Page 1

ISSN 126362

2003/12

Say›:12 1.500.000 TL(KDV’li)


tav覺r YAYINLARI


merhaba Amerika ve İngiltere Irak'a aç gözlerini dikti. Bütün dünya kamuoyunu karşılarına alarak, petrol için histerik savaş çığlıkları atıyorlar. Dünyanın pek çok ülkesinde ve ülkemizde hemen her gün, Amerikan saldırganlığına karşı karşı kitlesel protesto gösterileri yapılıyor. Ülkemizde yapılan gösterilerde ise kraldan daha kralcı bir tutum sergilenerek hemen her gün onlarca kişi dövülerek gözaltına alınıyor. Amerika’nın Irak'a açtığı savaşta ülkemizin savaş karargahı olarak kullanılmasına karşıyız. Bu savaşta Irak Halkı'nın yanındayız. Ülkemizin bu katliama ortak olmasını istemiyoruz. Irak'a saldırı, dünya halklarına saldırıdır. Ülkemizin bu haksız savaşta oynayacağı rolü belirlerken halka sormadılar. Temel Haklar ve Özgürlükler Derneği Girişimi'nin referandum önerisiyle her mahalleye caddeye sandıklar kuruluyor. Referandum yasadışı ilan edilip, savaşa karşı çıkan oy kullanmak isteyenler gözaltına alınıyor. Amerikan saldırganlığına karşı çıkmak Amerika'ya dur demek yerine, bilinç bulanıklığı yaşayanlar "barış çağrısı" yapıyorlar. Dünyanın haydutu Amerika ile halkların barışması mümkün değildir. Irak' ta, Yugoslavya' da, Afganistan' da sevdiklerini bombalarla, ambargo politikalarıyla toprağın altına gömenlerin emperyalizmle barışması mümkün mü? Emperyalist saldırganlığa karşı direnen dünya halkları kazanacak! Savaş konusunu değişik çerçevelerde işledik bu sayımızda. Dergimizin 11. sayısı yine keyfi gerekçelerle toplatıldı. Dergimizin sahibi ve yazı işleri Müdürüne dava açıldı. Bu konuyla ilgili bir yazımız var bu sayıda. Picasso'nun Guernica’sı kapağımız oldu. Picasso'nun Nazi Katliamına karşı anlamlı duruşunu ifade eden tablosu nedeniyle Nazi Subayı arasında geçen diyalog dergimize yapılan baskılara geçmişten güzel bir örnektir. Hapishanelerde tecrit politikası sürüyor. Tayad'lı aileler tecrite karşı Gazi Mahallesi’nde süresiz açlık grevine başladı. Tutuklu ve hükümlü aileleri tecrite son verin çağrısıyla Ankara'ya yürüdü. Ve dergimizin sayfalarına bir anı yazısı ile konuk oldu. Hasan Hüseyin Korkmazgil’i ölümünün 19. yılında saygıyla anıyoruz. “Gülen Bağdat” diyor Hasan Hüseyin ‘Irak’ lı Dostlarına’ Bağdat Güzellemesi’nde, yıllar öncesinden bugüne. Güncel yazılar, sinema, tiyatro değerlendirmeleriyle hazırladığımız 12. sayımızı okurlarımızın beğenisine sunuyor, dergimizin daha zengin, daha kolektif bir yapıya sahip olması için eleştiri, öneri ve ürünlerinizi bekliyoruz... Onüçüncü sayımızda buluşmak dileğiyle...

tavır

Dostlukla... Ön kapak: Picasso “Guernica” 1937


tavır Aylık Sanat Dergisi ISSN 1303-9113

3 5 6

bu referandum bizim referandum soka¤a ç›k sanatç›lar emperyalist savafl ve referandum

11 k›ssadan hisse picassodan bize 12 yine ankara yollar›nday›z 14 biz de ölürüz ama yeter 15 birgül 16 gülen ba¤dat 18 mektup 19 karikatür 20 televizyon savafl ve kültür 23 yaflar kemal’den bir ada hikayesi 26 idil yap›mdan yeni bir film kuflatma 27 pardon’un yasaklanmas› üzerine 28 allah taksirat›n›z› affetsin 29 haber yorum Sahibi: İdil Kültür Yayın Org. Rek. Film. Tic. Adına: Muharrem Cengiz Genel Yayın Yönetmeni: Gamze Mimaroğlu Sorumlu Yazıişleri Müdürü: Ahu Zeynep Görgün Yazışma Adresi: İdilKültür Merkezi Kuloğlu Mah. Ağa Külhani Sk. No:13/8 Beyoğlu/İstanbul Tel/Fax:(212) 245 00 70- 244 31 60 e-mail adresi: tavir@grupyorum.net Ankara İdil Can Kültür Merkezi Şirintepe Mah. 3.Cadde Şirin Apt. 124 - 9/B Mamak/Ankara Tel: (312) 390 03 32 Hesap No: (TL):1042- 30000 596147 Gamze Mimaroğlu İş Bankası Parmakkapı/İST. (EURO): 1042- 3010000 129062 Gamze Mimaroğlu İş Bankası Parmakkapı/İST. Ofset Hazırlık: TAVIR YAYINLARI Baskı: ASPAŞ Dağıtım: D-B-R


referandum özlem

konuk

bu referandum, bizim referanstiklal Caddesi’ne doğru ilerliyoruz kalabalığı yara yara. Bugün referandum yapacağız. Yani biz, halk olarak. Biz kendi referandumumuzu kendimiz yapacağız. Çünkü biz Irak’a yapılacak olan emperyalist savaşa karşıyız. Amerika’nın Irak’ta petrol için kan dökmesine karşıyız. Dahası... Ülkemizin bu suça ortak olmasına karşıyız. İncirlik’teki üslerin bu savaş için kullanılmasına karşıyız. Oy kullanacağız. Bu savaşa karşı olan herkesi de oy kullanmaya davet edeceğiz. Eh... hadi bakalım çıkalım yola. Madem halka sormadılar biz soralım bakalım halk ne diyecek?!!! Nerde kalmıştık? İstiklal Caddesi’nde ilerliyoruz. Nerede duracağımızı bulmamız o kadar zor değil. İki çevik kuvvet otobüsünün durduğu yer referandumun yapılacağı yer. Yolunu kaybeden bile bulur. Bizden önce gelmişler. Gelmişler ama bize sırtları dönük. Yani bizi göremediler henüz. Ağa Camii’nin önünde bekliyorlar. Biz ise otobüslerin hemen arkasındayız. Sarı kırmızı pankartın üzerinde “Halk Karar Versin” yazıyor. Bir masa, masanın üzerinde bir sandık, oy pusulaları oy pusulasının üzerinde bir tek soru var “Ülkemizin Amerika Tarafından Savaş Karargahı Gibi Kullanılmasını Kabul Ediyor musunuz?” Altta iki şık var, EVET ya da HAYIR. Bunlardan birine çarpı koyup o sandığa atacağız. Kalabalık yavaş yavaş etrafımızda birikiyor. - Ne oluyor burada? -Anket yapıyoruz. Referandum. Amerika’nın Irak’a yapacağı saldırıya ve bizim ülkemizin bu suça ortak olmasına karşıyız. Bunun için, referandum... Bizde oy kullanıyoruz. Hatta ilk oyu biz kullanıyoruz. Polis etrafımızı sarıp bizi çembere alıyor. Dur bi oy kullanalım şu dar vakitte!.. Basın bizi çekmeye devam ediyor. Kameralar üzerimizde. San-

İ

ki seçimlerde başbakan oy kullanıyor. İlgi güzel. Sevindirici. Arkadaş oy pusulasına önce ismini yazıyor. Birisi espri yapıyor aman yanlışlıkla EVET yazma da!!! Polis çemberinin içinde biz, dışında halk. İnsanlar dağılmıyor. Merakla olan biteni izliyor. Orta yaşlı bir teyze polis çemberinin dışında polislerle konuşuyor. Bir ara göz göze geliyoruz, gülümsüyoruz. Bir de bakıyoruz ki teyze bu sefer yanımızda. Polis çemberini aşarak yanımıza kadar gelmiş -Ne için yapılıyor bu? -Savaş için. Amerika’nın Irak’a saldırısına karşıysanız... Biz Temel Haklar ve Özgürlükler Derneği olarak referandum... Sözümüz bitmeden teyze sandık başında oy kullanıyor. Bu sefer başka biri. Genç bir kız. Polis çemberi daralıyor. Bu çemberi aşarak sandığa varabiliyor! Başardı! Polis sesini yükseltiyor. Başka bir ses de yükseliyor aynı zamanda. -Buyrun hanfendi! -Bi dakka ya... Kullanıcam abi, ben de oy kullanıcam. İki elinin avcuyla sandığa vuruyor bu arada. Oyunu atıyor. Gelip geçenlerin ilgisi çoğalıyor. İnsanlar gülümsüyor. “Halk Karar Versin!” Polis memurları ile tartışma başlıyor. -Şimdi bu sandığı buradan kaldıracaksınız. - Neden? -Çünkü bunun için izin almadınız.

3

- İzin almamıza gerek yok, çünkü bu bir anket çalışması. - Hayır izin almanız gerekiyor kaymakamlıktan. - Almamız gerekmiyor Gerekiyor Gerekmiyor... Gerek... Ger... Bu böyle uzayıp gidecek. Ortam iyice geriliyor.


Tartışma büyüyor. Bir arkadaş tartışmanın heyecanı ve gerginliğiyle polis amirine yüksek sesle, “ Bi şey yapalım dedik şurada seçim için!.. Ne var yani bunda! Gülümsüyoruz. Polis amiri doğal olarak bir şey anlamıyor arkadaşın söylediklerinden. Arkadaş bize bakıyor “Ne oldu?” der gibi. Biz kısık sesle; Baksana... seçim değil savaş savaş!.. Ne! Ben seçim mi dedim? Savaş dedim ya... Allah allah?!... Polis telsizlerinden anons geçiyor. “Sandığı ve direnenleri alın!” Pankart sökülüp alınıyor. Sonra sandık. Arkadaşlar sandığı tutuyor polis bir ucundan biz diğer ucundan masa devriliyor. Sandık kapanın elinde kalacak. Hani demokrasinin simgesi diye gösterilir ya o sandık. Bakın şimdi gözaltına alınıyor. Bu bir sandık alt tarafı. Sandık. İçine oy atıyorsunuz... Buyrun hatta siz de oy atın. Savaşa karşıysanız tabii. Hayır! Oy atamaz kimse! Demokrasi lazımsa onu da biz getiririz. Bu böyle değildi. “Bu ülkeye komünizm lazımsa onu da biz getiririz...” di orjinali. Halk öyle kendi başına bi şey yapamaz yani. Savaşa girilecekse biz karar veririz. E ama... bunun bedelini ödeyen halk olacak... Sandık ve biz polisin elindeyiz şimdi. Sandık bizden önce polis otosunda. Kollarımızdan ve bacaklarımızdan sürüklenerek götürülüyoruz. Vücudumuza darbeler iniyor. “Amerika Katil!” Kafamıza... “Katil Amerika!” Sırtımıza... “Ortadoğu’dan Defol!” Yüzümüze!... “Kahrolsun ABD Emperyalizmi!” Üst üste polis otosuna atılıyoruz. Camlardan sesleniyoruz halkımıza, Irak Halkı’na... “I-rak- ta Sa- va- şa Ha- yır! Irak Halkı... Yalnız değilsin, bunu bil. Bizim halkımız senin yanında. Biz kardeşiz. Onlar petrol için sana düşman, bize düşman. Biz kardeşiz. Farklı coğrafyalarda yaşasak da, kültürlerimiz, dilimiz farklıolsa da, biz kardeşiz. Sırtımıza inen coplar, senin özgürlüğün için. Halkımız bu utanca ortak olmasın diye referandum yapıp fikrini soruyoruz. Çünkü ülkemizi yönetenler bunu sormadı bize. Bak, biz soruyoruz, sormaya devam edeceğiz bedelini bile bile. Senin ödeyeceğin bedel daha ağır olacak çünkü. Yaşına girmeyen bebeler ölecek. Amerika petrolü

kandan çıkaracak. Polis otosu çok hareketli. Üst üste yığılmışız ama sesimizi kesemiyorlar. Açtığımız camları kapatıyorlar. -Bi saniye? Neden kapatıyorsunuz camı? Siz Amerikalı mısınız? Müslüman değil misiniz siz? Size ne Amerika’nın petrol sevdasından? Sorularımız cevapsız. Camı kapatıyorlar biz açıyoruz. Parmaklarımız sıkışıyor. Yine açıyoruz. Yol boyunca Amerika’nın katil olduğunu söylüyoruz, sesimiz kısılana dek. Yaralanan arkadaşlar var. Şimdi karakoldayız. Bir irade savaşı başlıyor. Gözaltına alınan arkadaşlarımızdan birisi aynı zamanda avukat. Avukat da gözaltına alındı yani.... Polis amiriyle tartışıyor. -Üç bin beş! -ikibin dokuz yüz on bir! -Hayır üç bin beşinci maddeden uygulama yapacaksınız! -ikibin dokuz yüz on bir!! -üç bin beş! Bu böyle sürüp gidecek herhalde... Bir süre sonra avukat arkadaşımız yanımıza geliyor. “Benim gözaltında olup olmadığım daha kesin değilmiş” Netleştirmeye çalışıyorlar. Nasıl yani!.. E, sen burada düpedüz gözaltındasın! Tam Aziz Nesin’lik durumlar. Ah Aziz Nesin! Bir de bu zamanları görseydin. Hikaye hep aynı... Bir de Cuma Amca var. Oradan geçiyormuş bende savaşa karşıyım diyor. Oy kullanmak istemiş. Şimdi bizimle birlikte gözaltında. Kimlik bilgilerimizin dışında hiç bir soruya cevap vermeyeceğimizi beyan ediyoruz. Hemen savcılığa çıkarılmamız gerekiyor. Hastaneye götürülüyoruz. Bizim durumuzu takip eden avukatlarımız hep yanımızda. Adliyedeyiz. Savcılı-

4

ğa çıkarılıyoruz. Ülkemizin bu savaşta suç ortaklığı yapmasına karşı olduğumuzu, Amerika’nın haksız olduğunu söylüyoruz . Herkes teker teker ifade veriyor üç arkadaşımız gözaltında kalmaya devam ederken biz serbest bırakılıyoruz. Televizyonda akşam haberlerini izliyoruz. ABD Dışişleri Bakanı Colin Powel bir kürsüden konuşuyor çalımlı çalımlı. “Irak Halkı’nın geleceği için petrolü güvence altına alacağız” Ne kadar da düşünüyorlarmış Irak halkını... Aslında öyle demek istemiyor. Petrolün geleceği için Irak halkını yokedeceğiz diyor. Her şey sizin istediğiniz gibi olmuyor Bay Powel.... Olmayacak da! Yine sandık açacağız. Bu karar halka sorulmalıydı çünkü. Bağcılar’da, Nurtepe’ de, Gazi Mahallesi’nde, Armutlu’ da sandıklar açılıyor. Çok sayıda gözaltı. Çünkü, bütün halk savaşa karşı. Bu yazıyı hazırladığımız gün Lütfi Kırdar Kongre Salonu’nun önünde referandum sandığı açanların da gözaltına alındığını öğreniyoruz. Polis Amirlerinin yasaklama gerekçesi şöyle: “Referandum yapmak, Cumhurbaşkanı’nın yetkisiyle olur. Cumhurbaşkanı’nın yetkilerini kullanamazsınız!”“Yedirmem size Cumhurbaşkanını!” der gibi! İster misiniz şimdi gözaltına alınanlar Cumhurbaşkanı’nın yetkilerini kullanmaktan yargılansın olur mu olur! Güler misin, ağlar mısın! Gülüyoruz... Ondan da ötesi bu yazıyı hazırladığımız sırada bir tebliğ alıyoruz İstanbul Valiliği’nden. Tebliğde 26 Ocak Pazar günü yapılacak miting için izin alınmadığı, buna katılırsak kanunsuz bir işlem yapılmış olacağı bu eyleme katılırsak hakkımızda idari işlemde bulunulacağı belirtiliyor. Yani kısaca kimse “Savaş Hayır” demesin Amerika’yı rahat bırakın deniyor.✔


güncel mehmet

özer

soka¤a ç›k apitalizm bunadı. Tutulmuş olduğu sara nöbetinden kurtulmak için yeni kaynaklara göz diken ABD, yağlı bereketli Irak topraklarının işgali için günlerdir hazırlığını sürdürüyor. Rakiplerinin enerji kaynaklarını kontrol ederek safdışı bırakmak ve Ortadoğu’nun tek hakimi olmak istiyor. Çekirge sürüleri gibi geliyorlar. Yaşayan her canlıya düşman. Geliyorlar taş üstünde taş koymamak için. Neden? Irak’ın kimyasal silahları varmış. Kendisi dünyanın en büyük kimyasal ve nükleer silah üreticisi ve stokçusu. Ya gayrimeşru çocuğu İsrail’e ne demeli? İsrail’in kimyasal-nükleer silahları yok mu? Sonra Saddam diktatörmüş! Bunu bilmeyen mi var? İran- Irak savaşında ABD’li haydutlar kimin arkasındaydı? Saddam’ı kim destekledi? Irak silahları kimden aldı? Silah satışından elde ettiğiniz kanlı, kirli paranın Latin Amerika’ daki karşı devrimlere aktardığınızı bilmyen var mı? Kürtler Halapçe’ de hardal gazı ile kavrulurken neden sustunuz? Bugün yalancı pehlivanlığınızın nedenini artık herkes biliyor. Bizim derdimiz ne Saddam’ın iktidarı, ne de sizin petro-dolar savaşlarınızdır. Irak halkı’ nın geleceği bizim de geleceğimizdir. Bunun için bugün Irak’lıyız, Filistin’liyiz, Afganistan’lıyız. Havada kan kokusu var. Ölüm bulutları dolaşıyor üstümüzde. Bin-

