Issuu on Google+


tutulmaz acıların hesabı bir yılandır k ahpelik pusularda susmak k ork ak harcıdır ölmek yiğit işidir k avgalarda (Mehmet Ercan)


Haziran '95'te 1 Merhaba

2 Aslaa Geri Dönmeyeceğimiz Bir Y olda Y ürüy oruz/ Tav ır

5

Biz Hiç Teslim Olmadık Ki/ Hakan Alak

6 Y arsız ve Zamansız/ Cemil Altınkaya

7 Dev rimci Halk Kültürü/ Tav ır

14 Baba İshak Ayaklanması/ Sadun Can

18 Kan/ Hay ati Azim

23

Muhbir/Zeki Oğuz

24 Şimdi S a n a Kim Öldü Diyebilir?/ Gülnaz Taçyıldız

26

Onlardan Öğrendik Sevmeyi/Hülya Şenol

28 Kara Elmas Diyarında/ Hazal Tunç

35 Düşün- Uyan/Hatice Ş a p

36 Özgür Gelecek'in S a n a t Anlayışı ve Devrimci Sanat/ Y asemin Özdemir

40

Sev dadır Bu/ Turan Altuntaş

42 Y üreklerimizi Ayaklanma Saatlerine Ayarlayıp Çıktık Yola/ S a d ı k Çelik

44

Moskof Selim-G. Vizyinos/ İbrahim Karaca

45 Haber-Yorum

ön kap ak: Meh m et Ö Z E R ar ka kap ak H ak an Dİ L E K

Gazi halkının yarattığı direniş ve ayaklanma ruhu giderek yükseliyor. Faşizmin saldırısı, karşısında biranda onbinlerin öfkesini ve barikatlarını buluyor. Halkın adalet duygusu barikat savaşlarında bileniyor. Yeni direnişler "yeni insan"ı yaratıyor. "Yeni insan kokuşmuşluğun, yozluğun arasından yeni değerleri; yoldaşlığı, dayanışmayı, fedakarlığı, sahiplenmeyi, "biz asla teslim olmayız" diyenleri; Sibeller'i yaratıyor. Düzenin kalemşörleri ise şaşkınlık içinde bir "teröristin" halk tarafından sahiplenilmesini ve bir kahraman olarak görülmesini hazmedemiyorlar. Ama anlayamadıkları, anlamak istemedikleri bir şey var. Sibel Yalçın bugün yoksul Türkiye halklarının onuru, özgür vatan topraklarında yeşerecek Devrimci Halk İktidarı'nın yeni bir simgesidir. Sömürünün, katliamların, kayıpların, işkencelerin,kaçırılıp katledilmelerin öfkesiyle dolu halklarımızın, adalet duygusunun adıdır. İşte bu yüzden sahipleniliyor Sibel Yalçın; Bu yüzden cenazesi faşizme bırakılmıyor. Sahiplenilen, halkın kendi onuru, namusdur. Polisiyle, kontrgerillasıyla, sivil faşistiyle halka zulmeden faşist düzenin karşısında direnilmediğini, savaşılmadığını, hep suskun kalındığını tarih yazmış mıdır? Hayır... Tarih halkların onur, namus, adalet, özgürlük savaşının devrimcilerin ve halkların kendi ellerinde yükseldiğini yazdı her zaman. Bugün de tarih Gazi'nin onurlu ruhunun rengarenk, öfkeli, disiplinli bir coşkuyla 1 Mayıs'ta alanlara aktığını, Nurtepe'de, Okmeydanı'nda faşist-burjuva politikalarını, oyunlarını barikat direnişiyle boşa çıkardığını, Elbistan'da polisin analarımızın, kızlarımızın ırzına, namusuna yönelik saldırısı karşısında, halkın namusu uğruna o köhnemiş, çürümüş devlet aygıtına yönelik ayaklanmasını yazıyor. Onur için, özgürlük için yürünen yol koşulsuz sosyalizmdir. Her türlü insani değer, paylaşım ve kardeşlik; yeni bir hayat, yeni bir kültür, "Devrimci Halk Kültürü" yürünen bu yolda şekileniyor. Bu yol "Asla Gerİ Dönmeyeceğimiz" bir yoldur. Köklerimiz Anadolu'nun isyankar topraklarındadır. Bedrettinler'in, PirSultanlar'ın, Dadaloğlular'ın, Baba İshaklar'ın, Kawalar'ın isyan ateşidir bugün ellerde taşınan. Yüzyıllar öncesinin halk önderlerini, zalime karşı yürüttükleri halk isyanlarını ve bunların nedenlerini bilmek; bugünün Kürdistan'ını, Gazi'sini, Nurtepe'sini daha iyi kavratacaktır bize. Anadolu topraklarındaki ilk örgütlü halk isyanını başlatan Baba İshak anlatımını, ileriki sayılarımızda diğer halk önderleri ve isyan hareketleri izleyecek. Devrimci sanatımız, geri dönmeyeceğimiz yolun savaşanlarını ve yarattıkları değerleri anlatmaya devam edecek. Üretimlerimiz, etkinliklerimiz yeni mevzilerle, sahibi olan emekçi halklara ulaşacak. Dergimiz temsilciliği olarak faaliyete başladığımız Gazi Halk Kültürevi daha açılış günü polis tarafından basıldı. Baskında aralarında Grup Yorum ve Özgürlük Türküsü elemanlarının da bulunduğu 66 kişi gözaltına alındı. Kültürevi bir hafta sonra da mühürlendi. Aralarında, dergimiz çalışanları Aynur Altın ve Aynur Cihan'ın bulunduğu beş kişi tutuklanırken gözaltına alınan diğer misafir ve sanatçılar serbest bırakıldı. Böylece dergimiz elemanlarından tutsak olanların sayısı altıya ulaşmış oldu. Faşizmin saldırganlığı arttıkça, dergimize ve temsil ettiğimiz devrimci sanata yönelik baskılar dalgalıyor. Dergimizin 33. sayısına beş yazı nedeniyle soruşturma açıldı ve toplatıldı. Ancak hiçbir engel, hiçbir güç sanatımızın ve Devrimci Halk Kültürü'nün gelişmesini engelleyemeyecek. Yine türkülerimiz, marşlarımızla yeni direnişlerin, yeni barikatların içinde olacağız.

MERHABA

Dostlukla! T AV I R

1


K

uruluş Kongresi Raporu'nu okurken "Bu kongreyi düzenleyebil me mi z için çok uzun za man geçti "diy e söze başlay an önderimiz 20 y ılı aşkın mücadeleci bir süreçte savaşmay ı ve örgütlenmey i öğrenen Kürt v e Türk ulusuna, Arap, Çerkes, Laz, Gürcü ve diğer milliy etlerden halklara bağımsız, özgür v e kardeşçe bir gelecek vaadeden partimizi müjdeliy ordu. İdeolojik sağlamlıkla, güv enle, sağa sola sav rulmadan, acıları v e sevinçleriyle uzun v e dolambaçlı bir y ol aşılmıştır bu za man içerisinde. Ödenmesi gereken bütün bedeller tereddütsüz ödenmiş; özv eriy le v e cesaretle, belki de hiç bir dev rimde görülemeyecek özgünlüklerle dolu bir tarih y aratılmıştır. İşte bu tarih "esas olarak şehitlerimizin tarihidir". Düny ay ı bir kere de Türkiye'den sarsacağımıza söz v ermişsek ve dediğini y apan, sözüne güv enilir bir hareketsek bu, özellikle şehitlerimizin en zor koşullarda dahi düşmana başeğmey en, ölen ama y enilmeyen nitelikleriy le kazanılmıştır. Hiç kimse bize bahşetmedi; kolay ve ucuz değildi; emekle, zorla koparıp aldık her şey i. Ve y ürüyüşümüzü hızlandıra cak, önümüzdeki bütün engelleri aşacak olan Partimiz şehitlerimizin bay raklaştığı mücadelemizi zaf erle taçlandıracak. Onlar bağımsızlık, demokrasi v e sosy alizm için y ola çıkmışlardı. Eşit, özgür bir düny a kuracaklarına inanmışlardı. Teslimiyet, güvensizlik v e icazet çemberinden kopmuşlar, halkların kurtuluş y olunu göstermişlerdi. Tüm düny aya mey dan okuy acak kadar cüretkardılar. Elleri güneşe uzanıy ordu ama ay aklarını sağlam basmışlardı v atan topraklarına. Kökleri, tanrılardan ateşi çalıp insanlara armağan eden Prometeus'lara; kölelere, emeğini artık kölelik zincirini kırmak için kullanmay ı öğreten Spartaküs'lere day anıy ordu. Onlar, Pir Sultanların isy ankarlığını, Bedrettin'lerin özgürlük ve eşitlik duy gula-

2T A V I R

rını y akıcı bir tutkuya taşımışlar, sosy alizmin ilk f ilizi Bolşev ik'lerin geleceğini kuşanmışlardı. Küba'da, Sierra Maestra'larda kıv ılcım gibi parlay ıp ülkeyi ay dınlatan Che v e y oldaşlarının kararlılığı v e sav aşçılığı v ardı onlarda. Onlar Ho Amca gibi inatçı v e inançlıy dılar. Tüm imkansızlıklara rağmen koca bir empery alist dünyay ı karşısına alacak kadar Vietnam halkına güv enen Ho Amca gibi güv eniyorlardı Türkiy e halklarına.Y olu y ok, bu ülke, bu halklar kendi ay akları üstünde doğrulacak, emperyalist kuşatmay ı kıracak, emeğin iktidarını kuracaktı. Düny a yeniden kurulacak, tarih yeniden yazılacaktı. Tarihi y azmaya başladılar...Tarih onları yazmaya başladı. 30 Mart 1972 uzlaşmacılıktan, teslimiyetten kopuşun tarihidir. Kavga, halka sırtı dönük masabaşı tartışmalarında değil mey danlarda, f abrikalarda, dağlarda halkla birlikte sav aşarak öğrenilir diy enlerin bir manif estosudur. Hay ır! Kızıldere son değil. Onun için Mahirler'i, Hüsey inler'i, Ulaşlar'ı ağıtlarda anmıy oruz. Gelişip serpilerek, bu topraklara kök salarak sav aşı sürdürüy oruz. Onların Kızıldere'de akan kanı bu topraklarda bereket, inatçı v e militan bir gelenek oldu. Onların adları, bay rağı devrime kadar taşıma şiarının simgesi oldu. 1972'de halkların umudunu yok ettik diye düşünenler y anıktılar. Bir kez tohum toprağa düşmüş ilk filizini sürmüştü. Bundan böy le derinlere kök salacak, gelişip serpilecek. Dev -Genç bu geleneğin sürdürücüsü oldu. Y ok edilemey en gelenek kav ganın içinde y eniden canlandı, v ücut buldu. Emekçi y ığınların hak alma mücadelesinde ustalaştığı v e kitlelerin iktidara y öneldiği bir dönemde f aşist terör v e katliamlar, halkın Önünde en büy ük engeldi. Siv as, Maraş, Çorum, 1 May ıs '77, 16

Mart katliamları f aşizme, emeğin düşmanlarına karşı amansız bir mücadele sorumluluğu y üklüy ordu dev rimcilere. 12 Ey lül 1980... Halka açılan açık sav aş. 12 Eylül 1980 sabahı 5 general halka v e dev rimcilere sesleniy ordu: Teslim Olun!". Y erin derinliklerinden çıkartılan kömürü, bakırı; toprağın rahminde y eşeren pamuğu, tütünü, çay ı; üniversitelerde bilimi; fabrikalarda, tornabaşlarında alınterini, insanlık adına y aratılan tüm güzellikleri v e bu güzelliklerin sav aşçılarını, onuru, adaleti teslim almak istiyorlardı. Doğrultup namluları y oksul hal-


kın göğsüne bağırdılar: "Teslim Olun!". Karanlığın hükmü sürsün diye, okyanus ötesinden sesi gelen Coni'nin adına "teslim olun!". Silahları işkence, darağacı ve zindandı. Halkın önderlerini, devrimcileri teslim almak gerekiyordu önce. Necdet Pişmişler, Ahmet Karlangaç, Mehmet Selim Yüce, Mazlum Güder, Hayrettin Erenler teslimiyet çağrılarına karşı örülen ilk barikatlardı. Onlarla birlikte, 12 Eylül politikalarını bozguna uğratacak direniş, kökleşerek geleneğe dönüştü. Nerede, hangi koşullarda

Cunta'ya ve onların halkı teslim alma politikalarına direnmek. Aslında 12 Eylül döneminde, direnme ya da direnmeme olgusu, yaşamın tüm alanları için geçerliydi. 12 Eylül döneminde direnmeyenler, sınıf mücadelesi arenasından çekilenler, cezaevlerinde de direnme yolunu terkettiler.İşçi ve emekçi halka en büyük saldırının yöneltildiği 12 Eylül döneminde direnmeyenler geçmişi, geçmişlerini karaladılar; direnişe ait ne varsa inkar ettiler. Giderek de bu geçmişten kopuş ve inkarcılık direnmemeyle birleşince, sözde kendilerine ne derlerse desinler, özde düzene, düzenin "sol"dan ürettiği düşünce

akımlarına ve yaşam biçimlerine angaje oldular. Egemen sınıflar için kabul edilebilir, zararsız bir çizgiye geldiler. Özgürlükler için ölüme yürümenin, en yüce değerler için "Ölüm Oruçları"nda ölümü zaptetmenin zamanı gelmişti. Bıraktılar kalemlerini, diller sustu... Artık siyasi kimlik konuşacak; savunulacak yaşamın onuru; yürekteki inanç dövüşecek... Daralan kuşatma çemberini bedenleriyle yarmak, yeni bir direniş cephesi açmak için kör dehlizlerde, ışıklı bir kavga başlattılar. Ölümü göze almak, yaşamı türkü tadında sevebilenlerin, tüm dünya ve insanlık için yaşamayı bilenlerin yapabileceği türden bir fedakarlıktır. Açlık yeryüzünden silinsin, insanlık tüm insani ihtiyaçlarına doysun diye açlığa yatanlar, bize bir gelenek miras bırakmakla kalmadılar, faşizmin cezaevlerinde

T AV IR 3


işkenceyle y ürüttüğü teslim alma v e kimliksizleştirme politikalarını da y endiler. Apo, Haydar, Haşan, Fatih insanlık onurunun işkenceyi yeneceği inancının ilk kıv ılcımlarıy dılar. Cezaev leri ve "Ölüm Oruçları"y la kendini y eniden yaratan devrimci mücadelenin oluşturduğu y eni değerler ve geleneklerle sessizliği ilk bozan, toplumun üzerine serpilen ölü toprağından ilk silkinen analar oldu. Y aprağın bile kıpırda madığı bir dönemde y üreklerinde kopan f ırtınay ı kav ga alanlarına taşımay ı Dildiler. Öğrenci gençlik uzun y ürüyüşleriyle, Nisan Direnişiy le bir kıv ılcım gibi çaktı. "Demokratik Üniv ersite" şiarıy la bitimin gerçek sav unucusu olurken öte y andan halkın sorunlarını sahiple nerek ay dın sorumluluğunun örneklerini sergilediler. Sessizlik bozulmuş, karanlık dağılmıştı bir kez. Fabrikalardan okullara, kondulara kadar halk, örgütlü hak alma mücadelesiy le zincirleri kırmay ı başardı. Kök saldıkça y eni sürgünler v erdi geleneğimiz. Her f ilizde çok geçmeden meyv eye durdu dallar. 1 May ıs bir hesaplaşmaydı. Bu hesaplaşma alanlarda göğüs-göğüse, soluk-soluğa y aşandı. Öztürk Acari, Salih Kul, Mehmet Akif Dalcı alana y ürüy en beşbinlerin inancını, iradesini temsil etti. Kopartılıp alınan y asal 1 May ıs hakkında, üniv ersite anfilerinde, koridorlarında karartı bir ses y ankılanıy ordu. Day anışma, boykot v e direnişler Birtanlar'ın, Seherler'in adıy la anıla caktı. Y oksul gecekondu halkları örgütlü bir direnişle sahip çıktılar haklarına. Dozerlerin, panzerlerin karşısına "emeği mle yaptığım kondu mu yıktırma m"diy e dikildiler, ölüm pahasına. Hüsnü İşeri, Armutlu'nun sokaklarına, harcına, sof ralarına sindi. Şimdi polis işgali altınday ken bile mey dan okuy orlar "Şehidi miz var, kimse söküp atama z bizi buradan"'diy e. Kav gay ı güzelleştiren, onu sanatlaştırabilendir. 12 Temmuz'da, 17 Nisan'da ve Bağcılar'da bu sanatın doruklarına ulaşıldı. Kararlılık, cesaret v e onur, en somut if adesini buldu direnişlerde. Öldürü-

4T A V I R

y or düşman ama "y endik" diy emiy or. Tankıy la, topuyla, tüf eğiyle saldırıy or ama bitiremiy or. Bitiremey ecek. Çünkü saldırdıkça bütün bir halkı karşısına alıy or. Çünkü 12 Temmuz'da yazılan manif esto, direniş geleneğinin sürdüğünü bildiriyordu. 17 Nisan'da göky üzünde dalgalandırılan bay rak, Adana'da duv arlara kanla yazılan son söz oluy or. Sabolar'ın, Edalar'ın "Ülkenin dört bir yanında kızıl karanfiller olarak açacağız!" hay kırışları y ankılanıy or, ülkenin dört bir y anında uzlaşmazlığın, y enilmezliğin y eni f ilizleri oluy or. 17 Nisanda dalgalanan bay rak elden ele dolaşarak Bağcılar'a ulaşıy or. Mücadelenin nabzı daha hızlı attıkça adımlar sıklaşıy or. Ev lerde, kondularda, dağlarda can bedeli ateşler y anıy or. Y aratılacak olan dünya, silahı kav rayan ellerde şekilleniy or. Bir bay rak elden ele dolaşıy or daha f azla özveriy le, daha fazla cesaretle. Umudun adı kanla y azılıy or duv arlara. Bu umut, somunu sıkan, demiri döven, yoksul sof ralarda ekmeği bölen, çamurlu sokaklarda gecey arısı duv ar örenlerin umudu. Başak tanelerinde iz bırakan, üniversite koridorlarında söz bırakan, May ıs mey danlarında kapıkulluğunu kırıp grev e uzanan ellerin umududur. Bu umudu y ok edemezler, kavga mayalandı bir kez. Gökyüzü, toprak sarsıldı. Bu umut ülkenin dağlarına serpilip Malaty a'da, Sıv as'da ve Caniklerde güneşi kıskandıracak parıltılarla açan çiçek oldu, doruklarda çakan kıv ılcım. Her kesilen dalından y eni y üzlerce f iliz v eren gür bir f idanlık, ateş hattında sınanmış çelik bir yapı. Zafere ulaşılacak. Çünkü gelenekleriyle, şehitleriy le, ilkeleriy le halkına duyduğu güv en v e halka verdiği güv enle kararlı adımlarla y ürüy or mücadele. Adım attıkça y ıkılan her köhnemiş duv arın y erinde, tuğlaları kavganın alev inde pişirilmiş, harcına halkın öfkesi, coşkusu v e alınterinin katıldığı, y eni insanın ellerinde şekillenen bir y apı yükseliyor. Adım attıkça v erimli toprakları, ov aları; vadilerinde mitraly öz seslerinin y ankılandığı dağları, dağların ar-

dından kızararak beliren şaf ağı müjdeliy or hayat. Tünelin ağzına, gün ışığına, eşsiz v e engin eşitliklerin toprağına açılan y oldur y ürünen. Kuşkusuz bu en kestirme, en zahmetsiz y ol değil. Bilinçle tercih edilmiş "engebeli, dolambaçlı ve sarp" bir yoldur. Y aşanan katliamların sonrasında göğe dikilip kusturulan kara namlular, amigo sloganları, "beynini dağıttık", "kökünü kazıdık" açıklamalarının ardından görülen; Eylül f ırtınalarında sınanmış, Haziran'da Ölüm Oruçlar'ından geçmiş, 12 Temmuz v e daha nice ateşli sınavları aşmış dağıtılamay acak bir bey in, ülke topraklarında derinliklere uzanan, y ığınların dev inimini, y ürek v uruşlarını damarlarında hisseden asla kazınmay acak köklerdir. Y ediv erenlerin, kardelenlerin, kendi küllerinden y eniden doğarak cisimleştiği bir gelenektir bu. Bu geleneği postal, miğf er, işkence tezgahı v e demagojiy le suskun v e karanlık bir ülke yaratmak istey enlerin karşısına beden beden, hücre hücre, mermi mermi dikilip dirençle ay dınlığı çoğaltanlar bugüne taşıdı.. Haine aman v ermez bu gelenek, kirini pasını söküp atmay ı bilmiştir. Değerlerine sahip çıkmış ideolojisine güv enmiş önderi, savaşçılarıy la, gençleri, y aşlıları çocukları, kadınları, analarıy la gelmiştir bu güne. Bu geleneği anlamak, hayatı anlamaktır. Bu geleneği taşımak, hay atı coşkuyla sav unmak, zorun, zorbanın karşısında cesareti bay raklaştırmaktır. Bunun için orak ve çekicin süslediği y ıldızlı bay rağımız düşmanlarımızın korkulu düşüdür. Bunun için y ıldızımız Kürt, Türk ulusları, Arap, Çerkes, Laz, Gürcü tüm milliy etlerden halkımızın gözbebeğidir; güv encesi, geleceği v e mutluluğudur. Gelecek, y alan ve demagojiden başka kendilerini ay akta tutacak day anakları kalmay anların değil, halkın güv enini v e umudunu taşıy anların, halkın adaletini simgeley enlerin olacaktır.


Biz Hiç Teslim Olmadık ki! Hakan ALAK

U

yanıyor bir Haziran sabahında İstanbul sokakları. Gazi uyanıyor, Nurtepe uyanıyor, 1 Mayıs mahallesi uyanıyor. Taze bir bahar havası var sokaklarda. Ayaklanma havası var, umut var. Uyanıyor İstanbul sokakları gencecik bir kızın silahından çıkan kurşun sesleriyle. Komutan Sibel'in zafer sloganlarıyla uyanıyor Okmeydanı. Bu haykırış, bu slogan, bu ses... tanıyor bu sesi insanlık. Binlerce yıl öncesinden tanıyor. Anadolu köylerinden tanıyor, Baba İshak'tan tanıyor, Sarı Saltık'tan tanıyor. Köroğlu'ndan, Karayılan'dan. Pir Sultan'in sesi bu, yüzyıllar öncesinden bugüne uzanan. Geri çekiliyor vuruşa vuruşa. Gecekondular uzan mış yolu boyunca. Gözler arala mış perdeleri. Bakışlar korkuyu değil, hayranlık dolu bir gülümse meyi anlatıyor. 18 'inde bir genç kız yeni bir sayfa ekliyor yiğitlik manzu me mi ze. Daha 18'inde ömrünün baharında. Ak renk değme miş daha tenine. Ölüm, daha çok uzak yaşına. Umut onunla, sevinç onunla, gelecek onunla. 18'inde daha ömrünün baharındayken, halkının onuru özgürlüğü için silahı elinde. Geri çekiliyor vuruşa vuruşa. Gecekondular sıralanmış yolu boyunca. Çiçekleniyor sokaklar o vuruştukça. Gözler arala mış perdeleri. Sellere e gülümsüyor gözler Sibel'e, dağlarca... "Bu rica değil, emirdir! Gideceksiniz." Bir ana nasıl korursa yavrularını kötülüklerden, bir güvercin nasıl çırpın ma yavruları için, öyle koruyor yoldaşlarını. Daha onsekizinde, gencecik ama bir ana gibi sımsıcak.Sanyor yavrularını, alıyor kanatları altına. Onun mayasında vefa var, özveri var. Onun damarlarında tereddütsüz feda etmek var kendini, yolunu gözleyenlere. O, feda kuşağının evladı, o bir komutan. Attığı her adımda soru mlulu ğu var yoldaşlarına, halkına. Kaç kez geçti de ateş çemberinden, kaç kez sınadı da yüreğini kavgada, öyle aldı bu yükü omuzlar ına. Geri çekiliyor vuruşa vuruşa. Gecekondular sıralanmış yolu boyunca. Gözler aralamış perdeleri, korku yok bakışlarda. Bir perde kapanıyor bir evde. Gözler çekiliyor perdenin arasından. Bir kapıyı açıyor gözler: "Gir içeri" diyor, "Burası sana siper, burası sana vatan." Beyaz bir arabanın ardından çıkıyor, alnının üstünda terler birikmiş, gözleri kısık. Hızla giriyor evden içeri. Odadalar; Ayşenur, İsmail, Lütflye, Yusuf, Hasan ve Rıdvan güç veriyorlar ona, sıvazlıyorlar omzundan. "Sor bunların hesabını" diyorlar. Bir vakit orman kuytuluklarına atılma nın, dipsiz kuyulara salın manın, tecavüzlerin, na mussuzlukların... "Sor bunlann hesabını!" Makinaya kaptırılan kol için sor, üzerine kurşun yağan bedenler için sor, namusuna yellenilen genç kızlarımız için sor. Güç veriyorlar Sibel'e, silahına mer mi, da manna taze kan oluyorlar. Akacaklannı bile bile... "Siz çıkın" diyor evin sahiplerine. "Bir zarar gelsin isteme m size. Biz kalacağız. Yoldaşlarım ve ben çatışacağız son mer mi mi ze dek". Dışarıda 'Tesli m ol!' diye böğürüyordu sürüngenler, 'Teslim oll' Nasıl teslim olurdu? teslimiyet ihanetti, ölümdü teslimiyet. Panzerin üstünde ölüme meydan okuyan, barikat olan, destan olan Gazi'ye ihanet. Alıp Gazi'nin selamın ı sokaklarına taşıyan Elbistan'a ihanet. Dicle'sinden kan akan Kürt halkına, göçük altından "Hesabımı sorun!" diye haykıran madenciye, inancı gaspedilmiş, özgürlüğünü gözleyen Alevi'ye, Sünni'ye ihanetti. Nasıl teslim olurdu? Bir daha nasıl bakardı, gülen gözlerinin içine Ayşenur'un. Bir daha nasıl "Merhaba" der di, Yenibosna'da onu sevenlere, dostlara. Bir buket çiçeği nasıl bırakırdı anacığ ının me zarına. O ana ki "Na muslu ol, onurlu yaşa" diye büyütme miş miydi onu, gecesini gündüzüne katarak yıllar boyu. Nasıl teslim olur du, nasıl ihanet ederdi yolunu gözleyenlere. "Tesli m ol!" diye bağır ıyordu sürüngenler, "Tesli m ol!" Bi z hiç teslim ol mad ıkki. Pir Sultan teslim ol madıki Hızır Paşa'ya, Mahir teslim ol mad ıki. Bedrettin bir kez bile el pençe divan durmad ı ö mrü boyunca. Seyit Rıza kendi çekti ya ipini "Yaşasın bağımsız Kürdistan" diye diye. Dar etmedi mi İbrahi m Diyarbakır zindanlarını zebanilere. Yazma z tarih kitapları başeğdiğimizi zul mün önünde. Ölü me, yarine hasret bir sevdalı gibi sarılıp, öylece ölürüz de, boyun eğmeyiz yine de zulmün önünde. "Tesli m ol!" diye bağırıyor sürüngenler. "Teslim ol!" Billur gibi bir ses yanıtlıyor onları, pürüzsüz bir haykırış: "Ancak cesetlerimizi teslim alırsınız!" Bir gün sonra ga zetelerdesin. Resmin var ön sayfada. Huzurlusun. Sözü mü yerine gelirdi m dercesine. Kavgadaki adına bakıyoru m da yüreği mde bir kasırga kopup geçiyor, 'Özlem'. Ne kadar da yakışıyor sana. Bağcılardaki zılgıtı taşıyorsun bugünlere. Özlem gibi direngen, Özlem gibi sevdalı, Özle m gibi onsekizinde. Şimdi çocuklar senin adınla doğacak. Senin adınla gülecek o çocuklar özgür vatan topraklarında. Bugünümüzü, yarınımızı yaratan tüm şehitleri miz gibi sen de olacaksın yanımızda zafer gününde. O sabah bir ateş düştü canımıza. Ne etsek, nere gitsek çare yok. İlle içeceğiz 'abı hayat'tan, ille murat alacağız hasretten. Çünkü sen saldın bu sevdayı yüreğimize Delal. Artık can çıkar, sevdan çıkmaz bedeni mi zden. Korku düşmüş yüreğine sürüngen basının. Öfkeyle, korkuyla saldınyor etrafına. "Yetti" diyor, tehditler savuruyor. Sıktığın her kurşunda sonunu görüyor, sıktığın her kurşun ölümüdür çünkü. Bir kurşun da namussuza, ırz düş manına a man ver meyen Elbistan halkı için sık Delal. Bir kurşun da 'kanım yerde kalmasın' diyen Ayşenur için, Hasan için, Rıdvan, İsmail için sık. Bir kurşun da yollarda ölen Berivanlarımız, Rojdalarımız için sık Delal. Bir kurşun da, bir kurşun da, bir kurşun da...

T A V I R

5


YARSIZ VE ZAMANSIZ Cemil ALTUNKAYA

ölümün böylesi, soğuk zamans ız Ve kalleştir, can. Nereye koyalım şimdi seni? Neye yarar Kimbilir kaç ihanet pususunu birlikte atlattığımız O koca kentin varoşlarına Bir ış ığın gölgesine s ığınıp ağlamak? Sonra kopar ıp yüreğimizi ıtırlı bahçesinden Bir avuç köz yutmuş gibi Göğsümüzü yumruklayıp dağlamak? Ölüm yeni bir şey değil. Asıl zoru muza giden, s ıkıştır ması bir köşede Böyle güpegündüz Böyle sinsi, apansız Kucağımızda çiçekler Düş mek bir yola Ve üstelik, Bilinmedik Gidilmedik Ve yarsız...

6

T A V I R


DEVRİMCİ HALK KÜLTÜRÜ TAVIR

Halklar binlerce y ıl süren insanlık tarihi boy unca, sınıf lar arası ilişkiler içinde şekillenen üstyapı kurumlarını da oluşturarak kültürel birikimlerini yarattılar. Bu ay nı zamanda, ezilen v e toplumsal haklarından mahrum edilen y ığınların uygarlaşma (bizim anladığımız anlamıy la özgür ve sömürüsüz bir dünya) y olunda egemen sınıf lara karşı v erdikleri mücadele birikimlerinin bütünüydü de. Anadolu halkları egemen kültürün yanında feodal sömürü ve baskıya direnerek ilerici özü olan bir kültür yaratmay ı başarmıştır. Empery alist çağda ise, kapitalizmin y ukarıdan aşağı inşa sürecinde işbirlikçi burjuv azi, emperyalist kültürü ikame etmey e çalışırken, kendi çarpık kültürünü de oluşturdu. Bu süreç halk kültürünün gelişme sey rinden saptırılmaya, şekilsizleştirilmeye ve düzene uy durulmaya çalışıldığı bir süreçtir. Ancak kapitalizm halkların kültürünü ortadan kaldıramadı, kaldıramazdı da. Çarpık kapitalizmin emekçi sınıf ları ortadan kaldırabilmesi mümkün değildi. Çünkü yaşamını, ezdiği bu sınıf lara day andırıy ordu. Y ani halklar, gelişme dinamiği burjuvazi taraf ından y ok edilmeye çalışılan kültürlerini bağrında y aşattı; f akat çarpık ve kozmopolit yeni bir toplumsal y apının ortasında. Ama doğal ki, halk kültürünün toplumsal bir mücadele üzerinde y ürümeden günlük yaşamda zenginleşmesi ve gelişip serpilmesi mümkün değildi. Çünkü demokratik halk kültürünün kapitalist toplumda özgürce gelişebilmesi, üretim araçlarına v e devlet aygıtına sahip burjuv azi taraf ından önleniyor, yaşam olanağı bulmuyordu. Emper-

yalist çağ demokratik halk kültürüne yeni bir dinamik ve içerik kazandırmıştır. CUMHURİY ETTEN GÜNÜMÜZE HALK KÜLTÜRÜ Cumhuriyet döneminde 'reform' niteliğinde atılan adımlar yüzeyseldi ve halkın y aşamında köklü bir değişikliği başarabilecek nitelikte değildi. Küçük burjuva devriminin, emekçi halkların kültürünü korumak v e yaşatmak gibi bir kaygısı y oktu. Daha çok 'Türk milliy etçiliği'ni sloganlaştırıp, diğer ulusların kültürü üzerinde baskı kurarak asimilasyona hizmet eden politikalar üretildi. Toplumun yaşamını belirleyen üretim ilişkilerinde değişiklik yapmadan, o toplumun kültürünün özgürce gelişmesini beklemek hayaldi. Nitekim de oyla oldu. Özellikle 1923 'İzmir İktisat Kongresi' kararlarıyla burjuvaziy i oluşturmaya çalışan, bunu da emperyalizmin desteğine bağlayan küçük burjuva diktatörlük, emekçi halkları uzun yıllar köleliğe sürükleyecek bir sömürü zinciri kurdu. Halkları sefalete, açlığa, adaletsizliğe sürükleyecek temel politikaları dev rey e soktu. O dönemdeki kültür politikaları diğer ulusların birikimlerini y ok say arak, 'Türk Milliyetçiliği' ekseninde 'ulusal' bir kültür bütünlüğü y aratma doğrultusundaydı. "Türklük" öne çıkarılarak, dışındaki ulusal değerler tahrip edilmeye başlandı. Y ağmalama v e asimilasy ona uğratıldı. Ama doğal olarak Türk ulusunun değerleri de tahrip oluyordu. Çünkü y üzy ılların ortak y aşamıy la oluşturulan değerler de ortak kültürel değerlerdi. Bununla birlikte ulusal bir birikim y aratmak ve onu işlemekten çok, 'Batı' hayranlığını y ansıtan uygulamalar gözlendi. Müzikten giy inmeye kadar hemen her konuda 'Batı' taklitçiliği esas alındı, öy le ki; sözde

çağdaş olmak adına geleneksel değerler 'geri' olarak nitelenerek, bir 'dönem klasik ve geleneksel Türk Müziğinin rady olarda çalınması y asaklandı. Şehir hatları v apurlarında sürekli bati müziği dinletildi. Bazı bölgelerde temel ulusal çalgı olan bağlamalar f ırınlarda y akıldı. Ama başarısızlık kaçınılmazdı. 'Tepeden kondurma' anlay ış halkta y ankısını bulmadı. Diğer y andan bu tür değişikliklere halkın bütününü katabilmek, iletişim ve teknolojinin düzey i düşünüldüğünde de mümkün olamıyordu. Bu kez eğitim kurumlan, batıdan dev şirme aydın politikalarıy la y eniden biçimlendirmenin odağına oturtuldu. Batı pek rağbet görmey ince, yüzeysel bir araştırma sef erberliği başlatıldı. Aynı süreçte Batı okullarına da, y etiştirilmek üzere birçok insan gönderildi. Gittikçe gelişen burjuvazi halk kültürünün gelişme dinamiklerini kopartmaya, kendisinin önündeki tüm değer birikimlerini tasfiy eye v e 'Cumhuriy etten' kalan tüm kırıntıları da y ok etmey e başlamıştı. Ay dınların tutuklanması, dev let kurumlarında ulusal kültürün ileri yanlarını temsil edenlerin ayıklanması gibi belirgin saldırılar, özellikle 50-55'le rastlıy ordu. Bu dönem, yeni sömürgeciliğin ülkeyi etkisi altına almay a başladığı y ıllardır. Ülkenin ekonomik, siy asi v e her açıdan empery alizme bağlandığı, atılacak en küçük adımın bile emperyalizmin izni olmadan y aşama geçirilemediği bir dönemin başlangıcıdır. Bu anlamda empery alizmin 'Demokratik Halk Kültürünü tasfiye politikaları bizzat dev let kanalıy la hay ata geçirilmiştir. Silahlı mücadelenin ancak 71 'de başlaması, yani emekçi halkların kurtuluşunu sağlayacak önder gücün hayata ancak bu süreçte müdahale edebilmesi de, dev letin yok etme politikalarına karşı köklü bir mücadale içinde bulunamamay ı, direnememeyi v e halkların kültürünün yeni bir içerikle işlenerek günlük yaşam içerisinde yoğrulamamasını beraberinde getirmiştir. Düzenin kontrolü altındaki sanatçıların, çürüy en bir düzenin y ozlaşmış ürünlerini yeni ve m o d e r n bir kültürün yansımaları olarak sunmaları kaçınılmazdı. Alternatif ürünler ise bireysel çabalarla oluşuyordu.

