlığının hala devam ettiğini görmekteyiz. İşte bundan dolayı İnce Memed’in hedefi nettir. Ve bugünde bu hedef net olmalıdır. İnceMemed’inEylemlerineDair İnce Memed’in ilk iki cildinde ağa ve beyler cezalandırılır. Adalet yerini bulur. Halka yapılan zulümler cezasız kalmaz. Halkın adalet özlemi gerçekleşir. Fakat İnce Memed, ağa ve beyleri öldürdükçe yerine yenilerinin geldiğini görür. Bir bataklık gibi pislik üretir. Tek tek sinekleri öldürmenin bir faydası olmaz. İnce Memed’in diğer ciltlerinde bu durumun muhasebesini yapar. Buna rağmen ağa ve beylere yönelik eylemlere, onları bir bir cezalandırmaya devam eder. Bu durum kimilerince, “Memed’in yaptıkları artık anlamını kaybetmiş, bir yarar sağlamayan, gelişigüzel cezalandırmalardır” şeklinde yorumların yapılmasına yol açar. Peki, gerçekten böyle midir? İnce Memed’in ağa ve beylere yönelik cezalandırma eylemlerinin, eşkıyalığına devam ediyor oluşunun hiç mi yararı yoktu? Hiç kimse tek tek sinekleri öldürerek bataklığı kurutacağını iddia ediyor değildir. Aksine İnce Memed bataklığın kurutulması gerektiğini vurgular. Bu bilinmesine rağmen böylesi eleştirileri ve değerlendirmeleri yapanlar hiç de az değildir. Esasında bu eleştiri ve değerlendirmeyi yapacak kitabın gücünü, dolayısıyla İnce Memed’in yarattığı etkiyi kırmak istemektedirler.

EKİM 2009 | TAVIR | 35


inceleme

Bundan daha önemlisi bu eleştiride, İnce Memed’in ağa ve beyleri cezalandıran eylemlerini küçümseme vardır. Onların bakışıyla bakarsak, bugün sömürü ve zulme karşı halkın adalet ve hesap soran eylemlerini de mahkum etmemiz gerekecektir. Ki yapılmak istenen de budur. Sormak gerekir. Ağaların, beylerin zorbalıklarına vahşi sömürülerine jandarmanın köylülere yönelik baskısına karşı sessiz kalmak daha tehlikeli bir yaklaşım değil midir? İnce Memed’in cezalandırmalarını eleştirenler, küçümseyenler bir roman eleştirisinden öte değerlendirme yaptıklarını bilmek durumundadır. Onların aslında halkların haklı şiddetini mahkum ettiklerini, bu meşru şiddeti küçümsediklerini görmeliyiz. Sömürü ve zulmün olduğu her yerde halkın bireysel ya da kitlesel şiddet kullanma hakkı vardır. Ve bu hakkın kullanılması kadar doğal bir şey olamaz. Bunun içindir ki İnce Memed’in yaptığı her cezalandırma, halkın yüreğindeki adalet susuzluğuna bir damla su olabilmişse bundan ancak sevinç duyarız. Bu eylemlerin kişisel olarak İnce Memed’in vicdanını rahatlatırken, halkta da adalet duygusunun canlı kalmasına, ağa ve beylere karşı kendilerine olan güvenin gelişmesine katkı sağladığını da hatırlatmak yerinde olacaktır. Bugün de her kim halkların adalet susuzluğuna bir damla su olabiliyorsa bu halkları mutlu eder. Bundan korkup rahatsız olması gerekenler ancak halk düşmanları olmalıdır. Bundan dolayı İnce Memed’in eylemlerini halk sahiplenirken halk düşmanları korku içindedir. Korkularının büyüklüğü İnce Memed’lerin çoğalmasıyla orantılıdır. İnceMemed,AğaveBeylerinKorkusudur İnce Memed, sadece Abdi Ağaları öldürmekle işin bitmediğini görür. Ağaların ve beylerin düzenine yönelir. Bireysel bir çaba gibi gözükse de halkın temel sorunu ve dolayısıyla talebi olan toprak sorununu gündeme getirir. Kemalist iktidar halkın toprak talebini karşılayacak bir reform yapamaz. Sırtını ağa ve beylere dayar. Halka güvenmez. Halkın toprak sorunu nasıl çözülecektir. Çözümü o günkü koşullarda ağa ve beylerin sonu demek olacaktır. İnce Memed sorunun varlığını ve çözümünü gösterir. Bu ağaların en büyük korkusudur. Romanda Abdi Ağa’nın söylediği şu sözler korkularının büyüklüğüne işaret eder: “Dağda eşkıya mı, istediği kadar olsun. Eşkıya

36 | TAVIR |EKİM 2009

nedir ki. Ama bu!.. Bu korkutuyor beni. Toprak meselesi. Bir aklına düşerse köylünün, önüne geçilemez!” İnce Memed’in neden onları böylesine korkuttuğunu bu sözlerde aramak gerekir. Ve bu sözler gerçektir. Halk ne zaman ki gerçek hedefe yöneldiyse, egemenlerin korkuları hep büyüdü. Kabus görür oldular. Korkularını kimi zaman gizleyemediler. “Gecekondulardan gelip gırtlağımızı kesecekler” sözüyle Abdi Ağa’nın sözleri arasında benzerlik, korkularının aynı oluşundadır. Sadece tarih itibariyle bir farklılık vardır. Özü aynıdır. Dağlarda yüzlerce, binlerce eşkıya olması; ağaları beyleri, zulüm düzeninin sahiplerini pek korkutmaz. Onlar dağdaki eşkıyanın neyi hedeflediğine, ne yaptığına bakarlar. Bundan dolayı korkutuyor onları İnce Memed. Çünkü İnce Memed düzenlerinin temeline dinamit koyuyor. Bugün de geçerlidir aynı anlayış: Dağlarda binlerce gerilla değildir önemli olan; eğer o gerillaya yön veren anlayış düzeni hedeflemiyorsa, yeni bir adalet, yeni bir düzen için mücadele etmiyorsa, hak kırıntıları ile “düz”e inmesi hiç de zor olmayacaktır. İnce Memed bir yandan sorunu gösterip çözümünü de ortaya koyar. “Bu toprak herkesindir. Toprağı o gavur yaratmadı. Beş köy köle gibi ona çalışır. Çukurova’da ağa da yok, bir şey de yok.” diyerek dile getirir çözümü... Bu halkın yaşadıklarıyla ortaya koyduğu bir çözümdür aynı zamanda. Bunun bir adım ilerisi tüm ülkede ağalık düzeninin yok edilmesidir. Toprak halkındır. Bu halkın özlemidir. Bu, aynı zamanda özgürlüktür, adalettir. Bunların olabilmesi için İnce Memedlerin ülkemizin dört bir yanında çoğalması gerekir. Bugün de halkın beklentisi budur, gerçekleşecek olan da budur. Romanda halkın aşına, ekmeğine el koyanlar iliklerine kadar sömürenler ile bugünküler arasında hiçbir fark yoktur. İsimleri ve yöntemleri farklılaşmıştır sadece. Sömürü ve zulüm hala devam ediyor. Halk dikenli, düz ovada ya da Değirmenoluk’ta değil de yoksul gecekondu mahallelerinde yaşıyor. Tarlalarda kızgın güneşin altında değil de; Koçların, Sabancıların, Albayrakların, Çalıkların fabrika ve işletmelerinde sömürülüp köle gibi çalıştırılmaya devam ediyor. Köyleri olan ağa ve beylerin yerine haraç mezat satılan, fabrikaları olan, ço-

