Page 1

kapak27_Layout 2 10/10/11 1:53 PM Page 1

NATO’ya kalkan olmayacağız

GÜNCEL Emek Seferberliğine Çağrı SF 22

HALK SAVAŞINI BÜYÜTELİM

Malatya Kürecik’te kurulması planlanan NATO’nun Füze Kalkanı Projesi’ne karşı binlerce kişi Kürecik’e akın ederek ‘NATO’ya kalkan olmayacağız’ dedi. SF. 04

‘TKP(ML)’den MKP’ye taşıdığımız komünist çizgiyi daha da yükseklere çekerek ilerledik ve ilerleyeceğiz’

Maoist Komünist Partisi (MKP) Merkez KomiteSiyasi Büro, Halk Savaşı’nın gelişip güçlenmesi için merkezi emek seferberliği kampanyası başlattığını açıkladı.

YENİ DEMOKRASİ İÇİN

Halkın Günlüğü Günlüğü Halkın 10-20 EKİM 2011 Yıl: 1 Sayı: 9 Fiyatı 1.5 TL www.halkingunlugu.net

e-posta: halkingunlugu@hotmail.com

..

Devletin açılım ve çözüm dediği

ABD Wall Street eylemi ve sonrası fDÜNYA 16-17

17 Eylül tarihinde başlayan ve kapitalizmin kalbi olarak bilinen, Wall Street’i protesto eylemleri ülkenin birçok şehrine yayılıyor. Kitlenin eylemlere katılımı her geçen gün artarken, birçok sendika ve aydın-demokrattan da eyleme destek açıklaması geldi.

MİLLİ ZULUM

Devletin, Kürt Ulusal Hareketi’ni tasfiye etmek için bütün araçları devrede. Bir yandan “açılım” adı altında manipülasyonu, diğer yandan ise saldırılarla Kürt ulusuna yönelik milli baskı ve zulmü devam ediyor Faşist diktatörlüğün Kürt ulusu üzerindeki milli baskısı kesintisiz sürüyor. 88 yıllık geleneğinden taviz vermeyen TC; ABD emperyalizminin icazetiyle AKP üzerinden uygulamaya koyduğu yeni projeleri yaşama

geçiriyor. KCK operasyonu adı altında yapılan son saldırılarla Kürt ulusunun legal-demokratik alandaki siyasetçileri gözaltına alınarak tutuklanıyor. Askeri operasyonlar ise bütün hızıyla sürüyor.

Nepal devriminin sorunları-II Çeviri Sayfa 20-21

DİSK Genel Sekreteri Tayfun Görgün: “Sokağın meclisi; emekçilerin, işçilerin, işsizlerin, inkar edilenlerin meclisidir.”

Kadınlar direnişe öncülük ediyor femek-söyleşi 14-15

Ülkemizdeki sendikal çalışma özgürlüğünün son örneği; sendikal çalışma yapan işçiler patron tarafından İzmir’de kurulu olan Savranoğlu Deri Fabrikası’ndan İstanbul Tuzla’da bulunan Kampana Deri Fabrikası’na sürgün edildi.

Emekçiler insanca yaşam talep etti Emekçi halk kitleleri “İnsanca yaşam için eşit, özgür, demokratik bir Türkiye”talebiyle Ankara’ya akın etti. Ankara Garı’nda bir araya gelen on binlerce emekçi Sıhhıye Meydanı’na yürüdü. Katılımın kitlesel, coşkunun yüksek olduğu mitingde, hak gasplarına karşı tepkiler dile getirildi SAYFA 10-11

TMMOB Başkanı Mehmet Soğancı: “Sokağın meclisine hoşgeldiniz. Bizim meclisimizde yüzde 10 barajı yok” KESK Genel Başkanı Lami Özgen: “Grev dâhil bütün demokratik mücadele araçlarını kullanmaktan geri durmayacağız.”


2-3_Layout 2 10/10/11 1:04 PM Page 1

02 güncel haber

..

Halkın Günlüğü 10-20 EKİM 2011

VARDAR DUZENİ Basri Vardar milyonlarca yoksul insanımız gibi zorlukarı aşarak yaşamaya çalışıyordu. Önce ilik kanserine yakalandı sonra işinden oldu. Şimdi ise hapishanede adli tıpın kendisine “ölebilir raporu” vermesini bekliyor

Sürgün edilmediği hapishane kalmadı

Muasır medeniyler seviyesine yaklaştığımızı iddia edenler, demokratik açılımlar, yeni anayasa tartışması, sağlık, eğitim ve sosyal güvencelerin toplumun her kesiminden insanın yararlanacağına salık veren bürokratların yeminlerine tav olanlar, pembe rüyalarda geze dursun. Biz Basri Vardar’ın acılarla şekillenmiş hikayesini paylaşalım sizinle.

MKP dava tutsağı Özlem Aydın sürgün edildiği Denizli D Tipi Hapishanesi’nde yaşadığı işkenceleri anlattı. İHD İzmir Şubesi’ne faks çeken Aydın “Burası kelimenin tam anlamıyla toplama kampı gibi” dedi Maoist Komünist Partisi (MKP) dava tutsağı Özlem Aydın 2000 yılı ölüm orucu gazisi olarak F tipi hapishaneler sürecinde Malatya’dan Ulucanlar’a getirilmişti. Zorla müdahaleyle Ankara Numune Hastanesi’nin ‘hastane tutsak koğuşu’nda uzun süre tutuldu. 200’lü günleri geride bırakarak tüm tecrit işkencesine ve Mengele artığı doktorların ölüm orucu sürecindeki zorla müdahalelerine rağmen yaşama direnen devrimci kadın tutsak Özlem Aydın’ın sürgün sevke götürülmediği hapishane neredeyse kalmadı. Malatya, Ulucanlar, Kahramanmaraş-Elbistan, Ankara-Sincan, Adana-Karataş Kadın Hapishanesi ve 9 Eylül 2011 tarihinde de Denizli D Tipi Hapishanesi’ne sürgün sevke götürüldü. Özlem Aydın, Denizli D Tipi Hapishanesi’ne "sürgün" olarak gönderilirken nakil sırasında ve sonrasında gardiyanlardan şiddet gördüğünü belirterek, İnsan Hakları Derneği (İHD) İzmir Şubesi aracılığıyla sürgün-sevk işkencesini kamuoyuyla paylaştı. MKP dava tutsağı Özlem Aydın görüşçülerine Adana Karataş Kadın Hapishanesi’nden Denizli D Tipi Hapishanesi’ne getirildiği süre içerisinde ve Denizli’de sistematik işkenceye uğradığını açıkladı. İzmir İHD’ye görüşmecileri aracılığıyla açıklama yapan Özlem Aydın, Denizli D Tipi Hapishanesi’nde saldırıların değişmediğini söyleyerek, koşulları “Burası kelimenin tam anlamıyla toplama kampı gibi” sözleriyle özetledi. Denizli D Tipi Hapishanesi’nde en temel insani yaşam koşullarının dahi mevcut olmadığını belirten MKP dava tutsağı Özlem Aydın tutsaklara yönelik baskı ve işkencelere, tepkisini slogan atarak karşı çıktığı için gardiyanların saldırısına uğradığını ve dövüldüğünü, vücudunun çeşitli yerlerinden darp edildiğini belirtti. Başta insan hakları kurumlarını ve tüm duyarlı kamuoyunu sürgün-sevk işkencesine ve tecrit işkencesine karşı devrimci tutsakları sahiplenmeye çağırdı. Adana Karataş Kadın ve Denizli D Tipi Hapishanesi de diğer F tipi hapishanelerde olduğu gibi sık sık devrimci tutsaklara yönelik saldırı haberleriyle gündeme geliyor.

Basri Vardar da milyonlarca insan gibi sömürü sisteminin içerisinde bin bir türlü zorluklara göğüs gererek yaşamaya, ailesini yaşatmaya çalışan biri. İstanbul Zeytinburnu’nda yaşayan 46 yaşındaki, üç çocuk babası Vardar, bel ağrısı şikayetiyle gittiği hastanede ilik kanseri olduğunu öğrendi. Kanser ilerlediği için de artık yürüyemiyordu. Hastalığından kaynaklı emek gücünün düşmesi, çalıştığı iş yerinde patronunun onu kovmasına yetti. Işsiz kalan ve hakları elinden çalınan Vardar, kendisinin ve ailesinin yaşaması için gerekli geçim araçlarına borçla ulaşma-

Saraylarda adaletin Ülkemizde insanlar bilmedikleri nedenle gözaltına alınıyor, yargılanıyor ve uzun hapis cezalarıyla zindanlara atılıyor. Bu hukuksuzluğa ses çıkaran avukatlara ise çeşitli baskılar yapılıyor Devletin yargıda hapishaneler cephesinde geliştirdiği senaryonun bir benzeri de yeni adli yılın açılmasıyla birlikte ‘Adalet Saray’larının girişinde avukatlara yönelik üst aramasıyla başladı. AKP hükümetinin siyasi tutumla birlikte mesleki kurum ve kuruluşlara yönelimleriyle doktor, mühendis, mimarlardan sonra avukatlara müdahalesiyle yeni yargı yılında gündem oluşturdu. Devletin sistemli şiddet üreten birimleri; profesyonelleştirecekleri her alana dair öncesinden kamuoyunda manipülasyonla hedef şaşırtma ve gerçeği gizleme çabasına girerler. İşçinin, emekçinin ve halkın mücadelesinin yükseldiği dönemlerde, şiddet üreten silahlı gücün sahibi siyasi iktidar, tehditlerini savurmaktan hiçbir zaman geri durmamıştır.

Yargıda profesyonelleşme Profesyonel yargı yaratma çabasında olan AKP hükümeti adım adım bütün alt yapıyı hazırlarken bunun gerekçelerini de yaratıyor. Bunun en iyi örneği; adli yılın açılmasıyla birlikte Adalet Sarayları’nda avukatlara yönelik dayatılan üst araması, çanta araması gibi uygulamalarla mesleki sorumlulukların yerine getirilmesinin engellenmesidir. Avukatlara etik olmayan bu kurallar uygulanırken, aynı süreçte adli bir davanın duruşmasını bekleyen taraflar arasında çıkan kavgada bıçakla insanlar yaralanıyor ve yapılan aramalarda silah bulunuyor. İşte sarayların adaleti…

Güvenlik dışarı, adalet içeri Özellikle 12 Eylül Askeri Faşist Cuntası’nın yıldönümünde avukatların içeriye alınmamasına tepki gösteren Çağdaş Hukukçular Derneği üyesi avukatlar alkışlarla ve sloganlarla durumu protesto ederek üst araması yaptırmadan içeriye girdiler. Avukatlar “Güvenlik dışarı, adalet içeri” sloganlarıyla adliye koridorlarına girerken özel güvenlik birimleriyle de kısa bir arbede yaşandı. Ardından ÇHD

İstanbul Şube Başkanı Taylan Tanay avukat mesleğine yönelik dayatmalarıyla Çağlayan Adalet Sarayı’nın açıldığı tarihten itibaren saldırıların merkezi haline geldiğini, sistemli saldırıların bir parçası olarak baronun kendi hizmetlerini yürüten meslektaşlarını engelleyerek icraata başladığını açıkladı. Tanay ayrıca; “Adliyeler bizimdir. Adliyeleri ne polislere ne de özel güvenlik personeline teslim etmeyeceğiz. Bize saldıranları Başsavcılığa şikayet edeceğiz. Biz bundan sonra adliyelere, kendi çalışma sahalarımıza üstümüzü aratarak girmeyeceğiz, çantalarımızı aratmayacağız. Bunu buradan bir kez daha ilan ediyoruz” dedi.

Soruşturma ifadeleri avukattan gizleniyor İstanbul’da BDP’ye yönelik gerçekleştirilen operasyonda gözaltına alınanların Emniyet’teki ifade ve sorgu tutanakları, müdafi avukatlara ‘örgüte teslim edebilirler’ gerekçesiyle hem verilmedi hem de avukatların ifadelere şerh koymaları engellendi. Polis uygulamayı İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin ‘kısıtlılık’ kararına dayandırdı. Avukatlar hukuksuzluk yaşandığını belirterek


2-3_Layout 2 10/10/11 1:04 PM Page 2

10-20 EKİM 2011 Halkın Günlüğü

güncel 03

ANLATIYOR ya çalıştı ve gitgide tüm çevresine borçlanmaya başladı.

Haksızlığı uğrayan, patronu tarafından bir çırpıda kapı önüne konan Vardar’ı, bu vakte kadar devlet hiç sormadı. Taki elektrik ve su faturalarını ödeyemeyene kadar. Birikmiş elektrik faturasını ödeyemeyen Vardar’ın evini yoklamaya gelen BEDAŞ, sayacı sökerek ödemesi gereken faturayı bıraktıktan sonra ayrıldı. Ailece karanlıkta kalan Vardar tek çareyi sökülen sayacın yerindeki kabloları birleştirerek, kaçak elektrik kullanmakta buldu. Fakat BEDAŞ yoksulların bu hamlesini bildiğinden Vardar’ı bir kez daha ziyaret etti. Elektrik kullanımını gören BEDAŞ, Vardar’a önce ceza kesti, sora 3 ayrı dava açtı. Bu sefer mahkeme yollarına düşen Vardar, toplam 5 yıl 10 ay hapis cezası aldı. Temyiz hakkını da kaçıran Vardar, Şubat 2011’den beri de Metris Hapishanesi’nde günlerini geçirmeye başladı.

Şimdi ilik kanseriyle boğuşuyor Dışarıdayken tüm hakları bir çırpıda elinden alınıp hapishaneye konulan vardar burada devletin hışmından kurtulamadı. İlik kanseri Vardar’ı, hapishanedeki kötü koşullardan kaynaklı, yavaş yavaş eritmeye başlattı. Ailesi ve Av. Fazıl Ahmet Tamer, tahliye edilmesi için Adli Tıp Kurumu sürecini başlattı. 26 Nisan 2011 tarihinde başlayan süreç hala tamamlanmış değil. Nedeniyse, ağır işleyen bürokrasi ve hapishane yönetiminin kaybettiği belgeler.

Adli Tıp Kurumu, 29 Haziran 2011 tarihinde Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı'na yazı yazarak eksikliklerin tamamlanmasını, rapor ve hastanın gönderilmesini istedi. Yazının gereği uzun süre yapılmadı. Daha sonra

ise belgelerin tamalanmasını içerin resmi yazı önce bir tufaf hatayla Silivri Hapishanesi'ne gönderildi. Durumu öğrenen Av. Fazıl Ahmet Tamer, olaya müdahale ederek yazının Eylül ayı başında Metris Hapishanesi'ne ulaşmasını sağladı. Fakat ne hikmetse bu sefer resmi yazı Metris Hapishanesi’nde kayıplara karıştı. Av. Fazıl Ahmet Tamer, sorunun duyarsızlıktan kaynaklandığını belirterek, "O hapishanede bir kanser hastası var. Hapishane idaresi, ne olduğunun takibini yapmak zorunda. Bırakın kendilerinin sormasını, kendilerine gelen evrakı kaybediyorlar" diye konuştu. Söz konusu evrakın kopyasının kendisinde bulunduğunu ve bunu hapishane yönetimine faksla ilettiğini söyleyen Tamer, "İşlemlere başlamışlar. İki gün önce Samatya'daki İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne götürüldü" dedi. Kaybolan, yanlış yere fakslanan ve sonuda adresine ulaşan resmi yazı kendi sürecini tamamlarken, Vardar’ın bedeni bu süreçte ilik kanseri tarafından kemirilmeye devam etti.

"Basri Vardar Serbest Bırakılsın" Vardar'ın serbest bırakılması için İnsan Hakları Derneği (İHD) Metris Hapishanesi önünde basın açıklaması yaptı. İHD, yaptığı açıklamada, "hayati tehlikesi" olan Vardar'ın hapishane koşullarında tedavisinin yapılamayacağı için serbest bırakılmasını istedi. Açıklamada, Ceza İnfaz Kanunu'nun 16/2. maddesi ("hapis cezasının infazı, mahkumun hayatı için kesin bir tehlike teşkil ediyorsa mahkumun cezasının infazı iyileşinceye kadar geri bırakılır") hatırlatılarak, bu maddenin uygulanması istendi

sadece adı var suç duyurusunda bulundu.

Hukuka damgasını vuran bir durum da İzmir’de yürütülen bir soruşturmada yaşandı. Soruşturma dosyasında “güvenlik” gerekçesiyle kısıtlama kararı doğrultusunda, emniyette ve savcılıkta alınan ifade tutanaklarının bir örneği gözaltındaki kişilere ve avukatlarına verilmedi.

Bilgi-belge peşindeki devlet neler yapmaz ki? Diğer yandan Şırnak Barosu Üyesi Av. Rojhat Dilsiz’in Cizre’deki evinden gece saat 02.00 sıralarında Diyarbakır özel yetkili savcısı tarafından yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alındığı bildirildi. Ancak ne tür bir suçlamayla alındığı ne kendisine ne avukatlarına ne de bağlı bulunduğu baroya iletilmedi. Teknik takip ve telefon dinleme kayıtlarında ismine rastlandığı, bilgisi dışında başka bir delil olmadan avukat mesleğini sürdüren, bürosu ve telefonu bilinen birinin gece saatlerinde evinde arama yapılması ve gözaltına alınması da bir hukuk skandalı olarak kayıtlara geçti. Özel yetkili savcıların verdikleri kararla sadece insanların iş, aile ve özel yaşamları ihlal edilmiyor, meslekteki avukat-müvekkil arasında kurulan sır saklama ilişkisi de yok ediliyor şeklinde açıklama yapan ÇHD; bir diğer amacın ise meslektaşları üzerinden müvekkillerinin bilgi ve belgelerine ulaşmak olduğunu dile getirdi.

SINIF TAVRI

≫ ismail uçar

‘YENİ DÖNEM’ Mİ? ır olmanın da ötesinde genel bir kural, bilinen bir gerçektir ki; emperyalizm kendisine bağımlı, ekonomik-siyasi ve askeri olarak tahakkümü altında tuttuğu geri, sömürge ülkeleri “kendi kaderi”yle baş başa bırakmaz. Aksine böylesi bağımlı, sömürge ülkelerin iç ve dış işleriyle oldukça yakından ilgilenir. Adeta bir mühendis titizliğiyle üzerinde çalıştığı bu ülkelerin ekonomik, siyasi, askeri vb politikalarından hükümetlerin seçimine, muhalefet partilerinin nasıl pozisyon alması gerektiğinden, sendikalar gibi emek örgütlerine, mesleki ve adına “sivil toplum” dedikleri “kitle örgütleri”ne varıncaya kadar oldukça geniş bir yelpaze emperyalizmin doğrudan ya da dolaylı müdahale alanları durumundadır. Bu kapsamda, yarı feodal-yarı sömürge yapısıyla emperyalizme -esasta da ABD emperyalizmine- göbekten bağımlı olan faşist Türk devleti kuruluşundan itibaren emperyalizmin doğrudan müdahale alanı olmuştur. Askeri darbeler, hükümet düşürmeler, yeni hükümetlerin iş başına getirilmesi görünürde “bağımsız” kendi dinamikleriyle işleyen süreçler olarak gösterilse de bunların arka planındaki güç hep emperyalizm olmuştur. Keyfi bir tercihin ötesinde tamamen siyasi-ekonomik ve iktisadi (güçler dengesi) yapının sonucu olan bu ilişkilenmeyi Türk hakim sınıfları her ne kadar “stratejik ortaklık” olarak ifade etseler de esas durumun efendi-uşak ilişkisi biçiminde olduğu alenidir. Burjuva kalemşorların ve liberal tayfanın ısrarla ‘her şeyin altında emperyalizmi aramayın’ telkinlerine rağmen gerçek durum budur. Zira bu gerçeklik AKP’nin bir emperyalist proje olarak kurulup hükümete getirilmesi ve devamında giderek iktidardaki nüfus alanını genişletmesinde de doğrudan belirleyici olmuştur. AKP’nin kuruluşu ve hükümete getirilmesi, özellikle de AKP’nin ikinci döneminden itibaren “demokratikleşme” adı altında yürütülen süreç işte bu temel gerçek üzerine oturtularak, emperyalizmin değişen ya da değişmeyen planlamaları ekseninde Türk devletinin dizayn edilmesi temelinde yürütülmektedir. Proletarya, ezilen ulus ve azınlıklar üzerinde sömürü, baskı; tek vatan, tek bayrak, tek ulus şeklindeki ırkçı şoven faşist temeliyle Türk devleti, AKP vitrinliğinde açık bir şekilde revizyona tabi tutulmuştur. Halen devam etmekte olan bu sürecin ayrıntıları bulunmakla birlikte bu yeniden yapılandırma sürecinin genel anlamda temel hedefi ABD emperyalizminin stratejik ve taktik politikalarıyla daha fazla entegre olmuş ve aynı zamanda da emsalleri için örnek teşkil edecek “model ülke-güçlü bir Türk devleti” nin ikamesidir. R.T. Erdoğan'ın bugünlerde Ortadoğu'yu arşınlayıp beylik beyanlarla telkinlerde bulunması bu kapsamda değerlendirilmelidir. Aksini düşünmek emperyalizmi ve emperyalizme bağımlı sömürge-yarı sömürge ülkelerin efendi –uşak ilişkilerini anlamamaktır. Bilinen bir gerçektir ki emperyalizme, özellikle de ABD emperyalizmine rağmen, ya da bundan bağımsız bırakalım bir Türk başbakanının Ortadoğu ve Afrika turuna çıkıp buralarda efelenmesini, Ankara’dan dahi uluslararası konulara ilişkin böylesi beyanlarda bulunması imkansızdır. Dolayısıyla Erdoğan gezisinin “dünya lideri” olarak gösterilmesi tam bir şişirmedir. Olan şey Erdoğan kadavrasında emperyalizmin ‘ruhunun’ dolaşmasıdır. Her haliyle emperyalizm tarafından himaye edilmek istenen, emperyalizmin ülke, bölge ve dünya politikalarıyla uyumlu bir anlamda “iç sorunlarını çözmüş güçlü bir Türk devleti” görüntüsünün yaratılmasıdır. Açılımlar, demokratikleşme, derin devletle hesaplaşma olarak yürütülen süreç faşist diktatörlüğü aklama, sömürü, imha, inkar ve katliamlar gerçeğini bazı çete ve tetikçilerle izah etme gayretlerinden başka bir şey değildir. “Her şey demokrasi için” söylemiyle yürütülen ve adına ”yeni dönem” denilen bu süreç sorunların müsebbibi olanların, sorunları “biz çözeriz” sahtekârlığıyla propaganda edilmektedir. Ki bu yönelim güncel olarak ise Kürt ulusul sorununda görünürlük kazanmaktadır.

S


4-5_Layout 2 10/10/11 12:10 PM Page 1

04 güncel Gemlik yürüyüşü engellendi

Devlet Kürt ulusunun demokratik eylemlerini engelliyor. Öcalan üzerindeki tecridi protesto etmek amacıyla yapılmak istenen Gemlik yürüyüşü, OHAL uygulamalarıyla engellendi.

NATO’YA KALKAN

OLMAYACAĞIZ

Malatya Kürecik’te kurulması için çalışmaları başlatılan NATO radar üssüne karşı 2 Ekim’de Kürecik’te bir miting yapıldı. Mitingde anti-emperyalist mücadelenin önemine vurgu yapılarak ‘NATO’ya kalkan olmayacağız’ denildi

Tutuklu ve Hükümlü Aileleri Hukuk Dayanışma Dernekleri Federasyonu (TUHADFED) öncülüğünde ve DTK ile BDP'nin desteğiyle “Abdullah Öcalan'a Özgürlük” şiarıyla, Gemlik'te yapılması planlanan yürüyüş, devlet tarafından engellendi. Mitinge hareket eden araçları durduran, insanları gözaltına alan polis, aldığı kesin emirle BDP milletvekillerine dahi saldırdı. Polis, TOMA aracını BDP Eşgenel Başkanı Gültan Kışanak'ın üzerine sürerken, Kışanak ezilmekten son anda kitle tarafından kurtarıldı.

Malatya Kürecik’te kurulması planlanan NATO’nun füze kalkanı projesine karşı Malatya halkı Kürecik’e akarak füze kalkanı projesini protesto etti. Malatya Kürecik karayolunda bir araya gelen kitle buradan füze kalkanı projesinin yapılacağı bölgeye doğru yürüyüşe geçti. Demokratik Haklar Federasyonu da mitinge kitlesel katılım göstererek ABD ve AB emperyalizminin yerli uşaklarına karşı Kürecik halkıyla birlikte anti-emperyalist mücadelenin önemine vurgu yaptı.

Araçlar durduruldu

Kürecik halkı devrimci önderlerin “Mahir Çayan, Deniz Gezmiş, Mazlum Doğan, Sinan Cemgil ve İbrahim Kaypakkaya’nın bulunduğu ve unutmadık unutturmayacağız” pankartı açarak “NATO’ ya kalkan olmayacağız”, “Kalkan yapma boşuna yıkacağız başına”, “Kürecik NATO’ya mezar olacak”, “Kahrolsun ABD emperyalizmi”, “Katil ABD işbirlikçi AKP” sloganlarını attı. Kitle geniş ‘güvenlik’ önlemleri eşliğinde füze kalkanının kurulacağı Çarşak Tepe-

Gemlik yürüyüşü için il ve ilçe merkezlerinden yola çıkan araçlar, polisler tarafından durduruldu. Valiliklerin kesin kararı olduğu gerekçesiyle araçların geçişine izin verilmezken, kimi noktalarda da araçlara para cezası kesildi, araçta bulunanlar tek tek kimlik kontorülünden geçirildi, otobüs şoförleri gözaltına alındı. Siirt, Diyarbakır ve ilçelerinden Gemlik yürüyüşü için yola çıkan araçlar polis tarafından durdurularak geçişlerine izin verilmedi. Diyarbakır merkez ve ilçelerinden yola çıkanlar da polis engeliyle karşılaştı. Bismil, Ergani, Çınar, merkez ilçeler, Kayapınar, Sur, Yenişehir ve Bağlar'dan hareket eden otobüsler polis engeliyle karşılaştı. Beyoğlu’nda Gemlik’e gitmek isteyen kitle polis tarafından engellendi. Dolapdere sokaklarınında devriye gezen polis tek tek kahvehaneleri boşaltarak, halkı tehditlerle eve gitmelerini dayattı. Sakarya’da yürüyüşe katılmak isteyen 12 üniversite öğrencisi gözaltına alındı.

Halkın Günlüğü 10-20 EKİM 2011

si'ne yürüdü.

Füze kalkanına karşı dur! Malatya başta olmak üzere diğer çevre illerden üye ve taraftarlarıyla Kürecik’e gelen DHF’liler pankart açarak Kürecik halkıyla beraber yürüyüşe geçti. DHF faaliyetçileri tarafından sık sık kitle içerisinde ajitasyon çekilerek anti-emperyalist mücadelenin büyütülmesi gerektiği ve bunun da ancak emperyalizme karşı savaşarak gerçekleştirileceğinin vurgusu yapıldı. Radar alanında kolluk güçlerinin yığınağı ise dikkat çekti. Çarşak Tepesi’ne gelindiğinde Kürecik halkı adına yapılan açıklamada şu ifadelere yeri verildi:

Özgürlük mücadelesinde geri adım atmayacağız! “Bizler Malatya halkı olarak bölgemizde füze kalkanı istemiyoruz. AKP hükümeti bu ölüm kusan makineyi buraya kurmak

Emperyalistler paylarını büyütüyor! Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da diktatörlüklerin yıkılmasının ardından ortaya çıkan yeni durumda, emperyalistler paylarını büyütmek için her türlü oyuna başvurmaktadırlar. Görüyoruz ki bütün dostluklar çıkar amaçlı ve sahtedir. Düne kadar kucaklaşıp koklaşanlar, ABD ve İsrail çıkarları söz konusu olunca, sahte kahramanlıklar sergiliyorlar. Bizler kirletilmemiş topraklarımızda insanca yaşamak istiyoruz.” Miting, katılan kurumlar adına yapılan konuşmaların ardından sona erdi.

