Issuu on Google+


Merhaba,

Aylık Sanat Dergisi Sahibi: İdil Kültür Sanat Yay. Org. Rek. Film. Tic. Ltd. Şti. adına İRŞAD AYDIN Y azıişleri Müdürü: YASİN ALİ TÜRKERİ Yazışma Adresi: İDİL KÜLTÜR MERKEZİ DEREBOYU C.NO:110/55 80840 ORTAKÖY/İSTANBUL TEL/FAX: (212) 26146 53-261 32 19 İzmir: YAREN SANAT MERKEZİ 863 S. 23/2 KEMERALTI/İZMİR Ankara: İDİL CAN KÜLTÜR MERKEZİ SİNAN C. DAYANIŞMA S. NO:12 DİKMEN/ANKARA TEL: (312) 48169 64 Antakya: CUMHURİYET M. GÜNDÜZ C. MURAT S. BAKIRCI PSJ. NO:8 TEL: (326) 214 0115 Abone Koşulları (6 Aylık) 3.000.000 .-TL (1 Y ıllık) 6.000.000.-TL (6Ayl ık)42.-DM (1 Y ıllık) 84.-DM Hesap No: (TL): 1116-0346785 HAKAN ALAK İŞBANKASI ORTAKÖY/İSTANBUL (DM): 1116-301000 HAKAN ALAK İŞBANKASI ORTAKÖY/İSTANBUL Of set Hazırlık TAVIR YAYINLARI

Geçtiğimiz ay ülkemiz, yeni ac ılara, yeni olaylara ve tavırlara sahne oldu. Daha 17 Ağustos depreminde yitirdiğimiz canların ac ısı yüreğimizdeyken Düzce depremiyle bir kez daha kan aktı yaramızdan. 17 Ağustos depreminden sonra "yaraları saracağız" diyenler, "Görüntü kirliliği yaratıyor." gerekçesiyle, halkın yağmurda, çamurda ve soğukta güçlükle yaşamaya çalıştığı çadırlar ı bile ellerinden aldılar. Ne de olsa Clinton'un göz zevki daha önemliydi. Yollar kapatıldı, okullar tatil edildi. Çünkü Clinton'un, Yıldız Şale'deki yemeği daha önemliydi. Hem ya canına kasteden olursa!.. Clinton geliyor, AGİT toplanıyordu. Bu nedenle dergimizin bulunduğu İdil Kültür Merkezi de dahil olmak üzere pek çok kuru mu; dernekleri, kültür merkezlerini, dergileri bastılar. Evlerden, sokaklardan insanlar ı alarak yeni işkencelere ve tutuklama kararlarına imza attılar. Halkımız sefalet ve açlık içinde yaşarken "Mister President" golf oynayabilsin diye yurtdışından golf sopaları getirttiler, özel olarak tahsis edilen köşklere milyarlar akıttılar. Cliton kucağında depremzede bebekle şirin görünmeye çalışırken, nice bebeklerin de ölümüne sebep olduğu geldi aklımıza. Sonra, o ve onun gibiler yüzünden gözaltılar, işkenceler, sürgünler, hapislikler ve katliamlar yaşamış sanatçı-aydınlar geldi aklımıza... Nazım Hikmet, Rıfat Ilgaz, Sabahattin Ali, Bertolt Brecht, Victor Jara ve Grup Yorum geldi aklımıza. Grup Yoru m elemanlarından Özcan Şenver ve Irşad Aydın'a bir devrimcinin cenazesine katılmaktan dolayı 3 yıl 9 ay hapis cezası verildi. Dava şu an yargıtayda. Yine Yorum elemanlar ından Ufuk Lüker'e de "yardım ve yataklık" suçlamas ıyla 3 y ıl 9 ay hapis cezası verildi. Karar onaylandı. Clinton geldi. Kanlı eller ülkemizde buluştu. Ve o eller yeni sömürülere, yeni baskılara, yeni katliamlara imza attılar. Pasaportlarındaki mühürde bile ezilen dünya halklar ının kanı vard ı. Kanımız vardı... Ev sahipliği yapan halk değildi. Çünkü onlar AGİT zirvesinde rol almıyorlardı. Onların pay ına düşen acı ve gözyaşıydı. Ve "bu davet bizim." değildi. Kanlı ellerinizi dünya halklarının üzerinden, üzerimizden çekin... Ocak sayımızda buluşmak üzere...

Baskı ASPAŞ Dağıtım BİRLEŞİK BASINYAYINDAĞITIM AŞ.

Dostlukla...


değerlendirme grup yorum

12

Eylül darbesi, burjuvazinin krizine derman olurken, halka, devrimciler başta olmak üzere büyük bir terör hareketi başlattı. Kendi şablonlarına uymayan kişi ve kurumları, fiziksel olarak yokediyor ya da rehabilite için hapishanelere dolduruyordu. Halkı savunması için en önde mücadele etmesi gereken sol hareketlerin büyük bir bölümü yenilginin ve teslimiyetin teorilerini yapıyor, bir kısmı da ülke dışına çıkmayı tercih ediyordu. Çok azları ülkede kalıp bu duruma müdahale etmek için mücadeleyi seçiyordu. Ülke suskundu. Çıkan tek ses, dört duvar ardında ölümüne direnenlerindi. Yüreğiyle, kopmaz bir bağla devrime bağlananlar, ölüyor ama teslim olmuyordu. Darbenin etkisi sadece fiziksel olarak yaşanmıyordu. Halkın değerlerine, yaşam biçimine de el atmıştı. Yepyeni bir kuşa k, yepyeni bir kültürle, ahlakla yetişiyordu. Düşünmeyen, üretmeyen, korkan, sinmiş bir kuşak... Kültürel ve sanatsal faaliyetlere

yapılacak olan müdahaleler, darbecilerin hazırladığı yeni şekillenme dönemi için önemli bir silahtı. Bu alanı da tepeden tırnağa restore etmeye soyunan cunta, kozmopolit kültürü bu alandan ve başlıca eğitim kurumu olan okullardan inşa etmeye başladı. Sanatçı ve aydınlar içerisinde de önce devrimci-demokratlardan başlamıştı rehabilitasyon çalışmalarına. Kimini tutukluyor, kimine de gözdağı veriyor, korkutuyordu. Öncelikle tarafsızlaştırıyor, böylelikle yanı başında olup bitenlere seyirci haline getiriyordu. Sonra yavaş yavaş kendi çarkının bir parçası haline dönüştürüyordu. Ama söylenene bakılırsa onlar hala "demokrattı". Kısacası halk, kendi kültürünesanatına yabancılaştırılıyor, emperyalizmin yoz değerleriyle, yoz sanatıyla, medyanın da aracılığıyla vurdum duymaz, umursamaz bir kütleye dönüşüyordu. İşte böyle bir süreç yaşanırken kuruldu Grup Yorum. "Eylül karanlığında ışık, suskunluğa ses olmak istedik. Kendimizi ifade biçimiydi müzik. Kardeşliğin, eşitliğin, paylaşmanın dütavı r / kapak konusu / aralı k '99 / sayı : 18

4

şüyle düştük bir uzun yürüyüşe. Sevgi bizimle, umut bizimleydi. Sömürüşüz ve özgür günlerin özlemi bizimle..."(Bir Kar Makinası) Bu hep böyle süremezdi. Birileri bir yerlerde bu gidişe dur diyecekti. Belki küçük bir ses olacaktı bu ama büyüyeceği kesindi. Hapishanelerden yükselen bu çağrıyı önce analar aldı. Ve yayıldı. Artık yol açılmıştı ve geri dönüşü yoktu. Belki çıkışımız 12 Eylül'e bir tepki niteliğindeydi ama orada kalmadık. Zaten durağan hiç bir şeyin yaşama hakkı yo ktur. Gelişim kaçınılmazdır. Bu sancılar da yaratsa, gelişmeyen yok olur, ölür. Gelişmeli, kö kleşmeliydik. Her alanda, her yerde. Düzenin karşı sına halkın demokratik kültürünü ve sosyalist sanatın tarihsel birikimini, kuramlarını dayanak alarak çıktık. Anadolu'da yaşayan halkların müziğini temel alarak yeni bir müzik, yeni bir tarz yaratmayı amaçladık. Üretimlerimizin, halkı içinde bulunduğu sürecin karamsarlığından kurtarıp, mücadele bilinci taşımasını düşündük. Statükoları ve kalıpları yıkmayı amaçladık. Ticari


kaygılardan uzaktık. Özellikle o dönemde yayılan arabesk furyası zaten çeşitli sıkıntılarla savrulan insanlarımızı kaderine mahkum olmayı öğütlüyordu. Biz, oturduğu yerden kaldıran, silkindiren, coşku veren, motive eden şarkıların üreticisi olmayı hedefledik. Ve geçen bunca zaman içinde bunu başardık diyebiliriz. Ekmekten aşka ve kavgaya kadar halkın bütün sorunlarını müziğimize katmaya çalıştık. Düzen, bireyciliği dayattıkça biz kolektivizmi, paylaşmanın erdemini savunduk. Bugüne kadar yüceltilen burjuva sanatçı kişiliğine darbeler vurduk. İşe önce kendimizden başladık. İsimler, kişiler değil, Grup Yorum önemliydi. Kendi alanımızın koşullarını yorumlayarak her türlü sapmaya (popülizm, elitizm, slogancılık vs.) karşı tavır aldık. Egemenlerin bizden çaldığı tarihsel mirasımızın peşine düştük. Onların ışığında yeniyi yaratmaya yöneldik. Hep bizim olan ama hep gelişen türkülerin sevdasını güttük. Ama kuşku suz bunu tek başına bir müzik grubu olarak yapsaydık, bugüne kadar yaşadığımız baskıların zerresini yaşamazdık. Hatta sırtımız sıvazlanır, önümüz açılırdı. Yada ilk zorlukta moleküllerimize ayrılırdık. Ama biz bunu devrimci mücadelenin bir alan faaliyeti olarak kavradık. Müziğimizi, sınıfsal bir düzlemde ele alıp, ezilen sınıfların mücadelesine sunduk. İşte Grup Yorum'un düzen açısından tehlikesi bundandır. Grup Yorum her sözüyle, her notasıyla, her şeyiyle devrime çağırmıştır ezilenleri. Yani uyuyan devi dürtmüş, onu silkindirme aşamasında tartışılmaz bir pay sahibi olmuştur. Tehlikesi bundandır. Bu düşüncelerimizin her zaman arkasında durduk. "Kültür ve sanat, sınıfsal bakış açısıyla değerlendirilmelidir. Bütün kültürel-sanatsal değerler bir sınıfın damgasını taşır, onun yararınadır. Tıpkı, ekonomi gibi, devlet, hukuk, siyaset vb. gi-

bi rehberi siyaset olan sanat da sınıfsal şekillenme içinde yerini alır; belli bir sınıfın duygu ve düşüncelerini yansıtır. Yani, ya ezen sınıfa ya da ezilen sınıfa hizmet eder. Biz zor olanı, zorlu olanı seçtik. Ezilenlerden yana olduk. Muhakkak ki sosyalist öğretiyi benimsemek, hal kın çıkarlarını savunmak, sanatı devrimci bir araç olarak kullanabilmek için yeterli sayılamaz. Emekçi yığınların arasından çıkarak toplumsal gelişme dinamikleri içinde yer alabilenler devrim için sanat yapabilirler." Bir Kar Makinası Kurulduğumuzdan bu yana tavizsiz, ilkeli bir şekilde sanatsal faaliyetlerimize devam ediyoruz. Yeniyi yaratma çabası içerisindeyken de hem sanatsal, hem eylemsel bir çok ilke imza atık. İlk olmanın, karşı koymanın bedelleri vardır. Bunu biliyorduk ve bedelini ödedik. Yaşadığımız her günün, her çalışmamızın bedeli fazlasıyla ödenmiştir. İlk tutukluluğumuzu 1988 yılında, söylediğimiz bir Kürtçe türküden dolayı yaşadık. Bu türkü 12 Eylül sonrası söylenen ilk Kürtçe türküydü. Bugün bizi bağıra bağıra eleştirenler de bilmelidir. O kapıyı da biz açtık. Sonra Mersin... Bütün Yorumcu'lar tutsak ama dışarıda bir başka Grup Yorum konserler veriyordu. Ektiğimiz fideler tutuyordu. Grup Yorum artık yıkılmaz bir kale halini alıyordu. Türküler susmuyor; halay, yeni omuzlarla büyüyordu. Hak arama mücadelesinin içinde yer aldığımızı, alacağımızı hep söyledik. Bunun için işçilerin, memurların, öğrencilerin ve gecekondu halkının yanında olduk hep. Kendi hakkımız için de direndik. Ortaköy tavı r/ kapak konusu /aralı k '99/ sayı : 18

Kültür Merkezi'nin kapatılması, çalışmalarımızın engellenmesi ve konserlerimizin yasaklanması yüzünden CHP İstanbul Il binasını 1995'in Ağustos ayında işgal ettik. Dünyada belki de ilk kez yaşanıyordu bu ama Grup Yorum'cular sadece sanatlarıyla değil, her şeyleriyle hesap soracak bir yüreğe sahiptir. Kar Makinası yol açıyor... Yorum'un açtığı yolda yeni gruplar ortaya çıkmaya başlamıştı. Bunlar; altı genç tarafından, Ankara'da kurulan Grup Ekin, ardından İstanbul'da Özgürlük Türküsü, Diyarbakır'da Koma Berfin, İzmir'de Günışığı, Adana'da Nisan Güneşi gibi isimlerden oluşuyordu. Bu grupların bir çoğu hala çalışmalarına devam ediyor. Birde Grup Yorum'la aynı dönemlerde, bağımsız kurulan gruplar da vardı. Grup Merhaba, Bengi Türkü, Ezginin Günlüğü, İTÜ Üçlüsü bunlardan bazıları. Bu gruplardan çok azı günümüze kadar ayakta kalmayı başarabildi. Ne yazık ki bu grupların bir çoğu bugün yok. Çünkü düzen öyle güçlü geliyor ki, karşı sında kendini yenilemeyen, kim


İrşad Aydın’a Tahliye... 26 Kasım Cuma günü dergimiz basıma hazırlandığı sıralarda, İstanbul 3 No'lu DGM'de görülen dava sonucunda. Grup Yorum elemanı ve İdil Kültür Merkezi Sahibi İrşad Aydın tahliye edildi. Yaklaşık 16 aydır tutuklu bulunan İrşad Aydın'ın, 26 Kasım tarihinde yapılan karar duruşmasında Aydın'a, "yasadışı örgüte yardım ve yataklık" ettiği gerekçesiyle 3 yıl 9 ay hapis cezası verildi. Duruşma hakimi, İrşad Aydın'ın hapishanede kaldığı süreyi göz önünde bulundurarak tahliye edilmesine karar verdi. Davanın bir sonraki aşaması, kararın bozulması için yargıtayda görülecek. İrşad Aydın'a, Grup Yorum elemanı Özcan Şenver'le birlikte yargılandığı bir başka davadan da 3 yıl 9 ay hapis cezası verilmişti. Bu dava da, yargıtay aşamasında bulunuyor, ü olursa olsun; ister kişi, ister kurum olsun; yenilenmeyen, direnmeyen, örgütlenmeyen her şeyi yıkıyor, dejenere ediyor. Biz buna karşı, kopmaz bir bağla yola çıktık. O yüzden de 14 yıldır elemanlarımız değişse de Grup Yorum, hep aynı direngen kimliğiyle yoluna devam ediyor. Grup Yorum yol açmaya devam ediyor... Sanatsal üretim; kaset yapma, konser verme yanında devrimci sanatçı tavrıyla da örnek olmuştur, yol göstermiştir. Demokratik kitle örgütlerinin açılışlarına katkı sağlamak, dayanışma gecelerinde yer almak, devrimci sanatçı duyarlılığıyla, fiili olarak eylemlerin içinde yer almak... İşte Kar Makinası'nın açtığı yol buydu. Yol açmaya devam edecek... Grup Yorum'un elemanları bütün bir halktır. Türkülerinde onların öyküsü vardır. Çünkü ona kan taşıyandır. Halk doğrudan yaratıcı değildir belki ama yaratıya, sanatçısı aracılığıyla katılır, onun baş aktörü olur. Yorum, onun kendini ifade ettiği kanalıdır. O yüzden de her zaman, bir ırmak gibi akacaktır halk, Grup Yorum'a. İşte tüm bu saydıklarımız bizi MGK listelerinin birinci hedefi haline getirdi. Onur duyuyoruz! Baskının olduğu bir yerde en meşru şeyi direnmeyi seçmişiz ve baskının sahipleri tarafından hedefiz. Bundan

daha zorlu ama daha onurlu bir şey olabilir mi? Çalışmalarımız ı engellemek, su sturmak için her şeyi denediler. Tutsak ettiler, işkence yaptılar, yasakladılar, örgüt üyesi dediler. Hiç biri ama hiç biri tutmuyor, tutmayacak. Bu gün her yanımızdan kuşatma altındayız. Ama bunu da atlatıp yolumuza devam edecek güçtehiç kimsenin kuşku su

yiz. Bundan olmasın. Nasıl bir kuşatmayla karşı karşıyayız. 1998 Ağustos'unda İdil Kültür Merkezi'ne yapılan baskından sonra Irşad tutuklanmıştı. Irşad'ın tutsaklığı hala sürüyor... Üstelik bu dava sürerken yeni bir ceza daha aldı; 12 Ağustos '97 tarihinde Ali Haydar Çakmak'ın cenazesine katılan Grup Yorum elemanlarından Irşad Aydın ve Özcan Şenver hakkında açılan dava sonuçlandı. 3 Ekim '99 tarihinde yapılan duruşmada İstanbul 4 No'lu DGM tarafından 3 yıl 9'ar ay hapis cezası verildi. Son olarakta 1996 yılında evleri mizin basılıp talan edildiği,evlerimizde günlerce karakol kurulduğu, 14 gün Vatan Caddesi'ndeki emniyet müdürlüğünde işkencelerden geçtiğimiz ve iki elemanımızın üç ay tutsak edildiği, "Yorum Operasyonu" ndan ceza aldık. '96 da açılan bu dava yaklaşık iki yıl sürdü ve '96 Eylül ayında, elemanımız Ufuk Lüker'e ve Kemal Sahir Gürel'e 3 yıl 9 ay hapis cezası verildi. Geçtiğimiz Ekim ayında ise verilen ceza yargıtay tarafından onaylandı. Hiç Bir Karar Grup Yorum'u Yolundan Döndüremez Shakespeare, "bir ulusun türkülerini yapanlar, yasalarını yapanlardan daha güçlüdür." derken, insan-

lık tarihinin en karanlık döneminin mimarı, Hitler'in propaganda bakanı Goebbels de "Kültür sözcüğünü duyduğumda elim belime gidiyor." diyordu... Ülkemizdeki yerli Goebbelsler de, Grup Yorum adını duyduklarında, "izin vermeyin, gözaltına alın, tutuklayın!" emirleri yağdırmaktan çekinmiyorlar. Hatta elleri bellerine gidiyor. Bize güvenenleri, inananları, bizlerle yola çıkanların güvenini boşa çıkarmayacağız. Kazanana dek inandıklarımızdan zerrece taviz vermeden yolumuza devam edeceğiz.

tav ır / kapak konusu / aralık '99 / say ı: 18


araştırma f i kri ye kıl ın ç

tarihten bugüne

direnen sanatçılar Nazım Hikmet Y üreği halk ve vatan sev gisiy le dolu, büy ük ozan Nazım Hikmet f aşizmin bütün baskılarına rağmen y aşamı boy unca dev rimci düşüncelerinden tav iz v ermemiş v e bunun bedelini y ılları bulan hapislik, sürgün v e baskılarla ödemiştir. Halkçıdır v e y üreği güçlü v atansev erlik duy gularıy la y üklüdür. İstanbul ve Anadolu, emperyalist güçler taraf ından işgal edilmiştir. Anadolu'daki Kurtuluş mücadelesine katılmak üzere y akın arkadaşı Vala Nu-reddin ile birlikte Anadoluy a geçer. İşbirlikçi Ankara Hükümeti, o sıralar y urtsever v e devrimci güçleri tasfiy e etmekle meşguldür. Gördükleri Nazım'ı sarsar. Taşıdığ ı sosy alist düşüncelerle büy üttüğü halk sev gisini o güçlü dizelerine döker. TKP içerisindeki dev rimci faaliy etlerini sürdürür. Mustafa Suphi v e y oldaşlarının katledilmesinden sonra, TKP dev rimci çizgisini kay beder. Nazım Hikmet ise Mustafa Suphi'nin savunduğu dev rimci çizgiy i benimsemektedir. 1925 y ılında çıkarılan TKP'y e y önelik tev kifatla gıy abında y argılanan Nazım Hikmet 15 y ıl hapis cezası alır. Bu durum üzerine Moskov a'ya geç-

mek zorunda kalır. Bu sırada partinin Viy ana'da bir konf eransı olur. Nazım Hikmet bu konf eransta Leninist ilkeleri sav unur. Konf eranstan bir y ıl sonra, Nazım, parti içindeki Vedat Nedim'in ihbarı üzerine üç ay daha ceza alır. 1927 y ılında y urda dönmeye karar v erir. 1928 Temmuz sonunda Hopa Limanı'nda, İsmail Bilen ile birlikte y akalanır v e tutuklanır. TCK'nın 146. maddesi gereğince idamla yargılanır. Fakat bu dav asından beraat eder. Daha önce hattında v erilen 15 y ıllık cezay a itiraz eder. İtirazı kabul edilir v e tahliy e olur. Bu sürey e kadar toplam altı ay hapis y atar. 1929 y ılında "835 Satır" v e "Ja-kond ile Siy au" adlı kitapları y ay ınlanır. Plağa okuduğu şiirleri büy ük etki y aratır. Çok geçmeden plağı toplatılır. 1931 y ılında kitapları hakkında y argılanmaya başlanır. 1932 y ılında oy unları y asaklanır. Aley hine, komünizm propagandası y apmaktan üç ay rı dav a açılır. 18 Martta tekrar tutuklanır. TKP'nin lideri olmak gerekçesiyle idamla y argılanır. 1934 y ılında tahliy e olur. Sanatsal ve siy asal f aaliyetlerini sürdürmey e devam eder. "Taranta Batavı r / kapak konusu / aralı k '99 / sayı : 18

bu'y a Mektuplar" adlı eserinde f aşizme karşı, "Kan konuşmaz" adlı eserinde ırkçılığa karşı mücadelesini sürdürür. "Sovyet Anay asası", "Alman Faşizmi ve Irkçılığı " adlı eserleri bu dönemde y ay ımlanır. 1936 y ılnda Dr. Hikmet Kıv ılcımlı ile birlikte tutuklanır. Suçlama yine öncekilerden farksızdır. Bu komplo nedeniy le üç ay y atacak ve daha sonra serbest bırakılacaktır. 18 Ocak 1938'de tekrar tutuklanır. 15 y ıl ceza alır. İstanbul'da hakkında bir dav a daha açılmıştır. Bu dav a tarihe 'Donanma Dav ası' olarak geçecektir. Nazım Hikmet bu dav adan da 20 y ıl ceza alır. Uzun y ıllardan sonra dışarda Nazım Hikmet'i özgürlüğüne kav uşturmak için kampany a başlatılır. Nazmı Hikmet'te içerde açlık grev ine başlay arak kampany aya destek v erir. Bu kampanya sonuç v erir v e Nazım Hikmet 1950'de çıkarılan genel af la serbest kalır. Dışarı çıktığında hapishanede ömrünün 12 y ılını bırakmış-tır... Çıktıktan sonra y oğun bir polis terörüy le karşılaşır. Ve 19 Haziran 1951'de Moskova'y a geçmek zorunda kalır. 3 Haziran 1963'teki ölümüne kadar dev rimci düşüncelerini sa-


vunur, ve bunu sanatına yansıtır...

Yılmaz Güney 1956 yılında yazdığı "Onüç" adlı dergide yayımlanan "Üç bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemi" öyküsünde komünistlik propagandası yapıldığı gerekçesiyle İst. Cumhuriyet Başsavcısı tarafından dava açıldı. 1961 yılında dava sonuçlandı. Karar, Yılmaz Güney'e bir film setinde iletilmişti. Bir buçuk yıl hapis, altı ay sürgün cezası almıştı. 1963 yılında tahliye sonrası hem senaryosunu yazdığı hem de başrolünde oynadığı "İkisi de Cesurdu" ile sinemaya tekrar döndü fakat Yeşilçam'a ters gelen devrimci kimliğinden dolayı dışlandı. Filmin gösterimi engellendi. Yılmaz Güney bu gelişmeler karşı sında inatla çizgisinden vazgeçmeyerek 21 filmiyle, işlediği konulara yabancı olmayan anadolu insanının sevgisini kazanmıştı. Sadece filmleriyle, romanlarıyla kalmayarak halk ve vatan sevgisini yaşamıyla içselleştiren Yılmaz Güney,1971yılmda Mahir’leri evinde sa kladığı, THKP-C ve DEV-GENÇ'e yardım ettiği için yedi yıl hapis cezasına çarptırıldı. Tahliyesinden kısa bir süre sonra, Endişe filminin çekimleri aşamasında

Adana Savcısını Sefa Mutlu'yu öldürmekle suçlanarak bir kez daha tutuklandı. Tutuklu bulunduğu her dönemde sanatsal üretimlerine koşullarını zorlayarak devam etti. Senaryosunu yazdığı "Yol" filmi, 1982 yılında Cannes Film Festivali'nde En İyi Film Ödülü aldı. 12 Eylül döneminde Isparta Yarı açık Hapishanesi'ne götürülen Güney için burası özgürlüğüne açılan kapı oldu. "Ezilen halklar ve ulusların mücadelesine aktif olarak katılmak için Türkiye'den geçici olarak ayrılıyorum" diyerek cuntayı dünya kamuoyuna anlatmak için faaliyetlere girişti. 1984'te rahatsızlığına rağmen cuntayı protesto etmek için Paris'ten Strasbourg'a kadar süren yürüyüşün en başında yer alan Yılmaz Güney dediğini yaparak, önemli bir kamuoyu yarattı. "Aslında sanatçı halkın içindeki kişidir, Ahmet'tir, Mehmet'tir, Süleymandır. Yani sanatçı kendi gerçeğini yansıtmalıdır. Bir sinema sanatçısı da nesiller boyu yaşayabilmek için halkını yani kendisini tanımalıdır." diyen Güney,

yaşamı ve köylüleri anlatmak için uzun bir süre oyun sahneler. Bir süre sonra müziğiyle daha çok insana ulaşabileceğini düşünerek ve müziğe de ilgisinin de olmasından dolayı kendisini şarkı söylemeye adar. 1970'de komünistlerin ve diğer sol ke simin çatısı altında birleştiği Unitad Popular'ın başkanı Salvador Ailende seçimleri kazanarak Şili Devlet Başkanı olur. Victor Jara Ailende'nin en büyük destekçilerdendir. Bununla birlikte iyileştirilmeye çalışılan yaşam koşullarıyla birlikte Jara da şarkılarıyla halka sosyalizmin değerlerini anlatır. Allende'ye, 11 Eylül 1973'te Sağ Kanat Askeri Güçler tarafından ABD destekli darbe düzenlenir. Ailende'nin en büyük destekçileri olan yoksul insanların yaşadığı bölgeler ve Ailende'nin evi bombalanır. Darbenin olduğu aynı gün sürekli şarkı söylediği üniversiteye ve onu bekleyen öğrencilerle birlikte olmak için giden Victor Jara yüzlerce insanla birlikte gözaltına alınarak Şili Stadyumunu götürülür. Bir daha gitar çalmasın diye parmakları kırılır ve ağır işkencelerden geçirilerek kurşuna dizilerek katledilir...

Ruhi Su

13 Eylül'de öldü...

yurdundan

sürgünde

Victor Jara 1968 yılında Şili'de yüzlerce çocuğun açlıktan öldüğü süreçte Jara eğitim görme şansı bulan bir kaç köylü çocuğundan biridir. Tiyatro eğitimi alan Jara, Şili'deki tavı r / kapak konusu / aralı k '99 /sayı : 18

8

1942-52 yılları arasında Devlet Operası'na girer. Ve türkülere olan ilgisinden dolayı,1943-45 yılları arasında Ankara Radyosu'nda bir türkü programı yapar. Yaptığı türkü programında söylediği türkülerin halk türküsü olmadığı iddiasıyla işine son verilir. İşine son verilmesine rağmen türkülerden vazgeçmeyerek, daha ciddi yaklaşarak türkülerin bize devredilen halini yeterli görmeyerek Batı müziği tekniğiyle zenginleştirilmesi yönünde çalışmalara yönelir. 1952'de 141. maddeden, TKP üyesi olduğu gerekçesiyle 5 yıl hapis, 20 ay gözetim cezası alır. Ömrü zorluklar ve mücadeleyle geçen ozan, '80’li yıllara gelindiğinde hastalığa yakalanır. Tedavisi için yurtdışına çıkması gerekir. Fakat 12


Chaplin için Amerika'da yaşam gi derek zorlaşıyordu. Siyasal görüşle rinin Amerika emperyalizmine karşı olması ve ABD uyruğuna geçmemiş olmasına, vergi borçları da eklenince, ABD'ye Karşı Etkinlikleri Soruşturma Komitesi'nce komünistlikle suçlanarak ülkede yaşaması zorlaştırıldı. 1952 yılında ailesiyle birlikte İsviçre'ye göç etti. Ve yirmi beş yıl sonra yaşamını yitirdi...

