Issuu on Google+


Merhaba, Bir özel sayıyla okurlarımızla buluşma ihtiyacı hissettik. Çünkü yaşadığımız süreç her gün her an yasaklamaların baskıların, gözaltıların yaşandığı bir süreç haline geldi. Bir önceki sayımızda yoğun olarak işlediğimiz "Hücreler" yakıcı olarak gündeme oturdu. Hücrelere karşı olan her düşünceye yönelik engellemeler, yasaklamalar bugün hala sürüyor. Hücrelere karşı olan her düşünceyle, hücreleri uygulamak isteyenlerin irade savaşı bütün sıcaklığıyla sürüyor. Bu özel sayımızı tamamen hücrelere ayırdık. Hücre nedir? Nasıl bir şeydir? Romanların, ve şiirlerin dilinden hücrelere bir gözattık. Okuyacaklarınız, şimdiye kadar yapılmış hapishane ve hücre uygulamalarının çok küçük bir kesitidir. Bu korkunç insanlık ayıbı şiirlere romanlara nasıl yansımış? Bunu yansıtmaya çalıştık özel sayımızda. Hücre uygulamasına karşı olan düşünceler toplumun hemen her kesiminde yankısını buluyor. Düşüncesini ifade etmek isteyen yazar, aydın ve sanatçılara basküar, soruşturmalar ardarda geliyor. 3713 Sayılı 'Terör Kanunu' bu basküarın ve şu anda gündemde olan'F Tipi Hapishane Projesinin yasal dayanağı olan bu kanun hakkında ne düşündüklerini sorduk yazar, aydın ve sanatçılara. Yaklaşık iki aydır ülkemizde konserler, sergüer, yasaklanıyor. Tutuklu aileleri ve onlara destek vermek isteyen herkes terörist ilan edilip işkencelerden geçiriliyor. Boğazma kadar kana batmış bir ülkede hapishanelerden yükselen ses yine kanla boğulmak isteniyor. Katliamın olmadığı yerde işkence, tecavüz, sakat bırakma ile teslim alınmak isteniyor onurunu koruyan her insan. Hücrelerle insanı insan yapan ne varsa yokedilmek isteniyor. Hücrelere karşı çıkmak en acil insanlık görevidir diyoruz... Bir sonraki sayımızda buluşmak üzere... Dostlukla...


E

mperyalizmin ideologlarının Yeni Dünya Düzeni teorisini gündeme getirirken dayan­ dıkları en önemli ideolojik savları; Marx'ın "Bütün top­ lumların tarihi, sınıflar savaşımının ta­ rihidir" tespitinden hareketle ortaya at­ ­­kları "Sınıflar savaşımı bitti, öyleyse tarihin de sonu geldi" cümlesinde özet­ lenebilir. Francis Fukuyama, Andre Gorz gibi yazarların kaleminden dökü­ len bu inciler, sosyalist ülkelerdeki re­ vizyonist yönetimlerin komplo ve dar­ belerle tasfiye edilmiş olmasından ve kapitalizmin, bu büyük ama geçici zafe­ rinden güç alarak öne sürülüyordu. Öyle ya herşey açık ve netti. Sosya­ list blok ve "Hür Dünya" arasında süren soğuk savaşla son noktasma ulaşan sı­ nıflar savaşını, emperyalist devletler "kesin" bir şekilde kazanmıştı. Bu da, insanlık tarihinin bütün dönemlerinde görülmüş olan en ileri, en son toplum bi­ çiminin, emperyalizm aşamasına ulaş­ mış olan kapitalizm, ya da kendi deyiş­ leriyle "Liberal Demokrasi" olduğunu doğruluyordu. YDD ideologlarının en popüler ismi olan Fukuyama, 1989 yılında The Nati­ onal İnterrest dergisinde; "Liberal de­ mokrasi, insanın ideolojik evriminin so­ nu ve en son yönetim biçimi... Liberal demokrasi tarihin sonunu oluşturur"(1) diyerek Yeni Dünya Düzeni'nin ideolo­

jik temellerini atarken; bir diğer YDD ğal verilerin dışında, emek gücüne sa­ ideologu da; "Hiçbir yere gitmiyoruz, tari­ hip olmasıdır. Yaşayabilmek için, topla­ hin yönü yok; ondan umut edilecek hiçbir yan, avlanan, doğada verili olanla yetişey olmadığı gibi, onun uğruna vazgeçilecek nebilen bir canlı değildir insan. Aksine hiçbir şey de yok. Artık kendimizi yaraları­ emek harcamak, üretmek, tüketmek ve mızı saracak ve özverilerimizin bedelini fa­ yeniden üretmek, doğayı değiştirmek iziyle ödeyecek bir davaya feda etmemiz söz ve her anlamıyla değişmek, ilerlemek konusu değil!... Özgürlüğün saltanatı hiç­ zorundadır. "İnsan" bir kez varolduk­ bir zaman maddi süreçlerin sonucu olmaya­ tan sonra, hayvanlar alemindeyken caktır. ...Böylece insan emeğinin her türlü kendisi üzerinde belirleyici olan "za­ zenginliğin kaynağı olduğu bir dönem so­ man"!, "tarih" e dönüştürür. Çünkü, nuna yaklaşıyor."(2) diyerek Fukuyama'yı emek harcayıp doğada kendiliğinden tamamlıyordu. varolmayan şeyleri ürettikçe, kendi bi­ linçti çabasıyla doğayı dönüştürdükçe, Bugün ezilen halkların gelişen mü­ kendi tarihini de, tarihi de üretir. Bu cadelesi sayesinde, artık ilk günlerinde­ yüzden, bir insanlık tarihinden bahse­ ki kadar rağbet görmeyen YDD teorisi debilirken, hayvanlar için en fazla biyo­ hakkında, tarih adına yapabileceğimiz lojik evrimden söz edebiliriz. İnsanın tek bir yorum varsa; o da tarihin hiçbir tarihini belirleyen süreç ise üretimdir; döneminde, gerçeklerin hiç bu kadar bir başka deyişle kendi üzerindeki be­ ters yüz edilmediği, bu kadar çarpıtıllirleyici güçleri (bu güçler ister doğal, madığı olacaktır. isterse de insan ürünü olsun) ortadan Kesin olan bir şey var, günümüze kaldırmak için harcadığı emektir. kadar bütün toplumların tarihi, sınıflar savaşmm tarihi olmuştur. Tarih ise, in­ san varoldukça sonu gelmeyecek olan bir olgudur. Tarih, insanın hayvanlar aleminden kurtulmasıyla başlar ve bugüne kadar ürettiği bütün maddi ve manevi değer­ lerin toplamından ibarettir. İnsanlık bir kez hayvanlar alemin­ den kurtulunca nitelik ve nicelik olarak da kendi gelişim seyrini izler. İnsanı in­ san yapan, varlığını sürdürmek için dotavır / terör kavramı / özel sayı / sayı: 5

Daha önce bizi belirleyen her hangi bir olguyu ortadan kaldırmışsak eğer, bu bizim o olgu üzerinde egemen oldu­ ğumuz ve o oranda da özgürleştiğimiz anlamına getir. Örneklemek gerekirse; soğuk, üşüyen bir insan üzerinde belir­ leyicidir. Eğer ki o insan bir hayvanın yününü kırpar, eğirir, kendisine giyecek birşeyler örerse soğuk üzerinde ege­ menliğini kurmuş ve artık üşümüyor olmanın kendisine sağladığı kadar öz-


gürleşmiş demektir. Bu arada da, eski­ den üşüyen bir insanken; artık, soğuğa egemen olmuş ve kendi tarihini üretmiş­ tir. Aynı şekilde, eskiden monarşik bir rejimde Çar'ın belirlediği şekilde yaşa­ yan Rusya Halkları, 1917 Şubat ve Ekim devrimleriyle Çar'ın kendi üzerlerindeki belirleyici gücünü yıkıp emeğe dayalı, sosyalist bir yönetimle yaşayan insanlar haline gelmiş ve böylece de Rusya halklarının tarihine bir sayfa daha eklemiş­ lerdir. Tıpkı emperyalistlerin 1989 yılın­ da sosyalist ülkelerdeki revizyonist yö­ netimleri, komplo ve darbelerle tasfiye ederek emperyalizmin tarihine yeni bir sayfa ekledikleri gibi... Emperyalizmin YDD teorisinin tari­ he armağan ettiği o eşsiz "ideolojilerin ve tarihin sonu" değerlendirmeleri, as­ lında objektif bir tespit değil, aksine son derece subjektif bir niyetten ibarettir. Çünkü tarihin sonunun gelmesini; yani insanın, kendi müdahalesi ile kendi tari­ hini yaratma gücünü, insanın özgürleş­ me mücadelesini yok etmek isteyebile­ cek tek güç emperyalizmdir. Çünkü em­ peryalizmin nihai zaferi, ancak kula kul­ luk düzeninin sonsuza kadar sürmesini garanti altına aldığı zaman mümkün olabilir. Bunun için de insanın, düşün­ me, sorgulama yeteneğini; kendini belir­ leyen güçleri yıkan özgürleşme çabasını;yani insan tarihini, tarihi sona erdir­ mesi gerekir. Dünya halklarına Yeni Dünya Düze­ ni diye takdim edilen şey; emperyaliz­ min, özellikle Sovyetler Birliği'nin dağıl­ masından sonra , bir yandan ortaya çı­ kan yeni pazarları sömürgeleştirme; di­ ğer yandan da ezilen dünya halklarının içine düştüğü moralsizliği ve ideolojide yaşanan güvensizliği kendine yedekleme projesidir. YDD projesiyle de ezilen halkların ulusal ve sınıfsal mücadelesi­ nin radikal yanlarım törpüleyip, baskı altında tutarak teslim almayı hedefle­ mektedirler. "Yeni" dünya düzeni, em­ peryalist devletlerle yeni sömürge ülke­ lerin halkları arasındaki sömürü çarkını daha da pervasızlaştırmak dışında hiç­ bir yenilik getirmemiştir. Yeni sömürge ülkeler ürettikleri bü­ tün değerleri, IMF eliyle emperyalistlere nakit olarak ödüyorlar. Halkı sefalete

mahkum edilen bu ülkeler de, içine itil­ dikleri borç batağından kurtulabilmek için, emperyalistlerden yeni borçlar di­ lenmeye devam ediyorlar. Emperyalist devletlerin, nüfusları gitgide azalıp gayri safi milli hasılaları, ulusal refah seviyeleri hızla artarken; yeni sömürge ülke halklarının payına düşen daha fazla yoksulluk ve en temel ihtiyaçlarını bile karşılamaktan uzak bir "yaşam standardı" oluyor. Bunun adı da "Yeni Dünya Düzeni"... B.M Kalkınma ve Ticaret Örgütünün verilerine göre: - Dünyada en üst gelir grubundaki %20'lik kesim, toplam dünya gelirinin %83'ünü alırken, en alt gelir grubunda­ ki % 20'lik kesim toplam gelirleri sadece % 1.5'ini alıyor. - Dünyanın üç zengininin serveti, kırk sekiz ülkeninin milli gelirine eşit. - Dünya üzerinde 1 milyar 100 mil­ yon kişi "mutlak yoksulluk sınırı'nın altında yaşamaya devam ediyor. - ABD'liler zenginliklerini %102 art­ tırdılar. - İçme suyu kirliliğinden, gelişen ül­ kelerde her yıl 3 milyon çocuk ölüyor.(3) Bir başka deyişle, emperyalizmin en korkunç tahrip ve yok etme silahının sağlayamayacağı kadar insan sadece sö­ mürü yüzünden yok oluyor. Bu şartlar altında, emperyalizmin en acil sorunu, yeni sömürge ülkelerdeki demokratik talepli eylemleri ve halk ha­ reketlerini bastırmak hatta daha oluş­ madan yok etmek olarak ortaya çıkıyor. Üstelik böylesi baskı rejimleri uygular­ ken bile, emperyalizmin "demokrasi" makyajının bozulmamasına dikkat et­ mek zorundalar. Emperyalistlerin ellerini kollarını bağlayan çelişkiler yumağı da tam bura­ da düğümleniyor. Kendi ülkelerinde ki işçi sınıfım satın almak ve diğer emper­ yalist devletlerle aralarında süren acı­ masız rekabette ayakta durabilmek için, sömürülerinden ayırabildikleri bütün kaynaklarını seferber ediyorlar. Emperyalistlerin,yeni sömürge ülke halkları­ nın en küçük hak taleplerini karşılaya­ bilmek bir yana dursun, sömürüyü katmerlendirerek arttırmaktan başka hiçbir seçenekleri yok... Emperyalizmin bu şartlar altında tavır / terör kavramı / özel sayı / sayı: 5

egemenliğini sürdürebilmesi için tek çı­ kar yolu; yeni sömürge ülke halklarını sindirip bastırmak ve hak arama müca­ delesi şöyle dursun; hak arama fikrin­ den bile korkuya kapılan, dehşete düşü­ rülmüş, duymayan, söylemeyen, gör­ meyen halklar yaratmak... "Böyle birşeyin de klasik baskı re­ jimleri aracılığıyla, bilinen polis devleti yöntemleriyle gerçekleştirilemeyeceği açıktır. İşte tam burada terör devleti or­ taya çıkar ve kapkara bir ironi olarak te­ rör devletinin kendisine biçtiği misyon da "Terörle Mücadele" dir. Başka bir ifa­ deyle, devletin içteki ve dıştaki tasarruf­ ları arasmda terörle mücadele adına yapıldığı iddia edilenlerin ağırlık ka­ zanması ölçüsünde, yönetme gücünü teröre dayandıran bir rejimle karşı karşıyayız demektir."141 Evet, sömürge ülkeler halklarını, terörize etmek zorundadır. Bu onların tek çıkar yoludur. Terörün sosyolojik bir ta­ nımına başvuracak olursak; "Terör, et­ rafa dehşet salma, insanları dehşete kor­ kuların en karanlığın, düşürme, yani tedhiş etme yoluyla sindirip "Aman be­ nim, yakınlarırrun başına bir şey, bir kö­ tülük gelmesin" diyerek kendi üzerleri­ ne kapanmayı, hiçbir şey görmüyormuş, duymuyormuş, kısacası kendisi bir insan olarak yokmuş, yaşamıyormuş gibi yapmayı; hayatta kalmak, ha­ yatlarını idame ettirmek için tek çıkar yol olarak görür hale getirmeye yönelik her türlü tasarrufun ortak adı. Tabii in­ sanları sindirme, sindirime gücüne sa­ hip olanların da, istedikleri gibi at oyna­ tabilecekleri, kendi amaçlarım gerçek­ leştirebilecekleri, kendi hedeflerine ula­ şabilecekleri ideal ortam."(5) Emperyalistlerin kendi ülkelerinde ki işçi sınıfını satan almak için, sömürü­ lerinden kaynak ayırmak zorunda ol­ duklarım hatırlarsak, terör rejimlerinin emperyalist devletlerden yeni sömürge ülkelerine doğru artan bir oranda çoğal­ dığı görülebilir. Yazımızın tam da burasında, Sosyo­ log Kadir Cangızbay'ın "Terör Kavra­ mı Üzerine" adh incelemesinden bir alıntı yapmayı uygun görüyoruz. "Terör, belirli bir fiil temelinde ya da belirli bir fiil kategorisi temelinde ta­ nımlanması mümkün olan bir olgu de-


ğildir. Bu durumda rejimin tasarrufları terörle mücadele temelinde oturtuldu­ ğu, hele ki terör, başlı başına ayrı bir suç kategorisi, hem de verilecek cezanın ve de infaz koşullarının ağırlaştırılmasını öngören bir suç kategorisi olarak tanım­ lanıp işlemsel kılındığı ölçüde, devlet er­ kini kullananların eline adeta açık bir keyfilik çekiverilmiş olacaktır. Zira terö­ rün belirli bir fiil temelinde net ve kesin bir biçimde tanımlanabilir olmaması, is­ ter istemez suç ile fiil arasındaki bağın iyice gevşek, dolayısıyla da esnek ve her tarafa çekilebilir olması sonucunu verir ki, bu durum, hemen her fiilin pekala terör suçu addedilebilir hala gelmesini mümkün kılar..."(6) ÜLKEMİZ VE TERÖRLE MÜCA­ DELE YASASI Ülkemizin de, emperyalizmin bir ye­ ni sömürgesi olduğunu göz önüne aldı­ ğımızda, 12 Nisan 1999 tarihinde yürür­ lüğe giren 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası, yukarıda bahsedüen kara ironi­ ye, yani terörizmin terörle mücadele adına uygulanmasına örnek olarak ra­ hatlıkla incelenebilecek bir metindir. Yasanın 1. maddesi, belirli bir fiil ka­ tegorisi çerçevesinde tanımlanması mümkün olmayan "terör" kavramına olabildiğince subjektif ve keyfi uygula­ maya son derece müsait bir "tanım" ge­ tirmiş: "Terör; baskı, cebir ve şiddet, korkut­ ma, yıldırma, sindirme veya tehdit yön­ temlerinden biriyle, Anayasada belirti­ len Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzenini değiştirmek, Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetinin var­ lığını tehlikeye düşürmek, devlet otori­ tesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek temel hak ve hürriyetleri yoketmek, Devletin iç ve dış güvenliği­ ni, kamu düzenini veya genel sağhğı bozmak amacıyla bir örgüte mensup ki­ şi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü eylemlerdir. Bu kanunda yazılı olan örgüt, iki ve­ ya daha fazla kimsenin aynı amaç etra­ fında birleşmesiyle meydana gelmiş sayılır."(7) Devlet otoritesinin zaafa uğradığına kim, hangi kriterlere göre karar verecek?