K

lerce insanın öleceğini söylüyor analistler. Kalan ömürleri boyunca ölüme mahkum edilenler, sakatlar, yaralılar şimdiden soğuk sayılar olarak ifade edilmekte. Sanki hiç yaşamamışlar gibi, onların hiç öyküsü yokmuş gibi yok sayılmaktalar. Ölüm senaryolarını camların arkasından izletiyorlar bize. Zafer çığlıklarıyla savaşa gidenlerin siyah bir torba içinde geri döneceklerini biliyoruz. Ağıtlar bizim evimizden yükselmese de, biz-

sorumluyuz tüm ölümlerden. Ölümle yaralanmış tüm annelerin, babaların, kardeşlerin acılarından biz sorumluyuz. Duyduk şair kardeş, savaşa karşı bir bildiriye imza atmışsın. Basın açıklamasına katılıp şiir de okumuşsun. Yeter mi? Miguel Hernandez’i hatırlatmalıyım sana. İspanya özgürlüğünün şairi Miguel’i. Son nefesini verirken hücresinde duvara kanıyla “... hoşçakalın kardeşler, benden selam söyleyin başaklara...” yazan Miguel’i. Nikola’yı anlatmalıyım sana. İşgalci Nazi faşistlerine karşı savaşan

5

Nikola. Ölümünden biraz önce yazdığı “halkım, çünkü sevdik seni” dizeleriyle ölümü sıradanlaştıran ve sevgilisine “geleceğim bazen uykudayken sen/ beklenmedik uzak bir konuk gibi” diye seslenip namlulara karşı özgürlük uğruna dövüşenler ölmez “ şarkısını söyleyen Nikola. Ve Henry Cartier Bresson fotoğraf sanatçısı. Nazi kamplarında tutsak kaldı yıllarca. Üç kez kaçmayı denedi. Dördüncü kez başardı ve fransız direnişçileri safında çatıştı. Ve Victor Jara. Şili halkının ölümsüz şarkısı. Stadyumlara sığmayan Victor... İngiliz enternasyonalist Cristopher Coudwell. Öykücü, yazar şair, muhabir, estetik kuramcısı Coudwell. İspanya İç Savaşı’nda birliğin geri çekilmesini sağlamak için mevzisini yaşamı pahasına savundu. Şimdi bütün şarkılar Madrid kapısından geçer. Kardeşlerim, yüreklendirmeli sizi izini sürdüğümüz şairler, yazarlar, müzisyenler, İnsan demelerini istiyorsa sana, sokağa çıkmalısın. Savaş çığırtkanlıklarına taş olmalı haykırışın. Haykırışın kanatmalı dudaklarını. Yırtmalısın yalan perdesini. Ve bir an bile vazgeçmemelisin. Barış ve özgürlük şarkılarını söylemekten. Bir an duraksasan soluk almak için, bilmelisin. Ölecek binlerce çocuk ve kadın. “İnsan” demelerini istiyorsan sana, sokağa çıkacaksın!✔


röportaj tav›r

sanatç›lar emperyalist savafl ve referandum için ne dediler? Irak’ta yapılacak savaş için ne düşünüyorsunuz? Savaşa karşı çıkanların çabaları yeterli mi? CEM KARACA: Irak'a Amerika’nın yapacağı insafsız saldırıya karşı yapılan tüm protesto gösterileri bence yetersizdir. Amerikan halkı bile bu savaşa karşı bizden daha dirençli tavır sergilemektedir. Zira bu savaş bittikten sonra İngiliz Toni cem karaca ile Amerikan Coni gidecek, biz Türkiye’li Mehmetçik’le Irak’lı Abdülşükür’le kan dökülmüş topraklarında yan yana yaşamanın mücadelesini vereceğiz. Bu savaş benim savaşım değil. Olsa olsa çok iyi tanıdığım 6. filonun savaşı olabilir!. Sanatçılar cephesinden yapılanlar yeterli mi? CEM KARACA: Ben sapına kadar bir Mustafa Kemalciyim (kalpaklı olarak) savaş söz konusu olduğunda... Öncelikle savaşı ikiye ayırırım. Emperyalist savaş, özgürlük savaşı. Gündemdeki savaş apaçık bir Emperyalist Savaştır. Ancak unutulmaması gereken bir gerçek de Saddam Hüseyin’in sütten çıkmış bir ak kaşık olmadığıdır. Ancak beni ilgilendiren Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği ve Kuzey Irak’taki Türkmen kardeşlerimizin ne olacağıdır. Temel Haklar ve Özgürlükler Derneği Girişiminin referandum çağrısı var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? CEM KARACA: Bir sanatçı olarak "Halk Karar Versin" anketinize "Savaşa Hayır" diyerek katılıyorum. Girişiminizde size ve tüm savaş karşıtlarına başarılar diyerek sesimin tüm gücüyle ve yüreğimin ta içinden, beynimin tüm kılcal damarlarına kadar "Emperyalist Savaşa Hayır" diyorum.✔

6

Emperyalist savaşta sanatçıların tavrı ne olmalı? VEDAT SAKMAN: Tabii ki karşı olmalıdır. Çünkü sanatın bulunduğu yer zaten böyle bir şeye karşıdır. Evrensel boyutta mutlaka ellerinden geleni yapmaları gerekir. Çünkü savaş, yeni nesil belki bilmiyor bir oyun değil. Acıların anasıdır. Şimdi sanatçının tabi ki savaşa karşı bulunacağı yer her zaman olmalıdır. Hem de ön sırada olmalıdır. Sanatçılar cephesinden yapılanlar yeterli mi? VEDAT SAKMAN: İşin aslında biraz suyu da çıktı. Yani her şeyi artık ciddiye almıyorum. Aslında yani herkes bunun için elinden geleni yapıyor ama artık ya halka bakıyorum, topluma bakıyorum bir güç gösterisine bir türlü dönemiyor. Bunun sebepleri belki azınlıkta olması veya savaşa karşı sanatın güç görülmemesi, bununla yetinmek, gösterilebilir. Temel Haklar ve Özgürlükler Derneği Girişimi’nin referandum çağrısı var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Önemli olan bu fikirlerden topluma yararlı olanını oluşturmaktır. vedat sakman Yani bir kamuoyu oluşturmak önemli. Bunu konuştuk o zaman işte ne yapabiliriz işte şimdi elimizde olan internet kanalıyla v.s bir şeyler yapmaya çalışıyoruz .✔


Emperyalist savaşta sanatçıların tavrı ne olmalı? NEJAT YAVAŞOĞULLARI: Sanatçılar adına konuşamam. Onu bilemem. Çünkü kendisine sanatçı demeyi de seven birisi değilim. Ama her düşünen, bir beyne sahip olan insanın savaşa karşı çıkması çıkması lazım onu söyleyebilirim. Sanatçılar cephesinden yapılanlar yeterli mi? NEJAT YAVAŞOĞULLARI:Yeterli değil tabii ki, aslında yani büyük kesimin sanatçıları savaşa karşı insanlar ben bunu biliyorum. Fakat belki bunu eyleme dökemiyorlar. Bunun da ne gibi bir nedeni olabilir bilemiyorum. Ülkesel savaş karşıtları olabilir yani bu, yani ben bu barış konusundaki girişimlerin daha etkili olmasını isterdim. Ama Türkiye’de yeterince etkili değil. Halkın da bu savaşa yüzde doksanının karşı olmasına rağmen medya suçlu belki de. Temel Haklar ve Özgürlükler Derneği Girişiminin referandum çağrısı var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? NEJAT YAVAŞOĞULLARI:Gerek yok bence. Yani halka savaş istiyor musunuz demenin, referandum yapmanın hiçbir anlamı yok zaten. Yani istese o zaman bir başka savaşa evet mi diyeceğiz yani. Dese ki halk mesela gidelim Selanik’i alalım o zaman savaş tatlı mı olur. Yani böyle bir şeyin referandumunu yapmak da yanlış bence.✔ Emperyalist savaşta sanatçıların tavrı ne olmalı? CUMA BOYNUKARA : Savaşa karşı olmak insanlık sorunu. Karşı durmak için sanatçı olmak gerekmiyor mu? Ama bunejat yavaflo¤ullar› rada daha bir örgütsüzlük söz konusu. Her zamanki gibi ülke Emperyalist savaşta sanatçıların tavrı ne olmalı? genelindeki sorunlara ne kadar sessiz kalındıysa yine savaşta EŞBER YAĞMURDERELİ: Biliyorsunuz sanatçılar bir da o kitlelere o yığınlara ulaşılamadı. Yine cılız kaldı sesimiz. toplumun güzel unsurlarıdır. Geleceğe dönük öngörüleri Sanatçılar cephesinden yapılanlar yeterli mi? CUMA BOYNUKARA : Değil. Yani savaş haliyle bizlere olan, toplumu şekillendiren, toplumun değerlerinden, yeni açlık getirecek onun bedelini bizler de ödeyeceğiz. Ve düşünü- bileşimler yapan insanlardır. Dolayısıyla savaş bütün insannüz 1990’larda Körfez Savaşı dönemini düşününüz. Onun acı- lığa karşı işlenen suç olduğu için sanatçılar en başta savaşa ları hala bitmedi, tekrar üzerine bir savaş...Yani bir avuç ülke karşı çıkmak zorundadırlar. Ve gerçek sanatçılar dünyanın yöneticilerin birtakım çıkarları doğrultusunda bu ülke insanla- her tarafında bunu yaparlar zaten ve savaş her şeyden önce rın savaş ve ondan ordaki acıların ortak etmeye kimsenin hak- özgürlüklere karşı bir tavırdır. Özgürlüklere karşı savaş bir tavır olduğu için en başta özgürlükleri sınırlar. Özgürlüklekı yok. Temel Haklar ve Özgürlükler Derneği Girişimi’nin referandum rin sınırlanmasında en önce zarar görenler sanatçılardır. Dolayısıyla sanatçılar savaşa karşı olmakla özgürlüklerini de çağrısı var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? CUMA BOYNUKARA : En kısa zamanda yapılmalıdır. korurlar, aynı zamanda toplumun özgürlüklerini de savunMeclis kendi iradesini bırakıp, halk iradesine başvurmalıdır. muş olurlar. Dolayısıyla da dünyanın her tarafında toplumYani orda seçilenler milletvekilleri bir avuç insanın bu savaşa larda sanatçılar barıştan yana olmak zorundadırlar, demokkarar vermektense bu ülkede yaşayan 70 milyon insanın fikir- rasiden yana olmak zorundadırlar. Ve bir toplumda da bunu lerini almakta yarar var yani. Mühim iş değil bu sonuçta acısı- en önce sanatçılar yapabilirler. Sanatçıların barış güçleri içinde, demokrasi güçleri içinde yer aldıkları dönemde ve ülkenı hep çekeceğiz. Bir avuç insan çekmeyecek.✔ de savaş güçleri başarı kazanır. Ve bundan da sadece sanatçılar değil, bütün toplum zarar görür. Sanatçılar cephesinden yapılanlar yeterli mi? EŞBER YAĞMURDERELİ: Fazla yeterli değil. Yani Türkiye’yi soruyorsanız. Türkiye’de sanatçıların savaşa karşı bir tavır gösterdikleri söylenemez. Çünkü savaşa karşı olmak sadece bir sanatçının bireysel olarak karşı çıkmasıyla yeterli olmaz. Toplumdaki bütün sanatçıların örgütlü olarak bir bütün halinde savaşa karşı tavır koymaları gerekir. Karşı olmaları bu nedenle de yapılanları sanatçılar açısından yeterli görmüyorum. Temel Haklar ve Özgürlükler Derneği Girişimi’nin referandum çağrısı var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? EŞBER YAĞMURDERELİ: Hiçbir ülkede savaş güçleri halka sorarak savaş yapmaz zaten. Halkı kandırarak, halkı yanlış yönlendirerek, toplumu dezenformasyon yoluyla etkisiz hale getirerek başarıya ulaşabilirler. O bakımdan savaşa karşı sıradan insanların referandum ve benzeri çabaları cuma boynukara önemli ve gerekli öyle görüyorum.✔

7


Emperyalist savaşta sanatçıların tavrı ne olmalı? DERYA ALABORA : Dünyanın heryerinde sadece Türkiye’de değil, evet, itiraz ediyorlar. Yani savaşa hayır diyebiliyorlar. Çünkü pek toplu halde aynı şeyi düşünmek pek mümkün olmuyor biliyorsunuz; Türkiye’de ya da dünyada. Ama galiba artık öyle. Yani Amerika’nın bu diğer uluslar üzerindeki baskısı o kadar fazla oldu ki herkes hayır deme cesaretini ilk defa buluyor galiba kendinde. Sanatçılar için de aynı şey. Diğer insanlardan bir farkları olduğunu düşünmüyorum. Yanlış olan birşey varsa tabii ki karşı çıkılması gerektiğini düşünüyorum. Sanatçılar cephesinden yapılanlar yeterli mi? DERYA ALABORA: Yani şimdi sanat cephesi... bilmiyorum ben biraz daha farklı yaklaşıyorum bu konuya. Yani sanatçı demek illa ki toplumsal olaylara başkaldıran insan anlamına gelmiyor. Yani evet kendinin çelişkisi ve dünya ile ilgili problemleri ve dertleri olan insanlar bir yaratıma soyunuyorlar ama ne bileyim hiç kimsenin derdi olmayabilir. Yani işte sadece kendi ile meşgul olabilir sanatçı. Bu beni fazla ilgilendirmiyor açıkçası. Yani sanatçı yaşamda özel bir yaşam göstermelidir diye bakmıyorum. Bence insan göstermelidir bu özel tavrı başkaları konusunda insanlar diğer insanlarla ilgilenmek zorundadırlar bütün hayatları boyunca. Yani ister sanatçı olsun, ister çöpçü olsun, ister işadamı olsun kim olursa olsun yani bence farketmiyor yani niye sanatçı diye ayırıyorsunuz ki zaten. Evet ama yani ben illaki sanatçıların birleşik bir tavır göstermeleri gerektiğine inanmıyorum. Yani sanatçılar ayrı ayrı cephelerde tavır gösterebilirler. Sanatçı oldukları için ortak bir tavır göstermelidirler gibi bir görüşe inanmıyorum diyorum bende. Yani ben seninle birlikte bir şeye karşı çıkabilirim ama ne bileyim yani herhangi bir sanatçıyla da anlaşamayabilirim bu konuda. Yani sanatçılar aynı şeyi düşünmelidirler diye bir kavram yok benim kafamda. Yani o yüzden anlaşamıyoruz. Sen sanatçıların toplu tavrından söz ediyorsun anladığım kadarıyla... Evet sanatçıların toplu tavrı , aynı zamanda da bu sanatlarına yansıtabilmeden bahsediyorum. DERYA ALABORA: Evet ama yani sanatçılar toplu tavır göstermek zorundadır diye bakmıyorum. Yani niçin böyle bir zorunluluk olsun. Bence insan göstermek zorundadır bunu. Ha insanların tavrı yeterli midir diye soruyorsun. Hayır yani bence insanların tavrı yeterli değil. Herkesin bu savaşa sokaklara dökülüp hayır demesi lazım. Buna sanatçı da dahil, işçi de dahil, çöpçü de dahil. Çünkü neden? Yani hem bir güç varki ortada hiçbir neden yokken başkalarının hayatına kastediyor ve buna karşılığında biz hiçbirşey yapamıyoruz, ve giderek eğer ki bu savaşın içine girersek o güç bize de dokunacak. Şöyle yada böyle bizim insanlarımız da yok olacaklar, başka insanlar da yok olacaklar. Yani insanların buna karşı çıkması gerekiyor. Temel Haklar ve Özgürlükler Derneği Girişiminin referandum çağrısı var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? DERYA ALABORA: Yani işte gene söylediğim gibi insanların toplu tavır göstermesi gerektiğine inanıyorum. Yani artık öyle bir noktada ki bence olay hani başkalarının hakkını gözetmiyorsan bile kendi rahatın, kendi savunman kendine gelecek tehlike için bir tepki göstermesi gerekiyor insanların. Bunun için de bence herkesin bu konuda imza vermesi, bir arada olması gerekiyor. Ama tabii ki bu kadar Türkiye gibi baskıların çok yoğun olduğu bir ülkede bu ne kadar başarılır onu da bilemiyorum ama galiba biraz önce de söylediğim gibi ilk defa olarak bir şeylerin toplu halde ses çıkardığını ben görüyorum uzun bir süredir. İlk defa yani. ✔ BETÜL ARIM: Genel birlik olmak lazım. Yani bütün sivil toplum örgütleri v.s herkes bir birlik böyle bir tavır alınması lazım. Bu dönemde bütün savaş filmlerinin gösterilmesi gerekir. Ondan sonra sadece sanatsal ve toplumsal ve örgütsel gelişecek şeylerle ancak hükümeti etkileyebiliriz. İnsanları etkileyebiliriz gibi geliyor bana. Ama tabi bunlar öyle ayarlanmış politikalar ki ne kadar başarılı olunabilinir ki çünkü bunları başkaları yönlendiriyor. Herkesi. Yani tabi ki durdurur mu? durdurmaz. İnsanlar, birlikte duyarsız kalmama adına birtakım şeyler yapmamız gerekiyor. Temel Haklar ve Özgürlükler Derneği Girişiminin referandum çağrısı var bu konuda ne düşünüyorsunuz? BETÜL ARIM: Bu da bir şeyin uzantısı yani. Elimizden gelen herşeyi yapalım. Çünkü savaş gerçekten artık olmaması gereken birşey ve zaten ne adına ne için savaş olduğunu biliyoruz. Yani bu çıkarlar adına savaş yapılıyor. Bir kere savaş kötü birşey. Siz sanatçılar olarak birşeyler yapıyor musunuz. yada neler yapmayı planlıyorsunuz? BETÜL ARIM: 26'sında bütün Sivil toplum örgütlerinin birlikte olduğu Beyazıttaki miting var. Ona katılacağız ben katılacağım daha doğrusu. Temel Haklar ve Özgürlükler Derneği Girişimi beni de arıyor referandum için haber verecekler imza atacağız. Sanatçılarda sivil toplum örgütlerine katılıp birşeyler yapıyorlar. Yani zaten herkes birşeyler yapıyor. Savaşı durdurmak için sizce neler yapılabilir? BETÜL ARIM: Televizyonlar böyle bir şey yapmıyorlar ama bir kere savaşla ilgili bütün filmlerin gösterilmesi gerekiyor. Çünkü çok etkili savaş filmleri var. Eğer savaşın sonuçlarının ne olduğunu ne gösteren en ufak savaşların bile insanların üzerinde ne kadar, baskı, psikolojik bozuklukları gösteren çok güzel filmler var. Onların oynatılması gerekiyor. Herkesin elinden ne geliyorsa yürüyüş mü? İmza mı? Konuşma mı? Yani çünkü herkesin alanları farklı zaten. Sivil Toplum Örgütleri, birtakım kuruluşlarla gerek internet aracılığla, gerek katılım şeklinde elden ne geliyorsa yapmakta yarar var. Yani sonuçları önemli değil. Sonucunu bile bile bazı şeyler de yapılmalı bence. Çünkü o zaman sessiz bir çoğunluk oluşuyor. Onu yapmamak gerekiyor diye düşünüyorum.✔

