Page 1

21.

sayı mart - mayıs 2010

foucault ve marksizm

4 TL

www.otonomlar.org otonom@otonomlar.org

emeğin finansallaşması

çöplük bedenler

saatimiz şaştı


Biz Artık Daha Fazla Çoğalmak İstemiyoruz! Biz, Hrant Dink’in “derin” ailesiyiz. Hrant’ın Arkadaşları, bu gün bize izin verdiler. Onların yerine biz konuşacağız. Biz buraya Arat, Delal ve Sera’nın kardeşleri olarak geldik. Yıllardır yaşadığımız ortak adaletsizliği paylaşmaya, bunun tanıklığını yapmaya geldik. Sabahattin Ali cinayetinden beri defalarca ezber ettiğimiz bu tür örgütlü siyasi cinayetlerin nasıl örtbas edildiklerini bir daha hatırlatmaya geldik. Dosyalarımızın çoğu kapatıldı, zaman aşımına uğradı. Hrant Dink cinayeti ise henüz örtbas edilme sürecinin içinde. Suçlular daha zamanlarını aşmadılar. Devletin kendi içine sızmış yıkıcı odakları ayrıştırabilmesi, açığa çıkarabilmesi için henüz bir fırsatı var. Bu kadar çok üstü örtülmüş cinayeti, cinayetler sonrasında işlenen cinayete iştirak suçlarını, bu devlet ayıbını bizden sonrakilere miras bırakmayalım diye henüz bir fırsatımız var. Kinle, öfkeyle, intikam duygularıyla değil, yurttaş sorumluluğuyla ve asla son bulmayacak adalet talebimizle buradayız. Biz, sürekli olarak can alınan bir ülkede yaşayanların, çoğalttığı bir aileyiz. Artık çoğalmak istemiyoruz. Bizi öldürenlerin ardındaki örgütlenmeyi ortaya çıkarmakla yükümlü olan bütün devlet kurumlarını sorumlu sayıyoruz. Bunu yerine getirmedikleri sürece, onlar gözümüzde hep suçlu olarak kalacaklar. Ve her an bu suçun rahatça işlenebileceği düşüncesini iletmiş olacaklar. Sizi izlemekteyiz demek için geldik buraya. Hiçbir sırrın, bu onursuzluğu, bu aşağılanmayı taşıyacak kadar önemli olabileceğine inanmıyoruz. Şu anda burada görülecek mahkemenin, bütün sırları alaşağı edebilecek kudrette olmasına dair dileklerimizi iletmek için geldik buraya. Biz, yıllardır, “mevcut yasalar ölülerimizi savunma yetkisini bize vermedi” demek zorunda bırakıldık. Oysa yurttaşını bu kadar savunmasız bırakabilen kurumların, kendi suçlarını örtbas etmek için ne kadar çok çaba harcayabildiklerini defalarca gördük. Suçluların korunup kollanmasında ne kadar çok resmî sıfatlı kişinin seferber olduğunu gördük. Bu görüntüler nedeniyle bizim gözümüzde devlet defalarca aşağılanmış oldu. Bundan daha büyük bir aşağılamanın, daha ağır bir hakarete uğramanın olabileceğini düşünmüyoruz. Hangi kurum, hangi kurumun içindeki hangi saygın kişi incinecekse incinsin, zedelenecekse zedelensin, itibar kaybına uğrayacaksa uğrasın. Bunun asla bir canın kaybı kadar ağır olmayacağını anlamak, anlatmak zorundayız. Bu konulara zaten duyarlı olup da çaresizlik içinde üzülecek olanlara değil, sorumlu görevlerde olanlara, resmî sıfatlar taşıyanlara sesimizi duyurmaya geldik. Arat, Delal ve Sera kardeşlerimizle, Rakel Dink ile birlik olmaya geldik. Biz de bu davanın müdahiliyiz ve bugün avukatların mahkemeye yöneltecekleri talep listesinin dikkate alınması için takipçi olacağız. Ve son olarak da, basın bu duyurumuzu magazinleştirip acılı aileler görüntüsü versin diye değil adalet talebimizi olduğu gibi aktarabilsin diye geldik. Sabahattin Ali Ailesi, Doğan Öz Ailesi, Abdi ipekçi Ailesi, Cevat Yurdakul Ailesi, Cavit Orhan Tütengil Ailesi, Ümit Kaftancıoğlu Ailesi, Sevinç Özgüner Ailesi, Kemal Türkler Ailesi, İlhan Erdost Ailesi, Çetin Emeç Ailesi, Turan Dursun Ailesi, Musa Anter Ailesi, Uğur Mumcu Ailesi, Nesimi Çimen Ailesi, Metin Altıok Ailesi, Behçet Aysan Ailesi, Hasret Gültekin Ailesi, Yasemin Cebenoyan Ailesi, Onat Kutlar Ailesi, Metin Göktepe Ailesi, Cihan Hayırsevener Ailesi


Merhaba, Geçen merhabamızda, biraz dertlenip içimizi dökmüştük yüzlerini bilmediğimiz siz dostlarımıza. Şimdi ise yirminci sayımızı çıkarmanın neşesi içindeyiz. Sayılarda keramet aramak nafile, ama gönlümüz yine de bu sayının coşkusunu kendimize çok görmemekten, sizinle paylaşmaktan yana. Kahkahamız elinizdeki sayfalar olsun. ‘‘Bekle bizi’’ deyip ahdettiğimiz İstanbul, haramilerin, haraççıların, kafesçilerin, şantajcıların istilasında. IMF ve Dünya Bankası denilen hırsız çeteleri, elli dört yıl sonra tekrar Türkiye’de, İstanbul’da toplanıyor. Türkiye, imparatorluğun küresel egemenlik işleyişini oluşturan piramide giderek daha çok eklemleniyor. Küresel pazar ve küresel sermaye, bu coğrafyayı büyük bir iştahla yalayıp yutuyor. Bu kuşatmaya karşı her yer isyan, her yer direniş alanı. Emeğin sermayeye değil, sermayenin emeğe ihtiyacı varsa, kapitalizmin çanına ot tıkamak da emeğin gerçek antagonizmasının kuruluşuna ve kendi kudretini olumlamasına bağlı. Bu kudret dünyalıdır. Bu dünyada topraklar kardeştir. Kardeş topraklarda yaşanan toplumsallıkların politik sınırları ve egemenlikleri yoktur. Politik egemenlik altında halkların kardeşliği olamaz. Emeğin kudretinde, yeryüzü gökyüzüdür. Emeği sınıflaştıran ücretli emek, bu kudrete vurulan bir boyunduruktur. Emeğin kudreti yaratıcıdır, dönüştürücüdür. Ölçülemez toplumsal yarar üretir, bu kudret komünalisttir. Emeğin özgürlüğü onun kendi kudretinİletişim için: dedir. Ve de kapitalistlerin kongre salonlarındaki protokollerini www.otonomlar.org yıkacak olan onun bu kudretidir. otonom@otonomlar.org otonom@yahoogroups.com Yirminci sayımızla herkese merhaba…

Biyo-politika: Diyalektik devlet felsefesidir

2

26

Makine artıdeğer üretme aracıdır

Toplumsal fabrikada üniversiteler

Emeğin Finansallaşması

11 24

8 İkinci cumhuriyet ve ‘‘çöplük bedenler’’in dirilişi 16 Foucault ve Marksizm ya da ‘‘Özgürlüğün İnadı’’ 20 Saatimiz şaştı 31 Biçimsel boyunduruktan genel zekaya: bilişsel kapitalizm tezinin marksist bir okumasının esasları 46 Başka bir arzunuz.?. 47 Yörüngesinde Anadolunun

Otonom Sayı: 21, Mart - Mayıs 2010 Fiyatı: 4 TL Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Emre Kolay Adres: Yeniçarşı Cad. Kalkan Apt. No: 36/6 Beyoğlu / İstanbul Tel: 0 212 244 87 09 Faks: 0 212 292 23 66 Yayın Türü: Üç Aylık Yerel Süreli Yayın Baskı: Yön Matbaacılık Tel: 0 212 544 66 34 Adres: Davutpaşa Cad. Güven San. Sit. B blok Kat: 1 No: 366 Topkapı İst. Kapak Film: Bay Grafik 0 212 213 26 51 - 213 26 93


2

Biyo-politika: Diyalektik devlet felsefesidir Siyaset teorisinin evrimi içinde hükümdar ve tebaa arasındaki ilişki üzerine oturan egemenlik kuramlarından, devlet ve vatandaşlar arasındaki çoklu ilişkileri sorun edinen modern devlet kuramlarına geçiş, 17-18. yüzyıl dolaylarında egemenlik paradigmasında yaşanan bir dönüşümün ifadesidir. Bu dönüşümün tarihsel arka planında, değer üretim tarzında yaşanan köklü bir değişiklik yatar. Feodalizmden kapitalizme geçiş aynı zamanda toprak ve toprağın zenginlikleri üzerindeki mülkiyetin tekelleştirilmesinden, emek ve emeğin ürettiği zenginlik üzerindeki egemenliğe doğru geçiştir. Bu geçişle beraber egemenliğin ilgisi, topraktan ziyade toprağın üzerinde yaşayan emeğin verimliliğine yönelir. Artık söz konusu olan uysallaştırılması, bastırılması ve gerekirse cezalandırılması gereken bir tebaa değil, verimli kılınması, gözetilmesi ve disipline edilmesi gereken bireyler ve toplumdur. Bu temelden bakıldığında, Foucault’nun biyo-politika kavramı, modern siyasetin, ahlaksal ya da hukuksal egemenlik modellerine karşıt olarak modernliğe içkin maddi güç ilişkileri temelinde çözümlenmesinin bir ürünüdür. Üretici güç olarak emeğin değer üretim tarzının temeli haline gelmesiyle birlikte, bu güç üzerindeki egemenlik de biyo-politikleşmiştir. Modern devlet, başından itibaren egemenliğin biyopolitikleşmiş biçimidir. Nitekim bugün modern devlet teorilerinin temelini oluşturan 18-19. yüzyıl siyaset teorisi, egemenlik paradigmasındaki bu dönüşümün felsefi söylemi olarak gelişmiştir. Foucault’nun deyişiyle, artık söz konusu olan ‘‘toplumun tüm siyasi ve ahlaki pratiğiyle birleşecek yetenekte, devletin yapısını, toplumsal ilişkilerin biçimini ve bireysel davranışları bizzat tarihsel gerçekliği içinde salık verecek’’1 felsefelerdir.

Üretici güç olarak emeğin değer üretim tarzının temeli haline gelmesiyle, bu güç üzerindeki egemenlik de biyo-politikleşmiştir. Modern devlet, egemenliğin biyo-politikleşmiş biçimidir Modern egemenlik, bir şiddet tekelinin ya da öldürme hakkının ötesinde, toplumsal ilişkileri ve bireylerin davranışlarını kurucu bir güçtür. Doğal haklar ve doğa durumundan sivil duruma geçiş üzerinde temellenen bütün sözleşme teorileri, egemenliğin biyo-politikleşmesini ya da yaşam üzerindeki egemenliği doğal, ahlaksal ya da hukuksal bir temele oturtma girişimlerinin bir ürünüdür. Hak kavramı üstünden geliştirilen bütün söylemlerin arkasında gizlenen, egemenliğin aşağıdan üretimini ima eden biyo-politik bir iktidardır. Hak söylemi, egemenliğin bireysel ve toplumsal eylemler içinden kuruluşuna imkân veren dolayımdır. Modern egemenlik teorileri içinde, Hegel’in devlet felsefesinin özgünlüğü ise doğal, ahlaki ve hukuksal normların dolayımının ötesinde egemenliği doğrudan biyo-politik bir üretim olarak sorunsallaştırmasından gelir. Hegel’in devleti bir etik yaşam olarak soyutlaması, egemenliğin yaşam üzerinden

Hak kavramı üstünden geliştirilen bütün söylemlerin arkasında gizlenen, egemenliğin aşağıdan üretimini ima eden biyo-politik bir iktidardır

kurularak biyo-politikleşmesinin felsefi söylemidir. Onun felsefesinde kendinden önceki felsefelerden farklı olarak bireyin hakkı ve egemenliğin hakkı arasındaki gerilim, diyalektik olarak işleyen biyo-politikayla yeni bir çözüme kavuşur. Hegel’de etik yaşam olarak konulmuş bulunan devletin diyalektik işleyişi, bize modern egemenliğin ontolojik ve biyopolitik bir temel üzerinde kuruluşunu verir.

Ahlakçılık ve Doğalcılığa Karşı Etik Hegel, özgürlük kavramının gerçekleşmesiyle bütünleştiği etik yaşam ve bu yaşamın en üst uğrağı olarak devlet üzerine sadece iki görüş açısı bulunabileceğini söyler: Bunlardan birincisi atomistik bir bakış açısıyla konulmuş bulunan bireyden yola çıkarken ikincisi tözsellikten, yani bireyin ve toplumun birliğinden yola çıkar. Sözleşme teorileri ister doğalcı isterse ahlakçı bir bakış açısından olsun, Hegel’in gözünden çıkış noktası olarak bireyi aldığı için, bu bireylerin biraradalığı olarak düşünülen devletin hakkını da adeta yalıtık bir bireyin hakkı gibi devredilebilir ya da vazgeçilebilir bir şey olarak alır. Bu bakış açısı, tıpkı Fransız Devrimi’nde olduğu gibi, yanılsamanın yerine başka bir yanılsamayı geçirmenin ötesine geçemez: Aile, sivil toplum ve devlet gibi toplumsal ve politik kurumları bireysel iradelerin sonucu olarak gören bu yaklaşım bu örgütlenmelerin yıkılarak yerlerine doğrudan bireylerin iradesinin ürünü kurumların geçirilebileceği yanılsamasına kapılır.2 Hegel’in


3

bu sözlerini onun anti-liberalliğinin zorunlu bir sonucu olarak okuyan yaklaşımlar, onun düşüncesini yapılandıran diyalektiği görmezden gelir. Hegel’de bireyin hakkı ve devletin hakkı arasında liberalizmin koymuş olduğu gibi uzlaşmaz bir karşıtlık yoktur, ancak bu onların çelişme içinde olmadığını göstermez. Tersine modern etik yaşam birey kutbunun temsil ettiği tikellikler ile devlet kutbunun temsil ettiği evrensellik arasındaki çelişkinin sürekli yeniden üretimine oturur. Sözleşme teorilerinde bu çelişmenin farkındalığı mevcut olmakla birlikte, çözümü ya tikellik ya da evrensellik kutbundan feragat edilmesiyle mümkün olur. Bireylerin doğal hakları arasındaki zorunlu çatışmanın önlenebilmesi adına egemenin doğal hakkı tekelleştirmesinde somutlaşan egemenlik biçimlerinde evrensellik despotizm biçimini alır. Herkesin herkesle yaptığı bir sözleşme üzerine kurulu genel irade tasarımlarında ise evrensellik kendi içinde hakikati olan bir şey yerine tikelliğin bakış açısından hareketle ahlaki bir zorunluluğa indirgenir. Bireyler arasındaki çatışmayı öne çıkaran doğalcı yaklaşım kadar, bireyler arasındaki uyumu ancak ahlaki bir zorunluluk olarak koyabilen öznelci yaklaşımlar da evrenselliği tikel, tikeli ise evrensel olarak kavramaktan acizdir. Sözleşme teorilerinin krizi, tam da kendi varsayımlarının sonucu olarak doğa durumundan sivil duruma, bireysel yaşamdan devlet yaşamına geçişi temellendirememenin krizidir. Oysa Hegel’de doğa durumundan sivil duruma geçiş diye bir sorun baştan iptal edilmiştir. Bireyin kendi çıkarlarının gerçekleşmesi olarak tikelliğin, "Ne bakıyosun?" (duvar yazısı)

Hegel’in devletin üretimini ve yeniden üretimini etik bir düzleme oturtabilmesini sağlayan, emeği egemenliğin biyo-politik üretiminin temeli olarak keşfetmiş olmasıdır

Ekonomi politiğin Hegel’in devlet felsefesinde nasıl tayin edici bir uğrak olarak konumlandığı, Marksizmin Hegel eleştirisinde çoğunlukla gündem dışı kalmıştır

özgürlüğün tam gerçekleşmesine kavuştuğu evrenselliğin kurucu bir unsuru haline getirilmesiyle birlikte doğa durumu ile sivil durum birbirinin yerini alabilen ve birbirine dışsal varoluşlar olmaktan çıkar. Evrenselliğin tikelleşmesi, tikelliğin ise evrenselleşmesiyle devinen diyalektik bir bütünün çelişik kutupları haline gelirler. O halde etik yaşam, bireyin ne doğal ne de ahlaksal varoluşuna indirgenebilir, tersine o bu uğrakların sürekli konularak ortadan kaldırılmasının diyalektik işleyişidir. Hegel’in devleti doğalcı ya da ahlakçı terimler yerine bir etik yaşam söylemi altında gündeme getirmesinin arkasında yatan, onun bütünü çelişkiyle devinen bir ilişkisellik olarak düşünmeye olanak veren diyalektik görüsüdür. Doğalcı bir temelde

bireyselliği yücelterek devleti dışsallaştıran, ahlakçı bir temelde devleti yücelterek bireyi yadsıyan sözleşme teorileri, modern egemenliği sürekli bir kriz tehdidi altında bırakır. Egemenlik varlığını sürdürebilmek için ya despotizme dönüşecek ya da öznel iradelerin seçiminin olumsallığına bırakılacaktır. Hegel’in devlet teorisi, modern egemenliğin yönetim krizine bir yanıttır. Evrenselliğin tikelleşme, tikelliğin evrenselleşme uğraklarının bütünlüğü olarak devlet ya da etik yaşam, egemenliğin toplumsal ve bireysel yaşama dışsal ve aşkın bir güç olmaktan çıkarak yaşama içkin bir güç olarak örgütlenmesinin söylemdir. Hegel’de etik yaşam, egemenliğin biyo-politik bir güç olarak aşağıdan üretiminin ifadesidir. Diyalektiğin Hegelci anlamını


4

Hegel’de egemenliğin biyo-politik kuruluşunun dolayımı ekonomipolitiktir. Burjuva birey ve bu bireylerin toplumu sivil toplum, egemenliğin tikelleşerek kendine yabancılaşmış biçimleridir

hatırlayalım: Varlık ya da tümelin tikel biçimler altında kendine yabancılaşarak kendiyle çelişmesi ve bu çelişmenin olumsuzlanarak kendiyle bütünleşmesinin birliği. Hegel’de devlet; birey ve toplum biçiminde kendine yabancılaşarak tikelleşen ve bu tikelleşmeleri olumsuzlayarak kendini olumlayan tümeldir. Birey ve toplum devletin kendine yabancılaşmış biçimleridir ve bu yüzden de etik yaşamın kurucu unsurlarıdır. Birey ve toplum devletin biyo-politik kuruluşudur. Tam da bu nedenle Hegel’in diyalektiği, Marksizm’deki hâkim yorumunda olduğu gibi, tarihsel eğilimleri ya da güçleri düşüncenin hareketi gibi okuyup konuşturan bir idealizmin değil, açığa çıkmış maddi güç ilişkilerinin ve bu güç ilişkilerinin krizi üzerine bir düşünmenin ürünüdür. Bugüne kadar Hegel’in Marksist eleştirisinin ekseni, idealizmin eleştirisi ve diyalektiğin maddeci bir bakış açısıyla yeniden kuruluşu sorunuydu. Oysa onun felsefesinde diyalektiğin devletin biyo-politik üretiminin mantığı

olarak kuruluşu dikkate alındığında, Hegel’in idealizm zemininde bir eleştirisinin Hegel açısından bir karşılığı yoktur. Hegel’de diyalektik, maddi toplumsal ilişkilerin işleyişinin bir soyutlamasıdır. Diyalektik bir devlet felsefesidir. Bu nedenle Marksizmin Hegel eleştirisi, diyalektik bir maddeciliğin ve devletin eleştirisi olarak yeniden kurulmak zorundadır. Nitekim Hegel’in devletin üretimini ve yeniden üretimini doğalcı ve ahlakçı söylemleri reddederek etik bir düzleme oturtabilmesini sağlayan, onun maddeci bir tavırla emeği egemenliğin biyo-politik üretiminin temeli olarak keşfetmiş olmasıdır.

Hegel’in Ekonomi Politiği Marksist geleneğin hâkim söylemi içinde, Hegelci diyalektiği idealizmden arındırma çabalarının, düşüncenin hareketi olarak kurgulanan diyalektiği maddi toplumsal ilişkilerin mantığı olarak tersinden okumaya dayandığını biliyoruz. Farklı Marksistlerce dile geti-

Hegel’de özel mülkiyet, en yüksek gerçekleşmesini devlette bulan özgürlük ideasının ilksel ve henüz soyut biçimidir

rilen ‘‘aşağıdan diyalektik’’ ya da ‘‘açık uçlu diyalektik’’ söylemleri, Hegel’in Tin diyalektiğinin maddi toplumsal ilişkilerin diyalektiği olarak yeniden kuruluşunu ima eder. Bu bakış açısı, en başta Marx olmak üzere sermayenin diyalektik işleyişinin çözümlenmesinde Marksistlere büyük bir katkı sağlamış olsa da Hegel’de diyalektiğin, aşkınlığın içkinlik olarak üretimine dayalı maddi ve tarihsel bir iktidar işleyişinin çözümlemesi olarak gündeme getirildiğini görünmez kılma riski taşır. Bu bakış açısından dolayı, Hegel’in felsefesinin ekonomi politikten nasıl beslendiği, ekonomi politiğin onun devlet felsefesinde nasıl tayin edici bir uğrak olarak konumlandırıldığı gibi meseleler Marksizmin Hegel eleştirisinde çoğunlukla gündem dışı kalmıştır. Elbette Hegel’de kapitalizmin değer üretim biçiminin bütünlüklü bir çözümlemesi mevcut değildir, ancak bu üretim biçiminin bireysel, toplumsal ve siyasal düzlemlerde aşağıdan yukarıya nasıl örgütlenebileceği üzerine pek çok öngörü bulmak mümkündür. Hegel’in devlet felsefesi de kendi çağdaşlarınınki gibi öncelikle bir hak felsefesidir. İstencin kendini gerçekleştirmesi olarak hak


5

Egemenlik varlığını sürdürebilmek için ereğini nesnesine içkinleştirmek, yaşamı kendi olarak örgütlemek zorundadır

kavramının bireysel, toplumsal ve siyasal belirlenimleri onun siyaset felsefesinin esasını oluşturur. Ancak burada doğal ve ahlaki temellere yaslanan diğer modern siyaset teorilerinden farklı olarak bu belirlenimler birbirini özsel olarak dışlayan, apayrı doğaya sahip belirlenimlerden daha çok diyalektik bir çelişkili ilişkiselliğin uğrakları olarak konulmuşlardır. Tin ya da Devlet bu dünyada tikelleşerek kendini açımlayan ussal istençtir. Bu tümel istencin kendini gerçekleştirmesinin koşulu, tikel istençler içinde çözünüp onların eylemleri aracılığıyla yeniden kurulmasıdır. Devlet, evrenselin tikelleşmesi, tikelin evrenselleşmesinin diyalektik birliğidir. Bu nedenle Hegel’in siyaset felsefesinin temel problemi, tikellik ve evrensellik, öznellik ve nesnellik arasındaki diyalektiktir. Evrenselliğin cisimleştiği siyasal hak, tikelliği temsil eden bireysel ve toplumsal hakkın dolayımıyla kendini gerçekleştirebilir. Hegel’de hakkın soyut haktan ahlaka, ahlaktan etik yaşama doğru daha yüksek bir belirlenime doğru ilerleyişi, istencin özgürlüğünün gerçekleşmesinin doğrusal aşamalarından ziyade evrensellik olarak düşünülen egemenliğin aşağıdan yukarıya kuruluşunu verir. Hegel’de egemenliğin biyopolitik kuruluşunun dolayımı ise ekonomipolitiktir. Biyo-politiğin diyalektik kuruluşunda, burjuva mülkiyet sahibi birey ve bu bireylerin toplumu olarak sivil toplum, egemenliğin tikelleşerek kendine yabancılaşmış biçimleridir. Egemenliğin üretimi ve yeniden üretimi, bu uğrakların olumsuzlanma yoluyla sürekli ortadan kaldırılıp yeniden ortaya konularak olumlanmasının çelişkili ilişkiselliğidir. O halde liberallerin iddia ettiği üzere bireyin ya da sivil toplumun Hegel’de mutlak bir olumsuzlanması söz konusu değildir. Burjuva birey ve sivil toplum, devletin üretiminin hem bir varsayımı hem de sonucudur.

Egemenliğin aşağıdan kuruluşunun Hegel’deki ilk momenti soyut hak belirlenimindeki özel mülkiyettir. Hegel’de özel mülkiyet hakkının bireyin yaşamını sürdürebilmesinin koşulundan ziyade etik yaşamın özünü oluşturan özgürlüğün ilk belirlenimi olarak konulmuş olması, özel mülkiyeti doğal bir haktan ziyade devletteki etik yaşamın kurucu bir öğesi haline getirir. Bu, Hegel’de, burjuva toplumunun sahiplenmeci bireyinin ilk rasyonelleştirmesidir. Soyut hak belirlenimindeki özel mülkiyet, özgürlüğün henüz bireysel bir istenç olarak dolaysız haldeki bulunuşunu temsil eder. Hakkın ya da özgürlüğün daha yüksek bir belirlenime kavuşması, Hegel’in diyalektik ontolojisi gereği, bu dolayımsızlığın dışsallaşarak nesnelleşmesi ve bu nesnelleşme üzerinden kendine yeniden geri dönmesiyle mümkündür. Özel mülkiyet dolaysız haldeki istencin nesnesi üzerinden kendini dolayımlayarak nesnelleşmesi ve kendisini özgürlük olarak bilebilmesi için kendine dış-

Emeğin kapitalizm altında aldığı ücretli emek biçimi, Hegel’de özgürlüğün kendini gerçekleştirmesi için sürekli yeniden üretilmesi gereken mutlak bir koşuldur

sal bir özgürlük alanını oluşturmasını ifade eder. Hegel’in hak kavramına ilişkin doğalcı terimleri reddettiğini söylemiştik. Bu nedenle Hegel’de özel mülkiyet, ihtiyaçların giderilmesi gibi doğal bir ereğe bağlanmamıştır, bunun yerine özel mülkiyet, en yüksek gerçekleşmesini devlette bulan özgürlük ideasının ilksel ve henüz soyut biçimidir. Nitekim Hegel’in kölelik üzerine söyledikleri de onun emeğin kapitalizm altında aldığı biçimin özgürleştirici bir unsur olarak rasyonelleştirilmesini verir. Hegel değer üretim tarzındaki değişimin emek biçimlerini de nasıl dönüştürdüğünün tamamen bilincindedir. Köleyi özgür iradeden yoksun sadece doğal bir varlık olarak tanımlayarak köleliği olumlayan ya da insanın kendi içinde özgür bir varlık olduğu varsayımından yola çıkarak eleştiren yaklaşımları reddetmesinin altında yatan bu farkındalıktır. İnsanın kavram olarak özgür olduğu varsayımı temelindeki özgürlüğe ilişkin bu içi boş ve biçimsel yaklaşım kadar insanı doğal varoluşunun


6

Hegel, ekonomi politiğe felsefi temelini kazandırmıştır. Hegel’de ekonomi politiğin tinselliği diyalektiktir

dolayımsızlığına hapseden doğalcı tutum aynı oranda tek yanlıdır ve özgürlüğün kendini gerçekleştirmesinin diyalektiğini görmez. Hegel’e göre, özgür insanın kendinde kavramdan kendisi için kavrama dönüşebilmesi, başka bir deyişle özgürlük kavramının nesnelleşerek kendini gerçekleştirmesi, insanın emeği yoluyla kendisine tamamen kendisinin olan, özgür bir varoluş verebilmesiyle mümkündür. Tin’in Fenomenolojisi’nde Hegel’in köle-efendi diyalektiğinde, kölenin emeğine ve dolayısıyla bilincine ürettiği nesne yoluyla dışsal bir biçim vermek suretiyle özgürlüğün bilincine efendiden nasıl daha çok yaklaşabildiğini hatırlayalım. Bu eksende, Hegel’in bazı Marksistlerce de dile getirildiği gibi emeği sadece kapitalizm altında değil bütün değer üretim tarzlarında özgürleştirici bir insani pratik olarak gördüğü iddia edilebilir. Ancak Hegel için önemli olan insanın emeği yoluyla kendini nesnelleştirip gerçekleştirirken bunu, öz-bilincini özgür bir bilinç olarak algılayarak yapıyor olmasıdır. İnsanın kendini özgür bir öz-bilinç olarak bilmesinin koşulu ise özel mülkiyet, başka bir deyişle kendi emek gücü üzerinde özel mülkiyet hakkıdır. Emeğin kendini ücretli emek biçimi altında gerçekleştirmesi, öznelliğini dışsallaştırarak nesnelleştirmesinin ve bu nesnellik üzerinden kendine geri dönmesinin tayin edici bir momentidir. Sadece fiziksel ve zihinsel gücünün bireysel ürünlerini değil bu gücün kendisini de başkasının özel mülkiyeti olacak şekilde belli bir zaman sınırı içinde devredebildiği oranda insan, kendi öznelliğinin nesnelleşmesinin özgürlük alanını kendine vermiş olur ve kendini özgür bir öz-bilinç olarak bilebilir. Bu temel nedeniyle, emeğin kapitalizm altında aldığı ücretli emek biçimi, Hegel’de özgürlüğün kendini gerçekleştirmesi için sürekli yeniden üretilmesi gereken mutlak bir koşuldur. Kapitalizm altında eşit ve özgür emek olarak

ücretli emek Hegel’de ontolojik bir temellendirmeye kavuşmuştur. Özgür bir öz-bilinç olarak ücretli emek, ihtiyaçların ve iş bölümünün farklılaşarak geliştiği burjuva toplumunda zenginlik üretiminin maddi koşulundan da ziyade, etik yaşamın tinselliğinin kurucu bir unsurudur. Nitekim Hegel’e göre kölelik, insanın doğal varoluşuna batmış dolaysız bir bilinçten (doğa durumu) kendini özgür bir öz-bilinç olarak bildiği etik yaşama doğru ilerleyişinde zorunlu bir geçiş evresidir. Ücretli emek, dolayımsız doğal varoluşun kölelik biçiminde olumsuzlanmasının olumsuzlanmasıdır. Marx’ın deyişiyle söylersek, Hegel’in ekonomi politiği gerçekten de onun ‘‘eleştirel olmayan olguculuğunun’’ güçlü bir ifadesidir. Burjuva toplumunda emeğin aldığı ücretli emek biçimi, bilincin tarihsel yabancılaşmasının nihai ereği haline getirilerek mutlaklaştırılmıştır. Ancak tam da bu nedenle Hegel’in ekonomi politiğin bakış açısından çok daha yüksek ve sağlam bir bakış açısına sahip

Hegel’de evrenselin tikelleşmesi, tikelin evrenselleşmesi diyalektiği, egemenliğin aşağıdan yukarıya biyo-politik üretimidir. Diyalektik, aşkınlığın içkinlik olarak örgütlenmesinin felsefesidir

olduğunu teslim etmek gerekir. Olguculuğa karşı Hegel diyalektiğinin iddiası, birbirinden ayrı görünen olguların bütünlüğüne içkin mantığı çözümlemektir. Hegel ücretli emeği, bilincin tarihsel yabancılaşmasını aşıp kendini özgürlük olarak bilmesinin uğrağı haline getirerek ekonomi politiğe felsefi temelini kazandırmıştır. Hegel’de ekonomi politiğin tinselliği diyalektiktir. Ekonomi politiğin diyalektik mantığı, Hegel’de en olgunlaşmış ifadesini sivil toplum çözümlemesinde bulur. Burası aynı zamanda Hegel’in siyaset felsefesinin merkezi problemi olan tikellik ve evrensellik çelişmesinin kendini en güçlü duyurduğu momenttir. Soyut haktan ahlaka, ahlaktan etik yaşama geçiş Hegel’de aynı zamanda dolayımsızlıktan öznelliğin bilincine, öznelliğin bilincinden öznelliğin nesnellikle diyalektik bir bütün oluşturduğu etik yaşama geçiştir. O halde soyut hak belirleniminde henüz kendinde bulunan özel mülkiyet hakkı tam gerçekleşmesini etik yaşamın bir uğrağı olarak sivil toplumda bulur. Sivil toplum, kendi bencil ve bireysel çıkarlarının peşinde koşan öznelerin bu çabalarının, kendileri bunun bilincinde olmasa da evrensel bir boyutu açığa çıkardığı ilk biçimdir. Başka bir deyişle, sivil toplum öznelliğin nesnelleşmesinin, tikelin evrenselleşmesinin ilksel biçimidir. Ekonomi politiğin görünmez elinin Hegel tarafından soyutlanması diyalektik biçimini alır: ‘‘(Sivil toplumda) her üye kendi ereğidir, onun için başka herkes hiçbir şeydir. Ama başkaları ile ilişki olmaksızın ereklerinin bütün bir erimine erişemez; dolayısıyla bu başkaları


7

tikelin ereği için birer araçtırlar. Ama tikel erek başkaları ile ilişki yoluyla kendine evrensellik biçimini verir ve başkalarının gönencine erişilmesi ile aynı zamanda kendi doyumunu kazanır. Tikellik evrensellik koşuluna bağlı olduğu için alanın bütünü bir dolaylılık alanıdır ki orada tüm tekillikler, tüm yetenekler, tüm doğum ve talih olumsallıkları kendilerini özgür bırakırlar, tüm tutku dalgaları ortaya atılır, yalnızca kendini arada gösteren Us tarafından yönetilirler. Evrensellik tarafından kısıtlanan tikellik her tikelliğin kendi gönencini artırmasını sağlayan biricik ölçüdür.’’3

Sivil toplumun usu diyalektiktir, bireysel çıkarların tikelliği ile herkesi birbirine bağlayan ihtiyaçlar sisteminin evrenselliği birbirinin koşuludur. Tikelliğin gerçekleşmesinin temeli evrensellik olduğu kadar, evrensellik de kendini tikel istençler biçiminde göstermek zorunda olan özdür. Sivil toplum bu yönüyle evrensel etik yaşamın kendini dünyevi biçimde göstermek suretiyle olumsuzlanmış biçimidir. Evrensellik, kendi olumsuzlaması olan tikel istençlerin olumsuzlanarak olumlanmasının diyalektiğidir. Ancak sivil toplumun üyeleri eylemlerinde bu evrenselliğin bilincine henüz sahip olmadıkları için sivil toplumda evrensellik hâlâ öznellikle dışsal bir ilişki içindedir, bu nedenle Hegel’in deyişiyle sivil toplum dışsal devlettir ya da devletin dünyevi görünümüdür. Etik yaşamın sivil toplum momenti bu bakış açısından okunduğunda, Marx’ta ve diğer bazı Marksist okumalarda olduğu gibi Hegel’de devletin mi sivil toplumdan, sivil toplumun mu devletten türediği sorusu önemsizleşir. Önemli olan Hegel’in siyaset teorisinde, diyalektik bir ilişkiselliğin uğrakları olarak sivil toplum ve devletin birbirinin hem bir ön varsayımı hem de sonucu olarak konulmuş olmasıdır. Sivil toplum devletin, devlet sivil toplumun yeniden üretimidir. Nitekim sivil toplumda devletin etik evrensellik ilkesinin üretimi ve yeniden üretiminin mekanizmaları Hegel açısından çok somut ve maddidir. Sivil toplumun polis ve lonca örgütlenmeleri, etik yaşamın evrensellik ilkesinin aşağıdan yukarıya örgütlenmesinin kurumları olarak önerilir. Burada polis örgütlenmesinden kasıt, bugün kullandığımız anlamında bir güvenlik aygıtından öte tikel istençlerin çıkarlarını gerçekleştirmesinin ya da öznelliğin özgürlüğünün güvencesinin oluşturulmasıdır. Bu amaç uğruna, gerektiğinde polis örgütü kişinin ve mülkiyetin güvenliğinden öte bireylerin refahını garanti etmek üzere de birta-

Hegel’in devlet felsefesi, ekonomi politiğin gerçekliğini olgusal olarak olumlamakla kalmaz, aynı zamanda bu yasaların işleyebilmesinin koşulu olan iktidar ilişkilerinin aşağıdan kuruluşunu verir

kım işlevler yüklenebilmelidir. Ancak polis örgütlenmesi bu niteliğiyle yine de bireylerin yaşamına dışsal bir düzen ve örgütlenmedir. Daha önemlisi, bireylerin kendi çıkarlarını gerçekleştirmek suretiyle öznellik duygusunu ve bu çıkarları gerçekleştirme haklarının tanınması ile birlikte bu hakkın ortak olarak etkinlikte bulunma yoluyla gerçekleştirilmesi sayesinde evrensellik duygusunu edindiği lonca örgütlenmeleridir. Bu yönüyle lonca örgütlenmeleri, devletin etik evrensellik ilkesinin sivil topluma içkinleşmesinin maddi dolayımını oluşturur. Polis ve loncalar, tikelin evrenselleşmesinin ve evreselin tikelleşmesinin birlik halinde bulunduğu devletin biyopolitik örgütlenmeleridir. Evrensel bilincin tam gerçekleşmesine kavuşması ise nihai olarak loncalar tarafından temsil edilen sınıfların devlette meclislerde temsil edilmeleri suretiyle mümkün olacaktır. Birey ya da grupların tikel çıkarlarının siyasal alanda temsiliyeti, evrensellik ve öznellik diyalektiğinin Hegel’deki son belirlenimini oluşturur. Meclisler, evrensel ereğin tikel ereğe, tikel ereklerin evrensel ereğe dönüşümünün en yüksek aşamasını temsil eder.

