Issuu on Google+


BU SAYIDA MERHABA ............................................................................................................... 1 CESARET A R!/Tavır ......................................................................................... 2 SOSYAL ST GERÇEKÇ SANAT VE SANATSAL BAKI AÇIMIZ NE OLMALI/ Vasıf Sertel..... ............................................................... …………………………..4

R/ B. Altun .......................................................................................................6

R/N. Behram ......................................................................................................7 ÖYKÜ: DARAACINDA ÖLÜMSÜZLE ENLER N ARDINDAN/ A.Gün................... 8

R/ S. Kaynar................................................................................................... 14

RLER/ A. Hicri zgören................................................................................. 15 RUH SU: ÖFKES SES NDEN BÜYÜK B R OZAN/ Grup Ekin...............................16 ÖYKÜ: TERSAKAN/ E. Selçuk............................................................. ……….24 GRUP YORUMA B R YORUM/ Volkan Aytar ...................................................38 "GEL K AFAKLAR TUTU SUN" / Grup Yorum .............................................. 40 NOTA/Grup Yorum ............................................................................................... 43 B R OYUN ZLERKEN/Ahmet Yüzüak .............................................................. 44 OYUN METN : D REN , ÖLÜM VE YA AM/ OHS Oyuncuları ............................ :47 HABERLER ........................................................................................................... 53 ANKET....................................................................................................................56 Kapak Resmi: rfan ERTEL

"Kültür ve Sanatta TAVIR" Aylık Sanat Bülteni: Sahibi: Ortaköy Kültür ve Sanat Bilim Ara tırma Yay. Org. Film. Tic. San. LTD. T. adına Ruhi Uzunhasano lu/Yazı leri Müdürü: Elif Sumru Gürel/Yazı ma ve Havale Adresi: Ortaköy Kültür Merkezi, Dereboyu Cad. No: 110 Ortaköy-ST/Tel: 158 69 87/ Abone Ko ulları: Yurtiçi: 1 Yıllık 45.000 TL/ Yurtdı ı: 1 Yıllık 30 DM. lan: Tam Sayfa: 100.000 TL/ Dizgi ve Ofset Hazırlık: DTR Ajans (513 17 93) / Baskı: Günay Ofset


MERHABA Emperyalizmin Ortado u'daki askeri yı ına ı sürüyor. Ökemizde ise egemen güçler halka ve devrimcilere kar ı açtıkları sava a bir yenisini eklediler. damlar! Daha önceleri birçok kez denenmi ama her defasında ters tepmi bu silahın tekrar gündeme getirilmesinin bo bir çaba oldu una inanıyoruz. Kapa ımızı bu konuya ayırdık. dam cezası mecliste bekletilen devrimci tutsaklardan Baki Altun'un "devrimcilerin idamı'nı"anlatan iirine ve aynı konuda bir öyküye yer verdik. "Sosyalist Gerçekçi Sanat ve Sanatsal Bakı Açımız Ne Olmalı". Vasıf Sertel adlı okurumuzun gönderdi i yazıyı, içeri ine katıldı ımız için yayınlıyoruz. Ruhi Su örgütlü sanatçı olmak konusundaki tutarlı tavrı yanında, halk müzi inin yozla tırılmaya çalı ıldı ı dönemde bu gidi e dur diyen bir isim oldu. Onu her yanıyla sorgulamak, olumlu yönlerini geli tirmek, eksiklerini a mak perspektifiyle hareket etmenin gereklili ini vurguluyor Grup Ekin. Yeni Çeltek katliamında topra a gömülen madencinin ni anlısıdır Gülbade. Umudunu, sevgisini, dü lerini yitirdi ini dü ündü ü anda kar ıla tı ı bir grup insan onu derinden etkiler. Tersakan'da Gülbade'lerin öyküsünü bulacaksınız. "Bir Oyun zlerken..." Sinemacı okurumuz Ahmet Yüzüak, Bayrampa a Cezaevi'nde tutukluyken devrimci tutsakların sergiledi i "Direni Ölüm ve Ya am" adlı oyunu izliyor. Okurumuzun

TAVIR

bu izlenimlerini içeren yazısını Ortaköy Halk Sahnesi Oyuncuları'nın yeniden düzenledikleri oyun metni ile birlikte yayınlıyoruz. Bilkent Üniversitesi ö rencilerinin çıkardı ı "De i im" adlı dergide Volkan Aytar'ın "Grup Yorum'a Bir Yorum" ba lıklı bir ele tirisi yayınlanmı tı. Ciddi buldu umuz bu yazıyı ve Grup Yorum'un "Gel ki afaklar Tutu sun" adlı son kasetinin de erlendirilmesini bu sayımızda bulacaksınız. 3. sayımızda yayınladı ımız "Çıkarlarınız çin Kefen Giymeyece iz" adlı oyun metninde yanlı anlamalara neden olacak diyaloglar yeralıyordu. Emperyalizmle yeni-sömürgecilik temelinde her türlü ba ımlılık ili kileri içinde olan ülkemiz egemen güçleriyle, emperyalizme kar ı zaman zaman tutarsız da olsa tavır alabilen Saddam yönetimini aynı kefeye koydu umuz sonucu çıkabilir. Böyle dü ünmedi imizin bilinmesini istiyoruz. Bu sayımızla birlikte abone kampanyası ba latıyoruz. Devrimcileri, demokratları, yurtseverleri, halktan yana kültür ve sanatın sesi olan TAVIR'a abone olmaya ça ırıyoruz. Da ıtımını kendi olanaklarımızla yaptı ımız TAVIR'ın en geni kitleye ula abilmesi için, okuyucularımızın yardımlarını bekliyoruz. Daha iyi, daha doyurucu, sanatın bütün dallarını kavrayabilen bir TAVIR için, kültür emekçilerine ça rımızı tekrarlıyoruz.

1


CESARET AR! TAVIR "Gazetelerde yer alan resimlerimde gözümün bantlandıını da üzülerek görüyorum. Ben gözümün bantlanacaı utanılacak bir ey yapmadım. O bantların asıl utanması gerekenlere, insanlarımızı savaa mahkum etmek isteyenlere takılmasını istiyorum..." Böyle diyor okulunun camlarına "Savaa Hayır" yazdı diye gözaltına alınıp ikence edilen, tutuklanıp okuldan atılan Nermin Alkan. "Direneceiz! Açıkta kalırsak eer, ölür küçücük bebelerimiz" diye haykırıyor, evini, hayatını, çocuklarını savunmak için kolluk kuvvetlerine ta atan genç kadın. Gecekondular hareketli, gecekondular öfke ve hırs yumaı. Toplumsal çelikilerin en youn yaandıı yerler, ehirlerin kırları sokaa dökülmeye hazır. Hakkını korumak, hak almak için örgütleniyor. Fabrikalar, atölyeler, tezgahlar için için kaynıyor. Üniversiteler eylem içinde. Bilimi, eitim hakkını, yaratıcı düünceyi boan YÖK yasasını kırmak için üniversiteler genel boykotta. Yoksul köylüler, memurlar, orta sınıflar zamlar, vergiler altında eziliyor.Baskı, terör ve asimilasyon politikalarıyla yok edilmeye çalıılan bir ulus, soykırıma varan resmi terör karısında sokakları, caddeleri, meydanları tutuyor; ate topları salıyor, direniyor. Halk dümanları, ikenceciler, zindancılar, sorgu efleri halkın adaletine hesap veriyor. Yılgınlık ve korku çemberi kırılıyor. Her geçen gün yeni direni mevzileri kazanırken halkın örgütlü gücü, devrimci hareketi eylemlerini yaygınlatırıyor, sürekliletiriyor. airin önünde iki seçenek var. Ya hayatı yaayacak, emekçi yıınların içinden onların acısının, sevincinin, emein sevdasının öfkesinin türküsünü söyleyecek. Dizeleri, sözcükleri yaayan canlı birer organizma olacak, "her imgesi bir tufan yaratacak.(1)" Ya da kabuuna çekilecek, kendi yarattıı bir dünyada entellektüel tatmin ve gösteri için yazacak, cansızlaacak, hareketsizleecek. Küçük, anlaılmaz hastalıklı duyarlılıklar içinde kiiliini yitirecek. "Politik kompleks'ten kurtulma, iirin boynunu kendini hereyin üstünde gören 'geri politikanın' dilerinden kurtarma"(2) adına nefessiz kalacak. iir ya birden bine kadar numaralanmı lüks kaıtlı "parlak" kitaplar içinde tozlanacak, solacak; ya da meydanları dolduranların uultusu, grev atelerinin koru olacak; sözcükleri dorukları donatacak, sıınakları, kuytuları bezeyecek. Cesaret air. Sen de yaayabilirsin hayatı. Milyonların sesine karısın nefesin; yeni bir dünya için, yeni bir toplum için. Kır "aydın" kabuunu. Onlara katıl. Iık nerden avkıyor, nehirler nereye akıyor. Soluk solua gelen ne? Tezgahların sesini dinle, çırakların gülülerindeki sevinci, ellerindeki umudu gör. Hayat "komut" versin, seni yönlendirsin. Toplumsal hareket canlandırsın sözcüklerini. Özgürlük ancak toplumsal bir ifade kazandırdıı zaman anlamlı olabilir. iir halk tarafından anlaılmalıdır. Halkı anlayabilen halk tarafından anlaılabilir. Toplumsal yaamın içinde olmak, ona yönelmek, yaratıcılıı gelitirir, zenginletirir.

TAVIR

2


air yaratıcılıktan uzaklaıp, iirini belli kalıplarla sınırlamamalıdır. Halk, çıkarları söz konusu olduu zaman yeni anlatım biçimlerini, bakı açılarını kavrayacaktır, kendisi için olanı, kendinin olanı benimseyecektir. Bütün canlılıı ve giderek çeitlenen i bölümüyle sürüp giden hayat, yeni anlatım biçimleri gerektirir. iir duraanlamamalıdır, salt bilgi nesnesine dönütürülmemelidir. Sözcüklerin çarısı iirsel bir yankı uyandırabilmelidir. Duygu ve akıt, uyum içinde olmalıdır. Emperyalizm ve ibirlikçileri yönlendirdikleri iletiim araçları fabrikaları, bankaları, borsaları, hapishaneleriyle örgütlü bir güçtür. Devrimci air kılaları, polis merkezlerini, matbaaları, gazeteleri, dergileri karısına alacaktır. Onlarla mücadele etmek, devrimci anlayıla sosyalist toplumu oluturmak, üstesinden gelinemeyecek bir görev gibi görülebilir. Korkutucu, ürkütücü gelebilir. Ama emekçi yıınların hıncı, öfkesi, hareketi, bilinci; insanın erdemi; yoksulluun acısı, alev saçan bir silah, çelikten bir yumruk Olarak örgütlenebilir. Cesaret air, örgütlü olmaya! Cesaret air! "Kıvırcık bir koyun gibi gezinen ve lirik sevdalı temaları meleyen biri"(3) olmadıını göster. Sınıf mücadelesine katıl. Sözcüklerini devrim için söyle, devrim adına haykır. Yükselt yumruunu, parmaın hep canlı kalsın. Tırnakların uzamı, tırnak araların kirli... kes, törpüle," (4) diyenlere "diyalektik" diye haykır, "haklıyız kazanacaız!" diye... "Behey! kaburgalarında ate bir yürek yerine dare lambası yanan adam! Behey armut satar gibi sanatı okkayla satan sanatkâr! Ettiin kâr kalmayacak yanına Soksan da kafanı dükkânına, dükkânını yedi kat yerin dibine soksan; yine ate imiz seni yalı saçlarından tutu turarak bir türbe mumu gibi damla damla eritecek" (5) DPNOTLAR 1) Louis Aragon 2)Hüseyin Haydar, "iir-Politika ilikisini çok konutuk, yazdık. Artık ortak bir yarlara gelindiini sanıyorum. iir, "Politik kompleksten kurtuldu! '80'li yıllarda iirin boynu, kendini her eyin üstünde gören "Geri Politikanın" dilerinden kurtarıldı! iir soluklandı, canlandı!" (Varlık edebiyat dergisi, Kasım 1990, sayı 998, sayfa 14) 3) Mayakovski 4) Haydar Ergülen, "Yine arka sıralardan bir dinleyici çıkıyor ve tam oturum kapanmak üzereyken, 'Peki' diyor 'Diyalektik'. Bu çocuk da 20 yıldır aynı parmaı kaldırıp, aynı eyi soruyor: Kardeim ne tırnak seninki de! Her seferinde söylüyorum: 'Tırnakların uzamı, tırnak araları kirli, kemiksiz ol demiyorum canım kardeim, ama u tırnaklarını kes, törpüle n'olur!" (Varlık edebiyat dergisi, Kasım 1990 sayı 998, sayfa 12) 5) Nazım Hikmet, Ayaa Kalkın Efendiler.

TAVIR

3


SOSYALST GERÇEKÇ SANAT VE SANATSAL BAKI AÇIMIZ NE OLMALI VASIF SERTEL "Sanat konusunda önemli olan bizim görü lerimiz de ildir. Sayısı milyonlarla hesaplanan bir halkın içindeki birkaç yüz hatta birkaç bin ki inin sanat anlayı ı da önemli de ildir. Sanat halkın malıdır. Sanatın kökleri, emekçi kitlelerin derinliklerine uzanmalıdır. Sanat bu kitleler tarafından anla ılmalı ve sevilmelidir. Sanat bu kitleleri birle tirmen, duygularını, dü üncelerini ve isteklerini yüceltmelidir. Onları harekete geçirmeli, içlerindeki sanatsal itileri uyandırıp geli tirmelidir.  çi ve köylü kitleleri kuru ekme e muhtaç durumdayken, ufak bir azınlı a pasta sunmamız do ru olur mu? imdi söyleyeceklerim sadece sözün gerçek anlamıyla de il, mecazi anlamı içinde de benimsenmelidir: Köylüleri ve i çileri her zaman göz önünde tutmak zorundayız."(1) Günümüzde youn bir ayrı ma ve nitelle me süreci ya anıyor. Salıklı olan aydınlar bilimde, kültürde ve sanatta daha derinle me ve nitelle meye yönelirken, büyük bir kesim; sözde aydın ise süratle bireysel kaçı yollarını bulup, geli tirip akla uygun kılıflarını hemen hazırlıyorlar  in kötüsü bu yapılanın sosyalistçe tavırlarla da süslenmesi. Leninizm'in entel bilgiç tavırlarla her alanda terkedilmeye çalı ılması-modasının-salgın hastalık gibi yayılmasına tanık olmak için gözlerimizi dört açmamıza gerek var mı? ...Teorik düzeyin daha dü ük olduu sanat alanında ise bu daha da açık-seçik, üstelik yanı ba ımıza kadar sokuluyor, i lerimizin younluu bizim bu olguyu fark etmemizi geciktiriyor. Oysa mücadelemiz her yönüyle organik bir bütünsellie ula mak zorunda. Sırf bu yüzden bile uyanık olmak, zamanında tedbirimizi almak, ufacık sızıntıları bile görmek, gemimizin su almasını engellemek hayati önemde. Sanatın kitlelerden koparılarak alıp ba ını gitmesi yeni bir olgu deildir. Her dönemde egemen güçler, kitleleri bu mücadele aracından yoksun bırakabilmek için anla ılmaz olanı, bireysel olanı öne çıkartmı lardır. Bunun aksi yönündeki sanatsal ürünlere de çadı ı, ilkel damgasını vurarak, ellerindeki ileti im araçlarını kullanıp kar ı çıkagelmi lerdir. Oysa sanatçı ya adıı toplum içinde ya egemenlerden yana, ya da emekçilerden yana olmak zorundadır. Bunun ikisinin ortası olmamı tır, olamaz da. Sınıflar üstü bir sanat dalı ya da sanatçı dü ünmek mümkün müdür? Artık sanatçı geli en teknik ve ileti im dünyâsında sanatını ustalık, duyarlılık düzeyinden — bilim, bilinçle besleme düzeyine çıkartmak zorundadır. Bunu yapamazsa ister istemez bir dönem sonra bu çıkmaz,onu anla ılmaz saçmalıklar üretme ve ürettiklerini çaresizce savunma durumuna dü ürecektir. Bu sanatçıların ba savunu araçları "Türkiye halkının kültürel düzeyi dü ük, sanatsal gelenei yok, bu yüzden benim çada ve hatta gelecein sanatı olan üretimimi anlayamıyor, ne yapayım ben anlatmak zorunda deilim bu onların sorunu" demek oluyor. Bu, i çi sınıfımızı tanımamak, onun gücüne inanmamak deil de nedir. Elbette sanatçı sanatın binlerce yıllık geçmi birikimini çok iyi kavramak ve bu birikimi sanatsal üretiminde temel yapmak zorundadır. Kolaya kaçmak, sıradan,

TAVIR

4


hamasi beenileri kitlelere matahmı ça sunmak ise madalyonun tehlikeli olan dier yüzüdür. Sanat, mesajını kitlelere en iyi ekilde sunmanın yolunu bulmak, dünyanın dei ebilirliini kitlelere gösterirken bunu yanlı anlamalara yer vermeyecek yalınlık ve netlikte vermek zorundadır. Bu da gerçekten çok zor bir i tir yetenein, bilimle silahlanılıp üst düzeyde bir estetik çözüme ula tırılması çok çalı mayla mümkündür. Unutmamak gerekir ki, bir fikrin rezil edilmesinin en kolay yolu, onu kötü bir ekilde savunmaktır. Bu irdelemede dei ik sanat dallarının dei ik konumlara getirilmek istendiini görmezlikten gelemeyiz. Hele resim kendini hepten dokunulmaz bir cam kase içine koymu , hatta "Resim hiçbir ey anlatmaz" ermi lik mertebesine ula mı bulunmaktadır. Bu yüce ayrıcalıa nereden ula tı merak etmemek mümkün deil. "Resim konusunda aırılıa varan putları kırma tutumundayız. Oysa "eski" bile olsa ."güzel" olan korunmalı, örnek alınmalı, çıkı noktası olarak benimsenmelidir. Sadece "eski" diye gerçekten güzel olana sırt çevirmek, onu daha ileri geliim için çıkı noktası olarak almaktan vazgeçmek niye? Sadece "yeni" diye ona bir tanrı gibi tapınmak, boyun emek niye? Saçmalık! Bo söz ve saçmalık bu salt ikiyüzlülük ve batıya egemen olan sanat modalarına bilinçsizce uymak demektir. Bizler iyi devrimcileriz, ama aynı zamanda "modern kültür alanında da varlıımızı" kanıtlamak zorundayız. Gerçi ben kendime açıkça "barbar" demekten kaçınmıyorum. Ekspresyonizm, fütürizm, kübizm ve sanatsal dehanın en parlak belirtileri olan öteki "izm" lerin hiçbirini benimseyemem. Onları anlamıyorum, onlardan hiç zevk almıyorum."(2) Usta bu kadar net ve yalın bakıyor bu konuya, sormak gerek günümüz Türkiyesi'nde ba ka bakı açıları geli tirmek için ne dei ti? Evet, resmi ve onun olanaklarını kitlelerin mücadelesinden uzak tutma hakkını kendimizde bulabilir miyiz? Burjuva çıırtkanları her dönemde sosyalist-gerçekçi sanatçıları banaz tutuculukla, mekaniklikle, güdümlülükle ve hatta hamasilikle yaftalaya gelmi lerdir. Bu çok doaldır. Sınıf mücadelesi fabrikalarda-tarlalarda di le, tırnakla, kanla verilirken, bu platformda da böyle verilecek, ya saldırılacak ya da görmezlikten gelinecektir. Sırf bu yüzden bile sosyalist-gerçekçi olmak ineli fıçısına giren sanatçının i i iki misli daha zor, ama zorluu denli de onurludur. Bu zorluu göze almak, bireyinden fedakârlıı yöntemle tirip, özveri olanaklarımızı geli tirmek zorundayız. Aksi, bu alanı burjuvaziye terketmek ve asıl önemlisi mücadelenin ideolojik-kültürel bütünlüünü parçalamak olacaktır.  çi sınıfımız, kendi ülkesi öznelliinde verdii sınıf mücadelesinin teorikkültürel-sanatsal yöntemlerini, geçmi ten derslerle olu turup, geli tirecek ve kendi iktidarını mutlaka kuracaktır. Her alanda olduu gibi sanatsal alanda da i çi sınıfının üst düzeyde çada bir sanatı, mücadelesinin içinde kök salacak ve bu güçlü kökleri üzerinde serpilip geli ecektir. Gerisi laf salatasıdır, burjuvazinin kuyruuna takılmaktır. Yeni SosyalDemokratlarla, yumu ak ayaklarla sanat alanında da kıyasıya bir mücadeleye hazırlanmanın zamanıdır.

DPNOTLAR 1) V. I. Lenin-Sanat ve Edebiyata Dair 8. 250-251 Çeviren; Seçkin Cılızolu 2) V.l. Lenin-Sanat ve Edebiyata Dair s. 250 TAVIR

5


R

BAK ALTUN

BZM DÜÜN Söz kastiler tek taraflı askeri mahkemede görücüsüz tartımasız anlamasız Yargıtay salonunda nianlanıp Danııklı döü meclisinde yaptılar düünü (laf aramızda devletli paamızın destek kredisi, cüret önergesiyle bir hayli sade ve disiplinli geçmi o akam) Gıyabımızda tüm "nikâh ahitlerinin" imzalan tamamlanınca bir gün bize de "vakit geldi" diyecekler gerdee girmek için omuzlan ölüm yüklü muhafızlar... çok uzun bir gelecek için çok kısa bir yolculua çıkacaız mavzer duvarlar arasında karanlık bir gecede kapkara cellatlarla yüzleip üstüne kara bulutların çöktüü ülkeme yeniden dourabilmek için günei eref kürsüsünden

TAVIR

bozabilmek için bekâretini kavganın ne onların sadıçlıına nede sırtımıza inecek yumruklarına gerek var... yüreimiz o heyecanı altı mayıs halaylarında duydu daha yaamı yeni kavrarken duyduumuz o an ite buydu bu coku bu an bu kürsü hürriyete açılan ne ilk ne de son yoldu... Bir on sekiz, bir yirmi altı, bir otuz ya düecek kürsüden daha nice nice ba Ancak ve ancak sömürüyü zulmü cehalet ve ihaneti oraın biçip çekicin dövdüü gün bu kanlı düün.