8


Emperyalist savaşta sanatçıların tavrı ne olmalı? TOLGA ÇANDAR : Bu savaşa karşı çıkmaları gerekiyor. Biz sanatçılar olarak zaten kendi aramızda böyle bir örgütlenmemiz içinde olmalıyız yıllardır bir sanatçı örgütlenmesi yok zaten o örgütün çatısı altında sanatçılar olarak böyle bir savaşa karşı örgütlü bir şekilde kısa sürede örgütlenip hiç değilse savaşa karşı olalım diye düşünüyorum. Bir kere sanatçının eylendirmek dışında da bir görevinin olduğunu kabul etmek gerekiyor. Sanatçı arkadaşlarımıza, yani bir kitle iletişim aracı olarak bir yaşamı algılama ve anlatma aracı olarak savaşı kabul etmeleri gerekiyor öncelikle de. Dolayısıyla da böyle bir şeyi kabul ettiğimiz zaman hayatın içerisinde sanatçının duruşunun ne kadar önemli olduğu da ortaya çıkıyor. Dolayısıyla zaten sanatçının sanatçı olması dolayısıyla sanatçının doğası gereği savaşa karşı olması gerekiyor. Bu ne demek? Bu şu demek: Hayatı yeniden yaratmayı amaçlayan bir anlayışın hayatı yok etmeyi planlayan her türlü şeye karşı durması kadar doğal başka birşey olabilir mi? Birisi yaşatmak için, birisi yok etmek için. Dolayısıyla yaşatmak için olan savaşa karşıdır zaten. Yıllar önce bu ülkede biliyorsunuz sanatçılar “Savaşa Hayır” dedikleri için Barış Derneği’ ne dava açıldı. Yani savaşın karşıtı olan bir şeyin içinde yer aldıkları için savaştan yana olanlar tarafından yargılandılar bu ülkede. Güçlü zanneden bir kesim hayır efendim biz savaş istemiyoruz savaşı yapmayacaksın, yapma şansın yok. Böyle bir şansımız yok. Borçluyuz. Bizim adımıza devlet borçlanmış durumda. E, bunu da ödeyeceksin, nasıl ödeyeceksin ölerek tolga çandar ödeyeceksin, paramız yok neyle ödeyeceğiz? Kanımızla ödeyeceğiz, canımızla ödeyeceğiz onu bekliyorlar bizden. Ve alacaklar gibi de görünüyor. Ama biz çünkü bir toplumun içerisinde topluluk olarak bir toplum değiliz yani bölük pörçük, ve herkes bir amaç uğruna bir araya gelebilecek bir anlayışta, duyarlılıkta, birikimde bir halk değiliz. Dolayısıyla da bölük pörçük olunca da zaten istedikleri buydu. Savaşa hayır diye sanatçıların veya tek tek bireylerin grupların savaşa hayır diye haykırmalarının çok da bir anlamı olmayacak. Ne yazık ki böyle olacak. Eğer bu savaş gerçekleşirse bizden ne isterlerse onu alacaklar öyle görünüyor maalesef. Temel Haklar ve Özgürlükler Derneği Girişimi’nin referandum çağrısı var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? TOLGA ÇANDAR : Dediğim gibi aslında referanduma gidecekerini sanmıyorum. Referanduma gitseler ne yapacaklar, ne yapacağız anlamında soruyorum. Bütün kitlesel iletişim araçları ellerinde. Yine de bizler ne yapıp edip bu topluma savaşa evet dedirtirler. O nedenle ben referandumun da çok sonuç vereceğine inanmıyorum doğrusunu isterseniz. Galiba başka yollar bulmak lazım. Ne yapmak lazım bilemiyoruz ki, yani savaşa kitlesel olarak hayır diyebilecek tüm güçlerin bir araya gelmesi gerekiyor. İnşallah böylece başarılabilir. Ben kendi adıma söylüyorum. Ben elimden ne gelirse yapmaya varım, yapıyorum da yapabildiğim kadar. Elimizden ne gelirse yapmaya varız. Nerede olursa olsun savaşa hayır diyen herkesin yanında olacağız. Şu anda yapabileceğim başka da bir şey yok zaten.✔ Emperyalist savaşta sanatçıların tavrı ne olmalı? FERHAT TUNÇ: Bu savaş bizim yakınımızda coğrafyamızda gerçekleşiyor. Bu gün gerçekleşirse tabi ki bence en çok da bölgede yaşayan bizler etkileneceğiz. Ama görebildiğim kadarıyla dünyanın birçok ülkesinde gelişen tepkilerin çok ilerisinde bir tepki yok Türkiye’de. Hala böyle bir duyarlılığın olmaması beni üzüyor açıkçası. Bu yüzden de özellikle bu hafta kaleme aldığım bir yazıda bu duyarsızlığı dile getireceğim. Niye? Herkesten çok barış sever, herkesten çok daha fazla bu savaşa karşı durmak bizim hakkımız. Sanatçılar cephesinden yapılanlar yeterli mi? FERHAT TUNÇ: Bu ülkede ne yazık ki işte birazda meydanın tavrının söz konusu olduğunu düşünüyorum. Toplumumuz ciddi anlamda bu noktada duyarsızlığa sevk ettiği gerçeğiyle karşı karşıyayız. Bu da çok düşündürücüdür. Yani medyanın giderek savaş yanlısı bir tutum içerisinde olduğunu görmek çok ürkütücüdür diye düşünüyorum. Onun içinde yeterli değil ve ülke aydınlarının sanatçılarının da bu konuda çok duyarlı olduğunu söylemek mümkün değil. Bu anlamda bazı çabalar olduğunu kesin ama bu çabalar da çok dağınık bir vaziyette yani savaşa karşı yüreğinde insanlık sevgisini taşıyan herkesin birlikte hareket etmesi ve savaşa karşı çıkması en temel insani görevdir. Amerikan Emperyalizmi’nin bu coğrafyada yaratmaya çalıştığı bu vahşete karşı durmak insanlık görevidir. Onun için her zamankinden daha çok yüksek bir sesle çıkmamız gerekir diye düşünüyorum. ✔ ferhat tunç

9


Emperyalist savaşta sanatçıların tavrı ne olmalı? CEZMİ ERSÖZ: Savaşa karşı gelişecek bütün çabaların desteklenmesi gerekir. Çünkü savaş kapımıza dayandı. Savaşı durdurmak için birşeyler yapılması gerekir. Ancak bu bir referandum süreci bunun erteleyeceğini filanda düşünüyorum. Yani bu süreci geri anlamda erteleyeceğini ve biraz zayıflatacağına da inanıyorum. Onun için acilen yapılması gereken ne ise yapılması gerekir. Herkesin kendi cephesinde düşündüğü şeyleri ortak bir paydada buluşturarak hareket etmenin çok daha gerekli olduğuna inanıyorum. Çok farklı yöntemlerle savaşa karşı eylemlilik içerisinde bulunmalarının aslında bu duruşu bir anlamda da zayıflattığına inanıyorum. Yani bütün güçlerin birlikte hareket etmesi gerekir. Ve ne gerekiyorsa bir şecezmi ersöz kilde en geniş anlamda katılımla bunun gerçekleşmesi gerektiğine inanıyorum. Ama tabii ki de referandum düşüncesi kötü bir niyetle ortaya atılmış bir düşünce olmamanın ötesinde bunun biraz bu anlamdaki mücadeleyi erteleyeceğine ve gerileteceğine inanıyorum. Yani bu bir zaman süreci ve bunu topluma yaymak, toplumun bu anlamdaki desteğini kazanmak adına çok iyi çalışılması gerekiyor. Buna da zaman yeter mi bilmiyorum artık. Sanatçılar cephesinden yapılanlar yeterli mi? CEZMİ ERSÖZ: Yani bu savaş Irak Halkı’nın olduğu kadar, Türkiye Halkının da zararına bir savaştır. Ne amaçla olursa olsun bir savaşa destek vermemek gerekiyor. Kaldı ki bu tek yanlı bir savaştır. Aslında bu savaşa bir yanıyla saldırı demek daha doğru olur. Amerika’nın mazlum Irak halkı üzerine bir saldırısıdır. Bu dünyada onay görmeyen bir saldırıdır. Türkiyede de savaşa karşı olan güçlerin, barış güçlerinin bir araya gelip bu savaşa karşı durmaları gerekir. Tek başına parça parça etkinlikler, eylemlilikler var ama bu eylemlilikleri ortak platforma getirmek gelecekteki birliktelik açısından da önem taşımaktadır. Temel Haklar ve Özgürlükler Derneği Girişiminin referandum çağrısı var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? CEZMİ ERSÖZ: Tabii referandum bu yollardan biridir. Ama zaten bu çok sonucu belli bir referandumdur. Çünkü Türkiye halkının zaten bütün güçleriyle savaşa karşı olduğu ortadadır. Savaş yanlısı olanlar mehmetçik kanı üzerinden bunu dolara çevirmek isteyenlerdir. O anlamda bir yöntem olarak referandum da önerilebilir, düşünülebilir. Ama kimsenin bunu yapabileceğini zannetmiyorum. Çünkü buradan çıkacak sonuç bir takım insanların işine gelmeyecektir. Ama halk bu referandumu yapmayı düşünüyor. Bu konuda bir belirginleşme var. CEZMİ ERSÖZ: Zaten halkın gösterdiği tepki referandumun ta kendisi aslında. Bunu talep etmek bile aslında belli bir şeyi istemektir. Tabi yapılsa iyi olur ama kabul edilebileceğini sanmıyorum ama bir yandan da bunu talep etmekte yarar vardır. Peki savaşa karşı neler yapılabilir, siz neler yapıyorsunuz, önerileriniz nedir? CEZMİ ERSÖZ: Barış Girişimi ile ilgili çalışmalar yapılıyor. Bunun dışında savaşa karşı etkinlikleri destekliyoruz. İşte bir parti imza kampanyası yürütüyor ona destek veriyoruz. Ama işte bunu tek bir yerde koordine etmekte yarar var. Yani solun parçalanmışlığına, bir de savaşa karşı güçlerin barış güçlerinin parçalanmışlığını eklememek gerekir.✔ Emperyalist savaşta sanatçıların tavrı ne olmalı? METİN UCA: Büyük bir vurdum duymazlık gözlüyorum ben de. Sadece öykünmecilikle sınırlı kalıyor. Yani Sean Penn’in yaptığının binde birini hiç kimsede göremedim. Çünkü sanatçı aynı zamanda öncüdür toplumda. Ağırlıklı olarak savaşın getireceği zararlar üzerine de daha etkili olmasını beklerdim. Yalnız bunun dediğim gibi 4-5 tane ülkesinin gerçeğini bilen ve savaştan uzak durabilen sanatçıyla sınırlı kalması üzücü. Sanıyorum sanatçı kavramıyla ilgili de bir sorun var. Bu kavramın da kirletilmesinden kaynaklanıyor belki. Bizim duyarsızlık olarak gördüğümüz gerçek sanatçı, yani halkını tanıyan gerçek sanatçının bu konuda tutarlı ve duyarlı olduğunu da düşünüyorum. Ama tümüne sanatçı dediğimiz zaman. Bu sesini çıkarmayan çoğunlukta bu grubun içerisinde değerlendiriliyor sanıyorum. Sanatçılar cephesinden yapılanlar yeterli mi? METİN UCA: Değil tabi ki, iyi niyetli girişimler var. Ama yeterli olduğunu zannetmiyorum. Özellikle işte perşembe günü gündeme gelecek olan Barış treni, barış girişimleri sembolik de olsa bunlar geniş kesimlerin üzerinde savaşın yıkıcılığı savaşın bize ait olmayan bir savaşın çok namussuz bir savaşın çok eşitliksiz bir savaşın olduğunu anlatmak için daha çok çabalamak gerekiyor sanıyorum.✔

Sanatçılar cephesinden yapılanlar yeterli mi? KAZIM KOYUNCU: Yapılanlar yeterli değil. Ancak ipuçları var. Canlı kalkan kampanyası olabilir. Büyük bir kamuoyu oluşturabileceğine inanıyorum. Sanıyorum yakında Avrupa’dan ve dünyanın başka yerlerinden birçok savaş karşıtı Bağdat’a gidecek. Bunun yaygınlaşmasını diliyorum ve yapılacak kitlesel yürüyüşlere ve savaş karşıtı eylemlere daha büyük katılım bekliyorum. Eğer on bin değilde, Irak’ta Savaşa Hayır diyen yaklaşık beşyüz bin, bir milyon kişi yürüse bu daha etkili olacaktır. Avrupa’da yüz binlerce insan yürürken bizde onbin kişi yürüyor. Beni en çokta bu üzüyor. Çünkü bölgedeyiz. Buna basının büyük bir desteği gerekiyor. sivil toplum örgütlerinin, sosyalistlerin, demokratların, muhaliflerin, sendikaların, sosyalist partilerin büyük bir eylem birliği içine girmesi geriyor. Ve toplumca sevilen insanların Irak'a gidip canlı kalkan olması bence çok anlamlı olacaktır. Savaşın önlenmesi açısından ilk aklıma gelenler bunlar. Dünyada çok şeyi değiştirebiliriz diye düşünüyorum.✔

10

kaz›m koyuncu


güncel tav›r

k›ssadan hisse picasso’dan bize avır’ın 11. sayısı toplatıldı. Dergi büromuza gelen polis memurları dergimizin 11. sayısının incelenmesindin ardından yazılarımızda örgüt propagandası yapıldığı gerekçesiyle toplatıldığını tebliğ ettiler bize. İnsanın eline böyle bir karar tutuşturulunca ne tür ruh halinde olacağını herkes az çok tahmin eder. Haksız bir yere bir tokat patlamıştır yani yüzünüzde. Günler geceler boyu binbir emekle hazırladığımız dergimiz bir hiç uğruna bir kalemde toplatılmıştır. “Zabıt tutulmuş,” bayiilerden dergimize el konulmuştur. “Ne olacak canım burası Türkiye, elbette böyle şeyler olur” kanıksamışlığında değiliz. Dergimizin toplatılmasını doğru bulmuyoruz. Üzerimize atılan suçlamaları kabul etmiyoruz. Yazdığımız yazılarda bir örgüt propagandası yaptığımız düşüncesine katılmıyoruz. Toplatma kararını inceliyoruz. Yani “Müteferrik Karar”ı. Feride’nin Türküsü, Bir yıl Böyle Geçti, Gerillanın Düğünü, Berkan’ı Uğurlarken ve aynı zamanda mahkeme savunmamız olan “Sorgumuzdur” isimli yazılarımızda yine propaganda yaptığımız iddia ediliyor, bununla suçlanıyor, yargılanıyoruz.. Evet yaptık, ama yaptığımız şey, sanatın misyonu gereği herhangi bir örgütün ve örgüt üyesinin vb. değil, yaşamın propagandasıdır. Sanat yaşamın propagandasını yapmalıdır, biz de öyle yaptık. Neler vardı yasaklanan yazılarımızda? Ölüm oruçlarında hayatlarını kaybeden Berkan Abatay ve Feride Harman’ın cenaze izlenimleri ülkemizin bir tablosudur. Dilimizin döndüğünce cenazelerde insanların yaşadıkları duyguları aktarmaya çalıştık. Elbetteki bir sanatçı yaşananlara kayıtsız kalmamalı yaşadığının ve gördüğünün sanatını icra etmelidir. Biz de bunu yaptık zaten,

T

elimizden geldiğince. Ama bütün bunların içinde bizi ve bu soruna duyarlılık gösteren herkesi şaşırtan şey ise bir yılın yani 2002 yılının nasıl geçtiğini kısa kısa anlatan yazımızdı. Ölüm orucunda ölenler, İsrail’in Filistin’i işgal etmesi, Emekli kuyruğunda ölenler, açlıktan ölen bir bebek... Ne oldu beyler rahatsız mı oldunuz? Hoş bir tablo değil, değil mi? Bu örnek bize 1930’ ların İspanya’sını hatırlattı. Çok bilinen bir örnektir ya yeniden hatırlatalım, bilmeyenler duymayanlar da bizden duysun. Ünlü ressam Pablo Picasso Almanların İspanya’ da gerçekleştirdikleri ilk katliamlardan biri olan Guernica’ yı anlatan bir tablo yapar. Hatta bir sergide bu tablosunu sergiler. Tabloya yaklaşan Alman subayı Picasso’ ya sorar “Bu tablo’yu siz mi yaptınız?” Picasso cevaplar “Hayır bayım, siz yaptınız”... Kıssadan hisse, dememiz odur ki emeklileri maaş kuyruklarında biz öldürmedik, F tiplerini biz açmadık, ölüm orucunda onca insanın ölmesini biz istemedik, buna göz yummadık, bir bebenin açlıktan ölmesinden biz sorumlu değiliz. Biz zaten insanlar doysun açlık yoksulluk son bulsun istiyoruz. E, Filistin’i de biz işgal etmedik yani Tavır dergisi olarak. Biz hep Filistin’den yanayız. Bunu herkes bilir. Siyonizme karşıyız. Sonra Afganistan’ı Amerika işgal etti. Taş taş üstünde bırakmadı, onu da yazdık. Emperyalizmede karşıyız. Hoş bir tablo değil, değil mi? Biz de beğenmiyoruz zaten ama ne yapalım gerçekleri resmedeceksek durum bundan ibaret. Biz de isterdik bunlar olmasın ama olmuş işte. Şimdi soruyor bize buyurgan bir ses “Bu tablo’yu siz mi yaptınız!” Ne diyelim sevgili okurlarımız? Siz olsanız ne dersiniz? Altından kalkmak çok zor, bu tablonun vebali çok ağır... Bu tabloyu biz yarat-