cuklarına gemicikler alan beyler aldı. İnce Memed’in peşine takılan, yardım ediyor diye köylüyü falakaya yatıran jandarmanın yerini, o kadar “eğitime” teknolojiye rağmen aynı uygulamaları yapan AB standartlarındaki jandarma-polis aldı. Günümüzde de köylüye, “gerillaya” onların deyimiyle “teröriste” yardım ediyor denilerek zulmeden, dışkı yediren, helikopterlerden atan, öldürüp bir kenara ya da asit kuyularına atan düzenin aynı olması tesadüf müdür? İşte bundan dolayı tüm bunlar bize bir gerçeği işaret ediyor. İnce Memedlerin doğru yolda olduğu ve İnce Memedlerin dağdan inerek değil aksine çoğalarak hedefe ulaşabileceğini gösteriyor. Sonuç: Halkın Umudu Olarak İnce Memedler İnce Memed bir gerçeğin daha farkına varır. Biz ezilenler, sömürülenler, zulüm görenler çoğunlukta, ezen sömüren onlar azınlıkta… Onları yenebiliriz, bu bataklığı kurutabiliriz. Bunun için birlik olmalıyız. İnce Memedleri çoğaltmalıyız. Umut, bu yanıyla İnce Memedlerdedir. Onların varlığı, egemenlerin korkulu rüyasıdır. Korkularını büyütmek istiyorsak, İnce Memed’in verdiği mesaja bir kez daha bakmalıyız. Halkın adalet ve özgürlüğü bu yoldadır. O yol, halkın kurtuluşunun yoludur. Halk, yaşadığı zorluklara ve baskıya rağmen umutsuz kalmadı. Bundan sonra da kalmayacak. Ve umut dağlardadır. İnce Memedlerin yolundadır. Artık bir kez umudun o kızgın alevi yanmaya başladı. “Bu ateşle birlikte de Alidağ’ın, Düldül Dağı’nın, Yıldız Dağı’nın, Binboğa’nın doruklarında birer top ışık patlar, dağların doruğu bir gece ağarır, apaydınlık gündüz gibi olur.” Bu sözler tüm ülkenin aydınlık olacağına dairdir. İnce Memedlerin uğruna savaştığı onur ve adalet, özgürlük ve namus değerleri için hala savaşıldığının, o dağlarda o ışıkların hiç sönmediğinin kanıtıdır.❏


şiir

yarı yoldan dönene nihat behram

Ne benim anış larım yoncalar yaseminler ve su sesleri kadar tazedir artık, ne de sancılanan sabahlar bağrını bağrımda kamaştırır.. Kara bir lekesin çünkü; ve dağılan bütün aşklarda olduğu gibi sevinçlerin sadece tozlanıp uçuklaşır.. Kara bir lekesin.. Unutma ki bir aş kta ihanetle kararan ış ıldamaz bir daha, durmadan donuklaş ır.. Kara bir lekesin; suları çamurlanan halsiz ırmaklarda dolaş an gözyaş ların da ş imdi çaresiz sığlaş ıp sağırlaşır.. Ne benim şarkılarım ruhunda yeniden çiçeklenir, ne de alnındaki derinlik ses alıp yüreğimden ufukta mavilenip rüzgarlara ulanır.. Kara bir lekesin artık, çünkü ihanetin kaderi sadece kararmaktır. (Hayatın Şarkısı-Toplu Şiirler/1979)

EKİM 2009 | TAVIR | 37


nota

başeğmeden söz müzik: grup yorum

Yüreğim çarpar ş imdi Öyle büyük bir aş kla Geçmiş im pusulardan Korkusuz bir telaş la

Soğumaz yüreğim harda Aş k ile düş tüm derde Bu yolda serden geçtim Kul olmadım namerde

Ben yaş arım onurumla Baş ımı hiç eğmeden Sevdamı kara günde Terk edip de gitmeden

Ben yaş arım onurumla Baş ımı hiç eğmeden Sevdamı kara günde Terk edip de gitmeden

38 | TAVIR | EKİM 2009


nota

EKİM 2009 | TAVIR | 39


sinema

en ortak yanımız: acı ... sevgi duman

ş eyolamaz.Tamdabunoktada,ödenecek bedellerden söz etmek gerekiyor. Böyle bir ülkede haksızlıklara karş ı mücadele etmek, adalet istemek, direnmek, muhalif olmak,örgütlenmeköylekolaydeğil.Bedelistiyor... Birilerisanarahatrahatmücadeleetmeniçin alanaçmıyorbuülkede.Aksine,düzenitehlikeyesokacakenufakbirdavranış ı,enbaskıcı yöntemlerle ezmenin yollarını arıyor ve kendisisteminibaskı,iş kence,FTipihapishaneler, yani hücrelerle“koruma” altına alıyor. Bu doğrultuda yaş ananların bir boyutu da, çektiğimizacılaroluyorelbette...

Öylebirülkedeyaş ıyoruzki,açlık,yoksulluk almış baş ınıyürümüş .İş sizlik,evsizlikvedahabirçokdert,bunlarlaomuzomuzagidiyor. “Kader” diye yutturulan ama kıyımdan-cinayettenayrıdüş ünülemeyecek“doğal”afetlerde, depremlerde, sellerde, heyelanlarda onar/yüzer/binerölüyorinsanlarımız...Bütün bunlar yetmiyormuş  gibi, hakkını aramaya kalktın mı polisi, askeriyle, bütün güvenlik güçleriyle devlet karş ına çıkıyor, copluyor, dövüyor, sövüyor, gözaltına alıyor, iş kence yapıyor, F Tipi hapishanelere tıkıyor... Halk, hakkını aradığı her alanda devletin ceberrut yüzüylekarş ıkarş ıyakalıyoryani... Demokrasi, ki bütün siyasi iktidarların dilindenhiçdüş medicumhuriyetilanedileliberi, ş imdilerde bir “açılım”a uğrayacakmış  gibi görünsedebuülkeyehiçamahiçuğramadı

40 | TAVIR | EKİM 2009

bugünekadar.Demokrasidemokrasidiyeyırtınanlar, olmayan demokrasilerini askeri-faş istdarbelerle“kesintiyeuğratmaktan”dahiç çekinmediler 12 Mart 1971’de ve 12 Eylül 1980’de... Buülkede,baş ıpolisleveyaaskerlederdegirmemiş  bir aile yok denecek kadar azdır. Hemenhemenherevdeenazbirkiş iyagözaltına alınmış , ya tutuklanmış , ya da bunlar olmasa bile, hakkını aradığı bir eylemde polisten/askerdendayakyemiş ,karakollukolmuş tur. İş te halkına bu denli düş man bir sistemde, çeliş kilerin bu denli apaçık yaş andığı bir ülkede;birilerinindirenmesi,haksızlıklaraisyan etmesivebudoğrultudaörgütlenerekmücadele etmesi, adalet istemesi kadar doğal bir