Rıfat Ilgaz

Eylül'ün cuntacıları tarafından pasaport verilmez. Hastalığı, geciken tedaviden dolayı artık ölüm sınırına gelmişken pasaport verilir ama Ruhi Su eğilmeyen başıyla dimdik ölür...

Charlie Chaplin Charlie Chaplin, 80'den fazla film senaryosunu yazdı, yönetti ve yapımcılığını üstlenerek roller aldı. Özellikle Şarlo tiplemesiyle evrensel bir karakter yaratarak halkların sevgisini kazandı.. Chaplin, Adolf Hitler'i canlandırdığı siyasal yergi niteliğindeki ilk sesli filmi olan "Büyük Diktatörün ardından sadece iki film daha çekebildi.

1928 yılında okuldayken iyi bir yazar olmayı ve halkının yaşadığı sorunları, yoksullukları dile getirmeyi kedisine amaç edinen Rıfat Ilgaz, bir yandan da şiir yazar. Bir çok dergide şiirleri ve yazıları yayınlanır. 1940'l ı yıllarda ikinci paylaşım savaşının sürdüğü günlerde, ülkemizde halkla birlikte aydın ve sanatçılara da baskılar artarak sürer. 1944 yılında çıkardığı "Sınıf adlı şiir kitabı Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından toplatılır. Bu kararla birlikte "Kaçış Serüveni" başlar. İki buçuk ay sonra teslim olur ve cezaevine konur. 10 Ağustos '44'te tekrar altı ay ceza alır ve yine cezavine konur. 1946 yılında Aziz Nesin ve Sabahattin Ali ile Marko Paşa Dergisi'ni çıkarmaya başlar. Dergiye defalarca kapatma cezası gelir. Ilgaz dergide yayınlanan yazısından dolayı ceza alır ve tekrar tutuklanır 1950 yılında çıkan afla tutsaklığı tekrar son bulur. O yıllarda "Hababam Sınıfı" gibi bir çok roman ve şiir kitabı yazmaya devam eder. 71 yılında kurduğu Sınıf

tavı r / kapak konusu / aralı k '99 / sayı : 18

9

Yayınlarını kurar. Çıkardığı "Gele cek" dergisinin altıncı sayısı çıkma dan kapatılır. Baskılar yakasını bir türlü bırakmaz. 12 Eylül dönemi gel diğinde Cide'de evine yapılan bas kınla gözaltına alınır. 25 gün sonra işkenceli sorgulardan sonra serbest bırakılır. Sorgusu boyunca işkencecilere taviz vermez ve onurunu korur. İlerleyen yaşma aldırmaz, evini devrimci öğrencilere açar. Yaşamı boyunca yayımladığı pek çok eseriyle ödüller alan Rıfat Ilgaz, 7 Temmuz 1993'te aramızdan ayrılır...

Enver Gökçe 1948 yılında bir grup arkadaşıyla birlikte kurdukları anti faşist çizgideki dernek faaliyetleri nedeniyle Enver Gökçe ve arkadaşları "komünizm propagandası" yaptığı gerekçesiyle tutuklanır. Daha sonra serbest bırakılır ve tekrar tutuklanır. Arkadaşlarıyla birlikte işkenceli sorgulardan geçirilir. Mahkemede, Marksist düşüncelerini savunan Gökçe, Adana Hapishanesi'nde yedi yıl tutuklu kalır. Tahliye olduktan sonra Sungurlu Kasabası'nda sürgün yıllan başlar. '60 yılların başında Menderes, hükümeti'ne karşı çıktığı için tekrar tutuklanır ve tekrar sürgüne gönderilir. Yaşamı boyunca düzenin adaletsizlikleriyle mücadele eden Enver Gökçe 19 Kasım 1981'de bir huzurevinde hayata veda eder...

Bertolt Brecht 16 yaşında bir lise öğrencisiyken sol dergilerde şiirler yazmaya başlayan Brecht. 1915 yılında "En Tatlı Şey Vatan Uğruna Ölümdür" yazısından dolayı okuldan kovulur. 1933'de Hitler'in iktidara gelmesiyle birlikte faşizme karşı, o günlerde kimsenin söylemediği, göze almadığı şeyleri yazar. Savaşın getirdiği ülke içinde artan açlığın bire bir tanığı olur. Ve büyük bir tutkuyla çalışarak ilk tiyatro oyununu sergiler.


Dünyayı sarsacak katliamlara imza atacak olan Nazi Partisi'nin kara listesine bir çok insan gibi Brecht'te alınır. Ve bunun üzerine Danimarka'ya gitmek zorunda kalır. Finlandiya'dan, Amerika'ya göç eder. Amerika'da, Galile'nin yaşamını oyunlaştırılarak sergiler. 1948'de ancak Almanya'ya döner. Batı Almanya'nın kabul etmediği Brecht, sonra Avusturya ve Çekoslavakya üzerinden Doğu Berlin'e gelir ve kendi tiyatrosunu, Halk Sahnesi'ni kurar...

Woody Guthrie "Yardım ofisi yanındaki insanlarımı gördüm. Aç aç bekleşirlerken, sordum; Bu ülkü senin ve benim için yaratılmadı mı?" (This Landls Your Land'den...) Bruce Springsteen, '80'lerin ortalarında This Land Is Your Land şarkısı için "Bence Amerika Hakkında yazılmış en mükemmel şarkıdır" der ve devam eder: "O bize vaat edilenlerin yalan olduğunu ortaya çıkaran tam bir örnektir." Şarkının yazarı Woody Guthrie, Amerika'nın mit olmuş en radikal şarkı sözü yazarlarından biridir. 1912 yılında (Oklohama) tutucu, redneck (güneş altında çalışan işçilerin enseleri kızardığı için bu adla çağrılırlar) kesimin yaşadığı Okemah'da doğdu. Onun uzun, sol düşünceyi gözeten

ideolojik yolculuğu 24 yaşında başladı. O karısını ve çocuklarını terkederek; Roosevelt'in büyük iktisadi bunalımını aşmak için oluşturduğu, New Deal ( '30’lu yılların Amerikası'nda, Roosevelt'in devlet kuruluşları bütünlüğü içinde gelirin yeniden dağılımını esas alan yeni ekonomi politikası) programının uygulanması esnasında Amerika'yı bir boydan bir boya tren vagonlarıyla, ucuz otellerde, han odalarında yatarak dolaştı. 1939-1940 yılarının kışında; Irving Berlin'in cenaze şarkısı havasındaki, lüzumsuz derecedeki yurtsever şarkı sı God Bless America her akşam her radyoda çalınıyordu. Guthrie, onu alaya alan bir parodi üstünde çalışmaya başladı. Fakat 23 Şubat 1941 tarihine kadar şarkıyı kağıda dökmedi. İlk taslakta bildiğimiz sözlerin başında ve ilk satırında "God blessed America for me" dizesi vardı. Büyük kapitalist demokraside mülkiyet haklarına meydan okuyan "Who runs the country?" esas mısrasını çevrelemek için "This Land Was Made For You And Me" dizesini yer leştirdi. Ünlü "This Machine Kilis Fascıts" şarkısını gitarına etiket olarak yapıştırdı ve deniz ticaret filosuna katıldı. Akdeniz'de filo torpillendiğinde hayatta kalanlar içindeydi. Belki ölenlere bu kadar yakın olmasından dolayı; 2943 yılında New York'ta karaya çıkma izni esnasında sahibi Mosses Asch olan bağımsız bir plak şirketinin bürosuna uğradı.

ber Guthrie'nin şarkıları ulusal dinle yicilere ulaşmayı başladığında -bil hassa Bob Dylan- Guthrie, fiziken ve zihnen kalıtsal bir hastalık olan Huntıngston's Chorea ile yıpranmıştı. This Land'ın coşkulu korosuna katıl mak isteyenleri seçmek için yeterince endişe ve dikkat içindeydi. Oğlu Arlo; biyografici Klein'e babasının kendisiyle iletişim içinde olduğu son anlarda "politik yüklü son üç şarkıyı öğreterek geçirdi. Şayet öğrenmezsem onları hatırlatacak hiç kimsenin olmayacağını düşünüyordu." diye anlatır. Woody Guthrie bir folk şarkıcısından öte, var olmayan bir Amerika'nın destanının yazarıydı. Düşlediği bu ülkede her çoban, her işçi, her maden arayıcısı, sade fakat şiirsel bir dil ile konuşur, topraklar kendilerininmişçesine yaşar ve korur, tüm haydutlar ganimetlerini güçsüzlere dağıtır ve toplum tüm iyiliklerin, güzelliklerin kaynağı olurdu. Guthrie, protest rock'un önünü açan protest folk'un temellerindendi...

Pete Seeger Halk şarkıcısı olan Pete Seeger, ABD'de halk müziğinin sürdürülmesinde öncü rolü oynamış halk müziğinin '60’larda canlanmasında büyük katkıları ve çabaları olmuştur. Geleneksel Amerikan halk müziği

Guthrie, Asch'e "Biliyor musunuz ben bir komünistim" dedi. Hiçbir allerjik reaksiyon göstermeyen Asch kayıt için gerekli parasal gücünün olmadığını söyledi. Guthrie sorun değil deyip işe koyuldu. 50li yıllarla berailahiler ve hapishanelerden derletavı r/ kapak konusu / aralı k '99/ sayı: 18


diği şarkılar, ortak çalışmalarda söylenen geleneksel iş şarkıları, gospel", "blues" gibi türlerin yanısıra bir çok dilde şarkı derlemiştir. 1958'de kurduğu "Dokumacılar" grubu, 1941'de kurduğu "Almanac Şarkıcıları" grubu gibi dağılmak zorunda kaldı. 50'ler ve 60'larda kara listeye alınan Seeger, 1956'da Amerika Karşıtı Faaliyetler Meclis Komisyonu'nca sorguya çekildi. Komünistlikle suçlanan aydın ve sanatçıları sorguya çekmek için oluşturulan bu komisyona yardımcı olmadığı gerekçesiyle 1961'de bir yıl hapse mahkum edildi. Bu ceza bir sene sonra yargıtayca bozuldu... Mikis Theodorakis 29 Temmuz 1925 yılında Yunanistan'da doğdu. Yunanistan'ın ulusal çalgısı Buzuki ile müziğe başladı. Ardından keman çalmaya başladı. Müzik kariyeri 1943 yılında Atina Konservatuvarı 'nda başladı. Besteleri kısa sürede bütün Yunanistan'da duyulmaya ve sevilmeye başlandı. Ama onu tüm dünyada tutkuyla sevilen bir müzisyen haline getiren devrimci kişiliğidir, ikinci Paylaşım Savaşı'nda, Alman faşizminin işgaline karşı, komünistlerle cephede savaşan Theodorakis, savaştan sonra Yunanistan'da patlayan iç savaşta yine komünistlerin safındadır. Alman faşizmin-

den sonra Yunan faşizmine karşı da dişe diş savaşmış, esaretler yaşamış, defalarca işkenceden geçmiştir. Yunanistan'ı, Albaylar Cuntası'na götüren süreçte devrimci muhalefetin en önde gelenlerdendir. Parlamento'da, parlamenter; devrimci savaşta, önder kişiliği ile hep en önde olmuştur. Tüm bunlarla beraber bugün bile niteliği önünde boyun eğilen konçertolar, şarkılar ve marşlar bestelemiştir. Lambrakist hareketin önderi olduğu süreçte gerçekleşen Albaylar Cuntası sonrasında mücadelesine yeraltında devam etmiş, en sevilen bestelerini bu süreçte bestelemiştir. Albaylar, cuntayı gerçekleştirdikten beş hafta sonra şu emri yayınlamıştır: "Karar verdik ve emrediyoruz! Bu yasak, bütün ülke için geçerlidir. Bestekar Mikis Theodorakis'in müziğini ve şarkılarını söylemek ve dağıtmak yasaktır. Bu emre uymayacak vatandaşlar derhal askeri mahkemeye sevkedilecek ve 'olağanüstü askeri durum' şartları uyarınca yargılanacaklardır." Yeraltında geçen mücadele günlerinde ilişkilerinin getirdiği bir takip sonucu yakalanmış ve işkencelerden geçmiştir. Devrime olan inanç hep dimdik ayaktadır. Ardından cuntanın hapishanelerinde yaşanan tutsaklık günleri başlamıştır. Onun tutsaklığı sıra sında oluşan uluslar arası kamuoyu özgürlüğe kavuşmasını sağlamıştır. Özgürlüğüne kavuştuktan sonra Fransa ya çıkmış ve orada, cuntayı teşhir eden "Z" isimli filmin müziklerini yapmıştır. 20. yüzyılın en büyük bestecilerinden olarak anılmaktadır. Onun politik anlayışı bir çok kez dünya devrimci kamuoyu tarafından yanlış algılandı, çünkü o, Yunanistan'ın sol hareketinin kendi ulusal ve özgül nite-

liklerinden yola çıkarak oluşması gerektiğine inanan bir kişiydi. Ve hala Ege'deki halkların kardeşliğini savunarak, bir anti emperyalist devrimci kişilikle yaşamını sürdürüyor. Bugün 75 yaşında "Direnme Günlüğü" ve "Sanatsal inancım" isimli iki kitabı bulunuyor... Orhan Kemal Orhan Kemal, Niğde'de askerliğini yaparken Maksim Gorki'nin romanlarını ve Nazım Hikmet'in şiirlerini okuduğu için mahkemeye verilir. Mahkeme sonucunda beş yıl hapis cezası alır. Tutsaklığı süresince şiirler yazar. 1,5 yıl sonra ,Bursa Hapishanesi'ne gönderilir ve orada Nazım Hikmetle karşılaşır. Ve bu karşılaşmanın sonucunda şiirlerinde büyük bir değişim olur. Hapislik günleri son bulduktan sonra, hikaye ve romanlar yazmaya başlar. Bunların yanısıra bir çok tiyatro oyunu da yazar. 1960 yılında İst. Şehir Tiyatroları tarafından sergilenen iki oyunu çeşitli engellenmelerle karşılaşır ve bir süre sonra sahneden çekilir. 1956 yılında yayınlanan "Arka Soka k" adlı hikayeden dolayı hakkında soruşturma açılır. Soruşturmanın açılma gerekçesi olarak, neden hep fakirleri ve işçileri yazıp, varlıklı insanların yaşamlarını yazmamasıdır. Orhan Kemal yaptığı savunmayla "Ben gerçekçi bir yazarım. Varlıklı insanların yaşamlarını bilmiyorum" diyerek davadan beraat eder. 1960 yılların başlarına doğru hastalanır. Zaman zaman yataktan kalkamayacak duruma gelir. Tam bu günlerde Türkiye işçi Partisi'nden 12 biri kişiyle birlikte "komünizm propagandası" yaptıkları gerekçesiyle tutuklanır. 35 günlük tutukluluk sürecinden sonra, beraat eder. 1970 yılında Bulgaristan'a gider, ilerleyen hastalığından dolayı hasteneye kaldırılır. Fakat rahatsızlığına yenik düşer.

tavır / kapak konusu / aralık '99 / sayı: 18


röportaj

yasin ali türkeri

Işık Yurtçu: Grup Yorum Bir Havuzdur Işı k Yurtçu'ya Grup Yorum üzerindeki baskıları ve son zamanlarda üstüste ceza alması hakkındaki düşüncelerini sorduk. Grup Yorum elemanı Ufuk Lüker'in almış olduğu 3 yıl 9 ay hapis cezası yargıtayca onaylandı. Aynı zamanda Özcan Şenver v e şu an Ümraniye Hapishanesinde tutuklu bulunan Irşad Aydın'a "yasadışı örgüte yardım ve yataklık" suçundan açılan davada 3 yıl 9 ay hapis cezası verildi. Grup Yorum üzerindeki bu baskıları nasıl değerlendiriyorsunuz? Toplumcu kesimin beklentilerine, arayışlarına, umutlarına müziğiyle yanıt veren Grup Yorum elemanlarına yıllardır baskı, yıldırma, cezaevine gönderme politikaları izlenmektedir. Bu uygulama, kendini demokratik olarak nitelendiren rejimlerde uygulanan istisnai bir örnektir. İşkenceler, anti-demokratik yasa maddeleri, insan hakları ihlalleri, salt Grup Yorum'a yapılan baskılar demokratikleşmede nerede olduğumuzun bir göstergesidir.

Sizce bu baskılarla amaçlanan nedir? Geçmişten beri toplumcu sanat uğraşısı içersinde olan sanatçılar sürekli baskılara maruz kalmaktadır. Ruhi Su, Enver Gökçe, Ahmed Arif, Yılmaz Güney, Orhan Kemal ve adını sayamacağım birçok sanatçı gibi Grup Yorum da buna örnektir. 80 darbesinin amacı kuşaklar arası kopukluğu yaratmaktı. 71 sonrası bunu başaramadılar ama 80 sonrası maalesef amaçlarına ulaştılar. Şimdi de gerçekleştirilmek istenen budur. Ben 1996 yılında Sakarya Cezaevinde bulunduğum süre içersinde Grup Yorum'un iki elemanının tutuklanıp bulunduğum cezaevine getirildiğine tanık olmuştum. Bu baskılar, engellemeler olsa da Grup Yorum'u bitiremezler. Grup Yorum

tavır/kapak konusu / aralık '99/sayı: 18

bir ekol, aynı zamanda bir okuldur. Grup Yorum'u sürekli dolup boşalan bir havuza da benzetebiliriz. Bu baskı politikaları ile amaçlanan Yorum elemanlarının ve Yorum dinleyicilerinin halkla ilişkilerini koparmak ve kesmeye çalışmaktır. Bütün baskı politikaları gibi bu da ters tepecektir. Grup Yorum'u bilmeyen ve dinlemeyenler bile bundan sonra daha bir merakla dinlemek isteyeceklerdir. Teşekkür ederiz.


şiir na zım hikmet

"23" Sentlik Askere Dair Mister Dalles, sizden saklamak olmaz, hayat pahalı biraz bizim memlekette. Mesela ki iki yüz gram et alabilirsiniz, koyun eti, Ankara'da 23 sente, yahut iki kilo kuru soğan, yahut bir kilo daha biraz fazla mercimek, elli santim kefen bezi yahut, yahutta bir aylığına yirmi yaşlarında bir tane insan, erkek ağzı, burnu, eli, ayağı yerinde, üniforması, otomatiği üzerinde, yani öldürmeye, öldürülmeye hazır, belki tavşan gibi korkak, belki toprak gibi akıllı, belki gençlik gibi cesur, belki su gibi kurnaz (her kaba uymak meselesi), belki ömründe ilk defa denizi görecek, belki ava meraklı, belki sevdalıdır. Yahut da aynı hesapla Mister Dalles (tanesi 23 sentten dolayı) satarlar size bu askerlerin otuzbeşini birden İstanbul'da bir tek odanın aylık kirasına, se ksen beş onda altısını yahut bir çift iskarpin parasına. Yalnız bir mesele var Mister Dalles, herhelde bunu sizden gizlediler: Size tanesini 23 sente sattıkları asker mevcuttu üniformanızı giymeden önce de, mevcuttu otomatiksiz filan, mevcuttu sadece insan olarak,

mevcuttu, tuhafınıza gidecek, daha sizin devletin adı bile konmadan. Mevcuttu, işiyle gücüyle uğraşıyordu, mesela, Mister Dalles, yeller eserken yerinde sizin NewYork'un, kurşun kubbeler kurdu o gökkubbe gibi yükse k, haşmetli, derin. Elinde Bursa bahçeleri gibi nakışlandı ipek. Hal ı dokur gibi yonttu mermeri, ve nehirlerin bir kıyısından öbür kıyısına ebemkuşağı gibi attı kırk gözlü köprüleri. Dahası var Mister Dalles, sizin dilde anlamı pek de belli değilken henüz hürriyet gibi, kardeşlik gibi sözlerin, dövüştü zulme karşı o, ve istiklal ve hürriyet uğruna ve milletleri kardeş sofrasına davet ederek, ve yarin yanağından gayrı her yerde, her şeyde, hep beraber diyebilmek için yürüdü peşince Bedreddin'in. O, tornacı Hasan, köylü Memet, öğretmen Ali'dir, kaya gibi yumruğunun son ustalığı: 922 yılı 9 Eylülüdür. Dedim ya, Mister Dalles, herhalde bütün bunları sizden gizlediler. Ucuzdur vardır illeti. Hani şaşmayın, yarın çok pahalıya mal olursa size bu 23 sentlik asker, yani benim fakir, cesur, çalışkan milletim, her millet gibi büyük Türk Milleti. tavı r/şiir/aralı k '99/sayı: 18


ıl 1995... Ortaköy Kültür Merkezi hakkında kapatma ve faaliyetinden men "kararı alan" İstanbul Valiliği'nin bu karara ilişkin açıklaması şöyle sıralanıyordu: 1. Amacına uygun faaliyet gösterme mek. 2. Yasadışı örgüt mensuplarının toplanma, buluşma ve barınma yeri olarak kullanılması. 3. Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü hedef alan propagandaların yapıldığı yer haline dönüşmesi. Bir mahkeme bile açılmadan, devletin "yürütme organlarından" birinin tıpkı bir "yargı organı" gibi "karar" alması, aldığı "karar ı" da bir "mahkeme hükmü" taşıyormuşcasına anında uygulaması, kaybedecek vakitlerinin olmadığını gösteriyordu. Zaten bu kararın, elde hiç bir delil olmadan, düzmece senaryolarla ve tamamen hukuk dışı olduğu, daha sonra açılan mahkemelerin sonucunda da ortaya çıkacaktı. OKM çalışanlarının açtığı mahkeme bir buçuk yıl sonra sonuç verecek ve OKM'yi açma hakkı yeniden kazanılacaktı. Ortaköy Kültür Merkezi 6 Tem-

muz 1995'te kapatılacaktı. Kapatma tarihine bir hafta kala, iki gün arayla iki baskın yapılmıştı. Ve bu baskında OKM çalışanlarının tümü gözaltına alınıp işkencelerden geçirilmişti. Adeta kapatma gününün provaları yapılıyordu. OKM çalışanları tüm bu gelişmelere hazırlıksız yakalanmadılar. Zaten bu türden baskılar yıllardır süregeliyordu. Kültür merkezi defalarca basılmış, çalışanları, misafirleri... gözaltına alınmıştı. Yine Ortaköy Kültür Merkezi bünyesinde çalışmalarını yürüten Grup Yorum ve Özgürlük Türküsü, bir çok kez konser yasaklarıyla karşılaşmıştı. Kültür ve Sanatta Tavır Dergisi bir çok kez toplatılmış, hakkında çeşitli davalar açılmıştı. Yine bir çok Ortaköy Kültür Merkezi çalışanı yıllara varan hapisle "cezalandırılmıştı." 1995 yılında Gazi Ayaklanması'yla başlayan devrimci mücadelenin gelişimi, egemenleri hayatın her alanında olduğu gibi demokratik kurumlara da yöneltiyordu. Susturmanın başlıca yolu baskı ve zordu. Yıllarca basmışlar olmamış, gözaltına almışlar olmamış, konserleri yasaklamışlar olmamıştı. tavı r / baskı lar / aralı k '99 / sayı : 18

"Meseleyi kökünden halletmeli" diye düşünmüş ve Ortaköy Kültür Merkezi'ni kapatmışlardı. Böylece devrimci sanatı susturabileceklerini düşünüyorlardı. Ama yine yanıldıklarını çok geçmeden anladılar. Hala belleklerimizden silinmeyen, büyük bir "Ortaköy Kültür Merkezi Kapatılamaz!" kampanyası ile karşılaştılar. İmza kampanyalarından, diğer sanatçılarla birlikte yapılan basın açıklamalarına, el ilanlarından afişlemelere büyük bir kampanya örüldü. Grup Yorum'un, bir çoklarımızın hala hatırında olan ve büyük se s getiren "CHP İstanbul İl Merkezi İşgali", bu kampanya içerisinde gerçekleşti.. Ortaköy Kültür Merkezi'nin kapatılmasının ardından bir çok kültür merkezi kapılarını açarak dayanışma içerisinde olduklarını gösterdi. Ortaköy Kültür Merkezi'nin kapatılmasından sonra, 27 Ekim 1995'te Anadolu Halk Kültür Sanat Merkezi (AKSM), ondan bir süre sonra da Okmeydanı Halk Kültür Merkezi (OKM) kuruldu. Ve böylece tüm diğer baskılar gibi kapatmaların da boşuna olduğu gösterilmiş oldu. Or-


taköy Kültür Merkezi artık daha güçlü ve iki ayrı mevzi idi. Bir yandan bu kültür merkezinde çalışmalar yürütülürken, bir yandan da Ortaköy Kültür Merkezi'nin kapatılması ile ilgili verilen hukuk savaşı sürüyordu. "Gereği düşünüldü" dedi hakim karar duruşmasını açarken. "...hakkında isnat edilen suçların, delil yetersizliği nedeniyle oluşmadığından hematine...." Evet onca çekilen acıların, işkencelerin, tutuklanmaların boşuna olmadığı, büyük bir hukuksuzlukla karşı karşıya olunduğu, işgallerin, basın açıklamalarının, o duvarlardaki "Ortaköy Kültür Merkezi Kapatılamaz" yazılı afişlerin ne kadar haklı ve yerinde olduğu, bir kez daha ispatlanmış oldu. Ayçe İdil'in vasiyetiydi, Ortaköy Kültür Merkezi'nin açılması. OKM'liler alınlarının akıyla yerine getirdiler bu vasiyeti. Hem de İdil'in ismiyle taçlandırarak. Ortaköy Kültür Merkezi, yaklaşık 1,5 yıl kapalı

kaldıktan sonra 2 Şubat 1997'de İdil Kültür Merkezi olarak yeniden açıldı. Kapalı kaldığı dönem boyunca Anadolu Halk Kültür Sanat Merkezi ve Okmeydanı Halk Kültür Merkezi'nde süren çalışmalar yeniden buraya taşındı. İdil Kültür Merkezi açılmıştı açılmasına ama baskınlar ve gözaltılar hiç bitmedi. Yılda yedisekiz'lere varan baskınlar yapıldı. Ancak bu kez durum biraz farklıydı. Artık baskınlarda kapılara barikatlar örülüyordu. Nasıl örülmesin? Canları her istediğinde kendilerine basma yetkisi veren, içeri girdiğinde arama bahanesiyle ortalığı talan eden, kırıp döken, içeridekileri karga tulumba gözaltına alan onlar değil miydi? Savcılığın arama belgesini (eğer varsa) göstermeyen ya da canı istediği zaman gösteren, baskına ilişkin hiç bir gerekçe göster(e)meyen, sorgusuz sualsiz içeride kim varsa gözaltına alan kendileri değil miydi? Bu durumda barikatlar kurulup bu kurumun babalarının çiftliği olmadığını göstermekten başka bir şey kalmıyordu.