TAVIR

7


Sanatsal birikimler bazı kayda değer çalışmaları içine alıyordu, ama yetersizdi. Çünkü hayatın her alanına hakim ve emekçi halkların umudu olma niteliğini taşıy an dev rimci bir önderlik y aratılamamıştı. EMPERY ALİST

Y OZ-ÇARPIK

KÜLTÜR Bugün tpplumsal ev rimimiz çarpık-kapitalist bir üretim sürecini yaşıyorken, üsty apıda da kendi iç dinamiği ile gelişemeyen aynı karmaşık ilişkileri halkların yaşamında görmemek düşünülemez. Doğası gereği ömrünü uzatmak için didinen ve yaşam alanını hem iktisadi,'hem siyasal, hem de kültürel anlamda genişletmeye çalışan burjuvazi, halk kültü-

8

TA V I R

rünün karşısında kendi çarpık yaşamının if adesi olan yoz-kozmopolit kültürünü biçimlendirmektedir. Asıl kay nağı emperyalist kültürün ikame ürünleridir. Örneğin Coco Cola tek başına lüks bir tüketim maddesi değil, emperyalistlerin y aşamının somut, yapışkan v e medyayla desteklenen y oz bir imajıdır. Aslında bu durum, kendi üst y apısını da kendi içi dinamiğiyle oluşturamayan burjuvazinin köksüz, ikame kültürünü açığa vermektedir. Emperyalizmin kültürü yoz bir imajdan ibarettir. Züppelik, ahlaki düşkünlük, birey cilik gibi çürümüş özelliklerle, merhabalaşmasından oturup kalkmasına kadar her şey, burjuv azinin yaşamında bolca mevcuttur. Bu kültür özellikle yeni kuşakları etkilemekte, kimliksizliğe v e kültürsüzlüğe itmektedir. 12 Ey lül süreciyle tam anlamıy la hız verilen bu politikalarla emekçi halklar geçmişine ve sınıfsal özelliklerine yabancı, edilgen v e emperyalizme ait bambaşka bir kültür denizinin ortasında kuşatılarak, kaybedilmek istenmektedir. Alternatif kanalları kapandıkça da, bu dejenere değişim hızlanmaktadır. Burjuv azi bugün halkların kültürünü kimlik değişikliğine uğratmaya çalıştığı gibi, eğitimi genelleştirmesinden kültürel kurumların baskı altına alınmasına, halk kültür ürünlerinin törpülenmesine v e hatta başkalaştırılma-

sına kadar yoğun bir uğraş içerisindedir. Y ine bugün halk kültürünün korunması, geliştirilmesi v e özgür bir y aratıcılık olanağının sağlanması dev letin faşist mekanizmalarıyla durdurulmuş, tüm dev rimci hatta ilerici, demokrat, ay dın-sanatçı v e bilim adamlarına saldırılar başlatılmış, hatta 80 öncesinde de olduğu gibi birçoğu katledilmiş, hapse atılmış, dev rimci halk kültür ürün ve etkinlikleri "terörist faaliyetler" olmaktan kurtulamamıştır. Buna karşın 'zararsız', niteliksiz olanlarla içeriksiz v e salt yüzeysel bir tarih araştırmasına dayalı ürünlere belli oranlarda izin verilmektedir. İLERİCİ-DEMOKRATİK HALK KÜLTÜRÜNDEN, DEVRİMCİ HALK KÜLTÜRÜNE Halkların kültürlerinin kendi başına gelişme gösteremeyeceği ortadadır. Ay rıca bu kültürlerin yaşaması için gerekli olan özgür bir ortam da, faşist dev let yapılanması içerisinde asla gerçekleşmey ecektir. Bundan öte, dev let kültürel değerlerin içini boşaltmakta ve bir süre sonra da o kültürün sahipleri üzerinde egemenlik sağlayabilmek için bir araç olarak kullanmaktadır. Alevi kültürünü genelleştirme çabası buna en çarpıcı örneklerden biridir. Bu erezy onun durdurulması v e kültürlerin yeniden hayat bulabilmesi, zenginleştirilebilmesi, emekçi halkların mücadele içindeki y erlerine ve devletin tasfiye politikalarına karşı alternatif politika ve kanalların y aratılmasına bağlıdır. Emekçi halkların uy garlık yolunda, feodal dönem içinde geliştirdikleri demokratik halk kültür mirası, sınıf savaşının göbeğinde bulunduğumuz bugün, devrimci önderliğin devraldığı bir aşamadır. Bu nedenle halkların iki seçeneği bulunuyor: Demokratik halk kültürünü y a sınıf sız bir topluma, sosyalizme ulaşma mücadelesinde yenileyeceğiz v eya tepkisiz v e köksüz bir toplum olarak emperyalizme teslim olacağız ve kültürsüzleşeceğiz. Nitekim bu durum sadece Türk ve Kürt ulusal kültürlerinde değil, tüm ezilen ulusların gerçeğinde ortaya çıkmaktadır. Diğer uluslar ve ulusal azınlıkların tarihi kültürel birikimleriyle y aşay abilmeleri ve yeni


kültürü oluşturabilmeleri de devrimci mücadele içinde yer alabilmelerine bağlıdır. İşte bu nedenle empery alizme teslim olmayarak sömürüsüz bir dünya kurma mücadelesinin tüm zenginliğini, ona önderlik eden PartiCephe'mizle y eni bir toplumun bağrına taşımaktan başka alternatifimiz y oktur. Bugün bu y eni kültürün ifadesi "Dev rimci Halk Kültürü"dür. Y ani emekçi halkların kendi kültürlerine sahip çıkması v e onu y aşatması Devrimci Halk Kültürü'nde ifadesini bulacaktır. Aksi bir durum, yok olmanın etkisizleşmenin adıdır. Tıpkı toplumsal kurtuluş perspektifi ekseninde hareket edemeyen ulusal azınlıkların düştükleri durum gibi. DEVRİMCİ HALK KÜLTÜRÜ VE DEVRİMCİ ÖNDERLİK Emekçi halklar kendilerine öncülük eden Parti-Cephe'yle sav aşın bir parçası olmaya başladıkça etraf ına çevrelenen zincirler kırılacak, yarattığı y eni kültürde benliğinin yansımasını bulacaktır. Bu kültür bugünün savaş kültürü olarak yarının sosyalist kültürüne taşınacaktır. Emekçi halkların sav aşı omuzlamasıy la y eni bir y aşam oluşacak, bu y aşam ortak dev rimci kültürü halkların ortak malı olarak y aşatacaktı r. Halklarımız Anadolu toprakları üzerinde yer yer örgüttü, kimi zaman da bireysel çıkışlar gösteren isyanlara kalkışmıştır. Mücadele ivmesinin bu noktaya ulaşmasına kadar geçen süre içerisinde ilerici, demokratik ve gelişmeye açık değerleriy le toplumsal değişimin örtünü, açan insanlar y aşamıştır bu topraklar üzerinde. Şey h Bedrettin, Köroğlu, Hacı Bektaş Veli, Dadaloğlu, Pir Sultan Abdal, Çakırcalı Ef e ve sıralanabilecek onlarca halk önderi... Emperyalist çağda ise bağımsızlık, özgürlük ve sosyalizm adına açılan kurtuluş bayrağı Anadolu'da yaşayan halklar arasında taraftar bulmay a başladı. 71'de silahlı mücadele çağrısı y apanlar, yaşanan toplumsal krizin, sömürü ve adaletsizliğin ancak gerçek anlamda bir devrim mücadelesinin büy ütülmesiy le ve sosyalizmde köklü bir biçimde sona erdirileceğini gösterdiler. Halkların kültürü yeniden yaşam bu-

luy ordu. Çağdaş Pir Sultanlar, Şeyh Bedreddinler tarihe adlarını altın harf lerle işlediler. Mahirler, Denizler, Kay pakkay alar, Sinanlar, Sabolar, İbrahimler, Niy aziler v e kav gada ölümsüzleşen onlarca şehidimiz yeni bir toplumun habercisi olarak, halklara kurtuluş umudu taşıdılar. Devrimciler halkların kültüründe dumura uğratılmış değerleri tekrar canlandırdılar. Halkların faşizmin baskısı altında dizginsiz bir sömürü ile yüzy üze gelmeleri karşısında, oligarşinin tüm susturma v e sindirme araç, propaganda ve politikalarına karşı kurtuluş savaşını yükselttiler. Halklara, yitirilmeye çalışılan ama tarihimizde eşsiz örneklerine rastlanan 'dövüşmey i', 'ölüme meydan okumayı' ve 'kavgada y enilmezliği' öğrettiler. Dev rimci hareket yarattığı y eni kültürle bireycileşen insanı başkaları için y aşamay a, korkaklığı cesarete, bencilliği f edakarlığa, tereddütü kararlılığa, cehaleti bilince ve bilimselliğe, politakadan uzaklaştırılmay ı önderlik etmeye, edilgenliği söz sahibi olmay a v e y önetmeye ev irdi; "y eni insan"ı y arattı. Y eni insan savaşan insandır. Sav aş; empery alizmin v e işbirlikçilerinin halklarımıza taşıdığı hastalıkların panzehiridir. Artık sömürüye boyun eğen, adaletsizlik karşısında suskun kalan değil hesap soran, "halkın adaletini" temsil eden insanlar vardı. Hak alma ve özgürlük

bilinci gelişmiş, mücadele ettikçe öğrenen v e kitlelere öğreten halk önderleri, y ani dev rimciler y eni kültürün; devrimci halk kültürünün taşıy ıcısı oldular. Sınıfsız bir toplumun ancak bedel ödenerek v e direniş destanları y aratılarak elde edileceğini kanıtlamak üzere harekete geçtiler. Peki dev rimciler 'yeni insan'ın sahip olduğu özellikleri kazanmasını nasıl bildiler ve emperyalizmin kültürel bombardımanına karşı dirençli olabilmeyi nasıl başardılar? Dev rimciler sahip oldukları değerleri, halk kültürünün saflığına dev rimci bir bakışla eğilerek açığa çıkardılar. Arındılar, arındırdılar. O değerler halklarımızla birlikte yaşamaya devam ediyordu. Ama kendisine 'dev rimci' diyenlerin pek çoğu halk kültür değerlerini tanıy ıp, yabancılaşmay ı y enemediği noktada savruktular. Oysa asıl cevher halkların içindeydi. Halkların kültürü, ilerici değerleri y aşatılarak ve mücadele içinde geliştirilerek ölümsüzleştirilebilirdi. Bugünün savaşını yönetenler, tarihsel-kültürel mirasa sahip çıkarak köklü bir kimliğe kavuşabilirdi. Örneğin "kardeşlik", "misafirperverlik", "v atanına bağlılık", "cüretkarlık" gibi özellikler halklarımızın kültürünü karakterize eder. Ay nı şekilde "y iğitlik", "özü-sözü bir olmak", "eline, beline, diline sahip olmak" gibi sıralanacak say ısız halk değeri, dev -

T A V I R 9


rimcillerin savaş içinde işleyip y eniley erek, y eni kültür birikimleri olarak halklara mal ettiği ve yabancılaşmayı engelleyen demokratik kültür nüveleridir. Başka bir deyişle, devrimci kültür özelliklerimiz aslında tarihsel mirasımızda v e halkların y aşamında kökünü bulmaktadır.

Topraklarımızın birikimlerini açıDEVRİMCİLER TARİHİ YAPAN OLDUKLARI GİBİ YAZAN DA OLMALILAR "Seni Halk Adına Ölüme Mahkum Ediyoru m", "Yeraltı Yaşamından Anılar", "Ve Çeliğe Su Verildi"... Bu kitapların ortak özellikleri tek tek devrimcilerin, yaşam anılarından oluşmalar ı ve çeşitli ülke devrimlerinin öne mli tarihsel kesitlerine tanıklık etmeleri. Bu listeye Che'nin "Bolivya Günlüğü", "Savaş Anıları", "Dağdan Kopan Ateş" gibi kitapları; devrimci kişilikleri anlatan "Olga", "Kamo" gibi ro manları ve hatta tarihsel deneylerin genelinden alınıp birikim ve derslerden oluşturulan MarksistLeninist klasikleri ekleyebiliriz. Bunlardan sanatsal yan taşıyanları da, bilimsel yönleri ağırbasanları da, çeşitli dünya haklarını ve devri mlerini anlayıp kavrama da önemli araçlardır. Bunu, Fransız yazar Romain Rolland'ın "Ve Çeliğe Su Verildi'nin yazarı Nikolay Ostrovski'ye yazdığı mektupta da görebiliriz: "Siz, dirilmiş ve özgürlüğe ulaşmış olan büyük halkı-

10

TAV I R

ğa çıkartmak ve y aşatmak, demokratik halk kültürünü iy i tanıy abilmek dev rimciler açısından kişilikleri dönüştürmede, saf ve ileri bir benliğe kavuşmada önem taşımaktadır. Yani bunlar devrimci değerlerin içselleştirilmesinde üzerinde özel olarak durulması ve y aşamla bütünleştirilmesi gerekli konulardır. Elde silah, dilinde sloganlarla ölüme meydan okumak, halkları için kendisini feda edebilmek, yani bir insanın, hay atını bile dav ası adına gözden çıkartabilmesi kadar değerli bir f edakarlık olabilir mi insan yaşamında? Düzenin kiri v e pasına bulaştırılan demokratik halk kültür değerlerini, üzerindeki tortuları kazıy arak tekrar açığa çıkartabilmek, ancak kav gaya cesaretle atılıp sav aşarak kazanılabilir. Aksi, halka ve onun değerlerine yabancılaşmak, düzen içinde y ok olmaktır.

ağırlıkta demokratik platf ormun muhalef etiy le parçalanırken, düşman bombaları karşısında sloganlar atıp inançla marşlar söyleyerek savaşılabileceğini kim tahmin edebilirdi? Takv imler 30 Nisan 88'i gösteriyordu. Gece y arısıydı. Öztürk Acari v e Salih Kul kahramanlığın ilk örnekleri-

DEVRİMCİ HALK KÜLTÜRÜNÜN Y ARATILMASINDA EN ÖNEMLİ PAY ŞEHİTLERİMİZİNDİR 12 Ey lül'ün etkilerinin hala de-

vam ettiği 88'lerde, suskunluk y ılları nızla kaynaşmış bulunuyorsunuz... Biz, halkınızın güçlü sevincini ve önünde durulma z atılımını sizde gördük. Halkınız sizde, siz de halkınızda sür mektesiniz." Gerçekten de dünya halklarını öncülerine bakarak tanıyabilin. Bu, kendi halkımızı da tanımayı kolaylaştırır. Bugün, bizi m ülke mizin çeyrek yüzyıla varan devrim tarihi de sayısız özgün yanlar ve kişilikler üretiyor. Bu özgünlük, yalnızca devrim stratejisinin yapısında değil, devrim tarihinin bütününün ayrıntılarında da görülüyor. Birbirinden çok farklı kökenlerden gelip, ideolojik ve yaşamsal bir birliğe varan insanların her biri, bu ortak yaşama kendilerinden bir şeyler katıyorlar. Çok farklı bölge ve alanlardaki devrimci gelişi me, eylemlere, yenilgilere ve kahramanlıklara tanıklık ediyor, hem de bu kahramanlıkların ya da olumsuzlukların yaratıcısı oluyorlar. Dünya halklarına ve gelecek devrimci kuşaklara bugünümüzü n değerlerini, yaşam özelliklerini ve birikimlerini aktarmak, bir vefa

borcu olmasın ın yanında bir görevdir de. Yarına doğru gelişi m, ancak geçmişin birikimleri ü zerine şekillenebilir. Bugün yaşadığımız günler aynı zamanda yarınlar ımızın da temelleridir. Bu yüzden bugünleri geleceğe ne kadar sağla m, doğru ve eksiksiz taşıyabilirsek. yomlar ımız da o kadar sağlam temeller üzerinde kurulacaktır. İşte tarihi yaparken, yazıya dökerek kalıcılaştırmanın öne mi burada. Yaşadığımız, yaptığımız her şey bir deneyimdir. Çok iyi şeyler keşfetmiş, çok yeni şeyler yaşamış olsak da bunları kalıcı bir eser hali ne getirmeyip geleceğe taşımadığımızda, yarın insanlar aynı deneyleri tekrar yaşamak zorunda kalacaklardır. Oysa yaşantımızı, birikimleri mi zi geleceğe dönük bir eğitim aracına dönüştürebilmeliyiz. Bizi m için, yaşarken "sıradan" gelen bir olay başka bir yerdeki yoldaşlarımız veya gelecek kuşaklar için önemli derslerin çıkarılacağı bir örnek olabilir. Bu nedenle yaşadıklarımıza öne m ver meli, sistemleştirerek korumaya özen gös-


ni, y üzlerce polise karşı sadece iki kişi çatışarak gösterdiler halklarına. Düşman onları kuşatmış, fakat esir alamamıştı. Ve onurun adını kanlarıy la y azarak, kendilerinden sonra gelen y oldaşlarına y ol açarak ölümsüzleştiler. Gerekirse silah da şart değildi. Silah; cüret, cesaret ve atılganlıktı. 89'da 1 May ıs alanını kazanmak için ileri atılan dev rimciler, polislerin kurşun y ağmurları altında, silaha karşı taşla y anıt v ererek mücadelede inançlı v e kararlı olduklarını kanıtladılar. Kuşkusuz Taş değil , y ürekti ellerimizdeki" tasv iri, basit bir şiirsel imge değildi. Dev rimciler, düşledikleri yarınlara ulaşabilmek için dişe diş bir inatla ve büy ük bir yürekle kavgay ı omuzlamaktadır. Dadaloğlu'nun "Kalan sağlar bizimdir!" sözünü y üzy ıllar sonra şehit düşen Mehmet Akif Dalcı v e her mev zide yitirdiğimiz değerli y oldaşlarımızın ardından da söy leyebilmemiz öy le sıradan bir y ineley iş değildir. "...Mütevazı ve kararlı bir kişiliği vardı. Köyde onu herkes çok severtermeliyiz. Devrim tarihinin ilerle mesi; devrimcilerin yaşamlar ının, biriki mlerinin, deneyimlerinin tarihe maledil mesiyle mü mkündür. Bunu yapacak olan bizleriz. Yoldaşlarımızın, tanıdık şehitlerimizin, kendi mizin yaşamından dersler çıkarabiliriz. Bugün, her gün vatan toprağına düşen şehitlerimiz hakkında bildiklerimi z; özgeçmiş raporları ve bir-iki yoldaşın anlatımlar ından öteye gitmiyor. Halbuki onlarla birlikte mücadeleyi paylaşmış sayısız yoldaşımız vardır. Yine çok yoğun tecrübe ve anılara sahip yaşayan yoldaşlarımız da bunları aktarmayı raslantısal anlatımlarla ya da "yeri geldikçe" anlatmayla sınırlayabiliyor. Bu sınırlamaları kaldır mak için iradi çaba göstermeliyiz. "Moskova (Merinde" romanında Sovyet Generali Panfilov "Beni m askerlerim, beni m akademi mdir" diyor. Bizim her bir insanımızın yaşamları da devri m bili mi ne bir şeyler katacaktır. Yeni insanı yaratma yolunda şehitlerimizin yaşamının çok öne mli olduğunu

di... " Kav gada ölümsüzleşen yoldaşlarımızın hepsi için söylenebilecek bu sözler, bir kez de 92 Mart'ında Malaty a-Kürecikte şehit düşeri Sabit Ertürk y oldaş için de yinelenmişti. Sabit'in diğer bir özelliği, uzun y ıllarını cezaev inde geçirmesine karşın, tutsaklığı sona erince yine hemen sıcak safları

birlikte inançsızlık kimi sol içinde olanca çirkinliğiyle hüküm sürerken, kendisinin de bir gün karşılaşacağını bildiği halde ölümün üzerine yürüyebilmesi, tüm sola onur dersi verecek nitelikteydi. Tıpkı Pir Sultan'ın y ıllar önce söylediği gibi: "Dönen dönsün, ben dönmeze m yolumdan!"

tercih edişiydi. 12 Eylül'le söyleriz her zaman. Öyleyse şehitlerin ve yaşayanların yaşam deneylerini bir eğitiri) aracına dönüştürmek için; eli mizdeki verileri, hızla, incelenip-araştırılabilecek, üzerinde çalışmalar yapılabilecek belgeler ve sanat ürünleri haline getirmeliyiz. Devrimciler tarihin nesnesi ve öznesi -y ani yaşayanı ve yaratanıoldukları gibi, yazanı, belgeleyeni, ürün haline getireni de olmal ıdır lar. Burjuva tarih anlayışının devrimci kişiliklere popülist-duygusal-tek yanlı yaklaşımların yarattığı bilinç çarpıklıktan da az görülen bir duru m değildir. "Lenin'in Fedaisi" Ka mo'nun yer yer kahraman, yer yer politik bilinçten ve zekadan yoksun bir çılgın olarak lanse edilmesi, Che ile Castro arasında "öne mli sorunlar" icat edil meye çalışılması, bu tür çarpıklıkların hemen sayabileceğimiz örnekleri. Bizi m mücadele tarihimi z de daha şimdiden bir çok spekülasyon ve de mogojiyle karartılmaya çalışıl ıyor. Öyleyse tarihimizi yazmayı, yalnızca kronolojik anlatımla ve

Sabit y oldaş, binlerce askere en genel olu mluluk ve olu msuzların tahliliyle sınırlayıp, bununla yetinmeden, tek tek devrimcilerin yaşam gözle mlerine dek yaymalıyız. Bu, devrim sonrasına ertelenebilecek bir iş de değildir. Özellikle cezaevlerinin bu konudaki çok zengin olanaktan değerlendirilmelidir. Cezaevlerinin hem derli toplu bir çalışmaya imkan vermesi, hem de mücadelenin çok farklı yerlerinden gelen insanların bir arada bulun ması gibi olanakları vardır. Ateş hattında bulunan yoldaşlarımız, sanatsal ürünleriyle, yorum ve eleştirileriyle, kolektif üretimi mi ze katılmal ıdırlar. Böylece devrimci yaşam, deneyim, anılar yeniden üretilecektir. Sorun çok edebi bir dil kullanmak değildir. Kolektivizmi n içinde çok nitelikli ürünler yaratabiliriz Yeter ki, pek çok konuda yarattığımız geleneklere bu. geleneği de ekleyelim ve dünya devrim tarihine kendi deneyimi mi zin en ayrıntılı ö zgünlüklerini birer mücadele bayrağı olarak miras bırakalım.

T AV IR

11


omuz omuza kurşun sıktığı diğer dört y oldaşı gibi, kıra yeni çıkan gerilla birliklerindendi. Kürdistan'da sav aşmanın, özellikle kır gerillasının başlı başına y aşam zorluklan bilinir. Bir de gerilla f aaliy eti daha önce adım atılmamış, çalışma yapılmamış bölgelerde sürdürülüyorsa, yani tüm risk ve zorluklan göze alınarak 'ilk olmak', 'önder' olmak dikkate alınırsa, düşmana karşı çatışarak yanıt verme cesaretini tereddütsüz gösteren, gerillanın dev rime olan inancını v e hareketine bağlılığını anlatmaya kelimeler yetmez. Bu nedenle tıpkı Sabit yoldaş gibi, diğerleri de söküp atılamay acak bir bağla bölge halkı ile Türkiy e halklarının y üreklerine gömülmüşlerdir. İşte yeni insan... Tereddütsüz kavgaya atılan, halklara verdiği söze bağlı, inançlı, cesur yeni insan... Nazım diy or y a: "Sen yanmasan, ben yanmasa m, biz yanmasak, Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa" "Yeni insan" verdiği söze sonuna kadar bağlıdır. Bu saf lık ve temizliğin, dürüstlüğün, namusun ve halka sunulan güv enin adıdır. Öy le y a, ölüm y erine rahat, tehlikesiz hatta bedelsiz y aşamak da vardı. Nasıl olsa kapitalist düzen "aklını kullan, köşeyi dön" diye f ısıldıy ordu. Düzenin albenisi sonsuzdu. Devrimcinin; yeni insanın düzenden yansıy an tüm cazibey i elinin tersiyle iterek zorlu bir y aşamı omuzlaması, hatta ölümle her an y üz y üze gelebileceğini bilerek kavgayı omuzlaması, ilk olması, önderlik etmesi, gerçek anlamıy la "uy gar", "çağdaş" bir insanı tanımlıy ordu aslında. Düzen 'olanakları' içinde bulanıklaşan bilincin yerini, özgürleşmiş ve güzelleşmiş bir bilinç almay a başlıy ordu. Y ani uygarlık, gerçekte politikleşen, İnancını koruy an, savaşan, üreten v e insani değerlerin temsilcisi bir beynin kazanılması v e yaratılmasıy dı. Özgürleşmek için "ben de yanarım" diy erek mücadele saflarına koşanların bu savaştan galip çıkacaktan, "karanlığı aydınlığa taşıyacakları"tarihe ispatlanıy ordu. "Fedakarlık etmek" halkın yaşamında yer etmiş, gerçekte içeriği dolgun, ama burjuv a ideolojisinde de-

12

T AV I R

magoji malzemesi haline gelmiş anahtar kelimelerden biridir. Örneğin İMF'nin dayattığı ekonomik politikay ı uy gularken, sömürü karşısında tepki duy ması kaçınılmaz olan emekçi sınıf ları y atıştırmak üzere bol bol "fedakarlık yapmaktan", "me mleketin, vatanın gelişmesi için bunun zorunlu hale geldiğinden" dem v urulur. Oysa bilinir ki, burjuvazi bırakalım fedakarlık y apmay ı, emekçi halkların f edakarlığı ölçüsünde konf or v e rahata kavuşan bir tahteravalli dengesi kurmuştur. Emekçi halklar ne kadar aşağıda olursa, burjuvazinin y ukarıya erişmesi de o oranda olanaklı hale gelecektir. Y aşamın her alanında beklediğine kavuşmay ı ümit ederek fedakarlık yapmak zorunda bırakılan emekçiler bu kelimeyi kutsallaştırırken, burjuvazi ise tüm değerlerinde olduğu gibi kirleterek kullanmaktadır. Oysa "f edakarlık etmek", bir devrimci için hedef lediği y arınlara ulaşma amacı içinde değerli kıldığı en sıradan görev if adesidir. Örneğin Beşiktaş'ta, kaldığı hücre evi polis taraf ından tespit edilince, bir süre sonra ev e gelmeleri gereken yoldaşlarını uyarmak v e ele geçmelerini önlemek üzere kendisini çatışarak "feda eden" Perihan Demirer yoldaşın tavrı, karşılığı hiçbir değerle ölçülemeyecek zenginlikte değil midir? İşte bu tavrın adı da insanlaşmadır. Bu, devrimci halk kültürünün; emekçi halkların kapitalizme son vermek üzere verdiği mücadele içinde geliştirip büyüttüğü kültürün, aslında halk kültürünün özünde bulunan kutsal değerlerin tam da kendisidir. Devrimci hareketin yetiştirdiği öyle insanlar v ardır ki, "her koşulda mücadele" şiarını kişilikleriyle özdeşleştirerek zorlu süreçleri cesaret, inatçı bir çalışma v e yöneticilik yeteneğiy le aşmasını bilmişlerdir. Y orulmak, gerilemek, inançsızlaşmak yoktur onların kitabında. Küçük iş, büyük iş yoktur. Yeri geldiğinde düşmanın açtığı bir gediği kapay an v e yaralan onarmaya çalışan büy ük bir önderdir, yeri geldiğinde ise çatışma İçinde en öne geçerek y oldaşlarını korumay ı bilen bir sıra nef eridir. Liderlik eder ama, görev gerektirdiğinde en sıradan işlere koşturur. Hare-

ketinin zarar görmesini engellemek için güçlük v e risklerle dolu birçok görev i bizzat sırtlar. Bir yoldaşı Niyazi Ay dın yoldaşı şöy le anlatıy or: "Onun yanında bulunduğum za man lar kendimi öyle güvenli ve rahat hissediyordum ki, en karmaşık işlerde ve en zor duru mlar karşısında getirdiği çözümlerle tüm kafa karışıklığımı giderir, her şeyi yerli yerine koyardı. Mükemmel bir insandı..." Niyazi yoldaş, 1985-89 ricat y ıllarında devrimci hareketin yeniden atılımını sağlay abilmesi için, asgari de olsa sürmesi gereken f aaliyetlerin kesintisiz biçimde devam etmesinde ve hareketin dışarıdaki zor yaşantısını örgütley ebilmede olağanüstü bir çaba harcamış, önder olduğunu bir an bile gözardı etmemişti. Tarihte, y aşamını kavgasıyla özdeşleştirmiş insanlara ender rastlanıy or. Öyle ki bugün bite büyük iddialara sahip birçok sol grubun yöneticileri sağcılaşarak devrimi ve davay ı inkar edip düzene teslim oluyor. Oysa bu olumsuzluklardan birinin bile harekete bulaşmasını önlemek, ancak tüm yaşamını tam bir proleter bilinçle donatıp, mücadele bayrağını doruklarda dalgalandıran önderlerin işiy di. 12 v e 13 Temmuz'da birlikte şehit düştüğü diğer y oldaşları ile, tıpkı Kızıldere'de toprağa tohumlar bırakan Mahirler gibi, y üzlerce devrimcinin mücadele saflarına katılmasında büy ük paya sahipti Niyazi y oldaş. Ölümü y enerek şehit düşenler, ölümü sıradanlaştıranlar "kavganın alevli rüzgarını dağların, başakların üzerinden ılık ılık yayarak, buğdayın bereketiyle bire bin verenlerdi". Onları hiçbir güç y enemezdi. Onların ardından yeni Niyazi'ler, İbrahim'ler, Nazmi'ler mücadelenin kesintiye uğramaması için kavgayı omuzlayarak boşalan yerleri doldurdular. Bir dev rimci hareket iktidara ulaşma sürecinde darbeler yiy ebilirdi. Kavga her zaman düz bir hat izlemiy ordu. Bu anlamda, emekçi sınıf lara güv en veren bir güç olabilmek ve onlara inanç taşıy ıp devrim motiv asy onunu her koşulda koruy abilmek de, ancak mücadelenin kesintisizliği ile başarılabilirdi. Devrimci Hareket, 12 Temmuz'un ardından y aralarını sardı. Ama sadece o süreçte


değil, her seferinde kaybettiği kadrolarının y erini y enileriy le doldurmuş v e y ediği darbelerden sürekli galip çıkmay ı başarmıştır. Devrimci Hareket, halkına güv en veren özellikleri kendisinde cisimleştirmiş kadrolarıy la bu onur sav aşını dev rime kadar taşıy abilirdi. Bu y önüyle, "y eni insan"a o sürecin yüklediği görev eskiyi aşarak kendisini yenilemesi ve kav gay ı ay nı kararlılıkla sürdürmesiy di. Halklarımızın geleneksel y aşamında kadının y eri bilinir. Ezilen, horlanan, ama bir o kadar da kutsal değerdir kadınlarımız. Belki de bu nedenle "at, av rat, silah", halklarımızın y aşamının kopmaz bir parçasıdır. Buna karşın kadın, toplum içinde ezilen kimliğinden sıy rılamamıştır henüz. Dev rimci hareket bu konudaki özenli y aklaşımıy la, kadınlarımıza da özgürleşmenin kapılarını açmıştır. Bırakalım çekingen, feodal değerler timsali bir kadını; artık sav aşan, y aratan v e y öneten bir kadın vardır. Olcay lar, Ferdalar, Perihanlar. Hamiyetler ve onlarca bay an yoldaşımızın örnek yaşamlarıy la kazanılan yeni kadın kimliği, "ölümü tümlerle karşılayan" ve "Asıl siz halkın adaletine teslim olun" diy en Güner v e Özlemler'in, "Cesaretiniz varsa gelin" diy en Eda Y üksellerin, "kadının na musu beynindedir" diy en v e "hareketinin ismini kanıy la duv ara y azan" Esmalar'ın, Nurhay atlar'ın kazandırdıklarıyla en şerefli y erini almıştır. Artık düzen kadını y oktur. Dev rimci v e özgür kadın halklarımızın gönlünde baş köşede y erini almıştır. Özellikle Sabo'nun örnek dolu dev rimci yaşamının, önderlik eden ve en zor koşullarda hareketi sahiplenen kişiliğinin, dev rimci kadınlarımızın y aratılmasında büy ük bir rolü v ardır. 16-17 Nisan'da, yirmi y ıla yaklaşan dev rimci yaşamını, kendisini kuşatan binlerce polisin ölüm kusan silah ve bombalan karşısında savunan oy du. Hareketine bağlılığın simgesiydi Sabo. Ölürken bile y oldaşlarına yardımcı olabilmek, içinde bulunduğu operasyonun en az zararla atlatılabilmesi sağlamak ve gözleri üzerlerinde olan milyonlarca y oksul

emekçiye, kendilerine umut bağlayan dünya halklarına önemli mesajlar iletebilmek, ancak Sabo'nun f edakarlık, bağlılık dolu devrimci yaşamı irdelendiğinde anlaşılabilecek olgulardır. İlkeli bir kişilik, davasına bağlanmış bir yaşam v e halklarımızın tutarlı geleneklerini, kültürünü içselleştirmiş koca bir yürek... işkencehanelerde "sizlere söyleyeceğim hiç birşey yok!" dedikten sonra gözaltında kaybedilen Y usuf Erişti, ser verip sır vermey en ve katledilmeden önce işkencecileri deliy e çev iren Birtan Altunbaş v e halkları için canlarını seve sev e ölüme sunan onlarca y oldaşı gibi, hareketini ve y oldaşlarını sahiplenme bilinciyle harekete geçen savaşçılar, 16-17 Nisan'ın hemen ardından düşmanın y enilgisini sağlayan bir dizi eylemlilik başlatmıştı. Dev rimci değerleri savunmanın y eri ve zamanı y oktu. Koşullar v e olanaklar önemli değildi. Önemli olan, bir dev rimcinin içinde sınıf kini duy abilmesi ve mücadele ateşinin canlılığım yüreğinde koruyabilmesiydi. Bu ateş bulunduğu y eri yangına çevirmeli v e düşmanı pişman edecek bir güce dönüştürülmeliydi. Y eni insan her geçen gün geleneklerine bir yenisini ekliy or. Kendisi de y enileniyor ve kabuk değiştiriy or, yenilendikçe halkları kazanıy or, kazandıkça da y eni değerlerin halklar içinde kökleşmesini, büyüy üp serpilmesini sağlıy or. Sav aşın zorluklarını göğüsleyemediği halde dürüst dav ranmayanlar 'teoride uzmandırlar'(!). Y itirdikleri tüm değerleri gibi, siyasal tav ırları ve kişilikleriyle de kokuşma içindedirler. Değerlerine sahip çıkan, "adalet" olarak gördükleri ve güven bağladıkları dev rimcilerle her geçen gün bütünleşen halklar, onlara kapılarını kapatıyorlar. Aynı çev reler devrimcilerin y arattıkları direniş destanlarını küçümsemekte, kan ve can bedeli oluşturulan değerleri görmezden gelmekte ve hatta oligarşinin dev rimciler üzerinde y ürüttüğü kontrgerilla propagandalarını 'sol' içinden desteklemektedirler.

onurunu koruyanlar tarihe nakşettikleriyle sonsuzluk kazanabilirler. Devrimci Halk Kültürü bizim çabalarımızla halkların benliğinden söküp atılamay acak derinliğe işlemekte, 'insanlaşma' önündeki dejenere kalıntıları sav urup atmaktadır. Y ani f aşizmin zoruy la ezilen kişilikler, ancak ona meydan okuyarak ölümsüzleşenlerin mücadelesiyle özgür bir benliğe kavuşacaktır. Bu durum halkların bilincinde adım adım açığa çıkmaktadır. "Y eni insan" statü tanımaz. Y aratıcı v e inatçıdır. "Y eni insan"ın hangi zaman kesitinde, hangi gelenekle tarih içindeki y erini alacağı v e hangi özellikleri halkların y aşamına kazandıracağını kestirebilmek kimi zaman güçtür. Kır gerilla komutanlarından Av ni Turan yoldaş, devrimci harekette darbe y apıldığı v e önderliğin gaspedildiğini öğrenince darbecilere meydan okuyarak, onları hak ettikleri y ere gönderebilmek ve hareketten tecrit etmek amacıy la hemen "Ölüm Orucu"na başlamıştır. Ve ancak yoldaşlarının uzun ikna çabaları sonucu, hareketini f arklı şekilde koruy up sahiplenebileceği düşüncesiyle vazgeçirilebilmiştir bu eyleminden. Av ni Turan, Recai Dinçel v e İbrahim Y atçın Arkan yoldaşlar, "darbecilik" ihanetini y enebilmek amacıy la y oğun uğraşlar verdikleri aynı süreçte, kaldıkları ev in polis taraf ından sarılmasıyla çatışmay a başlamışlar; "Asla teslim olmayacağız!" diyen haykırışlarıy la yine devrimcilerin mesajını v e kararlılığını halklara ulaştırmışlardır. Ve bugün Sibel Y atçın, ey lem sonrası çatışmada "teslim ol!"ağrılarına, "Bizi m teslim olduğu muz n e za man görül müştür?" diy erek yeni insanın o doy umsuz erdemlerini emekçi halklara ulaştırmıştır. Ev et, Devrimci Halk Kültürü sosy alizmin kültürüdür ve savaşılarak yaratılır. Bu kültürü yeni insan, savaşan insan yaratıyor. Y eni insan Devrimci Halk Kültürü'nü yeni gelenekleriyle oluşturmaya devam edecektir. -

Halklarımızın onlardan örnek alacağı v e benimseyeceği değerleri 1 yoktur. Çünkü ancak namusunu v e

TAVIR

13


Sömürü ve zulmün hüküm sürdüğü vatanımızda, bu gerçeği değiştirme kaygısı ve kavgası taşıyan, ve halklarımıza onurlu bir gelecek vaat eden Partimiz köklerini, bereketli Anadolu topraklarını hakça ve kardeşçe bir yaşam için kanlarıyla sulayan ve bizlere, zali min sö mürü ve zul müne karşı isyan geleneğini miras b ırakan halk önderlerinden almakladır. Bu köklere inerek bugünü kavramak ve kavratmak, "Devrimci Halk Kültürünü yaratma çabamızda bize esin kaynağı olacaktır.

