Issuu on Google+


MERHABA 1991 yılına girdik. 5. sayımızı ekonomik zorluklardan dolayı gecikmeyle yayınlıyoruz. Ko ar adım bir heyecanla, Tavır'la tamamladık bu yılı. Emperyalistlerin çıkarları için sava a sürüklenen bir ülkede haksız sava lara kar ı sanat, edebiyat... Fa ist yasaların, baskının, zorun, dayatmanın kar ısında demokrasi mücadelesini, devrimci mücadeleyi destekleyen; uzun ve zorlu mücadeleler sonucu her türlü bedeli ödeyerek yeni gelenekler yaratan ve kapısına kilit vurmakla mücadelesinin durdurulamayaca ına inandı ımız TAYAD'ı 'Tutuklu ve Hükümlü Aileleri Yardımla ma Derne i', gözaltına alınmaya, i kenceye, tutuklanmaya ra men demokrasi mücadelesi verenleri destekleyen sanat, edebiyat... Seslerini madencilerin sesine, yeraltı tünellerinden Zonguldak sokaklarına fı kıran, devrimci önderlikle bir gün boraya, sele dönecek ı ı ın u ultusuna katan sanatçılar. Kol kola yürüyen sokaklarla, kar altında tohum büyüten tarlalarla, özgücüne güvenerek dü manların burçlarını zorlayan mızraklar için, dorukları sarsacak rüzgarlar için yapılan sanat bize umutlu bir gelecek vadediyor. "Karanlık Oda Sosyalizme Açılan Yolu Aydınlatacak" adlı yazımız, FOSEM'in devrimci sanatçıların dü üncelerine, hedeflerine açıklık getirmesi açısından önemli. Adnan Yücel'in bölümler halinde yayınlayaca ımız yeni, destan iiri "Ate in ve Güne in Çocukları" adı yasak ülkenin tarihine, toplumsal mücadelelerine iirsel ı ıklar yakacaktır. Tavır devrimci kültür cephesinin sesi, iyiye, güzele, do ruya giden yolda bir TAVIR

tartı ma platformu olmalıdır. "Yeryüzü A kın Yüzü Oluncaya Dek" Mücadele, Ama Nasıl? adlı TKM-Tavır imzalı yazı bu çerçevede de erlendirilmelidir. 80 sonrası, emperyalist kültür kitlelerin be enisini de i tirmede, sanatsal yakla ımlarını yozla tırmada önemli mesafeler katetti. Tavır, adları unutturulan ozanların, edebiyatçıların emekçilere ula masında, tanıtılmasında bir köprü olacaktır. Tavır, de i ik da ıtım olanakları yaratarak gecekondulara, fabrikalara, maden ocaklarına ula ıyor. Okuyucularımız iirler, öyküler gönderiyor. " afaksız Ya ayanlar" madenci bir okurumuzun öyküsü. "Hücreler Aydınlandı" tutsaklık ko ullarıyla; süreklile en, yaygınla an devrimci direni in öyküsü. Birinci elden tanıklık. "Gözlerdeki Sis" Çetin enyurt'un TAYAD Öykü Yarı ması'nda ödüllendirilen bir öyküsü. "Gözlerdeki Sis"de ya ayanların yazdı ı bir öykü. Grup Yorum Zonguldak'ta, Fosem Mersin'de.... "... zlenimler" ba lıklı yazılarda küçük burjuva sanatçılarla devrimci sanatçıları ayıran özellikler görülebilir. Ekonomik nedenlerle sayfa sayımızı artıramadı ımız için, bu sayımızda yer almayan kısa oyun metinleri, nota ve arkı sözlerini, gelecek sayılarda yayınlamaya devam edece iz. Yeni yılda geli en, zenginle en, giderek edebiyat dünyasında emperyalist kültüre alternatif sosyalist bir odak olabilecek bir Tavır dile iyle. Daha hızlı ko ulan bir mücadele yılı dileklerimizle... 1


KARANLIK ODA SOSYALZME AÇILAN YOLU AYDINLATACAK! FOSEM

Sabah gazeteyi elimize aldıımızda, günlük haberlerle balantılı olarak irili ufaklı bir sürü fotorafla karılaırız. Yolda giderken ilan panolarına, duvarlara yapıtırılmı tüketimi özendirici reklam fotorafları görürüz. Bir kuruma kaydımızı yaptırırken, bir ie girerken, bir belge çıkartırken istenen balıca evrakların içinde mutlaka vesikalık fotorafımız da yer alır. Örnekleri çoaltmak mümkün. Yüzelli yıllık geçmiiyle, teknik alanda gerçekleen buluların fotoraf makinalarına ve malzemelerine yansımasıyla birlikte fotoraf; yediden yetmie hepimizin yaantısında kendisine bir yer edinmitir. Bugün, ömründe hiç fotoraf görmemilerin sayısı okyanusta damla kadardır. Bütün bunlara karın, sıradan birine "Fotoraf sanatı üzerine ne düünüyorsun? Hiç sanat fotorafı gördün mü?" vb. sorular yönelttiimizde büyük bir olasılıkla alacaımız yanıt bir kaç sözcüü geçmeyecektir.

film gereklidir. Pozlanmı filmin banyosunu, karta aktarılmasını da hesaplarsak, yüklüce bir miktar çıkar karımıza. Zaten geçim sıkıntısından bunalan, kuruların hesabını yapmakta olan emekçi halkımızın, fotoraf alanında çalımalar yapması çok zordur.

Fotoraf sanatının, sınıflar mücadelesinde etkin olarak kullanılmamasının, Türkiye emekçi halklarına ulatırılamamasının en büyük nedeni; fotoraf sanatçılarının büyük çounluunun küçük burjuva kökenli olmasıdır. Fotoraf sanatının, küçük burjuva fotoraf sanatçılarının tekelinde bulunmasının nedenlerini ekonomik temellerde aramak gerekir. Fotoraf, çekiminden izleyiciye ulatırılmasına kadar, sürekli para harcanmasını gerektiren bir uratır. Fotoraf çekimi için en azından bir fotoraf makinası ve

estetik kaygıların ön plana

TAVIR

Fotoraf alanında söz sahibi olan küçük burjuva sanatçılar, düünce ve deer yargılarını ürünlerine de yansıtmılardır. Sanat her zaman, sınıfsal bir nitelik taımıtır. Çaımızda burjuva dünya görüünü dile getiren sanat da sınıfsal karakteri gerei yozlamıtır.

Fotoraf sanatının sınıfsal niteliini gözardı edenler, burjuva ideolojisine denk düen kaygılarla anlaılmaz görüntülerin elde edildii, geçtii, iletilmek istenen herhangi bir mesajı olmayan ürünler ortaya koymaktadırlar.

Fotoraf sanatının sınıfsal niteliini gözardı edenler, burjuva ideolojisine denk düen kaygılarla anlaılmaz görüntülerin elde edildii, estetik kaygıların ön plana geçtii, iletilmek istenen herhangi bir mesajı olmayan 2


ürünler ortaya koymaktadırlar. "Seslendii kitlenin bilgi ve deneyimlerine hiçbir ey katmayan, onları geldikleri gibi geri gönderen, kaba içgüdüleri gıcıklamaktan ve ham yada içi geçmi görü leri beslemekten ba ka bir tasası olmayan sanatın deeri sıfırdır." diyor Bertolt Brecht. Ne yazık ki, bugün üretilen sanat fotoraflarının büyük çounluu bu tanımın kapsamı içinde yer almaktadır. Ayrıca, çe itli kurumların, fotoraf malzemesi üreten firmaların açmı oldukları fotoraf yarı malarında, konunun "nü, portre, turistik yerler, vs." olarak belirlenmesi fotoraf sanatçısını dar kalıplar içine hapsetmekte, burjuvazinin istemlerine göre ürünler ortaya koymasına neden olmaktadır. Fotoraf alanındaki olumsuz örneklerden yola çıkarak, ülkemizde iyi ürünler olmadıını söylemek yanlı olur. 60'lı ve 70'li yılların sonlarında, özellikle toplumsal muhalefetin yükseldii yıllarda geli en süreçten etkilenen sanatçılarda günceli estetik yakla ımlarla yarına ula tırabilmenin kaygısını ta ımı lardır. Dönem dönem bireyler ya da kısa süreli ya ayan gruplar tarafından güzel fotoraflar üretilebilmi tir. Fotoraf sanatını yozla mı burjuva beeni ve dünya görü ünden kurtarmanın yolu onu sınıfsal niteliiyle deerlendirmekten geçer. Fotorafın gücü yadsınamaz bir gerçektir. Dünya fotoraf tarihinden ve ülkemizdeki fotoraflardan vereceimiz çarpıcı örnekler, bu gücü kanıtlamaya yeterli olacaktır. Yirminci yüzyılın ilk yarısında, Amerika'nın birçok eyaletinde zor ko ullarda çalı an çocukların fotoraflarını çeken Levis Hine, TAVIR

toplumun kanayan yarasına parmak basmı , bu konu üzerine kamuoyu olu turulmasında etkin bir rol oynamı tır. Böylece 14 ya ından küçük çocukların çalı masını yasaklayan, 16 ya ından küçük çocukların da günde 8 saatten fazla çalı mamasını salayan yasanın çıkarılmasına hizmet etmi tir. "Fotoraf gerçein kendisinden daha etkilidir" diyor Levis Hine. Demekle kalmıyor objektifini halkın sorunlarına, toplumsal çeli kilere dorultarak, ya adıı ortamın dei mesine de katkıda bulunuyor. 1936 yılında, spanya'da Cumhuriyetçi güçler fa ist Franko kuvvetlerine kar ı ülkenin dört bir yanında sava ırken, Robert Kapa elinde fotoraf makinası en ön saflarda yer alıyor. Cumhuriyetçilerin fa izme kar ı verdii mücadeleyi belgeliyordu. 1954'de Fransız emperyalizminin Vietnam i galini belgelemek uruna ya amından oluyordu. Japon emperyalizminin Çin'e saldırısını, ikinci payla ım sava ını da belgeleyen fotorafçı, dünyayı yerinden sarsıyor "kim için, ne için sava " sorularının netle mesine yardımcı oluyordu. 1935'lerde Amerika'da, Dorothea Lange fotoraflarıyla, göçmen ailelerinin içinde bulundukları kötü ko ulları açıa çıkarıyor, "göçmen ana"adlı fotorafının gazetelerde yayınlanmasıyla binlerce ki inin göçmen kamplarına yardım etmesini ko ulların iyile tirilmesini salıyordu. Amerikan emperyalizminin, 1983 yılında Karayipler Denizi'ndeki Granada adasının i gali sırasında basının adaya giri i yasaklanmı tı. Her ey olup bittikten sonra gazetecilerin adaya girmesine izin verilecekti. Emperyalizm Granada da insan haklarını koruma maskesi altında yapacaı katliamları, 3


dünya kamuoyundan gizlemeyi hesaplıyordu. Ne yazık ki, evdeki hesap çar ıya uymadı. Tesadüfen adada bulunan üç fotorafçı; Claude Urraca, Fabion, Michel Parbot ABD askerlerinin e tirdii terörü, halkın yol ortasında kur una dizilmesini belgelediler. Böylece bu fotorafçılar emperyalizmin gizlemek istedii gerçek yüzünü günı ıına çıkardılar.

mücadelesine katıldıının, soykırıma ve fa ist teröre kar ı direndiinin göstergesidir. Dalarda yakılan ate ler, sokaklarda varillerin türküsü, zafer i aretleri, resmi ideolojiye en iyi yanıtlardır. Zılgıt seslerini duyabilirsiniz o fotoraflarda. Silahların gölgesinde ya amanın ürküntüsünü, ihanetin alçaklıını ama yine de umudu, birle menin gücünü görebilirsiniz. Çeltek faciasıyla birlikte topraa Ülkemizde toplumsal mücadeleyi belgeleyen fotoraflara baktıımızda, bu gömülen maden i çilerinin ve ailelerinin fotorafların, resmi ideolojinin yalanlarını ya adıkları dramı, çektii acıları, suratlarına nasıl çarptıını görebiliriz. madenlerdeki çalı ma ko ullarının fotoraflarla yüreimizde 1977 1 Mayıs katliamının fotorafları, ilkelliini, silahlı çatı manın devrimciler arasındaki hissetmedik mi? sürtü meler sonucu ba lamadıının, Ya Küçükarmutlu'da militan kontrgerillanın planlı bir saldırısı yakalama bahanesiyle, gecekondu olduunun kanıtıdır. Kahramanmara 'ta, halkını sindirmeye yönelik baskınlar. Çorum'da sivil fa ist çetelerin önceden Polisi, bir ehit verme pahasına geri i aretledikleri evlere saldırıp çocukları, püskürttükten sonra, ellerinde sopalarla gebe kadınları, genç, ya lı kendilerinden yeni bir saldırıya kar ı hazır bekleyen olmayan herkesi katletmeleri fotoraflarla gecekondu kadınlarını, belgeleyen belgelendi. Bu fotoraflar cunta eflerinin fotoraflar, yalvaranların deil, terörist, cani türü iddialarının aksine direnenlerin kazanacaını göstermiyor devrimcilerin halkı fa ist teröre ve mu? katliamlara kar ı savunduunun kanıtı deil Bütün bu örneklerden görülecei gibi midir? fotorafın gücü apaçık ortadadır. 1 Mayıs'89 da M.Akif Dalcı fa ist Yapılması gereken, bu gücü sınıflar kur unlarla öldürüldü. Resmi mücadelesinde hak ettii yere açıklamalarda göstericilerin birbirini oturtmaktır. vurduu söyleniyordu. Ertesi gün, Sadece stanbul'da gecekondu gazete fotorafları bir trafik polisinin sayısının 500.000'e ula tıını, silahını dorultup, hedef gözeterek ate çocukluunu ya ayamadan fabrikalarda, ettiini gözler önüne seriyordu. Dalcı'nın atölyelerde çalı maya ba layanları, ellerinde ta lar polis kur unlarına kar ı madenlerde en ilkel ko ullarda üretim ölümü göze alarak direndii anda yapanları, pazar yerleri daıldıktan çekilen fotoraf, sınıf mücadelesinin sonra yere atılan sebze ve meyveleri keskinliini sömürüsüz topluma giden toplayanları, hakkını aramak için sokaa yolda her eyi göüslemek gerektiinin dökülenleri, genel grev hazırlıı yapan açık bir belgesidir. i çileri, YÖK zincirini kırmak için boykota Silopi, Nusaybin, Cizre fotorafları K....... 'da halkın, yurtseverlerin TAVIR

giden üniversite örencilerini dü ünürsek, fotoraf sanatçısının objektifini nereye dorultması 4


gerektiini daha iyi kavrayabiliriz. Böylesi bir süreçte bireysel, içe dönük, yalnız estetik kaygılarla fotoraf çekenler kendilerini sorgulamalıdırlar. Salt, sanat yapma adına çekilen fotorafların, burjuvaziye hizmet edecei akıldan çıkarılmamalıdır. Fotoraf sanatçısı çaının tanıı olmalıdır. Bu tanıklık sanatçının toplumsal çelikileri belgelemesiyle, fotoraf diliyle mücadelenin tarihini yazmasıyla mümkündür. Bir grev yerini, oradaki cokuyu, dayanımayı gösteren bir fotoraf greve çıktıında, yalnız kalmanın endiesini taıyan dier içilere moral kaynaı olabilir. Zonguldak'da 48 bin madencinin açlıa, yoksullua, kötü çalıma koullarına karı greve çıkmaları, halkın grevcileri desteklemesi, dier ocakları harekete geçirebilir. Fotoraf; dayanımanın, örgütlenmenin gerekliini kavratabilir. Devrimci fotoraf sanatçısı, belgesel fotoraf çalımalarına yönelmelidir. Toplumsal gelimeyi (sosyal, kültürel, ekonomik), toplumsal mücadeleyi fotoraf s a n a tın ın g ü cü y le belgelemelidir. Belgesel fotorafların yanı sıra kurgu fotorafları da toplumsal mücadeleye katılmalıdır. Negatiflerin uygun bir ekilde bütünletirilmesiyle ya da karanlık oda tekniinden ve ıık-gölge oyunlarından, mümkün olduunca yararlanarak oluturulacak kurgu fotoraflar, izleyiciye bir mesaj iletebilecei gibi, estetik güzelliiyle de uzun süre hafızalardan silinmeyecektir. Ele alınan soruna çözüm getirmek için bir adımdır fotoraf. Söylediklerimizden fotorafın sadece içeriine önem verilmesi gerektii anlaılmamalıdır. Sadece içerie önem veren yaklaım kaba saptamacılıktır, bundan kaçınmak TAVIR

gerekir. Fotorafta öz ve biçim eit aırlıkta olmalıdır. Estetik deeri olmayan bir fotoraf içerii ne denli önemli olursa olsun kısa sürede unutulur. Sanatçı objektifine hakim olmalı, görsel elemanları deerlendirebilmen, teknik olanakları ve sanatsal yeteneklerini yapıtına aktarabilmelidir. Biçimde halkın anlayacaı bir dil oluturulmalıdır. Belge fotorafları bir makalenin, bir romanın, bir haber yazısının aktaramadıı gerçeklii olduu gibi verebilir. Bu güç sanatçının dünya görüüyle dorudan ilintilidir. Fotoraf bir eitim, propaganda aracı olarak da önemli bir ileve sahiptir. Bunun en güzel örnei FOSEM'in "Haksız Savalara Hayır" adlı dia gösterisidir. Bu çalıma binlerce emekçiye gösterilmi, haksız savalara karı emekçi halkımızın tepkisini eyleme dökmesine, emperyalist savaa karı komitelerde örgütlenmesine yardımcı olmutur. Küçük burjuva fotorafçıları elitist yaklaımlarını, ürünlerini, izleyiciye ulatırırken de sürdürmekte, sergi salonlarının ve sanat galerilerinin dıına çıkmamaktadırlar. Dolayısıyla ürünlerini izleyenlerin sayısı bir kaç yüzü aamamaktadır. Oysa fotoraf, emekçi halka ulatırılmalıdır. Gecekondu mahalleleri, fabrikalar, iyerleri, hastaneler, okullar, sokaklar hatta pazar yerleri doal bir sergi salonu olarak deerlendirilmelidir. Bunun yolu örgütlü sanatçı olmaktan geçer. Fotoraf emekçi yıınların daha iyi yaama, hak arama mücadelesine, demokrasi mücadelesine, yeni bir toplum yeni bir dünya kurmak için iktidar mücadelesine katılacaksa, fotoraf sanatçısı da örgütlü olmalıdır. Fotoraf sanatı, karanlık odanın karanlıından yayılan bir ııa dönümelidir. Sömürüsüz topluma giden yolu aydınlatmalıdır. 5


Adnan YÜCEL

R i

ATEN VE GÜNEN ÇOCUKLARI

-1 -

Ate in ve güne in topraklarında Adem'den önce de akardı o nehirler Adem'in arkasında yürüyen erler Bütün olanları çok sonradan gördüler Ate in çocukları olmazdan önce

ama 'ın çocuklarıydılar Bir alınteri pi erdi ocaklarında Bir de yüreklerinde dostluklar Gelip iki nehrin arasında durdular Her birine bir tutam saç Bir de kurban sundular Halklar denizine doru akan I ıktan bir nehir oldular Nehirlerden biri topraı dölleyen Dieri daları delip yol edendi Ve ama gökyüzünde bir görkemdi ki nehrin ortak yüreinde kutsal ki nehrin ortak dilinde erdemdi Da yoktu ki çıkılsın yücesine Aaç ve yaprak dilinden Yanıtlar verilsin tanrının sesine

TAVIR

6


Medya'nın ataları dü ündüler Seslerini koyup rüzgârın yelesine Tüm halklara haber verdiler

afak öncesi bir ulu törende Gönül gönüle bütünle tiler Yapma dalar diktiler yeryüzüne Adına "zigurrat" dediler ki nehrin arasındaki tüm halklar Bir aızdan aynı sözü söylediler Ve her törende tanrıça Ninsun'u

ama 'a haberci gönderdiler Nerden bilsin ki Medya'nın ataları Yapma dalar gerçek daa benzemez Çıplak dalarda ku lar sevi mez Kuytularında çiçekler gülü mez Yamaçlarında aaçlar filizlenmez Nerden bilirlerdi ki Altı ulusun ortak tanrısı Yapma daların sesine yanıt vermez Zigurrat daa benzesin diye

ama öfkelenip ı ıını kesmesin Ninsun alayıp üzülmesin diye Görkemli çınarlar diktiler birine En büyük olan Babil'dekine Gür çamlar Ate renkli narlar diktiler Adem'in arkasında yürüyen erler Bütün bunları sonradan gördüler Ve yapma daa Babil'in asma bahçesi dediler O günden sonra Medya'nm ataları

ama 'ın sesine ses verdiler Bin kudüm Bin zil çalıp sabahlara dek Ninsun'un gözya ını dindirdiler Ve Medya'nın en bilge megine Sözlerin en kutsalını söylettiler TAVIR

7


Ah Medya ate in ve güne in sesi Altı halk nehrinin mitolojik denizi Kaç kez kuruyup yeniden çaladın Ba ka nehirlere karı ıp, kendini aradın skit oldun Hitit oldun I uva'da özgür gezen yılkı atlarını Sava arabalarına ilk sen ko tun Babil'in asma bahçelerini Urartu'nun da kalelerini kurdun Ve Asur'da ba kaldırıp zulme syanı ate in diliyle tarihe koydun Yüzyıllar suyundan bir damladır senin Acılar destanından bir mısradır senin Sevinçlerin-a kların ve hüzünlerinle Aıtların-oyunların ve türkülerinle Sen ki büyük bir halklar denizisin Dört bin yıl sonra bile ama Hâlâ yurtsuz dilinde " em"dir senin Ah o güzellikleri yok eden dinler nsanlıın çocukluk çaına Zulmün kılıcını sokan cinler Tanrı adına halkları kulla tıran Ve kralları tanrıla tıran kinler Yeryüzünü sınır sınır Gökyüzünü yıldız yıldız böldüler Her kralın tanrıla ma töreninde Bölük bölük insan yediler ki nehrin arasında Ay'ı karartıp güne i söndürdüler Ve bir sabah Babil'in asma bahçesinde Tanrıça Ninsun'u karanlıa gömdüler ki nehrin arasında tüm nehirlere Ayrı ayrı bir din verdiler Ve Medya nehrine "zerdü t" dediler Bir de "avesta" adlı tabletlerde "Gatha" denilen kurallar gönderdiler Güne yerine ate i gösterdiler

TAVIR

8


ki nehrin arası Ba tan sona bir yangındır artık Nerden bilsin ki Medya'nın ataları Ninsun fırlayıp karanlıklardan Binmi dalgaların köpüklü ba ına Bir elinde gökyüzü Bir elinde deniz Çıkmı bin yıllık Yunan yolculuuna Bin yılda nice tanrıçalar dourmu Gökyüzündeki yıldızlardan Asterte Denizdeki köpüklerden Afrodit olmu Fenike'den Troya'ya tüm kıyıları

ama 'ın sönmeyen ı ııyla yourmu Bin yıl sonra eski Yunan'da Dalgalardan fırlayıp Thetis olmu ki nehirden ve ama 'tan uzak Bir nice tanrıya nektar sunmu Ve Ar ipel kıyılarında yükselen Olimposlarda kavu mu zigurratına Yani gerçek daların O ula ılmaz tanrısal doruklarında ki nehrin havada birle en sesine Yerden sesler yükseldi bir gece yilik ve kötülük adına Tabletlerden okunan bir söylence Zerdü t bir hürmüz rahibiydi Mazda reformcusu bilge bir ki i Ve Medya'nın en kutsal megiydi yilikle kötülüün sonsuz sava ında yiliin ate ten sihirli sesiydi Dü ünce iyi dü ünülsün Söz iyi söylensin iyi yapılsın derdi Sonra geldii gibi bir karanlıktan Bir ba ka karanlıa doru giderdi Ve her gidi inden sonra Karanlık yırtılsın diye ardından Güne e doru bir ate yükselirdi. (Sürecek) TAVIR

9


TAVIR

10


Soner KAYNAR

RLER

TE BEN GELDM  te ben.geldim Bölüp geceyi can uykularından li iverdim gülü lerine, Özlemlerim, Tutkularım, Kimi zaman alamaklı olduum Ezgilerle geldim. Pir Sultanım Canım, can yolda ım Aynı yolun yolcusuyuz Güne in hüzünlü oluyuz.  te ben geldim Gün batımlarına Yürek yangılarına inat Bir sevda var omuzlarımda Yarınlara ta ımak için Türküleri ku andım da geldim. Nazımım ustam Canım, can yolda ım Aynı yolun yolcusuyuz Güne in hüzünlü oluyuz.