Çok geçmedi. Önce, bu baskınlardan birinde, 21 Ağustos 1998'de İdil Kültür Merkezi'nin sahibi ve Grup Yorum elemanı İrşad Aydın tutuklandı. Ve yine aynı baskından dolayı İdil Kültür Merkezi'ne kapatma davası açıldı. Gerekçe ise Ortaköy Kültür Merkezi'nin kapatılması ile hemen hemen aynıydı. "Amaç dışı faaliyet, örgüt üyelerinin toplanma ve barınma yeri " olması Mahkeme ka-

tavır / bas kılar / aralık '99 / s ayı: 18

patmayı onayladı, dosya şu anda yargıtayda. Yalnız bu sefer durum biraz farklı. Geçen seferden "ders" almış olacaklar ki(!) bu defa hiç bir ayrıntıyı gözden kaçırmamaya çalışıyorlar. Yine bir baskın sonrası (21 Mart 99) kültür merkezinin sinema salonu kapısı mühürlenerek, yapılacak olan etkinliklerin önüne geçmek ve kültür merkezini yalnızlaştırmak istediler. Sinema salonu, o tarihten beri mühürlü ve içeri girilemiyor. Kapatma kararlarının dışında, çeşitli hapis cezaları da arka arkaya geliyor. İrşad yaklaşık 15 aydır Ümraniye Hapishanesinde "örgüte yardım ve yataklık" ettiği iddiasıyla yargılanıyor. Geçtiğimiz ay sonuçlanan bir başka davada İrşad Aydın ve yine Grup Yorum elemanı Özcan Şenver "cenazeye katıldıkları" gerekçesiyle ve "örgüte yardım ve yataklık ettikleri" iddiasıyla 3 yıl 9 ay hapis "cezası" aldılar. Dosya şu an yargıtayda. Bunların dışında ve yargıtayca da onaylanan bir başka davada da Grup Yorum elemanı Ufuk Lüker ve Kemal Sahir Gürel, yine "örgüte yardım ve yataklık ettikleri" gerekçesiyle 3 yıl 9 ay hapse "mahkum" edildiler. Yine bunların dışında açılmış olan çeşitli davalar da hala sürüyor. Tüm bunların aynı döneme denk gelmesi tesadüf değildir elbette. 'Biri olmazsa diğeri, o olmazsa öteki' yöntemiyle, bu defa (yukarıda da söylediğimiz gibi) "geçmişten dersler çıkararak", çıtası e skisinden daha yukarı çıkartılmış olarak bir saldırı dalgası geliyor. Adeta, "hadi bakalım bu sefer ne yapacaksınız?" deniliyor. Bu sorunun cevabına geçmeden önce başka bir sorunun cevabını aramak istiyoruz: İdil kültür Merkezi'nin faaliyetleri nelerdir? Neden üstünde bu kadar çok baskı kurulmaktadır? Gerçekten bir 'suç' örgütü müdür? Eğer öyleyse bu 'suç'lar nelerdir? İdil Kültür Merkezi "halktan yana sanat" anlayışıyla, halk kültürü-


Ayş e Gülen Hal k Sahnesi, "Kertenkele" isimli bir sokak oyununda

ne yönelik yürütülen dejenerasyon, yozlaştırma, bireycileştirme, bireyi kültürüne yabancılaştırma kampanyasına karşı; halk kültürünü sahiplenen, yaşatan, halka rağmen değil halkla birlikte, Anadolu halkları ve kültürlerinin birarada, kardeşçe yaşadığı bağımsız ve demokratik bir vatan için mücadele eden, halkla içice olan bir kültür-sanat kurumudur. Grup Yorum, Özgürlük Türküsü; barlarda, gazinolarda söylemez. Her gün televizyonlarda küpleri de çıkmaz. Suçludurlar, çünkü sanatlarını para için, çıkar için yapmazlar. Onlar hangi dönem hangi müzik türü modoysa onu da söylemezler. Halkı karamsarlığa, bireyciliğe itmezler. Tersine onlar her zaman, türküleri ve marşlarıyla umudun yolunu gösterirler. Her zaman halkla iç içedirler. Bir gün bir okulda, öğrencilerin para ödeyemedikleri okula, alınmamalarını protesto ettikleri bir eylemde onlarla karşılaşabilirsiniz. Ya da bir mahallede, mahalleyi pislik yuvasına çevirmeye çalışanlara karşı yapılan bir yürüyüşte... İşçi, memur mitinglerinde... Konserleri de olur tabii. Ama konser salonunu dolduranlar genciyaşl ısıyla halktır. Orada kendilerini jiletlemez, ayılıp bayılmazlar. Oraya, hep birlikte türküler söyleyip, halaylar çekmeye gelirler. Özel-

likle Grup Yorum çok geniş bir kesim tarafından dinlenir. Kasetleri, hiç reklamsız, promosyonsuz yüz-binler satar. Suçları sabit: Halkın sanatçısı olmak. Kültür Sanatta Tavır Dergisi; sadece aydınlara, sanatçılara hitap et mez. Tersine asıl okur kitlesi halktan insanlardır. Çünkü dili diğer kültürsanat dergileri gibi elit, soyut tartış malar yapan halka uzak bir dil delildir "sanat ayrı siyasi ayrıdır. tezini çürüten bir yayın politikası vardır. Hayatın tüm alanlarının, birbirleri ile kopmaz bir bağları ve içice olduğu gerçeğinden hareketle, emperyalist ku şatmaya karşı, halkın devrimci mücadelesinin öykülerini, denemelerini, araştırmalarını, şiirlerini yazar. Bu zaten başlı başına bir "suç" tur. Bunun için çeşitli defalar hakkında toplatılma kararları çıkartılmıştır. FOSEM (Fotoğraf ve Sinema Emekçileri); Suçu, fotoğraf makinasını "şu sanatçı bununla görüldü, falanca kişi falanca disco'daydı" gibi magazin haberleri için ya da devletin büyük, yenilmez olduğunu göstermek ve her katliamda, saldırıda onu aklamak için kullanmamasıdır. Tersine deklaranşöre, burjuva basının da çekipte yayınlamadığı katliamları, büyük kitle eylemlerini, hal-

tavır / bas kılar / aralık '99 / s ayı: 18

kın mücadelesini, acılarını resmetmek için basar. Çektiği belgeselleri, hayattan ya da gerçeklerden uzak değil, yalan-yanlış katmadan bizzat halkın kendisini yada tarihten bir ke siti işler. Ayşe Gülen Halk Sahnesi; Onları da soka klardan tanırsınız. Her eyleme, oyunlarıyla gelirler. Hayatı, zorlukları, mücadeleyi küçücük bir sokak oyununa sığdırırlar. Etraflarını kuşatan kalabalıkla içice oynarlar oyunları. Onlar için her oyun, skeç bir eylemdir. İdil Kültür Merkezi'nin faaliyetleri ortadadır. Görüldüğü gibi hiç de "amaç dışı faaliyetler" değillerdir. Amaç zaten haksızlıklara ve sömürüye karşı yeni bir dünya kurma mücadelesidir. Ve ne mutlu ki, bu amaçtan hiç sapılmadı. Geri düşüldü, eksi k kalındı belki, ama hepsinde ileriye atılmanın enerjisi biriktirildi. Bir "suç" aranacaksa bunlar da ortadadır. Halkını ve vatanını sevmek; hiç bir baskı yasaklama ve engel karşı sında geri adım atmayıp kendini yenileyebilmek; Halk için sanat sözünü soyut ifadelerden çıkartıp, üretimlerini halkın yaşam ve mücadelesine taşıyabilmek; halkların özgürlüğüne kurtuluşuna olan inancın şekillendirdiği ideolojik perspektifi dile getirmekten çekinmemek, tersine bundan gurur duymak; kültür-sanat çalışmasını burjuva , küçük-burjuva çerçeveden koparıp sosyalist, devrimci bir anlayışla, tarihsel birikimlerle, bağımsız bir vatan mücadelesinin alan faaliyetine dönüştürmek; yozluğa, dejenerasyona, yabancılaşmaya karşı direnmedeki ısrardır suçlarımız.

Evet "suç" olarak görülen ve bunca baskı ve yasağın, son olarak kapatma kararının altında yatan temel gerçekler bunlar. Bu gerçekler dün de vardı, bu gün de var. Ve nerede olursa olsun, yarında olmaya devam edecek. Ama unutulmasın ki çatısı, üretim yeri ne olursa olsun, direnenler var olacaktır.


eleştiri aşkın a yran cı oğl u

"Batık" Mizah Yolcuları ve

BİZ

K

arikatürün/mizahın evcilleştirildiği şu günlerde saldıran, ısıran hep sömürgeciler oluyor... saldırgan, ısırgan, rahatsız eden mizahı yaratmak zorundayız. Kültür Sanatta Tavı/m Temmuz ve Agustos'99 tarihli sayılarında iki bölüm halinde yayımlanan Sedat Taşer'in, Karikatürün Gelişimi ve Bugünkü İşlevi başlıklı yazısı; karikatürün silkinmesi için katkıda bulunabilecek nitelikteydi. Aynı yazıda, -Demirtaş Ceyhun'un Asılacak Adam adlı kitabında anlattığıAziz Nesin'in Almanya'da bir konuşmasında "niçin artık yazmıyorsunuz" sorusuna verdiği yanıta değiniliyordu; "Bir transatlantik düşünün ki... Avrupadan Amerikaya giderken birden büyük patlamalar oluyor gemide. Gövdenin dört bir yanında delikler açılıyor. Yani, gemi nerdeyse battı batacak... kurtulabilmek için, deliklerin bir an önce tıkanması gerek mutlaka. Zaten bunun bilincinde olan yolcular da can havliyle delikleri tıkamaya çalışıyorlar Diyelim, yolcular arasında bir de dünyanın en büyük keman virtüözü var. Şimdi delil tıkamakla uğraşan o virtüöze yahu delik tıkamayı bırak da, bize bir keman resitali ver diyebilir miyiz hiç? İşte biz Türk yazarlarının durumu da bu... Yani, sırası mı şimdi öykünün, romanın, oyunun filan? Önce delikleri tıkamaya çalışıyoruz biz de".

Aziz Nesin'in bu benzetmesinde eksi k yanlar var. Sanki sanat/mizah gerçekliğin dışında, etkisiz bir şey gibi gösteriliyor. Sanki sanat/mizah her şey yolunda giderken yapılması gereken bir şey gibi anlaşılıyor. Batmak üzere olan gemi benzetmesi eğer mizah evrenimizi yada toplumsal konumumuzu yansıtıyorsa, bu tam da mizahın işlevli olması gerektiği bir durumdur. Ne olursa olsun, bir sorun varsa mizah da vardır orada... Ama şimdi o mizah nerede? İşte asıl sorun bundan sonra başlıyor... Mizahımız Lemanların, Öküzlerin, Danaların elinden; Karikatür ve Mizah Müzesi, Karikatürcüler Derneği ve Karikatür Vakfı gibi kurumların "resmi"liğinden kurtulamamıştır. Karikatürcüler Derneği, sosyalist karikatüristleri artık açıkça dışlamaya başlamışken, daha geçenlerde, 30. kuruluş yılında "Karikatürcüler Derneği'ne katkılarından dolayı" Faziletli İstanbul Büyükşehir Belediye Başkam ve kültür daire başkanına birer plaket sunmuştur. Bu sunuş pek çok şeyin de sunuluşudur... Yaşananları sınıfsal bir bakışla çözümleyip bu temelde üretmedikçe mizahımızın dirilişi, ezilenlerin saflarında gerçekleşecektir... Türkiye'de bütün alanlarda görülen devrimci birlikteliklerin bölük pörtavı r/ mizah/aralı k '99/sayı : 18

17

çüklüğü, ne yazık ki mizah alanında da geçerlidir. Özellikle karikatür alanında oluşturmaya çalıştığımız sosyalist devrimci devinimler (sergi, dergi vb.) bölük pörçüklüğü aşamamaktadır. Bu devinimler içinde; Mayıs 98'de bir sayı çıkarabildiğimiz "Burun" mizah dersi-si ve dokuz yıldır sürdürdüğümüz Ondörtlü karikatür sergisi varken, tam karşıtına dönüşüveren girişimlerimiz de var... Bunlardan en önemlisini anlatmak istiyorum. Çünkü yaşadıklarımız) mizahımızdaki gelgitleri iyi ortaya koyuyor...: 1999'un Mayıs ayıydı. Her ay karikatür çizdiğim "Uzun Yürüyüş" dergisinden Veli aradı. Hakan adında biri benimle görüşmek istiyormuş. Gittim ve görüştüm Hakan'la. "Sanal Ördek" adlı bir mizah dergisi çıkarıyormuş. Yıllarca boyalı basında ruhunu satarak çalışmaktan bıkmış olan Hakan, on sayıdır çıkardığı dergiyi bizim katkılarımızla daha nitelikli içerikle sürdürmek istiyordu. Benim karikatür çalışmalarımı, etkinliklerimi ve hepsinden önemlisi, kapitalizmin bağlaşılığı olan mizah anlayışına karşı mücadelemi biliyordu. Sorunumuzun aşağı yukarı aynı olduğunu ama para veremeyeceğini belirtti. Ben de parasal kaygımızın olmadığım, önemli olanın mücadeleye girmek olduğunu söyledim. Sonunda Leman kültürüne ve sö-


mürgecilere karşı yeni bir devi nim

yazac aktım. Ve gönderdiğim ilk yazı şuydu:

Karikatürü yapan Çetinkaya ile işkenceciler

oluşturmaya karar verdik. Adını başkaları koymuş olsa da, bir ç ocuğum ol uyormuş

"Kapitaliz min çoğunluğu sömüre-rek varlığını sürdürdüğü biliniyor. Birim turlu hile ile sömürülen

arasındaki fark; Çeti nkay a'nın istediğini söyletebil me uzunluğudur, elindeki kalemiyle...

gibi heyecanlıydım. Çünkü dergileri, gazeteleri, televiz yonları salonları topları,

ördekleriz ve ilk de Sanal Ör deki miz var. İns an maddi olarak s ömürülürken, zihinsel sömürüy e

Sömürü varol dukç a varlık nedeni miz insanlar ı birbirine düşür mek değil- insan-ların

tüfekleriyle hal kımızı kuşatan sömürgecilere karşı bir yürek daha atmaya başlayacaktı...

karşı du rabilir. Sanal: gerçekte ol may an, zihin de/beyinde canlanan anlamına geliyor. Bu gün

yakasından sömürücüleri düşür mektir... Mizahımız , insanlarımızın y atır-ların eline

Hemen içe koyuldum ve çiz er yoldaşlarıma ulaşıp bu gelişimi aktarıp katkılarını

ördekliği miz somuttur.

s omuttur. Sanal ördek de Ördekl eş meyi özgürleş meye

düş müş ol an mutl uluk umutl ar ın ay ağa kaldıracak güçtedir...''

istedim. Hemen hepsi de heyecanla öneklerini sundul ar. Onca uğraştan sonra

dönüştür mek için Sanal Ördek bütün ördekleştirenlere karşı, ezenlerden yana mizah

Büyük bir umutla girmiştik Sanal Ördek surecine. İnandırmışlardı bizi birlikte güzel

aralarında Devrim Demiral, Mehmet Gölebatmaz, Ahmet Erkanlı, E. Yaşar Babalık,

üreterek- bir beyin ve yürek birlıkitli-ğtyte yeluna devam ediyor. Bu yolda tü m

şeyler yapacağımıza... Derken T emmuz ayı geldi dergi çaktı. Hemen aldım. Kapakta

Behiç Ayrancıoğlu, Cemal Odabaşı'nın da bulunduğu çizerlerin çalışmalarını toparlayıp

dostlarımıza/okurlarımıza merhaba... Saz çaldın ıra/sağ elin geç mistedir/sol elin/

Madımak Oteli'nin yanık fotoğrafı ve yanında Murathan Mungan'ın yenik dizeleri vardı. Arka

Ankara'ya gönderdim. Sabırsızlıkla bekliyorduk kavgamızın dergisini. Haziran geldi

gelecekte der Fazı! Hüsnü Dağlarca. Saz çalarken perdelerin üzerindeki hareket-

kapağı Kiktim, "Rıfat Ilgaz'ın güzel anısına '" Kemal Sunal'lı Haba-

ve il k düş kırıklığını vaşadık Konuştuğumuz ilkelerin hiç birisi yoktu prati kte. Çok kötü

leriyleezgiye y ön veren c an v eren sol el. s anki solu tanımlıy or. Hareket sol dadır... Solak saz

bam Sınıfı filmlerinden birinden bir kare yayımlanmış... Hababam Sınıfı romanından

basılmış karikatürler yığıntı gibiydi dergide. Çizerlerin belirlediğimiz köş e adları olmadığı

çalan Arif Sağ elbette Dağlar-canın şiiri için istisna. Arta Sağın durağan sol elini -şelpe

uyarlanan Rıfat Ilgaz'ın bile sevmediği ve içeriğinin boşaltılıp sulandırıldığı

gibi kendi adları da (adl arımızı çok önemsediğimizden değil) voktu dergide.

çalarkensağ elinin ya-nına hareketlendirdiği de unutul mamalı..

filmlerden biri... Derginin iç sayfalarına bakınca gözlerime

Behiç'in karikatürü-nün yarısı da -sanırım sığmadığı için ya da fazlalık sayıldığı içinkesilip öyl e yayımlanmıştı, saygısızca. (Bunlar yetmezmiş gibi birde Bülent Akyürek'in yazısında Nazım'la, Yılmaz Güney aşağılanıyordu. Nice aramadan sonra telefonla ulaşabildiğim Hakan'a olanların nedenini sorduğumda, tekni k aksaklıkl ara neden olan bazı özel sorunların sıktığını belirtti Bir sonraki sayı bütün esi kliklerin giderileceğini de ekledi.

Sol harekettir... Dağıstan Çetink ayanın

Z aman

doğru

gaze-

inanamadım Bizim ürülerimizin biri dışında hiçbiri yayımlanmamıştı. Yayımlanan ise 25

tesinde yayımlanan karikatürü; kapitalist sistemin yandaşı olarak konumlanıyor.

santimetrekarelik alana sıkıştırılmış olan ve yama gibi duran beni m karikatürümdü...

Bu karikatür ister yanılsamal ı bilinçle, ister

Bunlar yetmezmiş gibi bir de ne görevim .. Cezmi Ers özler, Nihat Gençler, Küçük

bil-linçli yanıtlamayla üretil miş olsun; egemenlerin sözc ülüğünü y apmaktadır, öz gür yarınların umul taşıyıcısı v e kavgacısı solcular; sömürücülere göre hep 'ülkeyi birbirine düş üren hainler ol muşlardır... Bu bakış açısını temel alan karikatürde,hapis-ten kaçan s olcu; Bu

Ben de umutlarımızı sürdürmemiz gerektiğini düşündüğümden bir sonraki sayı için

ülkeyi birbirine. Düşürmek için bize gerek kal mamış. Tüh!'demektedir. Solcuların varlık

çalışmalara Kışladım Bu arada derginin sahi bi ve yazıişleri müdür ü olan Ser pil Kaya' yla da

nedeni, ülkeyi gösterilmiştir.

tanıştık, buluştuk, konuştuk... Ona da ilkelerimizi ve mücadelemizin içeriğini belirttim

Gülüyorum... Bazı k arikatürler de işte böyle saplantılı içeriğiyle güldürüyor insanı...

Oda düşünceleri mizi paylaştı ve katkılır ı mızı bekledikl erini söyledi ilkel erimizden odun

böyle saplantılı bir düşünce temel alınarak emek harcanıyor; kağıt, zaman., mürekkep vs ...

ver meden katkılarımızı sür-düreceğimizi söyl edi m. O da eleş tirilmesi gerektiğini ve

Üzülüyorum... paketlenmiş

eleştirimi yayımlayacakların! söyledi. Yine onc a koş uşturmadan sonra yeni çalışmalarımızı da

çalışılıyor. Bu durumda bize düş en ise, o güzel paketl eri yırtıp, içindeki pislikleri

toparlayıp gönder dim. Artık her sayı "Eleştiri Mizah" adlı köş emde yazı da

göster mek ... Hiçbir zaman solcular, hapisten kaçan o

birbirine düşür mek

Biliyoruz; pisliklerle

olarak

i nsanlık , güzel kokuş-turul maya

solcu' gibi konuş mazl ar. Çünkü onların varlık nedeni, insanca yaşanacak bir evren yaratmaktır. tavır/mizah/aralık'99/sayı:18

18

İskender vardı dergide. Sömürgecilere ve insanlarımızı apolitikleştiren Lemanlara, Öküzlere karşı bir kalkışma yaratmayı amaçladığımız dergi bir "Öküz" ol ma yol undaydı şimdi... Bir "Dana" (Sanal Ördek) eksi kti piyasada ve oda olmuştu sonun da...Alçaklıktan baş ka nasıl tanımlana bilirdi bu yapılanlar. Bizi önce dergilerine davet edip sonra korkmuşlar mıydı Ya da bizi karşı olduklarımızla buluşturup yavaş yavaş teslim ol mayı mı amaçlamışlardı.. Bel ki de bizim direngen, ilkeli kal emlerimizin, postmodernizimlerini delmesinden kor kmuşlardı... Soyadını bilmediğim Hakan'ı aradım ama bir türlü bulamadım. Bunun üz erine Serpil Kaya'ı buldum ve hemen derginin ni ye böyl e olduğunu s ordum. Bana kendisinin de dergiyi


yeni gördüğünü ve niye böyle olduğunu bilmediğini söyledi... "Sen derginin sahibi ve yazıişleri müdürüsün değil mi?" dedim. Ezik bir ses tonuyla, "evet" dedi... "Artık söz bitti, yazı başlıyor Yaptıklarınızı yazacağım, yanıtlarsanız tartışırız" dedim. Ayrıca adresimi vererek, gönderdiğim tüm ürünleri iletmelerini ve hiçbir yerde yayımlamamalarını istedim... Aylar geçti ama çalışmalarımızı gönderme İnceliğinde bile bulunmadılar... Dana'nın Ağustos '99 sayısında Leman'larla tam bir bütünleşme yaşanıyordu; İki tam sayfa ve tam renkli, "Leman Kültür ve Grup Çığ konserlerinin reklamı basılmıştı... Aynı sayıda Grup Yorum'la yapılan ve -Grup Çığ gibihalk türkülerini talan edenlerin de eleştirildiği söyleşi vardı. Tam bir postmodernizmdi bu... Tüm bu yaşadıklarımızdan sonra, Bülent Akyürek'i de şimdi eleştirme fırsatı buluyorum... "Beni Böyle Sev' Salaklığı" başlıklı yazısında ayakları yere basmayan bir "değişim" 'in gerekliliğini vurgulayan Akyürek hiç gelişimden söz etmiyor. "Yeni çağ", "yeni tarz"ları dayatıyormuş... Değişim kim için ve nasıl bir bilimsel, felsefi, ideolojik, sanatsal konumlanışla gerçekleşecek, bunların yanıtı yok... "Değişmemek ahmaklara mahsus bir felsefedir" diyor Akyürek... İlle de değişim... Kim bilir bu yazıyı yazdığı Haziran ayından bu yana ne çok değişmiştir kendisi... Bu yazdıklarını reddedecek kadar bile değişmiş olabilir... Her neyse, Nazım'a ve Yılmaz Güney'e dil uzatmasa, üzerinde durmaya değmeyecek kadar bile basit bir yazı deyip geçerdim. Ama bazı basitlikler rahatsız ediyor insanı...; "Kokuşmuş siyasi görüşlerin, çürümüş ölüleri; şairleri, yazarları, ideologları artık bizi kurtaramıyorsa onlara bir iyilik yapıp abartmayalım. Çünkü bu yüzyıla yenilen fikirleri gece gibi örtmekle kendimizi kandırıyouz. Yılmaz Güney yaşadığı dönemde bir önder olarak Türk Sinemasına aşırı doğallığı getirmekle tarihteki yerini almıştı ama kimse şu an yaşasaydı İbrahim Erkal ile 'Canısı adlı dizide rol almayacağını net olarak söylemesin. Nazım Hikmet bile şimdi 'Öküz'

dergisinde yazıyor olabilirdi. (...)" Yılmaz Güney'in "türk sinemasına (kendisi "türk sineması" deyimini reddediyor ve "türkiye sineması" istediğini belirtiyordu) aşırı doğallığı getirmesiyle tarihteki yerini aldığı tezinin eksikliği bir yana; her şeyden önce salt "değişim"i öneren birinin, Nazımla, Yılmaz Güney'in kötü bir "değişim" geçirebileceğini düşünebilmesi ikiyüzlülüktür. Nazım'la, Yılmaz Güney kokuşmuş siyasi görüşlerin çürümüş ölüleri ya da şairi, sinemacısı değildir. Onlar gelişimin, değişimin sonsuzca süreceğini temellendiren bilimsel sosyalizmin insanıdırlar. "Ben sadece ölen babamdan ileri/ doğacak çocuğumdan geriyim/ ve bir kavganın adsız neferiyim." demedi mi Nazım? "Halkın duygularını, yüzeysel beğenilerini sömürme yarışı içinde olan bir yığın sinemacı, şarkıcı, türkücü filmi ile kitleleri uyutmaktadırlar. Halkı aldatmanın, halkı uyutmanın ve genelleştirmenin çabaları sürmektedir. O bataklığın içinde her zaman olduğu gibi, iyi film yapmak, halka yararlı olmak, sinemamızda var olan devrimci demokrat geleneğ yaşatmak isteyen bir avuç namuslu insan bugün her zamankinden daha zor koşullar altındadır. Bu sınıf mücadelesinin zorunlu sonucudur. Gericilik, hayatın her alanında olduğu gibi, sinema alanında da hasımlarını ezmek istemektedir. Ancak inanıyorum ki, onları tüketemeyecekler ve susturamayacaklardır. Onlar, en kötü koşullar altında bile, film yapmanın olanaklarını bulacaklardır. (İnsan, Militan ve Sanatçı Yılmaz Güney, Güney Filmc. Y.s.35)" demedi mi Yılmaz Güney... "Bu yüzyıla yenilen fikirler" diye sosyalizmin çözülüşünü kastediyorsa Akyürek, bunu da yeni öğrenmiş olmalı. Ama yine de doğru öğrenememiş. Eğer Nazım'ın bazı şiirlerini ve Yılmaz Güney'in 1982'de söylediklerini okusaydı, yenilenin fikirler(marksizleninizm) değil, -Yılmaz Güney'in deyişiyle- "modern revizyonizm" olduğunu öğrenirdi... Yaşasalardı, Yılmaz Güney "can ısı" dizisinde oynardı, Nazım Hikmet "Öküz"de yazardı deme salaklığını reddediyorum, Biz Yılmaz Güneyi ve

tavır/mizah/aralık'99/s ayı: 18

19

Nazım'ı 'öyle" seviyoruz... Dana'nın bizi dışladığı Temmuz sayısında şöyle deniyordu; "(...) Bir de acayip çizere ihtiyacımız var. Sokağın nabzını tutan, salonlardan nefret eden, muhitin fırlama çizerlerine. Gerçi mevsim uygun değl, kestane mevsimini geçtik yine de bizi değil de, dergide çizmek isteyen çizer' arkadaşlardan iş bekliyoruz. (...)" Biz "fırlama çizerler" olamadığımız için Dana'da çizmiyoruz ama üzerini çiziyoruz şimdi Dana'nın... Günümüz karikatürü (mizahı) sınıfsal bakış açısından yoksundur ve tarafını şaşırmamıştır. Bu saptama, dergi ve gazetelerdeki karikatür üretiminden, karikatür üretiminden, karikatür eleştirmenlerinin ürünlerine kadar büyük oranda geçerlidir... "Leman" türünden sömürgeci dergilerin mizah piyasasındaki egemenliği sürmektedir. Bunların içi boş, eleştiriyormuş gibi yapan, sol baharatlı, tüm acılan, sorunları "malzeme" gören, büyük oranda yazılı (karikatür), ucube tipli (karikatür) mizah anlayışlan soldan sağa bütün yayın organlarına sızmış ve yaygınlaşmıştır... Karikatürist Ramize Erer Radikal gazetesindekiler yetmiyormuş gibi, "Kadınlara mahsus" bir gazete olan Pazartesi'de de kadınları meta konumuna düşüren karikatürler yapabilmektedir. Pazartesi feministleri her fırsatta erkeklere karşı refleks düşmanlıklar gösterirlerken, Ramize Erer'in kadına saldıran karikatürlerini göremiyorlar... Kemalizmi eleştiren sosyalist yayın organlarında da kemalist felsefenin ürünü karikatürler de yayımlanabilmek... Bu bilinç bulanıklığını aşmak için "sosyalist gerçekçi"sanat yöntemiyle üretmek kaçınılmaz olmaktadır... Bu, bütün gücüyle esmekte olan rüzgara karşı yürümek demektir... Bunun için de bilgisel, bilinçsel donanım gerekmektedir... Çok azı dışında hemen bütün basın yayın organlarında sansür/otosansür vardır. Özgür mizahçılar parmakla gösterilecek kadar azdır. Sansür/otosansür mizahın ölümüdür. İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı Kara-


mizah Merkezi'nin yayıml adığı Mizah Kültürü adlı derginin 9. sayısında, sağcı karikatürist

muş s os yalist çizerlerden söz etmemesi ilginçtir. Semih Balcıoğlu'nun "Cum-

Bunlar arasında "şu yok', bu yok' diyebiliriz, ama bu da yazarın seçimidir. Eksik olduğu

Vehip Sinan'la bir söyleşi yapılmış. "Solla uğraştığımız kadar hiçbir şeyl e uğraş madık"

huriyet'in 75. Yılında Türk Kari katürü" adlı antolojik kitabında da s os yalist

saptanabilecek isi mlerin 'hangisi' yazara anımsat ı l malıdır? Bunun ' makul' bir ölçüsü

diyen Vehip Sinan, ş unları da itiraf edi yor: "(...)Bu durum en son Türkiye Gazetesinde

kari katüristlerin hemen hiçbirinin adı anılmıyor. Kitabına, " yetmiş beş yılın tek

verilebilir mi? Üstelik, gözden göze 'beğeni' değişir; ve son tahlilde bu bir kişisel seçim

başıma geldi. Giderek büyüyen gazete devletle, hükümetle, ilişkilerini de geliştiriyordu. Hal böyle

baş vuru kitabıdır" gibi geçersiz bir değer biçen Balcıoğlu; "Cumhuriyet Dönemi Türk

sorunudur." "Güldiken'de Karikatürcüler Derneğinin çalışmalarına yer vermedi m. Bir

olunca hükümete atıp tutmamay a, aleyhte yayın yapmamay a başladılar. Bana da böyle bir

Karikarürü"nü anlatırken, s os yalist, devrimci kari katüristleri yok s aymıştır.

yazar tarafından herhangi bir yazı da gel miş değil. Ama gelseydi de ilgilenmezdi m. Bu da

'ikazcık' gelince, biz Yeni Asya'dan geliyoruz, orada haksızlıklara karşı savaşçıydık burada da

Bilinçaltında onların "Cumhuriyet dönemi dizeri" olmadıkları gibi bir şey ol abilir

Güldiken editörünün en doğal hakkı." "130 yıldır türk karikatürünü 10 karikatürcüyle anlatmak bile

öyle olmak istiyoruz' dedik(...) Karşı çıkışlarıma gelen tepkiler beni çok rahatsız etti. Aynı şey daha

bel ki, bilemi yorum. Ama Balcıoğlu'nun özellikle son dönem karikatüristleri

mümkündür. Bu bir seçi m sorunu. Yapıt antolojik nitelik taşısa bile Çoğunlukla ilgilenmek

sonra Zaman Gazetesinde de başıma geldi orada da savaş maya başladım. Çiller hükümetinin

seçerken -tüm niteliksizli klerine karşın-

acemiliklerine, "kendine yakın"

zorunda değildir. Antoloji, çoğunluktu içer mez: Bir kişisel seçmeyi ilgilendirir."

icraatlarını eleştiriyordum çizgilerimle. Yolsuzluklar ayyuka çıkmıştı o zamanlar. O

olanları seçtiği bir gerçektir. Egemenlerin her şeyi n tarihini kendine göre yazdığını biliyoruz.