Yalanlar ‘Zaman’la Gülen cemaatinin yayın organı, AKP hükümetinin propagandacısı Zaman Gazetesi yaptığı haberlerle AKP’ye yönelik eleştirileri bertaraf ederken diğer yandan toplumsal muhalefete kara çalmaya devam ediyor

Polis, Kışanak'ı ezmek istedi Gemlik'e gerçekleştirilmek istenilen yürüyüş için Diyarbakır'dan yola çıkan ve polis müdahalesiyle karşı karşıya kalan binlerce kişi Urfa yolu üzerinde oturma eylemi yaptı. Eyleme tahammül edemeyen polis kitleye saldırırken, polis TOMA aracını BDP Eşgenel Başkanı Gültan Kışanak'ın üzerine sürdü. Kışanak ezilmekten son anda kurtarıldı. Saldırının büyümesinin ardından yol üzerinde açıklama yapan Gültan Kışanak, İçişleri Bakanlığı ve hükümetin talimatıyla tüm valilerin kentlerde ve ilçelerde giriş ve çıkışları yasaklayan bir karar aldıklarını ifade etti. "Bunun adı OHAL ve sıkıyönetim ilan etmektir" diyen Kışanak, "Yurttaşların seyahat etme, tepkisini dile getirme, görüşlerini açıklama ve demokratik mücadeleye katkı sağlamak amacıyla her türlü eylem ve etkinliği faşizan bir tutumla terörize eden bir hükümet ile karşı karşıyayız" şeklinde konuştu. Çıkan olaylarda 3 kişi gözaltına alındı.

için bizlerden onay almadı. İsrail’e karşı olduğunu her fırsatta dile getiren hükümet görüyoruz ki İsrail korumacılığı yapıyor. Bütün bunları Kürecik, Akçadağ ve Malatya halkının yok olması pahasına yapıyor. Bu davranış bütün insanlığa karşı suç işlemektir. İnsanlık suçu işleyenlere suç ortağı olmayacağız.

Zaman'ın kaynak göstererek röportaj yaptığını iddia ettiği asker Aykut Çelik, ne Zaman ne de başka bir gazeteye açıklamada bulunmadığını, röportaj vermediğini belirterek, kendi ağzından bu şekilde haber yapan Zaman Gazetesi hakkında suç duyurusunda bulunacağını söyledi. AKP’nin hükümet olduğu günden bu yana Türk devletinin ve hükümetinin her siyasi politikasını sayfalarından verdiği haber ve analizlerle kitlelerin bilincinde “iyi ve doğru” olarak göstermek için çabalayan Zaman Gazetesi, yaptığı haberlerde sınırları zorlayarak artık asparagas röportajlara ve haberlere bolca yer vermeye başladı.

masa başında hazırladığı seneryolara mantık bulmaya uğraşırken diğer yandan PKK’ye kara çalmaya devam ediyor.

Son olarak BDP üyelerine yapılan gözaltı terörünü “haklı olarak” göstermeye çabalayan Zaman Gazetesi bir yandan polisin

Zaman Gazetesi’nin manşetten verdiği "38 gün Kandil'de değil, bölgede gezdik' haberinin asparagas olduğu ortaya çıktı.

İşte Zaman gazetesinin sayfalarında düzenli olarak yer verdiği yalan dolu haberlerden bir kaçı.

Asparagas röportaj

Söz konusu haberde, asker Çelik'in ağzından, dağdaki PKK'nin yaşamı, Kobra helikopterleri ve Heronların bölgede cirit atması, PKK'nin gruplar halinde köy köy gezmesi film gibi anlatıldı. Ancak Zaman Gazetesi’nin kendisiyle röportaj yapılmış gibi verdiği haberi yalanlayan er Aykut Çelik, suç duyurusunda bulunacağını söyledi. DİHA'nın Muş'ta görüştüğü er Aykut Çelik, şimdiye kadar hiçbir gazete ya da basın organına ne röportaj verdiğini ne de açıklamada bulunduğunu söyledi.


4-5_Layout 2 10/10/11 12:10 PM Page 2

10-20 EKİM 2011 Halkın Günlüğü

güncel 05

UFUK ÇİZGİSİ

DEVRİMCİ MÜCADELE YAKICILIĞINI KORUYOR

Z

or şartlarda verilen sınav, gerçeği ya da gerçeğe en yakın sonuçların elde edilmesinin güvenilir ölçütüdür. İnsanın sınandığı en iyi minder zor şartların minderidir. Salt insan değil, bilinçli devrimci hareket ve komünist partileri de son tahlilde burada belli olurlar. Sağlam devrimci damar zorluklar toprağında yetişir. Zorluklar aynasında, saklanabilen tüm gerçek çıplak biçimde açığa çıkar; insana ait veya insan ürünü olan her özellik zorluk karşısındaki sınavda gözler önüne serilir. Kimi eğilip bükülür başka mecraya akar, kimi zorlukları alt ederek geleceği eline alır. Devrimci kalıbın laboratuvarı sosyal pratiktir. Siyasi niteliği açığa çıkaran turnusol iktidar mücadelesinin sıcak pratiğidir. Nitelikteki kalite ağır atmosferin sıcaklığı altında kaçınılmaz olarak öyle ya da böyle renk verir. Yüksek ısı derecesi demirin foyasını bile ortaya çıkarır. Proleter devrimcilerle tüm diğerleri devrimin zor anlarındaki tutumlarında niteliğine uygun duruş belirler. Kesin ölçüt sınıflar mücadelesi pratiğidir.

yayılır Önce Zaman tutukladı İstanbul'da "KCK" adı altında yapılan gözaltı teröründe BDP'lilerin adliyedeki ifade işlemleri devam ederken, Zaman Gazetesi mahkeme sonucunu internet sayfasında "KCK'ya büyük darbe: 41 kişi tutuklandı" başlığıyla manşetten servis ederek gazete mahkemeden önce BDP’lileri tutuklamış oldu.

‘Dağdakiler şehre inmiş bile’ BDP yönetici ve üyelerinin gözaltına alınıp tutuklanmasına gelen tepkiler üzerine harekete geçen Zaman Gazetesi muhabiri Ali Akkuş polis fezlekelerini aratmayacak bir habere imza attı. Akkuş haberine öyle güveniyordu ki haber girişinde yorumu patlatıyordu: “Kanarya Cemiyeti gibi masum bir sivil toplum örgütü olarak göstermeye çalışanlar yine harekete geçti.” Söz konusu muhabir daha dava sonuçları ve iddianameyi bile görmeden çoktan hükmü vermiş ve gözaltına alınanlara yorumu patlatıyor haberinde: “Dağda silahlı olduğunu bildiğimiz PKK, şehirde KCK adıyla legal alanı yani parti binalarını kullanarak, en acımasız planlarla saldırıyor size. Devlet, aracı yakılan gariban vatandaşı korumayacak mı?”

Zaman’ın bir sınırı yok Zaman, siyasi polis aracılığıyla servis edilen her haberi yayınlayarak BDP ve toplumsal muhalefetin enerjisini bitirmek için bütün çabayı harcıyor. Öyle ki, gazete gözaltılar sırasında öyle ileriye gidiyor ki; gözaltına alınan avukat Gönül Erdem'in, Ergenekon sanığı Albay Cengiz Köylü'nün de avukatı olduğunu haber yaparken bu durumun tek başına yetmeyeceğini düşünüp bir de haberin içerisinde verdiği şu bilgilere bakalım: “Erdem'in yaklaşık 7 yıldır Büyükada'da yazlık evi bulunduğunu, herhangi bir şüpheli hareketine rastlamadıklarını söyledi. Adalar İlçe Emniyet Müdürlüğü binasına yaklaşık iki yüz metre yakınlıktaki lüks evde Erdem'in bilgisayarlarına soruşturma kapsamında el konuldu. Komşuları, Erdem'in 1 kız, 1 erkek çocuğunun zaman zaman evde içkili parti vererek arkadaşlarını da getirdiğini anlattı.” Evet zaman Erdem’i ve BDP’yi suçlu ve toplum karşısında kötü göstermek için bütün çirkinlikleri kullanıyor. Erdem’i toplum karşısında küçük düşürmek isteyen Zaman Gazetesi aklınca savunduğu çürümüş ahlaki değerleriyle örtüşmediğini düşündüğü “Erdem'in 1 kız, 1 erkek çocuğunun zaman zaman evde içkili parti vererek” bilgisini paylaşıyor okurlarıyla.

≫ bakış can

İdeolojik-siyasi sağlamlık ağır karşı-devrimci şartlar altında gösterilen devrimci tutumdaki ısrarla belli olur. İdeolojik sağlamlık yoğun ideolojik saldırı koşullarında ilke ve amaçlara bağlılıkta gösterilen stratejik direniş ve sebatla esasta sergilenir. Bunun gibi, tasfiyeciliğe karşı savaşım; devrimci eylem, devrimci savaşım ve devrimci çizgi duruşunda ortaya konan ideolojik-politik tavırla ölçülür. Proleter devrimcilerle sözde devrimciler söz-eylem/teori-pratik birliği sorununda oynadıkları rolle tutarlı olarak ayrışır. Devrimcilik, devrimin boğulmak istendiği anda buna karşı alınan tutumda en gerçek anlamına kavuşur. Kolay şartlar gerçek devrimciliğin ispatına yetmez. Zor şartlar gerçek devrimcilerle sözde devrimcilerin ayraç eleğidir. Her zor şartlar atmosferinde, sağ tasfiyeciliğin zuhur ettiği görülmüştür. Teslimiyet tavrı ve direniş tavrı bu şartlarda büyür. Proleter devrimcilik, en zor şartlarda da “imkansız“ deneni isteyip gerçeği değiştirme bilinci ve cesaretinde karakterize olur. Tasfiyeci teslimiyet ise kılıktan kılığa bürünür… İçinden geçtiğimiz şartlarda derin bir ideolojik kırılmanın olduğunu söylemek yerinde olacaktır. Devrimin ve devrimciliğin “boş bir uğraş“ haline geldiğine kanaat getirenlerin gereğinden fazla çoğaldığı doğrudur. Belli bir çevrede devrimci mücadelenin, yani sınıf mücadelesinin artık tarihe karıştığı görüşü zımnen kabul görmüş durumdadır. Kabullenişin siyasi sığınağı “yenilik“, “değişim“, “gelişme-geliştirme“ argümanlarıyla kamufle edilmektedir. Bu, salt tek tek kişilerle açıklanacak durum değil, devrimci hareketin önemli bölümünü tutsak edendir. Devrime inançsızlık küçümsenemez derecede gelişmiş, tasfiyecilik kılcal damarlara kadar inmiştir. Neo-liberal strateji ve onun ideolojik-politik tuzağı olan tasfiyeciliğin rüzgarı geniş yelpazeye hükmetmiştir. Devrimci eylem, silahlı mücadele ve illegal örgüt-örgütlenmeye karşı ters açıdan genişleyen makas bunu gösterir. Devrimci ilkelerden uzaklaşarak, legalizme-yasalcılığa ve tasfiyeci reformizme verilen kıymet bunu gösterir. Evet, “artık eskisi gibi olmaz“, “o dedikleriniz eskide kaldı“, “şartlar çok değişti“, “yeni şeyler yapmalı“ gibi, kırılmanın tezahürü ve tasfiyeciliğin basıncıyla varılan bu nok-

talar, özünde devrimin ve mücadelenin kapanışını ilan eden kaçışlardan başka şeyler değildir. Devrim sayfası kapatılmış, düzen içi reformlara umut bağlanmış-burjuva demokrasisinin yolu tutulmuştur bu karamsar ruh halinde. Elbette yeniliklere, değişimlere ve benzeri, nesnel zeminin sunduğu ihtiyaçlar bağlamında karşı çıkılamaz-çıkmıyoruz. Fakat, devrim vazgeçilmezimizdir. Devrimci ilkeler ve devrimci doğrultu, değişim ve yeniliklerin yegane kapısıdır bizler için. Sırtını devrime dönüp önünü burjuva düzene dönen “değişim“ ve “yenilikçilik“ değil! Türk hakim sınıflarının tasfiyeciliği derinleştiren yanıltıcı politikası, adi bir bez misali renk atarak sırıtmış durumdadır. Asimilasyon ve inkarı bitirdik diyen iktidar sahipleri, adeta Kürt avı başlatmış ve “sürek avıyla“ gördüğü Kürdü gözaltına alıp tutuklamakta, Kürtlerin nefes almasını yasaklamaktadır. Bundan daha berrak bir faşizm olamaz. O halde hakim sınıfların demagojisine ikna olup devrimci mücadeleyi çeşitli kılıflar altında ötelemenin sakatlığı açıktır. Unutulmasın ki, hala insanlar katlediliyor, işkence ve esaret uygulanıyor, sömürü, zulüm ve açık bir terör sürdürülüyor. Hepsinden önemlisi de iktidar hala feodal-faşist komprador hakim sınıfların elindedir ve hakim sınıfların karakteri değişmediği gibi, iktidar da el değiştirmemiştir. Bu devrim ve devrimci mücadele için yeterli sebeptir. Gerici hakim sınıf iktidarı koşullarında meşguliyet alanı bularak devrimci mücadeleye paydos diyenler, katledilen gerillaları ve estirilen tüm zulmü umursamamaktadırlar. Evet ulusal ve sınıfsal mantaliteye sahip gerilla savaşı hala sürmekte ve savaşan gerillalar imha operasyonlarıyla katledilmek istenmekte-katledilmektedir. Burjuva demokrasisi peşinde koşanlar ve burjuva düzeni reformlar yoluyla onarmaya sabitlenenler için de bunun bir anlamı olmalı! Maalesef tüm gerçek atlanarak devrimci mücadelenin geçersizliğine karar kılınmıştır geniş bir yelpazede… Burada iki eğilim ve etken vardır. Biri, komprador hakim sınıfların estirdiği tasfiyecilik rüzgarına kapılandır; öteki bu tasfiyeci koşulların sonucu olarak devrim aleyhine oluşan zor şartlara karşı sebat edemeyen… Devrimci mücadeleden uzaklaşan realite bu özellikleri taşımaktadır. Objektif olarak tasfiyeci olan bu eğilim, devrimi teorik tartışmalara sıkıştırmış, siyasi pratikten veya devrimci mücadeleden kopmuştur esasta. Meselenin aslı ideolojik iflas ve tabiatıyla devrimden geri çekilmedir burada. Devrimciliğe yeni bir kılıf biçilmektedir ki, bu kılıf devrimciliğe giydirilen bir kefendir özünde. Devrimi sığ sulara çekip emperyalizm ve komprador bürokratik burjuvazinin ağlarına takmak isteyenler tarih karşısında af edilmez bir suça imza atmaktadırlar. Tarih yine halk kitleleri tarafından gerçekleştirilen alt-üst oluşlarla yazılıp devrimlerle ilerletilecektir. Bunda proleter devrimcilerin mutlak bir rolü olacaktır. Bugün tarihsel değerde öne çıkan görev karanlığa ışık tutmak, tasfiyeci rüzgara karşı devrim için kıvılcım çakmaktır. Yerinden çekilen bir taş tüm duvarı yıkabilir; en büyük sessizlik bir çığlıkla bozulabilir! Ama mücadelede sebat etmek ve devrimi ısrarla savunmak-savaşmak esastır! Günün ihtiyacı budur.


6-7_Layout 2 10/10/11 12:12 PM Page 1

ELEŞTİRİ SİLAHI

≫ emrah cilasun

‘DOST’ TESPİTİ iç kusura bakılmasın. Tevazu göstermeyeceğim. Sahte mütevazılık yapmaya hiç niyetim yok. Halep ordaysa arşiv buradadır. Hatırlatmakta fayda var:

H

Halkın Günlüğü’nün 2. Sayısında, benimle yapılan mülakatta, ilk soruya cevaben, “Hiç tartışmasız, Türkiye’deki rejimi 87 yıldır ayakta tutan sütunlardan biri de milli zulüm politikasıdır. Türk şovenizminin milli zulmü üreten iki ideolojik kaynağı vardır. Bunlardan biri Kemalizm’dir. Diğeri ise, Kemalizm’le sorunlu olan ama Türklük’le sorunu olmayan Türk İslam’dır. Her ikisinin de ortak paydası, hakim ulus şovenizmidir. Bütün bir topluma teşhir edilmesi, anlatılması ve ezilenlerin bu istikamette aydınlatılmaları gerekmektedir. O nedenle, 87 yıldır yaşanan acıların, eşitsizliklerin birinci dereceden baş müsebbibi bu şovenizm ve onun uygulayıcısı olan rejimdir” demişim ve devamla mevcut taraflara ve onların çatışmalarına ilişkin de şu tespiti yapmışım: “Milli mesele, her iki ulusun burjuvazisi açısından bir pazar sorunudur. Bunu aklımızda tutarak diğer önemli noktaya bakalım. Şayet, savaş, siyasetin başka araçlarla devam ettirilmesiyse, o halde bu savaşın tarafları kimlerdir? Bunlar, hangi siyaseti, ya da daha doğrusu hangi sınıf(lar)ın siyasetini temsil etmektedirler? Hiç kuşkusuz taraflardan biri, rejimin temsil ettiği sınıflardır. Yani Türk komprador burjuvazi ile komprador bürokrat burjuvazidir. Taraflardan diğeri ise, son yirmi senede, Irak’ın işgali, Güney Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin oluşması ve Türkiye’nin gözle görülür şekilde ekonomik olarak palazlanması gibi, bölgede sermaye dolaşımı ve sıcak para trafiği gibi bir dizi faktör sonucu ezilen ulusun, feodal beylikten kompradorluğa terfi etmek isteyen sınıflarıdır. Hiç kuşkusuz bu sınıfların önde gelen siyasi temsilcisi PKK ve onun legal siyasi aktörleridir.” 12 Haziran Seçimleri’nin hemen ardından seçim sonuçlarına ilişkin, “Yapısal bir değişiklikten geçmekte olan Türkiye’de seçim sonucu belli oldu. Rejimin yeni kontratını yani anayasasını yapacak parlamento seçildi. Sandıktan, zımnen, nur topu gibi bir koalisyon çıktı: AKP, yüzde 50 ile Türk hâkim sınıflarını bir kez daha temsil etme onayı aldı. Kürt burjuvazisinin siyasal temsilcisi BDP, solun parlamenterist güçlerini de yanına alarak 36 vekille meclise girme hakkını elde etti. Türkiye’nin yeni anayasasını esasen bu iki güç yapacaktır. Böylesi bir anayasanın, Türkiye’nin çeşitli milliyetlerden yoksullarının ensesinde boza pişireceği daha şimdiden bellidir” (“AKP’li,BDP’li mecliste anayasa pişer, belki ‘Vartinik’ten meclise’hayallerine de bir

şeyler düşer”) şeklindeki tespitim bütün bir yaz dönemi boyunca sürecek olan kanlı çatışmaların ve BDP’nin meclis boykotunun gölgesinde kalmıştı. Temmuz ayında, çatışmaların epey yoğunlaştığı dönemde BDP’lilerin, politik arenanın içeride ve dışarıdaki kimi temas ve gezilerinden örnekler verip bunları, Nepal tecrübeleriyle kıyasladığım “Fotoğrafların Dili” başlıklı makalede, “Taraflar, birbirlerinin elini zayıf düşürmek için ellerinden geleni yapmaktadır ve daha da yapacaktır. Bunun anlamı, savaşın kâh kızışacağı, kâh sakinleşeceğidir” demiştim. Ve nihayet Ağustos ayında, “Piknik değil Tango” başlıklı makalede, “Bütün toz dumana rağmen Türk hâkim sınıflarının yeni temsilcisi AKP’nin, ama öyle ama böyle Kürt burjuvalarının ve ağalarının yeni temsilcisi PKK ile uzlaşması uzak bir olasılık değildir. Özellikle PKK ve genel olarak Kürt burjuvazisi bu uzlaşmaya son derece açıktır” tespitinde bulundum. Şimdi! Sadede gelelim. Bu makalelerin daha mürekkebi kurumadan, Eylül ayında ortaya çıkan MİT-PKK görüşmelerinin (meğer 6 senedir Oslo’da devam etmekteymiş) bant kayıtları ve o kayıtlar hakkında devlet ve PKK yanlısı medyada yapılan yorumlar, yukarıdaki tespitleri fazlasıyla teyit etmiştir. Fakat onca yorumun içinde öyle bir tane var ki, insana “pes vallahi” dedirtmektedir. “Öcalan'ın İmralı Günleri” kitabının yazarı Cengiz Kapmaz, 22 Eylül’de Akşam Gazetesi’ne verdiği mülakatta, MİT Müsteşarı Hakan Fidan hakkında aynen şu ifadeleri kullanmış: “Sayın Fidan'ın barış için üstlendiği misyon bazılarını ürkütüyor. Bu kaset onun göstergesi. Eğer Sayın Fidan bu görüşmelerden alınırsa ve çekilirse bence Öcalan bunu sürecin bozulma sebebi sayar. Çünkü Öcalan ile Fidan arasında oluşan karşılıklı dostane ilişki var. Eğer siz şu an barış görüşmelerinde karşı tarafa samimi görünen ve güven veren bir insanı yıpratıp, onu bu görüşmelerin aktörü olmaktan çıkarırsanız süreci sabote etmiş olursunuz. İstihbarat örgütlerinin doğasında kandırma, oyalama vardır. İlk defa bir MİT Müsteşarı MİT'in o komplo, ihanet, ayak oyunları geleneğinden gelen biri değil. Yani ilk kez MİT'in tepesine halktan bir çocuk çıktı ve Türkiye farklı şeyler düşünüyor.” Cengiz Bey’e söyleyecek bir laf bulamıyorum. Fakat bu satırların yazarını “sosyal şoven” ilan edip, Cengiz Bey’i ve onun çizgisini “dost güç” gören zihniyete sormadan edemiyorum. Siz, bu dünya görüşünü “dost” görmekten, önünde secde etmekten ne zaman vaz geçeceksiniz?

06 güncel

Halkın Günlüğü 10-20 EKİM 2011

BUNUN İZAHI

Açılımlar, demokrasi şovları bir yere kadar. Devletin elindeki en büyük koz olan faşizm, Kürt ulusu ve siyasetçileri üzerinde milli zulme devam ediyor. 7 ilde 200’den fazla kişi gözaltına alındı. İstanbul’da mahkemeye çıkarılan 99 kişiden 86’ı verilen hızlı kararla tutuklandı

Türk devleti Kürt siyasetçilere yönelik başlattığı tutuklama terörünü sürdürüyor. 2 yıldır süren tutuklama teröründe Amed, Mersin, Mardin, Gaziantep, Ankara ve İstanbul’da “KCK” adı altında yapılan baskınlarda 200’den fazla kişi gözaltına alındı. Gaziantep’te ise mahkemeye çıkarılan 19 kişi tutuklandı. Diyarbakır Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatı üzerine İstanbul başta olmak üzere, Amed, Batman’da ve birçok ilde KCK adı altında DTP üyelerine polis baskınları düzelendi. 7 ilde 200’den fazla kişi gözaltına alındı. Gazetemiz baskıya hazırlandığı sırada İstanbul'da BDP'lilere yönelik gözaltı saldırısında adliyeye sevk edilen 99 kişiden 86'sı tutuklandı, 10 kişi ise serbest kaldı.

Amed’de 21’kişi tutuklandı Amed’de BDP’lilere yönelik yapılan polis baskınlarında gözaltına alınan 36 kişiden 18'i tutuklandı. Mahkemeye sevkedilen 21 kişiden 18'i ise, 'terör örgütü üyeliği' suçlamasıyla tutuklandı. Tutuklananlar arasında Mardin'in Derik İlçe Belediye Başkanı BDP'li Çağlar Demirel de bulunuyor.

BDP’li 13 belediye başkanı tutuklu Kürt siyasetçilerine yönelik tutuklama terörünü devreye koyan Türk devleti şu ana kadar BDP’den, 13 belediye başkanı, bir belde başkanı, sekiz belediye başkan yardımcısı, iki belediye başkanvekili ve iki belediye eski başkanını tutuklandı. 9 belediye başkanı, 3 belediye başkan yardımcısı ise tutuksuz yargılanıyor. Tutuklu belediye meclisi üyesi sayısı 29, tutuksuz yargılanan belediye meclis üyesi sayısı ise 15. İki il genel meclisi başkanı, dört il genel meclisi üyesi tutuklu, 8 il genel meclisi

üyesi ise tutuksuz olarak yargılanmaya devam ediyor.

Antepte 19 kişi tutuklandı Gaziantep’te 1 Ekim’de merkez Şehit Kamil ve Şahinbey ilçelerinde BDP yöneticilerinin evleri ile KURDİ-DER ve Medya Kültür Sanat Merkezi binalarına düzenlenen baskınlar sonucu gözaltına alınan 19 kişi “KCK üyesi olmak” iddiasıyla tutuklandı.

Mersin’de 54 kişi gözaltında Maraş Pazarcık İlçesi’ne bağlı Narlı Beldesi kırsalında 2 Ekim günü çıkan çatışmada yaşamını yitiren HPG’li Sadık Kaya’nın Mersin’de yapılan cenaze töreni sonrası dağılan kitleye polis müdahalesinde BDP Mersin İl Başkanı Yılmaz ve BDP yöneticilerinin de bulunduğu 120 kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınanlardan 77 kişi serbest bırakılırken 43 kişiyse çıkarıldıkları mahkemece tutuklandı

‘KCK buysa BDP'ye yönelik yapılan baskınlara sert tepki gösteren BDP Eşgenel Başkanı Selahattin Demirtaş, gözaltına alınanların BDP'li olduğunu belirterek, "Eğer KCK buysa genel başkanı ben oluyorum" dedi

BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş Başbakan Erdoğan’ın her gün talimatlar yağdırarak partilerinin hedef gösterdiğini hatırlatarak, "Her gün arkadaşlarımız tutuklanıyor. KCK operasyonları adı altında PM üyelerimiz, belediye yöneticilerimiz, parti çalışanları tutuklanıyor. Eğer KCK buysa KCK'nın genel başkanı ben


6-7_Layout 2 10/10/11 12:12 PM Page 2

10-20 EKİM 2011 Halkın Günlüğü

..

..

güncel

MİLLİ ZULUMDUR

07

İki yılda dört bin

tutuklama 14 Nisan 2009 tarihinden bu güne kadar 7 bin 748 kişi gözaltına alınırken, gözaltına alınanlardan 3 bin 895 kişi ise tutuklandı BDP Eşbaşkan Yardımcısı Meral Danış Beştaş, son günlerde "KCK" adı altında Kürt siyasetçi ve gazetecilerine yönelik gerçekleştirilen "siyasi operasyonların" bilançosuna ilişkin yazılı açıklama yaptı. Beştaş, 14 Nisan 2009 tarihinden bu güne kadar 7 bin 748 kişi gözaltına alınırken, gözaltına alınanlardan 3 bin 895 kişinin ise tutuklandığını belirtti.

Türk: Özgürlük için serhıldanlar yaratılacak Gözaltı ve tutuklamaları protesto etmek için Amed’de yapılan yürüyüşe polis saldırdı. DTK Eşbaşkanları ve milletvekillerinin katıldığı yürüyüşte saldırıyı protesto eden Türk, yaşanan manzara karşısında Erdoğan’ın demokrasiden söz edemeyeceğini belirterek, “Zulmün zincirini kıracağız” dedi.

KCK: AKP şiddette karar kılmıştır

Protesto yürüyüşüne saldırı yapılmasının ardından açıklama yapan DTK Eş Başkanı Ahmet Türk, “Kendi topraklarımızda, ilimizde bir siyasi partinin çalışmaları açıkça engelleniyor” dedi. “Başbakan kalkıp bu ülkede demokrasiden söz etmesin, ayıptır ayıp” diyen Türk “Bu zulmü asla kabul etmeyeceğiz. Bu zulmün zincirlerini tek tek kıracağız. Kirli siyaseti deşifre etmek için halkımızla yola çıktık, ama bu

kirli siyaseti deşifre etmeye gerek kalmadı, herkes burada bu gerçeği gördü. 2011 yılında bu tutuklamalar bir siyasi soykırıma dönüştü. Bu özgürlük isteyenlere yönelik bir operasyondur. ‘Bugün mücadelenin yeri demokratik siyasettir’ diyenler, utansın. Demokratik siyaseti dağıtmak isteyenler neyi çözecek? Bu siyaset iflas etmiştir. Halkımız özgürlük için serhıldanları yaratacak.” dedi.

KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı, Amed ve İstanbul merkezli yapılan gözaltılara ilişkin bir açıklama yaptı. AKP’nin Kürt sorununun çözümünde şiddet, şantaj ve baskıda karar kıldığının ifade edildiği açıklamada, operasyonların amacının Kürt halkını siyasetsiz bırakma, sindirme ve köle bir statüyü kabul ettirme olduğu belirtilerek, “Bu insanların birer KCK ilişkisi oldukları iddiası, AKP ve Gülen cemaatinin büyük bir yalanı, onlara bağlı polisin uydurduğu safsatadan başka bir şey değildir” denildi. Tutuklanan Kürt siyasetçilerinin KCK yapılanmasıyla hiçbir ilişkileri olmadığına dikkat çekilen açıklamada, “Bu, her türlü hukuk normunu ayaklar altına alan, doğrudan yapılmış bir saldırı ve zulüm siyasetidir” ifadelerine yer verildi.

genel başkanı benim’ oluyorum. Çünkü tutukladıklarının tamamı BDP'li arkadaşlarımız. Böyle bir ortamda olgun, uzlaşmacı ve çözüme dayalı tartışmalar yürütebilir miyiz kendi içimizde tartışıyoruz. Umut ediyorum ki, Türkiye büyük siyasi krizler yaşamadan kendi anayasasını cesaretle tartışacak ortamı yakalar. Ama başbakan buna söylemi ve pratiğiyle katkı sunmuyor" dedi. BDP Eşgenel Başkanı Selahattin Demirtaş, son yaşanan gözaltı operasyonundan AKP'yi sorumlu tutarak, "Tayyip Erdoğan dizlerinin titrediği her saniye BDP'ye saldırdı. Gözaltındaki arkadaşlarımız ne suç işlemişse biz de aynı suçu gece gündüz demeden işleyeceğiz. Zaten

Başbakan, açık açık her yerde ifade ediyor; 'siyasi operasyonlar olacak. BDP bedelini ödeyecek. BDP'ye oy verenler gereğini ödeyecek' diyerek zaten yargıya talimat verdiğini, gereğinin yapılacağını söylüyor. AKP bu uygulamalarıyla 80 yıldır değişmeyen statükonun devamı olduğunu göstermiştir. Yeni CHP, Kılıçdaroğlu ile başlayan CHP değildir, yeni CHP Tayyip Erdoğan'ın AKP'sidir. Statükocu parti artık AKP'dir." dedi.

Tutuklamalara boyun eğmeyeceğiz Tutuklamalara boyun eğmeyeceklerini açıklayan Demirtaş, “İstediğiniz kadar tutuklayın size boyun eğmeyeceğiz. Ne

kadar savcın, polisin varsa sür üstümüze. Senin karşında değil diz çöken, kaşlarını kıpırdatan alçak olsun, namert olsun. Bu soruşturmayı yürütenlere sesleniyorum. Başta başbakan olmak üzere, hepimizi hapishaneye doldursanız bu mücadele hapishanede devam edecek. Hepimizi mezarlara doldursanız bu mücadele yine devam edecek. Bu ülkede gerçek bir demokrasi, gerçek bir barış, gerçek bir kardeşlik istiyorsanız biz müzakereye hazırız. Buyurun gelin hapishanede müzakereleri sürdürelim. Başbakan bizimle müzakere etmek istiyorsa bunun iki yolu var. Ya kendisi de tutuklanacak hapishaneye gelecek ya da arkadaşlarımız serbest kalacak." dedi.

Açıklanan verilere göre, 14 Nisan 2009 tarihinden bugüne 7 bin 748 gözaltı gerçekleştirilirken, bu gözaltılarda 3 bin 895 kişi tutuklandı. Açıklamada ayrıca, son 6 ay içinde 4 bin 148 gözaltının gerçekleştirildiği, bunlardan bin 548 kişinin tutuklandığı kaydedildi. Açıklamada, operasyonlar sonucunda 2 il genel meclis başkanı ve 4 il genel meclisi başkan vekili, 29 belediye meclisi üyesi, 10 belediye başkanı, 8 belediye başkan yardımcısı, 2 belediye başkan vekili, 2 eski belediye başkanının tutuklu olduğu belirtildi. Açıklamada ayrıca 23 Eylül tarihinde İzmir'de aralarında 1 parti meclisi üyesi, 1 MYK üyesi olmak üzere 30 kişinin tutuklandığı hatırlatıldı. Beştaş, “Başbakan siyasetle müzakereyi cezaevlerinde mi yapacak?” sorusunu yönelterek, “Başbakan'ın son incisi BDP'ye oy verenler için ‘Hesap verecekler’ şeklindedir. Partimizin üyelerini, yöneticilerini seçilmiş temsilcilerini tutuklamak yetmedi. Şimdi de seçmenlerimiz saldırının hedefinde. Türkiye halklarının kendi geleceklerine sahip çıkarak, uygulanan bu zulmün önüne geçmek için kamuoyunu sesini sesimize katmaya çağırıyoruz" ifadelerini kullandı.

Her şey suç Türk devleti Kürt siyasetçilerine yönelik her siyasi ve politik davranışı suç sayıyor Adıyaman'da 15 Şubat'ın yıldönümü nedeniyle yapılan açıklamaya katıldıkları gerekçesiyle aralarında BDP'li başkanların da bulunduğu 15 kişiye 7'şer yıl hapis cezası verildi. Adıyaman'da yapılan "15 Şubat" açıklamasına katıldıkları gerekçesiyle aralarında BDP'li başkanların da bulunduğu 15 kişi hakkında açılan davanın duruşması Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görüldü. Karar duruşmasına sanıklar katıldı. Sanıklar beraatini talep ederken, mahkeme hayetiyse 15 kişiye "Örgüt üyesi olmak" ve "Örgüt propagandasını yapmak" iddialarıyla 7'şer yıl hapis cezası verdi. BDP’liler ise davayı temyiz edeceklerini açıkladı.


6-7_Layout 2 10/10/11 12:39 PM Page 1

08 güncel haber Katliam tezkeresi uzatıldı AKP hükümetinin Meclis gündemine getirdiği PKK’ye ve Federe Kürdistan Bölgesi’ne yönelik “sınır ötesi” katliam tezkeresi AKP, MHP ve CHP’lilerin oylarıyla kabul edildi. BDP’li Hasip Kaplan, “Kürt ve Türk çocukları bir birini öldürmesin” diyerek karşı çıktı. BDP Grup Başkanvekili Hasip Kaplan, parti olarak savaş tezkeresine karşı olduklarının altını çizerek, “Bu ülkenin çocuklarını burada çözebileceğimiz bir sorun için, ölüm için dağlara sürmeyelim bunun vebali hepimizin üstündedir” dedi. AKP, CHP ve MHP adına söz alanlar ise, savaş tezkeresinin gerekliliği üzerine aynı sözleri tekrarladı ve tezkereye destek vereceklerini açıkladı.

Tezkereye sadece BDP karşı çıktı Tezkere üzerine BDP Grubu adına söz alan İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder de, savaş tezkeresine karşı çıktı. Sınır ötesi operasyon görüşmeleriyle ilgili eski tutanakları okuyan Önder, meselenin, askeri mesele olmaktan çıkalı uzun zaman olduğunu söyledi. Öldürülen insanlar sadece kuru rakamlardan ibaret değil diyen Önder, BDP’lilerin tezkereye oy vermeyeceğini söyledi.

DEVLETİN SUCLARI , Devrimci savaş karşısında birçok kirli yönteme başvuran Türk devleti, istediği sonucu almayınca emperyalist efendilerinden ithal ettiği paralı ajan uygulamasını bu sefer yasal kılıf geçirdi

Ajanların ihbarıyla ‘yeri tespit edilen’ ve tanıkların ifadeleriyle ‘ölü ele geçirilen’ ve toplu mezarlara gömülen ve kireç kuyularına atılan yurtsever, devrimci, komünist... Ve binlerce insan. ABD patentli ekonomi politikaları çökse de yine de uşaklar; efendilerinin ithal “terörle mücadele yasaları”yla paralı ihbarcılık ekonomisi üretimine girerek kendilerini güvenceye almak istiyorlar. Devlet, 12 Eylül Askeri Faşist Cuntası’nın Pentagon çocukları komutanlar, kimliksizleştirmeye yönelik işkence yöntemiyle yetiştirdiği itirafçı ve işbirlikçilerden aldığı randımanı şimdi de yasalaştırıyor. Özellikle Diyarbakır Hapishanesi’nde insanlık dışı işkence yöntemleriyle itirafçı yetiştirip mücadelede direnen komünist, devrimci, yurtseverlere karşı “tetikçi”lik, “tanık”lık yapan işbirlikçi-ajanların ifadeleriyle insanlar infaz edildi, idam edildi, işkencelerden geçirildi.

OHAL’den bu hale Faşist Türk devleti; ‘parayla suçlu yaratmak’, ‘parayla suç satmak’ ya da ‘parayla ifade satın almak’diye okunacak bir sistemi günün koşullarına uyarlamaktadır. Yeni olan bir şey değildir, toplu mezarların bir bir ifşa edildiği şu dönemde bir başka nümayişe kapı aralıyor: Acını unut, süngerle temizle. İçişleri Bakanlığı 12 Eylül özel yönetmelikle olağanüstü yetkilerle donatılmış OHAL valileriniz uyguladığı “paralı ihbarcılık” dönemini “ihbarlı paralı ifade” olarak yineliyor, “terörle mücadele” kapsamında. Ha bitirdik, bitireceğiz, kökünü kazıdık, yaktık, yıktık, yok ettik diye nutuk atıyorlardı, ama görünen o ki nafile… Yakalat, kimlik ortaya çıkar, para ödülü al yöntemiyle yeni suçlar ve cezalar üretiliyor sistem tarafından.

BDP mecliste Meclise dönme kararının ardından BDP'li vekiller meclis açılışında yemin ettiler. BDP tarafından yapılan açıklamalarda 'barış umudu için meclise dönme kararı' alındığı vurgulandı. 12 Haziran seçimlerinden sonra yemin etmeyerek meclisi boykot eden BDP'liler, 1 Ekim yasama yılı açılışında yemin ederek boykotu bitirdi. BDP'liler tarafından yapılan açıklamalarda 'barış umudu için meclise dönme kararı' alındığı vurgulanırken, Başbakan Erdoğan da sorulara verdiği cevapta, yeni anayasanın hazırlanma sürecinde BDP'den de randevu alınacağını belirtti.

Halkın Günlüğü 10-20 EKİM 2011

Çürüyen sistem işlediği suçuna halkı alet ederek kirli amaçlarında hep insanı araçlaştırmıştır. Bunun en bariz örneği de işlevi kalmayan itirafçı, işbirlikçi, ispiyoncu, kır bekçisi satılık kişiliksizleşmiş ajanlara, verdikleri ifadeleri satmasının çürümüşlüğüdür. Paralı ödülün TBMM’deki 21.dönem tutunaklarından, faşist diktatör Kemalin milliyetçiliğin, İslami siyasi fetihçi Fethullah Gülen’in örtülü faşizmine evrilen tarihin belgesidir: “Anavatan Partisi Grubu adına, Denizli Milletvekili Sayın Beyhan Aslan; buyurun efendim. (ANAP sıralarından alkışlar) Süreniz 20 dakika.

Bazı çevreler, bu yasa tasarısını tenkit ederken "devlet, vatandaşımıza güvenmeyecek mi? Devlet hafiyeliğe mi soyundu? Devlet, keyfinin istediği vatandaşı dinleyecek, her vatandaşa bir hafiye takacak; Abdülhamit devrini mi getiriyorsunuz?" demektedirler. Bu gibi tenkitler, bir vehmin,bir abartılı şüpheciliğin sonucudur. Bu tasarı, devletin çürümesini önleyici; adliyenin, kolluk kuvvetlerinin, siyasetçinin, bürokratın çürümesini önleyici ve onların teminatı olan bir tasarısıdır. Eğer, basın, mafyanın propagandasını yapıyorsa ve toplumda korku salan bir çetenin reklamını yapıyorsa, ona mükâfat mı vereceğiz?!

Devletin; ajanını ödüllendirmesi stratejisi Zarar ziyan yasası, terörle mücadele, paralı ödül gibi yasalar sözüm ona toplumda güvenliği, demokratik yaşamı, istikrar ve gelişmeyi tehlikeye sokan “organize suç”lara karşı alınan tedbir yasaları ve cezasız bırakmama amaçlıdır. Ama gel gelelim ki; organize suçun sahibi sistemin kendisi ve eli uzun devletidir. Bugün Trablus’ta Kaddafi’ye atfedilen toplu mezarlar ve hapishanelerden çıkan kemikler hangi sistemin eseridir? 1990’dan 2011’e değişen nedir? Ama ne yazık ki, daha önce de TürkiyeKuzey Kürdistan’da Susurluk kamyonundan saçılan komprador bürokratik burjuvazinin ‘organize suç’ şebekeleri devlet-

mafya-çete-bürokrat-emniyet-hükümet bileşenlerinin “trafik kazası”yla balans ayarı, sistemin istemi doğrultusunda çekildi. Re-or-ga-ni-zas-yon, ma-ni-pülas-yon dizisidir. Devletin uyuşturucu-silah kaçakçılığında ve kara para aklamada olduğu gibi kumar, haraç toplamada, iş-işçi bulmada, arazi işgallerinde, tarihi eserlerin yurt dışına kaçırılması, sit alanlarındaki tarihi binaların yakılmasında, karşılıksız çek olaylarında, sigorta dolandırıcılığında, evlerde-işyerlerinde yapılan hırsızlıklıklarda ve fuhuşta da eli var. Devlet eliyle elde edilen gelirin ve malların merkezi bir şekilde toplanması

ve değerlendirilmesi yasalarının çıkarılması tartışmaları da yıllarca insanların gündemini meşgul etmişti. Özel güvenlik birimlerinin emniyetten, ordudan emekli faşist-ırkçı devletin eli silahlı katillerinden teşekkül etmesi nasıl ki şaşırtmıyorsa bizi, bugün fiiliyatta uygulanan ve bir başka ihtiyaca biaen ‘satın alınacak ifadelerin’ ortada ‘sahipsiz kalması” ya da ‘sahiplerinin bulunması’ babında çıkarılacak yasaların da kimlerin canını yakacağı dün olduğu gibi bugün de gün ışığı gibi açıktır. Çünkü özellikle Avrupa Birliği uyum yasaları döneminde kim kime hizmet ediyor, kim devletle işbirliği içinde çalışıyor, belirsizli-


6-7_Layout 2 10/10/11 12:39 PM Page 2

10-20 EKİM 2011 Halkın Günlüğü

güncel 09

TADİLATA GİRDİ f Diri gömdüklerini ‘paralı ödül’le çıkaran gönüllüler

1999 yılında Almanya, Avusturya, İtalya, Fransa, Hollanda ve İrlanda’da ‘suçlu’luğu izlemek, kontrol altında tutmak, kamu güvenliği sorumluları, gizli gözetleme, gizli ajan, telefon dinleme, yüz yüze görüşmeleri uzaktan dinleme ve DNA tahlilleri yaptırma gibi teknik ve polisiye tedbirleri delil olarak kullanıldı.

Elbette, mafyanın, çetenin, devlet yıkıcılığının, devlet bölücülüğünün propagandasını yapana mükâfat değil, gereken ceza verilecektir. Kimse, abartılı sözlerle, bu yasanın bir hafiye yasası olduğunu söylemesin; kimse, abartılarla bu yasayı başka noktalara çekmesin. Bu yasa, ihtiyaçtan doğmuştur, gerekli bir yasadır. Yasa, Türk Milletine hayırlı olsun. Saygılarımı sunuyorum. (ANAP, DSP ve MHP sıralarından alkışlar)” Ön alkış ve son alkışlarla çıkardıkları yasaları kendilerine dönünce kuyruğuna basılmış yaralı köpek gibi zıplayanların tırmandırdıkları faşizmden yakınma lüksü olamaz. Saniye saniye, dakika dakika konuştukları ve yaptıklarıyla her an faşizmi doğuran. besleyen, büyüten ve katmerleştirenlerdir.

gereğidir ğinin tekrarı “taraf belirleme”de tekrar ihtiyaç olarak doğduğundan, “karıştır-barıştır”ın “belleksizleşunut” ve “düşmanla barış” konseptinde yeni projelermiş gibi pilavın tekrar beyaz taşlarıyla ve bol tereyağıyla ısıtılması gerekiyor, çünkü eskiyenin parlaması da ‘yağdanlık’la başarılabilir. Torba yasa çıkarılırken ülkenin ezilen emekçi kitlelerine azgınca saldırmanın ve kıdem tazminatlarının neden kaldırıldığının önemini “hak savunucusu sendikalar” görür mü bilemeyiz, ama bir gerçek var ki, devletin sistematik saldırıları hep bir başka hak gaspları yasasını birlikte getirmiştir. 70 bin korucunun istihdam edilmesinin TEKEL İşçi Direnişi sürecinde gündeme gelmesinin paralelliği gibi…

Demokratik özerklik ilanından sonra Kürtleri kontrolden kaçırdığını düşünen, Ortadoğu’nun aktif rollü İsrail siyonizminin eşkardeşi Recep Tayyip Erdoğan mevcut siyasal öfkenin daha örgütlü bir hale gelmesini önleyebilmek için başlattığı siyasi operasyonla güçsüzleştirmek için her özel-paralı ve uşuk yönteme başvuruyor. PKK’nin kent merkezlerindeki bombalı eylemleri ve Kuzey Kürdistanda askeri gerçekleştirdiği kimlik kontrolü, gözaltılar ve gerillanın, askeri eylemlrinde Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)’nin çok kayıp vermesinin ardından, ek önlemler alınması için, İçişleri Bakanlığı’na verdiği yetkiyle geçmişte katlettiği “ölü Kürt”ü “paralı ölü” Kürt’e çevirmek için yasal çalışmayı başlattı. ABD’de yapılan Barack Obama ve Recep Tayyip Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndaki ikili görüşmesinin ve ikili antlaşmalarının sonuçları hemen yasal çalışmalarla kendini göstermeye başladı. ABD’yi “suçluyu yakalatana ya da kimliğini bildirene para ödülü” verilmesi uygulamasının Türkiye-Kuzey Kürdistan’da hayata geçirilmesi planında özel yönetmelik taslağı 1990 konseptinden beri adım adım işlendi. 1991 yılında yürürlüğe giren 3713 sayılı “Terörle Mücadele Yasası”nı değiştiren ve 29 Haziran 2006’da TBMM’de kabul edilen 5532 sayılı yasanın 19.maddedeki hükümleri işleme konulmayı bekliyordu. Üçlü protokollü dönemin ihtiyacı olan ve yazı içerisinde aktardığımız esaslara dayanan “entegrasyon stratejisi” için İçişleri Bakanlığı’nın görüş çerçevesinde daha önce Emniyet’e gönderildiği ve taslağı kaybolan yasa, Resmi Gazete’de “paralı ödül” karşılığında bulunup Maliye Bakanlığı’yla son şeklini alacak yasada “suç ve suçlusu” yaratılarak “adalet için yargı”nın oluşturacağı “yeni anayasa”da güvenceye alınacak…

f Halka karşı işlenen suçlar asla cezasız kalmaz Cafer Atan gibi ihbarcı ajanın cezalandırılması haberlerini ‘devletin özel gücü’ olarak gösterilmesinin etkileri de asla unutulmamalıdır. “27 yıl sonra intikam” cığırtkanlığının koparıldığını kavramak gerekir. Halka karşı suçun binlerce yıl sonra da olsa akibeti aynıdır. Cezalandırılır. Bellek silimine karşı tarihini unutmayanların hatırlatacağı geçmiş, tarihin billur berraklığına erişmiş bilinç, geleceğe doğru yön verir. Ajanlaştırma devletin sistematik “insan avlama” tuzağıdır. Bütün burjuva siyasi partilerin çürümüş düzenlerini sürdürmek için her dönemde başvurdukları bir yöntemdir. Bugün de AKP hükümeti Fethullah Gülen’in yurt, okul, işyeri, mahalle, ülke ve dünyada çok özel yöntemlerle yetiştirdiği yeni avcı modelleriyle işbaşındadır. Sistem ürettiği her ‘suç’ta ve ‘suçlu’da kendini ajanlarıyla aramayı sürdürüyor. Yargılıyargısız faili belli cinayetler, ev ve dağlardaki tüm infazlar, gözaltında kaybettikleri, işkencede, hapishanede komünistleri, devrimcileri, yurtseverleri katleden eli kanlı celletlarına “paralı ödül” dağıtan patron-ağa devletidir.

GENÇ YORUM ≫ sinan çakıroğlu ARENA Ekim’le birlikte, şenlik havasında meclisin açılması “demo” ve “cratie” bekçilerinin “ayrı” telden çaldıklarını ama aynı ezgiyi ifşa ettiklerine tanıklık ettik. Bi cümle burjuva medya mazbatalı-mazbatasız “vekil” curcunasına sürmanşetten başlık verdiler. Bu tablo içerisinde neo-liberal kalemşorların “umut” dolu makalelerine en fazla yansıyan BDP’lilerin, “doğru” kararları oldu.

1

“Barış” sürecinden uzaklaşan, “kardeşleşme” projesinin “çözüm” anına ramak kala, bu seviyede olmasından rahatsızlık duyan ehveni-şer tayfası, BDP’nin meclise dönüşünü ayakta alkışladılar. Aslında konu edinmek istediğimiz BDP’nin kimler tarafından alkışlandığı değil, ‘dönüldü’ diye atfedilen mecranın aslen hiç terk edilmediğidir. Ve bunun ister ezilen ulus bayrağı isterse “sosyalizm” maskesi altında, hangi formda ilerlediği ise daha geniş bir konudur. Ama buna rağmen, özetin özeti olarak, “gidip”-“dönülme” pratik-politik hükmünün ezilen ulus burjuvazisinin ezen ulus burjuvazisiyle korespandans (kesişme) içerisinde olan “sosyalist” vekillerin dinamiğinin, mülkiyet ilişkilerinin yeniden üremesi olduğu ikirciksiz söylemeliyiz. Şöyle ki, 12 Haziran seçimleri öncesinde (daha da evvellinde) blok altında başlayan çalışmalara, parlamentonun bir hüküm verme temsili gericiliğini güçlendirerek, sınıf realitesini hasıraltı eden “demokratik özerklik” fikir silsilesinin, ezilen kitlelerde subap rolü gören aygıtlara stratejik olarak ele almasıydı, parlamentodan gidilmediğinin kanıtıdır. ‘İtirazlarımız var’ denilen hususlar, ezen Türk hâkim sınıflarının şovenist saldırılarına karşı olmakla birlikte (ki bu duruşta haklı bir yan vardır) ezilen ulus burjuvazisinin pazar kaygısından öte değildir. Bunun doğal sonucudur ki Erdoğan ‘tıpış tıpış gelecekler’ diyerek haklı çıkmıştır. Çünkü Kürt ulusal hareketinin özneleri, binlerce yıllık gerici üretim ilişkilerini radikal dönüşüme kavuşturmak üzere değil, bunun devamlılığı için mücadele yürütmektedir. “İtiraz” üretim ilişkilerine değil, ‘bana neden vermiyorsun’ sonucunadır. Tüm bunlar, doğal olarak geri dönülen yoldan bir an dahi kopulmadığının göstergesidir. Mazbatalı ya da mazbatasız tabirini yazımızın başında kullanmıştık. Kimi “sosyalistlerimiz” seçimlere girmeden, aday olmadan, pasif destekçi konumunda sınıfsal tahlile vurmaksızın parlamentonun “ilerici” yanını sarılarak aslında vekil olabilmeyi hak etmişlerdir. Zira verili burjuva-feodal hegomanyanın arenasından, onunla çarpışırken onun gibi çarpışmak, aslında ondan kopamamaktır. Örnek verelim! Sayın Süreyya, sınır ötesi operasyonların mecliste onaylanmasına ilişkin tepkisini ‘Askerliğin mecburi olduğu yerde şehitlik kavramı yapılmaz’ çıkışıyla gösterdi. Bu çıkışta vicdani ret olgusuna dikkat çekilse dahi–ki bu sınıflar ötesi idealist vicdan terimi ayrı bir tartışmadır-, esas ana halka şudur; ‘yıllarca feodal ve burjuva sınıflar tarafından kullanılan dini ben de kullanabilirim. İslam dinine en az Fethullah camiası kadar hâkimim. Sosyalizm için burjuvaziyle onun anladığı dilden konuşabilirim.’ Biz buna kısaca, ‘düşmanı yenmek için, düşmanın bayrağını sallamak’ diyoruz. Tarihte bunun örnekleri var hem de tonlarca var. Ama hiçbiri burjuva demokrasisinin ufkunu aşamamıştır. 3. Enternasyonal’in büyük komünist partileri dahi, faşizme karşı burjuva demokrasisiyle giriştikleri stratejik ortaklıkta, gelinen aşamada tamamen emperyalist “sol” niteliğini almıştır –Fransa Komünist Partisi’nin durumuna bir bakalım-. Bu çizgi onlarca kez sınandı ve yenildi. Buna rağmen sınamak isteyenler, “sosyalizm” altında burjuva demokrasisine çıkmak isteyenlerdir. Spartaküs, o şanlı isyanı, arenada kalarak başlatmak isteseydi, esamesi bile okunmayacaktı. O, arenada giriştiği kavgayı, egemen sınıfa karşı girişmediği takdirde, bir sonuç alamayacağını biliyordu. İki sınıf olan proletaryayla burjuvazi arasındaki savaşda aynıdır. Burjuvazinin hegomanyası altında kalarak, onun amacına uygun araçlarını kullanarak onu yenemeyiz. Meta üretiminin ve dolayısıyla burjuva fikir üretiminin her gün yeniden ve yeniden yaşandığı bu toplumda, sınıflı toplumdan radikal kopuşu sağlayacak özcesi bizi komünizme götürecek araç ve yöntemleri geliştirip, keşfedip ilerletmeden muzaffer kılamayız. ‘islamı ben senden daha iyi biliyorum, gerçek islamı uygula’ diyerek tüm bunları gerçekleştiremeyiz. Spartaküs gibi, bizi bu Arena’da tutan koşullardan kendimizi kurtarmadan, tribünlerde burjuvaziyle giriştiğimiz kavgayı izleyen milyonlarca ezileni saflarımıza katamayız. Modern Spartaküsler olabilmek için, bilimsel komünizm silahını kuşanalım. Ama kuşanalım..


10-11_Layout 2 10/10/11 10:18 AM Page 1

10 emek haber YDSB’den liman direnişine destek Yeni Demokrat Sendikal Birlik Mersin örgütlülüğü, direnen liman işçilerini ziyaret ederek dayanışma mesajları verdi Yeni Demokratik Sendikal Birlik (YDSB) Mersin örgütlülüğü 70 günü aşkın süredir direnişte olan liman işçilerini ziyaret ederek direnişlerine destek verdi. Geçtiğimiz Temmuz ayında Mersin Limanı’nda bulunan Mersin Uluslararası Liman İşletmeciliği’ne (MIP) bağlı taşeron Nuri Çiftçi Denizcilik şirketinde, 35 işçi Liman-İş’e üye oldukları için işten çıkarılmışlardı. İşçiler 23 Temmuz 2011 tarihinden bu yana Mersin Limanı AKapısı önünde işlerine geri dönmek için direnişlerine devam ediyor. YDSB Mersin örgütlülüğü ve DHF'liler, temmuz ayından itibaren belirli aralıklarla işçileri ziyaret ederek direnişe destek olurken işçilerle dayanışma içerisinde olmaya devam ediyor.

Halkın sağlığı piyasanın elinde Sağlık emekçileri AKP hükümetinin sağlık politikalarını eleştirerek, Kamu Hastane Birlikleri yasasına karşı mücadele edeceklerini duyurdu Adana Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) yaptıkğı basın açıklamasıyla Kamu Hastane Birlikleri yasasının, sağlık emekçilerini sömürme yasası olduğunu belirtip tüm emekçileri bu yasaya karşı mücadeleye çağırdı. Numune Hastanesi önünde yapılan basın açıklamasında “Sağlık Bakanlığı’nın yapısını değiştiren, taşra teşkilatını tasfiye eden, sağlıkta özelleştirmenin eksik olan mülkiyet devrini tamamlayan ve çalışanları sözleşmeli yaparak iş güvencesini ortadan kaldıran bu yasanın sağlık emekçilerinin sömürülmesinin ve sağlığın piyasalaştırılarak halkın sağlığının piyasanın insafına bırakılmıştır” denildi. Basın açıklamasının devamında özel sağlık alanındaki kuruluşların pay oranına, emeklilik yaşının artışına, performansa dayalı kölece çalıştırılma koşullarına ve taşeron olarak güvencesiz çalışanların sayısına vurgu yapıldı.