TELL DUVAKLIM Sevdamızdır adı Telli duvaklım, Al utançlarına Kalem tutmaz, Dil yetmez de deil Ahdimizi kolla Mahir yüreklerde. Ki saçlarında, Haykıran bir militandır gece. Gözlerinde, Direnen bir anadır gündoumları. Tenin budayımsı Kıraç topraklarda yeti en Onurumuzdur sevdiceim. TAVIR

11


R

Çetin BOA

KIYILARI NARÇÇEKL NEHRLER Gel, o acımasız gecenin alevlerinden; geç de gel ki, güneinle serinleyelim. En cokulu direniler sarsın kentlerini, çoalsın gelecein güzel özlemi. Her eyi yeniden yaratırken, sevinçleri her insana eitleyelim. Beynimizin ve yüreimizin o en eski ateini; hep yüksekte, öyle canlı ve hiç söndürmeden. Gel, turunçların bakaldırdıı alanlardan; tanrılarla didien halklara, kurtuluu gösterelim. Portakal çiçekleriyle burun buruna sokaklarda, içilerle çeliklemi en anlamlı enlikler için. Çukurova'yı allı pullu bir gelin gibi bezeyen, mavzerini çatıp gelmi o arının yüreine seslenelim. Ve dünyayı renklendiren bir ııın izinde; en geni, en yaygın ufuklar edinelim. Gel; yepyeni bir afak atanda. Nasıl olsa, bu saatte bütün içiler ayaktadır. Yeni ve kararlı birliklerin özgürlüünce gel. Çünkü bu haklı kavga, her yanı sarıp kuatmaktadır. Hayatın en yüce deeri emei; bilinçle, sevgiyle, dirençle damıtarak gel. Barı ve kardeliin kıvılcımlarıdır tutuan, o evrensel türkülerde bulutuumuz. Gel, kıyıları narçiçekli nehirlerden geçelim. Gel, önümüzdeki u sonsuz ııa yürüyelim. Dümeden, dökülmeden, durmadan; insanın en gerçek, en umutlu sevdasına. Denizlerce çoalan en güçlü devrimler için; bütün insanlıı kucaklayacak bir birliin yolunda; yataında kıpkızıl ııklarıyla, narçiçekli nehirlerin arkısını söyleyelim...

TAVIR

12


"YERYÜZÜ AKIN YÜZÜ OLUNCAYA DEK" MÜCADELE, AMA NASIL? TKM-TAVIR roman, iir ve öykü kitapları çıkıyor, karikatürler dergilerde yer almaya balıyor, cezaevi ürünü besteler kasetlerde sesini duyuruyordu. Ancak, direnii anlatma gibi önemli bir misyonu yüklenen bu sanatçılar ne yazık ki, çounlukla cezaevlerinde yılgınlıa düen, en azından direniin ve mücadelenin içinde örgütlü olarak yer alamayan insanlardı. Genel olarak iki grupta toplayabileceimiz bu yazar ve sanatçılar ya devrimci mücadeleyle uzaktan yakından ilgisi olmayan "hariçten gazel okuyup" akıl hocalıı yapmakla yetinen, silahlı mücadeleye hastalık derecesinde allerji duyan küçük burjuva aydın-entelektüellerden, ya da 12 Eylül döneminin yarattıı ortamda, örgütlü devrimci yurtsever saflardan çıkan, "sanatçı"lıını örgütlü ve aktif mücadeleden kaçıın paravanası olarak Uzunca süren bu sessiz, dejenere kullanan ve bu dorultuda u veya bu hava, devrimci seslerin kendini sanat oranda yol kateden, baka bir deyile alanında eksii ile yanlııyla da olsa ifade birincilerle bütünleme yolunda ilerleyen etmesiyle bozulmaya baladı: Direni ve veya bütünlemi olan utangaç mücadele bu kez cezaevlerindeki yılgınlardan olumaktadır. Sonuçta mücadeleyle anlatılıyordu. Direnii devrimci mücadele; kimi zaman eksik ve anlatan anı, yanlı, kimi zaman doru, kimi zaman küçük burjuva aydınlarca, kimi zaman

Yenilgi ve yarı yenilgi yılları devrimciler için çok ilginç gelimelerin gözlendii dönemler olma özellii de taır. Bir tarafta teslim olmamak için dövüenler, (belki sonuçta esir dümülerdir) dier tarafta ise esir dümeyi bile göze alamayıp mültecilii seçerek kaçanlar ya da bu ülke içinde kendilerine "dertsiz, tasasız" bir dünya yaratanlar. 12 Eylül'den sonra Türkiye solu da ite böyle bir dönem yaadı. Bu dönemin sanat alan ınd aki gelimelerinden biri ise, cuntanın halkın ve duyarlı kesimlerin bilincini teslim alma politikasındaki baarısının doal bir sonucu olarak, geçmiin örgütlü mücadelesinde yer alan aydın sanatçı kesimin; birey özgürlüünü ve örgütlülüün bireyi reddettiini kefetmesiydi. Bunun 80'in hemen sonrasına denk dümesi ise basit bir rastlantıydı herhalde!

TAVIR

13


devrimci sanatçılarla anlatıldı. Ve bu direni ürünleri, devrimci mücadelenin geli imiyle orantılı olarak daha geni kesimlere ula maya ba ladı. "Yeryüzü A kın Yüzü Oluncaya Dek" bu direni ürünlerinden biridir. iir, 12 Eylül öncesinde ve sonrasında, çe itli alanlardaki mücadele ve direni in olumlu ve ozan tarafından olumsuz olarak nitelenen yönlerini, iir bütünsellii içinde vermeye çalı an bir destan iirdir ve genel hava olarak olumludur. Pasifizmi, kaçkınlıı, yılgınlıı mahkum etmekte, direni i ve direnenleri, yılgınlara kar ı net bir ekilde olumlamakta ve savunmaktadır. "Direni , inanç, kavga, bilinç" birbirinden ayrılmaz bir ekilde içiçe girmi tir iirde. Oldukça etkileyici bir anlatımı olan iirde imge sıkıntısı çekilmemekte, hatta bu imgeler bazen oldukça vurucu gücü olan bir nitelie de bürünebilmektedir. air dü üncelerini aktarırken biçimde sılıa dü memekte, kimi zaman soru sorarak, kimi zaman destansı anlatımlarla, tavrını net bir ekilde anlatmaktadır. Bu ise iirin sıkıcılıını engellemekte, akıcı, yalın ve etkili anlatımıyla da iir dikkat çekmektedir.

iirin dili genel olarak olumlanabilir. iir dilinde olması gereken iki ana ölçüt; emekçi halkın anlayabilmesi ve emekçi halkın dilini y e tk in le tir me , zenginle tirmede i levli olması ve devrimci sanat diline hizmet edebilmesi, iirde vardır. Ancak bazı bölümlerde bu durum yok oluyor, bir anla ılmazlık ve mulaklık seziliyor. Bu bölümlerin, genellikle ozanın içerikte kafasının karı ık olduu ve devrimcilere utangaç bir üslupla ele tiri getirdii yerler olduunu görüyoruz. Ancak demin de belirttiimiz gibi, bu bölümler azdır ve

TAVIR

iire hakim olan dil yapısı, anla ılabilir, net ve gülün dikenini göüslemekten kaçmayan bir niteliktedir.

iir, genel olarak devrimcileri anlatmaktadır. Bu anlatımda devrim-kar ıdevrim çatı ması temel alınmı tır ve bu olumlu bir yöndür. Öze ve biçime ili kin bu özellik önemlidir. Yurtsever bir ozanın ya da proletaryadan yana saf tutan ürünler verme iddiasında olan bir ozanın bu konudaki samimiyetinin bir ölçütü de iirinin eksenidir. Bu eksene sınıf çatı ması oturtulmamı sa, yaldızlı radikal söylemler, ajitatif yönler, insanların " u kadar devrimci", "bu kadar yiit" olduundan bahsetmek fazla anlam ta ımayacaktır. Sanat ürünlerinde temel sınıfsal çeli kinin, o ülkenin ko ullarına yansıması ön planda olmak zorundadır. A. Yücel iirinin eksenine sınıf çatı masını almı , halkın anlayabilecei bir dille, kendini de içine kattıı, devrimcilerden yana saf tutmu , onların direncini, inancını, bilincini olumlamı ve bu kavganın süreceini vurgulamı tır. Bu yönüyle olumlanabilen ozan, iirin içinde bu olumlulukları fazlasıyla gölgeleyebilecek yanlı lara da sıkça dü mü tür. Bunları iirin biraz daha somut deerlendirilmesiyle göstermeye çalı alım: I. Bölümde ozan, devrimci mücadeleyle tanı masını anlatır. Bu sürecin genel hatlarını kısaca çizer. Ozan, devrimci mücadeleyle "uçurumlarda d ir en en güllerin" törenlerle yakılmadıı 12 Mart öncesinde tanı mı ve bu "deprem çaına (12 Mart) girmi tir. leride neler olduunu göreceimiz "yaralı tutkular"la (ki bunlar ozana göre devrimci mücadele tarafından hala a ılamamı tır) ama yarınlara olan a k ile, balılık ve kavga ile deprem çaında da ayaktadır 14


Bu bölümde ozan özdeletirme teknii kullanmıtır. Devrimci mücadeleyi kendisini örnek alarak anlatmaya çalımıtır. Bölüm, hemen her bölüm sonunda tekrarlanan; kavganın, yeryüzü akın yüzü oluncaya dek sürecei mesajıyla bitiyor. II. Bölümde, ozan; diyalektik materyalist bir bakıı yakaladıı toplumlar tarihini baarılı ve güzel bir dille anlatıyor. Bu bölümde olumlu bir yön daha kendisini gösteriyor. iirin bütününde, hem imgesel-kapalı ve hem imgesel-açık ama iirsel bir yapı oluturan dizeler burada daha anlaılır kılınarak açık dizeler öne çıkıyor. III. Bölüm direni ve direnite ölenlerin destanına somut bir girite balıyor. Ancak ozanın bireysel siyasi kimliinin öne çıktıı, "serden geçti yaralı tutkularının" açıldıı bölüm silahlı mücadeleye karı çıkıa dönüüyor. Devrimciler aceleci, acemi ilan ediliyor, mücadele hedefsizmi imajı bırakılıyor: "Yoksul bir kör döüü müydü bu Ceylansız bir av partisi mi yoksa" Ya da "Kıraç topraklara sulak mı denildi Ate böcekleri yıldız mı bilindi" dizeleriyle devrimciler ate böcei, onları çıkaran gençlik hareketi ise kıraç, gösteriliyor. "Bütün sesler ihanet tonunda sanki Bütün gözler ihbar kukusunda" diyerek ozan sübjektif kaygı ve güvensizliklerinden baka bir ey anlatamamakta. "yürürdü, korkusuz ve yarınsız" "Hayır

dizeleriyle ozan, yılgınlık ve karamsarlıını silahlı mücadeleye maletmitir. Gorki'nin dedii gibi "bütün düünlerde nianlı, bütün gömmelerde ölü" olan küçük burjuvazinin yaygın bir psikolojik tepkisidir ozanınki. A. Yücel deil, davadır kötü ve suçlu olan!... Balardaki yarına balılık ve inanç kalmamıtır artık. Ama A. Yücel gene de devrimcilere söz söylememektedir: "Ne sevgi susuzu korkusuzluadır sözümüz Ne bilinç yoksulu kahramanlıa Ey her soruda bin imek çakıtı Her yüzde bin kelebek bakılı doa Bu sesleniimiz yalnız sana" dizeleriyle devrimciler; korkusuz, kahraman ama sevgi susuzu ve bilinç yoksulu olarak niteleniyor. Buna ramen bütün suç doadadır. Ozan, doanın evrimini hızlandırmayıına hayıflanmaktadır. Ama ozan bu bölümün sonuna doru "Bir filizlik fidan deil Bir umutsuz güman deil Bir doutur bu afak diliyle" diyerek mücadelenin süreceini vurguluyor. "Bir ırmak olup sonsuz yürüme/bir çı olup yürüdükçe büyüme" dizeleriyle de (aynı bölümdeki) "yürürdü korkusuz ve yarınsız" dizesine karı çıkıyor adeta. Ozan tam bir çelikiler yumaına dönüüyor. IV. Bölümde ozan yine özdeletirme tekniiyle kavgaya olan balılıa (büyük ak) deindikten sonra, 12 Mart ve 12 Eylül süreçlerinin soyut bir betimlemesini yaparken, silahlı mücadeleye getirdii eletirileri geri çekmeden, oportünizm ve reformizmle farkını koymaya çalııyor. "Bildiklerindeki mavi çılıklara" hayır diyen ozan:

Hiçbir zamanı göstermiyordu saatler" TAVIR

15


"Yitip giden pembe çocukluumuz

Ve daha niceleri daha niceleri

Yine zamansız büyümü bir kandı"

Velhasıl hiç bir güzellii

dizeleriyle, gençlii, bilinçsizce, çocukluk hülyalarıyla zamansız silahlanmasını gündeme getiriyor. "Ve yalnız ve zamansız" bir mücadele sonucu gidenlerin ardından, "Hayır Ege'de tütün deildi hiç kimse Çukurova'da pamuk Konya'da buday deildi alayan Ucu kırık bir kalemdi yalnızca Bir de yakılan kitap Ve bıçaklanan defterdi baıran" denilerek, darbeyi yiyenlerin yalnızca aydınlar ve örenciler olduu köylüler ve içilerle ba kurulamadıı için onların alayıp, baırmadıı anlatılıyor. Oysa devrimciler halktan bu kadar kopuk olmadıı gibi, " kalemin ucu"nu kıran cuntanın, Ege'nin tütününe, Çukurova'nın pamuuna ve Konya'nın budayına hiç bir ey yapmadıı ozanın da katılmayacaı bir anlam çıkabilir. V. Bölüm, "yanılgı içinde olan" halka ve devrimcilere seslenitir. "Koynumuza çırılçıplak giren" 12 Mart ve 12 Eylül süreçlerinden ders çıkarılmalıdır. Bu bölümde reformist anlayılara karı ihtilalci bir tavır belirlerken, devrimci mücadeleye de (kara çalmaya kadar) varan eletiriler yadırılmaya devam ediliyor. "Ama asılsız Ama iirsiz Ama kitapsızdık Önce airleri kovduk aramızdan Akımızı

bile

anlatamadık sevdiimize

Sonra bilim adamlarını kovduk

Bir türlü katmadık güzelliimize Bir at gözlüü müydü bu Bir bakar körlük mü yoksa Ki yaamın tümünü kucaklamadan Varmak istedik o sonsuz yaama" Ozan, iirin baından beri kullandıı bir imgeyle (aksız) devrimcileri inançsız olarak ilan ettii gibi (kitapsız) diyerek de devrimci teori eksiklii gibi pek haddine dümeyen (ve anlaılan bilmedii konularda) eletiriler de getiriyor. Devrimcilerin inançtan ve teoriden yoksun olduunu söyleyen ozan, bu mücadelenin bugüne kadar sürmesini nasıl açıklayacaktır acaba? Bir de devrimcilerin kovduklarından bahsediyor A. Yücel. Meer devrimci mücadeleye katılmak isteyen ne çok aydın, eitimci, air, bilimadamı varmı da, bunları devrimciler engellemi, katılanları da kovmu! A. Yücel devrimcileri "at gözlüü" ile bakmakla "bakar kör"lükle suçlarken kendisini unutuyor herhalde. Devrimciler bunların bir tekini bile bırakın kovmayı, onları devrime kazandırmak için olanaklar sunup, çaba göstermedi mi? Kaldı ki, A. Yücel, iirin daha önceki bölümlerinde, küçük burjuva reformistlerle ayrımayı onaylayan bir anlatıma girmitir. Bu da, ozanın bir iç çeliki olarak kendisini gösteriyor. Bizim ülkemizdeki aydınların büyük bir çounluunun, sırça köklerinde silahlı mücadeleye hakaretler yadıran, devletin silah kullanmasına ses çıkarmayan "anti-terör"istler olduu da bilinen bir gerçektir. Bu ülkenin aydın ve sanatçıları Latin Amerika'nınkilere ne yazık ki benzememektedir. Silah ve iiri

Sonra eitimcileri TAVIR

16


yanıbaında ölen kaç sanatçı gösterebilir Adnan Yücel bize? Böyle güzellikler olup da, bizim içimize katmadıımız var mıdır? A. Yücel, karamsar ve hayal kırıklıına uramı bir hava da çiziyor iirinde. "Nice yıllar geçmiti aradan Her anı bir baka deprem Bir baka kırım içinde Dört bir yana haberler salınarak Öldü denildii halde inanılmayarak Ve gittikçe silahlaan türkülerde Dalara güne dodurulmayarak Nice yıllar Her anı kutsal bir çılık içinde" ve "Uruna can verdiimiz canlar Bir türlü anlayamadılar"

Bu bölümler yılgınlık ve direni çatımalarıyla doludur. Mücadele kaçkınlıı ve yılgınlık yadsınıyor; direniin cokusu, yücelii, gelecei iire yediriliyor. 12 Eylül sonrasının pasifikasyonyılgınlık ortamında ozan, küçük burjuva unsurların ruh halini çok güzel bir imgelemeyle yansıtıyor; "Ylldızlar metal metal dümü yere Her yerde sessizlik kaynaıyor Kafalar susmu omuzlar konuuyor" Devrimci mücadeleye çaıran seslere karı, kaçı ve suskunluk ancak bu kadar güzel anlatılabilinirdi. Bu bölümlerde ozan yine yer yer yanılgılara düse de genel olarak olumlu mesajlar veriyor. IX. Bölüm, 12 Eylül sonrası devrimci mücadelenin cezaevleri cephesindeki destanıdır. "Yekpare mermer dediler adlarına

"Bir eyler vardı hep yarım kalan Ve

ki her yerleri çamurla sıvanmı

dülerle bir türlü badamayan"

Donmu sanki üstlerinde sesler

A. Yücel'in hangi dülere kapıldını bilemeyiz ama o, bu düleri devrimci harekete maletmeye çalıarak hata yapıyor, hayalinde yarattıı silahlı mücadeleyi eletiriyor. Silahlı mücadelenin 71 sonrası gelien potansiyelini, halkın durumunu, devrimci hareketin daınıklıından yararlanan reformizmin, nasıl ve hangi sloganlarla geni anti-faist potansiyeli potasında eritmeye çalıtıını anlayamamıtır. Ülkemizde silahlı mücadelenin ilevini kavrayamamıtır. VI., VII., VIII., bölümlerde 12 Eylül süreci ve mücadelesi, faizmin zulmü, katliamları, özellikle cezaevlerindeki ve ikencelerdeki direniler ön plana çıkartılarak somutlatırılmaya çalıılıyor. TAVIR

Türküler bir ıslıkta yarım kalmı" Mermer simgesinin, bireysel yiitlii, salamlıı, sertlii, kusursuz ve korkusuzluu ifade eden anlamı yanında, onların dondurulması, özce ifadesi olan inanca balılıın bırakılarak, isimlerin h e y k e lle tir ilme s in e kalkıılmasını ozan eletiriyor. Ama silahlı mücadeleye karı çıkılarında, yani ölüm orucu ehitlerini kendi bütünlüü içinde ele almamakla ozan da aynı eyi yapmıyor mu? "Tepeden tırnaa maviydi herey Kara-kapkara kirli bir mavi Hele damatlıklar ve gelinlikler Renklere zulüm bulatıı bir anda Yekpare mermer dediler onlara 17


Nasıl da severlerdi oysa maviyi Gökyüzü gibi sonsuz Denizler gibi kusursuz olunca" Bu kümede Tek Tip Elbisenin (TTE) insanları tek tipletirmede bir zulüm aracı olarak kullanılması ve alınan karı tavır sergilenir. Ozan, "Yekpare mermer dediler adınıza" dizesindeki mermer simgesine karı çıkarken, Ölüm Orucu ehitlerinin misyonuna daha uygun imge kullanmıtır.

