Issuu on Google+


Ekim 1998 Sayı: 9

İç indekiler-Tavır 'dan

1

Susurluk'un Adalet Merkezleri: DGM'ler Tavır

3

Mil iyet S a n a t ' ın En Tatlı K e l i me s i : "Af" Vefa Saygı n Öğütle

6

Şiir: U y a n Alim Enver Gökçe

10

Folklor, Halk oyunları ve Mücadele Zerrin Kayalı

11

Bir Bilenden Üniversiteye Yeni Başlayacak Olana Öğütler Sedat Taşer

15

Lafla Pilav Pişecekse Dağ Kadar Yağı Bizden Grup Yorum

16

Ekim Devrimi ve Sanat Nadiye R. Çobanoğlu

20

Şiir: Görev Mehmet Deniz

23

Mektup: Yine D Dışarıda Olacağız Türkülerimizi Coş k u y l a S ö y l e y e c e ğ iz Ufuk Lüker-İrşad Aydın

24

Halk Türküleri ve Öyküleri: Boş Beşik İnan Altın

26

Üretememenin Yeni Adı: Best Of Murat Ceyhan

28

İmaj ve Küfür Kitapları - 3 - Şaban Öztürk

30

Söyleşi: Suat Parlar Yiğit Tuncay

35

Emperyaliz min DünyayıKurtarma Sevdası Veli Göktaş

39

Nota: Halkımızın Gelini Grup Yorum

40

Haber /YorumTavır

41

ön kapak tasarım: TAVIR ön iç kapak: Becky Dobinson arka iç kapak: Sovyet Resim Arşiv i


TAVIR'dan KIZIL MUHAFIZLARLA ASKER SOVYETLERİNDEN oluşan topluluk, Kışlık Sarayı doldurduğunda, aristokrat kadınların oluşturduğu bir birlik ve muhafız alayının birkaç subayının dışında herkes kaçmıştı. Geride kalanlar da silahlarını teslim etmişlerdi bir süre sonra. Artık karanlık içinde kızgın gözlerle nöbet tutan asker mangaları ve Kızıl Muhafızlar dışında kimse yoktu... Sabırsız kalabalık dalgası, çıplak duvarlı ve kubbeleri geniş bir salona açılan girişe doğru ilerliyordu... Kızıl Muhafızlarla askerler orada bulunan büyük tahta sandıkların üstüne çıkarak kapakları dipçiklerle söktüler ve içlerindeki halıları, perdeleri, çamaşırları, porselen ve kristal takımları dışarı döktüler. Bir tanesi omuzuna oturttuğu bronzdan bir sarkacı gururla gösteriyor, diğerleri şapkasına deve kuşu tüyü iliştiriyordu. Yağma henüz başlamıştı ki, bir ses işitildi: "Yoldaşlar, hiçbir şeye dokunmayın, hiçbir şey almayın, bunlar halkın malıdır!" O anda 20 kişinin ağzından çıkan aynı ses tekrarladı: "Durun, her şeyi yerine koyun, yasak bir şey almak, bunlar halkın malıdır!" Rusya'nın kullandığı takvimle 25 Ekim'i 26 Ekim'e bağlayan gece, Petrograd'da, Rusya iktidar meskeninde, geçiyordu bu olaylar. "Durun, halkın malıdır!.." . Kızıl Muhafızların tek bir sesle ifade ettikleri bu emir, tüm dünyaya ilk kez, 7 Kasım 1917 gecesi Rusya'dan, Petrograd'dan, Çarlık Rusya'sının iki başkentinin birinden haykırıldı. "Durun, halkın malıdır!" Bu sözlerin söylendiği gün, yeni bir ekonomik sistemin, yeni bir kültürün, yeni insanın yaşam bulacağı taşlar döşeniyordu Rusya'da. Mimarı, Lenin önderliğindeki Bolşevik Parti'ydi. Ve o kusursuz mimarın eseriyledir ki, bugün güvenle bakıyoruz yarınlara... Halktan yana, muhalif sanat yapan sanatçıların, uğrak yeri haline gelen DGM'leri konu alıyoruz bu sayımızda. Ülkemizin son sürecine, hukuksuzluğuyla damgasını vurdu DGM'ler. Ve "Artık bunu tarihin çöplüğüne yollamanın zamanıdır" diyor özgür tutsaklar. Adım attılar bile. Boykot Var! Bu sayımızda da tartışmalarımıza devam ediyoruz. İnsancıl Dergisi yazarıyla "devrimci müzik" i, Milliyet Sanat' la ise "af konusunu tartışıyoruz. Tartışmalarımızın, sanat anlayışımızı burjuva kültürünün etkilerinden korumada, çok büyük bir silah olduğunu düşünüyoruz. İki mektup geldi, dergimizin bu sayısına; tutsak Yorumcular; İrşad ve Ufuk, bu sayımızda yine bizimle birlikteler. Yoldaş sıcaklığını taşıyorlar sayfalarımıza. Biliyoruz; onlar, yine dışarıda olacaklar. Bu ayki konumuz DGM'ler dedik de; DGM Savcılığı, 6. sayımızdaki "Kavganın Alev Kanatlı Yoldaşları" adlı yazıyla ilgili olarak, yazıişleri müdürümüz Yasin Ali Türkeri'ye dava açtı. Dedik ya "boykot var!"; biz de gitmiyoruz mahkememize. Kasım sayımızda buluşmak üzere... Dos tl uk l a...

2


GÜNCEL

t avı r

SUSURLUK'UN ADALET MERKEZLERİ:

DGM'LER

B

ilindiği gibi, son süreçte gündeme gelen af tartışmalarıy la birlikte, düzenin adalet sistemi de sorgulanmay a, tartışılmay a başlandı. Biz de bu y azımızla mahkeme v e adalet kavramlarım ülkemiz ger-çekliğiyle birlikte tartışacak; adaletin gizlenen v e fazlaca tartışılmay an kontrgerillacı y üzünü somut örneklerle gözler önüne sermeye çalışacağız. Şu bir gerçektir ki; ülkemizde hemen herkes şöyle ya da böyle mahkemelerle tanışmıştır. Y ine bir gerçek daha vardır ki; üzerinde yaşadığımız bu topraklarda dev let kendi halkıy la daima kavgalı olmuştur. Sömürücülerin iktidarda olduğu bir ülkede, tersi bir durumda zaten beklenemez. İnsanlarımızın mahkemelerle olan y akınlığı d a bundandır. Düzenin bu "adalet" kurumları, hemen her gün çok çeşitli dav aların altına imza atmaktadır. Şöy le bir düşündüğümüzde, kamuoy una mal olmuş say ısız dav ay ı bir çırpıda sıralay abiliriz. Siyanürlü altına karşı mücadele eden Bergama köy lülerinin madeni kapatmadığı için dev let aley hine açtıkları dav adan, y ediden y etmişe her y aştan insanımızın ka-

rakollarda gördüğü işkenceler sonrasında açtıkları dav alara, y alanlan dev let taraf ından katledilen, gözaltında kay bedilen insanlarımızın açtığı dav alardan, devlet hastanesinde AIDS'li kan verilmesi sonucu açılan dav alara, Ümraniy e'de dev letin ihmali sonucu çöplüğün patlama-

Halkta oluşan bu güvensizliğin altında, hiç şüphesiz ki mahkemelerin

tarafsız

olmaması,

düzenden yana, zenginden yana olması yatmaktadır. En sıradan insan bile bunun farkındadır. sıy la gerçekleşen katliam soması açılan dav adan, Gazi'de katledilenlerin y akınlarının açtıkları dav ay a kadar uzay ıp gider bu liste. Kısaca say dığımız bütün bu örnekler, halkımızın f arkında olsun y a da olmasın düzenle ne büy ük çelişki içinde olduğunu gösterir. İnsanlar, gerek dev letle, gerekse de tek tek birey ler arasında y aşanan bütün bu çelişkiler, anlaşmazlıklar

sonucunda, son çare olarak mahkemelere başv urdular hep. Ne de olsa mahkemeler "bağımsız" d ır. Dev let y etkilileri de aynı şey i söylememişler miy di zaten(!) Suçlu olan başbakan, cumhurbaşkanı bile olsa, "bağımsız" mahkemeler karşısında bir ay rıcalığı olmay acaktır ama halk, zaman içinde, yaşadığı pratiklerle öğrendi ki; mahkemeler hiç de söylendiği gibi bağımsız değildir. Tam aksine, sömürü düzeninin gerçek yüzünü maskeleyen, suçluları suçsuz, haklıları haksız y apan ve hiç de adaletli olmay an birer aklama merkeziy diler. Bugün halkın büy ük çoğunluğu, artık düzenin adaletine güvenmemektedir. Bu konuda y apılan birçok anketin sonuçları da bunu doğrulamıştır. Halkımız güv enmemekte haklidir. Burjuv azi her alanda olduğu gibi adalet sistemini de kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmiştir. Y ukarıda sıraladığımız bir çok örnek dav anın sonuçları bile, bunu kanıtlamay a y eterlidir. Düzenin adaletine güv enmey en kitleler, bunun sonucu olarak f arklı aray ışlara yönelmeye başlamıştır. Kimi haklılığını kamuoy una anlatarak duy arlılık v e destek sağlamay a çalışmıştır. Adaletin y erini bulması için, haklı olduğunu anlatmak için, y aratıcılığını kullanıp çok çeşitli

3


ey lemler gerçekleştirmiştir. Bergama Halkı, Gazi Halkı, bunun en güzel örnekleridir. Bergama Halkı, dev letin adaletinden umudunu kesince, binlerle Eurogold'u işgal edip kendi adaletini uy guladı. Y ine aynı şekilde Okmey danı'nda dev let, bar v e pavyonları kapatmak y erine, halkın saldırısına karşı polislerini pavyon f edaisi olarak Okmey danı'na y ığdığında, halk, adaleti kendi elleriy le gerçekleştirmekten çekinmemiştir. Gazililer'in her mahkemede otobüsler dolusu insanla kilometrelerce y olu kat edip, katillerin y akalarına y apışmalarının da nedeni budur. Halkta oluşan bu güv ensizliğin altında, hiç şüphesiz ki mahkemelerin taraf sız olmaması, düzenden y ana, zenginden y ana olması y atmaktadır. En sıradan insan bile bunun f arkındadır. Ancak buna rağmen, düzen hala mahkemelerin bağımsız olduğu demagojisini sürdürerek adaletten umudunu y itiren insanları denetimi altında tutup, mücadeley i ref ormist taleplere hapsetmey e çalışmaktadır. Oysa ki, düzenin en Önemli kurumlarından biri olan DGM'ler, bu demagojileri hiçbir kuşkuy a y er bırakmay acak şekilde y alanlamaktadır. DGM (Dev let Güv enlik Mahkemesi)'lerin sadece ismi bile düzenin taraf sızlık söy lemlerini çürütmeye y eterlidir. DGM'ler, düzenin adalet kurumlarındaki kanunsuzluğun, eşkıy alığın boy ay nası durumundadır. Bu nedenledir ki; halk, Bergama, Okmey danı, Gazi v b. örneklerde olduğu gibi kendi adaletini uy gulamay a başlamış ve özellikle de Susurluk sürecinden sonra dev rimcilerin y ıllardır anlattıkları gerçeklerin bütün açıklıklarıy la görülmesi, kitleleri devrimcilere v e devrimci mücadeley e daha da yakınlaştırmıştır. Kitlelerin bu haklı y önelimi, DGM'lerin f azla mesai yapmasını da beraberinde getirdi. Önceleri zulmünü,'kanun tanımazlığını daha çok "bölücü", "yıkıcı", "vatan haini teröristlerin" tanıdığı v e bu adaletsizliğe de çok f azla kimsenin se-

4

sini çıkarmadığı DGM'ler, artık y ediden y etmişe her y aştan insanımızı ağırlamay a başlamıştır. Çünkü artık egemenlerin en uf ak bir çatlak sese dahi tahammülü y oktur. Halkın düzenden umudunu kesip sesini yükseltmeye ve devrimcileri umut olarak görmeye başlaması, onları korkutmaktadır. Tüm bunların sonucu, "yılan" ın

Yaşanan bunca pratik göstermektedir ki; DGM'lerin hiçbir meşruluğa, yasallığı yoktur. Mahkeme heyetinde askeri üyenin de bulunduğu DGM'ler, tamamen kontr-gerilla yönetiminde olan mahkemelerdir, Susurluk gibi birçok işkence ve katliam davasında kontrgerilla tetikçilerinin birer ikişer serbest bırakılmaları, bunun en açık ispatıdır. Yine DGM'ler, burjuvazinin kendi yasalarına göre hiçbir temel dayanağı olmayan mahkemelerdir.

başını küçükken ezmek için y urdun her köşesinde insanlar birer ikişer işkencehanelere taşındı. İşkenceciler, DGM yargıçlarının işini kolay laştırmak için gece-gündüz demeyip, var güçleriy le çalıştılar. DGM'lere delil toplamak için çevrildi many etolar. Askılar, f alakalar

bunun için kuruldu. Doğrusu ya, DGM'lerde çok f azla delile de ge rek y oktu. İşkenceler karşısında direnip if ade vermemek bile delildi onlar için. "Ha" diy ordu y argıçlar, "Bu ada m bu kadar işkenceye direndiğine ve hiçbir şey söylemediğine göre de mek ki örgüt üyesi" kanaatine v arıp, Aristo'y a rahmet okutacak bir mantık anlay ışıy la basıy orlardı cezay ı. Grup Y orum dinledikleri için gözaltına alınan v e işkencey le silahlı örgüt komutam y apıldıktan sonra DGM taraf ından onlarca y ıllık cezalara çarptırılan "Manisalı gençler" in durumu, bu mahkemelerin pervasızlığının v e gay rimeşruluğunun küçük bir örneği olarak y ansıdı kamuoyuna. Ailelerin çabalan v e medyanın da " sahiplen mesi" ile Manisalılar ö zgürlüğüne kav uşmuş, bu dav a için koşuşturan milletv ekilleri, ay dınlar v e sanatçıların v icdanları rahatlamıştı. "De mokrasi miz büyük bir zafer kazandı" diy e demeçler v erip, ay nı biçimde manşetler attılar gazetelerine. Oy sa daha y üzlerce Manisalı çocuk vardı içerde v e daha onlarcasını tutuklatmak için elektrik v erip delil topluy ordu işkenceciler. Peki sadece çocuklar mıy dı DGM'lerin zulmünden nasibini alan? Ref ormist kesimler, düzen içi bir meşruluk kaygısıy la özellikle çocukları gündeme getirdi hep. Peki y a bu adaletsiz düzene boy un eğmey en, el pençe durup da aman dilemey en büyükler?.. Haksızlıklara karşı isy an bay rağını dalgalandıran dev rimciler?.. Ne suç işlemişlerdi ki, onlar için bu kadar çok kalem kırmıştı DGM'ler? Hangi yetimin, hangi garibanın malına, canına kastetmişlerdi ki, on iki, on beş, y irmi, elli v e de bir ömür boy u hüküm v erdiler? Hay ır! Onlar ne bir garibanın canına kastettiler, ne de bir y etimin hakkını y ediler. Aksine, halkın carıma kastedenlerden, y ıllarca aç sef il bırakanlardan hesap sormay a adamışlardı ömürlerini. Onlar, "Evlatlarımı katledenlerden, kaybedenlerden kendi ellerimle hesap soracağım" diy en Şükran Ağdaş gibi


DGM'ler, devrimci sanatçı ve yazarlar üzerinde infaz kılıcını savururken, türküleri, düşünceleri duvarlar arkasına hapsetmeye çalışırken "demokrat" ve "ilerici" sanatçılarımız da tercihlerini çoklukla susmaktan yana kullandılar. y üreği yaralı nice anamızın adalet özlemi oldular. Her Cumartesi Galatasaray'da, evlatlarını bekley en analarımızın y üreklerini soğuttular. İşte bu y üzdendir ki; adalete susamış bu topraklarda, özgürlüğü en f azla onlar hak etmektedir. Analarımız bunun için ağız dolusu hay kırmaktadır "Zindanlar Boşalsın Tutsaklara Özgürlük" sloganını. DGM'ler y ıllardır harıl harıl çalışıy orlar. Bu mahkemelerden pay ını alan bir diğer kesim de dev rimci sanatçılar oldu. DGM'lerin değişmez sanatçı konuklarından biri de Grup Y orumcular'dı. Hemen her konserde, DGM savcılarının özel izniy le gözaltına alınıp işkencelerden geçirildiler. Söy ledikleri türkülerle "DHKP-C"ye y ardım v e y ataklık ettiklerine kanaat getirilip, birer ikişer hapishanelere konuldular. Türkülerimizden bile korkuyorlardı çünkü. Ve şu anda grubun iki üyesi hala tutsak... Kültür Merkezleri y ine DGM'lerin talimatlarıy la basılıp talan edilmekte, sanatçı v e y azarlar coplanarak, y erlerde sürüklenerek gözaltına alınmaktadır. Daha birçok dev rimci sanatçı v e ay dın, yazdıkları y azılarla, söy ledikleri türkülerle, oy nadıkları oy unlarla dev letin güv enliğini tehlikeye sokacakları düşünülerek on y ıllara v aran hapis cezalarına çarptırıldı.

DGM'lerin, kendi inf azcı yüzünü olanca çıplaklığıy la gözler önüne seren pratiklerinden birisi de; İsmail Beşikçi'nin y aşadıklarıdır. Y azdığı y azılardan dolay ı y ıllardır hapis y atan, tutarlı ender aydınlarımızdan birisidir İ.Beşikçi. Bu tav izsiz tutumundan dolay ıdır ki, dev let, Beşikçi'y e tutsak olduğu halde dav a üstüne dav a açmakta, bu şekilde O'nu y ıldırmay a çalışmaktadır. DGM'ler, dev rimci sanatçı v e y azarlar üzerinde inf az kılıcını sav ururken, türküleri, düşünceleri duv arlar arkasına hapsetmey e çalışırken "demokrat" v e "ilerici" sanatçılarımız da tercihlerini çoklukla susmaktan y ana kullandılar. Öy le günler oldu ki, "Grup Yorum'a Özgürlük" diy en bir metne atacakları bir imzay ı bile esirgediler. Ancak mücadele geliştikçe, işçisiy le, memuruy la, kondulusuyla halk y üzbinler olup mey danları doldurmay a başladıkça, onlar da bir şey ler y apmak, bir şeyler söy lemek zorunda hissettiler kendilerini. Aslında söy ledikleri, düzen için o kadar tehlikeli olmamakla birlikte, zaman zaman ölçüy ü kaçırdıkları da oldu. İşte tam da bu noktada DGM'ler girdi dev reye. Y aşar Kemal'den, Can Dündar'a v e hatta Mehmet Ali Birand'a kadar birçok "sanatçı" v e "aydın" tanıştı DGM'lerle. Her kesim için ay rı bir politikası v ardı DGM'lerin. Kimisi için yargıçların küçük bir tehditkar bakışı y eterli olurken, Y aşar Kemal gibi kendince kararlılık gösterenlere ise ancak ay nı "suçu" beş y ıl işlememe şartı konulduktan, y ani düşüncelerine zincir v urulduktan soma serbest bırakıldı. Şanar Y urdatapan gibi burjuv a demokrasisi istemekten başka hiçbir talebi olmay an sanatçılar bile hapishanelerde misafir edildiler. Kısacası; dev rimci olmamakla birlikte, her geçen gün daha da politikleşen v e sürecin dayatması sonucu kendini bir şeyler y apmak zorunda hisseden "aydın" v e "sanatçı" 1ar da bu zulümden şu y a da bu şekilde pay larını aldılar, alıy orlar. Kimbilir, belki de bu y azımızdan dolay ı,

toplatılan hesabı bile tutulamayan dergilerden biri oluruz. Çünkü halkın y anında olan v e gerçeği y azan hiçbir y ay ın, DGM savcılarının h ışmından kurtulamamışlardır. Öyle ki, bazen önlerine gelen gazetey i, dergiyi daha okumadan toplattırdıkları olmuştur. Canım, okumaya ne gerek v ar; nasıl olsa içeriği belli. Halkı sınıf f arkı gözeterek bölüy oruz biz (!) Y aşanan bunca pratik göstermektedir ki; DGM'lerin hiçbir meşruluğu, y asallığı y oktur. Mahkeme hey etinde askeri üy enin de bulunduğu DGM'ler, tamamen kontrgerilla y önetiminde olan mahkemelerdir. Susurluk gibi birçok işkence v e katliâm davasında kontrgerilla tetikçilerinin birer ikişer serbest bırakılmaları, bunun en açık ispatıdır. Y ine DGM'ler, burjuvazinin kendi y asalarına göre hiçbir temel day anağı olmay an mahkemelerdir. Av rupa İnsan Haklan Mahkemesi'nin "DGM'lerin tarafsız ve bağımsız ol madığ ı"na dair v erdiği karar, bunun en açık göstergesidir. Durum böy leyken, bu mahkemelerin büy ük bir perv asızlıkla hala çalışıy or olması, halkımızın tüm kesimleri için olduğu kadar, dev rimci, ilerici sanatçılar için de büyük bir talihsizliktir. Çünkü, iktidar eliyle y ürütülen kontrgerilla faaliy etlerinin iyice gün y üzüne çıktığı böy lesi bir süreçte, DGM'lerin artık hiçbir meşruluğu kalmamıştır. DGM'lere karşı mücadele etmek herkesin görev idir. Ay dın v e sanatçılarımız da ar tık, "düşünceye özgürlük", "Eşber'e Özgürlük" v b. gibi misy onlarıy la hiç de bağdaşmay an dar taleplerden sıyrılmalı, "DGM'lerin kapatılmasın ı, halk düşmanların ın cezalandır ıl masın ı, halka düşman olmayan tüm tutsakların serbest bırakılmasını" hedef ley en bir mücadeley i örgütlemelidirler. DGM'ler, Susurluk'tur. DGM'lere karşı mücadele etmek, Susurluk Devleti'ne karşı mücadele etmek demektir. Bu mücadeley i kazanalım. •

5


TARTIŞMA vefa saygın öğütle

milliyet sanat'ın en tatlı(!) kelimesi:

nsanlık Dilinin En Tatlı Kelimesi: AF". Bu söz, 19. yy. romantiklerinden Victor Hugo'y a ait v e Milliyet Sanat Dergisi'nin 1 Ey lül tarihli kapağında kullanılmış. Başlığın, son dönemdeki "af" tartışmalarına y önelik olduğu aşikar. Zaten derginin içindeki, çeşitli y azarların kaleme aldığı 13 sayf alık bölüm de bunu gösteriy or. Öncelikle, bu sözü biraz inceley elim istiy oruz. Söze şöyle bir baktığımızda edindiğimiz ilk izlenim, sınıf sal bakış açısından y oksun bir düşüncenin ürünü olduğu ya da böy le olmak için bilinçli bir kay gının taşındığı oluy or. Sanatında, toplumsal olaylardan v e sınıfsal tav ırlardan v ebadan kaçar gibi bilinçli bir kaçış, aslolarak "sanat, sanat içindir" anlay ışında if adesini buluy or. "Sanat, sanat içindir" anlay ışı ise, Victor Hugo'nun da içinde bulunduğu 19. yy. başı roman" tiklerinin anlay ışıdır. Gelin, romantizmin tarihine şöy le bir bakalım. Çünkü bu tarihe baktığımızda, bugünü göreceğiz. "O vakitler, benzi uçuk, kurşuniye, yeşile çalar renkte ve mü mkünse biraz iskeleti çıkmış ol mak, ro mantik ekolün modası idi. Böyle olmak insa-

6

na uğursuz, baronvari, kafirce, ihtiras ve acılarla kemiril miş bir görünüş verirdi." diy e tanımlıy or o dönemin romantiklerini, iflah olmaz bir romantik olan Gautier. O dönemde, acay ip elbiseler giyen, uzun saçlar bırakan genç romantikler, böy lece nef ret ettikleri burjuv aların zıddına gittiklerim düşünüy orlardı. Hatta, itinalı giy iminden dolay ı, bir dahi olarak gördükleri Victor Hugo'ya esef ettikleri konusunda, Gautier'in yalancısıy ız. Ancak buradan, genç romantiklerin sınıf sal bir tav ır aldığı sonucu çıkartılmamalıdır. Dönemin romantik topluluklarına katılan burjuv a gençlerinin, burjuva düzeniy le bir çelişkileri y oktu aslında. Onlar sadece, burjuv a y aşam tarzının sıkıcılığına, bay ağılığına öf ke duy uyorlardı. Bu y üzden topluma küsüy or, çarey i bu y eni akıma sığınmakta buluy orlardı. Konumuz değil ama, yeri gelmişken bugün ülkemizdeki bazı gençlerin durumu arasındaki benzer liğe değinmeden geçemey eceğiz. Bütün bunlar olurken, toplumsal gelişme tüm hızıy la sürüy or v e burjuv azinin peşi sıra tarih sahnesine işçi sınıf ı çıkıy ordu. İşçi sınıf ının gelişimi demek, sosy alist düşüncenin gelişimi demekti. Dönemin ütopik sosyalistleri, sanatın, işçi sınıf ının kaderini değiştirmesine y ardımcı olmasını istiy orlardı. Bunun sonucu; "sanat, sanat içindir" anlay ışı, birdenbi-

re y eni bir anlam kazandı. Artık romantikler, işçi sınıf ı v e ideolojisine karşı bir tepkiyi if ade ediy orlardı. Romantikler açısından süreç; paradan başka din-iman tanımay an burjuv alara duy ulan öfkeden, eserlerinde proletary aya karşı direnişi(İ) öğütleyen v e bir zamanlar hor görülen burjuv aziy e en fazla para getiren toplumsal ilişkileri sav unan Norveçli Knut Hamsun gibilere ev rilmişti. "Neden böyle oldu?" sorusunun cev abı, toplumsal gelişimin önlenemez akışıdır. Y ıllar geçtikçe, gitgide derinleşen kapitalizmin uzlaşmaz iç çelişkileri, sanatçıları da saf laşmay a zorlamış; bunun sonucu "sanat, sanat içindir"ciler, bu anlay ışı bir y ana koy up, eskiden beri burjuv a düşüncelere bağlı oldukları için, saf larım belirlemişlerdir. Bu arada, esen rüzgara y üzünü dönmey e örnek olarak, Gautier'in y ere-göğe koy amadığı Baudlaire'ı gösterebiliriz. "Sanat, sanat içindir" anlay ışının ateşli sav unucularından Baudlaire, 1848 Paris Komünü ile birlikte, devrimci oluv ermiş, işi "Halkın Sela meti" adlı bir dergi çıkarmay a kadar v ardırmıştır. O dönemde, eskiden sav unduğu "sanat, sanat içindir" hakkında "çocukça" diy en Baudlaire, karşı-dev rimin zaf eriyle birlikte, soluğu y ine "çocukça" düşüncelerinde almıştır. Baudlaire'a baktıkça, aklımıza 12 Ey lül'le


birlikte pusulasını şaşıran ülkemiz ay dınlan, sanatçıları geliy or her nedense». Sonuç olarak; "sanat, sanat içindir" in "sanat, para içindir" e dönüştüğü hazin ama bir yandan da komik bir öy kü duruyor karşımızda. Görüldüğü üzere, kişi burjuv azinin y akasını bıraksa bile, burjuv azi kişinin yakasını bırakmıy or. 1800'lü y ıllardan günümüze uzanan tarih yolculuğumuzu, Karl Marx'ın "Felsefenin Sefaleti" nde kaleme aldığı şu sözlerle noktalamak istiyoruz: "Bir za manlar, Ortaçağ'da olduğu gibi, ancak üretimin tüketime oranla gereksiz, fazla kısmı değişto-kuş ediliyordu. Sonra bir za manlar, yalnız gereksiz kısım değil, bütün endüstriyel mevcutlar ticarete intikal etti, üretimi n tümü değiş-tokuşa tabi oldu. Nihayet öyle bir zaman geldi ki; insanların daha önce elden çıkarılamaz saydıkları her şey değiş-tokuş, trafik konusu halini aldı, elden çıkarılabilir oldu. O za man, o ana kadar verilip alın makla birlikte asla değiştokuş edilmeyen; verilmekle birlikte asla satılmayan, kazanıl makla birlikte asla satın alınmayan şeyler bile erde m, aşk, fikir, bilim, vicdan vs.hasılı her şey ticarete intikal etti. Bu (dev ir-bn.), genel çürüme, bütünsel satılmıştık dönemi, ekono mi-p olitik diliyle söylemek gerekirse, ticari bir değer haline gelen maddi ve manevi her şeyin, en tam değeri takdir edilmek üzere pa zara çıkarıldığ ı devirdir." Sanatı, alış-v eriş konusu y apmamanın tek y olu; onu emekçi halkın mücadelesine sunmaktır. Buradan hareketle, sözümüzü Milliy et Sanat y azarlarının "af' hakkındaki düşüncelerine getirelim. Sınıf sal Olmay an Bir Bakış, Eninde Sonunda Burjuv azinin Bakışıdır Milliy et Sanat'ın sayfalarını çevirmey e başladığımızda karşımıza, kapakla ay nı başlıkta, Uğur Kökden imzalı bir y azı çıkıy or. Y azıy ı oku-

duğumuzda, y azarın içinde bulunduğu en iy imser if adey le kaf a karışıklığı, bizi hay rete düşürüy or. İki sayf alık bir y azıda bile açıkça ortay a çıkan kaf a karışıklığının bo y utunu, v arın siz düşünün. Y azının üç ayrı y erinden alıntılar y apacağız. Alıntılar biraz uzun ol acağı için, şimdiden TAVIR okurlarından özür dileriz: "(...) 'Af, affedeni aziz kılar' deyişi de, bu gerçeğe işaret etmiyor mu? Aziz kıl mak, bağışlayanın bu hareketiyle toplum içinde onurlu, saygın ve güçlü bir konuma sahip olacağını vurgulayan bir söyleyiş biçimi. (...)" "(...) O halde, af, öncelikle düşünce suçlarında kendini göstermeli. Devlet, bireylerin haklarına ilişkin alanlar yerine bütünüyle kendine dönük konularda yönetimin bağışlayıcılığını kanıtla mak. Madem ki, şimdilik dileyelim, şi mdilik olsun- çağdaşlaşma sürecinin önünü açmıyor, hiç olmazsa ' mürüvetinin önüne endaze' koymasın! (...)" (abç) "(...) Söz konusu olan 'kader'in değil, kötü yönetimin suça ittiği insanlar. Gelir dağılımında bunca derin farklılıklar, yasa önünde eşitsizlikler, kitlesel işsizlik ve eğitimsizlikler varken, kısaca değişmesi gereken çarpık, donmuş bir sistem varken, suç üreten gerçek nedenlere in me den, 'kader kurbanlarından söz edile mez. (...) Kaldı ki, ancak köklü siyasal değişimlerden sonra gelir genel af girişimleri. O, cezaevlerinin yerine köhne miş bir sistemi temi zle mek anla mı taşır." Her şey ne kadar açık değil mi? Bir şey söylemeye, bir şey y azmaya

gerek bile y ok ama, biz y ine de durumu tam olarak çözümlemek için şu sorulan sorma ihtiyacı hissediy oruz: Y azarın, "değişmesi gereken", "köhnemiş" diy e sıf atlandırdığı sistem, "düşünce suçluları"nı aff edince, toplum içinde onurlu, say gın v e güçlü bir konuma mı y ükseliy or? Y a da y azarın kullandığı dey işten hareketle, "aziz" mi oluyor? Y azar, devletin, bağışlay ıcılığını kanıtlaması gerektiğinden bahsetmiş. Hem de "düşünce suçları"na karşı... "Düşünce suçu" nedir Say ın Kök-den, bize bir tanımlay abilir misiniz? Y azarın, dev letin önünü bir türlü açamadığı(!) "çağdaşlaşma" dan bahsederken, "Çağımız, proleter devrimler çağıdır" tezinden hareket etmediği açık. Başkaca da bir düzen olmadığına göre, kastedilen, Türkiy e'nin ileri kapitalist bir ülke olması, burjuv a demokrasisini hay ata geçirmesidir. Kapitalizmin, kaçınılmaz olarak v aracağı son aşama olması anlamında, sakın hay allerinizi "e mper-