Anadolu

Halk

Hareketleri

Tarihinde

İlk

Örgütlü

Başkaldırı;

BABA İSHAK

A Y A K L A N M A S I (1240) Sa dun CAN aba İshak, Şeyh Bedrettin'den, hemen önceki tarihsel sürecin önderlerindendir. Baba İshak, Selçuklu dev letinin y oksul kitleler üzerinde uyguladığı ağır zulüm politikalarına karşı, Anadolu halkını hakça ve kardeşçe bir y aşam için örgütlenmeye, zalimlerin zulmüne v e saltanatına karşı topyekün ay aklanmaya çağırıy ordu. Anadolu toprağı, çok çeşitli barbar hükümdarlıkların akın, yağma, talan v e katliamlarına maruz kalırken, kanla sulanan kıraçlıklarında isyan tohumları da besliyordu. Çıtır çıtır y anan ateşin etraf ında, postlar üzerinde, müridleriyle diz kırmış oturuyordu Baba İSHAK. Alevlerin ay dınlattığı ışıl ışıl bir göz ile bakan Baba İSHAK, hararetle konuşmakta, kızıl sarıklı gencecik y üzlü müridler, şey hlerinin y oksul ırgatlar için söylediklerini dinlemektedir. Baba İSHAK: "Sultan Gıyasettin'in tımar vergisi, halka (reayaya) zülüm eder olduğundan gayrı dayanacak hal kalmamıştır. Bundan ötürüdür ki, her din ve dilden kardeşlerimize gidilip, Sultan Gıyasettin'in sefahat hayatı ve zul mü bir bir anlatılmal ı. Çocuk, genç, yaşlı, kadın, kız demeden söz birliği, can birliği edil meli. Gayrı zalımların sarayına, tekmil kılıç kuşanıp, at sürelim. Nic'olursa olsun. Dünya halkının ıslahına, ganimetler-

14

TAVIR

den hissedar olmalarına girişelim". Sultan Gıyasettin'in kılıç ve kırbaç ile toplamaya çalıştığı tımar v ergisi, yerli ve göçebe halkın yaşamını giderek zorlaştırmakta ve dev lete karşı memnuniyetsizliklerini arttırmaktadır. İşte bu koşullarda Baba İSHAK, ezilen y erli v e göçebe halka, eşit, hakça ve kardeşçe bir dünyanın yolunu göstermekte, onları, zalime karşı kılıç kuşanmaya çağırmaktadır. Şimdi gelin bir uzun yol eyleyelim. Yoksulların ahını isyan eyleyen Baba İSHAK'ın ve müridlerinin günlerini tazeleyelim: Kıraç, dağlardan uçsuz bucaksız ov alara, y eşil-kızıl ırmaklara, dağlara tepelere inen meltem rüzgarlarının estiği Kefersud diyarını birazdan kâra bulutlar kaplayacak. Sultan Gıy asettin'in süv arileri, nal sesleri arasında kılıç ve gürzleri ve kırbaçlarıy la, tozu dumana katıp, yoksulların dirliğini tarumar edecekler. Gıy asettin'in f ermanına kusur eyley enlerin malları y ağma v e talan edilip, kılıçtan, kırbaçtan geçirilecek. Kadınların v e kızların namusları kirletilecek. Sefahat ve saltanatın ömrü böyle tazelenecek. Ve dağlar, ovalar, ırmaklar, dereler, tepeler; ateş, kan ve f eryat ile bezendi. Y oksul ırgat başları, ağzı köpüklü kısrakların çığlıktan arasında toz ve dumanlara karışıp bir bir yere düştü. Süvariler naralar atıp kılıçlarını, mızraklarını kesik ırgat başlarıy la süslediler. Vergi v e ganimetleri alıp, kısraklarını Kefersud Kalesi'ne sürdüler. Sultan Gıyasettin huzurunda vergi

ve ganimetleri takdim ettiler. Sultan Gıy asettin "ihtişamı v e memleketin sahipliğini" böyle "hak" ediyordu. Göğü y ırtan şimşekler Samsat'ın Kef ersud Köyü'ne y ağmurlar indiriy ordu. Ağaçlar, otlar tıpkı y oksul ırgat bedenleri gibi, zay ıftitrek v e boyunları bükük sallandılar, ıslandılar uzun uzun... Kayalıklardan inen sular Kefersud Köy ü'nün yamaçlarındaki mağaranın puslu gözlerinden süzülüp, yere indi. Kara kaftanlı atlılar balçıklı yollardan, ovalardan, sulardan geçip hudut boy larına v ardılar. Atlılar hudut boy unca sıra sıra dizildiler. Atlarının başlarım yanyana getirdiler. Ön sıradaki atların sabırsız ayakları yeri eşelerken, hududun öbür yanında Türkmen Göçebeler yeşil otların üzerinde rengarenk, salınarak, dalgalanarak aç, çıplak ve bitap bir halde çocukları, kadınları, bohçaları ve hayvanlarıyla atların ayaklarına doğru ağır ağır yaklaşıyorlardı. Süvariler mızraklarını ve kılıçlarını sımsıkı kav radılar. Gergin bedenlerini gevşetmediler. Soğuk ve kaskatıy dılar, av ını bekley en sırtlanlar gibi. Donuk gözlerini Türkmen göçebelerinden ay ırmadılar. Okçu süv ariler atlarını rahman adım öne sürdüler. Oklar yaylara yerleştirilirken güneş, hududa yaklaşan göçebelerin gözlerine iniyordu. Oklar yaylarından f ırladı. Hududu geçen ilk grup göğüslerini delen okların vızıltısını bile duy madı. Hudut boy u, nal sesleri, at kişnemeleri ve nara ve feryadı figan oldu. Atların ayakları altın-


da yüzlerce kadın, çocuk başı ezildi. Kaçanlar düşenlerin ölü bedenlerine, başlarına basarak kurtuldu. Sultan Gıyasettin'in süvarileri, masum ve savunmasız bir halkı "bozguna" uğratıp, atlarını dolu dizgin geldikleri yöne sürdüler. Ama Türkmen göçebeleri karıncalar gibi, Orta Anadolu y olunu takip edip y eniden, yeniden akın ettiler. Sultan Gıyasettin'in ülkesine bucak bucak, ova ova doluştular, yerleştiler. Y erleşim bölgelerinde Kürdü, Ermenisi, Rumu, Çerkesi v e Gürcüsü ile kay naştılar, zıtlaştıf ar ya da çatıştılar. Ancak bütün bunlar Selçuklu Sultanlığı'nın asayişini tehlikeye attığında, amansız baskı ve zulüm f ermanları çıkartıldı. Baba İSHAK ve müritleri Amasya, Tokat, Sivas köylerine dağılıp Sultan Gıy asettin'in halkına hıy anetini, sefahat hayatını, adaletsizliğini v e zalimliğini anlatıp, y oksul ırgatları din, dil, mezhep, tarikat demeden ay nı yolda; hakça ve kardeşçe bir y aşam için birleşmelerini ve zalimlere aman vermemelerini, vergi fermanlarına uymamalarını ve bunun için kılıç kuşanmalarını tembihlediler. Baba İSHAK ve müritleri Amasya'daki dergaha (mağaraya) döndüklerinde, köylerden ve çevre vilayetlerden gelen halk ve müritleri Baba \SHAK'ın fikirlerini bellemenin yanında, kendilerine ait her türlü sorunu da ona danışıyor, çare buluyorlardı. Artık Baba İSHAK ezilen, zulmedilen mülkü yağmalanıp talan edilen, tımar vergisiy le bezdirilen, her dilden, her dinden v e her mezhepten reay anın önderidir. Baba İSHAK ve müridlerinin yıllar süren bu derlenişi artık olgunlaşmıştır. Ve ayaklanma (Cihad) karan... Baba İSHAK, Tokat, Siv as ve çevre vilayetlerde bulunan müritlerine dergaha dönmeleri için haber saldı. Onları dergahında beklemeye başladı...Baharın ılık rüzgarlarında salınan çiçekler, otlar, ağaçlar, ötüşen kuşlar,

börtü böcek arasında, başında kızıl sarığı, uzun bey az sakalı v e elinde asasıyla ağır ağır geziniyor Baba İSHAK. Sivas'ın köylerinden, kasabalarından toplaşanlar Amasya hududunda. Tokat'tan gelenlerle birleştiler. Dağları, ormanları, ov aları, dereleri geçip, Baba İSHAK'ın dergahına iriştiler. Müridler mağaranın (dergahın) bulunduğu dağın yamaçlarına vardıklarında gün kızıla dönüy ordu. Atlılar dizi dizi gölgeler halinde, batan günün önünden geçtiler ve mağaranın önünde durup atlarından indiler. Mağaradan, ellerinde meşalelerle çıkan diğer müridler gelenleri karşılarken, mağaradan çıkan Baba İSHAK meşalelerin arasında yürüyüp, yol yorgunu müridlerini teker teker kucakladı. Bütün müridler hasretle kucaklaştılar. Atlar mağaranın çev resindeki ağaçlara bağlandı. Dergaha geçildi. Baba İSHAK ve müridleri y ıldızların v e ay ın altında, çekirge sesleriyle çevrili mağarada gün ışıy ıncaya kadar söyleştiler. Baba İSHAK, planlanan ayaklanma günü geldiğinde hangi müridler nerede, nasıl davranacak, kendisi hangi yörede olacak, buyruklarını kim nasıl ulaştıracak? Ayaklanma ile ilgili tekmil herşeyi, tane tane, usul usul bütün bilgeliğiy le aktarıp, eksik söz bırakmadı:

ayanın başına geçmeli. Cenge hazır olun malı". Baba İSHAK, oturduğu postun üzerinden y avaşça doğrulup ayağa kalkarken, ateşin etrafındaki müridler de ay ağa kalktılar. Baba ISHAK'a say gı v aziy eti aldılar. Baba İSHAK, ellerini arkaya alıp mağaranın ortasında yanan ateşin etrafında şöyle bir dönüp düşündü. Ve müridlerinden birinin yanına yaklaşıp bir elini omzuna koyup, güvenle v e sevecenlikle ona Kef ersud taraf ına gitmesini söy ledi. Birkaç adım daha ilerleyip bir başka müridine de aynı biçimde Maraş'a gitmesini söyledi. Her iki mürid de verilen görevi saygı ve de coşkuyla karşıladılar. İki müridinin de görevlerinin mahiyet' oldukça önemliydi. Serkeşlik gününden önce, Kefersud ve Maraş'ta belirlenen gün v e saatte Baba İSHAK'a sevgi v e bağlılık gösterenlerin atlarına binerek sultan Gıy asettin ülkesindeki şehir ve kasabaların fethine y ürümeleri için komut verecek, babanın adını işiten ve kendisiyle birlikte zalimlerin köklerini kazımak için elele verenlerin birçok haktan faydalanacaklarını, ona uymak istemeyenlerin ise hiç aman yerilmeden öldürüleceklerini anlatacaklardı.

Baba İSHAK her iki müridine de şefkat ve güvenle sarılıp "uğurlar olsun" dedi. Dergahtaki bütün "Gayrı hak yolunda kılıç kınından müridlerle tek tek kucaklaşan iki çıkmalı. Bilge, yiğit cenkdaşlar tekmil, serkeş mağaradan çıkıp at bindiler; dergahın bulunduğu dağın aç, çıplak, serkeş (başkaldıran) reeteklerine inip, atla-

T AV IR

15


rint ters istikamette yan yana getirdiler. Sonra birbirlerine bakıp el sıkıştılar. Atlarını iki yana sürüp tozu dumana kattılar.. Birkaç y ıl sonra Baba İSHAK'ın müridleri serkeşlik hazırlıklarını tamamladılar, v e önderin f ermanını beklemeye başladılar. Çok geçmeden Baba İSHAK'ın fermanı müridlerine ulaştı. Varalım dilden dile, kulaktan kulağa, candan cana dört bir yana haber salalım. Hakça ve kardeşçe bir hayat için cengimiz var. Sultan Gıyasettin'in zulmü ve sefası mutlak tarumar olana dek kılıç kınında olmayacak!... Ok yay dan f ırlar gibi başladı serkeşlik. Tekmil Türkmen, Kürt, Ermeni , Urum, Gürcü ve daha birçok milliyetten reay a Amasya'da, Tokatta, Sivas'ta ve y akın yörelerde sözleşildiği gün ve saatte serkeşlik bayrağını kaldırdılar. İlk önce Baba İSHAK'ın doğduğu Kefersut'u ateşe verdiler. Siyah dumanlar her tarafa yayılmaya başladı. Babanın buyruğuna boyun eğenlerin canlarına aman verdiler. Onun yoluna gitmey ip karşı duranları ise hiç bir tereddüt ve korku duymadan öldürdüler. Alişiroğlu Muzafferüddin, bir kuvvet toplayarak üzerlerine yürüdü. Her

iki taraf arasında büy ük cenkler oldu. Ve nihayet Muzaff erüddin kuvvetleri bozguna uğradı. Alişiroğlu Malatya'ya dönüp Kürtlerden, Kirman Oy makları'ndan kalabalık bir süvari toplayarak tekrar cenge tutuştu. Baba İSHAK'ın kurmay larının kararlılığı ve kahramanlığı, ay aklananlara cesaret veriyordu. Alişiroğlu ikinci def a mağlup oldu. Müridler haykırarak ilerlediler. Konakları, kaleleri ateşe verdiler. Amasya hududundan çıkıp Siv as'a doğru sel gibi aktılar. Siv as'ta iğdiş başı" v e diğer ileri gelenleri öldürdüler. Karşı koyanları bozguna uğrattılar. Bu çarpışmalarda müridlerin ellerine bir çok ganimet geçti. Zafer naraları Siv as'ı y erinden sarstı. Şarkılar ve şenliklerle zafer bayraklarını burçlara asıp, yüzlerini Tokat'a çevirdiler. Siv as'ta olduğu gibi, Tokat'ta da düşman bozguna uğratılıp mağlup edildi; Baba İSHAK'ın daha Önce Tokat'a y erleşen cesur müridleri en önde cenk ediyordu. Tokat ahalisine uzun uzun sözler edip bu cenge katılmalarını sağlamışlardı. Zaf er sahipleri, coşkun ırmaklar gibi Amasya taraf ına yöneldiler. Hakça ve kardeşçe bir hayat için yola çıkan ve günlerdir dört bir y anda cenk edip, yengilere yengiler katan bu kalabalık halk, birazdan Amasy a içlerinde diğer cenkdaşlarıy la buluşacaktı. Uzunca bir ağaç dalına bağlanmış cenk bayrağını, üstü başı y ırtıklar içinde bir Türkmen kadını taşıy ordu. Alnı terli, gözleri ışıl ışıl parlıy ordu. Cenk bayrağı, y ırtıklarından epeyce onarılmış, ama güneş kadar parlak ve y akıcıy dı. Kınalı saçlarını rü zgarlara katmış, okçuların önünde, dimdik yürüyor Türkmen kadını.

16

TA VI R

Baba ISHAK ve en yakın müridleri, dağdaki dergahta buluşmuş, gidişatı değerlendirirlerken birkaç mürid daha geldi. Baba İSHAK gelenleri alınlarından öptü ve kucakladı. Sonra bütün müridlerine dönüp: "şimdi yüreklerimizdeki kutsal cenk ateşini daha bilgece ve daha soğuk kanlı yayma vaktidir. Zafer sarhoşluğuna izin vermeden şöyle bir durulalım. Ve bizi fitne fesat bekleyenlerin e mellerini belleyelim"dedi. Tokat'tan dönenler Amasya'y a girdiklerinde kuvvet v e kudretlerinin ışığı her taraf ı tutmuştu. Suttan Gıy asettin bu durumu haber alınca, ihtiyaden Hububat Kalesi'ne çekildi. Sonra da plan yapıp Amasya Asker Serdarı Hacı Armağan Şah'a, Baba İSHAK'ı ve kendisine en çok bağlı olan müridlerini basıp esir etmesini ve sonra da Amasya'y a getirip kale burçlarında asılmasını f erman ey ledi. Amasya Serdarı süvarisiyle yola çıktı. Gök kara bulutlarla kaplıydı. Baba İSHAK ve en y akın müridleri dergahta yeniden bir araya gelmişlerdi. Müridlerden biri, Sultan Gıyasettin'in ihtiyaden Hububat Kalesi'ne çekildiğini, ancak fitne fesat içinde olup planlar hazırladığını, Amasya Serdarı Armağan Şah'ı üzerlerine gönderdiğini söylerken mağaranın dışında bekleyen müridlerden biri hızla içeri girdi ve düşmanın mağaraya doğru yaklaştığını haber v erdi. Müridlerden bir kaçı Baba ishak'ı başka bir y ere kaçırmay ı önerdiyse de, Baba İSHAK bunu tereddütsüz reddetti. Kılıcını kınından çıkarıp: " bundan gayrısından medet aramayacağız. Hak yolunda baş esirgemeyeceğiz. Bu cenk benden, sizden ötedir. Bu cenk üstsüz başsızların, tekmil reayanın zaptı zor öfkesinde, candan cana, devam eyleyecektir". Amasya Serdarı Armağan Şah ve süv arileri dört bir y andan mağaray ı kuşattılar. Baba İSHAK v e müridleri yenileceklerini biliyorlardı. Ancak herşeye rağmen aman dilemeyecek, Armağan Şah'ın ayaklarına kapanmayacaklardı. önce kızgın alev li oklar f ırladi...Gökten yağmur misali ateşler yağdı. Kılıçlar kılıçlara değende, her yan ateş duman içinde, feryat nara ve de kan ile donandı. Başlar gövdeleri


terk eyledi. Baba İSHAK ve müridleri mağaranın ağzında kıstırıldılar. Son bir hamleyle kılıçlar hav ada parlay ıp çınladı. Ancak yankısı fazla sürmedi. Baba İSHAK kendisine en çok bağlı olan birkaç müridiyle birlikte esir alındı. Önde Baba İSHAK, arkada müridleri, arka arkaya bileklerinden v e ayaklarından zincire v urulup bir atın arkasına bağlandılar. Amasy a'y a doğru, durup dinlenmeksizin, at arkasında y alın ay ak yürütüldüler. Çok sonra Amasya'ya varılıp kale burçlarına çıkarıldılar, itile kakıla bir kenara dizildiler. Tez kementler hazırlanıp kale burçlarına bağlandı. Armağan Şah ve diğer iteri gelenler, Baba İSHAK v e müridlerini bir müddet sey reylediler. Baba İSHAK ve müridleri cellatlar eşliğinde, ay aklarındaki Zincirleri sürüy erek kalenin dışa bakan burçlarına doğru yürüdüler. Sonra bir bir burçlara dizilip kementleri boy unlarına geçirdiler. Baba İSHAK v e cenkdaşları serkeş diy arı Amasy a dağlarına, ov alarına, köylerine son kez baktılar. Deli rüzgarlar kara bulutların arasından sıyrılıp kale burçlarına indiler. Armağan Şah'ın işaretiyle, cellatlar Baba İSHAK v e müridlerinin boy unlarındaki kementleri bir kez daha sıktılar v e teker teker arkalarından y aklaşıp, burçlardan aşağı ittiler... Deli rüzgarlar uslanmaz ıslıklarıy la kapladılar her yanı. Baba İSHAK ve müridleri kale burçlarında sallanırken, kızıl ipekli başlıkları, sarıkları, rüzgarlara karışıp gitti. Armağan Şah kendini galip sanıp mahiy etindeki süvarileriy le ay aklananları takibe koyuldu. Çok geçmeden karşı karşıy a gelindi. Armağan Şah elçi gönderip Baba İSHAK ve ona en yakın olan müridlerinin Amasya'da asıldıklarını haber etti. Ancak bunun faydası olmadı. Ateşte pervaneler gibi hep bir arada kılıç salladılar. Sultan Gıyasettin, Hubadabat'tan haberciler saldı. Takv iy e ordularını çağırdı. Süvariler son süratle Sivas'a geldi, teçhisat ve mühimmatını alarak bir gün bir gecede Kayseri'ye yetişti. Türediler, Kırşehir'in Malve Ovası'nda toplanmışlardı. Gürcüoğlu Candar Bermanşah Frenk büyüklerinden Fardah'la yola çıktı; Serdarlar arkadan

ağır bir orduyla yürüdü. Sultan Gıy asettin'in öncü kuvvet kumandanlığı arkadan gelecek takv iye ordularını beklerken, serkeş reay a bu durumu haber alıp, ertesi gün cenge dev am etmek üzere geri çekildi. Sultan Gıyasettin'in takviye orduları bir bir gelip bekleşirken, serkeşler ansızın bir tepeden göründüler. Sultan süvarileri bir an şaşkın kalıp harekete geçtiler. İlk safta Frenkler vardı. Baba İshak'ın müridleri okları ve kılıçlarıyla kalkıştılar... Kılıçlar, hançerler, oklar, gürzler birbirine girdi. Sultan süvarileri tekrar geri çekildi ve tekrar hamle yaptı. Baba İSHAK'ın y olundan giden müridleri ve tekmil reaya, yanlarında taşıdıkları çoluk çocukları v e eşy a denkleri arasında siper almış, yüklerin, urganların arkasından sert yaylarla ok atmaya devam ediyorlardı. Derken Sultan Gıyasettin'in diğer takv iye orduları da geldi ve Baba İSHAK'ın cenkdaşlarının etraf ını çevirdi. Genç, yaşlı hiç kimseye f ırsat v e aman vermediler. Arkadan büy ük bir ordu daha geldiğinde Piştar Kuvvetleri işi bitirmişlerdi. İki üç yaşındaki çocuklardan başka hiç birini sağ bırakmadılar. Müridlerin kesik başlarını burçlara, hanlara astılar. Anadolu Selçukluları döneminde Baba İSHAK ve müridlerinin, sömürü ve zulme karşı ezilen halk kitlelerini yanlarına alarak başlattıkları bu ilk örgütlü başkaldırı, bugüne kadar yüzlerce ayaklanmanın esin kaynağı olmuştur. İsyan bay rağı elden ele, candan cana dev redilmiştir.

mız, halklarımızı "gerçek kurtuluş"a götürecek sosyalizm bay rağına da kavuşturulmuştur. Bu bayrak, 12 Mart açık f aşizm koşullarında, Kızıldere'de; "dönmeye değil ölmeye geldik" diyen 30 Mart Manif estocularının, 12 Eylül karanlığında, siy asi kimlik ve halklarımızın onuru için f aşizm zindanlarında ölüm oruçlarına y atan Apolar'ın, 12 Temmuz kuşatmalarında Niyaziler'in, İbrahimler'in, Malatya kırlarında Şerafettinler'in, Sabitler'in, 17 Nisan'da Sabolar'ın, Sinanlar'ın, Fazıllar'ın, Dersim'de Onikiler'in, Kemallerin, Karadeniz'de Bahattinler'in, Toroslar'da Tarıklar'ın, Tokat'ta Suatlar'ın v e Gazi ay aklanmasında Sezginlerin, Hasanlar'ın, Fadimeler'in ellerinde dalgalandırıld ı.

Daha nice halk ayaklanmalarına sahne olan bereketli isyan toprakları-

Çizi mler Sovyet resim kataloğundan uyarlanmıştır.

1240'da Baba İSHAK'ın dergahından dev ralınıp dev rim kavgasına taşınan isyan geleneği, vatan topraklarımız özgürleşene dek tereddütsüz sürdürülecektir.

Kay nakça: 1. İbni BİBİ/ O. TURAN 2. İlk Mutasavv ıflar/ M. F. KÖPRÜLÜ 3. Anadolu Selçukilerinde Türkiy e/ M.F. KÖPRÜLÜ

T AV IR

17


K

ıpırday amıy orum. Bacaklarımda ve sol taraf ımda bir ağırlık... ölü insan bedenlerinin ağırlığı... Hissediyorum. Bacaklarımın altındaki oldukça soğuk. Öleli birkaç saat olmuş demek ki. Sol yanımda kolumun üstünde y atansa sıcaktı daha: Onu y eni getirdiler. Saçları da y üzüme değiy or. Tanıy or muyum bu insanları? Gözlerimi aralay ıp bakabilsem y üzlerine. Zorluyorum kendimi, olmuy or. Göz kapaklarım y üzümden akan kanla y apışıp kalmış birbirine. Acaba bu kan olmasay dı aralayabilir miydim gözlerimi? Gözlerimi aralay abilsem görebilir miy im? Bütün bunları bilemiy orum ama, ölülerin herşey i hissettiğini biliy orum artık. Y aşayanların bilmediği birşey bu, ben ölüy üm v e hissediyorum. Bacaklarım ve kolum uy uştu... Altımda kalmış bir kaç ölü v ar. Onların her taraf ı uy uşmuştur. Kıpırday abilsem, bacaklarımı v e kolumu kurtarıp ölülerin üstünden şöy le aşağı y uv arlan iversem. Vey a konuşabilsem onlarla. Ben ölüy üm ve kıpırday amıy orum. Ötekiler de kıpırday amaz. Ölüler kıpırday amaz. Ölüler sadece hisseder. Ne diy e üstüste attılar bizleri böy le! Hissettiğimizi bitmediklerinden olsa gerek. Bilseler y ine üstüste atarlar mıy dı? Atarlar, hatta biraz daha tekmelerlerdi. Ben daha ölmemiştim. Annem balkonday dı. Kurşun seslerine annemin çığlıkları karıştı. Sonra öteki kadınların sesleri...Balkona koştum; bir ticari oto ev imizin önündeki caddeden ağır ağır gidi yor. Otonun içinde başından aşağı örme bir şapka geçirmiş biri. Y üzü yok. Bir silah v e bir şapka... Evimizin y üz metre kadar aşağısındaki kahvenin önünde durdular ve oray ı da taray ıp uzaklaştılar. Bütün balkonlar insan dolu ve hepsi de çığlık çığlığa. Abim de taranan kahvede. Annemle y alınay ak dışarı f ırladık. Kahv eye koşuy oruz. O taksi, silah v e şapka yok artık. Zaman kahv ede donakalmış, insanlar hiç kıpırtısız, boş gözlerle çev rey e bakıy or, ne olduğunu kavramaya çalışıy or.

18

T AV IR

Sanırım otoy u ve başlığı bile göremediler. Sadece kurşun sesleri... Önce kanlar dev indi... İnsanların y üzlerinden, kollarından, bacaklarından süzülüp beton zeminde gölettendi. Abim orada, direğe yaslanmış bana bakıy or konuşmadan. "Birşeyin yok ya!" diy orum. Ellerini bedeninde gezdirip "y ok" diyor. Annem dizlerine v ura v ura bağırıy or. Birden herşey hareketleniyor. Y ere yatanlar kalkıyor birer ikişer. Y aralıların inlemey le karışık bağırtıları, dev rilen sandaly eler... telefonlar... taksiler... ambulans... kucakta taşınan y aralılar... kalabalıkta y akınlarını aray anlar, kahv eye girip çıkanlar... Kıpırdamay an sadece Halil Dede. Beyaz v e uzun sakallarıy la, donuk bakan gözleriy le, açık kalmış ağzıy la oturduğu sandaly ede kalakalmış. Başı arkaya kaykılmış. Bastonuysa yan tarafta yerde. Kimi kimsesi y oktu Halil Dede'nin. Kaç y aşında olduğunu tam bilemiyorum ama oldukça yaşlıy dı. Hiç ev lenmemiş derlerdi onun için. Bir iki akrabası v ardı elbette ama sağ etin sol ele yardım etmediği bu zamanda kim y ıkay ıp pullayacak karnını doy uracak Halil Dede'nin. Sokaklarda yatardı y akın zamana kadar. Daha inşaatı bitmemiş Cemev i'nde bir oda temizlenip boy andı onun için. Masa, sandaly e, yatak... Bir de çok gezerdi; o Cemev i senin bu Cemevi benim. Ölüp kalacak bir y erlerde diy e endişelenirdik. O ise Belediy e gömer beni dey ip gülüp geçerdi. Y aralılar hastaneye kaldırıldıktan sonra bir minibüs karakolcu geldi. Karakolcular geldiğinde, orada bir kaç y üz kişi vardı. Kiminin dilinde kocasının adı kiminin dilinde oğlunun adı... Hepsi de kurşunların kime değdiğini soruyordu. Önce baba, kardeş, koca... sonra da hısım akraba. Karakolcular "Ev lerinize gidin!" dedi. Herkesin dilinde

bir isim olduğundan kimse ev ine gitmedi. Kimse evine gitmeyince de karakolcular oradan gitti. Bu arada Halil Dede'nin şakağından akan kan önce kahvenin içinde gölettendi, sonra kahveden taşıp İnönü Caddesi'nde bir aşağı aktı, döndü bir y ukarı aktı. Sonra da İnönü Caddesinden ara sokaklara saptı. Aka aka tüm Gazi'yi dolandı. Zaten ay nı sokaklarda, ne zaman bir karakolcu görünse; iki ay kadar önce gözaltına alınan v e gözaltına atmışının sabahında da babasına; "Gelin oğlunuzun cenazesini alın denilen simitçinin "i"leri uzata uzata "sıcak simit" diy e bağıran sesi y ankılanır dururdu. Vücudundaki tekme tokat v e cop izlerinin morlukları, karnına akan kanın lekeleri y ine Gazi'deki duv arlara yapışıp kalmıştı. Ne y ağmur silebilmiş, ne de çeşit çeşit boy a kapatabilmişti duv ardaki bu izleri. Birde bunlardan başka Siv as'taki Madımak otelinden kopup gelen alevler Cemevi'nin hemen önünde sönmemecesine y anıp durur, kızl ı erkekli gencecik insanlar y iy ip içmeden alevlerin ortasında semah döner, onlar semah dönerken şairler şiirlerini, ozanlar türkülerini bırakırlardı rüzgara. Kuşatmalarda; "sen teslim olbize ölü m" diy en savaşçıların tililileri önce Gazi'den duy ulduğu gibi, kay ıpların kokusu da önce Gazi'nin sokaklarında tüterdi. Nerede bir kurşun sağanağı olsa, her defasında olmasa da çoğunda Gazi'den biri toprağa düşerdi: Çocuklar bile çoktan bellemişti o andı: "Ölü m nereden ve nasıl gelirse gelsin... hoş geldi, sefa geldi..." Üşüy orum. Dirilerin bilmediği şey lerden biri de bu. Ölüler üşüyor. Bilseler bir de battaniye sararlardı ölülerine. Nerede olduğumu çıkarmay a çalışıy orum. Arada bir "cık cık" diy e hay ıf lanan görev liler dolaşıy or biz üst üste y ığılmış ölülerin etraf ında. Metal çekmeceler açılıp kapanıy or. Soğuk. Ölmeden önce f ilmlerde gördüğüm morg görüntüleriy le karşılaştırıy orum algılarımı. Az çok örtüşüy or herşey. Morgday ım. Anlayamadığım şeyse bizleri böy le üst üste atıv ermeleri. Kapı açıldı. Birileri içeri girdi. Ay ak ses-


leri. Durdular. Metal çekmecelerden biri Senin adını başakların savrulan açıldı. "Bu mu?" Gelenlerden biri y akınını kokularından Denizin zincire vurulamayacak teşhis ediy or olmalı. dalgalarından Rüzgârların bağımsızlık Hey ecanlı v e biraz ür- türkülerinden aldım kek. Y üreğinin atışlarını çocuğu duy ar gibiyim. Göğsünden dışarı çıkacak m Sen doğmadan daha sevgi koydum gibi v uruy or. Soluğu yüreğine Barışın tohumlarını ektim ellerine tutuk. Annem de hastaneleri, morgları Dokunduğun her yer yeşersin diye dolaşıy ordur şimdi birer birer. Geldiğinde ona Gazi Mahallesindeki hain pusuda hain böy le metal bir ellerin kurşunlarıyla şehit edildi Henüz çekmece açmayacaklar, kapıdan girer gir- filizlenmiş çiçeğimizi kopardılar elleri mez y üzleşecek be- kırılası kahpeler Sen ölmedin, nimle. Annem böyle ölmeyeceksin Yüregimizde yaşayacaksın dav ranmaz. Saçlarını av uçlay ıp y olar, çığlık çığlık, etlerini parçalar. "Bu değil" diy or çekmecenin önünde dikilen İçi içini yiy ordu. "Hep ölen biz, hep gençten bir erkek sesi. Bu değil diDede'nin kanı ise önümüz sıra akıp biz, biz... Bir yürek olmalı bir dur y en sesinde azıcık bir rahatlama gidiy or. Karakola y aklaştığımızda, de meli" diy ordu kalabalığın içinde v ar. Tanıy orum bu sesi. Sezgin'in onbinlere karakolcunun karanlığı, karakola y ürürken. Y anı başında abisi Ergin bu. Şehitlerimizin hepsi sokak lambalarının ölgün ışıklarını y üzünü burnundan kapatmış bir bizim şehitlerimiz der onun yüreği. bastırıy or. Karanlığın içine içine yügenç "Dün Çoru m'da..." diye başlaSesindeki bu rahatlama bile üzrüy oruz. Birden karanlık üstümüze yan bir sloganı haykırdı bir solukta. müştür onu. Bu değil derken; ha akmay a başlıy or. Bir dağınıklık. Sonra da kalabalık..."Çözüm faşizSezgin ha bir başkası demiştir için Sloganlar susuy or bir an, ağaç me karşı savaşta" Fadime Ana da için. O çekmece kapandı v e başka copların v uruş sesleri, çığlıklar... bağırdı onlarla beraber. Sustu sonbiri açıldı. Ergin: "Bu da değil" dedi. Bir anlık bir bocalama... Geri mi ra. Sav aşta sözcüğünü def alarca Bizi gördü sonra. Üstüste y ığılmış çekilsek... O kadar çokuz ki geri tekrarladı için için. Sav aşta... saölüleri. Bir an donakaldı: "Bu" dedi çekilmek bile güç. Taşlar v aşta... "Savaş" sözcüğünün y anısonra. Bu der demez dışarı çıkaruçuşmaya başlıy or az sonra. na ölüm sözcüğü gelip oturdu. Çomay a çalıştılar onu. Kollarından tuSopalar sav ruluyor. Karanlık cukları boy sırası geçip gittiler önü tup sürüklüy orlar. "Gazi'nin hesabı şaşkın. Koşuyoruz karanlığın sıra. Bu mahalley e geldiklerinde sorulacak!" diy e bağırdı. Kapı üstüne. Köşeden üç panzer tazy ikli Dilek bebekti daha. Y eni yeni yürükapand, itişme kapı önünde de desu f ışkırtarak dikiliyor karşımıza. mey e başlamıştı. Büyüdü de evlenv am ediy or; genç, y aşlı, öfkeli sesHem bunlar daha önceleri di bile. Bir buçuk yıllık gelin... ler ekleniy or onun sesine "Gazi'nin gördüğümüz panzerlerden değil, Dilek'in küçüğü Hasan, babasıhesabı sorulacak!.." dev asa birşey. Bastığı y eri ezerek, nın y anında lokantada çalışıy or. nehirleri boşaltarak Onsekiz y aşında. Şengül lisey e üzerimize Sezgin v e ben ölmeden önceygeliy orlar. Üçü birden kocaman başladı bu y ıl. Fadime Ana çözüm di. Sezgin kahv eden İnönü caddey i kaplamış. Y ine de dağıtasav aşta... derken içi rahattı. Bir Caddesi'ne, caddeden ara mıy orlar ölü görmüş, kan görmüş sokaklara akan kanla y arışıy ordu. apartkondunun üçüncü katında halkı. Sokaktaki kan bu kez oturuy ordu v e çocukların üstünden Kanı gören Cem ev ine doğru doğru akmaya kilitley ip gelmişti kapıy ı. Ölmek ür- Cemevine y ürüyordu. İnsanların y üreğindeki başlamıştı. Akarken de cadde kütmüyordu onu ama çocuklar akisimler de kay bolmuştu artık. kenarındaki f aşistlerin işyerlerine lından geçtikçe bir ürperti dalga Y üreklerin her vuruşunda Çorum, girip çıkıy ordu. Lokanta... bakkal... Siv as v ardı. Çorumlar'da, dalga akıp geçiyordu içinden. Sezgin sokakta akan kanla y aSıv aslar'da, gözaltılarda, Karakola y ürürken coşkuyu anrışıy ordu. İşyerlerinden göğe saçıinf azlarda, kay ıplarda... Çorum'da, lattı. lan alev ler geceyi gündüze çev irSiv as'ta... diyen y ürekler onbini Geniş bir cadde, dillerimizde mişti. Devasa panzerler v e karanbuldu. Öfke kınında bilendi y ol sloganlarımız, karakola doğru yülıksa üstümüze üstümüze geliy orboy unca, yürekler kenetlendi. rüy oruz. Onbeş-y irmibin kadar vadu. Taşlar, sopalar, molotoflar... Fadime Ana da sokakta bir aşağı rız. Bir ay Önce işkencede ölen sihiçbirşey durduramıy ordu bu bir y ukarı akan kanı görüp gelmişti. mitçi de katılıy or sloganlara. Halil dev asa panzerleri. Geri çekile çekile cemevine yaklaşmıştık. Bizleri

