Issuu on Google+


Temmuz/Ağustos 1997 Sayı: 2

Gün Gün Yazılan, Coşkuyla Atan Bir Yürekti Hayat Çanakkale Hapishanesi Devrimci Tutsakları

3

İdil İçin Ne Söylediler, Ne Yazdılar? Tavır

10

İşkembelerin Feryadı Barış Yıldırım

13

17 Köy Kitabecileri Deniz Güzel

14

Çakırcalı Mehmet Efe İrşad Aydın

17

Kendi Anayasamızı, Halkın Anayasasını Dağıtıyoruz Grup Yorum

24

Aydın ve Sanatçılarla Meclisler Üzerine -2- Tavır

26

Yerli Sinemada Politik Filmler mi? Aynur Cihan

29

Pinochet'in 32 Bin Metrelik Kuyruğu Sadık Çelik

36

Ne War U Yar Xalid Zirav

39

Şiire Dair Rıfat Ilgaz

40

Korkuluk Olabilmek İbrahim Karaca

41

Yayıncılık ve Sorunları -2- Kayhan Demir

43

Haber/Yorum Tavır

45

ön kapak, ön iç kapak, arka iç kapak fotoğrafları: FOSEM arka kapak fotoğrafı: Torregano

K ült ü r Sanatta T a vı r Aylık Sanat Dergisi /d/7 Kültür Sanat Bilimsel Araştırma Yay. Org. Film. Tic San. Ltd. Şti. tarafından yayı nlanmaktadır. Sahibi Aynur Cihan

Yazı işleri Müdürü Yasin Ali Türkeri

Yazışma Adresi İdil Kültür Merkezi Dereboyu C. No: 110/55 Ortaköy/lstanbul T el/Fax:(212) 261 32 19

Okmeydanı izmir Ankara Adana Okmeydanı Halk Kültür Merkezi Ege Kültür ve Sanat Merkezi Ekin Sanat Merkezi inönü C Piyalepaşa C. No: 148 859 S. No:5/A Saray İşhanı Konak Marmara S. No:24/13 Sıhhiye Aydın İşhanı No:505

Abone Koşulları (6 aylı k) 900.000.-TL (1 yıllı k) 1.800.000.-T L

Hesap No: Ofset Hazırlık (TL): 1116-344793 Aynur Cihan İşbankası Ortaköy-lstanbul (DM): 1116-281093 Aynur Cihan İşbankası Ortaköy-İstanbul

T avı r Yayı nları

Almanya Hagedornstr. 15 47169 Duisburg Tel:(00 49 203) 40 11 26 Baskı Sistem Ofset


TAVIR'dan MÜCADELEMİZİN IŞIĞI OLAN ŞEHİTLERİMİZİ hayatımızdan, düşüncelerimizden bir an bile eksiketmeden sürdürüyoruz savaşımızı; onlara verdiğimiz özgür vatan andımızı, türkülerimizle, marşlarımızla, zafer andımızla yineliyoruz bir kez daha. 1984'ten 1996ya... İradenin, inancın ve halka bağlılığın adı olan devrim kuşağının 12 yiğit kahramanını saygıyla andığımız Ölüm Orucu'nun 1. yılı... Dünyanın ilk kadın Ölüm Orucu şehidi olma onuruna erişen canımız Ayçe İdil Erkmen devrimci kadın olarak, sanatçı olarak, kavgamızda bize en büyük güç kaynağı olmaya devam ediyor. O bir mitralyöz. Berdan, Müjdat, Yemliha... hepsi halkın elindeki birer mitralyözdür. Onlar devrimimizin mitralyözüdür. Bu sayımızda Çanakkale Hapishanesi' ndeki yoldaşlarının tuttuğu Ölüm Orucu günlüğünü kısaltarak sunuyoruz sizlere. Bağımsız, demokratikbir ülke mücadelesinde "Kendi Anayasamızı, Halkın Anayasasını Dağıtıyoruz" diyen Grup Yorum' u, yazısında, semt pazarlarında bir elinde gitarı, bağlaması diğer elinde Anayasa Kitapçığı dağıtırken bulacaksınız. Her sayımızda sizlere tanıtmaya çalıştığımız ayaklanmalar ve halk önderleriyle ilgili araştırma yazılarımız bu sayımızda da yeni bir isimle devam ediyor. Ege denince akla "Efeler" gelir. Haksızlığa karşı başkaldıran gerçek bir eşkıya, Çakırcalı Mehmet Efeyi anlatıyoruz sizlere. Bergama Halkı, emperyalizme karşı direniyor. Bergama halkının onurlu direnişi meşru bir direniştir. Bergama' daki direnişi yerinde incelemek için Haklar ve Özgürlükler Platformu'nun oluşturduğu heyet içinde yer alan Grup Yorumla birlikte biz de oradaydık. Sayfalarımızda muhabirimizin anlatımlarını da bulacaksınız. Yine arşivlerle devam ediyoruz. Ustamız Rıfat Ilgaz'ı ölümünün dördüncü yıl dönümünde, İbrahim Karaca'nın anlatımlarıyla birlikte, kendisinin 1942'de yazdığı "Şiire Dair" başlıklı yazısıyla anıyoruz. Baskı ve terörle yönetilen ülkelerde direnişin sanatını yapanlar, bizlere özgün deneyimler, birikimler sunuyor. Sadık Çelik'in "Pinochet'in 32 bin Metrelik Kuyruğu" yazısında Şilili yönetmen Miguel Littin'in cunta yönetimindeki Şili'nin filmini nasıl çektiğini okuyacaksınız. Dergimize çizdiği bir karikatürden dolayı hapis cezası alan ve 4,5 ay boyunca Metris, Şile ve ardından Bayrampaşa olmak üzere üç ayrı hapishane gören Ahmet Erkanlı artık aramızda. Baskılar ve yasaklar yine devam ediyor. Kültür-Sanatta TAVIR Dergisi olarak yayına başladığımız dergimizin ilk sayısı, DGM savcılığı tarafından toplatıldı ve yazı işleri müdürümüz hakkında hapis istemiyle dava açıldı. Adana büromuz sürekli polis tarafından basılıyor. Bizi bu baskılara, yasaklara alıştırmaya çalışıyorlar. Ama biz alışmayacağız, baskı, yasak duvarlarını aşacağız. Dergimizin üçüncü sayısında buluşmak üzere…

Dostlukla... 2


GÜNLÜK

Çanakkale hapishanesi devrimci tutsakları

Gün Gün Yazılan, Coşkuyla Atan Bir Yürekti Hayat 5 TEMMUZ 1996 CUMA Kıpır kıpır bir telaş var. Koğuşumuz düğünev i, bay ram y eri gibi sanki. ... Alınlarında kızıl bant, üzerle rinde kırmızı tişörtle geliy orlar tören yerine. ikisi de gülüyor. Bizi y enilmez kılan şey bu galiba. Bir y anımızla isy an bayrağını çekiy oruz, bu yanımızla mutluluğu; tüm sadeliğine rağmen direnişin görkemini yaşıyoruz. Ağlamaklı oluyoruz bir an sonra, öfke doluy or içimiz; set vuruyoruz gözy aşlarımıza. Onları bir daha görmemek, ellerimizin arasında erim erim erimelerini izlemek... "Şehitler verebiliriz" sözü çınlıy or kulaklarımızda. İdil'i bir daha gülerken görmey ebiliriz, ranzanın ucuna ilişmiş sessizce çalışırken gözümüz artık ona ilişmey ebilir, saçlarını bir daha taramayabiliriz, yanlış yaptığımızda onun gözleriy le karşılaşmayabiliriz, sıkıntılı anlarımızda sıcak elini, y umuşak sesini bir daha bulamay abiliriz... Y ani artık İdil olmay abilir. O, bir daha, herhangi bir yerde karşılaşmamak üzere gidebilir. O, şehit düşebilir. Y olumuzu aydınlatanlarımızın kerv anına katılabilir. 6 TEMMUZ 1996 CUMARTESİ Temizlikle başlıy oruz güne. Yüzünü y ıkıy or, saçım tarıy or, dişleri-

ni f ırçalıy orsun. Özenle y erleştiriyoruz bandı alnına... Birkaç saatliğine bile olsa giysilerini çıkarıp pijamalarını giy diğini hatırlatıy or bir y oldaşımız. 41 kiloy a düşmüşsün İdil. Bugün ikinci kusuşun. Ziy arete gelen ailelerimiz seni görmek istiyorlar. Ailelerimizi bekletmek olmaz. Gitmek için acele ediy orsun. Ay rı bir bağlılığın v ar analara. Ölüm istemiy or ailelerimiz. Zaf eri ölümler olmadan kazanalım istiy orlar. Sandalyey e oturmuş tebessümle dinliyorsun onları. "Kazanacağız, birlikte kazanacağız" diyorsun. Hatice Ana güv eniyor bize. "Size inanıyoru m" diy or. 7 TEMMUZ 1996 PAZAR İdil bugün çok bitkin. Geceden bu y ana kusma say ısı 15'i geçti. Gözleri, giderek daha da fersizleşiyor, göz altları giderek kahverengileşiy or. Perv in'in durumu daha iyice. Bu kadar sıv ı almadığı halde, İdil'in nasıl çıkarabildiğine şaşırıy or. Sağlıkçı y oldaşımız, saf ranın bağırsaklardan geldiğini söy lüyor. ... Bugün açık görüşe çıktı direnişçilerimiz. Sinan y ine ay nı Sinan. Espriy e devam ediyor. Gece Sinan'ın çıkarışını , nöbetçilerden önce Eroğlu'nun anlatması, görevinin başında olduğuna işaret. Vazgeçmiy or hiçbir şeyden, Ölüm Orucuna girmek, ayırmıy or diğer sorumlu-

luklarından, y erine getirebildiklerine dev am ediyor. Savaş bu cephede de sürüy or. Kazanan, her halükarda irade... İdil, sav aşa devam ediyor. Midesinin durumu soruluy or, "iç düşmanla savaşıyorum, içerde küçük burjuvazi var, onu yeneceğim" diy or. Son nefese kadar vuruşabilmek, her anı zaf erle taçlandırabilmek bizlere özgü. Bugün görüş sonrası havalandırmay a çıkarıyoruz. Tanya'yı okuyor. Git Gözümün Alası'n ı söy lüyoruz onlara. Ölüm Orucuy la birlikte Pervin, İdil'e adadı bu türküy ü. İdil, havalandırmada çıkarmay ı sıklaştırınca yukarı çıkarıy oruz direnişçilerimizi. Koğuşta ışıklar sönüyor, sessizlik sağlanıy or. Dinlenmeleri için yatırıy oruz direnişçilerimizi. 12 TEMMUZ 1996 CUMA Her görüş günü, herkesten Önce hazırlanıp görüşe inen İdil'i miz, bugün ölümün üzerine y ürüy üşünde yem kilometre taşlarını y erleştiriyor özenle, her zamanki titizliğiy le. Ölüm Orucu Savaşçıları'mızın, ailelerimizle açık görüş y apabilmesini zorlamak için, gerçekleştirdiğimiz görüşü yanda kesip, kapı döv me eyleminden soma direnişçilerimizin yanına çıkıy oruz. Sohbetler başlıy or direnişçilerimizin etraf ında. İdil ve

3


Perv in, eylemin en büy üğünü yapmalarına rağmen kapı döv ülmesi sırasında, ses onları rahatsız ettiği halde "özle mişi m bu sesi" diyor idil; Perv in'e "biz de gidelim mi eyleme?" diy e teklifte bulunuyor. Pervin gülüy or v e usulca "gidelim" diy or. Ey lem içinde ey lem örgütlüyor direnişçiler. ... Erkek arkadaşlarla y aptığımız kapalı görüşümüzde, Sinan'ın, İdil'e gönderdiği mesajı alıy oruz "Hiç heveslenmesin bayrak elimde" diy or. İdil'se her zamanki gibi "hayır" diy or, "bayrağı devretmiyoru m", Ölüm Orucu Sav aşçılarımız, en önde gitmek için y arışıy orlar... Ama İdil'in hızlı koştuğunun farkınday ız. Direnişçilerimizden durumu en ağır olan İdil. Akşam, yeni gelen Buca kitabından bölümler okuduk İdil'e. Sonra şiirler okundu ard arda. İdil şiiri çok sev iy or. Hem okumay ı hem dinlemey i. Bazen şiir okuy anların arasındaki bağlantısızlık nedeniy le bir şiir, iki-üç kez okunuy or. İdil sesini çıkarmıy or. Pervin, İdil'e kendi yazdığı bir şiiri okuyacaktı. Ama halsiz olduğu için daha sonray a bıraktı. Biz okuy alım dediğimizde "olma z" diy or İdil'e bakarak. Pervin, idil'e "can" diy or, bize "canan". İdil Can... Dışarıda da OKM'lilerin İdil'e, "İdil Can" diy e seslendiğini duymuştuk. Siper yoldaşlığımız kanla canla besleniy or. 13 TEMMUZ 1996 CUMARTESİ Hareketli bir gün geçirdik. İdil'imiz de çok hareketliydi bugün. Midesindeki krampların v erdiği sıkıntıyla kendini bir o y ana bir bu yana attı. Akşama doğru sakinleşti. İdil'in ağalarını haf if letmey e çalışıy oruz. Çaresiz kalmaksa, en kötü olanı. Sessiz sakin gelmiyor zaf er. Tıpkı bir doğum gibi. Çekilen acılar, belki en güzel doğumu müjdeliyor bize. Ama y ine de, İdil'imizi rahatlatamamak çok öfkelendiriy or bizi. Ve hala akşam pijamalarını, sabah kırmızı tişörtlerini giymelerindeki ısrar, şaşırtıyor bizi. Perv in, sa-

4

bah lav oboya giderken bay ıldı. Artık o da kucakta gidip gelecek. Öğlen bir sürpriz oldu v e İdil'in ağabey iyle y engesi geldi. Açık görüş v erilmediği için görüşemediler. Düşman, bu y aptığının hesabını pahalıy a ödey ecek. Ölümle kucak kucağa olan insanlarımızı aileleriy le görüştürmüyor. ... Öğleden sonra ise, erkek yoldaşlarımızın koğuşuna ziy arete gidiy oruz. Daha önce böyle bir ziy aret olmamıştı Çanakkale'de. İlk kez gidiy or olmanın hey ecanım, direnişçilerimizi görmenin hey acanıy la birlikte y aşıy oruz. İdil'in gönderdiği mesajı da y anımızda götürüy oruz. Kart elden ele dolaşıyor v e mesajı okuy orlar: "Merhaba Yoldaşlar, Dostlar, Direnişimiz, tüm sıcaklığıyla sürerken selamlıyoru m sizleri. Dalga dalga yayılıyor direniş haykırışlarımız, fabrikalardan, konduklardan, analarımızın ak alnından. Biliyoruz zafer yakında. Sizi zafer coşkumuzla selaml ıyor ve kucaklıyorum." 13 Temmuz 1996 Ayçe İdil ERKMEN Önce bir suskunluk oluyor, sonra direnişçilerin y anlarına gidiy oruz, birden canlanıyor oda. Hepsi iyi gözüküy or. "En hızlı kim koşuyor?" diy oruz, yatak sırasını gösteriyorlar. Başta Sinan v ar. Sinan çıkarmay a başlamış ama, esprili konuşmalarından bir şey kay betmemiş. Eroğlu ise, her zamanki gibi sessizliğini koruyor, sorularımıza kısa cev aplar veriy or. "Neden şekerli su içmiyorsun?" diy e soruyoruz. Cevap tam ona göre: "Şekerli su alınca çıkaracağımı biliyorum, çıkarınca elektrolit ve potasyum kaybı oluyor. Onun için de normal su daha iyi." "Bili m konuştu yine" diy erek gülüy oruz. ... Ziyaret sırası şimdi onlarda. İdil v e Pervin'in anından öpüp sohbete başlıy or erkek arkadaşlarımız v e dostlarımız. Y anlarında getirdikleri mesajı okuy oruz. Sımsıcak, siper yoldaşlığım v urgulay an sözler hepimizi duygulandırıy or. İdil'in

midesi bulamıy or belli. Sürekli ağzını mendille kapatıyor, konuşurken zorlanıy or. "Ha çıkardı, ha çıkaracak" diy e bakıy oruz gözlerinin içine. Ama tutuyor kendini. Koğuş boşalır boşalmaz, çıkarıy or y eşil mide saf rasını. 14 TEMMUZ 1996 PAZAR Bugün tahliy emiz v ar. Y edi ay, altı ay , beş ay kaldı derken tahliy e günü geldi çattı. Son günler çok hızlı geçti. Dışarıy a insan y ollamak daha da anlamlı. Kırk y ılda y aşanacak bir olay. Böy le bir dönemde ise ay rılmak çok zor geliyor. İdil'i bırakmak istemiyor, gözleri dolu yoldaşımızın. Ama y üreklerdeki doluluk söze dökülemey ecek kadar taş gibi... Y ine de ağzından bir çift laf dökülüy or yoldaşın; "Bizim en değerlilerimizsiniz, siz içeride, biz dışarıda savaşacağız, zafer bizim olacak..." İdil ise esprili, sevinçli. "Kazan'ı kazı, bir de benim için simitle birlikte çay iç" diy or. Nerden çıktı bu simit... Simit halkımızı anlatıy or. Bir de çay dır çoğu zaman onun ortağı. Bunu bulduğu gün, en iyi gündür üstelik. Simit alçak gönüllüktür yani. Kazan'ı kazımak kadar iddialı, simit y emek kadar alçakgönüllü olabilmek... Babasını anlatmıştı bir gün İdil. Aldığı simiti tek başına y iy emediği için ev e getirip pay laşmasını... Halkının acılarını pay laşırken büy ük bir mutlulukla, İdil'e has sadelikle simit y iyebilmek... Gönderiy oruz y oldaşımızı, arabay a binişini, uzaklaşışını açık görüş yerinden izleyebiliyoruz. Uzaklaşıncay a kadar ellerimiz hav ada kalıyor. Aklımıza ise İdil ile Eroğlu geliy or. Kırk y ılda bir y apacağımız tahliy emiz. ikisinin de az kaldı tahliy elerine. Ölüme yatmış iki kocaman y ürek. Halkına v e v atanına adanmış iki y ürek. Ne zaman, ne mekan hesabı var onlarda... insanlığı sav unmanın, gelecek özgür y arınları sav unmanın hesapsızlığı, insan olmak... Hesapsız, çıkarsız sevebilmek, pay laşabilmek... Başka bir düny aday ız. Güzel günler gelecekte


değil, güzel günleri y aşıyoruz v e tek derdimiz tüm insanlığa bunu y aşatmak. Paylaşmak istiy oruz y üreklerimizdeki bu sıcaklığı. Bu istek kabına sığmaz y apıy or bizi, coşturuyor ve bir çığlık olmaya koşturuyor. 17 TEMMUZ 1996 ÇARŞAMBA Sabah, her zamanki kalkış saati-, mizden daha erken kalkıy oruz. Ölüm Orucu ey leminin başladığı günden beri kalkış saatimiz 06.45'den çok önce oluy or. Hiçbirimiz Ölüm Orucu direnişçilerinin yanında kalacağı zamanı kısaltmak istemiy or. Her anlarını görmek ve onlarla y aşamak; bu tarihin her anını birlikte y azmak istiy oruz. ... Koğuşta, görüşte, konuşurken... Hemen herşeyi üzerinde taşıdığı def tere kaydeden birkaç y oldaşımız v ar. Onlara "tarih yazıcıları" adın ı taktık. "Tarih y azıcıları", y ine sessiz ortamı kaydediy orlar defterlerine. ... Bugün C-1'deki Ölüm Orucu Direnişçimiz Mehmet'in ilk def a kustuğunu öğreniy oruz. Bu habere canımız sıkılıy or. Demek, Mehmet de ölümün y üzüne tükürmeye başladı... ... Gece boy unca, nöbetçi y oldaşlarla birlikte sav aşı v e "ailem" dediği OKM'y i konuşuyor idil. "O KM... her yeri şehitlerimizin emeğiyle dolu OKM' miz. Aç malıyız OKM'yi tekrar. Açılacak, biliyorum" diy or. "Günlerdir uykusuzsun, hadi uyumaya çalış biraz" dememize aldırmadan, şafak sökümünü bizimle karşılamay a hazırlanıy or idil. Ay bütün ihtişamıy la İdil'in y üzüne v uruyor bir av uç göky üzünü gösteren parmaklıkların arasından. 18 TEMMUZ 1996 PERŞEMBE Şaf ak sökümüne yakın bir saatte, nöbetçi y oldaşlar dış��nda kalanlarımız henüz y atmıştık ki, alt kat nöbetçisi y oldaşın "Gazi'de halk barikatlarda, siz hala uyuyorsunuz." sözleriy le uy anıy or koğuş. Coşkumuz, sev incimiz, bay anlar

koğuşunun tümünü ayaklandırmaya yetiyor. Nöbetçi y oldaşımızı sorularımızla salv o ateşine tutuyoruz. "Ne za man kur muşlar barikatı!" Günlerdir gözüne uyku girmeyen İdil, nöbetçi y oldaşın anlatımlarını dudağından hiç eksik etmediği tebessümüyle dinliyor. Mutluluğu ve sevinci her halinden belli oluyor. ... Gazi barikatlarından marş sesi geliyor. Barikat Gerillalar ı'nın sesine biz de katılıy oruz. "Gazi Marşı" dalga dalga y ayılıy or bütün bloklara, İdil, aldığı sıv ıy ı bugün de kusmay ınca sev incini "bugün de kusmadım" diy erek bizimle pay laşıy or. Ve dışarıdaki ey lemler onun coşkusuna coşku katıyor. Y atağına uzanıp ay aklarını marş ritmine göre bir sağa, bir sola çocuklar gibi saf v e mutluluk dolu gülüşü ile sallıy or. Günlerdir ay ağa kalkamayan İdil'in bu hareketi, bizde sanki her an ay ağa kalkıp y ürüyecekmiş gibi bir duy gu uy andırıy or. Bu hareketi v e gülümsey işi unutulacak gibi değil. Say ım vermeme ey lemimizin üçüncü günündey iz bugün. ... Kapalı görüş saati y aklaşıy or. İdil, herkese selam v e özlemlerini gönderiy or. "Bugün bana mektup getiren oldu mu!" diy e soruyor. Hatta erkek arkadaşlardan bile olabileceğini ekliyor. Görüş y erine v arır v armaz iletiyoruz İdil'in isteğini. Ve İdil'in artık kusmadığı müjdesini v eriyoruz arkadaşlara. Erkek arkadaşlar çok sev iniyorlar bu habere. Ve hemen İdil'e bir not y azmaya başlıy orlar. "Merhaba, Bugünlerde yanımızda ol masanız da yine her zamanki gibi sohbetlerimi zde bi zlerleydiniz. Midenle olan dostluğuna çok sevindik. Koğuştaki direnişçi yoldaş ve siperdaşlarımızın duru mlar ı olu mlu. Kucak dolusu selamları var. Sımsıcak sevgilerimizle 'Ve insanlar vardır ki Bir türkü söyler gibi Güneşe yürüdüler..' Düşman yenilecek zafer yakında" İdil notu alınca çok sev indi. "En

sonunda bana da mektup geldi." dedi. Gece İdil'e program hazırlatıy oruz. Kültür-sanat f aaliyetlerine dev am ediy or idil. "Haydi Gazi Barikatçıları için bir şeyler söyleyelim." demesiy le başlatıy oruz programı. 19 TEMMUZ 1996 CUMA Bugün görüş günümüz. Ankara v e İstanbul'dan görüşçülerimiz geldi. AKSM'den gelen arkadaşa İdil'in merak ettiği şey leri sorduk. "En önemlisi de OKM'nin ne zaman açılacağını soruyor" dedik. "OKM deyince akan sular duruyor, biliyor musunuz?". "Bil me m mi!" diy or OKM'li arkadaş mahçup bir tav ırla. Ev et, OKM; OKM v e İdil. OKM, İdil için Ayşe Gülen demekti. Direniş, gözaltılar, dişe diş, kana kan korunmuş, şehitlerle y ükselen bir mev zi demekti. Gelenek sürüyor İdil. Gelenek, şimdi sen de.... Açacağız İdil, OKM'y i açacağız. İdil, bugün yine hiç çıkarmadığı gibi dört bardak da su içti. O'na görüşçülerimizi anlatıy oruz. O kadar çok konuşuyor ki, yorulmasından korkuy oruz. Çok da seri hareket ediy or. içimizden, "Evet idil, sen zaferi göreceksin" diy oruz. İdil'i bugün en çok sev indiren olaylardan birisi; işçi Meclisleri 'nden gelen mesaj, diğeri de; Grup Y orum'un pazar konseri oluy or. "İşte OKM, militan sanat, işte Grup Yorum ve en büyük kaynağı halk" diy or. Bugün de bütün gün çıkarmamasına karşılık; "idil, Sinan'ı kıskandın değil mi!" diyoruz. İdil, "Evet kıskandım" y anıtını v eriy or. Hep böy le dev am et, hep böy le kıskanın birbirinizi y oldaş canlar. 20 TEMMUZ 1996 CUMARTESİ Bu sabah hepimizin, en çok da İdil'in sevindiği bir sürpriz oldu. idil'in y ıllardır istediği birşey. Evet, anne v e babasını bir arada görmek. Bugün anne v e babası birlikte geldiler. Bu sevinçli haberi hemen iletiy oruz İdil'e. Önce inanmak istemi-

5


yor ama ciddi olduğumuzu hissedin ce "çok sevindim" diy or. Temsilci lerimiz ailesiyle açık görüş yapabil mesi için hemen harekete geçiyor lar. Bu arada biz de görüş kabini ile koğuş arasında mekik dokuyoruz. İdil'e soruyoruz: "Ne diyelim aile ne?" . "Hep böyle görmek istiyorum onları". Annesi "İdil öl mesin" diy or, idil, "söyleyin onlara beni anla maya çalışsınlar. Ben mutluyum, sevinçliyim. Onları da çok seviyo-. rum. Kendilerine iyi baksınlar" Y aklaşık 6-7 defa bu haberleşme için aşağı inip-çıkıy oruz. Her inişçıkışta da "düşman açık görüşü engelley ecek" düşüncesi hakim bizde. Ev et, İdil'in babası görünüy or kapıda. Y üzündeki y ıkık v e bitkin bir if ade ile, omuzlan çökük bir halde kabine y aklaşıy or v e "görüştürmüyorlar" diy or. O an, o an Ölüm Orucu gibi, eylemlerin en büy üğünde olmanın bilinci, yüreğimizdeki öfke, kin selini durdurabiliy or. Düşmanın pahalıy a ödey eceği çok şey var. Ama bir de bu y aptığının bedelini ödey ecek. Y etmiyor, yetmiy or düşmana duyduğumuz şu anki öfke ve kini anlatmay a bu sözler. Anlay acakları dilden konuştuğumuz zaman belki biraz rahat hissedeceğiz kendimizi... Bu öfkenin, bu düşüncelerin y oğunluğuy la akşamı ediyoruz. Saat 16.00'da haberleri izlemek üzere TV'nin başına henüz oturmuştuk ki, nöbetçi y oldaşın "idil sana mektup var. Hem de OKM'lilerden" çığlığıy la f ırlıy oruz y erimizden. Sev inç seli kaplıy or koğuşumuzu. İdil, sakin ama sev inçten de kıpır kıpır gözleri. Gözlerini o düny anın en güzel gülüşünü kondurduğu dudağı eşliğinde kısıy or v e gelen f akslara bakıy or. Hemen fakslan okumaya başlıy oruz. "Bugün Cumartesi olmasına rağmen verdiler" diy oruz. Aklımıza sabah y aptıkları, ay nı canlılıkta gelince "hayır affetmeyeceğiz, affettiremeyeceksiniz kendinizi" diy oruz. OKM'liler İdil'e, tek tek f aks y azmışlar. Bu İdil'i daha f azla sevindiriy or. Faksların hepsinin okun-

6

ması bitince, idil tekrar okumamızı istiy or. İkinci kez okuy oruz, idil'in mutluluğu her halinden belli, "üçüncü kez de okutur belki" diy oruz. Faksın birinde "Güle güle İdil Can, güle güle yoldaşlar" diy or. Bu söz bize çok ağır geldi. “Hay ır İdil, şehit düşmeyeceksin, zaf eri göreceksin” dememek için zor tutuy oruz kendimizi. "Neden 'hoşçakalın yoldaşlar' dedi, 'Güle güle İdil Can' sözü okunurken". Bunu düşünmekten alıkoy amıy oruz kendimizi. Biliy oruz aslında, İdil de biliy or. Kabullenmek zor olsa da, İdil'lerin ölümüy le zaf eri kazanacağız. Zor geliyor... "Güle güle İdil" demek zor geliyor... 21 TEMMUZ 1996 PAZAR ... Sabahtan beri hapishanede bir gerginlik v ar. Kapılar açılmıy or, gardiy anlar tedirgin dav ranıyor. Öğleden soma netleşiy or düşüncelerimiz. İlk şehidimiz, ilk zaf er topumuz Ay gün Uğur'u ölümsüzlüğe uğurladık. ... Maltayı işgal ediyoruz. Gürültüy ü duyan İdil ve Perv in, ne olduğunu soruyorlar. Haberi veriyoruz. Perv in ilk olmamanın, Aygün'ün kendisinden genç olmasının, O'nu kurtaramamanın üzüntüsü içinde. Perv in, Ay gün'ün y eni çekilmiş bir resmini panoy a asıy or. İdil de, Pervin de malta işgaline gitmek istediklerini söy lüy orlar. "Siz zaten en öndesiniz" diy oruz. İdil'in, şehit haberini karşılay ışı etkiliyor bizi. Sakin ve her zamanki kendinden emin duruşuy la önümüzdeki süreci düşünüyor. Sürecin onun üzerine yüklediği sorumlulukları düşünüyor. Daha fazla sahiplenme, daha f azla özv erili olmakla örmüştü Parti-Cephe'li sürecini. Şimdi daha f azla y apabilmey e kilitlendi İdil. Gelişmeleri izliy or. Onunla birlikte "Zafer Yakındayı söy lüyoruz. Ay gün'ün otopsi raporu hazırlanmış. Ölüm nedeni: açlık grev i... Bu, Kazan'a y anıt. "Ölmezler" diy ordu, "Y iy iyorlar" diy ordu. Aygün yalanlarım bir şamar gibi indirdi suratına.

... Maltada, şehidimizin anmasını y apıy oruz. Sonra da koğuşta İdil ve Perv in'le birlikte. Uzun süredir ay ağa kalkamay an İdil, anma için ısrar ediy or, "kalkacağım" diy or. Bütün gözler onun üzerinde toplanıy or.İki yanında onu sımsıkı kavramay a çalışırken o, ayakta kendi durmak istiyor. Öyle zay ıflamış durumda ki, bacaklarının onu taşımayacağı korkusu v ar bizlerde. Y umruğu hav ada, siper yoldaşımızın saygı nöbetini tamamlıy or. 22 TEMMUZ 1996 PAZARTESİ Malta işgalimiz sürüyor, slogan larımızla, marşlarımızla sürdürüy o ruz ey lemimizi. Malta Gerillaları'ndan direnişçilerimize not geldi. Hangi marş ve türküy ü istediklerini sordular. İdil, mimikleriyle "bilme m farketmez" diy or. Hep böyle diyor. "Senin için 'Sıyrılıp Gelen'i söyle yeceğiz" dediler. Perv in için "Karlı Kayın Or manı"nı söy leyecekler. Sesleri oday a kadar geliyor. Duy du ğunu belirtiy or İdil. Maltadakiler, tüm y ürekleriy le "Bir Mermi de Benden" şiirini okuyorlar, boğazları y ırtılırcasına bağırıy orlar. idil sesleri duy uyor ama ne söy lendiğin anlay amıy or. Anlatıy oruz. İdil'e, haberleri dinletmeye çalıştık. Ama dinleyemedi. Dikkatini uzun süre toplay amıy or. Bugün öğleden sonra hiç soru sormadı. En azından odada kimin olduğunu soruy ordu. Bizi, başıy la yaptığı işaretlerle cev aplıy or. Durgun... Gözleri iy ice donuklaştı, sabit bakıy or. Konuştuklanmızı unutuy or, algılamada güçlük çekiyor. 23 TEMMUZ 1996 SALI Gece, temsilcimiz geldi. İdil, aynı durumda, ateşi var. Nabzı 120'nin üzerinde. Sorulanınıza çoğu zaman cev ap v e tepki vermemeye başladı. Ara ara say ıklıy or. Gece, uzun zamandır ilk kez konuştu. "boynum ağrıyor" dedi. Dev amlı masaj y apılıy or. Kol v e bacaklarındaki uy uşma arttı. Pervin ise İdil'i


izliy or. Pervin sürekli çıkarıy or, suyu zorla alıy or. İdil'i konuşturmak için sürekli sorular soruy oruz, bazen başını sallay arak cev ap veriy or. Malta işgalindeki arkadaşlar sık sık İdil ve Pervin'le konuşmak için geliy orlar. Gecenin ilerley en saatleri... O'nu konuşturmaya çalışan arkadaşların sorularını y alnızca başıy la yanıtlıy or. "Bandını takalım mı İdili" diy e sorulunca, "Takalım" y anıtını alıy oruz en sonunda. "İdil, seni malta işgaline götürelim mi?" diy oruz. Başıy la "ev et" işareti yapıy or. Y üzünde y ine aynı tebessüm. Oturtup sırtına masaj y apıy oruz. Y üzü, omzumuza, day alı, ağzından su akıy or, kendinde değil ama, "aktı" kelimesini duy uyoruz ondan, idil y ine güldürdü bizi. "Temi zliğinden ödün vermiyor, bırak aksın, yeter ki sen konuş" diy oruz. ... İdil'e kaşıkla su v eriy oruz Ölüme v e zaf ere giden zincirin her halkasını özenle y erleştiriy or. Her halkada emek, her halkada sabır, her halkasında coşku var. Saat 07.00. İdil'in bilinci y erinde değil, say ıklıy or: "eylemi miz sürecek" Ağzından dökülen sözler, düşmanın beyninde patlay an bir bomba şimdi. Zafere böy lesine kilitlenmiş sav aşçıları v ar bu ülkenin, zaferi tırnaklarıy la söken böylesine kendini adamış evlatları v ar bu ülkenin. Saat 15.50. İdil yine say ıklıy or; "Bizi m yarın nöbetimiz var" Öy le güzel, öy le rahat y atıy or ki y atağında.. Gözlerimizden süzülen y aşlara engel olamıy oruz. Böy lesine bağlılığın önünde say gıy la eğilmek... Ödey eceğimiz, borcun ağırlığı boy numuzda v e koca bir düğüm boğazımızda. Saat 18.50. "Mitralyözden sonra"... Üç kez tekrarlıy or bu sözü İdil. Hey ecanla konuşturmay a çalışıy oruz İdil'i. - Kim mitralyöz İdil? - Benim - Senden başka mitralyöz var mı?