Şimdi de Çevi ker'in, Balcıoğlu'nun kitabını eleştirdiği yazısından alıntılıyorum:

gazetenin yöneti minden de aynı tepkileri aldım. Yapma' dediler. Birkaç defa ayrılmaya kalktım.

Bizim illa ki "Cumhuri yet dönemi çizeri" olmak gibi bir talebimiz yok z aten. Ama bizim de bir

"Cumhuriyetin 75. Yılında Türkiye Karikatürü' başlıklı bir kitap yayımla yacaksınız, içinde

Eve kadar gelip ikna ettiler. (...)" Bir karikatüristin "ikna"

ve

tarihimizin olduğu unutul masın... Güldi ken adlı mizah kültürü dergisinin

'eleştirmenlik' bölümünde yokluğundan yakınac aksınız

ürünlerini torpillemesi ne kadar acıdır... Bir de patronlarına gönüllü bağlı olan kari katüristler

yaz '99 tarihli 18. sayısında karikatür eleştirmeni T urgut Çevi ker'in "Bir Karikatür

attığınız başlıklar arasında yer alan bölümlerde yukarıda anılan kültür hareketlerinin (Çeviker'in

var. Milliyet'in hem tencere, tava dağıttığı hem de "temiz topl um" kampanyası sürdürdüğü

Antol ojisinin Anatomisi" başlıklı bir yazısı var dı. Bu yazı daha s onra "ilginç ve

kültür hareketleri bn.) hiçbirinden tek sözcükle bile olsa söz açmayacaksınız!", "1999

dönemde yayımlanan bir karikatürde; ünlü meşalesi yle Milliyet temiz basını simgeliyor ve

öğretici" bulunduğu için, Güney dergisinin Eki m-Kasım-Aral ık '99 tarihli sayısında

baskısında (Balcıoğlu'nun kitabının-bn.) olmayan dikkate

Çiller puanlı mürekkep şiş esi gazeteni n üzerine dökülüyordu.

yayıml andı. Çevi ker bu yazısında Balcıoğlu'nun tarihsel yanlışlarını

değer karikatürcüler (başka isimler de olabilir kuşkusuz): Ergin Ergönültaş, Ohannes Şaşkal,

Soyöz'ün bu karikatürü patronuna bağlılığın bir ürünüydü. Sanki çok temizlerdi de, Çiller

düzeltmesi açısında önemli ydi. Ama yazıyı okuduktan sonra, Çeviker'in Karikatürcül er

Sarkis Paçacı, Turgay Karadağ, K. Gökhan Gürses, Özden Öğrük, Emre Senan, F. Gürcan

kirletti; sanki gerçek gazetecili k yapı yorlardı da Çiller engel oldu...

Derneği bülteni nin Mart '98 tarihli 48. sayısında o zamanki dernek baş kanı Oğuz

Mermertaş, Erdal Alay, Kemal Urgenç, Meti n Üstündağ, Birol Çün , Hasan Kaçan", "Mehmet

Karikatürle ilgili kaynak kitaplar da da egemen anlayışın sahiplenildiğini ve sos yalis t

Gürel'e ver diği yanıt aklıma geldi... Turgut Çevi ker, Hıfzı Topuz'un "B aşlangıcından

Çağçağ: Lemanda yayımı hala süren ve çok sevilen ' Ti ms ah' adlı bir tipi, Harala Gürele' adlı

sanatçıların yok s ayıldığını görüyoruz . Örneğin Hıfzı Topuz'un, "B aşlangıcından

Bugüne Dünya Karikatürü" editörlüğünü yapmıştı.

kitabının

albümü anıl mıyor." Çevi ker yanıt verirken baş ka, eleş tirirken

Oğuz Gürel de bu kitabı eleştir mişti.

baş ka düşünüyor. Diyalekti k yöntemden yoks un bir eleştiri havada kalıyor ve il kesiz,

olması

"temiz" Haslet

Bugüne Dünya Kari katürü" adlı kitabında, devrimci/sos yalist sanatçıların çok azının adı geçiyor. Topuz, kitabının sonlarında; "birço k genç ve baş arılı sanatçının adını ve özgeçmişini ne yazı k ki buraya sığdıramadım" diyerek durumu kurtarmaya ç alışıyor. Ama kitabında, kendine özgü bir oluşturamamış ac emi çizerlerin

tar z adını

anar ken, kari katürde yıllarını vermiş ve özgün bir dil oluştur

adlı

Eleştirisi temel de Tür ki ye kari katürü bölümündeki eksikli kler üz erineydi. Gürel, Topuz'un kitabında; Nec mi Rıza Ayç a us ta için kullandığı "kadın bacakl arı çiziminde çok başarılı oldu" eleştirmişti.

söylemini

de haklı

olarak

Şimdi Çevi ker'in, Oğuz Gür el'in 'Kritik'ine Yanıt başlıklı yazısından alıntılar yapıyorum: "Bir karikatür tarihçisi, ülke karikatürünü gönl ünce yaz abilir.", "Hıfzı Topuz , birçok isi m sıralamış . tavır / mizah / aralık '99 / sayı: 18

20

ve

eleştir men metninize

çelişkili sonuçlara götürüyor... Tür ki ye kari katüründe yadsınamayacak katkıları olan Karika türcüler Derneği'in Güldi ken dergisinde yok s aymayı "editörün en doğal hakkı"olarak benimser ken; Türkiye kari katüründe yadsınamayacak katkıları olan Turgut Çevi ker'i kitabında yok sayan Balcıoğlu'unun " yok s ayma hakkı" na karşı çıkıyor... Hıfzı To-


puz'un "kişisel seçimlerine anlay ış gösterirken; Balcıoğlu'nun "kişisel seçimlerini eleştiriyor... Y etmiy or, çizer v e eser adları v ererek Balcıoğlu'nun eksiklerini tamamlıy or... Çev iker, 50 kuşağı öncesi çizerlerin "y azılı" karikatürlerin, "resim altı y azılarını kaldırırsak anlamın silindiğini görürüz" diy e eleştiren Balcıoğlu'nu y anıtlarken de şunları söylüy or: Balcıoğlu, gazetelerde yayımladığı birçok karikatürünün altyazılarını kapayıp baksın bakalım; 'resimleri konuşabiliyor mu? Balcıoğlu, bir bakıma, 1950 öncesi karikatürcüleri 'yazısız karikatür" keşfetmemiş olmakla suçluyor... Kaldı ki, birçoğu, Tanzimat'tan başlayarak 'yazısız' işler yayımlamışlardır. Karikatürde önemli olan söylem'dir. 'yazıda bir malze medir karikatürcü için. 'Yazıstz'karikatürlerine bakabilir; basında yayımladığı karikatürlerde 'yazı'yı kullanmıyor mu? (...)" Balcıoğlu y eni öğrenmiş olabilir ama Çev iker'in de bilmesi gerekiy or; "yazılı" karikatür y etersizliğin göstergesidir, içeriği görsel imgelerle anlatacak kadar yetkin olmay anların saptığı bir y oldur. Şiir sanaü da ev rensel olanı dillendirir. Ama şiir y azıldığı dilde okunursa kendisidir. Başka dile çevrildiğinde çok şey yiter şiirden. Marks'rn y aşamının son y ıllarında; Çernişevski'nin Nasıl Y apmalı 'sını özgün dilinde okumak için Rusça öğrenmey e çalışması boşuna değildir. Karikatürün özgün bir "görsel dil"i vardır v e o dili y azı dili"ne dönüştürmek gericiliktir. Karikatürün özünde tüm gericiliklere karşı olmak da v ardır... Çev iker'in sandığı gibi (çünkü yazdıklarından öy le anlaşılıy or...) "y azılı karikatür'ün geçerliliği Balcıoğlu'nun da "y azıll ı" karikatür y apmış olmasına bağlı değildir.... içinde bulunduğu 50 kuşağını y üceltmek için, her şeyi kullanarak nesnelliğini y itiren Balcıoğlu "y azılı karikatür çizse de çizmese de, "y azı karikatürü öldürür... Her "yazısız" karikatürün de iyi olduğu y anılsaması-na düşmemek gerekiy or. "Y azılı karikatürden daha niteliksiz "y azısız" karikatürler de vardır. Ama bu yukarıda değindiğimiz gerçekliği değiştirmez...

Çev iker, Balcıoğlu'nun kitabında bazı çalışmaların -orjinali renkli olduğu haldesiy ah-beyaz basılmasını eleştirirken ise şunları söy lüyor; "Renkli kapak, siyahbeyaz basılınca çamur gibi çıkıyor !" "Kitaba alınan resimlemeler siyah-beyaz basıldığı için çamur gibi çık mış." Eğer Çev iker benim çalışmalarım için, siyah-beyaz basıldığında "çamur"gibi çıkıy or deseydi, hakaret say ardım. Renk gelişigüzel kullanılan bir araç değildir. Karikatür sanatçısı y a da ressam; her rengin siy ahbey az değeri-ni(tonlarını) bilmek ve buna göre üretmek zorundadır. Bu, kompozisy on öğelerinden biridir v e bilinmelidir. Bunu bilmey enlerden kay naklanan sorunlar varsa bunu siy ahbey az basanlara yüklememek gerekiyor. Orjinali renkli olan çalışmaların siy ahbey az basılması elbette bir şey leri eksiltir, ama "çamur gibi" demeyi geçerli kılmaz... Renkleri tanımay an acemi sanatçılar için geçerli olabilir bu söy lem. Çev iker'in, Ramiz Gökçe ve Salih Erimez'in orjinali renkli ama siyah-beyaz basılmış çalışmaları için kullandığı "çamur gibi" kav ramı haksızdır... Balcıoğlu kitabında; "Türk karikatürü kişileri ve görüşleri yerli yerine koyabilecek bir eleştirmenin özlemi içindedir. Sanatı, sanat tarihini, mimariyi, heykeli, perspektifi, anatomiyi, kısacası bu önemli görevi yapabilecek kültürle donanmış ve dü rüstlüğü içine sindirmiş bir yada birkaç ki şinin yolunu gözlemektedir" diy or. Bozuk bir cümle olmasını bir yana bırakarak, buradaki "dürüstlük" kavramım "nesnellik" olarak anlay arak v e bilinmesi gerekenlere matery alist diy alektiği de ekley erek; Balcıoğlu'nun söy lediklerine katılıy orum... Ancak bunlar salt eleştirmen olmak için değil, bir antoloji hazırlamak içinde geçerli olmalıdır v e Balcıoğlu hemen hiçbirisini uy gulay amamıştır... Çev iker ise biraz da alınganlıkla; "eleştirmenlik için, önce 'dürüst-lüğü içine sindirmiş' olmak ilk koşul değildir. Bu ilke 'insan olmak'ın ilk koşuludur. Balcıoğlu'nun 'eleştirmenlik' sorunu için ayırdığı bölüm üzerine -ciddiye alınacak bir fikirden yoksun olmasına karşın tavır/ mizah / aralık '99 /s ayı: 18

21

söylemeden geçemeyeceğim bir şeyler var." diy e y anıtlıy or Balaoğlu'nu ve yaptığı "kültür haraketleri"ni sıralıy or... Çev iker Balcıoğlu'nun eleştirmenlik için önerdiği y etkinlikleri ciddiye almasa bile eleştirmenliğini daha "dikkatli" y apsın... Umarım benim bu önerimi ciddiy e alır v e en azından -biçimsel bile olsa- ilkesizliğe düşmez v e haksızlık y apmaz... Karikatürümüzde/ mizahımızda özv erili v e cesur y oldaşlarımız v ardır. Şimdi zindanda olan v e daha da 15 y ıl kalacak olan karikatürist dostum Cemal Odabaşı bir mektubunda; "neden kendi dergimi zi çıkar mıyoruz?" diy e soruy or ve ekliy ordu; "ayda 20 milyon lira para geçiyor elime, sigarayı bıraktım, masraflarım da azaldı. Bu parayı her ay dergi için gönderebilirim..." Cemal'in bu -günümüzde çok az rastlanan- insancıllığı v e özv erisi, geleceğin sömürüsüz ev reninde y aşay acak insanın ipuçlarını v eriy or bize... Ve Cemal'in sorusunun y anıtını v e hesabım v ermey i öğrendikçe kapitalizmin kirliliğinden arınacağız... En başlarda değindiğimiz Aziz Nesin'in gemisini mizahımızın gemisi olarak düşünelim... Artık batmıştır... Ondörtlü karikatür sergisinin bildirisinde şöyle demliyordu: "Mizahı; cinsellik, halkçılık, sululuk, küfür tacirliğine indirgeyenler, ideolojiden, mesajdan soyanlar, salt güldürücü bir şey sananlar, yarışma karikatüristliği yapanlar 'ölü mizahçılar'dır." işte gemiy i batıranlarda, batığın içinde kalanlarda bu ölü mizahçılardır. Onlar şimdi karanlık sularda y olculuk larım sürdürüy orlar v e boğuy orlar ön lerine çıkan insanları... Gemi batınca su y üzey inde kalan parçalara tutunabilenler kurtulmuşlardır. O parçalara, Hoca Nasreddinler'in, Karagözler'in, Aziz Nesinler'in y ıllar önce gemiye çaktığı parçalardır... Şimdi o parçalar tutunup kurtulanlar, y eni parçalar ekleyerek oluşturacakları gemiyle halklarımızın limanına doğru -boğulmak üzere olanları da kurtararakyola çıkmak zorundadırlar...


tartışma murat ceyhan

OLGULARI VE KAVRAMLARI TARTIŞMAK

ültür Sanatta Tavır Dergisi'nin 16. sayısında yayın lanan "Yeni Bir Şey Yok!" başlıklı Kardeş Türküler"Doğu" albümü eleştiri mize geçtiğimiz sayıda Erol Mutlu imzalı bir cevap geldi. Dergi, 17. sayısında bu cevaba yer vermiş. Yazıyı okuyunca, açıkçası eleştirimizin somutlanması açısından mutluluk duyduk. Aslında bu yazıyı yazmak bir albüm çalışmasının polemiğine girmek ve bunu üç sayıya yaymak anlamında lüks gibi görünebilir ama; Erol Mutlu'nun yazısında öyle vurgular ve yaklaşımlar var ki konu daha çok müzikal değerlendirmenin ötesinde politik yaklaşımdaki haklılığımızı ortaya koyuyor gibi. Biz Erol Mutlu'nun dediği gibi geleneksel sol literatürdeki yaklaşımla biçim ve içerik tartışmasına girmeyeceğiz. Ama bunu küçümsediğimizden değil bu tartışmanın konusu ve ihtiyacı olmadığı için girmeyeceğim. Yazıyı "dramaturjik" açıdan değerlendirdiğimizde, bir "izah" çabasından öte sürekli bir "ispat" çabası

dikkatimizi çekiyor. Bu, aslında bizim naçizane eleştirimiz karşısında hiç gerekli olmayan bir tutumdu. Çünkü, biz tartışmayı Kardeş Türküler'in genel yaklaşımları ya da geniş bir değerlendirmesi üzerine yapmadık, sadece bir kasetin içindeki ve kapağındakilerle bir bağ kurduk. Zaten geniş bir tartışma için elimizde yeterli bir veri veya görüşlerini derinlemesine bilmek gibi bir durumumuz da yok. Erol arkadaşımız da hem bunu eleştiriyor ve bunun üzerinden bir mahkum etme anlayışımızı vurguluyor -ki kimseyi mahkum etmek gibi bir yaklaşımımız olmamıştır- ama neden kaset kapağının bu darlığı içinde, ispatını dört sayfaya sığdırabildiği gelişmelerinin de izahını yapamıyor. Bu tam anlamıyla, genişçe ele alınamaz; bu doğrudur ama, böylesi riskli ve derin konuları böylesi dar alana hapsetmekte, bu riski göğüslemeyi gerekli kılıyor. O zaman da kızmak, darılmak olmamalı diye düşünüyorum. Erol arkadaşımız, bu cevap yazısında arkasına bir takım kavramsal tavır / müzik / aralık '99 / s ayı: 18

destekleri alarak yola çıkıyor. Meselelere bu temelde açıklık getirmeye çalışıyor. Ama bunu, temelde etik ve insani değerler düzleminde gördüğü için bazı yanlış noktalara düşüyor diye düşünüyorum. Zaten, yanlışlık da buradan kaynaklanıyor. Etnik kimlikler meselesini kültürel ve sanatsal düzlemle birlikte politik olarak ele aldığında meselenin bugün nasıl ele alındığını, kavramların nasıl ters yüz edildiğini, etnik meselelerde bizden kaynaklı olmasa da-tehlikenin nerelere vardığını görmüyor ve bu yüzden de imalı bir şekilde bizi kalıplara dayalı düşünmekle eleştiriyor. Aksine dünya üzerindeki gelişmeleri dikkatle izleyen biri olarak olumlu yaklaşımla, tehlikenin arasındaki çizginin inceldiğini savunuyorum. İlk yazıda da bunu vurgulamaya çalıştım. Bugün etnik kimlikler konusuna devrimci bir anlayışla yaklaşamadığından, neler olacağının görülmesi için bir akşam haberlerin izlenmesi, sanıyoruz yeterli olacaktır. Meseleye derin ya da yenilikçi bir


yaklaşım adına aslında yüzeysel bir yaklaşım söz konusudur. Bugüne kadar kullanılan belli başlı kavramların kirlenmesinden rahatsız; Anadolu'nun renkleri, uygarlıklar beşiği gibi, bu da onu yeni kavram arayışına yöneltiyor. Yerleşik, yanlış kavramlara karşı çıkmak ya da bizim olan kavramların kirletilmesinden rahatsızlık duymak ve yeni bir arayışa yönelmek ilkesel olarak doğru olabilir ama bunu temellendirmek ve bilimsel bir sonuca vararak yeniye koymak gerekir; sanırım bunu Erol arkadaşımız da kabul edecektir. Ama belli başlı noktaları koyup, onu sonuçlandırarak bu adımları atmak gerekir. Birincisi, bu kavramlar egemenlerin sunduğu asimilasyoncu etnik kimliği kirleten bir kavram mıydı, yoksa olumlu kavramlar olup sonradan mı kirletildiler. Bunun cevabı yok örneğin. Eğer sorun en baştan kaynaklanıyorsa ona bir şey diyemeyiz ama kirlenme ilerleyen süreçteyse bunun nedenleri koyulmak zorundadır ve yeni arayışlara öyle yönelinmelidir ki yeni kavramlar ve görüşler de ileride aynı tehlike ile karşı karşıya kalmasın. Tabi yeni kavramların mücadelesini verirken de bazı gerçeklerden sapmamak önemlidir. Nasıl mı? "Bu 'çok kimlikli' coğrafyada gelişen 'kimlik siyaseti'nin dar ve sınırlayıcı değil, 'özgürleştirici ve demokratik bir siyaset olarak karşımıza çıktığını, bunu esasen doğu coğrafyasında harekete geçen Kürtler'e borçlu olduğumuzu artık kabul etmek durumundayız. Bu sürecin diğer halklar ve toplumlar için de motive edici olduğu biliniyor." Çok yanlış bir sonuç. Yola sonuç lan itibariyle çıkan bir anlayışla karşı karşıya olduğumuz için ilk yazımızdaki eleştiri noktalarımıza sahip çıkıyoruz. Toplumlar ve sınıflar mü cadelesinde kimse tarihi kendisiyle başlatamaz. Tarihin kesintisizliği, de vamlılığı ilkesini ne yapacağız o za man. Ha, o zaman "biz bunu tam manasıyla kabul etmiyoruz" denebilir, bize de susmak düşer. Ama topluluğun genel çizgisi bu havayı yansıtmadığı

için bu eleştiriyi yaptık. Ve bilinmeli dir ki eleştirilerimiz dostanedir. Ama tarihte hiçbir halk bir diğerine bir borç duymaz. Tamam sonuç olarak diğer halklar üzerinde olumlu etkide bulunduğu doğrudur ama bu sadece sonuçtur ve Kürtler ayaklanmanın kökenini nereden almıştır? Ayaklanmaların, isyanların tarihi Kürtlerle sınırlı değildir herhalde. Tarihteki her olay bir diğer toplum üzerinde olumlu ya da olumsuz etkide bulunur. Bu noktaları Erol arkadaşımız bilmiyor mu? Bence biliyor. Biliyor ve bu yüzden de bir alt paragrafa "Yukarıdaki iki noktaya hak verilmesi konumuz açısından önem taşımaz. (...) Biz yalnızca kendi parametrelerimizi söylüyoruz." diyor ve bu parametreyi küçük bir şeymiş gibi gösteriyor ama önemli nokta da burasıdır ve dünya böyle yorumlandığı için ilk yazımızda vurguladığımız "otorite" vurgusuna denk düşülüyor. Buradan hareketle Erol Mutlu, "Kara Üzüm Habbesi" konusuna da açıklık (!) getiriyor ama nasıl? Bakın diyor ki, " (...) MKM bunun Kürtçe sözlerden oluşan bir versiyonu olduğunu söylemekte ve çeşitli etkinliklerde şarkıyı bu versiyonuyla okumaktadır. Ve bunun yakında MKM'nin hazırlayacağı bir albümde yer alacağını belirtiyor. Eğer biz tartışmayı MKM ile yürütüyor olsaydık, bir ölçüde ağzımızın payını almış olurduk, ama biz tartışmayı Kardeş Türküler ile yürütüyoruz. Ve Kardeş Türküler, albüm kapağında bu parçanın orjinal Kürtçe sözlerine ulaşılamadığını söylüyor. Ama verdiği cevapta MKM'yi referans olarak gösteriyor. İstanbul'un merkezindeki bir semtte yeralan bir kurumda, bu şarkının sözleri varsa albüm kapağında neden ulaşılamadığı yazılıyor ve neden bu şarkıya kendileri söz yazma ihtiyacı hissediyor? O çok sahiplenilen insani ve etik değerlere aykırı olmuyor mu bu? İspat olarak sunulan referans bizce Erol Mutlu'yu daha da

tavır / müzik / aralık '99 / s ayı: 18

zorlu DİT noktava götürüyor. İkinci bir nokta; biz parçanın sözlerinin kesinlikle Kürtçe olduğu iddiasına karşıydık. -Belirtelim ki Kürtçeye karşı bir düşmanlığımız yoktur.- Açıklamamızı Erol Mutlu da doğruluyor. Diyor ki; "Urfa gibi Kürtlerin yoğun olduğu bir bölgenin şarkısında bu kültürel girdilerin hatırlatılması, birlikte yaşayan halklar arasındaki müzikal alış verişin örneklenmesi anlamında son derece önemlidir." Devamında gelen çaktımcı bir tavırla kaleme alınan cümlenin ise polemiğine girmek istemiyorum, ama bizim söylediğimiz bize iade ediliyor. Biz de böyle diyoruz ve devam ediyoruz; o yüzden de ortaya kesinkes Kürtçe olduğu iddiası ile çıkmanın doğru olmadığını söylüyoruz. Bu iddiaya bizim karşımızda sıkı sıkıya sarılan arkadaşlarımızdan beklerdik ki, bu parça ile ilgili Türkçe sözün haklarının sahibi olan kişiye telif ücreti ödenmesin ve inatla Kürtçe olduğunda diretilsin. Mahkemeye dahi yansısa bu görüş diretilsin. Ve bu anlamda bir ilk olunsun. Yolu onlar açsın ki halkın değerlerinden bundan sonra birileri rant toplamasın. Ama böyle olmamıştır. Bunu bize karşı dayatmak yerine düzene dayatmak daha anlamlı olmaz mıydı. O zaman sı kı durun ben de bir iddia atıyorum! "Feraye" isimli Ege türküsü, Yunanca'dır. Çünkü bu türkü Yunanistanda da sevilen ve Yunanca söylenen bir türküdür. Bu iddiamı kim nasıl kanıtlayabilir, kim nasıl boşa çıkarabilir? Tartışma daha da uzatılabilir özellikle etnisite olgusu meselesinde- ama bu, yukarıda da belirttiğimiz gibi şu yazı ve bir albüm değerlendirmesi için lüks olur. Bu lüks hakkımızı bir başka konu üzerinde, bir başka yazıda yazmak sanıyoruz daha yerli yerinde olur. Bir vurgu da şuna; Kardeş Türküler'e bir ömür biçmek bize düşmez. Ayrıca böyle bir şeyden de en son mutluluk duyacak ki şiyiz ve bu arkadaşlarımıza çalışmalarında başarılar diliyoruz.


Mahmut Tali Öngören’i Kaybettik eçtiğimiz aylarda, sağlık problemleri nedeniyle İbni Sina Hastanesi'nde tedavi gören Mahmut Tali Öngören'i 12 Ekim 1999 68 yaşında aramızdan ayrılan Mahmut Tali Öngören, 28 Mart 1931 yılında İstanbul'da doğdu. Orta öğrenimini istanbul Robert Koleji'nde tamamladı. Yüksek öğrenimine Amerika Birleşik Devletleri Columbia Üniversitesi Radyo Televizyon Bölümü'nde tamamlayan Öngören, 1955 yılında buradan mezun oldu. 1959 yılında Ankara Radyosu'nda Program Müdürlüğü yaptı. TRT'nin ilk yayın ekibinin ve Program Dairesi'nin başkanlığını yapan Öngören, 12 Mart döneminde hazırladığı ve sunduğu bir program nedeniyle, Sıkıyönetim Mahkemeleri'nde yargılandı ve TRT'den uzaklaştırıldı. 1967 yılında Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın-Yayın Yüksekokulu'nda, radyo-televizyon ve sinema bölümlerinde öğretim üyeliği yaptı. Ya zılarına üniversite yıllarından başlayan Mahmut Tali Öngören, Sinema- Tiyatro Dergisi'nde, televizyon ve sinema üzerine çeşitli araştırma ve inceleme ya zıları ya zdı. "İletişim Notlar ı" ile birlikte 12 kitabı bulunuyor. Öngören'in senaryo ve film yapıtı üzerine olan yapıtları İletişim fakültelerinde ders kitabı olarak okutuluyor. Ankara Film Festivali'nin kurucusu ve 11 yıldır başkanı olan Mahmut Tali Öngören, 1978 yılında İstanbul'da düzenlenen 3. Balkan Filmleri Festivali'nin başkanlığını da yaptı. Köln'de düzenlenen Türk Filmleri Festivali'ne katkıları oldu. Sinema alanında bir çok katkıları olan Öngören, senaryo ya zımı konusunda "Senaryo ve Yapım" adlı eserleri hazırladı. Yılmaz Güney'in sinema alanındaki önemini ve katkılarını kavra yan insanlardan biriydi. 1972 yılından beri iletişim konusunda Cumhuriyet Gazetesi'nde "Mercekle Bakınca" adlı köşesinde yazılar ya zdı. 1981-82 döneminde Çağdaş Gazeteciler Derneği Genel Başkanlığı yaptı Milliyet Sanat Dergisi'nde yazdığı "Yasaklar dosyası" adlı yazı dosyası ile yaşamı boyunca köşe ya zılarında, radyo-televizyon yayıncılığı ve sinema alanında basküara, sansüre ve yasaklara karşı mücadele etti. Mahmut Tali Öngören, son dönemlerinde bir yandan Ankara Film Festivali'nin hazırlıkları ile uğraşırken bir yandan da sağlığının bozulması nedeniyle tedavi görüyordu. Mahmut Tali Öngören'in anısına; Milliyet Sanat Dergisi'nin Yasaklar Dosyası adlı köşesinde, Grup Yorum ile ilgili yazadığı ya zısından bazı bölümleri yayınlıyoruz. tav ır/ biyograf i / aralık '99/ say ı: 18


11 Şubat 1994 Milliyet Sanat Say ı: 330 Y asaklar Dosy ası

"Eskisi de Ay nı, Y enisi de..." Grup Y orum, grubun kuruluş amacını şöy le anlatıy or: "80 sonrası sessizliğinde, insanların kendini if ade edemediği bir ortamda bir ses olmaktı amaç. Halkın sanatçısı olan, onlarla iç içe y aşayan, dertlerini pay laşan bir grup olmak istedik. Grup Y orum halkı, halk Grup Y orum'u sahiplendi.