SEZGİN ENGİN D: 12.02.1978 Ö: 13.03.1995

TAVIR

19


oradan da söküp atmak, dağıtmaktı bu dev asa panzerlerin amacı. Geri çekilme bitmişti artık. Gençten v e öfkeli bir ses cadde boyunca upuzun uzad ı, apartmanlarda y ankılandı "Barikat kuralım!..." Panzerler hala dev asa görünümdeydiler. İnsanların öfkesi gelip pazularına y erleşmişti. Herhangi bir zamanda yirmi kişinin taşıy abileceği bir kalası iki kişi taşıy ordu. Bu insanlar güçlerinin belki de y eni y eni f arkına v arıy orlardı. Herşey birer oyuncak, v eya maketti. Omuzlay ıv erseler cadde kenarındaki ev leri tutup y olun ortasına bırakıv ereceklerdi. Y aya kaldırımındaki bir otoy u kaldıran birkaç genç caddenin ortasına bıraktı. Oto lastiği satan bir dükkanın camları kırılıp içeri girilmiş, lastikler barikata taşınıy ordu. Birçok kadın ev lerine koşmuş, karyola demirlerinden kapılara, hatta çeyiz sandığına v arıncaya kadar evde işe y arar ne v arsa barikata taşıy orlardı. Mahallenin çocuklarıysa evden ev e koşuy or, bulabildikleri piknik tüplerini barikata taşıy orlardı. Birden ardarda patlay an silah sesleri, öfkeli sloganları, gençlerin barikat diy en seslerini, çocuk bağırtılarını bastırdı. Kalas, lastik, tahta, demir taşıyan eller, öfkey i haykıran diller... Panzerin önüne kendini siper edenler... herşey, herşey donup kaldı. Panzerden çıkan barut kokusu tüm mahalley i kapladı, Panzerin önünde dikilenlerden biri yerde yatan gencin elini tuttu ve sessizce "bir kişi öldü" dedi. Bu ses ön saflardan arka saflara doğru dalga dalga y ay ıldı. Bir kişi... bir kişi... bir kişi öldü... öldü... Tam başından v urulmuştu. Bu ölüden de çok kan aktı. Zaten sokakta kan vardı. Bu ölünün kanı da ona karıştı. Panzerlerin ikisi geri kaçtı, biri kanın tam ortasında kaldı. Kanın etraf ında insanlar v ardı. Sezgin kana ateş tuttu. Kan tutuştu ama panzerin tekerlekleri tutuşmadı. Bu kez panzerin üstüne çıktı. Panzerin çevresindeki insanlar onu tekmeliyor, y umrukluyorlardı. Uzağındakilerse sey retmekten başka birşey y apamamanın burukluğunda, bağrışıy orlardı. Sezgin panzerin üstüne değil de masallardaki y edi başlı dev irt sırtı-

20

T AVIR

na binmişti. Y edi başlı dev, başlarından biri kopsa bile ölmezdi. Tam kalbine saplanmalıy dı bıçak. Sezgin dev in kalbini bulamadı. Elindeki çekici gözlerine v urdu. Dev, acı acı bağırdı. Işıkları karardı. Kör bir kelebek kadar güçsüzdü artık. Sağa sola y alpaladı. Camdan dışarı çıkabileceğini sanan ve her def asında cama çarpan kelebekler gibi, süratle elektrik direğine çarparak durdu. Sezgin kibrit kutusu kadar kalmış panzere, bir kez daha ateş parçası uzattı. Kan tutuştu ama panzer tutuşmadı. Öteki iki panzer gerisin geri geldi v e kanın içinde kalmış panzeri alıp götürdü. Sezgin daha önce y olun ortasına atılan otoy u ateşe v erdi. Alevler gecey i gündüze çev irdi. Y anan arabay ı karanlığa doğru itti. İçine bir de tüp koymuştu. Etleri y andı. Bir daha itti arabay ı. Tekrar y andı elleri. "Birazcık rampa olsaydı burası" diy e hay ıf landı. "Geri çekilin!" diye bağırdı sonra. Tüp öy le bir patladı ki, ta uzaklardan duy uldu. Karanlığa da korku saldı bu patlama. Çocuklar daha çok tüp taşıdı. . Üşüy orum. Saat kavramını y itirdim artık. Ne zaman getirmişlerdi beni bu morga. Dışarda "Gazi'nin Hesabı Sorulacak!" diy e slogan atanlar da yok. Annem neden gelmiy or? Gel ve y ıldızlı bay raklar getir gelirken. Kapı açıldı y ine. Tanımadığım bir ses: "İnsan bunlar, insan... neden üst üste attınız bu insanları?" diye bağırıy or. Beynimdeki görüntülerden biraz olsun uzaklaşmak v e uyumak istiyorum. Ölüler uy uyabilir mi, bilmiyorum henüz. Bir uzaklaşabilsem o görüntülerden. Y erde kan v ardı. Gece saat dört civarınday dı. Panzerden açılan o ateşten sonra, daha da çoğaldı. Gazi Mahallesi'nden taşıp Alibeyköy'e, Okmeydanı'na oradan Boğaz'ın öte y akasına; 1 May ıs'a, Gülsuy u'na kadar akıp gitti. (Sabaha karşı..Molotof hazırlama-uy uma...) İstanbul'un dörtbir y anından toplanıp gelen onbinlerce insan Gazi'nin kapısına day andı. Gazi mahallesinin tüm kapıları tutulmuştu v e Gazi'den çıkmak serbest, gir-

mekse y asaktı. Kapılar öyle bir tutulmuştu ki her taraf koyu y eşile bürünmüştü. Kapıy a gelip dikilenlerse y eşilden çok kara görüy orlardı etraf ı. "Yasak! Giremezsiniz!" dediler onlara da. Kapılara dikilenler bu karanlığ ın ardında sarılı kır mızılı, oraklı çekiçli, y ıldızlı bay rakların dalgalandığın ı biliy orlardı. "Biz ölü gördük" dediler hep bir ağızdan. Ölü gördük dey ip dayandılar kapılara. Koy u y eşil kapılar aralandı. Koşarak geçtiler copların, kalkanların arasından. Barikattakiler de gelenleri karşılamay a çıktı. Y eni gelenler barikata varmamıştı ki, arkalarından silahlar patladı. Karakolcuların otoları olanca hızlarıy la gelip barikatlara dayandı. Ezip geçeceklerdi belki de önüne geleni, kalabalığın içinde kalıv erme korkuları olmasa. Otoların ardından panzerler geldi y ine. Barikattakiler, panzerler barikatları aşamaz sanıyordu. Bir gece önceki kadar dev asa görünümlüy dü panzerler. Barikatın en güçsüz y erinden tırmanıp hiç de zorlanmadan aştığında, barikattakiler bir anlık bir şaşkınlığa düştüler. Durmaksızın ateş açıy ordu. Tüm mahalleyi barut kokusu kapladı. Oradaki kitle geri kaçmay a başladı. Kaçmak değil aslında geri çekilmek. Ölümün adı y ok. Otobüs duraklarının demirlerine v arıncay a kadar, bulunabilen her şey ikinci bir barikat kurabilmek için taşınıy or. Bu kez daha sağlam bir barikat...Çok şehit verdik orada, çok. Cadde y aralılar, ölülerle dolu. Ulaşabildiğimizi barikata taşıy oruz. Karanlıkta kalanlarsa tekmeleniyor, sürükleniy or. Birkaç tahtanın uç kenarlarına enlemesine çivilenerek yapılmış üstü açık bir tabutun üstünde bir ölü. Y üzü solmaya başlamış. Üstünde beyaz bir tişört v ar. Kana boy anmış bir tişört. Omuzunda, çok küçük bir yeri bey az kalmış. Çok kan akmış, çok. Taze daha, kurumamış, dokunabilsem; kay ganlığını, y umuşaklığını hissedebileceğim parmaklarımda. Öy lesine taze bir kan ki, buharı tütüy or sanki üstünde. İşte o buhar burnumdan ağzımdan içime doluy or. İnsanı deli eden bir buhar. Damarlarımda dolaştığı-


nı duyumsuyorum. Dolaşıyor, bedenimin her noktası titriyor. Tüylerim bile ayaklanmış. Tahtaların ü s tündeki ölü omuzlarda yürüyor. Çok kan akmış, çok. Gözlerim, gözler...bu vahşeti yapanları arıyor. Panzerin üstünde üç genç, panzerin beynini arıyor. Yok. Çekiçleri, sopaları vuruyorlar onun gözlerine ve ellerine. Tazyikli sularını üstümüze fışkırtamıyor bu sopalardan sonra. Gökyüzüne fışkırıyor olanca suyu. Karanlığın ve kurşunların üstüne akıyor insanlar. Dilek iki kardeşinin elinden tutmuş. Fadime ana uzaklardan görüyor onları. "Ben sizi kilitlemiştim" diyerek fırlatıyor elindeki taşları karanlığa, Dilek tam başından vurulmuş. Bir iki adım atıp düşüyor. Kızkardeşi Şengül bilmiyor onun öldüğünü. Botlar Dilek'i tekmeliyor. Ablasının üstüne atıyor kendini. Fadime Ana'nın içinden bir dal kırılıyor. Erkek kardeşi Hasan'da bilmiyor Dilek'in öldüğünü, diğerinin kurşunla çenesinden yaralandığını. Sayısız bot ve tekmeyi görüyor sadece. Başa çıkamıyor onca botla ve o da atıyor kendini kardeşlerinin üstüne.

Postanenin hemen karşısındayız. Ellerimizde taşlar. Caddenin alt tarafında eğimli ve boş bir arsa. Cadde arsaya göre daha yüksek. Caddeden aşağısı karanlık, siperlenmişler orada. Taşlar yağıyor karanlığa. Karanlık kaçışıyor. Yirmi otuz kişi kovalıyor karanlığı. Karanlık bir başka evi siperleniyor bu kez. Açık renk blucinli birinin elinde makinalı, diğerlerinde tabancalar... Nişan alıyor... Kurşunların vızıltısını duyuyorum. Caddenin alt tarafında bir gecekondu var. Cadde ile arasındaki geçiş yeri çok dar. İki kişi geçebilir ancak. Kurşunlar üstümüze akmaya başladığında oradan geri kaçıyoruz. Sezgin! Sezgin orada kaldı. Sırtından, tam sırtından vuruldu. Kurşunlar, kurşunlar... Dört beş adım atabilse bu aralığa ulaşacak. Hadi, koş Sezgin! "Sezgin düştü, Sezgin düştü" sözü ağızdan ağıza, kulaktan kulağa yürüdü ve Sezgin'in abisi Ergin'e ulaştı. Ergin o sırada bir yaralıyı taşıyordu. Bir yaralıya, bir kardeşinin düştüğü yere baktı. Yaralıdan çok kan akıyordu, yaralının kanı Ergin'in ellerine, giysilerine, hatta giy-

silerini geçip tenine bulaşmıştı. Ergin kucağındaki yaralıyı dispansere taşıdı. Bir başkası Sezgin'in elini tuttu. Sezgin ayağa kalktı. Kurşunların ardı arkası gelmiyordu. Başından vuruldu bu kez. Onun elini tutan da vurulmuştu. İkisi beraber tekrar düştüler. Çok kan aktı, çok... İstanbul'u kan kapladı, köpük köpüktü. Hızla akan bir nehirdi. İzmir'e, Ankara'ya, Dersim'e...aktı. Üşüyorum. Morglar neden soğuk olur ki!.. Annem gelmedi hala. Kapı açıldı yine. Birileri geldi. "Şu duvarın dibine tek tek dizin ölüleri" dedi.

Az sonra da bana dokundu. Elinin titrediğini duyumsadım. Sesi de titredi. Şaşkındı. "Bu kız yaşıyor. Ölmemiş. Yaşıyor. Acile götürün bunu" diye ekledi. "Duydun mu Sezgini Ben, ben ölmemişim. Ölüler duyamaz değil mi Sezgin. Ölüler üşümez de".

TAV I R

21


KÖYLÜ KUMANDANA DEDİ Kİ Barış YILDIRIM He kumandan efendi he... Geçti o dediklerin buradan. -Çıkınları boştu, biz doldurduk- Çınlatıp türküleriyle tüm köyü bir sabah Gittiler başka köyleri uyandır maya.

Biri bizim köyde çobanlık yapard ı Sen var düşün kaç yüz bin can? Yine de kolla kendini Bakarsın s ığdır mışlar bir orduyu bir çalının ardına Hem de namlular ı doğrulmuş sana Olur ya...

Geçip gittiler bir tarafa -ben görmedim-A ma

Şu karşıki karlı dağda yurtlan

bizim kız diyor ki güneşe dönükmüş yüzleri. Ellerinde bir bayrak-bayrak ki ne kır mızıBayrama gider gibi gitmişler kızlı erkekli.

Git indir, indirebilirsen. Git ki kuyruğunu kıs ıp bacaklarının arasına Dövünmüş bir köpek gibi dönebilesin. Yoksa delinmiş postundan Papuç bile çıkmayacak çocuklara. He kumandan he...

Kaç kişi dersen -ne deyim?Çoktular kumandan... Biri İstanbul'un kondusundan 22

T AV IR


MUHBİR Zeki OĞUZ

O

kara Reno'nun y anı başından son hızla geçip gidişini düşünüyordu hala. Arka koltukta iki iğrenç sırıtış gözlerinin önündeydi. O anki öfkeyle doluy du içi. Motorun gürültüsü ve o gülüşler. "Hep tependeyiz, bizden kaçmak mü mkün değil" der gibi bakan çirkin iki çif t göz. "Çayını içsene" diye bardağı önüne doğru sürdü arkadaşlarından biri. "Neyin var?" der gibi gözlerinin içine bakıy ordu. Ah, ona nelerin olup bittiğini bir anlatabilseydi. Başka zamanlar o pek sevdiği çay ın ikinci bardağı bitmiş olurdu. "Canım istemiyor" dedi keyifsizce. "Elbette istemez" dedi kızlardan biri, y anağından makas alarak.. Anlamlı anlamlı gülüyordu. "Bizimki aşık bu günlerde. Aşık olan biri de yemeden içmeden kesilirmiş. Babaannem anlatırdı çok zaman. Aşıklara sevdikleri kız rüyada görünür, yaşlı bir pir de onlara dolu sunarmış. Kavuşacakları güne değin sararıp solarmış garipler. Kime sevdalandığını bir bilsek, sevgili arkadaşımız eli mi zden uçup gitmeden bir çaresini bulurduk ya". "Haydi söyle bu şanslı kız kimmiş?" diy e sordu bir başkası omuzuna vurarak. Onların bu şakalarına karşılık v erecek gücü bulamıy ordu kendinde. "Keşke aşık olsaydım" diy ordu içinden. "Gider söylerdim açıkça. Sevdiği mi, onunla ol mak istediğimi. Bundan doğal ne olabilir ki". Çirkin bir anın görüntüsü v ardı kafasında. Gerektiği gib i dav ranamadığı, birilerinin y üzüne tüküremediği uğursuz bir günün. Y urdun herhangi bir yerinde edebiy at öğretmeni olacağı düşleri kurarak yürüdüğü bir gün tebelleş olmuşlardı başına. Bin y ıllık dost gibi koluna girip çay içmey e çağırmışlardı. Çağırmak değil resmen yakapaça götürülmüştü. Daha çay bahçesine girer-

ken çaylar söylenmiş biri sigara uzatırken, diğeri çakmağa davranmıştı. İlk dumanı çekerken sigara içmediği, kokusundan bile nefret ettiği gelmişti aklına. Sigaray ı ay ağının altında ezerken "Kimsiniz, ne istiyorsunuz benden?" demeyi akıl edebilmişti. "Acele etme, birazdan öğrenirsin" demişti iriyarı olanı. Kocamış çoban köpeklerininki gibi bir suratı v ardı. "Gülmek bu surata hiç yakışmaz" di ye geçirmişti içinden o an. Öteki kibar v e güleçti. Konuşmay ı sevmiy ordu herhalde hiç söze karışmıy ordu. Çaylar gelince ilk konuşan o oldu. "Erdal bey, biz polisiz. Hakkında herşeyi biliyoruz. Dürüst, namuslu, yurtsever bir gençsin ama her nasılsa bölücülerin arasına düşmüşsün. Zaten onların öyle çok taktikleri var ki kim olsa yanlarına çekebilirler. Biz onların seni daha çok kandırmalarına, kullanmalarına izin veremeyiz". Bakakalmıştı adama. Ne demek istediğini çıkarmaya çalışıy ordu. Daha çok düşünmesine izin vermemek içinmiş gibi öteki konuşmaya başladı. Bir etiyle kolunu bastırmıştı sıkı sıkı. Kaçmasından korktuğu bir suçlu gibi. "Bizi m için çalış manı istiyoruz. Çok bir şey de istemiyoruz senden. Sadece ufak tefek haberler getireceksin. Bunun karşılığında bi z seni koruyacağız. Harçlığın eksik olmayacak cebinde. Haydi öyle bel bel bakıp durma yüzü me. Ailenin ne kadar muhtaç durumda olduğunu biliyoruz. Sen de buralarda kim bir bardak çay ısmarlayacak diye başkalarına yamanıp duruyorsun". Şaşkın bakışları arasında hızla kalkıp kaldırıma yanaşan o kara Repoy a binip gitmişlerdi. Sonra y eniden bulmuşlardı onu. Biri kabalığı gittikçe artırarak öteki kibarlığından birşey yitirmeden ay nı şeyleri yineleyip gidiyorlardı. Utançla bakıyordu arkadaşlarının yüzüne. Sanki onlara ihanet etmiş gibi hissediy ordu kendini. Bir kaç kere açıklamayı düşünmüş ama yanlış anlayacaklarından korkarak vazgeçmişti. Nasıl bir tutum alacaklarını bilse, belki daha kolaylaşacaktı açıklaması ama bilemiyordu işte. Uykularında bile o iki adamı görüyordu. O kara arabalarının içinde gülerek geçip gidiyorlardı yanından. Ar-

kadaşlarının sitemli yüzleri belirip yitiyordu. Oturmak için masalarına yöneldiği insanlar hemen masay ı boşaltıy orlardı. Arkadaşları ile buluşmak üzere çarşıya indiğinde bir köşe başında yine kesmişlerdi y olunu. Kibar tav ırlı olanı arabadan hiç inmemişti. Öteki mahalle kabaday ısı gibi önüne dikilmişti. Yakasınıçekiştiriyordu öfkeyle: "Kendini bir bok san ma oğlu m. İki saat sonra olumlu cevabını bekliyoruz. Değilse ötekiler gibi senin de ananı belleriz. Sadece iki saat anladın mı?" "Bir sigara yakabilir miyim?" diy erek ortada duran paketlerden birine uzanırken, ötekilerin şaşkın bakışları arasında sigarasını yakmıştı bile. "Hayrola Erdal" dedi kızlardan biri. "Sen sigara içmezdin. Kokusundan bile nefret ettiğini söylerdin. Gerçekten aşık mısın yoksa T "Ne yani, olama z mıyım?" dedi kızın saçlarını okşayarak. Sonra dudaklarını ısırarak başını öne eğdi. Şu güzel insanları ne kadar sev diğini düşündü. Birileri yolunu kesip onlara ihanet etmesini bekliy orlardı. "Hoşçakalın" diy erek masadan kalktı. Kitaplarının masada kaldığından bile habersizdi. Acemi bir tiryaki gibi sigaray ı çekiştirip duruy ordu yürürken. Kalabalığın f arkında bile değildi. Akşamın telaşlı kalabalığı bastırmıştı caddeleri. Her zaman kitap aldığı dükkanın vitrininin önü seyircilerle doluydu. Gençler sinema afişlerinin önünde birikmişlerdi. Sinema binasının yanına kitap sergisi açan çocuk yine kitaplarının başınday dı. Bir kitabı bitirmey e çalışıy ordu. Başına dert olan o iki adamın yaşamlarında kaç kitap okuduklarını düşündü. Kibar olanı belki okumuş olabilirdi ama karşısına her çıkışlarında o sinsi bakışları yakaladığını düşündü. İki saat çoktan geçmişti. "Belki artık bir daha rahatsız etmezler"diy e düşündüğü sırada o kara araba tam yanıbaşında durdu. Kibar olanı kapıy ı açmış ona bakıyordu. "Tamam, sizinleyim" demesini bekliy or gibiy di bakışları. "Cehennem olun!" diyerek kapıyı sertçe tekmeledi, yürüdü...

TAVIR

23


ŞİMDİ SANA KİM ÖLDÜ DİYEBİLİR?

Gülnaz T A Ç YILDIZ ömürülen, zulmedilen, k a çırılıp katledilen, kay bedilen, y akılıp y ıkılan, yangın y erine çevrilen, göç ettirilen v e onuru kirletilmeye çalışılan v atan toprağını y ani, "Y aşamı sav unmak için v ardık ay nı ateşin kıy ısına". B u ateş k i , yarını olacak; b i n y ı l l ı k hasretin, kahırlı günlerin, türkülerin. Şimdi v aroşlardan v adilere, dağ y amaçlarına tırmanır kahkaha çiçekleri. K u ş a t ı r her yanı, güzel olan, b i z i m olan namuslu, kahraman insan ömrümüz.. Pürüzsüz, tereddütsüz ama acılarla yaşarız. K i m i m i z onbeşinde, k i mimiz onsekizinde, kimimizde kırkında karşılarız ölümü. Ölümü tilililerle, türkülerle, bay raklarla; ölümü, umu-

24 T A V I R

dun adını, y üreğimize banarak, duv arlara y azarak... sokak sokak, dağ dağ, barikat barikat... Kimi zaman, zulmün karanlık k u y tuluklarına kaçırılıp kurşuna dizilir, her biri v atan parçası bedenlerimiz. Kimi zaman, toprağın en kıraç koy aklarında, mitralyöz çığlıklarına karışır son sözlerimiz. Dersim'den başlay ıp, Canik Dağları'na, Toroslar'a v aran, To kat'ta Almus'un İshak diy arlarında harlanan sev damızın y ankısı, çapraz f işekli y üreklerin ellerinde yeniden, y eniden y inelenip, deli rüzgarlara karışır. Rüzgarlar, çarık adımlı, tozlu y ollardan geçip, harmanda nasırlı eller ile göğe kaldırılıp sav rulan yabalar dolusu berekete kavuşur. Bereketin andı olur. K im i zaman ise, bir kentin yoksul v aroşlarında, sokak sokak sürdürülen

direnişin adı olur. Telsiz anonsları, besili katilleri arar. Kuşatmalar kuşatmaları, takv iyeler takv iyeleri kov alar. Katliam naralarıyla v e kurşun v e bombalarla k i r l e t i l i r şehrin sokakları. H e r şey vatanın bölünmez bütünlüğünü korumak adına, her şey devletin bekası y ararına manşete çıkarılır: Teslim ol" anonslarına ateşle karşılık v eren terörist silahıy la birlikte ölü ele geçirildi. K i m d i ölen, öldüren?.. Tarih 9 Haziran 1995. I l ı k bir İstanbul sabahı. A ğ ı r , emin adımlarla, şehrin varoşlarını adımlıy or onlar. Gencecik, pırıl pırıl y üzlerinde sabah serinliği var. Özlem, sabah rüzgarlarının dalgalandırdığı saçlarını geriy e doğru toplay ıp, anaç bir eday la, geriden gelen y oldaşlarına bakıy ordu. Y oldaş sıcaklığının o en güzel anı belki de son kez pay laşılıyordu. A y n ı anda ay nı duy guları, a y n ı düşünceleri taşıy orlardı: B i razdan yorgun, y oksul kalabalıklar, sokaklara, caddelere, otobüse v e dolmuş kuy ruklarına çıkacak. Sonra da balık istifi, sıkıştıkış doluşacaklar otobüslere, minübüslere, serv islere... Otobüslerde, minibüslerde... Kimilerinin başları, başkalarının omuzlarına düşecek. Kimileri kaçamak uykularda, gündüz düşleri görecek; ekmek ve hürriyet arayacak. Kimbilir , belki de bazıları, kabuslarla, karabasanlarla inleyecek. Kimileri terden sırılsıklam olmuş bedenleriy le, sımsıkı kav radıkları askılıklara tutunacak, uy uklay acak. İtişmeler ve küfürleşmelerden sonra, hararetle, TV dizilerinden, Fenerbahçe-Galatasaray karşılaşmalarından ve iktidardakilerin düzeysiz tartışmalarından sözedilecek. Durak durak doluşacak v e boşalacaklar, ev lere, f abrikalara, ately elere... Grev günleri, direnişler, y ürüyüşler, işten atılmalar, iş kazaları, gözaltılar, işkenceler, kay ıplar, infazlar, katliamlar, özel gündemleri olacak. Kaldırımdan y ürüyen adımlar y avaşlıyor. İşte v arılacak yer, o büy ük bina önlerinde. Komutan Özlem v e sav aşçıları son kez etraf ı kontrol ediyorlar. Her şey olağan. Hedef plana uygun konumda. A r t ı k v a k i t tamam. "Onlar için her şey bitti." Y angın yürekli genç sav aşçılar, genç komutanlarının işaretiy le


harekete geçecek, aman v ermeyecekler düzenin bekçilerine. Göğü delen tarakalarla yankılandı gün. Yoksul sokakları, caddeler canlandı. Telefonlar, telsizler, gazeteler, TVler, radyolar çalkalandı. Gencecik savaşçılar hızla uzaklaştılar.Peşlerinden gelenleri Piyale Paşa Bulvan'nda, namlularını' uzatarak karşıladılar. Siren sesleri, namlulardan çıkan mermilerin yankısına karıştı. Kısa süren bir kovalamacanın ardından, savaşçılar, bulundukları aracı terk ederek, Mahmut Şevket Paşa varoşlarına girdiler. Dar ara sokaklardan, çıkmazlardan geçtiler. Sıcacık bir ekmeği bölüşür gibi paylaştılar, yoksul kokulu bir sokağı-Telsiz anonslarını duy an bütün ekipler, eli kanlı timler, tescilli işkenceciler, ağır silahlarını, bombalarını kuşanıp üşüştüler dört bir yandan... Komutan Özlem ve sav aşçıları, savaş gerçeğine yeni boyutlar, yeni değerler kazandırıyorlar. İstanbul ilk kez, göğüs göğüse çarpışmanın boyutlarıyla karşılaşıyor ve şaşıyor. Y arın bu sokaklar, bu barınaklar, savaşın daha sıcak coşkusuna da tanıklık edecek. Barikatlarda doğacak, barikatlarda büy üyecek çocuklarımız. Ve çok geçmeden, emeğin onurun, namusun ve özgürlüğün yükünü tereddütsüz omuzlayacaklar. Savaş kültürünün taşıyıcısı olacaklar. Komutan Özlem ve komutasındaki sav aşçılar, çatışarak bir ilkokulun köşesine geldiler. Soluk soluğa, alınlarında biriken teri silip konuşmaya başladılar. Komutan Özlem "Duygusallığı bırakın. Bu bir rica değil, emirdir. Gideceksiniz!" dedi yoldaşlarına. Özv erinin, f edakarlığın en soylu, en anaç ve bize yakışan en güzel yeni örneğiy di bu davranış. Vakit kay bına izin vermeden, yoldaşlarını, can bedeli, anaç kollarıy la, son kez kucaklayıp uğurladı. Savaşçılar hızla uzaklaştılar. Mahallenin giriş ve çıkış noktalarında konumlandırılan yüzlerce ayyaş, gergin ve panik atmosferinden sıyrılayorlar. Komutan özlem, okulun alt taraf ında bulunan kırmızı renkli kamyonun bulunduğu yere inip, mevzileniy or. Onları, halkın düşmanlarını, bölge dışına çıkmakta olan savaşçılarına zaman kazandırmak için biraz daha oy alamak istiyor. Sanki halkın bütün

barınaklarını y üreğine almışçasına sav aşıy or. Bütün ustalığıy la, artık kendi kendini komuta ediyor. Kurşunlar kurşunlara karışıyor. Gecekondulardan, apartmanlardan insanlar pencerelere, kapı önlerine, balkonlara çıkıyor. Heyecan korku ve saygı duyguları iç içe yaşanıy or. Y üzlerce polis, ara sokaklardan bölgeye akmaya devam ediy or. Komutan Özlem, bölgedeki yoğunluk üzerine, çatışarak geri çekilmeye başlıy or. Alttan, y andan, yukarıdan, her taraftan kurşun yağdırılıy or üzerine. Ama O, bütün bunlara rağmen büyük bir soğukkanlılık ve ustalıkla, kendine manevra alanı yaratmaya çalışıyor. Ateş noktalarına karşılık v ermeyi sürdürüy or. Önce kamyonun ardından sonra da yukarıdaki beyaz Şahin otoyu siper alarak, Y ıldırım Sokağı'nın içlerine doğru çekiliyor. Gecekondu duvarlarından atlaya atlaya bir gecekondunun bahçe duvarını siper alıy or. Tabancasındaki ikinci şarjör de boşalınca, omuzuna çapraz olarak astığı otomatik silahı kullanmaya başlıyor. Bir an duvar dibine yaslanıp sokağı dinlerken, tarifsiz duygular, düşünceler üşüşüyor aklına, yüreğine. Sabolar'ı, Ferdalar'ı, Özlemler'i düşünüyor. Onların kahramanlıkları y üreğine güç katıyor. Eylem günü, komutanlarına "Partime layık olmak istiyorum. Merak etmeyin yüzünüzü kara çıkartmayacağım. " derken bu ant düşünüyordu kuskusuz. Sonra kendi komutasındaki savaşçılarına "Biz Şeyh Bedrettinler'in, Kaygusuz Abdallar'ın soyundan geliyoruz. Onlar gibi olmal ıyız, "sözlerini hatırlattı. Etraf ında yoğun bir ateş çemberi oluşuy ordu. O an belki de şöyle düşündü: "Savaşı uzatmalıyım. Yoldaşlarıma, halkıma layık olmalıyım." Savaşı daha da uzatmak ve haykırmak için adını partinin, bir gecekonduy a girip mev zilendi. içerdekilere "Halk Kurtuluş Savaşçısı" olduğunu ve kendilerine zarar v ermey eceğini söyleyip, çocukların gizlenmelerini istedi. Ateş çemberi evin çok yakınındadır artık. Evin camları, duvarları ve dış kapının yüzey i delik deşik oldu. Kurşun sağanağı o kadar yoğun ve o kadar vahşi bir hal aldı ki, evdeki kadın ve çocukların çığlığı neredeyse, kurşun seslerini bastıracak kadar yükseldi. Bu durumda onların y aşamlarını

riske atmamak için onları serbest bırakmaya karar verdi. Çok geçmeden kadın ve çocuklar dışarıçıktılar. Ve o her katliamda oynanan oyun yeniden tekrarlanıyor Teslim ol." İçerdeki yoğun kurşun sesleri arasından, gencecik, umudun sesi y ükseliyor "Halk Kurtuluş Savaşçıları teslim olma z. Siz teslim olun!", "Ancak cesetlerimi zi teslim alırsın ız." Ev in kiremitlerine büyük taşlar atıyorlar. Çatıy ı çökertip, çatıdan girmey e çalışıy orlar.Çelik yelekti katiller, ev in çevresinde final vaktini bekliyorlar. Bir anda binlerce mermi, kulakları yırtarcasına boşalıyor konduya. Sonra birkaç el tek tek silah sesi işitiliyor. Büyük bir sessizlik kaplıyor sokağı. Sonra genzi yakan barut kokusu yayılıyor etrafa. Evin pencerelerinden, çatılarından dumanlar çıkıy or. "Sürerim mavzere gençliğimi/ Şahan ömrümü/ Gün olur ışırırım yarının gözlerine" Ve Komutan Özlem'in ak bir örtüye sarılmış bedeni götürülüyor. Tam bu saatlerde gazeteleri arayan bir ses şunları söylüyor: "DHKC adına arıyoruz. Düzenin ayyaş bekçilerini cezalandırdık. Komutanımız bizi bölgeden uzaklaştırdı. Şehit oldu. Kendini feda etti. Ayşenur'un katilleri nerede? ibrahim Yalçın Silahlı Propaganda Birliği." Öyle bir kanar ülkem/ anız yangını/ Hançer saplanmış şah damarına/ Ölüm vurgunu/ Dudaklarında acılı bir gülücük/ çocuk gözlerinin/ Toprağım benim emek verdiğim/ Hangi güne kalmıştır/ sevginin vuslatı. Ölümün bile hazmedilemedi günlerce. Rehin aldılar, kurşunlanmış genç bedenini. Oysa sen, belki de en güzel ölümlerden birini y akıştırdın kendine, ülkene. Ve sen rehin kalırken bile, kavgamızın en önünde direndin. Barikatlarla, pankartlarla dalgalandın. Daha da ileri gittin. Egemenlerin "Kriz" gündemi oldun. Dayanışmanın ve sahiplenmenin en güzelini y arattın. Ölümünde bile, kav gamızın en önünde çarpışan komutanımızdın. Şimdi sana kim öldü diyebilir?

