Page 1


Haziran 1998 Sayı: 6

Politik İbrahim Karaca

3

Ateş ve Yürek Pınar Arda

7

Şimdi Onlara "Kayıp"mı Denir? Vefa Saygın Öütle

8

Devrimci Müzik Sultan Çınar

10

Özgür Düşünce Dimitır Polyanov

15

Sadık Kalacağım Can Yıldırım

16

Eşkıya Türküleri Kayhan Demir

18

Hiciv ve Mizah Pertev Naili Boratav

21

Kavganın Alevli Yoldaşları Selçuk Demirci

24

Kafkas Tebeşir Dairesi Ya da Hueı-Lan-Ki Yiğit Tuncay

27

Oyun "Duvarları Yıkacağız" Ayşe Gülen Halk Sahnesi

34

Martı-Martılog-Martıloji İbrahim Karaca

39

Kitap "CIA, Che'ye Karşı" Zerrin Kayalı

40

Sinema-Emperyalizm Tibet'i Keşfetti Veli Göktaş

42

Haber/Yorum Tavır

44

Aylık Sanat Dergisi İdil Kültür Sanat Bilimsel Araştırma Yay. Org. Film. Tic. San. Ltd. Şti. tarafından yayınlanmaktadır. Sahibi Aynur Cihan Taksim Ayşe Nil Halk Kütüphanesi İstiklal Cd. Korsan Çıkmazı Saadet Apt.4/2 Beyoğlu Abone Koşullan (6 aylık) 900.000.-TL (1 yıllık) 1.800.000.-TL

Yazıişleri Müdürü Yasin Ali Türkeri

Yazışma Adresi İdil Kültür Merkezi Dereboyu C. No: 110/55 Ortaköy/lstanbul Tel/Fax:(212) 261 32 19 •

İzmir Ege Kültür Sanat Merkezi 1. Beyler No: 22 Kat: 4/403 Kemeraltı Hesap No: (TL): 1116-344793 Aynur Cihan İşbankası Ortaköy-İstanbul (DM): 1116-281093 Aynur Cihan İşbankası Ortaköy-İstanbul

Adana inönü C. Aydın İşhanı No:505 Ofset Hazırlık Tavır Yayınları

Okmeydanı Okmeydanı Halk Kültür Merkezi Piyalepaşa C. No: 148 Almanya Hagedorn str. 15 47169 Duisburg Tel:(00 49 203) 40 11 26 Baskı BAŞAK OFSET


TAVIR'dan "Ve sizi, ey alev kanatlı yoldaşlar, ve sizi, ey gençler, ne kadar övsem az, bu oluşan, bu uçsuz bucaksız dünyanın tüm ozanlarıyla sizi değişmem." Bulgar ozan Polyanov'un dizelerindeki gibi, kavgamızın "alev kanatlı yoldaşları" dedik onlara. 1 Mayıs'ı adına layık bir 1 Mayıs yapan, 12 Eylül suskunluğundan çıkarıp öne atılan ve bedellerle ülkemiz halklarına kazandıranları görmezden gelenler bir kez daha yanılmışlardı. MGK'nın her türlüsü; sendikacısı, solcusu ve bizzat kendisi önce masabaşında anlaşmışlardı. MGK, "siz geçin alana, gerisini bize bırakın" demişti kendi solcularına ve sendikacılarına. Ama ne büyük bir yanılgı? Nasıl da büyük bir yanlış hesap? Et tırnaktan ayrılır mı? Bizsiz 1 Mayıs olur mu? 1 Mayıs içi boş, kof bir eğlenceliğe dönüştürülebilir mi? Dönüştüremediler... Değiştiremediler 1 Mayıs'ı. O gün, o büyük aile bir kez daha buluştu toplanma yerinde. Aylar öncesinden başlayan baskı, gözaltı furyası, binlerce umutlu insanın biraraya gelerek korteje katılmasını engelleyememişti. Analar her zaman ki gibi en öndeydiler; kararlı, öfkeli, acılı. Sadece ellerinde tuttukları fotoğraflarla değil, inançlarında getirmişlerdi şehitlerimizi alana. Tüm alanlar toplanmışlar, sırayla dizilmişler. Biz de aldık yerimizi; adını aldığımız İdil'imizle, Ayşe Gülen, Ayşe Nil'imizle ve itinayla hazırladığımız pankartlarımızla olunması gereken yerdeydik. Halkın sanatçısı nerede olması gerekiyorsa, o gün biz oradaydık. Ve işte onlar... Alev kanatlı yoldaşlar... Sadece bir gösteriş miydi, üzerlerindeki uyumlu kıyafetler, taşıdıkları sancaklar? Hayır, değildi. An geldi zorladılar demirden engeli, an geldi dövüştüler yiğitçe. İşte bu nedenle kavgamızın alev kanatlı yoldaşları dedik onlara. Ailemizin tüm fertleri gibi övünüyor ve değişmiyoruz onları hiç bir şeye. Kapağımızı da yarattıkları güzelliğe ayırıyoruz. Onlar kaybettiklerini sanacaklar... Ama tarih, kendisini güzelliklere doyuranları silmez sayfalarından. Onlar sileceklerini sandılar. Bir kez daha yanıldılar. Kaybedilmek istenen dört devrimci; Neslihan Uslu, Metin Andaş, Hasan Aydoğan ve Mehmet Ali Mandal. Halklarımızın devrim umudu onlarla büyüyor şimdi, büyüyen öfkemizle birlikte. Tüm kayıplarımız bulunana ve hesapları sorulana kadar durmak yok bize, susmak yok. "Şimdi Onlara Kayıp mı Denir?" diyoruz sayfalarımızda ve sesleniyoruz tüm insanlığa. "Kaybedilmek istenen vatanındır, sahip çık yurduna ve kazan onu." Bir sonraki sayımızda görüşmek üzere...

Dostlukla... 2


MAKALE

İbrahim Karaca

politik

T

oplumsal yaşamı­ mızda öyle kav­ ramlar vardır ki, duyulduğunda ve­ ya herhangi bir bütün içinde hisse­ dildiğinde soğukitici etkiler uyan­ dırır. O kavram veya o kavramı hatırlatan bir diyalog geliştiğin­ de, eskiden beri bilinçaltımızda adeta yığılan sahneler yeniden canlanır. Ama aynı kavramlar, farklı kişi veya kesimlerce daha değişik karşılanır. Bu açıdan ba­ kıldığında, bir kargaşa gibi görü­ nen manzaranın aslında bir kar­ gaşa değil, yaklaşım biçimiyle ilgili bir sorun olduğu görülür. Yani; kargaşa, o kavramın ken­ disinde değil, farklı beyinlerde oluşan farklı sahneler arasında­ dır. Burada duygusal dürtüler, yaklaşımlar da önemlidir. İnsan, bazı kavramlara duygusal yakla­ şabilir. Akıl, duyguyu geriden izler ya da hiç izlemez. Örneğin; din sözkonusu olduğunda bu böyledir. İster negatif ister pozi­ tif bir yaklaşım olsun, karşılan­ ma biçimi duygusal olabilmekte­ dir. Dinsel ayet gibi algılanan bazı politik kavramlar sözkonu­ su olduğunda da bu böyledir. Ama burada suç ya da olumsuz­ luk, o politik kavramın kendisin­ de değildir. O kavramdan neyi anladığımıza, o kavrama hangi anlamları yüklediğimize bağlı­ dır. Yüklediğimiz anlamlar ise, bizim hayat karşısındaki duruş noktamızdan bağımsız değildir. Hem de o kadar bağımsız değil­ dir ki; hayattan insandan ve in­

san ilişkilerinden söz edildiğin­ de bile karşımıza çıkar. Edebiyat ve sanat alanında da bu durum aynıdır. Hep söyleriz; "edebiyat ve sanat, hayattan-insandan bağımsız olamaz" diye. Sanat, ha­ yatın ve insanın bir başka boyut­ ta algılanması, estetize edilmesi değil midir? Ama, hayatın bir boyutunu sanatınıza taşıdığınız­ da, o yönünü seslendirdiğinizde, hep yok sayılan yan/arına vurgu yaptığınızda özel bir adlandır­ maya tabi tutulursunuz. Geçmişte, günlük konuşma­ larda en yumuşak tarafından yoksulluğa göndermeler yaptığı­ mızda bile "yine komünistlik ya­ pıyorsun" yargısıyla defalarca karşılaştığımı hatırlıyorum. Oy­ sa yoksulluk denilen şey, mars gezegeniyle ilgili bir sorun de­ ğildi. Bizzat kendi ailemiz-çevremiz onu yakından tanıyor, ya­ şıyordu. Bu yargı, içinde bir suç­ layışı da barındırıyor kuşkusuz. "Yine ağzını bozuyorsun" veya "Öyle ayıp şeyler söylersen ağ­ zına biber sürerim" gibi bir uya­ rı sanki. Üstelik, " k o m ü n i s t " sözcüğünün anlamına hayatında hiç irdelemeden yapılan bir uya­ rı. Belki de dünyaya soldan ba­ kan insanlara uygulanan teröre karşı duyulan korku... Televiz­ yonlarda sosyetenin bunalımlı hayatı üzerine yapılan dizilere çakılıp kalan, bilmem hangi zi­ bidi şarkıcının (sanatçının değil) tıngırtılarıyla oyalanan, atılan ve kaçırılan goller üzerine saatlerce çene yarıştıran, ama bizzat yaşa­ masına rağmen beynini kendi

hayatının kenarından bile geçir­ meyen insan, sizi hangi duygula­ ra sevkeder? Böyle kalabalıklar, aslında hangi toplumsal ilişkile­ re taban olurlar ve kendilerini de tutsak alan hangi sınıfsal ilişki­ lerin sürüp gitmesine yardımcı olurlar? Burada, "çoğunluğun tercihine-eğilimine saygı" gibi bir düşünce aklımıza gelmeli mi? Böyle bir kalabalığın terci­ hine veya o tercihle oluşacak yö­ netsel yapıya " d e m o k r a s i " adı­ na da olsa saygı, nasıl bir saygı­ dır? O tercihler gerçekte kimle­ rin tercihidir, oraya hangi "öz­ g ü r i r a d e " ile varılmıştır acaba? "Kendinden başkasında belirerek, kendine karşıt bir konuma geçmek" olarak adlandırılan ya­ bancılaşma kavramı, neyi hatır­ latır bize? Sorulan çoğaltabiliriz ve çeşitlendirebiliriz. "Karaman koyununu güde güde getirdim" diye devam eden bir türkü vardır. Kapitalizm, kit­ leleri bu türküdeki koyuna çevir­ miş durumdadır. Ve üstelik, sürü giderek büyümektedir. Birileri çıkıp da güdülmekte olan bu ka­ labalığa "güdülme ey sürü!" derse, iki türlü suç işlemiş olur sanırım. Suçlardan biri, kalabalı­ ğa " s ü r ü " demek, diğeri de bu kalabalığı sürüp gitmekte olan düzene karşı kışkırtmaktır her­ halde. Birinci suç hakaret, ikinci suç "anarşistlik" tir. Sürü gü­ dülmesin... Sürü kendi kendini mi gütsün? Hayır, sürü olunma­ sın. Karaman'ın koyunundan bahsederken, çaktırmadan politi­ ka yaptık yine. İnsanlarımız, politika denil-

3


Politika, hayattan ayrı bir kavram değil. Hayattan söz etmek de politikadır. Hayata duyarlı olmak, politikadır. Hayata duyarlı olmak "kötü" değildir. Kötü olan, ucuz olmaktır. Hayatı şiire taşımak, şiiri hayattan damıtarak yaratmak güzeldir. Sanatını hayatın devingen yanından beslemek, onu tekrar insanın yanma koymak güzeldir. Kötü olan hayatın bu yanını perdelemek, törpülemek, yok saymaktır. diğinde bilmem hangi parti ile öteki parti üzerine çene yormayı ya da bir liderle öteki lideri çe­ kiştirmeyi anlıyorlar. Tıpkı fut­ bol fanatiklerinin dalaştığı gibi. "Ekmeksiz kalabalık", böyle güdülmüş yıllar yılı. Kalabalık olmaktan çıkıp örgütlü kitle hali­ ne gelen halkın haklı mücadele­ sini saptırmak, cılızlaştırmak, sindirmek, tecrit etmek, yok et­ mek için olmadık yöntemler de­ niyorlar. Bergama köylülerinin siyanür direnişinin arkasında başka hinlikler aranması bun­ dan. Duvarlara "Kahrolsun Em­ peryalist Savaş!" yazan çocuk­ ların doğduklarına pişman edil­ meleri bundan. "Semtimizde bi­ rahane batakhane istemiyoruz!" diyen halkın üzerine "güvenlik" güçleriyle gidilmesi bundan. Anadil hakkını ve yalnızca savaş öncesine dönmeyi içeren uydu­

4

ruk bir barış karşısında gerçek barışı savunmanın "bölücülük" sayılması bundan. Ezilen çoğun­ luğun insanca yaşayacağı günle­ ri devrimde gören halkın evlatla­ rının zindanlara doldurulması, katledilmesi, kaybedilmesi bun­ dan. Daha ne diyebiliriz ki? Politika, hayattan ayrı bir kavram değil. Hayattan söz etmek de politi­ kadır. Hayata duyarlı olmak, po­ litikadır. Hayata duyarlı olmak " k ö t ü " değildir. Kötü olan, ucuz olmaktır. Hayatı şiire taşımak, şiiri hayattan damıtarak yarat­ mak güzeldir. Sanatını hayatın devingen yanından beslemek, onu tekrar insanın yanına koymak güzeldir. Kötü olan hayatın bu yanını perdelemek, törpülemek, yok saymaktır. Sanatını hayat karşısında bir itirafçı, bir koru­ cu, bir işbirlikçi gibi kullanmak kötüdür. Kötüyü yüceltmek, onu makyajlamak, ona güzellemeler dizmek politikadır. Kötü, poli­ tiktir. "Şiiri, sanatı, edebiyatı poli­ tikaya alet etmeyin" yakarışı, politik bir yakarıştır. Burada söylenmek istenen, genellikle içeriğe dönük bir olumsuzlamadır. Burada bir karşı duruş sözkonusudur. Ama, söylenmek is­ tenen şey "sanatınız şu veya bu partinin emrine vermeyin" ise, durum farklıdır. Ülkemizde zaman zaman or­ man yangınları çıkar ve biz bu yangınları televizyon ekranların­ dan içimiz sızlayarak izleriz. Gerçekten de, orman yakmak in­ san yakmakla birmiş gibi gelir insana. Bazı ormanlar da gerilla barı­ nıyor bahanesiyle yakılır. Eğer siz sanatınıza "politika" bulaştırmamayı kesinlikle kararlıysanız, yazacağınız şiirde, yapaca­ ğınız filmde, çizeceğiniz resim­ de bunu es geçeceksiniz. Üstelik, yazmak isteyip de çeşitli kaygılarla yazmaktan vaz­

geçtiğiniz için değil, yazmayı "kesinlikle" düşünmediğiniz için yazmayacaksınız. Sonra baş­ ka bir orman yangım için timsah gözyaşları dökeceksiniz. Öyle ya, eğer bir orman gerillayı barındırıyorsa, yakılmayı haketmiştir. Siz en iyisi, kafanızdaki hayali sevgiliye aşk meşk şiirleri yazın. Diyarbakır'da gazete sa­ tan onbeş yaşındaki çocuklara satirli saldırılar düzenlenirken, onları şiirinize, sanatınıza taşı­ mayın. Görmeyin. İlle de gör­ mek istiyorsanız, "politik" ol­ madan yazın. "vah zavallı esmer çocuk Gözleri boncuk boncuk" Nasıl? Eh, olabilir. Bazı kavramlar gerçekten de öyle olur olmaz, yerli yersiz kul­ lanıldı ki, itici geliyor bazen in­ sana. Sanki o kavramdan sık sık söz edilirse, güvenli bir sığınaktaymışsınız duygusuna kapıla­ caksınız. Yazıyla, sözle yaratı­ lan bir "kurtarılmış alan" ade­ ta. Bu satırları okuyan bazı dost­ lar sıkılır mı bilmem, ama şunla­ rı belirtmekte yarar görüyorum: En "keskin" olan, "en devrim­ ci" olan demek değildir. İçinde "devrim" sözcüğünün sık sık geçmesi de bir şiiri veya şarkıyı devrimci yapmaz. Sanatsal dü­ zey, belli bir çizginin üstünde ol­ malıdır. Bunu başarabilecek güç ve güven içinizde belirmemişse eğer, o sanat eserini üretmeye­ ceksiniz. Devrimci kültür sanat adına düzeysizlik örnekleri sunulmamalı. Kitleye sanatsal olan kullanılarak mesajlar iletilirken, hiç beğenemediğimiz düzen sa­ natçılarının da gerisine düşülmemelidir. Slogancı, politik, sivri, keskin vs. gibi adlandırmalar (suçlamalar) karşısında söyleye­ cek sözümüz olmalı. Sanatsal düzeyi düşük bir eser, yukarıda­ ki suçlamalara muhatap bile olamaz bence. Ondan önce, sanatla


ilgili eleştirileri göğüsleyebilecek güçte olmalı. Sanatımız, kendine seçtiği o mütevazi yolda sendelemeden yürümeli. Yarı­ nın demokratik kültürünü bu­ günden oluştururken, geçmişten kalan kültür mirası içerisindeki hastalıklı ve geri unsurları ayık­ layacağımızı söylüyoruz. Ama, bunu söylerken benzerlerini üretmeye hiç gerek yok. Arabesk, bitkin, kararsız, bunalımlı, uçuk; yüksekten atan yeni bir birikime kapalı olmak gerekiyor. Bunalan insanı yazarken bunalımın bir parçası olmak, bizim işimiz de­ ğil. Şairin, kalemi eline aldığında "politik bir şiir yazmalıyım" di­ ye bir derdinin olduğunu sanmı­ yorum. Adına ne denirse denil­ sin, o, bir şiir yazmak üzeredir. Onun için oturmuştur kağıdın başına. Kafasındaki tabloyu, şii­ rin diliyle anlatmak istemekte­ dir. Biz insandan sözediyoruz. Ne demişti şair? "Sana Büyük Bana Bana Bana

bin teşekkür ızdırap sevmeyi hakikati insanları öğrettin"

Şair yaşadıklarından, yaşa­ nanlardan, duygularından, göğ­ sündeki tıpırtılardan bir iz bırak­ mak istemektedir şiire. Onu coş­ kulandıran, öfkelendiren, ağla­ tan, güldüren, düşündüren hayat ile birlikte tıklatmaktadır şiirin kapısını ve yedeğine aldığı o şi­ irle dalacaktır yine hayatın içine. Fırına gitmek için sokağa çıkan, ancak, nişan alınarak sırtından vurulan, sımsıkı avucunun içindeki ekmek parasıyla yerde can­ sız yatan Şırnaklı küçük çocuğu yazacaktır, "acaba şiirimin boy­ nuna 'politik şiir* yaftasını asar­ lar mı?" diye düşünmeden. "Şi­ irim, şiir oldu mu?" diye düşü­ necek, bir de tarihe bıraktığı şiir­ li notun insan yanımızı ne kadar onardığını yalnız. Ya da ne bile­

yim, keyifli bir pazar günü ge­ çirmek için nehire balık tutmaya giden orta yaştan bir Latin Ame­ rikalı'nın, günler önce gözaltına alınan bir kayıp cesedine takılan oltasının dile getirdiği, sözün ifade etmekte bocaladığı o 'an'ı yazacak. Ve sorduracak ihsan olan herkese. Bütün bunlar ne­ den? Ne için? Neleri bastırmak için, nelere yol açmak için? İnsana yönelen bu şiddet, hangi sınıfsal çıkar ilişkilerini sürekli kılmak için? Ne adına? Şişli'de faşist darbecilerin Santiago stadyumuna doldur­ dukları beşbin kişi arasında bu­ lunan Victor Jara, öldürülmeden birkaç gün önce bestelediği şar­ kısında şöyle diyordu:

bağladığı " k u r b a n l a r ı n ı " neden ve kimin adına denizin dibine yollamıştı? Şimdi geriye dönüp baktığında, asıl kurban kimdi di­ ye sormuş mudur acaba hiç ken­ dine? Şimdi ihtiyar sayılan Yüzbaşı Scilingo'yu bir cellat haline kimler ve hangi lanetli ilişkiler getirmişti? Şimdi Düzgün Tekin'in annesi, bu eski yüzbaşının anlattıklarını dinlediğinde neler düşünür? Bütün bunlar, hangi düzenin devamı içindir? Eğer sinemacıysanız, filmle­ rinizde hayatı işlemelisiniz. Öykücüyseniz, öykülerinizde hayat olmalıdır. Şairseniz, şiirlerinizi hayatın içinden Çıkarmalısınız, nasıl çıkartılırsa bir inci tanesi,

"Ne kadar zor şarkı söylemek Şarkılaştırılan dehşetse"

En "keskin" olan, "en devrimci" olan demek değildir. İçinde "devrim" sözcüğünün sık sık geçmesi de bir şiiri veya şarkıyı devrimci yapmaz. Sanatsal düzey, belli bir çizginin üstünde olmalıdır. Bunu başarabilecek güç ve güven içinizde belirmemişse eğer, o sanat eserini üretmeyeceksiniz. Devrimci kültür sanat adına düzeysizlik örnekleri sunulmamak Kitleye sanatsal olan kullanılarak mesajlar iletilirken, hiç beğenemediğimiz düzen sanatçılarının da gerisine düşülmemelidir.

İnsan toplumunu bir cangıla çeviren vahşiliği yaratanlar, bu cangılın ortasında neden hep kendilerini öven törenlere gerek duyarlar? Biliriz ki, "birikim talandan, zenginlik soyup soğana çevir­ mekten kaynaklanır." Yukarıda sorduğumuz soru­ ları bununla birlikte düşünürsek, oluşturulan şiddet iktidarının da­ yandığı ana kaynağı daha iyi an­ layabiliriz. Her Cumartesi günü Galatasaray'da oturan Cumartesi annelerini, Arjantin'de Mayıs alanında oturan Plaza del Mayo analarını daha iyi anlayabiliriz. Onlar, yol bilmedikleri için kay­ bolan oğullarını değil, sömürü ve talan düzenine karşı mücade­ le ederken gözaltına alınıp kay­ bedilen oğullarını arıyorlar, on­ ların hesabını soruyorlar. Arjantin ordusunda bir subay olan Yüzbaşı Scilingo, otuz tu­ tukluyu canlı canlı denize attığı günden beri, Lexotanil denilen maddeyi (veya ilacı) almadan ya da iyice kafayı çekmeden uyuyamadığını itiraf etmişti. Önce ba­ yıltıp sonra ayaklarına ağırlık

5


midyenin karnından, okyanusun derinliklerinden. Müzisyenseniz, hayatın tınılarını taşımalı şarkılarınız. Hayatı ve insanı sanatına ko­ nu etmek, sanatını bunun için var etmek sanatçıyı "politik" yapıyorsa, varsın yapsın. İnsan­ dan, sanattan ve hayattan söz ede ede hem insandan, hem sanat­ tan, hem hayattan kaçışın sanatı­ nı icra eden satancıya da "belleksiz" ve " b e y i n s i z " derler. Kimse öyle demese bile, ben öy­ le diyorum. Hayattan kaçan " s a n a t ç ı " , hayatın güzelliklerini işleyemez, hissedemez. Onun için hayatın güzelliği demek, kalem kaşlı ba­ dem gözlü bir dilberdir. Ya da sırım gibi, yakışıklı bir prens... En alttakilerin hayatı, hayat de­ ğildir. Söz etmeye, vurgu yap­ maya değmez. Söz edersen, sa­ natını politikaya alet etmiş olur­ sun. Beş yıldızlı otellerden, mevsimlik aşkların gizeminden, sosyeteye uygun yaşamlardan, borsadaki iniş çıkışlardan, hızlı yükselişlerden, sert düşüşlerden, iflaslardan, intiharlardan, cina­ yetlerden, polisiyeden, karanlık ilişkilerden konu devşiren bir "sanat". Alın size tonlarca konu. Köy denildiğinde bizim köyü değil, herhangi bir tatil köyünü anlamalısınız. "Yakalarsam öperim"li şarkılar dinlemelisiniz. Hayatı çekilmez kılan o kadar çok şey var ki... Bari sanat bunu hatırlatmasın. Sizi eğlendirsin, dinlendirsin, hayatın çekilmezliğinden çekip alsın. Şöyle gözle­ rinizi kapadığınızda dalıp gider­ siniz. Tatil yapamasanız bile, gi­ recek deniz bulamasanız bile, kendinizi bir deniz kenarında hissedebilirsiniz. Akdeniz'in se­ rîn mavi sularında ahenkle dans etsin saçlarınız. Hayatın zorluklarını aşmak için çalışın, çabalayın, mücadele edin. Ama verdiğiniz mücadele bu zorlukları doğuran düzene karşı olmasın. Yırtıcı olun, yiyin 6

birbirinizi. Sınıf bilinci, sınıf da­ yanışması gibi komünist yalan­ larına kanmayın. Bakın, patronunuz yatırım yapmış, size iş imkanı sağlamış. Komünistler size ne veriyor? Asgari ücretle mi çalışıyorsu­ nuz, daha fazlasını kazanmak için ikinci iş yapın, mesaiye ka­ lın. Eve gittiğinizde çocuklarını­ zı uyurken bulun, ne zararı var? İşyerinde yöneticilerin, patronun gözüne girin. İyi işçi olun. Uysal olun. Örnek olun. Sendikalı ol­ mayın. Olursanız, patronun "okeylediği" sendikaya üye olun. Ekmeğinizi taştan çıkarın. Har­ camalarınızı iyice kısın. Mülk sahibi olmak için para biriktirin, repo yapın, dolar mark alın. Aç­ lıktan ölen mi var? Tutumlu olun, para biriktirin, gidin hayatı kolaylaştıran eşyalardan satın alın. Tek kapılı buzdolabınızı ve­ rip yerine bir " n o frost" alın. Özenin.. Hep özenin. Çocuğunuz yaz tatilinde su satsın, kaportacı­ da çalışsın, hafta sonu da kuran kursuna gitsin. Çalışmaktan po­ sanız çıksa da sabırlı olun. Çalış­ mak ibadettir. Düzlüğe çıkınca­ ya kadar sabredin. Akşam eve geldiğinizde, taksidinizi öde­ mekte olduğunuz TV'nizin kar­ şısına geçin; oradaki dizileri, şarkıları, futbolları, televoleleri seyredin... İyi gelir. Yarım saat sonra tatlı bir uyku çökecektir gözkapaklarınıza. Kendinizden geçeceksiniz. Haydi kalkın, ya­ tağınıza geçin. Dinlenin yarın yepyeni bir gün, cıvılcıvıl bir gün (ve iş) sizi bekliyor. Uyku­ suz kalmayın. Kısacası, hayatın nimetlerin­ den yoksul ve yoksun kalsanız da onlara ulaşmak için mücadele edeceksiniz. Bir yaşama kavgası vereceksiniz. Ama, sormayacak­ sınız kendinize bu yoksulluğun, yoksunluğun ve özgürlüksüzlüğün nedenini. Kavganız "poli­ tik" olmayacak. Hayat karşısın­ da, "apolitik" bir politika izle­ yeceksiniz. Sanatınız, şiiriniz,

şarkılarınız bu düzeni sorgulaya­ cak bir bilinç birikimi yaratma­ yacak. "Bir gün karşılaşırsam yüzü­ ne haykıracağım. 'Ne hakkın var bu kadar güzel bir şarkıyı mana­ sız sözlerle mahfetmeye' diye so­ racağım" diyen kızgın adamın hoşuna gidecek "süper" şarkılar yapacaksınız. O baş yazarı kız­ dıran sözler neydi dersiniz? "İnsanların içindeyim Seviyorum insanları Hareketi seviyorum Düşünceyi seviyorum Kavgamı seviyorum Sen kavgamın içinde Bir insansın sevgilim Seni seviyorum" Geçmişte, bir gazetede oku­ duğum şekliyle; "İsveç'in küçük bir kasabasından kalkıp, zar zor biriktirdiği parayla İngiltere'ye gidip, Endonezya'ya satıldıktan sonra götürülmeyi bekleyen sa­ vaş uçaklarına hangarda hesap veren genç kadına" hiçbir anlam veremeyeceksiniz. Bilinciniz o kadını kavrayamayacak düzeyde olacak. "Belki de yaşamı boyun­ ca adımını atmayacağı bir ülke­ de, yüzünü göremeyeceği bir halkın tepesine bomba yağdıra­ cak uçakların varlığı onun huzu­ runu kaçırmıştı." Sizin için yal­ nızca bir haber olacak bu. E, ne yapalım... Bir parmağın beşi de bir değil ki.. Şimdi bana; "evet, ama beş parmağın beşini de ihtiyacı ka­ dar kan gidiyor" demeyin, "po­ litik" oluyorsunuz. Böyle gel­ miş, böyle de gidecek. Unutma­ yın. "Yarın, bir başka gündür". Fazla mı "politik" oldum acaba? İçinizi kararttıysam affola. "Bizim içimiz kararmaz" dediğinizi duyuyorum. Onlar isteseler de karartamazlar. Bi­ zim içimizde düz ovalar, yük­ sek dağlar... dağlarda türküler var. •


DENEME

pınar arda

ateş ve yürek Yüreğini

özgürlüğe

ateşleyenlere...

