Page 1


TAVIR

KÜLTÜRVE SANAT YAŞAMINDA YIL: 1

SAYI: 3

HAZIRAN

1980

50 TL.

KAVGA EDEBİYATSIZ OLAMAZ EDEBİYATTA KAVGASIZ

265

TAVIR

17. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE NÂZIM HİKMET

267

Zeynep ERAY

285

Nâzım HİKMET

286

TAVIR-NIBCEĞU

DÜŞMANLAR

294

Pablo NERUDA

TAN ORAL İLE SÖYLEŞİ

295

TAVIR

MAKSİM GORKİ (1968-1936)

310

Yavuz TURAL

FIRTINA KUŞUNUN TÜRKÜSÜ

314

Maksim GORKİ

10. ÖLÜM YILINDA ORHAN KEMAL

316

Selim BODRUMLU

YABANCI

318

O r h a n KEMAL

DEĞİNMELER

321

TAVIR

ÇAĞRI

328

AMATÖR TİYATRO TOPLULUKLARI

SIRADAKİ AZINLIK ULUS KÜLTÜRLERİ­ NİN YAŞATILMASI


TAVIR * Sahibi: Mustafa SÜLKÜ * Sorumlu Yazı İşleri Müdü­ rü: Şevki ÖMEROĞLU * Abone Koşulları: Yurt içi; 6 Aylık 300 TL., 1 Yıllık 600 TL., Yurt Dışı: ABD 25 Dolar, F. Almanya 40 DM, İngiltere 10 Sterlin, Fransa 85 Frank * Posta Çeki: Mus­ tafa SÜLKÜ 12094 4 * İlan. Tam Sahife 2500 TL., 1/2 Sahife 1250 TL., 1/4 Sahife 625 TL. * Yazışma Adresi: Kurabiye Sokak, Akgün Apt. Kat 3 Taksim/İstanbul * Dergimizde yayınlanan yazı ve resimler, derginin adı gösterilerek kullanılabilir. Gön­ derilen yazı, resim ve ilanların sorumlulukları sahiplerine aittir. Bu yapıt ZAFER MATBAACILIK TESİSLERİNDE dizilip basılmış ve ciltlenmiştir.


Kavga Edebiyatsız Olamaz Edebiyat'ta Kavgasız Eleştiri-özeleştiri zamanı, yeri ve işlevi açısından devrimci bir mekanizmanın işlemesi için büyük önem taşır. Eleştiriyi işlevinden saptırarak yersiz, zamansız ve somut dayanıksız olarak yaparsak, adımız sekter, yıkıcı olur. Hedefimizi ise, geriletme anlamında yıp­ ratmış oluruz. Doğru tavır; önermeli, somut dayanıklı eleştirilerdir. Bu türden eleştiriler, mekanizmanın daha iyi çalışmasına, hızla yolalınmasına neden olur. Dergimize gelen eleştirilere —yergi, övgü— kısaca değinerek yanıtlamaya çalışalım. En başta dil sorunu var. Evet, dil sorunu di­ yoruz. Çünkü bu konuda gerçekten zorluk çekiyoruz. Okurlarımız; dergimizi en geniş kesime ulaştırmayı amaçlıyorsak, anlaşılabilir olunması gerekir diyorlar. Doğru tavır en çabuk ve en net anlatım yeteneğine sahip olmaktır. Fakat belli bir düzeyi tutturabilmek de­ neyim sorunudur. Unutulmamalıdır ki, dergimizin sürekli yazı kad­ rosunun kalemi eline alması henüz beşinci sayıyı yeni buldu. Dil gi­ bi çok özel ve önemli değeri olan bir konuda sanıyoruz belirli bir sü­ re daha zorluk çekeceğiz. Yeterlilik süreç sorunudur. Bir diğer eleştiri de, emekçilerin dergiyi anlamakta zorluk çekmeleri üzerine... Okurlarımızın da bildiği gibi, emperyalizmin kül­ tür politikasını kurumlarıyla birlikte teşhir mücadelesinde TAVIR sadece bir araç. Dergimiz ne M-L'nin a, b, c'si ne de kendisi. Kavranabilinmemiz konusunda asıl çaba okurlarımıza düşmekte. Okuya­ lım; öğrenelim, okutalım; öğretelim... Yol gösterici önerilerin yanısıra, ayakları havada «soyut ve entellektüel» türünden nitelemeler de yok değil. Buna yanıtı gene okur­ lar veriyor. «... mütevazi, sıcak, beklediğimiz yol ve hedef gösterici bir dergimiz var, artık. Gerisi keskin sirkecilik» TAVIR/267


Amaçladığımız şey kavgadan uzak edebiyatı kavgayla bütünleş­ tirmekti. Okurlarımızın bu konuda sağlıklı bir gelişme yolunda ol­ duğumuzu bildirmeleri tutarlılığımızın ifadesidir.

Bu sayımızda; Z. Eray'ın NÂZIM HİKMET'in 17. ölüm yıldönümü nedeniyle hazırladığı «Nazım Hikmet'in Değeri ve Türk Edebiyatın­ daki Özel Yeri» adlı inceleme yazısını yayınlıyoruz. Kuzey Kafkas asıllı azınlık ulusların kültürel dergisi NIBCEĞU ile «Azınlık Ulus Kültürlerinin Yaşatılması»na yönelik ortak yazı­ mız var. Geçen sayımızda karikatür sanatına ilişkin bir sunu yazımız vardı. Bu kez konunun ustalarından TAN ORAL'la bir söyleşimiz yer alıyor. 10. ölüm yıldönümünde ORHAN KEMAL ve büyük yazar MAK­ SİM GORKİ'nin hayat ve mücadelelerini anlatan anma yazıları ve birer de öykülerine yer verdik. Devrimci selamlarımızla.

TAVIR

268/TAVIR


17. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE

NÂZIM HİKMET • Zeynep ERAY NÂZIM HİKMET'İN DEĞERİ VE TÜRK EDEBİYATINDAKİ ÖZEL YERİ Sanat, toplumun maddi yaşanımdan kaynaklanan bir olay, bir olgu ise; sa­ natçı da bu toplumsal olayları estetik düzlemde yeni bir duyarlılık getirerek yan­ sıtan kişidir. Sanatçı, aynı zamanda toplumsal değişikliklere neden olabilecek düşünceler üretir ve bu düşünceler doğrultusunda eyleme girişir. Tarih sınıflar mü­ cadelesi sürecinde düşüncelerini eyleme dönüştüren gerçek sanatçılara tanık ol­ muştur. Sanatlarına yaşamlarını koyanlar, yaşamlarıyla birleştirip, yaşamlarıyla doğrulayanlardır. Soruna bu perspektif ışığında bakınca, bu yetkinliğe erişebilen sanatçı çok azdır. Bu anlamda gerçek devrimci sanatçı olabilmek zordan da öte bir olaydır. Tarihe baktığımızda bunu başarmış, sanatlarını yaşamlarıyla doğrulayan, düşüncelerini eylemleriyle birleştiren, bir çok edebiyatçı yazarı, oza­ nı, şairi görebiliyoruz. Ve Nâzım Hikmet'te tarihe adını bu yetkinliğe ulaşmış dev­ rimci bir şair olarak yazdırmıştır. Bu anlamda Nâzım Hikmet ulusal ve evrenTAVIR/269


sel bir sanatçımızdır. Nâzım, yaşamıyla, sanatıyla, onur içinde yaşamış bir sa­ natçı, büyük bir şairdir. Nâzım Hikmet, sürekli gelişen, kendini yenilemesini bilen, dünya şiirinde yep­ yeni bir çığır açmış, ulusal ve evrensel alanda kitleler üzerine büyük etki yap­ mıştır. N. Hikmet aynı zamanda gelecek kuşaklara hiç bir zaman önemini kay­ betmeyecek bir miras bırakmıştır. Mücadelesini, umudunu, coşkusunu, sevincini, heyecanını, yaşama direncini yitirmeden yaşamıştır. Yaşadığımız toplumda, şiirin önemi ve işlevi büyüktür. Şiir; devrimci müca­ deleyi en etkin biçimde yansıtması, insan ruhunu coşkunlandırması ve onun bu coşkusunu sürekli kılması açısından devrimci kültür ve sanat mücadelesinde bir zorunluluktur. Nâzım, şiirin önemi konusunda şunları söylemektedir: «Çağdaş şiirin görevi, buğday tarlalarının ve sanayi kuruluşlarının görevlerinden pek az farklıdır. Şiir de onlar kadar önemlidir. Bir zamanlar eski Yunan'da ve benim es­ ki zamanlar Türkiye'mde böyleydi bu. Fakat sonradan, başka toplumsal koşullar­ da, yaşamsal bir gerekliliğin zoruyla şiir, yapacak bir şeyi olmayan insanların oyuncağı oldu. Şimdiyse tarihsel gelişimin sonucu olarak şiir, yine başlangıçdaki rolüne dönüyor. Şiir sadece bir gereklilik değil, çağdaş toplumumuzun devrimci ilkelerinden biri; insanı, onun ruhunu ve sonunda insandaki temel değişimleri öğ­ renmenin en etkin bir aracıdır.» Nâzım, insanı ve toplumu anlamak için büyük bir mücadeleye girmiş sanat­ çıdır. Bu mücadelesini yürütebilmek için ilk başta toplumsal bilimleri anlamak ve özümlemek istemiştir. Gerçekte sanat olgusu diyalektik bir çelişkiden doğar ve gittikçe büyür ve gelişir. Bu çelişkiler sanat olayları için geçerli olduğu kadar sa­ natçı için de aynı derecede geçerlidir. Burada sanatçının üzerine düşen görev, bu iki olgu arasındaki bağıntıyı kurmaktır. Bu aynı zamanda diyalektiğin yasala­ rının her alanda geçerli olduğunu anlamakla mümkündür. Nâzım bunu gerçek­ leştirmiş bir sanatçıdır. Toplumsal bilimlere gösterdiği ilgi ve önemi doğa bilim­ lerine de göstermiştir. Sanatçının çağını her yönüyle izlemesi gerektiğini söy­ leyen Nâzım; «sanatçı, pratik insan faaliyetinin en önemli ve en ciddi işini ya­ pıyordu. O halde bu ciddi işin üstesinden gelebilmek için çağdaş gelişmelerden haberdar olmalı; hem toplumsal bilimler hem de doğa bilimleri planında gerekli bilgilerle silahlanman ve yenilikler izlenmeliydi,» diyor. Nâzım'da insan, toplum ve doğa sevgisini her zaman birlikte görebiliriz, ade­ ta birbirine kaynaşmış durumdadır. O, şiirlerinde, yaşama sevincini, umut, sevgi, barış, özlem, insanlık gibi duyguları işlerken bunları, doğa ve toplumsal olaylarla bir bütün olarak kavranması şeklinde verir. Nâzım Hikmet, Türk edebiyatında devrim yapmış bir sanatçıdır. Türk ede­ biyatının gelişim sürecine baktığımızda karşımıza ilk olarak divan edebiyatı, di­ van şiiri çıkıyor. Divan edebiyatı, her konuda, tran, Arap düşüncesinin, sanatının egemenliği altındadır. Onun ölçülerini, biçimini, kavramlarını, konularını almış, tır. Tümüyle öykünmeye dayanan divan şiiri, doğduğu topluma yeni bir öz, yeni bir anlayış getirememiştir. Daha sonraları Türk edebiyatında Tanzimat edebiyatı­ nı görüyoruz. Edebiyat alanında olduğu gibi tanzimat döneminde şiirde de gözler batıya çevrilmiş, ondan etkilenerek onun özelliklerini almaya çalışmıştır. Ancak bu değişim, edebiyata bazı yenilikler getirmesine karşın, gerek biçimde gerekse içerikte gerçek anlamda bir devrim yapılamamıştır; Tanzimatı izleyen ve Ser­ vet-i Fünun ve onun ardından Fecr-i Âti Şairleri batının burjuva sanatını tak270/TAVIR


lit etmeyi sürdürmüşlerdir. Türk edebiyatının kısaca gelişimine baktığımızda gördüğümüz gibi, Nâzım dönemine kadar Türk edebiyatında, Türk şiirinde dev­ rim yapılamamıştır. Nâzım, şiire politik içerik kazandırmanın yanısıra estetik anlamda da ye­ nilik getirmiştir. Ancak, Nâzım bunu şiirinde gerçekleştirirken geçmişi bütünüyle reddetmemiş, onu eleştirisel bir gözle incelemiş, olumlu yanlarını alarak şiirine uygulamasını bilmiştir. Gerçekte her sanatçı, geçmişin kültür değerlerini incele­ meden, araştırmadan, özümlemeden, bunları süzgeçten geçirmeden, ileri ve olum­ lu yanlarını almadan yeni şeyler üretemez. Yani geçmişin mirasının olumlu yan­ larını değerlendirmeyen, bunları yadsıyan bir sanatçı, içinde yaşadığı toplumun kültürünün tarihsel gelişimini bir kenara itiyor demektir. Nâzım'da bu duyar, lılığı en güzel biçimde görüyoruz. Ve Nâzım bunu uygularken daha çok halk şiirinden yararlanmıştır, (Şeyh Bedrettin Destanı). Geçmişin kültür mirasını de­ ğerlendiren N. Hikmet, Türk şiirine yeni düşünceler, dinamik konular, yeni bi­ çimler getirmiştir. Şiirindeki biçimsel yenilik, içeriğinde de görülür. Şiire, ide­ olojik, ekonomik ve politik anlamda bir dünya görüşü kazandırarak, edebiyata toplumsal bir anlayış getirmiştir. Nâzım'ın özelliklerinden biri de Türk toplumunun insanını anlatırken onu özelliklerini, toplumsal olaylarla, toplumsal gerçeklerle içice verir. Onun şiirle­ rinde bireysel yaşantının işlenişinden, toplumsal sorunlara, halkımızın yaşan­ tısına, oradan da evrensel görüşlere, duyuşlara gidilmiştir. Nâzım, Türk köylüsünü en güzel biçimde anlatırken, aynı güzellikte dünya proletaryasını da anlatır. Onun şiirine baktığımızda, faşizme ve emperyalizme karşı mücadeleyi, bağım­ sızlığı, eşitliği, barışı, kardeşliği, yaşam mücadelesini görüyoruz. Ve bu şiir­ leriyle mücadelemize ışık tutuyor, yolumuzu aydınlatıyor. YAŞAMI VE MÜCADELESİ Nâzım Hikmet, Doğu Berlin'deyken kendisini, bir başkasının anlatabilece­ ğinden çok daha iyi anlatan otobiyografisini 11-9-1961'de yazmıştır. 1902'de doğdum doğduğum şehre dönmedim bir daha geriye dönmeyi sevmem Uç yaşımda Halep'te paşa torunluğu ettim ondokuzumda Moskova'da komünist üniversite öğrenciliği kırkdokuzumda yine Moskova'da Tseka-parti konukluğu ve ondördümden beri şairlik ederim kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir kimi insan ezbere sayar yıldızların adını ben ayrılıkların ben hasretlerin hapislerde de yattım büyük otellerde de açlık çektim açlık grevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir otuzumda asılmamı istediler kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini verdiler de TAVIR/271


otuz altımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu . elli dokuzumda on sekiz saatta uçtum Prag'tan Havana'ya Lenin'i görmedim nöbet tuttum tabutunun başında 924'de 901'de ziyaret ettiğim anıt kabri kitaplarıdır partimden koparmağa yeltendiler beni sökmedi yıkılan putların altında da ezilmedim 951'de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün 52'de çatlak bir yürekle dört ay sırt üstü bekledim ölümü sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım şu kadarcık haset etmedim Şarlo'ya bile aldattım kadınlarımı konuşmadım arkasından dostlarımın içtim ama akşamcı olmadım hep alnımın teriyle çıkardan ekmek paramı ne mutlu bana başkasının hesabına utandım yalan söyledim yalan söyledim başkasını üzmemek için ama durup dururken de yalan söylemedim bindim tirene uçağa otomobile çoğunluk binemiyor operaya gittim çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21'den beri camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye ama kahve falına baktırdığım oldu yazılarım otuz kırk dilde basılır Türkiye'mde Türkçemle yasak kansere yakalanmadım daha yakalanmam da şart değil başbakan filan olacağım yok meraklısı da değilim bu işin bir de harbe girmedim sığınaklara da inmedim gece yarıları yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında ama sevdalandım altmışıma yakın sözün kısası yoldaşlar bugün Berlin'de kederden gebermekte olsam da insanca yaşadım diyebilirim, ve daha ne kadar yaşarım başımdan neler geçer daha kim bilir. Şiir yazmaya neden ve nasıl başladım sorusuna yanıtı şu oluyor Nâzım Hik­ met'in; «Onüç yaşlarındaydım. Istanbuldaydık. Karşımızdaki evde yangın çıktı. Yangını ilk görüşüm. Şaştım, korktum. Ve ben bir saat sonra ilk şiirimi yaz­ dım. Yangın. Vezni, büyükbabamın yüksek sesle okuduğu aruzla yazılmış şiir­ lerden kulağımda kalan ses taklitleriyle yapılmıştı, Yani ne aruzdu, ne de he272/TAVIR


ceydi, serbest vezindcnse haberim yoktu, uydurmaydı. Dili de öyle, Osmanlıca taklidiydi. Konusuysa şu: Yanıyor yanıyor Mütkiş terakeler Çekiyor ağuşuna bu advi beşer Haneler, fakirler, yetimler...» Kendisinin de belirttiği gibi ilk şiirini onüç yaşında yazan şair, ondört ya­ şında ikinci şiirini yazmıştır. Birinci Paylaşım Savaşının yaşandığı o dönemler­ de, Çanakkale'de şehit olan dayısından etkilenen Nâzım, ikinci şiirini yurtse­ verlik duygularıyla savaş için yazmıştır. Şiirlerini açık bir anlatımla yazan Nâzım, o dönemde hececidir. Hece vezinli şiirlerinde romantik, dinine bağlı olmasına karşın ileriye dönük yeteneği göze çarpar. İşlediği konular sevgi, özlem, ölüm, düş, yücelik, yakınma vb. dir. Ayrıca o dönemdeki şiirlerinde din öğesi özel bir yer tutar. Çünkü Nâzım, hem okul döne­ minde, hem de evde dini eğitim görmüştür. Ve ilk şiirlerinde Nâzım toplum­ sallıktan uzaktır. 3 Ekim 1918'de «Yeni Mecmua»da mezarlıklarda ağlayan, ha­ yatında sevmiş ölüler üstüne yazılan «Serviliklerde» adlı şiirinin yayınlandığını görüyoruz. Nâzım, aşk ve doğa üstüne ilk şiirlerini yazdığı sırada, İstanbul'da hükümet İngiliz ve Fransız emperyalizminin uşağı haline gelmiş ve bu işgalcilere boyun eğmeyen bir çok memur ve yüksek rütbeli ordu komutanları görevlerinden alın­ mış ve toplu tutuklamalar başlamıştı. Ancak diğer tarafta Nâzım Hikmet'inde içinde bulunduğu Hamidiye öğretim gemisinde eğitim ve hayat günlük akışı içinde sürmekteydi. Nâzım'ın bu okulda gördüğü edebiyat eğitimi, saray edebiyatı olarak nitelediğimiz divan edebiyatı, divan şiiri idi. Divan şairlerinden Bakî, Nefî, Fuzuli'nin yapıtları öğretiliyor ve ayrıca hocası Yahya Kemal'in şiirleri de oku­ tuluyordu. Bu eğitime bağlı olan Nâzım' Hikmet aşk ve doğa şiirlerini bu koşul­ lar içinde yazmıştır. Aşk şiirlerine baktığımızda daha çok gençlik yıllarının duyguları içinde, sevdikleri üzerine yazdığı şiirlerdir. Bir ilahi gibi içten duyulur Seven gönüllere aşina sesin : Rüyaya daldıran şarabını sun Önünde gönlümle gelirken dize Şu yanan alnıma bir kere dokun, Azize! Gözleri nurdan Azize!.. (Azize) Yukarıdaki dizeler bir sevgiliye olan özlemi, sevgiyi, hayranlığı dile getirmek­ tedir, onyedi yaşında yazmış olduğu bu şiir Nâzım'ın ikinci aşk şiiridir. Mustafa Kemal'in önderliğinde işgalcilere karşı verilen mücadele, her yerde ayaklanmalara neden oluyordu. Askeri deniz okulunda da ayaklanma olmuş ve bir çok kişi okuldan atılmıştı. Bunların arasında Nâzım Hikmet'te vardı. 1919 yazın­ da bu olayı Nâzım kısaca şöyle anlatıyordu: «Mustafa Kemal önderliğinde çeteTAVIR/273


lerin işgalcilere karşı savaştığı haberleri geliyordu Anadolu'dan. Bütün bunlar sabrımızı taşıran son damlalar oldu ve ayaklanmaya karar verdik.» Nâzım Hikmet'in bundan sonraki şiirlerinde belli bir değişim görülmektedir. Şiirlerinde dinsel-gizemli hava ortadan kalkmaya başlamıştır. O artık emperya­ lizmin işgali altındaki bir ülkenin şairi olma bilinciyle kitlelere seslenmektedir. Şiirlerinde acıdan, tasadan, yalnızlıktan söz ediyorsa, bunlar yurdunun acı ve tasalarıdır. Yağmur serpeliyor... Yağmur değil bu, Teselli yağıyor sanki göklerden. Yağmur serpeliyor... Yağmur değil bu, Kalbe dert yağıyor sanki göklerden (YAĞMUR) Kimsesiz, son matemin yaşıyan bir yâdıyım; Bir ah bile demeden can veren yiğitlerin Yollarını gözleyen illerin evlâdıyım! Şimdi tâ uzaklara, Şarka dönerken yüzüm, Anladım ki zavallı yurdumun acısını Duymayan bu beldede kimsesizim, öksüzüm! (ÖKSÜZLÜK) 16 Mart 1920'de İstanbul, emperyalizm tarafından resmen işgal edilmiş, her yerde işgal birliklerinin komutanı Wilson'un emirlerini taşıyan bildiriler yayın­ lanmıştır. Diğer yanda Anadolu, ulusal kurtuluş mücadelesini başlatmıştı. Nâzım, ülkesinin bu durumunu gözlemlemiş olup, güncel ve siyasal konuları içeren mü­ cadele ve çağrı şiirleri yazmıştır; Sen! Ezilmez hakkını çiğnettirenleri ez!.. Ey! Sade âcizleri düşkünleri titreten!... Ey! Daima zulmette arkadan hücum eden Ah ey! Adalı Haydut şunu unutma ki biz Mukaddes haklarını ezdirmeyenlerdeniz!.... (16 MART) İstanbul'un işgali üzerine yazılmış olan bu şiirin son bölümünü içeren yukardaki dizelerde mücadeleye çağrıyı görüyoruz. Nâzım Hikmet'te ilk marksist bilgilenmeyi 1921 yılında görürüz. Bunun oluş­ masında en büyük etken, Anadolu'ya gidişi ve Anadolu'da sosyalist görüşlere sahip insanlarla tanışmasıdır. Nâzım'ın görüşlerinde ve şiir anlatımında başlayan değişimin ilk örneği «Meşin Kaplı Kitap» adlı şiiridir. Bu şiirinde dinsel inanca karşı çıkar, Adem'in, Havva'nın, Nuh'un uydurma şeyler olduğunu, dinin yüzyıllar boyunca insanları uyutmak için bir araç olduğunu belirtir. Din yoluyla insanlara vaadde bulunurken, diğer yanda efendilerin, ağa­ ların düzeninin işlediğini anlatır ve şiirin son bölümünde şöyle der; Biz bu ağacımızın dibinde ölürken aç, Efendiler gösterip sırıtan dişlerini 274 /T A VIR