Hegel’in devlet felsefesinin anlamı, onun sadece ekonomi politiğin yasalarını, bu yasaların buyurduğu bireysel çıkarların gerçekleşmesi temelinde bireyci öznellik ilkesini ve bu ilkenin gerçekleşmesinin koşulu olarak sivil toplum ile devlet ayrılığını ‘‘eleştirel olmayan bir gerçekçilikle’’4 çözümlemiş olmasıyla sınırlandırılamaz. Hegel’in bakış açısı, ekonomi politiğin bakış açısının ötesine geçer. Onun devlet felsefesi, ekonomi politiğin gerçekliğini olgusal olarak tanımak ve olumlamakla kalmaz, aynı zamanda bize bu yasaların işleyebilmesinin koşulu olan tarihsel ve maddi iktidar ilişkilerinin aşağıdan kuruluşunu verir. Hegel’in özgünlüğü, onun burjuva toplumunun diyalektik işleyişini çözümleyerek egemenliğin üretimini diyalektik ve biyo-politik bir temel oturtmasından gelir. Egemenlik varlığını sürdürebilmek için ereğini nesnesine içkinleştirmek, yaşamı kendi olarak örgütlemek zorundadır. Bireyin ve sivil toplumun gerek toplumsal gerekse siyasal alanda evrenselliğin bilinciyle eğitilmesi öngörüsünün arkasında yatan budur. Hegel’de evrenselin tikelleşmesi, tikelin evrenselleşmesi diyalektiği, egemenliğin aşağıdan yukarıya biyo-politik üretimidir. Diyalektik, aşkınlığın içkinlik olarak örgütlenmesinin felsefesidir. Devleti insani bilincin kendine yabancılaşmış biçimi olarak okuyan Marx, Hegel’in idealizmini eleştirirken ‘‘Hegel devletten yola çıkar ve insanı öznelleştirilmiş devlete dönüştürür’’ der. Ancak bu hâlâ Hegel’in diyalektiği maddi gerçekliği kurucu bir mantık olarak önerisini görmeyip, onun salt idealizm zemininden bir eleştirisidir. Hegel’de devletin diyalektik işleyişi gereği, birey ve toplum tam da Marx’ın ifadesiyle devletin özneleşmiş biçimi, onun biyo-politik üretimidir. Marksizm Hegel’i idealizm değil maddecilik zemininde eleştirmelidir. Diyalektik, sermayenin gerçekliğinin eleştirel olmayan çözümlemesinin önünü açan bir mantık olarak Marksizm tarafından olumlanmak yerine, emeğin politikliğinin olumlanmasının gözünden sermayenin egemenlik işleyişinin mantığı olarak eleştirilmelidir. 1 M. Foucault, Entelektüelin Siyasi İşlevi, çev. Işık Ergüden, Osman Akınhay, Ferda Keskin, Ayrıntı Yayınları, 2000, s. 200. 2 Aktaran R.Fine, Political Invesetigations Hegel, Marx, Arendt, Routledge, 2001. 3 Hegel, Tüze Felsefesi, çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, 2006, s. 222 4 G. Savran, Sivil Toplum ve Ötesi, Belge Yayınları, 2003, s.162

Sinem


8

İkinci cumhuriyet ve ‘‘çöplük bedenler’’in* dirilişi Ergenekon, darbe, açılım söylemlerinin belirlediği gündemler karşısında siyasal bir tıkanıklık ve toplumsal bir boğuntu yaşıyoruz. Egemenler arası güç savaşının ürünü olan kirli bir politik savaşın içinden geçiyoruz. Tam da bu süreçteki Tekel işçilerinin direnişi, siyasal tıkanıklığa ve toplumsal boğuntuya karşı emek cephesinden bir isyandır. Sermayenin ‘‘çöplük bedenler’’ haline getirerek aşağıladığı emeğin, ekmek ve onur adına, neoliberal politikalara karşı toplumun vicdanına, utancına seslenen çığlığıdır. Bu çığlık, emek cephesini, emek cephesinde kendisini hisseden herkesi davet eden, konuşturan ve özgürleştiren bir şenliğe dönüşmüştür. Bu çığlık, emeğin 12 Eylül’den bugüne tam 30 yıl süren yenilgisinin getirmiş olduğu siyasal, toplumsal ve bireysel travmanın zincirlerini kırmanın ve kendi özgücüne sarılmanın mutluluğu ve özgürlüğüdür. Çokluğu özgürleştiren bu şenliğe merhaba! Kurucu bir siyasal süreçten geçiyoruz. Sermaye ekonomik, politik ve toplumsal olarak bir yeniden yapılanma içerisine girmiş bulunuyor. Bu süreçte güç ilişkilerinin yeniden kurulup yapılandırılması kaçınılmazdır. 1908-9 devriminden bugüne yüz yıldır egemen güçler arasında süren toplumsal-siyasal sorunlar, bastırılamaz biçimde gün yüzüne çıkarılmıştır. Bu toplumsal-siyasal sorunlar

1908-9 devriminden bugüne yüz yıldır egemen güçler arasında süren toplumsal-siyasal sorunlar, bastırılamaz biçimde gün yüzüne çıkarılmıştır

kurucu siyasal sürecin içinde reforme edilip sürecin öznesi haline getirilmeden süreçten çıkmak mümkün görünmemektedir. Bütün güçler bu süreçte konuşmalarına karşın, emek cephesi bu süreçten dıştalanmıştır. Sol reforme edilerek sistemin öznesi haline getirilmediği sürece, sermaye hiçbir krizini aşamaz. Avrupa’da olduğu gibi burjuvazinin sağ ve sol kanatlarının ittifakı olmaksızın, tarihsel bir mutabakat kurulmaksızın sermayenin reformu krizdir. Bu bağlamda, ikinci cumhuriyetin kuruluşu kriz içindedir. İkinci cumhuriyet, CHP’yi kuruluş sürecinin sol kanadı olarak görüp sürece çekmeye çalışmasına rağmen bunu başaramamıştır. İkinci olarak, Ergenekon, darbe karşıtlığı ve açılım söylemleri üzerinden bir sol kurulmaya gidilmesine karşın, istenilen düzeyde sonuç alınamamıştır. Ülkemizde sol, emek cephesine basan devrimci bir niteliğe sahiptir. Devrimci tarihten gelen sosyal demokrat bir sol kurulmadan, bu kurucu sürecin sol ayağı boşluktadır. Bu boşluk, Kürt hareketinin devrimci dinamiği tasfiye edilerek doldurulmaya çalışılmaktadır. Bu bağlamda Tekel işçilerinin direnişi, hiç beklenmedik bir biçimde ikinci cumhuriyetin krizinin tam göbeğine düşmüştür. Bütün ezberler bozulmuştur; emek cephesine basan devrimci sol güçler bütün ağırlığıyla devrededir. Ergenekon, darbe ve açılım

söylemleri gündemden düşmüştür. Bu durum, ikinci cumhuriyetin kuruluşu için bir tehdittir. Ya direniş kırılarak pasifize edilecek ya da direnişin oluşturduğu sol dalga ikinci cumhuriyeti kuruluşunu ciddi düzeyde yıpratacaktır. Kurucu güçler arası iktidar savaşlarında, politik bir güç diğer güçler karşısında politik iktidarı kazanabilir ve baskıyla iktidarını sürdürebilir. Fakat bu durum siyasal hegemonyayı sağlamaz. Tarihsel-toplumsal bir hegemonya, ancak iktidarın politik söylemlerinin tarihsel-toplumsal bir kazanıma ve toplumsal olarak politik bir konsensüse dönüşmesiyle mümkündür. Her politik güç, söylemini toplumsal bir değere dönüştürdüğü oranda politik bir varlıktır. Birinci cumhuriyet, laiklik ve cumhuriyet değerlerini toplumsal bir değere ve uzlaşmaya dönüştürememiştir; fakat reddedilemeyecek kadar da politik bir değerdir. Gelinen noktada, laiklik ve cumhuriyet değerlerinin toplumsal bir uzlaşmaya dönüşmesi, burjuva demokrasisine içkin hale gelmesiyle mümkündür. Bunun gerçekleşmesi, politik güçlerin sermayeleşmesine, sermaye birikiminin politik bir dinamiğe dönüşmesiyle olanaklıdır. Birinci cumhuriyet, üç ana iç tehdide karşı kurulmuştur: Birincisi siyasal İslam, ikincisi Kürt halkı, üçüncüsü ise komünizmdir. Birinci cumhuriyetin politik kuruculuğunun zaferi, o dönemin sermaye birikimini işletip


9

Tekel işçilerinin direnişi, hiç beklenmedik bir biçimde ikinci cumhuriyetin krizinin tam göbeğine düşmüştür

çalıştırabilecek tek güç olmasından kaynaklanmaktadır. Emeğin ücretli emek altında sınıflaştırılması ve toplumsal ilişkilerin kapitalistleştirilmesi bağlamında tek kurucu güç birinci cumhuriyettir. Birinci cumhuriyetin sermaye birikim modeli, emeğin ulusal sermaye birikiminin mülkü haline getirilmesidir. Emperyalizmin üçüncü bunalım döneminin sermaye birikim modelini ifade eden emperyalizmin iç olgu olma esprisinin toplumsalsiyasal zemininin kuruculuğudur. Günümüzde emperyalizm, artık ‘‘kapitalizm’’ olarak karşımızdadır. Gelinen aşamada, emek ulusal sermaye birikiminin mülkü olmaktan çıkmıştır. Emek küresel sermayenin mülkü altındadır. Tekel sektörü küresel sermayenin mülkü haline getirilmiştir. Tekel işçilerinin başına gelenler bunun ürünüdür. AKP, yeni küresel sermaye birikim modelini ikinci cumhuriyetin kuruluşuyla üstlenmiştir. Sermaye açısından bu süreç kaçınılmazdır. Siyasal islam, küresel

Burjuvazinin sağ ve sol kanatlarının ittifakı olmaksızın, tarihsel bir mutabakat kurulmaksızın sermayenin reformu krizdir. Bu bağlamda, ikinci cumhuriyetin kuruluşu kriz içindedir

sermayenin bir aktörü haline gelmiştir. AKP, DP’ye karşı yapılan 1960 darbesiyle birlikte ortaya çıkan ordu-demokrasi ikiliği üzerine siyaset yapan bir güçtür. AKP, politik bir güç olarak birinci cumhuriyetten demokrasi talep etmektedir. Birinci cumhuriyet, politik bir güç olarak AKP’yi iktidar demokrasisinin bir dinamiği olarak kabul etmek zorundadır. İkinci dinamik Kürt hareketidir. Kürt halkı birinci cumhuriyetin kuruluşunda bölgesel ve küresel bir ağırlık oluşturamadı; bu bağlamda egemen güçler tarafından yok sayıldı. Fakat Kürt halkı, İran-Irak savaşında bölgesel, Irak işgaliyle birlikte küresel bir aktöre dönüştü. Artık bölgesel ve küresel olarak Kürt halkı yok sayılamaz ve bölgesel güçlerce asimile edilemez durumdadır. Kürt halkının bölgesel ve küresel entegrasyonu kaçınılmazdır. Fakat sorun, bölgesel ve küresel boyutta Kürt halkının önderliğini kimin temsil edeceğidir. Bölgesel ve küresel egemen güçler Barzani ve Talabani önderliğini kabul etmiş görünmektedir; bu bağlamda açılım PKK’nin tasfiye edilmesi sürecidir. Açılımın özü budur. Açılım sürecinde muhataplığın adresinin İmralı olarak gösterilmesi bu politikaya karşı bir siyasettir. İkinci cumhuriyetin kuruluşunda bir ağırlık olarak var olan Kürt hareketi, devrimci niteliği tasfiye edilmeye çalışılarak sürecin dinamiği haline getirilmek

istenmektedir. Kürt hareketinin süreç içindeki konumu nasıl şekillenirse şekillensin, bu coğrafyaya kazandırdığı toplumsal ve politik değer büyük bir kazanımdır. Bu kazanım, bu coğrafyada ulus devletleşme kuruluş süreçlerindeki siyasal gericiliğin açığa çıkarılmasıdır. Ne yazık ki memleketimizin TKP’si bunu anlayabilmiş değildir. 100 yıllık toplumsal ve siyasal sorunlar yok sayılamayacak boyutta açıktadır; emek ve sermaye cephesinden kim ağırlık koyarsa ona göre şekillenerek konumlanacaktır. Birinci cumhuriyet, 1908-9 devriminden gelen laiklik, cumhuriyet ve ulus devlet söylemiyle, burjuva bir devrime basarak politik varlığını sürdürmektedir. AKP, Osmanlı’dan gelen dinsel kültürün toplumsal tabanı üzerinden darbelere karşı demokrasi, yeni bir anayasa söylemiyle bugünden gelecektir. Kürt hareketi, halkına dayanarak, barış ve demokrasi söylemiyle politik varlığını üretmektedir. Peki devrimci sol güçler, hangi toplumsal dinamiğe dayanmaktadır ve hangi politik söylemi toplumsal bir değere dönüştürme potansiyeline sahiptir? Bu konuda eğri oturup doğru konuşmanın zamanı gelmiş ve geçmiştir. Devrimci hareket varoluşsal bir sorun yaşamaktadır: Tarihsel olarak köksüz, toplumsal olarak temelsiz ve gelecek açısından ise söylemsizlik içindedir. Birincisi, devrimci hareketin varlığını üreten toplumsal dinamik teorik olarak sınıftır. Fakat sol, sınıf ile tarihsel bağlamda politik ilişki kuramamış, kursa bile bu ilişkiyi toplumsal bir ilişkiye dönüştürememiş ve üretememiştir. Devrimci hareket ile sınıf hareketi bağımsız dinamikler olarak kalmış, politik ilişkiden toplumsal ve organik bir ilişkiye dönüşememiştir. Öncü-kitle, önderlik-hareket diyalektiğinin söylemi, sınıf ve öncüönderlik ikilemini sürekli üretmiştir. Leninizm bir türlü anlaşılamamış ve kabalaştırılmıştır. Türkiye solu İki Taktik solculuğudur; Devlet


10

Devrimci hareket varoluşsal bir sorun yaşamaktadır: Tarihsel olarak köksüz, toplumsal olarak temelsiz ve gelecek açısından ise söylemsizlik içindedir

ve Devrim ile Nisan Tezleri hiç anlaşılmamıştır. Bizim solculuğumuz, Lenin’in karşısına aldığı ‘‘eski Bolşevikler’’ olmaktan çıkamamış ve komün, Sovyetler gibi emeğin toplumsalpolitik mücadele örgütlerinin birikimleri önümüzde durmasına karşın, emeği ücretli emek altında sınıflaştırarak sistem içi özne haline getiren burjuva demokrasisinin örgütleri olan sendikaların peşine takılıp kalınmıştır. Mücadele içinden çıkarıp sürdürebildiğimiz bir tane toplumsal örgütlenme biçimi yoktur. Tek bildiğimiz merkezi kadrosal örgütlenmelerdir. Devrimci hareketin beslendiği tek toplumsal taban gençlik ve üniversitelerdi. Bu ülkede devrimci hareketin onurunu her zaman gençlik üstlenmiştir. Bu mücadelenin yarattığı FKF, Dev-Genç ve Koordinasyon gibi değerler, siyasi mülkiyet altına alma rekabeti yüzünden paramparça edilmiştir. Gençlik, bu kadar bedeli üstlenmesine karşın, küçük burjuva denilerek itilmiş kakılmıştır. Artık o denizi de kuruttuk. İkincisi, anti-emperyalizm ve anti-faşizm söylemleridir. Bu söylemler, büyük bedeller üstlenmesine karşın hiçbir politik cephe örgütlenmesini kurup yaşatamamıştır. Bugün ‘‘antifaşizm’’ söylemi paradigmatik bağlamından çok uzaklaşmış, edebi ve ajitatif bir söyleme dönüşmüştür. Anti-faşizm söylemi, yarım kalmış burjuva devrimini tamamlama, faşist devlet biçimine karşı siyasal demokrasi ve kesintisiz devrim kuramının önünü açma bağlamında önemli bir kurucu güce sahip iken, bugün paradigmatik içeriğini yitirmiştir. Bir devlet biçimi olarak faşizm, bir hükümet biçimine indirgenerek unutulmuştur. AKP karşıtlığı, faşizmin bir devlet biçimi olduğunu unutturmuştur. AKP’ye

karşı birinci cumhuriyeti korumak anti-faşistlik ya da komünistlik olmuştur. Eğer AKP faşist bir parti ise ve aşağıdan gelen faşizme karşı siyasal demokrasi kazanımlarının korunması bağlamında faşizme geçit verilmeyecekse, o zaman ‘‘Kahrolsun faşizm’’ sloganı yerine ‘‘Faşizme geçit yok’’ sloganı daha işlevseldir, fakat atılmamaktadır. Yok, eğer devlet faşist ise, siyasal demokrasi mücadelesinde neden 12 Eylül anayasasına karşı demokratik bir anayasa talebiyle AKP ile ittifak yapılmamaktadır? Nereden bakarsak bakalım, anti-faşizm söylemiyle elimizde kalan ve geleceğe taşınan bir şey kalmamaktadır. Geriye kalan tek söylem ‘‘anti-emperyalizm’’dir. Ne yazık ki bu kavram da, bizi birinci cumhuriyeti savunmaya götürmekte, devrimci tarihi anti-emperyalizme bağlayarak kemalizmden başlatmaktadır. Antiemperyalizm adı altında I. Cumhuriyetin savunulması, Marksist literatürde ulusalcılık değil sosyal şovenizmdir. Kapitalizmin gelmiş olduğu boyutu emek-değer teorisi üzerinden okuyup yakalayamayan, Türkiye kapitalist gerçekliğini üçüncü dünyacılık üzerinden okuyan bu kafaların sınıf mücadelesini sıkıştırdığı yer burasıdır. Günümüzde komünistlerin görevi, burjuva siyasal demokrasisini kurmak değil toplumsal

demokrasi adına siyasal demokrasiyi yıkmaktır. Gerek anti-emperyalizm gerekse anti-faşizm söylemi, solun toplumsal tabanı olan sınıfla ne politik ne de toplumsal ve organik bir ilişki kurabilmiştir. Solun varoluşsal problemi paradigmatiktir; mevcut paradigma, solun üretimini ve yeniden üretimini engellemektedir. Bu gerçekliğimiz zemininde Tekel işçilerinin bu direnişi, solun üzerine düşünmesi gereken bir alan açmıştır. Bu alan, emek-değer teorisine içkin ve sermaye birikiminin çözümlenmesi üzerinden anti-kapitalist bir sınıf siyasetinin kuruluşudur. İçinden geçtiğimiz bu süreçte, gerek ikinci cumhuriyetin kuruluşu gerekse solun toplumsal tabansızlığı ve söylemsizliği bağlamında Tekel işçilerinin direnişi, devrimciler için konjonktürel değil tarihsel bir olanaktır. Tekel direnişine destek her gün her yerde yeşerir ve direniş ülkenin her sokağına yayılır ve bu destek politik muhalefetin bedeni haline dönüştürülebilirse, sol, tarihsel anlamda sınıfla politik ve toplumsal bağını kurma fırsatını yakalayabilir. Neoliberal politikalara karşı anti-kapitalist bir hat izlenir ve ‘‘öncü’’ önderlikler, siyasi mülk kavgasında, mücadelenin ortaya çıkaracağı özörgülenmelerin önünü tıkamayıp açarsa, anti-kapitalizim bu topraklarda politik ve toplumsal bir söyleme dönüşecektir. Şenliğin tam zamanıdır. Soframız ve neşemiz bol olsun! * Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Nükhet Sirman hocamızın televizyonda yapmış olduğu sohbette kullandığı bu deyimi anlamlı bulduğumuz için çaldık. Affına sığınırız.

Cengiz İNAN


11

Toplumsal fabrikada üniversiteler Bugün üniversitelere baktığımızda, üniversitelerin yeniden yapılandırılmakta olduğu artık herkes tarafından açıkça görülmektedir; fakat bu yapılanmanın neden ve nasıl gerçekleştiği üzerine düşünmek yerine, bugün modernist sol, eğitimin paralı oluşundan ve üniversitelerin, sermayenin ihtiyaçlarını karşılayamamasından dolayı, piyasaya odaklı hale getiriliyor olmasını söylemekten öteye gidemiyor. Üniversitelerde düşünce özgürlüğünün olmayışı ve eşitsizlik üzerinden demokratik mücadele örgütleme çalışmalarına devam edilse de, bu mücadelelerin pek de karşılığının olmayışı, solun bugün tamamen paradigmatik bir tıkanıklık içerisinde olduğunu gözler önüne seriyor. Bugün, artık ulusal ölçekte ekonomikdemokratik ve akademik-demokratik mücadeleler yürütmenin maddi koşulları ortadan kalkmıştır. Modernist düşünme biçimleriyle üniversitelerde yaşanan değişimlerin anlaşılmasının ve bu şekilde verilen mücadelelerin kazanılmasının imkanı yoktur. Üretim biçiminde yaşanan değişimler anlaşılmadığı sürece, bilginin meta haline nasıl geldiği ve üniversitelerin sistem içerisindeki rolünün bugün nasıl değiştiğini anlamak mümkün değildir. Sermayenin emeği tahakküm altına alışı her dönem farklı olmuştur. Kendisini tahakküm altına almaya çalışan sermayeye karşı emeğin direnişi sermayeyi krize sokmuştur; fakat sermaye bu krizleri kendisini değiştirerek ve dönüştürerek aşmayı başarmıştır. Sermaye, krizi fabrikanın mekansal uzamının sınırlarının ötesine geçerek, hayatın bütün alanlarını üretim ve sınıflaştırma mekanı haline getirerek, bütün toplumsal ilişkileri metalaştırarak aşmış ve bilgi merkezli kapitalist toplumun inşasına başlamıştır. Üniversitelerin kapitalizmin işleyişi içinde yüklendiği işlevler ve bu işlevlerin farklılaşması, sermayenin emeği

Üniversitelerin yeniden yapılandırılması, sermayenin genişleyerek emeği yeniden tahakküm altına alışından bağımsız olarak okunup konuşturulamaz

tahakküm altına alma biçimindeki farklılaşmaya bağlıdır. Bugün üniversitelerin yeniden yapılandırılması, sermayenin genişleyerek emeği yeniden tahakküm altına alışından bağımsız olarak okunup konuşturulamaz. Gelinen bu boyut anlaşılmadığı sürece, mücadeleler ne yazık ki hala eski söylemlerle kurulmaya çalışılacak ve karşıdan kurucu, anti-kapitalist bir hareketin yaratılmasının önü kapanmaya devam edecektir. Bugün sermayenin geldiği noktayı ve üniversitelerde yaşanan değişiklikleri anlamak için, ilk önce kapitalizmin geçirdiği tarihsel evreleri anlamak gerekir. Kapitalist üretim sürecinin tarihsel gelişimi üç döneme ayrılır. Biçimsel tahakküm dönemi, kapitalist üretim ilişkileri dışındaki emeğin fabrikaya çekilerek, artı-emek zamanın çoğaltılması yani çalışma saatlerinin uzatılması yoluyla, emek-yoğun verimliliğe dayalı olan fabrika üretimine dahil olduğu dönemdir. Bir günlük çalışma süresinin uzatılabilmesinin sınırlı oluşu, sermayenin emeği politik şiddetle tahakküm altına alışına emeğin isyanı ve ağır şartlardan dolayı emek gücünün kısa sürede tükenmesi üretimde makineleşmeyi beraberinde getirmiştir. Üretkenlik düzeyinin

makineleşme yoluyla artırılmasıyla mutlak artı-değerden nispi artı-değere geçilmiştir. Artık söz konusu olan, gerekli-emek zamanın kısaltılarak artı-emek zamanın uzatılmasıdır. Teknoloji-yoğun verimliliğe dayalı üretim sayesinde nispi artı-değer üretiminin gerçekleştiği bu dönem gerçek tahakküm dönemidir. Bu emeğin sermaye tarafından tahakküm altına alınmasının yeni bir biçimidir. Fabrikalar, teknolojiye dayalı yani bilimin gelişmesine dayalı üretimin merkezi haline gelmiştir. Üretken emeğin fabrikada merkezileştirilmesi ve tahakküm altına alınmasının iktidar ilişkileri içinde öğrenci hareketi, üniversite alanını salt akademik demokratik mücadele alanı olarak görmüştür. Üniversite alanının doğrudan sermaye karşıtı bir temelde politikleştirilmesinin politik öncülerin temsiliyetine bağlanmasından dolayı, üniversite bileşenleri kitleler olarak görülmüş ve mücadele talep siyasetine oturtulmuştur. Kapitalizmin gerçek tahakküm döneminde bu mücadeleler devrimci bir işlev görmüşken, bugün sermayenin emeği tahakküm altına alışının küresel olarak tamamlanması ve sermayenin bir toplumsal ilişki olarak derinleştirilmesi, üniversitelerde yürütülecek mücadelelerde yeni bir anlayışın


12

Üniversite bileşenleri kitleler olarak görülmüş ve mücadele talep siyasetine oturtulmuştur

oluşturulmasını zorunlu kılmaktadır. Sermayenin genişleyerek kendini yeniden üretiminin bugün geldiği boyut, emeğin bütün toplumsal alanlarda değer üretme ilişkilerine içerilmesini ifade etmektedir. Gerçek tahakküm döneminde kapitalist üretimin merkezi olan fabrika, bugün bir mekan olmaktan çıkarak bütün toplumsal ilişkilere yayılmıştır. Bu anlamda toplumsal fabrika kavramı, sermayenin emeği tahakküm altına alma ilişkisi olarak fabrikanın ortadan kalkmasını değil bütün bir toplumun fabrikalaşmasını ifade eder. Toplumsal fabrikada, sermaye toplumsallığını genişlettikçe kapitalist ilişki ağlarını ve üretim alanlarını genişletmiştir. Bugün artık emek yalnızca fabrikada değil, yaşamın bütün alanlarında üretim sürecine dahil ediliyor ve sömürülüyor. Emeğin bütün zamanı üretim ilişkilerine içerilmiş durumdadır. Artık hayatın her anının üretim zamanı haline gelmesiyle birlikte, değerin ölçüsü fabrikada merkezileşen ölçülebilir emek zaman olmaktan çıkmış ve artı-değeri belirleyen ölçü niteliksel bir boyuta geçmiştir. Bugün teknolojinin ve iletişimin sermayenin artı-değer üretiminde belirleyici unsurlar haline gelmesi, emeğin verimliliğinin artık fabrikada harcanan emek zaman birimleri temelinde değil, emeğin bilişsel ve duygulanımsal nitelikleri temelinde belirlendiğinin göstergesidir. Maddi olmayan emeğin hegemonik bir üretici güç haline gelmesi, bugün canlı emeğin sabit sermayeleşmesini de beraberinde getirmektedir. Söz konusu olan, gerçek tahakküm döneminde olduğu gibi canlı emeğin cansız emek makine tarafından verimli kılınması değil, canlı emeğin doğrudan canlı emek tarafından verimli kılınmasıdır. Sermayenin verimliliği, bugün bütün toplumsal ilişkileri metalaştırarak canlı emeği sermayeleştirebilme gücüne bağlıdır.

Bireyin hayallerinden ve duygulanımlarından arkadaşlık ilişkilerine kadar sahip olduğu tüm değerlerin metalaştırılarak üretimin bir parçası haline getirilmesi bununla doğrudan bağlantılıdır. Bugün sermaye emeği, bilgi, düşünme ve yeniden üretme yetenekleri, yaratıcılık ve teknolojik becerilerine göre ölçmeye çalışarak ücretli emeğin devamını sağlamaktadır. Sermayenin giderek emeğin bilişsel ve kolektif yeteneklerine daha çok ihtiyaç duyar hale gelmesi, karşı bir eğilimi de beraberinde getirmektedir. Sermaye küreselleştikçe, bilginin üretimini, yayılımını ve kullanımını yönetmesi daha da zorlaşıyor. Bugün artık üretim araçlarının kendisi de, üreten de aynı kişidir. Canlı emek, sermayenin ihtiyaç duyduğu canlı ve kolektif bilgiyi üretmektedir.