6


R

NHAT BEHRAM

YALNIZ DELLER Saydam ve ıslak ölüm eer boyunlarına geçirilen ilmikten gökten bir fırtınayı koparır gibi koparacaksa cierlerini nefesimi onlara vereceim kalbimdeki yaayan tıpırtıyı gözlerimi onlara vereceim oyarak kirpiklerimle, dünyada acıya ve öfkeye dair bütün görüntüleri Urgan demir yollarında fabrikalarda gün boyunca çılıın dinmedii ehrin uzak semtlerine doluan içilerin, pamuk seline yaprak yaprak dökülen tütünde zeytinde fındıkta çam denizinde ormanların ve verimsiz düzlüklerinde kurak topraın açlıın can çekiini tırnakla terle susturmaya çalıan yoksul köylülerin gözlerinde parlamaya balayan umut için düümlendi Saydam ve ıslak ölüm eer boyunlarına geçirilen düümden dökecekse körlerin alfabesini yumruumu onlara vereceim yaayan yumruumu azımı onlara vereceim yeryüzünün bütün mert ölüleri için toplayarak kanlı kelimeleri

TAVIR

7


ÖYKÜ

DARAACINDA ÖLÜMSÜZLE ENLERN ARDINDAN:

RÜZGÂRIN ARDI... A. GÜN Ö le sıca ı. Zayıf, kara kuru, kısa boylu adam içkisini yudumluyor. Masada onun dı ında iki ki i daha var. Zayıf, kara kuru adam hızlı hızlı konu masını sürdürürken, bir yandan da ikide bir mendille alnında biriken terleri siliyor. Sözcükleri anlamak zor. Di erlerinin meraksız dinleyi i belki bundan. Konu ma kendi seyri içerisinde son zamanlarda, hep oldu u gibi gelip gelip aynı konuya takılıyor: — "Ne oldu? Yargıcı vurdular. Vururlar tabi. Sen adamı vereceksin anar istlerin davasına, yazacaksın idamı, kalemler kırılacak. Çıt, ha böyle, gözlerimle gördüm. Oradaydım. Mahkeme nizamı, her ey benden sorulurdu. Adamlar ba ırdı, ça ırdı, ama nafile, tepelerine bindik susturduk. Bunlarınki eyin davası meselesi. Mahkeme bitmi ba ırıp ça ırıyorlar. Haketmediler mi. Hakettiler, devletin eli a ır olur. Üçbe ine pabuç bırakacaksak niye ya ıyoruz. Ha, sen söyle öyle de il mi? Öyle, öyle ya, sonrasını da dü üneceksin, adamına sahip çıkacaksın. Bizde öyle de il. Bizde adamı cascavlak, öyle kabuk gibi ortada koyuveriyorlar.  te bana bak. Mesela ben. Kim arıyor, kim soruyor. Yer mi gösterdiler, urada kal diye. Bir koruma bile vermediler. Vermesinler, ben de istemedim zaten. Koruma gitsin kendini korusun. Allahtan, silahtan külahtan anlarız. Kendimizi korumayı biliriz. Yargıç ne yapsın. arjör de i tirmeyi bile bilmiyordur allah bilir. Vuruldu gitti. Ben bu adamları bilirim. Ruhlarına kadar tanırım. Kimse benden daha iyi tanıyamaz. Çok kincidirler azizim, çok. Korkuyorum sanmayın ha. Neden korkacakmı ım ki. Onlara yaptı ım iyili in haddi hesabı yok. Yemeklerini bile verirken

TAVIR

karavanalarının ba ında durdum. Ne mecburiyetimiz vardı. Devletin askerini, polisini vuracaksın, sonra sana devlet bakacak. Kantin istediler, kantin getirdim. Hava alsınlar diye avluya çıkardım. Yıkansınlar diye sıcak su bile akıttım. Elbise verdik, tek tipmi , be enmediler. Ne istiyorlar, allahtan belâ mı? Bir sürü gürültü kopardılar. Ne olmu , insan anasından babasından dayak yemez mi? Adam olsunlar, bıraksınlar bu i leri, devlete, millete faydalı olsunlar. Kötü mü yaptık? Sen söyle. Hem biz emir kuluyduk. Ne dendiyse onu yaptık. Kendi ba ımıza bir çöpü bile kaldırıp oradan oraya koyamazdık. Ama adımız çıkmı bir kere.. Sık sık eli beline gidiyor, silahını düzeltiyordu. Belki, o sıcakta silahın kemi e yaptı ı basınçtan rahatsız oluyordu; belki de güven tazeliyor, kendini rahatlatıyordu. çeri giren iki ki iyi farketmedi bile. Namluyla burun buruna kaldı ında eli yine silahındaydı. Çekmeye fırsatı olmadan sandalyeye yı ılmı kalmı tı. Ardarda gelen patlamalarla beraber içerdekilerin tümü kendilerini masaların altına atmı tı. Ortalı ı masa ve sandalye gürültülerinin kapladı ı sırada iki ki i zayıf, kara kuru adamın gö üs tahtasına bir bildiri bırakarak dı arı çıktılar. Ak am. Labirent gibi cezaevinin ko u larının birinde çay içiliyor, ikili üçlü sohbetlerin gürültüsü dolduruyor ko u u. Biri, kesik bir haykırı la aya a fırladı,

8


elindeki çay bardaı yere dü tü. Dü ürdüünü ne o, ne dierleri farketmediler bile. "Bir dakika" uyarısıyla ortalıı sessizlik kapladı. Yalnız spikerin sesi vardı imdi. Televizyon, zayıf, kara kuru adamın ölüm haberini geçiyordu. Haber bitti, spikerin sesi var mı, yok mu, belli deildi artık. — "Hatırlıyor musun, cezaevine ilk geldiimizde bizi kar ılamı tı. Nasıl da öyle... Gösünü dı arı çıkardı, sesini kabala tırdı: "Ho geldiniz beyler. Ha, bey dediime bakmayın. Beyliiniz efeliiniz dı arda kaldı. Burada ersiniz, er olu er, sıfır er." Oradaki herkes bizim komutanımızmı . Mare al havalarındaydı. O acayip kamçısını arkasında tutup ayak uçlarında yaylanıp duruyordu... — "Ne demi ti sana; 'Burada misafirimsiniz. Onbe gün sonra mahkeme, bir ay mahkeme sürer, on gün yargıtayda, be gün de infaz için. En fazla iki ay sonra sizi allahın huzuruna yolcu ederiz. Ee.... biz hancı, siz yolcu olduktan sonra daha çokları buradan geçer.! — "Bizim laz, 'Burası Türkiye, kim hancı, kim yolcu her zaman belli olmaz' deyince bozulmu tu. Zaten bizi okkalı bir ho geldin dayaı bekliyordu, onu da bahane edip askerleri üzerimize saldırttı. Kou a girdiimizde iler tutar tarafımız kalmamı tı dorusu." — "Kou a girdik, hayda, bir arama. Yeni kou , ne araması? Dinletemezsin, neyse o geçti. Ak am geldi, bir daha arama. Tehlikeli adamlarmı ız onun içinmi . Bahanesi. Bizde afak attı. Arama marama yok dedik. Yıınla asker üzerimize çullandı. Kavga gürültü. Onlarda da zayiat vardı, biz de epey hasar görmü tük. Adamın amacı yıldırmak, ezmek" — "Evet. Tam bir i kenceciydi. Millete kıç falakası atılırken elinde bir bardak çay, ba ında durup, 'yalvar bitsin falaka', olmayınca, 'anneciim de bitsin' oda olmayınca 'ah de bırakalım' diyordu. Sonra da o boru gibi sesiyle, 'sekter' kelimesini yayvanla tırarak, 'siz de çok seklersiniz, uzla maya hiç yana mıyorsunuz' derdi."

asarmı ız. Öyle deyince laz iyice çileden çıkıyordu. Azına ne gelirse aynen söylüyordu. Bazen gülmemiz gelirdi. Copları hazır askerler var kar ımızda tabii, olmuyordu, kendimizi tutuyorduk. Adamın merakı illa bizi asılırken görmek. 'Yok öyle yama, kuytularda kendinizi asmak' diyordu. Dier kou lardaki hareketlilik de gelip içeri doluyordu. Çaylar tazelenir, sohbet koyula ır. Konu, zayıf, kara kuru adam ve ya ananlardı. Sohbetin sonu pek gelecee benzemiyordu. Ya ananlar o kadar çoktu ki. Yıllar önce. Üstü kırmızı kiremit dö eli kocaman bir kibrit kutusunu andıran bir cezaevi. Kelimenin tam anlamıyla beton yıını. Kapısız, penceresiz duvar, sadece duvar. Dümdüz, bütün soukluuyla uzanıyor, kımıldamadan. Uzakta, yalnız ba ına ve hiçbir hayat belirtisi göstermeden. Renksiz, evet, ne sarı, ne ye il, ne gri, ne beyaz, ne kahverengi, hiçbiri. Bu tuhaf varlık, bu ürkütücü ke fin kanıtı olarak orada durur sanki. Safi gölge yahut, hiçbir zaman bir gölgeye sahip olmamı gibi. Uzak kö elerinde yüzleri belirsiz nöbetçiler bekler. Öylesine, lakayt ve edilgin. Karanlık basmı tır ehre ve cezaevine ve cezaevinin koridorlarına. Koridorlara uzun aralıklı fersiz lambaların lo luu hakim. Sayısız kapı ve sayısız kapıların tamamı kapalı. Bu aır koridorların sapakları, sapak kıyıları hayata ve hayatsızlıa i aret eder. Mazgalların, kapıların, pencerelerin içinde gürül gürül akar hayat, koridorlarda bitkiseldir. Kou mazgallarında bir kulak, karanlıa sıınıp içerisini dinliyor. Omuzu kalabalık biri. O adam, zayıf, kara kuru bir adam. çerden hareketli

— "Adam kou taki çama ır astıımız iplere bile takmı tı. Yok efendim kendimizi

TAVIR

9


konu malar, yer yer kahkahalar geliyor. Adam kula ını iyice dayadı bir sûre daha dinledi. Kendi kendine "Deli bunlar" diye mırıldandı, sonra yanındaki askere döndü: —"Kalıbımı basarım bunlar deli. Deli deliyi tanımaz mı? Hem de ıp diye. Gözünden anlar. Ben deliysem bunlar da zır deli. damı ben aldım sanki. u keyiflerine bak. Yok neymi , hakim erkek sekretere yaz kızım demi . Bunda gülünecek ne var. Böyle yanlı ları her zaman yapmıyor muyuz?" O arada ko u mazgalı vuruldu. Zayıf, kara kuru adam kenara çekildi, saklandı. Nöbetçi er mazgalı açtı, sert: — "Ne var, ne istiyorsunuz?" ivesi, do u ivesini andırıyordu. çerden, "Bir doksanlık çay istiyoruz." —" Olmaz. Çay zamanı de il." —" Anayasa kuralı de il ya. unun urasında mahkememiz yeni bitmi , bir demlik çay istiyoruz. Ocak açıktır, iki dakikada getirirsin, ya da haber gönder çaycı getirsin." — "Ben buradan ayrılamam. Buralarda da kimse yok." — " Adam bulunur. Sen yapmak istedikten sonra. Yapmayacaksan nöbetçi çavu unu ça ır onunla konu alım." Zayıf, kara kuru adam yeni geliyormu gibi yaparak araya girer: —" Ne oluyor?" — "Çay istiyorlar komutanım" — "Bir çayı bile çok görüyorsunuz bakıyorum." deniyor içerden. —" Niye görelim. Kanun de il ya... Hadi o lum bir demlik çay getir. Ocakçıya söyle acele etsin... Ma allah keyfiniz yerinde." —"Niye olmasın. Farklı bir sonuç çıkmayacaktı. Hem sen de söylememi miydin bunu." Zayıf, kara kuru adam yeni bir tartı maya girmek istemedi. çerde

TAVIR

oturanlardan birine laf attı: — "Böyle bir günde kitap mı okunur?" — "Oturup a layacak halimiz yok ya." — "Ne biçim adamlarsınız allaha kına. Ö rendi ime göre siyasi ders çalı ıyormu sunuz, toplu olarak. damlık dedi in böyle eylerle u ra ır mı?" Mazgaldaki tutsak: — "Kapı baca dinledi ini gizlemeye bile lüzum görmüyorsun." —" Eee.. görev. Sizin her bir eyinizden haberim olur." Tutsak içinden sen öyle san, diye geçirdi. Zayıf, kara kuru adam "Komutanım sizi arıyorlar" ça rısı üzerine oradan ayrılır. Ondan sonraki günler, herkesin, tutsaklar için, 'ha idam edildiler, ha edilecekler' diye bekledi i günlerdi. Dosyaları, yargı içi/dı ı mekanizmalar arasında süratle dolanıyordu. Dara acının gölgesi vardı üzerlerinde, bir ak am uyuyup, sabah güne i görmemek vardı fakat normal, her günkü ya amlarına devam ettiler. Zindancı politikalar da eksik olmadı üzerlerinden.

Kararın ardından aylar geçmi tir. Ülkede bir süredir yapılmayan idamlar yeniden ba lar. Bir ba ka ehirde iki ki inin idam kararı infaz edilmi tir. damlıkların ko u u her zamankinden biraz daha hareketlidir. Di er bazı yerlerde oldu u gibi, bu infazın öfke ve acısını en çok onlar duymu tur. nfaz haberinin, gazetelerin sonraki sayfalarında, dip kö elerden birinde kısacık bir haber olarak yer alması öfkelerini arttıran nedenlerdendir.

10


— "Hani Ahmet Arif'in iiri var ya..." Vurun ulan vurun/ ben kolay ölmem/ Ocakta küllenmi közüm/ A zımda söylenmi sözüm var/ Haldan bilene... ' bunubu cellatların alnına kazıyacaksın." Uzun ince parmaklarını havada kareleyerek söylüyor. —" Onu yazmı lar bile, bütün didinmeleri silmek için ya." Adanalı olan: —" Anla ılan masaya yine çıktık. Tekmeyi vurmaya cesaretleri yok herhalde." Arada bilinen küfrünü de söylemeyi ihmal etmiyor. — "Yahu, u bizim çalı mada Osmanlılar'a ba layalım diyorduk ya, bence vazgeçelim. O i uzun sürer. On günlük onbe günlük programlar yapalım. Ne kadar zamanımız var o belli de il. Onun için diyorum. Benim aklıma" Filistin Sorunu" ya da "24 Ocak Kararları" geliyor. Ben Osmanlı döneminin hazırlıklarını bo yere yapmayayım." —" Olabilir", diyor uzun boylu, yapılı olanı, "onu daha sonra konu uruz. Yalnız u infaz meselesini biraz daha derli toplu konu sak iyi olur." — " Evet, bu herifler yangından mal kaçırır gibi infazları yapabilirler. Slogan atmamızı dahi engellemek isteyebilirler. öyle bir ey yapabiliriz: Denizler idama giderken kendi kıyafetlerini istemi lerdi. Bu güzel bir tutum. Ama adamlar izin vermezler, onlara da vermemi ler zaten. Biz mesela, içe ince, kırmızı bir atlet giyeriz. Üzerine bizim amblemi i leriz, görünmemesi için de üzerine ba ka bir atlet giyeriz. Adamlar infazdan sonra cesetlerimizi açtıklarında tam bir ok ya arlar. Diriyken bo maya çalı tıklarını, cesetlerimiz haykırır." Uzun ince parmaklar konu mayı yine havada ekiller çizerek bitiriyor. —" Müthi adamsın vesselam. Aynen katılıyorum arkada " diyor Adanalı, di erleri de katılıyorlar. Ardından espriler geliyor. Uzun boylu olan:

TAVIR

— "Durun hele bir u i i bitirelim." Laz, " u, son iste iniz nedir falan diye sorarlarsa, öyle bir istekte bulunmayalım. mamı da istemedi imiz halde getirirlerse kovalım gitsin." —" Kovma olmaz. Niye istemedi imizi anlatırız, gider, niye gitmesin. Yok illa okumaya ba larsa biz de slogan atarız. Son mektupları uzatmaya gerek yok. Duygusal da yazmayalım. Ona dikkat edelim. Kısa özlü ve açık olmalı. ki tane, biri ailemize, biri yolda larımıza." — "Halka hitaben bir mektup olmaz mı?" diyor laz. —" Gerek yok. ki mektup da aynı i levi görür." Adanalı, "Cellata diyelim, 'sen kenara arkada , biz i imizi görürüz' Ellerimizi de ba latmayalım." — "Ohoo, sen ne diyorsun. Herifler idam gömle ini daracık yapıyorlar ki, sandalyeye kendin çıkamıyorsun bile." — "Öyle de olsa", diyor uzun boylu olanı, "yerine göre inisiyatif kullanabiliriz. En azından o do rultuda u ra abiliriz." Laz araya girip, "Arkada larla görü meden gitmeyelim. Direnelim." — "Evet', ama infaz çin ba ka cezaevine götürebilirler. —" Daha ne istiyorsun. Hiç olmazsa son bir etrafı görürsün." diyor Adanalı. — "Sen öyle san. Panzerlerle götürürlerse burnunun ucunu bile göremezsin. Ayrıca sakat, tırnak vb. temizli e dikkat edelim. Bugünlerde daha derli toplu olmak gerek. Fırsat bulamayabiliriz." Konu ma, arada yer yer esprilerle sohbete, ba ka konulara kaydı. Yemek vakti gelmi ti. öyle a ız tadıyla, güzel bir yeme in zamanıydı. Hazırlıklara giri tiler.

11


Yasaklar zinciri içerisinde kendilerine göre bir eyler üretmi lerdi. Tutsakların idam almalarından bir kaç yıl sonra. Gazetelerde sürman et: "Dara acında On Adam, Ya tiraf, Ya dam" 10 adamın foto rafları basılmı , sırayla. Aralarında zayıf, kara kuru adamın, en çok iki ayda allanın huzuruna yollarız sizi, dedi i tutsaklar da var. Beklenildi i gibi karar kısa sürede infaz edilmemi , edilememi tir. Zayıf, kara kuru adamın kehaneti gerçekle memi tir. Cezaevlerine doldurulan binlerce tutsa ın ö ütülüp yok edilmesinin bir yolu olarak "pi manlık yasası" denilen yasa gündeme gelir. damları infaz edilmeyen tutsaklar da bu yolla, "ya kellen, ya itiraf" diyerek davalarına ihanete ça rıldı. Sabah. Üç tekerlekli bir arabayla dola an er, hücrelere gazete veriyor. Bu sabah her zamankinden daha erken çıkmı yola. Ayrıca, ayırıcı bir durum daha var: Omuzu kalabalık bir adam dola ıyor, öylesine u ramı , etrafta ne var ne yok der gibi. Gazete da ıtan er, iki ayda idam edilirler denilen tuksaklardan birinin hücresinde duruyor, mazgaldan gazeteyi uzatıyor. Omuzu kalabalık adam da orada duruyor. çerdekinin ilgisini çekiyor: — "Bir ey mi var." — "Yoo.. radyatörleri, kapılan, pencereleri kontrol ediyorum. Baktım mazgal açık hal hatır sorayım dedim." — "Ne bileyim. Pek öyle hal hatır sormaya gelmezdin. Gelsen bile pek hayırlı olmazdı." —"yi günümüz, kötü günümüz olmu tur, ama kimsenin kötülü ünü istedi imizden de il." O sıra hücredeki gazeteye göz gezdirir. Man eti algılamı tır. Omuzu kalabalık adam onu izliyordu. Derdi tepkilerini anlamaktı. çerdeki gazeteyi yata ın üzerine fırlattı. —" imdi anla ıldı neden geldi in. Akbabaları bilirsin de il mi?

TAVIR

—" Akbabaların bizimle ilgisi yok. Kırıcı konu arak hiçbir ey çözülmez." — "Ya nasıl olsun istiyorsun!" — "Bak biz sizin iyili inizi istiyoruz,". — "Tamam, kes." — "Reddedicilik iyi bir ey de ildir. Huy edindiniz bunu." —" Kapar mısın mazgalı." Eliyle kapı mazgalının kapa ını çeker kapatır. Omuzu kalabalık adam dı arda kalmı , bozulmu bir halde geldi i yöne do ru gider. Zayıf, kara kuru adamın vurulu unun ertesi günü.' Gazetelerde bir tela hali... Dertleri zayıf, kara kuru adam de il. ehirde gün be gün anar i hortluyormu . Terörün önü alınmaz ise sonu ne olurmu . Demeçler, yorumlar, suçlamalar, çözüm önerileri birbirini kovalar. Siyaset adamları, memleket ileri gelenleri, konunun uzmanları, uzman geçinenleri, i arkada ları, ahbapları, ilgililer, ilgisizler, her biri bir eyler söylemi tir. Uzun ve geni bir yolun sonunda yüksek duvarlarla çevrili bir bahçenin ortasında bir büyük bina. Ak amın bir vaktidir. Binaya giri çıkı lar her zaman oldu u gibi çok sıkı denetlenmektedir. Birçok kapı geçilerek ula ılan bir salonda bir takım insanlar toplanmı lar. Hepsi ciddi i lerle u ra an kelli telli adamlar. Daha çok kariyeri en yüksek adam konu uyor. Ço unlu u yarı ilgili yarı ilgisiz dinliyor. Arada tek tük sorular ve öneriler geliyor. Büyük ço unluk onaylayıcı davranı içerisinde. Aralarında bitse de gitsek, sıkıntısı içinde olanlar var. Kariyeri en yüksek olan adam soruyor:

12


— "Öneri si olan var mı ?" — "Bütün yurtta sıkıyönetim ilan edelim." Çe itli a ızlardan kar ı çıkı lar oluyor. tirazlar üzerine güvensiz ses, geri adım atıyor. Onunki sadece bir öneriymi . Yalnızca ehirde sıkıyönetim ilan edilmesi tartı ılıyor. — "Bu, daha sonra dü ünülebilir" diyor kariyeri en yüksek olan adam. Ardından onu onaylayıcı hareketler ve sesler geliyor. Ek güvenlik önlemleri, yeni yasalar ve daha birçok ey tartı ılıyor. — "Sonuç olarak" diyor hep konu an adam, "teröristlere kar ı acımasız olmak lazım gelir." —"damlar mı" diye soruyor bir ses. — "Ne gerekiyorsa onu yapın. Her eyi dü ünün" diyor adam, "damları da dü ünün." Bazıları ho nutsuz, yorgun da ılıyorlar toplantıdan. Haber kamuoyuna sızdırılıyor. Ardından, onlardan biri, "kısasa kısas, kim yapıyorsa onun adamını asaca ız" diye açıklama yapıyor: Kamuoyu a kın. Sabah. Konunun do rudan ilgilileri gazeteleri açtıklarında kendi kelleleri üzerine yapılan tehditleri görüyorlar. Gazeteler elden ele dola ıyor. çlerinden biri: —"El altından tehdit ettikleri yetmedi herhalde, imdi de açıkça ilan ediyorlar." —"Bize mi, harekete mi, yoksa kamuoyuna mı sopa sallıyor bu herifler." —"Bir önemi varmı?" —"Sadece tehditle kalmayabilirler. Gerçekten öyle bir niyetleri olabilir. Ona göre hazırlıklı olmak gerek. Pervasızlıklarının ölçüsü yok adamların." TAVIR

—"Öyle de olsa bir ey farketmez. Biz hazırız nasılsa. Yıllardır Gerilerden ta ımadık güvensizmı bir ses: bu gerdanlı ı boynumuzda." Bir gardiyan; "Bu kadar senedir u mapus kapısındayım. dam mahkumlarına böyle rehine gibi bakıldı ını görmedim. Böyle meselelere hep ihtimam gösterilmi tir. Öyle ulu orta konu ulmaz, münasip bir lisanla konu ulur. Böyle eylere mahalle kabadayılarının a zı gitmez. Zaman de i ti. Siz bo verin, bırakın okumayın gazeteleri. Kendinizi bo yere sıkıntıya sokmayın." —" Yok be dayı. Zaten alı tık ikide bir kellemizin orta yere konmasına. Biz daha önce demi tik, yazmı tık, bunlar rehine kafasıyla hareket ediyorlar diye, ama pek kulak asan olmadı anla ılan. imdi daha iyi anlamı lardır." Gardiyan elindeki gazeteyi karı tırarak: —"Herkes bir ey diyor, herkes kendi kafasında." —"Bizim de söyleyecek bir eyimiz vardır elbet." Ertesi gün gazetelerde büyük bir ilana rastladı okuyanlar, ilanın böylesi de tuhaftı do rusu: "12 Eylül'ün halkımıza ya attı ı cehennemin hesabının sorulmasının, mücadelemizin yükselmesinin bedeli ba larımızsa e er, BUYRUN... Rüzgârın ardı her zaman vardır."