Ya da "yıldırma" yöntemi nedir? Kimin kimi; mesela Türk Devlerinin ve Cum­ huriyetin varlığım tehlikeye düşürmek amacıyla yıldırdığına, kim, nasü karar verecek? Bu tanıma göre "suç" işlediğine ka­ rar verilen bir kişiye 36 yıla kadar hapis cezası verileceğini de yasanın 5. madde­ sinden öğreniyoruz... Yasanın terör suçlusunu tanımlayan 2. maddesi keyfiliğe çok daha açık; çok daha belirsiz ve bu ülkede yaşayan her­ kesi, istisnasız herkesi zan altında bırak­ maya müsait: "Birinci maddede belirlenen amaçla­ ra ulaşmak için meydana getirilmiş ör­ gütlerin mensubu olup da, bu amaçlar doğrultusunda diğerleri ile beraber ve­ ya tek başına suç işleyen veya amaçla­ nan suçu işlemese dahi örgütlerin men­ subu olan kişi terör suçlusudur."(8) Yazımızın birinci bölümünde yaptı­ ğımız tespitleri, diğer maddeleri incele­ meye gerek bırakmayacak kadar doğru­ luyor. Bir daha okumanızı tavsiye ede­ riz; "suçu işlemese dahi.." Şu anda karşımıza çıkan tablo şu­ dur: İki kişi (bu iki kişi siz ve arkadaşı­ nız olabilirsiniz, hiç bir yasal engel yok) aynı amaç etrafında (bir devlet dairesin­ de memursanız, toplu sözleşme hakkı­ nız için; öğrenciyseniz harçların ucuzla­ tılması için vb. olabilir) biraraya gelirse­ niz ve devlet otoritesini zaafa uğratmak için herhangi bir eylemde bulunursanız (bir mitinge katılmanız, imza toplama­ nız ya da kendi aranızda sohbet etme­ niz olabilir bu eylem. Yasa, her türlü ey­ lem diye saptamış...) ve devletin de o gün sizin bu eyleminizden yılacağı veya korkacağı tutarsa, 36 yıla kadar hapis cezası almanızın önünde hiçbir engel yok! Üstelik şu günlerde gündemde olan F Tipi hapishanelerin sadece "terör suçluları!?" için inşa edildiğini ve 8 met­ re kare (3 metreye 3 metreden daha kü­ çük) bir hücreye konulacağınızı da he­ sap edin. Daha bir kaç ay önce, Ulucanlarda üzerlerine asit dökülerek, "av" tü­ fekleriyle! vurularak ya da darp sonucu (dövüle dövüle) öldürülenlerin de "te­ rör suçluları!" olduğunu unutmayın.... Dehşet verici, değil mi? Terör tanı­ mını hatırlayalım; "Terör, etrafa dehşet salma..." tavır / terör kavramı / özel sayı / sayı: 5

Bu yasa şu anda uygulamada ve şu anda dahi onbinden fazla insan "terö­ rist" suçlamasıyla hapishanelerde yatı­ yor. Ve karşımıza, bizim ülkemizde ce­ vaplaması cüret isteyen sorular çıkı­ yor... TERÖR ESTİRENLER, DEHŞET SA­ ÇANLAR KİMLER? KİM TERÖRİST? Bu sorulara cevap vermek cüret isti­ yor; çünkü cevaplarsanız terörle müca­ dele yasasına muhalefetten yargılanma­ nız işten bile değil... Cüret istiyor; çünkü bu sorulara ve­ receğiniz cevap, alacağınız tavır, hem sosyolojik tahlillere göre hem de vicda­ nınız karşısında "İNSAN" olup olma­ manın ayrımını belirliyor.... Cüret istiyor; çünkü tarihin,insanın kurtuluşu, herkesin bu sorulara verece­ ği cevaplara bağlı... TERÖRİZMİN GERÇEK SAHİP­ LERİ Dünya Halkları üzerinde estirilen fi­ ziki terör, I. ve II. Paylaşım savaşları da dahil olmak üzere, hiç bir savaşta görül­ medik boyutlarda kan döküyor. Ve bü­ tün paylaşım savaşlarından çok daha tehlikeli... Çünkü, terör rejimleriyle ulaşmak istedikleri hedef sömürgeleri paylaşmak değü; sömürüyü baki kılmak. Ve 'insan' m düşünme ve üretme gücünü elinden alarak biyolojik verile­ riyle sınırlamak. Yani "hayvan'Taştırmak. Sorduğumuz sorulara bu bilinçle ce­ vap veriyoruz: "Terör estirenler emper­ yalist devletler ve işbirlikçileridir; terö­ rist damgası yiyenler ise emperyalizmle uzlaşmaz çelişkileri olan ezüen halklar ve onların kurtuluş mücadelesini yürü­ ten öncü güçleridir." •

Dipnotlar 1) Temel Demirer; Yeni Dünya Düzeni Ya da Düzensizliği 2) Andre Gorz'dan aktaran; Bağımsızlık Yolunda Kurtuluş Dergisi Sayı: 1 Sayfa: 137 3) BM Geliştirme Merkezi; 1999 BM Ra­ porları 4) Prof. Dr. Kadir Cangızbay; Terör Kavra­ mı Üzerine; Özgür Üniversite Forumu Sayı: 9 5) a.g.e 6) a.g.e 7) 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanunu; Resmi Gazete; Sayı: 20843 Mük. 8) a.g.e


K

alktığımda çok erkendi. Çok fazla uyuyamamış­ tım. Günlerdir hazırlan­ dığımız Ankara yürüyü­ şü artık başlıyordu. Herşeyimiz hazır sadece kalkış saatini bekliyoruz. Mahallemizden kalkacak otobüs geldi. Yavaş yavaş otobüslere binmeye başladık. Bizi uğurlamaya gelenler eksiklerimizi soruyorlar. Su­ yumuzu, yiyeceklerimizi kontrol edi­ yorlar. Otobüsteki anneler evdekilere unutmamaları gerekenleri hatırlatı­ yorlar, borçları unutmamalarını isti­ yorlar. Zamanı geldi, nihayet hareket ettik. Yola çıktığımızda buluşma yeri­ ne doğru yol aldık. Buluşma yerine vardığımızda diğerleri daha gelme­ mişti. Son otobüsde gelince Kadı­ köy'e doğru yol aldık. Herkeste müt­ hiş bir heyecan var. Ne olacağını tam olarak kestiremiyoruz. "Bizi kesinlik­ le Kadıköy'e sokmazlar, biz boşuna gidiyoruz. En iyisi biz Ankara yoluna devam edelim" "Yok yok biz Kadı­ köy'e gireriz de, oradan bizi dağıtır­ lar. Çünkü bizim Ankara'ya gitmemi­ zi istemezler." Ama bizim programı­ mız belli; sanatçılarla, doktorlarla, avukatlarla, tutsak aileleriyle birlikte,

F Tiplerine karşı olan herkesin katıla­ cağı bir basın açıklaması yapacağız. Hücrelere, izolasyona karşı topladığı­ mız imzalan Bakanlığa götüreceğiz. Gerçi Bakanlık randevu talebimizi reddetti ama biz hücre yapımının durdurulması, yapılan hapishaneleri görme taleplerimizi iletmek için ka­ rarımızdan vazgeçmeyeceğiz. O çok övdükleri hücreleri bir de biz göre­ lim, bakalım "lüks odalar" da neler planlamışlar. Şimdi Kadıköy'e giriyo­ ruz. Bütün caddeyi polis otobüsleri, çevik kuvvet doldurmuş. Daha ko­ nuşmaya bile fırsat vermeden tehdit­ lerle arabaların durmasını bile engel­ liyor, şoföre bağırıyorlar, arabanı bağlarız diye tehdit ediyorlar. Pence­ relerden bizi uğurlamaya gelenlere el sallıyoruz. Kadıköy çok kalabalık an­ cak en meşru hakkımızı bile engelli­ yorlar, basın açıklaması yapmak şöy­ le dursun, otobüsten inip konuşma­ mızı bile engelliyorlar. Kapılar polis kalkanlanyla tutularak ite kaka çevre yoluna kadar geldik. Otoban gişeleri­ ne varıncaya kadar onlarca kez yolda durdurdular. İkinci durağımıza, İz­ mit'e doğru yol alıyoruz. Önceden buradaki basma, sanatçılara, demoktavır / ankara yürüyüşü / özel sayı / sayı: 5

ratik kitle örgütlerine haber vermiş­ tik. Görkemli bir yürüyüş olmasını istiyorduk. İyi bir kamuoyu oluştu. İzmit yol ayrımına doğru yaklaşıyo­ ruz. Her tarafı polisler, panzer, asker, özel tim doldurmuş. Yoldan girme­ mizi engellemek için herhalde bütün güçlerini buraya toplamışlar. Öndeki aracı göremiyoruz. Bütün otobüsler durdu. Herhalde girmek konusunda tartışıyorlar. Bizim çevremizde de et­ ten duvar oluşturmuşlardı. Ön taraf­ ta müthiş bir yoğunluk vardı. Her­ kes oraya doğru koşturuyor. Tam olarak ne olduğunu göremiyoruz. Otobüsler hareket etti ama çok karı­ şık bir durum. Ne yapmalıyız, bu arada üç kişinin gözaltına alındığını öğrendik. Hemen ilerde bir yerde bütün araçlar beklemeye başladık. Arkadaşlarımız bırakılana kadar ha­ reket etmeyeceğimizi söylüyoruz. Beklerken hızlı bir şekilde yiyecekler dağıtıldı, suyumuzu kontrol ettik. Serbest bırakılanlar karşıdan geliyor, herkes insanlık onurunun işkenceyi yeneceğini haykırıyor. Gözleri kan çanağı gibi, biber gazı sıkmışlar. Ora­ da çok fazla oyalanmadan yola çık­ ­­k. İkinci durağımız Adapazarı. Ne


olursa olsun oraya gireceğiz. Adapazarına doğru geliyoruz. Her tarafı panzerler, çevik kuvvet, asker ve ak­ repler kaplamış. Izmiftekinden çok daha fazla polis vardı. Yolu kapatmış­ lar, bağırıp çağırıyorlar. Biz hareket etmeyeceğiz. En doğal hakkımızı kul­ lanıyoruz. Şoförleri tehdit ediyorlar. Görüşmeye çalışan heyeti zorla ara­ balara bindirmeye çalışıyorlar. Bütün arabaların etrafı polislerle çevrilmiş durumda. Arkadaki arabalardan aile­ ler inmeye başlayınca bizim otobüsün yanındaki polisler ayrıldı, bizde he­ men iniyoruz. Otobüsün yarısı indi tekrar kapılan tuttular. Biz otobüste­ yiz dışarı çıkamıyoruz. Aileler yolu kesti oturuyorlar. Biz kapıları zorlu­ yoruz ama inemiyoruz. Pencereden bakıyoruz. Polis saldırıyor. Yaşlı yaşlı analan yerlerde sürüklüyorlar. Gözü dönmüş bir şekilde saldırıyorlar. Böyle bir vahşeti daha önce görme­ dim. Nasıl böyle saldırabiliyorlar? Nasıl böyle kinli olabiliyorlar? Onlar­ ca kişiyi polis otolarına döverek bin­ diriyorlar. Bu arada bizim arabaları tehdit ederek zorla hareket ettirdiler. Kim hangi arabada bilemiyoruz. On­ larca yaralı var. Tedavi ettirmek isti­ yoruz. Ambulanslar diğer yaralıları hastahanelere yetiştirmek için uğraşı­ yorlar. Panzerlerle, çevik otolanyla, askeri jiplerle konvoy halinde gidiyo­ ruz. Hiçbir ihtiyacımızı karşılamamı­ za bile izin vermiyorlar. Dinlenme te­ sislerinde su ihtiyacımızı, yaralılan-

mızı kontrol ettirmek istiyoruz. En sonunda Hereke'de bütün otobüsleri durdurduk. Aşağı indik, otoyolda oturarak bize yapılan işkenceyi pro­ testo etmek için ve gözaltına alınan arkadaşların serbest bırakılması için yerimizden kalkmayacağız. Bize ya­ pılanlar insanlık suçudur. Hastahanedeki yaralıların durumlarının çok ağır olduğunu öğreniyoruz. Etrafı­ mızı askerler, polisler sardı. Her ta­ raftan saldınyorlar hiçbirşey göremi­ yorum. Bir yerde sürüklendiğimi ha­ tırlıyorum. Bizi otobüslere çuvallan atar gibi atıyorlar. Bir arkadaşımız camlan yumrukluyor, ama bizim ara­ badayız. İçerisi tıkış tıkış, gözaltı var mı yok mu bilmiyoruz. Arabalar yi­ ne hareket etti. Diğer arabalara ulaş­

tavır / ankara yürüyüşü / özel sayı / sayı: 5

maya çalışıyoruz. Yolda mola ver­ memizi engelliyorlar. Çamlıdere'ye gelene kadar duramadık. Arabamızdaki ağır yaralıyı ambulansa bindir­ meye bile izin vermediler. Çamlıdere'de bir konaklama yerinde yaralılarımızı, gözaltına alınanları bekliyoruz. Diğer gün akşam gözal­ tındakiler bırakıldı. Sabahleyin oradan ayrıldık. Ankara girişine var­ dığımızda yine bizi panzerler kar­ şılıyor. Heyetimiz dilekçeleri vermek için Ankara'ya gideceğini söylüyor. En sonunda 15 kişilik heyeti kabul et­ tirdik. Bakanla görüşmek üzere onlar ayrıldılar. Biz gişelerde türkülerimizi söylüyoruz. Halaylarımızı çekiyoruz. Heyet geri dönünce bizi bir sürpriz daha bekleyecekti. Yarın 60 Kişilik bir heyetin Sincan F Tipini dolaşacağını öğreniyoruz. Bunu yolda hedefimize ulaşmadaki kararlılığımızdan dolayı başardığımızı düşünüyoruz. Şu ana kadar kuş uçurtulmayan F Tipini gezmeyi, yolda sürüklenen, cop dar­ beleri altında binbir çileyle gelen çoluk, çocuk, yaşlı, genç hep birlikte bir vücut olmamızdan, haklıhğımızdan dolayı kazanıyoruz. Beraber hareket etmenin gücünü görüyoruz. Gücümüzü haklılığımızdan alıyor, hücrelere ne pahasma olursa olsun karşı çıkacağımıza bir kez daha söz veriyoruz...•


I

nsan Hakları Derneği ve Tür­ kiye İnsan Hakları Vakfı veri­ lerine göre 300'ün üstünde, Ba­ sın Konseyi'nin 1979 tarihinde yayınladığı kapsamlı bir araş­ tırmaya göre de 500'ün üstünde irili ufaklı yasa maddemiz varmış ve öz­ gür düşünce ve ifadeyi engelleyen. Yani her yandan kıskıvrak yakalan­ mışız. Terörle Mücadele Yasası ve ünlü 8. maddesi, bir zamanlar hoşa gitmeyen düşünceleri susturmak için en yaygın kullanılan enstrümandı. Maddenin "Her ne maksatla ve yöntemle olur­ sa olsun" diye başlayan evlere şenlik cümleciği çok şimşek çekince değişti­ rildi. Üstelik maddenin kullanımından vazgeçilip, yedekteki 312. madde işletilmeye başlandı. Aslında 311 ve 312. maddeler, özü itibariyle suç olması gereken iki eyle­ mi belirliyor: Suça teşvik ve suçu öv­ me. Örneğin "yahudiler mikroptur, her görüldüğü yerde temizlenmelidir" denir ve gaza getirilen kişiler Yahudi­ leri katlederse, suçlu yalnız elini kana bulayan mıdır? Onları kışkırtanlar ve katliamı övenler "Bana ne kardeşim. Ben dedim ama yapmadım, onlar da yapmasaydı" diyerek sıyrılabilirler mi? Ama her iki maddenin devamın­

da yeralan cümleler, işi içinden çıkıl­ maz hale getiriyor. Aslında, saçma­ lıklardan arındırılmış halleriyle kal­ malı ve doğru yerde kullanılmahdır. Yani Kahramanmaraş, yani Sivas katliamlarını kışkırtanlar için. Ama onlar şu anda iktidar ortakları ve "Sayın" mertebesine ulaşmış durum­ dalar... Bence üstüne gidilmesi gereken bir başka önemli nokta, "haddinin bildirilmesine" birilerinin karar ver­ diği kişiler hakkında asıl nedenden değil, başka kulplar takarak davalar açılması. Örneğin TCY'nın 168. ve 169. maddelerinden... Bu maddeler aslında çete üyesi olmak ve çete üyelerine "Yardım -ya­ taklık" suçları. Ama uzunca bir süre­ dir, TMY 8. ve TCY 312. maddeleri­ nin aldığı ağır eleştirilerle yıpranma­ sı sonucu davalar artık 168. ya da 169. maddelerden açılmaya başlandı. Mantık gayet siyah-beyaz: 'Terör konusunda devletin tavrı­ nı mı eleştirdin? Hımm, bu kimin ekmeğine yağ sürer? Terör örgütünün. O halde sen bu örgüte destek olu­ yorsun. Bu da "yardım- yataklık" demek­ tir. tavır / düşünce suçu / özel sayı / sayı: 5