Sermaye bugün, bilgi üretimini, bilginin küresel ağlar içinde akışını ve kullanımını kontrol edebilmenin yollarını arıyor. İşte bu noktada eğitim ve üniversiteler, hem bilimin gelişmesi hem de üniversitelerin doğrudan kâr üreten bir faaliyet alanı olarak piyasa ilişkilerine içerilmesi açısından toplumsal fabrika içinde önemli bir yere oturmaktadır. Toplumsal fabrika içerisinde üniversiteler, bilgiye ve bilgi üretimine dayalı emeğin tahakküm altına alındığı, sınıflaştırıldığı, kapitalist değer üretiminin gerçekleştiği ve bu bilgi üretiminin kontrolünün yapıldığı mekanlardan yalnızca biridir. Çünkü artık bilgi üretimi üniversitelerden ve diğer eğitim kurumlarından taşmıştır. Bugün nasıl fabrikalar üretimin merkezi olmaktan çıkmış ve üretim hayatın her alanında gerçekleşmekteyse, üniversiteler de bilimin ve bilgi üretiminin merkezi olmaktan çıkmıştır. Bugün bilginin mekanı yoktur. Artık şirket üniversiteleri, teknokentler ve internet üniversiteleri, hatta internetin kendisi bilgi üretiminin gerçekleştiği alanlardandır. Üniversitelerin şirketleştiğini söylerken, bir yandan şirketlerin de nasıl üniversiteleştiğini, bilgi merkezli üretimin ne boyutta olduğunu anlayabilmek için görmek gerekir. Bugün üniversiteler, ne içinde yaşadıkları kentin ekonomisinden ne de şirketlerden bağımsız değildirler. Tıpkı şirket ağları gibi üniversiteler de küresel bilgi üretim ağlarına sahiptir ve bu ağlar içerisinde şirketler de bilgi üretiminin geçekleştiği merkezlerden biri olarak yer alır. Bilginin gücü, onun toplumsallaşmasına ve sınırsız dolaşımına bağlıdır. Bilginin mülkleştirilmesi, onun toplumsallığının önünde bir engeldir. Sermayenin emeğin elbirliğine dayalı bilgi üretimine daha da ihtiyaç duyuyor hale gelmesi ile birlikte, bu sürecin denetlenmesinin ve canlı bilginin mülkleştirilmesinin sermaye açısından daha da zorlaştığını söy-


13

lemiştik. Bu nedenle bugün sermaye canlı emeği ve canlı bilgiyi tahakküm altına alarak, onu cansız bilgiye dönüştürmeye çalışarak ölçmeye çalışmaktadır. Bilgi üretimine dayalı bir sistemde, bilginin mülkleştirilmeye çalışılmasının onun üretiminin veya dolaşımının önünde bir engel olduğu açıkça görülüyorken sermaye neden bilginin patent altına alınmasına izin veriyor? Çünkü sermaye, bilgi üretiminin kendisinin kontrol edemeyeceği boyutlara geldiğinin farkında ve bu nedenle şimdilik bu tarz kısıtlamalar getirerek hem üretimin kendi yönetiminden çıkmamasını sağlıyor hem de bu süreçte onu ölçebileceği mekanizmaları kurmaya çalışıyor. Bugün bütün dünyada üniversitelerin içinden geçtiği Bologna Süreci, üniversitelerin kapitalizmin bugünkü değer üretim biçimine uygun olarak yeniden yapılandırılmasını öngören bütünlüklü bir projedir. Bu projeyle bilgi üretiminin mekanlarından biri olan üniversitelerin şirketleştirilmesiyle birlikte, bilgiyi ölçebilmenin ve yönetebilmenin yöntemleri de oturtulmaya çalışılıyor. Bilgi merkezli üretim çağında ücrete dayalı çalışmanın devamını sağlayacak iktidar düzenlemeleri, yönetsel stratejiler ve bilgiyi ölçebilmenin yasaları üniversitelerde oluşturulup uygulanmaya çalışılıyor. Bilginin küresel olarak ölçülebilmesi için belli kriterler ve bu kriterlerin küresel standardizasyonu gerekiyor. Bologna Süreci ile programların içerikleri sermayenin ihtiyaçlarına göre şekil-

lenirken, öğrenme de öğrenci merkezli hale getiriliyor. Bireye artık zorla bir şeyler öğretilmeye çalışılmıyor. Birey kendi isteğiyle, kendi çabasıyla öğreniyor. Eğitimin birey merkezli ve kendi kendine öğrenmeye dayalı olarak yeniden yapılandırılmasının arkasında yatan, sabit sermaye olarak emeğin bilişsel ve duygulanımsal niteliklerinin sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda geliştirilmesidir. Üniversitelerin şirketleştirilmesinin çözümlenmesinde bu süreç göz önünde bulundurulmak zorundadır. Peki, kimdir bu üniversitelerin/şirketlerin çalışanları ve bu insanlar neyi, nasıl üretirler? Üniversite emekçileri; öğrenciler, öğretim görevlileri, araştırma görevlileri ve personelin de içinde yer aldığı tüm üniversite bileşenlerinden oluşur. Bilgi üretiminde, üretim araçları veya sabit sermaye insanın kendisidir. Canlı emekle cansız emek arasındaki ayrım ortadan kalkmış, maddi olmayan emek biçimi altında emek sabit sermayeleşmiştir.1 Maddi olmayan emeğin yetenekleri, bilgisi, o bilgiyi kullanabilme becerileri, yaratıcılığı, birden çok dil bilmesi ve öğrenme kapasitesi gibi şeyler onun sabit sermayesini oluşturur. Her birey kendi sabit sermayesini artırmak için çalışır ve diğer bireylerle sürekli rekabet içinde olarak piyasa içinde kendi kalite derecesini yükseltir. Böylelikle bireylerin kendileri şirketleştirilir. Bilgi üretimi de, bu şirketleşmiş bireylerin küresel olarak işleyen elbirliği ile gerçekleştirilir. İşte bu noktada sermaye bu

Bilgi üretimi üniversitelerden ve diğer eğitim kurumlarından taşmıştır

üretim biçimini koruyabilmek, üretimi kontrol altında tutabilmek ve sürekliliğini sağlayabilmek için çıkar ilişkilerini hayatın her yerinde ve her anında işleterek, bütün toplumsal ilişkileri metalaştırır. Örnek olarak bir öğrenciyi düşünürsek; öğrenci, bir yandan bir ürün olarak işlenir. Yetenekleri, bilgisi, becerileri geliştirilerek değeri veya kalitesi artırılmaya çalışılır. Bunlar gerçekleştirilirken öğrenci, diğer bir yandan da meta olarak piyasaya çıkmıştır zaten. Okullarda düzenlenen kariyer günleri gibi etkinlikler sayesinde pazarda boy gösterir. Sabit sermayesini sürekli geliştirerek, kendisi de şirketleşen bireylerden biri olarak üretimin elbirliği içerisinde de yer alır. Yani bu kişi hem canlı emektir ve üretir, hem kendi sabit sermayesine sahiptir, hem de pazardaki bir metadır. Bunların hepsi aynı anda gerçekleşir. Bu bağlamda öğrencilik de, aslında yeni gelişmelerin öğrenilmesi ve kişinin kendi bilgisini ve yeteneklerini geliştirerek kendi kalitesini artırması açısından üniversiteden mezun olunduğunda bitmez, aksine yaşam boyu sürer. Yaşam boyu öğrenme merkezleri ve çeşitli kurslar sayesinde de bu süreç devam ettirilir. Peki, üniversitelerde emeğin sabit sermaye, toplumsal ilişkilerin ve bilginin meta olarak üretiminde değerin ölçüsü nasıl kuruluyor? Sermaye bilgiyi ölçmeyi de, küresel düzeyde geçerliliği olan öğrenme çıktılarını oluşturarak kolaylaştırmayı hedefliyor. Öğrenme çıktıları, her dersten sonra öğrencinin neyi ne kadar öğrendiğinin belli kriterlere göre yazıldığı, öğrenim sürecinin tamamlanmasından sonra kişinin ne bileceğini, ne anlayabileceğini, ne yapabileceğini ifade eden yetkinliklerinin yer aldığı belgelerdir. Öğrenme çıktılarının yazılması mezun olunduğunda da devam


14

eder. Mesleki eğitim, yaşam boyu öğrenme ile ilgili bilgileri de içerir. Bu çıktılarda, kişinin genel yeterlilik kriterlerini ne kadar taşıyıp taşımadığı ortaya konur. Bu genel yeterlilik kriterleri ise; bilgi yönetim becerileri, temel bilgisayar becerileri, otonom bir şekilde çalışabilme, planlama ve zaman yönetimi, yabancı dil, yaratıcılık, yeni gelişmelere ayak uydurabilme, öğrenme kapasitesi gibi şeyleri içerir. Öğrenme çıktıları, tüm dünyada geçerli olan bir tür ortak para birimi gibi kullanılacaktır. Canlı bilginin klasik formlarla ölçülmeye çalışılmasının imkansızlığı nedeniyle sermaye eğitimde küresel olarak standartlaştırılmış kriterler oluşturarak, onu ölçmeye ve bilginin yönetimini elinde tutmaya çalışıyor. Yukarı da söylediğimiz gibi tüm dünyada nasıl şirket ağları oluşuyorsa, üniversiteler arası ağlar da meydana geliyor. Bugün Erasmus ve değişim programlarıyla öğrencilerin, öğretim görevlilerinin dünyanın herhangi bir yerindeki üniversiteye gidip işlerine orada devam etmeleri sağlanıyor, hatta bu teşvik ediliyor. Ortalama eğitim düzeyinin yükselmesi, ders içeriklerinin teknolojik gelişmelere ve ser-

Değerin ölçüsü fabrikada merkezileşen ölçülebilir emek zaman olmaktan çıkmış ve artıdeğeri belirleyen ölçü niteliksel bir boyuta geçmiştir

mayenin ihtiyaçlarına göre değiştirilmesi ile genel zekanın küresel olarak yakalanması sağlanmaya çalışılıyor. Çünkü bugün emeğin mekansal esnekliği, genel zekayı yakalamış emek gücünü gerektirir. Böylelikle bilginin dolaşımının, üretiminin ve yeniden üretiminin tüm dünyada en hızlı şekilde gerçekleştirilmesi kolaylaşıyor. Oluşturulan bu ağlar içerisinde her üniversitenin gelişimi de aynı şekilde olmayacaktır. Farklı emek biçimleri arasında yaratılan hiyerarşi gibi, üniversiteler arasında da hiyerarşi yaratılarak rekabet etmeleri sağlanıyor. Ağ içerisinde üniversitelerin birbirleriyle ilişkilenmeleri, ortaklık kurmaları ve etkinlik dereceleri bu hiyerarşiye göre belirlenir hale geliyor. Ücretli emeğin devamını sağlayacak iktidar düzenlemeleri yapılarak, emek kendisini değerli kılabileceği maddi olanaklardan koparılıyor. Her yerde olduğu gibi üniversitelerde de sermaye, bilim emekçilerini emeklerini sürekli bir meta olarak satmaya zorlayarak, metalaşmış ilişkiler içerisinde özneleşmelerini ve kapitalist üretime doğrudan katılmalarını sağlıyor. Sermaye bu

süreci kontrol altında tutabilmek için, emeği kapitalist üretime tabi kılmanın yollarını onu güvencesizleştirerek sağlıyor. Üniversitelerde uygulamaya giren 50/d yasası ile, istihdam edilen araştırma görevlilerinin doktora çalışmalarını tamamladıktan sonra işten atılmaları tam da buraya oturuyor. Emek piyasalarının esnekleştirilmesi ve güvencesizlik ile emeğe yönelik ekonomik baskı artırılarak, emek gücü denetim altında tutulmaya çalışılıyor. Bilgi üretim süreci içinde, emeğin elbirliği sermayeye daha da az ihtiyaç duymakta ve sermayenin yaptığı, yalnızca üretilen ürüne açıkça el koymaktan öteye gitmiyor. İşte bu nedenle, sermaye bugün emeği her zamankinden daha da çok kontrol etmek ve denetlemek zorunda. Sermaye kendisini emeği bireyleştirerek metalaştırma ve onun bütün toplumsallığını kapitalist üretim ilişkilerine içerme yoluyla güvence altına alıyor. Artık, sömürü ilişkileri her yerdedir ve hiçbir yer üretim ilişkilerinin dışarısında değildir. Metalaştırma, artık yalnızca bir ürünün meta haline getirilmesini değil, emeğin öznelliğinin sermayeleşmesini ifade etmektedir. Dolayısıyla, sömürüye karşı direniş de her yerde bizzat oranın kendi özneleri tarafında örgütlenecektir. Sömürü ilişkilerine karşı verilecek mücadele, doğrudan kapitalist el koymaya karşı çıkacak anti-kapitalist bir söyleme oturtulmalıdır. Modernist sol, üniversitelerde yaşanan dönüşümleri hala yalnızca devlet üniversitelerinin özelleştirilmesi ve sermayenin üniversitedeki rolünün artması olarak görürken, üniversitelerin sermayenin toplumsal bir ilişki olarak üretim sürecinin doğrudan bir parçası olduğunu es geçmektedir.


15

Sermaye emeği kapitalist üretime tabi kılmanın yollarını onu güvencesizleştirerek sağlıyor

‘‘Açıkça belirtmek gerekirse, bu yalnızca özel fonların kamu üniversitelerindeki egemenliği ya da hukuki statüsü anlamına gelmez. Bunun asıl anlamı, üniversitenin bizatihi kendisinin, eğitim ve bilgi piyasasında rekabet edebilmek için, maliyet ve kâr hesabı, kâr mantığı, girdi ve çıktıya dayalı bir şirket haline gelmek zorunda olduğudur. Bu bağlamda, bilgi şirketleri (üniversitelerden çokuluslu biyo-teknoloji şirketlerine kadar) borsa ve değerlendirme kuruluşlarında giderek daha önemli bir kâr, değerleme ve ölçü kanalına sahiptir ve küresel eğitim ve bilgi piyasası hiyerarşilerindeki ana aktörlerdir.’’2

Üniversitelerde yaşanan bu dönüşüm, sermayenin dışarıdan eklemlenmesi ya da müdahalesi ile değil, kapitalist üretim biçiminde yaşanan değişimlerle birlikte üniversitenin kendisinin de bu değişimlere uygun olarak içkin bir şekilde yeniden yapılanmaya gitmesinin sonucudur. Üniversitelerin şirketleşmesine karşı ortaya çıkan hareketler, meseleyi özel üniversite - devlet üniversitesi tartışmasına indirgeyerek devlet üniversitelerini savunan bir politika izledikleri takdirde, devlet ve şirket arasında bir tercih yapma durumuna sıkışırlar. Üniversitelerde yaşanan değişimlerin üretim süreçlerindeki değişimlerle olan bağlantısı yakalanamadığı sürece, hareketin eski söylemlerle yaratılmaya çalışılması sermaye tarafından kolayca içerilmesine neden olmaktadır. Sermaye içi veya dışı diye bir şey artık söz konusu değildir. Sömürünün toplumun bütününe yayılması, toplumsal ve ekonomik alanlar arasındaki ayrımı ortadan kaldırmış-

tır. Sermaye nasıl ki hayatın bütün alanlarını piyasalaştırarak, bütün toplumsal ilişkileri metalaştırarak, her yeri ve tüm zamanı kapitalist üretim içerisine dahil ediyorsa, mücadele de her yerde kapitalist el koymaya karşı çıkarak, doğrudan anti-kapitalist, hayata karşı hayat kurabilen otonom birlikteliklerle örgütlenebilir. Emeğin politikliğini temsil etme misyonunu üstlenen öncü siyaseti, emeğin özörgütlülüğünün önünde engel teşkil etmekle kalmayıp, mücadeleleri talep siyasetine oturtarak reformistleştirmektedir. Bugün YÖK’ün kaldırılması, öğrenciler istediği için değil, YÖK’ün de tıpkı üniversiteler gibi kendisini dönüştürmek zorunda olması nedeniyle gündeme geliyor. Üniversitelerde sermaye üretiminin daha kolay ve hızlı gerçekleştirilmesi için, YÖK ya yeniden yapılandırılacak ya da tamamen kaldırılıp yerine bugünün ihtiyaçlarını karşılayabilecek, üniversitelerde bilginin meta olarak üretiminin ve dolaşımının önünü açabilecek yeni bir yapı getirilecektir. Sermaye eski egemenlik biçimlerini tasfiye ederek, kapitalist değer üretimini hayatın her alanına yayarak kendisini dönüştürüyor. Ayrıca üniversitelerin özerkleşmesi, yalnızca mali özerkliği değil, idari olarak da devletten kopuşu ifade eder. Üniversitelerin kendilerini yönetebilecekleri, kendi sermayelerini oluşturabilecekleri, üretim ağları içerisinde aktif rol oynayabilecekleri yapılar olarak var olabilmeleri bugün sermayenin geldiği noktada bir gerekliliktir. Emek, içerisinde bulunduğu bu sömürü ilişkilerinden, yalnızca alternatif kendini değerli kılma biçimleri yaratarak, kendi değerlerini kurarak, sermaye dışı toplumsal ilişkileri yaşatarak kurtulabilir. Bu noktada, emeğin elbirliği ile oluşan bilgi üretimi ve ağları tüm

dünyada mücadelenin yayılması için kullanılabilecek araçlardır. Bilgi üretimi ve yayılımı, tamamen emeğin kolektifliğinin ürünüdür. Emek bu üretimi ve üretilen bilginin yönetilmesini sermayeye bırakmaktan vazgeçer de kendi ağlarını yaratarak kapitalist hayata karşı alternatif yaşamları örgütleyebilirse, bu sermayenin yıkımı olur. Bugün emeğin elbirliğinin örgütlenmesinin her geçen gün sermayeye daha da az ihtiyaç duyması karşısında, sermaye yalnızca kapitalist el koyma ve neyin, ne zaman, nasıl üretileceğine karar vererek üretim sürecini kontrol altında tutmaya çalışıyor. Bu nedenle, emek ya sermayenin tahakkümünü kabul ederek tamamen bir köle olmayı kabul edecek ya da kendi yaşam alanlarını yaratarak, kolektif üretimi kendi özgürlüğü için kullanacaktır. Hayallerin bile metalaştırıldığı günümüzde tek çıkış, kendi toplumsal ilişkilerimizi yaratarak, hayallerimize, hayatlarımıza sahip çıkarak alternatif bir kültür ve yaşam inşa etmektir. Bugün dünyanın birçok yerinde bu tarz deneyimler ortaya çıkıyor. İsminin ne olduğunun önemi yok; otonom veya başka bir şey. Örneğin Ali Nesin’in Şirince’deki matematik köyü, bilgi üretiminin özgürce gerçekleştiği alanlardan biridir. Bugün üniversitelerde, anti-kapitalizme basan, farklı direniş biçimlerinin kendi öznelliklerini koruyarak bir araya gelip birbirlerini tamamladığı ve güçlendirdiği mücadeleler örgütlenerek otonom üniversiteler kurulmalıdır. 1 Barış, ‘‘Meta Toplumsal Bir Üretim İlişkisidir’’, Otonom dergisi 20. sayı, Ekim-Aralık 2009, s.48. 2 Gigi Roggero, ‘‘Ortak Olanın Kurumları’’, Otonom dergisi 20. sayı, Ekim-Aralık 2009, s.57.

Arzu


16

Foucault ve Marksizm ya da ‘‘Özgürlüğün İnadı’’ Bugünkü hedef, belki de ne olduğumuzu keşfetmek değil, olduğumuz şeyi reddetmektir.1 Michel Foucault, Marksistlerin genellikle eleştiri tahtası haline getirdiği bir isimdir. Bu kesime ait eleştirilerin tonu, onu bir ‘‘dekadans figürü’’ ve ‘‘postmodern burjuva ideologu’’ olarak mimlemekten, önce belli analizlerinin önemini teslim edip sonra da iktisadi süreçlere yeterince vurgu yapmadığı için eleştirmeye kadar çeşitlilik gösterse de, şikâyetin özü aynıdır: ‘‘Foucault’nun düşüncesi, özünde, sınıf mücadelesi perspektifiyle bağdaşmayan bir düşüncedir’’. Belli bir ahlak anlayışının sınırları içinde kaldıkları için muhafazakâr Marksistler de denilebilecek bu kanadın dillendirdiği eleştirinin ironik bir doğruluk payı vardır. Eğer sınıf mücadelesinden simetrik bir ezen-ezilen diyalektiği, birbirini üreten bir etki-tepki ikiliği, iktidarınkiyle türdeş bir mantıkla işleyen sınıf çıkarı savunusu anlaşılıyorsa; evet, Foucault’nun düşüncesi sınıf mücadelesi perspektifinin çok uzağındadır. Ama bu uzaklık başka bir yakınlığın önünü kapatmaz. Muhafazakâr Marksistlere sınıf mücadelesi perspektifinden ne anladıkları sorulduğunda, şüphesiz öncelikle Marx’a referans vereceklerdir. Oysa Marx ile Foucault, bugün pek çok Marksistin Marx’a olduğundan daha yakındır birbirine. Bu yakın-

lıkta ilk akla gelen her ikisinin de tarihselleştirmeye yaptıkları vurgu, her ikisinin de analizlerinin konusunu içkin bir eleştirel yöntemle ele almaları olacaktır. Ama dahası vardır: Ne Marx’ın ‘‘sermaye’’si bir ‘‘şey’’dir, ne de Foucault’nun ‘‘iktidarı’’. Her iki isim de ilişkisellikten yola çıkmıştır. ‘‘Sermaye’’ bir ilişkiselliktir, ‘‘iktidar’’ da öyle. İkinci bir önemli boyut ise, hem Marx’ın hem de Foucault’nun çalışmalarını mücadele perspektifinin belirlemiş oluşudur. Her ikisinin de arayışı, farklı biçimlerle de olsa, toplumsal ve politik antagonizmayı açığa çıkarmaktır. Foucault 1978 yılında Takaaki Yoshimoto ile yaptığı bir söyleşide şöyle der: Marx, gerçekten de tarihin itici gücünün sınıf mücadelesinde yattığını söyler. Ve Marx’ın ardından çok kişi bu tezi tekrarladı. Gerçekten de bu yadsınamayacak bir olgudur. Sosyologlar sınıfın ne olduğu ve bir sınıfa kimlerin ait olduğu tartışmasını canlı tutuyor. Ama bugüne kadar kimse mücadelenin ne olduğunu öğrenme sorununu ne inceledi ne de derinleştirdi. Sınıf mücadelesi dendiğinde, mücadele ne demektir? Madem mücadele deniyor, çatışma ve savaş söz konusudur. Peki, bu savaş nasıl gerçekleşiyor? Hedefi nedir? Araçları nelerdir? Hangi ras-

yonel niteliklere dayanmaktadır? Marx’tan yola çıkarak tartışmak istediğim şey, sınıf sosyolojisi sorunu değil; mücadeleye ilişkin stratejik yöntem sorunudur. Benim Marx’a olan ilgim bu noktaya bağlanıyor ve sorunları buradan yola çıkarak ortaya koymak isterim.2

‘‘Sınıflar mücadelesi’’ deyiminin, ‘‘mücadele’’ kısmı arka planda tutulup da, ‘‘sınıf’’ kısmı katılaştırılıp sabitlenerek hareket edildiği için, bugün sömürüye karşı yürütülen bazı mücadele biçimlerinde belli tıkanmalar yaşanmaktadır. Örneğin, bugünkü kapitalizm karşıtı mücadelelerde ortaya çıkan stratejik hataların en vahimi, iktidarın ilişkiselliği içersinde kurumuş olan pozisyonların yerinden edilmesi yerine, bu pozisyonların verili olarak alınıp yeniden üretilmesidir. Sermaye karşıtı mücadeleye, ücretli emeğin kutsanması eşlik eder hale gelmiştir. Devlet karşıtı olduğunu iddia eden çoğu kesim, politikayı devletle özdeşleştirdiklerinden, apolitik bir cennet tasavvurundan muzdarip hale gelmiştir. İkili bir çabayla, hem Foucault’yu hatırlayarak, hem de güncel bir politik sorundan yola çıkarak şu soruyu soralım: Bugün özellikle kapitalizm karşıtı, kolektif bir mücadele perspektifi açısından Foucault’nun taşıdığı önem nedir? Bu yazıda, bu soruya verilebilecek cevaplar çok-

Ne Marx’ın ‘‘sermaye’’si bir ‘‘şey’’dir, ne de Foucault’nun ‘‘iktidarı’’. Her iki isim de ilişkisellikten yola çıkmıştır. ‘‘Sermaye’’ bir ilişkiselliktir, ‘‘iktidar’’ da öyle


17

ortak alanlar yaratma teşebbüsü olarak görebilmek.3 Foucault’nun ‘‘mirası’’ ile kapitalizm karşıtı bir kolektif mücadele projesinin buluştuğu yer, öyle görünüyor ki burası olacaktır.

Foucault ‘68 hareketini kurucu bir öznellik, yeni bir etik düzlem oluşturamamakla, bir anlamda ‘‘iktidarın oyununa gelmek’’le eleştirmişti

luğundan iki başlığı çekip çıkaracağız. Birincisi, Foucault’nun, sayesinde bugünkü üretim ilişkilerinin işleyişinin özgün yanının da anlaşılabileceği bir iktidar kavramı geliştirdiğinin altını çizmek olacaktır. Bugünkü çoğu mücadele biçimindeki tıkanıklıklar, bu üretim ilişkilerindeki dönüşümün iyi anlaşılamamasıyla ve biyo-kapitalizmin iyi deşifre edilememesiyle doğrudan ilişkilidir. İkinci başlık ise, kolektif bir mücadele eyleminin olabilirlik koşullarıyla ilgilidir. Bugün nasıl bir kolektif mücadelenin, direnişin ve yeni bir kuruculuğun önü açık olabilir? Foucault ‘68 hareketini kurucu bir öznellik, yeni bir etik düzlem oluşturamamakla, bir anlamda ‘‘iktidarın oyununa gelmek’’le eleştirmişti. Bu eleştiri, bugünkü siyasal eylem tasavvurları açısından da güçlülüğünü ve keskinliğini hâlâ koruyan bir eleştiridir. Politik mücadeleyi birlikçi, totalize edici bir yapı değil, bir hareketler çoğulluğunun

İktidar ve Direniş ‘‘İktidar’’ sözcüğü Foucault ismiyle nerdeyse özdeşleşmiş olsa da, o aslında bu sözcüğü pek kullanmadığını ve kullandığı zamanlarda da onu sadece ‘‘iktidar ilişkileri’’ deyimini kısaltmak için kullandığını özellikle belirtir.4 İktidar, kendi başına varolan bir güç yoğunlaşması/birikmesi değil, çeşitli ilişkilerin kutupları arasındaki gerilimde maddilik kazanan bir eylemler yayılımı olarak anlaşılmalıdır. Kendi başına bir töz olmayan iktidar, her zaman için bireyler arası ilişkisellik içersinde işler. Bununla birlikte iktidar her zaman için birilerinin başkaları üzerinde uyguladığı eylem yönlendirmesine işaret eder.5 Yani iktidar dediğimizde, iktidarı uygulayan bir taraf ve o iktidarın uygulandığı diğer taraf söz konusudur (bu tarafların değişmesi mümkün olsa da). Fakat en önemlisi, karşımızda büyük harfle yazılan bir İktidar ve onun doğası sorunu yoktur. Dolayısıyla da, Foucault’yu takip ettiğimizde, daha baştan hem modern Batı düşüncesinde Hobbes’la başlayan geleneksel egemenlik kuramından, hem de modern sol düşüncenin anladığı şekliyle salt devletin baskıcı aygıtlarına indirgenen bir tahakkümcü merkez anlayışından uzaklaşmış oluruz. Bu temel fark, Foucault’nun iktidar kavrayışı üzerine konuşurken, özellikle de sahte bir ‘‘iktidar-direniş karşıtlığı’’ kurmamak, iktidar ve direniş arasındaki karmaşık ilişkiyi daha iyi anlayabilmek için dikkate almamız gereken bir dizi başka başlığı da beraberinde getirir. Burada öncelikle, Foucault’nun iktidar sorununu neden ele aldığını hatırlayabiliriz. Foucault, ‘‘Özne ve İktidar’’ adlı metninde çalışmalarının temel ekseninin, insanların özneye dönüştürülme kipliklerinin (tarzlarının) bir tarihini oluşturmak olduğunu ve iktidar meselesini bu temel konuyla bağlantılı olarak ele aldığını belirtir.6 Çalışmaları boyunca üç kipliğin izini sürdüğünü söyler. Birincisi bilimsel kipliğin kuruluşudur. Buna örnek olarak dilbilimin nesnesi haline gelen konuşan özne, ekonominin nesnesi haline gelen üreten özne ve biyoloji (veya bugün genetik) biliminin nesnesi haline gelen yaşayan özneyi verir. İkincisi, normal ile anormal olanı ayıran toplumsal normların oluşumuyla, öznenin hem kendi içinde bölünmesinin hem de başkalarından ayrılmasının nasıl tesis edildiğinin analizidir. Bu normların kuruluşunun sadece yasanın kuruluşu olmadığını anlamak önemlidir. Çünkü burada söz konusu olan sadece yasa zoruyla ya da bu yasalara

verilen rızayla oluşan bir kabul değil, normların bedenlere, normalleştirme yoluyla, tabiri caizse sinsi bir nüfuzudur. Bu özneleştirme kipliğinin bölme eylemi, yasa formunda olduğu gibi yasaklayıcı bir buyruktan ziyade, bu türden bir aşkınlığın ötesine geçebilen pozitif bir biçimlendirme şeklinde işler. ‘‘Meczup’’ların ‘‘akıl hastaları’’na dönüşümü, hapishanelerin salt ceza odaları değil, ‘‘suça meyillilik’’ ve bunun önceden önlenmesi fikrinin geliştirildiği toplumsal deney merkezleri haline gelişleri, bu kipliğin işleyişinde kendini gösterir. Üçüncü kiplik ise öznelerin bu özneleştirme biçimlerini içselleştirmesiyle ilgilidir. İnsanın kendi kendi-

Politik mücadeleyi birlikçi, totalize edici bir yapı değil, bir hareketler çoğulluğunun ortak alanlar yaratma teşebbüsü olarak görebilmek. Foucault’nun ‘‘mirası’’ ile kapitalizm karşıtı bir kolektif mücadele projesinin buluştuğu yer, öyle görünüyor ki burası olacaktır


18

İktidar ilişkileri belli özneleştirme biçimleri üzerinden maddileşiyorsa, bireysel ya da kolektif her türlü direnişin çıkış noktası da, tam da bu özneleştirme biçimlerinin sorgulanması olmak durumundadır siyle kurduğu ilişkiyi kapsayan bu alanla ilgili olan soru, belli davranış kalıplarının nasıl geliştirildiğiyle ve belli (cinsel, ekonomik, töresel vb.) kimliklerin nasıl benimsendiğiyle ilişkilidir. İnsanları özneye dönüştüren kipliklerin tarihsel bir analize tabi tutulması ve buradan yola çıkarak iktidarın nasıl işlediğine bakmak, tek başına iktidarı anlamak açısından değil, direniş biçimleri üzerine düşünürken de önemli bir analiz farkı ortaya çıkarır. Çünkü iktidar ilişkileri belli özneleştirme biçimleri üzerinden maddileşiyorsa, bireysel ya da kolektif her türlü direnişin çıkış noktası da, tam da bu özneleştirme biçimlerinin sorgulanması olmak durumundadır. Diğer bir deyişle Foucault, özneleşme biçimlerinin analizini, sadece iktidarın nasıl işlediğini anlamak için değil, direnişin hangi stratejilere sahip olabileceğini saptamak için yapar. Yani sorun hangisinin (iktidar mı, direniş mi) önce geldiğini tartışmaktan ziyade, bu ikisinin kuruluşunu aynı anda ve karşılıklı olarak anlayabilmektir. Hatta Foucault tıpkı ‘‘aklı başındalık’’ı anlamak için deliliğin nasıl tarif edildiğine bakmamız gerektiği gibi, iktidarı anlamak için de direniş alanlarına bakmamız gerektiğini söyler.7 Foucault genel hatlarıyla üç tip direniş alanının ortaya çıktığından bahseder: ‘‘Etnik, toplumsal ve dinsel tahakküm biçimlerine, bireyleri ürettikleri ürünlerden ayıran sömürü biçimlerine, ya da belirli öznellik üretim biçimlerine, bireylerin tabi hale getirilişine karşı yürütülen mücadeleler.’’8 Foucault bu şekilde özetlediği mücadele biçimlerinin her zaman için iç içe geçmiş olmalarıyla birlikte mutlaka bir tanesinin belirli bir tarihsel dönemde egemen olduğunu belirtir. Nasıl ki Feodal dönemde birincisi daha baskınsa, 19. yüzyıla da sınıflar mücadelesi damgasını vurmuştur. Buradan hareketle Foucault, bugün, tahakküm ve sömürü biçimlerine karşı yürütülen mücadelelerden ziyade, öznelliğin tabi

kılınışına karşı yürütülen mücadelelerin daha önemli olduğunu belirtir. Foucault’nun bu önem sıralaması bir dereceye kadar anlaşılırdır. İktidar ilişkilerinin, disiplin toplumundan denetim toplumuna geçişle tüm yaşamı kuşatan bir biçim kazanmasıyla birlikte, iktidara karşı yürütülen mücadelelerin de doğrudan öznelliğin tabi kılınış biçimlerini kendisine hedef alması zorunludur. Artık söz konusu olan yalnızca ıslah, uysallaştırma ve hizaya sokma değil, bizzat yaşamın belli bir üretkenlik anlayışı çerçevesinde yönetilmesidir.