- Yok... Şimdi bedenler ateş topu, bedenler şimdi namluda mermi. İdil konuştuğumuz, hay alini kurduğumuz dev rim anını y aşatıyor şimdi bize. ... İdil'imiz maratonu hızlı koşuyor. Bayrağı hiçbir zaman devretmiy or. "Bayrağı veriyor musun?" sorusuna cev ap vermiyor. Artık cev ap alamıy oruz sorularımıza. Malta işgalini sabah bitiriyoruz. Öğlene doğru bir haber geliy or: ikinci zaf er topu; Sağmalcılardan Al tan Berdan Kerimgiller... Video görüntülerini TV'den izlemiştik. Berdan'in ölüme kilitlendiği gözlerinden okunuy ordu. Berdan... Düşmanın bey nine ikinci kurşun, düğünde halay başı, ellerinde kına Berdan; zaf eri müjdeliy or. 24 TEMMUZ 1996 ÇARŞAMBA Y ine bir şehit haberi: Sağmalcılardan ilginç y oldaşımız, üçüncü ateş topumuz. Mev ziler, birer ikişer bedenlerle doluy or. "Kahkahası çınlıyor kulağımda" diy or bir yoldaşımız İlginç için. Çalışkanlığını, y aptığı işe ciddiy etle y aklaşımını anlatıy orlar. Ölümler geliyor peşpeşe, zaf eri müjdeley en ölümler. Canla, kanla, acı v e onurla y oğrulu ölümler... Öğleden sonra İHD ve TTB'den oluşan bir hey et geldi. Direnişçilerimizi muay ene ettiler. İdil'imiz için "yaşam tehlikesi en ağır olan" diy orlar. Zaten gözley ebiliy oruz. Dün, say ıklıy or da olsa konuşuyordu. Bugün arasıra inleme ve kasılmaları oluy or, o kadar. Nabzı, 140'dan aşağı inmiyor. Mesane ve karnı şiş. Derin v e kesik nef esler alıy or. Nef es alırken çok zorlanıy or. Boğazı kuru. Dev amlı masaj y apıy oruz. Biraz geçiy or, ama hemen sonra kasılmalar yeniden başlıy or. 25 TEMMUZ 1996 PERŞEMBE Yaz tarih baba bugüne. 'Anadolu'nun her yerinde toprağa tohum düştü' diye yaz.

Ali AYATA, kızıl Bursa 'ya, Hüseyin DEMİRCİOĞLU, bozkırlarına Ankara'nın, Müjdat YANAT, çökük ovalarına Aydın'ın. Halay çekerek, zeybekle, efelerle, zılgıtlarla gittiler, yaz... 26 TEMMUZ 1996 CUMA Kulağımız tetik. İdil y oldaşımız zaf er muştusuna hazırlanıy or. Belki birazdan gelecek haber. Belki düşmana mat "bir gün daha." diy ecek. Bilincimiz, y üreğimiz İdil y oldaşın nabzında atıy or. Aklımız idil'imi zde... ... Ziyaret kabinlerinin kapısı açılıy or v e utangaç yüzüy le bir gardiy an temsilcimizi çağırıy or, "Idareden çağırıyorlar. Mümkünse gelebilir mi?" diy or. Direnişimizin etkisi hapishane personelini de sarmış durumda. Her zamankinden daha dikkatliler. Tepkimizi çekmemek için mümkün olduğunca gözden uzak duruy orlar. "Çağrıld ığımı söylüyorlar. Ziyaretçilerden izin istiyorum. Direnişimiz şehitlerimi zle zafere yürüyor ve düşman tüm kozlarını tüketmenin çırpınışıyla dengesizleş miş duru mda. Yoldaşlarımızın kahra manca ölü me yürümeleri, bir okyanus dalgası gibi tüm engelleri parçalıyor. Bir psikiyatrist getirmişler. Ölüm Orucundakileri görmek istiyormuş. Direnişin 65. gününde çok basit bir taktik. Öfkeleniyorum. Çok insanın bir talepte bulundukları konusunda bizi ikna etmeye çalışıyorlar. Dertlerinin bu olmadığ ı çok açık. Ayrıca direnişin geldiği noktada bu tür bir 'ziyarete' hiç mi hiç tahammülü müz yok.. Talebi kabul etmiyoruz. Eğer insanlık ve mesleki onurları varsa haftalar süren direnişe insan, hekim olarak sahip çıkmaları gerektiğini; ancak böyle yapmayıp bakanlıktan gelen emirle bir nevi ajan gibi direnişçilerin ruh hallerini anla maya çalışmak istediklerini, almış oldukları akademik eğitim ve sahip oldukları bilgilerin Ölüm Orucu Savaşçıları'nın iradeleri ve kararlılıklarını 7


çözmeye yetmeyeceğini söylüyoruz. Söyleyecek pek bir şeyleri olmadığından ve oyunlarının bozulduklarını anladıklarından sezsiz kalıyorlar. Ben de ziyaret yerine geri dönüyorum". ... İdil'in, artık zaf er koşusunun son metrelerinde olduğunu biliy oruz. İdil'imiz, artık hücrelerindeki en küçük dirençle ölüme mey dan okuy or. Öğle arası, bizler koğuşlarımıza dönüy oruz. Koğuştaki Ölüm Orucu sav aşçılarına Ziy aretteki gelişmeleri aktarıy oruz. Ailelerimizin hepsine sev gileri, selamlan v ar. İletiyoruz. Çok f azla ay rıntıy ı algılay acak durumda değiller. Ailelerin sıcacık selamlarını almak direnişçileri sev indiriy or. İdil y oldaşın bir çok yaşamsal f onksiyonu durmuş. Son hızla ipi göğüslemeye koşuy or. Direnişimizin sav aşçıları bay rağı bizlere dev rettiklerinde, onlara lay ık bir tören düzenlemeliy iz. "Hapishane müdürünün bulunduğu idare binasına çıkıyoru m. Herhangi bir direnişçinin şehadeti duru munda, taleplerimizi ve tavrımızı açıklıyoru m. Düşman cephesi, bütünüyle iradesini teslim et miş durumda. Direnişi mizin görke mi, her yatayla kendini hissettiriyor. Geleneklerimize uygun tören yapacağımızı, buna her hangi bir engel çıkarıldığında hapishaneyi yangın yerine çevireceğimizi söylüyorum ve ekliyorum; 'Avukatlarımıza haber verilecek, ailesine bildirilecek.' Avukatlarımız gel meden hiçbir işleme izin vermeyeceğimizi vurguluyorum. Müdür tüm söylediklerimize 'tama m' diyor. İnşallah hiç birine gerek kalma z' diye kendi kendine söyleniyor. Biz bu konuşmayı yaparken bayan yoldaşlarımızdan biri tarafından çağrıldığım haberi getiriliyor". İdil, kesik kesik alıy or nef esini, ani değişiklikler oluyor bedeninde. Derin nef eslerle bazen y okluy or O'nu ölüm. Boğazından hır ıltılar geliy or. iltihaplı sıv ı, nef es almasını güçleştiriyor. Sık sık temizliy oruz. 8

Masaj f ayda v ermiy or, elleri ayakları buz kesmiş. Tüm kanı bey nine v e yüreğine akıy or yalnızca. Bacaklarında benek benek morluklar oluşuy or. Sarıp sarmalamak, termof or koymak etki etmiyor. Konuşuyoruz İdil'le. Bize cev ap vermiyor ama duy duğuna eminiz. Biraz idrarın ı yapsa da, şişlik hala devam ediyor. Nabzı 140'ın altına inmiy or. Vücudu ateş gibi y anıyor. Önce ayak, sonra el tırnakları morarmay a başlıy or. Masaj bir noktadan sonra morlukları gidermez oluy or. Boy un bölgesinde de morluk oluştu. Ağzından sıv ı artık sürekli geliy or. Ve İdil daha da hızlan ıy or. O sakin nehir, şimdi çağlay an gibi durdurulamıy or. Y atağını bulan nehir gibi hızlı, duru. Göğsünün inip kalkmasından başka bir hareketlilik göremiyoruz İdil'de. Birazdan kopacak f ırtına. Birazdan teslim alacak İdil ölümü, bayrağı ardından gelenlere teslim ederek. Saat 16.44. Son kez basıy or tetiğe mitralyöz... ... "Bayan yoldaşın bulunduğu koridora iniyorum. Onun yüz ifadesinden durumu anlıyorum. Sakin bir köşeye gidip sessizce konuşuyoruz. Saat 16.44'ie, İdil yoldaşın şehadete ulaştığını öğreniyoru m. Konuşma mı kısa kesip hiçbir şey olma mış gibi tekrar müdürün odasına yönetiyorum. O kısa mesafede tüm devrimcilik yaşamım ve yaşadıklarım gözleri min önüne geliyor, idil yoldaşım, devrimcilik yaşamımın en büyük gururunu yaşatıyor bana. Bizde böyle ölü mü dize getiren savaşçılar ordusu oldukça, düşman yenilmeye mahkum ve zaferimiz yakında... Evet yoldaş, sen görevini yaptın ve şimdi sana layık bir tören yapma bizim boynumuzun borcu. Bu düşüncelerle müdürün yanına gidiyorum. 'Önemli bir şey yok' havasını yansıttığıma karar verdikten sonra hızla koğuşa geliyorum. Koğuşun üst katına çıkıp yoldaşlara İdil'imizin şehadetini açıklıyorum. Anlatıl ması çok zor bir duygu içindeyim. Öfke ve hüzün içiçe. Yoldaşlarımızla o andan itibaren neler yapma mız gerektiğini bir kez daha konuşuyo-

ruz. Daha önceden kararlaştırıp, görevlendirdiğimiz yoldaşlar hazırlıklarına hemen başlayacak. Bir kaç yoldaşla birlikte İdil'imizi al maya gideceğiz. Tüm hazırlıklarımız tama mlan ınca düşmana açıkla mayı yapacağız." Hazırlanıy oruz. Birazdan temsilci y oldaşla birlikte beş kişi, İdil'imizi almay a gideceğiz. Kapıdan çıkmadan önce diğer Ölüm Orucu Sav aşçılarına bakıy orum. Onların da sağlıkları oldukça kötü. İdil'in şehadetinden henüz haberleri y ok. Bir kaçı, koğuştaki sessizlikten bir şeyler olduğunun f arkına v armış gibi. Biz İdil'i almay a gitmeden temsilcimiz, Ölüm Orucu Sav aşçıları 'na durumu anlatıy or. Bir y anıy la hüzünlenseler de "bayrak" bizde. Koridora çıktığımızda daha biz yaklaşmadan şebeke kapıları hapishane personeli taraf ından büy ük bir aceleyle açılıy or. Mümkün olduğunca göz göze gelmemeye çalışıy orlar. Kimileri usulca "başınız sağolsun" diy or. İdil'imizin bulunduğu koğuşun koridoruna geldiğimizde, tüm bayan tutsakların koridora dizildiğini görüy oruz. Aralarından sessizce geçiyoruz. Y oğun bir duygusal atmosfer üzerimize çöküy or. İdil'in odasında bay an y oldaşlarımız sıralanmışlar. Herkes ayakta. İdil'imiz 65 gün mev zi haline getirdiği y atağında uzanmış, üzerinde Cephe bay rağımız, alnında kızıl bantıy la sanki bizlere "hoşgeldiniz" der gibi. ilk anda yüzündeki gülümsey iş gözümüze çarpıy or. Ev et, öy lesine güzel, öylesine canlı bir gülümseyişle karşılaşıy oruz ki, "acaba sağ mı?" diyesi geliy or insanın. Oysa her şey çok y alın. İdil'imiz son nef esini v erip katılmış zaf er kerv anına. Birlikte geldiğimiz y oldaşlarla baş ucunda sıralanıy oruz. Sonra "kav ganın sıcaklığını bana ver yoldaş, v er bana" dercesine sarılıy or ve alnından sevgiy le öpüyoruz. Onu mev zisinden alıp güneşe uğurlay acağımız tören yerine götürmemiz gerekiyor. Koğuş koridorları


çok dar olduğu için sedye, ile onu koridora götürmek mümkün değil. Dört yoldaş, kollarımızda taşıyacağız. Sanki cam incinecek, onu rahatsız edecekmişiz gibi geliyor. Bir an "hiç almasak mı?" diye içimizden geçiriyoruz. Böylece sonsuza kadar yanımızda kalsa olmaz mı?.. Koğuşumuzun bulunduğu blokta yoldaşlarımız ve hapishanedeki tüm devrimci tutsaklar bizi bekliyor. İdil'imizin granit kaya gibi duran katafalkı tam karşımızda. Yalnızca yürek atışlarımız duyuluyor. Bir slogan... Sanki yüzyılların ötesinden dalga dalga geliyor. Yine halkı için ölenlerin ölümsüzlüğü haykırılıyor "İDİL YOLDAŞ ÖLÜMSÜZDÜR!" Slogan devam ederken, tören için hazırlanmış katafalka koyuyoruz İdil'imizi. En güzel şiirler, kavganın şiirleridir. Kavganın en yüce rütbesi şehitlikse, şimdi tüm şiirler seni anlatıyor İdil. Diğer ölüm orucu savaşçıları da koridordalar. Aynı siperde birlikte çarpıştıkları yoldaşlarını zafer işaretiyle selamlıyorlar. Düşmanın üzerine üzerine giderken omuz başındaki yoldaşını yitirmek... Nasıl bir duygudur. Anlatmakla anlaşılmaz. Yaşamak gerekiyor. Bayrağı devralmanın, adım adım kazanmanın onuru geride kalan direnişçilerin şimdi. Sinan ve temsilci yoldaşlar ilk nöbeti tutup yerlerim diğer yoldaşlara devrediyorlar.. İkişer ikişer İdil'in yanına gelenler önce İdil'in alnından öpüp, soma saygı nöbetine duruyorlar. Koridorda bulunan tüm tutsaklar bu törene katılıyor. İdil'imiz, bu gece konuğumuz. Hiçbir güç elimizden alamaz onu. Sabaha kadar malta bizim, malta özgür, maltada İdil'imizle olacağız. Ardından geleneklerimize uygun ona layık bir törenle uğurlayacağız... Belli sayıda tutsak ve biz yoldaşları sürekli dönüşümlü olarak şehidimizin başındayız. Dostluk ve dayanışmanın tüm güzelliklerini yaşıyoruz. Herkes bir şeyler yapabilmenin telaşında. Saygı nöbeti için diğer

koğuşlardan aralıklarla gelen tutsaklar, bir öncekilerin yerini alıyorlar. Çiçeklerle, mesajlarla süsleniyor gelinimiz. İdil'imiz maltada. Malta, belki tarihinde ilk kez bu kadar sessiz. Bütün personel ana maltayı boşaltmış durumda. Nöbet değişimi için gelen ve gidenler, sanki parmak uçlarında yürüyorlar. Kimse bu büyülü sessizliğin bozulmasını istemiyor. Sabaha kadar süren saygı nöbeti, saat 08.00'de, türkülerle, marşlarla, şiirlerle veda törenine dönüşüyor. Avukatımızı bekliyoruz bu arada. Avukatımız gelecek ve her şey bizim gözetimimizde belgelenecek. Düşman demagojilerine karşı bu önlemi alıyoruz. İdil'imizi, tekrar katafalkına geri götürmek için alıyoruz. Tören yerinde bekleyen yurtsever tutsaklardan biri, Kürtçe bir ağıtla gelişimizi selamlıyor. "Ey şehit şehit jina be mırın Merxas u agit rumeta mezin Ey şehit şehit... ey şehit şehit (...)" Tören için tüm bayan ve erkek tutsaklar İdil'in çevresine diziliyorlar. Önce saygı duruşu. Aylık anmalarımızda, yıldönümlerinde onlarca kez İdilimiz davet etmişti daha önceleri. Bu görev çoğunlukla onun olmuştu. Bu defa görev bizim. Bu kez yumruklarımız İdil'imiz için dalgalanıyor. Saygı duruşu... Çanakkale, Çanakkale zindanı olalı ilk kez tanık oluyor böylesi bir kahramanlığa. Bu kahramanlık, bu onur, senin yoldaş. Sıra halayda. Halay çekilmeden seni yolcu etmek olmaz. Bu halay senin zaferinin halayı. Tüm yoldaşların omuz omuzayız. Sen halayın en başındasın. Yumruklar tekrar kalkıyor. Bu kez sloganlarımız patlıyor düşmanın beyninde. Düşman yenilecek zafer yakında. Şehitlerimiz, zaferimizin garantisi. Çanakkale'den İdil'imizi verdik. Berdan'ın, llginç'in, Aygün'ün, Hüseyin'in, Müjdat'ın, Ali'nin, Tahsin'in yanı-

na. Daha sırada onlarca direnişçimiz var. Yolu yok diz çökecek düşman. Ayrılık vakti geldi. Önce Parti-Cephe'li yoldaşları vedalaşıyorlar. Tek tek, son kez büyük bir sevgi ve hiç dinmeyecek hasretle kucaklıyorlar İdil'i. Pervin sedyesiyle gelmiş. "Güvercinim gidiyor musun?" diyor İdil'e. Dakikalarca sarılıyor, öpüyor. Sonra diğer tutsaklar... Maltada tüm kapılar sonuna kadar açık. Tüm personel çıkışa doğru duvar dibine dizilmiş, bizi izliyorlar. Çoğunun başı önünde. Kimileri göstermeden ağlıyor. "Her yiğidin harcı değil" diyor bir gardiyan. İlk adımlarımızla birlikte bir tililili sağnağı başlıyor. O an, sanki seni taşıyan yoldaşlarla birlikte gökyüzüne doğru havalanıyoruz. Tilililer hiç bitmiyor. Bu görkeme, bir saygı atışı gerek. Öncesinden hazırladığımız iki ses bombasını ateşliyor yoldaşlarımızdan biri. Patlamalar düşman tarafında dalgalanmaya yol açıyor: "Ne oluyor?" Artık veda sırası bizde. Orada bulunan yoldaşlarla göz göze geliyoruz. Herkes birbirine "hadi vedalaş" diyor. Ama kolay mı senden ayrılmak. Tüm personel çıkış kapısına toplanmış. Kalabalık bir topluluk var. Yok yoldaş, bu ayrılık değil. Yalnızca bedenin ayrılıyor bizden. İşte özgür tutsak, direnişimizin ilk kadın şehidi, işte kahraman yoldaş, gidip sarılıyorum. Hala sımsıcak. Hala aynı gülümseme ile yatıyor. Hepimizle bir bir vedalaşıyor İdil. Hepimize usulca bir şeyler fısıldıyor. Alnında onurla taşıdığın kızıl yıldızlı, namusun saydığın bantını senin bir parçan olarak kendimize alıyoruz. Bu bize bırakılmış miras. Kapılar açılıyor. Görevliler sedye ile İdilimizi alıyorlar. Bir yoldaş gem vuramadığı duygularım haykırıyor: "Güle güle, güle güle yoldaş. Hesabını soracağız" Ambulansın kapısı kapanıyor. . Güle güle yiğit yoldaş. Yaşadığımız her an düşlerimizde sen, yüreğimizde sen, kavgamızda sen olacaksın. 9


ARŞİV tavır

idil için ne söylediler, ne yazdılar? Sav aş Ay Yeni Yüzyıl Gününü Umuda Ayarla Bebek gülüşlü bir f otoğraf ını göndermişler Ayçe'nin. Sımsıcak, dost y üzlü bir f otoğraf ı. Çalışma masasının başında çekilmiş belli ki bu f otoğraf. Vazodan f ışkırmış kırmızı karanf iller kazağına da renktaş olmuş, yüreğine de belli ki. Ve besbelli ki o günü de diğerleri gibi "Umuda ay arlı" Ayçe İdil Erkmen'in. "Ayçe de kim?" mi diy orsunuz?...Bir yoklay ın bakalım haf ızanızı. Kısacık bir süre önce, y aşamının son 68 gününü, y ine umuda ayarlamış gencecik bir sanatçıy ı hemen anımsay acaksınız. Dünyada Ölüm Orucu'nda ölen ilk kadın mahkum olan Ayçe İdil gazetelere y ansıy an fotoğraf larını çağrıştıracak hepinize. Anadolu Halk Kültür Sanat Merkezi'ndeki arkadaşları onun sev gisi ve mücadelesini hepimizle pay laşmak istemişler. "Y aşamı v e yaşatmay ı her şeyin üstünde tuttuğu v e tahliy esine bir y ıl kaldığı halde yine de bu yola can koydu, baş koy du" diyorlar. "Çünkü insana, insanlığa karşı alınan insanlık dışı tav ırlara direnmenin tek yolu kalmıştı. O da bilincini bugüne dek bu mücadeley e

10

nasıl sunduysa bu kez de yüreğini sunmuştu. Ve o y ürek son ana dek bu inançla çarptı." diye y azıy orlar. Namuslu yaşadı, namuslu öldü" diy orlar. "Onun günleri gibi ölümü de umuda ayarlıydı. Onu hiç unutmayacağız, siz de unutmayın" diyorlar. Memed Fuat Cumhuriyet Tartışmasız ...19 Ağustos 1996'da, Bey oğlu'ndan, gazetelerin köşe yazarlarına "Grup Y orum/Anadolu Halk KültürSanat Merkezi" adına y azılan bir mektup atılmış. Cezaevlerindeki Ölüm Orucu direnişinin 68. gününde y aşamını y itiren sanatçı arkadaşları Ayçe idil Erkmenin y aşam öyküsü ile fotoğraf ını göndermişler. Y irmi altı y aşında ölen gencecik bir insan... Babası da tiyatro sanatçısı imiş İdil'in. Küçük yaşlarda piyano dersi almaya başlamış. istanbul Üniv ersitesi iktisat Fakültesi 'nde öğrenciy ken, Ortaköy Kültür Merkezi'ndeki etkinliklere katılmış. Özgürlük Türküsü Müzik Topluluğu'nu ilk oluşturanlardanmış. Ayşe Gülen Halk Sahnesi'nde oy unculuk da y apmış. "Ta-

v ır" dergisinde y azarlıktan paketlemeciliğe kadar her işin gönüllüsü olmuş. 1994 y ılının Ekim ay ında bu derginin muhabiri olarak gözaltına alınıp sorguya çekilmiş işkence görmüş, tutuklanmış."DHKP-C'y e y ardım v e y ataklıktan 3 y ıl 9 ay hapis cezasına" çarptırılmış. Salıv erilmesine y aklaşık bir y ıl kalmışken gönüllü olarak katıldığı Ölüm Orucu direnişinin 68. gününde y aşamım y itirmiş. Düşünceleri, ülküsü için canını vermekten çekinmeyen bu çok yönlü sanatçı aday ının anılmasını istey en arkadaşları, şöyle diyorlar mektuplarında: "insanca bir y aşam için bedenini açlığa yatıran bir sanatçıy ı köşenizde anlatacağınıza, bu duyarlılığı göstereceğinize inanıy oruz." 19 Ağustos 1996'da postaya atılan mektup, gazeteden gönderilen kitaplar, dergiler vb. ile birlikte, 10 Ey lül 1996'da elime geçti. Kendimi Grup Y orum'cuların yerine koyarak düşünüy orum: Bir y azara açlık grev inde ölmüş bir insanın yaşam öyküsünü, f otoğraf ını gönderiy orsunuz. Yirmi altı yaşında gencecik bir arkadaşınızı gönüllü olarak katıldığı bir ey lemde y itirmişsiniz. Çok değerli bulduğunuz


lanmış bir özv eri eylemi tartışılamaz!.. Füsun Erbulak Bir konuda düşüncemi yazmam istendiğinde, artık utanıy orum. Çünkü ilk tepki "aman müthiş bir şeyler karalay ay ım" oluy or. Oysa sev gili İdil'in aramızdan kurtuluşu bir anne olarak beni çok f azla sarstı. ... Gençlerini katleden hükümetlerin sonlarını tarih bizlere döne döne aktarıy or. Deste Günaydın

bu anıy ı nasıl yaşatacağınızı, bir ülküye adanan bu özveriyi kamuya nasıl duy uracağınızı düşünüy orsunuz. Üzgün, gergin, öfkelisiniz... Bir çözüm: Duy arlı olabileceklerini umduğunuz köşe y azarlarına mektup yazıp y ardımlarını istemek... Mektubu postaya atmanızdan on sekiz gün sonra ise bu köşe yazarlarından biri akadaşınızın adın ı bile anmadan, genel olarak "açlık grevi" konusunu işleyip şöyle sözler ediyor: "Dileklerini kamuya duy urmak isteyen, hakkını arayan herhangi bir insanın, değil Ölüm Orucu aşamasına geçmek, açlık grev ine bile yatmasına ben karşıy ım." (...) "insan bu kadar ucuz mu!"

(...) "Önemli olan, açlık grev ini en kolay ulaşılan, en etkili çare diye görmemek..." Bunlar açlık grev i konusunda genel düşüncelerdi... Belirtmiştim açıkça: "Şu y a da bu. dünya görüşünden, şu y a da bu inançtan olan, şu y a da bu ülkü için sav aşım veren insanları düşünmeyin..." demiştim... Gene de Ayçe İdil Erkmen'in arkadaşları, üstünden on sekiz gün geçtiği için, gönderdikleri mektubu okuduktan sonra, o y azıy ı y azdığımı sanabilirler. Öy le olmadığını belirtmek benim için önemli... On iki kişinin ölümüyle sonuç-

İdil arkadaşımız her şey den önce çok yönlü bir sanatçıydı. Küçük yaşlardan beri piyano eğitimi almış, müzisyen kimliğinin yanısıra, bir tiyatro oy uncusu ve Tav ır dergisi y azarlarındandı. Ay rıca bir üniversite öğrencisiydi. Tav ır Dergisi muhabir kimliğinden dolay ı gözaltına alınıp tutuklanmıştı. 11 ay sonra çıkacağını bildiği halde Ölüm Orucu'nun ilk gönüllülerinden biri olmuştur. Kuşkusuz şehit düşen arkadaşlarımızın hepsi birbirinden değerli, ama İdil'in beni en çok etkileyen yanı bir sanatçı ve kadın olmasıy dı. Bu yönü beni bir kadın ve sanatçı olarak daha çok etkiledi. Kuşkusuz idil'in eylemi bizlere bir mesajdı. Sanatçılığın sadece bir köşey e çekilip kaset doldurmak y a da y azı y azmak olmadığını, toplumsal konularda daha duyarlı olmamız gerektiğini anlatan bir mesajdı. idil'in ey lemini f arklı kılan y anı; erkek egemen bir toplumda sömürü ve zulümle bir kadın olarak çok daha fazla y üz yüze oluşuyla birlikte adeta toplumsal bir rol gibi kadına y üklenen edilgenliği kırmış olmasıdır. Son olarak eklemek istediğim bir şey daha v ar. Sanatçı v e ay dın olduğu iddiasıy la halkın duy gularını sömürenler Ölüm Oruçları sürecinde gay ret gösteren, sürece katkıları olanları örnek almalıdır.

11


Cezmi Ersöz ...Ben Ayçe'nin Ölüm Orucu'na başlarken yaşamı amaçladığını dü şündüm. Bir taraftan da şimdi toplumda belli çevrelerde açık ya da gizli bir yargı oluştu. "Örgüt yönlendirmesi, bu insanlar kobay olarak kullanıldılar, kendi kararları değildi, ölüme terk edildiler, kişisel karar ları değildi, manipüle edildiler." şeklinde yargılar oluştu. Ben bu yargılara katılmıyorum. Orada yaşananları çok iyi biliyorum. Ziyaretçilere yapılanları, insanlara y apılanları. Dışarıda Ölüm Oruçlar ı'nı pek tasvip etmiyorum. Yani hapishane dışında. Ama hapishanede tek yol bu kalmışsa, insanca y aşamak için bir takım haklan elde etmek için, şeref ve onur duygusunu korumak için tek yol bu kalmışsa, ki bence sadece bu kalmıştır. Burada, yaşam amaçlayan bir Ölüm Orucu bu. Yaşamak için öldü bu insanlar. Ayçe bir daha bu dünyada soluk alıp veremeyecek, bu dünyada oyun yazamay acak, şiir yazamayacak, sahneye çıkamayacak müzik besteleyemeyecek. Bu beni hakikaten üzüy or. Keşke bu insanlar hayatta olsalardı sözünü her zaman söyleyeceğim ama bir taraftan da böyle insanların v arlığı çok önemli bence. Başka insanlar adına ve kendileri adına yaşam riskine giren insanlar bence çok önemli. Bu insanların varlığı çok önemli. Bu insanlar olmazsa bir çok şeyi daha çabuk kabul edeceğiz gibi geliyor bana. Açıkçası ben bu kadar cesur olamadım hiç. Hayatımı bu kadar riske edecek böylesi büyük bir başkaldırıyı bu anlamda hiçbir zaman göze alamadım. Belki de hay ranlığım biraz da bu. Vahşi kapitalizmin hakim olduğu çıkarcılığın hakim olduğu bir ülkede birileri kalkıyor ve bütün yaşamlarını riske ediyorlar. Her şeylerini ortaya koyuyorlar. Bence muhteşem bir şey. Bu ülkenin edebiyatçıları varsa, şairleri varsa, oyun yazarları destan yazarları v arsa, bence bu direnişi kaleme almalılar. Nasıl oldu? Buna nasıl karar verildi bu insanlar? Hangi

12

aşamalardan geçerek, birbirlerine hangi duygularla güvenerek bu sonu olmay an yola çıktılar? Bence bir edebiyatçı için, romancı için bundan daha anlamlı bir konu olamaz. Her şeyin bu kadar basite indirgendiği bir çağda, kapitalizmin bütün duygulan öldürdüğü bir çağda birileri kalkıp öldürüyor kendini. Belki Yaşar Kemal hayatının konusunu yazabilir bence. Bir İnce Memed'den daha anlamlı geliyor artık. Günümüzde bir sürü İnce Memed var artık. işte bunlardan herbiri bir ince Memed. Bize kalan unutmamak, Ayçe başta olmak üzere hayatını yitiren insanları unutmamak. Onların anısını ve bu olayı akılda tutmak v e canlı tutmak gerekiyor. Tekrar ediyorum Ayçe v e diğer 11 arkadaşın bizlere bir şeyleri hatırlatmak için öldüğünü düşünüy orum v e hay ranlık duy uyorum. Ahmet Erkanlı Ayçe İdil Erkmen, binlerce devrim şehidinden sadece biri. Bu topraklar kimleri kucaklamadı ki?... Mahirleri, Sinan'ları, Y usuf'ları, Hıdır'ları, Sabahat'ları, Ayşe'leri... Ayçe de girdi toprağa. Sosyalizm uğruna, insanca yaşam uğruna, hem de tutsaklığının bitimine az bir süre kala seve seve kucakladı toprağı. Biliyordu ardından gelen binlerin, yüz-binlerin olduğunu. Biliyordu unutulmayacağını, unutturulmayacağım. Diğerleri unutuldu mu ki Ayçe unutulsun. Çünkü yüreğinde insan sevgisini yaşatıyordu. Bu sevgi çıkar sevgisi değildi, gerçi düzen çıkar ilişkileri üzerine kurulmuştu ama onunki çıkar ilişkisine dayanmıyordu, karşılığını beklemiyordu bu sevginin. Y alnızca kendinden sonrakilere güzel bir dünya, yaşanası bir düny a bırakmak için mücadele vererek çekti gitti bu düny adan. Ayçe'yi bir kaç kez gördüm OKM'de. Zayıfça bir kızdı, minyon bir tipi vardı. Öyle iri yarı bir cüsseye sahip değildi, ama o zayıf cüssesinin altında tabiri doğruysa mangal

gibi bir yürek yatıyormuş. Rahat uyu Ayçe, seni unutmayacağız. Zaten kim unutuldu ki... Demokrasi Gazetesi Zihni Küçümen, Adalet Ağaoğlu, Ayçe İdil Erkmen. Ölümle y aşam arasında üç sanatçı Üç Y aşam, Bir Soru Artık Binlerce Ömrü Var İdil'in Adalet Ağaoğlu ölümle pençeleşirken, 26 Temmuz 1996 Cuma günü Çanakkale Cezaev i'nde, Ayçe İdil Erkmen Ölüm orucu direnişinin 68. gününde yaşamına yüreğiy le imza koy du. Erkmen sanatçıy dı. 1970 istanbul doğumlu olan Erkmen, 1990 y ılında Ortaköy Kültür Merkezi'nde çalışmaya başlamıştı. OKM'nin başarılı çalışanlarından olan Erkmen, Özgürlük Türküsü müzik grubunu oluşturan elemanlarında ilki oldu. Bir y anda müzik çalışmalarını yürüten Erkmen, diğer yandan Ayşe Gülen Halk Sahnesi'nde oyuncu olarak tiyatro faaliyetlerine devam etti. 1993 y ılından itibaren Tav ır Dergisi'nin yazı kurulunda yer alan Erkmen, 1994 y ılının Ekim ayında ülke dışında düzenlenen bir etkinliğe katıldı. Etkinlik dönüşü Ankara'da, üzerinde bulunan Tav ır Dergisi muhabir kartından dolay ı gözaltına alındı. Önce kaybedilmek istendi. 15 gün gözaltında kaldı. Çıkarıldığı Ankara DGM'de 3 y ıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı. Ankara Merkez Kapalı Cezaevi'nde beş ay kaldıktan sona Çanakkale Cezaevi'ne sevk edildi. Sonra açlık, sonra ölüm. Arkadaşları Erkmen'i toprağa verirken, ardından "Artık binlerce ömrü var İdil'in" diy orlardı. Türkiy e'de sanatçı olmak buy du. 6.8.1996


ŞİİR

barış yıldırım

işkembelerin feryadı Leşlerimizle doğrultulan şölen sofralarında cellatlara yarenlik edenler açtılar bayramlık ağızlarını Meğer hepsinin boğazına yumrular tıkanmış "Bırakın" diyorlar, "Günlerdir yemek yiyemiyorum bulantıdan Öleceksiniz ölün dağ başlarında Hem kenar mahallelere uğramaz benim yolum, ne güne bekliyor oralar? Benim soframı rezil etmeye şu güzelim yemekleri, şarapları sahipsiz beni aç bırakmaya ne hakkınız var?" Açtılar bayramlık ağızlarım açlığımızdan korkanlar Dayanmıyor mideleri -zorla değil ya-Yoksa ruloları incindi, yürekleri burkuldu falan diye değil Onlar çoktan sattılar bu insan organlarını Hepsini koca bir işkembeyle takas ettiler Onu da bunaltıyor açlığımız ne yapsınlar? Bu yüzden "bırakın" feryatları...

