Issuu on Google+


Ağustos 92'de

1 Merhaba

2 Evrensel Kültüre Karşı "Evrensel Kültür"/ S e l i m Akdenizli

12 Ulusal Kurtuluş ve Kültür/ Amilcar Cabral

18 S izde A t e ş Hattına/Hayati Azim

24 Nil'e Mektup/Tavır

26 S e n Baharlarla Doğdun/Grup Ekin

28 Ş u b e Notları/Çiğdem Akdenizli

29 Temmuz Sıcağında/Zozan Evindar

30 Dün Herhangi Bir Gündü/Hayati Azim

31 S u s m ak Onaylamaktır/Tavır

34 Boşuna Aramayın Mezarda Beni/Suna İpek

36 Röportaj :Silvio Rodriguez

40 Nota

42

MERHABA

evrimci sanat, kavgadan alıyor gıdasını. Devrimci sanatçı, hayatın içinde olmanın coşkusuyla geliştiriyor yaratıcılığını. Umut, sevinç renk olup düşüyor tuvale. Ölüm oruçlarında ölümleriyle duvarları yıkan direnişçiler, kızıla çalan yüzleriyle göğüslerinden karanfiller dökülerek yükseliyor tuvalde. Direniş ve öfke, nota nota ezgi olup diziliyor türkülerde. "Cesaret, Cesaret" diye haykırıyor savaşçılar. Bir oyuncu geriniyor sahnede, indiriyor şalteri. Emekçi yığınlar, hak alma mücadelesiyle gelip alıyor perde önündeki yerini... Edebiyat ve sanat gelecek adına sürüyor kendini namluya. Türkülerimiz, şiirlerimiz, oyunlarımız; Ateş hattına! İşçiler sokakları dolduruyor, Grev bayrağı memurlarda. Özgürlüğün ve geleceğin sembolu dalgalanıyor ülkenin dörtbir yanında. Toplumsal dinamikler gelişip güçlendikçe yeni değerler, kavrayışlar açığa çıkıyor. Kitleler mücadeleye katıldıkça yozlaşmış kültürel değerlerden silkiniyor, kendi kimliğinin ve kültürünün yaratıcısı oluyor. Devrimci sanatçı yaratılan yeni değerleri işleyebilmek, ürüne dönüştürebilmek için hayatın içinde olmak zorunda. Üretkenliğini bir bütün olarak emekçi yığınların ve sürecin ihtiyacına yöneltebilmek için hayata büyük bir programın çerçevesinden bakmak, dinamikleri hissedebilmek, nabzı duyabilmek gerekiyor. Fabrikalarda, kondularda, üniversitelerde kazanılan mevziler yeni kültürün altyapısını oluşturuyor. Devrimci sanatçı, yükselen yapının inşasına katılarak bugünü ve geleceği kavrıyor. Yaratılan yeni değerler, yeni insan kültürü devrimci sanatçıların kollektif uğraşıyla ürüne dönüşüyor ve mitinglerin, grevlerin, boykotların, direnişlerin bir parçası olarak sınanıyor. Devrimci sanat böylesi bir dönüşüm içinde yet-kinleşirken, devrimci sanatçılar da kendi kimliklerinde yeni insanı yaratma çabasıyla mücadelenin bir unsuru haline geliyorlar. Toplumsal muhalefet yükseldikçe, mücadele gelişip derinleştikçe iktidar için dayanılmaz bir hal alıyor, saldırganlaştırıyor. Halktan yana kültür ve sanat faaliyeti de payına düşeni alıyor. Misyonunu yerine getirmekte yetkinleştikçe tahammül edilemez bir hal alıyor. Önce, Eskişehir'de katıldıkları "Sevgi ve Dostluk Gecesi" nedeniyle Ankara Halk Sahnesi oyuncuları tutuklandı, Grup Yorum hakkında gıyabi tutuklama kararı çıkartıldı. Ardından Grup Yorum'u aramak üzere Ortaköy Kültür Merkezi'ne giden polis, 12 Temmuz'da anma toplantısı yapılacağı ihbarı alındığını söyleyerek, Özgürlük Türküsü, Ayşe Gülen Halk Sahnesi, Fotoğraf ve Sinema Emekçileri (FOSEM), Tavır dergisi çalışanlarını ve seyircileri (toplam 45 kişiyi) gözalüna aldı. Bunlar bizi, ancak yüreklendiriyor. Doğru yol üzerindeyiz. Türkülerimiz, şiirlerimiz, oyunlarımız, ateş hattında. Dostlukla!

Haber/Yorum

T A V I R

1


EVRENSEL KÜLTÜRE KARŞI "EVRENSEL KÜLTÜR" Selim Akdenizli

ya sonra? Sonrası, renkli birinci hamur kağıtlarda küçük burjuva sanatın arz-ı endamı, güncel ve aktüel olanın "tarafsızca" sergilenişi.

"Bütün dünya, bütün insanlık ve bütün zamanlar için" olma iddiası, yalnızca burjuvazinin değil kendi tarihsel ve toplumsal koşullarında devrimci bir misy on y üklenen her sınıfın iddiası oldu ve olacak. Bu anlamda bu, kapitalizmin yeni ileri sürdüğü " . . . kuşatıldığı ve boğulmak istendiği buSözü edilen kültür "y eni ve gerçek- birşey değil, burjuva devrimler çağından günün dünyasında geleceği simgeleyen ten" (4) evrensel kültür. . Burada "y eni kalma bir slogandır. yalnızca o. ve gerçekten" kavramlarına vurgu yapılProletarya da düny a sahnesinde devmasından "Bugün kendisinin, bütün yeni ve gerçekten evrensel kültür için, rimci bir sınıf olarak yerini alırken aynı dünya, bütün insanlık ve bütün zamanlar bütün insanlığın istemi ve umudu, şimdi iddialarla kapitalizmin çürümüş ve köhneiçin geçerli olduğunu ileri sürmeye onların iki yana sarkmış kollarının gücünde" cesaret eden y alnızca kapitalist em- mişliğinin karşısına çıkacak. Yalnız bir pery alizmin kültürü" (5)nden ve bunun farkla ki kendi iktidarını kurup geliştirirken evrensel görünümünden ay rım konulmak ay nı zamanda kendisiy le birlikte bütün istendiğini anlıyoruz. Yani "bütün insanlığın sınıfları ve sınıf farklarını tarih sahnesinden u cümleler Evrensel istemi ve umudu" soy utla-masıy la işaret silmeye başlayarak. (Çünkü proletaryanın Kültür dergisinin edilen, sosyalizm ve onun egemenliğinde sınıf, sömürü ve kâr üzerine kurulmuş bir Kasım '91 tarihli 1. say ısının varılacak olan evrensel (sosy alist) kültür toplumdan yana çıkarı y oktur. Çünkü o sunuş yazısından. Kapakta ve kastediliyor. Ve yöntem konusunda en zaten -kabaca- emekçi bir sınıf olma özünü yazının yanındaki tabloda iki büy ük söz söy lenmiş oluyor: "Şimdi onların taşımaktadır.) İşte bu y üzden proletarya ilk kez ve gerçek anlamda insanlığın, insanlık işçi yer alıy or. Biri "y orgun ve iki yana sarkmış kollarının gücüy le" (6) tarihinin çıkarlarını kendi çıkarları ile kuşku lu" (1) bakıy or dünyaya bütünleştirdiği için bütün insanlığın diğeri "inançlı ve umudunu ve geleceğini temsil edecektir.

öfkeli" (2) ... İkis inin de y umrukları sıkılı. Yazar açıklama y apma gereği hissediy or: "İki duy gunun da y umrukları, geçen zamanı anımsar, geleceğe hazırlanır gibi sıkılı" (3). İlk say ının kapağında yer alan tablo ve "evrensel kültür" kavramıyla ney in kastedildiğini açıklamadan anlamaya çalışıy oruz.

2TAV I R

Evet... Evrensel Kültür'ün ilk say ısının ilk sayfası büy ük iddialarla açılıyor. "Sosyalizm hırpalandı ve horlandı." (7) derkenki aktüel ve hümanist entellektüelizmin (ki bu y aklaşımın dergi çizgisinin genelini karakterize ettiği anlaşılıy or daha sonra) dışında açık bir sınıf tavrı içeriy or bu satırlar. Peki

Bu özelliklerinden ve enternasy onalist yapısından dolay ı proletaryanın eylemi ve iktidarı bütün çağlarda ve bütün insanlık için ilerici, geleceğe dönük evrensel bir kültüre doğru gidiş sürecini de içerir. Evrensel kültür kavramı da, proletarya ideolojisinin ey lemle somutlaştığında dünyanın neresinde olursa olsun ortaya çıkaracağı, ileriye taşıyacağı, in-


sanın özüne ait ilerici ve gelişebilir kültürel bütünlüğü ifade eder. Bu genellemenin dışında ele aldığımızda bu kavramlar soyuttur. Geleceğe dair bir kültürel oluşumdan, bütün insanlığın taşıyacağı değerler bütününden somut bir biçimde söz etmek imkansızdır. Evet, ku-ramsallaştırılabilir. Emperyalizmin bütün cephelerde yenilgiye uğratılması ve bir kültürel kalıntı olarak burjuva kültürünün de tasfiye edilmesinden sonra insanlığın sahip olacağı değerler bütününden söz edilebilir. Fakat bu çoklukla sınıflı toplumlarda yaratılan toplumsal kültürün antitezini taşıyan genel ifadelerin ötesine geçmeyecektir. O halde somut ve yaratılmakta olan bir kültürden söz etmek istiyorsak bugüne, geri-cileşen ve yozlaşan emperyalist kültürün karşısında alternatif, statik olmayan fakat geleceğe kalacak olan kültürün, yeni insan kültürünün nerede, hangi koşullarda ve nasıl yaratıldığına bakmak gerekiyor.

P aris komünü, ilerici barutu tükenmekte olan burjuvazinin karşısında, 72 günlük kısa iktidarına rağmen insanlık tarihine yazılacak kalıcı değerler yaratarak patlamıştı. Bugün bile'cesaret ve atılganlıkla" anılıyor. Benzer biçimde, emperyalizmin çürümeye başladığı insanlık adına yeni ve ileri hiçbir şey yaratamaz konumuna ulaştığı ve bunun toplumsal yapıda ve çöküşme kültür ve sanatında yansımasını bulduğu bir dönemde Ekim Devrimi, bütün emekçi yığınların umudunu kendinde toplayarak proleter devrimler çağını başlattı. İnşa edilen sosyalizmle birlikte coşkulu ve dinamik bir toplumsal yapı yaratıldı. İşte "yeni" buydu. Sanat alanındaki yaratıcılık ve atılım, kitlelerin sanatsal üretim faaliyetine katılımı, devrimin yarattığı yeni değerlerdi. Daha sonraki dönem-

de sömürge halkların, sabır, özveri ve yaratıcılık değerlerini öne çıkaran anti emperyalist gerilla savaşları çağa damgasını vurdu. Çin, Küba, Vietnam, Kore, Angola, Nikaragua, Salvador devrimci halk savaşları yeni değerler, yeni kültürler yaratarak yaşandı. Evet yalnızca devrimler ve devrimci iktidarlar değil aynı zamanda iktidarı alma savaşı içinde devrimci mücadelenin gelişim sürecinde de emekçi yığınlar insanlığa kalıcı değerler bıraktılar. Bu değerler somuttur ve mirastır. Ve bugün geleceğe kalacak, evrenselleşecek olan her yeni gelenek, yeni değer ve kültür bu mirası alarak kavga alanlarında yaratılacaktır. Emperyalist medyaların yayın tekellerinin körüklediği tü-keticilik kültürü ve içeriği olmayan, biçimde şatafatlı ve teknolojik kılınmış "sanat" ürünleri; 12 Eylül sonrasında daha da kurumlaşan edilgenleşmiş, kimliksizleşmiş insan tipini yaratma çabası... Hedeflenen insan tipi dolayısıyla toplumsal kültür açıktır. Verileni alan, kozmopolit, üretken olmayan fakat tüketim hırsı olan, edilgen ve kaderci. Kendisine ve topluma yabancılaşmış, bireyci ve bencilleşmiş insan. Bu anlamıyla kültürel savaş da sürüyor bir yandan. Toplumsal dokuya egemen kılınmış bu değer-sizlik-lerin alternatifi yaratılıyor-sa ekonomik -demokratik alandan, iktidara kadar en geniş anlamıyla ve her alanda verilen hak alma mücadelesiyle yaratılıyor. En tipik örneğinden başlanabilir:

menin yaşanmaya başladığı aynı mekanlarda örgütlü hak alma bilincinin yeşerdiği gecekondu bölgelerinde kollektif bir yaşamın, sınıf dayanışmasının en güzel örnekleri doğuyor. Konut ihtiyacı olanların evlerinin temelleri ortaklaşa atılıyor. Duvarları onlarca el örüyor birlikte. Yol-su- elektrikeğitim sorununa alternatifler üretiliyor. Üretim ve tüketim küçümsenemeyecek hızla kollektifleşiyor. Yıkım ekibi ve polis işgaline arabesk bir boyun eğişle değil meşru Kentlerde kimlik kaybına, kültürel deje- bir direnişle dişediş karşı konuluyor. Günnerasyona, arabeskleşmeye en açık bölgeler demine kültür merkezleri giriyor. Nedenini gecekondular. İlk kuşak kentleşme kültürü özgün tahliller yaparak aramaya gerek yok. karşısında tutuculukla kırdan taşıdığı gele- Örgütlü mücadele kitleleri hızla kendi külneklerini, feodal kültürü içine kapanma türünü yaratmaya yöneltiyor. tepkisiyle korumaya çalışırken, ikinci kuşak-gençlik, parıltılı kent yaşamı karşısında, "Marksistleşemezler" saptaması yapılan iki kültür arasında savruluyor. Bu edilgen- gecekondu emekçileri, 20 yıllık marksologliğin ve arabeskleş-

T A VI R 3


lardan daha hızlı devrimcileşiyor. Bir başka örnek: Kürt halkı, 1938'deki son hareketlenmesinden sonra, kıyımlar, zorunlu iskanlar, asimilasyon politikalarıyla susturuldu. 70'lerin sonuna kadar suskun, içine kapanık ve ulusal kimliği hızla törpülenen bir süreç yaşadı. 70'lerin sonunda başlayan ulusal hareketlenme Kürt halkının ulusal kimliğini öne çıkarttı. Bu kimliği iktidara dayatma ve meşrulaştırma gibi

Bugün dünü miras alırken

Mücadele, üniversitelerde de yeni insan tipini yarattı: Sorgulayan, araştıran, müdahale eden öğrenci gençlik. Bu direnişlerle, boykotlarla, işgallerle yaratıldı. Gençlik, polis kuşatması altında kurultayını olması gerektiği gibi tamamlarken, bir yandan da koşulların zorluğuna karşın tiyatrolar, müzik grupları örgütledi. Geleneksel şenliklerine sahip çıktı.

Memurlar, Temmuz eylemleriyle, meşru grevleriyle kırdılar kapıkulluğu kavramını, işçi sınıfı sayısız deneyimlerle zenginleştirdi tarihini, sınıf ideolojisini bu sosyal pratikte, bu deneyimlerin ışığında kavradı.

geleceğe kalacak aynı zamanda. Geçmiş ve geleceğin, evrenselle özgülün diyalektiğidir bu. Sosyalist kültür ve değerler bütününe bugünün somutundan ulaşılacak. Yani mücadele alanlarından. temel bir sonucu olmasının yanısıra Nevroz'larla, Serhildan'larla kitleselleştikçe, tarihten bu yana taşınan ulusal ve toplumsal değerler yenileni yor, bir senteze ulaşıyor ve müzik, tiyatro, resim ve benzeri alanlarda ürüne dönüşüyor. Kültürel erezyon ve asimilas yonun etkileri büyük bir hızla siliniyor. Uzun değil son 15 yı lın, direnişin yarattığı değerler toplamı.

Yani evet, tam da Evrensel Kültür'de söylendiği gibi bütün insanlığın istemi ve umudu onların kollarının gücünde. Fakat kolları iki yana sarkmış değil işliyor. O kollarının gücüyle yaratıyor emekçi yığınlar kendi dünyalarını ve o dünyanın kültürünü. Hareketin başladığı yerde yaşam başlıyor ve hareketlenme kendine özgü olanı yaratarak ilerliyor geleceğe. Yaratılmakta olan devrimci kültürdür, yeni insan kültürüdür.

Evrensel kültür kavramı en somut ifadesini burada buluyor. Hayatın her alanına müdahale ederek, ölenin karşısında yaşayacak olanı canlandırarak ve her kolunu sallayışta öğrenerek, öğreterek, maddi koşulların içinde gelenekler yaratarak ulaşılıyor yeni insan kültürüne. Bugün dünü miras alırken geleceğe kalacak aynı zamanda. Geçmiş ve geleceğin, evrenselle özgülün diyalektiğidir bu. Sosyalist kültür ve değerler bütününe bugünün somutundan ulaşılacak. Yani mücadele alanlarından. Eğer aranan somut değerlerse evrensel kültür buralarda canlanıyor. Savunulması, işlenmesi ve ürüne dönüştürülmesi gereken değerler bunlardır.

Örnekleri çoğaltmak mümkün. Üniversite gençliği YÖK'le itildiği ezberci, edilgen, tektiplilik konumundan, yarattığı mücadele süreciyle sıyrıldı.

4 TAV I R

Oysa Evrensel Kültür, daha bu satırların hemen ardından bu sözlerin ağırlığı altında ezil-

meye başlıyor. Haber sayfalarını aktüel ve popüler olan ne varsa dolduruyor derginin. Sorgulamak gerekiyor; yapıtlarında kendi kimlik arayışını yansıtmanın ötesinde bir kaygı duymayan, toplumsal kaygılardan uzaklaşmayı erdem bilen sanatçı ve ürünlerinin böylesi bir süreçte yığınların kültürüne ne gibi bir katkısı olabilir acaba? "Gerçek dünyadan kaçarak"(8) "Çağın kaosunun metafiziğini"(9) yorumlayanı tarafsız ve yorumsuz vermek gerçek dünyalarda mücadele verenlerle nasıl bir iletişim sağlar? Ya da "renk ve çizginin psişik etkisi" (10) ya da kadınları hayvanlarla simgelerken cinsel temalar kullanan bir ressam... Örnekler çoğaltılabilir: Orhan Pamuk, Toulouse-Lautrec, Max Ernst, Ece Ayhan... daha birçoğu, sanatsal yaratımı ve yeniliği biçimde uçukluk ve anlaşılmazlığa indirgeyen sanatçılar ve ürünleri. Burjuvazi var olduğu sürece burjuva sanatçılar ve sanat varolacak. Fakat evrensel kültür kavramı burjuva kültürüne tarafsız ve tavırsız mı olacak? Küçük burjuva ve burjuva sanata taviz veren bir tarafsızlık evrensel kültüre değil çağdaş bir popülizme götürür olsa olsa. En geniş "değer"leri kendi ekseninde toplama çabası, kül-tür-sanat alanının temel sorunlarındı politik ve'taraflı' bir yaklaşımla tartışıldığı dosyaları aktüel bir tartışma platformuna dönüştürüyor.

Kadın ve Sanat dosyası bu yaklaşımın tipik bir örneği. Kadın sanatç��lardan, kadın sorununu sanatında konu edinen erkek sanatçılara varıncaya kadar pek çok popüler isimle söyleşi yapılmış.

Bunlardan biri Atıf Yılmaz. Kadın sorununda eleştirel gerçekçilikle feminizm arasında kalan (feminizmden etkilendiğini kendisi söylüyor) bunun bir adım ötesine geçemeyen Yılmaz'a "seksenden sonra kadın sorununa bilinçli yaklaşma"(11) gibi bir paye


paris'ten

veriliyor önce. Ardından f eminist çizgiden değiştiği dünyada kadın, cins olarak kaçarken yakalanan sınıf dışı aktüel bir ezilmekten dünya ölçeğinde v e tümüy tutum: le hiç kurtulamadı. Kapatıldığı bütün Soru: "Bunu söylerken şunu savunuyor alanlarda kendi ezilmişliğine özgü bir değilim, kadınlar erkeklere karşı mücadele "kültür"ü, düny anın özel tarzda bir y oversinler. Belki topluma karşı bu kim- rumunu v e çev resinin kendisine göre lik arayışı."(12) Kadının kimlik v e kurtu- değiştirilmesi çaba ve isteğini anlatan luş sorununun tüm emekçi sınıflar gibi bir birikimi yarattı, konumunu dile getirdi." burjuvaziyle olduğu "evrensel" bir gerçek değil midir? Y oksa eski sosyalistlerle "Emeğin özellikle kapatılmış v e bastıfeministlerin uzlaştığı noktada bu sorun rılmış hayatının bir ölçüde olsun kenburjuvazi lehine hedef mi değiştirmiştir? dince kılabileceği her parçasına y önelik sonuçlarında, toplumsal ilişkilerin genel "Sivil toplum tınılı laflar"(13) eden bir kurallarından, egemen düşünce v e külbaşka sanatçıyla yapılan söyleşide bir dönem edebiyatta tensel ilişkinin, kadın türün baskın gücünden görece bağımsız, denilebilir ki "illegal" bir kültür cinselliğinin işlenmeyişi yeriliyor: üretti." (15) Ev kadınlığına açık bir öv gü. Soru: "Aynı şey Feride'nin de başına Ev e kapatılmışlığın ürünü olan misyogelir. O da aşkının acıları sonucu kah- nuyla temizlik, çocuk bakımı, elişleri ya- güzel şeyler mi yalnızca? raman olur. Artık birtek aşk vardır: Vatan parak çevresini mi güzelleştiriy or kadın aşkı." yoksa üretkenliğini dört duvar arasına hapsedip, egemen sınıf anlayışının kendisine biçtiği toplumsal rolü mü oy nuSoru: "Fransız devrimi döneminde yor sessizce? kadın bir simge olarak kullanılıy or, illüstrasyonlarda. Onda da cinsiy et yok... Kadın soğuk, donuk..." Durumu kurtarmaya çalışıy or y azar; Kadın cinselliğinin bir tema olarak işlenmeyişi sorgulanıy or! 12 Eylül sonrasında-kadının v e cinselliğin keşfedilmesinde y ılgınlığın olduğu kadar emperyalist iletişim araçlarından etkilenmenin de pay ı büyüktür. Sonuç: Burjuva değerler açıkça savunulmasa bile sosyalizme eleştirel yaklaşım adına v erilen tavizler ve burjuvaziy le uzlaşan, sınıf çizgisinin dışında soy ut bir toplumculuk...! Sonuç: Fransız devrimini tablolarda, metalaşmış, işveli bir kadın görüntüsünün simgelememiş olmasına serzeniş..! Ve Evrensel Kültür yazarı Aydın Çubukçu, Dosya'ya hazırladığı girişte bir adım daha ileriye giderek aktüel v e sınıf dışı bakış açısını teorileştiriyor. "Ezenlerin ve ezilenlerin

İnsanlığın v e insan kültürünün gelişiminin önündeki emperyalizme karşı verilen mücadelede yaratılan yeni ve ilerici değerlerdeki kadının pay ı küçük

"O koşullar ve sonuçları, bu y üzden öv ülemez (Öy leyse) Ama (Bu sözcüğün girdiği yerde bir önceki söy lenenden kuşku duyulmasını söy lerler.) İnsanın geleceğine ilişkin küçük, umut verici bir ipucunu, kadın emeğinin kendine özgü ürünlerinin niteliğinde bulmak neden mümkün olmasın?"(16) İşte bir anda tüm bilimsel ve evrensel Hayır! Kadınlar, yaşamla-rıyla, mükuramlar yerle bir oluyor, y erini marjinal cadeleleriyle büyük ve anlamlı değerler bir ütopy a alıy or: Oya ve dantel ne- kazandırıyorlar hayata. den komünist toplumu simgelemesin? Dahası, kadının kendi dışında belirlenmiş statükosu kabulleniliyor. Kadın tarih ve toplum sahnesindeki yerini böy le mi alacak? Kadın, o uzun erimli dünyay ı değiştirme ve güzelleştirme mücadelesine ev ini ve kendi çevresini güzelleştirerek mi ortak olacak?