Anti-Kapitalizm ve Mücadeleler Çoğulluğu Ancak Foucault’nun özet şeması akla şu soruyu getirmeden de edemez: Bugün sömürüye karşı olan mücadeleyle, öznelliğin tabi kılınışına karşı olan mücadele, gerçekten de böylesine bağımsızlaştırılabilir mi? Ya da şöyle ifade edersek, bugünkü (politik ekonomideki anlamıyla) değer üretme biçimleri ile belli öznellik biçimlerinin üretimi ve denetlenmesi gerçekten tümüyle ayrı şeyler midir? Kapitalist değer üretimi ilişkileri, insanların

Farklar korunarak, mücadele birliği anları ve alanları nasıl çoğaltılabilir?

yaşamlarını belirleme iktidarını kaybetmediği sürece, sömürüye ve emeğin toplumsal niteliğinin tümüyle değişim değeri üretimine indirgenişine karşı olan mücadeleler sona erebilir mi? Foucault’nun mücadeleler şeması, bu soruları dışarıda bırakmış görünür. Oysa tam da Foucault’nun perspektifinden, bugünkü kapitalizmin özgün yanı, bugünkü değer üretme ilişkilerinin karmaşık yapısı ve bunlara içkin olan özneleştirme türleri yakalanabilir. Foucault şu konuda haklı bir uyarıda bulunur: 19. yüzyıldaki anlamda bir sınıf mücadelesi bugün artık yürütülemez. Peki, neden? Bu soruya bizim cevap vermemiz gerekirse; çünkü artık, değer üretimi, sadece belli bir emek gücünün işe koşulduğu fabrikalarla sınırlı değildir. Bugün tüm toplumsal elbirliği, tüm yaşam güçleri işe koşulmaktadır. Emeğin bileşimindeki bu dönüşüm (entelektüel ve duygulanımsal emeğin de doğrudan değerlenme süreçlerine katılışı), klasik Marksist üretken emek (sermaye üreten emek) tanımındaki genişleme ve muğlâklaşma, tüm yaşamın bir toplumsal fab-


19

Günümüz kapitalizminin sınıflaştırma biçiminin güvencesizleştirme olması, proletarya ve lümpen-proletarya tanımları arasındaki ayrımı muğlaklaştıran en önemli maddi nedendir

rikaya dönüşmüş olması; üretimin ve sömürünün mekânı olarak sadece fabrika binasının görülmesini artık imkânsız kılmaktadır. Kapitalizm artık salt fabrikadaki sömürüyle sınırlı değildir; yaşam güçlerinin denetimini bugün daha önce hiç olmadığı kadar eline geçirmiş, yaşamın her hücresine (daha önce kapitalizm dışı olarak görülebilecek bütün alanlara) nüfuz etmiştir. Tam da bu yüzden kapitalist mantık ile bugünkü öznelliği tabi kılış biçimleri arasında bir bağımlılık ilişkisi vardır ve bu ikisi oldukça kesif bir matriks içinde birlikte akmaktadır. Dolayısıyla kapitalizme karşı mücadelede, doğrudan öznelliklerimizin tabi kılındığı her mekânı ve her ilişkiyi direniş alanı olarak görebiliriz. Ekonomik üretim ilişkilerinin karmaşıklığını, öznelliğin üretim biçimlerinin karmaşıklığıyla ilişkili bir

biçimde düşünebiliriz ve her ikisine de karşı ortak mücadele alanları yaratabiliriz. Fakat bu ortak alanların kurulabilmesi için Marx’la da yüzleşebilmek gerekecektir. Örneğin Marx’ın proletarya ve lümpen-proletarya tanımları arasına çektiği keskin sınır9 bugün hâlâ geçerli midir? Yoksa bu ayrımda diretmek, güncel mücadele ufkunu darlaştıran bir tutum mu olur? Foucault’nun Marksizmde gördüğü sorunlu alanlardan birisi de bu noktayla ilişkilidir: ‘‘Siyasi partiler (çeşitli) toplumsal hareketleri bilmezlikten gelme ve hatta güçlerini zayıflatma eğilimindedir. Bu bakış açısından, tüm bu hareketlerin önemi benim için açıktır. Bütün bu hareketler, entelektüeller, öğrenciler, mahkûmlar arasında, lümpen-proletarya diye adlandırılanlar arasında görülür. Bunların hareketlerine mutlak bir değer verdiğimden değil; ama yine de hem mantık hem de siyaset düzleminde, Marksizmin ve Marksist partilerin tekelindeki şeyi geri almanın mümkün olduğunu sanıyorum.’’10 Günümüz kapitalizminin sınıflaştırma biçiminin güvencesizleştirme olması, proletarya ve lümpen-proletarya tanımları arasındaki ayrımı muğlaklaştıran en önemli maddi nedendir. Bu ayrımın muğlâklaşması iki boyuta işaret eder. Birincisi, kapitalist değer üretiminin muazzam yayılımı ve yeğinliği, Marksist ‘‘üretken emek’’ tanımını ve bu tanımı temel alan bir işçi sınıfı mücadelesi perspektifini sorgulamayı gerektirmektedir. Artık tüm yaşam bir toplumsal fabrika haline gelirken, daha önce değer üretiminin dışında görülen her türlü alan, örneğin bilgi üretim süreçleri (üniversiteler) ve toplumsal elbirliğinin görüldüğü tüm alanlar doğrudan sermayeleştirilirken, sermayenin tahakkümü, bugün salt maddi meta üretimiyle nasıl sınırlandırılabilir ki? Proletarya ve lümpen-proletarya ayrımlarının işlevsizleşmesinin ikinci boyutu ise mücadele perspektifiyle ve Judith Revel’in Foucault ve Deleuze’ün ortak kaygılarına vurgu yaparak hatırlattığı gibi bir kez daha ‘‘fark ve birlik’’ sorunuyla ilişkilidir.11 Farklar korunarak, mücadele birliği anları ve alanları nasıl çoğaltılabilir? Foucault’nun direniş cephe(si/leri) nin düşünsel mühimmatına yaptığı en büyük katkı, başkaları adına konuşmanın etik bir tavır olmadığını göstermiş oluşudur. Foucault’nun proletarya ve lümpen-proletarya ayrımını eşelerkenki amacına hem politik (nasıl mücadele edilir?) hem de etik (bu mücadele esnasında nasıl bir kendilik kurulabilir?) bir kaygı içkindir. Bugünün Marksistleri, kapitalizm karşıtı bir mücadele yürütürken, başkaları adına konuşmak, onları sınıflandırıp kategorize etmek, ‘‘bizden-onlardan’’ paranoid ikilikleri kurmak

yerine, bilinç taşıma histerisine tutulmak yerine, bu başkalarının kendilerini ifade edebilecekleri özgürlük alanlarının yaratılmasını hedefleyebilmelidirler. Dahası, bu alanların yaratılmasını tekellerine almak yerine, yaratım eylemine kendi özgünlükleriyle katılmayı deneyebilmelidirler. Çünkü ‘‘her türlü deneyimi konuşturmak, konuşma yeteneğini yitirmiş olanlara, dışlanmışlara, can çekişenlere kulak vermek gerekir.’’12 Proletarya ve lümpen-proletarya ayrımının muğlaklaşmasını dikkate almanın yanı sıra, örgütlenme tarzında da ciddi revizyonlar gerekmektedir. Kendi kendine yetme iddiası taşıyan, sabit bir merkezi kendisine model alan örgütlenme tiplerinin tıkanıklıkları ortadadır. İktidarla girdiği Hegelci anlamda bir güçler oyununda, iktidardan başka olmayan/olamayan, iktidarın başkası olan bir söylemle kurulup, en sonunda da iktidarın mekanizmalarını ve stratejilerini yeniden üretip yeni bir baskı rejiminden başka bir şey üretmeyen yapılarla, Marksizmin kendi tarihindeki bu yapılarla yüzleşebilmek gerekmektedir. Foucault, bu yüzleşmedeki aynalardan biridir. Belki de Foucault’ya sırt çevrilirken, Foucault’nun elindeki bu aynaya bakılmak istenmemektedir. 1 Michel Foucault, Seçme Yazılar (SY ile kısaltılacaktır) 2, ‘‘Özne ve İktidar’’, ed. Ferda Keskin, İstanbul, Ayrıntı yay., 2000, s. 68. 2 SY 1, s. 250. 3 SY 1, ‘‘Anti-Oedipus’a Önsöz’’, s. 57. 4 SY 2, ‘‘Bir özgürlük pratiği olarak kendilik kaygısı etiği’’, s. 235. 5 SY 2, ‘‘Özne ve İktidar’’, s. 73. 6 SY 2, s. 57-58 7 SY 2, s. 61. 8 SY 2, s. 63. 9 Karl Marx, Grundrisse: Foundations of the Critique of Political Economy, çev. Martin Nicolaus, 1993, Penguin, s. 272-3, 304-318. 10 SY 1, ‘‘Dünyayı anlamak için yöntembilim: Marksizmden nasıl kurtulmalı’’, s. 246-247. 11 Judith Revel, Michel Foucault. Güncelliğin bir Ontolojisi, çev. Kemal Atakay, Otonom yay., 2006, s. 100-104. 12 SY 1, s. 260.

Eylemcan


20

Saatimiz şaştı Bir olaya hangi ivmelenmeyen pencereden bakarsak bakalım, olay üzerine etkiyen fizik (doğa) yasalarının değişmez olduğunu söyleyen Galileo’nun Değişmezlik İlkesi’nden geçen sayıdaki ‘‘Kafama Bir Elma Düştü’’ adlı yazıda bahsetmiştik. Yine aynı yazıda Newton, hareket yasalarını bu ilke doğrultusunda mutlak zaman ve uzay ayrımını esas alarak oluşturduğundan söz etmişti. Bu yazı ise başlarda, Einstein’ın binlerce yıllık zaman ve mekân algımızı alt üst eden İzafiyet Kuramı’nın ilk kısmı olan ‘Özel (Sınırlı) Görelilik Kuramı’ üzerine görünmese hatta bu kuramla alakasız olsa bile, yine de görelilik üzerinedir. İyi sabırlar. Çağdaş adıyla fizikçiler, eski tabirle doğa düşünürleri, herhangi bir işleyişi en az ilke ile matematik dilini kullanarak takip etme eğilimindendirler. Bir elma ile yer ve iki gök cisimciği arasındaki etkileşimin kütle çekim ilkesiyle açıklanması buna en iyi örnektir. Fizikçiler ilkelerine o kadar güvenirler ki onların bir yerde çalışmadığı gösterilse bile sorunu kendi yasalarında aramazlar. Olayın geometrisinde bir sorun olduğuna işaret ederler. Bu konuda tarih, her zaman fizikçileri haklı çıkarmıştır. Ama bu, onların ukala oldukları gerçeğini de değiştirmez. Arkalarına aldıkları kapı gibi yasalarıyla söyledikleri şeyler günlük hayatta pek işe yaramaz görünse de, sonuçta doğa onları hep doğrulama eğilimindedir. Örneğin bir mucidin, ısı kaybını ortadan kaldıran bir termos icat ettiğini söylediğini varsayalım. Bir fizikçi içinse bu durum termodinamiğin ikinci yasasına (entropi yasası) göre imkânsızdır. Temelde, etkileşmekte olan sıcaklıkları farklı iki cisim arasında, bu cisimlerin sıcaklıkları eşitlenene kadar ısı alışverişi olacağını söyleyen bu yasaya göre fizikçimizin söylediği doğrudur. Fizikçimiz o kadar iddialıdır ki mucidimizle her türlü bahse girebilir. Diyelim ki doğruluğu tartışma götürmeyen entropi yasasını hiçe sayan yasadışı mucidimiz ile çokbilmiş fizikçimiz termosun içinde-

Bütün eylemsizlik pencerelerinin kendi hareketlerine bağlı bir zamanı vardır ki çayın sıcaklılığının değişip değişmeyeceği üzerine bahse tutuştular. Çayı soğutacaklar, olan güzelim demli çaya olacak ama neyse... Kim kazanacak? Bana göre ikisi de kazanabilir. Birinci tasarı; hakemimiz bir laboratuar görevlisi ise, çayın sıcaklığını termometreyle ölçüp termosun ağzını sıkıca kapatır. Aradan epeyce bir zaman geçtikten sonra termosu açıp çayın sıcaklığını ölçer ve sıcaklığın entropi yasasına göre düştüğünü görür. Çünkü termos ne kadar iyi yalıtılmış olsa da dış ortam yalıtım maddesiyle dolayısıyla da çayımızla etkileşmiştir. Böylelikle bahsi, kapı gibi ısı yasasına yaslanan fizikçimiz kazanır. İkinci tasarı; bu sefer hakemimiz bir piknik ahalisi olsun. Eğer termostaki çay, ahalinin pasta, börek şişkinliğine çare olmuşsa, bahsi termodinamiğin ikinci yasasına rağmen mucidimiz kazanmıştır. O halde, bir olayın değerlendirilmesinin ölçüm araçlarımıza (laboratuar görevlisi ya da piknik ahalisi) göre değiştiğini yani göreli olduğunu söyleyebiliriz.

Galileo’dan Einstein’a Einstein’ın Özel Görelilik Kuramını açıklamaya başlamadan önce, Galileo-Newton mekaniğinden 20.yy’a kadar geçen sürede fizikteki bazı gelişmelerden kısaca bahsetmek, Einstein’ın bu kuramı nasıl hayal edebildiğinin anlaşılabilmesi açısından anlamlı olacaktır. Newton’un hareket yasaları, Galileo Dönü-

şümleri (yazının daha sonraki kısımlarında bunlara değiniliyor) altında gayet uyumlu bir şekilde işlemekteydiler. 18. yy boyunca evrende ölçme gereksinimi hissettiğimiz her şey, Newton yasalarıyla çözülebilmekteydi. Bu anlamda matematik, özellikle analiz alanında doğa problemlerinin çözümü aşamasında kendi içinde büyük gelişmeler içindeydi. Daha önceleri kilise hurafelerinden başı çok yanan düşünce âlemi, kendi yasalarının doğanın işleyişini hem deneysel hem de kuramsal açıdan gösterebilmesinin mutluluğunu yaşıyordu. Hareket yasaları o kadar doğruydu ki, yasaların yazarı Newton bile, ışık konusunda kendi aklına yatmayanlardan ötürü yasalarından şüphe etse de, şüphesini delillendirecek hayali görememekteydi. 19. yy’ın başında termodinamikte hiçbir soru işareti bırakmayan hareket yasaları, bilim dünyasında kutsal bir mertebeye kavuştu.

Dikkat, Hızlanıyoruz! 19. yy’da elektrodinamikte meydana gelen, her biri uzun birer yazı dizisi olmuş ve daha da olacak önemli gelişmelerden bahsedelim: Maxwell Denklemleri, bir başka deyişle Tanrının Denklemleri. Elektriksel yükün manyetik ve elektrik alanlarla nasıl ilişkili olduğu, ışığın nasıl oluştuğu ve elektrik ve manyetik alanların aslında aynı şeyin iki farklı yüzleri olduğu, bu denklemler sayesinde açığa çıktı. Ne var ki bu


21

1800’lerin sonlarına doğru bilim dünyasının en büyük tartışmalarından biri de ‘‘esir’’ (ether) diye adlandırılan ortamın var olup olmadığıydı

denklemler, görebildiğimiz cisimlerle nispeten küçük ve hızlı, elektron gibi cisimlerin hareketlerini açıklamak konusunda, Newton yasalarıyla ve Galileo Dönüşümleriyle hiç mi hiç örtüşmemekteydiler. Dönemin kutsanan anlayışıyla örtüşmeyen Maxwell Denklemleri’nin (tişörtteki denklemler), bilim dünyasında mekanik yasalarının içine yedirilebilmeleri için orası burası değiştirilmekteydi. Bir hocam 19. yy’ın, bu yöntemle alınmış akademik unvanlar asrı olarak da okunabilineceğinden bahsetmişti. 1800’lerin sonlarına doğru bilim dünyasının en büyük tartışmalarından biri de ‘‘esir’’ (ether) diye adlandırılan ortamın var olup olmadığıydı. Sesin ancak boşluk olmayan bir ortamda iletileceği biliniyordu. Bu bilginin ışığında esirin var olduğuna inananlar, ışığın da ancak bir ortam içerisinde iletilebileceğini savunuyordu. İşte ‘‘esir’’ bu ortamın adı. ‘‘Esir’’ içerisindeki tüm cisimlerin hızları,

hareketsiz esire göre ölçülebilmekteydi. Esirin varlığına gösterilen bir delil de, güneşten dünyaya gelen ışık dalgalarıydı. Eğer ışık dalgaları ancak ‘‘esir’’ içinde yayılabiliyorlarsa, bütün evreni kaplayan ‘‘esir’’ den bahsetmek mümkündü. Bilim dünyasının bu tartışmalarının içinde boğulmadan başrol oyuncumuza gelecek olursak… Einstein’ın öğrencilik yıllarına dair yaygın bir kanı vardır: çok başarısızdı. İki yıl önce kendisiyle ilgili bir bilim sergisinde, lise ve üniversite notlarını inceleme fırsatı bulmuştum. Notlarını, okuduğu okulların seviyesiyle karşılaştırdığımda bana iyi gelmişti. Ama bir gerçek var ki çok soru sorduğu için hocaları tarafından pek sevilmeyen bir talebeydi. Kendisi de üniversite öğrenimini şu şekilde özetlemektedir: ‘‘Üniversitede öğrenciye o kadar çok şey öğretmek istiyorlar ki, insanın keyfi ve şevki kaçıyor ve düşünecek zaman bulamıyor. İnsan bilimden adeta bıkıyor.’’ Düşünmenin zaman kaybı olarak görüldüğü günümüz öğrenimine bakınca Albert’a katılmamak elde değil. Alışılagelmemiş soruları sormasından olacak ki hiçbir enstitüde iş bulamadı ve ders verdiği lisede de öğrencilere hayal kurmayı aşıladığından olacak ki kovulması gecikmedi ve işsiz kaldı. Evli ve iki çocuk babası olan Albert’a babası Federal Bern Patent Dairesinde bir memurluk ayarladı. Salla başını al maaşını günlerinde bol bol düşünmenin keyfini çıkarttı ve 1905 yılında öyle beş makale yazdı ki, bazıları yalnız bilim dünyasını değil bütün bir yirminci yüzyılı derinden etkilemiştir. İlk makalesi, kendi tez konusu olan ‘molekül boyutlarının yeni bir belirlenmesi’, ikincisi de Einstein’ın bile ‘‘çok devrimci’’ diye nitelendirdiği ‘‘ışılelektrik etki’’ üzerine olan makalesidir. Yakın dostu Max Planck’ın enerji seviyelerinin ayrık olması (bu çalışma kuantum fiziğinin de miladı kabul edilir) fikrine dayanarak Einstein’ın yazdığı bu ikinci

makalede, ‘foton’ adı verilen maddenin varlığı açıklandı. 1921’de ‘‘ışılelektrik etki’’ adlı makalesiyle Nobel Fizik ödülünü aldı. Üçüncü makalede ise olasılık kuramını kullanarak 1839 yılında Brown tarafından ortaya koyulmuş olan ‘moleküllerin rastgele hareketini’ kuramsallaştırdı. Dördüncü makale, Özel Görelilik Kuramını açıladığı ‘‘devinen cisimlerin elektrodinamiği üzerine’’ makalesidir. Son makalesinde ise özel görelilik kuramının bir sonucu olan kütle ve enerjinin aslında aynı şeyin farklı yüzleri olduğunu gösteren meşhur E=mc2 denkliğini vermiştir.

Özel (Sınırlı) Görelilik Kuramı Newton’un birinci hareket yasası, bir cisim sabit hızla hareket halinde ya da sabit duruyorsa, cisim üzerine etki eden kuvvetlerin toplamının sıfır olduğunu söyler. Bu tarife ‘‘Eylemsizlik İlkesi’’ de denir. Parantez içinde sınırlı yazması da, kuramın sadece eylemsiz evrende (eylemsiz pencerelerin bütünü) geçerli olmasından kaynaklanmaktadır. Galileo Dönüşümleri, bir cismin hareketini bütün bakış açılarından aynı doğa yasalarıyla açıklamamıza yardımcı olan matematiksel bir gösterimdir. Özel Görelilik Kuramıyla da ilişki-

Ya Maxwell Denklemleri ya Galileo’nun Değişmezlik İlkesi ya da uzay-zaman algılayışımızda bir değişikliğe ihtiyacımız vardı


22

li olmasından ötürü bu Dönüşümü, tek boyut-

cT

L

L

şekil 2a

ta bir cisim üzerine düşünerek açıklamaya trende çocuğun gördüğü

çalışalım. Sabit hızla ok yönünde gitmekte olan Anadolu Ekspresi’nin içinde, trenle aynı yönde sabit hızla koşan çocuğun hareketini, dışarıda oturmakta olan çobanın eylemsiz penceresinden inceleyelim. Koyunlarının eksik olup olmadığını hesaplamak için her bir koyunu bir taş ile eşleştirerek kümeler kuramının kurucusu sayabileceğimiz çobanımızın çözümleme gücüne güvenmeyen yoktur herhalde. Çobanın ağzından dinleyelim: ‘‘Çocuğun bana göre hızı, içerisinde koştuğu hareketli trenin bana göre hızıyla, çocuğun trene göre hızının toplamıdır. Çocuğun trene göre hızını ise, çocuğun bana göre hızından trenin bana göre hızını çıkararak bulabiliriz. Çocuğa benim hızımı soracak olsaydık, benim hızımın büyüklüğünün kendisininkiyle aynı fakat ters yönde olduğunu söyleyecektir. Bu olay esnasında, birbirimize göre hızlarımızın büyüklükleri eşit olduğu için, ikimiz için de aramızdaki uzaklık aynı anlarda aynı ölçülecektir. Çünkü ikimiz için geçen zaman da mutlaktır.’’ Çobanımızın söylediklerinden anlıyoruz ki, mutlak bir zaman içerisinde değişen tek şey, eylemsizlik pencerelerinin tarif koşullarıdır (çoban için: yer ve çocuk için: tren). Önceki paragraftan anlaşılıyor ki Eylemsizlik İlkesi’nin geçerli olduğu bir evrende, herhangi iki gözlemcinin birbirine göre ölçülen bütün fiziksel büyüklükleri eşittir. Bu tarif, Özel Göreliliğin birinci varsayımıdır. Bir diğer varsayım ise ışığın süratinin (yaklaşık 300 milyon m/sn) bütün gözlemcilere göre değişmez ve evrendeki en yüksek sürat oluşudur. Einstein için, klasik mekanikle örtüşme göstermeyen Maxwell Denklemleri arasındaki anlaşılmazlık bu iki varsayımla çözülebilirdi. Ne var ki konu çok ama çok ilginçti. Ünlü matematikçi Lorentz, bu konu üzerine bazı çalışmalar yapmış ve çalışmalarında eylemsizlik pencerelerinin (yer ve tren) zamanlarında örtüşmelerin olmadığını görmüştü. Bu, zamanın mutlaklığının olmadığının bir göstergesiydi. Ne var ki Lorentz, bu duruma inanamayıp sonradan kendi adıyla anılacak olan

çobanın trende gördüğü

vT

şekil 2b

çalışmalarını kaba tabirle rafa kaldırmıştı. Einstein’a göre çerçeve çok açıktı. Ya Maxwell Denklemleri ya Galileo’nun Değişmezlik İlkesi ya da uzay-zaman algılayışımızda bir değişikliğe ihtiyacımız vardı. İlk iki durum, kendilerini deneylerle hep doğrulamıştı. Ya üçüncüsü? Mutlak zaman ve mekân diye bir ayrım var mıydı? Yoksa kollarımızdaki saatler şaşıyor da biz farkında değil miydik? Soruyu yanıtlamak için Einstein’ın düşünce deneylerini teker teker bir kez de biz yapalım.

Zamanın Bükülmesi Bu deney Lorentz Dönüşümlerini de açıklaması açısından önemlidir. Deney kahramanlarımıza bir de ayna eklenmekte. Çocuk, trenin içinde oturmakta ve tavanla zeminde bulunan iki ayna arasında aşağı yukarı giden ışığı seyretmekte. İki gözlemciye de ışığın bir aynadan diğer aynaya ne kadar zamanda gittiğini soralım. Çocuk, trenle birlikte hareket ettiği için ışığın hareketini Şekil 2a’daki gibi görecektir. Ve ışığın bu yolculuğunun zamanının, tavanın yüksekliğinin ışığın hızına bölümüne eşit olduğunu söyleyecektir. Çobanımız olayı, trenin hareketinden ötürü şekil 2b’deki gibi göreceğinden, şekildeki üçgenin hipotenüsü-

Özel Görelilik Kuramı, kütle, enerji ve momentum kavramlarıyla da ilişkilendirilerek mekanik yasalarının yeniden inşa edilmesinde büyük pay sahibi olmuştur

1 γ= v2 1− 2 c nü ışık hızına bölerek bize olayın gerçekleşme zamanını söyleyecektir. Şimdi sonuçları karşılaştıralım: Trenin içindeki çocuk, olayın zamanını daha kısa ölçtü. (L<cT) Bu yazıda simgesel çözümlemeler yapmak istemedim. Bu yüzden çoban ve çocuk için geçen zaman aralıklarının oranının, yani gama’nın (γ), sadece trenin çobana göre hızına bağlı olarak değiştiğini ve bu orana yazının sonunda tekrar döneceğimi söyleyeyim. En önemli sonucu söyleyeceğim yere geldik. Deneyden anlıyoruz ki, zaman da konum gibi farklı eylemsizlik pencerelerine göre (yer ve tren) değişebilmektedir. Bir başka deyişle mutlak zaman diye bir şey yok! Alt üst olmuş olabiliriz ama her şey açık, hile yok. Bu deneyi ikiz kardeşlerle yapsaydık, trendekinin dışarıdaki ikizine göre daha az yaşlandığını görecektik. Bunlar aynı anda doğmamışlar mıydı? İkiz paradoksu diye bilinen bu durum, Özel Görelilik Kuramının hoş bir sonucudur. (Gerçekten de Mercury kapsülüyle uzaydaki bir turunu 90 dakikada tamamlayan astronot Cooper’ın, saatte 28.175 km.lik hızla geçirdiği 24 saatlik bir gün içinde yaşlanmasında saniyenin 6o bininde 1 bir azalma olduğu saptanmıştır.)


23

Birazcık yönlendiriyor gibi olacağım ama gördüklerinizin yarısına güvenmeyin

Uzunlukların Büzülmesi Bu sefer, artık trende koşturmayı bırakıp usluca oturan (darısı bizim Maya’nın başına) çocuğumuz ve dışarıda duran çobanımızdan, tren raylarına paralel bir çubuğun boyunu ölçmelerini isteyelim. Çobanımız çubuğun iki ucundan ışınların kendi gözüne geliş sürelerini ölçüp, bunların farkıyla ışık hızını çarparak çubuğun boyunu kendine göre hesaplayacaktır. Aynı çubuğun boyunu, sabit hızla gitmekte olan trendeki çocuğumuz, aynı yöntemle hesapladığında, zaman büküleceğinden çubuğun boyu yine aynı gama oranıyla büzülecektir (yani küçülecektir). Aynıandalığın Göreliliği Trenimizin iki ucuna yıldırım düştüğünü farz edelim. Bu yıldırımların aynı anda olup olmadıklarını, trenin tam ortasında oturan çocuğa ve dışarıdaki çobanımıza soralım. Eğer yıldırımlar sonucu iki uçtan gelen ışınlar, trenin tam orta noktasında buluşurlarsa, çoban yıldırımların aynı anda düştüğünü söyler. Yıldırımlar, yerdeki çobana göre aynı anda düşmüş olsun. Bu olay, trendeki çocuk için de aynı anda mı gerçekleşecektir? Çobana göre aynı anda düşen yıldırımların ışınları çocuğa doğru ilerlerken tren de hareketine devam ettiği için, trenin gitmekte olduğu uçtaki ışın kendisine daha erken ulaşacağından dolayı çocuk, olayın aynı anda gerçekleşmediğini söyleyecektir. Anlıyoruz ki bütün eylemsizlik pencerelerinin kendi hareketlerine bağlı bir zamanı vardır. Bu anlamda mutlak bir aynıandalıktan söz edemeyeceğimiz gibi mutlak bir geçmiş ve gelecek kavramları da artık tarih(?) olmaktadır. Daha da geniş bir ifadeyle, eylemsizlik penceresini bilmediğimiz bir olayın, ne zama-

nı ne de konumu, yani hareketi hakkında bir yargıya varamayız. Birazcık yönlendiriyor gibi olacağım ama gördüklerinizin yarısına güvenmeyin. Özel Görelilik Kuramı, kütle, enerji ve momentum kavramlarıyla da ilişkilendirilerek mekanik yasalarının yeniden inşa edilmesinde büyük pay sahibi olmuştur. Buralara hiç girmeden, yapmış olduğumuz düşünce deneylerine bir soru sormak istiyorum. Mutlak zaman yoksa, neden trendeki saatle dışarıdaki saatler hep aynı ölçümleri yapıyor? Yanıt gama’nın içinde gizli... Günlük hayatta gama’nın içindeki v, yani trenimizin hızı, ışık hızından çok küçük olduğundan, gama bire çok yakın bir değer alır ve saatlerimiz de ne geri kalır ne de ileri düşer. Newton mekaniğinin bu anlamdaki eksikliği, zamanı mutlak kabullenmesinden kaynaklanmaktadır. Bu konu üzerine Einstein da günlük, yani yavaş hızların geçerli olduğu durumlarda, mutlak

İkiz paradoksu diye bilinen bu durum, Özel Görelilik Kuramının hoş bir sonucudur

zamanın geçerli olduğu hareket yasalarının kullanılması gerektiğinden söz etmektedir. Bu kadar açık bir düşünce binlerce yıllık zaman-mekân algımızı kökten değiştirdi. Einstein, 1916 yılındaki Genel Çekim Yasası (Genel Görelilik Kuramı) çalışmasıyla da İzafiyet Kuramını tamamladı. Birçok fizikçi tarafından doğruluğu hâlâ kabullenilmeyen bu kuramın önemiyle ilgili Einstein’ın 1922’de Fransa’daki bir konferansta söylediklerine yer vermek gerekirse: ‘‘Görelilik Kuramım başarıyla kanıtlanırsa Almanya benim bir Alman olduğumu iddia edecek, Fransa ise dünya vatandaşı olduğumu açıklayacaktır. Kuramım gerçek dışı çıktığında ise, Fransa bir Alman olduğumu söyleyecek, Almanya ise bir Yahudi olduğumu açıklayacaktır.’’ Kaynakça Louis de Broglie, Yeni Fizik Kuantumları, Kabalcı Yayınevi. Albert Einstein, İzafiyet Teorisi, Say Yayıncılık. James Trefil, Science Matters, Anchor Books.

Lazuri


26

Makine artı-değer üretme aracıdır Kapitalizmin ‘‘teknik temeli devrimcidir’’1. Marx’ın bu ifadesi, bizleri rahatsız etmesine karşın, kapitalizmin eğilimini ifade etmesi açısından anlamlıdır. Bu bağlamda Marx’ın dediği gibi, ‘‘makine, bir artı-değer üretme aracıdır’’2, fakat değer üretme gücü değildir. Bu ayrımın anlaşılamaması, önemli bir yanılsamaya neden olmaktadır: Artı-değer üretimi, değer üretimi ile özdeşleştirilerek karıştırılmaktadır. Teknik temelin devrimciliği, emeğin üretkenliğini artırarak emek sürecinde gerekli-emek zamanı düşürüp artı-emek zamanı artırmaktır. Bir başka ifadeyle, nispi artı-değer üretimi üzerinden artı-emek zamanın artırılması, değer üretme gücünün emek sürecinde emek-zaman olarak tasfiyesidir. Bu bağlamda teknik olan devrimcilik, emeğin özgürlüğü değil mutlak yoksulluğu ve köleliğidir. Sermayenin teknik bileşimindeki bu ‘‘devrimci’’ eğilim, eski teknik bileşimin sürekli olarak tasfiyesi ve işsizliğin devasa büyümesidir. Toplumsal üretim sürecinde sermayenin teknik bileşimindeki sürekli değişimler, toplumsal bağlamda sermayenin organik bileşimini dönüştürür. Kapitalizm, yalnızca feodal üretim biçiminin tasfiyesi değildir. Nasıl ki nispi artı-değer, kapitalist mutlak artı-değer üretiminin teknik ve toplumsal ilişkilerini tasfiye ederek dönüştürdüyse, bugün de kapitalizm, Fordist artı-değer üretme biçiminin teknik ve organik bileşimini tasfiye edip dönüştürmektedir. Bu bağlamda kapitalizm, emeğin verimliliğini sağlayan sermayenin teknik ve organik bileşiminin toplumsal boyutta dönüşümüne bağlı olarak eski organik bileşimi ve buna bağlı toplumsal ilişkileri ‘‘devrimci’’ bir biçimde tasfiye eder. Bu durum, artı-değer

Nispi artı-değer üretimi üzerinden artı-emek zamanın artırılması, değer üretme gücünün emek sürecinde emek-zaman olarak tasfiyesidir

üretme biçimini yeniden yapılandırmaktır. Bu tasfiye üç alan üzerinden eşzamanlıdır. Birincisi, emek sürecinde yeni emek biçimlerine karşı eski emek biçimlerinin tasfiyesi ve buna bağlı olarak, emeğin ücretli emek altında sınıflaştırılmasının üretimi ve yeniden üretiminin yeniden yapılandırılmasıdır. Bu bağlamda sol, sermayenin teknik ve organik bileşimine bağlı olarak toplumsal dönüşümü ve sınıf bileşimindeki politik değişimleri anlamamış ve görememiştir. İkincisi, sermayenin organik bileşimindeki toplumsal değişimlere ayak uyduramayan, sermayenin kişilikleşmiş biçimi eski kapitalistlerin tasfiyesidir. Sermayeler arası rekabeti, politik güç savaşını ve yeni güç ilişkilerinin kuruluşunu, sermayenin teknik ve organik bileşimindeki değişi-

Anti-kapitalizm, emeğin sınıflaştırılmasına karşı ücretli emek eleştirisidir

me içkin toplumsal siyasal dönüşümlere göre okuyamamışlardır. Üçüncüsü ise, sermayenin organik bileşimine göre toplumsal dönüşümlere koşut eski egemenlik biçimlerinin tasfiyesidir. Kapitalizmin üretim tarzının gelmiş olduğu tarihsel-toplumsal boyut, sermayenin yeni bir teknik ve organik bileşimine tekabül eden siyasal-toplumsal bir dönüşümdür. AKP eliyle kurulan ikinci cumhuriyet, kapitalizmin küresel boyuttaki bu yapılanmasına koşut olarak, bu coğrafyada eski egemenliğin tasfiyesi ve yeni bir egemenliğin ve güç ilişkisinin kuruluşudur. Tekel işçilerinin durumu ise, Fordist emek sürecinin sermayenin teknik ve organik bileşimine bağlı olarak tasfiyesinin sonucudur. Türkiye’de olup bitenler, toplumsal ilişkilerin kapitalistleştirilmesi değildir; var olan kapitalist toplumsal ilişkilerin biyopolitik bilişsel kapitalizme göre yeniden sermayeleştirilmesidir.