Buyrun DGM'ye, suçunuz 169. madde! Ya da "mecliste pankart açan" üniversite öğrencilerinin öyküsünü hatırlayın. Hiç bir inandıncı kanıt ol­ mayan bir dosya ile yıllarca hapse mahkum edildiler. Ne diyelim, Yaşar Kemal haklı: "HERŞEY İNCELDİKÇE KOPAR, ZULÜM KALINLAŞTIK-

ÇA"... •


Son günlerde kamuoyunun gündeminde olan F Tipi hapishane­ ler hakkında ne düşünüyorsunuz? Hücreleştirme politikasından başlayalım. F Tipi cezaevleri aslında bir düşüncenin uzantısı. Çoktan beri düşünülen ve bazı basküarla kendini belli eden, çeşitli yayın organlarına, sanat merkezleri­ ne, radyolara kapatma cezalarıyla kendini gösteren sanatçılar aydınlar üzerindeki açılan davalarlar tutuklu­ larla süregelen sürüleştirme politika­ sının bir uzantısı. Yani istenen F Tip­ lerine öncelikle öteden beri tamamen düşüncesinden, düşünce özgürlü­ ğünden soyutlanmış sürüler haline gelmiş insanlar yeni kapitalizme, tabi emperyalizme gereken robotlar. Uzun süredir yaşadık. Bunlara karşı arkadaşlarla beraber gücümüzün yettiğince direndik. Örneğin ben İdil Kültür Merkezi'nin kurucusu olarak gece birde gözaltına alındım. Tek ki­ şilik hücrede kaldım. Pek çok insan çok daha ağır bedeller ödeyerek bu­ nun mücadelesini verdi. Gücünün yettiğince bir insan bir hücrede dire­ nince yaşar. Ama insanın biyolojik ve psikolojik yapısı düşünüldüğünde

bu psikolojik bir terördür. Bir süre sonra Ulrike Meinhof un anılarından da hatırlayacağımız gibi sağlığını bozar, psikolojik gücünü yi­ tirir. Tecritten sağlıklı olarak çıkan insan sayısı çok azdır. Yani bu bilinç­ li olarak Avrupalı, Amerikalı doktor­ ların ortaya attığı bir teoridir, ortaya çıkacak hastalıklar da bellidir. Konu­ şamadığı zaman, kendini ifade ede­

tavır / röportaj / özel sayı / sayı: 5

mediği zaman, kişiliğini kaybeder ve yavaş yavaş tükenir. Bence ölümdür tek kişilik hücre. Anlatmaya çalıştık­ ları gibi olduğuna inanmıyorum. Za­ man zaman paylaşım alanları olaca­ ğına ya da kitap okuyabileceklerine, arkadaşlarım göreceklerine inanmı­ yorum. Çünkü amaç tecrit etmek. En kötüsü hastaneler ve duruşma celse­ leri de aynı yerde olacakBu durum-


da hem ailelerinden hem içerdeki , dışardaki dostlarından tecrit etmeye çalışacaklar. Üç kişilik te olsa, üç kişiylede bir süre sonra da paylaştıkla­ rı azalır. İnsan ne kadar çok paylaşır­ sa o kadar çoğalır. Herkesin, dışarda­ ki insanın da etrafına bir hücre örül­ meye çalışılıyor. Bu güne kadar ku­ ruldu da zaten. İşi ile evi arasında ekonomik terörün ortasında etkinliğe katılacak parası olmayan arkadaşlar tanıyorum. Yol parası olmayan sanat­ çı olup susmak zorunda kalan insan­ lar hatırlıyorum. Bugün memurlar üzerine çıkarı­ lan kanunlar Ankara'dan geri döndü. Hiç bir şey düşünme demek istiyor­ lar. Peki sizce sistem niye düşünen insana bu kadar düşman? Düşünen insan, üzerindeki hak­ sızlığa karşı çıkacak, onun beyninde başlayan eylemlilik başka insanların beynini de hareketlendirecek başka eylemleri tetikleyecek. Düşünen in­ san susamaz zaten mutlaka bir yerde, sendikacıysa düşünceleriyle, sanatçıysa sanatıyla insan her türlü eyle­ miyle diğer insanların beynindeki başka eylemlilikleri tetikleyecektir. Düşünceden korkuyorlar, çünkü robotlar, sürüler yaratmak istiyorlar. Sanattan da bu şekilde korkuyorlar. Düşünce özgürlüğünün olmadığı yerde sanat özgürlüğünden de söz edilemez. 3713 sayılı kanunda düşünen ve hakkını arayan her insana terörist damgası vuran bir kanun. Şimdi Adalet Bakanlığı F Tipi hapishane­ leri gündeme getirdikten sonra bu kanunun 16. maddesinde yapılacak bir takım değişikliklerden sözetmeye başladı. F Tipinde bu kadar ısrar ederken, bir yandan kanunda deği­ şiklik tartışılıyor. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Onlara göre bağlantıyı kesmek, içerdeki örgütlenmenin son bulması dışardaki insanlarında örgütlenecek gücünün kalmamasını istiyorlar. Sis­

teme muhalif olan herşeyi yoketmeye çalışıyorlar. Bu eylem olarak kendini ifade eden düşünce olabilir, re­ sim olarak ifade edebilir. Şimdi onlar belki bu yasayı kaldırır, ya da dü­ zenlemeler getirir. Ama za­ man geçtikçe yine insanla­ rı robotlaştırmaya, sustur­ maya yönelik başka yasa­ lar çıkacaktır. Bu devletin tek başına aldığı bir karar değildir. Emperyalizmin güdümündedir. O zaman elbetteki hücreler şu anda içerde bulunan insanlar için de­ ğil. Belki farkında değil­ ler ama hücreler herkes için hazırlanıyor. Sizce aydının misyonu nedir? Sizin bir sanatçı olarak, diğer sanatçı ve aydınlara bir mesajınız var mı? Adı üstünde aydınlık veren aydınlık yayan in­ sandır aydın. Ama ben bu­ nun sadece sanat yoluyla olmayacağına inanıyorum. "Sadece yazılarımla, re­ simlerimle desteklerim, ben bir yere gitmem" diyenlerin

düşüncesine katılmıyo­ rum. Hayatın her alanında bunun mücadelesi veril­ meli. Sadece yazı yazarım, diyenlere '40 Tevkifatını hatırlatırım. Yazarlar, ay­ dınlar 4-5 senelerini içerde geçirmişlerdi. Tutuklamak, yokedilmek istenirken ey­ lem de aranmadı o za­ man.. Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı? Ben F Tipine karşı olmaya devam edeceğim. Bütün gücümle, yaklaşık iki aydır hem yazdıklarımla, hem et­ kinliklere katılarak Nisan-Mayıs ayından beri çeşitli platformlarda et­ kinliklerimi sürdürüyorum. Benim dışardaki dostlara olduğu kadar, tavır / röportaj / özel sayı / sayı: 5

içerdeki dostlara da bir mesajım ola­ cak: Kaşlarını silah silah çatmış çocuk Umut kesme bizden Halk yağmurlarını bekle Hazırız o sahra günlerine seninle...

Onlarla bütün direniş, acıya her şeye hazırız. Birlikteyiz...


Iipi hücre projesi beraberin­ de bir çok kavramı da önü­ müze getirdi. "İzolasyon", Tecrit", "Rehabilitasyon", 'Sağaltma", "İyileştirme", "topluma kazandırma" ve bu gibi kav­ ramlardan sadece birkaçı. Bu yazıda; Adalet Bakanlığı ve infaz idaresi ile ha­ raretli yandaşları tarafından en sık kul­ lanılan kavram; "tretman" hakkında bir kaç tespit yapmak istiyorum. İngilizce, Treatment kavramının Türkçe telaffuzu ile terim haline getiril­ diği anlaşılmaktadır. Esasen Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürünün yeni ce­ zaevi projesinden "EF Tipi" (F harfinin ingilizce alfabedeki tek başına telaffuzu) Şeklinde sözettiği düşünüldüğünde, ba­ kanlığın "Okumuşlarının" tretman kav­ ramını türkçe bir terim olarak değil, in­ gilizce bir kavram olarak kullanmayı tercih ettikleri de düşünülebilir. Kelimenin kökü ingilizce TREAT ka­ lıbıdır. Redhause (1986); "Davranmak, muamele etmek, kimyevi bir tesire ma­ ruz bırakmak, tahlil etmek, tedavi et­ mek, konu etmek, işlemden geçirmek" şeklinde türkçeye çevrilebileceği belirtil­ mektedir. Yine aynı yerde Treatment ke­ limesinin de muamele, davranış, birine yapılan muamele, tedavi, ele alış tarzı şeklinde karşılandığını görüyoruz.

Bakanlığın iddiasi şudur. "F Tipi ce­ zaevi esasen her birinde 103 adet bulu­ nan üçer kişilik odadan oluşmaktadır. Bunların toplam kapasitesi her bir ceza­ evi içerisinde 309 kişidir. Cezaevlerinin toplam kapasitesi ise 368'dir. "Demek ki F Tipinde esas kapatılma biçimi üç kişi­ lik oda esasına göredir. Buradaki "Oda" yerine "hücre" veya üç kişilik oda esası­ na göredir. Buradaki 'oda' yerine 'hücre' veya 'üç kişilik izolasyon ünitesi' kulla­ nılmalıdır. Kaldı ki Sincan F Tipi ceza­ evinde yaptığımız inceleme gezisi sıra­ sında müteahhit firmanında teknik ya­ zışmalarında ve evraklarında (Meraj, proje vs.) üç kişilik hücre, tek kişilik hücre terimlerini kullandığına bizzat şa­ hit olduk. Başka bir deyişle bakanlık cezaevi tretmanına uyan tutuklu ve hükümlü­ lerin infazlarını esas olarak üç kişilik izolasyon ünitelerinde çekeceğini, an­ cak tretmana uyumsuzluk, cezaevi ida­ resine direnme, disiplin cezası veya yüksek tehlike potansiyeli taşıyan tu­ tuklu ve hükümlülerin geçici sürelerde veya sürekli olarak tek kişilik 59 adet hücrelerde tutulacağını belirtmektedir. Hangi davranışlar cezaevi tretmanı­ na aykırı kabul edilecektir. Bu konuda hiçbir yazılı belge bulunmamakta, an­ cak bakanlık "Üzerinde çalışıldığını" tavır / hücreler / özel sayı / sayı: 5

söylemektedir. Onlarca yıllık cezaevi deneyimleri ışığında bazı akıl yürütme­ lerde bulunulabilir. İtirafçılaşmamak, politik yayınları takip etmeye devam et­ mek, mektup görüşmelerinde politik kimliğini muhafaza ettiğine dair izle­ nim uyandırmak, kendisi veya başkala­ rı aleyhine ifade vermemek gibi tama­ men politik kimliğe saldın niteliğinde bazı kategoriler kullanılabileceği gibi, infaz koruma personeline ve cezaevi idaresine saygısız davranmak, yemek beğenmemek, işlikte çalışmamak, diğer tutuklu ve hükümlülerle irtibat kurma­ ya kalkışmak, çok ya da az uyumak, çok veya az havalandırmaya çıkmak gi­ bi tamamen cezaevi yaşamına ait ayrın­ tılardan da söz ediliyor olabilir. Yine yu­ karda açıkladığımız gibi kelime anlamı­ na en uygun tahmin; üzerinizde uygu­ lanan iyileştirme, topluma yeniden ka­ zandırma, pişmanlık eğitiminde başarı­ sız bulunmanızın cezaevi tretmanına aykırı kabul edileceğidir. Bu halde ne gibi yaptırımlar uygula­ nacaktır; öncelikle bakanlığın da açıkça kabul ettiği gibi "ıslah olana" veya "tretmana cevap verene" kadar tek kişi­ lik hücrede kalacağınız kesindir. Tek ki­ şilik hücre havalandırmalarının sadece dışardan üç hücre için ortak havalandır­ malı tipte havalandırmada dördüncü


kapı olarak bulunan gardiyan girişinin açılıp kapatılacağı mimari bir gerçek ol­ duğuna göre havalandırmaya çıkışını­ zın süreli veya süresiz olarak engellen­ mesi de tretman müeyyideleri arasında­ dır. Tek kişilik hücreler arasında da tip farklarının bulunduğu ve bunların "Müşahede hücreleri" adı altında havalandırmasız ve mazgal penceresi içer­ isinde tuvaleti bulunmayan bir tipini, yi­ ne tek hücreye tek havalandırma esası­ na göre hazırlanmış bir başka tipinin bu­ lunduğu görülmüştür. Farklı tek kişilik hücreler arasındaki geçişin infazı ciddi bir biçimde ağırlaştırma potansiyeli açıktır. Bu tip farkının da tretman müey­ yideleri kapsamında değerlendirilebile­ ceği düşünülebilir. Bunun anlamı 8 metre karelik kulla­ nım alanında, havalandırma rejimi be­ lirsiz bir biçimde süresiz kapatılmadır. Mutlak ve açık bir biçimde izolasyon­ dur ve kas iskelet sistemi bozukluklan gibi fiziksel zararların yanında ağır psi­ kolojik tahribat kaçınılmazdır. Dışardan kuru gıda alınmayacağı belirtildiğinde ve kantin adı verilen bö­ lüme tutuklu ve hükümlünün kendi ira­ desi ile ulaşması teknik ve mimari açı­ dan mümkün olmadığına göre düzenli yemek alıp alamayacağınız da tretman müeyyideleri arasındadır. Günlük 700.000 TL iaşe ile dışardan kuru gıda alınmaksızın ve kapatılma ünitesinde yemek hazırlama imkanı bulunmadan ne ölçüde beslenilebileceği ortadadır. Bir de bu tehlikeli yemek rejimi; tretman müeyyideleri kapsamında azaltılır, düzensizleştirilir veya "terbiye" amaçlı ta­ sarrufa konu edilirse yetersiz beslenme­ ye dayalı sağlık sorunları hızla büyüye­ cektir. Aile ve avukat görüş yerlerinin stan­ dart olmadığı görülmüştür. Bunların ke­ sinlikle doğal ışık almaya, dar ve gerek­ siz kapılarla tamamen izole edilmiş tür­ leri inceleme sırasında ortaya çıkmıştır. Televizyonlarda gösterilen ve bakanlı­ ğın gezi programında bulunan nispeten doğal ışık almayan, dar ve ışıksız tür gö­ rüş yerlerinin hangisinin kullandırılaca­ ğı da her bir tutuklu ve hükümlü için tretman müeyyideleri arasında olacak­

tır. Müteahhit firma yetkilisinin "gurur­ la" açıkladığı gibi tüm F Tipi cezaevle­ rindeki her bir hücrenin bağımsız su, elektrik, ısınma, merkezi yayın tesisatı bulunmaktadır. Hatta sıcak ve soğuk su tesisatları ile aydınlanma(ampül) ve güç kaynağı (priz) tesisatları dahi birbir­ lerinden bağımsız olarak döşenmiştir. Bunun gerekçesi şu şekilde açıklanmak­ tadır. "Eskiden cezaevinde sorun çıka­ ran mahpuslara müdahele etmek için elektrik ve suyu kesiyorduk. Bundan tüm cezaevi etkileniyordu, hem herke­ sin haberi oluyor hem de mağduriyet yüzünden herkes direnişe geçiyordu, bu cezaevlerinde sorunu bu şekilde çöz­ dük" Hal böyle ise ısınma, aydınlanma, su kullanma gibi en temel hakların da tretman müeyyideleri kapsamında ol­ duğu dolaylı biçimde kabul edilmekte­ dir. Eğer iyileştirmeye karşı dilenirseniz yanınızdaki hücrenin haberi bile olmak­ sızın süreli ve süresiz olarak bu temel haklardan mahrum bırakılarak terbiye edilmeniz söz konusu olacaktır. F tipi incelemelerimiz sırasında kalorifer pe­ teklerine bağlı vanaların hücre kapıları­ nın önündeki ikibuçuk metrelik malta koridorunda (kapıların üzerinde) bu­ lunduğu ve yine elektrik şalter panola­ rının her bir malta koridorunun sonun­ da bulunduğu görülmüştür. Bu durum açıkça göstermektedir ki aydınlanma, ısınma, su kullanma gibi temel haklar iyileştirmeye cevap vermeme gibi in­ sanlık dışı saldırılar kapsamında mer­ kezi olarak engellenebileceği gibi infaz koruma personelinin bireysel ve kötü amaçlı kullanımına da açıktır. F Tipi Cezaevi, tek kişilik hücre izo­ lasyonu ve üç kişilik küçük grup izolas­ yonu temelinde inşa edilmiştir. Burada bulunduğu iddia olunan ve fakat proje üzerinde "yırtma, yapıştırma" yoluyla elde edilmiş izlenimi uyandıran sınırlı ortak mekanlarının tamamı bu progra­ mı destekler niteliktedir. Kütüphane, iş­ lik ve çok amaçlı salon adı altında dü­ zenlenen bu mekanlar iradi ve seçilmiş bir birlikteliği değil "Kalabalık içerisin­ de" "Sessiz" "İş üzerinde" grup izolastavır / hücreler / özel sayı / sayı: 5

yonlarını amaçlamaktadır. Bir araya ge­ tirilecek tutuklu ve hükümlülerin sayı­ lan, seçimleri bir arada olma süreleri ve ortak etkinlikleri tamamen tretman programının kontrolündedir. Açıkça görüldüğü gibi bunun adı ortak alan kullanımı değil, toplu iyileştirme ve be­ yin yıkamadır. Ortak alan kullanımının, ödül veya ceza olarak tretman programına bağ­ landığı bir cezaevi rejimine "ortak kul­ lanım alanı oda sistemi" demek ucuz bir demogojidir. Bu ölçüde etkili olması­ nın nedenleri demogojinin kalitesi veya başarısından çok "söylenene kayıtsız inanma" eğilimindeki çevrelerin siyasal sosyal seviyesinde aramak gerekir. Bun­ lar içerisindeki "maaşlı vatanseverler" çıkarıldığında dahi "oda" demogojisini yeniden üretenlerin sayısında görülen korkutucu artış ancak kararh ve açık bir bilgilendirme ile durdurulabilecektir. Kısaca değinmeye çalıştığım gibi Tretman; Metris'te, Mamak'ta, Gazian­ tep'te, Diyarbakır'da başta askeri dikta ve sıkı yönetim rejimleri ve daha sonra düzensiz aralıklarla ceza ve tevkifevleri idaresi tarafından denenmiş "Komü­ nizm hastalığını tedavi etme " progra­ mının ta kendisidir. Siyasal tutuklu ve hükümlü kimliğine 'Terör suçlusu" sta­ tüsü altında son vererek mutlak bir bi­ çimde ortadan kaldırma girişimidir. Topluma kazandırma, iyileştirme, sağaltma, rehabilitasyon, uyum sağla­ ma vb. kavramların tamamı, tek tip kı­ yafet direnişlerinde, marş ezberletme, gardiyanlara "komutanım" dedirtme, sayımda tavana baktırma vb. idare uy­ gulamalarında itirafçılık ve pişmanlık denemelerinde yeterince teşhir edildiği için tedavüle yeni çıkarılmak zorunda kalman "Temiz sayfadır" tretman. Temiz, beyaz ve sessiz bir ölümdür. Tabii eğer Ümraniye'de, Buca'da, Di­ yarbakır'da, Ulucanlar'da, Burdur'da te­ miz ve sessiz bir ölümü bile bekleyecek kadar sabn bulunmadığını belli edenler siyasal tutuklu ve hükümlüleri hazır küçük gruplara veya tek kişilik hücrele­ re bölmüşken daha az "temiz" ama da­ ha "hızlı" bir imha için heveslerini dizginleyebilirse... •