13


İNCELEME deniz güzel

B

ergama... Ay lardır televizyonlardan, ga zetelerden; sloganla rıy la, direnişleriy le girdiler ev lerimize; topraklarını savunmak için, soluklan tükenince ye dek sav aşacaklarına and içen 17 köyün direngen halkı. Siy anürlü altınla topraklarımızı, insanlarımızı zehirley en emperyalist çok uluslu Eurogold şirketine karşı mücadele veren Bergama'nın 17 köyünü Haklar v e Özgürlükler Platformu hey eti olarak ziy aret etmek için 5 Temmuz akşamı Bergama'ya gitmek üzere yola çıkıyoruz. Y olculuğumuz uzun ve yorucu sürüyor. Sabahın erken saatlerinde Bergama'nın Narlıca Köy ü'ne varıyoruz. Narlıca Köyü, geniş bir vadinin içerisinde kalmış; etraf ı, çam ağaçlarıyla v e zeytinliklerle dolu. Ev lerinin önünde büyük bahçeler var ve bu bahçelerde meyve ağaçları bulunuyor. Tarlalar köye uzak değil. Tütün v e pamuk daha y eni ekilmiş. Köy meydanında ise kalabalık bir insan topluluğu v ar. Sanki herkes bizi bekliyor. iner inmez selamlaşmalar, el sıkışmalar... O kadar kalabalık ki, bir anda şaşırıp kalıy oruz. Herkesin elini sıkıp sıkmadığımızdan emin olamıyoruz. Hemen, bizi köyün en kalabalık kahvesine dav et ediy orlar. Köyde üç kahve var. Köylüler bizimle beraber kahveye geliyor. insanların bakışlarındaki sıcaklık, samimiyet hemen belli oluy or. Kahvenin bahçesinde büyük bir çember oluşturuyoruz. Köyün erkek-

14

lerinin bir çoğu oradalar. Bir arkadaşımız, neden geldiğimizi anlatıyor. Bunu öğrenince bakışlarındaki samimiyet daha da belirginleşiyor köylülerin. Bizlerden bir çözüm beklediklerini de gizlemiyorlar. Sohbetimizin ardından, kahvaltı sofrasını hazırlamaya girişiyorlar. Biz de yardım etmek istiyoruz onlara; bu, çok hoşlarına gidiyor. Sofralarındaki bütün yiyecekler, kendi ürünleri. Peynir, zeytin, salatalık, domates... Her şey onların... Sadece, orada yetişmeyen ürünleri dışarıdan alıyorlar. Toprakları çok verimli, çok çeşitli ürünleri yetiştiriyorlar. Hayvancılığı, sadece kendi ihtiyaçlarını karşılamak için yapıyorlar. Geçim kaynaklarının tarım olması, toprağı öldüren siyanüre karşı mücadele etmelerindeki etkenlerden biri. Kahvaltımızı y aparken bir yandan sohbetimize devam ediyoruz. Bölgeyi, bölgede yaşayan insanları ve yaptıkları ey lemleri, sonuçlarını daha iyi tanıy or, öğreniyoruz. "Nasılsınız?" sorumuza, sanki daha önce anlaşmış gibi, hepsi ay nı cevabı v eriyor: "Başımızdan bu bela gitmedikçe biz iyi olamayız" . Sohbetimize ara verip Çamköy'e doğru y ola çıkıy oruz. Çamköy dinamitlerle altın aranılan bölgelerden biri. 17 Köy Kitabesi ve Bir Bilge Arabamız bizi Narlıca Köy ü'ne çok yakın olan Çamköy'e götürüyor. Çamköy, şantiyeye yüz yüzelli metre uzaklıkta. Burada köyler birbirine çok benziy or. Şantiyedeki tüneli açmak için patlatılan dinamitler evlerin duvarlarım çatlatmış. Bölgenin deprem bölgesi olması, çatlamaları hızlandır-

mış. Toprakta da aynı çatlakları görmek mümkün. Çamköy'de de aynı sıcaklığı, aynı ilgiyi görüyoruz. Köyün meydanının etrafını çevirip büyük bir avlu haline getirmişler. Bu avlunun içinde, üzerinde y azılar olan büy ük bir anıt v ar. Bu anıta "17 Köy Kitabesi" adını v ermişler. Bu kitabeyi, köylüleri ziy arete gelen mühendisler v e mimarlar y apmış. Kitabede y azılanlar, 17 Köy Kitabecileri'nin tasviri aslında. Köy lülerden biri, kitabey i Tav ır Dergisi'nde yazmamızı söylüyor. Onlara, yazacağımıza dair söz v eriy oruz. Kitabeyle aynı avluda olan ama kitabenin arkasında kalan kahveye gidiy oruz. Bütün köy toplanmış, büyük bir çember oluşturmuş. Tam ortada, köyün ileri gelenlerinden Polat Amca oturuyor. Onlara da neden geldiğimizi anlatıy oruz. Polat Amca, teşekkür ederek başlıyor konuşmasına. Konuştukça, çok şaşırıyoruz. O kadar bilgece konuşuy or ki; bölgenin jeopolitik durumunu, Eurogold şirketini, jandarmanın tavrını, kısa bir sürede nasıl yirmi bin kişi olup ey lem yaptıklarını anlatıy or. Anlattıkça şaşkınlığımız sevince dönüşüyor. Kendi haklarını elde etmenin ancak örgütlü bir halkla olabileceğini anlatıy or. Mücadele, gençyaşlı tüm insanlarımızı eğitiyor, geliştiriy or. Polat Amca konuşmasını bitirdikten bir süre sonra, tekrar Narlıca Köy ü'ne dönmek üzere, köylülerle vedalaşıp ayrılıy oruz Çamköy'den. Tekrar Narlıca Köyü'ndeyiz. Sohbetlerimizin genel konusu hep aynı. Köy lüler, siyanürle altın çıkarmanın zararlarını, devletin tutumunu ve Eurogoldşantiy esini kapattırana kadar


ONYEDİ KÖY KİTABESİ

direnmenin vazgeçilmezliğini anlatıy or. Eurogold, Bergama'ya ilk geldiğinde işsizlik sona erecek diye bütün köylü sevince boğulmuş adeta. Toprağım satmak için sıraya girmiş herkes ama kısa bir zaman sonra katil şirketin gerçek yüzünü tanımaya başlamışlar. O gün, bugündür de mücadele ediyor köy lüler. Tarlalardan dönen kadınlar, bizi görünce merakla bize doğru geliyorlar ama kahvenin köşesinden başlarını gösterip kaçıyorlar, kahv enin içine girmiy orlar. Çok ısrar etmemize rağmen gelmiyorlar. Sadece heyetteki bayanları evlerine davet ediyorlar. Hep beraber evlerine gidiyoruz. Evlerine gidene kadar ufak sohbetlerimiz oluyor, onlar da şirketten, jandarmadan şikayetlerini, yaşadıklarım anlatıyorlar. Ev in salonu y er minderleriy le ve yörenin haklarıyla döşeli. Diğer oda, bir köy odasından ziyade bir apartman odasını andırıyor. Mikser, otomatik çamaşır makinası, elektrikli f ırınlar... Şaşırıyoruz. Daha sonra da kızıy oruz kendimize. Bu insanların da bunları kullanmay a hakkı olduğunu düşünüy oruz. Ev in sahibi kendi bahçelerinden topladığı kay ısı, erik v e şeftaliden oluşan bir meyve ziy afeti sunuyor bizlere. İstanbul'da bunları almaya kalksak, paramız y etmez. Meyvelerimizi yerken, bize yaşadıkları bir olayı anlatıyorlar. Köyden bir kadın Eurogold'a karşı yapılan bir eyleme giderken vazgeçip geri dönmüş. Şimdi bütün köy bu kadınla ilişkisini kesmiş. Bu ev de sohbetimizi bitirdikten sonra tekrar köy kahvesine dönüyoruz. Hava çok sıcak olduğu için sürekli içecek ikram ediyorlar. Kahvenin yanındaki bakkalın ismi ingilizce yazılmış. Nedenini soruyoruz. Bölgeye turistlerin geldiğini, böyle bir şeye bu nedenle gerek duyduklarını anlatıyorlar. Köylüler şaşırtmaya devam ediy orlar. Eurogold'a Karşı Meclisler Şirket bölgeye geldikten sonra, geniş araştırmalar yapmaya başlamış köylüler. Siy anür kullanılan y erlere hey etler göndermişler. O bölgelere gi-

(Ön yüz) Üzerinde durduğunuz bu topraklar; Pınarköy, Aşağı-kırıklar, Kurfallı, Bozköy, Sarıdere, Eğrigöl, Ovacık, Narlıca, Çamköy Çatlıbahçe, Süleymanlı, dip durumu yerinde Küçükkaya, Yenkent, Tekedere, Tepeköy, Yalnızev, Sağancı köylülerine aittir. Bu topraklar yediverendir. Ovasında kar gibi pamuk, altın gibi buğday, kehribar incelemiş-ler. Bu gibi tütün, dağlar ında vakur çam ve meşeler, derelerinde serin çınar gölgeleri y öreleri görünce, uzanır. durumun Eteklerinde zeytin ağaçlar ı, tarihle yaşıttır. Nar ına, üzümüne doyamazsınız, ciddiy etini tatmadan dönmeyiniz. anlamışlar. Ken... Burada yaşayanlar dürüst ve çalışkan inanlardır. Başka topraklarda gözü yoktur. Konukseverdirler, konuklar ında dil, din, ırk, cinsiyet ayrımı yapmazlar. Dostlarını da dilerince ne yapmaları gerektiğini düşmanlarını da unutmazlar. ... (Arka Yüz) Ey insan! Başını kaldır, gözünün gördüğü her şeyi ezberleçünkü düşünmüşler v e ikinci gelişinde belki de burada gördüklerin artık ' olmayacak. meclisler ... Şimdi onlar; her akşam topraklarıyla, hayvanlarıyla, ağaçlarıyla ve birbirleriyle oluşturmuşlar. Her vedalaşarak yatıyorlar ama uyuyamıyorlar. Hayata karşı altın diyen açgözlü insanlar ı köy ün bir meclisi sevmiyor, onlar ı konuk saymıyor ama diğer tüm insanlar ı hemşehri sayıyorlar. Altını biliyorlardı ama siyanürü yeni öğrendiler. Özenle taşıdıktan altınlar ını v e bunun üzerinde siyanürü öğrenince yere attılar. Onlar buğdayın, ayçiçeğinin, tütünün sar ı altın, yine o meclisteki pamuğun beyaz altın, zeytinin siyah altın olduğunu belirtiyorlar. insanların seçtiği Onlar buralardan gidip kaybolmak ya da burada kalıp ölmek istemiyorlar. Ve genel bir çev re onlar bu sıralar hayli öfkeli, siyasi umut tacirlerinin ilgisizliğine kızgın.iyigün dostlar ının y ürütme koduyarsızlığına kırgın. Onlar bu sıralar iyice hassaslar. Bir bakışta dostu düşmanı mitesi oluşturulmuş. ayırıyorlar. Dost olarak geldinse onlarla tanış, onlar ı dinle, onlarla uzun uzun konuş. Dost Her konuyu burada tartışıp sonuca vardı- değilsen hemen buralardan uzaklaş. Bu insanlar hayati ve hayatlar ı olan doğayı, altından daha çok severler. Onlar rıy orlar. Böy lesi bir bilirler ki, ölüler altın takmaz. işley işten sonra çok Biz bu insanlar ı böyle gördük, böyle anladık ve böyle yazdık kısa bir sürede bin18 Mayıs 1997 Bergama

lerce insanın toplanıp eylem y apması meclislerin ne kadar işlevli olduğunu gösteriyor. Kadın-erkek, çoluk çocuk herkes gidiyor ey lemlere, ölümü göze alarak eyleme gittiklerini söylüy or köylüler. Y a siyanürden ölecekler ya da mücadele Tepeköy'ün muhtarı geliyor. iki edecekler. Ama onların tercihi; direnerek oğlunu da devlet güçlerine karşı geldiği ve öl mek. Sadece kendilerini gösterilere katıldığı için tutuklamışlar. düşünmüyorlar. Bergama'da bu şirkete Köylüler böyle bir gerekçeye gülerek geri adım attırırlarsa, Çanakkale'den cevap veriyorlar. Oluşturulan meclisler, Artvin'e kadar uzanan bir bölgede tutuklananların bütün ihtiyaçlarını Eurogold şirketinin planlarım boşa karşılıyor. Köylüler bize köyü gezdiriyor. çıkartacaklar. inançlılar, dirençliler, Köy lerinin güzelliklerini gösteriyorlar. Bir haklılar... Bu haklılıkla mücadele ediyor. an düşünmeye başlıyorum: İnsan olan Şimdiki durağımız Tepeköy. Köyler böy le bir doğay ı, böyle güzellikleri nasıl arası uzaklık fazla değil. Tepeköy, diğer mahveder? Emperyalizm, çıkarları köylerden biraz farklı. Evleri daha düzenli, dev reye girince ne insan hayatım, ne de daha bakımlı. doğa güzelliklerini tanımıyor. Varsa yoksa Bizi, o köyün en büyük kahvesine para... İşin bir başka ilginç tarafı daha var: götürüyorlar. Bizi gören köylüler de Devletin bu bölgede, tarımdan kazandığı oraya geliyor. Köyün çocukları da geliyor para, altından kazanacağı paradan çok ama babalan rahatsız olacağımızı daha fazla ama işin içinde emperyalist düşünerek onları uzaklaştırmaya ef endilere ait bir şirket ve onun çalışıyor. Babalarını ikna ediyor ve Türkiye'deki işbirlikçisi Sabancılar, çocukların orada kalmasını sağlıyoruz. Koçlar var. Onun için her şeye "eyvallah" Onlara destek olmay a geldiğimizi, demiş. iktidar, için patronlarının ne dediği sonuna kadar y anlarında olacağımızı önemli. Kendi insanı, kendi vatanı, anlatıy oruz. toprağı değil. Köylüler bir ara kendi yaptıkları cemevini göstermek istiyorlar bize. içimizde bağlama çalmasını bilen biri15


sinin olup olmadığını soruyorlar. Köyden ayrılırken, köyün bütün çocukları arkamızda. Bütün köylü bizimle beraber arabaya kadar gelip bizi uğurluyor. Köyün çıkışında 5-6 yaşlarında bir grup çocuk arabay ı görür görmez "Siyanüre Hayır" diye slogan atıyor. Bir an aklıma Gazi'nin, Okmey danı'nın çocukları geliyor. Kulaklarımda Polat Amca'ma "Yürüyebilen herkes bu mücadeleye katılmalıdır" sözleri çınlıy or. Geldiğimiz araba, heyetle birlikte İstanbul'a dönecek. Ben v e hey ette yer alan Grup Yorum'daki arkadaşım hey etten ayrılıp İzmir'e gidiyoruz. Köy lüler kendilerine Bergama. Köylüleri denmesine çok kızıy orlar. Çünkü Bergama'nın merkezinde yaşayanların Eurogold'u desteklediğini, yaklaşık 300 köyün içinde ise sadece 17 köyün direndiğini belirtiyorlar. Öv güy ü Bergamalıların değil, sadece bu 17 köy ün hakettiğini söy lüyorlar. "Bergama Halkı" sözünü kullanmamamızı söylüyorlar. Biz de, bu 17 köyü nasıl adlandıracağımızı kara kara düşünüy oruz. Ertesi gün tekrar Ovacık'a geliyoruz. Bizi Narlıca Köy ü'ne götürecek bir araba arıyoruz. Bir tane kamyon buluyoruz. Yolda giderken şantiyenin çok y akınından geçiyoruz. Şoför, şantiye içindeki asker çadırlarım gösteriyor, bir yandan da jandarmaların neler yaptığım anlatıy or. Y üzünde bizi götürmesinden kaynaklanan bir tedirginlik var, bunu gizleyemiyor. Çünkü köyler jandarma ablukası altına alınmış.

Giriş çıkışlar sürekli kontrol al-

16

tında. Kimlik kontrolleri y apılıy or. Gerçi jandarmalar köylüleri tanıyor. Dışarıdan gelen insanları köylere sokmamaya çalışıyor. Kürt illeri canlanıyor gözümde. Sözü hemen köylüler alıy or: "Geceleri kapılarımız sürekli silahlı askerler tarafından çalınıyor, köylerimiz basılıyor, muhtarlarımız alıkonuluyor, birilerini gözaltına alıp tutuklamaya geliyorlar" Hemen arkasından da onlardan korkmadıklarını söylüyorlar. "Biz sadece toprağımızı, insanlarımızı seviyoruz. Bunun için direniyoruz" diyorlar. Araba Çamköy'den geçiyor. Kahvenin önünden geçiyoruz. Bakıy orum y ine Polat Amca etrafına insanları toplamış, bir şey ler anlatıy or. Selam verip yolumuza devam ediyoruz. Narlıca Köy ü'ne dönüyoruz. Kahveye v ardığımızda kahvedekiler "bir an önce gidin" dercesine bakıyorlar. Anlamıyor, hatta biraz da sinirleniyoruz. Kahvenin sahibi gelip durumun çok gergin olduğunu, bir an önce köyden çıkmamız gerektiğini anlatıy or. Y anımıza, bölgeyi iyi bilen birisini veriyorlar. Jandarmalar bizi görmesin, herhangi bir sorun çıkartmasın diye bizi, geldiğimiz yoldan değil de patika yoldan çıkartılıy oruz. Hava çok sıcak. Y ürümekte zorluk çekiy oruz, üstelik suyumuz da y ok. Bir an önce bölgeden çıkmamız gere kiy or. Tarlaların arasında adeta kayboluyoruz. Sonunda ana yola ulaşıyo ruz ve bölgeden uzaklaşıyoruz. Y aklaşık üç-dört gün gidemiyorum köye. Durumun sakinleştiğini öğrenince tekrar gidiyorum. Köye git mek için Ovacık'tan bir araba bulmam gerekiy or. Uzun bir bekleme den sonra tarlasın dan dönen bir köy lünün traktörüyle köye gidiyoruz. Traktöre ilk defa, çekine çekine bini yorum. Düşece ğimden korkuyo rum. Korktuğumu söylediğim için ya vaş yavaş ilerliyo ruz. Geçtiğimiz

yollarda yaptıkları eylemleri, işgalleri anlatıy orlar. Coşkuyla anlatıyorlar direnişlerini. Böyle bir inanca sahip olan asla yenilmez. 17 köy koca bir iktidarı dize getirmek için canım dişine takmış direniyor. Onlara omuz vereceğiz. Kazanacaklar, kazanacağız. Köy e varınca bir eve gidiyoruz. Hava kararmış durumda. Bütün köylüler evlerinde. Akşam yemeğinden sonra kahv eye gidiyoruz. Orada yaptığımız sohbet sonucunda bir şenlik yapmaya karar veriyoruz. Bunun üzerine sanatçılara haber vermeye başlıyoruz. Çok geç bir saatte, kalacağım eve götürüyorlar beni. Evdekilerin hepsi uy umuş. Erkekler çok erken kalkıp tarlaya gidiyorlar. Evlere erkek misafir kabul etmiyorlar. Köye gelen erkek misafirler de dağda kalmak zorunda kalıyor. Evdekileri uyandırdığım için biraz çekmiyorum. Ama o sıcaklık, gösterilen o ilgi, çekingenliğimi atmamı ve kendimi o evin bir ferdi gibi hissetmemi sağlıy or. Sabahın erken saatlerinde uyanıyorum. Şenlik için gerekenleri hazırlamak için Bergama'ya gidiy oruz. Akşam saatlerinde köye tekrar geri dönüyoruz. Y anımızda ise düzeni ve Bergama'dan şenliğe katılacak olan çok say ıda insan var... Önümüzden bir jandarma arabası geçip bizimle beraber köy meydanma giriyor. Şenlik için gelen Grup Yorum elemanlarına jandarma komutanı bu şenliği kimin düzenlediğini, kimden izin alındığını soruyor. Jandarmayla yapılan uzun tartışmalar sonucu köylüler, şenliğin ertelenmesine karar veriy orlar. Bu karardan sonra Grup Yorum elemanlarıyla birlikte, köylülerle vedalaşıp y apılacak şenlikte orada olacağımıza dair söz v erip köyden ayrılıy oruz. 17 Köy Kitabecileri'yle geçirdiğim günlerden sonra, "Halk kimdir, nasıl yaşar, nasıl çalışır, nasıl öfkelenir, toprağına, geleceğine göz koyanlara karşı nasıl bir anda binler olup, ayağa kalkar?" sorularının cev aplarını yüreğime yükleyip dönüyorum. 17 köyün dirençli kitabecileri! Toprağınızın bereketi, yüreğinizdeki umudu hiç eksiltmesin. Direncinizin sembolü kitabenizle kalın...


İNCELEME irşad aydın

Gerçek bir "Eşkıya"

Çakırcalı Mehmet Efe "Kurt bunalırsa köye iner, kul bunalırsa dağa çıkar" ( Türk atasözü)

S

halen y erli

inemalarda gösterilen, sinema için çok büy ü

k denilebilecek bir izley ici say ısına ulaşan hatta izleyici rekoru kıran, senaryosunu ve y önetmenliğini Yavuz Turgut'un üstlendiği "Eşkıya" f ilminin bir sahnesinde küçük bir çocuk Eşkıy a Baran'a (Şener Şen), eşkıy anın ne olduğunu sorar. Baran, çocuğa; "Yol kesen ve haraç alan; senin benim gibi bir insan" der. Film boy unda yaşamını izlediğimiz Eşkıya Baran, kendini ve tüm eşkıy aları işte böy le tanımlıy or: "Yol kesen ve haraç alan..." Peki topraklarımıza kök salmış, ef saneleri dilden dile dolaşarak bize ulaşan eşkıy alık kültürü gerçekten bu mudur? "Y ol kesmek v e haraç almak" mıdır eşkıy alık? Sosy al kökeni, maddi temeli nedir? Nasıl doğmuştur, neden y ay ılmıştır? Bu hareketlerin maddi temellerine dönüp bakılmadan Anadolu'daki eş-

kıy alık hareketlerinin incelenemey eceğini düşünmekteyiz. Anadolu'da Eşkıyalık Anadolu'da -ki bunun çoğunluğu Ege Bölgesi ‘nde y aşanan eşkıy alık olgusunun adını koy arken, onu toplumsal sürecinden soy utlamadan, herhangi bir neden oluşturabilecek tüm toplumsal süreçlerle birlikte ele almak gerekmektedir. Anadolu'da hatta genellersek tüm dünyada yaşanan ayaklanmaların, eşkıy alıkların nitelikleri belki farklı olabilir ama temelinde tek bir neden y atar: "sosyo-ekonomik nedenler" Halkın y aşadığı sıkıntıların y oğunlaştığı durumlarda, halk kesimlerinde görülen hoşnutsuzluk, yönetenler taraf ından giderilemezse halk, kendi içinde sıkıntısına soluk borusu olabilecek y eni kanallar açar. Haksızlıklar, hak arama istemini doğurur. Bahsettiğimiz bu istem, çok geçmeden kendi içinde kahramanlarını doğurur. Bu kahramanlar,

egemen sınıf lar taraf ından "eşkıya" denilerek küçümsenmeye çalışılsa da halk için umut olma özelliklerini korurlar. Anadolu, bu umudun tarihidir. Anadolu'nun tarihinde 13. yüzy ıldan başlay arak Baba İshak'tan, 20. y üzy ıla, Çakırcalı Mehmet Efe'ye, Yörük Ali Efe'ye, İnce Memed'e dek binlerce hatta onbinlerce eşkıy a v ardır. Bu eşkıy alar, haksızlığa karşı başkaldırmış, başv ermiştir. Ege'de Eşkıyalar Anadolu eşkıy alarının çok büyük bir bölümünün Ege Bölgesi'nden çıkması bir tesadüf değildir. Osmanlı döneminde Ege Bölgesi, sürekli olarak "sosyal içerikli ayaklanmalara sahne olmuştur. Bunun nedeni; Ege Bölgesi'nin toplumsal gelir dağılımındaki eşitsizliklerin en y oğun y aşandığı y er olmasından kaynaklanmaktadır. Ege Bölgesi, tarımın aşırı ticarileşerek, gelirin ve toprak dağılımının eşitsizliğine sahne olmasının y anı sıra, ekonominin dışında kalan tüm


otoriteye karşı çık ve an kendi konularını oluşturan, Eşkıyalık ve Misyonu "Yoksulu gözeten, merkezi düzeni sağlayan eşkıyaların bir siyasal mesajı ya da düşüncesi var mıd ır?" diy e soracak olursak y anıtımız "hayır" olacaktır. Eşkıy alığın ilerici y anı; boyun eğmeyi reddeden y anıdır. Onun ötesindebelirli bir örgütlenme biçimi, ideoloji gibi kavramlar eşkıy alar için söz konusu değildir. Ama niteliği v e oluşumu itibariyle eşkıy alık, ilerici bir misyona sahiptir. Ege'de bir ağacın y aprakları kadar çoktur eşkıy alar. Bir o kadar da türküleri dizelenir; duy gu y üklü, kahramanlık tür küleri... Çakırcalı Mehmet Efe, böyle çokça y iğidin y etiştiği topraklarda şanı dört bir y ana y ay ılmış bir kahramandır. Uzun say ılmaz yaşadığı günler ama bu ömre, y üzlerce y ıllık bir sığdırmıştır. 1872 y ılında doğmuş, 1911 y ılında ölmüştür. Çakırcalı, Osmanlı y önetiminin karşılaştığı en çetin eşkıy alardan biridir.

güçlü ve yetişkin adamlarına iş veremey en bir bölge durumuna düşmüştür. Gelir dağılımının dışında kalanlar "makus talihleri"ne karşı çıkmak amacıy la, haksızlığın tek "sorumlusu olan dev lete isyan etmişlerdir. Halkın bu eşkıy alara v erdiği destek, onların y aşamının destansı bir hal almasını da sağlamıştır. Bu desteğin sürmesi için de eşkıyalardan; bey lerle, ağalarla, yani Os-

18

manlı'nın temsilcileriyle mücadele etmesi v e jandarmay ı, takip kolu kumandanlarını sindirecek bir otoritey e sahip olması beklenmektedir. Ancak o zaman halk, eşkıy asının y anındadır. Tüm düny ada hikayelere konu olan zenginden alıp yoksula verme, Anadolu'da da çok yay gındır. Bunun en açık örneği ise;Ege'de y aşay an efelerdir.

Batılılar O'nu, Türkler'in Robin Hood'u diy e tanımlarlar. Robin Hood, Sherwood Ormanları'nda İngiliz Krallığı'nın askerlerine karşı y oksulun yanında saf tutmuş, zenginden alıp y oksula dağıtmıştır. Bu yüzden batılılar, Çakırcalı'yı bu isimle anmaktadır. Çocukluğu ve Yetişmesi Çakırcalı henüz 11 y aşınday ken babasını kay betmiştir. Babası, Hacı Neşit Paşa'nın adamları taraf ından öldürülen Çakıcı Ah met Efe'dir. Babası öldükten sonra Ha-

yaşamı


cı Eşkıya taraf ından yetiştirilen Çakırca'lı, namusun, doğruluğun erdemini öğrenerek büyümüştür. Aynı zamanda Hacı Eşkıyâ, Çakırcalı'ya, babasının y erini doldurması gerektiğini öğütlemektedir. Gençlik Yılları Çakırcalı, eşkıy alıktan önceki y ıllarını Hacı Eşkıya'yla birlikte tütün kaçakçılığı y aparak geçirmiştir. Eşkıy alara göre kaçakçılık bir okuldu. Pek çok eşkıy anın benliğinde tütün kokusu vardır. Çakırcalı da bu okuldan başarıyla geçmiştir. Çakırcalı, kaçakçılık yaptığı günlerde Ege'nin dağlarını, ovalarını tanımakta; gördüğü yerleri adeta bey nine kazımaktadır. Bozdağlar'ı, Karıncalıdağ'ı, Beşparmak Dağlar'ını av ucunun içi gibi öğrenir. Geçtiği yerler, O'nun y iğitlikleriyle anılır olmuştur. Zekası v e çev ikliği, yiğitliğinin muştusudur. Çakırcalı Mehmed Efe adı bu y iğitliklerle yakıştırılmıştır bu genç kızana. Çakırcalı ilk v ukuatını, hocası Hacı Eşkıya için işlemiştir. Çakırcalı, Hacı Eşkıya'nın y ıllar önce sevdiği kızı v e bu kızı kaçıran sev gilisini Hacı Eşkıya'ya ihanetlerinden dolay ı öldürür. Ardından tutuklanır v e izmir Hapishanesi'ne konur. Bir süre sonra delil y etersizliğinden dolay ı serbest bırakılır. Çakırcalı'yı tutuklayan, Çakırcalı'nın babasını öldüren Hasan Çavuş'tur. Çakırcalı, bunu bilmekte ve içindeki kini körüklemektedir. Artık hiç y olu y oktur; Hasan Çavuş ölecektir.