Emeğin Üretkenliği Her özetleme, bir indirgemedir. Konunun kavranmasından çok ezberlenmesine neden olabilir. Metni yormadan ve dağıtmadan, konunun ihtiyacı gereği bu riski almak kaçınılmaz görünüyor. Bu bağlamda, indirgeme cümlelerle durumu özetlemek kaçınılmazdır. Dil, toplumsal ilişkiler üretiminin soyut bir ürünüdür. ‘‘Emek-değer’’ kavramı da, ‘‘dil’’ gibi toplumsal ilişkilerin ürettiği soyut bir


27

üründür. Bu soyut toplumsal ürünü somutlaştırmak, değer üretme gücü olan emeği nicelikleştirerek siyasi mülk altına almak zorunludur. Sermaye, emeğin politik mülk altına alınmasını ekonomik mülkleştirme biçimiyle yapar. Bu ekonomik mülkleştirme biçimi, emeği sınıflaştıran ücretli emek biçimidir. Ücretli emek biçiminin eleştirisi, ekonomi-politiğin eleştirisidir. Ekonomi-politiğin eleştirisi, sermayenin emek üzerindeki politik mülkiyetinin açığa çıkarılmasıdır. Sermayenin emek üzerindeki biçimsel boyunduruğundan gerçek boyunduruğa geçişle birlikte politik zor, ekonomik zor üzerinden kurulmaya dönüştürülmüştür. Emeğin sermayenin gerçek boyunduruğuna girmesi, emeğin mutlak mülksüzleşmesi, mutlak yoksulluğu ve toplumsal ilişkilerin ürünü olan ‘‘değer’’e mutlak yabancılaşmasıdır. Emeğin nispi artı-değer üzerinden sermayeleşmesi, sermayenin emek üzerindeki tam tahakkümüdür. Bu bağlamda anti-kapitalizm, emeğin sınıflaştırılmasına karşı ücretli emek eleştirisidir. Kapitalizme karşı her mücadele komünizmdir. Emek süreci, emek zaman bakımından ikiye ayrılmıştır: gerekli-emek zaman ve artı-emek zaman. Emeğin sermayeleştirilmesi, gerekliemek zaman ile artı-emek zaman arasındaki diyalektiğin çalıştırılmasına bağlıdır. Gerekliemek zaman düşürüldükçe artı-emek zaman artırılır. Gerekli-emek zaman ile artı-emek zaman arasındaki diyalektikte yaşanan çelişki ve çatışma, sürekli olarak bu diyalektiğin çalıştırılmasına içkindir. Gerekli-emek zaman ile artı-emek zaman arasında bir antagonizma yoktur. Birinin varlığı diğerinin varlığına içkindir. Sermayenin krizleri, emek sürecinin bu diyalektiğinin çalışmaması sonucu çıkar.

Sermaye açısından krizden çıkmak, emek sürecinin emek zaman diyalektiğini yeniden çalıştırmaktır. Emek sürecinin gerekli-emek zaman ve artı-emek zaman diyalektiğinin çelişki ve çatışmalarına içkin olan bir sınıf ve sendikal siyaset, kapitalizmin geldiği boyutta artık kendisini üretememektedir. Emek sürecinde diyalektiğin çalıştırılması ve emeğin sermayeleştirilmesi, sınıflaştırılması artı-emek zamanın sürekli artırılmasıdır. Artı-değerin artırılması, emek üretkenliğinin artırılmasıdır. Emeğin üretkenliği, emek sürecinde birim emek zaman içinde üretilen meta miktarının artırılması, bir metanın üretimi için toplumsal olarak gerekli-emek zamanın kısaltılmasıdır. Bunun gerçekleşmesi, sermayenin toplumsal üretim sürecindeki teknik ve organik bileşiminde yaşanacak toplumsal değişime bağlıdır. Sol, kapitalizmin kendi iç tarihinde gelmiş olduğu bu toplumsal değişimin boyutu üzerine düşünmek için kendisini bir türlü özgürleştirememiştir.

Biçimsel Tahakküm: Manüfaktür Kapitalizmin en önemli ayırt edici özelliklerinden biri, ürünü bireysel emeğin ürünü olmaktan çıkarıp toplumsal emeğin ürünü haline getirmesidir. Emeğin toplumsallaşma düzeyi, sermaye gelişiminin boyutunu ve derinliğini gösterir. Bir ürünün meta olması, emeğin toplumsallaşma boyutuna bağlıdır. Toplumsallaşmış emeğin toplumsal işbölümünün yaygınlığı ve derinliği, değişim değeri üzerinden meta ve toplumsal ilişki üretiminin gücünü gösterir. Bu bağlamda emeğin üretkenliği, emeğin toplumsallaşma boyutuyla doğru orantılıdır. Bir başka deyişle, emeğin toplumsallaşması, somut emeğin

soyut emeğin tahakkümü altında tasfiyesidir. Kapitalizmin kendi iç tarihinin boyutlarını kavramak, emeğin toplumsallaşma boyutunun hangi süreçlerden geçtiği ve günümüzde bu boyutun niteliğinin ne olduğu üzerine düşünmekten geçmektedir. Bugün küresel şirketlerin ürettiği ürünleri üreten emek, küresel çapta toplumsallaşmış emektir. Emeğin küresel çapta toplumsallaşması, emeğin ve değerin soyutlaşma düzeyini göstermektedir. Pre-kapitalist üretim tarzı, somut emeklere dayanan art-zamanlı bir işbölümü üzerinde işleyen toplumsal üretim tarzıdır. Somut emeklere dayanan art-zamanlı işbölümünde, somut emek bir ustalığı barındırma bağlamında nitelikli bir emeği içerir. Bu nitelikli emeklerin aynı yerde ve aynı zamanda, tek bir kapitalistin patronluğu altında ve aynı

Kapitalizmin üretim tarzının gelmiş olduğu tarihseltoplumsal boyut, sermayenin yeni bir teknik ve organik bileşimine tekabül eden siyasal-toplumsal bir dönüşümdür


28

Türkiye’de olup bitenler, toplumsal ilişkilerin kapitalistleştirilmesi değildir; var olan kapitalist toplumsal ilişkilerin biyo-politik bilişsel kapitalizme göre yeniden sermayeleştirilmesidir

metayı üretmek için çalıştırılmaları kapitalist üretimin çıkış noktasıdır. Bu kapitalist üretim biçiminin gelişimi kendisini fabrikaya dönüştürür. Fabrikaya dayalı emek süreci, eş-zamanlı bir işbölümüne dayalı elbirliği üzerinden çalışır. Manüfaktür üretiminde emeğin toplumsallaşma boyutu, fabrika mekânına dayalı eşzamanlı bir işbölümüne dayanan elbirliğidir. Bu elbirliğine dayalı canlı emek sürecinde eş-zamanlı işbölümü, parçaları insan olan bir üretim mekanizmasıdır. Bu üretim tarzına dayalı emek sürecinde, emeği toplumsallaştırma boyutunun mekânı fabrika, emeğin üretkenliği ise fabrikada oluşturulan elbirliğidir. Emeğin verimliliğini sağlayan bu elbirliğinde çok sayıda parça-işçinin birleşmesiyle oluşan kolektif işçi, emek sürecinin kendine özgü makinesidir. Parçaları insan olan bu makine, artı-emek zamanın yaratılmasının temel dinamiğidir. Emeği toplum-

sallaştırmanın mekânı fabrikada ne kadar çok emek, parçası insan olan bu makineye adapte edilir ve emek süreci uzatılır ise, o kadar çok gerekli-emek zaman ve artı-emek zaman diyalektiği çalıştırılır. 16. yüzyıldan 18. yüzyılın son çeyreğine kadar süren bu üretim biçiminde emeğin toplumsal mekânı fabrikaya çekilmesi iki temel kaynaktan gelmektedir: kırsal kesimden tasfiye edilen köylüler ve iflas ederek işsizleşen zanaatkârlar. Bu dönemde, işsizliğin temel kaynağı bu iki alandır ve kapitalizmin toplumsal çatışması, fabrika mekânı dışındaki pre-kapitalist toplumsal üretimin ve ilişkilerin tasfiyesidir.

Gerçek Tahakküm: Makineler Üretim tarzında devrim, manüfaktürde emekgücü, sanayi kapitalizminde ise emek araçları ile başlar. Emek araçlarının alet olmaktan çıkıp makineye dönüşmesiyle birlikte, mutlak artı-değerden nispi artı-değere geçilir. Artık makineler, birer artı-değer üretme aracıdır. Makinelerin doğuşuyla birlikte, emek sürecinde parça-işçi temeline dayanan işbölümü ve elbirliğinin kolektif işçi niteliği ortadan kalkar. Parça-işçi üzerinden işbölümü makine parçalarının işbölümüne, elbirliği ise parça makinelerin bir birleşimine, kolektif işçi kolektif makineye dönüşmüştür. Artık işçi, alet kullanan varlık değil, makinenin kullandığı bir otomat parçadır; bilim, emek-gücüne yabancılaşmış ve canlı emek-gücü cansız emeğin tahakkümüne girmiştir. Eskiden emek, maddi üretim araçlarına sahip olmadığından emek-gücünü sermayeye satarken, şimdi,

emek-gücü kendisini sermayeye satmadan iş göremez bir haldedir. Toplumsal üretici güç olan emek, cansız emeğin tahakkümü altında mutlak mülksüzleşme, mutlak yoksulluk ve mutlak yabancılaşmayı yaşar. Sermayenin teknik ve organik dönüşümünün toplumsal değişiminde, yeni emek biçimleri eski emek biçimlerini değersizleştirir; emek-gücünün kullanım değeri değersizleştikçe değişim değeri de anlamsızlaşır ve emek, çöplük bedenlere dönüşür. Makineler ile birlikte emek süreci boyunca gerekli-emek zamanın düşürülerek artı-emek zamanın artırılması, nispi artı-değer üretiminin yasasıdır. Ölçülebilir emek zaman sürecinde emeğin üretkenliğinin ve verimliliğinin artırılması, makinelerin üretkenliğinin artması anlamına gelmektedir. Sermayenin teknik ve organik değişimine bağlı olarak makinenin üretkenliği, ‘‘bir makinede harcanan emek ve dolayısıyla makinenin değerinden ürüne katılan kısım, işçinin aletiyle ürüne kattığı değerden daha küçük olduğu sürece, burada, daima makinenin lehine bir fark vardır. Bunun için, bir makinenin üretkenliği de yerini aldığı insan emek-gücü ile ölçülür.’’3 Bu bağlamda makinenin üretkenliği, bir başka deyişle sermayeleşmiş emeğin üretkenliği, gerekli-emek zamanın düşürülerek artı-emek zamanın artırılmasına bağlı olarak, emek sürecinde emek-gücünün tasfiyesidir. Sermayenin teknik bileşimindeki değişikliklere bağlı olarak sermayenin değişmeyen kısmının değişen kısmı aleyhine genişlemesi, emeğe olan nispi talebi azaltan köklü değişiklikleri hızlandırır.


29

Ücretli emek biçiminin eleştirisi, ekonomi-politiğin eleştirisidir. Ekonomi-politiğin eleştirisi, sermayenin emek üzerindeki politik mülkiyetinin açığa çıkarılmasıdır

Sermaye makineler aracılığıyla emeğin üretkenliğini geliştirdiği zaman, değer üretmez, kullanım değeri üretimini artırır ve tekil metada donmuş emek zamanı düşürerek metaların fiyatını ucuzlatır, fakat bu sürece içkin olarak da fabrika mekânı içinde sürdürülen üretim zamanında değer üreten emek gücünü de düşürür. Dengesiz gelişim devinimine bağlı olarak tekil metanın değerindeki fiili düşme ile toplumsal değeri arasındaki farktan yüksek kârlar elde edilir. Bir sektördeki teknik bileşim toplumsal olarak yaygınlaştığında, metanın toplumsal fiyatı birim fiyatına eşitlenir. Para ve değer ilişkisi krize girer. Bu bağlamda, sermaye kendi çelişkilerini devindirme sürecinde bir kriz yönetimidir.

Sermayenin Genişleyerek Yeniden Üretimi: Toplumsal Fabrika ‘‘Bu arada bizim için, şu aşamada kesin çizgileriyle henüz tanımlayamayacağımız ek bir perspektif açılıyor: sermayenin –özel sermayenin ve onun özel üretim sürecinin koşullarıyla olan ilişkisinden farklı olarak– toplumsal üretimin kolektif, genel koşullarıyla özgün ilişkisi.’’4

Buraya kadar özetleyerek anlattıklarımız, ‘‘özel sermayenin ve onun özel üretim sürecinin koşullarıyla olan ilişkisi’’ idi. Fakat önemli olan, Marx’ın ifade ettiği gibi, sermayenin toplumsal üretimin kolektif, genel koşullarıyla olan henüz tanımlayamayacağımız özgün ilişkisidir ve bu özgün ilişkinin gelişmelerine içkin olarak toplumsal ve siyasal sorunların okunmasıdır. Makine değer üretmez, fakat bir artı-değer üretme aracıdır. Değer üretme ile artı-değer

üretme arasındaki fark üzerine sol hiç düşünmemiştir. Artı-değer üretme, emek-değer üretim sürecinde gerekli-emek zamanın düşürülerek artı-emek zamanın artırılmasıdır. Bu bağlamda artı-emek zamanın artırılması, emek-değer üretim sürecini zorunlu kılar. Artı-değer üretme aracı olarak emeği üretken kılan makine, cansız bilgi olarak sabit sermayedir. Sanayi kapitalizmi döneminde emeği üretken kılan sabit sermaye, cansız emek olarak makineydi. Bugün ise, toplumsal emeği üretken kılan ve toplumsal artı-değer üretme aracı olan sabit sermaye, canlı bilgidir. Bu bağlamda, canlı bilgi cansız bilgiyi tahakküm altına almıştır. Bunu anlamak, sermayenin toplumsal üretimin kolektif, genel koşullarıyla özgün ilişkisinin gelmiş olduğu boyutta toplumsal artı-değer üretiminin kavranmasıyla mümkündür. Emek-değer üretimi, emeğin toplumsallaşma boyutuna içkindir. Parça-işçi işbölümü üzerinden artı-değer üretme aracı, kolektif işçinin elbirliğiydi. Emeğin toplumsallaşmasının ve soyut emeğin somut emeği tahakküm altına almasının mekânı fabrikaydı. Makineler ile birlikte sanayi kapitalizminin eğilimi, fabrika mekânında emek-gücünü düşürerek emeğin toplumsallaşma mekânı olarak fabrikanın tasfiyesine içkindir. Bu bağlamda sermaye, iki boyutta genişleyerek yeniden üretimini ve emeği toplumsallaştırır. Birincisi yoğunlaşma, merkezileşme ve tekelleşme, ikincisi bütün toplumsal ilişki alanlarını emek-değer üretimine açarak sermayeleştirme ve küreselleşme. Bu bağlamda fabrika mekânında emek-gücünün düşürülmesi, sermayenin genişleyerek yeniden üretiminin toplumsallaşmasıyla aşılır. Sabit sermayenin değişen sermayenin aleyhine artması ve sermayenin

değerlenmesine denk düşen emek-gücü miktarının mutlak olarak düşmesine karşın, sermayenin toplumsallaşma boyutuna bağlı olarak toplumsal emek-gücü artar. Bu noktada, emeğin toplumsallaşma mekânı fabrikadan çıkar ve toplumsal fabrikanın uzamına geçer. Üretim zamanının işbölümü, toplumsal emek süreçlerinin toplumsal işbölümüne dönüşür. Elbirliği, fabrikada bir meta üretimi için bütün parça-işçileri yan yana getirerek bütünleştirirken, sermayenin genişleyerek üretimi, fabrika mekânındaki birliği toplumsal emek süreçleri olarak parçalar ve bu parçaları birbirleri arasında ilişkiselleştirerek bütünleştirir. Artık artı-değer üretme aracının işlevi, fabrika mekânından toplumsal fabrikanın uzamına geçer. Dolaşım zamanı, toplumsal üretim zamanının dinamiğine dönüşür. Makine, fabrika mekânında emeği üretken


30

kılıyordu. Toplumsal fabrika uzamında, daha ileriye gidersek küresel fabrika uzamında emeği toplumsallaştırarak üretken kılan artıdeğer üretme aracı olarak sabit sermaye nedir sorusu, Marx’ın deyimiyle kesin çizgileriyle henüz tanımlayamayacağımız ek bir perspektifi önümüze koymaktadır. Fabrika, emeği toplumsallaştırma ve emek-değer üretiminin üretim zamanı olma mekânından çıkmıştır. Emeği toplumsallaştıran üretim zamanı, toplumsal fabrikanın uzamına geçmiştir. Artı-değer üretimi, sermayeleştirilmiş toplumsal ilişkilerin üretimi ve yeniden üretimine içkinleşmiştir. Sermayeleşmiş toplumsal ilişkileri devindirme gücü, toplumsal artı-değer üretme aracı olan sabit sermaye, makine olmaktan çıkmıştır. Bu anlatılanlar, Kapital’in ciltlerinde nereden okunduğuna bağlı olarak görülebilir ya da görülmeyebilir; fakat Grundrisse’nin ‘‘Makineler’’ bölümünün her satırına bu anlatılanların kokusu sinmiştir. ‘‘Canlı emeğin nesneleşmiş emek karşılığında değişimi; yani toplumsal emeğin sermaye ve ücretli emek karşıtlığı halinde konumu – değer ilişkisinin ve değere dayalı üretimin son gelişmesidir. Bunun koşulu, doğrudan

emek zamanı kitlesi, servetin üretiminin kesin etkeni olarak uygulanmış emeğin niceliğidir. Bununla birlikte, büyük sanayinin gelişmesi ölçüsünde, gerçek servetin yaratılması, emek zamanından ve kullanılmış emek niceliğinden daha çok emek zamanı boyunca harekete geçirilen aracıların gücüne bağlıdır. Bu aracıların gücünün –onların etkili gücünün– onları üretmek için harcanan doğrudan emek zamanı ile hiçbir ilişkisi yoktur; daha çok bilimin genel düzeyine ve teknolojinin gelişmesine, ya da bilimin üretime uygulanmasına bağlıdır.’’5

Toplumsal ilişkilerin üretimi ve yeniden üretimini devindiren ve harekete geçiren toplumsal sabit sermaye canlı bilgidir. Biyopolitik bilişsel kapitalizm döneminde canlı bilgi cansız bilgiyi, maddi olmayan emek maddi olan emeği tahakküm altına almıştır. Bir bilen olarak çıkıp sağda solda ‘‘emek’’ kavramı reddediliyor diyerek cahilliklerini sergileyenlere inat, emek, değerin tözü olmaya devam etmektedir. Değerin tözü olan emek ile değerin ölçüsü olan emek-zaman birbirine karıştırılmaktadır. Üretim zamanının fabrika mekânından toplumsal fabrika

uzamına geçişiyle birlikte, sermaye, toplumsal emek zamanı ölçmekte zorlanmaktadır. İçinden geçtiğimiz küresel krizin özü budur. Bu bağlamda, değer ve para ilişkisi sürekli kriz içindedir ve krizden çıkış finansın değerpara krizini yönetecek biçimde yeniden yapılandırılmasıdır. Bugünkü ilişkiler içerisinde, finansallaşmamış sermaye ve finansallaşmamış emek çöker. Ücret, toplumsal artıdan bir taleptir. Artık, toplumsal talep olan ücretin yerini krediler almıştır. Ücretin yerine borç, toplumsal talebe dönüşmüştür. Patronun yerini, toplumsal sermayenin patronu bankalar almıştır. Toplumsal üretim sürecinde toplumsal gerekli-emek zamanın düşürülmesi ve toplumsal artı-emek zamanın artırılması, toplumsal gerekli-emek ve artı-emek zaman diyalektiğinin çalıştırılması emeğin borç batağına gömülmesiyle mümkündür. 1 2 3 4 5

Karl Marx, Kapital I, Sol yay., 1997, s. 464 Karl Marx, Kapital I, Sol yay., 1997, s. 359 Karl Marx, Kapital I, Sol yay., 1997, s. 376 Karl Marx, Grundrisse II, Sol yay., 1999, s. 26 Karl Marx, Grundrisse II, Sol yay., 1999, s. 174

Cengiz İNAN


31

Biçimsel boyunduruktan genel zekaya: bilişsel kapitalizm tezinin marksist bir okumasının esasları Giriş Bilginin, üretimin örgütlenmesi ve teknik ilerleme dinamiğindeki yayılımı ve süreklileşen merkezi rolü, günümüz tarihsel konjonktürüne damgasını vurmaktadır.1 Bu evrim, neoklasik içsel gelişme ve bilgiye dayalı ekonomi teorileri tarafından, işbölümünde yaşanan dönüşümleri yapılandıran sermaye ile emek arasındaki antagonizma ve bilgi ile iktidar arasındaki çatışmadan soyutlanmış bir yaklaşımla açıklanır.2 Bilişsel kapitalizm hipotezi, bilgiye dayalı neoliberal ekonomi teorilerinin ekonomi politiğinin eleştirisinden doğar. Kapitalizmin mevcut dönüşümünün anlamı, salt bilgi üzerine kurulu bir ekonominin kuruluşuna indirgenemez; ancak sermaye birikimi yasaları tarafından çerçevelenip boyunduruk altına alınan bilgiye dayalı bir ekonominin oluşumunda kavranabilir.3 Buna dayanarak, bu makale, yanıta ilişkin kimi esaslar vermeye çalışacağımız iki teorik soruyu incelemektedir. Bilginin yayılmasına dönük eğilim, birinci sanayi devriminden beri etkin olan kapitalist işbölümü ve teknik ilerleme mantığına ilişkin bir kırılmanın habercisi midir? Marx’ta ve özellikle genel zeka nosyonunda, bilişsel kapitalizmi kateden çelişkiler ve antagonizmanın radikal durumdaki yeni karakterinin belirlenmesine olanak tanıyan unsurları bulmak ne dereceye kadar mümkündür? Bu makale, bu sorulara yanıt vermek için, Marx’ın katkısının özgünlüğü ve güncelliğine vurgu yapmak ve kapitalist işbölümünün gelişimini belirleyen, bilgi ile iktidar arasındaki çatışkılı ilişkinin altını çizmek niyetindedir. Özellikle biçimsel boyunduruk, gerçek boyunduruk ve genel zeka kavramlarının teorik ve buluşsal değerini ele alacağız. Marx, boyunduruk4 nosyonunu, emeğin sermayeye farklı tabi kılınma biçimlerini nitelendirmek için kullanır. Genel zeka düşüncesiyle birlikte, Marx emeğin sermayeye tabi kılınmasında radikal bir değişim yaşandığını belirterek, işbölümünün üçüncü bir aşamasına işaret eder. Bu, Adam Smith’e ait, sanayi kapitalizmine

Kapitalizmin mevcut dönüşümünün anlamı, sermaye birikimi yasaları tarafından çerçevelenip boyunduruk altına alınan bilgiye dayalı bir ekonominin oluşumunda kavranabilir

özgü işbölümü mantığının taraflı bir şekilde aşılarak, Marx’ın diğer yazılarına göre yeni bir tarzda, komünizme doğrudan geçiş olanağının öne sürülmesidir. Bu kategorilerin, tarihin teorik olarak ustalıkla yeniden kurulmasındaki yararlarını göreceğiz. Bu yeniden kurma ise, uzun vadede (longue durée) kapitalizm dinamiğinde bugün yaşanan dönüm noktasının önemini ortaya koyabilecektir. Bunun sonucu olarak, kapitalist işbölümü ile bilginin rolünün başlıca üç aşamasının tanımlanabileceği (bu evreler kısmen birbirleriyle iç içe geçseler de) bir dönemselleştirme ortaya çıkar.5 i) Biçimsel boyunduruk aşaması, on altıncı yüzyılın başı ile on sekizinci yüzyılın sonu arasında gelişir. Bu aşama, putting-out6 (evlere iş verme, ç.n.) sistemi ve merkezileşmiş imalata ilişkin üretim modellerine dayalıdır. Sermaye ile emek arasındaki ilişkiye, zanaat-

çılar ve meslek sahibi işçilerin sahip olduğu bilginin hegemonyası ile merkantilist ve mali türdeki birikim mekanizmalarının üstünlüğü damga vurmuştur. ii) Gerçek boyunduruk aşaması, birinci sanayi devrimi ile başlar. İşbölümü, emeğin bölümlere ayrılarak faaliyetten yoksun bırakıldığı ve emek-gücünün minöriter bir bileşeninin entelektüel işlevler yüklenerek aşırı nitelikli hale getirildiği, bilginin bir tür kutuplaşması süreci ile nitelenir.7 Emek-değer yasası üzerine kurulu olan zamandan tasarruf etme çabasının beraberinde, karmaşık emeğin basit emeğe indirgenmesi ve bilginin sabit sermaye ve şirket örgütlenmesine dahil edilmesi gelir. Sermaye birikim dinamiği, kitlesel ve standartlaşmış mal üretiminde uzmanlaşmış büyük fabrikalara (önce Manchester modelinin, sonra da Fordizmin büyük fabrikalarına) dayalıdır.


32

(iii) Üçüncü aşama, bilişsel kapitalizm aşamasıdır. Bu aşama, Fordizm ve Smith’e ait işbölümünün yaşadığı toplumsal kriz ile başlar. Sermaye ile emek arasındaki ilişkiye, bilginin hegemonyası ve yayılmış bir entelektüelliğin yanı sıra emeğin giderek artan ortanda maddi olmayan ve bilişsel niteliğine bağlı bilgiler sayesinde bilgi üretiminin oynadığı harekete geçirici rol damga vurur.8 İşbölümünün bu yeni evresinin beraberinde, emek-değer yasasının krizi ile merkantilist ve mali birikim mekanizmalarının güçlü dönüşü gelir. Kapitalizmin bu yeni yapılanması ve buradan türeyen çatışmaların başlıca unsurları, büyük ölçüde Marx’ın genel zeka nosyonuyla öngörülmüştür.

Biçimsel Boyunduruk, Gerçek Boyunduruk ve Genel Zeka: İşbölümünde Yaşanan Dönüşümlere Tarihsel Bir Bakış 1. İşbölümü ve bilgi ile iktidar arasındaki ilişkiler. Sermaye ile emek arasındaki ilk ve temel çatışma alanı Marx’ın yaklaşımı, yalnızca işbölümünde yaşanan dönüşümleri değil, Schumpeter’in deyimiyle ‘‘yeni bir evrimin koşulları’’nı yaratabilecek yolları da açıklamamızı kolaylaştıran, yorumlayıcı bir paradigma sunmaya devam etmektedir. Marx’ın çözümlemesi,

yöntemsel bir bakış açısıyla, Smith’in işbölümüne dair açıklamalarına getirilen ilk eleştirilerden biridir. Bilginin kutuplaşması ve entelektüel ve maddi görevler arasındaki yarılma, artık doğal bir durum ve üretici güçlerin gelişmesinin zorunlu bir sonucu olarak görülmemektedir. Aksine bu eğilimler, (kullanım-değeri üretimi bakımından) emek sürecinin değerlenme sürecine (değişim-değeri üretimi ve artı-değer elde etme araçlarına) tabi kılınması yoluyla sermayenin teknik ilerlemeyi içsel kıldığı, çok özel tarihsel durumların sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.9 İşbölümünün gelişimi, teknik ve örgütsel yenilik dinamiğinde kurulmuş olan, sermaye ile emek arasındaki çatışkılı ilişki ile başlar. Örneğin Marx, iş gününün kısaltılması ve düzenlenmesi için verilen mücadeleyi (ücret üzerinden yaşanan çatışmalar örneğini kullanarak), Kapital’in birinci cildindeki mutlak artı-değer nosyonundan nispi artı-değer nosyonuna kadar olan mantıksal-tarihsel pasajın merkezine koyar. Daha da önemlisi, Marx’ın bu karmaşık çatışma ve yenilik diyalektiğinin özel bir boyutunda ısrarcı olmasıdır: ‘‘entelektüel üretici güçler’’in kontrolüne ilişkin çatışma. Buradan, emeğin üretkenliği ve ekonomik etkinlik üzerindeki etkisinin vurgulanması ile sınırlı kalmayan bir teknik ilerleme kavramı doğar.