(...)

Üzerimizde

çeşitli

baskılar, engellemeler her zaman v ardı. Ancak Bey oğlu ilçesi SHP örgütünün düzenlediği konserden

gecede sonra

v erdiğimiz bu

baskılar

kurumsallaştı." işte Grup Y orum "kurumsallaşan" bu baskılar sonucunda Temmuz 1989'da Mersin E Tipi Cezaev i'nde... Grup elemanları, daha önceleri tek tek gözaltına alındıklarını, ancak Mersin'de hiçbir gerekçe gösterilmeden dinletiy e çok az bir zaman kala y asakla karşılaştıklarını, biriken dinley icilerin v e Grup elemanlarının coplandığını v e topluca tutuklamanın y apıldığını v e tutukluluk sırasında da Grup elemanlarından iki arkadaşın durumlarının day aktan v e işkenceden ötürü ağırlaştığını söy ledi. (...) Grup Y orum'un av ukatları da, "Biz, halkımızın kültürel değerlerine sahip çıkanlar olarak Mersin'de baskıy a maruz kaldık. içişleri Bakanlığı'nın olağanüstü hal uy gulamasının olmadığı y erlerde kültürel ve sanatsal etkinliklerde bulunmak için önceden izin almaya gerek olmadığına dair karar v arken ve gecenin emniy et müdürlüğünce 24 saat önceden iptalinin bildirilmesi gerekirken bildirmediklerinden dolay ı, bu tutumu protesto etmek demokratik değil midir?" dediler. Av ukatlar, belgelerde tahrif at y apıldığını da ileri sürerek gözaltı v e adliy eye sev kin gece y apıldığını belirtti v e "bir şey lerin gözden kaçırılmay a çalışıldığını" ileri sürdü. "Polis her f ırsatta genç arkadaşlarımızın ceza alması için çalışmalar yapacağını söylüy or. Ben ha-

kimle görüştüm. Bana 'polis doğru söylüy or' dedi. Bu ne demek? Öy leyse bırakın, y argı görev ini polis y erine getirsin. Sizin, y argıçların işi ne? Genç arkadaşlarımın çoğu işkence görmüş. Bunu sorgu y argıcına da anlatmışlar, ancak zapta geçmemiş, suç duyurusunda bulunulmamış. Grup üyelerinin y üzlerinde belirgin işkence izleri v ar. Herhalde işkence başv urusunu kabul etmek için izlerin geçmesini bekliyorlar. Genç arkadaşlarımız, Mersin'de işkencenin insanlık onurunu y eneceğini belirtmişler. işkenceye karşı insanların tutuklanmasını hiçbir mantık alamaz." Anlaşılıy or ki, Grup Y orum'u durdurmak için keyfi yasaklamaya gidilmişti Mersin'de. Bu arada, bayan Y orum'culara cezaev inin doğal uy gulaması denilerek "bekaret kontrolü" y apılmak isteniy or. Ama Cezaev i Müdürü Oğuz Atıcı bu sav ı y alanladı. Cezaev i Savcısı Alper Özdoğan ise olay dan haberi olmadığını söy ledi. Peki, böyle bir aşağılay ıcı işlem geçerli değil miy di? Cezaev i Müdürü Oğuz Alıcı: "Böy le bir olay olmadı. Kızlık kontrolü yaptırma gibi bir düşüncemiz olsaydı, onların mücadelesiyle yapmamazlık etmezdik. (Ne güzel de açıklıy or!) idare olarak, hükümlüler için bunu yapabiliriz. (Y ani, Böy le bir yola başvuruluyor.) Ancak Grup Y orum'un bay an elemanları tutuklu olduğu için böy le bir şey y apmak istemedik. Onlar istemedikten sonra böy le bir şey olmaz." Cezaev inde görev li sav a Alper Özdoğan: "Resmi bir başvuru olmadı. Şartlar gerektirirse kızlık kontrolü gerek cezaev inde, gerek dışarıda y aptın-hr. (Ha şunu kabul et.)" (...) Grup Y orum elemanlarına böy le bir "test" uygulamaya çalışmaları çok önemli v e aşağılay ıcı bir dav ranış, ama böy le bir tutuma sahip olunması v e keyfi bir anlay ışla istenildiğinde buna başv urulmaya kalkılması ise çok daha önemli v e ciddi... Grup Y orum'un cezaev indeki yolculuğu sürerken, Antaly a Belediy e Başkan ı'nın telef onu çaldı. Telef ondaki ses, tavır/biyografi/aralık '99/s ayı: 18

25

"Ben Grup Y orum'dan arıy orum. Antaly a konserimiz için konuşmak istiy orum," dediğinde, Figen Akşit'in 6 Ağustos 1989 günlü Nokta dergisinde belirttiğine göre, Belediye Başkanı "koltuğundan hoplamıştı". Başkan bu sese anlam v erememişti doğrusu. Grup Y orum bir süre önce Mersin'de dinleti v ermeye kalkışmış ve tutuklanmıştı. Böy lece Antaly a'da dinleti v ermeleri gibi bir "tehlike" ortadan kalkmış v e Antalya'daki çeşitli amirler rahat bir nef es almıştı. Ama biri kalkmış, "Ben Grup Y orum'dan arıy orum," diyordu. Bu y eni "Grup Y orumcular gerçekte eski "Grup Y orumculardı. Çeşitli nedenlerle gruptan ay rılmış, ancak böy le bir ortama girince bir aray a gelmiş, sımsıkı kenetlenmiş v e içerdeki arkadaşları çıkana dek "Grup Y orum'u y aşatmaya karar v ermişlerdi. Artık dinletileri onlar sürdürecekti. Antaly a dinletisi ise önceden ayar lanmıştı. Biletler ise kapış kapış satıl mıştı. Ama emniy et yer belgesi istiyordu Y eni Grup Y orum'dan. Dinletinin v erileceği yer belediyey e aitti ve encü menden "olur" alınmıştı. Ancak Grup Y orum'un "ününü" bilen Belediy e Başkanı, bu karan değiştiriyor ve "O gün lerde f aaliy etlerimiz olabilir" diy erek yeri v ermiy ordu. Eski "Y orumcular" binbir y asakla boğuşup içeri alındıktan sonra yeni "Y orumcularda yasakla karşılaşıy orlardı. Ona da "yasaktı, buna da. Y asak şaşmazdı. Mersin'de tutuklu bulunan Grup Y orum'un ilk kurucularından oluşan "Grup Y eni Y orum"da 6 Ağustos 1989'da İstanbul’da, Beşiktaş Tarihi Bahçesinde dinleti vereceklerdi, y asaklandı. 14 Ağustos 1989 günlü Cumhuriy etin bildirdiğine göre, daha önce Antaly a v e İstanbul’da engellenen "Y eni Grup Y orum" Mersin'de 12 Ağustos 1989 akşamı dinletisini sundu. Geniş güvenlik önlemleri altında... Dört dinley iciy e bir polis düşüyordu. Dinletiyi 500 kişi izledi. Resmi ve sivil polisler çevreyi doldurmuştu. "Grup Y orum"un eskisi de, y enisi de tehlikeliy di.


şiir oktay rı f a t

O GÜN BUGÜN İlk padişah Sultan Osman Sultan Osman'dan Kalmış b ize yadigar bu vatan İleri ileri arş ileri Iran Seferi, Bağdat Seferi, Girit Sefer Estergon Kalesi b re dilber aman Niş Kosova Çaldıran Altım toprak üstüm yaprak İleri ileri arş ileri Kırım Seferi Irak Seferi Rus Seferi İleri ileri Pesarofça Karlofça Kaynarca Kaynarca Pesarofça Karlofça

İleri b e kardeşim ileri Inebahtı Pireveze Pilevne Ilgıt ılgıt kanım damlar çimene İleri ileri Mısır Seferi Yemen Seferi Kanal Seferi Tanzimat Meşrutiyet Cumhuriyet Dayan hey dizlerim dayan Viyana Sevir Lozan Ve dünya kadar nutuk Ve dünya kadar ferman Gene köylümüzün elinde kara saban Gene halkımız yarı aç yarı tok Perişan tavı r /şiir /aralı k '99 / sayı : 18

26


öykü erkan munar

Hasretle Ölmek kşam her zamankinden biraz daha erken kapattım dükkanı. Köy den dedemin öldüğü haberini almıştım. Çok üzgün bir halde ev in yolunu tuttum. Y olda giderken dedemle geçirdiğimiz günler geldi aklıma. Y aptığımız sohbetler, şakalar o sımsıcacık sev ecen kişiliğiyle hatalarım karşısında verdiği öğütler... Y arandayken kendimi daima huzurlu v e güv ende hissederdim. Bu düşünceler içinde eve gelmiştim. Kendimi çok yorgun hissediyordum. Eşimle biraz konuştuk. "Küçük kızım ne yapıy or?" diye sordum. Uy uduğunu söyley ince, y emek bile y emeden yatağın yolunu tuttum. Üzerimi değiştirip y atağa uzandım. Kısa bir süre sonra uyumuş rüyalara dalmıştım bile. Gece yarısı bir ara eşimin sesiyle uy andım. Bir uğultu eşliğinde sallanıy orduk. Uğultu şiddetlenip y ükseldikçe sarsıntıda ondan geri kalmıy ordu. Tüy lerim diken diken oldu. Tav andaki av izeler şangırdamay a, eşy alar bir bir y erlere dökülmeye başladı. Y ataktan f ırladım. Televizy on, sehpahası ile birlikte y ere y ığıldı. Gözlerimle odanın içinde çocuğun yattığı y atağı aradım. Duv arda asılı bulunan çerçeveler yerlere düşüp parçalandı. Kanepe, masa ve san-

daly eler, y erdeki parçalanmış eşyalar dahi hareket halinde sağa sola gidip geliy orlar. Gördüm. işte orada, odanın öbür ucunda. Bir ileri bir geri beşik gibi sallanan odanın duv arlarına tutunarak ağır adımlarla çocuğun y anına v arabildim. Hemen kucağıma aldım. Hıçkıra hıçkıra ağlayarak boy numa sarıldı v e av azı çıktığı kadar bağırarak kurtar beni baba, anneciğim kurtarın beni diy e haykırıy ordu. O an sarsıntıların etkisiy le yere çömeldim. Sanki koskoca bina yerinden f ırlayacak, duv arlar y arılıp birbirinden kopacak gibi gidip gidip gelmey e başladık. Bir ara eşim aklıma geldi, baktım hala y ataktay dı. Dalgın v e boş boş bakan gözlerle tavanda asılı kalan av izenin gidiş gelişlerini izliy ordu. Artık daha f azla day anamayan av izenin y ere düşmesiyle aniden gözleri bize döndü. Bir şey ler söylemeye çabalıy or ama sesi çıkmıy ordu. Sadece korku ve çaresizlik içinde, büy ümüş gözleriy le bize bakıy ordu. Sanki kendinde değildi. Parçalanan duv arlardan v e tav andan üzerimize beton parçaları y ağıyordu. Birden sanki yer y arılmış gibi

tavır / öykü / aralık '99 / s ayı: 18

27

düştüler. Sıkışmıştı... Toz v e toprak parçaları sıkışmış bedeninin nefes almasını iyice zorlaştırıy ordu. Ve korkunç karanlık. Şu an herşey sakin ....Uzunca bir sessizlik....

**** Köy ümüz y eşil çay bahçelerinin içinden geçen derenin sağında, bir tepenin üzerinde kurulmuş 25 haneli küçük bir Rum köyüdür. Köy ümüze gelenleri dağların arasından gelen soğuk v e coşkun sularıy la, çay bahçelerinin içinden geçen, üzerinde kambur gibi duran v e az ilerideki taşlık yola bağlay an 200 y ıllık bir kemer karşılar. Sonra yolun kenarlarında çeşitli meyva ağaçlarıy la, çiçeklerle bezenmiş bahçelerin görüntüsü, birbirlerine kısa mesaf elerle y apılmış olan ahşap ev lerle birleşince köyün güzeliğine güzellik katan bir görünüm kazanır. Öğle saatlerinde bahçelerin kenarlarında bulunan kov anlar, çiçeklerin zenginliği v e bolluğu nedeniy le, y ay lalardan, çiçek tozu v e polen taşıy an arıların v ızıltıları ile hareketlenir. Kovanlarda oluşan bu balı y emey e doy amazsınız. Y aylaların soğuk v e temiz hav ası çiçek kokularıy la birleşince, aldığınız her nef esi adeta ciğerlerinizin en küçük köşesinde hissedersiniz. Köy ün y anındaki tepeden


birde etrafa baktığınızda gözlerinizi büyüleyen muhteşem bir doğa harikasıyla karşılaşırsınız. Gözünüzün alabildiğine yeşildir her yer. Hele bir de bu yeşil güneşin batısındaki kızıllıkla birleşince... İşte bu yüzden uzun ömürlüdür köyümüz insanları. Yeşil... Büyük bir kısmı çayla örtülü olan bu topraklarda çalışan köylüler mahsul derler bu yeşile. Hayat damarımızdır. Köyümüze gelenler insanlarımızın güleç yüzü ve sıcaklığıyla karşılaşırlar. Tokalaşıp öpüşmeler, sarılmalar... Sorulan karşılıklı sorularla birlikte birde bakmışsınız elinizde ince belli bardaklar içinde, köylünün alınteri, sıcak, demli çaylarınızı yudumluyor olursunuz. Büyüklerimizin anlattıklarına göre atalarımız, Osmanlı imparatorluğunun zulmünden kaçıp bu dağların eteklerine, birer ikişer aileden oluşan küçük gruplar halinde yerleşmişler. Buralara yerleşmiş olan aileler, geçmişten gelen korkulardan bir ihtiyaç olarak doğan silah kültürü ile yoğrulup gelmişlerdir bu günlere. Köyde, genç, yaşlı, kadın, erkek herkes çok iyi silah kullanır. Birbirimizle yardımlaşma ve dayanışma belkide bir zorunluluktan doğmuş önemli özellik-

adeta "Ya canınızı ya malınızı" der gibi alır götürür önüne gelen herbirşeyi. Hükümetin gözü görmez bu çarıklı, köylü parçalarını. Seçimlere yakın bir zamanda hemşerilerimiz ve köylülerimiz den olan hainler bizleri onlara göre "cahilleri" kandırmaya, oy istemeye gelirler. Bizlerde inatla seçimlere gitmeyiz. Her sene seli önleyici önlemler almaktan bahsederler ama sonuç aynıdır. Bizler de kendi elbirliğimizle cenazelerimizi toprağa gömer, setleri onarır ve güçlendiririz. Selde zarara uğramış olanlara kışı geçirebilecek oranda yardımlarda bulunuruz. Ama yinede avuç açmayız namerde... Birde görmeden edemediğimiz yaylalarımız vardır. Geçmişte dağılmış olan ailelerin buluşmasıdır yayla şenlikleri. Şenliklerde bölgemize ve yaşantımıza uygun olan yemekler, türküler, oyunlarla coşar yaylalar. Kemençenin sesi horona davet eder bütün halkı. Atlama oyunu gençler arasında en çok sevilen oyundur. Ellerin birbirine tutuşmasıyla herkez, kemençeye ritim veren topuk sesleriyle bütünleşiverir birden. Çoğu kez seyirci olan yaşlılar bile dayanamaz bazen. Kimileride birbirinden güzel, çeşitli yemeklerle sofrayı donatmakla

tavır/öykü / aralık'99/s ayı: 18

28

lar. Ve birdahaki şenliklerde ilan ederler bu güzel haberleri. Bizde burada tanışmıştık eşimle. Verdiğimiz sözle ilan ettmiştik, ölüm bizi ayırana kadar diye... Kısa bir süre sonra da taşı toprağı altın diye, daha iyi gelecek var diye, çocuklarıma daha iyi bir yaşam sunacağım diye, bencil bir gücün paranın, bir arslanın peşinden koşmak zorunda bıraküan insan kalabalığına, İstanbul'a göç ettik. Köydeki mallarımı satıp elde ettiğim paralarla bir bakkal açabildim. Zemin katta kiralık küçük bir daireye de yerleştik.

Son zamanlarda köyde farklı olumsuzluklarda yaşanıyordu. Çay fabrikası çayları daha ucuza alıp, parasını da bir sene sonra ödemek kaydıyla alacakmış. Çayın çok titiz toplanması aksi taktirde almıyacağı şeklinde bir de uyarıda bulunmuş. Herhalde işinize gelirse gibi bir laf söleyip ukalalık etmiş. Tartışma büyümüş. Dedem kızgınlık içinde sövüp sayarken eli beline gitmiş ve o sözleri söyleyen adamı, dedemin deyimiyle opsari çofalo'yu (hamsi kafalıyı) vuracak olmuş. Zor yatıştırmışlar. Bunları dinlerken, amcam, ellerine düşünce bir tavuk gibi yoluyorlar derken kaşları çatık, elindeki kuru


deceğim. Belki belimi doğrulturum. Çocuğuda okula gönderirim demişti. İş bulmam içinde benden yardım istemişti. Birkaç sokak ilerimizde yapımı henüz tamamlanmış olan binada kendisine kapıcı olarak iş buldum. Bir hafta içinde ailesini ve üçbeş parça eşyasını alıp gelmişti. Bodrum katını da, kalması için ona verdiler. Çok uzun sürmedi ekonomik anlamda pek fazla birşeyin değişmediğini anlaması. Ama bir kere gelip yerleştin-mi... Kolay kolay kopamıyorsun bir daha. Günlük yaşıyorsun. Bir gün çalışmasan açsın. Öyle bağlanıp kalıyorsun. Şimdi oda benim gibi köyüne hasret yaşıyor. Dükkana her geldiğinde köyden bahsedip duruyor. Sadece o değil ki. Akdeniz'den, Ege'den, Karadeniz'den, Anadolu'nun değişik yerlerinden gelen farklı farklı insanlarla konuşur dertleşiriz. Hepimiz de aynı şekilde bağlanmışız bu kente. Şartlar, koşullar farklı olsa da yaşam savaşı veriyoruz. Buralarda saygın bir esnaf olarak bilinirim. İşlerde fena gitmiyor ama şu son sıralarda sık sık sallanır olduk. Bütün sohbetlerimizi fay hattı, sarsıntılar ve sismik boşluklarla ilgili konular dolduruyor. Herkes de bütün suçun mühendislerde olduğunu tekrarlayıp duruyor. Tepkilerini onlara karşı yoğunlaştırmışlar. Neymiş; Eğer malzemeden çalmayıp, ucuz malzemeden yararlanmasalarmış depremde can kaybı olmazmış. Bu konuları epeyce tartıştık. Ben kendilerinin söylediklerinin doğru olduğunu ama eğer asıl suçlunun devlet olduğunu görmezsek hataya düşülebileceklerini söylemiştim. Devlet eğer bu mütahitlere olası bir depremde tehlike yaratabilecek bir bölgede inşaat yapmayı baştan yasaklamış olsaydı. Yapılan bütün inşaatları nereye ve nasıl yapıldıklarını denetleseydi. Kısacası insan hayatına daha fazla değer verseydi bütün bunların binde birini yaşamayabilirdik. Bırakın bunları ailesini, evini-barkını yitiren o insanlara devlet "babalığını" göstermedi. İnsanları

aç, susuz, acılarıyla, salgın hastalık larla açıkta, yüz üstü bıraktı. Üstelik bir çok ülkeden, şehirden kurum, kuruluş, parti ve örgütlerden gönüllü insanlar yardıma gelip riskli görevler üstlenirken, sağ olsun devletimiz çalışmaları engelledi. Yardıma gelenleri, araçları ile birlikte geldikleri yerlere geri gönderdi. Herşeye rağmen yardım etmeye çalışanlar da gözaltına alınıp "provakatör"lükle suçlandı. Aslında bütün bunların herkes tarafından bilindiğini ama bazen gerçek suçluyu gözden kaçırabildiğimizi anlatmaya çakşırdım. Beni ilgiyle dinleyen, o meraklı gözlerde anladıklarına dair bir ifade beliriyordu. İnsanların saygınlığını dürüst bir esnaf oluşum yanında toplumsal sorunlara duyduğum ilgiyle ve onların problemlerine getirdiğim çözümlerle de kazanmıştım. Gerçi depremden sonra yardım toplayan bir iki kuruma verdiğim yardımlar dışında elimden gelen pek bir şey olmadı fakat bence bir şeyleri hala yaşıyor ve yaşatıyor olmam eski köy yaşantımın bir parçasıdır. Çevremi, yaşantımın bir parçası olan, sıcak ve dürüst insanların doldurması, içimde bir dağ gibi büyüyen köy özlemini biraz olsun hafifletiyor. İşte böyle bir zamanda çok sevdiğim dedemin öldüğü haberini alıyorum. Oldukça yaşlıydı ama yine de çok üzülüyorum. Moralim bozulu-

tavır / öykü / aralık '99 / s ayı: 18

29

yor. Erken kapatıyorum dükkanı. Aslında bir kaç günlüğüne kapatıyorum. Çünkü k öye, dedemin cenazesine gitmem gerekiyor. Eve gidip erkenden yatmayı düşünüyorum. Hem köye gitmek için erken kalkmamız gerekiyor. Şu an üzerimde ki ağırlık her soluk alıp verişimde vücuduma müthiş bir acı veriyor. Kulaklarıma inceden inceye sesler geliyor . Heeey... Orada kimse var mııı?... Ses veeer... Ses veremiyorsanız bir yere vurun... Yıkıntıların üzerindeki kurtarıcı yanındakine sesleniyor -Herhangi bir canlı belirtisi yok ama apartman sakinleri binanın en alt katında bir ailenin olduğunu söylüyorlar...

**** Buna rağmen kepçeler çalışmaya başlıyor. Kepçenin çalışmasıyla birlikte oluşan bir sarsıntı, zorluk içinde aldığı nefeslere bir son veriyor. Üzerine düşen beton parçalarından ezilmiş cesetlerini çıkarabiliyorlar. Eşi ve kızı çoktan ölmüş... Onunsa, cesedi sanki hala soğumamış. Üçünü de, çok sevdikleri, anlata anlata bitiremedikleri köylerinde, dedelerinin yanına gömülüyorlar.


te, bazen hetoğrafta basılarak, bazen de başka adlar altında çıkmaya devam etti. Marko Paşa'nın demokrasi, ulusal bağımsızlık ve barış uğrunda ve emperyalizme karşı yürütülen savaştaki rolü çok önemlidir. Sabahattin'i birkaç kez hapse attılar. Buna karşın savaşımından vaz-geçmedi.(...) Gazeteyi durdurmanın bir tek çaresi vardı. (...) yayımcıyı yok etmek, yani Sabahattin Ali'yi öldürmek! Öyle de yaptılar." m Sonu kanlı biten serüvenini oldukça tutumlu bir anlatımla sunan Nazım Hikmet, Marko Paşa'n ın karakteristiklerini iki kümede topluyor: (a) "...demokrasi, ulusal bağımsızlık ve barış uğrunda ve emperya-

de. İlk "politik mizah gazetesi" demiyor çünkü, "o zamana dek olmayan bir politik mizah gazetesi" diyor. Ve bunu da "demokrasi, ulusal ba ğımsızlık ve barış uğrunda ve emperyalizme karşı yürütülen savaşta" takındığı tutuma ve tuttuğu yere bağlıyor. Demek ki Nazım'a göre Marko Paşa'n ın ayırtedici özelliği "politiklik"inin içeriğinde yatıyor. Yapılagelenin tam karşıtı bir de ğerlendirme bu. Konu ile ilgili yazılanlara yabancı olmayanlar, Marko Paşanın ya "mizah", ya da içeriği belirlenmemiş bir "siyasal gülmece" dergisi olarak sunulduğunu bilirler. İki durumda da vurgu "mizah" tadır. Ve Marko Paşa da

tavı r / yakı n tarihimiz / aralı k '99 / sayı : 18

belleklerde bir "mizah dergisi" olarak yer etmiş ve bu bağlamda ele alınıp değerlendirilmiştir. Oysa Nazım'a göre Marko Paşa, sunulageldiği gibi bir "mizah gazetesi" değil, "politik" bir "mizah gazetesi" dir. Dolayısıyla da Marko Paşa salt mizah değil, siyasal tarihimiz açısından da önemli bir dergidir. Bu nedenle de ele alınmasında, savunduğu ilkelerin dönemi içerisindeki anlamının saptanmasında yarar var. Böyle bir yaklaşım yalnızca geçmişte kalmış bir olgunun irdelenmesi olmayacak, ondan günümüze ilişkin sonuçlar çıkarma olanağı da doğacaktır. Ama bunu yaparken dikkatli olmak; olgunun önemine uy-


gun bir tutum sergilemek v e ikincil kay nakları aşıp birincil kaynaklara inmek gerekir. Marko Paşa, "tekinsiz" bir konu çünkü. Şu üç nedenden: a) Marko Paşa, y ay ın serüveni karmaşık bir dergi. Ortada iki Mar ko Paşa v e her ikisinin de türevleri v ar çünkü. ilki, Sabahattin Ali'nin yönlendiriciliğinde yay ın yapıy or v e onun damgasını taşıy or. Serüveni, haklı olarak, bir söy lence gibi anlatılan dergi budur. Nazım'da aktardığ ım değerlendirmey i onun için y apıy or. Bu dergi haf talık basım say ısını altı binden altmış bine ulaştırmış; baskılar y üzünden sık sık ad değiştirerek yay ımlanmış; işlev siz kılınmak için provoke edilerek "sah te" si bile çıkarılmıştır. ikinci Marko Paşa ise ilkinin kapanmasından y ak laşık on bir, y önlendiricisi Sabahat tin Ali'nin öldürülmesinden de y ak laşık y edi ay sonra y ay ımlanmaya başlamış. Benzer nedenlerden o da y oluna ad değiştirerek dev am etmiş. Ama yazgısındaki benzerliğe karşın ilkinin özdeşi değil. Nazım'm altını çizdiği karakteristiklerin birincisin den y oksun. Konularını siy asal y aşamdan almasına karşın siy asal bir duruşu y ok. ilkinin kitleselleşme ba şar ısını d a y akalay amamış zaten. Bu nedenle de ilki ile bir tutulmasına olanak y ok. Ancak Marko Paşa de gerlendirmelerinde bu ay rım y apılmadığı gibi tam karşıtı bir tutum sergilenmiş v e iki dergi bir sürecin halkaları gibi sunulmuştur. işte Marko Paşa'nın y ay ın serüv eninde-ki bu karmaşıklık pek çok karışıklı ğa neden olmuş. b) Marko Paşa'nın y ay ın serüv enindeki bu karışıklığı giderecek konumda bulunanların y azıları (ikincil kay naklar) ise, bu nitelikten y oksun. Karışıklığı gidermek bir y ana, tam karşıtı bir işlev y erine getiriyorlar: Karışıklığı karması kl aştırarak Marko Paşa'nın tarihini arap saçına çeviriy orlar. Söz konusu kay naklar hem kendi içlerinde, hem de kendi aralarında tutarsızdır. Zaman dizimsel ve