Enginleri savunan yoktu sanki Nehirleri duyan yoktu baka Talarla söyletiniz her sabah Yarılıp sulara yol verdi kayalar Yapraklara sordunuz kendinizi Aaçlarla söyletiniz Dört mevsim çiçekle yüklendi dallar Ve ıslak beton çıplaklıında Karanfiller topladınız topraktan Her korkuda dirildi vurulanlar

"Bazen kıyılarda çılık çılıa Bazen

Ama onlar O sevdaları yollarda koyup

doruklarda sessiz Karanlıın siliniiydiler

kaçanlar

oysa Sessizliin tükeniiydiler Ve yaamın anlam kazandıı her anda Doanın

Bir türlü anlayamadılar

birden bire seriliiydiler"

Acılarda yoktular çünkü yanımızda Sevinçlerde yoktular

"Ey bugünden yarınları görenler

Kurun sıcaklıını yaarken yüreiniz

Yekpare mermer dediler adınıza

Onlar buz tadında bir souktular

Yekpare mermer

Bir o kadar da korkak.

Kavganın kuraklıında denizleirken

Sevgiden yoksun ve dalkavuktular

Akın sularında sonsuzlaırken dediler Gecenin karnında gündüzleirken

Yekpare mermer dediler adınıza Ki koca

Ölüm Oruçlarında iirleirken dediler

bir tarihti sözleriniz Der ki imdi her

Ve kuraklıın yetmibeinci gününde

okunuunda Dikileceiz karısına bu

Bir filizde bahçeleirken

gecenin Dalarla-ormanlarla dikileceiz

Bahçeler dolusu çiçekleirken dediler

Ve asla çekilmeyeceiz Sularla birlikte yükseleceiz

Ne bir saray sütunundaydınız olsa Ne de bir tanrı baındaydınız Günlerin douunda

Öyle yalansız-öyle içten Bitinceye dek

Suların akıındaydınız hep Bir kitabın

yürüyeceiz Ama hiçbir zaman

cokuyla okunuunda Bir iirin kırankırana

bitmeyeceiz

yazılıındaydınız Ve açlıkta bir ekmei paylamanın Oul balı mutluluundaydınız

Belki parçalanmı bir gece yarısı Belki de çeyrek kala nazlı bir sabaha

TAVIR

18


Ey ölüm oruçlarına dalıp girenler Zamanı

mücadelesinde yerli yerine oturtulma çabasıyla sürüyor. 12 Eylül sonrası, devrimci mücadele için bitti diyenlere en iyi yanıtı yine direni vermitir. "Bitti" teorisini üretenler, solun sa yorumcularından sosyal demokratlara, umutsuz aydınlardan burjuva fraksiyonlarına kadar hep yılgınlık ektiler. "Demokrasi"nin gelecei günlerin beklentisiyle yan gelip yatanlara yanıtı yine mücadele vermitir. "Ey her ey bitti diyenler

rüzgara salıp gidenler Yekpare mermer

Korkunun sofrasında yılgınlık yiyenler

dediler adınıza Çamurlarla kaplı yekpare

Ne kırlarda direnen çiçekler

mermer

Ne kentlerde devle en öfkeler

Ölümün koynunda biter açlı ımız Sakın ha bizi çok çok övmeyin Övüp de yer altında üzmeyin  te bizden önce giden dostlar Yine gülümseyen yüzlerle Denetleyen gözlerle bakıyorlar Bütün günler içilecek kıvamda imdi Bütün a klar ya anacak kıvamda

Henüz elveda demediler u anda günün tanıklı ında Güne in

Bitmedi daha sürüyor o kavga

gürültüsü diyorum adınıza O çamurlar ki

Ve sürecek

kuruyup çatlayacak Parça parça

Yeryüzü a kın yüzü oluncaya dek" Tarihsel sınırları içinde gördüü ilevler, cevap verdii ihtiyaçlarla iire ilerici bir misyon da taımaktadır. Bu nedenle olumlu ve olumsuz yönlerini ayırıp, bir tarafını yadsırken, dier tarafına sahip çıkmalıyız. Ozanın, özellikle düzen sınırları dıında bir mücadele çizgisini savunması, ülkemizde çokça görülen "aydın entellektüelizmi ve sekterizmi"ni kendisiyle çelikiye düme pahasına, yer yer aması, egemen sınıflar karısında devrimci mücadeleyi kendince zaaflı ve eksik yönleriyle bütün olarak savunması, onun sahip çıkılması gereken ilerici yönünü oluturur. "Yeryüzü Akın Yüzü Oluncaya Dek" en genelde 12 Eylül yenilgisi koullarında, yılgınlıa karı direnmenin, kaçkınlıa karı kavganın, inançsızlıa karı inancın savunulmasıyla, direnite ehit düenerin, eksik de olsa, y üc e li in in ve anlamının vurgulanmasıyla popülizme dümeyen düzeyli, etkileyici, anlaılabilir söylemiyle deer kazanıyor.

dökülüp üstünüzden Korkular gibi karı acak topra a Ve mermerler ki kalacak Yine denizlerle gökyüzünün arasında Yine dimdik ve ayakta Gülümseyen afaklarla parlayacak Ve gelincik yüzlü bir dünyada Çocuklar do acak aydınlı ınızda Adınıza türkülerle ba layacak" Bir alt kümede eletirinin yönü, aydınların yalan sanatına çevriliyor. Sınıf mücadelesinde anıtlaanların öne çıktıı koullarda içinde "aydınlarımız" dülerde mendil açılan mermersiz ve elsiz heykeller yapmakla uraıyorlar. Mermersiz, çünkü inanç ve kararlılık yok; elsiz çünkü mücadelede ve toplumda ilevsiz. iir, direnie kayıtsız kalanların eletirisi, ölüm orucu direniçilerinin sınıf

TAVIR

19


ÖYKÜ

HÜCRELER AYDINLANDI...

Ahmet GÜN Betonun üzerinden kıvrılmı, iliklerine dek ileyen soua ve vücudunu saran morlukların acısına karın uyuma savaı veriyordu. Böylesi anlarda ne kadar uykusuz olsada uyuyabilmek, adeta vücudun beyne karı verdii bir meydan muharebesini andırırdı. Sinop'ta uzun yıllar süren hücre yaantısını hatırladı. Her dakika, her saat soua, karanlıa, yalnızlıa/zaman zaman ellerinde kalaslarla kendisini ziyaret eden gardiyanlara karı, tek baına direnmiti. Sabreden kazanırdı. Sonunda direnciyle; dümanı, souu ve karanlıı dize getirmi, nerdeyse fareler bile ona pek ilimez olmutu. "Sinop'a" nasıl girmise öyle çıkmıtı: Baı dik ve onurlu... O kazanmıtı. imdi baka bir cezaevindeydi. "Sinop günleri tekrarlanıyor" diye düündü. Sinop kadar rutubetli deildi bu bodrum katı.... Ne varki, gardiyanlar Sinop'u aratmayacak kadar gözü dönmü ve saldıngandı. On yıldan fazla bir süredir cezaevlerinde "gün yüzü görmülüü yok" misali yatıyordu. Sabrının, yıllarca sınanan direniçiliini, duymayan bilmeyen kalmamıtı. Dosyasını her gittii yerde kırmızı kalemle konulmu iaretler süslerdi. Bu iaretler onun yenilmezliini anlatıyor, yıllardır nasıl baskı ve ikence yapıldıını belgeliyordu. Buz gibi karanlık hücreleri boylamasına ilikin emirler, bol ııldaktı avizelerin süsledii lojmanlarda miskince pinekleyen bürokratlardan gelirdi. Ne geri adım attırabildiler ona, ne de uramaktan, ikence yapmaktan vazgeçtiler. Acılarla geçen yıllar, o güleç yüzüne sis perdesi indirmemiti. Falaka altında ikencecinin suratına tükürürken, onca acı içinde bile gülmeyi bilir, bu güleç yüz ikencecileri çılgına çevirirdi. Her yeni gittii yerde olduu gibi, burada da, "baaramayacaksınız!" diye haykırmıtı. "Sen elebaısın, savcı bey öyle diyor" dedi, mazgala yaklaan gardiyan... TAVIR

20


"Hesabını göreceiz, daraacını özleteceiz sana... Beni asın, bunların elinden kurtarın diye Meclis'e dilekçe yazacaksın, Savcı beyin dizlerine kapanacaksın...." Kıvrıldıı yerden doruldu. Mazgalın yanına doru ilerleyip kendisine laf atan gardiyana yakla tı. Yüzüne ı ık vuruyordu imdi. Yüzü gözü i mi , suratı tanınmayacak durumdaydı. Ama yine gülüyordu i te... Gözlerinin içindeki parıltıyı kimse söküp atamazdı. O, mazgala yakla ınca, üst perdeden atıp tutan gardiyan iki adım geri çekildi. Aslında onca dayaktan sonra ayaa kalkabileceini tahmin edememi ti. Gardiyan yan döndü, yüzünü göstermek istemiyordu. O, "tanıdım seni" dedi, "gel kaçma, senin o çok güvendiin-savcılarına yalvarma fırsatı bile vermeyeceiz" balyoz gibiydi sesi. Koridorda yankılanan sesi, dier hücrelerdeki arkada larına her zaman güven verirdi. O susmadıysa i ler yolundadır, hiç susmayacaına göre i ler her zaman yolunda olacaktır... Tutsakların tehdit dolu sesleri tecrit hücrelerinin sıralandıı koridoru çınlatırken cezaevinin hemen yanındaki lojmanda bir kadın çekine çekine kocasına yakla ıp omuzlarını ovmaya ba ladı.Kocasının patlamaya hazır bir volkan gibi olduunu hissetmi ti. Yıllardır böyle görmemi ti onu. Telefonun ba ına oturuyor, bekliyor, bekliyordu. Bir öfkeye bouluyor, bir donukla ıyordu. Kadın, çocukları babalarını bu durumda görmesinler diye erkenden yatırmı tı. Savcı ise karısının davranı larıyla ilgilenmiyor, gitgide aleyhine dönen olayları yeniden deerlendirmeye çalı ıyordu. Kimdi bu nsanlar? Yıllardır/"kendilerini kaybetmi " insanları yönetmeye alı mı , hepsini kolaylıkla "adam etmeyi" ba armı tı. Takdirnameler almı tı bakanlıktan, ba arılarından kaynaklanan iyi bir prestiji vardı. Otoriter olarak tanınırdı. Hangi cezaevine gitmi se orayı süt liman etmi ti. Ama imdi durum farklı görünüyordu. Sabah hücredekilerin durumunu sormu , gardiyanlar sırıtkan bir yüz ifadesiyle hücrelerde savcı hakkında söylenenleri aktırmı tı. Savcı mesajı almı tı, ama personelin kar ısında küçük dü mek istemedi. Önce hı ımla bir a aı, bir yukarı gidip gelmi , "arada bir ziyaret edin onu" demi ve eklemi ti; "tuz ve ekerlerini kesin. Bakalım bunca sopanın üzerine ne kadar dayanabilecekler". Okkalı bir küfür savurduktan sonra da personelin yanından uzakla mı tı. Kadın, kocasının bu buza kesmi korkulu yüz ifadesini yıllar önce bir kez daha görmü olduunu hatırladı. Daha gençtiler ve kocası bir ta ra cezaevinin savcısıydı. Cinayet suçundan hükümlü bir mahkumun fazlaca sorun çıkarması üzerine hücreye atılmasını emretmi ve epeyce hırpalatmı tı. Genç adam nuh demi peygamber dememi ti, kar ısında eilmemi ti. Savcı adamın inadını kırmayı, ki iliini yok etmeyi bir kez kafasına koyduu için daha dei ik yöntemler denemeye ba lamı tı. Bir gün zaten kuru ekmekten ba ka yiyecek TAVIR

21


verdirmedii mahkumun suyunun da kesilmesini emretmi ve ne olmusa ondan sonra olmutu.Savcı "göreceiz serseri!" diyordu, "delikanlılıının sınırı nereye kadar?"Ne varki genç adamın delikanlılıının sınırı ölüme kadar uzanıyordu. Bir sabah buz gibi katılamı cesedini buldular hücresinde. Tabii ki, olay hemen örtbas edildi. Fakat ölen mahkumun cenazesini almaya gelen kardei, bir fırsatını bulunca tabancasını çektii gibi savcıyı kurun yamuruna tutmutu. Savcıyı hemen hastaneye yetitirmiler ölümden zor döndürmülerdi. Taburcu olduktan sonra da korku peini bırakmamıtı. Kendisini yaralayan genç yakalanıncaya kadar adeta canlı bir cenaze gibi, kukulu bakılarla dolanıp durmutu ortalıkta. "Ne felaketti" dedi kadın."Allah bize öyle günler göstermesin. Cezaevinde ilerin yolunda gitmediini, kocasının mahkumlar karısında yenildiini anlamakta zorluk çekmiyordu. imdi durum daha da vahimdi. Çünkü bu kez kötü muameleye urayan bir mahkumun akrabaları çıkmayacaktı karısına. Hücredekilerin hepsi "terörist" ti, dıarıda arkadaları, örgütleri vardı, üstelik 12 Eylül de köklerini kazıyamamıtı.

Kadın,

kocasının

yaptıklarımı

yanıma

bırakmazlar"

diye

düündüünü anlıyordu. Ne bir soru soruyor, ne de bir ey söylüyordu. Sadece onu yatıtırmaya çalııyordu. Savcı ikidebir telefon ediyordu cezaevine. Birbirinden tutarsız emirler veriyor, personeli oradan oraya koturuyordu. Gardiyanlar kâh aaı inip hücrelerinden çıkardıkları tutsakları dövüyor, kâh tutsakların üzerine souk su döküp "yalayın, susuzluunuz geçer"diye histerik çılıklar atıyorlardı. Her defasında da sloganlar bir tokat gibi patlıyordu suratlarında, serseme dönüyordu hepsi. Yaralılar, ayaa kalkamayacak durumda olanlar vardı... Ama hastaneye götürülmedikleri gibi pepee atılan dayaklar yaralarının iyilemesine, kabuk balamasına fırsat vermiyordu. Duvarlarda koyu kırmızı, kahverengiye çalan lekeler olumutu. Bu lekeler direni mesajı olacak ve duvarlardaki kanlı mesajı alanlar teslim olmayı aklına dahi getirmeyeceklerdi. Duvarlara ilenen bu kırmızı iaretler, çekilen acıların belgesi olacaktı. Günün yorgunluuyla sessizlie gömülen hücrelerde, uzaklardan gelen kapı gürültüleri ve görevli gardiyanın soukta üümemek için bir ileri bir geri yürümesinden çıkan ritmik ayak sesleri dıında çıt çıkmıyordu. Hücrelerde zaferle biten günün yorgunluunu alt eden düzenli ve huzurlu soluk alılar duyuluyordu. Eriilmez gibi görünen hereyi, rüyalarda da olsa koar adım yakalamak olanaı domutu. Pis ve yarı ıslak bir yatakta yattıı halde güzel bir rüya görmeye baladı. Mazgalı sessizce açıp, içeriyi süzen gardiyan, onun dinginlik içinde gülümseyiini akınlıkla izlerken, "bunca eye ramen hala nasıl böyle uyuyabiliyorlar" dedi, TAVIR

22


içinden. Direni ba ladıından beri huzur içinde uyuyamayan gardiyanın mazgalı kapatırken çıkardıı metalik ses bile rüyayı bölemedi. Rüyasında on yıl öncesindeydi, sanki.... Gençti. Saçları neredeyse alnını kapatıyordu. Yirmi ya ın dinamizmiyle fırladı yataından, önemli i i olduu günler daha saatin zili çalmadan uyanırdı. Sigara içmek için alelacele bir eyler atı tırdı, evdekileri uyandırmadan sessizce çıktı kapıdan, yarı aydınlık sokaklara dalıp hızla gözden kayboldu. Yollar, ak am yaan yamurun izlerini ta ıyordu. Kaldırımlarda yer yer su birikintileri olu mu tu. Paçalarına çamur sıçramasın diye kaldırıma çıktı. Esen rüzgar sarıya çalan kumral saçlarını daıtıyordu. Ne kadar da severdi sonbahar aylarında sabah rüzgarlarını. Öylesine serin serin eser, sıkıntılarını önüne katıp götürür, rahatlatırdı içini. Bekledii araba tam saatinde yana tı kaldırıma. Arkada larının i aretinden i lerin yolunda gittiini anladı. Koltuun kenarına yerle mesiyle arabanın kalkması bir oldu. Camı yarıya kadar araladı. "Hazır dursun" dedi kendi kendine... Ön koltuun üzerinde duran çantayı aldı, fermuarını açtı... Uygun bir yerde durdular. Bekleyeceklerdi. Apartmanın giri i rahatça görülebiliyordu. Az sonra makam oförü arabayla gelecek, zili çalacaktı. Nitekim her ey bekledikleri gibi oldu. oför çok disiplinliydi dorusu, dakika sektirmemi ti... Makam otomobili hareket etti. Arada bir mesafe bırakarak pe ine dü tüler. Arayı fazla açmaması için arkada ını uyardı. Makam otomobili ana caddeye çıkmı tı, yakın takipteydiler, nerdeyse tampon tampona. Sapakta yol tıkandı. Kırmızı ı ıa rastlamı lardı. Öndeki araç durdu. Aracı sollayıp tam yanına yana tılar. Öndeki arabalar hareket edene kadar bekledi. Camdan uzandı... Cam kırıkları saçıldı etrafa... Lastiklerden hafif bir çılık koptu. Sabah uyandıında saatin kaç olduunu anlayamadı. Operasyon sırasında saati kaybolmu tu. Kolu uyu mu tu. Ayaa kalktı. Arılarını unutmaya çalı arak aır aır egzersiz yapmaya koyuldu. Gündüz nöbetini devralan gardiyanın açtıı radyoda Karadeniz türküleri duyuluyordu. Hay gözünü seveyim senin radyo gibi... Egzersizi horon figürlerine benzemeye ba lamı tı. Pek beceremedi ama... Türküler bitti. Saat 9.00'u vuruyordu. Kulaını mazgala yana tırdı. Haberler ba lamı tı. lk haberde dikkat kesildi. Spiker tane tane okudukça, duyduklarına inanamıyordu. Halâ rüyada olduunu sandı. Yan hücrelerden gelen sevinç dolu haykırı larla kendine gelebildi. Gardiyan radyoyu kapatarak, ko ar adım nöbet yerini terkediyordu. Gardiyanın arkasından baırdı; "Savcı beye selam söyle, ula ılmaz insan yoktur. Kendine dikkat etsin!" Hücrelerdeki tutsaklar sevinç saanaına tutulmu lardı. Tek ba larına deillermi , sanki elele tutu mu lar gibi halaya durmu lardı. Kimsenin yarasına, acısına aldırdıı yoktu... TAVIR

23


MÜZK

NASIL BR ÇOKSESLLK Grup YORUM Daha önceki yazılarımızda çokseslilik konusuna kısaca deinmi tik. Fakat Çada Halk Müziine ili kin genel bir bakı açısı sunmaya çalı tıımızdan, çokseslilik konusuna ba lı ba ına yer ayıramadık. Yıllardan beri tartı ılan, hatta tartı ma sürecini tamamlayıp, herkesin dü ünsel planda benimsedii, fakat uygulamada bazı doruların gözden kaçırılıp yanlı lara dü üldüü bu konuyu, doru perspektifi kavrayabilmek için açmak gerekiyor. lkel ya antının müzii basit bir dille anlatılabiliniyordu. Fakat toplumsal i bölümünün giderek karma ık bir hal almasıyla, müzik ihtiyacı sınıf çeli kilerine balı, karma ık bir müzik diliyle ifade ediliyor. Bir dü ünceyi ya da belli bir olayı anlatmak amacıyla, ölçülü ve uyumlu seslerin, belli bir dünya görü ü ve sanat anlayı ı içerisinde, ritimli veya ritimsiz, estetik olarak sunulması eklinde tanımlayabiliriz müzii. Hangi müzii ele alırsak alalım, müzii olu turan iki temel öge vardır: 1. Ses (melodi-ezgi-name) 2. Ritm (tempo-tartı-vuru ) Bu iki elemanın zenginle mesini salayan ey ise, çoksesliliktir (armoni). TAVIR

Bu da üçüncü unsurdur. Çokseslilik, en genel anlamıyla iki ya da daha fazla sesin, ezginin, aynı anda uyumlu bir ekilde çalınması ve söylenmesidir. Teknik olarak da öyle ifade edilebilir: Uyumlu sesler dizisi veya akorların birbirine balanma bilgisi... Çokseslilik, bir müzik cümlesinde ifade edilen temayı geli mi orkestra ve ses zenginliiyle sunarak, daha geni bir anlatım olanaı salar. Tek seslilie göre karma ık ama zengin bir anlatımdır. Çokseslilik bir zenginle me aracı olmasına ramen bizim müziimiz çoksesli olabilmi mi acaba? ÜLKEMZDE ÇOKSESL MÜZN BENMSENMES VE HALK MÜZ Müziimizi çoksesli bir biçimle sunma çabaları, çok yapay bir geçi le benimsetilmeye çalı ıldı. Osmanlı döneminde Avrupa'dan çoksesli müzik toplulukları getirildiyse de, müzikleri de çalgıları da benimsenmedi. Çoksesli müzik saray açısından Avrupa'daki bandolar aracılııyla tepeden inme bir biçimde yerle tirilmeye ba landı. 24


Osmanlı döneminde saray kültürü kokumuluun çaresini ithal kültürde bulmaya çalıtı. Bu uygulama ve bakı açıları cumhuriyet döneminde de sürdü. Asıl gelitirilmesi gerekenin saray müzii ya da ithal müzik deil de, halkın yüzyıllardan beri demokratik deerleriyle biçimlendirdii halk müzii olması gerektii görülmedi. "Türkçülük"le tanınan Ziya Gökalp bile, sorunu o günkü aydınlara göre çok daha iyi koyabilmitir. Ziya Gökalp öyle diyor: "Geleneksel sanat müzii Bizans'tan alınan Dou müziidir. Yeni Türk Müziinin yaratılması için, halk ezgilerinin derlenip çoksesli teknikle ilenmesi gerekir".