Marx’ın çözümlemesi, yöntemsel bir bakış açısıyla, Smith’in işbölümüne dair açıklamalarına getirilen ilk eleştirilerden biridir

Bunun ötesinde, bu kavram, teknik ve toplumsal işbölümünün evrimini yapılandırmış olan, bilgi ile iktidar arasındaki ilişkiler üzerinde durur.10 ‘‘Entelektüel üretici güçler’’in kontrolü üzerinden verilen mücadele, sermaye idaresinde işçiler sahip oldukları bilgiden ne kadar mülksüzleşirlerse üretimde uygulanan bilimin de o kadar gelişeceğine inanan bir eğilimle açıklanır. Bununla birlikte, bu türde bir teknik ilerlemenin ücretli işçiler arasında karşılaştığı direnişleri ve böylelikle bilgi ve kolektif emeğin yeniden bileşimine yol açabilecek karşı eğilimleri de açıklar. Aslında, kapitalist biçimiyle teknik ilerleme işçinin sahip olduğu geleneksel bilgiden mülksüzleşmesine olanak sağladığı takdirde, emek süreci indirgenemez biçimde çatışkılı kalır. Böyle bir durumda, yeni bir bilgi türü, teknik ve toplumsal işbölümünün kapitalist gelişimi düzeyinde kendisini sürekli olarak yeniden kurma eğilimine girecektir.11 Bu nedenle, teknik ilerlemenin bilgi ile ilgili bir güçler ilişkisinin ifadesi olarak çözümlenmesi, Marx’ın çalışmalarının bütününde mevcuttur ve düşüncesinin kimi can alıcı yanlarının alternatif bir okumasına olanak sağlar. Bilginin iktidar ile ilişkisinin çatışkılı dinamiği, sermayenin organik ve teknik bileşimindeki artış eğiliminin açıklanmasında merkezi bir konuma sahiptir. Bu eğilim, Marx’ın yazdığı gibi, makineler sisteminin bütünlük içerisinde ortaya çıkış biçimden kaynaklanır: ‘‘Bu yol, bölümlere ayırmadır (Analyse) – işçilerin eylemlerini giderek daha çok mekanik eyleme dönüştüren, böylece belirli bir noktada mekanizmanın onların yerini alması sonucunu doğuran işbölümü yoluyla oluşan analizdir.’’12 Aslında, sermayenin teknik ve organik bileşimindeki artış eğilimi, değerler sistemini, temel bir kapitalist üretim biçimi eğilimine dönüştürür: üreticiler ile üretim araçlarının, üretici güçler düzeyinde, ya da daha kesin bir ifadeyle, ... emek süreci içerisinde (işçi sınıfının sahip olduğu bilginin) ... mülksüzleştirilmesi ilişkileri düzeyinde giderek daha fazla ayrılması. ... Bu ilişki, ... emek sürecinin ve dolayısıyla nispi artı-değer üretiminin kontrol altına alınmasıyla sonuçlanan ve bu kontrolün önce zanaatçıya sonra da vasıflı işçiye bırakıldığı ... bir ‘‘üretimde sınıf mücadelesi’’ni kurar.13

Burada, kâr oranlarındaki düşme eğilimi tartışması üzerinde uzun uzadıya durmayacağız. Bunun yerine, sermayenin organik bileşimindeki artış eğilimini yapılandıran, bilgi ile ikti-


33

dar arasındaki ilişkinin niteliksel dinamiğine vurgu yapıldığı takdirde, yapısal krizin bir başka biçimine ilişkin varsayımda bulunmanın nasıl mümkün olduğunun altını çizmekle ilgileniyoruz. Bu tür bir kriz, sermayenin aşırı birikimi ve değer bakımlarından geleneksel Marksist yaklaşımdan farklı bir mantık temelinde açık ifadesini bulur. Sermayenin teknik bileşimi ve toplumsal emek süreci düzeyinde niteliksel bir değişim yaşandığını varsayar. Bu, emek-gücü içerisinde yer alan canlı bilginin sabit sermaye içerisinde yer alan cansız bilgiye tabi kılınması ilişkisini tersine çevirir. Bu, ‘‘işbölümünün sermaye tarafından kontrolündeki düşme eğilimi’’14 olarak nitelendirilebilecek, canlı bilgi/cansız bilgi ilişkisindeki bir tersine çevrilmedir. Marx’ın çalışmalarının her yerinde, bizi sanayi kapitalizminin bu üst düzeydeki ‘‘büyük krizi’’ hipotezine götüren sayısız unsur hissedilir. Bununla birlikte, kanımızca, bu her şeyden önce Grundrisse’de, özellikle de (Defter VII’deki) ‘‘Makineler ile İlgili Bölüm’’de yer alan pasajlarda mevcuttur. Marx burada, emeğin sermaye tarafından biçimsel ve gerçek boyunduruk altına alındığı aşamaların ardından, işbölümünün gelişimindeki yeni bir aşamanın gelişini ilan eder. Bu değişimin işbölümü ve teknik ilerleme üzerindeki etkisini betimlemek için ‘‘genel zeka’’ kavramından yine burada bahseder. Böylelikle, entelektüel ve bilimsel emeğin üretken değerinin egemen hale geldiği ve her şeyi yeniden toplumsallaştıran bilginin başlıca üretici güç olduğu bir tarihsel konjonktürün temel yanlarını öngörür.15 Bu nedenle, Marx’ın biçimsel ve gerçek boyunduruk ile ‘‘genel zeka’’ nosyonlarına ve teknik ve toplumsal işbölümü arasındaki evrimleşmeye dönülmesi, Smith sonrası yirmi birinci yüzyıl nosyonunu ileri götürmek için çok ilgi çekici olabilir.16

2. Sanayi kapitalizminin yaşadığı krizi yorumlamak için biçimsel boyunduruk evresinden alınacak dersler Marx, emek sürecinin sermaye tarafından tabi kılınmasına ilişkin tümüyle farklı mekanizmaları (ve yarattıkları çatışma ve krizleri) kendi mantıksal-tarihsel sıraları içerisinde nitelendirmek için, biçimsel boyunduruk, gerçek boyunduruk ve genel zeka nosyonlarını kullanır. Marx, bu incelemede, başlangıçta ‘‘daha önceki üretim tarzlarından yalnızca biçimsel olarak ayrılan’’17 bir toplumsal ve teknik işbölümünün sermaye tarafından tabi kılındığı, emeğin sermaye tarafından biçimsel boyunduruk altına alınma aşamasından hareket eder. Sermaye, esas olarak merkantilist ve parasal ilişkiler aracılığıyla, kendisinden

Bilgi ve bilginin yayılmasının başlıca üretici güç olarak olumlandığı andan itibaren, cansız emeğin canlı emek üzerinde kurduğu tahakküm ilişkisi krize girer

önce var olan ve işçilerin elbirliğinin üretimin kapitalist idaresine ilişkin mekanizmalara ihtiyaç duymadığı bir emek sürecini boyunduruk altına alır. Emek ilişkilerindeki elbirliği, sermaye konusunda teknik olarak otonom kalır. Emek sürecinin kontrolü ve artının temellük edilme durumları, örneğin putting-out sisteminde olduğu gibi, öncelikle doğrudan üretken alana dışsal olan mekanizmalar üzerine kurulur. (Marx’ın söyleyeceği gibi, değişken bileşenin sabit sermaye bileşeni üzerindeki niteliksel üstünlüğünün) Üretken toplumsal elbirliğinin otonomisi göz önünde bulundurulduğunda, artı-emeğe yönelik (ücretli emek ve/veya otonom zanaat emeği biçimindeki) baskı, esas olarak işçinin (para kazanma ve/ veya geçim kaynaklarını ticari olmayan biçimde temellük etme olanağından yoksun olarak) emek-gücünü satmaya zorlanacak biçimde ticari olarak tabi kılınmasından kaynaklanır. Emeğin sermaye tarafından biçimsel boyunduruk altına alınmasının temel özelliklerinden biri, ücretli işçilerin dolaşım sürecindeki parasal bağımlılık ilişkisi ile emek sürecinin düzenlenmesi sırasındaki otonomileri arasında yaşanan çelişkidir.18 Belirtildiği gibi, ekonomiyi toplumsallığından koparma politikalarının (çitlemeler, yoksullara yardım yasaları vb.) birinci sanayi devriminin uzun ve zorlu gelişme sürecindeki hayati yeri, işte bu çelişkilerden doğar. Üretici güçlerde maddileşen gerçek bir baskıdan yoksun olan bu tür politikalar, işgücünü düzenleme ve, işgücünü gerçekten etkin kılmak için, ücretli emeğe yönelik parasal baskıyı vurgulama amacı taşır. Fordizmin yaşadığı krizin ardından harekete geçirilen neoliberal stratejilere benzer bir mantığa sahip olan bu politikalar, o dönemde, sonrasında biçimsel boyunduruktan gerçek boyunduruğa geçişin temelini oluşturan, geleneksel bilginin mülksüzleş-

tirilmesi sürecine zorunlu bir başlangıçtı. Aslında tarihsel biçimsel boyunduruk aşaması, Fordizmin yaşadığı krizin ardından ortaya çıkan, sermaye ile emek arasındaki ilişkinin yapılandırılması ile çok sayıda benzerlik taşır. Bu tür bir yaklaşım, işbölümünde bugün yaşanan dönüşümlerin kendine özgü durumunu ve bu dönüşümlerde nelerin kazanılıp nelerin kaybedilebileceğini kavramamız açısından pek çok ders verir. Böyle bir durum, her şeyden önce, Marx’ın katkısı uzun kapitalizm dinamiğinin tarihçisi Braudel’in katkısıyla birleştirildiği takdirde oluşacaktır. Birinci ders, Braudel’i izlersek, kapitalizmin ‘‘birinci sanayi devriminden önce gelen ve onun ötesine geçen eski bir hikaye’’ olduğudur. Sanayi kapitalizmi, kapitalizmin bir aşamasından başka bir şey değildir. Kapitalizm, sanayi devrimiyle doğmak bir yana, teknik ilerlemeye hız vermeksizin ve artının esas olarak dolaylı ve üretim alanına dışsal biçimde temellük edilmesiyle, tarihinin uzun bir evresinde –en azından kapitalist dünya sisteminin merkezindeki ülkelerde– gelişme göstermiştir.19 Kapitalizmin başlıca özelliği, aslında tahakküm mekanizmalarının son derece esnek olması ile, çok iyi uyum sağlayabilme ve dolayısıyla uzmanlaşmamış olabilmesi ile bağlantılıdır.20 Böyle bir esneklik, sermayenin genel formülünde (P-M-P’) ortaya çıkar ve sermayenin üretim alanı ile girdiği ilişki türünü açıklar. Birikim açısından bakıldığında, döngünün başlangıcında yatırılan parasal sermaye (P) esnekliği, akışkanlığı ve seçme özgürlüğü ile nitelendirilir. (M) ise (üretken sermayede olduğu gibi ticari sermaye biçimindeki) maddileşmeyi, değişmezliği ve belirsizliği getiren ideal kısa devredeki (P-P’) bir kesintiden başka bir şey değildir.21 Böyle bir belirsizlik, üretim faaliyetinde bulunan sermaye için


34

Bilginin iktidar ile ilişkisinin çatışkılı dinamiği, sermayenin organik ve teknik bileşimindeki artış eğiliminin açıklanmasında merkezi bir konuma sahiptir

sonuçta daha büyüktür. Artı-değerin gerçekleşmesi yaşanmadan önce, emeğin örgütlenmesinin doğrudan yönetimi ile bağlantılı risklere kapılmalıdır. Bu tür bir belirsizliğin yayılması, ücret ilişkisinin ve, daha genel olarak, diğer tüm bağımlı emek biçimlerinin düzenlenmesini destekleyen sosyal ve kurumsal etmenlere dayalıdır. Bu etmenler arasında başlıca olanı, şüphesiz emek sürecinin idaresi ve kapitalist kontrolü işlevlerinin dayandığı teknoloji ve bilgi tahakkümünün kapsamıdır. Arrighi’nin ortaya koyduğu gibi, Marx’ın formülüne göre kapitalistler, esnekliğin ve seçme özgürlüğünün kaybedilmesi ile sonuçlanacak belirli üretken girdi/çıktı kombinasyonlarına kendinde bir amaç olarak para yatırmazlar. Aksine, üretken yatırımı, gelecekte kendilerine daha da fazla esneklik ve seçme özgürlüğü sağlayacak bir araç olarak görürler. Gelecekte daha fazla seçme özgürlüğüne sahip olma yönündeki böyle bir beklenti olumsuz sonuçlandığı ya da sistematik olarak karşılanmadığı takdirde, sermaye daha esnek yatırım biçimlerine, her şeyden önce para biçiminde, dönme eğilimi gösterir.22

Emeğin örgütlenmesinin kapitalist kontrol biçimlerindeki güvencesizliğin, sanayi devrimi gerçekleşmeden önceki yüzyıllarda sermayenin üretim alanına nüfuz etmesindeki yavaşlığın ve yoğunlaşmış manüfaktür sisteminin yayılması nedeniyle karşılaşılan büyük zorlukların açıklanmasında yardımı olacağını düşünüyoruz. Hem çalışma yöntemlerinin

kontrolü hem de emeğin yoğunluğu açısından emek sürecini düzenleyen güç, kolektif işçinin sahip olduğu canlı bilgiye dahil edilmiş olarak kalır. Böylelikle, ‘‘el becerisinin manüfaktürün temeli olması yüzünden ve bir tüm olarak manüfaktür işleyişinin işçilerin kendilerinden başka nesnel ve bağımsız bir çerçevesi olmaması nedeniyle, sermaye, sürekli olarak işçilerin başkaldırmaları ile uğraşmak zorunda kalır.’’23 Bu nedenle, üretim sürecinin makineleşmesi gelene kadar, ‘‘yoğunlaşmış manüfaktür’’ sistemi yalnızca zayıf bir gelişme gösterdi ve tüccar girişimci, kendisini sanayinin kaptanına dönüştürmek yerine, putting-out sistemi modeline ayrıcalık göstermeye devam etti. Bu tarihsel örnek, sermaye birikim dinamiği yasasındaki daha genel bir eğilimi açığa çıkarabilir. Yani, üretim döngüsünün örgütlenmesi sermaye idaresinden otonom ve üretken bir elbirliği üzerine ne kadar kurulu ve/veya son derece çatışkılı bir dinamik tarafından ne kadar katedilmiş görünürse, parasal ve mali dolaşım alanı aracılığıyla gerçekleşen üretimin ve artıyı temellük etme mekanizmalarının dolaylı tahakküm biçimlerine ayrıcalık vermeye o kadar eğilim gösterecektir. İşbölümü ve sermaye birikimi biçimlerini beraberce resmeden bu paradigma, farklı sermaye birikimi evrelerinin tarihsel olarak birbirini izlemesini açıklamaya da yardımcı olabilir; böylece üretken, mali ve ticari birikim biçimleri ile nitelendirilen evreler söz konusu olacaktır. Bu bağlamda, sanayi kapitalizminin yaşadığı krizi tarihsel bir perspektife yerleştirmek için, biçimsel boyunduruk aşamasının sunduğu bir başka ders ise, sermayenin ‘‘doğrudan üretken biçimlerinden kendisini bir kez daha

kurtarmak için’’ bugün de sorunsuzca genişleyebildiği ‘‘ve artıyı diğer ilişkilerden kopararak temellük etmeye çalıştığı’’dır24. Öte yandan, Braudel, Fordizmin yaşadığı krizin ne anlama geldiğini ufuk açıcı bir dille anlatacak unsurları bize tamamen ‘‘dünya ekonomisi’’ tarihi açısından sunmuştur.25 Braudel’e göre bu, in toto (bütünüyle, ç.n.) bir Kondratieff uzun dalgasının düşme evresine uygun özellikler sunmasına rağmen, neo-Schumpeterci uzun döngüler biçimindeki yorumlarla açıklanan kopuştan daha büyük bir tarihsel kopuşu ifade eder. Bu durum, eğilimin tersine dönmesi olacak ve kapitalizmin birinci sanayi devrimiyle ortaya çıkan biçimine ait gelişme mantığının tam da kendisini bir kez daha şüphe konusu yapacaktır. Braudel açısından, sanayi kapitalizminin itici gücünün tükenmesi, gerçek capitalisme du sommet’yi (tepedekilerin kapitalizmi, ç.n.) öne çıkaracak ve bir kez daha ticari ve mali kapitalizme uygun dolaylı tahakküm araçlarına ayrıcalık tanınacaktır. Sermayenin üç döngüsünün üretken sermayenin himayesindeki tek bir döngünün farklılaşmış anlarında birleşmesi, kapitalizm tarihindeki geçici bir evrenin egemen ifadesinden başka bir şey olmayacaktır.26 Bu açıdan bakıldığında, mevcut finansallaşma sürecinin doğuşunun, Fordizmin yaşadığı krizin belirlediği işbölümündeki çatışkılı dönüşümler ile yakından ilişkili olduğunu ekleyebiliriz. Mali küreselleşme, sermayenin, değerlenme döngüsünü, artık gerçek anlamda boyunduruk altına almadığı bir toplumsal emek sürecinden daha da otonom kılma çabası olarak da yorumlanabilir. Bu nedenle, Braudel’e ait uzun kapitalizm dinamiği yaklaşımı ile Marx’ın genel zeka ve sanayi kapitalizminden kalan Smith’e ait işbölümünün yaşadığı kriz hipotezleri arasında yeniden bağlantı kurduğumuz takdirde, daha da ilgi çekici bir yorumlayıcı paradigmaya sahip oluruz.


35

Mevcut finansallaşma sürecinin doğuşu, Fordizmin yaşadığı krizin belirlediği işbölümündeki çatışkılı dönüşümler ile yakından ilişkilidir

3. Gerçek boyunduruk ve sanayideki işbölümü mantığı Emeğin sermaye tarafından gerçek boyunduruk altına alınmasına giden süreç, birinci sanayi devrimi ile başlar. Birinci sanayi devrimi, sonu Fordizme varan bir dizi eğilime dayalıdır: entelektüel emek ile kol emeği arasında yapılan ilerici ayrım, kavramsal ve maddi görevlerin ayrılması ve bilginin kutuplaştırılması ile emeğin bölümlere ayrılması. Bunlar, sermayenin ürün ve emek süreci üzerindeki kontrolünü giderek daha fazla olumlamasını sağlayan teknik ve örgütsel değişim dinamiğini belirlemiştir. Şunu da belirtmek gerekir ki –böyle bir unsur, mevcut krizin bir yönünü kavramak açısından çok önemlidir– bu işbölümü ve teknik ilerleme eğilimleri, sanayi kapitalizmi dinamiğinin merkezinde olan bir toplumsal kurumun kurulmasına dayanır: (doğrudan üretken bir etkinliğe ayrılan) dolaysız emek zamanını, temel ölçü birimini ve insan emeğinin üretici gücünün gelişimiyle elde edilen zenginliğin kaynağını kuran toplumsal norm. Aslında, sanayi devrimi öncesinde (bireylerin çoklu etkinlik ve çok yönlülüklerinin henüz egemen olduğu bir evrende) emek ile emek-dışı arasındaki ayrım yok denecek kadar azdı. Emek (genel olarak etkinlik), etkin olması açısından saat ve kronometre ile ölçülmeyen bir zaman ölçüsüydü. Kapitalist girişimin gelişmesiyle birlikte, ‘‘bu ilişki tersine döner: zaman, emeğin ölçüsü haline gelir’’27 ve sonuç olarak, zenginlik üretimi ve dağıtımına değer biçme normu haline gelir. Bu, fabrika sisteminin zamanın emeğin ölçüsü haline geldiği ve emek zamanının toplumsal açıdan merkezi bir unsur olarak

ortaya çıktığı şeklindeki otorite iddiasıdır. Bu nedenle, emeğin ekonomik değerini ölçme ve işleme biçimlerini öngörme aracı olarak saat ve kronometre zamanı, makineler ile birlikte, sanayi devrimi tarafından belirlenen emeğin ekonomik ve kültürel dönüşümünün özünü oluşturur. Birbirini izleyen bu tür zaman ekonomisi biçimleri, Taylorizm ve makineleşme ilkelerinin birleşmesi üzerinden sonu Fordizme varacak olan teknik ilerleme mantığına şekil verir. Böylelikle emek, yalnızca değişim-değeri biçimiyle değil içeriği itibariyle de, daima soyut, her türlü entelektüel ve yaratıcı nitelikten yoksun hale gelir.28 İşçinin sermaye tarafından boyunduruk altına alınması, artık üretim sürecinin yalnızca dışında değil içinde de dayatıldığında gerçek hale gelir. Emeğin sermaye tarafından boyunduruk altına alınması, artık, işbölümünü biçimlendirip üretken bir elbirliğinin koordinasyonuna olanak veren bilgi yığınının bugün kolektif işçi için dışsal olan karakterinin yanı sıra teknoloji tarafından bir şekilde verilen bir emir olarak dayatılmaktadır. Ücretli emeğe yönelik olarak artık yalnızca parasal değil, teknik ilerlemenin içsel kıldığı teknolojik açıdan da bir baskı söz konusudur. Böylelikle, makineler sisteminin basitçe canlı bir uzantısına giderek daha fazla indirgenmekte olan üreticinin bireysel emek-gücü, ‘‘şimdi ... sermayeye satılmadıkça işgörmez hale gelir’’.29 Bu açıdan bakıldığında, gerçek boyunduruğun gelişim dinamiğinin bu kavramı nitelendiren ikili bir boyutta30 anlaşılması gereklidir: (a) Teknik işbölümü düzeyinde, sermayenin emek-gücünü kontrol etme zorunluluğunu teknik ve örgütsel değişim dinamiğine içsel

kılmasını sağlayan eğilimi belirler. (b) Toplumsal işbölümü düzeyinde, gerçek boyunduruk, ücret ilişkisi ve değişim-değerinin genelleştirilmesi aracılığıyla sanayi kapitalizminin toplumun bütününü kapsama eğilimini ve ücretli emeğin varlık koşullarının altüst oluşunu belirler. Bu dinamik, sermaye birikimi ile bütünleşmiş bir tüketim normunun kuruluşuna kısmen dönüşür. Bununla birlikte, emek-gücünün belirli yeniden üretim maliyetlerinin devlet tarafından toplumsallaştırılmasına gidecek bir çatışkılı süreci de yaratır. Bu yaklaşıma göre, refah devletinin kurumlarının gelişimi ile birlikte yaygın eğitim oluşturulur ve bu eğitim sistemi içerisinde giderek daha fazla gerilim açığa çıkar. İlke olarak buradaki başlıca görevlerinden biri, mevcut toplumsal sınıfların hiyerarşisine karşılık gelecek biçimde bilgilerin hiyerarşisini yeniden üretmek ve haklı göstermektir. Gerçek boyunduruğun ilk boyutunun yaşadığı kriz ve bilginin yayılmasının kökeninde yatan unsurlardan biri, eğitimin (kısmen de olsa) ‘‘demokratikleştirilmesi’’dir. Özet olarak, biçimsel boyunduruktan gerçek boyunduruğa varan ekonomik ve toplumsal dönüşüm dinamiği, büyümenin dinamik bir destekçisi ve makro-ekonomik dengeleyicisi olması nedeniyle, sanayi kapitalistleri sınıfının işçi sınıfı modeli üzerinden (ve ona karşı olarak) biçimlenmesini ve sermaye birikimi koşulları içerisindeki çatışmalar ile bütünleşmeye yönelmesini sağlayan tarihsel süreci vurgulamamıza olanak verir. 31 Sermayenin verili bir andaki yapısının okunması ise, büyük ölçüde, ücretli işçilerin bilgiyi yeniden temellük etmek ve ücretli emeğe yönelik ekonomik


36

baskıdan kurtulmak için durmaksızın verdiği mücadelenin bize miras bıraktığı tarihin yeniden kurulması anlamına gelir. Bu tür bir çatışma-yenilik-gelişme diyalektiği, birinci sanayi devriminden Fordizme varan farklı üretim paradigmalarının birbirini izlemesinde harekete geçirici bir rol oynamıştır. Hem üretim hem de tüketim normları açısından bakıldığında, Fordizm gerçek boyunduruğa yönelik tarihsel eğilimin gerçekleşmesini birçok yönden sağlamıştır. Fordizm, kendisini krize götürme ve işbölümünün yeni ve postendüstriyel bir aşamasına geçişi belirleme eğilimi taşıyan çelişkiler barındırsa da durum böyledir. Aslında, hiçbir şey bilginin mülksüzleştirilmesi ve gerçek boyunduruğun derinleştirilmesi eğilimini geri dönüşsüz kılmaz. Bu, Fordizmin belirlediği en genel işbölümü düzeyinde etkisini göstermiş olan bilginin kolektif olarak yeniden temellük edilme düzeyinde gerçekleşir. Yaygın eğitimin gelişmesinin oynadığı rolü, en iyi yayılmış bir entelektüelliğin oluşumunda ve yeni bir işbölümünün ortaya çıkmasında anlayabiliriz. Aslında bu tür bir evrim, Marx’ın genel zekaya ilişkin belirli sezgilerini gerçekleştirmiş gibi görünmektedir.

4. Grundrisse’nin özgünlüğü: emeğin sermaye altındaki gerçek boyunduruğunun içerilerek aşılması olarak genel zeka 32 Kapital’in birinci cildinde, Marx işbölümünde yaşanan dönüşümlere ilişkin analizini basit

elbirliğine varan aşamalarla ve manüfaktürden modern sanayiye kadar sınırlar. Bu mantıksal-tarihsel şema, yanlışlıkla gerçek boyunduruk eğiliminin aşılamaz bir yapısı olduğu yargısı olarak düşünülebilir. Kapital’in bu yorumu, üretici güçlerin kapitalist gelişiminin sınırlarına ilişkin olarak piyasa anarşisine vurgu yapan ve kapitalist işbölümünü kateden çatışmaların yarattığı çelişkileri hiçe sayan bir okumayı destekleyecektir. Bununla birlikte, Marx’ın bütün çalışmalarında, kapitalist işbölümü eleştirisi ve bunun dayanak noktası olduğu çelişkilerin analizi, sermayeyi ‘‘üretime egemen biçim olarak kendisini çözüştürmeye’’33 çalışmaya yöneltmiş olan kriz ve dinamiklere ilişkin Marx’ın yaklaşımının merkezine oturur. Üstelik Kapital’in birinci cildinde, emek zamanının yasal olarak azaltılması ile temsil edilen tarihsel riskin bilgiye erişimin toplumsallaşması için verilen daha genel bir mücadele ile nasıl da ayrılmaz biçimde bağlantılı olduğu Marx tarafından vurgulandığında, bu sorunsal alanla karşılaşılır. İşgününü düzenleyen birinci yasanın ilanı ile birlikte, Marx’ın genelleştirilmiş kamusal ilköğretim esaslarının zaferini nasıl da selamladığı anımsanır. ‘‘Sermayeden zorla kopartılıp alınan ilk ve pek zayıf bir ödün’’34, Marx’a göre, ‘‘toplumun iki karşıt ucunda aşırı gelişmişliğe ve güdüklüğe yol açan bugünkü eğitim ve işbölümü sisteminin’’35 kaldırılması amacını taşıyan çatışkılı bir dinamiğin başlangıç noktasından başka bir şey değildi. Marx, kapitalist işbölümünün gelişimini okurken, eğitimin toplumsallaştırılması üzerinden verilen ve amaçları (‘‘eski tip işbölümünün ortadan kalkması’’) gerçek boyunduruk dinamiği ile ‘‘taban tabana zıt’’ olan mücadelelerin merkezi rolünü kabul etmiştir.36 Bu bağlamda, Marx açısından yaygın eğitimin gelişmesinin, toplumsal ve teknik işbölümündeki kapitalist gelişmenin eriştiği düzeye uygun olarak ücretli işçilerin ‘‘teknolojik, teorik ve pratik’’ bilgi birikimi sağlamalarına ve bu bilginin

eskisinin yerini almasını üstlenmelerine olanak verecek temel koşullardan biri olduğunu ileri sürmek mümkündür. Devletin kamusal eğitimi geliştirmeye giderek daha fazla yönelmesi ve piyasa mantığını aşan bir şekilde emek-gücünün yeniden üretim maliyetlerinin bir kısmını toplumsallaştırması, yalnızca eğitim sisteminin emek piyasasının zorunlu ihtiyaçlarına uyarlanması gerektiğinden değil, aslında çatışkılı bir dinamiğin baskısı altında gerçekleşmiştir. Yaygın eğitim ve yayılmış bir entelektüelliğin gelişmesi, Fordist ücret ilişkisindeki kriz açısından eğitim sistemini merkezi bir alan haline getirir.37 Bu nedenle, ‘‘entelektüel üretici güçler’’in kontrolü ile ilgili çatışmalar içerisinde ‘‘toplumsallaşmış ve özgür’’ bir eğitim sektörünün gelişimi konusuna biçilen temel rol, Marx’ın genel zeka nosyonunu ayrıntılı olarak işlemesindeki asıl unsurlardan biridir.38 Grundrisse’de örtük olsa da ve kimi durumlarda, işbölümünün evrimi ile ilgili olarak bu dönüşümleri başlatmış olabilecek kurum ve özneler yerine yapısal değişikliklerin analizine öncelik veren diyalektik bir yaklaşım ile gizlenmiş olsa da, yayılmış bir entelektüelliğin kuruluşu, zorunlu tarihsel koşul olarak şekillenir.39 Bundan dolayı, Marx’ın yaptığı tartışmada yer alan ve Grundrisse’de bilginin yayılması ve harekete geçirici rolüne dayalı bir ekonominin gelişinin ilan edildiği başlıca aşamaları izleyeceğiz. Marx, analizinin başında (Grundrisse, Defter VII), işçinin emeğini ‘‘etkinliğin salt bir soyutlanması’’na40 indirgeyen gerçek boyunduruğun etkilerini analiz eder. Bununla birlikte Grundrisse’de Marx, Kapital’in birinci cildinde yaptığının aksine burada durmayarak, bilimin ve kolektif işçinin yeniden bileşimini gerçekleştirme yeterliliğine sahip olan işbölümü dinamikleri üzerine düşünmeye devam eder. Bu açıdan bakarak, gerçek boyunduruk mantığının derinleştiril-


37

mesinin, ‘‘canlı emek’’ tarafından artı-emeğinin bir kısmı boş zamana yeniden dönüştürülebildiği ölçüde, bilginin kolektif olarak yeniden temellük edilmesine uygun koşulları nasıl yaratabileceğine ilişkin önerilerde bulunur. Durmaksızın emek zamanından tasarruf etmeye çalışan ‘‘sermaye –hiç istemeden– insan emeğini, güç harcanmasını en düşük düzeye (indirir) ... . Bu, özgürlüğe kavuşmuş emeğin yararına olur ve emeğin özgürleşmesinin koşuludur.’’41 Aslında, ‘‘Emek zamanından tasarruf, serbest zamanın, yani bireyin tam gelişmesi için zamanın artması demektir ve bu da gene en büyük üretken güç olarak emeğin üretken gücü üzerinde etkisini gösterir.’’42 Başka bir deyişle, üretim için gerekli dolaysız emek zamanlarının azaltılması, emeğin özgürleşmesinin zorunlu koşulları olan boş zaman ve eğitim için ayrılmış zamanların özgürleşmesini sağlayabilir. Bu potansiyellerin gerçekleşip gerçekleşmemesi, büyük ölçüde eğitimin toplumsallaşma derecesine, yani Fordizmin bölünmüş işçisinin ‘‘çeşitli işlere yatkın, üretimdeki herhangi bir değişmeyi karşılamaya hazır ve yerine getirdiği çeşitli toplumsal görevleri, kendi doğal ve sonradan kazanılmış yeteneklerine serbestçe uygulama alanı sağlayan bir şey olarak benimseyen’’43, maddi olmayan, çok değerlikli işçi biçimini almasını destekler türde bir eğitime dönüşme derecesine bağlıdır. Genel zeka analizinin başlangıç noktasının, canlı emeğin entelektüel niteliğinin ilk dönüşümüne ya da yayılmış bir entelektüellik eğitimine atıfta bulunduğunu vurgulamak önemlidir. Sermayenin emek ile girdiği ilişkideki bu yeni yapılanma, işbölümünde yeni bir evrenin başlamasına hız kazandırır; öyle ki, bu yeni evrede sabit sermayenin gelişmesi, genel toplumsal bilginin ne dereceye kadar

doğrudan üretken güç olduğunu, dolayısıyla da toplumsal yaşam süreci koşullarının kendisinin genel bilginin denetimi altına girdiğini ve ona göre biçimlendiğini gösterir.44

Bu değişim, sanayi kapitalizminin ekonomi politiğinin başlıca dayanakları ile ilgili tartışmayı yeniden açar. Bilgi ve bilginin yayılmasının başlıca üretici güç olarak olumlandığı andan itibaren, cansız emeğin canlı emek üzerinde kurduğu tahakküm ilişkisi krize girer ve ‘‘Emek, artık üretim sürecinin kapsamı içine iyice alınmış durumda değildir, insan daha çok üretim süreci karşısında bekçi ve düzenleyici durumundadır.’’45 Bu yeni durum içerisinde, sırasıyla sermaye ile emeğin üretken katkılarını ayırma çabası (ürün içerisindeki farklı ‘‘üretim faktörleri’’ni parçalara bölen neoklasik iktisatçıların yaptığı gibi) kesinlikle bütün temellerini yitirir. Başlıca ‘‘sabit sermaye’’, Marx’ın deyimiyle ‘‘insanın kendisi’’ haline gelir.46 Bu, göreceğimiz gibi, ‘‘yeni’’ içsel büyüme teorilerinin indirgemeci ifadelerinden çok daha zengin ve karmaşık bir yaklaşımla, bilginin yürüttüğü bir gelişme mantığını öngörmektedir. Bu dönüşüm, diğer iki temel sonucu içermektedir: (a) Üretime doğrudan ayrılan soyut emek zamanının ölçülmesi üzerine kurulu değer yasası krize girer. Bu değişimde üretimin ve servetin büyük temel direği olarak ortaya çıkan, ne bizzat insanın yaptığı doğrudan iş, ne onun çalışarak geçirdiği zamandır; bu, onun kendi genel üretim gücünün maledilmesi, onun doğa kavrayışı ve toplum üyesi olarak varlığı yoluyla doğaya egemen olması

–kısacası, toplumsal bireyin gelişmesidir. ... Emek doğrudan biçimiyle servetin büyük kaynağı olmaktan çıkar çıkmaz, emek zamanı da onun ölçüsü ve dolayısıyla değişim-değeri kullanım-değerinin ölçüsü olmaktan çıkar ve çıkmak zorundadır.47

Bu dönüşümler içerisinde emek, özellikle bilgi biçimiyle, yine de zenginliğin yaratılmasında başlıca kaynak olarak kalır; ancak artık, üretime doğrudan ayrılan emek zamanı üzerinden ölçülemez. (b) İkinci olarak, emeğin zaman-değerinden bilgi-değerine tarihsel geçiş olarak adlandırabileceğimiz süreçte, emek ile emek-dışı arasındaki geleneksel karşıtlığın hiçbir temeli kalmaz; bunun nedeni ise ‘‘doğrudan emek zamanının bile ... en büyük üretken güç olarak emeğin üretken gücü üzerinde etkisini gösteren ... serbest zaman ile soyut bir karşıtlık halinde kalamayacağı’’dır.48 Biçimsel ve gerçek boyunduruğun ardından, genel zekanın kolektif işçi figürünün tarihsel olarak ortaya çıkışı, iki çelişkinin damgasını vurduğu yeni bir bölünme aşamasının ve çok büyük bir geçiş krizinin başlangıç noktası olarak yorumlanabilir:

Sanayi devrimi öncesinde emek ile emek-dışı arasındaki ayrım yok denecek kadar azdı


38

İşçinin sermaye tarafından boyunduruk altına alınması, artık üretim sürecinin yalnızca dışında değil içinde de dayatıldığında gerçek hale gelir

i) Birinci çelişki, bilginin harekete geçirici rolü üzerine kurulu bir ekonomiye bağlı olan üretken emek nosyonunun değişimi ile ‘‘eğilimi, her zaman, bir yandan yararlanılabilir zaman yaratmak, öte yandan da onu artıemeğe dönüştürmek’’49 olan sermaye mantığı arasındaki çelişkiden kaynaklanır. Kısacası değer yasasının krizi, sermaye onu güçlü bir şekilde ve zor yoluyla, zenginliğin ölçüsünün ‘‘sefil temeli’’ ve dağıtımının normu olarak korumaya devam edebildikçe, değer yasasının ortadan kalktığı anlamına gelmez. Aynı zamanda, Marx’ın düşüncesi genişletilirse, emeğin hiç olmadığı kadar maddi olmayan ve entelektüel yapısı ile bağlantılı olarak emek ile emek-dışı arasındaki geleneksel sınırların parçalanmasının, artı-değer elde etme mekanizmalarının toplumsal üretime katılan bütün toplumsal zamanı kapsayacak biçimde genişlemesine yol açtığı ileri sürülebilir. (ii) İkinci çelişki, genel zekada bilgi yayıldığında (içsel büyüme kuramcılarının öne sürdüğünün aksine) ‘‘artık sahibi yoktur’’50 tespitinden doğar. Sermaye, tasarıdan uygulamaya kadar karşıt durumdaki Smith’e ait kapitalist işbölümü mantığının daha da derinleştirilmesiyle artık yeni bir ‘‘nesnel bağımsız çerçeve’’ kuramaz. Böylelikle emeğin boyunduruk altına alınması, boyunduruğun esas olarak ücretli işçinin dolaşım sürecindeki parasal bağımlılık ilişkisine dayalı olması bağlamında, bir kez daha biçimsel olur. Bu yorumlayıcı şema, bilişsel kapitalizmi niteleyen ücret ve istihdam koşullarındaki güvencesizliğin kaçınılmaz bir ekonomik mantık olarak kesinlikle görülemeyeceğini kavramamızı da sağlar. Bu eğilimin tarihsel

anlamı, daha çok, ücret ilişkisinin asli doğasının yeniden ortaya çıkışının zor yoluyla sağlanmasına dayanır; bu doğa, ücret ilişkisinin ücretli-emeği paraya ulaşmanın koşulu kılan parasal bağ olması, yani üretim ve istihdam hacmini belirleyen kapitalistlerin beklentilerine bağlı olarak gelir yaratılmasıdır.51 Son olarak, genel zeka nosyonu, sanayi kapitalizminin yaşadığı krizin temelinde yatan etmenleri analiz edebilmemiz için birçok unsur sunar. Bu unsurlar, bilişsel kapitalizme uygun bir modeldeki yeni zenginlik (ve artan üretim) kaynaklarına dikkati çeker. Bunlar arasından sözünü edeceklerimiz ise şunlardır: i) birinci sanayi devrimi ile yaratılan toplumsal ve teknik bölünme modelinin yaşadığı kriz; ii) kısıtlayıcı beşeri sermaye kavramından kurtulmuş, elbirliği içindeki toplumsal bir rasyonaliteye uyan bilginin rolü ve yayılması; iii) başlıca üretim zamanı olarak dolaysız emek tartışmasının yeniden açılması ve dolaysız emek zamanını üretkenliğin ve gelire ulaşmanın ölçüsü olarak tutmaya devam etmenin imkansızlığı; iv) bunun doğal sonucu olarak, emeğin zaman-değeri teorisinden, başlıca sabit sermayenin ‘‘toplumun bilgi birikimi beyninde bulunan’’52 insan olduğu bilgi-değeri teorisine geçiş; v) ücret ve merkantilist düzenin kuruluşunda paranın egemenliği, ‘‘şiddeti’’ ve ilksel karakteri; vi) sermaye mantığı karşısında, bireylerin etkin özgürlüğündeki artışın ve ‘‘varoluşsal çeşitliliğin’’ hizmetine sunmak ve kullanımdeğerinin değişim-değerinden üstünlüğünü olumlamak üzere teknik ilerlemenin giderek artan kolektif doğasının farkına varma zorunluluğu.