Birer birer topluyor bütün yemişlerini... Efendiler, ağalar, evliyalar, keşişler Ebedî karanlığın boğulsun kollarında Artık temiz ruhların aydınlık yollarında Sade bir din, bir kanun, bir hak : işliyen-dişler... (MEŞİN KAPLI KİTAP) Anadolu'daki Nâzım Hikmet, şairlerin anlattıkları, onların betimledikleri Anadolu'ya hiç benzemediğini gördü. O yıllarda Anadolu yoksulluk, acı, karanlık demekti Nâzım Hikmet «Yaşamak Güzel Şeydir Kardeşim» adlı öyküsünde Ana­ dolu yolculuğunu, kendi üzerindeki etkilerini ve gördüğü gerçekleri en iyi şe­ kilde anlatmaktadır. Ayrıca şiirlerinde Anadolu'nun gerçek görünümünü bütün çıplaklığıyla vermiştir. Aşağıdaki dizelerde Nâzım şöyle diyor; Hasta öküzlerin yaşlı gözlerinde dinledik taşlı tarlaların sesini Gördük ki vermiyor toprak artık altın başaklı nefesini kara sabanlara! Rüyada gezer gibi gezmedik Hayır, bir çöplükten bir çöplüğe ulaştık. İşte biz o diyarı böyle dolaştık Basık suratı asık evler köstebek yolu sokakların üstünde vermiş kafa kafaya. kalbur göğüslü oğlu kel başlarımda mültezimin tırnakları oyulu, kızıyla karısıyla kağnısıyla (YALNAYAK-1922) Yukarıdaki dizelerde görüldüğü gibi Anadolu gerçeği yalın bir dille an­ latılmıştır. Anadolu gerçeğinin, Nâzım Hikmet'in yaşamı ve yaratıcılığında önemli bir etkisi vardır. Anadolu'daki o günler yani ulusal kurtuluş mücadelesinin verildiği günler, Nâzım Hikmet'in marksist bilgilenme sürecini kapsar. Aynı zamanda şair ve yurttaş olarak bilinci biçimlenir. Artık o, sınıfların varlığına ve sınıf­ lar mücadelesinin gerekliliğine inanmış bir şairdir. TAVIR/275


1922-1925 yılları arasında Rusya'da kalan Nâzım Hikmet; Batum yoluyla gelmişim Anadolu'dan Bir sualciğim var Lenin yoldaşa (BAZI ANILAR) «Bazı Anılar» adlı şiiriyle Rusya'ya nasıl geldiğini belirtir. Ve Rusya'daki iz­ lenimlerini şöyle anlatıyor; «Acelesiz, ağır ağır dolaşıyorum sokaklarda. Duvarlar afişlerle donatılmıştı. Duvar boyunca bir afişten ötekine yürüyor, sosyalist alfabeyi a'dan z'ye öğreniyordum böylece. İnsandan bir pramitti bir tanesi. Tabanda iş­ çiler ve köylüler duruyordu. Onların omuzları üzerine ise; sımsıkı, zenginler yerleş­ mişti. En üstte de Çar ve Tanrı vardı. Çarklık Rusya'sının toplumsal düzeni işte böyle ve çok doğru olarak tasvir edilmişti bu afişte.» Rusya'da kaldığı süre içersinde, Moskova'da iktisat ve toplumbilim öğrenimi görmüştür. Burada geçirdiği günler Nâzım'ın yaşamında önemli bir deney ol­ muştur. Devrim yapmış bir ülkenin getirdiği ve getirmekte olduğu sonuçları gör­ mek olanağını bulmuş ve yaratılacak olan proletarya kültürünün gelişim aşa­ malarını gözlemlemek Nâzım Hikmet'in görüşlerini ve şiirlerini büyük ölçüde etkilemiş olup, onun gelişmesine neden olmuştur. Rusya'da gördüğü «Açlar» adlı filmden etkilenerek yazdığı «Açların Gözbebekleri» adlı şiiri «serbest nazım»la yasılmış ilk şiiridir. Değil birkaç değil beş on otuz milyon aç bizim! Ağrımız büyük! büyük! büyük! Fakat artık imanımıza inemez tokat! Demirleşti bağrımız, Çünkü ağrımız 30.000.000 deli göz bebekleri! göz bebekleri! (AÇLARIN GÖZ BEBEKLERİ-1922) Bu yeni şiir sisteminin, Nâzım Hikmet'te oluşmasına Sovyet şiirinin özel­ likle Mayakovski'nin katkısı büyük olmuştur. Moskova'da yazmış olduğu şiirlerle özellikle «Gözlerimiz» şiirinde belli bir seviyeye ve şiir gücüne ulaşır. Ancak bu şiirlerinde devrimi soyut bir anlatımla, devrimciyi ise bir dev, yenilmez bir sa­ vaşçı olarak verir. Bana bak!. bey! Avanak! 276/TAVIR


Elinden o zırıltıyı bir aksana! Sana, üç telindeüç sıska bülbül öten üç telli saz yaramaz! Bana bak! hey! Avanak! üç telinde üç sıska bülbül öten üç telli saz dağlarla dalgalarla kütleleri ileri atlatamaz. (YENİ SANAT) 1922'de yazdığı bu «Yeni Sanat» adlı şiirinde, Türk şairlerine seslenerek, on­ ların yaşamdan kopuk, halkın mücadelesinden uzak olan şiirlerini sert bir dille eleştirmektedir. Kurtuluş mücadelesinin sona ermesi ve Cumhuriyetin kurulmasıyla, o dönem Türkiye'sine bazı demokratik özgürlükler getirmişti. Böylece 1923'de İstanbul'da T.S.İ.K.P'si (Türkiye Sosyalistİşçi-Köylü Partisi) yasal olarak çalışmalarına baş­ lamıştı. Yayın organları «Orak-Çekiç» gazetesi ve 'Aydınlık' cerglsiycü. Aralık 1924'de Türkiye'ye dönen Nâzım, «.Sosyalist Aydınlık» dergisinde yaz­ maya başlar. Moskova'da yazdığı ve daha sonra. Türkiye'de yazmış olduğu şiir­ leri bu dergide yayınlanıyor, ayrıca dergiye yazdığı yazılarda hakim sınıfların kuyrukçuluğunu yapan şair ve yazarların gerçek yüzlerini açığa çıkarıyordu. Di­ ğer yanda, öznel duygulanmaları aşan, toplumsal yaşamın bütün yönlerini yan­ sıtan, sorunlara çözüm getirebilen bir edebiyatın oluşabilmesi için genç edebiyat­ çılara çağrıda bulunuyordu Bu çağrısıyla çevresinde bir çok genç şair ve yazar toplanmasına sağlamışsa da, bu hareketin gelişmesi siyasal baskılarla engel­ lenmiştir. Daha sonra Nâzım Hikmet, 1924'den beri üyesi bulunduğu Türkiye Komünist Partisi tarafından bir yeraltı basımevi örgütlemesi için İzmir'e gönderilmiştir. Nâzım bu görevini şöyle açıklıyor: «Karanlık, dar bir kaban'da yaşamak zorun­ daydım o zaman. (Bizde kulübeyi böyle adlandırırlar). Ağır tahta bir kapısı olan, küçük, taştan, penceresiz ve ışıksız bir evcikti bu. Geceleri özgürlüğe çıkar, ka­ ranlık yollardan gizlice yeraltı toplantılarına giderdim. Sonra yeniden kaban'a döner ertesi geceye kadar otururdum orada. Böyle bu gözgözü. görmez karan­ lıkta yaşadım birkaç ay. Parasızlıktan gaz lambası kullanmak olanağı yoktu. Sa­ dece bir aralıktan sızan ipince, kibrit çöpü inceliğinde bir gün ışığı duvarların arkasında güneş, ışık ve gökyüzü olduğunu anımsatırdı.» Yüreğimiz topraktan aldı hızını; altın yeleli aslanların ağzını yırtarak gerindik! Sıçradık; şimşekli

(Literaturnaya Gazeta 29.12.1951)

TAVIR/277


şimşekli rüzgara bindik! Kayalardan kayalarla kopan kartallar çırpıyor ışıkta yaldızlanan kanatlarını Alev bilekli süvariler kamçılıyor şaha kalkan atlarını! Akın var güneşe akın! Güneşi zaptedeceğiz güneşin, zaptı yakın! Yukarıdaki dizeler bize halkın devrimci coşkusunu verirken, diğer bir bölü­ münde daha güzel bir yaşam.için mücadelenin gerekliliği ve mücadele için ka­ rarlılık, özverinin ve inancın gerekli olduğudur; Düşmesin bizimle yola evinde ağlayanların gözyaşlarını boynunda ağır bir zincir gibi taşıyanlar! Bıraksın peşimizi kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar! Ölenler döğüşerek öldüler; güneşe gömüldüler. Vaktimiz yok onların matemini tutmaya! (1924) Nazım Hikmetin ilk şiir kitabı «Güneşi İçenlerin Türküsü» 1928'de Bakü'de yayınlanmıştır. 1921 -1928 yıllarını kapsayan bütün şiirleri yer almaktadır bu kitapta. Bu şiir kitabında yeralan «Emperyalizmin Duvarı» adlı şiirinde dünya halklarını faşizme ve emperyalizme karşı çıkmaya, barış ve özgürlüğü savun­ maya çağırıyordu. Halkın güçlülüğünü ve kendine güveni olması gerektiğini şu dizelerinde vurguluyor; O duvar o duvarınız vız gelir ,bize, vız! Biz bu günün kahramanı, yarının münâdisiyiz. Bu durmadan akan, yıkıp yapan, akışın TAVIR/279


çizgilenmiş sesiyiz. Adımlarını tarihin akışına uyduran temelleri çöken bugüne vuran yarını kuran, kahraman demektir. 1925'de tekrar Moskova'ya dönmek zorunda kalan Nâzım, 1928'in Nisanında Türkiye'ye yeniden döndü. Sınırdan izinsiz geçtiği gerekçesiyle Hopa hapisanesine gönderilerek burada Üç ay tutulan Nâzım Hikmet, daha sonra Rize hapisanesine, İstanbul'a ve Ankara'ya gönderilerek yedi ay sonra serbest bırakılmıştır. Bu dönemde, Nâzım Hikmet'in şiirinde temel öğe mapusluktur. Ve bu şürine iki ayrı biçimde yansır; hapisteki insanın gözlemleri ve hapisteki insanın duy­ gusallığı biçiminde. «Hopa Mapusanesi Notlarından» başlığı altında toplamış olduğu şiirleri, onbeş yıl sonra bir başka hapisanede yazacağı «Memleketimden İnsan Manzaraları» kitabının başlangıcı olur. «Hopa Mapushanesi Notlarından» da ilk destansı denemelerini «Kız kapan oğlu Vehpi ve çocuk Muhittin'e dair», «Demir kafeste dolaşan aslan», «Bayramoğlu», «Sükut» ta yazar. Sanatçının her türlü engellere, baskıya karşı susmayacağını şiiriyle dile ge­ tiren Nâzmı Hikmet bir yazısında bu konudaki görüşlerini şöyle açıklıyor: «Dö­ nemlerinin karanlık güçleriyle savaşan ilerici sanatçılara her ülkede ve her çağda raslanır. İnsanların mutluluğu ve dünyada güzel bir yaşam için savaşa giren bu ilerici sanatçılar her zaman karanlık güçlerce kuşatılmış, kovuşturulmuş, bas­ kıya uğratılmış, hapsedilmiş ve öldürülmüşlerdir. Fakat onlar hiçbir baskı ve tehdidin, hiçbir ölümün, hiçbir yalanın, tarihin akışını, iyiye, güzele, haklıya ve mutluluğa yöneliğini durduramayacağını bilirler. Ve bu yazarların yapıtları ve bütün yaşamları gelecek kuşaklara örnek olur.» (Resimli Ay - 1929) 1929 yılında, Türkiye'de çıkan ilk kitabı «835 Satım yayınlamıştır. Bu kita­ bıyla, hem geniş okur yığınlarına seslenmiş hem de şiirlere ilişkin görüş edine­ bilmelerini sağlamıştır. 1931'de «Sesini Kaybeden Şehir 3» adlı şiir kitabını yayınlamıştır. Adedi devir sıfır Şehir sustu Kenetlendi nokta nokta şehrinin asfalt - beton çenesi: bindokuzyüz nokta nokta senesi nokta nokta ayında... Cadde boş. Bir uçtan bir uca koş. Cadde boş 280 /TAVIR


bomboş cebim gibi... NAFİLE konuşmaz sesini kaybeden şehir: okşamazsa eğer ONLARIN ceplerinde kilitlenen elleri bakır telleri... (SESİNİ KAYBEDEN ŞEHİR) Bu şiirde Nâzım Hikmet, ulaşım işçilerinin greviyle şehrin bir ölü şehir ha­ line geldiği ve sesini kaybettiğini anlatıyor. Çünkü, şehrin yaşamına can veren emekçilerin greviyle ulaşım durmuş, şehir sessizliğe bürünmüştür. Onun için: başlayan, biten, başlıyan iş var. Sorgu soruş yok... Gidiş var. Duruş yok... O milyonların milyonda biridir. O bir sıra neferidir... «Sıradaki» şiirinin son dizelerinde görüldüğü' gibi, devrimci Türk işçisi an­ latılmaktadır. «Sıradakinin Ölümü»nde ise: hapiste ölüme giderken bile o, yaşam ve mü­ cadelesinde olduğu gibi gözüpektir. Ye yanındakinin kanlı başı onun omuzuna eğilince ona sıra gelince sayısını saydı... Nâzım Hikmet şiirinde, bu insanların ölüme giderken bile güçlü olduklarını vurguluyor. Diğer yanda idealist düşünceye sahip olan insanlar verilen bu mücadelelerin sonucunu görememekte, başarıya ulaşamayacağını ve sonunun yıkım ve acı oldu­ ğunu söylüyorlar ve: Nâzım'a mücadeleden el çekmesini öğütleyerek «Yoksa Ke­ rem gibi yanacaksın sen de» diye akıl hocalığı yapıyorlar. Nâzım Hikmet bu öğüt­ lere ve bu düşünceye sahip olanlara «Kerem Gibi» adlı şiiriyle yanıt veriyor. O diyor ki bana: — Sen kendi sesinle kül olursun ey! Kerem gibi

yana yana...

Ben diyorum ki ona: — Kül olayım Kerem gibi yana yana... TAVIR/281


Ben yanmasam sen yanmasan biz yanmasak, nasıl çıkar karan— —lıklar aydın— —lığa Şair, karanlıkların mutlaka bitip yerine aydınlık, güzel günlerin geleceğine inanmaktadır. «Nikbinlik» şiirinde bunun en güzel örneğini görüyoruz. İnanın: güzel günler göreceğiz çocuklar güneşli günler göre— —ceğiz... Nâzım Hikmet'in bu inancını «Hiç Bir Ağaç Böyle Harikulade Bir Yemiş Vermemiştir» adlı şiirinde de görmekteyiz. Topraktan ateşten ve denizden doğanların en mükemmeli doğacak bizden ve insanlar ellerini korkmadan düşünmeden birbirinin ellerine bırakarak yıldızlara bakarak; — «Yaşamak ne güzel şey!» diyecekler; Topraktan ateşten ve denizden doğanların en mükemmeli doğacak bizden... 1932 yılında İstanbul'da «Gece Gelen Telgraf» adlı yeni bir şiir kitabını ya­ yınlamıştır. 1932 yılının sonlarına doğru Nâzım Hikmet'i yeniden tutuklanmış olarak görüyoruz. Bu kitabıyla, komünizm propagandası yapmakla suçlanıyordu. Tutuklu bulunduğu Bursa hapisanesinde «Karıma Mektup» adlı en güzel lirik şiirlerinden birini yazmıştır. ölüm bir ipte sallanan bir ölü 282/TAVIR


Bu ölüme bir türlü razı olmuyor gönlüm. Fakat emin ol ki sevgili; zavallı bir çingenenin kıllı, siyab bir örümceğe benzer eli getirecekse eğer ipi boğazıma mavi gözlerimde korkuyu görmek için boşuna bakacaklar Nâzım'a! Ben, alaca karanlığında sabahımın dostlarımı ve seni göreceğim, ve yalnız yarı kalmış türkünün acısını toprağa götüreceğim... Beş yıl hapse mahkum olan şair, daha sonra Cumhuriyetin 10. yıl dönümü nedeniyle çıkarılan afla, 1933'de serbest bırakılmıştır. O dönem Türkiye'sinde ül­ kelerin dış ticareti ve ekonomisi bütünüyle emperyalizmin eline geçmişti, 1935 yı­ lında Hitler Almanyası, Türkiye dış ticaretinin yarısını kendi eline geçirmiştir. Nâzım Hikmet ülkenin bu somut durumundan hareketle 1936'da «Alman Faşiz­ mi ve Irkçılık Teorisi» adlı bir broşür yayınladı. Broşürde, faşizmin halklar için en acımasız bir uygulama olduğunu anlatır ve ayrıca Alman faşizminin Tür­ kiye'deki uşaklarının gerçek yüzlerini açıklar. Bundan önce 1935'de yayınladığı «Portreler» adlı şiir kitabı yergi şiirlerini içeriyordu. «Cevap 1», «Cevap Numara 2», «Cevap 3», «Provakatör», «Bir Provakatör Üs­ tüne Hiciv Denemeleri», «Sen» vb. şiirlerinde gericileri sert bir dille eleştirerek onların gerçek yüzlerini açığa çıkarmaktadır. 1938 yılında Nâzım tekrar tutuklanmış ve 28 yıl cezaya çarptırılmıştır. Bu cezaya çarptırılışını Nâzım Hikmet; «Tek suçum, halkımı ve yurdumu çok sevmemdir.» olarak açıklıyor. Nâzım hapisanede sürekli gözaltında bulunmasına ve hasta olmasına kar­ ın mücadelesinden ve yazma eyleminden hiç bir zaman vazgeçmemiştir. Onlar ümidin düşmanıdır sevgilim, akar suyun meyve çağında ağacın serpilip gelişen hayatın düşmanı Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına —Çürüyen diş, dökülen et— bir daha geri dönmemek üzere yıkılıp gidecekler. Ve elbette ki sevgilim, elbet, dolaşacaktır elini kolunu sallaya, sallaya dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle: işçi tulumuyla bu güzelim memlekette hürriyet (9 EKİM 1945)

TAVIR/283


«9 Ekim 1945» adlı şiiriyle halkın düşmanlarının kimler olduğunu en iyi şe­ kilde anlatmaktadır. Nâzım, mapusdayken bile insanların yıkıma düşmemelerini ve yasama direnç­ lerini hiç bir zaman kaybetmemelerini öğütlüyordu. «Hapiste yatacak olana bazı öğütler» adlı şiiri buna verilecek en güzel örneklerden biridir; İçinde bir tarafında yapyalnız kalabilirsin. Kuyunun dibindeki taş gibi. Fakat öbür tarafın dünyanın kalabalığına öylesine karışmalı ki, sen ürpermelisin içerde, dışarda kırk günlük yerde yaprak kıpırdasa. Nâzım Hikmet 1951'de ailesini ve dostlarını bırakarak Türkiye'den kaçmak zorunda kalmıştır. Nâzım'ın bundan sonraki yaşamını ayrı bir dönem olarak değerlendirebiliriz. On iki yılı kapsayan dönemin büyük bir bölümünü Moskova'da geçirmiştir. Bu­ nun yanısıra bir çok ülkeye gitmiş ve çeşitli konferanslara katılmıştır. Bunlar arasında, Varşova, Paris, Varna, Prag, Sofya, Berlin, Havana ve Tanganika'yı sayabiliriz. Ancak onun yüreği yurt özlemiyle yanmaktadır. Ve o dönemde yazdığı şiir­ lerinde işlediği konular, yurt ve aile özlemi, ayrılık acısıdır. Yurduna dönebilme ve ona kavuşabilme isteği şiirlerinde dolup taşar; İçimde acısı var yemişi koparılmış bir dalın, gitmez gözümden hayali Halic'e inen yolun, iki gözlü bir bıçaktır yüreğime saplanmış evlât hasretiyle hasreti İstanbul'umun. (Benim oğlan fotoğraflarda büyüyor, 1954) «Sofya'dan» adlı şiirinde de aynı duygular içersindedir Nâzım; Ama İstanbul'dan uzak her şeyi arıyorum, Üsküdar cezaevinin görüşme yerini bile... (Sofya'dan, 1957) 1959-1963 yılları arasındaki yapıtları «Son Şiirleri» adlı kitapta toplan­ mıştır. Nâzım, yurt özlemini, ona yeniden kavuşabilmeyi içeren şiirlerinin yanında, yurdundaki toplumsal ve siyasal olayları anlatan şiirler de yazıyordu.