Yeni gelien burjuvazi feodal kültürü sahiplenemedi, giderek emperyalizme baımlı hale gelmesi çelikilerinin çözümünü dıarıda aramasına yol açtı.

Yeni gelien burjuvazi feodal kültürü sahiplenemedi, giderek emperyalizme baımlı hale gelmesi çelikilerinin çözümünü dıarıda aramasına yol açtı. Yani, yanıbaında duran binlerce yıllık kültür mirasmı gelitirmek, ulusal bir potada eriterek evrensele ulatırmak onun ii deildi. O dönemde Türk Müzii yasaklandı, balamalar fırınlarda yakıldı. Halk müzii konusundaki altyapı çalımaları "denemecilikten" öteye götürülemedi. Müzikte gelime adına, yeni müzisyenler yurtdıına yollandı.

HALK MÜZNE DARBE Halk müziine darbe vuran resmi ideoloji, gelimeye açık türküleri tozlu raflarda bırakmı, içerii boaltarak gericiletirmeye özen göstermitir. Halk müziinin cokulu, isyancı, düzene ba kaldıran yönleri hep törpülenmitir. Sözlerin yanısıra müzikler de deformasyona uramıtır. Bir dönem, halk müzii radyoda sanat müzii sazlarıyla çalınmı, orada kullanılan "koma" sesler (ara sesler) ve süslemeler kulaklara alıtırılmı, olumsuzluklar halk müziinin genel tavrıymı gibi yer etmitir.Yakın zamandaki arabesk ve benzeri öeler de, halk müziini dier yoz müziklerle aynılatırmıtır. "Otantik" söylemek kaygısı da halk müziini statikletiren dier bir olaydır. Otantik söylemek bir solist açısından asla mümkün deildir. Otantik söyleme biçimine yaklamak için ancak derleme yaptıınız kaynak insanı getirip söyletmek gerekir. Bu ekilde türküler, "bozulmamak" adına tek tip bir yorumlama biçimiyle söylendii ve çalındıı için gelitirilememitir. Çeitli müzik kurumlarının "memurları" (örnein, TRT, Konservatuar vb.) zamanla halk müziinin içini de boaltıp, resmi (egemen) ideolojinin istedii müzii yaparak burjuvaziye hizmet ettiler yıllarca. Halk müziinin olumlu yönleri bu insanlar tarafından da sahiplenileme-dii gibi, yozlatırıldı da... Baka bir deyile, müziimizde çokseslilie gitmesi gereken süreç yerine, kopu yaandı. Çokseslilii yaratamamanın gerekçesi de çokseslilii yapmayanlar tarafından "Halk müziinde çokseslilik yoktur" kılıfıyla savunuldu.

TAVIR 25


HALK MÜZNDE ÇOK SESLLK Halk müziinde elbetteki sistemle mi bir armoni teknii yoktur. Dou toplumlarına has makamsal arayı , armonik arayı a göre daha aır basmı tır. Halk müziinde ilkel ama kendiliinden geli en armonik olaylar öyle sıralanabilir: 1. Halk müziindeki tezeneli çalgılarda (balama, cura, tar, vb.) aynı anda vurularak elde edilen çokseslilik (örnein balama düzeninde) 2. Yaylı çalgılarda yayı, aynı anda birden fazla tele sürterek çalma teknii (örnein kemençe) 3. Tezeneli, yaylı ve nefesli çalgılarda dem tutma (örnein Trakya zurnası, balama açı ları vb..) 4. Çifte ve tulumdaki çift yapının kazandırdıı iki seslilik. 5. Tek çalgı olmasına kar ın, kavalla yapılan ve halkın "kavalı horlatıyor" diye adlandırdıı iki ve üç sesli çalma ustalık ve teknii. 6. Uzun ve kırık havaların bazılarının söyleni lerinde sözlü bölüm söylenirken, sazların aynı "ayaktan" ba ka bir ezgi çalmaları. 7. Ege ve Seymen türkülerindeki "kanon" söyleyi biçimleri. Bazı türküler orijinal çokseslidir. Örnekler:

haliyle

1. Tunceli'nin Pertek ilçesinden derlenen "Vardım Dostun Bahçesine". 2. Kavalla çalınan "Allı Durna Halayı" 3. Ege'den "Bir Kız le Bir Gelin" (Semah) Örnekler çoaltılabilir... TAVIR

Bu örnekler, halk müziinde günümüze göre yetersiz de olsa, çokseslilik yapısının olduunu gösteriyor.

ÇADA HALK MÜZNN GEL M Ba tan beri aktarmaya çalı tıımız tıkanık sürecin önünü açmak gerekiyordu. Bırakalım türküleri çokseslendirmeyi, türküleri dinleyen kesim giderek azalıyordu. Türkülerin tortula mı , geri bir söyleyi ve çalı biçimiyle söylenmesiyle, geli en insanın duygularının yakalanması da mümkün deildi. Bu noktada Ruhi Su'nun çalı maları gündeme geldi. Ruhi Su otantiinin içerisinden çada a, evrensele uzanan yolda, halk müziinin içindeki canlı, dinamik yönleri ortaya çıkardı. Ruhi Su türküleri çada bir yorumla, olumsuz etkilerden arındırarak söylüyordu. Oturttuu bu doru söyleyi halk müzii açısından bir dönüm noktası oldu; yeni üslubu, bu türkülerin çoksesli olarak söylenmesi veya çalınması olanaını salıyordu. Halk müziini hareket noktası olarak kabul eden insanlara geni bir bakı açısı sunuyordu bu çalı malar. Bazı sanatçılar ise çokseslilik sorununu akademik düzeylerde kavradılar. Örnein "Türk Be leri" adıyla anılan müzikçiler, tamamıyla Batı temelinde dü ünüp hareket ettikleri için kitleler tarafından benimsenemediler. Onlar için geli me sadece biçim düzeyinde ifade ediliyordu. Ruhi Su, "Türk Be leri"ne göre çok farklı bir 26


rotadaydı. O, biçimi gelenekselin içine sıkıtırmadı. Biçim yönüyle onu gelenekselin içinden çekip çıkardı. Tek sesli anlatım tarzının, bugünün gerçekliini yansıtan sanatın gücünü ifade etmede yetmeyeceini gördü. Çokseslilik yolunda yerel ve otantii devrimci deerlerle evrensele ulatırdı.

ÇOKSESLLK NEDEN GEREKLDR? NEREYE KADAR-NASIL BR ÇOKSESLLK? Çokseslilik, halkımıza mücadeleye özgü çok zengin ve karmaık yaamı ifade etmenin en uygun biçimidir. Tek seslilik tüm bunları anlatmada yetersiz kalmaktadır. Burada yapılması gereken, bata da belirttiimiz gibi, halk müzii içinde kendiliinden bir biçimde yer alan yöresel armonik olayları gelitirebilmektir. Fakat bu armoni eklini, kendi enstrümanlarımızla yorumlamaya, hatta enstrümanlarda teknik olarak zenginlik katabilme özelliklerini de zorlamaya çalımalıyız. Balama, kaval, kemane, kemençe, cura, tulum, zurna, mey, tar, davul ve daha bir çok enstrümanın bugüne kadar çalım açısından klasiklemi bir çok deerini gelitirip kullanmalıyız. Kendi motif ve formlarımızı korumalı ve gelitirmeliyiz. Konuları ne kadar serbest tarzda ele alsak da bunların, öncelikle kendi formlarımızla anlatılmasına, bizim aletlerimize öncelik verilmesine olanak tanımalıyız. Enstrümanlarımızın teknik yapısını TAVIR

gelitirmeyi de denemeliyiz. Yani aletlerin, tınılarını bozmadan, daha verimli enstrümanlar yapmalı, anlatım gücünü ve çalım kolaylıını gelitirmeliyiz. Gerektiinde Batı çalgılarını da tamamlayıcı bir öge olarak orkestrasyonda kullanabilmeliyiz. Bu konuda yaklaımımız gereksiz yere Batı enstrümanlarını ne öne çıkarmak, ne de banazlıa düerek kullanmamak olmamalıdır. Eer sözlü müzik yapıyorsak, iirleri, bulacak olduumuz yeni müzik motiflerinin üzerine taırken, yaptıımız müzikle kendi zenginliklerimizi ne ölçüde ortaya çıkarabildiimiz ve sonuçta nasıl bir harmanlamaya gittiimiz noktasında sorgulayıcı olmalıyız. Yabancılama yaanıyorsa, ürünlerimizi tekrar batan ele almalıyız. Yaadıımız süreci yeterli düzeyde aktarabilecek, yetkin, sanat deeri olan iirler ya da anlatımlar yaratmalıyız. Ezgileri armonilerken geleneksel müziimizin olumsuz özelliklerinden sıyrılabilmeliyiz (koma, gırtlak yapma, yöre tavrını belirleyici kılma vb). Ezgileri arı ve sıcak bir söyleyile geni kitlelere ulatırabilmemiz. Var olan türkü formlarını daha da gelitirerek, uzun süreli özgün müzikal çalımalar yaratabilmeliyiz. Çalımalarımızı kitlelere götüreceimizden "kitle beenmezse beenmesin, ben dilediimi üretirim" diyemeyiz. Bu anlayı "elitizme" hizmet eder. Temelinde kitleleri küçümseme ve kendi çalımalarını abartma duygusu 27


yatmaktadır. Kitlenin pe inden giderek bir ba ka hataya, popülizme dü ebiliriz. Popülizmin kitleleri geli tirmek, onlara bir eyler vermek kaygısı yoktur. Kitle beenisinin esiri olmu lardır. Bugün halâ tek balama ile yola çıkan bir çok insanın dü tüü hata budur. (Hâlâ "deyi lerde" ısrar etme, halkın inanı ını sömürme anlayı ı da bunun içindedir) Bu iki türden çalı malar da çoksesliliin geli mesine hizmet edemez.

Çokseslilik konusunu teknik, içerik ve üslup

açısından,

ulusal

müziin

biçimlendirilmesi çabalarıyla, diyalektik bir bütünlük içerisinde kavramak ve yeni müzii (Çada Halk Müzii) olu turmak olarak görmeliyiz. Çada

unu

Fakat Halk

Müzii

belirtelim tek

ki,

ba ına

çokseslilikle ifade edilemez. Geleneksel Halk Müzii ne kadar orkestra düzeniyle sunulsa da, ne kadar geni ve salıklı derlemeler yapılsa da, akademik yanı çok geli mi boyutta da olsa, güncel olanı

Hereyden önce halkımıza seslenmeliyiz. Onlarla balarımızı gelitirmeliyiz. Bunun yolu, onlardan kopmadan, üretimlerimizle sadece bir adım önde olmaktır. Çokseslendirme anlayıımız bu olmalıdır.

kendine

TAVIR

edinemiyorsa,

süreci

yakalayamıyor, hayatın dı ında kalıyor demektir. Çada Halk Müzii doru bir dünya görü üyle

ifade

dinamiklerini bakı la

edilmelidir.

yanlı

irdeleyen

ve

Ya amın

yetersiz

ve

bir

gerçeklikler

kar ısında edilgen kalan müzik anlatımı Çada Halk Müzii olamaz. Bu

anlamda

bazı

sanatçılarımız,

bütünüyle doru bir perspektifle ürünler veremedilerse eden

Her eyden önce halkımıza seslenmeliyiz. Onlarla balarımızı geli tirmeliyiz. Bunun yolu, onlardan kopmadan, üretimlerimizle sadece bir adım önde olmaktır. Çokseslendirme anlayı ımız bu olmalıdır. nsanlarda bir beeni düzeyi yaratmak ba ka türlü mümkün deildir. Aksi durum (yani kitleleri dikkate almama) onları geli tirmedii gibi, zamanla gerçekliklerini de yadsıma noktasına götürecektir bizi.

konu

belli

de,

çokseslilie

çalı malar

hizmet

yapmı lardır:

Yavuz Top'un biçim yönüyle geli tirdii çoksesli türkü denemeleri, Adil Arslan'ın "Dou Batı Divanı" adlı çalı ması, Fuat Saka'nın Livaneli'nin "E kiya")

özgün ilk bu

denemeleri, çalı maları

Zülfü

(Özellikle

örneklemeler

içine

alınabilir. Yeni müziin yaratılması konusunda çalı malarımızın, belli bir yol kattettiini, sanatçılara

deneysel

bir

birikim

saladıını dü ünüyoruz.

28


KAPKARA BR KTAP Tuncay AKAR

Bugünlerde "Kara Kitap" adlı bir kurugürültü dolaıyor ortalıkta. Kara Kitap Orhan Pamuk'un son, romanı 9 ayda 7 basım yaptı, 20 binin üzerinde sattı. Bu roman için edebiyat dergilerinde, gazete sayfalarında kıyasıya bir tartıma yürütülüyor: Edebiyatın doruuna (Nokta, Doruktakiler 90) oturtulan Orhan Pamuk'ta zaman zaman katılıyor bu tartımalara. Etrafında bu kadar gürültü koparılan romanın emekçi yıınlar açısından hiç bir deeri yok. Yazar, proletaryanın davasının yabancısıdır. Hiç bir gün devrimcilerin dostu olmamıtır, Köhnemi düzenden yanadır, onun parçasıdır. Orhan Pamuk aklına ne gelmise onu yazmı. "Birbirine aykırı olan parçacıkları açık olmayan balarla birbirine balayarak yalın kat gerçeklie karı çıkmı, gramer kurallarını hiçe sayarak dille oynamı, dili yırtmı" (1) Bu, yeni denenen bir biçim deil, Burjuvazinin sanatı anlamsızlatırmak, toplumsal hayata ve mücadeleye yabancılatırmak için deneye geldii eski bir biçim. Yazar, toplumsal ve siyasal mücadeleye çamur atmasa, o eski anlamsız olduu bilinen savları yeni cilasıyla ortaya sürmese, bu yazıyı yazma gerei duymayacaktım. Hereyi izleyen bir "göz" her eyi gizli gizli düzenleyen bir "el", "askeri darbenin" sis perdesinin sürdüü yıllarda asıl olanla taklit olan arasında ki belirsizlii kefediyor. 4 yıl uraarak "Türkçe yanlıları rekoru"(2) kırdıı Kara TAVIR

Kitap'ı yazıyor, Romanın anahtar kiisi kendisini terk eden karısını aramaktadır. Bu öykü birbirinden çok farklı öykülerle iç içe geçmitir. Yazar romanında bir gazetecinin yaamı ve köe yazılarıyla, toplumsal ve siyasal olaylara, gelimelere ilikin düüncelerini açıklıyor. Ama çekilmez bir daınıklık ve anlaılmaz bir kukuyla evini terk eden kadının ve aabeyi, Milliyet Gazetesi köe yazarının öldürülmesiyle ana öykü noktalanıyor. "Yaz sonu bir askeri darbe" (s. 416) olur. "Politika denen çirkefin çamuruna batmamı ihtiyatlı yurtseverlerden kurulu yeni hükümet geçmite kalmı siyasal cinayetlerin suçlularını tek tek bulacaını (s.416)" açıklar. Belki de "sıradan okurlar bunun görünen anlamının tuhaflıını düünürken, harflerin esrarından haberli olanlar bu cümlenin bekledikleri tebli olduunu hemen anlayacaklar ve ellerindeki ifrelerle kendilerini yeni yepyeni bir hayata ve yolculua çıkaracak serüvene atılacaklar (s.296)" "... Ellerinde ceza fileri oradan oraya koan belediye memurlarının bakıları arasında eskiden Boaziçi denen bu boluun çamurunda kurulmaya balayacak yeni mahallelerden söz ediyorum: Gecekondulardan, sala, bar, pavyon ve elence yerlerinden, atlı karıncalı lunaparklardan, kumarhanelerden, camilerden, dervi tekkeleri ve Marksist fraksiyon yuvalarından ve kapkaççı Plastik atölyeleriyle, naylon çorap imalathanelerinden... "(s.21) 29


Ne kadar zorlama bir umut(4). Yazarın bilinci çaresiz bir hastalıa yakalanmı . Ruhsal sıkıntılarını, umutsuzluunu anlatıyor. Elbette "inanılmaz ustalıkla birbirinin üzerine konmu görüntülerden olu an tarifsiz güzellikte bir stanbul çizerken", "gerçekten tanımlanması güç (3)" tatlar da alıyordu Ali Sirmen gibi. Orhan Pamuk emekçi yıınların kapitalizmin boyunduruundan kurtulmalarının hayal olduunu dü ünüyor. Burjuva mülkiyetine dayalı toplumsal sisteme kar ı yürütülen mücadeleyi küçümsüyor. Bütün bu edebi hafiflik, bu esrarlı yakla ım, dil içinde kıvranı , bütün bu, safsata, bu tutarsızlık dünyanın dei tirilemeyeceini kanıtlamaya çalı ıyor. Yazar mistik bir havayla çoktan yok olmu yerleri arıyor, koku mu bir tortunun içinde dönüp duruyor. Ki isel hayatın, ruhsal dalgalanmaların, saplantıların, bilinç kaymalarının yüceltilmesi hayata hükmedip onu yeniden kurmayı hedefleyenler için ne kadar da çekilmez. Hem de toplumsal mücadelenin iradi bir ivme kazandıı dönemde. ".... dergilerde (sosyalist basın kastediliyor) okudukları adların ve kahramanların çou hayali olduu gibi, bu adların düzenledii kimi gösteriler, toplantılar, gizli genel kurullar, yeraltı parti kongreleri, banka soygunları da hiç gerçeklememiti, "(s.72) Hayat Orhan Pamuk'a "nesnel ve gösteri siz" olgular sunarak kar ı çıkıyor, "... Bektailerin üçüncü gelileri" dedi Saim, "Cumhuriyetten elli yıl sonra oldu. Bu sefer Nakibendilik tarikatıyla deil, Marksizm, Leninizm kisvesiyle..., tarikatta da, siyasi örgütte de yapılan, yazılan, yaanan her ey birbirinin tıpa tıp aynısıydı... (77).... bu siyasi örgüte katılan gençler Bektai olduklarını TAVIR

bilmiyorlardı, hayır bütün bu iin orta kademe parti yöneticileriyle Arnavutluk'ta ki bazı Bektai eyhleri arasında yapılmı gizli bir anlamayla düzenlendiinden büyük bir çounluun, belki de üç be kiiden baka hiç kimsenin haberi yoktu. "(s.78) Herkesin görmek istedii eyi göstermesi bilinen bir gerçektir. Ya da olayları dünya görü üne göre çarpıtır, dei tirmeye çalı ır; olmasını istedii biçimde hayal eder. nsanın bunları yazabilmesi için beynini satması yetmez, bilincini de yitirmesi gerekir. Böyle bir çirkef içinde yüzmeyi nasılda beceriyor, böbürleniyorlar, "Gerçek bir edebiyat doyumu"(5)ya ıyorlar? Orhan Pamuk vb. sosyalizmin büyük bir darbe yediini ve bir daha dorulmamak üzere yıkılıp gittiini dü ünebilir! Ama proletarya her eyin bittiinin dü ünüldüü anda bile tutu turabilir dünyayı, inatçı, umutlu ve sevinçli bir ate le yakalayabilir Orhan Pamuk gibilerinin üstündeki göü, kaydırabilir ayaklarının altından topraı. Ülkemizde hayat ciddi bir çıkı a sahne oluyor. Gecekondular, maden ocakları, fabrikalar, üniversiteler güçlerini topluyor, dalgalanıyor. Devrimci mücadele yetkinle iyor, ulusal mücadele güçleniyor. Kara Kitap'ı bir ba yapıt olarak lanse edenler anlamsızlıı, koku mu luu hayatın geli en, güçlenen akı ının kar ısına çıkaranlar bu roman gibi tarihin sayfalarında unutulacak, çürüyeceklerdir. Onlar kalıcı olamaz. Hayat mücadele edenlerin ellerinde yeniden ekillenecek. DPNOTLAR: 1) Nokta Dergisi 2) Tahsin Yücel 3) Ali Sirmen 4) V.l. Lenin, Sanat ve Ede'biyat 5) Füsun Akatlı, Gösteri. 30