Sonuçlar. Bilişsel Kapitalizm Genel Zekaya Karşı: Gerilimler ve Yeni Antagonizma Biçimleri Marx’a ait genel zeka kategorisi, sanayi kapitalizminin yaşadığı kriz ve bilişsel kapitalizmin gelişinden doğan yeni işbölümünün temellerini ve çelişkilerini kavramamız için son derece zengin bir miras bırakmıştır. Bir sentez yaparsak: i) Genel zeka figürünün olumlanması, sanayi kapitalizminin bizzat kendisinin yaşadığı yapısal bir krize karşılık gelir. Düzenleyici ‘‘gelişme biçiminin krizi’’ nosyonları ile ‘‘üretim biçiminin kendisinin krizi’’ arasında ortada duran üst düzey bir ‘‘büyük kriz’’e işaret eder.53 Bu durum, işbölümünü ve sermaye birikimini destekleyen eğilimlere meydan okumasıyla birinci sanayi devriminden ayrılan bir değişim krizidir. Kapitalizmin sanayi yapılanması (ve kapitalizm tarihine damgasını vuran gelişme biçimleri), uzun vadeli (longue durée) kapitalizm dinamiği içerisinde yalnızca belirli bir evreyi oluşturmuştur. ii) Marx’a göre bilişsel kapitalizmin yükselişi, sabit sermaye içerisinde yer alan yeni teknolojileri ve bilgiyi yeni bir işbölümüne geçişin başlıca motoru olarak kavrayan teknolojik bir determinizm aracılığıyla açıklanamaz. Aksine bu değişimin temel boyutu, canlı emeğin sahip olduğu bilginin sabit sermaye ve şirket örgütlenmesi içerisinde yer alan bilgi üzerinde yeni, niteliksel bir üstünlük kurmasına yol açan çatışmalarda bulunur. Bu açıdan bakıldığında, bilgi ne (beşeri sermaye teorisinde olduğu gibi) sermayeye benzetilebilir ne de (kimi bilişsel kapitalizm yorumlarının sandığı gibi, sermaye ve emekten bağımsız olarak) tamamlayıcı bir üretim faktörü olarak


39

oluşturulabilir.54 Bilgi ve eğitim, emeğin ifade ve yaratma araçlarından başka bir şey değildir. Bunlar, emek-gücünün kullanım-değerini nitelendiren öznel üretim koşullarıdır. iii) Genel zekanın kapitalizmi, çelişki ve antagonizmaları ortadan kaldırmak bir yana, konumlarını değiştirip belli bir dereceye kadar önemlerini artırır. Marx’ı izleyerek söylenebilir ki, bilişsel kapitalizmde sermayenin emek ile girdiği ilişkinin yeni şartları bu şekilde tanımlanabilir. iv) Cansız emek ile canlı emek arasındaki sanayi kapitalizmine özgü geleneksel karşıtlık, yerini sermayenin cansız bilgisi ile emeğin ‘‘canlı bilgisi’’ arasındaki yeni bir antagonizma biçimine bırakır. Böylelikle, ‘‘Modern değişim ... bir formülle ... özetlenebilir: Kaynakların durağan yönetiminden bilginin devingen yönetimine geçiyoruz. Üretken bilim, artık makinelerde bulunan katı mantık ‘içerisine alınamaz’.’’55 Öte yandan, toplumda olduğu gibi ticari bir girişim içerisindeki kolektif bilgi hareketliliği ve elbirliği de giderek daha önemli hale, hızlandırılmış bir değişim dinamiği açığa çıkarıp onu kontrol edebilecek biricik unsur haline gelmektedir. v) Antagonizma koşullarındaki bu konum değişimi, emeğin sermaye tarafından boyunduruk altına alınmasına karşılık gelir ve bu, emek süreci açısından bakıldığında, temelde bir kez daha biçimseldir. Bununla birlikte, eski zanaatçıların sahip olduğu pratik bilgiden farklı olarak bugünün yayılmış entelektüelliğine ait canlı bilgi, emeğin Taylorist ve Fordist örgütlenme ilkelerinde doruğa ulaşan Smith’e ait işbölümü mantığının derinleştirilmesiyle ‘‘mülksüzleştirilemez’’. Bu türden bir mülksüzleştirme, işgücünün genel eğitim düzeyini düşürmenin bedeli haricinde gerçekleştirilemez. Bu düzey, ulusların zenginliğinin ve ticari girişimlerin rekabet yeteneğinin kaynağı

Çatışma-yenilik-gelişme diyalektiği, birinci sanayi devriminden Fordizme varan farklı üretim paradigmalarının birbirini izlemesinde harekete geçirici bir rol oynamıştır

olarak kabul edilir. Emeğin örgütlenmesinde kendi kaderini tayin hakkına ve üretimin toplumsal amaçlarına ilişkin gerilimlerin yeniden canlanması, canlı bilginin otonomisinin yeniden olumlanmasına bağlıdır. vi) Emeğin maddi olmayan ve bilişsel boyutunun egemen olduğu etkinliklerde, ücret ilişkisinin yapısal bir koşulunun, yani işçilerin kendi emekleriyle yarattıkları ürünün mülkiyetine ilişkin her türlü hak iddiasından vazgeçmeleri –ve bunun karşılığında ücret almaları– koşulunun istikrarsızlaştırılmasına tanıklık ederiz. Bilişsel emek üreten bilgide, emeğin sonucu işçinin beyninde kalmaya devam eder ve bu nedenle kendisinden ayrılamaz. Bu durum, diğer unsurlarla birlikte,

fikri mülkiyet haklarının güçlendirilmesini sağlamak ve yeni bir ilksel sermaye birikimi evresinde bilgi dolaşımının temelindeki toplumsal mekanizmaları yeniden çitlemek için ticari girişimlerce uygulanan baskıyı açıklamayı kolaylaştırır. vii) Bilgi-yoğun metaların üretimine doğrudan ayrılan emek zamanının önemsizleşmesi durumunda ya da, neoklasik ekonomik teorinin diliyle söylersek, marjinal yeniden üretim maliyetlerinin neredeyse sıfır ya da aşırı düşük olması durumunda, bu metalar bedavaya verilmelidir. Bu açıdan bakıldığında sermayenin bugün aradığı çözüm, tekel rantlarını toplamak için fikri mülkiyet haklarını ileri götürmektir. Bu taktik manevra, ekonomi politiğin kurucu babalarının özel mülkiyeti ve rekabetçi bir düzenin verimliliğini teorik olarak haklı göstermek için dayandığı ilkelerle çelişen bir duruma karşılık gelmektedir. Aslında bugün kıtlığa neden olan, mülkiyeti yaratmanın ta kendisidir. Marx (belki de Ricardo gibi bir klasik iktisatçı bile) bunu, bolluğa ve kullanım-değerine ve dolayısıyla serbestçe temellük etmeye dayalı olan zenginlik karşısında değişim-değerinin önceliğini sürdürmenin yapay bir yolu olarak nitelendirirdi. viii) Genel zekanın ve değer-bilgisinin kapitalizminde sermaye ile emek arasındaki ilişki, iki yeni çatışma kaynağına tabi kılınmaktadır. Bir yandan, kesinlikle yeniden üretim alanı ile dolaysız üretim alanı arasındaki geleneksel sınırların parçalanması nedeniyle, emekgücünün kullanım-değerinin sömürüsü bütün


40

toplumsal zamanı kapsayacak biçimde genişlemektedir.56 Öte yandan, dolaysız emekzamanı üzerine kurulu olan değer yasasının, yaşadığı krize rağmen, devamlılığını sağlamak için sermayenin gösterdiği çaba, işsizliğe ve emek-gücünün değersizleşmesine yol açmaktadır. Bunun sonucu da, bilginin gücü ve yayılmasının birikim mantığıyla çeliştiği ve rant ile kâr arasındaki sınırlar silikleşirken bilgiye sahip olmaya dönük yeni ilişkilerin yapay bir kaynak kıtlığı yaratılmasıyla bilginin ilerlemesini engellediği bir ekonomideki bolluk içerisinde yoksul olma biçiminde gerçekleşen mevcut paradokstur. Sonuç olarak, bilişsel kapitalizmde sermaye ile emek arasındaki ilişki, iki mantığın karşıtlığı olarak sunulmaktadır ve bu iki mantık arasında bir mücadele/gelişme diyalektiğine yeniden istikrar kazandırmak artık mümkün görünmemektedir: a) Bir yanda, değer yasasını yapay olarak uygulamaya çalışarak hiç olmadığı kadar asalakça bir tavır takınan sermaye birikimi mantığı bulunur. Bunu, bilginin yayılma ve birikim sürecinin kaynakları engellenene kadar yapar. b) Bir yanda da, ‘‘toplumun bütün bilgi birikimi beyninde bulunan’’ yayılmış entelektüelliği ile, üretimin koşulları ve toplumsal amaçlarının özyönetimi için gerekli ön şartların hepsini barındıran yeni kolektif işçi figürünün mantığı vardır.57 Söz konusu çelişkiler, bilgiye dayalı ekonominin ekonomi politiğinin eleştirisine ve bilişsel kapitalizmi alt edecek bir politik projeye ilişkin kimi en temel soruları içerisinde barındırmaktadır. 1 Burada sunulan görüşleri geliştirip açıklığa kavuşturmamı sağlayan eleştirel önerilerinden dolayı hakemlere teşekkür etmek istiyorum. 2 Bu teorilerin eleştirisi için bkz. Lebert ve Vercellone (2004). 3 Neoliberal ilhamı savunucu açıklamalara dair bu eleştirel yaklaşım, tam olarak bilişsel kapitalizm kavramını oluşturan iki terimde kendisini gösterir: i) ‘‘kapitalizm’’ nosyonu, kapitalist üretim biçiminin yapısal sabitlerinin değişmesindeki kalıcı unsuru tanımlar: özellikle, kâr ve ücret ilişkisinin harekete geçirici rolü ya da daha doğrusu, artı-emek elde etmenin dayalı olduğu farklı bağımlı emek biçimleri; ii) ‘‘bilişsel’’ terimi, sermaye ile emek arasındaki çatışkılı ilişkinin ve sermaye birikiminin dayalı olduğu mülkiyet biçimlerinin yeni doğasını vurgular. Şunu da belirtmek gerekir ki bilişsel kapitalizm nosyonu, kapitalizmdeki mevcut değişime ilişkin olarak yapılan ve Fordist modelden post-Fordist esnek ya da kimilerinin deyimiyle ‘‘Toyota-ist’’ birikim modeline geçiş açısından yetersiz olan yorumlara bir yanıt olarak da geliştirilmiştir. Hem işçicilikten (operaismo) gelen bir eleştirel Sol hem de düzenleme okulu iktisatçıları tarafından benimsenen yorumlayıcı ‘‘post-Fordizm’’ kategorisi, temelde yeni kapitalizmin sahip olduğu neo-endüstriyel vizyonun

tutsağı olarak kalmıştır. Yeni üretim modeli ve sermaye ile emek arasındaki ilişkinin yeni doğası, özellikle katı kitlesel üretim paradigmasına son vermiş olan sosyo-ekonomik unsurların içkin biçimde alt edilmesi olarak anlaşılmaktadır. Öz olarak, post-Fordizm teorileri açısından yeni üretim modelinin ilk özelliği, üçüncü sanayi devrimi ile gerçekleşen telematik ve mikroelektronik yeniliklerin sağladığı teknolojik atılıma kadar dayandırılabilir. Bu sava göre, bilgi devrimi ve Japon yalın üretim yöntemlerinin birleşmesiyle, montaj hattının giderek daha istikrarsız ve uçucu hale gelen talebe uyarlanması sağlanmıştır. Aynı zamanda, emeğin daha esnek ve merkezsizleşmiş durumdaki yeni örgütlenmesi sayesinde, yeni üretim modeli, antagonist kitlesel işçi figürünün doğuşuna temel olan üretim döngüsünün can alıcı noktalarını ortadan kaldırmış görünmektedir. Post-Fordizm teorileri, kimi önemli kopuş unsurlarını elinde bulundursa da, genellikle emeğin sermaye tarafından gerçek boyunduruk altına alınması biçimindeki Fordist-endüstriyel mantığın daha da geliştirilmesi olarak görülen yeni kapitalizmin fabrikadan ilham almış vizyonuna bağlı kalır. Bu nedenlerle, post-Fordizm kategorisi, sermaye ile emek arasındaki antagonist ilişkide yaşanan ve bilginin harekete geçirici rolü ile genel zekanın kolektif işçi figürü üzerine kurulu bir ekonominin gelişmesi ile ilgili olan kapsamlı dönüşümü kavramamız için yetersiz görünmektedir. Bilişsel kapitalizm nosyonu, Fordizmin yaşadığı krizin üst düzeydeki bir ‘‘büyük kriz’’e nasıl karşılık geldiğini dikkate alarak bu zorlukların aşılmasına katkı sunmayı amaçlar. Bu kriz, yalnızca sanayi kapitalizmine özgü bir gelişme modelinin sonuna değil, birinci sanayi devrimi ile başlayan uzun vadeli dinamiğin kimi daha yapısal sabitlerinin yaşadığı krize de işaret eder. 4 ‘‘Boyunduruk’’ terimini ‘‘boyun eğme’’ye tercih ettim; çünkü bu terim, kapitalist işbölümündeki farklı aşamaların gelişimi sürecinde sermayenin emeğe karşıtlığının ve ‘‘entelektüel üretici güçler’’in kontrolünde yaşanan çatışmanın sürekliliğini kavramamızı daha iyi sağlıyor. 5 Burada önerdiğim dönemleştirmenin amacı, esas olarak sermaye/emek ilişkisindeki mevcut değişime ilişkin her türlü yorumda Marx’a ait kategorilerin ve yöntemin anlamlılığını ve buluşsal değerini göstermektir. Bu nedenle, Marx’ın söylemi içerisindeki eğilim ve kopuşları merkeze alan bir analize öncelik veriyorum; bu, daha ayrıntılı bir tarihsel tartışmayı dikkate almayacak olsa da. Sanayi kapitalizminden bilişsel kapitalizme varan süreçlerin karmaşıklığına ilişkin daha gelişmiş bir tarihsel bakış açısı için, okuyucunun Lebert ve Vercellone (2003) ile Vercellone (1999), (2003), (2004), (2006) ve Vercellone (ed., 2003) bakmalarını öneririm. 6 Yayılmış fabrika sistemi adı da verilen bu sistem, zanaatçılar ve serbest işçilerin evde üretimini örgütleyen merkantilist girişimci figürüne dayalıdır. 7 Bkz. Freyssenet (1979). 8 ‘‘Maddi olmayan’’ ve ‘‘bilişsel’’ terimlerinin ikisinde de ısrar ediyorum; çünkü maddi olmayan emek kavramı, emeğin bugünkü değişimini nitelemek için kendi başına kullanıldığında, bana göre yetersiz ve muğlak kalmaktadır. Emeğin bugünkü dönüşümünün temel özelliği, kendisinin ya da daha doğrusu ürünlerinin maddi olmayan birçok boyutuyla sınırlı olmamasıdır. Her şeyden önce, maddi olan ve olmayan tüm etkinliklerle ilgili olarak, canlı emeğin yaptığı işin bilişsel boyutlarının yeniden temellük edilmesinde bulunabilir. 9 Bu yaklaşım, teknolojiyi maddileşmiş bir toplumsal ilişki olarak anlamamızı ve emeğin belirli bir örgütlenme biçiminin uygulanmasını belirleyenin içerdiği teknolojik gelişme düzeyi değil, artı-emeğin elde edilmesine belirli bir uğrağa kadar destek olabilmesi olduğunu kavramamızı sağlar.

10 Smith’in fabrikalardaki ve piyasa odaklı toplumdaki işbölümünün ikili belirlenimini tanımlamak için yararlandığı terimleri kullanmak için. 11 Bkz. Salama ve Hai Hac (1992). Ayrıca unutulmamalıdır ki, işçilerin sahip olduğu bilginin indirgenemez boyutu büyük Fordist fabrikalarda, öngörülen görevler ile işçilerin emeğinin gerçekliği arasındaki temel farkta açıkça görülürdü. Kitlesel işçinin ‘‘paradoksal etkisi’’ ile nitelenen bu farklılık olmaksızın, Fordist montaj hattı asla işlemeyecekti. 12 Marx (2003), s. 173-4. 13 Lipietz (1982), s. 204-5. 14 Bkz. Vercellone (1999). 15 Bkz. Negri (1992). 16 Olabildiğince geriye giderek söyleyebiliriz ki, ‘‘Smith sonrası’’ Fordist büyüme, birçok açıdan sanayi modelinin tarihsel sonuçlarını, Adam Smith’in meşhur toplu iğne üretimi örneklerinde öngördüğü temel nitelik ve eğilimleri temsil etmektedir. Bir yandan, Taylorist ilkeler ile makineleşmenin birleşmesi sayesinde, emek-gücü daima daha karmaşık olan bir alet ve makineler sistemi ile bütünleşir. Bugün üretkenlik, işçilerin sahip olduğu bilgiyi artık dikkate almayan belirleyicilere sahip bir değişken olarak tanımlanabilir. Bu bağlamda, emeğin bölümlere ayrılması ve planlama ve uygulama görevlerinin birbirinden ayrılması ile nitelenen Smith’e ait teknik işbölümü tanımlaması, bir nevi tarihsel olarak gerçekleşir. Üretime uygulanan bilgi ve bilim, kolektif emekten ayrılarak, Smith’in ifade ettiği gibi, ‘‘diğer meslekler gibi ... belirli bir yurttaş sınıfının başlıca ya da biricik uğraşı ve işi’’ (Smith 2004, s. 22) haline gelir. 17 ‘‘Mutlak artı-değere dayanan biçimi, emeğin sermayeye biçimsel tabiyeti olarak adlandırıyorum. Böyle yapıyorum çünkü bu biçim, üzerinde geliştiği veya ortaya çıktığı daha önceki üretim tarzlarının temelinden yalnızca biçimsel olarak ayrılır. Bu, üretici bağımsız çalıştığı durumda da, dolaysız üreticilerin başkaları için artı emek sarf etmeye zorlandıkları durumda da böyledir. Tek değişen, ne tür zorlamanın uygulandığıdır, yani artı emeğin gasp edilme biçimidir. Biçimsel tabiyetin temel özellikleri şunlardır: 1) Artı emeğe el koyan kişiyle onu üreten kişi arasındaki ilişki saf para ilişkisidir. Bu durumda bağımlılık, satışın özel içeriğinden kaynaklanır, önceden satış için varsayılan bir bağımlılıktan değil ... 2) Bu ilk ilişkiden şu sonuç çıkar (çünkü böyle olmasaydı işçi emek-gücünü satamazdı): İşçinin emeğinin nesnel koşulları (üretim araçları) ve emeğin öznel koşulları (geçim araçları) onun karşısına sermaye olarak, emek-gücünün tekelci konumdaki alıcısı olarak dikilir ... Henüz üretim tarzının kendisinde bir değişiklik yoktur. Teknolojik açıdan bakıldığında, emek süreci eskisi gibi sürer. Tek farkla ki, şimdi bu süreç sermayeye bağımlı hale gelmiştir’’ (Marx 1999, s. 91-2, çeviri değiştirilmiştir). 18 Biçimsel boyunduruk, özgür ücretli-emeğin tarihsel oluşum sürecinin belirsizliğini de gösterir. Aslında emek-gücünden yararlanma olasılığı, (kelimenin geniş anlamında) bağımlı emeğin böyle bir koşuldan devamlı kurtulma çabası içerisindeki tarihsel özgürleşme hareketinin aşamalarından birini oluşturur. Aynı zamanda özgür ücretli-emek, kırsal nüfusu ve zanaatçıları adım adım proleterleştiren ve ücret ilişkisine yönelik ekonomik baskıyı emek ile ücrete erişimin toplumsal normu haline getiren bir mülksüzleştirme sürecine (bugün ‘‘güvencesizleştirme’’ diyebiliriz) karşılık gelir. 19 Bkz. Amin (1975). 20 Bkz. Braudel (1993-2004). 21 Bu konuyla ilgili olarak bkz. Arrighi (1996), s. 22-3. 22 Arrighi (1996), s. 22. 23 Marx (2004b), s. 355 (çeviri değiştirilmiştir). 24 Dockès ve Rosier (1983), s. 14. 25 Bkz. Braudel (1982).


41

26 Bkz. Chesnais (1994). 27 Bkz. Roger Sue, alıntı Guedj ve Vindt (1997) içinde, s. 44. 28 Bkz. Negri (2005) ve (1992). 29 Marx (2004b), s. 349. 30 İşbölümünün bu iki yönü (teknik ve toplumsal) arasındaki karşılıklı bağımlılıkta, yine Smith-Young’a ait bir modelin önvarsayımlarını ve sanayi kapitalizmine özgü olduğu anlaşılan teknik ilerlemeye içsel durumdaki büyümeyi buluruz. 31 Bkz. Negri (2005) ve (1992); ve Tronti (1966). 32 Bu bölümün başlığı, Grundrisse yorumumuz ile, genel zeka kategorisini gerçek boyunduruk mantığına ait bakış açısına sürekli geri götürme eğilimi taşıyan okumalarımız arasındaki önemli bir farkın altını çizmeyi de amaçlamaktadır. 33 Marx (2003), s. 170. Örneğin Alman İdeolojisi’nde, ‘‘bugünkü duruma son verecek gerçek hareket’’ olarak komünizm, kapitalist işbölümünün baskısına eğilimli olan bir tarihsel süreç bakımından tanımlanmıştır (Marx 2004a, s. 62). 34 Marx (2004b), s. 465. 35 A.g.y. 36 A.g.y. Bu görüş, Gramsci’ye ait ‘‘hegemonya’’ kavramını ve ücretli işçiler tarafından hegemonyanın fethi sorunsalını öngörür. 37 Fordist ücretin yaşadığı toplumsal kriz, işin Fordist örgütlenmesi ve disiplin toplumunun kurumlarının istikrarsızlaştırılmasına yol açan çatışmaların çeşitliliği içerisinde kendisini belli eder. Bu nedenle, emeğin bilimsel örgütlenmesinin reddi, Fordist krizin 1960’ların sonundan beri kendisini belli ettiği düşen kâr oranlarını ve üretkenlikteki Taylorist kazanımların toplumsal olarak tükenmesini büyük oranda açıklar. Bu makale kapsamında her şeyden önce yayılmış bir entelektüelliğin oluşmasında ısrarcıysak, bunun iki ana nedeni vardır. Birincisi, emeğin bilişsel boyutlarının yeniden olumlanmasına yol açmış olanın, emekgücünün yeni entelektüel niteliği olmasıdır. Taylorist modelden, bilişsel işbölümünün ayırt edici özelliği olan bir iletişimsel elbirliği modeline doğru yaşanan değişimi açıklayan da bu yeni niteliktir. İkincisi, yayılmış bir entelektüelliğin gelişmesinin, Marx’ın genel zeka nosyonunun gerçekleşmesinde çok önemli bir yere sahip olmasıdır (bu makalenin başlıca konusu). 38 Bu açıdan bakıldığında, bizim yorumumuz, Marx’ın genel zekayı bütünüyle sabit sermaye ile özdeşleştirdiğini (aynı genel zekanın kendisini canlı emek olarak sunmasının aksine) iddia eden Paolo Virno’nunkinden ayrılmaktadır (Virno 1992 ile karşılaştırınız). 39 Artı-Değer Teorileri’ndeki Hodgskin’e ayrılan pasajlarda, genel zekanın ilk taslağını görürüz. Marx, orada şöyle yazmaktadır: ‘‘Birikim, toplumsal emeğin üretici güçlerinin yığılmasından başka bir şey değildir; öyle ki, işçilerin kendilerinin sahip olduğu beceri ve bilgi birikimi (bilimsel güç) başlıca birikim biçimidir ve –onunla beraber gidip salt onu temsil eden– bu birikim etkinliğinin mevcut nesnel koşullarının birikiminden çok daha önemlidir’’ (Marx ve Engels Toplu Eserler, 1975-2005, Cilt: 32, s. 399 (Artı-Değer Teorileri 3. Kitap, Sol Yay., yayıma hazırlanıyor)). Marx, Hodgskin’in sermayenin üretken olmamasına ilişkin tezinde ‘‘geçmişin emeğinin bugünün emeği için taşıdığı değeri bir şekilde küçümsediğini’’ vurgular. Bununla birlikte, öznel koşulların (beceri ve bilgi) nesnel koşullar karşısındaki önceliğinin olumlanması, Marx’ın genel zekanın anlamı ve rolünü ayrıntılı olarak işlemesinde kuşkusuz etkili olmuştur. 40 Marx (2003), s. 167. 41 Marx (2003), s. 171. 42 Marx (2003), s. 180. 43 Marx (2004b), s. 465. 44 Marx (2003), s. 176.

45 Marx (2003), s. 174. 46 Bkz. Marx (2003), s. 180. 47 Marx (2003), s. 175. 48 Marx (2003), s. 180. 49 Marx (2003), s. 177. 50 Gorz (1997), s. 18. 51 Eşit ölçüde önemli bir başka durum da, gerçek boyunduruğun emek süreci düzeyinde yaşadığı krizin, sermayeyi, denetim toplumu mantığı uyarınca, işçinin öznelliğini bağımlı ve hükümsüz kılma çabasına girmeye sevk etmiş olmasıdır. 52 Marx (2003), s. 181 (çeviri değiştirilmiştir). 53 ‘‘Gelişme biçimi’’nin yaşadığı kriz nosyonu, Fransız düzenleme okulu (Aglietta, Boyer, Lipietz, Petit) terminolojisinde, sanayi kapitalizmi dinamiğindeki büyük bir dönüşüm krizine işaret eder. Bununla birlikte düzenleme teorisi, kavramsal düzeni içerisinde, ‘‘sanayi kapitalizminin tarihsel birikim sistemindeki büyük kriz’’ kavramıyla tanımlayabileceğimiz üst düzey bir kriz hipotezi barındırmamıştır. Düzenleyici yaklaşımın eleştirisi ve ‘‘tarihsel birikim sisteminin krizi’’ kavramının sunumu için, bkz. Vercellone 2003 ve Paulré 2004. Düzenleme teorisinin sunumu için, bkz. Boyer 1986. 54 Husson (2001); ve Rullani (2000). 55 Lorino (1993), s. 82. 56 Sömürünün böyle genişletilmesine karşı olma ihtiyacı, istihdamdan bağımsız olarak güvenceli bir toplumsal gelir (ya da ücret) talebinin temel unsurlarından birini içerir. Bu, toplumsal zamanın bütününün ve ticari girişimlerce temellük edilen değerin yaratılmasına katılan etkinliklerin karşılığı olarak görülür. Bu güvenceli gelir, herkesin düzgün bir yaşam standardına sahip olmasına ve kabul edilemez görülen istihdam koşullarını reddetmesine yetecek miktarda olmalıdır. Böylelikle güvenceli toplumsal gelir, ücret ilişkisiyle temsil edilen parasal baskıyı hafifletecek bir araç teşkil eder ve piyasa ve ücretli emek mantığına alternatif etkinliklerin gelişmesini destekler. Güvenceli bir toplumsal gelir önerisinin daha ayrıntılı sunumu için, ayrıca bkz. Monnier ve Vercellone 2006, Vercellone 2003 ve Gorz 1997. 57 Bu bağlamda komünizmi, bilgi toplumunun kendisini boyunduruk altına alan kapitalist mantıktan etkin biçimde özgürleşmesini sağlayan, bunu da bilginin serbest dolaşımı ve genel zekanın demokrasisi üzerine kurulu bir ekonomide kendisini gösteren özgürleşme potansiyelini serbest bırakarak yapan gerçek hareket olarak tanımlayabiliriz. Kaynakça Amin, Samir Accumulation on a World Scale, Monthly Review Press, New York, 1975 (1970). Arrighi, Giovanni Il lungo XX secolo, Il Saggiatore, Milan, 1996 (Uzun Yirminci Yüzyıl, çev.: Recep Boztemur, İmge Kitabevi Yay., 2000). Boyer, Robert La théorie de la régulation: une analyse critique, La Découverte, Paris, 1986. Braudel, Fernand Maddi Uygarlık, 3 cilt, çev.: Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Kitabevi Yay., 1993-2004. Braudel, Fernand ‘Une rupture plus grave que celle des années trente’, (G. Moatti ile röportaj), L’Expansion, Ekim, 1982. Chesnais, François, La Mondialisation du capital, Syros/ Alternatives Économiques, Paris, 1994. Dockès, Pierre ve Rosier, Bernard Rythmes économiques, crises et changement social: une perspective historique, La Découverte, Paris, 1983. Freyssenet, Michel La division capitaliste du travail, Savelli, Paris, 1979. Gorz, André Misères du présent. Richesse du possible, Galilée, Paris, 1997 (Yaşadığımız Sefalet Kurtuluş

Çareleri, çev.: Nilgün Tutal, Ayrıntı Yay., 2001). Guedj, François ve Vindt, Gérard Le Temps de travail, une histoire conflictuelle, Syros, Paris, 1997. Husson, Michel Le Grand bluff capitaliste, La Dispute, Paris, 2001. Lebert, Didier ve Vercellone, Carlo ‘L’économie de la connaissance et de l’immatériel, entre théorie et histoire: du capitalisme industriel au capitalisme cognitif ’, L’économie industrielle en mutation, Cahiers Lillois d’économie et sociologie içinde, L’Harmattan, Paris, 2004. Lipietz, Alain ‘Derrière la crise: la tendance à la baisse du taux de profit’, Revue Économique, 33, 2: 204-5, 1982. Lorino, Philippe ‘Être citoyen dans l’entreprise’, Manière de Voir – Le Monde Diplomatique, no. 18, Mayıs: 82, 1993. Marx, Karl Kapital’e Ek: Dolaysız Üretim Sürecinin Sonuçları, çev.: Mustafa Topal, Ceylan Yay., 1999. Marx, Karl Grundrisse, Cilt: 2, çev.: Arif Gelen, Sol Yay., 2003. Marx, Karl Alman İdeolojisi, çev.: Sevim Belli, Sol Yay., 2004a. Marx, Karl Kapital, Cilt: 1, çev.: Alaattin Bilgi, Sol Yay., 2004b. Monnier, Jean-Marie ve Vercellone, Carlo ‘Travail et protection sociale à l’âge du capitalisme cognitif: La proposition de revenu social garanti’, Travailler pour être intégré? Mutations des relations entre emploi et protection sociale içinde, ed.: Ai-Thu Dang, Jean-Luc Outin ve Hélène Zajdela, Editions CNRS, Paris, 2006. Negri, Antonio Marx Ötesi Marx: ‘Grundrisse’ Üzerine Dersler, çev.: Münevver Çelik, Otonom Yay., 2005. Negri, Antonio ‘Interpretation of the Class Situation Today: Methodological Aspects’, Open Marxism, Volume 2, Theory and Practice içinde, ed.: W. Bonefeld, R. Gunn ve K. Psychopedis, Pluto, London, 1992. Paulré, Bernard ‘Introduction au capitalisme cognitif ’, Journées d’étude Gres-Matisse-Isys, 25 Kasım, Paris, miméo, 2004. Rullani, Enzo ‘Le capitalisme cognitif: du déjà-vu’, Multitudes, 2: 87-94, 2000. Salama, Pierre ve Hai Hac, Tran Introduction à l’économie de Marx, La Découverte, Paris, 1992. Smith, Adam Ulusların Zenginliği, çev.: Ayşe Yunus, Mehmet Bakırcı, Alan Yay., 2004. Tronti, Mario Operai e capitale, Einaudi, Torino, 1966. Vercellone, Carlo Accumulation primitive, industrialisation et rapport salarial en Italie, Thèse de doctorat, Université de Paris 8, 1999. Vercellone, Carlo ‘Sens et enjeux de la transition vers le capitalisme cognitif: une mise en perspective historique’, Actes des Journées d’étude ‘Patrimoine, ordres et dynamique du capitalisme’, Université de Reims / INRA-ENESAD de Dijon, 12-13 Haziran, 2003. Vercellone, Carlo ‘Mutations du concept de travail productif et nouvelles normes de répartition’, Vercellone (ed., 2003) içinde, 2003. Vercellone, Carlo ‘Division internationale du travail, propriété intellectuelle et développement à l’heure du capitalisme cognitive’, Géographie, Economie, Société, 6: 359-81, 2004. Vercellone, Carlo (ed.), Sommes nous sortis du capitalisme industriel?, La Dispute, Paris, 2003. Virno, Paolo ‘Quelques notes à propos du general intellect’, Futur Antérieur, 10: 45-53, 1992.

