Issuu on Google+


MERHABA

Türban tartışması bütün diğer tartışmaları bir yana iterek gündeme otururken, bilindik saflaşmalar ve sözler etrafında bir kutuplaşma da yeniden gündeme geldi. Sol da uzunca zamandır yaşanan iki arada bir derede kalma halini bu tartışmada da büyük ölçüde sürdürüyor. Bu sayımızda da, türban, anayasa değişikliği, Kürt sorunu ve daha birçok konuda solun yaşadığı kafa karışıklıkları üzerinde duruyoruz. Kısacası solun açmazlarını ele aldık. Oldukça karmaşık ve zor bir süreçten geçiliyor. İdeolojik planda yaşanan karmaşa, örgütsel yapıyı, politikayı ve her düzeyde ilişkileri etkileyerek, zaten karmaşık olan sorunları içinden çıkılmaz hale getiriyor. Böylesi büyük bir savrulma içerisinde, siyasete etkili müdahale etmek bir yana, herkes dönüp kendi kolunu kemirip duruyor. Yaygın olarak var olan umutsuzluğun ve karamsarlığın esas nedeni de, solun, devrimcilerin giderek ülke ve toplum sorunlarının uzağında, kendi sorunları içinde boğulmasıdır. Aşılması gereken büyük bir olumsuzluk olan bu hal; fikri ve örgütsel düzeyde devrimci bir yenilenme ile Türkiye’nin geleceğine sahip çıkma iddiasını yineleyerek ve buna uygun politik adımlar atılarak gerçekleşebilecek. Bu sayımızda ele aldığımız konular; son dönem Türkiye’ye ve sola ilişkin önemli tartışma başlıklarını oluşturuyor. Her şeyin birbirine girdiği, tam anlamıyla yolların silindiği bir dünyada, bugün yeniden solun kenar çizgilerinin


YENİDEN DEVRİM / 6

6

çekilebilmesi önemli. Böylesi bir çaba bugünü ve geleceği kazanmanın olduğu gibi geçmişi de doğru anlamanın ve anlamlandırmanın yoludur. Güncel siyasal gelişmeler ve ideolojik/teorik plandaki sorunlarla ilgili daha yoğun bir tartışma yürütülmesi ihtiyacı ortada. Yeniden Devrim dergisi bu ihtiyaca bir nebze olsun yanıt verme çabası olarak yayın hayatına başladı. Üç aylık periyot nedeniyle, güncel gelişmeler ve tartışmalar konusunda gecikmeler ve eksiklikler gündeme geliyor. Bu eksikliği bir parça olsun gidermek amacıyla, web sayfasını bu sayımızla birlikte açıyoruz. Böylece, daha hızlı ve yoğun bir iletişim imkânı oluşturabiliriz. Biraz gecikmeli çıkıyor bu sayımız, arayıp soran nerede kaldın diyen arkadaşlara özrümüzü peşin sunmuştuk, bu özrümüz gereği 7. sayı hazırlıklarına şimdiden başlağımızı da duyururuz. Eksik yaptığımız görevlerden birisi de, dergiyi daha işlevsel kılmak için tartışmak, katkı sunmak, bunu da birlikte gidereceğiz. *** Bu sayımızda yer alan yazılarda, ağırlıkla sol politikanın Türkiye’nin sorunları karşısındaki açmazları değişik boyutlardan ele alınıyor. Oğuzhan Müftüoğlu’nun yazısı, bu konunun sunuşu olarak okunabilir. Her alanda sadeliğe ve o sadelik içinde tartışmaya ihtiyaç olunan bir dönemden geçiyoruz zira her şey fazlaca birbirine karışmış durumda. Bu anlamda, son dönemde önemli tartışma başlıklarını içerin yazı bu sadeliği bir yöntem olarak da öneriyor ve kışkırtıyor; “Şimdi hiç kimsenin memnun olmadığı ve en küçük bir umut ışığı bırakmayan bugünkü durumdan kurtulmak için öncelikle solun kendi kendisiyle yeniden yüzleşerek yolunu seçebilmesine imkan tanıyacak bir ortama ve sadeliğe ihtiyacımız var. Herkesin yürüyebileceği bir yol mutlaka vardır.” Emperyalizm meselesi oldukça güncel. Geçen sayımızda bu konuda bir tartışma başlatmış ve sürdüreceğimizi söylemiştik. Tartışmaya Levent Yakış’ın, anti-emperyalizm ve sol üzerine 60’dan günümüze kadar gelen tavırları değerlendiren yazısı ile devam ettik. Solun tarihsel sürecinde yaşadığı kırılmalar ve ayrışmalar içerisinde anti-emperyalizm konusuna yaklaşımın ve günümüzdeki eğilimlerin ele alındığı yazı, hem günümüz tartışmaları için hem de solun anti-emperyalist niteliğini ‘Kemalistlik ve ulusalcılık’ olarak tanımlayanlara yeterli bir yanıt niteliğinde. Türkiye sol tarihini istediği gibi istediği yerden okuyarak ahkam kesmek; ve bir tarihi bugün ne olduğu belirsiz solla uzaktan yakından alakası olmayan ‘Türk Solu’ dergisinin yazılarından yola


7

MERHABA

çıkıp değerlendirenler; belki arada da dönüp kendi durdukları yere bakmalı. Hatta solun anti-emperyalizmle kurduğu bağ üzerine illa ki bir şeyler öğrenmek ve söylemek isterlerse biraz zahmet edip tarihin sayfalarını karıştırmalıdır. Emperyalizm konusunu, Korkut Boratav ile yaptığımız söyleşide de değindik. Merkez-çevre bağı ve bağımlılık ilişkileri bağlamında emperyalizmin bugünkü işleyişini ele aldık. K. Boratav söyleşisindeki bir diğer önemli vurgu da, bugün siyasal İslam’ın emekçi sınıflar üzerindeki etkisi. Kürt sorununu mini bir dosya olarak hazırladık. Ulusal sorunun günümüzdeki algılanışı, Kürt sorununun çözümü konusunda ortaya konan öneriler ve Kürt siyasi hareketinin ‘demokratik özerklik’ projesinin küreselleşme/yerelleşme bağlamında ele alan yazılara yer verdik. Melih Pekdemir Kürt sorununda üç yaklaşımı ele aldığı yazısında, İslamcıların bir arada yaşam projesi olarak sunduğu Medine Vesikası ve ABD’nin Ortadoğu politikalarına paralel gelişen Kürt-İslam sentezi tartışması, siyasal İslamı bir kez daha ayrıntılı ela almanın ve siyasal İslama karşı devrimci muhalefeti geliştirmenin önemini hatırlatıyor. Demokrasi ve liberalizm üzerine tartışmalara da yer verdik yazılara. Özellikle son dönemde, çokça kullanılan liberalizmin eskisi ile yenisi ile bütün hallerini ele alan bir yazı ile demokrasi kuramları ve devrimci demokrasi konusundaki çeşitli tartışmaları içeren bir yazı da yer alıyor bu sayıda. Filistin’in direnişçisi, Türkiyeli devrimcilerin dostu George Habaş’ı kaybettik… Onun sözünü taşıdık dergimize, ‘çünkü onun sözü var ve yaşatılacak; dikenli tellerden kurtulmuş Beyrut sokaklarında…’ *** Geçtiğimiz sayıda, arka iç kapakta şu notu yazmıştık, “Bugün de devrimci mücadele ancak inanç ve tutkunun sardığı büyük bir aşkla yürütülebilir”. Şubat ayı işte o inanç ve tutkuyla yürüyenlerden birisinin Ulaş Bardakçı’nın acısıdır yüreğimizde. Ulaş Bardakçı’yı ve yitirdiğimiz tüm arkadaşlarımızı sevgi ve saygıyla anıyoruz; Ulaş gibi yürüme sözüyle… Sevgi ve dostlukla… HER YERDE HEP BİRLİKTE YENİDEN

YENİDEN DEVRİM


TÜRBAN, ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ VE SOL POLİTİKANIN AÇMAZLARI OĞUZHAN MÜFTÜOĞLU

Türkiye’nin küresel kapitalizmin yeni düzeniyle bütünleşme sürecine karşı devletin geleneksel bürokratik mekanizmaları içinden gelen direnişin yarattığı yüksek gerilim içinde yapılan ve bir bakıma bu iki cephe arasındaki bir hesaplaşma olarak gerçekleşen seçimler Türkiye siyasetinin yörüngesinde her hangi bir değişiklik yaratmadı: Sermaye cephesi küresel düzene entegrasyon doğrultusunda AKP çevresinde kurduğu merkezini (solun bir kesiminin hatırı sayılır desteğiyle ) biraz daha tahkim ederek ve kitleleri peşinden sürükleyerek yoluna devam ediyor. Buna karşı sol cenahta da değişen bir şey yok: Sol hareketlerin 12 Eylül’ün yıkıcı etkileri altındayken geçen yüzyılın sonlarında dünya çapında yaşanan gelişmelerin etkisiyle içine girdiği kriz, ülkede gelişen neo liberal değişim sürecinin yarattığı her yeni sorun alanında kendisini yeniden üreterek ve derinleşerek devam ediyor. Son dönemlerde bütün sol kuruluşlar, örgütler, yapı ve projeler içinde çeşitli nedenlerle meydana gelen ve ( kişisel hesap veya problemlerin, kemalistlik, liberallik, devletçilik, milliyetçilik vb. suçlamaların birbirine karıştığı )yeni ayrışma ve parçalanmalara varan sorunlar özünde solun bu krizi aşamamış olmasının bir yansımasından başka bir şey değildir. Ülkede gelişen “milliyetçi/liberal” “laik/antilaik” kamplaşmaları karşısında topluma bir üçüncü seçenek sunması gereken, o amaçla kurulmuş bütün projeler bu egemen kamplaşmanın ideolojik atmosferinden ve kıskacından kendilerini kurtaramamakta, sürecin gündeme getirdiği bütün sorunlara ilişkin


10

YENİDEN DEVRİM / 6

büyük bir kafa karışıklığı içinde kısır ideolojik kavgalara sürüklenerek kendi kendilerini tüketmektedir. Bu, sol politika alanının liberal ve milliyetçi kamplaşmanın ideolojik hegemonya alanına teslim olması demektir.

Geçmiş Sol cenahta bu gün giderek derinleşen krize dair sorunlara geçmeden önce bu günkü tablonun geçmişine kısaca göz atmakta fayda vardır. Çünkü, çokça söylendiği gibi, “geçmiş” hiçbir zaman sadece geçmiş değildir. Bu yüzden bazen “benmerkezci” bir tını yaratmakla birlikte, zaman zaman “geri dönüşler” yaparak hafıza tazelemeye çalışmak, fikri takip ihtiyacına dair bir gereklilik olarak görülmeli. 12 Eylül sonrasında devrimci hareketler tarafından ciddi bir direniş mücadelesi örgütlenmeye çalışılmışsa da dönem sol açısından genel olarak bir yenilgi olarak ortaya çıkmıştı. Yüzyılın sonunda sosyalist kampta ortaya çıkan gelişmelerle birlikte kapitalist kampta küreselleşme doğrultusundaki yönelimler devrimci hareketlerle birlikte bütün sol açısından ciddi bir dönüm noktası oluşturdu. Karşılaşılan sorunların derinliği ve kapsamı nedeniyle o dönemde sol hareketler içinde çeşitli düzeylerde “tartışma süreçleri” yaşanmıştı. Bizim içinde yer aldığımız bir tartışma süreci içinde sosyalist kamp içindeki gelişmeler “sosyalizm mücadelesinin bir tarihi döneminin sona ermesi” olarak tanımlanmış, bu gelişmeyle birlikte uluslar arası sermayenin küreselleşme düzlemindeki neo liberal politikalarının da bir sonucu olarak solun ideolojik hegemonya alanındaki üstünlüğünün sona erdiği, bu nedenle ideolojik sorunların sol açısından yeniden bir ön mesele haline geldiği, bu alanda ciddi bir ilerleme sağlamadan pratik siyaset açısından da ciddi bir gelişme sağlamanın mümkün olamayacağı şeklinde özetlenebilecek görüşler savunulmuştu. ÖDP bir yönüyle bu görüşler doğrultusunda “Türkiye’de gelişen küresel kapitalizme eklemlenme doğrultusundaki neoliberal değişim sürecine karşı emekten yana bir müdahale” olarak gündeme gelen bir proje oldu. Bu dönemde kitlelerdeki düzene karşı tepkilerin devrimci bir program etrafında örgütlenmesini esas alan politikalar yürütülebildiği oranda etkili bir mücadele yürütülmüş ve toplum içerisinde azımsanmayacak bir etki de yaratılabilmiş olmasına karşılık, solun kendi iç zaaflarının ağır bastığı noktada solun içinde bulunduğu kriz ve sorunların çözümü açısından fazla bir ilerleme sağlamak mümkün olmamıştır.


SOL POLİTİKANIN AÇMAZLARI

11

Bugün Bu gün ülkenin gündemine düşen her konuda ortaya çıkan iki yönlü ideolojik savrulma ve kamplaşmalar solu bir mengene gibi sıkıştırarak boğmakta ve devrimci politik mücadele alanlarını daraltarak sürece müdahale imkanlarını ortadan kaldırmaktadır. Kısaca, sol kendi krizini yaşamaya devam etmektedir. Bu yüzden şimdi gündelik sorunların yarattığı kamplaşmaların ve çekişmelerin esiri olmadan her şeyden önce sürecin ayıran ve birleştiren temel konuları etrafında ciddi bir tartışmaya ve temel tartışma konuları üzerinde yeterli bir açıklık sağlamaya ihtiyacımız vardır. Elbette herkesin her konuda aynı düşünmesi gibi bir zorunluluk yoktur. (Evelallah bütün tarihimiz boyunca böyle bir lüksümüz hiç olmadı!) Ancak farklılıklar ancak birlikte yürümeye engel teşkil etmediği oranda devrimci bir hareket açısından bir zenginlik kaynağı olarak kabul edilebilir. Aksine, farklılıklar ciddi bir yol ayrımındaki farklı tercihlere tekabül ettiği zaman, parti anlamındaki bir birliktelikten söz etmek imkansız hale gelir. Birbirinizi ikna edemiyorsanız ya her şeye rağmen birlikte kalmaya devam etmek için kavşakta çakılıp kalınması, ya da her kesin kendi yoluna gitmesi kaçınılmaz olur. Bu yüzden özellikle sanal alemin verdiği bir pervasızlıkla “klavyenin tuşlarına tetik çeker gibi basmaktan” ya da her aklına geleni sorumsuzca ortalığa saçmaktan vazgeçilmelidir. Dayatmalarla, emrivakilerle, kestirme çözümlerle kimsenin bir yere varamayacağı ortadadır. Şimdi hiç kimsenin menun olmadığı ve en küçük bir umut ışığı bırakmayan bugünkü durumdan kurtulmak için öncelikle solun kendi kendisiyle yeniden yüzleşerek yolunu seçebilmesine imkan tanıyacak bir ortama ve sadeliğe ihtiyacımız var. Herkesin yürüyebileceği bir yol mutlaka vardır.

Liberal Değişim Sürecinde Solun Açmazları Ya da Kriz Dinamikleri Türkiye’de solun krizini derinleştiren ana faktörlerden biri bu gün AKP eliyle yürütülmekte olan neo liberal değişim sürecinin karşısında takınılacak tavır konusudur. Özellikle Avrupa Birliği sürecine bağlı olarak gündeme gelen sorunlar konusunda oluşan kamplaşma solda da yankısını bulmakta ve önemli farklılaşmalar yaratmaktadır. Bu gün “Türkiye’de statükonun dağılması/çözülme ve demokratikleşme” olarak tanımlanan değişim esas olarak kapitalizmin eski düzenine ve soğuk savaş stratejisine paralel olarak yapılanmış olan ekonomik, ideolojik ve siyasal


12

YENİDEN DEVRİM / 6

yapının bugünün kapitalizminin yeni liberal-küresel düzeni ve emperyalizmin yeni stratejileri doğrultusunda yeniden şekillendirilmesinden ibaret bir “değişim”dir. Bu süreç kaçınılmaz olarak eski ve yeni kapitalist düzen arasında bir çelişki ve çatışmayı da ortaya çıkardı. Ülke siyaseti de bu iki kutup arasına sıkışmış durumda. Anayasa tartışmaları, türban, YÖK, Kürt sorunu gibi gündemdeki her önemli konu bu ikilemin çatışma alanı haline gelmektedir. Bu konuda solun sorunu bu milliyetçi ve liberal çizgilerin dışında üçüncü bir cephenin yaratılmasına ilişkin sorunlardır. Bir yanda şu son Ergenekon operasyonunun kahramanları darbeci çetelerle işbirliğine kadar varan ulusalcı/milliyetçi savrulmalar yaşanırken, diğer yandan da Türkiye’nin önündeki temel meselenin yalnızca eski militarist rejimin ortadan kaldırılması olarak görerek AKP’nin liberal değişim politikalarını olumlayan anlayışlar kendi dışlarında bir politik alan bırakmayacak kadar baskın bir gerilim yaratmaktadır. Bu gün sol cenahta militarist devlet rejimine karşıtlık temelinde siyasal islamcı-liberal akıma daha yakın duran, doğrudan veya dolaylı olarak onlarla birlikte hareket eden küçümsenmeyecek bir aydın topluluğu vardır. Bu savrulmanın bir nedeni milliyetçi hezeyanın (son ergenekon operasyonunda iyice ortalığa serilen) yükselişiyle ilgilidir. Pek çok aydın ve demokrat insan başka bir seçeneğin olmadığı koşullarda milliyetçi militarist akımla liberal dinci akım arasındaki çatışmalara da sivil siyaset alanının genişlemesi açısından liberal akımın kazanmasını daha istenir bir durum olarak görmektedir. Keza özellikle yakın tarihimizdeki askeri rejimlerde gördüğümüz uygulamalarla birlikte faşist bir askeri darbe olasılığından duyulan endişelerle de milliyetçiliğe karşı liberalizmi ehveni şer bulan ve bu yüzden dinci liberal akımlarla dolaylı veya örtük bir ittifak ilişkisinden yana bir tutum benimseyen sol aydın çevreler de hiç az değildir. Soldaki krizin nedenlerinden biri bu iki yönlü savrulma ve kamplaşmanın solu bir mengene gibi sıkıştırarak devrimci politik mücadele alanlarını daraltmasıdır. Milliyetçiliğin / darbeci militarist geleneğin ülkemizin en önemli sorunlarından biri olduğu kuşkusuz doğrudur. Ancak, bu saptamadan hareketle abartılı bir darbe tehlikesi bahanesine sığınarak dinci liberal çevreleri ehven-i şer bulan bir anlayışın sol açısından kabul edilmesi mümkün değildir.


SOL POLİTİKANIN AÇMAZLARI

13

Böyle bir değerlendirmenin ülkemizin ve dünyanın içinde bulunduğu somut koşullara uygun bir değerlendirme olmadığı son seçim sonuçlarıyla da açıkça ortaya çıkmıştır. Türkiye’de son elli yıllık yakın siyasi tarihimize damga vuran bütün askeri darbeler büyük sermaye güçlerinin istemleri ve çıkarları doğrultusunda ABD emperyalizminin doğrudan içinde olduğu şekilde gerçekleştirilmiş darbeler olduğunu bilmeyen yoktur. Oysa bu gün Kemalizme karşı sözde demokrasi mücadelesi veriyor görünen liberal siyasal islamcı AKP’ nin kendisi de gene küresel sermaye güçlerinin ve ABD’nin desteği altında küresel kapitalizmin bu günkü hakim yönelimleri doğrultusunda Türkiye’nin kaderini tek başına belirleyecek bir iktidar konumuna getirilmiştir. (Zaten eğer Türkiye ve dünya konjonktürü bugünkünden başka, örneğin 25-30 yıl önceki durumda olsaydı, ülkede yaşananlar bir değil üç dört darbe yapmaya yeterdi. Böyle bir olayın bütün esip gürlemelere karşın meydana gelemeyişinin esas nedeni işte bu darbe mekanizmalarının kendilerine bağlı olduğu emperyalist güçlerin gündemlerinde böyle bir darbe programının bulunmamasından ibarettir.) Bu yüzden bu gün faşist bir darbe olasılığını abartarak dinci liberal akımlara karşı tepki içinde olan herkesi darbeci çetelerle bir tutarak AKP nin başını çektiği liberal cepheden yana hayırhah bir tavır göstermenin hiçbir gerekçesi olamaz. “Liberal akımın kazanmasının solun önündeki siyaset alanının açılması açısından olumlu bulunması” şeklindeki bir değerlendirme ise, ülkemizdeki siyasal islamcı akım hakkındaki aşırı bir iyimserliğe dayanan bir yanılgıdır. Solun bugün izleyebileceği en doğru çizgi, esas olarak emperyalistkapitalist sistemin yürütücülüğünü üstlenen AKP karşısında ikirciksiz bir tavırla eşitlik ve özgürlük temelindeki bir devrimci muhalefet odağını inşa etmeye çalışmaktır. Milliyetçi/devletçi akımın etkisinin kırılmasının da, toplumun AKP’nin uyguladığı politikalara karşı tepkisinin doğru bir yola aktarılabilmesi de böyle bir devrimci muhalefet çizgisinin göstereceği siyasi etkinliğe bağlıdır. Bu gün büyük ölçüde kapitalist küreselleşmeye eklemlenmiş olan Türkiye’de muhalefetin ana halkası neo-liberalizm karşıtlığı olarak görülmelidir. Sol, neoliberal politikaların mağdurları olan emekçi sınıfların sorunlarını esas alarak ve siyaseti emekçilerin haklarını savunma temelinde müdahale etmenin yollarını bulmalıdır. Bugün emekçi sınıfları büyük ölçüde etkisi altına alan gerici ideolojilerin etkinliğinin kırılmasının, yaşanan tüm sorunlara köklü çözüm yollarının bulunmasının yolu, emekçi sınıfların hayat kavgası içerisinde bu günkü iktidar güçlerine ve politikalarına karşı devrimci bir muhalefetin gelişmesi ve güçlenmesidir. Böylesi bir hattı bugünden kuramayan hiçbir hareketin geleceği kazanması mümkün değildir.


14

YENİDEN DEVRİM / 6

Böylesi bir siyasi çizginin geliştirilmesi ise, ideolojik planda yürütülecek mücadele ile birlikte esas olarak da eşitlikçi ve özgürlükçü düşünceleri esas alan bir mücadele ve eylem çizgisinin ortaya koyulabilmesine bağlıdır.

Anayasa Değişikliği, Türban, Kemalizm ve Sol Aslında bir askeri cuntanın eseri olan, hazırlanışından, güya halkoyuna sunuluş biçiminden, felsefesine kadar her yönüyle faşist bir zihniyetin ürünü olan 12 Eylül anayasasının hala yürürlükte olması, bırakın gerçekten demokratik olmasını, demokratik olduğunu iddia eden bir ülke açısından bile kabul edilebilecek bir durum değildi. Bu ülkenin bazıları sözde sosyal demokrat veya demokratik sol olduğunu iddia eden “sivil” iktidar partilerinin hepsi, Özallar, Demirel’ler, Ecevit’ler, Baykal’lar iktidar koltuklarını paylaşma imkanı buldular. Ancak bu muhterem liderlerin ve partilerinin hepsi bu güne kadar ülkemizin gördüğü en karanlık faşist dönem kalıntısı olan bu anayasanın gölgesinde (o faşist dönemden kalma çetelerle birlikte ) sözde hükümet etmeyi içlerine sindirebildiler. Şimdi, bütün o partilerin ve askeri darbe rejimlerinin kucağında beslenip büyütülerek bu günlere getirilen ve uluslar arası sermayenin ve emperyalizmin büyük gücünü de arkasına alan sağcı bir parti marifetiyle sözde demokrasi adına değiştirilmesi gündeme geliyor. Bu şekilde AKP’nin kapitalist küreselleşmeye entegrasyon programı etrafında sürdürdüğü liberal “değişim” çerçevesinde ekonomik alan ve üst yapı kurumları uluslar arası sermayenin ihtiyaçlarına uygun olarak yeniden düzenlenmekte. Anayasa değişikliği çabaları da bu yeni (neoliberal) serbest piyasa düzeninin anayasal bir statüye kavuşturulma çabalarından ibarettir. Böylece Türkiye’de emperyalizme bağımlılık ilişkileri doğrultusunda yukarıdan aşağıya bir “değişim” bir kez daha gerçekleştiriliyor. İşte solun açmaza alınacağı konulardan biri de türban konusuyla birlikte AKP tarafından gündeme getirilen anayasa değişikliği konusudur. Böyle bir değişikliğe karşı çıkan sol 12 eylül anayasasını savunmak durumunda kalmış olacak, tersinde ise AKP nin neo liberal politikalarının anayasal düzene dönüştürülmesine destek olmuş olacak. Türbanda yaşanan da buydu. “Türban” Türkiye’de siyasal islamın gelişme sürecindeki en önemli motiflerden biri olarak ortaya çıktı. Bir yandan özellikle anadoluda kadınların başörtülü kıyafet geleneğine yakınlığı ile, diğer yandan özgürlükçülük adına liberal sol çevrelerden sağladığı destekle kendilerine önemli bir meşriyet sağlamışlardır.


SOL POLİTİKANIN AÇMAZLARI

15

Kuşkusuz bu gün AKP tarafından bu şekilde gündeme getirilmesinin nedeni ekonomik ve siyasi sorunlar nedeniyle belirgin bir sıkışma içine girdiği bir dönemde gündem saptırma işlevini yerine getirirken yerel seçimlere doğru halkın dini duyguları üzerinde yürüteceği propoganda açısından da oldukça elverişli bir ortam yaratmasıyla ilgilidir. Şimdi herkes Üniversitelerde türban yasağının kalkmasının doğru olup olmadığını, üniversitelerde serbest olursa orta öğrenimde ve kamuda da yaygınlaşma tehlikesinin ortaya çıkıp çıkmayacağını, toplumun gerilip gerilmeyeceğini tartışıyor. Açıktır ki bugün ortadaki sorun yalnızca türbanlı genç kızların öğrenim hakkı değildir. Bu gün ülkenin her yanında iktidar gücü de kullanılarak bütün toplum dinsel bir muhafazakarlığa sürüklenmiş durumdadır. İktidarın eline geçen medya kuruluşlarında da dinsel içerikli programlar giderek artmaktadır. Eğitim ve sağlık kuruluşları başta olmak üzere yoğun bir kadrolaşma yürütülmektedir. Anadolunun her yerinde 7-8 yaşlarındaki küçücük çocukların başları türbanla sarılı olarak sokakları doldurduğunu görebilirsiniz. Bu tablo yalnızca Amerikanın geçtiğimiz soğuk savaş döneminde uyguladığı “yeşil kuşak” projesinin bir kalıntısı ve uzantısı değil, aynı zamanda emperyalizmin neo liberal yönelimleri çerçevesinde küresel saldırının bir parçası olarak değerlendirilmelidir. Amerikan ideologları daha geçen yüzyılın sonlarında “yeni yüzyılın bir din yüzyılı olacağını” müjdelemişlerdi. ( Geçenlerde Hürriyet gazetesinin çok bilmiş başyazarı E.Özkök Davostan dönerken orada katıldığı bir toplantıda Amerikalı bir profesörün önümüzdeki yüzyılın bir din yüzyılı olacağı konusundaki görüşlerini dinlediğini ve çok ilginç bulduğunu açıklamaktaydı!) Bu gün sadece Türkiye’de değil Avrupa (Birliği) ülkeleri ve Amerika dahil bütün dünyada dinin yükselişine/yükseltilişine tanık olunmaktadır. Burjuvazinin Kapitalizmin ilk/yükseliş dönemindeki modernizme has pozitivist dünya görüşünün yerini mistisizm, akıl dışılık ve dinsel inanışlara dayalı bir dünya görüşü hakim kılınmaya çalışılıyor. Modernist dönemin aksine çürüme çağı yaşayan küresel kapitalizmin sınıf mücadelesi alanını dinsel, mezhepsel, etnik çatışmalarla daraltma çabasının bir ifadesidir bu. İşte, küçücük çocukların, genç kızların başına bir moda nesnesi gibi dolanarak sokaklara, okullara, üniversitelere, hatta hiç kuşkunuz olmasın yakında kamusal alanlara da doldurulmaya çalışılan şey budur. Elbette bu sorun bu haliyle yasakçı bir anlayışla çözülemez. Ancak arka planındaki AKP politikalarının ikiyüzlülüğünü görmezden gelerek konuya yalın bir özgürlük sorunu olarak yaklaşan aydınlarımızın yaptığı gibi AKP’nin arkasına dizilerek de çözülemez.


16

YENİDEN DEVRİM / 6

Ayrıca bu gün bu mesele karşısındaki “türban kamusal hizmet almakta serbest olsun, kamu görevlilerine yasak olsun” şeklindeki özgürlükçü sol politikanın da artık yetersiz kaldığını kabul etmek gerekiyor. Bu sorun, yalnızca hükümetin anayasa ve ekonomik sorunlar konusunda bir oyalama ve toplumdaki muhafazakar eğilimlerden yararlanarak muhalefeti açmaza alma oyunu olmanın ötesinde, hızla topluma yayılan bu taassup dalgası karşısında devrimci politik mücadele alanının yani gerçek özgürlükler dünyasının nasıl genişletilip büyütülebileceğine dair bir sorun olarak kavranmalıdır. Bu sorun uzunca süre önümüzde durmaya devam edecek olan bir hegemonya mücadelesi alanıdır. Bu konuda bu güne kadarki politikalarımızın ve mücadele araçlarımızın yetersizliği ortada olduğuna göre artık daha kapsamlı ve etkin mücadele araç ve biçimleri geliştirilmelidir. Bugün, hızla topluma yayılan bu taassup dalgası karşısında devrimci politik mücadele alanının yani gerçek özgürlükler dünyasının nasıl genişletilip büyütülebileceğine dair bir sorun olarak, uzunca süre önümüzde durmaya devam edecek bir hegemonya mücadelesi olarak kavranmalıdır. Bu konuda bu güne kadarki politikalarımızın ve mücadele araçlarımızın yetersizliği ortada olduğuna göre artık daha kapsamlı ve etkin mücadele araç ve biçimleri geliştirilmelidir. Eğer bu toplumu ve insanlarını gerçekten özgürleştirmek diye bir sorununuz varsa öncelikle bu taassup dalgası karşısında endişeye kapılan herkese bir kemalist şapkası giydiren yeni moda ezbercilikten de vazgeçilmelidir.

“Solun Kemalistlik Damarı”na Dair Birkaç Söz Çokça karşımıza dikilen konulardan biri de bu. Kemalizme karşı tavır konusu 12 Mart öncesi solda çokça tartışılan bir konuydu. Bu daha çok o dönemde aktüel bir mesele olan sol cunta ile ilişkilere dair bir meseleydi. Dev-Genç ve genel olarak sol kesim içinde ( DR.Hikmet Kıvılcımlı, Mihri Belli ve PDA grupları gibi) açıktan sol cuntadan yana olan kesimler olduğu gibi, ( TİP,THKP,THKO VB) karşı olan kesimlerin de olduğu biliniyor. Ancak, Cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki anti emperyalist özelliklerin olumlanmasının solun geneli açısından ortaklaşılmış bir özellik olduğu da söylenebilir. Mahir Kemalizm tartışmasında cuntacılar içinde antiemperyalist olan kesimle olmayanları ayırdetmek için sağ ve sol kemalist ayrımları yapmak gerektiği görüşündeydi. 12 Mart’ta ( daha doğrusu 9 Martta ) bu cuntacılık macerasının akibetiyle birlikte soldaki bu tartışma da bitti. 80 öncesinde Türkiye solunda böyle bir tartışma da yoktu. Bu gün elbette solun o dönemdeki politikalarının eleştirilmesi mümkündür. Ancak bu günkü konunun böyle bir tartışmayla ilgisi yoktur. 12 Eylül sonrasında en önemli meselenin Kemalizmle hesaplaşmak


SOL POLİTİKANIN AÇMAZLARI

17

olduğunu hakim ideolojik bir söylem olarak sürekli tekrarlayan bir moda geliştirildi. Solun bütün geçmişini Kemalistlik’le damgalayarak bütün devrimci geçmişi karalamak moda haline geldi. Bu konu liberal değişim sürecine soldan destek olmak için kullanılan en büyük kozlardan biri haline getirildi. Kim türban konusunda, AB konusunda, emperyalizm ve bağımsızlık konusunda veya AKP karşıtı olumsuz bir şeyler söylüyor, devrimcilikten sözediyorsa “kemalist” damgası yapıştırılıyor. Bu yüzden büyük sermaye egemenliğindeki medyada döneklik büyük prim yapan bir “marifet” haline geldi. Bir tür itirafçılığa dönüşen bu ruh halinden ve bunun yarattığı baskılanmadan solun kurtulması gerekiyor; başka türlü devrimci bir siyasetin geliştirilmesi mümkün değildir.*DN Bu gün kemalist geçinenlerin hali ortada olduğuna göre, onun üzerinden bir tartoşma veya devrimci bir siyaset yapmanın hiçbir manası olamayacağı ne kadar ortadaysa, işi gücü bırakıp kemalizme dair bir cadı avcılığına soyunmanın da bir alemi yoktur.