TAVIR

25


ONLARDAN ÖĞRENDİK SEVMEYİ Hülya ŞENOL 1 May ıs, işçi sınıf ının enternasyonal day anışma v e mücadele günüdür. Bütün dünyada emekçiler bu günü ululararası day anışmay ı ve emekçilerin birliğini v urgulay arak sınıfsal bilincin beslendiği, mücadele azminin tazelendiği bir ey lem günü olarak kutlarlar. Ülkemizde de, yirminci yüzy ılın başından bugüne kadar emekçiler taraf ından y a alanlara çıkılarak, ya da önlerine çıkarılan engellere rağmen sokaklarda bayraklar açılarak, barikatlar kurularak kutlanmıştır. Türkiy e halklarının "üreten biziz, y öneten de biz olacağız" şiarını haykırdığı 77 1 May ıs'ında 34 şehit verildi. Ancak baskılar ve y asaklamalar emekçileri y ıldıramadı. Y eniden y eniden aktılar alanlara ..."Haklıy ız" dedi emekçiler, "çünkü biz halkız. Kurşunlar yağdırılsa da üzerlerimize, er y a da geç biz kazanacağız!". 1988'e doğru 12 Eylülün korku karanlığı dağıtılmay a başlandı. 1 Ma y ıs öncesi Salih Kul v e Öztürk Acari dev rimci bir ey lem hazırl ığınday ken katledildi. Ama bombalar patladı tekellerin, holdinglerin binalarında. Umuda türkü y akanlar "titre geliy oruz" dedi düşmana. Özgür topraklarda özgürce y aşam f ikri, alanlarda buluştu, y umruk oldu onların sev dalan. Ve Mehmet Akif Dalcı, elinde taşlan, yüreğinde emekçilerin öfkesi ile y ürüdü düşmanın üzerine 1989'da. Kuşanıp sev damızı, öf kemizi alanlara döktüğümüz o gün, Mehmet Akif Dalcı'nın taşıdığı bay rakla dalga dalga âktık 1 May ıs alanlarına. O gün bu gündür. Mehmet en ön safta y erini almış, kav gay ı öğretiyor. Bir eliy le y üreğini, bir eliy le taşlan sav uruy or düşmana. Bir değil, binlerce Mehmet koşuy or güneşe... "Öfke kabarır durmaz yürekte/ Kan boşanır akar Taksim'e/ Kavga kurulur, yiğit vurulur Taksim'de/. Sıkıtı yumruk açılmaz/ Umuda bayrak açar, koşar Mehmet'ler.."

26 TAVIR

"Adliy enin y anına taşınmıştık. Mehmet'le ilk tanıştığımızda sekiz y aşınday dık. Onların sokağındaki çeşmenin başında kızkardeşimle birlikteydik. Orada Mehmet'le ikiz kardeşi Lütfü de vardı. Sataştılar bize. Dövmüştük onları. İşte öyle tanıştık Mehmet'le, sonra da arkadaş olduk. Ev lerimiz y akındı. Sokakta hep birlikte oy nardık. Babası müftüydü, 'Hacı Abi' derlerdi. Okuldan sonraları boş kaldığımızda birlikte gezerdik. Mahalledeki diğer çocuklar süt çocuğu gibiydi. Mehmet'le Menekşeler'e, Y eşilköy'e, Bey oğlu'na giderdik. Mehmet, yerinde duramayan bir çocuktu. Gezip öğrenmey i, araştırmay ı çok severdi. Daha sonra imam hatip lisesine yazdırdılar Mehmet'i. Bir ay sonra çıktı imamhatipten. Öğretmeni onu dövmeye kalkıştığı için ayrılmıştı. Baskıy a gelecek çocuk değildi. Ondan sonra Mehmet, abisinin y anında marangoz olarak çalışmay a başladı. Komünizm f ikrini ilk orada tanıdı. Sami diy e bir ustası v ardı. Onu çok överdi. Bulgaristan'dan gelmişti. "Bir gün komünizm gelecek" dermiş. Biz de o zamanlar komünizmi çok aşırı bir f ikir olarak değerlendirirdik. Mehmet, ustasının ağzından konuşur, Bulgaristan'dan örnekler verirdi. Bir de gazetelere filan bakardık. O zamanlar Kaşıkçı çok çıkardı gazetelere. Banyosunda altın kaplama olduğu y azardı. Mehmet komünizmde böy le olmayacağını, herkesin eşit ve tok olacağını anlatırdı. 14-15 y aşına geldiğimizde Mehmet sosyalizm üzerine yazılar, bildiriler, Deniz Gezmiş ve diğer devrimcileri anlatan kitaplar getirmeye başladı. Bu yazıları birlikte okuyor, tartışıyorduk. Daha sonra Zeytinburnu'nda Halkevi açıldı. Orada sazlı-sözlü sohbetlerin yapıldığını anlattılar. Biz de bir gün Mehmet'le birlikte oraya gittik. Ondan sonra da sürekli gidip gelmey e başladık".

"Mehmet'i 1988 yılında tanıdık. O yıl siyasi tutsakların cezaevlerinde yürüttüğü açlık grevlerine destek a macıyla Zeytinburnu Halkevi'nde üç günlük bir açlık grevi yapıldı. Bu eylemden he men sonra halkevinde onlarca insanın katıldığı bir söyleşi yapıldı. Toplantı çok akademik düzeyde sürüyordu. O sırada el kaldıran bir arkadaşın 'Biz bu konuşulanlardan bir şey anlamıyoruz. Biraz halk diliyle konuşun' demesi ve bu arkadaşla toplantıdan sonra görüşme miz sonucunda Mehmet Akif Dalcı'yı tanıdık. Mehmet ve yakın arkadaşı Nihat, neler yapmak istediklerini ve niyetlerini anlattılar. Bundan sonra başlayan bir dialog sürecimiz ol du. Bu arkadaşlarla halkevinde bir dizi çalışmalar yürüttük. Mehmet kendisini sürekli geliştiren ve aşan, verilen her görevi kısa sûrede ve eksiksiz yapan bir arkadaşımızd ı. Sempatik yÖnüyle,mûtevazitiğiyle kısa sûrede halkevinde herkes tarafından sevilen biri oldu. Mehmet'le çeşitli gösterilerde birlikte olduk. 1 Mayıs öncesi hazırlıklarda, bildiri dağıtımlarında, pankart asımlarında... Bir gösteride pankart asarken polisin bana saldırarak götürmeye çalışması sırasında Mehmet'in pankart sopasını çıkarıp polise saldırarak beni kurtarmasıyla oradan uzaklaşmıştık. Bu da yoldaşlık ilişkilerinin Mehmet için ne anlama geldiğinin bir açıklamasıydı". "Mehmet, f ikirlerini insanlara aktarmak için özel bir çaba harcardı. İlgilendiği, kitap v e gazete götürdüğü insanları gizler, açıklamazdı. Birlikte gittiğimiz bir berber vardı. Ona siyasetten hiç bahsetmemiştim. Mehmet bu arkadaşla y akından ilgilenmiş, hatta kitap, gazete bile v ermiş. Ben cezaevinden çıktıktan sonra, o arkadaş gelip benden dergi istemişti. 'Mehmet dergileri getirirdi. Sen niy e getirmiy orsun?' demişti. İki hafta önce ise, çocukluk arkadaşımla karşılaştım. Bizim mahallenin çocuğu... Gazi olaylarına katıldığını söy ledi. Mehmet'in o dönemlerde kendisine kasetler ve kitaplar verdiğini söyledi. Demek ki o dönemlerde Mehmet'ten etkilenmiş, daha sonra da ilerlemiş. Bunun gibi daha birçok örnek var. Kuşları çok sev erdi Mehmet. Elinde beslediği bir sürü kuşu v ardı. O dönemlerde Ruhi Su ve Grup Y orum'un kasetlerini dinlerdi. Herkese de bu kasetlerden verirdi.


1 May ıs öncesi çalışmalara katılmıştık. Kahve konuşmalarına, korsanlara katılıyorduk. Bir korsanda yazılama yapma görevi Mehmet'e verilmişti. Fabrikanın önünde sprey boyay la y azılama y apmıştı. 1 May ıs'a 'Zeytinburnu Halkı' imzalı pankart götürülecekti. Bu görevi Mehmet'le ben üstlendik. Bu pankartı 1 Mayıs öncesi ev imde saklamıştım". "Fabrika önlerindeki gösterilerde, afişlemelerde Mehmet önde yer alırdı. Fırsat buldukça DEM-KAD, TAYAD gibi kurumlarımıza gider, tamir edilecek ne varsa yapar, her türlü işlere koştururdu. Ve şunu gördük: Bizi m tecrübe miz, bilgi biriki mi miz olmasına karşın bu arkadaşın gerisinde kalmıştık. Yetişmek mü mkün değildi". "1 May ıs sabahı saat 07.00'de Mehmet geldi. Birlikte kahvaltı yaptık. Annem uyardı bizi: 'Sakın 1 May ıs'a gitmeyin!'. Biz de: 'Y ok anne, dolaşacağız' dedik. Daha sonra yatağın altından pankartı çıkarıp, belime doladım. Hemen evden çıktık. Mehmet ikiyüz metre öteden yürüy ordu. Çevirme olursa haber verecekti. O şekilde Tarlabaşı'na kadar gittik. Kitley le birlikte polisle çatışarak Taksimi zorladık; olmadı... Ara sokaklara girdik. Bir dükkanın önünden geçiy orduk, çağırdılar: 'Gelin, gelin. Aradığınız şey ler burada'. Sopaları alıp ilerledik. Tarlabaşı'ndan aşağı inerken, yarım metrelik bir yükseklik vardı. Kimse çukuru göremiyor, düşüyordu. Bir kızın e zildiğini gördük. Mehmet hemen koşup, kalabalığı aralayarak kızı oradan çıkardı. Görmeseydik ölebilirdi. Y ürürken y anımızda biri vuruldu. Kanlar akıy ordu. Taksiye bindirildi. Tarlabaşı caddesinden Taksim'e yürümek isteğimiz, üst üste iki deneme y apmamıza karşın polisin kalas v e coplarla saldırısı sonucu gerçekleştirilemedi. Ama kav ga şiddetli bir biçimde sürüyordu. Polis arabaları taşlanıy or, polisler kovalanıy ordu. Sonuçta polisin kalabalık oluşu, Taksim'e girişi engellediği için, kitle marş ve sloganlarla Şişhane'y e y öneldi. Kitley i korumakla görev li y oldaşlar polislerle çatışmaya devam ediyordu. Çok geçmeden önce havaya açılan ateş, birazdan y önünü direkt kitlenin üzerine çev irdi. Ben ve Mehmet zaman zaman çöp bidonlarını deviriyor, barikat oluşturmaya çalışıyorduk. Zaman zaman da taş f ırlatıy orduk. Şişhane'ye geldiğimizde üç taraf; tan y aylım ateşine tutulduk. Mehmet

iki metre çaprazımda kafasından aldığı kurşunla vuruldu. Tek düşündüğüm şey, onu hastaneye kaldırmak, yay lım ateşi alanından kurtarmaktı. Bir taksiy i, önüne geçerek durdurdum. Ancak Mehmet'in başucuna gittiğimde taksi korkup kaçtı. Artık sadece Mehmet'e sesleniy or, cevap vermesini beklerken alnından yüzüne akan kanı silmeye çalışıy ordum. O sırada polisler gelerek beni Mehmet'in yanından alıp, coplayarak şubey e götürdüler. Mahkemeden sonra da tutuklandım". "89 1 Mayıs'ından sonra Mehmet'in vurulduğunu öğrendik. Polis Mehmet'i he men hastaneye götürme miş, hastaneye götürmeye çalışanları da gözaltına almış, onu bilerek ölüme terketmişilerdi. Mehmet'in Taksim İlk Yardım Hastanesi'ne götürüldüğünü öğrendik. Biz de Zeytinburnu'ndan tüm arkadaşlar ve Mehmet'in ailesiyle birlikte hastanede sabahladık. Sabah dokuzu geçerken, Mehmet'in ölüm haberini aldık. O günkü siyasal iktidarda olan Turgut Özal'ın sürekli 'Mehmet Akif Dalcı'yı yaşatın' demesinin ardında yatan bir gerçek vardı. 89 1 Mayıs'ı tüm dünyada coşkuyla kutlanırken, bir tek Türkiye'de bir devrimci işçi polis kurşunlarıyia katlediliyordu. Halkların öfkesi büyüktü. 4 Mayıs'ta Mehmet'in cenazesi kaldırılacaktı. 7-8 bin insan cenazeyi al mak için toplanmıştı. Zeytinburnu tarihinde görülme miş bir olaydı. Cenaze polis tarafından kaçırıl mıştı. Halk cenazeyi polisten geri almak için saldırıyordu. Bu çatışma sırasında pek çok kişi yaralanmıştı. Zeytinburnu savaş alanına dönmüştü. Hal-

kın yaralanan insanları sahiplendiğini, evlerine aldığını gördük. Hatta ihtiyar bir ninenin yaralı bir kızı evine alıp tedavisini yaptığını gördük. Yaralılara yardım edil mesi, Meh met Akif sahiplenildiği içindi. Polisin cenazeyi kaçırmasına karşın, insanlar akın akın mezarlığa doluyordu. Kitle kalabalık olduğu için de polis yaklaşama mıştı. Mehmet, bir devrimciye yakışır şekilde toprağa verildi. Devrim andı içildi. Haziran ayında Mehmet'i anmak için Zeytinburnu'nda bir gece düzenlendi. Grup Yorum'un da olduğu geceye üçbin kişi katıldı. Mehmet, kısa ama onurlu yaşamıyla ve düşmanla girdiği çatışmada halkın önünde yürekli bir savaşçı olarak yerini almıştı. Marşlar ve sloganlarla anıldı. Bir yıl sonra da Dalcı'nın katili Kazım Çak makçı cezalandırıldı. Katilin cezalandırılması, Mehmet'in ailesi tarafından sevinçle karşılandı. Çünkü halkın adaleti yerini bulmuştu". Bir değil Mehmet'ler, binlerce... Kimi onüçünde, onbeşinde; kimi y irmisinde, otuzunda düştü, sarıldı v atan toprağına. Nice Mehmet'ler tarih yazdı direnişlerle. Kimi elinde taşı ve sopasıy la, kimi silahı v e y üreğiyle yürüdü düşmanın üzerine. Onlardan öğrendik sev meyi. Hem de ölesiye sevmeyi. Özgür topraklarımızda özgür bir y aşamı kurabilmek için...

TAV IR

27


KARA ELMAS DİYARINDA Hazal T U N Ç

Z

onguldak, Zonguldak olmazdan önce şehrin kurulu olduğu y er Ereğli 'ye bağlı Gaca köyünün ekim alanıydı. Bir tek y apı bile yoktu tarlanın üzerinde. Limanın bulunduğu koy sazlıktı. Dik ve kıvrımlı kıy ı şeridinin arkasında yaz, kış yemyeşil bir orman örtüsü uzanıy ordu. Dağlar 2000 metreden yüksek değildi ama nem li rüzgarların döktüğü yağışlar kay ınları ve meşe ağaçlarını beslerdi. Arazi dağlık olduğu için karayolu ulaşımı zordu o y ıllarda. Sert rüzgarlar doğal korunaklara izin vermese de kıyı kentleri ve ilçe merkezleri deniz yoluy la birbirine ulaşabilirdi. Balıkçılık gelişememişti, tahıl üretimi de azdı. Toprak, baklagiller ve meyve ağaçlar ı açısından bereketliydi. Ereğli çileğinin lezzeti ünlenmişti. Zonguldak, Zonguldak olmazdan yüzbinlerce, belki de milyonlarca y ıl önce o yörenin bitki ve orman örtüsü çeşitli jeolojik nedenlerden dolay ı kumlar altında kalmış, toprağın altı siyah taşlarla damar damar örülmüştü. Düzgün bir eğimle başlayan damarlar, madenci deyimiyle 'sıkma ve daralmalar' yaparak, bazen de basamaklarla uzay ıp gider. Riv ayet odur ki, yanan taşlann varlığının farkına 1829 yılında varılmıştır. Ve 1848 y ılından itibaren kazmalar inip kalkmaya, kuyular açılmaya, direkler dikilmeye başlanmıştır. Y aşam törpüsü ter nehirleriyle, yerin altında delhizler ve direklerden oluşan sayısız şehir kurulmuştur. Sadece küfelere tıka basa doldurulan kara ağırlık değildir Ereğli erkeklerinin sırtına binen y ük; deniz sev iyesinin 1000 metre aşağısında onbinlerce, milyonlarca insan yeryüzünü ısıtabilmek için gençliğini, ömrünü tüketmiştir. O güne kadar dışarıdan satın alı-

nan kömürün Ereğli toprağından çıkarılması ülke için dışalımı azaltan bir kazanç gibi düşünülebilirdi. Ama padişah 1. Abdülmecit kazancı kişiselleştirip üretime başlama kararıyla birlikte Ereğli Taşkömürü Havzası'nı "Hazine-i Hassa" vakıftan arasına katarak kendi mülkü ilan edivermiştir. Kömür dışalımı İngiltere'den yapıldığı halde ülkedeki üretim alanını "Kömür Kumpany ası" adlı bir İngiliz şirketine kiralamakta sakınca görmeyen padişah elde edilen gelirin bir bölümünü şeyhlere,hocalara ay ırmış bir bölümününde haremine harcanmasını uy gun bulmuştur. Y anan kapkara parlak taşlar zaman içinde koskoca bir şehrin doğuşuna neden olmuş;bir rivay ete göre yörenin talihi olmuş, bir rivayete göre ise hastalık, baskı ve sömürü serüvenini başlatmıştır. Nüfus artmış, yapılar çoğalmış Ereğli Sancağı'nın (il ile ilçe arası bir y erleşim birimi) bir parçası say ılan Zonguldak 1920'de ilçe, 1924'te il yapılmıştır. Demiryoluy la Ankara'ya, karayoluyla Akçakoca'ya, Yeniçağa'ya, Düzce'ye, Ankara ve İstanbul'a bağlanmıştır. Y aşam değişmiştir. Kıy ı şeridine hakim Fransız Mahallesi'nde ki Saint Barba adına "Maden Y ortusu* kutlamalarının Fransız, İngiliz, Alman kültürlerinin diğer etkilerinin yanısıra; göçükleri ve grızularıyla yeni acıların; grevlerle, işgaller, uzun yürüyüşlerle mücadeleci günlere uzanan yeni bir serüvenin başlangıcıdır ilk kazma. Doğa ve insan yaşamı zedelenmeye, yıpranmaya mahkumdur artık. Gencecik ağaçlar direk olmaktan, gencecik yürekler kar uğruna kazmalara, küfelere eş olmaktan, onlardan değersiz tutulmaktan kurtulamay acaktır. İşçiler kapısız, penceresiz, tavan ı açık, ortasında ateş yanan barakalarda yatıyorlardı. Bu barakalar kırır dö-

28

T AV IR

kük tahta v e ağaçlarla toplanan çerden çöpten yapılmıştı. İşçiler gömleklerini sardıkları odun parçalarını yastık yapar ateşin etrafında kıvrılıp yatarlardı. Bitlerin sardığı pislik içindeki bu yoksul insanlar kaderleriyle başbaşaydılar. Doktor y oktu, yaralarını sarmaya, pansuman yapmaya yarayacak temiz bezleri bile yoktu. Hastalanan, sakat kalan işçiler işletmecinin insafına göre y a kendi başına kalır y a da bir katıra bindirilip köyüne gönderilir, orda ölebilme şansına kavuşturulurdu. "13-14 yaşlarında küçük, cılız v e sarı benizli 'küfeci' diy e adlandırılan çocuklar, arkalarında 40-50 kiloluk küf elerle, y üzlerce metre dar ocak içi y ollarından, y arı çıplak, dizleri kan içinde ve sırtları "deynekçi" diye görev li nezaretçilerin sopalarından y ol yol yürürlerdi. Birer ocak katırı gibi.... (Turgut Etingü)" DİLAVER PAŞA NİZAMNAMESİ: İŞÇİ MÜKELLEFİY ETİ Ereğli Taşkömürü Havzası Kırım Savaşı sırasında Müttefik Ülkeler Donanmasının y akıtının temin edilmesi için İngilizlere verilmiş; İngiliz ve Fransız donanmasının tüm ihtiyacı Ereğli'den karşılanmıştır. Havza bu savaştan sonra 1865 yılına kadar İngilizlerin kurduğu özel bir şirketin y ağmasına terk edilmiştir. 1865 yılına gelindiğinde ise Ereğli'ye yeniden şekil verme gereği duyan padişah Hav za y önetimini Bahriy e Nezareti'ne vermiştir. Dilaver adındaki bir Osmanlı Paşası "Ereğli Maaden-i Humay ın Nazır"ı unvanını alıp sancak kaymakamlığını da üstlenerek iki yıllık bir ön çalışma döneminden sonra özel bir komisyona hazırlattığı Nizamname'sini yürürlüğe koymuştur. Dilaver Paşa Nizamnamesi y öre ormanlarını Havzaya tahsis ediyordu; ocak açılmasının, depolama ve nakliye işlemlerinin önündeki engelleri aşıyordu. Bu yasayla Ereğli Sancağı'na bağlı ondört ilçe Hav za'nın denetimi altına giriyordu. Paşa muhtarları direklerin vasf ından ve zamanında taşınabilmesinden sorumlu tutarak önemli bir sorunu çözmekle yetinmiyor; on-dört ilçenin 13-50 yaş arası sağlam erkeklerini ayda oniki gün süreyle ocaklarda çalışmay a mecbur ediyordu. Köy muhtarları zorunlu işçi gruplarının


oluşturulması ve ocaklara sevk edilmesinden "sorumlu tutularak cezai hükümler getiriliy ordu. Bu, apaçık köle çiftliğine kahya tayiniydi. Köleler gün doğumundan gün batımına kadar çalışıyordu; çalışma mecburiyetlerinden başka güvenceleri yoktu; "yeteneğe göre" takdir edilen ücretler boğaz tokluğuna bile yetmiyordu. Ücretlerin çoğu ayni olarak; kalay, amerikan bezi, basma v.b'yle ödeniyordu. Zatüre, verem, tifo, sıtma ve frengi kol gezdiği halde işletmede bulunan doktor olur vermeden iş bırakmak mümkün değildi; cezai hükümler konulmuştu. Kaçan işçilerin yerine onu kaçmay a teşvik ettiği bahanesiyle başka işçilere iki kat ceza verilmesi bile hükme bağlanmıştı. Padişahın malı olduğu için madene zarar vermek devlete karşı işlenenden daha ağır bir suçtu. İşletmeciler ocakları terk edebilir ama başkalarına satamazlardı, çocukları yoksa işletme miras olarak akrabalara intikal edemezdi, Nizamname dünyanın çeşitti ülkelerinde uy gulandığı bilinen madenci cezalarını da unutmamıştı. Göçük altında canını v eren canından oluyor, kurtulan işçilere ise yeterli say ıda y a da sağlam direk dikemedikleri için ceza v eriliyordu. Dilaver Paşa Padişah ve Bahriye Nezareti adına Ereğli Sancağı'nı zaptu rapt altına almış; nizamnameyi uyguladığı süngü zoruyla koca bir kenti köleleştirmişti. Köleci baskı 1866 yılında 61.145 ton olan kömür üretimini 1875 y ılında 142.321 tona çıkarmıştı. Bu aşamada da, üretim 2 katından daha yüksek bir düzeye çıkarılmışken ne y apılması gerekiy orsa o y apıldı. Askerler işletmeyi özel girişimcilere ve şirketlere kiraladılar. Taşıma işi de özelleştirilmiş v e bir Fransız şirketi olan "Ereğli Şirketi" taşıma tekeli oluşturmuştu.

Havza'nın kontrolü Osmanlı İmparatorluğu'nun hangi sömürgeci devletle ittifak içinde olduğunun da bir göstergesi olagelmiştir. Birinci Pay laşım Sav aşı y ıllarında Almanlar'ın elinde olan kömür çıkarma işi sav aş sonrasında Fransız yatırımlarının korunması bahanesiyle "İtilaf Devletleri Kömür Komisyonu"na verilmiştir. Bu dönemde y atırımları asgari düzeyde tutan işletmeciler Havza'yı y ağmalamay ı sürdürmüşler, üretim beşyüzbin tonun üzerine çıkmıştır. Kurtuluş Savaşı yıllarında kısa süreli Fransız işgal girişimi olmuşsa da küçük çapta bir direnişle karşılaşan Fransızlar Zonguldak'ta uzun süre kalmamışlar v e 1920 Haziran'ından sonra Ankara Hükümeti yöreyi denetimi altına almıştır. 1922 yılında Ankara Hükümeti'min İktisat Vekili Celal Bayar çalışma koşullarını iy ileştireceğini v aadettiği, Zonguldak Amele Kanunu adlı tasarıy ı meclise sunarak y asalaştırmıştır. Ancak bu yasanın da acımasız y ağmaya tanıklık etmekten, güvence vermekten başka bir işleri olmamıştır. 325 dirhem (1 dirhem=3.148gr) ekmek 20 kuruşa satılırken küfeci yevmiyesi 60 kuruştur. Üstelik işçiler "araba kesenesi" adı verilen götürü usülle çalıştırılmaktadır. İşçi gruplarına o sayıda işçinin üstesinden gelebileceğin-

den daha fazla iş gösterip "bu yerden şu kadar say ıda arabay ı doldurun yevmiyeyi hakkedin" denilmiştir. Gazın tenekesi 300 kuruş, bir şalvarlık bez 125 kuruş tutarken işçiler 60 kuruş y evmiy eyi hakedebilmek için bir insanın sarfedeceğinden daha f azla güç sarf etmekteydi. Beslenme olanakları kısıtlıy dı, barınma koşulları çok kötüydü; işçiler her vardiya yıkanmaları gerekirken düzenli yıkanma yeri bulunmadığı ve su temin edemedikleri için kir pas içinde sefaleti paylaşmaktaydılar. Bıçak kemiğe, can boğaza dayanmıştı. İLK GREV Hakları gaspedile edile, açlık sınırını da geçen insanlar bu yoksulluğu alınyasızı mı sayacak? Kendi yaşamını, çocuklarının geleceğini düşünmeyecek mi? Sömürü sürecek onu sağlay an zulüm hep karşılıksız mı kalacak? İnsanlık tarihi gösteriyor ki ezilenler, yeniden direnmeyi seçmiş; boyun eğmemiş sınıfsal içgüdüleriyle de olsa bir mücadele y olu bulmuştur. 20.yüzy ılda artık sınıfsız sömürüsüz bir dünya kurma isteği düş olmaktan çıkmıştır. İşçi sınıfı, inişli çıkışlı bir hat izleme zorunda kalsa bile sömürüyü ve zulmü ortadan kaldırmayı başaracaktır. O yıllarda yarı sömürge ve yarı

TAVIR

29


feodal bir yapıy a sahip oları ülkemizde y eşermekte olan işçi mücadeleleri, sosyalizmin rehberliğinde y ürümüyor olsa bile emekçilerin tarih sahnesindeki y erini almakta olduğunun göstergesidir. Y oksulluk içinde kıv ranan Ereğli Kömür Hav zası işçilerine bu kadere karşı çıkmay ı becerebilen İstanbul'daki işçilerden bir umut haberi ulaşmıştı. İstanbul'da yay ınlanan bir gazetenin Ereğli'y e ulaşıp işçilerin eline geçmesi Ereğli Hav zasındaki kıpırdanmay ı başlatmıştır. E l e k t r i k ve T r a m v a y işçileri'nin grev haberini okuduktan sonra madenciler günlerce o haberi tartıştılar, grev üzerinde düşündüler. Elektrik

v e tramv ay işçilerinin talep ettikleri hakları, kendi iş kollarına uy guladılar v e sonunda on-onbeş arkadaş biraray a gelip harekete geçmeye karar v erdi. Hepside demiryolu personelindendi. Gar şefi Lazeminzade Emin Efendi'ye gittiler. Giritli Ahmet adlı bir işçi daha sonra "Grev Düzenleme Komitesl"nin sorumlusu olacak Emin Ef endiye o İstanbul gazetesini uzatıp "Siz bu işe önay ak olun da insanlığımızı bilelim'' dedi. Ne uzun söze gerek vardı, ne uzunca tartışmay a. Herşey apaçık ortaday dı. Olası gelişmeleri hesapladılar. Grev öncüleri işten atılırsa bütün işçiler iş bırakacaktı.

MADENCİ Yarım kalan türkülerim ' Yarım kalan umutlarımla indiğimde yeraltına Belki de Sesimi son kez duyduğunuzu sandınız Yanıldınız ! Ocağın ağzında bıraktım gözlerimi Her akşam nar çiçeği bir kız ıllık çöktüğünde gökyüzüne Yorgun dizlerim üstünde doğrulup Bakışlar ımı kente salıyoru m Ve yoksul madenci sofralarında Dumanı tüten s ıcak çorbadan Bir kaş ık da ben alıyoru m Yüzümde beşik dolusu çocuk gülüşü Başımda baretim sıkılı yumruğum Ve acılı bedenimle Göçük altında derin bir uykuya dalıyorum... Sema Gökçen

3 0 TAV I R

grev için çalışma yapma kararına v ardılar. Grev ay başından sonra başlayacaktı ki day anma güçleri olsun. Herkes alacağı ay lıktan olanağı kadar v erecek v e grev için bir f on oluşturulacaktı. Grev komitesi bir bildiri kaleme aldı v e 1924 Temmuzunda asgari ücret, 8 saatlik çalışma süresi, hafta da b i r gün izin v e Hav za'da çalışmaları y asaklanmış y abancı uy rukluların çalıştırılmamasını kapsayan isteklerini işletme şef lerine iletti. Hazırlık çalışması grev düzenley icileri arasında gizli tutulabilmiş işletme y öneticilerine sızdır ılmamıştı. İşletme şefleri bildirin i n altında imzası bulunan Em in Efendi'y e hemen işten el çektirdiler v e bu girişimin yatışacağını sandılar. Oysa öğlene doğru tüm taşıma işi durmuş araçlar depo önüne bırakılmıştı. İsteklerinin ciddiy e alınmaması v e Emin Ef endi'nin işten atılması üzerine binlerce işçi, ateşçiler, makasçılar, şef trenler, kancacılar, makinistler, kazmacılar, küfeciler, atölye işçileri ve diğerleri grev e çıkmıştı. İşletme şef lerinden sonra polisler, hükümet görev lileri ve Valiy le birlikte bütün kent grevde, taraf oluv ermişti. İşletme müdürleri, hukuk danışmanları, v ali v e polisler grev i kırmak için her y olu denemey e kararlıy dılar. Emin Ef endi kendisine teklif edilen 300 lira gibi astronomik bir rüşveti reddetmişti. İşçilere veresiye mal v eren esnaf veresiyey i kesmişti ama, grev in yardım sandığı üç kişilik-bir komitenin kontrolünde muhtaç grevcilere para dağıtmay a başlamıştı bile. Grevciler birde "iaşe komitesi" kurmuştu. İşletme, grev e katılmay anlardan v e bir grup idari personelden polis korumasında y eni bir vardiya oluşturmuştu. A m a grev kırıcıları acemiydi üstelik grevciler makinaların y ağ depolarına kum atmış, hem de makasları bozmuştu. Grevci işçilerin eşleri kucaklarında bebeleriy le ray lara yatıy or, çocuklar katarların frenlerini sıkıştırarak işi engelliy orlardı. Y ani madenciler kadınları v e çocuklarıy la bütün güçlerini kullanarak mücadele ediy ordu. İşçilerin kararlılığı sonucunda vali uzlaştırıcı rolü üstlenmek ve işletme de pazarlık masasına oturmak zorunda kalmıştı. İşçiler de açık oy lamayla seçtikleri üç kişilik komitey i uzlaşma görüşmelerine göndermeye karar v er-


di. Toplantı belediy e binasında y apılmış, işçiler 5 saat boyunca binanın önünde, kaldırımlarda beklemiş zorlu pazarlıklardan sonra elde ettikleri uzlaşma şartlarını y ine hep birlikte onaylamışlardı. Bu ilk grev di, ilk pazarlıktı v e zaf er tadılmıştı. Kir, pas içindeki alınlardan, çizgi çizgi boy unlardan, y ıpranmış av uçlardan damlamıştı ter pınarları, kazma saplarından, küfelerden sızmıştı; sel olmay a, köpürmeye toplanmıştı. Denize nazır lüks ev lerinden, gösterişli döşenmiş bürolarından parlak kumaştan giysileri içinde, biry antinli saçları v e küçümser tav ırlarıy la bu acizler kalabalığın ı sey reden egemenlerin hiç beklemediği bir anda nasıl olmuşsa bentler y ıkılıv ermişti. Toprağı, kay aları eşerek mercaina oturtmuştu deli su. Y olu engelli, dolambaçlı olabilirdi, hatta v arılacak yer buğular içinde olduğu için seçilemiyor olabilirdi. Varsın olsun... Atılmıştı ilk adım, y ol bellenmişti y a. tik grevi gerçekleştirenler de ufku seçememişti, ondan sonra gelenler de... Hatta işçiler çok sonra bile el y ordamıy la hareket edeceklerdir. Ancak o grev günlerinde gelecek bir kez daha v aredilmiştir. Sömürüsüz bir düny a vadeden gelecek, iktidarla taçlanana dek emekçi ellerinde y orgunluktan v e umuttan çiçekli bir hale gibi duracaktır. Daha önceki bir kaç günlük direnişten sonra gerçekleşen bu ilk grev başarıy la sonuçlanmıştı ama zaman içinde kazanılan hakların birer birer y ok say ılacağı görülecekti. Ereğli yöresi grev den sonra da durulmadı. İstanbul'da örgütlenmekte olan "Umum Türkiy e Ameleler Birliği'nin grev sırasında y örey e gönderdiği y öneticileri vasıtasıy la birliğin Ereğli şubesini açmay ı amaçlaması patronları harekete geçirmişti. Patronlar işbirlikçilerine "Hav za-i Fakmiy e Amele Birliği"ni kurdurtmuş, aldıkları bir kararla Hav za işçilerini Birliğe zorunlu üy e say mıştı; bununla da yetinmemiş "Zonguldak Amele Birliği"ni de örgütlemişlerdi. Y ine 1924 y ılında Üzülmez bölgesinde Maden Kömürü İşçileri Türk Anonim Şirketi adlı bir dev let işletmesi kuruldu. 1929 y ılında da Kozlu'da İş Bankası'nın kurduğu Kömür-İş f aaliyete geçirildi. 1940 y ılında ise Ereğli Şirketi de satın alınarak bütün şirketler birleş-

tirilip tek bir dev let işletmesi haline getirildi. Ereğli Hav zası'nda y öre işçilerinden başka Trabzon, Vakf ıkebir, Rize v e Kürdistan'dan gelen işçilerin de daimi işçi olarak çalıştığını görmekteyiz. Ancak y oğun emek grubuna dahil olan işçiler sadece Ereğli'den v e civar köylerindendi. Onbeş gün ocaklarda, onbeş günde tarlada çalışan köylü işçiler y evmiyelerini bile hesaplamaktan acizdiler. Çünkü sömürücüler ücretleri kendi tespit ettikleri bir randıman hesabına göre belirlemekteydi. Ocak sahiplerinin randıman zarf ından daha az ekmek, daha az y emek, daha az elbise, okumamak, gezmemek, hastalanmışsan beklemey e mecbur olmaktan başka ne çıkabilirdi ki? En y oğun emeği harcayan amele ne y er ne içerdi bilir misiniz? Onlar ocaklara girerken "hüriy e" adlı torbalarının içine çalışma süresince yetebilecek kadar mı-

sır unu koyabilirlerdi sadece. Bazlamaç adlı ekmek yaparlardı bu undan, unu ekmeğe katık y aparlardı, çorba kay natırlardı. Y arı aç, y arı tok da olsa katlanmay a çalışırlardı y eter ki sağlık olsun; göçük olmasın, başka bir kaza bela gelmesin başa. Ama temenniler neye y arar, gerçek acıdır: sadece 1927 v e1932 y ılları arasında 282 ölü ve 3109 yaralı v ermiştir madenciler. BİR KEZ DAHA AÇIK KÖLELİK BU KEZ SİVİL BİR PAŞA 1940 y ılının 28 Şubat'ı Ereğli v e Zonguldak yöresinin en kara döneminin başlangıcı olarak geçmiştir tarihe. Hükümet o y ıl Şubat'ın son günü Kömür Hav zası için y eni bir "İş Mükellef iyeti" kararnamesi yay ınlamay ı uy gun görmüştür. Birincisinden daha insaf sız v e acımasız olacak bu y eni uy gulama için gerekçe y aratmak sorun bile say ılmamıştır. Uluslararası durum, savaş koşullarının oluşması v e y urt sav un-