Kararlılık ve y aratı-cılıklarıyla, önderlikleriyle üretimdeki ve toplumsal mücadeledeki yerlerini alırken, yıkılan; bin y ılların, kadını eve, ev işlerine hapseden edilgen bir statü tanıy an değerler sistemi, yaratılan; kendini sürekli yenileyen, aşan insan kültürüdür. Bu da

T A VI R

5


geleceğe taşınacaktır. "İnsanın geleceğine ilişkin" büyük, umut verici ipuçlarını burada aramak gerekiyor. Bir başka dosya kendi içinde daha tutarlı görünüyor. 6. sayıdaki "sermaye ve sanat" dosyasında, burjuvaziyle sanatın ilişkisi tarihsel gelişimiyle ele alınıyor. Sermaye destekli sanatın, nasıl dolaylı-dolaysız burjuva ideolojisinden etkilendiği inceleniyor. Ve burjuva sanatının son aşamadaki işlevsel alanına bakılıyor: Reklamcılık. Sanatın ve sanatçının meta

Gündelik çıkarların yönlendirdiği yayın politikası, yelpazeyi geniş, sınırları esnek tutma çabası sınırsız bir tutarsızlığa itiyor dergiyi. Sanatın metalaştırılmasının eleştirildiği bir sayıda, metalaştırılan sanatın en tipik nesnesine kapak ayrılabiliyor. pazarlamasında nasıl kullanıldığına vurgu yapılıyor: "Görüntü ve sözün çekici, çarpıcı, kandırıcı, sürükleyici olması gerekiyordu. Yeni kameralar, yeni türde objektifler, fosforlu boyalar, ayrıntıyı önemli göstermek için ne kadar gerekliyse, şiirli bir dil, ince fikir, süslü söz de o kadar gerekliydi. Bunu da ancak "bilenler" yapabilirdi. Duyguları, eğilimleri, istekleri bilenler, duygulara, eğilimlere, isteklere seslenmenin, titreşim yaratmanın sırrına ermiş olanlar... (...) Mallar yığını kendi tek biçimliliğini, sanatsal yeteneğin aracılığıyla örtmek isterken, sanatı

6 T A VI R

da bir piyasa faaliyetine dönüştürdü." (17) Buraya kadar doğru. Ancak bu tutarlılık, "dosya" sınırları içinde. Kapağı çevirip baktığımızda, Mitologya Turizm'in "çarpıcı" reklamıyla karşılaşıyoruz. "Duygulara, eğilimlere seslenen", "titreşim"li dizelerle karşılaşıyoruz. Sanat, meta-ya kurban verilmiş ve Evrensel Kültür buna kapağının içini ayırmış. Entellektüel duyarlıklara hitap eden turlar düzenleyen bu turizm şirketine reklam metni yazan "şair" acaba toplumsal konuları da "işliyor" mudur? Ya da, Evrensel Kültür sarfettiği iddialı sözlerin ağırlığının farkında mı? Gündelik çıkarların yönlendirdiği yayın politikası, yelpazeyi geniş, sınırları esnek tutma çabası sınırsız bir tutarsızlığa itiyor dergiyi. Sanatın metalaştırılmasının eleştirildiği bir sayıda, metalaş-tırılan sanatın en tipik nesnesine kapak ayrılabiliyor. Araştırma konuları, antik mitolojiler üzerinde yoğunlaşıyor. Ya da Şeyh Bedrettin'in kemiklerinin nerede olduğu tartışması yapılıyor. Plastik sanatlarda soyuta övgü, biçimin yüceltilmesi temel alınmış. İbrahim Demirel'in fotoğraflarındaki danseden insan figürlerinin devingenliği karşısında bastı rılamayan bir coşkuyla dizilen övgüler öze değil, biçime: "Hareketin kayan renklerle anlatılması eylemi, renklere çarpıcılık, başka bir tazelik kazandırırken yukarıda belirttiğim gibi sadece "kozmik" bir tad, bir uzay yabancılığı havası değil, belki de ondan da fazla olarak renklere yaşam gücü katıyor. Evet, yaşam harekettir! "Ey hareket! Ey evrenin özü! Ey oluşun dinamiği! Ey sınırsızlığın sonsuzluğu! Ey durağanlığın devingenliği! Ey sen! Sen ne güzelsin!"(18) Yanlış anlaşılmamalı sözkonu-su hareket, toplumsal mücadeledeki hareketlenme değil. Düşük enstantanede çekilmiş buz dansı yapan insan figürlerinin flu görüntüleridir.

Aynı yaklaşım Denizhan Özer'in tabloları karşısında da hissediliyor. Oysa Özer, resimlerinin soyutluğunu kendisi de farketmiş olacak ki sergilerinde açıklayıcı broşürler dağıtıyor. Yine de resimlerindeki 'soyut durumu' bilinçlendirici bir öge olarak savunuyor. "Devrimci sanat dediğimiz zaman insanlara ham, yani herkesin fazla düşünmeden, hemen anlayabileceği tarzda eserler sunmak gerektiği anlaşılıyor."(19) Hayır bu anlaşılmıyor. Devrimci sanat kavramı anlaşılabilirlik, anlaşılamazlık üzerine kurulu değil. Hayatın gerçekleriyle ve yaşanan süreç ve onun ihtiyaçlarıyla ne kadar yakın bağlar kurduğu, kriterlerden biri olarak ele alınabilir. Devrimci sanat elbette ki soyutlamalarla kurulacaktır bu arada soyut ögelerden de yararlanacaktır. Ancak bu soyut ögeleri de içinde barındıran yapıt sanatçının kendine has dünyasıyla değil nesnel gerçeklikle sıkı bağlar içermelidir. Sanat, toplumsal mücadeledeki yerini emekçi yığınların mücadele ivmesini ürünlerine taşıyarak alır. Bunu yaparken etki gücünü, kitleleri ilerletmek için kullanır. Ancak, kitlelerin ruh halini, çelişkilerini, kültürel düzeylerini hesaba katmak kabalık olmayacağı gibi, öznel, "kişisel" imgeler kurmak, sorunları ve çelişkileri sınıf mücadelesi temelinden kopararak "global" düzeyde ele almak, toplumsal mücadeleden kopmuş bireyin iç dünyasını işlemek de incelik değildir. Devrimci sanat, emekçi sınıfların hak alma mücadelesinin süreç içindeki çelişkilerinin ve gündeminin içinde yer almak zorundadır. Çünkü yeni kültür buralarda boy vermektedir. Sanat, sınıf mücadelesinin bir halkası olabilme misyonunu bu gündemde tavır alarak, doğru ve ileri olanı öne çıkararak, yaratılan değerleri işleyerek yerine getirecektir. Evrenselliğe, yerel ve 'gündem" de olanın temel çelişkile-


Evrensel Kültür - Sayı: 6

rini ve özünü evrensel ilkelerle ele natçısı Ece Ayhan"la tarafsız ve eleştirialıp yorumlayabilmekle ulaşılabilir. siz bir. söyleşi yapılabiliyor. Üstelik 'Bir Etikçi' payesi verilerek.(20) Bir Evrensel Kültür ise gündem, yeri- başka örnekte "Hayata dönük değil, ne "güncel" olanı tercih ediyor. Bu romana dönük bir şeyler yapmak güncellik, medyalarla, iletişim araçları istiyo-rum"(21) diyen ve bu anlamda tekelleriyle belirlenmiş bir güncellik. sınıfsızlığın bir burjuva doktrini olduEmperyalizm ve burjuvaziyle doğru- ğunu anımsarsak- burjuva saflarda dan içiçe olmayan tüm sanatçı ve yerini pekiştiren Orhan Pamuk'la ilgili ürünler burjuva ideolojisinin etkisinde bir haber yer alıyor. Yine tarafsız. kalıp kalmadığına bakılmaksızın kapıSosyalist Blok'un fiili olarak ortalar açılıyor. dan kalktığı, karşı devrim rüzgarlarının sertleştiği bu süreçte emperyalizmin yaygınlaştırmaya çalıştığı düşünBurjuva sanatçısını sermaye grupce her tür ideolojiye ve iradeye karşı larının içinde aramaya gerek yok. olma düşüncesidir. Böylesi bir süreçBurjuva kültür ve sanatı burjuva ideolojisinin savunucuları ve burjuva- te hayatın içinde olmayı, devrimci iktidarları küçümseyen, bireysel zinin doğrudan ya da dolaylı olarak desteklediği küçük burjuva sa- yaşamı, bireysel kaygıları bunlara natçılarca taşınıyor. Örneğin proletar- alternatif olarak yeni sanat gibi gösteya iktidarını reddeden ve "Devrimle rip allayıp pullayarak öne süren "saiktidar çelişir aslında. İktidara natçı" lara tarafsızca kapıları

Milliyet Sanat - Sayı: 292

açmanın emekçi yığınlara yararı nedir? Dahası yararı mı yoksa zararı mı vardır? Devrim aleyhtarı Bulgar şairi Blagoy Dimitrov, sert karşı devrimci rüzgarların etkisiyle yönünü şaşıran aydınlar korosunun söylediği uzlaşmacı nağmeyi mırıldanıyor: "Benim ana temam hangisi diye sorulursa, ben sınırlara karşı yazdım şiirlerimi. ( . . . ) 'Esas yılan sınırlardır' dedim(....) Bizim asıl istediğimiz, eski rejimin ve kapitalizmin iyi yanlarını birleştirmek."(22) Nasıl birleştirilecek acaba, sosyalizmi tasfiye edip kapitalist restorasyonu tamamlamak için emperyalizme pazarları açarak mı? Yoksa D. Almanya ile B. Almanya'nın birleşmesi gibi mi? Daha da ileriye giderek emperyalizmin demagoglarıyla aynı marşları söyleyen Sovyet ( ! ) yönetmen Leonid Heifets'e açılıyor sayfalar: "Ben öncelikle şunu söyle-

gelirsen devrim kalmaz." diyen burjuva sa-

T A V I R

7


mek istiyorum. Biz Stalin'in etkisinden ancak şimdi yeni yeni kurtuluyoruz. Stalin 1953't e öldü ve onun ölümünden sonra artık toplu katliamlar olmadı. Ancak yine onun rejimi devam etti ve ancak şu anda kurtuluyoruz biz onun etkisinden. Değişen bir şey olmamıştı. Özgürlük ancak perestroyka'dan sonra geldi?"(23) Bu sözler, bundan yedi yıl önce söylenmiş olsaydı, bir politik öngörüsüzlükten sözedilebilirdi belki. Ama artık perestroykanın nasıl bir özgürlük sağladığını

Sanatın, devrimci mücadelenin bir halkası olabilmesinin yolu gündemi işleyebilme ve gündemin emekçi yığınlar lehine dönüştürülmesine katkıda bulunabilmesinden geçiyor.

sokaktaki adam bile anlamış durumda. Dilediğin yerde sömürülme özgürlüğü. Bunun da ötesinde, emperyalizmin saldırılarını faşist Almanya ordusunun yayılmacılığını tarihsel Stalingrad savunmasıyla bozguna uğratarak sosyalist iktidarı sonuna kadar koruyan, Sovyet devriminin mimarlarından Stalin'e karşı yürütülen saldırı kampanyasına burjuva basının, Nokta ya da Aktüel dergisinin katılması anlaşılabilir. Ancak 'Evrensel Kültür' adı altında bir derginin bu saldırılara tavırsızca sayfalarını açması anlaşılamaz. Bunun bir tek açıklaması olabilir. Evrensel Kültür aktüelleşmek, güncelleşmek adına yelpazesini alabildiğine geniş tutuyor. Öylesine geniş ki "evrensel kültür" kavramı kaldıra8T A V I R

mıyor bu sınırları. Uluslararası planda da aktüelleşmeye çalışılıyor. Paris't en, Londra'dan, Berlin'den tabloların milyarlara satıldığı galerilerden haberler. Yani meta pazarlarından. M ax Ernst, Toulouse Lautrec sergileri bunlardan bazıları. M ax Ernst, Dadaizm ve S ürrealizm akımlarının önemli isimlerinden. Dadaizm, I. Dünya savaşı sonrasında, toplumsal çöküntü üzerinde yükselen ve umutsuzluğun ruh halini taşıyan, "anlamsızlık" ı içeren bir akım. Sürrealizm ise gerçeküstücülük. Bir burjuva akım. Ana Britannica Ansiklopedisi Ernst'i "zamanımızın düşüncesinin oluşmasında etkili oldu" diye tanımlıyor. Yani burjuva düşüncesinin. Toulouse Lautrec ise, burjuva toplumun kokuşma, çürüme dönemlerinde (1864-1901) yaşamış, bu atmosferden payını almış burjuva kökenli bir ressam. Sosyal sorunları reddederek fiziksel karakteristikleri ön plana çıkarıyor yapıtlarında. Modelleri zamanın ünlü şarkıcıları ve fahişeleri. Daha fazla bilgiye gerek duymuyoruz. Evrensel kültür ve değerler bu mu acaba diye sormak gerekiyor. Her sanatçıyı ve yapıtını içinde yaşadığı koşullarla birlikte değerlendirmek gerekiyor. Ancak kendi koşullarında dahi ilericileşememiş sanatçıların bugün ilerici bir misyonu olabilir mi? Onlar için "evrensellik" emperyalizmin dünya ölçeğindeki meta ve iletişim hegamonyasıyla aynı anlama geliyor. Evet, özelleştirmeler, toplu işten atılmalar, üniversitelerin polis işgali altına alınması, infazlar ve işkence gibi yakıcı sorunlarla karşı karşıya gelindiği böylesi bir süreçte halkın gündeminden koparak medya-larca, iletişim tekellerince belirlenen güncelin peşine düşmek, burjuva sınırların dışında görünen fakat hak alma mücadelesinin içindeki sanatçıyı da şiddetle kınayan, bu haliyle yi-

ne burjuva saflara düşen sanatçılara kapıları eleştirisiz açmakla "evrensel kültür"den değil sınıf ideolojislyle ayrıştırılmamış bir "yeryüzü kültürü"nden söz edilebilir. Sanatın, devrimci mücadelenin bir halkası olabilmesinin yolu gündemi işleyebilme ve gündemin emekçi yığınlar lehine dönüştürülmesine katkıda bulunabilmesinden geçiyor. Geleceğe yürünen yolda gündemle sıkı sıkıya ilişkiler kurmak ise hayatı belirleyen politikayla, politik önderlikle dolaysız bağlar kurmakla mümkündür. Evrensel Kültür ise daha ilk sayısında sınırlarını çiziyor." Politika ile sanat arasındaki ilişkinin dolaysız bir emir yönlendirme ilişkisi halini aldığı durumlarda, hangi politik anlayışın hangi sanat akımıyla kendisini temsil etmeyi uygun gördüğünü anlamak özel bir çaba gerektirmez.." (24) diyerek politik organizasyonla sanatın doğrudan ilişkide oluşun o klasik yaklaşımla yeriyor. Öyle ya, "sanatı, sanatsal faaliyeti iki militan mı değerlendirecek?" Oysa o militanlar dünyayı yorumlayıp değiştirecek bir organizasyonun yarattığı insanlardır. Ve başlarken söylediği büyük sözü, bir sayının sonuna kadar bile taşımaya soluğu yetmiyor Evrensel Kültür'ün ve aynı yazının sonunda kendini yerli yerine koyan o tarihsel sözü söylüyor: "Kim neye layıksa, kendini onunla ortaya koysun." 1,2,3,4) Evrensel Kültür, S.1, Syf. 3 5) Agy., S.2, syf. 3 6,7) Agy., S.1, syf. 3 8,9) Agy., S.2, syf. 4 10)Agy., s.4, syf. 4 11)Agy., s.4, syf. 32 12)Agy., s.4, syf. 33 13)Agy., s.4, syf. 29 14)Agy., s.4, syf. 28 15)Agy., s.4, syf. 25,26 16)Ag y., s.4, syf. 26 17)Agy., s.6, syf. 38,39 18) Agy., s.4, syf. 60 19) Agy., s.6, syf. 60 20) Agy., s.6, syf. 52,53 21) Agy., s.2, syf. 6 22)Agy.,s.1,syf.15 23) Agy., s.1, syf. 43 24) Agy., s.1,syf.18


KANDA ÖLÜ YIKANIR Ayazdakalmasın bahar Üşümesin Diyarbekir surları Karlar erimesin don tutsun dağlar A k mas ı n Diclekankarışmasın Yiğit vurulurDiyarbekir'des ev d atutuşur Çekip gider akrep kendi kanını içer Dicle'de su tutmazkalleş eller yıkanır Güneş vurur Hevsel'e fideler kurur Yel ekilir tırpan biçerDiyarbekir'i Kandaölü yıkanır rahminde öldürülür bebe Dost g ö l g eyitirirçığlığı d ü ş erellerime Kuş kanadı kırılır öfke kaplar Dicle'yi Zaman olur gün yürür Diyarbekir üstüne Hesap tutulur türkü yakılırközde Divan kurulur,s ö zkesilir,k al e mkırılır Suyumçoğalırkan boğulur Dicle'de Kenan Sencer Hevsel: Dicle'nin kenarında yer alan bahçelik

T A V I R

9


ÇUKUROVA ÇEŞİTLEMESİ

Biryıldızkaydı-g öky ü zün ebak Bütün öfkeni yinesözcüklerle yak Yanakların kanıyor konuşurken Gözlerinko skocabirsoru dal gası Vuruyor kendini şiirin kıyılarına Saçl arı n fırtınalaşıyor s en rüzgârken Soluğun dalgalaşıyor Burası toprak ve demir çığlığı ÇukurovaKanalköprü'den kan akıyortarlalara H er akş amü s tütutuşup yanarken sular

10 T A V I R

G en çbirkızın ölüsünetakılıyoray ak l ar Elleri kâğıt ve mürekkep kokuyor İnançlı sözcükleruçuşuyor parmaklarından Herbiri kanat kanat süzülen sözcükler Pamuk kozalarına yayılan Pistonlarave dişlilere sarılan sözcükler Bütün bahçeler eylül vurgunuyken Tomurcuk tomurcuk açılan sözcükler Ki h erbiri Y aş an anbirdestandandizelersöyler


Adı s e l a m olsun o rüzgâr soluklunun E l d e n e l e fabrika fabrikadağılan

Durur teksir makinası ve daktilolar

Dağıldıkçaço ğ a l an bir s el a molsun Denizine k o ş a n bir nehiri bilirsin

H e r s ö z c ü k bir yürektir şimdi

Akdeniz'in dalgalarına b a k Ve y a k bütün suları bakışlarında

Yaşamın bütün sofralarına b a ğ d a ş kurar

Göreceksin Her köpük bir selamdır kıyılarında

Yılgınlıklar donar

Yaralı bir bulut gibi devrilir Toroslar Kan ve ter düşürür pamuk üstüne Kanalköprü'den g e ç e r Akdeniz'e doğru Kan bulaşır suyüzüne

Masmavi sözcükler dağılır yeryüzüne Mekik mekik-dişli dişli çarpar Ki yüzyıllar y a n a rsöylenişinde Hiçk ap a n ma mı ş yaralar kanar Ey içimde bütünleşen çığlıklar Bizi böyleö l ü ms ü z sözcüklerdeğil Bu sözcüklerden yoksunluklar boğar. ADNAN YÜCEL

T A V I R 11


mülas yonları halkın önemli bir bölümünün fiziksel olmak tan öte azi propagandasının ardındaki beyin ola- olarak tasfiyesiyle garanti altına alıgitmeyen veyerli raktanınan Goebbels kültür sözcüğünü duyunca nabilir. halkların ırkçı silahına sarılmış. Bu, tüm soysuzuklarına diktatörlük (ya da rağmen, emperyalizmin ve onun kana susamışBir halkı egemenlik altına aldemokrasi) lığının en trajik ifadesi olan Nazilerin bile mak üzere silaha başvurmak, aslıntem elinde sürekli bir yabancı egemenliğine karşı bir direniş unsuru da ve herşeyden önce bu halkın kuşatma altına alınması olarak kültürün değeri kültürel yaşamını yok etmek veya en anlamına gelen kuramlar hakkında net bir fikirlerinin olduğunu göste- azından nötralize etmek-felce uğratmak üretmeye çalıştılar. rir. üzere silaha başvurmaktır. Yabancı güç Tarih bize şunu öğretmektedir ki, bir ancak bu yolla egemenliğini sürekli kılabiyabancının kendi egemenliğini belirli ko- lir. Çünkü, söz konusu toplumun evrimini şullarda bir başka halka dayatması oldukça belirleyen iç ve dış faktörlere bağlı olarak kolaydır. kültürel direniş herhangi bir anda yabancı egemenFakat aynı tarih şunu da göstermektedir ki, bu liğini kırmak üzere yeni biçimler (politik, ekonoÖrneğin, yerli halkların ilerici "asimilasyonu" egemenliğin maddi görünümleri ne olursa olsun mik, silahlı) alabilir. sözde kuramı bunlardan biridir. Ki bu kuram ancak söz konusu halkın kültürel yaşamının sözkonusu halkın kültürünü şiddet yoluyla yadsıma girişimin başka birşey değildir. Portekiz de dahil sürekli ve düzenli bir şekilde baskı altında tutulma"Kültürel direniş ikilemi" olarak adlandırılabi- çeşitli sömürge güçlerin pratiğe de döktükleri sıylakalıcılık sağlayabilir. Egemenliğin tam olarak kurulması ancak ve lecek bu seçeneği dışlamak zorunda kalan emperya- kuramın hezimete uğramış olması da göstermiştir ki, list sömürge egemenliği, kaba ırkçılık forancak bu bunun hiçbir yaşama şansı yoktur ve her yönüyle insanlık dışıdır. Bu kuram "Afrika diye bir yer olmadığını "ileri süren Salazar'la birlikte saçmalığın en üst noktasına çıkmıştır.

12 T A V I R


Bu pratik örnekler egemenlik altındaki halkın kültürel gerçeğiyle karşılaşan yabancı emperyalist egemenliğin durumunun birer ölçüsüdür.

Bunlar aynı zamanda toplumların tavırlarındaki "kültürel durum"la "ekonomik (ve politik) durum" arasında var olan güçlü, bağımlı ve karşılıklı ilişkileri de göstermektedir. Aslında kültür daima (açık ya da kapalı biçimde) toplumun yaşamının içindedir ve o toplumun ekonomik-politik faaliyetlerinin az çok bilinçli bir sonucudur; yine, bir yandan (bireysel ve kollektif biçimde) insanla doğa, diğer yandan bireyler, gruplar, toplumsal kesim veya sınıflar arasında o toplumda hakim olan ilişki tiplerinin az çok dinamik bir ifadesidir.

Yabancı egemenliğine karşı bir direniş unsuru olarak kültürün değeri, egemenlik altındaki toplumun tarihsel ve fiziksel gerçekliğinin ideolojik veya idealist düzlemindeki güçlü görünümü olması gerçeğinde yatar . Kültür aynı zamanda bir halkın tarihinin meyvesi ve insanla çevresi, bir toplumdaki gruplar ya da insanlar veya toplumlar arasındaki ilişkilerin evrimi üzerinde yaptığı olumlu ya da olumsuz etkisiyle tarihin bir belirleyicisidir. Bu gerçeğin gözardı edilmesi yabancı egemenliğiyle bazı uluslararası kurtuluş hareketlerinin başarısızlıklarının nedenlerini de açıklayabilir.