Varlık olarak insanı nasıl tanımlı­ yorsunuz? En çok tanımı yapılmaya çalışılan ama bir türlü de belli bir kalıba sığdırılamayacak olan insan olgusu yaklaşık ve göreli olarak temel karakteristik va­ sıflarıyla vurgulanabilir. Herşeyden ön­ ce insan doğanın bir parçasıdır. Doğa­ daki özgürlük, çokluk, değişkenlik in­ sanda da vardır. İnsan doğanın çokluk özelliğini sosyallik özelliği ile en üst ve modern safhaya çıkartır. Doğadaki öz­ gürlük onun bireyselliğinde (bireycilik değil) işlenmiş ve gelişmiş haline ulaşır. Doğanın parçası olan insan tüm bu özellikleriyle düşünen, üreten, değişti­ ren her türlü tutsaklıktan kendi yaratt­ ığı tarihsel yabancılaşma kurumlan da dahil kurtulmaya çalışan özgürlüğe doğru koşan bir varlıktır. Bunun içindir ki doğal yapısını (bedenen ve beynen) korumak, geliştirmek için azami sırım olmayan haklara sahip olmaya gereksi­ nim duyan, bu gereksinimi doğası gere­ ği zorunlu olan bir varlıktır. Bireyselli­ ğini koruyup geliştirirken aynı zaman­ da türü ile, cinsi ile alışverişte bulunmak, diğer tür ve cinslerle doğayı aynı anda birlikte solumak onun ekmek, su, hava gibi gereksinimidir. Bu gereksi­

nim doğurduğu hak; ona egemenlerin devletlerin, dinlerin bir lütfü değildir. Sizce 8 metre karelik bir alanda yıllarca tek başına yaşamak nasıl bir duygudur? 8 metre karelik bir alanda yıllarca tek başına kalan insana özelliğini veren tüm duygulardan, işlevlerden, tüm canlı özelliklerinden mahrum kalması demektir. M. Facault hapishanenin insanlan delirtme araa olduğuna işaret eder. Hücre yaşamı bundan da öte bir korkunçluktur. Kişinin türlerinden, cinslerinden ve doğadan kopartılması; Stefan Zweig'in "Satranç" adlı yapıtın­ da çok güzel tahlil ettiği gibi bir hiçliğe itilmesidir. Egemenler hücre uygula­ ması ile muhaliflerine, karşıtlarına hiç­ liği tattırmak istemektedir. Ama hücre öyle bir uygulamadır ki; neticede hiçli­ ği hissedecek bir duyguyu dahi bırak­ mamaktadır. Hücre uygulaması öz olarak ege­ menlerin karşıtlarını insan olarak değil bitirilmesi gereken bir düşman olarak görmesinin, böylesine bir infaz anlayı­ şına sahip olmalarının göstergesidir. Hücre ile amaçlanan mevcut statüye aykırı olanların veya öyle kabul edilen­ lerin hem bedenen hem beynen bitiriltavır / hücreler / özel sayı / sayı: 5

mesidir. Yani devletin öldürme alışkan­ lığını sürece yayarak adım adım tedri­ cen karşıtına kullanmasıdır. Bu tür bir uygulama ile amaçlanan çok şey var­ dır; tövbekarlık, pişmanlar ordusu ya­ ratmak, topluma özellikle dışardaki ile gözdağı vererek yönetenlerin alanını "kutsal devlet"e biat edenler kışlasına çevirmek. Hücre uygulaması; yönetenlerin kendi hukuklarmdaki infazdaki gaye açısından sık sık kullandıkları "ıslah, iyileştirmek ve topluma kazandırmak" tezlerinde de ne kadar riyakar oldukla­ rının bir göstergesidir. Bir başka önemli noktada hücre uy­ gulaması; artık idam cezası gibi, hapis­ hane uygulamasınında tarihsel ömrü­ nü tamamlayıp, artık çürümeye başla­ dığını kanıtlaması açısından ilginçtir. Hücre, hapishane yönetiminin çürü­ müşlüğünün son halkasıdır. İnsanlardan ve sosyal çevreden uzak, yıllarca tek başınıza yaşasaydınız nasıl bir insan olurdunuz? Dünyadan, insanlardan ve sosyal çevreden uzak kalan kişi her açıdan ölüme yaklaşırken bu finali insanlıktan çıkarak yaşar. En lüks koşullarda kişi­ nin kendi seçtiği zaman, mekan ve ko-


şullarda kendi iradesi ile tecriti seçmesi dahi kişinin çok fazla dayanacağı bir hal değildir. Doğasına aykırıdır. İntiha­ rın sürece yayılmasına benzetilebilir. 3713 Sayılı kanunun 16. maddesin­ de bir değişiklik yapılacağı söyleni­ yor. Siz bu konuda ne düşünüyorsu­ nuz? F Tipi tecrit esaslı cezaevi modeline karşı gelişen muhalefeti yatıştırmak için Adalet Bakam 3713 sayılı yasanın 16. maddesinde bazı değişikliklerin ya­ pılacağını ima ediyor. Çok belirgin ol­ mamakla birlikte yapılacak değişiklik­ lerden kastedilen; 3713 sayılı yasa gere­ ği mahkum olan veya tutuklananlarm da senenin muayyen günlerinde açık görüş yapabilmesi ve ankesörlü telefon olanağının tanınması (basına yansıdığı kadarıyla). Önce şu hususu vurgulaya­ lım. 3713 saydı yasanın temeli, ana va­ sıfları bir bütün olarak insan hakları hu­ kukuna, ceza hukukunda gittikçe geli­ şen insanı temel alan özgürlükçü ekole aykırıdır. O nedenle bu yasanın tüm­ den kaldırılması gerekir. İnsan yerine eşyayı ve çıkarları korumayı temel alan ceza yasası da değişmelidir. Tüm bun­ lar çok ayrıntılı ayrı bir yazı konusu. Konumuza gelince 3713 sayılı yasanın sadece 16. maddesinde sadece Bakanlı­ ğın basına yansıyan kadarıyla önerdiği değişiklik sorunun özünü ortadan kal­ dırmayacak, esasta bir düzeltme gün­ deme getirmeyecektir. 3713 sayılı yasa­ nın 16. maddesi esas olarak tek ve üç ki­ şilik tecrit uygulamasına kaynaklık et­ mektedir. Ayrıca suçsuzluk karinesini ortadan kaldırarak tutuklularla hü­ kümlüleri aynı kategoriye sokmaktadır. Söz konusu yasanın hem 16. hem de 17. maddesi TCY'den hükümlü olanlar açısından infaz uygulamasında eşitlik ilkesini çiğnemektedir. Hem yatılması gereken süreler açısından hemde T.M.Y'den mahkum olanlara infazın son kesitinde dahi yan açık, açık ceza­ evi imkanı tanınmamıştır. Bakanlığın basma yansıyan değişiklik önerileri sorunları kalıcı çözüme ulaştırmayacaktır. Olması gereken; hapishane sorunla­ rına bakışta klasik suç, ceza ve cezaevi anlayışından sıyrılmak gerekir. Devle­

tin gündemine hapsolmamak gerekir. İnsan ve toplum gerçekliğine bağlı, kla­ sik kavram ve anlayışlarda farklı yeni anlayış ve kavramları gündeme getir­ mek gerekir. Klasik ceza anlayışına ve hapishaneye kapatmaya karşı çıkmak gerekir. Başlı başına ayrıntılı bir yazı konusu olan bu noktaya kısaca ve özet olarak değiniyoruz. Savunulması gere­ ken her suça bir ceza değil, her bireye uygun bir önlem olmalıdır. Devletin ce­ zalandırmak hakkı değil, toplumsallaş­ tırma görevi vardır. Ceza ve cezaevi in­ san doğasına aykırıdır. Hapishanelerin kapatılması gerek­ tiğini, zararlı olduğunu ve çözüm ol­ madığını hemen şimdi gündeme getir­ meliyiz. Hapishanelerin, aynı ölüm ce­ zası gibi ömrünü doldurduğunu, çürü­ müş bir kurum olduğunu belirtmeli­ yiz. Kapitalist sistemde de hapishane­ ler kapatılabilir, kaldırılabilir. Devletler var olduğu sürece hapishaneler olur demek bir yanılgıdır. Nitekim batıda giderek şimdilik bazı suçlarda da olsa hapishaneye kapatmanın yerini, infa­ zın evlerde ailesinin yanında yaptırıl­ masının, bazı semtlere girememeye ve­ ya kısıtlı sürelerle bazı işlerin yapılma­ sının menine dönüşmesinin alması bu tarihi sonu haber vermektedir. Bu kıs­ mı özet olarak geçiyoruz. Hapishanelerin çözüm olmadığını, kapatılması gerektiğim esas ve ilk te­ mel öneri olarak ortaya koyarken kısa vadede de neler önerebiliriz; ivedi ola­ rak coğrafyamızda yapılması gereken­ ler, - Tutuklu, hükümlü ayrımı yapıl­ malıdır. Tutuklu cezaevine konmama­ lıdır. - İnfaz Yargıçlığı kurulmalıdır. Hapishanelerdeki her uygulama yargı denetimine tabii olmak, tutuklu ve hükümlünün hak arama özgürlüğü olmalıdır. - Hapishaneler iki başlı yönetimden kurtulmalı, her açıdan muhatap Adalet Bakanlığı olmalıdır. - İnfazda 3713 sayılı yasadan kay­ naklanan uygulama ve eşitsizlikler son bulmalıdır. - Tutuklu ve hükümlüler istediği kitavır / hücreler / özel sayı / sayı: 5

şi ile görüş yapabilmeli, telefon imkanı da sağlanmalıdır. - Tutuklu ve hükümlülerin toplan­ ma ve dernek kurma haklan olmalıdır. Siyasi haklan kısıtlanmamalıdır. - Üretime katılanların sendika ve si­ gorta haklan olmalıdır. - Baro, hukuk kurumlan, insan hak­ lan kurumlan tutuklu ve hükümlü ya­ kınlarından oluşan bir hapishane göz­ lem kurulu periyodik aralıklarla hapis­ hanelerde incelemeler yapabilmelidir. - İnsan hakları ve hukuk kurumları coğrafyamız koşullarında standarttan belirlemelidir. Bunlar sık sık yeniden gözden geçirilmelidir. - Eza çekerek pişmanlığa zorlama amacı taşıyan Lineer modelinin bir kopyası olan 'F' Tipi hücre modelinden vazgeçilmelidir. - Kalabalık koğuş modelinin de in­ san haklarına uygun olmadığı bir ger­ çek olarak kabul edilmelidir. Her ne kadar insan haklarına, özel yaşamın mahremiyeti açısından; gün­ düz ortak yemekhane, ortak kütüpha­ ne, ortak havalandırma vs. ortak me­ kanları, gece ise herkesin kendi odası modeline uygun ise de devletin militer karakteri nedeniyle yaşam hakkı açı­ sından böyle bir model güvence ver­ memektedir. Aynca bakarım belirttiği örneğin TCK. 169'dan mahkum olanlan ayrı, TCK 168. maddeden mahkum olanlan ayn bölümlere tasnif şeklindeki öneri­ leri de modern infaz anlayışına da ay­ landır. Modern infazda suça mahsus cezaevine yer yoktur. Çünkü ceza kesinleşince suç ile birey arasındaki bağ kesilir, ortadan kalkar. - Ceza ve tutukevlerinde; tüm tu­ tuklu evi genel kuralları olmalı ve bu genel kurallarda tutuklu ve hükümlü­ lerin görüş ve önerileri dile getirilmeli­ dir. Kısa vadeli önerileri yaparken asıl yapılması gerekenin hapishanelerin kapatılması gerektiği konusunu top­ lum gündemine sokmak olduğunu unutmayalım. •


Geçtiğimiz günlerde Kocaeli F ti­ pi Hapishanesini gezen heyet içinde bulunuyordunuz. Bize izlenimleri­ nizi aktarır mısınız? Evet. Geçtiğimiz Haziran ayında Kocaeli F Tipi hapishanesini gören heyette ben de bulundum. Bu neden­ le F Tipi hapishanesinin ne olduğunu ve ne olabileceğini gördüm. Bir dok­ tor olarak F Tipi hapishane uygula­ ması için "Kıyım Makinası" deyimini

kullanabilirim. Bu makinada bekle­ nen, insanın ve insanlığın kıyımdan geçirilmesidir. Bu hapishanelerin planlayıcısı ABD'dir. 1960'lı yılların başlarında insanlık düşmanı psikiyatrist Doktor Edger Schein'in yaptı­ ğı bilimsel(!) çahşmaların sonuçları açıklandı. "Beyin Yıkama Programı" denilen bu plan tutukluların kişilikle­ rinden arındırıp onları yeni bir kalıba dökmeyi amaçlıyordu. İşte bu ama­ cın gerçekleşmesi için (BYP'nin de ilk maddesidir bu) tutukluları birbirinden ayırmak ve tecrit etmek gerek­ tiğini belirtir Dr. Schein. Bizim Kocaeli F Tipi hapis­ hanesinde gördüğümüz de tam bir tecrit uygulamasıdır. Bu tecrit sadece "Başka insan­ lardan tecrit etmek" şeklinde düşünülmemelidir. Bu uygu­ lama; insanı başka insanlar­ dan tam olarak tecrit ettiği gi­ bi aynı zamanda, insanın be­ densel, ruhsal ve fonksiyonel (İşlevsel) bütünlüğünü de par­ çalayarak insanlıktan ya da "insan olmak durumundan" da uzaklaştırmaya, tecrit et­ meye yöneliktir. Havalandırmanın olmadı­ ğı birkaç metrekarelik bir hüctavır / röportaj / özel sayı / sayı: 5

rede her türlü insani verinden, uya­ rarıdan, faaliyetten ve asgari insan haklarından mahrum bırakılacak olan tutukluda ne gibi sağlık sorunla­ rı çıkacaktır? İnsanın hastalıklara kar­ şı direnme gücünü oluşturan bağışık­ lık sistemi zayıflayacağı için, her tür­ lü iltihabi (Mikrobik) hastalıklar (Ör­ neğin verem, akciğer- idrar yollan il­ tihapları) çok kolay gelişecek. Yine bu yolla kanser gelişimi de çok kolay olacaktır. Aynca görme alanında da­ ralma, kulak çınlaması, işitme kaybı, mide-bağırsak bozuklukları, hayaller görme (Halüsinasyon), aşın kuşku­ culuk (Paranoya) sosyal yönün du­ mura uğraması gibi başlıklar altında belirtilecek yüzlerce hastalık, bu tip hapishane uygulamasının yapıldığı Almanya gibi ülkelerdeki tutuklular­ da görühnüştür. Bu uygulama her yerde bu tip sonuçlar doğurmuştur ve doğuracaktır. Bütün bu nedenlerle F Tipi hapishane uygulaması barbarlığın-kıyıcılığın ulaştığı bir zirve! Ya da daha doğru deyimle bir çukurdur. Bugün hayata geçirilmeye çalışılan bu uygulamanın karşısında olmak insan olmanın asgari müştereklerin­ den biridir diyorum ve insan olan herkesi F Tipi hapishanelere karşı çıkmaya davet ediyorum. •