Soğuk... Kar, dam boyu yükselmiş; titreten bir ayaz, dört yanım lekesiz beyaz. Bir incecik duman tüter uzakta. İçim ısınır, işlemez ayaz. Seyre dalmışım yalımları; vurur kendini sağa sola, uzanır yukarı, daha yukarı. Ateşin en sıcak yeri, en yüksek noktası... Dağların zirvesi en soğuk... Ateş, yanardağ gibi... Karanlık... Göz işlevini yitirmiş; var mı yok mu, açık mı kapalı mı, yitirmiş önemini... Boşluktur, anlamsızlıktır, dehşetli yalnızlıktır; insansızlıktır velhasıl... Bir tek kibrit çöpü, bir tek mum, bir tek kıvılcım siliverir dehşetini. Gecenin sehere dönüşünü seyre dalmışım. Açılır rengi gökyüzünün, yavaş, sabırlı, muzaffer gün... Yürek... Kor ateş düşüverdi mi, bilinçle yoğrulmuşsa hele, durulamaz önünde. Neylesen kar etmez, buyruğu reddedilemez. Neler yapabileceğini kul bilemez. Seyre dalmışım kocaman yürekli, gül yüzlüleri, can feda edilesi yollarına sevdalarının. Onuru, yüzakı, kahramanları halklarının... Ölüm ve zulüm, Soğuk ve karanlık, Ateş ve yürek, Özgürlüğü haykırmak gerek. Bir tek kibrit çöpüdür heybetin ölüm, Bedenimin külünde İşte yine yeniksin kahpe zulüm...

7


vefa saygın öğütle

şimdi, onlara "kayıp" mı denir?

H

alklarımız çeşitli adlar vermiş kaybolana. Yi­ tik, zayi, kayıp... Anlat­ mak istedikleri hep; sevdikleri, yokluğunda aradıkları olmuş. Kayıp... Ne kadar da soğuk bir kelimedir. Hele ki bu kayıp, bir in­ sansa... Gurbettekinin uzak da olsa bir adresi vardır; göçüp gidenin ise, baş yaslanıp ağlanacak bir mezar ta­ şı... Oysa ki "kayıp"... Birer birer kopuyor insanlarımız dallarımızdan. Karardığın sahipleri, yüreklerine çöreklenen umutsuzluk­ larını yaymak istiyorlar insanlığa. Umutsuzlar çünkü; köhnemiş, çürü­ müş ne varsa onlara ait. Bizim ise, pırıl pırıl bir gelecek var ellerimizde. Ve açtığımızda avuçlarımızı, dünya­ nın aydınlanmadık hiçbir köşesi kal­ mayacak. Yine can yolundu canımızdan.

8

Duyduk ki; efeler diyarı Ege'de dört canımız; Neslihan'ımız, Metin'imiz, Hasan'ımız, Mehmet Ali'imiz ka­ ranlıklara karışmışlar. Üç ay kadar olmuş, haber alınamıyormuş. "Ka­ yıp" diyorlar onlar için. Geçen sene bu aylar... Toprakla­ rına zehir saçan siyanürcü şirkete karşı çoluk-çocuk demeden mücade­ le eden Bergama köylülerine destek vermek için Bergama'dayız. Dire­ nişteki köylerden Narlıca'ya indiği­ mizde, bizi yaşlıca bir köylü karşılı­ yor. Köyün kahvesindeki sohbette zamanın nasıl geçtiğini anlamıyo­ ruz. Bizi karşılayan köylü, o sıcak, samimi üslubuyla anlatıyor da anla­ tıyor: "...Mesela gizli bir işgal eylemi­ miz vardı. İlk işgal eylemi... Gece 04.30'da... 'Şafak Operasyonu' di­ yorduk ona." Gülüşüyoruz. "..MİT arabası, sivil polis dördü çeyrek ge­

çinceye kadar köylerde dolaştı, tur attı. Yani bir şey olacak. Oysa hiç kimse yok sokakta. Gidiyor Berga­ ma'ya. Çay içiyor. Bir telefon geli­ yor: 'Bergama köylüleri şantiyeyi bastılar'.:. Adamı görevden almışlar... Şey diyor adam: 'Yahu kimse yoktu, onbeş dakikada onbin kişi nereden çık­ tı, nerde siniyordu bunlar?' Hafta Sonu gazetesi şey dedi: 'Dıştan ge­ tirdiler, köylüleri ormana gizlediler' Halbuki böyle değildi. Mesela bizim köyde kaç kişi var; on kişi... Akşam­ dan iki kişi biliyor olayın tarihini ve eylemi. Eylem olacak... Nerede ola­ cağı, ne olduğu söylenmeden bu iki kişi komiteleri dolaşıp, 'hazırlanın; son saatte haber edeceğiz, hedefin neresi olduğunu' diyor. Herkes ha­ zır. Komiteler köylerde bekliyor... Komiteleri hane hane böl­ dük... Bizim köyde kaç tane hane var; yüz tane... Bir kişi on evi kaldıracak.


Kim önce kaldırırsa, o başarılı... Bir kişi koşturarak, beş dakikada on ta­ ne evi kaldırıyor. Tek kelime: 'tak, tak, tak... Eyleme kalk' Hemen on dakikada köylü, çoluk-çocuk trak­ törlerini sabaha karşı 04.30'da çı­ kardılar sokağa... Bindik; binmemizle oraya varmamız beş dakika aldı. O karakola haber edecekler, komi­ ser giyinecek... Hey yavrum, hey!.." Ne de güzel anlatıyor yaşlıca köylü. İnsan kalkıp -gidemiyor ya­ nından. İçi kıpır kıpır, 50'sinde de­ likanlı... "...Köylülerde öyle korku diye birşey yok...Bir gün bir haber geldi: İzmir'in büyük otellerinden birinde,. madenle ilgili bir basın açıklaması varmış. 'İyi' dedik. Hiç kimseye söy­ lemedik. Şu gördüğünüz arabalar­ dan çok bizim köylerde; 40'ar kişilik, 50'şer kişilik... Elli tane bulduk bunlardan. Doğru İzmir'e... Cumhu­ riyet Meydanı'na bıraktık arabaları. Sabah sekiz buçuk ve kimsenin haberi yok... Bizim başkan; 'Otelin alt sa­ lonunda slogan attıralım' dedi. 'Ha­ yır' dedim: 'Oteli işgal edelim'. 'Na­ sıl?' dedi. 'Yahu' dedim 'gel sen, onu biz uydururuz'... Kapının ağzına vardık. Daha kitle gelmeden, bir elli kişi kadar kapıya vardık. Başkan; 'Buradaki otelde bir basın açıkla­ ması varmış' dedi... 'Biz, madeni is­ teyen köylüleriz. Bizi şirket davet et­ ti'. Görevli hemen konsolosa bildi­ rip 'madeni isteyen köylüler geldi' deyince, 'alın içeri' demişler... Otel de beş yıldızlı ve yüzlerce korumaları var... Bizim elli kişi bir daldı içeri. Diğerleri köşede zuladan bakıyor. Elli kişi bindirince, hepimiz daldık içeri; oteli işgal ettik. Adamlar öyle pastalar, masalar... her türlü hazırlık yapmışlar:.. Ne kadar basın varsa orada... Bir girdik; o kapıdan, o kapı­ dan, o kapıdan... Adam 'n'oluyo' de­ di. 'Kalk!' dedi halk. 'Kürsü bizim' dedi, mikrofonu aldılar konsolosun elinden..." Metin Abi'ydi konuştuğumuz köylü. Metin Andaş... Tamı tamına bir halk adamıydı O. Köye gitmek için el kaldırdığım bir traktörde, köylüyle aramda geçen

bir diyalogu hatırlıyo-Nereye gidiyorsun, yiğenim? -Narlıca Köyü'ne gi­ diyorum. -Kimin var Narlıca'da? -Metis Abi'yi arıyo­ rum, Metin Andaş'ı... -Tanır mısın Metin'i? -Tanırım, arkadaşım­ dır. Yüzündeki bütün kuşku dağılıyor köylü­ nün: "Desene, sen de bizdensin" Onlardan biriydi Metin Abi. Köylüleriydi. Aynı toprağa ter akıtmış­ lar, aynı güneş kavurmuştu yüzlerini. Aynı umudu büyütmüşler, aynı nefreti bölüşmüşlerdi. Zehir saçan şirket, dal­ dırdığında ellerini top­ raklarına, aynı kavganın alevli rüzgarı yaladı su­ ratlarım. Aynı öfke gelip oturdu gözbebeklerine.

direnç türküsü kavga ustam şimdi sen direnç türküleri yakıp da bir umut çoğaltısı atıp yüreğimize sır oldun düştün demek yangınlı sevdalara durdun demek en coşkulu halaya gözlerinde yeşerirdi baharleyin gelincikler harmanlanan başaklarda gizliydi hüznün güz yağmurlarında... ellerin işçi eli yüreğin yangın yeri sen güneşin oğlu kavganın direngen ustası

"Pat!" diye düştü yi­ ne OKM'den içeri, beraberinde ya­ şam coşkusunu da taşıyarak. Ayşe Gülen Halk Sahnesi oyuncuları, sah­ nede bir oyunun provasını alıyorlar. "Hayat" teklifsiz; olanca sıcaklığıy­ la katılıyor provaya. "Şurasını şöyle yapsak, burasını böyle etsek"... Giriveriyor kolektif üretimin içine. 1 Tüm OKM'liler tahır O'nu. Asıl adı "Neslihan"; ama "Hayat"tır O herkes için. Çünkü, hayat gibi dolu doludur O. Neslihan Uslu, Metin Andaş, Hasan Aydoğan ve Mehmet Ali Mandal'dan 31 Mart'tan bu yana haber alınamıyor. Onlar için "kayıp" diyorlar. Olur mu hiç? Daha dün görmüşler onları. Hayat, üniversitede bir boykotun önündeymiş. Anfi anfi, koridor kori­

Gamze

Mimaroğlu

dor örgütlüyormuş boykotu. Metin Abi, işgal etmiş Bergama­ lı köylülerle birlikte siyanürcü şirke­ tin şantiyelerini. Nasıl da titriyormuş zehir saçan şirketin patronları. Hasan, Tokat köylülerini çağırıyormuş; dağlara, halkın ordusunu kurmaya. İ Mehmet Ali'nin çağrısı ulaşmış cephe gerisine; "Yüzünüzü vatanını­ za dönün, vatanın özgürleşmesi için emek harcayın". Şimdi onlara "kayıp" mı denir? Yıkılacak karanlığın saltanatı. Bir kıvılcımla tutuşacak. Oğlunu, Düzgün'ünü çöplüklerde arayan Elif Ana'nın gözbebeklerine oturan çelik mavisi öfkenin alevi, tutuşmadık ka­ ranlık bırakmayacak. Ve o gün gel­ diğinde kaybedenler, başlarını soka­ cak bir tek dam bulamayacaklar! • 9


TARTIŞMA sultan çınar

grup yorum'un tartışmasına bir öneri

DEVRİMCİ MÜZİK Hatırlanacağı üzere, dergimizin Ocak '98 tarihli 4. sayısında Grup Yorum tarafından bir tartışma başlatılmıştı. "Artık Çağdaş Halk Müziği Demiyoruz" diyerek, aslında son iki yıldır kendi içinde tartıştığı bir konuyu halka açan Grup Yorum'un bu tartışma çağrısına, karşılıklar gelmeye başladı. Sultan Çınar tarafından dergimize gönderilen bu yazı, buna bir örnek oluşturuyor. Elbette ki, bu yazının içeriği de tartışılacak, müziğimizin yeni formları üzerindeki tartışma zenginleştirilecektir. Grup Yorum'un başlattığı tartışmaya bir açılım olması açısından Sultan Çınar'ın dergimize gönderdiği bu yazıyı yayınlıyoruz.

G

rup Yorum, yıllar önce yapmış ol­ duğu müziği, "Çağdaş Halk Müziği" olarak tanımlamıştı. Bu tanım, o günün koşullarında, ge­ rek Yorum'un gerekse de Çağdaş Halk Müziği'nin üstlendiği mis­ yon açısından yerine oturuyordu. Ancak gelinen aşamada, Grup Yo­ rum'un yaptığı müziği Çağdaş Halk Müziği kavramı içinde gör­ menin, gerçeği ifadelendirmede yetersiz kaldığı da bir gerçektir. Her şeyin değişmekte olduğu bir dünyada, müziğin de değişmesi kaçınılmazdı. Çünkü değişim top­ lumun ve doğanın esasıdır. Grup Yorum'un son iki yıldır yaptığı müziği Çağdaş Halk Müziği gibi artık sınırları giderek belirsizleşen bir tanım içinde değerlendirmediği yönündeki açıklaması oldukça doğru bir çıkış olmuştur. Şüphe­ siz, Grup Yorum'un yaptığı Çağ­ daş Halk Müziği'ni reddetmek de­ ğil, onu aşan özelliklerini, farklı­ lıklarını yeni bir tanıma kavuştur­ maktır.

10

Bu noktaya gelinmesinde iki temel olgu vardır. Bunlardan bir rincisi Grup Yorum'un yıllar için­ de elde ettiği birikime uygun ola­ rak geçirdiği nitel dönüşümdür. Artık Grup Yorum, Çağdaş Halk Müziği'ne damgasını vuran türkü formunu titizlikle korumakla bir­ likte türküden destana, marştan enstrümantale kadar çok değişik formları müziğinde kullanan bir düzeye ulaşmıştır. Tek bir biçime bağlı kalmayan üretimleriyle Grup Yorum, Çağdaş Halk Müziği ka­ lıplarını aşmıştır. Müziğin biçiminde ulaştığı bu zenginliğe paralel olarak Grup Yo­ rum, içerikte de devrimci bir dö­ nüşümü ifade etmektedir. Halkın yaşadığı sorunları, acılan, kavga­ ları, kısacası "emekten sevdaya kadar" her konuyu açık bir dille ifade etmekte ve çözüm yollarını göstermektedir. Üretimlerinde devrimin, silahlı mücadelenin meşruluğunu, kavganın tadım hiçbir belirsizliğe uğratmadan ver­ mektedir. Sızlanmayan, gelenek­ ten beslenen, "acıyı bal eyleyen", en zorlu anlarda bile umutsuzluğa kapılmadan yiğitçe türkü yakan bir

müziktir yaptığı. Grup Yorum'un müziğindeki içerik ile biçim, tam bir uyum içindedir. Mübadelenin coşkusunu, kararlılığını ifade eden sözleri, insanları sarıp sarmalayan, adeta buram buram Anadolu ko­ kan bir müzik tamamlar. Mesajlardaki cüreti ve müziğindeki zengin­ liği, hiçbir 'Çağdaş Halk Müziği sanatçısı'nın ürettiklerinde bula­ mayız. Grup Yorum'u, yaptığı müziği yeni bir adlandırmaya götüren ikinci bir neden de; Çağdaş Halk Müziği yaptığı iddiasındaki ke­ simlerin yaşadığı kaos ve yozlaş­ madır. Gelinen noktada sol ara­ beskten geleneksel halk müziği yapanına, protest müzik yaptığını söyleyenlerden devrimci müzik yaptığını söyleyenlere kadar her­ kes, kendini Çağdaş Halk Müziği içinde tanımlamaktadır. Bu duru­ mun Çağdaş Halk Müziği'ni yozlaştıran bir nitelik taşıdığı açıktır. Çağdaşlıktan herkesin aynı şe­ yi anlamadığı, yapılan müzikler­ den ortaya çıkmıştır. Yaptıkları müziğe bu adı verenlerin' büyük bir kısmı, bırakalım üretimlerinde çağı yakalamayı, en genel sorun­


larda bile herhangi bir duyarlılık göstermemektedirler. Onlara yön veren, çağın sorunlarını ele alarak geleceğe ışık tutmak değil, popü­ lizmleri ve değerleri sömürten pi­ yasa kaygılarıdır. Grup Yorum'un müziği ise, ge­ rek içerik olarak ve gerekse de bi­ çimde nesnel gerçekliği, toplumsal sorunları ve gelişme dinamiklerini yansıttığından dolayı, elbette ki çağdaştır. Ama O'nun çağdaşlığı, Livaneli'nin, Ferhat Tunç'un, Kızılırmak'ın, Ahmet Kaya'nın vb. anladığı bir çağdaşlık değildir. Doğru bir ideolojiden, örgütlü bir mücadeleden ve devrimci ya­ şamdan güç alan Grup Yorum'un, tüm küçük-burjuva sanatçılardan farklılığını ifade edecek ve kendi nitel dönüşümüne uygun düşecek yeni bir tanımlamaya gitmesi kaçı­ nılmazdı. • Grup Yorum'un yaptığı müzik, devrimin müziğidir. Bu niteliğin­ den dolayı, "devrimci müzik" ya da "devrimci halk müziği" olarak adlandırılması, yaşanan gerçekli­ ğin tam olarak ifade edilmesidir. "Devrimci müzik" tanımı, sa­ dece bir etiket değil, pek çok özel­ liğin, devrimci ilkenin bu tanımda cisimleşmesi demektir. Bu, dev­ rimle doğrudan kurulan bir bağ de­ mektir. Grup Yorum özgülünde yola çıkarak devrimci müziğin genel il­ kelerini somutlamak; aynı zaman­ da Çağdaş Halk Müziği yaptığını söyleyen küçük-burjuva sanatçıla­ rıyla Grup Yorum arasındaki fark­ ları da göstermiş olacaktır. Devrimci Müziğe Yön veren Devrimci İdeolojidir Emperyalizme bağımlı, faşizm ile yönetilen bir ülkede yaşıyoruz. Halklarımızın sömürü ve zulüm düzeninden kurtuluşunun yolu da, bundan dolayı anti-faşist, anti-emperyalist bir iktidar mücadelesin­ den geçmektedir. Silahlı mücade­ leyi, devrim mücadelesinin odağı­ na yerleştirmeyen bir ideolojinin, gerçek anlamda iktidar kavgasını

yürütmesi mümkün değildir. İktidar mücadelesinin bir par­ çası olarak kendini tanımlayan devrimci müzik ise, kaynağını; halkımızın bağımsızlık, demokra­ si, sosyalizm savaşından, bu sava­ şımın gereklerinden alır. Proleter bir ideolojiye, bu ideolojinin yön verdiği devrimci savaşa ve yaratı­ lan değerlere sahip çıkanlar, an­ cak, üretimlerinde hayatı bir bütün olarak sunabilirler, Müziğin içeriğini işçi sınıfı ideolojisiyle donatmayanların top­ luma vereceği mesajlar, daima bir muğlaklık, yetmezlik taşıyacaktır. Sorunun temeline inmeme, ger­ çeklerden kaçma, gerçekleri yarıkapalı bir biçimde ortaya koyma, sınıf savaşını yansıtmama, çözüm sunamama ve benzeri gibi pek çok sanatçıda kendini açığa vuran za­ afların kaynağı da burasıdır. Kimi sanatçıların, zaman za­ man bireysel duyarlılıkları sonucu devrimci mücadelenin kimi tema­ larım yetkin bir biçimde işlemele­ ri, elbette doğru bir ideolojiye sa­ hip olduklarını göstermez. Geç­ mişte, Zülfü Livaneli'nin süreci ifade eden bazı türküleri, tam da böylesi örneklerdendir. Önemli olan; üretimlerinin geneline bunun damgasını vurması, devrimin yük­ seliş dönemlerinde olduğu gibi, düşüş dönemlerinde de devrimci duyarlılığın, kararlılığın taşınma­ sıdır. Bugün kendini Çağdaş Halk Müziği tanımı içine sokan pek çok sanatçı, müzikte politikanın, ideo­ lojinin yansıtılmaması gerektiğini savunur. Hatta devrimci sanat ürünlerini kabalıkla, dogmatiklikle, slogancılıkla suçlarlar. Yürekleri kavganın ortasında çarpmadığı için, inancın, kararlılığın ve coşku­ nun ifade edildiği müzik biçimini böyle suçlamaları doğaldır. Oysa ki onlar, ideolojik olmadıklarını ileri sürdükleri ürünleriyle, farkın­ da olsun ya da olmasınlar, politika yapmaktadırlar. Bu da kaynağını; . burjuva, küçük-burjuva ideoloji­ sinden almaktadır.

Devrimciliği içselleştirmemiş, bilinçli bir faaliyet ve yaşam biçi­ mi haline getirememiş kimi sanat­ çılar ise, sanatlarını politikanın hizmetine sokma adına kaba bir slogancılığa düşmektedirler. Mü­ ziği, kafiyeli bir bildiri okumaya dönüştürenlerin, devrimci ideolo­ jiyi doğru bir tarzda yansıtmaları sözkonusu dahi olamaz. Buradan yola çıkarak, sanatta sloganın yeri olmadığı gibi bir so­ nuç da çıkarmamak gerekir. Eğer ideoloji ya da slogan, belirli bir es­ tetik süzgeçten geçirilip sunuluyorsa, mesele yoktur. Karşı çıkılan şey; kolaya kaçan, belli bir duygu zenginliğini ifade etmeyen üretim­ lerdir. Böyleleri için ustaların söy­ lediği çok yerinde bir söz vardır: "Bir fikrin rezil edilmesinin en ko­ lay yolu, onu kötü bir şekilde sa­ vunmaktır." Devrimci ideolojiyle donanmayan bir. müzik, geçmiş birikimi doğru bir tarzda değerlendiremeyeceği gibi, geleceği de temsil edemez. Böyle bir misyonu ancak, halkların bilincini ve beğenisini devrimcileştiren, dünyayı yeniden kurma ideali taşıyan bir ideoloji­ den güç alan bir müzik üstlenebi­ lir. Birçok çevrenin ve kişinin yö­ neldiği kapalı, dolaylı anlatımlar, anlaşılmaz imgeler, mücadelenin yakıcı sorunlarından kaçış, tali ve marjinal konulara yöneliş, müzi­ ğin ana örgüsünü oluşturur. Pir Sultan'ın, Dadaloğlu'nun türküle­ rinin söylenmesi de, bu durumu kurtarmaya yetmez. Aslında bun­ lara yön veren duygu; popülizm­ dir, bedel ödeme korkusudur. Kı­ sacası; yaptıkları müzikle taraf ol­ madıkları, iki arada bir derede yüzdükleri ve burjuvaziye hizmet ettikleri açıktır. Diğer bir grup ise; anlaşılmak için sanat yapmadıklarını, halk için sanat yapmadığını ileri sürerek soyutluğa, elitizme düşenlerden oluşur. Adeta halkla alay eden bu kesimler, doğrudan doğruya burju­ vazinin sesini dillendirirler. 11


Gelinen noktada sol arabeskten geleneksel halk müziği yapanına, protest müzik yaptığını söyleyenlerden devrimci müzik yaptığını söyleyenlere kadar herkes, kendini Çağdaş Halk Müziği içinde tanımlamaktadır. Bu durumun Çağdaş Halk Müziği'ni yozlaştıran bir nitelik taşıdığı açıktır. Sonuç olarak; devrimci sanatçı, örgütlü sanatçıdır. Ama devrimci sanatçının örgütlülüğü, her şeyden önce düzen içi bir örgütlülük de­ ğildir. Yaşanan koşulları, en ger­ çek şekilde ifade eden ve iktidar bi­ linci ile donanan bir örgütlülüktür bu. Devrimci Müzikte İçerik ve Biçim Üretilmiş herhangi bir sanat ürünü, içerik ve biçimden meydana gelir. Devrimci müziğin içeriği söz, biçimi de müziktir. Burada belirleyici olan içerik olmakla bir­ likte, özü yansıtmayan biçimin varlığı koşullarında, mevcut içeri­ ğin anlamını yitirmesi de kaçınıl­ mazdır. Onun için, öz ve biçim ilişkisi diyalektik bir bütünlük taşı­ mak zorundadır. Devrimci müziğin sözleri, pro­ letarya ideolojisinin estetize edil­ miş bir yeniden üretimidir. Burada müziğin işlevi ise; sözlerinin bu ideolojik içeriğinin etkisini duygu­ sal yönden arttırmaktır. Devrimci müziğin içeriği, en genel olarak iki kaynaktan esinlenir. Bunlardan birincisi; Anadolu halklarının tarihinden süzülüp ge­ len anonim ya da ozanlara ait dire­ niş şiirleridir. İkinci kaynak ise; günümüzün ilerici devrimci şairle­ 12

rinin şiirleri veya devrimci müzik yapan grupların kollektif üretimle yarattığı şiirlerdir. Devrimci sanatçının gelenek­ selden beslenme anlayışı, bu şiir­ leri süzgeçten geçirmeye, yaşam biçimiyle alıp işlemeye dayanır. Çünkü geleneksel halk türküleri­ nin sözleri, büyük bölümüyle gü­ nümüzün karmaşık sorunlarını ifa­ de etmekten uzaktır. Ancak, yaşa­ nan savaşların acılarını, örneğin jandarma baskısını işleyen, feodal sömürüyü eleştiren direniş şiirleri de vardır. Sahip çıkacağımız kay­ nak da bunlardır. Yani Pir Sultan, Dadaloğlu, Köroğlu vb. ozanların direniş şiirleridir. Direniş şiirleri, sorunun temeline inmezler, genel­ likle dert yanarlar. Yaşanan sorun­ ların nedenlerini, nasıl çözüme ka­ vuşturacaklarını, verilecek kavga­ nın biçim ve yollarını yarı kapalı bir şekilde ortaya koyarlar. Buna rağmen, bu şiirlerin bestelenmesi halinde, kitleleri duygusal yönde etkileyen türküler ortaya çıkabil­ mektedir. Geleneksel halk şiirinden-türkülerinden yararlanma adına hare­ ket eden küçük-burjuva sanatçıla­ rı, bu değerleri sömürüye tabi tut­ maktadırlar. Özellikle toplumda halk müziğine karşı yoğunlaşan il­ giyi, kendi çıkarlarına, popülist duygularının tatminine hizmet edecek şekilde değerlendirmekte­ dirler. Bu çabalar, bir yönüyle günceli ifade edememe, düzen sı­ nırlan dışına çıkamama kaygısıyla da ilgilidir. Bir başka sömürü de, Kürt Hal­ kı'nın geleneksel türkülerinin ele almışında yaşanmaktadır. Türkü­ lerin asimilasyonu da diyebilece­ ğimiz bu durum, Kürtçe sözlerin yerine, türkünün anlamını da bo­ zan Türkçe sözler yazmakta somutlanır. Devrimci sanatçılar; Anadolu topraklarında yüzyıllar boyunca iç içe yaşamış ve halen de böyle ya­ şayan halkların kültürüne, türküle­ rine karşı yönelen bu tecavüzü, saygısızlığı mahkum ederler ve A-

nadolu halklarının zengin müziği­ nin kendilerine sunduğu birikimi sahiplenirler. Elbette bunu yapar­ ken, halk şarkılarının-türkülerinin karakteristik dil yapısını bozmaz, mümkün olduğunca otantik ve sa­ deliği esas alan bir düzenlemeyle yorumlarlar. Diğer bir kaynak olan politik içerikli şiirleri müziklendirmedeki amaç; kelimeyi süslemek değil, onu hedeflediği amaç doğrultusun­ da açıklamaktır. Kullanılan müzi­ ğin türü, ritmik yapısı, armonik dokusu veya enstrümanların seçi­ mi, bu amaç göz önüne alınarak belirlenmelidir. Devrimci müziğe kaynaklık eden şiirlerde, yakınma ve belirsiz­ lik yoktur. Emekçi sınıfların, ezi­ len halkların birliği, mücadelesi açık-seçik ifade edilir. Emekçilerin somut yaşamlarını, dertlerini, kavgasını dile getiren; sıcak içten sözlerdir bunlar. Proletarya ideolojisi­ nin ve onun örgütünün propagan­ dasını yaparlar; halkların özlemle­ rini dile getirirler; yeni-sömürgecilik ilişkileri temelinde yaşanan çelişkileri, bu çelişkilerin halklar üzerindeki etkilerini anlatırlar; kit­ leleri mücadele lehine motive ederler. Halkın müzik zevkini devrimcileştirerek dinlenmelerini amaçlarlar. Küçük-burjuva sanatçılarının ürünlerindeki sözlere damgasını vuran ise; subjektivizm ve muğ­ laklıktır. Kendi bunalımlarını yan­ sıtan bu sözlerin konuları, genellikle doğa, aşk, çiçekler, barış, in­ sancıllık, sevgi, kuşlar vb. olmak­ tadır. Politika kaygısı güttükleri ürünlerde dahi açık ve net olma­ makta, egemenlerin çizdiği sınırla­ rın dışına çıkamamaktadırlar. An­ cak güçlü bir popülizme sahip ol­ duklarından, kimi toplumsal olay­ ları işleyen (Sivas, Kızıldere, De­ niz vs.) parçalar yapmaktan da ka­ çınmazlar. Kaset satışlarını arttır­ ma düşüncesiyle, Alevi ve Anado­ lu halklarının yarattığı değerlere el uzatabilmektedirler. Bu talancı zihniyetlerinden, ilerici-devrimci


şairler de payına düşeni alırlar. Ünlü şairlerin şiirlerini besteler­ ken, devrimci bir duyarlılığı taşı­ madıklarından dolayı, genellikte şiirlerin gücünü yansıtamazlar. Devrimci Müzik, Geleneksel Müzikten Beslenir Marksist-Leninistler'in dünya­ ya bakışı çok boyutlu ve bütünsel­ dir. Çok sesli müzik ise; gelişmiş tekniği ite günümüz yaşamının bu çok boyutluluğunu karşılayabile­ cek özellikler göstermektedir. Bunun yanı sıra, çok sesli mü­ ziğin temel alınması, her şeyin çö­ zümü değildir. Sorun; yaşamın çok boyutluluğunu, halka anlayabile­ ceği bir şekilde sunabilmektedir. Yani evrensel olan ile ulusal olanı doğru bir tarzda harmanlamak; bu­ nu yaparken de halktan kopmamak, ona yabancılaşmamaktır. Evrensel olan ile ulusal olanın ilişkisini Bolşevik önderlerden Jdanov şöyle tanımlar; "Enternasyonal sanat, ulusal sanatın gerilemesi ve sönükleşmesinden kaynaklanmaz. Tam tersine enternasyonalizm, ulusal kültürün geliştiği yerde boy verir. Yalnız, yüksek düzeyde gelişmiş kendi mü­ zik kültürüne sahip olan bir halk, diğer ulusların müzik zenginliğini değerlendirebilir." Ulusallıktan evrenselliğe uza­ nan yolda çok sesliliğin geliştiril­ mesi, birden kazanılacak bir hedef değil, aşama aşama elde edilecek bir sonuçtun Çok sesliliği amaçla­ yan bu sürecin her aşamasında, ulusal olanı ön planda tutmak gere­ kir. Bunun pratik oluşumu ise, ge­ leneksel halk müziğinde var olan çok sesli potansiyeli alıp işlemek; evrensel müziğin gelişmiş tekniği, armonik sistemi ile yeniden dü­ zenlemektir. Çok sesli müzikte dikkat edil­ mesi gereken şey; halkın kulağı ve dilidir. Halkımızın kulağının batı çalgılarına karşı yabancı olduğu, bunları benimsemekte zorlandığı bilinen bir gerçektir. Devrimci müzik; bundan dolayı, batı çalgıla­

rı yerine ulusal çalgıları ön plana çıkarmalıdır. Batı çalgılarını, ulu­ sal sazların yetmediği yerlerde destekleyici olarak almak gerekir. Halkın kulağına yabancı olmayan, yerli sazların (bağlama, kaval, mey, cura, sipsi, kemençe, kabak kemani vb.) tercih etmek; ezgide ve içerikte verilmek istenen mesa­ ja ya da duyguya da denk düşecek­ tir. Ancak bu konuda bir bağnazlı­ ğa düşmemek, ulusal sazlar gibi içeriği doğru bir şekilde veren, her türlü batı sazlarını da giderek artan

Marksizmin-Leninizm'in, yarını bugünden kurma ilkesini, yarının müziğini bugünden yapmaya indirgeyerek çoksesli müziklerini küçük bir azınlığın hizmetine sunmaktadırlar. Lenin, bu anlayışta olanlara; "İşçi ve köylü kitleleri kara ekmeğe muhtaç durumdayken, ufak bir azınlığa pasta sunmamız doğru olmaz" diyerek karşı çıkar. oranda kullanmak gerekir. Devrimci müziğin dili, halkın kullandığı dil olmalıdır. Çünkü kitlelere gitmek, onlara öncülük etmek, bilinç taşımak ve eğitmek; halka yabancı, onun anlamadığı bir dille yerine getirilemez. Şüp­ hesiz dilin anlaşılır olması da yet­ mez. Aynı zamanda bunun müzi­ ğin ezgisiyle etkileyici bir bütün­ lük oluşturması da şarttır. Halkı ancak, kendi yaşamından esintiler sunan bir müzik etkileyebilir. Önemli olan, yapılan müziğe halkın ısınması; onu kendisinin bir parça­ sı olarak duyumsamasıdır.