11

madık! Onlar yarattı. Kıssadan hisse, Picasso’dan bize... durum böyle! Ha unutmadan... bir de akıllara durgunluk veren başka bir şey. 10 Aralık 2002’ de yapılan Tavır’ın toplatılmasıyla ilgili “sorgumuz” suç olarak kabul edildi! Hem de bu dilekçeyi verdiğimiz İstanbul 1 No’lu devlet Güvenlik Mahkemesi bu konuyla ilgili hiçbir suçlama, suç duyurusunda bulunmamışken, başka bir mahkeme bizi suçlayabiliyor. Hani bunları size yazıyoruz ya bunlarda suç, bilginize! Düşünce özgürlüğü mü? Bu ülkede mi? Bu laflara kanacak bir kişi var mı hala?!✔


yaz›n›n konusu yazar›n

ad›

yine ankara yollar›nday›z tipi hapishanelerdeki ağır yaşam koşulları ve tecrit uygulaması sürüyor. Ve tutsakların tecrite karşı sürdürdükleri ölüm orucu direnişinde şehit düşenlerin sayısı hızla artıyor. Bizde “tecrit öldürüyor” demek için, “tecriti kaldırın ölümleri durdurun” demek için Meclise, Ankara’ya gitmeye hazırlanıyoruz. 18 Ocak Cumartesi günü, 2 otobüsten oluşan birinci kafileyi uğurluyoruz. Cumartesi günü gidenler, İzmit, Bursa ve Eskişehir şehir merkezlerinde yürüyüşler yapacaklar. Daha sonra Ankara’ya varacaklar ve onlardan bir gün sonra yola çıkacak olan 2. kafileyi, yani bizi karşılayacaklar. Bizde ikinci kafile olarak 19 Ocak Pazar günü yola çıkmak için Okmeydanı Fatma Girik Parkı’nda toplanacağız. Toplanma yerine geldiğimizde, parkın etrafının ve girişinin polisler tarafından tutulduğunu görüyoruz.Çevik otobüsleri, otomobiller, minibüsler, panzerler, akrepler ve yüzlerce polis etrafta adeta ‘kuş uçurtmuyor.’ Biz, “acaba erkenmi geldik, henüz kimse gelmedimi” düşüncesiyle parka giriyoruz ki, içeride 40-50 kişilik bir grubun halay çekmekte olduğunu görüyoruz. Ve koşarak halaydaki yerimizi alıyoruz. Sayımız her geçen dakika artıyor. Nurtepe’den, Gazi’den, Alibeyköy’den, Armutlu’dan, Esenyurt’tan, Gültepe’den, Bağcılar’dan, Anadolu yakasından yola çıkanlar, birbiri ardına Okmeydanı’na geliyorlar. Kısa zamanda sayımız 400’ü buluyor. Sayımız arttıkça coşkumuz büyüyor. Alana gelenler sloganlarla karşılanıyor: “YAŞASIN ÖLÜM ORUCU DİRENİŞİMİZ”, “KAHRAMANLAR ÖLMEZ HALK YENİLMEZ”, “TECRİTİ KALDIRIN ÖLÜMLERİ DURDURUN” Yapılan basın açıklamasının ardından bizi uğurlamaya gelenlerle vedalaşı-

F

yor, otobüslere dağılıyoruz. Toplam beş otobüs olarak yola çıkıyoruz. Okmeydanı halkının alkışları ve zafer işaretleri, mahalleden çıkanakadar bize eşlik ediyor. Artık yoldayız. Beş otobüs konvoy halinde Ankara’ya doğru ilerliyoruz. Otobüslerin içi, yola çıktığımız ilk andan itibaren bir coşku seline dönüşüyor. Her otobüs, birbirine nispet yaparcasına ve birbiriyle yarışırcasına söylenen türkülerle, marşlarla bir bayram yerine dönüşüyor. Otobüslerde, başkente, tecriti uygulayanların yanına gidip hesap soracak olmanın bayramı kutlanıyor. İstanbul’dan çıkışta, gişelerde durduruluyoruz. Kimlik kontrolü yapılıyor. Üzerinde kimliği olmayany 3 kişi İstanbul’a geri gönderilmek üzere otobüslerden indiriliyor. Tekrar yola koyuluyoruz. Vaktimiz çok. İstanbul’dan Pazar günü saat 15:00’te yola çıkmıştık. Ankara’ya varmayı hedeflediğimiz saat ise Pazartesi sabah 08:30. Çünkü diğer illerden gelen otobüslerle Ankara’da hipod-

12

romun önünde bu saatte buluşacağız. Ankara gişelere varmak için yaklaşık olarak 18 saatimiz var. İstanbul-Ankara arası ise 6 saat sürüyor. Yani mola yerlerinde kullanacağımız 10-12 saatimiz var. İlk mola yerimize varıyoruz. Mola yerine varır varmaz tüm otobüslerdekiler birleşiyor ve büyük bir halay kuruyor. Şanslıyız, bir davulcumuz var. Zurnacımız yok ama çok sorun olmuyor. “Zurna sorunumuzu” davul eşliğinde hep birlikte söylediğimiz türkülerle aşıyoruz. Verdiğimiz birinci mola, çekilen halayların, söylenen türkülerin ve yapılan sohpetlerin ardından sona eriyor. Tekrar yoldayız. Bolu dağındaki ikinci mola yerine vardığımızda küçük küçük yorulmaların başladığını farkediyoruz. Buradada hep birlikte halaylar çekiyoruz. Komün tarafından dağıtılan “kumanyalarımızı” yiyoruz. Sabah saat 08:30’da gişelerdeyiz. Gişeler askerler tarafından tutulmuş du-


rumda. Önce kenara alınıyoruz, ama bir kaç dakika sonra geçmemize izin veriliyor. Bu durum şaşırtıyor bizi. Daha önceki Ankara’ya gelişlerimizde ya hiç alınmıyor, ya da en azından 2-3 saat tutuluyorduk. Gerek İstanbul’dan çıkışımızda, gerek mola yerlerinde ve gerekse Ankara’nın girişinde hiçbir engellemeyle karşılaşmamış olmamız aslında bu gidişimizin devlet tarafından sessiz sedasız geçiştirilmeye çalışıldığını gösteriyordu. Çünkü daha önceki tüm engelleme çabalarını kararlılığımızla boşa çıkarmış ve yaralanmalar, gözaltına alınmalar pahasına Ankara’ya ulaşmayı başarmıştık. Ve her defaasında da basında büyük bir yer bulmuştu. Gişelerden geçmesine geçiyoruz ama çok geçmeden, bu sefer de polisler tarafından tekrar durduruluyoruz. Ve buradaki tutumlarında da az önceki düşüncelerimizde haklı olduğumuzu anlıyoruz. Burada da otobüslerimizin Selim Sırrı Tarcan Spor Salonu önüne çekilmesine ve bizimde buradan Abdi İpekçi Parkına kadar yürüyüş yapmamıza izin veriliyor. Abdi İpekçi’ye vardıktan sonrada oloşturacağımız bir heyeti Meclise göndereceğiz. Selim Sırrı Tarcan Spor Salonu önünde inip kortej oluşturmaya başlıyoruz. diğer illerden gelenlerin katılımıyla da sayımız artıyor. Yaklaşık 350 kişilik bir kitleyle yürüyüşe geçiyoruz. Etrafımızda çok yoğun bir güvenlik önlemi var. Bu şekilde sloganlarımızla Abdi İpekçi Parkına kadar yürüyoruz. Parkta bizi bekleyen Ankara’lılar ve Anadolu’nun diğer şehirlerinden gelenler var. Parkta hepimiz biraraya geliyoruz. Sayımız 500’ü buluyor. Parkın etrafı polisler tara-

fından çevrilmiş durumda. Parktan geçenlerin sayısı oldukça azalmış. Burada yapılan basın açıklamasının ardından yine halaylar çekiyoruz. Biraz da Ankara’nın soğuğunun etkisinden kurtulmak için olsa gerek halaya hemen herkes katılıyor. Halay, orada kaldığımız yaklaşık üç saat boyunca sürekli çekiliyor. Saat 14:00’te Meclise gidecek olan heyeti uğurluyoruz. Artık onların gelmesini bekleyeceğiz. Ama burada beklemek istemiyoruz. Onları Yüksel Caddesindeki İnsan Hakları Anıtı önünde karşılamak niyetindeyiz. Yüksel Caddesine doğru yürüyüşe geçmek için kortejimizi oluşturmaya başlıyoruz. Polisler apar topar geliyor ve oraya gitmemize izin vermeyeceklerini onları burada beklememiz gerektiğini söylüyorlar. Kabul etmiyoruz. İnsan Hakları anıtı önüne kadar yürümekte ve orada beklemekte ka-

13

rarlı olduğumuzu belirtiyoruz. Bunun üzerine çevik kuvvet polisleri etrafımızı sarıyor. Biz de güvenlik zinciri oluşturuyoruz. Kasklarını takıyorlar, biz birbirimize kenetleniyoruz. Sloganlar çok daha güçlü atılıyor. İş tam bir irade çatışmasına dönüşüyor. Bize geri adım attırmak için yaptıkları her hamleye bir bir adım ileri atarak karşılık veriyoruz. “Sonuçlarına katlanmaya hazır olun!” diyorlar. “Siz de hazır olun” diye cevap veriyoruz. Polisler, ‘işin ciddiyetini’ kavrıyorlar. Blöf yapmadığımızı her ne pahasına olursa olsun oraya yürüyeceğimizi anlıyorlar. Ve bunun üzerine ‘pes’ ediyorlar, yürümemize izin veriyorlar. Çevik kuvvet ekipleri etrafımızdan çekiliyor, yolumuz açılıyor. İrade savaşını kazanmamız herkese çok büyük bir moral veriyor ve sloganlarımızı arka arkaya patlatarak İnsan Hakları Anıtına kadar yürüyoruz. Yürüyüş güzergahımız bu sefer şehrin merkezinden geçtiği için, binlerce kişinin içinden yürüyüş yaparak ilerliyoruz. Yüksel Caddesindeki İnsan Hakaları Anıtına vardığımızda yeniden halayımızı kuruyoruz. Sloganlarımızı hiç susmadan sürekli haykırıyoruz. Ve bir süre sonra heyet geliyor. Heyet geldikten sonra bir basın açıklaması yapıyoruz ve yeniden, tekrar tekrar atılan sloganların ardından eylemimiz sona eriyor. Otobüslerdeyiz, bu defa herkesin üzerine tatlı bir yorgunluk çökmüş. İki gündür uyumuyor olmanın sürekli halay çekmenin türküler söylemenin, sloganlar atmanın, yürüyüşler yapmanın yorgunluğu. Ama bu yorgunluk, yüzlerdeki, eylemi başarıyla gerçekleştirmiş olmanın mutluluğunu gizleyemiyor.✔


yaz›n›n konusu yazar›n

ad›

biz de ölürüz ama yeter! irkaç basamak merdiveni çıktı ve parmağını uzatıp dış kapının ziline bastı. Kapının otomatik kilit sesi yerine, camda elinde anahtarla "kim o?" diye birinin bağırdığını duydu. Kafasını kaldırıp baktı sadece. Camdaki tereddütsüz attı anahtarı. Gelen her kim olursa olsun "hoş gelmiş, sefalar getirmişti" onlar için. Eğilip ayakkabılarını çözüyordu ki evin kapısı açıldı, "hoş geldiniz" dedi Melek. Tanıyordu Onu'da, Alibeyköy Direniş evinden. Anımsar bir tanışıklıkla sarıldılar. "Buyur" lafıyla odaya girdi. Farketmedi Emine ana. Yerde çömelmiş, gözündeki gözlükleri bir eliyle tutmuş mektup yazıyordu. "Merhaba Emine teyze" deyince, Emine ana hemen kafasını kaldırıp "merhaba yavrum" dedi. "Yavrum"... Haftada sadece yarım saat "yavrum" diyebiliyordu Nihat'a. Kimbilir, belki de yüreğindeki "yavrum canım" diyebilme özlemini onlarla gideriyordu. Oturdular yanyana. Daha hiç laf etmemişlerdi. Kime mektup yazıp yazmadığını sorup sormamakta çekiniyordu. Gözü mektuptaydı. "Nihatıma yazdım. Durun size de okuyayım güzel olmuş mu bakın" deyip mektuba sarıldı. "Yavrum, canım Nihatım. Bu hafta daha bir mutlu gelecektim yanına ama olmadı. Senin açlıktan erimiş bedeninin karşısına bende aç gelecektim. Ne güzel bir bilsen seninle açlığı paylaşmak yavrum. Ama benimki bitecek. Ya senin yavrum, eriyip gidiyorsun karşımda. Önceleri sana karşı geliyordum Ölüm Orucu yapıyorsun diye. Sonra sen 'bencillik yapıyorsun. Ben olmasam başka bir arkadaşım girecek, onun annesi yok mu, niye böyle düşünüyorsun' de-

B

dikten sonra anladım yavrum. O yüzden artık saygı duyuyor, destekliyorum sizi. Onun için şimdi bende açlığa yattım yavrum..." Tamamlayamamıştı gerisini. "Nasıl, güzel olmuş mu?" diye sordu ama o dalmıştı. Birden irkilip "güzel teyzecim, içinden geleni yazmışsın ya, daha bi güzel olmuş" dedi. Bu onaya sevinerek güldü. Karşı odanın kapısı açıldı. Elinde boş fincanla önce mutfağa sonra yanlarına geldi Feridun. Armlutlu'dan bu yana direnişle içiçeydi. Kardeşi Osman'ın yanıbaşından ayrılmamıştı. Onunla direndi, onunla onurlandı. Şimdi ise vefa borcunu ödüyordu Osman'a. Yaşlı bedenini açlıkla tanıştırmıştı O'da. emine ananın canortağıydı şimdi. O evde Osman'ın hayalleri, Nihat'ın umutlarıydı yudumladıkları karşılıklı. Duvara astıkları kartondaki yazı, açlığa yatırtmıştı bedenlerini. "Tecrit kaldırılsın, Ölümler durdurulsun." "Ölmesin" diyordu "Nihatım" Emine ana, "ölmesin yavrum yavrularım." Anaydı O, evladı mapusta büyümüş. Gözlerini okuyordu Feridun O'nun. O'da Emine gibi bakmıştı bir zaman, baba gibi kollarını açtığında Osman'a. Ama "tecrit kalkmamış ölümler durmamıştı" ve Osamn yitip gitmişti. Emine anayı bir O anlardı, bir de yavrusunun ta-

14

butuna sarılıp hasret giderenler... İşte bundan yanıbaşındaydı haykırışında öfkesini. Yaşama bu kadar bağlıyken, bu kadar yaşam sevinciyle doluyken ölmemeliydiler. Ama düşüyorlardı bir bir. "Yeter!" diyorlardı tek bir ağız olup ikisi de, "biz de ölürüz ama yeter!" Bunu istemelerinden şimdi, ak saçlarını taşıyan bedenlerinin incelmesi, haykırışları bunun için, haykırışları, yitirdiklerinin hayallerinin gerçekleşmesi, ardlarından ölüme yürüyenlerin yüzlerindeki gülüşün solmaması...✔


fliir mehmet

birgül Tutsak ‹nanc›n sab›r bayraklar› Hücre Gecenin içindeki karanl›k Su A¤›zlar›ndaki b›çak yaras› Ölüm Mevsimsiz açan çiçek Can› burnunda öfkenin Açl›¤›n dövdü¤ü hücrelerde Her evlat bir güldür flimdi Her ana bir gül yaras›

özer


fliir

gülen ba¤dat Mutlu gördüm Irak'› mutlu atak ve umutlu çekidüzen verememiflti üstüne bafl›na daha ama yaslanm›fl kazmas›n›n sap›na sak›z gibi gülüyordu tu¤lalar›n harçlar›n aras›nda Kurtulmak güzel fleymifl be yahu hastal›ktan kurtulmak borçluluktan kurtulmak iflah etmez bir sevdadan kurtulmak baflbelas› bir kad›ndan kurtulmak namussuz bir iflverenden kurtulmak ve ille de kölelikten ille de yabanc›s›ndan güzel fleymifl kurtulmak be! ben kurtuldum diyordu ba¤dat yaslanm›fl kazmas›n›n sap›na

sak›z gibi gülüyordu güneflli sa¤anaklar alt›nda kolay de¤il devrimin meyvas›n› toplamak flu gördü¤ün hurma bile yedi y›lda veriyor meyvas›n› kolay de¤il bir hurma fidan›n› çakallardan korumak petrolümüz çok bizim petroldan gayr› da bir suçumuz yok bizim petrolümüz yaln›zca bizim gayr› petrolümüz bundan böyle hep bizim petrolümüz gecelerce hep bizim petrolümüz gündüzlerce hep bizim bayramlarca, flenliklerce ve törenlerce dostluklarca ve de düflmanl›klarca petrolümüz hep bizim savaflta ve bar›flta gece gündüz hep bizim kahrolsun emperyalizm! .....


hasan

hurmam›z kükürdümüz dicle' miz, f›rat' ›m›z yeflil yeflil da¤lar›m›z günefl günefl çöllerimiz bundan böyle hep bizim gecelerce gündüzlerce hep bizim bugünlerce yar›nlarca hep bizim sevgili flattülarap sevgili denizimiz deniz k›z› basram›z ve basra denizimiz bundan böyle hep bizim kahrolsun emperyalizm! çünkü vurduk ac›m›z› soygunun tepesine kurtard›k namusumuzu öfkemiz da¤lar gibi umudumuz denizlerce ya herkesin ekme¤i var ya herkesin ekme¤i yok böyle diyor toplumculuk bir güvercin uçurduk bu sümer topra¤›na

hüseyin

›fl›k yakt›k kurtulufluna ortado¤u'nun gölge düflürenin bu kuflun kanad›na k›raca¤›z kanad›n› bu ›fl›¤› karartan›n y›kaca¤›z dünyas›n› bafl›na! mutlu gördüm ba¤dat'› mutlu atak ve umutlu sanki yekinmifl de mezopotamya okumufl da marksizmi meydan okuyordu dünyaya çekidüzen verememiflti üstüne bafl›na daha ama yaslanm›fl kazmas›n›n sap›na sak›z gibi gülüyordu umudun inanc›n›n öfkesinin ortas›nda!