Daha çokTV dizilerinden tanıdığımız Cemal Şan, son filminde çektiğimiz bu acılara parmakbasarken,sondönemdeörneklerineçok rastlamadığımızbirş ekildebaş arılıbirpolitik filme imza atmış . Politik film kategorisinde rahatlıkladeğerlendirilecekbirfilmAcı.Çünkü bütün özelliklerini taş ıyor politik filmlerin... PolitikfilmdenilinceaklahemenYılmazGüneygelirbuülkede.Çünküonunlabaş lamış tır bu tarz filmler. Şimdilerde baş ta 12 Eylül askeri-faş istdarbesiolmaküzere,çeş itlipolitik konulara değinen filmler yapılmaya baş landıvebufilmleringençyönetmenlerikendilerineYılmazGüney’iörnekaldıklarınısöylüyor. BirYılmaz Güney daha yaratamamış tı TürkiyeSinemasıbugünekadaramasonsüreçtegençsinemacılarınçıkmasıveenazındankendilerineYılmazGüney’iörnekaldıklarınısöylemeleribileanlamlı. Cemal Şan da çeş itli söyleş ilerinde, Yılmaz Güney’inbuülkedebirsinemadahisiolduğunu,sinemasınınolağanüstüolduğunusöyle-


sinema

yenlerden. Yılmaz Güney’den öğrenecekleri çokş eyolduğunudaekliyorsözlerine... İş teöğrendikleriniuyguladığınısöylediğiAcı adlı filmini,“İnsana yakış ır bir ş ekilde yaş amakiçininsancaolmayanherş eye‘hayır’demek gerektiğini anlatmaya çalış an; insana, hayata ve evrene dair bir hikâye...” olarak tanımlıyor.Bunubüyükölçüdebaş ardığısöylenebilirŞan’ın.Aksayan,abartılıyanlaryokmu, elbette var ve onların aş ıldığı oranda Şan’ın sinemasınındayerliyerineoturacağımuhakkak... Baş ta bahsettiğimiz ortak acılarımızı, görünürde bir dede-torun iliş kisine yansımış  haliylegörüyoruz.Kuş akçatış masıörneğin.Yıllar önce, sırf devrimcilik yapıyor diye kızını evdenkovan,kızıpolistenkaçarkenevinesığınmakistediğinde,teslimolmasış artıylaevinealacağınısöyleyen,kızıreddedincedeyine evden kovan ve böylelikle kızının polislerce katledilmesine neden olan; bütün bunlara rağmen hala yaptıklarının doğru olduğunu savunanaksibirdedenin,kızıylaaynıdurumdaki torunuyla yaş adığı çatış ma var filmin anaekseninde. Dede, çektiği acının diyetini ödemektedir adeta insanlardan kaçarak. Boş almış  (veya devlet tarafından boş altılmış ) köyünde, birkaç küçük ve büyükbaş  hayvanıyla yapayalnız yaş amaktadır. Kızıyla aynı“kaderi” paylaş an torununu karş ısında görmek hiç unutmadığıacılarıkorlaryüreğinde.Aynıacıyıbir dahayaş amakistemezbelkibencilcevetorunundandaaynış eyiyapmasını,teslimolmasını, böylelikle de hayatta kalmasını ister. Çünkü hayat ona öğretmiş tir: Devrimciliğin birbedelivardırvebirileribubedeliödemektedirkendipaylarına.Bupaylaş madadedeye düş en, kendi kızını ve damadını yitirmektir. Karamsarlıkhakimdirdedede;devletingüçlülüğüne artık kani olmuş  ve bu devlete artık birş eyyapılamayacağınıdüş ünmektedir.Oysa kızının mücadele ettiği dönemler geride kalsa da umut hiç tükenmemiş tir ve kızının yürüttüğümücadele,ş imdiartıktorunutarafındansürdürülmektedir. Tarihin tekerrür etmesini istemeyen dede ile torunuarasındabuzgibibaş layaniliş ki,torunun hamileliğinden kaynaklı doğuma kadar evdekalmaizninikoparmasıylagiderekgeli-

ş irvebirbirlerinisevmeyebaş larlar. Mücadele bir yandan sürmektedir dış arıda. Kızabiryoldaş ıylagelenhaber,birş oketkisi yaratır.Haberlerkötüdür.Vededekaçınılmaz sonun yaklaş tığını hissederken, torununu koruma içgüdüsüyle daha sıkı sarılır. Ve bir ihanetlebaş layansürecinsonunda,okaçınılmazsongelirbulurdedeiletorunu... Filminbizeanlattığış eyler,gerçektenbugüne, bugünün sorunlarına, hayata ve insana dair... Mücadelenin bedelsiz yürümediği, yürüyemeyeceğiörneğin...Veyinemücadelenin doğruluğuçünkükuş aktankuş ağageçenbir mücadele bu. Bedellerin en büyüğünün ödendiğibirkavga,hiçbitmiyor/bitirilemiyor iş te. Adanmış birfilmAcı.MetrisHapishanesi’nde iş kenceyle katledilen Engin Ceber’e adanmış .Filminsonundaakanjeneriğinbaş ında “Engin Ceber’in anısına” yazısını gördüğümüzde,filminneyianlattığıdahaçokanlaş ılıyor sanki. Dedenin, kızın-damadın ve torunun ödediği bedellerin aynısını ödeyen Engin’in iş kencede katledilmesi, Cemal Şan’ı vicdanençokyaralamış vediğerfilmlerinden kazandığı paralarla çekmiş  Acı’yı. “Bu filmi çekmeseydim,birdahasinemayapmayacaktım”iddiasıyla çekmiş Acı’yıüstelik. Budenli iddialıbirfilmin,sırfEnginCeber’eadanmış olması bile filmi her yönüyle sıkıntıya sokacaktırelbette.BunuçokiyibilenCemalŞan’ın buhareketi,kafalarınıkumagömmüş devekuş larınıvicdanagetirirbelki.Yanıbaş larında insanlarkatledilirkensuya-sabunadokunmadanyaş ayan,halkınyaş adığıacılarıyüreğinde bir gram bile hissetmeyenlerin yanında, takdiredilmesiveörnekalınmasıgerekenbir davranış  Cemal Şan’ın yaptığı... Bunca saçmalıklarla dolu filmin ve yozluğun arasında, bukonuyuelealmasınıda,herhaldehalktan yanatarafolmasındaaramakgerek...

olan iliş k isinde yeterince aktif olmayış ı, izleyenlerekızınmücadelenoktasındaçokda netolmadığınıhissetirecektirbelkide...Hayatadairtavrınınnetolmasıgerekirdi.İkincibir yan da, gelen kötü bir haberle kızın kendini dağlarataş laraatması,neredeysehayataküsmesianlaş ılırvemazurgörülürbirş eydeğil bir devrimci için. Acılar karş ısında duruş ları bellidirdevrimcilerin. SinemayolculuğununönüaçıkCemalŞan’ın. Belirlediği tarafta sürdüreceğiyolculuktabaş arılardilerken,eleş tirelgerçekçiliktenbiraz dahasıyrılıp,sosyalistgerçekçiliğeyönelmesini,tesbittençokneyapılmasıgerektiğiüzerine kamera ark asına geçmesini umuyoruz...❏

FİLMİNKÜNYESİ: Yönetmen: CemalŞan Oyuncular: NesrinCavadzade,Erol Demiröz Senaryo: CemalŞan Görüntü: CengizUzun Kurgu: ŞenolŞentürk Müzik: NailYurtsever,EnginAslan,Cem Tuncer Yapım Yılı: 2009

AslındakonuEnginCeber’dedüğümlenmiş kenvefilmdeonaadanmış ken;filmüzerine daha fazla söz söylemek gereksiz belki ama bir-ikinoktayıvurgulamaktayararvar...ÖncelikleminimalistbirfilmAcı.Yönetmeninindiliyle“gerillatarzı”çekilmiş ,Erzincan’ınbirdağ köyünde. Bütün bu olanaksızlıklara rağmen, senaryonunaksayanyönleribertarafedilseydi çok güzel olacaktı. Kızın, bizce dedesiyle

EKİM 2009 | TAVIR | 41


röportaj

cemal şan’la “acı” ve sinema üzerine... tavır

madı, yapımc ının baskısı yüzünden. Böylelikleortayatuhafbirş eyçıktı.Amabenimyazdığımbudeğildi;birazdeğiş tirilerek, dönüş türülerektatsıztuzsuzbirş eyçıktıortaya.