13


R S. KAYNAR

YÜRÜYÜLER VE SESLER

Çocuklar ve Pir Sultan Ben yürürsem sevdalıca yürürüm sokakları Sırtımda alamaklı gözleri çocukların Ve dudaımda Bir eski zaman türküsünün nakaratı (...) "Pir Sultan ölür dirilir Ey sazında sözü sevdiim Hangi sesin sımazlıı bu yüreimde Hangi sevdanın koması Yüreimi sımaz yapan. Bildiriler öpüyorum gözlerinden Ey saçlarında iir kokladıım sevgili Ben yürürsem senle yürürüm sokakları Yankee uaklarının Sava çıırtkanlıkları arasında Çiçekler kuruna dizilecekti Analarımızın saçlarına Bir ak daha düürülecekti Seni özlediim yerde Ozansı ellerimle Bildiriler öpüyorum gözlerinden Acı dediin ne ki Ey dirimine sözlendiin direni Biz yürürsek sevdalıca yürürüz sokakları Acı dediin ne ki Umarlı günlerin açlıı koynumuzdaki Görkemli bir yürüyü sonrası Bak bizimkiler Karanfilleri bayrak edip Ak giysileriyle giriyorlar günein koynuna Bolivya dalarından Che gülümsüyor Sandiego stadyumundan Jara türküler söylüyor Alınlarını öpüyor Ellerini okuyor toprak Ana sıcaklıında. TAVIR

14


RLER

A. HCR ZGÖREN

ACININ SÖZLÜÜNDEN Koçeri Dü erim yollara ben de Bir yankı gibi Ba lar anadilinden sürgün Çocukların gurbeti Havar olurum havar üstüne 'Potansiyel suçlu'dur nasılsa nkârı be geçe Dalara sürerim türkülerimi Dü erim yollara ben de Bir yankı gibi Botani Sesi sese ular Biz bu dalarda Geyik avlardık Kan sebildir imdi Bahar ya da kar Bin yürek bir gül'e Kurban edilir Garzani Garzanidir nazlıdır yi sakla bu mendil halayba ında terledi Kaç gelin ba baladı Murad aldı kaç gelin Yasevinin demirba ı Sevdamızın sırda ı Töre i i, yasadı ı Garzanidir nazlıdır yi sakla bu mendili


RUH SU "ÖFKES SESNDEN BÜYÜK BR OZAN" GRUP EKN

Dinlediimiz her kaseti, her türküsü, bugün de gücümüze güç katıyor. Türkülerinde onun, o cokulu, dinamik sesini duymak, ister istemez her insanı etkiliyor, özellikle de devrimcileri... Ruhi Su... Adı bile onun sanatını, yaamını, düüncelerini kafalarda çarıtırmaya yeterli. Disiplin, onur, özveri, kararlılık denince, hemen akla geliveriyor... Ruhi Su'yu yaadıı dönemin koullarını gözardı etmeden her yönüyle yeniden ele almalıyız. Geni kesimler tarafından adeta tabulatırılan Ruhi Su'nun da eletirilebilecek yanları, eksiklikleri, olumsuzlukları var. Devrimci sanatçılar Ruhi Su'yu ona ulaıp aabilme sorumluluuyla deerlendirirler. Bu ancak bilimsel yaklaım temellerinde yaamı algılayan, sorgulayan; yoksulluk içinde ezilen, sömürülen yıınların çıkarına taraf olanların yani devrimci sanatçı sorumluluunu üstlenenlerin harcıdır. Böyle bir yaklaımı temel alan düüncelerimizle, Ruhi Su'nun sanatını irdeledik. Yazının aırlıını onun eksik bulduumuz yanları oluturuyor. Ancak hemen belirtmek gerekiyor ki, bu sosyalist gerçekçi bir bakıın ürünüdür. Nesnel gerçeklikleri, eletirileri ilerici, devrimci anlamda dönütürmeye çabalayan bir misyonun gereindendir bu.

TAVIR

Soruna, onu tabulatırmak boyutunda deil, ama ona ulaıp onu amak adına yaklaan düüncenin ürünleridir. Ruhi Su dendii zaman kulaklarımız, türkülerle çınlamaya balıyor. Halk müziimizin gerçek kimliine kavumasında büyük emekleri geçmi, onurlu, bir sanatçı, bir aydın Ruhi Su. Egemen güçler tarafından içerii boaltılmaya çalıılan halk müziimizi yalnızca "Süt içtim dilim yandı" ya da "Kara basma iz olur"dan oluuyormu

16


gibi gösterme çabalarına karın, Ruhi Su, halk müziimizin

söylediklerinin tam tersini görmek mümkün. Renkten

ilerici, demokratik içerikli türkülerinin de olduunu yaptıı

renge giren sesler, gereksiz abartılı süslemeler, arkı

derlemelerle ortaya çıkarmıtır. Halk bilimini ve halk

söylerken Türkçe'yi bozan, ezilen, büzülen, yalvarıp

müziini iyi bilen Ruhi Su, onun ilerici özünü ön plana

yakaran sesler... Ruhi Su, bu kararlı söyleyiiyle,

çıkartıp, asıl kimliine bürünmesini salamı; yeni toplumun

müziinin belli anlamlarda ulusallıa ve evrensele açılımını da

yeni insanını yaratmada, yeni kültürü oluturmada bir

salamıtır.

pırıltı olmutur yüreklerde, bilinçlerde...

Ruhi Su, dönemindeki batı hayranlıı ile, batı taklitçilii ve özentileriyle alabildiince boumu, kendisi uzun yıllar batı müzii eitimi alıp, operada görev

Egemen güçler tarafından içerii boaltılmaya çalıılan halk

yapmı olmasına ramen, bu özenticilie karı halkın öz deerlerine sarılmı, onlara sahip çıkmı ve bunları

müziimizi yalnızca "Süt içtim dilim yandı" ya da "Kara basma iz

dönütürme mücadelesinde bir cesaret, bir inanç, bir yürek olmutur. Onurlu aydın kiiliiyle, ilkelerinden asla

olurdan oluuyormu gibi gösterme çabalarına karın Ruhi

ödün vermez yapısıyla, iç tutarlılııyla, geni halk müzii birikimiyle hocamızdır Ruhi Su. Çalımalarıyla günümüzün pek

Su, halk müziimizin ilerici,

çok sanatçısına, müzikçisine kaynaklık etmitir. Gerek

demokratik içerikli türkülerinin de

Livaneli'nin, Ezginin Günlüü'nün ilk çalımaları, gerekse

olduunu yaptıı derlemelerle

Grup Yorum, Grup Ekin'in çalımaları Ruhi Su ekolünün

ortaya çıkarmıtır.

izlerini taımaktadır. Ruhi Su'yu döneminin dier sanatçılarından ayıran

Halk türkülerimizin söyleni biçimi üzerinde Ruhi Su,

bir özellii de yaptıı iin kuramını oluturmaya yönelik

onun asıl kimliine ulamasında söyleyi tekniklerini yani

ciddi çalımalarının olmasıdır. Yaptıı müzii bir tek

an tekniini, Türkçe'nin doru kullanımını, sesin nitelikli ye

noktasına varıncaya dek sorgulayan Ruhi Su'nun,

yetkin bir ses olması gereklilii, bunların üzerine de ciddi bir

çalımalarını yönlendiren eyin, oluturduu kuramlar

müzikal eitimin gerekli olduunu vurgulamıtır.

dorultusunda saptadıı hedefler olduu hemen anlaılıyor.

Ruhi Su'nun türküleri yorumlayı biçimi ise balı

Popülizm, günümüz sanatçılarında sıkça görünen biçimiyle

baına bir aratırma konusudur. Yorumlarken özelikle

hiçbir

dikkat

süslemelere

beraberinde getirdii sanatçı zaafları ona yansımamı, o her

bavurmamak, uygarca bir söyleyi tarzına sahip olmak,

zamanki sıcak, cana yakın, dost tavrını korumasını bilmitir...

ettii

noktalar,

"seste

gereksiz

canlı, cokulu, dinamik bir havada söylemek ve söylerken de

zaman

onun

çalımalarına

yön

vermemi,

Ruhi Su, u an müzik gündeminin

sevgi içinde olmak." Günümüz piyasacıları ise, söyleyi biçimleriyle, yorumlarıyla geçmiin Ruhi Su ekolünün çok altında seyir etmekteler. Onlarda Ruhi Su'nun

TAVIR

17


önemli bir konusu olan "Çok Seslilik" kavramına sıcak bakmıtır. "Armonize etmek, bir ezginin çok sesli hale getirilip, zenginletirilmesidir. Bu, müziin kiiliini kazanmasının yolunu açan bir çabadır. Batı teknii ile ilenmi müziimizi dinlerken, kendi dilimizi ve kendi yaantımızı bula bula çoksesliliin tadını almaya çalıacaız. Böylece de, batı müzii içerisindeki yerimizi alacaız" diyen Ruhi Su, ne yazık ki çok seslilii, yaptıı müzikal çalımalarında, bu kadar içten ve ilevsel kullanmamıtır. Bu zenginlik, Ruhi Su'nun sadece sesinde kendisini bulmu, müziin dier unsurları üzerine uygulamada bir eksiklik olarak kalmıtır. Ruhi Su, yalnızca bir kaç türküsünde balamayı farklı ezgilerle elik aleti olarak kullanarak, asgari anlamda bir çokseslilie gitmitir. Bunun ötesinde Ruhi Su'nun çokseslilii andan öteye gidememitir. Gerek yorumlayıında göstermi olduu yüksek performansı, gerek an tekniini baarıyla kullanmı olması son dönemlerinde oluturduu koro ve kullanılan paralel ezgilerle andaki çokseslilikler, Ruhi Su'nun çokseslilik adına yaptıklarının tümüdür. Uzun yıllar müzik eitimi gören, bir opera sanatçısı olan Ruhi Su, aslında çokseslilii müziinde daha güçlü daha ilevsel kullanabilirdi. "Yaptıklarının ancak bildikleri kadar olduunu" söyleyen Ruhi Su, çokseslilik konusuna uygulamada katı yaklatıı için döneminin müzikal düzeyinin gerisinde kalmıtır. Türkülerini söylerken an tekniinin kullanımında göstermi olduu kararlı ve ısrarlı tavrını müziinin çok seslendirilmesi çabalarında göremiyoruz. Bunun nedenini "bilgi eksiklii" alçak gönüllülüüyle açıklayan Ruhi Su, aslında yeni üretimler konusunda, ilk

TAVIR

olmak noktasında bazı kaygılar taıyordu. Aratırma ve derlemelerindeki genilii, açıklıı, yenilikler konusunda biraz geri plana itip, benzeri çabaları idealize etmitir. Doyurucu olmayan çoksesli çalımaları, salt balamayla çalınan türküleri Ruhi Su'nun bu soruna biraz dar baktıının da göstergeleri aslında. Livaneli'nin aynı dönemlerde yapmı olduu çokseslilik, hatta Çada Halk Müzii arayıları içerisinde düünülen, nefesli ve yaylı çalgılarla ulusal çalgılarımızı beraber kullanmayı, Ruhi Su o müzik birikimiyle çok rahat yapabilirdi. Halk türkülerimizin batı enstrümanlarıyla çalınması ya da yapılan müziklerde bu çalgıların kullanılması konusundaki düüncelerini, halk müzii üzerinde batı çalgıları geleneinin olumaya baladıı, batı çalgılarının teknik açıdan daha olanaklı olduu, bizim bu çalgıları eninde sonunda kabul edeceimizi ve bunun bir yozlama olmayacaını açıklayan Ruhi Su, bu düüncelerini somutlayan çalımalar yapmadıı yönüyle eksiktir. Nedense böylesi ilk adımları atmaktan genelde kaçınmıtır. Gerekliliini bu kadar iyi ve net olarak koyabilmi olsa bile... Geni müzik birikimi yanında, halk bilim üzerine yapmı olduu çalımalarıyla da bilinen Ruhi Su, müziimizde ise ulusal çalgılarımızdan yalnızca balamayı kullanmıtır. Balamayı da salt elik aleti olarak kullanmı, bunu kullanırken amacının saz çalmak, güzel saz çalmak olmadıını belirterek, en temelde müziini sesiyle yaptıını, asıl iinin türkü söylemek olduunu vurgulamıtır. Aslında böylelikle Ruhi Su, dier ulusal çalgılarımızı müziinde kullanmanın yolunu daha baından kapamıtır.

18


Curanın, meyin, zurnanın, kavalın... vb'nin verdii duyumları, kattıı renk zenginliklerini göz ardı ederek, halkın yaadıklarını, özlemlerini dile getirmede, sorunlarını ilemede, dier ulusal çalgılarımızı kullanmayarak müzikal fakirlie dümütür. Zurnanın verdii cokuyu, halayı, sevinci,dayanımayı ya da meyin, kavalın verdii o buruk, hüzünlü havayı balamayla tam olarak verebilmek mümkün deildir. Böylesi eksikliklere ramen yalnızca balamanın kullanımında ısrar edilmesinin gerekçesi, Ruhi Su'nun müziinde yalnızca sese önem vermesi, dier çalgıları yetkin bir düzeyde çalabilene yeteneinden yoksun oluu, espri de olsa "hem klarnet çalıp hem türkü söyleyemem" anlayıı olamaz. Üstelik, çok öncelerden beri var olan ozan geleneine bir yenilik de getirmeden, halk müzii duyumlarını en kolay ve en zengin bir ekilde verebildiini söyledii balamayı kullanıp, artık günümüzde çoksesliliin zenginlii içerisinde eriyip giden ozan geleneinde ısrar etmesi bir yana, dier ulusal çalgılarımızı kullanmayı düünmeyiinin gerekçelerini de "biraz daha ilerisini yapmak gerekir. Onu da orkestra kurallarıyla beste kurallarını bilenlerin yapması gerekir" diyerek açıklaması, Ruhi Su'nun "ilk olmak" noktasında önemli çekincelerinin olduunu gösteriyor. Bir baka deyile, kendi omuzlarına binen böylesi bir sorumluluktan bir anlamda uzak kalmak istiyor. Yeni bir eyler yapmaya, ilk olmaya yönelik, böylesi çalımaların onun yeteneklerini atıı eklindeki yaklaım çoksesli çalımalar yapmasını engelleyecek kadar belirleyici olamaz. Hatta, bu ii ilk yapması gereken insanlardan birisi olmalıydı Ruhi Su

TAVIR

demek yanlı olmaz. Böylesi bir mantık bizi elitizme kadar götürebilir. Müziklerimizdeki çok seslilik zenginliini en iyi yakalayabilecek olanlar, halkın yaamını her yönüyle kucaklayan sanatçılardır. Halk müziini iyi bilip, üretimlerine ilerici özünü katabilenlerdir. Eer çokseslilik kavramına böyle bakmamı olsaydık, 1925'lerde "Türk Beleri"nin yapmı oldukları, çoksesli türkü çalımalarını tamamen olumlayıp, hatta Çada Halk Müzii kapsamında bile düünmemiz gerekecekti. Ama bu çalımalar üzerinden 60-70 yıl geçmesine ramen, halkın kulaına hâlâ yabancı gelmekte ve bundan dolayı da çok az bir kesime Ruhi Su'nun önemle vurgulanması gereken bir yanı da küçük burjuva sanatçılar tarafından yansızlıın, bireyciliin, örgütsüzlüün fetiletirildil koullarda, sanatçının "örgütlü" olması gerektiini savunmasıdır. seslenebilmektedir. Ruhi Su sanat yaamının özellikle son 10-15 yılında kendini ve müziini yenileyemedii yani toplumsal koulların deiimini ve çaın gereklerini üretimlerinde somutla-yamadıı için kendini tekrar eden bir duruma dümütür. Müziin, çokseslilie gittii oranda evrensel olduu bilinciyle, eer Ruhi Su kendini yenileyebilmi olsaydı, ulusal müziimizin oluturulup evrensele acıtanında önemli aamalar katedebilirdik... Ruhi Su, sanatını çadalıa, özgürlüe ve insanca yaama yönelik çabaların sanatı olarak algılıyor. Buna da "gerçek sanat" diyor. Devrimci

19


hareket içerisinde müziin yerini ise, "ekmekten a ka kadar" halkın ya amak isteyip de ya ayamadıının, özlemini çektiklerinin ne esini, yürekliliini verecek, ya ama sevincini arttıracak bir müzik olarak dü ünüyor. Ruhi Su'nun önemle vurgulanması gereken bir yanı da küçük burjuva sanatçılar tarafından yansızlıın, bireyciliin, örgütsüzlüün feti le tirildii ko ullarda, sanatçının "örgütlü" olması gerektiini savunmasıdır. Toplumcu gerçekçi "dü ünceden" sanatta gerçeklik'i anladıını söyleyen Ruhi Su, sanatçının örgütlülüü noktasında da, "Toplumsal dönü ümleri gerçekle tirecek olan örgütlülüklere sanatın önemli derecede katkısı olacaını" ve böyle bir örgütlülük içerisinde yer almak gerektiini söylüyor. "Sanatta gerçekçilik" derken Ruhi Su, sanata bakı ını sınıflı toplumlarda sınıflar arası çeli kilerden kaynaklı geli en, egemen kültür ve demokratik halk kültürü olarak ikile mesini görüp, sanatını bir sınıfın çıkarları dorultusunda yönlendirdiini görüyoruz. O halde "Sanat Sanat çindir" gibi bilimsel olmayan bir yakla ımı daha ba ından reddeden Ruhi Su, bu yakla ıma kar ıt olarak söylenen "Sanat Toplum çindir" sloganı içerisinde sanatını tanımlar gözükmektedir. Sanatının halkın ya amını kucaklaması gerektiini belirtmekle beraber Ruhi Su, kaçınılmaz olarak toplumun herhangi bir kesiminin ideolojisini yansıtan, özlem ve çıkarlarına yanıt veren sanatın, sınıf için olması gerekliliini net olarak ifade etmi . Zaten söz konusu olan sınıf, proletarya olduunda, onun sınıfsal çıkarlarıyla toplumun genel çıkarları arasında bir çeli ki olmayacaktır. O halde, "Toplum çin Sanat" denildii

TAVIR

zaman anla ılması gereken sanat, proletarya sanatıdır. Ancak, üretimlerimizin, toplumsal ortamla arasındaki diyalektik badan hareketle, ürünlerde doallıkla gözlenen sınıfsallık, bilimsel yakla ımın reddettii bir bakı la yakla an bazı küçük burjuva aydınlarımız tarafından göz ardı ediliyor. Kendilerini bu anlamda "toplumcu" olarak niteledikleri zaman, halkın sesi, soluu olarak kar ılarına dikilmek gerekir. Doaldır ki burjuvazi de sanatı, kendi sınıf çıkarları dorultusunda alabildiine kullanıyor. Sanatın sınıfsallıını kendi çıkarları söz konusu olduunda, olmadık demogojiler üretiyor. Hatta bunun için pek çok küçük burjuva aydınını kendi saflarında toplayıp çok sesli koro bile olu turabiliyor. Ruhi Su'nun "sanatta gerçeklik" tanımlamasıyla sanatın sınıfsallıı, halkın sanatını yapmak gereini ifade etmi tir. Ruhi Su yaptıı sanatı bu biçimi ile ifade etmemi olsa da, bu anlayı a hizmet eden çabaları, halkın öz deerlerini koruyup dönü türmesi, "halk ne eylerse iyi eyler" mantııyla hareket ettiini gözlemliyoruz. Ruhi Su halktan yana sanat yapmaya yönelik çalı malarıyla olumluyken, özellikle ilk zamanlarda ürünlerinin halk tarafından tam olarak benimsenmediini söylemek yanlı olmaz. Gözlemlenen nokta, ilk zamanlarda Ruhi Su'nun sanatıyla yalnızca aydın kesime, elit bir tabakaya ula abilmi olmasıdır. Sonraları, sanata yönelik youn ilgileri sebebiyle devrimciler tarafından, toplumsal muhalefetin yüksek olduu dönemlerde, Ruhi Su'nun müzii halka biraz daha ula mı ancak yine de o dönemde bir Ali Asker kadar bir Emekçi kadar

20


(kaba bir popülizmle de olsa) kitlesel bir dinleyici

olmanın gereklerinden biridir. Ruhi Su'nun

potansiyeline ula amamı tır.Bunun nedenleri,

ise sanatsal ya amı boyunca

müziindeki bazı estetik unsurların ilk anda

ulusal soruna yönelik, ( .................................. )

halka souk gelebilmesi, söyleyi teki sertlikler

halkına

ve

çizgisiyle

yönelik bir çalı masına rastlanamıyor. Ya amı

açıklanabilir. O dönemlerde taklitçilikle sanat

boyunca böyle bir soruna duyarsız kalmı

adına bir eyler yaptıını sananlara aldıı

Ruhi Su. Onun bu noktadaki eksiklii ulusal

tavırlara kar ın, kendisi de "halkın ya amını

kültürümüzü olu turma yolunda da kendisini

kucaklamayı" ya am biçimi ile ba aramamı tır.

gösteriyor.

Ruhi

Su'nun

politik

Türkiye

halklarının

kültürünü

titizliiyle,

yaratırken gösterilecek olan sanatçı-aydın tavır,

ara tırmacılıı ile pek çok ürün ortaya koyan

tüm halkların öz kültürüne saygı duymak, hiç bir

Ruhi Su ne yazık ki k o n s e r l e r i n d e , .

kültürün asimile edilmesine sessiz kalmamak,

gecelerinde, sohbetlerinde, elit bir kesime, dar

bütün kültürlerin adeta bir mozaik içinde

bir çevreye seslenmekle sınırlı kalmı tır. Onun

dü ünüldüü, evrensel kültürü olu turmaya

konserlerine giden insanlar, sınırlı 'olu ları, elit

yönelik olmalıdır. nsanların çalar boyu ya ayıp

olu ları yönleriyle günümüzün klasik müzik

günümüze ta ıdıı kültürel deerleri yok

konserlerine giden insanlara benzemekteydi.

etmeye, yozla tırmaya yönelik her türlü

Buna ramen Ruhi Su'nun müziinin halka

uygulama, kar ısında öncelikle sanatçıları,

Çalı ma

disipliniyle,

ula masındaki en önemli araç devrimciler olmu tur. Onun sanatının temellerini sahiplenmi

aydınları bulmalıdır... Toplumsal

dönü ümde

müzie

olan devrimciler, Ruhi Su müziinin de asıl

"toplumsal ko ullara, içinde bulunulan ortama

savunucularıdır. Ruhi Su eer ya ayacaksa,

göre dei ebilen, yerine göre elendiren,

devrimcilerin

dinlendiren;

dillerinde,

co kularında,

toplumun

estetik deerlerini,

haykırı larında, sevdalarında, direni lerinde

zevklerini geli tiren" bir i lev yükler Ruhi Su. "Eer

ya ayacaktır. Yoksa Ruhi Su'yu anmak adına

toplum bir mücadele içindeyse, o müziin

halkın alınmadıı kapalı mekanlarda türkü

mücadeleye katkısı olabilir" diyerek 'ko ullar

söyleyen dillerde deil...

dei tikçe toplumun sanatının da geli tiini"

Ruhi Su bir konu masında, iki ulusal müzikten söz etmektedir. Halk müzii ve Klasik Türk müzii. Halk müziinin ulusalla ması, özünde bu topraklarda ya ayan müziklerinin

halkların

söylemektedir. Özellikle sanatçıların ve aydınların, ya amı bütün yönleriyle sorgulaması, çözüm üretmesi, halkın kar ıla tıı her sorun kar ısında onların gözü, kulaı, sesi olması gerekir. Tersine yoksul halkın baskı ve i kence altında ya adıı ko ullarda kör,

saır, dilsiz rolü oynayanlar her ne kadar kayna masını barındırır. ( ........................................... ) kendilerine aydın deseler de, halkın gözünde halkının varlıının bile reddedilmeye bir hiçtirler. Baskı dönemlerinde egemen çalı ıldıı ülkemizde, onun kültürel ideolojiyle aynı sesi veren bir koro görünümüne deerlerine yönelik baskı ve asimilasyon bile bürünebilen yurtsever, demokrat politikalarına kar ı sanatsal bir duyarlılık olmanın, aydın olmanın bedellerini gösterebilmek; aydın