Aşkın AYRANCIOĞLU

T AV IR 31


masını güçlendirme gereği gibi halkın duy a duya kanıksadığı gerekçelerle devlet, ülkenin bir bölümünde cenderey i daha da sıkıştırmış ve halkı acımasızca ezmiştir. Dilav er Paşa'nın yerinde bu kez bir cumhuriy et münevv eri, maden mühendisi İhsan Soy ak v ardır. Tarihin bir cilvesi olacak ki Cumhuriy et Hükümeti'nin görev lendirdiği şahsiyet de seçildiği sırada askerdir, Yedek Subay Okulu'nda öğrencidir. Cumhurbaşkanı emretmiş ve Soy ak, okuldan alınarak Ereğli ve Zonguldak y öresine hükmetmey e memur edilmiştir. Olağanüstü yetkilere sahip Soyak v e ekibi ilk iş olarak iş Mükellefiyeti Müdürlüğü'nü kurmuş v e bu müdürlüğün görevlileri, muhtarlar aracılığıyla köy lerde işçi gruptan oluşturmaya başlamıştır. Jandarma ve polis, işletmenin zaptiye gücüdür. Ne var ki Soyak onları y eterli görmemiş, Tahkimat Komutanlığı adı altında özel ünif orması olan y eni bir silahlı güç de oluşturmuştur. Kömür Orduları Başkomutanı Soy ak, bu girişimlerden sonra iktisadi meseleye de eğilmiş, bütün hakların rafa kaldırıldığ ını ilan etmiştir. Krallığın ın hududları

32

T AV I R

içinde geçerli olan özel bir para basmay ı bile akıl edebilen bu zalimin yasaları kapitalizmin inşasına ucuz yakıt sağlama adına halkı 8 y ıl süreyle parya gibi ezmiştir. Saklanacak dağları, ormanları, tarlalarıyla köyler; kadınları, çocukları, yaşlılarıy la köylüler esir alınmıştır. Erkeklerin mükellef iyetten kaytarmaları kolay değildir. Jandarma kaçan işçiler teslim olana dek onların eşlerini, çocuklarını karakollarda rehin tutacaktır. Evler basılacak, yağmalanacak, kadınların ırzına bile geçmekte sakınca görülmeyecektir. Sakat ya da hasta raporu alıp Soy ak'ın elinden kurtulmak hiç de kolay değildir. Esaretten kurtulma y olları bile yeni zenginler türetilmesine hizmet edecektir. Sivil Dilaver Paşa, 1400 olan işçi sayısını 3600'e çıkarmayı başarmış; hükümranlığı süresinde lüks yaşamıyla ünlenen işletme içi bürokrat bir kesim de oluşmuştur. Mükellefiyet Kararnamesi henüz yürürlükteyken, 1946 y ılında uzun çabalar sonucu sınıf sendikacılığı y apacak yetenekte olmasa bile, bir sendika kurma girişimi gerçekleşecektir. Ancak yine aynı y ıl İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı "Maden Kömürü Havzası İşçileri Sendikası" adlı bu fesat örgütlenmesini lağvettiğini duyurarak kapısını mühürletmiştir. İKİNCİ MÜKELLEFİYETTEN GÜNÜMÜZE 1959 y ılında kaldırılmış olan kıdem, ehliyet ve likayat zammının 1963 yılında yürürlüğe giren yeni Çalışma Y asaları'na göre yapılan Toplu Sözleşme'yle y eniden uy gulanması gerekiyordu. İşçiler kendi yaptığı kanunlara uymayan işvereni 1965 y ılında Gelik'te başlayan, Karadon ve Kilimli'y e sıçrayan direnişlerle uy ardı. 1965 y ılındaki direnişte madenciler jandarma kurşunlarına iki şehit verdiler. 1966 Armutçuk, 1968 Kozlu v e Üzülmez, 1970 Gelik ve 1973 Armut-

çuk direnişlerinden sonra maden işçileri 1990 yılının sonunda başlayan (30 Kasım), 59 gün sonra Bakanlar Kurulu Kararıyla durdurulan bir grev ve uzun y ürüyüş gerçekleştirmiştir. BÜYÜK GREVE DOĞRU Y eşilin her tonunun Karadeniz'in köpüklü mavilikleriyle buluştuğu, laciverdi sularda gökyüzünün berrak tonlarıy la kucaklaştığı Zonguldak y öresinde y aşam bunca renk bolluğuna rağmen, kömürün karasıyla biçimleniy ordu. Kazmaların çarptığı kütlede demirden ve kömürden kıv ılcımlar çakarken çatlaklar ve yarıklar oluşuyor, yıllar boyu durmaksızın süren v ardiyalarda koparılan parçalarla y erin altı oy uluyor, eski delhizlere yenileri ekleniyordu. Her delhiz, hatta her oyuk kömürün kazmaya gösterdiği dirençten başka, türlü zorluklara ve tehlikelere de gebeydi. Ocakların girişine "Bismillahirrahmanirrahim" y azılı tabelaların asılması kar etmiyordu. Ölüm, patlamalarla, su baskınlarıy la, göçüklerle ama apansızın geliyordu. Ölüler kefen bile giyemiyordu çoğu kez. 1990 y ılının Ocak ayının son günüydü. Amasya Kömür İşletmeleri'nin dördüncü ocağında büyük bir patlama oldu ve 5 işçi öldü. Ölüm o patlamadan çok önce yerleşmişti dehlizlere; gaz olup sızmış, koku olup birikmişti. İşletme işçileri kömür parçaları, vagonlar dolusu kömür ya da kömür y ığınları olarak gördüğü için kuyularda grizuy a karşı etkili bir önlem alındığı görülmemiştir. Onun için grizuda, ölüm de kaçınılmazdır. Murat 43, Hasan 40, Mehmet 39 yaşındaydı, üçü) de kazmacıydı. Niyazi'de 39'undaydı, o barutçuy du. Beşinci işçi Recep Açan'ın ise ne y aşı ne de y aptığı iş kay ıtlarda yer alıy ordu. Tespih çözülmüştü sanki. Kara haberler birbirini takip etti. 7 Şubat'taki grizu haberi 68 madencinin Yeni Çeltek'teki ocaklara diri diri gömüldüğünü duy uruyordu. Amasy a v e Y eni Çel-


tek'in maden şehitleri, Zonguldak'tı madencileri de harekete geçirdi. "Ölmek istemiyoruz" pankartı açan işçiler, Şubat'ın 24'ünde "İnsana Saygı" adını v erdikleri mitingle öfkelerini dile getirdiler. İnsan Hayatı Parayla Ölçülür mü?" diye soruyorlardı vahşi kapitalizme. Sendikay a "Ağıt Y akmay ın Çare Bulun" diye sesleniyorlardı. Sendikanın bu dileğe cevap olması mümkün değildi. Çünkü sendika yöneticileri çözümü düzen içinde arıyorlardı. İşçiler de çarenin kendi ellerinde olduğunu ülkey i yönetme hakkına sahip oldukları zaman çare bulacaklarını bilmiyorlardı. Onun için işçilerin zaman zaman hep bir ağızdan haykırdıktan "İşçiyiz, Haklıyız, Kazanacağız" sloganının anlamını tam olarak kavradıktan söylenemezdi. Zonguldak Havzası işçileri 1990 y ılı toplu sözleşme görüşmelerine, ücret isteğinin yanısıra can güv enliğini sağlamaya yönelik taleplerle gittiler. İşveren umursamadı bite. Sıra işçi ücretlerine gelince bin dereden su getirilirdi hep. Ülkenin menf aatleri gereği işçilerin talepleri reddedildi. Y atırım yapmayan devlet işletmelerin verimsiz olduğunu bahane ediyor, ocakları kapatmakla tehdit ediy ordu işçileri. Sendika ise kendi anlay ışına göre girişimlerde bulunuyordu. Valiyi, siyasi parti temsilcilerini, kamu yöneticilerini, y öre milletvekillerini, belediye başkanlarını, İl Genel Meclisi ve Belediye Meclisi üyeleriyle köy muhtarlarını bir araya getirerek topladığı Zonguldak Kurultay ı'na demokratik kitle örgütlerinin temsilcilerini de katıp dekoru tamamlayarak siyasi parti temsilcilerine ve milletvekillerine bir kurultay belgesi imzalatmıştı. Bu belge "maden işçilerinin onuruna yaraşır düzeyde ve gerçek değerde" ücret alması gerektiğini tespit ediyordu. Böylece sendika yöneticileri halk demokrasisini işletmiş (I) oluyordu. Hırsızların güvenlik önlemi alınması gerektiğini vurguladıkları bu belge de kurultay gibi oyalama işlev inden başka bir işe yaramamıştı. Sonunda 30 Kasım'da Zonguldak'ta hay ata büy ük bir nokta kondu. Madenci grevi, Zonguldak Greviydi işçilerini bütün ülkeyi etkileyen yeni başlıklarının adı.

GREV GÜNLERİ Alnına düşen saçlarını sıvazlaya-

rak yerinden doğrulan genç kadın, şehirlerarası otobüslerde alışık olmadık biçimde otobüs henüz garajlara bile girmeden kapıya doğru yürüdü. Meşin bir kılıf ın içindeki gitarının koltuklara çarpmamasına özen gösteriyordu. Arkadaşları da bir yandan meraklı gözlerle etrafı seyrederken, enstrümanlarını ve çantalarını toplamışlardı. On kişiy diler; ellerinde entrümanlarını olmasa gurbetten dönen üniversite öğrencileri oldukları şüphe götürmezdi. Önce otobüsün teybine yerleştirdikleri kasetten duyulmuştu sesleri. Birkaç türkü sonra teybi kapatıp kendileri çalmaya başlamış ve sevecen tavırlarıyla diğer y olcuların da eşlik etmelerini sağlamışlardı. Yolcular motor sesi ve rüzgar ıslığına karışan direniş türkülerinin onları ve bütün Zonguldak asfaltını ülkenin atardamarına doğru çektiğinin farkındaydı. Zonguldak bir kaynay an kazana benzetilebilirdi. Ama "bir gün gelir yeraltından y ürüyünce göky üzüne" diy e türkü söy leyen bu genç sanatçılar Zonguldak'ı kaynayan kazandan çok baraj gölüne benzettiklerini söylemişlerdi. Taşkına hazırlanan, beton bentlerin demir kafeslerini zorlayan bir akarsuyla, koca bentin ne kadar benzeştiğini çok geçmeden hepsi de görecekti. Genç kadın otobüs durur durmaz kapıyı açtı ve yollarını gözleyen üç kişilik grubun ortasına atlay ıverdi. İşte böyle sevinçli bir kucaklaşmayla başladı Grup Yorumun Zonguldak Grevi macerası. 40 gün boyunca y er alacakları grev ve yürüyüş günlerine Üzülmez'den adımını atıy ordu Grup Y orum ve Ortaköy Halk Sahnesi (daha sonraki adıyla Ayşe Gülen Halk Sahnesi) sanatçıları. Grev 30 Kasım 1990 Cuma günü başlamıştı. Sabah saat 8'de Gelik İşletmesi önünde toplanan işçiler v e sendikacılar bir süre elden ele dolaştırdıktan "grev" pankartım alkışlar arasında işletme girişine asmışlardı. Kırkikibin taşkömürü ve altıbin MTA işçisi "hak alma kavgası, namus kavgası" için greve çıkıyordu. İşçiler ne pahasına olursa olsun, haklarını alıncaya kadar direneceklerini her fırsatta dile getiriyordu: "Kuru ekmekle, tarhanayla, kömeçle de kalsak direneceğiz" Zonguldak sokakları grev boyunca görülmemiş kalabalıklara tanık ol-

du. Bütün kent ay aktaydı. Geceler gündüzlere karışmış, uykular unutulmuştu. Sinirlerin, kasların hep gerili olduğu, y üreklerin ve solukların hep yüklü olduğu sevinçli ve hüzünlü grev günlerinin ilk gecesi bir çırpıda geçiv ermişti. İkincigün işçilerin eşleri v e anaları üçüncü gün çocuktan grev yollarına dökülmüştü. Çocuklar üçüncü gün süreyle okula gönderilmeyecek babalarıy la birlikte anaların ve ninelerinin yanı başında grev sözcüsü önlüğü giyeceklerdi. Dördüncü gün esnaf kepenk kapatıyordu. Grev bir anda ülke gündemini belirler duruma gelmişti. Zonguldak, daha grevin ilk gününden başlayarak bir çok ünlü ismin uğrak yeri oldu. Yörenin DYP milletvekilleri, işçilerin ANAP hükümetine v e ÖZAL'a yönelik tepkilerinden cesaret alarak ikinci gün ASMA'da grevci önlüğü giymişti. Erdal İnönü, Süleyman Demirel gibi parti başkanları ve bazı milletv ekilleri grevcileri ziyaret etme ihtiyacı duydular. Sendikacılar, belediye başkanları, ünlü gazeteciler, gazete yayın yönetmenleri, televizyoncular ve bir çok sanatçı sendika merkezinde işçilerle boy gösterdi, konuşmalar yaptı. Ama yalnız devrimci sanatçılar bütün grev süresince işçilerin içinde, direniş ve yürüy üş boyunca y er aldı v e "sağ-sol değil, davamız ekmek kav gamız" diy e kısırlaştırmay a çalışılan mücadeleyi "al silahını kuşan da gel... Gel ki şafaklar tutuşsun" çağrılarıy la iktidar mercaina oturtmaya çalıştı. O sabah daha gün ağarmadan işe koy uldular. Sloganlarla, marşlarla, pankartlarla, ateşli konuşmalarla emekçilerin gücü söze ve eyleme bürünmüştü. Her yere yetişmeye çalışıyorlardı. Bedenleri bir geriliyor bir boşalıy ordu. Akşam üstü Kozlu'da bir kahvede toplandılar. Kalacakları işçi ev lerine dağılmadan önce, gece geç v akitlere kadar mahallelerde ev v e kahve toplantılarına katılıy orlardı. O akşam da çaylı, ekmek aralı y emek molasından sonra, sigara dumanlarına aldırmadan madencilerle sohbete koyulmuşlardı. Herkes sabahı ve daha sonraki günleri düşünüyordu. Çaylar ara v ermeden tazelense bile günün y orgunluğu giderek gözlerine çökmeye başlamıştı ki, bağlama kılıf ından çıkarıldı. Türküler birbirine ek-

T AV IR

33


lendikçe kahvede kalabalıklaşıyordu. Türkü aralarında yorumlar y apılıy or ama söz dönüp dolaşıp greve geliyor ve konuşmalar daha da hararetleniyordu. "Y ardımlaşma komiteleri kurmalıy ız" dedi zay ıf, kısa saçlı bir delikanlı. "Yeni Çeltek'deki grizudan sonra bestelenen ağıtın belki beşinci tekrarı yeni bitmişti. "Y ardımlaşma komiteleri her bölgede ayrı ayrı kurulmalı ama bir merkezden koordine edilmeli. Hem bu da yetmez. Eğitim komiteleri oluşturmalıy ız. Eylemi yönlendirecek bizi saldırılara karşı koruyacak örgütlenmelere de ihtiyacımız v ar." Tane tane konuşan bu gencin adı Erbil Sarıydı."' 21 yaşındaydı Erbil, Trabzon Çay kara doğumlu bir emekçiydi. Madende çalışmıyordu ama grevi mücadele okuluna dönüştürecek; grev günlerinde sosyalizmi, örgütlenmey i v e mücadeley i yönlendirebilmeyi öğrenmek v e öğretmekle görevli devrimcilerden biriy di, O gece işçilerle v e Yorumcularla türkü söyleyip halay lar çeken Erbil'in bir yılı aşkın bir süre sonra madenciler uğruna öleceğini söyleseler, kahvedekilerden hiç kimse onun eşitliğe ve kardeşliğe inanmışlığı v e kazanma azmiyle ölümü yenebileceğinden kuşku duymay acaktı. Grev, eksilmeyen bir coşku ve katılımla sürüyordu. Madenciler kendi isErbil SARI

34

TAV IR

tekleriniduyurmaya, haklarını almaya çatışırken körfez bunalımını bahane ederek, eylemlerini ezmeyi tasarlayan egemen güçlere karşı sav aş karşıtı kampanyalara da katılmıştır. Grevin onuncu günü on otobüsle İzmit'teki işçi mitingine giden madenciler, grev süresince emekçi sınıf larla birlik v e dayanışma içinde olmayı istemişlerdir. Grevin otuzbeşinci günü emekçi kardeşleri Zonguldak madencilerini yaygın bir genel grevle desteklemişlerdir. ANKARA YÜRÜYÜŞÜ Sabah erkenden buluşulacaktı. Buluşma yerleri tespit edilmişti. Herkes kendi yiyeceğini yanına alacaktı, herkes kimlik bulundurmalıy dı. Yürüyüş uzun süreceği ve çetin geçeceği için çocuklar getirilmeyecekti. 4 Ocak sabahı Ankara'ya yürümek için Üzülmezde, Karadon'da, Kozlu'da, Çaydamar'da, Başlarkadı'da, Çukur yol ayrımında ve diğer yerlerde toplanan kalabalıklar yürüyüş boyunca birleşerek, kilometreleri bulan insan ve slogan yolları oluşturdu. İşçilerin otobüslerle Ankara'ya gitmelerini engelleyen iktidar bir öf ke seliyle karşılaşmıştı. Altmışbine, seksenbine, hatta barikatlar önünde yüzellibine ulaştıkları söyleniyordu. Y ol boyunca ve Devrek'te, Mengen'de halkın büyük desteğini almışlardı. Kadınlar ve yaşlılarda yürüy or, geri dönmeyi reddediy orlardı. Mengen'in 8 km ilerisinde daha Deller Köprüsüne ulaşmadan barikatlarla karşılaştılar. Beşbin asker ve polis yolları kesmiş, E-5'e çıkarmamak için barikat önünde işçileri gözaltına almaya başlamıştı. İşçiler kararlıydı ama sendika 197 işçinin gözaltına alınmasını işçileri ey lem y apmay a iten bir provakasyon olarak değelendiriyor ve geri çekilmey i y eğliyordu. Sendika başkanı yürüyüşün beşinci, barikatlar önünde v e Mengen'de bekley işin üçüncü gününde eylemin yasal sınırlar içinde kalması gerektiğini vurgulayarak yürüyüşü bitirdi. Eylemin amacının "anlaşma ortamı y aratmak" olduğunu iddia eden Şemsi Denizer "beni iy ice dinleyin, ben böyle istiy orum... Bizler Ankara'ya, sizler Zonguldak'a" diyerek işçileri geri gönderdi. Grev ve yürüyüş Şemsi Denizer'in yaşamında yeni ufuklar açmıştır. Denizer yaşamının Türk-iş Genel Sekreterliği, futbol kulübü yöneticiliği, kooperatif organi-

zasyonları, D Y P ve SHP'den milletvekili pazarlıkları, v e Milli Prodüktivite Merkezi Başkanlığı'na ulaştığı; Jaguar marka süper lüks bir makam otomobiline binebilmeye cesaret edebileceği yeni bir dönemine başlamıştır. 1990 grev i ve 1991 4 Ocak y ürüyüşü Zonguldak yöresi madencileri açısından ise uzun vadeli bir gelecek için şüphesiz bir dönemeç olarak anılacaktır. 25 Ocak 1991 gecesi Milli Güvenlik Kurutu Körfez Bunalımını gerekçe göstererek Bakanlar Kurulu'na bütün grev lerin ertelenmesi niyetini iletti ve Bakanlar Kurulu'da Zonguldak Grev i'ni 60 gün sürey le erteledi. İşçiler grevin ellidokuzuncu günü 27 Ocak 1991 pazar günü 16-24 vardiyasında işbaşı y apmak zorunda bırakıldılar. Sendika yöneticileride Ankara'da sürdürülen görüşmeler sonucunda anlaşmaya vararak 6 Şubatta toplu sözleşmey i imzalay ıp, grevi resmen bitirdiler. Daha grevin üzerinden bir yıl geçmemişti.ki 1992'nin soğuk kış günlerinde Zonguldak'ta yerin yaklaşık 600 metre altında müthiş bir patlama gerçekleşti. Delhizler cayır cay ır yanmaya başlamıştı; toprak ve kömür "çöküyor ortalığı alevler ve kömür tozu kaplıy ordu. Yerin altında da üstünde de korku, endişe ve çığlıklar birbirine karışmıştı. 1992'deki grizuda 300 hatta daha fazla madenci yerin derinliklerin de yitip gitti. Bütün Zonguldak, çoluk çocuk ağıtlara, yaslara büründü. Büyük grev boyunca hak isteyen, bunun için direnen, Ankara yollarına dizilen madenciler kader denen illetin her nasılsa değişmemiş olduğu gördüler. İşçiler iktidarı alıp, vatan topraklarını özgürleştirmedikçe acılar içinde kalacaklarını da görecekler.

(1) Erbil Sarı, 15 Mart 1992'de Kozlu katliamının sorumlularına karşı girişilen devrimci bir eylemde şehit düşmüştür. KAYNAKÇA Kömür Havzasında İlk Grevi T. Etingü Zonguldak Havzasında İşçi Hareketlerinin Tarihi (1. kitap)/ S. Çiledir Zonguldak Türkiye'nin Kamburu mu?l S, Çiledir, S. Erdağ


DÜŞÜN Hatice ŞAP

Yüreğin daraldığında Susuz bir fidanı Solan bir gülü Ölmekte olan bir bebeği düşün Sonra, Yeşermeyi Doğrulmayı Yürümeyi Koşmay ı, konuşmayı düşün İnsan ki peşindedir Bir büyük düşün İnsanı düşün...

UYAN Hatice Ş A P

Uyan sesim uyan Yık ortalığı Uyan yüreğim uyan

Uyan ve gör Çalışanı, aç kalanı Aç bırakanı

Dök içini Uyan bilincim Kucakla halkı Ve haklıyı

Uyan ellerim Sar göğsümü Acıyı ateşe verip Doğrulan vatanı... T AV IR

35


ÖZGÜR GELECEK'İN SANAT ANLAYIŞI VE

DEVRİMCİ SANAT

A

radan epey zaman geçmiş olmasına karşın Özgür Gelecek Gazetesi'nin 115 Ocak 1995 tarihli 42. sayısında sanat üzerine y apılan değerlendirmelere değinmek ihtiyacı hissediyoruz. "Sanat Üzerine Ya Da Partizanca Sanat" adlı bu y azı sanat ve mücadele adına hiç birşey söy lememenin ötesinde ciddi yanlışlar içermektedir. "Sanat gerçeğin estetize edilmesidir. Ormandan kesilip kereste haline getirilen ağaç bir gerçekliktir. Kerestenin daha sonraki durumu ise estetiğin tanımını v ermektedir bize. Onun bir kalem haline gelmesi, ok olması, mızrak olması, gemi haline dönüşmesi, kitaba dönüşmesi, Urdan olması... İşte estetik budur. Bu, gerçeğin estetize edilmesidir. Bu noktada her kereste, ağaç bir gerçeklik olduğu halde, her işlemey eniden üretme bir estetik değildir. Buradaki ipucu, gerçeğin taraflı olarak estetize edilmesidir. İşte gerçeklikle estetize arasındaki diy alektik ilişki sanatta somutlanmaktadır böy lece..." Sanatı ve estetiği tanım olarak bir kerestenin işe y arar bir eşy aya dönüştürülmesi olarak ortaya koyan anlay ış, müziği, tiyatroyu, edebiyatı, sinemayı, plastik sanatları ve sanatsal yöntemleri bir anda yok saymaktadır. Y azar en basit açıklamayla sanat ile zenaati birbirine karıştırmakta ve tüm teorisini bu en temel ve basit yanlışlık üzerinde sürdürmektedir. Bir güzellik bilimi olarak estetiği v e onunla ilgili tartışmaları 21. yüzy ılın eşiğinde noktalayarak bilinçlerimizi sonsuz bir ay dınlığa kavuşturmaktadır! "Gerçeğin estetize edilmesi"ni böy lece anladıktan sonra kerestenin her türlü istenmesinin bir 'estetik' ol-

36

TAVIR

Yasemin ÖZDEMİR madığına dikkat çekerek bizleri uyarmakta ve doğruyu y akalay acağımız ipucunu da belirterek tarihsel yanılgılara düşmemizi engellemektedir! Kerestenin yeniden üretilirken taraf lı olarak y apılması gerektiğini, ancak böy le olduğunda gerçeklikle estetik arasındaki diy alektik ilişkiyi somutlayabileceğimizi öğreniyoruz! Bu uy arı da olmasa belki de emekçilerin ucuz, basit sandalyeleri yerine, burjuvaların o şatafatlı koltuk takımlarını, mobilyalarını gerçek güzellik olarak algılay ıp sanat adına tarihsel bir ihanete sürüklenecektik! Bu uy arıy a teşekkür etmekle birlikte, okuy ucunun bir konuda teredütte kalacağını belirtmek istiyoruz. Şu kürdan meselesi. Kürdanın taraf larını nasıl anlayacağına dair bir ipucu yok elimizde! Y azar tüm bunları yazının girişinde belirttiği üzere; devrimci mücadelenin, yaşamın her alanında olduğu gibi 'sanata da yay gınlaştırılması' adına söy lemese dikkate dahi alınmay abilirdi. Ancak ezilen emekçi sınıf lar-adına y apılan her yanlışa karşı sorumluluğumuz bizi bu y azıy ı yazmay a zorunlu kılmaktadır. Y azar "devrimin sanatta beslenmesi" adına en çok bilen edalarıy la bakın neler söylüy or: "Sanatla beslenmeyen devrimler uçsuz bucaksız çöllerdir; kuru, yakıcı, soluksuz ve sıkıcı. Bu nedenle sanat için devrimin canlandırılması, sulanmasıdır diy ebiliriz." Y azar, işin önemini anlatmak için edebiy at yapmaya kalkışmış, ama sanatı kerestenin kürdana dönüşmesi olarak anladığı için edebiy atı da eline yüzüne bulaştırmış. Sormak gerekiyor, 'sanatla beslenmeyen' hangi dev rim v ar ve hangi devrimler uçsuz bucaksız çöldür? Tek bir örneği var mıdır? Y oksa; o devrimler için kullanılan kuru, yakıcı, soluksuz ve sıkıcı sıf atları tam da yazarın kendi cümle-

leri için söy lenebilir. Gereksiz, boş laf larla süslenmeye çalışılan (aslında gizlenmey e çalışılan) en basit bilgiden y oksunluk, birikimsizlik, teorisizlik sanatı "dev rimin canlandırılması, sulanması" olarak görmektedir. Böylece sanatı da, dev rimi de böylesi ciddi konularda yazı y azma işini de "sulandırmış" olmaktır. Sanat dev rimin canlandırılması değildir. Dev rimin canlandırılması doğru stratejinin, yaşamın her alanında doğru politikalarla adım adım gerçekleşmesi, ilerlemesidir. Sanat eseri, y ine dev rimci yaşamın bir başka boy utta y eniden y aratılmasıdır. Sanat, y eni insanın v e y eni toplumun yaratılması savaşımında bugünden yarına yaratılan geleneklerin, değerlerin kalıcılaştırılmasına, bilince v e yüreğe seslenerek insanın yenilenmesine katkıda bulunur. Tüm bunları sanatsal araçlarla gerçekleştirir. Gerçeğin olumlu-olumsuz, güzel-çirkin tüm yönlerini sanatsal düzlemde yeniden üretme eylemidir. Ve bu eylemin sanatsal araçların kullanılma biçimlerinden doğan kendine özgü yapısal özellikleri v ardır. Estetik, "sanatsal güzellik" olarak burada ortaya çıkar. Estetik, y aşamın f arklı alanlarında iyilik, erdemlilik ol arakta ifade edilebilecek olan güzellik anlamında kullanıldığında niteliği de farklıdır, tanımı da... Maddenin insan için yararlı birer araç haline dönüştürülmesi ile ilgili çalışma alanı 'ergonomi'dir. Ve "sanatsal güzellik" olarak estetik ile hiçbir ilişkisi y oktur. Sanatsal üretimin kendine özgü y apısal özellikleri vardır ve herhangi ekonomik üretimden (zenaat, endüstri) çok ayrıdır. Örneğin, resimde renk, form, boyut, hareket gibi yapısal özellikler anlatılmak istenene göre biçimler alır. Müzikte ise melodik y apı, armoni, enstrümanların kullanışı, söz, yorum


gibi özelliklerin kullanılmasıy la bir eser ortaya çıkar. Y azar, konuya girerken "sanatın sanat için mi, halk için mi olduğu üzerine girişilen polemiklerde, sorunun özü gözlerden kaçırılmakta ve dünya üzerindeki tüm "şey lerin insan için olduğu yadsınmaktadır. "Evet, sanat insan içindir" diy erek sorunu ilk v e orta okullarda y aptırılan tartışmalardaki gibi ele almakta, hala bu noktada tartışmaktadır. Üstüne üstelik "sanat insan içindir" diy erek yine "en çok bilen" edalarıy la tartışmayı noktalamaktadır. Sanatın taraflı olması gerektiğini (mantık hatalarıy la dolu cümlelerle de olsa) savunan yazar, burjuv a sanatçılarının da "sanat insan içindir"i burjuva hümanizmi ile sav unduğunu bilmiy or olsa gerek. Dolay ısıy la, y azar 'sanat insan içindir' demekle, gerçekte hiçbir şey söylemiş olmuy or. Sanatın işlev ini söy le dile getirmekte: "Sanatın devrimci mücadeledeki işlevini v e önemini kim yadsıy abilir? Parti-Ordu-Cephe üçgeninde sanata düşen, bu üçgenin estetize bir yolla içini doldurmaktır." Birincisi: parti-ordu-cephe üçlüsünü bir üçgen olarak tanımlamak yanlıştır. Bu üçü asla birbirinden ayrı düşünülemez. Parti, orduy u ve cephey i y aratan, yeni toplumu y aratma doğrultusunda onu savaştıran kurmaylıktır. Ordu ve cephe yaratılıp geliştikçe parti büy ür. İkincisi, sanatın işlev i asla bu "üçgenin içini doldurmak değildir. Parti-Ordu-Cephe yaratılma sürecinde kendi içini dolduramadıkça varolamazlar. Sanatın işlevine gelince, sanat eseri öncelikle iletişim sağlar. Y aratıcısı ile, algılay ıcısı arasında, içerdiği konu ile toplumsal yaşamın bütünü arasında bir iletişim aracıdır. Öte y andan, sanat bilgilendirme işlev ini de görür. Anlattığı konunun bilgisini taşır kitlelere. Aydınlatma işlevi vardır sanatın. Bir bakış açısı sunar v e y orumlar. Gerçeğin üstünün örtülmeye, çarpıtılmaya çalışıldığı koşullarda sanat gerçeği doğru yorumuyla gözler önüne serer. Sanat dönüştürücüdür. Toplumsal yaşama müdahale ederek alışkanlıklara, kültüre, duygulara yön verir. Sanat, bu işlevleriyle dünyayı değiştirme eylemini etkiler, v e onun et-

kisindedir. Eğer sanat Parti-OrduCephe (içi boş) üçgenini doldurma misyonuna sahip ise, sanat herşey demektir. Öyleyse, Parti, Orduy u ve Cephey i oluşturmak ona v ücut kazandırmak (içini doldurmak) için gücünü sanat alanına y ığıp, sanatın tüm dallarında yetkin çalışmalar yaparak sorunu çözebilir. Diğer çalışmaları ikincil olarak sürdürmekte sakınca yoktur. Evet, böylesi saçmalığa varan önermeleri devrimcilere mal etmey e çalışmaları gerçekte tam bir sağcılıktır. Y azar yazının en başında sanat ile zanaati birbirine karıştırmıştır. Devrimci mücadele ile sanatın ilişkisini kurarken bakın neleri birbirine karıştırıy or: "Sav aşın bir sanat olduğunu sıkça dile getiririz. Sav aşmanın bile insana haz v eren bir yönü v ardır. Y a da öy le olmalıdır. Giy im kuşamdan silah tutmaya, bir çatışmada çember y armaktan pusu atmay a, gez-göz-arpacıktan hedef seçmeye, kay aların üzerinden ceylan gibi sekmeye değin, o kan ve barut kokan dehşetli olgu böylesi bir algılay ış v e gözlemle bir sanattır gerçekte, ona dönüşür." Sav aşmanın "insana haz v eren yönü"nden söz ediliyor ve bu sanatsal haz ile bir tutuluyor. Dev rimciler zulme, sömürüye, insanlık dışı olana karşı savaşmaktan onur duyarlar ancak, bunu aynı zamanda tüm savaşları ortadan kaldırmak için bir zorunluluk olarak kavrarlar. Yazarın dediği gibi sav aşmanın kendisi haz v erici ise, devrimciler ne şimdi, ne de tarihin ilerleyen sürecinde savaşmaktan vazgeçmeyecekler, dolayısıyla böylesi bir dünyayı kuramayacaklar demektir.

bu kadar da olmaz. Sav aşın bir sanat olduğunu söy lerken binbir güçlük içinde yürütülen titiz, disiplinli ye ustalık gerektiren ciddi bir iş olduğunu vurgulamış oluruz asla yazarın söylediklerini kastetmey iz. Sanat ile dev rimci mücadelenin "diy alektik ilişkisini" kurmaya kalkan yazar, anlayış sanatı ve de sanatsal hazzı asla kavramamıştır. Y azı başından sonuna böy lesi bilgisizliği en uç noktalarda ortay a koymaktadır. Gerçekten sanatla ilgili olarak y azılan cümleler arıyoruz. Bir bölümde buna rastladığımızı düşünüy oruz; . "Sanatın çeşitli dallarında; edebiy atta, plastik sanatlarda, resimde, müzikte, tiy atroda... Düzenle bir karşıkarşıya geliş, bir hesaplaşmay a giriş v ardır." Böy le bir hesaplaşma ve karşı duruş ancak sanatın dev rimci y aklaşımla ele alınışında mümkündür. Oysa yazar çok genelleştirerek sanatsal üretimde bulunan, ancak düzenle Hesaplaşmada çekingen davranan eleştiri de kalan, dolay ısıyla bir çok çelişkiye karşın düzenle uzlaşma noktasında olan sanatın ayrımını yapmıy or. Daha da ötesi sanatın düzene karşı çıkış özelliğini dile getirirken sanatın hangi düzene v e niçin karşı çıktığı da muğlaklaşıy or. Bu konuda yine burjuva, küçük burjuva entellektüelizminin "özgür sanat" adına her türlü düzene, organizasyona, her türden iradeye ve dolay ısıy la örgütlülüğe karşı çıkıp, anarşizmin teorisini yaptıklarını da bilmiy or olsa gerek. Bu bilgisizlikle tam da onların sloganı olan bir önermey le sonuç yargıy ı koy uyor:"... çünkü sanat, v erili düzene karşı duruştur".