ÖYKÜ

GÖZLERDEK SS Çetin ENYURT

Sayamayacaı kadar çok, polis yıılmı tı sokaın giri ine.Tabancalarıyla, otomatik silahlarıyla bulunduu yere. Hatta bütün sokaa hedefli hedefsiz mermi yadırıyorlardı. Sokaa girmeye tereddüt ettiklerini farketti. " imdi caddeler onların, sokaklar bizim; korkacaklar elbet..." Silahının namlusunu, kapı kıyılarına saklanarak kendisine yakla maya çalı an iki polise çevirdi, tetie asıldı; bir ....iki.... üç kez arka arkaya ate ledi, sustu. Mekanizma geride kalmı tı. Heyecanının, geriliminin bütün doal ritmi alt üst oldu. Öfkeyle kabzayı parçalamak isteiyle doldu: "Allah kahretsin...Gene dikti mermiyi" Polisler durumu anlamadan saklanacak bir yer bulmalıydı. Geriye çekiliyordu, sokaın içlerine doru sessiz ve ko ar adımlarla... Polislerin aralarına dalmasıyla çatı manın ba ladıını, arkada larının caddenin öbür tarafındaki sokaa, kendisinin de bu tarafa girmek zorunda kaldıını farketti. imdi kolay bir avdı. Yakalanabileceini biliyordu, hızlanmalıydı. Mekanizmayı yerine oturtmu tu; geriye doru alaca karanlıa bir iki el daha ate etti. Her zaman kadınların, kızların kapı önlerinde oturup dedikodu yaptıı, çocukların bin bir türlü maskaralıkla oyun oynadıı sokak bombo tu imdi. Çocuk seslerinin yerini silah sesleri almı tı. Mermilerin çou havaya, körlemesine yakılıyordu. "Burada yakalanırsam helal olsun bana..." Yakalanmak?...Yakalanmak bir anlamda sa ele geçmek demekti. Oysa öldürmek istiyor olabilirlerdi. Sanki biri, torbasındaki irili ufaklı, eski yeni, çe it çe it renkteki kutuları geli i güzel ortalıa yayıp, sonra parmaını aralarından geçirerek öyle bir düzeltmi kargacık burgacık, bir labirent gibiydi sokaklar... Hayatının büyük bir bölümünü geçirdii bu yörenin sokaklarını, bütün çıkmazlarını, dar ara geçitlerini, girdisini çıktısını avucunun içi gibi bilirdi. Umulmadık yerlerden, geçitler bulurdu. ki adım önündeki ara sokaa hızla daldı. Küçükken oyunlarda ya da mahalle kavgalarında bu çıkmaz sokaı sıkça kullanır, sokaı kesen duvarın önündeki bidonların üzerine çıkarak bahçeye atlar, oradan arka sokaa geçerdi.. Artık arasınlar ki bulsunlar... Çıkmaza girdikten bir süre sonra bidonların yerinde olmadıını farketti. O an bir tela kapladı içini. Karanlıkta yürürken ansızın bir bo lua dü er gibi bir ey. TAVIR

31


Rahatlama sürecinin birden bire gerilime dönü mesi...Duvarı a ması mümkün deildi, artık bir kapandı burası. Çevresine soru turan gözlerle bakarken di lerinin arasından, duyulur duyulmaz bir sesle "aksilik" diye söylendi. Silah sesleri eski younluunu kaybetmi ti, düzensiz aralıklarla ve tek tek atılıyordu. Polisler sokaa yayılmı tı. Bazıları çıkmazın ba ındaydı. Uzaktan, polislerin baırtılarını duyuyordu. Bir dolu küfür. "Ne çok küfürlü konu uyorlar" Bir kısmı kendisineydi küfürlerin, o da kar ılık verdi baırmadan. Ba ının epey üzerinden bir mermi havayı yaran bir sesle gelip geçti. lk defa bu sesi bu kadar net algılıyordu. Merminin havada ıslık çalması bu olsa gerek diye dü ündü. Sa tarafta, mutfak bölümleri sokaa bakan binanın ilk katı yarı yarıya topraa gömülüydü. Oraya yöneldi. lk katın pencere demirlerine basarak kendini yukarıya, açık olan mutfak penceresine doru çekti, zorlandı, tekrar denedi. Ba ardı. Evin içinde sıkıntılı bir hava vardı. Kadın bir yandan sinirli bir ekilde pencere kenarındaki kızını çeki tirip odanın dier kö esine itiyor, bir yandan da baırıyordu: "Körolasıca! u pencerenin önünde durma demiyor muyum sana! Kör bir kur un rastlasın da öl! O zaman sende kurtulursun, ben de!" Genç kız istemeye istemeye odadan çıkıp dierine geçerken: " yi iyi, evin içinde de karı artık. Yok orda durma urda dur. Sana kalsa dolabın içine gireceiz." Etine dolgun, yapılı, 45-50 ya larında olan kadın üzerine geçirdii kolsuz hırkasının alt dümesini sürekli çözüp ilikliyordu, söylenmeye ba ladı: "Ba a çıkılmaz. Bunlarla ba a çıkılmaz. Dili nah bir karı olmu . Mektepde ders yerine bunları öretiyorlar zaar. Pencerede olursa ne olurmu . A aıda a ıı bekliyor da i mar edecek. Babası olacak herife dedimde dinletemedim. Liseye miseye göndermeyelim diye. Otursun evde oturduu gibi. Neymi , okuyup bilmem ne olacakmı . Tabii kendisi..." Arada iyice seyrekle en silah sesleri yeniden ba layınca duruyor, dinliyor, arkası kesilince söylenmeye devam ediyordu: "Tabii kendisi Almanya'larda kimbilir neler yapıyor. Gördüü yok, ettii yok. Büyüü de aldı yanına, burada da bırakmadı. Benim burada iki çocuun pe ine ko maktan bu ya ta saçlarıma ak indi." Kızı dayanamadı: "Anne! Yeter artık, gene ba lama" Sesini iyice yükselterek kızına döndü: "Gene ba lama deil mi? Gene ba lama. Ba ka bir laf bilmezsin zaten.Hemen. bulur bulu turur yakı tırırsın. Kar ında ha anan varmı , ha bir çocuk. Ben bilmezmiyim sanıyorsun? Gizli gizli bir eyler getirip oku, ben görmüyorum ha, Ananı aptal yerine koy deil mi? Taksimlere, maksimlere git anan duymasın..." Parmaını ıslatıp kapıya sürdü: TAVIR

32


" uraya yazıyoruum. Haberin olsun; sokakta yere tükür o saat bana yeti ir. Sen bu mahalleyi bilmez misin? Elin deyse adın oruspuya çıkar. Orospuya çıkınca da bir daha ömürbillah düzeltemezsin." Silah sesleri durmu tu, sokaktan gelen ko u turma ve anla ılmaz seslere de kulak vermedi. Deminden beri ana kız arasındaki çeki meyi, sandalyenin arkalıına oturarak sessizce dinleyen dier çocua; " n oradan a aı! Sandalyenin ba ına tavuk gibi tünemek de nereden çıktı!" diye azarlaması izledi. Ondan da hırsını aldıktan sonra söylenmeyi kesti. Mutfaa yöneldi. Kapıdan içeri adımını atar atmaz azından bir çılık yükseldi. Kar ısında elinde silahı Sedat vardı. Sedat'ın, parmaını sus i areti eklinde azına götürmesiyle O'da otomatik bir kumanda mekanizması gibi iki elini kendiliinden azına götürdü, kapattı. Çılık ne bitti ne de tamamlanabildi, tastamam yarıda kesildi. Onun iki eli azında, gözleri alabildiine açılmı heykel gibi duru u Sedat'ta bir komiklik hissi uyandırdı. Kolundan tutup, salondaki kanepeye doru götürürken: "Korkma, polis kovaladı mecburen buraya girdim. Meraklanma bir ey olmaz" diye sakinle tirmeye çalı tı. Kadın a kınlık ve korkuyla: " imdi sen..." dedi, yutkundu, "...deminden beri polislerle çatı an sen misin?" "Evet" "Bir sürü polis senin pe inden cayır cayır kur un atarak, buraya, kadar geldiler öyle mi?" "Hay allah. Elbet geldiler, geldiler ama buraya girdiimi görmediler. zimi kaybettiler." "Bizim evin etrafında deiller mi?" "Buradalar, daınıklar herhalde." Kadın inler gibi: "Ya Rabbim, nedir bu ba ıma gelenler. Niye benim ba ıma gelir?" Sedat: "Ne gelmi ki ba ına! Mahallenin gençlerinden biri evine misafir gelmi . Beni ne tanırlar." "Misafirin elinde silah pe inde bir yıın polis mi olurmu olum. Hem de kapı dururken pencereden giriyorsun. u silahınıda gözümün önünden çek, bana fenalık geliyor." Sedat silahını beline yele tirdikten sonra döndü, kadının elini tuttu: "Niye korkuyorsun Hacer ana? Hergün böyle eyler oluyor. Hem sen bunca senedir kadın ba ına yalnız, hırlıyı hırsızı evin eteine yakla tırmamı sın, hiç kimseden korkun olmamı , azına ne gelmi se söylemi etmi sin, imdi uncacık olaydan, dı ardaki üç tane polisten korkuyorsun." Hacer kadın hırkasındaki mendil irisi bezi çıkarıp kızına uzattı: " unu ıslat getir kızım, her yanımı ter bastı" dedikten sonra Sedat'a döndü: " yi güzel de oul. Ben yalnız ba ıma bir kadınım, polislerle kim ba a çıkmı ki, ben becereyim. Allah göstermesin, imdi tüfeklerini çevirip evin her bir penceTAVIR

33


resine kurun sıkarlarsa ben ne yaparım, ne ederim? Kapıyı kırar eve girerler de hepimizi götürürlerse ne yaparız?Seni beni götürürler bu iki sabinin, bunların hali nice olur? Bizi kim arar, kim sorar? Elin olunu aldı eve, çoluk çocuunu orta yerde perian koydu demezler mi? Babaları Almanya'dan gelip, beni öldürmez mi?" Sedat pencereye doru yürüdü, perdenin kenarından sokaa bir göz attı, polisler halâ uzaklamamılardı. Birkaçı karı evin penceresindeki bir adamla konuuyor, dierleri eller tetikte saı solu aratırıyordu. Sokaı boydan boya arınlıyorlardı. Kulak kabarttı. Çıkmaz tarafından da seçemedii bazı sesler duyuyordu. Sokaa tekrar öyle bir göz attıında, bir iki jandarma komandosu gördü. Demek jandarma da olaya müdahale etmiti. Aır hareketlerle geri döndü. Endieli hali yüzünden belli oluyordu. Hacer kadın, her eyi, her kapıyı denemi, geri de çözüm bulamamı; dönüp dolaıp hep aynı yere, hep ona gelmite, bütün çareler, bütün umutlar ondaymı, azını açıp söyleyecei üç be kelimeye kalmı gibi gözlerini ondan ayırmıyor, her hareketini, yüzünü, gözünü, ellerini, adımlarını izliyor; ille gözlerini yakalıyor, nefes alıını ta oradan hissediyordu. Sedat bu kelepçeli bakılardan kurtulmak istiyor, çabalıyor, bir türlü beceremiyordu. Hangisiyle? Dıardakilerle mi yoksa, buradaki Hacer kadının bakılarıyla mı çatımak daha zordu? Yürüdü, Hacer kadının yanına oturdu, dizinin birini yukarı çekti, elleri saçlarına gitti öylece bir an durdu: "Peki Hacer ana, polisler birazdan çekilirler, çekilrnezlerse geverler, o zaman çıkarım." Hacer kadının önce bakıları olmazlandı, sonra söze döküldü: "Sende bilirsin, bunlar imdi, karda kıta umutsuz hastalıa yakalanmı aç kurtlara benzerler, gitmezler... gitmezler oul." "Buraya kazık çakacak deiller ya, elbet çekip giderler." "Hiç giderler mi? imdi her taın altını, her kuytuyu, köeyi bucaı ararlar." Sedat yerinden kalktı; biraz önceki sakin hali kaybolmutu. Sesinden belliydi sinirli olduu. "Ne yani, dıarı mı çıkayım?imdi dıarı çıkmak, yakalanmak yahut ölmek demek. Öyle mi olsun?" Hacer kadın diklendi: "O nasıl söz, azından yel alsın. Allah yazdıysa bozsun. Ne yiit gençler vuruldu gitti. O elleri kırılasıcalar, her bir dalı, her bir gözü, kolu, kanadı, bir bir çürüyüp dökülesiceler, o baba yiitleri vurdular da hiç acımadılar, biraz olsun vicdanları sızlamadı. Seni de vururlar..." Sesi bir yokutan aaı iner gibi gittikçe alçaldı, yumuadı. Düzlüe kıpırtısız bir bolua salınır gibi devam etti: "Neden yaparsınız? Niye böyle kendinizi helak edersiniz? Kendinize, ananıza, bize acımıyor musunuz? Bu koca devlet nasıl yıkılır, tümen tümen ordular, bölük bölük polis, koca koca topları, uçakları nasıl durdurursunuz, neyle karı koyarsınız? uncacık genç nasıl becerir?" Sedat, kapının eiinde durmutu. Hacer kadına karı kinsiz bir öfke dalgası kabarıyordu içinde, yükseliyor, birden nasıl oluyorsa bitiyor, yok oluyordu. Yerini TAVIR

34


katı ıksız sevgi, katı ıksız merhamet duygusu alıyor; arkasından biri, sonra öbürü, hep birbiri ardına dizilmi ini çıkı ların durulmasını bekliyordu. Öfkesi, her gün sorulan ve her gün yanıt verilen bu soruların imdi, bu ate le barutun yanyana olduu anda, bu karma ada sorulmasmdandı. Oysa Hacer kadının sorup sormadıı da belli deildi. Bıkkın bir tavırla kestirip attı: "Böyle bir zamanda neler diyorsun be Hacer ana. Sırası mı imdi?" O sırada küçük Orhan annesinin yanına ko arak geldi, kocaman açılmı gözlerle annesinin eteini çeki tirerek: "Anne kız... anne kız! Kapının önünde bir dolu polis toplanmı , büyük büyük tüfekleri var." Hacer kadın bir taraftan olunu gösüne bastırırken, dier eliyle deminden beri elinde sallandırıp durduu ıslak bezle kâh yüzünü siliyor, kâh serinlik versin diye sallıyordu: "Demedim mi ben gelirler diye? Allahım, imdi ne yaparım ben? Kapıyı kırarlar, hepimizi götürürler, o zalımlarm i kencesine nasıl dayanırız? imdi kime ne derim ben? Evim, ocaım peri an oldu. Kime ne yaptım, nedir benim bu kara talihim?" Sedat dayanamadı, patladı: "Yeter be! Nedir bu sosyete karıları gibi alayıp sızlanma? Bende seni Osmanlı bilirdim, u haline bak! Çocuklarından da mı utanmıyorsun? Sanki dünya yıkılıyor!" Hacer kadın bezgin bir ifade ile: "Ben sana bir ey dermiyim Sedat olum, ben sana bir ey dermiyim... Benimki kara talihime, u kara yazıma." Genç kız dayanamadı. Sonunda söze karı tı: "Ana, Sedat aabey haklı. Bırak kalsın. Daha dün, biz deilmiydik, o gençler olmasa kurtçular bizi köye tekrar göç ettirecekti diyen. Bugün evimize bile rahat girip çıkıyorsak onların sayesinde. ki ay önceyi dü ün... Evine adımını atar atmaz pe inde bir sürü, önümüzü kesmeler, laf atmalar, dü ündükçe geceleri kâbus görüyorum halâ. Almanya'dan gelen paramıza bile ortak olmu lardı, u bilezikleri halâ yerine koyamadık. O zaman, o gençler buraya da bir gelse diye Sedat aabeye az mı yalvardık, az mı dua ettik? imdi onlar dara dü ünce de, bana bir ey olmasın diye onu ortada mı bırakacaız?" Hacer kadın a kın... kızının da Sedat'tan yana tavır almasıyla, tüm umudu kırılmı gibi saa sola bakmaya ba ladı. Elini koyacak, gözünü kaçıracak yer aramaya ba ladı. Bir an, evden çıkıp gideyim ne halleri varsa görsünler diye dü ündü." Ama nereye gidecek, ne yapacaktı.Sonra, sonra ne olacaktı? Olabileceklerden korktu ve bu dü ünceyi de hemen kafasından savu turdu. Sonra yine, yüzyılların beyninde ku aktan ku aa aktarılarak çorakla tırdıı duygu ve dü ünceler ile, aniden toparlandı. Satı'yı azarladı: "O dü esi çeneni kapatsana sen!" "Aman aman ne halin varsa gör. Hiç bir eye laf ettirmezsin zaten." Bu sırada Sedat dı arıya bir göz attı, sonra saa sola baktı. Bir süre dı kapının önündeki gürültüleri dinledi, salona döndü. TAVIR

35


Eski yerine gelince durdu, dü üncelere daldı... "Senin, onlar için hayatını ortaya koyduunu bildikleri halde insan nasıl bu hallere dü ebiliyordu? Hayır bu unutmak deildi. Evet gerçek körlük bu olmalıydı. nsanlar halâ, yüzyılların üzerindeki sisleri younla tırdıı bir pencereden bakıyorlardı dünyaya. Ve gördüklerine inanamıyor, güvenemiyordu. Her devrimcinin ölümü o pencereden bir sis bulutunu alıp kaldırıyordu. Evet, Hacer anaların yaptıına bencillik, korkaklık da dense demek ki pencerelerindeki sisleri daıtmak için devrimcilerin daha çok im ekleri kıskandırmaları gerekiyordu..." Sedat, Hacer anaya baktı, o da dü üncelere dalmı tı. Yeniden gözgöze geldiler, ikisi de yumu amı , sakinle mi ti. Sedat gülümseyerek gitmekten yana kararını vermi olduunu anlatmaya çalı ıyordu."Demek ki Hacer anaların uyanması için Hacer anaya yenilmek gerekiyormu ."Arka pencereden çıkıp gidecekti. Fakat Hacer kadının da bakı larındaki anlam dei mi ; kısılan, küçülen gözlerin yerini, cam gibi duru bakı lar almı tı. O'da "kal, seni saklayacaım" diyecekti. Bir süre öyle bakı tılar... Kesin ilk sözü söyleyen son sözü söylemi olacak, onun dedii yapılacaktı. Hacer ana bir kez daha Sedat'ın "kalmam, gizlenmem gerek"demesini, kendisinin de onaylamasını bekliyordu. Sedat'a doru, yenilmi bir âdım attı. Tam bu sırada Sedat "hemen çıkıyorum Hacer ana" dedi. Hacer ananın yüzü allak bullak oldu. Ne "kal", ne "git" diyebildi. Sedat: "Hadi bir çar af çıkarın." Hacer ana: "Ne diyeyim olum. Elimden ne gelir. Sen daha iyi bilirsin!" Karanlık giderek biraz daha aırla ırken, dı arıdan halâ ayak sesleri, geliyordu. Satı dier sokaa çıkan dar geçidi pencereyi açarak kontrol etti, görünürde bir ey yoktu ve bu tarafta sessizlik hakimdi. Sedat yoku u hesap ederek, a aı doru inerim diye dü ündü. Polisler, büyük olasılıkla yukarı tarafta olurlar dedi kendi kendine. Silahını belinden çıkardı, emniyet durumunu ve azında mermi olup olmadıını kontrol ettikten sonra, kemer tokasının altına soktu. Çar afın bu tarafını Hacer kadınla Satı sıkı sıkıya tuttular; Sedat, kısık sesle "ho ça kalın," "dikkatli olun" dedikten sonra a aı sarktı ve atladı. Hacer kadın pencereden Sedat'ı izlemeye çalı ıyordu; bir süre sonra gözden yitirmesine ramen pencereden ayrılamadı, sanki sessizlii bekliyordu. Satı dolaba yaslanmı öylece duruyor, yalnızca anasına bakıyordu. Birden tek bir el silah sesi duyuldu, kulakları irade dı ı bir alı kanlıkla arkasından pe pe e gelecek bir kaç el atı daha bekledi. Ancak otomatik silahların kulakları saır eden cayırtısı doldurdu ortalıı. Hacer kadın ve Satı birden kendilerini karanlıa vurdular. Kur unların geldii yöne, Hacer kadın önde, Satı arkada seirttiler. Meydana açılan, dolmu ların kalktıı sokaın ba ına. Sedat boylu boyunca yatıyordu. Hacer kadın karanlıı delen bir çılık kopardı ve Sedat'ın üzerine kapandı. Satı bir süre kaskatı kesilmi gibi öylece baktı. Sonra Sedat'ın maske olarak da kullandıı ka kolunu alarak oradan hızla uzakla tı...