TAVIR

21


ödemeyi göze alamayan "aydınlara" kar ın Ruhi Su olumlu tavrıyla ortaya çıkıyor. Aydın insan tarafsız de il, taraf olmalıdır, iyiden, güzelden, do rudan yana olmak ve do ru bildi ini ödün vermeden savunmak durumundadır. Ruhi Su, dü üncelerinden ötürü belli bir dönem tutsak edilmi , baskılara maruz kalmı tır. Türkiye halklarının cesaretli, kararlı aydınlara, dostlara, sanatçılara çok ihtiyacı var. Gerekti inde ate hattında türkülerimizi söyleyecek insanlara, i kencede arkılarından ödün vermeyen Victor Jara'lara ihtiyacımız var... Bir dönem böylesi baskılara u rayan Ruhi Su, 1970'den sonraki sanat ya amında, toplumsal mücadelenin gerisinde kalmı tır. 74-75'lerde anti-fa ist mücadelenin yükseldi i, çeli kilerin keskinle ip safların giderek netle ti i dönemde, Ruhi Su'da sınıf mücadelesini kucaklayan üretimler göremiyoruz. Halk fa ist saldırılara u rarken, katliamlar ya anırken, halk elinde silah, ate hattındaki yerini alırken Ruhi Su, "Yunus Emre", "Karacao lan", "Pir Sultan Abdal", " iirler ve Türküler" gibi çalı malarla u ra mı tır. Bunun nedeni fa ist adırı ve katliamların azgınca sürdü ü ko ullarda bile fa izme karı sava mak yerine gençli e "okulları terkedin, fa istlerle polisleri kar ı kar ıya bırakın" diye önermelerde bulunan teslimiyetçi, revizyonist çizgiyi (TP) savunmasıdır. 1978 yılında yaptı ı 'Sabahın Sahibi Var" adlı çalı ması ise di erlerinden farklı, içerik olarak süreci biraz daha kavrayan, günün devrimci co kusunu yakalama çabası içinde bir çalı ma olarak öne çıkıyor. Ancak yine de 1970'li yıllarda devrimci eylemlerin yo unlu u, 71 devrimci hareketi ya da halka yönelik

TAVIR

yo un saldırılar, 12 Mart, Kızıldere... v.d.'nin önemi dikkate alınırsa Ruhi Su'nun gereken duyarlılı ı göstermedi ini görüyoruz... "Arabesk" için, onun toplumumuzun bir gerçe i oldu unu, bu müzi in bu topluma ait oldu unu, e er biz bu müzi i be enmiyorsak, toplumun kurulu düzenini de be enmedi imizi söylemi tir Ruhi Su. Arabeskin yoz ve bunalım müzi i oldu unu belirtmi tir. Bu müzi in bu toprakların müzi i oldu u gerçe ini yadsıyan ve arabeski i renç olarak niteleyen, arabeske inat bir eyler yapmaya çalı an, tanzimatçı kafa yapısına sahip elitist sanatçı yakla ımlarına dü memi tir... fili Ruhi Su'nun sanat ya amında, icracılık ön plandadır. Çalı malarının ço unu uzun uzun ara tırıp derledi i halk ozanlarının türküleri olu turmaktadır. Yalnız, böylesi abartılı denebilecek yo unlukta halk türküleri derleme çalı ması, her ne kadar türkülerin ilerici olanlarını ortaya çıkartma çabası güdülse de, objektif olarak müzeci bir anlayı a yol açıyor. Döneminin devrimci sanatçıları arasında olan Ruhi Su'nun misyonunun yalnızca halk türkülerimizin ilerici, demokratik yanlarını ortaya çıkarmak oldu unu söylemek yanlı olur. Sanat ya amının büyük bir bölümünü bu anlayı ının ürünlerini olu turmaya ayıran Ruhi Su, bir anlamda i in kolayına kaçıp ya anan sürece yönelik ürünler verememi tir. Bir "Yunus Emre"nin, "Karacao lan"ın 70'li yıllarda halkın sorunlarını ne derecede kucakladı ı, Ruhi Su'nun da bu türküleri söyleyerek ne derecede halkın sesi solu u oldu u, dönemin ko ulları göz önüne alındı ında, fazla tartı ma götürmez gerçeklerdir. Ruhi Su, konserlerinde (devrimci

22


mücadelenin co kusuyla) müziini, sanatını sahiplenen insanların duygulanımlarını belirtmelerine, dı a vurmalarına, haykırmalarına kar ı çıkarken, uç noktaya dü mü tür. Konserlerinde dinleyicilerinin tepkilerini dile getirmelerine kar ı çıkan yasaklayıcı bir tavrı benimsemi tir. Sessizlik istemesi, atılan sloganlara müdahale etmesi, kendisi istedii zaman dinleyicilerin türkülerine katılmasına izin vermesi gibi.. Türkü söylenirken, bu ortamı en iyi ekilde deerlendirebilmek, dinleyicilere iyi, doru ve salıklı mesajlar verebilmek, onların müzikal haz alma gereksinimlerini tam olarak kar ılayabilmek açısından, konserleri slogan yarı ının yapıldıı yerler haline getirmenin yanlı lıı ortadadır. Bu sorunların çözümünün bir eitim sorunu olduunu dü ünerek, müziin halkın özlemlerini anlatmada bir araç olduunu hatırlayıp bunun halkta yarattıı duyguları böylesi kurallarla, dayatmalarla bastırmaya çalı manın yanlı olduu sonucuna varırız... Ruhi Su genel anlamıyla aydın olma sorumluluunu özellikle bir dönem müzik alanında tek ba ına kalmı ken bile yerine getirmeye çalı mı tır. Günümüz sanatçıları aydın olmanın gerektirdii tutarlılık, özveri ve cesaretten yoksundur. Onlar hep sı sularda ya amak istiyorlar. Her baskı dönemi onları eip büküyor, "döndürüyor". Fırtınalardan kaçıp saklanabilecekleri, sıınabilecekleri bir limanları olsun istiyorlar. Hatta kendilerine bu amaçla kullandıkları küçük yapay dünyalar yaratıyorlar. Üstelik bu yetmiyormu gibi esen rüzgârlara direnmek isteyenleri de bu yapay dünyalarına davet ediyorlar. Kimileri tarafsız(!) kalabilmeyi

feti le tirip, burjuvazinin, fa izmin dikte ettirdii dü ünceleri sanki kendi özgün dü ünceleriymi gibi bayrakla tırmaya çalı ıyor. Böylesi anlarda tarafsızlıın aslında taraf tutmak olduunu unutmaya çalı arak, suların durulacaı günleri bekleme eilimi artıyor. Kimileri de 11 Eylül'deki sınıfsal bakı larını iki günde kökünden çürütebilecek kadar bilgilenmi olacaklar ki, 13 Eylül sabahından itibaren bireysel özgürlüklerini, cinselliklerini ke fettiler. Bazılarına göre de aydın,' dü ünce adamıdır. O, hep dü ünür. zin verilirse arada bir de dü ünce adamıdır. O, hep dü ünür. zin verilirse arada bir de dü üncelerini belirtir, dile getirir. "Eylem" meslek dı ı fiildir, hele " iddet" asla. Türkiye'de aydınlarla siyasi iktidarlar arasında yıllardır var olan sorun, dü ünce özgürlüünü elde edebilme sorunudur, dü ündüünü eyleme dökmek, gerçekle tirmek deil... Sesimize Bedreddin'lerin, Nazım'ların, Victor Jara'ların, Ruhi Su'ların seslerini de kattıımız inancıyla, aydınlarımızı yanımıza, halkın yanında mücadele etmeye çaırıyor ve Rıfat Ilgaz'ın azından sesleniyoruz:

( ............ ) Yollar kesilmi, alanlar sarılmı Tel örgüler çevirmi yöreni Fırıl fırıl alıcı kular tepende Benden geçti mi demek istiyorsun Aç ki kolunu iki yanına Korkuluk ol.

TAVIR

23


ÖYKÜ

TERSAKAN E. SELÇUK Ilık, kan gibi ılık bir bahar güne i, doayı ısıtmak için çırpınıyordu... Sanki biliyordu bedenlerin kendisine hasretini. Tüm varlııyla saçmak istiyordu parlaklıını doaya, insanlara. Kararlıydı, can vermeye, sıcaklık vermeye insan bedenine... Ama bir bulut inat ediyordu. Bir türlü gitmek bilmiyordu önünden. Kara bir bulut, neden hep bir iç sıkıntısı yaratır insanda?.. Neden, gözya ı gibi görünürdü yamur? nsanlar, güne , bulut ve deniz... Yamur, rüzgâr, aaçlar ve ku lar... bütün her ey... hepimiz bu görkemli bütünün birer mütevazi parçaları deil miyiz? Yamur hayattır, bolluktur, berekettir ama mülkü olana... Yoksula yamur derttir. Yamur bazen umutlan da silip süpüren seldir, bazen saplanıp çıkılamayan bataklıktır, çamurdur. Acaba bunun için miydi Gülbade'nin iç sıkıntısı? Kara bulutların dünyayla birlikte, yüreini de gölgelemesi bu yüzden miydi? Kim bilir belki bu yüzden, belki kendisi de dahil, kimse bilmeyecek; neydi Gülbade'yi böylesine üzen ey? Birkez daha kaldırıp ba ını, bulutlara baktı Gülbade. Bu kez güne i gölgeleyen buluta kızamadı. Gölge etme, çek git diyemedi. Dü ündü ve hak verdi kendince. Öyle ya yamur olacaktı, su olacaktı. Tersakan'ı gürül gürül akıtacak, Çeltekin kıraç topraına can verecekti. Menek e, sümbül, çidem ve gelincik onunla büyüyecek, bütün bir hayat onunla gürül gürül olacaktı. "Acaba"-diyordu Gülbade, iç sıkıntısından kurtulmu görünürken- "bunun için mi, hayatı ya anır kılmak için mi bu can sıkıcı bulut güne i ayırıyor dünyadan?" Bu kara bulutlar, Yeni Çeltek'e doacak güne in önünde bo una durmazlardı hiç. Hep bir kara günün habercisi olurlardı. Ne zaman kara bulutlar inat etse güne i gölgelemeye, o zaman bir eyler olur, gök gürlemesi Yeni Çeltek'i yerinden oynatır, Gülbade'nin gül yüreini sarsardı. Yeni Çeltek dev bir insan gibidir. Gümbür gümbür çalı an, arada bir patlayan yürei vardır yedi kat yerin dibinde. Gün doarken o dev yürekte ekmek kazmaya giderdi madenciler. Yıın yıın, öbek öbek veya bir ip gibi dizilerek, kimi kederli mahzun, kimi sıska, kimi yorgun, kimi alamaklı ama zoraki gülümseyerek bir bilinmezlie doru ve birbirlerine son kez bakıyormu casına bir veda töreni mahzunluunda yürürler. Madenin büyük kapısındaki besmeleye inat, günün ilk okkalı küfürlerinden birini basıp, sefertasını son kez yoklayarak, yeraltında kaybolurlar. Madene beyaz inen siyah çıkar, canlı ya da cansız. Bazen de hiç

TAVIR

24


dönmeyenler olur. Kömür karasına karı ır umutları, canları...  te Yeni Çeltek... Üstü aktır aydınlıktır ama çocukları açtır, yalınayaktır. Yeraltında ise her ey koyu karanlıktır. Bir ölüm çukurudur yeraltı. Ama maden ocaıdır asıl adı. Burada kara madene "kara elmas" derler. Ama yeraltındakilerin elmas neyineydi. Karaları görmekten kararmı yüzlerini ı ık zayıflıından bozulmu gözlerini, havasızlıktan ve gazdan çürümü cierlerini o hale getiren bu lanet ey, kara deil de beyaz veya sarı olsaydı ne dei irdi ki? Besmele çekilerek girilen kapılarda "Önce emniyet sonra tevekkül" diye yazar ve sözlerle emniyet tanrıya havale edilir. Gülbade bütün bunları biliyor muydu? Açık ki o, u an tek bir eyi biliyor; ve tek bir eyi dü ünüyor; sevdiini Muharremini... Muharrem, umut doluydu, gençti. Ya amak istiyordu. Hem de dolu dolu. Ama kara madene balıydı ya amı. Ya amı kara madene balı olanın kaderi bilinmezdi... Ama o hep umut doluydu. Güzel umutlar beslerdi yüreinde... Tertemiz bir sevgi ta ırdı bu yürek. Yeraltına balanmı ya amını, ta ıdıı bu sevgiyle aydınlatmaya, kaderini ak umutlar besleyerek yenmeye çalı ıyordu. Gülbade'nin sevgisiyle bezemi ti yüreini. O'na kara kaderinin ak umudu olarak sarılmı tı... Ve bir kaç ay sonraya düün sözü vermi ti Gülbade'ye. O gün, güne i gölgeleyen kara bulutun Gülbade'yi Tersakan kıyısında hüzne boduu, gök gürültülerinin yeri göü inlettii o gün, Muharrem, Yeni Çeltek Maden Ocaı'nın yolunu tuttu. Varıp "tedbir" kaskını kafasına koyduunda sanki dünya sancılıydı. Sanki âlem pusudaydı. Dilsiz, kör ve saır kahrolası bir sessizlik ve yüzlerde bir hüzün vardı. Bütün gözlerde donuk bakı lar, ikircikli ruh halleri... ve sinirlilik... ve kenetlenmi ustura gibi di ler.. " ba ı" diyen buyurgan sesle irkildi Muharrem. Bu buyurgan ses, hiç üç yüz on altı metre yerin dibine girmezdi. Aklı fikri Gülbade'sindeydi Muharremin. Tersakan kıyısındaki bulu malarını dü ündü hep. Yürüdü... ve bir kaç adım ötesinde bekleyen asansöre bindi. Yava yava yeryüzünün görüntüleri kayboldu, uultuları dindi. Kulaklarında sadece Tersakan'ın ırıltısı ve Gülbade'sinin sesindeki tatlı ezgi kalmı tı. Muharrem tüm duygularına yükledii Gülbade'yle yürürken, yanı ba ındaki yürek gümbürtülerini, kendi yüreinin sesine karı an, ona güç veren gümbürtüleri anlayamadı. Yer gök, ta toprak ve yeraltındaki bütün yaratıklar ve hatta karanlıklar anlamı , yanıt vermi ti havadaki elektriklenmeye... Topraın, suyun, bulutun, titreyen bu yüreklere verdii o ses, öyle bir gürledi ve öyle bir yankılandı ki kulaklarda, Muharrem o mah eri sesle, kendi "Gül..." çılıı arasındaki görkemi ayırdedecek zaman bulamadı. Gülbade her zamanki gibi bekliyordu, Tersakan'ın kıyısında. Öylesine oturmu , suyun çaıldayarak akı ını seyrediyordu. Gözlerini ayıramıyordu sudan. Baktıkça sanki onu da içine çekiyordu ırmak. Bir ta atıyor, onu izliyordu. Bekliyordu ama bir türlü gelmiyordu Muharrem... Gelmesi geciktikçe onu daha çok sevdiini hissediyor, bunun nedenini kendisi de anlayamıyordu. Anlayabildii tek bir ey vardı, o da sevgisini hiç bir eye, dünyalara bile dei meyeceiydi. Yoksuldu Muharrem, kendisi gibi. Ama güzel umutları vardı. Dürüsttü. Onunla mutlu

TAVIR

25


olaca ından son derece emindi Gülbade. Muharrem gecikmi ti. Zaman ilerledikçe ta an sabrını, artan heyecanını kontrol etmeye çalı ıyor, güzel eyler dü ünerek oyalanıyordu. Bir ara yerinden kalktı ve az ötede sö üt a açlarının altındaki, üstü yazılarla ve türlü ekillerle doldurulmu büyük bir kayaya oturdu. Burası Tersakan'a daha yakındı ve daha rahat konu mak istediklerinde, Muharremle hep buraya gelirlerdi. Yanı ba larında akan suyun sesinin, ba kalarının duymasını istemedikleri sırlarını gizleyece ini dü ünür, içleri rahat ederdi. Oturunca yine öyle rahat edece ini umdu. Ancak içi rahat etmiyordu bir türlü. Muharremin çok kez yaptı ı gibi, Tersakan'a dikip gözlerini, onu hayal ederek konu maya ba ladı: "Söylesene Tersakan, bir terstik mi var acaba? Benim kadar sen de tanırsın onu. Ho hep tersliklerin oldu undan söz ederdi ya... gelmeyi i bu yüzden mi dersin? Hatırlasana Tersakan, Muharrem sana bakıp bakıp sanki ne söyleyece ini senden okumaz mıydı? 'Gülbade'm' diye söze ba lardı hep. Ah tanrım! Ne kadar da içten söylerdi bunları. Gülbade'm, biz yoksul insanlarız, kara madenden ekme imizi kazanırız. Ama asıl kazancımız olanı hiç vermezler, vermek istemezler. Biz istemezsek, hiç vermezler. Vermeyenlerin kim oldu unu imdilik sana anlatmak çok zor. Daha vaktimiz çok, ilerde sen de görecek, ö reneceksin. Biz hep umut ta ımalıyız yüre imizde. Yarına umut... Gelecek mutlu günlere umutla bakmalıyız' derdi. Evet, onun bildi i her eyi bilmiyordum ama onun duyduklarını, hissettiklerini ben de yüre imde ya ıyordum ya... Hem bunu Muharrem de farketmemi miydi? uracı ımda küçücük umut kıpırtıları ta ıdı ımı görüvermi ti hemencecik, ' u küçücük umutlarımızın, yürek kıpırtılarımızın dü manı o kadar çok ki'-demi ti bir defasında- 'yok etmek için o minicik kıpırtıları, ne dehalar gelmi yeryüzüne. Neler neler icat etmi ler, senin, benim o minicik varlı ımızı yerinden söküp almak için..." . "Niye ki Muharrem'im uracı ımdaki, küçücük yüre imdeki kıpırtının kime ne etti i var" deyip nedenini sormu tum saf saf... O tatlı gülümsemesini bozmadan ve suyun kenarına kadar sarkan salkım sö ütten kopardı ı yapra ı ufak parçalara ayırırken yanıtlamı tı sözümü. "Senin o küçücük dedi in kıpırtı var ya Gülbade'm" demi ti; "o denli korkutuyor ki onları, ellerinden gelse insanların gö üs kafesine kilit vurmak isteyeceklerdir. Haksız da sayılmazlar Gülbade'm, nasıl korkmasınlar. O kıpırtılar ki zulmün vah eti kar ısında direni türkülerini, YA ASIN ... haykırı larını ülkemizin dört bir yanına yaydılar. Dü ünsene Gülbade'm, umut yüklü, kıpırtı yüklü, zalime kin dolu binlerce yüre i yan yana getir, neler olmaz ki" derken daha da ciddile mi , elini uzatarak Tersakan'ı göstermi ve sormu tu; "bu ırma a neden Tersakan demi ler, biliyor musun canım? Ben söyleyeyim; kimi, karı tı ı deniz yönüne de il de ters yöne do ru akıyormu gibi göründü ü için bu adla anıldı ını söyler. Kimileri de, ak amın bu saatlerinde Tersakan'a yakla manın tehlikeli oldu unu, sayısız insanın hayatını bu ekilde yitirdi ini, canına kastetmedi i insanların ise tersliklerden kurtulamayaca ına inanıldı ı için, adına Tersakan denildi ini söyler. Kim ne söylerse söylesin, adına ne denirse densin, herkes Tersakan'da bir terslik bulur ve öyle oldu una inanır.  te Gülbade'm, bugün her ey böyle ters akıyor. Her eyde

TAVIR

26


bir terslik var. u bizim maden oca ında oldu u gibi... Taa bin dokuzyüz altmı be 'lerde Mahir Korkmaz'ını kaybeden Zeyno ananın ve daha nice Zeyno anaların kaderini ters çeviren maden oca ı gibi... Ömür boyu çalı ıp da aç yatan, ' i siz dola an babamın mahkum edildi i bu ya am gibi ters. Milyonlarca canın, bütün bir ya ama can katan i çinin kaderine yön veren tek bir patronun yalanlarına hâlâ kananların oldu u gibi ters akıyor. "Ne oldu Gülbade'm? Rengin sarardı, ürperdin. Ü üdün mü yoksa? Hayır Gülbade'm, üzülmeni istemiyorum. O minicik yüre indeki kıpırtın hiç eksik olmasın. Sözlerim sana umutsuzluk de il, umut versin stiyorum. Bak, ben de yüre imi senin yüre inin yanına koydum. Umutlarımızı, ya amımızı ortak ve tek bir yürek içinde ya atmak için... Üzülme akın, sensiz yapabilece imi de dü ünme. Yüre im yerin de il dört yüz metre, bin metre dibinde de olsa seninle olacak. Birlikte geçirece imiz güzel günlerin özlemiyle, mutlulu umuzun umudu ve heyecanıyla iki kazma daha fazla sallayaca ım. Varsın iki damla terim fazladan aksın... Varsın imdilik iki kuru daha fazla kazansın patron... Varsın görülecek hesabımız biraz daha kabarsın. Kazmamı bütün bunları bilerek vuraca ım. Ailemin umut kapısını kapatmamak için sabırla ve i sizli e mahkum edilen babamın ve bütün babaların kiniyle vuraca ım kara madene. Ve hep dü ünece im ki Gülbade'm bana sevdalı.. Benim eme im, alın terim sendika a alarının sofralarına meze, gericilerin silahına mermi olacak, nitekim oluyor da. Ülkemizin satı pazarlıklarının yapıldı ı salonları ısıtmak için kullanılacak; nitekim kullanılıyor da...  te sevgilim, isteGülbade'm bütün terslik de burada" derken o haykırıyormu gibi yükselip alçalan sesindeki ahenk nasıl unutulabilir, o sese sevdalanmamak nasıl mümkün olabilirdi tanrım! O, kendisini 55 kininin, öfkesinin ve bunları bir gün yok edecek olmanın co kusuna, heyecanına kaptırmı , olanca sevecenli iyle konu urken, ben sözlerindeki anlamın derinli ine daha fazla inememi , sevdalı yüre imin irademi a an titreyi lerinin tutsa ı oluvermi tim. Artık ne dedi ini anlamıyordum. çimden ona sarılmak ve sonsuza dek öyle kalmak istiyordum. Utanmı , sıkılmı ve tekrar aynı duygulara kapılmaktan korkarak kaçıp uzakla mı tım yanından. Arkamdan, "yarın seni bekleyece im" deyi indeki özlem ve tatlılı ı hiç bir zaman unutamayaca ım belki de. Ve ertesi gün gidememi tim. Neler dü ünmü tü acaba? Çok beklemi midir? Farkında olmadan kırdım mı yoksa onu? Bugün gecikmi olmasının nedeni bu mu acaba? Saatler oldu, neden gelmedi hâlâ tanrım! Söylesene Tersakan, neden gelmez Muharrem'im? Ben mi sebep oldum bütün bunlara? O gün dönüp kaçmasa mıydım? Evet, ne olursa olsun o gün yanından kaçmamalıydım." diyerek o gün bo yere dola ıp durdu Gülbade. Beklemekten sıkılmı tı artık. Her zamanki bulu tukları yerden, anlam veremedi i bir iç sıkıntısıyla ayrılmı tı o gün. Ayrılırken Tersakan'a dönüp sitemkâr bir edayla bakan gözleri bir kez daha yanılacaktı. Bu kez sanki sahiden ters akıyordu Tersakan. Salkım sö ütler daha çok e mi lerdi dallarını yere. Kar ı kıyıda i de a acına konmu bir saka en akrak de ildi artık. nsana ya adı ını unutturup tatlı dü ler kurduran, sesi kaybolmu , yerine hüzün dolu, acı dolu, olası bütün kötülükleri davet eder gibi bir ses çöreklenip oturmu tu. Ba ı dönüyordu Gülbade'nin. Gökyüzü kararıyor, kapkara bulutlar üzerine çökecekmi gibi