Bir ölü yatıyor ders kitabı bir elinde bir elinde başlamadan biten rüyası bin dokuz yüz altmış yılı Nisanında İstanbul'da Beyazıt Meydanı'nda (Beyazıt Meydanı'nındakiÖlü, 1960) 284/TAVIR


Nâzım Hikmet'in bütün yaşamı boyunca, şiirlerinin kahramanı, yaşamının ve yaratıcılığının coşku kaynağı insandı. Onun özlediği insan, «ekmeği ve karan­ fili parasız olarak» alabilecek olan sınıfsız toplumdaki insandı. Nâzım insanların; Yarin yanağından gayrı her şeyde, her yerde hep beraber olmalarını istiyordu. Bizler, Nâzım Hikmet'in yaratıcılığını iyice özümleyip, yapıtlarının yorumu­ nu yapmadan, geleceğin devrimci edebiyatının yaratılması eksik kalacaktır.

Nâzım HİKMET

SIRADAKİ Başladı işte Bitirdi işi... Başlarken avaz avaz bağırmadı. Bitirdi ve; — Gelin seyredin, diye dört yanı çağırmadı. O milyonların milyonda biridir. O bir sıra neferidir. Damarlarındaki bilmem hangi suyun kanı değil... O bir yarış hayvanı değil. Yüzü herkesin yüzüne benzer. Su içer ağzıyla ayaklarıyla gezer... Onun için; başlıyan, biten, başlıyan iş var, Sorgu soruş yok... Gidiş var. Duruş yok... O milyonların milyonda biridir. O bir sıra neferidir... 1930

TAVIR/285


AZINLIK ULUS KÜLTÜRLERİNİN YAŞATILMASI GENEL OLARAK ULUSAL SORUN Ülkemizin önemli sorunlarından biri de ulusal sorundur. Kürt ulusunun ve diğer azınlık ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı, halklar arasında millî düşmanlığın ortadan kaldırılması ve ulusal eşitliğin sağlanması; bunlar bir görevler bütünü olarak devrimcilerin karşısında durmaktadır. Kapitalizmin iç dinamiğiyle geliştiği, burjuva demokratik devrimlerini yap­ mış ülkelerde ulusal sorun genellikle çözümlenmiştir. Bugün ulusal sorun esas olarak kapitalizmin dış dinamikle çarpık bir şekilde yerleştirildiği ülkelerin gündeminde olan bir sorundur. Emperyalizm öncesi dönemde ulusal sorun; ulusal gelişimlerini tamamla­ maya yönelen ulusal hareketlerle iktidardaki çok uluslu feodal devletin yöne­ timi arasındaki' çelişkinin çözümünü içerirken, emperyalizm döneminde genel olarak emperyalist devletlerle, sömürge halkları arasındaki çelişkinin çözümü­ nü içeriyordu. Çünkü sömürge halkların ulusal devletlerini kurmalarını, ulusal gelişimlerini engelleyen, emperyalist devletlerdi. Emperyalist devletler, pazar ihtiyaçlarından dolayı, bütün geri ülkeleri sömürgeleştirip hammadde kaynağı ve tüketim pazarı durumuna getirerek halkları köleleştirdi. Dolayısıyla bir hal­ kın bağımsız devlet kurma hakkının engellenmesi demek olan ulusal baskının yeni sosyal temeli emperyalizm oldu. Dikkat edilmesi gereken bir nokta da ulusal sorunun sınıf mücadelesine bağlı ve onun çözümleyeceği bir sorun olmasıdır. Ulusal sorunun vazgeçilmez iki unsuru vardır. Birincisi varolan gerici boyunduruğa karşı bir hareket olma­ sı, ikincisi ise varolan demokrasi mücadelesinin bir parçası olmasıdır. Devrim­ ciler açısından önemli olan ise sorunun milliyetçilikle, enternasyonalizm ara­ sında kesin bir sınır çizildikten sonra ele alınmasıdır. Lenin bu kouda «Prole­ tarya, eşitliği ve ulusal devlet kurma eşitliğini tanırken, bütün ulusların prole­ terlerinin birliğine pek büyük önem verir; ve her ulusal talebi, her ulusal ayrıl­ ma hakkını işçilerin sınıfsal mücadelesi açısından değerlendirir» diyor. Ülkemizde yeni sömürgecilik ilişkileri özellikle Amerikan emperyalizmi ile şekillenir. Bu ilişki ülkeyi hiçbir «çıban başı» bırakmadan «pazar» olarakABD' 286 /TAVIR


ye peşkeş çeken ilişkidir. Bu anlamda ezen ulusun baskıcı politikası emperya­ list güdümlüdür. Ülkede 'çıbanbaşı' bırakmama anlamında ezen ulusun, ezilen uluslar üzerindeki soykırım, yoketme, asimilasyona uğratma çabaları bu politi­ kanın sonucudur. Bugün emperyalizmin sömürgesi yada yeni sömürgesi durumunda olan ül­ kelerde ulusal sorunun çözümü, emperyalizme karşı sürdürülen ulusal kurtuluş savaşları sonucunda gerçekleşecek olan demokratik halk devrimleriyle gerçek­ leşecektir. Değişik anadillerin ve azınlık ulus kültürlerinin birarada bulunduğu ülke­ mizde Türk ve Kürt dil ve kültürleri en yaygın olanlarıdır. Sayıca az olmakla birlikte, devrimci anlayış klasik ulus tanımı dışında kalan tüm ulusal varlıkla­ rın ve kültürlerinin de tanınmasını, yaşatılmasını gerektirmektedir. Devrimci görüş, ulusuşu şekilde tanımlamaktadır. Ulus dil, toprak ve eko­ nomi birliği olan, tarihsel olarak kurulmuş, ortak kültürü ve ruhsal biçimlen­ mesi bulunan insan topluluğudur. Bu tanıma uyan Türk ve Kürt ulusları ya­ nında azınlık olarak bunlardan bağımsız olan pek çok sayıda ulusal topluluğu­ muz daha bulunmaktadır. Fakat bunlar ulus olma özelliği taşlamadıklarından egemenliklerini ayrı olarak koyma, yani bağımsız devlet kurma olanaklarından yoksundurlar. Devrimcilerin savunduğu ulusların kaderlerini tayin hakkı ilkesi, ulusların bağımsız devlet kurma hakkının tanınmasıdır. Bu ilke her türlü baskının son bulması, ulusların eşit haklar ve karşılıklı güven içinde özgürce gelişimlerini içermektedir. Ulusal sorun, salt uluslaşmasını tamamlayamamış halkların sorunu değil­ dir. Aynı zamanda tüm ulusal azınlıkların da sorununu; onların devlet yapısı içinde yer almaları ve özgürce gelişmeleri sorunlarını da kapsamaktadır. SSCB'de görülen 10 özerk çevre, 5 özerk bölge ve 20 özerk cumhuriyet bu tür düzenleme biçim ve örneklerindendir. Bunlar, egemenlik haklarını bir baş­ larına kullanma, yani ayrı devlet kurma hakları ellerinde bulunan ve sayılan 15'1 bulan birlik cumhuriyetleri uluslarından farklı olarak, küçük ulusal toplu­ luk ya da halklar için yapılmış olan düzenlemelerdir. Tüm bunlardan amaç, ulusların ve ulusal azınlıkların gelişmesi, birbirleri­ ne güven duyması ve geleceğin sömürüsüz dünya toplumuna sağlıklı geçiş ko­ şullarının hazırlanmasıdır. Halklar arasında düşmanlık ve güvensizlik çitleri ören her türlü milliyetçi ve gerici anlayışa marksist saflarda yer verilmemesi­ nin nedeni budur. Halkların güven içinde biraraya gelmeleri için zora dayanma­ yan bir düzenlemeye gidilmelidir. Bunun verimli ve olumlu olabilmesi, ulusal azınlıkların isteklerinin de göz önünde bulundurulması, gerektiğinde onlar ya­ rarına en fazla ödünün verilmesine bağlıdır. Buna birkaç somut örnek verirsek, sorun daha kolay anlaşılır. SSCB'de kutup kuşağında - Sibirya'da 10 özerk çevre bulunmaktadır. Bun­ lardan Koryak özerk Çevresi yedi bin nüfuslu Koryak topluluğu için kurul­ muştur. Doğu Sibirya'da onbeş bin Yahudi için bir özerk bölge kurulmuş, bu arada bazı küçük topluluklar da tek bir Szerk bölge içinde birleşmişlerdir. Ku­ zey Kafkasya'da Karaçay - Çerkes özerk bölgesi ki bu bölgede şayan dört ulu­ sal topluluğun herbiriin sayısı 1959 da şöyleydi: 68 bin Karaçay, 24 bin Çer­ kes (Adığe), 18 bin Abaza ve 9 bin Nogay. Bu küçük sayılı halklara özerk dev­ let örgütlenmesi hakları tanınmıştır. Bunlar devletçe özel olarak desteklenmekTAVIR/287


te, dağılmalarının önlenmesi ve kültürlerinin eş düzeyde gelişmesi için gerekli önlemler alınmaktadır. Daha açıkçası kendi hallerine terkedildiklerinde ulusal gelişimleri duraklayabilecek ve hatta gerileyebilecek (asimile olabilecek) bu halklar maddi ve manevi olarak desteklenmektedirler. Ülkemiz koşullarında ise özel olarak ulusal azınlık kültürlerine, genelinde tüm halklarımızın kültürlerine değer verilmemektedir. Özellikle bu kültür var­ lıklarımız yabancı görülerek istenmeyen kültürlerden sayılmaktadır. Burada, emperyalizmin kültür politikasına göre biçimlenen ırkçı-şoven, gerici ve asimilasyoncu yoz bir kültür anlayışı ortaya çıkmaktadır. Doğaldır ki bununla mü­ cadele tüm devrimciler için önde gelen görevlerden olmalıdır. Bu anlayış tüm halkların devrimci kültürlerini aşağılamakta, pazar bütünlüğü içindeki bir ül­ kede azınlık konumundaki ulusların kültürlerini ise yasaklama yoluyla yok et­ meye çalışmakta ve karşı çıkanları tüm olanaklarını kullanarak bölücü, hain gibi suçlamalarla cezalandırıp sindirmeye çalışmaktadır. Bu noktada burjuvazinin ikiyüzlülüğünü görmek olanaklıdır. Hem sanat ve kültürün siyasetle ilgisi olamayacağını söylerken, kendi sömürü mekanizmasını teşhir eden kültürel gelişimleri baskı altına almakta, diğer yandan da sakat ideolojisini yayan kurum ve yayınları yaşatmak için yüzmilyonlar harcamak­ tadır. Örneğin devlet desteği olmadığı takdirde bu aşamada toplumumuza birşey kazandırmayan Devlet Opera ve Balesi gibi kurumların ve Bin Temel Eser türünden gerici yayınların yaşaması mümkün değildir. Devrimci ideoloji bunun tam aksini savunmaktadır: Devrimci kültür ku­ rumlarının yaratılması ve bunların toplum yararı gözetilerek tüm olanaklarla lesteklenmesi... Çünkü, çağdaş-bilimsel dünya görüşü ülkemiz topraklarında yaşayan tüm halk kültürlerinin gerçek mirasçısının devrimciler olduğunu belirtir. Bu genel­ de böyledir. Genelin, yani tüm toplumun çıkarını savunmak devrimci bir ilke­ dir. Bu ilke genelin özeli desteklemesi, özelinde genele uygun, devrimci bir tu­ tum içine girmesi ve başarılarıyla genelin gücüne güç katması il yerine gelecek­ tir. Söz konusu olan karşılıklı yardımlaşma, uyum ve eşit koşullarda gelişen par­ çaların devrimci kültürlerinin birlikteliğinin oluşturulması, aynı hedefe yönel­ tilmeleridir. Bu birliktelik ulusal özelliklerin ortadan kaldırılması anlamında değil, devrimci anlayışta bir birlikteliği içerir. KÜLTÜR VE DEVRİMCİ KÜLTÜR ANLATIŞI .«Kütür, bir toplumun geçmişten aldığı ve yeniden oluşturarak geleceğe ak­ tardığı birikimdir. Bu anlamda, geçmişin mirası olarak tarihsel, geleceğe miras olarak devingen bir olgudur... İnsanın doğa güçlerine ve yaşadığı dönemin top­ lumsal yapısının getirdiği sorunlara karşı verdiği mücadele, onun kültürel ya­ şantısını oluşturur. Çünkü en geniş anlamıyla kültür, doğanın ve toplumsal ya­ şamın insan tarafından işlenmesi ve geliştirilmesidir.» (TAVIR dergisi, Sayı: 3, sayfa: 142-143) «Biz, yeni kültür sorununu, sadece teorik yazılar sunmak biçiminde değil, bir yaratı sorunu olduğu biçiminde anlıyoruz. Bizzat ortaya koyarak, yaşayarak ve yaşatarak, bizzat yeni kültürün ilk örneklerini sunarak görevlerimizi yeri288 /TAVIR


ne getirmeye ve bu alanda yeteneklerin çoğalmasına yardımcı olmaya çalışa­ cağız... Geçerli çağdaş ilke, ortaya çok iş konulması zorunluluğudur. Ye çağı­ mızda, her alanda, örgütlü güçler konuşmakta, mücadele örgütlü büyük güçler arasında sürmektedir... Titiz çalışma olmadan kuru sözlerle, kof sloganlarla sağlıklı bir yere varılamayacaktır.» (NIBCEĞU dergisi, Sayı: 1, Sayfa: 4-5) Aynı dönemde yayınlanan ve birer alıntıları sunulan 'Kültür ve Sanat Ya­ şamında TAVIR' dergisi ile 'NIBCEGU Kültürel Dergi'sinin öz olarak aynı kül­ tür anlayışını savundukları görülmüştür. Bunu pekiştirecek biçimde Halkbili­ mi üzerine 21 Nisan 1980 de istanbul Tabip Odasında İ.T.Ü. Spor Klübü tara­ fından düzenlenen panele aynı kültür anlayışını yansıtan birer bildiri ile katıl­ mışlardır. Bunun üzerine her iki dergi yönetimi ilgi alanlarının özel olarak de­ ğişik olması nedeniyle organik olarak bir dergi çatısı altında birleşmenin ge­ reksizliğini, fakat devrimci kültür mücadelesinde birlikteliğin gerekliliğini görmüşlerdr. Sözkonusu bu ortak deklerasyon işbirliğini geliştirmek amacıyla or­ taklaşa hazırlanıp her iki dergide birden yayınlanmasına karar verilmiştir. Buna göre toplumun maddi yaşamının üretim biçiminin, toplumun üst ya­ pı kurumlarını da temel olarak biçimlendirdiği bilimsel görüşünü paylaşmak­ tadırlar. Kültür de, maddi yaşam içerisinde sürekli olarak yeniden üretilen ve yaşayan bir ürün, bir olgudur. Evrensel açıdan bakıldığında bütün kültürlerin ayrıldığı ve birleştiği nok­ talar olmaktadır. Bütünleşilen nokta bütün kültürlerin devrimci bir özde ol­ malarıdır. Ayrılık ise ulusal kuruluşlardaki farklılıklardan kaynaklanmakta ve biçimde olmaktadır. Devrimci öz işçi sınıfının uluslararası kültürünün yaratılmasını hedefle­ mektir. Tarihsel olarak alındığında öz, toplumların üretim tarzı farklılıkların­ dan, biçim ise toplumların dil, tarih, gelenek vb. ulusal karekter farklılıkların­ dan kaynaklanmaktadır. Devrimciler bütün yeryüzü kültürlerini tek bir öze, uluslararası işçi sınıfının kültürüne dönüştürmeye çalışırlar. Bunun için çe­ şitli ulusların kültürlerindeki öz farklılıklarının kaldırılması devrimcilerin te­ mel amaçlarındandır. Bu doğrultudaki çalışmalarda devrimci kültürler arasın­ da ulusal kuruluştan kaynaklanan biçim farklılıklarının olması kaçınılmazdır. Devrimci kültür, bilimden yararlanan, diyalektik yöntemle sorunlara açık­ lık kazandıran, kesinlikle işçi sınıfının emrinde olan, oun siyasal örgütlenmesi­ ni ve mücadele mekanizmasının ilerletici bir dişlisi olan bilinçli kültürdür. Ni­ çin varolduğu, kime karşı ve kimin emrinde olduğu belirgindir. Devrimci kültür, işçi sınıfı ve tüm emekçi yığınların tarihsel kurtuluş mü­ cadelelerinin ideolojik silahıdır. Dolayısıyla sadece aydınlanan çağın sorunları ile yetinmez, bilime, tarihsel gerçeklere uygun olarak geçmişin günışığına çı­ karılması ve ileri insanlığın mirasına sahip çıkılması mücadelesi de verir. Devrimci kültür, kavga veren bir kültürdür. Mücadele alanı geçmişten ya­ rma uzanan ve diyalektik anlamı ile bütün bir hayattır. Evrensel düzeyde sö­ mürü ve baskıya karşı olan tüm mücadeleleri savunur; mücadeleye katılan bir tek emekçi insandan, önderlere dek tüm kahramanların mücadelelerinin yüce­ liğine inanır ve bunları günümüz emekçilerine sevdirir. Kısaca mücadele ruhu­ nu kavratır. Devrimci kültür en başta gerçekçi bir kültürdür. Ve günümüzün gerçeği olarak, varolan bütün halkların eşitliğini, özgürce gelişim hakkını ilke olarak savunmaktadır. Bu nedenle onun eternasyonalliği devrimci kültürlerin ulusal TAVIR/289


kuruluş farklılıklarını reddetmez. Devrimci kültürün enternasyonalliği ve ulu­ sal öğeleri birbirini tamamlar. Böylece bütün ulusların proleter bir ruh teme­ linde yakınlaşmasını ve kaynaşmasını sağlar. Bunun için ulusal ve uluslararası değerleri iyice özümleyip geliştirerek bir halkın kültürünü gelişebileceği en üst düzeye çıkarmaya çalışır. Bu bakımdan ulusların devrimci kültürlerinin ge­ lişmesi işçi sınıfının uluslararası kültürünün gelişmesi demektir. Devrimci kül­ türlerin ulusal kuruluşu, ulusun tarihsel ve bugüne ait kültürünün tüm demok­ ratik ve sosyalist öğelerini, emekçi halkın tüm yaratıcı yeteneğini, estetik dü­ zeylerini, beğenilerini kucaklayıcı, araştırıcı, geliştirici ve enternasyonalist in­ sanlığın geleceğine sonucu özelliktedir. Devrimciler, çeşitli ulusların devrimci kültürleri arasındaki biçim (ulusal kuruluş) farklılıklarının kaldırılması için, ayrı bir çaba harcamayı gereksiz gö­ rürler. Çünkü enternasyonalist proleter ruh temelinde gelişen hiç bir kültürün, bir başka devrimci kültüre zararı yoktur. Jdanov'un dediği gibi: «Enternasyo­ nalist, kültür, devrimci kültürlerin içinde açıp, goncalanacak güllerle doğa­ caktır.» Burjuvazinin 'ulusal kültür' anlayışına gelince, bu tamamen emekçi yığın­ ların aldatılmasıa yöneliktir. Çünkü burjuvazinin ulusal kültür sloganı ikili bir yapıya sahiptir. Hem feodal beylerin, toprak ağalarının, yani emekçi insanları baskı altında tutan sınıfların kültürlerini, hem de tüm baskılara rağmen gü­ nümüze kadar ulaşabilmeyi başaran emekçi insanların, ezilen yığınların kül­ türlerini kapsar. Fakat burda da egemen durumda olan, toplumsal yapıdaki egemenliklerinden dolayı, birincilerin kültürleridir. Bu nedenle devrimciler bur­ juvazisinin bu 'ulusal kültür' aldatmacasına karşı çıkar, emekçi insanların binlerce yıllık yaşam koşullarından kaynaklanan kültür birikimlerine sahip çı­ karlar. Bu anlamda ulusal kültür sloganını savunanların yeri küçük burjuva mil­ liyetçilerinin yanındadır. ULUSAL AZINLIK KÜLTÜRLERİNİN DURUMU Ülkemizin de emperyalizmin yeni-sömürge ülkelerinden biri olmasından dolayı, egemen durumda olan kültür ülkedeki işbirlikçiler aracılığıyla yaygın­ laştırılmaya çalışılan emperyalizmin yoz, kozmopolit kültür politikasıdır. Bu kültür politikası ülkemiz işçi sınıfını ve tüm emekçi halklarını baskı altında tutmaya yönelik, emperyalizm ve işbirlikçileri tarafmdan gerçekleştirilen kat­ merli sömürüyü gizleyici, ya da doğal göstermeyi amaçlamış, devrimci kültü­ rel gelişimleri engelleyici, saptırıcı, gerici, bir niteliktedir. Bu nedenle devrimci halk kültürlerimizin de karşısındadır. Değişik ulusal özellikleri yansıtan, yani ayrı ulusal kuruluşları olan dev­ rimci kültürlerimiz, sınıfsal içeriğini emekçi halk kitlelerimizin kardeşlik ru­ hundan almıştır. Emperyalizmin kültür politikasının yoz ürünleri gibi ırkçışoven, asimilasyoncu anlayışları reddeder. Devrimci kültürlerimiz, demokratik halk iktidarının, işçi sınıfının ideolojik önderliğindeki tüm emekçi halklarımı­ zın devrimci mücadelesi sonunda kurulacağını bilen, bunu kavratan ve onun mücadelesini veren kültürlerdir. Bunun için sadece emperyalizme ve onunla iş birliği halindeki gerici sö290/TAVIR