Üzerinde durulması gereken bir başka nokta da; devrimci müzi­ ğin ezgi ve formlarına, geleneksel halk müziğinin ezgi ve formlarını katabilmektir. Tek bir forma bağlı kalmayan devrimci müzik, halkı­ mızın yakaladığı ilerici-devrimci duygu ve düşüncelerin ifadesi olan ezgileri ve geleneksel türkü for­ munu, yaratacağı marş ve türkü­ lerde kullanabilmelidir. Devrimci sanatçılar, halk mü­ ziğinin ezgi ve formundan yararla­ nırken, kinlilerinin yaptığı gibi ka­ ba bir aktarmacılığa düşmezler; kendi zenginliklerini, birikimlerini de bunlara katarlar. Bu yapılmadı­ ğı sürece halk müziğinin otantik formunu geliştirmeye değil, oldu­ ğu gibi korumaya düşülür ki, bu da monotonlaşmaya yol açar. Bu teh­ likeden, çok seslilik ve zengin ar­ moniler kullanılarak kurtulunabi-

linir. Devrimci müziğin ulusal yönü; Anadolu halklarının sorunlarım, onların diliyle işlemesi, halk mü­ ziğinin ezgi ve formlarından ya­ rarlanması, ulusal sazları ön plana çıkarması demektir. Çıkış noktası Anadolu halklarının gerçekliği ol­ mayan bir müziğin, ulusal özelliği de yoktur. Devrimci müzik, gıdasını halk yığınlarının gerçekliğinden alır­ ken, aynı zamanda gelecek toplu­ mun değerlerini de bağrında taşır; yeni insanın, yeni toplumun oluş­ masına hizmet eder. Sapmalar ve Devrimci Müzik Emperyalizmin kültür politika­ sını hakim kılmak isteyen egemen­ ler, geleneksel halk müziğinin de­ mokratik özünün gelişmesini en­ gellemeye, onu yozlaştırmaya, ya­ rattığı değerleri yok etmeye çalış­ maktadır. Devrimci sanatçılar; halkın müziğinin özünü korumada, em­ peryalizmin yabancılaştırma poli­ tikasına karşı geleneklerin biriki­ mini sahiplenmede tek alternatif­ tir. Bu misyonu üstlenirken, gerici-yoz burjuva anlayışlara olduğu 13


kadar, ondan beslenen "sol" görünümlerine karşı da mücadele eder. Çünkü, ilericilik-devrimcilik adına ortaya çıkanların mücadeleye ver­ dikleri zarar, çoğu kez burjuva sa­ natçıların verdiklerinden daha et­ kilidir. Bugün, geleneksel halk müzi­ ğinin Özünün yadsınmasına, yozlaştırılmasına ya da sömürülmesi­ ne hizmet eden çok değişik müzik biçimleri kitlelere sunulmaktadır. Bunları' birer sapma olarak görmek gerekir. Bu sapmaların bir ayağını, mü­ zikte ilericilik-sosyalistlik adına yola' çıktığını söyleyen ama halk­ tan kopuk üretimleriyle elitizme düşenler oluşturur. MarksizminLeninizm'in, yarını bugünden kur­ ma ilkesini, yarının müziğini bu­ günden yapmaya indirgeyerek çok-sesli müziklerini küçük bir azınlığın hizmetine sunmaktadırlar. Lenin, bu anlayışta olanlara; "İşçi ve köylü kitleleri kara ekmeğe muhtaç durumdayken, ufak bir azınlığa pasta sunmamız doğru ol­ maz" diyerek karşı çıkar. Sanatı, biçim estetiğine indirgeyen bu elitistlerin, halka bir şey vermedikle­ ri, ülkemizde 1930'larda yaşanan deneyimle somutlanmıştır. "Türk Beşleri" olarak bilinen sanatçıla­ rın, müzikte devrim adına yaptık­ ları üretimler, aradan 70 yıl geç­ mesine rağmen bugün dahi halk ta­ rafından dinlenmemekte, sınırlı bir kesime ancak sunulabilmektedir. Elitistler, akademi-teknik dü­ zeyi yüksek, çok sesli bir müzik yapmalarına rağmen, içeriği yadsı­ yan, düzene muhalif olmayan sa­ natsal üretimleriyle halktan kop­ makta ve objektif olarak da, gerici bir konuma savrulmaktadırlar. Geleceğin müziği elbette, çok sesli bir müziktir. Ancak bu müzi­ ği adım adım geliştirmek, halka rağmen değil onunla birlikte oluş­ turmak gerekir. Devrimci sanatçı­ lar, çok sesli müzikleriyle ama on­ dan da öte, halka olan bağlılıklarıyla elitizme karşı çıkmalıdır. Müzikte ikinci bir sapma ise; 14

halkın ve mücadelenin yarattığı değerleri sömüren popülist anla­ yıştır. Popülizm, günümüz sanatçıla­ rında sıkça görülen bir hastalıktır. Para hırsı, şöhret olma tutkusu, düzene cepheden karşı çıkmama, örgütsüzlük vb. pek çok özelliğin yön verdiği bu tip sanatçılar, yek­ pare bir bütün oluşturmazlar. Bun­ lardan kimileri, türkü formunu ko­ ruyarak çok sesli üretimleri yapa­ bilmekte, ancak devrimci mücade­ lenin yaşayan özünü yansıtmaktan kaçınmaktadırlar. Yaşanan sürece, halkların mücadelesine gösterilen bu duyarsızlık, onları, coşkusuz bir söyleyişe götürmektedir. Coş­ kulu bir anlayışa yönelmemelerini, marş formunu benimsememeleri­ ni, halkların mücadelesinin meşru­ luğuna inanmamalarına bağlayabi­ liriz. Yaptıktan daha çok; ünlü ozanların türkülerini, Alevi deyişle­ rini, halkların yarattığı anonim türküleri çok sesli hale getirmek­ tir. Halk türkülerini çok sesli hale getirmek, ilerici Özü olan türküleri açığa çıkarmak olumlu bir çaba gi­ bi görünse de, aslında bu bir kaçış­ tır. Sadece derlemelerle yetinme­ nin, güncele eğilmemenin, eğilse bile süreci ifade etmemenin bir ya­ nı düzen dışına çıkmamaysa, öteki yanı da popülist duygularını tat­ min etmektir. Gelenekselden bes­ lenen ama müzeciliğe denk düşen bu yanlarıyla olduğu kadar, düzen içilikleriyle de reddedilmesi gere­ kirler. Bu kesim içinde göreceğimiz bir başka grup da, "sol arabesk" olarak değerlendirilenlerdir. Bun­ ların müziği, halkların kültürünü, devrimci değerleri yozlaştırmada burjuvaziye büyük katkılar sun­ maktadır. Müziklerindeki temalar; halkın isyanını, hak alma isteğini körelten bir muhtevadadır. Dert ve hüzün yüklü parçalarıyla topluma kaderciliği aşılarlar, beğenilerini dejenere ederler. Bunların müziği; lümpenlerin, yılgınların, dönekle­ rin müziğidir. Yani, yeri gelir in­ sanları ağlatırlar, yeri gelir göbek

attırıp efkar dağıttırırlar. Devrimin yarattığı değerleri sömüren böyleleri; yaşam biçimleriyle, müziklerinin içerik ve biçi­ miyle, yorumlarıyla devrimci sa­ natçılar tarafından teşhir ve tecrit edilmelidirler. Popülizm kategorisi içinde gö­ rebileceğimiz bir diğer anlayış da; slogancı müzik yapanlardır. Bun­ lar daha çok, sanatın kendine özgü estetik normlarını reddederek mü­ cadeleye zarar verirler. Kafiyeli bildiri de diyebileceğimiz sözlere, tek sesli bir müziğe ve içten olma­ yan, halka itici gelen bir söyleyişe başvururlar. Devrimci değerlerden güç almalarına rağmen, bu değer­ leri sıradanlaştırırlar. Sanat dilleri, estetikle bütünleşmiş bir yaratıcı­ lıkları yoktur. Toplumsal beğeni düzeyini ifade etmeyen, işledikleri konuları da değersizleştiren bu müzik türü,' devrimci sanatçıların mücadele alanına girer. Sonuç olarak; Devrimci müzik; devrimci il­ keler üzerinde yükselen, Anadolu halklarının yarattığı kültüre daya­ nan ye evrensel değerler ile besle­ nen çok sesli bir müziktir. Günü* müzün yoz-dejenere müziğine kar­ şı olduğu gibi, ayakları Anadolu topraklarına basmayan, halka te­ peden bakan, batı hayranı bir eli­ tizme de karşıdır. Çağdaş Halk Müziği'ni temel alarak başladığı yürüyüşünde dev­ rimci müzik, bugün ona aşan bir noktaya ulaşmıştır. Geleneği bu­ güne, bugünü geleceğe bağlama anlayışı, onu daha da geliştirecek, zenginleştirecektir. Bu yürüyüşte yer almayan, kendini tekrar edenlerle, dün oldu­ ğu gibi gelecekte de saflaşılacaktır. Çağdaş Halk Müziği'nden dev­ rimci müziğe geçiş, bir niteliği ifa­ de etmekle birlikte, bugün için özünde küçük-burjuva sanatçılarla devrimci sanatçıların bir saflaşmasıdır. Grup Yorum, bu yanıyla "Bir Kar Makinası" olmaya devam edi­ yor... •


ŞİİR dimitır polyanov

ÖZGÜR DÜŞÜNCE Gençlik yıllarımızın ateşinde, gem almaz yaşamın eşiğinde, odur gözlerimizi açan önümüzdeki uzun yola çıkarken, o bir peri tanrıça, bilgelik, yüce, adı özgür düşünce. Bir tedirgin yürek, bir ateş tohum, bir bakarsın keder, bir bakarsın sevinç, bir bakarsın çığlık, bir bakarsın ateş parçası güneş, ne engel tanır, ne baskı, ne sınır, ne zulüm, Promete'dir onu ilk veren bize, adı özgür düşünce. Önümüzde tekmil gizleri odur açan, birer birer çözen o, yaşadığımız günleri ve geleceğimizi ışınlarla aydınlatan, çizen o, yoktur çözemediği sorun, anlam, bilmece, adı özgür düşünce. Boş yere didinirler dururlar cüceler, durdurmaya çalışırlar düşünsel uçuşu, durdurmak isterler ışını, yok etmek isterler, ama düşman belki bin kez gördü ki, sonuç şu İstediğince yırtınsın dursun, vuramaz onu zinhar adı özgür düşünce. Koşun bayrakları dalgalandırarak, özgür düşüncenin şarkı söylediği yere, bir bu şarkıyı duyan kişi insan gibi yaşadım diyebilir ancak, mutludur kişi onu gördüğü sürece, adı özgür düşünce.

(Çev: A. Kadir - Fahri Erdinç) Dimitır Polyanov: 1876-1953 yılları arasında yaşamış olan Bulgar proleter şiirinin kurucusu.


ÖYKÜ

can yıldıran

D

uvarın dibindeki kü­ tüğe oturmuş, eve çı­ kan patikanın aşağısındaki zeytinliğin dibinden boylu bo­ yunca akıp giden ır­ mağın sesini dinli­ yordu. İçindeki barı­ şıklığa, dinginliğe, huzura eşlik eden bir türkü söylüyordu Badıl Çayı. Başta ala­ balıklar olmak üzere bilcümle balık düğün-dernek kurmuş eğleniyor, yosunlar kendilerim ırmağın akışına teklifsizce bı­ rakmış, dansediyor; zeytinliğin aşağıları­ na doğru yuvarlanıp gidiyor; damarları­ na ırmağın soğuk ve berrak suyunu çe­ ken çam ağaçlan pürlerini, kozaklarım ırmağa armağan ediyor, şenlikten, şölen­ den geri kalmıyorlardı. Balta ve motor seslerinin, tomruk yüklü kamyon bağırtılarının henüz du­ yulmadığı, cırlavukların dahi, Badıl Çayı'nın bu dingin ezgisini bozmamak için çenelerini tuttukları sabahın bu ilk saat­ lerinde doğanın berrak, büyüleyici sesi, O'nun yüreğindeki, beynindeki dinginli­ ğin, huzurun bir yansımasıydı sanki. Huzurluydu. Yaşamının alt üst oldu­ ğunu hissettiği o günlerin ardından şim­ di huzuru bulmuştu. Hırçın dalgalı gün­ lerin ardından, şimdi durulmuş, çarşaf gibi sakin, akıp giden denizin dinginliğindeydi yüreği. Hangi zamanda ve nerede olursa ol­ sun; İster ormanda dolaşırken, evde an­ nesiyle konuşurken, köylülerin arasına karışırken; ister yemek yerken, uyurken, uyanıkken olsun o görüntüler gözlerinin önünden hiç girmemiş; yaşadıkları, pay­ laştıkları tüm günler, geceler, olaylar, ey­ lemler, sohbetler dört bir yandan kuşat­ mıştı Özgür'ü; dalların hışırdamasında, suların çağıldamasında O'nun sesini; meyveye duran ağaçlarda, kızaran do­ mates fidelerinin arklarında O'nun çapa

16

darbelerini, alın terini; coşkuyla akan Badıl Çayı'nda O'nun şen kahkahaları­ nı; dağın yamaçlarındaki o harabelikte O'nun özlemlerini görmeye, duymaya başlamış, doğanın her devinimi, hareket eden her canlı, her görüntü O'na yoldaşı­ nı, Hasan'ı anımsatır olmuştu. Türkülerini ağız dolusu söyleyebilsin; hayatım, bir tepeden diğerine koşar­ ken pervasız ve tereddütsüz sürdürebilsin diye, ekmeğin ve sütün hasretim çek­ mesin diye, doğduğu gün kulağına fısıl­ damışlardı ismini. Adı gibi "özgür" ol­ sun demişlerdi büyükleri... İsminin şenliği, yüzünden silinip git­ mişti. Ne söylediği, ne anlattığı ve ne ko­ nuştuğu belli olmayan, kendine sorulan sorulara belirli-belirsiz cevaplar veren, kafasını öne eğip geçmişe dalıp giden, ürkek bakışlarla çevresinin tarayan bir insan olup çıkmış, O'nu yıllardır tanı­ yanları şaşırtır olmuştu. Tarlalar, evler, arabalar, evlilik vaadleri... "O kadar acı çektin, değer mi, yaşamak ne güzel, kimse için ölmeye değ­ mez"li konuşmalar karşısında yüreğine bir taş oturur, sesi soluğu çıkmaz olurdu. Düşünceli düşünceli gözlerim kaçıran, kararsızlığa düşen, ne olduğu anlaşılma­ yan tepkiler veren bir insan, hiç özgür olur mu? Üzerinde "El Fatiha" yazan mermer taşın ve çınar ağaçlarının görüntüleriyle, çığlıklar atarak, tere batarak uykuları bö­ lünmüş; yediği içtiği ayrı gitmediği, ey­ lemlerde, işkencelerde, hapishanelerde omuz omuza direndiği, bir dilim ekmeği paylaştığı yoldaşı Hasan, O'na hep sor­ gulayan gözlerle bakmış, rahat bırakma­ mıştı. Kısacası günler, geceler boyunca ya­ şamı alt üst olmuştu. Huzursuz, denge­ siz, kararsız bir dolu zaman geçirmişti. Şimdi, duvarın dibindeki kütüğe otur­ muş, eve çıkan patikanın aşağısındaki zeytinliğin dibinden boylu boyunca akıp giden ırmağın sesinin, Badıl'ın ezgisini dinlerken, işte tüm bu yaşadıklarım dü­ şünüyordu. Gözlerini toprağa asıp, derin düşün­ celere dalıp, hesaplaşmalarını çoğalttığı bir sabah vakti anası yarana gelmiş, oğ­ lunun derdine derman olmak için konuş­ mak istemişti. "Bir şeyim yok" demişti Özgür. Paylaşmak istememişti düşünce­

lerini. Uzun bir süre oğlunun yanında sessizce kalan Gülfıdan, oğlunun düşün­ celerini dağıtacak, darmadağın edecek, beyninde depremler yaratacak bir soruy­ la bozmuştu sessizliği. -Hasan nerede Özgür? O'nu niye getirmedin ? Özgür sarsılmış, ne diyeceğini bile­ memiş, utanmıştı. Hasan'la köye geldik­ leri o günü anımsamıştı. Üç günlük bir tatil için gelmişlerdi. Ailesinin devrimci­ lere iyi bakmamasına rağmen Hasan, kı­ sa bir sürede ev halkıyla kaynaşmış, ken­ disini sevdirmişti. Daha gelişlerinin ilk günü tarlaya inmiş, meyve ağaçlarının dibini kabartmış, domatesler için ark aç­ mıştı. Anasının sorusuyla birlikte, yaşadık­ ları o üç gün bir film şeridi gibi gözleri­ nin önünden geçmeye başlamıştı. Karşıki dağların eteklerine doğru çıktıkları, gerilla üzerine coşku dolu sohbetler et­ tikleri o günler, ilk günkü gibi yeniden canlanmıştı Özgür'de. Tüm bunları dü­ şündükçe, yaşananlar yüzüne yüzüne çarpmaya başlamış, utancından uzun bir süre sessiz kalmış, "Ana, Hasan şehit düştü" diye zar zor cevap verebilmişti. Anasının gözünden yaşlar, hiç bu kadar hızlı dökülmemişti. Derin derin iç­ ler çekmiş; Hasan'ı öven, Hasan'ın ken­ dinde bıraktığı etkiyi anlatan bir ağıt tut­ turmuştu ince ince, yanık yanık... Anasının bu hali, bu davranışı Özgür'ün yüreğindeki közü yangına çevir­ mişti. Günler, geceler boyu dinmemişti yangın. Kavgadan geri durması için on­ ca dolap çeviren, etmediğini bırakmayan anası, hem de üç günlüğüne tanıdığı bir insanın ardından dakikalarca ağlamış, ağıtlar yakmıştı. "Anam üç günlüğüne tanıdığı bir in­ san için onca gözyaşı dökerken ben, yıl­ larca birlikte olduğum, herşeyi paylaştı­ ğım canım yoldaşım için anam kadar ve­ falı olamayacak, O'nun kavgasını, öz­ lemlerini sürdüremeyecek, O'nun dökü­ len kanının hesabını soramayacak mı­ yım?" diye kendi kendine sordu bir gün Özgür. Haftalardır yaşadığı alt üst oluş­ lar anasının ağlamasıyla daha da derin­ leşmişti ama şimdi daha bir berraktı dü­ şünceleri. Vefa, özveri, yoldaşlık sıra sı­ ra akü beynine. Yine uykusuz kaldığı bir gecenin sa-


bahında gün henüz ışırken, dışarıya, bah­ çeye çıkmış; Hasan'ın dibini çapaladığı limon ve portakal ağaçlarının arasında dolaşmıştı. O ağaçlar, meyveye durmuş­ tu şimdi. Birlikte diktikleri domates fi­ danlarının arkları hala Hasan'ın çapa ve tırmık darbelerini koruyormuş gibi gel­ mişti Özgür'e. Gerillaya olan özlemle­ rinden bahsettikleri o dağlardaki çam ağaçlarının dallarından çıkan hışırtılar sanki, o gün verdikleri sözleri anımsatı­ yordu Özgür'e. Bu ağırlığa, kuşatmaya daha fazla dayanamamıştı. "Karmaşık düşünmeye, kendimi haklı çıkarmaya çalışmama hiç gerek yok. Anam bana vefa duygusunu hatırlattı. Mücadele etmek için çok sebep var, ama vefalı olmak bile yeterliymiş" diye bitirmişti hesaplaşmalarını. Toprak Çatlatan ayaz, güneşi sırt üs­ tü devirmeye çalışırken, rüzgarın soğuk­ tan kurumuş yüzleri yalayıp geçtiği bir seher vakti, tavuk kümeslerinin önünde bir avuç yem dururken konuşta anacığıyla. Herbiri bir inci tanesi kadar değer­ li yaşların nasıl ciğerini delip geçtiğini anlattı anacığına. "Ah!" dedi Gülfidan, yüreğinin içinden kopan bir sesle, "bil­ seydim bu yaşların yolunu düzleyeceğini, döker miydim hiç? Mil çekerdim de gözpınarlarıma, dökmezdim" dedi içli içli. • "Anacığım, bîr tek davranışınla ba­ na çok şey anlattın. İçinde bulunduğum kararsızlığa, çaresliğe son verdin. Ben bugün birlikte çok şeyi yaşadığım, pay­ laştığım yoldaşıma ihanet edersem, vefa­ sız davranırsam yarın sana da ihanet eder, vefasız davranır, kötü bir evlat olu­ rum. Ne sana ne de kendime bir hayrım dokunmaz" diye uzun uzun anlattı anası­ na. Her şeye bir kılıf bulan, oğlunu yo­ lundan caydırmak için her şeyi yapan Gülfidan'ın, oğlunun bu sözlerine diye­ cek bir şeyi kalmamıştı. Çünkü haklıydı Özgür. O'nu yeniden kaybedeceğine üzülmüş ama bir parça da gurur duymuş­ tu oğluyla. "Yolun açıkolsun" demekten öte bir söz bulamadı oğluna. İşte şu an Badıl'ın ezgisini dinlerken, doğanın o berrak, büyüleyici sesinin Öz­ gür'e, içindeki dinginliğin ve huzurun bir yansıması gibi gelmesinin nedeni, he­ saplaşmalarının bitmesinden başka bir

şey değildi. Gözleriyle karşıki dağın yamaçlarım -binlerce yıl önce tanrılar diyarı olan Beydağları'nı- tararken aklına Hasan'la olan sohbetleri geldi. Bu dağların öyküsünü anlatmıştı Özgür. "Bak Hasan, zevklerine çok düşkün olan bu tanrılar, Toroslar'ı yaratırken hiçbir masraftan kaçınmamışlar. Apollon, güneşin en sa­ rısını ve en sıcağını bu topraklar için ayırmış. İşte bundan dolayıdır ki; yöremiz insanları sıcakkanlı, tez canlı olmuşlar. Tanrıça Demeter türlü meyve, sebze ve bitkilerin tohumlarını bir gece yarısı bu topraklara serpiştirniş ve bir de el ver­ miş ki, koca koca ağaçlar bitivermiş dağlarda, köylüler topraklarından yılda üç, dört kez ürün kaldırır olmuşlar. İşte gördüğün bu harabe, eskiden bu tanrıla­ rın sitelerinden biriymiş." Bu sitedeki içtikleri sigaranın tadı bir başka gelmişti Hasan'a. Doğanın bu eşsiz güzelliğine hayran kalmış; bîr de bu güzellikten, be­ reketten yöre köylülerinin alın terleri kadar yararlanamadıklarım öğrenince üzül­ müş ve "Hareket izin verirse dökülen alınterinin hesabım sormak için bu dağla­ ra çıkalım olur mu?" demişti. Dağlara olan sözlerini, işte o gün vermişlerdi; Son­ ra Özgür anlatmaya devam etmişti bu dağların, Toroslar'ın öyküsünü. "Ellerinde baltaları, kadın-erkek, çoluk-çocuk hep birlikte ayağa kalkıp Şahkulu önderliğinde ayaklanan Tahta­ cılar'ın, Türkmenler'in ve tımarlı sipahi­ lerin isyan ettiği topraklar burasıdır. Bedrettin müritlerinden Abdal Musa ve Kaygusuz'un, Hakikat kelamım yaydık­ ları diyar, işte bu Toroslar'dır." Hay­ ranlığı ve özlemi bir kat daha artan Ha­ san; "Tanrılar ve dervişler diyarında yaşıyormuşsun da haberimiz yokmuş. De­ sene bu köyün insanları, o isyana der­ vişlerin soyundan geliyor? Onlara ilkin bu tarihlerini anlatarak çalışmaya baş­ layabiliriz" demiş ve heyecanla Toroslar'a bakmıştı. Gözlerini dağlardan aşağılara, evin bahçesine doğru indirdi. Meyve yüklü dallara, sebze arklarına takıldı bakışları. "O isyancı dervişlerin tarihine, senin öz­ lemlerine sadık kalacağım Hasan. Sözü­ müzden geri durmayacağım" diye geçir­ di içinden. Meyve yüklü ağaçlardan ve arklar­

dan kafasını tam kaldırmıştı ki, anasının omuzuna dokunan ellerini hissederek kafasını çevirdi. Anası biraz hüzünle, bi­ raz da gururla baktı oğluna. Hüzünlüydü, çünkü ayrılık vakti gel­ mişti. Bir daha ana şefkatiyle oğlunu sa­ rıp saramayacağım bilmediği bir ayrılık- » tı bu. Anasının elindeki çantayı aldı Öz­ gür ve yere bıraktı. Henüz babası ve kar­ deşi uyanmamıştı. Kollarım anasının boynuna doladı. Anası da onu belinden sardı. Sımsıkı kucaklaştılar, hiç bırakmamacasına. Yanaldan ıslanan Özgür, ana­ sının öpücüklerine bırakmıştı kendisini. Anasının yufka kokan, katmer kokan gömleğinin kokusunu içine çekti uzun uzun. Kınalı saçlarından avuçladı. Başım omuzlarına gömdü anasının. Uzun bir süre böyle kaldılar. Gülfidan'ın gözyaş­ ları bu kez Özgür için akıyor, "ahh Öz­ gür, ahh Özgür" diye mırıldanıyordu. Ayrılığın daha da zorlaşmaması için ba­ şım anasının omuzlarından kaldırdı Öz­ gür. Kınalı saçlarını bıraktı. Kollarım is­ teksizce çözdü. Kısa bir an göz göze gel­ diler. Sonra yere eğildi ve çantasını aldı, "Hoşçakal ana" dedi. Ve arkasını dönüp yürümeye başladı. -Çantana yufka, peynir kattım, kat­ mer de yaptım senin için, sen seversin di­ ye... Ağlamaklıydı anasının sesi. "Ana buraya arkadaşlarım gelirse, onlara da yufka vermeyi unutmayasın." diye cevapladı anasını. Ve gözlerini, anasının dolu dolu olmuş gözlerinden kaçırıp, hiç ardına bakmadan yürümeye de­ vam etti. Uzun bir süre ardından bakakaldı anası. Özgür, Döndü ebelerin bahçesine gelmişti ki, anasının sesini duydu bir kez daha. -Özgür, bir daha ne zaman gelirsin

oğul? Özgür yürümeye devam etti. "Bu dağların bir yakasında Tevfik yatıyor, bir yanında Tarık abiler,Besat..." diye içinden cevap verdi anasına. "... Bu dağ­ lar, Toros Dağları'dır; bu Toroslar'ın yoluna düşenler ayağa kalktığında, Badıl Çayı'na koşa koşa, bata çıka vardık­ larında, oğlun Özgür, özgür bir vatan olup dönecek sana" demek geldi içinden. Dilinin dediği ise, kocaman seslerden dökülen üç kelimeydi:

"BİR GÜN MUTLAKA!" • 17


İNCELEME

kayhan demir

T

arih kitapları hep onları yazdı; kralla­ rı, padişahları, derebeylerini ve onların yandaşlarını, yani bir avuç olanları... Kitaplar hep ege­ menlerin, zalimle­ rin "zaferleri" ve "kahramanlıkları" ile doludur. Halkın kahramanlarını, yazmaz bu kitaplar. Bu tarihi yazan­ lar, tarafsız değildir; onlar, bir avuç olandan yanadır. Oysa sıkıntıların, haksızlıkların, ezilmişliğin, horlanmışlığın doğal bir sonucu olarak "başkaldıran"ların ve bu yüzden kelle koltukta savaşır­ ken "başveren"lerin tarihi, dolu do­ ludur. Yaşamı içinde biçimlenmiş, resmi tarihin aksine dilden dile; şiir­ le, türküyle, destanla bugüne ulaş­ mıştır bu tarih. Kitaplar, zalimlerin şatafatlı yaşamlarını yazarak onları övedursun; "asiler", yoksul milyon­ ların umudu olarak yaşamım sürdü­ rür. Anadolu, bir ayaklanmalar tari­ hidir. "Haksızlığa karşı hak aramak, zulme karşı başkaldırmak" ekmek kadar, su kadar doğaldır Anado­ lu'da. 13. yüzyılda Amasya yöresin­ de Baba İshak; 15. yüzyılda Aydın