TAVIR

27


büyüyor, büyüyordu. Sıkıntıyla yok olacakmı gibi sessiz ve yava çarpan yüreinin minicik atı ları giderek devle iyor, büyüyordu içinde. "Çok tuhaf" diye geçirdi içinden. "Fırtına mı kopacak? Ortalık zindan gibi. Sanki içimdeki sıkıntı doaya yansıyor... Yoksa tersi mi oluyor? Yanılan ben miyim?" diyerek anlamaya çalı tı sıkıntılarının nedenini bir süre... Bir yanıt bulamadı içinde. Eve dönmekten vazgeçti, bir süre daha dola tı sokaklarda, amaçsız. Yamur da yamaya ba lamı tı çiseleyerek. "Muharrem'lere mi urasam?" dedi içinden. Sonra "urayıp ta ne yapacaım, varıp ta ne diyeceim?" diyerek vazgeçti gitmekten. O gece kabuslarıyla ya amasını örendi Gülbade. Uyudu, uyandı... uyudu, uyandı ve uykusuzluu örendi Gülbade... Sabah, Yeni Çeltek düzündeki hayat yeniden ba layıp da sokaklar enlenince, ku lar uyanıp yeni bir güne kanat çırpmaya ba layınca, çocuk sesleri bazen bir çılık, bazen tasasız ve en bir kahkaha ve çounlukla da yürek paralayıcı, ta ı bile duygulandıracak bir hıçkırık olup pencere camlarına yapı ınca, Gülbade gözlerini kendinden ayırıp dü üncelerini yalnız bırakarak, pencereye yakla tı ve cama yapı ıp kalmı fakat odaya ısrarla dolu mak isteyen bütün dünya gerçeklerine kucak açtı tek tek ... Bir tuhaftı bugün. Güne i iyor fakat ısıtmıyordu. Bulutlar ufuklara doru kaçı ıyor fakat suçlulukları kara izlerinden okunuyor gibiydi. Ku lar, yine uçuyor fakat sanki panik halindeydiler. Çocuklar küme küme sokak ba larındalar yine, fakat masum bakı larına korku, üzüm gözlerine hüzün yerle mi ti. Sokak satıcısı aız dolusu baırmaktan korkuyor, gelip geçen arabalar susarak geçiyordu sanki evin önünden..Korktu Gülbade. Giyindi, belli belirsiz bir tela la... Merakı giderek artıyor, dayanılmaz bir hal alıyordu. Annesi çoktan uyanmı , her zamanki i leriyle ura ıyordu. Ona baktı, bir eyler anlayabilmek umuduyla. Annesinde de aynı belirsizlik vardı. Biliyor olmalıydı. Bütün bu garipliklerin ne demek olduunu ondan örenebilirdi. Daha fazla dayanamayıp sordu Gülbade. Sordu ama sormaz olsaydı. Annesinin verdii yanıt üzerine beyninde im ekler çaktıını, yüreinde fırtınalar koptuunu, dilinin tutulup gözlerinin karardıını hissetti. Demek bu yüzdendi bütün sıkıntılarının nedeni. Gülbade artık her eyi anlıyor fakat, gözü hiç bir eyi görmüyordu. Annesinin "nereye kızım" diye arkasından sesleni ini duymadı. Ardından hiç bir kapıyı kapatmadan çıktı sokaa. Ko tu, ko tu, ko tu... çini korku kaplamı , bouluyordu adeta. Yorgun deildi ama dizleri tutmuyordu. Nihayet varmı tı madenin önüne. Varmı tı varmasına da, maden önü deil, sanki kıyamet yeriydi geldii yer... Herkesin her yana ko up ko turduunu o anda farkedebildi. Oysa bütün ehir ayaktaydı, bütün ehir mah er yeriydi. Gülbade sanıyordu ki, acılar bir tek kendirleydi. Gülbade sanıyordu ki, sadece kendi gülü solmu , bir tek kendi yüzündeki gülücükler yok olmu tu. O sanıyordu ki, korku ve kaygıyla açılmı tek göz, acıyla çarpan tekyürek, yanıp tutu mu bir tek beden kendindeydi. Oysa gördü ki, gösünü yumruklayarak ileniyordu ba ka yürekler de... "Salman'ım!... Salman'ım!... Bana Salman'ımı verin!.. Diri diri gömdüler onu!" "Kara toprak geri ver Ali'mi!"

TAVIR

28


"Katiller... Katiller!..." diyerek saçını ba ını yoluyordu, daha ba ka yı ınlarca insan... Gördü ki ortak bir acı ya anıyordu bugün Yeni Çeltek'te. Kendini bir anda canhıra çı lıkların arasında bulunca, ya anan felaketin büyüklü ünü canlandırıverdi gözünde. Her eyi anlamı meraktan kurtulmu tu fakat acısını hafifletmemi ti gördükleri. Etrafa yayılan çı lıklar, yürekleri parlayan a ıtlar, ilenmeler ve beddualar, ya anan felaketten payına bir ey dü memi olanları bile yasa bo acak duygu seliyle yüklüydü. Ne var ki, ya anan yıkımı yüreklerinde ya ayıp, dilleriyle çı lı a dönü türen, gözbebeklerinde yo urup, göz ya larıyla yıkayan bu güzelim insanların dı ında ta yürekli ba kaları da vardı ocak önünde. Gülbade, kalabalık arasında yol açıp madene do ru ilerlemek isterken ancak farkedebildi bunları. Ön sıralara geldi inde, bir jandarmanın küfürler savurarak rasgele salladı ı dipçik darbesinden kendini kurtardı ında sevinemedi. Yüzünü yalayarak geçen dipçik, sa yanındaki a lamaktan gözleri kıpkırmızı olmu kızın alnını parçaladı ve akan gözya larını kızıla dönü türdü. Biraz ötede bir ba ka jandarma "zalimler o lumu kurtarın" diyen ya lı bir kadını, "ba ırma sus, çok konu ma dipçi i vururum!" diyerek tehdit ediyor, yanı sıra da sa a sola tekme savuruyordu. Jandarmaların ba ında bir o yana bir bu yana dönüp duran subay ise; "kimseyi oca a yakla tırmayın, geçmek isteyene vurun!" diyerek emirler ya dırıyor ve dipçiklerin daha fazla inip kalkmasını istiyordu adeta. Daha üst rütbeli oldu u her halinden anla ılan bir subay da, yüksekçe bir toprak yı ınının üstüne 4 çıkmı avazı çıktı ı kadar ba ırıyor, "aranızda kı kırtıcılar var, onlara kanmayın, sakin olun!" diyerek kendince insanların duygularının yönünü saptırmaya çalı ıyordu. a kındı Gülbade... Bir türlü anlam veremiyordu olup bitenlere. nsan olan nsan nasıl böyle davranabilir, nasıl bu kadar duygusuz olabilirdi? Acıdan kahrolmu ya lı anaların, yüre i kanayan taze gelinlerin, canının yansını yitirmi karde lerin gözya ları sel olup akarken, feryatları gökyüzünde yankılanırken bu insanlara dipçik sallamak, itip kakmak, saçlarından tutup yerlerde sürüklemek nasıl mümkün olabiliyordu? Bu insanlar kimlerdi? Bu halkın evlatları de iller miydi? "Hayır hayır!... Bunlar insan olamaz. nsan olan böyle davranamaz!" diyerek kalabalık içerisinde bir kaç adım daha ilerlemek istedi Gülbade. çinde bir anda alevlenen, kabaran kinle ileriye atılmı , bu duygusuz yaratıklara olanca kinini kusmak, verip veri tirmek istemi ti. Ancak kalabalık o kadar sıkı ıktı ki, tüm çabasına ra men ileriye do ru bir adım bile yakla amadı. Tam o sırada, biraz ötesinde Muharremin annesi Cevriye anayı görüp ona do ru yakla tı. Hâlâ Muharrem'den bir haber alamamı tı. Heyecanla ve umut dilenircesine, adeta yalvararak sordu: "Anam Cevriye anam, ne oldu söylesene? Niye öyle kendinden geçmi gibisin, niye kanıyor yüre in? Muharrem mi ana, söylesene!.." Duymuyordu Çevriye anası Gülbade'yi. Devam ediyordu feryada. O tarifsiz acılar içerisinde duymuyordu Gülbade gelinini, duyamazdı. "O lum yi it o lum.. Muharrem'im!..." diyerek dövünürken Cevriye ana, Gülbade gerçe i bütün çıplaklı ıyla görmü , acıyla

TAVIR

29


TAVIR

30


parçalanan yüreinin korlar, alevler içinde eriyip yok olduunu sanmı ve böylece yıılıp kalmıtı Cevriye ananın kollarında... Gülbade kendine geldiinde Çevriye ana hâlâ oluna aıtlar yakıyor, bu felakete yol açanlara lanetler yadırıyordu. Bir yandan, gerçei örenince kucaına yıılıp kalmı olan gün görmemi gelinini sıkıca tutarken, bir yandan da; "ne demek 'elimizden bir ey gelmez', siz devlet deil misiniz? Olumun cesedini de mi göremeyeceim. Siz hepiniz birer katilsiniz, onları orada ölüme terkettiniz. Ya hâlâ yaıyorlarsa? imdi bir kurtarıcı beklemezler mi? Öldülerse bile ben olumu isterim. Onu almadan hiç bir yere gitmeyeceim.." diyerek tepkilerini dile getiriyordu. Gülbade, gözyalarını Cevriye ananın gösüne boaltırken hıçkırıklar arasında Muharrem'e aıtlar yakıyordu. "Demek gelmeyiinin nedeni buydu, Muharrem'im. Demek uracıımdaki sıkıntının, uykusuz, kabus dolu gecelerimin anlamı buydu. Gökyüzündeki karanlık bu yüzdendi demek. Salkımsöüt bu yüzden mi dallarını daha çok emiti suya?.. Tersakan'ın ırıltısındaki hüzün bu yüzden miydi?.. Bunun için mi kızıp durdun Tersakan'a geçen gün?.. Bu terslikler, bütün bu güçlükler neden hep bizi buluyor ki Muharremim?. Niye bizim umut ırmaımız ters akar ki?.. Yoksa çok mu kızdırdın, dünkü sözlerinle Tersakan'ı?.. Ya Salman Dayı... Ya Ali Emmi.... Onlar da mı Tersakan'ı kızdırdı sanki?.. Bomu Muharrem'im, her ey bomu... Umutlar bounaymı. Bembeyaz umutlarımız karardı madenin karasıyla... Dileim odur ki, umut karartanların, umut söndürenlerin dünyası zindan olsun, hiç onmasın. Ben artık o gelinlii nasıl giyerim?.. Seninle ben de öldüm Muharrem, ben de... benim beyaz gelinliimi karartanlara, Tersakan'ı ters akıtıp insan kanıyla kızıllatıranlara kefen de nasip olmasın. Yalı kurunlar ilesin böürlerine... Tahtaya teneire gelsin, kuzgunlar konsun lelerine... Gün yüzü görmesinler Bir türlü dinmek bilmiyordu Gülbade'nin gözyaları. Kaygıları korkuya, korkuları kine, kini de öfkeye dönümütü. Sakınmaksızın öfkesini dıa Vuruyor, hırsını yenemeyip, beddualar yadırıyordu sebep olanlara. Öylesine kızgın ve öylesine geçmiti kendisinden... Bir anda irkiliverdi, ilenmelerine, beddualarına yanıt bulmucasına... Yeniden algılamaya balamıtı ocak önündeki maheri gürültüleri. Yakınından, çok yakınından duyduu sesler, öfkesine güç katıyor, cayır cayır yanan yüreini serinletiyor gibiydi. Bu sesler hep bir aızdan: "Emekçiler, Ölüme Terkedilemez!" "Kaza Deil, Katliam Bur "Katillerden Hesap Soracaız!" "Katliamın Sorumlusu Sömürü Düzenidir!" diyor, alanı inletiyorlardı. "Evet" dedi Gülbade "Evet, bu sesler aynı eyleri söylüyor." Onun, Muharremin söylediklerine ne de çok benziyor. O da hep böyle demez miydi? 'Bu düzen sömürü düzenidir; emekçilerin kanını emen bir düzendir!' demez miydi? "Çou kez heyecanlanıp da sesini yükselterek dilerinin arasından öfke saçarak dümanlarından söz etmez miydi? Benim akın ve anlamamı bir ifadeyle

TAVIR

31


sorduum soruları sabırla cevaplarken 'emek dümanlarından, canım, umut dümanlarından hesap soracaız, sormalıyız yoksa kanımızı kene gibi emmeye devam ederler." demez miydi? Bu ses, bu sesler de aynı eyleri söylüyor, onlara da mı Muharrem anlattı yoksa, diyerek kendi kendine sorup durdu Gülbade. Gülbade ve Gülbade gibilerin yani sevdiklerini yitirmi olmanın acısıyla feryat figan edip de ortalıı çılıklara boanların beddualarına benziyordu bu sesler ama söyleyeceklerini topluca söylüyor, hep bir aızdan haykırıyorlardı. Jandarmalar bu sesin toplu olarak çıktıı yere yıılmı, cop ve dipçiklerle topluluu daıtmaya çalııyordu. Jandarmaların saldırısı karısında önce bir dalgalanma oluyor, sonra yine sesler yükseliyordu. Gülbade dorusu meraklanmıtı. "Kim bunlar acaba?" diye sordu kendi kendine. "Kimin yakını bunlar, böylesine kalabalık. Hele u öfkeyle haykıran gencecik ve güzel kız, sevdiini mi kaybetti acaba, benim gibi. Besbelli ki onun da yürei yanmı, harlanmı. Onun da bir Muharrem'i vardır elbet..." Gülbade, Cevriye anayı da o yana doru çekitirerek en yakınındaki haykıran genç kızın boynuna sarıldı hıçkırıklara boularak... Kızacaız bir anlık akınlıktan sonra öfkeli haykırılarını kesmi, o da Gülbade’ye sıkı sıkı sarılmıtı. Kız öfkeli, kızgın ve yürei yaralı görünüyordu ama çaresizlik okunmuyordu yüzünde. Gülbade'nin gelip boynuna sarıldıı ana kadar da alamıyordu. Ne var ki Gülbade'nin hıçkırıklarına yürek mi dayanırdı? O da dayanamamıtı ite. Gözleri dolu dolu olmu, Gülbade'ye daha sıkı sarılmıtı. Bir anlık süren bu sevgi ve acı paylaımı, kalabalıın hıncahınç doldurduu alanı çınlatan metalik bir sesle sona erdiinde Gülbade'yi barına basmı teselli eden genç kız, baını kaldırarak sesin geldii yöne bakmı ve kendi kendine fısıldar gibi konumutu; "ite, dünün hesabını vermesi gerekirken, fırsat bu fırsat deyip duygu sömürüsü yapan bir suçlu daha!.." Megafondaki ses: "-Sevgili hemerilerim!" diyordu. "Bizi iktidara getirin, bu acılarınızdan kurtulacaksınız! Biz acılan dindireceiz!" Bu sesi ve sahibini Gülbade de tanımıtı. Bir zamanların babakanının sesiydi bu... Hemen Zeyno ana gelmiti aklına. Onun devrinde az mı evlatsız kalmıtı analar tıpkı, Mahir Korkmaz'sız kalan Zeyno ana gibi." Benim gibi gencecik nice Gütbade'ler Muharrem'siz kalmıtı bilmez miyim?" diyerek sürdürdü konumasını Gülbade: "O zamanın umut sömürücüsü, yoksul dümanı nasıl da hemerimiz oluvermiti, yürekten!" Bu arada Gülbade'nin yanındaki kız, biraz önceki öfkeli ve kızgın haline yeniden bürünmü, konumanın olduu yana yönetmiti. Onunla birlikte yıınla insan daha hareket etmiti o yöne doru. Onun sesi herkesi bastırıyordu. Konuuyor, tartııyor ve baırıyordu durmaksızın. Susturuyordu eski babakanı. Çaresiz bırakmılardı yanındakilerle birlikte onu. "Böyle bir yere varamazsınız" diyor fakat susturamıyordu onları. Çareyi acılı insanlarda arıyordu: "Sevgili Yeni Çeltekliler" diyordu, "sizi anlıyoruz, parti olarak acınızı biliyoruz. Bunlar kıkırtıcı, sizin sorunlarınıza hiç bir çözüm bulamayacakları gibi, baınıza baka iler de açacaklardır... Kanmayın onlara!... "Bu sözleri alkılayanlar da olmutu, ancak

TAVIR

32


barımalar ve 'yuh' sesleri uzayıp da konumasını engeller duruma gelince, elindeki kıratlı bayraklarını dürerek çareyi alanı terketmekte bulmutu. Biraz önce dipçik darbelerine aldırmadan asker barikatının arasından Jandarma subayı ile tartıan, topluluun tepkilerini dile getiren, bu arada Gülbade'nin gözyalarına da sessiz kalmayıp onu teselli eden ve eski babakanın söylediklerini azına tıkayarak hesaplarını alt üst eden genç kız, kendine yüksekçe bir yer bulmu, bu kez de alandaki insanlara hitaben konumaya balamıtı. Elinde beyazlı, kırmızılı karanfil demeti vardı. Kızın elinde daha önce karanfil demetinin olup olmadıını düünmedi Gülbade. "Beyaz!... gelinliimin beyazı ve kanayan yüreimin rengi, kırmızı karanfilleri!..." diye düündü Gülbade. "Biz" diyordu, genç kız. Demokratik Kitle örgütleri'nden geldik... Yalnız deilsiniz! Sizinle beraberiz... Bu madende olanlar kaza deil katliamdır. Protesto ediyoruz!... Kuru bir 'baınız sa olsun'la geçitirmek istemiyoruz, çünkü onlar ölmedi, öldürüldüler!... Öldürenlerden hesap sormalıyız, soracaız diyoruz!... Gözlerini para hırsı bürümü, dini imanı para olanlar öldürdü onları!... Yitirdiimiz bu emekçilerin önlerinde eiliyor ve bu karanfilleri sizlere vermek istiyoruz. Gülbade dikkat kesilmi dinliyordu konuulanları. "Tanrım!." dedi kendi kendine "haydi o eski babakan oy için konuuyordu, 'oyunuzu bana verin' diyordu. Ya bu insanlar?... Bunların istedikleri ne olabilirdi?.. Kalkıp buralara kadar gelip bu kadar içten, bu kadar yürekten davranmalarının, acımızı gönülden paylamalarının, bizlerle alayıp bizlerle gülmelerinin sebebi nedir acaba?.. Benim hissettiklerimi benim duyduklarımı duyup, öfkemi yansıtacak kadar duyarlı ve samimi oluları niye ki?.." Bütün bu gördüklerine mantıklı bir yanıt bulamayan Gülbade, sonuçta onların da bir çıkar peinde olabileceklerini fakat kendisinin bunu göremediini düündü. "Yok yok! bir çıkarları vardır" diyordu. "Her eyin çıkar üzerine kurulduunu, her eyin ters yönde aktıı u dünyada çıkar düünmeden konuan insan yok!" diye düünüyordu Gülbade. O gün, olunu yitirmi anneler, einden , yavrusundan olmu kadınlar, kızlar ve babalarını bulamayıp ardından gözyaı döken çocuklar, hepsi.. hepsi birden alaarak, üzülüp dertleerek, umut ile umutsuzluu, çare ile çaresizlii, öfke ile dinginlii bir arada yaayarak geç saatlere kadar maden ocaının yanından ayrılmadılar. Kah dipçikler karısında çaresiz kalıp acılarına korkuyu da eklediler. Yakınlarını kaybetmi olmanın acısını bütün iddetiyle yaayan kimileri bıkmadan usanmadan, yorulmak nedir bilmeden, yakınlarına ulamanın yollarını aradı, olanaklarını zorladılar. Kimileriyse sustu öylesine beklediler. O gün alandakiler, devletin ve onun jandarmasının polisi ve sopasının nasıl kendilerine karı kullanıldıına tanık oldular. Bu, kimilerini düündürdü, kimilerini üzdü; kimilerini kinlendirdi daha çok, kimilerini ise korkutup sindiriverdi; 'kader' deyip, 'felek' deyip tepkilerini gökyüzünün derinliklerin» boaltıverdiler sessizce... Madende yakınlarını yitirmi insanların tepkilerini dile getiren, onların acılarını paylaıp, sorumlularını protesto eden, hesap sorulmasını isteyenler de son ana

TAVIR

33


kadar orada kalmaya çalı tılar. Ancak bir süre sonra bu grubun etrafını saran polis, içlerinden bir kaçını .zorla alıp, ekip otosuyla götürdü. Geride kalanlar ise i çi aileleriyle konu abilmek için Yeni Çeltek'in köylerine daıldılar. Gülbade, bu gözaltına alma olayına da tanık olmu ancak kendini ilgilendirmediini dü ünerek hiç bir tepkide bulunmamı tı. Saatler ilerledikçe alandaki kalabalık azalıyor, haykırı lar, hıçkırıklar ve tartı maların hızı kesiliyordu. Gülbade ne kadar çaresiz olduunu dü ündü. Yeraltında kalanların ya ayıp ya amadıını hiç kimse bilemiyordu. Çe itli söylentiler dola ıyor fakat hangisine inanması gerektiini kestiremiyordu Gülbade. Giderek sevdiine sa olarak sarılabilmenin bütün umutlarını yitiriyordu. Ona kavu amayacak olmanın verdii dayanılmaz bir hüzün ve yanan yüreinde korkunç bir sızıyla, yorgun ve bitkin halde adeta bedenini sürüyerek tuttu evin yolunu. Evleri Kayadüzü"ndeydi. "Kara kaderli Kayadüzü!" diye dü ündü Gülbade. "Acılı insanların, çileli insanların kuytu limanı... yediden yetmi ine acıyla yorulan talihsiz Kayadüzü!.. Kara madene canlar vermekten can çeki en Kayadüzü!..." Ekmeinin mayası acıdır Kayadüzünün. Çorbasına acıyı katık etmi tir. Duvar dibi sohbetleri de acı yüklüdür hep... Köyün meydanında acı konu ulur, evlerde acı, yüreklerde acı... Bu böyle sürüp gelmi tir bugüne dek. Ertesi sabah madene gitmek üzere evden çıkan Gülbade, meydandaki kadınlı erkekli kalabalıı farkedip yakla tıında, dün maden önünde tanı tıı genç kız ve dierlerinden bir kaçını daha toplanan insanlarla konu urken gördü. Elinde bastonuyla yere çömelmi , apkasını yan yatırmı , cigarasını içen bir ihtiyarın sorularını yanıtlıyordu dünkü kız: "Biz sizin, katledilen yakınlarınızın dostuyuz. Hiç bir ey beklemeyiz sıcaklıınızdan ba ka. Acılı, ezilmi , alınterini ekmeine katık edenlerin acısına ortak olmaktır kalbimizde yoksulluun izleri... Ama zalimin zalimliini, katilin katilliini bir amar gibi vurmak gerekir, suratına... suratına!... Ki bir daha acı çektirmeye cüret etmesinler, ana yüreine... gencecik gelinlere... baba özlemiyle tutu an yetim çocuklara!.. Sizin sesiniz olacaız, bu karnı açlık bilmeyen katillerin kar ısında!.. Burada gördüklerimizi, tanıklık ettiimiz gerçekleri stanbul'a, Ankara'ya ve bütün ülke insanlarına duyuracaız." "stanbul mu? Ankara mı diye sordu ve sürdürdü konu masını, orta ya lı kadınlardan biri, alaylı, umarsız ve beklentisiz:" Onlar kim, biz kim canım karde im!.. Oraların nesine benim acım... benim yüreimdeki yara. Ate dü tüü yeri yakar, bilmez misin bre karde im... bilmez misin?!.. Sırça kö kler diyarı, azı yüzü gözü boya küpü sosyete diyarlarında bizim esamemiz mi okunur?.." "Hep öyle deil benim bacım, hep öyle deil.. Evet o dediklerin de var ama biz de varız, bizimkiler de var! Açlıımızla, yoksulluumuzla ve kinimizle biz varız her kö ede, her yöresinde...' O nasıl var olmak, madem ki öyle, peki neden bütün bu olanlar' diyorsunuz her halde, söyleyelim. Evet her tarafta biz varız, biz sayamayacak kadar çokuz, çünkü biz halkız ve güçlüyüz. Ama bütün halk olarak gücümüzü kullanmayı bilmiyoruz. Açlık olmasın diyoruz ama herkes sadece demekle kalıyor. Bunu hep beraber, hep bir aızdan, olanca gücümüzle