Bir basın gösterimi daveti almış tık. Cemal Şan, son filmi Acı’yı, Metris Hapishanesi’nde iş kenceylekatledilenEnginÇeber’eithafetmiş ti.Konu,buhaliylebizimiçinçokönemli hale gelmiş ti ve Engin’in babası, avukatı ile birliktefilmiizlemeyegittik.İzledik.Filmhakkındaki düş üncelerimizi iyine bu sayımızda okuyabileceksiniz.Biz,yönetmenlehemkendisinemayolculuğu,hemdeAcıüzerinebir sohbetyaptık...

rındanım, sonra ayrıldım. İş letme ve iktisat okudum.Sinemaeğitimiylealakamyok.Alaylıyım; ilk olarak Tunç Baş aran’ın “Uçurtmayı Vurmasınlar” filmiyle baş ladım, asistanıydım yönetmenin. Sonra kendi senaryolarımdan olan, “Bir Küçük Bulut”a asistanlık yaptım. “Iş ıklar Sönmesin”de hem senaryo hem yönetmenlikyapacaktım;ReisÇelikçekti,çokistediğim gibi olmadı ama, onun da senaryosundaparmağımvar,değiş tirildisonrazaten.

Öncelikle, kısaca sizi tanıyabilir miyiz? 1966Tuncelidoğumluyum.Birsüreedebiyat dergilerinde, karik atür dergilerinde mizah öyküleri yazdım. Sinema iş letmeciliği yaptım...ModaKültürMerkezi’niuzunyıllarben yönettim. Beyoğlu Sineması’nı iki yıl kadar ben yönettim. Yeni Sinemacılar’ın kurucula-

Bir hayal kırıklığı olarak mı değerlediriyorsunuz o filmi? Kesinlikle...Benimilkyazdığımgibiçekilseydi, çokdahadeğerlibirhalegelecekti.Amaodönemde gittiğimiz herkes hem çalış maktan, hem de oynamaktan korktu biraz. Biraz değiş tirildi,dönüş türüldü,birazReisÇelikelden geçirdisenaryoyufalan...Reisderahatçalış -

42 | TAVIR | EKİM 2009

Cemal Şan sineması neyi anlatıyor, sinemadaki amacı, anlayışı nedir? Benimsinemam,buülkeninsorunlarıyla,bu ülkedeyaş ayanküçükinsanlarınhayatlarıyla, hikayeleriyleilgili...Küçükinsanlarınhayatlarınıanlatmayıçokseviyorum.İnsanadairne varsabuülkede,onlarındertlerinibeyazperdeyetaş ımayaçalış ıyorum.Meselembuyani.Buülkeningündeminioluş turanbirtakım sorunlarla ilgilenmek gibi bir derdim var. Amabunlariçintabibirazgeçkaldım.Çünkü yapmak istediğim filmleri yapınca para vermek istemedikleri için kendim yapmaya çalış tım. O da minimalist bir sinemaya doğru yönlendirdi beni, küçük bütçeli filmler yapmayabaş ladım.Bundansonradahabutoplumu ilgilendiren, beni rahatsız eden filmler yapmayaçalış acağım. “Beni rahatsız eden toplumu da rahatsız etsin” diyorsunuz. Peki tarz olarak, minimalist tarza, şartlar mı sizi itiyor, yoksa bu bir tercih mi? Hemş artlarbunaitiyor,hemdeoş artlariçindetercihnedenioluyor.Dahadeğerlifilmler, daha değerli hik ayeler yapmak istiyorum ama bu biraz parayla ilgili. Mesela geldiğim topraklarla, 1938 Dersim İsyanı’yla ilgili film yapmakistiyorumamaçokbüyükbütçeistiyor. Bir gün herhalde öyle bir ş ey yapmaya çalış ırım,bilmiyorum. Daha çok televizyon dizileriyle tanınıyorsunuz. Sinemayla, televiz yon arasında avantaj-dezavantaj durumu nedir? Bu iki-


röportaj

si arasında kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Ben televizyonla üretim malzemelerini tanıdım, insan malzemesini, iliş kilerini kurdum, teknik anlamda geliş tiğimi düş ünüyorum. Çünkü televizyon dizisi çekmek çok zor bir ş ey,haftadabirfilmçekiyorgibisin.90dakika çekiyorsun...Müthiş vahş ibirortamvar,insanıöğütenbirş eyvar.Oçaresizlikleriçindebir ş eyleryaratmayaçalış tığımızzamanbirsürü ş eyi teknik anlamda çok iyi bilmek zorunda kalıyorsun. Mesela kamerayı koyacağım yeri ben bugün çok iyi biliyorum ve koyduğum yerdedoğruoluyor.Bunutelevizyonsağladı bana.Amainsanıtüketenbiryanıvar,sadece giş eyidüş ünen,reytingidüş ünen,seyircinin düş ünmesineçokfırsatvermeden,onlarıher ş eyi hazır sunan bir yapısı olduğu için. Biraz düş üncekültürünüizoleettiği,manipuleettiğiiçinsinemayageçtiğinzaman,buduygularla geçtiğin zaman periş an olabilirsin. Ben sinemaya geçtiğim zaman televizyonu tamamen unutuyorum. Sadece yapmak istediğim filmleri,biçimleriunutmadanfilmyapıyorum. Seyirciyi katmaya çalış ıyorum, düş ünmesini sağlamak için uğraş ıyorum. Sorular soruyorum, cevapları onlara vermiyorum. Benimle birlikteüzülmesini,benimlebirliktegülmesiniistiyorum.Çokdabaş arılıolduğumusöyleyemem bu konuda. Çünkü seyirci televizyon estetiğine ve Amerikan sinemasının kültürünealış tığıiçinherş eyihazıristiyor.Bombardımanistiyor.Onudaveremediğimiziçinbizimdeciddibirseyirciderdimizvar,kendiseyircimizi de oluş turmak zorundayız çünkü. Baş ka bir kültüre alış mış  olduğu için, onun dabeğenisinigıdıklamak,kendibeğenimize, kendi derdimize ortak etmek düş üncesindeyiz. Tam da burada, sormak istiyorum; biz televizyonu; şöyle değerlendiriyoruz, Amerikancı, bireyci, bencil kültürün en büyük yayıcısı olarak görüyoruz örneğin. Öyle bir yere, televizyona bir şeyler çekmek, bir şeyler yapmak ne anlama geliyor? Seçici davranıyor musunuz orada? Mütevazı olmak istemiyorum, televizyonun en iyi yönetmenlerinden biri olarak sayılıyorum. Çünkü var olan, bana gelen senaryoyu deforme etmeye çalış ıyorum, daha gerçek haledönüş türmeyeçalış ıyorum.EğerDoğuylailgilibirş eyse,Doğuylailgilibirş eylerkatmaya çalış ıyorum. Yani adam gibi çekmeye çalış ıyorum ama televizyon kanalları ve ya-