Çakırcalı Eşkıya Oluyor Çakırcalı v e arkadaşlarının hapisten çıkışı babasının katili Hasan Çavuş 'u tedirgin etmektedir. İzmir Hapishanesi'nde y attığı süre içerisinde dışarı çıkan haberler Çakırcalı'nın eşkıy a olacağı yönündedir. Hasan Çavuş, Çakırcalı'yı öldürmenin ya da tekrar hapishaney e göndermenin y ollarını aramaktadır.' Sonunda kendi yaptığı soy gunlar-

dan birini Çakırcalı'nın üzerine y ıkarak bu bahaney le Çakırcalı hakkında y akalama kararı çıkartır ve Çakırcalı'nın köy ünü basar. Ailesine baskı uy gulayarak Çakırcalı'yı bulmay a çalışır. Çabalan boşuna çıkar, Çakırcalı'yı bulamaz. Y eri gelmişken belirtelim, bir eşkıy anın gizlenebilmesi için en önemli şey; yataktır. Eşkıy aya y ataklık edecek ne kadar çok insan varsa eşkıy a için y aşam o kadar kolay laşır. Hani, şu sık sık duy duğumuz "terör örgütüne yataklık edenler" ve y akalananlar teranesi var ya, işte bu da o türden bir y ataklıktır. Y atağı olmay an eşkıy anın, yaşam şansı da y oktur. Çakırcalı da ilk kez dağa çıkmıştır ve dağda y alnızdır. Ama Hasan Çavuş'un hesabını boşa çıkartan bir şey v ardır. Köy halkı Çakırcalı'yı tanımakta v e O'nu sevmektedir. Ege'de eşkıy aların, yoksul köylülerin y anı sıra zengin ağalardan oluşan y atakları v ardır. Bu ağalar bölgedeki güçlerini koruyabilmek v e genel olarak bölgey e hakim olabilmek için bazı eşkıy alara y ardım etmekte v e eşkıy alardan kendilerini korumalarını istemektedir. Çakırcalı'ya da ilk dağa çıktığı günlerde Ödemiş, Salihli v e Alaşehir'li zengin v e tanınmış kişiler olan Halil Bey, Kamil Ağa v e Tevfik Bey yardım etmiştir. Altın v e silah göndermişlerdir. İlerleyen süre içerisinde kullanıldığını anlay acak olan Çakırcalı, bu beylere de tav ır alacaktır. . Çakırcalı, Beşparmak Dağla-r ı'na ilk çıktığında y örükler taraf ından karşılanır v e y örükler Çakırcalı'ya tüm desteklerini sunacaklarını belirtirler. Eşkıy a için yatağın çok önemli olduğunu, belirtmiştik. Bölgedeki göçebe Türkmenler de gerek sev gilerinden, gerek bazı zorunluluklar yüzünden eşkıy aları çok tutarlardı. Türkmenler, dağlarla çevrili bölgelerde y aşarlardı v e geçim kay nakları oldukça sınırlıy dı. Eğer dağda y andaşları olan eşkıy alar y oksa her

zaman çalıkakıcı taraf ından soyulabilirlerdi. Eşkıyalar onların koruy ucularıy dı. İlk Eylem Çakırcalı'nın can damarları oluşmuş, y atakları hazırlanmıştır. Artık babasını pusuy a düşüren v e şimdi de kendi peşine düşen, bölge insanına zulmeden Hasan Çavuş'u bulma zamanıdır. Y ataklarından, Hasan Çavuş hakkında haberler gelmey e başlamıştır. Hasan Çavuş, köy lüler taraf ından büy ük bir dikkatle izlenmektedir. Bunun ötesinde Çakırcalı'nın bölgede adın ı duy urması gerekmektedir. Çakırcalı zeki v e uyanıktır. Planlar kurar, ne yapması gerektiğini uzun uzun düşünür v e ardından hedef ini bulur. Babasının düşmanlarından, köy lüy e zulmeden, soyguncu, katil ef eleri destekleyen Mustaf a Ağa'y ı cezalandıracaktır. Önce Mustaf a Ağa'nın ev ini basar; Çakırcalı, y aklaşık 1200 altına el koy ar, ardından Ödemiş civarından Kızoğlu Mehmet Ağa'yı dağa kaldırır. Y üklü bir f idye aldıktan soma serbest bırakır. Baskınlardan büy ük gelir elde eden Çakırcalı, Ödemiş civ arındaki dağ köy lerini dolaşarak genç kızların çey izleri için y ardım eder, f akiri f ukaray ı donatır, ihtiyacı olanlara altın v erir. Uzun zamandır dağlarda böy lesi bir ef e görülmemiştir. Baskınlar bir bombanın etkisini y aratır. imparatorluk y etkilileri olay ları duymakta gecikmez v e takipçileri sef erber ederler; Çakırcalı bir an önce y akalanmalıdır. Bunun için ne gerekirse y apılır: insanlar hakaretlere uğrar, dövülür, korkutulur. Halk her şey e rağmen efey e sahip çıkar. Saldırılar, insanları Çakırcalı'ya yakınlaştırmaktadır. Gelişmeleri diğer eşkıy a çeteleri de haber almıştır. Bu ortamdan f aydalanmak istemektedirler. Köy leri basarlar, köylüyü soy arlar, genç kızlara sarkıntılık ederler. Bunu duy an Çakırcalı duruma el koy arak bu çetelerin peşine düşer. Halka zulüm uy gulay an, soy guncu-

19


luk y apan, para v e hayvan çalan, kadınlara sarkıntılık edenlerden dokuz kişilik Arnavut Çetesi'ni y akaladığı y erde y akar. Tüm köylüler Çakırcalı'yı ko nuşmaktadır. Çakırcalı v e çetesi bölgede gerçekten büy ük bir güç haline gelmiştir. Artık y öredeki soy guncu ağalar, Osmanlı'nın takipçi kuvv etleri, talancı çeteler Çakırcalı 'nın peşine düşer. Çakırcalı, Ege Dağları'nı avcunun içi gibi bilmektedir. Takipçi kuvvetler onun gittiği y erlere gidememekte, çıktığı y üksekliğe çı kamamaktadırlar. Çakırcalı oluşturduğu çetenin başına Kara Ali'yi getirir. Daha sonra kurduğu diğer çetenin başına da Hacı llyasoğlu Çolak'ı getirir. Ay nı günlerde Çakırcalı'yla kişisel düşmanlığı olan Kamalı Mehmet] ve Çamlıcalı Hüseyin] kendilerine bir çete oluşturarak Ödemiş dağlarına doğru harekete geçerler. Osmanlı imparatorluğu'nun Ay dın civarındaki etkisi tükenmiş durumdadır. Devlet, bölgeye girememektedir. Bölgedeki tüm yetkiler bölgede y aşay an efelerde, özellikle de Çakırcalı'dal bulunmaktadır. Y öre halkı tüm sorunlarını Çakırcalı'ya açar, sorunların çözümünün ef elerde olduğunu bilmektedirler. Bölgenin ağaları v e bey leri de bu gerçeği kabul etmek zorunda kalmıştır. Osmanlı da, ef elerin otoritesini tanır. Osmanlı çeşitli hesaplar y üzünden Çakırcalı'nın kuvv etini kabul ederek y örenin hakimiy etini Çakırcalı'ya v ermey i düşünmektedir.

Çakırcalı dağları y ar eyley eli uzun zaman olmuştur. Artık Ege dağları, ovaları ondan sorulmakta-

dır. Tüm köy ler onun y atağıdır. Sırtını y asladığı koca bir halk, kendisi için ölecek pek çok kızanı v ardır. Dağlara çıkalı beri en çok y apmak istediği şeyi yapmanın zamanı geçmektedir. Hasan Çavuş'u öldürmey i kaf asına koyan Çakırcalı, Hasan Çavuş'a pusu atar ve O'nu

öldürür. Y ıllardır özlemini çektiği adalet isteğini gerçekleştirmiştir. Sürdürülen çete sav aşında çok yetkindir Çakırcalı. Y eni y eni yöntemler geliştirir, üzerine gelen takip birliklerini y ok etmek için farklı sav unma v e saldırı biçimleri üzerinde çalışır, askeri ve psikolojik sav aş yöntemleri üzerinde y oğunlaşır. Günlerden bir gün, bölge halkı

üzerinde psikolojik baskı unsuru olan takip birliklerine korku salan bir olay olur. Çakırcalı 'nın y ardımcı çetelerinden Çolak Osman v e çe tesi takip birlikleriyle karşılaşır. Büy ük bir çatışma başlar. Çolak Osman'ın dört y anı sarılır, tüm kı zanları öldürülür. Çatışmay ı haber alan Çakırcalı hemen kendi kızan larını toplar v e Çolak \Osman'ın yardımına koşar. Bakar ki kızanların hepsi ölmüştür. Çolak Osman ise hala kurşun atmaktadır. Çakırcalı, "Yettim Os man teslim ol ma!" diy e seslenip saldırıy a geçer, düşman kuvv etlerini ve bütün takipçi askerlerini öldürür, kumandanlarını teslim alır. Kumandanın ay ak ta banının derisini y üzer. Bu olay takipçileri çok korkutur. Artık jandar malar Çakırcalı'nın ta kibine gitmek isteme mektedir. Kısa bir süre sonra bu kez Çak ırca/ı'yi öldürmek için kurulan seksen kişilik Arnavut çetesinin oturduğu kahv ey i basan Çakırcalı, çetedekilerin feslerinin püsküllerini keser ve İzmir'e, hükümet yetkililerine gönderir. Artık halk arasında efsanedir Çakırcalı adı. Hükümet, bu belayla başedebilmenin y olunun anlaşmak olduğu düşüncesiy le Çakırcalı'yı anlaşmay a davet eder. Bunu y apmazsa bölgenin idaresi tümden f ilinden çıkacaktır. Osmanlı bu anlaşmayı her y önüy le kendi lehine düzenlemek istemektedir. Çakırcalı Düze iniyor Çakırcalı'y la hükümet güçleri arasında 1903 y ılında y apılan ilk görüşmede; hükümet Çakırcalı'ya,

bir

tek


Şam, Halep ve Diy arbakır civarında ikamet etmesini önerir. Bu açık bir sürgündür. Ege halkıy la Çakırcalı arasındaki köklü bağ koparılmak istenmektedir. Çakırcalı bu öneriy i hiç tereddütsüz reddeder v e kendi şartlarını sıralar. Çakırcalı'nın şartlarına göre çetesini dağıtmay acak, silah bırakmayacaktır. Bundan gay risini kabul etmesi söz konusu bile edilemez. Osmanlı ise anlaşmay ı kendi istediği zemine çekmeye çalışır. 1904 y ılında y apılan görüşmelerde Osmanlı, bu kez ef elere Konya v e Ankara'da ikamet etmeleri önerisini götürür. Çakırcalı, Osmanlı'nın hilekâr y üzünü çocukluktan beri tanımaktadır. Osmanlı'nın kendisini yok etme hesapları y aptığını bilmektedir. Bu oy unu gören Çakırcalı bir saldırı düzenley erek Osmanlı'ya bir mesaj gönderir. Bu saldırıda 22 kişi öldürülür. Osmanlı bu saldırı üzerine tekrar haber göndererek eğer Ankara'da ikamet önerisini kabul etmez ise üzerine asker gönderileceğini bildirir, Çakırcalı bunun üzerine, saldırıların ın şiddetini arttır. Bölge v alisi Kamil Paşa, Osmanlı'y a gönderdiği raporda, hakimiy etin tamamen elden gittiğini ve derhal bir anlaşma y apılmasının gerektiğini v urgular. Bölgede tamamen y enilen Osmanlı, y eni bir hey et oluşturarak Çakırcalı'ya gönderir. Görüşmelerde Ef e ay nı şartlan iletir: Hiç bir şekilde suçlu say ılmay acaklar, silah bırakmay acaklar ve Çine'nin Akçaov a köyünde oturacaklardır. Bu köy v e yakınlarına jandarma v e tahsildar dahil hiç bir devlet görev lisi gelmey ecektir. Sadece padişahın aff ını kabul edeceklerdir. Bu şartlan padişaha bildiren Kamil Bey olumlu y anıt alır v e kısa süre sonra Çakırcalı düze iner. 26 May ıs 904'te, af töreni önce Birgi daha sonra Ödemiş'te yapılır. Bu törenler çok kitlesel bir şekilde gerçekleşir. Çakırcalı düze indikten sonra da halkının y anında olmuştur. Zora düşen köy lü soluğu Çakırcalı'nın

yanında almaktadır. Yöredeki ağalar hallerine, hareketlerine dikkat etmekte, haksızlık etmekten kaçınmaktadırlar; bilirlerdi ki, yapılan en küçük haksızlıkta Ef e karşılarına çıkacaktır. Çıkarları sarsılan, gücüne güç katamayan, zorbalık y apamayan, ağalar ise sıkıntıdadır. Çakırcalı'dan kurtulmak için Ege dağlarını zapt ey lemiş diğer eşkıy a çetelerinde umut aramaktadırlar. Çakırcalı karşıtı başka çetelere destek v erilir. Geçmişten beri Çakırcalı karşıtı olan Ça ml ıcalı Hüseyin bulunur v e türlü yardımlarla dağlara gönderilir. Bu işi yöre zenginlerinden Hacı Ali Paşa v e oğlu Sadık Bey organize etmektedir. Ça mlıcalı dağa çıktıktan sonra ilk iş olarak Çakırcalı'nın kız kardeşini ve oğlunu öldürür. Haber Çakırcalı 'nın y üreği ne kor bir ateş gibi düşer. Bunun kararıy la tutuşur. Ne y apacağına karar verememektedir. Öfkesi, sel olup taşmakta, bacısı v e oğlunun intikamını almak için saniy e kay betmek istememektedir. Ça mlıcalı'yı bulmak gerekmektedir ama, O'da iy i biliyor ki; takip eden daima yenilir. Çamlıcalı da bu maksatla y apmıştır katliamı. Çakırcalı'nın kendisinin takip etmesini istemektedir. Eğer takip ederse O'da pusu kurarak Çakırcalı'yı öldürecektir. Çakırcalı y erinde duramaz. Vakit kay betmeden kızanlarını toplar v e Ça ml ıcalı'nın peşine düşer. Çıkan ilk çatışmada en sev diği kızanlarından Küçük Osman hay atını kay beder. Bu olay Çakırcalı'yı daha da y ıkar v e köy üne geri döner.

Çakırcalı Tekrar Dağlarda "Bir eşkıya ne zaman silahından vazgeçerse o zaman yok olur" Eşkıy alar arasında dolaşıp duran bir sözdür bu. Çakırcalı da düze indiğinde bile y ok olmamak için silahından v azgeçmemiştir. Çamlıcalı olay ından sonra Çakırcalı üzerinden hiç çıkarmadığı zey bek giysilerine, silahına daha bir sıkı sarılır. "Düz bize göre değil" diy erek dağ-

lara döner y üzünü. ilk olarak Tire v e Alaşehir'i basar. Y öre zenginlerinden para ve silah alır. Osmanlı da tekrar dağa çıkan Çakırcalı'nın peşine düşer. Takipçilere kumandan olarak da çok deney imli bir asker olan Kara Sait Paşa atanır. Osmanlı, Çakırcalı'nın üzerine kalabalık bir ordu birliği yollar. Osmanlı, bir an önce'Çakırcalı 'yı imha etmek istemektedir. Ancak Çakırcalı, birbiri ardına y aptığı baskınlarla Kara Sait Paşa'yı hayrete düşürmüştür. Birbirinden çok f arklı y erlerde v e takip altınday ken çeşitli eylemler y apılmaktadır. Hepsi için de "Çakırcalı y aptı" denilmektedir. Kara Sait Paşa, Çakırcalı'nın izini bulmak ipti tüm takipçi kuvvetlerinin yaptığı y önteme başv urur; "tüm köylü efenin yatağıdır" diy erek halka işkence y apmay a başlar. O güne kadar böy le bir eziy et görmemiştir Ege köy lüleri. Jandarmaların, Çakırcalı'nın i zini bulmak için insanları day aktan öldürdüğü bile olmaktadır. Ancak y inede Jandarma bir iz bulamamakta, Çakırcalı v e emrindeki çeteler her gün eylem y apmaktadır. Kara Sait Paşa şaşkınlıktan hangi baskının Çakırcalı'ya. ait olduğunu anlay amaz. Bu sırada Çakırcalı, Tire-Alaşehir taraf larındaki lira fabrikası'nı basar. Bunun üzerine Kara Sait Paşa v e adamları takiplerine daha da hız v erirler. Çakırcalı'nın hedefi; takipçilerin komutanı Kara Sait Paşa'dır. O'nu pusuya düşürecek v e böy lelikle takipçilere büyük bir darbe indirecektir. Plan uy gulamaya konulur. Öncelikle hükümet güçlerine Çakırcalı'nın, İkiz Dağ'da olduğu haberi gönderilir. Ardından da Çakırcalı, İkiz Dağ'da Kara Sait Paşa'yı beklemek üzere mev zilenir. Çakırcalı'nın İkiz Dağ'ı seçmesinin özel bir nedeni vardır. İkiz Dağ kay alıktır v e buraya gizlenildiğinde bulunmak hemen hemen olanaksızdır. Kara Sait Paşa, Çakırcalı'nın yerini haber alır almaz y ola koyulur. Ve tez elden İkiz dağına v arır. 21


22

Kara Sait Paşa v e emrindeki çok say ıdaki asker, Çakırcalı'nın namlusunun önünden geçip giderler. Uzun bir süre aramalarına rağmen Çakırcalı'yı bulamaz v e Çakırcalı'nın önünden geçip geri dönerler. Çakırcalı, Kara Sait v e adamlarına ateş etmez. Daha sonra Kara Sait'e bir mektup y azarak olay ı ay rıntısıyla anlatır. "Dağlar can pazarıdır. Eğer tekrar karşıma çıkarsan seni mutlaka öldüreceğim" der. Bu mektubun ardından Kara Sait Paşa istif a eder. Ancak Kara Sait bir süre sonra tekrar Çakırcalı'nın peşine düşecektir.

durumu kalmamıştır. Kamil Paşa'nın oğlu Mirli v e Sait Paşa, Tahir Kenan Bey, İzmir'den Forbes v e Whitall ailelerinden oluşan hey etle y apılan anlaşmayla Çakırcalı tekrar düze iner. Anlaşmaya göre önceki şartlar kabul edilecek bunlara ek olarak Çakırcalı'nın sürgüne gönderilen akrabaları geri gelecek ve el konulan evi, eşyaları v e hay v anları geri v erilecektir. Anlaşma sağlanmasına v e Çakırcalı'nın düze inmesine rağmen, Çakırcalı hükümete güv enmediği için emrindeki çeteleri uzun süre düze indirmez, ey lemlerini dev am ettirir.

Çakırcalı İkinci Kez Düze İniyor Kara Sait Paşa y enilgisinden sonra Osmanlı, tekrar Çakırcalı ile anlaşmanın yollarını aramay a başlamıştı. Ne yapıp edip anlaşmanın bir y olunu bulmay a çalışır. Bölgede hakimiy etini kaybetmiştir. Çakırcalı'nın y anı sıra diğer çeteler de her gün bir yerleri basmakta, soymakta, öldürmektedir. Bu sırada Çakırcalı ise, Milas'ın zenginlerinden olan Mandaki Hacı Porduromus'un iki oğlunu kaçırmış, karşılığında 4000 Lira f idy e istemiştir. Özellikle bu ey lem, Osmanlı'y ı oldukça sıkıştırmıştır. Çakırcalı y abancılara karşı da saldırılar düzenlemey e başlamıştır. Oldukça telaşlanan devlet yetkilileri, 12 Mart 1906'da Çakırcalı'ya bir haber göndererek anlaşma y apmak istediklerini belirtirler. Çakırcalı'da anlaşmay a olumlu bakar. Daha öncede denendiği gibi öncelikle Ankara, Kony a v e Adana da ikamet ettiği takdirde affedileceği v e kendisine maaş bağlanacağı belirtilir. Çakırcalı Osmanlı'nın oldukça zorda olduğunu görmüş, önceki anlaşmalarda önerdiklerinden daha geniş bir istek listesi hazırlamıştır. Ayrıca anlaşma çağrısının yapıldığı gün, Kuy ucak yakınlarında postay ı v urarak ortamı biraz daha kızıştırır. Hükümetin pek fazla tartışacak

Dağlar Bizimdir Kara Sait Paşa ve emrindeki 4000 kişilik ordusu, dağlardaki çeteleri y ok etmek için y eniden harekete geçmiştir. Dağlardaki küçük çeteler çatışmaları kaybederek imha olurlar. Kara Sait Paşa, düzdeki Çakırcalı'yı da silahlarını teslim etmesini söyler. Ancak Çakırcalı'nın y anıtı, "Erkek kısmı elindeki silahı verme z, istersen gelir alırsın" şeklinde olur. Bu tehditten sonra Çakırcalı, 6 Kasım'da Aydın'daki Erbey li Tren istasy onu'nu basar, istasyondaki telgraf makinesini imha eder. Ardından İzmir-Aydın seferini y apan trene saldırır. Çakırcalı tekrar dağlardadır. Peşinde 4000 kişilik Kara Sait Paşa'nın ordusu olmasına karşın Çakırcalı durdurulamamaktadır. Baskınlar düzenlemekte, adam öldürmekte, soygunlar y apmaktadır. Çakırcalı bütün bunlarla birlikte y eni sav aş taktikleri geliştirmektedir. Kendisi dağda çatışırken kendisine bağlı Kara Ali v e çetesi lojistik v e istihbarat yönünden destek sağlamak amacıy la düze inmiştir. Bu sırada bölge valisi Kamil Bey görev inden alınmış y erine Faik Paşa atanmıştır. Faik Paşa ilk olarak, zorda bulunan hükümet için zaman kazanma amacıy la ef ey i tekrar affeder. Ve Çakırcalı tekrar köy üne döner.

Çakırcalı, dönemin büy ük bir sav aş ustasıdır. Büy ük taktiklerle düşmanı bertaraf etmiştir. Y öre in sanının sev gisini kazanmıştır. Pek çoğu, canını sev e sev e v erecek ka dar sevmiştir onu. Çok say ıda kıza nı v ardır. Çakırcalı, her şeye rağmen dağda kalmay ı sevmemekte dir. Eldeki bilgiler onun zorunluluklar yüzünden dağda kaldığını belirtir. Genel olarak bütün ef eler çeşitli anlaşmalarla pek çok kez düze inmiştir. Ancak Çakırcalı'nın bu denli çok düze inmesinin nedeni; dağda kalmay ı sevmeyişidir. Y ine çeşitli kaynaklardan edindiğimiz bilgilere göre, Çakırcalı'nın giy sisi diğer ef elerden ve kızanlarından farklıdır. Bunun nedeninin de dağa çıkışındaki zorunlulukları if ade etme niy etinde olmasıdır. Bu mantığına karşın Çakırcalı, üçüncü kez affı istemeyerek de olsa kabul etmiştir. Bir anlamda hükümete lütfetmiştir. Bundan dolay ı halk arasında her an dağa çıkacağı söy lentileri y ay ılmaktadır. Ay nı günlerde, 1907'de aff edilen ef enin kumandanlarından Kara Ali, 1909 y ılında tutuklanır. Çakırcalı, bunun üzerine dev letle olan tüm ilişkilerini koparır. Çakırcalı, 11 Ey lül 1909'da Manisa Jandarma Alay ı Binbaşılarından Rüstem Beyi v e askerlerini pusuya düşürür, Binbaşı Rüstem Bey'i v e sekiz eri öldürür. Çakırcalı'nın bu y eni saldırısı üzerine y öreye yeni atanan vali Mahmut Muhtar Paşa ney e uğradığını şaşırmıştır. Çakırcalı arka arkay a baskınlar düzenlemekte, taş taş üstünde bırakmamaktadır. Önce Erbey li kazasına giderek merkez camiyi basar, y üzlerce kişinin önünde y öre zenginlerinden Yörük Sarı Bey'i kaçırır. Ardından yine Erbey li zenginlerinden Hacı Ibrahimoğlu Molla Mehmet'i, daha soma ise Aydın Belediy e Başkanı Başkatibi Osman Efendi'yi kaçırır. 2500 Lira f idye aldıktan sonra onları serbest bırakır. Baskınlar arka arkay a devam eder. Bu baskınlar olduğu sırada ise hükümet, Çakırcalı'nın izini bula-


bilmek için birbirinden zorba y asalar çıkartır. Çıkan yasalar, hep yöre insanını baskı altına alacak y öntemleri kapsamaktadır. Y önetim, halkın Çakırcalı'yı sakladığını, onun y erini mutlaka bildiğini düşünmektedir. Çıkartılan y asalar buna y öneliktir. Köylü Çakırcalı'yı gördüğünde derhal jandarmaya haber v erecek, aksi takdirde ağır bedeller ödemey i göze alacaktır. Dayak, küf ür, hapis cezaları, sürgünler, hatta ölümler. Ancak çıkartılan bu ve benzeri y asalara rağmen halk, Çakırcalı'yı ele v ermez. Bu durum basında da ay nı şekilde y er almaktadır. izmir basını konuy u bu yönde işlemektedir. Hatta o günlerde y aşanan ve izmir gazetelerinde genişçe y er alan bir olay ı burada anlatmakta f ayda var. Y aşanan olay 19 Nisan 1910 günü, Bozdoğan'a bağlı Y eniköy'de geçer. O gün, Y eniköy Camiinde bir mev lid okutulur. Mev lide büyük bir kitle katılmıştır. Önce mevlid okunur ardından duay a geçilir. Hoca duada "Allah Çakırcalı Efe'mi zi takip kolları şerrinden, takip kurşunlarından, düşman şerrinden muhafaza buyursun, korusun" der. Ardından y üzlerce köylü "amin" diy e cev ap v erir. Haberi yay ınlay an gazete, hay retler içerisinde vermiştir yazıy ı. Y orumu ise "muhtarlar ve hocalar kılavuzluk ve yataklık ederler, yüzlerce kişi de mevlitte sağlığı için okunan duaya 'amin' derse vay hali mize" ol muştur. Bu olay lar y aşanırken Osmanlı'nın y eni çıkarttığı y asalar gereği Çakırcalı'nın tüm akrabaları sürgüne y ollanmıştır. Tüm eşy alarına el konulmuştur. Çakırcalı, derhal Ödemiş Kaymakamı 'na bir mektup yazar. Ailesinin geri getirilmesini v e eşy alarının bir an önce teslim edilmesini ister. Büy ük tehditlerle doludur mektup. Ödemiş Kaymakamı bu tehditleri ciddiye almay ınca Çakırcalı, Muğla'y a giden resmi postay ı vurur.

Çakırcalı, Ege dağların ı zaptetmiştir. Y ıllar geçmiştir, bölgenin en büy ük söz sahibidir. Avrupa O'nu konuşmaktadır. Çakırcalı her gün bir ağadan, bir bey den para v e silah almaktadır. Elindeki av ucundakini f akire-f ukaray a dağıtmakta, köy köy, şehir şehir dolaşarak, köprü-y ol y aptırmaktadır. Y oksul köylü O'nu her gün görür ama jandarma bir türlü onun izine rastlay amaz. Çakırcalı'nın Ölümü Dahiliy e Nezareti, Ay dın Vilay eti'nde eşkıy alığın giderilmesi için y eni y öntemler bulur ve Çakırcalı'yı takip etmesi için Ahmet Anzavur'u görev lendirir. Anzavur'un Çakırcalı'yı karşı geçmişten beri bir kini v ardır. Asıl bu kin y üzünden düşmüştür Çakırcalı'nın peşine. Görev e gelirken de 33 Çerkes'i takip için getirmiştir y anında. Bunlar emrinde çalışan askerlerdi. Bu sıralarda Çakırcalı Bozdoğan'ın Arpaz köy ünün ağası olan Osman Ağa'dan, y ıkılan Menderes nehri üzerindeki köprünün y erine y enisini yaptırmasının istemiştir. Osman Ağa ise köprüy ü bir türlü yaptırmaz. Çakırcalı bu duruma çok kızar v e bu tav rı kendisine yapılmış bir hakaret olarak görür. Çakırcalı'nın töresine göre sözünü dinlemey en zengin hemen cezalandırılmalıd ır. Çakırcalı, ağanın ev ini 10 Kasım 1911 günü basar v e ağay ı kaçırır. Ardından Osman Ağa'nın oğlu Mehmet Bey'i de yanına alarak Sakız Dağı'na çıkar. Olay ı haber alan takip birlikleri, hızla olay y erine doğru hareket etmiştir. Araştırmalar sonunda Çakırcalı'nın kılav uzu y akalanır. Kılav uz y apılan işkencelere dayanamaz v e Çakırcalı'nın y erini söy ler. 17-18 Kasım 1911 günü askerler, dağı çev irirler v e ardından büyük bir çatışma başlar. Çatışma uzun sürer. Gece yarısına doğru karanlıktan f ay dalanan çete, bölgeden uzaklaşır. Çatışma soması bölgeyi gezen birlikler, iki ceset bulurlar. Biri Osman Ağa'dır, diğeri ise ka-

f ası v e kolları kesilmiş zey bek k ı y afetli biri. Koskoca Osmanlı'y ı 15 sene boy unca titreten v e koca im paratorluğu ay ağa düşüren, 1081 kişiyi öldüren Ünlü Çakırcalı Meh met Efe öldürülmüştür. Arkadaşları, O'nun öldürülmesinin halkta moral bozukluğu y aratacağını düşünerek, tanınmaması için çatışma bölgesinden Çakırcalı 'nın kafasını v e kollarını keserek ay rılmıştır. Ölümünün hemen ardından cesedi, halka gözdağı olsun diy e Nazilli Hükümet Konağı'nın kapısına asılır. Halk buna rağmen Ef e'nin öldüğüne bir türlü inanmamaktadır. Çakırcalı'nın cesedi bir süre daha teşhir edildikten sonra Nazilli y akınlarında bir y ere gömülür. Bugün bile mezarı büy ük kalabalıklar taraf ından' ziy aret edilir. Söylentilere göre köy lü bugün bile mezarının y anından geçerken "Çakırcalı biziz, yaban değiliz" diy e kendini tanıtırmış. Çakırcalı'nın çetesine ne olduğu merak edilebilir. Tabi ki savaşmaya dev am ettiler. Çünkü her biri Çakırcalı'nın öğrencisiy di. Hepsi de Çakırcalı'nın kanını y erde koymama taraftarıy dı. Öncelikle, efeliği Hacı Mustafa Eşkıya dev ralır v e daha güçlü bir saldırıy a geçer. Amacı Çakırcalı'nın öldüğünü hissettirmemektir. Osmanlı da ay nı günlerde güçlü bir saldırıy a geçer. Takiplerini y oğunlaştırmışlardır. Bu takipler sonucunda bir kulede sıkıştırılan Çakırcalı'nın ef eleri y oğun ateşe tutulur. Çete, bulunduğu konum nedeniy le bir türlü teslim alınamaz. Oldukça uzun süren çatışma sonunda, çetenin bulunduğu kule ateşe v erilir v e tüm çete savaşçıları y anarak can verir. Çakırcalı, y iğitler diy arı Ege'nin zulme karşı direnme, baş eğmeme timsali olmuştur. Bu timsali bağımsız, demokratik bir ülkede anıtlaştıracağız. Kay nakça: Ege'de E§kıyalar Sabrı Yetkin Çakırcalı Mehmet Efe Y aşar Kemal 23


güncel grup yorum

kendi anayasamızı,

halkın anayasasını

dağıtıyoruz "Halk Anayas ası, alır mıydınız?" "Susurluk'taki sor mak için..."

devletten

hesap

"Seni saklar, ver mez ele canım Dağlara gel, dağlara..." "Halk Anay asası İstiyoruz !" Bir süredir gündemi mizde "Halk Anay asası Tasl ağı." "Nasıl bir devlet, nasıl bir demokrasi?" sor ularımızın cevabı var bu anayasa taslağında. istiyoruz ki; her kesimde çokça tartışılsın ve bir taslak olmaktan çıksın. Bunun için de sanatçılarla, aydınlarla oturup uzun