TAVIR

36


ÖYKÜ

KMN ÇN, KME KARI Ender SELÇUK

Heyacanlıydı. Kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu. Elindeki kaıdın bir önünü bir arkasını çeviriyor, okuyor, okuyor, tekrar okuyordu. Sıkıntı, merak karıımı bir tedirginlik içindeydi. Onu endieyle izleyen dedesi, babası, anası ve kardeleri de meraklanmıtı iyice. "Üç gün içinde, hem de üç gün içinde öyle mi?" diye söylendi. "Ne yaparım ben, Nazlı'ma nasıl söylerim bunu" Aklından geçenleri kimsenin farketmediini sanıyordu. Yalı dedesi bile duymutu oysa. — Hayrola evladım neyin var? Nazlı'ya da ne oldu, ne bu derdin? diye bastonuyla dürttüünde kendine gelebildi. "Askerlik" dedi. "Askere çaırıyorlar. Hem de üç gün içinde birliimde olmalıymıım." Meraklı gözler üstündeyken bir fırlayıta televizyonun dümesine bastı. Kapalıydı. Radyoya kotu. Sıkıcı bir arkıdan baka birey yok. Onu da dinleyemezdi. Aradıını bulamamanın kızgınlııyla geri döndü. Gazete gözüne iliti. "Ekonomimiz Savaı Kaldırır." Sanki kendi savaacakmı gibi diye düündü. "Off" diye fırlatıp attı gazeteyi. Ellerini akaklarına dayadı. Çaresiz, kararsız bir haldeydi. Dedesi; — Evladım, gel hele öyle otur. Ne olmu askerlik sülüsün gelmise. Bundan büyük ey mi olur? Aslan gibi delikanlı olduunu gösterir. Kocaman adam olmusun demektir bu. O ana kadar yapmadıı biçimde dedesine yüksek sesle; "duymuyor musun"-zor duyduu aklına geldi, ama azından çıkmıtı birkere. "Hep sava sava deyip duruyorlar. Savaa gireceiz, asker göndereceiz diyorlar. Bize ne sanki El Sabah'tan, Saddam'dan. Kendi ilerini kendileri halletsinler. Ölmek istemiyorum. Daha yeni nianlandım Nazlı'yla. Ben yaamak istiyorum. Bir yuvam olsun istiyorum." Dede; — Evladım sakin ol. Onlarda olur. Ben de askerlik yaptım, baban da yaptı. Askerlik ibadettir. Bir saatlik nöbet bir yıllık ibadete bedeldir olum. Savamı. Ne olmu? Bak ben Kore'de savatım da bir ey mi oldu? Yaıyorum ite. Girmiyordu. Kafasına hiç bir ey girmiyordu. Kimseler dindiremezdi içindeki fırtınayı. "Nazlı'mdan baka" dedi sessizce. Ve kendini evden dıarı attı. arkasından gelen "evladım, olum, abi" seslerini duymadan. Soluu Nazlı'nın çalıtıı fabrikanın önünde aldı. Bereket ki ölen yemei TAVIR

37


tatilindeydiler. Avludaydı Nazlı. Ona doru yürürken bir hüzün kapladı içini . "Birtanem" diye dü ündü. "Ben senden nasıl ayrılırım." Terdirginliini belli etmek istemedi. Sakin sakin anlattı askere çaırdıklarını, üç gün içinde gitmek zorunda olduunu... "stersen" dedi; "Öleden sonra izin al gezelim, konu alım. Gidip de dönmemek var" "Sus" dedi Nazlı. "Neler diyorsun sen? Ben sensiz ne yaparım? Tamam izin alayım. Ama aklından çıkar bunları. Seni bekleyeceim biliyorsun, bilmelisin." Hızla yürüdü. zin alabilmi ti zor bela. Gözlerinde pırıl pırıl bir sevinç çıktı kapıdan. Gezdiler, dola tılar elele, sarma dola . Bıkmayasıya, doyasıya konu tular. Hayaller, beklentiler...Ah! Bir sen, bir ev, bir de araba. Vay be! Hayalleri doruktaydı. Havanın karardıını farketmediler bile. Nazlı'sını evine bırakırken, sık sık mektup yazacaına, bir an bile habersiz bırakmayacaına söz verdi. Bekleme sözü aldı. Bilinmeze giden yolda adımlarını atmakta zorlanıyordu dizleri. "Sa dönebilecek miyim? Bir daha birbirimizi görebilecek miyiz?" Ku kulu, kapkara dü üncelerle durmadan yürüdü. Bir hafta olmu tu asker olalı. Askerlik sohbetlerinde acemilere bir-iki ay sonra silah verdiklerini duyardı hep. kinci haftasında zimmetlenmi ti silahlar. Ve bu, bir kurt, kemiren bir kurt olmu tu beyninde. "Bu kadar çabuk mu gönderecekler sava a" soruları yiyip bitiriyordu sanki içini. Nazlı bütün güzelliiyle canlandı gözünde. Kaleme, kaıda sarıldı aceleyle. 14 Aralık Erzurum Nazlı'm, sevgilim, senin yanında olsam, elini avucumda tutsam, bütün sıkıntılarımın geçeceini biliyorum. Çok uzaktasın, dünyanın öbür ucunda! Ellerim tüfeimin buz gibi kabzasını tutuyor, sıcacık ellerinin yerine. Senin ...... Dünyanın öbür ucunda olduunu bildii halde hemen cevap bekliyordu. Çıldırtan bir sabırsızlıkla. "Bir hafta geçti halâ yanıt yok" diye dü ündü ve tekrar yazmaya koyuldu. Bu kez bir eyleri farkettirmek isteiyle. Bilirse daha çabuk yazar dü üncesiyle. 19 Aralık Erzurum Nazlı'm biliyorum bekleyeceksin.Biliyorsun yazacaım dedim ve yazdım. Cevap alamadım Kafamın içinde ye illiklerin bittiiini hissediyorum. ılık bir rüzgar esiyor içimde. Souk (-24°) lapa lapa kar yaıyor. Buzla an toplanma alanının üstüne. Senin sevdiinin de üstüne. Donuyorum. çimde senin sıcaklıın, dı arıda karın souu delirtiyor beni. Komutanımız iki saat nutuk attı, elindeki denekle haritadan bir yerleri gösterirken. Biraz dikkat ettim, Türkiye haritası deildi tek ba ına, "Ortadou" dedi komutan "Ve dünyanın gözünün üstünde olduu Türkiye. Bakın u stratejik konuma bakın. Avrupa ile Asya arasında bir köprü, Ortadou'nun bir anahtarı. Bu anahtarı elinde tutan satratejik bir jandarma karakolu gibi." , Bunları niye anlatıyorum diye a ıracaksın. Bak, daha bitmedi. "Sava " dedi yüksek sesle komutan. "Sava a hazır olun. Vatana yakı ır, Türk askerine yakı ır mehmetçikler olun. Her an tetikte bulunun." Anlayamadım. Kimse de anlayamadı. Niye sava ? Ülkemize mi girmi ti TAVIR

38


dü man?Kimse bilmiyordu. Soramazdı da. Nazlı'm bana cevap yaz. Her an sava a götürebilirler. Senin...... Dünyanın öbür ucuna kaç günde giderdi mektup, bilmiyordu, bekliyordu dört gözle. Ve sarılıyordu kalem kaıda. 23 Aralık Erzurum Sevgilim, Nazlı'm geçen mektubumda yazmı tım. ki saat boyu nutuk dinlerken donduumu, eridiimi. Tir tir titriyorum hummalı gibi, Erzurum hastanesinin kou unda imdi. Kâbus mu, hayal mi, rüya mı, olduunu bilmediim acılar içinde kıvranıyorum. çimde badem aaçları çiçek açıyor. Kanım, sevinç, hüzün ve özlemle dolu, bir müzik ritminde atıyor damarlarımda. Senin adın Nazlı'm, senin adın denizin üstünde uçan bir martı gibi içime süzülüyor. Bir iir dünyasında mıyım? Dudaklarımda bir arkı geziniyor. Hiç bitmesin istiyorum! Alarm sirenleri... Alarm çılıklırı. "Sava " diyorum içimden. te lanet olası sava . nsan sava a giderken nefret mi eder hep? Sava çılar da kemikten ve sinirden olu an gövdelerinin içinde bir ruh ta ımazlar mı? Sava korkunç bir ey Nazlı'm, korkunç bir ey. nsan yüzü, yerini goril maskesine bırakır. Beyni, kıllarla kaplı kan torbasıdır artık. " leri!" "Hepsini geberteceiz!" Bu çılıklar insan sesi deildir artık. Dü ünmeye bile fırsat vermiyor, " leri, gebertin" çılıkları. Hücum emri veriliyor. Çocuunu emziren bir kadın dikiliyor önüme. Dur yeter der gibi. tiverdim, yıkılıp dü tüünü gördüm ve yürüdüm. Arkamdan gelen "lanet melun" sözüyle alçaldıımı, utandıımı hissettim iliklerimde.

alvarlı, çok genç bir delikanlı. Benim ya ımda ya da yakın. Belki benim gibi bir de Nazlı'sı vardır. Ba ında kareli siyah beyaz pu usunun altından iri ri gözleri görünüyor. Göüs göüslerim. Onu yere devirmek için ura ıyorum. Körük gibi inen iki göüsten gelen sesten ba ka ses yok. Bir de çatırdayan kemik sesleri . Tüfeim dü mü omuzumdan. Delikanlı uzanmaya çalı ırken birden bir çılık koyverdi. Dizlerimin çözüldüünü hissettim ayaklarımın dibine yuvarlandıında. e karı an biri vardı. Seçemedim kim olduunu. Donmu um adeta. Omuzuma dokunan elin sahibinin "gördün mü tam zamanında gerekeni yaptım. Biraz gecikseydim cehennemi boylayacaktın. te böyle. Ya amak için öldüreceksin." deyi iyle eilip gösünü dinledim. Oh, ölmemi ti, ya ıyordu. Ama aır yaralı ve baygındı. Seni öldürmek isteyen, buna mecbur olan bir adamın gövdesinin soluunu, azından akan salyaları, seninkine karı an korkusunu, yalnızca ondan önce davranma amacıyla içinde büyüyen hırsı hissetmek kadar ürkütücü bir ey yok. Kin beslemeden, sırf korkudan öldürmek kadar büyük bir alçaklık olduunu dü ünemiyorum. Öldürmek deil, tutsak almak artık hedefim. Üç yaralı esir alınmı ve ba ında bekleme görevi bana veriliyor. Sanki içimden geçenleri okumu lar, beni denemek istiyorlarmı gibi. Vermeye çalı tıım, sırt çantamdan çıkardıım yiyecekleri reddeden genç yaralı; — Gırtlak gırtlaa bou tun benimle. Ne i in var topraklarımızda? Ne istiyorsun benden, demez mi? Dilim damaım birbirine dola ıyor, küçüldükçe küçüldüümü hissediyorum. Zoraki; — Ben mi ? Ne isteyebilirim ki? Seni ne gördüm, ne de tanırım. Ya sen? Senin TAVIR

39


bana bir gıcıın mı var ki, bou tun benimle? Öldürmek istedin? — Yoo. Deyip ekledi hemen. — Öyleyse, öyleyse neden biribirimizi öldürmeye kalktık? — Korkma biz tutsakları öldürmeyiz. Deyiverdim kendi adıma. Sanki duymu tu birileri bunu. Bir manga askerle geldi çavu . "Hizaya Geç! Ni an Al! Ateee !" Üçü de yere yııldı. Cesetler üzerime yüklenmi tonlarca yük gibiydi. Ya bir de bana yaptırsalardı bu i i. Ne yapardım? "Beni de öldürün, dayanamıyorum!" diye haykırıp tüfeimi mi atardım. Yooo, asla bunu yapamazdım, boyun eerdim. Nazlı'm boyun eerdim. Seni görmek, bir kere daha kollarımda sıkmak için ya amak isterdim. Alçaklık olduunu bile bile Nazlı'm, bile bile. Utanıyorum. Her yanımızı sis kaplıyor. Bir ey seçilmiyor. Gökyüzü ile dalar birbirine karı mı . Lapa lapa kar yaıyor. çimdeki ate alev alev. Kar, souk, açlık.Kargalar ve gece. Karda nöbet, devriye. Titriyorum. Sava , hep sava . Okuldan bir arkada ım dikiliyor önüme bütün heybetiyle. Ne kadar da özlemi im. Hiç dei memi . Yoo topallıyor mu ne? Yine o ate li konu masıyla baırıp, çaırıyor. "Açın gözlerinizi moloz yıınları. Sava ! Kimin için, niçin, hiç dü ündünüz mü? Petrol eyhleri için, kan emiciler için, Amerikan dolarları için. Kime kar ı sava ıyor sunuz? Yoksul Ortadou halklarına kar ı, kendi halkınıza kar ı, kendi emekçine, yoksuluna kar ı. Sizde zerre kadar beyin yok mu? Mezbahaya götürülen koyun sürüsü müsünüz? Hain misiniz? Üç kuru a satın mı aldılar sizi?" Eziliyorum, bir böcek gibi hissediyorum kendimi. çimden "ne yapabilirim ki" dediimi duydu sanki. "A ın çiti, gelin bize katılın! Yoksul insanları öldürmeyin! O kadar çoklar ki bitiremezsiniz. Kendinizi öldürtmeye yemin mi ettiniz, pisi pisi ne? Bakın onlarca, yüzlerce, binlerce, milyonlarcayız." Aman tanrım o ne? Yerden mantar gibi insan bitiyor. Kadını, erkei, çocuu, delikanlısı, ihtiyarı. Ya lı bir kadın baırıyor, elleri havada. "Henüz geç kalmadınız, derin uykudan uyanın artık! Evlatlarım bize gelin. Gelin de ölümsüzlük suyunu için!" diye baırıyor olanca gücüyle. Neyim ben? Neden, kimin için sava ıyorum? Ülkeyi kurtarmak için mi? Ya burası, burası benim ülkem mi? Hayır! Görev, vatan, asker kaçaklıı sözcükleri anlamsızca, ruhumu zincire vurmu , bunca acıyla bu sözcüklerin hiç ilgisi yokken. Siyah beyaz kareli ba örtülü, yoksulluk akan insanların arasından sesler yükseliyor. "Karde ler! Gelin karde olalım. Halklar karde çe ya asın! Haksız yere sava mayalım." Tanrım, yüreim daha fazla dayanmayacak. Ya çatlayıp yerinden fırlayacak ya da beni oraya götürecek. Karanlıklar denizinde bouluyorum. Birden kendimi kadınlı, erkekli halkın arasında görüyorum. Sen de varsın içlerinde. lahi bir sarho luk kaplıyor her yanımı. Dalgasız berrak bir denizde yürüyoruz sanki seninle elele. Kolum beline dolanmı ken birden güller arasında, elma, portakal yüklü aaçların arasında yürüyoruz. Nereye gittiimizi sorduumda "Cennet" diyorsun Nazlı'm, "cennete sava ın olmadıı, halkların karde çe ya adıı cennete." Ate im dü tü. Gözlerimi açtım. Geliyorum Nazlı'm. O cennete gitmek için bekle beni... Senin ...... TAVIR

40


BR "NAMUS ANITI": HALT REF... Nedim AKAR

27. Antalya Altın Portakal Film Festivali'ne "Karılar Kou u" adlı filmle katılan Halit Refi, Yusuf Kurçenli ile "En yi Yönetmen" ödülünü payla tı. Karılar Kou u "En yi Film" dalında Altın Portakal alırken, ba kadın oyuncusu Hülya Koçyiit'e de "En yi Kadın Oyuncu" ödülünü kazandırdı. Bunun yanında "En yi Yardımcı Kadın/ Erkek Oyuncu" ödüllerini de yine aynı filmdeki rolleriyle Ay egül Ünsal ve Tuncer Necmiolu aldılar. Böylece "Karılar Kou u" filmi festivalden toplam be ödül almı oldu. Filmin yönetmeni Halit Refi'in festival öncesi ve sonrasında yaptıı açıklamalar, bizi böyle bir yazı yazmaya zorladı. Bu yüzden öncelikle Refi'in neler söylediine ve bunların neden böylesi bir zorunluluk dourduuna bakalım. Festival sonuçları belli olduktan sonra Cumhuriyet Gazetesi'nin Refi ile yaptıı röportajda, "Talihsiz" denebilecek açıklamalarla kar ıla ıyoruz. Refi,"yarı maları sanatçı haysiyetine aykırı" bulduu halde "... kabullenmek zorunda" kaldıını söylüyor. Ama kendini yarı manın havasına kaptırmadan da edemiyor. Yusuf Kurçenli'nin filmi "Karartma Geceleri"yle öyle bir rekabete giriyor ki, Antalya'da sanki stanbul'un rövan ı ya anıyormu havası olu uyor. Bilindii gibi 9. Uluslararası stanbul Film Festivali'nde "Karartma Geceleri", "En yi Türk Filmi" seçilmi ti. Konuyla ilgili

olarak Kurçenli'nin 2 Ekim Salı günlü Güne Gazetesi'nde çıkan sözlerini aynen aktarıyoruz:"... Asıl çarpıcı olan, Refi'in kazanmasına ramen tatmin olmaması. Bu noktada sanıyorum tüm tepkisi Karartma Geceleri'ne dönük. En yi Yönetmenlii benimle bölü mesi O'nun için ne ifade ediyor bilemiyorum. Ama herhalde kendisi, rövan ı yeterince alamamı olarak görüyor. Sanırım O'na göre, Antalya'da Karartma Gecelerinin esamesi okunmamalıydı. Be ödül almı bir filmin yaratıcısı olarak bu tatminsizlik bana çok tuhaf geliyor. Sanki bu 30 yıllık birikimin deil de, 300 yıllık gerilimin ifadesi." Ayrıca "sanatçı haysiyeti"nden sözeden birinin "bir punduna getirip Kemal Tahir ile Rıfat Ilgaz'ı kar ıla tırması ve Ilgaz'ı nek aban'ın yazarı olarak nitelendirmesi" ne kadar haysiyet dü künü olduunu kanıtlıyor. Rıfat Ilgaz gibi saygın bir sanatçıyı yarattıı " nek aban" tiplemesi ile alaya alarak düzeysizliini gösteriyor Refi. Acaba sadakatla balı olduu Kemal Tahir'in, Mayk Hammer romanlarına yaptıı katkılardan böyle söz edebilir mi? Bilindii gibi Mayk Hammer çok tutunca, Kemal Tahir de bu diziye ek olarak üç tane roman yazmı tır. Refi, Cumhuriyet Gazetesi'ndeki aynı röportajda, "Karartma Geceleri"ni 12 Eylül'e göndermelerde bulunmakla suçlayıp, "bunu gerçekçilik anlayı ına uygun" bulmadıını söylüyor. Oysa 41

TAVIR


Refi, bunlarla yetinmeyip daha da ileri gidiyor ve 12 Eylül öncesindeki devrimci mücadeleye, devrimci iddet eylemlerine de dil uzatıyor. kendi Kemal Tahir hayranlıının hangi boyutlara ula tıını göremiyor. "Karılar Kou u"nu yaparken 1940'lı yılları anlatmak yerine, Kemal Tahir'e ihanet pahasına "Kemal Tahir'i anlatabilmek" istiyorsa, Kemal Tahir feti izminin gözlerini kör ettiini söylemekten ba ka bir ey kalmıyor, geriye. Bir yandan "herhangi bir fikir ve gaye uruna gerçekleri dei tirmemek önemli" derken, öte yandan gerçekleri ne yazık ki, kendi sübjektif amaçları uruna dei tirip, Kemal Tahir'i dilediince kullanabiliyor. Örnein, Kemal Tahir'in ya arken yayımlamayı dü ünmedii hatta, bitirmedii Karılar Kou u adlı romanını, Refi alıp kendi kafasına göre tamamlıyor ve Karılar Kou u'nu çekiyor. "O yıllarda 12 Eylül döneminde olduu gibi, i kence ön planda deil" saptaması, gerçekçilik anlayı ının, "Sansaryan Han"ı göremeyecek kadar sı olduunu kanıtlıyor. Sansaryan Han'ı mı dediniz? Orası kutsal bir mabettir. Oraya gidenlere i kence yapılmamı (!), tırnakları sökülmemi tir(!) Bu saptama üzerine kendisine, "40'larda i kence yok mu? Örnein me hur Sansaryan Han'ı ne yapacaız?" sorusu yöneltiliyor. Alınan cevap, üstadın aynı zamanda usta bir demagog olduunu da gösteriyor: "O yıllarda en tehlikeli insan Nazım Hikmet. Okuyun, parmaına dokunmamı lar. Filmini seyredenler 'Hapishane pansiyon gibi bir yermi ' diyorlar. O zamanlar öyleymi . Bir nevi sürgün daha çok." TAVIR

Refi, bunlarla yetinmeyip daha da ileri gidiyor ve 12 Eylül öncesindeki devrimci mücadeleye, devrimci iddet eylemlerine de dil uzatıyor: "12 Eylül den sonra durum farklı. Adam öldürülüyor, devlete kar ı örgütlü faaliyet var. Yani insanlar yazdıkları için deil, bomba attıkları için i kence görüyorlar." (Güne Gazetesi) Yine Cumhuriyet'teki röportajında "12 Eylül döneminde insanlar iir, roman yazdıı için, devletin resmi görü üne aykırı dü tüü için i kence görmüyor, çok ba ka meseleler var. Devlete kar ı örgütlü, dı ardan kaynaklanan terör hareketleri, iddet olayları var" diyor. Refi'e bakarsanız, " kencenin hukuki bir yol olup olmadıı tartı ılır. Ama meseleyi karı tırmamak lazım" (!) Çünkü, "meseleyi karı tırırsak" altından devletin i kenceci yüzü çıkabilir. Bunların yanısıra "Avrupa kapılarının kapanmaması için i kencenin Türk kültürünün bir parçası olduu teması ısrarla i lenmekteyken, böyle bir iddiaya mesnet te kil edecek çalı mayı gerçekten kendi in ançlarım çerçevesinde yanlı bir ey olarak görmekteyim" diyor. Beyefendinin bir sorunu da, "Kol kırılır, yen içinde kalır" ilkesine uyulmaması. Yoksa "Avrupa kapıları" yüzümüze kapanır. O'na, i kence sonrasında kangren olmu bir kol görüp görmediini, o dayanılmaz kokuyu duyup duymadıını sormak gerekiyor. "Yarı maları sanatçı haysiyetine aykırı bulduu" halde, "... kabullenmek zorunda kaldıı" için H. Refi bir "NAMUS ANITI"dır. Çünkü, "zorunda kaldıkları için" her bir eylerini satılıa çıkaranlardan ayrımı yoktur. Sosyoekonomik yapısı "zorunda kalmadıına" ili kin bazı ipuçları vermekteyse de "O kadar kusur, kadı kızında da olur" deyip, üstadı fazla üzmemeliyiz!.. 42


ÖZGÜRLÜK ÇILII ebnem ÇALAR

Her yerde, her eyde; ekonomide, kültürde,

politikada

APARTHET

(ırkçılık)... Büyük

bir

mücadele

Afrikalılar

eden

vah ete

kar ı

direniyor. Aydınlarımız filmi ya lı gözlerle izlerken

12

Eylül

günlerinde

kendi

tavırlarını dü ünebilmi ler midir acaba?