LALE MANSUR: Son dönemde F Tipi Hapishane­ ler gündemde. İnsanları 8 metre karelik bir alanda tutmak istiyorlar. Sizce bir insanın daracık bir yerde tek başına yaşaması nasıl bir duygu­ dur? 8 metre kare değil, onaltı metre kare, yüzyirmi metrekare bile olsa bir kere tecrit tecrittir. Yani Türk insanının en çok sosyalleştiği şey, yemek yemek­ tir. Eğer bunun bir yemekhanesi bile yoksa artık diğer alanların ne şekilde kullanılacağını hayal etmek çok zor bir şey değil... Peki bu hücre uygulamasıyla amaçlanan nedir? Vallahi, devletin ne amaçladığı be­ nim hiç umrumda değil açıkçası. Be­ nim gördüğüm şu; F Tipi, C Tipi, J Tipi de çıkarsalar eğer bu tutuklu ailelerine hepimizin gözü önünde bütün dünya­ nın gözü önünde bu vahşet yapılıyor­ sa ne tip olursa olsun hapishanelerin içindekini hayal etmek istemiyorum. Yani bu dehşetli terör ve inanılmaz küstahça bir davranış. Ve bunun so­ rumluları da yok ortada. O polisleri te­ ker teker kameralar kaydediyor, gö­ rüntüleri var. İçişleri bakanı ne yapı­ yor? Adalet Bakanı ne yapıyor? Her­

hangi bir ceza veriyorlar mı? E tabii kendileri durdurmazlarsa o adamı na­ sıl cezalandıracaklar? Bir de onu düşü­ nün. Adama verilen emir buysa, "Git dağıt onları ağır yarala" diye. Bunu kendi inisiyatifiyle yapmaz. O bir me­ mur ona ne deniyorsa onu yapıyor. E o vakit, yani hangi iyi niyetten veya han­ gi amaçtan neden bahsediyoruz allahaşkına? Tek başına insanlardan ve sosyal çevreden uzak yaşasaydınız, ne kadar yetenekli olursanız olun bir sanatçı olabilir miydiniz? Hayır olamazdım. Hiç bir uyaran yok, hiç bir şey yok tek başınasınız dünya üzerinde. Robenson Cruose gi­ bi. Böyle bir hayat olmaz. Siz düşünce suçuyla ilgili bir kam­ panyanın içinde çalışma yürütüyorsu­ nuz. Son günlerde 3713 Sayılı kanun­ da bir takım değişiklikler öngörülü­ yor. Bu kanunda değişiklik de yapıl­ sa, tümden de kaldırılsa ülkede yaşa­ yan insanların temel hak ve özgürlük­ lerine kavuşacağına inanıyormusunuz? Kesinlikle hayır. Zaten bunun için çalışıyorum. Türkiyede konuşulması gereken, devlet tarafından konuşulmatavır / röportaj / özel sayı sayı: 5

ması gerektiğine karar verilen herşeyi söyleyen bölücü, terörist vs. oluyor. Bir kere gerçekten terörist kimdir? Ya­ ni kaç kişi eline silah alıpta birini öl­ dürmekten, kaç kişi bilmem ne dergi­ si bulundurmaktan içerde? Hepsin­ den önce gözümüzün önünde bu vah­ şet varken, bu tartıştıklarımız lüks bence. Tartıştığımız bilmem kaçına madde palavra bence. Gözümüzün önünde bunu yapabiliyorlarsa hiç bir iyi niyet yok buna inanıyorum. Siz TAYAD'lı aileleri Ankara Yü­ rüyüşüne uğurlamak üzere Kadı­ köy'e gelmiştiniz. Orada neler gör­ dünüz? Neler hissettiniz? Saat 13.00'de oradaydım. Ve gör­ düğüm manzara şuydu. Birçok kame­ raman ve gazeteci bir grup, bir de üze­ rimize yürüyen robocoplar. Bu bir ba­ sın açıklaması ve kesinlikle istemiyor­ lar. İnanılmaz bir vahşet uyguluyorlar. Bunu göze aldım, gittim ve yine gide­ rim. Peki başka sanatçılara bir mesajı­ nız var mı? Televizyonda seyrettikleri aüelerin başlarına gelenler yetmez mi? Daha tartışmaya geçmiyorum O tipi, bu tipi neyse. Hepsini bir kenara bırakalım,


oraya kocasını, çocuğunu verip ölüsü­ nü alanların yaşadıkları yeterli bana.

BÜLENT KAYABAŞ: Sizce 8 metre karede yaşamak nasıl bir duygudur? Tek başına kalmak bir tek ölümle olu­ yor. Onun dışında 8 metre kare alanda tek başına kalmak doğaya aykırı bence. İnsan­ lık dışı bir şey. İnsanlığın yapısına aykırı bir şey bu. Peki ya sizce hücre tipi uygulamasının amacı ne? Yıllarca tek başına 8 metre karelik bir yerde insanı hücreye koymak insanlık dışı birşey. Bunu uygulayamayacakları düşün­ cesindeyim. 3713 sayılı yasanın 16. maddesi hak­ kında ne düşünüyorsunuz? F Tipleri bu yasanın bir sonucudur. 16. madde siyasi tutuklu ve hükümlülerin tek kişilik odada kalmasını öngörüyor. Bir yandan F Tipleri konusunda bu kadar ısrar edilir­ ken niye bu değişiklik yapılıyor? E, ortalığı yumuşatmak için yapıyorlar. Bu maddeyi kaldırdık diyerek aldıkları ka­ rarların gayet normal olduğunu, F Tipinin de gayet normal olduğunu söyleyecekler.

CAHİT BERKAY: Bir insan 8 metre karede nasıl ya­ şar? 8 metre karede siz kalsaydınız ne tip duygular hissederdiniz? Siz, Cahit Berkay bugün, insanlardan dünyadan ayrı yaşasaydı bir sanatçı olabilir miy­ di? Bir kere ben öyle birşey yaşama­ dım. Düşünmek bile, varsayım bile çok korkunç geliyor. Düşünemiyorum öyle bir şeyi. Ben kendi evimde bile kapıdan dışarı çıkıp dolaşamadıktan sonra, ya­ şamımda bir bozukluk varmış gibi ge­ liyor. 8 metre karede bir insan aylar yıl­ larca yaşamak zorunda bırakılıyor. Oradaki duyguları biz ancak yaşayan­ lardan anlıyoruz. Ama kendimi koya­ mıyorum. Herhalde dünyanın en ta­ hammül edilmesi zor bir konusudur. O 8 metre karelik yerin içine bir insan gi­ riyor. Oradakilerin de bir insan oldu­

ğunu unutmadan bu işi yapsınlar. Bir hata yapmış olabilirler, hapis yatıyor olabilirler ama suç da işlese, ne yapar­ sa yapsın onlar bizim insanımız. Böyle düşündüklerinden şüphemiz olduğu için ben de sizin bu kampanyanıza gö­ nülden katılıyorum. Ama herşeyden evvel oradaki insanlar bizim insanları­ mız. Bunu unutmayalım! Peki hücreyle amaçlanan nedir? Düşünen ve üreten insana niçin bu kadar düşman bizim ülkemizde yö­ netenler? Ve niçin hücre? Ne yapmak istiyorlar?. Neticede bence hep insanların birli­ ğini çözme amacı var. "Birlikten güç doğar" sözünden yola çıkarak. Bu noktada ülkemiz aydınlarına bir çağrınız var mı? Toplumun her kesiminden insanı bu konuda duyarlı olmaya çağırıyo­ rum. Tepkisini ve tavrını da koymasını bekliyorum.

KUTAY KÖKTÜRK: Sizce 8 metre karelik bir alanda yıllarca tek başına yaşamak nasıl bir duygudur? İnsan olarak beni müthiş rahatsız eden bir olay. Bunu kabul edemem et­ mem de mümkün değil. 52 yaşında­ yım ve tüm yaşamımı ortaya koyarak değerlendiriyorum, böyle bir ortamda bir saat bile kalmak insanı çileden çıka­ rır diye düşünüyorum. Hücre sistemindeki amaç nedir sizce? Çok acılı bir şey 2000'li yıllarda bunları yaşamak. Ben 68' Kuşağıyım. Üç ihtilal gördüm, ara darbeler gör­ dük, içerde yattım, faşizmin her türlü uygulamasını gördük, kısa bir dönem içerde de yattım ancak 8 metre karelik bir alanda bırakın yıllar, birgün bile ge­ çirmenin bile denemesini herkesin yapmasını istiyorum. Ele geçirecek ce­ zaevine girmiş insanları. Kendi kural­ larım koyup istedikleri gibi yoğura­ caklar onları, amaçladıkları bu.

BARIŞ PİRHASAN: tavır / röportaj / özel sayı / sayı: 5

Son günlerde kamuoyunun günde­ minde olan ve yoğunlukla tartışılan F Ti­ pi hapishaneler hakkında ne düşünüyor­ sunuz? Ülkemiz hapishanelerinde yaşa­ nanları genel olarak nasıl değerlendiri­ yorsunuz? Hapishanelerin reformu lazım. Hapis­ hanelerin yokedilmesi lazım. Ama kısa va­ dede bu pek mümkün görünmüyor dün­ ya toplumlarında. O zaman hapishane kavramının da sürekli sorgulanarak, yoke­ dilmesi için çalışılarak, iyileştirilmesi, dü­ zeltilmesi gerekiyor. Hapishanelerin ger­ çekten içerden olup bitenlerin bilinmesi gerekiyor. Yani bir karadeliğe yuvarlan­ maması gerekiyor. Yani bir insanı yasalar suçlu bulup duvarın arkasına aldıktan sonra karardığı yıkacağız. Bundan iki ay, beş ay soma sakat ve ölü iade ediliyorsa, burada zaten vahşet ve zulüm var demek­ tir. Beni ilgilendiren bu. Bu nasıl daha gö­ rünebilir, nasıl denetlenebilir? Hapishane denen şey olacaksa bizim burayı görebil­ memiz ve denetleyebilmemiz lazım. Be­ nim, sizin hepimizin. Yani bir kardeşimiz, arkadaşımız gittiğinde biz onun nereye gittiğini bilebilmeliyiz. Gece yatıp orada uyuyacak. Birileri odasına girip parçala­ mayacak onu. Bu nasıl yapılır onu bile­ mem.

ERKAN OĞUR: Sizce 8 metre karelik bir alanda yıllarca kalmak nasıl bir duygudur? Dünyaya ana karnından süt koka­ rak gelip de zaman içersinde halden hale geçerek 8 metre karelik bir alanda tek başına kalmak çok zor bir telvin olayıdır. Ancak düşünerek, şahıs kendi çevresinden, içinde bulunduğu du­ rumdan ve sorunlardan soyutlanabilir. Bunu başarabilen pek kimse olduğunu sanmıyorum. Böyle bir durumun oluş­ ması, oluşturulması bir insanlık hüz­ nüdür. Sadece acı verir. Tek başınıza yıllarca bir hücrede yaşasaydınız nasıl bir insan olurdu­ nuz. Bir sanatçı olabilir miydiniz? İnsan neticede bir alışverişin ürünü ve tezahürüdür. Toplumsal ve sosyal dengeler kurulduğunda verimli olabi­ lir.


3 Temmuz da Basın Müzesinde düzenlenmek istenen bir perfor­ mans vardı. Bu engellendi. Siz de sanatsal ürünlerinizle destek verdi­ ğiniz bir performanstı bu. Neyi amaçlıyordu? Öncelikle performans nedir? Son süreçte cezaevindeki değişim­ den herkes haberdar. Cezaevlerinde getirilen yeni tarzı ele almaya çalışı­ yorduk. F Tipi tarzı. F Tipi nasıl ta­ sarlanmıştı, sergideki yapılan soyut­ lamalarda aynı şekilde tasarlanmıştı. Sergi diyoruz ama sizin de dediğiniz gibi, biz ona performans adını verdik. Performans sergiyi aşan bir şey, an­ ca, performans insan katılımının da olduğu sergi anlamına geliyor. Yani bire bir insanın katılımı. Şimdi sordu­ ğunuz zaman bir labirent tasarlandı. Ve bu labirentte insan katılımı nerede diyebilirsiniz? Bir defa şu var. 1996 Ölüm Orucuna giren insanların yine o zamanda bu tip cezaevlerine karşı çıkan insanların onlara karşı yaptığı eylemdi. Onların fotoğrafları vardı Onlar Ölüm Oruçlarına hayatlarını koyarak bu sergiye katılımı sağladı­ lar. Bir ikincisi sergideki demin de bahsettiğimiz gibi labirent tasarımı bir sergi salonunu labirente dönüş­ türme tasarımıydı. Sergiyi gezmek is­ teyen insanların içine girip ve içinde

akıl almaz duruma gelmesini hedef­ liyordu. Bu da doğrudan doğruya sergiyi gezmeye gelenlerin katılımını sağlayacaktı. Sergiye bu yüzden per­ formans diyoruz. Performansı böyle açıklamak mümkün. Fakat sergiyi gezmeye gelen insan katılımını sağ­ lamak mümkün olmadı. Sergiyi her­ kesten önce polis gezdi. Sergiyi ve orada da gördüğümüz kadarıyla bi­ zim hedeflediğimiz yani labirente gi­ rip çıkışsız kalan insanın durumunu çok iyi sergiledi. Orada o anlamda bizce yine de başardı olmuştur per­ formans. Polis sıkışmışlık duygusu­ na gelememiştir. O açıdan perfor­ mans tam da düşündüğümüz gibi sonuçlanmıştır. Yani tabii ki bu sergi­ yi halka gösteremedik. Ama gösteremesek bile sergi açılış arımda kendi­ ni göstermiştir. Biz de Kültür Sanatta Tavır Der­ gisi olarak oraya haber yapmaya gitmiştik. Yani sergiyi okurlarımız­ la buluşturmak istiyorduk. İçeri gir­ diğimizde çok farklı bir hava solu­ duk. Tel örgülerin üzerinde "Gir­ mek Yasaktır" diye bir yazı vardı. Ve gerçekten sergiye girmek yasak­ tı. Buna bağlı olarak ülkemizde sa­ nata ve sanatçıya yönelik baskılar ne ilk ne de son sizinde bildiğiniz tavır / performans / özel sayı / sayı: 5

gibi. Siz aynı zamanda bir tiyatro grubusunuz. Sizce sanata yönelik ne gibi baskılar oldu? Siz farklı bir baskı gördünüz mü? Ülkemizde ni­ çin sanat engelleniyor? Bunu neye bağlıyorsunuz? Şimdi şöyle söylemek gerek bizim bildiğimiz kadarıyla Türki­ ye'de ilk defa bir sergi yasaklanıyor. Daha öncesi var mı bilmiyoruz. Var­ sa büe o sergiyi yapanlardan şimdi­ den özür diliyoruz. Bildiğimiz kada­ rıyla ilk defa bir sergi yasaklanıyor Basın Müzesinde. Sanata yönelik baskılar ise şöyle oluyor. Sanatçının politik bir bakış açısı sunması noktasında baskı geli­ yor. Oysa ki dünyada tüm insanların eylemleri politiktir. Bu kaçınılmaz bir şeydir. Yani sanatla politikanın birbirinden ayrı olduğunu düşün­ mek son derece saçmadır. Çünkü dü­ şüncesini ifade eden insan sonuçta politik arenaya girmiş demektir. Po­ litiktir. Yani insan politik bir varlıktır. Bu bütün siyaset kuramlarında böy­ ledir. Böyle anlatılır. İnsan toplumsal bir varlıktır. O açıdan bizim de dü­ şüncelerimizi bir şekilde ifade etme­ miz tabi ki baskı görmemize neden oluyor. Fakat dünya da böyle sanat­ çılar yok mu? Yığınla sanatçı var. Böyle politik bir şekilde düşünceleri-


ni ifade eden sanatçılar baskı gördüler, her zaman baskı gördüler. Victor Jara'nın par­ makları kırıldı mesela gitar çalıyor diye. Velhasıl, bizim katılım sağlamaya çalıştığı­ mız bu sergide de böyle bir baskıyla karşılaştık. Dolayı­ sıyla da seyircilerimizle bu­ luşamadık. Biz de kendimizi ifade etmeye çalışıyorduk bir şekilde. Bunu başaramadık ama demin de dediğimiz gi­ bi yani yine de bir şey başar­ mış olduk. Kendimizi ifade etme işine girdik. Etmek iste­ dik. Bu bile bizim için bir ba­ şarıdır. Orada size yönelik en­ gellemeler nasıldı, yani ser­ giyi yasaklamanın gerekçe­ si neydi? Bu ülkede sergi yapmak yasaktır mı dendi? Tabii ki sergi yapmak ya­ saktır denmedi. Yani böyle bir lafı kimse etmez herhal­ de. Çünkü hiçbir hukuk böy­ le bir lafı etmeye izin ver­ mez. Fakat biz orada tasa­ rımlarımızla şunu hedeflemiştik; de­ min de dediğimiz gibi bir labirent vardı ama labirenti çevreleyen tel ör­ güler vardı. Bu tel örgüler cezaevleri­ ni sembolize ediyordu. Ki, yani dü­ şünsenize tel örgüyle bir sembolize etmek, bir şey anlatmaya çalışmak yasak olabilir mi sizce? Yani sanatçı bir şekilde düşüncesini ifade ederken yaptığı soyutlamalar içinde gerçek hayata ilişkin birtakım malzemeleri kullanabilir. Bu da bizim gerçekliği­ miz, yani cezaevinin etrafı tel örgü­ lerle kaplıdır. Nitekim gazetelerde haberler çıktı. Cezaevinin bire bir ay­ nısını yapmışlar diye. Böyle bir şey mümkün değil zaten. Sadece sembo­ lize eden şeyler vardı. Bir gözetleme kulesi maketi, bir görüş kabini make­