24

uzun tartışıyoruz. Eleş tirilerini, değerlendirmelerini alıyor, onlara öneriler götürüyoruz. Öte yandan, emekçi hal ka da ulaş tırmak gereki yor anayasamızı. Sokak sokak, kapı kapı, ev ev... Birçok mahallede, iş yerinde dağıtılıyor Halk Anay asası T aslağı. Bizler de bu çalışmanın bir parçası olmak isti yoruz . Düşünüyoruz, halkımıza nerede yoğun olarak ulaş abiliriz? Aklımıza paz arlar geliyor. Yabancısı değiliz pazarların. Geçen yıl ölüm oruc unda olan tutsakl arımız için pazar yerlerinde türküler söylemişti k. Tamam, paz ar konserleri yapac ağız. -Aaa! Siz Grup Yor um'sunuz

değil mi? -Evet. -Ne güzel! 19 Haziran, öğleden sonra saat 4.00 Elimizde gitarımız, bağlamamız, anayasalarımız ve çağrı metinlerimizle Fı ndıkzade'deki Cuma Pazarı'ndayız. Pazar yeri tıklım tıklım, "iğne atsan yere düş mez" denilen cinsten. Yoksulluk altında ezilen ins anlarımız, ihti yaçl arını üç kuruş ucuz a karşılamak için doldurmuşlar pazarı. Biz de kapılıyoruz insan s eline, neredeyse birbirimizi kaybedeceğiz. Onca kalabalık arasında, konser yeri bul makta oldukça zorlanıyor uz. U ygun bir yer buls ak... Sığabildiğimiz ilk yerde


konaklıy oruz, işte, burası iyi! Bir y andan bağlama ve gitarımızı kılıf larından çıkarırken, diğer y andan pankartımızı açıy oruz: "HALK ANAYASASI İSTİYORUZ!". Konseri, tezgahının önünde y apacağımız pazarcı, hemen bize doğru y öneliyor: "Hoop! N'oluyor orada?". Pazarcıların en çok sinirlendikleri şey ; ekmek tekneleri olan tezgahlarının önüne, birinin gelip tezgah açması. Belli ki; bizim de oray a tezgah açtığımızı sandı. Pankartın üstündeki y azıy ı okuyunca; "Haa! Tama m o, za man" dey ip tezgah ı n ı n ' b a ş ın a dönüyor. Pazarcının bu beklemediğimiz çıkışı, bizi önce şa şırtıy or, işin aslını anlay ınca bir gülümseme oturuy or dudaklarımıza. Bu gülümseme | tüm heyecanımızı alıp götürüyor. Başlıy oruz konsere! ilk parçamız bir semah; "Ey Şahin Ba kışlım". insanlar biliy orlar bu tür küy ü. Y üzlerindeki tebessümden belli oluyor bu. Ama alkışlar biraz çekingen, bölük pörçük geliyor. Bu arada FOSEM'in, çekim yapmak için getirdiği kamera, halkın oldukça ilgisini çekiy or: "Hangi kanal abi?", "Abi, biraz da bizi m tezgahı çek!". Bir diğer arkadaşın dağıttığı halk anay asalarını, insanlar meraklanıp göz gezdiriy orlar. Türküden sonra gür bir sesle, söze başlıy or arkadaşımız: "Bağımsız, de mokratik bir ülke için; emeği miz, haklarımız için, evlatlarımızın geleceği için..." Ardından "Dağlara Gel"... Konserimizi bitirip insanlara teşek-

kür ederek konser y erinden ay rılıyoruz. Bu pazarda bir konser daha y apmalı... -Elinize, ağzınıza sağlık çocuklar! -Oğlum, biz kaçırdık konseri, bir de burada yapsanız... Y eni bir konser yeri bulmak için pazarı dolaşıy oruz. Bu arada boş durmuy or, Halk Ana- yasası Taslağı dağıtıy o-

ruz. İnsanların tepkileri çok çeşitli... Alış v eriş y apan bir kişiy e uzatıy oruz kitapçığı; ilk tepkisi "Parayla mı satıyorsunuz?" şeklinde oluy or. Ücretsiz olduğunu söy lediğimizde "sağolun!" deyip kitapçığı alıy or. Özellikle pazarcılar çok meraklı; "Bir tane de bana versene!" diy e sesleniy orlar. Pazar konserimizdeki ikinci durağımızı seçtik. Enstrümanlar, tekrar çıkıy or kılıf larından. Bu kez insanlar daha katılımcı. Alkışlarla tempo tutuy or, bildikleri sözlere y a da nakaratlara katılıy orlar. Halay çekenler bile var. Konser bittikten sonra bir genç y anımıza y anaşıy or: "Şu aşağıda güzel bir yer var. Orada da çalabilirsiniz" diy erek yardımcı olmaya çalışıy or. Tam

pazardan çıkarken bir tey ze "Türküleriniz niye böyle kısa sürdü?" diy erek, daha türkü söylememizi istiy or. insanlarla vedalaşıp ay rılıy oruz. -Halk Anayasası Taslağı alır mısın ız? -Bir tane de arkadaşım için alabilir miyi m? Tabii, buyrun! Dağıtım tahminimizden daha hareketli geçiy or. Kadıköy Salı Pazarı'nday ız. Günlerden 24 Haziran; saat öğleden sonra 4.00 sıraları... Uy gun bir y er bulup konserimizi y apıy oruz. Konserin ardından kitapçıkları dağıtmay a basıy oruz. Bu arada bir resmi polis beliriy or v e pazarcıy a bağ ı r a r a k. " Nerde lan bunları dağıtanlar?" diy e azarlıy or pazarcıy ı. Pazarcı, eliy le ileriyi göstererek; "Yukarı doğru gittiler galiba" diyor. Halbuki o anda, bir Yorumcu hemen polisin yanı başında olanı biteni gülerek izliyor... Y ine halk denizinde eriy ip y ittik. Biraz sonra dağıtım y eniden başlıy or. Annesinin elinden tutmuş gelen af acan mı af acan bir kız çocuğu istiyor taslaktan. Belki de, Demokratik Halk Cumhuriyeti'ndeki çocuk haklarını merak ediy or. Elini uzatıp "ver" diy or sadece. "E mredersiniz küçük hanım!" Bir tane de bu küçük y aramaza v eriy oruz. Annesi hemen uy arıy or: "Kızım, hiç abilere 'ver' denir mi ? 'Verir misiniz?' de men lazım. Kusura bakmayın". "Öne mli değil " dey ip saçlarını okşuyoruz ufaklığın. Halkın y anıbaşında, onlarla duy gularımızı pay laşmak ne güzel.

25


RÖPORTAJ

tavır

AYDIN VE SANATÇILARLA

MECLİSLER ÜZERİNE -2ibrahim karaca şair

Ay dın sanatçı meclisleri üzerine sorduğunuz sorulara tek tek y anıt vermek yerine, hepsine karşılık karma bir y anıt vermek istiy orum... Kurulacak olan birliktelik, adına ister aydın-sanatçı meclisi densin ister aydın-sanatçı hareketi densin; çıkış noktası olarak önüne kademeli v e uygulanabilir bir program koy malı; her kademeye önceden bir ömür ya da süre biçilmeli, olgunlaştıkça y eni açılımların gerekliliği kendini dayatmalı... Dayattığı oranda da y eni bir aşamay a geçilmeli...

Örneğin, şu andaki gereklilik nedir? Böy le bir birlikteliğin, oluşumun hay ata geçirilmesi, kurumsal olarak v ücut bulmasıdır. Bunu kabul ediy ormuş gibi tartışıy oruz. içinden geçtiğimiz süreç, bu konuda zihnimizin netleşmesini gerektiriy or. Böy le bir birliktelik için gerekçelerimiz nelerdir? Önce bunu açık v e net olarak ortay a koymak, gerekirse özet bir bildirge olarak maddeleştirmek zorunluluğu v ardır. Y ani elimizde, ilişkiy e geçilecek kişi ve kurumlarla önce uğraşı alanları sonra da hay atın v azgeçilmezleriy le ilgili olarak üzerinde uzlaşılabilecek, f azla y ükseklerde gezinmey en, mütev azi v e "bağcıyı dövmeye değil, üzü mü yemeye hedefli" bir metin olması gerekir. Eğer üzümü yemek ay nı zamanda bağcıy ı dövmeyi gerektiriy orsa bu gereklilik, kurulacak olan oluşumu aşar. Daha başka ve f arklı nitelikteki organizasy onların v arlığını gerektiren alanlar ve aktiv iteler, kurulacak olan sanatçıay dın birlikteliğinin doğrudan hedef leri arasında say ılmamalı. Önce kısa v adeli hedefler belirlenmeli. Kısa v adeli hedef ler genellikle zor olmay an hedeflerdir ve oluşum için bir anlamda kuluçka devresine ait hedef lerdir. Kısa vadeli bu hedeflere y önelirken, henüz y eni olan bir-

likteliğin kendi içinde organize olması sağlanır. Birliktelik kağıt üzerinde olmaktan yav aş y avaş kurtulur, gerçek kimliğine bürünür, bir ihtiyacı karşılamak ve bir boşluğu doldurmak y önünde sınanmış olur. Böyle birlikteliklere, daha en başından, y aşanan süreç içerisinde her olumsuzluğun panzehiri olarak bak mak yanlıştır. Buradaki temel sorun, bir duy arlılığı kültür-sanat-bilim üçgeninde örgütleyebilmek, canlı tutabilmek, omuz v erebilmek tir. insani duy guları örgütlemek, kısa ve orta v adeli amaçlardır. Bu duygular örgütlenemey en tohumların politize olma süreçleri kaba olmaktadır. "Bireysel üretimler bunun için yeterlidir, kurulacak birliktelik çıtayı biraz daha yukarı koymalı" denilebilir belki. Ama bence, böyle bir örgütlenmenin kendisi zaten çıtay ı y ükseğe koymak demektir. Eğer öy leyse, bu türden örgütlenmeler, neden daha başından ölü doğuy or? Bu y üzden ben bu ilk aşamay ı kuluçka (olgunlaşma) dönemi olarak adlandırıy orum. Hatta bu örgütlenmey e Aydın-Sanatçı Cephesi denilmey ebilir. Kısaca "Kültür -Sanat Hareketi" denilebilir. Çünkü daha çekirdeği bile sertleşmey en bir örgütlenmeden y ola çıkarak ay dınsanatçı cephesi demek, yeni doğan


çocuğa on beş numara ay akkabı ısmarlamaya benzer. Çocuk o aşamaya da gelecektir ileride. Döllenen her y umurtadan sağlıklı y avrular alınamıy or ne y azık ki. Bu bir gerçek, ilk kuruluş, sağlıklı doğum demek değildir. Ay dın-sanatçı çevrelerinde bugüne kadar kalıcı birliktelikler oluşturulamamasının en büy ük nedenlerinden en önemlisi, "bir araya geldik, şimdi ne yapacağız, nasıl yapacağız?" sorusuna f arklı y anıtlar aray ışıdır. Bergamalıların siy anüre karşı başlattıkları örgütlü mücadelenin çok somut v e doğrudan y akıcı nedenleri v ar. Aydın sanatçı çev resi ise herbiri kendi adasında yaşayan insanlardan oluşuyor. Hay ata olan itirazları ise kültür-bilimsanat sorunlarından çok, y aşamlarıy la doğrudan bağlantılı olan dengesizlikler konusunda oluy or. Ay dın bir bilim adamı v ey a sanat faaliyeti bütün yaşamım kaplayan bir müzisy en, y azar, tiyatrocu vey a bir sinemacı, y aşam biçimi nedeniyle kültür-sanatla birlikte anılırlar. Kültür-sanatla v eya bilimle ilgilenmekten öte, onun tam ortasındadırlar. Sanatın v ey a sanatçının sorunlarıy la ilgili başlattıkları her çaba, doğrudan kendileriy le ilgili bir çabadır. Bir sanatçı eğer y aşamını muhasebecilik y aparak sürdürüy orsa ilgili meslek örgütünü daha gerekli (birincil) görmek zorunda hissediyor kendisini. Eczacı, sağlık memuru, y ay ıncı gazeteci, öğretmen vey a bir mimar içinde bu geçerlidir ve kültürsanat alanındaki etkinlikleri genel anlamda bir insani dünya düşü ve duy gusuy la ilişkili bireysel bir ey lemdir. Toplumun geneli için y ükselttiği itirazlarını, öf kesini v eya özlemlerini kültür ve sanatın diliy le if ade etmektedir, o kadar. Reel yaşamın kuşatmasına karşı birey sel alternatifini kültür ve sanat aracılığıy la oluşturduğu o düny ada inşa etmektedir. Ne zaman ki hay atın dönüştürülmesi için o dünyanın v azgeçilmezliği söz olmaktan çıkar v e gerçek hay atla buluşur, kurulacak olan örgütlükler de işte o zaman daha kalıcı v e anlamlı olur.

Kültür-sanat v e hayatta y eni dal galar v e akımların y aratılabilmesininde baştan beri çizmey e çalıştı ğım örgütlenme çerçev esinde ger çekleşebileceği kanısındayım. "Kültür-sanat hareketi", y eni dal galar v e akımlar yaratabileceğinin ilk işaretlerini aldıktan sonra ay dınsanatçı meclislerine dönüşebilir. Böy le bir meclis aynı zamanda ha y atın v azgeçilmezlerinin savunul duğu cephelerden birisidir. işte o zaman kültür-sanat cephesinden söz edilebilir. Sanatçıların bir çoğunu bekleyen sefil bir gelecek, y okluk ve güv encesizliğe karşı şimdiden bir set oluşturabilmek için, uzun v adede böy le bir cephey e ihtiy aç vardır. Ay rıca, sosyalist birikimi kültür ve sanatın elleriyle çoğaltmak, ışıldatmak, estetize etmek ve y arınki toplumun kültürünü kesintisiz olarak bugünden oluşturmaya başlamak için de böy le bir cephey e ihtiy aç v ardır. Proletkült deneyimini dev rim öncesi ve sonrasını gözönüne alarak düşündüğümüzde; "kültürsanat hareketi"nden başlayarak "aydın-sanatçı meclisleri" ne v e oradan da "kültür-sanat cephesi" ne v aracak olan bu gelişme sey ri, y ukarıda sözü edilen kısa, orta ve uzun v adeli hedef lerin bir özetidir. muzaffer dizman şair Aydın ve Sanatçı Meclisleri'nin önündeki kısa ve uzun vadeli, somut hedefleri ne olmalıdır? Bu acil görev lerin başında "Toplumcu Sanat Tarihi"nin ele alınması geliy or bence. Hemen şimdi, şu anda aceley le işe koy ulmak gerekiyor. Çünkü geçmişin işçi sınıf ı v e sanat hareketlerine tanık olmuş bir y ığın sanat adamı birer birer göçüp gittiler aramızdan. Sanat Tarihi açısından onların bilgilerine hiç başvuran olmadı. Bu hepimizin eksiği ve ay ıbı. Sadece Enver Gökçe, geçmişe ışık tutan beş-on sayf a bıraktı. Bu değerli insanlar

tükenmek üzere. Bildiğim kadarıy la ortada Balaban ile Zihni Anadol kaldılar. Her ikisi de sekseni boy ladılar. Belki ismi duy ulmamış, geçmişin sanat olaylarının daha başka tanıkları da olabilir. Bu insanların, geçmişin sanat olay ları hakkında görüşlerini soran oldu mu? Her biri birer tarihi kaynak olan bu insanların görüntüleri kameray a alınıp arşiv e kondu mu? Sanmıy orum. Y arın bu insan kay nakları da göçüp gidince biz Sakıp Ağa'dan mı öğreneceğiz Toplumcu Sanat Tarihi 'ni? Geçen kış İskenderiy e Kitaplığı'nda, 1940 toplumcu yazar kuşağı hakkında bir seminer v erdi Ozan Güngör Gençay . Üç saat sürdü konuşması v e can kulağıy la onu dinledik. Sonunda "bunlar üç yıl anlatılsa bitmez" diy erek kesti sözünü. işte Gençay 'ın elinin altında geleceğe ışık tutacak sanat tarihi dokümanları v ar. Bunları v e benzeri çalışmaları toplay ıp y ay ınlamak v eya arşivlemek aydın-sanatçı örgütlenmesinin acil görev i olmalıdır. Sanattaki ilk yeniliği 1920'lerde Nazım Hikmet getirmiş olmasına rağmen, onu inkara kalkışan burjuv a çev reler, ilk y eniliğin 1940'larda ortay a çıkan Garip taraf ından olduğunu ileri sürerler. Aydın sanatçı örgütü bu haklılığın karşısına y eni önerilerle çıkarak, o yanlış tarihi saptamay ı mahkum etmelidir. Aydın Sanatçı Meclisleri'nin demokratik mücadele sürecindeki başarısı nelere bağlıdır? Aslında bu tür mücadele bile bir parti örgütlenmesi içinde verilir. Ama sanatın, işçi eğitimi v e ajitasy onundaki önemini kavramış bir parti y ok görünürlerde. Onun için bir bakıma biz, eksik partilerin eksiğini tamamlıy oruz denebilir. Mevcut partiler, işçi v e emekçi bilinçlenmesinde sanatın müthiş rolünü bilmiy orlar daha. Sırf bu y üzden, kendisinin eğitim formasyonlarından mahrum kalışlarını anlamadan "Söylüyoruz, söylüyoruz anla mıyorlar Çok odun kafalı işçi27


ter..." diy erek suç bastırıy orlar. Oy sa, sanatın eğitbilime girme siy le eğitim süreçleri alabildiğine kısaltılmıştır bugün. Örneğin; bun dan y üz y ıl öncesine kadar, iki-üç y ıl süren okuma y azma eğitimi süresi, şimdi bir aya indirilmiştir. Biz bunları çok geniş örneklerle aldık, y azdık, çizdik, ama okuy an kim? Oysa ki; dev rim öncesi demokratik mücadele süreçlerinde ay dınların ve sanatçıların görev i; parti disiplini içinde, işçi ve emekçi y ığınları eğitmek ve uy andırmaktır. Buradaki başarı da, toplumcu sanat ürünlerinin eğitbilim hizmetine sunulmasından geçer. Çünkü, devrimler ancak, devrim öncesi eğitimin verdiği kültür birikimleri üzerine inşa edilebilir. Neden bir arada değiliz? Aydın-Sanatçı Meclisleri'nin Önündeki Engeller Nelerdir? Bence çözülmesi gereken kördüğüm bu işte: Neden bir arada değiliz? Acaba bu soru kimleri ilgilendiriy or, muhatabı kimlerdir? Önce bu tespiti y apmak gerek. Onun için, geçmişten günümüze tüm sanatçı örgütlenme girişimlerinin başarısızlık nedenlerini araştırmak, ayrıca şu anda ay akta olan yoz sanatçı örgütlerine bakmak gerekiy or. Hemen hepsinin başarısızlık ne denlerinin başında, "iyi niyetlerini" göstermek olasıdır. Sanat v e dünya görüşleri farklı olan insanları ve kuruluşları bir arada tutmaya çalışmak, elbette bir hoşgörünün if ade sidir. Ama, toplumsal yaşamın so mut gerçekleri bunu y adsıy or. Sa natsal ve siyasal tüm sosy al etkin liklerden, partilerin v e demokratik kitle örgütlerinin içe ve dışa yönelik mücadelelerinden habersiz, de ney imsiz görüşlerle y ola çıkılınca elbet başlangıçtaki birtakım hatalar karşımıza bir engel olarak birgün kesinlikle dikilecektir. "Sanatçı olsun da çamurdan olsun", "Ne olursan ol yine gel" anlay ışı ile başlatılan örgütlenmelerin sonunu hemen görmek kolay dır: "Fiyas28

ko!..." Îşte örgütlenme girişimlerinin may a tutmamasının nedeni; birbirlerinin görüşlerine ters düşen, farklı siy aset ve sanat anlay ışlarına sahip unsurları bir aray a getirmiş olmalarıdır. Sanırım, buray ı biraz daha aralamak gerekiyor. Başlangıçta, sanatçıları sınıf sal netleşmedeki tav ırlarına göre dört grupta toplamak gerekiy or bence: Birincisi; hiç politize olmamış, hev esli v e oldukça y etenekli görünen gruptur. Bu grubu genelde sanata y eni başlay an gençler oluşturur. İkincisi; Marksist kültürle donatılmış; sanatı, işçi v e emekçilerin uy anış ve dirilişlerinde, coşkularımda ve ajitasy onlarında bir araç olarak gören, Marksist estetik v e sanat kuramının ilkelerine uyarak ürün v erenlerdir. Üçüncüsü; sömürgecilerin saf larında mev zilenmiş; sanatı, işçi v e emekçilerin uy utulmasında bir araç olarak görenlerdir. Dördüncüsü ise; sanatı, ezen v e ezilen iki sınıf arasında ortalama bir etkinlik olarak gören, solcu geçinip uyku hapı sanat ürünleri veren v e o tür ürünleri savunanlardır. Bunlar, sağ v e sol sanatçılar arasında hiç bir ay rım gözetmezler; çünkü "sanat sanat içindir" anlay ışının sav unucularıdırlar. İşçi sınıf ı sanatına v e sanatçılarına, "slogan sanatçı" olarak bakarlar. Bunlar, normal yaşamlarında sol bir görüntü sergilerler. Marksist teoriyi iy i bilirler. Ama özümseyip benimsedikleri söylenemez. Bir ayakları ezen sınıf ın, öbür ayakları işçi sınıf ının y anındadır. Bir taraftan sıkıştırılınca hemen öbür taraf a doğru kay abilen unsurlardır. Birbiri ile v uruşan iki sınıf ın kav galarını izl ey en akbabalar gibidirler. Kavgada galip gelenin koltuğuna sığınıp y enilenin leşini birlikte y erler. Sermayenin kapısında bir parça kemik görür görmez işçi sınıf ının ideolojisine ve sanatına ihanet ederler. Bunlar, say ıca ağır bastıklarından, her sanatçı örgütlenmesinin

yönetimlerini ellerine geçirip marksistleri dışlamanın y ollarını ararlar. Şimdiye kadar yaptıkları hep bu görüşümüzü doğrular niteliktedir. Ev et böy lesine f arklı görüşler taşıy an v e çelişkileri olan unsurların uzun süre bir arada kalmaları söz konusu değildir. Öyle ise; yeni sanatçı örgütlenmelerinde bu dördüncü gruptaki yalakalara dikkat etmek gerekiyor. Bunları olabildiğince dışlamak gerekir. Şimdi, belirtilen bu sosy al gerçeğin ışığında y eni v e kalıcı, etkin bir sanatçı örgütlenmesinin nasıl gerçekleşeceği kısmen saptanmış oluy or. Bizler şu anda, ay nı görüşleri pay laşan y üzden f azla sanatçı ön çalışmalarımızı tamamlamış durumday ız. Aydın-Sanatçı Meclisleri olarak y ola çıktık. Kısa sürede y asal zorunlulukları y erine getirerek, demokratik bir kuruluş olarak ortaya çıkacağız. işin zor y anı bitti say ılır. Şimdi v akıf olarak mı, kooperatif v eya sendika olarak mı y asalaşacağımıza karar v ermek aşamasınday ız. Kısa sürede diğer eksikler de tamamlanarak, toplumcu sanatçıların gerek özlük, gerek mesleki sorunlarına topluca çareler aray acak, üyeleri v e tüm ilerici ay dınlarla day anışma içerisinde olan örgüt gerçekleşmiş olacaktır. Bu engeller nasıl aşılır? Toplumcu sanatçıların v e y ay ın organlarının tüm olanaklarını kullanarak y a da y eni v e güçlü bir yay ın organı çıkartarak, önce şu ikiy üzlü sanatçı takımına örgütlü olarak yüklenmek gerekiy or. Onları kitle önünde v e işçi sınıf ının saf larında bir bir teşhir etmek, maskelerini düşürmek gerekir. Toplumcu sanatçılar ancak o zaman kendi sularını durultarak, karşı sınıf ın sanatçılarıy la göğü göğüse gelebilir, onlarla mücadeley e tutuşabilir. Onun için, önce kendi minderimizi bu finolardan ay ıklamak gerekiy or. Engelleri aşmanın tek yolu; bilerek v eya bilmey erek ihanet içinde olanların, kişi v e kuruluş olarak teşhir edilmelerinden geçer.


SİNEMA

aynur cihan

Yerli Sinemada

Politik filmler mi?

U

zun süredir suskun

basına giren y erli sinema, bugünlerde politik f ilmler sürecine girmek için son hazırlıklarını y apıy or. Geçtiğimiz y ıl y önetmenliğini Mustafa Altıoklar'ın yaptığı, başrollerde Okan Bayülgen, Zuhal Olcay ve Haluk Bilginer gibi başarılı oy uncuların yer aldığı "İstanbul Kanatlarımın Altında" isimli f ilmle çok uzun bir aradan sonra kıpırdanma süreci y aşadı y erli sinema, "İstanbul Kanatlarımın Altında" f ilminden sonra "Eşkıya" f ilmiy le bir sıçrama yaptı ve gişe rekorları kırdı. Yavuz Turgut'un y önetmenliğini yaptığı "Eşkıya" sanatsal y apıt olarak izleyiciyi y eniden sinemayla barıştırdı. Ama f ilmin bazı çev relerce y ansıtıldığı gibi politik bir f ilm olduğunu iddia etmek mümkün değil. Geçen sezon gösterime giren diğer bir film ise; "Işıklar Sönmesin." Berhan Şimşek ve Tarık Tarcan gibi isimlerin başrol oynadığı f ilmin yönetmeni ise Reis Çelik. Filmdeki tiplemeler, adeta el y ordamıy la v e özensizce belirlenmiş... Diyaloglardaki v e kurgu-

daki abartılar, f ilmi bir bütün olarak gerçeklikten uzaklaştırmış. Film ne kadar kötü de olsa konusu itibariyle oldukça ilgi çeken bir filmdi. Tüm bunların ardından sinema; politik süreci, y aşamı v e bunun işlenmesinin gördüğü ilgiy i keşf etti. Y erli sinemanın bir modası olarak süregelen f ilmlerin yeni bir halkası mı acaba bu önümüzdeki süreç? Hemen aklımıza '80'li yılların 12 Ey lül Filmleri geliyor. işkence sonrası bunalımlar, cezaevi sendromu, cinsellik üzerine psikolojik çözümlemeler vb. gibi konulan işleyen filmler, bu dönem y erli sinemanın çöküşünü hızlandırmıştır. Sinemanın tek odalık, bol diyaloglu halktan v e hayattan kopuk filmleri, seyirciyi salondan koparınca, yapımcılar kara kara düşünmeye başladılar. Eskinin v urdulu kırdılı f ilmleri artık ilgi çekmezdi çünkü, sinemanın ağababası Amerika'da bunun alası yapılıy ordu. Şimdi y a bu düzeye yakın bir hareket söz konusu olacaktı y a da çöküşü ağlay a ağlaya izley eceklerdi. Holly wood bile bombalı f ilmlerden politik f ilmlere yönelirken bizim y apımcılarımız, y önetmenlerimiz de gözlerini artık ülkemizin acılı v e direngen insanlarına çevirmek gerektiğine inandılar. Şimdi bizim dileği-

miz; bu düşüncenin bir saman alev i olmaması. Bugüne dek bir çok toplumsal olay filmlerin konusu oldu. Bunların gerçek anlamda ne ölçüde işlendiği tartışılır. Geleneklerden göreneklere, hay atın içindeki bir çok konu -tabiri caizse- f ilmin içinde karikatürleşti. Konu politik film olunca sinemanın çizgisi iyice zigzaglı bir görünüm sergiledi. "Politik" diy e çekilmiş ama ciddiy e bile alınmay acak f ilmlerin say ısı hiç de az değil dir. Şimdi, çekilecek filmlere balonca bir an durup düşünüy oruz. Çünkü, filmin y aşanan bir gerçekliği olduğu gibi işleyebilmesi v e hiç tartışılmayan yanlarının her türlü y asağa rağmen uy gun bir dilin yakalanıp izleyiciye doğru bir biçimde aktarılması sorunu vardır. Ama ne yazık ki, şimdiy e dek y apılan filmlerin çoğunda bunu görmek mümkün değil. 70'li y ıllarda Yıl maz Güney bunu başarmıştı. Y asaklara rağmen yönettiği ve senary osunu yazdığı f ilmlerle yerli sinemanın y üz akı olan Yılmaz Güney, sinemada politik açıdan da yeni bir sürecin önünü açtı. Kendisinin oy nadığı y a da yönetmenliğini yaptığı timleri, cunta döneminde yasaklandı. Çünkü Güney, emeği sömürülenleri, yoksulları, zenginleri, acıla-

29


rı, sef ahati anlatıy ordu. Ve cunta, tüm bu v ahşeti derinleştirmek için v ardı. Günümüze dönecek olursak, geçen y ıl yaşanan ve adeta düny ay ı sarsan Ölüm Orucu'nu kendisine konu alan hiç bir y önetmen, y ok. Peki neden? Ölüm Orucu geçen bir y ıl içinde, bir kaç haber programında işlendi o kadar. Bunların en kapsamlısı da; yine geçtiğimiz y ıl Ölüm Orucu 'ndan hemen sonra yay ınlanan "40 Dakika" adlı haber programıy dı. Programın y apımcısı Can Dündar'la yaptığımız sohbette, her şeyin haberi hazırlay anda bittiğini, eğer böy le bir gerçeğin işlenmesinin, izley iciy e anlatılmasının doğruluğu ortadaysa, iy i bir habercinin bunu ne yapıp edip, uygun bir dil, biçim bularak izley iciy e aktarabileceğini söy lüyor. Bizce bu sinemacılar için de geçerlidir. Ülke tarihi y a da panoramasıy la ilgili "İstanbul Kanatlarımın Altında" y a da "Işıklar Sönmesin" isimli filmler, çok üstü kapalı da olsa bugüne kadar tartışılmayan birçok şeyi de gündeme getirdi. Bu konuy la ilgili yönetmen Mustafa Altıoklar'a daha önce yönelttiğimiz sorularda bizlere şu cev apları vermişti: "istediğim; apolitize edilmiş genç kuşakların da sinemaya gelmesi, izle mesi, ilgilen mesi, meraklan ması ve filmin içindeki mesajları da benim onlara aktarabilme mdi. (,..)Bu konuyu ben, bugünkü topluma, düzene de indirgeyerek anlatabilirdim. (...) Aynı reji, aynı şekilde bugün de de geçebilirdi. Ama o za man bugünün gençlerini bu kadar çok sinema salonuna çekebilir miydim, onu bil miyoru m. Böylesi tarihsel perspektife oturtularak, aynı zamanda genç kuşağa baskıcı rejimlerin nasıl olduğunu ve neden baskı uyguladıklarını anlat mak istedim. (...)Genç kuşağa hoş gelebilecek bir fonda anlatmak için Osmanlı döne mini seçtim. (...)Tarihin, geleceğin aynası olduğunu düşünüyorum. Bugün yaşanan bir realite var. Güneydoğu so30

runu var mesela. Yaklaşık 15 yıldır Güneydoğu'da insanlar bir yandan ölürken, öldürürken, diğer yandan korkunç bir ekonomik kayba neden oluyor bu. (...)Hala çatışma sürüyor; yarın, öbür gün ya da üç-beş yıl sonra bu çatışma nasıl sonlanacak, bunu görmüş değiliz. (...)Olayların çözümü için kullanılan yöntemler hangi sonuçları verdi? (...)Kısa vadede belki sindirme politikası uygulandı. (...)Hiç birisi uzun vadede bir sonuç vermedi ki, hala bu çatışmalar bugün bile sürüyor" Y önetmen şimdi de, Metin Kaçan'ın "Ağır Ro man "ından uy arlanan, başrollerinde Müjde Ar, Okan Bayülgen bulunduğu, Levent Erim, Mustafa Uğurlu, Murat Sergen, Selma Güneri Ferda Alkor, Savaş Dinçel, Aytaç Arman v e Aysel Gürelinde oy nayacağı filmin çekimlerine başladı. Sinemacıların hummalı bir şekilde geçmişin v e bugünün politik olay larına y öneldiğini, bu y önde çalışmaların başladığını y azımızın başında da belirtmiştik. Bunlardan biri "Ağır Ro man"dı. "Ağır Ro man" da y aklaşık 40 y ıl önceki İstanbul, toplumsal gelişmelerin ve değişmelerin ışığında küçük bir mahallede resmediliy or. Bir başka film ise; başrollerinde Kadir İnanır'ın oy nay acağı /'Mendilimde Kan Sesleri", "Gülünün Solduğu Akşam" adlı kitapların yazarı Erdal Öz'ün senaryo y azarlığı ve ay nı zamanda danışmanlığını da üstlendiği bir film. Filmde , Nurhak Dağları'nda şehit düşen Sinan Cemgil ve arkadaşlarının yaşamı konu edilecek. Yine başrollerinde Kadir İnanır'ın bulunduğu, senary osu ise, aralarında Ah met Kaya'nın da bulunduğu ekip taraf ından hazırlanan başka bir f ilm v ar. Kadir İnanır'ın bir mülteciy i canlandıracağı filmin çekimleri, Anadolu'da başlay ıp y urtdışında sürecek. Bir başka çalışma, Ömer Uğur'un senaryosunu hazırladığı, gözaltında kaybedilen Talat Türkoğ-

lu'nun eşi Hasene Türkoğlu'nun yaşadıklarını anlatan f ilm. Ömer Uğur'un y a da Zeki De mirkubuz'un çekmesi düşünülen f ilmde, Halil Ergün v e Nur Sürerin başrolleri alacağı söy leniy or. Film, Almany a ve Fransa'da da gösterime girecek. Konusu itibariyle güncel bir film. Ancak asıl olarak f ilm; Hasene Türkoğlu'nun y aşadıklarıy la birlikte, bu ülkede y aşanan katliamları, kay ıpları işlediğinde, anlamını bulacaktır. Y oksa yine Y eşilçam'ın kısır, arabesk anlatımından kurtulunamaz. Film, gerçeklerin nasıl gizlendiğini, suçluların dev let güv encesinde korumay a alındığını ama diğer y anda y akınını, ev ladını kay bedenlerin karşı tarafla y aşadıkları irade sav aşını işley ebilmelidir. Ve böy lesi bir f ilmi y apacak yönetmenin, her şeyden önce o havayı soluması gerekir. Kay ıp ailelerini gerçekten tanımalıdır. Onları duy gularıy la, hüzünleriy le, öfkeleriy le anlamalıdır. Özellikle böy lesi bir filmde, yerli sinemanın geleneksel hastalığı olan y üzeyselliğe düşülmemesi dileğimiz. Bu f ilmlerin içkide adından en çok söz ettireni; Deniz Gezmiş'i v e 1968-72 arası dönemi konu alan "Hoşçakal Yarın" adlı f ilm.. Amerikan f ilmlerinin tekeline karşı Av rupa f ilmlerini y aygınlaştırmak adına kurulmuş olan Eurimages destekli f ilmin senaryo y azarı v e y önetmeni Reis Çelik. Deniz Gezmişin hay atını konu alan bir film yapmak gerçekten bir y önetmen için y iğitlik ister. Bu y anıy la Reis Çelik'in böyle çalışmaya başlaması sev indirici. Ülkemiz sanatçılarının, ay dınlarının tarihimizdeki önemli olay ları y eniden gündeme getirmesi, onu haf ızalarda yeniden canlandırması oldukça güzel. Hem geçmişte o dönemi y aşayan, o dönemin bire bir içinde bulunup da sonradan uzak kalanlar için, hem de genç yeni kuşaklar için bu gerekliydi. Anlatılacak olan devrimci bir tarihtir. Bu, çok güzeldir ama anlatacak kişiyi de çok büyük handikaplar beklemektedir. Böy lesi bir süreci anlatırken kılı kırk y armak gerekir. Doğruluğa, haklılığa gölge


düşürmeden anlatmak gerekir. işte bu yüzden, böyle bir konuy u gündeme getiren yönetmen, ay nı zamanda y azar kimliğine sahip Reis Çelikle TAVIR Dergisi olarak röportaj y aptık. Çelik, f ilmiyle ilgili sorularımıza şu açıklamaları getirdi: "Deniz'i, o dönemi, yaşananları, o dönemdeki o hareketi en doğru biçimde anlat mak tarihi soru mluluk olarak ortaya koymaktır temel amacım. Bu beni m te mel ilkemdir. Meseleyi doğru koyduğun za man, taşları yerli yerine oturtursun ve olayı böyle anlatırım dersin. O zaman insanlar kabullenir ve der ki; 'Tama m işte bu Deniz'. Binlerce insan var. Şu anda davayı hala sürdüren ve hala yaşayan binlerce insana yönelik bir saygı. Deniz, onları da temsil ediyor. Yani Deniz beni temsil ediyor. Örneğin bir Nihat Erim'i düşünün. Öğretim üyesi, aynı zamanda CHP'den demokrat bir parlementer. Aynı zamanda Fransa'da eğitim görmüş,