18

yöresinde Şeyh Bedrettin, Börklüce Mustafa, Torlak Kemal; Teke yöre­ sinde Karabıyıkoğlu; 16 yüzyıl ve sonrasında Şahkulu, Köroğlu, Nurali Halife, Sülün Koca, Baba Zünnun, Domuzoğlan; Tokat yöresinde Bozoklu Celal; Kırşehir yöresinde Ka­ lender Çelebi; Sivas yöresinde Pir Sultan Abdal; Kalenderoğlu Meh­ met, Kara Sait, Dağlardelisi, Tanrıbilmez, Baldırıkısa, Kafir Murat, Ağaçtan Piri, Yağmur, Şahverdi, Kekeç Mehmet, Dadaloğlu, Katırcıoğlu, Canbulatoğlu, Hekimoğlu, Sepetçioğlu, Kozanoğlu, Elbeylioğlu, İslamoğlu, Kamaroğlu, Bozbeyoğlu, Tahiroğlu, Sandıkçıoğlu, İnce Memed, Çakıcı Efe, Yörük Ali Efe ve onların önderlik ettiği ayaklanma­ lar, Anadolu'nun gerçek tarihidir. Neden binlerle, onbinlerle baş­ kaldırmışlar, neden ölümüne bir is­ yanı örgütlemişlerdir? Çoğu eşini, çocuğunu, ailesini bırakıp çıkmıştır dağa. Hepsinin ortak bir özelliği var­ dır; yoksuldurlar. Adaletsizliğin içinden çıkıp gelmişler, haksızlığa uğramışlardır. Bunun için ayaklan­ mışlar, baş alıp başvermişlerdir. İktidarlarının sarsıldığım gören egemenler, bu ayaklanmalardan öle­ siye korkmuş ve bu ayaklanmaları

vahşice bastırma yoluna gitmişler­ dir. Kuyucu Murat'lar, Çelebi Mehmet'ler, işte bu tarihin yazıcılarıdır. Ayaklanmacılar ise kimi zaman "ça­ pulcu, bir avuç serseri"dir, kimi za­ man "terörist"... Devletin asîsi, ça­ pulcusu halkın kahramanıdır. Ünlü tarihçi Hobsbown "Yasala­ ra ters düşüp, saldırıp zor kullana­ rak soygun yapan bir çeteye dahil herhangi bir kimse..." diyor eşkıya­ yı tanımlarken. Halkbilimciler de eş­ kıyalık için "kırsal kesimdeki sınıf kavgasının en keskin biçimlerinden biri ya da bir toplumsal protesto olayı, bir patlama" diyorlar. Anadolu'da eşkıyalar, çoğunluk­ la zenginlere ve yabancı işgalcilere karşı ortaya çıkmıştır. Faaliyetleri de çoğunlukla kendi bölgeleriyle sınırlı kalmıştır. Eşkıyalığın da adına leke süren bir zihniyet, yaygın olmasa da oluş­ muştur. Irz düşmanlığı yapan, halkın malına göz koyan, ağalarla beylerle* işbirliği içinde olan ve böyle bir suç­ tan dolayı devlet tarafından arandığı için dağlara çıkanlara da eşkıya den­ mektedir. Fakat, bizim yazımızda asıl öne çıkarmak istediğimiz eşkıya­ lar, "erdemli eşkıyalar"dır. Erdemli eşkıyanın niteliklerim


şöyle sıralayabiliriz: Eşkıya suç işle­ yerek değil, adaletsizlik sonucu ya­ salara karşı gelir. Adaletsizliklere karşıdır, zenginden alıp fakire verir, kendini koruma ve öç alma dışında adam öldürmez. Bu yüzden de halk tarafından sevilir, sayılır; yardım gö­ rür, desteklenir. Halk, onları "ele geçmez, kurşun işlemez" olarak bi­ lir. Araştırmacı-Yazar Pertev Naili Boratav "Halk, gerçekten kahra­ manlarını seçer; elbette bir tavuk hırsızı, hiçbir zaman Köroğlu ya da bir Çakırcalı gibi kahraman ilan edilmemiştir." diyor. Eşkıyalar hakkında sağlıklı de­ ğerlendirmelere ulaşabilmek için halkın görüşlerine yer vermek duru­ mundayız. Bunun için de en bilinir kaynak; eşkıya türküleri ve destanla­ rıdır. Eşkıya türküleri, Anadolu'nun dört bir yanında söylenmiş, dilden dile aktarılarak bugünlere gelmiştir. Anadolu insanı tarih boyunca acısı-

nı sevgisini, yergisini, övgüsünü, açlığını, yaşadığı zulmü kısacası ya­ şadığı her şeyi türküleriyle dile ge­ tirmiştir. Eşkıya türküleri de adeta başkaldırı tarihinin canlı tanıklarıdır. Halk, kahramanlarını türkülerinde yaşatmıştır. Peki bu eşkıya türküleri kimler tarafından, nasıl yazılmıştır? Bunları incelediğimizde önümüze şu başlık­ lar çıkar: 1. Türküler, ayaklanma önderle­ rinin kendilerince üretilir. Pir Sultan Abdal, Dadaloğlu, türküleri gibi... "Pir Sultan'ım, Huda yardım etmez mi? Müminler bağında bülbül ötmez mi? Bunca yattığımız gayrı yetmez mi? Kalkalım bakalım Nic'olursa olsun" "Dadaloğlu'm bir gün kavga kurulur Öter tüfek, davlumbazlar vurulur Nice koçyiğitler yere serilir Ölen ölür kalan sağlar bizimdir" 2. Türküler, ayak­ lanma liderlerinin yandaştan tarafın­ dan üretilir. "Kılıç üşürürdü beyi, sultanı Atını koşturdu veziri, ham Biz de helal ettik bu kuşça canı And verdik, yoluna dökeriz kanı" "İriş Dede Sultan, kavgaya iriş İmdi can günüdür gazaya giriş" Bu türküde de gö­ rüldüğü gibi halk, Şeyh Bedrettin müridlerinden ya­ na gönül vermek­ te, sultana, beylere karşı çıkmaktadır.

Çakırcalı'nın en önemli kurmayı Hacı Mustafa

3. Türküler, devlet yanlısı şairler, ozanlar tarafından

üretilir. "Haydaroğlu aklın yok mu başında Niçin Al-Osman'a asi olursun Her ne zulüm eyledinse dünyada Ettiklerini bir bir bulursun" Eşkiya türkülerinde başkaldırı ve yiğitlik, hüzünle iç içedir. Türkü­ lerin temel özelliği "ağıt" ve "isyan"la yüklü olmalarıdır. "Kıratın boynunda püsküllü koza Kanlarım damladı çimene toza Kurtulursam eğer sorarım size Dayan İnce Memed dayan n'idelim gardaş n'idelim oy Tut elimden İnce Memed gidelim dağlar gidelim oy" Eşkıya türküleri, diğer türkü bi­ çimleri gibi sözlü halk edebiyatı ürünlerinden olduğu için biçimsel olarak onlara benzerler. Bu türküler adlarına yakıldıkları kişi, kahraman, efe ve zeybeklerin karakterlerine uy­ gundur ve genellikle bu kişilerin yi­ ğitliklerini göstermek için "Hey", "Bre", "Aman Aman" gibi nidalar içerir. Eşkıyalık, Anadolu köylerinde hayat bulduğu için, doğa, bu türküle­ rin baş öğesidir. Türkülerde genel­ likle ayaklanma önderinin bütün ki­ şilik özelliklerine yer verilir. Türkü­ lerin kendine özgü ağır ama kıvrak oyunları da yaratılmıştır. Eşkıyaları ve yaşadıkları dönem­ leri öğrenmenin, tanımanın bir yolu da onların türkülerini incelemekten geçiyor. Dergimizin bu sayısından başlayarak eşkıya türkülerini öykü­ leri ve notalanyla birlikte sayfalarımıza taşıyoruz. Bu aynı zamanda küçük kesitler halinde de olsa Ana­ dolu halklarının zulme karşı direni­ şinin anlatımıdır. • Kaynakça: Eşkıyalık ve Eşkıyalık Türküleri Mehmet Bayrak Ege'de Eşkıyalar Sabri Yetkin Türk Halk Eylemleri ve Devrimler Çetin Yetkin Öyküleriyle Halk Türküleri Hamdi Tanses

19


hekimoğlu

Fatsa-Ordu

Hekimoğlu derler b e n i m aslıma Aynalı m a r t i n yaptırdım da n a r i n i m kendi neslime

Konaklar yaptırdım d ö ş e t e m e d i m Ünye Fatsa bir oldu da narinim baş e d e m e d i m

Konaklar yaptırdım m e r m e r direkli Hekimoğlu dediğin de n a r i n i m aslan yürekli

Ünye Fatsa arası o r d u da k u r u l d u Hekimoğlu dediğin n a r i n i m orda vuruldu.

O

rdu dolaylarında yaşayan Hekimoğlu, yoksul bir ailenin çocuğudur. Babası, henüz Hekimoğlu küçük yaştayken ölmüştür. Hekimoğlu, çevresinde dürüstlüğü ve yiğitliğiyle tanınır. Hekimoğlu, yörede egemenlik kurmuş olan Gürcü Beyi Sefer Ağa'nın sözlüsünü sevmiştir. Bazı kaynaklara göre Hekimoğlu'nun sevdiği kızın, Gürcü Beyi'nin kızı olduğu iddia edilir. Kız da Hekimnoğlu'nu sevmektedir. Bey ilişkiyi duyar duymaz Hekimoğlu'na, kendisiyle teke tek dövüşmeyi önerir. Hekimoğlu "Aynalı Martin"ini* alır ve çarpışma yerine gider. Bey, sözünde durmamış adamlarıyla pusu kurmuştur. Çatışma başlar. Hekimoğlu, beyin en önemli adamlarından birini öldürerek kuşatmayı yarar ve çıkar. Köyüne gidip yanına iki akrabasını alarak dağa çıkar. Olay, yörede büyük yankı uyandırır. Köylüler, Hekimoğlu'na kucak açar. Hekimoğlu, yoksul köylülerle dostluk kurar; zenginlerden aldığını köylüye dağıtır. Hekimoğlu'nun çevresine pek çok köylü katılır. Hekimoğlu, beyin korkulu rüyası olmuştur. Bey, jandarmayla birlikte O'nu her yerde aramakta fakat halk koruduğu için bulamamaktadır. Hekimoğlu'nun yanında bulunan yeğenleri bir gün köye inip, Hekimoğlu'na yakınlığı ile bilinen muhtarın evine giderler. Muhtar, Hekimoğlu'na dost görünmesine rağmen beyle işbirliği içerisindedir. Bu yüzden de Hekimoğlu'nun yeğenleri köye indiğinde jandarmaya haber vererek iki genci katlettirir. Olayı duyan Hekimoğlu, adamlarıyla muhtarın evini basar. Fakat köyde pusu kurulmuştur. Hekimoğlu'nun adamları katledilir. Kendisi de ağır yaralı olarak bölgeden çıkar. Fakat gücü kesilir ve bir ağacın altında ölür. Hekimoğlu ve adamlarının cesetleri Fatsa'ya götürülüp halka teşhir edilir. İşte bu olaydan sonra yiğitliğiyle yöreye nam salan Hekimoğlu'nun türküsü dilden dile dolaşır. * Aynalı Martin: Hekimoğlu, Özel olarak yaptırdığı mavzerinin üzerine ayna yaktırmıştır. Çatışmalarda bu aynayla düşmanın gözünü kamaştırarak düşmanı etkisiz hale getirmektedir. •

20


ARŞİV pertev naili boratav

halk dilinde HİCİV VE MİZAH * ALİ VEYA RUŞEN ALİ KÜÇÜK BİR ÇOCUKKEN, BABASI hizmet ettiği beye (yahut paşa veya padişaha) seçtiği iki tayı beğendiremediği için gözleri çıkarılmak suretiyle cezalandırılır. Ali büyür, delikanlı olur: Babasının felaketine sebep olan taylara da, körün tavsiyelerine göre bakılmıştır. Bunlardan bir tanesi, körün meşhur kır atı alacalar. Kır At. eşi bulunmaz bir küheylan olunca, kör ona oğlunu bindirir ve intikamını almak için dağlar başına yollar. O tarihten itibaren artık körün oğlu, Köroğlu olmuştur. Köroğlu, Çamlıbel'de yerleşir. Kahramanlığıyla dünyaya şöhret salar. Bu şöhretiyle etrafına topladığı yine kendi gibi halktan kahramanlarla Köroğlu, beylere, paşalara ve hükümdarlara meydan okuyan, onları titreten bir kuvvet halini alır. Beyin, paşanın, padişahın zulmünden kaçanlar, O'na sığınır. Köroğlu, sade bir haydut olarak kalmaz. Zayıfların hamisi, adalet dağıtan bir hakim olarak da hüküm sürer. Çamlıbel saltanatı böylece devam eder gider: Tüfek icat edilinceye kadar... Köroğlu delikli demiri ilk görüp, bunun nasıl adam öldürdüğünü anladığı gün: "Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu... Eğri kılıç kında paslanmalıdır" diyerek ortadan sır olur. Bu, dediğim gibi, destanımızın esas temidir. Araya yine rivayetlerin ekseriyetinde bulunan birçok ayrıntı giriyor... Bu Köroğlu hikayesinin kaynağı, geçtiğimiz Nisan ayında yitirdiğimiz Pertev Naili Boratav'dır. Yaşamım, Anadolu halk kültürünün incelenmesine adayan bir kişidir Pertev Naili Boratav. Anadolu kültürüne ait bir bilgi edinmek isteyen ya da bu kültüre ilgi duyan herkesin kitaplığında bir Boratav kitabı bulmak mümkündür. Hemen herkes bir şekilde duymuştur bu ismi ama ayrıntısını çok az kimse bilir. Araştırmalarının değerini pek az kimse bilir. Engin bir derya olan ve içinde bir çok ilerici öğe taşıyan Anadolu halk kültürü, bugüne dek hep yozlaştırarak aktarılmıştır. Boratav, bu geleneğin dışında sayacağımız ender isimlerdendir. Kimdir Pertev Naili Boratav... Dergimizin geçen sayısında Pertev Naili Boratav'ı, ölümü nedeniyle kısaca da olsa tanıtmıştık. Halk bilimci, araştırmacı, yazar.:. Yaşadığı türlü zorluklara rağmen, yılmadan Anadolu halklarının yarattığı binlerce yıllık mirası bazen yaya, bazen eşek sıranda Anadolu köylerini gezerek günışığına çıkartmak için elinden gelen tüm çabayı sarfeden bir insandır Boratav. Yaşamı boyunca Anadolu halk ozanlarım, halk fıkralarım, genel olarak halk kültürünü günışığına çıkaran eserlere imza attı. 1940 yılında, Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi'nde Halk Edebiyatı kürsüsünü kurdu. Kısa bir süre sonra, oluşturduğu bu kürsü komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle kapatıldı. Üzerinde oluşturulan baskı nedeniyle, çalışmalarının engellenmesinden dolayı yaşamım yurtdışında sürdürmek durumunda kaldı. Boratav, bu baskılar karşısında asıl olarak kaçış tavrım seçen değil, sürgün edilen durumundadır. Yurtdışına çıkışı sırasında askerlerin yaptığı aramada üzerindeki Türkiye haritasına dahi el konulmuştur. "Boratav üzerinde neden böylesi bir baskı ağı kuruldu? Boratav, nasıl bir hareketin içindeydi?" diye düşünülebilir. Ülkemizin artık emperyalizmin direk himayesine girdiği yıllarda atılan her ilerici adım, devletin terörüyle karşı karşıyaydı. Halkın benimsediği, kendinden bir şeyler bulduğu veya halk yararına eserler üreten aydınlar da bu süreçte cenderenin ağırlığını üzerlerinde hissetmişlerdir. Üniversitede kurduğu kürsünün adının başında "halk" olması, Boratav'ın "komünist" olması i ç i n yeterliydi. Yıllarca vatanından sürgün edilmiş bir şekilde yaşayan ama yine de Anadolu'yu yazan Boratav, geçtiğimiz aylarda 91 yaşında yaşamını noktaladı. Televizyon ekranlarında, inanken haberlerinin ardında anlık bir bölümle verilen cenazesi gösteriyordu ki;

21


Boratav'ı sadece bir kaç kişi uğurlamaya gelmişti. Böylesi bir ozanı binlerle uğurlamak, O'nun yapıtlarını, anlatmak istediğini sahiplenmenin bir göstergesi olacaktı ama olmadı. İşin devlet cephesine gelince... Yine aynı pervasızlıkla hareket ediyordu devlet Bu kez, yıllarca ezip zulmettiği bir insanı sömürmekte pervasızdı devlet Geçtiğimiz günlerde, Boratav'ın adıyla açılan bir kütüphanede boy gösteren devlet yetkilileri, günah çıkarmaya çalışıyorlardı. Boratav'ın ne kadar büyük bir araştırmacı olduğundan dem vuruyorlardı. Bugün, Anadolu halklarının türkülerini yapanları hapseden, onlara zulmeden devlet 40 yıl önce bu zulmü yaşattığı bir insanı timsah gözyaşlarıyla sahiplenmekle aklanacağım sanıyor.. Hayır! Ne o günkü, ne de bugünkü iktidarlar, işledikleri bu suçlardan ötürü aklanamazlar. Peki, ülkemizin en komünist sokulan Boratav'ın ölümü üzerine ne söylemişlerdir? Hiçbir şey... Çünkü Boratav'ın yaşarken söylediklerinden çok fazla bir şey anlamadıkları için, kimdir, nedir pek umru olmamıştır en komünist solumuzun. Halka ve halkın kültürüne yabancılaşan sol, halkım tanımak için alıntı kültüründen sıyrılıp "bu halkın kültürü nedir?" diye merak etseydi, eline alacağı ilk kitap Boratav'ın kitapları olacaktı ama sol, bu kitaplara bile yabanadır. Üstelik bu kültürü, bunları araştıranları küçümser. Küçümsedikçe küçülür, farkında bile olmaz. Ülkesinin insanlarının gelenekleri görenekleri, giyimi, kuşamı, kültürel gelişimi ve tarihi üzerine tek bir söz söylemeyen bir sol, nasıl halk adına yola çıkar? Peki sanat camiası ne yapıyor? Onlar ise sizlere ömür... Kendi tasalarına düşmüşler ki, ne yaptıklarını kimse bilmemektedir. Kendilerine bile sahip çıkmamaktadırlar. Kendi dünyalarım kurmuşlar ve dünyada sadece kendileri olsun istiyorlar. Dışlarında kimse olmasın. Bu küçücük dünyalarında kendi aralarında kavgalar etsinler, daha sonra barışsınlar, daha sonra tekrar küssünler. Ardından bu bunalımlı ruh halini anlatan eserler üretsinler. Elinden geldiğince, mütevazi bir çabayla halk kültürümüzü bize aktaran, bunu yazılı bir belge niteliğine büründüren Pertev Nali Boratav, örnek aldığımız bir insandır. Kendisini sahipleniyoruz. Üretimlerimiz, onların bize aktardıkları üzerinde şekilleniyor.. Devrimci Halk Kültürü'nü, Anadolu'nun bağrından olumlu değerlerini süzerek ve yeni değerler ekleyerek şekillendiriyoruz.

G

azetelerin, mecmuaların bulun­ madığı çağlarda ve yerlerde halkın içtimai tenkit ve hiciv ihtiya­ cını karşılayan halk edebiyatı çeşitleri içinde "fıkralar" en başta gelir Şüphe yok ki halk şairlerinin mizahi destanları, taş­ lamaları, belli hadiseler veya şahıslar için yakılmış kötüleyici türküler de aynı ga­ yeyi gözeten nevilerdir; hatta, masalların bile çoğunda bu hiciv ve tenkit gayesini bulmak mümkün olur, ama bunlarda, halk fıkralarındaki kestirmelik ve kesin­ lik yoktur; bu nevilerin içinde hiciv ve tenkit, nevi tayin eden unsur değildir; fıkralar ise, bu amaçlarıyla diğer nevi ve çeşitlerden ayrılırlar. Onun içindir ki, halk fıkraları, öteki halk edebiyatı çeşitleri gibi, kendi başla­ rına bir sanat varlığı' olarak ortaya çık­ mazlar, hiçbir zaman, masal, türkü, des­ tan... gibi çeşitlerde olduğu gibi fıkra, sa­ dece fıkra dinlemek zevkim karşılamak için dinlenmez; günün saatin meselesi hakkındaki düşüncesini iyi anlatabilmek isteyen kimse zaman ve zamana uygun bir fıkra getirir: Adı belli veya adsız bir kahramanın şahsında yahut da onun di­ liyle zamanı, zamanın insanları, olayları hakkındaki düşünüşünü ortaya koyar. Yine bunun içindir ki, halk geleneklerinden fıkra, çokluk kadın meclislerinin de­

22

ğil, erkek meclislerindeki sohbetlerin cilasıdır: Çünkü içtimai hiciv ve tenkit, ka­ dından çok erkeğin işidir. Fıkra anlatmak büyük bir maharet ve sanat ister, herkesin anlattığı fıkra aynı zevki, aynı neşeyi vermez; fıkrayı yerli yerinde anlatmak ve yoluyla anlatmak sanatım bilenlerdir ki ona hakiki değeri­ ni verirler, onların dilinde fıkralar, asal amaçlarındaki tesiri yapar. Bir vaka veya şahıs için uygun fıkrayı seçmek, hem de fıkranın mizah veya hiciv unsurunu be­ lirtecek bir eda ile anlatmak, hususiyetle, hikayenin düğüm noktası diyebileceği­ miz yere kadar ağır ağır gelip, düğümü maharetle ve süratle çözüvermek, bunu, topluluğun üzerinde soğuk tesir bırak­ madan yapabilmek herkesin kan değil­ dir, her zümre halk içinde bu işin ustala­ rı vardır, meclislerde herkes bunların ağ­ zına bakar, bunlar "zemin ve zamanı" bi­ len, fıkrayı yerinde yerleştiren nüktedan, zarif, hoşsohbet, sözü sohbeti dinlenir diye vasıflandırılan kimselerdir. Halkın hi­ civ ve mizah iradesini, çoğu asırlar bo­ yunca pek az değişikliğe uğramış muay­ yen kalıplar içinde, tazeliğini ve kuvveti­ ni kaybetmeden nesildin nesile bu söz sanatkarları naklederler. Bunlar, kendile­ ri de birer fıkra kahramanlandır; Nasret­ tin Hoca'yı, İncili Çavuş'u, Bekri Musta­

fa'yı tarihte aramaya ne hacet.. Onları her köyde, her kasabada bulabilirsiniz; halk mizah ve hicivinin bu ölmez çehre­ leri, nikbin gülüşleriyle her yerde karşı­ mıza çıkar, bunların başlarından geçen tuhaf vakalar yahut da başkalarının ba­ şından geçmiş diye anlattıkları, çokluk yarattıkları neşeli fıkralar Hoca Nasret­ tin'in, İncili'nin, Bekri'nin fıkra külliyat­ larım nesilden nesile şişirecektir.. Fıkraların mekanizması, yapılışı bir çok hallerde konulan ve güldüren, tesir eden "nükte" motifleri, milletlerin müş­ terek malıdır. Bizim Nasrettin Hoca'nın başından geçmiş diye anlattığımız ve güldüğümüz vakayı Fransızlar Panurge'ün diye anlatırlar; Araplar Cuha'ya mal ederler. Almanlar Eulenspiegel'e... Bu fıkra kahramanları, adeta insanların, ancak içtimai şartlarda tayin olunabilen belli hiciv ve tenkit görüşlerin birtakım vakalar halinde kendi şahsiyetleri etra­ fında toplanmışlar, bu vakalar, bir hika­ ye şeması içine girip milletten millete kolaylıkla geçmiş; kim bilir belki de, bir çok hallerde, milletlerin birbirinden ha­ beri olmadan, içinde yaşanan şartların aynı olması neticesiyle, aynı zamanda muhtelif milletlerde doğuvermiştir. . Halk fıkralarım birçok çeşitlerde a-


yumak mümkün... Bunları bir defa, bazı meşhur tiplerin adlarına bağlananlar, anonim olanlar diye ikiye ayırabiliriz. Her milletin mizah ve hicvinin mümessili olarak yaşayan bir veya bir kaç kahraman vardır, bunlar zümre sınırlarım aşıp, bü­ tün insanları eğlendirecek ve güldürecek kadar "insani" vasıflar taşırlar, "bizim Nasrettin Hoca'mız, halk filozoflarının dünyaca en çok tanınmışı, eh çok sevil­ mişidir. Adsız fıkraları, mesela "adamın bi­ ri," diye anlatılanları da bir kaç çeşide ayırmak mümkün olur. Bir kısmının mev­ zuları zümrelerdir: İskoçyalılar'ın hasis­ liğini, İngilizler'in soğukkanlılıklarım yahut geç intikallerini, Lazlar'ın saflığım vs. anlatan fıkralar gibi... Bunlar şüphe­ siz, kavmi rekabetlerin meydana getirdi­ ği hiciv ve mizah fıkralarıdır, bunların daha mahdut zümreleri ele alan çeşitleri imparatorluk merkezlerinde rağbetle olan diğer halk sanat mahbullerinde gör­ düğümüz vasıflarıyla karşımıza çıkan Mesela, Karagöz ve ortaoyununda taklit yoluyla alay edilen taşra halkının her biri hakkında İstanbul'da mizahi fıkralar anlatılırdı; keza, şehirlerin kasabaların, hatta köylerin birbiri hakkında anlattıkları fıkralar da "coğrafi zümreleri mevzu edinmiş" fıkralar arasında yer alır, Anka­ ralı, Çankırılı'yı kötüleyen bir fıkra anla­ tır: bakarsınız ki aynı fıkrayı Çankırılı, Ankaralı hakkında anlatmaktadır. Bir kısım adsız fıkralar da, tarikat, meslek veya sanat erbabını mevzu edin­ miştir. Halk asırlar boyunca, birtakım iç­ timai vazifelerin mümessilleri hakkında tecrübeleri sonunda, iyi veya kötü, müs­ pet veya menfi kanaatlar edinmiştir' ki bunların ifadesini, her milletin halk ede­ biyatındaki fıkralarda buluruz. Türk fık­ ralarında hocalar; obur, doymak bilmez, menfaatinden başka bir şey düşünmez, küstah ve kabadır, fıkralar bize onları böyle gösterir. Bir misal: "İki hoca bir köyde düğün ziyafetine davetli imişler; o kadar yemişler ki kamıldayamaz hale gelmişler; köylü bunları bir arabaya yüklemiş yola koymuş... Yolda hocanın bir tanesi uzakta görülen ve ziyafet ışığı olduğunu tahmin ettiği bir ışığı arabacı­ ya göstermiş demiş ki: 'Oğlum, çek şu köye, orada da bir ziyafet var galiba!' Arabacı: 'Hoca' demiş, 'insqf et yerinden

kamıldayamaz haldesin; doymadın mı?' takdim etmiş. Abdülkadir dik dik Derviş Hoca yanında, fazla yemekten çatlamış, Mehmed'in gözlerine bakmış, demiş M; cansız yatan arkadaşını arabacıya gös­ 'Derviş Mehmet, doğru söyle, Hacı Bay­ tererek: 'Doymak diye bununkine der­ ram kardeşimden bana bir tane seccade mi getirdin?' Derviş Mehmed: 'Evet ler!' demiş? Bir insanın ölümünü bu ka­ şeyhim!' demiş. O zaman Abdülkadir, odar insafsızca -fakat başarılı- alay mev­ turduğu yerin yanıbaşındaki pencereyi zuu yapan bu fıkra, üzerinde biraz düşü­ açmış, seslenmiş: 'Ey kardeşim Hacı nürsek ne kadar vahşi bir ifade gizliyor; Bayram! Bana gönderdiğin seccade kaç fakat bıraktığı tesire bakalım: Bu hiç de tane idi, bir miydi, üç müydü?' Derviş öyle, tiksindirici ve ürpertici değil, bunda Mehmed pencerede şeyhi Hacı Bay­ kötülükten ziyade gülümseyen, iyi niyet­ ram'ın başını görmüş; Hacı Bayram, li bir tenkit ve mizah çeşnisi tadıyoruz. Abdülkadir hazretlerinin sualine cevap Hristiyan memleketler halkı da, papazla­ vermiş: 'Abdülkadir kardeşim, Derviş rını böyle alaya almışlardır. Mehmed yalan söyler, ben sana üç sec­ Halkın, keramet sahibi şeyhler karşı­ cade yolladım!' Bunun üzerine Derviş sındaki hicivci tavrına kuvvetli bir ifade Mehmed dayanamamış, pencereye doğ­ veren fıkralar da -hocalar hakkındakiler ru yaklaşmış ve her iki şeyhe birden: 'Be kadar bol olmasa bile- rastlarız. Nasrettin herifler' demiş, 'Madem birbirinize bu Hocanın meşhur ve eski bir fıkrası bun­ kadar yakın oturursunuz, bu zavallı Der­ ların en güzellerinden biridir. "Hoca, ge­ ce alem-i manada arş-ı alanın muhtelif viş Mehmet' e ne diye üç aylık yol yürü­ tabakalarında yaptığı seyranları anlatan türsünüz!' " Şeyyad Hamza'yı sorar: 'Derviş, yedin­ Umumi olarak halk fıkralarına onla­ ci katta yüzüne yelpaze gibi yumuşak bir şey dokundu mu?' Şeyyad Hamza, kera­ rın mevzuları ve alaya aldıkları, hiciv ve mette hocadan geri kalmadığını göster­ tenkit ettikleri zihniyetler, şahıslar ve omek için, 'evet' cevabım verir. Hoca da laylara dair çok şeyler söylenebilir. Ya­ zık ki bunların birçoğu, hatta en kuvvet­ o zaman der ki: 'İşte o benim eşeğimin lileri, yazılması ayıp sayılan çeşittendir, kuyruğuydu!' " Halkın, hatta en büyük bunların -fonetik alfabelerle yapılmış ba­ ve en çok hürmet gösterdiği, evliya mer­ zı dar ilim ve ihtisas neşriyatı müsteshatebesine götürdüğü büyük şeyhlerine bi­ neşrini cemiyetin adet ve teamülleri ade­ le, zaman zaman, pek Nasrettin Hoca ka­ ta yasak etmiştir; bunlar sadece kulaktan dar keskin ve iğneli bir dille olmasa bile, kulağa, birbiriyle pek samimi kimseler aakü selimin oldukça haşin bir tenkidiyle rasında anlatılıp meraklılarının defterle­ dokunmaktan geri durmadığım göster­ rine yazılmakla kalacaktır. Bununla be­ mek için bu çeşitten başka bir misal da­ raber halk fıkralarının okunabilecek ka­ ha vereyim: Fıkra, halk edebiyatı çeşitle­ dar "edepli" olanları da boldur. Şimdiye rinde her zaman gördüğümüz bir anak­ kadar fıkra külliyatları, memleketimizde ronizmle Abdülkadir Geylani ve Hacı dikkatsiz, itinasiz ve zevksiz baskılar ha­ Bayram'ı aynı yıllarda yaşatıyor "Hacı linde basılagelmiştir; hiç bir iyi sanatkar, Bayram, müritlerinden Derviş Mehbunları ele alıp işlememiştir. Mevzuları med'e üç tüne halı seccade vermiş. 'Al bunları, Bağdat ta Abdülkadir kardeşi­ ve nükteleri bakımından eşsiz Türk fık­ me ilet!' demiş. Derviş Mehmet fakir, ne raları yazık ki günden güne bozulan halk kitapları halinde yaşamaya çalışıyorlar. yapsın, yayan yapıldak yola koyulmuş Halk fıkraları, halkın psikolojisinden, kona göçe, bir ayda Adana'ya varmış; 'Bağdat'taki adam ne bilecek seccadele­ zihniyetinden, insanların birbirlerini na­ rin üç tane olduğunu; şunlardan birini sıl gördüklerinden bize çok şeyler öğre­ satayım da burada biraz dinleneyim, bir tecek mahiyette şeylerdir. Onları topla­ kaç gün yiyip keyfime bakayım!' demiş. mak, güzel kitaplar halinde bastırmalı, okumalı ve okutmalıyız. • Ve düşündüğünü yapmış. Bir ay daha yol gitmiş. Halep'e varmış, orada da ay­ nı düşünce ile ikinci seccadeyi okutmuş. Bağdat'a tek seccade ile varmış; şeyhi­ * Yurt ve Dünya Dergisi, Sayı 25, Ocak 1943 nin hediyesini Abdülkadir hazretlerine