Öte y andan yazar, dev rimci savaşın silahlı boyutunu, gerilla savaşını sanatın ne olduğuna bir açıklama olarak getiriy or. Sav aş çok ciddi bir iştir. Olanaksızlıklar içinde y aratarak, binbir güçlük ve zorluk aşılarak, bedeller ödenerek ilerler. Olanaksızlıklar içinde olup düzgün bir giysisi olmay an savaşçılar, çatışmada çember y ararken düşenler, kayalardan ceylan gibi seke(mede)n y aralanan, şehit düşen savaşçıların sanatsal yeteneği ile ilgili ne söylenecektir. İşte

Bugün arabeskçilerden tutun, burjuv azinin en sadık kuklası olan sanatçılar da aynı şey i söylemektedirler. Ayrıca, yazar sosyalist düzene karşı çıkan sanatçıları da onaylamış olmuyor mu? Yazar daha sonraki paragraf larda devam ederken sosy opolitik bazı düzlemde genel doğruları if ade etmekte v e çeşitli ülkelerde farklı devrim koşullarında mücadelenin tüm alanlarında da farklı yöntemler ve örgütlenmeler gerektirdiğini belirtmektedir. "Sanatın, baştan itibaren silahlı

T A V I R 37


mücadele koşullan olan ülkelerdeki şekillenişi v e seyri empery alist kapitalist ülkelerdeki toplu ayaklanma y olu arasında f arklı tarzları gündeme getirmektedir. Bir başka dey işle sosy o-ekonomik, sosyo-politik y apının sanat alanına da, bu alandaki mücadele ve örgütlenmeye de y ansıdığını söy liyebiliriz. Y ansımaktan da öte, ülkelerin y apıları, sanatsal alana ilişkin mücadeley i de belirlemektedir." Y azı da nihay et doğruy a y akın bir bölüm bulduğumuzu düşünürken, y azar bu genel y aklaşımı sanata indirgerken estetize(!) bir üslupla sanatı en kaba, mekanik bir biçimde y orumlay arak y ine yanlışa düşmüştür. "...Özellikle bağımlı ülkelerde sanatsal alandaki mücadele, silahların tuv al üzerinde özgür geleceği resmetmesiyken, şiirin altın çağın manif estosunu y ansıtmasıy ken, toplu ayaklanma y olu izley en ülkelerde sanat, genel bir uy um, barışçıl mücadele de bilinçlendirmey e hizmet etmekte, bu tür ülkelerde sanat, kav gay ı son ana saklamakta, biriktirmektedir. Y ani, birinde daha baştan itibaren bir didişme söz konusuyken, diğerinde sukünet ve hazırlanış söz konusudur." "Sanatsal alandaki mücadele; silahların tuv al üzerinde özgür geleceği resmetmesi" ne demektir? Sanatın y ukarıda belirttiğimiz işlev leri dünyanın her yerinde ay nıdır. Farklı olan şey sanat alanının dev rimci mücadele içinde örgütlenme, kurumlaşma ve f aaliy et sürdürme tarzlarıdır. Örneğin bilinçlendirme işlev i sanat için her durumda temel bir işlev dir. Gerilla sav aşının olmadığı bir ülkede gerilla tiy atrosu elbette olmay acaktır. Bizim gibi toplumsal çelişkileri en derin y aşay an ülkelerde dev rimci tiy atroda y öntem örneğin sokak tiyatrosunu gerekli kılıy or ve zorluyorken, emperyalist metropol ülkelerde sahne koşulları y aratılabilir. Ancak her iki ülkede de sanat eseri nesnel gerçekliği, y ani baskıy a dayalı sınıf köleliği düzeninin y ıkılamazlığı y erine, şu v eya bu evrelerden geçerek ama mutlaka sınıfsız bir toplumun kurulabileceğini göstermek zorundadır. Empery alist dünya sisteminin hüküm sürdüğü hiçbir ülkede dev rimci sanatçı "sükunet içinde" de-

38

T AV I R

ğildir, olamaz. Buray a kadar sürdürülen sanat söy lemi genelden çıkıp, daha açık bir if adey e bürünüyor. 'Partizanca Sanat' kavramı ortay a çıkarılıy or. Gerçekten de parti ye sanat, partili sanatçı gibi üzerinde ciddi tartışma v e belirlemelerin y apılması gereken konulardan söz edildiğini düşünüy oruz. Y ine y anılıy oruz. Partizanca Sanat için edebi(!) öv güler ve y ersiz böbürlenmeler dışında sanat adına herhangi bir açılım bulamıy oruz: "Oysa bizim sanat anlay ışımız Partizanca sanattır. Bu ev renselden özgüle doğru bir içselleşmedir. Y a da içsel sanat anlay ışımızın doğuşudur. Bu, ay nı zamanda enternasy onalist sınıf hareketi ile özgül sınıf hareketi arasındaki diy alektiğin sanatsal alana y orumlanışı/y ansıtılışıdır." Partizanca sanatın açılımı hemen sonraki bölümde bakın nasıl dile getiriliy or: "Partizanca sanat, sanatsal alana ilişkin çalışmalarımızın (mücadelemizin, örgütlenmemizin) ülkemiz koşullarına ay arlanmış şeklidir. Daha özele inersek, bu proletery a partisinin mücadele tarihinin v e geleceğe y önelik y üzünün estetize edilmesi uğraşıdır. Göze hoş, kulağa hoş y üreğe hoş, bey ne hoş bir tarzın y akalanması sorunudur bu. Gerilla sav aşının imgelendirilmesi, betimlendirilmesi, çizgilendirilmesi, renklendirilmesi, seslendirilmesi..." Sanatı "hoş"lukla, "hoş"la bir tutan cehalet, müziği "kulağa hoş gelen seslerdir" diy e tanımlay an sözlüklerden y ola çıkıp resim sanatını göze hoş gelen renkler, şiiri insana hoş gelen sözcükler v b. olarak değerlendirip sanattan ne anladığın ı giderek daha açıkça ortay a koymaktadır. Oysa sanat hoşluk değildir. Aynı zamanda acıy ı, hüznü, sev inci, coşkuy u, öfkeyi... kısaca insanın y aşayabileceği tüm duy guları içerir. "Hoşluk" laf ı özellikle savaşın ve mücadelenin olumlu propagandası amacıy la zorlana zorlana kutlanılmış v e sanatı neredey se y ok etmiştir. Ev et, gerilla sav aşını anlatacaktır. Örneğin, karşı dev rimin sav aştaki en iğrenç y öntemlerini teşhirini de y apacaktır. Köy yakmaları, gerillaların kulaklarını kesip kemerine takacak kadar öldürme makinası olmuş, 'hay -

v an'laşmışları v e onların nasıl hayvanlaştırıldıklarını da... Bunu anlatırken hiçte "hoş" olamaz insan. Gereksiz edebiy at y apmay a kalkışarak y anlışını ısrarla sürdürüy or yazar: "Hayatı salt soğuk namludan ibaret Sayma değil, merminin dans ederek süzülüşüdür partizanca sanat..." Gerilla sav aşından, sıcak çatışma ortamında y aşananlardan örnekler v erirken birden bire "soğuk namlu"y a geçiliyor. Sav aşanların namluları sıcaktır. Ve mermi dans ederek süzülmez, y aşatmak için öldürür. Çatışmay ı betimlerken sanatçıy ı saçmalamay a davet ediy or yazar. Gerilla sav aşının propagandasını y apmak adına, sanatı hay al gücünün idealist girdaplarında kay bediy or v e tam da kendisinin dey imiy le sanatı "soğuk namlu"dan ibaret görüy or. Ardından kendisini reddeden bir genelleme y apıy or. "Sanat çoğu kez genel teorik bilgilerde v eremediği coşkuyu v e bilinç dönüşümünü kendine has o estetiksel güzellikle insana v erebilmektedir." Teorik bilgilenme ile sanatın bilinç dönüşümüne etkileri açısından karşılaştırarak sanatı belirley ici ele alıy or. Oy sa sanat, teorik bilgilenmeye canlılık kazandırmay a, onu içselieştirmey e katkıda bulunabilir, o kadar. Y oksa ekonomi-politiğin genel yasalarını gerilla sav aşının taktik unsurlarını v b... Sanat anlatmaz. Bu bilgilerde uy umlu bir etki yaratır. Y azar, bir y andan sanatı olmadık ölçüde güdükleştirirken, öte taraftan ona olmadık misy onlar biçerek neredey se toplumsal mücadelenin merkezine koy maktadır. Parti-Ordu-Cephe üçgeninin "içini dolduran" sanat giderek daha neler y apacaktır." "...Y ani, genel sınıf mücadelesinin iv mesinin düşüklüğüne karşın sanat cephesinde daha iç bir noktadan kav gay a tutuşmak gerekmektedir. "Proletary a partisinin kuşatma, parça parça kurma, lokma lokma y utma stratejisi sanatsal mücadeley le de sürmelidir..." Sanatçı, toplumsal mücadelenin içinde önce etkilenen, sonra üreten özelliğiy le y er alır. Dev rimci sanatçı örgütlü insan olarak süreci tüm y ön-


leriy le ele alıp, günün v e koşulların gerektirdiği çalışmalara y önelir. Sanatı da buna göre şekillenir. Mücadelenin iv mesinin düşük olduğu koşullarda tüm dev rimcilerin görev i ivmeyi yükseltmek için çalışmaktadır. Sanatçının da en önemli v erilerinden birisi bu olacaktır. Y oksa "ivme düşük olsun, bu ne kadar sürerse sürsün, sanatçı uç noktadan kav gaya tutuşsun". Bu nasıl olacaktır? Uç noktadan kasıt ne olabilir? H i ç bir dev rimci verdiği mücadele biçimini uç noktalar olarak değerlendirmez. Bir parti düşünün ki, mücadelede gerilemiş, hareket alanı daralmış, bunu aşacak politikalar üretmek üzere çaba içinde olmak bir yana, sanat alanındaki çalışmaları için, ısrarla abartmalar öneriyor. Bu anlay ış, y aşadığı sorunları v e süreci içinde hep birlikte aşma sorumluluğu ve cesareti gösteremey en kendisiyle ve süreçle radikal tarzda hesaplaşamayan, sorunları gizley en, herşeyi güllük gülistanlık göstererek halkı, taraftarlarını gerçeklerden, dolay ısıy la gerçek bir gelişmeden alıkoy an, hatta aldatan bir yaklaşımı savunuy or. Mücadeley i omuzlamakta y etersizliklerini sanatın ekti gücüne sarılarak aşacağını zannedenler y anılıy orlar. "Sanat gerçekliğin estetize edilmesidir" diy eceksin, sonra da gerçeğin çok ötesinde "uç noktalarda" misy onlar yükleyerek sanatı gerçeklikten koparacaksın. Pes doğrusu. Y azı, sanat adına alabildiğine kaba v e y anlış önermelerle sürerken, yeni keşf edilmiş gibi öne sürülen 'Partizanca Sanat' v urgusuy la sona eriyor. "Artık y aşamın partizanlaşması gönü gelmiştir" denilerek, geçmişte partizanlaşmay a pek gerek olmadığı ama bugün nihay et zamanın geldiğini de öğretiy or. Y azı da herşey e değinmiş olmakla birlikte y ine de y eterince anlaşılmamış olabilecek bazı konular ise BİRKAÇ NOT başlığı ile eklenmiş. Önce bütün yazı da konu edinilen sanatın y aratılması sürecini de ç o k i y i bildiğini ortay a koymak için y azar inciler döktürüy or. "...İnsanın sanat f aaliy eti algısal Olarak yüzey sel düzeyde görünenin, ussal'a oradan da estetiğe uzanışıdır". Bu cümleleri de okuy unca böy lesi derin entellektüel

birikimle ele alınmış y azıy a ilişkin tüm eleştirilerimiz için az kalsın pişman olacaktık. Demek ki y azar, y azının birçok y erinde konuy u anlatırken "algısal olarak yüzey sel görünen'!" "ussal'a" getirmiş, oradan da "estetiğe uzatarak" estetik bir dille olayları v urgulamış. Ama işte o "ussal"da ne olmuşsa olmuş, ortay a ne akılcı, ne bilimsel ne de estetik olan bir. sonuç çıkmıştır. Çünkü yazar aklın y önlendiricisi olan düny a görüşünün sığ sularından boğulmuştur. B u n u y aparken boğulmamak için y ılana sarılmış, bakın nerelere v arılmış: "Bu kombinasyonda (PartiSanatçı-Halk b.n.) parti sanatçısına y aslanarak halka ulaşır, halk da sanatçı da partiyi tanır". Halk partiyi sanatçıda tanıy acaksa, kırlarda gerillaların y aptığı çalışmalara, şehirlerde kitle örgütlenmelerine, alan örgütlenmelerine v e tümünün y ürüttüğü örgütlenme, bilinçlenme çalışmalarına ne diy eceğiz. Gerek y ok muy du? Boşa mı uğraşıldı. "Meğer sanatçılar bu işler i ç i n yeterliymiş, onca enerji boşa gitmiş"mi diy eceğiz. Burada hemen bir soru geliyor akla: Sanatçısı olmayanlar y a da sanatçısıy la her y ere ulaşamay anlar ne olacak? Y azık, v ay hallerine o zaman(l) Sanatın v e sanatçının partili mücadele de işlevinin abartılması, sınıf mücadelesinin keskinleştiği koşullarda, küçük burjuv azinin giderek sağcılaştığının bir göstergesi olarak gündeme gelmiştir. Burada ise sanatın işlevi öy lesine abartılmaktadır ki sanat, mücadelenin merkezine konulmaktadır. Küçük burjuva y aklaşım köy lü-f eodal kültürü ile de birleşince sanata ilişkin cehaletin v ahim sonuçlarıy la karşı karşıy a gelinmektedir. Bu cehalet oradan buradan alınmış bilgi kırıntılar ıy la gizlenmey e çalışılmakta, "algısal olarak y üzey sel düzey de görünen"...vb. gibi olabildiğine zorlama bir l a f dizisi ortaya çıkmaktadır. Politik bir anlay ışın halka, kendi örgütlü insanlarına, gerillay a, köydeki çiftçiye, emekçilere v e sanatçılara parti v e sanatçı ilişkisi konusunda şu anlattıklarını ibretle okuy oruz: "Parti-Sanatçı ilişkisi dev rimin estetize edilmesidir. Bu nedenle

(hangi nedenle?) biz bu ilişkiy i bir kadınla bir erkeğin sevişmesi bir çocuk meydana getirme olarak görmekteyiz. Buradaki sev işme sanatta if adesini bulurken bu, her iki cinse de dehşetli zevkler v eren v e her birinin hem kendini hem de diğerini y eniden keşfetmesi olurken; çocuk, devrimi sembolize eder. Ama bu noktada, sev işme bir aşk sev işmesidir. (Sakın y anlış anlaşılmasın, başka türlü sev işme değilmiş) Ve sorun sıkça çocuk y apmak değildir. (Y ani sıkça dev rim y apmak değilmiş) İhtiyaca göre çocuk, ama bitmez tükenmez bir aşk ve sevişme. Bu açıdan (hangi açıdan?) biz parti-sanatçı sevişmesinden, aşkından ve onun ürünü olan çocuktan söz ediy oruz. Bir diğer söy lemde aşkın estetize edilmesidir sev işme". Parti-Sanatçı ilişkisini bir kadın ve bir erkeğin ilişkisine benzetmekle başlayan saçmalama burada kalmay ıp dehşetli hazlarla anlatılan sev işmey le bir tutuluyor. Okuy ucu, y azarın dehşetli hazlar duy duğu aşk sev işmesinin y aşıy or olduğunu mu düşünsün, y oksa bunu y aşay amadığı için özlem duy arak böylesi anlatıma başv urduğunu mu? Sanatsal üretim ile doğal üremeyi hangi ruh hali aynılaştırabilir. Partili sanatçının üretimi İle bu anlatımlar çok ayrı şeylerdir. Partili sanatçı herşey den önce dev rimcidir. Dev rimci ideoloji ile partinin önderliğinde sürdürülen mücadelenin bire bir parçasıdır. Y alnızca sanatçılar değil, diğer alan çalışmalarında bulananlar da üretimleriy le, çalışmalarıy la partiy i geliştirirler. Parti-Sanatçı ilişkisi ay nı ele alınırsa, ay nı şekilde partimühendis, parti-muhabir, partimemur v b. ay rımlar ile tüm meslekle de örgütlü insanlar ile parti ilişkisi sorgulanabilir. Oy sa hangi meslekten olursa olsun parti dev rimci uzmanlardan oluşur, onların kurumlaşmasıdır. B i r politik anlay ışın yay ın organı, sanat ve mücadele konusunda bunca y anlışı sav unarak halka sunuy orsa, başta kendi örgütlü insanları, sanatçıları olmak üzere tüm okuyucular ciddi ciddi düşünmeli ve özeleştiri istemelidir.

TAVI R

39


ektepliyi

SEVDADIR"

yakaladık, e mirlerinizi "Ta ma m!

BU Turan ALTUNTAŞ Ah med Arif'e armağanımd ır

40

TAV I R

Merkez konuşuyor... getirin buraya, gerekli mua meleyi yapın". "Anlaşıldı, tama m! Muamele olarak kıskaç mı uygulayalım? Ütüle me mi yapalım?" "Mektepli şair çözülene dek devam. " "Ta ma m, anlaşıld ı...hareket ediyoruz".

İki komiser, dört polisle trende gidiy oruz. Hastayım, boğazımda kanama y ar. Hiçbir şey y iyemiyorum. Zaten zay ıf tım... büsbütün zay ıf lamıştım. Serçe kadar canım av cılar adasında çırpınarak gidiy ordu. Kompartımanda bizden başka, bir teyze ile bir amca var. Sivil polisler, dut yemiş bülbül gibi susuyorlar. Sessizliği tey ze bozdu: "Beyler, nereden gelir, nereye gidersiniz?" "Koyun tüccarıyız, Erzuru m'a gittik, hayvan aldık. İstanbul'da satacağız" "Genç hanginizin? Sanırım hasta." "Arif mi? Beni m oğlan... üniversitede felsefe okuyor teyzesi. Bana pek düşkün de... ayrılmaz yanımdan". Bu mavraları tey ze yutmadı. Kaçamak göz kırptı. Mahzunca baktım y üzüne... Diğer polis, gazetesini sesli okumay a başladı: "...dişinin altına ceryan verilince, adam kendinden geçti. Işıklı odaya sürükleyip attılar". Aklınca, psikolojik parazit yapıy ordu. Trenimiz, dağlar arasından karay ılan gibi akıy ordu. Kompartımanın penceresinden sey re daldım. Dağlar, y eşil üzerine renk cümbüşüne boy anmıştı. Çocukluğumda kuş av ladığım memleketimin dağlarını özledim. Katırtırnaklarını, ballıbabaları, şalgabaları, kekikleri, yavşanları göresim geldi. "Bahar gelmiş me mle ketimin dağlarına". Tatlı, düşsel dünyamdan uy anır gibi oldum. Polis amcalar horluy orlardı. Tey ze, f ısıltıyla: "Oğlum nedir halin" demez mi? Ne y anıt v ersem? Siyasi ey lemci, sosyalistim desem. Tey ze için bir anlam ifade eder mi? Üniversite öğrencisiyim, şairim desem. Teyze, ne der acaba? Beş on saniye müthiş bir sıkıntı çektim. Birden, "Sevdadır bu tey ze" dey iverdim. Bir anne gibi ay dınlandı kadıncağızın y üzü. Beni kucaklay ıp, öpmek istedi. Çıkınını açtı, para v ermek istedi. Cebimde de param yok. Almadım. Keşke alsay dım. Çok utandım... O da ayrı bir garip duy gu. İstasy on sessizliğine karanlık çökmüştü. Teyze ile amca bu durak-


ta indiler. Umudum, sevgim, y üreğim kasabanın ölgün ışıklarında kay boldular. Herkes uyudu. Uyku tutmadı gözümü. Kendi kendime düşünmeye başladım. Usuma, Fontamara'lı Berardo Viola geldi: Fontamara, hiç bir coğrafya haritasında bulunmay an Güney İtalya'da bir köy . Bu köyde insanlar oturur, uyur; erkekler üretir, kadınlar çocuk duğurur. Fontamara köyünde bir takım acay ip şey ler geçmesey di, bu köy den kimsenin haberi olmayacaktı. Öyle olaylar oldu ki köy İtalya'nın ve düny anın sembolü oluverdi. Birgün köye hükümetin temsilcisi bir adam geldi. Adamın ipesapa gelmez laf larıy la köy lüler alay ettiler. Bu duruma krzan "Kara Gömlekli": "Yakında beni m ki m olduğu mu öğrenirsiniz...bunu bilmiş olsun!" diy e bağırdı. Varıp, günün hükümetine şikay et etti. O günden sonra, Fontamaralılar'ın başı dertten kurtulmadı. Köyün elektrikleri kesildi. Topraklarını suladıkları Fucino Gölü'nün sularını, ağaların topraklarına akıttılar. Şüpheli köylü ölümleri başladı. İşkenceler, tutuklamalar köy lüleri birlik olmaya zorladı. Fontamara'da geçen olay ları İtaly an kamuoyuna iletmek için, köylüler, "Gizli Basılmış Gazete" çıkardılar. Hükümet gazetenin y erini saptay amadı. Bu sırada, Fontamaralı Militan Berardo Viola işkencede öldü. Hapisanedeki köylüler, gazetenin adını, "Ne Y apalım" koydular. Bir de şöyle makale yay ınladılar: "Berardo Viola'yı öldürdüler, ne yapalım? Suyu mu zu eli mizde n aldılar, ne yapalım? Papa z ölülerimi zi kaldır mak istemiyor, ne yapalım? Kanun na mına karılarımızın ırzına geçiyorlar, ne yapalım ?.." Bir gece, Fontamara köyünden silah sesleri işitilmey e başladı. Hükümet, köye harp açtı. Evler yıkıldı... insanlar kurşuna dizildi... kurtulanlar dağlara kaçtılar... Fontamara köy ü y andı, dağıldı... "Bu kadar kinden, bu kadar ümitsizlikten sonra; "ne yapalım" diy ordu köy lüler. "Lan mektepli, sen daha uyumadın mı?' "Uyku tutmadı, abi." "Sen uyumana bak oğlum, birkaç gün sonra eline geçmez."

Ne demek istiy ordu bu baykuş suratlı? Birkaç gün sonra uyku elime geçmezmiş... Fontamaralı Berardo Viola, Praglı Julius Fuçik libas döşeklerde, atlas y organlarda mı yattılar?... Faşizmin hücrelerinde, gestaponun tabutluklarında yattılar ve de öldüler. Ulusunun mutluluğu adına. Şair Arif in uyku eline geçmese de olur...

Env er Gökçeler, Ahmed Arif ler v e daha nice şair ve y azarlar y aşamlarının uzunca bir bölümünü hapishane hücrelerinde geçirdiler. Mektepli Şair Arif bunlardan biri olamaz mı? Merkezde işkence görebilirim...Ölüp Viola'nın, Fucik'in, Alleg'in yanına gidebilirim. Korkmamalıy ım bunlardan. Usumdan geçirdiğim düşsel dostlarım yüreklendirmişti beni.

Julius Fuçik'i usumdan geçirmey e başladım: Fuçik, Nazi işgaline karşı direnen Çekoslav aky a'lı direnişçilerden. Gestaponun Prag Hapishanesinde yatarken, başından geçenleri not tutmuş. Tüm işkencelere rağmen dostlarını ele v ermey en yiğit Çekoslov ak aydını. "Gerçek yasamda seyirci yoktur" diyen Fuçik, 8 Ey lül 1 9 4 3 y ılında Berlin'de idam edildi. Kompartımanın ortasında ay ağa kalktım. Hazırol durumunda, başkalarının mutluluğu adına işkencede ölen ilk köy lü Fontamaralı Viola'y ı; Gestapo taraf ından idam edilen ulusal direnişçi Praglı Fuçik'i, başımı öne eğerek, say gıyla selamladım.

Uy umuşum. "Kalk, iniyoruz!" dediler. Sonbahar rüzgarların ın estiği bozkırın ortasına indik. Garip kalmış istasyon binası ile kırmızı şapkalı frencilerden başka kimse görünmüyor burada. İri gövdeli, kocaman dallı "Cuhmuriy et Okaliptüsü'nün arkasından biri göründü. Bizi çağır ıy ordu. Oraya doğru yürüdük. Döşünde, "Resmi Hizmete Mahsustur" y azılı arabay a binip, bilinmey en bir y öne doğru hareket ettik. Sessizlik tümümüze bulaşmış, 'tıs' çıkmıy ordu kimseden.

Polis amca gözlerini açtı: "Pencereden kime işaret veriyorsun, öyle?" "Boynum tutuldu abi, eksersiz yapıyorum" "Neyse, otur yerine de çok derine dalma... sonra kafayı üşütürsün". Gözlerini kapadı... Horlamay a başladı. Aklıma, "Sorgu'da ölen, Henri Alleg'in çektikleri geldi. Alleg, yurtsever Cezay ir halkının y anında yeralan, bir Fransız ay dını. 1943 Fransız işgalinde, Alman gestaposu taraf ından işkence gören Fransızlar, y üselen acı çığlıklarını çabuk unuttular ki... 1958'de işgal ettikleri Cezayir halkına aynı işkencey i uy guladılar. Bu haksızlığa, bu insanlık suçuna, tüm Fransız halkı adına işlenen cinayetlere Alleg katılmadı. Emperyalist Fransa'ya karşı, Bağımsız Cezayir'i savunan Fransız ay dını Alleg, düny a uluslarının bağımsızlığ ı adına işkence gördü v e öldürüldü. Fantomara'lı Viola, Praglı Fuçik, Fransız Alleg insanlık adına işkence görüp öldüler. Nazım Hikmetler, Pablo Nerudalar, Pötöf iler, Lorcalar,

Uzay ıp giden tren y ollarının kenarına y apılmış istasy on binaları, hep birbirine benzer. Kesme taştan y apılmış bu binaların çev resi dev göv deli Okaliptüslerle (sıtma ağaçlarıy la) çevrilidir. Hepsinin ön cephesinde çeşmesi vardır. Anadolu yalnızlığındaki istasyon binaları ve okaliptüsler, Anadolu halkına, Atatürk'ün teberiğidir. Bunlar, "Cumhuriy et istasy onlaradır. Arabamız, acı bir frenle, bey az badanalı uzunca binanın önünde durdu. Anlatacaklarımın bundan sonrası insanlık suçudur. Y ıllarca, çektiklerimi kimseye anlatmadım ki... dinley enlerin gözlerinin kirişi kırılmasın... yüreklerinde korku yumağı oluşmasın, diy e... "Konuş! Konuş!... Bu şiirinle ne demek istediğini anlat!" diy e, bağırıy orlardı. Anlattıklarıma inanmadılar. "Bilirkişi Raporu"ndan okumaya başladılar: "...klorofil, bitkilere yeşil rengini veren maddedir. Güneş ışınlarının etkisiyle klorofil taneleri bitkiyi yeşile dönüştürür. Şairin şiirinde ki "AntiKlorofil" sözcüğü, toplumu yeşilden kızıla dönüştürme i mgesidir. Sonuç: Şair bu şiiriyle kızıl komüni zm propagandası yapmıştır". Hoşçakalın dostlarım! Tümünüze kelepçeli selamlar...

T AV IR

41


ŞUBE

NOTLARI

yüreklerimizi ayaklanma saatlerine ayarlayıp

çıktık Sa dık ÇELİK ömürü v e zulmün sahipleri, kitlelerin gündemine y eni provakasy on ve katliam prov alarıy la girmey e çatışmakta. Ancak Gazi halkının ın can bedeli y arattığı ay aklanma bilinci, yeni Gazi barikatlarına taşınıy or. Varoşlar, genç, y aşlı, kadın, kız, çoluk çocuk, hısım, akraba koşar adım sokaklara boşalıy or. Sokaklar sokaklara akıy or adım adım... İşte pankartları, bay rakları, alnı kızıl bantlılar ı, f ularları, molotofları, sopaları, sapanları v e taşlarıy la haykırarak yürüy orlar. "Faşizmi Döktüğü Kanda Boğacağız"... Sesler seslerle y ankılanıp çoğalıy or, yay ılıy or. Y oksul sokaklardan taşıp Okmey danı v aroşlarına ulaşıy or. Ay aklanma ay aklanmayla selamlanıy or. Çitler sökülüp taşınıyor, inşaatlardan iskeleler v e pazar y erlerinden tezgahtar alınıy or. Canlar karıncalar gibi sıra sıra, öbek öbek, durup dinlenmeden, coşkuyla örüyorlar barikatlarını. Sıkılı y umruklar, zaf er işaretleri arasında haykıran, konuşan, çağıran kalabalıktan y ıldızlı bir pankart y ükseliyor, dalgalanıy or bayrak bay rak, barikatlaşıy or. Üzerinde: 'Gazi Ayaklanması Onuru muzdur. Nurtepe Ayaklanması'yla geliyoruz. DHK C y azıy or. Canav ar sirenleriyle panzerler, ekip otoları çevik otoları geliy or. Sonra kalkanları, İsrail sopaları v e silahları v e çelik yelekleri ve gaz bombalarıy la doluşuyorlar sokak başlarına. Birazdan hayv ani bir korku y önlendirecek onları. Saly alar saçarak

42

TAV I R

yola saldıracaklar halka. Fakat barikatlara çarpacak v e kaçacaklar sonrada. Daha da sonra, cambazlığa y eltenenler nasiplerini alacak molotof yangınlarından, taşlardan. Telef onlar çalıştı birden. "Alo!. Nurtepe ve Okmeydanı'nda ayaklan ma ... "v e, y üreklerimizi ay aklanma saatlerine ayarlay ıp çıktık y ola. Y üreklerimiz ay aklanma anı gibi, sımsıcak. Ay karanlık gecede, sessiz v e sakin sokaklar boy u ilerley en bir takside beş dev rimci gazeteciyiz. Gözlerimiz y ollarda, parmaklarımız deklanşörde, sabırsız suskunluklar içindey iz. Birazdan, kalabalıklarla karşılaştığımız o ilk anda bozulacak bu suskunluk. Deklanşör sesleri v e flaş patlamaları süsleyecek geceyi. Kameramızın ışığı, hiç sönmemecesine kaydedecek gerçeği, öfkeyle kuşanan halkın gerçeğini... Okmey danı'nda, bir park alanının y akınında.. Tarif siz duy gular, düşünceler içinde attık bedenlerimizi ıssızlığın ortasına. Kulaklarımızı sokaklara day ay ıp ilerliyoruz adım adım... Kılav uzsuz, gözy ordamı y ürüy oruz. İşte, ilerde köşe başını tutmuş bir çev ik otobüsü. Az sonra anlay amadığımız bir y önden gelen silah sesleri y ankılanacak v e aldatacak y önümüzü. Varoşların karanlık ara sokaklarından süzülüp, ana y ola doğru y ürüyoruz. İçimizden biri, iterde bir ekip otosunu farkedip uy arıy or. Ancak ay nı anda bir başkası taksiyle ana y ola çıkıp dolaşmay ı önerince, ekip otosunun riski unutuluyor. Karar vermeye çalışırken taksi geliy or v e biniyoruz. Gerisi malum. Y olumuz, f osf orlu "dur!" tabelasıy la ke-

siliy or. Kahretsin... Araba sağa y anaşıy or. "Kimlikler..." Basın tanıtım karttan uzatılıy or. Ancak boşuna... Taksiden indirilip üst aramasına tabi tutuluyoruz. Ve o bildik gözaltı faslı başlıy or. İtirazlar sonuç v ermiy or. Beyoğlu Emniy et Müdürü küly utmaz bir eday la "Hadi bakalım doğru karakola" diy or v e Feriköy Karakoluna bağlı polis ekibine talimat verip uzaklaşıy or. Minibüsün kapılarını açan polisler hepimizi "Buyur" ediy orlar. Telsiz konuşmaları, talimatlar birbirini izliy or. Hızla Feriköy yönüne doğru hareket ediy oruz. Feriköy Karakolu'nday ız... Rahatız. Meşruluğumuzu savunacağız. Onları susma hakkımızla ve açlık greviy le yanıtlay acağız. İşlemlerimiz hızla bitirilirken muhabirlerden biri "Makinamın kapağı açık kalmış" diyerek soğukkanlı bir şekilde makinasını alıp f ilm kapağını açıy or. Y arım makara çekilmiş f ilmin bot miktarda ışık almasını (y ani y anmasını) sağladıktan sonra, makinanın kapağını kapatıp tekrar görev li polis memuruna uzatıy or. Diğer muhabirlerin y üzlerinde gizli bir tebessüm hakim. GBT(Genel Bilgi Toplama) için alıkonuluyoruz. Ertesi gün... Sabah... Daha önceleri ay nı gerekçelerle def alarca alınmış olmamız y enisine gerekçe oluşturduğundan, hemen TEM'e (Terörle Mücadele Şubesi'ne) çağrılıy oruz. Tim gelip bizi alıy or. Kelepçeler hemen bileklerimizle buluşuyor. Sivil bir minibüsle, hani şu birkaç y ıl önce bombalarla mühürlenmiş olan, Vatan Caddesindeki "Emniy et Saray ı"na getiriliy oruz. İşkencehane v e işkenceciler değişiy or, ancak işkence ve işkenceci kimliği hiç değişmiy or. Daha kapıdan girer girmez psikolojik ve fiziki saldırılara başlıy orlar. Bu, insan bedeni taşıy an y aratıklar sürüsünün örselediği bedenlerimiz, yerlerde sürüklenerek, itilerek, kakılarak, küfürler y ağdırılarak atılıy or hücrelere. Hücreler Amerikan standartlarına göre y apılmış bir tür kaf es.