koşut bir okuma bunu görmek için yeterli. Bu nedenle de ikincil kaynaklar, serüveni zaten karmaşık olan Marko Paşa'y ı neredeyse içinden çıkılması olanaksız bir dolambaca dönüştürüy or. Ortada açıklanmasından kaçınılan bir şey ler var sanki. Sabahattin Ali'nin y önlendiriciliğindeki "ilk" Marko Paşa ve türev leri ile öldürülmesinden sonra da çıkarılan "ikinci" Marko Paşa ve türev leri özdeşleştiriliy or. Bir zincirin halkaları gibi sunuluy orlar. En iy imser anlatımla, başarının sahiplenilme kav gası söz konusu burada. Ama işin içinde, öldürüldüğü için "Marko Paşa Olay ındaki yerini ve konumunu açıklama olanağından y oksun bulunan Sabahattin Ali'y e haksızlık y apmak da var. Bu kav gada kıy ıy a itilen Sabahattin Ali oluy or çünkü. c) Öte yandan Marko Paşa, serüv enine kan bulaşmış bir dergidir. Y önlendiricisi Sabahattin Ali, siy asal bir cinay ete kurban gitmiş bir "f aili meçhul" v e "mezarsız ölü"dür çünkü. ikincil kay naklarla sınırlı y aklaşımlar Marko Paşa gerçeğini ters-yüz etmek kadar bu ölüy e haksızlık, giderek de say gısızlık y apma olasılığına her zaman gebedir. Sözünü ettiğimiz kay naklardan y ola çıkılarak üretilen yazılarda bu haksızlık y apılmıştır da. Örnekse Y alçın Küçük ile Ay dın Ilgaz'ın y azıları... ilki Aziz Nesin'i, ikincisi ise Rıf at Ilgaz'ı "Marko Paşa Olay ı"nın odağına almakla derginin y önlendiricisini, Sabahattin Ali'y i ikinci plana itelemişlerdir. Sıralanan nedenlerden ötürü Marko Paşa'y a eğilirken son derece dikkatli olmak ve birincil kay naklarla çalışmak gerekiy or. "İYİ Niyetli" Bir Y azı ilhan Dağl ı'nın Tav ır'ın 13. say ısında y ay ımlanan "Marko Paşa" başlıklı yazısı böy le bir yazı.'(2) ikincil kaynaklarla y etinildiği için hem süregelen kargaşaya eklemlenmekten, hem de o kaynaklardaki yan-

tav ır/yakın tarihimiz/aralık '99/sayı: 18

lışları y eniden üretmekten kurtulamıy or. Bunu amaçlamamasına karşın, sonuç böy le oluy or. Dağl ı'nın amacı Marko Paşa'y ı değerlendirmek değil. "Muhalif bir ses olarak başına gelenlerle günümüz uy gulamaları arasındaki benzerliklerin/ koşutlukların altını çizmenin, bu yoldan giderek de egemen güçlerin "muhalif " seslere karşı takınmış oldukları turumun değişmezlerini göstermenin ardında o. Marko Paşa'y ı ele almasının nedeni bu. Seçimi y anlış da değil. Marko Paşa tipik bir örnek çünkü. Y ay ın y aşamı boyunca uğradığı baskılar, söz konusu sorunun temellendirilmesinde zengin olanaklar sunuy or. Ev et, Dağlı'nın amacı; Marko Paşa'nın "muhalif bir ses olarak y üz y üze geldiği baskılarla günümüz arasındaki benzerliklerin/ koşutlukların altını çizmek. Derginin başına gelenlerin konu edinildiği bir y azıy ı aktardıktan sonra şöy le diyor çünkü: "Bunları okur okumaz 53 yıl öncesinden değil, bu günden bahsedildiğini düşünebilirsiniz. Hak vermemek elde değil. Zira yıllar ne kadar geçse de yaşananların aynı olması ülkemiz basın-yayın hayatının bir kara-m izahıd ır" (s.42) Az daha ileride ise söy le y azıy or: "... Marko Paşa'nın serüvenlerini, yazının ilerleyen bölümlerinde oldukça bu güne dair daha pek çok benzerlikler bulacak; ama şaşırmayacaksınız. Zira egemenlerin korkusu yine aynı korku; halktan yana yayın yapanların başlarına gelenler de çabası." (s.42) Dağlı, amacını böy le belirtiyor. Onu gerçekleştirmek için de ikincil kay naklara el atıy or. Amacı ile örtüşen y a da örtüştüğünü düşündüğü bilgileri aktarıyor. Diğer bir deyişle de Dağlı Marko Paşa'y ı değerlendirmek amacıy la değil, başına gelenleri sergilemek amacı ile ikincil kay naklara el atıy or. Ancak o kay naklarda y alnızca Marko Paşa'nın başına gelenler sergilenmiyor. On-


lar aracılığı ile sunulan bir de "Marko Paşa imgesi" var. Bu imge Marko Paşa gerçeği ile örtüşmüy or. işte Dağlı, amacı ile örtüşen bilgileri aktarırken, ayrımına v armadan, o imgey i de aktarıy or. Böylece de y anlışları y eniden üretmek v e haksızlıklara ortak olmak zorunda kalıy or. Gerçi Dağlı, ikincil kaynaklarla y etinmesine karşın, biçimsel olarak da olsa, amacına ulaşıy or. Bir "muhalif " dergi olarak Marko Paşa'nın yüz y üze geldiği uy gulamaları, olgusal düzlemde gözler önüne seriyor. Ama kullandığı kay naklardaki y anlışlıklar y üzünden ortay a yanlış bir "Marko Paşa imgesi" nin çıkmasını da önley emiyor. Bu nedenle de ulaştığı sonuç "niy et" ini aşıy or. Amaçlanan Marko Paşa'y ı değerlendirmek olmasa bile, ikincil kay naklardan y ola çıkıldığı için, onlara eklemlenmekten v e onlardaki y anlışları y eniden üretmekten kurtulamıy or. Y ineley erek v urgulamakta y arar v ar: Dağlı 'nınki "iy i niy etli" bir girişim. "iy i niy et", y anlışların Marko Paşa'y ı bir y ere oturtma amacı ile y apılmamasından ileri geliy or. Y anlışlar bambaşka bir nedenle, bir "muhalif" dergi olarak Marko Paşa'nın başına gelenleri sergilemek adına y apılıy or. ikincil kaynaklarla onlara y aslanılarak üretilen öteki y azılarda ise y anlışlar, Marko Paşa'y ı temellendirme amacı ile y apılıy ordu. Dağl ı'nın amacı Marko Paşa'y ı değerlendirmek değil oysa. "Muhalif bir ses olarak yüz y üze geldiği baskılarla günümüz arasındaki benzerliklerin/ koşutlukların altını çizmek istiyor o. Bu amaçla ikincil kay naklara el atıy or. Onlarda amacı ile örtüşen öğeleri aktarıy or. Ama ortay a çıkan Marko Paşa imgesi ile gerçek Marko Paşa'nın örtüşüp örtüşmediğine bakmıy or. Bu nedenle de "iy i niy etli girişimi tasarlamadığı v e onay layacağını sanmadığım bir noktay a ulaştırıy or onu.

nakla ilişki kurmadığını gösteren bir dizi olgusal y anlış v ar. Sonuçlarına geçmeden onları sergilemek uy gun olacak. 1. Şöy le y azıy or Dağlı: "Gazetenin sahibi ve yazıişleri müdürü Sabahattin Ali'dir. 6. Sayısından sonra ise yazıişlerinde Aziz Nesin'i görüyoruz. Her iki görevi 15. sayıdan itibaren Mücap Nedi m Ofluoğlu, 21. sayıdan itibaren de Mustafa Uykusuz üstlenirler" (s.42) Bu sözlerden Azi z Nesin'in 6-14, Of luoğlu'nun 15-20, Uykusuz'unsa 21 ve sonraki (Kaça kadar?) say ıların sorumlu y önetmenliğini üstlendikleri anlamı çıkıy or. Oysa Aziz Nesin, yalnızca 6. say ıda bu görev i üstleniyor. Onun dışındaki ilk on-dört say ının sorumlu y önetmeni Sabahattin Ali'dir. Ofluoğlu ise y edi say ının değil, üç (15, 16 v e 17. say ılar) say ının sorumlu yönetmenliğini üstleniy or. 18. say ıdan 23. v e sonuncu say ıy a kadar sorumlu yönetmenliği Mustaf a Uykusuz yükümleniyor. 2. Şöy le y azıy or Dağlı: "Kapatılmasından bir hafta sonra Marko Paşa'nın yerini Merhum Paşa alır. Artık çeşitli Paşa isimlerinden oluşan logosuyla yayın hayatımızın ısrarlı bir parçası olacak: Merhum Paşa'dan sonra Malum Paşa, Mazlum Paşa, Yedi Sekiz Hasan Paşa, Öküz Mehmet Paşa, Alibaba ve Başdan adları altında yayın hayatına devam edecektir" (s. 42) Merhum Paşa'dan sonra Malum Paşa'nın çıktığı doğru. Ama Malum Paşa'dan sonra Mazlum Paşa, Y edi Sekiz Hasan Paşa, Öküz Mehmet Paşa ve Başdan'ın çıktığı doğru değil. Malum Paşa'y ı izley en dergi Kırk Haramilere Karşı: Ali Baba'dır. Öteki dergilerin Dağl ı'nın haf talık tirajının 60 bine ulaştığını v urguladığı v e serüveni söy lence gibi anlatılan Marko Paşa ile ilişkisi yoktur. Onlar Marko Paşa serüv eni noktalandıktan y aklaşık on bir, y önlendiricisi Sabahattin Ali öldükten de yaklaşık yedi ay sonra çıkarılan "ikinci" (Sabahattin Ali'siz) Marko

Olgusal Yanlışlar Dağl ı'nın yazısında birincil kay-

tav ır/yakın tarihimiz / aralık '99 / say ı: 18

Paşa'nın türev leridir. Ay rıca Başdan mizah değil, üst başlığına gönderme y aparak söy leyelim, "Haftalık siy asi magazin" dergisidir. 3. Şöyle yazıy or Dağlı: "...Sorumlu müdür Orhan Erkip yazı stoklarını ve klişelerini (...) kaçırır. Bedii Faik il işbirliği yaparak Malum Paşa'yı sağcılar adına çıkarmaya başlarlar. Ama halk bu aldatmacaya gelmez. On beş bin basan Malum Paşa ancak birkaç bin satar. İkinci sayısı ise ancak bin civarında basılır ve gazeteyi kapatmak zorunda kalırlar" "Aynı oyun Marko Paşa üzerinde de oynanınca Rıfat Ilgaz ve Sabahattin Ali Merhum Paşa'nın ikinci sayısını çıkarırlar.''(s.43). Malum Paşa'nın "sağcılar adına çıkarıl" masına ilişkin bilgiler doğru değil burada. Y anlış bir başka y anlıştan besleniy or. Daha önce," Malum Paşa'nın 5. ve son sayısı basılır." diy ordu Dağlı. Beşinci say ı, malum Paşa'nın değil, Marko Paşa çizgisindeki sonuncu say ısıdır oy sa. Nitekim "prov akasyon" da altıncı say ı ile gerçekleştirilir. Derginin "imtiy az"ını elinde bulunduran Orhan Erkip, ilk beş say ısı Marko Paşa'nm ad değiştirmişi olarak çıkan dergiy i altıncı say ısında (11 Ekim 1947) karşıt çizgiye çeker. Dolay ısıy la da ne derginin y eniden yay ımlanması söz konusudur, ne de ikinci say ısının çıkması. Bu yüzden Dağl ı'nın derginin hiç y ay ımlanmamış say ılarına ilişkin olarak v erdiği bilgilerin doğru olması olanaksız. (O bilgileri nereden edindiğini merak ettiğimi de eklemeliy im.) Orhan Erkip, Malum Paşa'y ı böy lece işlevsiz kıldıktan sonra, Marko Paşa'y a el atar. Belirli çev relerin desteği ve sahtecilikle Marko Paşa'nın "imtiy az" ı nı ele geçirir. Karşıt çizgide yay ına başlar. "Sahte" Marko Paşa ise iki say ı değil tam y edi say ı y ay ımlanır. Amaçlanan halkın kaf asını karıştırarak Marko Paşa ile "Paşa"lı türevlerini işlev siz kılmaktır. Diğer bir değişle de burada önemli olan durum "halkın aldatmacaya


gelmesi" ya da gelmemesi değil, Marko Paşa'nın işlevsiz kılınmasıdır. Ortadaki tecimsel amaçlı bir girişim değil çünkü. Marko Paşa'nın imgesinden yararlanılarak para kazanmak amaçlanmıyor. Egemen sınıfların o momentteki "temel tercihlerine kökten karşı çıkan ve bu tutumu ile büyük bir kitleselleşme başarısı gösteren Marko Paşa ile yönlendiricisi Sabahattin Ali engellenmek isteniyor. Dolayısıyla da provokasyonun başarısını "sahte" Marko Paşa'nın kaç sattığına bakarak değil, provoke edilen gerçek Marko Paşa'nın satışının kaça düştüğüne bakarak ölçmek gerekiyor. Provokasyonun başarısı ya da başarısızlığı, provoke edilene verilen zararla doğru orantılıdır. Bu açıdan bakıldığında "provokasyon"nun amacına ulaştığı ve Marko Paşa'nın sağladığı kitleleşme başarısının önünün kesildiği görülür. Nitekim Sabahattin Ali, eşi Aliye Hanım'a yazdığı

"10/XI/1947" tarihli mektupta bu gerçeği şöyle dile getirecektir: "...Bu hafta Merhum Paşa çıkmadı, çıkma yacak. (...) iki haftaya kadar Ali Baha'yı k ar a ca ğ ı m Çünkü paşalar karıştıkça satış düştü, ziyan et meğe dık.''(3) Gerçekten Marko Paşa'nın da provoke edilmesinden sonra devreye sokulan Merhum Paşa'nın dördüncü ve sonuncu sayısında kapatılmasının ardından "Paşa" lı geleneği bırakır Sabahattin Ali. Nitekim son halkanın adı Kırk Haramilere Karşı: Ali Baha'dır. Öte yandan Sabahattin Ali'nin Merhum Paşa'nın ikinci sayısını Rıfat Ilgaz'la çıkarması da söz konusu değildir. Rıfat Ilgaz, Marko Paşa serüveninin son halkasında yer alır. Serüvenin 36. ve sonuncu sayısı olan Kırk Haramilere Karşı: Ali Baha'nın 4. sayısının sorumlusu Rıfat Ilgaz’dır. 4. Şöyle yazıyor Dağlı: "Haramilerin saldırısı sürdükçe Marko Paşa geleneği yeni isimler altında devam eder. Önce 'Ali Baha Kırk Haramilere Karşı', ardından da 'Başdan' gazetesi çıkar. Başyazarlığını Sabahattin Ali'nin yaptığı Ali Baba'nın ilk sayısında Sabahattin Ali'nin Ünlü 'namuslu olmak ne zor şeymiş meğer' yazısı çıkar. Aziz Nesin'in, karikatürle-

tav ır/yakın tarihimiz /aralık '99/ sayı: 18

riyle katıldığı gazetede Rıfat Ilgaz ise hastanede ve öğretmenlik yıllarında yaşadıklarını yazmaktadır." (s A3) Yukarıda da belirtmiştim, yineliyorum: Başdan, Sabahattin Ali'nin yönlendiriciliğindeki Marko Paşa zincirinin halkası değildir. Ali Baba'nın ardından anılması yanlış bu çınedenle. Öte yandan Sabahattin Ali Ali Baba'nın değil, tüm Marko Paşa ve türevlerinin başyazılarını kaleme almıştır. Aziz Nesin'in Ali Baba'ya karükatürleri ile katılması söz konusu başla olmadığı gibi, dergide Rıfat Ilgaz’ın "hastahane ve öğretmenlik yaşantısı" ile ilgili tek yazısı olsun yoktur. Sergilenen "olgusal yanlışlar" Dağlı'nın, dergilere değil de ikincil kaynaklara bakarak dergiye ve se rüvenine ilişkin bilgi verdiğini gös teriyor/ kanıtlıyor. Tam bu noktada "Çok mu önemli bu?" diye sorulabilir. Dağl ı'nın amacı göz önünde tutulursa yanlışlar önemsiz bulunabilir. Marko Paşa'larla türevlerinin başına gelenler, eksik, ama yanlış değil çünkü. Eksiklikler ise Dağlı'nın amacını zedelemiyor, tam karşıtı pekiştiriyor. Örneğin, Dağlı belirtmiyor ama, hükümet güdümlü sokak gösterilerinde Sabahattin Ali'nin kitaplarının yanı sıra Marko Paşa'lar da parçalanıyor/ yakılıyor! Bu ve benzeri olguları atlamış olması, amacını zedelemez, pekiştirir. "Muhalif" bir sese karşı takınılan tutumla günümüz arasındaki ko şutluklara dikkat çekmek istiyor çünkü. Ama olguya ilişkin gönder melerin sonunda kendiliğinden bir "Marko Paşa imgesi" çıkıyor ortaya. Bu imge yanlış. Diğer bir deyişle de Dağlı, ikincil kaynaklardaki tutarsızlıklar nedeniyle olguya açıklık getiremediği gibi süregelen kargaşayı da yeniden üretmek zorunda kalıyor. İstemeden bile olsa onlardaki haksızlığa ortak oluyor. Bütün bunlardan ötürü, söz konusu yanlışlıkları sergilemekle kalmayıp besledikleri anlamı açığa çı-


karmak gerekiyor. Hiç de önemli değilmiş gibi duran bu yanlışlar, "Marko Paşa gerçeği" nin ters-yüz olmasına y ol açıyor çünkü. Ayrıca bunun Dağlı'nın gerçekleştirmeye çalıştığı amaç üzerinde de olumsuz etkileri v ar. Bulanıklaşan Gerçekler: Dağlı'nın ikincil kay naklarla y etindiğinin göstergesi olan y anlışların bazı gerçeklerin bulanıklaşmasına yol açmak gibi bir işlevi v ar. 1. Dağlı'nın Marko Paşa'larla türev lerini tek bir sürecin öğeleri olarak sunması, egemen güçleri hop oturtup hop kaldırtan v e başarısı haklı olarak bir söy lence gibi anlatılan Sabahattin Ali y önlendiriciliğin-deki "ilk" Marko Paşa ile onun öldürülmesinden sonra çıkartılan "ikinci" (Sabahattin Ali'siz) Marko Paşa'y ı bir tutmak anlamına geliy or. iki Marko Paşa ile türev lerini tek bir zincirin halkaları olarak sunmak, "ilk" inin başarısından "ikinci" sine pay çıkarmak anlamına gelir. Kitle(sel)leşme açısından iki Marko Pa şa'nın durumu bir değil oysa. "ilk" Marko Paşa'nın y akaladığı haf talık 60 bin tiraja, ikincil kaynaklarda sık sık gönderme y apılmasının v e sürecin bütününe y ay ılmak istenmesine karşın, Sabahattin Ali'siz Marko Paşa'nın böy le bir y ay ın ba şar ısı y ok. "ikinci" (Sabahattin Ali'siz) Marko Paşa'nın türev lerin den biri olan Y edi-Sekiz Hasan Paşa'da, "ne çıkarırsak (4) en az on bin satıyoruz'" denilerek gerçek durum seslendirmektedir. Ancak bu işin nicelikle ilgili y anı. Bir de nitelikle ilgili y anı v ar. O daha önemli. iki dergiyi özdeşleştirmek söz konusu çünkü. 2. 25 Kasım 1946-16 Aralık 1947 tarihleri arasında türevleri (Merhum Paşa, Malum Paşa v e Kırk Ha ramilere Karşı: Ali Baba) ile birlikte 36 say ı yay ınlanan Sabahattin Ali yönlendiriciliğindeki "ilk" Marko Paşa egemen sınıf ların o momentte ki temel tercihlerine açıkça karşı çı-

kan bir tutum içerisindedir. Bu tutum da Sabahattin Ali'nin başyazarlığında somutlaşmaktadır. Nazım'ın, altını çizdiği özellikler de Marko Paşa'nın bu "ilk" dönemi içindir. Buna karşılık "ilk" Marko Paşa'nın serüv eninin noktalanmasından y aklaşık 11, Sabahattin Ali'nin öldürülmesinden y aklaşık yedi ay sonra y ay ımlanmaya başlayan "ikinci" Marko Paşa ile türev lerinin (Y edi-Sekiz Hasan Paşa, Öküz Mehmet Paşa, Bizim Paşa, Hür Marko Paşa, Medet) niteliği, Sabahattin Ali'nin başyazıları çıktıktan sonra "ilk" Marko Paşa'dan geriy e kalan ne ise odur. Bu noktay ı atlamak, öldürüldüğü için konumunu açıklama olanağından y oksun bulunan Sabahattin Ali'y e y apılabilecek en büy ük haksızlıktır. ikincil kaynaklarla yetinmekle Dağlı, o "iy i niy etli" y azısında, süregelen bu kargaşaya, istemeden de olsa, eklemleniyor. 3. Dağlı, Orhan Erkip'in ilkin "imtiy az"ını elinde tuttuğu Malum Paşa'y ı, ardından da sahtecilikle "imtiy az"ını eline geçirdiği Marko Paşa'y ı karşı çizgiy e çekmesini sıra dan bir olaymış gibi sunmakla, orta da bilinçli bir prov okasyon(5) olduğunu atlamış oluyor. Böy lece de hem derginin yüz y üze geldiği baskıların gerçek boyutunu ortay a koyamıy or, hem de Sabahattin Ali'nin y azgısındaki y erinin gözden kaç masına y ol açıy or. 4. Öte y andan "ikinci" Marko Paşa'nın y alnızca "Orhan Erkip'ten imtiy azı alınarak" değil, aynı zamanda onu üçüncü ortak olarak alarak çıkarıldığın ı atlaması da sorgulanması gereken bir başka olgunun gözden kaçmasına y ol açıy or. Aziz Nesin, y ıllar sonra, Orhan Er kip'ten, "Polis ve milli emniy et ajanı olarak çalıştığı anlaşılmıştır." diy e söz ediy or çünkü.(6) Prov okasyona gerekli ağırlığ ın v erilmemesi, böyle bir kişiden ortaklık karşılığın da Marko Paşa'nın imtiy azını devralmanın sorgulanması gereken y a nını karanlıkta kalmasına yol açıy or

tavı r/yakı n tarihimiz/ aralı k '99/ sayı: 18

doğallıkla. 5. Dağlı'nın ürettiği resme bakıp Sabahattin Ali'nin "Marko Paşa Olay ı "ndaki y erini belirlemey e olanak y ok. ikincil kay naklardaki tutum, onlardan y ola çıkan Dağlı'nın y azısına da y ansıy or. Sabahattin Ali'nin "Marko Paşa Olay ı "ndaki yeri "kurucu" ortak Aziz Nesin ile "utangaç" ortak Rıf at Ilgaz ölçüsünde bile değil. Derginin doğrultusunu belirley en Sabahattin Ali'nin başyazıları oysa. O y azılar, eksik de olsa, derlenmiş durumda: Marko Paşa Y azıları v e 7 Ötekiler' '... Bu eksik derleme bile hem Marko Paşa'nın ideolojik konumunun, hem de Sabahattin Ali'nin olay daki y erinin kavranması için gerekli ipuçlarını içeriy or. Öyleyken Sabahattin Ali'nin "Marko Paşa Olay ı"ndaki y erinin gözden kaçmasına y ol açacak her y aklaşım, en haf if niteleme ile söy leyelim, haksızlıktır. Görüldüğü gibi son derece "iyi niy etle" başv urduğu ikincil kaynaklar, içerdikleri çelişki, tutarsızlık ,belirsizlik ve y anlışlarla Dağlı'nın y anlış bir "Marko Paşa imgesi" üretmesine y ol açıy or. Y azının bütününe bakıp Nazım'ın v urguladığı karakteristiklerin ona ait olduğunu söy lemeye olanak yok. Bunun, amacının gerçekleşmesi üzerinde de etkisi v ar. Gölgelenen Amaç Gerçekten de Dağlı'nın ikincil kay naklarla y etinmesi süregelen kargaşaya eklemlenmesi ve y apılagelen haksızlığa ortak olmasına y ol açmakla kalmıy or, amacının gölgelenmesine de y ol açıy or. Sabahattin Ali'li Marko Paşa'nın basma gelenleri, eksik de olsa, olgusal olarak sergiliy or. Ama şu soru karşılıksız kalıy or: Sabahattin Ali'li Marko Paşa ne y apmıştır da onca baskı ile boğuşmak zorunda kalmış/ bırakılmış, dahası y önlendiricisi ölüme sürüklenmiştir? Dağlı'nın y azısının içinde kalarak bu soruya doyurucu


bir karşılık vermeye olanak yok. Şöyle de söylenebilir: Dağlı'nın yazısında, "muhalif" bir dergi olarak Marko Paşa'nın yüz yüze geldiği tepkilerin bir bölümü yansıtılmakla birlikte, bu tepkilerin kökeninde yatanın ne olduğu ortaya çıkmıyor. Diğer bir deyişle de Dağlı 'nın tablosundan Marko Paşa'nm başına gelenlerin nedeni anlaşılmıyor. Marko Paşa örneğinden yola çıkarak egemen güçlerin "muhalif" seslere karşı takınmış oldukları tutumun değişmezlerini sergilemeyi amaçlayan bir yazı için önemli bir eksiklik bu. Evet Marko Paşa ne yapmıştı da onca baskıyla boğuşarak yoluna devam etmek zorunda kalmış/ bırakılmıştı? Dağlı'nın, açıkça olmasa bile, bu soruyu sormadığı söylenemez. Nite kim olguya açıklık getirmeye de ça lışıyor bu amaçla. "Toplumsal mizah anlayışıyla fincancı katırlarını ürküten Marko Paşa" diyor. Ancak sorunu, Marko Paşa'da yapılan "mizah" a bağlıyor. "Toplumsal Mizah" gibi içeriği belirsiz, açıklanması gereken bir kavramla yanıtı verdiğini düşünüyor. Derginin ideolojik özüne değinilmediği gibi herhangi bir vurgu da yapılmıyor. Öyle olunca da yapılan açıklama hiçbir şeyi açıklamıyor. Derginin fincancı katırlarını ürkütmesini "toplumsal mizah anlayışı" gibi açıklanması gereken bir nedene bağlamak, hiçbir şey söylememek demek oluyor. Dolayısıyla da Marko Paşa'nm dönemi içerisindeki yeri ve anlamı belirginlik kazanamıyor. Dağlı'nın açmazı ikincil kaynaklarla yetinmesinden ileri geliyor. İkincil kaynaklarda, zaman zaman siyasal nitelemesi kullanılsa bile, ısrar ve inatla, Marko Paşa'nı n "mizah dergisi" olduğu vurgulanıyor çünkü. Bununla ulaşılmak istenen nokta ise dergiyi yönlendiricisi Sabahattin Ali'den arındırmak. Sabahattin Ali'den arındırıldığında geriye kalan ise "mizah dergisi" oluyor gerçekten. Bu nedenle de iki Marko

Paşa'yı bir zincirin halkaları gibi su nan ve kaçınılmaz olarak Sabahattin Ali'yi ikinci plana iten o kaynaklarla olguyu açıklamaya olanak yok. Bunun için dergileri ve özellikle de dergiye kimliğini kazandıran Sabahattin Ali'nin baş yazılarına bakmak gerekiyor. Sabahattin Ali'nin yönlendiriciliğindeki Marko Paşa'nı n ideolojik konumunu doğru olarak koyamamak, baskıların gerçek nedeninin ortaya çıkmasını da önlüyor çünkü. Marko Paşa'nı n başına gelenleri doğru olarak değerlendirebilmek için dergiyi doğru olarak değerlendirmek gerekiyor. Bunun için derginin ideolojik konumunu doğru olarak koymak gerekiyor. Bu boyutu hiç hesaba katmayan ya da görmezden gelen ikincil kaynaklarla yetinen bir yaklaşımla bunu başarmaya ise olanak yoktur. Dağlı'nın amacı Marko Paşa'nı n başına gelenlerle egemen güçlerin "muhalif" seslere karşı takındığı tu tumun değişmezlerini sergilemekti. Ama böyle bir ses olarak Marko Pa şa'nı n "muhaliflik" inin çerçevesi belirlenmeyince, serüveninde çıka rılması umulan sonuç da belirsizleşiyor. Söz konusu sorunun karşılığı Marko Paşa'nı n ne olduğunun doğru olarak konmasına bağlı çünkü. Ama Dağlı'nın yazısını okuyan bir kişi Marko Paşa için, içeriği belirlenmemiş bir "toplumsal mizah" yapan dergi dışında, ne diyebilir acaba? Sanırım hiçbir şey! O zaman da Dağlı'nın aracılığı ile "muhalif" seslere karşı egemen güçlerce takınılan tutumun değişmezlerini sergileme amacı gölgede kalıyor.

yapmaya da sürükleyebilir kişiyi. Dağlı'nın sürüklendiği de böyle bir durum. Birincil kaynak dururken ikincil kaynaklarla yetinmesi ve bunu yaparken de hem kendi aralarında hem de kendi içlerindeki çelişkileri/ tutarsızlıkları sorgulama gereksimi duymadan benimsemesi yol açıyor bütün bunlara. Dağlı'nın yazısı "iyi niyetli" ancak "talihsiz" bir yazı. Talihsizliği biraz da "muhalif" seslere karşı egemen güçlerin takınmış oldukları tutumun sürekliliğini, Marko Paşa gibi tarihi bilinçli olarak arap saçına çevrilmiş bir dergi aracılığı ile göstermek istemesinde yatıyor. Onun yerine bir başka dergi (sözgelimi Yeni Edebiyat) aracılığı ile bunu gerçekleştirmeye çalışmış olsaydı, ikincil kaynaklarla yetinmiş bile olsa, bütün bunlar söz konusu olmayabilirdi. Seçilen derginin, Marko Paşa'nı n, kuraldışlılığı böyle bir sonuca yolaçıyor ne yazık ki. Ancak büt ün bunlar, doğru olmasa bile, ikincil kaynaklardan yola çıkmayı ve bunu yaparken de onlardaki tutarsızlık, çelişki ve yanlışları görmezden gelmeyi, (onlara karşın yargı üretmeyi) görmezden gelmeyi gerektirmiyor.