ti, bir hücre maketi vardı. Ayrıca be­ yaz duvar üzerine çizilmiş, sıkışmış insan figürleri vardı. Bunlar tama­ mıyla ressam arkadaşlarımızın yaptı­ ğı figürlerdi. Bu bir ifade şekliydi. Bir demir parmaklık içinde elleri bağlanmış bir heykel vardı. Bunlar bir şekilde bizim, daha doğrusu insa­ nın baskı gördüğünü sembolize eden şeylerdir. Şimdi cezaevi zaten insana karşı bir baskıdır, zaten toplumdan tecrittir. Toplumdan artı, tecritin için­ de ikinci bir tecrit tabiiki durumu da­ ha vahimleştirir. Buna muhalefet edi­ yor, yani düşüncemizi ifade ediyor­ duk. Bugün bakarsanız baro başkanı bile düşüncesini bu şekilde ifade edi­ yor. Ama baro başkanının konuşma­ sını kimse engellemiyor. Peki biz sa­ natçılar düşüncesini ifade etmeye tavır / performans / özel sayı / sayı: 5

kalkıştığında niye yaptığı şeyler engel­ lenmeye çalışılıyor? Bu sergide TAYAD'ın da katkıları vardı. Onlarında fotoğrafları vardı. TAYAD'ın da tabii ki ser­ gi afişinde ismi yeralıyordu. Muhtemelen de emniyet kuvvetle­ rinin sergiye müdaha­ lesinin temel noktala­ rından biri de buydu. TAYAD'ın isminin geçmesiydi yani. Bizler de oraday­ dık demiştik. Yaşadı­ ğımız ve duyduğu­ muz bir olay var. Si­ zinde orada ilginç bir anekdotunuz vardı. Serginin konusu Ya­ bancılaşma ve İnsan­ dı. Orada siz "Toplu­ ma ne kadar yabancılaşıldığını burada so­ mut olarak görüyo­ ruz" demiştiniz. Bu­ rada ne demek iste­ miştiniz? Polis size ne gibi sorular sordu? Bize sorulan sorular tabi ki yabancüaşmayı fazlasıyla ifade ediyor­ du. Yani orada temel olan bir şey var­ dı. Polis içeri girdiği zaman sergi ala­ nına girdiği anda gerginleşti, asabileşti ve saldırgan bir üsluba bürün­ dü. Ve hatta çok daha ilginç olan Ba­ sın Müzesinin Müdire Hanımı, açık­ ça söyleyelim onlardan daha da fazla saldırganlaştı. Duvarlara yapıp astı­ ğımız resimleri sökmeye, yere atma­ ya çalıştı. Bu da tabi doğrudan doğ­ ruya Gazeteciler Cemiyetini bağlı­ yor. Gazeteciler Birliğine bağlı bir in­ sanın kendilerini ifade etmek isteyen sanatçıların açtığı bir sergiye karşı böyle bir tutum içinde olması ve ken­ disini bir gün öncesinden sergi kuru­ lurken bile gördüğü şeylere ertesi


gün polisin yanında böylesine saldır­ gan bir tavırla yaklaşması bizce insa­ nın ne kadar çok yabancılaştığını gös­ teriyor. Kendisine bile yabancılaşmış ki bir gün önceki tutumuyla bir son­ raki tutumu çok farklı olabiliyor. Ve hatta Basın Müzesinin Müdiresi ol­ mak da bu ülkede çok aşağı bir mev­ ki değil. Demek ki kendisi de oturdu­ ğu koltuğu doldurmaktan aciz kalı­ yor diye düşünüyoruz. Bu sergide temel olarak oraya gi­ ren insandaki yarattığı saldırganlık duygusunun temelinde yine yaban­ cılaşma vardır. Orada sıkışma var. İn­ san sergiye giriyor, tel örgüler içinde bir labirentin içine giriyor. Sıkışıyor, daralıyor, saldırganlaşıyor. Bu da tec­ rit edilen bir insanın ruh halidir. Bu ruh haline neden giriyor? Yabancılaştığı için giriyor. Kendisine bile yaban­ cılaşıyor. Toplumdan koparılıyor ve tecrit içinde tecrit ediliyor. Serginin sembolize ettiği buydu. Yani nitekim orada mesela X Ray cihazı vardı. Ha­ ni bugün cezaevlerinde, havaalanla­ rında, hatta marketlerde insanların üstlerindeki metale karşı duyarlı olan cihazlar. O cihazın maketi vardı. Üçe Emniyet Müdürü o maketin içinden geçerken cihaz öttüğü zaman gergin­ leşti, ve oda saldırganlaştı. "Çabuk bu sergiyi toplayın aksi taktirde he­ pinizi gözaltına alırız" tehditleri sa­ vurmaya başladı. Biz de onun o ka­ dar sinirlenmesine şaşırdık, çünkü biz o X Ray cihazını, o öten aleti ha­ yatın her alanında görüyoruz. O ci­ haz bizce bire bir yabancılaşmayı gösteriyor. Çağımızda artık insan in­ sana güvenmiyor, güvenmediği için­ de her yere cihazlar koyuyor. Peki bu güvensizliğin temelinde ne var? Ön­ ce bunu sorgulamak gerekiyor. Yani bu sergi aslında F Tipi Cezaevinden yola çıkarak tüm hayatı sorgulayabilecek nitelikler taşıyordu. O anlamda yabancılaşma ve insan artık topluma yabancılaşması buna yabancüaşması değü, kendine yabancılaşması sözkonusudur. Yani verdiğimiz örnekler de o. Yani iflah olmaz bir noktaya gel­ mişti artık. Bu yüzden bu yabancılaş­

ma kuramım tekrar ele almamız ge­ rekiyor. Hepimizin bildiği gibi şu anda yürürlükte olan bir kanun var. 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanunu. Kamuoyunda bu "Terör Yasası" ola­ rak biliniyor. Bu kanun düşünen üreten, hakkını arayan, düşüncesini ifade eden her insanın karşısına di­ kilen, terörist ithamıyla çeşitli ce­ zalar verilmesini sağlayan bir ka­ nundur. Şimdi bakanlık bu yasanın 16. maddesinde yapılacak bir takım değişikliklerden bahsediyor. Sizce değişiklik yapılsada ülkede, düşün­ ce özgürlüğü sanata yönelik baskı­ lar, anti demokratik uygulamalar son bulacak mı? İnsana yönelik baskıların son bul­ ması için bir defa insanın toplumsal örgütlenmesini sağlayan zor aygıtı­ nın sorgulanması gerekiyor. Şimdi niye bu kanunlar konuyor mesela. 16. madde TMY'nin cezaevine attığı, yani tecrit ettiği insanın ikinci bir tecrite yönelmesine gerekçeler sunan bir kanun bildiğimiz kadarıyla. 16. maddeyi değiştirseler bile Terörle Mücadele Yasası gündemdedir. En temelde 12 Eylül Hukuku gündem­ dedir. Bunu hukukçuların çok fazla tartışması gerekir. Ama görüldüğü kadarıyla barolar ve hukukçular bile Du meselelere çok fazla giremiyorlar. Girmek istemiyorlar belki de. Kıs­ men giriyorlar. Onların temel konu­ su fakat onlar da bu konuda hiç bir şey üretemediler. Karşı çıkıyorlar ama neye ne için karşı çıktıklarını söylemiyorlar. Dolayısıyla biz sanat­ çılarında bu yasaya muhalefet etme istemleride çok havada kalıyor. Daha doğrusu yalnız kalıyoruz. Şimdi dü­ şünsenize bu ülkede bir sürü hukuk­ çu var. Barolar var, şu var, bu var. Hukukçular, bu tip yasalara karşı tepkilerimizin yanında ne kadar yer alıyorlar.Yani biz bugün bu yasaya muhalefet eden bir oyun oynasak bi­ zim yanımızda olurlar mı? Bu sorgu­ lanmalı. Demek ki görüyorsunuz hu­ kuku çok iyi bilen insanlar bile bu hukuku bilimsel anlamda büe sortavır / performans / özel sayı / sayı: 5

gulamaya çok fazla girmiyorlar. Top­ lumu da bunu tartıştırmaya yönelt­ miyorlar. Onun içinde bizce insanla­ rın kendi üstüne koyduğu bir dene­ timde var. Muhalefet etmeme deneti­ mi var. Buda bir yasa. Bu sessiz, ya­ zısız bir yasa. Önce bir defa bu yasa­ rım kaldırılması gerekiyor. Bundan doğrudan doğruya insanın insan hakkının ve toplumun belleği ile ügili bir şey. Sanatçı, aydın ve hukukçulara yönelik eleştirileriniz de var bu noktada. Bugün ülkemizin aydını misyonunu uygulayabiliyor mu? Şimdi bu konuyla ilgili yaşadığı­ mız çok hoş bir şey var. Yazar bir dostumuz felç olmuştu ve hastanede yatıyordu. Biz de ziyaretine gittik. Ziyaret ettiğimiz insan ülkemizin ay­ dınlarından biriydi. "Türkiye Aydını Felç Oldu" diye bir yazı yazmıştı. Ta­ bi çok öznel bir yaklaşım olarak ele alınabilir. Ama kendisinin felç olma­ sından yola çıkıp Türkiye aydının felç olduğunu söylemesi çok ilginç gelmişti ve bu yazıyı Cumhuriyet Gazetesine vermişti.Fakat Cumhuri­ yet Gazetesi bu yazıyı yayımlamadı. Onunda herhalde matbaa makinalan felç oldu. Fakat yayımlaması gere­ kiyordu. Bu tespit çok doğru bir tespit. 80 Sonrası Türkiye aydını felç olmuştur. Peki felcin tedavisi nedir? Bunu söy­ lemek çok zor aslında. Herkes ne yapması gerektiğini biliyor. Bunuda yapanlar yapıyor, ama yapmayanlar daha fazla. Bu anlamda bizlerin yani genç kuşakların elimizden geleni yapmak ve böylesine bir geleneği muhalif aydın, muhalif sanatçı, dev­ rimci kimliği olan sanatçı devrimci kimliği olan aydın arayışını sürdüre­ bilmemiz için öncelikle hepimizin bu modeli taşıyabilecek nitelikte ol­ mamız gerekiyor. Temel olarak bun­ dan sonra bu geçmiş kuşaklardan bir şeyler beklemektense gelmekte olan kuşaklara yönelmenin daha doğru olduğunu düşünüyoruz. •


E

. debiyat tarihimizde gör• kemli izler bırakan bütün şairlerimizin makus talihi, kimi zaman işkence gör­ mek oldu, kimi zaman da hapishanelere girmek... Hasan Hüse­ yin'in dizelerine şöyle yansır mapusluk: "Çıkınımda kara zeytin bile yok Kara Alman kelepçesi Bileklerimde Bileklerim,canım oğul Yeni yeni başladı sızlamaya Sen büyüdün de demek, Düştün demek O damar damar kınalı Kara topraklara" Sadece edebiyat tarihimizde değil; bu halkın yüreğinde de sarsılmaz yerler edinen şairlerimizin "suçu" neydi ki, "Hapishane şairi" diye adla­ rını çıkaracak kadar memleket edin­ mişlerdi hapishaneleri... Ahmet Arif dizeleriyle vermiş bu soruya cevabını; "Ne alnımızda bir ayıp Ne koltuk altında saklı haçımız Biz bu halkı sevdik Ve bu ülkeyi. İşte bağışlanmaz Korkunç suçumuz."

Yönetenlerin asıl amacı, iş olsun diye şairleri hapiste yatırmak değildi şüphesiz. Bir halkın yüreğini ve di­ rencini kamçılayan öncülerini bu sevdadan vazgeçirirlerse, üstelik dü­ şüncelerini de teslim alırsa; halka "teslim ol!" diyebilmenin daha kolay olacağını bildikleri için... Bunun için­ de tek çıkar yolları şairler de dahil olmak üzere bütün bu "suçlu"ları, in­ sanlardan, kavgadan yani "dışa­ rı" dan yalıtıpp tecrit etmekten ibaret. Hapishanede tecrit altında çeki­ len yalnızlığı; bir sanatçının halkın­ dan ve bilincinden aldığı güçle nasıl direnebileceğini; en iyi anlatabilecek kişi tabii ki bu işin "Usta"sından, Na­ zım Hikmetten başkası değil; "Memleketimi seviyorum çınarlarında kolan vurdumhapishanelerinde yattım. hiçbirşey gidermez iç sıkıntımı memleketimin şarkıları ve tütünü gibi Otuzaltımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu Mahpushanede kalbimin kanayan çıplak ayakları ne zaman çok uzun bulsa yolunu, hatırlarım bilmem neden Azeri yoldaşım Bayramoğlunu: KALBİMİ BUNALTAN BU DÖRT DU­ VAR MI? tavır / şiir / özel sayısı / sayı: 5

ÖLÜMDEN ÖTEYE KÖY VAR MI?" Ve karısına yazdığı bir mektupta inaçlı bir itirafta bulunur. Bir itiraf ki direnmenin ve kazanmanın elifbası; "Sevgilim, bu ayak sesleri, bu katliamda hürriyetimi ekmeğimi ve seni kaybettiğim oldu fakat açlığın karanlığın ve çığlıkların içinden güneşli elleriyle kapımızı çalacak olan gelecek günlere olan güvenimi kaybetmedim hiçbir zaman" "Mahpushanelerde ışığıydı hürriyetimin ekmeğimin katığıydı sürgünde her biten akşamdaydı, her başlayan günde: ulu kurtuluş düşü memleketimin" 82 yıl boyunca halkıyla birlikte gülmeyi ve ağlamayı, "ben burjuva sanatçısı değilim" diyerek görev edi­ nen; ömrünün beş yılım yine hapis­ hanelerde bileyen Rıfat İlgaz'ın diliy­ le özetleyelim; "İnsanları alabildiğine sevmeyi, Bırakmazlar yanına. Böyle çekersin cezasını Üç duvar, bir kapı arasında Onlardan ayrı


Böyle onlardan uzak. Yasak sana, boylu boyunca sokaklar, Bahçeler, yalı kahveleri. Dostlara şimdi mektup değil, Bir selam yasak! Kapılar demir sürgülü, çifte kilitli, Kapalı, hürriyete giden yollar; İçerdeki içerde mahzun, Dışardaki dışarda. Burada herşey sade: Ekmek ve su, düşünceler... Emirler çeşitli: Kapıda kilit, emir, Emir, dışarıda dikilen nöbetçi. Hürriyeti çoktan unuttum, O yemyeşil masaların kızıdır Eskiden sevilmiş. Bir ince hastalıktır olsa olsa." Ülkemizde devrimcilerin, nere­ deyse Cumhuriyet'in kuruluşuyla başlayan siyasi tutukluluk tarihi, hep hücrelerle, tecritlerle ve yapayalnız geçmedi elbette ki. Yılların birikimiyle, inatla, inançla, nice yiğit yoldaşla­ rının cansız bedenlerini, hapishane betonlarına bırakmak pahasma yol aldı onların mücadelesi. Yıllar, dire­ nişlerle geçti hapishanelerde... "Zaman akar, zaman geçer, Zaman zindan içinde; Biz mapusta gürül gürül yatardık Yılan çıyan içinde. Getirdiler ite kaka bir yiğit, Ayak çıplak Ak bir mintan içinde Zaman zaman içinde Işık duman içinde..." Mapus damı, bir okul oluyordu kimi zaman. O duvarların arasmda kurulan dostluklar çıkarsız ve te­ mizdi. Şimdilerde sıklıkla yapılan "terör örgütlerinin eğitim kampı" demogojisindeki gibi kaba bir yalan ol­ maktan ibaret değil; aksine hayatı öğ­ reten bir okuldu mapus damı. Aziz Nesin'in dizeleri de, tam bu gerçeği doğruluyor...; "OKUL Mapus damı bana çok şey öğretti Ama en çok sabretmeyi Yalnızken kalabalık olmayı Kalabalıktayken kendimle kalmayı Ve sürekli kavga edip

Durmadan kendimle barışmayı Hiç göcünüp yüksünmeden İhanetlere katlanmayı Beş metrede beş bin metreyi yürümeyi Ve duvarların darlığında Dünyaları dolaşmayı Bütün yuvarlakları yüreğimde bileyip sivriltmeyi İnsan olmayı insan olmayı" İşte tam da bugünlerde, bu okul­ ların, "bu halkı ve bu ülkeyi sevmek­ ten başka bağışlanmaz suçu" olma­ yan öğrencileri ve öğretmenleri üze­ rinde soğuk rüzgarlar esiyor. Dondu­ rucu... Ayaz... Ulucanlar'dan, Bur­ durman esen, katliam katliam bir ha­ in rüzgar... "Ve insanlar katlediliyor: ağaçlardan ve danalardan daha rahat daha kolay daha çok." "Dünya gördü Bizi boğazladılar... Tutma gözyaşlarını Onur da ağlar..."(2) Katledilen devrimcilerin kanıyla yaratılan "okul"ların üzerinde zem­ heri gibi ayaz, F Tipi rüzgarı esiyor. Hücre ve tecrit... Ömrünün yarım yı­ lını "dört metreye dört metrekare" bir betonda geçiren Nazım Hikmet'in üzerinde esen rüzgar gibi soğuk...; "Üşüyorum. Fakat kederli değilim. Yalnız bize mahsus bir imtiyazdır: kış günleri hapishanede, sadece hapishanede değil, bu kocaman bu ısınası bu ısınacak dünyada üşüyüp kederli olmamak..." Hapishanelerin devrimci biriki­ minin şiirlerdeki yolculuğu bu kadar değil elbette. Sözün ustalığını Ataol Behramoğlu'na verme vakti çoktan geldi. "YIKILMA SAKIN Kötü şey uzakta olmak tavır / şiir / özel sayı / sayı: 5

Dostlarından, sevdiğin kadından Yasaklanmak bütün yaşantılara Seni tamamlayan, arındaran Kapatıldığın dört duvar arasında Sağlıklı genç bir adam olarak Görüyorsun işte küçük adamları Köhnemiş silahlarıyla saldıran sana Kimi tutsak düşmüş kendi dünyasına Kimisi düpedüz halk düşmanı Diren öyleyse, diren, yılma Yürüt daha bir inatla kavganı Babeuf'u hatırla, Nazım Hikmet'i Bir umut ateşi gibi parlayan zindan­ larda Hatırla Danko'nun tutuşan kalbini Karanlıkları yırtmak arzusuyla Ve faşizme karşı, zulme, zorbalığa Düşün acılar içinde vuruşan kardeş­ leri Elbette vardır bir diyeceği, bir haberi Bir kaçağa çay sunan Kürt kadın­ larının Dağlar dilsizdir yalçındır Ama gün gelir bir diyeceği olur on­ ların da Ve dağlar, ıssız tarlalar başladı mı konuşmaya Susmazlar bir daha söz artık onların­ dır. Kötü şey uzakta olmak Dostlarından, sevdiğin kadından Yasaklanmak bütün yaşantılara Seni tamalayan, arındıran Ama bir devrimciyi haklı kılan Biraz da acılarıdır unutma Yıkılma sakın geçerken günler Yaralayarak gençliğini Onurlu, güzel geleceklerin Biziz habercileri düşün ki Ve halkın bağrında bir inci gibi Büyüyüp gelişmektedir zafer" •

Dipnot: (1) Nazım Hikmet; isimsiz şiirlerinden. (2) Ahmet Arif; Onur da Ağlar.