İkinci gün... Bütün hücreler dolu. Arada bir hücreler arası yer değişiklikleri yapıy orlar. Her zamanki gibi kimileri celladı, kimileri ise papazı oy nuyor. Kaf eslerde çoğunlukla Gazi Halkı'nın evlatları v ar. Seanslar seansları kov alıy or. Bazen, koridorlardan yankılanarak gelen işkence çığlıklarıy la uyanıy oruz. TEM'e ilk kez gelen biri, "En kötüsü beklemek" diyor. Başını etlerinin arasına geçiriyor. Oysa ne olacağını bildirmeden bekletmek işkencenin kurbanlarına uyguladığı ilk v e önemli psikolojik saldırısıdır. Bütün y aptırımlarını bunun ü zerine inşa eder. Ev et neler olacağı bellidir. Önce hay alara sonra da gırtlağa saldıracaklardır. Askıy a almak ise bazen psikolojik bir blöf, bazen de kısa süreli bir girişimden öte bir şey olmay acaktır. Her günün aç bedenlerimize y üklediği o büy ük sorumluluk y alnızlaştırılmay a çalışılan bey nimizi, yüreğimizi her geçen gün daha bir koruy or. Her şey o kadar yalınlaşıp berraklaşıy or ki, kay gılar, korkular y a da tereddütler y er bulamıy or kendilerine. Y eter ki insan içindeki maymunun üremesini, üremey e yeltenmesini önley ebilme cüretini göstersin. Bu bilinçle donandığında alınıp getirilen mekanı kav ramak, ona karşı setler oluşturmak, dahası buraları birer mev zi haline getirmek hiç de zor olmamaktadır. "Hadi çıkarabiliyorsan çıkar bakalım"... Böbreklerinden rahatsız olan bir muhabir arkadaşın tuvalet ihtiy acını belirtmesinden rahatsızlık duy an v e onu aşağılamay a, hakaretler y ağdırmaya çalışan işkenceci (ona Sırttan lakabı taktık) diğer hücrelerdeki bir kaç dev rimci gazetecinin müdahalesiy le karşılaşınca çılgına dönüy or. Aynı üslupla hakaretler y ağdırmay a, tehditler sav urmay a başlıy or. İki nolu hücrede, i dirseklerini parmaklıklara day amış, ellerini dışarı sarkıtmış diğer bir muhabirin "Neden insanların ihtiyaçlarını karşılamıyorsun?... sözüne karşı hışımla muhabirin ellerine tekme savurup küf ürler v e tehditler

yağdırmay a başlıy or. Dahası, hırsını alamay ıp, muhabirin ismini öğrenmey e çalışıy or. "Git kayıtlardan bul" y anıtı onu çılgına çev iriy or, parmaklıklara saldırıy or. Hemen sonra da biraz korkuy la karışık, hücrenin kapısını açıp içeri giriy or ve muhabiri dışarıy a çıkartmak için "Dışarı gel sana göstereceğim" diy erek onu zorla dışarıy a çıkartmak istiy or, ancak muhabirin "Hadi çıkarabiliyorsan çıkar bakalım' diy erek direnmesi ve dışarı çıkmaması, "Siz burda acizsiniz. Burada her şeyimi ze uyacaksınız" diy en işkenceciyi çileden çıkartmaya yetiyor. İşkenceci bunun üzerine hücre kapısını kilitley erek koşa koşa takviy e güç istemeye gidiyor. Bu arada muhabir koridora seslenerek durumu arkadaşlarına işkencecinin takviy e güç çağırmaya gittiğini, birazdan zorla çıkartılıp işkencey e götürülebileceğini söylüy or. Çok geçmeden "Sırtlan" önde, diğer işkenceciler arkada olmak üzere geliy orlar. Küf ürler ve tehditlerle iki nolu hücrenin kapısını açıp içeri dalıy orlar. Muhabiri tekme, tokat ve yumruklarla sürükley erek dışarı çıkartıy orlar. Ancak bu arada muhabirin, karşı hücrenin parmaklıklarına y apışıp direnmesi üzerine, parmaklarını ancak tekme darbeleriy le ezerek çözebiliy orlar. Y erlerde sürükleyerek, tekme v e y umruklarla başka hücreye atıy orlar. İşkencecinin benliği yoktur. O, her anını şef lerin komutlarına göre ay arlayan, densiz, karaktersiz bir kişiliğin sahibidir. Şefleri taraf ından aşağılanmay a alıştırıldığından komplekslidir. Bu yüzden kurbanlarını aşağılamaktan v e onlara sonsuz acılar çektirmekten haz duy ar. Kendini kanıtlamak, (iy i bir işkenceci aday ı olduğunu göstermek için olağan üstü saldırganlık örnekleri sergiler) onun müzmin nöbetidir. Y alnızken son derece korkaktır. Korkusunu bastırmak için en hay v ani güdüleriy le saldırmaktan başka bir yol y oktur. Saldırdıkça korkusunu bastırdığını sanır. Oysa her anına y aydığı "insanlık suçlan" bu korkuy u daha da büy ütür. Ve bu durum böy le sürüp gider. Ta ki, halkın adalet duygusunun, öfkeye

dönüşüp, kendisini bulana dek.. Ancak kimi zaman, kendilerini güv ende hissettikleri en korunaklı y apılarında öf keyle haykıran tek bir ses bile onları y erlerinden sarsabilir. "Sen iğrenç bir işkencecisin!"... Ses, koridorlar boy u yankılanıy or. İşkence odalarını dolaşıp geri dönüy or, işkencecinin (Sırtlan'ın) etraf ında dolaşıp, onun esrardan sapsarı kesilmiş eğri büğrü kemikli ellerine çarparak duruy or. İnsan bedenleri üzerinde ihtisas yapan bu çirkin eller bir anlık hareketsizlikten sonra, ilk kez, elektrik veren eller olmaktan çıkıp elektriklenen bir ele dönüşüy or. Uzun uzun titriy or. Sanki bütün sinirleri ellerine üşüşüyor. Gözleri y uvalarından f ırlay ıp dona kalıy or. Kekeley erek "Bu, bu... bunu unutma... seni TİM Ve aldıracağım" diy erek tehditler sav ururken bir diğer işkenceci gelip onu zorla uzaklaştırıy or. Bu esnada bütün hücrelerden sesler y ükseliyor. İşkenceci koridordan uzaklaştırılırken, hırıltıy la açılıp kapanan ağzından adeta lağım akıy or. Şenleniyoruz. Hep bir ağızdan söylenen devrimci türküler, ağız dolusu gülmeler, espriler, sohbetler kaplıy or koridorları. Hücreler ay dınlanıy or. Özgürleştiriliy or. Gazeteciy iz ama önce dev rimciy iz ve halkın taraf ınday ız. Bu y üzden halkın düşmanlarının hedef iyiz; Bu y üzden cehenneme çevrilmeye çalışılıy or halklar ev imiz. Bu yüzden, işkenceler, katliamlar, inf azlar, gözaltında kay ıplar. Kaçırıp katletmeler.. İşte sömürü v e zulmün bütün day anağı, v arlığı... Dev rimci gazeteciler olarak, onların bu day anaklarını Gazi, Nurtepe, Okmey danı v e Elbistan halklarının onuruy la karşılıy oruz. Ve tekrar ediy oruz: Kameralarımız, y eni ayaklanmaların coşkusunda buluşmay a dev am edecek...

T AV IR

43


KİTAP

MOSKOF SELİM Georgios Vizyinos İbrahim KARACA

y nı toprakları y urt edinmiş iki f arklı ulus y ada dinsel kimliğin, insanlar arasında herhangi nedenle başlay an, gelişen v e zamanla bir olgu halini alan, y er y er çatışmalara ve aşağılamalara v aran soğukluğun, her iki taraf ın sıradan insanlarında da bir çekim alanı oluşturabilmesi, onları da çemberine alabilmesi öteden beri acı v ermiştir bana... Bu acının, Dido Sotiriy u'nun "Benden Sela m Söyle Anadolu'ya" adlı kitabını okurken, üstelik rebet müziği eştiğinde okurken, içimde y eniden nasıl depreştiğini hatırlıy orum. Oysa herşey i bir an bile olsa kenara koy up insani boy utunu düşündüğümüzde; sabahley in ay nı taş kaldırımları geçip ay nı sokağın iki y anında dükkan açan Türk manav Sey it ile, bazen mey hanede iki tek attığı Rum bakırcı ustası Manoli arasında daha değerli ne v ar ki pay laşılacak, dostluktan başka? Onları ki aynı hay atı benzer acılarla göğüslemişlerdir; kapalı kapılar ardında tezgahlanmış bir uğursuzluk, hüzünlü bir tortudan başka ne bırakır geriy e?.. Ay nı tortu Alev i v ey a Hristiy an, Çingene v eya Çerkes, Ermeni v ey a Y ahudi, Kürt v eya bir başkası sözkonusu olduğunda f arklı zamanlarda v e y erlerde daha mı az y oğunluklu acaba?.. Türkiy e'de adımız Rum Gavuru idi; Atina'ya göçtük, burada bize Türk Tohumu diy orlar... " serzenişini, bu serzenişe kay naklık eden hüznü nasıl anlatırız, sav rulan ömrümüzün neresine yerleştirebiliriz? Peki, ben bunları neden anlatıyorum? Belge Y ay ınlarından çıkan "Moskof Selim" adlı kitabı elime al-

44

TAVIR

dığımda, daha ilk sayfalarda kitabın y azarı Georgios Vizy inos'un y aşam öyküsü beni bu duy gulara itti. Traky a'da Vizy i adlı bir kasabada doğan y azarın Paris v e Londra'da eğitim gördükten sonra döndüğü Atina'da düşmanlıklarla karşılaşması, çektiği türlü sıkıntılar v e acılar sonucunda önce akıl hastahenesine v e sonra da daha 47 y aşındayken mezara girmesi, tam da Rebet şarkılarındaki insanı y aralayan o atmosf eri görüntülüy or. Peki, y azdığı bu kitabın ilk ve en iy i öyküsü olan Moskof Selim'in öyküsü ondan daha mı farklı? Y azar, Selim'in öyküsünü kaleme alırken, halktan insanların bey nine sokulan ve aslında kendilerine tamamen y abancı olması gereken o lanetli düşmanlığın f arkındadır. Öykünün girişi, bir Türk'ü değil de bir insanı anlatmanın o güzelim duy gulu ifadeleriyle bezeli... "... sen, ey iyi kalpli Türk, ruhunu yeterince acıya boğdun. (...) Soydaşların arasında hoşgörü sahibi olmayanların, bir "mümi n" kalbinin gizliliklerini bir "katir'in edepsiz bakışları önüne serdi diye seni lanetle anacaklarından şüphem yok... Korkarım, beni m soydaşlarım arasındaki hoşgörüsüzler de (...) senin hikayene bir Hristiyan kahraman katmad ığım için beni suçlayacaklar. Ama üzülme. Hayatının tecrübelerini bana anlatmış olmakla senin değerinden bir şey eksilmeyecek. Ve ben de, basit bir gazete yazarı olarak sende milleti min can düş man ını değil de sadece bir insan gördüğü m için vicdan azabı çekmeyeceğim..." Ev et... Doğduğu topraklara döndüğünde ve esirlik günlerini her

anlattığında adı bira z daha "moskof 'a çıkan, dışlanan Selimin öy küsü bu... Türk Selim'in... Ev lat edindiği kızının y akalandığı hastalığa dinsel saplantılardan medet umarak çare aray an, bu arada öz oğlu ile zaman zaman tatsızlıklar y aşayan bir annenin debelenişi üzerine kurulu olan "Annemin Günah'ı adlı öy küdeki hümanizma da Selim'in öy küsünden daha az duy gulandırmıy or insanı... Kitap, "Kardeşimi kim öldürdü" v e "Hayatının Tek Y olculuğu" adlı öykülerle bitiy or. Rumlarla Türklerin y oğun olarak birlikte y aşadıkları 1870'ler İstanbul'undan insan kesitleri veren bu öyküleri okuy up bitirdiğimizde, Osmanlı toplumundaki o şatafatlı saray y aşamının dışındaki halkı çev reley en ve çare bulamamanın, kendini av utmanın diğer adı olan kaderciliğin her şeyden önce bir psikolojik çıkmaza kıstırdığı "insan"ın özeti y erleşiyor bilinçaltımıza. BELGE YAYINLARI:

Kavga Sürecek: D. ACEBEY Jenosid: V.N. DADRIAN Hepi mi z Katiliz: J. P. SARTRE İşçi Hareketi, Marksizm ve Ulusal Sorun: H.B. DAVİS İran'da Soluyor Çiçekler: B. NİRUMAND Kapetanios: D. EUDES


RÖP ORTAJ MKM Tiyatro Topluluğu

JIYANA NÜ

tüst oluş süreci içerisinde ihtiyaç duyduÖncelikle çalışmalarınızdan dolayı ğu şeyi savaşarak sizleri kutlarız. "Jiy ana Nû" hangi yaşatır, artık eski amaçla ve ne zaman oluşturuldu? olanın yaşam şansı Ülkemi zde verilmekte olan ulusal yoktur. Biz de bu ve toplumsal mücadele halkımızın doğrultuda Ulusal kendi gerçekliğini, kendi kimliğini, Kürt Tiyatrosu'nu kültürünü, geleceğini sorgulamaya ve' kurumlaş tırmak sahip çıkmaya başlamasını sağladı. a macıyla koyulduk Bu doğrultuda halk olarak başkasını yola. Bunun ulusal ve değil kendimizi yaşama istemi miz bir toplumsal çok gerekliliği de beraberinde getirimücadeleye büyük yordu. Bunun ilk adımı olarak 1991'de katkıları olacağını dü şünüyoruz. kurulan Mezopotamya Kültür Ayrıca her ulusun kültürünün kendine Merkezi'nde çalışmalarımıza özgü bir gerçekliği ve rengi vardır. başladık. İlk oyunumuz olan Bu açıdan bakarsak doğru temeller Mişko'nun sergilenmesinden sonra üzerine kurulmuş bir Kürt Tiyatrosu, gerçekleştirilen Akdeniz turnemi zde varolan aşamada tiyatroya yeni "Jiyana Nû" adını aldık. O günden açılımlar getirebilir, diye beridir çalışmalarımız aralıksız düşünüyoruz. devam etmektedir. Düzenin vermeye çalıştığı kozmoA macımıza gelince; öncelikle polit kültüre karşı sanat cephesi olaiçinde bulunduğumuz savaş bir ulusal rak verdiğiniz mücadele ulusal ve sıvaroluş ve kurtuluş mücadelesidir. nıfsal mücadeleye hangi noktada hizKendini var etme mücadelesidir. Kim- met ediyor? liği, kültürü, dili talan edilmiş, özünKitleler her an emperyalist kültüden boşaltılmış ya da yok edilmek isrün yoğun baskısı altında yaşamaktatenmiştir. Bu bin yıllardan beri süredır. Hatta kitlelerin bu anlamda korgel miş bir tahribattır. Buna bir karşı kunç bir şekillenişi de vardır. koyuş gerçekleştirilmiştir. Savaşla, Tiyatro sorunsalımızın kaynağını serhıldanlarla... İşte bu noktada tiyatinsan oluşturmaktadır. Onun ulusal ve ronun ya da sanatın gerekliliği ortaya sınıfsal duruşudur tama men üzerinde çıkmaktadır. Bir ulusun varlığını ortayoğunlaştığımız. Bir taraftan kendiya koyan şey onun dili, kültürü ve sasine dayatılan sömürgeci kültür, diğer natıdır. Christof Coudwell'in dediği gitaraftan ise emperyalist kültür karşıbi "Sanatı güçlü olmayan kültürler, sında kendi toplumsal ve sınıfsal gersanatı güçlü olan küttürler içinde kayçeği. İşte böyle çelişkiler yumağı içebolup giderler." Toplumsal mücaderisinde nasıl bir tavır aldığının, nasıl lenin yaşandığı her yer de bir canlanbir rol aldığının kendisinde sorgulanma, bir üretim, yaratım ve hatta domasın ı başarmaktır. Her denilene boğuş vardır. Eski olan yokedilip yerine yun eğen, aldığıyla yetinen bir kişiliği yenisi konulur. Sürekli bir devrimsel devinim yaşanır. Her halk böyle bir al-

parçalamak yerine sürekli kendisiyle hesaplaşan ve yarınları için kafa yoran bir insan tipinin gelişmesine katkı sunmaktır. Toplu msal gerçekliği ile kendisi arasında gerçekleştireceği hesaplaşma onu doğru bir yere götürücektir. Oyunlarımız sonunda anketler, söyleşiler v.b. şekillerde izleyiciyle sürekli iletişim halinde bulunma mız tama men böyle bir yönelimin ürünüdür. Bu çalışmalarınızda ne tür zorluklarla karşılaşıy orsunuz? Bugün ülkemizde kirli savaş yaşanmaktadır. Doğup büyüdüğümüz yerler yakılıp, yıkılmakta. Aynı evleri, aynı yolları paylaştığımız insanlar hiç haberimi z olmadan yitip gitmekteler. Sanatçı olarak, yaşananların uzağında ama bunları anlatmaya çalışmak elbetteki bizim için çok büyük bir zorluk. Yani kendi ülkemizin, kendi gerçekliğimizin uzağında yaşıyoruz. Kabullenemediği miz bir yaşamla içiçe yaşıyoruz. Teşekkür ediyoruz ve çalışmalarınızda başarılar diliy oruz.

ÇAĞRIMIZDIR Devletin, bilim-kültürsanat merkez ve derneklerine saldırıları yoğunlaşarak artmaktadır. Eylül 1994'te ARYA KÜLTÜR MERKEZİ (İzmir), Mayıs 1995'te MED-KOM (Diyarbakır Merkez), Haziran 1995'te GAZİ HALK KÜLTÜREVİ (İstanbul) ve son olarak yine Haziran 1995'te MKM( (Mezopotamya Kültür Merkezi) İzmir Şubesi kapatıldı ve mühürlendi! Çalışanları gözaltına alındı, tutuklandı! SÖZÜMÜZDÜR! Devletin her türlü saldırısına ve baskısına karşı DİRENECEĞİZ! Kültür-sanat evlerimizin kapılarına vurulan mühürleri söktüreceğiz! Eşit ve özgür temellerde birlikte serpilip güzelleşmenin koşullarını yaratacağız. Halkların kardeşliğini gerçekleştireceğiz. Yurtsever- devrimci halklarımızı, tüm kültür- sanat- bilim kurum ve kuruluşlarını, demokratik kitle örgütlerini, aydınları, sosyalistde mokrat basını dayanışmaya çağırıyoruz. MEZOPOTAMYA KÜLTÜR MERKEZİ, MEZOPOTAMYA AİLE BİRLİĞİ, REWŞEN DERGİSİ, KÜRT ENSTİTÜSÜ, ORTAKÖY KÜLTÜR MERKEZİ, GAZİ HALK KÜLTÜREVİ, YAPI SANAT EVİ, YÜZ ÇİÇEK AÇSIN KÜLTÜR MERKEZİ, GENÇ EKİN SANAT MERKEZİ

T A V I R 45


HABER

YORUM NOKT A HABER

GRUP YORUM

ERTUĞRUL ÖZKÖK'E AÇIK MEKTUP PEKİ Sİ Z N EYİ SEVİ Y ORS U NU Z? "... İnsanların içindeyim/Seviyorum insanları/Hareketi seviyorum/Düşünceyi seviyorum/Kavgamı seviyorum... Sen kavgamın içinde/Bir insansın sevgilim/Seni seviyoru m... Aydınlığın içindeyim/Seviyorum aydınlığı/Paylaşmayı seviyorum/Eşitliği seviyoru m/Kavgamı seviyorum... Sen kavgamın içinde/ Bir insansın sevgilim/Seni seviyo- rum..." Yukarıdaki şiir, eminiz size pek yabancı değildir. Kızkulesi'ni, Boğaz'ı silik bir görüntü haline getiren sakin boğaz gecenizi kabusa çeviren şarkının, "Seni seviyorum "isimli şarkımızın sözleri. Hani şu pazar y azınıza konu olan şarkının. "Gece 03.00'tü ve o kız söylüyordu" başlıklı yazınızı tebessümle okuduk. Okurken, kaleminizden akan korkuyu gördük. Okurken, insana ait değerlere, ahlaka, namusa, erdeme nasıl yabancılaştığınızı gördük. Say ın Özkök, yazınızdan da anladık ki; siz insanları sevmiyorsunuz, siz halkı sevmiyorsunuz, siz düşünceyi sevmiyorsunuz, siz aydınlığı sevmiyorsunuz, paylaşmayı, eşitliği sev miyorsunuz... Peki siz neyi seviyorsunuz? Biz söyleyelim... Siz, masa başında kazandığınız dolarları seviyorsunuz, çürümüşlüğü seviyorsunuz, çanak yalay ıcılığı, efendinizin dizinizin dibinde önünüze atılacak bir kemiği beklemekle geçen günleri seviyorsunuz. Siz namussuzluğu seviyorsunuz. Say ın Özkök, "Seni Seviyorum "y alnızca bir "aşk baladı" değildir. "Seni Seviyorum" dünyay ı, memleketini ve insanları; uğruna ölebilecek denli sevenlerin sarkısıdır. Paylaşımı, eşitliği, onurlu bir y asam biçimi haline getirenlerin, devrimcilerin sarkısıdır. Sizin Çırağan'lardaki, Hilton'lardaki kokteyllerde y a da menfaat kavgası içinde tanıyamayacağınız bir sevgiyi anlatıy or "Seni Seviyorum". Sosyalizmin, kurtuluşun anlatımıdır "Seni Seviyorum". Bu yüzden, ne kadar çabalarsanız çabalayın, "bu şarkıyı yaşamınızdan silemeyeceksiniz!" "Şarkıyı söyleyen kimdi bilmiyorum"diy orsunuz. Birkaç kişiye sormuşsunuz, onlar da tanımamış, işten atılan, alanlarda coplanan işçiye, memura sorsaydınız, onlar tanırdı bizi. Yoksul gecekondululara sorsaydınız, onlar da tanırdı bizi. Ekmeğini kazanmak için yaşam savaşı verenlere sorsaydınız, köyünü, yurdunu yakıp yıktığınız Kürt halkına sorsaydınız, onlar da tanırdı bizi. Ha, bir de DGM savcılarına, mahkeme tutanaklarına sorsaydınız, onlar da yakından tanırdı bizi. Çünkü onlar da sizin gibi korkuyorlar türkülerimizden. Say ın Özkök, siz değil miydiniz yazılarınızda "Büyük şair" diyerek Nazım'ı öven. İşte bu şiir, Nazım'ın şiiri. Y alanlarla, hileyle örtmek istediğiniz Nazım'ın gerçekyüzü bu şiir. Namuslu, onurlu, paylaşımcı, sosyalist yüzü. İşte sizi hayal kırıklığına uğratan bu "manasız" sözler Nazım'ın. Bu şarkıyı yaşamınızdan silemeyeceksiniz. Çünkü sömürünün yaşandığı her karış toprakta, devrimcilerin kurtuluş türküleri yankılanacaktır. Tıpkı Gazi Mahallesi'nde, Cizre'de, Botan'da, Bağcılarda y ankılandığı gibi. Korkuyorsunuz...Boğazdaki villanızda, dolara endeksli maaşınızla gününüzü gün ederken, bir şarkımız dahi uykunuzu kaçırıyor. Bütün satılmışlar gibi, korkaklar gibi, sömürücüler gibi...Korkmakta da haklısınız. Çünkü ŞARKILARIMIZI YAŞAMINIZDAN ASLA SİLEMEYECEKSİNİZ!

GrupYORUM 46

T A V I R

Avrupa Konserleri; "Türkülerimiz Kazanacak/ Grup Yorum Avrupa Konserleri" kapsamında 5 Mart'ta Paris'te (Fransa), 12 Mart'ta Londra 'da (İngiltere) 18 Mart'ta Darmstadt(Almanya) 19 Mart'ta Zwolle'de (Hollanda) 21 Mart'ta Frankfurt'ta (Almanya) 24 Mart'a Berlin 'de (Almanya) 25 Mart'a Nürnberg'de (Almanya) 26 Mart'a Viyana'da (Avusturya) yaklaşık onbin kişiye seslenen Grup Yorum 6 Mayısla da Frankfurt'ta Gazi Mahallesi Halkıyla Dayanışma Gecesi'ne katıldı. 28 Mayıs 1995; Gazi Halk Kültür evi açılış şenliğinde yeralan Grup Yorum yaklaşık 500 kişiye seslendi. Açılış sonrasında gözaltına alınan Grup Yorum ve Özgürlük Türküsü üyeleri 2 gün gözaltında tutuldular. 2 Hazfımı 1995; 9. Geleneksel İTÜ Şenliği'ne katılan Grup Yorum yaklaşık 700 kişiye seslendi. 12-13 Haziran 1995; Polisle girdiği çatışmada şehit düşen Sibel Yalçın'ın cenazesinin verilme mesi üzerine evi önünde başlatılan direnişte yeralan Grup Yorum, türkülerini barikat direnişçileri ile birlikte söyledi. 15 Haziran 1995; Eminönü Belediyesi'nde işten atılan işçilerin sürdürdüğü direnişe katılan Grup Yorum küçük bir dinleti verdi. 16 Haziran 1995; Şişli Belediyesi'nde devam eden işçi direnişine katılan Grup Yorum küçük bir dinleti verdi. Aynı etkinlikte Deniz Güler İşçi Tiyatrosu da işçilerle ilgili bir sokak oyunu sergiledi. 16 Haziran 1995; Polisle girdiği çatışmada şehit düşen Sibel Yalçın 'ın cenaze törenine katılan Grup Yorum Sibel Yalçın'ın mezarı başında "Hızır Paşa" ve "Bize Ölüm Yok"adlı parçaları seslendirdi. 18-19 Haziran 1995; Grup Yorum ve Özgürlük Türküsü Okmeydanı 'nda polis-faşist saldırılarını protesto etmek için Halk Komitesi 'nin düzenlediği protesto gösterilerine katıklı.


H A B ER NOKT A HABE R

Y OR U M

YA SA K LA MA LA R, SORU ŞTUR MA LAR, GÖZA LTI LA R, C E Z A L A R

DEVRİMCİ SANAT SUSTURULAMAZ ÖZGÜRLÜK TÜRKÜSÜ 22 Mart 1995; Özgürlük Türküsü İTÜ Ayazağa 'da düzenlenen Newroz Şenliği'nde yaklaşık 200 kişiye seslendi. 7 Nisan 1995; İstanbul'da Haklar ve Özgürlükler Derneği Çağdaş ÖzgürDer'in açılışına katılan Özgürlük Türküsü yaklaşık 60 kişiye bir dinleti verdi. 9 Nisan 1995; Özgürlük Türküsü gözaltında kaybedilen Hasan Ocak için Ferahevler Pir Sultan Abdal Derneği'nde başlatılan açlık grevi ziyaretinde bir dinleti verdi. 13 Nisan 1995; Özgürlük Türküsü Kartal'da 1500 kişinin izlediği Pendik İşçileriyle Dayanışma Gecesi'ne katıldı. 14 Mayıs 1985; Özgürlük Türküsü Nurtepe'de Kurban Bayramı'nı kutlamak ve gözaltında katledilen Ayşenur Şimşek'i anmak için düzenlenen etkinlikte bir dinleti verdi. 21 Mayıs 1995; Özgürlük Türküsü Marmara Üniversitesi Göztepe Kampüsü'nde düzenlenen Bahar Şenliği'nde 500 kişiye seslendi. 23 Mayıs 1995; Özgürlük Türküsü Zonguldak Ereğli'de yaklaşık 1000 kişinin izlediği "Özelleştirmeye Hayır" isimli geceye katıldı. 24 Mayıs 1995; Özgürlük Türküsü İstanbul Üniversitesi Avcılar Kampüsü'nde düzenlenen kapanış şenliğinde 200 kişiye seslendi. 28 Mayıs 1995; Özgürlük Türküsü Gazi Halk Kültürevi'nin açılışına katıldı. 2 Haziran 1995; Özgürlük Türküsü Esenler'de yaklaşık 700 kişinin katıldığı Pir Sultan Abdal Canlar Derneği'nin açılışında bir dinleti verdi. 16 Haziran 1995; Özgürlük Türküsü Çağlayan'da hasta bir bayanın tedavi masraflarını karşılamak için düzenlenen gecede yaklaşık 200 kişiye seslendi. 18 Haziran1995; Özgürlük Türküsü Okmeydanı Cemevi'nin açılışına katıldı.

GAZİ HALK KÜLTÜREVİ KAPATILDI 28 May ıs 1995 tarihinde sanatımızı emekçi halklarımıza götürme, onları sanatsal faaliyetlerimizin içine çekme bilinciyle açtığımız dergimiz temsilciliği Gazi Halk Kültürevi açıldığı gün, polis taraf ından basıldı. Misafirler, sanatçılar, kültürevi çalışanlarından 66 kişi gözaltına alınıp, Küçükköy Terörle Mücadele Şubesi'ne götürüldüler. İyi bir işkence merkezi olan Küçükköy Terörle Mücadele Şubesi'nde küfür, dayak, hakaret ve cinsel taciz gibi bir çok psikolojik, fiziki işkence yöntemine maruz kalındı. 46 kişi aynı günün gecesi serbest bırakılırlarken, içerisinde, Grup Yorum, Özgürlük Türküsü elemanları ve dergimiz çalışanlarının da olduğu 15 kişi iki gün gözaltında tutuldular. Gazi direnişi içerisinde yeralan iki muhabirimizin de içinde bulunduğu beş kişi Aksaray'daki Siy asi Şube'ye götürülerek onbeş gün işkence gördüler. 15 kişi iki gün sonunda serbest bırakılırken, şubeye götürülen beş kişi "örgüt üyesi oldukları" gerekçesiy le tutuklandılar İki çalışanımız, Aynur Cihan ve Aynur Altın'ın da tutuklanmasından sonra cezaev lerindeki Tav ır çalışanı say ısı altıy a yükseldi. Gazi Halk Kültürevi'miz on gün sonra da Valilik taraf ından "yasadışı örgüt üyelerinin buluşma yeri" olduğu gerekçesiyle mühürlendi. Kültürevi'mizi mühürlemeye gelen polisler, etraf ı ablukay a alarak korktuklarını bir kez daha gösterdiler. O anda içeride bulunan Grup Yorum elemanı Özcan Şenver ve FOSEM elemanı Arzu Kuzeyi gözaltına alıp, bir saat tuttuktan sonra serbest bıraktılar. "Y asadışı örgüt üyesi, örgüt üyelerinin buluşma yeri" demogojileriyle, saldırılarını meşrulaştırmaya çalışan ve sesimizi susturmak isteyen siyasi iktidarın çabaları boşunadır. Bizi susturamayacaklar. Onlara v ereceğimiz en güzel yanıt, en kısa zamanda Gazi Mahallesi'nde yeni bir kültürevi açmak olacaktır. Kalemlerimizle, türkülerimizle, resimlerimizle, repliklerimizle, fotoğraflarımızla emekçi halkın içinde sanat y apmaya dev am edeceğiz. Aşağıdaki karikatür Leman Dergisi'nden alınmıştır.

33. SAYIMIZ TOPLATILDI Dergimizin geçen sayısında yeralan "Halkın Üstüne Kalksa da Faşist Namlular Na mert Ellerdir En sonda Bir Bir Kırılacak", "Evlatlarınızdan Mektup Var", "Mizah Dergilerinde Eleştirideki Anarşimi", "İleri" adlı y azılar v e "Merhaba" mıza "Halkı mezhep farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığı açıkça tahrik etmek ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü hedef alan propaganda yapmak " ve "Devrimci Sanat Susturulamaz" adlı sayfamızda y eralan yazımıza "bitmemiş dava hakkında yorum yapmak" gerekçeleriyle soruşturma açıldı ve dergimiz toplatıldı. İddia edildiği gibi "Halkı mezhep farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığı açıkça tahrik etmeyi" değil, "halkların kardeşliğini" ilke edinmiş dergimiz, tüm baskılara rağmen ezilen, katledilen ve kahramanca direnen halklarımızın yanında olacaktır.

T AV IR

47


HABER

Y O RU M

Polis tarafından basılıp, Valilikçe mühürlenip kapatılan Gazi Halk Kültürevi en kısa zamanda Gazi emekçi halkıyla tekrar kucaklaşacaktır.

S

HALKIMIZI G A Z İ HALK KÜLTÜREVİ'NE DAVET EDİYORUZ

inlerce yıl önceden binlerce yıl öteye uzanacak uzun soluklu bir düştür insanın insanca yaşama özlemi. Sömürücülerin en şiddetli zulmüne karşın, ağır basmaktadır halkların özgürlük tutkusu. Set olmak mümkün değildir. Savaş yükseliyor hayatı yaratanların ellerinde. Birbirine kilitlenmiş emekçi halklar dişle, tırnakla söküp alıyorlar egemenlerin ellerinden mevzileri tek tek, savaş içinde öğrenip öğretiyorlar. Zulüm tutunamıyor, iflas ediyor. Sonlarının yaklaştığını hisseden egemenler yüzlerce, hatta binlerce kez denedikleri iğrenç taktikleriyle halklarımızın kurtuluş özlemini boğmaya çalışıyorlar. Pervasızca saldırıp katlediyorlar. Halklarımız buğdayın bereketi gibi bire bin vererek kavgaya yiğitler sunuyor. Savaş ustalığı Pirsultan'dan Mahirlere, Sabo'lara, Sinan'lara uzanıyor. Devrimciler, halklarımızın bağrında büyüyen yeni gelenekler yaratarak zaferin müjdesini iletiyorlar. "Yeni insan" sınır tanımıyor. Devrimci kültür,inanç ve gelenekle yazdığımız tarih bizim; emekçi halklarımızın tarihi olacaktır. Acı, özlem ve sevinçlerimizle biz halkız. Ne emeğimizin sömürülmesine, ne de kültürümüzün yağmalanmasına izin vermeyiz. İşkencehaneleriyle, hapis cezalarıyla, panzer ve tanklarıyla da dikilseler önümüze, ezer geçeriz hepsini. Katledip kırdırmaya çalışsalar, bozarız oyunlarım. Sezgin'imizi, Zeynep'imizi, Genco'muzu da şehi t versek, Fadime'mizi de yitirsek geri durmayacağız bu kavgadan. Ve onurla savunacağız yarattıklarımızı. Biz halkız. Kültürümüzün kökleri binlerce yıla uzanıyor. Bu tarihi kim silebilir? Sanatımız direniş destanlarımızın içinde doğdu. Kavgada filizlendi ve yoksul gecekondularda, dağlarda ve fabrikalarda çınar gibi serpildi, güçlendi. Kültür-sanat bir avuç ayrıcalıklının veya aydının değil, halkın malı olmalıdır. Küçük dünyalara sıkışmış sanatsal duyarlılıklar değerli değildir. Bu bizim değil; küçük düşünmeyi seven insanların, halkını sevmeyenlerin sanatıdır. Sanatla halka inilmez; aksine halkın sevgisine layık bir sanatı üretebilmek gerekir. Bu ise sanatçının çalışma odasında veya stüdyosunda yakalanamaz. Halk içinde ve halktan birisi olarak üretmek, halkı ve onun saf kültürünü tanımak gerekir. Egemenlerin yoz kültürüne karşı savaşmak, onlara karşı savaşma ktan geçiyor. Bizim sanatımız savaşın bir parçasıdır. Yoksul halkın sanandır. Gazi Mahallesi'nde açtığımız HALK KÜLTÜREVİ bu amaçla kuruldu. GAZİ HALK KÜLTÜREVİ SİZİNDİR, HEPİNİZİ BEKLİYORUZ! kültür ve ortaköy kültür yazı yazışma adresi ankara izmir adana diyarb akır malatya abon e almanya için ofset sanatta ve sanatişleri ortaköy kültür ekin ege kültür İnönü cad. koşulları hazırlık: TAVIR bilimsel müdürü merkezi sanat ve sanat aydın İnönü cad. İnönü (6 ayrık) (1 yıllık) tavır aylık sanat araştırma dereboy u cad. merkezi merkezi işhanı temiz apt. cad. 120.000-TL 60.-DM yayınlan dergis i yay. org. filmahmet no:110/55 sağlık 859 sok. kat:5 no:55 kat:6 no:5 leblebici yapı kredi tic. san. ltd. latif ortaköy/istanb ul sok. no:5/Atel:(322) apt. bankası hs.no: baskı: haziran'95 tiftikçi tel-fax: no: 28/7 saray işha nı35217 44 no:36/6 or ta kö y- is tşb . 3004646-6 gürtaş o fse t say ı 34 ad ın a s a hib i : (212)2586987 sıhhi ye konak he sap n o : sadı k çeli k 8583

48

T AV IR



1995 34 haziran