7


yalist bir Türkiye" süslüy or olmasın Uğur Bey ? Y oksa, son birkaç y ıl içinde piy asada arz-ı endam eden "globalleşme, küreselleşme" teraneleri mi? "Ayrıca, yüzyıllar boyu süregelen uygulamalar da kanıtlıyor ki, bağışla ma kurumu, toplumun bireylerini birbirine yaklaştırmakta; aradaki bağı güçlendir mekte. Toplu ma maddi olmayan bir boyut ekliyor." Bizim bildiğimiz, toplumlar tarihinin hiçbir döneminde, "bağışlama kurumu" diy e maddi, somut bir kurum y ok. Bu durumda yazar, muhtemelen, maddi olmay an, soy ut bir "bağışla ma kurumu "ndan bahsediy or ki bu maddi olmayan kurlun, topluma maddi olmay an bir boyut ekliy or (!) Böy lece, toplumun birey leri arasındaki bağ güçleniy or, örneğin, köle ile ef endi arasında derin sev gi bağlan oluşuy or (!!!) Y azar, sorunu ruhlar aleminde bir çırpıda çözüy or. Ama bu arada, sanırız ki küçücük (!) bir noktay ı atlıy or: Topluma maddi olmayan boy utlar ekley en v e kendisi de maddi olmayan bu "bağışlama kurumu" mm maddi temelleri nelerdir? Topluma ait ve maddi olmayan tüm kurumların bir maddi temeli vardır ki bu da; üretim ilişkileridir. Bu üretim ilişkilerinin temelinde ise, -ilkel komünal toplumu saymazsakaralarında uzlaşmaz çelişkiler olan 8

sınıf ları görürüz. Her anı sınıf sav aşımları ile geçen toplumlar tarihinde kim kimi bağışlamış? Ef endi köley i y a da köle ef endiyi mi, y oksa derebey i serf i y a da serf derebey ini mi? Kim düny a üzerinde bir karış toprak parçası gösterebilir ki, tarihi boy unca hiç sınıf sav aşımlarına sahne olmasın? Y azarın bahsettiği "toplumsal huzur" palav rası ise, unutmay alım ki; 12 Ey lül f aşist cuntacıları da, toplumsal huzuru sağladıklarım söylüy orlardı. Toplumlar tarihinden v e ülke gerçeğinden bihaber olan y azarımız, ruhlar aleminde geziniy or. Düşünce tarihi, ruhlar aleminde dolaşan pek çok idealiste tanıklık etti. Ama onların, hiç değilse kendi içinde tutarlı v e mantıklı bir düşünce sistemleri v ardı. "Kız Kulesi Şairi"nden İnciler Milliy et Sanat'ta "af konusuna ilişkin bir diğer yazı, "kız kulesi şairi" solculuğuy la maaruf Sunay Akın'a ait. TAVIR okuru O'nu, Kız-kulesi'ne düzdüğü methiy elerden, y üklediği anlamlardan sonra, en son polislere v erdiği "Şiirlerle Tarih" dinletisinden tanıy or. "(...) İçerde olan için af, dört duvar arasından kurtulmak, özgürlüğe adım at mak demektir. Bu beklenti, doğası gereğidir insanın. (...)" Y azıdan y aptığımız bu alıntı, y azımızın bu bölümüne koyduğumuz

başlığı tey it eder gibi. "Kız kulesi şairi" Sunay, af beklentisinin, insanın doğası gereği olduğunu söyley erek, pusula ibresinin tümden şaşırdığını gözler önüne seriy or. Gerçi pusulası olanın ibresi şaşabilir. Biz artık, bunların pusulası olduğundan bile kuşkuluyuz. Sormak istiy oruz: İnsan nedir? Sınıf lar gerçeğinden bağımsız bir insan ve doğası v ar mıdır? Burjuv a ideologları, "komüni zm, insan doğasına aykırıdır" diy orlar. Gerekçe olarak da "İnsanın doğasında mülkiyet duygusu vardır" önermesini getiriy orlar. Buna ne diy eceğiz? İnsan, sınıf sal kimliğiy le insandır. Ve bütün özlemleri, beklentileri, duy gulan buna göre şekillenir. Örneğin; bir küçük burjuvanın sınıf atlama özlemi olabilir. Ama, sınıf bilinciy le donanmış bir işçide böyle bir özlem y oktur. Y azının sonunda, affedilmey i reddederek tereddütsüz ölüme giden Rosenberg'leri anlatmış Sunay. Rosenberg'ler ve onlar gibi ölüm pahasına aff edilmey i reddeden y üzbinlerce, mily onlarca insan, insan değil miy di "kız kulesi şairi"? Onların doğasında, niy e af beklentisi y oktu? Hem, ölümü, onursuz bir özgürlüğe tercih eden Rosenberg'leri öv üy or, hem de af ile özgürlüğü bir tutarak "İçeride olan için af, özgürlüğe adım at maktır" diy orsun. Hem, "Suçlu olandan af dilemesi beklenebilir" diy or, hem de "Af beklentisi, insanın doğası gereğidir" diy orsun. Sahi "Veşaireci" Sunay , sen ne diy orsun? Bütün Düşünceler, Duygular, Sınıf Mücadelesinin Ürünüdür Karşımızda, Buket Aşçı imzalı, "Açık Ülke: Türkiye" başlıklı bir y azı duruy or. Y azı, ilk bakışta olumlu gibi gözükse de, biraz dikkatli bakıl- dığında, sınıf sal çözümlemeden ısrarla kaçıklığı görülüy or. Buket Aşçı, y azısında genel olarak onurlu ay dın geleneğinden örnekler v eriyor. Ancak bilerek ya da


Topluma ait ve maddi olmayan tüm kurumların bir maddi temeli vardır ki bu da; üretim ilişkileridir. Bu üretim ilişkilerinin temelinde ise, -ilkel komünal toplumu saymazsakaralarında uzlaşmaz çelişkiler olan sınıfları görürüz. Her anı sınıf savaşımları ile geçen toplumlar tarihinde kim kimi bağışlamış? Efendi köleyi ya da köle efendiyi mi, yoksa derebeyi serfi ya da serf derebeyini mi? Kim dünya üzerinde bir karış toprak parçası gösterebilir ki, tarihi boyunca hiç sınıf savaşımlarına sahne olmasın? bilmeyerek bu aydınların sınıfsal tav ırlarından bahsedilmiyor ki bu durum, örneğin Nazım Hikmet'in, kafasındaki düşüncelerden dolay ı işi inada bindirdiği gibi bir anlam y aratıy or. Toplumsal gelişmelerin kaynağında, esas olarak karşıt sınıfların uzlaşmaz çelişkileri vardır. Bu çelişkiler, düşünsel yapıda da kendini gösterir. Günümüz toplumuna baktığımızda ise, bir y anda burjuvazi v e empery alizmin ideolojisini, diğer yanda proletarya ve emekçi halkların ideolojisini görürüz. Sanatın ve sanatçının tav rı da yine buna göre şekillenir. Bu y üzdendir ki; "düşüncelerinden-dolayı", "sadece şiir yazdıkları için" gibi anlatımlar, niyet ne olursa

olsun sınıfsallıktan yoksun bir bakış ortaya koyar. Enver Gökçe ve Ahmed Arif, y azarın dey işiyle "sadece şiir yazdıkları için" işkence görmemişlerdir; onlar, ellerindeki en güçlü silah olan şiirin namlusunu egemen sınıf lara doğrulttukları için işkence görmüşlerdir. Y azıdan, son bir alıntımız olacak: "(...) Öyle ki ruhu arındırıp iç huzura erebil menin yolu biraz da oradan (affetmekten-bn.) geçer. Kin ve nefretten böyle uzaklaşırız çünkü Bu alıntıy a, Maksim Gorki'nin "Ana" adlı romanındaki Andre ile birlikte verelim cevabımızı: "(...) Çıkarların anlaşma zlıkları bütün kalpleri kırdı, kuduz bir hırs bütün kalpleri kemirdi... Kıskançlık, bütün kalpleri ısırdı. Bütün kalpleri irinli yaralar, yalanlar, miskinlikler, hasetler; çirkinlikler kapladı. İnsanlar hep hasta, sakat düşmüş, yaşamaktan korkuyor, hallerine bakılsa bir sis içinde geziyorlar sanılır. Herkes kendi acısından başka bir şey bilmiyor. (...)" İnsanların ruhuna kirleten, iç huzurun bozan; sömürü düzenidir. Bu yüzden ki; insanların ruhu, ancak kalplerimizi kemiren bu sömürü düzeni tarihin çöplüğüne, bir daha hiç geri dönmemecesine gittiği zaman arınıp huzura kavuşacak. Y ani; ülkemizde ve dünyada kardeşliği ve sevgiy i hakim kılmak için, sömürü sahiplerini aff etmeyeceğiz. Kin v e sev gi, düşman kardeşlerdir. Emekçileri iliklerine kadar sömürenlere, hırslarını, kıskançlıklarını, çirkinliklerini tüm insanlığa bulaştırmak isteyenlere karşı kin duy mayanlar, halklarım ve tüm insanlığı gerçek anlamıyla sevemezler, özgür yarınlara güvenle ve umutla bakamazlar. Bunların y anı sıra, Alin Taşçıyan imzalı "Görkemli Kaçış Öyküleri ve İdamın Adaletsizliği" adlı y azıy ı, yine sınıf sal bakıştan bahsetmemiz gerekeceği için, ayrı bir başlık altında ele almaya gerek görmüy oruz. Y azar, her ne kadar "Günümüz geyik

muhabbetlerinin vazgeçilme z ögesi eski Yeşilçam filmleri bu yazıya konu olabilecek ciddiyetle tasarlanmadıkları için sadece varlıklarını anımsatmakla yetiniyorum" dese de, biz, herhangi bir çözümleme y apmaktan uzak olan bu gayri ciddi yazıy ı okuyan ya da okuyacak olan TAVIR okuruna bırakıy oruz son sözü. "Af Değil, Özgürlük", Sınıf sal Tav rın Adıdır Herhalde hepimizin kabul edeceği bir gerçek var: Bir sistemin, bir düzenin adalet, hukuk anlayışı, o sistemin ya da düzenin kendi halkı v e düny a halkları nezdindeki v e aslolarak toplumlar tarihi önündeki meşruiy eti üzerinde yükselir. Y ani; bir düzen, ne kadar meşru ise, uyguladığı hukuk da o kadar güvenilirdir. Bu düzen, meşru değildir. Çünkü, bir avuç sömürücünün bekası için kurulmuştur. Dolay ısıy la, bugün ülkemiz hapishanelerindeki onbinlerce insan hakkında v erilen kararlar da adil değildir. Kurulduğu günden bu y ana meşru olmayan bu düzenin, kimseyi a f fetmeye hakkı y oktur. Alin Taşçıy an, yazdığı y azıda "Adil olunamayınca affedici olmak kaçınılmazdır" diy erek, gerçeği baş aşağı çeviriyor. Oysa ki; adil olmayan, affedici de olamaz. Tarih, yüzy ıllar boyunca "özgürlük" için sav aşan insanlara tanıklık etti. "Özgürlük", yüzy ıllar boy u halkların en büyük özlemi, en büyük tutkusu oldu. Kuşaktan kuşağa taşınarak bugünlere kadar geldi. Hapishanedekini hayata bağlay an en büy ük güç oldu "özgürlük" düşü. Affedilmeyi hiç düşünmedi, düşünmüy or onlar. Zaten bu yüzden "özgür tutsak" dendi adlarına. Onun için, insanlık dilinin en tatlı kelimesidir "özgürlük". O zaman, saçlarını hapishane önlerinde ağartan, evlatlarının hay kırışına ses veren tutsak analarımızın tarihe düştüğü nota kulak v erelim: AF DEĞİL, ÖZGÜRLÜK! • 9


10

ŞİİR enve r gökçe

Uyan Alim Yıllardır susmuşum lal Yanım yörem Tepegöz, Şahmaran! Yürek çın çın eder ama, Erdemli ve yiğit Bir gerilla bıçağıdır, çatal Derman sorar kurda kuşa derman! Dağlar gül gülistan içinde Al al! Bir ben kalmışım Rüsvay, malamat, üryan! Adı görklü Marx yadıma düşende, Uyan derim Alim Uykudan uyan!


ARAŞTIRMA zerrin kayalı

folklor

halk oyunları ve

MÜCADELE "Folklor gösterisi çok güzeldi" "Folklor elbisesi yaptırdık" "Folklor güzel oynadı" Folklor kav ramının bu y anlış kullanımı öy le y aygınlaşmıştır ki, kültür-sanat alanında ciddi çalışmaları olan ay dınlardan, televizy on, gazete haberlerine, hatta bizzat halk oy unları çalışmalarını düzenley en, y önetenlere kadar hemen her çev rede bu y anlış if ade dile getirilmektedir. Bir bilim dalı olan f olklor, (Halkbilim), y alnızca halk oy unları gösterisiyle sınırlandırılarak ele alınmaktadır. Elbette bu nedensiz değildir. Tarihsel kökleriyle, gelenek, görenekleriy le v e tarih içindeki gelişimiy le halkların kültürünü inceleyen, derley en, belgeley en bir bilim olan f olklor, en başta, bu çalışmalarla ortay a çıkacak gerçeklerden rahatsız olanlar taraf ından çarpıtılmış, içi boşaltılmay a çalışılmıştır. Bu çarpıtmaların en önemli boy utu ise f olklor çalışmalarının resmi ideolojinin hizmetinde ele alınarak, ortay a çıkan bütün ürünlere "Türk" damgasının v urulması, Anadolu'da yaşayan onlarca f arklı milliy etten halkların asimilas-

y onunda, kültürlerinin y ağmalanmasında y a da y ok say ılmasında f olklorun bir araç olarak kullanılmasıdır. Faşizmin, küçük burjuva diktatörlüğü Kemalizm'den devraldığı asimilasyon ve yok etme politikaları sürerken, her alanda y ükselen devrimci mücadele, ezilen halkları, unutturulmaya çalışılan kimlikleri, tarihleri v e kültürleri ile her geçen gün daha f azla buluşturuy or. Halkların kültürlerinde bugüne kadar çarpıtılmış, yozlaştırılmış gerçekler bir bir y erine oturtulurken, ortaya çıkarılan kültürel zenginlik aynı zamanda mücadelenin gelişip güçlenmesinde çok geniş olanaklar sunuy or. Bu olanakların doğru değerlendirilebilmesi, öncelikle halkların kültürünü, karşılıklı etkilenmelerini, gelenek-görenek, değer, inançlarını v e tüm bunların maddi y aşam ile ilişkilerini doğru kav ramakla mümkündür. İşte bu çaba f olklor kav ramım da y alan y anlış kav ranışından çıkarıp, bir bilim olarak y erli y erine oturtacaktır.

re" sözcüklerinden oluşan Folklor kav ramı, ilk olarak İngiliz araştırmacı William Jacob Thomas taraf ından 1846'da bir makalede kullanıldı. Halka ait geleneksel inançları, görenekleri, efsaneleri, kısaca öncelikli olarak maddi olmayan halk kültürünü if ade etmek için kullanılan bu kav ram, daha soma birçok araştırmacı, etnolog, antropolog taraf ından da benimsendi. Kav ramın içeriği v e kapsamı ile ilgili tartışmalar da y apıldı. Kimi "uygarlaşmış ülkelerdeki halk sınıflarının kültürü" olarak tanımlarken, kimi "kırsal toplulukların etnografyası, canlı, çağdaş hatta ' doğmakta olan kollektif olgular" ı ele alması gerektiğini belirtti. Farklı y aklaşımların kay nağı, "kültür"ün nasıl ele alındığı ile ilgiliy di. Sonuç olarak Folklor kavramı, bir ülke y a da belirli bir bölge halkının maddi manev i kültür ürünlerinin tümünü kapsay an, kendine özgü yöntemlerle derley en, çözümley en, y orumlay an ve bir senteze v ardırmay ı amaçlayan bilim dalı olarak y erini aldı. Türkçe'de f olklor, halkiyat, halk bilgisi, budunbilim, halk bilim gibi çeşitli biçimlerde kullanılan kavram

Folklor, Bir Bilim Dalıdır "Halk" anlamına gelen "Folk" ve "bilim, bilgi" anlamına gelen "lo11


için bugün en y aygın v e yerinde kullanım olarak "halkbilim" y erleşmiştir. (Y azının bundan sonraki bölümlerinde f olklor y erine Halkbilim sözcüğünü kullanacağız) Halkbilim alanındaki çalışmaların geçmişi, 18. y üzy ıl sonlarına day anmakla birlikte bir bilim dalı olarak ele alınışın ın 100 y ılık bir geçmişi v ardır. Halkbilimi çalışmalarında en önemli y eri, derleme çalışmaları alır. Av rupa'da 18.yüzy ıl sonlarında, halk efsanelerinin, masallarının derlenip, y aygınlaşması bu konudaki ilk çalışmalardır. Almanya'da Grimm Kardeşler'in 1785'lerden başlay ıp y aşamları boyunca sürdürdükleri derleme çalışmaları, sonraki y ıllarda İngiltere'de, İsv içre'de, Rusya'da y apılan çalışmalara esin kaynağı olmuş, 1886 da İsviçre'de Halk Gelenekleri Derneği'nin kurulmasıy la ilk kez kurumsal y apıy a kav uşmuştur. 19.yüzy ıl sonlarında ise artık Batı üniv ersitelerinde Halkbilim kürsüleri kurulmuştur, bir bilim dalı olarak kurumlaşmıştır. Türkiye'de Halkbilim Çalışmaları Türkiy e'de halkbilimi ile ilgili ilk y azı 1813'te Rıza Tevf ik'in Pey am Gazetesi'nde y azdığı "Folklor" başlıklı y azıdır. Bundan iki y ıl sonra Y eni Mecmua'da Musa Süreyya Bey'in halk türkülerim toplama, notay a alma, y ay ınlama gibi çalışmalarının önemine değinen makalesi y ay ınlanmışta. 1920'de ilk Meclis'te hükümette,

Milli Eğitim B a k a n l ı -ğı'na getirilen Dr. Rıza Nur, bakanlığın Kültür Dairesi'nde halk türkülerinin söz v e ezgileri nin derlenmesi ve genel bilgi toplama çalışmaları başlatmıştır. 1916'da kurulan Darül Elhah (İstanbul Konserv etuar)'ın 1926'dan 1929'a kadar her y ıl ülkenin çeşitli y örelerine düzenlediği gezilerde türküler, halk oyunları, çalgılar, gelenekler ile ilgili derleme çalışmaları y apılmıştır. Bu alanda f aaliyet gösteren ilk siv il örgüt 1 Kasım 1927'de Ankara'da kurulan Halk Bilgisi Derneği'dir. Dernek, önce İzmir v e İstanbul'da daha sonra Sinop, Samsun, Siv as, Erzurum'da şubeler açarak genişlettiği çalışmalarını, Halk Bilgisi Mecmuası adlı bir ay lık dergide v e Halk Bilgisi Haberleri adlı ay lık bir bültende y ay ınlamıştır. Halk Bilgisi Derneği'y le belli bir y aygınlık kazanan derleme, bilgi toplama çalışmaları, 1932'de Halkevlerinin kurulmasıy la y urt çapında geniş bir halkbilim araştırmaları f aaliyetine dönüştü. Bu siv il çalışmalar her ne kadar resmi ideolojinin etkisi dışında şekilleniy orsa da, dev let bu alam siv il f aaliy etlere terketmeyecek kadar önemli buluy ordu. Çünkü ülkenin doğusunda, Kürdistan'da ulusal talepli ay aklanmalar kanla bastırılırken, direniş sürüyor, her türlü asimilasy on politikasına, batılılaşma adına geliştirilen halk kültürüne y abancılaştırma politikalarına karşın, halklar kendi kültürel özelliklerini y aşatmay ı sürdürüy orlardı. Devletin olanakları sef erber edilerek bu işe el atılacak, memleketin altım üstüne getirerek, derlemeler y apılacak, zararlı(!)

olan her şey ay ıklanarak, geriy e kalanlar "işte bu sizin kültürünüz" denilerek tek merkezden tüm ülkeye sunulacaktı. 1937'den 1952'y e kadar her y ıl, y az aylarında belirli bölgelere gidilerek y aklaşık on bin kadar türkü derlenip arşiv lendi. Bu çalışmalar içinde Muzaff er Sansözen, Halil Y önetken, Mahmut Ragıp Gazimihal v e daha birçok müzik adamı y er alıy ordu. Derlenen türküler içinde, Türkçe'yle hiç ilgisi olmay an seslenişlerde, anlamamış tek tük sözcüklerde sıkışmış kalmıştı onlarca dilden, zengin Anadolu halk kültürü. Alev i halkın duv az-ı imamları, dey işleri, nef esleri y oktu bu binlerce türkünün içinde. Pir Sultan'ın, Dadaloğlu'nun, Köroğlu'nun, Kay gusuz Abdal'ın, Nesimi'nin, v elhasıl halka adaleti onuru, namusu v e bunun için savaşmay ı anlatan dey işleriy le, ozanlar y oktular bu türkülerde. Var olan birkaç türküde de doğa sev gisi, sev da, hasret işlenmişti. Karacaoğlan'a sarılmışlardı, ozanlar içinde en çok onun sev da \ türkülerine yer verilmişti. Geçtiğimiz günlerde y itirdiğimiz araştırmacı-y azar Pertev Naili Boratav hocanın ısrarlı çabaları sonucu 1946'da Ankara Üniv ersitesi'nde kurulan Halk Bilim Kürsüsü, bu konuda ilk akademik kurumsallaşmay dı. Kürsünün başında Pertev Hoca v ardı. Anadolu halkının nesi v arsa, olduğu gibi getiriy ordu. O, bir bilim adamıy dı, gerçekleri, somut olanı ele alıy ordu. Pertev Hocanın çabalarıy la daha önce y abancı araştırmacılar taraf ından Türkiy e'de y apılan derlemelerden, y eni çalışmalara kadar, kilim motif lerinden, halk oy unlarına, düğün, cenaze geleneklerinden, giy silere kadar geniş bir çerçev ede çalışmalar başlatıldı. Ama bitirilemedi: 1948'de, y apılan çalışmalardan rahatsız olan dev let, bu kürsüy ü kapattı. Pertev Hoca çalışmalarını y urtdışında sürdürdü. Dev let, bu alandaki çalışmaları merkezileştirmek, yapılan tüm faaliy etleri de denetleyebilmek amacıy la, 1966'da Milli Folklor Enstitüsü'nü kurdu. Bu kurum, 1981'de Kültür v e 12


Turizm Bakanlığı'na bağlanarak Milli Folklor Araştırma Dairesi (Mİ-FAD) adını aldı. Ay nı zamanda bölge rady olarında türkülerle ilgili tek y önlü, tek boyutlu programlar sürdürülürken, Dev let Halk Dansları Topluluğu ile de ay nı dev letçi, resmi bakış açısıy la halk oyunları kontrol altında tutuluyor, istenilen tarzda işleniy ordu. 1960'lardan itibaren büy ük kentlerde hızla çoğalan halkbilimi ile ilgili dernekler ağırlıkla halk oy unları ile ilgili f aaliyet sürdürürken, say ıları az da olsa kimi dernekler halk müziği, tiy atro, el sanatları, giysileri v b. ile ilgili de çalışmalar y apıy ordu. Bu birkaç derneğin ciddi say ılabilecek çalışmaları dahil, hemen tüm derneklerde konu eğlencelik, turistik y a da nostaljiy le bakılan eskide kalan Türk kültürü çerçevesini aşamıy ordu. Halkbilimi araştırma derleme çalışmalarıy la öne çıkan iki kurum ODTÜ Halkbilimi topluluğu v e Boğaziçi Üniv ersitesi Folklor Kulübü idi. Özellikle y öre araştırmalarındaki çok y önlülük, v erilerin derlenip, düzeltilmesi ve gösterime sunulmasında öğrencilerin emeği ile başardı çalışmalar ortaya konulmuştur. Kimi araştırmalarda, üniversitenin de sınırlamalarım aşarak diğer halklara ait olan kültürel özellikler vurgulanmış olsa da bu çabalar da genelde resmi ideolojinin kalın perdesini delememiştir. En büyük kazanım, mü-

cadelenin önünü açmasıy la, Alev iBektaşi kültürünün ürünleri y aygınlaşmış, yurt genelinde tanınan bir hale gelebilmiştir. Bugün halkbilimi alanındaki çalışmalar esas olarak halen dev letin hakimiy etinde, resmi ideolojinin "tek ulus, tek kültür" politikasına hizmet eden tarzda sürmektedir. Adının başında Halkbilim, Folklor, Araştırma-Eğitim vb. ifadeler bulunan y üzlerce dernek ise çeşitli kutlamalarda, etkinliklerde, düğünlerde halk oy unu oynama y a da sinirli olan f aaliyetler dışında her türden y ozlaştırmanın da aracı olmaktan ötey e geçememektedir. 12 Ey lül karanlığının direnişlerle parçalanmasının ardından, y eniden . y ükselen devrimci v e ulusal özgürlük mücadelesiyle ulusal kimlik konusunda belirli bir bilinç şekillenmiştir. Bugün Anadolu'da y aşay an çeşitli milliy etlerden halklar, kendi tarihsel köklerini, kültürlerini araştıran çalışmalar y apmakta, çeşitli y ay ınlarla belgelemey e çalışmaktadırlar. Halkbilimi çalışmaları bugün empery alizmin v e f aşizmin halklara y önelen y oz kültür bombardımanı, kimliksizleştirme, değerlerden uzaklaştırma, kendi tarihine, kültürüne y abancılaştırma politikalarına karşı, en güçlü direniş kay nakları olan halkın kültürel değerlerini ortay a çıkarması anlamında çok önemlidir. Bugün halk türküleri, halk oyunları, el sanatları, gelenekler bir yandan çarpık kapitalizmin ve emperyalist kültür politikalarının y ok edici etkisi altındayken diğer yandan müzik, gösteri, eğlence sektörünün para kazanmak için her türlü kılığa sokarak kullanması sonucu birer 'meta' işlevine sokulmuştur. Bu y ozlaştırmanın önüne geçebilmek v e asıl olarak da halkların kendi ulusal kültürlerini özgürce geliştirebilmelerinin koşullarını y aratmak, bugün devrimci sav aşımızın belirley ici hedeflerindendir. Bu sav aşın geliştirilmesi, halklarımıza ulusal, kültürel kimliklerini onurla sav unma bilinci taşırken, aynı zamanda çok zengin bir kültürel

mozaik olan Anadolu halklarının kültürünü de bu sav aşımızı besley en en güçlü kültürel kaynağı sunuy or. Bunun farkında olarak, halk kültürümüzü her y önüy le araştırma, bugünün v e y arının kültürünü şekillendirmede bitmez tükenmez bir kaynak olarak değerlendirebilmek gereklidir. Bugün bu dev rimci sanatçıların omuzlarında bir görev dir. Kay nağını Anadolu halklarının kültüründen alan, yeni, çağdaş teknik v e y öntemlerle bugünü anlatan v e yarına ışık tutan kültür sanat alanındaki dev rimci çalışmalar, özellikle müzikte oldukça gelişmiş bir düzey e gelmiştir. Grup Y orum'un öncülüğünde bilimsel temellere oturtularak geliştirilen dev rimci müziğimiz alanlarda, meydanlarda mücadelenin olduğu her y erde y üreklere, bilinçlere dev rimci coşku aşılarken, bu alandaki çalışmaların da önünü açan bir işlev görmektedir. Ancak halk kültürümüzün diğer dallarında ay nı gelişmeyi görmek mümkün değildir. Özellikle çok zengin bir kay nak olarak halklarımızın bu zenginliğine denk düşen bir tarzda işlenip ele almamıştır. Oysa, bugünü, halkın y aşamını v e kav gay ı anlatmada halk oyunları oldukça geniş olanaklar sunarken, bu olanağı doğru değerlen dirmek, öncülük etmek devrimci kültür, sanat f aaliyetlerinin önemli bir parçası olarak ele almakla mümkündür. Anadolu Halklarının Zengin Kültürel Mirası: HALK OYUNLARI Anadolu, insanlığın ilk y erleşim bölgelerinden biridir v e binlerce y ıldır çok çeşitli etnik kökenden halklara v atan olmuştur. Bu, tarihsel Anadolu kültürünün bugünlere uzanabilen zenginliğinin de kaynağıdır. Bu kültürel zenginlik, halk kültürünün hemen her dalında olduğu gibi halk oy unlarında da kendisini ifade eder. Halk oyunları insanlığın avcılık, toplay ıcılık dönemlerinde bolluk ve bereket diledikleri törenlerden, bugünlere içeriği, amaçlan, gerçekleştirdiği mekanlar vb. açısından tarih13


sel süreç içinde değişe değişe taşınmıştır. Savaşlarla, istilalarla, göçlerle, ticari ilişkilerle halklar birbirlerinin kültürleriy le etkileşim içinde olmuştur. Bu nedenle Anadolu kültürü çok zengin bir kültürel mozaik oluşturur. Bu, halk oy unları için de geçerlidir. Bugüne kadar yapılan araştırmalarda Anadolu'da halk oyunları f igürleri ve oy nay ış biçimlerine göre f arklılıkları, benzerlikleri ele alınarak tasnif edilmey e ve çeşitli türlerde sınıf landırılmay a çalışılmıştır. Y örelerinde en f azla oynanan halk oy unları göz önüne alınarak, kabaca şu tablo ortaya çıkmaktadır: -Hora v e Karşılama: Traky a ile Marmara Denizi'nin kıy ısında bazı y örelerde, -Zey bek: Batı Anadolu'da, -Kaşık oy unları: Batı Anadolu v e Akdeniz bölgesi'nde, -Horon v e Sallama: Orta ve Doğu Karadeniz Bölgesi'nde, -Bar: Kuzey doğu Anadolu'da, -Halay : Orta Anadolu'nun doğu kesimi v e Kürdistan'nın her y öresin-