Kürt Sorunu Üzerine Kürt sorunu konusu yaklaşım farklılıklarının gündeme geldiği öne sürülen konulardan bir diğeridir. Kürt sorununun çözümü noktasında, savaş ve şiddete karşı oluşturulan tutum AKP iktidarının konuyu bir siyasal islamlaştırma meselesine indirgediği şimdi artık aynı zamanda bir çözüm programı ile birlikte ifade edilmelidir. Çünkü sorun her açıdan bir kilitlenme noktasına gelip dayanmış durumdadır. Son dönemlerde Kürt çevrelerinden ileri sürülen özerklik federasyon vb çözüm önerilerine gene bazı DTP yöneticilerinin önerisi olarak yerinden yönetim ilkelerinin geliştirilmesi önerisi de eklenmiştir. Sorunun yerinden yönetim ilkelerinin geliştirilerek, halkın doğrudan demokrasi doğrultusunda kendi kendisini yönetmesini öngören görüşler çerçevesi içerisinde çözülebileceği şeklindeki öneriler çok daha gerçekçi bir yönelimi içermesine karşılık böyle bir nihai çözümün bütün halk kitleleri içersinde devrimci, eşitlikçi, özgürlükçü anlayışların güçlenmesiyle başarılabilecek uzun ve ciddi bir mücadeleyi gerektirdiği ortadadır. Elbette, bir yandan Kürt sorununun böyle kalıcı ve devrimci bir çözüm programını savunmaya devam ederken, bu gün halklar arasında düşmanlık yaratacak silahlı-silahsız bütün politik tutum ve davranışlara kararlı bir şekilde karşı çıkarak birarada yaşamı savunma siyasetinin ısrarla sürdürmelisi önemli bir aktüel görev olarak önümüzde durmaya devam edecektir.


YENİDEN DEVRİM / 6

18

Üçüncü Cephe Üzerine Türkiyede AKPnin dinci liberal çizgisinin kazandığı başarı bazı sol liberal çevreler tarafından CHP’nin milliyetçi/militarist çizgisi nedeniyle solda oluşan boşluğu dolduracak “sol liberal bir siyasi seçenek” yaratma çabalarına yöneltmektedir. Ağırlıkla kültürel kimliklerin ve azınlık haklarının savunulması esasına dayanan böyle “liberal özgürlükçü sol” seçenek arayışı AKP’nin “sol” bir versiyonu olarak nitelenebilir. Böyle bir girişimin solun kendi iddialarından vazgeçme anlamına gelmesi bir yana sanılanın aksine ciddi bir başarı şansı yoktur. Solun kendisini büyüterek başarıyı yakalayabilmesinin yolu emperyalistkapitalist sistemin yürütücülüğünü üstlenen AKP karşısında ikirciksiz bir tavırla eşitlik ve özgürlük temelinde bir muhalefet odağını inşa etmektir. Milliyetçi/ devletçi solun toplum içerisindeki etkisinin kırılmasının ve toplumun AKP’nin uyguladığı politikalara karşı tepkisinin doğru bir yola aktarılabilmesi de buna bağlıdır. Bu gün sol ülkenin yaşadığı liberal dönüşüm sürecinin yarattığı kırılma ve çatışmaların, kişisel hırsların yönlendirdiği anlamsız ve faydasız çekişmelerin, şuursuz savrulmaların karşısında, kendi yolunu açacak bir hamle yapma konusunda yetersiz durumdadır. Bu kuşkusuz aşılması gereken önemli bir eşiktir. Açmaz her halükarda kaybetmeye koşulandırılmış durumları ifade eden bir kavramdır. Kaybetmeye mahkum değiliz. Ancak bunun için ülkenin ve toplumun geleceğine devrimci bir tarzda müdahale edilebilmesininin yolunu açacak bir şekilde solun bütün ön yargıları bir yana bırakarak kendi kendisiyle sağlıklı bir yüzleşmeyi gerçeklemeyi başarabilmesi gerekir. Solun önündeki açmazlarla birlikte, kendi krizini aşmayı başarabilmesinin, geleceği kazanmasının, bugünden kendi iddialarını temel alan, toplumun yaşadığı sorunları çözme iradesi ile hareket edebilen bir yapılanmayı fikri ve örgütsel düzeyde bugünden inşa etmeye yönelmesinin yolu ancak bu şekilde bulunabilecektir. ----------------------------------*DN: 12 mart dönemindeki mahkemeler sırasında da böyle solun bütün tarihini ittihatçı gelenekten gelmekle suçlayan “itirafçılarımız” çıkmıştı. Sol olarak kabul edilen İttihatçılardan Kemalistlere ve devamına uzanan siyaset geleneğine karşı Abdülhamitten Demirele kadar uzanan “doğucu islamcı siyaset ” geleneğinin gerçek sol olduğunu bir itiraf niteliğinde ileri sürerek cuntadan af dileyen bu arkadaşların sonunun, hapishane ranzalarında namaza durmaya vardığını da hatırlatmakta yarar vardır.


GİTMEK MÜMKÜN OLSAYDI İNÖNÜ ALPAT

Gitmek mümkün olsaydı. Tıpkı yeniden başlamak gibi. Tıpkı geri dönmeyi başarmak gibi. Kaç defa sorduk bu soruyu kendimize, kaç defa karşılaştık bu soruyla, kaç defa yanıtı sadece kendimizle paylaştık. Kendimizle baş başa kaldığımız ne kadar an varsa, her seferinde sorduk bu soruyu kendimize; gitmek mümkün olsaydı. Devrim mümkün olsaydı, ah! Ah, bütün “ah”lar Gülten Akın’ın “Ah dün” derkenki masumluğunda olsaydı. Bütün yenilgiler hüzünlü, bütün arkadaşlar yanı başımızda olsaydı. “Artvin en iyi çocuklarını” anmasaydı keşke, en iyiler Artvin sokaklarında olsalardı hep; hiç eksik olmasalardı hayatımızda. Hüznün tarif edilemeyen birleştiriciliğine sığınmak rahatlatıcı olur muydu? Olması için hiç değilse hüzünde ortaklaşmak gerekmez miydi? Yenilgi bile müthiş bir silah gibi kullanılıyor, hüzün politik basınç kurma yoluna feda ediliyor. Hüzün bile. Yenilginin hüznü bile ortaklaştırmıyorsa artık, aynı duygular paylaşılmadığı halde, sanki öyleymiş gibi yapılıyorsa, Türkiye’nin en güzel çocukları arasında yer alanların ve Türkiye’nin en güzel çocukları arasında yer alamamanın, yani ölemeyip de yaşayanların acısını kalbinde taşıyanların değil de, sesini kürsüde kaybedenlerin, tırnağının acımaması için bin dereden su getirenlerin safı tercih ediliyorsa…


Bu, memleketin, dünyanın gördüğü değişim karşısında yeni politik saflaşma mıdır? Bu, safların yeniden harmanlanması mıdır? Bu, yeni durumun, yeni görevlerin hayatımıza dahil ettiği midir? Nedir bu? Yeni olan nedir? Nedir değişen? Devrimci bir partide “başarı devrimci ahlaka değişilmez” sloganını yüksek sesle dillendirmek mümkün müdür? Mümkün oluyor işte. Devrimci bir partinin antiemperyalist hassasiyetini yitirmesi mümkün müdür? Mümkün oluyor işte. Ah, bütün “ah”lar Gülten Akın’ın “Ah dün” derkenki masumluğunda olsaydı. Türkiye’nin en iyi çocuklarından Yusuf Aslan darağacında, Taylan Özgür polis kurşunuyla katledildi. Kommer’in arabasını yakmışlardı. Ülkelerinde, okullarında Amerikalıları istemiyorlardı. Bu yüzden güzel çocuklardı, bu yüzden katledildiler. Devrimci bir partinin Kommer’in zamane meslektaşının davetine itibar etmesi mümkün müdür? Mümkün oluyor işte. Sanırım neden kimilerinin “güzel çocuklar” olarak anıldığını ve ilelebet anılmaya devam edeceğini anlamış bulunuyoruz. Anlamak önemli yani. ‘Anlamak gideni ve gelmekte olanı’ demiş şair. Anlamak ve bir karara varmak gerekiyor. Eğer giden, Kommer’in arabasını yakmaksa ve gelen, başarıyı, itibar görmeyi her şeyin üstünde tutmaksa, gelen olmak mı evladır, yoksa giden olmak mı? Gitmek mümkün olsaydı. Tıpkı yeniden başlamak gibi. Tıpkı yalnızlığa sığınmak gibi. Tıpkı masumiyet gibi. Tıpkı devrime yeniden yaklaşmak gibi.


TÜRKİYE SOLU, EMPERYALİZM KARŞISINDA TUTUM VE İKİ UÇ EĞİLİM LEVENT YAKIŞ

60’lı Yıllar…. 27 Mayıs 1960 darbesiyle başlayıp yine bir askeri darbeyle 12 Mart 1971’de sonlanan bu dönem Türkiye solunun teori ve pratiğinde millici, anti-emperyalist tutumun en baskın hissedildiği dönemdir. 60’lı yıllar aslında, emperyalistkapitalist sisteme karşı tepki ve direnişin dünya genelinde yükselişe geçtiği, özellikle Güney Doğu Asya’da ve Latin Amerika’da önemli mevziler kazandığı yıllardır. Türkiye solu bu gelişmelerden doğrudan etkilenmiştir. Dışarıdan gelen bu etkilere ilave olarak, 60’lı yılların başlarında Kıbrıs’ta patlak veren olaylar da ABD karşıtı duyguların yaygınlaşmasında önemli rol oynamıştır. Kıbrıs’taki Türk nüfusunu katliam tehdidiyle yüz yüze bırakan gelişmeler karşısında İngiltere ve ABD’nin kayıtsızlığı, Türkiye’nin adaya müdahalesinin ABD başkanı Johnson tarafından başbakan İnönü’ye gönderilen bir mektupla engellenmesi, mektubun son derece aşağılayıcı bir üslup taşıması, yalnızca dönemin sol hareketini etkilemekle kalmamış sivil, asker bürokrasinin alt ve orta kademelerinde genişçe bir halkayı ABD karşıtlığı ekseninde sosyalist harekete doğru yakınlaştırmıştır. Uluslararası ilişkilerin Sosyalist Blok’la Kapitalist Blok arasında yarılmaya uğradığı ve bloklar arası rekabetin hemen her şeye galebe çaldığı o günkü konjonktürde bu yakınlaşma son derece doğaldır. Bu dönemde ABD’ye ya da emperyalist kapitalist sistemin çeşitli uygulamalarına yönelik tüm itirazlar, saf sosyalist (sınıfsal) bir içerik taşımasalar bile hızla sosyalizmin etki alanına doğru çekilmişler ve kendilerini sosyalist söylemin kavramlarıyla dile getirmişlerdir. Sosyalizm o yıllarda öncüllerini Marks ve Engels’in ortaya koyduğu sınıf


YENİDEN DEVRİM / 6

22

eksenli özgün bir söylem olmanın ötesine geçerek, farklı toplumsal taleplerin, hatta devletleri baz alırsak uluslararası ilişkilerde eşitlik talebinin kendisi aracılığıyla dile getirildiği bütün bu talepleri bünyesinde toplayan çağın başat muhalif söylemi haline gelmiştir. 60’lı yılların muteber devrim teorileri sınıf merkezli taleplerin yanı sıra bütün bu diğer talepleri anti-emperyalizm ekseninde harmanlayarak formülleştirirler. Ülkemizde de o yıllarda en fazla itibar görmüş devrim teorileri, ki başlıcaları Doğan Avcıoğlu’nun Milli Demokrasi tezi ile Mihri Belli’nin Milli Demokratik Devrim tezidir, tam da bu ihtiyaca yanıt vermişlerdir. Genel bir ifadeyle söylersek Milli Demokrasi Kemalist hareketin sosyalizme yakınlaşmasına; MDD ise sosyalist hareketin Kemalizme doğru yakınlaşmasına karşılık düşmüştür. Her iki tezin ortak paydasını oluşturan “Milli” ve “Demokratik” sıfatları, devrimin hedefi, sınıfsal muhtevası ve dayanacağı ittifaklar zeminini klasik sosyalist devrimden farklılaştıran temel kavramlar olarak bu yakınlaşmayı sağlamada kritik bir rol oynamışlardır. Milli sıfatı bunu devrimin anti-emperyalist özelliğine vurgu yaparak sağlar. Türkiye’nin iktisadi açıdan emperyalizme bağımlı, hatta askeri üsler yoluyla yarı işgale uğratılmış bir ülke olduğu ön kabulüyle, bu duruma tepki gösterebilecek bütün toplumsal katmanları, yalnızca işçi, köylü emekçileri değil şehirli ve köylü küçük burjuvaziyi, aydın tabakaları, öğrenci gençliği, Kemalist bürokrasiyi hatta milli burjuvaziyi devrimin müttefikleri olarak yan yana getirir. Demokratik sıfatı ise, devrimin burjuva demokratik karakterine göndermede bulunarak bunu sağlar. Türkiye’nin dışa bağımlı yapısıyla emperyalizm çağında batıdaki örneklere benzer bir kapitalist gelişme düzeyine ulaşamayacağını, çarpık kapitalist yapılanmanın ürünü komprador burjuva sınıfın feodalizmi alt ve üst yapıda tasfiye edip burjuva demokrasisini bütün unsurlarıyla yerleştirecek güç ve niyetten yoksun olduğunu, dolayısıyla batıda burjuva sınıfa ait demokratik devrim misyonunun Türkiye’de artık sol devrimcilerin görev alanına girdiğini anlatır. Kısacası, önümüzdeki devrim sosyalist değil, yine devrimcilerin insiyatifinde gerçekleşecek burjuva demokratik bir devrimdir; yukarıda sıraladığımız sınıf ve katmanlar bu özelliği nedeniyle de devrimin müttefikidirler.

Anti-Emperyalizm ve Devrim Tartışmaları Milli ve Demokratik sıfatlarıyla temsil edilen bu asgari mutabakatı dışarıda tutarsak iki tez arasında detaylara inildikçe dallanıp budaklanan bir çok ayrım çizgisi vardır. Türkiye’de ki sosyo ekonomik yapının gelişme düzeyi ( kapitalist, yarı feodal, feodal) emperyalizme bağımlılığın derecesi (sömürge, yarı sömürge, yeni sömürge) devrimin rotası ( kırdan şehire şehirden kıra)


EMPERYALİZM KARŞISINDA TAVIR

23

hangi sınıf ve katmanların devrime öncülük edeceği ya da devrimin temel gücü olacağı konusunda yoğunlaşan bu tartışmalarda D. Avcıoğlu kendi içinde oldukça homojen bir duruşa sahipken, MDD tezi her bir alt başlık için farklı farklı pozisyon alan bir çok görüşü bir arada barındırır. Yine de aralarındaki nüansa rağmen MDD’cileri bir bütün olarak Avcıoğlu’ndan ayıran başlıca ayrım çizgisi devrimin nihai hedefi konusunda ortaya çıkar. MDD’ ciler için burjuva demokratik devrim nihayetinde sosyalist devrime uzanacak bir sürecin ilk aşamasıdır. İktidar bir kez ele geçirildikten sonra önce emperyalizmle bağlar kopartılıp, burjuva demokratik devrimin gereklilikleri yerine getirilecek ve akabinde devrim sosyalizme ulaşıncaya kadar kesintisiz biçimde sürdürülecektir. Doğan Avcıoğlu’nun Milli Demokrasisi ise demokratik devrimin sınırlarını fazla zorlamayan bir tasarıma sahiptir. Önerdiği model emekçi sınıflara belirleyici bir rol vermediği sosyalist devrimden, burjuva üretim ilişkileri esasına bağlı kaldığı için de sosyalist üretim ilişkilerinden farklı bir temele sahiptir. Madenleri, büyük sanayi, ihracatı, ithalatı merkezi devlet elinde toplaması itibariyle dönemin reel sosyalist rejimlerinden esinlendiği açıkça hissedilse de sonuçta merkezi devletçi kapitalizm olarak adlandırabileceğimiz bu model, Avcıoğlu tarafından nihai bir hedef olarak sunulmuştur. Devrimin nihai hedefi konusunda ortaya çıkan bu farklılaşma doğallıkla devrime hangi sınıf ve katmanların öncülük edeceği konusunda ikinci bir ayrışmayı beraberinde getirmiştir. MDD tezine göre, her ne kadar başlangıçtaki rolü tartışma götürür olsa da sonuçta proleter sınıfın devrimdeki rolü giderek önem kazanmalı ve sürecin sonraki aşamasında hem temel güç hem de öncü güç olma anlamında inisiyatif proletaryanın elinde toplanmalıdır. Doğan Avcıoğlu da emekçi sınıfların içinde bulunulan dönemde giderek bilinç kazandığını ve bunu gözle görülür biçimde eylemliliğine yansıttığını kabul eder ancak yine de ona göre, emekçi sınıflar halihazırda ülkedeki egemen gerici güçlerin “ tutucular koalisyonunun” ideolojik hegemonyasına önemli ölçüde tabidirler. Bu anlamda devrime ne öncülük edebilirler ne de temel güç rolünü üstlenebilirler. Kaldı ki; hedeflenen devrimin sınırları açısından bu çok da gerekli değildir. Avcıoğlu devrimin esas itibariyle memur, subay, öğrenci, serbest meslek sahibi küçük burjuva katmanlarından oluşan aydın tabakalara dayanması gerektiğini savunur. Bir anlamda teorisini bu sınıf ve katmanları gözeterek kaleme almış, onların duygu ve düşüncelerini teorize etmiştir. Bu Tabakalar, özellikle de Kemalist sivil, asker bürokrası ordunun vurucu güç rolünü üstlendiği bir darbe yoluyla iktidarı ele geçirecek ve hızla Milli Demokrasi düzenini yerleştirecektir. Karşılaştırdığımız bu iki tez dışında dönemin devrim modeli tartışmalarına müdahil olan bir başka ana yaklaşım da Sosyalist Devrim tezidir. Özellikle TİP bünyesinde taban bulan Sosyalist devrimciler alt başlıklarını sunduğumuz


24

YENİDEN DEVRİM / 6

tartışmalara müdahil olmakla kalmamış millici tezlerin kendi aralarında mutabık kaldıkları konulara da temel itirazlar yöneltmişlerdir. Görüşlerini kısaca özetlersek; Sosyalist devrimcilere göre Türkiye’nin dışa bağımlı yapısına rağmen kapitalistleşme yolunda hızla ilerlemesi, feodalizmin alt yapıda tasfiye edilirken üst yapıda ancak sembolik bir temsille yetinmek zorunda kalması demokratik devrimin zaten kendiliğinden gerçekleşmekte olduğunu ortaya koymaktadır. Sosyalistlerin burjuva demokratik devrimine öncülük yapma misyonu bu şartlarda gereksiz hale gelmiştir. Türkiye gibi kapitalizmin hakim olduğu ve hakimiyetini giderek artırdığı bir ülkede temel çelişki artık emekle sermaye arasındaki çelişkidir. Sosyalistler bu çelişkiyi emek lehine çözecek bir devrimin peşine düşmelidirler. Böylesi bir devrimin öncüsü ve temel gücü doğallıkla proletarya olacak ve devrim öncelikle bu sınıfın örgütlülüğüne dayanacaktır. Ancak halihazırda, kapitalistleşme sürecinin tamamlanmaması nedeniyle Türkiye gelişkin bir proleter sınıftan yoksundur. Proletarya büyük ölçekli sanayi işletmelerinde yoğunlaşmamış, köylülükle bağları yeterince kopmamıştır. Proletaryanın iktidarı elde edebilecek olgunluk düzeyine henüz ulaşmadığı bugünkü sosyo ekonomik koşullarda sosyalistleri bekleyen süreç bir yandan koşulların olgunlaşacağı (objektif şartlar), diğer yandan proletaryanın bilinç ve örgütlülüğünün ekonomik, demokratik haklar mücadelesi ekseninde gelişeceği( subjektif şartlar) uzun bir evrim sürecidir. Özetten anlaşılacağı üzere SD tezi devrimin burjuva demokratik karekterini yadsır ve doğrudan sosyalizmi hedefler. Ayrıca anti- emperyalizm bu tezin içkin, kurucu bir unsuru değildir. Sosyalist Devrim modeli ezilen ulus, ezen ulus çelişkisinden değil, emek-sermaye çelişkisinden hareketle formülleştirilmiştir. Elbette Sosyalist devrimciler de anti-emperyalisttirler. Ancak onlar anti- emperyalizmin sosyalist devrimin mantıksal bir uzantısı, sonal bir unsuru olduğunu düşünürler. Millici tezlerde ise anti-emperyalizm mantıksal kurgunun tam başlangıç noktasına yerleştirilmiştir. Bütün teorik yapı bu başlangıçtan hareketle açılımlanır. SD tezinde devrimin sınıfsal muhtevası proleter sınıfın çıkarlarına dek daralmışken MDD tezinde sınıfsal muhteva bu anti-emperyalist ve demokratik eksen sayesinde bir çok farklı sınıf ve katmanı kapsayacak denli genişlemiştir. Bu da iktidara giden yolun kısalması, daha doğrusu iktidarı elde etmeye yönelik hamle anının öne çekilmesi anlamına gelir. MDD’nin anti-emperyalizmi yalnızca dönemin düşünsel iklimine uygun düştüğü için değil, tam da bu zemini hazırladığı, yani iktidara hemen şimdi uzanmayı sağlayacak geniş bir müttefik sınıflar yelpazesi sunduğu, sosyalist devrimde çıkarı olmayan bir çok kesimi anti-emperyalizm ekseninde devrimin müttefiki kıldığı için iktidar mücadelesini keskinleştirmek isteyen çevreleri, özellikle dönemin militan gençlik hareketini cezbetmiştir.


EMPERYALİZM KARŞISINDA TAVIR

25

60’lı yıllarda Millici tez yandaşları anti-emperyalist söylemi daha sahiplenici, devrim konusunda daha atak, mücadelenin keskinleşmesinden yana; SD’ciler ise devrim karşısında ertelemeci, tırmanan politik gerilimi yatıştırıcı bir tutuma sahip olmuşlardır. Nitekim dönemin mücadelesinde oldukça öne çıkan militan gençlik hareketine her iki kesim kendilerine özgü bu duygularla yaklaşmıştır. SD’ciler ve yine TİP içinde etkin bir konumda bulunan (sosyalizme) barışçıl geçiş yanlıları üniversiteli gençliğin radikal çıkışları karşısında son derece eleştireldirler. Hatta 1968 yılında hızla yaygınlaşan üniversite işgallerine suçlayıcı, sert ifadelerle karşı çıkmışlar, bunun sonucunda da gençlik hareketi üzerindeki zaten sınırlı insiyatiflerini tümüyle yitirmişlerdir. Başlangıçta TİP’in gençlik örgütüymüş gibi faaliyet gösteren Fikir Kulüpleri Federasyonu( FKF) kısa zamanda MDD yanlılarının eline geçmiş ve ardından DEV-GENÇ’e dönüşerek TİP’in etkisinden tamamıyla kopmuştur. 60’lı yılların sonunda, dinamik gençlik hareketinin desteğini kaybeden TİP kendini paralize eden iç sorunlara gömülürken toplumsal mücadelenin sol kulvarında insiyatif MDD etkisindeki gençlik liderleriyle Avcıoğlu etkisindeki sol Kemalist yapılanmanın elinde toplanmıştır. Bu iki kesim arasında en azından bir dirsek temasının olduğu su götürmez. Yakınlaşmayı mümkün kılan beklentiler ise her bir kesim için farklı farklıdır. Avcıoğlu açısından militan gençlik hareketinin politik zeminde yarattığı kaynaşma hali sol askeri darbenin psikolojik şartlarının oluşmasında işlevsel bir rol oynamaktadır. Gençlik hareketinin dinamik desteği aynı zamanda darbe sonrasında uygulamaya sokulacak, başlangıçta zorlu şartlarda ilerleyecek devrimci politikaların tutunması için de önemlidir. Militan gençlik hareketi ise cumhuriyetin kurucu ideolojisi Kemalizme zaten sempatiyle yaklaşmaktadır. Modernleşmeci, laik, ulusal bağımsızlıkçı gelenekle aynı kökü paylaştığına dair güçlü duygulara sahiptir. Hatta gençliğin sıklıkla dile getirdiği “Kahrolsun ABD Emperyalizmi” “ ABD Defol” “ Tam Bağımsız Gerçekten Demokratik Türkiye” sloganları sınıfsal(sosyalist) bir itirazdan ziyade Türkiye’nin uluslararası ilişkilerdeki bağımlı, aşağı konumuna ulusal bağımsızlıkçı bir itirazı dillendirir gibidir. Gençlik liderleri zamanla yeni yayınlar ve çevirirler yoluyla sosyalist literatüre aşina oldukça itirazlarının mantıksal sonuçlarını izleyerek söylemlerini daha sınıfsal bir forma büründürmüşler ama itirazlarının özü, yani Türkiye’nin bağlı, aşağı konumuna duydukları tepki her zaman ağır basmış ve bu duyguları paylaştığını varsaydıkları tüm toplumsal kesimleri çıkarları sosyalizmle bağdaşsın bağdaşmasın kendi mücadelelerinin müttefiki saymışlardır. Bu duygu ve düşüncelerle Kemalist sivil, asker bürokrasiye yaklaşmışlar, bu kesimler nezdinde de benzer sempatiyle karşılanmışlardır. Yine de önemli gençlik liderleri, sol askeri cuntaya tabi örgütsel bir hiyerarşinin parçası olmayı kabullenmemişlerdir. Bunda, toplumsal


YENİDEN DEVRİM / 6

26

mücadelenin geneli içinde gençlik mücadelesinin öne çıkmasıyla birlikte gençlik liderlerinin devrimci bir kalkışmanın önderliğini esasında kendilerinin hakettiğini düşünmelerinin önemli payı vardır ama daha önemlisi, sol bir darbe adına da olsa, mevcut devlet mekanizmasının asli bileşenleri ordu vb. kurumlarda kümelenmiş unsurlara tabi bir ilişkinin sosyalist açıdan meşru gözükmemesidir. Gençlik liderleri sosyalist teoriye vakıf oldukça araya mesafe koyma arzusu zamanla daha güçlenmiştir. Nitekim aynı gerekçeyle Mihri Belli, Doğu Perinçek gibi sol cuntayla gençlik hareketi arasında aracı rolüne soyunan önemli isimlerinde etkisinden uzaklaşarak, kendi liderliklerini merkez alan farklı örgütsel yapılar meydana getirmişlerdir. 9 Mart 1971’ de sol askeri cuntanın darbe girişimi gündeme geldiğinde, gençlik liderleri bu girişimin kurumsal, hiyerarşik yapılanması içinde gözükmezler ama önce kendilerini koruma içgüdüsüyle, sonra da darbe sayesinde mevcut politik dengede gerçekleşebilecek bir kırılmayı derinleştirip güç toplamak ve süreci daha radikal bir çizgiye doğru zorlamak amacıyla darbe girişimini el altından desteklerler. Burada darbe yaklaşırken gençlik mücadelesinin aniden silahlı eylemci bir çizgiye yönelişinin üzerinde biraz durmamız gerekir. Bu önemli ölçüde sosyalist gençlik hareketinin kendi içsel dinamiklerinin, içinden geçilen tarihsel sürecin yarattığı etkileşimlerin sonucudur. Ancak ordu içinde güçlü bir sol örgütlenmenin varlığına duyulan güven sol örgütlere en azından silahlı mücadeleden kısa sürede sonuç alınabileceği duygusunu vermiştir.Yani sol cuntanın burada doğrudan bir yönlendirmesi tespit edilememişse de varlığıyla teşvik edici bir rol oynadığı açıktır. Başlangıçta sivil, asker Kemalistlerin en azından bir bölümü de bu eylem çizgisini darbenin koşullarını olgunlaştıracağı gerekçesiyle desteklemişlerdir. Sol darbe girişiminin başarısızlığa uğrayıp, ordu içinde ki Amerikancı yapılanmanın 12 Mart 1971 karşı darbesiyle duruma hakim olmasından sonra tablo tümüyle değişir. Silahlı eylemlerin sürmesi bu kez Kemalist kadroların devlet yapılanmasında tasfiyesini hızlandırıcı bir etkide bulunur. Bu aşamada Kemalistler artan ölçüde silahlı eylemlere tavır koymuş ama sürecin önü alınamamış, eylemler devam etmiş ve özellikle İsrail Başkonsolosu Elrom’un kaçırılıp öldürülmesinden sonra ilan edilen sıkıyönetimle birlikte hem Kemalistlerin hem de sol örgütlenmelerin tasfiyesi hızlanarak sürmüştür.