"Ulusal kurtuluş"un doğasına göz atalım biraz da. Bu tarihsel olguyu çağdaş anlamı çerçevesinde, yani emperyalist egemenliğe karşı verilen ulusal kurtuluş mücadelesi çerçevesinde ele alacağız. Emperyalist egemenlik hem biçim hem de içerik olarak daha önceki yabancı egemenlik türlerinden (kabile tipi, askeri-aristokratik, feodal, ve

AMİLCAR CABRAL Gine-Bissau'nun bağımsızlık mücadelesinin önderidir. 1956 yılında Artido Africanoda Inpendencia de Guine e Cabo Verde'yi (Gine ve Cabo Verde'nin Bağımsızlığı İçin Afrika P artisi-P AİGC) kurdu. P AİGC, 1959 yılında 50 kişinin öldürülmesiyle sonuçlanan genel grevden sonra silahlı mücadeleyi, gerilla savaşını başlattı. 1963 yılında ülkenin üçte biri kurtarılmıştı ve diğer bölgelerde yoğun bir gerilla savaşı yürütülüyordu.Giderek düzenli ordu birlikleri oluşturan PAİGC 1966 yılında ülkenin yarısını kurtarmıştı. Cabral, sömürgecilerin yenilmesine az bir zaman kala ajanlar tarafından bir suikast sonucu öldürüldü. O şairdi, savaşçıydı ve bütün hayatını mücadeleye adamış bir önderdi.

serbest rekabet alanındaki kapitalist egemenlik) farklıdır. Emperyalist egemenliğin temel karakteristiği, "üretici güçlerin" gelişme sürecinin özgür seyrinin şiddet yoluyla engellenerek, egemenlik altına alınan halkın "tarihsel sürecinin" yadsınmasıdır. Herhangi bir toplumda üretici güçlerin gelişme düzeyiyle bu güçlerden yararlanma biçimi (mülkiyet sistemi) "üretim tarzı"nı belirler. Bize göre, çelişkileri sınıf mücadelesinin yoğunluğuyla açığa çıkan üretim tarzı herhangi bir insan grubunun tarihindeki temel faktördür. Üretici güçlerin düzeyi ise tarihin gerçek ve sürekli itici gücüdür.

Kültürel anlatımın ideolojik veya idealist karakteristikleri ne olursa olsun, kültür bir halkın tarihinin önemli bir unsurudur. Çiçeğin bitkinin bir ürünü olması gibi kültür de bu tarihin bir ürünüdür. Tarih gibi kültürün de maddi temeli üretici güçlerin düzeyiyle üretim tarzıdır. Kültürün kökleri, için-

de geliştiği toprağın derinliklerine kadar iner. Kültür aynı zamanda, az çok dış faktörlerden de etkilenen toplumun organik doğasını yansıtır. Tarih bir toplumun evrimini karakterize eden (ekonomik, politik ve sosyal) çelişkilerle eşitsizliklerin boyut ve doğaları hakkında bilgi verirken; kültür toplumun evriminin her aşamasında ortaya çıkan bu çelişkileri çözmek üzere toplumsal bilinç tarafından üretilip geliştirilen dinamik sentezleri öğrenmemizi sağlar. Bir bitkinin çiçeğinde olduğu gibi, kültür de tarihin sürekliliğini sağlayan tohumları oluşturup geliştirme kapasitesini (ya da sorumluluğunu) taşır; aynı zamanda söz konusu toplumun evrimine ve gelişimine yardımcı olur. Buradan da anlaşılacağı gibi, egemenliği altına aldığı halkın tarihsel gelişimini engelleyen emperyalist egemenlik, böylelikle bu halkın kültürel gelişimini de engellemiş olur. Tüm diğer yabancı

T A V I R 13


hip olmaları vazgeçilmez hakkı yatar. Bu nedenle ulusal kurtuluşun hedefi, emperyalist egemenlik tarafından gaspedilen "ulusal üretici güçlerin gelişme sürecinin kurtarılması" hakkını geri almaktır. Yani, ulusal kurtuluş ancak ve ancak ulusal üretici güçlerin her tür yabancı egemenliğinden tamamen kurtarıldığı zaman mümkün olabilir. Üretici güçlerin kurtuluşu ve buna bağlı olarak kurtuluşunu gerçekleştiren halkın evrimi ne en uygun üretim tarzının belirlenmesi hakkının elde edilmesi, bu toplumun ilerleme yeteneğini yeniden kazanmasını sağlayarak kültürel gelişiminin yolunu açar. Buradan da şu sonuca varılabilir ki, emperyalist egemenliğin kültürel baskıya hayati gereksinim duyduğu yerde ulusal kurtuluş ister istemez bir kültür eylemi olmaktadır. Halkın kültürünün temsilcisi veya savunucusu olarak kurtuluş hareketi şu gerçeğin çok iyi bilincinde olmalıdır ki, temsil ettiği toplumun maddi koşulları her ne olursa olsun, kültürün yaratıcısı ve taşıyıcısı toplumdur. Kurtuluş hareketi ayrıca kültürün kitlesel ve halkçı karakterini kendi bünyesinde cisimleştirmelidir. egemenlikler gibi, kendi güvenliği adına, emperyalist egemenliğin neden kültürel baskıya başvurduğu ve egemenlik altındaki halkın kültürünün önemli unsurlarını doğrudan veya dolaysız biçimde yok etmeye çalıştığı böylece rahatlıkla anlaşılabilir.

rel kimliğini ilerici yönüyle ön plana çıkarıp baskıcı kültürün egemenliğini kırmaktır. Söz konusu egemenliğin sürmesine zemin oluşturan politik ve sosyal faktörler ne olursa olsun, kurtuluş mücadelelerinin ortaya çıkıp gelişmesine yol açan muhalefetin tohumları genellikle kültürün içinde bulunmaktadır.

Ulusal kurtuluş mücadelelerinin tarihi, genellikle bu mücadelelerin hemen önceUluslararası hukuk düzeyinde getirilen sinde kültürel çıkışların yoğunlaştığını formülasyonlar ne olursa olsun, bize göre göstermektedir. Bu çıkışlardan amaç, ege- ulusal kurtuluşun temelinde, halkların menlik altındaki halkın kültükendi tarihlerine sa-

14 T A V I R

Toplumsal yapının ayrıntılı çözümlemesinde -ki mücadelenin bir gereği olarak her kurtuluş hareketi bunu yapmalıdır- toplumdaki tüm grupların kültürel karakteristikleri ayrı ayrı önem taşır. Kitlesel bir karakter taşımasına rağmen kültür yeknesak değildir; bu yüzden de toplumun her kesiminde farklı bir gelişme gösterir. Sosyal grupların kurtuluş mücadelesine karşı tavırlarını ekonomik çıkarları belirler; fakat kültürün de bu tavır üzerinde büyük etkisi


vardır. Hatta aynı sosyoekonomik grubun bireylerinin kurtuluş hareketine karşı tavırlarının farklılığı da kültürel düzeydeki bu farklılıklarla açıklanabilmektedir.

Sosyal ve etnik grupların çeşitliliğinin kültürün kurtuluş hareketindeki rolünün tespitini karmaşıklaştırdığı bir gerçektir. Fakat bu arada, sınıf mücadelesi gelişiminin başlangıç aşamasında görünüyor dahi olsa, kurtuluş mücadelesinin belirleyici öneminin gö-zardı edilmemesi hayati önem taşır. Sömürge egemenliği deneyimleri göstermiştir ki, sömürülerinin sürekliliğini sağlamak üzere sömürgeciler sadece sömürge halkın kültürel yaşamını baskı altına alacak sistem kurmakla kalmayıp, aynı zamanda ya yerli halkın bir bölümünün asimilasyonu yoluyla ya da yerli elit kesimle halk kitlelerinin arasında sosyal bir boşluk yaratarak , nüfusun bir bölümünün kültürel olarak yabancılaşmasını teşvik etmektedir. Bu toplumu bölme veya toplumdaki bölünmüşlüğü derinleştirme sürecinin bir sonucu olarak nüfusun önemli bir bölümü, özellikle de kent ya da köy "küçük burjuvazisi" sömürgecinin düşünüş biçimine asimile olmakta, kültürel yönden kendini halkından daha üstün görmekte ve kendi kültürel değerlerini küçük görmekte ya da görmezlikten gelmektedir . Sömürge aydınlarının büyük bir bölümünün tipik bir karakteristiği olan bu durum asimile olan ya da yabancılaşan grubun elde ettiği toplumsal ayrıcalıkların fazlalaşmasıyla iyice pekişmektedir. Bu nedenle halkın kurtuluş hareketiyle gerçek bir bütünleşmesi ancak ve ancak zihniyetin yeniden dönüşü-

müyle mümkündür. Böyle bir yeniden dönüşüm -yeniden Afrikalılaşma- mücadeleden önce de gerçekleşebilir, ancak sadece mücadele sırasında, mücadelenin gerektirdiği özveri ruhu içinde halk kuleleriyle girilen günlük ilişkiler yoluyla tamamlanır. Bununla birlikte şu gerçeği de hesaba katmalıyız ki, kurtuluş hareketlerinin geniş bir sorunu olan ihtiras ve oportünizm, dönüşmeyen kişilerin de mücadele içine sızmasına neden olabilir. Bu kişiler eğitimdurumları ve bilimsel veya teknik bilgilerinin düzeyi sayesinde, sosyal sınıf eğilimlerini hiç kaybetmeden kurtuluş hareketinin en üst düzeylerine dahi gelebilirler. Bu nedenle politik düzlemde olduğu gibi kültürel düzlemde de tamuyanıklık vazgeçilmez bir gerekliliktir. Parlayan her şey altın değildir, yani: en ünlü politik liderler dahi kültürel yabancılaşmaya uğramış olabilir. Toplumsal piramidin tabanındaki kitlelerin önemli kültürel etkinliklerini baskı altında tutup engelleyen sömürgeci, bu gerçeği de hesaba katarak, piramidin tepesindeki hakim sınıfın kültürel prestijini ve etkisini koruyup güçlendirir. Sömürgeci, kendisini destekleyen, fakat yığınlar tarafından da bir dereceye kadar kabul gören şefleri getirir; bu şeflere, en büyük çocuklarının eğitimi gibi bir takım maddi ayrıcalıklar tanır, yeni yeni şeflikler kurar, dini liderlerle yakın ilişkiye girer, camiler yapar, Mekke'ye seyahatler düzenler, vs. ve hepsinden önemlisi, sömürge yönetiminin baskı organları aracılığıyla, kitlelerle ilişkilerinde hakim sınıfın ekonomik ve sosyal ayrıcalıklarını garanti altına alır. F ak at bu,hakimsınıfların içinde de -asimile ol-

AMILCAR CABRAL'IN ANISINA Amilcar Umut yerleştirdin sen acılı, milyonlarca yüreğe. Onları yakın mutluluğun duyumuyladoldurdun Kestin sonsuz geceyi gerçeğin meşalesiyle. Yönelttin halkını çetin yollarına yiğitlik ve açıkyüreklilliğin. Ve işte iki adım kala ş a f a ğ a düştün vedonup kaldın sonsuzca. Ve kanın yıkıyor gökteyükselen şafağı. Öldürdüler seni. Çünkü sen gerçek yaşamın yolunu seçtin;yolunu başkaldırının. Çünkü sen acım ızdın herşey için hesaplaşmalıydın düşmanla. Çünkü sen ümidiydin emeğive onuru yağmalananların. Gine-Bissau'd a ve Yeşil-Burun adalannda ağlıyor rüzgar Palmiye korularında kırmızıbir toz kaldırarak. Dalgalar vuruyor kıyılarave acıyla gürüldüyor anafor. Titriyor cengeller inliyor derinlikleri ormanların. Afrika ana sevgili oğlunun cesedi üstünde ağlıyor... Bir canavaradöndü onlar. Sen gözüpekçe yaşamaktaydın Geberiyordu onlar korkudan. Sen cisimleşmiş akıldın akılsızlıktıonlara egemen olan. Öldürdüler seni fakat al kanın atardamarlarımızda ateşle fışkırıyor. Ve yüzün tekrarlandı milyonlarcayüzde. Ve vücudun bir parçasıoldu toprağımızın onun taşısın sen, toprağıve kumu. Ve yüreğin senin filizlenerek yaşam ağacıolacak bizler ve çocuklarımız için. DİAVARA GAOUSSOV MA LI Türkçesi:Ataol Behramoğlu

T A V I R 15


muş "küçük burjuvaziye" oranla az da olsa- kurtuluş hareketine katılan birey veya grupların olmayacağı anlamına gelmemektedir. Hatta bazı geleneksel ve dini liderler mücadeleye ta başında ya da gelişim aşamasında katılmakta ve kurtuluş davasına önemli katkılarda bulunmaktadırlar. Sömürgeci emperyalist egemenliğin genel çerçevesiyle biraz önce sözünü ettiğimiz durumlarda baskıcı gücün en sadık müttefikleri, üst düzey görevliler, serbest meslekten aydınlar, asimile olanlar ve kırsal kesimdeki hakim sınıf temsilcilerinin önemli bir bölümüdür.

Kurtuluş hareketi, ayrıcalıklı sınıfların mücadeleye yapabileceği katkıları engellemeden, politik düzeyde olduğu gibi kültürel düzeyde de faaliyetini ülkedeki kültür düzeyleri ne denli farklı olursa olsun- halkın kültürüne da-yandırmalıdır. Sömürge ege-

16 T A V I R

menliğine karşı verilen kültürel savaş kurtuluş hareketinin ilk evresi- en verimli biçimde ancak, yeniden Afrikalılaşan veya kültürel yenidendönüşüme hazır olan ulusalcı (devrimci) "küçük burjuvazinin de dahil olduğu kır ve kent emekçi yığınlarının kültürü temelinde planlanabilir. Bu temel kültürel panorama ne kadar karmaşık olursa olsun, kurtuluş hareketi, bir "ulusal kültürü" ilerici yönde belirleyen temel çizgiyi tanımlayabilmek için en önemliyi tali olandan, olumluyu olumsuzdan, ilerici olanı gerici olandan ayırmayı bilmelidir. Kültürün kurtuluş hareketi çerçevesinde üzerine düşen önemli rolü oynayabilmesi için hareket, her sosyal grubun, her kategorinin olumlu olan kültürel değerlerini alıp bunları mücadelenin hizmetinde biraraya getirebilmeli ve ona yeni bir boyut, yani "ulusal boyut" verebilmelidir. Böyle bir gereklilikle karşı karşıya bulunan kurtuluş mü-

cadelesi, herşeyden önce halkın kültürel değerlerinin yaratılıp korunması ve bu değerlerin ulusal bir çerçevede uyum içine sokulup geliştirilmesi için verilen bir mücadeledir. Kurtuluş hareketiyle onun temsil edip yönlendirdiği halkın politik ve moral birliği, kurtuluş mücadelesi açısından kilit önem taşıyan toplumsal grupların kültürel birliğinin başarıldığının işaretidir. Bu birlik bir yandan çevresel gerçeklikle halkın temel sorunları ve arzularıyla tam bir özdeşleşmeyle; diğer yandan da mücadelede yer alan çeşitli sosyal grupların ilerici bir kültürel kimlik kazanmalarıyla sağlanır. (Sürecek...)

Bu metin ilk kez Syracuse Üniversitesi'nde Doğu Afrika Araştırmaları Programı çerçevesinde Eduoardo Mondlane anısına düzenlenen seminerler sırasında, 20 Şubat 1970 günü sunulmuştur.


AYIN ALTINDA gelir ölümheyeti sanki bıçaklar ağzıdır yüzleri de sanki ruhlarım kaplamıştır ölümlülükleri sanki ipin altında duran suçlu değil sanki ipin altında duran kendi ihanetleri kurulurs ehp a artık bütün mahlukat susmuştur karanlık ve derin bir kuyudan zulümzafer diye ulumuştur buluttan ay çıkar gibi düşünürsuçlu zamanın biten hızıyla biryıldızgibi k ay argözlerinden g eçmi ş ne ölümöldürebilmiştir kendinden öncekileri ne de suç diye karartılan birgü n ahgibidüşmüştürt op rağ a o y s an ek ad arölümündışındadırgökyüzü uzak parıltısı yıldızların veçıkrık sesleri g ecevardiyasının nek ad arölümün içindediro ys agözleri canilerin dallarday aş amı hışırdayan yapraklar ve kederli merhameti sessizliğin ne kadar y a ş a m a gebedir oysa toprağın tutsak edilmiş bereketine asi birsu gibi dalan devrim AsımGönen

T A V I R 17


Hayati Azim

Sanata ve sanatçılara yönelik baskı ve terör uygulamalarında yeni bir utanç sayfası!

ESKİŞE HİR, ANKARA VE

Eskişehir'de bir sanat etkinliğinde 20 tutuklama kararı. Can çekişen düzen ve demokrasi maskesi yırtılan koalisyon hükümeti tertip komitesi üyeleri ve 13 sanatçıyı demir parmaklıklar arkasında tutmak istiyor.

KÜTAHYA rup Yorum'un üç günlük bir turnesine konuğum. Cuma sabahı çıkıyoruz yola. İlkin Eskişehir. Havada kar yok ama Nazım'ın dizelerini çağrıştırıyor yine de: Bir güneş/ bir yağmur/ bir kar/ Atom bombası denemelerinden diyorlar..." Boğucu sıcaklarla terlerken yağmurlar dökülüveri-yor gökyüzünden. Yağmur ve güneş birbirini izliyor. P ancarlar yapraklanıp kök tutmaya durmuş. Başaklar yeşilden sarıya... Yol boyunca uzayan dereciklerde sıralanmış salkım-söğütlerle kavaklar, tarlalar, çam ormanları... Yeşilin bin-

18 T A V I R

Biliyorum, Yorum'cular popülizbir tonu ardımsıra akıp giderken Eskişehir'i düşünüyorum. min uzağında olmak istiyorlar. Günlük Mapusluklar, açlık grevleri, sevkler, giysileriyle çıkıyorlar sahneye. Sahne dışında da işlerine giden insanların direnişler ve şehitler geliyor usuma. doğallığındalar. Arada bir tarlalardan ayırıp gözlerimi Yorum'culara bakıyorum. Yol Özgür-Der'liler bize çay ve yiyeuzadıkça yorgunluk ve uyku çöküyor cek birşeyler hazırlıyorlar. Akşam yüzlerine. Konser akşam saat 19'da. saat 17'de Arı Sineması'ndayız. Artık "Bu yorgunlukla nasıl çıkacaksınız" onlar ses provalarını yapıyorlar. Fuadiyorum. "Alışığız" diyorlar. yede stand açılıyor. Yorum'un kasetEskişehir'e indiğimizde daha ba- leri, afişleri ve Tavır dergisi var gajdan müzik aletlerini almadan standda. müşteri tellallarının içinde buluyoruz kendimizi. "Taksi mi lazım, minibüs mü? "

"Bu Yaşam Bizim-Sevgi ve Dostluk Gecesi" saygı duruşuyla başlıyor. Yöresel ozan Yusuf Kendi işimizi kendimizi görürüz Özüdoğru Pir Sultan'dan, Ruhi gibisinden, Yo-rum'cular sıcak bak- Su'dan türküler çalıp söylüyor. Onun mıyor onlara. ardından şair ve ozan Muzaffer Özdemir geliyor.


Sazı çalış biçimi zaman zaman güldürüyor izleyenleri. Özdemir sazını ustaca çalsa da sesini türkülerle bağ-daştıramadım. Özdemir daha sonra da Enver Gökçe'nin "Kirtim kirt" şiirini okudu. Sesini tüm duyarlılığıyla şiire vermesi ve oyunculuğunu da kullanması başarılı kılıyor onu. Bu değerlendirme mi orada kendisine iletemedim ama izleyicilerin alkışları da daha çok şiir okumasınaydı. AHS (Ankara Halk Sahnesi) "Güzeldiler ve Gülümsüyorlardı" adında açlık grevlerini ve 17 Nisan şehitlerini anlatan kısa bir oyun oynadı. Işık düzeninin olmayışı nedeniyle oyuncu lar karanlıktaydı. Oyun için de verilen dia gösterisi oyu nu bastırdı. Deniz, Mahir, Kaypakkaya,Oniki Temmuz ve Onyedi Nisan şehitleri kimi mahzunlukla-rıyla kimi gülümseyen yüz-leriyle görünüp gittiler. Bir işkencecinin öldürüldüğünü duyuran dia, salondaki güvenlik görevlilerini ürkütecek kadar alkışlandı.

Eskişehir'de bateri bulunamamıştı bû nedenle Yorum baterisiz verdi konserini. Ses düzeninin yeterli olmaması yordu Yorum'cu-ları.

Cesaret kasedindeki "Dağlara Gel" türküsüyle başlayan konsere her parça biraz daha coşku kattı. Aksaklıklar azaltamadı bunu. Halaylar başlayınca valilikten gelen görevliler salonun dışına veya balkona çıktılar. Sivil görevlilerse konser boyunca rahatsız edici tavırlarıyla kulise bile girip çıktılar. Bu tutum geceyi gözaltında geçireceğimi-

zin ilk izlenimleri gibi geldi bana. Konserden sonra izleyiciler ayrılmış, organizasyon görevlileri, tiyatrocular ve Yorum'cular kulise gelmişti. İkişer üçer toparlanıp çıkıyorduk. Çeviklerin güç desteğindeki siviller zor kullanarak çantalarımızda dia aradı. Daha sonra da çıkış çeviklerce tutuldu.

Bu kargaşa anında Yorum'cular birkaç gruba ayrılmıştı. Haberleşme olanağı da yoktu. Ertesi günün sabahı Ankara'ya gitmek için terminalde toplandık. Yorum'dan iki kişi yoktu. Organizasyon görevlileri ve tiyatrocularla birlikte onbir kişi gözaltına alınmıştı. Karakol Yorum'cuların kendilerinde olmadıklarını söylüyordu ama bu onların her zamanki tutumları olabilir düşüncesiyle Özgür-Der basına açıklama yapmaya başladı. Öğleye doğru kaybolan iki Yorum'cu çıkıp geldiğinde geçmiş olsun dedik. Gözaltına alınmadıklarını

söylediklerindeyse şaşkındık. Bu gözaltı komedisi nedeniyle o gün saat 14'teki Ankara konserine gecikmeli gidilebildi. Saat 15'te Gençlik P arkı'ndaki Açık Hava Tiyatrosu'n-daydık. Karanlık günündeydi Ankara. İpince yağmurları nı döküyordu gökyüzü. Yağmura karşın birkaçyüz izleyici gelmişti yine de. Organizatör kara kara dü şünüyordu. Saat 14'teki konserle 17'deki konser birleştirildi, ilkin tepki gös teren izleyici, Yorum'cuların açıklama yapa rak anlayış bekliyoruz de melerinden sonra sustu, izleyicilerin çok azı salon dan ayrılırken kalanlar iki saat kadar yağmur altında konserin başlamasını bek ledi. Bu ara, Yorum'un söy lediği iki türkü ve kasetle riyle dolduruldu. Binikiyüz kişilik Açık Hava Tiyatrosu yağmura karşın dolu gibiy di. Yorum türkülerini söyle dikçe güneş yüzünü gös-

Her matem gecesi her bayram günü, şarkılarımız bir ga z sandığınıyere yıkarak sandığın üs tü ne çıkarak kocaman elleriy le tempo tutmak Şarkılarımız ön sa f ta enönde saldırmalıdır düşmana. Bizden önce boyanmalıdır şarkılarımızınyüzü kana.. Şarkılarımız varoşlarda sokaklara çıkmalıdır. Şarkılarımız evlerimizin önünde durmalı camlara vurmalı kapıların ellerini sıkmalıdır, sıkmalıdır acıtana kadar, kapılar bağlı kollarınıaçana ka da r . .. Nazım Hikmet

TAVIR 19


mış kulaktan kulağa. Olay çıkmadı. Diğer konserlerde olduğu gibi yine öğrenciler ve gençler çoğunluktaydı. Bir o kadar da çoluk, çocuk, ailece gelenler vardı. Kültür etkinliklerinde pek adı geçmeyen köylerden bile gelenler olması sevindiriciydi. Yorum bir bütün, bireyler ön planda değil. Popülizmden kaçabildikleri ölçüde kaçıyorlar. Onlar işine giden bir insanın doğallığında olsalar da Yorum sevgisi çok çok büyük. Kütahya Halkevi'nde çay içerken genç bir kızın kendi kendine konuşmasına tanık oluyorum. "Yorum'cular burada, onlarla aynı odada oturuyorum, inanılacak gibi değil."

terdi. Güneş yüzünü gösterdikçe de katılım biraz daha arttı. Kravatlılar kenti olarak bilinen Ankara'da aynı saatlerde bir de memur mitingi vardı.İkisinin birbiriyle çakışması Yorum'un konserine ilgiyi az da olsa etkilemişti.