14

de, -Mengi: Akdeniz Bölgesi'nde, Torosların sahile y akın kesimlerinde, -Semah: Anadolu'nun hemen her y öresinde oy nanan oy unlardır. Bu sınıf lama oldukça geneldir ve y alnızca, belirtilen bölgelerde en f azla, en y ay gın olan halk oy unlarına

göre y apılmıştır. Dolay ısıy la birçok eksiklik y aşanmaktadır. En başta, bu oy un türlerinin hangi halka, halklara ait olduğu, diğer halklarla ne tür etkileşim içinde olduğu, bunun halko-

y unlarında yansımaları vb. temel eksikliktir. Bu eksiklik, daha önce mantığını açtığımız, halkbilimi çalışmalarında resmi ideolojinin bu alandaki y ansımasıdır. Eksikliğin bir başka boy utu, y örelerin tek bir oy un türü ile tanımlanmasındadır. Anadolu'da y üzy ıllardır çok çeşitli nedenlerle (sav aşlar, göçler, zorunlu göçler, zorunlu iskanlar v b.) sürekli y aşanan y er değiştirmeler, Anadolu'nun her y öresini birçok f arklı emik, ulusal kökenden halkların iç içe y aşadığı bir hale gelmiştir. Öy le ki, hemen birçok y örede f arklı kökenden halkların köy leri y anyana, kimi zaman ay nı köy de iç içedir. Bunun dışında v atanından kopup, uzak y öreleri vatan edinenler ile, v atanından zorla koparılıp çok uzak diy arlarda y aşamay a mahkum edilenler hiç de az değildir. Geçmişten bugüne Kürt Halkı'nın zorla iskanı, sürgünleri v e zorunlu göçü, Karadeniz'de y aşay an Kaf kas kökenli halkların Anadolu'nun her bir y öresine dağılmış olması gibi... Her türlü baskı, asimilasyon politikasına karşın, halklar göç ettikleri ya da sürgün edildikleri bölgelerde kendi kültürlerini y aşatmay ı sürdürmüş, iç içe olduğu diğer kültürlerle karşılıklı etkileşimle yeni v e f arklı birçok kültürel özelliği de geliştirmiştir. Bütün bunlar gözardı edile rek y apılan sınıf lamanın eksikliği, yanlışlığı ortadadır. Bu konu, doğru bir perspektifle yapılacak halkbilimi . araştırmalarıy la yeniden ele alınmay a muhtaçtır. •


- ÖYKÜ -

sed at t aşer

BİR BİLENDEN, ÜNİVERSİTEYE BAŞLAYACAK OLANA ÖĞÜTLER Merhaba, Üniversiteye, hoş gel din genç yakış ıklı arkadaş !.. İstedi ğin fakülteyi kaz andın mı bilemeyiz, ama kay dolduğuna v e ok ula dev am ettiğine göre, sen üniversitede okumay ı kafana koy muşsun. Gerçi herkesin düş üdür okul unu bitir mek. Çünkü ( özel/paralı üniversitel erde okuy anları s ay mıyorum) devlet üniversitelerinde okuy anl ar bunu hobi olsun diye yapmıy or, bunu biliyoruz. Senin de yoks ul bir halk ç ocuğu olduğun her halinden belli. Madem ki üniversiteyi bitireceksin, o zaman dinle... Sana bir çift lafım olac ak. Ben ki m miyi m? Say ki ak s akallı bir dede; seni n gibi onlarca gence rehberlik eden bir iyiliksever.... Ki m bilir Anadolu'nun hangi ilinden geldin bu k ocaman şehre... Kafanda binlerce "nasi hat" v ardır şi mdi s enin; "A man oğlum s ağasola bulaş ma ok ulunu ok umaya bak ..." Annen v e babanın, akrabalarının dedikleri büy ük olas ılıkla bunlar dır. Hatta, "Bir umudumuz sensin, oku da hem bizi, hem kendini kurtar" bile demişlerdir. Akıllı ol, anneni n babanın s özünü di nle!.. Çevrenden de buna benz er bol bol nasihat dinl emişsindir, bundan emi niz. Dinlememezlik etme s akın... Ok ula k aydol urken r ektörlüğün dağıttığı bir uy arı metni vardı... H ani içinde baz ı "hediyelerin" ol duğu çantanın içindey di. "Kendiniz e dikkat edin, terör ör gütlerini n sizi kandır masına izin ver meyin'' vs. vs. ş eklinde çok güz el öğütl er vardı o uyan metni nde... Eee, bunl ar yılların profes örü. Yalan söyl eyecek değiller ya. Herhalde tutarsın öğütlerini... Daha yenisin. Çok şeyler görec eksin. Gör eceği n, y aşay acağın olayl ar, sana hep bu öğütl eri hatırlatmalı. Mesela yanına gelip seninle s ohbet etmek isteyen birileri olacak. Aman dikk at et, o bahsedilen "terörist"lerden biri olabilir. Öyle güz el konuştukl arına kanma s akın. Onlar doğru s öylerler gerçekten, ama s en boşver. Ok ulunu bitir mey e bak. Onlar s eni terör belasının içine ç ek meye çalışacakl ardır. "Örgütlenmek lazım" diy ecekler dir. "Örgüt" l afını duyar duy maz, hemen üç adım geri zıpla ve tabanl arı yağlamaya bak... "Harçlara hay ır diyeli m" deyip seni yürüyüş e çağıracaklar dır. Oysa s en, babanın borç-harç denkleştirdiği okul harcını, devleti mizin ok ulun i htiyaçları için k ullandığını biliyorsun. Seni kandır mal arına izin v er me. "Sus ma, sustukça sır a sana gelecek" diyeceklerdir. Es as, konuşursan sıranın en önüne sen geç ersin bunu bil... Sen sus maya devam et... "Gerici-faşist eğiti me hayır" diyeceklerdir. Seni k andır maya ç alıştıkları ş urdan belli, Humeyni de, Hitler de bu ok ulda öğreti m üyeliği y apmıyor, M ussolini ya da Hatemi de y ok. Demek ki yalan söyl üyorlar. "Boyk ota katıl" diy eceklerdir... Hayır! Parasını takır takır ödedi ğin derslere gir memezlik etme. Boşuna mı ödedi n onca par ayı? Onların parası bol galiba. Sen derslerini s alan kaçır ma... Nasıl da güzel k onuşac aklardır s eninl e. Dedik ya, hep doğru k onuşurlar bunlar. Ama sen aldır mayac aksın. Önce okul unu bitirecek, s onra da bir meslek s ahibi olac aksın. Gerçi onlar "Ok ulu bitirdi ğinde di plomalı işsizler ordusunun bir ask eri olac aksın" da diyeceklerdir. Hayır, s en devlete güvenec eksin. O mutl aka sana iş bulacak tır. Bu biraz zaman alsa da, bir işe gir mek için başvurduğunda önc eliği özel üniversitel ere, güzel üniversitel ere verseler de, s ana da bir iş çıkar mutlak a, merak etme. Bu onyılları alsa da, " olsun" diyeceksi n, "Elbette beni m de bir işi m olac ak" diy eceksin... Okulda s eni korumak için bul unan polislere güv enec eksin. Onlar seni işte bu teröristlerden koruy acakl ardır. Arada kazayl a sana da vurabilirler, bir yerlerin kırılabilir. Hatta alıp seni emniyete bile götürebilirler. Olsun, devletin v urduğu y erden gül biter. Onlar hep senin iyiliğin için, unutma! Derslerine çalış... Tak bir kız arkadaşını k oluna, git boğazı s eyret... Paralı birini bul may a bak. Babanın s ana gönderdi ği para, senin anc ak kitap paranı ve yemek par am k arşılar çünkü. Devletten alac ağın krediyle de bir pantol on, bir gömlek alabilirsin. Ama olsun, bak devlet seni aç-aç ık bırak mıyor işte. Kolay mı, s enin gibi onbinlerc e öğrenci var. D evlet ne yapsın, ancak bu kadarına güc ü yetiyor. "Tek ellere, holdi nglere trilyonlarca kr edi veriyorlar, eğiti mde parasız olsun" diyec ek olanlara bunları anlatırsın s en de... Sen öğütler e harfiyen uy arsan sana hiçbir ş ey ol may acaktır. Güle oynaya bitirirsin okul unu merak etme. Şöyle derin bir nefes alırsın okulunu bitirince... Arada baz en burnuna bir koku gelir. Onu fazla tak ma k afana. Day anıl maz bir koku gibi gelir önc e ama zamanla alışırsın. Bu "öğüt"lere uyduğunda, elini etliye-sütlüy e karıştır madığında, yanında ark adaşının kafası gözü y arılırken oradan kaçıp gittiğinde, y üzlerce öğrenci göz altına alınıp, işk encey e götür ülürken sırtını döndüğünde kız peşinde koş up kahvey e, bilar doya, sinemaya dal dığında y üzlerce arkadaşın sırf bir yür üyüş y aptı diy e ok uldan atıldığı z aman "bana ne" dediğinde o k okuyu duyarsın baz ı bazı. Nereden geliyor diye bakınıp bakınıp dur maman için söyl üyorum, mer akta kal maman için. O k oku, şey... Senden gelir. Dedi m y a çok önemli değil diye. Çürüme k okus udur o. Bunca k eyfin bir bedeli olur değil mi ? Ne y apalım katl anac aksın artık o k okuy a...

15


LAFLA PİLAV PİŞECEKSE DAĞ KADAR YAĞI BİZDEN! on süreçte dev rimci sanatçıların müzikal tarzına ilişkin tartışmalar iy ice y oğunlaştı. Birçok çevre müziğimizin bir "kav ram kargaşası" y aşadığı teşhisini koyuy or v e bunun çözümü noktasında çözümler öneriy or. Bunlardan bağımsız da olsa, biz de bu konuda kendi y aptığımız müziği tartışmaya başlamış, Kültür Sanatta TAVIR Dergisi'nde bu konuy la ilgili y azılar kaleme almıştık. Bunlara ek olarak yine TAVIR Dergisi, bu tartışmalara yönelik düşünceleri içeren Sultan Çınar imzalı "Devri mci Müzik" isimli bir yazıya yer vermişti. Bizim söylediklerimizin özü şuydu: Müziğimizi artık ÇHM olarak isimlendirmediğimiz, müziğimizi belli tanımlamalar ve belli dar kalıplara sokmak istemediğimizdi. Bizim cephemizden bu tartışma, yeni gelişen bir şey değildir. Biz yaklaşık üç y ıldır düşüncelerimizi rady o, gazete ve dergi röportajlarında açıklıy oruz ama bu konuy la ilgili ilk yazımız Ocak'98 tarihli TAVIR Dergisi'nde y ay ınlandı. İnsancıl Dergisi yazarlarından İsmet Alıcı da bu kavram tartışmasına kendi yazdığı dergi cephesinden katılmış v e bu konuda tartışma başlatmış. Derginin, Ey lül '98 tarihli say ı-

S

16

sında İsmet Alıcı imzasıy la Y enigün Müzik Topluluğu ile y apılmış bir röportaja ve yazarın ön yazısına yer verilmiş. Bu y azıda, dev rimci sanatçıların müzikte y aşadıkları "aç mazlar" a değinilip, dev rimci müziğin kav ramlaştırılmay a ihtiyacı olduğu belirtilmiş. Böy le bir yazı hemen her süreçte, herhangi bir dergide de yer alabilirdi ama gerek yapılan tespitler, gerek sunulan önermeler, gerekse de burjuva ay dınlanmacısı bir duruş arzeden İnsancıl Dergisi ile kendine politik misyon biçen bir müzik topluluğunun ideolojik kesişmelerini göstermesi bakımından bu yazıy ı incelemek gerektiğini düşündük. Bulunduğumuz günler, gerçekten sol adına Marksizm-Leninizm'in kültürü v e ideolojisiyle uzaktan y alandan alakası olmayan görüşlerin halka sunulduğu günler... Gün geçmiy or ki, yeni yeni tespitler yapılıp, sol adına halka sunulmasın. Bir başka nokta da; yakın v e uzak geçmişte üretilen tüm değerlere, düzülen karalamalar... Bu ideolojik keşmekeşliğin karşısında sapasağlam ayakta duranlar ve bu bilinci halka taşıyanlar kazançlı çıkacaklardır. "Yeni Dünya Düzeni" dalgasının etkisiyle erozyona uğramış beyinler ise, bu sürecin içinde moleküllerine kadar parçalanmaktan kurtulamayacaklardır.

İdeolojik sağlamlık, kuşkusuz kararlı bir mücadeleyi getirecektir. Bey inlerin bunca dumura uğramasındaki ilk etken, bilinç olarak proleterleşememekten kay naklanıyor. Çapsız, Cahilce ve Yüzeysel Bir İnceleme İsmet Alıcı, yazısının hemen başında, kendi deyimiyle "devrimci-alternatif müzik" yapanların y abancılaşma sorununa değinip bu müziği yapanları da "popülist ve piyasaya uygun müzik anlayışı"ndan kopamamakla eleştirmiştir. Eleştiri derken yazara nezaketimizden bu tanımı kullanıyoruz. Çünkü bu tespit, eleştiri mantığından uzak, hav aya savrulmuş bir sözdür. Y oksa bizim bildiğimiz eleştirinin önce nedenleri konur, bu sebepler üzerinden bir çözümleme yapılır, sonuç tespit edilip bunun aşılması y önündeki düşünceler belirtilir. Y azar, bu mantıktan tamamen uzaktır, en azından bu konuda derginin genel y ay ın yönetmeniy le dahi f ikir alışv erişinde bulunmamıştır. Çünkü bizim tanıdığımız kadarıy la Say ın Gündoğdu, y öntemsel işleyişler(!) üzerine kaf a yoran bir kişidir. Devrimciler nezdinde popülist kaygı nasıl doğmuş, nasıl y erleşmiş, ideolojik kökeni nedir? Bunlar konulmadan yukarıdaki tespit yapılamaz. Y apılırsa, onun adı boşboğazlık olur.


Ney se, y azar bakın dev rimci mıştır ortaya. Bu mantıkla, kendini zamandan beri eli kanlı f aşistlerle alternatif müzikleri yapan kişileri sol gösteren ama arabeski karşılaştırılabiliy or? Bizim türkülerieleştirirken nasıl hiç istisna kaidesi aşamay an bir çizgideki kısanlar da miz özgür bir v atan için, onurlu, inkoy madan bir belirleme yapmış: çıkmıştır. Bilinir ki, bu alanın sabun sanca bir y aşam için üretiliyor. Peki "Gerici ideolojisiyle müzik yapan köpükleridir bunlar. Ve bir f aşistlerin türküleri ne için söy lenir insanların veya faşist hareket değerlendirmey e tabi tutulacağı biliy or musunuz Say ın Alıcı? Bilmez dediği miz MHP'lerin müziklerine zaman, baz olarak bunlar alınmaz. gibi nasıl y azıy orsunuz bunları? baktığımızda söylemde farklılık varAy nılaşmay ı bir örnekle açarsak, Bunların yanı sıra, şimdilerde bir ken, ne yazık ki ezgilerde aynılaşma bunun nasıl bir ay nılaşma olduğunu "evrensellik" söylemidir almış belli oluyor. Bunu der de me z bir sov arın siz anlay ın! Düny aca ünlü "El başını gidiyor. Özünde batı haykak ilerimizde bulunan Diyanet VakPueblo" parçası, İslamcı bir müzik ranlığından başka bir şey fı'na ait kitabevini yeniden gözletopluluğu taraf ınolmayan jöntürklerden başlayıp meye gittim. Bu aynılaşman ın bugüne ulaşan ve '80 sonrası Bulunduğumuz günler gerçekorada gördüğü m kasetlerden giderek sola da bulaşan bu dolayı sadece ezgilerde zihniyet, tehlikeli bir vaka ten sol adına Marksizm-Leniol madığ ını gördü m. haline gelmiştir. Bu tarz söy lemler Y enigün röportajında ...Farklılık sadece söylemde nizm'in kültürü ve ideolojisiyle a ma ben inanıyoru m ki bazı da v ardır ki ona da ileride sözcüklerle oynanırsa iyi! Bir uzaktan yakından alakası olma yan değineceğiz. Ev rensel söylemisol parça olabilir." nin altında kendi kültürünü Y ukarıdaki satırlar Alıcı'nı görüşlerin halka sunulduğu günler. aşağılama yatar. Sanki o y azısından ay nen alınmıştır. evrensellikte bizim Alıcı, sol ve sağdaki Gün geçmiyor ki yeni yeni tespitler değerlerimize yer yoktur. müzisy enleri kapak resimleri Böylesi bir mantığı yüyapılıp, sol adına halka (bazı f arklılıkları da in-kar(!) rütenlere tümden soruyoruz; etmeden), şarkı isimleri v e sunulmasın. Bir başka noktada ulusal değerleri ezgileriy le bütünley ip ay nı sindiremeden, özümsemeden yakın ve uzak geçmişte üretilen noktada buluşturmuş. Açıktan "evrensel"liği nasıl dile getirmediği ama her yakalayacaksınız? Evrenseltüm değerlere düzülen kelimesinde buram buram tüten leşme, artık bir kaçış ve bir anlay ış v ar ki; o da, dev rimci dönüş teorisi olmuştur. karalamalar. Bu ideolojik keşmüzisy enlerin ürünlerinin Örnekleri çoktur; ne suya ne estetik anlay ışlarının sığlığım mekeşliğin karşısında sapasağlam sabuna dokunan bir sanatçıy a ispatlamak. Y alnız, bu ülkesinin sorunlarım neden satırlarda estetik ayakta duranlar ve bu bilinci halka işlemediğini y a da y erel değerlendirmeden öte bir enstrümanların gelişimine taşıyanlar kazançlı çıkacaklardır. durum v ardır. Özellikle 12 Ey lül neden destek vermediğini gibi bir baly ozu tepelerine y iyen sorarsanız alacağınız y anıt "sol aydınlar", bir-. den gerçeği büy ük bir ihtimalle, "ben görmey e başlamışlardır. Y eni evrensel müzik, sinema vs. düny aların keşf i, özellikle bu yapıyorum" olur. İşin özünde kaçış dan sözleri değiştirilerek okunmuşdönemde hızlanmıştır. v ardır ve evrensellik bunun kılıf ıdır tur. Şimdi bu ay nılaşmadan kim sov e bu kişiliklerin ev reninde bizim Bu satırların üzerinde kendini < rumludur? ay an bey an gösteren bir şey daha gerçekliğimiz yoktur. Bu yüzden Ezgilerin ay nılaşmasına gelince: kendi ulusal değerlerimizi sindirip, v ar ki, o da bu değerlendirmenin sığ, Bu topraklar üzerinde y aşay anlar ne kadar çapsız, ne kadar cahilce geliştirmeden, bunun mücadelesini öyle y a da böy le kabul eder ki; olduğudur. Şöy le ki; y azar v ermeden enternasyo-nalistleşmek müziğimizin day andığı temel nokta, müziğimizin sağ anlay ışla mümkün değildir. Ev et, Anadolu'nun kültürel değerleridir. enternasy onalistleşmek diy oruz ev buluşmasını inceler-ken(!) bunun Anadolu'nun y üzlerce y ıllık kültürel nasıl geliştiğini y a bilmiy or y a da renselleşmek değil. Buradan birikimini sahiplenenler, her zaman gözden kaçırıy or. Gerek gericilerin, hareketle, kendi ülkemizin devrimciler olmuştur. Bu tüm gerek f aşistlerin müziğe eğilişi daha değerlerini işlemek çok doğaldır düny ada böy le düşünüldüğü ama bu tespiti y apanın da ay aklan çok yenidir. Ve bu onlardaki içten noktada sağlıklı bir ilerley işi gelen bir dinamik olmaktan öte beş karış hav adadır. sağlamıştır. Kaldı ki, sözlerdeki öykünmeye, taklitçiliğe dayalı bir benzerliği karşılaştırıy or y azar; Alıcı, dev rimci müzisyenlerin gelişimdir. Bu kesim, bir dönem solla sanatsal alanlarına y ükledikleri kavbizim türkülerimizin içeriği ne özdeşleştirilmiş olan tok söyley işi ramları da dile getirirken bilgisizliğini taklite yönelmiştir. Buradan da çok ele v eriyor. Bakın ne diy or Alıcı; karikatürize sonuçlar çık"...işin öbür yanı ise devrimci alternatif müzik alanındaki kavram kar17


gaşası. Protest Müzik, Çağdaş Müzik, Öncü Müzik, Özgün Müzik vs. Bunların farklılıkları ne ortaklıkları ne bilin miyor. Bence, devrimci, alternatif müzik yapanların önündeki en temel sorun bu. Kısacası devrimci mü ziğin kavramlaş maya ihtiyacı var." Mantık hatalarıy la dolu bir yazıy a mantık hatalı bir sonuçlama. Bunca alakasız sözün ardından kısacası sorunun özü kav ramlaşmaya day andırılmış. Kav ramlaşınca sorun çözülecek ya! Biz de bari bir iki soru soralım. Dev rimci-alternatif müzik kavramlaşınca sorunumuz çözülüy or mu? Y ani, solun v e sağın ay nılaşması ortadan kalkıy or mu? Y a da bizim popülist bakışımız değişiy or mu? Y a da y ukarıdaki kavramlar niy e bu sorunları çözemedi diy e sormak gerekiy or. Bunca kav ramın çözemediği bu çetref ili hangi kavram çözecek? Y azarın bilgisizliği demiştik; y azar, müziğimize v erilen adlan sıralarken cahillikte y eni bir aşama kaydediy or. Y azar, kavramları sıralay ıp "bunların ortaklıkları, farklılıklar ne bilin miyor" demiş. Sen daha bu kavramları bilmiy orsun ki! Çağdaş Müzik, Öncü Müzik kav ramlarım bunca y aşımıza geldik, senden duyduk. Çağdaş Müzik dediğin sakın Çağdaş Halk Müziği olmasın! Özgün Müzik adım da buray a koymuşsun ama bunu da bilmiy orsun! Çünkü bu kav ramı hiçbir aklı başında müzisy en kullanmaz. Daha doğrusu senin kullandığın anlamda kullanmaz. Çünkü bu kav ram, Unkapanı piy asasının bulduğu bir isimdir v e bu kav ram ciddiy e bile alınamaz. Belli ki bunu da bilmiy orsun! Her müzik özgündür; sol tandanslı olunca özgünleşmez! Peki Gerçekten Müziğimiz Kavramlaşmak Zorunda mı? Y azının başında da belirttiğimiz gibi, bu konudaki düşüncelerimizi "Artık ÇHM De miyoruz" v e "Niye ÇHM De miyoruz" başlıklı y azılarımızda açıklamay a çalıştık. İsmet Alıcı da, belki bilinçli olarak yeni bir kav ram ortaya çıkardı: Dev rimci Al-18

ternatif Müzik. Peki baştan aşağı "tu kaka" ilan edilen bir müzikal anlay ışı böy le bir adlandırmaya tabi tutmak ne oluy or? Böyle bir kav ramlaştırma tartışması, bu kargaşay ı çözmeyecek, aksine büy ütecektir. Çünkü ortay a sunulan somut ve y eterli hiçbir şey y oktur. Y azar bu kararla bir dizi röportaja başladıklarım belirtip, Y enigün Müzik Topluluğu'y la söy leşi.