çok yüksek düzeyde kültür sahibi, gün görmüş bir ada m. Ders verdiği öğrencileri harekete geçince mecliste konuşma yapan birisi. Ve diyor ki; 'arkadaşlar, ben bir öğretim üyesi olarak aynı zamanda bir parlementer olarak, bu arkadaşların yaptıkları hareketi destekliyorum. Bunları anlamadığ ımız za man başımıza büyük işler gelecektir, bu öğrencileri anlama mız lazım, istediklerini farketme mi z lazım'. Bunu söyleyen adam, askeri darbe olduğunda Başbakan oluyor ve bunu söylediği insanların idamlar ının altına i mzayı koyan biri oluyor. Fil m, efsaneleşmiş Deniz ve arkadaşlarını içeriyor. Profesör Nihat Erim'i, devlet adına haklıl ığın ı halen daha savunan bugün de 'asarım' diyen Baki Tuğ'u anlatıyor. Baki Tuğ, 'bugün de olsa aynı şeyleri yaparım, gözümü kırp madan yaparım' diyor. Demek ki devlet, bugün de aynı şeyleri yapıyor. Böyle bir ülkede yasadan söz etmek mü mkün değildir. Böyle bir toplumda yaşayacaksın.

bunları göreceksin, bunlara tanık olacaksın ve biraz da içindeki bir insan olarak sosyal ve politik bir nüve taşıyacaksın da bundan etkilenmeyeceksin ve böyle bir filme yönetmeyeceksin. Böyle bir şey söz konusu değildir. Bir sinemacı olarak yaklaşımımı ele alırsak; ben zaten sinema olarak bakışımda politik sinemayı benimsiyorum. Çünkü toplumlar hala iç çatışmalar yaşıyorsa, toplumlarda hala dengesizlikler, dünyanın biçiminde hala politik dengesizlik hala politik tartışmalar günde mdeyken sinemanın politik yaklaşımı çok daha ön planda olması gerekiyor. Toplumda yaşadıklarıyla eş değerde hissedebilmesi için çünkü sanat ve yaşadığı çağ ikisini iç içe beraber yürütmelidir, onu yansıtmalıdır. Deniz ve arkadaşlarının idamı ile özdeşleşen 12 Mart Askeri Darbesi, '68 kuşağının, çok ilginç olayları içiçe yaşayan, toplumsal boyutuyla sinematografisi hikaye boyutuyla çok güzel bir çizgisi vardır.

31


Şimdi baktığımızda bugün karşılaştığımız haksızl ıkları, 1972'deki ida mlarla eş değerde görüyoruz. Bugün yargısız infazlar yapılıyor, o gün de yargılı infazlar yapılıyordu. Bir yerden bir yere gelişi anlatabilmek için topluma doğruyu, kimin neyi savunduğunu, kimin hangi konuda ne kadar haklı olduğunu ortaya koymak için biraz gerilerden ele al mak gerekiyor. Onun için Deniz ve arkadaşlarının hikayesini çekmeyi, sinemadan insanlara aktarmayı istedim. 1990 yılında böyle bir filmi yapmaya net olarak karar verdim. Bir yandan gazetecilik yaparken, bir yandan da dökümanter araştırmasına başladım. Mevcut tutanakları, bütün arkadaşlarıyla o dönemi yaşamış, tanıyan, tanımayan, var olmuş tü m insanlarla, -ki bunların sayısı ikiyüzü aşkın- görüşerek fotoğraflar, o dönemin gazeteleri, gizli kalmış yönlerini araştırdım, buldu m. Yaklaşık 4-5 yıllık bir araştırma sonucunda 1994 yılında da senaryoyu yazdım ve bitirdi m. Şi mdi ise yeniden düzenlemeler yapıyoruz, eklemeler yapıyoruz, kısaltıyoruz. Çekim senaryosuna yöneliyoruz. Toplam 300 sayfalık senaryo metnini 150'ye indirmeyi düşünüyorum. Yani yaklaşık 2.5 saatlik bir film olacak. Geçen yıl Euri mages'a başvurduk. Çünkü film, çok büyük bir bütçe istiyor. Bütçemiz oraya başvurduğumuz za man I5 milyon 200bin Frank'tı. 300 milyarı aşkın bir bütçe bu. Ama Türkiye şartlarında, şu anki daraltıl mış bütçemiz 200 milyar. Niye bu kadar bütçe diyeceksiniz. Çünkü, o dönemi yeniden harekete geçirme mi z gerekiyor. Üniversite işgalleri, 6. Filo protestoları, kanlı pazar olayları, ODTÜ olayları, kısacası 68'le 72 dönemi arasındaki yaşanan darbeler, öğrenci hareketleri, işçi hareketleri artık her ne varsa hepsini yeniden hayata geçirmeye hazırlanıyoruz. Dolayısıyla binlerce figürana ve kostüme ihtiyaç olacaktır. Bunun için de çok büyük bir boyutta bütçe gerekiyor. Bu yıl İstanbul'da toplanan Eurimages, Türkiye'den iki projeye yardım ka32

rarı aldı. Birincisi bizi m proje, diğeri de Canan Gerede'nin projesi. Eurimages'dan 200 milyarlık bütçemi ze karşılık, 1 milyon 600 bin Frank, yani yaklaşık 35-40 milyarlık bir yardım ald ık. Geri kalan bölümünü kendi özkaynaklarımız ve çeşitli kuruluşlardan elde etmeye çalışıyoruz. Avrupa'da çeşitli sinema vakıfları var, onlara da başvurduk. Planımıza göre Ekim ayında çekimlere başlamayı düşünüyoruz. Üç aylık bir çekim süresi olacak. Labaratuvar çalışması, seslendirmesi, mü ziği derken, öteki Ekim'de bitmiş olacak film. Yani bir yıllık bir çalışma planını kapsıyor. '98'in Ekim'inde vizyona girmesini hedefliyoruz, eğer başarırsak. Şu anda en büyük zorluğumuz; ekonomik zorluk. Böyle bir filme para yatıran kapitalist yok, yatırmaz da, beklemiyorum. Bu ekono mik darboğazı aşabilmenin yolu ise; sinema kuruluşlarının yardımları, bu tür projelere yardım eden vakıflar, sponsor kuruluşlar ve belki de o dönemde var ol muş bugün de zengin olmuş kişilerin yardımları olacak. Çok büyük sıkıntı yaşıyoruz, kapısına gitmediği m kuruluş kalmadı. Tabi başka bir zorluk da var. Yaşanılmış ve yaşayan tanıkların dönemdeyiz şu an. Yaşanmış bir olayı, yaşayanların da var olduğu bir dönemde sine maya aktarıyoruz. Orduyu anlatacaksınız; orduda o dönemde önemli görevler üstlenmiş kişiler yaşıyor, öğrencileri anlatacaksınız; öğrencilerle hareket etmiş, bu eylemleri başlatmış insanların bir çoğu yaşıyor. Doğruluğu tartışılmaz bir şekilde ortaya koyma mız gerekiyor." Tabi bu konuşmalar arasında merak ettiklerimiz v ar. Örneğin; film Deniz Gezmişin kişiliğini mi-ele alıy or yoksa o sürecin genel bir panoramasını mı çıkaracak? Çünkü o dönemde Deniz'den ayrı düşünülmey ecekler de v ar; mesela Mahir Çayan gibi. Denizler'in idamını engellemek için dev rimciliğin, siper y oldaşlığının, day anışmanın en güzel örneğini göstererek Deniz, Y usuf v e Hüsey in için ey lem yapan ve bu

ey lemde şehit düşen Mahir Çay an bu f ilmde görünüp geçecek mi? Eğer böy leyse sorarız, o süreçte Mahir'in yeri sadece bir kaç kare midir? Böyle düşünüyoruz çünkü burjuvazi, Deniz ve Mahir'in düşünceleri ve y aşay ışında suni bir ay rılık yaratmak istiyor. Deniz Gezmiş, egemenler nezdinde "mazlum" rolüne büründürülüp özünden saptırıl ıy or; Mahir Cay an ise eli silahlı, gözü dönmüş bir cani olarak lanse ediliyor. Bu örneklere düny ada çokça rastlanmaktadır. Che ve Castro karşılaştırmaları buna örnektir. Egemenlerin y aptığı, özünde onların politik kimliklerini boşaltmak, önderlik misy onlarından saptırmaktır. Bakalım Reis Çelik bu konuda ne düşünüyor? " 1968' den idama kadar olan dönem içerisinde darbe vardır, işçi hareketleri vardır, öğrenci hareketleri vardır. Amacımız, o döne min Türkiye' sinin fotoğraflarını, bir bakışla vermektir. Yalnızca bir yanını koymak değil. Çok özel bir yaşam biçimine gir me yaklaşımım yok. Sadece Deniz'i anlatmak gibi bir şeyim yok. A ma o döne mi bire bir ortaya koymak, ne olmuş bitmiştir, anlatmak istiyorum. O dönem, o kadar zengin bir dönem ki. O üç-dört yıllık süreç içinde Denizlerin hikayesini alıyorsunuz başka kocaman bir hikaye, Mahirlerin hikayesini alıyorsun tama men başka bir boyutuyla başka sinema, başka bir film, Nihat Erim'i alıyorsun başka bir film. Bu yüzden ağırlık Deni z'le arkadaşlarının o döneme gelişindeki yolculuklar ama, yanlarında o olaylardan da haberdar ediyoruz insanları. Denizleri n idamından sonra Mahirler, Kızıldere vardır. "(1) "Öbür tarafta Mihri Belli olayı vardır. Askeri yapı içerisindeki ilerici hareketlerin özeti vardır. Bunlar daha çok ana hikayenin etrafında dolaşan hikayelerdir ama, ta ma men farklı şeylerdir. Yani sahnenin bir yüzünde Mahir de gözüküyor ama bu toplantıdadır. Sahnenin bir yüzünde Nihat Erim ve çevresindekiler gözüküyor. Ama küçük bir andır Aç-


tığımız za man 100 saatlik film çıkar. İçlerinden alırsınız Mahiri De nizi İbrahi m'i veya Ah met'i, Meh met'i, onun kişi olarak çözümle mesini sinemaya aktarırsınız. Benim yapmak isteğim birinin hayat hikayesi değil, o dönemin fotoğrafıdır. Beni ilgilendiren de döne mdir. Burada, Deniz ve arkadaşlarının hikayesini sinema gereği ön plana koymuşu mdur ama asıl a macım; döne mi anlatmaktır. Deniz faktörü bir idam temelini taşıdığı için benim için önemlidir. Bir devletin, yönetim biçimiyle kendisiyle ters düşünen, halkını savunan insanlara bakışını anlatmak için Deniz'i seçmişi mdir. İdama giden yolu anlatmaktır istediğim. Devlet bir intikam alıyor, İşte meclis... T.B.M.M. denilen bir meclis var. Bu meclis demokratik bir meclis olarak kabul edilen bir meclistir. Mecliste, Deniz'ler yakalandığında, başta Süleyman De mirel ol mak üzere, hatta CHP milletvekilleri de olmak üzere idamlar ın doğru olduğu tartışılıyor ve 'intikam alacağız' diyorlar. Menderes'in idamından sonra 'sağ soldan intikam alıyor' gibi bir şey ortaya çıkıyor. O dönemin tartışmalarında 'üçe üç bu işi kapatacağız, hesap kapanacak' diye bir yaklaşım var. Bu da meclisin ne halde olduğunun da bir fotoğrafıdır" Reis Çelik, geçen sezon gösterilen "Işıklar Sönmesin" isimli f ilmin de y önetmeni. "Işıklar Sönmesinin en büy ük handikabı da yüzey selliği, y ıllardır tartışılan boy utlu bir olay ı böy le kaba hatlarla anlatması. "Bir 'Işıklar Sönmesin' filmini çektik. Ki çok ortada bir filmdir. Neyi tanımladık? Hiç tanımla ma kapsamına gir meyen bir kesimin tanımlamasın ı yaptık. Eş değerde tuttuk. Ülkede bir savaş vardır. Bu savaşın karşı taraflarının tanımını yaptık. 'Bu tanımı yapan sen misin, sana mı kaldı' diye bir çok yerde yasaklandı. DGM'ler dava açtı. Bir sürü hikayeler oldu. Film oynarken insanların üstü aranarak içeriye alındı. Diyarbakır'da olanları hep beraber izledik. Polis su sıktı filmi izle meye ge-

len insanların üstüne; 'ikişer, beşer gire mezsiniz teker teker gireceksiniz' diye. Bunları, daha güzel yöntemlerle, insani yöntemlerle, o coşkuyu yaşayan insanlarla aşacağımıza inanıyoru m. Bu ülkede, son 20 yılda olaylar yaşanma mış da son za manlarda ya şanmış gibi aniden sinema, Yılma z Güney sinemasından bu yana ilk de fa politik sürece girmiş. Bunu üstünkörü geçebilirsiniz. Bunun toplumsal nedenlerini araştırdığımızda karşılığındaki tablo, çok daha acı bir tablodur. Yılma z Güney'in 'Yol' filmi bu ülkede 12-13 yıl sonra gösterime girdi. Yani legal olmayı başardı. 12 Eylül darbesiyle birlikte bütün sanat kolları, işçi sınıfı, demokratik kitle Örgütleri, düşünen insan baskı altına girdi ve bu yıllarca sürdü, insanlar sindirildi. Sinemacılar ise hiç bir toplumsal öğeyi ön plana çıkartmadı. Çünkü yasaklar vardı. Bu nedenle de aşk filmleri çekildi, depresyon filmleri çekildi, lezbiyen filmler çekildi. Çok ender bir kaç filmin d ışında yapıla madı. Çünkü sine ma çok pahalı bir alan. Yatırım yapacaksınız parayı nereden bulacaksınız? • Yapımcıyı kandıracaksınız. Yapımcı kimdir? Parasıyla iş yapan adamdır. Bu yüzden de bu toplumsal baskı dönemi, sindirme politikası dönemi biraz da bu susturmayı yaşatıyor. Sonra geldik bugüne. Bire bir savaş yaşandı bu ülkede 15 senedir ve bu 15 yıllık savaşı yansıtamadık. Bırakın geçmişteki politik, bireysel, kişisel, ruhsal, politik yansıtmaları, koca bir savaşı sinemaya yansıtamadık. İşte bir kenarından, köşesinden, sadece film legal olup da gösterime girebilsin amacıyla kendimi ze orada sansürler koyarak çektiğimiz 'Işıklar Sönmesin' filmi zor bela gösterime girdi ve insanlar büyük ilgi gösterdi ve filme girdiler. Bu anlamda kapı aralandı. Ve içinde sürekli bu yaklaşımı tutan politik süreçteki gelişmeleri sinemaya aktarmaya çalışan yönetmenler, oyuncular bir yandan hemen o açılan, kapıdan genişleterek girmeye çalışıyordu. Bu da doğru bir şeydir.

Çünkü bir yerden başlangıç olur. Onun arkasından sürece katkıları olan insanlar çıkar. 0 anlamda şi mdi bana göre doğru, güzel bir gelişme bu hiç olma zsa, insanlara ulaşma, yani sesi kısılmış olan şeylerin üstü kapatılmış, topraklanmış şeylerin insanlara ulaşabilmesi açısından çok öne mli bir süreç olarak kabul ediyorum, işte bunun içerisinden kimlik çıkacaktır. Bunun içerisinden içinde taşıdıkları aslında çok geniş yelpazeli bir şeydi. Birisinin gerçek ten sami mi olarak bir şeyleri anlat maya yönelen söylem, yaklaşımları vardır. Yani bu süreçte kendisi her za man politizedir. Anlat mak istediği bir şeylerin olduğunu hissetmektedir ve bu yoldan insanlara ulaşılacağını hedefleyen insanlar durumundadırlar, ikincisi de; dediğimiz gibi, modaya katılma grubu vardır. Üçüncüsü de; böyle bir şeyden rant elde etmeyi hedefleyen, yine kapitalist kesimin, parayı elinde tutan kesimin yaklaşımı olabilir. Çünkü kapitalizm ,'her şeyi rant amaçlı kullanabilir, her şeyi meta olarak kullanabilir. 0 yaklaşım vardır. Bir de ütopik yaklaşımlar olabilir. Bunun içerisinde hepsini taşıyabilir. Bu süreç hepsinde olduğu kanısındayım. Duyumlar alıyoruz. Şöyle bir film çekilecekmiş, Japonlara yaptıracakmışsınız. Hiç alakası yok siyasetle, politikayla. Bir taraftan başka bir duyum alıyoruz, şöyle bir film çekilecekmiş. Çekene bakıyoruz, hazırlayana bakıyoruz gerçekten bu acıları yaşamış insanlardan birisi: Ama ben bunları görüyorum. Çünkü mutlaka içlerinde belli bir yöneltme ve insanlara ulaştıracakları bir konu vardır, bir sosyal içerik vardır. Benim bireysel olarak bakışım, sinemacılığa bakışımla hele biraz da toplumsal düşünmeyi sosyal biçimi ve şekli algılamış biri olarak mutlaka bu döne mde bu sorumlulukları karşılayan insanların bu ülkenin politikasına, bu ülkenin insanlarının çektiği sıkıntılara yönelik sanat üretimini gerçekleştirmesinden yanayım. A ma bunu farklı bir mantıkla değil, insanlara aynı za manda bir sinema sanatının da 33


adına

ne

söylemiş-

şudur: Bir geneli objektif olarak bakıp değerlendirirken, doğruluklardan sapma mak. Ne ya şanmış, ne söylenmiş, ne konuşulmuş burada yüzeysel olsa da yeri vardır. Yani Deniz ve arka daşlarının kalkıp mahke mede söyledikleri, bu ülkenin yönetim biçimine karşı, devlete biçimin karşı, sosyalizm adına, demokrasi \lerse bunu saptırma \veya farklı bir yöne \götürme şansım yok. Bunu bilerek Ağır Roman'ın çekimlerinden bir sahne

keyfini yaşatırken, o yaklaşımı da içinde kapsayan bir yaklaşımla o politikayı insanlara aktarma taraftarıyım. Zaten bizim de yapmaya çalıştığımız fil m, 1968-1970 döne minde çok yaşanmış, üstü toprakla örtülmüş, tabuta kapatılmış ve çürümeye terkedilmiş gerçeğin vizesini açıyor, mezar ın üstünü açıyor. Acaba intihar mı vardır, yoksa kurşunla öldürme mi vardır, yoksa kendiliğinden ölüm mü vardır? Biz bunu topluma göstermeye çalışan bir yaklaşım istiyoruz. O anlamda yaklaşımlarda bu tür şeyler sergilendiği takdirde, ufak tefek ilerlemeler olacaktır. Şöyle bir tehlike her zaman vardır: Çok yüzeysel geçmek. Her şeyin içerisinde vardır. Sadece yapanın, olaya hangi sami miyetle baktığı önemlidir. Yani keşke Yeşilçam o kadar sinema olarak gelişmiş olsaydı böyle klasik tarzı ve biçim kalıpları olsaydı, ama öyle kal ma mış Yeşilçam. Çünkü bir döne mler işte o aşk, komedi fil mleriyle bir tarz yakalamış ve o kesim tama men silin miş, yok ol muş sinema sektörü bitmiş. Şimdi oluşan sektör yeniden bir kıpırdan malar, yeniden hareketlenmeler yaşıyor. Bu, yeni bir kuşağın oluşturduğu bir sinemadır. Bu da, 34

bu toplumla alakalı bir iç içeliktir. Yani 'Işıklar Sönmesin', yüzeysel olarak geçilen bir film. Yönetmeni olarak , yüzeysel geçildiğim ben de söylüyorum. Ama yüzeyselliğin nedenini tartıştığımız za man, nedenlerinde haklılıklarımız vardır bana göre. Nedir bu nedenlerinde ki, haklılık? Çünkü toplumda yaşanan bir süreçtir, biçimdir. Şimdi çok keskin bir söylemle "Işıklar Sön mesin" filmi ni çekseydik, bugün bunun adını bile tartışmaya şansımız ol mazd ı. Ben yaptığım sine manın, verdiğim emeğin yasaklanmasından yana değilim, insanlara ulaşmasından yanayım. Onun için de bir politika çizdim kendi kendi me 'Işıklar Sönmesinde. Ne yaptım, ben bu fil mde söylemek istediğim şeyleri öylesi bir yöntemle söylemek istiyorum ki bu film, izlenebilsin ve insanlar hiç olma zsa bu savaşın taraftarlarından haberdar olsunlar. Biz herkes haberdar diye tahmin ettiğimiz za man, o kadar önemli olaylar var ki. Ama toplumu iyice inceleyip, izlediğimiz za man ada mın böyle bir şeyden haberdar olmad ığın ı görüyoruz. Ben birinci etapta yeni film için, yani 'Hoşçakal Yarın' filmi için de bir yöntem, bir politika izliyorum. O da

söyleyeceği m, Deniz Ge zmiş'in son sözlerini, kalkıp 'Yaşasın Bağımsız Türkiye, Yaşasın Türk Halkının Mücadelesi' demişse ben bunları savunmalıyım. Bunu geçiştirme şansım yok, o zaman batağa düşmüşüm de mektir. Ama temel olarak benim hedefim nedir? Böyle bir geleneği, böyle bir yapıyı üstü örtülmüş, yok edilmiş ve unutturulmuş bugün bil meyen kesime anlatabilmektir. Yani kimbilir üniversiteye gidersiniz, yüzbinlerce insan okuyor-dur. 'Deniz Gezmiş'i tanıyor musun?' diye sorduğumuzda, yüz taneden belki bir tanesi 'hatırlıyorum, var mış öyle birisi' der. Bu nasıl başarıl mış? Çünkü, yok etmeyi başarıyorlar. Ben bunu neden hatırlatmak istiyorum, yani yok edilmeye karşı bir yaklaşım var. Bu yüzden de söylemlerde bire bir doğru olacaktır. Yeşilçam yaklaşımı gibi geliyor bana, o anlamda net bir bakışı var bana göre, yapmak istediğim sinemanın. O politik söylemleri daha çok söylemektir. Nedir bu? 'Işıklar Sönmesin' de net ve açık söylemişimdir. Fazla detaya girmedi m, iki taraf vardır. Bir taraf kendisine göre haklıdır, karşısında ise koca bir halkın davası vardır. Bana göre bir söylem yeterlidir. Çünkü bir şeyi anlatıyor-


sun, bir şeyin altını çiziy orsun ama incelemiy orsun. Nedir bu inceleme? Bir sürü yasağı aşacaksın, sansürü aşacaksın v e filmi getirip o taraf ı hiç tanımay an insanın karşısına koy acaksın, diy eceksin ki; 'bak bir taraf var bur da'. Ben yapmak istediğimi başardığımı zannediy orum. Bu filmde, biraz ötesi var. Bu filmde sadecebir taraf ı anlatmak değil. Hala devam etmekte olan, y ok etme v e üstünü kapatıp geçme politikalarının çok açık bir röntgenini çekmek istiy orum. Dev let politikasının kemiklerini, ciğerlerini gösteren bir röntgenden bahsediy orum. Üstün körü geçme şansımız y oktur. Bu toplumun insanları acıları o kadar çok y aşamış ki, bu toplumun insanları asla affetmey eceğini görürüz. Haksız idam, kay ıplar, katliamların y aşandığı bu toplumda, haksızlığı çok iy i ortay a koyamazsanız, çıkaramazsanız, haklı olmay anı haklı gösterirseniz, tarih insanı affetmez. Tarih hiç bir zaman Hitler' i affetmedi. Y ani öldürülmedi, intihar etti.. Ama bu da onu kurtaramadı. Niy e? Çünkü 20 mily on insanın v e dünyanın gündemini değiştirip, f aşizmi day atmasının bedelini insanlar y aşadığı sürece de aff etmey ecektir. Affetmezler. Ben kişi olarak, bu mücadelelerin içerisinden gelmiş birisi olarak, halen daha da bu kav gay ı sürdüren birisi olarak bunun bilincinde olarak bu f ilmi y apmay a çalışıy orum. Hata olmaz mı? Y apılan her şey de mutlaka hatalar v ardır. Ama bilinçli hata değildir, küçük hatalar çıkabilir, olabilir. Ama bunlar siy asi bir hata olmayacaktır. Siyasi bir y aklaşım hatası olmayacaktır. Bunlar olsa olsa kostümdeki bir hatadır. Paramız y etmemiştir de, bütün 68 model arabaları, y üz bin tane arabay ı oraya y ığamamışızdır. Böy lesi hatalar olabilir ama, 'Tarihi v e politik bir hata söz konusu değildir' diy orum film için. Oy uncular konusundaki temely aklaşımım ise; benim için oyuncunun y üzü hiç önem taşımıy or. Ben meseleyi doğru anlatmak istiyorum. Sokaktan geçen insan da olabilir, Tarık Akan da, Berhan Şimşek de

olabilir. Şu ana kadar tüm duy arlı insanlar, tahmin etmediğim kadar çok kalabalık bir insan grubu, hiç bir beklenti, kaygı taşımadan 'Biz böy le bir projenin bir şekilde bir kenarından tutmak v e y ardımcı olmak istiyoruz. Sinema için, bir halk sineması adına biz bunu y apmak istiy oruz' demişlerdir. Bu bile çok cesaret katmıştır. Bir tek işçiler ve insanlar dememiştir, demokratik kitle örgütleri, partiler, ilerici, demokrat ne kadar insan v arsa, y urtsev er insan varsa, hepsi bu konuda destek göstermişlerdir. Bu anlamda ben şekilsel ve biçimsel yaklaşımdan çok, anlatımsal v e toplumsal y aklaşımı temel alıy orum. Temel yaklaşım; bir doğruy u, bir mesajı insanlara ulaştırmaktır. Bunun için de her şey bir araçtır. Oyuncu da araçtır, v erdiğimiz hikay e de bir araçtır. Onun için bir Deniz f ilminde, bir 12 Mart f ilminde 'Hoşçakal Yarın' f ilminde her şey f igürasy ondur. Toplumsal bir gerçeği anlatmay a önem veriyorum. Magazin gazetelerinin her gün açıktan dedikodusunu y apmak istedikleri bilmem 'programları var, f alan f ilanlay dı, onunla beraber oluyordu' yaklaşımından öte kastta en son biz v arız tabi ki. Teknik olarak da, ses Dolby -Stereo olacak, kamera tekniği olarak Amerikan sinemasının, Avrupa sinemasının kullandığı teknikte kameralarla çekeceğiz. Kullanacağımız biçim, çok büy ük bir prodüksiyon olduğu için, o binlerce insanının yürümesi, hareket etmesi o dönemi canlandırması bu anlamda prodüksiyon olarak, efekt olarak da yine Amerikan sinemasının, Av rupa sinemasının kullandığı teknikleri kullanacağız. Y ani 6. Filo'y u yeniden denize dökmek mümkün olmay acağı için sanki 6. Filo Boğazdaymış gibi bilgisay ar tekniği kullanarak halledeceğiz. Bu anlamda da çok zorlanacağız. Çünkü bunu bilen insanlar y etişmemiş Türkiy e'de. Bu yüzden de ses ekibi Fransa'dan gelecek. Çünkü bu f ilm dört ortaklı bir film. Fransız ortağımız v ar, Macar ortağımız v ar, Belçika ortağımız v ar v e Türkiye:

Eurimages, zaten o şartla para v eri y or. Fransa ses sistemini hallede cek, hatta bir oy uncu verecek. Macaristan Dolby-Stereo kaydını gerçekleştirecek ve laboratuvar da y ardımcı olacak. Belçikalılar da bilgisay ar konusunda y ardımcı olacaklar." Son dönem, çekim hazırlıkları dev am eden politik f ilmlerle ilgili söylenecek çok şey var aslında. Ama öncelikle, söz konusu olan bütün bu projelerin samimiy etine, iy i niyetine inanmak ihtiy acı duy uyoruz. Çünkü y eni projelerin hepsi de, y akın v e halen yaşamakta olduğumuz bir tarihi anlatma iddiası taşıy or. Bu iddiaları gerçeğe, y ani filme dönüştürmek ise büy ük .bir sorumluluk v e duyarlılık sınav ının kapılarını açıy or. Bu sınav başarıy la sonuçlandırılabilecek mi? Söz konusu bu politik filmlerinin y apımcıları, senaristleri v e y önetmenleri ve tabi ki oyuncuları, bu sınav ı kazanmak zorundadırlar. Bu sınav ın değerlendirme kurulu, ele alınan dönemlerin gerçek sahipleridir. Bu dönemlerin mirasını y eni değerlerle, y eni geleneklerle y arına taşıy an dev rimci kamuoy udur. Senary o v e y apım süreci bu kamuoyuna açık hale getirilmeli, eleştiri v e önerileri dikkate alınmalıdır. Y apımcı, yönetmen, senarist v e oy uncular, y arın her f ilm karesinin hesabını v erebilecek sorumluluğu, içtenliği taşımak zorundadır. Bu bağ kurulduğunda filmle ilgili bir çok problemin de aşılacağını düşünüy oruz. Şimdiden söy lenebilecek belki çok şey var, belki de hiçbir şey y ok. Çünkü henüz ortada ürün y ok. Ama bizce, testi kırıldıktan sonra çok söz söylemenin de mantığı y oktur. Onun için, madem iyi niyetle bir işe kalkışılıyor; öyleyse bu sınavdan y üz akı ile çıkılmalı. (1) Yönetmen burada kronolojik bir hata yapıyor. Denizlerin idamı 6 Mayıs 1972'dedir ama Mahirler, idamdan 36 gün önce, 30 Mart 1972'de şehit düşmüşlerdir. 35


İNCELEME sadık çelik

PİNOCHET'NİN 32 BİN METRELİK KUYRUĞU

S

izlere Latin Amerikalı bir yönetmenin, Littin'ın öy küsünü anlatacağız. Kim mi Miguel Liftin? Anlatalım: Y eni dünyanın Cola

ve petrol milyoneri, ef endi Amerika'sı, hemen aşağılarındaki küçücük bir ülkede koca bir oy un tezgahlamıştı. Bahsettiğimiz ülke Şili'dir. Miguel Littin ise Şili'nin ünlü y önetmenlerinden biridir. Bir sosyalist olan Liftin, Allende'nin seçim çalışmalarında gönüllü olarak görev ler almış, yine "Halkın Birliği" için tanıtım filmleri yapmıştır. Pinochet'in tezgahladığı darbeyle birlikte yurtdışına çıkmış ve yaşamım İtalya'da sürdürmeye başlamıştır. işte bu yönetmen Şili'den ayrıldıktan tam 12 y ıl sonra ülkesine geri dönmüştür. Nasıl mı, niye mi? işte bunun cevabı yazının ilerleyen bölümündedir. Şimdi Littin'in Şili macerasına dönelim. Liftin, 1986 yılı başlarında, Madrid'de karşılaştığı yazar Marguez'e Şili'de y aşadığı bir çekim serüvenini, belki de hayatının en önemli filminin çekimini anlatır. Daha sonra Marguez, onu üç hafta sürecek sorgulamaya(!) alır. Marguez bant kay ıtlarını değerlendirip, roman tadında bir akıcılıkla kaleme alır. Kitap "Şili'de Gizlice" adıy la basılır v e dünyay a y ay ılır.