pımcılarneçekmekistediklerinekendilerikararveriyorlar.Onlar,halkınbeğenileriniyukarıdanempozeediyorlarzaten,sensadeceizlenebilirbirhalegetiriyorsun;kendifelsefeni, hayata bakış ını katmaya çalış ıyorsun ama beceremiyorsun. Çünkü sonuçta, iyi bir ş ey yaptığında, bu adamların, televizyoncuların beğenilerinindış ındabirş eyyaptığındatutmuyor.Onlardabunungerekçeleriolarakdiyorki,“Halkbunuistiyor”...Oysahalkınbunu istediğinisanmıyorum,onlarınkendibeğenilerinizorlahalkasunmayaçalış ıyorlarvebize dayatıyorlar. Biz de çekmek durumundayız. Yoksabizkendimizbirş eyhazırlayıptelevizyonasunamıyoruz.Yapımcılarbirş eyhazırlayıp televizyona sunuyorlar, kendi fikrimize, bakış  açımıza göre bir ş ey yapma çabamız hep yarım kalıyor. Onların beğenisine sunuyoruz, tekellerin duvarına çarpıyor. Onu da aş makş uaş amadazorgörünüyor. Ancak böyle mi gedik açabiliriz diyorsunuz? Tabi tabi, Aslında biz dizilerimizin içine zamanzaman,kendibeğenilerimizi,estetiğimizi,bakış ımızıdakoyarak,çaktırmadankendi seyircimizi oluş turduğumuzu düş ünüyoruz yani,böylebirş eyvar.Birfaydasıdabuoluyordiyebiliriz.Birdedediğimgibiteknikanlamdakendimizigeliş tiriyoruz. Dünya görüşünüz ne derecede sanatınıza yansıyor, daha doğrusu yansıtıyor musunuz? Ben sosyalistim, yansıttığımı düş ünüyorum. “Aş küçlemesinde”degeridebirş eylervardır. “Acı”da da vardır. Televizyon dizilerinde de vardır. Ben sosyalistim, mümkün olduğu kadar o kültürü adapte etmeye çalış ıyorum yaptığımiş lere. Bir aydının sanatçınn, taraf olup olmaması noktasında ne diyorsunuz? Bencetaraftıraydın.Zatenbirş eyianlatmaya baş ladığında, taraf olarak baş lıyorsun aslında. En uyduruk televizyon dizisinde bile yönetmeninhangitaraftadurduğubellidir.Öyle bir hikaye anlatır ki, biraz yukarıdan bakmaya baş lar. Anlamaya çalış ır karakterlerini; ohikayeyianlamayaçalış ırbazen,bazende tarafınıbellieder.Ben“Acı”dabelliettimtarafımı. Finaldeki planda bellidir. İçindeki estetikten,yadadiyaloglardanbellidir.Nekadar tarafdeğilimdiyorsada,birdurumvar.Taraf

olduğubellidir.Amatabi,bunuböylekörgözümparmağınagibi,estetiktenuzakanlatırsandasaçmasapanbirş eyoluryani.Kendi estetiğini kurarak, kendi tarafında içine yerleş tirmeklazımamabunudaseyirciyimanipüleedecekbiçimdedeğil,birtahakkümdeğil. Yani estetiğinin içine yedirerek tarafını belliedebilmek.Asılgüzelolanbudur... Estetik, sanat anlam›nda, halktan yana tavır koymuş birisi, Yılmaz Güney, sosyalist gerçekçilik üzerine Türkiye Sineması’nda resmen bir akım baş lattı. Türkiye sinemasında bu güne kadar gelmiş geçmiş bütün kuralları tabuları yıkıp geçti ve çok güzel bir miras bıraktı. Politik sinema anlamında Yılmaz Güney’le baş layan süreç, bugün nereye evrildi, siz bunun neresindesiniz, Türkiye Sineması’nda yeni jenerasyon doğdu mu sizce, onlar nasıl, ürünleri nedir, nereye geldik yani? DahaönceYeşilçam’ındayattığıbirtakımkurallar vardı, onların içinde insanlar birtakım ş eyler yapıyordu.Yılmaz Güney geldi ve kurallarını,kendiestetikanlayış ını,dünyayabakış ını,sinemasınıniçindeeriterek,çokgeride detutarakolağanüstübirsinemayaptı.Benceonunsinemasıolağanüstüdür;birdemücadelesi olağanüstüdür,Yeş ilçamdaki mücadelesi.Yaniaslındaş uandabizim,kendisinemasını yapmaya çalış an gençlerin, öncüsü, halaustası,halakılavuzubence.Çünküomücadeleadamıydı,benonunsinemasıylapolitikmücadelesinikesinlikleayırmıyorum,iyiki böyle oldu, çünkü hayata daha doğru, sinemaya daha doğru baktığını düş ünüyorum onun.Bizimdeş uanda,onungibi,sertçıkış lar çabası içindeyiz. Çünkü bizim yaptığımız sinema dönemi, o zaman ona Yeş ilçamın yaptırmak istemediği gibi bu dönem. Biz de var olan anlayış ı, güdük bakış ı kırmak için kendi kiş isel çabamızla filmi oluş turuyoruz. Benceçokiyiyönetmenlergelmekte,geliyor dazaten.Meselageçenyılın,enönemlisinemaolayı,asistanımolanÖzcanAlper’in“Sonbahar”ıdır. Çok olağanüstü bir filmdi. Ona benzerbirtakımarkadaş lardahavar.Birpolitiksinemasürecitekraroluş uyordiyedüş ünüyorum.KazımÖz’ünyaptığıbirtakımfilmlervar.Birsosyalistgerçekçisinemaanlayış ı geliyorgibigeliyorbana.Çünküş uandabizimfilmyapmaş ansımızdahakolaylaş tı,videoçıkınca,videoyu35mm’yebasmaolanağıdoğunca,üretimolanaklarıdahademokra-

EKİM 2009 | TAVIR | 43


röportaj

tikleş t ibence.Artıkherkesfilmyapabilir,eskisikadarpahalıdeğil.İnançlıontaneadam bulursanbuülkeninsinemasınıdadeğiş tirebilirsin,büülkeninsistemininaltınıdaoyabilirsin. Sanatıyla ilgili ciddi söz sahibi olabilirsin.Amainançlıontaneadambulmaklazım. Benöyleyapıyorumfilmlerimi.İnançlıontane adam var onlarla beraber, peynir ekmek yiyerek,gerillausülüçekiyoruz,geliyoruzyani.Böylebirfarklısinemaanlayış ıdadoğdu gibigeliyorbana,budamutlulukverici.

mabizdeyok.Mesela1960’taMemduhÜnbir filmçektiğinde,senaristleriş unlar:HalitRefiğ, MetinErksan,Yaş arKemal,OrhanKemal...Bir dayanış m  aoluş muş ozamanamabizdeöyle birş eyyok.Budasisteminbizedayattığıbir ş ey olabilir. Bir yandan hayat gailesi var, bir yandanbutekeliniçinegirmekiçindostlarını çiğnemekzorundakalıyorsun,bunungetirdiği biraz kaygan, organik olmayan bir zemin var.Oyüzdenherhaldeçokyanyanagelemiyoruzamaufakufakkırılıyorgibigeliyorbana. Çünkü ben “Sonbahar”a destek verdim, Umutlu musunuz Türkiye Sineması’ndan? baş kafilmleredestekveriyorum.Banagelen Değilim, kendi sinemamdan da çok umutlu hiçkimseyigeriçevirmemekiçinelimdengedeğilim. Çünkü bu yetersiz koş ullarda film leniyapıyorum.Onlardayapmayabaş ladılar çekmeyeçalış ıyorsun. yavaş yavaş . Kar ş ılığını bulmuyor değil mi? Mesela Recep İvedik gibi bir saçmalık 5 milyon izleyici bulabiliyor. Ama “Acı” hem gösterime girecek sinema bulamıyor, izleyici de bulamıyor doğal olarak... Bizim yapmak istediğimiz sinema içinde en iyi işi yapan “Sonbahar” var, o da 130 bin... Kendi harcadığı parayı bile çıkaramadı Özcan.Bendedörttanefilmyaptım,herbirini beş er bin kiş i seyretti. Harcadığımız parayı kurtaramadık. Böyle bir talihsizlik yaş ıyoruz amabunudünyanınhertarafındakisinemacılar da yaş ıyor. Dediğim gibi kendi sinemamızıoluş turduğumuzda,daharahatfilmçekmeolanağıbulduğumuzda,bunlarındüzeleceğini düş ünüyorum. Çok karamsar değilim amaçokumutludadeğilim. Bu durum, bu tür anlayışa sahip insanların bir araya gelip, yeni arayış lar içesirine girmesini getiriyor değil mi? Şöyle bir öneri gelmişti, Aydın Bulut’tan; “Bir araya gelsek, sinema açsak kendimize, büyük kültür merkezi gibi bir ş ey. Orada kendi filmlerimizi göstersek” demişti... Küçük küçük öneriler ama, insanların kafa yorduğunu da gösteriyor. Evet bizde, örgütlülük, bir dayanış ma yok. Genç sinemacılar arasında da yok. Herkesin yakın olduğu bir kiş i var, onun dış ında, biz yaptığımızfilmi,yazdığımızsenaryoyubirbirimizevermiyoruz.Benveriyorumamadiğer arkadaş larınböylebirtavrıyok.Yanibirdayanış ma, bir örgütlülük yok bizim aramızda. Mesela Yeş ilçam Sineması var, Reis Çelik’in amafilmbulamıyoradam,böyledebirsorunuvar.Yanieskiden,1960’lardaolandayanış -