Genel bir hastalıktır; var olana bir yığın söz söylemek. Bu, bizim ülkemizde "sürekli yeniye koşan sola özgü" bir yaklaşımdır. Var olan, binbir emekte geliştirilmiş ama eksikleri olsa da ilk olma cesareti göstermiş birçok düşünce taşıyıcısı, sanatçı, eylem adamı bir anda mahkum edilir, görüşlerinin yanlışlığı, geriliği vurgulanır. Ama yerine bir allanın kulu bir taş koymaz. y apmış ama bu söyleşi de bu konuy u açmakta y etersiz kalmış. Yanlışlarla Dolu Bir Röportaj! Y azar, röportajını y aptığı müzik topluluğunu tanıtırken, topluluğun müzikal anlay ışını sadece kapitalist sistem eleştirisi üzerinde değil, "devrimci-alteratif müzik" y apanların eleştirisi üzerinden de kendini koy duğunu belirtmiş. Ay rıca, topluluğun f eodal v e popülist müzikten kendini kurtardığım belirtip geleceğin müziğini y aratmada önemli bir adım olduğundan bahsediy or. Oysa Y enigün, ilerleyen bölüm-

de bunu bizzat reddediy or v e y eniyi y aratmadıklarım, ev rensel olandan hareket ettiklerim belirtiyor. Galiba adettendir; birisiyle röportaj vs. y apılacağı zaman, hemen o kişiye övgüler düzülür. O, her zaman y apılan eleştirinin dışındadır ama gel gör ki bu da her zaman tutmaz. Y anlışlarla dolu bir söy leşi diy oruz; Çünkü, sol adına, sosy alist kültür adına ortaya öy le görüşler atılıy or ki, insanın dudağı uçukluyor. Bunlardan bazılarına aşağıda değineceğiz. Genel bir hastalıktır; v ar olana bir y ığın söz söy lemek. Bu, bizim ülkemizde "sürekli yeniye koşan sola özgü" bir y aklaşımdır. Var olan, binbir emekle geliştirilmiş ama eksikleri olsa da ilk olma cesareti göstermiş birçok düşünce taşıy ıcısı, sanatçı, eylem adamı bir anda mahkum edilir; görüşlerinin y anlışlığı, geriliği v urgulanır ama y erine bir Allah'ın kulu bir taş koymaz. Y enigüncü arkadaşlar da y eni düny alar keşf etmenin hey ecanıy la tespitler y apıy orlar, bugüne kadar üretilen birçok değeri geri ilan ediyorlar. "Peki biraz altını de şelim" dediğimizde neler çıkıy or ortay a. Y enigün, önce derinlemesine bir sınıf sal tahlil y apıy or ve ardından ekliy or: "Sözgeli mi feodal üreti m ilişkileri üzerinden ortaya çıkan tırpan kullanımını anlatan bir figürün, sanayi işçilerinin bir grevinde davul zurna eşliğinde yaşatılması, bizce terkedilmesi gereken bir geriliği ifade eder." Ülkemizdeki işçi sınıf ının tahlilini hiç y apmadan bu söylenenlerin doğru olduğunu kabul edelim v e "sanayi işçilerinin grevinde mesela ne yapılabilir?" diy e düşünelim. Örneğin, torna-tesfiy e dansı nasıl olur? Y a da memur eylemlerinden bir görüntü: Computer Halay ı! Malumunuz, artık memurlar da bilgisay arlı sisteme geçiy orlar. E ey lemlilikleriyle kazandıkları değerler de v ar! Gerçi arkadaşlar sorularımızı hemen a ğ - , zımıza tıkıp alternatif i koyuy orlar. "Oysa modern sınıfın, sekiz saatlik işgünü, sendikalaşma, daha fazla ücret talepleriyle başlattıkları ve si-


yasal taleplerle bütünleştirerek yürüttükleri mücadele sürecinde, yaratılan kültürel zenginlikler, işçi sınıfının birçok ülkedeki iktidarıyla birlikte, yeni kültürel birikimlere ve mira sa da olanak yaratmıştır. Bu kültürel mirasta, yüzlerce kişilik korolar birbirinden farklı enstrümanların . aynı anda, ayrı ayrı ezgilerle ancak büyük bir uyum, ahenk içinde çalınmasın ı sağlayan ÇOKSESLİ mü ziğin örnekleri de bulunmakta. Bütün bu kazanımlar dur urken biz hala teksesliliği ve bağlamanın başat enstrüman ol masının gerekliliği ve gereksizliği üzerinden sığ tartışmaların içinden çıkabilmiş değiliz." Önce bir "modern sınıf laf ı atılıy or ortay a, ne demekse. MarksistLeninist'lerin literatüründe böy le bir kav ram yoktur. Bizden söy lemesi, bu modernleşme adamı postmodernleş-meye kadar götürür. "Bizi m için bir mahsuru yok" diy orsanız tabi diy ecek bir şey imiz olmaz ama ne y azık ki işçi sınıf ının başına sol eliy le bir modernizasy on belası sarıldı ki sormay ın gitsin. En ihtilalcilerden sonra, şimdi de Marksist, Leninist-Ko-münistler modernliğin nimetini keşfettiler. Aslında bu "modern" kav ramının böy le hoyrat kullanılmasının altında çok şey yatıy or. TAVIR Dergi-si'nin 6. say ısında bu konuda oldukça geniş bir açıklama da v ar. Merak edenler Y iğit Tuncay imzalı, "Kül-tür1-" başlıklı y azıy ı okuy abilirler. Ney se, biz sunulan alternatife dönelim isterseniz; Y enigün, grev yerlerinde y üzlerce kişilik (hadi biz onlarca kişiliğe de razı olalım) çok sesli korolar öneriy or. Nasıl olsa atış serbest. Hadi böy le bir şey i bugüne kadar bizler beceremedik. Siz, bu f ikrin sahipleri olarak neden böyle bir adım atmıy orsunuz öy leyse? Siz başka bir boyutta y aşıy orsunuz da müdahale mi edemiyorsunuz? Her şey i kendinden menkul görüp, her şey e de laf y etiştiren bir zihniy et duruy or karşımızda. Bu arkadaşlar göklerde kanat çırpmaktan v azgeçip y ere inerse gerçekleri daha iy i kav ray acaklar. Böyle olunca belki bir f abrikada böyle

bir koroy u izley eceğiz. O zaman sizi ilk biz tebrik edeceğiz. Tekseslilik ve bağlama konusuna gelince; Cumhuriy et'in ilk dönemlerinde Kemalist iktidar taraf ından, çoksesli müzik, halka tepeden inme day atılmay a başlandı. Köy y erlerinde tangolar, v alslar y apıldı. Y aban gözlerle seyretti bunu halk. Sonra f ırınlarda bağlamalar y akılmay a başlandı. Bağlamanın başat enstrüman olup olmaması gibi "sığ" tartışmalar bölümünü okuduğumuzda, Cumhuri-y et'in ilk y ılları geldi aklımıza. Y e-nigün, tekseslilik ısrarını v e bağlar manın başat enstrüman olması tartışmasını sığ buluy or. Peki bu evrensel müzik aletleri gökten zembille mi indi? Bu enstrümanlar, hangi uluslara aittir, acaba nasıl evrenselleşmişlerdir? Bunların cev abım aslında hepimiz biliy oruz, bilmememiz imkansızdır. Bu uluslar, kendi enstrümanlarım sahiplenmişler, geliştirmişler, teknik özellikleri üzerine kaf a yormuşlardır. Böy le gelişmiş v e ev renselleşmiştir obualar, kemanlar. Bizde de kendine özgü tınıları v e ses aralıklarıy la bağlama, kaval, mey, ney, neden geliştirilmesin? Bu gelişimin önündeki engel; asıl olarak işte bu sakat bakıştır. Röportajın ilerley en bölümünde tam bir kara mizah cevapla karşılaşıyoruz. İkinci kasetlerinde neden Kürtçe okumadıklarını soran Alı-cı'y a, balan ne cev ap v eriliyor: "Kürt halk kültürünün otantik ezgilerinin de mokratik öğeleri, bugün birçok Kürt müzisyen ve gruplarca işleniyor. ...Kürt ezgilerini daha iyi yorumlayan dost müzisyenler varken, popülistliğe düşmek istemeyerek albü mde Kürtçe sözlü ezgilere yer vermedik." Galiba bu arkadaşların başında popülizm hay aleti dolaşıy or. Popülizme düşmemek için Kürtçe türkü söy lememişler. Bugün ticari bakımdan bakıldığında, bir çalışmada Kürtçe ezgilere y er v ermek satışı art-tırmaz, hatta satışı daraltma riski bile v ardır. Ama dev rimci sanatçılar f arklı bir sorumlulukla konuya y aklaşır-

lar. O zaman, "A man popülizme mi düşüyorum?" kay gısını taşımazlar. Böy le ucuz bir tespit yaparak Anadolu halklarının kurtuluşuna duy ulan sorumlulukla Kürtçe, Çerkesçe, Lazca, Arapça müzik y apanlara "popülizm" damgası v uruluyor. Ay rı bir halklar kasetinde Kürtçe söy lenebileceği Duy urulmuş. Peki, o niy e po-. pülizme denk düşmüyor? Popülizmin böy le kıstasları mı v ardır acaba? Sorun sadece bu değilmiş baksanıza! Kürtçe'y i bu arkadaşlardan daha iy i söy leyenler v armış. O zaman sormak gerekiy or: Türkçe'de de siz» den iyi şarkılar söy ley en sanatçılar var, öyleyse niy e siz müziği bırak mıy orsunuz? Sorunu galiba f arklı noktalarda aramak gerekiyor. Sorun; politik bakıştaki taklitçi ve kendine güv ensizliktir. Neyse yazımızın sonuna geliy oruz, röportajın da... Derler y a "sürpriz f inal" diye, tam böyle bir durum. Bakın ne deniy or: "...olumlu bir örnek olarak İnsancıl Dergisi'nin ilerici, devrimci edebiyatçıları bir araya getirme çabalarım da an madan geçemeyeceğiz. Şüphesiz, bu çabalar sanatçının kendi yaratımına yabancılaşmasının önüne geçecek, ayrıca yeni bir etik anlayışının yüceltilmesi ve süreğenleşmesi anla mına gelecektir." Bu nasıl bir anlay ış böyle? Politik bir misyonun temsilcileri, kalkıy orlar İnsancıl Dergisi'nin "devrimci" sanatçıları bir aray a getirme çabalarına alkış tutuyorlar. İnsancıl Dergisi kimdir, ne amaçla böy le bir şey e kalkışabiliy or? Diyelim ki getirdi, ne çıkacak buradan? Tabi bunlar hiç sorulmuy or. Kimmiş bu dev rimci sanatçılar acaba? Bu birliktelik örgütsüzlüğün örgütlülüğü olmasın sakın! Önümüzde Cengiz Gündoğdu'nun derginin ilerley en sayfalarında y azdığı bir y azı duruy or da: "Örgütlenme konusuna geldik de, sömü-rüsüz bir dünyayı... güzel bir dünyayı savunan sanatçıların, parti dışı bir örgütlenmeye git meleri gerektiğini düşünüyorum." Varın ötesini siz düşünün! •

19


ARAŞTIRMA n adi ye r. ço b an o ğl u

Ekim Devrimi ve

SANAT "Tüm kurtuluşlar, insanı insan dünyasına, insan ilişkilerine, insanın özüne götürür." KARL MARX

E

kim 1917, sosyalist devrimin, en geniş anlamıyla kültürün ve düny a hümanizminin gelişiminde bir dönüm noktası olarak taşıdığı önemi kanıtladı. Lenin'in, Clara Zetkin'le y aptığı bir konuşmada söy lediği sözler, Ekim Dev rimi'nde yer alan herkes için geçerliydi: "Kızıl Eki m, geniş çapta bir kültür devriminin yolunu açtı. Çeşitli milliyetlerden ve farklı kültür düzeylerinden milyonlarca insanın yeni bir yaşama doğru atıldığını gözünü zün önüne getirin. Sovyet Hükümeti’ ne de büyük bir görev düşmektedir. Birkaç yıl içinde, yüzyıllar boyu yapılan kültürel yanlışlar düzeltilecek, kitlelerin kültür düzeyindeki yükselme, Sovyet sanatı, bilim ve teknolojisinin gelişimini sağlayacak, tükenmek bilme z güçleri eğitmek için gerekti sağlam temeli yaratacaktır. Proletarya iktidarı alalı, kültür devrimi için en önemli koşullar, yani kitlelerin uyanışı ve kültür özle mleri

20

gerçekleşti. Yeni bir toplumsal düzen yaratan ve bu düzen tarafından yaratılan yeni bir halkın büyüyüşüne tanık oluyoruz." "İlkel mülkiyet temeline dayanan bir toplumda, sanatçı, pazar için mal üreten biridir, alıcıya ihtiyacı vardır. Devrimi miz, sanatçıları bu son derece sıkıcı koşullardan kurtardı. Sovyet Hükümeti sanatçıların koruyucusudur. Tüm sanatçılar, kendini sanatçı olarak nitelendiren herkes, kendi ideallerine göre, her şeyden ve herkesten bağımsız olarak eserlerini Özgürce yaratma hakkına sahiptir." "Ama, elbette ki," diye ekliyordu Lenin, hemen ardından, "...Biz komünistler, ne yönde olursa olsun, bir kaosun ortaya çıkmasına eli kolu bağlı, seyirci kalamayız. Bu süreci de bir plana göre yönlendir meli ve sonuçlarına biçim vermeliyiz." Ekim Devrimi'nin getirdiği çok zor koşulların, sanat etkinliklerini güçleştirdiği, azalttığı düşünülebilir. Ama, gerçek bunun tam tersiydi. Tüm ülkeyi boydan boya saran iç sa-

vaşın tüm sertliğine, açlık ve kıtlığa karşın, 1920'de Rusy a'y ı ziy arete gelen H. G. Wells'in karşılaştığı durum v e bu konudaki yorumu ilginçtir: "Rusya'yı baştan aşağı sallayan şiddet fırtınasına karşın, tiyatro ve operalarda sanat çalışmalarının aralıksız sürdürülmesi şaşırtıcı. Petersburg'da, her gece kırktan fazla tiyatro temsili veriliyor; Moskova' da da öyle." Sav aş komünizmi y ılları, açlık v e ambargo y ılları, aynı zamanda sanat alanında cüretkar düşüncelerin oltay a konduğu v e büyük çabaların harcandığı y ıllardı. Ekim Devrimi'nin sert koşulları ve iç sav aş, y azar v e sanatçıların gerçek "y üzlerini" ortay a çıkardı, aralarındaki f arkları iy ice belirginleştirdi. Birçokları halka ve devrim dav asına bağlı kaldı, ama bu onların hemen bu çağın karmaşık sorun v e çelişkilerine y öneldiği, toplumsal ve siyasi düşüncelerinin, düny a görüşlerinin, ülkenin ihtiyaç ve çıkarlarına tam anlamıy la uy duğu anlamına gelmiyordu. Hatta Ekim Dev rimi'nden önce sos-


Sovyet sanatı nda resim, devrim tarihini anlatma yanı yla da önemli bir işleve sahip olmuştur.

y alist geçinen bazı sanatçılar bile, dev rimden sonra, Bolşeviklere karşı düşmanca bir tav ır takınabiliy ordu. Birçok sanatçı, devrimi anlay amamış, ülkenin içinde bulunduğu güç koşullar onları ürkütmüş, selameti Rusy a'y ı terk etmekte bulmuşlardı. Dev rimi hemen benimseyenler, tüm çabalarıy la dev rime katılanlar da oldu. Ülkede kalmay ı yeğley en bazı y azar ve sanatçılar da "politikanın dışında kal mayı" seçmişti, bu da şaşırtıcı değildir; çünkü derhal zaf erini perçinley ecek, derhal herkesi ikna edebilecek, herkesi kendi yanma çekebilecek devrim y oktur. Lenin, edebiy atçı ve sanatçıların bu tarafsızlığını, ay dınlan sosyalizm düşüncesine götürecek zorunlu bir aşama olarak kabul ediy or, "... Bolşevizme düşmanlıktan tarafsızlığa, sonra da devrimi desteklemeye geçeceklerdir." diy ordu. Ay nı zamanda, bir grup duyarlı y azar ve sanatçı, devrimi bir oldu

bitti gibi kabul etmekle kalmak istemey ip eski dünya görüşlerini dönüştürmey e, dev rimin, insanların karakterini v e genellikle insan ilişkilerini nasıl değiştirdiğini anlamaya çalıştılar. Bu kuşkusuz, güç ve karmaşık bir süreçti. Güçlükler, daha çok yazar v e sanatçıların eserlerinin konulalım v e ideolojik yönelimlerini değiştirmeleri zorunluluğundan kay naklanıy ordu; bu ise düny a görüşlerinin tümüy le dönüşmesi anlamına geliy ordu. Böy le başkalaşımlar, her zaman güçtür v e acı v erir. Ay rıca, y azar ve sanatçılar arasında artık oluşmuş bulunan y öntem, if ade biçimi v e y aratıcı tarzların önemim de hesaba katmak gerekiyordu. Dev rim öncesi gerçekliği tanımlamay a uygun tarzların, dev rimi v e dev rimin insanlarım doğru ve sanatsal bir biçimde betimlemey e yetmey eceği kabul edilmeliy di. Öy leyse, edebiy at v e sanatın y alnızca amaç v e çalışma tarzları değişmekle kalmay ıp, sanat-

çının kullandığı if ade araçlarının da dönüşümü söz konusuydu v e bu da toplumsal, politik v e ideolojik çatışmaları, estetik alanındaki mücadeley e sıkı sıkıy a bağlı kılıy ordu. Bu nedenle, sanatçılar hemen dev rimci kampa geçmeye zorlanamazdı. İ d e -nin, tarafsız kalmay ı y eğleyen ay dınlar için şöyle diy ordu: "Tarafsız olmak ve bizimle iyi komşuluk ilişkileri sürdürmek istiyorlarsa onlara şu cevabı veririz: Bize de gerekli olan bu zâten." Lenin'in 1922'de y ay ınlanan "Militan Materyalizmin Önemi" başlıklı makalesi, ideolojik mücadele alanında büy ük bir rol oy nadı. Lenin, tüm bir tarihi dönem için partinin ideoloji alanındaki görev lerini tanımlıy or, uzun süreli bir çalışmanın programım çiziy ordu. Bu çalışmanın amacı; bilimsel dünya görüşü ilkelerini sav unma v e geliştirmek, Sovyet toplum yaşamının tüm alanlarına bu ilkeleri egemen kılmaktı. Makalenin ana konusu; ideolojinin sınıf v e parti karakteri taşıdığı v e bunun sonucunda komünistlerin görev inin, burjuv a ideolojisine, gerici f elsef eye, idealizm v e mistisizmin bütün türlerine karşı sistematik bir saldırı y ürütmek olduğuydu. "...bu mücadele" diy e altını çiziy ordu Lenin, "komünistlerin, parti üyesi olmasalar bile tüm tutarlı materyalistlerle işbirliğini gerektirir." Lenin, Marksist f elsef e ile doğa bilimleri arasında ve Marksist f ilozof larla bilim adamları arasında sıkı bağlar kurulmasına çok önem v eriy or, "çünkü" diyordu, "komünist olmayanlarla, en çeşitti etkinlik alanlarında işbirliği olmaksızın ko münist toplumun kurul masında hiçbir başarı söz konusu olamaz." Ekim Dev rimi, Sovyetler Birliği'nde, Marksist-Leninist f elsefe ilkelerine day anan y eni bir sanat anlay ışı getirdi. Marx-Lenin-Stalin doktrini, insan toplumunda sanatın rolünü bütün açıklığıy la tanımlar. Kurumların üstünde yükselen "ideolojik' üstyapı"lardan biri olan sanat, gerçeğin bilgisine ulaşmakta özel bir araç rolü oynar. Sınıf savaşlarından 21


doğan toplumsal evrimin mantığı gereği, ideolojik üsty apılar, ya v ar olan toplumsal düzende dev rimci bir değişim eğilimi gösterir y ahut da var olan toplumsal düzenin sürmesine v e sağlamlaşmasına hizmet eder. "Sanat için sanat" y oktur. İnsanlık tarihinin tüm aşamalarında, sanat toplumsal işlevleri y erine getirmiştir v e bunun sonucunda, siyasetten, maddi çıkarlardan; toplumsal sınıf çıkarlarından uzak bir şey olarak düşünülemez. Sovyet sanatının gelişim süreci, sosy alist ideoloji temeli üzerinde, ülkenin tüm yaratıcı güçlerinin sağlam bir y apı oluşturması sürecidir. Sov y et sanatçılar, yalnızca konu bakımından y eni olmakla kalmay ıp yeni görüşler de içeren, y eni insanın v e Sovyetler Birliği'ndeki insan ilişkilerinin tüm içsel anlamım y ansıtan eserler y aratmışlardır. Bu yeni sanat anlay ışı, yeni gerçekçi biçimlere bürünmek zorunday dı; bu, Sovyet sanatının v e eleştirisinin sloganıy dı. Proleter bakış açısından, Sovy et sanatçılarının kitlesel temelinin oluşması, sosyalist y apılanmanın başarılı gelişimiy le birlikte derinleşen, uzun ve karmaşık bir süreçtir. Sovyet sanatının gerçek tarihi gelişimi, geçmiş y üzy ılların sanatım eleştirel biçimde özümleme ilkesinin benimsenmesini getirdi. Sovyet sanatında, yeni temalar üzerinde derin v e ısrarlı çalışmaların sonucunda, yaşanan olaylara day anarak, geçmiş y üzy ılların sanatının eleştirel özümlenmesi v e gerçek ustalığın kazanılmasıy la, Sovyet sanatı, gelişiminin tümünü belirleyen y aratıcı bir y öntemi, sosyalist gerçekçilik y öntemim uy gulamaya başladı. Bu sanat, Stalin'in dey işiyle, biçim bakımından ulusal ve içerik bakımından sosy alistti. Edebiy at v e sanattaki gerçekçilikse, eski Rus geleneğine day anıy ordu. Bu geleneğin özünü, M. Gorki'nin sözleri çok net bir biçimde açıklar "Rus edebiyatı demokratik duygu açısından zengindi, toplumsal yaşamın sorunlarını çözmek için duyulan istek, mesajlarındaki insancıllık, özgürlük tutkusu ve halkın yaşamına gös-

22

terilen derin ilgi bu edebiyatı güçlü kılıyordu." Y aratıcı y öntemler ve teknik deneyimler çok çeşitli olmakla birlikte, Sovyet sanatı ülkenin y eni yüzünü, y eni y aşamın aktif kurucuları olan mily onların y eni d ü ş ü nc e, duy gu ve özlemlerini ve y aşam tarzının hızl ı değişimini sanatsal imajlarla dile getirmek gibi ortak bir niteliğe sahipti. Lenin, sosyalist sanatın ilkelerini tartışırken şu sözleri söy lemişti: "Sanat, halka aittir. Geniş emekçi kitlelerin ta derinliklerine kök satmalıdır. Sanat, kitleler için anlaşılır ol malı, halk kitleleri sanatı sevmelidir. Sanat, kitlelerin duygu, düşünce ve iradesini birleştirmeli, kitleleri eğitmeli ve yüceltmelidir." Sovyet sanatının özelliklerinin, içinde geliştiği özel atmosferin, sanatçılar için y eni y aşam koşullan v e y eni çalışma biçimleri y arattığım kabul etmek mantıklı olur. Sanatçılar artık zengin patronlarının kaprislerinin kölesi değildi, dar sanat çev relerinin zevklerine hizmet etmek zorunda da değillerdi. Sovyet sanatçılarının, ülkenin y aşamıy la, halk kitlelerinin çıkar v e özlemleriy le organik birliğinden tartışılmaz bir gerçek olarak söz edebiliriz. Sovyet iktidarının şaf ağında, Le-

nin "Deney im, ay dınların, y azar ve sanatçıların kaçınılmaz v e geri dönülmez biçimde, bizim saflarımıza geçtiğini gösterecektir" demiş v e bu öngörüsü kesinlikle doğru çıkmıştır. Buna paralel olarak, daha güç v e karmaşık bir görev de y erine getirilmiş, işçi v e köylü kitleleri arasından y eni aydın kadroları, y azar ve sanatçılar yetiştirilmiştir; bunlar olmaksızın geri tarım ülkesi Rusy a'nın, ileri bir sanay i ülkesine dönüşmesi olanaksızdı. Burjuv a entelligensiy anın y eniden eğitilmesi, ayrıca işçi v e köy lü saf larından gelen y eni bir yazar v e sanatçılar, ay dınlar katmanının oluşumu ve sosyalist yapılanmada görev lendirilmesi, insan toplumu tarihinde evrensel öneme sahip, büy ük bir başarı, büy ük bir olay dır. •


ŞİİR

mehmet deniz

görev Sesin tırmalayamıyorsa Gökyüzünde uçuşan şahinlerin Kulaklarını Ninnilerin susturamıyorsa Haksızlığa uğramış Çocukların feryatlarını Eğer yürümekten kanıyorsa hala Anaların çıplak ayakları. Değerlilik uğrun Değersizlik yapılıp Öldürülüyorsa masum çocukların Yürekli babalan Avuçlamaya da hakkın yok Kardeşinin yattığı Kanlı topraklan

23


MEKTUP ufuk lüker irşad aydın

M

erhaba, yeni bir tutsaklığın içinden hepinize sıcak, dost selamlarımı gönderiyorum. Daha önce de Y orum olarak yaşadığımız bir tutsaklığın ardından yine bu sayfalardan "Mahpusluk alnımızın ak cefası olsun" diy e y azmıştık. Burada, hapishaneye konulur konulmaz İdil'e yazdığım mektuba bu cümley le başlamıştım. İlk günler de İr-şad'ın da tutuklandığından habersizdim, O da bana Ümraniye'den gönderdiği mektupta aynı cümleyi kullanmış. Halen devinimini sürdüren binlerce y ıllık Anadolu isyanının çok kısa son onüç yıllık bölümünde -alnımızın akıyla- yer almaya çalışıyoruz. Bu küçük zaman diliminde pek çok ilke imza atmanın, emekçi halkımızın sesi olabilmenin ve baskılar karşısında direnmenin, inatla ve sabırla özgür bir vatan için yol almanın sonucu olarak yaşadığımız bu türden tutsaklıklar, çektiğimiz cefanın apak olduğunu göstermiyor mu? Bu temizliği, onuru, parçası oldu-

24

ğumuz Anadolu halklarına armağan ediyoruz. Ayrıca böyle tarihi bir görevi yerine getirdiğimiz için gurur duyuyoruz. Yorum'un tarihi, bir bakıma gözaltılar ve tutuklanmalar tarihidir. Bazen ak başörtülü analarımızla hapishane kapılarında kızıl karanf illeri, boran kuşlarını y alnız bırakmadığımız için konulduk demir kapılar ardına. Bazen Halepçe'nin ardından söy lediğimiz Kürtçe türküler yüzünden. Gün oldu, yasaklanan konserlerimizi yapmaya çalışırken, gün oldu sahnede yaptığımız umut dolu konuşmalar yüzünden. Her defasında daha bir güçlü çıktığımız görülür hapishanelerden '89'da Cemo, '94-95'te İleri, '96 y azında Marşlarımız albümleri hep "içerisi ve dışarısı" arasında oluşmuş ürünlerdir. Son albümümüz "Boran Fırtınası" bu kez "dışarıdaki" Y orumcular ile "içerideki" özgür tutsaklar arasında yıllar içerisinde olgunlaşmış bir çalışmanın ürünüdür. Bizim için "hapishane şarkıcıları" denmesi, bu gerçekliği daha açık ortaya koyuyor. Onüç yıldır yaşadığımız ama hiç bir zaman kabullenmediğimiz, alışmadığımız hapishaneler bizim için birer üretim merkezidir. "Ceza" mı? Biz bunu hiç kabullenmedik. "Türküler Susmaz, Halay lar Sürer", her dönemde karardığı hakim kılmak isteyenlerin, sesimizi boğmak isteyenlerin yüzünde kocaman bir tokat olup patlamamış mıdır? On üç yıllık "serüven" imiz, bu gerçeği artık tartışmasız kabul ettirmiştir. Bu tutsaklık da yeni ürün v e programlarımızın oluştuğu bir mekan ve za-

man olmaktan ileri gitmeyecektir. Artık Y orum Susmaz. 1994 y ılında Denizli'de verdiğimiz bir konserin ardından açılan dava sonucunda tutsak bulunuyorum. Y ine 92'de Denizli'de v erdiğimiz bir konserin ardından iki arkadaşımız hapis cezası almıştı. Konserde (92'yi kastederek) verilen cezanın Y orum'u susturmadığını, yine sahnede olduğumuzu söylediğimi daha dün gibi hatırlıyorum. Bu nedenle bugün tutsak olmam ve Yorum'un yine sahnede, alanlarda olması ancak ve a n cak bizim kazandığımızı gösterebilir, Başka bir şeyi değil. Evet, biz kazandık İdil'imizin, çok sevdiğimiz arkadaşımızın adını v erdiğimiz İdil Kültür Merkezi'ne yapılan saldırının ardından parmak sayısı olarak eksik çıktık Koca eli konserine. Konseri yine yaptık. Y i ne y ıllar önce Kocaeli'de engellemek nedeniyle sahneye yalnızca iki kişi çık mış, konserin sonunda kalanları da sahneye çıkartarak konserimizi yapmıştık. Konser sonrası apar topar gözaltına alınarak tutuklandım. Burada ilk öğret diğim şey lerden birinin Y ılmaz Güney'in de burada yatmış (!) olduğuydu. İçimden Yılmaz Güney'e de " M a h p u s luk alnımızın ak cefası olsun" dedim. O, Nazım gibi, Rıfat Ilgaz gibi, tertemiz, başı dik çıkmıştı hapishanede Hem de en güzel senaryolarım yazan Nazım da öyle değil miydi; elimizden düşürmediğimiz kitaplarının neredeyse tamamını "içeride" yazmıştı. Bu onurlu geleneği sahiplenmek Nazımlar' Y ılmaz Güneyler'in, Abdullah Meraller'in, Berdanlar'ın, İdiller'in bıraktıkları "mahpusluk görevini" yerine getirmek


onlara layık olmak bizim boynumuzun borcu. Y ine "dışarıda" olacağız. Türkülerimizi coşkuy la söyleyeceğiz. Bütün dostlarımıza coşku dolu selamlarımı gönderiyorum. Türkülerimiz kazanacak! Sevgilerle... •