36

Sinema toplumsal mücadelenin belgelenmesinde önemli bir araç. Baskının, Miguel sefaletin, sömürünün en v ahşi biçimleriy le hüküm sürdüğü Latin Amerika'nın Şili'sinde, sinema gibi bir sanat dalı daha da önemlidir. Önemli olduğu kadar da coşkulu bir serüvendir. "Sinemayı böylesine coşkulu, önemli bir araç konumuna getiren şey nedir?" diy e sorulsa, herhalde buna verilecek en önemli yanıt; Marguez'in roman diliyle kaleme aldığı "Şili'de Gizlice" (Miguel Liftin'in Serüveni) adlı kitapta yazılanlar olurdu. Liftin, yeni sömürge ülkelerin sinemacılarına, ay dın-sanatçılarına, vatanlarına karşı nasıl bir sorumluluk taşımaları gerektiğini örnek bir deney le aktarmaktadır. Bu başarı, devrimci sanatçıların hanesine yazılmış tarihsel bir deney olarak yeni kuşaklan motive etmektedir. 'Vatan hasreti' denince ilk akla gelen, sürgünler olur. Liftin, 12 y ıl sürgünde kaldıktan sonra, ülkesine (Şili'ye) gizlice dönüp, tam otuz iki bin iki yüz metrelik bir film çeker. Filmin her karesinde Şili'nin, Latin halklarının acılan, y araları v ardır. Şimdi filmi başa alıp izlesek, izlerken de sahne arkasını incelesek, ne dersiniz? Sahne 1 / Paris... Cıv ıl cıv ıl birgün. Cıvıl cıv ıl bir kahve. Littin, İtalyan y apımcı Luciano Bablucci ve Şili direniş hareketinin önemli simala-

rından bir kişi bir masanın etraf ında oturmuş karşılıklı konuşmaktadır. Dön saat süren konuşmanın ardından, Littin 'in gözleri coşkuyla gülümsemektedir.- Uykusuz sürgün geceleri boy unca, hay allerle dolu, en uf ak ayrıntısına kadar tasarladığı film projesi, daha detaylandırılmış olarak bireysel bir istemden ötey e, iradi bir programa kav uşuyordu. Güzel olan ve önemli olan da buy du. Littin, artık dev rimci iradenin yaratıcılığında, Şili'ye dönme hazırlığı içindedir. Çekimlere katılacak üç ekip (İtalyan, Fransız, Şili'li) önceden ay arlanan görüşmelerle belirlenmiştir. Şili'de, altı hafta sürecek çekimleri başından sonuna kadar takip edecek iradi koordinasyonun başında Elena (Manuel Rodriguez Halk Cephesi'nin görevlendirdiği sorumlu) adlı Şilili bir devrimci bulunmaktadır. Elena, siyasal görevlerle Şili'y e sık sık gittiği için, ülkeye giriş çıkışlarda özel olarak uzmanlaştırılmıştır. Görev i; Cephe'y le Littin arasındaki bağlantıy ı sağlamak, gizli ilişkiler kurmak, uygun buluşma y erleri sağlamak, çekim operasyonlarının gelişmesini değerlendirmek ve bütün çekim ekiplerinin genel güvenliğini sağlamaktır. Şili'de Çekim Operasyonu Planı: "Atılacak ilk adım üç film ekibini Şili'ye götürmekti: Ekiplerden biri İtalyan olacaktı, biri Fransız, biri de


karma bir ekip olacaktı. Ekibin her üyesi, Şili'ye yasal kimlikle ve önceden alınmış izin belgeleriyle girecek, sonra da kendi elçiliğiyle bağlantı kuracaktı. Bir kadın gazetecinin başkanlığındaki İtalyan ekibinin bahanesi; Şili'deki İtalyan göçmenler. Özellikle de, Moneda Sarayı' nın mimar ı Joaguina Toesca üzerine bir belgesel film hazırla maktı. Fransız ekibinin Şili'nin coğrafyası üzerine ekolojik bir film yapma iznini alacaktı. Fil mcilerden hiçbiri öteki ekiplerin varlığını bilmeyecekti. Ekip başarının her biri kendi alanında saygın bir profesyonel ve siyasal geçmişe sahip biri olacak, nasıl bir tehlikeye girdiği açık seçik bilecekti..." Sahne 2 / "Dostlarım bile tanıma mal ıydı." Linin y aklaşık 3 hafta süren bir operasyonla başka biri olmuştur. Liftin bu durumu "Şili'de Gizlice"de şöy le açıklamaktadır: "Şili'den gönderilen ve ülkeye gizlice girme eyle mlerinde uzman olan bir kişinin yönetiminde, iki psikolog ve bir film makyaj ustası, kendi m olarak kalma yolundaki içgüdü-' sel kararlılığıma b ıkıp usan madan karşı koyarak üç haftadan daha kısa bir sürede mucizeyi gerçekleştirdiler...". Sahne 3 / Paraguay: Asun Cion

Havaalanı. 115 sefer sayılı uçak, yönetmenin doğduğu ülkeye yol almak üzere pistte hızla ilerler ve havalanır. Uçak yedi bin metre y üksekte, ay ışığı altında göğe doğru yükselen Acocagua Dağlan üzerinden geçmektedir. Az sonra gelecek olan sıradağlar And'lardır. Ne Pinochet ne de bir başkası bu görkemi, bu ihtişamı gölgeleyemez. Sahne 4 / Şili... Pudahuel havaalanı. Uçak alana iner. Uçaktan inenler arasındaki çift, uçağın merdivenlerinden ağır adımlarla inmektedir. Liftin ve Elena, burjuva bir çift olarak Şili'ye giriş yaparlar. "Ben Heran'dan ol ma; Cristina 'dan doğma sinema yönetmeni Miguel Liftin, 12 yılımı sürgünde geçirdikten sonra ülkeme dönüyordum. Planımız; General Agusto Pinochet'nin işbaşına gelişinden bu yana geçen 12 yılın sonunda, Şili'nin git gide Umarsızlaşan durumunu gizlice çekmektir" 1985 başlarında Şili Panoraması özetle şöy ledir: Burjuva ekonomist Milton Friedman'ın tezlerini, 12 y ıldır Şili'y e uy arlamakta olan "Chicago Okulu 'nun çalışmaları başarısızlıkla sonuçlanmış, Şili ekonomisi ve buna bağlı olarak sınıf lar arasındaki geri-

lim y eniden bir çatışma evresine girmiştir. Ülkedeki kriz, halkın muhalef etini geliştirmekte, f arklı direniş odaklarını bir aray a getirmektedir. Kitle gösterileri, silahlı ey lemler birbirini izlemektedir. Bu gelişmeler bir günlük genel grevle bir üst boyuta sıçradığında ise, Pinochet "Bu böyle giderse yeni bir 11 Eylül olur"(l) diy erek sıkı yönetim ilan etmiştir. Sahne 5 / Havaalanında bir afiş: "ŞİLİ DÜZEN VE BARIŞ İÇİNDE İLERLİY OR" Liftin, havaalanı binasının ön yüzündeki asılı geniş afişi okumaktadır. "Şili düzen ve barış içinde ilerliyor"... Sonra saatine bakar. Zaman birden 12 y ıl öncesine Ekim 1973'e döner. Sahne 6J Şili... Los Cerillos Hav aalanı... Gece... Y ağmur yağmaktadır. Littin, aceley le kalkmak üzere olan uçağa doğru ilerlemektedir. Hızla koşan ayaklarına Şili'nin çığlığı karışmaktadır; Her adımda bomba, kurşun v e dumanlar içinde sürgüne gönderilen, stadyumlara, toplama kamplarına atılan, kaçırılan, kaybedilen, işkenceden geçirilen yüz binlerce Şili-vatandaşının, v ahşetle yüz y üze kalışını dehşetle hisseder. Littin, sürgün y ılları boy unca, birgün geriye dönüp ve37


f a borcunu, otuz iki bin iki yüz metrelik f ilm gerçeğinde ödey eceğini, 'v atanım, hasretim' diy ebileceği Şili'y i düşleyip durdu, işte şimdi o an gelmişti. Adımları, 12 y ıl sonra geriye dönmüştü. Büyük silahlar kuşanmıştı. Allende'yi, Victor Jara'y ı, binlerce Şili'liy i katleden Pinochet'y i, can ev inden v uracak kadar büyük, ağır silahlar... Bu silahlar Santiago'nun beş ana noktasını birden v uracaktı. Metrelerce kurşunu olacaktı. Her kurşun bir ana gerçeği vuracaktı, teslim alacaktı Moneda saray ını ve Pinochet'yi. Littin y önetimindeki üç film ekibi, ellerinde izin belgeleriy le çekim operasyonuna başladılar. Önce çekim yapılacak ana noktay ı "8'lik" kameralarla f ilme aldılar. Bu arada Cephe, Littin'in y önetimindeki yabancı ekipler, herhangi bir engelle karşılaşırlar ya da ülkeyi terk etmek zorunda kalırlar diye, kendi aralarındaki genç sinemacıları y edekte tutmaktaydı. Çekim operasy onları başladığında, yedekteki bu genç sinemacılar, oldukça başarılı bir perf ormans gösterdiler. Asıl ekinler kadar

hızlı dav ranıp olumlu sonuçlar aldılar. Y abancı ekipler azaldığında y eni ekipler bulmakta görev aldılar. Pinochet, Ailende iktidarını kanla bastırdığında bu genç kuşak ilkokulu yeni bitirmiş olmalıydı. Bugünse, Şi li'nin aydınlık geleceğinin kararlı sa vunucuları, savaşçıları olarak yeni bir okul döneminden geçiy orlardı. Bu genç sinemacılar, sinemanın dev rim mücadelesindeki rolünün ne olması gerektiğine en güzel cev abı veriyorlar. Sinema bir yeniden yara tım süreci olarak, yüreğinde devrim ateşi taşıy anlarla daha y alın, daha ku sursuz... Çünkü devrimci sanatçının ana kay nağı olan halk, berrak ve ya lındır. Bütün sorun; bu gerçeğe inan mak, onunla kopmaz bağlar kurmak tır. Bu bağ kurulduğunda, toprağın damarlarına inen su gibidir sinema. Bereketini hasretle bulup çıkartır gün y üzüne. Littin ve genç sinemacılar bunu başarmışlardır. Gecekondular, bakır madenleri, Moneda Saray ı, Pi nochet, Manuel Rodriguez Halk Cephesi'nin kararlı savaşçıları, önderleri, toprak ağalarına karşı ayaklanan köy lülerin vadisi San Fernando Vadisi, Santiago sokakları, caddeleri, satıcılar, di lenciler, kiliseler ve Neruda'nın Isgla Negra'daki ev i... Hepsi prof esy onel bir çalışma temposunda, yaratıcılıklarla haftada kaydedildi. Çekilen f ilmlerin ne gatif leri, akla gelme yecek simalarla İspanya'daki laboratuarlara ulaştırıldı, altı hafta süren çekim operasyonu başarıyla sonuçlandığında, her şey, ev et herşey Cephe'nin ko lektif iradesinde, bütün riskleri atlatarak f inale ulaştı. Şili'nin belgeseli artık insanlığın hizmetindedir. Littin, kalkmak üzere olan uçağına yine son anda ulaşır. 38

Latin Amerika, sınıf lar savaşının belki de en keskin, en acımasız deney lerini sunuy or insanlığa; azgın emperyalizm sömürü ve talan, yoksul Latin halklarını çıplak "sav aş gerçeğine daha çok bağlıy or. Tarihin güncesi, pimi çekilmiş bir bomba gibi, düşüy or Şili'ye, Arjantin'e, Peru'y a, Meksika'ya... Y engiler, y enilgiler, ay aklanmalar, katliamlar, sürgünler, tutsaklıklar... Umut, her şeye rağmen unutturulamıyor. Şili'de derin yaralar açsa da zulüm, umudun evlatları y eniden söylüy or o ölümsüz şarkıy ı; Neruda'nın, Allende'nin, V. Jara'nın anılan "VENCEREMOS!"la y ankılanıy or. ITT. CIA v e Pinochet, binlerce Şili yurtseverinin kanlarına basarak aldıkları iktidarı; baskı yasaları, yasaklar, sıkıyönetim v e sokağa çıkma y asaklarıy la korumay a çalışıyorlar. Hav aalanına astıkları af işte yazdıkları gibi "ŞİLİ DÜZEN VE BARIŞ İÇİNDE (böyle) İLERLİY OR" 1985 May ıs'ında; tüm baskı yasalarına, sıkıy önetime, sokağa çıkma yasaklarına rağmen bir gerçeğin altı bir kez daha çizildi. Hiçbir güç halkın iradesinin önüne geçemez! Cephe ve onun iradesindeki silah (sinema), Littin yönetiminde en kahramanca değilse de onurlu bir belgesel f ilm eyleminin örgütley icisi oldu. Esaret v ar olduğu sürece, umut ve onun ev latları hep y anı başında olacak Şili'nin ve bütün büyükLatin Amerika'nın... Littin v e y eni altı kuşak sinemacıların Şili'si, bir gün mutlaka özgür olacak. O gün geldiğinde, Şili'nin belgeseli bir geriye dönüş y eniden anımsanacak.VENCEREMOS ŞİLİ! Uçak, And dağlarının üzerinden geçerken Littin şöy le düşünür: "Şimdi Pinochet, peşinde maiyetiyle, çalışma odasından çıkıyor, uzun ıssız koridorlardan ölçülü adımlarla geçiyor, sırtına yapıştırdığımız otuz iki bin iki yüz metrelik eşek kuyruğuyla halı kaplı merdivenlerden iniyor olmalı." SON... (1) 11 Eylül 1973'te General Pinochet, Halkın Birliği (Unitad Popular) yönetimini, faşist bir darbeyle devirdi.


ŞİİR xalid zirav

ne war û yar Ne war û yar Ne mal û can Welat hemû t iş tan xweştire" Werin cenge Şerre bilind kir Şerra welat serfıraskin Werin enîy Hevı bilindkir Hevîya rizgarîya gelan Ne jîn u mirin Ne kenî u girin Qe tişt nakevı ber şerra min Terim şerre Dike win cenge Şerra welat serfıraskin dikim Terim enîy Dike win cenge Dibim hevîya gelan

ne ev, ne sevgili Ne ev ne sevgili Ne eşya ne can Vatan her şeyden tatlıdır Gelin kavgaya Savaşı büyütün Ülkenin savaşını başarıya ulaştırın Gelin cepheye Umudu büyütün Halkların kurtuluş umudunu Ne yaşam ne ölüm Ne gülmek ne ağlamak Hiçbir şey önüne geçemez kavganın Giderim savaşa T utuşurum kavgaya Ülkemin savaşını zafere ulaştırırım Giderim cepheye T utuşurum kavgaya Halkların umudu olurum 39


ARŞİV

rıfat ılgaz

şiire dair

R

esim ve müzik sanatında olduğu gibi, edebiy atın da bünyesine tesir eden dini telakkiler, y erini, zamanla daha başka endişelere bırakmıştır. Beşeri v e içtimai kelimeleriy le vasıf landırabileceğimiz bu endişeler, son iki asır içinde edebiyata daha f azla hakim olmuş ve bilhassa roman jantında büy ük örnekler vermiştir. Zaman zaman, şiirin büny esine mahalli renkler, y erli motif ler ve folklor malzemesi halinde karışan bu endişe bugün, bir y ama olmaktan çıkmış; estetik kanunlarıy la bağdaşarak şiire hakiki istikametini kazandırmıştır. Bu içtimailik vasfı ile, şairin cemiy et ve tabiatla olan psikolojik münasebeti, gelip geçici anlaşması çok def a karıştırılmaktadır. Bu yanlış kanaatle Nedim gibi, Y. Kemal gibi şairlerin, dev irlerini tarih sayfalarından daha iy i verebildiklerini ileri sürenler v ardır. Şairin kendinden bahsetmesi v e enf üsi bir şekilde dış alemi ele alması, meydana getirdiği esere içtimai v asf ını kazandıramaz. Sanatkar, her şeyden önce muhitini, cemiyetini kav rayabilecek ileri bir düşünce sistemine sahip olmalıdır. Ancak bu sev iyeye ulaşan sanatkar, kendinden bekleneni verebilir. Bir taraftan ay nı hay at görüşüne ve düşünme sistemine sahip olan sanatkarlar birbirine y aklaşırken, bir taraftan da mizaçlarındaki ayrılık üsluplarına tesir ederek, onların şahsiy etlerini belirtir. Sanatkar, mev zuunu tefsir ve izah ederken, muayyen bir düşünce sisteminin şaşmayan ölçülerine bağlı kalmak mecburiyetindedir. Bu ölçü bugün artık, mücerret bir estetik miky as olmaktan çıkmış v e en sağlam bir sanat telakkisi haline gelmiş-

40

tir.(l) Şiir Anlayışım Çağın ın gerçekleri, sorunları içinde tarihsel görev inin bilincine v arması gereken bir şairin ey lemi söz konusudur bugün. Şairin tek başına duyduğunu, düşündüğünü, gerçekleri saptay ıp yansıtması, önemini y itirmiştir. Topluma y eni biçimler v ermekte olan işçi sınıf ının değiştirici bir birey i olarak yaşama yeni bir anlam katması, geleceğe güv enini açığa vurması, iy imser bir duy arlılık içinde çağının yeni gerçeklerini belirtmesi görev i başlamıştır şairin. Bu görevin dışında kalmış olan şair, sanatının çekiciliğini, coşturuculuğunu, atılımlara götürücü, hız v erici niteliğini y itirmiş demektir. Sanatla halk arasındaki uyumu yeniden kurma görevi, sömürü düzeni hızını artırdığı sürece kaçınılmaz bir ey lem olmalıdır. Her yeni çağ aşağıdan yukarıy a doğru itilerle oluşup gelişirken, toplumla içli dışlı olması gereken şair de gerçekçiliğin y eni biçimlerini yaratmaya itilmektedir. Şair, toplumu değiştirme, oluşturma çabası içinde kendisini de değiştirip oluşturacaktır. Bu gerçeği Brecht'le birlikte y ineley ebiliriz: "Her yeni çağ, gerçekçiliğin yeni bir biçimini ortaya koymak zorundadır" Şairin amacı, bu gerçekleri öğrenmekle bitmiyor. Bunları y apıtına bilgi olarak koymak, şairi sanat dışı gereksiz çabalara götürür. O, bu gerçekleri içeriğine uy gun bir biçim içinde yansıtmak zorundadır. Şair, coşku v e hayranlık yaratan kişidir. Bu coşku v e hayranlık, benzer koşullar içinde yaşay anlar arasında mümkündür. Bir şiirin etkileyici ödevi, bu koşulların içindekilerle y üz y üze geldi mi başlar. Bu bakımdan şair, yan tutan kişi say ılır. "Sınıf zıtlıkları sürüp gittikçe ulusal olma niteliği başlar." sözü de bir bakımdan y anlıştır.

Ulusun ulus olma koşullarına uy an, sanatını bu sorunların gerçekleşmesi için görevli tutan şair, ulusallık çizgisine ulaşmış say ılır. "Sanatçı y eni biçimler bulacak" dedik. Tutan biçimieri boy una yineledi mi, kendi gelişimini dural bir duruma getirdi demektir. Önce onu beğenen halk, bir gün beğenmeyebilir. Halk da değişen bir beğeni içindedir. Kalıpçılık, şairi akan zamanın gerisinde bırakır. Dil de halkın beğenileri içinde değişken bir gerçektir. Şair kıv rak v e işlek bir şiir dilini kendi beğenisine göre düzdüğü, sözlükle sağlar. Halkla kendi arasında özel bir anlaşma aracı bulur. Dil gelişip oluşurken, değişmeyen y anım titizlikle saklar. Şair kalıcı y ana da el attı mı, halkla bağlantısını kendi eliy le kurdu demektir. Yunus Emre'nin taze kalışı, işte bu değişmez yanı bulup sanatına mal etmiş olmasından ileri gelir. Şiir bir uy arlık işidir. Hegel'in bir tanımlaması, değerini uzun y ıllar yitireceğe benzemiyor. "Fikirle biçimin uyarlığı, tutarlılığı güzeli doğurur." Salt "biçimcilik" diye bir sorun yoktur bizim anladığımız şiirde. Hele şiirin, düzen v e düşünceleri gele neksel kalıplara dökme işi sanılması, çoktan anlamım y itirmiştir. Biçimcilik, soy ut bir teknikçilik, kendi kendisiyle yetinen, kendi dışında herhangi bir amacı olmaksızın kendi kendisiyle var olan bir çaba idi eskiden. Tutucu sınıf ın işine gelen bir anlay ıştı. Oysa y eni özlerle y eni biçimler ortaya getirme çabası, bizi diri bileşimlere götürmektedir. Ortaklaşa atılımlardan güç alan sanatçı, belli bir zamanda toplum için zorunlu olanı gerçekleştirir. Y aratma özgürlüğü bu durumdan zedelenmez, tersine onunla gelişir.(2) 1. Yürüyüş, Sayı: 7-8, Tarih: 9 Eylül 1942 2. Asım Bezirci Arşivi


DEĞERLENDİRME

ibrahim karaca

korkuluk olabilmek

N

e de güzel gülüyorsun be hocam! Omuz başına bir torun oturunca insanın, onca acılı ardından böy le de gülünebilirmiş demek ki. Anlıy orum hocam, kaf adengi çocuklar hep böyle güldürür insanı... Bizi bırakıp gidişinin ardından tam dört y ıl mı geçti? Her y ıldönümünde anmalar y apıldı, y azılması gerekenler y azıldı, söy lenmesi gerekenler söylendi. Belki bu y üzden böy le bir yazıy ı kaleme almak daha da zorlaşıy or. Ama, bu bir anma y azısı değil. Anma gibi olsa da bir anma yazısı değil. İnan ki... Almışım f otoğraf ını karşıma, sağlığında bir kez bile y üz y üze gelememenin, karşında oturamamanın talihsizliğini haf if letmeye çalışıy orum... Geçmişte edebiyat öğretmenliği y aptığını biliy orum. O yüzden hocam diy orum sana... Y atarak geçen bir ömür, gülmeyi de unutturur çoğuna. Ama sen y atarken de gülmüşsündür hapiste, hastahanede, mürettiphanede... Çünkü y azdıkların v e yaşadıkların, gülmey i unutan insanların kaldırabileceği türden değil. Gözlerine bakıy orum, gördüğün her şey i, herkesi görüyorum orada... Karartma

gecelerini, işkencehaneleri, sürgünleri, senatory umları, dostlarını... Sabahattin Ali'yi, Nazım'ı, Aziz Nesin'i, Pertev Naili Boratav'ı, Behice Boran'ı, Asım Be zirciyi... Oooff... Kimleri kaybetmişiz... Acılı kuşak denildi senin de içinde bulunduğun 1940 kuşağına; "sınıf sözcüğünün kullanılmış olmasının bile bedel ödemey i gerektirdiğini görmek, o y ıllardan geçip gelen ay dınların nasıl bir cendereden geçtiklerini de anlatıy or bize. ilerici ay dınların içinden geçtikleri ateş çemberi, halkın da nasıl bir kuşatma altında olduğunun bir işaretidir ay nı zamanda. Senin kuşağına acılı kuşak denildi. Bu adlandırma belki de baskıların gemi azıy a alması, ivme kazanması nedeniy ledir, kimbilir? Ama, bizim ülkemizde acılı kuşak bir tane değil. Acılı kuşaklar zinciri uzay ıp geliy or o y ıllardan beri.. Özgür bir ülke, insani bir dünya düşü kurmak, bu düşü seslendirmek, o zincire takılmak için y eterli... Biraz daha ustalaştı zulüm, artık her esen y el hapşırtmıy or onu. "Sınıf tan söz edenleri içeri atmadıklarını söy lüy orlar. Söy lenenlerin kitleleri etkileme gücüne bakıy orlar şimdi herhalde. Büy ük sözler zehir zemberek olsa da, suya y azdıkları müddetçe ürkütücü değil onlar için. Y a da mezar-

lıktan geçerken ıslık çaldıklarını düşünüy orlardır. "Asmayalım da besley elim mi?" diy orlardı... Astılar... Şimdi asmıy orlar... içeriden ölüler çıkmaya dev am etse de, onlar beslediklerini düşünüy orlar... Asmıy orlar, ama, bazen y argılamıy orlar da...Y argısız hallediv eriy orlar... Acının rengi de, boyutu da, dozu da değişti hocam... Sivas'ta y akılan otuz beş güzel insanı y utan alev leri gördük. O acı değil miy di seni de alıp götüren? Her sürecin kendine özgü ödenecek diyetleri v ardır belki. Ve bu diy etler sürpriz de değil. Ama her şey e rağmen, senin kuşağına göre biz f azla "rahat"ız... Seni oradan oray a süren, zindana attıran "f iil"ler, bugün ay nı sonucu doğurmuy or. Karşılıkları f azlasıy la ödendi çünkü. Deniz'i idam ettiren "f iil"ler de bugün idam nedeni değil. Bunu kendileri söylüy orlar. Diyeti ödenmiştir... Bugün de bir diyet ödeniy or... Sizin kuşağın bir kısmını ödediği diy etin son taksitleri... Karşılığı dev rim olacak... Çekilen y eni acılar bunun için... "Bu ayaklar benden hesap soracak Bir düşüncenin peşinde, dolaştırdım Sokak sokak. Bu baş, bu eğilmez baş da öyle... Her za man bir yastığa hasret!

41


Bu ciğer de hesap soracak, Esirgedim güneşini, havasını. Bu ağız, bu dişler, bu mide... Ne ikram edebildi m bol keseden! Bu bilekler de hesap soracak Göz yumdu m çektikleri eziyete Bilsem ki kimsenin parmağı yok Bu sürüp giden işkencede; kılım bile kıpırda madan bir sabah Çekerdim darağacına kendimi Bilsem ki suç bende!" Suç sende hocam!.. Sen ki halkını sev din... insanı, doğay ı, hayatı sev din... Daha adil, daha güzel bir düny ay ı özledin, özlemekle kalmay ıp o düşü seslendirdin; gelecek güzel günlerin kendi ellerimizde olduğunu muştuladın, suç sende. Ne diyebilirim ki sana şu dizelerimden başka: Dilsiz sokaklara dil olup geldik Alev alev yanar avuçlarımız Bi z bu halkı sevdik bir kez Artıyor suçlarımız Suçların büy ük hocam. 1944 y ılında f arkına v ardılar senin bir "suçlu" olduğunun. Kitabın toplatıldığında v e arkasında bütün Bab-ı Ali dergileri sana sayfalarını kapattıklarında otuz üç y aşında miy din? Dört y aş küçükmüşsün benden demek ki... Bir onur madaly ası gibi taşıdın o günden beri bilincinden süzülüp gelen dizelerini... Bütün bunlar sürpriz değildi senin için. Ne güzel de söy lemişsin: "Aydının, sanatçının görevi; en ileri düşünce sistemine varmak, sağlam bir düşünce sistemine sahip olmaktır. Bu yüzden ben Marksist bir yazarım, a ma ben devlete karşı değili m, devlet bana karşı. Devletin her açtığı savaşa girecekmişiz. Ben halkımın çıkarı için savaşırım. Bir savaş ki topluma bir şey katmayacak, halkımızın güvenini sağlamayacak, üstelik güvensizliğini ortaya koyacak, bu savaşa karşı çıkarım. Ben savaşa inanırsam iyi savaşırım. Halkın çıkarı için savaşmayan, sa-

42

vaşın başında yenil miş de mektir. Halk, inanmadığı bir sorun için eline silah almaz, savaşmaz." Y ine suç işlemişsin hocam, hiç ulu orta böyle şey ler söy lenir mi?.. izninle, senin y azdıklarından bulup çıkardığım birkaç "suç unsurunu" sıralamak istiy orum şimdi: 1. "Çocuklarım" başlıklı şiirde; "Orta Asya'dan konuştuk laf kıtlığında" demek suretiy le, milliy etçiliğe taş attığın saptanmış. (iddianamede bu sözler ay nen kullanılmıştır - İ.K.) 2. "Remzi" başlıklı şiirinde; bir fakir talebenin halini tasv ir edip, "ne var bunda sıkılacak, utanmak bize düşer" demek suretiy le cemiyetimize dil uzattığın saptanmış. 3. "Sınıf adlı şiirinde; "bir baş soğanı yoldaş ederdin saçta pişmiş mısır ek meğine" dizelerinde ise, hiç münasebeti olmadığı halde komünistlere mahsus 'yoldaş' kelimesini kullanarak zengin v e f akir halk arasındaki çelişkilere parmak bastığın saptanmış. 4. "Hürsün" başlıklı şiirde; "yol parası çıkacak yakında, yaşın gelince asker olacaksın" demek suretiy le cemiyetin v e hükümetin f akirlere karşı istismarcı v eya müstemlekeci bir vaziy ette olduğunu gösterdiğin saptanmış. 5. "Vapur İskelesinde" başlıklı şiirinde; "bizim gayreti miz getirir de yazı, adını başkaları çıkarır. Ada vapurunu dolaş, çımacıdan, ateşçiden gayrı candan bir tanıdık bulabilir misin? Bakır yüzlü kadınların arasında Cibali kız işçileri, Defterdarlı arkadaşları göre mezsin" demek suretiy le halkın zengin v e f akir iki zümresi arasındaki y ani v arlıklı kimselerin baskıcı, istismarcı, refah v e sef a içinde sıhhatli kimseler olduklarını, f akir ve işçilerin birbirine candan bağlı, dayanıklı, gay retli, istirahat v e eğlenceden mahrum olduklarını belirttiğin saptanmış. 6. "Sayfiye" adlı şiirinde; "bırak şu Aksaray'ı, zaten taşınalı Adalar'a ileri gelenleri mahallenin, kalmad ı işe yarayacak çöp te-

nekesi diy e y azmakla, "zenginlerin çöp tenekelerinin bile fakirleri doy uracak derecede zengin olduğunu, bu müsrif zenginlerin bu israf larını çöp tenekesine atmay ıp bir f akire vermesini düşünmey ecek kadar da bencil, acımasız, cimri kimseler olduğunu" göstermey e çalıştığın saptanmış. 7. "Ne Yapmalı?" adlı şiirde ise; "sen de bilirsin para yemesini, alınteri ile kazandıktan sonra" dizelerinde, zenginlerin hav adan para kazandıklarını söy lemek istediğin saptanmış. 8. "Çil Oğlan" adlı şiirinde; Bir köy sığırtmacının hay atından bahsedip, "ne geldi ise başına, ezandan" geldi diy erek dine taarruz ettiğin saptanmış. Suçların uzay ıp gidiy or hocam. "Sınıf adlı kitabından alıntı y apmay a daha dev am edersem, geriye birşey kalmay acak. Suçların büy ük v e sürüy le. "Öteden beri komünist olarak tanınmış olan" Hasan İzzettin Dina mo'nun y azdıklarını sürekli izliy or olman da gözden kaçmamış. 12 Ey lül'den sonra tutuklandığında suçun y ine "solculuk v e halkı örgütlemek" olarak saptanmış. Demek ki hala ürkütebiliy ordun onları. "Bu adamda hala iş var" dedirtmiştin onlara... Yani, alnının teriy le hak etmişsin demek ki hapislikleri, sürgünleri, işkenceleri... Sev gili hocam... Seni okuy up anladıkça, kendimi sıradanlaştırıy orum. Senin, o acılı kuşağın i z v urup açtığı y oldan y ürünecek o güzel geleceğe... Elimden hiçbir şey gelmediğini hissetsem de bazen, senin o güzel dizelerin geliy or aklıma: "fırıl fırıl alıcı kuşlar tepende benden geçti mi demek istiyorsun aç iki kolunu iki yana korkuluk ol." Daha güzel, daha insani bir düny a için bedeller ödemekte olan bu büy ük serüvende, korkuluk olabilmek bile güzel.


iNCELEME

kayhan demir

YAYINCILIK VE SORUNLARI -2-

Y

ay ıncılığın, özellikle de dev rimci y ay ıncılığın; y asak, sansür,toplatma, hapis v e para cezası gibi engellerin dışında önüne çıkan en büy ük engeli, ekonomik sorunlar oluşturuy or. Y ay ıncılığın y aşadığı ekonomik sorunları, ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik krizden ay rı düşünmek mümkün değil. Ülkemizde, y ay ınların %60'ı küçük işletmeler taraf ından basılıy or, yay ınlanıy or ve dağıtılıy or. Bu türden işletmelerde binlerce insan çalışıy or. Y eterli bir mesleki eğitimin koşulları y ok. Fakat, y ıllar önce kitapla, dolay ısıy la bilgi ile içli dışlı olan bu mesleğin, diğer meslekler arasında say gın bir yeri olduğu biliniy or. Okuma alışkanlığının çok düşük olduğu bir ülkede, basımevinde ve y ay ınevinde çalışmak insanın gelişimini sağlıy or. Daha çok ustaçırak ilişkileri içerisinde şekillenen bu meslek, son y ıllarda y aşadığı büy ük ekonomik sorunlarla birlikte eski say gınlığını y itirmiş durumda. Sohbet ettiğimiz bir basımevi çalışanından, eskiden insanların çocuklarını mesleği öğ-

renmeleri amacıy la basım v e yay ınev lerine gönderdiğini ama son y ıllarda hiç bir anne-babanın çocuklarını, artık zor nefes alan bu alanda çalıştırmak istemediğini öğreniy oruz. Çünkü bu alanda, her türlü ekonomik v e mesleki zorluk y aşanır olmay a başlamıştır. Bu zorlukların aşılması da günümüz ekonomisinde çok zordur. Küçük işletmelerin sahip olduğu y üzdenin kalan kısmında yay ın tekellerini görüy oruz. Bunun da büy ük bir kısmını büy ük gazete ve bu gazetelerin y an yay ınları oluşturuy or. Y aşamın pek çok alanında olduğu gibi basın ve yay ıncılık alanında da gelişen tekelleşme, küçük y ay ınevlerinin sürekliliğini ciddi bir biçimde tehdit ediy or. Küçük y ay ınevlerinin sahip olduğu paya göz diken tekeller, hızla bu alana kay ıy or. Batı'da pek çok örneğini gördüğümüz, f akat emperyalizme doğrudan bağlı ülkemizde henü z y eni olan y ay ın ve medya tekelleri, çarpık da olsa büy üme aşamasında. Ülke ekonomisindeki ani değişiklikler, doğrudan emekçi halka v e küçük üreticiye y ansıy or. Büy ük olanaklara sahip ve hemen hemen her şey i elinde bulunduran tekeller, küçük üreticiy e y aşama

şansı tanımıy or. Küçük üretimin genelde çok y ay gın olduğu ülkemizde, y ay ıncılık alanında da küçük üretim birimleri, küçük matbaalar oldukça yaygın. Bu birimler, her ne kadar tekellere karşı ay akta kalmakta zorlanıy orsa da, düşe kalka v arlıklarını sürdürebiliy orlar. Ama y ay ıncılığın en büy ük ihtiy açları olan kağıt, f ilm v b. araç v e gereçlerin bu tekeller taraf ından denetlenmesi, f iyatlarının genelde döv ize bağlı olarak, y ine ay nı tekeller taraf ından değiştirilmesi, küçük basımev lerinin v e küçük y ay ıncıların y aşadığı çaresizliği gün geçtikçe derinleştiriyor. Ülkemiz, teknolojik gelişmelerle iç içe y aşıy or. Özellikle basın-y ay ın alanındaki pek çok teknolojik gelişme, ülkemiz endüstrisine çok hızl ı bir şekilde girebiliy or. Herhangi bir y ayının ön hazırlığı aşamasından tutun da, basım aşamasına v arıncaya dek, batı teknolojisinin en yeni ürünlerini ülkemizde görmek mümkün. Fakat bu teknolojiy i takip edebilmek, küçük üreticiler açısından zorluklarla dolu. Bu türden teknolojik araç ve gereçlerin ülkemize girişi, alım-satım ilişkileri, yine uluslararası tekelci sermay e v e onun ülkemizde-, ki uzantıları arasında belirleniy or.