44 | TAVIR | EKİM 2009

Ama bir yandan da Recep İvedik gibi saçmalıklar var, ona benzer bir sürü zevzeklikler de var, onlar dediğim gibi çok da Pazar buluyorlar kendilerine. “Halk bunu istiyor” dedikleri şeyler... Buna inanmıyoruz tabi, böyle bir ortamda “Acı” gibi örneklerin ç›kması güzel. Her türlü çıkar beklentisinden uzak böyle filmler yapmak önemli. Siz mesela bedel ödemş siniz, “Acı”yı çekmek için, donma tehlikesinden tutun da, ne bileyim yasal bir sürü engellere kadar... Gerilla tarzı film çekmiş siniz. İş te birileri sırça köşklerde İvedik tarzı filmler çekerken, bir yandan da böyle filmler var, tabi ki güzel şeyler bunlar. Belki dayanışma ruhunun tekrar yaratılması geçmiş ten daha zor ama, mutlaka da yaratılmalı. Bence de, bizim yaptığımız ş ey o.Yeni Sinemacılar’ıbuamaçlakurmuş tukbiz.Hemkendifilmlerimiziyapalım,hemdedış arıdangelenarkadaş larfilmleriniyapsınlardiyeuğraş mış tık.Koptukbirbirimizden.AmaYeniSinemacılar devam ediyor, Önder Çakar baş ında ş imdi, biz ona geriden destekler veriyoruz. Küçükdenemelerimizolmuş tugeçmiş te. Peki, “Acı” nasıl bir film? Politik film olarak değerlendiriyor musunuz? Yoksa, sadece mesela kuşak çatışması düzleminde dedetorun iliş kisi mi? Yok,“Acı”politikfilmbanagöre.“Sonbahar”ın da kardeş i gibi geliyor bana. Öyle içinde elbettekidede-toruniliş kisigibibirkuş akçatış ması var ama temelde politik bir film. Özgürlükleri savunan solcu bir kızla, aileyi savunmaya çalış an muhafazakar bir dedenin iliş kisi,birbirlerinidönüş türmeçabalarınıan-

latanbirfilm.Yanikısacainsanayakış mayan herş eyehayırdemeyeçalış anbirhikaye.Politikbirfilmdiyedüş ünüyorumAcı’yı. Senaryo da sizindi, senaryoyu oluş tururken yaşanmış olaylardan mı yola çıktınız? Bir parça dedemle olan iliş kimle alakalı bir parça.Amaonuçokdeformeettim.Hikayeyi düş ünürken, iş te Engin Çeber’in Metris Cezaevi’nde iş kenceyle öldürülmesi beni çok etkiledi. Daha da hızlandırdım yazmayı. Çekerken de hep aklımdaydı onun yaş adığı ş ey.Öldürülmesine,iş kenceyleöldürülmesinekarş ıbirş eyyapamamanınacısıiçindeydim zaten. Buna benzer bir sürü ş eyin acısı içindeydim.Olanlardankendimisorumluhissettim,tepkisizliğimekızdım,birş eyyapmamamakızdım.Butürolaylarakarş ı,benimde uzak durmama kızdım. Sorumlu hissettim kendimi,birazodaiticigüçoldu.Buyüzden EnginÇeber’eithafettim. Engin Çeber’e ithaf etmeniz, sırf bu bile, “Acı”nın geleceğini tehlikeye atmıyor mu? Gösterilecek sinema bulamama, festivallere alınmama gibi “tehlikelere” yol açmayacak mı? Çıkartabi,salonbulmaktazorlanıyoruz.Geçmiş te sinema iş letmeciliği yaptığım için, ricalarla bir yerlere sokuyoruz ama Niğde’nin bilmem neresinde gösterime giriyor. İstanbul’da sadece Alkazar Sineması’nda giriyor gösterime. Bu tür sıkıntılar yaş ıyoruz. Ama benimbirderdimvardı,vicdanibirmuhasebe yapmam gerekiyordu. Sonuçta sanatın kendisibirdertmeselesi.Birkiş ideizlesebeni çok ilgilendirmiyor. Bu filmi yapmış  olmambenimiçindeğerli.Amaseyredilirsede çok mutlu olurum. Seyredilmese de önemli değil diye düş ünüyorum. En azından üzerime düş en görevi yaptığımı düş ünüyorum. Yarın çok geç olabilir, ne yapılacaksa ş imdi yapılması laz ım gibi geliyor bana. Engin Çebergibi,iş kenceyleöldürülmeolaylarının bitmesiiçinaydınlarınş imdiçıkıpbirş eyler demesi lazım. Yarın çok geç olabilir. Bu tip kaygılarlayaptığımbirş eyolduğuiçin,giş e kaygısıhiçkafamdayokyani. Bu güzel sohbet için teşekkür ediyoruz. Benteşekkürederim.❏


haberler

idil kültür merkezi öykü yarışması düzenliyor

İdil Kültür Merkezi, 19 Aralık ve tecrit konulu, “Savrulup Gitmekte Külleri Ömrümüzün” adında bir öykü yarış ması düzenliyor. Bu amaçla yaptıkları duyuruya sayfalarımızda yer veriyoruz... “Savrulup gidiyor ömümüzün külleri, ta 19 Aralık 2000’den beri. Dört duvar arasında bile yaş ayan umut fidanlarını, karanlık kör hücrelerde soldurmanın provasıydı bu. ‘Hayata Dönüş ’türeceğiz yalanıydı ekranlardan taş an. Solmadılar, soldurmadılar ‘içeridekiler’ umudu. 28 defa öldüler de o gün ve 122 defa toprağın koynuna yattılar da; yine soldurmadılar umudun yeş ilini... Dağ gibi dimdik duruyor orta yerde umut! İnançlı yürekleriyle orta yerindeler hala yangınların... Biz de... Ama tecrit bitmedi, bitiremedik daha... Bitirmenin yolu unutmamaktan, unutturmamaktan geçiyor. İdil Kültür Merkezi olarak, 19 Aralık’ı ve tecriti unutmadığımızı ve unutturmayacağımızı bir kez daha belirtiyoruz. Bu amaçla, konusu özetle “19 Aralık Hapishaneler Katliamı ve Tecrit” olan bir öykü yarış ması düzenliyoruz.