B

ir kez daha demir parmaklıklar ardından merhaba... Adım adım geliyordu. Bunu herkes görüyor ve biliyordu. Adım adım gelişerek ve kendine güç katarak ilerlemeye çalışıyor, önüne pek çok program ve hedef lerini alarak bunları zaman zaman hayata geçirmek için ortam kolluyor ve hedef ine ulaşmak için yöntemler geliştiriyordu. Ev et... Bunu herkes ama herkes görüy or. Emek harcayan da, sessizce köşesine çekilen de, sinsice uzaktan izley en de ama herkes... Uzun y ıllar oldu yola çıkalı... Tarihimiz... Bu tarih tertemiz, sayfalarla doludur. Y ol gösterici, öğretici, dar günde ne, nasıl yapılır bilge bir edayla bu tarihte hepsi ama hepsi düzenli, intizamlı y azılmıştır. Dünya devrimci sanatçılık tarihinin köşe taşlarındandır bizim tarihimiz... Nelerle karşılaşmadık ki bu tarih yazılır-

ken; "ustalaştık taşı kırmakta..." Gözaltılar mı? İşkenceler mi? Tutsaklıklar mı, şehitlikler mi? Her şey var bu tarihle... Bunların hepsi de "alnımızın ak cefası" olmuştur. 85'ten bugüne her gün, her saat bu güzel sayfalan yazmaktan gurur duyuyoruz... Mahpustakine öğütler vermiş bir şiirinde Nazım.;. Gerçek mi gerçek.. Duygularıyla, yaşam biçimi, düşünceleriyle kelime kelime anlatmış şair bu şiirinde. Ve mahpusta kalana benden öğüdüm olsun demiş... Bu topraklar pek çok halktan yana emek harcayan, türkülerini, şiirlerini, yazılarını, f ilmlerini, oyunlarını bu halkın özgürlüğü için seferber eden sanatçıyı konuk etmiştir. Bu insanlar, halkın dilinde yayılmış, sevilmiş, sayılmış ve en gü zel yerlere konulmuştur. Hak ettikleri mükafatlan halk nezdinde almışlardır. Bu, halk sevgisinin uğruna y ıllarca hapishanelerde kalmış, y oksulluk çekmiş ama o sevdiği halk gibi yaşamayı bilmiş ve en güzel eserlerini, yapımlarını böylesi zamanlarda vermişlerdir. Türkiye ve dünya halkları onları böyle tanımış ve öyle bilmiştir. Onlar gibi o l a b i l m e k . . . İşte öyle adım adım geliyordu. Bunu herkes görüyor v e biliyordu. Adım adım gelişerek ve kendine güç katarak ilerlemeye çalışıy ordu... Özellikle Susurluk süreciyle birlikte bir yandan düştüğü bataklıktan çıkmak isteyen, diğer yandan bununla birlikte arka arkaya yaptığı saldırılarla halk muhalef etini yok etmeye çalışan MGK, halkın her kesimine saldırıy or, listeler yay ınlıyor. Susturulması gereken sanatçı, müzik grubu, gazete, radyo ve kurumlan belirtiyor. Ve bunun hemen ardından saldırılar birbiri ardına gelmeye başlıy or. Bu saldırılar, hemen hergün karşılaştığımız olay lar... Emekçi halkın yaşadığı mahallelerde hemen her gün birçok insan gözaltına alınmakta, devrimci-sosyalist basının hemen her say ısı toplatılmakta, gazete ve dergilerinin dağıtımı zorla engellenmekte, radyoların yay ınlan durdurulmaktadır. İşte bunların hepsi, MGK'nın direktifleri doğrultusundadır. Bu direktiflerin bir sonucudur. Verilen komutlar harfiyen yerine getirilmektedir. Hiçbir eksiğe

yer bırakılmaksızın... Ve İdil Kültür Merkezi'miz 21 Ağustos günü siyasi polis tarafından basıldı. Misafirlerimizle birlikte gözaltına alındık. Bütün senaryolar yazılmış, tüm kurgular tamamlanmış ve kitabına uydurulmaya çalışılmış bir program hayata geçiriliyordu. Dört gün boyunca Vatan Caddesi'ndeki siyasi şubede tutulduk Ve 25 Ağustos günü, çıkartıldığımız İstanbul DGM taraf ından tutuklandık. Karar yasal değil, meşru değil, senaryolar üzerine kurulmuştur, hiçbir şekilde tanımıy oruz, bu karan kabul etmiyoruz... Son çalışmamız "Boran Fırtınası"nı henüz tamamlamıştık. Yeni yeni türkülerimiz henüz dinlenmeye başlamıştı. Türkülerimizde, "Ölüm Orucu" ey leminin o büyük, destansı gücünü dillendiriyorduk. Bu albümün hemen ardından böy lesi bir saldırının gelmesinin de tesadüf olmadığı açıktır. Tesadüf olarak değerlendirmemek gerekmektedir. Bizler gözaltına alındıktan bir gün sonra, Ufuk gözaltına alınmış ve hemen ardından tutuklanarak Kocaeli Hapishanesi'ne gönderilmiş. Bu saldırıların arka arkaya gelmesi, mutlaka bir y oğun saldırının göstergesidir. 85'ten bugüne kadar türkülerimiz yaşamın her yerinde ses buldu.. Umulmayan bir anda, beklenmedik bir zamanda "ilk"\er yaratarak en güçlü çıkışları yaptı her zaman. Gecekondu mahallelerinde, üniversite forumlarında, grevlerde, mitinglerde türkülerimizle y er aldık Kay ıp ailelerimizin yanıbaşındaydık. Tutsaklarımızı bir an olsun y a l n ı z bırakmadık. Türkülerimiz can olsun istedik şehitlerimize... Bugün bizler tutsak düştük ancak türkülerimiz mutlaka yaşamın her alanında ve her anında söylenecek söylenmeye devam edecek Bulunduğumuz her yerden türkülerimiz taşacaktır. Türkülerimizin sımsıcak coşkusuyla kucaklaşmak dileğiyle... "Mahpusluk, alnımızın ak cefası olsun" Dostlukla... • 25


ARAŞTIRMA inan altın

HALK TÜRKÜLERİ VE ÖYKÜLERİ-4

boş

"i

ster boy verip başı göklere erişsin; Ağrı densin adına, ister her mevsimde başından duman eksilmesin; Palandöken diy e anılsın. İster bir yara bir deniz, bir yanı bağlık bahçelik Toroslar olsun... Güneyin dantel kıy ılarında yekinip Hakkari'nin ay akucundan delidolu akıp giden, Zap'a kadar v aran, dert alıp, derman veren Toroslar..." (Ulah Yusuf Ziya Demircioğlu) Bu say ımızda değineceğimiz öykümüz, Toroslar'dan akıp geliyor sayfalarımıza... Bahar aylan ekinlerin göverdiği aylardır Toroslar'da. Yaz aylan gelip de düzdekiler Toros yay lalarının yollarım tuttu mu, yaylalardaki Yörükler yeni yeni otlaklar, yeni yeni su başlan aramaya koyulurlar. O dağ senin bu dağ benim, bitmek bilmez yollar başlar... Y ine tarihin birinde, bu yörük obalarından biri Y anıkhan yöresinde konaklar. Yanıkhanlılar, önceleri pek sevmezler bu işi. Öyle ya; zaten kendi hayvanlarına yetmeyen otlağa bir de yörük obasının hayvanları ortak olmuştur. Kendi hayvanlarına kışın ne vereceklerdir? Otlak dediğin kışın yetişmez ki. Yazdan hazırlamak gerekir. Buna rağmen ses çıkarmazlar Yanıkhanlılar. Ne de olsa, oba orada kalıcı değildir. Hem bağ-bahçeden topladıkları y iyecekleri kime satacaklardır? Tabi ki yürüklere... Yanıkhanlı Fadime adlı, yörede güzelliğiy le bilinen bir kız vardır. Anası vaktiy le ölmüş, babası kuyu temizlerken boğulmuş, üç kardeşiyle bir başına

beşik

kalmıştır. Hem kendine, hem de üç yetime bakmak için, tüm işleri O yapar. Gerçi komşusunun oğlu Halil, hem baba hem kardeş olur O'na. Tüm işleri omuzlar. Ama Fadime, kıyamaz Halil'e. Her işe O'nun koşmasını, kendisini y ıpratmasını istemez. Zamanla çok büyük bir sevgi bağı kurulur aralarında. Birgün Halil köyde yokken, asmadan kopardığı üzüm salkımlarını alarak satmak için yörük obasının konakladığı yere gider. Yaşlı bir kadın alır Fadime'y i ve yörük beyinin çadırına götürür. Beyin çadırı çadır değil, sanki bir saraydır. Büyülenir bu güzellik karşısında Fadime. Beye üzüm satmak istediğini söylediği sırada, avdan dönen bey in oğlu içeri girer. Beyin oğlu, Fadime'y i görünce adeta donup kalır. Üzümler, değerinin üstünde bir f iyatla satın alınır v e Fadime köye geri döner., Dönmüştür ama beyin oğlunun aklı Fadime'de kalmıştır. Kalbinin tam orta yerine sanki bir kor düşmüştür. Ve bu kor, gün geçtikçe büyür. Obanın göçme vakti yaklaşmaktadır ama, bey in oğlu dayanacak gibi değildir. Peki ama nasıl açacaktır bunu anasına? Çünkü vaktiyle anası, emmisinin kızıy la sözlemiştir delikanlıy ı. Hem töreler gereği, dışarıdan kız almak yoktur. Günler geçmesine rağmen ha bugün, ha yarın diyerek geciktirir göçü beyin oğlu. Ve sonunda varır anasının yanına, Fadime'yle evlenmek istediğini, bunun için her şeyi göze aldığım söy ler. Anası dayanamay ıp razı olur ve konuyu beyine açar. Bey toplar obanın ileri gelenlerini ve fikirlerini sorar. Bakarlar ki dönüşü y oktur bu işin, oğlan gitti-gider, kabul ederler.

Tezelden köyün imamına haber salarlar. İmam uygun bulur. Fadime'nin hayatım kurtaracağım düşünür. Sonra Halil'e varırlar muhtarla birlikte: -Ne dersin Halil? Sen Fadime'nin hem babası hem kardeşisin. Fadime'nin hayatı kurtulur. Ne dersin? Bey in oğlununki yürek de, Halil'in-ki değil mi? Ama, bir kez yetimdir diye uzatmıştır Fadime'ye elini. Eli kolu bağlanmıştır. Sonra "Fadime benimle evlen" diyebilir mi? Dese bile, elin ağzı torba değil ki büzesin. "Bak hele Halil'in kızda gözü varmış da ondanmış yardımı" demezler mi? -Kendi bilir. Yetim kişi kendi göbeğini kendi keser" der çıkar işin içinden. Fadime'ye sorarlar; O da: "Yok ben Halil'i isterim" diyemez ya. Sonunda evlenmelerine karar verilir. Yörükbeyinin oğlu sevinçten havalara uçar. Ama Halil'in yüreğinde bir yara vardır ki kanar durur. Kimselere bir şey diyemez. Erzurumlar'a kadar haber ulaştırılır. Bir hafta boyunca y enip içilir. Ve düğün olur. Artık üç yetimle birlikte Yörük obasındadır Fadime. Y ıllar y ıllan kovalar. Fakat Fadime çocuk sahibi olamaz. Söylentiler, dedikodular alır yürür. Artık herkesin onun çocuğu olacağına inanmadığı bir sırada, evlendikten tam yedi y ıl sonra çocuk sahibi olur. Arak keyfine diyecek yoktur. Bu arada Elmalı'ya göç vakti de gelmiştir. Yörük kervanının en önünde giden kara mayanın üstüne sarar beşiği. Ala kilime sardığı bebeğini

26


de koyar beşiğe. Kendisi de bir deveye biner ve en öne geçer. Yolda giderlerken büyük bir f ırtına patlar. Toroslarda f ırtına fenadır. Her taraf ı zif iri karanlık salar. Öy lece kalırlar. Fadime'nin aklı bebeğindedir. Karanlık bir bitse f ırlayacak yerinden, basacak bağrına bebeciğim. Bir zaman soma aydınlanır ortalık. Fadime hemen koşar beşiğe. Ama ne görsün... Beşik boş... Deliye döner... Haber hemen yayılır. Bebenin day ısı atlar atının sırtına, ormanda aramaya gider. Fadime de yaya düşer ardı sıra. Dayı hayli öndedir. Etraf a bakınırken bir dalın ucunda bir kilim görür. Fırlar bakar kilime. Ama nafile, kilim boştur. Ağacın altında kuzgunlar hala dolaşmaktadır. Bebenin kemiklerini kilime toplar. Oracıkta büyükçe bir taşın altına gömer. Ana bunu bilmemelidir. Bilse yüreği dayanırını hiç? Gerisin geri döner. Fadime'yi ve yanındakileri bulur. Hiçbir şey bulamadığım söyler, herkesi geri döndürür. Ana yüreği bu. Durabilir mi yerinde? Dönebilir mi gerisin geri bebesini bulamadan?.. Bir ara f ırsatını bulup gizlice geri döner. Orman içinde bir ak kuşa rastlar. Kuş, sanki 'gel' demektedir. Fadime peşine koyulur kuşun. Kuş gider bir kayaya konar. Fadime de kayanın altında bebesinin yattığından habersiz oturur kayaya. Ay ağındaki çizmeleri atar, dövünmeye başlar. Yokluğunu farkeden yörükler, O'nu aramaya koyulurlar. Ama kaya--yanındaki çizmelerinden ve orada öyle duran ak kuşum başkaca birşey göremezler. Day ı olanı biteni anlatır. Y örüklerde kayalığın etraf ında öylece dönüp dönen ak kuşu Fadime sayarlar ve

27

rahatlayarak düşerler yola. Fadime divaneler gibi dolanırken, bir değirmenin yanında Halil'le karşılaşır. Birlikte ağlaşırlar. Bu durumu gören v e olan biteni öğrenen iy i kalpli değirmenci, kaybolan bebeği civar köylerden birilerinin bulup besliyor olabileceğini söyler ve Fadime'yi buna ikna eder. Daha sonra onları başgöz eder ve değirmem de onlara bırakıp alır başım

gider. Fadime evlenir ve Halil'le çoluk çocuğa karışırlar. Fadime'nin gönlü rahattır. Çocuğunu civar köylerden birinin alıp büyüttüğünü düşünür. Yanıkhanlılar ve Y örük Obası rahattır. Odur budur, Fadime'yi dara düşenin yardımına koşan bir ak kuş sayarlar... •


DEĞE RLENDİRME m u rat ceyh an

ÜRETEMEMENİN YENİ ADI: eskilerden seçmeler ya da

BEST OF

G

azetelerden dergilere, rady olardan çok kanallı telev izy onlara kadar gündemi belirlemey e çalışan bir akım için söylüy oruz bu sözleri. Hemen hemen ay nı içerik ve amacı y an y ana getiren akımın genel bir adı y ok henüz. Bazen "Best Of, "nostalji" bazen

nenmiş ama son günlerde ortay a çıkışını doğal bir gelişim içerisinde kabul etmemek gerekiyor. Bu konuy a az sonra değineceğiz. Öncelikle bu tarz hakkında v e tarzın gelişimi hakkında bazı açıklamalara y er v erelim. "BEST OF", Türkçe'de müzikal olarak tam karşılığı olmasa da "en iyiler" y a da "en iyisi" şeklinde kullanılabilir. Anlatılmak iste-

ki; müzik y aşamına dev am etmey en y a da edemey en (sanatçı ölmüş y a da müziği bırakmış olabilir) sanatçıların albümlerinden y apılan seçmeler... Bu, geçmişle ilgili bilgi v ermek y a da sanatçının müzikal gelişimine ait bilgileri toplamak istey enler açısından önemli olabilir. Bu ve bundan sonra örneklendireceğimiz pek çok "en iyiler" çalışması için, ticari

Müzik piyasası ara çözümlerle bu krizi aşmak istemektedir. "En iyiler", işte böyle bir dönemde ortaya çıkmış, doğal bir gelişimin aksine büyük bir çabayla gündemin ortasına oturtulmuştur. Müzik içerisinde 10-15 yıllık bir geçmişe sahip olan herkes bu çalışmaya yönelmiştir. Yönelmek zorundadırlar çünkü bitmişler' dir, yok olmamak için bir çaba göstermektedirler. "bilme m ki min klasikleri" olarak karşımıza çıkıy or. Kısacası; eskilerden seçmeler... Eskilerden seçmeler, aslında düny a müzik endüstrisi içerisinde y eni olmayan, ulaştığı ticari boy utlara da hemen hemen oturmuş bir tarz. Ülkemizde de zaman zaman bazı kesimler taraf ından de-

28

nen; bir sanatçının y a da sanat akımının, bir zaman dilimi içerisinde ürettiği, icra ettiği ürünler arasından bir seçme y aparak, elemey e tabi tutarak öne çıkanları tekrar dinley iciy e sunmasıdır. Bu çalışmay ı iki ay rı sınıf landırmay a sokabiliriz. Bunlardan il-

y anı, kapitalizmin her koşulda para v e pazar elde etme isteğini aklımızdan çıkartmayalım. Y eniler çıkarken, müzik endüstrisi artık adı anılmay an müzisy enlerden de para kazanma isteğini sürdürecektir. Gelelim ikincisine; müzik endüstrisi, şu anda yaşayan, y eni ürünler,


teklenen bu "en iyiler" furyası, sorunu tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Ülkemize gelirsek; pek çok alanda olduğu gibi çarpık gelişim, müzik endüstrisi (Türkiye için endüstri demek aslında komik olu yor) için de geçerli. Kar ve para için, hemen hergün yeni bir müzik akımı nın Unkapanı'nın yapımcıları tarafından gündeme sokulduğunu, bu çarpık ve anlamsız müzik anlayışının medya tarafından des teklendiğini düşünecek olursak, "en iyiler" in ül kemizde olumlu bir gidişatın işa reti olmadığını rahatlıkla görü rüz. Bununla birlik te karşımıza çıkan ve pek çok kesim tarafından desalbümler hazırlamaya devam eden müzisyenlerin de "en iyiler" ini oluşturabiliyor. Buradaki olumluluk, müzisyenin "en iyiler" i hazırlamasına rağmen üretimi, yeni arayışları sürdürmesidir. Amaç; yine sanatçının gelişiminden örnekler sunmak, pek çok albümü tek tek almak yerine (bu, genelde dinleyici açısından ekonomik sorunlar yaratmaktadır), beğenilen, öne çıkan ürünlerin yer aldığı bir albüme sahip olmak istemek gibi açıklanabilecek nedenler için çözüm sunmaktır. P ek çoğumuzun beğendiği, sevdiği müzisyenler vardır. Elbette bu müzisyenlerin bütün ürünlerine sahip olmak isteriz ama çeşitli nedenlerle bu olanağa sahip de-ğilsek sanatçının "en iyiler" i bizim için de cazip olacaktır. Bu, son derece normaldir.

Sorun; üretimsizliktir. Bütün iyi niyetli çalışmalar bir tarafa, sorunun özü budur ve bu sorunu gidermek için, üretemeyen kesimlerin ne bilgisi ne de enerjisi vardır. Müziğin geliştiği iddiası, kocaman bir palavradan öte bir şey değildir. Yapılan müzik tüketime dayalıdır, kalıcı bir şey hedeflenmemektedir. Müzik piyasası ara çözümlerle bu krizi aşmak istemektedir. "En

iyiler", işte böyle bir dönemde ortaya çıkmış, doğal bir gelişimin aksine büyük bir çabayla gündemin ortasına oturtulmuştur. Müzik içerisinde 10-15 yıllık bir geçmişe sahip olan herkes, bu çalışmaya yönelmiştir. Yönelmek zorundadırlar; çünkü bitmişlerdir, bütün çabaları yok olmamak içindir. Yapımcılar da aynı kaygıları taşımakla birlikte, para kazanmak istemektedir. Bunların sonucu olarak karşımıza çıkartılanlar ortadadır. Bu müzisyenleri tek tek düşünün; son dönemde hiçbir şey üretme mişlerdir, dillere takılan, kalıcı bir yan taşıyan bir tane bile ürünleri yoktur. Geçmişte kısmi olumlu çalışmalarıyla bir dinleyici kitlesi edinmişler, şimdi o kitleyi de kaybetme sorunu yaşamaktadırlar. Yenilerin de önlerine çıkacak sorun aynıdır. Ayakları ülke topraklarına ve gerçeklerine basmayan, ilerici bir yan taşımayan, halkın içinden gelmeyen bütün müzik türleri ve bu türlerin müzisyenlerini aynı son beklemektedir, "En iyiler" albümü yapmak, yanlış değildir. Yanlış olan; bunu hak etmeden yapmaktır. Hak etmenin yolu; yeniyi oluşturmak ve üretmekten geçer. Üretimi sürdüren bir sanatçının yapacağı "en iyiler" sahiplenilecek ve kalıcılık konusunda da ciddi bir adım olacaktır. Yazımızın başında belirttiğimiz gruplandırmanın ilkinde yer alan, yaşamayan ya da müzikle artık ilgilenmeyen müzisyenlerin ürünlerinden seçmeler dinlemeyi istemek de yanlış değildir. P ek çoğumuz "Ruhi Su", "Muharrem Ertaş", "Aşık Veysel" gibi müzisyenlerin "en iyiler"ini dinlemek isteyecektir. Bu bakış açısıyla oluşacak arşiv çalışmalarını desteklemek, bizim için önemlidir. Tüm bunların yanı sıra, üretimde iddialı olup üzerine düşenleri yerine getiren müzisyenlerin "en iyiler" ini dinlemek de kuşkusuz anlamlı olacaktır. •

29


DEĞERLENDİR ME şaban öztürk

İMAJ VE KÜFÜR KİTAPLARI -3-

T

eknoloji çağı, bilgi çağı imajlarını kazıdığımızda altından koy u bir cehaletin çıktığını görmekteyiz. Bilginin v e diğer zenginliklerin belli ellerde toplandığını göz önünde bulundurarak, insanlık aleminin en büy ük kesiminin tam bir cahiliy e dev rini y aşadığını söyley ebiliriz. Oysa insanlığın ev rimleşmesi boy unca y arattığı çok önemli değerleri v e birikimi v ar. Ancak düny ay ı ahtapot gibi sarmış olan tekeller, bu değer v e birikimleri kendi hesabına en iy i şekilde kullanırken, geniş emekçi y ığınlar nez-dinde de her şey i kendisinin yoktan v ar ettiği sanısını y aratmaya çalışıyor. Empery alizm, dünya halklarına ekonomik, siy asal, askeri saldırılar da bulunmakla y etinmiy or; ay nı zamanda ideolojik, kültürel saldırılarını da y oğunlaştırarak sürdürüyor. Y eraltı, y erüstü zenginliklerimizi talan etmekle yetinmiy or, zihinleri de talan ediy or. Kendi ülkesine, kendi halkına v e kendi halkının değerlerine düşman insan tipleri y aratıy or. Ve işte bu tipler aracılığıy la da, ezilen halkların empery alizme karşı direnme noktalarını kırmay a

30

çalışıy or. Bu insan tiplerinin, entelektüellerinin oluşturduğu kültür sanat akımları, siyasi akımlar solda, sağda, çeşitli renk v e boy da toplum içinde arz-ı endam ediy orlar. Bunlar kendilerini, topluma küfür ede ede toplumu aydınlatmak için, her türlü tarihi gerçeği asıl zemininden saptırmak ve çarpıtmakla mükellef say ıy orlar. TAVIR'ın son iki say ısında bunu nasıl y apmay a çalıştıklarını somut ürünlerden örneklerle v ermey e çalıştık. Y ine ay nı konuda örnekler v ermeye devam edelim. Son dönem sosy alist aydınlarımızdan SUAT PARLAR'ın beşinci kitabı "Kirli İşler İmparatorluğu (Uyuşturucu Kaçakçılığı- MafyaDevlet)" adlı kitabı, diğer eserlerini de y ay ınlay an Bibliotek Y ay ınevi taraf ından y ay ınlandı. Suat Parlar'ın daha önceki kitaplarında da ortay a koy duğu empery alizmin kirli işlerinin (zaten onların temiz işleri y oktur ya... kendilerinin de bizzat kirli iş olarak görmelerinden dolay ı kirli deniy or) iç yüzünü, net profilini bize sunuy or. Daha önce çıkmış olan "Kontrgerilla Kıskacında TÜRKİYE" adlı kitabıy la da bir bütünlük arzediy or bu son kitap. Kendilerinin de kirli say dığı bu işleri, bugün "kendimizi te mizliyoruz" di-

y erek meşrulaştırmay a çalışan egemen sömürücü güçlerin, o işleri empery alist merkezlerin denetim ve gözetiminde nasıl gerçekleştirdiklerini, bunun topluma çıkan faturasını göreceksiniz bu kitaplarda. Empery alizmin legal ekonomisinin temelini nasıl ki askeri sanayi oluşturuy orsa, onun y anında yeraltında da narkotik ve kriminal bir ekonomisi v ar. Y eraltı ekonomisiyle empery alizm, hem para kazanıyor hem de toplumları çözüy or, iktidarsızlaştırıy or. Y ukarıda sözünü ettiğimiz tipler de, bu iktidarsızlaştırmanın kuramcısı v e ey lemcisi olarak hay at içinde y erlerini alıy orlar. "... Hukuksuzluk alanları büyük insan topluluklarının dışlan mışlığ ı ile besleniyor. Egemenlik sistemle rinin tüm kapitalist krizleri üzerine yıktığı "dışlan mışlar", suçlu damgasıyla eziliyor. Bu "alt-toplum", sürekli devlet takibi ve baskısı ile kuşatılıyor. Lümpenlerin bir bölü mü gizli devlet ve mafya organizasyonlarının ucuz iş gücünü oluşturuyor. Geniş bir kesim ise taşıdıklarına inanılan suç potansiyeli abartılarak otoriter uygulamaların meşru gerekçesi kapsamında değerlendiriliyor. Bu amaçla devlet destekli


medya propogandaları ile lu mpenleri her türlü kötülüğün ve suçun sebebi olarak görme olgusu yaygınlaştırılıyor..." (Kirli İşler İmparatorluğu; Suat Parlar; s: 12) Sistem kendi karakteristik özelliği olan kötülükleri, olumsuzlukları, gay rı-resmi olarak y ürüttüğü ilişkiler içinde kullandığı lümpen kesimlere y ükley erek kendini aklama y olunu şu anda y aşandığı gi bi, kitlelere day atmıştır. Muhalif politikalar ise bu dayatmaları bozacak şekilde değil de, ne y azık ki o eksende oluşturulmakta. Ay nı eksenin bir de kültürel boy utu v ar. Y ukarıda ifade etiğimiz, empery alizmin denetiminde düny ay ı saran illegal ekonominin (Narkotik v e kriminal temelli ekonomi) potansiy eli olan lümpen kesimlerin toplum içinde konumlanışını da "Kirli İşler İmparatorluğu" adlı kitabında şu şekilde anlatıy or Suat Parlar: "...Müteşebbis mafyalar, gizli devletin kodamanları, silahlı bürokrasinin çekirdeği, kartel sahipleri ve yozlaşmış politik elitin oluşturduğu kirli işler imparatorluğu kutsal ilan ediliyor. Toplumun sınıf d ışı kalmış unsurları ise, klan modeli doğrultusunda çete örgütlenmelerine yöneliyorlar. Politik ideallerin yokluğunda ortaya çıkan mafios küçük suç klanları, gizli devlet tarafından destekleniyor. Zira bunları kontrol etmek oldukça kolay. Çocuk yaştaki üyelerine gelir, güvenli bir ortam, bazen de 'toplumsal rövanş' alma olanağı sunan bu mafios yapı, ailelerin de onayım alıyor. Çünkü elde edilen gelirle birçok insan geçindirilebiliyor. Lümpenleşme, ege menlik sistemleri tarafından teşvik ediliyor. Toplu msal güvence sistemleri, ahlak ilkeleri, kurumlar hoyratça ezilirken bunların yerini dünyanın dört yanında mafios klanlar alıyor. Böylece suç varoluş biçimine dönüşü-

yor. Kamusal eğitimin çöküşü ile birlikte çözülen okullar sistemi, yerini bu mikro mafyalara bırakıyor. Bu tür organizasyonlar tıpkı piyasada geçerli olduğu gibi hızla merkezileşiyor." (Kirli İşler İmparatorluğu S. Parlar S: 12) Y ukarıdan aşağıy a doğru gelişen bu ilişkilere, üst-y apıda da kültür üretiliyor. Türkiy e'de arabesk

müziğin y ay gınlaşmasının temel day anağını da bu ilişkiler ve onun y arattığı potansiyel oluşturuy or. Düny ada da aynı şekilde, Metalika başta olmak üzere benzer akımlar aynı kesimler üzerinde global bir etki y aratmakta. Sadece müzik alanında değil, edebiy at v e mizah alanında da böy le bir yoğunlaşma yaşanmakta. Ülkemizde de küçük burjuv a birey in karanlık düny asını av layan Ahmet Altan v e Cezmi Ersöz gibi y azarlar, y ukarıda if ade ettiğimiz ilişki biçimlerinin y arattığı kültürden etkilenen gençler üzerinde etkili olmakta.. Aynı zamanda başta Leman Dergisi olmak üzere karikatür dergileri de bu potansiy ele lümpen bir kültür sunmakta v e bunun yay -

gınlaşmasına katkı sunmakta. Sistemin açıktan sahiplenip teşvik ettiği arebeskin karşısında, bu saydığımız unsurlar muhalif bir kimliğe bürünmekteler. Elbette bunlara yine muhalif kimlikle çıkan şarkıcı-türkücü (Ahmet Kay a, Ferhat Tunç, Onur Akın...) takımını da eklemek gerekir. Özellikle batı tandanslı lümpen kültürün v e yoz ilişki biçimlerinin sahiplenilmesini ÖDP'de görmekteyiz. Onlar aracılığıy la toplumsal muhalif dinamikler arasına ilkesiz, kuralsız, insanı y ozlaştıran ilişki biçimleri yeni tarz ilişki biçimiymiş gibi sokuldu. Genel başkanlarının dediği gibi, düny ay ı değiştirmek istiy orlardı fakat beceremeyip kendilerini değiştirdiler. Ortaya hiçbir aidiy eti olmay an nihilist tipler çıkmay a başladı. Batıdan gelmiş misy oner okullarında öğretmenlik yapan y a da başka işlerle uğraşan levanten tipler v ardır. Bunların en önemli özellikleri; y urt sevgisi taşımay an, hiçbir şeye inanmay ıp güv enmey en, sadece arada bir hümanist olduğunu if ade eden nihilist tav ırlarıdır. Bunlar empery alist metropollerin f aşizan kaf alarıdır, kendilerine benzemey en f arklılıkları dahi f ark olarak kabul etmey en, onları aşağılay an hor gören tav ırlar içerisindedirler. Bir müslümanı ya da komünisti kendileri gibi giy inip kendileri gibi düşünebiliy orsa bir f arklılık olarak kabul edebilirler, aksi takdirde bu unsurlar kötüdür, kötülüktürler. Genelde Batıcı kafalar da kendi toplumuna ay nı gözle bakarlar. Empery alizm, toplumları çözmek, onların dirençlerim kırmak için kullandığı alkol v e uy uşturucuyu son y ıllarda ülkemizde de y aygınlaştırılarak toplumumuzu çözmey e, tarih boy u yarattığı değerlerinden uzaklaştırmay a çabalamaktadır. İşte Batı'nın y aşam tarzın ı ilericilik olarak algılay an, ek-