70’li yıllar…. 12 Mart darbesi, sosyalist solun millici varsaydığı toplumsal kesimlere yönelik umut ve beklentilerinin de sonunu getirmiştir. Emperyalist açık işgal koşullarında mümkün olabilecek millici ittifakların, ancak o koşullarda makul sayılabilecek psikolojik, düşünsel yakınlaşmaların 60’ların Türkiye’sine tam oturmadığı çabuk anlaşılmıştır. Ayrıca, ulusal bağımsızlıkçı Kemalist unsurların devlet bürokrasisinin içinde önemli bir yer tutmadığı, gücünün


EMPERYALİZM KARŞISINDA TAVIR

27

abartıldığı, daha önemlisi, bu kesimlerin bile, politik kutuplaşma derinleşip çatışmalı bir hal aldığında azımsanmayacak ölçüde tercihlerini sistemden yana kullandığı ortaya çıkmıştır. Benzer bir gelişme Milli Burjuvazi konusunda da yaşanır. Türkiye’de kapitalizmin gelişiminin dışa bağımlı niteliğinden ötürü, anti-emperyalizm ekseninde sol hareketin yanında yer alabilecek milli bir burjuva sınıfının oluşmadığı görülür. Bundan böyle anti-emperyalizm, burjuvazi ve Kemalist bürokrasiye devrimci sınıflar mevzilenmesinin kapılarını açamayacaktır. 70’li yılların devrim formülasyonları bu kesimlerin toplumsal mücadelede oynayabilecekleri olumlu rolleri iyice işlevsizleştirecek bir muhtevaya bürünürler. Devrimin dayanacağı ve karşı çıkacağı sınıflar kompozisyonu, izleyeceği rota vb. üzerine tartışmalar hala sürmektedir ancak bu tartışmada taraflar hangi pozisyonu alırsa alsın, zamanla emekçi sınıf ve katmanlar küçük burjuva ya da yukarı katmanlara göre, sosyalist talepler burjuva demokratik taleplere göre giderek önem kazanır. Bunda elbette kapitalistleşme sürecinin daha da mesafe almasının payı vardır. 70’lerin sosyalist hareketinin mevcut sistem karşısında, sistemin ordu dahil tüm resmi kurumları karşısında ve ideolojik söylemi Kemalizm karşısında takındığı sert eleştirel tutumu güdüleyen bir başka etken de devrimci mücadelenin içinde geliştiği şartlardır. 12 Mart sonrasının baskıcı uygulamalarına karşın solun kısa bir duraksamanın ardından tekrar yükseliş eğilimine girmesi, bu eğilimin gerek toplumsal zeminde artan hareketlilikte, gerekse toplum tarafından solda algılanan partinin CHP’nin seçim başarılarında gözle görülür hale gelmesi, iktidar bloğunu geçmişten daha farklı önlemler almaya itmiştir. Bu önlemlerin başlıcası para-militer faşist organizasyonun devreye sokulmasıdır. MHP ve yan kuruluşu Ülkü Ocakları odaklı sivil faşist organizasyonun gerçekleştirdiği saldırı ve katliamlar nedeniyle Türkiye’de politik kutuplaşma kısa sürede bir iç savaş doğrultusunda derinleşmeye başlamıştır. İç savaş şartları içinde solun tam karşısına yerleştirdiği öncelikle iç düşmandır. 60’ların millici, ulusal bağımsızlıkçı sloganları yerlerini “kahrolsun faşizm”, “kahrolsun faşist diktatörlük”, “katil oligarşi” vb. türden iç çatışmanın derinleştiğine, gözlerin bu çatışmaya odaklandığına işaret eden sloganlara bırakarak yavaş yavaş sahneden çekilirler. Faşistlere duyulan tepki onların söylemlerinin parçası olan kavram ve simgelerin bütününe yönelir. Milliyetçi söylemi çağrıştırdıkları ölçüde 60’ların millici kavram ve simgelerine “vatan”, “bayrak” vb. lerine, hatta “milli” kavramının doğrudan kendisine karşı bir soğukluk baş gösterir. Aynı soğukluk Kemalizm konusunda da geçerlidir. 12 Mart sonrasında anti-emperyalist, bağımsızlıkçı özü iyice silikleşen Kemalizm, muhafazakar


28

YENİDEN DEVRİM / 6

söylemden devşirilmiş kavramlarla harmanlanarak, esnetip genişletilerek, emperyalizme bağımlı, baskıcı bir rejimin kendisini meşrulaştırdığı ideolojik bir araca dönüştürülür. Kemalizme ait kavram, simge ve ritüellerin bu amaçla kullanılması önceleri solun tepkisini çekmiş ama tepki yalnızca bu kullanım tarzına bir itirazla sınırlı kalmamış zamanla Kemalizmin kendisine, cumhuriyetin kurucu ideolojisi niteliğiyle taşıdığı asli özelliklere yönelmiştir. 60’lı yıllarda eleştirel bir gözle bakanların bile olumlu bazı göndermelerde bulunduğu Kemalizm yeni dönemde sol içi tartışmalarda birçok grubun muarızlarını suçlamak için kullandığı olumsuz bir sıfata dönüşür. Anlaşılacağı üzere, önceki dönemde geçerli “milli” kavramı ve çağrıştırdığı anlamlar 70’lerde solun duygusal-düşünsel ikliminde kendilerine pek bir yer bulamazlar. Hiç şüphesiz onlar da selefleri kadar anti-emperyalisttirler ama tepkilerini, akıl yürütmelerini, ittifak arayışlarını belirleyen hareket noktası anti-emperyalizm değil, anti-faşizmdir. Bu bir ölçüde SD’cilerin 60’lı yıllarda sosyalizm mücadelesiyle anti-emperyalizm arasında kurdukları türevsel ilişkiyi andırır. Anti-faşist mücadelenin anti-emperyalizmi zaten içerdiği düşünülür. Daha doğrusu emperyalizme bağlılığın ürettiği faşizan yönetim ilkeleri ve faşist saldırganlığa karşı mücadelenin, emperyalizmin açık işgaline uğramamış bizim gibi ülkelerde emperyalizme karşı mücadelenin büründüğü zorunlu biçim olduğu düşünülür. Vurgunun anti-emperyalizmden anti-faşizme kaymasıyla tıpkı SD tezinde olduğu gibi ordu vb. kurumlarla ittifak arayışı gayri meşrulaşır, bunlar artık faşizan yönetim ilkelerinin uygulayıcıları olarak karşı saflara yerleştirilirler. Bu anlamda müttefik sınıf ve katmanlar yelpazesinde bir daralma yaşanır ama yine de, anti faşizm, SD’cilerin sosyalist ekseninden daha geniş bir ittifaklar zemini sunmuştur. Sosyalizmin devrim mücadelesinin hem tek hedefi hem de güncel belirleyicisi olma rolünü üstlendiği SD tezinde müttefik sınıflar yelpazesi sosyalizmde çıkarı bulunan sınıflara, yalnızca onlara dek devrolmuşken, anti-faşizm, faşist saldırganlığa tepki duyan bütün toplumsal kesimleri devrimci saflara çağırır. Kısacası devrim cephesi antifaşizm ekseninde faşizme karşı direniş talebini dillendiren bütün kesimlere yayılarak, bu daralma telafi edilir. Kemalistlere de anti-faşist cephenin bir unsuru olma imkanı böylece tanınır; yani kemalistler geçmişte resmi devlet yapısının bir parçası olarak, bu statüleriyle birlikte anti-emperyalist cephenin bir unsuru sayılırken şimdi artık, statülerinden sıyrılmış biçimde yalnızca faşizme karşı mücadelede varoldukları ölçüde anti-faşist cephede kendilerine yer bulabilirler. Sonuç olarak, 60’lı yıllarla kıyaslayarak ifade edersek 70’lerin devrimcileri önceki dönemin devrimcilerinin ancak açık emperyalist işgal durumunda makul ve mümkün sayılabilecek ittifak arayışlarından arınmış bir anti-emperyalizmi benimsemişlerdir. Bu açıdan daha olgun bir duruşa sahiptirler. “Milli” kavramına, kemalizme, onun kod ve simgelerine karşı ise her iki dönemde ters yönlerde olmak üzere abartılı bir tutumun hakim olduğu söylenebilir.


EMPERYALİZM KARŞISINDA TAVIR

29

80’li yıllar Türkiye solunun tarihine ilişkin buraya kadar olan anlatımlarımız belli bazı eleştirileri içerse de solun emperyalizme karşı söylem ve tutumda 80’li yıllara değin esas itibariyle sağlam bir çizgide durduğunu söyleyebiliriz. Anti emperyalist vurgunun diğer bütün meselelere baskın geldiği bazı özel konjoktörler kısmi savrulmalara yol açmış ama solun ana gövdesi sosyalizmin sınırları dışına taşan tutum ve davranışları kalıcılaştırmamış, bunların genelleşmesini engelleyecek bir refleksi hemen her zaman gösterebilmiştir. 12 Eylül darbesi bu açıdan milat özelliği taşır; darbeyi takip eden dönemde yukarıdaki tablo köklü biçimde değişir. 80’li yıllardan günümüze Türkiye solu bir uçtan diğer uca savrulmaların girdabına sürüklenerek kendi geleneğinden kopuşa geçecektir. Türkiye solu üzerinde yıkıcı sonuçlara yol açan 12 Eylül darbesinin zamanlaması, kapsamı ve gelişimi ABD emperyalizminin Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafyanın geneline yönelik taleplerince belirlenmiştir. Türkiye’de tarihinin en örgütlü seviyesine ulaşan sol hareketin önünün kesilmesi, sonradan daha açık biçimde anlaşıldığı üzere, bu taleplerin ancak sınırlı bir parçasını teşkil eder. Darbenin gerçekleştiği tarihsel koşullara dönersek; 80’li yıllar, 70’lerin başında art arda meydana gelen Vietnam yenilgisi, OPEC krizi, doların çöküşü, vb. tarihsel olaylar neticesinde hegonomik konumu sarsılan ABD’nin kendini toparlayıp tekrar atağa geçtiği yıllardır. Nitekim, krizin derinleştiği konjoktürde, “Amerikan halkına ABD’nin artık sanıldığı kadar güçlü bir devlet olmadığına anlatmak ve onları bu gerçeğe alıştırmak üzere” iktidara gelen Başkan Carter yeni dönemde yerini, ABD hegomonyasını daha güçlü biçimde tesis etmek üzere iktidara talip olan Reagan’a bırakarak sahneden çekilir. Daha henüz Carter yönetimi sona ermeden güncelleşip Reagan tarafından agresif biçimde takip edilen yeni dönem politikalarının ilk adımı ekonomik düzenlemelere ilişkindir ve yaşanan krizlerin kapitalist-emperyalist merkezlerde yarattığı tahribatı gidermek amacıyla çevre ülkeleri krizlerin yükünü üstlenebilecekleri tarzda yeniden yapılandırmayı hedefler. Bu politika 24 Ocak 1980 kararlarıyla Türkiye’de karşılığını bulmuş ve ancak 12 Eylül darbesiyle birlikte tam olarak uygulanabilmiştir. ABD’nin bölgeye ilişkin ideolojik-politik tedbirleri ise iki önemli tarihsel olayın baskısı altında şekillenir. İlki, Afganistan’ın SSCB tarafından işgalidir ki, bu işgal ABD tarafından, SSCB’yi “sıcak denizlere” yaklaştıracak stratejik bir hamle olarak algılanmıştır. İkincisi ise İran’da gerçekleşen İslam devrimidir; kısa sürede ABD karşıtı radikal bir çizgiye evrilmiştir. İşte, SSCB’nin yayılmasının önüne set çekecek ama İran’daki gibi anti-amerikan rotaya yönelmeyecek uyumlu bir İslam kuşağının meydana getirilmesi projesi


30

YENİDEN DEVRİM / 6

bu koşulların ürünüdür ve 12 Eylül rejimi bu emperyalist talebi de yerine getirmiştir. Emperyalist çıkarları bariz biçimde temsile soyunan darbeci yönetimin bütün bu talepleri yerine getirmesi baskıcı politikaları geçmiş darbelerle kıyaslanamayacak bir sertlikle ve uzun bir süre boyunca uygulamada tutmasıyla mümkün olabilmiştir. Sivil faşist saldırıların artık yürürlükten kalktığı bu dönemde Türkiye solu, bütünüyle resmi devlet aygıtının “iç tehdit” algılamasına göre şekillendirilmiş güvenlik mekanizmalarının saldırılarıyla karşı karşıya kalmış; gözaltı ve tutuklamaların, cezaevleri, işkenceler, faili meçhuller ve idamların biteviye güncelliğini koruduğu bu uzun dönemin nihayetinde ucu toplumsal tecrite uzanan ağır bir yenilgiye uğramıştır. Türkiye solunun 80’li yıllarda içinde bulunduğu ağır yaşam koşulları göz önüne alındığında, verili devlet aygıtına duyduğu tepkiyi anlamak zor olmasa gerek; ancak burada çelişik kalan 12 Eylül rejiminin çıkarlarını temsile soyunduğu asli kesimlerin, başta bütün bunların müsebbibi emperyalizmin ve ülkedeki egemen sermaye sınıfının zamanla bu nefretin nesnesi olmaktan çıkmalarıdır. Bütün bu kesimlerin sol algıdaki olumsuz görüntüleri zamanla iyice silikleşmiş, emperyalist-kapitalist talepleri burjuva demokratik alana taşıyan merkez sağ partiler eleştiriden azade kılınmaya başlanmış ve solun hedef aldığı karşı güçler cephesi neredeyse sivil-asker bürokrasinin sınırlarına dek daralmıştır. Elbette bunda, merkez sağ partilerin, hatta doğrudan sermaye sınıfının belli bir aşamadan sonra 12 Eylül rejiminin kimi uygulamalarına karşı eleştiriler bir tavır takınmalarının rolü vardır. Benzer biçimde, AB ülkelerinin gözaltı, tutuklama ve yargılama koşullarına, idamlara yönelik itirazları, itirazların uygulamaları hafifletici sonuçlar doğurması, yurtdışına çıkanların AB ülkelerinde kolayca mülteci statüsü edinebilmeleri solun bu ülkelere yönelik geliştirdiği hayırhah duyguları sürekli beslemiştir. Resmi devlet aygıtının, daha da sınırlarsak devletin güvenlik mekanizmalarının ana çelişkinin diğer ucuna, karşı cepheye yerleştiği ve resmi politikalarla çelişen hemen her kesimin, bu arada kimi emperyalist aktörlerin de düşmanımın düşmanı dostumdur mantığıyla solla olan meselelerine bakılmaksızın müttefikler safına kabul gördüğü bu anlayış, kabul etmek gerekirki marazileşmiş bir ruh haline karşılık düşmektedir. Bir zamanların saygın mücadele örgütü DİSK’in TÜSİAD’a karşı, bazı sol çevrelerin sağ partilere, örneğin AKP’ye karşı tutumunda ve yine, solda muteber hale gelen sıkı AB’ci tutumda kolayca izleyebileceğimiz üzere bugüne dek artan bir yoğunlukla taşınmıştır. Emeğin sermaye karşısında, ulusal bağımsızlığın emperyalizm karşısında iddia ve taleplerinden rücu ettiği ve köklü eleştiriler yöneltme yeteneğini kaybettiği bu eğilim günümüzde en uç biçimiyle II. Cumhuriyetçi çevrelerce temsil edilmektedir.


EMPERYALİZM KARŞISINDA TAVIR

31

Karşıt eğilim… 80’li yıllar yukarıda özetlediğimiz eğilimlere zıt yönde uçlaşan millici, hatta saf milliyetçi diyebileceğimiz eğilimlere kaynaklık etmesi açısından da mimbit bir dönemdir. Dönemin başlangıcında kürt hareketinin 12 Eylül rejiminin uygulamalarının da etkisiyle iyice ayrılıkçı bir çizgiye oturarak bu hat üzerinden güç toplaması türk solunda benzeri bir savrulmayı tetikleyecektir. 90’lı yıllarda SSCB’nin çöküşünün ardından bölgenin siyasi haritasında meydana gelen köklü değişiklikler ve ABD’nin Irak’ı işgali sonrasında ortaya çıkan yeni dinamikler türk milliyetçiliği nezdinde Turan haritalarına, kürt milliyetçiliği nezdinde Birleşik Kürdistan haritalarına işlerlik kazandırarak ülkedeki etnik kutuplaşmayı derinleştirici etkilerde bulunmuşlardır. Günümüzde ABD’nin, içinde bulunduğumuz coğrafyaya yönelik niyet ve tasarrufları belirginleştikçe, ABD menşeili Sevr!i çağrıştıran bölünmüş Türkiye haritaları ortalığa saçıldıkça solun bazı kesimlerinde ülkenin bölüneceğine dair kaygılar daha da depresifleşmiş ve ordu dahil devletin güvenlik yapılanmalarıyla bir ittifak arayışı alttan alta ifade edilir olmuştur. Bu arayışı destekleyen bir diğer gelişme siyasi islamın Türkiye’de AKP aracılığıyla iktidara taşınmasıdır. Apaçık bir emperyalist proje (ılımlı İslam) dahilinde devlette baskın hale gelen siyasi islamın solun yaşamsal bulduğu seküler alanı daraltıcı faaliyetlerinin giderek yoğunlaşması rejime soldan muhalefet eden kimi çevreleri hiç olmazsa bu konuda ABD’yle çeliştiği ve laikliği koruyabilecek yegane örgütlü güç olduğu gerekçesiyle orduya yaklaştırmaktadır. Türkiye solunun geçmişine ilişkin istisnai örnekleri dışarıda tutarsak bu iki zıt eğilimin, yani resmi devlet politikalarına duyduğu tepkiyle emperyalist projelerden medet uman ya da tersi biçimde emperyalist projelere duyduğu tepkiyle devlet aygıtının en şoven unsurlarıyla ittifak arayışına girişen uç yaklaşımların güç toplaması esas itibariyle 80’ler sonrasına ait bir gelişmedir ve bir ölçüde solun o dönemde içinde bulunduğu zorlu koşullarla ilgilidir. Bir ölçüde diyoruz, çünkü bugün gelinen noktada uç eğilimlerin güç kazanmanın ötesine geçerek solun geneli üzerinde hegonomik bir konuma erişmeleri yalnızca ülkemize ilişkin tarihsel süreçlerle açıklanamaz.Burada “dışsal” bir gelişmenin, reel sosyalist rejimlerin çöküşüyle sonuçlanan olaylar zincirinin başat bir rol oynadığını kabul etmek gerekir. 90’lı yılların başında patlak veren ve sosyalist düşünceyi çözülmeye uğratan olaylar 80’li yılların ağır yaşam koşullarına eklemlenerek Türkiye solunun geleneksel refleksleri üzerinde yıkıcı sonuçlar üretmişlerdir.

Paradigmanın dağılması….. Sosyalizm, emek-sermaye çelişkisini kendine merkez kılan, diğer tüm toplumsal, iktisadi meselelerin bu eksen dolayımıyla bir anlam kazandığı bütüncül bir teorik yapıydı ve sosyalistler açısından, günlük yaşantının kaotik


32

YENİDEN DEVRİM / 6

görünümünü berraklaştırıp katagorize ederek bir forma sokan, böylece olup bitenlerin anlaşılmasına, yorumlanmasına, müdahale tarzına bir farklılık, ayrıcalık katan kurumsal bir çerçeve, bir paradigma işlevini görüyordu. Sosyalizmin, emperyalist-kapitalist sistemle çelişen hemen tüm toplumsal, politik aktörleri kendi merkezine doğru eğen güçlü söylemi, şüphesiz ki, 20.yüz yılın başat muhalif söylemiydi. Ancak, teorik ekseni oluşturan emek-sermaye çelişkisinin ve özel konjoktürlerde onu baş çelişki sıfatıyla ikame eden emperyalizm ezilen ulus çelişkisinin sosyalist mücadele pratiğinin terihsel uygulayıcıları nezdinde diğer bütün çelişkileri baskılayıcı bir role bürünmesi, etnik- kültürel haklar, özgürlükler, demokrasi, kadın hakları vb. konularda yaşanan çelişkilerin ertelemeci bir tarzla ele alınması, önemsizleştirilmesi nihayetinde sürecin tıkanmasına ve reel sosyalist rejimlerle sonlanmasına yol açmıştır. Reel sosyalist rejimlerin çöküşüyle birlikte, kendini bu rejimlerden sorumlu tutan suçluluk duygusunu da içeren tepkisel bir tutumun sola hakim olduğu görülmektedir. Yaşanan sorunlar sosyalist teorinin sınırları dahilinde gerçekleşecek özeleştirel bir tartışma aracılığıyla aşılamamıştır. Sosyalist paradigma zihinlerde çözülmeye uğramış temel kavramlar emeksermaye, emperyalizm belleklerde unutulmaya terkedilmiş, bunların yerine “demokrasi”, “etnik-kültürel haklar”, ”kadın hakları” vb. kavram ve sorunlar temel kavramlardan ve birbirlerinden bağımsızlaşarak tek başlarına ve bu yalıtılmış halleriyle kavrayışın ve eylemliliğine merkezine oturmuştur. Solun bugün içine sürüklendiği biteviye uçlara savrulma hali çözümüne soyunduğu politik, toplumsal meseleleri güçlü bir temele bağlayamamasından kaynaklanmaktadır. Sosyalist paradigmayı ikame edeceği düşünülen kavramlarla ve yalnızca bu kavramların işaret ettiği sorunlarla sınırlanmış bakış açıları ancak tekil, sadece taktik içeren, strateji yoksunu tavır alışlara olanak tanımakta ve sol içine çekildiği bu zihinsel çemberlerde emperyalistkapitalist sistemin total saldırısına yanıt üretememektedir. Hatta çoğu kez, zihinsel süreçlerde yaşanan bu post-modern daralma solu, emperyalistkapitalist sistemin kendini yeniden üretiminin nesnesi haline getirmektedir. Örneğin solun “demokrasi” konusundaki tutumunu ele alalım. Sorunlara yalnızca demokrasi açısından yaklaşıp ona neredeyse sosyalist paradigma işlevi yükleyenler Türkiye’de olup bitenler karşısında tek bir soruyla ilgilendiler: “Bütün bunlar demokrasiye uygun mu, değil mi?..” temel çelişkilerden soyutlanmış, başka sorularla zenginleştirilmemiş, bu basit soruyla formatlanmış toplumlar daha dün yakın coğrafyamızda renkli devrimlerle emperyal çıkarların içine çekilmişlerdi. Yine de solun azımsanamayacak bir oranı bütün bunları unutarak, seçimlerin hemen öncesinde önüne uzatılan “Darbe mi, demokrasi mi?” ikilemini kolayca benimseyerek, Darbeye (!) karşı demokrasiden yana, daha doğrusu AKP’nin demokratik bir partiymiş gibi meşrulaştırılmasından


EMPERYALİZM KARŞISINDA TAVIR

33

yana tavır koydu. Bizler AKP’ye “demokratik” sıfatını kolayca bağışlarken başbakanları emperyalist bir projenin, BOP’un eşbaşkanı olduğunu çoktan duyurmuştu. Yaşadığımız bu örnek bile demokrasinin, daha kapsamlı, bütünü gören bir bakış açısıyla ele alınmamışsa yalıtılmış içi boşaltılmış haliyle emperyalist stratejilerin önünü açan bir anahtar işlevini kolayca üstlenebileceğini yeteri açıklıkta ortaya koymuştur.Üstelik bugün emperyalist niyetleri her zamankinden tehlikeli kılan farklı bir konjoktörün içinde bulunduğumuz gözden kaçırılmamalıdır. ABD emperyalizmi karşıt sistemler arasındaki denge halinin geçmişte üzerinde yarattığı baskıdan ve yine, emperyalist-kapitalist sistemin kendi iç hegonomik yapısının bir gereği olarak eskiden başvurmak zorunda kaldığı uzlaşma arayışlarının kısıtlayıcı etkisinden azade bir görüntüde dünyayı tüm sonuçlarını henüz kestiremediğimiz kaotik gelişmelerin içine doğru hızla sürüklemektedir. Yaşanan sürecin emperyal aktörler arasında gerçekleşecek insanlığın felaketi anlamına gelen çatışmalı rekabet koşullarına doğru mu uzanacağı yoksa yeni bir denge haliyle mi sonuçlanacağı henüz belirsizdir. Ki bu denge halinin insanlığın kadim sorunlarına, eşitlik, özgürlük, adalet taleplerine derman olmadığı ve özellikle bizim gibi orta boy ülkeler üzerinde muazzam baskılanmalara yol açtığı geçmiş tarihsel deneylerle ortadadır. Zincirinden boşalmış emperyalist saldırganlık gelip kapımıza dayanmışken ne demokrasi adına ne de başka her hangi bir şey adına emperyalist stratejileri görmezlikten gelemeyiz; emperyalizm var oldukça anti-emperyalizm solun tutum ve davranışlarını güdüleyen önemli parametrelerden biri olmaya devam etmelidir. Elbette anti-emperyalizm tersi yönde savrulmalara da zemin hazırlamamalıdır. Anti-emperyalizm emek-sermaye bağlamından kopuk biçimde politikalarının merkezine yerleştiren yaklaşımların emperyalist açık işgal altında meşru sayılabilecek ittifakları bugünden zorlamaları bu türden savrulmalara örnek gösterilebilir. Mevcut egemen sermaye ilişkilerinin muhafaza ve bekasından sorumlu, asli görevi bu olan militer yapılarla girişilen ittifaklar hemen her zaman sol adına önemli riskleri beraberinde getirmiştir. Solun hem evrensel pratiği hem de ülkemiz pratiği buna ilişkin derslerle doludur. Nitekim 60’ların millici anlayışları bu sorunları ve doğurduğu sonuçları olanca ağırlığıyla yaşamışlardır. Kaldı ki o dönemde solun muhatabı cumhuriyetin kuruluş sürecinin bağımsızlıkçı ruhunu azalan ölçülerde de olsa kendinde taşıyan Kemalist yapılanmalardı. Aynı yapılanma çağın muteber muhalif söylemi sosyalizmin de etkisi altındaydı. Sosyalizme iade-i itibarın henüz tam anlamıyla gerçekleşmediği günümüzde böylesi bir yakınlaşma solun kendi etki alanında tuttuğu toplumsal kesimleri doğrudan doğruya hakim milliyetçi söylemin, saf şovenizmin hegonomik etkisine açık hale getirecektir. Nitekim kimi örneklerde yaşadığımız tam da budur.


Söyleşi...Selen Özçelik

EMPERYALİZM, TÜRKİYE VE SOL KORKUT BORATAV

Dünya uzun zamandır neo-liberal dönüşüm içerisinde yeniden şekilleniyor, bu değişimin temel nitelikleri ve yönelimleri neler? Bu tür bir tartışmanın başlangıç noktası olarak İkinci Dünya Savaşı’ni izleyen 30 küsur yıllık döneme bakmak lazım. Bu dönem, metropol ülkelerin egemen sınıfları ile işçi sınıfları arasındaki ilişkilerin yeni bir düzenleme biçimine dönüşmesi ile başlamıştır. Bu döneme “kapitalizmin altın çağı” diyenler de var. “Altın çağ” nitelendirmesi, çalışan sınıfların kapitalizmden elde ettiği önemli ödünlerle ve buna rağmen hızlı bir büyümenin gerçekleşmesiyle ilgilidir. Elbette bu sürecin evveliyatı da vardır. Yani 19. yy.ın içine kadar uzanan ve büyük sınıf mücadelelerinin ürünü olan kazanımlar da vardı. 1945 sonrasında bu doğrultudaki dönüşümler hızlandı. Bu tarihte, ortaya bir başka olgu daha çıkmıştı: Sovyetler Birliği savaşın bir galibi olarak dünya siyasetine ağırlığını koydu ve Avrupa’nın önemli bir bölümü ve giderek de uzak doğuda Çin ve daha sonra Vietnam gibi ülkeler sosyalizm diye anılan farklı bir düzenin içine girdiler. Dolayısıyla işçi sınıflarının savaş sonunda ‘eski dünyayı istemiyoruz’ diye özetlenebilecek tepkisine, halk katmanları için bir başka sistem seçeneğinin ortaya çıkması da eklendi. Bu değişik etkenler sonunda 1945’i izleyen otuz küsür yıl boyunca kapitalizm geçmişinde şahit olmadığı boyutlarda bir sınıflar arası uzlaşma konumuna girdi. Batı kapitalizminde bu, bazı ülkelerde komünist partilerin, ama büyük çoğunluğuyla sosyal demokrat ya da sosyalist partilerin siyasete koydukları ağırlıklarla belirlendi. 30 yılı aşan bir süre boyunca tam çalışmaya yaklaşmak, ikinci olarak ‘refah devleti’ denen, sosyal güvenlik sistemleri, eğitim-sağlık alanlarında çalışan sınıfların çok önemli kazanımları söz konusudur.


36

YENİDEN DEVRİM / 6

Bunlara, metropol ile çevre ülkeler arası ilişkilerin de göreli olarak yumuşaması da eklenebilir. Siyasi bağımsızlıklara yol açan süreçlerin sonunda çevre ülkeler, bağlantısızlar hareketinin de katkısıyla uluslararası siyasette güç kazandılar. 1970’li yılların ortalarına doğru petrol ihracatçılarının yaptığı fiyat darbesi, üçüncü dünya ülkelerine de cesaret verdi. Sadece siyaset arenasında değil, uluslararası iktisat ilişkilerinde de farklı bir pazarlık sürecini başlattılar. 1970’li yılların aşağı yukarı ortalarında, üçüncü dünya ülkelerinden kaynaklanan ve ‘yeni uluslararası ekonomik düzen’ diye anılan bir çağrı ve talepler kümesi gündeme gelmişti. Uluslararası ekonomik ilişkilerdeki adaletsizliklerin giderilmesi; bu arada hammadde ihracatçılarıyla sanayi ürünü ihracatçıları arasındaki eşitsiz ilişkilerin sorgulanması; dış ticaret hadlerinin sistematik olarak üçüncü dünya aleyhine dönüşmesini ve ham madde fiyatlarındaki dalgalanmaları hafifletecek düzenlemeler; çokuluslu şirketlerin sınırsız hâkimiyetine fren konması; teknoloji transferinin kolaylaştırılması; uluslararası para sisteminin azgelişmişler aleyhine yarattığı çarpıklıklarının düzeltilmesi gibi öneriler gündeme geldi; uluslararası forumlarda müzakere edilir oldu. Böylece adeta emperyalizmin tüm işleyiş mekanizmaları sorgulandı; tartışma konusuna dönüştü. Esasen bu dönem metropol ve çevre ülkeleri arasındaki ekonomik ilişkilerin çok sert olmadığı bir dönem söz konusuydu. Uluslararası Keynesçilik diye de anılan düzenlemeye göre; üçüncü dünya ülkeleri sanayileşmeye yönelirler, sanayileşme dış açık vermelerine yol açar, bu dış açığın finansmanı Batıdan gelen sermeye girişleriyle sağlanır ama bu sermaye girişleri çok maliyeti değildir; faizler düşük ve ödünlüdür. Tabii, bu son özelliğin arkasında Sovyetler Birliği’nin üçüncü dünya ülkeleri için bir alternatif yardım, teknoloji ve kaynak aktarımı odağı olmasının da katkısı olmuştur. Metropol içi, metropol-çevre ilişkileri ile birlikte, çevredeki kapitalizmin içinde dahi belli bir uzlaşma modelinin geçerli olduğunu görüyoruz. İthal ikameci yani iç talebe dönük sanayileşmenin bünyesindeki bazı özellikler bu uzlaşmaya imkân verir. Dış ticaret kontrol altındadır. Sanayi ürünlerinde ihracat öncelik taşımaz. Yeni oluşan sanayi kollarının dış dünyadan gelecek yıkıcı ithalata karşı korunur. Esas olarak iç piyasa için üretim yapıldığı için ücretleri bastırmak sanayi sermayesi için bir varlık-yokluk ekeni haline dönüşmez. Ücretlerin düzeyi ve seyri, bir maliyet öğesi olmasının ötesinde önemli bir talep bileşeni olarak önem taşır. Devlet de önemli bir üreten, denetleyen, yatırım yapan aygıt ise, çevre ülkelerinde emekle sermaye arasındaki gerilimleri yumuşatıcı bir işlev görür. Ben bunun Türkiye’deki düzenleme biçimini ‘popülizm’ diye nitelendiriyorum. Popülizmin başlangıcı 1950’lere gider; ama tam işlerliği 1960 sonrasındadır. Türkiye’de hızlı bir sanayileşme gerçekleşmiş ve gelişmenin nimetlerini gerilim yaratmadan paylaşan bir model geçerli olmuştur.