Merhaba Raşit, Merhaba Canım Yoldaşlarım, Destanımızın üçüncü yılının coşkusu, kahramanlarımızın sıcaklığıyla, büyüyen sevgimle sımsıkı kucaklıyorum... Sevginiz, güveniniz, coşkunuzla, umut pınarıyla, kahramanlarımızın sıcaklığıyla geldiniz. Yanık abdalımızla geldiniz. Hoş geldiniz!... Evet canlar mekanım çok kalabalık; yoldaşlarımla, hedefe varan canlarımızla, değerlerimizle dolu. Koyu sohbetteyiz. Gülnihal’im, Fatma’m çok sıcaklar hala, her an her dakika birlikteyiz. Yine ve her zamankinden çok beraberiz. Duygular yoğun ve dolu dolu canlar. Ben bir kez daha layık olacağım diyorum. Anıları önünde saygı ve bağlılığımla eğiliyorum. Üçüncü yılına giren destanımızı onlarla yazdık. umut büyüdü, gelecek özlemi, inancı büyüdü. Daha da büyüyecek, biyiteceğiz. Gelecek güzel günlere mutlaka erişeceğiz...Umut pınarımız çağlayarak akacak... Bizler o ak köpükler için de birer damla olacağız... Canlar buralardan haberdarsınızdır. Ben iyiyim, hedefimi gözetliyorum. Ellerim de kınalı varacak olmanın coşkusundayım. Dördüncü dalyamı da kutladım sizlerle birlikte. Tanju'da iyi, günleri devirerek yol alıyor... Talat, Serdar'da toparlanıyorlar, hala buradalar, tedavileri devam ediyor. Onlar da hayallerini, emanetlerini, bana-bizlere devrederek tamamladılar yolculuklarını. Emanetlerini layıkıyla taşıyacağız... Canım yoldaşlarım, kısa konukluğumun sonuna geldim. Sohbet konusu çok, gönül sohbetlerine bırakıyorum şimdilik. Büyüyen sevgimle, yaşadığımız ve gelecek güzel günlerin coşkusuyla, hasretle sımsıkı kucaklıyor, can ortağım Sinan'ın alnından öpüyorum. Bağlılığımla...

ÖZLEM TÜRK


güncel güzin

karaduman

televizyon, savafl ve kültür "Taş fırın erkeği evlendi" "Türkiye'de yaşayanların % 43'ü yoksul" Gazete ve televizyonlarda yayınlanan bu iki haberi okuduğumuzda yada izlediğimizde, ülkemizin iki farklı cephesinde iki farklı manzara diye mi düşünmüşüzdür? Yoksa, biri ülkemizin "sanatçı gerçekliği, diğeri halkın gerçekliği" diye mi düşündük? Haftalarca gazete ve televizyonlarda ATV'de yayınlanan "Çocuklar Duymasın" dizisinin taş fırın erkeği Tamer Karadağlı'nın evlilik maceraları dizi film şeklinde yayınlanıp durdu. Önce taş fırın erkeğinin sevgilisi ortaya çıktı. Kaç yıldır birlikte oldukları, nasıl tanıştıkları, birbirlerini ne kadar çok sevdikleri, günlük yaşamda Tamer Karadağlı’nın taş fırın erkeği mi olduğu, yoksa light erkek mi olduğu yazılıp çizildi, televizyonlarda yayınlandı. Daha sonrasında evlilik düşleri, evlilik hazırlıkları, evlilik tarihi üzerine yayınlar birbiri peşi sıra sürdü. Son olarak da taş fırın erkeğinin Çırağan Oteli'nde sponsorlar tarafından finanse edilen (diğer bir ifadeyle en kutsal ve değerli kurumlardan biri olan evlilik kurumunun da metalaştırılıp pazarlandığı) düğünü gerçekleşti. Taş fırın erkeğinin düğün haberlerinin tefrika halinde yayınlandığı günlerde Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan bir haberde "Türkiye'de yaşayanların % 43'ü yoksul, % 12'si ise beslenemiyor" deniliyordu. Bu haberden birgün sonra CNN TÜRK'te yayınlanan bir haberde "Türkiye halkının % 54 ‘ü açlıkla karşı karşıya" deniliyordu. Buna benzer haberlerle çok sık karşılaşmışızdır. Ramazan çadırlarının görüntüsü bir yanıyla ülkemizdeki sefaletin, yoksulluğun görüntüsü olarak

karşımıza çıkıyor. Çeşitli dönemlerde yardım adı altında halka dağıtılan yiyecekleri elde edebilmek için birbiriyle kavga eden, yere düşen yiyecekleri çamurların içinden almak için, birbirlerini çiğneyen, ezen insanların görüntüsü de hala daha hafızalarımızdan silinmedi. Aslında ülkemizde yaşanan yoksulluğun görüntüleriyle her gün karşılaşırız. Kimi zaman bu yoksulluğu yaşarız, yanından geçeriz de görmeyiz ya da görmek istemeyiz. Okul çağındaki çocukların boyacılık yaptıklarına, simit ya da su sattıklarına çok tanık olmuşuzdur. Yaşanan yoksulluk ve sefalet ülkemiz gerçeğidir. Bu yoksulluğu görmek istemesek bile, etrafımızı sardığı için bundan kurtulmak görmezlikten gelmek mümkün değildir. Hangi yana dönersen dön, bu yoksulluğun izlerin-

20

den bir parça mutlaka gelip bakışlarımızın arasına yerleşir. Yoksulluk, açlık, işsizlikle ilgili haberler gazete sayfalarında ve televizyon ekranlarında bazen yer alsa da, bu yoksulluğun nedenlerinden hiç söz edilmez. Raiting ve tiraj uğruna verilen böylesi haberlerin hemen ardından yoğun bir şekilde magazin programları ve dizilerle halk, yaşadığı gerçekliğin uzağında, hayal dünyasında yaşatılmaya çalışılır. Bir süre önce gazetenin birinde küçük, ama önemli bir haber yayınlandı. Haberde Amerikan CNN televizyonunun, ABD'nin Irak'a yapmayı düşündüğü savaşta 'daha iyi' yayın yapmak için 30 milyon dolar ayırdığını yazıyordu. Bu haberi daha farklı bir şekilde açıklayacak olursak; CNN televizyonu Irak'ta katledilmesi düşünülen halkı daha iyi görüntüleyip, ABD'nin


dünya jandarmalığına karşı çıkmanın bedeli bu olur deyip, katliam görüntülerini tüm dünya televizyonlarına aktarmak için tam 30 milyon dolarlık yatırım yapmış diyebiliriz. CNN'nin '90- ‘91 yıllarında Körfez krizi ve kriz sonrasındaki savaşta emperyalizm adına nasıl bir misyon yüklendiğini herkes biliyor olmalı. '90 yılındaki körfez krizinde ABD, Birleşmiş Milletler kararı çıkartıp, diğer emperyalist devletler ve işbirlikçi iktidarlarla birlikte, Irak halkına saldırmayı planlamıştı. Bunun için yoğun bir dezenformasyon kampanyasını hayata geçirdi. Bu dezenformasyon daha çok CNN'nin asparagas yalan üzerine yaptığı haber programlarının üzerine oturmuştu. CNN’nin yaptığı iki haber hala daha hafızalardan silinmemiştir. Birinci haber Körfez krizi döneminde Kuveyt'te bir hastanede yapılan çekimlerle ilgiliydi. Bu haberde Saddam'ın Kuveyt'i işgal etmesinden sonra, Kuveyt'teki hastanelerdeki hasta çocuklara ilaç verilmediği, Saddam'ın hastalara ilaç verilmesini yasakladığı için birçoğunun öldüğü anlatılıyordu. Bu ölümlerin tanığı olarakta bir hemşireyle röportaj yapılıp, sözde ölümlerin en önemli tanığı aracılığıyla Saddam'ın çocuk katili olduğu tüm dünyaya gösterilip, Irak'a karşı yapılacak savaşı, 'meşru' göstermek istemişlerdi. Bu haber o dönem Birleşmiş Milletler'de Irak'a savaş açılması kararının

alınmasında en önemli etkenlerden biri olmuştur. Körfez Savaşı sonrasında bazı gazeteler CNN'nin haberlerinde adı geçen hastanede araştırmalar yaptılar. Gazetelerin yaptıkları bu açıklamalarda görüldü ki, CNN'nin haberi tümüyle yalana dayanıyordu. Çünkü bu hastanede iddia edildiği ne Saddam'ın ilaçları yasaklaması, ne ilaçlar yasaklandığı için çocukların ölümü gibi bir durum olmuştu. Yine görgü tanığı olarak konuşturulan bayanın da hemşirelikle herhangi bir ilgisi yokmuş. CNN'nin yaptığı ikinci önemli haber ise Körfez Savaşı'nın yapıldığı günlerde oldu. Irak'ta halkın üzerine bombalar

21

yağdırıp, halk katledilirken bir haber ekranlarından, tüm dünya televizyonlarının ekranlarına çıktı. Haberde Körfez Savaşı nedeniyle Saddam'ın petrolü denize attığı, petrol atıkları nedeniyle Karabatak kuşlarının öldüğü gösteriliyordu. Defalarca yayınlanan bu görüntülerde Saddam'ın karabatakları bile öldüren bir cani olduğu insanlara anlatılmaya çalışılıyor. Herkes bu haberle Irak'ta ABD tarafından katledilen halkı unutup karabataklara üzülmeliydi. Hatta hızını alamayan İsmet Sezgin, karabatak için, hemen bir şiir yazıp televizyonlarda okuyarak, karabatakların ölmesine ne kadar üzüldüğünü anlatmıştı. Televizyon ve gazete gibi iletişim araçlarının gücünü Amerikan tekelleri çok daha önce kavramışlardı. Özellikle sinema 1900'lü yılların ikinci yarısında sömürgelerde Amerikan yaşam tarzının oluşturulmasında en önemli araçlardan biri olmuştu. Bu dönemde sinema starları yaratılmış, bu starlar aracılığıyla dünya halklarının düşünceleri, bilinçleri bulanıklaştırılarak, hiç uluşamayacakları bir hayal dünyasının içine sürüklenmek istenmişti. Bu starlar aynı zamanda tüketim kültürünün yaygınlaştırılmasında en büyük araçlar olmuşlardır. Ülkemiz televizyonlarının Amerikan televizyonlarından mutlaka öğrenecekleri şeyler vardır. Öğrendiklerini uygulamak, halkı kandırmak, yaşamın gerçeklerinin üzerini örtmek televizyon tekellerinin asli görevleri olduğundan; ancak bu sayede beslenebildiklerinden, halkı hayal aleminde yaşatacak programları ardarda yayınlamak gerekiyordu. İşte bütün bunlardan dolayı artık


taş fırın erkeği ile yatıp kalkmalı, onunla gülmeli, açlığı, yoksulluğu onunla unutmalıydık. Bu dizi de sadece taş fırın erkeğine önemli roller biçilmemişti. Havuç da sürekli cep telefonu isteyerek telefon tekellerinin reklamını yapmalıydı. Meltem'e de görevler düşüyordu. Yaş günleri için dizi dizi hediyeler almak, çeşitli özel günler için alışveriş merkezlerinin yolunu tutmak, her türlü tüketim eşyasının tanıtımını yapmak, gezi ve turizm programlarının reklamını yapmak, kısacası her yönüyle tüketim kültürü Meltem aracılığıyla evlerin içine girecek, insanları tüketime teşvik eden bir görüntüye dönüşmeli. Dizide insanlara sunulan tüketim kültürünün yanında, ülkemiz insanının yaşadığı yoksulluk ve açlıktan hiç söz edilmez. Diziler bu gerçekliğe yabancılardır. Onların tek derdi vardır, insanları yaşamın gerçekliğinden uzaklaştırıp hayal dünyasında yaşatmak. Brezilya dizileri ya da pembe diziler olarak dilimize yerleşen bu dizilerin yerli versiyonları önce TRT'de yayınlanan Perihan Abla ile başladı. Daha sonra özel televizyonların da dizile-

re yönelmesiyle ekranlar Mahallenin Muhtarları, Süper Baba gibi içeriği olmayan, boş ve anlamsız dizilerle dolup taştı. Artık televizyonlar da bu tür dizileri yayınlamak için birbirleriyle yarış ediyorlardı. Yine televizyonlardaki magazin programları aracılığıyla her gün biraz daha yaygınlaştırılmaya çalışılan televole kültürünün bir ayağı da bu diziler olmuştur. Televizyonlarda ard arda yayınlanan mahalle dizilerinin ardından şimdi de sitcomlar ve köy filmleri yayınlanmaya başladı. Bugün televizyon ekranlarını kaplayan sitcom ve köy dizileri de ülkemiz halkına yabancı olan dizilerdir. Bu dizilerle asıl amaçlanan, insanların düşüncelerini, yaşadıklarını yoksulluğun, açlığın nedenlerini niçinlerini aramaktan uzaklaştırmaktır. Sitcom türü diziler, Amerikan ve İngiliz televizyonlarının ortaya çıkardığı, durum komedisi olarak tanımlanan, insanları yaşadıkları sorunlardan uzaklaştırıp rahatlatmaya ( buna uyutma da diyebiliriz) çalışan dizilerdir. Bir iki yıldır Türkiye televizyonlarında çok sık yeralan sitcomların büyük bir kısmı Amerika ve İngiliz televizyonlarında yayınlananların Türkçe’ye çevrilmiş halidir. Orjinal çekimleri yayınlamak yerine türkçeye çevirip, yerli oyuncularla yeniden çekilen diziler bu haliyle, gerek içerik gerekse de biçim yönünden bizim kültürümüze uygun olması düşünülemez. Orjinal olduğu söylenen Çocuklar Duymasın gibi sitcomların yerliliği sadece diziyi yazanların, oynayanların, çekenlerin yerliliğiyle sınırlıdır. Bu dizilerin metin ya da senaryo yazarı Türk olsa da, dizilerin formatı, kısacası içerikten tutun da oyunculuk biçimlerine kadar Amerikan ve İngiliz sitcomlarının taklitleridirler. Herşeyden önce mizah mevcut sisteme ya da bu sistem içinde yaşanan olumsuzluklara, yanlışlara, haksızlıklara muhalif olan bir sanattır. Mizahın varoluşu, hatta çıkış nedeni de budur. Bu durum sadece ülkemiz

22

için de geçerli değildir. Mizah ya da mizahçılar hemen hemen her ülkede aynı misyonu yüklenmişlerdir. 1800'lerin ikinci yarısından itibaren Osmanlı'da ortaya çıkan karikatürün en temel malzemesi Osmanlı'nın baskıcı yönetimiydi. 1947-48 yıllarında Sabahattin Ali, Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin tarafından çıkartılan “Markopaşa” nın o dönemde hiçbir gazetenin ulaşmayı başaramadığı yüzbinlerce tiraja ulaşması ve halk tarafından sahiplenmesi, emperyalist işbirlikçiliği, emperyalist kültürü, yozlaşmayı eleştirmesi, halktan kendi sorunlarına sahip çıkmasını istemesiydi. Televizyonlar da ard arda yayınlanan sitcomların ise gerçek anlamda mizahla hiçbir ilgisi yoktru. Bu sitcomlar Amerikan ve İngiliz sitcomlarından devşirme yada onların taklidi oldukları için, halka halkın yaşadıkları sorunlara, acılara yabancılardır. Halka yozlaşma ve tüketim kültürü sunmaktan başka birşey veremezler. Kısaca özetleyecek olursak; televizyonlar da yayınlanan dizilerin hiç birinin ülkemiz gerçekliğiyle ilgisi yoktur. Halka, halkın yaşadığı sorunlara yabancıdırlar. İnsanların yaşamın gerçekliğinden uzaklaştırıp pembe hayallerin içinde dolaşmalarını hedeflerler. Emperyalist kültürü ve bu kültürün parçaları olan tüketim kültürünü, yozlaşmayı pompalarlar. Taş fırın erkeği ve Seymen Ağa karakterleri halkın kahramanları olamazlar. Bu karakterleri canlandıran oyuncularda halkın sanatçısı olamazlar. Halkın sanatçısı olmak, ancak halkın içinde olmakla, halka yabancılaşmamakla, halkın sesi soluğu olmakla mümkündür.✔


kitap can

y›ld›r›m

yaflar kemal’ den “Bir Ada Hikayesi” aşar Kemal’in dört kitapta toplanacak olan son romanı Bir Ada Hikayesi’nin ilk kitabı Adam Yayınları’ndan 1998’de yayımlandı. Uzun bir aradan sonra 2002’de, geçtiğimiz aylarda “Karıncanın Su İçtiği” ve “Tanyeri Horozları” adında da ikinci ve üçüncü kitapları da yayımlandı. Üçlemenin ilk kitabı olan “FIRAT SUYU KAN AKIYOR BAKSANA “ isimli kitabın konusu kısaca şöyle; Romanın başkahramanı Poyraz Musa, Alman Emperyalizmi’ne yaranmak için İttihak ve Terakki İktidarı’nın Enver Paşa komutasında doksan bin kişinin soğuktan ve bitten kırıldığı koca bir ordudan sağ salim dönebilmiş sayılı zabitlerdendir. Allahuekber Dağı’ndaki bu faciadan arta kalan kimi subayların öncülüğünde kurulan çapulcu, eşkiya çetelerine katılır. Kürdistan’da önlerine çıkan her köye-kasabaya baskınlar düzenleyip, savaştan perişan olmuş halkın elinde kalan neleri varsa alırlar. Yerel bir Kürt beyi öncülüğünde Sincar Dağları’nı aşıp Laliş koyağında yaşayan Yezidi halkını kıyımdan geçirirler. II. Dünya Savaşı başlar. Fransız’lar Urfa, Antep ve Maraş’ı işgal eder. Halk kendi başının çaresine bakar ve yerel direnişler örgütlenir. Halka bölgedeki ordu güçleri de destek verir. Poyraz Musa arkadaşlarıyla bu defa emperyalistlere karşı silah kuşanır. Emperyalistler büyük bedeller pahasına ülkeden kovulur. Ama Poyraz Musa ve arkadaşları Çapul’a eşkiyalığa geri dönerler. Ne olursa olsun koyunlarında altınlarla evlerine dönmek niyetindedirler. Bu defa hedef, bölgede onlarla birlikte emperyalistlerle çarpışmış Bedevi Halkı’dır. Bedevi Halkı’na saldırırlar. Kadınlar, kızlar, çoluk çocuk de-