Memurlar yürüdüler. Yorum daha genç insanlara, çokçası da öğrencilere söyledi türkülerini. Ankara konserinde güvenlik güçlerinin tavrı da ilginçti. Gazetecilikte bir deyim vardır. Köpek adamı ısırsa bu haber değil, olağandır. Fakat adam köpeği ısırsa haberdir. İşte bu açıdan bakıldığında Ankara konseri gerçekten haber. Baskısız, engelsiz, gözaltı-sız bir konser. İki bayan polis çocuklarıyla birlikte gelmişlerdi ve görevliden çok izleyici görünümündeydiler. Yine birkaç sivil görevli salondakilerle birlikte saygı duruşuna duruyor ve Yorum'u alkışlıyordu. Girişe yakın bir yerde duran iki üç polise halay çekenler farkında olmadan çarpınca,

20 T A V I R

Elinizdeki dergide haklarında gıyabi tutuklama kararı çıkarılmış olan yazı kurulu üyelerimizin yoğun e me ğ i var. Halkın bağrından süzülüp geldiler biraraya. "Kaçaklık" koşullarında sürdürdükleri mücadelenin bir yanı da "Tavır" Seçtikleri, onayladıkları, yazdıkları yazılarla duyumsuyoruz, görüyoruz onları. Ne çok özleyecekmişiz meğer onları! Gözbebeklerimiz taş duvarlar ardında öfke büy ütüy or, bilinçlerini biliy or... Gözbebeklerimiz halkın içinde mücadeley i sürdürüyor.

Konser arası dinlenme zamanında ve konser bitiminde standda satılan Yorum afişlerine ve mendillere imza atıyor Yorum'cular. Hilmi uzun bir süre solist olarak biraz daha ön plana çıktı. Onu daha çok tanıyıp seviyorlar. Genç bir kız Hilmi'ye dokunup sevinç çığlığı atıyor. İnanmıyor ona dokunduğuna. Hilmi ise şaşkın bakakalıyor.

Bu imza ve söyleşilerde neler sorulmuyor ki onlara. Kimi gitar çalmayı bildiğini ileride Yorum'cu olmak istediğini söylüyor çekine çekine. Kimi nasıl devrimci olunur diye soruyor.

polisler geri çekilip gülümsediler. Kütahya konseri de bu açıdan bakıldığında haberdi. Orada da pek görünme-diler. Hem Eskişehir hem de Kütahya'da Yorum'a farklı yerlerden baltalama duyumları ulaştı kulağımıza. Eskişehir'de yirmi bin lira olan gece biletleri otuz-bin lira olduğu ve pahalı olduğu, Kütahya'daki konserde olay çıkacağı yayıl-

Grup Yorum yine sahnede. Üç günlük yol yorgunlukları uçup gitmiş. Herbiri birer şahin. "Başına bir hal gelirse/ dağlara gel dağlara" diye başlayan ritmik müzikle uçuyorlar türkü türkü. Dağlara Gel'i Berivan, Düşenlere, Dı Beri izliyor. Çav Bella; bu enternasyo-


nel marşı tüm gençler biliyor. Ellerinde zafer işaretleri Yorum'la birlikte söylüyorlar. Mısri bir Kürt kızıdır, gönül vermiştir bir gerillaya. Işkenceli sorgularda Mıs-ri'den sevdasından vazgeçmesi istenir. Mısri direnir düşmana. Mısri'nin öyküsünü türkülemiş Yorum. "Mısri'nin günü dolmaz/ Sevdanın izni olmaz/ Sevdaya yasak koyanın dünyada yeri olmaz oy." Avanti Popula. Yorum İtalyanca, Kürtçe ve Türkçe söylediği bu türküyle ileri işçiler diye sesleniyor. Halayların ardından kısa bir süre dinlenmek için ara veriliyor. "Yorulmadık bunca yokuşları çıkıp bunca dağları aştıktan sonra, yeni başlamış gibi kavgamız."

Yorum bu kez Karadeniz dağlarında. Tütünde, fındık ta, çayda... Zonguldak ma denlerinde. Dört Ocak Ankara yürüyüşünde. Gençler sabırsızlanıyor saat ilerledikçe "Cemo" seslenişleri geliyor salonun dörtbir yanından.

Aranıyorlardı. Arama haberinin basında yer alması bile başlı-başına olay olacaktı. Onca çaba sonucu birkaç gün sonra ve birkaç satırla "ilerici" basında yer almıştı. Nazi uygulamalarını hatırlatan bu yargı kararı: 13 sanatçıyı tutuklayıp gözetim altında tutarak, şarkılarının, ezgilerinin, oyunlarının insanlığın ve ülkemizin bugününe ve geleceğine ne gibi zararlar verdiğini araştıracaklardı. Zehirli replikler, yakıcı objektif ellerindey-di ama ne fayda. Bitmeyen bir türküyle karşı karşıya olduklarını anlamak istememişlerdir hep. Hayat hiçbir zaman ve hiçbir koşulda teslimolmayacaktır. Gelecek çürüyüp kokuşana karşı yeni ve güzel olanı yaratma yeteneğiyle direnenlerindir.

Emne Bınketine, Bir Oğul Büyütmelisin ve Cemo... Yorum bu kez salonda değil izleyicilerle birlikte Dersim'in doruklarında "Alnında yıldızlı bere/ çıkıp Dersim dağlarında/ türkü söylemek var ya..." Dersim'de, fakültelerde, fabrikalarda, alanlarda, kavga türküleri ve ölümler... peşimizden hiç ayrılmayan. Yaşıyorlar ve yaşayacaklar kavga yaşadıkça. Dile geliyorlar Yorum'un türkülerin-

de "Bize ölüm yok/ Bu yürek hiç susmayacak" Ölümle halaya duruyoruz, hep birlikte. Yorum İstanbul'a döndüğünde haklarında gıyabi tutuklama kararı çıkarıldığını öğreniyor. Yorum bu kez gıyabi tutuklu; Eskişehir'de "Bu Yaşam BizimSevgi ve Dostluk Gecesi'ne" konuşmacı olarak katılan Ankara Özgür-Der Başkanı ve Grup Ekin solisti Metin Turan, yöresel ozan Yusuf Özüdoğ-

ru, AFSEM'den (Ankara Fotoğraf ve Sinema Emekçileri) bir sanatçı, AHS'den üç oyuncu ve gecenin organizasyon komitesinden yedi kişiyle birlikte. Bir sanat etkinliği için 20 tutuklama kararının çıkarılmasının mi marı Savcı Muammer Akkaya. "Ca-saret daha fazla cesaret" sesleri ülkenin dört bir yanında yankılanırken Grup Yorum halkın içinde görünmez oluyor.

TA V I R 21


ACILI, KAHIRLI AMA MÜCADE LECİ VE UMU TLU BİR HAL KIN BAĞRINA DOĞ RU YÜRÜYÜP GÖRÜN ME Z O LANLARDAN GÜNCE 22 Haziran Pazartesi Eskişehir konserinden sonra üçüncü gün bugün. AHS'li, Ankara FOSEM'Iİ arkadaşların gözaltına alınışının üçüncü günü. Bu olay a karşı y ürüttüğümüz protesto tavrını geliştirmeyi planlarken onların serbest bırakıldıktan sonra savcının itirazı üzerine evlerden alınarak, otobüsten indirilerek y eniden gözaltına alındıklarını öğreniy oruz. Onları tutuklamışlar. Ve hiç de şaşırmadığımız yeni bir haber iletiy or arkadaşlar: Grup Yorum için tutuklama kararı. Hem de Eskişehir'de bateri temin edilemediği için bizimle gelemeyen, dolay ısıy la geceye katılamayan Hüsey in Akbulut hakkında da verilmiş ay nı karar. Olacak şey değil ama. Dayanamay ıp basıyorum kahkahay ı. OKM'den, evimizden çıkıyoruz. Birden bire bir anlık sızı ama hemen sonra kalabalıkların duy gusu sarıy or içimi. Fiziki olarak terke'.tik OKM'y i ancak y üreklerimiz faaliyetlerimizin coşku suy la dolu. Bu ortaçağ uy gulamasını kabul edemey iz. Teslim olmayacağız. Bir arkadaş "savcının girişimi kolay elde edilemeyecek bir (irsal olarak değerlendirilebilir" diy or. Haklı da. Bu utanç verici kararı uzun maraton içerisinde kendimizi geliştireceğimiz bir dönem olarak kullanabilmeliy iz. Okumalı, y azmalı, ilerlemeliy iz. 27 Haziran Cuma Ev.... Tüm Yorum elemanlarının birlikte kalabileceği bir ev arıyoruz. Şimdilik bir gelişme y ok. Kitap okuy orum, "Çözülme'y i bitirdim. Seminer notları var elimizde. "Toplumlar" la başlıy orum. Kemal bilgisayarın başında, düzenlemeler y apıy or. Yeni taşındığımız için lam olarak yerleşememişlik. Bu arada evin düzenini de tamamlıy oruz. Saklanmak.... Seni arayanlardan saklanmak... Görevimiz bizi arayanlara yakalanmamak; bu haksız ve key fi uygulama ortadan kalkana kadar y akalanmamak. Akşamüstü bir arkadaşımız geldi. OKM'Iİ dostlarımızdan bir demet kır çiçeği ile bir kutu pasta gelirdi. H e m s e viniy oruz hem de biraz üzülüyoruz. Keşke baskıcı yasalar, gerici kürsüler, arama tutanakları girmesey di aramıza, yanyana olabilseydık şu anda onlarla. Ve OKM'y i solukluy oruz bir sûre; sevinçle, merakla... Durumumuzun basın tarafından kamuoyuna yansıtılmaması düşündü-

22 T A V I R

4 Temmuz Cuma... Sabah erkenden evden çıktık. Hemen bir gazele aldık. Açar açmaz da kapattım. Olamaz!... Kültür sayfasında kocaman bir fotoğraf. Otobüse bindik. Fotoğrafa bakmaktan y azıy ı okuy amıyo30 Haziran Pazartesi rum. Sanki herkes fotoğraftan tanımış da bize bakıyormuş gibi geliy or. Hilmi'yle Ev... KORKUYU EGEMEN KILMAK buluşuy oruz ve kahkahalarla gülüy oruz kalacağımız eve doğru y ürürken. İSTEYENLERE İNAT, CESARET" Gazele ilanını görünce çok seviniYazıda eksikler var. Bizim vurgulamak y oruz. İşte kasetimiz çıktı. İlan biraz da şu istediğimiz konular yer almamış. Biraz andaki durumumuzu anlatıy or. Gerçekten moralimiz bozuluy or. de inatçı bir yönümüz var bizim. Yeni evimizde daha gelişmiş bir '"Türküler susmaz, halaylar sürer" sloga- programı y ürütmeye koy uluyoruz. nında da inatçı bir yan var bence. Ne Seminer çalışmalarında yardımcı olayaparlarsa yapsınlar Grup Yorum'dan, cak arkadaşlar geliyor. 5,5 saat dinliy oruz Yorumlardan kurtulamayacaklar. 'Toplumlar'ı anlatan arkadaşı, ve günlerce Akşam üzeri y eni kasetimizi ve Ta- sürdüreceğiz bu konu üzerindeki çalışmavır'ın yeni say ısını getirdi bir arkadaş. y ı. Tavır'da dizgi hatası yok. Bu son derece Dışgörünüşlerimizdeki değişikliklere sevindirici. Özeleştiriy i pratikte veriy o- kahkahalarla gülüyoruz ara sıra. ruz. 7 Temmuz Salı... Bugün Yeni Ülke gazetesi röportaj 1 Temmuz Çarşamba yapacak bizimle. Bir kaç saattir y olday ız. Ev... Bir rampay ı tırmanıp Boğaz Köprüsü'ne Cumhuriyet gazetesi ile röportaj yaptık birdenbire İstanbul'la karşılaşıyobugün. Bir çay bahçesinde arkadaşlar ve ulaşınca ruz. Boğaziçi'nin ferahlatıcı güzelliğini gazeteciyle buluştuk. Müziğe ilişkin soruları sabırla ya- sey rediyoruz. Dağların, ormanların temiz nıtladıktan sonra sıra karşı karşıya kal- havasından İstanbul'un mücadeleci soluğuulaşıy oruz... Temmuz'un İstanbul'u, dığımız haksızlığı ifade etmeye gelince na İstanbul'u sana kavuşuy oruz y ine. adeta kelimeleri birbirimizin ağzından Nisan'ın "Dostların arasınday ız/ Güneşin sofraaldık. Akşam üzeri Kemal kaldığımız evin sınday ız." yakınlarında bir polisle karşılaştı. Belki 8 Temmuz Çarşamba... polisin olay dan haberi bile y oktu ama Konumuz "Faşizm". Bu koşullarda yarın gazetelerde haber çıkınca durumu kavrayacaktı. Çünkü Yorum'cu olduğumu- sıkılmadan sürdürdüğümüz, esprilerle zu biliy ordu. Gözaltı serüvenlerimizin bir süslediğimiz bir çalışma oluyor. Mücadeleden kopmadık. Hiç bir koparçası da karakol polisleriy di. Bunun için şul bizi mücadeleden koparamaya-cak, evi terkettik. Yeni yerimizde bir kaç gün kalacağız. etkisizleştiremey ecek. "Moskova Önlerinde"yi okuy orum. En azından toplu olarak kalacağımız yer General Panfilov, Moniş-Uli'nin tabelirleninceye kadar. Avukatlarımızın yaptığı itirazın red- burunu, bir "bulat'a benzetiy or. Bulat... dedildiği haberi ulaşıy or. Dosya Konya gravürlü çelik demek. Öy le resimli bir DGM'ye aktarılıy ormuş. Tutuklu bulunan çelik ki düny ada hiç bir şey onu silemez. AHS'li arkadaşlar da Konya'y a sevk Düşünüy orum. Ya biz... Biz de "bulat"ız, edilmişler. Grup Yorum adı... O hiç silinmeyecek!.,. rücü. Tanju hakkındaki gıy abi tutuklama kararı TVde ilk haber olarak veriliy or. Sinirleniyoruz.

2 Temmuz Perşembe Yeni ev... Yalnızca okuy oruz. "Haklıy ız Kazanacağız"ı birinci hamur kağıda yapılmış baskısından okuyoruz. Kitabın hazırlandığı ve ilk baskıya girdiği y ılları düşünüy orum. Evde iki haydut var. Birisi 4 diğeri 9 yaşında. Kemal büy üğüyle misket oy nuy or. Ben küçüğünü balkonda bisiklete bindiriy orum. Yarın sabah bu sıcak evden ayrılarak topluca kalacağımız eve gideceğiz.

10 Temmuz Cuma... "Emperyalizm"i anlatacak arkadaşımız gelmedi. Pazar gelecekmiş. Tavır için yazdığım bir öy küy ü nihay et bugün bitirdim. Tavır dosyasını incelemey i sürdürüyoruz. Bugün tey zemi aradım. Dün gece polisler onlara da gitmişler. Tey zem suçları nedir diye sormuş. Polislerden biri "çok fazla s a z çalmışlar" demiş.


ÇAĞRI

SUSMAMAK ONURDUR ONURUMUZA SAHİP ÇIKALIM Yıllardan beri Türkiye halklarının yaşamını, özlemlerini, sevdalarını, öfkelerini, coşkularını ezgilerle, türkülerle anlatmaya çalıştık. Bugün çabalarımızın halkların kardeş türküleriyle dillendiğini, kulaktan kulağa yayılarak mücadeleye güç verdiğini görüyoruz. Milyonların çileli yaşamından süzülüp gelen kültür mirasını yurtiçi ve yurtdışı şenliklerinde, mitinglerde, grev yerlerinde, gecekondu sokaklarında, direniş mevzilerinde halkın geleceği için bir kumaş gibi dokumaktan onur duyuyoruz. İŞTE BUNA TAHAMMÜL EDEMİYORLAR. Kurulduğumuz günden bu yana emekçi yığın larla kucaklaşmamızı engellemeye çalışan siyasi iktidarlar 16 gözaltı ve tutuklama kararlan vere rek, sayısız konserimizi yasaklayarak bizi sustur maya çalışıyorlar. İŞTE BUNA DİRENİYORUZ. 1989 yılında Mersin'de ve İstanbul'da 95 gün tutuklu kaldıktan sonra mahkeme tarafından aklandık. 95 günlük bu haksız özgürlük gaspına yeni günler eklemek istiyorlar. İŞTE BUNUN İÇİN TESLİM OLMUYORUZ. Suçumuz 19.6.1992 tarihinde Eskişehir'de düzenlenen "Bu Yaşam Bizim- Sevgi ve Dostluk Şenliği"nde türkü söylemek. Bir sanat etkinliğine 13'ü sanatçı ve diğerleri tertip komitesi olmak üzere 20 tutuklama kararı vermek utanç vericidir. İnsan yaratıcılığına tahammül edemeyen bu çağdışı uygulama karşısında susmaksa onursuzluk-tur. Eskişehir'e gelmediği, şenliğe katılmadığı halde arkadaşımız Hüseyin Akbulut hakkında da tutuklama karan çıkarmaları onların adaletinin göstergesi değil mi? Sanat etkinliğine katılmayan arkadaşımızı bile tutuklamaya kalkışmaları ön-yargılı ve saldırganca davranıldığının açık kanıtı değil mi? İŞTE BUNUN İÇİN ÖZGÜRLÜĞÜMÜZE SAHİP ÇIKIYORUZ. Tutuklama kararında, arama tutanaklarında, mahkeme zabıtlarında adımızın geçmesinden utanmıyoruz. Çünkü haklıyız ve haksızlığa karşı mücadele etmeyi erdem sayıyoruz. Egemen sınıf-ların kendi yasalarını bile hiçe sayan bu haksız kararlarının bedelini niye özgürlüğümüzle ödeyelim. İŞTE BUNUN İÇİN MAHKEME TARİHİNE KADAR TESLİM OLMUYORUZ. Hergün televizyondan ve basından Kültür Bakanı'nın ve yetkililerin "yasaklar yasaklanacak", "hiç kimse düşündüğünü söylemekten çe-

kinmeyecek", "sanatsal etkinlikler üzerindeki baskılar kalkacak" benzeri açıklamalarını izliyoruz. Acaba hangi özgürlükten, hangi haktan, hangi yasakların kalkacağından bahsediyorlar. Halktan yana kültür ve sanat etkinlikleri üze rinde uygulanan baskı ve yasaklamalara karşı olan tüm aydınlar, sanatçılar; Kitapları toplatılan, yasaklanan, para cezasına çarptırılan YAZARLAR; Kasetleri toplatılan, konserleri ya saklanan, gözaltına alınan, hapse atılan MÜZİSYENLER; Sergileri basılan, yasaklanan, sabote edilen RESSAMLAR; Fotoğraf çekerken tartaklanan, makinaları kırılan, filmleri yakılan, gözaltına alınan FOTOĞRAF SANATÇILARI; Film setlerinden alınıp işkenceli sorgulardan geçirilen, filmleri yakılan, yargılanan SİNEMA YAPIMCILARI, YÖNETMENLER, OYUN CULAR;Yapıdan parçalanan HEYKELTRAŞLAR; Oyunları yasaklanan, sabote edilen, yargılanan, tutuklanan TİYATROCULAR; Haber yazma ve toplama özgürlük leri kısıtlanan, fotoğraf makinaları kınlan, dövü len, yargılanan KÖŞE YAZARLARI, GAZETECİLER; Yargı hukukunu eleştirdiği, mahkemelerde insan hak ve özgürlüklerini savunduğu için duruşmalardan atılan, soruşturmalara uğrayan, yargılanan HUKUK ADAMLARI, AVUKATLAR; "Yasakları yasaklayacağız" diyen KÜLTÜR BAKANI; Halkın temsilcisi olduğunu iddia eden MİLLETVEKİLLERİ, TÜM GRUP YORUM SEVENLER 12 Ağustos 1992'de Grup Yorum Konya Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde yapılacak duruşmaya katılacaktır. 12 Ağustos 1992'de mahkeme kürsülerinde emekten ve halktan yana kültür ve sanat temsilcileriyle yüzyılların örümcek kafalı kültür sanat düşmanlarının hesaplaşması var. 12 Ağustos 1992'de Konya Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde hayatı, halkı ve halktan yana sanatı savunacağız. İnsani değerleri onuru, erdemi savunan haksızlığa karşı mücadele eden devrimci, demokrat, ilerici, yurtsever herkesi KONYA'YA GRUP YORUMLA DAYANIŞMAYA ÇAĞIRIYORUZ. GRUP YORUM TAVIR 23


eninle ilk yazışmamız değil bu. Rüzgarın kollarına dolanıp gittiğinden bu yana satır aralarında, bazen ufacık bir imgeyle de olsa ulaştık sana. Ve o güzel, kara gözlerinin ışıltısı eksik olmadı hiç bir satırımızın, hiç bir dizemizin üzerinden. Seninle yeşeren, gelişen Tavır, aynı yürek, aynı coşkuyla büyüyor, serpiliyor. İstedik ki dergimize en çok emeği geçen insanlarımızdan birisine, Nil'imize Tavır'dan mektuplar yazalım. Bir savaşçının sanatçı duyarlığının, yaşama, devinen, dönüşen herşeye, harekete sevdasının tanığı olsun bu sayfalar ve okurlarımız. Ve biz, güzel Nil, sana merakla beklediğini bildiğimiz gelişmeleri, umutlarımızı, istemlerimizi, yaptıklarımızı ve yapacaklarımızı aktaralım. Kısacası iki üç ayda bir sana güncemizin yapraklarını açalım. Mücadele her gün yepye ni kapıları çalıyor, yepyeni seslerle kucaklaşıyor.

SİTEM

NİL'E Türkülerimizyarım kaldı Karakaşlı kızım Şafakları tutuşturamadıkda ha Ba ğdaşkuramadıkdostsofralara Dağ çiçeği koku lum Böyle erkengidilir m i?

Çocuklar büyümedida ha Tıka basa doyamadılar ete, süte, kitaba Tadamadılar özgürlüğü Meydanlarda kolkola yürüyecektik hani Böyle erkengidilir m i?