31


Iektik olarak yaşam içine sokanlar, empery alizmin v e işbirlikçilerinin bu çabalarına destek olmaktadırlar. Emekçi semtlerinde bar, pavyon, birahane gibi batakhaneleri y aygınlaştırmanın y egane amacı; insanlarımızı çözüp y ozlaştırmaktır. Tüm bunlara karşı, ilk def a Okmeydanı Halk Meclisi'nin geliştirdiği ey lemler hatırlanacak olursa, bu insanların ne kadar önemli bir soruna el attıklarını görmemek aptallık olur. Bu ey lemlere, batıy a karşı olduğunu söy ley en islamcılar dahi karşı çıkarken, sol da "islami bir görüntü veriyor" diy erek karşı çıkmıştır. Düzen solu içinde y er alanlar ise, zaten bu batakhanelerin işleticisi, y ay ıcısı durumundadırlar. Eskiden kendilerini toplumu uy andırmakla mükellef say an bu onursuzlar, şimdi de toplumu uy uşturma işine soy unmuşlardır. Y ukarıda if ade ettiğimiz lümpen kültürün tüketicileri de, en başta buralarda tünemektedirler. Sendikalar, meslek odaları, Leman Kültür gibi pek çok y er de bu y aşama biçimine adapte olmuş vaziy ette. Elbette, muhalif kurumlar olarak buraları algılay an pek çok genç unsur da buralara gide gele mev cut y ozluklarla şekillenmekte*. Toplum içine nüf uz etmiş pek çok parça da, bu büy ük parçaya eklendiğinde, ortaya oldukça vahim bir durum çıkmakta. Bilgisiz, inançsız, umutsuz, kendi halkına yabancılaşmış bîr insan profili, toplum içinde y aygınlık kazanmay a başlamıştır. Elbette bu durum, bizim gibi pek çok dev rimci çev reyi de rahatsız etmektedir. Ne y azık ki, rahatsızlık duy ulmasına rağmen, bu olumsuz tabloy u değiştirebilmek için ne doğru temelde ideolojik mücadele y ürütülmekte, ne de pratik tav ır geliştirilmekte. Okmey danı Halk Meclisi gibi halk örgütlenmelerinin geliştirdiği doğru tav ırlara da ya saldırılmakta y a da kay ıtsız kalınmakta. Sol çev relerde "yeni insan" kav ramıy la sistemin yarattığı insan tipini değiştirmey e y önelik değiştirme çabalan v erilmey e çalışılmakta. 32

Çünkü mev cut durumdan herkes muzdarip. Fakat görülüy or ki; oralarda da y apılan değerlerin içini boşaltmak, v ulger yaklaşımlar sergilemek, y üzeysel bir tarih bilinci sergilemekten ötey e gidilememekte. Son say ılarında "Atılım Gazetesi" bunu y apmakta. Atılım Gazetesi'nin beşinci sayf asında y er alan 'Y eni İnsan' köşesinde "Politika kültürünü yenilemek" başlığı ile bir di zi y azı y ay ınlandı. Bu y azılarda her çevrenin şu ya da bu şekilde kendi içine yönelik y aptığı eleştiriler genelleştirilerek v erilmiş, f akat bir f arkla; o da olumluy a kendileri örnek, olumsuza kendileri dışında herkes. Sonuçta y er y er eleştiri konusu y aptıkları bu durumdan kendileri de kurtulamamışlar. Elbette asıl olarak üzerinde durmak istediğimiz y anlar bunlar değil, kültürel boyutlardır. "Politik mücadele nihayetinde bir semboller savaşıdır." (11 Temmuz 1998; Atılan; Sayfa 5; Y eni İnsan başlıklı köşe) diy erek politik mücadeley i simgeler sav aşma indirgey ip dışsallaştırmışlardır. Dışsallaşmış bir olguda da ne bilgi bulunur ne de inanç; bol miktarda bayrak, f lama, pankart, kolye, tişört, resim bulunur. Akıldan ve inançtan . y oksunlaşmış bu kültüre sahip insanların y er aldığı pratiğe bakıldığında görünen manzara şudur; bir av uç insan örgütlenmesi, hiçbir emek harcamadığı demokratik kitle ey lemlerine, büyük şekilde hazırlanmış bay raklar, maskeler, sapanlarla gelerek o ey lemleri bu simgelerle "komünistleştirdiği" sanısına kapılmaktadır. Simgeler sav aşında, başka simgeleri (ama asla egemen güçlerin simgelerini değil) gerileterek "komünistleşmiş" alan ı geniş letmeye çalışmaktadır. Bugüne kadar demokratik ey lemlerde göze çarpan bu durumlar, y ukarıda if ade edilen politika tanımlarıy la teorize de edilmekte. Böylece mesele asıl özünden uzaklaştırılıp f ormuna indirgenerek, f ormel bir mantığın egemen olduğu politika kültürü benimsenmekte. Kendileri bu batağa

saplanmış olanlar, mevcut durumlarım gözden geçireceklerine, herkesi oray a davet ediy orlar. Elbette ki, en başta değişmesi gereken politika kültürü de f ormel bir mantığın ürünü olan bu indirgemeci, içi boş kültür olmalıdır. Bir başka yanlışı da "şehitlik" kav ramına y aklaşımda sergilemektedirler v e ısrarla bu kav ramın terk edilmesini istemektedirler. Şehit sözcüğünü "ajitasyon-propaganda düzeneğinin" bir öğesine indirgemektedirler. Oysa şehitlik olgusu, içinde y aşadığımız toplumdan aldığımız bir kültürel değerdir. Kavramın kökeni; İslam dininin öncesine, mülkiy etin, dev letin, sınıf ların v e bunlara bağlı olarak da sav aşların ortay a çıkmasına kadar uzanan bir evvelliy ata sahiptir. İnsanlığın ev rimleşmesi süresince y arattığı değerler, sarmal bir gelişim sey ri izler. Bu sebeple İslam dini de belli bir toplumsal ev renin ürünüdür, her şeyin başlangıcı değildir. Onun etki v e izleri de pek çok değere sinmiştir. Öy le diye bu değerler silsilesini y adsımamız gerekmez; yapılması gereken, başaşağı duran şeyleri ay aklan üzerine dikmektir. Aksi takdirde, içinden geldiğimiz halka y abancılaşır, beyazlaşmış zencilere döneriz. Bu toplumun Michael Jackson'ları oluveririz. Zaten burjuva ay dınlanmacılığının bugün bizim gibi toplumlara dayattığı da böy lesine bir bey azlaşmadır. Dav a uğruna canını v eren yoldaşlarımızı şehit sözcüğü dışında hiçbir sözcükle anamay ız, onlar dev rim şehitleridir. Hiçbir Michael Jackson'da bu gerçeği değiştiremez. (Bu kültürel bey azlaşma konusunda F. Fanon'un Sosy alist Y ay ınları'ndan çıkan "Siy ah Deri Bey az Maskeler" v e diğer kitaplarının okunmasını öneririz.) Bunların y anı sıra, kitap piy asasında, y alan yanlış bilgilendirmelerle dolu kitaplar da piy asay a sürülmey e dev am ediliyor. Bunlardan biri de; geçtiğimiz ay larda Bilim Y ay ınları'ndan çıkan, Halil Nebiler'in "ÇOCUKLARDIK" ön adını taşı-y ankitabı.


Kitabın arka kapağına, adet olduğu anlamlar y üklenemez, bu hatalar hoş Halil Nebiler, cenazede İstanbul üzere kitabı tanıtan y azılar y azılır. karşılanabilirir ama tarihe geçmiş bazı DEV-GENÇ'in o zamanki başkanını Nebiler'in kitabının arka kapağında da olay lar yazarın kaf asına göre da daha büy ük bir gafla şöyle koböy le bir küçük yazı v ar. Y azıda düzeltilemez y ani çarpıtıla-maz. Halil nuşturuy or: "...Son 30 yılımıza da mgasını vuran Nebiler, sözünü ettiğimiz anı kitabında "İstanbul Dev-Genç adına bir tüm figürler, Nebiler'in canlı ve sıcak iki olay ı anlatırken çok bariz konuşma yapan Celalettin Can 'Li anlatımıyla gözler önüne seriliyor..." çarpıtmalar y apmıştır. Birinci olarak, seli Dev-Genç yönetim kurulu üyesi denmiş. Fakat bu ifade, gerçeği Turgut İpçioğlu'nu katledenleri arkadaşımız, Maocular tarafından y ansıtmıy or. Halil Nebiler, kurgu ve öldürül müştür'dedi." (ÇOCUK. v erirken yanlış vermiştir. biçimde eklektizme düşmüştür; içine LARDIK; H.Nebiler, s: 121) düştüğü durum, kitabını edebi açıdan Bu hata y a da kasti çarpıtma, iki Oysa şehitlik olgusu, içinde yakabalığa sav urmuştur. Ajda Pekkan açıdan önemlidir: 1- Turgut İpçisarkıları müzik dünyasında nasıl bir şadığımız toplumdan aldığımız bir oğlunu öldürenler PDA'cılarken değer taşıy orsa, Nebiler'in kitabı da bu ismi saklamakla ve "Maocukültürel değerdir. Kavramın kökeni; edebi açıdan ay nı değeri taşıy or. lar" gibi genel bir kav ram kullan Çünkü somutu yeniden soy utlay arak İslam dininin öncesine, mülkiyetin, makla, olay ın gerçek faillerini kurma işlemi y erine getirilmey ip, Dede gözden ırak tutmuş, bu suçu baş Korkut masallarının üslubu acemice devletin, sınıfların ve bunlara bağlı kalarına y ükleme suçunu işlemiş y eniden düzenlenmiş. İmgeler y a y a- olarak da savaşların ortaya çıkmasına tir. Çünkü o günlerdeki siyasi ya şanan dönemi y ansıtmaktan uzak ya pılanmaları bilmey en yeni kuşak- • kadar uzanan bir evvelliyata sahiptir. da kaba... 63. sayfada lar nezdinde bu anlatım tarzın "...Lambanın gazının bitmesine az İnsanlığın evrimleşmesi süresince dan, bugün kendilerini "Maoist" kala babalarımız başımızı ok. şar. olarak nitelendiren siyasi y apı yarattığı değerler, sarmal bir gelişim Hadi bakalım, kalanını da yarın lanmalar, Turgut İpçioğlu'nun seyri izler. Bu sebeple İslam dini de belli katili durumuna düşürülmüş ol okursun, diyerek yatma zamanın ı saptardı..." Bu betimleme, 1960-1970 bir toplumsal evrenin ürünüdür, her maktadırlar. Oysa onlar da y ıllarının Bakırköy v e civarında PDA'cıların saldırılarından nasi olmay an bir durumdu; yani yaşanılan şeyin başlangıcı değildir. Onun etki ve bini almış, o günlerde günlük çı ev in bir orjinalliği y oksa her evde elek- izleri de pek çok değere sinmiştir. Öyle kan Ay dınlık Gazetesi'nin arka trik v ardı. Ancak o y ılların çok okunan sayf asında örgütsel şemaları dahi diye bu değerler silsilesini yadsımamız Kemalettin Tuğcu kitaplarında çokça çizilmek suretiy le egemen güçle anlatılan konulardandı; elektrik gerekmez; yapılması gereken, başaşağı re ihbar edilmişlerdir. Oysa bu direğinin, gaz lambasının ışığında duran şeyleri ayakları üzerine dikmektir. gün PDA'cıları (D. Perinçek tay okumak. Nebiler'in aklında da f asını) kimse "Maocu" olarak niherhalde hurdan kalmış "gaz lambası" Aksi takdirde, içinden geldiğimiz halka telendiremez, olsa olsa 6 okçu; imgesi. 90. sayfada "...Turgut insanın yabancılaşır, beyazlaşmış zencilere Atatürkçü olarak nitelendirilir. gözlerine 'hep biraz sonra ölecekmiş O zamanki İstanbul DEVdöneriz. gibi' bakardı..." Bu imgey le de GENÇ başkanına "Maocu" kav aralarında ilk ölecek arkadaşlarının ramını kullandırtarak, siyasi ce Turgut olacağını if ade etmey e haletini de sergilemiş oluy or. çalışıy or. Bir paragraf öncesinde de Oysa DEV-GENÇ'in ve Liseli herkesin bir kod adı olduğunu y azıy or DEV-GENÇ'in izlediği siy asi v e Turgut'a sıra gelince "Ona kod adı İkinci olarak, Cenap Dizdar'ın katçizginin argümanları arasında hiçbir koymaya gerek yoktu. Yakın zamanda zaman "Maoculuk" diye birşey, te ledilmesini yanlış yermiştir. nasılsa ölecekti" (s;89) gibi oldukça laffuz dahi edilmemiştir. O y ıllarda, Turgut İpçioğlu'nun ölümünü 118. ve lakay t bir ifade kulanılıy or. Elbette Çin-SSCB kutuplaşmasında 119. sayfalarda şöyle anlatıyor: "-... ölüm soğuk ifadelerle bildirilebilinir -Turgut mu? ÇKP'den y ana tav ır alan ve SSCB'y i ama, zeka pırıltısı taşımayan -Evet -... sosy al emperyalist olarak gören soğukluklarla bildirilemez. gruplara karşı TİP-TSİP-TKP vs. gibi -Kim yap mış? -Maocular " Turgut'un SBKP y anlısı gruplar "Maocu" y a da Anı kitaplarına çok fazla edebi uğradığı saldırıy ı y apanları y anlış "Maocu Bozkurt" diy e küf ür v ermekle y etinmeyen niteliğinde laf ızlar kullanırlardı. Onlar da (ÇKP y anlıları), SBKP yanlısı gruplara "sosyal faşist" diy erek karşılık v erirlerdi. An-

33


cak hiçbir zaman DEV-GENÇ v e Liseli DEV-GENÇ bu kutuplaşmada y er almamış, her iki taraf ı da y anlış bulmuştur. Bundan dolay ı da "ortayolculuk" la suçlanmıştır. Ne gariptir ki; bu düşman kardeşler "küçük burjuva maceracılığı", "narodniklik", "goşistlik" suçlamalarını dev rimci harekete yönelterek, dev rimci hareket söz konusu olduğunda birbirlerinden hiç de f arklı olmadıklarını açık olarak göstermişlerdir. O döneme tanıklık ettiğini söy ley en Halil Nebiler'in bu gerçekleri bilmemesi, O'nu cahil y apar ama bilip de söy lememesi, onu y alancı tanık y apar. Kaldı ki Haziran Y ay ınları'nca Şubat 1988'de y ay ınlanan "Bağıms ızl ık De mokrasi ve Sosyalizm Mücadelesinde GENÇLİK" kitabının 278. sayfasında PDA'cılar (Perinçekçiler) v e Turgut İpçioğlu'nun öldürülmesi, şöyle değerlendiriliy or: "...Çizgisi ve mücadele anlayışıyla karşı devrime hizmet eden burjuva milliyetçisi PDA ise, bırakalım liseli gençliğin sorunlarına sahip çıkmayı, bu sorunların çözümü için atılan her adımı 'anarşi-terör' diye nitelendirmektedir. Türkiye genelinde devrimcilere yönelik ideolojik saldırılarım liseli gençlik üzerinde de sürdüren bu burjuva milliyetçileri, bulundukları her lisede gerici okul idareleriyle birlik olarak demokratik lise mücadelesini engellemeye çalışmış, hatta polise ihbarlar yağdırarak, gönüllü muhbirler olmuşlardır... Her yerden tecrit edilmelerine karşılık, muhbirlikten, provakatif saldırılarda bulunmak tan da geri kalma mışlardır. Bu saldırılarım soldan tecrit oldukları oranda arttıran PDA burju va milliyetçileri, bu yönde devrimci kanı dökmekten geri kal ma mış, Liseli DEV-GENÇ Yönetim Kurulu üyesi Turgut İpçioğlu'nu öldürmüşlerdir. Bakırköy Ticaret Lisesi'nde alınan bir boykot kararını değiştiremeyen, bu yüzden boykot kırıcı davranışlara giren bu burjuva milliyetçileri okuldan kovulmaları üzerine tehditler savurarak giderler. Arka-

34

sında provokasyondan başka anlamı ol mayacak şekilde bildiri dağıtmaya gelirler. Kimse bildirilerim al maz ve tekrar okuldan çıkarılırlar. Kapı önüne kadar arkalarından çıkan devrimciler, orada hazır bekleyenler tarafından kurşun yağmuruna tutulur ve açılan ateşte Liseli DEV-GENÇ Yöneti m Kurulu üyesi Turgut İpçioğlu vurularak öldürülür. (10 Kasım 1978). Bu PDA burjuva milliyetçilerinin döktükleri ne ilk ne de son devrimci kanıydı..." (Bağımsızlık Demokrasi v e Sosy alizm Mücadelesinde GENÇLİK; Haziran Y ay ınlan; sf. 278-279) 2- Halil Nebiler'in kitabındaki ikinci çarpıtma, Cenap Dizdar adlı dev rimcinin 21 Ocak 1985'te şubede öldürülmesi olay ıdır. Nebiler "ÇOCUKLARDIK" adlı kitabının 126. sayfasında bu ölüm olay ım şöy le anlatıy or: "... Cenap'ın haberini birkaç ay sonra aldık. Meriç Nehri' ni geçerken, tam suyun ortasında arkadan vurulmuştu. Öğrendiğimize göre o ateş altındaki iki arkadaşı ölü bedenini kayıktan çıkarıp kıyıya uzatmışlardı..." Halil Nebiler, Ay dın Engin abisinin if adesiy le "edebiyatla gazeteciliğin kapı komşusu olduğunu kanıtlamakta." Gerçekten de Cenap Dizdar'ın ölümünü de kurgulay ıp anlatırken bu "meslek büyüğünü" utandırmamış. O "meslek ve siyaset" büyüklerinin ekol v e beğenileri, Oy a Bay dar gibi romancıları da çıkarmıştır. Cenap Dizdar'ın ölümü üzerine, olay la ilgili olarak I. Ordu v e İstanbul Sıkıy önetim Komutanlığı basma şu açıklamay ı yapmıştır, "21 Ocak günü, sorgulaması yapıl mak üzere E mniyet Müdürlüğüne getirilen bir örgüt elemanıyla, güvenlik kuvvetleri arasında meydana gelen boğuşma sonucunda, bir güvenlik görevlisi şehit olmuş, bir güvenlik görevlisi yaralanmış, örgüt ele manı da olay yerinde yaralanmıştır." (Hürriy et Gazetesi; 22 Ocak 1985) İşte o örgüt elemanı, Halil Nebiler'in kitabında sözünü

ettiği çocukluk arkadaşı Cenap'tır. Cenap Dizdar'ın ölümünü, A. Kadir Konuk, Belge Y ay ınları'ndan çıkan "ÇÖZÜLME" adl ı romanında bakın nasıl anlatıy or: "..Ama birkaç gün önce bu sedyenin üzerinde can veren gencin saçlarını da böyle okşamıştı. O gün kapıdaki harami sayısı daha çoktu. Ve hepsinin ellerinde koca koca silahlar vardı. Delik deşik olmuştu gencin vücudu. Her yanından kan dereleri akıyordu. Doktor olmasa yeni gelen hara miler silahları m orada boşaltacaklardı gencin üzerine... 'İki arkadaşımızı öldürdü bu ibne' diyor kudurmuş gibi saldırıyorlardı. Hep gülü msüyor gibi bakmıştı o genç. Ölmeden az önce sadece adını söylemişti he mşirenin kulağına. Bir de 'Hoşçakalın, ikiye bir biz galibiz' de mişti fısıldayarak. Bir geziye, bir eğlenceye gider gibi yummuştu gözlerini. Ve he mşire ağlayarak okşamıştı onun saçlarını. Çok insan gör müştü ölen. Çok insanın can çekişmesine yakından tanık olmuştu. Ama vücudu koca koca mermil erle delik deşik olmuş o genç gibi rahat, gülerek ölenini görme miş ti. Bu genç de ona benziyordu. Bununda saçları onunkiler gibi kumraldı. A ma bunun bakışlarında o gencin bakışlarındaki gülümse me, yiğitlik yok gibiydi..." (A. Kadir Konuk; ÇÖZÜLME; Belge Y ay ınlan; 3.baskı Ocak 1998; sf. 134-135) İşte o bakışlarında y iğitlik ve gülümseme olan kumral genç de Halil Nebiler'in hatıralarında kalan çocukluk arkadaşı Cenap'tır. Daha başka belge v e tanıklarla y ukarıdaki olayları doğru olarak anlatmak mümkünken ve bir gazeteci olan Halil Nebiler bu imkanlara ulaşma şansına sahipken, her nedense bu y olu seçmemiştir. Böyle y apmakla da Halil Nebiler, doğru tanıklık y apmamış olmaktadır. Bunlara baktıkça da Suat Parlar gibi çalışkan v e namuslu ay dınlan taktir etmemek mümkün mü? •


SÖYLEŞİ yiğ it t u n cay

Araştırmacı-Avukat Suat Parlar:

Tarihsel Gerçekler, Asala ile Gladio "Vatanseverlerini Aynı Temelde Birleştiriyor. YİĞİT TUNCAY: Merhaba Suat. Seni daha önceki çalışmalarından tanıyoruz. Ancak, son yaptığın çalışmada "Kirli İşler İmparatorluğu" demişsin. Biz, istersen "Kir"den önce "İmpara torluğu" konuşalım. "İmparatorduk derken, cumhuriyet tanımlamasının yetersi z olduğunu mu vurgulamak istiyorsun? SUAT PARLAR: Türkiye'nin egemenlik sistemi, "cumhuriyet" çerçevesine sığmıyor. Bölgesel bir güç olmanın sancılan çekilmektedir. Devletin otoriter hızının işleyişi önündeki tüm "hukuk" engelleri ort adan kaldırılıyor. Bölgesel rollere hazırlanan Türkiye'de, egemenlik sistemine yeni meşruiyet dayanakları yaratılmaya çalışılmaktadır. Diğer yandan, "Finans Kapital" açısından dışarıya sermaye ihracı ve Türkiye'deki "kriz"in militarizmle bölgeye ihraç edilmesi bir "varolma" sorununa dönüşmüştür. Bu konuda, MİT Eski Müsteşarı

Sönmez Köksal'ın, Mayıs 1996'da düzenlediği basın toplantısında söyle-, dikleri bu gelişmelere ışık tutmaktadır. Köksal şöyle demiştir: "Türkiye uluslararası ve bölgesel politikaların etkileşim alanı içinde, belirleyici rollere sahip

'lider ülke' konumundadır... Gelişen, büyüyen Türkiye'nin bölgesel güç olarak yaratılmasında, istihbaratın öncelikli katkısının sağlanabilmesi, istihbarat üretimini geliştirici çalışmalarımızın temel unsurudur." "Türkiye'yi bölgesel güç olarak yaratma" misyonunun, devletin çelik

çekirdeğinin temel stratejisi olduğu görülüyor. Bu bağlamda klasik bir "cumhuriyet" le anlamını bulan bürokratik gelenekler, "hukuk" kuralları, statüler, "yurttaşı" eksen alan örgüt biçimleri boş bir kalıba dönüştürülmektedir. Bunun yerine, merkezileşen, otoriter yoğunlaşmayı büyük bir şiddetle gündemine alan "özel savaş" aygıtlarını yetkinleştiren bir devlet yapılanması ikame edilmektedir. Bu süreç, son derece sancılı bir biçimde yaşanmaktadır. Silahlı bürokrasi içerisindeki, bir bakıma neo-feodal "erk" merkezl eri, bu süreçle uyumları, uyumsuzlukları ölçüsünde tasfiye edilmektedirler. Ya da restorasyonun bir parçası haline getirileceklerdir. Senin, yaptığın bu açılımdan, "küreselleşme" olgusunun hangi temeller üstünde yükseltilmeye çalışıldığı ortaya çıkıyor. Bu anlamda "İmparatorluk" tanımı, sözün kısası; burjuva "imparatorluğu"nun 35


y aşadığımız bölgey e ilişkin emellerine ışık tutmuş oluy or. Peki bu "İmparatorluk" temelinde, bölgemizde, Türkiy e hangi ittif akları geliştiriy or? İttifaklara değinmeden önce, Org. Çev ik Bir'in, Mart 1996'da y aptığı, "Türkiye'nin 2000'li Yıllara Yönelik Politik-Askeri Görüşleri" başlıklı konuşmasına değinmekte y arar v ar. Konuşmasında, Türkiye'nin özellikle Azerbay can v e Orta Asy a ile ilişkilerine değinen Çev ik Bir şöy le diy or: "Türkiye, kendisini, bu ülkelerle serbest piyasa ekonomisi deneyi m birikimlerini paylaşmaya ada mıştır. Dünya toplu mlarıyla doğru entegrasyon için elinden gelen her türlü desteği sağlamaktadır." "Doğru entegrasyon" kav ramı, "kriz" e müdahale ile birlikte düşünüldüğünde, global empery alizmin, Türkiy e'y i, askeri y ay ılmacılık misy onuna uy gun rollere hazırladığ ı görülmektedir. Bu arada "laiklik" v urgusunu, "serbest piyasa ekenomisi"nin örtüsü haline getirerek bölge ülkelerine "demokratik" v e prestijli bir model sunmay a çalışan Türkiye, her ne hikmetse, "doğru entegrasyon"un ölçüsünü ordusuy la belirlemey e çalışıy or. "Serbestpiyasa ekonomisi", "demokrasi" v e "insan hakları" ideolojisi temelinde siyasal açılımlar sağlay an

36

global empery alizm, militarizmi, "düşük yoğunluklu demokrasi" y\e gizliy or. Oysa bu doktrin, muazzam bir militarist örgütlenmey le sistemin özü haline getirilen f aşizmi simgelemektedir. Gelinen noktada, Ortadoğu ve Kafkasya'da kısa, etkili müdahaleler y apabilen, vur-kaç yöntemiy le askeri harekatlar gerçekleştiren bir ordu y apılanmasına gidilmiştir. Ortadoğu ve Kaf kasy a'da y ükselmesi muhtemel halk hareketlerini bastırmaya yönelik stratejilerde ise, İsrail’le ittif ak temel unsurdur. Türkiye-İsrail stratejik işbirliği, benim üç y ıl önce bir varsay ım olarak f ormüle ettiğim "Türki-y eİsrail Birleşik Dev letleri" değerlendirmesini, ekonomik, askeri v e siy asi bir gerçekliğe dönüştürmüştür. Küresel emperyalizmin bölgemize y önelik emellerine ilişkin y aptığın bu çözümlemende, burjuv a imparatorluğunun gerek altyapısını, gerekse üstyapısını serbest piyasa ekonomisi ve militarizm ekseninde bağlantılandırman egemen gerçeklere açıklık getiren bir değerlendirme oldu. Türkiy e'nin, küresel empery alizm formülasy onunda bölgey e yönelik aldığı görev lere v e geliştirdiği ittif aklara baktığımızda, aslında, "Kir"in y üzey deki görünen kabası ortaya çıkıy or. Ancak, sen bu çalışmanda, "y urttaş girişimi"nin Susurluk y anılsamasının ötesine geçen, egemen gerçekleri deşif re eden bir y ol izlemişsin. Bize, bu derine işlemiş "Kir"li örtülü ekonomiy i biraz daha açar mısın? Bu soruy a şu f ormülasyonla yanıt v ermek mümkün: Pazarların küreselleşmesi, spekülasyonla suç arasındaki sınırları kaldırmıştır. Dünya mali pi yasasının finans imparatorlukları; tüm kamusal erklerin gerçek efendileri olmuşlardır. Bu mali gücün sınırları yoktur. Herhangi bir ülkenin parasını düşürebilir, ekonomisini altüst edebilirler. Kontrolsüz ve kanunsuz olan bu gücün tek hedefi; en yüksek karı sağlamaktır.