mürücü sınıf güçlerine karşı çıkmak yetmez. Bir o kadar da her türlü ulusal baskıya ve ayrıcalığa da karşı çıkılmalıdır İlkesel olarak ulusal ayrıcalık gö­ zetilmeksizin, her ulus ve ulusal azınlığın dilini, kültürünü ve bu arada edebi­ yatını, müziğini, sanatını, diğer tüm ulusal özelliklerini, bunların eşitliğini ve özgürce gelişim hakkını savunmak, bu doğrultuda, ki çalışmaları olanaklar öl­ çüsünde desteklemek devrimci kültür anlayışının gereklerindendir. Bu bakımdan çok sayıda ayrı dil ve kültürün yan yana bulunduğu ülke­ mizde, her türlü ulusal baskıya karşı çıkmak, ezen ulus lehine, diğer ulus ve halkların aleyhine sürdürülen ırkçı, şoven asimilasyoncu uygulamalara karşı mücadele güncel görevlerimizdendir. 'Kültür ve Sanat Yaşamında TAVIR dergisi' ile 'NIBCEĞU Kültürel Dergi' bu somut gerçekler üzerine mücadelede tam bir görüş birliğine vardıklarını açıklarlar. TAVIR dergisi ülke çapında kültür ve sanat alanında devrimci yaklaşım­ ları ve bu doğrultudaki çalışmaları desteklerken, NIBCEĞU dergisi de Kafkas asıllı halklarımızın (Adığe, Ahbaz, Çeçen, Oset, Karaçay, Dağıstanlı, Gürcü, Laz, Hemşinli vb.) kültürel sorunlarını devrimci bir yaklaşımla ele almak ve bu yön­ deki çabaları desteklemek amacı ile yayınını sürdürmektedirler. Ülkemiz azınlık ulus kültürlerinden olmak üzere, Adığe halkımızın ve di­ ğer Kafkas asıllı halklarımızın kültürleri çeşitli illerimizin değişik yörelerinde en az 120 yıldan beri yaşanmakta ve onun havasını soluyarak, yeniden yoğrularak varlıklarını sürdürmektedirler. NIBCEĞU dergisi, bu gerçeğin hakkının teslim edilmesini, kültürlerimiz üzerinde var olan her türlü yasaklayıcı, bas­ kıcı, asimilasyoncu uygulamalara son verilmesini savunmaktadır. Bunu sağla­ yacak, tüm kültür zenginliklerimizi yaşatacak devrimci kültür çalışmalarını üst­ lenmiştir. Kafkas asıllı halklarımızın ortak bir gelenekte ve genel anlamda ilerici öğe­ leri yoğun olan zengin halk kültürleri bulunmaktadır. Kafkas halk kültürü Anayurt Kafkasya dışında değişik özellikleriyle Libya, Irak, Suriye, Ürdün, Yu­ goslavya, Arnavutluk, Madagaskar gibi ülkelerde de temsil edilmektedir. Kaf­ kasya kültürünün binlerce yıllık bir halk geleneğine dayanmakta olması ve ay­ dınların halkla birlikte bu geleneğe sahip çıkması, yüzyılı geçkin bir süreden beri bu kültürlerin yaşamasını sağlamıştır. Ancak bu halklarımızdan SSCB ve İsrail dışında yaşayanlar resmi örgüt­ lenme ve anadilinde eğitim haklarından yoksun tutulmuşlardır. Dolayısıyla ça­ ğın ekonomik, teknolojik, sosyal gelişimleri karşısında örgütlenemeyen ve kül­ türüne çağdaş gelişim biçimleri veremeyen her toplum gibi, Kafkas asıllı alın­ lıkların kültürleri de giderek yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadırlar. NIBCE­ ĞU dergisinin soruna yoğunluk vermesinin başta gelen bir nedeni de budur. TAVIR dergisi de her halkın kültürünün özgürce gelişmesinin devrimci müca­ deleye katkısı olduğunun biliniciyle ve evrensel bir anlayışla bu çalışmaları olum­ lu bulmakta ve kardeşçe dayanışmanın gereğine inanmaktadır. Ülke genelinde tüm emekçi insanlarımızın ve Özel olarak ezilen ulus ve halklarımızın siyasal özgürlüklerden, ekonomik olanaklardan yoksun bırakılmış olması, devrimci kültürlerimizin gelişimlerini engellemektedir. Dolayısıyla dev­ rimci kültür çalışmaları siyasal özgürlüklerin ve ekonomik- gelişim olanakları­ nın kazanıldığı bir ortamda, yani demokratik halk iktidarında kalıcılık kazana­ cak ve yaşayan bir olgu haline gelecektir. TAVIR/291


Birçok illerde Adığe, Abhaz vd. K. Kafkas asıllı yurttaşların varlığı bilin­ mektedir. Bunlar Çerkesler olarak bilinip içlerinden % 70'i Adığece, % 15'i Abhazca, % 15 kadarı da diğer K. Kafkas dil ve lehçelerinde konuşmaktadırlar. 1950 öncesinde kapitalist ilişkilerin daha az olması azınlık ulus kültürlerin kendi kendilerini üreterek yaşamaları için şimdiye kadar engel oluşturmuyor­ du. Fakat 1950'den sonra çarpık kapitalist ilişkilerin yaygınlaşmasıyla birlikte bu kültürlerin asimilasyonu da hızlanmıştır. Bu durumda her biri küçük top­ luluklar tarafından büyük bir değişim sürecinde üretilen kültürlerin yaşatıl­ ması gittikçe güçleşmektedir. Bunun nedeni hakim sınıfların asimilasyonu hız­ landırmalarıdır. Bunda ekonomik ve siyasal baskıları yanında tek ulusçu ideo­ lojilerini de araç olarak kullanmaktadırlar. Kuşkusuz bu politika emperyalizm ve ülkedeki işbirlikçileri tarafından uygulanmaktadır. Bizler işçi sınıfından ve emekçi halkalarımızdan yana adil bir demokrasi kurulması ve bütün kültür çalışmalarının da buna yönelik olması inancında bü­ tünleşmiş devrimciler olarak, emperyalizmin kültür politikasının biçimlendir­ diği egemen sınıflar ittifakının bu gerici kültür anlayışını onaylamıyoruz. Bu­ na karşılık demokrasi mücadelesinde üzerimize düşen görevleri yerine getirece­ ğimizi duyuruyoruz. Sırası gelmişken bu konuda atılan olumlu bir adımı hatırlatalım. 19-20 Nisan 1980 tarihlerinde İstanbulda düzenlenen 1. Türkiye Üniversite, Akademi ve Yüksek Okullar Halk Oyunları Şenliğinde azınlık uluslardan Adığelerin kültürlerinin yaşatılması anlamında bir girişim gözlendi. Faşist ideo­ loji doğrultusunda şovenist amaçlarla yıllardır halkımıza Kafkas Türklerinin oyunları olarak gösterilen Adığe halk dansları, şenliğe konuk olarak çağrılan tstanbul Kafkas Kültür Derneğince sergilendi. Devrimci kitlenen coşkulu des­ teğiyle karşılandı. Bu coşkun destek devrimci kitlenin, egemen sınıfların, halk­ ların kültürel birikimlerine ezen ulus adına sahip çıkmasına ve asimilasyona uğratma çabalarına karşı duyarlı olduğunun, bir kanıtıydı. Ayrıca 21 Nisan gü­ nü Halkbilimi konulu panelde NIBCEĞU dergisinin panele katılanları ulusal azınlıkların kültürlerini, çeşitli yönleriyle bilgilendirmesi pratikteki bu olumlu girişimi bütünledi. AZINLIK ULUS KÜLTÜRLERİNİN YAŞATILMASI Toparlayacak olursak ülkemizdeki yönetimler emekçi yığınların yararına değil emperyalizmle işbirliği içinde olan bir avuç tekelcinin, tefecilerin ve top­ rak ağalarının yararına işlemektedir. Kültür alanındaki uygulamalarda en ge­ nelinde bu sınıfların ekonomik hayattaki egemenliğinin sarsılmamasına göre düzenlenmektedir. Buna karşın emekçi yığınlar gün geçtikçe daha da yoksul­ laşmaktadırlar. Özellikle pazar bütünlüğünün kaybolmaması için de her türlü ulusal kıpırdanış bastırılmaktadır. Ülkemizdeki ulusal azınlıkların kültürlerinin baskı altında tutulması ve asimilasyonu çabaları hep buradan kaynaklanmak­ tadır. Bizler devrimci kültür anlayışının gereği, çeşitli ulusların, ulusal azınlık­ ların demokratik özlü kültür değerlerine sahip çıkılması, özgürce gelişimlerinin sağlanması, asimilasyonlarının maddi kökenlerinin açıklanması inancındayız. 292/TAVIR


Ancak bu sayede ülke genelinde sürdürülen devrimci kavganın hizmetinde, em­ peryalizmin kültür politikasının yoz ürünlerine alternatif olan devrimci kül­ türü yaratabiliriz. TAVIR ve NIBCEĞU dergileri bu doğrultuda, devrimci çalışma anlayışı te­ melinde dayanışma ve işbirliği konusunda görüş birliğine varmışlardır. Bu­ nun için : 1 — Devrimci özleri aynı fakat ulusal kuruluş açısından farklı olan kül­ tür anlayışının benimsenmesi. 2 — Dil ve kültürlerin özgürce gelişme hakkının, bütün halkların kardeş olduğu ilkesinin savunulması. 3 — Kültür alanındaki her türden gerici, ırkçı, şovenist yaklaşımlara kar­ şı mücadele edilmesi 4 — Emperyalizmin kültür politikasının kurumlarıyla birlikte teşhir edil­ mesi. 5 — İşçi sınıfının uluslararası devrimci kültürünün savunulması ve onun sanatsal, estetik ölçütlerinin benimsenmesi. 6 — Devrimci ve demokratik kültür çalışmalarının ulusal biçim farkı gö­ zetilmeksizin desteklenmesi. 7 — Kitlelerin enternasyonalist devrimci bir ruhla eğitilmesi çalışmaları­ na yoğunluk verilmesi ilkelerinin vakit kaybetmeksizin hayata geçirilmesinin bir zorunluluk olduğu kararma varılmıştır.

YAPIT Aylık Düşün ve Sanat Dergisi Fiatı : 25 TL. İdare ve Yazışma Yeri | Çınar Sokak 115/A Yenimahalle/ANKARA Abone Koşulları 6 aylık 120 TL. 1 yıllık 200 TL. Yabancı Ülkelere 450 TL.

TAVIR/293


Pablo NERUDA DÜŞMANLAR Barut dolu tüfekleriyle geldiler Ateş buyruğu verdiler acımadan Şarkı söyleyen bir halkla karşılaştılar Sevgiyle

Ve görev aşkıyla birleşmiş bir halk Ve incecik genç kız Bayrağıyla beraber düştü Ve köşede vuruldu genç adam Halkın şapşallığı Ölülerin şapşaliığıyla düştüğünü gördü O zaman bu yerde Katiller

Bu yerde halkın düştüğü Bu yerde bakraklar Kanı emmek üzere alçaldılar Ve yeniden katillerin anlacında yüceldiler Bu ölüler adına Ölülerimizden bir ceza istiyorum Vatana kan sıçratanlara Bir ceza istiyorum Bu ateş emrini veren cellatlar için Bir ceza istiyorum Bu suçla iktidara gelen hayın için Bir ceza istiyorum Can çekişmeye başlatan için Bir ceza istiyorum Bu suçu savunanlar için Bir ceza istiyorum Elleriyle elimizi tutanlar için Bir ceza istiyorum Onları ne evlerinde rahat Ne de elçi olarak görmek istemiyorum Onları burada bu yerde Hüküm giymiş olarak birarada Bir ceza istiyorum Çeviren : Enver GÖKÇE


TAN ORAL SÖYLEŞİ

TAVIR

TAVIR — Sayın Tan Oral ülkemizde, karikatürün 1960 1970 dö­ nemi diye adlandırdığımız yılları değerlendirir misiniz? TAN ORAL — 1960'dan sonra özellikle bir «TEF» dergisi var. Tef dergisini karıştırdığımızda karikatürcülerin Türkiye'deki yeni dönemin farkına varmadığını görüyorum. Sadece çok dar bir politik bakışla Türkiye'yi görüyorlar. Bir hükümet, bir askeri darbe ile devr rilmiş ve bir yere gelinmiş. O günkü bütün mesele, karikatürcüle­ rin temel konuları, işte o haksız olduğuna inandıkları iktidara ve devrilen iktidarın kişilerine küfretmektir. TAVIR — Son derece yüzeysel bir bakış diyebiliriz buna! TAN ORAL — Kesinlikle. Üstelik bu işi yaparlarken bütün insa­ ni değerleri yok edebilecek kadar kendilerinden geçmişler. Bugün TAVIR /295


bu dergilere baktığım zaman şöyle bir karikatürler dizisi görüyo­ rum ve beni çok rahatsız ediyor. Oysa o günlerde, o değişikliğin coş­ kusuyla belki, ya da çekilen acıların öfkesiyle onları göremiyorlardı. Şu, o zamanın İçişleri Bakanı intihar etmişti. 27 Mayıs hareke­ tinden sonra Namık Gedik. Ve bütün tartışma daha sonraki gün­ lerde mahkeme edilen sorumluların idame edilip edilemeyeceğiydi. Örneğin bulutların üzerine bir Namık Gedik çizilmiş ve aşağıya sesleniyor, hadi gelsenize diye. İkinci sayıyı alıyorsunuz. Namık Ge­ dik'in sakalları çıkmış, hadi gelsenize diyor. 3. sayıyı alıyorsunuz, iyice sakalları uzamış, yere kadar inmiş, hadi gelsenize, diyor! Yani karkatürcüler idam cezasını savunuyorlar. İnsancıl değerleri unut­ muşlar, büyük bir öfkeyle bir takım insanların öldürülmesi için çi­ ziyorlar. Ve ölmüş bir insanı kullanıyorlar. Bütün dergiler baştan aşağıya düşürülmüş iktidarın o belli sayıdaki insanlarının portrele­ rinin çizilmesiyle dolu. Üstelik o insanlara oy vermiş kitleleri de suç­ layıp karikatürize ediyorlar. Bu kadar dar bir karikatür, karikatür çalışması o çizgiyi, o anlayışı, o kişileri çok kısa sürede tüketti, bi­ tirdi. 1960 öncesi,ilgiyi yeni karikatürcülere, dergilere karşı ilgi. bit­ ti O karikatürcüler gazetelerdeki yerlerini kaybettiler. Bu arada başka karikatürcüler de bunlardan başka örnekler verdiler. Düşünün bir hareket yapılmış ve yeni bir anayasa doğuyor. Ye­ ni anayasa demek o ülkedeki insanlarin uzunca bir süre, hangi ko­ şullarda yaşayacaklarının saptanması demektir. Karikatürcüler o günlerde bu konuda ilgisizdiler. Oysa başka bir mizahçı var. Aziz Nesin! Aziz Nesin DP iktidarında çok eziyet görmüş, ama 1961 son­ rası onlarla uğraşmıyor. Mizahı bir kenara bırakıp ciddi, araştır­ macı makaleler yazıyor Tanin gazetesinde. Anayasanın nasıl olma­ sı gerektiği konusunda tartışmalara giriyor. Eski karikatürcüler ra­ hat rahat otururlarken devrim hükümeti tarafından Ankara'ya Çağ­ rılıyor. Ve hareketin başkanı Cemal Gürsel tarafından kulağı çeki­ liyor. Şimdi bu da bir mizahçı. O dönem karikatürcülerinde böyle bir tavrı göremiyorum. Yalnız bir Yalçın Çetin var. Onlardan fark­ lı. Y. Çetin en azından partili bir karikatürcüdür. İşçi Partisi üyesi idi. Olaylara bilinçli bir şekilde, sınıfsal açıdan bakan bir karika­ türcü. Onun çizdikleri diğerlerinden farklı oluyor doğal olarak. TAVIR — Biraz da kendinizden söz eder misiniz? TAN ORAL —Karikatür çizmeye 1955 yıllarında başladım. O zamanlar lise son sınıftaydım. Bu bir hevesti. Üstelik politik kari296/TAVIR


katürü sevmezdim. Herhalde o gün çizilenlerin bende bıraktığı et­ kiden olacaktı. Ama merakla izledim. İlgimi çeken politik olmayan, daha genel insan topluluklarını, insan bireylerini ilgilendiren çeliş­ kilerin konu edildiği karikatürlere rastladıkça bunları daha çok se­ verdim. Üzerinde çalıştığım şeylerde o yıllarda tamamen kişisel so­ runlardı. Ama hangi sorunlar? İçinde yaşadığım toplumun bir üye­ si olarak. Buna çok önem veriyorum ve hâlâ yeni başlayan genç karikatürcülerle de konuştuğum zaman, onları şaşırtacak şekilde ay­ ­ı şeyi söylüyorum. Bana şunları getiriyorlar, ne dersin diye?.. Demirel karikatürleri, işçiler yürüyor, yumruklar kalkmış, Türkeş çi­ zilmiş vb. karikatürler. Veya evliliği eleştiren, boynuzlu kocalar vb. Çocuğa bakıyorum 16-17 yaşmda. Böyle bir politik hareketin içinde değil, böyle bir deneyi yok. Evlilik filan geçirmemiş. Oysa inanıyo­ rum ki 16-17 yaşındaki bir insanın dağlar kadar sorunu var. Kari­ katürü çizilen karikatüre bakarak öğreniyorlar, kendi hayatından değil. Sözü kendime getirirsem o yıllarda gerçekten politik karika­ türü sevmiyordum. Ve çizdiklerim tamamiyle kendimi anlatan kari­ katürlerdi. O gün çizdiğim karikatürleri 20 sene sonra yeri geldikçe politik mücadelenin bir noktasında yayınladım ve işlev gördüler. Çünkü kişi olarak o gün duyduğum sorunları, bugün duyan insan­ lar hâlâ vardır ve o karikatürlerin yayınlanması ile bir işlevi yeri­ ne getiriyorum. Yani eskimediler. TAVIR — O dönemde çizilen ve sizin üzerinizde kötü bir etki bırakan karikatürlerden politik karikatür diye söz ettiniz. Onları politik karikatür olarak adlandırabilir miyiz? TAN ORAL — Hayır. Ancak politikayı konu edinen karikatür­ ler desem doğru olur. Yani bir bakanın söylediği bir sözü alıp ona katılmadığı için karikatürcünün onunla dalga geçip bir şeyler çiz­ mesi. Aradan 2-3 sene geçiyor, o adam unutuluyor, o sözü unutu­ luyor, hangi gerekçeyle söylediği de unutuluyor, karikatürcünün hangi nedenle tepki gösterdiği unutuluyor. Sonunda karikatür diye saçma sapan, boş bir şey ortada kalıyor. TAVIR — Bunun nedeni sorunları yüzeysel olarak ele almak ve herhangi bir sorunu işlerken slogancı davranmak, ayrıca karika­ türün bir sanat olduğunu unutmaktır, diyebiliriz. TAN ORAL — Haklısınız, kendimi çiziyorum dedim. O günler­ de bir genç olarak kafamda dolaşan sorular, çevremle olan sürtüş­ melerim beni rahatsız ediyordu ve kâğıda onları döküyordum. O TAVIR/297


yıllarda İzmir'deki küçük bir gazetede şöyle bir yazım yayınlandı. Özetle, «karikatür sadece akıl ve mantıkla değil, duyguyla da çizilirse sanat yolunda bir adım atılmış olur» diyordum. İnsan bireylerinde, topluluklarında belli bir duyarlılık vardır. Bu duyarlılıkların sanat ürününe mutlaka yansıması gerekir. O günlerde sanat olayı ulaşılmaz bir yerdeydi. Sanatçılara ulaşüamaz ve el sürülemezdi. Konuşmak bir hayaldi. O kuşağın içinde benim arkadaş olabildiğim bir Sinan Bıçakçıoğlu, sonra da Yalçın Çetin vardır. Önceleri yap­ tıklarıma güvenmediğimden kimselere götürmedim. Ancak karikatür çizmeye belli bir ağırlık verdikten sonra diğer kişilerle ilişkim oldu. Sanat insanımızı ezen ve imtiyazlıların yaptığı bir olaydı, sanki bir sınıf ayrıcalığı vardı. Onlar varlıklı, olanaklı bir kişiler topluluğuydu, biz onun dışındaydık. Dolayısıyla yapılanların sanat olmadığını seziyordum. Kendi yaptıklarıma da bu yüzden güven duyamıyordum zaten. Ama ya­ pacak birşey yoktu. Çizmeye devam etmekten ve beklemekten baş­ ka. Yaşadıklarımı çiziyordum, ama yaşadıklarımla, yaptıklarımız arasında bir bağ yoktu. Diğerleri, yaşadıklarını da çizmiyorlardı. 28 Nisan olaylarının yaşandığı günlerde en küçük topluluklara büe ateş edileceği emirleri yayınlanıyor, gene de her gün öğrenciler İstanbul'un çeşitli sokaklarında yürüyüşler yapıyorlardı. Hem bu yürüyüşlerin içindeyiz, hem yurttaki masamda oturduğum zaman kişisel karikatürlerimi çiziyorum. O yürüyüşlerden birinde en ön­ de Lale Oraloğlu'nu gördüm. Birden kafama takıldı. Çünkü karika­ türcüler yoktu ve olmasını da aklımın ucundan geçirmiyordum. Bu beni çok düşündürdü. Yani sanat olayı ile toplumda yaşanan olaylar birbirinden bağımsız değildi. Yani bir sanatçı günü geldiğinde so­ kaklarda koşabilmelidir. Tiyatrocu da olsa, müzisyen de olsa!... İşte o yıllarda bu düşüncelerim sonucu ortaya YÜRÜYENLER'i konu edi­ nilen bir dizi çalışmayı ortaya çıkardım. Gençlik dergisinde yayın­ landı... Şenliği ve Beyoğlu Şehir Galerisi'nde sergilendi. Ertesi gü­ nü bir çok tanınmış imza yürüyenleri konu edinen karikatürler ya­ yınlamaya başladı. İlk sergide şöyle bir bildiri vardı. Bu bildiri Gençlik dergisinde yayınlanmıştı. «Gençlik» Yıl 9, cilt 9, sayı 89, temmuz, sayfa 2. — Tan Oral «Yürüyenler» diye adlanan bir dizi güldüşün (karikatür) üzerine çalışmaktadır. Bu sayfada ikisini sunduğumuz «Yürüyenler» ile il­ gili bize şu tanımlamayı yaptı: «Türkiye insanı yıllardan beri so­ kaklarda. Çok sorununu böyle halletmekte. Topluca isteklerde bu­ lunmakta, topluca başkaldırmakta. Güçlü olmakta. Ve bu güç çok 298/TAVIR


kişiyi ürkütmektedir. Bu ürküntü Yürüyenler'in başına neler geti­ riyor, görüyoruz zaman zaman. Ama o her zaman, dilediğini alıyor. «Yürüyenler» bir başka canlı varlık. Bilinci, karar vermesi, konuş­ ması, hareket etmesi hep kendine özgü. Şaşmaz bir kişiliği var. Onu tanımayanlar, tek insanla karıştıranlar, ateş açmışlardır, at sür­ müşlerdir. Üzerine, şimdi de tank sürüyorlar. Gülünç oluyor bu davranışlar, ama olayların tümü acı. İşte «Yürüyen»lerdeki mizah burada. Ve olanları olduğu gibi çizmek çok kere mizanın gerçekleş­ mesine yetiyor. Bu garip ve harikulade yaratığın sokaklarda dolaş­ tığını çok göreceğiz daha, açlık, işsizlik, eşitsizlik, haksızlık, ada­ letsizlik, güvensizlik oldukça. Ama onun her dolaşması iyi günler belirtisi olmuştur. «Yürüyenler» dizisi TC Anayasası madde e'i konu etmektedir.