Bensa na doyamadım Gül yanağını koklayıp

Dağ Yüreğiniyüreğimle sarama dım ların yücelerinde uçuşuyor artık sayfalarımız. Yayık ya Gün doğumunu beklemeden yan, ekmek yapan, çarkı çe İlky az şafağını viren, kitap tutan ellerden el kızıla boyayıp lere yayılıyor Tavır. Böyle erken gidilir m i? Gencecik analara, yeni yet me delikanlılara, sevdası ka bına sığmayanlara, yerin ka SemaGökçen ranlıklarını ışıtanlara, hüc releri zindanları düşmana dar eyleyenlere, canını elde mavzer yepyeni canlara to hum diye sunanlara ulaşı lara "Halktan Yana Sanat"ın nasıl yapılayor. Yine yaşamı solukluyo- cağını göstermek istiyoruz. Senin çocuksu bir sevinçle karşılaruz sevgili Nil. dığın dergimizin yeni biçimi hemen Genç, tüm çevrelerden olumlu eleştiriler dinamik, savaşkan insanın, almaya devam ediyor. Ancak yine de yeni insanın yarattığı sanatı aksaklıklar olmuyor değil. 16. sayımızda "kabalık" olarak değerlendi Tavır'a ve okurlarına hiç yakışmayan renlere, devrimci sanatı mar- oldukça fazla sayıda tashih hatası oldu. jinallikle, elitizmle, bir tutanKızıyorsun, biliyoruz, ama söz veriyoruz, özeleştirimizi 24 T A V I R

SEVGİLİ bundan sonraki sayılarımıza göstereceğimiz özenle vereceğiz.Leş kargaları yine bereketli yağmurların suladığı topraklarda yeşeren kır çiçeklerine saldırmaya devam ediyorlar. Küçük Armutlu'ya ellerinde silahlarla baskın düzenleyenler, demokratik kitle örgütlerini kapatanlar, Grup Yorum'un hakkında gıyabi tutuklama kararı çıkaranlar zor durumda. Bire bin


de yerini almakta gecikmedi. Evet sevgili Nil, onlar tüm bunları yapadursunlar okurlarımızdan aldığımız mektupların sayısı hayli arttı. Artık okurlarımızdan gelen şiirleri, öyküleri, yazıları arşivlemek için senin ellerinle hazırladığın dosyalar da yetmez oldu. Gerek arşivlemeye, gerekse mektupları yanıtlamaya yönelik gösterdiğin özeni hiç eksiltmeden arttırarak sürdürmeye çalışıyoruz. Bu arada şikayetler de geliyor. En ufak bir aksamada, posta gecikmesinde telefonlarımız çalmaya başlıyor. Bir okurumuz kar yağışı sonucu yolların kapanması yüzünden dergimiz eline ulaşamadı diye öylesine kızmış ki bir yolunu bulup mektubunu bize ulaştırmay başarmış. Görüyorsun sevgili Nil, okur-larımızın coşkusu, ilgisi her geçen gün Tavır sayfalarında yer alanların sayısını kabartıyor.

NİL, TAVIR veren tohumların günbegün çoğalmasına engel olamıyorlar. Evlerinin bahçesinde bile biten kır çieklerini gördükçe korkuyorlar, siniyor-lar. Tavır da tüm bu baskılar-dan nasibini alıyor. Yine konserlerde, salonlarda dergimizin dağıtımını engellemeye çalışıyorlar. Tele-vizyonun ve bas��nın yardım-larıyla boy boy sergilemekten övündükleri "suç unsurlan"nın arasında dergimiz

Gül, sevgili Nil, sevincin, kahkahaların doldursun odamızı. Tavır artık Kürt halkına kendi diliyle de sesleniyor. Kürtçe şiirler yayınlıyoruz. Kürdistan'da Diyarbakır büromuzdan sonra yeni bürolar da açmak hedefimiz. Ama bunlarla yetinmiyoruz. Daha iyisini, daha güzelini yapacağız. Dergimiz Kürt halkının ilerici nitelikli sanat ürünlerinin gelişmesine de yön versin, hız versin istiyoruz.

Hakkında gıyabi tutuklama kararı çıkartarak sustur-maya çalıştıkları Grup Yorum, dinleyenlerine, sevenlerine böyle sesleniyor son kasetinde: Cesaret. Yaklaşık iki yıl süren hasret bitti. Grup Yorum, Avrupa'da verdiği konserlerden sonra yurda döner dönmez girdiği stüdyodan "Cesaret" le çıktı. Hani "Ekmekten aşka kadar

her şey olmalı bizim türküle-rimizde" derdin ya, işte öyle bir çalışma oldu bu sevgili Nil. Ve hakettiği ilgiyi, beğeniyi de görüyor. Her şeye rağmen bu ses susmadı. Grup Ekin ve Özgürlük Türküsü halayları ve türküleri sürdürüyor, dört bir yana taşıyorlar. Yine sahnelerde, yine sokaklardayız. Ankara Halk Sahnesi "Güzeldiler, gülümsüyorlardı" adlı oyunuyla direniş ruhunu alanlara taşırken, ardarda gelen tutuklamalarla şubelerde, cezaevlerinde direniyor, savaşıyor. Ayşe Gülen Halk Sahnesi "Dünyayı, Memleketimi ve Seni Seviyorum" diye seslenirken halkına, Ayşe'nin sıktığı yumruğu patlatıyor düşmanın yüzüne. Fotoğraf ve Sinema Emekçileri, elemanlarından birinin tutuklanmasına, dia makinesine el konulmasına rağmen yaşamı, umudu karelemeyi sürdürüyor. Ve sinema alanında da sesini yükselterek yürekli bir adım daha atıyor. Artık FOSEM kurgu çalışmalarına başladı. Kısacası güzel Nil, devrimci sanatı devrimci sanatçılar yaratıyor, yaratacak...

İddialıyız. Hayatın her alanında iddialı bir misyonun sorumluluğunu taşıyoruz. Düzenin kokuşmuşluğunun karşısına yarattığımız alternatif kurumlarla çıkıyoruz. Doğruyu, güzeli savunan devrimci sanatı bu zeminde filizlendiriyoruz. Ve seni, Nil'imizi, gövdene sıkılan onlarca kurşuna inat her satırımızda, her hecemizde yaşatıyoruz.

H o ş ç a k a l sevgili Nil. Her yeni günle birlikte yeniden "Merhaba" diyerek hoşçakal.

T A V I R 25


SEN BAHARLARLA DOĞDUN Grup EKİN çtı'mola şu Sivas'ın gülü yaprağı Çekti bizi bu yerlerin suyu toprağı..." Tomurcuk güller açmış, sarı güller, kan kırmızı güller; bahar serinliği sarıyor insanı, iğde dallarının minik sarı çi-çeklerinden yayılan hoş ko kular yürüyor alabildiğine kahverengi, inadına kahve-rengi topraklara doğru... Alabildiğine, inadına! "Bu topraklar" diyorum "Bu topraklar seni de Seher Yeli Kız gibi, Kavga Adamı gibi, Onbirler'i kucakladığı gibi sevgiyle has-retle, alı al moru mor kucaklıyor, bağrına basıyor Ön-der..." "Korktular yediveren gül-lerinden Korktular aşktan, yürek-ten Korktular senden" Hepimizde içten içe bir telaş, seni son yolculuğuna en güzel şekilde uğurlayacak olmanın onurlu sevinci var. Bizi sana gittikçe yaklaştıran yol boyunca önce kahverengi topraklara, söğütlere, iğdelere baharla birlikte hırçınla-şan derelere, sonra birbirimize bakıyoruz. Arkamdaki koltukta oturan tiyatro oyuncusu arkadaşımla gözgöze geliyoruz. Hiçbir şey söylemiyoruz. Sadece gülümsüyoruz, biraz buruk, biraz hüzünlü. Onun duygu yüklü, aydınlık, sıcacık yoldaş yüzünde seni görüyorum bir an... Elimi uzatıyorum, dost elini sımsıkı avuçlarımın ara-sına alıyorum. "Sen sabahlarla doğdun Gövden ışık, sevdan soluktu geceye'; Karalar bağlamıyor halkın, ağıt yakmıyor. Seni bahar serinliğinde bağrına basıyor... Biz bu düşüncelerle sana gelirken, sen uzanmış yatıyor-

26 T A V I R


dun boylu boyunca, genç be-denin kesilmiş sonra da ur-gan gibi kalın bir iple dikilmişti. Üç jandarma sanki yerinden kalkıp da üzerlerine yürüyecekmişsin gibi her an tetikte, doğrultmuş silahlarını cansız bedenine bekliyorlar. "Bu yüzden sığındılar ölüme Hem de sonsuza dek Hem de 'yaşadıkları' halde... Her kızıl mavzer de Her meydanda sen vardın Kaçamadılar, gizlenemediler Bulamadılar kurşun geçirmez başlar yürekli göğüsler Cansız bedenine silah çevirirken öldüler Köyün girişinde bekliyor kara suratlı yüreksizler ordusu; arabayı durdurup yılışık yüz ifadeleriyle müjde verir gibi cenazenin bittiğini haber veriyorlar. "Olsun" diyoruz kararlı bir biçimde "Biz gideceğiz". Silahlar bize yöneliyor bu kez.. Büyük şef edalarındaki subay "Biz ne bilelim sizin suç işlemeyeceğinizi, kö yün huzurunu kaçırmayacağınızı" diyor. Köyün huzurunu kaçıran biz miyiz yoksa en doğal insanlık görevlerini yerine getirmeye çalışanları engelleyerek, köyü adeta askeri üs haline getiren, cansız bedenlere bile silah çevirenler mi? Üzerimize çullanıp ilçeninkendileri gibiçökmüş, izbe karakoluna götürüyorlar bizi. Niye yapıyorlar bunu? Nasıl bu kadar aşağılık, bu kadar tahammülsüz olabiliyorlar? Çünkü, biz önderlerin yüreklerini besledik devrimci sanatımızla; Onlar kavgayı sanatlaştırdılar... Köyünde seni uğurlamaya gelen can dostların sloganla-rıyla buluşuyor sloganlarımız, akıyor akıyor...

"Ön-der Yol-daş Ölüm-süüüz-dür". "Erken öleceğiz" derken zafer işaretlerimiz binlerce insanla birlikte göğü deliyor İstanbul Açıkhava Tiyatrosu'nda sevda ve kavga türkülerimizle; binlerce insanla birlikte aynı kararlılıkla yürüyoruz Ankara'da "Cesaret, daha fazla cesaret" diyerek ve haykırışlarımızla izbe hücrelerin duvarlarını yıkıp tek bir yürek, tek bir be-den oluyoruz binlerle... " Bak bayrakları, Bak haykırışları Cansiperane sloganlarıyla Şimdi yürüyorlar erdemin adasına Kızıl bir şafakla sonsuzca" Üçüncü günün sabahı aldılar bizi tekrar senin yanına, Ulaş'a götürdüler. Mahkemeye çıkardılar, ifadeler alındı, sorgular sorgulandı. Telefon görüşmeleri yapıldı, "Yukarı" ile irtibatlar sağlandı. Artık her şey tama mdı: İfadeler, "deliller", sorgular... Geriye sadece "hür" basını arayıp düzmece haberler üretmek kalıyordu. O da eksiksiz yapıldı. "Sivas'ın Ulaş İlçesinin Kurtlukaya köyünde, İstanbul'da polisle girdiği çatışmada ölen Önder Özdoğan'ın cenazesinde eylem yapmaya hazırlanan 18 Devrimci Sol militanı güvenlik güçlerinin yürüttüğü operasyonlar sonucu sağ olarak ele geçirildiler." Evet, biz suçluyuz, senin cenazene gelmeyi istemek suçsa; kızıl bantlarımız, kızıl karanfillerimiz suç unsuruysa, acizliklerini suratlarına tükürmek suçsa, biz suçluyuz. Sivas Cezaevi'ne gönderildik. Orada tek tip elbiseyi, saç kesmeyi dayattılar. Bu onursuzca bir davranıştı. Hiçbir koşulda bu isteklerini kabul etmeyeceğimizi biliyorlardı. Onurlu bir yaşam için insanların bu uygulamalar

karşısında nasıl direndiklerini, ölüme yattıklarını biliyorduk. Uzun tartışmalar ve ka-rarlılığımız karşısında bundan vazgetiler. Ancak ortada, yine de, birşeylerin döndüğünü sezinleyebiliyorduk. Üçer kişi hücrelere konulduk ve ertesi gün tekme, tokat ve küfürler-le, gruplar halinde bizleri ayırdılar. Sekiz gün sonra Kayseri Kapalı Cezaevi'ne sevkedildik. Orada her günümüz dolu dolu geçiyordu. Durmadan bir şeyler üretmeye çalışıyorduk... Dışarı çıktığımızda artık daha başka insanlar, yüzler olmuştuk Canımıza can, kanımıza kan gelmişti. Sınıf mücadelesinde daha bir kararlı, daha bir atılgan, yüreklerimiz kavga sıcağıyla yanarak çıktık: "İşte yine karşınızdayız. Gelin bizi de vurun Önder gibi Bitirin bakalım, gücünüz yetiyorsa." T A V I R 27


soytarılar kervanına.

ŞUBE NOTLARI ÇiğdemAkdenizli

"Dalların sevdası düşmüş toprağa..." Dudağında yumuşacık ezgisiyle bir türkü. Işıl ışıl kara gözleri. Eğitimli, pürüzsüz sesinin yankısı duvarlarda. Söyledikçe yüreği genişliyor, coşkulanıyor. O bir devrimci sanatçı. Sadeliği, sıradanlığı, nota nota büyüttüğü sevdasıyla... "Kes ulan, devrimcilik tasla-ma bize!" Durdu, gülümsedi. Heye-cansız, tereddütsüz devam etti söylemeye. Hücrenin mazgalın-dan taştı, yürüdü sesi, durmamacasına koştu, yankılandı. Çığlıklara karıştı, siper oldu acılı gövdelere. Kapatılan mazgalla-ra inat tekmelenen, yumrukla-nan demir kapıların tok çınlama-larıyla daha da bir ritmik atıyor kalbi ve aynı ritmle coşkulanıyor türküsü. Gayrettepe'nin arka taraflarında martılar vardır. Yakıştıramaz insan onları bu vahşet diyarına. "Neden buradalar? " diye düşünürsünüz uzun uzun. Meğer onlar hasreti, inancı, sevdayı taşırlarmış diyar diyar. Direncin tohumlarını serperlermiş geçtikleri yerlere. Şimdi onun türküsüyle yıkanıyor martıların kanatları. Havalanıyorlar denize, gökyüzü-ne doğru. "Umutlar sığmıyor meydanlara..." Tornacı Ali yine tezgahının başında. Evinde çocukları, karısı.. Koşarcasına çalışıyor, durmak yok tornacıya. Borçlar, kiralar... kaybedilen her saniyenin faturası ağır. İyi bilir bunu Ali. 50'ye varan yaşının deneyimiyle daha bir buruktur gönlü. Birden yüreği ezgileniverdi tornacının. Vurdu çekici hınçla ve söylemeye başladı: "Dudağımda vinç..." 28 T A V I R

alev, avucumda se-

Martılar çığlık çığlığa, Bereketlendi Ali'nin dükkanı. Hafiften esen meltem tozu, toprağı sildi, süpürdü. Geriye bir tek o kaldı, o billur gibi, pırıl pırıl ses. "Söylesene hayvan. Neymiş toplum için sanat? Konuşacaksın, söyle..." Hücrenin mazgalından bir çift göz göründü. Hırpalanmış, yıpratılmış acılı bir bedende bir çift göz. Gülüyor mavi mavi. Zafer işareti yapıyor. Gücü an-cak bu kadarına yetmiş olacak ki bırakıyor kendini yatağın üzerine, o sesin kollarına. Anlaması zor, işte aradıkları sorunun yanı-tı. İşte toplum için sanat ve onu savunan bir devrimci sanatçının tavrı. Gecekonduları bilir misiniz? Hele Istanbul'unkileri, hele boğaza nazır villaların yanıbaşındakileri? Yalın ayaklı, çıplak bedenli çocuklarını bu bir gecelik, susuz, elektriksiz yapıların. Açlık, parasızlık kokar çamurlu sokakları. Minik bir el uzanıyor gökyüzüne. Şaşkın gözlerinde daha da bir büyüyor süt beyazı martılar. Evlerden birer ikişer çıkıyor insanlar. Çocuklarla içiçe martıların türküsü söyleniyor hep bir ağızdan: "Bağdaş kurar mısın sofra-ma? .." Okulları bile gaspetmekten çekinmeyen zebanilerden birinin yüzüne çarpıyor direncin sesi. Irkiliyor, korku geziniyor tüm bedeninde. "Anan biliyor mu gardiyan olduğunu? Aldığın parada bi-zim, herbirimizin kanı olduğunu? Cevap ver, biliyor mu? " 22 yaşında, 1 yıllık bir polis o. Utanıyor, başı önünde. Havada asılı kalan soru ağır bir yük gibi yapışıyor sırtına. Yanıtsız kalıyor, yaşamında ya-nıtsız kalan bir çok şey gibi. Çok değil, belki altı ay sonra katılacak ahlaksızlığın şeref sayıldığı

Hasat zamanı yaklaşıyor. Kırlar ürünlere gebe. Gözbebekleri gündoğumlarıyla ışıyan insanların mekanı köyler. Sabahın en güzel saatlerini do-yasıya tadan Fatma anaların, Hasan emmilerin. Kışlık odun, 3-5 torba un, hayvanlara yem. İşte koca bir yıl bunun için dişini tır-nağına takar Ayşe kadın. Toprağa doğar onlar. Tarlalara sırtlarda taşınır bebeler. Akşamları hep sevinçle gelir. Işbitimidir akşamlar. O gün farklı bir gün oldu. Ayşe kadın nasırlı ellerini bastı toprağa, doğruldu. Uyandı bebeler uykudan. Martı çığlıkları eşli-ğinde yendi bulgur pilavları, içildi ayranlar. "İsterim ki senden isterim ki..." Genç bir kızı sorgudan getir-diler. Güçlükle tuvalete gidebildi. Esmer yüzünde yer yer kızartı-lar, morluklar.. "Ulan gelecekseniz elinizde silahınızla gelin." Seyirtti hücresine doğru. Hücre duvarları telefon tellerinden daha işlek, ifade vermiş miydi? Yanıtladı; Asla. En büyük silah onun ellerindeydi şimdi. Martılar dur durak bilmiyor. Martılar kara sevdalı. Dağların dorukları büyülüdür, gizemlidir. Çığlıklar haykırışlara dönüşüyor. Gidiyorlar, herbiri yeni bir ateş yakmaya, yepyeni yürekleri tutuşturmaya. "İnancıma aşık, zindanıma ışık olasın..." Sorgu sırası onda. İte kaka dar koridorlardan geçirilirken ka-patıyor gözlerini. Gittiği grevler, mitingler geçiyor gözlerinin önünden. Binlerce insanla birlik-te yürüyor sorgu odasına. Ve türküsü hep devam ediyor. Yankı yankı sarsıyor Gayrettepe'nin kan kokulu koridorlarını. Binlerce beden yürüyor umut umut, öfke öfke, direnç direnç sorgu odasına. Yüzlerce ateş ısıtıyor kara gecenin soğuğunu. "Yürüyesin gönlümün yolları-na Sarasın beni sarasın..."


emmuz ayına anlamını veren kavganın sıcağıdır. Dantel gibi örülen sabrın yayından firladığı, ağacın ormana döndüğü, devrim duvarının bedenlerle örüldüğü bir aydır temmuz. Umudun tarlasından zaferi sökecek aydır temmuz. Ağıt yakmasın analar, ağlamasın kimse, kol kola halay tutacak, omuz omuza savaş tutacak zamandır. Buğday biçen emekçi ellerin orağından, makine başında calışan bedenlerin terinden sokakta yere düşenin kanından esen bir yel alıp gö-türüyorinsanı 1991 Temmuz sıcağına. Namlular çevrilmiş binlerce insanın üstüne, kan kusuyorçatırdayan makineliler. Coşku kol kola girmiş, yürekler kenetlenmiş. İnsan sesleri ve kurşun sesleri karışıyor birbirine. Barut kokusu kaplamış her yanı. Saatler saatleri kovalı-yor. Susmuyor makineliler. Çürümüş beyinleriyle saldırıyorlar insanlığa. Yaralılar inliyor, taranan ambulansların sirenleri acı acı bağırıyor, doktorlar taranıyor, milletvekilleri kravatlarından tutulup sürükleniyor.

TEMMUZ SICAĞINDA UMUDUMUZ

Zozan Evindar Yaralı bir insanın üzerine çıkıp iki elleri havada "Burayı Halepçe'ye çevireceğiz" ye-minini kıyor tepede. Gaz bombaları atıyor. ediyor bir halk düşmanı. Kurşun yağmurlarından Yerde çatırdayan makinelilere destek korunmak isteyen insanlar savruluyorlar uçurum- veriyor yukardan. Kalaslar, coplar ve lardan aşağıya. Yaşlı bir kadın evinin camından panzerler harıl harıl calışılıyor ve "Allah belanızı versin" diye beddua ediyor. yaşam düşmana direniyor. Ancak düşmanın nişangahın-da düşüyor yere soluksuz. Başka bir kadın anadan doğma soyuluSaatler sonra dinen kara-basan aryor, kıyasıya dövülüyor. dından yüzlerce ölü ve yaralı, binlerce gözaltı ve kayıp bırakıyor. Helikopterler inip inip kalVe biz çıkarıp boynumuz-dan puşiyi basıyoruz yüreğimizin sızlayan yerine...

İstanbul'da da sürüyor umudun, inancın zaferi. Toprağa hayat veren, günü gözlerinde getiren 12 kızıl karan filin zaferi. Yağmur damlaları gibi düşerken toprağa, arkalarından boşaldı dinmeyecek sağanaklar ölülerimizden bile korkan düşmanın üstüne. "... Ve bir ses yükseliyor dört bir yanından ülkenin; Sayılmaz parmak ile Tükenmeyiz vurmak ile..." T A V I R 29

T A V I R 2 9


Ö YKÜ

DÜN HERHANGİ BİR GÜNDÜ Hayati Azim

yarına gelirse tepemde bir de çınar demiştin yıllar önce." Ne zaman bir çınar görsem toprağı sarmalamış, ne zaman bir çınar görsem yaprağının yeşili göğün mavisine karışmış... seni anımsarım. Yapraklarının hışırtısı dizeler getirir senden. Yaprakların arasından çıkıp geliverirsin sonra. Söyleşiriz havadan sudan. Dün herhangi bir gündü. Ne sıcak, ne soğuk... Yağmur çiseledi bir ara. Sabahleyin demliği koydum ocağa. Nedense demini aldıramadım çaya. Döktüm, yeniden dem-ledim. Döktüm... Çay içtim el-li bardak kadar. Dün herhangi bir gündü. İş ilanlarına baktım bir saat kadar. Annemi göresim geldi sonra. Yılda bir kaç kere gö-rürüm kendisini. Nasıl da se-vinir beni görünce. Sevinci gözlerini ışıtır. Türlü türlü ye-mek yapmak adetten değildir evimizde. Bir piliç yakalayıp getirdi son gördüğümde. Pilicin bacakları bir ayağı-mın alt��nda, kanatlarıysa di-ğer ayağımın... Boynu da avucumun içinde. Bıçak bi-lenmiş. Bir sürttüm mü ta-ma m. Bir iki debelenecek o kadar. Annem kıbleye dön dedi. Döndüm. P iliç acı acı bağırdı.