Halkın Günlüğü 10-20 EKİM 2011

EMEKCİLERİN TALEBİ ,

“İnsanca yaşam için eşit, özgür, demokratik bir Türkiye” talebiyle ülkenin dört bir yanından Ankara’ya gelen işçiler emekçiler başta Kıdem Tazminatı’nın gasp edilmesine karşı ve grevli, Toplu İş Sözleşmesi hakkı, güvenceli iş talebi için yürüdü DİSK, KESK, TTB ve TMMOB’un çağrısıyla“İnsanca yaşam için eşit, özgür, demokratik bir Türkiye” ana şiarıyla toplanan on binlerce işçi, emekçi, mimar, mühendis ve şehir plancısı Ankara TCDD Garı önünden Sıhhiye Meydanı’na yürüdü. Derelerin Kardeşliği Platformu’nun da doğanın, suyun, toprağın ve yaşamın yağmalanmasına karşı taleplerini dile getirdiği mitinge Kürercik halkı da, kurulması planlanan NATO Füze Kalkanı’na karşı talepleriyle katıldı. TÜRK-İŞ yönetimine bayrak kaldıran 10 sendikanın oluşturduğu Sendikal Güç Birligi Platformu’nun da “TÜRK-İŞ uyuma AKP’ye yem olma”, “Birleşe birleşe kazanacağız” sloganlarıyla katıldığı miting boyunca sıklıkla “Zafer direnen emekçinin olacak”, “Ücretli köle olmayacağız”, “Grev hakkımız gasp edilemez”, “Faşizme karşı omuz omuza”, “Yaşasın halkların kardeşliği”, “Savaşa değil emekçiye bütçe” sloganları atıldı.

çeren işçiler meydana, “kıdem tazminatının gaspını içeren düzenlemelere, taşeronlaşmaya ve güvencesiz çalıştırılmaya karşı tepkisini göstererek girdi. Grevli toplu sözleşme hakkı isteyen ve sürgünlere hayır diyen kamu emekçileri, tam gün yasasına, özel hastane birlikleri yasasına, esnek çalışma saatlerine hayır diyen sağlık emekçileri, KHK’larla mesleki örgütlülükleri yok edilmeye çalışılan mühendis, mimar ve şehir plancıları, kadın katliamlarını hayır diyen kadınlarda yerini aldı. Termik santrallere, HES’lere, nükleer santrallere hayır diyen çevre ve ekoloji örgütleriyle parasız eğitim isteyen öğrenciler de mitinge katıldı. Emekçilerin ve ezilin hakların sesini düymayan egemenlerin meclisini karşı “tüm ezilenlerin meclisini kuruyoruz” söylemiyle miting, “özgürlük, demokrasi ve devrim mücadelesinde yaşamını yitirenler için” bir dakikalık saygı duruşuyla başladı.

Demokratik haklar mücadelemiz engellenemez

‘Sokağın meclisi’ kuruldu

Çok sayıda politik, demokratik kitle örgütü’nün katıldığı mitinge Demokratik Haklar Federasyonu (DHF) da tüm bileşenleriyle birlikte ülke genelinde güçlü bir katılım sağladı. DHF’nin “Krize, işsizliğe, yoksulluğa, zorbalığa karşı halkın haklı kavgasını örgütleyelim” ana pankartı arkasında “Örgütlü bir halkı hiçbir kuvvet yenemez”, “Demokratik haklar mücadelemiz engellenemez”, “Önderimiz İbrahim, İbrahim Kaypakkaya”, “Emperyalizme kalkan olmayacağız”, “Hak verilmez alınır zafer sokakta kazanılır” sloganları atıldı. Sıhhiye Meydanı girişinde kolluk güçlerinin kurduğu arama noktalarından ge-

Miting alanından işçi ve emekçilere hitaben ilk konuşmayı DİSK Genel Sekreteri Tayfun Görgün yaptı. “Sokağın meclisi, işbaşına gelmek için halkın oylarını toplayıp, sonra da sermaye için canla başla çalışanların meclisi değildir, bu meclis emekçilerin, işçilerin, işsizlerin, ötekileştirilenlerin, inkar edilenlerin meclisidir” diyen Görgün, “800 metre ileride milyonlarca insanın geleceğini tayin eden kararlar alınıyor. Paranın hükümdarlığı ve korkunun cumhuriyetini kurmaya çalışanlara karşı biz kurduğumuz bu meclisi daha da güçlendireceğiz. Birleşik bir mücadeleyle eşit, özgür, demokratik bir ülkeyi kendi ellerimizle yaratacağız” ifadeleriyle sözlerini bitirdi.

Görgün’ün konuşmasının ardından söz alan TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı, “Sokağın meclisine hoş geldiniz” diyerek selamladığı emekçilere, “Bizim meclisimizde yüzde 10 barajı yok, kadınların, öğrencilerin, Küreciklilerin, Sinopluların, işçinin, emekçinin, mimar, mühendis, şehir plancısının, tüm ezilenlerin sesi var” dedi. Soğancı, başka bir Türkiye ve gelecek için meydanlarda olmaya devam edeceklerinin altını çizerek sözlerini bitirdi.

Sözümüzü geri almıyoruz TTB Merkez Konseyi Başkanı Eriş Bilaloğlu da Necdet Adalı’nın idam edilişinin yıldönümü vesilesiyle onu anarak başla-

Kıdem tazminatı AKP hükümetinin kıdem tazminatının gasbına dönük adımlarına karşı çıkan işçiler, alanlara çıkarak atılan adımları protesto etti Sendikal Güç Birliği Platformu bileşenleri kıdem tazminatının gasp edilmesine karşı, Galatasaray Lisesi önünde bir araya gelerek, “Kıdem tazminatı kazanılmış haktır! Dokundurtmayacağız!” pankartını açarak Taksim Tramvay Durağı’na kadar yürüdü yaptı. Platformu Türk-İş’e bağlı Basın-İş, Belediye-İş, Deri-İş, Hava-İş, Kristal-İş, Petrol-İş, Tek Gıda-İş, Tez-

Koop-İş, TGS ve TÜMTİS oluşturuyor. “Türk-İş uyuma işçine sahip çık” , “Suskun Türk-İş istemiyoruz” sloganlarının sık sık atıldığı eylem sırasında, kıdem tazminatının gasp edilmesine karşı Türk-İş mücadele alanlarına çağrıldı.

Kıdem tazminatının kaldırılması kabul edilemez İstiklal Caddesi’nden Taksim Tramvay Durağı’na gelen kitle adına yapılan basın açıklamasını Hava-İş Genel Başkanı Atilla Ayçin okudu. Yapılan basın açıklamasında çalışanların haklarına yapılan saldırıların giderek arttığı bir süreçten geçildiğine vurgu yapılarak bu saldırıların yeni bir ayağının kıdem tazmi-


10-11_Layout 2 10/10/11 10:18 AM Page 2

10-20 EKİM 2011 Halkın Günlüğü

emek 11

İNSANCA YAŞAM

Grev dahil tüm demokratik yolları kullanacağız

barışın ve demokrasinin olmadığına vurgu yaptı. Emekçilerin sesine kulaklarını tıkayanlara karşı ‘Sokak Meclisi’ ile yanıt vereceklerinin altını çizen Özgen, hükümetin aşağıan cemaatler, yukarıdan elindeki siyasi erki kullanarak emekçilerin en meşru haklarını gasp etmeye giriştiğini söyledi. Özgen sözlerine şöyle son verdi: “Eğer siyasi iktidar grevli toplu iş sözleşmesi hakkımız üzerindeki oyunlarını sürdürmeye devam ederse, yüz binlerce kamu emekçisinden aldığımız güçle ve fiili mücadele geleneğimizin yol göstericiliğinde grev dâhil bütün demokratik mücadele araçlarını kullanmaktan geri durmayacağız.”

KESK Genel Başkanı Lami Özgen de AKP’nin yarattığı düzende adeletin, eşitliğin, özgürlüğün,

Miting konuşmaların ardından Bandista ve Grup Kibele’nin konseriyle sona erdi.

dığı konuşmasında sağlıkta dönüşüm adı altında tam gün çalıştırılmaya mahkum edilen, taşeronundan hekimine 600 bin sağlık emekçisinin hükümetin sağlık politikalarından rahatsız olduğunu söyledi. Sağlık emekçilerinin geçen yıl gerçekleştirdiği “Çok ses tek yürek” mitingini hatırlatan Bilaloğlu, “biz tüm sağlık emekçileri ve halkımızla duyduğumuz rahatsızlığı dile getirdik. Yola koyulduk, sözlerimizi geri almadık, almayacağız. Mücadeleyi yükselterek sürdüreceğiz” dedi.

güvencemizdir natının gasp edilmesiyle boyutlandırıldığı ifade edildi. Ayçin, Sendikal Güç Birliği Platformu olarak kıdem tazminatının mevcut haliyle kalmasından yana olduklarını açıkladı. AKP Hükümeti’ne de uyarıların bulunduğu açıklamada, ‘kıdem tazminatının kaldırılmasına karşı genel greve gideriz Türk-İş’in bunu Genel Kurul kararı haline getirmesine rağmen hiçbir somut adım atmadığı’na vurgu yapıldı. Ayçin sözlerini, kıdem tazminatının gasp edilmesi saldırısına karşı ortak mücadele çağrısı yaparak sonlandırdı: “Hiçbir hak bize bahşedilmedi, hiçbir hak ricayla, minnetle korunamaz. Hakları korumanın yolu birlik, dayanışma ve mücadeleden geçer. Türk-İş'i bakanlık koridorlarında günü kurtaracak çözümler aramak yerine, mücadele alanlarında birlikte olmaya davet ediyoruz.”

Ankara’da işçiler Meclis’e yürüdü Genel İş Sendikası Genel Merkezi binası önünde

bir araya gelen DİSK “Kıdem tazminatı, torba yasa, İstihdam Büroları. Dayatmaya boyun eğmeyeceğiz, Yılmayacağız, Teslim olmayacağız, Direneceğiz” pankartı arkasında toplanarak Meclis’e yürürken kıdem tazminatının gasp edilmesi saldırısını protesto etti. Yürüyüşe Yeni Demokratik Sendikal Birlik (YDSB) ile çeşitli meslek odaları da katıldı.

Yürüyüş sonrasında yapılan basın açıklamasında DİSK Genel Sekreteri Tayfun Görgün şu ifadeleri kullandı: “Torba Yasa sürgünlerle, örgütsüzleştirme ve güvencesizleştirmeyle işçiler üzerinde olumsuz etkiler yaratıyor. Özel İstihdam Büroları kölelik sözleşmesi niteliği taşıyor. Çalışanların en temel haklarından olan Kıdem Tazminatı, emek maliyetini ucuzlatmak amacıyla yok edilmeye çalışılıyor. Olmayan bir sorun üzerinden sorun varmış gibi göstererek emek gasbını oluşturacak yeni bir model oluşturmak istiyorlar.” dedi

EMEĞİN KÜRSÜSÜ ≫ dursun baştuğ ANAYASA ‘YENİ’ Mİ? ukuk ve anayasa tartışmaları bir curcuna içerisinde yürürken, çıkacak anayasanın mevcudtundan farklı olarak temas edeceği noktaya vurgu yapmak doğru olacaktır. Ama ondan önce belirtmek gerekir ki, çıkacak olan anayasa hangi muhtevayı işlerse işlesin, özünde mülkiyetin korunmasını garanti altına alan ve sınıfsal farklılıkları örtbas etmeyi amaçlayan bir önceliğe sahip olacaktır. Tartışmaların genel gidişatı içerisinde ortaya çıkan ideolojik manipülasyon bunun en büyük yansımasıdır. Buradan hareketle hukuk kavramının devlet aygıtı içerisinde kendini tanıtladığı yere bakmak gerekecek. Her devletin bir hukuku ve bu hukuku yürütecek kurumları vardır. Bu hukuk her devletin yapısına siyasi ve sınıfsal niteliğine göre değişir. Kendi çağı içerisinde belirli bir hukukla yönetilmemiş bir devlet yoktur. Ne zaman ki mülkiyet ilişkilerini koruma ihtiyacı duyulmuş ve bu ihtiyaç bir norm üzerinden yürütülmek istenmiş, işte o zaman buna parelel olarak geçmiş toplumun mirası üzerine kurulu bir devlet aygıtı ortaya çıkmıştır. Hukuk ise bu devlet aygıtından çok daha öncesinde var olmuştur. Yazılı ve modern hukuk kavramlarını içermese de toplumu bir arada tutan gelenekler bu toplumun bir birleri arasındaki ilişkileri belirleyen kriterleri içinde barındırıyordu. Devlet aygıtının ortaya çıkmasıyla birlikte hukuk kesinkes ayrışmaya ve çizgiler netleşmeye başlıyordu. Ortaya çıkan devlet kendi sınıf niteliğine uygun bir hukuk mekanizmasını da yavaş yavaş oluşturuyordu. Site devletler, köleci imparatorluklar, feodal despotluk derken uzunca bir tarihsel serüven ve binlerce yılı aşkın insanlık tarihinin mirası üzerinden yükselen modern devlet de kendi sınıfsal niteliği gereği yeni bir hukuk normu oluşturmuş ve buna göre muazzam bir kurumsallaşma yaratmıştır. Modern devletlerin yarattığı bu hukuksal kurumsal işleyiş, asla devletin ve onu yöneten sınıfların çıkarlarına aykırı düşünülemez. Onun çıkarlarını zedeleyici bir kararın altına imza atamaz. Sınıfsal egemenlik aracı olan devlet, kendisine hakim olan sınıfın rengini bütün kurumlarına hakim kılar. Eğer sınıfın egemenliğini taşıyan bir kurum olma özelliğini yitirirse doğal olarak kendini imhaya götürür. Bugüne kadar mümkün olmayan bu durum sosyalist devletin temel görevi olmakla birlikte sınıfsal egemenliğin dışında kendini yıkma hedefini de taşır. Dolayısıyla anayasa v.b. gibi kavramlarını bunun üzerinden inşa eder. Dengesizliği yok edecek ve sınıfsal imtiyazları ortadan kaldırmak üzerine kurulur. Ancak sınıflı toplum gerçekliği ve ezen ezilen ilişkisinin toplumsal üretim ve bölüşüm ilişkisiyle dengesizliğin hüküm sürdüğü bir devlet ya da yönetsel aygıt içerisinde ezenin yani egemen olanın çıkarları mutlak bir garantörlük ister. Anayasa denilen olgu da tüm bunların ihtiyacı üzerine şekillenerek bu dengesizliği meşru bir kılıfla süsler. Ancak bugünün devletlerinde bundan bahsetmek mümkün değildir. Yani bulunduğu coğrafyanın sosyo ekonomik yapısına göre değişik sınıfların egemenliğinde bulunan devletler siyasal olarak belirli bir niteliğe bürünürler. Ülkemiz açısından ele aldığımızda burjuva-feodal bir karakter taşıyan devlet, kendi hukuk normlarını da bu iktisadi şekillenişe göre oluşturmakta ve bu ilişkilenişin devamlılığını sağlamak istemektedir. Öyle ki emekçi sınıfların mücadele ekseninde yarattığı bütün haklar bir tırpan darbesiyle budanarak yok edilmektedir. Sendikal haklar, grev hakkı, tazminatların kaldırılması, sağlık, eğitim hakları, son çıkarılan kanun hükmünde kararnameyle sit alanı v.b. yok edilmesi, mesleki hakların ortadan kalkması... şekilde sıralamak mümkün. Bunlar daha işin başında gelen ve “yeni anayasa”yla korunacak yasalar. Bunların dışında daha nelerin çıkacağı ise tartışmaların ve hakim sınıflar içerisindeki kliklerin uzlaşmasıyla netleşecek. Son süreçte çıkan yasalar bu anayasanın hangi temel özellikleri yansıtacağına şimdiden işaret ediyor. Son iki yıl içerisinde çıkan yasaları dahi güvence altına alması, emekçi sınıfların bu anayasadan beklentilerini de tayin ediyor. Emperyalizmin direkt hegomanyası altında bulunan ükemizin siyasi ve ekenomik olarak bağımlılığı iç işleyişini de bu bağımlılığa göre yani emperyalizmin çıkarlarına göre belirlemesini beraberinde getiriyor. Dolayısıyla bu bağımlılık ilişkisinden doğan bir anayasayı kimin hazırladığından ziyade nasıl hazırlandığı ve neyin ihtiyacı olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. Bu açıdan ele alındığında çıkacak anayasa hangi ileri talepleri değil, hangi bağımlılık ilişkisini daha köklü hale getirecektir. Önemli olan nokta burasıdır.

H


10-20 EKİM 2011 Halkın Günlüğü

EMPERYALiST HEGEMONYA Arap halklarının, yıllardır başına çöreklenmiş diktatörlüklerine karşı biriken öfkelerini, emperyalistlerin çıkarlarına yedeklemek için son halife Erdoğan en öne fırladı. Halkların bundan sonra uğrayacakları katliamlarda “eşbaşkan” olma rolünü efendilerine en iyi düzeyde iknaya dönüştürmek için de Obama ile görüşerek “Arap baharı” turunu bitirdi ve emperyalizmin bölgedeki ileri karakol bekçiliği için kolları sıvadı

Emperyalist-kapitalist sistemin iktisadi ve siyasi olarak bunalımlar ve krizler yaşadığı günümüz dünyasında, başını ABD’nin çektiği emperyalist güçler, işbirlikçi hâkimiyet kurumlarını da harekete geçirerek, dünya halkları ve ezilen mazlum uluslar üzerine yeni zulüm siyasetlerini şekillendirmenin hummalı çalışması içindedirler. Bu çalışmanın içinde yer alan emperyalist ülkeler ve sömürge, yarı-sömürge ülkelerdeki işbirlikçi-uşak iktidarları, çapları oranında bu hesapta pay sahibi olma çabasındadır. Süren ve yaşanacak çatışma ve savaş bölgelerinde görev almak, çıkacak duruma göre çıkarları ekseninde ganimete ortak olmak, girilen tüm ikili veya genel görüşmelerde meselelenin esasını teşkil etmektedir. Süreç her yönüyle yeniden şekilendirilmektedir. Emperyalizm, dünyanın enerji kaynaklarını denetimi altına alarak, emperyalist tekel sermayesinin kuralsızca dolaşımını sağlamayı hedeflemektedir.

sınıfları da, başbakanları Erdoğan ve yanındaki hükümet kabinesiyle Kuzey Arap yarımadasında başlattıkları ziyaretler zincirini, efendisinin huzuruna çıkarak onaylattı. Efendisine hizmette emre amade olduğunu dünya kamuoyuna ilan etmiş oldu.

Siyasette uşaklık ilişkisi

Tunus, Mısır, Libya’da çıkan halk isyanlarıyla birlikte, bu bölgeyi kendi lehine çevirmenin planlarıyla meşgul oldular. Yeni uşaklık ilişkileriyle de süreci devam ettiriyorlar. Emperyalist gericiliğin bu planlamada ortak zeminde olması meselenin bir yanıyken, diğer yanı da bu planın parçaları olan ABD ve AB emperyalistleri arasındaki çıkarlçatışmalarınıın olduğudur. Ama elbette bu çelişkiyi de kıssadan hisse bir orta yola getireceklerdir. Ama esas olarak Türk hakim sınıfları, ABD’nin bölgedeki stratejik çıkarlarının bayraktarlığını yapacağını, son hareket tarzıyla bir kez daha teyit etti. Türk devletinin Başbakanı Erdoğan, bu eksende efendilerinden aldığı icazetle, Kuzey Arap yarımadasında “gürleyerek”, bölgeyi yeniden sekilendirmede “model ülke” olma pozuna girdi. Tunus’tan Mısır’a, Libya’dan ABD’deki temaslara kadar dillendirilen tüm “çözümler” ve “laik anayasa, laik devlet” vurgusu üzeriden şekillenen model, başını ABD’nin çektiği emperyalistlerin bölgeye ilişkin hâkimiyet politikalarıdır. Tabi arap dünyasını ikna etme görevini alan Erdoğan da bu hizmetinin karşılığını mutlak suretle alacaktır. Müslüman’lardan ateistlere kadar tüm inanç gruplarının haklarının savunucusu olduğunu, bölgedeki Hıristiyan topluluklarında yasam garantörü olduğunu ifade etmesi ve son çatışmalarda üyelerinin katledildiği Kipti Cemaati lideri Papa Senada ile özellikle görüşmesi, başından beri güttüğü takke siyasetinin pratik sonuçlarıdır.

Sürecin en aktif jandarma rolünü efendilerinden kapmanın peşinde olan Türk hâkim

ABD ve Avrupalı emperyalistlerin basın ve yayın organları, Erdoğan’ın bölgedeki gezisi-

Süreç her yönüyle dünya ezilen halklarına zulüm ve terör uygulayan bir süreç olarak örgütleniyor. Ekonomik ilhaklarla, askeri işgallerle, iç çatışma ortamını kışkırtmakla dünya gericiliği, zulüm karşıtlığı adı altında terör estirmekte; gerici iktidarları altında ezilen kitlelerin demokrasi, insan hakları taleplerini kan gölüne çevirdiği coğrafyalarda kendi iktidarlarını şekilendirmenin aracı haline getiriyorlar. Ekonomik ilhak, askeri işgal ve siyasal hegemonya, kültürel ve ideolojik hegemonyayla birleşmekte, en ilerici savaş mevzisindeki devrimci güçlerden, en basit ekonomik demokratik hak talepli örgütlenmelere karsı tam bir kuşatma seferlerine dönüştürülüyor.

Görev savaş siperlerini doldurmaktır

ni,“yeni halife”, “zafer turu”, “Arap baharının kalbinde lider rolü oynayan TC Başbakanı, laik devlet çağrısı yaptı” gibi ajitatif manşetlerle vererek, bölge üzerinde daha etkin kılmaya çalıştılar. Arap halklarının yaşamlarında ve bilinçlerinde özel bir yerleri olan eski Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abil Nasir’in Mısır halkına yönelik konuşmasında, sadece Arap dünyasında değil, dünya mazlum halklarının bilincinde ayrı bir yeri olan Ömer Muhtar’ın Libya konuşmasında ayrıca anılması, Türk hâkim sınıfları başbakanının, “usta”ca bir hamle yaptığı kuşkusuz. 80 yıl önce, büyük komutan, büyük özgürlük lideri Libya halkının kahramanı Ömer Muhtar’ın düşmanının önünde diz çökmeyerek ve özgürlük sloganları atarak ölüm şerbeti içtiği yerde, onun adını zikrederek Libya halkına emperyalist kölelik zincirlerini “kurtuluş”

Türk hâkim sınıfları başbakanının emperyalistlerle pazarlık masasına koyduğu esas konu budur. “Evet biz bölgede jandarmanız olacağız. Ama bizim bu rolümüzü oynamamız için Kürt sorununda, iç toplumsal muhalefet sorununda askeri, siyasi, lojistik, istihbarı konularda bize tam destek vereceksiniz“. Bu sürecin pratik adımları belirlenmiştir. NATO kılıfı altında halk nezdinde kabul edilebinir düzeyde ifade edilen ABD radarları, İsrail kalkanları… Gerillaya karşı insansız ve füze atabilen PREDATÖR uçaklar… ABD ile gerillaya ve toplumsal devrimci muhalefete karşı işbirliği hücresi… Askeri do-

umudu olarak sunması, gericiliğin sınıf karakterindeki riyalıktır. “Mavi Marmara”, “Gazze sorunu” merkeze alınarak, bölgedeki saldırgan tutumuyla hedefine koyduğu İsrail’e karşı aldığı tavır ve “one minute” çıkışının benzeri çıkışlar da ardından gelen başka dümen suyuydu. Türk devleti çıkarları ekseninde bugün İsrail ile belirli sürtüşmeler yaşasa da, belirleyici olan ABD komutanlığında İsrail ile var olan stratejik ortaklıktır. Bu stratejik ortaklığı bozmaya yönelik bir düşüncesi olmamasına karşın, Müslüman Arap halkının sempatisini kazanmak için sergilediği anti-İsrailci tutum, aynı anda yapılan açıklamaların farklılığı kadardır. Bir yandan “özür dilenmedikçe, tazminat ödenmedikçe ve Gazze’ye olan ambargo kalkmadıkça İsrail ile ilişkiler düzelmeyecek” diyeceksin, ama aynı açıkla-

nanımda açık ve kapsamlı destek, siyasi ve ideolojik hegemonyada var olan sivil ve askeri kurumlarla kapsamlı çalışmalar. ABD verdiği bu sözlerin ne kadarını Türk hâkim sınıflarına verir, bunu önümüzdeki süreç belirleyecektir. Süreç açıktır ve süreç kanlı olacaktır. Emperyalist efendilerinden aldıkları “yeni” güçlerle, başta Kürt ulusunun haklı mücadelesi imha edilmek istenmektedir. Sınır boylarına yerleştirilecek özel eğitimli sınır birlikleri, operasyonlar için sağlanan askeri teknik donanım,


perspektif

YA VE ARAP BAHARI GEZiSi çıkarılması, ardından K.Piri Reis gemisine tarihsel bir görev biçilerek denize açılması bu gerginlik sürecinin devamıdır. Eş zamanlı Suriye askeri taşımacılığına karşı hava sahasının kapatılması aynı sürecin pratik örgütlenişidir.

Türk Hâkim sınıfları Başbakanı Erdoğan, bu süreçte bu gibi meseleleri, emperyalist planın bir parçası olduğu gerçeğini göz ardı etmek için kullanacaktır. Tüm gerici egemenliklerin ortak noktası, sömürü ve baskı aygıtlarıyla yürüttükleri iktidarlarında ırkçılık ve şovenizm her zaman kullandıkları temel kaynak olmuştur. İç düşman korkusu, dış düşman, dış tehlike,“şehitler“ olgusu, ırkçılığı ve şovenizmi hortlandıran temel argümanlardır. Bu anlamıyla, İsrail karşıtlığı, Arap dünyasındaki diktatörlükler’karşıtlığı, Filistin ve Gazze sorununa sahip çıkma, hatta Somali’deki açlığa “çare” olma iddiasıyla Arap dünyasında prim yapmaya çalışacak, bunlarla birlikte, Kıbrıs Rum kesimi nazarında Yunanistan’la, Suriye ve Kürt ulusal mücadelesine karşı tutumuyla da, iç kamuoyunu arkasına almaya çalışacaktır. Son tarihsel kesitte sürdürdüğü ve daha ileride devam edeceği politikasının maddi temeli bu öğeler üzerinden şekillenecektir.

manın devamında,“6 tane insansız hava aracının“ zamanında onarılıp geri iade edilmemesine ilişkin süt dökmüş kedi misali yakınmalarda bulunacaksın. Kuşkusuz İsrail karşıtlığı söylemlerle hedeflenen sadece Müslüman halkının sempatisini kazanmak değildir. Aynı zamanda İsrail’le bölgedeki jandarmalık görevinin rekabeti mevcuttur. Hem bu rolü oynama ve hem de ABD emperyalizmiyle masa başı pazarlıklarda kendisini daha güçlü zeminde ortaya koyması için, mevcut siyasetini kullanmıştır. Arap dünyasına “Filistin bayrağını en kısa zamanda göndere çekelim çağrısı”, daha sonra Filistin Başkanı Mahmut Abbas’ın BM’ye başvurusu, bölgedeki hâkimiyete dönük bir siyaset olduğunun ilanıdır. Bölgede “adalet” ve “barışın” simgesi olacak bir ba-

Kürt illerinde yenilenmeye gidilen karakollar, havadan ve karadan sınır ötesi operasyonlar, Kürt ulusunun meşru haklı davasına karşı topyekûn gerici savaş konseptinin harekete geçmesi verileridir. Demokratik ve ekonomik hak gaspları da bu kanlı sürecin önemli bir ayağını teşkil etmektedir. Böylesine bir süreçte devrimcilerin ve komünistlerin görevleri en ileri mevzilerde, en ileri savaş siperlerinde ol-

ğımsız Filistin, emperyalist laboratuvarlarda çerçevesi ve niteliği belirlenmiş bir Filistin değildir. Bu tamamıyla bölgede kanayan yaralara dönüşmüş sorunlarda, ezilen mazlum halkları ve ulusları beklentiye sokarak, peyderpey bölgede sermayenin, tiranlığın çıkarlarını örgütleme amacıdır. Yoksa Bağımsız Filistin emperyalistlerin lütfuyle kurulacak bir devlet değildir.