TAVIR — Buna sizin dönüm noktanız diyebiliriz. TAN ORAL — Tabii. Tanık olduğum şeyi söylemek istiyorum. İnsanlar sokakta yürüdü ve iktidar devrildi. Bu olayı ben böyle gör­ düm. Güçlü bir iktidarın sokaklarda yüründükten sonra devrildiğini gördüm. Bu yürüyüşler Kanlı Pazara kadar devam etti. 12 Martta bizleri evlerimize hapsederek bu yürümeyi engellediler. Sokaklarda yürümek bir ülkede çok büyük değişiklik yapacak güçtedir. Sözü­ nü ettiğim sıkıntılı bir karikatür arayışı içinde bu çözümlere var­ dım. TAVTR/299


Çağımızda karikatür ve sanatta, mülkiyetin yavaş yavaş bıra­ kılmasına inanırım. Şu çizgiler benim demenin yerine, ben yapabi­ lirim ama benden çıkmalı herkesin malı olmalı diyebilmeliyiz. Yü­ rüyenler çok basit nokta nokta çizilmiş şeylerdi. İlk başta sendika gazeteleri için beni bulamayanlar benim adıma karikatür çizebili­ yorlardı. Bütün bunlar o günlerde benim düşüncelerimin doğrulan­ ması açısından sevindiriciydi. Sonuç olarak yürüyenler sınıf kavga­ sının karikatür sanatına yansımasıdır. TAVIR — 1969 yılına geldiğimizde karikatürde bir toparlanma görüyoruz. Karikatürcüler Derneği kuruluyor. Bu karikatüre yeni bir hız kazandıracaktır elbetteki. Örgütlülüğü getirecektir. Yeni bir bakışı yaygınlaştıracaktır. Siz derneğe kurulması sırasında girip 1979 yılına kadar çalışmalarda bulundunuz. Yukarıda saydıklarımız ne derece gerçekleşmiştir. TAN ORAL — Karikatürcülerin bir örgüt kurmak için çalışma yaptıklarını çok önceleri duymuştum. Bunlar başarıya ulaşmadı ve unutuldu. Sonra dernek kuruldu ve yüzüncü yıl sergisi düzenledi. Benden de yapıt istediler. İlişkim böyle başladı ve üye oldum. O sı­ ralarda Sanatçılar Birliği'nin Yönetim Kurulundaydım. Ve amaç, Karikatürcüler Derneği'nin de diğer sanatçı derneklerinin de Sa­ natçılar Birliği'ne katılmasıydı. Karikatürcüler Derneği'nin bir ge­ nel kurulunda bu amaç doğrultusunda bir maddeyi kabul ettirdik. «Karikatürcüler Derneği, Sanatçılar Birliği'nin devrimci eylemlerini destekler». Çok karşı çıkan oldu. Bu nedenle aktif olmak zorunday­ dım ve bir öneri sonucu Yönetim Kuruluna girdim. Bu yönetim ku­ ruluna Turhan Selçuk, Yalçın Çetin, Orhan Özdemir, bir kişi daha ve ben vardım. Bu ekip, görevi Semih Balcıoğlu'ndan devralan ekip­ tir. Çünkü Semih Balcıoğlu ekibi 12 Mart hükümetinden Kültür Ba­ kanı Talat Halman'a bir sergi götürmeyi kararlaştırmıştı. Kültür Eakanlığı da bu sergiyi bütün dünyada gezdirecekti. Biz buna 12 Mart hükümetini meşrulaştıncı bir çalışma diye karşı çıktık. Büyük bir kavga verildi ve kavgayı kaybettiler. O sıralarda yeni kuşak ha­ reketi vardı. Bu kuşağın kendin gösterebileceği yarışmalara gerek duyuluyordu. Akşehir'e gittiğimden şenlik için bizden sergi istediler ve böylece o sene gençlerarası karikatür yarışmasını düzenledik. Böylece 200'ün üstünde yeni imza çıktı ortaya. TAVIR — Bu yarışma daha sonra Nasrettin Hoca adını alarak bugüne kadar geldi. Bu tür yarışmalarda dikkatimizi çeken bunların 300/TAVIR


kısıtlı kalması oluyor. Belli bir kesimin gezebilmesi ile yetiniliyor. Oysa karikatürcüler Derneği, madem ki örgütlü bir çatı, niye daha geniş ülkemizin dört bir yanına açılmış sergilerini göremiyoruz. Di­ ğer kuruluşlar sayesinde bu sağlanabilirdi. Bu düşünüldü mü biç? Düşünüldü ise niye denenmedi? TAN ORAL — Bildiğim kadarıyla düşünüldü ama denenemedi. Yetersizlik herhalde. Nedeni ülkemizdeki demokratik kuruluşların bu alandaki deneyim eksiklikleri. Böyle bir sergiyi verdiğinizde ne yapacağını, neler gerektirdiğini bilemez. Bugün bile o deneyimin yeterince olduğunu sanmıyoruz. Belediyeler bile bizden sergi iste­ diklerinde bunu asacak bir duvar dahi bulamıyorlar. Şaşıp kalı­ yorlar. TAVIR — Her serginin başına, Karikatürcüler Derneği'nden bir görevli verilmiyor muydu? Yoksa uğraşacak adam az mıydı? TAN ORAL — Zaman zaman azdı, yine de pek birşey söyleyemeceğim. Böyle bir çabalar oldu ama, size yetersiz geliyor ki, ger­ çekten öyleydi. TAVIR — Şu nedenle söylüyoruz. Zaten İstanbul'da elit bir ke­ sim tarafından izlenen sergiler, Anadolu'nun yanında İstanbul'un elit bir kesim olduğu düşünülürse son derece yetersiz kalıyor. Daha önce İstanbul'un elinde bulunan karikatürcü potansiyeli genç kuşa­ ğın gelişiyle tüm Anadolu'da büyük bir sayısal artışa ulaştı. Bu po­ tansiyelin birinci yoksunluğu, karikatür kitaplarının azlığı. İkinci­ si, eğitici bir yayın yok. En kolay olan, yarışma sergilerinin izlen­ mesinden de yoksun kalınca piyasayı dolduran sulu mizah dergileriyle karşı karşıya kalmış olmuyorlar mı? TAN ORAL — Bunda haklısınız. Ben şöyle düşünüyordum. Ser­ gi göndermek zor ve serginin çok etkili olduğunu da pek düşünmü­ yorum, yayın daha önemli geliyor. Bence sergi daha çok çizerlere hitap eder. Nasıl yapılıyor, nasıl yapılamıyor yahut! Ama, serginin bunun dışında kitleler üzerindeki işlevini abartmamak lazım. TAVIR — Kitlelerden önce, yeni yetişen bir karikatürcüler po­ tansiyelinin bilinçlenmesi, sağlıklı karikatür için mutlak yaygınlaş­ tırma gerekir. TAN ORAL — Kuşkusuz, söylenecek bir şey yok. Sergiler mut­ laka çoğaltılmalı. Özellikle ilk tertiplenen, gençlerarası yarışmada buna önem verdiğimden katılan her karikatürcünün memleketini TAVIR/301


yanına yazmıştım. Bütün haberlerde bunu özellikle belirttim ki, bu­ nun İstanbul'a ait bir yarışma olmadığı, bütün Anadolu'nun katıl­ dığı bir yarışma olduğu anlaşılsın. Gerçekten de o ikiyüz kişi 12 Marta olan tepkilerini çizerek göndermişlerdi. Ve bu çocuklara bu tepkiyi veren ciddi bir yayında yoktu o zaman, Sadece ortam... TAVIR — Son derece uygun bir ortam. Çelişkiler alabildiğine artmış, mücadele var. Karikatürcülerin kendilerini aşmaları için uygun bir ortam. Bu ortam içinde çalışmalar yetersiz olduğu için ye­ ni yetişen kuşağm çoğu sulu mizah saflarına kayıp gittiler ve yine de bu eksiklik sürüyor. TAN ORAL —- Dediğiniz doğru. Oysa bu patlama sulu mizah dergilerinin çıkışma bağlanır. TAVIR — Tam tersi. Bu patlama sonucu, basın tekelleri bu ka­ rikatürcü potansiyelini kullanmak, paraya çevirmek için çıkmışlar ortaya. TAN ORAL — Doğru. Oysa onlar, bu dergilerin halkın desteği ile çıktığını söylerler. Son «Mikrop» olayı ilginçtir. Sermaye deste­ ğini çektiği anda yıkıldı. TAVIR — Tekrar dernek konusuna dönelim. Çoğunluk yapılan işlerde hep sizi gördük, inatla çalışan biri olarak! Neler yapmak is­ tediniz, neler yapamadığınız? Dernek özelinde soruyoruz. TAN ORAL — Yedi sene görev aldım dernek çalışmalarında. Bir çok arkadaşla birlikte çalıştım. Çok katkılarımız oldu. Geçmişe ba­ karsak dediğiniz şu anlamda doğrudur. Uzun süre direndim. Kari­ katürcüler Derneği çalışmalarından çok şeyler umduğum için di­ rendim. Yeni bir hareket karanlıkta açılan bir yol gibidir. Her an yeni bir çaba gerektirir. Çok hata yapılır, dolayısıyla. Geriye bakıl­ dığında hatalar da, sevaplar da rahatça görülür. TAVIR — Karikatürcüler Derneği'nin üyeleri üçyüze yakın. Bu­ rada aklımıza gelen soruyu hemen soralım. Çalışmalara bu sayı tam olarak katılamıyor. Sadece İstanbul'daki üyeleri düşünürsek, bunlar bile çalışmalara ilgisiz kalabiliyorlar. Sayısal avantajlardan ye­ terince yararlanılmıyor. TAN ORAL — Derneğin üyeleri dediğiniz kadar ilgisiz değiller çalışmalara, sergilere katılıyorlar, genel kurul toplantılarında fi­ kirlerini rahatça açıp katkılarda bulunuyorlar. Öyle ki, Karikatür302/TAVIR


cüler Derneği'nin Anadolu'daki büroları bizim sayemizde değil, o şehirlerde bulunan arkadaşların gayretleri, biz kendi başımızın ça­ resine bakalım demeleri ile açılmıştır.

.

TAVIR — Sormak istediğimiz şu idi. Örgütlü bir çalışma açısın­ dan düşünürsek, sergilere, genel kurullara katılım açısından haklı­ sınız. Bunun dışında örgütlülük yeterince kullanılabildi mi? Gelen istekler kullanılabildi mi? TAN ORAL — Kullanıldı diyemem. Size düşünce olarak katılı­ yorum. Ama işin gerçeği öyle değil. Ortada birşey var, fakat olanın üstünde çalışma yapmak lazım. Diyelim 1970 yılında derneğin 40 üyesi var ve dernek bugüne kadar ısrarla 40 üyenin katıldığı çalış­ malar yapıyor. Sergi açıyor, toplantı yapıyor, piknik yapıyor ve dai­ ma bu 40 üye var. Böyle bir çalışma olsaydı, dernek için hiçbir eleş­ tiri olmazdı. Fakat Türkiye'nin toplumsal, politik ve sınıfsal yapısı buna elverişli değil. Hep bunun birkaç misli ilerisini hesaplayıp, amaçlayıp çalışmak zorundasınız. Bu da aşırı zahmet gerektiriyor. Mevcut durumu çok aşan bir zaman gerekiyordu. Dolayısıyle kime görev verilirse bunu yapmak zorundadır. Böyle olunca da örgütün tümünün katılmasını beklemek mümkün değil. Çünkü henüz ne yapılacağını bilmiyoruz. Ve hep bu hatalar yapıldı. Akşehir yarışması yapıldı, yetmedi. Onun üstüne bilmem ne eklendi, onun üstüne bir daha, bu şekilde kişiler mevcuda alışmadan yeni bir hareket. Bu Türkiye'nin bütün kesimlerinde aynı şekilde işleyen bir olgudur. Bu­ na karşın bizden çok daha yaygın organlara sahip sulu mizahçıla­ ra karşı, onlardan fazla, yüzlerce yayın organını zorlayarak çizen insan yetişmiştir. Her türlü yayın olanağına sahip dergilere karşın Türkiye'de başka anlayışta bir karikatür olayı yaratılmıştır. Genellikle demokratik mücadelenin yapıldığı sınıflı bir toplum­ da politik görüşlerin bile bu kadar çok fraksiyonlara ayrılışı doğrultusunda bir tek doğru aramak bence boşuna. Ama şuna da kesin-likle inanıyorum. Kişi olarak ben, kendi doğruma mutlak güvenme­ liyim. Nasıl? Benimle aynı düşüncede olanlarla beraber olarak. Ama karşıdakilere de hak tanıyarak. Çünkü kendi düşünceme gerçekten inanıyorum. Ve bu düşüncede olan insanların da sürekli çoğaldığını görüyorum. Ama karşı taraf başka türlü bakıyor. Evet, bakacak. Bu dergiler sabit bir dergi değildir. Bu dergileri çıkartanlar da o ser­ mayenin içinde belli bazı dengeleri korumak zorundalar. Sulu mi­ zah anlayışına karşıyım. Fakat onların mücadelelerine saygım var. Sonra şu da var tipik bir örnek. Bir yerde çıkan iki-üç satırlık bir TAVIR /303


yazı bu dergilerin kapaklarının değişmesine neden oluveriyor. Av­ rupa karikatürü yayınları başlıyor. Yani bir değişim var. Ama bu yayınların değerlendirilmelerinin samimi, objektif olması lazım, öf­ keyle değil. Çünkü dergilerde çalışan arkadaşların tüm iddia, tüm samimiliklerine karşın orada çizen, yazan çocukların çizdiklerine bakıyorum. Bu kadar düşük düzey olamaz. Sonuç çok acıdır. TAVIR — Politik karikatür konusuna gelelim. Sizce politik ka­ rikatür nedir? TAN ORAL — Türkiye açısından önemli bir genel değerlendir­ me yapmak istiyorum. Batı ve Türk karikatürü. Bence bir doğu kav­ ramını da koymak lazım. Batı dendiği zaman alternatifi olarak do­ ğuyu koymak gerekiyor. Ülkemizdeki tartışmalarda batı karikatü­ rü, Türkiye karikatürü olarak ele alınmaktadır. Bu hatalıdır. Batı karikatüründe ikili bir yapı vardır. Politik karikatür ve sanat ka­ rikatürü. Bu o kadar açık seçik bir ayrımdı ki, mizah dergilerini alırsınız kapağından sonuna kadar karikatür vardır. Arada iki say­ fa ayrıdır! Çizgileri de farklıdır. Bunlar daha gölgeli daha çok portre şeklinde, kara kalemle yapılmıştır. Ve o ülkenin veya dünya po­ litikası ile ilgili konular işlenmiştir. Bu da politik karikatürdür ve tatsız şeylerdir. Bizim hoşumuza giden daha çok politik değil, top­ lumsal, felsefi, fantezi nitelikli karikatürleridir. Türkiye'de olay biraz farklıdır. Bizde bu kadar kesin bir ayrım yok. Türkiye'de çizilen her karikatür genel karikatür değerleri ta­ şımakla beraber bir de politik işlevi yerine getirmeyi amaçlar. Bu benim Türk karikatüründe gördüğüm ilginç yapı. Bunu ülkemize gelen yabancı karikatürcüler de söylüyorlar. «Evet, sizin çizdikleriniz karikatür ama, politik bir işlev taşıyor» dediler. O zaman biz bir yapının bu kadar ilginç olduğunu bilmiyorduk. Sonradan bu­ nun üzerinde çok düşündüm. Politikayı konu edinen karikatür po­ litik karikatür değildir. Çizildiği yönde, politik mücadele içinde bir tavır alan karikatürdür. Hiç politik değilmiş gibi gözüken bir kari­ katürün yayınlandığı gün, yayınlandığı dergi onun politik işlevini sağlayabilir. Bu inkâr edilirse, o zaman bu karikatürü çizen kişi tamamiyle bilinçsizdir. Politika yaşamdan kopuk değildir. Yaşam bi­ çiminin bir alanıdır, politika. Sanat yaşamdan ayrı olamayacağına göre politika yapmamak mümkün değildir. TAVIR — Yani politika sadece parlamento değildir. TAN ORAL — Evet. 304/TAVIR