Y

meden çadırlarda kıyıma başlarlar. Bu çarpışmaların birinde Poyraz Musa yaralanır ve kendini bölgedeki en güçlü Emir’lerden birinin konağına atar. Bu kısa konukluk Poyraz’ın hayatını değiştirir. Emir, Yezidi halkıyla dosttur ve iyi tanır onları. Poyraz’a günlerce yezidi halkını anlatır. Mezopotamya’nın bu en mazlum halkı inançlarından dolayı hor görülmüş. Şeyh Adi Bin Misafir’in de sandukasının gömülü olduğu ibadethaneleri defalarca talan edilir, yakılır, yıkılır. Gün olmuş Şeyhülislam fetvası kılıç olup boyunlarına inmiştir. Gün olmuş şah, padişah fermanı olmuş, kadın çocuk demeden kanlarını akıtmıştır kızgın çöl toprağının üzerine. Kısacası dört kitapta katli vacip görülmüştür Yezidi halkının. Emir’in Poyraz’a “Fırat, günlerce, aylarca insan ölüleriyle doldu da taştı. Fırat suyu kan akıyor baksana. Dicle, günlerce ölülerle aktı. Dünyanın bütün kartalları çöle indiler, çölde insan etine doydular” dediği Yezidi Halkı’nın kanı ve ölüleridir.” der. “Yüzyıllardır bu insanlar öldürüldüler, o kadar sürgün edildiler, işkence gördüler, aşağılandılar, gene yılmadılar, tükenmediler. Ben bu insanları seviyorum, onların düşüncelerine saygı duyuyorum” dediği insanlar da Yezidi halkıdır. Poyraz Musa henüz Bedevi’lerin intikam alacakları korkusuyla kaçmadan, korkudan adını bile değiştirmeden önceki Abbas’tır. Emin’in günlerce anlattıklarından etkilenir. Derin, acısından kıvranacak kadar derin pişmanlıklara gömülür. Bu pişmanlık son

23

iki kitapta daha da belirginleşir. Gördüğü her rüyaya katlettiği genç kızlar, kadınların çocukların görüntüleri yansır. Her gecesi kabus olur. Bedevi kabilelerinin intikam korkusu, pişmanlık ve utanç fırtınası onu Mirmingi Adası’na sürükler. Yani Karınca Adası... Karınca Adası, Ege kıyılarında küçük bir Rum adasıdır. Mübadeleye(*) kadar kıyı kasaba ve köylerdeki Türk halkıyla kardeşcesine yaşarken 1924’lerde yüzbinlerce Anadolu Rum halkının evlerinden, yurtlarından sürülmesinin küçük bir öyküsü. Küçük ama vatan sevgisinin, halklar arasındaki kardeşlik duygusunun en güzel şekilde ifade edildiği bir hikayedir Minmingi Adası’nda yaşananlar. Vasili, adalı bir rumdur. Ada halkı silah, süngü zoruyla gemilere yüklendiğinde o vatanını terketmemeye yeminlidir. “Bir insanı doğduğu topraklarıdan koparıp almanın acısı, yüreğini koparıp alma acısından daha beter bir acıdır” der, tek başına adada kalır. Kıyı kasaba ve köylerdeki, Anadolu halkında mübadele karşısında çaresizdir. Yüzlerce yıllık dostlarını yitir-


menin acısını onlar da yaşarlar. İmzalar toplanır kararı durdurmak için. Rum halkının adadan sürülmesiyle, “onlar da gidince bereket de gitti. Evimizi yapacak bir duvarcı, bir marangoz, sökükleri dikecek bir terzi, demirci, doktor, baytar, tekne ustası, motor tamircisi de gitti” diye yakınırlar. Poyraz Musa ve kaçıp geri gelen Lena Ana’yla birlikte ada nüfusu şimdilik üç kişiyle sınırlıdır. Üçü de adaya evlerine yerleşip, umutla yeni gelecekleri beklerler. Dizinin ikinci kitabı “KARINCANIN SU İÇTİĞİ” adını bir Karadeniz balıkçı deyiminden alır. Denizin durgunluğu ve sakinliği doğaldır ki en iyi balıkçı deyimi ile anlatılabilir; “deniz o kadar durgun o kadar durgun ki karıncalar su içerdi.” Gelgelelim Anadolu bir baştan öbür başa fırtınaya kesilmiştir. Ardarda üç savaş yaşamış bir halkın, bir coğrafyanın resmidir ikinci kitap. Balkan Harbi, ardından 1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı... Hatta Yemen ve Kanal Savaşları’nı kapsayacak kadar geniş bir manzaradır. Karınca Adası giderek kalabalıklaşır. Ama hiçbiri kendi isteğiyle gelmemiştir adaya. Onları sürükleyen savaş zulüm ve felaketler fırtınasıdır. Önce mübadele gereği Yunanistan’dan tütün tarlalarından koparılıp getirilen Hüsmen ve çocukları adaya ayak basar. Perperişan, üstleri başları lime lime, çaresiz, aç bilaç... Onların Karadeniz’in yaman balıkçısı Nişancı Veli ve babaları Allahüekber’de donan torunları izler. Nişancı Veli’nin eşi Sultan, çocukların künyesi gelmesine rağmen “Yok, oğullarım birgün çıkıp gelecektir” diye bitmeyen bir umutla köyüne geri döner. Nişancı Veli ve torunları adaya gelene kadar, yollara bellere düşmüş çok aç perişan insan görürler. Kırımlara uğrarlar, bozguna uğramış, kaçan Yunan askerlerinin yakıp kül eylediği köylerden geçerler. Girdikleri kimi köyler onları günlerce konaklarlar, yediririler, içirirler, para yardımı

bile yaparlar. Göçmenlerden bıkıp silahlanmış kimi köyler de onları köylerine sokmazlar. Baytar Cemil taa Rusya’da yaralı tutsakken tedavi gördüğü hastaneden kaçıp ailesinin, nişanlısının izini bulmak için düştüğü yol onu adaya kadar getirmiştir. “Vay Anam”Kurası’( **)ndan savaşa gittiğinde şehir bomboştur. Sadece yaşlı bir sofi camiinin avlusunda görünür. O ölene kadar Van’da yaşamaya yemin etmiştir. Van şehri de tek başına bir Anadolu zenginliğidir. Halkların kardeşçe yaşadığı büyük bir şehir. Sofi, Baytar Cemil’e şehrin savaş sırasında nasıl boşaldığını anlatır. “Kaleyi bir Osmanlı ele geçiriyordu. Ermeni, Yezidi, Hristiyan’a zulmetti. Sonra büyük top gürültüleriyle Ruslar girdi şehre, onlar da Kürt, Türk v e

müslümanlara z u l m e t t i l e r. Sonra şehir halkı bir araya gelip şehri boşaltmaya karar verdi. Bir ikindi üstü bütün şehir alana toplandı. Müslümanlar, Hristiyanlar, Yezidiler, Asuriler, Nasturiler kalenin altına yürüdüler. Kavalcılar, meyciler, dengbejler surların altına sıralandılar. Ağıtları en yürekten söylediler. Çalanların da, söyleyenlerin de tüyleri diken diken oldu. Ardından aşağıya indiler, govende durdular. Sabahlara kadar sürdü bu. Sabahleyin bir baktılar ki sesler, sazlar susmuş şehir de bomboş, ortalık ıpıssızdı.” Adaya bir de Girit’ten Musa Kazım Ağa ve kızları Zehra ve Nesibe’yle gelir. Girit’teki emsalsiz çiftliğin soylu atlar yetiştiren Musa Kazım Ağa’nın, Girit özlemi hiç dinmeyecektir kitap boyunca. Karısı gemide hastalanır ve cenazesini denize bırakıp gelmiştir.

24

Vatan, yurt sevgisini artık Musa Kazım Ağa dillendirir; “Buna işkence, buna zulüm derler. Biz yakında Girit’imize döneceğiz. Kızlar daha sandıklarını açmadılar, dönünce açacaklar. Ben onlara dönmeyeceğiz, sandığınızı açın, diye nasıl derim. Allah kimseyi yurdundan yuvasından etmesin” der. Dengbej Uso ve çocuklarıyla kalabalıklaştırır adayı. Şenlendirir. Sadece kalabalık nüfusuyla değil, Kürt halkının, Anadolu halkının tarihinden süzüp getirdiği destanlar ve kahramanlarla kalabalıklaştırır. Feqiya Tayra, Evdale Zeynike, Lokman Hekim ve daha niceleri... Destanlarını Kürtçe dillendirir. Ama onun dilinden dökülen, her sesinden yayılan her ezgi ada sakinlerinin binlerce yıldır aşinalığı varmışçasına kolayca anlaşılır, onu dinlerken. Poyraz Musa geçmişindeki pişmanlıkları sınar. Zehra; Poyraz Musa’yla olan sevdasını alevlendirir. Musa Kazım Ağa’nın soylu atlarının sırtında Girit’i bir baştan bir başa toza dumana boğar. Savaşlarda civan delikanlılarını kaybeden anaların gözyaşlarını sağıp toprağa bırakır. Sonra Adalı’ların huzurunu kaçıran insanlar da eksik olmaz. Savaşın kuzgunları da vardır. Kavlakzake Remzi, savaş kaçkını. Hatta bir dönem Yunan çeteleriyle işbirliği yaparken savaş sonrası kıyı kasabaya yeni kurulan Halk Fırkası başkanı olarak Kemalistler tarafından atanır. Tefecilikten, tekelci burjuvazi yolunda emin adımlarla ilerlemektedir. Kasaba ve adada boşaltılan konak ve kiliseleri yıkarak kiremit ve tahtaları devlete pazarlayıp zengin olacaktır. Kitaptaki Karlakzade Remzi bey kişiliği Cumhuriyet tarihinde ayrıcalıklı hale getirilip “saksıda büyütülen burjuvaziyi” temsil eder. Özellikle Koç ailesinin “zenginlik öyküsü”yle bire bir örtüşmektedir Karlak Remzi’nin öyküsü. Bedevi kabilesi de Poyraz’ın izini süre süre adaya kadar gelirler. Ancak gelenlerin hiçbiri Poyraz’ın kanlarını döken Abbas olduğuna emin olamazlar. Emin olan birisi çıkar o‘da adadaki Poyraz’ın eski Poyraz olmadığını anlar, onunla arkadaş olur ve öldürmekten vazgeçip geri döner. Ada halkı yaşadıkları felaket, acılar, yoksulluk ve umutlarıyla birlikte sırt sırta verip bir gelecek kurmaya çalışırlar. Herkesin yeteneğine göre iş bulunur, parası olmayana yardım edi-


lir. Aralarında bir kardeşlik dostluk, aile ilişkisi vardır artık. Bir aile odasına dönüşür Karınca Adası. Musa Kazım bile, bugün gidecekmiş gibi umutla Ankara’ya gidip girişimlerde bulunur. Ama ‘yarın kalacakmış gibi’ de bir çiftlik kurar, Girit’teki gibi soylu atlar yetiştirmek üzere. Ankara’da Kemalistler halktan kopmuş, halkın acılarını unutmuş burjuvazi yaratma derdine düşmüştür. Baskıcı ve zorba yönü yavaş yavaş su yüzüne çıkar. Mebuslar Musa Kazım ağayı makamlarından kovarlar. Kıyı kasaba esnafı ve kıyı köyleri de adanın yeniden şenlendirilmesi için katkı ve yardımlarını esirgemezler, eski dostlarının özlemi ve hüznünü yüreklerine gömerek... Ada kalabalıklaştıkça çekilen acılarını yaşanan felaketlerin tablosu da büyür. Her yeni gelen mutlaka bir savaş yarası taşır. Ya savaşta kolunu, bacağını yitirmiştir, ya kurşun yemiştir ya da dağ gibi yiğitlerinin künyesi gelmiştir. Karınca’nın Su İçtiği kitabında Anadolu’nun resmi daha da netleşir. Savaşlar, savaşlarda yaşanan acılar, savaşlar öncesinde Anadolu halklarının herhangi bir kin ve fesatlık gütmeksizin dostça, kardeşçe yaşaması, aralarındaki inanç, gelenek, görenek ve milliyet farkına rağmen gösterilen doyanışma vb... Kurtuluş Savaşı’nın tek başına ‘kahramanların’ zaferi olmadığını çarpıcı bir biçimde yansıtıyor. Kurtuluş Savaşı’nı, bugüne kadar birçok edebi eserde okuyanlar, bu kitapta farklı boyutlarıyla nasıl yaşandığnı görmesi zor değil. Yani tek başına kahramanlık öyküsü değildir Kurtuluş Savaşı’nın öyküsü. Halkın ne fedakarlıklarda bulunduğu, civan delikanlıları nasıl savaşa uğurladığını, ne cefalara katlandığını Yaşar Kemal’in kaleminden okumanın yarattığı etkiyi tahmin etmek zor değil. Savaş sonrası da Kemalist iktidarın halklar üzerindeki zorbalığı, sürgünler, tefecilerin talanı ve Anadolu’yu yollara döken mübadele kararının uygulanışındaki zulüm. Ve analar... Onların yürekleri inceden inceye durmadan kanar, durur. Cepheye uğurladığı evlatlarının Çanakkale’de, Dumlupınar’da, Allahüekber Dağları’nda, künyeleri gelmesine rağmen bitmeyen bir umutla bekleyip, o anı yaşamanın bin çeşit düşünü

kuran analar... Düşleri ölen insan kendisi de ölüdür. Bu umutları ve düşleri adeta bir veba gibi yürekten yüreğe yayılır. Bekleyişler çoğalır. Bir Ada Hikayesi’ nin üçüncü kitabı TANYERİ HOROZLARI Karınca adasındaki hayatı anlatır. Karınca Adası’nda hayat yavaş yavaş yerli yerine oturmaya başlar. Yeni gelenler de vardır. Ama artık kurulacak geleceğin temeli sağlam atılmıştır. Yeni gelenlerin sorunları, ihtiyaçları dostlukla ve ustalıkla giderilir. Yalnız bugün değl yarına bakmaya başlar Adalılar. Tabi her koyun kendi bacağından asılır, mantığıyla değil, acıları v e

yaraları ortak olduğu gibi umutları ve düşleri de ortaktır Adalıların. Bir tek Musa Kazım Ağa’nın özlemi dinmemiştir. Geldiği karanlık sürgün tünelinden durmadan ışık sızar yüreğine. Umudu ölü yada diri Girit’ine kavuşmaktır. Kızlarının sandığını açtırmaya hala yanaşmaz. Poyraz kirli geçmişinden arınmıştır. Onun da düşleri apaydınlıktır artık. Bütün enerjisini Adalıların geleceği için harcar. Zehra’nın sevgisine layıktır artık. Bunu da yüreğinde büyüttüğü insan sevgisi ve adaklar için harcadığı çıkarsız ve hesapsız emeğe borçludur. Çocuklar... Adanın geleceği olan çocuklar... Onlar için okul yaptırılır, öğretmen istenir. “Okul açılacak çocuklara, insan insanı, insan dünyadaki her şeyi sevdikçe ölümsüzlüğe, ne kadar çok severse o kadar yaklaşır” diye öğreteceklerdir. Bir sabah tüm adalılar horoz sesleriyle uyanırlar. Adada bir sevinç, bir heyecan dalgası yayılır. Rum halkı adadan sürüleli beri adada ilk defa horoz sesleri eşliğinde uyanır adalılar. Araştırılınca horozların yeni gelenlere ait olduğu anlaşılır. Herkes bu küçük değişiklikle sevince boğulur.