TAVIR

34


söylemeliyiz ki ve yine söylemekle de kalmayıp açlıı yaratanlara kar ı koymalıyız ki istediklerimizi elde edebilelim. Kısacası biz yoksul ve emekçiler, ne istediimizi bilmeli, bununla da yetinmeyip istediimizi atmasını bilmeliyiz.  te o zaman sırça kö klerin sahipleri, yüzü gözü boyalı sosyeteler olmayacak, ne stanbul'da ne de bir ba ka yerde!.. Ama unu kesinlikle unutmamalı, bütün bunlar ancak biz istedikçe, birbirimize güç verdikçe, yüreimizi yüreklerimizle yan yana getirmeyi bildikçe mümkün olacaktır..." "Eh!..." dedi Gülbade, "yamasanız da gürlediniz ya... buna da ükür, böyle yalanlarla örülmü bir dünyada... Gerçekten inanmak isterdim sizlere. Ama öyle bir kahır baladı ki yüreklerimiz.." Genç kız, yüzünü aydınlatan tatlı bir gülümsemeyle sabırsızlık göstermeden dinledi Gülbade'yi. Onu tanımı tı.-.. Maden önünde subay ve askerlerle tartı ırken, a ırtıcı bir yakınlıkla, bir karde sıcaklııyla boynuna sarılıp, göz ya larıyla yüreini ıslatan kızcaızdı bu... "Muharremim" deyip ba ka bir ey demeyen kız... "Peki, maden önünde bizi yakınla tıran etken neydi? Ve u anki güvensizliini, temkinliliini, mesafeli yakla ımını yaratan ne?.." diye dü ündü, genç kız. "Bir çok nedeni olabilir ku kusuz. O gün yaraları sıcak ve kanar bir haldeydi, acısı içine sımıyor, yüreinin çeperlerinden ta ıyor gibiydi. Doal olarak bugün biraz daha rahatlamı olmalı" diye söylendi, ancak bunu yetersiz bulmu olmalı ki, "ya da" deyip sürdürdü, için için konu masını. "Ya da, yanıp kavrulmu , bir volkan gibi patlamaya hazır yüreindeki isyankâr duygularına bizim haykırı larımızda yanıt bulmu tu belki... Evet... evet, öyle olmalı. O Muharrem'ine kavu mak istiyordu. Ama nasıl olursa olsun, ölüsüne ya da dirisine kavu mak... Ne ki, geçemiyordu jandarma barikatını. Kendisini Muharreminden uzak kalmaya mahkum eden bu alacalı giysili zürefa kılıklı zorbalara kar ı hiç bir ey yapamamanın hırsı vardı içinde. Onlara bir türlü anlatamıyordu, Muharrem'ini ne kadar çok görmek istediini... Yüreinin tam ortasından akıp, bütün bir bedenini kızıla boyayan kanındaki özlem ate ini, vücudunu ba tan ayaa, gözden tırnaa kadar, bir kavak yapraı gibi, bir selvi salını ı gibi titreten, içindeki sevgi selini, kavu mak ve kokla mak isteini anlatamamanın tarifsiz bir hüznü vardı bütün benliinde... Azını açıyor, yarasına merhem olabilecek denli aır ve yaralayıcı bir sözcük, bir beddua bulamıyordu. Elini kaldırıyor, kendisine engel olanları bir çırpıda yok edecek ya da sürüm sürüm süründürecek, veya lime lime edecek ve yahutta kırk satıra getirip kırk katıra yatıracak silahı bulamıyordu elinde. Tabii ki tam o sırada, yanı ba ında jandarma dipçiklerine, küfür ve hakaretlerine aldırmadan, aksine bütün bunlardan daha çok kinlenerek büyük ve kararlı bir hırsla ve korkusuzca kendi duygularını öfke ve kinlerini, umutlarını ve kaygılarını en etkili sözcüklerle ve haykırı larla dile getirenleri gördü.  te tanımadıı bu insanların tavrında kendini ya adı ve o an kendilerinden biri sayıp, hatta kendisi sayıp, kaygısızca ve hiç bir çekingenlik duymadan kollarıyla sardı, gözya larını sakınmadan bir armaan olarak yüreimizin derinliklerine akıtıverdi, öylesine içten, öylesine sıcak... Demek ki, insanlara, yoksul insanlara yakın olabilmek için, onlara gerçekleri gösterip, harekete geçirebilmek için uzandıklarında tutabilmen, baktıklarında görebilmeliler bizi. Sesleri kısılıp duyuramadıklarında haykırı ları, korkuyu tanıdıklarında cesaretleri olmalıyız. Ama tabiiki daha önce, seslerin kısılmaması, korkuyu tanımamaları için çalı malı ve onlardan bir parça olmasını bilmeliyiz." Genç kız bunları dü ünürken, arkada larından biri de toplulukla konu masını

TAVIR

35


sürdürüyordu, ölçüsünü kaçırmadan tebessüm ve gülücükler da ıtmayı da unutmuyordu. Bir fırsatını bulup arkada ına birazdan dönece ini söyleyerek Gülbade'nin yanına gitmi , "biraz yürüyelim ister misin?" deyip, Tersakan'a do ru yönelmi lerdi. Genç kız, Gülbade'nin biraz önce söylediklerini hatırlatarak: "Konu malarımızdan 'ya masak da gürledi imiz' sonucunu çıkardı ına gerçekten üzüldüm Gülbade... "deyip sürdürdü konu masını. "Peki, hiç dü ündün mü, biz neyin pe indeyiz? Ya da öyle sorayım; nasıl bir çıkar pe indeyiz?.. Ya mayıp da gürlemekle ne elde edece iz. Kaldı ki, o gün bizim söylediklerimizi de yaptıklarımızı da hepiniz biliyorsunuz, ya mayıp da gürlemek bunun neresinde? Madenin önünü hatırlasana, orada toplanmı insanlar üç de i ik amaçla bulunuyordu alanda. Birinciler sizlerdiniz. Yani, yakınlarını, sevdiklerini yitirenler. Yani o ul acısıyla ba rını yumruklayan analar, Cevriye analar; babalarını artık ebediyen göremeyecek olan yetim çocuklar; yarini, sevdalısını, ilk göz a rısını ömür boyu birkez daha göremeyecek olan yeni gelinler, ni anlılar, sözlüler, yani Gülbade'ler... kinciler, bir çıkar pe inde olup uzun vadeli yatırımlarla, sizlerin alınterinize sahip çıkmak anlamına gelecek ekilde oylarınızı isteyenler. Yani, düzen politikacıları, mevcut partilerin yöneticileri, yetkilileri, yani zenginler, büyük mal-para sahipleri, tüccarlar, tefeciler. Yani, iktidar sahipleri, bu düzenin, iktidarın sahipleri, yani kısacası burjuvalar... Üçüncüler ise jandarmasıyla, polisiyle komiseri ve subayıyla bütün güvenlik kuvvetleri... Sakın yanlı anlama senin, benim, bizim yani yoksulun, emekçilerin güvenli ini sa layanlar de il tam tersine bize kar ı olanların, yani zenginlerin, burjuvaların güvenli ini sa layanlardı onlar, Maden önünde ya adıklarımızdan da anla ılmıyor mu, bunun böyle oldu u? Dü ünsene, bize neden sevdiklerimizin ölülerini dahi göstermediler!.. Neden hâlâ yerin altında kalanlara yardım elinin uzatılmadı ını biliyor musun? Tabii ki önce oca ın tümüyle çalı maz hale gelmesini önlemek isteyecek ve ilk yapacakları ey, patlamanın oldu u bölümü, yani yakınlarımızın ölü ya da sa bulundukları bölümü, tecrit edeceklerdir. Bir ba ka deyi le yakınlarımızı bulundukları yere gömeceklerdir. Belki de diri diri... imdi söyler misin, bizi, yani ya mayıp da gürleyenler olarak niteledi in bizi, bu üç gruptan hangisine dahil ediyorsun? Bizi kimden sayıyorsun? Orada görüp tanıdı ın kadarıyla biz kimden yana görünüyor, kimlere benziyorduk? Siz yakınlarını yitirmi acılı insanları madene yakla tırmamak için, her türlü zoru kullanan, dipçiklerle, tekmelerle etmediklerini bırakmayanlara kar ı dururken, sizlerin acı ve umutlarınızı, endi e ve kaygılarınızı ve sızılarınızı yüre imizde duyup haykırırken bir çıkar pe inde mi ko uyorduk sence? Protestomuza sizler de güç verip büyütseydiniz, hep birlikte sesimizin gür çıkmasını sa lasaydık ve bunun sonucunda yakınlarımıza ula tırılması gereken yardımın zamanında yapılarak, hiç de ilse bir kısmının kurtarılmasını sa lasaydık, bunda ki i olarak bizim ne çıkarımız olabilirdi? Muharremini yitiren ben de ilim. Ali'lerini, Salman'larını yitiren de ben de ilim. Ben ve arkada larım ki i olarak u an yeraltında olanların hiç birini ne tanır ne de bilirdik. Demek ki onların kurtarılmasında ne duygusal, ne de maddi bir çıkarımız vardı. Öyleyse biz ne yapmak istiyorduk? Derdimiz, sıkıntımız neydi?.. Öyle ya hiç bir maddi ve duygusal bir çıkar gözetmiyorsak, e lence ve zevk için mi bütün bu zorluklara gö üs geriyorduk? Yeryüzünde e lence ve zevk adına daha nice nimetler dururken, tutup da ki i olarak kendimize ait olmayan sorun ve sıkıntılarla u ra mak, e lenmek demekse, evet!.."

TAVIR

36


Bütün bu konuma boyunca sadece kısa sorular yönelterek sohbete katılan Gülbade, genç kızın konumasının tam bu yerinde bir kez daha araya girmi ve öyle demiti; "Peki o halde nesiniz siz, deli mi?" Gülbade'nin bu saf ve temiz, fakat dobra dobra ve damdan düer gibi sorduu soruya genç kız, önce kendini tutamayıp gülmü, sonra yüzünden tebessümünü eksik etmeyerek yanıt vermiti. "Böyle düünmekte haklısınız. Haklısınız ama sadece imdilik.. Yüzyılların yarattıı olumsuz alıkanlıklardan, 'ben' duygularından ve 'bana dokunmayan bin yaasın' gibi geleneklerden bir çırpıda kopmak, kukusuz mümkün olamazdı. Yine de biz öyle kabul edelim. Sen say ki biz deliyiz. Ama yürei insanlık için çarpan bir deli!.. Kafasını, dünyayı tanımak için, halkının kurtuluunu salamak için çalıtıran bir deli!.. Gözlerini, bütün güzellik ve kötülükleriyle gerçekleri görmek için kullanan, ellerini mazlum, yoksulun ve ezilenin elinden tutmak için uzatan ve kısacası, bütün bir yaamını halkına adayan bir deli!... Evet bütün bunlar delilikse eer, biz delilikten de öte zır deliyiz ve böyle olmayı sevgisiz, duygusuz ve çıkarcı akıllııyla her zaman yeleriz.. imdi anlatık mı Gülbade?.." Gülbade söylenenleri anlamasına anlıyordu da, havsalasına sıdıramıyordu böyle bir yaam biçimini... Fakat genç kızın sohbetini yeni eyler duyma anlamında çok ilginç buluyor ve gösterdii yakınlıı, sıcak ve samimi bakılarını, daha çok da güven verici ciddiyetini beeniyor, giderek ona balandıını hisseder gibi oluyordu. O gün Tersakan kıyılarında biraz uzunca süren sohbetli bir gezinti yaptılar. Gülbade Muharrem'inden sözetti ona. Maden ocaından Kayadüzü'nden, Yeni Çeltek'ten... Tersakan'ın öyküsünü ve güzelliklerini anlattı yeniden. Genç kızın polis tarafından alınması konusunu sordu Gülbade... Maden önünden alındıktan sonra karakolda bir hayli tartaklanmı zavallıcık. Bırakmayı da pek düünmüyorlarmı ancak balı olarak çalıtıı dernein adını duyunca 'aman aman... bir de bu mesele yüzünden yaygara koparacak malzeme vermeyelim' diyerek konuuyorlarmı kendi aralarında polisler. O gece, aynı gün alındıı dier arkadalarıyla birlikte karakolda tutulup, sabah ifadelerini dahi almadan bırakıvermiler. Vaktin epeyce ilerlediini farkedip dönmeye karar verdiklerinde Gülbade, onu ve arkadalarını eve davet etmi ve "eer bir kaç gün daha buralarda kalacaksınız senin bizde kalmanı istiyorum" diyerek ona ısındıını belli etmiti. Genç kız gösterdii ilgiye teekkür etmi, ancak kalamayacaklarını, bugün mutlaka dönmeleri gerektiini söyleyip sürdürmütü konumasını. "Dönmemiz gerekiyor, çünkü bugün döneceimizi biliyor ve bekliyor arkadalar. Eer geç kalacak olursak baımıza bir ey geldiini düünür ve merak ederler." Arkadalarından ayrıldıkları yere döndüklerinde, onları bekler halde buldular. Yanlarında birkaç kii kalmıtı, "bu kadar geç kalacaınızı bilseydik Kayadüzü'lü dostlarımızı kırmaz, birer çaylarını içerdik" diye yakındı arkadalarından biri... Daha fazla oyalanmadılar Kayadüzü'nde. Orada bulunanlarla vedalaıp ayrıldılar. Gülbade Kayadüzü'nü çıkıp arabaya bininceye kadar onlarla birlikte yürüdü. "Görümek üzere..." deyip ayrıldılar. Gülbade, Tersakan'ın aksi yönünde hızla uzaklaan, gözden kaybolan arabanın arkasından uzun süre salladıı elini yüreinin üzerine basarak, bir yaam boyu sıcacık bir sevgi ve itinayla büyütüp besledii umudunu, birkaç gün önce bıraktıı yerden almaya gitti yeniden...

TAVIR

37


GRUP YORUM'A BR YORUM VOLKAN AYTAR

Herhangi bir müzik türüne sokmak zor Grup Yorum'u... Dünyanın en saçma adlandırması olan "Özgün Müzik" (her ne demekse?) türüne dahi girmiyor. Ku kusuz müzikleri, Ferhat Tunç, Selda Bacan, Ahmet Kaya ve bir dizi 'sol-arabeskçiden' çok daha düzeyli... Bir çe it türküle tirilmi mar ' yapıyor Grup Yorum; an teknii ile icra' edilmi besteler, gitgide yetkinle en düzenlemeler, politik ajitasyona dayanan sözler ve co kulu bir anlatım.. 80 sonrası ortamda ayırt edici biçimleri ile sivrilen Grup Yorum, youn bir ilgi kazanmı durumda. Bunda, müziklerinin, halka sıcak ve yakın gelmesi etken... Bunun yanı sıra gelitirdikleri söylem ile silahlı mücadeleyi açıkça meru gören Yorum'u sosyalist fraksiyonların bir kısmı manevi olarak destekliyor. çsel ve dı sal nedenler ile Yorum, çou arkıda, 'yeni bir devrimci ahlak yaratmaya' yönelerek siyasal aktivizmin bilindik ablonları kullanılmak yolu ile müziklerini yüzeyselle tirme tuzaına TAVIR

dü üyor; ana babalarına oul ve kızlarını kavgada desteklemelerini salık veriyor, a kı dahi politik eylemler çerçevesinde deerlendiriyor, zaman zaman feodal kavramlara taviz vererek hiç de iyi kotarılmı olmayan bir popülizme kaçıyor. Bunu da büyük ihtimalle kasetleri ve yapıtlarını birer 'misyon' olarak gördüünden yapıyor. Her eye ramen, Yorum'un müzii özgün ve naif bir çizgiye yerle iyor gitgide. Ve müzikte politikayı kullanan grup ve arkıcıların arasında en çok dikkat çekenlerinden ve ustala anlarından biri. SIYRILIP GELEN, bir çok yönden eksik bir 'ilk' kaset. Henüz olgunla mamı düzenlemeler had safhada itici vokalle, bir çok müzikal hata ve o dönemde pek de ayırt edici olmayan teknikleri ile bu eser, gerçekten de bir 'ba arısızlık'. Ancak grubun yeni kurulmu olması, politik mesajların görece daha 'ölçülü' kullanılması ve iddiasız çıkı ları bu eksikleri bir yere kadar affettirebiliyor.

38


HAZ RANDA ÖLMEK ZOR— BER VAN, biraz daha farklı bir yapıya sahip. A ırla an 'mar ' havası, ajitasyonu daha da a ırıya kaçıran sözler, halen hatalı vokalle, kaseti Yorum'un klasik söylemine oturtuyor. Kasedin ku kusuz en ilginç parçaları, Venceremos ve Ciao Bella. Bir bakıma

ili ve talya'da ya ayan anti-fa ist ve anti-emperyalist dönemlerin mirasını Türkçe'ye kazandırarak, 12 Eylül sonrası Türkiye gerçe i ile bu dönemleri özde le tirmeye yönelmi ler. TÜRKÜLERLE, Sıyrılıp Gelen'den ve Berivan'dan (gerçekten de) 'sıyrılıp geliyor'... Halk müzi i motiflerine dayanan daha yetkin düzenlemeler, daha içten ve sıcak vokaller ve müzikal anlatımda yükselen bir co ku. Cemo ile birlikte Türkülerle, bence Yorum'un en iyi kaseti. Bu yapıtta, radikal çıkı lar yerine, Anadolu ve Azeri kültürlerine dayanan etnik-kökenli bir müzikal harman tercih ediliyor, dünün ezilen insanlarından günümüze göndermelerde bulunuyor. Bu kasette özellikle, Kürt Halk ezgisi olan "Le Hanım", Azeri arkısı "Seni Men Yaman Sevirem" ve " nce Memed" türküleri, etkileyici kompozisyonları ile dikkat çekiyor. CEMO ise grup üyelerinin bir kısmının tutuklanması ve gündemin üstlerine do ru çıkmalarından sonra, kısıtlı bir sürede gerçekle tirilmi . Politik baskıların yo unla tı ı dönemde,

TAVIR

Yorum da tavrını sertle tiriyor, söylemini daha ajitatif ama müzikal olarak daha yetkin bir baza oturtuyor. "Cemo", "Mehmet", "Ça rı", "Dü enlere", ilk kasetten beri devam eden aksiyoncu sol çizgiyi daha da radikalle tiren arkılar: Artık Yorum, mesajını dolaysız iletiyor, dinleyenleri "eme in kavgası"na ça ırıyor, müzik ile politika tam olarak örtü üyor... Cemo'da epik bir anlatım, devrimcilerin yüceltilmesi, "Silahlı Mücadele"nin me rula tırılmasını biçimlendiriyor. Eserde grup, an tekni ini biraz daha a mı durumda. Yine de vokallerde hatalar ve içerikten kopukluklar var. Düzenlemeler ise, mükemmelle mi , çalgılara hakimiyet, kaseti, Yorum'un belki de en iyi yapıtı kılıyor. Sonuç olarak Yorum, tüm açmazlarına ve ko ullanmalarına ra men 80'li yılların göze çarpan topluluklarından oldu. 90'lı yıllarda ivmelerini sürdürüp gündemde kalmaları olası...

DE M Yıl: 1990 Sayı: 2

39


"GEL K AFAKLAR TUTUSUN" GRUP YORUM

Artık devrimci mücadele hızla yayılıyor. Devrimci eylemler yaygınla ıyor, süreklile iyor. Yeni direni mevzileri kazanılıyor. Toplumsal çeli kilerin yo un olarak ya andı ı gecekondu bölgelerinde hak arama bilinci geli iyor. ehirlerin kırları soka a dökülmeye hazır. "Da ları delmenin zamanıdır" artık, "gecenin son yıldızına karı manın" zamanı. Sıkıca kavradı ımız bayra ı elden ele afa a do ru ko turmanın, " afakları tutu turmanın" zamanı. Bu nedenle alın teri için, eme i için zincirleri kıranların, kan ve barut içinde sevdalara, kavgalara girenlerin öyküleri var türkülerimizde. Boyunlarına geçirilmeye çalı ılan ilmeklere, alınlarına sıkılmaya çalı ılan kur unlara ra men inançlarından soyunmayanların öyküleri var. Kazma kürek ellerinde yeryüzüne yürüyenler için, sesleriyle rüzgârları alevlendiren, sevdalarıyla ormanları halaya durduranlar için söylüyoruz a ıtlarımızı, mar larımızı. Mücadelenin parçası olmayı, geli eni, dahası halkların insanca ya am özlemini ifade etmeyi olmazsa olmaz biçimde hedefleyen Ça da Halk Müzi i'ni perspektif edindik. Ekme inden a kına kadar halkımızı anlatmayı hedefledi imiz be inci kasetimizi geçti imiz günlerde çıkardık.

"türkülerimizi kolektif bir ekilde üretme ve kitlelerle tartı arak' biçimlendirme" gelene ini bu kasetimizde de sürdürdük. Bu amaçla "Gel ki afaklar Tutu sun" kasetimizin deneme kaydını gerçekle tirip, geni bir kitleye ula tırarak ele tiri ve önerileri ö rendik. DKÖ'lerde ve gidebildi imiz her yerde parçalarımızı canlı olarak dinletme olana ı bulduk. Söyle ilerde içten ele tiri ve öneriler aldık. kinci bir deneme kaydından sonra bu de erlendirmelerin de ı ı ında hazırlıklarımızı tamamlayarak asıl stüdyo kaydını gerçekle tirdik. Kasetimizde u parçalar yer alıyor: Gel ki afaklar Tutusun/ Ferhat / Koçaklama/ Direniçilerin Cevabı/ Umut (Enstrümental)/ Halay/ Haydar'ın Türküsü/ Apo'nun Türküsü/ Hasan'ın Türküsü/ Dalara Doru/ Madenciye Aıt/ 16 Mart/ Sasa Horonu (Enstrümental). "Madenciye A ıt'ta geçen sene topra a diri diri gömülen 70 madenciyi sembolle tirerek, madencilerin çalı ma ko ullarını, ya ama güçlüklerini aktarırken, kömür gibi yazgılarını de i tirme bilincini vurguladık. "Da lara Do ru"da da ların filizlenen co kusunu, alevlenen ça rısını türküle tirdik.

Bir ilke olarak benimsedi imiz 40 TAVIR


"Umut"u Yılmaz Güney için besteledik. "Sasa Horonu" adlı geleneksel ezgiyi

Parçalarımızda giderken

zengin

türkü

tadını

anlatımlara

kaybettirmemeye,

i leyerek, Karadeniz insanının günün ilk

halkımızın rahatça e lik edece i ezgiler

ı ı ıyla ba layan ya am kavgasını aktarmaya

yaratmaya çalı tık.

çalı tık.

Kasetimizde sadece iki mar o-Imasına

"Direni çilerin

Cevabı'nda

"sos-

ra men, "kaset mar larla yüklü" eklinde bir

yalizm bitti" diyenlere inat, "iflas eden

ele tiriyi "uslubumuzdan kaynaklı"

sosyalizm

de erlendirme olarak görüyoruz.

de il

revizyonizmdir"

diyen

direni çilerin sesleni i yer alıyor.

Parçalarımızı co kulu

"Ferhat", "Gel ki afaklar Tutu sun",

ve

mar

dinamik

yorumluyoruz.

'Koçaklama" ve "Halay" parçaları genel

olmasalar bir

Fakat

bir

dahi

söyleyi le

bu

uslubu

matematiksel hesaplar yapmadan, kendi

olarak mücadeleyi anlatırken, emekçi

halinde ve kendi do allı ı içinde yakaladık.

yı ınları tüm güçleriyle bu mücadeleyi

Müzi imizin içeri ini dinamik ve co kulu bir

. yükseltmeyeça ırıyor.

söylemle ifade etmenin gere inden do an bu "16 Mart'ta 1978'de I.Ü.'de fa istler tarafından

katledilen

7

anti-fa ist

ö rencinin kararlı sesini türküle tirdik.

uslup "mar la türkü" arası bir yerde. Mücadeleyi,

direni i

ba ka

formlarla

anlatmak mümkün de il. Ya ama sevinci,

'80 sonrası cezaevleri, direni in ka-lesiydi. direnme ve mücadele bilinci a lamaklı, hüzünlü 1984 yılında Metris Cezaevi'nde tek tip

bir söyleyi le anlatılamaz. Bu noktada bir çok

elbiseye ve baskılara kar ı direnen 4 sanatçıdan farklıyız. "Devrimci sanat" devrimci, onurlarını ve siyasi kimliklerini yaptı ını söyleyip de' popülist kaygılar ta ıyan korumanın mücadelesiyle ölüme yattılar,

sanatçıların a lamaklı söyleyi tarzıyla, halk

ve mücadelede bayrakla tılar. Onları "Bir

için üretimde bulunmayan sanatçıların elitist

Türküdür

söyleyi tarzı (batıyı hareket noktası alarak)

Direni le

destanla tırdık.