43


Okuma alışkanlığı olmay an ve ekonomik zorluklar nedeniy le alım gücü gün geçtikçe düşen emekçi halkın çok küçük bir kesimi, piyasada v arolan yay ınlan; kitap, gazete v e dergileri takip edebiliy or. Y ay ın takip eden kesimin içinde, öğrenci gençlik önemli bir y ere sahip. Öğrenci gençlik de pek çok kesim gibi, gün boy u ekonomik sorunlarla boğuştuğundan yay ınlara y ansıy an ekonomik zorluklar, anında bu alıcı kesime de yansıy or. Fiy atlar y ükseldiğinde alıcı say ısı düşüy or. Alıcı böyle durumlarda ucuz yay ına y öneliyor. Ucuz y ay ın ise, ülkemizde "korsan y ay ın" anlamına geliy or. Biz v e bizim gibi ülkelerde, herhangi bir ürünün kopy asının yapılması bir rastlantı olmamalı. Ülkemizde giy siden ay akkabıy a, ev eşy asından tey p kasetine v arıncaya kadar pek çok alanda, sahte-korsan üretimin y aygın olduğundan söz edebiliy oruz. Korsan y ay ıncılığın geldiği y erin korkunç boyutlarda olduğunu söy lemek y anlış olmaz. Hedef; çok satan y ay ınları bulmak v e hızla bu y ay ınlardan çoğaltarak kısa y oldan para kazanmak. Y ay ıncılar açısından bakıldığında, bir y ay ınevinin çıkardığı y ay ınlardan herhangi birinin çok satması, yay ınev inin diğer yay ınları için de ekonomik kay nak y aratmış oluy or. Bu çok satan y ay ının korsanı ortay a çıkarsa, hem o yay ının hem de diğer y ayınların yay gınlaşmasının önü tıkanıy or. Gazetelerde, korsan yay ıncılı ğın önüne geçmek için, yay ıncıların sık sık bir araya gelerek önlemler aldıklarını görüy oruz. Devletin baskıları karşısında, ekonomik da y atmalar karşısında v e korsan y a y ıncılarla mücadele konusunda çö zümley ici tedbirler alabilmenin y olu; kuşkusuz birlikte hareket etmekten geçiyor. Türkiy e Y ay ıncılar Bhiiği'nin zaman zaman, yetersiz de olsa bu türden sorunlar karşısında duy arlı olduğu görülüy or.

44

Bu gelişmeler çerçevesinde, dev letin tavrının dikkat çeken bir y anı v ar. Devlet, bu y önde önlem almak bir yana, korsan y ay ıncılığı neredeyse teşv ik eder bir bakış açısıy la politikalarını sürdürüy or. Hazırda olan y asaların, korsan y ay ıncılar taraf ından pek caydırıcı bir yanı görünmüyor. Korsancılık yapan kişilere, 1 y ıldan 3 y ıla kadar hapis cezası v e 300 mily ondan 600 mily ona kadar para cezası verilebiliy or. Y eterli deliller olsa bile, açılan dav alar çok uzun sürüyor ve genellikle de korsan y ayıncıy ı cezalandırmadan bitiy or. Böyle olunca da, kolay para kazanma düşüncesinin bir ürünü olan korsan y ay ıncılık, bir çok yay ınev inin gözü önünde y apılıy or. Y apılan iş, kendine ait çarpık bir kültürü de ortay a çıkarıy or: Y ıllarca korsan yay ın basarak büy ük paralar kazanan bir kişinin, daha soma bir y ay ınevi açtığını öğreniy oruz. Üstelik bu y eni y ay ıneviy le yay ınladığı bir kitabın çok sattığını, buna bağlı olarak da bu kitabın başkaları taraf ından korsan olarak dağıtıldığını gören bu y ay ıncı, kapı kapı dolaşarak çev resindekileri korsan yay ıncılıkla mücadele için sef erber etmeye çalışıy or. Geçtiğimiz günlerde, Berfin v e Koran Y ay ınları sahibi ismet Arslan'ın da korsan y ay ıncılarla mücadelesini okuduk gazetelerden. Kendi çabalan ile bir basımevine baskın düzenletiyor. Burada, kendi kitabı ile birlikte pek çok kitabın korsanlarının bulunduğu tesbit ediliy or. Arslan, y ardım için ulaştığı herkesin ilgisizliğinden yakınıy or. Ay nı gün Eksen Matbaası'nda y apılan arama sonrasında da, Sistem Y ay ınları'na ait bazı kitapların korsan basımlarına rastlanıy or. Örnekler sıralanabilir. Korsan yay ıncılığın önüne bir türlü geçilemiy or. Y ukarıda say dığımız olumsuzluklar, dev rimci yay ınlar açısından bakıldığında da büy ük sorunlar

oluşturuy or. Özellikle ekonomik açıdan bakıldığında, dev letin uy guladığı toplatma ve para cezaları, dev rimci y ay ıncılığın önünde büy ük bir engel oluşturuyor. Herhangi bir y ay ının toplatılması, o yay ının masraf larının doğrudan yay ınev i taraf ından karşılanması anlamına geliy or. Dev rimci y ay ınların hemen hemen her say ısının toplatıldığını düşünürsek, ekonomik olarak durum içinden çıkılmaz bir hal alıy or. Devrimci yay ıncılık, düşe kalka da olsa halk desteğini yanına alarak ay akta durabiliy or. Y ay ınların, dev rimci mücadele açısından nasıl bir öneme sahip olduğu herkes taraf ından bilinmekte. Bugün y aşanılan sorunlar, ekonomik sorunlara karşı birlikte göğüs germe v e sahiplenilmey le aşılabilecek sorunlar olma özelliğini koruy or. Bugün üzerimize düşen, birlikte hareket etme koşullarını y aratırken, ay nı zamanda y ay ınlarımızın halk taraf ından sahiplenilmesine önem v ermekten geçiy or.

emeğin, özgürlüğün ve kardeşliğin sesi

105.7 ÇEVRE RADYO


HABER/YORUM

Harbiye'yi, Bir de Türkülerimizle Vurduk!

2

6 Temmuz günü, Renk

C umartesi Organi zasyon

tarafından, Harbiye Açı k Hava Tiyatros u'nda bir hal k konseri gerçekl eştirildi. Ölüm Oruc u Şehitleri'ni anmak amacıyla düzenlenen hal k konseri, çok sayıda sanatçının katılımıyla ger çekl eşti. 3000'den fazla insanın katıldığı halk konseri, yağan s ağa nak yağmura rağmen oldukç a coşkul uydu. Şenlik, Ölüm Orucu Şehitleri; Al tan Berdan Keri mgiller, İlginç Özk eskin, Müjdat Yanat, Yemliha Kaya ve Ayçe İdil Erk men' in son sözlerinin bir müzi k eşliğinde seslendirilmesi yle başladı. Ardından kons ere katılan s eyirciler; Zazaca, Lazca, Arapç a ve Türkçe yapılan çağrıyla birlikte saygı duruşuna başladılar. ilk olarak sahneye Koma Amed çıktı. Mezopotamya Kültür Merkezi' nde çalışmalarını sürdüren Koma Amed, seyirciler tarafından "Y aşas ın Halkların Kardeşliği" sloganıyla karşılandı. Kasetl erinde yer alan parçalar dan oluşan bir program sunan Koma Amed, "Roj-baş Gerilla" adlı türküyle programını bitirdi. Koma Amed'in ardından Kardeş Türküler sahneye geldi. Boğaziçi Gös teri Sanatları Topluluğu bünyesinde bulunan Kardeş Türkü-ler, Anadolu'da yaş ayan değişik milli yetl erin dillerinden tür küler seslendirdi. Daha sonra ise Erdal Erzincan sahneye çıktı. Erdal Erzincan, şelpe tarzı çaldığı bağlamayla beğeni

topladı. Erdal Erzincan'dan s onra sırayı Deste Günaydın aldı. Programa katılan sanatçılardı şında sürpriz bir grup da vardı hal k kons erinde: Grup Yorum. Seyirci ler Grup Yorum' u büyük bir coşkuyla karşıladılar. "Şahan Kanatlılar" ile programına başlayan Grup Yorum, ardından Ölüm Orucu'nda şehit düş en Ayçe İdil Erk men için bestelenen "Mitralyöz"ü s eslendirdi. "Özgür Tutsak" adlı marşı tüm seyircilerle birlikte s öyleyen Grup Yorum, pr ogramını bu türküyle bitirdi. Grup Yorum'un ardından, Ölüm Orucu sürecinin, hapishanelerde ve dışarıdaki gelişimini konu alan bir sineviz yon gösterimi başladı. Genel olarak hapishane içi çekiml erin gösterildiği sineviz yon gösteriminde, bunun yanı sıra dışarıdaki gösterilere ve bu gösterilere karşı polisin saldırılarına yer verildi. Öz ellikle, Ölüm Orucu Direniş-çileri'nin alınlarına kızıl bantların takıldığı görüntüler ve Altan Berdan Keri mgiller'in katafal kında, diğer Ölüm Orucu Direnişçileri'nin yaptığı saygı duruşu görüntüleri oldukç a etkileyiciydi. Seyircilerin, tepkilerini hemen her görüntüde dile getirdiği sinevizyon gösteriminde, öz ellikl e analara karşı polisin saldırılarını gösteren görüntüler, polisleri ol dukç a rahatsız etti. Bu görüntülere sinirlenen polisler, elektri kleri kesec eklerini söyl eyerek tehditl er yağdırmaya başladılar. Ama başaramadılar. Sinevizyon gösteriminden s onr a sahneye F erhat Tunç çıktı. Programına başlamadan önce, Ölüm Orucu Direnişi ile ilgili kısa

bir konuşma yapan Ferhat Tunç, konuş manın ardından parçalarını seslendirdi. Hemen hemen tüm parçalarına s eyircilerin de eşli k ettiği Ferhat Tunç, "Çav Bella"yı s öyleyerek programını bitirdi. En son sahneye çıkan Gülbahar programına, yağan sağanak yağ-mura rağmen konser salonunu ter ketmeyen seyircilere ve s ahnede kendisini yalnız bırakmayan, türkülerine eşlik eden Grup Yorum' a teş ekkür ederek başl adı. İl k olarak "Kır mızı Gül" adlı türküyü sesl endiren Gülbahar, bu türküyü kayıp yakınları için seslendirdiğini söyledi. Grup Yorum'un "Munz ur" ve "Büy ü" adlı türkülerini de s eslendiren Gülbahar, "Ağrı Dağından Uçtum" adlı halay türküsüyle programını bitirdi. Halk konserinin başından itiba ren saldırgan bir tutum içinde olan polis, kons er sonrasında kulise gi rerek, Grup Yorum elemanları, İdil Kültür Merkezi çalışanları ve H alkın Hukuk Bürosu avukatlarını rehin aldı. Renk Organizas yon'un sahibini soran polis amiri, o gelene kadar sanatçıları bırakmayac ağını söyl erken, Grup Yorum elemanlarının "Şi mdi bizi rehin mi alıyors unuz?" sorusuna "Ev et,'rehi nsiniz" di ye c evap ver erek keyfi bir şekilde davrandı. Salonun tüm kapılarını kapattıran polis, sanatçıların 1 saatten fazla bir süre dışarı çıkmalarını engelledi. Konuyl a ilgili yaptığı basın açıklamasında; "Tarihi mizde yeni bir 'ilk' daha: Rehin alındık!" diyen Grup Yorum, halkın sanatını hiçbir gücün ve yöntemin susturamayac ağını belirtti.

45


HABER/YORUM HASAN İZZ ETTİN DİNAMO ANIL DI Şair ve yaz ar Hasan İzz etti n Dinamo, ölümünün 8. yılında dostları tar afından hazırlanan bir programla anıldı. 21 Haziran 1997 günü Beyoğlu Bank-Sen'de, Gerçek Sanat Dergisi tarafından düz enlenen anmaya ç ok sayıda sanatçı katıldı. Programda, 40 kuşağının önde gelen temsilcilerinden olan Has an İzzetin Dinamo'nun yaşamı ve eserleri hakkında bilgiler verilirken z aman zaman Dinamo'nun şiirlerinden ör nekler sunul du. Programa Sennur Sezer, Adnan Öz yalçıner, Hüseyi n İlbey, Muzaffer Dizman, Rasih Nuri İleri, Güngör Gençay, İrfan Ertel, Cengiz Gündoğdu, Berrin Taş, Zihni Anadol, Suna Araş , Ruhan Mavr uk, Kemal Bekir, Orhan İyiler, Erol Toy, İs met Öztür k, Gülsen Tunc er, Grup Toprak ve Grup Yorum katıldı.

KISA HABER Grup Yorum 19 Haziran 1997; Fatih-Fı ndı kzade Perşembe Pazarı 'nda türküler söyleyerek "Halk Anayasası T aslağı" dağı ttı. 24 Haziran 1997; Kadı köy Salı Pazarı 'nda türküler

KARİKATÜRİST ERTAN AYDIN'A HAPİS

söyleyerek "Halk Anayasası Taslağı " dağıttı. 29 Haziran 1997; İşçi Hareketi Gazetesi okurları tarafından

CEZASI Karikatürist

düzenlenen kı r gezisine katı larak türküler

Erta n Aydın'a, İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi tar afından, Emek Gaz etesi nde yayınlanan bir karikatürü gerekç e gösterilerek, 11 ay 20 gün hapis cezası verildi. Mahkeme heyetinin, savcının beraat istemine rağmen Ertan Ay dın'a hüküm verdiği mahkemede, Emek Gaz etesi Yazı işleri Müdürü Ahmet Ergin'e de 10 ay hapis cez ası verildi. Ergin'in hapis c ezası, 1.5 milyon TL. ağır para cez asına çevrildi.

ŞANAR YURDATAPAN ÖZGÜRLÜĞÜNE KAVUŞTU. İtirafçı Murat Demir, ve M urat İpek'e yardım ettiği ve yurtdışına çıkmaları için sahte pasaport sağladığı iddiası ile yurtdışı dönüşü, Atatürk Havali manı'ndan İstanbul Emni yet Müdürlüğü T erörle Mücadele Şubesi'ne bağlı polisler tarafından göz altına alınıp İstanbul DGM tarafından tutuklanan müzis yen ve ins an hakları savunucus u Şanar Yurdatapan, çıkarıldığı ilk duruşmada özgürlüğüne kavuştu. Şanar Yurdatapan, yakl aşık 2 ay boyunc a Ümrani ye H apishanesi'nde yatmıştı.

söyledi. 2 Temmuz 1997; Zincirlikuyu Mezarlı ğı 'nda, Haklar ve Özgürlükler Platformu tarafından gerçekleştirilen Sivas Şehitleri Anması 'na katı larak Ası m Bezirci'nin mezarı başı nda "Bize Ölüm Yok" isimli marşı seslendirdi. 6 Temmuz 1997; Kadı köy Caferağa Kapalı Spor Salonu'nda, Gazi Mahallesi Hacı Bektaş-ı Veli Derneği ve Gazi Ayaklanması Şehitleri'nin aileleri tarafı ndan düzenlenen halk şöleninde yaklaşı k 1500 kişiye seslendi. 12Temmuz1997; 12 T emmuz Şehitleri için Karacaahmet Mezarlığı 'nda gerçekleştirilen kitlesel anmaya katılarak "Bize Ölüm Yok" ve "Gündoğdu" isimli marşları seslendirdi. 13 Temmuz 1997; İdil Kültür Merkezi-Hasan Hüseyin Korkmazgil Sahnesi'nde iki seans halinde gerçekleştirilen özel konserde yaklaşı k 800 kişiye seslendi. 26 Temmuz 1997; Harbiye Açı k HavaT iyatrosu'nda, Renk Organizasyon tarafı ndan gerçekleştirilen Halk Konseri'nde, yoğun yağmur yağışı altında, yaklaşı k 3000 kişiye seslendi. Konser sonrası nda polisler tarafından yaklaşı k bir saat rehin tutulduktan sonra serbest bı rakıldı . 27 Tem muz 1997; Yenibosna'da, Ölüm Orucu Şehitleri için Yemliha Kaya'nın mezarı başı nda gerçekleştirilen anmada "Özgür T utsak" ve "İdil Marşı " isimli marşlarını seslendirdi. Aynı gün Sanayi Mahallesi'nde, Ali Rı za Kurt'un mezarı başında yapılan anmada da "Bize Ölüm Yok" isimli marşı seslendirdi. 3 Ağustos 1997; Ayçe İdil Erkmen'in mezarı başı nda yapılan anmaya katılarak "İdil Marşı " ve

46


KISA HABER "Özgür T utsak" adlı marşları söyledi. özgürlük T ürküsü 2Temmuz1997; Sivas Şehitleri'ni anmak amacı yla Okmeydanı Halk Meclisi tarafı ndan düzenlenen yürüyüşte bir dinleti verdi. Dinletiyi yaklaşı k 2000 kişi izledi. 5Temmuz 1997; idil Kültür Merkezi'nde gerçekleşen Sivas Şehitleri'ni Anma etkinliğinde bir dinleti verdi. 11Temmuz 1997; Gülsuyu Direniş Parkı 'nda, "Bergama Köylüleri ile Dayanışma Şenliği'nde bir dinleti verdi. 13Temmuz 1997; Demokratik Lise için Mücadele Komiteleri

DERGİMİZİN İLK SAYISI TOPLATILDI YAZIİŞLERİ MÜDÜRÜMÜZE DAVA AÇILDI Yayı n hayatı na yeni başlayan dergimiz Kültür Sanatta T avı r'ı n, Haziran' 97 tarihli ilk sayı sı , 6 No'lu DGM Savcı lı ğı tarafı ndan toplatı ldı ve yazı işleri müdürümüz Yasin Ali Türkeri hakkı nda ceza istemiyle dava açıldı . 6 No'lu DGM, dergimizde yer alan Zerrin Kayalı imzalı kitap değerlendirme yazı sını toplatma gerekçesi olarak gösterdi. Yorgo Andreadis'in yazdı ğı ve Belge Yayınları tarafı ndan okurlara sunulan "Tamama-Pontus' un Yitik Kızı" isimli kitabı n değerlendirme yazı sı nda, sı nı f ve ı rk ayrı mı

(DLMK) tarafı ndan Med-Kom'da düzenlenen

gözeterek, halkı kin ve düşmanlı ğa açı kça tahrik edici görüşlere yer verildiğini iddia eden DGM

Ölüm Orucu Şehitleri'ni anma programında bir dinleti yerdi.

Savcılı ğı , böylelikle T CK'nı n 312/2. maddesine aykı rı lı kta bulunulduğunu belirtiyor. Konuyla ilgili dergimiz Kültür Sanatta T avı r Dergisi tarafı ndan bir basın açı klaması yapıldı .

20Temmuz 1997; Esenler ve Yenibosna halkı nın

Açı klamada "... Adı geçen kitapta ve yazıda, yüzlerce yıl bir arada yaşayan Anadolu halklarının,

Arnavutköy'de düzenlediği kı r gezisinde türküler söyledi.

Bizler, halklar ın kardeşliğini her sözümüzde, her türkümüzde, her yazımızda hiç bıkmamacasına

27Temmuz 1997; Yenibosna'da, Ölüm Orucu Şehitleri için

nasıl birbirine düşman edilmek istendiği anlatılıyor. Halkları birbirine düşman eden siyasi iktidardır. vurguluyoruz. Yaşasın Halkların Kardeşliği'şiarını, hiçbir güç dilimizden söküp alamaz" sözlerine yer verildi.

Yemliha Kaya'nı n mezarı başında ve Sanayi Mahallesi'nde Ali Rı za Kurt'un mezarı başı nda yapı lan anmalara katıldı .

AHMET ERKANLI ÖZGÜRLÜĞÜNE KAVUŞTU Kültür ve Sanatta T avı r Dergisi'nde yayı nlanan bir karikatüründen dolayı 10 ay hapis cezası na

Fotoğraf ve Sinema Emekçileri FOSEM

çarptı rılan karikatürist arkadaşı mı z Ahmet Erkanlı, Metris, Şile ve Bayrampaşa hapishanelerinde toplam 4.5 ay yattı ktan sonra özgürlüğüne kavuştu. Ahmet Erkanlı ya "aramıza hoşgeldin" diyoruz.

11Temmuz 1997; Aksaray Genel-lş'te, "Devrim Kuşağını n Kahramanları " adlı Ölüm Orucu Belgeseli ile 12 T emmuz Şehitleri'ni konu edinen video-dia gösterileri sundu. 13 Tem muz 1997; Demokratik Lise için Mücadele Komiteleri

ERKAN OĞUR VE İSMAİL H. DEMİRCİOĞLU İDİL KÜLTÜR MERKEZİ'NDE KONSER VERDİ 19 T emmuz Cumartesi akşamı, idil Kültür Merkezi'nde, Erkan Oğur ve İsmail H. Demircioğlu'nun katı ldı ğı

bir konser gerçekleşti. Hasan Hüseyin Korkmazgil Sahnesi'nde

(DLMK) tarafı ndan Med-Kom'da düzenlenen

gerçekleşen konser, yaklaşı k üç saat sürdü. Kendi yaptı ğı perdesiz gitarla adı nı duyuran ünlü

anmada Ölüm Orucu Şehitleri ile ilgili bir dia

müzisyen, İsmail H. Demircioğlu ile birlikte yaklaşı k 30 türkü söyleyerek izleyicilere bir müzik

gösterisi sundu.

ziyafeti sundular. T ürkülerde kopuz, divan bağlaması ve perdesiz gitar kullanan Oğur ve

18Temmuz 1997; HADEP Esenler ilçe Binası 'nda, halk güçlerinin düzenlediği anmada Ölüm Orucu

Demircioğlu, izleyicilere Elazı ğ, Erzurum, Ege, Karadeniz ve Rumeli türkülerinden örnekler sundular.

Şehitleri ile ilgili bir dia gösterisi sundu. 26Temmuz 1997; Harbiye Açı k Hava T iyatrosu'nda, Renk Organizasyon tarafı ndan gerçekleştirilen Halk Konseri'nde, Ölüm Orucu Şehitleri ile ilgili bir sinevizyon gösterisi sundu.

47


HABER/ YORUM

İDİL'İMİZİ MEZARI BAŞINDA ANDIK 96 Ölüm Orucu 'nda şehit düşen, dünyanın ilk kadın ölüm oruc u şehidi Ayç e İdil Erk men, 3 Ağustos Paz ar günü, babası Semih Erk men, Grup Yorum, Özgürlük Türküsü, idil Kültür Merkezi çalışanları, şair Ruhan Mavruk ile Haklar ve Özgürlükler Platfomu'nun katılımıyla mez arı başında anıldı. "Ayçe İdil Erk men: O, Devri mi mizin Mitralyözüdür. Devrimci Mücadel ede Sanatçıl ar" yazılı bir pankartın açıldığı anmada, mez arın üstüne "Haklar ve Özgürlükler Platfor mu" imzalı bir çelenk konuldu. Bir müzik eşliğinde Ölüm Orucu Şehitleri'nin son sözlerini n dinlenmesinin ardından, İdil Kültür Merkezi adına konuş ma yapıldı. Konuş-

masında, "İ dil'i, OKM'deyken yalnız biz tanırdık. Şi mdi ise O'nu, Ölüm Orucundaki direnişiyle tüm düny a tanıy or" diyen İdil Kültür Merkezi çalışanı, İdil'in mütevazi bir OKM emekçisi olduğunu belirtti. İdil Kültür Merkezi çalışanının ardından, İdil'in babası Semih Erkmen bir konuşma yaptı. Anmaya katılan herkese teşekkür ederek konuş masına başlayan Semih Amca' mız, "...Kan kustu, hücre hücre eridi ama, düşüncenin namusunu kirletmedi." di yerek, İdil'le onur duyduğunu söyl edi. Grup Yor um'un, Çanakkale Hapishanesi'nde İdil'le birlikte Öl üm Orucu sürecini paylaşan yoldaşlarının bestelediği "Mitralyöz"adlı mar-

şı söylemesinin ardından, İdil'in oynadığı oyunlardan, kendi sesiyle bazı bölümler dinlendi. İdil burada, Ölüm Oruc u Direnişi 'ni bir cümleyle çok güz el anlatıyordu: "Yaşamış sayıl maz z aten, yurdu için öl mesini bil meyen". Daha sonra şair Ruhan Mavruk, İdil'le ilgili bir konuş ma yaptı. Konuş masında, İdil'in tüm dünya kadınları için bir örnek olduğunu vur gulayan Ruhan Mavruk, İdil için yazdığı bir şiirini okudu. Anma, Grup Yorum' un "Özgür Tutsak" marşını seslendirmesinin ardından, "Devri m Şehitleri Ölümsüz dür!" sloganının atılmasıyla sona erdi.

SİVAS KATLİAMI ŞEHİTLERİ ANILDI

Sivas Katliamı'nın dördüncü yıldönümünde, Si vas'ta yakılan otuz beş aydın-sanatçı, Zincirlikuyu Mezarlığı'nda anıldı. Haklar ve Özgürlükler Platformu'nun organize ettiği anma, As ım Bezirci'nin mezarının başında yapıldı. 2 Temmuz günü s aat 12.00'de yapılan anma öncesinde mez arlık girişinde toplanan katılımcılar, mezarın başına kadar toplu bir şekilde yürüdül er. Bu yürüyüş sırasında "Sivas'ın Hesabı Sorulacak", "Sivas Şehitleri Ölüms üzdür", "K ahrols un MİT-CIAKontr gerilla" sloganları atılırken en önde "Sivas'ın Katillerini Halk Anayasasıyla Yargılayac ağız-Haklar ve Özgürlükler Platfor mu" yazılı bir pankart taşınıyordu. İstanbul'un ç eşitli semtlerinden ve demokrati k kitle örgütlerinden katılımcıların yer al dığı yürüyüş, Asım Bezirci'nin mezarı başında son buldu. Yaklaşık iki yüz elli kişiden oluşan kal abalık, mez ar başına geldi k-

48

ten sonr a ilk ol arak Si vas'ta katledi len sanatçı-aydınlar için bir daki kalık saygı duruş u yaptı. Saygı duru şundan sonra Haklar ve Özgürlükler Platfor mu adına yapılan açıklamada "Madımak'ı yak an el faşiz min elidir. Anlık ve kendiliğinden değil tamamen planlı, hazırlıklı, organize bir katliamdır... 16 Mart Katliamı'nı, Maraş'ı, Çorum' u daha dün ya şamamız a rağmen, Siv as 'şeriatçı ' bir katliam' olarak bizlere sunuldu, bu katliam sadece şeriatçıl arın değil, faşiz min katliamıdır" di yen ko nuşmacı ardından "Yeni Sivas'ların ol mamasının y olu; öz gür, bağımsız, demokratik bir ülkenin yaratıl ması müc adel esinden, halkın kendi ikti darını, kendi anay asasını, k endi adal etini uygulamasından geç er" diyerek açıklamasını bitirdi. Bu ko nuşmanın ardından söz alan Grup Yorum ise " Sivas'ta y akılan dostla rımız aydınlığı, k ardeşliği, paylaş ımı savundukları için yakıl dılar. Türkülerini, şiirlerini, yazılarını iyi, güzel günler yaratabil mek amac ıyla

ürettiler, işte bundan dolayı Sus urluk'ta açığa çıkan çeteler tarafından yakıldılar. Onları saygıyla anıyoruz" di yerek Sivas'ta katledilen sanatçı dos tları için yaptıkları "Gün T utuşur" adlı tür küs ünü söyl edi. Kalabalık dağılmaya başl adığı sırada Ok meydanı Halk Meclisi, Asım Bezirci'nin mezarına doğru yöneldiği görüldü. Yaklaşı k yüz elli kişiden oluşan kitle, bir yandan sloganlar atar ken bir yandan da türküler, marşlar söylüyordu. En önde, alınlarında kızıl bantlar bul unan ailelerin yer aldığı yürüyüşte "Sivas'ın katillerini Halk Anayasası'yla yargılayac ağız-Ok meydanı H alk Meclisi" yazılı pankart taşınıyordu. Yine Sivas'ta yanan 35 c an için yapılan bir daki kalık saygı duruşuyla başlayan tören, Ok mey danı Halk Meclisi'nden bir ananın yaptığı kısa bir konuş mayl a sürdü. Ardından Grup Yorum "Bize Ölüm Yok" isimli marşını söyledi ve tören bitirildi.



1997 02 temmuz agusos