Öykülerin daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış olması ve dört sayfayı geçmemesi gerekmektedir. Derece alanlar ve övgüye değer bulunanlar Kültür Sanat Yaş amında Tavır Dergisi’nin Aralık sayısında yayımlanacaktır. Ayrıca yarış maya gönderilen tüm öyküler değiş ik biçimlerde değerlendirilecektir. Öyküler aş ağıda verilen adreslere elden, mektupla veya mail yoluyla gönderilebilir. Yarış maya son öykü gönderme tarihi 15 Kasım 2000’dir. Adres: Mahmut Şevket Paş a Mah. Mektep Sokak Çoban Apt. No: 4-B Okmeydanı/Şiş li/İstanbul Tel: 0 212 238 81 46 idilkultur@gmail.com ”

EKİM 2009 | TAVIR | 45


haberler

Avukat Fuat Erdoğan anısına uluslararası sempozyum düzenlendi "UluslarınKendiKaderiniTayinHakkı"başlıklıikincioturumdaBASK Bölgesi'ndenAv.IratxeUrizar,Av.AndoniaLegaki,yazarİsmailBeşikçibirkonuşmayaptılar. İlkgününsonoturumuolan"ÖzgünMücadeleveDeneyimler"başlıklıüçüncüoturumdailkolarakLübnan'dangelenAv.MokaledGhadikonuşmayaptı.Adına"barış"densedeteslimiyetiaslakabuletmeyeceklerini söyleyen Ghadi; "Hiç bir zaman sakinleşmeyeceğiz, en sonİsrailaskeritopraklarımızdansonadımınıatanadek"dedi.

HalkınHukukBürosu,26-27Eylül2009tarihlerinde,ÖzgürlükMücadelesiveHukukbaşlıklı,1994yılındakatledilenAv.FuatErdoğananısına, yurtdışından hukukçuların da katılımıyla uluslararası bir sempozyumdüzenledi. İstanbulTeknik ÜniversitesiTaşkışla Kamüsü'nde düzenlenen sempozyumda iki gün içerisinde toplam 6 oturum yapıldı. Sempozyumunilkgününde,açılışkonuşmasınıyapanAv.TaylanTanay;FuatErdoğan'ınyoksullarvehalkiçinmücadelesindekikararlılığıvehayat tehlikesine rağmen mücadeleden asla vazgeçmemesiyle anıldığını söylediveHalkınHukukBürosu'nun,O'nunyolundailerlediğinibelirtti. "Anti-TerörYasaları"başlıklı1.oturumdaAnkaraÜniversitesiSiyasal BilimlerFakültesi'ndenDr.KeremAltıparmak,Yunanistan'dangelen SelanikBarosuYönetimKuruluÜyesiAv.YagosCaramilidis,Mısır'dan Av.WaleedSayedKhairy,ÇHDGenelBaşkanYardımcısıAv.MünipErmişveYunanistan'danAv.ElefteryosMilenoiskonuşmayaptılar.

Arjantin'dengelenAv.EduardoNestorSoaresde;Arjantin'inyaşadığıdiktatörlükdönemindekibaskılarıanlattı.30binkişininkaybolduğunusöyleyenSoaresbunlarıniçindeönemlisayıdaavukatındayer aldığınıvurguladı. Sempozyuma Venezüella'dan gelen Bernardo Filiaggie Lozada; Kolombiyatarihindenbahsetti.FARC’ınkuruluşundansonraverdiğimücadelesonrasındaoluşanortamla80'lerdeVatanseverCephe'yikurarakseçimekatıldığınıvebüyükbirbaşarıkazandığını,fakathemenardındanliderlerinintekertekeröldürüldüğünüsöyledi.Seçimdensonraki ay 100'den fazla kişi, ilerleyen sürede 3000 kişinin katledildiğini söyleyenLozado;"FARC'ınsilahlımücadeleyinedenbırakmadığınıanlamakiçin80'lerebakmaklazım.Kolombiyadevletinegüvenmekintihardemekolur"dedi. “Bu mikrofonda hangi dilde konulmuş olursa olsun sorunlar ortaktır ve ortak mücadeleyi de örgütlememiz gerekmektedir." diyenEşberYamurdereli’ninardındandavetedilenGrupYorum’un Yunanca,Arapça,İspanyolcaşarkılarıylasempozyumsonaerdi.❏

Altın Portakal Film Festivali başlıyor 46.AntalyaFilmFestivali10-17ekim tarihleriarasındayapılacak. JüribaşkanlığınıErdenKıral’ınyaptığıyarışmada;uluslararasıuzunmetraj,belgeselvekısafilmdalındayarışmalarına katılmaya hak kazanan filmleraçıklandı. Festivale katılacak filmler arasında; Emre Şahin’in '40' Murat Saraçoğlu’nun'DeliDeliOlma',ZekiDemirkubuz’un'Kıskanmak',MahmutFazıl Coşkun’un'Uzakİhtimal'filmleride yeralıyor.

46 | TAVIR |EKİM 2009

Festivalde, sinemanın yanı sıra bir çok film müziği yapan sanatçı da konserverecek.ErkanOğur,FuatSaka,Gülay,Moğollar,TolgaÇandar, YeniTürkü,MazlumÇimen,KardeşTürkülerbusanatçılardanbazıları. BuyılöncekiyıllardanfarklıolarakfotoğrafsergilerideAntalyahalkıile buluşuyor. AlicanSekmeç’in“BirŞenliktirYeşilçam”fotoğrafsergisiileAyhanÖçgüç’ün“60’larınKameraArkası”fotoğrafsergisiAKMfuayesi;BanuZeytinoğlu’nun“4 Aktör Ressam Rolünde” resim sergisi Suna İnan Kıraç Müzesisergisalonu;VadullanTaş’ın“40YılınAnısına40KadirİnanırFilmi”afişsergisiÖzdilekalışverişmerkezi,Filmsan-BülentUmut’un“BenimYüzümSinema”sergisi;MuratpaşaBelediyesergisalonuKamilMasaracı’nın“10DakikaAra”karikatürsergisi;AkdenizÜniversitesiOlbia KültürMerkeziAliİhsanGörmez’in“EskiAntalyaFotoğrafları”sergisi deCumhuriyetMeydanı’ndaizlenebilir.❏


haberler

Ruhi Su mezarı başında anıldı

GRUP YORUM g ü n c e

3 5 Eylül: Geleneksel hale ge-

lendi. lenHarbiyekonserindebuyıl, 3 26 Eylül: Sultanbeyli Cemevi eskiveyenişarkılarındanolu- bahçes ind e düzenl en en 8. şan rep ertuar ıyl a yakl aş ık Geleneksel Halk Şenliği’nde 3000kişiyeseslendi. 6500kişiyeseslendi.

3 19 Eylül: 18-19 Eylül tarihle- 3 27 Eylül: Halkın Hukuk Büro-

rindeArmutluCemevibahçesinde düzenlenen 6. Armutlu Gel en eks el Güz Şenl iğ in’de 1000kişiyeseslendi. 3 21 Eylül: Ruhi Su’nun ölüm

Ruhi Su, ölümünün 24. yı lı nda, öğrencileri ve dostları tarafı ndan mezarı başı nda anı ldı . Ru hi Su’nun öğ ren ci le rin den olan Refik Köksal’ı n konuşma yaptı ğı anmada, ressam İrfan

Ertel de Ruhi Su’nun mücadele ya şa mı n dan anı lar an lat tı . Anma etkinliği, Ruhi Su Dostlar Korosu’nun ve Grup Yorum’un söylediği şarkı larla sona erdi. Aynı gün, Sı dı ka Su ve Behice Boran’ı n da mezarları başı nda da bir anma yapı ldı . ❏