25

Kurtuluş Savaşı’nda ilk oğlunu cepheye yollayan Lena Ana, oğullarının Ankara’da M.Kemal’in yanında olduğuna inandırmıştır kendini. Bundan hep gurur ve kıvançla bahseder. Ancak oda Kemalistler’in gerçekliğini yaşananlardan anlamış ve artık sitemlerini dillendirir. O saf ve temiz ana yüreğiyle M. Kemal’e mektup yazdırmak ister. Şöyle der; “Lena diyor ki, deyin. Ben Yunan Sürgünü’nde (mübadelede) denize atlamış gelmişsem, burada da denize atlayıp Ankara’ya gelecek Kemal paşanın yakasına yapışacağım diyor, deyin...” Adalılar, yani “Hiçbir şeyi olmayan; açlıktan, zulümden, ölümden gelen bu insanları adada kurulan bu aydınlıkta o kadar mutludurlar ki, Bu aydınlığın içinde zulmü ve hem de ölümü öldürüyorlar” artık. “Tanyeri Horozları ötüşünce adamız da ada oldu, köyümüz de köy” diye bitiyor kitap. Evet üç kitapta, Bir Ada Hikayesi’nin özeti budur. Yine üç kitap boyunca Anadolu halk efsaneleri ve destanlarını, inançlarını halkın kendi dilinden, sade ve yalın anlatım da romana ayrı bir renk katıyor. Şeyh Şamil ve Çeçen kahramanı Baysungur; Kürt halkının ozanları, Faqiya Teyra, Ebdale Zeynike, Lokman Hekim, Karakoyun ve Sevdalı Çoban ve denizcilerin, balıkçıların ermişi Hızır ve Atı Benli Boz Köroğlu ve Kıratı... sadece bir kaçı. Bir Ada Hikayesi’ni okuyunca insanın aklına Ege halklarının eski çağlardan beridir süregelen güzel bir gelecek ütopyası mücadelesi geliyor. Bergamalı Aristolikos’un bedelini canıyla ödediği “Güneş ülkesi” ütopyası... Sonra Şeyh Bedreddin’in “Ortakça Yaşam” savaşı... Ve dağlarında hiç eksik olmayan Efeler’in Zeybek türküleri!.. Yaşar Kemal’in bu üçlemesini beğeniyle okuyacağınızı umuyoruz.✔ (*) (Lozan antlaşması gereği Yunanistan’da yaşayan Türkler, Anadolu’deki Rumlar’ın değiş-tokuşunu öngören anlaşma maddesi) (**) Yaşları henüz 15-16 yaşlarındayken savaşa sürülenler için söylenen bir deyim.


röportaj tavır

hakan alak:

“umarım emeklerinin ve heyecanlarının hakkını verebiliriz...” Yeni bir kısa film projeniz var. Projenin nasıl şekillendiği ile ilgili bilgi verebilir misiniz? Hazırlıklarını sürdürdüğümüz filmimizin ismi "Kuşatma" olacak. Kısa film formatında, bir kahraman üstünden bir süreci anlatmaya çalışacağız. Bu da bizim çok sıcak olarak yaşadığımız bir dönemi anlatacak. F Tipi hapishanelerle ile ilgili olacak. Bizim asıl olarak üzerinde çalıştığımız hikaye bir uzun metraj projesiydi. Fakat o hikayenin oturması için biraz daha zamana ve çalışmaya ihtiyacımız vardı ve bu arada daha kısa ve çarpıcı bir hikayeyi de çekmek istiyorduk. Tam bu sırada kültür merkezine gelen bir mektup aradığımız hikayeyi bize sunmuştu. Bu mektup daha sonra da zaten Tavır'da da yayınlandı. Eylül ayında senaryonun yazımına başladık ve hikaye birkaç kez yenilendi. Son hali de aslından hayli farklı oldu. Bunun dışında detay bilgilere ise şu an girmek istemiyoruz.

Hazırlıklarınız ne aşamada? Çekimler, bir aksilik olmadığı takdirde, Ocak ayı sonunda başlayacak. Beş günlük çekim programımız var. Oyuncu kadrosu ise, ağırlıkla amatör oyunculardan oluşuyor. Bunun yanısıra, İsmail Yıldız, Murat Şen gibi profesyonel oyuncu arkadaşlarımız da yeralıyor filmde. "Gerçek Hikaye"de çalıştığımız oyuncuların bir kısmıyla, yine çalışacağız. Filmi, finansal anlamda ise, yine dostlarımızın yardımlarıyla kotaracağız. Set ekibimiz, yine filme gönüllü olarak katılan ve emeğini katan arkadaşlarımızdan oluşuyor. Bunun dışında, yine filmin masrafları ve emek gerektiren işleri konusunda katkılarını sunan birçok dostumuz var. Onlara da şimdiden teşekkür ediyoruz. Umarım, emeklerinin ve heyecanlarının hakkını verebiliriz. Belki büyük olanaklarla bu işe girişemiyoruz ama elindeki imkanları bize sunan bir çok dostumuz bizim bu işi sponsorluk kavramından öte, imece usülü bir gelenekle kotarmamızı sağlıyor.

26

Uzun metraj projenizden bahsetmiştiniz... Evet, bu da bir paranoya öyküsü olacak. Şimdilik sadece bu kadarını söyleyebiliriz. Onun üzerinde daha titiz bir şekilde çalışıyoruz. Ama bu projeyi çalışmasını sürdürürken yazın bir kısa film daha çekebiliriz. Kısa filmleri, kendi bünyemizde süreklileştirmek istiyoruz. Bunun önemli bir anlatım aracı olduğunu biliyoruz. Bu alandaki hitabet yeteneğimizi, anlatım gücümüzü geliştirmek istiyoruz. Bugün için iddialı bir söz olabilir ama orta vadede kendi sinemamızın nüvelerini yaratmak istiyoruz. Bunu müzikte başardık, sanatın başka alanlarında da aynı tarzımızı yaratmak bizim için önemli.✔


röportaj tav›r

“pardon”un yasaklanmas› üzerine... Yürütmenin durdurulması için açtığımız dava sürüyor. Mahkeme heyeti, Kültür Bakanlığı'ndan savunmasını istedi. Bu arada tabi; ilginç olaylar da yaşıyoruz. 4 Kasım sabahı, Kültür Bakanı Hukuk Müşaviri İsmail Sami Çakmak, bizi aradı. Basından, filmin yasaklandığını öğrendiğini ve üzüldüğünü söyledi. Birşeyler yapmak istediğini belirtti. Bize, AKP'nin seçimi kazanmasıyla kendilerinin görevlerine son verileceğini, giderayak bir iyiliklerinin dokunmasını istediğini belirtti. Bu arada, durumu mahkeme aşamasının dışından çözme önerisini de ima etti. Biz, eğer sorunu çözmeye yönelik katkısı olacaksa sevineceğimizi ama mahkemeden vazgeçmeyeceğimizi belirttik. Bize cep telefonunu bıraktı, biz de avukatımıza yönlendirdik. Bir süre sonra, mahkeme kararıyla Kültür Bakanlığı'nın savunması bize ulaştı. Gerekçelerimizin asılsız olduğu, yürütmenin durdurulmaması ve mahkeme ücretinin tarafımıza ödettirilmesi gibi bazı gerekçeler sıralanıyordu. İmza, İsmail Sami Çakmak'a aitti. Rüşveti kabul etmeyince aslını sunmuş oldu bu kişi. Biz, zaten olaya kişisel bakmıyoruz. Biz, kurumsal olarak bakıyoruz. Belki de bu kişi, AKP iktidarının kendilerini göndermeyeceğini netleştirdi ve yerini sağlama alınca AKP ‘den intikam almaktan vazgeçti. Her neyse, zaten bu onun sorunu. Peki, davanın seyri?

Şu anda sürüyor. Ama biz bu filmin sonuna dek arkasındayız. Bu filmin yasaklanması tamamen keyfidir. "Pardon"un iyi film olduğu gösterildiği her yerde kabul edilmiştir. Katıldığı her festivalden ödülle dönmüştür. Bunun dışında, izleyicileri beğenmiştir. Bu film, CINE 5 televizyonunda defalarca gösterilmiştir. Biz, bu filmin hakettiği özgürlüğü sağlayacağız. Şu anda yeni bir filmin yapımcılığını üstleniyorsunuz. Projeleriniz hakkında bilgi verir misiniz?

muharrem cengiz

Pardonla başlayalım isterseniz. Nedir son durum?

Kendi yapımcılığımız olan ikinci filme başlıyoruz. "Kuşatma"nın çekimleri önümüzdeki günlerde başlayacak. Bunun dışında, Hüseyin Karabey'in filmi Sessiz Ölüm şu anda basılıyor ve VCD olarak yayınlıyoruz. Programımızda bu filmin DVD versiyonunu yayınlamakta var fakat şu an netleşmedi. Hemer ardından Özcan Alper'in "Momi"yi yayınlayacağız. Bu film de Hemşince çekilmiş bir film ve Kültür Bakanlığı denetiminden binbir zorlukla geçti. Şu an için programımızda bu yazımlar var. Özellikle kısa film yayınlanalı farklı bir yapımcılık örneği durumunda idil yapım. Bu çok alışılmış bir tarz değil. Evet ama biz de sadece kısa filmler yapmak gibi bir çalışma tarzına sahip değiliz. İlk etapta, bizi farklı kılan bu oldu tabi. Bu iyi bir şey, çünkü festivaller dışında, gerçek seyircisine

27

ulaşamayan bir çok kısa film var. Bunları izleme hakkı olan milyonlarca insan festival takip edemiyor. Biz onlara ulaşmayı hedefliyoruz ki gerçekten daha yolun başındayız. Ancak uzun metraj filmler, belgeseller de yayınlayacağız. Türkiye dışından filmler de getireceğiz. Sessiz Ölüm uzun metraj bir belgesel. Bu yanıyla ilk farklı ürünümüz. Bunun dışında, uzun metraj projemiz üzerinde de çalışıyoruz. Bunun da çalışmasını ağır ağır ama dikkatli bir biçimde yürütüyoruz. Kısa film yayınlamak pek ticari bir şey değil ama... Bizim için öncelikli olan ticari yanı değil. Yine de zararlı çıktığımız söylenemez. Ama sonuçta biz öncelik olarak, belki teknik olarak mütevazi olanlarla çekilmiş ama ahlaki olarak doğru filmleri yayınlıyoruz.✔


sinema ibrahim

köro¤lu

Allah Taksirat›n›z› Affetsin AM‹N! ikaye anlatıcıları, yaşadıkları dönemi eleştirel bir dille öykülemek istediklerinde, çoğunlukla, insan zihninin kodlamaları çözme merakı ve yeteneğinden faydalanarak bir eser vermek isterler. Böyle olunca da, devreye iki tür girer. Tarih bilimi ve bilim kurgu türü. Geçmişten gelip, geleceğe giden hattın ortasında dururken, başlayan bu yolculuk aracılığıyla yaşatılır hesaplaşma. Hayat içinde tarafını belirleyenler için bu, entellektüel bir tartışmadan öte, bir görev olarak ele alınır. Böylesi hikaye anlatıcıları için sanat, birçoklarının sandığı gibi ayna değil, bir çekiçtir. Eğer sinemada gerçekten politik sinema diye bir tür varsa, Costa Gavras bu türün ideologlarından biridir diyebiliriz. Hikayesini bir çekiç gibi sallar. Kayıp, Sıkıyönetim, Ölümsüz, Müzik Kutusu gibi filmleriyle dünyanın birçok ülkesindeki politik gelişmelere kamerasını çeviren, büyük toplumsal olayların içinden çıkardığı hikayelerle, yakın tarihi bir belgeselci gibi gerçek ama bir o kadar da yeniden yaratarak anlatan bu yönetmen, son filmi Amin’le, yine yakın tarihe, İkinci Paylaşım Savaşı’na götürüyor bizi. Toplama kamplarının ortasında çırılçıplak bırakıyor. Ölümü bekletiyor. Sonra alıp Vatikan’a götürüyor ve bu savaşa neden dünya değil de paylaşım savaşı denmesi gerektiğinin haklılığını anlatıyor. Cephe savaşlarının ardında, ışıltılı saraylarda, ziyafet sofralarında yürütülen pazarlıkların ortasına götürüyor bizi. Milyonlarca insanın kanının paylaşıldığı bu savaşta, emperyalistlerin pazar kavgasında dinin de nasıl bir sermayeye dönüştüğünü anlatıyor. Dünyevileşmesini tüm halkalarıyla tamamlamış Hıristiyanlığın başkenti

H

Vatikan’da, Naziler’in yaptıkları sadece kaygıyla izlenir. Sadece... Daha fazlası, elde edilecek vergilere el konulması olur ki, bu da kilisenin sonu demektir. Costa Gavras, bütün tepkilere göğüs gerip kiliseyle hesaplaşmasını yapıyor. Her sahnesinden, repliğine, hatta afişine kadar. Hıristiyanlığın kutsal haçının, gamalı haça dönüştüğü bir meydan okumayla, bugüne kadar el değmemiş bir konuya kilisenin sorumluluğuna el atıyor. Bugün adım adım tezgahlanan bir savaşın arefesinde, Amin filmi emperyalist savaşa başka bir pencereden bakmamızı sağlıyor. Hep söylendiği gibi savaşın anlamsızlığı değil perdeden yansıyanlar. Savaşlar anlamlıdır. Anlamları da, perdenin arkasında gizlidir. Costa Gavras, bu perdeyi kaldırıyor. Ve milyonlarca insanın kanına girmenin sorumluluğunu sadece tetiği çekenlere yüklemiyor. Suskunluğu da aynı saflara katıyor. Böyle bir zulmün karşısında susmanın da bir çıkar savaşının sonucu olduğunu anlatıyor. Belki de bu satırları okuduğunuzda, Amerikan ve İngiliz bombaları yağacak, Irak’ın üzerine. Eğer bu saldırı başlamışsa ve eğer Irak halkı ölüyorsa, Gavras’ın filmindeki suçlama tüm suskunlara yönelecek. Bu kez sadece Hıristiyanlar da olmayacak suçlananlar. Müslüman olmanın erdemlerinden bahsedenler de bu ithamın altında ezilecek. Onlar bugünden, yapacaklarını rafa kaldırdılar. Onların yaptıklarının göstergesi Filistin’dir. Filistin halkının

28

yaşadıkları meseleye sadece dini birliktelik gözüyle bakanların nasıl ikiyüzlü davrandığının göstergesidir. Müslümanlık, mazlumun yanında olmayı emrediyorsa, Amerikancı müslümanlar, hangi yüzle kıbleye dönecekler? Bugün yaşanılan gerçekler, Amin’de anlatılan daha yakıcı bir durumda. Düşünün ki, ülkemizin din adamları oturmuş tartışıyorlar; Irak’ta savaşan askerler şehit sayılır mı diye ve bir görüş birliğine varılamıyor. Niye? Çıkarlar, Amerikancılık kitabını bile baştan yazdırıyor bunlara. Costa Gavras’ın anlattığı ve yıllar gözyaşı döktüğümüz, İsrailoğulları... Onlar bir devlet sahibi. Onlar, kendilerini süren Mısır firavunuyla birlikte; onlar, Hitler’in ordusunun askerleri. Onlar bugün savaş çığırtkanlığı yapıyor. Onlar, tarihlerini yeniden yazıyor. Artık ezilenlerin kitabında, tozlanmış sayfalarda kalıyor acıları. Şimdi acının sebebi onlar. Hikaye anlatıcıları bunun için tarihi seriyorlar gözümüzün önüne. Bunun için tarih lazım. Bunun için hikaye anlatıcıları hep olmalı.✔


haber-yorum

tavır

DOSTLAR TİYATROSUNDAN GÜNCEL BİR OYUN YAŞASIN SAVAŞ! Dostlar Tiyatrosu, şu sıralar gündemde olan, “savaş” konulu bir oyunla seyirci karşısında. Müzikal Kabare türündeki oyun Bertholt Brecht, Euripides, Karl Valentin, Wolfgang Bochert, Ferhan Şensoy, Nazım Hikmet, Aydın Engin, Aziz Nesin’in metinleri; Pete Seeger, Kurt Weill, Hans Eissler, Norbert Schultze, Paul Dessau ve Edip Akbayram’ın müzikleriyle zenginleştirilen oyun Muammer Karaca Tiyatrosu’nda sergileniyor. Troya Savaşından, I. Paylaşım Savaşına, Taş Devrinden Körfez Savaşı’na kadar yapılan savaşların mantığı, egemenlerin kendi çıkarları için savaşlar çıkardığı ve savaşlarda en ağır bedeli ödeyenlerin hep ezilen halklar olduğu vurgusu yapılıyor. Savaş olgusunu detaylarıyla irdeleyen oyun savaş mantığını izleyiciye tekrar tekrar sorgulatıyor. Oyunda sahneyi Genco Erkal’la birlikte Zeliha Berksoy, Erdem Akakçe ve Alpay Atalan paylaşıyor. Zeynep Tanbay’ın da danslarıyla katıldığı oyunu izlemeyenlere, kesinlikle kaçırmamalarını öneriyoruz.✔ İzlemek isteyenler için gişe tel: 0 212 252 59 35

YENİ TİYATRO “KAHRAMANLAR BİZİM TİYATRO “YARGI” İLE 17. HEP ERKEK” OYUNU İLE SAHNE- GÖSTERİM YILINDA ! İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi’lere esir düşen yedi DE Sovyet askerinin bir hücrede aç ve susuz yaşam savaşını

Duygu Asena’ nın eserinden Metin Coşkun’un uyarlayıp aynı zamanda yönetmenliğini yaptığı oyun Hadi Çaman Tiyatrosu’nda sahneleniyor. Toplumun çeşitli kesimlerinden kadınların yaşadığı sorunları irdeleyen oyunun sonunda izleyicileri bir süpriz bekliyor. Gündemde olan savaşın kahramanları olarak Saddam ve Bush’ un portrelerinin olduğu bez afiş açılarak savaşa karşı farklı bir bakış açısı sergileniyor. Oyunun müziklerini Vedat Sakman yaparken sahneyi Metin Coşkun’ la Özlem Saraç, Gonca Konuklar, Deniz Arcak, Zeyno Üstünışık ve Ufuk Karakoç paylaşıyor.✔ İzlemek isteyenler için İrtibat Tel: 0 212 219 36 29 0532 712 18 14

anlatan oyun savaş gerçekliğini bir kez daha gözler önüne seriyor. Zafer Diper’in üstün oyunculuk performansıyla sergilediği oyun “savaş ve insan” olgusunu sorguluyor. Barry Collins’in eserinden uyarlanan oyunun yönetmenliğini Zafer Diper yapmış. Şubat Ayı içinde Barış Manço Kültür Merkezi ve Halk Eğitim Merkezi’nde serg i l e n e c e k “Yargı”, izlenmeye değer...✔ İzlemek isteyenler için irtibat Tel: 0 543 765 71 15

29


Temel Haklar ve Özgürlükler Derneği Girişiminden Savaşa Karşı Referandum Çağrısı!