Sonuç Şuraya gelmiş bulunuyoruz: Dö neminde önemli bir işlev yerine ge tirmiş ve serüvenine kan bulaşmış olan Marko Paşa gibi bir dergi üze rinde söz alırken sakıngan olmak gerekiyor. Yalnızca ve üstelik sorgu lamadan ikincil kaynaklara yasalanmak salt yanlışa değil, haksızlık

Olay: 'Sahte' Marko Paşa", Ta rih v e Toplum, S. 175, (Tem muz 1998), ss. 41-48 6) Aziz Nesin (Hazırlayan), "C umhuri yet Döneminde Türk Mizahı", İstanbul 1973, Akbaba Yayınları, s. 56 7) Sabahattin Ali, "Marko paşa Yazıları ve Ötekiler", Derleyen: Hikmet Altı nkaynak, İs tanbul 1986, Cem Yayınev i.

tav ır / yakın tarihimiz / aralık '99 / sayı: 18

Dipnotlar: 1) Nazım Hikmet, "Sav aş Eri v e Yazar Saba hattin Ali": Bkz. Kemal Bayram, "Sabahat tin Ali Olayı", A nkara Eylül 1978, Yenigün Yayınları, s. 134. 2) İlhan Dağlı, "Marok Paşa", Kült ür Sanat ta Tav ır Dergisi sayı 13, (Haziran '99), s. 42-44 3) Filiz Ali- Atilla Özkırımlı, "Sabahatti n Ali", İstanbul Mart 1986, de ya yınev i, s. 264 4) "Neden Muv affak Olu yoruz?", Yedi-Se-kiz Hasan Faşa, S. 1(29 Nisan 1949), ss.l 5) Bu prov okasyon v e içerdiği sorunlar için bkz. Mehmet Ergün, "Basın Tarihimiz de İlgi nç Bir


şiir t u rg u t uyar

gül durur Eve bir gül aldın ve oğul bütün yaz güldü oğul dediğim evet o ve her şey su içip yüzlerini yıkadılar bazı adamlar bu arada Tanrıya da katlandılar rakı maki içildi bir şeyler de yazıldı aynı zamanda bir baktık her şey geçmiş insanlar gibi nasıl oldu anlayamadık sonunda ne oldu bil bakalım ihtilal! hayır: deprem! hayır kuşlar gitti!., evet ama her şey yerinde kaldı sanırs ın, öylegülün yaprakları yeniden bitti -haklısın bir gül bir yerde, yeniledi kendisini "Biri kapıyı vuruyor Bir rüzgar, bir rüzgar..." ordan oraya savuruyor kendini. tavı r/şiir/aralı k '99/sayı : 18

36


Antal ya Altın Portakal Film

oturan Meryem (Başak Köklükaya) ile tanışır.

Festivali'nde En iyi Üçünc ü

Meryem mutsuz evliliği olan bir kadındır. isa ile aralarında bir ilişki başlar.

Film, En iyi Senar yo, En iyi Kadın Oyuncu ve En iyi Görüntü Yönetmeni

ödüllerini

alan "Üçüncü

Sayfa" altı salonda gösterim olanağı bulan yerli filmlerden biri. Film, Beyoğlu'nda mafya ilişkilerinin döndüğü bir yerde, kaybolan 50 dolan çalmakla suçlanan İsa (Ruhi Sarı )'nın ölesiye dövülmesi yle başlar. İsa’ya, 50 doları getirmesi için bir gün süre verilir. İsa, figüranlık yaptığı

ajanstan

para

ayarlayamaz ama, bir tabanca ç alar. Evinde bir not yazıp intihar etmeye karar verir. Bu sırada kapı çalınır. Gelen ev s ahi bidir ve birikmiş kirayı ister. isa bu parayı ödeyemeyec eğini söyleyinc e, ev s ahibi hakaret ederek isa'ya gün verir. isa intiharı daha

içice geçen i ki ana öyküde, burjuva medyanın üçünc ü s ayfalarının vazgeçilmez haberlerinden karşımıza.

birinin

ar ka

planı

çıkıyor

Demirkubuz, üç s atıra sıkıştırılmış bir üçünc ü sayfa haberinin gerçek yüzünü sunuyor bizlere. Üç satırın arkasındaki gerçek öyküyü. Bu yanıyla da çarpıcı bir entrika öyküsü duruyor karşımızda. Öyküs ü, sinema dili, yönetmenin kişiliği, hepsi incelenmeye değer nitelikler aslında. Biz belli çıkış noktalarından

hareket

edecek ve değerlendirmelerde bulunacağız. Öykü, düzenin dışladığı, hayat içinde s ağlam bir yer edinememiş kişilerin entrikalan, küçük hesaplan ve karmaşaları üzerine kurulu.

çok düş ünmeye başlar. Ama bir anda fikir değiştirir ve yukarı çıkıp ev sahibini öldürür.

Filmde, küçüc ük ve z orlu yaşamlarına haps olmuş ins anların, çıkış yol u arar ken

Öldürdükten sonra yeniden intihar etmeyi ister ama ev s ahibinin yanma, bayılıp düşer.

karşılaştıkları ilk durak dej eneras yon, al averedalavere... Neden böyle bir dejeneras yon?

Uyandığında kendi evindedir. Bundan sonra isa, karşı dairede

Emeği ile geçinen insanların hayatındaki bu

tavı r / sinema / aralı k '99 / sayı : 18

çıkış-


sızlık neyin nesi? Sistemin çepeçevre ördüğü, kuşatmaya aldığı insanların politik bilinçten yoksun olduğu, üre-temediği ve hızla yoksullaştiğı bir yerde iki yol çıkar önüne. Ya bu gidişe dur denecek y a da bunalımın ve dejenere kültürün ağmda kendisi de dejenere olacak. Sistem zaten ilk türden çıkışı baskı mekanizmasıyla engelliyor. Baskının her zaman patlama yaratacağı beklentisi çoğu zaman boşa çıkabilir. Çünkü aşırı baskı koşullarını y aşayan sinik insanlar için dejenerasyon ve içe kapanma hah, gettolaşma bir sonuçtur. Bu işin bir boyutu. Pratikteki yansıma ne olacaktır ve yaklaşımlar nelerdir? Bakın Demirkubuz ne diyor? "Bu insanlar kendi dertlerine, kendi dünyalarına, kendilerine yabancılaşmış nörotik bir kitle aslında. O yüzden adamın kendini anlatsa bile, bu ne? diyebilir. (...) Mesela son derece yoksul, hayatın derdini son derece doğrudan ve acı şekilde yaşayan insanlarda bile hala en klasik biçimde ne bir sınıf bilinci var, ne insan olma bilinci var. Hala bu ülkede böyle iktidarlar, böyle yönetimler, böyle bir devlet varolabiliyorsa bunun temel sebebi bu insanların kendilerine yabancılaşmış olmalarıdır." Demirkubuz, doğru bir noktadan yanlış sonuçlara varıyor. Sonuç olarak

filmlerine de bu damga vuruyor. Ama Demirkubuz şu noktayı, gözden kaçırıyor. Bunu sistemden bağımsız ele alıy or. insanın eğitim süreci, toplumsal ilişkileri, toplumsal bilincini belirler ama bunun, yani piramidin en başında sistemin kendisi vardır. Ve ilişkileri buna göre belirler. Ama meseleye böyle bakmayınca sorunu küçük insanların büyük dejenerasyonu şeklinde ele alırız. Sinemamızda yeni dönem bir kal kışmayı işaret etse de nitelik olarak burjuvazinin istediği yenildik duygusunu bire bir veriyor. Masumiyet, Gemide, Laleli'de Bir Azize, Üçüncü Sayfa vb... bir yanıyla çıkışsızlık öyküleri. Ve Demirkubuz, insanların sorunlarına yabancılaşmalarını, sınıf bilincinde olmamalarını, böylesi iktidarları hala başta tutmalarım eleştirirken; sinemay ı bir silah gibi kullanma derdinin olmadığını, kitleyi eğitme gibi bir durumunun olmadığım söylüyor. Ve filmleri kendisi için çektiğini söylüyor. Y ani insanları yeniklikleriyle başbaşa bırakıyor. Bunu da içine sindiriyor. Bu ne yaman çelişkidir? Hem halkın bilgsizliğini eleştirecek, hem de eğitimine zerrece katkıda bulunmayacak. Bu eğitimi iktidarların vermeyeceği açık. O zaman yönetmenimizin halkı eleştirme hakkı kendiliğin-

tav ır/sinema / aralık'99/say ı: 18 38

den kalkmıyor mu? Demirkubuz, insanın koca bir labirent olduğunu savunanlardan. Temelini Freud'dan alan bu yaklaşım, doğal olarak bu labirente boyun eğiyor. Ve zayıf olduğunu kabul etme cesaretini gösteriyor. Öyle mi gerçekten? insan derin bir labirent mi yoksa düz v e basit bir varlık mı? Kavramları, çelişkileri doğru düzlemden bakılınca çabucak çözülebilecek bir varlık mı? Yoksa onu biz mi beynimizde böyle karmaşıklaştırıyoruz? Filmin diline gelince. Y önetmen, Üçüncü Sayfa'da Tarantinovari bir dil kulanmış diy ebiliriz. Genel olarak 1940'lann karanlık filmlerine (film-noir) gönderme yapan yönetmenin, bu dilin popülerleşmiş hali Tarantino'da sokak diliy le argoyla öne çıkarılmıştır. Ve Demirkubuz da Üçüncü Sayfa'da bu yöntemi benimsemiş diyebiliriz. Hareketsiz kamera kullanımı, doğal ışıklar, amatör oyuncular mantığı ise Lars Von Triers'in Dogme '95'ini hatırlatıyor. Birebir bu yöntem olduğunu da söyleyemeyiz tabi. Y önetmen'in kendi özgün yaklaşımları da f ilmin dirini oluştururken önemli bir yer tutuyor. Saflığı ya da saf sinema aray ışının bir biçimi olan sinema diliyle, öyküsüy le saf ve an olanı yakalaması dileğiyle...


değerlendirme şaban öztürk

i

Gülün Bittiği Yer

şkence neredeyse hayatımızın bir parçası haline getirildi. Memleketin her köşesinde hal ka karşı uy gulanan bir politika durumunda. Durum böy le olunca da işkencey e birkaç kötü polisin münferit olay ı olarak bakmay ı hay at doğrulamıy or. Sözünü ettiğimiz olay ı v e f aillerini y aratan bir ideolojidir. Kapitalizmin f aşist ideolojisidir. Daha doğrusu hiçbir işkenceci anasından işkenceci olarak doğmaz. işkencey e de onların birey sel suçu olarak bakıp, sorunun derinliklerine bakmamak olmaz. Onlar bir dizi eğitimden, ideolojik f ormasy ondan sonra işkenceci olurlar. Sonuçta insana dair tüm değerlerden yoksun hale getirilirler. Bu da işin doğal sonucudur artık. Değil mi ki insanların bilincini v e hayattaki konumlanışmı y aptıkları işler belirler. Onlar açısından başka insani sonuçlar aramak iyimserlik olur. Y ani içişleri Bakanı Sadettin Tantan'ın dediği gibi, işkencey i v e işkenceciy i bu toplumun bir ürünü olarak algılay anlay ız. Bu olgular toplumun değil, toplumu da şekillendiren, düzenin üstyapı kurumları olan; kültürün, ideolojinin ürünüdürler. Demek ki insanlık suçu olarak işkence,

toplumun değil, toplumu sultası altına almış sömürücü egemen güçlerin ürünüdür. Onların "v atansev erlik" tanımlamaları içinde, egemenliklerine y önelik her düşünce v edavranışa karşı mübah say ılmıştır. 12Ey lül gibi dönemlerde, kendi yandaşlarına da uy gulamışlardır. Buna rağmen toplumun her çevresi bu insanlık suçuna karşı gereken hassasiy eti göstermemiştir. Naif ve her konuyla ilgili gözüken kültür, sanat adamları, neredeyse kurbağanın hay atını bile kendilerine konu edinirken, insana dair bu konuy a gereken ilgiyi göstermemişlerdir. işte bu olumsuzluk içinde "Gülün Bittiği Y er" adlı f ilm önemli bir eserdir. Onu önemli kılan diğer bir y ön de f ilmi çekenlerin niteliğidir. Gülün Bittiği Y er, İsmail Güneş'in y önettiği, y ine İsmail Güneş'in senary osunu Ömer Lütf i Mete ile birlikte yazdığı, işkenceyi konu alan bir f ilm. Film gösterime girmeden düzenin kurumlarının hışmına uğradı. Önce gösterimine izin v erilmedi, mesele sessizce geçiştirilmeyince gösterime girmesine izin vermek

tavır / sinema / aralık '99 / sav ı: 18

zorunda kaldılar. Bu durumda f ilmi görmeden tanımamıza neden oldu. Aslında ne v ar bunda, Türkiye için olağan bir durum denebilir. Fakat olayı ilginç kılan bir durum v ar. O da, bugüne kadar çoğunlukla y a-saklar dev rimci, demokrat, solcu sanatçıların eserlerine uy gulanırdı, y asakların altında da sağcı, f aşist imzalar olurdu. Bu kez öy le olmadı; toplumun maruz kaldığı bir soruna sağcı bir sanatçı parmak bastı v e sansüre de solcu bilinen bir sanatçı imza attı. imza atmakla kalmadı, yaptığı işi sav undu da. işte gariplik de bu durumla başladı. Bilindiği gibi, sansür üst kurulunda MGK'dan, içişleri Bakanlığı v e Kültür Bakanlığı'ndan birer kişinin y anı sıra, üç de sanatçı y er alı-y or. Bunların ikisi sinemadan Y ılmaz Atadeniz v e Aytaç Arman, diğer üçüncüsü de müzisyen Ali Kocatepe. Daha f ilmi izlemeden, filmi çe kenlerle, sansürleyenler arasındaki tartışmalara tanık olduk, doğrusu öfkelendik. Sansürcülerin eleştirel görüşlerini özet olarak aktardığımızda eminiz ki sizler de öf kelene -


ceksiniz. Kültür Bakanlığı müsteşarı, "Estetik kay gılardan dolay ı yasaklandığını" söy lüy or. Estetik olmayanın da "yoğun şiddet sahneleri" olduğunu belirtiyor. Bu tespitin ne kadar ciddi olduğunu, müsteşar beyin ne kadar samimi olduğunu sinema v e televizy onlarda oy nanan Amerikan filmlerine baktığımızda görürüz. Ay taç Arman ise filmi şöyle eleştiriyor: "Gülün Bittiği Y er insanı terörize ediy or. Filmi değerlendirirken komisy ondaki diğer üy elerle izlemekte zorluk çektik. Bir sanatçı olarak, bir sanat eserinin y asaklanmasına hiçbir zaman taraftar değilim. Ancak bu film bir sanat eseri olarak iy i bir f ilm değil. Şiddet sahneleri çok aşırı v e gereksiz olduğu için böyle bir karar alındı. işkencey i eleştiriyorum diye bir f ilme baştan sona işkence sahneleri koy arak sey irciy i terörize etmeye kimsenin hakkı y ok." Aytaç Arman bunlarla y etinmeyip bir de şunları ekliyor, "Sağ eğilimli bir y önetmenin, sol eğilimli bir gencin y aşadığı işkencey i anlatmasını, Cüneyt Arkın gibi sağ eğilimli bir oy uncunun dev lete saldıran bir f ilmde oy namasını da şaşkınlıkla karşıladım." Aytaç Arman Türkiy e de işkencenin boy utlarını bilen insanlardandır. Geldiği sosyalist çev relerde pek çok arkadaşının bu tezgahlardan geçtiğini de duymuş olması lazım. Üstelik her gün gazetelerde 16-17 y aşlarında çocuklara nasıl işkence y apıldığını da okuy ordur. Buna rağmen hiçbir öfke duymay ıp, sey ircinin öfkelenmesinden korkuy orsa, demek ki Aytaç Arman insani özünden çok şey yitirmiş. Diğer taraftan da, sağcılar nasıl olur böy le bir film yaparlar diy e şaşıracağına, kendisinin v e diğer "solcu" sanatçıların, içine düştükleri durumdan biraz utanmaları gerekir diy e düşünüy oruz.

Ay rıca sansür kurulu Aytaç Arman'’ın ileri sürdüğü gibi estetik değerleri gözeterek çalışan bir kurum değildir. Öy le olsaydı bugün sinemalarda oy natacak film bulamazlardı. Filme gelince, sinema tekniği açısından ele alacak değiliz. işin o kısmını sinema eleştirmenlerine bırakalım. Filmde işkence olgusunu ve iş kenceci tipolojisini izley enin kafasında somutlaştırmay ı başarmışlar. Hikây enin kahramanı, ileri sürüldüğü gibi politize olmuş bir insan bile değil, politik arkadaşları v ar. Olaylar sıradan üniv ersiteli bir gencin arkadaşlarından dolay ı gözaltına alınması, oğlundan dolay ı gözaltına alınmış tarih öğretmeni bir babanın ve çocuğunu işkencede y itir miş bir sav cının etraf ında gelişiyor. işkence seansları, işkence öncesi v e sonrası hayatlar veriliyor. Buradan da işkencenin kişi üzerindeki etkileri gözlemlenebiliy or. Olay ın kahramanı gencin solcu olmadığı, işkence sonrası hay atında elinde sürekli Tercüman Gazetesi taşımasından da belli. Çünkü işkence tezgahından geçmiş hiçbir solcu genç, eğer itirafçı olmamışsa, işkencecilerle tavır / sinema / aralık '99 / sayı: 18

ay nı ideolojiyi pay laşan Tercüman gibi gerici bir gazeteyi elinde taşımaz. Filmde Bülent Bilgiç'in oy nadığı, tarih öğretmeni baba oldukça ilginç bir tipleme. Öğretmen sağcı-f aşist eğilimler taşıy an bir insan v e bu insanın kaf a y apısı ile işkencecinin ey lemi arasında belki de f arkında olmadan bir bağlantı kurulmuş. Ancak işkence olgusu, bir şiddet öğesi olarak tarihsel v e aile boy utuy la temellendirilmeye çalışılmış. Böy lece işkencenin mevcut rejimin halka karşı uy guladığı v e süreklilik arz eden bir politika olması v urgusu atlanmış. Elbette "sağcı" bir sinema adamından bunu beklemek de abes olur. Çünkü onlar işkencenin, sadece Türkiy e'de değil, düny ada hakim olan empery alist sistemin ürünü olduğunu kabul etmezler. Tüm eksik yanlarına rağmen, insanlık suçu say ılan bir olguy a eleştirel bir y aklaşım sergileyen bu film, toplumun karşı karşıy a kaldığı bir problem etraf ında ortak duyarlılık y aratması bakımından önemlidir. Bu nedenle f ilme emeği geçenleri tebrik etmek gerekiy or.


HABER YORUM İdil Kültür Merkezi AGİT Zirvesi Nedeniyle Basıldı! İSTANBUL-istanbul'da 17-18-19 Kasım tarihlerinde düzenlenecek olan AGİT toplantısı gerekçesiy le birçok kültür merkezi v e gazete bürosu polis taraf ından son derece keyfi bir şekilde basıldı. 12 Kasım Cuma günü saat 14:30 sıralarında idil Kültür Merkezi, polisler taraf ından "AGİT zirv esine katıla cakların güv enliğini sağlamak" amacıy la keyfi bir şekilde basıldı v e tamamen dağıtıldı. Baskın sırasında, kültür merkezinde bulunan Tav ır Dergisi çalışanı Muzaff er Aslan'ı gözaltına alan polisler, Ortaköy Polis Karakolu'na götürdüler. Bir gün gözaltında tutulan Kültür Sanatta Tav ır dergisi çalışanı Muzaffer Aslan savcılıkta serbest bı rakıldı. Polis, kültür merkezi ve Kültür Sanatta Tav ır Dergisi'nin arşivlerinden oluşan birçok görsel malzemeye v e kitaba el koydu. Bütün bunlar Amerika'y a "sizin için bunları y aptım" demek için yapılmış v e devrimci-demokratları susturmak adına halk üzerinde terör estirilmiştir. 13 Kasım günü idil Kültür Merkezi'nin yaptığı, "Amerikan Yalakalığı" başlıklı açıkalamada; "Emperyalistler kendi güvenliklerini sağlamak amacıyla yapacakları toplantılara katılırken bile korkuyorlar. Halktan korkuyorlar! Bu yüz den de AGİT toplantısı süresince sürekli kullanılan birçok yolu kapayarak halka tam anlamıyla işkence yapılmaktadır. Dev let kendi güvenliğini sağlamanın derdine düşmüştür. Dün Düzcede meydana gelen depremde halkımız yine kendi "kade riyle" başbaşa kalmıştır. Kış ortasında çadırları ellerinden alınan halk deprem karşısında yine kendi "kaderine" bırakılmış tır. 17 Ağustosta yaşanan depremin yaraları sarılmadan yeni bir katliama imza atıl mıştır. Onların gündemi A merikan başkanının Türkiye’ye gelmesidir. Onlar ne depremi ne de depremde ölenleri gündemlerine al mazlar. Hiçbir zaman halkı düşünmediler!" denildi.

Tülin Aydın Bakırı Kaybettik TAVIR- Arkadaşımız Tülin Ay dın Bakır’ı 24 Ekim günü, hastalığından dolay ı kay bettik. Tülin, 1963 y ılında Kars'ın Sarıkamış ilçesinde doğmuştu. ilkokulu Urf a'da bitirmiş, ailesi İstanbul’a y erleşince Vatan Lisesi'ne y azılmıştı. Derken onu mesleğiy le tanıştıran üniv ersite y ılları başlamıştı. 1983 y ılında girdiği Y ıldız Teknik Üniv ersitesi Elektronik Mühendisliği bölümünde okurken, daha önce tanıştığı dev rimci düşünceleri tanıma f ırsatı bulmuş ve mücadeleye ilk adımını atmıştı artık. Okul bitince kimileri gibi "Benden buraya kadar " demeyip EMEKAD( Emekçiler Kültür Araştırma Derneği’ndeki çalışmalara katılmıştı. Ardından DEMKAD'da kadınların örgütlenmesi içindey di. "Mühendisim başka işlerle uğramam." demey ip emekçi mahallelerde halkıy la birlikte nef es alıp v eriyor v e bundan büy ük bir mutluluk duyuy ordu. Çalışmaları, Elektrik Mühendisleri Odası'nda da sürdü. Mimar v e mühendislerin dev rimci mücadelesinde y ine kolları sıv ay ıp EMO'da görev alarak bir süre y önetiminde y er aldı. Tülin örgütlenme sekreterliği y apmış, herkesin sözünü dinlediği meslektaş olmanın ötesinde sevilen bir dost olmay ı başarmıştı. inand��ğı y olu y ürümey e devam ederek bu yolculuğu son anma kadar sürdürdü. 1996'da kanser, bağırsaklarında ilk siny ali v ermiş, aradan iki y ıl geçtikten sonra ise bu kez bey in hücrelerini sarmıştı. Ama o hastalığını duy duğu ilk andan ömrünün sonuna dek yaşama v e işlerine dört elle sarılan, doktorların en f azla altı ay y aşar sözlerini boşa çıkartan bir irade sergiledi. Moralli v e güçlü y aşadı. Güce dönüşen bu iradenin gerçek kay nağı ise mücadeley di. Ve Tülin Ay dın Bakır bizlere pek çok güzelliğin y anında, son anlarında ona gülümseyip ardından gözlerini yumduğu bir emanet daha bırakmıştı: küçük kızını; idil'i... Tülin için y azılan şiir okunduktan sonra, dilinden hiç düşürmediği "Bekle bizi İstanbul" sarkışını söy ledik. Evet ömrü gibi kısa denilebilecek ama sadece v e ona y araşır bir törenin ardından, ağır ağır uzaklaştık, Onu son y olculuğuna uğurladığımız mezarlıkta.

tavı r/ haber yorum / aralı k '99 /sayı : 18

41


HABER YORUM Koln'de Akdeniz Filmleri Festivali Yapıldı KÖLN- Almanya'nın Köln şehrinde 28 Ekim- 7 Kasım 1999 tarihleri süresince, ağırlığını Türkiye sinemasının oluşturduğu Uluslararası Akdeniz Füm Festivali gerçekleştirildi. Cinenova Sineması'nda üç salonda gerçekleşen festivale, Türkiye'nin y anı sıra Portekiz, Fransa, ispany a, Tunus, Fas, Yunanistan, Almanya ve Hollanda yapımı filmler de karıldı. 33 filmin katıldığı f estivalde kimi filmler ortak yapım ürünüy dü. Film gösteriminin y anı sıra tiyatro oy unları v e filmlerin y önetmenleri v e oy uncularıyla y apılan söyleşilerle zenginleştirilen f estiv alin galası da, 27 Ekim tarihinde gerçekleşti. Festivalin sponsorluğunu Hürriyet Gazetesi, Doğan Medya, Tam Türk Seyahat, Olimpic Airvvays, Stadtsparkasse Köln gibi birçok kuruluş üstlendi. Festivalin açılışında, Festiv al Komitesi, Köln Belediyesi'nin duyarsızlığını v e f estiv ale karşı ilgisizliğini eleştirdi. Akdeniz Film Festivali'nde gösterilen filmlere gelince; Tunca Y önder'in, "Çökertme"; Y alçın Y elence'nin, "Duruşma"; Serdar Akar’ın, "Gemide"; ismail Güneş'in, "Gülün Bittiği Yer"; Y eşim Ustaoğlu'nun, "Güneşe Y olculuk"; Reis Çelik'in, "Hoşçakal Yarın"; Tunç Başaran'ın, "Kaçıklık Diploması"; Nuri Bilge Cey lan'ın "Kasaba"; Biket ilhan'ın, "Kay ıkçı"; Kudret Sabana'nın, "Laleli'de Bir Azize"; Turgut Yasaların "Leoparın Kuyruğu"; Kutluğ Atman'ın, "Lola The Büidikid"; Zeki Demirkubuz'un, "Masumiy et" ve "Üçüncü Sayfa"; Ali Özgentürk'ün "Mektup"; Y ılmaz Arslan'ın "Yara"; Nurettin Özel'in, "Y aşama Hakkı" isimli f ilmleri, f estiv alin Türkiy e ay ağına ait filmlerdi. Bunun dışında festivalde, Merzak Allouche'nin, Fransa yapımı, "AlgerBey routh: Pour Memoire"; Ventura Pons'un, ispanya yapımı, "Amıc"; Said Şaribi'nin, Fas yapımı, "Femmes... Et Femmes"; Fernando Vendrell'in PortekizFransa ortak yapımı, "Fintar O Destino"; Theo Angelepoulos'un, Yunanistan y apımı, "Mia Eonistita Ke Mia Mera"; Pedro Almodov ar'ın, ispany a y apımı, "Todo Sobre Mı Madre"; Vengelis Serdaris'in, Y unanistan yapımı "Vasiliki" isimli f ilmler de başta olmak üzere, bir çok uluslararası f ilm gösterildi. Festivale yoğun olarak, Türkiyeliler'in ilgi gösterdiği gözlenirken, Almany a'n sinemaseverler de festivalin izley icileri arasındaydı.

tavı r / haber yorum / aralı k '99 / sayı : 18

42

Grup Y orum 16 Ekim 1999; Antaly a'da, Kony aaltı Açık Hava Tiy atrosu'nda Pir Sultan Abdal Derneği'nin düzenlediği konserde yaklaşık 3000 kişiye seslendi. 22 Ekim 1999; BEM-SEN'in kuruluşunun 10. y ıldönümü çerçev esinde Semiramis Düğün Salonu'nda düzenlenen geceye katıldı. Gecede y aklaşık 300 kişiye seslendi. 23 Ekim 1999; Almanya'nın Bremen kentinde, imece Kültür Merkezi'nin düzenlediği konserde yaklaşık 300 kişiy e seslendi. 24 Ekim 1999 Almany a'nın Saarbrücken kentinde Anadolu Halk Kültür Derneği'nin düzenlediği konserde yaklaşık 600 kişiy e seslendi. 31 Ekim 1999; Hollanda'nın Arnhem şehrinde Anadolu Halk Kültür Derneği'nin düzenlediği konserde yaklaşık 500 kişiy e seslendi 6 Kasım 1999; Almany a'nın Duisburg şehrinde Alev i Derneği'nin düzenlediği gecede yaklaşık 1500 kişiye seslendi. 7 Kasım 1999; Hollanda'nın Rotterdam şehrinde Anadolu Kültür Merkezi'nin açılışına katılarak küçük bir dinleti verdi.