EMPERYALİZM, TÜRKİYE VE SOL

37

İşte bu üç boyutlu model, 1970li yılların sonunda emperyalist sistemin merkezindeki burjuvazi tarafından sürdürülemez telakki edildi. Neden? Çünkü refah devleti başlığı altında emeğe verilen ödünlerin belli bir noktadan fazla sürmesi halinde, kapitalizmin devrimci sosyalistlerin öngördüğü şekil çökmesi değil; yumuşak bir gidişle sistemin ana kontrol mekanizmalarının egemen sınıfların ellerinden kayıp gideceği algılamasına ulaşıldı. Bu algılamanın erken bir analizini Marksizmle Keynesçilik arasında bir konumda yer alan Polonyalı bir iktisatçı, Mikhal Kalecki, ikinci dünya savaşı içlerinde yapmıştı. Şu teşhisi ortaya koyuyordu: Keynesçi devrim para ve maliye politikaları yoluyla kapitalizmin bünyesinde tam çalışmayı sağlayacak araçları formüle etmiştir. Ve bu yöntemlerin kullanılması önünde teknik engeller artık yoktur. Ne var ki, kapitalistler, tam çalışma ortamının sürekliliğini siyaseten ve sınıf egemenliği açısından hazmedemez. Kalecki, bu analizinde Marx’ın terimlerini kullanmıyor; ama aslında yedek işgücü ordusunun ortadan kalkmasının siyasi anlamda kritik sonuçlar yaratacağını söylemiş oluyor. Bu öngörünün geçerli olduğunu 1970li yılların belli dönemeçlerinde algıladık ve gördük. Her yerde sol veya emekçi sınıflar farklı isimler ve farklı biçimler altında, geleneksel uzlaşma modaliteleri dışında siyasete hakim olma potansiyeli gösterdiler. Mesela İspanya, Portekiz ve Yunanistan’da faşist ve faşizan rejimlerin tasfiyesi sonunda, sosyalist, radikal, Marksist, komünist hareketler birdenbire çok güçlendi; bunları kontrol altında tutmak zorlaştı. İtalya’da komünistler ilk defa iktidarın sınıra geldiler. Bu gerçekleşseydi İtalya’nın egemen sınıfları ve ABD için büyük bir felaket olarak algılanacaktı. Fransa’da 1968 çalkantıları, egemen sınıflar iktidarını çatırdattı. İsveç’te sosyal demokrat parti içinde işletme kârlarının belli bir oranının çalışanlar kolektifine tahsis edilmesini öneren belli bir süre sonunda mülkiyetin adım adım ve fiilen kolektifleşmesiyle sonuçlanabilecek bir model gündeme geldi. ABD’de Vietnam karşıtı mücadele radikalleşti; siyahların saflarında devrimci, anarşist akımlar güçlendi. Yani her ülkede emekçilerden, muhaliflerden gelen talepler, kapitalizmin geleneksel siyasi sınırlarını da zorlayacak özellikler kazanmaya başladı. “Bu gidişata son vermek gerek” bilinci yaygınlaştı. Bu algılamanın bir de arka planı var. Bir grup düşünür öteden beri refah devletinin yanlış olduğunu ileri sürmekteydi. Egemen sınıfların uzun vadeli çıkarlarını düşünme işlevini üstlenmiş olan aydınların bir bölümü, bu “böyle gidemez, baştan hata yapılıyor. Baştan bu işe dur demek lazım” dediler. Schumpeter de, ölümünden önce yaptığı ve 1952’de yayımlanan son konuşmasında bunu vurguluyor, “maalesef sosyalizme gidiyoruz” diyor. Ama devrimci sosyalizm değil, kapitalizmi adım adım içten kemirerek sosyalizme gidiyoruz diyor. Hayek’in öncülük yaptığı bir grup İngiltere’de belli bir çevre oluşturdular bunun fikrî planını geliştirmeye başladılar ve sonunda İngiltere’de Thatcher, arkasından Reagan bu “karşı devrim”i siyasete taşıdılar. Bir yıl sonra, 1981’de ABD ve İngiltere sağa kayarken, Fransa’da Mitterand sosyalist-


38

YENİDEN DEVRİM / 6

komünist partilerin ortak programıyla, örneğin geniş bir sosyalizasyon projesi de içererek iktidara geldi. Fakat artık Thatcher ve Reagan’ın dünyası yerleşiyordu, çok hızlı bir sermaye kaçışıyla Fransa da hizaya geldi. 1980’li yılların başındaki borç krizi, Latin Amerika’dan başlayarak Türkiye de dahil olmak üzere tüm üçüncü dünya ülkelerini hizaya getirdi. IMF ve Dünya Bankası çevre ekonomilerini yönlendirecek yeni işlevler üstlendiler. Ben buna sermayenin sınırsız tahakkümünü kurmak için yapılan bir saldırı diyorum. Bu saldırının şu anda bedelini ödüyoruz. Dar anlamdaki ekonomik boyutu; finans kapitalin güçlenmesi ve sermayenin önündeki ulus devletlerden kaynaklanan tüm engellerin kaldırılması oldu.

Sermayenin sınırsız tahakkümü olarak ifade ettiğiniz bu döneme ilişkin tartışmaların bir yanı da emperyalizm üzerine odaklanmış durumda. Emperyalizm çağının küreselleşmenin yarattığı karşılıklı bağımlılık ilişkileri, merkez-çevre ayrımının ortadan kalmasına paralel olarak ortadan kalktığı iddialarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Emperyalizmin son bulduğu savı, bana göre tamamen yanlış bir teşhistir. Belli dönemlere ilişkin bazı özellikleri vurgulayan emperyalizm tanımlarıyla fazla uğraşmamak lazım. Mesela Lenin’in emperyalizmi tanımlama biçimi, dönemi için doğrudur, bugün de büyük gerçeklik payı taşır. Ama oradaki anlatım tarzının ve vurgulamaların bazı özelliklerinin bugün geçerli olup olmadığını tartışarak bir yere gidemeyiz. Bana göre olay şundan ibarettir: Kapitalist dünya sistemi var mı? Varsa hiyerarşik bir sistem midir; değil midir? Bir insanın hücrelerine diyalektik perspektif girmişse, dünyayı incelerken adeta içgüdüsel olarak çelişkileri araması lazım. Çelişkileri olmayan bir sistem zaten düşünemiyorum. Dolayısıyla dünya kapitalist sistemini kavramak istiyorsak bunun içine nüfuz edip, çelişkileri aramak zorundayız. Çelişki yoksa sistem yoktur zaten. Hayat da yoktur. Dolayısıyla bu sisteme şu soruyla bakacağız: Hiyerarşik özellikler taşıyor mu? Taşıyorsa hiyerarşik ilişkileri hangi terminolojiyle ifade ederiz? Yüz basamaklı bir merdiven gibi mi? Yani kişi başına gelir farklarına göre yapılan bir sıralamayla mı, yoksa sistemin ana öğeleri arasında kritik bir niteliksel fark tanımlayarak mı. Bu niteliksel fark tanımlaması bana göre önemli bir aydınlatıcı işlev görüyor. Farklı terimlerle de olsa metropol ve çevre ayrımının önem taşıdığını düşünüyorum. Şu parantezi açmak şartıyla; arada aşılmaz sınırlar vardır demek yanlıştır. Tarihin uzun seyri içinde metropolden çevreye çevreden metropole geçişler olmuştur ve olacaktır. Arjantin 20. yy başlarında metropole yakın telakki edilen bir ülkeydi. Şimdi bir çevre ülkesi diyebiliriz. Geçen yüzyılın büyük bölümünde bir çevre ülkesi olan Güney Kore, bugün, bir ayağı burada bir ayağı orada özellikler taşıyor. Singapur diye bir kent devleti var. Tesadüfen içinden geçtim ve görünüş olarak bir Avrupa ülkesinden farkı yoktur.


EMPERYALİZM, TÜRKİYE VE SOL

39

Bu niteliksel ayrımın, merkez-çevre kutuplaşmasının içinde emperyalizmin tüm tarihi boyunca geçerli olduğunu düşündüğüm iki temel özellik var. Birincisi sömürü veya artık aktarımı ilişkileri, ikincisi bağımlılık ilişkileri. Bu iki ilişkinin eş zamanlı olarak aynı yönde işleyeceği genellemesi yanlıştır. Bazen bağımlılık gevşer, artık aktarımı artar. Bazen aktarım ters yönde işler; metropolden çevreye kaynak akar, ama bağımlılık ilişkisi yoğunlaşır. İnce nüansları, nicel yansımaları izlemek ve algılamak şartıyla, kutuplaşmış bir sistem olarak emperyalizme bakmak aydınlatıcıdır. Bugünün dünyasını anlamanın farklı bir yolu ve yöntemi olduğunu zannetmiyorum. Zaten bu tür bir ayrımı reddeden akım geleneksel burjuva iktisadıdır. Burjuva iktisadının uluslararası ekonomik ilişkilere bakışı o kadar yetersiz olmuştur ki, sonunda iktisadın bünyesinden “uluslararası politik iktisat” adını alan ayrı bir disiplin kopmuştur. Esas itirazları güç ilişkilerini, yani bağımlılık olgusunu, analizin merkezine koyamadığı için burjuva iktisadının dünyayı kavramaktaki yetersizliği üzerine inşa edilmiştir. Bu tek başına yeterli bir itiraz değildir. Artık aktarımının, sömürü ilişkilerinin de kapsanması gerekir. Bunu da tam olarak, hakkıyla ancak Marksist iktisat araçları kullanırsa anlayabilir. Türkiye ile dünya kapitalist sisteminin metropolü arasındaki ilişkilerin de rakkas şeklinde seyrettiği söylenebilir. Bazı dönemlerde dış dünyadan Türkiye’ye kaynak akar, bu dönemler kural olarak bağımlılık ilişkilerinin arttığı dönemlerdir. Bir noktadan sonra kaynak pompalaması tersine döner. Hem sömürü ilişkileri devam eder. Bazen o dönemlerde bağımlılık ilişkilerini gevşetmeye dönük gerilimler, adımlar veya fırsatlar olabilir. Bu fırsatlar bazen kullanılır; çoğu kez kullanılamaz; ama hikâye böyledir. En vahim dönemler de her iki ilişkinin de aleyhe işlediği konjonktürlerde gerçekleşir. Osmanlı iktisadından bugüne bakın, Türkiye’nin dış dünyayla olan ilişkilerinin nicel bir hesabını yapabildiğimiz her tarihte görüyoruz ki emperyalist sistemin metropolüyle Türkiye ya da Osmanlı arasında sözünü ettiğimiz ikili ilişkiler hep süregelmiştir. Basit bir örnek vereyim, Osmanlı’nın kaderini güzel özetleyen bir Türk özdeyişi vardır: “Asılacaksan İngiliz sicimiyle asıl”. Bunun anlamı şudur: İngiliz sicimi sağlamdır ve ucuzdur. Asılmak istiyorsan gerçekten işini sağlama alırsın ve öbür tarafa hem garantili, hem de ucuza gidersin. Peki İngiliz sicimi niye ucuz, niye sağlam? Sanayi devriminin yarattığı seri imalatın ve 1838’de Osmanlı gümrüklerinin kaldırılmasının sonunda Osmanlı sicim üreticileri tasfiye oldu. Ucuzlayınca ne oldu? Dış ticaret hadleri Türkiye lehine döndü. Yani aynı miktarda buğday ihraç ederek daha çok sanayi ürünü almak mümkün oldu. Bu geçiş süreci içinde kaynak aktarımı emperyalist metropollerden Osmanlı’ya doğru oldu. Bu kaynak aktarımının maliyeti nedir? Sanayinin tasfiyesi nedeniyle bağımlılık ilişkilerinin oluşmasıdır. Ne kadar sürüyor? Osmanlı-İngiltere ticaret ilişkilerinde geleneksel (ham madde ihracı-sanayi ürünü ithaline dayalı) işbölümü kök salınca, dış ticaret hadleri


40

YENİDEN DEVRİM / 6

bu sefer aleyhe dönüyor. Ticaret yoluyla İngiltere’ye artık aktarımı başlıyor. Osmanlı verilerine bakarsanız aşağı yukarı bütün bu dönüşümlerin tarihlerini belirleyebiliyorsunuz. Bu bilinçli bir manipülasyonla mı oluyor? Hayır işin gereği bu. Milyonlarca tarımsal üreticiyle az sayıda sanayi üreticisinin karşı karşıya geldiği piyasa, eşitsiz bir piyasadır ve sistematik olarak o milyonlarca tarım üreticisinin aleyhine işler. Bugünün dünyasında bunun farklı biçimleri farklı üretim tabanları üzerinde işliyor. Tabii ticaretten doğan bu ilişkilere, sermaye hareketlerini, dış borçlanmayı ve sonuçlarını eklemek gerekir.

Bugünün dünyası ve neo-liberal dönüşüm süreci içerisinde Türkiye’nin durumuna ve dönüşümüne göz atarsak, AKP bunun içerisinde bir dönüm noktası mıdır? Yakın geçmişe bakarsak AKP’yi bir dönüm noktası olarak görmüyorum. AKP’nin farklılığı, emek-karşıtı politikalarına rağmen halk tabanının desteğini kazanmasıdır. Diğer bakımdan ise, yakın geçmişte Türkiye’nin dönüm noktası 1998’dir. Türkiye’de popülist dönem 70’li yılların sonunda 12 Eylül ile kapandı. 12 Eylül sermayenin sınırsız tahakkümünü dünya çapına taşıma operasyonunun Türkiye’deki ilk adımıydı. 1988’e kadar da başarılı oldu, askeri rejimin son bulmasına rağmen Özal 12 Eylül’ün sunduğu yasal, kurumsal düzenlemelerden ve solun tasfiye edilmesinden yararlanarak bunu sürdürdü. Ancak 1989’da tabandan dalga dalga gelen işçi sınıfının hareketi ile başlayan ve giderek yaygınlaşan bir halk muhalefeti ile Özal modeli göçtü. 1989-93 yılları arası ANAP’ın iktidardan uzaklaştığı, ve neo-liberalizme reddiye dalgasının gündeme geldiği bir dönemdi. Bu durum 1994 krizi ile bir miktar düzeltildi; ama son bulmadı, 95–96 yılları arasında Türkiye IMF’siz yönetildi. Çeşitli koalisyon hükümetleri ile popülizme yarım yamalak bir dönüş var. Bütün bu koalisyonlar halk sınıflarının ekonomik özlem ve taleplerine karşı kayıtsız kalamıyorlar. Yani 80’de başlayan operasyon tam anlamıyla tamamlanamıyor işte o noktada... İşte bu anlamda sermayenin konumunu daima istikrarsız hale getiren popülist “sapmalar”, külliyen ve temelli tasfiye edilmeliydi. Bu yeni dönemin sloganı, “devlet ekonomiden elini çeksin” oldu. 1998’de IMF ile yeniden ilişki kuruldu.Bu ilişki on yıl boyunca kesintisiz sürmektedir. Özetle, “ekonomik ve sosyal alanlarda farklı hükümetler, tek siyaset...” AKP’nin %47 oy almasının nedeni olarak da görebileceğimiz kırılmanın başlangıcı ise 1989–93 yıllarına aittir. 1988-1989’da patlak veren sınıf mücadelesi, neoliberalizmi reddeden bir sol açılımın mümkün olup olmayacağını son defa gündeme getirdi. SHP 1989’da –yani 12 Eylül’ün karanlığından çıkarken- bütün büyük şehirlerde belediyeleri alıverdi. O tarihlerde SHP’nin karşı karşıya kaldığı temel sorular şunlardı: “Sola açılacak mısın, halk sınıfları ile göbek bağı kuracak mısın; on yıllık neo-liberal dönüşümlere karşı patlak veren halk muhalefetinin belli ölçülerde sözcüsü olacak mısın?” SHP ilk önce


EMPERYALİZM, TÜRKİYE VE SOL

41

halk muhalefetinin rüzgârına yaslandı, ondan yararlandı; ancak kritik karar verme anı geldiğinde tereddüt etti; neo-liberalizme karşı sınıf platformunda mücadele etmekten ürktü. 12 Eylülün baskısı ve şoku altında ezilmiş, yıkılmış olan sosyalist solun tek başına bu işlevi üstlenecek gücü yoktu. Halk sınıflarının sözcülüğünü başkaları alacaktı ve bu boşluğu siyasi İslam doldurdu. Sonuçta hiçbir sosyalistin rahatlıkla sineye çekemeyeceği bir durumla karşı karşıyayız. Halk sınıfları dinci referansı esas olan bir siyasi hareketin kontrolü altına girmiş durumda. Bu siyasi hareket, aynı zamanda Türkiye burjuvazisinin gözdesidir; beynelmilel sermayenin programını da sadakatle uygulamaktadır.

AKP, yoksulların desteğini almakla birlikte, neo-liberal politikalar yoksulluğu ve dışlanmayı giderek derinleştiriyor, cemaat yapıları ve yardımlarla tutulmaya çalışılan bu denge sistem açısından sürdürülebilir mi? Halk sınıflarının saflarında köktendinci ve tarikat bağlantılı İslâmî ideolojinin egemen hale gelmesi günümüzün en vahim durumudur. Yanlış anlaşılmasın; burada Türkiye emekçilerinin dinî duygularının varlığından, İslâmî duyarlılıklarından kaynaklanan bir güçlükten söz etmiyorum. Ancak, hatırlamamız gerekiyor: Türkiye’nin emekçi insanları 1970’te 15-16 Haziran ayaklanmasında; 1977’de 1 Mayıs gösterilerinde kurşunlanırken; daha da yakını, on dokuz yıl önce çok yaygın bir emekçi desteğine dayanarak Zonguldak’tan Ankara’ya yürümeye başladıklarında da ezici çoğunluğuyla dindar insanlardan oluşuyordu. Ancak,o yılların emekçileri, haklarına, kazanımlarına yönelik saldırılara tepki gösterirken, özel hayatlarının bir öğesi olan dindarlık ile, toplumsal konumlarını oluşturan sınıf aidiyetini birbirine karıştırmıyorlardı. Avrupa’nın sosyal tarihinden bildiğimiz, lâik ve sınıfsal mücadele biçimini yeğliyorlardı. Türkiye halkına özgü dindarlığın, “halk İslâmı”nın sosyalizmin halk sınıfları saflarında yaygınlaşmasına engel olmadığını o yılların deneyimleri göstermiştir. Bu nedenle “halk İslâmı”nın köktendinci (bazılarına göre “Vahabî”) bir dönüşüme uğraması için özel çaba sarfedilmiş; böylece halkın “İslâmi duyarlılıkları” ile siyasi İslâm bütünleştirilmiştir. Bu nedenle, lâiklik mücadelesini, orta sınıfların hayat tarzlarını savunma gündemiyle sınırlı görmek çok önemli stratejik bir hatadır. Lâiklik, çok daha önemlisi, halk sınıfları nezdinde sürdürülen kritik bir ideolojik mücadeledir ve çok önemli bir sınıfsal işlevi de vardır.

Yaşanan dönüşüm karşısında sol oldukça etkisiz durumda. CHP, emekçiler ve yoksullarla köprüleri tamamen atarak milliyetçi bir çizgiye benimsedi, sosyalist ve devrimci yapılar da o yöndeki isteğine rağmen emekçi sınıflarla bağ kurabilmiş değil. AKP karşısında solun etkili bir muhalefet yaratabilmesi bu koşullarda nasıl mümkün olabilir sizce? Sosyalist solun yükseldiği her tarih, CHP’nin (veya onunla akrabalığı olan


42

YENİDEN DEVRİM / 6

SHP, DSP gibi partilerin) sola yöneldiği; toplumumuzun emekçi sınıflarının istek ve özlemlerini en azından kısmen sahiplendiği dönemlerdir. 1974-1979 arası böyledir. Daha sonra 1989’da da kısmen böyledir. Bu nedenle bugünün hazin durumu, CHP’nin 2001 krizi içinde eline geçen fırsata rağmen halk muhalefetinin tepki ve taleplerini sahiplenmeyi bilinçli olarak reddetmesi olmuştur. Bu “reddiye”, milliyetçi ve anti-demokratik çizgiye kaymanın ardındaki temel etkendir. Bu durum değişmedikçe sosyalist solun yükselmesi çok güçtür. Tüm renklerdeki sosyalist akımların mucizevî bir biçimde aynı cephede birleşmesi mümkün olsa durum değişir mi? Bu uzak olasılık üzerinde spekülasyonu gereksiz görüyorum.


KÜRT SORUNUN ÇÖZÜMÜNE ÜÇ YAKLAŞIM;

KÜRT İSLAM SENTEZİ DEMOKRATİK ÖZERKLİK BİRARADA YAŞAM MELİH PEKDEMİR

Yerel yönetim ve yerinden yönetimi gündelik dilde birlikte kullanıyoruz, hâlbuki yerinden yönetim daha kapsamlı bir kavram. Osmanlıcası, âdemi merkeziyetçilik... Yerinden yönetim deyince özgürlükçü solcular olarak tabii içimizde bir şeyler kıpırdıyor, bunun demokrasi tınısı var, halkın katılımına daha çok imkân veriyor, haliyle bize sempatik geliyor. Nitekim bu kavram burjuvaziye de anti-patik gelmiş, siyaset biliminde bu işin teorisi kurgulanırken mesela İngilizce’de ‘devolution’ kavramı kullanılmış yerinden yönetim için. ‘Devolution’ın ikinci anlamı bozma, dejenere etme demek. Aynı şekilde ‘subsidiarity’ kavaramı da yerinden yönetim, yerinden hizmet anlamına geliyor, ama bunun ikincil anlamına, yan anlamlarına bakınca ikinci derecede önemli olan, teferruat mevzu olarak kullanıldığı da görülüyor. Burjuva hukukunda uzun yıllar bu şekilde alınan yerel yönetim 1950’lerden itibaren Peter Drucker adlı bir iktisatçının olaya müdahalesiyle farklı bir veçhe kazanmış. Peter Drucker işletme sisteminde büyük, hantal şirketlerin, yani çokuluslu, tekelci şirketlerin kendi alt birimlerine özerklik verilerek o alt şirketlerin daha özerk, daha federatif bir yapıda işletilmesiyle kâr marjını arttırabilecekleri önerisinde bulunmuş ve bu iktisat görüşü benimsendikten sonra, bunun siyasete de yansıması olmuştur. Burada verimlilik söz konusu olunca devletin de bir şirket gibi yönetilebileceği fikri benimsenmiştir. Nitekim Avrupa Birliği sürecinde Avrupa Yerel Yönetim Özerklik Şartnamesiyle (1985) merkezi otorite karşısında yerinden yönetimlere, yerel yönetimlere özerklik garantisi verilmiş ve 1993 yılında Maastricht Antlaşmasıyla bu yerinden yönetim, ‘supsidiarity’ kavramı


44

YENİDEN DEVRİM / 6

Avrupa Birliğinin temel hukuki kavramları arasına girmiştir. Hatta Dünya Bankası daha ileri gitmiş, yerel yönetim lafından vazgeçip ulus altı yönetimler, (subnational governments) kavramını metinlerinde kullanmaya başlamıştır. Bütün bunları niye anlatıyorum? Şimdi işin bir de böyle bir veçhesi var! Biz “ne güzel yerinden yönetim sayesinde katılımımız daha fazla artacak, şu olacak, bu olacak” diyoruz ama; keşke öyle olsa… AKP’nin elinin altında şu anda iki hukuki metin var, birisi yerel yönetim reform taslağı, ikincisi de Anayasadaki bu konuda yapacağı değişiklikler. Ulusalcılar AKP’ye bu yönden saldırarak, yerel yönetimdeki değişiklikle birlikte eyalet sistemi, federasyon kurulacağını iddia ediyorlar. Bu komplocu değerlendirme bir yana bunun tersine buradan demokratiklik umanlar için şunu ifade etmek lazım ki bu türden bir iyimserliğin AKP’nin siyasi hayatında bir karşılığı yok. Şimdiki haliyle AKP Avrupa Birliğine girmek istiyor, 85’deki Strasburg’daki sözleşmenin gereğini bir biçimde yerine getirmek zorunda. Maastricht Anlaşmasının gereğini yerine getirmek zorunda… Anayasa taslağında ifade edilen görüşler de ağırlıklı olarak yerel yönetimlere vergi toplama ve mali açıdan bazı güvenceler veriyor. Yani halkın katılımını sağlayan, onun önünü açan, demokrasiyi geliştiren bir hadise değil bu. Küreselleşmenin, yani sermayenin küreselleşmesinin gereği yerine getiriliyor. Türkiye’de yıllardır uygulanmakta olan özelleştirme politikasının yerel yönetimlerde tahkim edilmesi, iktisadi bakımdan bunun donatılması olarak ortaya çıkıyor. Kısacası belediyeler bu yasa tasarısıyla daha fazla bir şekilde şirketler haline gelecekler, eskiden farklı olarak küresel sermayeyle daha organik ilişki kurabileceği alt şirketler, küresel sermayeyle oyun oynayabilecek manevra alanları daha fazla gelişkin şirketler olacaklar. AKP’nin bizim önümüze koyacağı kurumsallaşmış yerinden yönetim hiç de beklentilerimize karşılık verecek gibi değil. Nitekim şimdiki Anayasanın, değiştirecekleri Anayasanın 127. maddesinde bile lafız olarak yerinden yönetim geçiyor, âdemi merkeziyetçilik geçiyor. Nasıl geçiyor? “Merkezi idarenin vesayeti altında bir âdemi merkeziyetçilik” deniliyor. Çünkü burada önemli nokta bu yerel yönetimlerin mevcut sistem içinde devletten azade kurumlar olmadığıdır. Yani kimi teorilere göre yerel yönetimler özerktirler, hatta buna sivil toplum örgütü misyonu yükleyen teorisyenler bile vardır, ama sonuçta bunlar sistemdeki işleyiş itibarıyla seçilenlerin işbaşında olduğu kamu tüzel kişilikleridir. Yani devletin denetimi altındadır, devlet var olduğu sürece –yani bu üniter bir devlette de olsun, federal bir devlette de olsun, özerklik olan bir devlette de olsun- bu yerel yönetimlerin çözüm sınırları bellidir. Elbette sistem içi çözümler de üretebilir. Bu noktada şunu kabul etmek lazım: Kürt meselesi burjuva normlarına göre, kapitalist sistem içinde çözülebilir bir sorundur ve hakikaten Kürt sorununa çözüm imkânlarını bu sistem içi çözüm kalıpları içinde bulmak pek bir hayalperestlik değildir.


KÜRT İSLAM SENTEZİ, DEMOKRATİK ÖZERKLİK, BİR ARADA YAŞAM

45

Yerinden Yönetim, Demokratik Özerklik ve “Yurttaşlık Bilgisi” Bu demokratik özerklik meselesini tartışırken o zaman dersimizin biraz “Yurttaşlık Bilgisi” olması da gerekiyor: ilkokulda öğretirler; belediyeler nedir, görevleri nedir, özel idareler nedir, görevleri nedir diye… Belediyeler, kanunlarda da yazıyor, hiçbir zaman ikili iktidar konseptine sahip uygulamalar değildir. Yerel yönetimler devlete tabidir ama görünüşü itibarıyla kamu tüzel kişiliği olarak adeta paralel devlettir. Belediyelerin başında belediye başkanı, belediye encümeni, belediye meclisi vardır. Burada belediye meclisi seçimlerinde kuşkusuz cazip bir taraf dahi vardır, nispi temsil seçimi uygulanır. Ama demokratik özelliği orada durmaktadır, belediye encümeni aşamasına geçtiğiniz zaman, kanuna göre, seçimle gelen üyelerin sayısı atananların, yani belediye daire başkanlarının, devlet memurlarının yarısından fazla olamaz. Yani zurnanın zırt dediği yerde demokrasi bitmektedir ve karşımıza da artık siyasi niyetine, tercihine göre “iyi” ya da “diktatör” olarak bir belediye başkanı çıkmakta ya da devletin ya da iktidardaki partinin emir kulu olarak, o belediye encümeniyle işleri götüren bir yerel yönetim söz konusu olmaktadır. Yerel yönetim deyince aklımızda hep belediyeler vardır, hâlbuki Türkiye’de bir de il özel idareleri var. Bu, başında valinin olduğu, il genel meclisinin ve il daimi encümeninin olduğu ve yerel hayatı tanzim eden, devlet adına tanzim eden bir kuruluştur. Belediyeler bir bakıma devlet ile halk arasında seçilmişlerin oluşturduğu bir ara mekanizmadır, il özel idareleri ise devlet ile belediyeler arasında seçilmişlerden ve atanmışlardan meydana gelen, başında valinin bulunduğu bir ara mekanizmadır. Türkiye siyaset tarihinde ve toplumsal tarihinde bu il özel idareleri belediyelerden önce ortaya çıkmışlardır. Gerçi şehirleşmenin artmasıyla birlikte yani şehir belediyelerinin ön plana çıkmasıyla birlikte il özel idareleri hakikaten fuzuli yapılanmalar haline gelmiştir ve hatta bunların kaldırılması bile düşünülmektedir, ama kendi tarihimizi okurken dipnot düşülmesi gereken önemli bir özelliğe haizdirler: Tanzimat’tan bu yana, 1839 Gülhane Hattı Hümayunundan itibaren bunların ortaya çıkış nedeni Türkiye’deki azınlıkların temsil imkânının sağlanması için kurulmuş olmalarında yatmaktadır. Gülhane Hattı Hümayunundan itibaren Türkiye’deki Müslüman kesimler dışındaki azınlıkların siyaseten temsili için o zaman eyaletler sancaklar düzeyinde azınlıkların da seçilebildiği ve böylece buraların yönetiminde söz sahibi olabildiği bir proje olarak ortaya konulmuştu. Osmanlı devletinin o günkü yapısı içinde bu ihtiyaç karşılanmıştı, ama kuşkusuz bir demokratikleşme gelişimi değildi Tanzimat kafasında, halkın yönetime katılması, demokratikleşme olarak ortaya çıkmamıştı. Vergileri daha kolay toplayalım, işte oradaki eşraf eliyle, Ermeni olsun, Rum olsun, Hıristiyan olsun, Müslüman olsun, oradaki eşraf eliyle devlet işlerini halka daha kolay yaptıralım anlayışıyla gündeme gelmişti.


YENİDEN DEVRİM / 6

46

Bir de yerel yönetim derken gözden kaçırdığımız şehirleşmeyle birlikte kırsal kesim olayı vardır. Köylerde de bir yerel yönetim vardır. Burada yerel yönetim 3 yapıdan oluşuyor. Bir, “köy derneği”! Bu konuya hazırlanırken, “Allah Allah bu köy derneği nedir?” demiştim. Ama, bizim kanunlarımızda, seçmenlerin, o köyde yaşayan seçmenlerin resmen bir köy derneği statüsünde olduğu kabul edilmiştir. Yani bütün siyasi haklara sahip kadın, erkek bütün seçmenler köy derneğidir ve kanunda böyle ifade edilmektedir: Köy derneği kendi muhtarını seçer, 1965 yılına kadar kendi imamını da seçermiş, sonra Diyanet İşleri Kanunuyla bu değişmiş… Köy encümeni ya da eski adıyla ihtiyar meclisi ya da ihtiyar heyeti denilen meclisin içinde dikkat edin, köy öğretmeni, köy ebesi ya da sağlık memuru, imam doğal üyelerdir..Bu yerel politikayla ilgilenirken Eğitim-Sen’in köy öğretmenlerine bu noktadan da yaklaşması aklımıza gelmeli diye düşünüyorum.