ölülerini,

Gazeteci

tutsaklarını, kahramanlarını, yenilgi ve

aydınlarına,

kavgalarını omuzlarına almı yürüyorlar,

örnek olmalıdır.

Donald'ın gazeteci

tavrı ve

ülkemiz

yazarlarına

sonu bilinen bir gelecee doru. Güney Afrika'da çok sık ya anan Filmin jeneriinden itibaren ba layan

trajediyi, Getto'ların yıkılıp yakılmasını,

deklan ör ve daktilo sesi adeta filmin ana

yoksulluu, baskıyı ve bunun sonucu

ritmini olu turan bir öe, bir gazetecilik öesi olarak kullanılıyor. Bu yanıyla filme bir "gazetecilik filmi"de denilebilir. Film Biko'nun ölümünden sonra gazetecinin serüveni

ve

Biko'yla

anımsadıı

ya adıklarını

(Fla bek-geriye

dönü )

sahnelerle devam ediyor. Liberal

bir

tanıklık

gazeteci

(siyahların)

ediyor.

kar ıla ıyor,

ön

dünyasına

Baskıyla,

gözaltına

tehditle,

alınıyor.

Bu

gerçek onu kendisiyle, hatta düzenle hesapla maya

kadar

götürüyor.

Irk

ayrımına kar ı çıkıyor. Kaybedecei pek çok eyin farkında olup bu bedeli ve ölümü dahi göze alarak, çaına, insanlıa olan sorumluluunun bilincinde fa izme ve ırkçılıa kar ı TAVIR

mevzii

olu unu

hareketinin mücadeleye

görüyoruz.

Örenci

kitleleri

yönlendirme,

katmada

ne denli etkili

olduunu da görüyoruz. (Steve Biko'da bu hareketin-SASO/Güney Afrika Örenci Birlii-

"beyaz"

yargılarından sıyrılıp Biko aracılııyla Bantu'ların

inatçı bir öfkeyi, Sveto'nun bir direni

lk

kurucuları

arasında

yer

almaktadır) Steve Biko'nun ba kanlıını yaptıı G. Afrika Örenci Birlii SASO, tüm beyazları aynı kefeye koyuyor. Filmde gazeteci Donald'ın Biko'yla yaptıı gece gezintisinde, "bütün beyazları aynı kefeye koyamazsın" dedii ve bir ba ka siyahın "evinde kaç i hizmetçisi çalı tırıyorsun?" diye kar ılık verdii sahnede olduu gibi. Gerçekte Biko liberallerle ili ki kurulmasını, onlarla çay içilmesini dahi, "emperyalist bir zevk" 43


olarak yorumluyor. (Oysa filmdeki Biko liberal Donald'la içki bile içiyor). Steve Biko 1972'de: "Karaların bugüne dek yaptıı en büyük yanlı , ırk ayrımcılıına kar ı olan herkesi müttefik olarak kabul etmektir. Uzun süre kara halk, bir tek beyaz hükümeti öfkesinin hedefi olarak görmü , tüm egemen gücün üzerine gitmemi tir. Karaların kullandıı tüm politik sözlük bir bakıma liberallerin mirasıdır" diyor. Steve Biko, kendi deyimiyle "kendini beyazların

toplumunda

görmeyen

kara

askıntı

insanlar"

olarak

yaratma

"askeri yıınaa", "sebebsiz ölümlere", "i kenceye" kar ı direnen, protesto gösterileri, yürüyü ler düzenleyen bir halk... Panzerlerin üzerilerine yürüdüü, hedef gözetilmeksizin ate açtıı, kur un yamuruna kar ı zılgıt sesleri ve sloganlarla yürüyen, coplanan, yerlerde sürüklenen, dövülen, gözaltına alınan (tıpkı G. Afrika'lı karde leri gibi, Bantu'lar gibi) insanları hatırlıyorsunuz. Filmin finalindeki ara yazılarda fa ist Güney

Afrika

açıklamalarıyla

yönetiminin ölüm

resmi

nedenleri

mücadelesinde önemli bir yere sahip.

sıralanıyor: "ntahar", "doal nedenler",

Filmdeki alternatif klinikler, halkevi gibi

"10.

kültürel ve sosyal olgular bunun ifadesi.

açıklamaların Christopher Vanvyk'ın(1). u

Filmin ba ındaki yıkım sahnelerinde

kattan

dü tü"...

gibi.

dizeleriyle çakı ması rastlantı deil;

kamera hareketleri ve kullanılan renkli

"Tutukevinde 9. kattan dütü

filtreler o denli etkileyici ve ba arılı ki

kendini astı

ya anan

gerçei

yanıba ınızda

hissediyorsunuz. Di e di , kur una ta ,

yıkanırken bir sabun parçasına basıp kaydı kendini astı

panzerlere ve dozerlere barikat durulan direni leri.

Yıkım

sonrası

yanan

barakaların arasında dola an insanlar, çocuklarını arayan kadınlar ve her eye ramen yeniden yapılan evler. Biko'nun bir fotorafı yıkıntılar arasından çıkarılıp tekrar direnen bir umut olarak yıkılmı bir evin pencere kenarına asılıyor. Yine

yıkım

sahnesinde,

Bu

yıkanırken kendini astı ..." Bu

açıklamaların,

bu

dizelerin

ülkemizdeki 12 Eylül dönemi resmi açıklamalarıyla çakı ması da rastlantı deil.

yıkımdan

sonra ba layan ve insanı yüreinden yakalayan müzik, görüntülerle birlikte o denli etkileyici ve çarpıcı ki; kimlii, dili yok sayılan

K...

halkının

dü ünüyorsunuz.

Lice

mücadelesini ve

Cizre'de

ya ananları hatırlıyorsunuz. "Sürgüne", TAVIR

DPNOTLAR 1) Gürhan Uçkan, G. Afrika Cumhuriyeti. 44


1

TAVIR

45


GREV ZLENMLER Grup YORUM

Maden i çileri yıllardır omuzlarında ta ıdıkları yükü atarak yürüyorlar yeryüzüne. "Gemileri yaktık, dönü yok" diyorlar, kazma kürek ellerinde. Yabancıların eitilmi köpeklerini bile sokmaya kıyamadıı kör kuyularda adeta elleriyle kazıyorlardı yerin dibini. Kendi çocukları titrerken souktan, "yürekleriyle ısıtıyorlardı ba ka evleri". En aır i i yapıyorlar ama en dü ük ücreti alıyorlardı. Yoksuldular. Açtılar. Buna ramen kadınlar her vardiyada yeniden ölüme gönderiyordu kocalarını. te bu yüzden yürüyorlar, bu yüzden öfkeli, kararlı bakı ları. Maden i çileri ayakta, hergün doal mitingler yapılıyor. " çiyiz, haklıyız, kazanacaız" diyen ses genel grevin habercisidir. "Ocaklarda üretim yarıya dü tü, jeolojik yapı, ileri teknoloji getirmeye uygun deil. Ocakları kapatabiliriz. stiyorsanız size devredelim diyorlar. Maden ocaklarından Zonguldak sokaklarına yayılan o müthi uultu "elbette ocakları yönetebiliriz. Üreten biziz, yöneten de biz olacaız" diyenlerin kıpırtısıdır. Bundan korktukları için tehdit ediyorlar. OHS, Fosem, Grup Yorum ve Tavır emekçileri maden i çilerine destek vermek amacıyla Zonguldak'a gittiler. Oyunlarla, türkülerle, gösterilerle grevcilerle birlikte oldular. Zonguldak'la birlikte yürüdüler. 3 ARALIK PAZARTES Sabahın erken saatleri... Her kö eba ında bir panzer olmasa normal TAVIR

ya am sürüyor sanılır. Dükkanların camında grevi destekleyen dövizler asılı. Zonguldak bir bütün, i çi, esnaf, madenci aileleri kararlı bir dayanı ma içinde. Sabah, Maden sendikası ba kanı

emsi Denizer ile görü tük. Maden i çilerini desteklemek amacıyla geldiimizi söyledik. Ancak sendika ilgisiz. çilerin destee ihtiyacı yok, dı ardan gelen destek her zaman provakasyona yol açabilir diye dü ünüyorlar. "Al silahını, öfkeni ku da gel, kavga seni çarıyor (Çarı/ Grup Yorum) deyi imizden olsa gerek. Her sözün arasında siyaset yapmıyoruz" diyenler kendilerini güvenceye aldıklarını dü ünüyorlar belki de. "Gel ki afaklar tutu sun. Gel ki geceler çatlasın, bizim olsun almterimiz" diyenler potansiyel suçlu olarak kabul edilmiyor mu zaten. Sendika ba kanı kürsüdeki konu masını bitiriyor. Grup Yorum türküler söylüyor kitlelerin içinde. Gruplara ayrılıyoruz, grevcilerin evlerine konuk oluyoruz. 4 ARALIK SALI 5 ARALIK ÇARAMBA Miting yeri bir gün önceden belli. Biz de Kozlu bölgesinde ocaklar önündeki alanda toplanan i çilerle birlikteyiz. Kadınlar e lerinin yanında. Çocuklarının ellerini tutmu lar, kucaklarında çocukları... Kadınlar da hınçlı, kararlı. Toplanma alanında türküler söylüyoruz.. Grev ate inin türkülerini, co kunun türkülerini... Kozlu'dan Zonguldak'a 46


kadar kadınlar önde yürüyor. Biz i çi kortejinin içindeyiz. Mitinge katılmayanlar pencerelerden alkı lıyorlar. Sendika binası önünde toplanıyoruz. Türküler söylüyoruz, i çiler halaya duruyor, "i çi sanatçı omuz omuza" diye sloganlar atıyorlar. Zonguldak barosu da i çilerle birlikte. Bu dayanı maya pencerelerden bo tencereleri çınlatan kadınlar da katılıyorlar. Ya lı bir kadın pazar torbalarını bir çıtaya balamı , bo bir cüzdan asmı ucuna "çantalar bo , çantalar bo " diye haykırıyor. Küçücük çocukların boynuna "sava deil,

akın akın katılıyor korteje, trenden inen ya lı bir kadın öpücüklerle selamlıyor i çileri.

ekmek istiyoruz" yazılı yaftalar asılmı . Emperyalist sava kar ıtı sloganlar inletiyor meydanları. Bir yel esiyor, filizlenen bir fırtına "güçlüyüz, haklıyız, kazanacaız." Çar amba gecesi Karadon bölgesindeyiz. Fosem bir kahvede grevcilere dialar gösteriyor Grup Yorum'un müzii e liinde. Üzülmez bölgesi ubesine gidiyoruz.

için. Babaları çocuklar...

6 ARALIK PEREMBE 7 ARALIK CUMA Karadon bölgesinde toplanıyoruz. Yoldan geçen-otobüslerden inen i çiler TAVIR

Cuma, sabah bir i çi madenci kıyafetleri ile çalı ma biçimi ve ko ullarını anlatan bir gösteri sunuyor. OHS "Sava a Hayır" ve "Grev" adlı oyunlarıyla katılıyor bu gösteriye. 8 ARALIK CUMARTES Kozlu'dan yürüyoruz Zonguldak'a doru Kadınlar yürüyor, çocuklar yürüyor. Kadınlar bo tencereleri vura vura yürüyor. Çocuklar yürüyor, kitap için, defter için, çocuklar yürüyor ekmek

ocaklara

gömülen

9 ARALIK PAZAR Maden i çileri, i kıyafetleri ile baretleriyle gelmi ler, yanlarında e leri. Biz de sazımız, gitarımız... türkülerle yola çıkıyoruz. zmit'e mitinge gidiyoruz. Devrimci Gençlik, Devrimci Kadınlar... zmit sokaklarında haklılıımızı gösteriyoruz, inancımızı haykırıyoruz. Mitingin sonunda ayrılıyoruz madencilerden, kavgalarını yüreimizde ta ıyarak, kavgamızı bilincimizde i leyerek" tekrar gelin" diyorlar. Grup Yorum 18 Aralık'tan sonra yine Zonguldak'ta... • 47


MERSN ZLENMLER Sadun CAN Azımızda Küçükarmutlu'da tek göz bir konduda pi irilip "hele karnınızı doyurun, çekime sonra devam edersiniz" denilerek bizimle payla ılan yemein tadı, cierlerimizde yerin 410 metre altındaki Zonguldak madenlerinin kömür tozu, ülkemizin en büyük limanlarından birine sahip Mersin'e geliyoruz. Amacımız; Emperyalist sava lardan görüntüleri içeren ve ara konu malarla zenginle tirerek hazırladıımız "Haksız Sava lara Hayır" adlı dia gösterimizi L KAT ( Liman çileri Sendikası) Mersin ubesinde liman i çilerine, dier sendika ubelerine, derneklere ( HD), parti binalarına (HEP) ve hatta köylere kadar ula tırıp, "haksız sava " kar ıtı bir kamuoyu olu turmak. Aynı zamanda, liman i çilerinin çalı ma ko ullarını belgeleyen video ve dia çekimleri de yapabilmek. Gurbetçi liman i çileriyle, tarım i çileriyle sıcak bir emek ehri Mersin. Yerli" göçmenler, sürgünler ehri. Salt bu yüzden ikircikli insanlar ehri.. Likat-l ubesindeki onarım nedeniyle, biti ikteki Petrol ubesinin yolunu tutuyoruz. Toplantı salonu, gösterimizi gerçekle tirebilmek için gerekli ko ullara fazlasıyla sahip. Her ne kadar, stanbul'da onlarca i yerinde, hastane ve fabrikalarda sunduumuz gösteriye tepkileri kabaca biliyor da olsak içimizde bir merak var. Ne de olsa burası, stanbul'dan yüzlerce kilometre uzakta bir ehir. Salona giriyoruz. çi temsilcileri, i çiler yerlerini almı lar, bizi bekliyorlar. Herkes meraklı gözlerle bizi izliyor. Bazı i çiler kendi aralarında konu uyor: "Taa, stanbul'dan çıkıp gelmi ler. Film göstereceklermi ." Gösteri ba ladıında, konu malar kesiliyor. Salona tam bir sessizlik hakim oluyor. Nasırlı parmaklar arasına kıvrıla kıvrıla tüten sigara dumanları arasında, zleri dolu dolu olan i çileri TAVIR

seçiyoruz. Tam bu sırada "Sen. Makina ba ındaki..." diye ba layıp "eer hayır demezseniz" diye biten yazılı metni okumaya ba lıyoruz. Görüntü, müzik, efekt ve metin bile imi istenen atmosferi yaratıyor. Dolu dolu gözlerin yerini, öfkeyle ve nefretle bakan gözler alıyor. Gösteriden sonra, haksız sava ların emekçiler üzerinde ne gibi sonuçlar yaratacaını, sava bölgesi olan Mersin ve Adana'da ya ayan halkların kar ıla acakları yıkımı konu uyoruz. Ayrılacaımız sırada yanımıza gelen bir kaç i çi, yıllardır, bu tür etkinlikler izleyemediklerini, hatta tartı tıımız konuları bile konu amadıklarını dile getirip te ekkür ediyor. 22 Ekim 1990 Limandaki i çilerin çalı ma ko ullarını belgelemek üzere, Likat-l ube ba kanıyla birlikte, sabah erkenden limana hareket ediyoruz. Gün simenderlerin (yük bo altmayı ve yüklemeyi yönlendiren kimse) tehlike i aretleriyle devasa vinç kancalarında salına salına inen sapanlarla, i çilerin bedenlerine, yüreklerine i leyen yaslı bir türküyle ba lıyor. Kapıda görevli gümrük memurlarının soran bakı larına aldırmadan, limanda i çi temsilcisi bir arkada la bulu uyoruz. Limana giri çıkı lar, gümrük muhafaza memurları tarafından, (gümrük bölgesi olduundan) kontrol ediliyor. Özellikle fotoraf makinası vb. araç gereçlerle girmeye izin verilmiyor. Ancak sendika ubesinin 1 Mayıs'ta hayata geçirdii kararlı direni (birçok yönden ba arılı bir toplu sözle meyi de beraberinde getirmi ) bu yasaıyumu atmı . Böylece sendika yetkilileri limana, istedikleri ekilde girebiliyor. Liman bölgesi, uçsuz bucaksız bir labirenti andırıyor. Fotoraf makinası elimizde, i çi temsilcisi kılavuzumuzla birlikte dola ıyoruz: Liman devasa 48


vinçlerin kancalarında gemi ambarlarına inip çıkan çe it çe it balyalar, çuvallar ve sandıklarla dolu. Paketleme, yükleme yerlerinde ko turan i çiler, yanımızdan vızır vızır geçen yükleme araçları bizi alı ık olmadıımız bir duyguya* bouyor. Liman emekçileri kamyonların, tırların üzerinde, yanında, çevresinde, tehlikeyle koyun koyuna çalı ıyor. Vinç sesleri, gemi düdükleri, her türden mekanik sese karı an insan sesleriyle koca bir canavarı andırıyor Mersin Limanı. Yirmi adım ötemizde devrilmi bir yükleme aracının etrafına toplanan i çileri görünce, yönümüzü oraya çeviriyoruz. Bir kaç dakika önce bir kaza olmu . Yükleme aracının oförü yaralı olarak hastaneye kaldırılmı . Benzeri kazaların hergün olduunu söylüyor i çiler. Mersin Limanında i çilerin çalı ma ko ulları kötü, i güvenliinden yoksunlar. Sık sık i kazası ve can kayıplarının ya andıı bir yer Mersin Limanı. Çekimler tamamlandıktan sonra, dia gösterimizi gerçekle tirmek üzere, "yuvarlak" denilen çay ocaına geliyoruz.  çiler hazırlanmamıza yardımcı oluyor, vardiya dei imi öncesi...  çi tulumları içindeki i çiler üçer be er gelip tahta sıraların üzerine oturuyor. Gürültülü akala malar, meraklı sorular kaplıyor ortalıı. Hınca hınç dolan çay ocaı salonunda yakla ık 300 ki i var. Pencerelere örtü gerdiimiz için zaten karanlık olan salonda, sigara dumanlarının da yardımıyla göz gözü görmez oluyor. Arada bir kapının aralanmasıyla sızan ı ık bir bıçak gibi karanlıı kesiyor. Gürültülü bir bomba efektiyle birlikte herkes susuyor. Gözler diaları yansıttıımız panoda kilitleniyor. Halepçe görüntüleri ekrana yansıyor. Ön sıralarda bir i çi gözlerinden parıldıyarak akıp, çenesine dayadıı elinin parmakları arasında kaybolan gözya larına aldırmadan öbür elindeki sigarasını derin derin içine çekiyor. TAVIR

Gösteri bittiinde co kulu bir alkı kaplıyor ortalıı. 23-24-25 Ekim 1990 Yol-l ubesi, liman i çilerinin yemekhanesindeyiz. kinci kez çarıldıımız Kristal- ubesinde ve HD ubesinde yaptıımız dia gösterileri aynı younlukta, aynı co kuyla devam ediyor. 26 Ekim 1990 Yeniden limana gidiyoruz. Liman i çilerinin çalı ma ko ullarını belgeleyen video çekimleri yapıyoruz.. 27 Ekim 1990 Halkın Emek Partisi il binasındayız. Kar ımızda ya amları kan, gözya ı ve sürgünlerle dolu, yürekleri yaslı, toprak kokan elleriyle ve illede kırmızı giyen kadınları, kızları, erkekleri ve çocuklarıyla, Halepçeli ölü bir çocuun görüntüsüne iç geçiren bir halk, K.......... halkı var. Bir kö ede ak ba örtülü, ba ını duvara dayamı ve dalıp gitmi ya lı bir ana. Yanında ya lı bir baba, kurak toprak gibi çatlak alnından akan terleri siliyor. Öbür kö ede ya lı bir adam, kalın pos bıyıkları arasından üfledii sigara dumanını, eliyle savurup dü ünceli gözlerle görüntülerin akı ına dalıyor. Bir kız çocuu, arada bir yanında oturan anasına bir eyler sorup yeniden görüntülere dönüyor. Gösteri sona erdiinde gösterinin bittiini dahi farkedemiyorlar. Gösteriden sonra Kozanlı köyüne gidiyoruz. Aynı ilgi ve tepkileri Kozanlı köyünde de görüyoruz. 28 Ekim 1990 Adana Halkevi Osmaniye SHP lçe Binası ve Osmaniye'ye balı Kırmıklı köyünde yaptıımız gösteriler oldukça co kulu bir potansiyeli açıa çıkarıyor. On yıldır tepki ve dü üncelerini ifade edemeyen bu insanları hareketlendiriyor, canlandırıyor... Ellerimizde i çi ellerinin dost sıcaklıı stanbul'a doru yola koyuluyoruz.