23


selçuk demirci

İleri; şimdi son kavga için İleri; yürekle bilinçle Tutuyoruz sözümüzü Haydi yoldaş! Elele, zafere Bayraklarımızı dalgalandırarak yürüyoruz, hasretimiz olan özgürlüğün şarkı söylediği yere; zafere. Bizimdir bu yol, hakettik onu. Ne ihanetler, ne sarp yollardan yılarak geri düşenler, ne de düz ve rahat yollar arayıp şarkılarını karanlıklarda söyleyenler... Hayır! Bu yol bizim. Biz layığız ona. Yürüdükçe dikleşiyor ama bedenlerimizle düzleştiriyoruz. İşte bir engel daha: "Bizsiz 1 Mayıs" Yalanın ve onursuzluğun girdabından çıkarıp bedenlerimizi, kulak veriyoruz o içten, o gerçek çağrıya. Bizleri boş umutlarla besleyenlere ve mezara dek kendi kaderimize terkedenlere karşı, yürüyoruz ışıltısında bayrağın. Yan yana, omuz omuza, tepemizde kırmızı kırmızı parlayan bayrağımızla, ne erkek ne kadınız, ne genç ne yaşlı; omuzbaşımızdaki devrimin yeni insanı. Ve yanıbaşımızdan uygun adım geçen siyah bere, beyaz gömlek, kırmızı fular; alev kanatlı yoldaşlar; İleri; şimdi son kavga için! 24


Bayrağımız gibi sıcak ve samimi, -ne kadar da güzel- yoldaş oluyoruz birbirimize. Dirseklerimizi kavuştururken birbirine, güven duyabiliyorsak yanımızdakine ve gülen bakışlarımız çakıştığında yıldızımızın sarı ışıltısını görebiliyorsak gözbebeklerimizde; özgürüz artık, zafer o kadar yakındır bize. Dünyanın en güzel en görkemli ailesine has bir coşkuyla; İleri; yürekle,

bilinçle!

İçimizde bir öfke seli kabarıyor. Nefrete dönüşüyor güneşli bakışlarımız, önümüzdeki karanlık engele karşı. Düğmelerine basılmayı bekliyor kara giysili robotlar ve panzerler, halka zulüm kusmak için. Ve bir avuç egemen, milyonların gözü önünde el sıkışıyor ihanetin savunucularıyla, 1 Mayıs ezilen halkın kavga • günü olmasın diye. Direnci ve umudu silmek için insan yüreğinden, arkadan vurmak için haklı kavgamızı, ellerindeki kara hançeri kaldırırlarken havaya; satılan vatandır, aldatılan halk. Ama tarih yazdı sayfalarına ihaneti, bedelini de yazacak zaferimizi anlatan coşkulu satırlarının arasına. Bizse yürüyoruz kanımıza karışan hasretimizle birlikte, kutlayacağımız kurtuluş günlerine doğru. Yürüdükçe kırıyoruz bileklerimizdeki zinciri. Özgürlük tohumları serpiyoruz geçtiğimiz alanlara. Yürüyoruz aklibaslı Bedreddinler gibi ve gür bir ırmak gibi fışkırıyor yüreğimizden Pir Sultan türküleri. Kırmızı bir gül olup açılıyor yüreğimiz. Aynı şeyi duyuyor, aynı şeyi düşünüyor, aynı şeyi söylüyoruz; Haydi yoldaş! Elele,

zafere!

Ey vatan, ey alınyazımız! Biz 25


sürdürebiliyorsak zincirinden boşanmış öfkemiz içinde savaşımızı, hiç sönmeyecek demektir tepemizdeki güneşin sarı ve kırmızı çakan ışıltısı. Acılarla dağlanan yüreğimize gün gelecek sevinç oturacaktır. Zorbalık ve ihaneti güç ve bilinçle çalarken yere, her adımda daha yakın görüyoruz cennetimizi; özgür vatanı. Ve arkamıza dönüp baktığımızda yaşlı gözlerimizle, canımızdan çok sevdiğimiz şehitlerimiz var mavzer olmuş bedenleriyle yol olan, yollar açan. Biliyor bizi bu acı, bu öfke ve koskoca bir dünya bayraklaşıyor avuçlarımızın içinde. Biliyoruz, bir kez girdik mi savaşa dayanmak gerek. Katlanacağız her acıya ama yakınıp sızlanmayacağız hiçbir vakit, istediği kadar ağır olsun işkence. Dört bir yanda ışısın diye hayat, bereketini halka saçsın diye kurutulmuş toprak ve milyonlarca acılı yüz kavganın alev kanatlı yoldaşları gibi aydınlansın diye;

İleri; şimdi son kavga için İleri; yürekle bilinçle Tutuyoruz sözümüzü Haydi yoldaş! Elele, zafere.

26


ARAŞTIRMA

yiğit tuncay

KAFKAS TEBEŞİR DAİRESİ YA DA

HUEİ-LAN-Kİ Emperyalizmle özdeşleşmeye giden tüm düşünsel faaliyetlere karşı ve hocam Oben Güney'in anısına...

T

avır Dergisi'nin Aralık '97 tarihli sayısındaki "Çanlar Kimin İçin Çalı­ yor?" adlı yazımızda, üs­ tünde önemle durulması gereken bir konuya kısa­ ca şöyle değinmiştik: "(...) Tarihçilerin çoğu, tiyatro sanatının kökleri olan bu dansların kökenim, Eski Yunan'a da­ yandırmaktadır. Oysa ki, gölgede ka­ lan araştırmacıların ortaya koyduğu gibi, tiyatro sanatının kökleri Orta Asya ve Uzak Doğu'ya dayanmakta­ dır. Yine bazı araştırmacıların söyle­ diği gibi, Çağdaş Batı Tiyatrosu'nu tanıyabilmenin ön koşulu; Orta Asya ile Uzak Doğu tiyatrolarını tanımak gerektiğidir. Çünkü, bütün Avrupa ti­ yatrosuna kaynaklık eden Yunan dra­ mı da buradan gelişmiştir. Bu uyarıyı dikkate alan batılı tiyatro adamları­ na, Bertolt Brecht ve Antonine Artaud gibi isimleri örnek gösterebiliriz." Yaptığımız bu vurguya bir örnek verecek olursak, şu anda sahnelen­ mekte olan ve B. Brecht'in yazdığı "Kafkas Tebeşir Dairesi" adlı oyunu

gösterebiliriz. Çünkü "Kafkas Tebe­ şir Dairesi" adlı oyun, eski bir Çin ef­ sanesinden yola çıkılarak yazılmıştır. Kuşkusuz ki Brecht, Marksist olarak ve Marksist dünya görüşüne dayalı bir estetiğin geliştirilebilmesi nokta­ sında, Platon, Aristoteles ve tüm bun­ ların en birikmiş biçimi olan Hegel ile kavgasında başaşağı duran aklı ayakları üstüne oturtabilme çabasını gösteren önemli düşünürlerden biri­ dir. Bu anlamda tüm insanlık tarihini tek başına Antik Yunan'a yaslamak ve "yaratan ki o'dur" mantığıyla' ha­ reket ederek, Yunan toplumunu "gök­ yüzünden yeryüzüne" indirip, bir de bu toplumu tüm halklardan tecrit edil­ miş bir biçimde ele almaya kalkış­ mak, Güneş-Dil Teorisi'nde olduğu gibi kendini sadece oradan başlatma­ ya çalışmak, kafayla yürüyüp ayak­ larla düşünmek değil midir? Hem bi­ limsel açıdan, hem de yöntemsel açı­ dan başaşağı duran bu tutum, orada kendiliğinden bir toplum icad etmiş ve tüm tarihi de sadece bu toplum üs­ tünden tasarlayan ütopik tarihselciliği

üretmiştir. "Marks'da ütopyacılığın zerresi yoktur" derken Lenin, tam da bu nok­ taya işaret eden veriler vererek şöyle devam ediyordu: "O, 'yeni' bir top­ lum tasarlamaz, 'yeni' bir toplum icad etmez. Hayır, o sadece, yeni top­ lumun eskisinin içinden doğuşunu, eski toplumdan yeni topluma geçiş bi­ çimlerim, doğal bir süreç olarak in­ celer." (Lenin, "Devlet Ve İhtilal", s. 64, Bil. Ve Sos. Yay., 1969) Tarihseldiyalektik maddeciliğin ışığında bu hataya düşmeyen Brecht, estetiğim kurarken, yaptığı araştırmalarla gerek Yazısız Tarihi (Prehistoire) olsun, ge­ rekse medeniyetten sonraki Tarih'i (Histoire) ya da bu iki çağın arasına sığdırılan Öntarih'i (Protohistoire) görmezden gelmemiştir. Bizim için de, Protosümerlerden tutun da Batı Roma'nın yıkılışına, Batı ortaçağının bitişinden günümüze kadar gelen süreci, somutun zenginli­ ğinde soyutlama yaparak ele almak zorunluluğu karşımızda durmaktadır. "Yeryüzünden gökyüzüne" çıkabil­ mek açısından durmaksızın birbirinin

27


içine boşalan halkları ve bu halkların birbiriyle sentezlenişini, temeli eme­ ğe dayanan, yani üretim biçimlerinin bir sonucu olan kültürlerin iç içe ge­ çen sürekliliğini, yıkımlarla (Katastrophe) beslenen sıçramalarını göre­ bilmeliyiz. Böylesi bir çaba, Marksist olarak, görünenin arkasını görebilme tutkusundaki insanın ve tarihsizleştirilmeye çalışılan halkların önünü aça­ caktır. Brecht, tiyatro yöntemim oluştu­ rurken üç ana damardan etkilenmiştir. Bunlar; Gerçekçilik, Dışavurumculuk akımları ve Çin Tiyatrosu'dur. Ger­ çekçilik, tiyatrosunda Brecht'e öz-biçim temelinde etkin olmuş; Dışavu­ rumculuk, biçim ve söyleyiş yönün­ den etkilemiş; Çin Tiyatrosu ise kav­ ram ve teknik yönünden fikir vermiş­ tir. Özellikle Çin Tiyatrosu'ndaki ya­ bancılaşma teknikleri, Brecht'i fazla­ sıyla etkilemiştir. Marks, yabancılaşma kuramım ortaya atarken, kendi emeğine yaban­ cılaşan işçinin artık fabrikada kendini olumlamadığım ve işçinin üretimle bir özdeşleşmeye gitmediğini farketmiştir. Çünkü emekçi, kendi ürettiği metayı vitrinlerde görür ama, onu ala­ bilecek maddi güce sahip değildir. Bu durum işçi ile ürettiği meta arasında bir mesafenin doğmasına neden ol­ muştur. Emekçide meydana gelen bu yabancılaşma, bir bilinç durumudur. Ancak, bilimsel temellerine oturma­ mış bir bilinç durumudur. Tamamı ile toplumsal pratikten yola çıkılarak çö­ zümlenen ve artık bir başkasının özel mülkiyetinde olan üretim araçlarınla özdeşleşemeyen emekçinin yabancı­ laşmasını, işçi sınıfının bilimi olan Bilimsel Sosyalizm 'in devrimci teori­ sine dönüştürmek gerekmektedir. Bu da işçinin bilimsel temellere oturma­ mış bilinç durumuna da eleştirel ba­ kabilecek bir bilinç durumunun yaratılabilmesiyle mümkün olabilir. Gö­ rüldüğü gibi, yaşamın bu gerçeklerine koyulan bilinçli bir yabancılaşma efekti, görünenin arkasını görebilme yetkinliğini verir bize. Yalnız, burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var­ dır. O da, emekçinin bulunduğu du­ rumdan, bilimsel temellere' oturtul­ 28

muş eleştirel bilince kadar giden bir özdeşleşme söz konusudur. Aynen Brecht'in de dediği gibi: "Ne var ki, insan soyu için en yüce kararlar gök­ yüzünde değil, yeryüzündeki savaşım­ ların sonunda verilir, kafaların içinde değil, 'dışarıda' belirlenir bu kararlar. Kimse savaşan sınıfların üstünde yer alamaz, çünkü kimse insanların üstüne çıkamaz. Savaşan sınıflara bö­ lünmüş olduğu süre, bütün toplumun sözcülüğünü yapacak ortak bir nesne yoktur. Bu yüzden, 'tarafsız olmak', sanatta 'egemen taraftan olmak' an­ lamına gelir ancak." (B. Brecht, "Sa­ nat Üzerine Yazılar", s. 32, Cem Yay., 1997) Peki Brecht'in Bilimsel Sosya­ lizm ile donatacağı, Çin Tiyatrosu'ndan aldığı teknikler nelerdi? İs­ terseniz kısaca Çin Tiyatrosu'na şöy­ le bir göz atalım: Bilindiği gibi Çin atalarının M.Ö. 3000 yıllarında Gobi çöllerinden buraya gelerek yerleştik­ leri sanılmaktadır. Dünyanın en eski uygarlıklarından biri olan Çin'de ge­ lişim, Mezopotamya, Mısır, Hint uy­ garlıklarından daha sonraki yıllara rastlamaktadır. Ancak, önemli bir özelliği vardır Çin'in, o da; 4 bin yıl kesintisiz aynı uygarlığı ve kültürü evrimleriyle sürdürebilmiş olmasıdır. Çin'de kullanılan dilleri, çok genel bir bölümlemeye götürecek olursak; Tibet- Birman dilini kullananlar ve Assam dilini kullananlar diye iki bö­ lüme ayırmak mümkündür. Çin'in yönetimsel etkinliğine iliş­ kin verilere baktığımızda, karşımıza çıkan Şang-Yin devletidir. M.Ö. 1750-1650 yılları... Gelişim ise, daha sonraki dönemlerde görülmektedir. Kimi tarihlerde M.Ö. 1300, kimile­ rinde 1500-1350 arası, bir başka iddi­ alara göre M.Ö. 1250 olarak da kabul edenler vardır. Çin yeni "Çung Kuo" sözcüğünün anlamı "Ortadaki Dev­ let"tir. Orta sözcüğü "yeryüzünün or­ tası" anlamındadır. Devletlerini, yer­ yüzünün ortasında kurduklarına inan­ mışlardır. Çin'in tarihsel gelişiminde, "ger­ çek olaylar"dan yola çıkan birtakım mitlere rastlanmaktadır. Çin Kralı Li, mitlerde anlatılan dokuz büyük yöne­

ticinin sonuncusuydu. Cimri, kötülüksever, yalancı, ikiyüzlü, kısacası değersiz bir insandı. Koyduğu ağır vergiler yanında, kendi yönetimine muhalefet edenleri cezalandıran yasa­ lar da çıkarmıştı. Bu nedenle sokak­ larda kimse O'nun hakkında konuşa­ mazdı. Çünkü, kralın parayla tutul­ muş fedaileri tarafından öldürülece­ ğinden korkardı halk. İçişleri Bakanı Şato: "Bütün eleştirilerin kökünü ku­ ruttum." diye böbürlenir, Prens Şao: "Çok yanlış yapıyorsun Kral" der. "Halkın ağzım kapatmak, akarsula­ rın önünü kesmekten daha zordur. Kaldı ki, suyun akışını kesersen, su her yere taşar. Seller sarmaya başlar her yanı. İnsanların dili de aynıdır." Doğallıkla gülüp geçer Li: "Bu yok­ sullar, bilgisizler, görev yapmaktan, buyruk dinlemekten başka bir şey bil­ meyen bu zavallılar, ne yapabilirler ki bana..." diye düşünür. Ama halk başkaldırır sonunda. Kovarlar kralı başkentten... Bu mitin, daha çok masalın Çin Tarihi'nde önemli bir yeri vardır. Zorbalık-Akıl ikilisinin, ülkenin bü­ tün bir oluşumu içinde nasıl köklü de­ ğişimlere uğradığım açıklar. Bu olayı, Çin'in tarihsel süreci boyunca çeşitli biçimlerde saptamak olanaklıdır. Derebeyi-Halk Bilgini arasındaki çatış­ malarda halkın yararına gelişebilmiş bir toplumsal biçimlenme savaşı, as­ lında Çin tarihini oluşturmaktadır. Eski Yunan Uygarlığı'nda olduğu gibi; Doğu'da Çin, Batı'da Yunan ay­ nı politik içerikte, aynı "Hellad - ÇuHia" (Bütün Yunanlılar-Bütün Çin) ideasıyla, aynı kent devletleri kuruluş­ larıyla ve temeldeki felsefesel yaşam sonuçlarıyla, büyük bir benzerlik gös­ termektedir. M.Ö. 480-220 tarihleri arasına rastlayan Çin felsefesinin ge­ lişimi, hemen hemen Eski Yunan'la eşitlik kurmaktadır. Aralarındaki ay­ rıcalıklar, tarihsel oluşumun toplum­ sal yapısında görülmektedir. Eski Yunan'ın "demokrasi" düşüncesi, hiçbir biçimiyle Çin yönetiminde yer alma­ mıştır. Tekerklilikle yönetilen ülkede, kralın üstünde biri vardı gene de. Bu­ na Çinliler "T-ien" ya da "Şang-ti" diyorlardı. Gök ya da Enüst anlamına


geliyordu. Kral, ancak O'nun üvey oğluydu. Gök, ya da Enüst Ata, yer­ yüzünü krala bir gök borcu, bir süre için adanan gök armağanı olarak ver­ mişti. Kraldan sonra Prens Ağa'lar alıyordu sırayı. Hakseverlik (çung), prenslerin en görkemli kişilik yapısı olarak kabul edilmişti. "Li" adı veri­ len ahlaksal değerler, halkın düşünce­ lerinden derlenmiş bir ceza yasalarıy­ la (Kün-tse) düzene tutulurdu. İşte bu sonuçlardan ortaya çıkı­ yordu, Çin'deki en büyük felsefi dö­ nem ve politik, ahlaksal oluşumların yöntemlerim saptayan "100 Okul". adlı yarı dinsel öğretilere dönük felse­ fe kuruluşları. Aynı zamanda bu sü­ reçte Çin felsefesinde bir sürü düşü­ nür çıkıyor karşımıza. K'ung Ç'iu, Usta Kung ya da K'ung Fu Tzu adla­ rıyla da anılan, M.Ö. 551 yıllarında aristokrat bir ailenin çocuğu olarak doğmuş olan Konfıçyus bunlardan bi­ ridir. Konfiçyus'a göre: "... Doğa ve gök, belli bir yolda (Tao) hareket et­ mekteydi. Aynı, düzenli-üstün bir top­ lumda yaşayan 'Altın Çağ'ındaki bir insanın, kendisi için belirlenmiş bir yerde ve yaşantıda, bütün geleneksel ritüellere uyması örneğinde görülen bir harekettir bu. (...) İnsanların ya­ şamı ise alınyazılarına bağlıdır. Do­ ğuştan zenginlik ve iyilik; yalnız gök' yüzünün armağanıdır..." Tümüyle bu düşünceler politik bir görüşten uzak ama, ahlaksaldır. En büyük ağırlığı "eğitim"e veren bu görüşler, "... Bü­ tün insanlar kendi doğalarıyla birbi­ rine benzemektedir. Aralarındaki farklılık, eğitimleri imasında ortaya çıkmaktadır:.." yaklaşımıyla bütünleniyordu. Yaşamı boyunca yetiştirdiği öğ­ rencileri, Konfiçyus'un düşünceleri­ nin günümüze kadar gelmesini sağla­ yan yazdı yapıdan oluşturmuşlardır. Öğrencilerine göre Konfiçyus, Çüntzu, yani soylu ve yüksek kişilikli bir insandı. Öğrencileri arasındaki en önemli kişi ise Meng-tsi'ydi (M.Ö. 372-278). Latinler O'na, "Mencius" diyorlardı. Meng-tsi'ye göre: "İnsan­ lar doğuştan iyidirler ve dört özelliğe sahiptirler; utanma duygusu, başka­ larını anlama duygusu (ortak duygu),

alçakgönüllülük, gerçeği yalandan ayırma duygusu..." Çin felsefesine önemli bir sıçrama sağlatan düşünür ise Mo-tsi'dir (öteki adları Me-ti, Mo-tse ya da Mo-di; M.Ö. 381-479 tarihleri arasında yaşa­ mıştır). Özellikle Brecht'i etkileyen bu düşünür, tümüyle Konfiçyus oku­ luna karşı çıkışıyla bilinir. Mo-tsi, öğretisiyle mutlak insan sevgisinin ve toplumlar arasında koşulsuz barışın önderliğini yapmış bir düşünürdür. "Toplumun mutluluğunu sağlamak ve kötülükle savaşmak", Mo-tsi'nin önemle üstünde durduğu görüş açısı­ dır. Yine Mo-tsi'ye göre, her kuram ve uygulamadaki her önlem açısından ölçüt, bunların toplumun gelişmesini engelleyip engellemediğidir. Top­ lumsal gelişmeyi engelleyen en önemli neden ise savaştır; savaş, Motsi'ye göre, bolluğa son verir, ailele­ rin parçalanmasına yol açar ve nüfusu azaltır. Mo-tsi'nin görüşleri bir çok bakımdan materyalist görüşleri içer­ miştir. Çünkü, tümüyle uygulamaya yönelik oluşu nedeniyle, dogmatik ol­ maktan uzaktır. Bu felsefede her şey, doğrudan yaşamdan edinilen deneyi­ me dayanır, sonuçlara varma yönte­ mi, diyalektik yöntemdir ve günlük deneyimlerden yüksek düzeydeki bil­ giye varılması, ancak diyalektiğin aracılığıyla düşünülebilir. Eleştirel bir irdeleme için ise, insanların yaşam­ dan doğrudan edindikleri, başka de­ yişle görme ve duyma aracılığıyla ka­ zandıktan deneyimler, öngörünün te­ meli olmalıdır. Örneğin "kader" diye bir şeyin var olup olmadığını anlamak için, yazgının insanların yaşamların­ daki deneyimleri arasında bulunup bulunmadığına bakmak gerekir. An­ cak, Mo-tsi'nin öğretisinde nesnele­ rin görece yapısından, sürekli değişi­ minden sık sık söz edilir. Brecht'in sağlığında basılmayan, ölümünden sonra bulunan ve bir ara­ ya getirilen Mo-tsi metinleri, önce ya­ zarın O'nun öğretisiyle bir hesaplaş­ mayı içermektedir. Brecht, ahlak an­ layışım da bu düşünürün görüşleri üs­ tünden temellendirmiştir. Özellikle I. ve n. emeryalist paylaşım savaşların­ da da, Brecht'in tutumu mutlak barışı

arayan ve bu mutlak barışında emek­ çi halkların iktidarında görmesiyle bütünleşmiştir. "Duvara tebeşirle yazılan 'Savaş istiyoruz!' En önce vuruldu bunu yazan." Çin'de edebiyatın gelişimi de bu felsefi etkinliklerin ışığında olmuştur. Önceleri Çin Tiyatrosu'nun edebiyat­ tan, yani sözlü anlatıma dayanmayan bir yapıda olduğunu görüyoruz. Eski Yunan tragedyalarından çok daha es­ ki olan Çin dramı, M.Ö. 2000 yıllarına kadar dayanmaktadır. Önceleri sa­ raylarda var olan geleneksel dansçıların ve ezgicilerin hatta palyaçoların, gösteriler sırasında konulu kısa oyun­ lar, oynadıklarım biliyoruz. M.Ö. I ve II. yüzyıllara dayanan bu eğlenceler, kuşkusuz ki dinsel eğlencelerin ardın­ dan gelen bir süreçtir ama, her zaman konu ve yapı olarak halka bağlı kala­ bilmiştir. Çin'de tiyatronun başlangı­ cı sayılan "Vu" dansıdır. Ancak, bu "Vu" dansı, Eski Yunan tapınakların­ da yapılan danslarla farklılıklar göste­ ren bir yol izlemiştir. Çünkü, büyücü­ lerin" ve derebeylik süresince etkili olabilmiş yan büyücü kişiliği taşıyan hekimlerin yaptığı "Vu" danslarından doğmamıştır gerçek "dram"lar Çin'de. Bu noktada ölüler adına yapı­ lan anma törenlerine eğilmek daha doğru olur. "Vu" dansı, sonraları mü­ zik ve ezgi eşliğinde "Yengi Danslan"na dönüşmüş ve bir de buna, "Ba­ le" örneğinde savaş konusunu içeren gösteriler eklenmiştir. Örneğin "Sa­ vaş Hatlarını Yarma" (P'o-çen) adlı bale yapıtının, bugünkü Çin Tiyatro­ su'na etkisi çok büyük olmuştur. Genelde dans ve müziğe dayanan Çin Tiyatrosu'na edebiyatın girişi, çok ilginçtir ki Moğollar döneminde olmuştur. 1211'deki Cengiz Han'ın akınları ve oğlu Kubilay'ın kendini Çin İmparatoru ilan etmesiyle kuru­ lan Yüan Soyyönetimi (1279-1368) esnasında, Çin'de edebiyatın tiyatro­ ya girişini görebiliyoruz. Hatta bu du­ rum, halk arasında başkaldırmalara neden olmuştur. Tarihe mal olan "Kırmızı Türbanlılar", böylesi dire­ nişlerin sonunda genişleyen bir halk 29


ayaklanmasıdır (1351-1368). Çünkü, Yüan baskısının bazı edebiyat anla­ tımlarını zorladığını görüyoruz. Ör­ neğin; Gösteriler düzenlemeyi, özel­ likle savaş gösterileriyle eğlenmeyi seven Moğollar'ın, Çin yazarlarını ti­ yatro alanına çektiklerini, savaşı ve kahramanları oynayan oyunculara, bunları yazan yazarlara ayrıcalıklı bir davranış gösterdiklerini söylemek hiç de yanlış olmayacaktır. Dolaylı da ol­ sa Moğol etkisinin, oyun yazarlığının ve gösterilerinin gelişimin­ deki katkısı yadsınmamalıdır. Ayrıca, günümüze kadar gelen kalıntı oyunlar ve ya­ zarların adları, hep bu döne­ me denk düşmektedir. Yüan Soy yönetiminden sonra ortaya çıkan Kun-çü gösterileri, tiyatronun kendi­ sini sürdürmesine olanak sağlar. Ardından, taşra halk tiyatroları gelişir, yaygınla­ şır. Halk tiyatroları, toplu­ mun uyanmasını, düşünsel gelişimini sağlamış önemli kuruluşlardır Çin'de. Köylü­ nün sorunlarına eğilen bu ti­ yatro oyunları, giderek XIX. yüzyıl "Köylü Ayaklanma­ sı"na önderlik eder. Savaşın temelini kurar. Hiçbir uygar­ lık ve tiyatro tarihinde böyle­ si bir örneğe rastlayamıyoruz. Bu gelenek ve yarattığı politik güç, ünlü "Afyon Sa­ vaşları"nda da aynı direnişi İngiliz Emperyalizmi'ne karşı göstermiştir sonraları. 712-756 yılları arasında yaşamış Kral Hüan-tsung, "oyuncuların patronu" ola­ rak bilinmektedir. Tarihe "Armut Bahçeleri" diye geçen ilk oyunculuk okulunu kurmuştur. Okul, öğretici-eğitici olmaktan çok, "doğasal yete­ nekleri koruma" amacıyla çalışmıştır. Ama, bugün bile oyunculara "Armut Bahçeleri'nin Oğullan" denmektedir. Bütün bu gelişmelerin ardından Çin Tiyatrosu'nda iki gelenek belirmiştir: Güneydoğu Çin ezgilerine dayanan ve bir konunun halka duyurulmasını, açıklamasını yapan bir oyunculukla