Carlo Vercellone Çev.:Uzun


42

Emeğin finansallaşması Fabrikada ücretli emek biçiminde sermayeye tabi kılınarak sermaye ilişkisinin içinde özneleşen emeğin, bu kez de toplumsal fabrikada finansallaşmaya içerilerek sermayenin toplumsallaşması içinde özneleşmesine tanık oluyoruz

2 Bin Lira Kredi Çek 10 Ay Öde ‘‘Biz işe başlarken bizi geçici olarak işe aldılar. Bizi ilk etapta geri hizmetli olarak çalıştırdılar. Daha sonra yeteneklerimize göre başka işler de vermeye başladılar. Ben mesela, kaymakamlıkta yazı işlerine bakıyorum, aracı ben kullanıyorum, yabancı dilimden faydalanıyorlar. Kaymakamlıkta AB büro temsilciliğimiz var. Yurtdışından gelen yabancılarla birlikte çevirmenlik yapıyorum. Ne varsa bizim elimizden geçiyor’’ diyen Eryürek, bütün bunları yaparken bir lira bile fark almadıklarını anlatıyor. Cumartesi-pazar günleri dahi çalışsalar fazla mesai ücreti alamadıklarını söyleyen Eryürek, belli bir çalışma saatleri olmadığını, sözleşmelerinde, ‘‘İşyeri ne zaman açılır ne zaman kapanırsa çalıştırılabilirler’’ yazdığını söyleyerek; ‘‘Mesai bitti mesela bu akşam, ama saat altı buçukta tekrar gideceğim. Artık ne zaman bitecek belli değil’’ dedi. Eşinin de kendisi gibi 4-C statüsünde çalıştığını anlatan Eryürek, ancak kıt kanaat geçindiklerini söylüyor. Eryürek, ‘‘İki ay boşta kalıyoruz. İnanın hemen gidip iki milyar kredi çekiyoruz. Diğer ödemelerimizi yapıyoruz. İki ay bizi geçindirsin diye. Sonraki on ay o iki ayı kapatmaya çalışıyoruz’’ diye konuştu. (İstanbul/EVRENSEL- 03.01.2010)

Yukarıdaki ifadede, 1980’li yıllardan itibaren yaşadığımız neo-liberal sermaye birikim sürecinin emek cephesi açısından ne anlama geldiğini görmek mümkün. Bir yandan düzensiz çalışma ilişkilerinin yaygınlaştırılması, bir yandan ücret ve emek zaman arasındaki ilişkinin bozulması, bir yandan esnek çalışma saatlerinin dayatılması ve en sonu emeğin içinde bulunduğu sıkıntıdan borç ilişkisine girerek çıkmaya çalışması. Üstelik bu borçlanma ‘‘bu ay biraz sıkışığız’’ diyerek eşe, dosta, akrabaya borçlanma da değil. Emeğin borçlandırılarak finansal alana içerilmesi ve buna mukabil her daim yeniden ve yeniden daha kötü koşullarda üretim alanına fırlatılması… Emeğin ücret talebinin kredi talebine dönüşmesi… 1970’lerden ve özellikle 1980’lerden sonra yaşanan sermaye birikim sürecinde finansallaşmanın artmış olduğu sıkça vurgulanmaktadır. Sermayenin üretim alanındaki faaliyetlerine nazaran finansal alandaki faaliyetlerinin yoğunlaştığı yönünde pek çok analiz mevcuttur. Marksist düşüncede finansallaşma, üretim alanı ile dolaşım alanı arasındaki ilişkinin bozulmasından veya orantısızlığından kaynaklı olarak, üretim alanında kâr miktarının ve kâr oranının düşmesi sonucu, sermayenin dolaşım alanındaki kâr (rant) olanaklarına yönelmesini ifade etmektedir. Üretici güçlerin gelişiminin sonucunda ortaya çıkan aşırı sermaye birikimi, üretim alanında yeniden artı değer üretimine dönüştürülemezse ortaya devasa bir ‘‘atıl sermaye’’ çıkar ve bu ‘‘atıl sermaye’’ ancak dolaşım alanındaki finansal mekanizmalar sayesinde değerini koruyabilir ve kâr edebilir. Bu anlamıyla finansallaşma, sermayenin değersizleşmesini engellemeye yönelik bir ilişkiler ağıdır. Her ne kadar finans sermayesi artı değer üretmediği ve hiçbir şey yapmadan üretilen artı değere ortak olduğu

gerekçesiyle ‘‘parazit’’ olarak nitelense de ve sermaye üretimine dışsal bir olgu olarak tanımlansa da, kapitalist toplumsal ilişkilerin örgütlenmesinde ve sürdürülmesinde sermayeye içkin olduğu yadsınamaz. Finansın dışsal bir olgu olarak nitelenmesi, artı değer yaratımının mekanı olan üretim alanına dışsallık olarak okunur ve finansallaşma dolaşım alanına özgü bir olgu olarak değerlendirilir. Oysa özellikle günümüzde finansal alanın toplumun bütün kesimlerini içermeye yönelerek son derece genişlemiş, finansal araçların çeşitlenmiş ve karmaşıklaşmış olduğu düşünüldüğünde, finansallaşmanın yeni bir sermaye birikim modelinin asli unsuru haline gelmiş olması üzerinde düşünmek anlamlıdır. Bu yüzden finansallaşmayı üretim alanına dışsal

Finansallaşma, sermayenin değersizleşmesini engellemeye yönelik bir ilişkiler ağıdır


43

ve salt dolaşım alanına özgü bir olgu olarak değerlendirmek yerine, sermayenin değerlenmesinin ve soyut emeklerin birbiriyle eşitlenmesinin koşullarını güvence altına alarak sermaye birikiminin sürdürülebilirliğini sağlayan bir olgu olarak algılamak, emekle sermaye arsındaki ilişkinin yeniden düzenlenmesi ve emeğin sermayeye içerilmesi anlamında ufuk açıcıdır. Kısaca ifade etmek gerekirse günümüzde finansallaşma, nispi artı değer üretmenin sınırına gelen, emekten ve onun politik gücünden kaçmanın yollarını arayan ve emekten kaçtıkça kârlılığını sürdürmenin tek ve zorunlu yolu olarak yine ona geri dönmek zorunda kalan sermayenin, emeği tahakküm altına almasının bir mekanizması olarak işletilmektedir. Fabrikada ücretli emek biçiminde sermayeye tabi kılınarak sermaye ilişkisinin içinde özneleşen emeğin, bu kez de toplumsal fabrikada finansallaşmaya içerilerek sermayenin toplumsallaşması içinde özneleşmesine tanık oluyoruz. Böylece sermayenin ekonomik zorunun politik tahakküm sürecini düzenleyen finansallaşma, yeniden üretim alanlarını sermayeleştirerek ve emeği borçlandırarak, yeni bir sermaye birikim modelinin ve emekle sermaye arasında sınıflaştırmaya dayalı ilişkinin yeniden kuruluşunun önünü açıyor.

Ücret Talebinden Kredi Talebine Emeğin yirminci yüzyıl başındaki isyanını faşizmle bastıran ve iki paylaşım savaşı sonrasında, bu isyanı ücretli emeğin örgütlü ve kurumsal gücünün kabulü üzerinden reforme eden sermaye, iki savaş öncesi girdiği krizden fordist birikim modeli ile çıktı. Bu birikim modeli; emekle sermaye arasındaki ilişkiyi, üretkenlik artışı anlaşmaları ve ekonomik büyüme çerçevesinde emeğin sıkı düzenlenmiş bir iş süreci içinde çalışmayı, buna mukabil sermayenin yüksek ücret ödemeyi kabul ettiği ve devletin emeğin yeniden üretim alanlarını, yani sosyal güvenlik, sağlık, eğitim gibi hizmetleri üstlendiği ‘‘üçlü ittifak’’ zemininde düzenledi. En önemlisi bu birikim modeli, üretici güçlerin geliştirilmesine ve cansız emeğin canlı emeği tam tahakküm altına almasına olanak sağlayarak, soyut emeklerin üretim zamanı üzerinden eşitlenmesini mümkün kıldı. Emeğin sermayeden talebi ücret artışı, devletten talebi yeniden üretim alanlarının güvence altına almasıydı; ödediği bedel ise isyan etmeden çalışmak ve sözleşmeye sadık kalmaktı. Kapitalizmin ‘‘altın çağı’’ denen ve 60’lara kadar süren bu süreç, sermaye açsından hem ücret katılıkları hem de yeniden üretim alanlarının örgütlenmesi anlamında devlete ödediği vergi yükleri nedeniyle sömürü maliyetlerinin artması

İşte finansallaşma tam da bu noktada, yani emek üzerindeki tahakkümün fabrikayı aşıp toplumsal boyuta geçtiği aşamada değer yaratma ve buna dayalı sınıf ilişkilerinin dönüşümünde devreye girdi

sonucunda sürdürülemez hale geldi. Üstelik ücretli emeğin örgütlü gücü sürekli ücret artışı ve sosyal hakların genişletilmesi talebinde bulunuyordu. Sonuç, sermayenin sabit sermayeyi geliştirmesi ve canlı emekten kaçması oldu. Fordist sermaye birikim sürecinde ulaşılan sermayenin organik bileşimi düzeyi, artık canlı emeği ememez hale geldi. Bu noktadan sonra sermaye, kârlarını korumak ve büyümeyi devam ettirmek için kredi destekli genişleme yolunu tercih etti. Bu, sermayenin borçlanma yoluyla, yani emeği gelecekte daha çok sömürme vaadi ile emeği tahakküm almasının bir girişimiydi. Ama borçlanma, sermayenin üretim maliyetlerine bir de borç ödemelerini ekleyince sömürü maliyetleri

iyice arttı. Oysa sermayenin canlı emekten kaçarak kârlılığını koruması mümkün değildi. Artık fordizmin çözülüşü kaçınılmaz hale gelmişti. Geriye yapılacak tek şey kalmıştı: Emek zamana dayalı değer üretme ilişkisinin ve buna dayalı sınıflaştırma pratiklerinin dönüştürülmesi. Bu aşamadan sonra soyut emeklerin birbiriyle eşitlenebilmesi, üretim alanı, yani fabrika üzerinden değil, ancak yeniden üretim alanlarının sermayeleşmesi ile gerçekleştirilebilirdi. Fordist birikim sürecinde işletilen değer yaratma ilişkisinin ve buna bağlı sınıf ilişkilerinin çözülmesi, 80’lerde ücret ilişkilerinin parçalanması, güvencesiz ve düşük ücretli çalışma süreçlerinin dayatılması, emeğin örgütlü gücünün temsilcisi olan sendikaların altının oyulması, üretim faaliyetlerinin taşeronlaştırılması ve yeniden üretim alanlarının sermayeleştirilmesi ile mümkün kılındı. Bu süreç aslında, bir zemin temizleme harekatı gibiydi. Piyasa ideolojisinin yüceltilmesi ile eğitim, sağlık, barınma ve sosyal güvence faaliyetleri toplumsal birer ihtiyaç olmaktan çıkarılıp bireyselleştirildi ve sermayenin kâr mantığına teslim edildi. Böylece sermaye için yeni kâr olanaklarının önü açılırken, emek açısından yeni bir mülksüzleşme ve yoksulluk başladı. Artık sermaye birikimi, fabrikayı aşarak, Marx’ın dediği gibi ‘‘sermayenin gerçek tahakkümü’’, yani bütün toplumsal


44

Bryan’a göre ‘‘artı değer geleneksel yöntemle üretilmeye devam etmektedir. Ama finansallaşma, emeğin hem değişen sermaye hem de meta sermaye olarak anlaşılması’’ yönünde bir değişime yol açmıştır ilişkilerin sermaye ilişkisine tabi kılınması üzerinden yapılanır hale geldi. İşte finansallaşma tam da bu noktada, yani emek üzerindeki tahakkümün fabrikayı aşıp toplumsal boyuta geçtiği aşamada değer yaratma ve buna dayalı sınıf ilişkilerinin dönüşümünde devreye girdi. Finansallaşma sayesinde emeğin ücretlendirilmesi, üretimde elde edilen kârlar üzerinden değil, toplumsal gerekli emeğin finansallaştırılması ile elde edilen toplumsal kârlar (rant) üzerinden yapılmaya başlandı. Marazzi, fordizm sonrası sermayenin yeniden üretiminin ‘‘kısmen rantiyecinin tüketimi, kısmense çalışanların tüketici borçları ile’’ sağlandığını ve ‘‘kârın gerçekleşmesi sorunu’’nun ‘‘ücret olmayan gelir tarafından tüketimin rolüne gönderme yaptığını’’ ileri sürer. Finansallaşmaya dayalı sermaye birikimi sürecinde ‘‘rantın, kârın ötesinde bir tür ücrete dönüşmesi söz konusudur.’’ Emeğin borçlandırılarak ve onun yeniden üretim alanlarını sermayeleştirerek finansal alana içerilmesi, sermayenin emek üzerindeki tahakkümünün yeni biçimleri olarak karşımıza çıkar.

Emeğin Finansal Alana İçerilmesi Bryan, ‘‘kapitalist sermaye birikimine içkin’’ olan finansallaşma yoluyla emeğin borçlandırılmasını, ‘‘sermayenin bir biçimi olarak emeğin yeniden kuruluşunu’’ örgütleyen bir süreç olarak okur. Bu anlamıyla ‘‘finansallaşma, artı değer yaratılması ve el konulmasına dair geleneksel Marksist nitelemeyi değiştirmiştir.’’ Bryan’a göre ‘‘artı değer geleneksel yöntemle üretilmeye devam etmektedir. Ama finansallaşma, emeğin hem değişen sermaye hem de meta sermaye olarak anlaşılması’’ yönünde bir değişime yol açmıştır. Finansallaşmanın, ‘‘emeği sermayenin bir biçimi olarak yeniden kurması’’, emeğin sadece metaları tüketerek ‘‘kendi emek gücünü’’ yeniden üretmesi ile değil, aynı zamanda kredi yoluyla finansal sisteme dahil

olması anlamında yorumlanmalıdır. Emek finans sektörüne eklemlendikçe ve finans sisteminin konusu haline geldikçe, ‘‘gündelik yaşamın kendisi de’’ finansallaşmaktadır. Bryan, Marx’ta sermaye döngüsünün parayla, ama emek gücünün yeniden üretiminin metayla başladığını belirtir. Günümüzde emeğin finansal sisteme eklemlenmesiyle birlikte emek gücünün yeniden üretiminin de parayla (krediyle) başladığını ve bu anlamıyla ‘‘tıpkı sermaye döngüsünde olduğu gibi (kâr ve faiz), ücretin de tüketim giderleri ve faiz ödemeleri kısımlarından oluştuğunu’’ ileri sürer. Bryan’a göre bu ücret ilişkisinin yeniden düzenlenmesi anlamında önemli bir değişimdir, çünkü ‘‘ücret, geçmişte yaratılan

Emeğin toplumsal elbirliği ile yarattığı ve finansal alanın içine çekildikçe kendinden soyutlaşan bu değeri sermaye gasp ediyor

artı değerin karşılığı olarak emeğe yapılan ödemedir, oysa kredi gelecekte yaratılacak artı değerin karşılığı olarak verilir.’’ Böylece, borçlanma, nasıl ki sermaye açısından gelecekte artı değer yaratmak üzere emeği daha çok sömüreceği vaadi üzerinden işliyorsa, emek gücü açısından da gelecekte kapitalist değer yaratma ilişkilerinin içinde kalacağına ve hangi koşullar dayatılırsa dayatılsın ücret ilişkisini sürdüreceği vaadi üzerinden işler. Lapavistas ise, 1970’lerden sonra yaşanan yeni finansallaşma sürecinin özgün yanını, hem ücret hem de emeklilik, sosyal güvence vb. emeğin ücretine dahil olan kısımlar anlamında emeğin gelirlerinin finansal alana içerilmesi olarak açıklar. Lapavistas’a göre


45

Paralar Borsada! ‘‘Yarın kimse çalışmasın. Her şey adeta ölsün. Böylece politikacılara gerekli mesajı vermiş olalım. Paralar burada (borsada). Çalışanın emekli maaşı ve aylığı burada. Bankacılar, güçlü sermayedarlar ve armatörler burada. İşçinin alın teriyle ürettiğini yiyip bitiriyorlar.’’

Böylece, emeğin üretimden gelen örgütlü gücünün ve bu güce dayanarak yürüttüğü politik pratiklerin tasfiyesi mümkün kılındı.

sermayenin finansal alanda ‘‘kâr kaynağı olarak kişisel gelire yönelmesi’’, emeğin bir yandan tüketim amaçlı borçlanma yoluyla, diğer yandan eskiden ‘‘kamusal alanda’’ örgütlenen emeklilik ve sosyal güvence hizmetlerinin ‘‘ticarileştirilerek’’ doğrudan emeğin bireysel sorumluluğuna bırakılması yoluyla ‘‘finans sisteminin’’ içine çekilmesi anlamına gelir. Böylece sermaye, bireysel borçlandırma sayesinde ‘‘doğrudan ve sistemli olarak ücretlerden kâr elde etmektedir.’’ Lapavistas bu süreci ‘‘finansal sömürü’’ olarak kavramsallaştırır. Tüm bu dönüşümler, emeğin emek zaman üzerinden ücretlendirilmesinin önünü açarak ücretlerin yaratılan değerden bağımsızlaştırılmasına, düzensiz çalışma pratiklerinin dayatılmasına, borçlandırma yoluyla emeğin sadece geçmişte yarattığı değere değil gelecekte yaratacağı değere de bugünden

el konularak bir kıskaca sokulmasına olanak tanıdı. Böylece, emeğin üretimden gelen örgütlü gücünün ve bu güce dayanarak yürüttüğü politik pratiklerin tasfiyesi mümkün kılındı. Oysa emek hala değerin yaratıcısı olarak, sahip olduğu bütün becerilerle toplumsal üretim süreçlerinin örgütleyicisi ve işleticisi olarak duruyor. Emeğin toplumsal elbirliği ile yarattığı ve finansal alanın içine çekildikçe kendinden soyutlaşan bu değeri sermaye gasp ediyor. Bu yüzden artık çıplaklaştırılan ve mülksüzleştirilen emek, sermayenin karşısına ancak kendi yarattığı değerin toplumsal mülkiyetini politik olarak talep ederek çıkmak ve bu yöndeki pratiklerin deneyimine girmek durumundadır. Kaynakça Bonefeld, Werner ve Holloway, John, Küreselleşme Çağında Para ve Sınıf Mücadelesi, İstanbul, Otonom Yayıncılık, (2007). Bryan, Dick; Martin, Randy ve Raffetery, Mike, Financialization and Marx; Giving Laboor and Capital a Finance Makeover, Review of Radical Political Economics, (2009). Lapavistas, Costas, Financialisation, or the Search for Profits in the Sphere of Circulation, Research on Money And Finance Discussion Paper, (2009). Lapavistas, Costas, Financialised Capitalism: Direct Exploitation and Periodic Bubbles, Discussion Paper, (2008). Marazzi, Christian, Finansal Kapitalizmin Şiddeti, Otonom Dergisi, sayı 19, (2009).

Müno

Bu sözler 23 Şubat günü Yunanistan’da Atina Borsasını işgal edenlerin sözleri. Yunanistan hükümeti, bütçe açıklarını kapatmak için AB’den yardım alacak. Tabi bu yardımın karşılığında çalışanların maaşlarında ciddi bir kesinti, KDV’de artış ve akaryakıta getirilecek ek vergiler gibi bir dizi ültimatomu uygulayacak. Bu nedenle işçiler ve çalışanlar, hükümeti, bankacıları ve zengin sermayedarları protesto etmek amacıyla Borsa’yı işgal ettiler. Kendilerinin yaratmadıkları bu krizin faturasının onlara kesilmesine tepki gösteren işgalciler kendi deyimleriyle Borsa’yı kısa devreye uğrattılar. Böylelikle bütçe açığını kapatacak paranın nerede olduğunu gösterdiler. 24 Şubat günü ise İşçi ve Memur Sendikaları Konfederasyonları genel greve giderek ülkedeki tüm yaşamı durdurdular. Neredeyse hiçbir ulaşım aracı çalışmadı, okullarda dersler verilmedi, müzeler bile açılmadı. Yunanistan’da kaynayan bu iki gün, krizin sorumlularını yeni bir krize soktu. Kapitalizm krizde. Sorumlularsa borsada, bankalarda!


Yörüngesinde Anadolunun

47

İtfaiye Yanıyor! İstanbul Büyükşehir Belediyesi, 7 Aralık’ta yaptığı İstanbul İtfaiyesi hizmet alım ihalesini yandaş şirketlere verdi ve ardından da kadrolu itfaiye işçilerini sözleşmeli olarak taşeronlara geçmeye ya da istifa etmeye zorladı.

Özlük haklarını almadan, sendikalarından ayrılmaya zorlanarak taşeronlaştırılmaya, güvencesizleştirilmeye çalışılan itfaiye işçileri, haklarını savunmak için o tarihten bu yana direniyorlar. Basın açıklamaları ve yürüyüşler düzenleyen, kendilerini Boğaziçi Köprüsüne zincirleyen, Büyükşehir Belediyesi önünde Saraçhane Parkı’nda ‘‘Demokrasi Çadırı’’ kuran itfaiye işçileri, biber gazı ve coplarla saldırıya uğramalarına, çadırlarının gece yarısında falçatalarla parçalanıp dağıtılmasına, yaralanmalarına, işverenlerden gelen tehditlere rağmen direniş-

lerine devam ettiler. Son olarak 25 Ocak günü TEKEL işçilerinin mücadelesi, sendikalarından ayrılmadıkları için işten atılan Esenyurt belediyesi işçilerinin beş aydan uzun bir süredir devam eden direnişleri ve kendi mücadelelerini birleştirmek adına eylemlerine 2 gün boyunca açlık grevi yaparak devam ettiler. Geleceklerine sahip çıkan tüm emekçilerin onurlu mücadelelerini selamlıyoruz.

Terörizme Karşı Yaz Okulları NATO ve İTÜ işbirliğiyle, üniversitenin Ayazağa Yerleşkesinde ‘‘NATO Barış ve Güvenlik İçin Bilim (SPS)’’ toplantısı düzenlendi. SPS, NATO Terörizme Karşı Uzmanlık Merkezi’ne bağlı olarak yürütülen bir programdır. Bu programın temelde amacı, giderek artan teknolojik, kültürel vs. değişikliklerin ortaya çıkardığı çeşitli sorunlarla ve terörle kapsamlı bir mücadele yürütmektir. (Yani toplumu her yönüyle terörize etmek ve korkuyla sindirmektir.) Bu mücadelenin(!) sadece askeri yollarla değil kültürel, bilimsel ve sosyal alanlardaki faaliyetlerle de yapılacağını iddia eder. Bu nedenle üniversitelerle, bilim adamlarıyla ve sosyal uzmanlarla işbirlikleri geliştirir. Şaka gibi ama

terörizme karşı eğitim kursları ve yaz okulları da düzenlemektedir. Çünkü ‘‘geleceğin liderlerine’’ özel önem vermektedir. NATO ile bu sözde bilim programında işbirliği yapan üniversitelerden biri de ne yazık ki İTÜ’dür. Kapitalizmin ölüm makinası NATO,

savaş alanlarından üniversitelere girmeye, elindeki kanı silahlardan sonra biraz da kitaplara bulaştırmaya, bugünün ötesine geçip yarınları da katletmeye çalışıyor. NATO’nun barışı terör, bilimi de tutsaklıktır. NATO’nun ne barışını ne de bilimini istiyoruz!


Marx’ın Kriz Teorisi Simon Clarke

Politik Ekonomi Dizisi - İngiliceden çeviren: Cumhur Atay - 323 sayfa

Kapitalizmin yeni bir küresel krizinin içinden geçiyoruz. Bu kriz, 21. yüzyıl sınıflar mücadelesinin ve güç ilişkilerinin yeniden kurulacağı bir dinamiği taşıyor. Küresel kapitalizmin bu krizi, unutulmuş olan Marx’ı çağırıyor ve emeği şenliğe davet ediyor. Fakat Türkiye devrimci hareketi, kapitalizmin bu krizi karşısında teorik ve politik bir kriz yaşıyor. Genel anlamda söylersek, devrimci hareket kriz karşısında yaşama ajitasyon çeken propaganda dilinin ötesine geçemiyor. Geleneksel olarak Türkiye devrimci hareketi Marx’ı Lenin üzerinden okumuştur. Kriz, Marx’ı çağırıyor ve Marx üzerinden yeniden bir Lenin okumasını zorunlu kılıyor. Simon Clarke’ın ‘‘Marx’ın Kriz Teorisi’’ kitabı unutulmuş olan Marx’ı yeniden hatırlatıyor ve güncelliyor…

Küreselleşme Çağında Para ve Sınıf Mücadelesi Werner Bonefeld, John Holloway Politik Ekonomi Dizisi - İngilizceden çeviren: Münevver Çelik, A. Rıza Güngen, Cumhur Atay, A. Serkan Mercan- 284 sayfa

Werner Bonefeld ve John Holloway’in bu kitabı, küresel serbest piyasa ekonomisinin kuruluş sürecinin içinde para politikalarını ve uluslararası kurumlar aracılığı ile düzenlenen borçlanma sistemini ele alıyor. Keynesçiliğin çöküşünden ve Altın Standartı’nın terk edilmesinden sonra yaşanan yeni sermaye birikim sürecinde borçlanmaya dayalı artı-değer üretme pratiklerini inceliyor. Kitabın temel vurgusu, 1970’lerde girdiği krizden serbest para politikaları ve borçlanma yoluyla çıkmaya çalışan sermayenin, aslında bu yolla daha da batağa saplanacağı yönünde. Çünkü yazarlara göre, kriz aslında sermayenin yeniden üretiminin güvence altına alınamaması ile ilgili ve bu da sermayenin emeği kendisine tabi kılmakta yaşadığı güçlükten kaynaklanıyor. Yani sermaye bugünkü krizini çözmek için, serbest para politikaları ve borçlanma yoluyla emeğin gelecekte yaratacağı artı-değere el koymaya çalışıyor. Kitabın yazarları bu perspektiften yola çıkarak, yeni sermaye birikim süreci içindeki sınıflaştırma pratiklerini anlamaya ve emeğin isyanlarının sermayeyi krize sokma olanaklarını araştırmaya yöneliyor. Bu anlamıyla kitap, sermayenin krizlerini sınıf mücadelesi ile ilişkilendirerek, sermayenin nesnel gelişme yasalarının dışına çıkarıp öznellik zemininde ele aldığı için, emek cephesinin özgürleşme pratiğinde sermayeden bağımsız kuruculuğun olanakları üzerine düşünmenin önünü açıyor.

Kapital’i Politik Olarak Okumak Harry Cleaver

Politik Ekonomi Dizisi - İngilizceden çeviren: Münevver Çelik - 254 sayfa Bu kitapta, kapitalizmin sadece sömürüyle değil, aynı zamanda bütün bir hayatı sonu gelmez bir şekilde işe tabi kılma yönünde bir eğilimle tanımlanması gerektiğini öne süren bir analiz bulacaksınız. Marx’ın emek değer teorisi sadece sömürüyü, başkaları için harcamaya zorlandığımız fazladan emeği açıklamak için tasarlanmış bir teori değildir. Emek değer teorisi, aynı zamanda, hayatın kapitalist örgütlenmesinin temel mekanizmasına ve dolayısıyla kapitalizm içindeki sınıf çatışmasının temel bağına ve de kapitalizmin ötesine geçebilmek için aşılması gereken temel toplumsal örgütlenme tarzına dikkatimizi çeken bir teoridir. Kapitalizm çalışmak için yaşamayı içerir, öte yandan bizler sadece yaşamak için çalışmak adına mücadele ederiz. Emek değer teorisi, emeğin değerinin soyut olarak ya da genel olarak insanlar için bir teorisi değildir, emeğin sermaye için değerinin, sermayenin toplumu örgütlemesinin aracının, temel toplumsal kontrol aracının teorisidir.


Bergsonculuk Gilles Deleuze Felsefe Dizisi - Fransızcandan çeviren: Hakan Yücefer - 2. Baskı - 158 sayfa

Deleuze’ün felsefi gelişimi içersinde Bergson okuması çok temel bir yer teşkil eder. Varlığın etkinliğine, ifadesine ve salt olumluluğuna dayanan radikal ontolojisini Spinoza üzerinden kurarken önce Bergson’a uğrar ve burada Hegelci olumsuzlamaya karşı güçlü bir temel bulur kendine. Diyebiliriz ki Deleuze’ü anlamak için işe onun Bergsonculuğundan başlamak gerekir.

Nietzsche Gilles Deleuze Felsefe Dizisi - Fransızcandan çeviren: İlke Karadağ - 2. Baskı - 143 sayfa

Deleuze’ün Nietzsche’si, Nietzsche’nin felsefesine bir giriş niyetiyle yazılmış olmasına rağmen, yanlış Nietzsche okumalarının sis bulutlarını dağıtıp, Deleuzecü özgünlüğün ve yaratıcılığın tadını da sunmaktan geri kalmayan yalın, duru ve anlaşılır bir metindir. ‘‘Güç istenci, üstinsan, tanrının ölümü’’ gibi belli başlı Nietzscheci kavramlar sanki daha bir berraklık kazanır bu sayfalarda. İlk olarak 1965’te yayımlanan ve muhtemelen gömlek cebine koyulup rahatlıkla sokağa çıkarılabilsin diye kısa tutulan bu kitap, Nietzsche’nin ezgisini Deleuze’ün yorumundan dinlemek isteyen herkes içindir.

Deleuze ve Guattari’nin Anti - Oedipus’u Eugene W. Holland Felsefe Dizisi - İngilizceden çevirenler: Ali Utku, Mukadder Erkan - 236 sayfa

Gilles Deleuze ve Félix Guattari’nin ilk ortak çalışmaları olan Anti-Oedipus metni, kapitalist kurumların gerici, suça teşvik edici ürünü olarak mahkûm ettiği Freudcu Oedipus karmaşasının parlak ve etkili bir eleştirisini sunar. Gerçekten dikkate değer ve çok karmaşık bir metin olan Anti-Oedipus, postyapısalcılığı ve kıta felsefesini kökten değiştirmiştir. Bu kitapta Eugene W. Holland, bu güç ve karmaşık metnin kapsamlı ancak anlaşılabilir bir rehberini sunar. Holland, modernitenin üç ana düşünürü Freud, Marx ve Nietzsche arasındaki etkileşimleri, Deleuze ve Guattari’nin müzakere ettikleri tarzda araştırıyor ve Deleuze ile Guattari’nin radikal materyalist psikiyatrisinde şizoanalizin rolünü açık bir biçimde inceliyor.

Deleuze, Marx ve Politika Nicholas Thoburn Politika Dizisi - İngilizceden çevirenler: Ali Utku, Mukadder Erkan - 286 sayfa

Deleuze’ün minör politikası ve Marx’ın kapitalist dinamikler eleştirisi arasındaki politik, kavramsal ve kültürel yankılanma noktalarına ilişkin eleştirel ve kışkırtıcı bir inceleme olan Deleuze, Marx ve Politika, Deleuze’ün tamamlayamadığı eseri Marx’ın İhtişamı’nı ele alan ilk kitaptır. Deleuze’ün yeni ilişkiler ve bağlantılar kuran bir yorum talebini izleyen bu kitap, komünizmin ve sermayenin ana kategorilerini –lümpenproleterya ve anarşizmden İtalyan autonomia’sına ve Antonio Negri’ye, maddi olmayan emek ve işin reddine– çağdaş ve tarihsel pek çok politik kavram ve akımla birlikte inceliyor.


21w  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you