49


OKURLARIMIZDAN RLER

Devrim DEMR

KAVGAYA SELAM Onurlu bir ya am için Umut biledim yüreimde Lokma lokma ekmek için Nasır biledim ellerimde Ellerim toprak Yüreim toprak Tohum ekip Harman hasat, ekin biledim Yoruldum, kemikle tim Talana gün biledim Kinimi sabrıma vurup Oul verdim can verdim

ahlandı yıllarca bilenen öfkem Kopardım zincirlerimi

ahlandı sabırla yorulan öfke Vurup gösüne zulmün Geçirip pençesine gözlerine Kör karanlıında bomak için ahlandı Artık aklanmalıydı tarih Zulmün daraaçları Silahları, çarmıhları Tutu up kor ate inde Yanmalıydı cayır cayır Çünkü artık dalardan Alaca karanlıkları yaran Kızıl umutlar ı ıldıyor Artık umut Pamuk tarlalarında Irgat katarlarında nsan pazarlarında, fabrikalarda Silah tutuyor ellerim Kur un sıkıp dalarda Dolu uyorum alanlara Tarihi yeniden yazacaım Kızıl karanfillerle bezeyip Nazlı bir gelin gibi, Düünler yapacaım TAVIR

50


OKURLARIMIZDAN RLER

Tarkan KAYNAR

ANADOLU'YA DAR... Toprakları bilir misin Kıraç Anadolu yüzlerine benzer. Ellerdir yüce olan, o topraı i leyen, Gel gör ki, yıllar var lal olmu diller. Sevdalar eller gibidir, kapkara ve yüce, Bir o kadar da suskun, dillere yakın. Nice küller közlendi bin yıllardır nice, korkman gayri o ellerden, yakalan, dokun. Güne bir ba ka doar tepenin berisinden, Irmak bir ba ka akar Anadolu'da, nsan bir ayrı büyük unutulmalarda, güleç ve dimdik olur canlar sevdalarda.

KARAELMAS EHTLERNE Yeniçeltek, dumanı tütmez bir ocak. nsanların suskun, öfkeli kalmı , Çocukların yavan, salkımsaçak. Karaelmas, kurbanın olayım ekmek kapısı, bebelerin yarını, umutların umudu seni ya atanların canı sana kaldı yetimlik mi olacaktı tevekkülün sonu. Bin yıllar sonra yerini alacak içine gömdüün maden i çileri çocuklarımız kömür diye yakacak yarına mı kaldı bebelerinin kini Deler geçer topraı, gün gelir baretler, Karaelmas dirilir bacakları üstüne Yürür üstüne üstüne karanlıın Dirilir bir bahar sabahı aydınlıında güne in

TAVIR

51


OKURLARIMIZDAN ÖYKÜLER

Recep BRAHMOLU

AFAKSIZ YA AYANLAR afak söküyordu. Her sabah olduu gibi, deniz kıyısından balayarak dalarla kucaklaan tepelerin ardından doan güne, gökyüzünü kızıl bir örtüye dönütürmütü. Gün ııında yemyeil olan kuytular karanlıktı. Rüzgar estikçe bir bayrak gibi dalgalanan, mee aaçlarının yaprakları yer yer kızıla çalıyordu. Mavi sularına bakarken dülere daldıım deniz, çimen yerine kırmızı topraın hakim olduu bir ova gibi uzayıp gidiyordu. Sahile vuran dalgalar, kırmızı giysileriyle karanlık tepelere doru koan onbinlerce, yüzbinlerce insandılar sanki. Düünceler içinde dalgaları, gökyüzünü seyrederken, akaklarımdan aaıya tüm vücuduma yayılan bir cızırtıyla ürperdim. Tüylerim diken diken oldu. Taa aaılarda, sahildeki demiryolunda Karabük'e giden kömür treninin düdük sesiydi duyduum. Düüncelerimden sıyrıldım. Komumuz Kara Hüseyin'in i kazasında öldüünü bir akam üzeri örenmitik. Karadon'da "motorcu"... Gelik'ten Karadon'a kömür çekerken motor yoldan çıkıp kanala dümü. Arkadan gelen kömür arabaları da birbirine girip üst üste yıılınca karmakarıık olmu ocaın içi. O karııklık sırasında be tonluk kömür arabasıyla yandaki bademirinin arasına sıkııp, paramparça olmu Kara Hüseyin, kurtaramamı canını. Kara Hüseyin'in ölümü beni çok etkiledi. Günlerce uyku tutmadı gözlerimi. Ne kadar kolay; bir i kazası... ve herey sona eriyor. Aklım almıyor bir türlü. Beynim duracak sanıyorum düünürken. Ocaktaki iinin dıındaki tüm zamanını harcayarak yaptıı yeni evinde birgün bile çoluk çocuuyla oturamadan, genç yata öldü Kara Hüseyin. Ev yaptıı yamacın aaısındaki düzlükte, Hatice ninenin evinin yanındaki çemenin üzerine oturur seyrederdim. Evini yaptıı yer kayalıktı. Temeli kazdıkça önüne koca koca kayalar çıkıyordu Kara Hüseyin'in. Yanında yardımcı olarak çalıan köyün gençlerinden biriyle birlikte, kayalara biraz büyükçe bir murçla delik açıyordu. Yardımcı tokmakla murca vururken, Kara Hüseyin'de murcu delinecek uygun yerlere konduruyordu. Sonra açtıı deliklere madenden aırdıı dinamitlerden doldurup, üstüne de sarı çamur sıkıtırıyordu. Be altı tane "Berec" piline dier uçları deliklerde olan uzun teller balıyor, uzaktaki kayaların arkasına iyice sindikten sonra var gücü ile baırıyordu: — Laım var! Laım vaaaar!.. Bir iki dakika bekledikten sonra, bir ucu pillerin ön kısmına balı olan tellerin dier ucunu pillerin arka tarafına dedirdii an ortalık "Güüüüüm!" diye inliyordu. Sonra ortalıı bir toz bulutlu sarıyor, havada ta parçaları uçuuyordu. Bazen bu talar komuların evinin üzerine düüyor, bir iki kiremit kırıyordu. O zamanlar en çok houma giden görüntü buydu. Çatısına ta düen evlerden birisi de Fatma teyzenin eviydi. Ona köyde Koca Fatma derlerdi. Fatma Teyze kendi halinde, erkeksi tavırları olan bir kadındı. Günde belki de iki paket "Bafra" sigarası içerdi. Havada uçan talardan biri onun TAVIR

52


evinin üstüne düünce Fatma Teyze hemen evin kapısından dıarı fırlar, bir elini beline koyup dier elini de Kara Hüseyin'e sallayarak baırırdı: — Ulan Kara Hüseyin yetti artık! Ulan bu kaçıncı ta ha? — Korkma, bir eycik olmaz evine be Fatma abla... — Bir ey olmazmı. Ulan kendine ev yapayım derken bizimkisini baımıza yıkacan. Fatma teyze baırdıkça Kara Hüseyin hep gülerdi. Sonrada alaylı bir sesle: — Hele bir yıkılsın da yeniden yaparız. Bu kez Fatma teyze kızar, artık dudaına kadar bitmi Bafra sigarasının kökünü hiddetle yere savurup söylenirdi: — Delinin söyledii söze bak! Ulan ben sana hazır evimi yıktırır mıyım, sen kendine ev yapacan diye? Bir süre sonra Kara Hüseyin Fatma teyzeye seslenirdi: — Gel hadi gel. Bak Zeynep bize mis gibi çay demlemi. urda yeil çimene yayılıp birer çay içelim. Fatma teyze oflaya puflaya çıkardı Kara Hüseyin'in yanına. Çimene serilen örtünün üstüne kurulurlar Zeynep ablanın doldurduu, mis gibi çayı yudumlarken sohbete balarlardı. Bu arada Kara Hüseyin, Fatma teyzeye bir Bafra sigarası uzatır, o sigarasını yakıp bir nefes çekince bir paket "Bafra" sigarası da cebine koyardı. Böylece çatıya bir ta daha düünceye kadar Fatma teyzenin gönlünü alıp çalımaya devam ederdi. Onları izlemek en büyük zevklerden biriydi benim için. Uzun ve yorucu çalımalar sonucu evin inaatını bitirdi Kara Hüseyin. Artık geriye yalnızca boya, badana ii ile birlikte evin tuvalet ve banyosundaki küçük tamir ileri kalmıtı. Bu ileri bitirip de çoluk çocuk evinde oturmak nasip olmadı Kara Hüseyin'e. Birgün birinci vardiya içilerini getiren akam banliyö treniyle ölüm haberi geldi köye. Kara haberin geldii günden beri içi treninin düdük sesi bir burgu gibi yüreime iliyor. Trenin düdüünün her ötüü Kara Hüseyin'in ölüm haberini veriyor sanki. Gözlerim dolu dolu oluyor, alamamak içini kendimi zor tutuyorum. Ölümüne en çok üzülüp alayanlardan birisi de Fatma Teyze oldu. Herkesin katı yürekli birisi olarak bildii koca Fatma yas tutuyordu: — Ben sensiz ne yaparım Karaolan? Kiminle dertleirim? Biraz nefes alıp yeniden balıyor, kömür ocaklarına demediini bırakmıyordu: — Bu kaçıncı aldıın can, kaçıncı yıktıın yuva, daha yetmedi mi? Her tepenin eteinde aç bir canavar gibi bekliyorsun. Daha doymadın mı kör olasıca ocak. Kara Hüseyin'in karısı Zeynep abla da eski evin tahta merdivenine oturmu, be yaındaki olu kucaında, alıyordu. Sürekli aynı sözü söylüyordu: — Bizi bırakıp nereye gidiyon Hüseyin'im? Yeni evinde bir tas çorba içmeden nereye gidiyon Hüseyin'im? Zeynep ablanın o yanık sesi, o gün bu gündür kulaımda yankılanıp durur. Maden ocaklarında yaanan her ölümlü i kazasında, Kara Hüseyin'ler, genç yata kucaında çocuuyla dul kalan Zeynep ablalar, yetim kalan madenci çocukları ve onların yaadıı acıyı kendi yüreinde yaayan, can alıcı ocaklara lanet okuyan Fatma Teyzeler gelir aklıma. Öfkeyle sıkarım yumruklarımı. Bitecek bilirim, maden içilerinin haklarını almak, çalıma koullarını düzeltmek için tek bir beden oldukları gün, bütün bu acılar, aıtlar. TAVIR

53


HABERLER

YTRDKLERMZ YANNS RTSOS ÖLDÜ "Aynı gece, tutukladılar Aleko'yu. Kimseyi ele vermedi Aleko. Üç gün üç gece asılı kaldı. Kimseyi ele vermedi. Bir militan gibi öldü Aleko. Gerçek bir yolda gibi öldü. Son anında haykırdı: "Binlerce yıldız var içimizde bizim. Öldüremez sizinki onları." (Çev. Ö. nce) Ritsos, kinci Payla ım Sava ı sırasında, fa ist Alman i galine kar ı Yunan Direnme Hareketi'ni desteklemi tir. Albaylar cuntası döneminde de tutuklanmayı göze alarak yurdunu terketmemi tir. Cunta eflerine, politikayla ilgilenmenin airlerin

en büyük görevi olduunu söylemi tir. Uluslararası baskılar sonucu pasaport alabilmi olmasına kar ın cuntayı protesto etmek için yurtdı ına çıkmamı tır. Önemli eserleri arasında: "Umarsız Penelope, Tanıklıklar, Ta lar, Yinelemeler, Parmaklıklar, Boyun Emeyen Ülke, Graganda'yı sayabiliriz. KERM KORCAN ÖLDÜ Linç, Tatar Ramazan, damlıklar, Ter Adamları, Dimitrof Geçiyor adlı kitaplarıyla tanıdıımız yazar Kerim Korcan 9 Kasım'da öldü. Kerim Korcan 1938 ve 1957 yıllarında tutuklanmı ve toplam 12 yıl cezaevinde yatmı tır.

"EVET! SAVAA HAYIR GECES" YASAKLANDI Emperyalist Sava a Kar ı Sanatçılar Kurulunun, 30 sanatçının katılımıyla 25 Kasım 1990 da düzenledii "Evetl Sava a Hayır" adlı gece stanbul Valilii'nce yasaklandı. Halkımız, emperyalistlerin çıkarları için sava a sürüklenmeye kar ı

çıkıyor. Kitleler, sava kı kırtıcılarını protesto ediyor, tavrını her fırsatta ifade ediyor. lerici, demokrat, aydın ve sanatçıların, halkla sava kar ıtı bir program çevresinde birle mesi iktidarı korkutuyor.

GRUP YORUM'A YASAKLAMA Grup Yorum'un Kastamonu, Bandırma, zmir, Ankara, Mersin ve zmit konserleri yasaklandı. Grup Yorum'un konserleri bültenimizin ilk sayısından beri defalarca tekrarladıımız bilinen gerekçelerle yasaklanıyor. Bazen konser izni veren, bazen de "potansiyel suçlu" yakla ımıyla kendi yasalarını

çineme pahasına izin vermeyen anlayı Yorum'un ya am kaynaklarını kısıtlamaya ve halkla bütünle mesini engellemeye çalı maktadır. Türküler yasaklanabilir mi? Haftalar boyu Kozlu'da, Karadon'da, Üzülmez ve Zonguldak'da sokaklar meydanlar türkülerle çınladı, türkülerle soluklandı.

RÖLYEF YERNE REKLAM PANOSU Heykeltra Kuzgun Acar'ın Emekli Sandıı adına yaptıı Kızılay'daki gökdelenin önündeki "Türkiye Rölyefinin sökülmesinden 9 yıl sonra, nihayet konuyla ilgili detaylı ara tırma ba latıldı. Büyük ehir Belediyesi 1988 yılında TAVIR

"hurda" olarak satılan rölyefin nerede olduunu ara tırıyor. Sanatçının bir ba ka eseri Ankara'nın en i lek merkezlerinden birine konulacak. Kuzgun Acar'ın 9 yıl önce sökülen rölyefinin yerinde u an Vakıfbank'ın reklam bilboardı duruyor. 54


SOSYAL EKNC'NN R KTABI TOPLATILDI Belge Yayınları, Yeni Sesler Dizisi'nden yayınlanan Sosyal Ekinci'nin "Çarı" adlı iir kitabı toplatıldı. "Yitik Ülke'yi aramanın yollarında sesli dü ünen "bir air", belki de geç kalmı olmasına kar ın..../ kangölüne.."banıp

parmaını "...'ın dalarına akan" bir air olma iddiasında Sosyal Ekinci. Çarı adıyla yayınladıı iirlerinde "direni in lulu'larını" haykırmak isteyen, "dada direnenleri arkısız bırakmak" istemeyen bir air.

KÜÇÜKARMUTLU HALKININ SERGS Konut satın alamayacak, kira ödeyemeyecek durumdaki dar gelirli insanlar 1985-86 yıllarında Küçükarmutlu'ya yerle meye ba lamı lardı. Hayat pahalılıı, yoksulluk insanları salıksız, derme çatma, altyapısı olmayan gecekonduları yapmaya yöneltmi tir. Defalarca yıkıma uramalarına kar ın, gecekonduların sayısı bugün 1000'e ula mı tır. Küçükarmutlulu'lar varlarını yoklarını ortaya koyup yaptıkları tek göz

evlerinin yıkılıp yok olmasına göz yumamazlardı. Tüm gecekondu ya ayanları güçlerini birle tirip örgütlendiler. Yıkımlara direni le cevap verdiler. Biraraya gelip yol, su, elektrik vb. sorunları imkanları ölçüsünde çözmeye çalı ıyorlar. Küçükarmutlu halkı OKM'de fotoraflarıyla, el ürünleriyle, vb. çalı malarıyla ya am biçimlerini sergiliyorlar.

FSAK 6. STANBUL FOTORAF GÜNLER FSAK (stanbul Fotoraf ve Sinema Amatörleri Dernei)'nin düzenledii "stanbul Fotoraf Günleri'nin altıncısı Aralık ayı içerisinde gerçekle ti. Ustalar ve genç ku ak fotorafçılara yer veren TAVIR

sergiler açıldı. 7 sergi salonunda 10 sergi gerçekle ti. Fransız Kültür Merkezi'nde dia gösterisi yapıldı. Çatı Restoran'da "Fotoraf ve Sinema Yemei" yendi. Fotoraf ve Sinema ödülleri verildi. 55


BR DREN TÜRKÜSÜ: "MADENC" FSAK üyelerinden Faruk AKBA , brahim AKYÜREK, irin KÜÇÜKTABAK, Celal DENZ, Sevil ÜZREK, Hatice TUNCER, Birol ÜZMEZ'in 12/13 Aralık 1990 günü OTOMOBL- sendika merkezinde yaptıkları, iki bölümden olu an "MADENC" adlı dia gösterileri ilgiyle izlendi. Aynı gösteri 22 Aralık'ta Bo aziçi Ekin Sanat Derne i'nde tekrarlandı.

Kömür karanlı ında kanayan umutları için, emeklerinin hakkı için, ekmek için, grizuyu yüreklerinde ta ıyarak, yeryüzüne çıkan madencilerin türküsü, kare kare geçerken gözlerimizin önünden içimize i leyen sancılı bir öfkenin gerilimini duyduk. Karde yürekli kömür adamlarını seyrederken, yükselen bir ça rının, genel grevin co kusunu ya adık.

ASYA-AFRKA YAZARLAR BRL SEMPOZYUMU Asya-Afrika Yazarlar Birli i "De i en Dünyamızda Yazar" ve "Telif Hakları" konularını tartı mak için 6-7 Aralık günleri stanbul'da sempozyum düzenlediler. 1958 yılında 50 ülkeden yazarların katılımıyla kurulan bu kültür ve sanat hareketi toplumsal ve siyasal mücadele içinde yer almaya çalı tı. "... Asya-Afrika Yazarlar Birli i emperyalizmin, sömürgecili in, yeni sömürgecili in, Siyonizm'in ve ırkçılı ın her türlü biçimine kar ı tavır almı yazarların gönüllü birli ini olu turur." (Birli in

tüzü ünden) Birlik gerçek bir kültürel geli me için özgürlük ve ba ımsızlı ı ön ko u! olarak kabul etmektedir. 7. ve son kurultayını 1983 yılında Ta kent'te yapan Birlik bu kurultayda "Barı ve Detant" konusunu tartı mı tı. Sosyalist dünyada geli en olayların, siyasal dönü ümlerin Asyalı ve Afrikalı yazarları etkilememesi olanaksızdı. Birli in yayınladı ı Lotus Dergisi yayınını durdurmu tu. Lotus Edebiyat Ödülleri de 1985'den bu yana verilemiyor.

DÜZELTME: Tavır sayı 4, sayfa 6 : "altı mayıs halaylarında duydu" yerine "altı mayıs balaylarında duydu", "bu kanlı düün" yerine "bitecek bu kanlı düün". Tavır sayı 4, sayfa 20 : ".... halk ne eylerse iyi eyler" mantııyla hareket ettiini gözlemliyoruz. yerine ".... etmediini gözlemliyoruz."

TAVIR

56


TARAFSIZ AYDINLAR 1

2

Tarafsız aydınları

O gün

yurdumun

basit insanlar,

sorguya çekilecek

tarafsız aydınların

günün birinde

kitaplarında, iirlerinde

en basit insanları

yer almayanlar,

tarafından

her gün ekmek getirenler onlara

halkımızın.

süt getirenler, çörek ve yumurta getirenler,

Soracaklar onlara

giysilerini dikenler,

ne yaptılar diye

arabalarını sürenler,

a ır a ır ölürken

köpeklerine, bahçelerine

ulusları,

bakanlar,

tatlı bir ate gibi

onlar için çalı anlar,

ufacık, bir ba ına.

gelip soracaklar: "Ne yaptınız

Kimse sormayacak onlara

acı çekerken yoksullar için

giysilerini,

içlerinde sevgi

uzun ö le uykularını

ve ya am sönüp giderken?"

yemek sonrasında, bilmek istemeyecek kimse

3

anlamsız u ra larını,

Tarafsız aydınları

hiçlik konusunda görü lerini,

güzel yurdumun.

nasıl para kazandıklarını

cevap veremeyeceksiniz.

felsefe yaparak. Sorguya çekilmeyecekler

Yiyip bitirecek sizi bir

yunan mitolojisi konusunda nasıl i rendikleri konusunda kendi kendilerinden,

sessizlik kuzgunu. Yüre inizi kemirecek zavallılı ınız Susup

korkuyla ölürken içlerinde bir eyler.

kalacaksınız kendi utancınızla.

Sormayacaklar nasıl vardıklarını do rulara yalanın gölgesinde.

OTTO RENE CASTLLO Türkçesi: Ülkü TAMER DÜ ÜN, ubat '86



1991 05 ocak