30

gösteriler düzenleyen Nan-si Tiyatro­ su ve dört perdelik oyunlar oynayan, kuzey halk ezgilerini söyleyen Pel-saçü Tiyatrosu. Sahnenin üç yanı açık bir şekilde oyunlar sergileyen Çin tiyatroları, perdesiz, yardımcı aksesuarlar kul­ lanmadan, yalnız çok zengin giysile­ riyle oyunlarım sergilerlerdi. Sahne değişimleri çalgıcıların "vurgu"larıyla belirtilirdi. Bilindiği gibi, ezgisizmüziksiz bir tek Çin tiyatro yapıtı

yoktur. Müziğe dayalı bu oyunlarda iki ayrı stilde müzik kullanılırdı: Ol­ dukça durgun, ama renkli bir müzik türü olan Kuan-kü ile Moğol asıllı, açık hava gösterileri için yazılmış gü­ rültülü bir müzik türü olan Pan-tsi. Herhalde Brecht'in, Çin Tiyatro­ su'ndan niye bu kadar etkilendiği an­ laşılmıştır sanırım. Bir de tabi ki, Çin­ li oyuncunun gösterdiği konu ve rolü ile kesinlikle özdeşleşmeden, bir ya­ bancılaşma içinde oyununu sergile­

mesi de oyunculuk tekniği açısından çarpıcı fikirler vermiştir. Brecht tüm bunların dışında, başta da belirttiği­ miz gibi "Kafkas Tebeşir Dairesi" ad­ lı oyununu, Çin'de, yaklaşık XII. yüzyılı XIII. yüzyıla bağlayan yıllar­ da Li-Hing-Tao'nun yazdığı "Tebeşir Dairesi Üstüne Bir Anlatı" (HueiLan-Ki) adlı oyunu geliştirerek yaz­ mıştır. Li-Hing-Tao ise, 1060 yıllarında öldüğü sanılan Pao-Çeng üstüne söy­ lenen efsanelerden yola çıkarak yazmıştır bu oyunu. Pao-Çeng'in yaşa­ mı oyunun anlaşılması bakımından önemlidir. Çünkü Brecht'in oyu­ nundaki "Ön Oyun" Pao Çeng ile ilgili hatırlat­ malar taşımaktadır. "Ön Oyun"daki gibi, PaoÇeng'in yaşamında da toprak meselesi vardır. Pao-Çeng yoksul bir ai­ lenin çocuğudur. Kendi­ sini yetiştirip kral danış­ manlığına kadar yükse­ lir. Haklı kararlan, çalış­ kanlığıyla, rüşvet alıp zengin olan devlet gö­ revlileriyle mücadele­ siyle ve halkı sömüren­ lerle yaptığı amansız sa­ vaşlarla tanınır. Toprak sahibi zenginlerin, hem topraklarım, hem de ke­ selerini büyütmeleri, özel mülkiyetin çokluğu ve devletin topraklarının köylüyü doyuracak ve­ rimlilikte olmayışı, tüm Bertolt Brecht sorunların çerçevesini belirlemiştir. Bir kaç direnen köylü­ nün elinde kalmış toprakların, zorla özelleştirmeciler tarafından ucuza ka­ patılması ve satış işlemlerinde akla sığmaz sahtekarlıklar göze çarpmak­ tadır. Zenginlerle işbirliği yapan dev­ let adamları, hem para sahibi olmakta, hem de zenginlerden oluşmuş çev­ releriyle politik güçlerini arttırmakta­ dırlar. Devleti kuşatan bu soysuz çıkarcıları, en az yoksul halkı kadar iyi tanıyan Pao-Çeng, duruma el konma-


sı gerektiğini krala açıklar. Vang-ansi'nin devlete yeniden biçim verme savaşı (1021-1086) bu düşüncelerden doğmuştur. Pao-Çeng'in yaşamına ilişkin bu gerçekler, Li-Hing-Tao'ya 'Tebeşir Dairesi Üstüne Bir Anlatı"yı (HueiLan-Ki) yazması için gerekli malze­ meyi vermiştir. Brecht ise, olayı bir başka bölgede, yani Kafkasya'da ge­ çirir. Bir bakıma, Gürcüstan'dır bura­ sı. "Niye Gürcüstan?" diye sorulacak olursa; bu konu başlı başına ayrı bir meseledir. (Gürcüstan'ın stratejik önemine ilişkin verdiğimiz bilgileri, yakında Yar Yayınları'ndan çıkacak olan, "Ekim Devrimi'nde Bir Gürcü Mayakovski" adlı çalışmamızda bu­ labilirsiniz.) Brecht'in oyununun giriş bölümü olan "Ön Oyun", Kafkas­ ya'da, bombalanmış bir köyün yıkın­ tıları arasında geçer. İki Grusinyalı kolhoz, her ikisinin de üzerinde hak iddia ettiği bir vadinin sahibinin kim olacağım belirlemek için bir araya ge­ lirler. Başkentten gelen ve tartışmayı yönetecek olan bir uzman da onlarla birliktedir. Keçi yetiştiricisi "Galinsk" kolhozu, Hitler'in orduları ülkeyi kuşattı­ ğında hükümetin verdiği bir emirle vadiyi boşaltmıştır. Faşist birliklerin püskürtülmesinden sonra, hepsi de eski memleketlerini sevdiklerinden ve keçileri oradaki otlaklardan daha çok hoşlandığından kolhoza yerleş­ meyi yeniden düşünürler. Meyvacılıkla uğraşan komşu "Rosa Luxemburg" kolhozunun üyeleri, civar dağ­ larda partizanlar olarak memleketleri­ ni korumak için savaşmışlardır. Ça­ tışmaların azaldığı dönemlerde meyvacılıkla uğraşan kolhozu, suni sula­ ma yoluyla daha büyük ve daha karlı bir ölçekte, yeniden inşa etmek için bir plan geliştirilmiştir. Ama proje an­ cak uğrunda savaşılan vadi de proje­ ye dahil edilebilirse yarar sağlayabi­ lecektir. Tartışma esnasında şarap, tü­ tün içilir ve sonra ozan Arkadi çağır­ tılır. Tüm bu öykü, sosyalist bir toplu­ mun halihazırda var olduğu bir ülke­ de geçer. Tüm bir kolhoza mekan oluşturan vadinin sahibinin kim olaca­

ğı konusundaki anlaşmazlık kısa bir sürede karşılıklı tartışmayla, barış içinde ve herhangi bir resmi yasaya ya da bir yargıca başvurmaksızın sonuç­ landırılacaktır. Hepsi savaşın ne anla­ ma geldiğini bilmektedirler ve savaş yanlısı olmamışlardır. "Rosa Luxemburg" kolhozunun üyeleri barışı yeni­ den kurabilmek için partizan olmuş­ lar ve faşist birliklere karşı savaşmış­ lardır. Çiftçiler memleketlerim yeni­ den inşa edebilmek için, kendi çiftlik­ lerini kendileri ateşe vermişlerdir. "Galinsk" kolhozunun üyeleri için çiftliğin yok edilişini anlayabilmek çok zor bir şeydir. Bu hoş bir şey de­ ğildir ve çiftçiler de bundan çok hoş­ nut değillerdir ama, zorunlulukların bir sonucudur. Ayrıca, yeni bir sula­ ma planı çizebilmek için kalemi bul­ mak bile, cephane ve silahları temin etmek kadar zor olmuştur. Tartışma­ da aklın argümanları memleket sevgi­ sine ağır basar, çünkü "bir toprak parçasına yararlı şeyler üretmekte kullanılan bir araç gözüyle bakılmalı­ dır." "Ön Oyun"dan soma hep beraber verilen iyi kararların keyfi içinde, "Rosa Luxemburg" kolhozu, tartışma sona erdikten soma bir oyun temsil etmek isterler. Bu temsil ise, 'Tebeşir Dairesi Üstüne Bir Anlatı" olacaktır. Bir ayna imgesinde (Gleichnis) bir şey üzerinde hak iddia etmenin ona harcanan emeğe ne kadar bağlı oldu­ ğu anlatılacaktır. Ve gösterme yoluy­ la, az önce yaşadıkları her şey, yani, şu anda var olan toplumsal düzen içe­ risinde akla uygun bir tarzda yasa bulmanın ve onu akla uygun şekilde uygulamanın mümkün hale geldiği gösterilecektir. Burada hemen yine Li-Hing-Tao'nun yazdığı 'Tebeşir Dairesi Üstü­ ne Bir Anları" (Huei-Lan-Ki) adlı oyuna dönelim ve. bakalım nasıl geliş­ miş öykü: Yoksul, dul, bir lokma ek­ meğini bile zor kazanabilen Bayan Çang, Sung Soy yönetiminde yaşa­ yan büyük çoğunluğun simgesidir. Bu yoksul kadının Çang-Li adında bir oğluyla, Çang-Hai-t'ang adında yete­ nekli ve güzel bir dansçı kızı vardır. Derken bir gün zengin Bay-Ma, kızı

görür. Büyük zenginliğe sahip olan Bay Ma'nın bir karısı olmasına rağ­ men zenginliğini bırakabileceği bir çocuğu olmamıştır. Bunun üstüne Bay Ma, güzel kızı ister. Anne Bayan Çang, bunun bir fırsat olacağım ve yoksulluktan kurtulabileceklerini var­ sayarak kızım verir. Güzel kız, daha bir yıl geçmeden bir erkek çocuk do­ ğurur. Ama Bay Ma'nın ilk karısı du­ rumdan hoşnut değildir. Evine gelen güzel ve yoksul bu kızın tüm hakları­ nı elinden aldığını düşünmektedir. Bay Ma'nın ilk karısının kini gün geçtikçe büyümektedir. Güzel ve yoksul kızın erkek kardeşi olan ÇangLi'yi, kızkardeşine karşı kışkırtır. Bir gün gelir Bay Ma'nın ilk karısı, gizli­ den gizliye ilişkide olduğu yargı evi­ nin yazıcısı Çao'nun yardımıyla Bay Ma'yı zehirleyerek öldürtür. Suçu ise, güzel . ve yoksul kız Çang-HaiTang'ın üstüne atar. Bununla da kal­ maz, genç kızın doğurduğu erkek ço­ cuğun aslında kendisine ait olduğunu iddia eder. Çünkü ancak bu yolla öl­ dürdüğü Bay Ma'nın mallarına el ko­ yabilecek ve yargı evinin yazıcısı olan sevgilisi Çao'yla bolluk içinde bir yaşam sürebilecektir. Olay, yargılama evine düşer. Ya­ lancı şahitlere kanan yargıç, genç ve güzel kızı suçlu bulur. Bayan Ma amacına ulaşmıştır. Genç kız ise, çeşit­ li işkencelere maruz kalır. Sonunda genç kız, Bayan Ma tarafından tutul­ muş iki adamla birlikte, en yüksek yargılama evinin bulunduğu Kai-feng kentine yollanır. Aslında bu iki ada­ mın görevi; fırsat bulduklarında bir kenarda kızı öldürmektir. Yol boyun­ ca işkenceler sürer ve hatta yolda bu durumla karşılaşan, artık zengin ve saygıdeğer biri olmuş genç kızın er­ kek kardeşi de ailenin onurunu kirlet­ tiği gerekçesiyle kızı döver. Ancak, tüm haklan ve oğlu elinden alınmış yaralı genç ana durumu anlatınca, er­ kek kardeşi yaptığından utanır, kızkardeşini korumaya karar verir. Olayın geri kalanı, artık, en yük­ sek yargılama yeri Kai-Feng kentinde sürecektir. Kai-Feng kentinin yüksek yargıcı ise, yukarıda sözünü ettiğimiz Pao-Çeng'dir. Mahkeme kurulur. Pa31


o-Çeng, her iki tarafın suçlamalarını dinler. Her iki taraf da kendince haklı nedenler ileri sürmektedir. Bunun la­ zerine Pao-Çeng, ortaya tebeşirle bir daire çizilmesini buyurur. Dairenin ortasına da küçük çocuğu koydurur. Sonra da her iki tarafa dönüp şöyle der: "Kim çocuğu, kolundan tutup kendi yönüne çekerse, çocuk onun­ dur." Denemeyi üç kez tekrarlatır. Her seferinde yaşlı Bayan Ma çocuğu hızla kendi tarafına çeker. Genç ana Çang-Hai-T'ang ise bir güç bile har­ camaz. Bunun üzerine Yargıç PaoÇeng sorar: "Neden be kadın, çocuğu kendine çekmek için bir güç harcamı­ yorsun?" Genç ana başını önüne eğe­ rek, ürkek bir sesle cevap verir. "Oğ­ luma olan sevgim engelliyor bunu. Daha küçücük o. Canı acıyabilir. Ona kötülük yapmaktan korkuyorum." Büyük Yargıç Pao-Çeng gerçeği anlar ve genç anaya oğlunu, tüm mal­ larım geri verme konusunda bir yargı­ ya varır. Çin'deki öykünün bu biçimi­ ne Brecht başka bir mantıkla yaklaş­ mıştır. O da, Brecht'in oyununda ço­ cuğu yetiştiren ve doğuran ikileminde getirilmiş olmasıdır. Yine Brecht'in oyununda varılan yargı ise, bu iki­ lemden yola çıkıldığında, çocuğu ko­ lundan çekip de onu incitmek isteme­ yen, onu yetiştirmiş olan kadındır. Böylelikle Brecht, sadece onu doğur­ muş olan ama, ona emek vermeyen ananın kan bağının ötesinde bir şey ta­ şımayan değerlerinin yanında, onu doğurmamış ama, bütünüyle yetişme­ sine emek vermiş bir anayı haklı bu­ lacaktır. Bu da, iki kolhozun toprak tartışmasında varacakları noktaya işa­ ret eden bir öykülemedir. Bu oyun Brecht açısından, biraz kendi ile de çatışmadır. Oyundaki ka­ rakter, sanki kendi portresidir. Kar­ maşık olan bu tipoloji, sıkılgan, sal­ dırgan, zeki, saf, esprili, ciddi, alçak­ gönüllü, kendini beğenmiş, içten ve uzak bir karakterdedir. Oyun, bu an­ lamıyla duygu ve aklın savaş alanı gi­ bidir. Sonunda sağduyu kazanır. Onun için de oyundaki karakter, doğru­ ya yönelik bir insandır. Yapmak iste­ diği şeyler, tasarladıkları, hep sezgi ve sağduyusu ile suya düşmektedir.

32

Tıpkı Brecht'in akılcı bir yolda yap­ mak istediklerinin, onun şiirsel yete­ neğiyle çatışması gibi. Sonuçta duygu ve imgelem iyi düşünmenin, sağduyu ve halk bilgeliği ise güzel söylev çek­ menin yerini tutar. Oyunda, özdeşleşmenin yerine geçen yabancılaşma tekniği, bir yar­ gıya varılabilmesinin önünü açar. Doğruyu bulabilmenin bir yoludur bu. Ancak, dikkat edilmesi gereken nokta, nesnelciliği burjuvazinin koy­ duğu gibi algılamamaktır .Çünkü on­ lara göre nesnel olan, toplumsal olay­ ların hakkındaki her bilimsel analiz ve yargı durumunda, gerek dünya gö­ rüşü, gerekse ideolojik açıdan soyut bir tarafsızlıktır. Bu tarz bir yabancı­ laşma, tüm dünyayı sınıflardan arın­ dırılmış bir biçimde ele almaya kadar gider. Fil dişi kulesinde oturanların durumuna düşmemek için, emekçi sı­ nıftan tutun da bu toplumsal pratikten soyutlanan ve bir iradeye dönüşecek olan bilimsel sosyalizmin bilinciyle donanmış bir özdeşleşme söz konusu­ dur. Çünkü, sınıflı toplumlarda, top­ lumsal olayların her analizi ve buna bağlı varılan her yargı, aslında, sınıf­ sal bakımdan koşullanmıştır. Bu nok­ talara dikkat edildiği takdirde, Brecht'i Batı akılcılığına sıkıştırmak isteyen, Brecht'i inceleme zahmeti göstermeden bu sonuçlara varanlara ilişkin olarak, O'nun kurduğu bu di­ yalektik ilişkinin yeterli olacağını sa­ nıyorum. . Yine yazının başında değinmeye çalıştığımız noktaya ilişkin olarak, Mısırlı bir rahibin Solon'a söyledikle­ rini örnek göstermek yeterlidir: "Ey Solon, Solon! Siz Yunanlılar daima çocuk olarak kalacaksınız. Ne zaman en güzel, en değerli düşüncelerin si­ zin ülkenizde başladığını duysak, şa­ şırıyoruz. Çünkü sizin güzel ve değer­ li dediğiniz o düşünce ve oluşumlar; anımsanabilen en eski dönemlerden bu yana komşu ülkelerinizde ve bizde, bizim topraklarımızda söylenmekte, kullanılmaktadır." İşte görüldüğü gibi bu Mısırlı ra­ hibin söylediklerini, Platon, kendi uy­ garlığının gerçeğini açıklamak ama­ cıyla yineliyor hiç değiştirmeden ve

düşünce adamının onurunu gösteriyor bu güzel örnek. Brecht de bu onuru taşıyan, dünyaya mal olmuş bir değe­ rimizdir. Böylelikle anlaşılmıştır ki; Yunan felsefesi, ne sanatı, ne de tiyat­ rosu gökyüzünden yeryüzüne inme­ miştir. "Tiyatro bir uygarlık potasıdır." Bu potada, demiri, çeliği, bakın, erit­ meye devam edeceğiz. İnsanı köleleştiren teknolojiye karşı, insanı yücel­ ten bir teknolojiyle ve sanatımızla da kavgamıza devam edeceğiz. Bu nok­ tada, gün geçtikçe yoksullaştırılan, düşünsel anlamda da yoksullaştırılmaya çalışılan emekçi insanlarımızın mücadelesinde önemli bir uğrak nok­ tası olmaya devam edecek tiyatro­ muz. Yeri gelmişken ve bu konuya de­ ğinen açılımlarla, Brecht'in sözleriyle bitirelim tarih yolculuğumuzu: "(...) Sanatımızın karşılığını ödemek kenar mahallelerde oturanlara güç gelebi­ lir, yeni eğlenme biçimini öyle he­ mencecik kavramayabilirler; beri yandan, biz de onların neyi gereksin­ diğine ve gereksindikleri şeyin kendi­ lerine en iyi nasıl sunulacağına iliş­ kin pek çok şeyi önce onlardan öğren­ mek durumunda kalabiliriz; ancak, şunu kesinlikle biliyoruz ki, bu insan­ lar tiyatromuza asla ilgisiz kalmaya­ caktır, çünkü doğabilime pek uzakmış gibi görünmeleri, doğabilimden uzak tutuldukları içindir yalnız. Doğabilimi benimseyebilmeleri için, ilkin ken­ dilerinin yeni bir toplumbilimi gelişti­ rip uygulamaya koymaları zorunlu­ dur; ancak böyle bir yoldan bilim çağının çocukları olma niteliğini kaza­ nabilirler. Onları harekete geçirme­ dikçe, bilim çağırtın tiyatrosu kendili­ ğinden harekete geçemez. Üretkenliği eğlencenin temel kaynağı kılan bir ti­ yatronun, onu aynı zamanda kendine konu yapması gerekir; dört bir yanda insanın yine insan tarafından kendini üretmesinin, bir başka deyişle geçi­ mini sağlamasının, eğlendirme ve eğlendirilmesinin engellendiği günü­ müzde bu işe alabildiğine bir şevk ve hamaratlıkla sarılması zorunludur."


OYUN ayşe gülen halk sahnesi

DUVARLARI

YIKACAĞIZ! Oyuncular: Bakan, 1. Yardakçı, 2. Yardakçı, 1. Erkek Tutsak, 2. Erkek Tutsak, Kadın Tutsak, 1. Ana, 2. Ana, 3. Ana, Baba, 1. Polis, 2. Polis (Kadın tutsak, eteklidir. Bakan ve yardaklar, takım elbiseli ve kravatlıdırlar. 3. Ana, başında beyaz tülbent, kırmızı bant, basma eteği, kazak üzerinde el örgüsü yelek vardır. Erkek tutsaklar, traşlı ve temiz giyimlidirler. Baba, kasketlidir. Üzerinde eskice bir palto vardır. Polislere şapka, tahtadan cop, ve bot gereklidir. Bulunabilirse lacivert mont ve pantolon olabilir. Beyaz tülbent ve kırmızı bantı sadece 3. Ana takar. Diğer analarda, değişik şekillerde tülbent takarlar. Yine yelekleri ve basma etekleri vardır. Radyonun haber müziği ile haberler başlar. Perde kapalıdır. Konuşmalar efektle verilir. İstenirse oyuncularda bunu canlı olarak oynayabilir.) - Radyo Düzen: İyi akşamlar sevgili dinleyicilerimiz. Radyo Düzen haber merkezinin hazırlamış olduğu haberleri sunuyoruz. Bugün Adalet bakanımız sayın Moltan Bulgurlu, cezaevlerinde yeni bir sisteme geçileceğini, bu sistemin tutuklular ve hükümlüler açısından çok yararlı bir sistem olduğunu, eğitim, kültür ve sosyal açıdan reform niteliğini taşıdığını söyledi. Şimdi çok sayın bakanımız Moltan Bulgurlu ile canlı telefon bağlantısı gerçekleştiriyoruz. Alo iyi günler sayın bakanım. Bugün yaptığınız açıklamada oda sistemine geçeceğiniz bildiriliyor. Çok sayın bakanım, bu konuya bir açıklık getirir misiniz? - Moltan Bulgurlu: Teşekkürler evladım. Efendim cezaevlerinin, terör okulu olmasına, bu şekilde kullanılmasına karşı yeni bir sistem yani oda sistemini getirdik. Bu sistemle 7080 kişilik koğuşlarda bulunan evlatlarımızın sağlığını düşünerek ikişer üçer ve hatta birer kişilik, Avrupai görünümlü odalarda ağırlamak istiyoruz. Efenim bir kişi grip oluyor, bütün mahkumlar hemen hasta, sonra gürültü, sinek vızıltısı, çorap kokusu, horlama gibi, evlatlarımızı tehdit eden bu unsurlar da böylece ortadan kalkacak. Bizim getireceğimiz çağdaş, laik, coğrafi ve jeolojik bir oda sistemiii... Hepimize hayırlı olmasını dilerim. - Düzen Radyo: Efendim teşekkür ederiz. Düzen Radyo'nun hazırladığı haber bültenini dinlediniz... (Düzen Radyo'nun haber programının sonlarına doğru perde açılmaya başlar, sahne ışıkları yanar fon müziği ile beraber, sahnedeki oyuncular sırasıyla konuşmaya başlarlar. Sahnede dört oyuncu vardır. Sahnede dağınık vaziyette donmuş biçimde durmaktadırlar. Fonda hafif çatan bir müzik vardır.) - 1. Ana: Ben dedim ona, "devletle başa çıkılmaz, devletin eli uzundur, tankı vardır, 34


topu vardır . Ne yaparsak yapalım, kılı bile kıpırdamaz bu domuzların. Olan evlatlarımıza olur. - 2.Ana: Ben yavrumu ölüm orucunda yitirdim. Ancak ölümler olunca uyandım. Önceleri inanamadım. "Devlettir, büyüktür, öldürtmez" dedim. Eylem yapanlara kızdım. "Devlete karşı gelmeyin, bizim devletimiz şevkatlidir" dedim. Ama yavrumu, yiğidimi yitirdim. O zaman anladım, gerçek gücün bizlerde olduğunu. Onların yürekleri biz olmalıydık. Sesi soluğu biz olmalıydık. Görüyorum hepsi burada, İdil'im, Berdan'ım, Aygün'üm; tüm tutsaklar artık benim yavrularım. Bundan sonra ben de varım bu kavgada. Analar, babalar; yılmayın, susmayın, yavrularımızı öldürtmeyin bu köpeklere... - Baba: Bunlar yine açlık grevine başlarlar. Ben ona hep söyledim. "Oğlum uslu uslu otur, sana ne millet aç kalmış, gecekondusu yıkılmış. Sanki biz kendimizi doyurduk da. Çalışan kazanır, kimseye karışma devletle uğraşma; it, iti ısırmaz" diye kaç kere söyledim sana oğul, ama dinletemedim. - 3. Ana: Bak şu köpeklere alçaklar, namussuzlar yine başladılar. Yok oda sistemiymiş, konforluymuş. Hay hepsi başınıza yıkılsın emi! Yine herzaman ki gibi yalan söylüyorlar. Burası bayağı bir hücre, bayağı bir tabutluk. İşte evlatlarımızı, canlarımızı buraya koymak istiyorlar. Yavrularımız güneş görmesin, insan yüzü görmesin istiyorlar. Kilitleyin kendinizi bir odaya, bir gün hiç çıkmayın.. Bakın bir saat dayanabiliyor musunuz? Yine yıkacağız hücrelerini başlarına, yine biz kazanacağız. Eee ne demişler; yenilen pehlivan güreşe doymazmış derler, doğruymuş. Yine zaferi biz kazanacağız. Görüyorum görüyorum işte her yerde biz varız, halk var. Analar, babalar, işçiler, öğrenciler her yerde bizim sesimiz çınlıyor. Evlatlarımızı ne pahasına olursa olsun bu tabutluklara sokturmayacağız/Yıkacağız zindanları başlarına. Zafer yine bizim olacak. (Bizim Radyo'nun haberleri efektten verilir. Sahnenin yerine göre örneğin, piknikte, fabrikada bir oyuncu da haberi sunabilir.) Bizim Radyo: Merhaba dostlar. Bizim Radyo'nun hazırlamış olduğu haber bültenini sunuyoruz. Evet sayın dinleyenler; hapishanelerdeki gerginlik, gün geçtikçe tırmanıyor. Devletin son olarak gündeme getirdiği hücre tipi hapishaneler için içeride ve dışarıda bir dizi eylemlilikler yapılmaya başladı. Dışarıda basın açıklamaları toplantılar devam ederken hapishanelerde malta işgalleri ve uyarı açlık grevleri başladı. (Sahne karanlıktır. Sahnede 4-5 oyuncu vardır. Sigara içmektedirler. Kahkahalar, konuşmalar, birbirine karışır. Kahkahalar, gülüşmeler, konuşmalar çoğalmaya başlar. Politikacı söze girer. Bu bölüm hep karanlıkta oynanır. Amaç, düzenin kirli ilişkilerini vermektir. Arada belli belirsiz sözler vardır. Labarba yapılır. Labarba; sözlerin, kahkahaların karışık karışık söylenmesidir.) - Kardeşim, millet uyandı, madeni işleteceğim diyorsun, kaymakamını doyur jandarmasını doyur, allahın köylüsü dolar İstiyor mark istiyor. - Arzettim efendim, bizim ihale işi tamam vallahi elimde yüz tane özel timim var. Getiririm Taksim'in göbeğine, Taksim'i işgal ederim. . - Rantı paylaşmasını bileceksin kardeşim. Kokuyu almayı bileceksin kardeşim. İktidara gelecek Partiyi, iyi tahmin edip ona göre masraf edeceksin. - Vatanseveriz ama vatan için de o kadar para harcanmaz yani. (Arada kahkahalar atılır, bu sözler birbirine karışmış olarak söylenir. 1. Politikacı, kızarak söze girer. ) - 1 . Politikacı: Beyler susar mısınız biraz! Beyler, bu sefer daha dikkatli olmalıyız. 35