Suni gerilimlerle prim yapılıyor Bütün bu eksende dış ve iç politikasına yön vermeye çalışan Türk devleti, İsrail, Kıbrıs Rum kesimi nezdinde Yunanistan ve Suriye ile ilişkileri germiş, ilk elden daha Amerika’da bulunan Erdoğan, Kıbrıs Türk kesimiyle “anlaşma” yaparak, Rum kesiminin enerji sondaj çalışmasına cevap olmuştur. Akdeniz’de savaş gemilerinin ve savaş uçaklarının sefere

maktır. Süreç sadece Kürt gerillasını, Kürt ulusal mücadelesini desteklemek değildir. Gerilla gücüyle, demokratik örgütlü gücüyle halkları boğazlamaya çalışan emperyalist güçlere ve onu yerli uşaklarının saldırganlığına karşı savaşma gücünü göstermektir asıl görev. Siyaseti söylem bazından çıkarıp pratik dönüştürücü, geliştirici, hâkim sınıfların kurumlarını yıpratıcı bir güce dönüştürmek, devrimin müttefikleri

Böylece son halife Erdoğan Müslüman Arap halklarının yıllardır başına çöreklenmiş diktatörlüklerine karşı biriken öfkelerini, emperyalistlerin çıkarları ekseninde işler hale gelmesi için en ileri mevzide görev almak için en öne fırladı. Halkların bundan sonra uğrayacakları katliamlarda “eşbaşkan” olma rolünü efendilerine en iyi düzeyde iknaya dönüştürmek için de Obama ile görüşerek “Arap baharı” turunun son şeklini verdiler ve yola koyuldu. Savaş naraları eşliğinde, bu savaşın baş rolünde yer almak isteyen, kahraman olma “sevdasıyla”, ABD’nin ve diğer emperyalist ülkelerin bölgedeki ileri karakolluğuna soyunan, Kürecik’te kurulması tasarlanan NATO Füze Kalkanı-Erken Uyarı Radar Sistemi projesine evet diyerek, masa başında efendilerinden alacağı emirleri beklemeye koyuldu. Ortaklığın baş aktörleri barbarlığın temsilcisi ABD ve uşağı Türk devletidir. Ortaklığın konusu, bölge ve dünya ezilen halkları üzerinde var olan sömürü sisteminin hangi zulüm

arasında dönemsel ve eylemsel düzeyde de olsa bir birliğe dönüştürmek, tarihsel görevlerdir. Emperyalistler ve yerli uşakları ne derlerse desinler, halkların kudreti ve sopası karsısındaki acizlikleridir. Gerillanın coğrafyayı zalimden yana kasıp kavuran eylemlerinin etkileri ortadadır. Halkları emperyalizmin arabalarına bağlamak için emperyalist diktanın rollerini alanlar, geçici olarak istekleri-

araçlarıyla nasıl yürütüleceği, Kuzey Arap yarımadasında şekillenecek süreci emperyalist çıkarlara göre tesis etmekte verilen rollere amade olmak… Özel olarak Iran‘ a karşı birlikte tutum almak, Suriye’ye saldırmak, İsrail’i korumak… Ülkeyi ABD öncülüğünde sürdürülen bölgesel savaşlarda gerici iktidarların üssüne çevirmek, bölgede ABD’nin stratejik kölesi olmak. Gezi boyunca ABD’nin bir numaralı adamı olarak hareket eden ve emperyalistlerin savaş stratejisine en kısa zamanda en ileri uyumu sağladığı edasıyla üslup ve politik argümanlar kullanan Erdoğan ve temsil ettiği hakim sınıfların mevcut gericiliklerine, bu sorular çoğaltılabilinir. Ama bu zulüm tüccarlarının bu sorulara verebilecekleri tek bir onurlu cevapları yoktur. Yalan söylemeyi kendilerine onur olarak saymazlarsa. Geçmişten gelen uşaklık ve bekçilik, bugün “güçlü, model ortaklık”la devam ediyor. Anlamı açıktır. Emperyalizmin stratejik savaş planlarının köleliğidir. Büyük efendilerinin yakıp yıktığı yerlere bir fedai cakasıyla koşmak, olur da payıma ne düşer keşmekeşliği içinde akbabalığa soyunmak. Bu ortaklığın Türkiye-Kuzey Kürdistan coğrafyası açısından da özel bir önemi vardır. Yıllardır inkâr ve imha üzerine şekillenen Kürt ulusu ve onun ulusal önderliği PKK”yı tasfiye etmede ABD ve emperyalistlerin savaş kapasitesini daha kapsamlı kullanmak. Öncelikli olan bu amacın paralelinde coğrafyamızda özellikle gerilla savaşı veren devrimci hareketler olmak üzere, tüm demokrasi ve sosyal kurtuluş mücadelesi veren örgütlenmelere saldırmak, siyasal iktidarlarıyla coğrafyaya hâkim olmak. Bir yandan “anayasa değişikliği”, “siyasal çözüm”, “barış” vb gibi söylemleri dilinden düşürmeyen hâkim sınıflar, diğer yandan da askeri operasyonlarından hız kesmeden devam etmektedirler. BDP, DHF ve daha birçok demokratik örgütlenmelere saldırıp sayısı binleri bulan gözaltı ve tutulamalar yaparken esasta imha ve katliam üzerinden siyaset belirlemektedirler. Onlar bu ikiyüzlü siyasetleriyle kendilerini kandıra dursunlar, Kürt coğrafyasında gerillanın eylemlerdeki başarısı, stratejik üstünlüğün yanında taktiksel üstünlüğü de eline geçirmiş durumdadır.

ne ulaşsalar da, halklar kendi kurtuluş yollarını, onları da parçalayarak tayin edeceklerdir. Bu bilinç kuşanılması gereken bir bilinçtir. İnsanlığın gelişimi, özgürleşmesi, kardeşleşmesi, maddi üretim araçlarını ve mallarını paylaşması mücadelesinde halkların ilerici mücadelesinin karşısına çıkarılacak her gerici duvar, bu bilincin karsısında hükümsüz kalacaktır.


14-15_Layout 2 10/10/11 12:17 PM Page 1

14 emek söyleşi

..

.. ..

Halkın Günlüğü 10-20 EKİM 2011

DİRENİŞİN ONCUSU

Aynı patrona ait olan Savranoğlu ve Kampana deri fabrikalarında, sendikal faaliyet içerisinde oldukları için işten atılan ve sürgüne gönderilen işçilerin mücadelesi tüm baskılara rağmen sürüyor Kampana Deri Fabrikası’nda sendikal örgütlenme yaptıkları gerekçesiyle işten atılan 16 işçinin başlatmış olduğu ve 212. günlere dayanan direniş sürerken, aynı patrona ait olan İzmir’deki Savranoğlu Fabrikasında da sendikal örgütlenme yaptıkları gerekçesiyle 38 işçi İstanbul’a sürgün edildi. Sözde sendikal örgütlenmenin “anayasal” hak olduğu ülkemizde, haklarını arayan işçiler işten atılarak “anayasal” güvencenin patronlar tarafından nasıl işletildiği bir kez daha gün yüzüne çıktı. İstanbul Tuzla’da ve İzmir’de bulunan iki deri fabrikasının patronu, işçilerin “anayasal” haklarını kullanarak sendikal örgütlenme içerisine girmelerine karşı işçileri işten atmakla kalmadı. Deri patronu İzmir’de kurulu olan Savranoğlu Deri Fabrikası’nda sendikal alanda örgütlendikleri için fabrikayı kapatarak, işçileri İstanbul Tuzla Organize sanayiinde kurulu olan Kampana Deri Fabrikası’na sürgüne yolladı.

Adımlarımızı örgütlü bir şekilde attık Kampana fabrikasında faaliyet yürüten taşeron firmalara karşı yaklaşık 8-9 aylık bir örgütlenme süreci işlettiklerini ifade eden Dilek Gül, “fabrikalarda var olan sıkıntılar bu fabrikada da vardı. Yani asgari ücretle çalışıyorduk, iş güvenliği konusunda herhangi bir güvence söz konusu değildi ve sağlıksız ortamda çalışıyorduk. Bu durumlardan kaynaklı Deri İş Sendikası’nda örgütlenme kararı verdik” dedi, Fabrikada sendikalaşmanın ilk adımları atılırken, fabrika içinde var olan sorunlara karşı da somut adımlar atmaya başladıklarını anlatan Gül, süreci özetledi: “Yemeklerimiz sağlıksız ve geç geliyordu bunu düzenli hale gelmesini sağladık. Mesai saatimiz üç buçuk liraydı, biz bu ücrete karşı çıkarak 1 hafta mesaiye kalmama kararı aldık ve mesai saatlerimiz beş liraya çıktı. Ödenmeyen zamlarımız vardı onun için üretimi durdurduk ve yıllık ücretlerimizi zamlı bir şekilde aldık. Sendikalaşma sürecine kadar uzanan süreçlerde attığımız adımlarla fabrikada çalışan bütün işçilerle güven ilişkisini yakaladık. Kısaca ifade etmek gerekirse örgütlü bir şekilde hareket edilince zaman içerisinde

ciddi kazanımlar elde ettik.” “Benim işten atılma durumuma karşı fabrikada çalışan diğer işçiler, bir gün boyunca üretimi durdurarak bu durumu protesto ettiler. Yapılan bu eylemin ardından bir kadın arkadaşımız daha atıldı. Bu kadın arkadaşın atılmasıyla birlikte direnişe başladık. Başlattığımız bu direnişe destek amaçlı fabrikada çalışan diğer işçiler, yaklaşık on gün boyunca üretimden gelen gücünü kullanarak üretim yapmadılar. Üretimin durdurulmasına tepki gösteren Kampana patronu ertesi günlerde toplam 14 işçiyi daha işten attı. Atılan işçilerle birlikte topyekün bir direniş örmeye başladık” dedi.

örgütlenme yaptıkları f Sendikal gerekçesiyle işten atılarak 210 gündür fabrika önünde direnen kampana işçisi Dilek Gül ve İzmir’den İstanbul’a sürgüne gönderilen işçilerle kısa bir söyleşi gerçekleştirdik.

Kadınlar direnişi örgütlüyor İşçilerin başlatmış olduğu direnişi kırmaya çalışan fabrika patronu, işten çıkarılan işçilere “boşuna direnmeyin fabrikayı kapatacağım ve İzmir’deki fabrikaya yoğunluk verecem” tehditlerini savururken, İzmir’de kurulu olan Savranoğlu işçilerini de İstanbul’a sürgün etmekle tehdit ettiğini ifade eden Gül, anlatımlarını şu sözlerle sonlandırdı: “İzmir’de bulunan fabrikada başlatılan sendikal örgütlenme sürecini bastırmaya çalışan patron üç işçiyi işten attı. Başlatılan direnişi tüm baskılara rağmen engelleyemeyen patron, İzmir’de ki arkadaşlarımızı da İstanbul’daki fabrikaya yollamakla tehdit ediyordu. Nitekim bunu yaptı ve İzmir’deki arkadaşları İstanbul’da bulunan fabrikasına yollayarak, İzmir’de başlayan direnişi bitirmeye çalıştı. Patron tarafından sürgün edilen 38 arkadaşımız, annesini, babasını, çocuğunu yani kurulu düzenlerini bırakarak İstanbul’a geldi. Patronun tüm tehditlerine karşı İstanbul’a gelen arkadaşlarımız işbaşı yaptı” “Bu direnişin başlamasında fabrikada çalışan kadınlar önemli bir etkendi. Deri iş çok ağır bir sektördür. Yoğunluklu olarak kol gücüyle çalışılan bir sektör olmasına rağmen kadınlar gelecekleri ve yaşamları için deri fabrikalarında tüm zorluklara rağmen çalışmaktadır. Bu ağır çalışma temposu bir yana, kadın olmamızdan kaynaklı bu örgütlenme süreçlerinde yaşadığımız tüm sıkıntılara rağmen kadınlar olarak bu süreci ördük diyebiliriz.”

Kardeşler sürgünde İzmir’deki fabrikada sendikal faaliyet yürüttüğü için üç kardeşiyle birlikte İstanbul’a sürgün edilen Songül Arslan yaşadığı süreci şu sözlerle özetledi: “Çalıştığımız fabrikada sendikal faaliyet başladığı için patron, fabrikayı kapatarak bizi İstanbul’daki fabrikasına sürgüne yolladı. Patron, ‘sendikadan vazgeçin yoksa fabrikayı kapatıp sizi İstanbul’a yollarım’ tehditlerini savuruyordu. Yani bizi sürgünle tehdit ediyordu. Patron bizim İstanbul’a gelmeyeceğimizi düşünüyordu ama biz her şeye rağmen yani patronun tüm sürgün tehditlerine rağmen, başlattığımız direnişe sahip çıkmak ve tehditlere boyun eğmemek için İstanbul’a geldik. Ailelerimizi geride bırakıp gelmek bizim için çok zor oldu açıkçası. Ya İstanbul’a gelecektik ya da patron bizi işten çıkaracaktı hiçbir hakkımız vermemek için. Biz üç kardeş aynı fabrikada çalışıyoruz ve üçümüz de patronun baskılarına karşı boyun eğmemek için İstanbul’a geldik. Patron fabrikayı kapatma kararı aldığı zaman rahatsızlığımdan kay-

naklı hastanede yatıyordum. Bu kapatma kararının ardından yattığım hastaneden çıkarak İstanbul’a geldim arkadaşlarımla birlikte. Çalıştığımız fabrikaya sendika girmesi için tüm gücümüzle başlatmış olduğumuz direnişe sahip çıkıyoruz, çıkacağız.”

Sendika iyi bir şey Fabrikaya sendikanın girmesine ilk başlarda sıcak bakmadığını ama sendika yöneticileriyle yaptığı sohbetler sonrası, fabrikaya sendikanın girmesinin kendilerine zarar yerine yarar getireceğini söyleyen Sedat Sağran ise kendi sürecine dair şu ifadeleri kullandı: “Sendikaya üye olup çoğunluğu kazanmaya başlayınca, patronun baskı ve ayak oyunlarıyla karşılaşmaya başladık. Sendikanın fabrikaya girmesi sonucu üç arkadaşımız çeşitli bahanelerle işten atıldı. Patronun buradaki amacı bizlerin bir araya gelerek oluşturduğumuz örgütlülüğü dağıtmaktı ama bunu başaramayacağını anlayınca fabrikayı kapatma kararı aldı. Bu kapatma kararının ardından patron önümüze iki seçenek koyarak, ya hiçbir hakkımızı almadan işten atılacağımızı ya

Grev hakkında, Memur-Sen’in Üçlü Danışma Kurulu toplantıları kapsamında 4688 Sayılı Kamu Görevlileri Kanunu’nda yapılan değişikliklerden ‘grev, toplu sözleşme ve tarafları’ gibi en önemli konularda uzlaşma sağlanamadı.

AKP’nin kamu emekçilerine propaganda ettiği “toplu sözleşme düzeni

getirileceği, grev hakkı üzerindeki yasakların kaldırılacağı, çalışma yaşamının demokratikleşeceği, uluslararası standartların getirileceği” vaatlerinin mevcut kanun tasarısında esamisi okunmuyor.

Faruk Çelik, taraflar arasında birçok konuda anlaşma sağlandığını, bazılarında ise uzlaşılamadığını söyledi.

Memur-Sen Genel Başkanı Ahmet Gündoğdu, Kamu-Sen Genel Başkanı İsmail Koncuk, KESK Genel Başkanı Lami Özgen'in katıldığı Üçlü Danışma Kurulu toplantısının ardından yapılan açıklamalarda Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı

KESK Merkez Yürütme Kurulu, görüşmelerin bitirilmesinin ardından Bakanlar Kurulu’na gönderilen 4688 Sayılı Yasa’daki değişikliklere dair basın toplantısı düzenledi. KESK Genel Başkanı Lami Özgen, 4688 Sayılı Kamu Görevlileri Kanu-

Memur-Sen’in yalanı


14-15_Layout 2 10/10/11 12:17 PM Page 2

15

10-20 EKİM 2011 Halkın Günlüğü

KADINLAR

ÖNCÜ KADIN

FÜZE MEKİĞİ DOKUYORLAR ürdistan’ı bir bütün olarak entegrasyon stratejisiyle işgal edip kuşatma barışı mı? Kürecik’in Durulova ve Tataruşağı Köyü’nde Füze Kalkanı siyonizmin korunması için mi, yerle-göğün barışı için mi? BM bandıyla gözleri bağlayıp kör mü ettiler ne? Radarların 1965’te kurulduğunu unutup, Kürecik’in direniş tarihinde dezenformasyon için yollara düşüşünüz niye? Kürecik’te proletarya partisini kurarken yaşlı kadınlardan devletin yaptığı katliamları öğrenerek, devrim sözü veren komünist önderin pratiği 70’li 80’li yaşlardaki köylülerin dilinde hala bir türkü olarak sürüyorsa ve ideolojisine saldıranları da eyleme geçiriyorsa; bu tarihi ideolojik güç geleceği de kuracaktır. Sen rahat uyu, köylü şapkalı, kızıl bilinçli, devrim aşığı, komünist yoldaşım…

K

Barış için kadına nobel ödülü, savaş için halklara emperyalizm bombaları… Cinsiyetçi savaş kotası derler bunun adına. Anlamalıyız ki; insana ve kadına özgürlük, barış ödülleriyle gelmeyecek! Barış için savaşarak kazanacağımız ödüller, kadını onurlu ve özgür insan kılacak.

da İstanbul’daki fabrikaya gideceğimizi söyledi.. Fabrika patronu her ne kadar bizim gitmeyeceğimizi düşündüyse de biz İstanbul’daki fabrikaya gitme kararı aldık. Kısacası biz 38 arkadaş patronun bu yıldırma oyununa karşı, tek yumruk olduk ve İstanbul’a geldik. İzmir’de nasıl dayanışma ve mücadele içerisindeydik, burada da aynı heyecanı ve mücadeleyi yaşatacağımıza inancımız sonsuzdur”

Direnişe ve sürgüne eş desteği İzmir’de patronun tehditlerine karşı fabrikayı kapatarak İstanbul’a gönderilen Şerife Danacı’nın eşi Mustafa Danacı eşine destek vermek için İstanbul’a geldiğini söyledi. Mustafa Danacı eşinin sendikal faaliyet içerisinde örgütlendiği süreci ve İzmir’den İstanbul’a geliş nedeni üzerine: “Şerife Danacı yaklaşık 2 yıldır İzmir’deki fabrikada çalışmaktaydı. İzmir’de çalıştığı deri fabrikasında çalışma koşulları çok kötüydü. Biz çalışma koşullarından çok şikâyetçiydik, bir gün eşim beni aradı ve fabrikada sendikal faaliyetin başlatılmaya çalışıldığını ifade ederek benim de düşüncemi almak istedi, ben de

tereddütsüz sen de sendikaya üye ol dedim ve eşim sendikaya üye oldu. Yani eşimin sendikal süreci böyle başladı. Tabi eşim sendikaya üye olduktan sonra iş yerinde patron tarafından çeşitli yöntemler uygulanarak baskılar hayata geçirildi. Bu baskılara karşı eşimle birlikte çalışan diğer işçiler de baktılar ki sendikalı olmak faydalı bir şey ve diğer işçilerde sendikaya üye oldular.” ifade etti, “Eşimin çalıştığı fabrikada sendika iş yerinde çoğunluğu elde edince, fabrika patronu üç işçiyi işten attı ve atılan işçiler direnişe başladı. Başlayan bu direnişe diğer işçiler de destek verdi ve fabrika patronu fabrikayı kapatarak, eşimle birlikte 38 işçiyi sürgün amaçlı İstanbul’daki fabrikasına yolladı. Şu an eşim fabrikada yani içeride çalışıyor, ben de eşime destek olmak için fabrika önünde kurulan direniş çadırında yerimi alarak eşime destek vermeye çalışıyorum. İzmir’den İstanbul’a gelirken 2 çocuğumuzu anneannesine bıraktım ve bende çalıştığım fabrikadan senelik iznimi alarak burada direniş çadırında tüm haksızlıklara karşı direnen eşimin yanında yer almaktayım” dedi.

devlet icazeti nu’nda yapılan değişikliklerin “hükümetle-memurlar anlaştı” diye duyurulmasını eleştirerek, grev ve toplu sözleşmenin kapsamı ile tarafları gibi önemli konularda uzlaşma sağlanamadığını belirtti.

Özgen, Memur-Sen’in toplu sözleşmede tek yetkili olma ısrarının, hükümetin toplu sözleşmenin içini boşaltma niyetine hizmet ettiğini de belirtti. Özgen ayrıca, Memur-Sen’i “grev hakkı için mücadele etmek yerine, yöneticilerine imtiyaz istemekle” eleştirdi.

‘Grevsiz toplu sözleşme’

Hükümetin emekçilere uyguladığı ve yasalaştırmaya çalıştığı saldırılar karşısında ‘grevsiz toplu sözleşme, toplu sözleşmesiz sendika olmaz’ diyen Özgen, “Kamu emekçileri geleceklerine sahip çıkmak için büyük bir coşku ve kararlılıkla tüm illerde işyerini terk etmeme, basın açıklamaları ve oturma eylemlerini gerçekleştirecektir. AKP hükümeti taleplerimize yanıt vermezse, grev hakkımızı kullanacağımız bilinmelidir” ifadelerine yer verdi.

≫ rojda demir

Recep Tayyip Erdoğan Güney Afrika Cumhuriyeti turundayken, Somali’de patlayan bombalara tepki verip, ‘ne yazık ki yine Somaliler tarafından öldürüldüler’ derken aslında, en içindeki niyetini de açığa çıkarıyor. Derileri kemiklerine yapışmış ‘Somalili kardeş’lerine yaptıkları kampanyalarla, kadınların çocuğunu yaşatabilmek için birini seçmesi gerçekliğini dile getiren Recep, ülkesindeki Cumartesi Anneleri’ne ‘tülbentinizi nereye sereceksiniz’ diye ‘evlat acıları’yla dalga geçiyor. Somali’deki sahte üzüntüsünün biz kadındaki yansıması, bir dirhem et tutan gençleri Mogadişu’dan Ankara’ya çekip emperyalistlere uşaklık için Fethullah’ın eğitim kamplarında siyasal İslami faşizminin hizmetine sunmaktır. Tayyip kendi ülkesindeki “demokratikleşme”yi Kuzey Kürdistan’ı bombalayarak, kalan köyleri yakarak, yıkarak ve Kürt ulusu/emekçilerini kitlesel gözaltına alıp, tutuklatıp F tiplerine kapatarak barışı tesis ediyor. Çünkü parlamentarizmden yararlanma uğruna seferber olan Çandar’dan, Çongar’dan, Çetin’den, Metin’den hayata kalmayı başarı sayan “sosyalist” untermenschen (insan-altı yaratık) Altan, “sosyal faşizm”i “eski”-“yeni” nağmelerle yineliyor. Türk faşist devletinin firavunları da Kürt ulusuna, azınlıklara ve özellikle de ezilenin ezileni kadına her türlü baskı ve milli zulmü reva görüyor, zulme isyan edince de “bakın teröristlere, bakın bölücülere” diye feryat-figan ediyorlar. Köylerimiz, meralarımız, yaylalarımız, dağlarımız, bahçemiz, bostanımız, harmanımız ve hatta yerel ahırımız (merkezi ahır başka) düşmanın silahı-topu-tüfeği-füzesi-insansız heronları altında çiğnenecek, biz karşı çıkınca da “marjinal devrimciler” diye hoplayacaksınız. Evet hem de en hasından, kırmızı kaplı Mao’nun kitabından, Kürecik raporundan yola çıkmış,

halk kitlelerinin öğrencisi olan ve mücadeleyi sistemden kesin kopuşuyla ilk eylemi akademik diplomasını yakan, dağları mesken tutan İbrahim’in mağarayı üniversiteleştiren talebeleriyiz. Eylemsiz teori olmaz. Sorgulamadan verileni kopyalayan beyin, çöplüğe dönüşür, komşunun süpürgesi de temizlikte eziyet çeker. Bebek bile gözünü açar açmaz, görmesi tamamlanmadığı halde gözüne fazla gelen ışığa karşı refleks gösterir. Geleceğe yüzünü çeviren yurtsever, devrimci-komünistlerin toprağın derinliğinde gömülü ‘kemik’lerin teslim alınamayan çelik iradesi devrim sözüdür. Vuruldukça arttırdıkları hızıyla iktidarı parça parça hedefleyen ve ‘dönme’den savaşıp ölenlerin belirlemeleri tarihin hükmünü hala sınamaktadır. Silahı radikal yapan, düşmanı “temizlemesi” değil, eski-geri-ezen iktidarı yıkmaya muktedir, ezilenlerin siyasi iktidarı olan iradeyi her alanda kurmayı hedefleyerek çatıştırmasıdır. Savaşan iradenin devrime sözlü, sır vermeme direnişi yeniden yeniden Kürecik topraklarında filizleniyor ve binlerce ‘gundi’yle ayağa kalkıyor. Kürecik’ten başlayan tarihin zaferi; işçinin, köylünün, kadının, gencin, çobanın, beli bükük ihtiyarın katılacağı ve dişle, tırnakla sökülüp alınacak gerçek kurtuluşudur. Bağımsız bir ülkede özgür yaşayan halkın özlenen zaferidir. Emperyalistlerle hakim sınıfların uyarıcı direkleri arasında füzeli mekik dokuyanların devrimciler nezdinde ideolojik bir değer yaratamadıkları, eski yeni nağmelerdeki nakaratlarda açıkça görülmektedir. Burjuva iktidarın ve emperyalist-kapitalist sistemin kadına, “barışın ödülü”nü verip ‘nobel’leştirmesi, soysuzların halkları savaştırma haydutluğunu gizlemez. Kürecik ve diğer dağların anahtarlarına sahip çıkalım, teslim etmeyelim. Empeyalist haksız savaşların yönü bir başka eksenin esintisine yönlendiriliyor. Mekik Asya’dan Afrika’ya dokunuyor. Füzeler; Fehmi Altınbilek gibi eli kanlı firavunların ’73 Diyarbakır hücre faşizmi stratejisiyle Kuzey Kürdistan’a kuruluyor. Neden mi? Komünist önder İbrahim Kaypakkaya’nın dağların ve mağaraların anahtarını eline aldığı dönemde şu söyledikleri bugünü anlatıyor. “Halkımız ve ülkemiz yoksul ve esirdir, biz ise özgürüz. Sen aydınlanmayı karanlığın en koyu olduğu yerden başlattığının farkında değilsin. Şuraya bak” ve “Çin halkının kara keder ağı, ilk mağaranın ağzındaki örümcek ağının yırtılmasıyla başladı” diye bu topraklarda başlattığı uzun yürüyüşü hala sürüyor. Sıra hepimizde, ya örümcek ağı saracak bizi ya da ağları yırtacağız. Dağların anahtarını teslim etmeyeceğiz. Fehmi Altınbilek’in Mustafa Mordeniz, Cafer Atan gibi paralı ajan ve itirafçı uşaklarına teslim etmemek için! Siyonizme halkı kalkan yapan faşizmin karşısına dikilelim; halk savaşının füze kalkanlarıyla. Barışın ödüllü nobel kadınları olup, özgür dünyayı kucaklayalım..