Birarada Yaşam Siyasetleri Şimdi yurttaşlık bilgisi dersini bu şekilde bir kenara koyduktan sonra sanki ayrı bir başlıkmış gibi bir ara yaşama konseptinin muhtevasına da bakmak lazım. Bu konuda Türkiye’de bizleri ilgilendiren üç tez var. Birincisi, siyasi İslam’ın tezi. Siyasi İslam’ın tezi 1990’ların başında pek revaçta olan Ali Bulaç’ın başlattığı Medine Vesikasıydı. Medine Vesikası şudur: 622 yılında Mekke’den Medine’ye Muhammet ve yanındakiler hicret edince orada henüz toplum içinde tam etkili bir halde değildiler ve bir hukuk oluşturmak zorundaydılar. Bu hukuk şöyleydi: İlk Müslümanlar burada, Yahudilerle, Hıristiyanlarla anlaşarak, “herkes birbirine saygı gösterecek, herkesin farklı hukuku olacak, biz bu şekilde bir arada barış içinde yaşayacağız” demişlerdi. Bu tez 1990’ların başında sol harekette de bir rüzgâr estirdi, “buradan yola çıkılıp İsrail Filistin sorunu çözülür, Ermeni Azeri sorunu çözülür, Türkiye’de Kürt Türk sorunu çözülür” diye düşünüldü. Ancak tarihin sonraki sayfalarını çevirdiğimizde Müslümanların çoğunluğu elde ettikleri yerlerde Medine Vesikasını yırtıp attıkları, “Yahudi’yle dost olma ey kulum, Hıristiyan’la dost olma ey kulum” deyip cihat açtıkları ve bu tür “çok hukukluluğun” Müslüman cemiyetlerinde aslında geçerli olmadığı görülmüştü, yani Medine Vesikası tarzı pek inandırıcı değildi. Siyasi İslamcıların asıl rağbet ettikleri binlerce yıldır sürdürdükleri projelerdir, kendi cemaatleri, tarikatları vasıtasıyla “bir arada yaşamayı” imkân dahiline getirdiklerini savunurlar. Buna göre, Kürdü de Türkü de mesela aynı tarikatın üyesiyse ümmet kültürü içinde hiçbir etnik çatışma yaşamadan yer alabilirler. Ama en güncel olanı, siyasi İslam tarafından benimsenen ve uygulanan, en iddialı ve en tehlikeli olanı, şu anda, yani son 6 aydır, bilemediniz son bir yıldır uygulamaya koydukları “Kürt İslam sentezi”dir. Büyük Ortadoğu Projesinin ilk ortaya atılışında Kürt siyaset çevrelerinde pek çok arkadaşla ciddi farklılıklarım vardı benim, çünkü bu arkadaşlar


KÜRT İSLAM SENTEZİ, DEMOKRATİK ÖZERKLİK, BİR ARADA YAŞAM

47

Büyük Ortadoğu Projesini ve Amerika’nın Irak’ı işgalini farklı bir açıdan değerlendiriyorlardı ve Bush’un söylediklerini farklı kelimelerle tekrarlıyorlardı. İşte “Büyük Ortadoğu Projesi sayesinde Ortadoğu’ya hakikaten demokrasi gelecek, Saddam rejimi devrildi ne güzel, buradaki Büyük Ortadoğu Projesi sayesinde despot rejimler yıkılacak” şeklinde… Neyse ki son iki üç aydır bu konuda çok farklı değerlendirmeler olduğunu ve hatta mitinglerinde “Kahrolsun Amerika” sloganlarının atıldığını da duyduğum için daha iyimser bir yaklaşımım var. Ancak burada amacım Kürt siyasi hareketinin eleştirisi değil, söylemek istediğim şudur: Büyük Ortadoğu Projesinin ana ekseni bilindiği üzere ılımlı İslam konsepti üzerinde kurulmuştur. Medeniyetler çatışması hadisesinde Vahabilere karşı, Usame Bin Laden’lere karşı sözde ılımlı İslam bir Truva atı gibi kullanılacaktır. Bu sayede Amerikalılar bu projeyi ikna edici bir hale getireceklerini bilmektedirler. Burada merceği biraz daralttığımız zaman, odak noktasını Ortadoğu’nun Kuzey Irak ve Türkiye’nin Güneydoğu Bölgesine indirdiğimiz zaman, sorunu çözebileceği bir imkân Amerika’nın karşısına ortaya çıkmıştır. Bir bakmıştır, karşısında Barzani duruyor. Mesut Barzani’nin babası Molla Mustafa Barzani’dir, ona “Molla” denmesinin sebebi de kendisinin Nakşibendî Tarikatının dinsel bakımdan önde gelen kişilerinden olmasından dolayıdır; Barzani aşireti Nakşibendî Tarikatının Halidiye koluna bağlıdır. Aynı şekilde “bizim cenahta” Erdoğangillere baktığımızda, AKP’nin geri planına baktığımızda, bunlar da Nakşibendî tarikatındandır. Amerika ılımlı İslam konsepti bakımından kesin çözümü bu noktada bulduğuna inanmaktadır. Bütün çalışmalar herkesin gözü önünde bu yönde gelişmektedir; yani laik, radikal bir DTP’nin tasfiye edilmesi, bunun yerine Barzanigillerin, Erdoğangillerin birlikte kotaracakları Hamas benzeri, şunun benzeri, bunun benzeri bir Kürt İslam partisiyle kendi sorununu çözebilecekleri inancına kapılmışlardır. Nitekim gazetelerde okumuşsunuzdur, İmralı’dan avukatlar aracılığıyla yapılan son açıklamalarda “Barzani’nin, Talabani’nin haber gönderdiği, yerel seçimlerde DTP’ye değil, AKP’ye oy verilmesini Kürtlerden talep ettiği” söylenmektedir. Türkiye’de bu sefer Kürtlerin de aktif bir şekilde katılımlıyla siyasi İslam projesi Amerikan isteklerine göre kurgulanmaktadır. İşte bu noktada, geçen bayram fakir fukaraya 50 trilyon ödeyen AKP bu işin tadını almış olmalı ki 20 milyonu Kürt bölgelerine olmak üzere bu sadakasını 70 trilyona çıkarmıştır. Siyasi İslam’ın, dolayısıyla Amerika’nın tezleri böyledir, bir arada yaşamak konusunda… Kürt siyasi hareketinin tezleri 2005 yılına kadar aslında hepimizin çok kolay aklının yattığı demokratik cumhuriyet projesiydi. ÖDP de onu zaten kendi kongrelerinde özgür ve demokratik cumhuriyet diye formüle etmişti, yani Türkiye’deki solcularla Kürt tezleri arasında bir örtüşme söz konusuydu. 2005 yılında ise bir konfederalizm tartışması başladı ve kafalar bu noktada biraz karıştı. “Konfederalizm bir sistemdir, devlet değildir, kesinlikle üniter devlete


48

YENİDEN DEVRİM / 6

karşı değildir, bir devlet örgütlenmesi değildir” gibi bir ön açıklamaları vardı. Bu öneride, tartışmaya açık yönde, deniliyordu ki “buradaki konfederasyon yanlış anlaşılmasın, DİSK’in benzeri bir konfederasyondur”. Ancak bunu münhasıran Kürtler için önerdiğiniz zaman, etnik temele dayalı bir sivil toplum örgütlenmesi önerdiğiniz zaman, sosyolojik bakımdan ucube bir tablo da ortaya çıkıyordu. Bu durumda ortaya konulan tez de inandırıcılığını yitiriyordu. Ya da aynı tez içinde, “işte 3 hukuk esastır, bunlar da Avrupa Birliği hukuku, üniter devlet, yani Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hukuku ve konfederasyonun, yani Kürt konfederasyonunun hukuku” dendiği zaman bu da Medine Vesikasında yapılan tartışmalar benzeri kafa karışıklıklarına yol açıyordu. Şimdi bunlara da amenna.. Ama en son bir “demokratik özerklik” projesiyle karşı karşıyayız. Öneri henüz müphem, ama hakikaten bunlar masum talepler. Bu talepler, bir kimlik anayasal güvence altında olsun; iki, dil, kültür engeli ortadan kalksın, anadilde eğitim yapılsın; üç, düşünce, ifade, örgütlenme özgürlüğü olsun; dört, barış olsun; beş, özel koruculuk sistemi, köy koruculuğu ortadan kalksın; altı, yerel yönetimin yetkileri arttırılsın –ki bu, sistem içi bir çözümdür; yedi, kademeli bir silahsızlanma olsun, diyorlar… Evet, bir arada yaşama konusundaki üçüncü tezlerden birisi de özgürlükçü sol denilen kesimlerin savunduğu “barış içinde bir arada yaşama” yaklaşımıdır. Barış içinde bir arada yaşam, şimdi bizim asli kavramlarımızdan birisi. Ama burada gözden kaçırmamamız gereken bir nokta var: Barış içinde bir arada yaşamak derken toplumsal düzeyde yatay ilişkiler düzleminde bir barış içinde bir arada yaşamdan söz ediyoruz. Yani kimliklerin, inançların, aidiyetlerin bir arada barış içinde yaşamasından söz ediyoruz. Dikey kesen düzlemde, sosyal sınıflar bazında ele aldığımız zaman ise, sosyal sınıflar hiyerarşik bir yapılanma içindedir. Yani bu düzlemde bir sınıf barışını savunmak Kürt’e de, Türk’e de, ihanettir. Dolayısıyla özgürlükçü solcular konunun bu noktasında hassas davranmak zorundadırlar, yani barış içinde bir arada yaşanırken sınıf mücadelesi elbette devam edecektir. Sonuç olarak, uzun zamandır bir kirli bir savaş yaşandı, umarım en kısa zamanda bu savaş da biter, ama kalıcı bir barış sağlamak istiyorsak Kürt’ün de Türk’ün de toplum olarak kendisiyle yüzleşmesi gerekir. Bakın; Ermeni meselesiyle yüzleşilmedi, on yıllardır başımıza bela oldu… Kürt meselesi söz konusun olduğunda da, eğer bir savaş yaşandıysa, savaş suçlusu vardır, her iki taraftan da vardır, bununla yüzleşmeden, kendimizi aldatıp, beyaz bir sayfa açtığımızı söylediğimiz zaman barış için en büyük ihaneti yapmış oluruz.. Özerklik, federasyon gibi çözümlerin ötesinde asıl ihtiyaç duyulan ise başka bir şeydir. ÖDP’nin ‘Bosna Olmayalım’ sloganı iç savaşın sonuçlarına gönderme yapar. Bosna bir federasyonun, yani yerinden yönetimin egemen olduğu, yani âdemi merkeziyetçiliğin egemen olduğu Yugoslavya Devletinin bir ürünüydü. Bu da bize acı bir hatırlatmadır, yani “demokratik özerklik


KÜRT İSLAM SENTEZİ, DEMOKRATİK ÖZERKLİK, BİR ARADA YAŞAM

49

oldu, sorun çözüldü, federasyon oldu, sorun çözüldü”, işte bu kesin değildir. Somut bir örnektir Bosna; en acı sorun bir federasyon bünyesinde ortaya çıkmıştır, üniter devlet bünyesinde değil. Burada önemli olan devlet sistemini kurgulamak değildir, burada önemli olan toplumun Kürt’üyle, Türk’üyle demokratikleşmesi için vicdanımızı, yüreğimizi ortaya koymaktır. * Bu metin, ÖDP tarafından düzenlenen ‘Birarada Yaşamın Yolu Sempozyumu’ndan yapılan sunuştan yararlanılarak hazırlanmıştır.


ULUSAL SORUNUN GÜNÜMÜZDEKİ ANLAMI ÜZERİNE TARTIŞMA BAŞLIKLARI İBRAHİM AYDIN

Bu yazı üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm, şimdiye kadar ki yapılan tanımlardan farklı olarak ulus tanımı yeniden yapmayı ele almaktadır..İkinci bölüm ise Marksistlerin ulusal sorunu ele alış biçimleri ve bir konjonktür de (ekim devrimi sonrasında emperyalizme karşı ulusal kurtuluş savalarının sosyalist anavatanın desteğiyle ve emperyalistkapitalist sisteme karşı) ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı temelinde ulusal kurtuluş savaşlarına verilen desteğin nedenleri açıklanıyor. Üçüncü ve son bölüm ise sosyalistlerin Kürt sorununa bakışını ele alınmaktadır. Derginin şimdilik bu sayısında ilk iki bölümü yayınlanmaktadır. Üçüncü bölüm ise bir sonraki sayıda yayınlanacaktır.

Birinci bölüm Ulus nedir? Uluslaşma süreci insanlığın hangi toplumsal siyasal gelişmesine tekabül etmektedir. Modern ulus devletlerin ortaya çıkışları ve bunun yaratmış olduğu sorunlar nelerdir.

Kavramsal bir çerçeve: Ulus, insanlık tarihindeki gelişmenin kapitalist evresinde ortaya çıkmış bir toplumsal-tarihsel siyasal örgütlenmedir. Gerek Marksistler gerekse herhangi bir burjuva ideologu ulusu tanımlarken , “tarihsel olarak oluşmuş, kararlı bir dil, toprak, iktisadi yaşam ve kendini kültür ortaklığında dile getiren ruhsal biçimlenme birliği” olarak tanımladılar. Bu tanım bir çok ulus örneğiyle çelişen özellikler de barındırır Amerika birleşik Devletleri dünyanın ilk ulus


YENİDEN DEVRİM / 6

52

devlet olmasına rağmen tarihsiz bir ulustur. Bu tanıma uymaz. Bunun içindir ki kimi ulusu dil, toprak, tarih ve ortak yaşantı ve kader birliğiyle tanımlamaya çalıştı. Yöntem olarak ulusların hangi kriterlere göre oluştuğuna bakılıyor ve bunlardan ortak bir kriter çıkarılmaya çalışılıyordu. İlginçtir bütün uluslar için geçerli bir kriter çıkarılmaya çalışılıyor ancak bütününü açıklayan ortak bir tanımda bileşilemiyordu. Dil kriterinden gidildiğinde İsviçre gibi bir çok dilin konuşulduğu bir örneğe uymuyor veya aynı dili konuşan bir çok ayrı ulusla karşılaşılıyordu. Hemen hemen her ülkenin kendine özgü bir ulus biçimi vardı ve bunların hepsini kapsayacak ortak bir tanım bulunmamaktaydı. Bütün bunların dışında en ilginci bütün dünyaya dağılmış olan Yahudiler bir biçimde bir araya getiriliyor ve bir ulus devlet inşa ediliyordu. Peki ulus neydi? Sınıfsal kategoriden farkı neydi? Örneğin; emeğinden başka satacak bir şeyi yoksa ve onu satarak yaşıyorsa işçi; veya, işçi çalıştırıyor ve onun emeğinden artı-değer elde ediyorsa kapitalist olarak tanımlanır. Yani bir işçinin veya bir kapitalistin kendi düşüncesinden bağımsız kategoridir bunlar. Uluslar ise, insanların kendilerini bir ulustan kabul etmeleriyle oluşur. Tıpkı din gibi. Nasıl ki bir dine sahip biri o dini değiştirdiğini söylediği zaman o dine ait değilse bir ulusa ait olmadığını söyleyen ve bunu kabul etmeyen de o ulustan sayılamıyordu. Yani bir sınıfsal kategoride olduğu gibi bilinçten bağımsız nesnel bir olgu değil, doğrudan bilinçle ortaya çıkan bir olgudur ulus. Bu biçimde ele alırsak Ulusal sorun tartışmalarına oldukça yeni bir boyut getirdiği bir gerçektir. Ve belki de yüz yılardır Marksistlerin en zayıf karnı olan ve 70 yıllık sosyalizm deneyimlerinde bile aşılamamış, adeta ulusçuluğu yeniden üretmiş pratiklerini de yeni bir gözle eleştirme olanağı sunacağı kanısındayım.

Ulus Nedir? Benedit Anderson “Hayali Cemaatler” olarak tanımlar ulusu. “O halde antropolojik bir ruhla ulus hakkında şu tanımı öneriyorum: Ulus hayal edilmiş bir siyasal topluluktur-kendisine aynı zamanda egemenlik hem de sınırlılık içkin olacak şekilde hayal edilmiş bir cemaattir.” Yine Gellner,2 “milliyetçilik ulusların kendi öz bilinçlerine uyanma süreci değildir, ulusların var olmadığı yerde onları icat eder.” Kuşkusuz bu “ulus” olarak hayal edilme süreci belirli bir temele dayanır. Belirli kan bağları, akrabalık ve korunma edimleri böylesi bir hayalin yaratılmasının temel olgularıdır. Ulus , “hayali” olarak bir sınırlılığa dayanır. “Ulus sınırlı olarak hayal edilir, çünkü bir milyar insanı bile kapsayan en büyüğünün bile, ötesinde başka uluslara mensup insanların yaşadığı, esnek de olsa sonlu sınırları vardır. Hiçbir ulus kendisini, insanlığın tümü ile örtüşüyor olarak hayal etmez ve edemez…Ulus, egemen olarak hayal edilir. Çünkü bu kavram, Aydınlanma ve Devrim’in, ilahi olarak buyrulmuş, hiyerarşik hanedanlık mülklerinin meşruiyetini aşındırmakta olduğu bir çağda doğmuştur.”


ULUSAL SORUNUN GÜNÜMÜZDEKİ ANLAMI ÜZERİNE

53

Bütün dinlerde bir “hayale” dayanır ve kendi hayalini bütün insanlığı kapsayacak şekilde ele alır. Uluslar ise kendini sınırlar ve bu sınırlar içerisinde bir egemenlik halesi yaratmayı hedefler. Ulus var edilen bir kavramdır, tıpkı din gibi. Nasıl ki dinler (özellikle tek tanrılı dinler) belirli peygamberler tarafından “hayal” edilerek kurulmuşsa, uluslarda ulusçular tarafından “hayal” edilerek kurulmuşlardır. Ulusçuluk, kuşkusuz bir siyasal örgütlenmedir. Sınırlanmış bir toprak parçasıyla, dille, etnisite bazen de bir tarihe dayandırılarak siyasal bir yapı kazandırılmasıdır. Yine E.Gellner’in dediği gibi, “ulusçuluk temelde siyasal birim ile ulusal birimin çakışmasını öngören temel ilkedir.” Kapitalizm öncesi toplumlarda, örneğin Osmanlı imparatorluğunda Türklük, ne anlam ifade ederdi. Etnik kimlikler üzerine inşa edilmiş bir devlet örgütlenmesine nerede rastlanırdı. Köleci ve Feodal toplumların siyasalı din temeline dayanırdı. Devletin varoluşunu, bir imparatoru, bir hanedanı var eden de dinsel misyonuydu. Gellner’deki “siyasal birim” ile “ulusal birim” tanımı, Politik birim devlete ait olan yani devletin neyle tanımlandığını ifade ediyor. Ulusal olan ise, insan doğasına ait, olan diline, toprağına vb kültürel varoluşunu ifade ediyor. Baskı aracını yani devleti ulus esasına göre tanımlamak ulusçuluk oluyor. Ulusçulukmilliyetçilik her ulusun bir devlet kurma hakkını da teslim etmiş oluyor. Kapitalizm öncesi devletleri (köleci ve feodal) şekillendiren dindi. Bu din (Hıristiyan, Müslüman, Budist) üst yapıya ait ne varsa hepsini içeriyordu. Örneğin çok daha komplike bir din olan Müslümanlık hem hukuk, hem bir ideoloji hem de bütün yaşamı düzenleyen kuralları içeriyordu. Devlet dinin ta kendisiydi. Aynı durum Hıristiyanlık içinde geçerlidir. Ancak, gelişen dünya pazarı bütün bu sınırlamaları aşan bütün insanlığı bir değerler bütünü altına toplayan bir düşüncel-fikri zemini de yaratmaktaydı. Özellikle Avrupa’da yaşanan ortaçağ karanlığı yani Din, ticaretin, dolayısıyla pazarların çoğalmasının önünde ki en büyük engel konumundaydı. Aydınlanma düşüncesi bu nesnel koşullarda ortaya çıkıyordu. Aydınlanma döneminin filozoflarından olan Descartes, dinin politik alandan uzaklaştırılması yani özel alana, politik alanın ise insan ve insanlıkla tanımlanmasını öngören kozmopolit hümanizmi savunuyordu. Yani politik olan ne ulusla ne de dinle tanımlanıyordu, politik olan “insanlıktı” yani hümanizmdi. Hümanizm, bütün dinleri özel inanç olarak tarif edip politik alandan uzaklaştırmış, bütün insanlığı birleştirecek yeni ve devrimci bir politik alan tarif ediyordu. İnsan hakları bildirisi bu politik olanı tanımlıyordu. “Vatanım yer yüzü milletim insanlık” formülü bu devrimci dönemin ifadesiydi.

Uluslar Çağı Feodalizmden kapitalizme geçiş sürecinde, kapitalist gelişmenin erken oluşuna (İngiltere, Hollanda, Fransa) ya da gecikmişliğine (Almanya) bağlı olarak, burjuva ulusal demokratik dönüşümlerin hızı, kapsamı ve biçimi


54

YENİDEN DEVRİM / 6

önemli farklılıklar içerdi. Fakat ulusçuluk, burjuvazinin kendi pazarı üzerinde egemenliğini ve siyasal birliğini kurma mücadelesinde biçimlenen burjuva ideolojisi olarak tarih sahnesinde yerini almaktaydı. Fransız devrimiyle iktidara gelen hümanizm, başlangıçta vatanım yer yüzü milletim insanlık ve“insan” “insan hakları” şiarıyla anılırken hızla gericileşerek insanlık Fransız ulusuyla özdeşleşti. Politik olan ulusla, Fransız ulusuyla tanımlanan biçime dönüştü. Önce Termidor, sonra Napolyon’un imparatorluğu ile bu süreç doruğa ulaşırken, Napolyon’un Avrupa’yı işgaliyle Hümanizm düşüncesi de yok olup gitti. Kapitalizm, türdeş insan topluluklarını, özellikle aynı dili kullanan insan topluluklarını bir araya getirerek kendine özgü bir iç pazar oluşturmuş ve bu sürece paralel bir siyasal yönetim aygıtıyla “ulus-devlet” sürecini başlatmıştı. Bu devlet aygıtı, ulusal-devlet olarak, örgütlenmek ve kapitalistin iç pazarını güvenceye alacağı bir biçime sahip olmak zorundaydı. Burada sorulması gereken en temel sorulardan birisi; aydınlanma düşüncesi imparatorlukların din temelinde parçaladıkları dünya pazarına karşı “vatanım yeryüzü milletim insanlık” şiarıyla tek bir dünya sistemi öngörürlerken, neden bu itki temelinde gerçekleşen Fransız Devrimi, kendini bir toprak parçasıyla sınırlayarak “ulus” biçimli devlet oluşumuna yöneldi.? Bu oldukça temel bir sorudur. Sermayenin önünde hiçbir sınır olmadan serbestçe dolaşabileceği bir olanak varken neden kendisine sırırlar oluşturmak ihtiyacı hissetti? Bu sorunun üç temel nedeni vardır. • Kapitalizm insanların eşitliği yerine ulusların eşitliğini varsaydı ama daha fazla kar için sömürgeler oluşturmadan geri durmadı, kapitalist-öncesi ilişkilere savaş açtı ama bir çok yerde onlarla işbirliği yapmadan imtina etmedi. Aydınlanmanın özgürlük, eşitlik ve kardeşlik ideali ile burjuvazi, Feodalizme karşı bütün ezilenleri kendi safında birleştirdi ama bir adım sonrasında da dünyanın bütün ezilenlerini de karşısında birleşeceğini düşündü. Ulus, böl ve yönet yönteminin biricik aracı durumuna dönüştü. • Bütün bunların yanında sanayi devrimi de ulusçuluğu besleyen en önemli etkenlerden biridir. Sana üretimi çok geniş bir pazarı gerektirir. Bu üretimi yapacak, fabrikalarda çalışacak işçilerin standart bir eğitim ve bunu gerçekleştirecek dil gerektirir.Modern sanayiinin iş gücü eğitimi, standart belirli bir dile dayanan ulus ile tanımlanması eğilimini ortaya çıkardı. • Kapitalizm feodalizme karşı girişmiş olduğu savaşta onun bir çok gerici ve ilkel yanlarıyla eklemlendi. Sonuç ta bir dünya sistemi olma yolunda ilerleyen sermaye yine bu sistemi hiçbir sınıra gerek duymadan geliştirmek yerinde kendine sınırlar inşa etmek tercihine yöneldi. Bunu yaparken de insanın özeline dair bütün doğal edimlerini (toprak, dil, etnisite, kan vb. )


ULUSAL SORUNUN GÜNÜMÜZDEKİ ANLAMI ÜZERİNE

55

politik iktidarının aracına dönüştürdü. Ulus-devletleri inşa etti, belirli sınırlar oluşturdu ve buna “milli pazarlar” adını verdi. Bunu korumak her yurttaşın en temel görevi olarak ilan etti. İnsanlık ideali üzerinde şekillenme “eğilimi” içinde olan kapitalizmin “ulusdevlet” örgütlenmesi ile nasıl gerici bir hal aldığını kısaca özetledikten sonra bu gerici biçimin içinde de farklı biçimler barındırmaktadır. Ulusu sadede bir toprak parçasıyla tanımlayan (örneğin Amerika Birleşik Devletleri), görece ilerici biçimdir. Ulusu dil, din, ırk, tarih vb. ile tanımlayanlar (Alman, Türkiye vb.) en gerici biçimlerdir.

İkinci Bölüm Marksizm ve Ulus Mark ulusu aydınlanmanın kavramlarıyla ele aldı. Fransız Devrimi ve onun yarattığı “toprağa bağlı demokratik cumhuriyet,” insanlığın yerine ulusu, yani politik olanı ulusla tanımlayarak fiilen bir ulus devlet yaratmıştı. Aydınlanma düşüncesinde “vatanım yer yüzü milletim insanlık” şiarı, yani bir dünya cumhuriyeti ideali, Demokratik cumhuriyette örgütlenmiş bir ulus ile yer değiştiriyordu. Kapitalist önceci devletlerin üst yapısı olan Din özele itilmiş, bir inanç olarak tarif edilmiş, bir başka özel olan dil, toprak, etnisite politik olmuştu. Bu gün bile tartışmasını sürdürdüğümüz laik anlayışı, uhrevi düşünceye karşı akli düşüncenin egemenliği denilen bir tarihsel durum ortaya çıkmıştı. Fransız devrimi Sonuçta feodal sisteme karşı bir devrimdi. Ve toprağa dayalı bir ulus yarattı. Tıpkı Amerika Birleşik Devletleri gibi. Bu iki örnek belirli bir toprak parçasında yaşayan “komünlerin” birliği üzerine şekillenmişti ve bunun için Demokratik bir Cumhuriyet tanımını hak ediyorlardı. Ancak dile etnisite ye, kana göre tanımlanmış uluslara göre, görece ileri bir özelliği vardı. Mark- Engels, “Ulusu”, bir veri olarak kabul ediyor, hatta demokratik cumhuriyetler fikrini Burjuva Demokratik Devrim bağlamı içinde ele alıyor destekliyorlardı. Amerikan iç savaşında ulusun ırka göre şekillenmesini isteyen Güneye karşı, toprağa göre birleşik devletler yaratılması düşüncesindeki Kuzeyi desteklemişti. 19.Yüzyıl gericiliğin kalesi olarak kabul edilen Prusya ve Çarlık Rusya’sına karşı Polonya’yı, İngiliz sömürgeciliğine karşı da İrlanda’yı desteklemişti. Marx ve Engels, henüz burjuva demokratik mücadelelerin yaşanmakta olduğu bir tarih kesitinde, burjuvazinin feodal gericiliğe karşı taşıdığı ilerici yön ile, proletaryaya karşı taşıdığı gerici yön arasındaki çelişkiyi ortaya koyuyorlar ve bu koşullarda, proleter mücadelenin karakterini belirlemek açısından ortaya koydukları “sürekli devrim” anlayışı, bir tarihsel perspektifin ifadesi olarak anlamını buluyordu. Ancak manifestoda da söylendiği gibi “proletaryanın vatanı yoktur” diyerek de ulusları aşan bir perspektife işaret ediyordu. Enternasyonal düşüncesi de


56

YENİDEN DEVRİM / 6

ayrı ayrı ulusların işçilerinin birliği olarak ele alınan bir düşünceydi. Ancak ne gariptir ki 2.enternasyonal birinci dünya savaşı arifesinde, ulusçuluğun kurbanı olmaktan kurtulamamıştı. Marks’ ve Engels, ulusal sınırlara kapitalizmin daha da gelişmesi ile ortadan kalkacak bir olgu olarak bakma eğilimi içindeydiler Ulusal devletlerin oluşmasını, kapitalizmin ekonomik egemenliğini sağlamak için bir önkoşul olan iç pazarı yaratmanın temeli olarak gördüler. Ancak, Komünist Manifesto’da “Burjuvazinin gelişmesi, serbest ticaret, dünya pazarı ve üretim tarzın ve bunlara denk düşen yaşam koşullarının tekleşmesi ile, ulusal farklılıklar ve halklar arasındaki antagonizmalar günden güne yok oluyor.” şeklinde de bir yorum da yapılıyordu. Marks’da ,sistematize edilmiş bir Ulus teorisini bulmak çok da kolay olmağını görüyoruz. Buna rağmen Kapitalizmin gelişme koşullarına paralel, bir eğilim olarak buna benzer evrimci düşüncelere de rastlamak mümkün. Bu evrimci yaklaşımdan hareketle, kapitalizmin bir dünya sistemi olarak gelişme sürecinde ayrı ulusal devletleri yavaş yavaş yok edeceği şeklinde bir teoriye dönüştürme işi 2. Enternasyonal (1889-1914) döneminde Karl Kautski’ye düştü. 1914’te Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde, K. Kautski kapitalist gelişmenin bir dahaki aşaması olarak ‘ultra emperyalizm’ kavramını geliştirdi. Bu aşamada sanayileşmiş ülkeler uluslararası bir tröst oluşturacak ve böylece kapitalist bir dünya devletinin temelini oluşturup farklı ulusal devletler arasındaki çelişkileri gereksiz kılacaktı. Oysa gelişmeler tam tersi olarak kapitalizmin dünya çapında gelişmesiyle ulusal bölünmeleri keskinleştirdi. 19. yüzyılın sonlarında kapitalist bir dünya ekonomisinin yaratılması, birkaç gelişmiş kapitalist devletin dünyanın geri kalanı üzerindeki hakimiyetiyle emperyalizm şeklini aldı. Emperyalizm, Lelin’inde dediği gibi kapitalizmin en gerici aşamasıydı. Bu gericileşme uluslar arsında ki çelişkileri keskinleştirirken ulusal sorun açısında da bazı sonuçlar yarattı. Bunlar : • Gelişmiş kapitalist ülkelerde emperyalizm devlet kapitalizmine doğru bir eğilim (devlet ile büyük sermayenin tek bir ekonomik komplekste bütünleşme eğilimi) içeriyordu. Bu eğilimin sonucu, rakip sermayeler arasındaki çelişkilerin çok zaman farklı ulusal devletler arasında cepheleşmeler biçimini alıyordu. 1900’lardan 1940’lara dek süren döneminde, emperyalist güçler arasında en iyi bölgeleri bölüşmek için sürdürülen ekonomik mücadele iki dünya savaşına yol açtı. • Gelişmiş ülkelerde devlet kapitalizmi eğilimine bağlı olarak, işçi hareketi içinde çıkarlarını kendi kapitalist devletleri ile iç içe geçmiş olarak gören reformist bürokrasiler gelişti. Böylelikle, gelişmiş ülkelerde ulusal çıkar ideolojisi işçi sınıfını kuvvetle etkiledi.


ULUSAL SORUNUN GÜNÜMÜZDEKİ ANLAMI ÜZERİNE

57

• Emperyalizm tarafından sömürülen ve baskı gören ‘geri kalmış’ üçüncü dünya ülkelerinin uluslararası kapitalist sistemle ilişkiye geçmesi köklü ulusal hareketlerin doğmasına yol açtı; çünkü bu ülkelerin işçi ve köylülerinin emperyalizme karşı başkaldırıları kaçınılmaz olarak ulusçuluk biçimini alıyordu. Bu üç temel olgu 20. yüzyılda (tekelci devlet kapitalizmi eğilimi, gelişmiş kapitalist ülkelerdeki işçi hareketlerinin ulusal reformizmden etkilenmesi, ulusal bağımsızlık mücadeleleri) ulusçuluğu modern kapitalizmin salgın bir hastalığı haline getirdi. Bu durum karşısında marksistlerin tavrı ise bir birinden oldukça farklı özellikler gösteriyordu. İkinci Enternasyonal içindeki tartışmalarda ulusal sorun aslen bir Avrupa sorunu olarak ele alınmıştı. Sömürgeler ayrı bir konuydu ve Enternasyonal içinde, gelişmiş kapitalist ülkelerde sosyalizmin zaferinden sonra Latin Amerika, Asya ve Afrika’daki ‘barbar’ları ‘uygarlık’ düzeyine ulaştırmak için sömürgeler üzerindeki egemenliğin sürdürülmesi gerektiğini savunanlar vardı. Avusturya Marksistlerinden ve düşünürlerinden Otto Bauer’in Sosyal Demokrasi ve Ulusal Sorun adlı çalışması çalışmasında, ulusçuluğu aslen kültürel bir olgu olarak niteliyor ve ulusu şöyle tanımlıyordu: ‘Ortak bir kaderi paylaşan, ortak özellikleri olan insanlar topluluğu’. Bu tanım göre, Bauer için ulusal sorun, sosyalizmin zaferi yoluyla gerçekten kültürel bir topluluğun nasıl yaratılabileceği, kapitalizmden miras kalan kültürü işçi sınıfının nasıl devralabileceği sorunuydu ve ulusal baskıya karşı siyasal bir mücadeleyi reddediyordu. Ulusal sorun tartışmaları Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla keskinleşti. Savaşın etkisiyle İkinci Enternasyonal dağıldı ve ulusal sorun konusunda taban tabana karşıt iki kutup oluştu. Bir yanda Alman Sosyal Demokrat Partisi içinde Noske, Ebert ve Scheidemann gibi kendi egemen sınıfının ulusçuluğuna açıkça destek veren sosyal ulusçular vardı. Diğer yanda, hem emperyalist savaşa karşı sarsılmaz muhalefeti hem de ulusal bağımsızlık sloganını tarihsel açıdan gerici olarak reddeden Rosa Lüksemburg’u izleyen bir radikal sol oluştu. Bu grup içerisinde Buharin ve Pyatakov gibi Bolşeviklerde vardı. Lenin kökten farklı bir tutum benimsedi. Ulusların kendi kaderlerini tayin etme talebini sadece emperyalizme karşı mücadelenin bir parçası olarak destekledi. Bu tavrın nedeni, emperyalist ülkelerin işçilerini diğer ulusların, ayrılma hakları da dahil olmak üzere, kendi kaderlerini tayin etme haklarını savunur bir konuma kazanmanın onların kafalarındaki şovenist ve sosyal milliyetçi fikirlerin yok edilmesi için temel bir önkoşul olduğu inancıydı.