Geçen seferki gibi taviz vermemeliyiz. - 2. Politikacı: Evet efendim, haklısınız. - 3. Politikacı: Haklısınız efendim. - 1 . Politikacı: Bizden evvelkiler 3-5 çapulcuyla masaya oturdular. Devleti teslim ettiler. Ama biz akılcı yol izliyoruz. Tüm planımız gizli gizli, kademe kademe hayata geçecek. Bu hücre sistemi ile bunları dize getireceğiz. Sekreter: (Telaşla bağırır) Efendim, gazeteciler geldi. Moltan Bulgurlu: Amman çocuklar açık vermeyelim. (Işıklar yanar, gazeteciler gelmiştir. Bakan, hücre tipinin yanında poz vermektedir. Seçim konuşması yapar gibi anlatmaya başlar.) Moltan Bulgurlu: Oda sistemimiiiiiiiz Avrupa standartlarına göre ayarlanmış oluuup yavrularımızın rahat etmesi içiiin elimizden gelen tüm gayreti gösterdik. Bu çocuklar, her ne kadar suçlu da olsalar devletin himayesi ve şevkatli kolları arasında huzuuur içinde yaşamaktadırlar. Gazeteci: Efendim anlatır mısınız, bu hücreler kaçar kişilik? Moltan Bulgurlu: Efendim bu hücreler, (Bakanın yanındaki yardaklar durumu kurtarmak için öksürürler) pardon bu konforlu odalarımız birer, ikişer kişilik olup mahkumların rahat etmesi için yapılmıştır. Gazeteci: (Hücreyi göstererek) Efendim, bu odada bir fotoğrafınızı alabilir miyiz? (Bakan şaşırır, kem-küm eder. Yardaklarına döner; yardaklarından olur işaretini alması üzerine hücreye girer. Hücrenin mazgalından 5-10 saniye korkuyla bakar, yardaklar hep bir ağızdan, "Maazallah efendim maazallah'' diye bağırırlar.) Moltan Bulgurlu: (Elindeki mendille terini siler, korkusunu belli etmemeye çalışır) Ee şey gördüğünüz gibi odalarımız gayet rahat, içinde lavabosu, tuvaleti, televizyonu olan bir aile yuvasıdır. (Kendine güveni gelmiştir) Tutuklu aylarca hatta yıllarca burada rahat rahat huzur içinde mutlu bir şekilde yaşayabilir. Gazeteci: Efendim, bu sistem için hücre diğer bir tabirle tabutluk diyorlar. Siz olsaydınız burada yaşar mıydınız? Bakan: (Bocalar) Sorun burada yaşayıp yaşamama sorunu değil. Lütfen evladım olayı provoke etmeyelim. Ee şimdi yani şey, bana göre şöyle bir olay var. (Sesini yükseltir) Vataan, milleet, Sakarya. Sevgili kardeşlerim biz bu cennet vatan için Çanakkale'lerde... (Işık söner) (Sahnede bir parmaklık vardır. Tutsaklar parmaklığın arkasındadır. Bir tutsak bildiri okur) 1. Erkek Tutsak: Yoldaşlar, devlet emekçi halkımızı, halklarımızı, teslim alma yolunun hapishanelerden geçtiğini çok iyi bilmektedir. Bu nedenle hapishanelerdeki devrimci direnişi kırmak için dönem dönem yeni saldırı planları hazırlamaktadır. Yoldaşlar, şimdi 36


ise allayıp pulladıkları ya tutarsa mantığıyla hareket ederek birer, ikişer, üçer kişilik konforlu odalar sistemi adı altında kamuoyunu kandırmayı, gerçekte ise biz devrimci tutsakları teslim almayı, tecrit etmeyi, dış dünyadan soyutlamayı, bu hücrelerde birer birer öldürmeyi hedefliyorlar. Yoldaşlar, bizler tarihimizin hiçbir döneminde, düşmana ve zulme boyun eğmedik. Metris'lerde, Bayrampaşa'larda, Buca'larda, Ümraniye'lerde tutsak düştüğümüz bütün zindanlarda, bedenlerimizle direndik. Tarihimizden, önderlerimizden, şehitlerimizden aldığımız güçle bizleri de teslim alamayacaklar. Yoldaşlar, bu saldırılara karşı bedenlerimizle, onurumuzla, özgür tutsaklığımızla cevap vereceğiz. Öleceğiz tabutluklara girmeyeceğiz. Özgür tutsaklar teslim alınamaz. (Işıklar söner) (Işıklar açıldığında, parmaklığın önünde bir baba vardır. Babanın başı eğik ve üzgündür. ) 1. Tutsak: Hoş geldin baba, seni gördüğüme çok sevindim. Yeğenim Berdan nasıl? Annemler nasıl? Baba: Hoşbulduk oğul, hepsi çok iyi. Berdan sana resim yapmıştı ama içeri almadı köpekler. (üzgün bir şekilde) Oğul, yine sayım vermemişsiniz. Yazık değil mi size, niye böyle yapıyorsunuz? 1. Tutsak: Bu onlara bir uyarıdır baba. Bizleri birbirimizden koparmak ayrı ayrı hücrelere bölmek istiyorlar. Baba: Neden oğul neden bunları yapıyorlar? (Tutsak babasıyla konuşurken sevecen ve öğreticidir.) 1. Tutsak: Bak baba, bizi anlaman lazım, hücre bizleri birbirimizden ayırmak, yalnız bırakmak bizleri tek tek alıp işkenceye götürmek, hainliğe zorlamak içindir. Hücrelerle bizi insanlığımızdan soyundurmak istiyorlar, bu hücrelerde bizleri birer birer öldürmek istiyorlar. Baba sen bana neler öğretmiştin hatırlıyor musun? Aynı tabaktan yemek yemeyi, dürüst olmayı, onurlu, namuslu yaşamayı. Yani baba bana öğrettiğin bütün güzel şeyleri geri almak istiyorlar. Kadın Tutsak: Bak baba; Bizler halkımız aç kalmasın, yoksulluktan hastahanelerde rehin kalmasın, konduları başlarına yıkılmasın diye buradayız. Baba, insanları köylerinden zorla göç ettiriyorlar, evlerini yakıp yıkıyorlar. Bizler katliamlar, işkenceler, gözaltılar, kayıplar, infazlar olsun istemiyoruz. Baba: Haklısınız yavrularım ama elden ne gelir ki? Kadın Tutsak: Çok şey gelir baba, çok şey. Sizler dışarda, bizler içerde mücadelemizi yükseltirsek, üstesinden gelemeyeceğimiz zorluk yoktur. (Işık söner) (Işık açıldığında, analar oturma eylemindedirler. Ellerinde dövizler vardır. Dövizlerde; "Özgür tutsaklar Onurumuzdur", "Tabutlukları Yıkacağız" gibi sözler yazılıdır. Aynı zamanda dövizlerde yazılanlara benzer sloganlar atarlar. Polisler, "Dağılın" anonsu yapar. Fonda siren sesleri, sloganlar vardır. Polisler analara saldırır. Saldırı 15-20 saniye sürer. Polisler anaların direnişi karşısında geri çekilirler. Bu sahnede çok az ışık vardır. Olanak varsa; yanıp sönen flaşör ışık kullanılabilir) (Bu sahnenin ardından sahnedeki tüm ışıklar yanar. Fonda, hareketli bir marş vardır. Analar 37


toparlanırlar, sloganlarla birlikte yürüyüşe geçerler. Sahnede bir tur attıktan sonra, sahneden inip, izleyicilerin arasına karışarak bildirileri dağıtırken şu sözleri söylerler) -

Evlatlarımızı tabutluklara sokturtmayacağız. Yıkacağız zindanlarını başlarına. Sen yoksan bir kişi eksiğiz, sen de katıl bize. Sesimize ses ver. Biz doğurduk sizlere öldürtmeyeceğiz.

(Analar bu sözleri söylerlerken, iki kişi de yazılama yapmaktadır. Yazılama yapmak için salonun duvarlarına önceden karton yapıştırılır. Anaların sözleri ve yazılamalar bittikten sonra bir ananın "Hadi arkadaşlar, toparlanın gidiyoruz' demesiyle birlikte sahneye dönülüyor. Yazılama ve bildiri dağıtma sahnesi hareketli ve kısa olmalıdır. Tüm oyuncular sahnededir. Bir kısmı parmaklığın yanında, bir kısmı da hücrenin yanında dururlar. Kadın tutsak parmaklığın arkasından çıkar ve aşağıdaki şiiri okur.) t

Kadın Tutsak: Günlerdir yağmur yağıyor düşlerime Canım oğul güzel yiğit Düşmüş mahpus damına Günlerdir yağmur yağıyor Sıkışıp kalmışım bir bulutun altında Göçmen bir kuş gibiyim Gözlerimde uyku O bulut boğmasın seni de Son sözüm sendedir oğul Su deme yansa da yüreğin Ateş deme donsa da bedenin Bırak ses versin duvar Çığlığını kessin karanlıklar Eskisi gibi bulayım yine seni Zırhında dursun yüreğin Verme emanetini Her gece düşümde gülüşün Aynı göğün altında Hasret kalsak da birbirimize Aynı güneş vurur yüzümüze Ne güzel Dilimizde hep aynı ezgi (Okuduktan sonra yerine geçer. Fonda Grup Yorum'un "Devrim Yürüyüşümüz" adlı parçası çalmaktadır.) Tüm Oyuncular: Bu tabutluklara girmedik, girmeyeceğiz. Özgür tutsaklar teslim alınamaz. Yıkacağız zindanları başlarına! (Parmaklık ve hücre yıkılır, Işık söner) • 38


DEĞERLENDİRME

ibrahim karaca

martı, martılog, martıloji

K

irlenmiş değil, kirletil­ miş bir dünyada yaşıyo­ ruz. Çevre kirliliği, ha­ va kirliliği, frekans kir­ liliği... İnsan kirliliği. Bakmayın siz "temiz toplum", "temiz çevre" söylemle­ rine. Temizlikten kim söz ediyor, asıl bu önemli. Kirliliğin kaynağı, çürümenin ağababası, pisliğin öncüsü hangi çevrelerdir? Oradan beslenenler kimlerdir? Ütopyası elinden alınmış bir top­ luma temizlikten söz etmek neye yarar? Ütopyası olmayanların te­ mizlikten söz etmeye hakları var mı? Eğer varsa, bu kavramdan farklı şeyleri anlıyoruz demektir. Kendi lanetli gecesini sürdürmek için sürü bilinci yaymak isteyen sisteme secde edenler, nasıl bir temizlik isteyebilirler? Berga­ ma'yı bir siyanür cehennemine çe­ virmek isteyenler, bir avuç altın için kendi mahkemelerinin kararla­ rını bile uygulamayanlar nasıl bir temizlik isteyebilirler? Manisa'da dal gibi gençleri işkence tezgahla­ rından geçiren, işkencecileri akla­ yan bir düzenek, nasıl bir temizlik isteyebilir? Ülkenin bir bölümü­ nün cehenneme döndürülmesini görmezden gelenler nasıl bir te­ mizlik isteyebilirler? Zehirli varil­ lerini üçüncü dünya topraklarında depolayan "uygar batı", nasıl bir temizlik isteyebilir? Gettolaşmanın had safhaya ulaştığı metropol­ lerde, kendilerini "seçkin-mo-

dern" yerleşim birimleri oluştu­ ran, oralara "kaçan" cebi dolu azınlığın anladığı temizlik, nasıl bir temizliktir? Peki, kirletilen her şey için gerçekten kaygı duyanlar kimler­ dir?: Ne zaman bir martı görsem, hep kirlenmişlik gelir aklıma. Gördüğüm her martı beni alır, ço­ cukluğuma ve çocukluğumun geç­ tiği o yoksul ama güzel kıyılara götürür. Denizi bırakıp kentin cangılına dalan, çöplüklere dolu­ şan, oralarda yiyecek arayan beya­ zı azalmış martıları gördükçe içim daralır belki, ama yine de, kirletilememenin simgesidir onlar. Hele şiir sözkonusu olunca, içerisinde geçen her "martı" sözcüğü, ber­ rak bir gökyüzünü yerleştirir bi­ lincimize. Şair, güdülmeye direnendir. O yüzden sürünün dışındadır. Bazen, yalnızlık duygusu içindedir. Şiirsiz bırakılmış bir dünyada, o, şii­ rin yanında yer almaktan öte, onu solumaktadır. "eski bir uygarlığın battığı yerden denizden bölünmüş zamanlardan geliyorum peşimde getirdiğim yalnızlık" Yalnızdır şair. Ama, yüceltmez yalnızlığı. Geçilecek yollardan bi­ ri sayar. Çünkü, şiirin yanında yer alanlar, ona yarenlik edenler, mar­

tı sesleriyle dolacak bir gökyüzü­ nü taşırlar yanlarında... Beyaz, berrak, temiz... "lekesiz bir martı gibi konuyorum Kadıköy'de kayalıklara" "Martıloji" adlı şiir kitabını okurken, ister istemez bunları ge­ çirdim aklımdan. Bu kitaptaki şiir­ ler, kendisini "Bay Martılog" di­ ye çağıran Muharrem Hüseyinoğlu'na ait. Kitabı okurken, şiirlere inceden inceye sinen bir sitemi de hissediyor insan. "üç kuruşa pazarlıyorsun geçmişi gözünü kırpmadan utanmadan. . ." Bu dizeler bir sitem değil mi? Bu insan denizinde bir martı olabilmek, kendini bir martının ye­ rine koyabilmek güzeldir. Düşleri­ ni bir martının özgürce kanat vur­ duğu güneşli, mavi bir gökyüzüne çevirmek güzeldir. Martı gibi ka­ labilmek ise hem güzeldir, hem zordur. Hem kendine, hem dünya­ ya karşı direnmeyi gerektirir. Sana daha ne söyleyebilirim ki "Bay Martılog"?. . . Bu duyarlılığa ulaşan şair, bir yol ayrımına gelmiş demektir. İnsani-toplumsal duyarlılıklar, şairi hayatın biraz daha içine çağı­ rır. Tıpkı deniz nasıl çağırırsa bir martıyı... • 39


DEĞERLENDİRME

zerrin kayalı

CIA, CHE'YE KARŞI

D

ünya devrimcisi Che, 1967 Ekim'inde Bolivya dağlarında şehit düştüğünde; ABD y ö n e t4 m i n i n 1960'da Was­ hington'da aldığı "Che'yi katletme kararı" gerçekleş­ miş oluyordu. Ama tarih bu katli­ amı, Amerikan Emperyalizmi'nin hanesine zafer olarak kaydedemiyordu. Tıpkı Mahir Çayan'ın dedi­ ği gibi "Her engebede düşen gerilla­ ların gövdesi bir devrim fırtınası ya­ ratır". Che'nin gövdesi de fırtınalar yarattı. Che fırtınası dünyayı sardı. Üzerinden otuz küsur yıl geçmesine karşın, Che fırtınası hala dinmedi. Geçtiğimiz yıl, Che yılı ilan edil­ di. Her devrimci öndere yapılmak is­ tenen; onları efsaneleştirip, kahramanlaştırıp içini boşaltma işlemi Che'ye de uygulandı. Üstelik bu uy­ gulama, Che yılında daha da yoğun­ laştırıldı. Onun emperyalizme karşı . giriştiği mücadele, teorik planda bi­ limsel sosyalizmin ışığında yarattığı eserler, bu yıl içinde hep es geçildi. Daha çok özel hayatı, aşkları ve bi­ raz da kahramanlıkları üzerinde du­ ruldu. Dünyada burjuvalar O'nu "marka"' haline getirmeye çalışır­ ken; ülkemizde de içi geçmiş, ölü soyucu solcular da onun sırtından az

40

ekmek yemedi. Posterleri, albümle­ ri, CIA kaynaklı kitaplar, kolyeler, anahtarlıklar vs. fahiş fiyatlarla satıl­ dı. Tüm bunlar; Che gibi bir değerin içselleştirilmesine değil, dışsallaştırılmasına hizmet ediyordu. Che, ar­ tık boynumuzda kolye idi. Elbette iş bununla da bitmedi. Daha düne kadar Che'ye küfür eden; Moskova şabloncusu, Tiran şabloncusu, Pekin şabloncusu. Troçkist ar­ tıkları, işi bitmiş solcular "Che Guevaralog" oldular. Başımıza Che "uzmanı" kesildiler. Oysa bunlar da­ ha düne kadar Che'ye, bütün dev­ rimcilere dedikleri gibi; "goşist, kü­ çük burjuva maceracısı" gibi nite­ lendirmelerde bulunuyorlardı. Ama şimdi Che'yi"anlatmanın dayanıl­ maz hafifliğiyle" uçuyorlar. Fakat hiçbiri, hayatları boyunca O'nun dü­ şüncelerine, ideallerine, yaşama bi­ çimine samimiyetle inanmadılar, ha­ la da inanmıyorlar. Ama Türkiye'de O'nun gibi düşünen, O'nun gibi ya­ şamaya çalışan, aynı idealleri payla­ şan yoldaşları da vardı ve hala da var. Mahirler ve onların çizgisinde yürüyen devrimciler; bir tek onlar Che'nin yoldaşlarıdır Türkiye'de. Yıllardır yayınladığı kitaplarla haklı bir saygınlık kazanan Yar Ya­ yınları, Che üzerine yazılmış önemli bir belgeyi sunuyor bizlere. Yar Yayınlan, Che'nin aramız­

dan ayrılışının otuzuncu yıldönümü­ ne denk gelen günlerde, Che ile ilgi­ li yeni bir kitap yayınladı. CIA, Che'ye Karşı adlı kitabın yazarları" Adys CUPULL ve Froilan GONZALEZ, Che Guevara'nın hayatı konu­ sunda uzmanlaşmış iki Kübalı gaze­ teci... Bu kitabı da (diğer kitapları olduğu gibi) Nadiye R. ÇOBANOĞLU dilimize çevirdi. Kitaba önsözü Philip AGEE yazmış. Philip AGEE eski bir CIA ajanı; üstelik Che'yi bulmaya çalışan grubun da içinde yer almış bir ajan. Ama Che'nin ha­ yatından, CIA'nın "olumsuzlukla­ rı"ndan etkilenip ajanlıktan ayrılmış, devrimcilerle dayanışma içine gir­ miş, CIA operasyonlarını dünya ka­ muoyuna açıklamış biri. Philip AGEE, önsözün ilk satırlarında du­ rumunu şöyle anlatıyor: "Ernesto Che Guevara sağlığın­ da da, ölümünden sonra da başkala­ rının yaşamı üzerinde inanılmaz, bü­ yük bir etki yaratmıştır. Ben de böy­ le etkilenenlerden biriyim. Elinizde­ ki kitabı okurken, ömrümün son yirmibeş yılı sinema şeridi gibi gözleri­ min önünden geçiyor." (CIA Che'ye Karşı sayfa 7.) Che'den böylesine etkilenen bu kişi, aynı zamanda Che'yi kavrayan da bir kişidir. Bu kavrayışını şöyle ifade ediyor Philip AGEE: "...Ama Che, her şeyden önce


devrimci düşünceleriyle, özellikle devrimin, yaratacağı dönüşümle, çalışmaya özendirici manevi etken­ lerin değerini, maddi özendiriciler­ den daha üst bir düzeye yükseltece­ ğine derin inancıyla ünlüydü." (age sf 11.) Önsözün ardından gelen ilk bö­ lümde, Che'nin önderliğinde Boliv­ ya Kurtuluş Ordusu'nun doğuşu ile CIA'nın ve Birleşik Devletler Boliv­ ya Elçiliği'nin kontr-gerilla faaliyet­ lerine aktif katılımı anlatılıyor. Başlıktan anlaşılacağı üzere, Che'nin başında bulunduğu Bolivya Kurtuluş Ordusu, sadece Bolivyalı egemen güçlerin silahlı güçleriyle değil, aynı zamanda fiili olarak CIA ile de savaşmıştır. CIA, bu savaşta oldukça zorlanmışta. CIA'nın en önemli başarısızlıklarından biri, ki­ tapta şöyle anlatılmaktadır; " "...Bu gözden kaçırma olayı, CIA'yı casusluk örgütünün büyük bir başarısızlığını kabul etmek zo­ runda bıraktı; çünkü Che'nin Boliv­ ya yolculuğu ve Bolivya'ya CIA'nın Sahip olduğu geniş olanaklara karşın fark edilememişti. (age sf 27) Kurtuluş Ordusu mücadeleye başladıktan sonra, O'nun olabilecek uluslararası desteklerini engellemek için, La Paz Uluslararası Havaala­ nı'nda ve sınır noktalarında tüm yol­ cular, CIA tarafından kontrol edili­ yordu. Bu CIA ekibi içinde "Lyon Kasabı" namıyla ünlenmiş Nazi artı­ ğı Klaus Barbie de bulunuyordu. Barbie, ele geçen gerillalara yapılan işkencelere katılmakla birlikte, Bo­ livya Devlet Başkanı General Rene Barrientos'a danışmanlık da yapı­ yordu. Kitabın ilk bölümlerinde, bu tip tarihi bilgiler ayrıntılarıyla veril­ miş. Bu arada kitabın dışında bir noktayı belirtmeliyiz, o da şut bilin­ diği gibi CIA ve MOSSAD, sadece Ortadoğu'da değil, dünyanın her yerinde devrimci halk kurtuluş hare­ ketlerine karşı ortak mücadele et­ mişlerdir. Faşist silahlı güçlerin eği­ tim, operasyon ve sevklerine ... ne­ zaret etmişlerdir. Elbette Latin Ame­ rika'da da aynı işleri birlikte yap­ mışlardır. Üstelik Yahudi MOS­

SAD'lılarla CIA elemanı Naziler, omuz omuza bu mücadeleyi yürütmüşlerdir. Kitabın diğer bölümlerinde CIA'nın ülkedeki tüm kilit noktalara nasıl sızdığını; posta, telefon, telgraf ağının denetlenmesinden, onların bu etkinliklerinden rahatsızlık duyan üst rütbeli subayların, askerlerin tas­ fiyesine, öldürülmesine ve gerillaya destek sunan işçilerin, öğrencilerin; baskı ve terörden bıkıp isyan eden halkın katledilmesine kadar pek çok olayı nasıl organize ettiğine tanıklık edeceksiniz. Che'nin yaralı olarak ele geçirilip, Washington'dan gelen emirle nasıl öldürüldüğünü öfkele­ nerek okuyacaksınız. Che'nin ölümünden sonra Bolivya'da ve Latin Amarika'da biç bir şeyin durulmayıp aksine nasıl bir kargaşa yaşandı­ ğının anlatımını da bulacaksınız bu kitapta... Che ve diğer gerillaların yanı sıra şehirdeki gerilla; bilgili, kültürlü şehir gerillası güzel insan TANYA ile de tanışacaksınız. Kitabın diğer dikkat çekici ve hayatımızda bugün de önemli bir yer tutan yanı da ideolojik saldırılar ya­ ni sözün şiddeti "Gizli servisler, gerilları gözden düşürmek için her çareye başvuru­ yorlar; onları birtakım uyduruk ci­ nayet ve suikast ifliralarıyla yıprat­ maya çalışıyordu. Gerilla savaşçıla­ rını bir avuç kiralık asker, maceracı, ırz düşmanı olarak tanıtıyorlardı. CIA, onların yabancı işgalciler ol­ duğu izlenimini uyandırmaya, geril­ laların çoğunun Bolivyalı olduğu gerçeğini gizlemeye özen gösterdi. CIA operasyon bölgesinde yalan yanlış haber yayma kampanyalarına girişti, gerillaların aslında Paragu­ aylı olduğu söylentisi ağızdan ağıza dolaştı. Bundan amaç, halkın milli­ yetçi duygularını galeyana getir­ mekti." Kitabın 51-52. sayfalarından ak­ tardığımız bu yalanların hepsi boşa çıkarılmıştır. Üstelik bunların hepsi, bu yalanlan yayanların kendileri ta­ rafından halka uygulanmıştır. Aynı zamanda gerillaların doğru eylem tarzı, ahlaklı tavırları halkın yalanla­

ra inanmasını engellemiştir. Bu dezenformasyon hareketleri; kitabın altıncı bölümünde "Che'nin Bolivya Günlüğü ve CIA'nın yeni dezenformasyon kampanyası" bölümünde ayrıntılı olarak anlatılmıştır. CIA, çeşitli ilişkilerle satın aldığı gazete­ cileri, yayıncıları "Gerillaları mace­ racı, Tanya'yı da adi bir kadın yapıp çıkardık mı başarıya ulaştık demek­ tir" diyerek bu yönde yayın yapma­ ya yöneltmiştir. Bununla neyi hedef­ ledikleri, 170. sayfada şöyle anlatıl­ makta: "Devrimci hareket içindeki etki­ si ve imajı zedelendiği ölçüde, asıl hedefin Tanya değil, Che olduğunu, devrimi başarmanın yolu olarak si­ lahlı mücadele teorisini çürütmek gerektiğini, Che'nin ilkelerinin etki­ sinin ve değerinin hor görülmesini, aşağılanmasını sağlamanın zorunlu­ luğunu, solun içinde var olan bölün­ me ve çelişkileri beslemek amacıyla, Bolivya'daki olaylardan yararlana­ cağını belirtti." Bunlar bir CIA programı olarak belirtiliyor ve şöyle devam ediliyor: "Bu ve benzeri etkenler kullanılarak, Che'nin Bolivya'yı seçerken yanıldığı düşüncesi çevreye yayıla­ bilirdi pekala. Zaten bu ülkede, mü­ cadele için gerekli koşullar yoktu; Che eğer öyle davrandıysa, Kübalı yetkililerle anlaşmazlığı yüzünden­ di; bu ve benzeri 'düşüncelere' her­ kesi inandırmak gerekiyordu." (age sf 172) Bu kitapta; Bolivya'da yaşanan gerçeklerin iç yüzünü öğrendikçe, konu hakkında özellikle sol görünen yayınevlerinin yayınladıkları kitap­ ların iç yüzünü de daha rahat görebi­ leceksiniz. Sonuç olarak kitap; mücadelenin çok yönlülüğüne dikkat çekmekte ve bize ideolojik mücadele cephesinin önemini hatırlatmaktadır. • Yazanlar: Adys CUPULL Froilan GONZALEZ Türkçesi: Nadiye R. Çobanoğlu YAR YAYINLARI, 286 Sayfa 41


EMPERYALİZM TİBET'İ KEŞFETTİ

S

inemalarda geçtiği­ miz aylarda gösteri­ me giren üç film, emperyalizmin yeni ilgi alanını gözler önüne seriyor. Ameri­ kan Emperyalizmi, sinema tekelleri ara­ cılığıyla şimdi de Çin ve Tibet me­ selelerine el attı. Her akşam tele­ vizyonlarımıza konuk olan Tibetli rahipler ve onların yaptığı açlık grevleri, liderleri Dalai-Lama... Tüm bu zat-ı muhteremlerin birden bire sinema salonlarına doluşması bir rastlantı olmasa gerek. Kundun, Tibet'te Yedi Yıl ve Kızıl Köşe isimli üç filmin temel konusu barbar, işgalci, talancı Çin'in, 'komünist' zulmü. Üç filmde de konu temel olarak bu te­ malar üzerine oturtulmuş. Yönetmenliğini Martin Scorsese'nin yaptığı "Kundun" isimli film, halen yaşayan Tenzin Ghatsu'nun yani 14. Dalai-Lama'nın yaşam öyküsünü anlatan görüntülü bir biyografi niteliğinde. Filmi iz­ lerken görüyoruz ki; yönetmenin

42

filmi çekerken kullandığı kamera­ larda objektif yerine subjektif kul­ lanılmış. Her biyografi gibi, Scorsese de bu filmi çekerken bu bilgi­ leri Dalai-Lama'dan almış. Tabi ki sadece Dalai-Lama'nın yorumu ye anlattıklarıyla sınırlanan bir biyog­ rafi bu. Buna bir de emperyalizmin yorumu eklenince ortaya çıkan ya­ pımı 'al gözüm seyreyle'! Yine Dalai-Lama ve Tibetliler esas alınmış bir film de "Tibet'te yedi Yıl"... Bu filmde de Avustur­ yalı bir dağcının İkinci Dünya Sa­ vaşı devam ederken Himalayalar'a gelişi ve burada Dalai-Lama ile ta­ nışması, onun danışmanlığını üst­ lenmesi anlatılıyor. Ve yine fon­ dan tüm değerleri ayaklar altında ezen komünistler... Filmdeki dağcı gerçekte yaşamış bir kişi; ismi Heinrich Harrer... Filmde haris, ben­ cil bir kişiliği canlandırıyor. Nazi partisi tarafından gamalı haçlı bay­ rağı Himalayalar'ın tepesine dik­ mekle görevlendirilmiştir. Bir SS üyesidir. Tibet'te yaşadığı bu yedi yıl boyunca, budizmin felsefesiyle haşır neşir olmuş, bencil kimliğin­

den sıyrılmıştır. Filmin tanıtım ya­ zılarında bu yedi yılın Tibet için köklü değişim yılları olduğu belir­ tiliyor. Burada kastedilen "köklü değişim", Mao Zedung önderliğin­ deki Çin Devrimi'dir. Kaba, kibir­ li Çinli devrimciler, köklü değişi­ mi silah zoruyla, zorbaca gerçek­ leştirmektedirler. Tabi diğer yanda Tibetli budist rahiplerin insani ve pasif direnişleri vardır. Bu Avus­ turyalı dağcının kimliğine gelince, O da Nazi Partisi'ne üye bir faşist­ tir. Çin Devrimi'nin köklü bir de­ ğişim olduğu doğrudur. Zaten "devrim" denilen şey de, köklü bir değişimden başka bir şey değildir. Bizim aklı evvel dağıtımcı firma­ lar, felsefe sözlüklerini yeniden yazarcasına tespitlerde bulunmuş­ lar. "Kızıl Köşe" isimli filmde ise, olay günümüzde geçiyor. Başrol oyuncusu, tam bir adaletsizlikle idam edilmek istenen bir Amerikalı'dır. Bundan sonrası, adaletsiz bir ülkede sürüp giden adalet sava­ şıdır. Bu adaletsiz ülkeyi Amerika


mı zannettiniz? Yanıldınız; burası yine Çin'dir. Bu filmlerin üçünde de ilkel, kibirli ve talancı etiket yapıştırı­ lanlar özünde devrimcilerdir. Ala­ bildiğine karikatürize edilmiş sah­ nelerle ise, önce Çin Devrimi'nin önderinden, Mao Zedung'tan baş­ lanmıştır. Emperyalizmin sinema tekelle­ ri yıllardır emperyalist sistemin karşısında duran ne varsa bunu kendi alanlarından, psikolojik sa­ vaşla yok etmeye yönelik çalışma­ lar yürütmüştür. Emperyalizmin, dünya halklarına karşı sürdürdüğü savaşta sinema endüstrisinin aldığı görev, pahalı ve gözalıcı prodüksi­ yonlarla psikolojik savaş yürüt­ mek, bilinçleri çarpıtmak ve uyuş­ turmaktır. Amerikan sinema en­ düstrisinden ardarda çıkan yüzler­ ce 'soğuk savaş', 'KGB', 'Ruslar Geliyor' edebiyatıyla donanmış filmlerin ardından şimdi hedefte yeni ufuklar vardır. Yakında James Bond ve Rambo'yu Tibet ya da Küba topraklarında görürseniz hiç şaşırmayın. Vietnam Halkı'ndan, dünya döndükçe unutamayacağı bir darbe yiyen Amerikan Emper­ yalizmi, adeta yaşanan tüm ger­ çekliği tersine çevirerek yüz­ lerce Vietnam filmi çekmiştir. Bir yeni-sömürge ülke olan vatanımızın çocukları, yıllar­ ca Rambo'nun, Vietnam'ı di­ ze getirdiğini zannederek ya­ şadı. Bunlar bile Vietnam Halkı'nın zaferini gölgeleye­ memiştir. Emperyalizmin, yeni-sömürgelerine yaydığı bu filmler bayatlayınca, tekeller yeni kar kapılan bulmak ve yeni bilinçleri karartmak amacıyla rotayı Çin'e çevirdi. Çünkü bu etiketinde bile olsa sosyalist yazıyordu. Öyleyse silinmeliydi. O zaman, 'öz­ gürlük savaşçıları', ajanlar, gizli servisler, rambolar, ak­ törler, aktristler, yönetmenler, film makaraları... bil cümle psikolojik savaş aygıtları gö­ rev başına! Şimdi özgürleşe-

cek topraklar, Tibet topraklarıdır! Haydi gazanız mübarek ola! Emperyalizmin özgürlük kav­ ramının, iliklerine kadar esirleştirmek olduğunu en iyi bilen halklar­ danız. Budist rahiplerin son süreç­ te hemen her akşam televizyonlar­ da- yer alması, Budist hareketin li­ derinin sanayiinin tekellerinin rek­ lam aracı olması ve reklam panola­ rında boy göstermesi, üstüne üst­ lük buna ilişkin üç filmin ardarda sinemalarda yer alması bir tesadüf müdür? Tibet üzerinden yeni çı­ karlar, yeni pazarlar peşinden ko­ şan emperyalizm, işe Çin Devri­ mi'nin önderi Mao Zedung'tan başlamıştır. Dünya devrimci hareketlerinin önderlerinden olan, fikirleri, öğretileriyle hemen her ülke devrimine özgün deneyler sunan bu önder, bi­ linçli bir çabayla karikatürize edil­ miş, kimliği, kişiliği, idealleri çar­ pıtılmıştır. Bu çarpık karakter üze­ rinden propagandaya girişen em­ peryalizm, sosyalizmin ne kadar baskıcı bir sistem olduğunu beyin­ lere kazımaya çalışıyor. Nasıl olsa kamera da, stüdyo da, oyuncu da bu tekellerin himayesindedir ve is­ tenen, istenildiği gibi şekillendiri-

lecektir. Ama gerçekler öyle mi­ dir? Emperyalizmi cezbeden; ne Tibet mistisizmidir, ne de özgürlük aşkıdır. Emperyalizmi cezbeden; sosyalizme vuracağı silahlarıdır. "Kundun" filmini çeken Martin Scorsese, Tibetli budistlerin otantizminin ve mistisizminin kendisi­ ni çok etkilediğini söylüyor. "Kızıl Köşe" filminin başrol oyuncusu Richard Gere ise, Scorsese'ye göre daha cüretli ifade ediyor düşünce­ lerini. Richard Gere ile yapılan bir çok röportajda Gere, budist oldu­ ğunu, Çin'deki komünist sisteme karşı mücadele ettiğini vurgulu­ yor. Çin'deki sistem ne kadar dev­ rimcidir, devrimin değerlerini ne kadar sahipleniyor? Kapitalizme doğru hızlı bir yol alış içinde mi­ dir, değil midir? Bunların hepsi tartışılabilir, tartışılmalıdır. Fakat sorun; emperyalizmin devrime ve devrimci önderlere saldırma tutku­ sundan vazgeçmemesidir. Dünya halklarının güçlü bir kazanımı olan Çin Devrimi'nin ve önderinin ka­ ralanmasına asla ama asla müsaade etmemeliyiz. •