Son günlerde kamuoyunun gün­ deminde olan bir konu var. F tipi Cezaevleri. Siz de bu konuya vakıf­ sınız. Bu konuyla ilgili düşünceleri­ nizi almak istedik. Ama öncelikle biz şöyle bir soruyla başlamak isti­ yoruz. İnsanı nasıl tanımlıyorsu­ nuz? Ben kısa yoldan tanımlayayım, in­ san toplumsal bir varlıktır. Bu anlam­ da getirilmek istenen ve yapılmak is­ tenen F Tipinin biçimini uygulaması­ nı falan çok tartışmak istemiyorum aslında şundan dolayı çok tartışmak istemiyorum, şimdi ilk bakışta F tipi şu andaki mevcutlara göre daha iyi, daha modern daha insana yakın gö­ rülebilir, öyle sanılabilir ve bazı gez­ dirilen gazeteciler de öyle zannedip, neredeyse o cezaevinde yatası geldi hepsinin. Ama işin gerçek yanı başka bir şey oda şu, bugün mahkumlar 80'er, 90'ar kişilik koğuşlarda kalarak ancak can güvenliklerini sağlıyorlar, sağlamaya çalışıyorlar. Hatta sağla­ yamıyorlar bile. Yani onlarca insan cezaevi baskınlarında öldü. Ve hepsi birarada yaşadıkları ve kendilerini korumaya çalıştıkları halde öldü. Çok iyi görünen F tipinin uygulanım biçiminin nasıl olacağı aşağı yukarı

şimdiden kestirir gibiyim. Bu yapıy­ la F Tipinin bir araya gelmesi düşü­ nülemez bile. Bu yüzden F Tipi daha mı iyi, daha mı kötü ben hiç tartış­ mak istemiyorum. Öncelikle yönet­ me biçimi, yönetme anlayışım tartı­ şıp güven verip vermemesine baktı­ ğında şu anki koşulların çok elveriş­ siz olmasına karşın F Tiplerinden mahkumların can güvenliği açısın­ dan çok daha iyi olduğunu görüyo­ rum. Bu yüzden de hani daha iyi da­ ha modern daha insanca, yok öyle birşey. Öncelikle bu yönetim güven vermediği sürece bunlar denetlene­ meyeceği sürece haklarında dava bi­ le açılmıyor. O kadar ölü olmasına tavır /röportaj / özel sayı / sayı: 5

rağmen, hatta tam tersi, ölüler, saldı­ rıya uğrayan mahkumlar hakkında dava açılıyor. Bu yüzden F Tipleri bu yönetim anlayışıyla bu yönetim biçi­ miyle bana göre Türkiye'de olmama­ lıdır. Bu da yarı bir cinayettir. Siz bir gazetecisiniz, pek çok ko­ nuda araştırmalarınız var, Bizde ta­ kip ediyoruz araştırmalarınızı. Şöy­ le bir şey sormak istiyoruz. 3713 sa­ yılı bir kanun var ülkemizde. Bu 1991'lerde çıkarılan bir kanundu. Bununla birlikte pek çok temel hak ve özgürlüklerin başının üstünde sallanan bir kılıç gibidir bu kanun. Bununla birlikte F Tipi hapishane­ lerin yasal dayanağı olarak görü-


yoruz bu kanunu. Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz? Şimdi mantık itibariyla, zaten ka­ nun baştan aşağı yanlış bir kanun, ol­ maması gereken bir kanun., Birincisi tabi bu. Bir diğer noktada bu 141,142, 163 kaldırılırken onun doğuracağı boşluğu gidermek için getirildi. Ama bence, 141,142,163'ten daha beter bir kanun getirildi. Yani terörün tanımı çok muğlak. Terörist kim, belli değil. Yazı yazan bile terörist olarak bu ya­ sadan mahkum olabiliyor. Bu mah­ kum diyelim ki bir yazar, TMY yasa­ sından mahkum oldu. O zaman ceza­ sının dörtte üçünü yatıyor. Halbuki herhangi bir adi harsız, katil, beşte ikisini yatıyor.Bir kere infazda büe ciddi bilinçsizlik getiriyor. Hem de düşünceye karşı bilinçsizlik getiriyor. Şimdi sözkonusu madde yanlış ben TMY yasasının tümüne karşıyım. Bu yasa DGM'lerle beraber bunu da ele alıp kaldırılması lazım aslında. Di­ ğerleri normal. Gerçekten de tümüy­ le sivil herhangi bir güdümde olma­ yan mahkemeler kurulmalı, ve TMY yasası da diğer yasalar gibi tümüyle eşit uygulanmak. Yani cezasını çeki-

yorsa bir katil, bir hırsız, düşüncesinden mahkum olan da böyle çekebilmeli ve eşitliği sağlayabile­ cek bir yapıya büründürmeli Terörle Mücadele Kanunu. Çok değişecek ve kaldırılacak yerleri var. Bir kere bu tecritle ilgili bölümü şu ana kadar uygulanmıyor ama her an uygulama şansları var ellerinde. Hele insanları hücrelere, -onlar oda diyorlar- bölün­ ce bu tür bir tecrit politikasını uygu­ lamak daha da kolaylaşacak. Bu uy­ gulanmayan şeyin kalkması lazım ve tabi bu yeterli değil, çünkü F Tipine yerleşim normalde olmasa bile tecrit koşullarında bunları çok kolay kulla­ nabilecekler ve böyle bir yönetme anlayışına sahip olanlardan da ben bunu beklerim, çünkü bu zamana kadar yaptıkları, bundan sonra yapa­ caklarının teminatıdır. Hücre tipi politikasıyla sizce ne yapılmak isteniyor? Yani şu anda 11 tane F Tipi cezaevi yapıldığı söyle­ niyor. Bu F Tipi hapishaneler 80 bin tutuklu ve hükümlüyü kapsayabi­ lecek kapasitede değildir o zaman ne amaçlanıyor? Bu siyasi mahkumlara karşı baş­ ka bir saldırı biçimidir. Yani sayı olarakta aşağı yukarı dokuz onbini bul­ mak istiyorlar. Zaten gerek terörle mücadeleden gerekse benzeri suçlartavır / röportaj / özel sayı / sayı: 5

dan mahkum olanların sayısı da do­ kuz on bin civarında olması lazım yanlış hatırlamıyorsam, yani dokuz bin tutuklu ve hükümlü var bu alan­ da, bu anlamda bütün siyasileri geti­ rip F Tipini dayatmak ve tabi ki nedir o işte, yalnızlaştırmak, kimliksizleştirmek, bundan benzeri suç işleyecek olanları (Suçu tırnak içine alarak söy­ lüyorum) caydırmak çünkü ordan sağ çıkamayacağını insanlara şimdi­ den göstermek istiyorlar. Bu başka bir ideolojik saldırı biçimi. Hem içerdekilere hem de içeriye girmeye aday olanlara... Terörle mücadele gereği hepsine birden hücre cezası vermeyi hedefle­ mektedirler. Yine TMY'nın 16. mad­ desi gereği hücre, tutuklandığı an­ dan itibaren siyasi tutuklu ve hü­ kümlüleri hedef almaktadır. Böyle bir uygulamayı yapmak kimsenin hakkı değildir. Adalet Bakanı da TMY'nın 16. maddesi varken böyle bir şeyi yapmanın, böyle bir cezaevi­ ne insanları koymanın yanlış oldu­ ğunu sonunda kabul etmesini umu­ yoruz ve bekliyoruz. Adalet bakam bu yanlıştan daha kökten bir dönüş yapar ve hiçbir tutuklu ve mah­ kumun mahkeme kararıyla hücreye kapatılmasını amaçlayan cezaev­ lerinin yapımını sürdürmez. •


8 metre karelik bir alanda yıllar­ ca tek başına kalmak sizce nasıl bir duygudur? Tek başına yaşamak insanın ken­ dini kapana kısılmış hissetmesine yol açar.Bir takım psikiyatrik bozukluk­ lar geliştirmesini sağlar. Bu kişinin daha sonraki hayatında insanlarla ilişkilerinde çok yoğun problemlere sebep olur. Bunlar yalıtımışlık so­ runları, kendini çevreye gösterememe, toplumdan kaçınma, geri çekil­ me aynı zamanda saldırganlık, insan­ larla iletişim kuramama ve etrafa, çevreye bizim paranoid düşünceler dediğimiz, kötülük görme, sürekli şüphecilik, alınganlık, ve birtakım depresif yaşantılar ayrıyetten çok miktarda vücutsal şikayetler gelişti­ rebilir. Bu kadar küçük bir alanda çok küçük bir süre bile, bir gün bile yaşa­ sanız sizin hayatınız öyle veya böyle etkilenecektir ki bu kişiler çok uzun süreler yaşadıkları zaman bu ortam­ da hayatlarının geri kalan kısmı bir saksı içinde yetişen bitki gibi olur. So­ nuçta ne gelişip büyüyebilir, ne de bir tomurcuk verebilir. Hücre uygulaması ile amaçlanan

nedir? Muhtemelen insanların birbirle­ riyle iletişimlerinin kesilerek, yaratıcılıklarmm, düşünce birikimlerinin başka insanlara anlatılmasının ön­ lenmesi, dolayısıyla beyin yıkımıdır. F Tipi tartışması ile gündeme ge­ len bir terim var Tretman. Sizce ne­ dir tretman? tavır / röportaj / özel sayı / sayı: 5

Aslında devlete güvenerek bu durumda olan kişileri toplumla birarada yaşamaya yönlendirecek davra­ nışlar geliştirmek gerek. Fakat ceza­ evi ortamları zor ortamlar. Kişiler burada düşünülemeyecek şeylerle karşılaşıyorlar. Oradaki kişilerin eği­ tim durumları, alışkanlıkları, cezaevi personeli başındakilerin kişilik bo-


yapıları nedeniyle uygun olmayan tavırlarla karşılaşıyorlar. Kişinin ye­ mek aldığı kişiyi görmemesi bile bir tretmandır. Çünkü ne yapılıyor, insan teması önleniyor. İnsanlar birbirleriy­ le konuşan, fikir ve duygu alışverişi yapan varlıklardır. Siz bunların bir tanesini kaldıracak olursanız kişinin insani bütünlüğü kaybolur ve onunla birlikte yıkım süreci başlar. Kişiye görmediği biri tarafından yemek ve­ rilir. Şöyle düşünülebilir, bunu veren kimdir? Nasıl bir yüz ve duygu hali içinde acaba içine herhangi bir şey koymuş mu? 8 metre karelik bir insan için çok küçük bir alan. Ben kendimi düşünü­ yorum da evin bir odasında bile kala­ mam. Kişi çevresi daraldıkça kendini baskılanmış hissediyor. Bu durumda kişide bir çok sorunlar gelişebilir. Me­ sela kişi o ortamda belli bir süre kalıp çıktıktan sonra bile minübüs veya otobüse binse böyle bir korku yaşa­ yacak, yoğun bir gerilim yaşayacak. Yine başka bir ses yalıtım, herhangi bir konuşma duymadığı için o kişide

ses duyar, o ses emreder gibi gelir. O ses konuşur kendisiyle. Böyle ağır bir bozukluk getirebilir. Ayriyettten sonuçta tek başınasınız, hiç bir şeye hevesiniz yok, hiç bir şey yapamazsı­ nız, hiç bir üreticiliğiniz kalmaz, tek başına kitapta okuyamazsınız. O du­ rumda ne olacak? Bu kişi aklen gelişemeyecek. Bir paylaşım yok, birbir­ lerine aktaramıyorlar. Hangi alanda olursa olsun sürekli bir kısıtlanma içindesiniz. Hayat şuna benzer; bir çiçeği koyduğunuz saksı bir zaman sonra küçük gelmeye başlar, çiçeğin kökleri o saksıya sığmaz. Ancak bü­ yük bir saksıya koymalısınız ki o çi­ çek gelişebilsin. İnsanları hücrelerle ıslah ede­ ceklerini söylüyorlar... Islah edilemez. Tam tersi kişileri daha hasta hale getirir. Toplumla da­ ha çatışmah hale getirir. Bir defa dep­ resyon geliştirir, depresyon geliştiren bir kişi ajite olup zaman zaman çev­ resine zarar verebilir. Veya tamamen bir kenara çekilebilir, intihar etmeye yönelebilir. Kendilerine yapılan iştavır / röportaj / özel sayı / sayı: 5

ranışta kişi farkında olmadan bir sürü şey yapar. Kendisine böyle bir şey yapıp yapmadığım sorduğunda yapmadım der ama gerçekte böyle bir olay vardır. Böyle bir durumda olan kişi cinayetler işleyebilir. Ken­ dine zarar verebilir. Islah etmenin tam tersi bir toplum düşmanı yetiş­ tirilebilir. Hücre parçala ve yoket olayı gibi bir şey. Islah etmek. Kur­ tarmak gibi bir şey değil ama. İnsan hayatında en önemli şey­ lerden biri de belirsizliktir. Sonuçta yaşarken doğduğumuzdan itibaren birtakım şeyler belirlidir. Çocuk şu yaş grubunda diş çıkarır, bu yaş grubunda yürür ama siz öyle bir or­ tam hazırlıyorsunuz ki yemek belir­ siz, havalandırma belirsiz, heran her şey olabilir. Sürekli bir beklenti içindesiniz. Sürekli bana bir şeyler için izin verilsin beklentisi için­ desiniz. İnsanı tasmaya bağlamışlar üç dört taraftan hiç bir tarafa gidemiyorsunuz. Bir taraf çekecek ki o tarafa gideceksiniz. Çok zor bir durum. •


Grup Yorum, kuruluşunun 15. yılında dinleyenlerini biraz da şaşırta­ rak bir seçmeler albümü yaptı. Neden böyle bir albüm? Evet, yaklaşık bir buçuk yıldır dinleyicilerimize ulaşan bir albümümüz yok­ ta Kaldı ki, son albümümüz yine ara bir çalışma olarak nitelendirilebilecek enst­ rümantal bir çalışmaydı. Birçok insan meseleye ilk etapta bir "Best Of" albüm gözüyle baktı ve haliyle tepkili yaklaştı. Ama bizim açımızdan meselenin böyle bir boyutu yok Çün­ kü bizim albümü­ müzün is­ minden de anlaşılacağı gi­ bi bu bir 15.yıl al bümü; ve geçtiği­ miz zorlu süreçler gözönüne alındığında, bu ülkede 15 yıl bo­ yunca kimliğinden zerrece taviz vermeden, doğ­ ru bildiği yolda tavizsiz ilerleyen bu yanıyla da dost­ larının olduğu kadar düşman­ larının da saygısını kazanmış kaç örnek sayılabilir ki? Ayrıca bunu alanımızda da, yani müzikal alanda hakkıyla yerine getirdiğimizi düşünüyoruz. Bunu kaset satışları gibi bir noktaya hapsetmeden, dinleyici ile kurduğumuz birebir bağımız, halkın

gözünde yeni bir sanatçılık anlayışı ge­ tirdiğimiz yönüyle de ele alırsak az şey başardığımız söylenemez. Muhakkak eksiklerimiz vardır ama bugüne kadar kaç örnek sayılabilir bizim başardık­ larımıza imza atan. Burada ge­ reksiz bir mütevaziliğe de kaçmadan yaptıkla-

mızın bilincinde olarak konuşuyo­ ruz. Bu ülkede sol cephetavır / müzik / özel sayı / sayı: 5

den gelişen onlarca müzik grubunun kendine ilk örnek aldığı gruptur, Grup Yorum. Böyle geçen 15 yıl sizce de, kutlanası bir 15 yıl değil midir? Ve biz bunu dinleyicilerimizle pay­ laşmak istedik. 1985'ten bugüne yaşadığmız deneyimleri, üretimlerimizi, hem onların beğenileri, hem de bizim süzgecimizden geçirerek biraraya topla­ dık. Bunu bir "Best Of' çalışması ola­ rak görmek biraz da Yorum'a hak­ sızlık etmek olacaktır diye düşü­ nüyoruz. Çünkü bizim ne "Seç­ meler" albümümüz, ne de enst­ rümantal albümümüz yoğun bir emek sürecinden gelerek oluşturulmuş albümlerdir. Kesinlikle ticari yanlan yoktur. Ticari hiç bir al­ bümün üzerinde bu kadar yoğun bir emeği göremezsi­ niz. Özellikle, "Seçmeler" albü­ mü albümün kendisinden kapağına dek üzerinde ne kadar emek verildiğini gösterir bir nitelikte diye düşünüyoruz. Özellikle albümün yapımcısı Ka­ lan Müzik'in internetteki sayf asma ge­ len tepkilere bakacak olursak sizin bir