58

YENİDEN DEVRİM / 6

Ancak, ulusların kendi kaderini tayin etme hakkını desteklemek gelişmiş kapitalist ülkelerdeki sosyal milliyetçiliğe karşı mücadelenin yöntemlerinden biri değildi sadece. Lenin bu tutumu özellikle sömürge ülkelerdeki yığınları emperyalizme karşı harekete geçirme stratejisinin bir unsuru olarak da görüyordu. Sovyet Devrimi, Alman ve İngiliz işçiler kendi kapitalistlerini alaşağı etmeden önce, görece geri kalmış ülkelerin işçi sınıflarının iktidarı alabileceklerini göstermiş ve İkinci Enternasyonal teorisyenlerinin evrimci şemalarını boş çıkarmıştı. Lenin için, sömürgelerdeki kitleler artık bir sorun değil, kapitalizme ve emperyalizme karşı mücadeleye kazanılması gereken bir güçtü. Ulusal sorun, konjonktür olarak artık emperyalizme karşı mücadeleyle iç içe geçmişti: Komintern İkinci Kongresi’ndeki tartışmalarda konuya ‘Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu’ olarak değiniliyordu. Ulusal kurtuluş mücadelesini sınıf mücadelesinden bir sapma olarak gören devrimcilere karşı Lenin; “Sömürgelerde ve Avrupa’da küçük ulusların başkaldırısı olmaksızın; tüm önyargıları ile küçük burjuvazinin bazı kesimlerinin devrimci patlamaları olmaksızın; politik olarak bilinçsiz proletaryanın ve yarı proleter kitlelerin toprak ağaları, kilise ve monarşinin baskılarına karşı, ulusal baskılara karşı vb mücadelesi olmaksızın bir toplumsal devrim olabileceğini düşünmek toplumsal devrimi reddetmek demektir. Bir ordu bir yerde sıralanıyor ve ‘bizler sosyalizm adına buradayız’ diyor, diğer bir ordu başka yerde ‘biz emperyalizm adına buradayız’ diyor ve bu da toplumsal bir devrim oluyor. ‘Saf’ bir toplumsal devrim bekleyenlerin ömrü, böylesi bir devrim görmeye yetmeyecektir. Dolayısıyla Lenin, ezen uluslarla ezilen ulusların devrimcilerinin görevlerinin ayırt edilmesi konusunda dikkatliydi. Ezen uluslarda ana düşman ezenlerin ulusçuluğudur ve sosyalistler hem işçi hareketi içinde var olan şovenizme meydan okumak, hem de enternasyonalizmin pratik bir örneğini sunmak için ulusların kendi kaderini tayin etme hakkını desteklemelidir. Öte yandan, ezilen uluslarda devrimciler bir yandan emperyalizme karşı keskin bir muhalefet yaparken bir yandan da işçi sınıfının uluslararası birliğini açıkça desteklemelidir. Bu destek, hem sınıf mücadelesini ulusal mücadeleye tabi kılmaya çalışan burjuva milliyetçilerine karşı ideolojik ve politik mücadele sürdürmek, hem de, bazı durumlarda, ulusun kendi kaderini tayin etme hakkını hayata geçirmesine karşı olmayı içerir. Dolayısıyla, Lenin için ulusal hareketleri desteklemek, ezilen uluslardaki işçi mücadelesinin siyasi ve örgütsel bağımsızlığından ödün vermek anlamına gelmiyordu. Komintern’in 1920’deki İkinci Kongresi’nde kabul edilen ‘Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu Üzerine Tezler’de şöyle deniyordu: “Geri kalmış ülkelerdeki devrimci kurtuluş hareketlerinin, gerçekte komünist olmadıkları halde komünist bir kisveye bürünme çabalarına karşı


ULUSAL SORUNUN GÜNÜMÜZDEKİ ANLAMI ÜZERİNE

59

kararlı bir mücadele verilmelidir. Komünist Enternasyonal sömürgelerde ve geri kalmış ülkelerde devrimci hareketleri sadece şu amaçla desteklemek görevine sahiptir: geleceğin proleter partilerini (sadece ismen değil, gerçekten komünist olacak partileri) oluşturacak unsurları bir araya getirmek ve bu unsurları kendi ülkelerindeki burjuva demokratik eğilime karşı mücadeledeki özel görevleri konusunda bilinçlendirecek şekilde eğitmek. Komünist Enternasyonal sömürgeler ve geri kalmış ülkelerdeki devrimci hareketlerle geçici işbirliği yapmalı ve hatta ittifak oluşturmalıdır, ama bu hareketlerle birleşmemelidir. Proleter hareketin bağımsızlığı, hareket sadece bir nüve halinde de olsa, koşulsuz olarak muhafaza edilmelidir.” Lenin Ulusal sorunu siyasal bir sorun olarak ele aldı. Lenin’in ulusal soruna katkısının iki yönden önemi vardır. 1. Lenin, emperyalizmin varlığı başlangıç noktası olarak alıyor ve kapitalizmin dünya çapındaki egemenliğini hesaba katan bir devrimci strateji geliştirmeye çalışıyordu. 2. Lenin’inki siyasi bir teoriydi. Bu bakımdan, ulusal sorun üzerine diğer görüşlerden kesin bir şekilde farklıydı. Hem Kautsky hem Lüksemburg ulusdevletleri kapitalizmin ekonomik evriminde belli bir aşamanın ürünü olarak görüyorlardı. Kautski bundan reformist bir sonuç çıkardı: Ulusal çelişkiler kapitalizmin daha da gelişmesi ile barışçıl bir şekilde çözülebilirdi. Lüksemburg ise, aksine, “Sermaye Birikimi” adlı kitabında, kapitalizmin dünya çapında egemenliği bir kez kurulduktan sonra ulusal çelişkilerin sistemin içsel ve yaygın bir unsuru olacağını ve bu çelişkilerin gelecekte kapitalizmin yıkılmasına yol açacağını savunuyordu. Ancak Lüksemburg bundan, emperyalizmin gelişmesi ulusal bağımsızlığın ekonomik temelini ortadan kaldırdığı için ulusal mücadelelerin artık anlamsız hale geldiği sonucunu çıkarıyordu. (Alex Callinicos, Marksizm ve Ulusal sorun) Löw’ün deyişiyle “Metodolojik açıdan bakıldığında, Lenin’in, çağdaşlarının çoğundan üstün olduğu asıl nokta, siyaseti hep ön plana alması; her sorunun, her çelişkinin siyasi yönünü kavrayıp vurgulamasıydı.” (aktaran Benedit Andersen, Metis, s.20)

Ulusal kurtuluş mücadeleleri, bütünüyle olmasa da genel karakteristik özellik olarak, emperyalist sömürgeciliğe karşı, sosyalizm mücadelesine de kaynaklık edebilecek bir perspektife sahip dinamikler üzerinde şekilleniyordu. Aynı zamanda Sovyet devriminin etkilerine de sahiptiler. Bu hareketlerin önderlikleri genelde Marksist geleneğe sahip kişilerden oluşuyordu. Çin, Vietnam, Kamboçya, Küba ve bir dizi G.Amerika ülkeleri buna benzer özelliklere sahip mücadele pratikleriydi. Sosyalist Devrimler burjuva demokratik devrimlerini gerçekleştirmiş gelişmiş kapitalist ülkelerin proletaryasından beklenirken, devrimler ağılıkla


YENİDEN DEVRİM / 6

60

emperyalist sömürgeciliğe karşı gelişmemiş veya az gelişmiş ülkelerde ulusal kurtuluş eksenli mücadele biçimleri ortaya çıkmıştı. Kapitalizmin eşitsiz gelişmesinin bir sonucu olarak, ulusal uyanışlar dünya çapında eşzamanlı olarak yaşanmadı. Batı Avrupa’da burjuva demokratik devrimler dönemine eşlik eden ulusal birliklerin kuruluşu, esas olarak, Amerikan iç savaşı sonrası dönemden Alman Birliğinin kuruluşu dönemine kadar ki yaklaşık 100 yıllık tarih kesitinde gerçekleşirken, Doğu Avrupa’da, Balkanlar’da ve Asya’da ve L.Amerika’da bu süreç 20. yüzyılın gerçekleşiyordu. 20. Yüz yıl Emperyalizme karşı Ulusal Kurtuluş savaşlarının zirveye çıkmış olduğu bir tarihsel döneme tanıklık etti. 20.yy aynı zamanda bütün ulusların tarih sahnesine çıkmış oldukları, kendilerini ifade edebildikleri bir süreç olarak ta gerçekleşti. Ekim devrimi sonrası ortaya çıkan Sovyetler Birliği, Ulusal kurtuluş mücadelelerinin en büyük destekçisi durumundaydı. Emperyalizme karşı gerçekleşen ulusal kurtuluş mücadeleleri, bir ulus devletin inşasında duydukları enternasyonal desteği SSCB’den aldılar. Bu destek karşılıklıydı. Öncelikle Sovyetler Birliği, ulusal kurtuluş mücadelelerini destekliyor, ulus-devlet inşasında onları tanıyor, aynı zamanda bağımsızlığına kavuşmuş bu devletler emperyalist kapitalist sistemde önemli gedikler açarak abluka altındaki Sovyetler Birliğinin yalnızlaştırılmasının önünde birer engele dönüşüyordu.

Güncel anlamı. Ekim devrimi sonrasında politik bir stratejinin bir parçası olarak ele alınan ulusların kendi kaderleri tayin hakkı, yani her ulusun emperyalizme karşı mücadelesinde ayrı bir devlet kurma hakkının desteklenmesi, günümüzde de geçerliymiş gibi döneminden ve koşullarından bağımsız bir ilke durumuna dönüştürüldü. Irka, dine, dile, tarihe bağlı ulusçuluk düşüncesinin insanlığı birbirinden parçalayarak farklı çitlerle çevrelediğini, kendisi gibi olmayanları ötekileştirerek biat ettirme çabası içinde olan gerici ulusçuluğun desteklenmesi sosyalizmle ne gibi bir ilgisi olabilir ki?. Mark ve Engels, ulusu öncelikle aşılması gereken bir olgu olarak ele aldılar. Burjuvazinin feodalizme karşı mücadelesinde verili bir durum olarak toprağa bağlı demokratik ulusculuk olarak olumladılar. Demokratik ulusculuk yerel birimlerin, cemaatlerin kendi özgür kararlarıyla birleştiği demokratik cumhuriyet esasına dayalı sadece ve sadece aynı topraklarda yaşıyor olmanın siyasal ismidir. Bur da dil, din, tarih ve etnisiteden söz edilemez. Özgür komünlerin birliği esastır. Bu toplumun doğrudan örgütlenmesiyle de ilgilidir. Bu gün solun sosyalistlerin diline doladığı ve özünde burjuva demokratik hak olarak gördüğü ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ulus devlet yaratma, yani ulusun belli bir dil, ırk, tarih ve soy ile tanımlanmasıyla uzaktan yakından bir ilgisi de yoktur. Ekim devrimi sonrasının konjonktürel durumu, ve esasında sosyalist bir devletin yaşamasında ezilen ulusların emperyalizme karşı mücadelesinde öne çıkarılan bir slogandır.


ULUSAL SORUNUN GÜNÜMÜZDEKİ ANLAMI ÜZERİNE

61

Lenin’in somut durumun somut tahlili yöntemine uygundur. Ve bu gün ki dünya sosyalist mücadelesi açısından hiçbir geçerli yanı bulunmamaktadır. Ulusçuluğu aşma hedefi taşıyan sosyalizmin, ulus devletlerin oluşumunda ve bu sürecin yeniden üretiminde büyük ve önemli bir payı olduğunu bu gün çok daha net görmekteyiz. SSCB’nin oluşumundan farklı olarak özellikle 2. paylaşım savaşı sonrasında D.Avrupa ülkelerinde kurulan devletlerin hemen hepsi eski tarihsel isimlerine sadık kalarak ırka, dile ve tarihe dayalı ulus devlet olarak varlıklarını sürdüre geldiler. Ortadan kalkmasıyla birlikte de bu ülkeler de yaşayan bir çok halk bir birlerini boğazlar konuma gelmede hiç de diğer ulusların yaptıklarından farkları olmadığı görüldü. Sosyalistlerin tekrar aydınlama paradigmasına dönüp” insan” kavramını yeniden canlandırmanın yolunu bulup onu geliştirecek bir çıkış aşamasındalar. “Vatanım yeryüzü milletim insanlık” şiarının güncel dinamikleri vardır. Bu gün insanlığın karşılaştığı sorunları (küresel sermayenin yaratmış olduğu yıkım, bölgesel savaşlar, iklim değişiklikleri, açlık ve buna bağlı kitlesel nüfus hareketleri ) bir birlerinden yalıtılmış ulus devletlerin çözebilmesinin imkanı yoktur. Kaldı ki ulus-devletlerin kapitalist emperyalist sistem açısından tek varlık nedenleri, küresel kapitalizmin yıkımlarına karşı ezilen ve sömürülen halkları belirli sınırlar içinde kontrol etmekten başka bir şey değildir.


(KÜRE)YERELLEŞME VE DEMOKRASİ ÖNDER İŞLEYEN

‘Dünyanın yerel bankası’, ‘küresel düşün yerel davran’, bu reklam sloganları bile küreselleşme/yerelleşme ilişkisinin paradoksal gibi görünen ilişkisini ortaya koyar. Küreselleşme bir yönüyle sınırların ortadan kalkmasını ve bütünleşmeyi sağlarken, diğer yandan da mekânsal parçalanmayı/ayrılmayı yaratır. Bütünleşme; piyasaların ve ekonominin bütünleşmesi ve kültürün –tüketimin denetiminde- standartlaşmasıdır. Parçalanma ise bütünleşmeyle ile ilişkili olarak, piyasanın karlılık ve verimine uygun olarak oluşan mekânsal odaklar etrafında gelişen ayrılmadır. Yani küreselleşme ile zamansal ve mekânsal bir sıkışma meydana gelirken aynı zamanda zaman ve mekân dışılık da ortaya çıkar. Üretimdeki parçalanma, yaşam alanlarındaki ayrışma gibi yerelleşme de esas olarak kapitalist küreselleşmenin bugünkü işleyiş biçiminin bir gereği olarak gündeme gelmektedir. Yerelleşme tartışmaları sol açısından, kavramın –sol- literatürdeki demokrasiye atıf yapan tarihsel anlamı nedeniyle, belirli düzeyde bir karmaşa ortaya çıkarmaktadır. Yerelleşme bu anlamıyla merkezi yetkilerin yerellere devri ve aynı zamanda yerel kimlik ve kültürlerin öne çıkması gibi, merkezi/ bürokratik ve tek kültür/kimlik anlayışına dayanan ulus devlet mekanizmasını dönüştürmektedir. Karmaşanın çıktığı yer de tam burasıdır. Tartışmaya meselenin yerlilik/yerellik kısmı ile kültürel vurgusuyla başlarsak, ulus ideolojisinin tekçi anlayışı yerine bugün küreselleşme ile kültürel anlamda dünya ölçeğinden bir bütünleşmeden söz edilir. Biz bunu


64

YENİDEN DEVRİM / 6

yine kapitalist yaşam biçimi, kültürünün ve alışkanlıklarının yaygınlaşması olarak okuyalım. Böylesi bir etkileşim ilişkisi, kimlik yapılarını şu ya da bu oranda etkilemektedir. Sistem piyasanın kapsayıcılığında içerme kapasitesini arttırmakta, her tür farklılığı aynı zamanda endüstrinin de parçası haline getirmektedir. Bir kültürel biçim etrafında üretilen giyim kuşam, yaşama biçimi, estetik ve sanat anlayışı yerine bugün farklı yerellikler/kimliklerle bütünleşik post-modern bir kültür anlayışı gelişiyor. Yerellik vurgusunun anlamlandırıldığı noktalardan birisi budur. Meydana gelen esas olarak, söz ve kimlik patlaması içerisinde, bütün değer ve kültürlerin kapitalizmin tüketim çemberinin içerisine alınarak, dönüştürülmesi/yok edilmesidir. Artık hiçbir yerellik, kendine özgünlüğünü koruyabilmek durumunda değildir, piyasanın ve endüstrinin aynı zamanda pazarlamanın bir parçası olarak sistemin ekonomik ve ideolojik anlamda metası haline gelmektedir. Bu çemberin dışına çıkmak, piyasa ilişkilerinin dışında kendi özgünlüğü ve doğası ile kültür ve kimliklerin yaşar hale gelebilmesini sağlamak yerellikleri başka bir dünya tahayyülünün parçası olarak direniş öğesi haline getirebilmeye bağlıdır. Bir diğer nokta da, küreselleşmenin ‘küresel köy’ hikâyesinin sonucu, yersiz/ yurtsuzlaşma duygusunun gelişmesi karşısında yerli olana ilişkin bir vurgunun da artmasıdır. Bir kimlik olarak yerlilik, kendine özgünlüğü çerçevesinde değil; bütünün bir parçası olarak sunulur, yani içerme yoluyla, dahil edilir. Ulus kimliği aracılığı ile sağlanan varoluşun dağılması karşısında, bir yandan evrensellik diğer yanda yerelliklerin bununla bütünleşmesi temelinde yeni bir var oluş zeminidir oluşturulan. Yeni bir varoluş oluşturma çabası, ulus ideolojisinin toplumu bir arada tutabilme kapasitesinin azalmasına bağlıdır. Yersiz/yurtsuzlaşmanın ortaya çıkardığı büyük kimlik bunalımına nasıl çare olunabilir? Bugün kimileri için vitrinlerdeki markalar, kimileri için din, kimileri için milliyetçilik bu arayışa yanıt oluşturuyor. Bizim için durum aynı düzlemde anlaşılabilir değildir. Buradan yürüdüğünde ortaya, otantik/etnik/yerel tonlarda milliyetçi kimliklerin ya da akıl dışılıktan beslenen dinsel/mitolojik kimi öğelerin ötesine geçilemez. Her yerde bir kimlik keşfine çıkmak, sınıf eksenli temel böleni kimlik eksenli sonsuz bölünmelere/bozuma uğratır, solu da bir tür kimlik çoklaşması/çokluk olarak tanımlar. Güncel politikaya baktığımızda bunun örneklerinden birisi olarak siyasal İslam’ın ela alınmasında görülebilir. Burada ‘müslümanlık’ bir kimlik katına çıkarılır, emekçiler, yoksullar da aynı zamanda o kimlikleri ile var sayılır. Kimlik olarak müslümanlık artık salt bir yaşamın geleneksel kültürel bir ritüeli ve vicdana ait bir mesele olmaktan çıkarak; siyasal alana taşınır. Yersiz yurtsuzlaşma karşısında; siyasal İslamın’kalpsiz dünyanın kalbi olabileceği’


(KÜRE)YERELLEŞME VE DEMOKRASİ

65

varsayımı, solun da bu alana bir başka ilişkisi geliştirmesi gerektiğini tartışmaya açar. Oysa din bugün bırakın kalpsiz dünyanın kalbini; kapitalizmin kalbidir. Böylesi bir yanılsama, solun insanların dünyayı anlamlandırması, ayaklarının altından çekilen ve kendilerini kimliksiz bir anlanda çıplak hissetmelerine yol açan büyük boşluk duygusunun din ve milliyetçilik ile doldurulmasına karşı, sol yeni bar var oluşun fikri ve yaşamsal zeminleri ile uğraşmak, uğraşırken aynı zamanda dinci-milliyetçi akımlarla da uğraşmak durumundadır. Meseleyi sınıf böleni ile bakmak doğru olandır, ancak bu bakışı indirgemecilikten ayırmak ta önemlidir. Yani bizim gibi ülkelerde, kültür ve kimliklerin ifade edilmesinin, ana dilde eğitim ve konuşmanın, önündeki engellerin ortadan kaldırılması için, ayrı bir mücadele düzlemi gereklidir. Bugün bu mücadele düzleminin adı ‘bir arada yaşamı’ savunmaktır. Bir arada yaşamı savunmak; farklı kültür ve kimliklerin taleplerine yönelik, devletin baskıcı tutumu ve yine onunla bağlantılı olarak gelişen ırkçı/ milliyetçi hezeyan ve faşist saldırganlık karşısında, toplumun ve kimliklerin özgürleşmesinden yana çok yönlü bir mücadeledir. Bununla birlikte, piyasanın meta ilişkilerine tahvil ederek; atomize ettiği parçaladığı toplumsal yapıyı, eşitlik, özgürlük ve dayanışma temelinde inşa etmektir. Bu bir anlamda yersiz/yurtsuzlaşmanın ortaya çıkardığı kimlik bunalama da, adaletsizliğin ve eşitsizliğin yol açtığı dışlanmaya da, piyasanın tüm ilişkileri metalaştırdığı insanların birbirine ve kendine yabancılaştığı dünya da karşı; başka bir toplum ve yaşamla yani ‘dayanışma toplumu’ ile yanıt arama çabasıdır. Piyasanın çemberine ve cemaat ağlarına karşı kendi dayanışma çemberlerimizi ve ağımızı oluşturarak; gericilik dalgası karşısında yaşamın içerisinde direnç unsurları oluşturabiliriz. Böylesi bir çaba, büyük hiçlik duygusu karşısında, bir gelecek ütopyası etrafında, onun gündelik yaşama tercümesi, insani ilişkileri ve siyasal alanı kapsayan bütünlüklü bir yaşam felsefesi haline gelmesini gerekli kılar, bugünden atacağımız bütün adımlar da aslolarak böylesi bir hedef dâhilinde yürütülmelidir. Günü kurtarma siyasetlerinin ne bugünü ne de geleceği kazanma şansı yoktur, gün geleceği ve her şeyi yeniden inşa etme günüdür. Gün solun da, toplumun da ve geleceğin de şekilleneceği yeni bir var oluşu ortaya çıkarma günüdür.

Ulus Devlet Yerelleşmenin Neresinde? Bu değişimin temeli ise, ulus devlet mekanizmaları üzerinden işleyen kapitalist sistemin; ulus devleti uluslar üstü ve yerelliklerle ilişki temelinde yeniden tanımlamasıdır. Bir makinenin parçaları gibi, birbirine bağımlı ilişkilerle bütüncül bir sistemi oluşturan kapitalist işleyiş mekanizması; parçalı ve dağınık yeni işleyiş mekanizmasını oluştururken, bütüncül yapıyı dağıtıyor.


66

YENİDEN DEVRİM / 6

Kapitalizm ulus devlet/merkezileşme/bürokratikleşme ile birlikte anıldığından, bu bütüncül yapının dağılması, solun bir kesimi tarafından da olumlanıyor. Oysa kapitalizmin tek bir formu yoktur, bugün de değişen onun formu ve işleyiş ilişkileridir. Tartışmaya, Manifesto’dan bir alıntı ile başlayabiliriz; ‘Ürünleri için sürekli genişleyen bir Pazar gereksinimiz burjuvaziyi yeryüzünün dört bir yanına ittiriyor. Her yerden barınmalı, her yana yerleşmeli, her yerle bağlantılar kurmalıdır. (…) Eski yerel ve ulusal kapalılığın ve kendi kendine yeterliliğin yerine ulusların çok yönlü ilişkilerinin, evrensel karşılıklı bağımlılığın aldığını görüyoruz. Ve maddi üretimde olan, entelektüel üretimde de yaşanıyor. Tek tek ulusların entelektüel yaratıları ortak mülk haline geliyor. (…) Burjuvazi, nüfusun, üretim araçlarının ve mülkiyetin dağınık durumuna giderek daha çok son veriyor. Nüfusu bir araya topladı, üretim araçlarını merkezileştirdi ve mülkiyeti birkaç kişinin elinde yoğunlaştırdı. Bunun zorunlu sonucu, siyasal merkezileşme oldu. Ayrı çıkarları, hukukları, yönetimleri ve vergi sistemleri bulunan bağımsız, ya da gevşek bağlarla birbirine bağlı eyaletler, bir tek yönetime, bir tek hukuk düzenine, bir tek ulusal sınıfçıkarına, bir tek sınıra ve bir tek gümrük tarifesine sahip tek bir ulus biçiminde toparlanmış duruma geldiler”. Küreselleşme kapitalizmin doğasının bir parçası ve zorunluluktur, bu ilişki ulusların çok yönlü ilişkisini ve merkez-çevre bağlamında bağımlılık ilişkilerini ortaya çıkarmıştır. Bugün değişen, Manifesto’da ifade edilen merkezileşmenin yine ‘bir tek yönetime, hukuk düzenine, bir tek sınıf çıkarına’ uygun olarak ‘uluslar üstü ve yerel ölçekte’ yaygınlaşmasıdır. Bu yaygınlaşma, merkezi gücün zayıflaması anlamına değil, güç ilişkisinin, yönetim mantığının yaygınlaşması, her alanda doğrudan/dolayımsız hayat bulması manasındadır. Bugün ulus devletin makro ve mikro ölçekte egemenlik devri ile gündeme gelen, çeşitli uluslar üstü yapılanmalar ya da merkezi yapıya bağlı eyalet/federasyon gibi yapılar ele alınırken, dikkate alınması gereken ‘tek yönetim, hukuk düzeni ve tek bir sınıf çıkarının’ ürettiği güç ilişkileri etrafında gerçekleşiyor olmasıdır. Böylesi bir değişime kendiliğinden olumlu anlam yükleyerek, AB gibi uluslar üstü yapılanmaları ulus devleti aşan ‘yeniçağın demokratik yapılanması’ olarak görmek ya da ‘eyalet/federasyon’ gibi ulus devlet içindeki yerel yapılanmaları ‘demokratikleşme’ olarak ela almak mümkün değildir. Çünkü makro ve mikro ölçekli yapılanmalar ulus devlet formunu ortadan kaldırmadan, onun parçası ya da ulus devletlerin birleşiminden meydana gelir. Tartışmayı sürdürürken, ulus ideolojisi ile burjuva devlet yapısı arasındaki ilişki ve ayrımı da netleştirmek gerekir. Ulus ideolojisi etrafında bütünleştirilmiş merkezi yapıları kapitalizmin tek örgütlenme formu olarak görmek doğru


(KÜRE)YERELLEŞME VE DEMOKRASİ

67

değildir. Ulus ideolojisi, burjuva devletin kuruluşunda, ekonomik ilişkilerin gereği olarak merkezileşen devletin buna en uygun ideolojik formasyonuydu. Bugün ise, kapitalizm içerisinde burjuva devlet yapıları işleyiş ilişkileri ve mekansal ölçek konusunda yaşadığı değişime uygun yeni ideolojik formasyonlar üretmektedir, yerellikler ya da ulus üstü kimlikler bunun bir parçasıdır. Bu değişim ile birlikte gündeme gelecek olan yerelleşmeden, demokrasi adına çözüm beklemek, bütün bu nedenlerden dolayı, doğru değildir. Ulus devletin çözülmesi olarak adlandırılan durumu, mantığının ve işleyişinin yaygınlaşması, dağılması, çoğalması olarak görmek daha doğrudur. Bu nedenle ulus devlet halen kapitalizmin işleyişini ve güç ilişkilerini uluslar üstü ve yerel alana dağıtan merkez ağı olduğundan, aynı zamanda mücadelenin de merkezidir. Yerelleşmenin aynı zamanda demokrasi anlamına gelmesi ise, merkezi iktidara karşı verilen mücadelenin bir parçası olarak yerellerin karşı iktadar alanları olabilmesi anlayışına ve gerçekliğine bağlıdır. Bu perspektif yitirildiğinde, yalnız başına yerelleşmeden demokrasi medet umulmaya başlandığında sonuç merkezi iktidarın kopyasının yerelde daha güçlü üretilmesinden başka bir şey olmayacaktır.

Neden Yerelleşme Devletin düzenleyici rolüne çekilmesi ile, kamusal mülkiyetin özelleştirilmesi, kamu hizmetlerinin ticarileşmesi ve özerklik yeni düzenin bir parçası haline geldi. Burada, özerklikten kastedilen daha çok mali özerklik. Yani herkesin kendi kaynağını bulması ve işletmesi. Üniversitelerin özerkliği de bunun bir parçası yerelleşme/özerkleşme de bunun bir parçasıdır. Yerelleşme/özerkleşme ile bir ‘şirket’ mantığı içerisinde üniversiteler, belediyeler, hastaneler kendi kaynaklarını yaratmak, piyasa da daha değerli olmak için rekabet etmek, bunun için sermaye ile serbest ve doğrudan ilişkiye girebilmek gibi, piyasanın tüm işleyiş ilişkilerine dahil olur. Bu düzenleme ile, bütün alanlar kamu alanından piyasanın ilişkileri içerisinde tanınlanır, sermayenin her yere sirayet eden sınırsız tahakkümü de bu yolla kurulur. Ulus devletin sınırlarının esnemesinin anlamı da budur. Burada üniversiteler, hastanelerde, belediyelerde ve hepsinin toplamı ile şehirler de piyasanın içinde rekabet eden şirketlerdir. Yerelleşme/özerkleşme mantığı içerisindeki demokrasi anlayışı da, sermayenin ‘sivil toplum’ olarak doğrudan alanın bileşeni olmasıdır. Yeni bir yönetim mantığı olarak sunulan bu demokrasi anlayışının adı ‘yönetişimdir’. Yönetişim kavramı, küreselleşme ile birlikte sermayenin hareket yetisi ile devletin bürokratik işleyişi arasındaki açıyı kapatmak, devletin yönetme krizini aşmak amacıyla gündeme geldi. Devlet-toplum arasındaki karşıtlığın ortadan


68

YENİDEN DEVRİM / 6

kaldırılması, katılımcı bir anlayışla hiyerarşi yerine eşitler arası bir ilişkinin kurulması yönetişimin sunuşundaki ideolojik yanılsamalardır. Devletin yeni kapitalist düzene uygun yönetim anlayışı esas olarak kar-zarar hesabı dışında tutulan kamusal anlayışın tasfiyesi, bürokratik mekanizmaların yerine daha hızlı işleyen ve doğrudan şirket temsilcilerinin yer aldığı kurulların oluşturulmasını içerir. Hayri Kazoğlu da yönetişimi ‘Neoliberalizmin Gerçek 100’ü’den biri olarak tanımlar, “Yönetişim, en yaygın biçimde yurttaşlarla kamu yönetimi arasındaki ilişkileri tanımlamak, yönetim kavramının içeriğinin ‘karşılıklı etkileşim’ anlayışına doğru evrilmesini vurgulamak için kullanılıyor. Yönetişimin kullanım alanı sadece kamu reformu programlarının genel çerçevesine gönderme yapan ‘kamu yönetişimi’ ile sınırlı değil. Yeni işletmecilik tekniklerine dikkat çeken ‘şirket yönetişimi’ belediyeleri daha az kaynakla yönetmek sanatı şeklinde ifade edilen ‘kentsel yönetişim’ IMF, DTÖ gibi çok taraflı resmi kuruluşlar, küresel STK’lar ve çok uluslu şirketler arasındaki esnek ilişkilenme biçimlerini vurgulayan ‘küresel yönetişim’ bir yandan kavramın yaygınlığına öte yandan tek bir tanımla karşılanmasındaki güçlüğe işaret ediyor”. Yeni sermaye birikim rejimi ve yerelleşme ilişkisi üzerinde durulması gereken bir diğer noktadır. David Harvey’in daha çok ifade ettiği bu ilişki, fordist üretim biçiminden post fordist üretim biçimine geçişin, merkezi yapılar yerine daha parçalı yapıları/yerelleşmeyi beraberinde getirdiği üzerinde durur. Fordizm temel olarak, kitle temelli düzenleme biçimlerini içerir, bununla bağlantılı olarak da bütünsel ve merkezi bir yapılanmayı gerekli kılıyordu. Bu çerçevede yerel yönetimler de ulus devletin uzantısı olarak görülmekteydi. Fordist üretimin krizi, daralan piyasalar, yeni tüketim alanları sorunu ile bu rejim yerini esnek ve parçalı üretime bıraktı. Fordizmden esnek birikime geçişi ve ulus devletin ve yerellerin bunun içerisindeki değişimini D. Harvey şöyle açıklar, “Fordizmin ve Keyneşçi refah devletinin çözülüşü, ulusal devlet himayesindeki tüketim merkezli Keynesçi kent örgütlenmesini de ortadan kaldırmıştır. Artık, yerel birimler, ulusal devletin finansman desteğinin yokluğunda, kendi başlarının çaresine bakmak zorundadır. Bu durumda, kentler, birbiriyle ilişkili, iki strateji geliştirmektedir. Birinci stratejide, kentler, Keyneşçi kentin kitlesel tüketiminden farklı ayrımcı bir tüketimin ve üretimin mekansal bölüşümüyle ilişkili olarak kendi rekabet durumlarını arttırma girişiminde bulunmaktadır. İkinci stratejide ise, kentler, finans ve yönetimde önemli denetleme-yönetme işlevine sahip olmak için birbirleriyle yarışmaktadır. Böylelikle, yerel birimler rekabetin odağı, yerel politikada da hareketli sermayeyi kente çekme mücadelesi haline gelmektedir”. Bu anlamda, ulus devletler içerisinde yereller ön plana çıkmakta, dünya ekonomisinde etkin olan kentler oluşmaktadır. Bu eğilim, mekansal parçalanmayı, eşitsizlikleri ortaya çıkarır. Burada ‘gevşek bağlar’ ile ilgili


(KÜRE)YERELLEŞME VE DEMOKRASİ

69

tartışmaya dönersek Manifesto’dan alıntı ile ifade edilen, ‘gevşek bağlarla’ bağlı yerel yapıların merkezileşme ilişkisi, bugün makro ve mikro ölçekte mekansal olarak dağılmakla birlikte, bu dağılım ‘gevşek bağlar’ı yeniden gündeme getirmez, aksine ilişki çok yönlü ve merkezi olmaya devam etmektedir. Mekansal parçalanma ilişkisi ‘gevşek bağlar’ üzerinden ele alınabilir. Eşitsizliklerin büyümesi ve sosyal adaletsizlik büyük bir dışlanma dalgası da yaratır. Zenginleri ve yoksulları mekansal olarak ayıran bu yeni durum; sistemin dışında/kenarda kalan mekanlar üretir. Bu mekanlar sisteme ‘gevşek bağlarla’ bağlıdır. Buradaki gevşeklik toplumsal olarak dışlanma ve sistemle bağ kurulabileceğine dair umutların kaybedilmesine dayanır. Sistemle gevşek bağları olan bu mekanların sistemin karşısında bir direniş mevzisi olma ihtimal ve potansiyeli mevcuttur. Bunun yolu da elbette yaşanan dışlanmanın yarattığı öfke ve isyanı devrimci düşünceler içerisinde ifade imkanını yaratabilmektir. Mevcut halde solun fikri hegemonyası da bu yerellerdeki mevcudiyeti de buna yeterli değildir. İhtiyaç olunan şey, düzen karşıtı bütünlüklü bir alternatifin negatif muhalefeti ile yerellerde yeni bir yaşam için kurucu, dayanışmacı, pozitif ilişkilerin geliştirilmesine bağlı. (Ayrı bir tartışma konusu olan ‘Küreselleşmeye karşı yerel direniş odakları yaratmak’ meselesini bir başka yazıya daha geniş ele alınabilir).