Kapitalizmin bu ev resine şirket merkantalizminin küreselleşmesi demek mümkündür. Mali işlemlerin hacmi, düny a f iziksel meta ticaretini çok gerilerde bırakmıştır. Uy uşturucu, silah ticareti, her türlü kaçakçılık, f uhuş, insan ticareti gibi bir alanla bütünleşen mali spekülasyon, düny ay ı bir örümcek ağı gibi sarmıştır. Üretimden kopan spekülatif sermay e, sanay i sermay esine bağlı olmaktan kurtularak üstünlüğünü pekiştirmiştir. İşte bu toplumsal ve ekonomik arka plan, son y ıllarda y oğunlaşan büy ük skandalları tetikleyen mekanizmay ı ortay a koymaktadır. "Kirli İşler İmparatorlukları"nın işley işlerinde çarkın dişlilerini y ağlayan rüşv et, y olsuzluklar, f uhuş v e politik y ozlaşmadır. Bu aslında kapitalizmin doğasıdır da. Kapitalist piy asa ekonomisi y asalar taraf ından denetim altına alına maz. Y asalar, onun işley işi ile uy umlu olduğu sürece anlam taşır. Piy asa dinamikleri, nesnel v e bilinçdışı bir süreç olarak, y asal çerçev e ile çatıştığı takdirde, onu delerek işleyişini sürdürür. Kriz dönemlerinde, ekonomik ve siy asi düzlemde hızlı değişimler y aşanmay a başlanır. Y eni sınıf şekillenmeleri gelişirken, bazı sın ıf v e katmanlar dağılır, pay laşım şiddetlenir. Şiddetlenen rekabet "yasal" çerçev ey e sığmaz olur. Gelişmekte olan sınıf v e sınıfsal katmanlarla, daha önceki iktidarı denetley en sınıf lar arasındaki çelişkiler y oğunlaşır. Bu dönemlerde, merkezi kamu birimleri ile y erel y önetimlerde görev li personel açısından rant olanakları doğar. Toplumsal v e ekonomik kriz politik krizle birleşince, kamu düzenine o l a n güv en ortadan kalkar. T ü m bu atmosf er göz önüne alındığında, politik rekabetin v e şiddetlenen çıkar mücadelesinin kaçınılmaz sonuçları olarak "kirli" çamaşırlar ortay a dökülür. Şantaj, tehdit, politik aksiy onla bütünleşir. Mali politik skandallar bir y umağa dönüşür. Bu y umaklanma ise, daha da karmaşıklaşarak sürüp gider... Türkiy e'deki gelişmeleri böylesi bir çerçeve içerisinde ele almak v e


coğraf i bir mekanın hiçbir doğru çağrışım uy andırmay an, güdük sembolikliğinden kurtarmak gerekmektedir.Anlaşıldığı kadarıyla "Kirlen menin boyutları öylesine bir nokta ya gelmiş ki; Susurluk süreci ve ona karşı ortaya çıkarılan muhalif me kanizmaların birdenbire belirmesi, yani Sabancı'nın da dahil olduğu "Yurttaş Girişimi"nin başı çekme siyle oluşturulan atmosferin ulusdevletin temellerine de yönelik bir muhalefete dönüştürülmesi "Kir"lendirilen muhalefeti de netleştiriyordu. Bu "Kir"lendirmenin, CIA'nın ortaya koyduğu "Global Terörizm" raporu ile küresel bir tavrı geliştirmesi birbirini bütünlüyor. Yani, egemen gizli gerçeklerin bir karşı cephe tanımlaması ve onu yeraltı diye nitelemesi çok daha ilginç boyutlar ortaya koyuyor. Muhalefeti "sivil itaatsizliğe" indirgemeye çalışan küresel emperyalizmin, ulus-devlet temelinde kendi yarattığı kontrgerilla ekonomisinin "Kir"lerine ilişkin bir başka çözümlemen daha var bu çalışmanda. O da "Ülkücü" ve "Asala" bağlantısı. Bu bağlantıyı hangi olgulardan temellendiriyorsun? Bildiğiniz gibi Asala'nın bitirilmesi söy lemi, Gladio "v atansev er"lerinin en büy ük-öv ünç kay nağıdır. Ancak, tarihsel gerçekler, Asala ile Gladio "vatansever"lerini aynı temelde birleştiriy or. Olguların dokusu, bu söy lemin bir y alanlar toplamına day andığını ortay a koymaktadır. ABD v e Fransa başta olmak üze re, empery alist güçler Asala'y a üs, eğitim, rahat dolaşım olanağı sağlamışlardır. KKTC, Türkiye, Marsily a, Los Angeles, Lübnan bağlantılı uy uşturucu ticaretinde, Asala f inansörleri ile Türk Gladio'su, Türk mafyatik sermay e grupları iç içe geçmiştir. Örneğin, Mehmet Ali Ağca'nın Kartal-Maltepe cezaevinden kaçışını planlayan CIA ajanı Frank Terpil,Beyrut yakınlarındaki Akur kamp ında Hoffman' ın "Neo- Nazi " birliklerine,

Asalacıları, Falanjistleri ve Bozkurtları eğiten kişidir. Diğer y andan, Asala finansörü, uy uşturucu ve silah kaçakçısı Vahe Ohannes Köy lüy an, Cem Ersev er v e Muhsin Y azıcıoğlu'nun y akın ilişki içinde bulunduğu "vatansever" işadamı Nejat Söyler'in ortağıdır. Abdullah Çatlı, adı 16 Mart Katliamı'nda kullanılan patlay ıcılarla birlikte anılan v e gizli Ermeni örgütleriyle bağlantısı bulunan döv iz v e elmas kaçakçısı Gabriel Aktürk'le 70'li y ıllarda bir çok ortak işe imzasını atmıştır. Çatlı'nın adı, Basel Savcılığı iddianamesinde, Asala f inansörü Hov ik Simony an'la ay nı ilişkiler ağı v e şebeke içinde geçmiştir. Y ine, Asala f inansörü, CIA ajanı, uluslararası mafy a bankeri Henry Arslany an, MHP f inansörleri Bekir Çelenk v e Abuzer Uğurlu ile ortaktı. Asala, Türkiy e'nin dış değil iç sorunudur. Uy uşturucu, silah, döv iz v e altın kaçakçılığı konusunda bir daha açılmamak üzere kapatılan dosy alar incelendiğinde, ortaya saçılan bağlantılar; birçok banka, holding ve gazete patronu, politikacı, istihbaratçı v e kamu görev lisinin ihanetlerini belgeley ecek niteliktedir. Egemenlik sisteminin tetikçileri, Gladio "vatansev er"leri bu sistemle bütünleşmişlikleri ve ona hizmetleri ölçeğinde, Asala'nın uy uşturucu ve silah organizasy onuyla birçok nokta-

da ay nı irade doğrultusunda hareket etmişlerdir. Ortadoğu'y a y erleştirilmey e çalışılan "yeni düzen"; petrol, para, uy uşturucu, silah vs. ekseninde düğümlenirken, Türkiy e'ye bir takım roller kurgulanmay a başlanmıştır. Asala'nın v itrininde duran kelleleri, onları eğiten, silahlandıran, destekleyen emperyalist odaklar taraf ından Türkiy e'y e sunulmuştur. Asala'nın "sözde" kö künün kazınması söy lemleriy le, CIA, Türkiy e'de güv endiği ve işbirliği yaptığı istihbarat kadroları ve Gladio "v atansever"lerini bir kez daha ön plana çıkarmıştır. "Kirli İşler İmparatorluğu" adlı çalışmamda, bu süreç tüm detay larıyla anlatılmıştır. Bu işbirlikçi güruh için en uy gun isimlendirmey i, demokrat insan, değerli bilim adamı Prof. Dr. Ümit Y aşar Doğanay öldürüldüğünde, bir açıklama y apan dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'ün şu değerlendirmesinde görmek mümkün: "Bunlar satılmış vatan hainleridir." Prof. Dr. Ümit Y aşar Doğanay hocay a ateş edenlerden ve o dönemin "özel grup" üy elerinden bir şahsın eski MİT mensubu olduğunu Kutlu Sa-v aş'ın raporundan öğrenmiş bulunuyoruz. Bu v e buna benzer olgular kitapta detaylarıy la tartışılıy or. Bu kitap bir iddianamedir: Gladio "vatarisever"leri, ölüm mangaları v e onların

37


çimlerini ise; halaycı, boş slogancı, coğraf ik mekanını metafizik bir sembol haline getirerek f etişizme dav etiy e çıkarıcı olduğu inancınday ım. Ne y azık ki, düny anın en ucuz maliy etli halk y önetimi Türkiye'de bulunuy or. Futbol v e f ado-f iesta ile mily onlar kuşatılıy or. Mafyatik sermay e v e kontr-gerillanın siv il birimleri ile bütünleşmiş müzik endüstrisi, Gladio kurtçuklarının y önetimindeki f utbol kulüpleri ile birlikte, çürütücü etkilerini yay ıy or. Bu tabloy u, sof istike bir görece özgürlük anlay ışı v e halkı bu çürüy ü-

iplerini ellerinde tutan burjuv a imparatorluğu şebekelerinin suç dosy asıdır. Halk düşmanı olan bunlar v atana ihanet etmişlerdir. Ve ilginçtir ki, ağa babalan Turgut Özal dev ri iktidarında ilk iş olarak "vatana ihaneti" düzenley en yasay ı ilga etmiştir... Söy lediklerinden çıkanlara baktığımızda, "Kir"lenmenin v atansız olduğu ortay a çıkıy or. Y aşadığımız süreçte ise, tüm bu sıkışmaların açılımı tasf iy eler ve y eni politik gruplaşmalarla beliriyor. Örneğin, "laiklik"çiler, burjuva İslamcılar, neoliberaller, muhaf azakarlar, neoKemalistler v e ne y azık ki Sultan Galiy ev'e y aslanmaya çalışan, f aşistleri de kapsayan "ulusal sol cephe" aray ışları, politik arenanın genel görünümünü belirliy or. Söy leşimizin başından beri çizdiğin "Kirli İşler İmparatorluğu"nun v e bu "İmparatorluğun" belirlediği siy asal eğilimler de içinde olmak üzere, tüm bu ilişkiler ağının toplum üzerinde y arattığı "kültür" üzerine bize neler söy leyebilirsin? Ben, senin kavramlaştırdığın ölçekte eğilimler bulunduğunu büy ük bir iy imserlik olarak değerlendiriyorum. Ne y azık ki, bu kadarı bile yok. Toplumsal muhalefetin dışav urum bi-

38

şe lay ık gören elitist bir "demokrasi" kültürü tamamlıy or. Türkiy e, toplu bir cinnetin eşiğine sürükleniy or. Salt bu mekanizmaları işletenler değil, kısa sürede işadamı konumuna terfi eden sistem starları da halka düşmanlıkta saf tutuy orlar. Hepsi yaptığı işin bilincindedir. Bunların tümüne, ciddi, iyi hazırlanmış kampanyalarla cevap v ermek gerekiy or. Egemenlere y önetmenin maliy etinin, politik, ideolojik v e ekonomik Ölçütlerini hatırlatmak gerekiy or. Bunlar halkın arasında dolaşma cesaretini kendilerinde bulamamalıdırlar. Faşizmin kültürel ajanıdır bunlar. Tüm bu tabloda, ekonomisi Dolarize olmuş, teknolojik açıdan bağımlı, global empery alizmin stratejik açılım-

ları ile uy um içinde, IMF, Dünya Bankası v e Bilderberg fonlarının güdümünde bulunan bir ülke v ardır. Silahlı bürokrasinin belirli bir kesiminin "ulusal"cılığına day anarak "sol" hay aller kuranların, bırakın Marksizm, toplumsal bilimler, matematikten dahi haberleri olmadığı inancınday ım. Bu iddiama ilişkin olarak, özellikle, Oy ak'la ilgili rakam ve değerlendirmeler kitaplarımda fazlasıy la v erilmiştir. "Ulusal so/"cuların dikkatine sunulur. Türkiye'de ulusallığın v e y urtsever solculuğun marjinal bir grupla sınırlı tutulmasının v e bunda başarılı olunmasının sistemin en büy ük komplolarından bir olduğu görüşünü taşımaktay ım. Türkiy e'de, ne yazık ki, yurtsev erlik Kemalizm’le özdeş görülüy or. 20. yy.da y urtsev erlik, sadece sosy alizmle özdeşleşebilir. Burjuva v e kü-çük-burjuv a temellere day alı herhangi bir açılımın gideceği yer kapitalizmin kucağıdır. Türkiy e'nin 75 y ıllık tarihi bunun en iy i örneğidir. Sistemin bekası söz konusu olduğunda, "İkinci Cumhuriy etçiler", burjuv a İslamcılar, neo-Kemalistler ay nı safta buluşmaktadırlar. Öncelikle bizimle söy leştiğin için teşekkür ederiz Suat. Ardından bundan sonraki çalışmalarının daha da v erimli olmasını dileriz. Bu dileğimizi belirtirken, hemen aklıma önümüzdeki ay Y ar Y ay ınları'ndan çıkacak olan kitabın geldi. Benim de y ay ınlanması için ısrar ettiğim bu kitap, y aklaşık olarak 5 y ıl içinde y azdığın gazete y azılarını, röportajları, v erdiğin seminerleri ve Çev re Rady o'da beraber yaptığımız söy leşileri içeriy or. Bunu da y eri gelmişken okuy ucularımıza duy urmuş olalım. Çünkü, bu kitabın, empery alizmin Ortadoğu'daki sav aş stratejilerine ilişkin çok kapsamlı açılımlar içermesinin, okuyucularımızın f azlasıy la ilgisini çekeceğini tahmin ediy orum. Ve son olarak şunu söy lemek istiyorum; v atan, en çok sosyalistlerden görev bekliy or. •


veli göktaş

N

ormandi ya sahilleri... 2. Emper yalist Payl aşım Savaşı'nın tozu- dumanı kal ktığında, savaşın galibi belirir tarih sahnesi nde. Topraklarına bir tek el bombası dahi düşmeyen ABD, aslol arak sıcak savaşın bir tarafı değilken, emper yalist paylaşım anlamında, savaşın galibi oluverir. Avr upalı emper yalist devletlerin, yüks elen devrim dalgasına karşı palazlandırdığı faşizm, İspanya'daki H alk Cephesi i kti darını el birliğiyle ezip, nihai düş man Sovyetler'e yöneldiğinde, tarihinin en büyük hatasını yapmıştır aslında. Ve her ne

per yalistler için artı k tek yok aralarında anlaş maktır. Tek düş man sos yalizmdir ve anlaş malar imz alanır: NATO, OECD, IMF, Dünya Bankası... Emper yalist orduların açık işgali, yerini gizli işgale bırakır. Gizli işgalin temelinde, ekonomik bağımlılık ilişkileri ve kültür bombardımanı vardır. Marshall yardımları, Trumann Doktrini, süt tozu, Amerikan bezi... Ve Amerika'nın Hollywood'undan bir naml u doğrulur, dünya emekçilerinin beyi nlerine. Hollywood, yeni mis yonuna uygun olarak, önc e kendi içinde temizliğe başlar. Öz ellikle Mc Carthy döneminde, sanat dünyasında, "A merika''ya Karşı Eylemleri Soruştur ma Kur ulu" adı altında estiri-

lişim seyrini izleyen bu eğilim, Sovyetler'deki revizyoniz min ç öküş üyle birlikte ayyuka çıkmıştır. Verilmek istenen mesaj; "Düny anın tek haki mi beni m!"dir. Dünya hal klarına karşı gösterilen per vasızlığın bundan sonr a yoğunlaş ması da, şüphesiz ki rastl antısal değildir. Emper yalizmin dünya hal klarına yöneli k saldırılarıyla bu tarz filmlerin gösterime girdiği tarihler arasındaki ilişki ye baktığımızda, taşlar yerine oturmaktadır ABD Emper yalizmi hedefe kilitlenmekte, Hollywood vurmaktadır. "Kurtuluş Günü", "Derin Darbe", "Armageddon"- Son dönemde gösterime giren "uzaydan gelen tehlike" konulu

EMPERYALİZMİN DÜNYAYI KURTARMA(!) SEVDASI kadar ABD, savaşın Normandiya Çıkartması'yla sona erdiğini iddia ets e de, bize sorarsanız, Al manya'nın doğusuna dikilen kızıl bayrakla birlikte savaş çoktan bitmiştir. Tarihi n kuş tüylü kalemi, faşizme yiğitçe meydan okuyan Kızılordu as kerinin elindedir. Ve bu kalemin, tarihe düştüğü her satır, kahramanlıklar a dairdir. Yankee tosunlarının, yenmek (!) için savaş tıkları Alman as keri ise, zaten yeni k askerdir. Savaşın biti mi yle birlikte, dünya tarihinde yeni bir sayfa daha açılmıştır. O gün bugündür, bir Ameri ka mac erasıdır sürer gider. Ve tabii ki, emektar dünyamı zı binlerce kez inleten "Yankee Go Home" sl oganları... Kurtlar sofrasından aslan payıyla kal kan ABD, aslan payının eskisi kadar büyük ol madığını ve her geçen gün daha da küçül düğünü görür. Paylaşım savaşları, emper yalistlere felaket getirmektedir. İl k kapışmalarında Sovyetl er, i kincisinde ise dünyanın 1/3'ü dikilmiştir karşılarına. Üçüncüs üne kal kışmaları durumunda, paylaşac ak hiçbir şey kalmayacaktır. Eski den koc a dünyayı paylaş amayan em-

len anti-komünist rüzgar, bir çok sinema yönetmeni ve oyunc usunu da etkiler. Örneğin; ünlü komedyen Charlie Chaplin, sinema yönetmenleri William Wyl er, John H uston, J ules Dassin, Jos eph Losey, Mc Carthy dönemi nde soruştur maya uğ rayanlar arasındadırlar. Bu arada yeri gelmişken, sor uştur maya uğradıktan sonra, ihbarcılık yaparak, yeniden Holl ywood'da çalışma olanağı kaz anan Edward Dinytr yk ve Kayserili bir Rum olan Elia Kazan'a değinmiş olalım. İçindeki çatl ak sesleri susturan Hollywood, artık yeni mis yonu için organize olmuştur. Bu organizas yonla birlikte, beyaz perdede dünyayı kurtaran Ameri kalı kahramanlar boy göster meye başlar. Ve emper yaliz min, dünya hal klarından yedi ği her tokatla birlikte, dünyayı kurtarma sevdası depreşir. O günden bugünlere, dünyayı kurtaran pek ç ok kahraman yetiştirdi Holl ywood. Bazı tarihsel olayları çarpıtarak ortaya çıkarılan Rambo'lara, uz ay boşluğunda peydahlanan tehlikelere karşı dünyayı koruyanlar ve kurtar anlar ekl endi. Yukarıda açıklamaya çalıştığımız ge-

filmler... Her ne hi kmetse, bu tehli kel er hep Ameri kalılar'ın başına geliyor. Gerçi, baş ka tarafa gelse de far k etmez ya... Nasıl olsa, dünyayı yine Ameri kalılar kurtaracaktır (!) Bu, birbirinin kopyası filml erin konularını yazmaya gerek görmüyoruz. D ünyayı basan uzaylılar ya da D ünya'nın üstüne üstüne gelen dev meteor... "Dünyanın k urtarıl ması" nın ardından ABD Başkanı'nın, sanki tüm dünyanın baş kanıymışçasına, Hindistan'dan Tür ki ye' ye kadar verdiği söylev... Hollywood sinemasının, insanın beyni ni uyuş turan "5 sani ye kuralı" ( * ) . . . Her ne olursa olsun, havada ya da karada, Yankee Emper yalizmi'nin dediği çok nettir. Bu dünya beni mdir. İster kurtarır, ister batırırım. Sorun; buna karşılık bizim ne dediğimizdir. • '"' Bu kurala göre, bir sahne, 5 saniyeden fazla sürmez. Hı zlı hı zlı akı p giden sahneler, aksiyon etkisi yaratı r. Belli bir süre sonra, izleyicide yorgunluk ve uyuşukluk etkisi bı rakı r. Bu tarz filmleri izleyen seyirci, çoğu zaman film bittiğinde, filmin çok az sahnesini hatı rlayabilir. 39


HABER/YORUM

JAPON S İN E M A YÖNETMENİ

AKİRA KUROSAWA 88 YAŞINDA ÖLDÜ lkesinde sinema düny asının en büy üğü ilan edilen usta sinemacı Akira Kurosawa, 6 Ey lül 1998'de, 88 y aşında hay ata gözlerini y umdu. Sinemay a başladığı dönemden itibaren büyük zorluklarla karşılaşan ve ilerlemiş yaşma rağmen son anlarına kadar sinemay a emek veren Kurosawa, y edi çocuklu bir Samuray ailesinin en küçüğü. Resim eğitimi gören sanatçı, bir stüdyo ilanıy la sinemaya girdi. Kurosawa'nın pek çok f ilminde resmin etkisi görülür. Özellikle "Kage musha" v e "Ran" f ilmlerini plan plan çizer. Akira Kurosawa, kimi yönet-

Ü

menlere asistanlık y aptıktan sonra sav aş içinde ilk filmlerini çekti. Sanatçı ilk gerçek filmi olarak, 1948'de çektiği "Sarhoş Melek" i gösteriy or. Bir doktorla bir gangster arasındaki ilişkiy i anlatan, duy gusallıkla şiddetin birbirine karıştığı bu f ilm, Kurosawa sinemasının temel özelliklerinden olan hümanist bir tav rın ilk önemli göstergesidir. iki y ıl sonra "Kuduz Köpek" f ilmi ise 1940'ların Amerika'sında "kara film" adı v erilen tarzın etkilerini taşır. Bu süreçten sonra da enternasy onallik, Kurosawa f ilmlerinin y ine temel özelliklerinden biri olarak kalacaktır: Kurosawa, hem derebey lik dönemindeki konuları, hem de çağ-

daş konuları aynı ustalıkla işleyebildi bir sanatçı olarak kendini tanıttı. Kurosawa f ilmlerinde birinciler arasında olan ırza tecav üz olay ını dört kez ay rı açıdan anlatan "Rasha mon-Raşa mon / Sarı Irkın Şehveti" (1950) f ilminin 1951 y ılında Uluslararası Venedik Sinema Şenliği'nde büy ük ödülü kazanmasıy la birlikte Japon Sineması da bütün dikkatleri üzerine çekti. Öte y andan Shakespeare, Dostoy evski v e Gorki'nin y apıtlarını da sinemay a uyarladı Kurosawa. Bu uy arlamalarda bile yapıtlarının temalarını tipik Japon bir çerçev eye oturtuy ordu. Bir köy ü haydutlara karşı korumak amacıy la tutulan yedi samuray ın serüv enini anlatan "Yedi Sa41


HABER/YORUM

muray" (1954), Shakespeare'in "Macbeth"'ini derebey lik Japony a'sına aktaran "Örümcek Ağı Şatosu" (1957), y ine Kurosawa'nın sinemasında birinciler arasında say ılabilir. İkinciler arasında, savaş sonrası Japony a'sını tüm çıplaklığıy la v eren "Sarhoş Melek" (1948), Dostoyevski'nin romanını çağdaş Japony a'ya aktaran "Budala" (1951), ölümcül bir hastalığa tutulan y aşlı bir memurun y aşama bağlılığ ını büy ük bir dokunaklılıkla anlatan "Yaşamak" (1952), Japony a'nın atom bombasına karşı tepkisini yansıtan "Bir Canlın ın Öyküsü" (1955), Gorki'nin oyunlarından uy arladığı "Ayaktakımı" (1957) y er almaktadır. Usta sinemacı, hemen bütün y apıtlarında büyük bir insancıl tutumu, insanın mutluluğa erişme çabalarım, tüm toplumsal adaletsizliklere başkaldırışı etkileyici bir görsel duy gu, sağlam bir görüntülemey le ortay a koymaktadır. 1970'lere gelindiğinde, Kurusowa için pek çok şey değişti. Amerikan sinemasına teslim olan Japony a'da, kimse O'nun filmleri-

4

ne para y atırmadı. Japony a'da hızla gelişen teknoloji, elektronik işley im alanında da kendini göstermiş, televizy on ağı hızla gelişmişti. Buna bağlı olarak da sinema salonu v e izley icisi say ısında hızlı bir düşüş başladı. Birleşik Amerika'da olduğu gibi sinema işletmeciliğinin Japony a'da da tekelleşmiş olması, üstelik çok katı kemikleşmiş y apıdaki bu işley işin büy ük bir sarsıntı geçirmesine y ol açtı. Y apımev lerinden çoğu telev izy on f ilmi çev irmey e y öneldi. Pek çok sinemacının sinemay ı bıraktığı dönemde Kurosawa'y a tek destek sosy alistlerden geldi. Bu dönemde ödün v ermez bir tutum sergiley en Akira Kurosawa, bir Sovyet yapımı olan "Derzu Uzala" f ilmini çekti. Hemen ardından ABD'nin Kurosawa'y a hayran ünlü y önetmenleri (Bunlar arasında Coppola, Spielberg, Scorsese de v ardır) usta sinemacıy a destek v ermey e başladılar. Ard arda "Kage musha-Gölge Savaşçısı", "Ran", "Düşler", "Ağustosta Rapsodi" gibi f ilmleri böy lesi bir dönemde çekmeyi başardı Kurosawa. Son f ilmi olarak kalan "Mada-

y o"yu çev irdiğinde, 83 y aşında düny anın en y aşlı y önetmeniydi. Son beş y ılını projeler ve hastalıkla geçiren Akira Kurosawa, 6 Eylül'de Toky o'daki ev inde y aşamını y itirdi. Y aşadığı bütün olumsuzluklara rağmen y aratıcılığını f ilmlerine y ansıtan, Amerikan filmlerini döneminde gölgede bırakan y apıtlar veren sanatçı, ülkesi Japony a'nın tarihinin v e kültürünün v arlığını neredey se düny aya tek başına duy uran olması y önüy le de düny anın önemli sinema adamlarından biri. Y aşamının bir sürecinde Japon Komünist Partisi ile de organik bağ kuran Akira Kurosawa, Marksist bir bakış açısına sahip bir sinema adamı idi. Filmlerinde Marksist bakış açısı kendini gösterir, ancak Akira Kurosawa'y ı, dergimizin Ağustos '98 tarihli 7. say ısında biy ografi köşesinde 100. doğum y ıldönümünde sizlere tanıttığımız sinemada Sovyet Devrimi'nin sinemadaki mimarı Sergei M.Eisenstein'la karşılaştırdığımızda, Kurosawa f ilmlerindeki Marksist bakış açısının f arkı da netlik kazanır. Eisenstein, f ilmlerinde genellikle geçmiş tarihi ele almış, f ilmlerini diy alektik matery alizmin tarihe uy gulanımı olan tarihsel matery alizmin ışığında çekmiştir. Marksist-Leninist ideolojiy le donanmış olan Eisenstein, bunu sanatına da uygulamıştır. Akira Kurosawa'da ise, Marksist bakış açısı filmlerinde kendini gösterir ama f ilmler Marksist ideolojiy i yansıtmaz. Y ani Kurosawa, Marksist bir sinema y aratmaz; ama f ilmlerinde, özellikle tarih konusunda Marksist bir bakış çok açık kendini gösterir. Son çektiği filmde "Hayır henüz değil" diy en Akira Kurosawa gibi bir sinema adamının da y eri kolay doldurulmay acak gibi görünüy or. •


YILMAZG ÜNE Y' İ ANMAK.