"Haydar'ın Türküsü", "Apo'nun Türküsü" ve

"Hasan'ın

Türküsü"

kasetimizde

"üçleme" olarak yer aldı.

Türküler ya da arkılar bir duygu ve dü üncenin müzik diliyle örgütlenmi biçimi

11 parçadan olu an son kasetimizde

oldu una

göre,

anlatılmak

istenen

"Gel ki afaklar Tutu sun"un sözleri Adnan

dü ünceye söyleyi te ters dü memiz mümkün

Yücel'e, "Halay"ın sözleri Nihat Behram'a,

olabilir mi?

"Ferhat"

Arkada

Z.

Özger'e,

Giderek

halk

müzi i

aletlerini

smail

dı ladı ımız noktasında aldı ımız ele tiriyi

Uyaro lu'na ait. Di er parçaların sözleriyle

ise, özellikle bu kasetimizde yanıtladı ımızı

bütün müzikler kollektif çalı malarımızın

dü ünüyoruz.

ürünüdür.

çalı mamızda

"Koçaklama"nın

sözleri

ise

"Gel ki afaklar Tutu sun" di er

Bu olmadı ı

kasette, kadar

hiçbir (hatta

"Türküler" kasetimizde bile), halk müzi i

aletlerin

aletlerine kucak açtık. Halk müzi i aletlerini

kullanımı, form, içerik ve yorumlama

dı lamak gibi bir kaygımız da hiçbir zaman

açısından kendimizi daha da iyi ifade

olmadı.

kasetlerimize

edebildi imiz TAVIR

bizim üslubumuz olamaz.

oranla,

bir

ulusal

kaset

oldu. 41


Aksine müzi imizin her zaman kendi aletlerimizle anlatılması gere ini benimsedik. Zurnadan kemençeye, meyden flüte kadar birçok enstrümana yer verdik. Fakat bu konuda ba nazlı a da dü memek gerekiyor. Biraz önce bahsetti imiz gibi, sorun içeri i ifade edebilme sorunudur. Düzenlemelerde ne ulusal sazlarımızı dı lamak, ne de çok abartılı kullanmak gerekiyor. Örne in "Gel ki afaklar Tutu sun" parçamızın giri partisyonunu öncelikle mey'e çaldırmak istedik. Fakat bu rengin, parçanın o bölümünü ifade etmedi ini gördük. Buradaki partisyonu mey'den obua'ya kaydırmakta tereddüt etmedik. Batı aletlerine de sadece altyapıda yer veriyoruz. Örne in yaylıları 4 parçada, sadece e lik aletler olarak kullandık. Obua'yı yine 4 parçada, lirik bir ifade için bateri ve bas gitarı ise yine altyapıda birçok parçada kullandık. Fakat ezgilerin ulusal aletlerimizle, özellikle ba lamayla çalınmasına dikkat ettik. Bu kasette en büyük eksiklik olarak, (...) dilinde söyleyememeyi görüyoruz. Ola anüstü hal kapsamında, her türlü baskı ve terörün me ru sayıldı ı, bir sava alanı haline getirilen (...)'da geli en mücadeleyi bastırmak için, egemen güçler her türlü yolu deniyor. Üstüste çıkarılan kararnamelerle bu bölgede sansür ve sürgünü yasalla tıran iktidar, insan haklarını da askıya aldı. ki ulusun ortak sesi Grup Yorum (...). arkılar söylemeli. (...) dili üzerinde baskılar artarken (...) söylemek gündemimizin ilk maddesidir. (...) bestelerimiz, düzenlemelerimiz var. Her konserimizde (...) arkılar söylemeye devam ediyoruz.

TAVIR

arkılarımızdaki anlatım tarzını geli tirmeyi de dü ünüyoruz. Bugüne kadar iirlerimizde farklı anlatım tarzlarına yer versek de 'mizahi', 'hikayesel' ve 'içten anlatım' (yani olayın içinden anlatan birinin diliyle) ekliyle parçalarımızı daha da zenginle tirece iz. Geli en mücadelenin zengin anlatım tarzlarından biri de "halay"lardır. Halk müzi inin içerisinde geleneksel içerikle yer alan halayları bugüne uyarlayarak, daha do rusu "Ça da Halayları yaratarak söylemek gerekiyor. Bizce halaylar bu ekilde yeniden ele alınıp, yaratılan yeni kültürün dinamik yönlerini sunmada, halk müzi inin içindeki ayrı bir cevher olarak görülmeli. Bu kasetimizde sözleri Nihat Behram'a ait olan "Halay" parçamızı böyle bir deneme çabasıyla ele aldık. Süreç '90'lar süreci. Artık '80'in zincirleri kırıldı. Mücadele kendini yeniden var etti. Fa izm tüm kurum ve araçlarıyla halka saldırmasına kar ın, halk yakaladı ı her noktadan egemen güçleri sarsmaya, ekonomik demokratik haklarını almaya ve örgütlü gücünü yükseltmeye devam ediyor. Bu nedenle "Gel ki afaklar Tutu sun" oturdu u bu zeminle ne '86'ların "Sıyrılıp Geleni, ne de her biri farklı bir siyasi yo unlu u ifade eden di er kasetlerimize benziyor. Zaten böyle olması mümkün de ildi. Çünkü sanat güncel olabildi i ve ya anan her gerçe i yakalayabildi i ve bunu kitlelere mal edebildi i oranda amacına ula ır.Dolayısıyla önceki kasetlerimizin, o döneme has havasının bu kasette beklenmemesi, bu kasetteki içeri in ve anlatımların bugün içerisinde de erlendirilmesi gerekiyor.

42


NOTA

TAVIR

43


BR OYUN ZLERKEN Bayrampaa Cezaevi, Haziran '90. AHMET YÜZÜAK

Üçü aır beyin travması geçirmi 29 yaralı... Vücutlarının her santimetre karesinde onlarca cop darbesi bulunan yüzlerce tutuklu... Gece yarıları makinalı tüfek atı ı yapan nörolojik sorunlu yüzba ı ve dier subaylar. Bu olaya göz yuman müdür ve albay. Hedef, biraz daha baskı, sindirme ve huzursuzluk.. C-16 kou unun yemekhanesi... Be tane kare gözetleme penceresi ve her pencerede dörder delik. "Kapatılsın!" Derhal kapatılır. Yemekhanede 150'ye yakın tutuklu... I ıklar sönük... Karanlık ve sessizlik salona egemen. Gözler hep bir yere bakıyor... Gencecik bir mahkum da, ya lı bir baba da, ilk kez tiyatroya gelen Sivas'ın bir köyünün ihtiyar heyeti ve köylüleri de dierleri gibi dikkat kesilmi ler. Beklemedeler. Yemek masaları birle tirilmi . Al sana bir sahne. Uzun bankların hepsi hınca hınç dolu. Çar aflar birbirine eklenmi , al sana perde. 18-50 ya arası tüm ku aklardan temsilciler sahnede yerlerini almı lar. Tüm ciddiyetleriyle SANAT icra etmeye çalı ıyorlar. Özenleri göze çarpıyor. Dört dörtlük bir, ürünün ortaya çıkmasından yanalar. Sahne dekoru basit ama akıllıca. Açma

TAVIR

kapama perdeleri, bir masa, sandalye, sus i aretli bir hem ire resmi; elde yapılmı . Ve duvara asılmı bir saksı, içinde o güzelim ye il ÇÇEK. Hapishanede mahrum edilen nice temel gereksinimlerden biri olan ye il ve çiçek; sahnede özgür olarak yer almı . Umut, özgürlük ve direni i çarı tırıyor. Bu bulu , 10 yılı a kındır mahpus edilen, ilkel ko ullarda tutulan ve ya ayan devrimcilerin yakaladıı bir duygu bence. "Çalara çalara çalara... Ses veriyor sesimiz Dalara dalara dalara... Dalara yükseliyor'' Salonda, koronun ezgileri, akordeon müziiyle, sazla birle mi , Latin Amerika ülkelerinin sıcak-kıvrak hat boylarını çarı tırıyor. Sazın yanında akordeon renk vermi . Anlatımı öyle güçlü destekliyor ki, insan; mahpus olan her yetenekli arkada ın ustalıını dierlerine ta ıması gereini kavrıyor. Bir de, flüt, kaval, keman vd. enstrümanların olduunu dü ünüyorum da, harikulade olur diyorum. 44


"ÇOK YENDK, ÇOK YENLDK..." diyor koro. Korodaki sabrın, inancın, kararlılıın ve birlikteliin; eitilmi seslerinin co kusu ile oyunun ba lamasını bekliyoruz. Kısa bir teknik açıklama okunuyor. "Hastabakıcı; bilinen artlar nedeniyle bir erkek tarafından canlandırılıyor. Bayan bulunamamı tır. Oyun, ya anmı bir hikayeden yola çıkılarak hazırlanmı tır." Ben ilk kez, bir cezaevinde "özgür oyun" seyredip, özgürce oyun üzerine yazı yazıyorum. Bu oyunu daha önce siyasi tutsak seyirciler izledi. Bu kez adli mahkumlar ve tutuklular seyredecek. Oyun ba ladı. "Bir türküdür direni , boy verir zindanlarda" Oyun yol alıyor. Hastanede geçiyor.  çilerden, geleneksel bazı ilkel tavırları sergileyen biri sahnede. Zaman zaman seyircileri güldüren, bo vermi lik örnei sergiliyor. Zaman zaman da "neden" diyor. Neden bunca zulüm, baskı, i kence? Bu devrimcilere niye baskı yapılıyor? Hem bunlar Ölüm Orucu'nda. "Niye"leri sorarken de zaman zaman yan çiziyor. "Bana ne" diyor. "Onlar da devlete kafa tutmasaydı" diyor. Önceleri nedenini bilmedii bir çok eyi giderek kavrıyor. Bir yanda; yürekliliin, demokratlıın, en önemlisi de bir meslei gerei gibi yapan, yapmaya çalı an bir hem irenin tavrını izliyoruz. zleyiciler dikkatliler. "Ba ını omzuma yasla. Gövdemde ta ıyayım seni. Gövdem, gövdene can olsun. CAAAN OLSUN."

TAVIR

Bir dayanı ma duygusunun co kusu ya anıyor. Ölüm oruçcusu tutsaklara baskı ve zulüm sürdürülüyor. Apo ölüyor.  te o an, güzelim bir yorumla fondan e lik eden saz ezgisi susuyor. I ıklar sönüyor. BR TABLO olu uyor. Dalar... Dalarda tan sökme zamanındayız. Karanlık ezik... ve zafer... Zafer i areti. Apo ölüyor. Bin Apo douyor. Ölümsüzlük sarıyor her yanı. Ölüm oruççusunun ölümsüzlüü. Türküm bitmedi Sesim daha yitmedi Ben hâlâ türkü yakıyorum kavgada Direni çilerin kızgın soluklarında Direni çilerin alev soluklarında" Bu olgunluk, bu co ku, estetik yükseklik, onca bedelin, canın, ertelenenlerin bir sonucu deil mi? zleyicilerde bir heyecan var. I ıı görüyorlar. Güçlü ı ık her tarafı sarıyor. Oyuncular, oyun; ileti im kurdu. Damarlar evrensellikle dolmu , bu enerji bitmez. "Hele bir dü ün gülüm Neye yelenebilir ki ölüm" diyor sava çı Haydar. "Bana i kence tezgâhlarını getirin Son kez parçalayacaım" Böyle söylüyor Ölüm Orucu direni çisi Fatih. Seyirciler mızrak bakı lı. Direni alevi ruhlarını sarmı durumda. Alkı lar... Alkı lar... Alkı istemeyiz denilse de, o, seyircinin cömert olarak verdii, bir o kadar da sakındıı, pintilik yaptıı kıymetli bir ödüldür. Nice tiyatro

45


Oyun; söylenecek son sözleri de sava çı Hasan'ın azından söylüyor. Dikkatimi izleyiciye yöneltiyorum. Yeni oyuna alınmı bir oyuncuya dikkat kesiliyorum. Müzik icracısına, oyunun devamlılıına, teknik "Ölüm aırdı menzilini" yönetimine, dramatik yapısına Alkı , destek, takdir a ırmıyordu. bakıyorum. Arıyorum. nceliyorum. "Ay dolandı, vay deli gönlüm" Hep güzel eyler kar ıma çıkıyor. Eksiklikler, küçük potlar o co ku ile yok Sahnede, oyuncular direni çilerin olmu bile. Seyirci finali ya ıyor. Oyun kimliinde böyle haykırdıkça, adli dolu dizgin getirmi onları bu mahkumların ilgilerindeki farklılıı noktaya. sezmemek mümkün deil. Onların da yürekleri cennet süzüyordu. Dier bir "Ben bir devrim hamalıyım" seansta izlediim siyasilere benzer bir izlenimlerdi bunlar. Sahne üzerindeki sanat emekçilerinin oyun boyunca deniyor. Genç bir adli mahkuma co kuyu eksik etmemelerinden bakıyorum. Gözleri ı ıl ı ıl. Oynuyor kaynaklanıyordu bu. Seyirci kan ter sanki. içinde katmı tı. Almak, beyinden, yürekten biraz katmak için tüm "Bu zincir böyle kırılacak dikkatlerini toplamı lardı. Düsek de Ölüm Oruçlarında" Mütevazi bir oyunculuk gözlüyordum. leri ya lı tutukluların; arada Bu özveride; an- öhret akıl ucuna seyircilere güleç yüzle souk su bile gelmiyor. Hep vermek üzerine ikramları aklıma geliyor. Bir kurulu bir oyun. Ve onun, mucizeyi, dü ü yazıyorum. Gelecei isimsizlerinin olaanüstü çabası. yazıyorum. Sevinç ve öfke ile yol Plan plan, her olgu i lenmeye alıyorum. Seyirciye bir mesaj çalı ılmı . El i i spotlar durmadan yanıp veriliyor. sönüyor. Oyuncular dikkatti bir trafikle oyunda yerlerini alıp çıkıyorlar. "Kendi yüreinin kabında yaayanlar "Ben Hasan'ım geldim ite Yine Bıraksın peimizi" akacı konukanım dilinizce Yine sevdalı yine sevdalı geldim ite. Perde kapanıyor. Yeni bir perde Yürek öfkeyle dolunca Yine açılıyor. nsanların ya am gerçeinin kavgacı yine kavgacı Kuruni kamçı perdesi bu. Hapishane ve havakalkınca Kotum kırmaya kotum landırma gerçei bu. Voltalar ba lıyor. kırmaya Yine savaçı yine savaçı" Çaylar içiliyor. Müzik dinleniyor. Sohbetler koyula ıyor. Karanlık sinsi. Ancak, sanat öyle aydınlatmı ki yürekleri, milyarları gelse kâr etmez. salonunda, o görkemli atmosferlerde, salonun onda birini bile doldurmayan seyircilerin tek tük alkı ını hatırlayınca, bu alkı selinin anlamı ortaya çıkıyor.

TAVIR

46


OYUN METN

DREN, ÖLÜM VE YAAM OHS OYUNCULARI

Sahnede iki anlatıcı, bir tutuklu, bir subay, bir ana olmak üzere 5 ki i vardır. Tutuklu sorgu pozisyonunda, dizleri yerde elleri arkadadır. 1. anlatıcının yüzü saa dönük, elleri ba ında aıt söyler gibidir. 2. anlatıcı saa dönük, yere bakar, subay tutuklunun solunda, elleri arkada, sırtı seyirciye dönüktür. Ana, tutuklunun saında, sırtı ona dönük, sol elini bir eyi tutmak istermi gibi kaldırmı tır. 1. ANLATICI — (Sahnenin önüne gelerek sözlerine ba lar) Demokrasiyi, özgürlüü yok ederek geldiler. Sendikaları, dernekleri yasaklayarak geldiler.  çileri, örencileri tutuklayarak geldiler. Yeni bir dönem ba lıyordu fa izmin kanlı ellerinde. Tutsak alınan devrimciler fa izmin cenderesine sokulmaya çalı ıldı. Siyasi kimliklerinden soyundurulmaya, ki iliksiz, onursuz, düzene ba een tek tip insan haline gelmeleri istendi. Kültürel faaliyet için ne tür araç varsa toplatıldı. Revire, ziyarete, havalandırmaya çıkı ın yasaklanmasına kadar tüm hakların gasp edildii, maddi ve manevi i kence yöntemlerinin tümünün denendii bu fa ist uygulamalarla tutuklular teslim alınmaya ba landı. SUBAY — Bunlar ki iliklerinden soyunmalı. Benim zanaatkar ellerimde yeni bir ki ilik kazanmalı. TUTUKLU — Biz ne yaptıysak halkımız için yaptık, inandıımız eyler için yaptık. Ne falaka, ne operasyon, ne i kence hiç biri, hiç biri yıldıramaz bizi. (Kalkar ve sahne önünde dola maya ba lar.) Biz gecekonduların sesiyiz, en güzelinden. Biz i çinin sesiyiz, en dirençli. Biz köylünün sesiyiz (daı görür gibi yapar). Dersimin dalarından. Ellerimiz çeliktendir bizim. Biz ba latırız sabahları. Biz döveriz demiri ve çelie su veririz. Elimizle kazarız topraı, alın terimiz tohum olur, ba ak ba ak boy verir. Biz kürsüdeki öretmen Hasan, fabrikadaki dokumacı Zeynep'in türküsüyüz. Biz halkız... ASKER — (Girer. Siyahlar giyinmi tir. Ba ında kepi, elinde copu vardır. Tutuklunun üstüne yürür, elindeki copla sırtına vurur. Her vuru ta tutukluyla eilir bakı ırlar) Komutanım komutanım direniyorlar. Ba emediler, soyunmadılar kimliklerinden.

TAVIR

47


SUBAY

— Operasyon yapın, neleri varsa toplayın! Kırın, dökün, paramparça edin. ASKER — (Tutukluya döner, copla vurur. Tutuklu istifini bozmaz, coptan etkilenmiyor gibidir. Asker yorulur, subayın yanına giderek) Komutanım direniyorlar. SUBAY — Hazır ola geçirin, sayım verdirin. Ba e dirin, yemeklerine tükürün, kum atın, i eyin... ASKER — (Aynı ekilde) Komutanım direniyorlar. SUBAY —  kence sesleri dinletin, morallerini bozun, uyutmayın, hoparlörlerden itirafçıların seslerini dinletin. Milli mar larımızı dinletin. ASKER — (Aynı ekilde) Komutanım direniyorlar. SUBAY — Operasyonu aralıklarla yapın, beklesinler, gerilsinler. Muhbirlik için adam buluuuun... ASKER — (Aynı ekilde) Komutanım olmuyor. Ba aramıyoruz. Baskı yaptıkça direni artıyor, baskı onların direni ine kamçı oluyor. SUBAY — Ailelerine onların a zından mektup yazın, dı arıyı korkutun, yıktırın, insanlıklarını unutturun. Doktorlarımızı ça ırın (asker vurmak için yönelirken donar. Cop havada, sa aya ı önde kalır. 2. anlatıcı tutukluya do ru yönelir, repli ini seyirciye okur. Asker ve subay bu arada çıkarlar.) 2. ANLATICI — Ve nisan ya murları ya arken... Bir dönem kapandı. Öfkeler bir sel gibi kabardı, kalemler bırakıldı, diller sustu. imdi yürekteki öfke konu acak ve bedenlerdeki direnç dövü ecek. Sürüyor amansız saldın. Bu özel dünyanın zoraki konukları, insanlık adına büyük ve yüce olan ne varsa onu dü ünmesin istiyorlar, iyi ve güzel olanı istemeyi unutsun istiyorlar, komutsuz yatmasın, oturmasın, gülümsemesin istiyorlardı... 13 Nisan 1984... DRENÇ — Vakit tamam. Direni imizi dosta dü mana, dünya âleme duyurma zamanıdır. Bu kez hep bir a ızdan çok daha güçlü kaldırıyoruz sessizli i. (Anlatıcılar ve ana arkaya giderek ortada toplanırlar. Sırtları seyirciye dönüktür) imdi biz konu aca ız, bizi dinleyecekler. Artık aylardır sabırla, özveri ve umutla ekilenleri biçme zamanıdır. Bedenleri açlı a yatırma, ölüme durma zamanıdır. (Koro burada her "ölüm" sözünde, "ölüm" diye tekrarlar) Özgürlükler için ölümün üstüne yürüme, ölümü ölüm oruçlarında en yüce de erler için zapt etme zamanıdır... tek bir yürekten haykırıyoruz hep beraber. DRENÇ — (Bir kâ ıda yazar gibi) (Anlatıcılar ve ana tutukluya dönerler) "Bizler, Sa malcılar ve Metris Askeri Cezaevi'ndeki devrimci tutsaklar olarak, ba ta baskı ve i kence olmak, üzere her türden keyfi tutum ve uygulamalara son verilmesi, insani ve sosyal ya am ko ullarının sa lanması, tek tip elbise

TAVIR

48


uygulamasının kalkması, savunma haklarımıza konan kısıtlamaların sona erdirilmesi, siyasi tutsaklık hakkımızın kabul edilmesi ve infaz yasasının tutuklular lehine de i tirilmesi için bugünden itibaren süresiz açlık grevine ba lıyoruz. 1. ANLATICI — Onuru, ya amı savunmanın sesidir bu... Sömürüsüz bir dünyanın, eme in dünyasının sesidir bu. Böyle ba ladı cezaevlerinde yeni bir dönem, böyle ba ladı ölüm oruçlarına dönü ecek süresiz açlık grevi direni i. DREN Ç ---- Güneli bir ilkbahar sabahında/tomurcuklar patlamada/imdi çiçee dönme zamanıdır/vurdum...vurdum...vurdum/bedenimi açlıa/çelie döndü her hücrem/suskunu dillendirip/durgunu koturdu da gücüm/sınır tanımadı/ okyanusu atı da sesim. 2. ANLATICI — Açlık grevi yeni ko ullar, yeni ya am biçimleri çıkardı ortaya. Aynılar aynı yerde kaldılar, ayrılar ayrı yerde bir arada, içiçe ama ayrı bir ya amda buldular kendilerini. Onlar/ O sevdaları yollarda koyup kaçanlar/bir türlü anlayamadılar/ kurun sıcaklıını yaarken yüreiniz/ onlar buz tadında birer souktular/bir o kadar da korkak/ sevgiden yoksun ve dalkavuktular. 1. ANLATICI — Direni kendinden emin adımlarla doru a, tırmanı a geçmenin huzurunu duyuyordu. Ko u larda, hücrelerde buralara sı dırılmayan, özgürlük arayan patlamaya hazır yüreklerde. DRENÇ — '(Anlatıcılar ve ana tutukluya kenetlenirler, direni vaziyeti alırlar) Ne çıplak bedenimde eriyen kar/ ne titreyen kenetlenen dilerim/ ne uyuan kollar, ne sıkan zincir/ ne kara ellerdeki kara coplar/ ne de numarası alnıma çıkan kara botlar/ kâr etmedi canım, kâr etmedi bana/ haykırdım akama kadar/ duyulsun istedim sesim/ bir sesin gerekli olduu kadar/.. / özlemi sevdaya çarparak/ çoaltarak sevgiyi yürekte/ gülün özlemine yanarak/ vurarak yürekleri birbirine/ omuzların sıcaklıını duyarak/ basarak direniin çıkıntılarına/ tırmanıyoruz yana yana/açlıın merdivenlerini/ 2. ANLATICI — (Anlatıcı dı ında herkes geriye dönüp bir iki adım atar ve sırtlarını seyirciye dönerler, kollarını yere paralel olarak kaldırırlar, ba öne e ilir, Filistin askısı durumuna geçerler) Gün güne bindi, açlık açlı a eklendi, ba tan aya a yiye yiye bedenleri küçülttü. Dillerin tadı kurudu, a ızlar paslandı, nefesler iç bayıltacak kadar koku tu. Bedenler hücre hücre çürüdü, pul pul döküldü. Etler açlı ın ate iyle mum gibi eridi. Açlık göz bebeklerine büyüyerek oturdu. Gerçekler dü lerle, dü ler uykularla, uykular rüyalarla, rüyalar gerçeklerle harmanladı. Direni çi bedenler açlı ı en iyi biçimde görüntüleyen resimlere dönü tü. Bir direni destanının hücre hücre, di e di bir kavgada yazıldı ı günler 45. gün doldurdu unda...