Sonuç Olarak; Yerelleşme tartışmaları, Türkiye’nin mevcut baskıcı/faşizan devlet yapısını bozucu, demokratik alanı genişleten bir değişim olarak kimi çevrelerce olumlanır. Küreselleşme/yerelleşme bağlamındaki tartışmalar, yerelleşmenin demokrasiden çok piyasalaşma anlamına geldiği konusunda yeterince açıklayıcı. Bu anlamda, yerinden yönetim, doğrudan demokrasi ve kamusal bir anlayış temelinde ifade ettiğimiz, yerelleşme anlayışı ile piyasa yönelimli bir değişim arasına kalın çizgiler çekmek gereklidir. Peki, merkezi büroktik yapının korunmasından mı yana olacağız yoksa yerelleşmeyi mi savunacağız? Her sorunda karşımıza çıkan ve aşılamayan bir ikilem burada da ortaya çıkar. Öncelikle bunu küreselleşme etrafında örülen ideolojik hegemonyanın, onun oluşturduğu demokrasi ve özgürlük paradigmasının içinde aşılması mümkün değildir. Bunu karşısında kapitalizmin eski ve yeni düzeni ile hesaplaşan, yani merkezi bürokratik yapı ile de piyasa demokrasisi ile de hesaplaşabilen bir demokrasi ve özgürlük anlayışı ile karşı çıkalabilir.

Bir Adım İleri! Küreselleşme/yerelleşme bağlamındaki bir tartışma da, demokrasiye ilişkin ya da güncel bir konu olarak türbana karşı tavır meselesi de bizi hep


70

YENİDEN DEVRİM / 6

aynı ikilemle karşı karşıya bırakıyor. Bir yanda, kapitalizmin eski düzeni diğer yanda yeni liberal değişim. Çözüm olarak da ikisinden birisini farklı gerekçelerle, tercih edilebilir bularak, siyaset yapmak tercihi hakim oluyor. Bu tür bir tavrın temel nedeni, sosyalizmin ideolojik hegemoyasını yitirmesi ve kapitalist küreselleşme sürecinin yarattığı sorunlar karşısında bütünlüklü bir paradigmanın inşa edilememiş olmamasıdır. Bugün esas olarak yapılması gereken de bütünlüklü bir karşı çıkışın ideolojik ve politik zeminlerini inşa etmektir. Yazının sonunda, bir son söz ya da böylesi bir tartışmaya giriş için şöyle başlanabilir; Dünya ölçeğinde büyük bir değişim süreci yaşıyoruz. Geçiş dönemi ya da çağ değişimi olarak adlandırılan bu dönemin temel özelliği eski ile yeninin karşıtlık içerisinde bir arada olmasıdır. Birçok konu bu karşıtlık bağlamında ele alınıyor. Böylesi dönemlere özgü olarak muhafazakar eğilimlerle birlikte değişimin yönünü uçlaştırarak durum tespiti yapan eğilimler de gelişiyor. Geleceği her yönüyle öngörmek elbet mümkün değildir, şimdi bizim için de yapılması gereken kimi öngörülerle birlikte esas olarak da var olun somut durum üzerinden mücadelenin gerektirdiği sorunları ela almak, onları çözümlemektir. Bu tür geçiş dönemlerinde, ‘kapitalist gelişim sürecinde pek çok değişiklik gözlemlenecektir, fakat güncel gelişmeleri önemli bir tarihsel yırtılma olarak tanımlamak için daha fazla nedene ihtiyaç duyulacaktır’. Ellen Meiksins Wood’un bu ifadesi, bugüne dair teori, pratik, örgüt gibi sorunları ela alırken, gerçeklikle buluşan bir noktadan doğru analiz yapmanın, sözün somut olanla bağını tartmanın öneminin altını çizmektedir. Yaşanan geçiş dönemi sol içinde önemli kırılmaları açığa çıkardığı aşikar. Böylesi kırılmalar aynı zamanda yeniden inşa anlamına gelir. Ancak, eksenin ve çizgilerin belirsizleşmesinin ortaya çıkardığı bulanıklık, örgütsel düzeyde de büyük bir dağınıklık ve ne yapacağını bilememezlik halini açığa çıkarıyor. Böylesi dönemlerin bir özelliği, belirsizliği ortadan kaldırmaya dönük zorlayıcı çabalar içerisine girmektir. Bugün ideolojik planda yaşanan bu karmaşanın böylesi bir çabayla aşılması mümkün olmadığı ortadadır. Çünkü, somut temelleri olmayan sözler uçucudur, muhalefet üreticisi olamaz ! İdeolojik planda yaşanan kafa karışıklığını ortadan kaldıracak sistemli çabalar ile bunun politik planda sınanması ve geliştirilmesine dönük, sürekli bir mücadele bugünün temel görevi olarak görülmelidir. Devrimci iddiaların emekçi sınıflar içerisinde sahiplenilmesi ancak böylesi zor ve uzun bir mücadele ile mümkün olabilir. Türkiye’de bugün solun, politik alandaki ve emekçi sınıflar içerisindeki etkisi son derece sınırlıdır. Esas mesele de bu etki alanını genişletecek bir çalışma ve örgütlenme tarzının geliştirilmesi, politik planda süren tartışmalara etkin müdahalenin yollarının bulunmasıdır. Bugün ise lafazanlık üzerine


(KÜRE)YERELLEŞME VE DEMOKRASİ

71

kurulu devrimcilik iddiaları solun hastalığı olmaya devam ederken, giderek de etki alanını genişletiyor. Karpuz kabuğundan gemiler yapmak değilse mesele, solun son derece sınırlı bir alanda siyaset yapabilir hale geldiği gerçeği ile yüzleşilmeli. Öncelikle mevcut halin kavranması, bunun siyasete etkin müdahale imkan ve yöntemlerinin bulunması ve bu temelde solun kendini geliştirmesi gerek. Bu ülke topraklarının, bugünkü mevcut toplumsal yapısı, kültürel dokusu, sınıfsal ilişkilerine uygun mücadele yol ve yöntemleri böylesi bir sürecin parçası olarak gelişebilir. Bugün ortada böylesi gelişmiş deneyler henüz yokken, Avrupa’daki ‘küreselleşme karşıtı hareketlerin’ örgütlenme tarz ve yöntemlerini kopyalayarak ya da Latin Amerika’daki örgütlenme modellerini ve tezleri tekrarlayarak siyasete adım attırılamıyor. Mücadele kendi gerçekliğinde gelişip kendi kültürünü, anlayışını, değerlerini üretmeden kopyadan karakter ve kendine haslık türemesi mümkün olmuyor. Bugün dünya ölçeğinde, kapitalist-emperyalist sisteme karşı, önemli direnişler, isyanlar gerçekleştirdiği, Latin Amerika’da sol dalganın giderek yaygınlaştığı, sosyalizmin yeni tarihsel döneminin inşası açısından önemli gelişme ve deneylerdir. Şüphesiz bu deneyler her bakımdan ela alınmalı ve değerlendirilmelidir. Ancak buradan yola çıkarak teoriler üretmek, devrimin yatağını/yönünü belirlemeye kalkışmak doğru olmayacaktır. Dünyada mücadelelerin bugünkü aşaması bize henüz bu tür tartışmaları yürütecek yeterli veriyi sunmamaktadır. Oysa kimileri geçmişin ayrım noktaları da güncelleme ve siyaseti oradan tanımlama adına; devrimin odağının şurası ya da burası olacağı yönündeki bir tartışma ile yön bulmaya çalışmaktadır. Bir tür kendini tanımlama ve ayırma çabası olarak da görülebilecek bu ‘teorik’ faaliyettir yapılan. Teoriyi sefaletten kurtarmak, sistemin işleme biçimini ve bu sistemin değişim gücünü nasıl yeniden ürettiğini anlamaya, bunun güncel politikaya ve emekçi sınıfların hayatına yansımalarını kavramaya, somut çözümler dahilinde bunu tartışmaya dönük bir çabayı gerekli kılıyor. Böylesi bir çaba, politik düzlemde emperyalist-kapitalist sisteme karşı oluşturulan düzen karşıtı politik muhalefetin ve emekçi sınıflar içerisine taşıyacak bağların kurulmasını esas alır. Sonuç olarak somuta gelirsek, bugün solun güçsüzlüğünün en büyük nedeni fikri parçalanmada aranmalıdır. Korkut Boratav bu parçalanmayı şöyle ifade ediyor, “Solcu olanların bir kısmı Cumhuriyet Mitinglerine katılıyor, bir kısmı da AKP’ye oy veriyor”. Solun, ülkenin gidişatında etkin bir güce dönüşebilmesi, fikri zemindeki bu parçalanmayı ortadan kaldırılabilmesine bağlıdır. Bu yapılamadığı takdirde, çeşitli alanlarda yürütülen mücadelelerin etkili ve dönüştürücü bir güce dönüşmesi de mümkün olmaz.


İRAN’DA REJİM VE KÜRTLER ARASINDAKİ SİYASAL MÜCADELEYİ ANLAMAK:

AHMEDİNEJAD’LA DEĞİŞEN NE? YÜKSEL TAŞKIN

ABD’nin 2003’de başlayan Irak İşgali, sadece Ortadoğu genelinde değil, İran’da da siyasal mücadelelerin taraflarını ciddi biçimde radikalleştirme etkisi yarattı. Ahmedinejad’ın 2005’de Cumhurbaşkanı seçilmesi, bir anlamda ABD’li ‘Neo-Con’ların, İran versiyonunun iktidara gelişi gibiydi. Bu yükseliş, zaten rejimle önemli gerilimlere sahip Kürt Muhalefetini de radikalleşmeye doğru itti. Ne var ki, bu sadece militarist Ahmedinejad Rejimi’nin tetiklediği bir radikalleşme değil. Kuzey Irak’ta ortaya çıkan fiili Kürt Devleti ve PKK’nın Türkiye’deki uzun süreli mücadelesi, İran’da da etkilerini gösterdi. Böylece, Kürt Muhalefeti içerisinden, uzun süre sonra ilk defa, örgütlü şiddeti bir strateji olarak seçen PJAK (Kürdistan’da Özgür Hayat Partisi) gibi yapılar ortaya çıkmaya başladı. Böylece Kürt sorununun bölgesel kapsamı daha da genişledi ve karmaşıklaştı. Unutulmaması gereken bir nokta, bölge devletlerine (Türkiye, Suriye, İran, Irak ve Kafkaslar) yayılmış yaklaşık 24 milyon Kürdün varlığı. Kürtler, Araplar, Farslar ve Türklerden sonra Ortadoğu’nun en büyük etnik gurubunu oluşturuyorlar.Uzlaşmaz siyasetler sonucunda şiddetin daha da tırmanması, her kesimin kendi etnik-dini özcü kimliklerine gömülme bencilliğine savrulması, belki de Ortadoğu’da İsrail-Filistin sorunundan bile daha şiddetli, kanlı ve çözümsüz bir bölgesel sorunla karşı karşıya kalmamız anlamına gelecektir. Bu yazıda, Kürtler ve İran Rejimi arasındaki gerilimler kısaca özetlendikten sonra, son dönemde belirginleşen süreçlere ağırlık verilecek. İran Devleti’nin halen devam eden çok uzun ve sancılı bir merkezileştirme tarihi söz konusu. Anadolu’dan gelerek İran’da Şii bir yönetim kuran Şah İsmail


74

YENİDEN DEVRİM / 6

liderliğindeki Türkmen ve Kürt guruplarının bölgeye yerleşmesiyle, ağırlıklı olarak Sünni olan ülke, çok hızlı biçimde Şiileştirildi. Safevi Hanedanlığı (1501-1722), İran’daki Şii Geleneğin kurucusu olmasının getirdiği ciddi bir dinsel meşruiyete sahipti. Onlardan sonra gelen Kaçar (1779-1925) ve Pehlevi Hanedanlıkları (1925-1979), böylesi bir dinsel meşruiyete asla sahip olmadılar. Bu nedenle, sadece Şii Ulemasıyla değil; ülke sınırlarına dağılmış etnik ve dini azınlıklarla da önemli sorunlar yaşadılar. Tüm bu dini ve etnik gerilimlere, sınır bölgelerine yayılmış azınlıkların büyük ölçüde göçebe yaşam tarzına sahip olmaları gerçeği de eklendiğinde, her merkezileşme yanlısı rejimin, buna dirençli unsurlarla yaşadığı sorunların, İran’da katmerlenmiş biçimde ortaya çıkmasının nedenleri anlaşılabilir. Sınırlara yayılmış azınlıkların, hemen sınırın ötesindeki devletlerde meskun akraba ve dindaşlarıyla etkileşim imkanları arttıkça, İran Devleti kendisini daha fazla tehdit altında hissediyor. İran’da Farsi kökenlilerin oranı yüzde 51’i geçmezken, diğer azınlıklar, sırasıyla Azeriler (% 24), Gilaki ve Mazandarinler (% 8), Kürtler (% 7), Araplar (% 3), Lurlar (% 2), Beluciler (% 2), Türkmenler (% 2) olarak öne çıkıyorlar. Yüzde 98’i Müslüman olan ülkenin yüzde 89’unun Şiilerden oluşması ve Fars dili ve kültürünün önemli ölçüde birleştirici etkilere sahip olması, bu farklılıkların sıklıkla çatışmaya dönüşmesini kısmen engelliyor. İran Anayasası’na göre sadece Kürtler, Beluciler, Türkmen ve Araplar ‘milli azınlık’ olarak tanımlanıyor. Dini azınlık olarak kabul görenlerse, Hıristiyanlar, Yahudiler ve Zerdüştiler. Anayasa’nın 15. Maddesi, bölge ve kabile dillerinin konuşulması ve basında kullanılmasını düzenlerken, resmi dili de Farsça olarak belirliyor. Anayasa’ın 12. Maddesi, “İslam ve 12 İmam Şiiliğini” İran’ın resmi dini olarak tanımlıyor. Diğer mezheplere saygı ilkesi de Anayasa’da yer bulurken; bu mezheplerin çoğunlukta olduğu yerlerde, yerel düzenlemelerin söz konusu mezheplerin hukukuna göre yapılması öngörülüyor. Ne var ki rejimin, genelde dini azınlıkların, özelde de Sünnilerin taleplerine ciddi bir duyarsızlık gösterdiği görülüyor. Sünni camilerinin yapılmasına engeller çıkarılırken; Tahran’da henüz Sünni’ler için bir cami inşa edilmemiş olması çok şey anlatıyor. Bu durum da çoğunluğu Sünni olan Kürtler, Beluciler ve Türkmenlerle yaşanılan gerilimleri derinleştiriyor. İran rejimi, Anayasasına koyduğu nispeten olumlu maddelere rağmen, fiili durumda azınlıklara daha fazla serbestlik tanırsa, bunların sınır ötesindeki ülkelerin etki alanına gireceği korkusuyla hareket ediyor. En büyük tehdit olarak da çoğunluğu Sünni olan Kürtler görülüyor. Irak’ta 2003’te gerçekleştirilen rejim değişikliğinin Şiileri iktidar paylaşımında en büyük güç haline getirmesi, İran için olumlu bir etki alanı yaratırken; Kürtlerin Kuzey Irak’ta fiili bir devlet yaratmış olmaları, tıpkı Türkiye ve Suriye gibi, İran Devletini endişelendiriyor. Yoğun olarak Batı Azerbaycan, Kürdistan, İlam ve Kermanşah Bölgeleri’nde yaşayan İran Kürtleri’nin yaklaşık yüzde 75’i Sünnilerden oluşuyor. Bu


AHMEDİNEJAD’LA DEĞİŞEN NE?

75

bölgelerde, İrak’tan gelen göçmen Kürtlerin hissedilen varlıkları ve 1999’un başlarında Suriye ve Türkiye’den kaçan PKK’lılarla beraber, siyasal etkilere daha da açık bir ortam oluştu. Kürtler’in sınır boylarına yakın yerleşim alanları, İran ortalamasına göre daha az gelişmiş ve daha yüksek işsizlik oranlarına sahip olmalarıyla dikkat çekiyorlar. Bu anlamda Devrim öncesi dönemle ciddi bir süreklilik söz konusu. Bu bölgeler, İran’daki İnsani Gelişmişlik İndeksi ortalamasının ancak yarısına ulaşabiliyorlar. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından ortaya çıkan boşlukta Kürtlerin sadece bir yıl sürebilen bir Mahabad Cumhuriyeti (Batı Azerbaycan) deneyleri olmuştu. 1963’den sonra, İran ve İsrail, Kuzey Irak’taki Kürtlerin merkezi Irak Hükümetiyle savaşmalarını özendirmiş; hatta İran, Kürt savaşçıları silahlandırma yoluna gitmişti. Bu destek, Irak’ın Cezayir Antlaşması’na imza koyduğu 1975’e kadar sürdü. Kürtler dahil pek çok azınlık, 1979 İslam Devrimi’nin kendileri için daha çok bölgesel özerklik getirebileceği umuduna kapıldılar. Ne var ki kimi etnik partiler, daha 1979 Baharı’nda yeni Anayasayı hazırlamak için yapılan Uzmanlar Heyeti seçimlerini boykot yoluna gittiler. Kısa süre içerisinde etnik azınlıkların önemli taleplerinin karşılanmayacağının anlaşılması, Kürt, Beluci ve Türkmen özerklik hareketlerini ateşledi. İslam Devrimcileri, bu hareketleri bastırmak için yoğun şiddet uygulamaktan kaçınmadılar. Kürdistan’daki direniş 1984 yılında büyük ölçüde bastırıldığında, geride 10.000 Kürdün ölüsü vardı. İran (Derin) Devleti, pek çok muhalif örgüt liderine yaptığı gibi, yurt dışında suikastler düzenleme yoluna giderek, İran Kürt Demokratik Partisi (PDKI) liderlerinden Abdülrahman Kasımlı (1989) ve Şerif Şerefkandi’yi (1992) öldürdü. İran-Irak Savaşı (1980-89) sırasında, İran’ın pek çok Kürt bölgesinde köy boşaltma yöntemini kullandığı, önemli nüfus kaydırmaları gerçekleştirdiği, hatta buralarda yoğun bir mayın döşeme politikasına gittiği biliniyor. Kürdistan Vilayeti’ni 2000 yılında ziyaret eden Cumhurbaşkanı Hatemi, “bölgenin yoksulluk ve işsizlik gibi kronik yoksunluklardan muzdarip olduğunu” teslim ediyordu. Tıpkı Türkiye’deki siyaset sınıfı gibi, Reform yanlısı Hatemi’nin de, sorunun kimlik boyutuna ve özerklik yönündeki taleplere değinmemesi ilginçtir. Yine 1999 yılında üniversite öğrencilerinin ülke geneline yayılan reform yanlısı gösterilerinin sert önlemlerle bastırılması, Hatemi Hükümeti’nce protesto edilip, engellenmeye çalışılmıştı. Kürt öğrencilerin benzeri gösterilerinin bastırılması için yoğun şiddet kullanılmasıysa, Reformcu kanattan aynı eleştiriyi göremedi. 1999’da Kürt öğrenciler, Kermanşah’taki üniversitelerde Kürt dilinde eğitim verilmemesini protesto ettiler. Yine uzun zamandır dillendirdikleri, bir Kürt Dil Akademisi açılması yönündeki taleplerini tekrar gündeme getirdiler. İlginç olan, Tahran’daki Shadid Behesti Üniversitesi’nin bir Kürt Çalışmaları Bölümü açmaya söz vermesi ve bunu gerçekleştirmesidir. Bu gelişme, elbette Reformcu Hatemi Hükümetleri’nin (1997-2004) başarı hanesine yazılmalı. Bahsedilen Kürt muhalifleri, bütün


76

YENİDEN DEVRİM / 6

bu taleplerinin Anayasa’nın ilgili maddelerinin gereğinin yerine getirilmesi anlamına geldiğini vurgulayarak, meşru bir çizgide hareket etmeye de özen gösteriyorlar. Yine bir başka kaygı da, Sünni ve Kürtlerin siyasal alanlarda yeterince temsil edilmemeleriydi. 2001 Sonbaharına kadar sadece tek bir Kürt Vali varken; Sünni hiçbir valinin atanmaması, bunun en somut göstergesi olarak şikayet konusu ediliyordu. 2000 yılında Reformcuların kazandıkları seçimlerde 40’a yakın Kürt kökenli vekilin Meclis’e girmesi de mutlaka altı çizilmesi gereken bir gelişmedir. Bu milletvekillerinin, geldikleri Kürt bölgelerinde yaşayanların yaklaşık yüzde 80’inin yoksulluk sınırı altında yaşadığını anımsatarak, özellikle Kürt öğrenciler için üniversitelerde daha fazla yer açılması ve işsizlik sorununun çözümü için acil önlem alınması yönündeki çağrıları yanıtsız kaldı. Zaten 2004 Meclis Seçimleri’nde Koruyucular Konseyi, neredeyse bütün bu vekilleri veto yoluyla tasfiye etti ve yerlerine suya sabuna dokunmayan kişiler ‘seçildi’… İran’da 2005 yılında Cumhurbaşkanı seçilen Ahmedinejad Yönetimi’yle beraber, Muhafazakar İktidar bloğunun içindeki ‘Aşırı Sağ’ klik öne çıkmaya başladı. Çoğunluğu Devrim Muhafızları kökenli ve 40’lı yaşlardaki bu klik, Ruhani Önder Ali Hamaney etrafında kümelenen Yaşlı Mollalardan farklı olarak, dini hiyerarşiden gelmemeleri ve militarist yönelimleriyle dikkat çekiyorlar. Bu klik, her türlü etnik sorunu, ABD, İsrail ve Britanya gibi dış güçlerin kışkırtmalarıyla ilişkilendiriyor. ABD’nin İran’daki rejim muhaliflerini desteklemek için, yıllık yaklaşık 70 milyon dolara yakın para dağıttığı, ‘Demokrasiyi Teşvik’ programını başlatması da, bu kliğin paranoyasını derinleştiriyor. Böylece Ahmedinejad Yönetimi, sertlik yanlısı tutumunu abartarak, Kürtler başta olmak üzere, diğer etnik muhaliflerinin daha da radikalleşmelerine bizzat kendisi katkıda bulunmuş oluyor. 2005’de genç Kürt aktivisti Şivan Kaderi’nin Mahabad’da güvenlik güçlerince vahşice öldürülmesi, aynı yılın Ağustosunda yoğun katılımlı protestolara yol açtı. Hükümet’in bu gösterileri kanlı şekilde bastırması, 17 kişinin ölümüne neden oldu. Bu protestolarda devlet tarafından kullanılan orantısız şiddetin, Kürt bölgelerindeki hükümet karşıtı hissiyatı daha da derinleştirdiği açıktır. Bu kadarını Bush Yönetimi istese de yapamazdı... Bu koşullar altında, özellikle 2005’le beraber İran’da PJAK’ın İran Ordusunu hedef alan saldırılarında ciddi bir artış gözlenmeye başlandı. 2005 yılında PJAK tarafından yaklaşık 120 İran askerinin öldürülmesi, bu tırmanışın önemli bir göstergesi. 2006’da da 15 önemli PJAK saldırısında 50 İran askeri ve 20 PJAK militanının öldüğü tahmin ediliyor.Vur kaç faaliyetlerini Kuzey Irak üzerinden yürüten PJAK, 3000 militanı olduğunu; buna rağmen İran’daki sempatizan tabanının hızla genişlediğini iddia ediyor. Türkiye ve İran Devletleri, PJAK’ın, PKK’nin bir uzantısı olduğuna inanırken, PJAK


AHMEDİNEJAD’LA DEĞİŞEN NE?

77

Liderliği, kendilerinin 1997 yılında, barışçıl öğrenci hareketi içerisinden ortaya çıktıklarını savunuyor. Buna rağmen, Kuzey Irak’taki özerklik hareketinden ve PKK’nın yürüttüğü mücadeleden yoğun biçimde etkilendiklerini de gizlemiyorlar. PKK Liderlerinden Cemil Bayık daha açık konuşuyor: “PJAK’ı kuran ve şimdi de etkin biçimde destekleyen bizzat PKK’dır.” 1999 yılında Kandil’e çekilen PJAK Liderliği, İran’a yaklaşık 16 kilometre mesafede üstlenmiş durumda. PJAK liderliği, Öcalan’ın Komünist geçmişini olumsuzlayarak geliştirdiği Demokratik Cumhuriyet, Konfederalizm, kadın hakları konusunda radikal adımlar atılması ve askeri kadroların sivil kadrolarca desteklenmesi gibi görüşlerini sahiplendiklerini ve bu yönde bir strateji oluşturduklarını vurguluyorlar. Fakat özenle vurguladıkları bir amaç, İran’da rejim muhalifi tüm güçlerle beraber hareket ederek, İslam Cumhuriyeti’ni devirmek… PJAK’ın yedi kişilik Merkez Komitesi, PKK’yla önemli bir farklarının daha altını çiziyor: Yerleşik savaş kurallarına uyarak, sadece askeri hedeflere saldırmaları. PJAK ilk ses getiren saldırısını, 2004 yılında Kürtlerin barışçıl bir gösterisine ateş açılarak 10’unun öldürülmesine misilleme olarak Merivan’da düzenlemişti. 2005 yılının sonundan itibarense İran Ordusu, neredeyse düzenli aralıklarla PJAK’ın Kandil Dağı civarındaki üslerini topçu ateşiyle etkisiz hale getirmeye çalışıyor. Zaman zaman sınır ötesine de geçen İran’ın, Türkiye’yle benzeşen mücadele yöntemleri bununla da sınırlı değil. İran, Türkiye’deki Köy Koruculuğu sistemini hayata geçirmeye girişti bile. Yine de bölgenin muazzam işsizlik ve az gelişmişlik sorununu çözemez ve PJAK’ın umduğu gibi, yoğun insan hakları ihlallerine de devam ederse, bölgedeki Kürtlerin rejim karşıtı duruşları daha da güçlenebilir. İran, Reformcu Hatemi çizgisinin tasfiye edilmesi ve ‘Aşırı Sağ’ Ahmedinejad’ın militarist kliğinin yönetimi ele geçirmesiyle, özellikle etnik ve dinsel temelli muhalif gurupların daha da radikalleştiği bir sürece girmiş görünüyor. Küresel dengeler, Devrim-sonrası ortaya çıkan siyasal seçkinler arasındaki çatlağın nereye kadar varacağı, ülke içi ve dışındaki siyasal muhaliflerin inandırıcı proje ve ittifaklar kurabilmeleri, İran’da etnik sorunların demokratik ve barışçıl yollarla çözülüp çözülemeyeceğini de belirleyecek. Tüm bu çözüm arayışları, ulus-aşırı bir harekete dönüşen Kürt Hareketi ve pek çok devletin aktör olarak ortaya çıktıkları bölgesel dengelerin oluşturduğu karmaşık matris içerisinde gerçekleşmek zorunda...


EMPERYALİZM Mİ, TERÖRİZM Mİ, DEMOKRASİ Mİ? A.ÖMER TÜRKEŞ

80’li yılların sonlarında Berlin duvarının yıkılmasıyla başlayıp Sovyetler Birliğinin dağılmasına kadar uzanan siyasi gelişmeler, kapitalizme bel bağlayanları sevindirmiş, liberalizmin erdemlerine inananlar dünya üzerindeki savaşların sona ereceğini ilan etmişlerdi. İnsanlığa barış ve demokrasi getireceğini vaad eden küreselleşme ile birlikte yeni bir dönem açılacaktı. Gerçekten de yeni bir döneme girdik. Savaşı bir istisna hali olmaktan çıkaran, savaşla barış arasındaki sınırları yok eden bu gelişme, Emperyalizmin yeni adıyla küreselleşmenin karakteristiğiydi. Artık sadece devletlerarasında ve sadece belirli cephelerde, belirli bir süre için cereyan eden geleneksel savaşlardan değil; tüm mekânlara ve zamanlara yayılmış bir küresel iç savaştan söz eder olduk. Üstelik tek kutuplu dünyada daha da azgınlaşmış, emperyalizm öncesi kaba sömürgeciliğin klişeleriyle donanmıştı. 19.yüzyıl emperyalizminden yegane farkı teknolojinin eriştiği akıl almaz boyutlardı. Afganistan ve Irak işgalleriyle somutlanan bu küresel giysili emperyalizm Doğu’ya medeniyet ihraç etmeye, yola gelmeyenleri savaşla yola getirmeye çalışan oryantalist yaklaşımın 21. yüzyıldaki versiyonundan başka bir şey değildi. Küreselleşmenin yaptığı savaşı küreselleştirmek, bir bölgedeki savaşın etkilerinin dünyanın bütün köşelerine dalga dalga yayılmasını sağlamaktır. Dünyadaki siyasi ortamı değiştiren, siyaseti gücün ve şiddetin dünyasına teslim eden bu “gelişme”ye, bu genel ve sürekli savaş ortamına, mikro hayatlardaki kronik korku ve güvensizlik ortamının eşlik etmesi kaçınılmazdı. Mahmut Eşitmez’in Birgün Kitap Eki’ndeki yazısında belirttiği gibi; “bugün çoğumuz var oluşumuzun ve yaşam tarzımızın büyük bir tehdit altında olduğundan


YENİDEN DEVRİM / 6

80

düşünüyoruz. Boğazına kadar suça gömülmüş kent, bütün dehlizlerinden koyu bir tekinsizlik kusuyor üzerimize. Evimizde bile güvende değiliz artık. Her yanımız suçlular, “siyahlar”, açlar, sokak çocukları, çocuk hırsızları, organ hırsızları, misyonerler, magandalar ve sebateyistlerle çevrili. Bizim olan her şeyde gözleri var. Bir sabah uyandığımızda, uğruna bu bir ömür çürüterek kazandığımız her şeyi, kredi kartlarımızı, küçük alışveriş kaçamaklarımızı, taksitli tatillerimizi, cep telefonumuzu, işimizi, hatta otomobilimizi kaybetmiş olabiliriz. Bir sabah uyandığımızda körleşebiliriz”.