HABER YORUM

5. Avrupa Film leri Festivali-Gezici Festival CİHANGİR KESKİN- Bu y ıl beşincisi düzenlenen Av rupa FilmleriFestivali-Gezici Festival, 12 Kasım'da başladı. Festival programında 19'u uzun metrajlı olmak üzere toplam 77 f ilm y er aldı. ilk olarak Ankara'ya uğray an Gezici Festival, daha sonra Bursa, Çanakkale v e izmir'i dolaştı. Festiv alin ikinci ay ağı, 3-6 Aralık tarihleri arasında da Y unanistan'ın Drama kentinde yapılacak. Ankara Sinema Derneği taraf ından düzenlenen f estivalin sponsorluğunu, Avrupa Birliği, Avrupa Komisyonu v e T.C Kültür Bakanlığı yaptı. Bu f estivalin bir özelliği de ilk kez yurtdışına çıkıy or olması. Festivale katılan f ilmler çeşitli bölümler altında izley iciy e sunuldu. Programın 'Avrupa Av rupa' bölümünde "Ned Divine'ı Diriltmek" (Kirk Jones), "Araba Camı Y ıkay ıcılarının Türküsü" (Peter Del Monte), "Sekal Ölmeli" (Vladimir Michalek), "Simon Magus" (Ben Hopkins), "Bana Hayal Kurduğunu Söyle" (Moiri Eras), "Sokak Çocukları" (Teresa Villaverde), "Uzun ince Bir Y ol" (Pantelis Voulgaris), "Beni Y alnız Tanr ı Görür" (Bruno Podaly des) gibi y eni f ilmler gösterildi. Av rupa'nın En iy ileri Bölümünde' "Epidemic(Salgın)" (Lars von Trier), Ukrayna'da bir toplama kampında, Hitler'in doğum gününü kutlama çerçevesinde Alman futbol takımıy la maç y apmaya zorlanan esirlerin öyküsünü, Nazi dönemine eleştirel bir bakışla anlatan, Zoltan Fabri'nin "Cehennemde iki Devre"si, "Bir Sarışının Aşkları" (Milos »Forman), "Balo" (Ettore Scola), "Bay Hulot'un Yaz Tarih" (Jacques Tati), "Kör Talih" (Krzsytof Kieslowski) gibi klasikleşmiş filmler y er aldı. Festivalin 'Ustalara Saygı' bölümünde, bu y ıl Jiri Manzel'in üç filmi gösterildi. 21 yıl yasaklı kaldıktan sonra gösterildiği Berlin Film Festivali'nde "Altın Ay ı" v e "FIPRESCI" ödüllerini alan "Öksedeki Tarla Kuşları", Montreal Film Festiv ali'nde "Jüri Özel Ödülü'nü", Los Angeles Film Festivali'nde "En iyi Y önetmen" ve "En iyi Film" ödüllerini alan ve bir komedi filmi olan "Benim Küçük Tatlı Köyüm", Montreal Film Festivali'nde "En iyi Yönetmen" ödülünü alan "Eski Güzel Günlerin Sonu" adlı f ilmleri gösterildi. 1940'larda Y unanistan'ın Ikaria Adası çev resinde geçen, iç savaşın son günlerinde küçük bir grup gerillanın altı y ıl sürecek mücadelesini ve dramatik olaylarını, gerillaların y aşamlarını, birbirleriyle olan day anışmalarını, halkla olan ilişkilerini, baskısını yoğun bir şeküde hissettiren siy asi iktidara rağmen verdikleri bağımsızlık mücadelesini anlatan Leonidas Vardaros'un "All Of Us, Ef endi" (Hep Birlikte Y aptık, Efendi) adlı filmi de festivalde gösterilen filmler arasında. Ay rıca Zeki Demirkubuz'un 36. Antalya Altın Portakal Film Y anşması'nda "En iy i Üçüncü Film", "En iyi Kadın Oyuncu", "En iyi Senaryo" ve "En iyi Görüntü Y önetmeni" ödüllerini alan "Üçüncü Sayfa" adlı f ilmi festivalde yerini aldı. 'Kısa iy idir" adlı kısa metrajlı f ilm bölümünde 60 tane kısa f ilm gösterimi y apıldı. Filmler, Av rupa Panoraması, Fransız Komedileri v e Kukla Canlandırmacı s ı: Barry Purv es altbaşlıklarında gösterildi. Festival kapsamında 15 Kasım'da Resim Heykel Müzesi'nde italyan topluluk Nino Rota Ensemble 'm f ilm müzikleri konseri y apıldı. Bu y ıl f estiv alin "Bir Oyuncu" adlı bölümüne Tuncel Kurtiz konuk oldu. Tuncel Kurtiz'in oy nadığı ve y önettiği filmlerden toplu bir gösterim sunuldu. Y ılmaz Güney'in "Umut", Zeki Ökten'in "Sürü" v e Tuncel Kurtiz'in hem y önettiği hem oynadığı f ilmi "Gül Hasan" f ilmleri gösterildi. Ayrıca Tuncel Kurtiz'in de oynadığı; Selma Koksal'in "Karşılama", Ayşe Polat’ın "Sofya Hatun" f ilmleri gösterildi. Gezici Festival 3-6 Aralık tarihleri arasında son durağı olan Y unanistan'ın Drama kentine uğray arak sona erecek. tavı r/ haber yorum /aralı k '99 /sayı : 18

43


HABER YORUM

İstanbul'da 2. Uluslararası Sinema ve Tarih Buluşması İSTANBUL- TURSAK (Türkiye Sinema ve Audiovisuel Kültür Vakfı) ve Türkiye İş Bankası işbirliği ile düzenlenen "2. Uluslararası Sinema-Tarih Buluşması", 27 Aralık 1999- 6 Ocak 2000 tarihleri arasında gerçekleştirilecek. Dünyada iki yüzyılı ve iki kıtayı birleştiren tek festival olma özelliğini taşıyan sinema-tarih buluşması, bu yıl da yoğun bir programla seyirci karşısına çıkıyor. Tarihle bugün arasında bir bağ kurmayı ve "sinema aracılığıyla toplumda tarihsel bir bilinç yaratmayı" hedefleyen "2. Uluslararası Sinema-Tarih Buluşması", bir yandan ulusal ve uluslararası tarihsel temalı filmleri izleyiciye sunarken, bir yandan da yan etkinlikler programı ile tarih konusunda farklı pencereler açıyor. Festival altı ana başlıktan oluşuyor. Bunlar: "Türk Sineması'nda Osmanlılar", "Uluslararası Kısa Film Projesi ve Film Öyküsü Yarışmaları", "Yüzyıla Bakış", "Ustalara Saygı", "Çağımızın Aynası Sinema" ve "Yan Etkinlikler". "Osmanlı'nın 700. Yıl etkinlikleri" nedeniyle ana teması "Osmanlılar" olarak belirlenen festivalin , "Türk Sinemasında Osmanlılar" bölümünde, 35mm. kopyası yeniden basılan, yönetmenliğini Sami Ayanoğlu'nun yaptığı 1952 yapımı "Yavuz Sultan Selim Ağlıyor", Lütfi Ö. Akad'ın, Ömer Seyfettin hikayelerinden gerçekleştirdiği dörtlemesi "Ferman", "Pembe İncili Kaftan", "Diyet" ve Topuz" ile Lütfi Akad'ın "Preveze'den Önce-Barbaros Hayrettin" isimli filmler de bulunuyor. Ayrıca Kültür Bakanlığı'nm desteği ile gerçekleştirilmekte olan, danışmanlığını Prof. Dr. Sami Şekeroğlu'nun, yönetmenliğini ise Tuncay Yönder'in yaptığı "Osmanlı'dan Sinemamıza Yansıyanlar" belgeseli de festivalin "Osmanlı" bölümünde sunulacak. . Festivalde bu yıl yaklaşık 50 film altı ayrı salonda izleyiciye ücretsiz olarak sunulacak. Festivalde, uluslararası uzun metrajlı yarışmasında beş kıtadan 10 film yarışıyor. Bu bölümde yer alan 1998 İspanyol yapımı La Nina de Tus Ojos/ The Girl of your Dreams/ Gözbebeği, festivalin açılış gecesi filmi olarak gösteriliyor. Yönetmenliğini Fernando Trueba'nın yaptığı "Gözbebeği", "film içinde film”le İspanya tarihinde bir kesiti anlatıyor. 1938'de Berlin'de General Franco'nun rejimine taraftar bir film çekim ekibinin iç savaşın ortasında bir Endülüs müzikal dramını filme çekerken yaşadıkları kurmaca ile gerçek içice geçiyor. Uluslararası yarışmaya, Türkiye'den yönetmenliğini Ferzan Öpetek'in yaptığı "Harem Suare" katılıyor. Festivalin, Uluslararası Belgesel Film Yarışmasında ise, 15 filmin yarışıyor. Festivalin yan etkinlikleri bölümünde , konuk oyuncu ve yönetmenlerle yapılacak söyleşi ve paneller yer alıyor. "Sinemada Tarih Yorumları" başlığını taşıyan panellerin konuları şöyle: imparatorlukların Sonu ve Milliyetçiliğin Yükselişi", "Barbaros ve Barbaros", "Tarihe Çapraz Yaklaşımlar Haremde Dört Kadın: 1899'a Bakış/ Aşk-ı Memnu 1899'dan Bakış". Festival çerçevesinde, Atatürk Kültür Merkezi'nde de iki ayrı sergi açılıyor. Bunlar, Agah Özgüç'ün "Türk Sineması'nda Tarihi Film Afişleri" ve Burçak Evren'in "Türk sinema Tarihi'nden Fotoğraflar" adlı sergileri. Festivalde "üretime ve eğitime yönelik çalışmalar" kapsamında yer alan "Ulusal Yarışmalar" içinde öğrencilere yönelik olarak açılan "kısa film proje yarışmasında, jürinin belirlediği iki projenin çekimlerine başlandı. Aynı yarışmanın "Anadolu Apartmanı" adlı ikinci projesi ise, Osmanlı kültür dünyasında devasa saraylar ve camelerin dışında hiç değinilmeyen Anadolu apartmanlarından biri, Anadolu'daki sıradan insanı anlatabilmek için bir araç olarak kullanmış. Yine konusu Osmanlılar olan ve son başvuru tarihi 3 Aralık 1999'da tamamlanacak olan Uzun Metrajlı Film Öyküsü Yarışması' na ise katılımlar sürüyor. tavır / haber yorum / aralık '99 / sayı: 18

44


HABER YORUM

Ulucanlar Katliamını Anlatan Broşüre, Matbaada Basılırken El k onu ld u ! ANKARA- Ankara TİYAD (Tutuklu İnsanlarla Yardımlaşma Derneği'nin hazırladığı, 26 Eylül 1999 tarihinde Ulucanlar Hapishanesi'ndeki devrimci tutsaklara yönelik katliamı ve işkenceleri anlatan "Yalanlarla Parçalanan Ulucanlar Katliamı" adlı broşür, daha matbaa aşamasındayken 17 Kasım 1999 günü, matbaa polis tarafından basılarak el konuldu. Yine aynı günlerde, 19 Kasım 1999 tarihinde de Ankara Emniyet Müdürlüğü Basın Bürosu ve Dernekler Masasına bağlı polisler ve Çevik Kuvvet ekipleri Ankara T İYAD ile broşürün basım ve dağıtımını üstlenen Etki Ajans bürosunu basarak talan ettiler ve bir çok eşyaya el koydular. Ankara TİYAD yaptığı açıklamada; "26 Eylül'de Ulucanlar Hapishanesi'nde on yiğit insanı, on devrimciyi katlettiler. Onlarcasını da işkencelerden geçirip vücutlarında ağır yaralar açtılar. Kamuoyuna yalan-yanlış açıklamalar ve haberler yaparak katliamı meşrulaştırmaya çalıştılar. Bu katliamın gerçek yüzünü halkımıza duyurmak için belgeleriyle, resimleriyle bastırdığımız kitaba toplatma kararı olmamasına rağmen matbaayı basarak elkoydular. Katliamın gerçek yüzünün halka ulaşmasını engellemeye çalışan Susurluk Devleti, baskılarla, komplolarla bizleri susturamayacak." dedi.

BORAN" F ilmin Galası Yapıldı GAMZE MİMAROĞLU- 24 Kasım 1999 Çarşamba akşamı Atatürk Kültür Merkezinde yapılan gala gecesinde yönetmenliğini Hüseyin Karabey'in yaptığı, 36. Antalya Altın Portakal Film festivalinde Kısa Metrajlı Filmler dalında, Kültür Bakanlığı özel ödülü alan Boran adlı kayıplar konulu film izleyicileriyle buluştu. 350 kişinin izlediği film başlamadan önce kayıp, tutsak ve şehit aileleri ellerinde kayıpların fotoğraflarıyla birlikte sahnede yerlerini aldılar. Ailelerin sahneyi alkışlarla terketmelerinin ardından Şanar Yurdatapan kısa bir açılış konuşması yaptı. Yurdatapan'ın konuşmasının ardından film gösterimi yapıldı. Film izleyicilerin alkışlarıyla son bulurken yönetmen Hüseyin Karabey izleyicilere ve filmde emeği geçen herkese teşekkür mesajı içeren bir konuşma yaptı. Kayıp yakınlarından Ali Ocak ve Zübeyde Tepe ile Gülşah Tağaç'ın yaptığı konuşmalarının ardından gala gecesi sona erdi. Galaya, Tiyatro Sanatçısı Yiğit Tuncay, Şair ibrahim Karaca, Şair Suna Aras, Sinema sanatçısı Lale Mansur, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi ÖğretimÜyesi-Yönetmen Semir Aslan Yürek, Yönetmen Serdar Akar ve Fehmi Yaşar, Hilmi Yarayıcı ve filmin müziğini yapan Grup Yorum ve bir çok demokratik kitle örgütü temsilcisi galaya katılan davetliler arasındaydı. tavı r/ haber yorum /aralı k '99 /sayı : 18

45


HABER YORUM TÜYAP İstanbul Kitap Fuarının 18.si Yapıldı MUZAFFER ASLAN- Her y ılın Kasım ay ında açılan, TÜY AP'ın düzenlediği 18. İstanbul Kitap Fuarı 6 Kasım 1999 günü Tepebaşı'nda bulunan TÜY AP İstanbul Sergi Saray ı'nda y apıldı. Y urtdışında geçirdiği 18 y ıldan sonra Türkiy e'y e dönen v e f uarın onur y azarı olan Prof . Dr. Serv er Tanilli 5 Kasım Cuma günü f uarın açılışını y aptı. Tanilli, TÜY AP istanbul Kitap Fuar ı'nın 18 y ıldır Türkiy e ve istanbul'un kültür hayatında oynadığı rolü gururla izlediğini ve emeği geçen herkesi kutladığını' belirti. "Y eni Bin Y ılın Eşiğinde Türkiy e'de Ay dınlanma" teması çerçev esinde yapılan f uar, 200 yazar, sanatçı, bilimadamı, politikacı ve gazetecinin konuşmacı olarak yeraldıkları etkinliklerle 14 Kasım'da sona erdi. Ay rıca, italy a'dan Cristina Comencini, Bulgaristan'dan Lubomir Levtchev, Y unanistan'dan Takis Teodoropulos, Almany a'dan Zeo Jenny, KKTC'den Raşit Pertev, Fransa'dan Tahan Ben Jellan, Jacques Laccarriece, Chiristine Delphy, Daniel Pennac v e Jean Claude Kebapdjian, bu y ıl f uara katılan y abancı konuklar arasında y eraldılar. Çağdaş Y azarlar Derneği v e TÜY AP taraf ından "Fuara Bir Kitap Getirin" başlığı altında düzenlenen Kültür Kitapları Bağış Kampany ası bu y ıl deprem bölgesindeki okulları da kapsay acak şekilde tekrar y apıldı. Üniv ersite öğrencileri, öğretim elemanları ve eğitimcilerin Y ÖK'ü protesto gösterilerine sahne tarafından gözaltına alolan 6 Kasım Cumartesi günü f uarı gezmeye gelen bir çok öğrenci v e kitapsever fuarın önünde ve sergi salonunda polis ındılar. TÜY AP Kitap Fuarının ikinci günü olan 7 Kasım Pazar günü Edebiy atçılar Derneği'nin geleneksel "Onur Ödülleri" v e Gençlik Kitabevi'nce düzenlenen geleneksel öykü y arışmasında dereceye girenlere ödülleri dağıtıldı. Ödül töreni, TÜY AP Genel Başkanı Burhan Günel'in kısa bir konuşması ile başladı. Edebiy atçılar Derneği'nin bu y ılki onur ödülleri v e beratları, Fakir Baykurt adına kızı Işık Baykurt'a, Mahmut Makal'a , Erhan Şener'e ve ismet Kemal Karaday ı'y a verildi. Mahmut Makal y aptığı teşekkür konuşmasında, Fransız y azar Jean Paul Sartre'in sözlerini hatırlatarak, "Y azar, aç mily onlardan yana olmalıdır. Belli bir azınlığın hizmetindey se, onun y azdıkları da bir işe y aramaz." dedi. Gençlik Kitabev i'nin düzenlediği Geleneksel Öykü Y arışmasına katılan 45 öyküden; birincilik ödülü, Onur Caymaz'a; ikincilik ödülü, Rıza kıraç'a; üçüncülük ödülü, Mustafa Ege Görgün'e v erildi. Mansiy on ödülüne değer görülen Çiğdem Gürer'e, Ayşe Pınar Köprücü'y e v e Soydan Kızgın'a da öykülerinden dolay ı ödül v e plaketler verildi. 8 Kasım Pazartesi günü A salonunda Belge Uluslararası Y ay ıncılık'ın düzenlediği, Ragıp Zarakoğlu'nun yönettiği, Akın Birdal, Jean Claude Kebapçıy an ve Pertev Raşit'in konuşmacı olarak katıldıkları "Ortak Anılar Ortak Y aşam Kültürü-Anadolu Kültürü" konulu panel gerçekleştirildi. Y ine A salonunda, TÜY AP'ın düzenlediği, Serv er Tanilli v e Sevgi Özel'in konuşmacı olarak katıldıkları, "Serv er Tanilli ile Aydınlanma, Demokrasi ve Eğitim Üzerine" konulu bir panel düzenlendi. Server Tanilli "Y eni bin y ılın eşiğinde Türkiy e'de ay dınlanma"nın önemini belirten konuşmasında, dostları, eski öğrencileri ve okuy ucularının y oğun ilgisiyle karşılaştı. Tanilli, f ikri hür, irfanı hür, v icdanı hür bireylerin yetiştirilmesi gerektiğini belirtti. 9 Kasım Salı günü, "21. Y üzy ılın eşiğinde Nasıl Bir Okul ve Üniv ersite istiyoruz" konulu panel düzenlendi. Panele, Ay han Alkış, Burhan Şenatalar, Erdal Atabek ve Server Tanilli konuşmacı olarak katıldı. 10 Kasım Çarşamba günü, "21. Y üzy ılın eşiğinde Nasıl Bir Anay asa istiyoruz?" konulu panel düzenlendi. 11 Kasım Perşembe günü, "Şair ve Romancı Rıf at Ilgaz" konulu söy leşi düzenlendi. Söy leşiy e, Öner Y ağcı, Su-nay Akın v e Akgün Akov a konuşmacı olarak katıldı. 13 Kasım Cumartesi günü, Edebiyatçılar Derneği'nin düzenlediği, ilhan Selçuk, Şükran Kurdakul, Öner Y ağcı ve Vedat Türkali'nin konuşmacı olarak katıldığı, "21. yy'ın Eşiğinde Sanat ve Edebiyatın Önündeki Engeller" konulu açıkoturum y apıldı. Fuar Süresi boy unca, Türkiy e Y azarlar Sendikası'nın düzenlediği, birçok yazar v e sanatçının kitap stantlarında okurları ile buluştuğu imza Günleri gerçekleştirildi. Bu y ıl fuara 256 y ay ınevi katıldı. 18. TÜY AP Kitap Fuarı açıldığı günden itibaren bir çok kitapseverin yoğun ilgisiyle karşılaştı. Fuarın önünde uzun kuy ruklar oluşurken iki katında da izdihamlar yaşanmasına neden oldu.

tavı r / haber yorum / aralı k '99 / sayı : 18

46


HABER YORUM Fakir Baykurt Doğumunun 70. Yılında Anıldı TAVIR-11 E kim 1999 tarihinde kaybettiğimiz Fakir Baykurt, doğumunun 70. yılında Türkiye Yazarlar Sendikası 'nın düzenlediği etkinliklerle anıldı. 22 Kasım 1999 Pazartesi günü Atatürk Kültür Merkezi Sinema Salonu'nda düzenlenen etkinliklerde yazar Fakir Baykurt'un yaşamından bazı ke sitleri konu alan dia gösterimi, Baykurt'la eğitim konusunda yapılan bir röportaj eşliğinde sunuldu. Ersan Uysal'ın yazdığı Baykurt'un yaşamından bazı kesitleri konu alan senaryosu, Devlet Tiyatrosu ve Şehir Tiyatroları oyuncularının anlatımlarıyla devam eden programda Fakir Baykurt'un Köy Enstütüleri'ndeki yaşamı anlatıldı Buradan Vedat Günyol ile olan ilişkisine değinildi. Vedat Günyol yaptığı konuşmasında, Fakir Baykurt'la nasıl tanıştığına ve edebiyat ortamım nasıl girdiğine değindi. Baykurt'un ilk isminin "temiz" anlamına gelen Tahir olduğunu, dahi sonra Fakir adını aldığını fakat temizliğinden hiç bir şey kaybetmediğini belirtti. "Yılanların Öcü" adlı kitabının Yunus Nadi ödülünü almasında yardımcı olduğunu belirtti. Daha sonra sözü alan Osman Şahin, Baykurt'un öykücülüğü, romancılığı ve halk yazarlığına bakışı ile ilgili görüşlerini belirterek; "Fakir Baykurt bütün insanların başkaldırmasını istiyordu. Kartal nasıl rüzgara karşı, balık nasıl akıntıya karşı yüzerse, yazar da haksızlıklara karşı yazar. Fa kir Baykurt yarım yüzyıldır yazdığı yazıları ile ülke gerçeğini anlattığı için siyasi iktidarlar tarafından baskılara uğradı" dedi. Fakir Baykurt'un romanlarının özelliklerine değinerek devam ettiği konuşmasında, romanlarında yalın söyleme çabası içinde olduğunu, çünkü Anadolu insanının ve gerçeklerin yalın olduğunu belirtti. Baykurt'un araştırmacı ve incelemeci olduğunu, hangi ülkede ve yörede bulunmuşsa orayı tanıdığını ve yazdığını söyleyen Osman Şahin, "onurlu büyük yazarımızı burada saygıyla anıyoruz" diyerek sözlerini bitirdi. Fakir Baykurt'un Yunus Nadi yarışmasında ödül alan "Yılanların Öcü" adlı romanından bir kesit sergilendi. Ardından Sadık Gürbüz sahneyi aldı. Fakir Baykurt'un Ruhi Su'yu ve türkülerini çok sevdiğini belirterek, Ruhi Su'nun "Dostlar Merhaba", "Dost Dost", "Halımız Yey" ve "Turnalar" adlı parçalarını seslendirdi. Konur Ertop, böyle bir etkinliği düzenledikleri için Türkiye Yazarlar Sendikası'na teşekkür ederek başladığı konuşmasında, Fakir Baykurt'un yutdışındaki yaşamı ve yapıtlarına değindi. Fakir Baykurt gibi bir yazarın yetişmesinde Köy Enstütüleri'nin önemli yer tuttuğunu ve bilinçli aydın yetiştiren yerler olduğunu belirtti. Fakir Baykurt'un Türkiye Öğretmenler Sendikası 'nın kurulmasındaki katkıları ve başkanlığını yaptığı dönemler anlatıldıktan sonra sözü Adnan Özyalçıner aldı. Fakir Baykurt'un sanat ve edebiyat konusundaki düşüncelerini, yine Fakir Baykurt'un kendi sözleriyle anlattı. Halkçı, toplumcu sanatı nasıl oluşturduğunu anlatan sözlerini okudu. Fakir Baykurt'u seven sanatçıların ve okuyucularının katıldığı Atatürk Kültür Merkezi'nde yapılan anma etkinliği yaklaşık iki saat sürdü. tavı r / haber yorum / aralı k '99 / sayı : 18

47


HABER YORUM

Çekiç Ali; "Kızılırmak" Kalan Müzik 1932-1973 yılları arasında yaşayan Çekiç Ali, Kırşehir yöresinin usta bozlakçılarındandır. Asıl Adı Ali Ersan olan Çekiç Ali'ye "Çekiç" lakabı; çevikliğinden, saz çalışındaki atiklik ve canlılığından dolayı köy büyükleri tarafından verilmiş ve köy sınırlarını aşarak re smi adı olmaya kadar varmıştır. Öykü kısaca şöyle: O yıllarda, İstanbul'daki bir plak şirketi, Çekiç Ali'ye ait bir plağı basıp çoğaltarak piyasaya sürmüş. Bunu öğrenen Çekiç Ali, tepki göstererek hakkını aramış ve mahkemeye başvurmuş. Plak şirketi, onun asıl isminin Ali Ersan olduğunu öne sürerek aradan sıyrılmaya çalışmış. Bunun üzerine Çekiç Ali mahkemeye başvurarak bu lakabını Ali Çekiç olarak resmileştirmiş. Çekiç Ali, Kırşehir yöresinde Muharrem Ertaş, Hacı Taşan, Neşet Ertaş gibi sayılı ustalardandır. Ağırlıklı olarak ka sette anonim türkülere yer veriliyor. Kaset, Kalan Müzik'in arşiv serisinden çıktı. Tolga Çandar; "Sular Gibi" Kalan Müzik En son Kalan Müzik'ten "Türküleri Ege'nin-2" adlı albümünü çıkaran Tolga Çandar, "Sular Gibi" isimli yeni albümünü de Kalan Müzik'ten çıkardı. Enstrümanlarda Tolga Çandar'a, Erkan Oğur, Okan Murat Öztürk, İhsan Meneş, Ferhat Erdem, Hüseyin Geçer, Ahmet Özgül, Kamil Erdem, Can Kökrer'in eşlik ettiği kasetin yönetmenliğini Okan Murat Öztürk, aranjörlüğünü Ertuğrul Baraktar, tonmaisterliğini ise Ahmet Özgül yaptı. Kirde Yaren Sanat Merkezi Açılış Şenliği Yapıldı İZMİR- Yaren Sanat Merkezi, 24 Ekim 1999 günü yapılan şenlikle açılışını yaptı. Şenlik, açılış konuşması başladı. Yapılan konuşmada, Yaren Sanat Merkezi'nin halk kültürünü yaşatmak ve yaymak adına önemli bir adım olduğu, Anadolu'da yaşanan destanları, kahramanlıkları ve efelerin taşıdığı mirası halka sunmak için böyle bir kül-tür-sanat merkezinin önemli olduğu vurgulandı. Yaşadığımız Vatan Dergisi İzmir Temsilciliği, Ege TAYAD, Devrimci Memur Hareketi gibi çeşitli kurumlar ile Bergama Hapishanesi'ndeki özgür tutsakların gönderdikleri kutlama mesajlarının ardından, şenlik şiir dinletisi ile devam etti. Yaren Sanat Merkezi'nin hazırlamış olduğu dia gösteriminin ardından İzmir'den bir müzik grubu dinleti verdi ve çeşitli yörelerin halkoyunlarından oluşan bir gösteri yapıldı. Daha sonra sahneyi Özgürlük Türküsü aldı. Yaren Sanat Merkezi'nin açılış şenliği Özgürlük Türküsü'nün söylediği parçalar ve halaylarla sona erdi. tavı r/ haber yorum / aralı k '99 / sayı : 18

48



1999 18 aralik