16-17_Layout 2 10/10/11 10:26 AM Page 1

16 dünya haber

Halkın Günlüğü 10-20 EKİM 2011

WALL STREET

İSGALİ VE , Baburam Bhattarai Nepal'in yeni başbakanı olarak katıldığı Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda, barış mesajları verirken, Çin ve Hindistan arasında köprü olmak istediğini belirtti Nepal'in yeni başbakanı Baburam Bhattarai 25 Eylül 2011 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda bir konuşma yaptı. Bhattarai konuşmasında, Nepal'in acılı geçiş sürecinin geniş bir konsensüs temelinde çözüme bağlanacağı vaadinde bulundu. Bhattarai'nin konuşmasında değindiği temel noktalar şu şekilde; "Demokrasinin en temel ölçütü ne özgürlüğün ne de eşitliğin boyutu olup, en yüksek katılımdır. Bizler içerisinde genel olarak herkese ve özelde ezilenlere yer olan bir demokrasiyi kurumsallaştırmak istiyoruz." Bhattarai, Halk Savaşı’nın ve 2006'daki halk hareketinin Nepal'i feodal monarşiden kurtardığını belirtti. Nepal'in "iki büyük komşu" (Hindistan ve Çin) arasında bir köprü olmak istediğini ifade etti. Gelişmiş ülkelerin az gelişmiş ülkelere yardım etmesi çağrısında bulundu ve Birleşmiş Milletler'in eski çatışmalı ülkelerin yeniden inşası için yeni bir "Marshall planı" benzeri kapsamlı bir paketle inisiyatif almasını talep etti. Birleşmiş Milletler'in belli konularda daha fazla inisiyatif almasını öneren Bhattarai; "Az gelişmiş ülkelerin haklar temelli dönüşümü yaklaşımı Birleşmiş Milletler'in temel gündemi olmalıdır. ... Dünyada iki milyar insan yiyecek ve ilaç gibi temel gereksinimlerden yoksun iken her yıl birbuçuk trilyon doların silah harcamalarına ayrılması nasıl haklı gösterilebilir?" Bhattarai, kitle imha silahlarından dünyanın belirlenmiş bir süre içerisinde tamamen arındırılmasına yönelik Nepal'in çağrısını tekrarladı; "Birleşmiş Milletler sadece kendi soylu ilkelerinin bekçisi olmakla kalmamalı, vaatleri üzerinden pratik sergilemelidir. Birleşmiş Milletler büyük güçlerin şemsiyesi olmaktan çıkmalıdır.”

SONRASI ABD’de binlerce kişi “Wall Street” eylemlerinde buluşuyor. 17 Eylül’de başlayan protesto eylemlerine katılım her geçen gün artarken, eylemler Newyork dışında birçok bölgeye yayıldı

ABD’de yaşanan gelir dağılımındaki dengesizliği protesto eden binlerce kişi kapitalizmin kalbi olarak bilinen “Wall Street”i işgal hazırlanıyor. Eyleme katılan öğretmen, öğrenci, sağlık çalışanı ve binlerce işçi Zuccotti Park'ta toplanarak mahkemeler bölgesindeki ''Foley Square'' alanına kadar ilerledi. Sendikaların yoğun katılımla destek verdikleri eylemde yer yer yollar trafiğe kapatılıyor. 17 Eylül tarihinde bir grup öğrencinin başlatmış olduğu eylemler bugün gelinen noktada on binleri bünyesine kattı durumd ve her geçen gün farklı şehirlere yayılıyır. Geçen hafta 700 eylemcinin polis tarafın-

f

dan gözaltına alınmasından sonra 5 Ekim Çarşamba günü yapılan eylemler yoğun bir katılımla gerçekleşti. “Wall Street protestosu” eylemlerine katılım her geçen gün artarken öğretmen, öğrenci, sağlık çalışanları ve işçi sendikalarının desteği de büyük bir artış gösterıyor. Foley Square Alanı’na kurulan kürsüden öğretmen sendikalarından, sağlık çalışanlarına, işçi sendikalarından öğrencilere kadar birçok kesim taleplerini dile getiren konuşmalar yaptı. Dengesiz dağılımın son yıllarda arttığını, özellikle 2011 yılında bankaları kurtarma operasyonuyla bu adengenin iyice kaybolduğu ifade edilen konuşmalarda, en zengin yüzde birlik kesimle yoksul olan yüzde 99’luk kesimin arasındaki uçurumun büyüdüğü vurgulandı.

Eylemler yaygınlaşıyor Talepleri yapıyan konuşma ve sloganlarla dile getirilirken, polis yığınağı ise dikkat çeken bir diğer noktaydı. Akşam saatlerinde polisin eylemciyere saldırması sonucu çıkan çatışmada çok sayıda kişi gözaltına alındı.

‘Özel polis ve koruculuk halka Hindistan’da maoistlerin çalışmaları halkla bütünleşerek devam ediyor. Maoistlerin çalışmalarıyla ilgili www.revolutionaryfrontlines.wordpress.com sitesinde yayınlanan haberin çevirisini yayınlıyoruz.

dünya çeviri

Nepal'in ‘iki büyük komşu’su

Midnapore/Kalküta: Belpahari’de ve Jangalmahal’in başka yerlerinde, köylüleri Özel Polis Kuvvetlerine ve Trinamool Kongresi Partisi’nden Batı Bengal Eyaleti Başkanı Mamata Banerjee’nin gençleri davet ettiği Ulusal Gönüllüler Gücü’ne katılmaya karşı uyaran afişler asılı. Maoistler artık daha da ileri giderek önderlerini köylülerle buluşturuyor, devletin sunduğu programlara karşı alternatifler sunuyorlar. Aralarında eyalet sorumlusu Akash’ın da bulunduğu bazı önemli Maoist kadrolar Salboni’de bir toplantı gerçekleştirdiler. Gerilla lideri köylülere özel polis ve koruculuk gibi mevkileri kabul etmemelerini söyledi.

Kaynaklara göre, 15 kişiden oluşan bir Maoist birliği Satpati yakınlarındaki bir köye girerek bir toplantı gerçekleştirdi. Çevre köylerden gelenlerle birlikte 500 kadar insanın bulunduğu toplantıda Maoistler Trinamool Kongresi önderliğindeki eyalet yönetimini eleştirerek başkan Mamata Banerjee’nin “sözlerini tutuyormuş gibi görünmeye dahi çalışmadığını” söylediler. Maoist sözcülerden birinin “Lalgarh olaylarında tutuklanan kişilerin serbest bırakılacağına ve güvenlik güçlerinin bölgeden çekileceğine söz vermişti. Oysa polis harekâtları gitgide yoğunlaşıyor ve Ulusal Gönüllüler Birliği adı altında Salwa Judum benzeri bir yapılanma oluşturuluyor” dediği söyleniyor. Kaynaklar konuşanın Akash olduğunu iddia ediyor. Akash’ın konuşmasının bir diğer yerinde halkı özel polis ve korucu gibi görevleri kabul etme konusunda uyardığı, bu görevlerin devletin halka kurduğu bir tuzak olduğunu söylediği iletilen bilgiler arasında. “Masum köylüleri kardeşlerine şiddet uygulamaya zorluyorlar” dediği iletiliyor. Maoist sözcü, halkı devlet projelerini beklemeksizin kendi sorunlarını çözme yolunda parti ile


16-17_Layout 2 10/10/11 10:26 AM Page 2

dünya 17 Amerikan Baharı mı? ABD’de gerçekleşen eylemlerle birlikte farklı yorumlar ve tanımlamalar da ardı ardına gelmeye başladı. Süreci “Arap Baharı”nın etkisiyle yapılan eylemler olarak değerlendirip işte “Amerikan Baharı” şeklinde yorumlayanından, yine devrim bekleyenlere kadar bir dizi değerlendirme ve tartışma programlarının ve konu üzerine yazılan makalelerin ana teması oldu. Noam Chomsky, Naomi Klein, Cornell West, Michael Moore, Susan Sarandon, Alec Baldwin, Roseanne Barr gibi ilerici kesimin desteğini de alan kitle hareket son olarak önemli sendikalardan da destek aldı. Yüz binin üzerinde sağlık sektörü çalışanının bağlı olduğu 1199SEIU Sendikası, on binlerce üyesi bulunan Transit Workers Union Local 100 (Ulaşım Çalışanları Sendikası, Yerel 100), National Nurses United (Ulusal Birleşik Hemşireler Sendikası), Laborers' International Union of America (Uluslararası Amerikan Emekçiler Sendikası) ve United Steelworkers (Birleşik Çelik İşçileri) gibi bir çok sendikanın da desteğini alan hareket elbette önemli bir merkez haline geliyor. Ancak ne var ki bu sendikaların her biri de sınıf mücadelesiyle olan bağları açısından ele alınmak durumundadır. Aldığı desteklerin büyük önemi olan bu hareketlerin büyük bir sınıfsal içerik barındırdığını ne yazık ki söyleyemeyiz. Gerçekleşen eylemler emekçi kitlelerin dinamik duruşunu açığa çıkarırken, önemli kazanımların da çıkış noktası olabilir. Ancak ne var ki; bu tarz eylemlerin gideceği nokta mevcut sistemin kendisini yeniden inşası olacaktır. Bu eylemler önemli bir yer teşkil etse de; çıkış noktası, talepleri ve geldiği yer bir devrim hülyası doğurmuyor. Diğer yönüyle Ortadoğu ve Afrika’da gerçekleşen eylemlere bakıldığında aynı sonunun farklı bir versiyonu ortaya çıkacaktır. “Arap Baharı” olarak adlandırılan eylemlerin sonucu dahi bu hareketlerin geleceği yeri işaret ediyor.

kurulmuş tuzaklardır’ birlikte çalışmaya davet etmiş ve konuşan gerillalardan biri “köylüler kendi başlarına kalkınma çalışmalarına girişmeliler, partimiz onlara tam destek sağlayacaktır” demiş. Ayrıca iletilenlere göre Maoistler, başka bölgelerdeki köylülerin devletten bağımsız biçimde yollar inşa ettikleri, kuyular kazdıkları ve sulama kanalları açtıkları şeklindeki örnek pratikleri sıralamışlar. Bu esnada, Kalküta’da toplanan insan hakları aktivistleri de, dört halk aktivistiyle bir gazetecinin gözaltına alınmasını takiben, Mamata Banerjee hükümetinin Jangalmahal’e barış getirme vaadinin samimiyetini sorgulama amacıyla bir gösteri düzenliyorlardı. Geçen Cuma günü Tutsak Maoist sözcü Gour Chakraborty’nin oğlu Somprakash Chakraborty, Bengal’deki bir televizyon kanalının muhabiri Prasenjit Chakraborti, insan hakları USDF’nin bir üyesi olan Netai Das ve Nityananda Thakur, delil toplama amacıyla Belpahari’ye gitmiş, Lalgarh hareketi esnasında tutuklananların ailelerini ziyaret etmişlerdi. “Cuma gününün erken saatlerinde Pantarchaki

Köyü’nde dört köylüyle birlikte Özel Kuvvetler tarafından yaka paça gözaltına alındılar, ama bölge polisi hala bu arkadaşların gözaltında alınmadıklarını, ellerinde böyle kimselerin bulunmadığını iddia ediyor” diyor insan hakları aktivisti Naba Dutta. Polisin kaynaklarına göre bu şahıslar Jharkand’ın Doğu Singbhum bölgesine götürüldüler ve Chakulia’da yıkıcı faaliyetlere giriştikleri iddiasıyla tutuklandılar. Konuştuğumuz bir polis memuru şöyle diyor “Güvenlik güçleri onları şu an Mathiabandhi Karakolu’nda sorguya çekiyor.” İnsan hakları aktivisti Rangta Munshi ise “bu arkadaşlarımızı hiçbir suçu yok. Yollarının kesilmesi, gözaltına alınmaları ve Jharkand’a götürülmeleri için hiçbir sebep yok” diyor. 1

Fiilen Hindistan Kongresi Partisi’nin Batı Bengal ayağı olan ve şu an bu eyalette hükümette bulunan sosyal demokrat parti.

2 Salwa Judum (Arınma Avı): Hindistan kırsalında halka terör estiren paramiliter bir grup.

MAYA

≫ arif bilgin

SOMALİ‘Yİ GÖRÜP İBERET ALDIN MI? on seçimlere damgasını vuran temel konu „yeni sivil bir anayasa“nın nasıl olacağı konusuydu. AKP, “açılım“, “12 Eylül darbecilerinin yargılanması“ ve “Ergenekoncuların“ “özel yetkili“ mahkemelerin insafına tevdi edilmesiyle yaratılmak istenen “anti-militarist“ hava içinde yüzde 50 oy aldı. Böyle bir “başarı“dan başı dönmeyecek iktidar azdır, hele hele sömürücü sistem politikacıları için ise imkansız gibi bir şeydir. Mevcut iktidarın fena halde başı döndü, kendini kaybetmiş durumdalar. Kendilerine büyük oy potansiyeli sağlayan bütün toplumsal beklentileri unuttular. “Milli irade-parlamento“, “sivil anayasa“, “açılım“, ileri demokrasi, barış gibi kavramların yüzde yüz karşıtı işler yapmaya başladılar. Hizaya getirdikleri askeri bürokrasiyle birlikte şimdi yarı-militarist bir yönetim biçimine bürünmüş durumdalar. Hükümetin birbiriyle çelişen, birbirini tekzip eden tutarsız, anlaşılmaz, dengesiz tavrı, ülkeyi, geleceği belirsiz bir mecraya doğru sürüklüyor. Bu durum, kendi iradesi olmayan, iradesini teslim ettiği güç veya güçler tarafından yönlendirildiğini gösteriyor. Ama bir etnik savaşta birbirlerini öldürenler o güçlerin değil bizim yurttaşlarımız olacaktır, yıkılıp mahvolacak ülke bizim ülkemiz olacaktır, askeri mühimmata dönüştürülerek kendi yurttaşlarını öldürmekte tüketilen kaynaklar, bizim kaynaklarımız olacaktır. Başka ülke yöneticilerini baskıcı ve katliamcıdır diye “istifa“ya çağıran, o ülkelere müdahale eden güçlerle yan yana ülkelerin içişlerine karışmaktan sakınca görmeyen hükümetin, kendi yurttaşlarına karşı bu savaş naralarına ne denir? Bir yandan toplu mezarlar açılıyor, bir yanda aynı sonuçları yeniden daha fazlasıyla doğuracak savaş kabadayılığı! Bu çelişkiler dengesini yitirmiş iktidar alametleridir. Beklentilerin tersine, Kürt sorununda geleneksel çizgiye yönelen Erdoğan’ın konuşmalarından, tehditlerinden, kabadayılık gösterilerinden bire bir bay Kenan Evren‘in o bilinen meydan nutuklarını anımsıyoruz. Başbakan‘da tam bir diktatör edası var. Yarın kalkıp “şu parlamento gereksiz ayak bağıdır, kapattık gitti“ derse şaşmamak gerekir. Kürtler eski Kürtler değil, eski geleneksel askeri çizginin iflas ettiği bir zamanda, yeniden ona bir çözüm yolu olarak sarılmanın sonuçları da eskisi gibi olmayacak. Sri Lanka vari bir çözüm hayal ediliyorsa, hiç tevessül edilmesin, Türkiye Sri Lanka değil. Aklını yitirmemiş herkes bunu görebilir. İnsanlar AKP’ye bu soruna hakkaniyetli bir çözüm bulması umuduyla oy verdiler. Bizler, Türk hakim sınıflarının bu sorunu çözme kabiliyetinden yoksun olduğunu biliyorduk. Çok kimse, askeri ve sivil Kemalist bürokrasiye yönelik tasfiye hareketinden, AKP’nin Kürt sorununu çözmeye yönelik elverişli şartlar hazırlamak olduğunu sanmıştı. Onların büyük bir bölümü şimdi derin bir hayal kırıklığı içindeler. Ama bu insanlar kesinlikle Kürtler’e karşı topyekün bir savaş ilanı için oy vermediler. Çocukları gönderilip kendi kardeşlerini öldürsünler ve ölsünler diye oy vermediler. Halkın verdiği irade bu derecede ters yönde saptırılırsa, herhalde tepkiler de aynı oranda sert olacaktır. Ezilen bir topluluğa karşı girişilen her savaş haksız ve baştır, kaybedilmiş bir savaştır. Öte yanda dIş borcu yarım trilyon dolara ulaşmış bir ülkenin, peş peşe dalgalar halinde gelen ekonomik krizlerin yaratacağı büyük yoksullaşmanın çok önemli politik sonuçları da olacaktır. Gittiniz Somali’yi gördünüz; etnik, dinsel, aşiret kavgalarının körüklendiği bir ülkede geriye işte öylesi bir manzara kalıyor; bu mudur yapmak istediğiniz? İktidara sormak gerekir, iyice budanmış, hiçbir güvence içermeyen “özerklik“e bile karşı çıkıyorsanız, sahi sizin “açılım“ınız ve “çözümünüz“ nedir? Güç ve iktidar iştiyakı vicdan ve adalet yoksunluğuyla birleşince sınırsız bir canavarlığa doğru ilerler. Velev ki, iktidar kadrosu o gidişlerin akibetini de tarihsel olgulardan anımsayalım; nice zalim hükümdarın ne tahtı ne bahtı kaldı.

S


18-19_Layout 2 10/10/11 12:21 PM Page 1

18 dünya haber

Halkın Günlüğü 10-20 EKİM 2011

‘HEDEFE UYGUN BM Güvenlik Konseyi, Avrupa ülkelerinin hazırladığı Suriye’ye yaptırımı öngören karar tasarısını reddetti. Erdoğan icazetleri yerine getirmek için gittiği Afrika’da Türk devletinin Suriye’ye yaptırım uygulayacağını söyledi

Yunanistan’ da hayat

durdu!

Ekonomik krizin pençesindeki Yunanistan’da halk krizin faturasını ödememekte kararlı. Hükümeti uyarmaya devam eden emekçiler 24 saatlik grevle hayatı durdurdu Yaşanan ekonomik kriz sonucu sermayedarları korumak amaçlı çıkartılan reform paketleri tüm dünya ülkelerinde tepkilere neden oluyor. Son olarak Yunanistan’da hükümetin kemer sıkma politikalarını protesto eden emekçiler 5 Ekim 2011 tarihinde greve giderek Yunanistan’da hayatı durdurdu. Kamu Çalışanları Konfederasyonu ve İşçi Sendikaları Federasyonu’nun yaptığı çağrı yla greve giden kamu görevlilerinin yanı sıra, özel sektör çalışanları, yerel yönetim çalışanları, hava trafik kontrolörleri, haber ajansları çalışanları, radyo-televizyon kurumu çalışanları, liman işçileri, öğretim görevlileri, devlet hastanesi doktorları, toplu taşıma araçları ve daha birçok alanda çalışan emekçiler 24 saat iş bırakarak, kemer sıkma politikalarını protesto etti.

Birleşmi Milletler (BM) Konseyi, Fransa, İngiltere, Almanya ve Portekiz’in hazırladığı ve Suriye’ye sert yaptırımları öngeren karar tasarısı Rusya ve Çin’in karşı vetosuyla reddedildi. Karar tasarısı yumuşatılarak “hedefe uygun tedbirler” şeklinde formüle edilse de veto’dan kurtulamadı. Böylece BM’nin yaptırım durumu ortadan kalkmış oldu. Veto gerekçesi olarak Rusya'nın daimi temsilcisi Vitali Çurkin ise, vetolarının Avrupa ile yaklaşımları arasındaki çelişkiye işaret ettiğini, Avrupa heyetlerinin yaklaşımının "krizin barışçıl yollardan çözümüne karşı" olduğunu savundu. Rusya, önerilen tasarının Suriye’ye askeri bir müdahalenin kapısını araladığını ve Libya’da yaşanan sürecin bir benzerinin olacağını söylüyor.

Osmanlı’nın son halifesi

Son dönemde Osmanlı bakiyesinin uzak düşen evlatlarını sarıp sarmalama görevini üstlenen Osmanlı eşrafının son halifesi, kolları sıvayarak gittiği Afrika gezisinde “masum” pozlar vererek, insan hakları savunuculuğuna soyundu.

Kuzey Afrika semalarına düzenlediği gezilerde hamasi nutuklar atarak dünya “barış”ını tesis etmeye soyunan Erdoğan “sıfır tolerans”, “sıfır sorun”dan sonra şimdi de “sıfır savaş” açılımına başladı. Bol sıfırlı vaadlerle Afrika turu atan TC başbakanı bazen İsrail’e efelendi, bazen de Suriye’ye... Efendilerinden aldığı icazetlerle, ayağının tozuyla tura çıktı.

Güney Afrika Cumhuriyeti Uluslararası İlişkiler ve İşbirliği Bakanlığı'nda Türk Dış Politikası konulu bir konferans veren Erdoğan BM kararlarını değerlendirdi. Birleşmiş Milletler Konseyi’nden Suriye’ye ilişkin yaptırım kararının reddedilmesini değerlediren Erdoğan; “BM Güvenlik Konseyi'nde bir oylama yapıldı. Bu oylama neticesinde, daimi üyelerin 2'sinin

veto etmesi neticesinde, uyarı niteliğindeki hazırlanan tasarı, ne yazık ki veto edildi. Tabii bunun veto edilmesi özellikle Türkiye gibi veyahut da AB ülkelerinin bir kısmı gibi veya tamamı gibi, bilemem kimler bu konuda adımlar atacaktır, yaptırımlarımızı engellemez. Biz şu anda bir yaptırım paketini ister istemez devreye sokacağız'' dedi. Bu sözler ilk olarak Erdoğan tarafından söylenmiyor elbette. Bu telkinlerin sahibi olan ABD bunu defalarca kez dile getirdi. Açık ya da kapalı olarak sarf edilen cümleler Erdoğan’la biraz uyarlanarak telaffuz ediliyor. Konferans konuşması boyunca İsrail,

Göçmenler suçlu ilan ediliyor İngiltere Hükümeti, çıkarmaya hazırlandığı yeni yasayla göçmenleri daha kolay sınır dışı edebilecek, böylece göçmenlere karşı daha sert saldırı yaparken uluslararası anlaşmalardan doğan hakları da kolayca gasp edebilecek

Ülkedeki dengesizliğin nedeni göçmenlere bağlanarak, göçmenler suçlu olarak yansıtılmaya çalışılıyor. Böylece ayrımcılığın daha çok derinleşmesi sağlanırken, göçmenlerin yaşam alanlarında tecrit edilmesi de kolaylaşmış olacak. Herhangi bir sorunla karşılaşıldığında yabancılar hedef haline getirilmiş olacak ve uygulanan baskıya karşı sessiz kalmaya zorlanmış olacak.

Mali “yardım” askıda

İngiltere Hükümeti yabancılara yönelik yeni bir yasa çıkarmaya hazırlanıyor. Çıkarılacak yeni yasayla ülkede “suç” işleyen yabancıların sınır dışı edilmesinin kolaylaştırılacağı ifade ediliyor.

Yayınlanan son verilere göre de göçmenlerin hedefte olduğu göze çarpıyor. Geçen yıl 100’den fazla göçmenin suç işlediği ve yürürlükte olan 8.maddeden kaynaklı sınır dışı edilemediği ifade ediliyor.

Avrupa Birliği Yunanistan’a verilecek krediyi askıya aldı. Euro Bölgesi Maliye Bakanları Yunanistan’a verilen kredinin ikinci diliminin serbest bırakılması için Kasım ayının ortasına kadar beklenebileceğini açıkladılar. Ayrıca yapılacak “yardım”ın koşullarının yerine getirilmesi için de Yunan Hükümeti üzerindeki baskı arttırıldı.

İçişleri Bakanı Theresa May, üyesi olduğu Muhafazakar Parti’nin Manchester’da düzenlenen yıllık kongresinde yaptığı konuşmada, göçmenlik yasasının değiştirilerek, suçluların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin "aile hayatı hakkını" düzenleyen sekizinci maddesini "istismar etmesini engelleyeceklerini" söyledi. İngiliz yayın kuruluşu BBC, koa-

Ülkede sadece polisin iş başı yaptığı gün Atina’da yapılan protesto gösterilerinde polisle emekçiler arasında çatışmalar yaşandı. Polisin oldukça sert olduğu gözlemlenen eylemde kent merkezindeki büyük caddeler trafiğe kapandı.

İngiltere İçişleri Bakanı Theresa May lisyon hükümetinde bu önerinin destek bulacağını bildirdi. İngiletere Hükümeti’nin son dönemlerde göçmenlerin hükümet karşıtı yaptığı eylemlerin ardından böyle bir karar alması düşündürücü bir yerde duruyor.

İngiltere Hükümeti’nin bu yönlü bir değişikliğe gitmesi suçu önlemek değil, yabancılara karşı daha sert saldırıların olacağı, uluslararası anlaşmalardan doğan hakların daha rahat gasp edileceği izlenimi doğuyor. Eğer yasa çıkar ve yürürlüğe girerse, sınır dışı edilme endişesiyle göçmenler yaşanılan baskı ve hak gasplarına karşı sessiz kalacaklar.


18-19_Layout 2 10/10/11 12:21 PM Page 2

10-20 EKİM 2011 Halkın Günlüğü

19

TEDBiRLER’ Suriye tehdit etti

Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad yapılacak herhangi bir askeri müdahelede Telaviv’i vuracağını söyledi. Free Press Gazetesi’nin haberine göre; Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın TC Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile yaptığı görüşmede “Şam’a karşı çılgınca bir önlem alınırsa, sadece altı saat içinde Golan Tepeleri’ne yüzlerce roket ve füze yığar, Tel Aviv’i ateşlerim", "İsrail öyle bir füze yağmuruna tutulur ki, İsrail’in casus kurumları bile hayal edemez" dediğini iddia etti. Suriye kaynakları ve TC kaynakları gazetenin haberini yalanlamadı. Ayrıca Suriye dış ilişkilerinde sınırlamalara giderek Türk devletiyle ticari ilişkilerini dondurdu. TC ile serbest ticaret anlaşması olan Suriye 25 Eylül’den itibaren ithalatı durdurdu. Ayrıca otomobil vb dış alımlara da yasak getirdi.

NATO tehdit oluşturuyor Suriye, İran ve Filistin üzerine değerlendirmelerde bulunurken, geçtiğimiz günlerde Obama ile yapılan görüşme notları tekrar edilmiş oldu. Özellikle Suriye konusunda yaptırımı tek başına uygulamaya koyacağını söylemek ve toplantıda yıllardır BAAS rejimin uyguladığı diktatörlükten bahsederken, Suriye ile girilen kardeşlik ilişkilerinden ise neredeyse hiç bahsetmedi. ‘99 yılı sonrası kadim dost olan bu iki ülke arasındaki gerilim özellikle son altı ay içerisinde bir anda değişiverdi. Hem de demokrasi nutukları eşliğinde. Bu ‘BAAS rejiminin son altı ayda mı zalim bir diktatör oldu’ğu sorusu ise yine yanıtsız kaldı.

İran Meclisi Milli Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Başkanı Alaaddin Burucerdi yaptığı açıklamada füze kalkanlarının TC sınırlarına yerleştirilmesinin İsrail’i korumayı amaçladığını söyleyerek “Müslüman ülkeler, işbirliği ve olanaklarını birleştirme yoluyla birbirlerine olan güveni arttırarak güvenliklerini sağlamalı ve bölgede güvenliği azaltacak bir duruma izin vermemeli. Bölgede NATO’nun çıkarlarına hizmet etmemeli" dedi. NATO’nun büyük bir istikrarsızlık kaynağı olduğunu söyleyen Burucerdi, Afganistan ve Irak’taki müdahalelerin NATO’nun bölgede sadece kendi çıkarlarının peşinde olduğunu gösterdi" şeklinde konuştu.

Somali patlıyor! Somali’nin başkenti Mogadişu’da 4 Ekim de gerçekleşen bobalı saldırıda yetmiş kişinin öldüğü, çok sayıda yaralı olduğu bildirildi. Mogadişu’da gerçekleşen bombalı saldırıyı El Şahab örgütü üstlendi

di ki önce 26 Ağustos’da Manguş’ta 12 kişi El Şahab örgütü tarafından kafası kesilerek öldürüldü. Bu eylemi bölgeden tamamen çekilmediklerini göstermek için gerçekleştiren örgüt, 7 Eylül’de okullarda İngilizcenin kaldırılması ve Arapça eğitim verilmesi için bir bildiri yayımladı. Yayımlanan bildirinin sonunda ise velilerden çocuklarına Cihad dersleri vermeleri talep edilmişti.

Açlığın ve ölümün kol gezdiği Somali’de uygulanan emperyalist politikalar can almaya devam ederken, aynı zamanda da bombalara hedef olarak büyük patlamalarla sarsılıyor. El Şahab örgütü sözcüsü Ali Muhammed bir yerel radyoda, başkentten geri çekildiklerini söylemiş, hemen ardından 4 Ağustos’da Somali Devlet Bakanı Şerif Şeyh Ahmed bir açıklama yaparak Somali’nin Başkenti Mogadişu’nun El Şahab örgütünden temizlendiğini açıklamıştı.

Açıklamanın üzerinden 1 ay geçmedi ki Mogadişu bu sefer büyük bir patlamayla sallandı. Bomba yüklü bir kamyon aracıyla gerçekleştirilen bombalı eylemde 70 kişi öldü. Eylemin hemen ardından açıklama yapan El Şahab, eylemi üstlendi.

Bu açıklamaların üzerinde çok geçme-

El şahab 2009 yılında bir otelde bombalama eylemi gerçekleştirmiş ve bu eylemde 3’ü bakan 19 kişi ölmüştü. Yine 2010 yılında’da Uganda’da gerçekleştirdikleri 2 bombalama eyleminde 76 kişi ölmüştü.