30 T A V I R

Gözlerinin korkusu yüreğimi acıttı. Annem besmele çek dedi. Çekemedim. Sonra da kahveye piliç kesebilecek bir adam ara maya gitti. Nedensiz sandığın sıkıntı-lara gömülünür bazen. Çocuk-lardan biri hastadır. Karınla çeneleşmişsindir. P atron yev-miyeni kesmiştir... Alıp başını gitmek istersin biryerlere. Yürümek istersin günlerboyu. Dün herhangi bir gündü. Yürüdüm. Karacaahmet'ten geçmek yasaktı. Dün herhangi bir gündü. Çocukları parka götürdüm. Salıncaklarda sıra bekledik önce . Tahtıravalliden bir ço-cuk düştü. Karıncalar yuva yapmıştı çocuk parkında taş duvarın dibine. Hiç bu kadar ufak karınca görmemiştim. Biraz daha büyük olurdu benim bildiğim.

Yerler çamurdu. Yeşil giysili görevliler çevrelemişti dört bir yanımızı. Silahları vardı, nam-luları bizleri nişanlamış... "Ebegümeci topluyordum" dedi ve birden, yeryüzünü in-leten gürültüler duymuşça ayağa fırlayıp gökyüzüne baktı Gözleri, bıçağı boynuna sürtemediğim o pilicin gözlerindendi. Ensesinden küt ke-silmiş saçlarını yeşil Kürt leçe-ğiyle örtmüştü. Sırtım ağrıyor demişti az önce. Yerden kalkışında hiç belli etmemişti bunu. Karlı bir kış günü, kardeşlik mitingin-den kalmış o ağrı.

"Geldiler" diye bağırdı. Senin şiirlerinden ve mektuplarından derlenen bir oyun-da oynayacak yakında. Bakma sen onun sırtım ağrıyor dediğine. Yataklara dti se bile oynar. Belki iyileşir de o zamana kadar.Kendi yaşamını buldu o oyunda. Tüm canlılığı, tüm se-vecenliğiyle sahneye çıkıp: "Dünyayı, memleketimi ve seni seviyorum" diye haykıra-cak. Sever, en az senin sevdi-ğin kadar sever tüm bunları. Dünyayı... me mleketi... insanları... eşini... Herşeyi daha güzele dönüştürebilme kavgası-na bir omuz koymak tüm Kancalarında yiyecek kırıntıla-rı, çabası. kendi yollarınca koşa koşa gidip Gözleri hala gökyüzünde. Bekligelirlerdi yuvalarına. Bu karıncalar- yor. Bebeği kucağında bir başka dan bazıları da koşuyor ama ok ya- kadın doğruluyor onun ardından. Bir vaş. Diğerleriyse süpürülüp oraya diğeri buğ-day serperken toprağa bırakılmışlar sanki, öbek öbek. donakalıyor. Tümünün gözleri gökyüzünde. Bağırıyorlar hep birden: Yürümeyi yeni bellemiş bir çocuk "GELDİLER! GELDİLER VE karıncalara dikkatle baktı. Sonra ÖLDÜRDÜLER!" gidip üstlerine bastı. Biraz daha O hiç kıpırtısız yerde yatar-ken bibüyüğü bir çığlık attı. rileri toplanıp yasa içi slogan attı, "Baba ya! Kardeşimi sevmicem öldürenleri alkışlaişte, karıncaların üstüne bastı." dı. Dün herhangi bir gündü. Irak İçimden yasadışı sloganlar kaKürtlerinin göçünü işleyen bir tiyat- bardı. ro oyunu izledim sokakta. Üçyüz Dün herhangi bir gündü. Ayşe kişi kadardık. Gülen öldürüldü.


SUSMAK ONAYLAMAKTIR TAVIR

H

alktan yana sanat yapmayı benimseyen ve bunun gereklerini yerine getirme bilinciyle, devrimci yaşamını OKM'de, OHS oyuncusu olarak sürdüren Ayşe Gülen, haklıdan yana olduğu için, 16-17 Nisan'da katledildi: İktidar, kirli savaşının iğrenç yöntemlerinden birini daha kullanarak, bu kez ilk defa devrimci bir sanatçıyı katletti.

Bizler, karamsarlık ve umutsuzluğu kendimizden uzak tutarak, geleceğe daha güvenli baktığımız şu günlerde, genelde son dönemde yaşanan infazları, özelde ise devrimci bir sanatçı olarak Ayşe Gülen'in infazını nasıl değerlendirdiklerini, ne gibi duyarlılıklar gösterdiklerini ya da duyarsızlıklarının nedenlerini sormak için Ankara'dan bazı sanatçılar ve aydınlarla görüştük. Bu sanatçı ve ay-

dınların çoğu bu konuda olumlu görüşler bildirerek tepkilerini dile getirdiler. "İNSAN, SEVDİĞİ ZAMAN İNSAN" "Ayşe Gülen ve arkadaşları "Dünyayı, Memleketimi ve Seni Seviyorum." demişlerdi. Aynı şeyleri Mahir Çayan ve arkadaşları Kızıldere'de, Sinan Cemgil ve arkadaşları Nurhak'ta söylemişlerdi. Bu sevgi sözleri hep söylenecek. İnsan, sevdiği zaman insan çünkü. Dünyayı, memleketini ve onu sevmeyenler var. Emeğin kurtuluşuyla sevgi de kurtulacak, Ayşe Gülen'lerde... Toplumun değişim ve dönüşüm çabasına sanatıyla, emeğiyle ve canıyla katılan Ayşe Gülen'lere ne mutlu. Onlar başka bir sanatçının fırçasında, notasında, dizesinde hep yaşayacaklar. En önemlisi halkın gönlünde yaşayacaklar." diyen yazar Ali Balkız, sanatçıların ve aydınların duyarsızlığı ve bu konu-

da ne düşündüğü, neler yapılması gerektiği sorumuza, sanatçı ve aydınlarla demokratik bir birlik sağlamanın mümkün olmadığını düşündüğünü, onların toplumun dinamikleri olmadığını, ufkunu açamadığını söyledi. "O'NUN ÖLÜMÜ EGEMEN GÜÇLERE AĞIR BİR T OKATTIR!" "Ayşe Gülen ileri atılan, arkasına dönüp bakmayan bir sanatçıdır. Rastgele bir sanatçı değildir. Ülkenin sorunlarını kavramaya çalışan, yoğun, derinden etkilenen bir sanatçıdır. Ayşe Gülen, bulunduğu mevzide mücadele etmiş, kahramanca ölmüştür. O'nun ölümü ağır silahlarla gelen, hiç bir uyarı yapmadan saldıran egemen güçlere ağır bir tokat olmuştur. Ayşe Gülen ölümüyle, örgütlü bir sanatçının nasıl yaşayacağını ve nasıl öleceğini göstermesi açısından önemlidir." diyerek yanıtladı sorularımızı Yurt

T A V I R 31


Kitap Yayın sahibi Ünsal Öz-türk "ŞİMDİ ATEŞ GÖZLÜ İNSANLAR, GÜLENİN BIRAKTIĞI MEVZİYE SIRT VERİP EKMEKC SICAĞINDA TÜRKÜLER TAŞIMADALAR!" "Ayşe Gülen'in öldürüldü-ğünü duyduğumda soluğum kesildi. Sanat ve sanatçılara yönelik saldırılar, yasaklamalar yeni bir şey değil, ama Ayşe Gülen'in sorgusuz-yargısız öldürülmesi saldırının yeni bir boyutunu ifade ediyor." diyen fotoğraf sanatçısı Mehmet Özer saldırının yeni bir tehdit özelliği taşıdığını vurguluyordu. "Korku, bekçi haline gelmiş kafalarda. Yüksek sesle, büyük harflerle "hayır" demek gerek." sözleriyle sanatçı aydın çevreleri, bu baskılara, saldırılara karşı duyarlı olmaya, tavır almaya çağırıyor. Ayşe Gülen'in ölümü karşısında susmayı yeğleyenlerin bu onursuzluğu kimlik gibi taşıyacakları, korkak kimlikleriyle hergn ölecekleri gerçeğinin altını çiziyor. Yüreği halkından yana olan herkesin her an aynı sonuçla karşılaşacağını olağan görü-yor. Mehmet Özer, örgütsüz hiçbir yere varılamayacağının bilinciyle devam ediyor: "Ör gütsüz bir insan ateş parçası olsa da yine bir hiçtir.Bunun için sanatçıları, kitlelerin elinde maddi bir güç haline getirmeli ve sahip çıkmalarını sağlamak gerekir. Bu işin esas sahibi işçi sınıfı ve emekçi halktır. Devrimci sanatçı ve tiyatrocu Ayşe Gülen ölümüyle bir gerçeği haykırdı: Sanat da, sanatçı da tarafsız olamaz!" Safını halktan yana belir-lemiş Ayşe Gülen'e yapılan saldırının onun fiziksel varlığına değil, devrimci sanatçı ki-

32 T A V I R

şiliğine olduğunu düşünüyor ve "Ayşe Glen, neon ışıklar altındaki bardakları arasında AYŞE alkışlanmayı değil, yoksulların sofrasına konuk olarak onurlu bir yaşamı ve ölümü seçmiştir "sözleriyle de onu burjuva sanatçılardan ayırarak layık olduğu yere yerleştiriyor. Katillere ne kazandıklarını soruyor Mehmet Özer, "Ayşe Gülen'in vücudunu parçala-yan kurşunlar, O'nun inanç zırhını parçalayabildi mi? Hayır! Unutmayın ki bir ülke-nin türkülerini yapanlar, yasalarını yapanlardan daha güçlüdür. Şimdi ateş gözlü insanlar, Ayşe Gülen'in bıraktığı mevziye sırt verip ekmek sıcağında türküler taşıyorlar. Ayşe Gülen'i tüm kalbimle selamlıyorum." diyor ve noktalıyor. "BU ÜLKEDE KIRAN KIRANA BİR SAVAŞ VAR!" " Bu ülkede ezen ve ezilen, sömüren ve sömürülenin verdiği bir savaş var. Kıran kırana bir savaş bu. Günümüzde bu savaştan sanatçılar da payına düşeni alacaktır. Devrimciler, öğrenciler, öğretmenler, hatta altmış yetmiş yaşındaki kadınla-rımız, analarımız dahi payını alıyor. İşkenceden geçiriliyor." diyerek konuşmasına başlayan fotoğraf sanatçısı, şair, Hüseyin Elçi, "Bu anlamda daha radikal mücadele veren devrimcilerin, aydınların, sanatçıların payına düşeni almaması düşünülemez. Bu bir bedeldir. Aydın insanlar, devrimci insanlar bu bedeli ödemeye hazırdırlar. Ancak sorun bedel ödemekle bitmiyor. Kendisini halk sanatçısıyım diye nitelendiren insanların suskunlu-ğu göze çarpıyor." diyerek devam ediyor Asıl sorunu bu suskunlukta görüyor Hüseyin Elçi. Bu suskunluğun sorgu-

lanmasından yana olan Hüseyin Elçi'ye göre bu suskunluk daha çok popülaritesini, karizmatik yapısını korumak isteyen yaşam kavgasına, ekmek kavgasına düşmüş insanlardan kaynak-lanıyor. "Bir anlamda sanatı yapacak, bir anlamda devrimi isteyecek ama bunun bedeline gelince buna katlanamayacak. Burada mücadeleyi ve devrimci sanatçının sorumluluğunu kavramada eksiklikler görüyorum. Halkın onu sevip saydığını, ona birşey olmaya-cağını, görevinin sanat yapmak olduğunu söyleyerek her şeyin bittiğini sanıyor" diyen sanatçı, devrimci sanatçının yeri geldiğinde eyleme de katılması gerektiğini düşünüyor. Günümüz sanatçıları için: "Eğer günümüz sanatçılarında bu nitelikler olsaydı, bir sanatçının katledilmesi karşı-sında duyarlı olurlar, tavır alırlardı, diyor. Ama şunu unutmasınlar ki bu gün Ayşe Gülen'e kurşun sıkanlar, yarın onların kapısını çalabilir. Ayşe Gülen ilktir ama son olmayacaktır." Bu durgunluğu, duyarsızlığı ise küçük dünyalara hapsolmuşluğa bağlıyor. Kendisine devrimci sanatçıyım deyip bunun gereklerini yapmayan insanların eleştiri-lerinin yapılmasının doğrulu-ğunu düşünüyor. "Ayşe Gülen'in bir sanatçı olarak katledilmesi burjuvazinin ne kadar vahşi olduğunu, katliamcı olduğunu gösteriyor. Kendisine hedef aldığı insanlar arasında sanatçı militan ayrımı yapmıyor, çocuk kadın ayrımı yapmıyor, silahlı silahsız ayrımı yapmıyor. Bu onun gerçek yüzünü gösteri-yor. Bu anlamda onun açısından sanatçıların bir önemi yoktur. Hele hele halk sanatçısının hiç bir önemi yoktur. Bu şunu gösteriyor, savaşın


kurallarına uymadıklarını." diyen Hüseyin Elçi yaşanan son süreci ve katliamları genel olarak böyle değerlendirdi. Burjuvazinin ne kadar vahşi, katliamcı olduğu konusunda Hüseyin Elçi'ye katılıyoruz, fakat, bizler militan veya sanatçı ayrımı yapmıyoruz. Yargısız sorgusuz infazı sanatçılar da "militan"lar da haketmiyor. Korkuyu kişilikleri üzerinde egemen duruma getirmiş bazı sanatçı aydınlar için konuşmak dahi cesaret istiyor. Bir süre öncesine kadar İnsan Hakları Derneği'nde başkanlık yapmış olan Muzaffer İlhan Erdost'a iki defa gittik ülkesinde yaşanan katliamlara yönelik neler düşündüğünü sormak için.

"BANA BÖYLE BİR TEK OLAY İÇİN GELMEYİN!"

Yazar ve yayımcı Muzaffer İlhan Erdost "infazları nasıl değerlendiriyorsunuz? " sorumuza ani bir çıkış yaparak, önce anlam veremediğimiz garip bir tepkiyle karşılıyor bizi. "Bana böyle tek bir olay için gelmeyin!" diyerek başlıyor konuşmasına. "Ben insan hakları savunucusu olarak olayın tümüne bakıyorum. İnsan Hakları Derneği başkanı iken bu konularda basın açıklamaları yapılıyordu. Tek bir olayın ardından basın açıklaması yapıyordum. Ama oradan ayrıldım. Böyle bir şeyim yok. Şimdi ise bu konularda insan haklarına duyarlı bir insan olarak, olayla bir bütün olarak ilgileniyorum" diyerek devam ediyor bütünün dışında ayrı bir olay yaşanmış gibi. Bu ülke-de devrimcilerin, halkın en değerli evlatlarının katledilmesi ve ilk defa bir devrimci sanatçının katledilmesi, estirilen devlet terörünün dışında, ikinci planda bir sorun değildir. Anımsatmak isteriz.

Ankara'daki aydın ve sa-natçılar duygu ve düşüncelerini genel olarak güzel dile getirdiler; fakat görünen o ki dile getirilen ile hayata geçirilen birbirinden oldukça uzakta. Çünkü bu konuda somut bir tavır alışa yönelik herhangi bir girişimde bulunulmadı. Grup Ekin, Ankara Halk Sahnesi, Ayşe Gülen Halk Sahnesi, FOSEM, Grup Yorum, Dağarcık Halk Bilim Araştırma- Eğitim Derneği'nin ve Tavır Dergisi'nin ortak düzenlediği Basın toplantısına duyarlı devrimci- demokrat tüm aydın, yazar ve sanatçı çevreleri çağrılmasına karşın, toplantıya yukarıda adları yazılı olan kurumlar dışında sa-

dece Ai Balkız katıldı. Bu da Ankara'daki genel duyarsızlığın görülmesi anlamında önemliydi. Halka kar işlenen suçların her geçen gün daha da arttığı bir dönemde "tarafsız" sanatçılık düşünülemez. Yaşanan bütün bu olaylar diğer bütün kesimleri olduğu gibi, aydın, yazar ve sanatçı çevrelerini de bir tercih yap-maya zorlayan ya onurunu, dürüstlüğünü kaybetmeden egemene karşı gelme, ya da sessizce bir gün kendisinin de kapısının çalınacağı günü bekleme. Biz birincisini tercih ediyor ve diğer tüm aydın ve sanatçı çevrelerini de bir tercih yapmaya çağırıyoruz.

T A V I R 33


ELLERİMİ, BİLİNCİMİ, SESİMİ KAVGAMA VERDİM

BOŞUNA ARAMAYIN Suna İpek

"Y yim.

oldaşlar Bugün Ölüm Orucu gönüllüsü olarak mücadelenin bir başka biçimini yerine getirmenin gururu ve sevinci içinde-

Bu konuda görev alırken hiçbir tereddütüm olmadı, olamazdı. Hareketle bütünleşmiş, ona gönül vermiş, onun saflarında mücadelenin birçok aşamalarından geçmiş bir militanın ölümü seve seve göze alması kadar kutsal, doğal bir şey olamaz. Bu yüce görevde tereddüt edenler bizlerin varlığıyla bu tereddütlerini silip atacaklardır. Devrim bayrağını zindanlarda da olsa oligarşinin ölümcül noktalarına dikmek için daha fazla kızıllaştıraca-ğız". Bu sözler, 1984'de Sağmalcılar ve Metris Askeri

34 T A V I R

Cezaevi'nde başta baskı ve işkence olmak üzere her türden keyfi tutum ve uygulamalara son verilmesi, tek tip elbise uygulamasının kaldırılması, insani ve sosyal yaşam koşullarının sağlanması amacıyla başlatılan Ölüm Orucu'nda şehit düşen Abdullah Meral'e ait. Apo yoldaşlarının içinde, direnişin 63. gününde ipi ilk göğüsle-yendi. Siyaset yaşam kavgasının sanatıdır. Siyasi kimliklerini koruyan bu insanlar kavganın en zorlu örneğini sundular insanlık tarihine. Ve devrimci mücadeleyi zenginleştirerek ona açlık grevi, ölüm orucu biçimlerini katarak yeni bir gelenek yarattılar. Sekiz yıl sonra 13 Haziran 1992, saat 22.30. Bizi Apo'nun mezarının bulunduğu Balıkesir'in Kalebayır Köyü'ne götürecek araba hareket ediyor. Altı kişiyiz. Aynı duygu ve düşünceleri taşıyan, grevlerde, işgallerde, di-

renişlerde yanyana, omuz omuza olan kavga insanlarının içten ve sıcak neşesi sarıp sarmalıyor hepimizi. Apo'yu konuşuyoruz. Ölüm Orucu'nu, direnişlerini. İnançları uğruna bedenlerini ölüme sunmalarını. Hüzünle karışık bir coşku kaplıyor içimizi. Apo'n un yanına gitmenin verdiği sevinç-heyecan karışımı duygularla uykuya dalıyoruz. Sa baha karşı saat dörtte, köye giden üç km.lik yol sapağında inip, gecenin zifiri karanlığında, Apo'n un köyüne doğru yürümeye başlıyoruz. Adımlarımız çevreyi görememenin kaygısıyla ürkek ve telaşlı. Yaklaşık bir saat sonra, gün ışırken, köye varıyoruz. Geceden gelen misafirleriz. Yorgun ama bir o kadar da mutlu. Birgün önceden giden Özgür-Der'li bir arkadaş bizi kapıda karşılıyor. Erken gidip rahatsız etmenin verdiği sıkılganlıkla bahçede oturmak istiyoruz. Fakat kapıya çıkan yaşlı ananın parıldayan gözleriyle karşılaşınca kendimizi iki pencereli, küçük, şirin bir odada buluyoruz. Rahat etmemiz için ellerinden geleni yapıyorlar. Apo'n un annesi koşturup duruyor çevrede. Oturması yönündeki bütün ısrarlarımızı "yavrularım açsınız, yemek hazırlamam lazım" deyip geri çeviriyor. Apo'n un babası ise rahatsız olduğu için geç geliyor yanımıza. İstanbul'dan geldiğimizi, altı kişi olduğumuzu öğrendiğinde "diğer çocuklarım nerde" diye tepki göstermiş. Duygularını fazla gizleyemiyor, gözleri dolup dolup taşıyor. Bize devamlı "yavrularım, Apo'larım" diye hitap ediyor. İstanbul'dan anmaya geldiğimizi öğrenen Apo'nun akrabaları bizi görmeye geliyorlar. Apo'ya yakışır bir sıcaklıkları, içtenlikleri var. Apo'n un annesi ve babasına "bakın


çocuklarınız gelmiş, ne güzel" deyip duruyorlar. Bu arada gelecek diğer arkadaşlar için yemek hazırlama telaşı başlıyor. Arada bir de Apo'dan bahsediliyor, çocukluğu anlatılıyor. Apo'nun annesi, oğlu-nu anlattırma isteğimiz karşı-sında "yüreğinin kaldıramadı-ğını, dayanamayacağını" söyleyip susuyor. Güneşin ortalığı ısıtmaya başladığı saatlerde gözlerimiz uykusuzluğa daha fazla da-yanamayıp, teslim oluyor. Öğleye doğru gözlerimizi açtığımızda diğer ilçelerden beklediğimiz arkadaşların daha gelmediğini öğreniyoruz.

Ev halkı da bizim gibi sabırsızlanıyor. Halkevi'nden gelen grup daha önce ulaşıyor kö-ye. Kendi programlarını yapmak istiyorlar. Karşı çıkıyoruz. Kendileri için anma düzenlemeyi kararlaştırıp, mezarlığa yöneliyorlar. Amaçları gemişte, Ölüm Orucu dönemindeki yılgınlıklarını gizleyip Apo'yu sahiplenmek.

"Direnişçilerin egemen güçlerin tutsak kitlesini teslim alma programını boşa çıkararak, cezaevlerini direniş seslerinin hiç susmadığı bir muhalefet odağı haline getirdik-leri bu kavgada, ihanetle tereddüt arasındaki çizginin sanıldıgı kadar kalın olmadığı" da görülmüştü. Ancak kavga, uzlaşmacılara rağmen güzelleşebilmiş, sanatlaşabilmişti."

En güzel yanıtı köylüler veriyor. Hiç kimse gitmiyor onlarla. Apo'nun abisi köylülere "Devrimci Sol'un Dünya Devrim Tarihi'ne adını yazdıran bir hareket olduğunu, Apo'nun da bir Devrimci Sol'cu olarak şehit düştüğü-nü, -bizleri göstererek- arkadaşlarının burada olduğunu onun mücadelesine katılma-yanların onu sahiplenemeye-ceğini" söylüyor. Köylüler de destekliyorlar. Bu arada Apo'nun annesi de anmada

jandarmanın saldıracağından, bize birşey olacağından korkarak etrafımızda dolaşıp duruyor. Jandarmalar bir seneden beri köye gelip, rahatsız ediyorlarmış. Nihayet beklediğimiz arka daşlar geliyor. Bunlar Balıkesir ve Gönen'den Üniversiteli-Liseli Gençlik. Onlardan jandarmaların yolu kesip arama yaptığını öğreni yoruz. Diğer grup anma-dan dönerken, bu sefer de biz kortej halinde Apo'nun türküsünü söyleyerek yürümeye başlıyoruz. Köylüler de erkeği, kadını, yaşlısı, genciyle bizimle be-raber. Türkülerimize, marşlarımıza katılıyorlar. Sloganları hep bir ağızdan atı-yoruz. Tek yürek olmuş, Apo'ya yürüyoruz. Rüzgar türkülerimizi, sloganlarımızı Apo'ya ulaştırıyor, geldiğimizi müjdeliyor. Şimdi her zamankinden daha güçlü, daha coşkuluyuz.