DRENÇ — Sevdiklerimiz için ya amakla gösteririz sevgimizi ve gerekti inde sevdiklerimiz için ölmekle de gösteririz sevgimizi. Ölümüne direnmek yetmiyorsa ölüme yatarız.. (Direni çi konu ması bitti inde alnına kırmızı bandını takar) HERKES — Dediler ve yattılar. (Seyirciye dönerler) DRENÇ —Sevgili anneci im, babacı ım, karde lerim, yolda larım... u an kendi özgür irademe ve inancıma dayanarak vermi oldu um kararın ciddiyetini, benim açımdan ne kadar önemli oldu unu bilmenizi istiyorum. Ben bu kararı alırken insanlı a kar ı sorumlulu umun ve insanlık onurunun yüceli inin bilinci içerisinde hareket ediyorum. Böyle bir görevle bana ve tüm tutuklu arkada larıma yönelik baskılara ve yasaklara son verilmesi için ölümü co kuyla kucaklıyorum. Ölüme giderken hiç tereddüt etmedim. Bizler ne ilkiz ne de son olaca ız. Ben ve arkada larım una inanıyoruz ki, bazılarımız ölecek. Ama bizlerin yerini alacak binlerce yolda çıkacak. Devrimci mücadelenin ivmesi, ehitlerin kanı, canı ile her zaman yükselmi ve destanla mı tır. Bizler ölmeyece iz, yine sizlerle beraberiz. Alın terimizin aktı ı her yerde, tarlalarda, bahar günlerinin yeni filizlerinde, yeni do an çocukların isimlerinde beni ve bizleri bulacaksınız. Bundan iyi ya amak olur mu? Anneci im, babacı ım sizlere olan sevgimi ya amımda hep ta ıdım. Sizlere özgür yarınlar temenni eder, sizleri, a abeyimi, karde lerimi özlemle öperim. Ho çakalın. 1. ANA — Sevgili yüreci im... Seni ne kadar severmi im. Ben hep senin bu olaylara girmene kızardım, ama seni sevdi im için kızardım. Hep de bilmeden kızardım. u üç yıl bana neler ö retti neler... mektubunda hâlâ bana bir eyler anlatarak beni ikna etmeye çalı ıyorsun. Ne gerek var o lum? Biz her eyi çok iyi ö rendik. Geç de olsa ö rendik. O lum, mektubunda beni sürekli teskin etmeye çalı ıyorsun. "Anacı ım merak etme bunlar artık kimseyi idam etmezler" diyorsun. Beni ikna etmeye çalı ma. Etseler de ben kendimi çoktan hazırladım. Üç yılda insan kendini nelere hazırlamaz? Yavrusunun ölümüne bile hazırlar o lum. Bu acı bile olsa hazırlar. dam etseler bile a larım, yanarım ama önlerinde e ilmem. Sen merak etme o lum yüzünü kara çıkarmam. Zaman ne gösterir bilinmez... Bir bakarsın her ey tersine döner. Bu kadar ananın gözya ı unutulur mu hiç? Hasretle kucaklar gözlerinden öperim o lum. Annen... (Bu sırada asker girer. Düdük çalar. Anlatıcılar ve ana sahne gerisinde askerin etrafını sarar. Anlatıcılardan biri bir çı lık sesi duymu gibi sahnede aranır. Sahnenin ön sa ında görürmü gibi yapar ve tiradını okumaya ba lar. Anlatıcı burada ana konumundadır) TAVIR

50


2. ANA

— Avlu bir çı lıkla tamamlandı. Sanki eksik kalırdı o çı lık olmasa Uzun buzdan sarkıtlar biçiminde dondu kaldı çı lık. Çı ılık uzadı. uzadı mapusane avlusunu dolandı. Damlan ve bacaları sardı. Ta ve demir yüzeylerden sızmayı ba ardı. Gö e çıktı, nöbetçi kulübelerine vurdu. Çatılmı tüfekleri salladı. ç avludaydı kadın. Çı lık sürüyordu. Kadını sonradan ekleme alçak damlı yapıya soktular. Yere yı ıldı. Kaldırsalar mı bıraksalar mı? lk kez geliyordu böyle bir ey resmiyetin ba ına. Yıllardır bu suskun kalabalı a, yalnızca a layan. gözya ını yüre ine döken bu kalabalı a resmiyet görev varıyordu. Resmiyet ba ırıyor, azarlıyordu. Arada bir tartaklama da görevleri içinde bir görevdi. Kadın kendin ayakta tutan, diri tutan bir çı lık koyverdi. Ana o çı lı ı nerden buldun? "Bize hakaret etti bu kadın. Tutanak tutulsun" diye emretti bir ses. Da lar a mı , sular geçmi bu kadın kim bilir nerden gelmi ti o lunu görmeye. be dakika için. Söylentiler sürüyordu. Zincire vurulmu lar, dövülmü ler, üstlerine köpekler salınmı , tekmelenmi ler. Ana bekledi. O lunun adı yasaklılar içinde çıkmamı tı. Gizlice sevindi, sonra öbür anaları görünce utandı sevincinden. Varıp gördü ki o lu ayakta duramıyordu. Sesi çıkmıyordu a zından. Dı arıda öteki anaları gördü, çatılmı silahları gördü, köpekleri gördü.  te o anda çı lık yüre ini, bo azını, ci erini zorlayarak çıktı. Bir daha. bir daha durmamacasına... Çı lık anaların arasında gezindi. Çama ır torbalarına girip çıktı. Ba örtüleri, kınalı saçları, akları elledi. Yoksul ayaklara süründü. Çı lık gözya larına girdi, kuruttu onları. Görevlilerin üstüne vardı. Havlayan köpekleri sindirdi. O çı lık olmasa yarım kalacaktı sanki üstümüze do rultmaya tüfekler, mekanizma sesleri. Çelenkti o, kara gövdesiyle devindi avluda Öyle ki onu kim görse da derdi. imdi biz yani biz analar artık nasıl sı arız o avluya? 2. ANLATICI — Onlar, acılarını yüreklerine gömenler, göz ya larını göstermediler, a lamadılar. nanıyorlardı yılanın ba ının ezilece ine... bir türkü oldu çı lıkları ar ın ar ın gökyüzüne yükselen. 1. ANLATICI — (Tutuklu hariç sahnedekiler ortaya toplanır) 14 Haziran...saat 23.40 Hava döndü birden/bir çılık attı kumru/ vurdu ahin kalbinden/ bir imek çaktı tepemizde/ hücrelerde/ yamur kan gibi boaldı telden/ Apo. Apo dedi gökyüzü/ Apo, Apo dedi hücreler/Apo. Apo dedi her yan/Apo. Apo doldu gün/Apo gitti.... (Koro "Apo" sözlerini birlikte söyler) 2. ANLATICI — ölümü ölümsüzlükle rezil edenler 66. gün ölümü bir kez daha yeniyorlar. Saat 6.20.17 Haziran. Haydar ölümü teslim alıyor.

TAVIR

51


"Ey ölüm, yiit diye ben buna derim gülüm" 1. ANLATICI — Direniin,cesaretin, kararlılıın son perdesinde sürüyor sava. 17 Haziran.. zor ve sancılı bir gece. Saat 7.47'de Fatih, Apo ve Haydar'ın peinden günein yolunu tuttu. O, erefli bir ölümü erefli bir yaamın üstüne oturttu. 2. ANLATICI — Salın sevdiim salın. Salın Mudanya Limanı, salın ey dünya. 24 Haziran saat 23.55. Yurtsever devrim hamalı, son soluunu salıp göe girdi ölümsüzlüün koynuna. DRENÇ — Yendik ölümü/ güzeldir canımın çanı güzeldir/ verebilmek/ sevdamızın görkemli diliyle/ milyonlara bilincimizi/ güzeldir canımın canı güzeldir/ verebilmek açlıklarda ölümü gözlerken/ milyonlara sevincimizi. 1. ANLATICI — Dört can topraa dütü de kavga burda bitti mi? Dört can topraa dütü dümesine ama yürek dümedi. Kavga sürüyor, yürek kavgayı sürdürüyor. Direniyor, direnecek... Ne zamana kadar mı? Yeryüzünü ve gökyüzünü fethedene kadar. Özgürlük bu köhnemi zindanları yıkana, uluslar özgür olana, sömürü ve açlık yeryüzünden kalkana, ikence ve baskı yok olana kadar. Topraa düen dört can mı? Onlar bu kavgada, yeni bir dünya kurulana kadar hep yaayacak... Mutlaka ama mutlaka zulme, haksızlıklara karı olan her insan kırmızı karanfiller olarak onları orada bulacak. (Oynanan ortam müsait isa Grup Yorum'un "Gel ki afaklar Tutusun" kasetinden 'Direniçilerin Cevabı' çalınabilir) (Mar yava yava balamalıdır. Herkesin elinde 4 direniçinin resmi vardır) HERKES

TAVIR

VE BZLER DÖRT KIZIL KARANFLE SÖZ VERYORUZ K SAVA VE ZAFER NARALARIMIZDA SZ OLACAKSINIZ. O NARALARA SZ GÜÇ VERDNZ SZNLE BÜYÜDÜ KAVGA (Son sözler bittiinde marın sesi yava yava yükselir.)

52


HABERLER

SANATÇILAR PLATFORMU ÇALIMA RAPORU 16-24 Eylül 1990 tarihlerinde yapılan toplantılarda, sanatçılar tarafından olu turulan 'Emperyalist Sava a Kar ı' sanatçılar platformunun kurulu a amasını daha önceki sayılarımızda aktarmaya çalı mı tık A a ıda, yürütme kurulunun çatı ma raporunu yayınlıyoruz: 'Yürütme kurulu, ilk toplantısını 25 Eylül 1990 tarihinde yapmı tır. Bu toplantıda, di er platformlardaki tartı maların zlenmesi kararı alınarak. Deniz Türkali ve Abdullah Yılmaz platformları izlemeleri için görevlendirilmi tir. 23 Eylül 1990 tarihinde yapılan ikinci

toplantıda, di er platformların de erlendirilmesi yapılmı tır. Ayrıca sanatçılar plâtformunun yapaca ı eylemler, yine bu toplantıda tartı ılarak, a a ıda belirtilen tekide tespit edilmi tir. Kasım ayı içerisinde, platforma katılan bütün sanatçıların katıldı ı bir konserin düzenlenmesi. Bundan sonra konserlerini kitlelerin yo un oldu u akınlara ta ınması. FOSEM Grubu'nun ola gösterilerini sürdürmesi, Ortaköy Halk Sahnesi'nin sergiledi i 'Çıkarlarınız çin Kefen Giymeyece iz" adlı oyunun sürdürülmesi Yürütme kurulunun bu çalı ma raporu. sanatçılar platformu üyelerinin bilgisine sunuldu.

GRUP YORUM'UN ADANA KONSER Mersin tutuklanmasının ardından, bir sene sonra Adana'da verdi i görkemli katmerle Grup Yorum bir kez daha yasak deldi Seyhan Belediyesi Z Küttür enli i'nin en kalabalık izleyici sayısına ula an konseri, yakla ık 20.000 ki i izledi Dinleyicileri, hızla sürüklendi imiz sava tehlikesine kar ı çıkmaya ça ıran bir konu mayla ba layan konser, türküler, iirler, mesajlar re mar larla devam etti.

Konserin bitimine do ru yükselen co ku, büyük ço unlu un çekti i halayla doru a ula tı. Ertesi gün, enli in kapanı ı çin düzenlenen pikni e Grup Yorum sürpriz konuk olarak ça rıldı. Pikni e katılan 2000 ki iyle yeniden birarada olan, beraber halay çekip, türküler söyleyen Grup Yorum, bu bir buçuk saatlik birliktelikten sonra stanbul'a geri döndü

BOTAN BÖLGES NSANSIZLATIRILIYOR" BASIN TOPLANTISI Diyarbakır nsan Hakları ubesi ve Güneydo u Anadolu Projesinde bulunan 9 demokratik kitle örgütünün ortakla a yayınladıkları "BOTAN BÖLGES NSAN-

TAVIR

SIZLA TIRIYOR" ara tırma raporunun içeri inin gözlemlenmesi için, 19-22 Ekim günleri arasında bir inceleme gezisi yapan çe itli sanatçılar, 24.10.1990 günü, bu

53


gezilerinin sonuçlarını bir basın toplantısı yaparak kamuoyuna duyurdular. Saptanan somut verileri bir rapor halinde demokratik kitle örgütlerine, siyasi partilere, duyarlı bireylere ula tırılmasının sürdürülecei bildirilen toplantıda, Güneydou Anadolu Bölgesi'nde ya ayan insanların gönderdii bir de mesaj okundu: "Biz bugün tüm ırkçı baskılara, askıya alınan tüm haklarımıza kar ın bir direni sava ını sürdürüyorsak, bu sizin de

sava ımınızdır. Ama siz neredesiniz? Niçin sanatçılarınızla, yazarlarınızla, kitle örgütleriniz ve politik platformlarınızla yanımızda deilsiniz? Biz burada korkuyu yendik. Ama siz bizim ulusal kimliimizin sizinle olan derin balarını unutarak, yüzeysel vesveseler içinde bir kö eye çekiliyorsunuz. Oysa biz yazgımızı birlikte olu turmak, birlikte mücadele etmek, birlikte halkların mutluluunu, onurunu yaratmak istiyoruz."

AL POLAT'IN SAZ RESTAL, ORTAKÖY KÜLTÜR MERKEZ'NDE YAPILACAI GEREKÇESYLE YASAKLANDI

Saz sanatçısı Ali Polat'ın 20 Ekim 1990 günü Ortaköy Kültür Merkezi'nde yapmak istedii saz resitali "neden OKM'de yapmayı dü ünüyorsun" denilerek, yeni bir engelleme yöntemiyle yasaklandı. OKM yöneticileri, kültür ve sanat kurumları üzerindeki baskı ve tehtidi protesto ederken, resitali yasaklanan Ali Polat'ın yanında olduklarını ve tekrar ba vuru yaptıı takdirde, salonun kendisine kiralanacaını bildirdiler. TAVIR

Bir basın açıklaması yapan Ali Polat, "ikibinli yılların e iinde olan bir ülkede, hâli Ortaça 'daki keyfi uygulamanın geçerliliini ya atmak, her eyden önce toplumsal bir yaradır. Bir yandan AT sevdası, bir yandan "nsan Hakları ve Temel Özgürlüklerini Koruma Bildirgesi'ne atılan imzalar, bir yandan da demokrasi nidaları atılırken, türkülerimizin söylenmesini ve dinlenmesini engelleyen bu çadı ı anlayı ı kınıyor, protesto ediyoruz." dedi. 54


YERL GOBELS'LER  BA INDA Konya'da iki ortaokul ö rencisi, "kaset bulundurmak" suçundan polise ihbar edilip, gözaltına alındı. Grup Yorum'un piyasada serbestçe satılan ve hakkında bugüne kadar hiç bir soru turma açılmamı 5 kaselinden biri olan "Haziran'da Ölmek ZorBerivan" kasetinin suçlu gösterilmesi, temelinde "halktan yana olan sanata" dü manlıktan, egemen güçlerin keyfi tutum ve davranı larına bir yenisinin eklenmesinden ba ka bir ey ifade etmiyor. Grup Yorum bu konuda yaptı ı basın açıklamasında; "nsanlık tarihinin en karanlık döneminin mimarı, Hitler'in propaganda

bakanı Gobels, "kültür sözcü ünü' duydu umda elim belime (silahıma) gidiyor" diyordu. Ülkemizde yetti Gobelsler de Grup Yorum adını duyduklarında, "izin vermeyin, gözaltına alın, tutuklayın" emirlerini ya dırmaktan çekinmiyorlar. Dün "sava a hayır" dedi i için tutuklanan Nermin Alkan ile, bugün salt "Grup Yorum dinledi i" için ö rencilerin gözaltına alınmaları, zamanımızın Gobelsler'inin yeni bir icraatıdır. Bu uygulamayı protesto ediyor, hiç bir yasa ve ça dı ı uygulamanın halkın dilindeki türküleri engellemeyece ini bir kez daha vurgulamak istiyoruz. Ve diyoruz ki; "Türküler Susmaz, Halaylar Sürer" dedi.

FOTORAF VE SNEMA EMEKÇLER FOSEM, 21 Ekim 1990 tarihinde Liman  çileri Sendikası LKAT- 'in Mersin ubesi'nin ça rılısı olarak Mersin'e gitti. "Haksız Sava lar" konulu dia çalı masıyla kitlelerin moral de erlerini görsel-i itsel bir araçla (projeksiyon) etkileme ve dönü türme i leviyle önemli bir görev üstlendi. ORTAKÖY HALK SAHNES OYUNCULARI Ortaköy Halk Sahnesi, "Çıkarlarınız çin Kefen Giymeyece iz" adlı sokak oyununu, memur demeklerinde, i yerlerinde, Demokratik Kitle Örgütleri'nde ve sokaklarda sergilemeye devam ediyor.

FOSEM'in dia gösterileri Mersin ve Adana olmak üzere toplam 11 yerde sunuldu. Ayrıca liman i çilerinin çalı ma ko ullarıyla ilgili slayt ve video film çekimleri yapıldı. Bu çalı ma yakla ık 10 gün boyunca devam etti.

ORTAKÖY KÜLTÜR MERKEZ'NDE SERG Ankara'da Grup Ekin ve AFOG (Amatör Foto raf Grubu)'nun birlikte hazırladı ı ve Ankara Sanat Merkezi'nde sergiledi i "SAVA A HAYIR "adlı foto raf sergisi, Ortaköy Kültür Merkezi fuayesinde izlenebilir.

RFAN ERTEL "EER HAYIR DEMEZSENZ" Resim Sergisi 15 Kasım 1990 -15 Aralık 1990 Ortaköy Kültür Merkezi, Dereboyu Cad. No: 110 ORTAKÖY

TAVIR

55


ANKET 1) Gel ki afaklar Tutu sun kaseti içerik, biçim ve müzikalite olarak daha önceki kasetlere göre ileri bir a ama mı? Nasıl de erlendiriyorsunuz? 2) En çok hangi parçayı sevdiniz? Neden? 3) En sevmedi iniz parça hangisi? Neden? 4) çerik olarak süreci, mücadeleyi ve bugünün ya antısının karma ıklı ını yeterince aktarabilmi miyiz? 5) Halk müzi i aletlerine yeterince yer verebilmi miyiz? Parçalarda bizim müzi imizin tadı, kokusu var mı? Batı müzi inin etkisinde kalmı mıyız? 6) lk dinleyi te sözler anla ılabiliyor mu? 7) Sözler akılda kalıcı mı? 8) Kaset teypte çalarken parçalara e lik edebiliyor musunuz? 9) Hangi parçalara daha kolay e lik edebiliyorsunuz? 10)Parçalarımız içinde "i te bu parça beni anlatıyor" dedi iniz parça var mı? Parçalarda sizi çeken ne? 11)Kasette yeterince co ku ve dinamizm var mı? 12) Bu kasette insan sesleri (vokallerin kullanılması) çok mu fazla? Kula ınızı tırmalıyor mu? 13)Kula ınızı rahatsız eden bir enstrüman oldu mu?

14)Solistlerimizin sesine gitmeyen parçalar var mı? Hangileri? 15)Enstrümental parçaları sevdiniz mi? Bundan sonra da enstrümental parçalar yapmalı mıyız? 16)Kaset bir süre dinlendikten sonra "yorucu oldu u" eklinde bir görü var. Siz buna katılıyor musunuz? 17)Kaseti evde teybe koydu unuzda anneniz veya babanız ne söylüyor? Be eniyorlar mı? 18)Yorum'u hiç dinlemeyenler arasında, kaseti be enip de dinlemek için sizden isteyen oldu mu? Kaç ki i? 19)Bu kaseti dinlemesi için kaç ki iye önerdiniz? 20)Size hiç dinlememenizi öneren oldu mu? Neden? 21)Hiç minibüsçü tanıdı ınız var mı? Grup Yorum dinliyor ve minibüsünde çalıyor mu? 22)Köyünüzde Grup Yorum dinleyen var mı? 23)Sevdi iniz müzikçileri sıralamanız gerekse -Grup Yorum da içinde olmak üzere- ilk be e sırasıyla kimleri yazarsınız? 24)Bir enstrüman çalıyor musunuz? Hangi parçalarımızı çalmanız ho unuza gidiyor?

Grup Yorum'un bu anket sorularına verilecek yanıtların Ortaköy Kültür Merkezi Dere boyu cad. No:110 Ortaköy/STANBUL adresine gönderilmesini rica ediyoruz.

KÜLTÜR ve SANATTA TAVIR'A

ABONE OLALIM TAVIR YAYIN YAAMINI SZN KATKILARINIZLA SÜRDÜRECEK Abone Koulları: Yurtiçi: 1 Yıllık 45.000 TL/Yurtdı ı 1 Yıllık: 30 DM Hesap no: 5207 Ruhi UZUNHASANO LU AKBANK Ortaköy ubesi.

TAVIR

56


TANIMAK GEREK R SO UMU YÜREKLER

Nerde bir yi it direni görseler, küçümsemektir onların i i. Nerde bir büyük ülkü için çırpınan bir yürek görseler, bencillikten söz açarlar, ki isel doyumdan. Fırsatçılıktır, onlara kalırsa, kendini adaması insanın. Sahip çıkmak, bir ülkenin ya amına, kendi ya amından vazgeçecek kadar, duygulanmaktır gözünde onların. Kimseyle payla mazlar gerçe i, ne yargılarken vardır üstlerine, ne alıp bir durumu çözümlerken. Kıpırdamazlar, eylem deyince kavgaya ça ırdın mı, yoktur hiçbiri. Ama korkaklı ın kılıfı hazır, hafifletici sebebi ihanetin. Eyvallah mı ettiler boyun e meye, hepsi de birbirinden derin, birbirinden bilimsel bir sürü gerekçe. Hele edebiyatın adı geçmesin, hazır dillerinin ucunda ö üt: "Kavgadan söz açsan bile, kavgacı olma! üstüne gittin mi enlikname'nln, Haydar Haydar'ın, bakarsın soluu Hisar'da alırlar; hiç ürkütmeye gelmez Kareler'i. Hem senin eletirdiin ozan, görev de yaptı, sorumluluk da taıdı bir vakitler, imdi ne bakıyorsun Osmanlı kayııyla dolatıına?" En küçük bir haksızlıkta yüzlerine ate bastı ına bakmayın; tanımak gerekti inde onları, bakın nasıl zora ko tuklarına en büyük haksızlı ı a za alanı. Yüksek sesle okurken bir alanda halk adına yazılmı iirler, bakın nasıl ürperdiklerine tiksintiyle; nerde bir i yapılacaksa halka dönük orda göründüklerine bakmayın.

KEMAL ÖZER



1990 4 kasim