TAVIR — Doğu karikatürü dediniz. Kısaca açıklar mısınız? TAN ORAL — Şu yanlış, bilinçli ya da bilinçsiz yapılıyorsa dü­ zeltilmesi lazımdır. Batı karikatürü diye bir şeyi ortaya koymamak gerekir. Çünkü batı sınıflı bir toplumdur. Doğal olarak bu yaşam karikatüre de yansır. Batıda politik, fantezi, sulu, felsefi, öncü ka­ rikatürlerin örneklerini bulmak mümkündür. Batı karikatürü tek bir kavram değildir. Doğu karikatürü daha, tartışmalara girmiş de­ ğildir. Dikkatle bakarsak bir ayrım var. Doğu düşüncesi çizgisel li­ neer bir yapı taşır. Bu düşüncede, dünya görüşünde, sanat, müzik ve mimarisinde, şiirinde, edebiyatında hep böyledir. Batı daha kompoze bir bakış açısına sahiptir. Bu kültürünün yapısında vardır ve çizgisel değildir. Türk karikatürüne bakıldığı zaman çizgisel olduğu görülür. Ancak dış etkilerle bazı kişilerde bu yapısı bozuldu. Ama olgu kişi­ seldir. Yani müziği tek seslidir. Şiiri ayrı yalınlıktadır. Diğer sanatTAVIR/305


larda da görülen çizgi, doğu kültürünün Japonya'ya kadar uzanan başka bir ritmini gösterir. Ayrıntılar olabilir ama hepsi çizgiseldir. Ancak bence çok ayrı bir tartışma konusu. TAVIR — Biraz da karikatürün işlevi üzerine konuşsak. Kari­ katürcü çizerken nelere dikkat etmeli, neyi amaçlamalı. Çizdikleri­ nin görevi ne olmalı, neye hizmet etmeli? TAN ORAL — İzin verir misiniz bu konuda düşüncelerimi açık­ lamadan önce, biraz sanatın kökeninden başlayarak gireyim konu­ ya. Şundan; sanatı çok önemsemiyorum da ondan. Ya da bugünün toplumunda önemsendiği kadar önemli olduğunu sanmıyorum. Bu yüzden kökeninden girerek kısa bir açıklama yapayım, izninizle! Bunun konuyu daha iyi açacağını sanıyorum. Şimdi, sanatçı aslında toplumda hiç birşey yapmayan adamdır. Yani sanatçı toplumda üre­ time katılmayan kişidir. Üretmeyen kişidir! Tüketen kişidir! Olsa, olsa işlevi söz konusu olduğunda, düşünülebilecek en ideali, üreti­ cinin «hınk» deyicisidir, sanatçı! Yani zahmeti üretici çeker, ses sanatçıdan gelir. Kabul edebileceğimiz en sağlıklı yapı bu. Kaldı ki, ben bunu da kabul etmiyorum. O zaman ne kalıyor geriye? Bir bak­ tığımızda sanat olayı, üreticinin belli dönemlerde yaptığı bir sevinç gösterisi! Hasat aldığı zaman, bağ bozumunda, yaptığı şenliklerde, bizzat üreticinin, emeklerini bir yeni alanda ortaya koyması. Ürün aldıktan sonra yapılan şenliklerde bunu süsler, resim yapar, şarkı söyler, yani onun tadını çıkartır. Ama bütün yıl üretimdedir. Şimdi bu çok. ideal yapıda bir anlatım. Toplumlar karmaşık yapılarda ge­ liştikçe ortaya çıkan iş bölümü sonucu üreticinin «hınk» deme gö­ revini de sanatçı yükleniyor. Bu günümüz toplumunda namuslu, dürüst bir sanat anlayışının tanımı bence. Oysa, sınıflı toplumlarda şunu da görüyorum, sanatçıların bir kısmı da üreticinin değil işve­ renin «hınk»deyicisi oluyor, işveren zahmet çekmez oysa. Ondan «hınk» sesi çıkmaz, yahut! Dolayısıyla sanatın kökeninden gelerek böyle bir yapıyı koyarsak ortaya ve sizle de bu konuda anlaşabildiysem, o zaman sanatın işlevi konusundaki sorunuzun cevabı çı­ kıyor ortaya. Yani üretici adına bir işbölümü sonucu gösterilmiş bir destek işidir. TAVIR — Sanatçı üretmez mi, yani sanatçının ürettiklerini o maddi üretimden ayrı tutmak, mı gerekiyor? TAN ORAL — Üretim derken toplumdaki milli gelire katkısı­ dır, konuşulan, yani önemli olan. Sanatçı milli gelire katkıda bulu306/TAVIR


nuyor mu? Bir buğday üreticisiyle ya da bir buzdolabı üreticisiyle, sanatçıyı bir anlamda aynı kefeye koyamayız. TAVIR — Soruyu şöyle açalım isterseniz. Sanatçı sanatla uğra­ şan kişidir. Yapıtlar üreten bir kişidir. Emek sarfetmez mi? TAN ORAL — Onu söyleyecektim bende. Sanatçı üretici değil, emekçidir. Üreticilikle emekçilik ayrı şeyler. Karikatürcü bir emek­ çi veya öyle olmalıdır. Emekçi olunduğu zaman çizgisi ya da ürettiği sanat kişisel sorunlarının cevabı olduğu kadar, kendisi gibi olan­ larında sorunlarının cevabıdır. Şu görüşe kesinlikle karşıyım. Sa­ natçı kitlelerin yol göstericisidir, kitlelerin öncüsüdür, mücadele­ nin başını çeker, herşeyi o bilir, kitleler hiçbir şey bilmez. Kendisin­ den fedakârlık eder kendisi önemli değildir. Bu görüşler çok yay­ gın, fakat, kesinlikle karşıyım! Mutlaka emekçi olmalıdır. Aksi tak­ dirde, kendisi emekçi olmadığı halde emekçiler adına sanat yapma­ ya kalkıyor! Ne hakla? Böyle bir sanatçıyı ne görmek isterim, ne de adam yerine koyarım. Elimin tersi ile vurmak isterim. Ama o da emekçi ise, benim gibi ve benim yaptığım iş gibi bir işbölümü yapıyorsa, evet! Şunun için söylüyorum, zaten emekçi olmayan sa­ natçılar isteseler de istemeseler de üreticinin değil, işverenin «hınk» deyicisi olma yolunda kayıyorlar. TAVIR — Varolan çelişkileri gün ışığına çıkarmada ancak gö­ rev alabilir, olmayan çelişkileri işlemesi söz konusu olmaz sanırız. Maddi yaşamdaki üretimle, kültürel yapıdaki üretimin farkını biz alt yapı, üst yapı ilişkisinde açıklıyoruz. Yani bir işçi veya köylü direkt maddi olarak üretimde bulunan insan, alt yapıyı etkiliyor, ama sanatçı üst yapıda üretimde bulunuyor. Bu direkt alt yapıya sokulamaz. Bu anlamda sanatçı üretkendir. Yani üst yapıda üret­ kendir. İlişkiyi, alt yapı-üst yapı ilişkisini çalışan kesimle paralel kavramak gerekiyor bu anlamda. TAN ORAL — Olayı değerlendirirken gerek kişileri, gerok sa­ nat ürünlerini, şu sizinde çok güzel ortaya koyduğunuz bakış açı­ sını gözden kaçırmamak lazım. Karikatürün işlevini de bu top­ lumsal gerçeğin içinde aramak lazım. Her an şu tehlikeye düşmek mümkün, o da çok kötü bir kültürel propaganda var yıllardan beri. «Sanatçı yol gösterir» diye, kendi kendine karar verip, ya da tarih­ ten bazı şeyler çıkartıp bunları aktarmak yanlıştır. TAVIR — Önemli olan, sanatçının verilen mücadele içinde olTAVIR/307


ması, o mücadele içinde edindiği izlenimlerini daha geniş kitlelere aktarmak için sanatı kullanması. Mücadelenin dışında bulunup, oturduğu koltuktan «ahkâm» kesmesi olmamalı. TAN ORAL — Şu görüşlere çok rastlayacaksınız. Emekçi ke­ simleri nereden gitmesi gerektiğini anlatmak. İşaret. Yani oradan gitme buradan git. Ama bir sanatçının yol göstermesi o değildir, yolu aydınlatmasıdır. Çünkü yolu karanlık tutmak için herşey ya­ pılıyor. Sanatçı olsa olsa, işte, sizin söylediğiniz gibi, çelişkileri or­ taya çıkartarak, karşı propagandanın yalanlarını, üstünü kapadığı çelişkilerini ortaya çıkartarak çalışma yapmaktır. Ortalığı aydınla­ tan bir çalışma. Ama bu aydınlığın içinde gidilmesi gereken yolu kitle ile beraber bulacaktır. Bunun tersi düşünce dikkat edin çok yaygın. Sanatçı nerden biliyorsa, biliyordur, nerden gidileceğini ve bunu söyler. Buna inanmıyorum. Bunun idealist bir görüş olduğu, maddeci dünya görüşüyle bağdaşmadığı kanısındayım. TAVIR — Bu arada şuna da değinelim. Bizim savunduğumuz bir görüş var. Karikatür izleyicisinin, karikatürün okura haline gelmesi- Yani karikatüre bakmaları değil, karikatürde birtakım şeyleri görmeleri. TAN ORAL — Bakın buna katılırım. Sanat, sanatçı ve toplum ilişkileri konusunda bazı şeyler söylemek istiyorum. Bu konuda hep ikili bir çıkmazla karşılaşılır. Bir tanesi şudur, sanatçı bir şey üretiyordur, kitleler ondan hiç birşey anlamıyordur, giderek kitleden uzaklaşır, yaptığı iş kendine kalır. Ne bakanı vardır, ne bileni var­ dır. Çıkmaz bir sonuç yani. Bunun karşıtı da başka bir çıkmaz. Po­ pülist bir anlayışla buna çözüm getirmeye çalışıyorlar. Kitle ne is­ tiyor benden, şunu istiyor. Öyleyse ben onu yapayım. Ne istemiyor, şunu istemiyor, o zaman onu yapmam. Bir halk dalkavukluğu, bir kitle kuyrukçuluğu halinde, bu da ikinci çıkmaz. O zaman ne ola­ cak? Gerçek yol nerede? Ben doğruyu nasıl bulacağım? Ben inan­ dığım doğruyu çiziyorum, kimse bakmıyor. Aksini yaparsak, benim bir anlamım kalmıyor. O zaman bir tek şey kalıyor. Sanatçı ile kitle arasında bir çelişki vardır. Uzlaşabilir bir çelişki. Bu çelişkiyi gözden kaçırmamak lazım. Sanatçı ömrü boyunca, kitleyle didişen, kavga eden, tartışan bir adamdır. Bu tartışmada bazen kaybedebilir de, bazen kazanabilir de. Başka türlü sanat alanında doğrunun bu­ lunacağına inanmıyorum. Şu türlü yakınmalar bir kulağımdan gi­ rer, bir kulağımdan çıkar. «Efendim yıllardır bilmem ne yapıyorum, 308/TAVIR


kimse beni anlamıyor.» Yapma kardeşim o zaman, kimse seni zor­ lamıyor. Veya «benden bunu istedikleri için ben bunu yapıyorum». Öyle bir zorunlulukta yok. Yapma. Dolayısıyla tartışmak önemli. Zaten bu düşüncemde yalnız olduğumu da sanmıyorum ayrıca. Mi­ zah için özellikle, çok açık seçik bunu söyleyenlerde var. Bu da so­ runların, tartışmaya getirilmesidir. Tartışmaya sunulmasıdır. Bu as­ gari bir hoşgörüyü gerektirir. Hoşgörünün olmadığı yerde tartışma olmaz. Ben hayır der giderim. Veya sizi boğazlamaya kalkarım ya­ ni. Başka bir şekli yok. Zaten mizah bu hoşgörüyü zorlayan, bu hoşgörüyü gerekli kılan, sonunda da bütün sorunları tartışmaya ge­ tiren bir ortamdır. Bu ortam kesinlikle demokratik bir ortamdır. Bugün karikatür, bütün toplumsal ve politik mücadelenin kit­ leler lehine aydınlatılması, tartışmaya getirilmesidir. En küçük bir uyanıklık işlevini, bir hoşgörüyü zorlama işlevini, sanatçının bu­ lunduğu yer gereği kitleler adına, kitlenin lehine sunmasıdır. TAVIR — Bu anlattıklarımızı bir de günümüz karikatür olgu­ sunda somuta dökelim. Bu işlev ne derece yerine gelmiştir? TAN ORAL — Benim gördüğüm iki karşı ucun kısır tartışmasıdır. Halk bunu istiyor diyenlerle, ben dilediğimi yaparım diyenler arasında anlamsız tartışma. Ben her iki tarafı da doğru buluyo­ rum. Çünkü iki tarafta birbirlerini suçluyorlar, doğrudur, haklan var. Sulu mizah deyince dar kapsamlı almayın. Kitle bunları istiyor deyip çizilen kalkmış yumruk, ingiliz anahtarı örnekleri, slogan­ cı örnekler de en az onlar kadar, kitle kuyrukçuluğu kadar tehlike­ li. Bu durumda demokratik ortam, tartışma ortamı kalkıyor. Bunun sonucunda da körü körüne inanmak çıkar ki ortaya, ne kadar yan­ lış olduğunu tartışmaya gerek yok. TAVIR — Çizer yapıtında bir tartışma ortamı açmak zorunda. Buna epik tiyatro kavramından yola çıkarak da varmış ve karika­ türün de aynı yolu izlemesi gerektigini savunmalı demiştik... TAN ORAL — Doğru demişsiniz. Sanatçı kendi yaptığına faz­ la inanmaya başlarsa hapı yutar. Gerçekten üstün olduğunu zan­ nedebilir. Kendini yol gösterici sayar. Kendi kendine yabancılaşır. Karikatürcünün kendisini tekrarlaması bile tehlikelidir ben­ ce. Çizmesini değil bir sanatçının çizmemeyi bilmesi önemli. Biraz açayım. Yani bir şey yaptım, tartıştım, doğru olduğunu gördüm, onu hemen orada bırakmamalıyım. Aynı şeyleri üretmeye başlarsam yanlıştır. Sanat sürekli yeniyi bulmaktır. Her yaptığım eskir ve TAVIR/309


terketmeliyirn. Bir batılı karikatürcü, «okuyucusu karikatürcünün bir olay karşısında yarinki gazeteye ne çizeceğini tahmin edebilirse, o karikatürcü ölmüştür» diyor. Şartlandırmaya kesinlikle karşıyım, şaşırtmaya evet! Yaşam insanların yaptıkları ile oluşur, önceden belirlen­ miştir. Sanatçı yarın ne olacağını biliyorsa bu kaderci gö­ rüştür. Ancak yarının olması gerektiğini bilebilir sanatçı. Ben onun olması için bazı şeyler yaparım. Dolayısıyla yarın olanda be­ nim payım vardır. O zaman benim gibi düşünenlerle beraber, bunu istemeyenlere, engelleyenlere karşı yapmam gereken çıkar ortaya. iş son derece açık olarak gözükür. Sanatçı bunu yapmalıdır. TAVIR — Karikatüre getirirsek konuyu, karikatür izleyicisin­ den öte bir karikatür okurundan söz etmek gerek. Yani düşünen, tartışan bir okur. Bakıp geçen bir izleyici değil. TAN ORAL — Derler ki, karikatür düşündürmeli, derler ki, güldürmeli, kimi de derki «hayır hem güldürmeli, hem düşündürmeli.» Düşünmek nedir önce? Ona bakalım. Bilmece çözmek de bir düşün­ me. Burnudur? Güldürmek derken ,gıdıklamak mı, yoksa laçka et­ mek mi? Hangisi? Hiçbiri değil. Einstein diyor ki, «mizah gülen dü­ şüncesidir». Doğru. Mizah bir düşünme biçimidir. Hoşgörülü bak­ maktır. Hoşgörülü bakmak herşeyi kabul anlamına gelmez. Hoşgö­ rülü bakmakta gözünün yaşma bakmamakta vardır. Ve gülme bu geniş bakışın doğal sevincinden başka birşey değildir. Bütün mese­ le bir tartışma yaratmak ve bunu hoşgörülü bir ortam içinde, mi­ zah içinde yapmak. TAVIR — Teşekkürler, sayın Tan Oral.

310/TAVIR


MAKSİM GORKİ (1868-1936)

Yavuz TURAL

Aralık 1905. Rusya'da devrimci kavga giderek şiddetlenmekte, proletaryanın önderliğindeki halk yığınlarının girişimleri yüzyıl ba­ şından beri ülkeyi sarsmaktadır. Sosyal ve politik anlaşmazlıklar son haddine varmıştır. Silahlı ayaklanma, proletarya partisi için artık bir teorik tartışma konusu olmaktan çıkmış, kaçınılmaz bir görev ha­ line gelmiştir. Bu dönemde işçi hareketinin güçlenmesine tanık olan ve Bolşevik Parti'nin gelişmesine de gerek eserleri ile, gerek politik faaliyetleri ile katkıda bulunan Gorki; dünya devrimci edebiyatının öncülerindendir. TAVIR/311


28 Mart 1868'de marangoz bir babanın ve köylü bir atlanın çocu­ ğu olarak doğan Gorki'nin asıl adı Aleksey Maksimoviç Peşkov'dur. Yazılarında «acı» anlamına gelen Gorki takma adını kullanmıştır. Bugün kendi adıyla anılan Nijni Novgorod kentinde oldukça yoksul bir çocukluk devresi geçiren Gorki, bu nedenle çok istediği halde öğ­ renim yapamamıştır.İçini bir kurt gibi kemiren bu okuma tutkusu onu Kazan kentindeki üniversitelere kadar sürüklemiş, ancak oku­ ma olanağı bulamamıştır. Gorki hayatını kazanmak zorundadır. Bu­ laşıkçılıktan fırın işçiliğine, gemi tayfalığına kadar her işe girer çı­ kar, her fırsatta okur. Çoğu işlerden okuması yüzünden atılır, başı­ na olmadık işler gelir ama O, vazgeçmez. Gençliğinde önce narodnik kümelerden birine katılarak köylere çalışmaya gider. Daha sonra, marksist bir grupla ilişkiye geçer ve yaklaşık tüm Rus köylerini gezme, inceleme fırsatını bulur, halkını yakından tanır. Eserlerinde ana tema olarak işlediği, Rus köylüsü­ nün yaşamı ile ilgili bilgileri bu gezilerden edinmiştir. 1889'da dev­ rimci çalışmaları nedeniyle ilk defa tutuklanır. 1892'de Tiflis'te çıkan Kafkas adlı gazetede Makar Çudra adlı öy­ küsünü yayınlayarak yazım mücadelesindeki yerini alır. Gorki tak­ ma adını ilk kez kullanır. 1893'te gazetelerde fıkraları, 1895'de Şama­ ra gazetesindeki sürekli yazılarıyla yazın yaşamı sürer. Giderek Gor­ ki'nin ünü çevreye yayılır ve öyküleri Rusya'nın çeşitli bölgelerinde çıkmakta olan gazetelerde yayınlanır. Bu, Gorki'nin tekrar tekrar tu­ tuklanmasını getirir. 1898'de gazete ve dergilerde yayınlanan öykü­ lerini, Eskizler ve Hikayeler adı altında birleştirir. 1901 Gorki'nin siyasi yaşamında bir dönüm noktasıdır. Iskra'ya (1) duyduğu sempati, O'nu bir yıl sonra Iskracı yasa dışı örgüt­ lerle ilişkiye geçmeye zorlar ve bundan sonraki yazılarıyla, gazete­ nin çalışmalarında yer almasına neden olur. Bu dönemde, çeşitli tiyatrolarda sahnelenen iki yapıtının (Kü­ çük Burjuvalar ve Ayak Takımı Arasında) büyük başarı sağlaması, Gorki'ye Petersburg Bilimler Akademisi Fahrî Üyeliğini getirir. An­ cak seçimin Çar tarafından geri alınması üzerine Tolstoy, Çehov ve Korolenko gibi yazarlar olayı protesto etmek amacıyla, Akademide­ ki görevlerinden istifa ederler. Bu olay, Gorki'nin adının daha da yaygınlaşmasına neden olur. Birbirlerini uzun süredir yapıtlarından tanıyan ve izleyen Lenin ile Gorki, 1905 de ilk kez karşılaşırlar ve Lenin'in ölümüne dek süre­ cek olan, örnek bir dostluk yaratırlar. Onların dostluğu, karşılıklı fi­ kir alışverişine dayanan bir dostluktur ve aynı dünya görüşünü pay312/TAVIR


laşmaları, aynı amaca hizmet etmeleri, birbirlerini tamamlamalarını getirir. N. Krupskaya, Lenin'den Anılar'da şöyle der.- «Bir eser ha­ yatı mükemmel, çok yönlü ve derinlemesine yansıtıyorsa ve ne kadar basit olarak canlandırıyorsa, Lenin için o kadar değer taşırdı. Gorki'nin yazdıklarını Lenin çok iyi anlar ve onlara büyük değer verir­ di. Hayatının son günlerinde, Benim Üniversitelerim'i nasıl dinlediğini hâlâ hatırlarım.» Gorki 1905 de, Sosyal Demokrat Parti'ye girer ve ilk kanuni bolşevik gazete olan Novaya Shisn'in çıkarılmasına yardım eder. Le­ nin'in yurda dönüşüyle, çalışmalar hızlanır ve Lenin gazetenin başı­ na geçer. Bu arada Gorki Ana romanını yazar ve Lenin'in övgüsüyle karşılaşır. Lenin, Ana hakkında «Birçok işçinin devrimci harekete bi­ linçsiz, körükörüne katıldığı bir ortamda onlara yol gösterici olacağı için, tam zamanında yazılmış bir eserdir.» der. Daha sonra Gorki, tutuklanmamak için, yurt dışına çıkar. Almanya, Fransa, Amerika ve İtalya'da Rus devriminin gerçeklerini anlatır, diğer ulusların halkla­ rının Rus Devriminin yanında yer almaları için Parti görevlisi olarak çalışmalarda bulunur. 1907 de, yurtdışında iken SDP V. Parti Kongresine delege olarak katılır, bolşevikler ve menşevikler arasındaki tartışmaları izler, bolşeviklerin yanında yer alır. Bu arada Küçük Burjuva İdeolojisinin Eleştirisi ve Ana romanı yayınlanır. (2) Gorki, 1907'den sonra bir süre Bolşevik Parti içindeki marksizmi tahrif eden bir grubun etkisinde kalır. Bu grup; tanrılaştırdıkları hal­ kın gücüyle, kitleleri çekmeyi gerekli görüyordu. Lenin bu sözde marksist maskeyi düşürdü ve Gorki'nin toparlanması için elinden ge­ leni yaptı. Lenin'in de etkisiyle Gorki, marksist bilince yaklaşıyordu. Bu, O'na epik enginlikte ve psikolojik yönden derinine işlenmiş eser­ ler vermek, Rus Edebiyatı'nın en güzel geleneklerini sürdürme ve sosyalist gerçekçiliği geliştirme gücünü verdi. Rusya ve Devrim, O'nun başlıca konusu oldu. «Çocukluğum», «Ekmeğimi Kazanırken» ve «Be­ nim Üniversitelerim» otobiyografik üçlüsü ,bu yıllarda doğdu. Bu eserleriyle Gorki, «sanatçının politikayla uğraşmasının, yara­ tıcılığını yok ettiği» yolundaki tezi çürüttü. Lenin'in de desteği ile devrimci basına katkıda bulunan Gorki, Sosyalist Kültür Devrimi'nin başarılmasında önemli rol oynamıştır. 1919 da Dünya Edebiya­ tı Serisi için seçilen eserlerinin tümünü Lenin'e verdi. «VVsemirnaya Literatura» yayınevine müdür oldu. Ve Sovyet Hükümeti adına ça­ lışmalarda bulundu. 1921'de sağlığı iyice bozulunca, tedavi için TAVIR/313


yurtdışına çıktı. Yine de yurduyla ilişkisini koparmadı, Lenin'le mektuplaştı, yayınevine ait ortak kararlar aldı. 1924'de Lenin'in ölümü O'nu çok sarstı. Aynı yıl Lenin'in bir adet portresini yazdı, önceleri «Bir İnsan» adıyla çıkan bu eser, ba­ zı genişletmelerden sonra, 1930'da «Lenin Eskizi» adını aldı. Rus top­ lumunun devrim öncesi ve devrim sonrası otuz-kırk yılını içeren ve özellikle küçük burjuva aydınının konumunu sergileyen baş yapıtı «Klim Sangim'in Hayatı» nı da bu yıllarda tamamladı. 1936'da ölene kadar aralıksız devrim için çalışan Gorki, «Sanat­ çı, ülkesini ve sınıfını etkileyen her şeyin duyarlı bir alıcısıdır, —ku­ lağı, gözü ve yüreğidir; döneminin sesidir sanatçı. Elinden geldiğin­ ce çok şey öğrenmekle yükümlüdür; bu onun görevidir, ve geçmişi ne denli iyi bilirse içinde bulunduğu dönemi de o denli iyi anlaya­ cak ve dönem izin evrensel devrimcilerinin ve onun görevlerinin kapsamım daha derin, daha köklü bir biçimde değerlendirebilecek­ tir» der. Gorki'nin ölümsüzlüğü, benimsediği dünya görüşünde ve bu doğ­ rultuda eserlerinde geleceği, aydınlığı, kavgayı ve insanlığın gücünü yüceltmesindedir. (1) Iskra: Kıvılcım. Lenin yanlısı, yasa dışı, devrimci gazete. (2) Ana romanı, daha basılmadan, el yazısı halindeyken, Lenin tarafın­ dan okunmuş, eleştirilmiş ve düşünceleri Gorkiye iletilmiştir.