Sessiz Ölüm Filmi İdil Yapım’ dan VCD Olarak Çıktı! Yönetmenliğini Hüseyin Karabey’in yaptığı, F tipi hücre yaşamını konu alan filmin çekimleri Türkiye ve çeşitli ülkelerde yapıldı. “Film, varolan 30 yıllık modern tecrit cezaevleri deneyimini çözümlemeye çalışıyor. İddia edilen ile var olanın arasındaki fark izleyiciye sunuluyor. Cezaevlerinde uygulanacak olan izolasyon “tecrit” sisteminin sonuçları canlı tanıkların anlatımı ve belge görüntülerle izleyiciye aktarılıyor.” Hüseyin Karabey, filmin amacının F tipi cezaevlerinde yaşananlarla devletin bahsettiği arasındaki büyük farklılıkları ortaya koymak olduğunu söylüyor. Film şimdiye kadar, 13. Ankara Uluslararası Film Festivali’nde “Ulusal Belgesel Yarışması” ikincilik ödülü, 14.Uluslararası Brüksel Bağımsız Film Festivali’nde ise “Yarının Sineması” ödülünü aldı.✔

Temel Haklar ve Özgürlükler Derneği Girişimi, 11 Ocak 2002 tarihinde Mecidiyeköy Kültür Merkezi’nde yaptığı basın açıklamasında, savaşa karşı referandum çağrısı yaptı. Girişim sözcüsü Erol Ekici, Yazar Bilgesu Erenus, oyuncu Yusuf Çetin, Müzisyen Mazlum Çimen, Yasemin Göksu, Ali Ekber Eren, Nurettin Güleç, Grup Yorum, Şair Ruhan Mavruk, Yönetmen Hüseyin Karabey ve Avcılar Tuncelililer Derneği Başkanı Mehmet Karakaş, ÇHD Başkanı Av. Several Demir’ in konuşmacı olarak katıldığı basın toplantısına yaklaşık 350 kişi katıldı. Katılan sanatçıların savaşla ve referandumla ilgili düşüncelerini söylediği toplantıda Grup Yorum da küçük bir dinleti vererek Aşık Mahsuni’nin “Katil Amerika” ve kendilerine ait olan “Kuşatma” isimli şarkılarını söylediler. Amerika’yı simgeleyen bir dünya maketi üzerindeki sembolik ahtapot, ellerinde balonlar olan çocuklar tarafından parçalandı. Basın toplantısı, Grup Yorum’un türküleri eşliğinde, savaşla ilgili dia gösteriminin yapılmasıyla sona erdi. ✔

Referanduma Gözaltı! 22 Ocak 2002 tarihinde Beyoğlu’nda ve Gazi Mahallesi’nde ilk referandum sandıkları kuruldu. Saat 13.00 civarlarında İstiklal caddesi üzerinde Ağa Camii yanına gelen Temel Haklar ve Özgürlükler Derneği Girişimi üyeleri kurdukları sandıkla, halkı oylamaya davet etti. Yoğun ilginin görüldüğü oylama polisler tarafından zor kullanılarak engellendi. Temel Haklar ve Özgürlükler Derneği’nden Av. Özgür Gider, Tigin Öztürk, Gülsen Salman, Grup Yorum elemanları Hakan Alak, Cihan Keşkek, Özgürlük Türküsü elemanı Muharrem Cengiz, dergimizin Genel Yayın Yönetmeni Gamze Mimaroğlu, oy kullanmaya gelen Duygu Eygi, Sadık Bayrakçı, Şükrü Üçpınar, Ahmet Akburu, Orçun Benli, Cumali Yılmaz gözaltına alındı. Aynı gün Gazi Mahallesi’nde açılan sandığa da müdahele eden polis düzenleyenleri gözaltına aldı. 23 Ocak 2003 tarihinde ise Nurtepe ve Okmeydanı’nda kurulan sandıklar yine polis saldırısıyla dağıtıldı, düzenleyenler gözaltına alındı. 25 Ocak tarihinde Lütfi Kırdar Kongre Salonu önünde sandık açan dört kişi polis tarafından dövülerek gözaltına alındı.✔

DERGİMİZİN YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ VE SAHİBİ 169. MADDEDEN YARGILANIYOR! Dergimizin Ocak sayısı da toplatıldı ve dava açıldı. Dava nedeni olan yazılar ise dergimizin 5. ve 6. sayfalarında yer alan 'Berkan'ı Uğurlarken', 8. sayfada yer alan 'Feride'nin Türküsü', 9. ve 10. sayfalarda yer alan 'Gerillanın Düğünü', 17. ve 18. sayfalarda yer alan 'Bir Yıl Böyle Geçti' adlı yazılar. İddianamede ki gerekçe ise yasadışı silahlı terör örgütü elemanlarının yaşayışı, ölüm orucu eyleminin ve ölüm orucunda ölen insanların ölümlerinin kronolojik bir sırayla verilmesi olarak gösterildi. Ayrıca dergimizin 12. ve 14. sayfalarında yer alan 'Sorgumuzdur' adlı yazıda dergimizin Eylül 2002/ 7. sayısının toplatılması ve altı yazıya dava açılması istinaden yazılan savunmamızında dergimizde yer alması nedeniyle mahkeme heyetinin hedef gösterilmeye çalışılması diğer bir dava nedeni olarak gösterildi.✔

Emperyalist Savaşa Karşı Miting ve Basın Açıklaması! Sabah 11.00'den itibaren Saraçhane'deki Büyükşehir Belediye binası önünde toplanan kalabalık 12.30 civarında hazırlıkların tamamlanmasıyla yürüyüşe geçti. Saraçhane'den Beyazıt'a kortejler halinde yürüyen kalabalık buradan Beyazıt Meydanı'na geldi. Beyazıt Meydanı'nda yapılan basın açıklaması ve konuşmaların ardından saat: 14.00'te miting sona erdi. 150'nin üzerinde kurum ve kuruluşun katıldığı miting alanında polisle bir grup arasında bir tartışma yaşandı ve polis bu gruba saldırdı. Diğer kortejlerin polis çemberini yarmasıyla polis geri adım attı. Saat 14:00 sıralarında miting sona erdi.✔

30


Savaş Afişine Yasaklama! Emek Platformu’nun savaş karşıtı kampanyalarında kullanılmak üzere hazırlattığı afişler Van Sulh Ceza Mahkemesi’nce toplatıldı. 15. Nasreddin Hoca Uluslararası Karikatür Yarışması’nda başarı ödülü kazanmış karikatürün bulunduğu “Savaşa Hayır!” afişi, “toplumda gerilim yarattığı” gerekçesiyle toplatıldı. Afişlerden biri Cumhur Gazioğlu’nun, yaşlı bir kadının savaş enkazı içinden çıkarak, bir grup askeri bastonuyla kovaladığı karikatürü seçildi. Yaklaşık bir ay önce hazırlanan afişler, platform tarafından 81 ilde kullanılmaya başlanmıştı.✔

AFM Bağımsız Filmler Festivali Yapıldı! 2.AFM Bağımsız Filmler Festivali 18-26 Ocak 2003 tarihleri arasında gerçekleşti. AFM Beyoğlu Sinemaları’nda 7 başlık altında 39 film gösterildi. Festivalin kategorileri ve bazı filmler şunlar: * Hit Filmler - Bahis / Juan Carlos Fresnadillo - Çaylak / Gary Winick - Örümcek / David Cronenberg * Made In Japan - Canlı / Ryuhei Kitamura - Katakuriler’in Mutluluğu / Takashi Miike - Ruhların Kaçışı / Hayao Miyazaki * Dijital Dürbün * Politik Filmler - Afgan Alfabesi / Mohsen Makhmalbaf - Benim Cici Silahım / Michael Moore - Eylül’de Yedi Gün / Steven Rosenbaum - İktidar ve Terör: Günümüzde Noam Chomsky / John Junkermen * Nöbetçi Sinema - Yanardağ Lisesi / Kim Tae-Kyun * Gökkuşağı Filmleri * Türkiye’de Kısalar - Kısa Filmler 1 - Kısa Filmler 2

Yüzler Meclisi’nden ABD saldırısına karşı Basın açıklaması! 20 meslek grubundan 100'er kişinin oluşturduğu "Yüzler Meclisi", 25 Ocak 2003 tarihinde Lütfi Kırdar Spor Salonu'nda Irak'taki savaşa karşı biraraya geldi. Müzisyenlerden, sinemacılardan, doktorlardan, işsizlerden ve birçok meslek örgütünden oluşan sanatçılar Amerika'yı protesto etti. Sabah saatlerinde de İstiklal Caddesi'nde biraraya gelen sinemacılar Taksim Anıtı'na kadar yürüyerek çelenk bıraktı.✔

“Düşünce Özgürlük” Birkez Daha Yargılandı! 22 Ocak 2002 tarihinde İstanbul 4 No’lu DGM’de saat 09.00’da “Düşünceye Özgürlük 2001” kitabının duruşması yapıldı. Yapılan duruşmanın ardından Şanar Yurdatapan 9. yıl dolayısıyla misafirlere ve arkadaşlarına pasta ikram etti. Burada basına kısa bir bilgi veren Şanar Yurdatapan’ın konuşmasının ardından “Düşünceye Özgürlük 2002” isimli yeni çıkan kitabın yayıncıları kendilerini savcılığa ihbar etti. Birçok yazar, yayıncı, sanatçının yer aldığı yeni kitapta geçen bir yıl içerisindeki toplatmalar, yasaklamalar yer alıyor. İstanbul DGM’de yapılan duruşmaya Şanar Yurdatapan, Abdurrahman Dilipak, Peri Yayınları Sahibi Ahmet Önal, Anadolunun Sesi Radyosu Genel Yayın Yönetmeni Seyfullah Karakurt, Göç-Der Başkanı Şefika Gürbüz, yazar Tomris Özden, Metis Yayınları sahibi Semih Sökmen, Mehmet Metiner ve Grup Yorum elemanı Cihan Keşkek katılırken ; yasaklı ürünlerin sahipleri olarak bu kitabı yayınladıklarını ve mahkemeye bildirdiklerini belirttiler.✔

TAYAD’lı Aileler Açlık Grevinde! 5 Ocak 2003 tarihinde Gazi Mahallesi'nde tutsak yakını Emine Palabıyık'ın evinde başlayan açlık grevi birinci ayını doldurmak üzere. Ölüm Orucu direnişçisi Nihat Palabıyık'ın annesi Emine Palabıyık ve ölüm orucu direnişindeyken Armutlu'da hayatını kaybeden Osman Osmanağaoğlu'nun abisi Feridun Osmanağaoğlu tecriti sona erdirmek amacıyla başlamışlardı açlık grevine. Geçtiğimiz günlerde Kartal'dan gelen dört kişi de açlık grevine 3 günlük destek verdiler. Ayrıca TAYAD'lı ailelerden Şahin Güzel’de açlık grevine destek veriyor. Bundan sonra da değişik çevrelerden açlık grevine 3'er günlük destek açlık grevi yapılacağı öğrenildi. ✔

31

Ç

! I T IK


nokta haber Grup Yorum 11 Ocak 2003; Temel Haklar ve Özgürlükler Derneği Girişimi’nin, Mecidiyeköy Kültür Merkezi’nde düzenlediği ve 350 kişinin katıldığı ‘Irak’taki savaşa karşı referandum çağrısı’na katıldı.

18 Ocak 2003; Avcılar’da Tuncelililer Derneği’nin düzenlediği gecede yaklaşık 1800 kişiye seslendi.

19 Ocak 2003; TAYAD tarafından tecritin kaldırılmasıyla ilgili düzenlenen Ankara yürüyüşüne katıldı.

EDİP AKBAYRAM 33.üncü Edip Akbayram'ın "33üncü" albümünde on adet şarkı bulunuyor. Mod&Moda müzik yapımı olan albümde, bas gitarda İsmail Soyberk, akustik gitar ; Erdinç Şenyaylar, bağlama&curada Çetin Akdeniz eşlik etmiş. Albümde; Ahmet Arif, Aşık Mahsuni Şerif, Sabahattin Ali, Ruhi Su, Servet Kocakaya, Can Yücel, Cevdet Bağca, Bülent Gümüş , Yılmaz Odabaşı, Hakan Kanbay'a ait sözler bestelenmiş. "Can dayanmaz kul canından beziyor. Böyle olursa demir kolmaz sivrilir sivrilir ağam." diyor Ruhi Su.✔

SABAHAT AKKİRAZ KONSERLER Londra Caz Festivali, Londra 1999 Akkiraz müzik tarafından çıkan albümde, klasik Anadolu çalgılarının yanında, trombon, piyano, saksafon, flüt, trompet, flugelhorn, klarinet, kullanılmış. 1999 yılındaki Lonra Caz Festivalinde on konser veren Sabahat Akkiraz'ın, bu albümünde "Ses Verin Sesime Dağlar" türküsü dışında bütün türküler konserden canlı kaydedilmiş. Caz müziği ezgileri, Sivas, Malatya, Maraş, Tokat, İç Anadolu, Doğu Anadolu, Erzincan türküleriyle birleştirilmiş, başarılı bir çalışma olmuş. Dinlerken kulağımıza farklı ve hoş gelen bir müzik yapmış. "Bu albümde seslendirdiğim türküleri binlerce yıl içinde yaşatan Anadolu insanına, bunları aktaran kaynak kişilere, dedeler ve ozanlara..." .✔

22 Ocak 2003; Beyoğlu İstiklal Caddesi’nde Temel Haklar ve Özgürlükler Derneği Girişimi tarafından yapılan referandum oylamasına destek için katıldı.

25 Ocak 2003; Kadıköy BEKSAV’ da Halk MÜziği ve Çok Seslilik Konulu sempozyuma konuşmacı olarak katıldı.

NEŞET ERTAŞ YAR GÖNLÜNÜ BİLENLERE Neşet Ertaş serisinin yeni yayınlanan 14. Albümü, bugüne kadar piyasada bulunması mümkün olmayan eski kayıtları bir araya getiriyor. Büyük ustanın ses ve sazıyla yorumladığı “İbret Almalı”, “Yar Gönlünü Bilenlere”, “Baharı Görmedim”, “Karga Gül Kıymeti Bilemez” gibi türküler, Neşet Ertaş sevenleri için vazgeçilmez bir kaynak....✔

AHMET KAYA ŞARKILARI DİNLE SEVGİLİ ÜLKEM

Özgürlük Türküsü 12 Ocak 2003; Gaziosmanpaşa CHP’de dinleti ve Emperyalist Savaşa Hayır Kampanyası ve bu kapsamda yapılmakta olan referandumla ilgili söyleşi yapıldı. Özgürlük Türküsü yaklaşık 100 kişiye seslendi.

Gam Prodüksiyon tarafından yayınlanan albüm, çift CD’lik bir arşive sahip. Ölümünün ikinci yılında çıkarılan albüm 20 Ahmet Kaya şarkısından oluşuyor. "Yirmi sanatçı arkadaşımız, yüreklerini koyup, Ahmet Kaya şarkıları söylediler. Şairin yüzyıllar önce söylediği gibi, şarkıların bu göz kubbede baki kalacağını, yaşamanın hayatta olma demek olmadığını bize gösterdiler... Dedik ya bizim içimiz ısındı bu albümü yaparken, Ahmet Kaya'nın gülümsediğini hissettik, umarız sizin de içiniz ısınır, umarız o gülüşü siz de hissedersiniz." ✔

32


celo; dağlarda bir özgürlük düşüdür; rengi kırmızı Güzel düşlerin rengidir kırmızı. Ve isyanın ve geleceğin rengi de kırmızıdır. Yürümenin rengidir mesela. Tarihin rengi de kırmızıdır. Elbette bir de karanfillerin rengi. Hani diyor ya Özdemir Asaf, “bütün renkler hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler” O bahis de böyledir. Ve fakat, kırmızı ne kirlenir ne de kir tutar içinde. Bütün denizler kırmızıdır mesela. Ve bütün nehirler kırmızı akar. “Bu kan denizinin ufkundan” diyor ya enternasyonal, öyle işte. Güneşte kırmızıdır, ay da. Ateş kırmızıdır en çok. Fidanlar’da. Sevdamız kırmızıdır, özlemimiz, öfkemiz, hüznümüzde. Yüreğimiz kırmızı atar ve yeri gelince gözümüzü kırmızı bürür. Yürekten yürüyenlerin rengidir kırmızı, bir de ölürken gülenlerin. Kırmızının en çok bize yakışması bundandır ve kırmızı Celo’ nun rengidir. Celo derdik biz. Buca’ dan çıkarken özgürlük düşlerimizi de koydu çıkınına. Bak şimdi özgürlük düşümüz dalgalanıyor ülkemizin dağlarında bayrak bayrak. Kırmızı mutluluğun rengidir aslında. O dağlar karlıdır ve kar beyazının üzerine kırmızı yazar Celo mutluluğunu. Güneşin, ateşin ve kanın kırmızısının kaynağı Celo’nun damarlarıdır aslında. Fırtınalı, dalgalı, coşkulu ve öfkeli bir kan denizinin ortasında kırmızı kırmızı gülümser bizim Celo. O hep güzel güler zaten. Çünkü gülünce kırmızı güler, Ali Güler, Ali Rıza. Tevfik, Pak... Aynı düşün ve kırmızının nefes alışlarıdır onlar. Düşler de nefes alır, yaşar ve ölmezler. Çünkü düşlere sıkılan kurşunlar tenden öteye geçemezler. Celo tutar onları, bırakmaz düşlerimize değsin. Değdirmez kurşun askerlerin ellerini düşlerimize. Bütün topraklar işgal edilebilir, düşlerimiz asla! Çünkü rengi kırmızıdır. Çünkü düşlerimizin hudut boylarında Celo’lar sonsuz bir nöbettedir. Ebedi nöbet erlerimizi tüm kara , kirli ve kurşuni saldırıları önce düşlerimizin hudut boylarında karşılarlar. Orada göğüs göğüse çarpışırlar. Ve geçemez hiç bir kara çizme düş topraklarımıza. Düşlerimiz, özgür vatanımızdır. Vatan kırmızı renklidir ki uğruna çok karanfil dökülmüştür. Yani demem o ki iki gözüm, bir Celomuz vardı özgürlük renginde, hala var. Vardır ve dağlardadır. Dağları dağ yapan kırmızıdır. Ve dağlar Berkan’ı uğurlarken ellerimizdedir. Umut kırmızıdır, ve kırmızının vardır bir hikmeti. Bizde varız Celo! Bir sana, bir de dağlara selam olsun ki vardık, varız, var olacağız. Düşlerimizin rengi kırmızı oldukça...

2003 12 subat  
Advertisement