EKSEN

≫ ahmet hacalişi k.

“SIFIR SORUN” DAN ZALOĞLU RÜSTEM’E ış politikada “sıfır sorun” hedefiyle yola çıkan Başbakan Erdoğan sonunda dört bir tarafa kılıç sallayan Zaloğlu Rüstem’e dönüşme yolunda. Her tarafta savaş tamtamları çaldırıyor, akıl veriyor. Bir gün İsrail’i öbür gün Kıbrıs’ı tehdit ediyor. Başka gün dönüp daha düne kadar kanka olduğu Esad’a saydırıyor. Kardeşlik edebiyatı yaptığı Kaddafi’yi devirmek için NATO ile askeri operasyon yapıyor. Makedonya’da, emperyalizmden, ezen-ezilenden söz ediyor. Onlara da en az 3 çocuk öneriyor. Kimse de dönüp kendisine demiyor ki “Ey Erdoğan, senin emperyalist dediğin ABD çıkarlarının bekçiliği adına Libya’da, Suriye’de ne işin var. Akıl vereceğine sen önce kendi iç sorunlarını hallet.”

D

Hükümetin bütün aksi yönde söylemlerine rağmen Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun, teorisini yaptığı “komşularla sıfır sorun”, “proaktif politika”, “oyun kurucu olmak”, “stratejik derinlik” gibi tuhaflıklar barındıran garip politikası pratikte iflas bayrağını çekti. Sıfır sorun, çok sorun oldu. Ülkenin sınırlarının ulus devletin sınırlarının ötesine genişlediği, Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu’ya müdahalenin mekansal sınırlarının ortadan kalktığı tespitlerini yapan Davutoğlu’nun Neo-Osmanlıcı tezleriyle çizilen dış politika da, İsrail ile Suriye’yi barıştıracağım, Filistin sorununu çözeceğim, Ermenistan ile barış yapacağım, İran ile Batı arasındaki nükleer sorununu çözeceğim, Kafkasya sorunlarında müdahil olacağım, enerji koridoru olacağım, ılımlı İslam modeli olarak Osmanlı bakiyesinde kültürel-siyasi liderlik inşa edeceğim derken “deniz bitti kara göründü”. İroni kısa zamanda trajediye dönüştü. Davutoğlu “Stratejik Derinlik” isimli kapsamlı kitabında Türkiye için yeni bir dış politika vizyonuna, jeopolitik yenilenmeye, geçmiş tarih ile ilgili yeni bir anlamdırmaya ihtiyaç duyulduğunu savunurken bu görevleri yerine getirebilmek için iki vektör oluşturmakta. Ülkenin coğrafi konumu ve tarihsel kültürel mirası. Ancak teoride en az bunlar kadar önemli bir üçüncü “vektör”, ekonomi politik (Ülke ekonomisindeki hakim örgütlenme biçimi,sınıflar ilişkisi,mali kaynaklar) ise nedense es geçiliyor. Ülke ekonomisinin, sınıfsal dengelerin, uluslar arası ekonomik bağlantıların, mali dengelerin maceracı tezleri kaldıramayacak durumda olduğunu bilecek durumda olan Davutoğlu, belirleyici olan ekonomi politiği bilinçli olarak görmezden geliyor. Davutoğlu kitabında, bir İslam ülkesi olan Türkiye için, komşularıyla “sıfır sorun” hedefi güden yeni bir düzen hayal ederken Soğuk Savaş sonrası dönemde Spykman’ın “Rimlands” olarak saptadığı bölgede, Kuzey-Güney ekseniyle, Doğu-Batı ekseninin kesiştiği yerde yani Ortadoğu’da iktidar boşluğu oluştuğunu ve bu boşluğun Araplar değil bölgesel güçlerce yani Türkiye tarafından doldurulabileceği sonucuna varıyor. Ancak kulağa hoş gelen masalların nasıl ve kimin yardımıyla hayata geçirileceği ise söylenmiyor. Bölgede birbirinden iddialı devletler varken eti-budu belli Türkiye’nin kurtlar sofrasında gücünü nasıl kabul ettireceğine, hangi küresel gücün yardımına ihtiyaç duyulacağına değinilmiyor. Değinilmiyor ancak bu gücün ABD olduğu, dış politikanın başından itibaren ABD ‘nin

çıkarlarına göre yönlendirildiği, “yeni” dış politikanın ABD’nin dış politikasının uzantısı olduğu kısa zamanda zaten pratikte anlaşıldı. “SIFIR SORUN” NEREDE? ABD çıkarları doğrultusunda, Suriye’yi Şii ekseninden koparmak adına 2 sene önce İsrail-Suriye görüşmelerinde “arabuluculuk” yapan AKP, “sıfır sorun” politikası doğrultusunda daha 6-7 ay öncesine kadar Stratejik İşbirliği Konseyi kurduğu, vizeyi kaldırdığı, ortak kabine toplantısı yaptığı, ailece samimi ilişkiler kurduğu Suriye ile ilişkilerini ABD’nin telkinleriyle kopma noktasına getirdi. Hatta daha ileri giderek bu ülkedeki çalkalanmayı kendi iç sorunu olarak ilan etti. Askeri müdahale seçeneği ciddi ciddi tartışılır oldu. Başlangıçta İran’ın nükleer faaliyetlerine olumlu yaklaşan hatta BM’de İran lehine oy kullanan AKP, ABD elebaşılığındaki emperyalizmin, İran’dan gelecek füze tehditlerine karşı projelendirdiği füze kalkanı radarlarının ülkede kurulmasına yakın zamanda yeşil ışık yaktı. Böylece muhtemel bir çatışma ortamında ülkeyi İran’ın hedefi haline getirdi. Daha yakın zamana kadar İsrail ile çok sıkı siyasi-askeri ilişkileri olan, Musevi örgütlerinden cesaret madalyası alan Erdoğan, Arap sokağını heyecanlandıran(!) Davos’taki “one minute” şovundan sonra, Mavi Marmara baskınında masum insanların İsrail tarafından katledilmesine seyirci kalınca krizi doruk noktasına çıkardı. BM Genel Kurulunda, İsrail ile savaşabileceği şeklinde tehditler savurdu. Bizim Rum tarafı dediğimiz ama uluslararası hukukta Kıbrıs’ın temsilcisi olarak tanınan Kıbrıs Devleti, münhasır bölge ilan ettiği Doğu Akdeniz’de İsrail, Mısır, Lübnan ile anlaşmalar yapıp ABD şirketiyle sondaja başlayınca misilleme kararı alındı. Piri Reis isimli taka ile savaş gemileri refakatinde sismik araştırma yapmaya girişildi. BM’de yaptığı tehditkar açıklamalar ciddi bulunmadığı gibi Türkiye’nin elini zayıflattı. ABD’nin çıkarları doğrultusunda Ermenistan’ı, Rusya-İran-Ermenistan ekseninden koparmak amacıyla yapılan Ermenistan açılımı fiyasko ile sonuçlandı. İki protokolle temellendirilen açılım Azerbaycan’ın tepkisini çekince 180 derece tornistan edilerek protokollerde zikredilmeyen Y.Karabağ şartı getirildi. Ancak inandırıcı bulunmadı. Ankara bin dereden su getirse de Azerbaycan ile ilişkiler düzelmedi ve Bakû Rusya ile enerji işbirliği anlaşması yaparak Rusya’nın dümen suyuna girdi. 11 Eylül’den sonra değişen ABD stratejisi doğrultusunda gerçekleştirilen Afganistan-Irak işgalleri küresel güç ABD’nin tepe noktasından iniş sürecine geçişini hızlandırırken Ortadoğu’da İran’ın yükselmesi sonucunu doğurdu. Bu arada Arap coğrafyasında yükselen devrimci dalga mutemet adam Mübarek ve otoriter-totaliter yönetimleri devirdi. AKP iktidarı, “sıfır sorun” projesi doğrultusunda kendi ekonomik, siyasi, askeri kapasitesinin, tarihsel, kültürel özelliklerinin getirdiği yapısal kısıtlamaların ayırdında olmadan bölgede liderliğe soyunurken, teorisine göre dayanacağı güç ABD’nin olayları etkileme kapasitesinin zayıflaması karşısında, Zaloğlu’nun söylemleri reel politikada karşılığı olmayan babalanma olarak kalacaktır.


20-21_Layout 2 10/10/11 10:30 AM Page 1

20 çeviri Nepal’deki gelişmeler üzerine

Halkın Günlüğü 10-20 EKİM 2011

Nepal Birleşik Komünist Partisi (Maoist) (NBKP(M)) önderlik ettiği halk savaşıyla yeni Nepal yaratma mücadelesinde emekçi halkı etrafında birleştirmeyi başarmış ve büyük mesafe katetmişti. Gelinen aşamada Nepal’de yaşanan tartışmaları yakından inceleyebilmek, doğruları kavrama ve hatalardan arınma adına önemli bir yerde du-

f KSG: Orduların entegrasyonu meselesine ilişkin partinizin içinde ciddi anlaşmazlıklar baş göstermiş durumda. Bu anlaşmazlığın sebeplerini biraz açıklayabilir misiniz? BİPLAB: Halk Kurtuluş Ordusu’nun (HKO) entegrasyonu meselesine dair partimizin içinde bir iki çizgi mücadelesi veriliyor. Bu mücadelenin hedef tahtasında esas olarak Baburam Bhattarai var, ama eleştirilerin çoğu Genel Başkan Prachanda’ya yöneltiliyor. Çünkü an itibariyle Prachanda, Nepal’deki karşı devrimci güçlerin entegrasyon önerilerini kabul ederek ilerleyebileceğimizi savunuyor. Karşı devrimcilerin önerisi, 12 yıl boyunca yiğitçe halk savaşı vermiş olan Halk Kurtuluş Ordusu’nun Nepal Ordusu’na adil entegrasyonunun gerçekleştirilmesi değil, HKO’nun tasfiyesidir. Nepal Ordusu’nun (NO) ileri sürdüğü entegrasyon önerisi oldukça saçma. Önderliğin tamamen kendi kadrolarında bulunduğu ve HKO’nun fiilen tasfiye edildiği bir plan sunuyorlar bize. HKO askerleri sanki Nepal’in askerleri değilmiş gibi. Öneriye göre HKO bir kenara çekilerek yerel bürolar açacak ve silah bırakarak bekçilik görevleri üstlenecek. Başkan Prachanda da bu taslağı kabul edilmesi gerektiğini savunuyor. An itibariyle HKO’nun silahları depolarında duruyor. Çürümüş, Hindistan destekçisi, statükocu Nepal Kongresi Partisi ve Nepal Komünist Partisi (Birleşik Marksist Leninist) bu silahların yok edilmesi gerektiğini söylüyorlar ve Prachanda bu öneriye sıcak bakıyor. HKO’yu ikiye bölerek savaşçıların çoğunu evlerine yollamayı, halk ordusunun sadece az bir kısmını entegrasyona dahil etmeyi istiyorlar. Bizce Prachanda sağ oportünist, revizyonist bir hat izlemektedir. Bu güzergah ordumuzun ve kuvvetlerimizin tasfiyesine çıkmaktadır. Bu devrimin sonu demektir ve biz bunu kabul etmeyeceğiz. HKO’nun entegrasyonunun adil biçimde gerçekleşmesi meselesinde iki nokta esastır: 1)HKO’nun büyük çoğunluğu entegrasyona dahil olmalıdır, 2)HKO subaylarının birlikleri yönetmelerine izin verilmeli, HKO kadroları orduda üst düzey görevler alabilmelidir. Bağımsız birlikler ve kolektif entegrasyon istiyoruz. Bu isteklerimiz reddediliyor ve söz konusu mücadele de bu noktalar üzerinden ilerliyor. fÖnceden, bize 2010 Ekim’inde gerçekleştirilen Palungtar Toplantısı’ndan söz etmiştiniz. Palungtar Toplantısı’nın ne olduğunu ve ona ilişkin görüşlerinizi izah edebilir misiniz? Palungtar’dan bu yana partinizdeki gelişmeler nelerdir? BİPLAB: Palungtar, partimizin gerçekleştirdiği kitlesel bir toplantıydı. O toplantıda farklı yaklaşımları savunan üç ana grup vardı. Ama gerçekte sadece iki çizgi vardı. Biz halk ayaklanmasından başka seçenek olmadığını söyledik. Başkan Prachanda ayaklanmanın önemli olduğunu kabul ettiğini ama barış sürecini sekteye uğratmamaya dikkat etmemiz gerektiğini söyledi. Baburam Bhattarai ise diğer partilerle uzlaşmamız gerektiğini ve ayaklanmanın mümkün olmadığını, yani artık hedeflerimize yasal, düzen-içi yollardan ulaşmamız gerektiğini savundu. Altı günlük bir tartışma sürecinden sonra parti olarak üç maddeli bir önerge üzerine anlaştık: Halk ayaklanmasından başka seçenek yoktur. Partinin birliğinden başka seçenek yoktur. Partinin dönüşümünden başka seçenek yoktur. Parti gerilemiştir ve bu yüzden düzeltilmesi zorunludur. Devrimciler partiye önderlik etmelidirler.

bile Prachanda’nın son açıklamasının sağ oportünist bir çizgide olduğunu düşünüyor [gülüyor]. Prachanda bunu duyunca Bhattarai’den özür diliyor, ve kendisini (Bhattarai’yi) provoke etmemek için dilini biraz yumuşatmış olduğunu söylüyor. Ama düşünsenize [gülüyor], partimizin sağ kanadının önderi Bhattarai bile ayaklanma sözcüğünün dilden düşmesine karşı. Sahiden şaşırtıcı bir vaziyet. Neticede, 23 yıl boyunca bize önderlik etmiş olan Prachanda’ya insanlar ilk kez bir önder gözüyle bakmıyor. Sağ oportünist revizyonistler partiyi istila ediyorlar. Yakın gelecekte bu partinin ciddi bir reforma uğraması gerekiyor. Nepal Kongresi Partisi ile NKP(BML) saflarımızdaki bu anlaşmazlıktan istifade etmeye çalışabilir. Karşı devrimcilerin çoğu, bu meselelerdeki tutumundan ötürü Prachanda’ya övgüler yağdırıyor ve “sağduyunun sesi” olarak Prachanda’nın desteklenmesi gerektiği propagandasını yapıyor. Onların hayalleri gerçekleşmeyecek. Devrim süreci boyunca bu çizgi mücadelesi devam edecek, ama her geçen günle birlikte Prachanda’nın bu devrime önderlik etme ihtimali azalıyor. Evet, eğer parti düzeltilebilirse hep beraber ilerleyeceğiz. Ama eğer bu gerçekleşmezse, Nepal halkının devrimini engellemeye kimsenin gücü yetmeyecektir. fBaburam Bhattarai’nin Başbakan mevkiine gelme çabasını nasıl değerlendiriyorsunuz? BİPLAB: Şu anda sıra dışı bir mücadele veriyoruz. Bhattarai hükümetin başında olmayı istiyor, ama devrimi istemiyor. Biz devrim istiyoruz. Bu yüzden Prachanda ile Bhattarai’nin arasındaki anlaşmazlıkları aşabilmeyi istiyoruz. Kendi aramızda Prachanda’nın mı yoksa Bhattarai’nin mi daha iyi bir başbakan olacağı meselesini tartışıyoruz. Sonuçta, her ikisi de gözlerini o koltuğa dikmiş durumda. Ama son tahlilde, partinin kontrolü bizim elimizde ve bizim desteğimiz olmadan ikisinden birinin başbakan olması mümkün değil. Aslında ikisinin de hattı birbirine oldukça yakın. Ama biz Prachanda’ya karşı mücadele vermenin Bhattarai’ye karşı mücadele vermekten daha çetin bir iş olduğu kanaatindeyiz. O yüzden başbakanlık meselesinde Bhattarai’ye destek çıktık. Karşı devrimciler, eğer Bhattarai’yi başbakanlık için aday gösterirsek onu destekleyeceklerini söylüyorlar ama onu öne sürdüğümüz anda Prachanda’yı desteklemeye başlıyorlar. İlginç bir durum, ama bırakalım bildiklerini okusunlar. Aslında Prachanda’nın veya Bhattarai’nin başbakan olması pek de önemli değil. Çünkü biz biliyoruz ki, Nepal toplumunu emekçi halkın yönetmesi gerekmektedir. Siyaset bilimciler, sürecin böyle devam etmesi halinde Kurucu Meclis’in tasfiye edileceği ve ülkeye anarşinin hakim olacağı uyarısında bulunuyorlar. Bizce bu uyarılarda hiçbir gerçeklik payı yok. Zira, Kurucu Meclis’in dağıtılacağı falan yok. Bunu yapmaktansa devrimcilerle gerici sınıfların uzlaşısına dayalı bir anayasanın [Kiran Yoldaş ile bizim savunduğumuz devrimci halk anayasasının yerine] yazılması için üç ay gibi bir süre beklemek ve bu sürede halkın devrimci ruhunu sarsıntıya uğratmak, yerli ve yabancı karşı devrimcilerin daha çok işine gelir. Aslında, taktikleri doğru. Böyle yapmaları halinde kendimizi fena bir durumda bulabiliriz. Ama yine de, biz uzlaşıya dayalı bir anayasayı kabul etmeyeceğiz. Ya halk anayasası yazılacak, ya da yeni bir ayaklanma sürecine gidilecek.

Maalesef Prachanda grubu toplantı sonrasında da bu ortayolcu hattını sürdürdü ve bu hattı savunanlar, alınan kararları uygulamaya koymadılar.

Bir safında bizim, diğerinde Bhattarai ile Prachanda’nın yer aldığı bu iki çizgi mücadelesinin esas meselesi, onların üstyapı aracılığıyla toplumsal bir devrimin gerçekleşmesinin mümkün olduğu yönündeki görüşleri. Bu çizgi mücadelesi bir şekil sonlanacak. Üstyapı aracılığıyla devrim yapmak bizce imkansızdır.

Öyle ki, Prachanda’nın kaleme aldığı son açıklamada ‘ayaklanma’ sözcüğü dahi yer almıyordu. Baburam Bhattarai

*Bu röportaj ilk kez www.winter-ends.net sitesinde yayınlanmıştır.

ruyor. Bugünlerde NBKP(M), devrimin yolu noktasında ciddi fikir ayrılıkları yaşıyor. Nepal halkı da bu karışıklıkta partinin durumunu, tartışmaları ve yol ayrımlarını ilgiyle izliyor. Okurlarımızla bu gelişmeleri paylaşmayı, Nepal devriminin geleceği açısından önemsemekteyiz. Geçtiğimiz sayıda başladığımız ve Hindistan Komünist Partisi


20-21_Layout 2 10/10/11 10:30 AM Page 2

10-20 EKİM 2011 Halkın Günlüğü

21

(ML)/Naxalbari Sözcüsü Krantipriya tarafından kaleme alınan Nepal devrimini değerlendiren bir makeye yer vermiştik. Bu sayıda Democracy and Class Struggle sitesinin, Baburam Bhattarai başbakan seçilmeden önce “Kışın Sonu Gelecek” projesi muhabirlerinin BNKP(Maoist) Politbüro üyesi Biplab ile gerçekleştirdiği röportajın çevirisini yaparak okurlarımızla paylaşıyoruz.

NEPAL DEVRiMiNiN SORUNLARI

Devrim için bütün devrimci unsurların harekete geçirilmesi gerekmektedir, burjuva unsurlara sırtımızı vermek karşı devrime hizmet eder.

BNKP(Maoist) Politbüro üyesi Netra Biram Chandra (Biplab)

YÖNELİM

≫ kazım cihan

NEPAL VE NEREYE -Iepal'de eklektik-merkezci-uzlaşmacı çizgi meselelerinden kaynaklı devrimin kazanımlarının gerilemesi yeni bir noktaya ulaştı. Elbette bu beklenmeyen bir sonuç değil, bahsettiğimiz gibi, çizginin yanlış yönde ilerleyişinin doğrudan bir sonucu idi. 1 Eylül 2011'de alınan bir kararla Nepal Halk Ordusu karargah konteynırlarının anahtarlarını, Birleşik Nepal Komünist Partisi (Maoist)'in de dahil olduğu burjuva parlamenter cumhuriyetin bakanlar kurulu komitesine teslm etme kararı alındı. Daha önceki Kapsamlı Barış Anlaşması ve ordu entegrasyonu olarak bilinen plandaki hatalar bu son derece olumsuz gidişe kaynaklık etmiştir. Bu, açıkça Halk Kurtuluş Ordusu'nu silahsızlandırmak, işlevsizleştirmek, fiilen dağıtmaktır. Ve bu, objektif olarak gerici orduya iltihak eksenli bir çağrıdır. Nepal'de komünist yürüyüşün bu geriye dönüş seyrine BNKP(M)'in çizgisi kaynaklık etmektedir.

N

1996'da dünya devriminin hizmetinde şanlı halk savaşına cüret de elbette bir çizgi sonucuydu. Bu çizgi Yeni Demokratik İktidar için gerici rejimin devletini paramparça etme önkoşuluyla silahlanmıştı. Gerici ekonomik-sosyal ilişkileri dönüştürmenin, halkın yeni iktidarını tesis ederek komünizme yürümenin yolu buydu. NKP(M) o dönemin Singh düşünce okulunun sistematiğini komünist çizgiyle yıktı. Komünist ideoloji ve genel siyasal çizgi temelinde yaratılan yeni birlik seviyesi aynı zamanda eski çizgiden köklü bir kopuştu. Ki Singh çizgisi Maoist Yeni Demokratik Devrim nitel katkısına ulaşamıyor, eski düşünüş tarzının da gerisinde, üstelik Komüntern'in hatalarını tekrar ediyordu. Proletarya iktidarına sözde gidişte burjuva demokratik toplum ve burjuva cumhuriyeti zorunlu bir aşama olarak formüle ediyordu. Komüntern'in 2. Emperyalis Paylaşım Savaşı'ndaki burjuva cumhuriyet aşamasını zorunlu gören yönelimine dayanıyordu. Ve tam da bunun için parlamentarizm çizgisine sahipti. Halkın bütün kesimlerinin bu yolla kazanılabileceğini düşünüyordu. Üstelik bu da yetmiyordu, eğer Hindistan'da bir devrim gerçekleşmezse devrimci savaşın Nepal koşullarında bir macera olacağını savunuyordu. Burjuva demokratik çizgide, burjuva haklar eksenli bir çizgide yürünüyordu. Devrimin temel sorunu olan yeni iktidar yok. Biçimsel demokratik haklar, seçimler yönelimli "demokratik dönüşüm" çizgisi var. Bu çizgide bir parti önderliği en fazla burjuva cumhuriyet amacına hizmet eder. Mesele parti önderliği değildir. Hangi çizgide önderlik edildiği meselesidir. Bu çizgide, monarşiden burjuva demokratik cumhuriyete, oradan barışçıl dönüşümlerle sözde ve asla olmayacak "devrimci iktidar"a gidiş güzergahı var. Monarşi elbette yeni demokratik devrim mücadelesinde baş düşman olarak ortadaydı. Ancak mücadelenin hedefinin monarşinin devrilmesiyle sınırlanması ve üstelik bunun başlı başına bir strateji haline getirilmesi durumu söz konusuydu. Böylelikle, yeni demokratik iktidar, sosyalizm, komünizm rafa kaldırılmış durumdaydı. Bu, bir taktik hata değil, stratejik yönelim kay-

masıdır. Komünizm baştan itibaren siyaseti yönlendirmiyorsa, komünizm lafları boş bir çığırtkanlık olur. NKP(M) 1996'da dünya devrimi için Halk Şavaşı merkezli göreviyle yeni iktidar siyasetini bayraklaştırdı. Bu, "demokratik dönüşüm" yoluyla gidişe keskin bir meydan okuyuştu. Bu, tüm mücadele biçimlerini bu merkezi görevin başarısı çerçevesinde ele almaya, işçi ve emekçilerin egemen güç olarak örgütlenip yeni devletlerini tesis etmeye ve halk savaşını bu görevlerin icrası doğrultusunda örgütlemeye yönelişti. Proletarya devrimi, evet, elbette "tek bir eylem", "tek bir cephede", tekdüze bir savaş değil, somutta ekonomik-politik sorunlar üzerinde cereyan eden, amacı açık, yeni iktidar hedefine kilitlenmiş bir eylemdir. Komünizme yürüyüşte, emperyalist ekonomistler gibi (kitlelerin haklı, meşru talep ve mücadelelerine "yüce, ulvi" amaçlar gerekçesiyle seyirci kalan, objektif olarak gericiliğe fiske vurmayan, sınıf mücadelesini keyfi tasarlayan lafazanlar), demokrasi mücadelesini gereksiz ilan edenlerden değiliz. Demokrasi mücadelesi nedir? Bu, eski devletin burjuva demokratik hakları genişletme doğrultusunda dönüştürülmesi değil, örgütlenmiş egemen güç olarak proletarya ve emekçilerin devrimci iktidarının devrimci savaşla tesis edilmesidir. Andaki tüm görevlerin bu perspektifle ele alınmasıdır. Baburam Bhattarai, temsil ettiği çizgi itibarıyla Singh ekolünden şu noktalarda köklü kopmadı; partinin önderlerinden birisi olması ve halk savaşına katılması, hizmet etmesi, işin bir yönüdür. Diğer yönü şudur. O sosyalizme gidişte burjuva demokrasisini zorunlu bir aşama olarak ifade etti. Maoist Yeni Demokratik Devrim öğretisinin bir çarpıtılması durumudur bu. Prachanda yoldaş, başta bu çizgiye itiraz etti. Bu konudaki çizgi mücadelesi ne yazık ki yanlış çizgiden köklü kopuşu gerektiren bir sentezle değil, ikiyi bir etme yönelimiyle uzlaştırıldı. Geçiş cumhuriyetini taktik olarak onaylama adına iki bir edildi. Bir taktik olarak ateşkesler, seçimler, barış görüşmeleri elbette anlaşılabilir şeylerdir. Tartıştığımız bunların hangi genel çizgi yönlendiriciliğinde ele alındığıdır. İşte eklektik-uzlaşmacı çizginin birlik adına bu uzlaşma kucaklaşması bir sürü problemin kaynağıdır. Gerici rejim Nepal'in geniş kırsal kesimlerinden sökülüp atılmış, iktidarı tümden fethetmek çerçevesinde devrimin kızıl iktidar üsleri bu alanlarda tesis edilmişti. Parti birliği adına eklektik-uzlaşmacı çizgiyle, revizyonizmla ortaklaşma durumuna girildi. Burjuva cumhuriyet aşamasıyla ve onu dönüştürme yoluyla yeni demokrasiye gidileceği vaaz edildi. Geçiş cumhuriyeti denilen bu devlet içeriğiyle, hedefleriyle burjuva nitelikteydi. Böyle bir araçta nüfuz sahibi olmak yoluyla yeni demokrasiye gidilemezdi. Gerici ordu ve eski üretim ilişkileri, mülkiyet biçimi orta yerde dururken, devrimci savaş askıya alınıp geçiş devleti denilen ve aslında bir strateji olan yönelimle hareket edilirken devrimci iktidara tabii ki ulaşılamazdı. Bu yönelimle, gerici devletin Halk Savaşıyla parçalanma görevi yerine, burjuva demokratik dönüşüm restorasyonu ikame edilmiştir. Zaten restorasyon da bu çerçevede olur.