ÖYKÜ

Maksim Gorki

FIRTINA KUŞUNUN TÜRKÜSÜ Boz okyanusun ta tepesinde, rüzgar, fırtına bulutlarını toplamakta. Bulutlarla okyanus arasında gururla uçmakta fırtına kuşu. Kara bir şimşek gibi dalgalanmakta. İşte dalgalar kanadını okşuyor kuşun. Derken kuş, bir ok gibi fırlıyor, yükseliyor dalgaları yırtarak. Şiddetli bir haykırış duyuluyor göklerde. Bulutlar, kuşun korkusuz, yürekli sesinde delice bir sevinç, büyük bir coşku sezinlemekte. Fırtınanın kopmasını isteyen, içine sığmaz bir haykırış bu! Hiddetinin alevini haykırıyor kuş, öfkesini haykırıyor, zafere inancını haykırıyor buram buram, gür gür. Martılar korku içinde, inim inim sızlanmakta.. Sulara atıyorlar kendi­ lerini. Okyanusun mürekkebe benzer derinliklerine gömülmek, korkularını sula­ ra gizlemek için yapmayacakları yok. Dalgıç kuşları da sızlanmakta.. Kavganın söze sığmaz sevinci onlara göre değil. Fırtınanın kopacağından korkuyorlar. Öd314/TAVIR


leri patlıyor. Ve ahmak penguenler, kayaların çatlaklarına sığınmış. Yalnız fırtına kuşudur okyanusun üstünde, köpük köpük taşan sulara aldırmaksızın gu­ rurla dolaşan. Daha önce hiç bunca kara olmayan, bunca alçalmayan fırtına bulutları denize abanmakta. Fırtınanın özlemiyle, durulmaz isteğiyle tutuşan dalgalar gürül gürül türküde şimdi. İşte fırtına koptu. Şimdi dalgalar çazgın. Taşkın öfkeleriyle rüzgarla çarpışmaktalar. Ve rüzgar, güçlü kollarıyla bir daha hiç bırakmamacasına sarmakta suları. Yeşil kütleleri kayalara koşturmalı: bir an önce parçalamalı, çatur çutur kırmalı onları. . Kara br şimşek dalgalanmakta, ve fırtına kuşu, fırtına bulutlarını bir ok gibi delerek durmadan sulara dalmakta. Bir zebanı gibi, fırtınanın kara zebanisi gibi sövmekte kuş: bir gülüyor, bir ağ­ lıyor... Fırtınanın bulutlarına gülüyor kuş, dayanılmaz sevincinden ağlıyor. Fır­ tınanın çatırdılarında bir bitkinlik mırıltısı duyuyor akıllı zebani. Fırtınanın kesileceği güneşin doğacağını biliyor, zafer her vakit güneşindir. Sular gürür gürül köpürmekte. Gök gürlüyor. Öfke şimşekleri alev alev patlamakta: fokur fokur kaynayan okyanusun yukarısındaki fırtına bu­ lutlarına gömmekte alevlerini. Alevli okları esir almış sular, söndürmüş on­ ları. Suların derinliklerinde son ne­ fesini veren okların can çekişen kıv­ rıntıları yansımakta. Fırtına bu! Fırtına kopuyor. Yiğit fır­ tına kuşu gururla dolaşmakta çakan şimşekler arasında. Kaynayıp köpüren öfkeli okyanusun üstünde uçmakta. Ve çığlığının, gelecek zaferi müjdele­ yen çığrığının güvenli, onurlu yankı­ ları yükselmekte... Kop fırtına! Tüm şiddetinle, tüm hiddetinle kop.

TAVIR/315


Selim BODRUMLU

Yaşamını binbir türlü güçlüklerle sürdüren, zaman zaman beş parasız kalan, hapishanelere tıkılan, fakat tüm bunlara karşın diren­ cim yitirmeyen, toplumumuzun kurtuluşu için kavga veren yazarlarımızdandır. Ailesinin geçimini sağlamak için bütün gün çalışıp, yapıtlarını (ki O'un tek gelir kaynağını oluşturur) yayınlatmak için birçok olumsuzlukları yenmeye çalışır. Diğer taraftan da yapıtlarıyla ilgili olarak açılan davalar sonucu tutuklanır. Askerliği sırasında ceza ya­ sasının 94. maddesine aykırı hareketten beş yıl ve Grev adlı kitabın­ da yer alan «Grev» öyküsünden dolayı birbuçuk ay tutuklu kalmıştır. 316/TAVIR


Edebiyat yaşamına Kayseri Cezaevi'nde yatarken, hece ölçüsüyle yazdığı şiirlerle başlamıştır. Bursa Cezaevi'nde tanıştiğı N â z ı m Hikmet'in deneyim ve tecrübesinden yararlanmıştır. Bu süre içerisinde O'nun yapıtlarını okuma olanağını elde ederek edebiyat ve sanat ala­ nındaki düşüncelerini ve yaratıcılığını geliştirmiştir. Bu dönemden sonra hece düzeni ile şiir yazma alışkanlığını bir yana bırakmıştır. Yine bu dönemde (1940-1944) çeşitli edebiyat der­ gilerinde yayınlanan i l k ö y k ü l e r i n i yazmıştır. «Ekmek Kavgası» adlı ilk kitabını 1949'da yayınlamıştır. Y i r m i y e d i r o m a n yazan O r h a n K e m a l ' i n romancılığı «Murtaza», «Cemil», «Bereketli Topraklar Üzerinde» yapıtlarıyla en y e t k i n dü­ zeye ulaşmıştır. Bu yapıtlarını yarattığı dönemler, ülkemizde dışa bağımlı (ABD emperyalizmine) çarpık kapitalistleşme sürecinin yaşandığı dönem­ lerdir. B u n u n ekonomik, siyasal ve k ü l t ü r e l alanlardaki sonuçları­ nın t o p l u m u n değişik kesimlerine yansımaları O r h a n Kemal'in eser­ lerinde çok yalın ve net olarak dile g e t i r i l m i ş t i r . Çarpık kapitalistleşmenin doğal sonuçlarından olan işsizlik, geçim sıkıntısı, k ü l t ü r e l yabancılaşma ( A m e r i k a n resimli k o v b o y r o m a n l a r ı n ı n çocuklar üzerindeki etkileşimini içeren öykülerinde) g i b i daha birçok temayı yapıtlarında ustalıkla işlemiştir. Yine bu dönemin özelliklerinden olan sınıf çelişkilerinin derin­ leşmesi ve t o p l u m u n sosyal yapısında o l u ş t u r d u ğ u farklılaşmalardır. Eu f a r k l ı l ı k l a r , netleştikçe k ü ç ü k ve o r t a h a l l i ü r e t i c i n i n temsil e t t i ğ i k ö y l ü ailesinin yapısında değişiklikler açık b i r biçimde gözlemlene­ b i l i r . B u n l a r döneme özgü yeni insanları yaratıyor. O r h a n Kemal'in yapıtlarının k o n u l a r ı hep buradan kaynaklanıyor, bu insanlar ve top­ l u m arasındaki derinleşen çelişkiler anlatılıyor. Yapıtlarında aynı zamanda mücadeleyi, direnmeyi, toplumsal düzenin değişebilirliğini vurgulayan k o n u l a r da yer alır. Bu yapıtla­ r ı n da, sahip olduğu devrimci d ü n y a görüşünün ve t o p l u m u m u z u n sosyal yaşantısının b i r l i k t e etkisi ile k o n u l a r en ilginç örnekleriyle, en güzel b i r biçimde sunulur. Gerçek, anlatılan toplumsal k e s i m i n ya­ şam tarzından, konuşma diline ilişkilerine, davranış biçimlerine va­ rıncaya k a d a r olduğu g i b i yansıtılır. O r h a n Kemal r o m a n ve öykülerinde insanı da anlatır. O'nun in­ sanı, yoksul, horlanan, acı çeken ezilen insandır. Bu insanların hiç­ b i r zaman yaşam u m u t l a r ı n ı , dirençlerini kaybetmeyecekleri ve bu uğraşları içinde her zaman ayakta k a l a r a k .yıkılmayacakları anlatı­ lır. O'nun işlediği b i r diğer insan t i p i de, toplum tarafından dıştalanTAVIR/317


mış bir kenara itilmiş olanlardır. Bunların durumu o kadar güzel bir gerçeklik içerisinde verilir ki, okurun bu insanlar üzerindeki kötü, olumsuz düşünceleri ortadan kaldırılır. İlerdeki çalışmalarımız içersinde ayrıca ele alınarak geniş bir in­ celeme ile aktarılacak olan Orhan Kemali «Sarhoşlar» adlı kitabın­ dan aldığımız bir öyküsünü aktararak, ölümünün 10. yılında birlik­ te analım. ÖYKÜ

Orhan KEMAL

YABANCI Gidecek yeri, tutacak işi yoktu. Tâa Levent'den geliyordu yayan. Bir çeş­ mede karnını suyla doldurmuştu ama, «İki suyun bir ekmek yerini tuttuğu» ya­ landı. Ekmeğin yerini ne tutabilirdi. Fırından yeni çıkmış, taze taptaze, çıtır çıtır ekmeğin? Taksim anıtının önünde durdu. Kış ortasında yazdan kalma bir gündü. Ortalık günlük güneşlik. Paltolar. pardesüler atılmıştı. Hattâ gömleklerinin kollarını dirseklerine kadar sıvayan delikanlılar da vardı. Anıtın gölgesine çömeldi. Çıtır çıtır ekmeğin yanında iri bir parça da tahin helvası oldu mu... Kar­ şıda, taksilere filân yol veren polise gözü ilişti: -Burada oturmak yasak mı? acep? Bir şipşakçı peydahlanınca ürktü. Çömeldiği yerden ayağa kalktı, kasketini çıkardı. Şipşakçı görmedi. Halbuki kıravatı da vardı. Görse, her halde yüzünü ekşitir, yasak bile olmasa, «Buradan kalk şuraya otur!» derdi. Tekrar çömeldi O, bu değil ya, sıcak çıtır çıtır ekmekle tahin helvası! Şu polis pırıl pırıl taksilere hükmettiğine göre, iyi maaş alıyordu her halde. Yanına varsa, «Efen­ di, dese açlıktan iflahım kesildi. Sen bilirsin!» . Utandı. Elin adamından ne diye para isteyecekti? Dilenci miydi? Dilenci milenci değildi ya, bir tekliği olsa şimdi.. Olsa da fırına varsa, otuz kuruşa sı­ cak, çıtır çıtır bir somun, otuz kuruşlukda helva alsa geriye kırk kuruşu kalırdı. Sulu sulu tükürdü. Havaya baktı. Gök, deniz gibiydi. Masmavi, dupduru. El kadar olsun bulut yoktu. Çukurova gibi. Çukurova gibi ya, Çukurova'nın göğü 1aha maviydi, güneşi de bozkırmkinden öfkeli. Çukurova'ya köylüsü Kavak Osman'la inmişlerdi. Siftah. Lâkin cılk çıkmış­ tı Kavak. Beraber tuz ekmek yedikleri halde, iş bulup da kamyona binip gider­ ken «Hoşçakal» bile dememişti. İçini çekti. Yadırgının hemşeriden daha iyi olduğuna inanıyordu. Kavak Osman'dan sonra Yusuf diye, Bor'lu bir uşakla arkadaş olmuştu. Oğlan «İstanbul'a gidek sennen kardaş!» demişti «Amelikenner bir otel kuruyormuş, tevâtir. Hem de avuç avuç para serpiyorlarmış!» Gâvurlarda akıl olmadığını köylüsü fayızcı Gafur'dan duymuştu. Kırk yılın sarı Gafur'u bilmez mi? Serper serperlerdi. Gâvurun serptiği paralardan iyi bir 318/TAVIR


deşirdi mi, peşin zorlu bir lâcivert takım alacak, sonra içlik müşlük, anasına yemeni mümeni.. Paranın gerisini de iyi bir düğümleyip köy yerine varacaktı. Anıtın önünde yanladı. Lâcivert takımı giyip köy yerinde, İlyas Efendi gibi aşağı yukarı dolandı mı, düşmanları amma da çathyacaktı ha! Çatlıyacaklardı ya, İlyas Efendi'nin bes ceketi lâcivertti, pantolu değil, Pantolu hâkiydi, asker hakisi. Kilot. Paçaları da düğmeli değil, ipli. Ayakların­ da da yemeni, sarı renkte, yumurta ökçe. Karafakı'nın oğullarının töbe karnı almazdı! Lâkin felek Mustafa'ya yar olmamıştı. Mersin'den atlamışlardı vapura. Bor'lu: «Bilet almıyak, harçlığımız tükenmesin-» demişti «Ocağa kömür mömür ata ata giderik, beleş beleşine.». Yolda ocağa kömür ata ata, iskelelerde tüccar eşyası indire bindire yedi gün yedi gece mi, on gün on gece mi ne gelmişlerdi İstanbul'a. Turşuları çıkmış-, tı. Lâkin İstanbul da İstanbul'du hani. Dilinen tarifi gayri mümkünsüz! O ko­ naklar, o atsız arabalar, tomafiller ki, değil Suvaz, Çukurova bile yanında vızırtı. İnsanoğlunun bir kanatsız kuş olduğu, ararken ararken Mevlâsını da, be­ lâsını da bulduğu doğruydu. Amelikennerin tevâtir otelini bulmuşlardı .ya, avuç avuç para serptikleri nerde? Ameleyse kum gibi. Tekmil Yıldızeli, Sarkışla, Şu­ ­arı müşarı (Suşehri, muşehri) dökülüp gelmişti. Bir de ters bakıyorlardı ki adama! Er gelen işi kapmıştı. Gelmiyense, şorda kalmıştı, melil melil. Bor'lu birinde: «Geri durmaynan hiçbir şey ütemek kardaş, sokulak!» demişe zorlatmıştı. Vay sen misin zorlatan! Fıkara Bor'luyu az daha öldüreceklerdi. İçini çekti. «İşsiz adam alıcı kuştan beter, zırtlan gibi. Aç adamda töbe mernamet ol­ muyor!» Ensesini kaşıdı, esnedi. Ac oldu mu adam, bir fırın somun olmalı, has somun. Pendir mündür de olsa iyi ya havla da iyi, tahan havlası. Somunu ortadan yarıp havlayı arasına yatırdın da.. Sulu sulu tükürdü. «... yatırdın da dişledin mi..» Tekrar tükürdü. Burnuna sıcak somun kokusu çalınmıştı. Kalktı, karşıya geçerken az kalsın siyah bir taksinin altında kalacaktı. Kaldırıma atladı. Şoför: — Ayı! dedi. Geniş kırmızı yüziyle ham ham güldü. Demeynen olmazdı ya! Köşeyi saptı. Öyle bir çöğdüresi gelmişti ki. Bor'luyla birkaç sefer gitmiş­ lerdi. Tekmil mermer aptesâne, bölmeler.. Taşın üstüne çıkıp bi raha* çöğdürüyordu ki adam! Birden, çöğdürmeyi möğdürmeyi unuttu; Bir uşak, aptesânenin duvarına dayanmış, sıcak somunla helva yiyordu. Kendi akran. Lâkin yemesini beşir ede­ miyordu.Öyle mi yenirdi havla? Gitti ayak ucunda durdu. Sonra çömeldi. Oğlan essahtan da acemisiydi havlayla somun yemenin. Beriki yan yan baktı. Sordu: — Ne baktın? Beni hemşerine mi benzettin yoğsa? — Kimi? TAVIR/319


— Beni. Cevap vermedi. Tahin helvasıyle ekmeğini çiğnemiye devam etti. — Ben seni benzettim. — Beni mi? — Seni. — Kime? — Osman'a, Kavak Osman'a! ,.? — Kavak Osman'ı bildin mi? Şuşâralı Kavak Osman.. — Sen Şuşârı'ndan mı olun?. — İçinden değel, köylüğünden. Sen? — Ben mi? Ben Yıldızeli'nde olurum. Gözleri parladı. — Essahdan mı? Disene ki hemşeriyik? Sen de, Amelikenner para saçıyor dediler de toplamıya mı geldin yoğsa? — Ben mi? Ekmeğini dişledi, i r i bir parça helva attı ağzına, başladı kuvvetli dişleriyle çiğnemiye. Gözlerini tâ kargılara dikmişti. Dünya umurunda değildi. Suşehri boyuna yutkunuyor, arada sulu sulu tükürüyordu. Onun yerinde ol­ malıydı şimdi! Sıcak somun da bi kokuyordu ki.. — Kardaş- dedi. — Hı? — Bi lâf edecem a, gönüllenme. Sıcak somunnan havla yimesini beşir edemiyon sen. — Ben mi? — Sen. — Niye? — Vir de bak! Yarısından çoğu yenmiş somunu aldı, ortadan böldü, helva parçasını or­ tasına yatırıp sandviç yaptı. — Bizim bir Osman vardı. Kavak Osman. Köy yerinde Cılk Osman der­ lerdi. Essahtan da cılk ya, lâkin sıcak, somunnan havla yimekte de üstüne yok­ tu haani. Havlalı somunu şöyle tutar, şöyle de ısırırdı! Dişledi. Sıcak somunla helva dişleri arasında ezilip helvanın şekeri ağzına yayıldıkça gözleri hazla yumuluyor, burun kanatları titriyordu. İstemiye istemiye uzattı. Beriki anlamıştı işi: — Yi, yi, dedi. * — Sen? — Ben mi? Bana bakma. Yediğim de yeter. — Sağol kardaş! Kuvvetli dişleriyle açlığı yenmeğe başladı. Gözleri tatlı tatlı yumulmuştu. Ne Kavak Osman, ne Yıldızelili, ne Bor'lu, ne de tavatür İstanbul şehri! Son lokmayı da öğütüp yuttuktan sonra yalanarak gözlerini açtı. Yanındaki yoktu, gitmişti usulcacık. Şaşmadı. Kavak olsa: «Karnini do­ yurduğumu unutma. Yeri geldi mi iyiliğimi söyle» derdi. Kalktı. Rahat rahat çöğdürmek üzere helaya gitti. 320/TAVIR


DEĞİNMELER HABERLER OLAYLAR SANSÜRÜN «DÜŞMAN» FİLMİ ÜZERİNDEKİ YASAKLAMA KARARI DANIŞTAY TARARINDAN KALDIRILDI Güneri YAMAN Senaryosunu Yılmaz Güneyin yazdığı ve yönetmenliğini Zeki Ökten'in yaptığı DÜŞMAN filmi ile ilgili olarak sansürün yasaklama kararı hakkında Danıştay tarafın­ dan yürütmeyi durdurma karan verilmiştir. Danıştay'ın bu kararı ile DÜŞMAN önümüzdeki mevsim başından itibaren sinemalarda gösterilecektir. Güney Film Basın Bürosunca yapılan açıklamaya göre bu karar­ da bilirkişi heyetinin şu düşünce­ si etkili olmuştur: «Önemli bir ülke sorunu olan işsizliğin ve bunun getirdiği top­ lumsal ve bireysel sorunlarla, bun­ lardan kurtulma çabalarının gögüntülendiği filmde; bazı gerçek­ ler fazla yalın ve çarpıcı biçimde verilmiş sayılabilir. Ancak bu du­ rum, kamu düzenini zedeleyici ni­ telikte addolunmayıp, sanatçının dünya görüşünün ve olayları yo-

rumlayışmdaki anlayış ve yakla­ şımının bir sonucu olarak kabul edilmelidir.» SİNEMA SEMİNERİ DİSK'e bağlı Sinema Emekçi­ leri Sendikası SİNE-SEN, 30-31 Mayıs 1980 tarihlerinde bir semi­ ner düzenledi. Sendika, çeşitli ki­ şi, kuruluş ve bilim adamlarına, güzel sanatlar alanındaki çalışma­ lara netlik kazandırması amacına uygun bildirilerle seminere katıl­ maları için çağrıda bulunmuştu. Seminer, bu çağrılara cevap veren, Sinematek Derneği, adına Ahmet Sezerel, İFSAK adına Hilmi Etikan. Tavır Dergisi adına Güneri Yaman, Eskişehir Sinema Okulu Öğrenci Derneği adına Levent Öz­ gün, Basın Yayın Yüksek Okulundan Asistan Tuğrul Eryılmaz, Onat Kutlar, Kurtuluş Kayalı, Mahrmıt Tali Öngören ve Sinema Sa­ natçısı Kadir İnanır'ın katılımıy­ la Atatürk Kitaplığı'nda gerçek­ leşti. Seminerde ağırlıklı olarak sendikanın bugüne kadarki geli­ şim ve çalışmalarının salt ekonoTAVIR/321


mik sorunların çözülmesi amacı­ na hizmet eder nitelikte olduğu, ancak bundan böyle sinemanın ideolojik ve sanatsal plandaki iş­ levlerini de kazandırmak gerek­ tiği açıklandı. İki gün süren semi­ ner boyunca, sinema olayının ide­ oloji alanındaki konumu açıklan­ dı. Türkiyedeki sinemanın salt Yeşilçam olmadığı, ancak Yeşilçam'ın da demokratikleştirilmesi gerektiği, bu alandaki örgütlen­ menin nasıl olabileceği tartışıldı. Ayrıca basın tekellerinden, dünya

haberlerinin bu basın tekelleri ta­ rafından nasıl çarpıtıldığından ve «Bu koşullardaki Dünya ve Türkiyede neler yapılması gerekti­ ğinden sözedildi. Bu anlamda sen­ dikalaşma ve sendikanın görevle­ ri açıklandı. Bu olumlu atılım, pratikte beklendiği gibi sonuç vermemekle beraber, ilerisi için bir deneyim ve herşeyden önce bir «adım» olma­ sı açısından önem taşıyordu. Aşağıda dergimizin seminere sunduğu bildiriyi yayımlıyoruz:

Mao : «Bir iktidarı devirmek (ya da yerinde tutmak) için her­ şeyden önce ve mutlaka ideoloji alanında çalışmak ve onun kamu­ oyunu hazırlamak gerekir» der. Bizler iktidarın ideolojisinin, konumuz özelinde kültür ve sana­ tının toplumun alt yapısından ay­ rı tutulamıyacağmı biliyoruz. Tür­ kiye bugün, dünyada varolan iliş­ ki ve çelişkilerin etkisiyle geliş­ me gösteren bir ekonomik yapıya

sahiptir. Bu ekonomik yapı sürekli dış müdahale ile ülke üzerinde söz sahibi olan güçler lehinde sağlıksız gelişmiştir. Bu gelişme iktidarda tek bir sınıfın egemen­ liğini engellemiş, burjuvazi feodal kalıntılarla bütünleşmek zorunda kalmıştır. Emperyalizmin dış mü­ dahalesi ve bu «mütegallibe»nin emperyalizmle bütünleşerek işbir­ likçi konuma düşmesi sonucu bur­ juvazi ilerici işlevini yitirmiş, ik-

322 /TAVIR


tidar tam anlamıyla gerici-faşist bir içerik kazanmıştır. Günümüzde yürütülen müca­ dele gereği gelişen olaylar, bilinçli bir politika gereği «anarşist-terörist» grupların suçu olarak yansı­ tılırken, bu yıldırma ve çamurlama kampanyasından tüm küçük bur­ juvalarla birlikte aydınlarımız da etkilenmektedirler. Bu etkilenme kendisini ya devletin ağzıyla «anar­ şist- terörist» suçlamasında belli eder ya da ülke gerçeklerinden kaçıp entellektüelizmin batağına saplanışta. Küçük burjuva ve aydınlarda gelişen bu tavrı nasıl değerlendir­ meliyiz? Salt kınamak mı? Sanı­ rız bu eksik ve hatalı bir değer­ lendirme olur. Belirli bir süreçte, o güne kadar sürdürdükleri eleşti­ rilerine karşı yine de örgütlülüğü kabullenecek olan bu kişilerin ha­ talı düşünce ve tavırlarını alternatifleriyle mahkum etmek daha doğru olacaktır. Aydın kesimi, za­ manla çalışmalarının ve örgütlen­ me anlayışının başarısıyla kendi­ ni kabul ettirecek olan disiplinli birlikteliğin içine almak, onları ikna etmek ve hergün küçük burjuva eğilimlerini yenmelerine yar­ dımcı olmak çağdaş bir çözüm olacaktır. Yalnız dikkat edilmesi gereken şey, bu örgütlülüğün herşeyden önce kendi özgücüne güve­ nip güvenmediğidir. Tüm bu sorunlar, çelişkiler ve çözümleri sinemamız için de ge­ çerlidir. Türkiyede sinema denilin­ ce ilk akla gelen kuskusuz Yeşilçam'dır. Yeşilçam ülkemiz eko­ nomik yapısının, üretim ilişkileri­ nin bir çeşit minyatürize biçimi­ dir. Diğer alanlarda ve yasamda varolan bütün ilişki ve çelişkileri farklı bir biçimde burda da gözle­ yebiliriz. Sonuçta Yeşilçam'ı em­

peryalizmin varlığından ayrı dü­ şünmek olanaksızdır. Yeşilçam ürünleri emperyalizmin kültür po­ litikası doğrultusunda oluşturul­ muş, yoz, kozmopolit kültürün bi­ rer parçasıdırlar. Cinselliği, kaderciliği işleyen, şiddet öğesini bol­ ca kullanan bu yapıtlar, emperya­ lizmin biçimlendirdiği bu ideolo­ j i , kurulan dağıtım şirketleri aracılığı ile ülkenin dört bir ya­ nına yayılırlar. Bu yapı içerisin­ de her ilerici atılımın karşısına, film hammeddesi, stüdyo, banyo, dağıtım sorunları çıkartılır. Eko­ nomik sorunları aşan yapımcı bu kez sansürle uğraşmaya başlar. Sansürü danıştayla nötralize eder ve filmini oynatacak bir sinema bulursa bu kezde faşist saldırılar gündeme gelir. İlerici sinema ol­ gusuna daha sonra değinmek üzere devletin örgütlediği sinema etkinliklerine bakalım. Yeşilçam'ın dışında yer alan sinemasal etkin­ likler üretime yönelik değil eği­ time ya da gösterime yöneliktir. Bunlardan Sinema-TV Enstitüsü yeni sinema etkinliklerine zorluk­ lar çıkartan, elinde milyonlarca liralık modern aletler olduğu hal­ de bunları kullanıma açmayan bir kuruluştur. Kültür Bakanlığı Sinema Dairesi'ne bağlı İstanbul Film Yapım ve Gösterim Merkezi ise iktidardan iktidara işlev değiş­ tiren ve salt gösterimde bulunan bir kuruluştur. Devlet, «milli kül­ türü» oluşturma uğraşısında bu ku­ ruluşları istediği an kullanabilir. Bu tür adımlar İstanbulda yapılan Milli Sinema Kongresi ile başlatıl­ maya çalışılmıştır. Türkiye sineması son zaman­ larda yoğunlaşan, ancak her za­ man varlığını sürdürmüş bir ile­ rici sinema etkinliğini de içinde taşımaktadır. Yoz, soysuz filmle TAVIR/323


rin karşısında, Sürü, Düşman, Yu­ suf ile Kenan, Maden, Fıratın Cin­ leri, Kara Çarşaflı Gelin vb. film­ leri görmekteyiz. Belirli yanlışlık­ ları ya da eksiklikleri taşımaları­ na karşın bu filmler ilerici rol oy­ narlar, bireysel çıkıştan kaynak­ landıkları için beklenilen etki ve işlevi gerçekleştiremezler. Bunlar düzen savunucusu sinemadan dev­ rimci sinemaya geçiş sancılarının ürünleridir. Devrimci sinemanın işlevi ve boyutları ise çok daha farklıdır. Bir ülkedeki kültür mü­ cadelesi o ülkenin ekonomik ya­ pısından ayrılamayacağına göre, sinemada burjuva demokrasisinin varolduğu ülkelerdeki gibi değil, ülkemiz koşullan gözönüne alına­ rak gerçekleştirilmelidir. Sinema alanında varlıklarını sürdüren Si­ nematek, Şişli Kültür Merkezi gibi kuruluşlar, hatta bunların ötesin­ de devlet kuruluşları ve Yeşilçam da devrimciler için bir çalışma ve örgütlenme alanı olmalı, bu amaç doğrultusunda kullanılmalıdır. Ne varki bu temel mücadele alanı ve yöntemi olamaz. Temel olan ken­ di özgücümüzle oluşturacağımız devrimci kültür hareketimizdir. Sinemada da devrimci sinemayı geliştirmeli, kendimize bir yol çizmeliylz. Yeşilçam demokratikleş­ tirilmeye çalışılır, bu alan içinde böyle bir mücadele verilebilir. An­ cak böylesi bir olumlu yaklaşımı yanlış yorumlayıp temel yöntem olarak kabul etmek, burjuvazinin izin verdiği ölçüde devrimci olmak ve devrimci sinema yapmaktır. Günümüz sinemacılarının çoğunun düştüğü en büyük yanılgı bura­ dan kaynaklanmaktadır. Sinemay­ la devrim yapılacağını söyleme­ nin saçmalığı kadar, sinemasız devrim hareketinin de eksikliği 324/TAVIR

ortadadır. Ajitasyon-propagandaya yönelik, kitleleri devrimci mü­ cadeleye çeken, bunu yaparken onların bilinç ve duygularına eşit ölçüde seslenen, kitle pasifikasyonlarını kırıcı, mücadeleci film­ ler yapmalıyız. Sinemamız savaşmalı, burjuvaziyi suçüstü yakala­ malıdır Entelektüellerimize salt lafazanlık nedeni olan, Küba, Şili, Angola, Vietnam, Filistin belge ve militan sinemalarını ülkemiz koşullarına göre uygulayalım. An­ cak bu şekilde emperyalizme ve faşizme karşı sağlam bir muha­ lefet oluşturabiliriz. Sinemamızın temel görevi bu olmalıdır. Son olarak devrimci sinemacı­ larımıza (!) sesleneceğiz. Kahra­ manmaraş, Tariş, I Mayıs olayla­ rında neredeydiniz? Burjuva bası­ nı 1 Mayıs olaysız geçti» dedi. Ne­ den kameralarınızla aksini belge­ lemediniz? Verilen mücadeleyi ve haklılığını niçin anlatmadınız? Anlatamazdınız! Çünkü herşeyden önce bireysel hareket ediyorsunuz, örgütlü bir mücadele içinde değil­ siniz. Açık faşizm koşullarının ge­ tireceği uygulamalarda daha da yalnız kalacaksınız. İşte o zaman savaşmak yerine düzen savunu­ culuğunu yeğliyeceksiniz. Oysa devrimciler örgütlülüklerini nicel ve nitel olarak geliştirmeye, tüm söylediklerini pratikte kanıtlayarak bu alanda da mücadeleye devam edecekler. Kısaca örgütlülüğün gü­ vencesi olmadan Türkiyede tu­ tarlı bir sinema hareketinin baş­ layabileceğine inanmıyoruz. Tüm aydınlarımız iç hesaplaşmalarının yapmalı ve karar vermelidirler : «HANGİ SAFLARDA SAVAŞACA­ ĞIM?»


AYDINLAR OCAĞI, «MİLLÎ KÜLTÜR SEMİNERİ VE SANAT ŞENLİĞİ» Selim BODRUMLU Aydınlar Ocağı, 14-17 Mayıs tarihleri arasında, Kültür Bakan­ lığı desteğinde «Milli Kültür Se­ mineri ve Sanat Şenliği»ni düzen­ ledi. Seminer ve şenlik Atatürk Kültür Merkezi, Divan Oteli ve Sheraton otelinde sürdü, ayın 18' inde yapılan bir basın toplantısıy­ la sona erdi. Seminerin konusu: «Kültür ve Sanatımızda Yabancı­ laşma ve Yozlaşma»idi. Sonuç işin başından belliydi; «Tevfik Fikret dinsiz ve vatan haini, Meh­ met Akif, Ziya Gökalp ve Yahya Kemal erdemli milliyetçi yazarlarımızdır. Tevfik Fikret edebiyata yabancılaşmıştır. Bu yabancılaş­ ma, 'milliyetçi bakışla yapılmış bir tariftir. Milletlerin varlığı bütün­ lüğü maddi ve manevi gerçekliği fikrini esas almıştır. Bu bakımdan marksistlerin sınıfa ihanet, sınıf düşüncesine aykırılık şeklinde özetledikleri yabancılaşma tarifin­ den tamamıyla ayrıdır.» Seminer sonuç bildirisinde bunlara benzer yüzlerce temelsiz demogojik, gerici yaklaşımlar gö­ ze çarpıyor. E. Bilgiç, Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Salih Tuğ ile yaptığı açılış konuşmasında şunları söyledi: «Evrensel kültür, halkçı kültür, demokratik kültür gibi sözler ilmi fikri sosyo-kültürel hiçbir mana ve değeri olmayan ideolojik pro­ paganda sözleri ve sloganlarıdır. Kültürler millidir.» Salih Tuğ ise «Batı'dan bize nakledilip benimse­ tilmeye çalışılan «Batı Hümaniz­ mi» ne mukabil milletimiz sosyal varlığını Türk-İslam sentezinde oluşturma azim ve kararındadır.» Salih Tuğ'un bu sözleri ve genel­ de seminerin içeriği, bir gerici kültür yaratma, yada Tanzimat

öncesi «Saray K ü l t ü r ü canlan­ dırma çabalarının ne denli azgın lastiğini gösteriyor. Bol bol 'kül­ tür emperyalizmi' deniliyor, «ba­ tı» ya çatılıyor ve her fırsat da Sovyetlere sövülüyor. Çünkü fa­ şist zihniyete göre emperyalist olan Sovyetler Birliğidir. Emperya­ lizmin kuklası olan bu gerici ve faşistlerin kültür uygulamaları halkımız tarafından benimsenmeyecektir. Onlar kendi kendilerini tatmin sınırının ötesine hiçbir za­ man geçemiyeceklerdir. Çünkü devrimciler mücadelelerini haya­ tın her alanında olduğu gibi kül­ tür alanında da artan bir hızla sürdürmektedirler. «SULTANÜ'Ş ŞUARA» NECİP FAZIL KISAKÜREK Ahmet Kabaklı'nın başkan lığında «Türk Edebiyat Vakfı» 75. doğum yıldönümünde Necip Fa­ zıl Kısakürek'i «Şairler Sultanı» ilan etti. «Sultanü'ş Şuara» tacının giydirildiği tören Atatürk Kültür Merkezindeydi ve Kültür Bakanlı­ ğının desteğiyle yapılıyordu. Terenin açılış konuşmasını yapan Ahmet Kabaklı «Kültür ha­ yatımıza büyük ışıklar saçan ve sohbet geleneğini aşılayan üstad Necip Fazıl Kısakürek'e Şairler Sultanı ünvanını vermemiz boşu­ na değildir. Türk Edebiyat Vakfı Türk devletine ve milletine bağlı bir sanatkarı ödüllendirmiş ol­ maktan dolayı gururludur:» . di­ yordu. Milli Eğitim Bakanı Or­ han Cemal Fersoy ve Kültür Ba­ kanlığı Müsteşarı Emin Bilgiç'de yaptıkları konuşmalarda «Türk f i ­ kir hayatında dalgalanmalar ya­ ratan ve Türkçe'yi en güzel kulla­ nan» şairin «Türk kültürüne vur­ duğu milli damgasının kolay ko­ lay silinemiyeceğgini» söylüyorlar­ dı. TAVIR/325


SERGİLER MEHMET AKSOY'UN HEYKELLERİ

28 Nisan - 16 Mayıs tarihleri arasında İ.D.G.S.A.'nın Osman Hamdi salonunda akademi öğre­ tim görevlisi Mehmet Aksoy'un heykelleri sergilendi. Sanatçının yapıtları salona gi­ renleri çabucak etkiliyor ve çev­ resiyle kurduğu bu sıcak ilişkiyi serginin tümü boyunca rahatça sürdürüyor.

Sergiyi gezerken size yabancı olmayan, içinde yaşadığımız or­ tamın, yaşantımızın birer yansı­ ması olan heykeller karşılayacak­ tır sizi ve halktan kopuk olmadı­ ğını, bir heykelinde alabildiğince bağırabileceğini gösterecektir, Ulaşılması, anlaşılması güç olma­ yan, nitelikli heykeller bunlar. «Sanat için Sanat» deyip murç'a sarılanların iyice seyretmesi gere­ ken heykeller. Aksoy'un yapıtlarında son de­ rece başarılı bir malzeme kullanı­

mı görüyoruz. Serginin girişinde ilk gördüğümüz, küçümsenmeye­ cek bir kalınlıktaki saçtan yapıl­ mış «EL» heykeli. Bu zor malze­ meyi, eğip, bükmek ve istenilen bi-: çimi vermek her sanatçının uğ­

raşmak isteyeceği bir şey olmasa gerek. Aynı beceriyi, bilek ustalı­ ğı isteyen taş çalışmalarında pol­ yester çalışmalarda da göstermiş sanatçı. Mehmet Aksoy yapıtlarında

Ahmet ONUR

326/TAVIR


gerçekçi çalışmayı yeğlemiş. Yer yer abartmalar ve soyutlamalar olsa bile bunları gözü rahatsız et­ meyecek biçimde kullanılmış. «Ma­ yıs 1977» adlı yapıtında bu söyle­ diklerimiz «Ana, gerçek, ölü yatan gençde, yan soyutlama, doğanda

soyut bir çalışma» şeklinde görü­ lüyor. Mehmet Aksoy'un sergisi ve içinde yer alan yapıtları anlamak için mutlaka sanatçı olmak ge­ rekmediğini anlatan bu sergi için başarılı diyoruz.

GÖSTERİLER ODTÜ I I . SANAT VE KÜLTÜR ŞENLİĞİ Nermin EKEN 2-31 Mayıs 1980 tarihleri ara­ sında düzenlenen şenlikte, tiyatro, sinema, halk oyunları, müzik, spor ve daha birçok etkinlikler yer aldı.

suzluklar genellikle bundan kay­ naklanıyordu. Şenlik süresince, gösteriler sırasında yansıyan; dü­

Öncelikle şenliğin düzenlen­ mesinden sorumlu ODTÜ-ÖTK, SKT (Sanat Kültür Topluluğu)' nun kültürel çalışmaların örgütlendirilmesine ilişkin bakış açısı­ nın eksikliğini vurgulamak gere­ kiyor. Çünkü şenliğe ilişkin olum-

zenin kurumlarına alternatif kül­ tür yapılanmaların oluşturulması, geliştirilmesi ve bunların genelTAVIR/327


deki devrimci mücadeleye katkısı değil, kısa sürede siyasi prestij sağ­ lamaya yönelik ajitasyonlardı. Organizasyona ilişkin aksa­ malar (gecikmeler, ertelemeler) doğal karşılanabilir. Fakat ODTÜ' ye çeşitli üniversitelerden gelen topluluklardakl öğrenciler arasın­ da bir yakınlaşmanın (tartışma­ lar, tanışmalar vb. anlamda) oluş­ turulamaması, konuk toplulukla­ rın sorunlarıyla başbaşa bırakıl­ maları dikkat edilecek noktalardı. Şenliğin halka indirgenmesi­ ne gelince; ODTÜ dışında, şehir­ deki gösterilerin sıkıyönetim ta­ rafından yasaklanması bunu bü­ yük ölçüde engelledi. Buna karşın halkın ODTÜ'ye getirilmesinde yeterince çaba harcanmaması, birkaç kez sınırlı bir halk kesimi­ nin getirilmesi de yeterli olmadı. Şenlik programı içerisinde en olumlu organizasyon, Şenlik 80 adındaki amatör toplulukların oyunlarının, tiyatroya ilişkin semi­ nerlerin, Amatör Tiyatrolar Birliğl'nin oluşturulmasına ilişkin tar­ tışmalı toplantıların yer aldığı or­

ganizasyondu. Bunların yanında geneldeki kültürel çalışma anla­ yışının eksikliği bu organizasyon­ da da gözleniyordu. Çünkü tar­ tışmalarda, toplantılarda ODTÜOTK Tiyatro Kulübünün yönlen­ diriciliği yeterli olamıyordu Bu tür şenlikler devrimcilerin kültürel çalışmalar gösterdikleri önemi, yansıtması nedeniyle titiz bir organizasyonu gerektirir. Dev­ rimciler emperyalizmin kültür po­ litikasının iflasına yönelik, pra­ tik kültürel etkinliklerini, devrim­ ci kültürün yaratılmasındaki gö­ rüşlerini bu şenlikler aracılığıyla kitlelere ulaştırırlar. Ve hatta bur­ juvazinin kültür alanındaki ku­ rumlarına alternatif olan örgüt­ lenmelerin gelişmesine yardımcı olur. Genel olarak üniversitelerde­ ki, özel olarak ODTÜ'deki kültü­ rel çalışmaların örgütlendirilmesi, sıkıyönetim koşullarında bu de­ rece geniş bir organizasyona giri­ şilmesi kuşkusuz olumlu, destekle­ necek bir olay. ÇAĞRI

AMATÖR TİYATRO TOPLULUKLARI Birbirimizi; * Varlığımızdan, * Çalışmalarımızdan, * Düşündüklerimizden haberdar edelim. Bizler ODTÜ-ÖTK tarafından düzenlenen «Amatör Tiyatrolar Şen­ liği (Şenlik 80)» de biraraya gelen, aşağıda imzaları bulunan topluluklar, amatör tiyatro topluluklarının dayanışması ve güçbirliği için yardımlaş­ ma, çalışmalarımızı ve etkinliğimizi genişletme düşüncesindeyiz. Birleşmek ve gücümüze güç katmak için yazışalım. Ankara Deneme Sahnesi, AST Genç Oyuncular, A.İ.T.İ.A. Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu Tiyatro Topluluğu, A.Ü. Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Tiyatro Kürsüsü Topluluğu, A.Ü. Siyasal Bilgiler Fa­ kültesi Tiyatro Topluluğu, Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları, Ege Üniver­ sitesi İşletme Fakültesi Tiyatro Kolu, İ.D.G.S. Akademisi Tiyatro Kolu, Halkevleri Genel Merkezi Tiyatro Kolu, İ.T.Ü. Tiyatro Kolu, l.Ü. Tiyatro" Topluluğu, Mersin Bölge Tiyatrosu, ODTÜ-ÖTK Tiyatro Kulübü. İletişim için yazışmalar : Ankara Deneme Sahnesi, P.K. 69 Ulus/ Ankara adresiyle sürdürülebilir.


1980 5 haziran  
Advertisement
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you