üretim sıkıntısı yaşadığınızı iddia eden görüşlere rastlıyoruz ne diyorsu­ nuz bu konuda? Şimdi, bu düşünceler anladığımız kadarıyla son iki albüme bakılarak yapı­ lıyor ama belirtmek istediğimiz bir şey var ki, biz halihazırda süren bir albümü­ müzü yarıda bırakarak bu çalışmaya başladık. Yani neredeyse yarısına gelin­ miş bir çalışmaya ara verilip bu albüme başlandı çünkü bahsettiğimiz çalışmayı bitirip buna başlamamız durumunda al­ bümün bu yıla yetişme şansı kalmıyor­ du. En azından böyle bir risk taşıyordu ki, bu da 15. yıl esprisini ortadan kaldınyordu. O yüzden önceliği bu albüme verdik. Hemen belirtelim ki, albümün çık­ ması bizim çalışma tempomuzu bölme­ di, bizi bir rehavete sürüklemedi. Aksine biz albümü bitirir bitirmez diğer albü­ mün çalışmalarına kaldığımız yerden devam ettik. Hem de şöyle bir artı yanla, çalışmasını yürüttüğümüz albüme ek­ lenmek üzere neredeyse bir albüm çıkar­ tacak kadar beste ile ve şimdi çalışmayı bizim için daha yoğun daha zor bir nok­ taya kendi isteğimiz ile sürüklüyoruz. Yani yaklaşık 25-30 bestenin arasından seçme yapacağız yayınlayacağımız al­ büme koymak üzere. Şimdi bizim sıkın­ tımız bu. Yani üretememenin değil, üre­ tim yoğunluğundan kaynaklı hangi bes­ telere yer vereceğimiz sıkıntısı. Evet bi­ raz bunaltıyor (!) ama çok hoş bir sıkıntı bu! Çok klasik bir tepki olacak belki ama biz bu tepkilerin bir kısmının dinleyicile­ rimizin iyi niyetli tepkileri olduğunu dü­ şünürken bir kısmının da bir beklenti ol­ duğunu düşünüyoruz. Bahsettiğiniz gö­ rüşleri biz her gün düzenli olarak takip ediyoruz. Yazılış üslubundan neyin iyi niyetli, neyin haris bir beklenti oldu­ ğunu da çözebiliyoruz az çok. Her iki kesime de bir çağrımız var. Kimse merak etmesin Yorumun üretkenliği hiç tüken­ meyecek. Bu kadar emin konuşuyoruz. Ve bilmeyenler için belirtiyoruz ki her­ kes içini ferah tutsun en az üç albüm çı­ karacak kadar bestemiz var elimizde ama bizi biraz da uzun vadeli sürelerde çalışma yapmaya zorlayan, seçiciliğimiz

ve titizliğimiz. Bu titizlikte dinleyicilerimize duyduğumuz saygıdan geliyor. Ne kadar tepki çekiyor görünse de "Seçmeler" bir kaç gün içinde 100 bin sınırına dayandı... Evet, bizce bu dinleyicilerimizin bize duyduğu güveni gösteriyor. O yüzden de yeni albümümüzün çalışmalarını da­ ha hızlandırma yönünde motive etti bu bizi. Çünkü böylesine bilinçli bir dinle­ yiciye yeni üretimlerimizi ulaştırmak, bizleri heyecanla çalışmaya itiyor. Albüm içinde Sekiz parçanın yeni­ den ele alındığını görüyoruz, diğerleri ise eski bildiğimiz halleriyle kalmış. Neden böyle bir yöntem? Şimdi, bunun bir kaç sebebi var. Ön­ celikli olarak neden böyle karma bir an­ layış sorunuza cevap vermek istiyoruz. Biz yaptığımız çalışmayı ne tama­ men yeniden düzenlenmiş bir albüm ne de eskilerin biraraya toplanmış hali ola­ rak yapmak istemedik. Her ikisi de ken­ di içinde bazı sıkıntıları taşır. Onun yeri­ ne bazılarını yeniden ele alıp yeni bir ha­ va kazandırmak bazılarını da eski tadıy­ la dinleyiciye ulaştırmak istedik. Örne­ ğin bir "Cemo'ya yapacağımız müdaha­ le hiç kimse tarafından kabul görmezdi bunu biliyoruz. Çünkü artık "Cemo", Yorum'un kutsallaşmış bir parçası. Bun­ ları dinleyicirnizle aynı bağı ilk dinledi­ ği dönemdeki yarattığı duygulan taze­ leyerek paylaşmak istedik. Bir de Yorum'un bu 15 yıllık tarihin­ den, deneyimlerinin, müziğe bakışın­ dan yaşadığı koşullardan belgesel kesit­ ler de taşıyor albümdeki parçalar. Örne­ ğin kayıtları çok temiz olmayan parçalar var, örneğin "Berivan"; ama bu da Yo­ rum'un bir gerçeği. 1988 yılındaki çalış­ ma koşulları. Bunun yarasıra düzenle­ mesinin içimize sindiği parçalara da do­ kunmak istemedik. Ama şimdiki süreci­ mizden de duygulan katmak istedik Örneğin Gel ki Şafaklar Tutuşsun hem yeni bir düzenleme ama konserlerimizi takip eden insanlar için bildik bir dü­ zenleme. Yani yıllardır konserlerimizde biz bu parçayı böyle söylüyoruz. Albüm tavır / müzik / özel sayı / sayı: 5

çalışmasmda küçük motifler ekledik mesela. "Cesaret" albümümüzden aldığımız parçalar ise o dönemdeki düzenlemele­ rine pek dokunulmadan sadece akustik bir biçimde çalındı. Yine bazı küçük ek­ lemelerle. Çünkü bu albüm çok nitelikli parçalar içermesine rağmen o dönem­ deki olanaklarımız itibariyle daha çok bilgisayar sesleriyle kaydedilmişti. Şim­ di içimizdeki o yarayı tedavi ettik diye­ biliriz. Dinleyenlerin tepkisi de bu yön­ temde başardı olduğumuzu gösteriyor. Siz de bahsettiniz, yeni bir albüm hazırlığındasınız. Ama uzun vadedeki hedefleriniz neler, anlatır mısınız? Grup Yorum, bu albümle bir döne­ mi kapatmadı. Sadece eriştiği olgunlu­ ğu önümüzdeki yıllara taşırken küçük bir muhasebe yaptı, bunu dinleyenleri ile paylaştı. Üretememe sıkması olan bir grup bunu bir albümle niye herkese ilan etsin ki? Biz yeni üretimlerimizi sergile­ yeceğimiz 15 yıllara bir gönderme yap­ tık. Yoksa Yorum daha çok 15 yıllar gö­ recek bundan kimse kuşku duymasın. Bu çok zorlu süreçlerden geçilerek sı­ nandı ve ispatlandı. Şimdi ne olacak? Yorum her dönem yaptığı gibi müzikal tarzını geliştirme çalışmalarına devam edecek. Geçmişte dinleyenlerine verdiği sözleri tutacak Bunun yaranda tüm burdan, halkların kurtuluş mücadelesine fiziken ve türkü­ leriyle destek vererek yapacak Yorum kimliğinden bir şey kaybetmeden aksi­ ne yeni değerler ekleyerek yoluna de­ vam ediyor. Zaten albümün yayınlandı­ ğı ilk hafta yaşadığımız olaylar da bu­ nun bir göstergesi. Hücrelere karşı çıka­ ğımız, bunu eylemlerimizle gösterdiği­ miz için grup elemanı arkadaşlarımız vücutlarında sakatlıklar kalacak şekilde işkence gördüler. Yani Yorum, bildiğiniz Yorum. Ama yolumuzda ilerlerken sesi­ mizi gürleştireceğiz. Sahneyi doldura­ cak kalabalıklıkta bir Yorum izlemeye hazırlansın dileyenlerimiz. Onlarla tüm baskılan boşa çıkararak kucak­ lanacağımız mitingler, konserler, din­ letilerde birarada olacağız. Bu Ses Hiç Susmayacak! •


Oyuncular yarım ay şeklinde sıralanmışlardır. Sunucu ortaya çıkarak oyunu başlatır. Sunucu: Hapishaneler Üstüne Üç Perdelik Bir Oyun: KOL Oyuncular elleriyle yüzlerini kapatırlar. Sunucu: (Elini bir kez çırparak) Birinci Perde:Yetkili ağızlar ne diyor? Oyunculardan biri (Mapus), bir yükselti üzerine çıkar. Oyuncular ellerini yüzlerinden çekerek,yetkili ağızları, yükseltideki Mapus'a gözdağı verircesine konuşturmaya başlarlar. Yetkili Ağızl: Hapishaneler sorununu kabullenmek zorundayız! Yetkili Ağız 2: Kabullenmekle kalmayıp sorun olmaktan çıkaracağız! Yetkili Ağız 3: Devletin otoritesi tez elden gösterilmeli! Yetkili Ağız 4: Her ne kadar görmeyen kalmadıysa da,devletin otoritesi yeniden gösterilerek,mahkumlar topluma kazandırılacak. Yetkili Ağız 5: Hapishaneler düzelmeden Türkiye düzelemez! Yetkili Ağız 6: Kanayan yara hapishaneler ıslah edilecekler! Yetkili Ağız 7: Hak almak istiyorlarsa bedel ödemek zorundalar. Hırrrrr! Yetkili Ağızlar: (Birlikte) Hak almak istiyorlarsa bedel ödemek zorundalar.Hırrrrr! Hırıltı sırasında Mapus,yavaşlatılmış devinişlerle, kolunu gövdesinin ardında kaybettikten sonra, bir süre şaşırarak omzuna bakar. Mapus:"Kanayan Yara?"diyorlardı, "Hapishaneler?", artık kanamıyor bile. Oyunculardan biri Tantk'ı oynamak üzere öne çıkar. Sesindeki sakinlik tanıklık ettiklerinin dehşetini daha da arttıracaktır.Diğer oyuncular Ta nık'ın cümle sonlarına rastlayan sözcüklerini tekrar edebilirler. Bu tekrar sırasında aralarında dövünenler vardır. Tanık: Güvenlik görevlileri duvar yıkılınca kepçeyle bizi çekmeye çalışıyorlardı. Kolumuz, bacağımız ,kafamız, neremiz denk ge­ lirse almaya çalışırken Veli Saçılık'ın kolu koptu. Kol tamamen yoktu. Biz kopan kolu suyun içinden çıkardık ama kopan yerden hiç kan akmıyordu. Bunun gaz bombalarından olduğunu düşünüyoruz. Yetkili Ağızlarca ait yüzlerde,belirgin bir telaş sezilir. Yetkili Ağızlar: (Birlikte) Düşünüyoruz, düşünüyoruz, düşünüyoruz, düşünüyoruz? Mapus yükseltide kolunu görünür kılmıştır yeniden. Yetkili ağızlardan biri telaşla ortaya çıkarak, diğerlerini yatıştırır. Yetkili Ağız 1: Çıkardaşlar çıkardaşlar paniğe gerek yok! (Tanık'ı gerilere itelerken) F Tipi cezaevleri aynı zamanda Tanık'ı yok etmenin mimarisidir.(İzleyenlere) Amerika vazgeçmek zorunda kalsada bize uyar! Sunucu: (Elini iki kez çırparak) İkinci Perde Yetkili Ağızlardan Bir Ağız: Sanatçı Ruhlu Traji Komik Bir Vah Oyunculardan hiçbiri valiyi oynamak niyetinde değildir. Sonunda aralarından birini zorla ortaya sürerler. Valiyi oynayacak oyuncu yüzünü denetleyemez bir türlü, gülsün mü ağlasın mı? Mapus'u kolunu yeniden gövdesinin ardına alması için uyarır. Vali: Aslında trajikomik bir olay! Hastahane görevlisi kolu biraz az derine gömmüş ya da mezarlığa bırakmış! (gülmekten ağlama­ ya geçer yüzü) Yani görevini tam yapmamış. Olay duyulunca ilk akla gelen, (ağlamaklı) köpeğin bir insanı parçaladığı yönünde oldu.(güler) Polis ekiplerimiz büyük çaplı bir alarma girdi .Ama akla gelmeyen bir şekilde olduğu öğrenilince (güler) rahat bir nefes aldık. tavır / tiyatro / özel sayı / sayı: 5


zel bir oda, alabildiğine insancıl beliyor kulağa değil mi? ama biz "önemli kişileri" yirmişer yirmişer buz gibi bir barakaya tıkmayıp da oldukça iyi ısıtılmış, ayrı bir otel odasmda barındırmaktaki amaçlan, kesinlikle insancıl değil, tersine kurnazca bir yöntem uygulamaktı, bana inanabilirsiniz. (1) " Bize hiç bir şey yapmadılar,bizi tümüyle hiçliğin içine yerleştirdiler. Çünkü bilindiği gibi yeryüzünde hiçbirşey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapmaz. Herbirimizi tam bir boşluğa, dış dünyaya sıkı sıkıya kapalı bir odaya hapsetmekle, eninde sonunda dilimizi çözecek olan baskı, dayak ve soğuk yoluyla dışarıdan değil içerden yaratılacaktı. Bana ayrılmış oda ilk bakışta hiç rahatsrz etmedi beni. Bir kapı, bir yatak, bir koltuk, bir leğen, bir parmaklıklı pencere vardı odada. Ama kapı gece gündüz kilitliydi, masada hiç bir kitap, gazete, kağıt, kalem durmasına izin yoktu. Pencere bir yangın duvarına bakıyordu; bütün çevreme ve hatta kendi bedenime bile tümüyle hiçlik egemendi. Elimden her nesneyi almışlardı. Zamanı bilmeyeyim diye saati, yazı yazmayayım diye kalemi,

bileklerimi kesmeyeyim diye bıçağı; sigara gibi en ufak bir sakinleştirici bile benden esirgendi. Tek bir söz söylemesine ve tek bir soruyu yanıtlamasına izin verilmeyen gardiyandan başka bir insan yüzü görmedim, bir insan sesi duymadım; göz kulak bütün duyular sabahtan geceye, geceden sabaha kadar en ufak bir besin almıyordu, insan kendi kendisiyle kendi bedeniyle ve masa, yatak, pencere, leğen gibi dört beş dilsiz nesneyle çaresizlik içinde tek başına kalıyordu; suskunluğun siyah okyanusundaki cam fanuslu bir dalgıç gibi yaşıyordu insan. Kendisini dış dünyaya bağlayan halatın kopmuş olduğunu ve o sessiz derinlikten hiç bir zaman yukarı çekilmeyeceğini ayrımsayan bir dalgıç gibi hatta. Yapacak, duyacak, görecek hiç bir şey yoktu. Her yerde ve sürekli hiçlikle çevriliydi insan. Boyuttan ve zamandan tümüyle yoksun boşlukla. Bir aşağı, bir yukarı yürürdü insan. Düşünceleri de onunla birlikte bir aşağı bir yukarı, bir aşağı bir yukarı yürüyüp dururdu. Ama ne kadar soyut görünürlerse görünsünler, düşünceler de bir dayanak noktasına gereksinim duyarlar, yoksa kendi çevrelerinde anlamsızca dönmeye başlarlar; onlar da hiçliğe katlanamaz. İnsan sabahtan akşama kadar bir şey tavır / kitap / özel sayı / sayı: 5

olmasını bekler ve hiç bir şey olmaz. Bekleyip durur insan. Hiçbir şey olmaz İnsan bekler, bekler, şakakları zonklayana dek düşünür, düşünür, düşünür, düşünür. Hiç bir şey olmaz. İnsan yalnız kalır. Yalnız. Yalnız." (2) " O arada bir savaş çıksaydı, hiç haberim olmazdı; dünyam yalnızca masa, kapı, yatak, leğen, koltuk, pencere ve duvardan oluşuyordu ve hep aynı duvardaki aynı duvar kağıdına bakıyordum; o kadar çok diktim ki gözümü ona, dallı budaklı deseninin her çizgisi demir çiviyle oyulmuş gibi beynimin en iç kıvrımına dek işledi. Derken en sonunda sorgulamalar başladı. Gündüz mü gece mi olduğunu anlayamadan ansızın çağrılırdı insan. Çağrılır ve birkaç koridordan geçirilirdi, nereye götürüldüğünü bilmezdi insan; sonra neresi olduğunu bilmediği bir yerde beklerdi ve çevresinde birkaç üniformalı kişinin oturduğu bir masanın önünde bulurdu kendini birden" (3) • Dipnotlar 1) (Syf: 42) 2) (syf: 43-44) 3) (syf:44-45) Kaynak: Stefan Zweig Can Yayınları



2000 ozelsayi5