22-23_Layout 2 10/10/11 10:33 AM Page 1

22 güncel çağrı

MERKEZİ EMEK SEFERBERLİĞİNE

KATILALIM

MKP, ‘Türkiye-Kuzey Kürdistan proletaryası ve halklarının kurtuluşu, yeni demokrasi, sosyalizm ve komünizm mücadelesi için Halk Savaşı’nın somut örgütlenmesi amacıyla merkezi emek seferberliğine katılalım’ çağrısında bulundu. Maoist Komünst Partisi (MKP) Merkez Komite Siyasi Büro Halk Savaşı’nın gelişip güçlenmesi için merkezi emek seferberiği kampanyası başlattığını açıkladı. Resmi internet sitesi üzerinden kamuoyuna yapılan açıklamada öne çıkanlar şu şekilde:

Kaypakkaya’nın ardıllarıyız’ “İçinden geçtiğimiz zorlu ve çetin süreçte; emperyalizme, feodalizme ve komprador bürokratik kapitalizme karşı mücadelede tereddütsüz olarak Halk Savaşı şiarıyla yürüyoruz. Emperyalist dünya sistemi hem kendisini hem de kendisine bağlı işbirlikçi uşak rejimleri yeniden yapılandırmaktadır. Bununla da yetinmeyerek dünya halkları ve ezilen uluslarına, devrimci ve komünist öncülerine karşı ideolojik, politik, örgütsel ve askeri sahada stratejik saldırılarını yoğunlaştırarak sürdürmektedirler... Bin bir türlü yalan ve demagoji eşliğinde sürdürülen pervasız saldırı dalgasına karşı, Türkiye-Kuzey Kürdistan halkları ve tüm ezilenlerin çıkarları uğruna halkın politik iktidar mücadelesi perspektifiyle komünist duruşumuzda ısrar ederek mevzileniyoruz... Biz Maoist Komünistler, enternasyonal proletaryanın komünist çizgisinin Türkiye-Kuzey Kürdistan topraklarındaki temsilcisi ve Partimizin kurucusu komünist önder İbrahim Kaypakkaya’ nın ardıllarıyız. TKP(ML)’den MKP’ye taşıdığımız komünist çizgiyi daha da yükseklere çekerek ilerledik ve ilerleyeceğiz. Emek kahramanlarının kölece yaşamalarına her şeyden önce suç ortağı olmamak için Halk Savaşını yürütüyoruz. Emperyalizme bağımlı gerici-faşist Türk devletini, siz emek kahramanlarının gücüyle yıkarak yerine Türkiye-Kuzey Kürdistan’daki çeşitli aynı ve milliyetlerden halklarımızın Yeni Demokratik Halk Cumhuriyeti’ni kurmak için savaşıyoruz. Oradan da sosyalizm ve sınıfsız-sömürüsüz özgür bir gelecek ve dünya için savaşıyoruz.

‘Devrimin motor gücü halktır’ Partimiz, emekçi sınıfların iktidarı ve özgürlüğü için stratejik bir öncü ve sadece bir araçtır. Devrimin motor gücü, halk kitleleridir. O halde yürüttüğümüz ve daha özverili ve bilinçli geliştireceğimiz Halk Savaşı’na, bizzat katılarak savaşını sahiplenmen ve yürütmen, gerçek kurtuluşun için stratejik açıdan zorunludur. Yakınmalar ve zalim sömürücülerle uzlaşarak ya da barışçıl politikalarla mevcut gerici sömürücü sistemlerin yıkılamayacağına tarihimiz ve günümüz gelişmeleri tanıktır.

‘Halk ordusunda saf alınmalıdır’ Bilinçli insan, devrimci politik insandır ve sınırsız özgürlük savaşçısıdır. Her bir Emek kahramanı, gerçek

yaratıcısı olduğu yaşamı, emperyalizm ve onun ülkemizdeki uşak rejimi faşist Türk devletine dar etmek ve kurtuluşuna ulaşmak için Maoist Komünist Partisi etrafında kenetlenip Halk Kurtuluş Ordusu’nda saf almalıdır. Unutulmamalıdır ki Türkiye-Kuzey Kürdistan ve dünyayı değiştirmek için her bir Emek kahramanının mutlaka yapabileceği çok şey vardır. Birisi silah kuşanırken, diğeri kalem tutar, bir diğeri ise mali ve maddi katkılarda bulunarak devrimi ve devrimci savaşı büyütür. Açık ve kapalı tüm alanlarda örgütlenerek Halk Savaşı stratejisinin birer parçası olarak Halk Demokrasisi, Bağımsızlık, Sosyalizm ve Komünizm için daha büyük emeklerle Halk Savaşına katılarak, onu destekleyebiliriz.

Emek kahramanı bütün emekçiler, Halk Savaşı’nın dışarıdan bir destekçisi değil, bizzat onun içinde yer alarak asıl bileşeni olarak ileri atılmalısınız!

Yoldaşlar, Partimizin, dünyanın ve tarihin en uzun ve zorlu savaşlarından biri olan Halk Savaşı’nı yürüttüğünü hep birlikte yaşıyoruz. Marksizm-Leninizm-Maoizm’ den ve halklarımızdan aldığımız güçle ayakta duruyor ve mücadele ediyoruz. İnançsızlık, karamsarlık, yılgınlık, umutsuzluk ve her türden revizyonist ve reformist tasfiyecilik koşullarında zorlu savaşımızı yürütüyoruz. Yüzlerce şehit verdik, yüzlerce yaralımız oldu, çeşitli düzeylerde büküntüler yaşadık, birkaç kere yenildik. Ancak hiçbir zaman yılmadan- umutsuzluğa düşmeden emperyalizm ve uşağı feodal-faşist Türk devletine meydan okuduk. Türkiye- Kuzey Kürdistan halkları ve bütün ezilenlerin politik iktidarı için Halk Savaşından şaşmadan bugünlere geldik ve savaşımız devam ediyor. Bu savaşta başta şehitlerimiz olmak üzere bütün faaliyetçilerimiz ve halkımızın büyük katkısı ve emeği vardır. Daha nice zafer(ler) elde edene ve sınıfsız-sömürüsüz dünyaya kadar da bu yasa böyle devam edecek. O halde devrimin ve kurtuluşun gerçek gücü desteklemekle değil bil fiil içinde faal olarak yer almakla doğru orantılıdır. Bu bilinçle Partimizin sorunlarını ve görevlerini kendi sorunu ve görevi olarak kavrayan her örgütlü ve örgütsüz sempatizan ve taraftar yoldaşımız bir aylık maaşını, Merkezi Emek Seferberliği Kampanyasına sunmalıdırlar. Hiç kuşku yok ki, emeğin yaratıcısı her bir insan için en büyük görev, halk kitlelerinin kurtuluşuna ve devrime sunacağı katkıyla anlam kazanacaktır. Savaşa ve devrime sunulan her bir katkı aynı zamanda onun kendi emeğine yabancılaşmasına vurulan bir darbedir. Emeğin politik değeri ve örgütlü bir gücü için her bir yoldaş bu bilinçle ve kavrayışla seferber olmalıdır.”

Halkın Günlüğü 10-20 EKİM 2011

Unutturanlar olmayacağız f YENİ DEMOKRASİ AİLELERİ BİRLİĞİ (YDAB) YDAB’nin geliştirdiği veya güncelleştirdiği bir devrimci deyim var “Köklerimize sarılarak geleceği büyüteceğiz “ Bu söylem yüzeysel bakıldığında kullanılan birçok propaganda ajitasyon söylemi olarak herhangi bir vurgu gibi durabilir. Ama cümleye gerçek bilimsel anlamını yüklerseniz ve bu bakış açısıyla konuyu kavrar ve işlerseniz sınıf mücadelesinde temel bir ilkeyi işaret ettiğini ve geleceğe ışık tuttuğunu görürsünüz. Bu kavram proleter ideoloji cephesinden, MLM NİN tarihsel materyalizm, ilkesinden beslenen ve onu ifade ederek sınıf mücadelesinde geçmişin deneyimlerini ve bilimsel değer yargılarını sahiplenerek ilerlemeyi işaret eder. Burjuvazi cephesinden ise her zaman ve her alanda olduğu gibi bu konuda da karşı saldırılar gerçekleştirilmekte ve toplumların sınıf mücadele tarihleri içinde geliştirdikleri bilimsel birikimlerin içi boşaltılmakta ve onun yerine geri bir deyim konmaktadır tutucu ve gelenekçilik gibi. Her fırsatta geçmişin hata ve eksiklerine vurgu yapan ve bunu ileri çıkararak gündemde tutmaya çalışan burjuva ve küçük burjuva anlayışlar esas olarak geçmişten günümüze birbirine sıkı sıkıya bağlı olan mücadele tarihinin diyalektik bütünlüğünü bozarak sınıf mücadelesindeki ısrarı ve inancı tasfiye etmeye çalışır. Bu durum tasfiyeciliğin, ya da teslimiyetin bir başka biçimidir. MLM dünya görüşünün temel ilkelerinden biri olan tarihsel materyalizm insanlığın tarihinin sınıf mücadeleleri tarihi olduğunu belirler. Bu mücadele tarihi içinde gelişen üretim ilişkilerini ve insanın düşünsel yapısını incelemek gerekir. İnsanın türeyişinden günümüze üretimin gelişim seyri ve bunun belirleyiciliğinde insan düşüncesinin ileri doğru gelişimi incelenirse günün ihtiyaçlarına bilimsel çözümler üretmek mümkün olur. Bu mevziden baktığımızda düşünsel yapımızı var eden olgunlaştırıp geliştiren geçmişin deneyim ve değerlerine sahip çıkmak bir an olsun unutulmamalıdır. Çünkü tarihte hiçbir şey sil baştan yeniden var olmaz aksine her yeni eski olanın içinde yeşerirken yine her yeninin ebesi geçmişten günümüze gelişen bilimsel gerçeklik ve tecrübe aktarımıdır.Tecrübe aktarımı insanın düşünsel yapısının kalitesini ve miktarını belirler.

Belleği silik unutanlar olmayacağız! Devrimci, komünist geçmişimize ve değerlerimizin her zerresine sahip çıkarak sınıf ve ideolojik düşmanlarımızın bütün inkâr ve unutturma

çabalarına karşı en ufak, en kıyıda kalmış tarihsel emeğimizi açığa çıkarıp değere dönüştürerek küçük bir fidandan orman, tek bir tohum tanesinden koca bir tarla yaratarak yeryüzünü gül bahçesine çevirmeye azmetmeliyiz. Bir toplumun sosyal, siyasal, kültürel, niteliğini belirleyen tarihten süre gelen üretim ilişkileri ve sınıf savaşındaki alt üst oluşun devamında üretim ilişkilerinin aldığı karakterdir. Mevcut toplum içinde biz komünistlerin yer ve niteliğini belirleyense tarihsel duruşumuzun devamı olarak günümüzdeki çelişkiler yumağında nasıl konumlandığımız ve hangi ideolojiden beslenerek hangi mevzilerde mücadelede ısrarlı olduğumuzdur. Yani sınıf savaşında üstlendiğimiz roldür. Coğrafyamızda sosyal, ulusal, siyasal, sınıfsal, kültürel kısaca insana dair ne varsa inkârın, asimilasyonun, tasfiyenin yaşandığı çağımızda günümüzün ve geleceğin bir cevabı olarak saldırılar hangi renkte, nereden ve hangi araç ve yöntemlerle gelirse gelsin bizim bu saldırılara vereceğimiz cevap ve karşı koyuş araçlarımız dünden bugüne bellidir. MLM silahıyla donanmış örgüt aracımızdır. Hâkim sınıfların saldırıları ve buna karşı sarsıntıların olması böylesi dönemlerde normaldir. Asıl normal olmayan bu saldırılar karşısında komünistlerin göstereceği olur. O zafiyetlerden biri de tarihsel deneyimlerin inkârı ya da kavranamamasıdır. Tarihsel tecrübeler bizzat o tarihsel kavganın sıra neferi olan insanlar tarafından aktarılır, yeni nesillere ve yeni kuşağın mücadelesine ışık tutar. Bu nedenle bütün emek ve yeteneklerini ortaya koyan ve bu çabalarını ölümsüzleşmekle taçlandıran düşenlerimizin her bir değerini bulup ortaya çıkarmalıyız ve bu insanlarımızın bir ideali olan ve bizimse önümüzde duran altın çağı yaratma mücadelesinde kullanmalıyız. Bu konuda her bir yoldaşımızın, kitle ilişkimizin, ailelerimizin ve örgütlü, örgütsüz her insanımızın üzerine düşen görevler vardır. Ölümsüzleşen yoldaşların, mücadele tarihini anlatan yazıların toplanması veya yazılması, kendilerinin kaleme aldığı yazı, şiir öyküler vb, basında çıkan eylem veya ölüm haberleri, mektupları, özlü sözleri, mezarları ve mezar resimleri, adresleri... Bu ve benzeri konularda YDAB’ın 17 Eylül 2011 - 24 Ocak 2012 tarihliri “Belleği Silik ve Unutanlar Olmayacağız” kampanya çalışması içerisinde toparlanarak arşiv haline getirelecek. Bu çalışmanın bir parçası olmak ölümsüzlüğe uğurladıklarımızın ardılları üzerindeki sorumluluğudur.


22-23_Layout 2 10/10/11 10:33 AM Page 2

okur ilan

10-20 EKİM 2011 Halkın Günlüğü

23

DAĞLARIN SEMALARINDAN Yaşamın anlamı yarınlarımızda saklı, yüreğin ne ile doluysa ona koşarsın, onu istersin. Sınıfların olduğu bir toplum düzeninde yaşıyoruz, ben de düşüncelerimi yazarken ait olduğum sınıfın dilinden ve o sınıfın acıları, sevinçleri, içinden şekillendiğim hayatımdan ve durduğum noktadan düşüncelerimi ifade etmeye çalışacağım. Bu yazıda hayatımın kopuşunu ve içinden koptuğum yaşam alışkanlıklarım, bunun karşısında bir vizyon sahibi olabilmek, sınıf kini, sınıf bilinci, hesap sorma bilinciyle, silaha sarılmanın zorunluluğu yaratıldığı koşullarda ve verili koşulların insanı nasıl şekillendirdiği ve insanın da koşulları değiştirme bilincinin farkındalığını kazanması, bunu da kendi sınıfının çıkarlarını daha fazla hissetmesi, istemlerinin peşinden gitme ve mücadele etmeyi seçiyor ve ben de bunu yapıyorum.

mücadelesine adım atmak, dağların semalarından ufkumuzun sınırlarını genişletmek, yaşam ateşimizi yükseltmekteyim. Bu ateşin bugün bir parçasıyım, dağların zirvelerinin bir parçasıyım. O kutsal ateşin sıcaklığını tüm benliğimizde hissetmek için sınıf kinimizi ve sınıf istemlerimizi hayata geçirmek zorundayız. Nefes biraz daha nefes: Sınıf hareketi ve devrimci hareketin diplerde seyrettiği dönemlerdeyiz, düzen içiciliğe ve reformizmin son durağı olan aldatıcı düzen meclis kürsülerine giden gidene. Ama geleceğin militan ve radikal çıkışların mayalarını görmemek olmaz. Yaşam içinde burjuva alışkanlıklar, istemler, hayaller bizi farklı beklentiler içine sürüklüyor, şans oyunlarına, düzen içi partilerin kuyruklarına takılmaya, çeteleşmeye, mafyalaşmaya doğru arayışlara sürüklüyor.

Günümüz koşullarında özgürlük arayışı, özgürlüğün de zorunlu koşulları ve kendi yaşamsal sınırlarını bilme bilinci ve bunun üstüne çıkma, bağımlı ilişkilerden kopma, düzenden kopma, bütün burjuva alışkanlıklarından arınma, duyarsızlığı paramparça etmek, üzerimize ördüğümüz duvarları kırıp dağıtmak, duyarsızlığın ve umarsızlığın hapishanesinden kurtulmak istiyorum. ‘Yaşam bir hapishanedir kardeşim’ dizelerinin hayatımdaki anlamı büyük oluyor. Evet kocaman devasa hapishanede, insan günlük yaşamını üretirken, farkında olarak ya da olmadan alışkanlıklarının ve o koşulların esiri de oluyor. Yaşam ihtiyaçlarının esirliği, kendisini sömüren sermaye düzenini de üretmektedir. Dört duvar arasına sıkıştırılmış yaşamımız. Belki görünüşte dört duvar yoktur, dışarıyı adımlıyorsun ama adımların nereye varıyor, adımlarken sokakları ne hissettiğin, bu düzenin sınırları seni nereye götürür, yoksa tam tersi adımladığında sokakları, boynun bükük değil, gelecek kaygısı olmayan bir dünyanın sokaklarında mı adımladığın bilinci, işte bendeki özgürlük arayışı, mutluluk arayışnı, günümüzün koşullarında bulamadığımdan o arayışın istemi için burjuva kalıntısı olan her yanımdan kopmak istiyorum.

Devrimci mücadelenin seyri düştüğü dönemler ve bu dönemlerin boşluğundan yararlanan dinci, liberal, milliyetçi akımlar boşluğu doldurmaya çalışır ve bunun farkında olmak gerek. Bizi kurtaracak olan yarınlarımız, dağların doruklarını o kutsal ateşin alevini yükseltmek için sarılıp silaha gerilla mücadelesini yükseklere çekmek. Proletaryanın, ezilen halkların kanından, terinden, sermaye vitrinlerini süslemektedir. Vitrinlerin ışıltılı görünümlerindeki metaların üstünde ter izi, kan izi görünmez göze, işte göze görünmez dediğim şey yaşamın tam da gerçeği, bunun için düzenin üzerimdeki hiçbir kırıntısını barındırmak istemiyorum.

İnsan bedeninin öğütüldüğü bir şehir, bir ülke, bir dünya. Bu kapitalizm-emperyalizm dünyasıdır. Bu dünyada proletarya öğütülüyor, bu dünyada ezilen halklar öğütülmektedir. İnsanın insanı sömürmediği bir yaşam, bir dünya için savaşmak. İşte bunun için bu yaşam proletarya için bir hapishanedir, zincirlerinin halkasını kendi istemleri için kullanmadığı sürece, bu kokuşmuş düzen elekten geçirmeye devam edecektir, sürekli eleyip, sürekli kanlarını süzecek, kendi istemle-

ri için şekillendirecektir. Şehir üstümüzde bir kefene dönüşüyor. Her sabah güneşin doğuşunu içimizde derin sıcaklığı bırakarak düşüyor yollara, sabahlara açılan gözlerin uykuya aç, doğanın güzelliğini içine çekmeye aç, onun farkına varmak bile aklımıza gelmediği bu düzenin şehirleri, fabrikaları, havasız, nemli bodrum katlardaki mezarlık atölyelere akıyoruz, burjuvaziyi yaşatıyoruz. Kendi ellerimizle geleceksizliğimizi her gün biz üretiyoruz. Hava arıyoruz, nefes alamıyoruz, nefes alabileceğimiz bir yer arıyoruz, hava, biraz daha hava. Baharları, nehirleri, şehir üstünde masmavi bir gök arıyoruz ve işte ait olduğum sınıf bunu arıyor. Belki yaşam alışkanlıklarından, belki bu düzenden kopmak istiyor, ama nasıl kopacak, koparacak bir güç istiyor, bir proletarya partisini, örgütlenmiş ve güven vermiş bir güç istiyor ve ben de istiyorum. Sosyal varlıklarız, toplumsal bilinç aracılığıyla bir bilinç ediniyoruz, proletarya bilinci, sınıf bilinci edinmek kendi sınıf kavgamızın yükseltmemizle mümkündür. Aslında bir o kadar yalnızlaşmışız, ilişkilerimizde yalnızlaşma artıyor, yalnızlık paylaşılır, ama işte ger-

çek paylaşım ve kolektif yaşam bilinci ve sistemi olmadığından herkes yalnız. Doğduğumuz verili koşullar içine doğuyoruz, nasıl şekilleneceğimiz belirleniyor, tercihlerimiz, istemlerimiz şekilleniyor. Tercihlerimiz sınırlı, okul sıralarında materyalist tarih anlayışı değil, metafizik idealist öğretilerle kafamıza bir sürü gereksiz bilgi yüklenmekte, hangi ihtiyacımıza karşılık gelecek bu saçma sapan eğitim sistemiyle, petlanton koşucuları gibi yarıştırılıyoruz. Daha üniversiteyi bitirmeden gelecek kaygısı ve ne iş yapacağımız üzerine düşünmekte gençliğimiz. Yaşam gereksinimlerin zorunlu ihtiyaçlarını gerçekleştirememenin sancısı sırtımızda bir yük. Oysaki çocukluğumuz, gençliğimiz coşkun nehir gibiyken, hayallerimiz, düşlerimiz çaresizliğe ve belirsizliğe itiliyor. Bu kadar kara bir tablo çizdim ama bu karanlık tablonun içinde aydınlık yüzümüzü görmek için bunları yazıyorum. Yaşamı dönüştürme, kuruculuk, atılganlık, sürece yanıt verebilecek tarihsel misyonumuz. Bunların kendi kuşağım için zorunlu olduğunu düşünüyorum. Bundan kaynaklı önde yürümekten korkmamak, ‘sarılıp soğuk tenine silahın’ gerilla

Düzen içi bir yaşamı istemiyorum, bu düzenin karşısında olmak istiyorum. Bu bir tercih sorunudur, bu bir sınıf kavgasıdır ve bu düzen benden çok şey aldı: Yakınlarımın canını aldı, kavga yoldaşlarımı aldı, söz verişlerimiz var, şehitlerimizin mezarları başında çok söz verdik. Bu sözlerin gerçekleştirilmesi için mücadele etmek istiyorum. Acı çekiyorum ve bu acılarımın sebebi sırf söz verişlerimiz değil. Hesap sormak istiyorum. Bana acı çektiren bu koşulların egemenlerinden ve hesap sormak istiyorum, yakınlarım ve sınıf kavgasında yitirdiğimiz tüm yoldaşlarım için ve bunun için savaşmak istiyorum. Bu düzenin değişmesini istiyorum. Sosyalist bir toplum istiyorum, komünist bir toplum istiyorum. İstemlerimin peşinde koşacağım. İşte gökkuşağınrenklerini yakalamak için yoldayım, peşinden koşmaya devam ediyorum ve devam edeceğim. Her gün güneşin doğuşunu karşılayan o dağların engin zirvelerinden…

Bir HKO gerillası

f SINIF TEORİSİ VE DEVRİMCİ FARK DERGİSİ’NİN YENİ SAYISI ÇIKTI. GAZETE BÜROLARIMIZDAN TEMİN EDEBİLİRSİNİZ


24_Layout 2 10/10/11 10:36 AM Page 1

YENİ DEMOKRASİ İÇİN Halkın Günlüğü

1 YILLIK ABONELİK ÜCRETİ: Yurtiçi 54 TL Yurtdışı 108 EURO HESAP NUMARALARI Ertaş ÖZTÜRK adına İş Bankası İst. Aksaray Şubesi: (TL) 1002 30000 1153314 İş Bankası İst. Aksaray Şubesi: (Euro) 1002 301000 1107308 İş Ban. İst. Aksaray Şubesi: (CHF) 1142699 İş Bank. İst. Aksaray Şubesi: (Sterlin) TR110006400000210021174906 KARDELEN BASIM-YAYIM REKLAM GÖSTERİ ORGANİZASYON LİMİTED ŞİRKETİ Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü: Hıdır Gürz Yayın Türü: 10 Günlük Siyasi Gazete-Bölgesel SüreliYönetim Yeri: Şehit Muhtar Mah. Süslü Saksı Sokak NO: 11 Kat: 4 BEYOĞLU/İSTANBUL

Teknik Hazırlık: Kardelen Yayımcılık Mahmut Şevket Paşa Mah. Sivas Sok. No:2 Kat:3 Okmeydanı/İSTANBUL Tel-Fax: (0212) 238 37 96

Baskı: SM. Matbaacılık Adres: Çobançeşme Mah. Sanayi Cad. Altay Sokak NO:10 A- Blok Yenibosna Bahçelievler-İST Tel ( 0212) 654 94 18

ROJANEYA GEL

MAKEZAGON Jİ KE RE PEWIST E Di nava vê hewaya şer de pêşvebirina “makezagona sivîl”û “demokrasiyê” tê axaftin. Ev versiyona faşîzmê ya “sivîl” ku di nava şematê de pêşve diçe hemû rastî binê vê versiyonê de tê veşartin.

V

eavakirina nû ya dewletê ku dema nû tê axaftin, wek derbasbûna demokrasiyê me dema derbasbûyi gotibû ku ev dema demeke derewîn e. Evan pratîkan nîşanê me dide ku ev perda li ser vê rewşê çawa zirav e. Her wiha ev rastiyana nû ve derneketine holê. Hema hema beriya veguhertina her hukûmetê û beriya hilbijartinan emcamên wedên zêde bidemokrasî bi qasê zerre veguhwerîn çênebûn. Baş e, lê îro çi tê guhertin? Bi rastî ya ku komkujîyê pêk tine diyariya demokrasiyê ye? An jî ku kê pêlî tetîkê kiriye zef muhîm e? Bêguman ev mijarana di nava xwe de gelek merselên taybet xweyî dikin. Her wiha pirsgirêk ku di binê navê tesîsa demokrasiyê û di binê navê sivîliyê de pêk bê tu ehmniyeta we namîne. Dawiya dawide ew perda pêş faşîzmê

zêdetir tê biriqandin û cîhê qelişî tên pînekirin. Gotinên di nava vê hewayê de ya avêtina gotarên “demokrasî” yê û “sivîliya” makezagonê jî çawaniya vê demokrasiyê nîşan dide. Ev “demokrasiya” ku çînên serwêr di nava xwe de diparêzin ji bo me karker, kedkar û gundiyan tê wateya komkujî û zordestiya nû ye û ev yeka îro da xwe nîşan dide. Ev begana her çiqas ku behsa demokrasiyê bikin em dizan ku êrişên nû bi destê wan pêk tênê. Qestkirina demokrasiyê diyar e ku ji bo wan azadiya êrişên nû ye. Niha jî wek kinceke pînekirî aktorên nû jî tevli vê şova demokrasiyê dikin û dixwazin ku her tişt temam bibe. Disa sond xwarina BDP’ê ya parlamentoyê û tevlibûna xebatên parlanemtoyê vegeriya şova demokrasiyê yeke mezin. Ev rewşa jî disa girêdayê vê mijarê ye. Peyamên ku her tişt wê paramentoyê çareser bibin li pey

hevdu rêz bûn. Heta roja îroyîn parlamentoya ku bibû dermanê hemû tiştî bi nûve bû kursiyê gotaran yên “çareseriyê”. Operasyonên di binê navê KCK’ê de ku berdewam dikin bi carekî ve lez pêk hat. Anaxtara çareseriya parlamentoyê bi vî awayî carek dîsa xwe deklere kir. Bi biryara vegerina BDP’ê ve destpêkirina operasyonên KCK’ê, makezagona nû de rewşa Kurdan û kêmaran bi kurtasî nîşan dide. Niha jî wê komîsyonê ava bibe û makezagona dema pêşiya me wê amade bike. Ev makezagona ku ji bo berjewendiyên dewletê û ji bo berjewendiyên çînên serwêr ango burjûva-feodal tê amadekirin, ne ji bo me karker û kedkaran pêwîst e, ne jî ji bo neteweyên Kurd pêwîst e. Ya ku pêwîstiya wê vê makezagona re heye çînên serwêr bixwe nin. Heke na kêjan gel an jî kedkar vê rewşê de nînin ku hilbijarînin û bibêjin ev kujer bila min bukuje.

‘Siyasetki-

rinê ji me re qedexe dikin’

Pirsgirêka neteweyên Kurd de tiştên baş dibin. Dewlet plana xwe ya çareseriyê bikar tine. Ya ku armanca wî ewe tevgera neteweyên Kurd tasfiyê bike ango dewleta tirk operasyonên xwe yên leşkerî didomîne. Bi berdewamiya van operasyonan ve tezkereya operasyonên derveyê sînor jî nû kir. Wek demê dejî siyasetmedarên Kurd yên ku qada demokratîk de çalakiyan pêk tinin jî bi hember terora binçavkirin û girtinan mane. Ev êrişên ku li ser çalakiyên demokratîk dimeşin jî awayekî plana tasfiyeyê ye. Vê hefta dawî de di van operasyonên siyasî de bi ser sedî re rêveber, endam û endamên parlamentoya şaredariya BDP’ê hatin binçavkirin û gelek ji wan hatin girtin. Di binê navê operasyonên KCK’ê, operasyonên ku didomînin ve dixwazin siyasetkirina qada demokratîk yên siyasetmedarên Kurt berbest bikin. Di hêla din jî girseyên ku van êrişan şermezar dike, dewleta tirk polîtîkaya zordarî û zordestiyê li ser wan dimeşîne û dixwaze Kurdan li hemberê van êrişan biçewsîne. Daxûyaniya ku aliyê rêveberên BDP’ê û DTK’ê hat kirin de li ser vê gotinê kirpandin çêkirin ku li hemberê van êrişan em tu car tavîz nadin û gotin bi zordarî û êrişan ve gelê Kurd tu car çong nade erdê.

YDi-HG-9  

Emekçiler insanca yaşam talep etti femek-söyleşi 14-15 NATO’ya kalkan olmayacağız GÜNCEL Emek Seferberliğine ÇağrıSF 22 Nepal devriminin sor...

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you