6. Geleneksel Armutlu Güz Şenliği Yapıldı 18-19 Eylül tarihlerinde 6. GelenekselArmutluGüzŞenliğiİstanbul Armutlu'da yapıldı. Cemevi bahçesinde yapılan şenlikte ilk gün panel ve film gösterimi yapıldı. 19 Eylül günü ise konuk sanatçılarsahneyeçıktı.İlkolarakSarıyer Pir Sultan Abdal Kültür Derneği'nin kursiyerleri sahneye çıkarak bağlama eşliğinde türküler söylediler. Daha sonra sahneye sırayla Duygu Koçak, Karmate, Cesim Bager, Nevzat Karakuş, SeyfiYerlikayaveErdalBayrakoğlu çıkarak şarkılarını seslendirdiler.Ardından;"20yıldırbirdireniş semti olarak anılan Küçükarmutlu Mahallesi'ni selamlıyoruz" denilerek başlayan Halk Cephesi açıklamasıokundu.Küçükarmutlu Mahallesi'nin 20 yıl önce devrimcilerin öncülüğünde halkımı-

zın emeği ve birlikte mücadelesiyle kurulduğu belirtilen açıklamada; "Çamurdan, tozdan, topraktangüzelbirmahalleyarattık." denildi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın görevlendirmesiyle İstanbulValiliği'ninyürüttüğübir projeyle Küçük armutlu'nun da içindeolduğugenişbiralanıntekellerepeşkeşçekilmekistendiği, İstanbulFinansMerkeziprojesiyleevlerininyıkılmakistendiğibelirtilerek; "İzin vermeyeceğiz, planlarınıbozacağız"denildi.Son olaraksahneyeçıkanGrupYorum yaptığıkonuşmada;"Yıkımlariçin geldiklerinde biz de burada, yanınızdaolacağız.Gerekirsetürkülerimizle, gerekirse taşımızla, sopamızla" dedi. Şenlik Grup Yorum’unsöylediğitürkülerveçekilenhalaylarlasonbuldu.❏

su tarafından, İstanbulTeknik ÜniversitesiTaşkışlabinasında düzenlenen Özgürlük Mücadelesi ve Hukuk Sempozyumuna katılarak, kendi şarkılarının yanında çeşitli dillerden şarkılardaseslendirdi.

yıldönümünde mezarı başında yapılan anmaya katılarak, Bize Ölüm Yok ve Çav Bella 7 Eylül: Devrimci Memur Haşarkılarınıseslendirdi. 3 reketi tarafından Elmas Yalçın’ınFeriköy’debulunanme3 22 Eylül: Gazi Mahallesi’nde zarıdüzenlenenanmaetkinli“Yozlaşmaya Karşı Halk Şenli- ğine katılarak burada şarkılaği” ismiyle düzenlenen etkin- rınıseslendirdi. likte yaklaşık 3000 kişiye ses-

GRUP YORUM t u r n e 310 Ekim 2009: "Defol Amerika

331 Ekim 2009: Manisa Kapalı

Bu Vatan Bizim" Etkinliği -Sibel Yalçı n Parkı Okmeydanı /İstanbul) iletişim:0212 238 81 46

Spor Salonu 308 Kas›m 2009: Stuttgart

311 Ekim 2009: Köln

314 Kas›m 2009: Bremen

İletişim: 0173 15 05 851 315 Kas›m 2009: Hamburg 316 Ekim 2009: Antalya Sine

Düğün Salonu / 19.00 İletişim:0 242 244 93 68

306 Aral›k 2009: İstanbul 318-20 Aralık 2009: Londra

317 Ekim 2009: İzmir Fuar Açık-

hava / 20.00 iletişim:0 531 498 54 61

309 Ocak 2010: Antalya 310 Ocak 2010: ‹zmir

324 Ekim 2009: Zürih 312 Ocak 2010: Bursa 325 Ekim 2009: İnsburg

İletişim: 0 681 834 263 07

316 Ocak 2010: Ankara

330 Ekim 2009: Ayd›n Atatürk

317 Ocak 2010: Adana ❏

Kapal› Spor Salonu

EKİM 2009 | TAVIR | 47


haberler sa... kısa... kısa... kısa.. kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kıs

3BeyoğluSahafFestivali2.yılında Geçen yıl Galata Kulesi Meydanı’nda 24 sahafın katımı ile gerçekleşenBeyoğluSahafFestivalibu sene65sahafınkatılmasıileTaksimGeziParkı’nda gerçekleştiriliyor. Festivalde kartpostallar, sigaralıklar, siyah beyaz hatıra fotoğrafları, 50’li yılların orijinalsinemaafişleri,kilimvekumaşmotiflerinin olduğukitaplaryeralıyor. 3Oyunbazlar, Nesin Vakfı için oyun sergileyecek. Tiyatro Oyunbaz’ın geçtiğimiz yıl sahnelenen Hanrikİbsen’in“PeerGynt”übukezNesinVakfıyararınaoynanacak. Oyundaneldeedilentümgelirgeçtiğimizgünlerde yaşanan sel felaketinde Çatalca’daki kampusü ağırhasarauğrayanNesinVakfınabağışlanacak. 3Küba’daBarışKonseridüzenlendi Küba’nınbaşkentiHavana’da1milyonkişininkatıldığıbarışkonseridüzenlendi.KolombiyalışarkıcıJuanesöncülüğünde15LatinAmerikalı,İspanyol ve Kübalı sanatçı performans sergiledi. Barış konseri 1959 yılında gerçekleşen devrimden bu

yanaKüba’dayapılanenbüyükaçıkhavakonseri oldu.Konsere15LatinAmerikalı,İspanyolveKübalısanatçıkatıldı. 3FilmEkimiBaşlıyor Buyıl17-25Ekimtarihleriarasındayapılacakolan Film Ekimi (Sonbahar Film Haftası) 8. yılında birçokgalaveödüllüfilmeevsahipliğiyapacak.9 günsürecekolanetkinlikikisinemayaveikihafta sonunayayılıyor. Film Ekimi’nin programında aralarında Berlin, Cannes,Venedikgibifestivallerdeyeralanödüllü filmlerin ve bazı yeni filmlerin de bulunduğu 24 filmyeralıyor.Geçmişsenelerdeolduğugibihafta içi olan 21:30 seansında Türkiye’de vizyona girmeyi bekleyen birçok filmin ilk gösterimi yapılacak.FilmEkimiprogramındayönetmenliğiniStevenSoderbergh’inyaptığıChe1veChe2de gösterilecekfilmlerarasında. 3Rıfat Ilgaz ve Nazım Hikmet şiirleri Ermenice’ye çevrilecekErivanDevletÜniversitesi’ndeBatıEdebiyatı üzerine dersler veren Artur Antranikyan’ın

verdiği bilgiye göre; ilk olarak aralarında Nazım Hikmet, Rıfat Ilgaz, Orhan Veli, Melih Cevdet Anday,Attilaİlhan,FazılHüsnüDağlarcaveCahitSıtkıTarancı’nındabulunduğuşairlerinşiirleriErmenice’yeçevrilecek. 400sayfalıkkitaptaşairlerinTürkçeşiirleriileErmenicetercümelerideyanyanabulunacak. Kitabınsonundaiseşairlerinbiyografilerineyerverilecek. 3GaziMahallesi’ndeHalkŞenliğiDüzenlendi İstanbul Gazi Mahallesi’nde “Yozlaşmaya Karşı HalkŞenliği”yapıldı.22Eylül2009tarihindeyapılan şenlikte mahallelerdeki yozlaşma, çeteleşme, uyuşturucu, fuhuş trafiğinin arttığını, buna karşı etkili ve birlikte, örgütlü bir mücadele edilmesi gerektiğivurgulandı. Grup Sılam, Metin Karataş, Cengiz Sağlam, Erdal Bayrakoğlu, GrupYorum, Haluk Levent, Gülcihan Koç,SeyfiYerlikaya,CihanÇelik,Suavi,AhmetAslan,TiyatroSimurg’unsahnealdığışenliğeyaklaşıkonbinkişikatıldı.❏

DVD... VCD... AlBÜM... DVD... VCD... AlBÜM... DVD... VCD... AlBÜM... DVD... 3Bengi Bağlama Üçlüsü

3Devr-i Alem

3Brenna MacCrimmon

Yeni Gelenek Kalan Müzik

Girizgah Akkiraz Müzik

Kulak Misafiri Kalan Müzik

48 | TAVIR |EKİM 2009

3Acı orjinal film müzikleri ENC Müzik



Ekim09