Eller hava-da birleşip tek yumruk oluyor, içimizdeki coşku sel olup Apo'ya akıyor. Apo'nun me-zarı kırmızı kan gülleriyle dolu. Güller sanki Apo'yla sarmaş dolaş, bedenini saran kefen, bedeninde açan bayrak. Yürekler öfkeli, yürekler hüzünlü, yürekler coşkulu. Gözlerim Apo'nun resmini arıyor mezar taşında. Yok.. Ama Apo'yu oradaki insanların yüreklerinde görüyorum. Öyle güzel ki. Yürekler birleşip Apo'yu oluşturmuş. Bizimle söylüyor, and içiyor, slogan atıyor. Ve yine bizimle birlikte köy meydanına yöneliyor Apo. Hızına yetişemiyo-

ruz. Tarlaların üzerinde rüzgarla yarışıyor sanki. Tekrar gelebilmenin umudunu içimizde büyüterek köyden ayrılıyoruz. Jandarmanın yolumuzu kesip, arama yapması bile Devrim Şehidi'mizi anmanın coşkusunu, gururunu yok edemiyor. Daha dirençli, daha kavgacı, daha cesur dönüyoruz İstanbul'a. "Biz kara bir toprak gibi verimli devrim tarlasına düşen tohumlarız. Birçok filizle-rimiz olacak... Bizler ölmeyeceğiz, yine sizlerle beraberiz. Alın terini-zin aktığı her yerde, tarlalarda, bahar günlerinin yeni filizlerinde, yeni doğan çocukların isimlerinde beni ve bizleri bulacaksınız. Bundan iyi yaşamak olur mu? "

T A V I R 35


R Ö PO RT A J

Küba'daki yeni süreç: Fidel Castro, "Ya sosyalizm, ya ölüm" parolası ile yaptığı konuşmada, Kübalı entellektüelleri karar vermeye zorluyor. Bazıları eleştirilerini gündeme getiriyorlar. Örneğin, yazar Jesus Diaz "ne Fidel ne ABD, Küba için bir çözüm getirebiliyor" düşüncesini temsil ediyor. Oysa Küba'lı türkü yapımcıları arasında en belirgin ağırlığı olan Silvio Rodriguez ise farklı bir pozisyonu temsil ediyor: "Küba'nın tekrar ABD'nin genelevi olmasını görmektense ölmüş olmayı tercih ederim." Onunla Havana'da görüştük.

Yorumlayabildiğim kadarıyla türkülerin sosyalist Küba'daki çocuklugunla ilgili. Küba halkı kuzey komşusu ile etin bir mücadele yaşamakta. Bu senin türkülerini nasıl etkiliyor? Sanatçı olarak senin bu sis-temdeki rolün nedir? Silvio Rodriguez: Ben sanatçının rolüne inanmıyorum. Sanatçının rolü yoktur. Tarih boyunca ilk önce bir sanat tipi oluştu, daha sonra ise onun üzerine teoriler üretildi. Bana göre, sanat toplumsal gelişmeden önce şekillendirilemez ve kimse de kendisini sanat üzerinde diktatör ilan edemez. Bundan dolayı da sanatın bir rolü olamaz. Ama eğer bana devrimciler ve karşı devrimciler için ne düşündüğümü soruyorsan, bunun cevabını veririm: Benim için, karşı devrimci tüm bağımlılık, ilhak etme, küçük olmamızdan dolayı yargılanarak büyük balığın karnına konulma düşüncelerine destek veren ve teşvik eden ki-

36 T A V I R

şidir. Fakat devrimci olmayan büyük sanatçıların olabileceğini düşünüyorum. Görüldüğü gibi iki farklı şeyden bahsediyoruz: sanat ve siyaset. Sanatını siyasetin hizmetine sokmamandan dolayı sorunlarla karşılaştın mı? Sanat yaşantımın başlangıcından beri. Bugün eleştirisel olmayan türkü, şiir yazmamak olağan dışı bir olay. Bizim kuşakta ise farklı idi. O zaman eleştirisel olmak olağan dışı idi. Bizler evde birşey yapıp tekrar yıkan, söz dinlemeyen yaramaz çocuklar gibiydik. Şiddetli saldırılara uğradık, fakat taviz vermediğimizi ve devrime karşı sadık olduğumuzu daha sonra gördüler. Bugün yeni bir yazaryorumcu kuşağı aynı şeyi yaşıyor. Büyük bir kuşku ile gözlemleniyorlar. Kuzey ile ideolojik ve politik mücadelemizin çok şiddetli olduğunu belirtirken, doğru söylüyordun. Sosyalist dünyanın düşmesi, yeni güçler orantısı ortaya çıkardı.


Söylenebilir ki, tek kutuplu bir dünya. Bu bizim ülkemizde çok şüpheli olanlara daha fazla haklılık payı çıkartıyor. Bunun da bu kuşağın rizikosu olduğu kanısındayım. Onlar kendi biçimlerine göre tarihi yapacaklar. Müzik sanatçısı olarak ne zaman çalışmaya başladın? Aşağı yukarı 25 yıldır. Çoğu geceleri yapacak bir şeyimin olmadığı askerlik döneminde türkü yazmaya başladım O zamanlar diğer müzik sanatçıları ile görüş alışverişinde bulunma olanaklarım yoktu Arkadaşlarım daha çok edebiyatçılardı, bundan dolayı da onlarla bestelerim üzerinde tartışıyordum. Yavaş yavaş bir yoldaşta, daha sonraları daha çok insanda meşrulaşmaya başladım. Bir gün modanın tüm değişimlerini yapmak zorunda olmadığımı, bilakis temel olarak dürüst olmak gerektiğini ve düşünceleri-mi doğru bulduğum şekilde dile getirmem gerekliliğini kavradım. Değişik müzik yapmam -disko müziğinden Vals mziğine kadar, ortaça -müziği, geleneksel Trubadur müziği, And müziği, Brezilya, Asya, Afrika ve Kuzey Amerika müzik formları- bir deneme idi. Belki de kendime bunları da yapabildigimi kanıtlamak istiyordum. Ben her zaman ve çok Barok müziği dinledim. Hangi müzik sanatçıları ve yazarlar seni et-kiledi? Beatles, Bob Dylan, Parra. Küba'da yüzyılın başında yaşayan Garay. Ve benim kuşaktan olan P aplo MilanĞs. Şairlerdense Jose Marti ve Cesar Vallejo, benim çağdaşlarımdan Fuentes, Conde, Rodriguez-Rivera. Neredeyse Küba dışında da ün salan "Nueva Trova" ortaya çıktı. Hangi ortak yönleriniz var, sizi bu harekete bağlayan nedir? Yaşam... Benim kuşağımın müzik sanatçıları bir çok türküyü yeniden bestelemek, onlara kendi yorumlarını vermeyi bir zorunluluk hissediyordu. Birkaç politik soru daha. Ben bir politikacı değilim. Fakat senin türkülerinin siyasi içeriği var. Siyaset her yerdedir. Sandalyede oturuş biçiminde dahi siyaset vardır. Sen, Küba Komünist Partisi'nin geçen Ekim'deki kongresinde söyledin. Fidel Castro'nun seni nasıl kucakladığını ve sana birşey söylediğini gördüm. Sana ne söyle-di? Kelime kelimesine şunu söyledi: "Bu benim yaşamımdaki en önemli ve en çok kutladığım bir olay." Benden "Deli" adlı türküyü söylememi rica etti. Bu türküyü yazmana ne vesile oldu? İçiçe girmiş iki neden var. Bir süre önce gazeteci bir arkadaşım, uzun zamandan beri düşün-cemi belirtmediğimi, bundan dolayı da insanların, tehlikeye girmemek için ağzımı kapadığım düşüncesinde olduklarını söyledi bana Diğer

taraftan Miami basınındaki söylentiler. Karşı devrimcilerin yaşamımı kurtarmak (veya başka bir deyişle, bana yaşamımı bağışlamak) için inanılmayacak şekilde çabaları var. Aynı zamanda Radio Martı'daki (ABD'den Küba'ya karşı yayın yapan radyo) yayınlar. Tüm bunlar bana "Deli" adlı türküyü yazdırdı. Nerelere gittin? Hangi ülkelerde bulun-dun? 1972 ve 1984'te Doğu Berlin'de bulundum. Bunun dışında Belçika, İsveç, İsviçre, İtalya, Norveç, Danimarka, İngiltere ve SSCB. İki kez AB D'ye gitmedin mi? Nasıl karşılandın? Evet 1978 ve 1980'de Küba Dostluk Grupları tarafından davet edildim. İlk sefer çok etkileyici idi, Broadway'da 26 Temmuz'da Küba devrimi-nin yıldönümünü kutlamak için söylüyordum, ikinci turneye Pablo Milanes ile birlikte çıktım. Boston, New York ve doğu kıyılarının diğer şehirlerini ziyaret ettik. Carter hükümeti döneminde miydi? Elbette, Reagan döneminde vize vermediler. Fakat sen parti üyesi değilsin? Neden o değil. Belki de bundan dolayı vize vermediler, çünkü parti üyeleri rahatça çıkabiliyorlar. Kültür Bakanlığı ile ilişkin nasıl? Bir ilişki var. Genel olarak kararları alıyorum. Ben kültür işinin devlet desteğine kavuşması gerektiğine inanıyorum. Devlet müzik sanatçılarının yaşamını garanti altına alınmasını sağlamalı. Ne tür görevler bulunmakta? Ayda asgari sayıda konser verdiğini kanıtlaman gerekiyor mu? Kesinlikle hayır. Uzun yıllardan beri işimi kendi sorumluluğumda düzenliyorum. Bu gün varolan disk plak üretimi, konserler, seminerler vb. o kadar karmaşık ki, Kültür Bakanlığı insanlarının, tüm sanatçıların sorunlarını çözebilmesi olanaksız. Ben, kızkardeşim, bir arkadaş ve iki ses teknisyeni ile çalışıyorum. Bu benim ekibim. Yetkin kişilere ihtiyacım olduğunda, konser verdiğim ülkelerdeki ajanslar ilgileniyorlar, Küba'da ise Kültür Bakanlığı ödemeyi yapıyor. Eğer benim görevlerimi soruyorsan şöyle cevap veririm: Türkü yapmak. B u "özel süreç" diye tanımlanan Küba'daki ekonomik sıkıntılı durum senin işini etkiliyor mu? Elbette. Örneğin bazı konserlerimi iptal etmek zorunda kaldım çünkü ulaşım için benzin yoktu. Gelir nasıl paylaşılıyor? Uzun bir dönem sanatçılar altıda birini alıyordu, kalan ise Kültür Bakanlığı'na gidiyordu. Beş yıldan beri gelirin hepsini kendimde tutuyorum. Çok yararlı olacağını düşündüğüm bir kültür projesi için biriktiriyorum. Ancak bunun üzerinde henüz konuşmak istemiyorum.

T A V I R 37


R Ö PO R T A J

Bir sanatçı olarak turizm sektörünün şimdi Küba'da iki katı sosyal sınıf oluştur-masına ne diyorsun? Ve sanatçılar arasında bazı ayrıcalıklı figürlerin döviz toplaması konusunda ne düşünüyorsun? Ben döviz toplamıyorum. Çünkü ben işimle paramı kazanıyorum Çalmıyorum. İşimin başarısı sayesinde çok para kazanma olanağına sahibim ve bunun büyük bir kısmını bir kültür projesine yatırıyorum Eğer başka bir şeyle ilgilenmiş olsaydım -vicdan rahatsızlığı ve çelişkiler olmaksızın- Küba'dan giderdim. Dünyadaki tüm sanatçıların yaptığı gibi ben de istediğimi yapardım. Bu da şu anlama geliyor, canımın istediği yere yatırım yapardım Ancak ben Küba'da yaşıyorum. Ve sadece devrime inandığım için değil, bilakis Kübalıların gücüne inandığım için. Fidel çok önemli biri, ancak bu halk olmaksızın, yaptıklarını yapamazdı. Kübalı olmaktan gurur duyuyorum. Sen bana turizmin yarattığı iki sınıftan bahsediyorsun. Ben bu çelişkilerle mücadele etmeyi, ülkenin ABD'nin eli-ne düşmesinden yeğlerim. Eğer dünyaca yürütülen blokaj ve ekonomik bağımlılık politikası bizi, yabancı şirketlerle birlikte yaşamaya zorluyorsa, bu da yaşayabilmemiz için ödeme miz gereken bedel oluyor. Ben bu bedeli ödemeyi yeğlerim. Küba'nın yeniden ABD'nin genelevi olmasını görmektense ,yaşamamayı tercih ederim. Yeni çelişkiler oluşacak ve bizler yeni çözümler arayacagız. Eğer çözümler bulamazsak çelişkilerle yaşamak zorunda kalacağız. (Kanıtlanan ne kapitalizmin, ne sosyalizmin, ne de başka birizm'in ideal olduğudur) İnsan her sistemde zor ve somut gerçekliği yenmeli. Çelişkiler daha da büyümeyecek mi? Halk moral bozukluğuna uğramayacak mı ve mü cadele etmekten vazgeçmeyecek mi? Bazıları muhakkak, diğerleri değil. Ben çeliş-kilerin asgariye indirilmesi için olanakların do-ğacağına inanıyorum. Küba halkının daima sosyal eşitlikte yaşamasından dolayı çelişkiler bu denli güçlü gündeme geliyor. Ve bu gün bir zorunluluk olarak döviz kaynağını sağlamak için turizmi kabullenmek durumunda kaldı. Bu da, insanların bazı otel ve restaurantların herkes tarafından ziyaret edilemediği, insanların şikayetçi olduğu, iki sınıfı oluşturdu Diğer ülkelerde de birçok kesimlerin bazı yer-lere girme hak ve olanakları bulunmamakta. Ancak oralarda ikayetler yok, bu gerçekten tam normal bir durum mu?

Almancaya çeviri: Helmut Scheben Not: Bu yazı Almancadan Türkçeye çevrilmiştir.

38 T A V I R

Silvio Rodriguez 1946'da Havana'da doğdu. Batista'ya (1959) karşı yapılan ayaklanmada yer alan kuşaktan değil ancak eski Küba'dan yeni devrimci Küba'ya dönüşümde yer alan kuşaktan. Kendisini "altmışlı hareketin savunucusu" olarak tanımlıyor. Özgün müziğin "Movimiento Nueva Trova" üyesi olarak geleneksel Küba halk müziğini caz ve rock müziği ile eritmeyi deniyor. Diğerleri yanında Bob Dylan ve P ete Seeger tarafından etkilendi Başta resmi yetkililerce eleştiriliyordu, çünkü türkülerinin bestesi parti çizgisi ile çakışmıyordu. Havana'daki küçük klüplerde söylüyordu, fakat hızlı bir şekilde tanınıp 1972'de Latin Amerika, ABD ve Avrupa turnelerine çıktı. -Daha 1980'in başlarında örnegin Meksika'da- stadyumları 150.000 izleyici ile dolduruyordu. Bu gün Küba'nın belki de Latin Amerika'nın en anlamlı türkü yapımcısıdır.

Deli Azizimi parçal araayı rma mak için, beni yalnızlardan ve eşitsizlerden kurtarmak için, masalar ındabana birköşecik ayırmak için, Parn as s dağ ındabana bir yer vermek için, beni pişmanlığa davet ediyorlar. Beni davet ediyorlar, kaybeden olma mak için, beni davet ediyorlar kendimi tanımlamamak için, beni davet etmek tüm, bu rezaletliklere. Hükümnedir bilmiyorum, yürürken şekillendim. Yaşadğımgibi ölüyorum. Kaybedeneoynamayadevametmek istiyorum. Sağ talihli yerine, sol elli olmayı sürdürmeyi istiyorum. Bir birlik kongresi yapmayı istiyorum. Ölen oğullarımızdan biri için derin dua etek istiyorum. Deliliğin artık bir moda olmadığını söyleyecekler. İnsanlann artık kötü olduğunu ve değerlerinin / olmadığını söylecekler. Evet,zamansız rüyalardaparçalayacağım(belki ekmeği ve balığı çoğaltmak için). Beni kayaların üzerinde yontacaklarını, ellerimi veağzımı parçalaraayıracaklarını,gözlerimi ve kolumu çıkaracaklarını söylüyorlar. Devrim düştüğünde. Beni delilik mi doğurmuş olsun? Bu günkü delicenin deliliği: delilik, karşı tarafı karşılamak,


DAĞ LARA DOĞ RU Tatlı bir ürperişle Gülüşünün deryasında sevdiceğim Senin bilincinle demlendim Bir ışık, dağlardan yansıyor Uzat bana ellerini

Gözlerinin buğulu bakışı neden Sanma ki korkuyorum Çare yok, bekleyecek o büyük günü Savaşan yüreğim

Yoksunluğa, güçlüğe bağrı açık İçimi dolduran çılgın heyecan Gecen gündüze kavuşurken Nefesin olmak istiyorum Duy artık beni Kışın bahara devşiren sevdalım Olcay Yarayıcı

T A V I R 39


KARADENiZ

40 T A V I R


SÖ Z: İ BRAHİ M K ARACA MÜZİ K: G RUP YO RU M

T A V I R 41


HABER

FOTOĞRAF SANATI VE KURUMLAR Hasan Onur otoğraf sanatı dünya da olduğu gibi Türkiye'de de, insanlar arasında görsel bir iletişim ve kendini ifade etme aracı olarak yaygın olması gereken bir sanat dalıdır. Fotoğrafçılık sanatı bir halk sanatı olması gerekirken küçük burjuva sanatçılar tarafından "sanatçı özgürlüğü", "sanatsal üretimin özgürlüğü" vb. yaklaşımlarla çok dar bir alana hapsedilmiştir. Fotografçılığın kendi doğasından ötürü teknik gelişmeleri ve estetik değerleri bağrında taşıyan ve aynı potada eriten görsel bir faktör olması fotoğrafçıya bir takım sorumluluklar getiriyor. Öncelikle bilim ve sanatın aynı işleri görmesi yani nesnel ve toplumsal gerçekliği anlatması fotoğrafta diyalektik bir bütünlük içindedir. Ancak burjuva anlayışın hakim ol duğu bütün sanat dalları gibi fotoğrafçılık da kendi kendini tekrar eder hale gelmişir. Bu açmazın sorumlusu toplumsal gerçekliği yansıtma yerine bireysel dünyalara gömülen fotoğraf kurumlarıdır. Fotoğraf sanatının kısa bir geçmişine baktığımızda Türkiye'de 1960 yılından itibaren belirli gelişmeler göze çarpıyor. Bireysel çıkışlar bu gelişmelerdeki ortak yandır. Her ne kadar İFSAKAFSAD vb. kurumlarda biraraya ge-linse de bu çalışmalarının niteliğini değiştiremiyor. Emek42 T A V I R

çi sınıfların eğilimini ve sorunlarını yansıtmaktan uzak ürünler küçük burjuvazinin tüketimine sunulmuştur. Kuşkusuz fotoğrafla uğraşan herkes, kendi yaklaşımlarıyla seçeceği çizgide çalışacaktır. Deerlendirilmesi gereken toplumsal gerçeklik karşısında alınan tavır ve fotoğraf çalışmalarının izleyicilere yeterince ulaşıp ulaşmadığı, amaçlananların aktarılıp aktarılamadığı, fotoğrafın geniş kesimlerde ne ölçüde etkili olabildiği gibi konulardır. Bu sorun fotoğraf ürününün izleyiciyle tanışmasında halkın tüketimine sunulmasında ortaya çıkıyor. Ayrıca kuıuluş amaçları ne olursa olsun "amatörlükleri" sadece tabelada kalan bu kurumlar kapitalist düzenin işlemeyen çarklarının birer parçası haline dönüşmüşlerdir.Bu oluşum birdenbire de değil yavaş yavaş gerçekleşmiştir. Esas olarak insanın insana yabancılaştığı her şeyin bir meta haline dönüştüğü bu sisteme karşı neden direnilmediğini, ama angaje olunduğunu sorgulamak gerekiyor. Bu sorgulama fotoğrafın işlevselliğini konu alan tartışmalara da yardımcı olabilir.

İFSAK ve AFSAD vb. "Amatör" kurumlar tarafından fotoğraf subjektif görüşle burjuvazinin elinde basit anlamda tüketmek için üretil-miş elde edilen ürünlerin çoğu doyurucu olmaktan alabildiğine uzaklaşmıştır. Fotoğrafı tekelinde tutan bu ku-

YO R UM

rumlar için iyi bir fotoğraf kusursuz ışıklandırma, konunun seçikliği, çerçevelendirme, kompozisyon, denge ve yalınlığın birarada olmasıdır. Fakat çağının tanığı olan aydın bir fotoğrafçının gözlemleri problemleri sadece bunlarla sınırlanabilir mi? Hayır. Yaşam bu kuralları gö-zardı etmeden kendi gerçekliğini de fotoğrafta arar hale gelmiştir. Günümüzde fotoğrafın dünyaya açılan bir pen-cere gibi nitelenmesi toplumsal bağlamda kuvvetli bir belge olarak değerlendirilme-sine yol açmıştır. Yani toplumsal gerçeklik ve estetik ayrılmaz bir bütünün parçalarıdır.

Ülkemiz gerçekliğini söz konusu kurumlara hatırlat-mak gerekir. Çünkü "İnsan, gerçekliğin içinde yaşadığını ve bu konuda da bazı kararlara varması gerektiğini bildiğinden tarih içinde sürekli olarak kendi kendine gerçekliğe göre konumunun ne olduğunu sora gelmiştir. Aslında söz konusu sorunların ne kadar açık uçlu oldu-ğunun farkına varıldığında, artık gerçekliğin ne olduğundan çok, insanoğlunun onun yanındaki yeri ve ilişki tartışma konusu edilmektedir." Bu açıklama sözünü ettiğimiz kurumlar için de geçerlidir.

Kısaca ülkemizdeki gerçekliği gözönüne aldığımızda demokrasicilik oyunu altında, hakim sınıflar gününü gün ederken geniş halk yığınlarına karşı baskı, terör ve işkenceyi sistematize etmiştir. Sorunu insan hakları, demok-rasi açısından ele aldığımızda sadece 91 yılında sayıları yüzleri geçen ölüm olayı, der-nek kapatma, gözaltına alma, basın yayın yaşamına yönelik kısıtlamalar, işkence Türkiye g e reği ni çok iyi anlatmaktadır. 92 yılının ilk altı


ayı 91'i çoktan aratır hale gelmiştir. Fotoğrafın belgesel gücünden yararlanarak bu kurumlar tarafından topluma çok iyi yansıtabilecekken küçük burjuva "üstatlarımız" tercihlerini Balat'a, Büyükada'ya, Anadolu'nun ücra köşelerindeki tarihi ve otantik güzelliklerine geziler düzenleyerek ve bol bol nü'ler çekerek kullanmışlardır. İFSAK gibi kurumlar bireyselli-ğe o kadar gömülmüşlerdir ki 30-40 yıllık övünmelerinin yanında bir tek arşivleri bile yoktur. Sanatın sınıfsallığından yola çıkarak ülkemizde her aydın ya işbirlikçi tekelci burjuvaziden yana olacak ya da halktan yana. İşte bu noktada fotoğrafın yozlaşmasını istemiyorsak bu gerçeklikten kendimizi soyutlayamayız. Fotoğraf kurumlarının gerek ilk kuruluş aşamalarında gerekse 73-80 arası ve sonrası süreçte halktan yana aldığı tavır hissedilmeyecek kadar azdır. Onca işçi grevleri, mitingler, yürüyüşler yapılırken; me murlar toplu sözleşmeli sendika hakkı için mücadele ederken; köylüler protesto seslerini yükseltirken; öğrenciler akademik-demokratik mücadelede yerlerini alırken;

cezaevlerinde ve dışında en temel insan hakları için ölüm oruçları ve açlık grevleri dalga dalga yayılırken, kısaca toplumun her katmanı mücadelede yerlerini alırken İFSAK gibi fotoğraf kurumları bu gerçekliği sadece seyretmekle yetiniyorlar. Kontrgerilla, özel tim, polis ülkenin her yanında ve Kürdistan'da halkı katlederken, gene kurum olarak herhangi bir tavırlarını karşı koyuşlarını göremiyoruz. Göremediğimiz için de "Amatörce" uğraşılan fotoğraf sanatı halktan emekten kopmuş, giderek elit bir çevrenin zevk aracına dönmüştür. Böylesi bir statükoculuk bu alanda bir boşluk yaratmıştır. Ama şurası da bir gerçektir ki doğa toplum bilimleri, kültür ve sanat bu tür boluklara izin vermeyecek-tir. Yaşam her alanda olan boşlukları doldurabileceği gibi fotoğraf sanatını da emekten yana işlevsel kılacaktır. İşlevsellik de sadece nesnel ve eleştirel gerçekçilik boyutlarında ele alınırsa fotoğraf sanatını burjuva sınırlarına hapseder. Nasıl ekerken alternatifini yaratıyorsak, fotoğrafa müdahale ediyor-sak tketirken de alternatifini yaratmalıyız. Bu durumda sö-

zünü ettiğimiz kurumlardan bir sonuç alamayacağımız açıktır ve bununla birlikte ikili bir görev varlığını hissettirmektedir. İlki sınıflar mücadelesine yön veren ve onun bir adım önünde iradi bir güç olarak ortaya çıkan hayatın her alanında; oligarşinin, emperyalizmin ve bir avuç işbirlikçinin, sömürücünün çıkarları için, emekçi halkımızın faşizmin azgın terörü altında ezilmesine, hak ve özgürlüklerin zincire vurulmasına, her türlü adaletsizliğe, haksızlığa karşı mücadele eden halkımızın biricik Devrimci Hareket'inin mücadelesini fotoğraf ve sinema sanatıyla belgelemek ve tarihe aktarmak oluyor. Diğeri de her türlü alanda; fabrikalarda, tarlalarda, mahallelerde, gecekondularda, okullarda, dağlarda yani insanın olduğu her yerde yükselen halk muhalefetini yine aynı araçlarla belgelemek ve tarihe aktarmaktır. Ancak unutmamalıyız ki bu alanda ürettiğimiz değerler ne olursa olsun gerekli mesajı veremi-yorsa bir yanıyla eksik kalacak ve tükenecektir.