9

Ey lül 1998 Perşembe günü Y ılmaz Güney Vakf ı taraf ından Atatürk Kültür Merkezi'nde düzenlenen anma saat 19.30'da Can Dündar taraf ından hazırlanan "Çir kin Kral" belgeselinin sine-v izy on gösterimi ile başladı. Sinema sanatçısı Orhan Ay dın'ın sunuculuk y aptığı anma programında ilk sözü Y ılmaz Güney Vakf ı Başkanı Fatoş Güney aldı. Fatoş Güney ; "Bu imkan ı bize veren Kültür Bakanlığı'na ve AKM'ye teşekkür ederi m" diy erek söze başladı. Y ılmaz Güney'i kendince anlattı ve "Yol" f ilminden söz etti. Programa konuşmacı olarak katılan diğer sanatçılardan Cey hun Demirtaş, Y ılmaz Güney'in ölmeden önce senaryosunu tamamladığı "Dağ" f ilminin çekileceğini ve bu f ilmin Güney'in en iddialı f ilmlerinden biri olacağım belirtti. Tarık Akan ise "Dağ" f ilminin senaryosu y azılırken Y ılmaz Güney 'in y anında olduğunu v e O'na olan hay ranlığını anlattı. Film yönetmeni Atıf Y ılmaz, sahney e Y ılmaz Güney 'in ustası olduğu belirtilerek davet edildi. Atıf Yıl-maz, sinemada Y ılmaz Güney 'i anlattı. Anma programı çerçev esinde konser veren sanatçılardan Nilüf er Akbal v e arkadaşları Kürtçe ezgiler seslendirdi. Tuncel Kurtiz ve Sema farklı bir y orumla Şey h Bedrettin Destanı'nı okudular. Ruhi Su Dostlar Korosu da türkülerini Y ılmaz Güney anısına seslendirdi. Y aklaşık üç bin kişinin katıldığı etkinlikten elde edilen gelirin Y ılmaz Gü-ney'in "Yol", "Sürü" v e "Dağ" f ilmlerinin y apımında kullanılacağı belirtildi Y ılmaz Güney 'in "Yol" f ilminin restorasyonu için, 19 Ey lül'de, Y ediku-le Zindanları'nda Sine-Sen'in düzenlediği etkinlikte ise Musa Eroğlu, Y avuz Bingöl, Mahzun

Kırmızıgül, Manoli Rasuli v e Grup Çığ konser v erdi. İlk sözü alan Fatoş Güney, kitley i slogan atmamaları konusunda uy arırken; "Bu gece sizin değil, Yıl ma z Güney'in gecesi" dedi. Can Dündar'ın "Çirkin Kral" belgeselinin gösterildiği etkinlikte, Musa Eroğlu, türkülerini "onurlu insan" dediği Y ılmaz Gü-ney 'in anısına seslendirdi Sunucular, Uğur Y ağmurdereli v e Ev ren Birdal program aralarında Y ılmaz Güney'in Fatoş Güney 'e y azdığı mektuplardan bölümler okudular. Y unanlı şarkıcı Manoli Rasuli grubuy la birlikte hareketli şarkılar seslendirdi. Y ılmaz Güney'e hay ran olduğunu belirten Y unanlı şarkıcı, halkların kardeş olduğunu v e en güzel v atanın kalp olduğunu söy ledi. Baklav a çalan çocukların görüntülerinin olduğu sinev izy on arızadan dolay ı gösterilemeyince, "Yıl ma z Güney için canım feda" diy en Mahzun Kırmızıgül, korumalarıy la birlikte sahneye geldi. Y ılmaz Güney 'i "Zavallılar" f ilminden tanıy ıp O'na hayran olduğunu belirterek şarkılarına başladı v e canlı olarak söylemey e çalıştığı bir şarkıy ı da Fatoş Gü-ney'e armağan etti. Kırmızıgül son ola rak, "Benim Meskenim Dağlardır" türküsünü söy ledi Kürtçe istekleri ise, duy mak istemedi. "Siverek'te doğup Paris'te ölmek bir türküdür" diy erek, bu kez sahney e Y av uz Bingöl geldi. Sahnede en uzun kalan sanatçıy dı Bingöl. Zaman zaman şiir, zaman zaman da türküler seslendirerek programım bitirdi Eşber Y ağmurdereli v e Akın Birdal gecey e mesaj gönderdiler. Akın Bir-dal'ın tedavi için Fransa'da olduğu v e orada Y ılmaz Güney'in mezarını ziy aret ettiği belirtildi. Eşber Y ağmurdereli'nin de Y ılmaz Güney'e hay ranlığı v e Güney dostlarına sev gi mesajı iletildi.Son olarak Ankara'da müzik çalışması y apan Grup Çığ, rock tarzında şar-

kılar seslendirdi. Y ılmaz Güney halkımızı tanıy an sorunlarını irdeley en sorgulay an v e çözüm üreten dev rimci bir sanatçı. 47 y ıllık y aşamının 11 y ılı hapishanelerde, yarım y ılı sürgünde, 2 y ılı askerde ( Sür-gün bölüğünde), 3 y ılı da y urtdışında geçti. 53 filme senary o y azdı, 110 f ilmde oy nadı, 17 f ilm y önetti, 4 roman, yüzlerce de öykü yazdı. Kendim devrimci sanatçı ve sav aşçı olarak tanımlıy ordu Y ılmaz Güney. Y ılmaz Güney için düzenlenen her iki etkinliğin de en belirgin yanı; O'nun dev rimci kişiliğinin gözardı edilmesiydi. Y aşamı ve yaşadıkları baskılara hiç değinilmemesiydi. Ve bugün bu etkinliklerin y apılabilmesi için bedel ödey en dev rimcilerden hiç bahsedilmey ip, Kültür Bakanlığı, AKM v e Sine-Sen'e teşekkür edilmesi de, son dönemde egemenlerin dev rimci kişiliklerin içini boşaltma, onları dev rimci kişiliklerinden soy utlama kampanyasına verilen destekten başka bir şey değildir. Y ılmaz Güney'in mirasım tüketen mirasy edilere karşı mücadele etmek kültürel mirasımıza da sahip çıkmada önemli bir görev dir. Ve birkaç sözümüz de Prestij Müzik'in, f aşist Hilmi Topaloğlu ile ortağı, medya maymunu Mahsun Kırmızıgül'e olsun. Bir y andan "Yıl ma z Güney'e canım feda" derken, diğer y andan kendi dilini, ulusal kimliğini inkar ettiğin, onurlu bir y aşam y erine onursuzluğu tercih ettiğin gün gibi ortadayken, böy le söy leyerek y a da bu tip etkinliklere katılarak halkın gözünde kendini aklama çabaların boşunadır. Halk, dev rimcileri de, aslım inkar edenleri de bilir ve unutmaz. •

43


HABER/YORUM

iki gazete kupürü ve anlattıkları

R

ock

müziğin ustalarından, özellikle Vietnam Sav aşı'na karşı aldığı tav ırla '68 gençliğinin örnek aldığı bir müzisy en olan Bob Dy lan'ın, "Masters of War-Savaşın Babaları" adlı parçasından bir bölümle başlayalım yazımıza: "Gelin savaşın babaları Sizler, silahları üretenler Sizler, savaş uçaklarını yapanlar Sizler, dev bo mbaları üretenler Sizler duvarların ardına gizlenenler İsterim ki, bilin Maskelerinizin ardını gördüğü mü (...)"

Bob Dy lan'ın bahsettiği "savaşın babası"nın, ABD olduğu muhakkak. Hiroşima v e Nagazaki'y e atılan atom bombasından, Vietnam'dan, Liby a'dan, Irak'tan, Somali'den, Sudan v e Af ganistan'dan, düny anın dört bir y anında tezgahlanan CIA patentli komplolardan, halkların bey nini hedef alan Holly wood'dan, y oz kültür taşıy ıcısı Coca-Cola'dan, Mc Donald's'tan, sömürüden, katliamlardan, f uhuştan, uy uşturucu traf iğinden v e daha bir çok insanlık suçundan tanıy oruz ABD Empery alizmi'ni. Önümüzde, 27 Eylül '98 tarihli Milliy et Gazetesi duruyor. Ve gazetedeki bir kupür: "Bulutsuzluk Özlemi ve Yeni Türkü, Türk-Amerikan Kültür Derneği desteğiyle ABD'de 75. yıldönümü için söyleyecek."

44

Rock müzik yapıy or Bulutsuzluk Özlemi. Y aptığı müziğin gelişim süreci göz önüne alındığında, muhalif v e anti-emperyalist bir muhtev a taşıması gerekiy or. Kaldı ki; Bulutsuzluk Özlemi, bugüne (en azından bir-iki y ıl öncesine) kadar, bu içeriğe sahip bir tarzı hay ata geçirmekte idi. Bulutsuzluk Özlemi'nin, bir parçasında "Şili'ye Özgürlük!" dediğini anımsıy oruz. Şili'deki sosyalist Ailende iktidarını kanla boğan Pinochet'nin faşist cuntasının arkasında kimin olduğunu hatırlamıy or musunuz? Ay nı soruy u Y eni Türkü'ye soralım: Latin Amerika halklarının bağrından kopup gelen v e isyancı bir kültürle şekillenen, grubunuza ad olarak koy duğunuz "Yeni Türkü" akımın ın son y üzy ıldaki en büyük temsilcilerinden Victor Jara'y ı Şili Stady umu'nda katleden, Pinochet f aşizminin kanlı elleri değil miy di? Şili'deki Pinochet f aşist cuntasının, ABD taraf ından tezgahlandığım, sağır sultan dahil duymay an kaldı mı? Türkiy e Cumhuriy eti'nin 75. y ıldönümü için düzenlenen bu konserlerin Türk-Amerikan Kültür Derneği taraf ından, üstelik ABD'de y apılacak olması, sizin için hiç mi bir anlam if ade etmiyor? O zaman, ay nı gazetenin birkaç sayf a ilerisindeki bir habere daha göz atalım: "BM Genel Kurulu'nun 53. döne m toplantılarına katılmak üzere bir hafta New York'ta kalan Başbakan Mesut Yılmaz'a en büyük destek, Türk-Amerikan Dernekleri Federasyonu ile Türkiye'nin Musevi dostla-

rından geldi. Cu mhuriyet' in 75. yıldönü mü nedeniyle her sene 'Üstün Devlet Adaml ığı' ödülü ver meyi kararlaştıran federasyon, ilk ödüle Yılmaz'ı layık gördü." Bu kupürün ne anlama geldiği çok açık. Emperyalizmin yoz-kozmopolit kültürünü içinde besley en Amerikan Türkçüleri ile "Türkiye'nin Musevi dostları" denilen İsrailli Siy onistler, Mesut Y ılmaz'ı üstün hizmetlerinden dolay ı ödüllendirmişler. Mesut Y ılmaz'ın, hazır New Y ork'a gelmişken (!), orada İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ile görüşmesi de cabası... Sonuç olarak; Bulutsuzluk Özlemi, Olağanüstü Hal Valiliği'nin Diy arbakır'��n İdil ilçesinde düzenlediği konsere katılmasından soma, ikinci kez dev letin birebir y anında saf tutmuştur. "Sözlerimi geri alamam" diy ordu bir parçasında Bulutsuzluk Özlemi. Görünen odur ki; sözlerim geri almak ne kelime, y alay ıp y utmuştur. * Y azımızı, "Savaşın Babaları" ile açmıştık. Son sözümüzü, yine rock müziğin ef sanevi ustası Bob Dy lan'a bırakalım. "Umar ım ölürsünüz. . Ölü münüz yakındır Soğuk bir öğleden sonra Tabutunuzun ardından gideceğim Ve ölüm yatağınıza indirilirken Seyredeceğim sizi Ve bekleyeceğim mezar ınızın başında Gerçekten öldüğünüzden e min olana dek"


RUHİ SU, MEZARI BAŞINDA ANILDI Ruhi Su, ölümünün 13. y ılında, Zincirlikuy u'da-ki mezarının ba şında anıldı. Polisin de ilgi gösterdiği anma, alkışlarla başladı. Ruhi Su'nun eşi Sıdıka Su y aptığı konuşmada, mezarın iki sef er kurşunlandığın ı söy ledi. Sıdıka Su'dan sonra söz alan Öner Y ağcı, Ruhi Su ay dınlığını sahiplenmenin Türkiy e'de aydınlık, özgür, demokratik yaşam isteyen her insanın onurlu v e zorunlu görevi olduğunu belirtti. Anma Ruhi Su Dostlar Korosu'nun söylediği türkülerle dev am etti. Anmay a, çalışmalarını İdil Kültür Merkezi'nde sürdüren Grup Y orum, AGHS, FOSEM v e dergimiz de katıldı. "Herşeye rağmen alnımız açık di mdik ayaktayız, karşınızdayız." diy erek söze başlay an Grup Y orum, her sene olduğu gibi, Ruhi Su'y la dertleşerek bir y ıl boy unca başlarından neler geçtiğini anlattı. Grup Y orum, y aptığı konuşmanın ardından, "Bize Ölü m Yok" marşını Ruhi Su'nun anısına seslendirdi. Sümey ra'nın mezarının da ziy aret edilmesinin ardından İdil Kültür Merkezi çalışanları, tekrar Ruhi Su'nun mezarına gelerek karanfiller bırakıp saygı duruşunda bulunarak anma programlarını bitirdiler. •

35. ALTIN PORTAKAL FİLM FESTİVALİ GERÇEKLEŞTİRİLDİ Her yıl geleneksel olarak yapılan Antalya Altın Portakal Film Festiva li'nin 35.si, 1-5 Ekim 1998 tarihleri arasında gerçekleşti. 3 Ekim'de yapılan törenle onur ödülleri, Kemal Sunak Fatma Girik ve Memduh Ün'e v erildi. Festivale katılan filmler arasında Ahmet Uğurlu v e Bennu Y ıldırımlar'ın rol aldığı "Eski Fotoğraflar", Selçuk Y öntem v e Ay da Aksel'in oynadığı "Kaçıklık Diploması" v e Turgut Y asalar'in ilk f ilmi "Leoparın Kuyruğu" gösterildi. Diğer f ilmler ise, dergimiz yay ına hazırlandığı sırada henüz gösterilmemişti. Festivale, y erli, yabancı ve kısa film-video dallarında yarışacak olan sekizi y abancı toplam 65 f ilm katıldı. Ayrıca bu sene, diğer senelerden f arklı olarak, ÇASOD v e SODER festiv ale katılmadı. Bu y ıl 400 bin dolar tutarında harcama y apılan olan Altın Portakal Film. Festivali'nde toplam 150 bin dolar tutarında ödül dağıtılacak. Altın Portakal ödüllerini hangi f ilmlerin alacağı v e "Uluslararası Filmler" bölümü, dergimiz y ayma hazırlandığı sırada henüz belli olmamıştı. •

KISA KISA Grup Yorum 13 Eylül 1998; Kadıköy Genç Mephisto'da, "Boran Fırtnası" adlı son çalışmasının imza gününe katıldı. 19 Eylül 1998; Şişli Germinal Kitabevi'nde, "Boran Fırtınası" adlı son çalışmasının imza gününe katıldı. 20 Eylül 1998; Ruhi Su'nun Zincirlikuyu Mezarlığı'ndaki mezarı başındaki anmaya katılarak "Bize Ölüm Yok" adlı türküsünü seslendirdi. 23 Eylül 1998; Küçük Armutlu'da, İshak Kültür Merkezi, Hüsnü İşeri Parkı veS e v ca n ÇocukParkı'nın açılışına katıldı. 3 Ekim 1998; Okmeydanı ve Gazi Mahallesi'nde Susurluk'un yıldönümü dolayısıyla düzenlenen eylemlere katıldı. 4 Ekim 1998; DemokratikL i s e İçin Mücadele Komiteleri (DLMK)'nin, Sibel Yalçın Direniş Parkı'nda düzenlediği 9. Geleneksel Açılış, Şenliği'ne katıldı. Özgürlük Türküsü 1 Eylül 1998; Bağcılar'da, HÖP'ün dört kayıp için düzenlediği meşale eylemine katıldı. 27 Eylül 1998; Elmas Yalçın'ın Feriköy Mezarlığı'ndaki mezarı başında Devrimci Memur Hareketi'nin düzenlediği anmaya katıldı, 3 Ekim 1998; Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi öğrencilerinin düzenlediği açılış şenliğinde yaklaşık 1200 kişiye seslendi. Ayşe Gülen Halk Sahnesi 20 Eylül 1998; Ruhi Su'nun Zincirlikuyu Mezarlığı'ndaki mezarı başındaki anmaya katılarak bir şiir dinletisi sundu. FOSEM 1 Eylül 1998; Bağcılar'da, HÖP'ün dört kayıp için düzenlediği meşale eyleminde bir dia gösterimi sundu.

45


HABER/YORUM

EMEKÇİ MAHALLELERİNDE KÜLTÜR MERKEZLERİ Halkın kültürel, sosy al etkinliklerini karşılamak v e halk kültürünü sahiplenip yay gınlaştırmak amacıy la, İstanbul Gazi Mahallesi'nde kültür merkezi açıldı. 15 Eylül 1998 Salı günü yapılan açılış törenine, Gazi Halkı'ndan; Gazi Mahallesi şehit aileleri, tutsak aileleri ve mahalle esnaf ları katıldı. Açılışa, Gazi Mahallesi muhtarı da katılarak kısa bir konuşma y aptı. Muhtar, konuşmasında; 12 Mart 1995'te v e daha öncesinde bir çok derneğin faaliy etinin durdurulduğuna, kurulan kültür merkezinin ileri bir adım olduğuna ve halk kültürüne, gelenek v e değerlerine sahip çıkılması gerektiğine değindi. Gazi Kültür Merkezi'nin açılışı sırasında mahalleye gelen polisler, halkı tedirgin etmey e çalıştı. Ancak mahalle halkının kültür merkezini sahiplenmesi karşısında gitmek zorunda kaldılar. Gazi Kültür Merkezi'nden sonra, emekçi semtlerde açılan kültür merkezlerine bir yenisi daha eklendi. Küçük Armutluda Baba İshak Kültür Merkezinin açılış töreni, 23 Eylül Çarşamba günü, Grup Y orum'un türküleri v e dav ul zurna eşliğinde Armutlu Halkı'nın katılımıy la yapıldı. Küçük Armutlu Muhtarı Şükrü Ay dın'ın açılış konuşmasının ardından, Armutlu'da bulunan iki parka isim v ermek için, kültür merkezinden parka kadar y üründü.. Parkın birine, 1990'da Küçük Armutlu'daki y ıkımlara karşı direniş esnasında katledilen Hüsnü İşeri'nin ismi konuldu. Diğer parka ise, polis panzeri altında kalarak yaşamını y itiren 7 yaşındaki Sevcan'ın adı verildi. Devrim şehitleri için y apılan bir dakikalık say gı duruşunun ardından, iki çocuk, Sevcan'ın anısına y apılan "Sevcan" isimli türküy ü seslendirdi. Grup Y orum'un marşları eşliğinde y ağan y ağmura rağmen halaylar çeken insanlar, programın bitmesinin ardından Baba İshak Kültür Merkezi'ne döndüler. •

ŞEHİR TİYATROLARI, PERDELERİNİ 1 EKİM'DE AÇTI Şehir tiy atrolarının 1998-1999 tiyatro sezonundaki repertuarında çoğunlukla y erli oy unlar v ar. 1 Ekim'de perdelerini açan şehir tiyatroları, 85. y ılma girdi. 10. Uluslararası İstanbul Tiy atro Festiv ali'nde sahnelenen "Güz Bitiminde Moliere" y a da "Kibarlık Budalası", bu sezon şehir tiy atrolarının y eni oyunları arasına girdi. Turgay Nar'ın Moliere'den yola çıkarak y azdığı oy unun y önetmeni Mehmet Ulusoy. Oyun eski bir tiy atro kumpanyasının Moliere'in "Kibarlık Budalası"nı oy nay arak yiten değerlerini sorgulamasını anlatıy or. Azerbay canlı yazar Bahtiyar Vahapzade'nin Azerbay can'daki orta halli insanların yaşantısına bir aşk öyküsünden bakan "İkinci Ses"ini Haşbet Zeybek y önetiy or. Oğuz Atay 'ın, bir tarih öğretmeninin oy un yazma sürecinde geçmişi ile hesaplaşmasını anlatan "Oyunlarla Yaşayanlar" m y önetmeni ise Macit Koper. Şehir tiy atrolarında sergilenecek tek antik oy un Aristophanes'in "Barış" adlı oy unu. Kente barış getirmek için tezek böceğinin sırtında Olimpos'a giden bir Atinalı'y ı mizahi bir dille anlatan oy unu, Kemal Kocatürk sahneliy or. Engin Uludağ'ın yönettiği 16 yy. Osmanlı y aşamından kesitlerin sunulduğu Orhan Asena'nın "Hürrem Sultan"ı ise, bir başka yeni oyun. Şehir tiy atrolarına bu y ıl konuk yönetmen olarak katılanlardan biri Prof. Nurhan Karadağ. Karadağ'ın y önettiği "Eşik" adlı oyun, göç etmiş insanların kent y aşamını konu alıy or. Fransız İhtilali'nin ardından devrimin ülkülerini Jamaika'ya taşımakla görevlendirilen üç kişinin öyküsünün anlatıldığı "Misyon Bir Devrimi An mak", Heiner Müller'in oy unu. Oyunu yine konuk y önetmenlerden biri olan Paul Plamper y önetecek. "Godot'u Beklerken", "Kafkas Tebeşir Dairesi" ve "Derya Gülü" gibi eski oy unlar, Şehir Tiy atroları'nın bu sezonunda da sürecek. Oy unlar, her sene olduğu gibi, Harbiy e Muhsin Ertuğrul Sahnesi, Fatih Reşat Nuri Sahnesi, Üsküdar Musahipzade Celal Sahnesi, Kadıköy Haldun Taner Sahnesi, Gaziosmanpaşa Sahnesi v e Harbiye Cep Tiy atrosu'nda sahnelenecek. İstanbul Dev let Tiy atrosu ise, y eni sezonu 6 Ekim'de, Peter Shaffer'in "Karanlıkta Komedi" oy unuy la açtı. Sezonun y eni oyunları arasında Shakespeare'in "Kısasa Kısas" v e Edmond Rossand'ın "Cyrano de Bergerac"ı olacak. • 46


SÜRÜYOR...BASKILAR SÜRÜYOR...BASKILAR SÜRÜYOR.. FOSEM ÇALIŞANI AZİZ AKALA BİR HAFTADA İKİ GÖZALTI 13 Ey lül 1998 pazar günü Haklar v e Özgürlükler Platf ormu'nun düzenlediği "AF DEĞİL ÖZGÜRLÜK" kampany ası çerçev esinde, topladığı imzalan TBMM'y e v ermek için Ankara'ya gitmek üzere Bakırköy Özgürlük Mey danı'nda bir aray a gelen Platform üyelerine polis saldırdı. Aralarında FOSEM çalışanı Aziz Akal'ın da bulunduğu 30 kişi döv ülerek gözaltına alındı. Gözaltına almanlar ay nı gün serbest bırakılırken Aziz Akal askerlik problemi gerekçesi ile 1 gün sonra bırakıldı. Öte y andan 13 Ey lül 1998 tarihinde Tokat Turhal'da şehit düşen DHKC gerillası Filiz Ünal'ın mezar anması için Tokat'a muhabir olarak giden FOSEM çalışanı Aziz Akal, İstanbul'a dönüşte iki kişi ile birlikte Ümraniy e'de gözaltına alındı. Azi z Akal ay nı gün serbest bırakılırken, diğer iki kişi Vatan Caddesi'ndeki Terörle Mücadele Şubesi'ne götürüldü. •

GRUP YORUM'UN "BORAN FIRTINASI" ADLI SON ALBÜMÜNE TOPLATMA! 17 Ey lül günü, Grup Y orum'un y apımcı şirketi Kalan Müzik'e gelen polisler, "Boran Fırtınası" adlı son albümlerine ilişkin toplatma kararını tebliğ ederek, orada bulunan kaset v e CD'leri topladılar. Toplatma kararını çıkaran DGM Savcısı Erol Canözkan, gerekçe olarak "Boran Fırtınası" adlı albümün kapağım gösterirken, Kalan Müzik sahibi Hasan Saltık hakkında "yasadışı örgüt propagandası" y aptığı iddiası ve 5 y ıl hapis istemiy le dav a açtı. Konuyla ilgili bir basın açıklaması yapan Grup Y orum, basın açıklamasında şu sözlere y er v erdi: "DGM Savcısı Erol Canözkan'ı, hapishanelere ve bize karşı olan hassasiyeti ve yakın alakası (!) dolayısıyla tanıyoruz. İşte bu yakın alakanın göstergeleri: Diyarbakır Hapishanesi'ndeki tutsaklara yönelik katliam sonrası Diyarbakır'a giden ve aralarında Grup Yorum ele manı Fikriye Kılınç'ın da bulunduğu heyete DGM tarafından dava açılmıştı. Davayı açtıran savcı, Erol Canözkan idi. '96 Ölüm Oruçları',nın 1. yıldönümünde Harbiye Açık Hava Tiyatrosu'nda gerçekleşen geceye katılan ve aralarında Grup Yoru m ele manları Hakan Alak, Ufuk Lüker, Vefa Saygın Öğütle, İrşad Aydın ve Özcan Şenver'in de bulunduğu müzisyenlere "yasadışı örgüt propagandası" ve "bölücülük propagandası" yaptıkları gerekçesiyle DGM tarafından dava açıl mıştı. Davayı açan DGM Savcısı kimdi dersiniz? Doğru bildiniz; Erol Canözkan. DGM Savcısının bu öfkesi, türkülerimizden öte devrimci tutsaklaradır. Tutsaklarla ilgili her etkinliğe dava açmak için Sayın Canözkan'ın ağzı sulanmaktadır. Ama bu öfkenin gerçek sebebi, tutsaklara karşı duyduğu korkudur. Bu gerçeği kimseden gizleye mez. Ne DGM savcılarının yakın alakaları, ne de sürgit devam eden baskılar, çalışmalarımızı Anadolu halklarıyla paylaşma mızı engelleye meyecek Tükülerimiz, ülkenin her yanında "boran fırtınası" olup esmeye devam edecek." •

GRUP YORUM ELEMANI UFUK LÜKER'E, 3 YIL 9 AY HAPİS CEZASI Hatırlanacağı üzere, 1996 y ılında Grup Y orum elemanları gözaltına alınmış, çıkarıldıkları İstanbul DGM taraf ından "y asadışı örgüte y ardım y ataklık" ettikleri iddiasıy la haklarında dav a açılmıştı. Y aklaşık iki y ıldır süren dav a, geçtiğimiz ay sonuçlandı. Dava sonucunda, Grup Y orum elemanı Ufuk Lüker'e 3 y ıl 9 ay hapis cezası verildi. İstanbul DGM taraf ından verilen hapis cezası, değerlendirilmek üzere Y argıtay'a gitti. Grup Y orum taraf ından, konu ile ilgili olarak dergimize yapılan açıklamada, hukukdışılığı alenen ortada olan DGM'lerin v erdiği hiçbir kararın adil olmadığı v e çalışmalarının her koşulda süreceği belirtildi. • 47


HABER/YORUM

SÜRÜYOR...BASKILAR SÜRÜYOR...BASKILAR SÜRÜYO YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜMÜZE BİR DAVA DAHA Tav ır Dergisi yazı işleri müdürü Y asin Ali Türkeri'ye İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nca y eni bir dav a daha açıldı. Savcı Nurten Altıok'un hazırladığı iddianamede TAVIR Dergisi'nin Haziran '98 say ısında y er alan "Kavganın Alev Kanatlı Yoldaşları" başlıklı y azıda; "...1 Mayıs'a katılmaları işçi kuruluşlarınca kabul edilmeyen, kendine özgü kıyafetleriyle kutlamaların yapılacağı alana gelen ve güvenlik güçlerince engellenmeleri ü zerine mukavvemette bulunup, taş ve sopalarla polislere ve panzerlere saldıran, izinsiz toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılanlar 'Alev Kanatlı Yoldaşlar' olarak nitelenip, eylemlerden zafer olarak söz edil miş, fotoğraflarla da desteklenerek cürüm teşkil eden eylemler açıkça övül müş, son kavga için çağrıda bulunul muştur." şeklindeki y orumlarıy la TCK'nın 312/1 son maddesi uy arınca dav a açmıştır. Keyfi olarak yazı işleri müdürümüze açılan bu davay ı protesto ediyoruz. Ve bir kez daha yineliy oruz: "Her kelimesinde doğru ve haklıyı yazan Kültür Sanatta TAVIR Dergisi, bütün bu davalara ve baskılara rağmen sesini halka ulaştırmaya devam edecek»." •

AYŞE NİL HALK KÜTÜPHANESİ BASILDI 2 Ekim 1998 tarihinde, Ayşe Nil Halk Kütüphanesi'ne, Siy asi Şube'y e bağlı siv il v e resmi polisler taraf ından keyfi bir baskın düzenlendi. Kütüphanemizin panosundaki kültür merkezleri afişlerini y ırtan polisler, Kurtuluş Gazeteleri'ne ve kütüphane üye formlarına da el koydu. Kütüphanede bulunan arkadaşımız Erkan Munar'ı döv erek yaka paça gözaltına alan polisler, kütüphaney i talan etti. Gözaltına alınan arkadaşımız Erkan Munar, 3 Ekim'de Beyoğlu Emniy eti'nden Terörle Mücadele Şubesi'ne götürüldü. Dergimiz yayma hazırlandığı sırada, arkadaşımız hala gözaltınday dı. Sözde çetelere sav aş açtığını iddia eden Susurluk Dev leti, halkın kurumlarına saldırarak gerçek y üzünü açığa çıkarmay a dev am ediyor. •

DERGİMİZ ÇALIŞANI MUZAFFER ARSLAN GÖZALTINA ALINDI! İdil Kültür Merkezi çalışanı ve Kültür Sanatta TAVIR Dergisi muhabiri Muzaff er Arslan, 2 Ekim 1998 Cuma günü Ümraniy e Hapishanesi'ndeki tutsakları ziy aret ettikten sonra hapishane çıkışında 22 kişi ile birlikte gözaltına alındı. Gözaltına alınanlardan bazdan ay nı gün serbest bırakılırken, muhabirimiz Muzaff er Arslan'la birlikte dokuz kişi Vatan Caddesi'ndeki Emniy et Müdürlüğü'ne götürüldü. Dergimiz y ayma hazırlandığı sırada, muhabirimiz halen gözaltında tutuluy ordu. Tutsaklara ve tutsak ailelerine baskı yapmaktan bıkmayan egemen güçler, saldırılarına y enilerini eklemeye devam ediy or. Tutsakların bedeller ödey erek kazandıktan haklarını gasp etmeye, onları hücrelere kapatarak y alnızlaştırmaya y önelik bütün operasy onlarından yenilgiy e uğramaktan usanmay anlar, tutsak y akınlarına y önelik baskılarım da her geçen gün artırıy orlar. Bizler, tutsakları sahiplenmey e dev am edeceğiz. •

İDİL

KUPASI

GAZİ

HALK

GÜCÜ'NÜN

15 Ey lül'de, Güzeltepe Halk Gücü-Nurtepe Halk Meclisi karşılaşmasıy la başlayan v e y aklaşık 40 gün süren İdil Futbol Turnuv ası, 27 Ey lül Pazar günü oynanan Gazi Halk Gücü-Güzeltepe Halk Gücü f inal karşılaşmasıy la sona erdi. İdil Kupası'nın sahibini bulacağı f inal maçını, Güzeltepe H.G'yi 5-3 y enen Gazi H.G kazandı. Y an finalde Nurtepe H.G'y i 7-5 yenerek f inale çıkan Gazi H.G'nin rakibi Güzeltepe H.G de, y ine y an f inalde İdil Kültür Merkezi'ni 7-2 mağlup etmişti. Turnuv anın üçüncülük maçında İdil Kültür Merkezi'ni 10-6 mağlup eden Nurtepe H.G de üçüncülük kupasını kazandı. Turnuv anın gol kralı ise, 17 golle İdil Kültür Merkezi'nden Serdar Karabey oldu. Turnuv anın en centilmen takımı ise Nurtepe Halk Meclisi seçildi.

48



1998 09 ekim