"Tibet'te Yedi Yıl" filminden bir sahne

43


AHMET LATİF TİFTİKÇİ VE AYNUR CİHAN ALAK

ÖZGÜRLÜKLERİNE KAVUŞTULAR! 2 Şubat 1998 günü gözaltına alı­ narak bir hafta süren işkenceli sorgu­ ların ardından çıkarıldığı Devlet Gü­ venlik Mahkemesi tarafından tutuk­ lanan Ayşe Gülen Halk Sahnesi oyuncusu, Ortaköy Kültür Merkezi (OKM)'nin kapatılmasıyla birlikte yayını durdurulan Kültür ve Sanatta TAVIR Dergisi'nin yazıişleri müdü­ rü ve Gülsuyu-Gülensu Halk Meclisi Girişimi üyesi A. Latif Tiftikçi, 14 Mayıs Perşembe günü İstanbul 2 No.lu DGM'de görülen ilk duruşma­ sında, savcının itirazlarına rağmen tahliye edildi. Öte yandan, 15 Mayıs günü İs­ tanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde görülen duruşmada, İdil Kül­ tür Merkezi ve Kültür Sanatta TA­ VIR Dergisi sahibi ve Okmeydanı Halk Meclisi üyesi Aynar Cihan Alak ile tutuklanan Halk İçin Kurtu­ luş Gazetesi çalışanları da tahliye edildi. Hatırlanacağı üzere Aynur Cihan Alak, 27 Şubat günü Halk İçin Kurtuluş Gazetesi merkez bürosuna yapılan polis baskını sırasında, gaze­ te çalışanlarıyla birlikte gözaltına alınmış, yedi gün süren işkenceli sorguların ardından, çıkarıldığı DGM tarafından tutuklanarak Ümra­ niye Hapishanesi'ne konulmuştu. A. Latif Tiftikçi ve Aynur Cihan Alak, savunmalarında, yıllardır dev­ rimci sanat faaliyeti içinde oldukları­ nı, halkın sanatçısı olduklarını ve bu yüzden Halk Meclisleri'nde çalıştık­ larını, bundan büyük gurur duyduk­ larını belirttiler. Şimdi sizlere, arkadaşlarımızın duruşmalarda yaptığı savunmalardan bazı bölümler aktarıyoruz:

44

İSTANBUL 2 NO.LU DEVLET GÜVENLİK MAHKEMESİ BAŞKANIĞI'NA Adım Ahmet Latif Tiftikçi. Tiyat­ ro sanatçısıyım. Kültür ve Sanatta TAVIR Dergisi muhabiri ve Çağdaş Gazeteciler Derneği üyesiyim. Aynı zamanda Halk Meclisi üyesiyim. Ti­ yatro çalışmalarımı, merkezi Orta­ köy'de bulunan İdil Kültür Merkezi bünyesindeki Ayşe Gülen Halk Sah­ nesi' nde sürdürüyorum. Yaklaşık on yıl boyunca sürdür­ düğüm tiyatro faaliyetlerimde hep halkın yanında oldum. Oyunlarımızı hep yoksul, emekçi insanlara sergi­ ledik. Bir kez olsun halktan uzak, halktan kopuk bir yaşam ve düşünce tarzı içinde olmadım. Ama on yıllardır siyasi iktidarla­ rın politikalarında öngörülen sanat ve sanatçı anlayışı halktan kopuktur. Sanatçı, tepeden bakar halka. Üre­ tim ve faaliyeti, ülkemiz gerçeğine uzaktır. Eğlence ve eğlendirme kav­ ramı içi boş, kof, geleneklerimize ve ahlak anlayışımıza ters, gerçekler­ den uzaklaştırmaya yöneliktir. Bugün sanat, bir metadır ülke­ mizde ve sanatçı da pazarlanan bir üründür. Belirleyici olan Amerikan Emperyalizmi'nin tekellerinin, her alanda olduğu gibi kültür sanat ala­ nında da ülkemizi bir pazar alanı olarak görmesidir. İzleyici bir müş­ teridir artık, sanatçı ise tüccar... Ve bu anlayış, Anadolu insanına, zengin kültürel değerlerinden, onun­ la oluşan gelenekleri ve yaşam tar­ zından uzak, çok farklı ama geri bir kültürü ve yaşam biçimini dayatmak­ tadır. Bugün, yoğun ve vahşi bir sö­

mürüyle birlikte artık en insani de­ ğerlerimizi; insan sevgisini, çıkarsız ve hesapsız insan ilişkilerini, paylaş­ ma, dayanışma, yardımlaşma duygu­ larımızı, ahlak anlayışımızı, hesapsız ve politik çıkarlara alet edilmeksizin uygulayacağımız dini inançlarımızı ve ulusal onurumuzu yitirmeye prog­ ramlanmış bir kültürel bozgun, kül­ türel işgal yaşıyoruz. Ama bu ülkede halkın sanatçıları da vardır. Halkın sanatçısı, halkın içindedir; onlardan biridir, çıkarsız ve hesapsızdır. Halktan yana bir sa­ natçı olarak, hep bunun bilinciyle hareket ettim. Sanatsal faaliyetle­ rimde yoksul, emekçi halkın acıları­ nı, sıkıntılarını, dilemlerini, sevinç­ lerini anlatan, yani kendi gerçeğini ifade eden tiyatro oyunlarında yer aldım. Kimi zaman sokaklarda, mey­ danlarda oynadık oyunlarımızı. Kimi zaman ekmek kuyruklarında çile çe­ kerken, zamları protesto eden oyun­ larımızda gördü halk bizi. Kimi za­ mansa fabrika önlerindeki işçiler izledi oyunlarımızı. Zonguldak maden­ ci direnişinde oyunlarımızla yer al­ dık. Paşabahçe Şişe Cam işçilerinin grevinden Beykoz Deri Kundura iş­ çilerinin direnişine, konfeksiyon işçi­ lerinden Mersin liman işçilerine ka­ dar onlarca işyerinde, fabrikada, sendikal faaliyetlere ve direnişlere oyunlarımızla katkılar sunduk. Gün oldu, dar ve çamurlu sokaklarda yoksul gecekondu halkının direncine ortak oldu oyunlarımız. Gün oldu, hapishanelerdeki hücre politikaları­ na, idamlara, infazlara ve kaybetme­ lere karşı çığlık olduk oyunlarımızla. Susurluk'taki kazayla ortaya çıkan


Susurluk Devleti'ne karşı yüzbinlerce emekçi "Sürekli Aydınlık" der­ ken, biz de oyunlarımızla haykırdık; "Bağımsız, Demokratik Türkiye" di­ ye ve karşı çıktık kontrgerilla uygu­ lamalarına. Sistemin salt ticarete dayalı sa­ nat ve kültür politikalarına uygun hareket eden bir sanatçının ödülü; aldığı paradır, parlak neon ışıkları­ nın en tepesinde, isminin en büyük yazılmasıdır. Şan, şöhrettir onun ödülü. Halkın sanatçısının ödülü ise; halkın duygularına ortak olmak, öz­ lemlerini halkın özlemleriyle buluşturmak, yeni üretimlerini halka taşı­ mış olmaktır. Ve en önemlisi; bunun kabul görmesidir. Ben Halk Meclisi üyesiyim. İşte benim ödülüm de budur. Bulunduğu bölgede halk, kendi sorunları ve ge­ leceği için birlikte kararlar alırken, benim de bu kararlara ortak olabil­ mem ve çözümler için onlarla birlik­ te emek harcayabilmem, bir onurdur benim için.

inançlarım, geleceğe ilişkin umutla­ rım, düşüncelerim, onurum ve bunun bana verdiği mutluluk elimden alına­ mamıştır. İster hapishanede olayım, ister çölde; insan onurlu ve mutlu ol­ mak için gerekli olan her şeyi bula­ bilir. Haklı olduğumu biliyorum ve düşüncelerime uygun, doğru bir bi­ çimde yaşadığıma inanıyorum. Aynı biçimde yaşamaya da devam edece­ ğim.

Dergimiz sahibi Aynur Cihan Alak ise, Halk İçin Kurtuluş Gazete­ si çalışanları ile birlikte 15 Mayıs 1998 Cuma günü İstanbul 6 No.lu Devlet Güvenlik Mahkeme'sinde görülen davasında şunları vurgula­ mıştır: "...Yaptığımız devrimci sanat, sömürü ve zulüm politikalarıyla ezil­ meye çalışılan emekçi halkın müca­ delesinin içinden doğmuştur. Dev­ rimci sanatçı, halklarımıza yönelik kültürel, siyasal, ekonomik ve askeri

saldırıları karşısında her zaman hal­ kın yanıbaşında, onunla omuz omuza olmuştur. Halkın umudu, öfkesi ne­ redeyse, yerimiz de orası olmuştur. Yarattığımız değer ve geleneklerin halkın içinde kökleştiğini gören dev­ let bu nedenle sanatımıza ve bizlere saldırarak boğmaya çalışmıştır. Bu nedenle sahibi bulunduğum Kültür ve Sanatta TAVIR Dergisi'ne sayısız davalar açmış, faaliyet yürüttüğü­ müz kültür merkezimizin kapısına ki­ lit vurmuş, kültür-sanat faaliyetleri­ mizi engellemeye çalışmıştır. Çünkü devrimci sanat yapmak, devletin kar­ şısında olmak demektir. Devletin, devrimci sanatçılara düşmanlığı da bu nedenledir. Bu yüzden de halktan yana düşünen, mücadele eden herkes devlet gözünde "suçlu" sayılıyor. Bizler halkın sanatçılarıyız. Halkın sanatçıları olarak Halk Meclisle­ ri'nde yeralmak, üzerimize düşen so­ rumluluğun bir gereğidir. Halkın sa­ natçısı olarak, halkın yanında, Halk Meclisleri'nde yeraldık..."

Yaşadıkları yerlerde giderek bü­ yüyen sorunlarla kendi kaderine terkedilen halkın, en meşru ve öz örgüt­ lenmeleridir Halk Meclisleri. Halkın kendi sorunlarına sahip çıkması, çö­ zümler için bir araya gelip örgütlen­ mesi ve sorunlarının takipçisi olma­ sı, yasal ve demokratik bir haktır ay­ nı zamanda. Yaşam içerisindeki hiçbir etkinli­ ğimi gizli saklı yapmadım. Çalışma­ larımı sürdürdüğüm kültür merkezi, kaldığım ev herkes tarafından bili­ nir. Ancak yine de susma hakkımı kullandım. Çünkü saldırı ve işkence çok açık ki kişiliğime, düşünceleri­ me, inançlarıma ve asıl olarak be­ nim şahsımda Halk Meclisleri'ne idi. Saldırı, halkın onuruna ve namusunaydı. Susarak ve ifade vermeyerek bu onuru koruduğuma inanıyorum. Tutuklanarak dilediğimce ve in­ sanlığa karşı sorumluluğumla yaşa­ ma hakkım elimden alınmıştır. Öz­ gürlüğüm kısıtlanmıştır. Ancak 45


HABER/YORUM

Ankara Film Festivali'nde Ödüller Sahiplerini Buldu 1-10 Mayıs tarihleri arasında gerçekleşen 10. Uluslararası Ankara Film Festivali sonuçlandı. Pier Paolo Pasolini ve Krzysztof Kieslowsky filmlerinin özel gösterimler halinde sunulduğu festivalde, çeşitli ülke sinemalarından 350'ye yakın film gösterildi. Jürisini Sami Şekeroğlu, Ali Hakan, Yusuf Kurçenli, Erhan Bener ve Tülay Eratalay'ın oluşturduğu "Ulusal Yarışma" bölümünde "en iyi film" seçi­ len "Usta Beni Oldürsene", altı dalda ödül kazandı. Zeki Demirkubuz'un "Masumiyet"i ise, üç dalda ödül kazandı. Bu arada, hemen hemen bütün fes­ tivallerde ödül alan Nuri Bilge Ceylan'ın "Kasaba" adlı filmi, bu festivalde ödül alamadı.

ÇASOD'da Yönetim Değişikliği Geçtiğimiz günlerde 4. Genel Kurulu'nu gerçekleştiren ÇASOD (Çağdaş Sinema Oyuncuları Derneği), yeni yönetim kurulunu oluşturdu. Yeni yönetim kurulunun başkanlığına Rutkay Aziz getirilirken, başkan yardımcılıklarını Bülent Kayabaş ve Sumru Yavrucuk üstlendi. Bunların yanı sıra, Kutay Köktürk genel sekreter, Kenan Bal sayman olarak görev alırken, Menderes Sa­ mancılar, Taner Barlas, Yalçın Güzelce ve Suavi Eren asil üyeler olarak be­ lirlendi. Çağdaş Sinema Oyuncuları Derneği'nin yeni yönetimle birlikte bugüne kadar gelişen sürecin aksine bir "arkadaş kulübü" olmaktan çıkıp, sinema emekçilerinin sorunlarına kalıcı çözümler arayan ve bu konuda kararlı çabalar içerisinde olan bir kurum haline gelmesini diliyoruz.

Tiyatrolara Yasaklama ve Baskın Ankara Ekin Tiyatrosu, İtalyan oyun yazarı Dario Fo'nun yazdığı "Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü" adlı oyunlarını Trabzon'da sergilerken oy­ nadıkları salonu polis bastı. Oyun sırasında salonu basan polis, oyunu dur­ durarak sakıncalı bulduklarını ve bu nedenle oynamasına izin verilmeyece­ ğini söyledi. Baskını oyunun bir parçası sanan seyirci, polisin sözlerine ön­ ce inanmak istemedi ancak daha sonra gerçek olduğunun farkına varınca, polisin bu tavrını protesto etti. Ankara Birlik Tiyatrosu tarafından Yılmaz Güney'in yaşam öyküsünü konu edinen "Bir Güzel Çirkin Kral" adlı oyunu yurtiçi ve yurtdışında bir çok defa sergilenmesine karşın önce Urfa, ardından da Diyarbakır'da Vali­ lik tarafından yasaklandı. Bu keyfi yasaklama kararlan karşısında Ankara Birlik Tiyatrosu, yasaklamaların kalkması için Urfa ve Diyarbakır İdare Mahkemeleri'ne başvurdu. Kocaeli Bölge Tiyatrosu'nun "Hakkari'de Bir Mevsim" adlı oyunu da Urfa Valiliği tarafından yasaklandı. Önceden izin verildiği ya da oynanması için hiç bir yasal engelin bulun­ madığı koşullarda dahi valilik ve polis tarafından sanatsal faaliyetlerin en­ gellenmesi, Susurluk Devleti'nin kültür-sanat alanındaki baskıcı yüzünü bir kez daha gözler önüne seriyor. 46

Grup Yorym 30 Mart 1998; Çapa Tıp Fakültesi'nde düzenlenen Kızıldere Anması'na katılarak bir dinleti verdi. 9 Nisan 1998; Nil ve İdil'in mezarları başında yapılan anmalara katılarak, birer dinleti verdi. 12 Nisan 1998; İdil Kültür Merkezi'nde, "30 Mart-17 Nisan Devrim Şehitlerini Anma Günleri" kapsamında düzenlenen etkinlikte yaklaşık 700 kişiye seslendi. 12 Nisan 1998; Okmeydanı Halk Meclisi'nin 1. Kuruluş Yıldönümü nedeniyle "Sibel Yalçın Direniş Parkı"nda düzenlenen şenliğe katılarak bir dinleti verdi. 25 Nisan 1998; Malatya'da iki seans halinde gerçekleşen konserde, yaklaşık 3000 kişiye seslendi. 1 Mayıs 1998; 1 Mayıs'a, "Grup Yorum" imzalı pankartı ile katıldı. 17 Mayıs 1998; SEV-DER (Kahramanmaraş Sevdilli ve Çevresi Kültür Dayanışma Derneği) Gençlik Komisyonu tarafından düzenlenen pikniğe katıldı. Piknikte kısa bir dinleti gerçekleştirdi. 24 Mayıs 1998; Antalya'da, Konyaaltı Açık Hava Tiyatrosu'nda bir konser verdi. Yoğun yağmur yağışı altında geçen konser yaklaşık 3500 kişinin katılımıyla gerçekleşti. 28 May» 1998; Bu sene 12.si gerçekleşen Geleneksel


KISA KISA İTÜ Şenliği'nin son gününde, yaklaşık 700 kişiye seslendi. Şenliğe ayrıca Onur Akın, Ferhat Tunç ve bazı amatör müzik toplulukları da katıldı.

Özgürlük Türküsü 29 Mart 1998; Ankara Seyranbağlar Halkevi'nin 4. kuruluş yıldönümü şenliğinde bir konser verdi. 6 Nisan 1998; Maliye-Sen tarafından 2 No'lu Şube'de gerçekleştirilen Kamu Emekçileri Şehitleri Anması'nda bir dinleti verdi. 12 Nisan 1998; İdil Kültür Merkezi'nde, "30 Mart-17 Nisan Devrim Şehitlerini Anma Günleri* kapsamında düzenlenen etkinlikte yaklaşık 700 kişiye sestendi. 14 Nisan 1998; SES (Sağlık Emekçileri Sendikası) Aksaray Şubesi'nde devrim şehitlerini anmak için düzenlenen etkinlikte bir dinleti verdi. 17 Nisan 1998; Gülsuyu'nda 30 Mart-17 Nisan Devrim Şehitlerini Anma Günleri kapsamında düzenlenen etkinliğe türküleri ve marşları ile katıldı. 19 Nisan 1998; Ankara Haklar ve Özgürlükler Platformu tarafından düzenlenen geleneksel 1 Mayıs pikniğinde bir dinleti verdi. 1 Mayıs 1998; 1 Mayıs'a, "Özgürlük Türküsü" imzalı pankartı ile katıldı. 27 Mayıs 1998; 12. Geleneksel İTÜ Şenliği'ne katılarak bir dinleti verdi.

Sabahattin Ali, Katledilişinin 50. Yılında Anıldı Devrime olan inancını hiç yitirmeyen, her türlü baskıyı inatla göğüsleyen ve kontrgerilla tarafından katledilen Sabahattin Ali, ölümünün 50.yılmda, Atatürk Kültür Merkezi'nde düzenlenen bir törenle anıldı. Anmada bir konuşma yapan yazar Konur Ertop, Sabahattin Ali'nin eserlerinin günümüz­ de de güncelliğini koruduğuna dikkat çekerek, özellikle "İçimizdeki Şey­ tan" adlı romanında anlattığı yozlaşmış entellektüel çevrelerin bunalımları­ nın bugün de aynı şekilde sürdüğünü belirtti. Fotoğraf sanatçısı İsa Çelik'in hazırladığı dia gösterisiyle devam eden anma etkinliği, Edip Akbayram'ın, Sabahattin Ali'nin şiirlerinden bestelenen türkülerini seslendirmesiyle sona erdi.

Kayıplar İçin; Sanatçılardan Basın Açıklaması İzmir'de 31 Mart tarihinden bu yana kendilerinden haber alınamayan ve kaybedilmek istenen Neslihan Uslu, Metin Andaş, Hasan Aydoğan ve Mehmet Ali Mandal için çeşitli sanatçıların katılımıyla bir basın açıklaması gerçekleştirildi. 1 Haziran 1998 Pazartesi günü TOBAV (Tiyatro, Opera, Bale Sanatçıları Vakfı)'da gerçekleştirilen basın açıklamasına şair Ruhan Mavruk, tiyatro sanatçısı Orhan Aydın, Sine-Sen ikinci başkam Yusuf Çetin, yazar Güngör Gençay, ressam İrfan Ertel, ekonomist Arslan Başer Kafaoğlu, yazar-şair Muzaffer Dizman, Grup Yorum gibi aydın ve sanatçıların yanısıra kayıp yakınları, çeşitli kültür merkezleri ve kitle Örgütlerinden de temsilciler katıldılar. Arslan Başer Kafaoğlu tarafından okunan basın açıklamasında şu görüşlere yer verildi: "(...) İnsanca yaşam mücadelesi içinde olan bu kişilerden haber alınamaması tedirgin edici bir durum olduğundan, bizler de kaybedildiğini düşünmekteyiz (...) Bugüne kadar ülkemizde yaşanan yüzlerce kayıp olayı endişemizi daha da artırmaktadır. Tarih boyunca dünyada bu tür vahşet örnekleri yaşanmıştır. Ama tarihsel süreç içinde bunların failleri bir insanlık suçlusu olarak hatırlanmaktan kurtulamamışlardır. Bizler ülkemizi ve halkımızı seviyoruz. Tüm insanların onurlu ve eşit koşullarda yaşayacağı, düşüneceği ve düşüncesini özgürce ifade edebileceği bir toplumdan yanayız. Niteliği ne olursa olsun hiç bir canlıya psikolojik ve fiziksel işkence yapılmasını istemiyoruz. Gelin bu amaç için elele verelim, kayıplar bulunsun ve anaların gözyaşı dinsin..." Yapılan açıklamanın ardından sanatçılar sırayla görüşlerini belirttiler. Ruhan Mavruk, kaybedilmek istenen kişilerin bilinen, tanınan insanlar olduklarını, bu nedenle endişelerinin daha büyük olduğunu ifade ederken, Arslan Başer Kafaoğlu, "Yaşananlar Arjantin'deki faşist, askeri diktatörlük döneminden farklı değildir" diyerek, kayıpların akıbetlerinin açıklanmasını istedi. Ardından söz alan Halkın Hukuk Bürosu avukatı Behiç Aşçı, kayıplar için İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Başbakanlık, TBMM ve karakollar ile hapishanelere yapılan bütün başvuruların sonuçsuz kaldığını, İzmir DGM Savcılığı'na yapılan başvuruda savcının önce Metin Andaç'ın 6 Nisan'da gözaltına alınıp serbest bırakıldığım söylemesine karşın daha sonraki başvurularda hiç gözaltına alınmadığını belirttiğim söyledi. Kayıplar için bugüne kadar bir çok sanatçının bulunduğu 110 imza toplandığım ve toplanmaya devam edileceğini belirten sanatçılar "Kayıpların peşini bırakmayacaklarını ifade ederek basın açıklamasını bitirdiler.

47


HABER/YORUM

BASKILAR SÜRÜYOR

İdil Kültür Merkezi'ne 1 Mayıs Baskını 28 Nisan Sah günü saat 11.00 sıralarında kültür merkezimizi basan polisler, eşyalarımızı talan ettikten sonra, baskın sırasında kültür merkezinde bulunan Grup Yorum elemanları Fikriye Kılınç, Kemal Sahir Gürel, yazıişleri müdürümüz ve Özgürlük Türküsü elemanı Yasin Ali Türkeri, FOSEM çalışanları Olcay Karadağ ve Aziz Akal, kültür merkezi çalışanı Orhan Açıkgöz ve misafir olarak bulunan Özgür Doğan'ı gözaltına alarak, Vatan Caddesi'ndeki Siyasi Şube'ye götürdüler. Yine aynı gün, aynı saatlerde İdil Kültür Merkezi ile birlikte bir çok kültür merkezi, dergi bürosu ve DKÖ'yü basan polisler, onlarca insanı gözaltına aldı. Konu ile ilgili olarak Grup Yorum, Özgürlük Türküsü, Ayşe Gülen Halk Sahnesi, Fotoğraf ve Sinema. Emekçileri (FOSEM), Kültür Sanatta TAVIR Dergisi, Grup Yorum Korosu, Okmeydanı Halk Kültür Merkezi, Ayşe Nil Halk Kütüphanesi ve İdil Kültür Merkezi tarafından yapılan basın açıklamasında; "...İnsanlarımızı gözaltına alarak, 1 Mayıs'ta alanları yalnızlaştırmanın hesabını yapan devlet, yıllardır olduğu gibi yine yanılmaktadır ve bu kaçınılmaz yenilgisini bir kez daha yaşayacaktır. Binlerce insanı da gözaltına alsalar, onbinler yine 1 Mayıs'ta alanlara akacak. Durduramayacaklar halkın coşkun, akan selini..." denildi. Gözaltına alman İdil Kültür Merkezi çalışanları, 2 Mayıs'ta çıkarıldıkları DGM Savcılığı tarafından serbest bırakıldı.

Delikanlı Taşanlar'ın "0lur"uyla... Grup Yorum'un 29 Mayıs tarihinde Bursa'da gerçekleştireceği konser, Valiliğin "olur"uyla, Bursa Emniyet Müdürlüğü tarafından yasaklandı. Yasaklanma gerekçesi olarak, Grup Yorum'un Bursa Konseri için başvuru yapan Mix Radyo TV ve Reklam San. Tic. A Ş . Yönetim Kurulu'na Bursa Valiliği ve Emniyet Müdürlüğü tarafından gönderilen yazıda şu sözlere yer verildi: "İlgi dilekçenizle 29.05.1998 günü saat 20.00'da İlimiz Kültürpark Açık Hava Tiyatrosu'nda tertiplemek istediğiniz ve sanatçı "GRUP YORUM'un" katılacağı KONSER'e Valilik Makamının 20.05.1998 gün ve 2324 sayılı olurları ile gerekli izin verilmemiştir." Bursa Valisi "Delikanlı" Orhan Taşanlar, İstanbul Emniyet Müdürlüğü yaptığı dönemde Grup Yorum konserlerini engellemek için tüm keyfiliğini ve baskı yöntemlerini pervasızca kullanırken, şimdi keyfiliğini iki satırlık bir karşı yazıyla ve "olur"la sürdüreceğini zannediyor. Ancak kendisi de iyi biliyor ki, tüm engellemelere karşın İstanbul'da Grup Yorum'un halkla buluşmasını engelleyememişti. Grup Yorum en zor koşullarda dahi etkinliklerini, faaliyetlerini sürdürmüştü. Vali Taşanlar, İstanbul'dan kaçarken, bir çok şeyden olduğu gibi Grup Yorum'dan da kurtulamayacak ve onun ismini daha çok duyacak. Sadece konser başvurularıyla değil, engellemelere rağmen gerçekleşecek etkinliklerle Grup Yorum, Bursa'da emekçi halkla bir çok kez biraraya gelecek.

105.7 Çevre Radyo'ya 30 Gün Kapatma Cezası Verildi Emeğin, Özgürlüğün, Kardeşliğin Sesi 105.7 Çevre Radyo, 4 Aralık 1997 tarihinde yayınlanan istekler progra­ mında bir şarkı sözünün "toplumu şiddet, terör ve etnik ayrımcılığa sevk ettiği ve toplumda nefret duyguları oluştur­ duğu" gerekçesiyle 30 gün süreyle kapatıldı. Gerekçe olarak, Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK)'nun 3984 sayılı kanununun 4. maddesinin (g) bendi hük­ münün ihlali gösterilen kapatma cezası, 15 Mayıs Cuma günü saat 00.00'dan itibaren yürürlüğe girdi. Bunların yanı sıra, 8 Nisan günü, Bayrampaşa Hapishanesi'ne, tutsakları ziyarete giden 105.7 Çevre Radyo program yapımcısı Çiğdem Güner, görüş çıkışı Siyasi Şube polisleri tarafından firar girişimi bahane edilerek gözaltı­ na alındı. Üç gün gözaltında tutulan Çiğdem Güner, 11 Nisan günü çıkarıldığı Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafın­ dan tutuklanarak Ümraniye Hapishanesi'ne konuldu. Ayrıca 1 Mayıs günü, Abide-i Hürriyet Meydanı'ndaki mitingi izlemeye giden 105.7 Çevre Radyo muhabirleri Martı Çağın ve Selda Yeşiltepe, polisin saldırısı sonucu gözaltına alındılar. Vatan Caddesi'ndeki Siyasi Şube'de . gözaltında tutulan radyo muhabirleri, 6 Mayıs günü, savcılığa çıkarılmadan serbest bırakıldılar.

48


1998 06 haziran