Malatya Folklor Eğitim Derneği'nden Kamuoyuna, 28.12.1990 tarihinde kurulan derneğimiz kuruluşundan bu yana Malatya'da çeşitli kültürel etkinliklerde bulunmuştur. Amacımız kültürümüzü ve folklorumuzu geliştirmek ve yaşatmaktır. Amaçlarımız bunlar iken suç işliyormuşuz gibi çeşitli baskılara maruz kaldık. En son 31.05.1992 tarihinde Dilan Düğün Salonunda düzenlediğimiz ve kendi faaliyetlerimizi sergilediğimiz Konser Malatya Valiliği tarafından gerekçe gösterilerek derneğimiz SÜRESİZ KAPATILMIŞTIR. Buna benzer keyfi uygulamalar son dönemlerde Türkiye çapında daha da artırılmıştır. Bu tür keyfi uygulamaları Demokratik Kitle Kuruluşlarının haketmediğine inanıyor bu uygulamaları kınıyoruz. Tüm Demokratik Kuruluşlar'ı bu olaylar karşısında duyarlı olmaya çağırıyoruz. Folklor Eğitim Derneği Yönetim Kurulu 05.06.1992/ MALATYA

TAVIR 43

T A V

V I


D

uyduk ki boğazın serin sularının çevrelediği yeni bir cumhuriyet kurmuşsunuz. Karar alışıla-geldiği gibi renkli şenliklerle, coşkulu kutlamalarla ilan edilmiş. Vatanınız tarihin derinliklerinden gelen soylu bir mekanmış: Kız Kulesi. Zorlu bir savaştan çıkmış olmalısınız. Ancak denizin ortasındaki kule tanrının size sunduğu bir armağan; yosun kokusu, deniz havası, dalgaların şarkısı yorgunluğunuzu almıştır biraz. Bütün kahramanların birarada olması, birbirlerine çiçek ler sunması ne güzel. Ne ka dar şanslı ki "Eminönü" araba vapuru düdük çalabilmiş o görkemli sahnelere. Ah keşke devlet güvenlik güçlerince sa rılmamış olsaydı da Küçükarmutlu, keşke belediye işçilerinin eylemlerine rastla mamış olsaydı da hep birlikte tanık olsaydık zaferinize. Sadece Boğaziçi'nin Marmara girişine değil vardiya vardiya fabrikalara, tütün yaprakları na, çay fidanlarına, Kürdistan dağlarına ulaşmalı sesiniz. Birbirinizi sevmediğinizi, hiçbir şiirini dinlemeye tahammül edemediğinizi de kim söyle miş. Kim söylemişse halt et miş. Sadece emekçiler değil, onların örgütleri de, savaşçıla rı da kimbilir ne dersler çıkarır lardı mücadelenizden, ah şiirlerinizi bir anlayabilselerdi. Cumhuriyetinizin sınırları nın Ataol Behramoğlu'ndan, Mecit Ünal'a kadar uzanması tam isabet. Bölücü cereyan lardan da etkilenmeyisiniz çok sevindirici. 44 T A V I R

Şiir Cumhuriyeti' nin kurulması "beyaz adam"ın Amerika'yı keşfi kadar önemlidir elbette. Bu cumhuriyetin gelecekte hür dünyanın yepyeni düzeninin sahibi olmasını ummalıyız, istemeliyiz. Bunu düşünmek bile heyecan verici. İşte "çok çiğ çağ'ımız için harika bir gelecek. İçinizde renkli kayık imalatında uzman olanlar da var, sürün beyler, sürün gemilerinizi okyanuslara. Yine erdemlerinizden dolayı kabul etmeyeceğinizi bile bile yangında ilk kurtarılacak" damgasının vurulmasını öneriyoruz alınlarınıza. Olmadık zamanlarda, olmadık yerlerde "cesaret, cesaret.../ körüğü iyi kullan/ ateşi üfle" diyerek yangın çıkaran, kendisi yangın sanatçı militanlara inat bu toplum, bu devlet allayıp pullayıp vermeli bu payeyi size. Bu sizin hakkınız. Sunay Akın Kız Kulesi'nden sonra Galata Köprüsü içinde döğüşeceğinizi duyuruyor. Açtığınız ikinci cephe kutlu olsun, insanlığa ve halkımıza hayırlı olsun. "Düzenden yana dönen yeldeğirmeni olmaktansa Don Kişot olmak her zaman daha onurludur! Haydi! Çıkarın ahırınızdan Rosinant'ı! (Aykırı, sayı 4-5 syf.

8)" "Çıkarın ahırınızdan Rosinant'ı". Sürün... sü rün ama nere ye giderse ora ya doğru değil. Bu ülkenin sokak ları, dağları pek te kin değil. Gecekondulara ve dirençli meydanlara yaklaşmayın. Baskıyı, sömürüyü ortadan kaldırıp aydınlık bir dünya kurmak için savaşanlardan uzak durun. Çıkarın ahırınızdan Rosinant'ı. Sürün denizlere, sürün dağlara ama sessiz, sa kin dağlara. Bildiğiniz gibi kimi dağlarda devrimci ve yurtse ver gerillalar var. Yaşadığınız yer de proletaryanın yıldızının çatışmaların ortasında dalga landığı bir şehir. Ancak yeditepeli şehirde, biraz gayretle tehlikesiz bir tepe de bulun maz değil. Siz nice zorlu savaşlara adaysınız. Artık eskimiş ayağa ve ayak takımına düşmüş yöntemleri terkedin. Nazım Hikmet'in açlık grevi yaptığı sırada annesi tarafından hazırlanan bir metne imza atmak hiç de akıllıca değil. Metin "annece" hazırlanmış da olsa, yılların içinde küllenmiş bir davayı ilgilendirse de yaptığınız düpedüz ihtiyatsızlık. "Açlık grevi" artık yaygın bir devrimci direniş yöntemi. Metrisler, Bayrampaşa'lar, Diyarbakır'lar, Eskişehir'ler tanık ölüm orucu direnişlerine. Siyasi şubelerde susma hakkını kullanıyor, açlık grevi yapıyor artık devrimciler, demokratlar. Kahramanlar, farklı yöntemler geliştirecek yetenektesiniz. Kağıttan kayıklarınızı karada yüzdürerek de, tıka basa yiyerek de dövüşebilirsiniz. Ya da Galata Köprüsü'nün kalıntıları üzerinde durmaksızın içerek, hülyalı şarkılar söyleyip susarak ta...


İ

stanbul TODER (Tiyatro Oyuncuları Derneği) ve İstanbul SES-DER (Seslendirme "sanat-çı"ları Derneği) 1 Temmuz '92 günü boykot kararı aldılar. Ankara SES-DER İstanbul'a destek vermek ve TRT'ye uyarıda bulunmak amacıyla 1 Temmuz günü 1 günlük boykot kararı aldı. Bu arada 6 Temmuz '92 gününe kadar da TRT'ye taleplerinin yerine getirilmesi için süre tanıdı. 6 Temmuz '92 gününe kadar TRT'den ses çıkmayınca, aynı gün Gazeteciler Cemiyeti'nde basın toplantısı yapıldı. Ve süresiz boykota başladıklarını duyurdular. ANK-SES-DER'liler; a. Ücretlerine 89'dan bu ya na hiç zam yapılmadığını, b. Seslendirme faaliyetle rinde sorunların olduğunu (stüdyo koşulları, çeviri, yönet men ve kadronun niteliği)

SESLENDİRME SANATÇILARI BOYKOTTA c. İstisna Akid'iyle çalıştıkla rını ve bu akidde lehlerine hiç bir maddenin olmadığı gibi, özellikle 5. maddenin insan haklarına ve anayasaya aykırı olduğunu (5. madde: işten her an çıkarılma, sigortasız çalıştır ma) dile getiriyorlar. Seslendirme "sanatçılarının" iş yaptığı süreler içerisinde sos yal haklardan faydalanmasını ve sigortalı çalıştırılmasını, yukardaki koşulların düzeltilmesi ni, bir kez alınmış kaydın TRT'de veya özel kanallarda yeniden yayınlanması halinde telif ücret, talep ediyorlar. 7 Temmuz günü yani boykot kararından bir gün sonra TRT görüşme talebinde bulun-

du. Görüşmeler halen devam ediyor. Boykotun uzun sürme olasılığı oldukça zayıf. TRTde büyük tavizler vereceğe benziyor. Bir günde onlarca dizi ve film yayımlanırken, sorunları çözmek için acele etmek zorunda. Okuma yazma oranının hala düşük olduğu ve okuma alışkanlığının olmadığı bir toplumun alt yazılı bir diziyi veya bir filmi seyretmesi oldukça güç. Böylesi bir durumda yoğun tepkiler alacaktır. TRT ve özel kanallar bu nedenle ellerindeki stok film, diziler bitmeden ve kamuoyuna yansımadan en kısa sürede anlaşmaya varacaklardır

. otaryalarında "kadın" veren gazetel er hakkında hiçbir şey yapılmazken; tüm muhalefet odaklarına olduğu gibi, ilericidevrimci misyon taşıyan yayınevleri üzerindeki baskılar da artarak devam ediyor. Yurt KitapYayın, 23.5.1992 tarihinde, bilim adamı, sosyolog Dr. İsmail Beşikçi'nin kitaplarını yayınladığı için 900 milyon lira para cezasına çarptırılmıştı. Yurt Kitap-Yayın sahibi Ünsal öz-türk para cezasını bu güne kadar ödemediği için, ceza yarı nispetinde arttırılarak 1 milyar 350 milyon liraya yükseltildi. Ceza artışı konusunda görüşlerine başvurduğumuz Ünsal Öztürk şunları söyledi: "Bu cezayı hiçbir şekilde ödemeyeceğiz, bu parayı bizden alamazl ar. Ayrıca kitap-

YURT KİTAP-YAYIN SAHİBİ ÜNSAL ÖZTÜRK:

"1 MİLYAR 350 MİLYON LİRAYI BİZDEN ALAMAYACAKLAR"

larla ilgili mahkumiyet kararı da veremezler. Biz sadece yayınevimizle ilgili mücadele vermiyoruz, yazarları, özelde de İsmail Beşikçi'yi sonuna kadar s avunuyoruz. Mahkumiyet kararı verdikleri taktirde T.C. Devleti'ni rezil ederiz. T.C. Devleti'nin yaptığı uygulamalar T.C. sınırları içerisinde kalamaz, bütün dünyaya yayılır. Teknolojinin iletişim araçlarından yararlanmayı biz de biliyoruz. Para cezası konusuna fazla takılmamak gerekir, o bizce

önemli değil. Önemli olan basın ve düşünce üzerinden hiçbir dönem kaldırılmamış olan baskı ve sansürün tüm yalan ve demagojilere rağmen devam etmesidir, üzerinde durulması gereken nokta budur..." Ünsal Öztürk, açılan mahkemenin sonucunda -beraat de dahil- alınacak hiçbir kararı kabul etmediklerini; kendileri beraat etse bile diğer ilerici yayınevlerinin aynı uygulamalarla karşı karşıya gelebileceğini belirtti.

T A V I R45

A V I


HABER YO R UM

AYŞE GÜLEN HALK SAHNESİ

A S

yşe Gülen Halk Sahnesi sokak ve sahne oyunlarıyla emekçi halklarla omuz omuza mücadeleye devam ediyor. Nazım Hikmet'in şiir ve mektuplarından derledikleri ve 17 Nisan'da katledilen oyuncu arkadaşları Ayşe Gülen'e adadıkları "Dünyayı, Memleketimi ve Seni Se viyorum" adlı oyunu 17

yeri yemekhanelerinde memurlara "1 Mayıs" oyununu, 1 Mayıs tarihinde ise Gaziosmanpaşa ve Küçükbakkalköy Belediye işçilerine fabrika önlerinde "Genel

Grev" adlı sokak oyunlarını yaklaşık 2000 kişiye Mayıs'da Çorlu'da ve 30 Mayıs'da Elazığ'da toplam 1500 izleyiciye sergilediler. Oyun sonlarında Ayşe'nin diasıyla birlikte selam vermeleri ve izleyicinin "Ayşe Gülen'ler Ölmez" sloganları oyunun ayrılmaz bir parçasıydı. Ayşe Gülen Halk Sahnesi 29 Nisan'da Eminönü Belediyesi'nde, 30 Nisan'da da Kadıköy ve Eyüp Belediye'lerinde, iş-

ayın Kültür Bakanı "Yasakları yasaklayacağız" dedi. Sayın İçişleri Bakanı "İşkence yapanı bulun, bana getirin, cezasını ben vereceğim" dedi. 11 T emmuz 1992 Cumartesi 15 gün içersinde gerçekleşen 4. polis baskınında 12:30 sularında 24 O.K.M. emekçisi hiç bir gerekçe gösterilmeksizin gözaltına alındı ve Gayrettepe 1. Şube'de hücrelere konuldu. Polisin ağır makinalı silahlarla gerçekleştirdiği baskını meşru kılmak için hazırladığı senaryoyu reddeden ve ifade vermeyen O.K.M. emekçileri gözleri bağlanarak götürüldükleri sorgu odalarında işkence gördüler. Aynı gün 11 T emmuz 1992 Cumartesi 4:00 sularında O.K.M.'n i ağır otomatik silahlarla basan polis 20'nin üzerinde sine-

46 T A V I R

sergiledi. Topluluk 16 Haziran günü Belediye Sendikaları Platformu'nun düzenlediği Dayanışma Gecesi"nde oynadıkları "Genel Grev" adlı oyundan önce işçilere şöyİe sesleniyordu: "Oyunumuzu 15-16 Haziran'ları, Ölüm Orucu Direnişlerini, Zonguldak Grevi'ni, Paşabahçe, Mağa Deri fabrika işgallerini, 16 -17 Nisan direnişlerini yaratan T ürkiye emekçi halklarına sunuyoruz." ma izleyicisini gözaltına alarak çeşitli karakollara dağıttı. En mantık dışı eyleminde bile delinin de kendine göre bir sebebi vardır. Polisin de vardı elbet: Devlet kurumlarının ve egemen güçlerin halka dayattığı yoz kültüre tavır alan ve halktan yana kültür-sanat faaliyetlerinde bulunan demokratik muhalefetin gür sesi O.K.M. üzerinde baskı oluşturmak.

İnsanoğlu söz verdiği eylemleri yerine getirerek varolur. Koalisyon hükümetinin sayın bakanlarını varolmaya çağırıyoruz. Biz O.K.M. Emekçileri "Halktan yana kültür-sanat faaliyetlerinde bulunmak suç-sa biz bu suçu işlemeye devam edeceğiz" demiştik. Biz sanat emekçileri sözümüzü tutuyoruz ve biliyoruz ki sözlerini t utanlar tarihin en güzel yerinde varolacaklardır.


ozgat'ta, Erciyes Üniversitesi'ne bağlı Meslek Yüksek Okulları'nda bulunan devrimci-demokrat gençlik, tüm baskı ve engellemelere rağmen sanatsal etkinliklerini sürdürmeye devam ediyorlar.

1990 yılında, ilk olarak Orhan Asena'nın Toroslar'dan Öteye" adlı oyu-nu okul idaresi tarafından "sakıncalıdır" damgası yedi. Ardından İlhan Selçuk'un "Görülmüştür" adlı eserinden aynı adla sahneye uyarlanan oyunun çalışmalarını yürüten öğrenciler tehditlerle karşılaşarak, oyunun sakıncalı olduğu yönünde uyarıldılar. Yahya Akengin'in "Aile Bağları" adlı oyununa ise "oynayacak kişiler sakıncalıdır" gerekçesiyle izin verilmedi

1991-1992 öğretim yılında daha örgütlü bir duruma gelen sanatsal faaliyetler genişletilerek, tiyatronun yan^sıra saz kursu, resim, fotoğraf, şiir, duvar gazetesi gibi çalışmalar da eklendi Bu çalışmalarla birlikte Zonguldak ve Erzincan'da yaşanılanlara yönelik yardım çalışmalarına yerli halkın da yoğun destek ve katılımı sağlandı. Öğretim yılı sonunda

YOZGAT'TA SANAT ETKİNLİKLERİ bütünleştirilen çalışmalar, 22 Haziran'da "Yüksek Öğrenim Gençliği Yılsonu Etkinliği" ile sergilendi. Kültür Müdürlüğü Sergi Salonu'nda gerçekleştirilen etkinlikler çoğunlukla Meslek Yüksek Okulu öğrencilerinin karma resim ve fotoğraf çalışmalarından oluşuyordu. Sergide ayrıca Yozgat'lı gençlerin resim ve fotoğraf çalışma-

DERGİMİZİN DİYARBAKIR'da TANITIM ve İRTİBAT BÜROS U AÇILDI Adres: İnönü Caddesi, Temiz Apartmanı, Kat: 6/5

ları da yer aldı. Yne öğrenciler tarafından, Gogol'un "Bir Delinin Hatıra Defterinden Anılar" adlı eserinden sahneye uyarlanan oyun için, "sahnenin bulunduğu salon onarımda" vs gerekçelerle İzin verilmedi Oysa ki salonun açılışı daha önce Kültür Bakanı Fikri Sağlar tarafından yapılmış ve çeşitli etkinlikler için kullanılmıştı.

DÜZELTME *Syf.13 3.sütun 28.satır "uyuyan Halk Kitleleri", "uyanan Halk kitleleri" olarak; *Syf.14,1.sütun,26. satır "yüzyıla","üçyüzyıla" olarak düzeltilecek

T A V I

R 47


GRUP YORUM'UN BAYRAĞI kimliğimize açık bir saldırı-dır..."

YÜKSEKLERDE TAŞINIYOR

rup Ekin 4 Mayıs'92'de Dinar'da coşkulu bir konser verdi. 17 Haziran 92'de Adana'da Devrimci P roletarya Dergisi'nin dü-zenlediği "Çalışanlarla Elele" konserinde umut ve sevda yüklü türküler, coşku dolu marşlar söylendi. Fakat geceye genel bir düzensizlik hakimdi. Devrimcilerin düzenlediği bir etkinlik onların kültürün, eğlence tarzını, disiplinini sergiliyorsa, Adana'daki etkinlik izleyiciler anlamında- oldukça kötü bir örnekti. Gece Tutuştu Şiir Grubu ve Grup Açelya'nın da katıldığı gece-de slogan karmaşası yaşanırken, verilmek istenen mesajlar, abartılı davranışlardan dolayı anlaşılamadı. Grup Ekin'in 25 Haziran'da Kayseri'de vereceği konser keyfi engellemeler sonucu yapılamadı. Aynı tarihte Sivas'ta Önder Özdoğan'ın cenazesinden gözaltına alınıp tutuklanarak Kayseri kapalı cezaevine gönderilen Grup Ekin üyeleri-

48 T A V I R

Daha sonra Kayseri Öz-gürDer'in açılışı, dernek binasında yapılan bir dinletiyle kutlandı.

nin mahkemesi vardı. Devletin cenazelerimize bile ne denli tahammülsüz olduğunu vurgulayan Grup Ekin üyeleri savunmalarında şöyle dediler: "... Delil yaratmak için epeyce zorlanılmıştı. Üzerimizde bulunan ve 5000 TL ödendiği takdirde herhangi bir gazete veya dergi bayi-inden rahatlıkla alınabilecek olan Kültür ve Sanat Dergisi silahlı örgüte üyeliğin delili olarak sunuldu mahkemeye... Ayrıca "Cesaret" isimli marşın Devrimci Sol örgütünün marşı olduğu iddia edildi. Cesaret isimli marş bugün herkesin dilindedir ve Çağdaş Halk Müziği'nin güçlü öncüsü Grup Yorum'un aynı adlı kasetinde yer almaktadır. Bu kaset Türkiye'nin dört bir yanında satılmakta ve yüzbinler tarafından dinlenilmektedir. Bu anlamda Devrimci Sol'a ait marş metninin ele geçirilme iddiası ancak gülünç bir iddia olmaktan ibarettir. Kaset bedeli ödendiği taktirde bu marşın sözleri rahatlıkla, yasal yollardan ele geçirilebilir. Hem de canlı olarak! Şu an içinde bulunduğumuz durum, devrimci sanatçı

- 4 Temmuz'da Kam-Sen, BemSen, Sağlık-Sen'li me-murların düzenlediği dayanışma yemeğine katılan Grup Ekin "Sistemden, siyasi partilerden, parlamentodan umudunu kesenlerin çoğunluğu artık kendi gücüne güvenen, gelecek güzel günleri kendi güçlü kollarıyla kuracağının bilinciyle yola çıkıyor" diyerek konserine başladı. Grup Yorum'un "Cesaret" adlı kasetinden de türküler söyleyen Grup Ekin, konseri halaylarla noktaladı. • Grup Özgürlük Türküsü 20 Haziran'92 tarihinde KÜFAD (Küçükköy Folklor Araştırma Derneği) tarafından düzenlenen geleneksel folklor gösterilerinin yer aldığı gecede küçük bir dinleti verdi. • Grup Özgürlük Türküsü 24 Haziran'92 tarihinde Konya Ereğli'sindeydi; Eğitsen'li emekçi öretmenlerin düzenlediği gecede yaklaşık 500 kişiye seslendi. Ereğli ilk kez böyle bir etkinliğe tanık oluyordu. Önce şaşıran kitle konserin ilerleyen dakikalarında türkülerin sıcaklığı-na kaptırıyordu kendini ve türküler hep bir ağızdan söyleniyordu, coşkuyla... • Grup Özgürlük Türküsü 8 Temmuz'92 tarihinde Sağlık-Sen'li emekçilerin Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'ndeki iş bırakma eylemlerine türküler söyleyerek destek verdi.



1992 18 agustos