Terörist İmgesi Başka ülkelere, uzak coğrafyalara göz diken, uzak topraklara tahakküm eden egemen metropolün uygulama, kuram ve tavırları anlamına gelen Emperyalizm terimi, emperyal ilişkiyi kurma ya da koruma politikalarını işaret eder. Bunun bir yolu askeri ve ekonomik yaptırımlardır. Ancak emperyalizmi sadece zor kullanmaya, sadece birikime el koyma ve ele geçirme pratiğine indirgememek gerekir. Emperyalizmin sinsi ve en az diğerleri kadar tehlikeli ideolojik ve kültürel biçimleri, sanatla, sinemayla, modayla, medyayla, edebiyatla her an gündelik hayatlarımıza müdahale ediyor. Bu sayede emperyalizm “bazı ülke ve halkların tahak¬küm altına alınmayı ve tahakkümle bağıntılı bilgi biçimlerini gerektir¬diği hatta bizzat istediği düşüncesini de içeren etkileyici ideolojik olu¬şumlar tarafindan destekleniyor, belki de harekete geçiriliyor”. Afganistan ve Irak işgallerini meşrulaştıran, uzak topraklarda –Doğu’da ve Güney’demedeniyetten nasiplenmemiş, nasiplenmek için kurtarıcısını bekleyen “aşağı” ya da “tabi” ırkların varlığı düşüncesinin kültür endüstrisinin araçlarıyla benimsetilmiş olmasıdır. ABD ve işbirlikçilerine putperest ruhları kurtaran fedakar misyoner rolü biçen bu düşünce biçimi Hristiyan inançlarından da beslenir; aslında bir işgal yoktur ortada, ekonomik çıkarlar söz konusu bile değildir, onların savaşı iyilikle kötülüğün kadim mücadelesidir. Holywood’un dev prodüksiyonlarına, milyonlarca dolar yatırılımış aksiyon filmlerine, bilimkurgu örneklerine, animasyonlara, onlardan uyarlanan bilgisayar oyunlarına baktığımız zaman hep aynı savaşı, hep aynı kaçınılmaz kaderi, iyiliğin siyahlara bürünmüş kötülere karşı zaferini, dünyanın kurtarılış hikayesini izlemiyor muyuz? Bütün bu filmlerde Küresel Amerikan Hegemonyası bir takdir-i ilahi gibi sunulmuyor mu? İzleyiciler rıza göstermeye, biat etmeye ikna edilmiyorlar mı? Emperyalist söylem toplumların iknası için gereken “kötülük” giysisini teröriste giydiriyor. Oysa kendileriyle birlikte dünyayı da yok etmek isteyen kötü teröristlerin kapitalizmin yarattığı kimyasal, biyolojik ya da nükleer silahları kullanıyor olması ne kadar da ironik… Siyasal ve sosyal gelişmeler bilimsel ve teknolojik gelişmelere ayak uyduramadığı ölçüde, teknolojinin ürünleri insanlığın gözünü kamaştırıyor, kitlesel imha silahlarını kimlerin geliştirdiği, kim için, ne için geliştirdiği, yıkıcı etkileri sorgulanmıyor. Bilim


EMPERYALİZM Mİ, TERÖRİZM Mİ, DEMOKRASİ Mİ?

81

ve teknoloji fetişizmi onları üreten mantığa değil, kullanıcıların kimliğine yöneltiyor suçlamayı. ABD’de, Avrupa’da ve Türkiye’de, bugün zihinlere kazınmak istenen terörist imgesi bir zamanların seri katil imgesiyle benzeşir. Her iki imge de toplumsal düzenin tesisinde benzer bir rol üstlenirler. Suçu düşmanına yükleme kapasitesiyle, bu yıkıcı değil yapıcı bir roldür. Güvenlik bahanesiyle denetim toplumuna geçişin kapısını aralar. Terör ve terörist iktidar dilin söylemidir. 70’lerde ABD yeni sağının ideolojik silahı haline gelen sapık “seri katil”ler ve teröristler, toplumsal korkuları beslemekle yükümlüydüler. Oysa ne içerde ne dışarıda korkunç ünlerini hak edecek olgular mevcuttu. Mandel’in Hoş Cinayet kitabında seri katil temasıyla gerçek cinayet vakaları arasındaki orantısızlık açıkça görülüyor. Joanna Bourke’un “Korku: Kültürel Bir Tarih” (Fear: A Cultural History) adlı incelemesinde, aynı orantısızlık terör konusunda sergilenmiş: “terör korkusunun 1970’lerden beri medya tarafından işlendiğini belirten Bourke, ABD ve İngiltere’de 1977-78 yıllarında yapılan araştırmalarda, terörün halk tarafından %85-90’lara varan bir oranda ciddi bir sorun olarak algılandığını ortaya koyuyor ve 1980-1985 yılları arasında teröristlerce 17 kişinin öldürüldüğü ABD’de, New York Times’ın her sayısında terörizm ile ilgili ortalama 4 makaleye yer verildiğini kaydediyor. Bourke’ün değindiği bir diğer çarpıcı istatistik ise şöyle: tüm dünyada sadece 34 Amerikan vatandaşının teröristlerce öldürüldüğü 1989-92 yılları arasında, ABD’de “terörist” veya “terörizm” kelimeleri ile kataloglanabilecek 1300’den fazla kitap yayımlanmış. Birleşik Devletler’in şiddetin tek hedefi olarak gösterilmesine gayret edildiği politik manevralar nedeniyle terörün derinlemesine irdelenmesini sağlayacak soruların ikinci plana itildiğini ileri süren Bourke, 11 Eylül’ün de 1980’lerde kanser ve daha sonrasında da AIDS hastalığının yarattığına benzer bir korku salgınının baş aktörü olarak sahnede tutulduğunu söyleyerek korkunun politik arenada edindiği role dikkat çekiyor ve bu duygunun geniş kitleleri etkilemek için ne şekilde kullanıldığını gözler önüne seriyor.” Korkular korkuları besledi, büyüttü, kalıcılaştırdı, patolojikleştirdi; ve sonuçta önce seri katiller sonra teröristler kültür endüstrisine hem büyük girdi sağladılar hem de dünyanın dört bir yanında benzer bir imgeyle tanındılar. Dil, din, ulus ve sınır tanımayan ünlerine best-seller romanların, TV dizilerinin ve medyanın da inkar edilemeyecek katkıları var. Seri katil imgesi o zaman dek çizilen hiçbir suçlu profiline benzemezliği ile polisiye edebiyat için özel bir öneme haizdi ve polisiye-gerilim türünün ebeliğini yapmıştı. Kıyaslanmaz çokluktaki öldürme kapasitesi ile terörist imgesi ortaya çıkdığı andan itibaren seri katili elbette gölgede bırakacaktı. “Terörist” sinema filmleri, TV dizileri ve macera edebiyatıyla kendisini modern dünyanın parçası olarak gören herkesin nefretini kazanırken, terörün yaygınlaşmasında ABD patentli “gayri nizami harp” kitapçıklarının rolü unutuluyor, dünya düzeni tesis etmek isteyenlerin ideolojik hegomanyası sağlanıyordu.


82

YENİDEN DEVRİM / 6

Medya, sinema ve edebiyat aracılığıyla yaratılmış –para ya da sapık idealler peşinde koşan, sinsi, kötü, öldürmekten zevk alan veya sosyal hayata uyumsuz, cahil ve kandırılmış- terörist imgesi bize, ailemizden birilerine, dostlarımıza, hatta tanıdıklarımıza benzemeyen anormal bir insan tipini işaret eder. “Bu kurgusal imge korkutucu olduğu kadar rahatlatıcıdır da. Çünkü yakınımızdaki kişilere olan güvenimizi ze¬delemez. Aynı zamanda tanıdığımız birinin vicdansızca bir eylemde bulunabileceği ihtimalini gözden uzak tutar”. Buralı iyi ile uzak diyarlardan gelen kötü ayrılmıştır. Oysa hiç akıldan çıkarmamak gerekiyor; “başta Irak olmak üzere ABD işgaline karşı savaşan direnişçilerin mücadele yöntemleri ABD’ninkinden asla daha vahşi değildir. Daha ilkel değildir. Ortadoğu’daki insanların karşılaştıkları aşağılama ve işkenceler sistematiktir.”

ABD’yi Model Almak Küreselleşmenin baş aktörü ABD, medeniyetler çatışması kavramını, güvenlik ihtiyacını ve sınır ötesi operasyonlarını küreselleşmenin yardımcı oyuncularına kolaylıkla benimsetti. Ne var ki hayran olduğu o sarışın kahraman rolünü kendi mütevazi sahnesinde kendi “kara”larına karşı sergilemek isteyenlere kolay kolay izin vermiyor. Oysa pek çok ortak yan var ABD ve Türkiye Cumhuriyeti’nin sınır ötesi operasyon ihtiyaçlarında; “Teröre karşı savaş ve güvenlik (iktidarın güvenliği), bu güvenliğin sağlanması için sınırları farklı da olsa müdahale hakkı (tek taraflı çıkarlar için müdahale), sözde değil özde demokrasi (yalnızca kendi çıkarlarını sürdürecek olanların yönetiminin kabul edilebileceği bir demokrasi). ABD’nin ve Türkiye’nin biçimsel olarak örtüşen bu çabaları belli bir yapısal zaman içinde belli bir mekânda buluşuyor.” ABD’nin açtığı hava koridoruyla başlayan harekat, başka ortaklıkları da hatırlattı: Savaş aygıtının çalışma biçimi ve savaşın sunumu da taklit edilmişti. Her akşam televizyon haberlerinde sanki seyirlik bir gösteriye dönüştü savaş sahneleri. Gerçi hep aynı VTR kullanılıyordu ama bilgisayar oyunlarını andıran bir biçimde yok edilen binalar ve sığınaklar belleklerimizi tazeledi. ABD bunu ilk kez ilk Körfez Savaşında kullanmış, Bağdat’ı yakıp yıkan bombaları canlı yayınlarla iletmişti. Savaşın, ölümün ve acının sanalaştırılmasıydı bu; sadece binalardı devrilen, bombaların kimleri vurduğunu, kimleri yetim, öksüz ve yaralı bıraktığını göremedik. Peki ama bu kadar akıllı mıydı bombalar? Yıkılan sadece binalar mıydı gerçekten? İnsanlar neredeydi? Sivillerin vurulduğuna dair haberler yalan mıydı? Gerçek olan ne vardı? Doğru neydi, yanlış neydi? Seyreden olarak bizler neredeydik? Sanallaştırılmış, senaryolaştırılmış, gösterime sokulmuş savaşlarda doğru kavramı, kamera bakış açısının doğruluğundan başka bir şey değildir. Kameranın doğru bakışıyla rahat koltuklarından savaşı izleyenler, böyle bir konumda olmanın yarattığı hiyerarşik üstünlüğü de benimserler. “Öteki”lerin


EMPERYALİZM Mİ, TERÖRİZM Mİ, DEMOKRASİ Mİ?

83

kendisini göremeyeceğini bilmenin huzuruyla ekranlara yönelen bakışın sahipleri, baskınlık duygusunu pekiştirecekler, ama bir kez daha teknolojinin, küreselleşmenin kısacası emperyalizm iktidarına sessizce teslim olacaklardır. Bir diğer ortaklığa geçiyorum: Gerçek savaş görüntülerinden silinen bedenleri gösterme işini tuhaftır, sinema ve edebiyat üstleniyor. Utanç verici bu durum, aslında gerçekliğin ters yüz edilmesinden, gerçekliğin yitirilmesinden, kurgusal bir gerçekliğe hapis düşmekten başka bir şey değildir. ABD ve işbirlikçilerinin Irak’ı işgal etmesiyle başlayıp Kuzey Irak’ta bir Kürt varlığının tanınmasına, sonra Türk ordusunun Kuzey Irak’ı bombalamasına uzanan bildik süreçte, temalarını Holywood yapımlarından tırtıklayıp yerel bir terörist imgesi üreten yerli bir edebiyat, yerli filmler ve yerli TV dizileri de palazlandı. Daha önce sıklıkla üzerinde durduğum bir konu bu; kimisinde ABD ve İsrail ile kimisinde Arap ülkeleriyle Kuzey Irak üzerinden bir savaş kurgusu yapılırken Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı oldukları halde Rumların, Yahudilerin, Kürtlerin, Ermenilerin rolü hep aynı. Onlara ya terörist rolü yükleniyor ya terörün destekçiliği. Terörist imgesinin ise düşman kategorisi yaratmak açısından özel bir önemi var. Hikayelerini kaba bir terör ve karikatürleşmiş teröristler üzerine kuran bu türden romanlarda şiddete ve sadizme doğru bir kayma tespiti yapmak zorundayız. Artık hikayeler anonimleşmiş ve önemsizleşmiştir; önemli olan vatanın bölünmez bütünlüğünü tehdit eden teröristlerin uyguladığı şiddettir. Amaçlanan okuyucunun şiddet tasvirleriyle irkiltmesidir. Katledilen siviller, parçalanmış bedenler, -kimi zaman pornografiye yaklaşan- tecavüz sahneleri ve intikam hissiyle tutuşmuş kahramanların teröristlere uyguladıkları şiddet en ince teferruatına kadar sergileniyor. Sergileme işleminin medya tarafından yazılı ya da görsel malzemelerle desteklendiğini de unutmuyoruz. “Başkasının Acısına Bakmak” kitabında Susan Sontag, şiddetin estetize edilmesi karşında izleyicinin konumuna dikkat çekerken, ahlaki bir sorgulamaya girişmişti; “Anlaşılan o ki, acı çeken bedenleri gösteren resimlere karşı duyulan iştahlı merak, neredeyse çıplak bedenlere gösterilen arzulu merak kadar şiddetlidir (…) Buna bakabilir misiniz? Bir görüntüye irkilmeden ba¬kabilmenin yatıştırıcı bir tarafı vardır. Ama irkilmenin de ayrı bir hazzı vardır. Ancak, gerçek bir dehşet görüntüsüne çok yakından bak¬manın şok edici olduğu kadar utanç verici bir tarafının da bulunduğunu gözden kaçırmamak gerekir. Herhalde acı¬nın en akıl almaz ve aşırı boyutlardaki görüntülerine göz¬lerini kırpmadan bakabilecek insanlar, sadece o acıyı ha¬fifletmek için bir şeyler yapabilecek konumdaki ya da o resimden bir şeyler öğrenmeye niyetli kişiler olabilirler. Onların dışında hepimiz -kendimize yüklediğimiz anlam ne olursa olsun- birer dikizciyiz. Kısacası teröristlikle suçlananlar kadar kanlı sahneleri sergileyenler ve sergilenenleri dikizlemekten hoşlanan toplum da suç ortağıydı. Suç ortaklığını gizleyecek bir formül, bir kahraman hazırda bekliyordu. Bu, “suçu kanıtlanana


84

YENİDEN DEVRİM / 6

kadar herkesin masumiyetine ve başkalarıyla eşit haklara sahip olduğuna” dayalı çağdaş hukuk anlayışı nedeniyle eli kolu bağlansa da insanlık uğruna mücadele eden güvenlik güçleriydi. Sonuçta, kendi yarattığı kabustan pembe bir düş çıkarmıştı sistem, geleneksel korunma refleksiyle var olan gerçekliği tersine çevirmeyi bilmiş, hem demokratik hak ve özgürlüklerin ne gibi tehlikelere yol açabileceğine hem de kendi şiddetinin meşruiyetine bir kez daha vurgu yapmıştı. Bireysel silahlanmanın ve idam cezalarının desteklendiği, savaş karşıtlarına, muhaliflere –özellikle “Kara Panterler” gibi örgütlere- karşı her türlü provakasyonun devlet eliyle sürdürüldüğü yıllarda, ABD’de seri katiller bahane edilerek daha sert bir polis gücünün, “daha katı” bir adaletin propogandası yapılmıştı. Bugün teröristler bahane edilerek daha ihtisaslaşmış güvenlik birimleri, denizaşırı askeri güç kullanımı, daha da faşizan yasalar ve bunları kotaracak harcamalar gündeme getiriliyor. AK Partinin meclisten apar topar geçirdiği yeni ve genişletilmiş polis yasası, sınır dışı harekat izni ve başlayan harekat bunun Türkiye’deki yansımalarından biri ve yukarıda sözünü ettiğim elçabukluğunun bir biçimidir. Barışın, özgürlüğün ve demokrasinin tehdit altında olduğu bir toplum terörize edilmiş bir toplumdur. Toplumun geleceği için bu tehditin yok edilmesi gerektiği konusunda hemfikir olabiliriz. Ancak tuhaftır, tehditle mücadele edilirken ilk yok edilen ifadesini bu kavramlarda bulan bir hayat tarzı olmuş, toplum kendisine dayatılan “Ya Despotizm Ya Anarşi” tercihinde oyunu zorla ya da güzellikle- despotism lehine kullanmış; haklar, özgürlükler, barış ve demokrasi usta bir sihirbazın elçabukluğuyla tehlikeli kavramlar sınıfına itilmiştir. Marx, iktidar sahiplerinin yönetme güçlüğü içine girdikleri durumlarda böyle bir mahareti nasıl gösterdiklerini “Louis Bonabart’ın 18 Brumaire’i”nde ayrıntılarıyla betimler. Aslında o kadar uzağa gitmeye hiç gerek yok; bütün bir 20.yüzyıl boyunca üçüncü dünyanın bağımsızlık mücadelelerinin terörizmle; Che, Ho Chi Minh, Arafat, Mandela gibi liderlerin teröristlikle damgalandığını biliyoruz. 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbelerinin meşruiyetlerinin terör bahanesinden beslendiğine de hep birlikte tanık olduk. “Ya Darbe ya Terörizm” veya “Ya Darbe Ya Komünizm” sloganları kulaklarınızda hala çınlamıyor mu? Geçtiğimiz hafta TSK Internet sitesinde yayımlanan ve “barış, özgürlük, demokrasi” yanlılarını hedef gösteren duyuru işte böyle bir tarih bilinciyle değerlendirilmelidir. 12 Mart’ta Mahir’leri, Ulaş’ları, Deniz’leri, 12 Eylül’de devrimci hareketin tamamını terörist ilan edenler, sol muhalefetin zayıf kaldığı günümüzde, terör bahanesiyle, cadı kazanlarını bu kez haktan hukuktan, özgürlükten, barıştan, söz eden entelektüeller için kaynatıyor, sınır ötesine bombalar yağdırıyorlar. Şiddetin şiddet doğurması gerekmez. Ne yazık ki uzaktan patlatılan bombaların, mayınların “fail”leri de şiddetin çekimine kapılmış durumdalar. Hiç kimse patlayan bombalara, ölen-yaralanan sivillere, birbiri ardına kaldırılan cenazelere kayıtsız kalmamızı, bunu “siyasi bir mücadelenin üzücü


EMPERYALİZM Mİ, TERÖRİZM Mİ, DEMOKRASİ Mİ?

85

sonuçları” deyip geçiştirmemizi beklemesin. “Şiddet karşısında hepimiz, bir yandan, başka bir yerden gelen önleyemeyeceğimiz ani bir hitap karşısında bu yaralanabilirlikle yaşıyoruz; bir yandan da şiddet uyguladığımız ölçüde bir başkası üzerinde eyliyor, onu tehlikeye sokuyor, ona zarar veriyor hatta yok ediyoruz. Kimin şiddeti daha meşru? Kimin şiddeti yasal? Şiddet insanın öteki insanlar karşısındaki ilksel yaralanabilirliğinin, denetlenemez bir şekilde başkasının iradesine teslim edilmesinin ve paradoksal biçimde en kötüsünden temasın ve dokunmanın yolu haline geliyor.” Teröre karşı terör, şiddete karşı şiddet mantığıyla kitleselleştirilmeye çalışılan savaşın kazananını bölgedeki “abi”nin tayin edeceğini biliyoruz. Kaybedenlerin Türk ve Kürt halkları olacağını, Barış ve Demokrasi mücadelesinin de kaybedileceğini biliyoruz. Sınırsız savaşlar, nükleer silahlar konusunda uluslararası çaptaki gerilimler ve ekolojik tehditler dünyayı hızla felakete doğru sürüklerken, tarihin akışını parçalama sorumluluğunu hisseden bizler, gerek insanın insanla gerekse de insanın insan olmayanla yok edici ve tahakküm edici olmayan bir ilişkisinin imkanlarını ararken politik bir sorumlulukla daha somut ve kurumsallaşmış kavramlara sarılmalıyız. “Bu tür bir imkân, belki de bizzat politik varoluşun içinde taşıdığı değerden hareketle tesis edilebilir. O değer ‘adalet’tir”.


SPEKÜLATİF EKONOMİNİN KRİZİ CEM DOĞAN

Genel Çerçeve Finansal nitelikteki kaynakların fon sahiplerinden fon talep edenlere aktarılması ve aktarılan kaynakların muhtelif şekillerde kullanımı biçiminde gerçekleştirilen bütün işlemler genel olarak finansal işlemler olarak adlandırılır. Finansal işlemlerin gerçekleştirilebileceği iki piyasa bulunmaktadır. Bu piyasalardan ilki para piyasası olup bu piyasada yabancı ülkelerde bulunan bankalarda mevduat ya da kredi işlemleri gerçekleştirilir. Finansal nitelikli ikinci piyasa ise sermaye piyasalarıdır ki; bu piyasalarda tahvil ve hisse senedi gibi finansal aktifler üzerinden gerçekleştirilen alım ve satım işleri yapılmaktadır. Gerek para piyasaları gerekse de sermaye piyasaları özellikle 1980’lerden sonra bütünüyle küreselleşmiş olup New York, Londra, Paris, Frankfurt, Tokyo ve Hong Kong gibi kentler bu süreçte ön plana çıkan finans piyasalarına sahip olmuşlardır. 1970’lerden itibaren ulaşım ve haberleşme teknolojisinde yaşanan gelişmeler uluslar arası finans piyasalarının birbirine eklemlenmesine neden olmuş ve bu piyasalarda gerçekleştirilen finansal işlemler hızla büyümüştür. Bu çerçevede de bireylerden, ticari ve sınaî nitelikte faaliyet yürüten işletmelere, özel mali kuruluşlardan, resmi kuruluşlara ve hükümetlere varana dek birçok bileşen bu piyasalarla ilişkilenmeye başlamıştır. Böylelikle 2. Büyük Savaş’ın ardından ortaya çıkan Eurodolar piyasası benzeri finansal piyasalar mekân ve zaman sınırlamasına tabi olmaksızın bütün dünya ölçeğinde işlem gerçekleştirilebilen pazarlara dönüşmüştür. Bütün ekonomilerin hızla parasallaştığı bu süreçte muhtelif ülkelerin ulusal paraları, söz konusu paraları piyasaya süren ülkeler dışında oluşan finansal


88

YENİDEN DEVRİM / 6

piyasalarda işlem görmeye başlamıştır. Genel olarak Eurodolar piyasası olarak adlandırabileceğimiz bu piyasalarda mevduat faizlerinin ana ülkeden daha yüksek, kredi faizlerinin ise daha düşük olması sonucu bu piyasalar tasarruf sahipleri ve fon talep edenler açısından cazip kabul edilen bir ortam yaratmıştır. Ayrıca yabancı piyasalardan borçlanmak isteyen şirketlerin, hükümetlerin yabancı ülkelerin paraları cinsinden çıkarttıkları tahvilleri o ülkelerin menkul kıymet borsalarında satma yönünde bir tutum içerisine girmeleri Eurodolar piyasası ile birlikte Eurotahvil piyasalarının da gelişmesine neden olmuş sonuçta küresel kapitalizm koşullarında sermayenin likiditasyonu ve bu likiditasyonun dünya ekonomilerine yön vermesi olağan bir hal almıştır. Ancak bu “olağanlık” sonucu, finansal piyasalardaki işlem hacminin mal ve finans dışı hizmet piyasalarındaki işlem hacmini aşması ile birlikte ekonominin reel kesimi ile finans kesimi arasındaki bağın kopması, türev piyasalar denilen piyasalarda gerçekleştirilen vadeli işlemlerin hesaplanamaz boyutlara gelmesine ve neredeyse ekonomik sistemlerin bütünüyle finansal işlemlere bağımlı hale dönüşmesine yol açmıştır. Bu bağımlılık içerisinde değişim aracı, servet biriktirme aracı ve değer muhafaza aracı olarak kullanılan finansal varlıkların değerinin sürekli olarak yükselmesi iktisadi bir karşılığı olmaktan daha çok “sabun köpüğü” de tabir edilen spekülatif etkenlerden kaynaklanmaya başlamıştır. Bunun ne anlama geldiğini analiz edebilmek için bir takım rakamlara göz atmak gerekli. 2004 yılı sonu itibariyle dünyadaki tüm finansal varlıkların değeri 136.000 milyar dolardır. Finansal varlıkların değerlerindeki büyüme eğilimlerinin aynı hızda devam etmesi halinde bu rakam 2010’da 228.000 milyar doları aşacak gibi gözükmektedir. 2004 yılında %15 büyüyen bu değer 1980’de 12.000 milyar dolar, 1993’te ise 53 milyar dolardır. Diğer taraftan finansal varlıkların 1980’de %45’i banka mevduatı iken, 2004 yılında bu oran %29’a düşmüş aynı tarihler dikkate alındığında ise hisse senetlerinin oranı %23’ten %29’a çıkmıştır. Ve son olarak borçlanmayla ilgili menkul kıymetler ise 1980’de %14 iken 2004’te %25’e ulaşmıştır. Bu verilerin ışığı altında değerlendirildiğinde finansal sermayenin açık bir biçimde likiditasyon sürecine girdiği bu dönem zarfında finansal varlıkların değeri sürekli olarak artarken söz konusu artışlar dünya ekonomilerindeki artış oranlarını kat be kat aşmıştır. Nitekim 1980’de finansal varlıkların toplam değerinin, toplam dünya GSYİH değerlerine oranı %109 iken, bu rakam 1993’te %215’e, 1994’te %314’e, 2004’te ise %334’e çıkmıştır. İşte buradan hareketle finansal varlıkların değerlerindeki artışın iktisadi temelli reel artışlardan değil, sabun köpüğü spekülatif hareketlerden kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Ancak bilindiği üzere bu gelişmeler dünya ölçeğinde global ekonomik krizlerin süreklilik kazanmasına neden olmuştur. Bu itibarla finansal sermayenin likiditasyonu genel olarak dünya ekonomilerini üretimden koparmış, spekülatif hareketlere ve böylece ekonomik krizlere açık bir hale getirmiştir. Dünya ekonomilerinin spekülatif karakterli bir hale gelmesi ise ekonomik krizlerle


SPEKÜLATİF EKONOMİNİN KRİZİ

89

birlikte, vergisiz, kayıt dışı ekonomik yapılanmalara, hükümetlerin ve özel borçlanmaların sürekli olarak artmasına neden olmuştur. Bu koşullarda da, bugünü ve geleceği sıcak para girişlerine bağımlı olan birçok ülke, risk ve belirsizlik sarmalı içerisinde istihdamdan ve üretimden uzaklaşmıştır.

Neo Liberalizmin Kriz Dinamikleri 1980 sonrasında ortaya çıkan krizlerin gelişim dinamiklerine bakıldığında finansal hareketlilikler üzerinden biçimlenen krizlerin nedenlerini bazı başlıklar altında toplamak mümkündür; • Merkez kapitalist ülkelerde sermayenin yoğunlaşması sonucu, kar oranlarının düşme eğilimi içerisine girmesi merkez ülkeler menşeli sermayenin çevre ülkelere ani giriş ve çıkışlar yapmasına neden olmuştur. • Birikim ve borç dinamikleri açısından yabancı sermaye girişlerine muhtaç hale gelen çevre ülkelerde, neo liberal politikalara uygun olarak yapılandırılan denetimsiz piyasa koşulları, kontrolsüz sermaye akışının yarattığı tahribatlara karşı koyamamıştır. • Özellikle çevre ülkelerin iç ve dış borçların finansmanında menkul kıymetleri daha yoğun bir biçimde kullanır hale gelmeleri bu ülkelerin ekonomilerini krizlere daha açık bir hale getirmiştir. Şimdi bu başlıkları biraz daha açarak 1980 sonrası neo liberal süreçte yaşanan kriz dinamiklerinin fotoğrafını yakından çekmeye çalışalım. Bilindiği üzere sermaye hareketleri denildiği zaman, esas olarak iki iktisadi büyüklükten söz edilmektedir. Bunlardan ilki, kuramsal açıdan üretken yatırımları tetikleyen, böylelikle istihdam artışı yaratabileceği kabul edilen ve ekonomik büyümeyi uyaran doğrudan sermaye yatırımlarıdır. Bir firmanın ya da firmalar topluluğunun merkezden merkeze ya da merkezden çevreye yönelerek yeni yatırımlar yapması veya o ülkedeki mevcut bir firma ya da firmalar topluluğunun ortağı olması veya mülkiyetini ele geçirmesi biçiminde gerçekleşen doğrudan yatırımların ekonominin reel kesimine katkı sağladığı düşünülür. Dolaylı yatırımlar olarak tanımlanan portföy yatırımları ise faiz ve kur arbitrajından faydalanmak suretiyle hisse senedi, tahvil gibi menkul kıymetlere dönük sıcak para hareketleridir. İşte 1980 sonrası özellikle çok uluslu şirketler ve finansal yatırımcılar tarafından gerçekleştirilen sermaye hareketleri sahip oldukları bu nitelikler ekseninde dünya ölçeğinde akışkanlık kazanmışlardır. Nitekim 1980’den sonra 1997 yılındaki Asya krizine kadar, özellikle merkez ülkelerde finansal kuruluşlarda yaşanan krizlere ve faiz oranlarında yaşanan düşüşlere bağlı olarak, merkezden çevreye doğru belirgin bir sermaye akımının ortaya çıktığı gözlenmektedir. Ancak 1997 Asya krizinin patlak vermesiyle birlikte çevre ülkelere yönelik sermaye hareketlerinin daha doğru bir ifadeyle spekülatif nitelikli portföy yatırımlarının çok büyük oranda azaldığı görülmektedir.


YENİDEN DEVRİM / 6

90

1970–2000 aralığını neo liberal eğilimlerin güç kazandığı (1970–1980) ve neo liberalizmin hakimiyetini kurduğu (1980 sonrası) dönemler olarak iki zaman dilimine ayırdığımızda çevre ülkelerin dış ticaret verileri açısından birinci on yıllık dönemin tarımsal mal ve hammadde ihracatının ön plana çıktığı, 1980 sonrasının ise imalat sanayi ürünlerinin önem kazandığı söylenebilir. Diğer taraftan çevre ülkelerin birbirleriyle yaptıkları ticaretin oransal olarak artış gösterdiği 1970–2000 aralığında Güney Kore, Singapur, Tayvan gibi Asya ülkeleri hariç tutulduğunda çevre ülkelerin sahip olduğu işgücünün niteliksel olarak çok fazla değişim göstermediği, verimlilik artışının çok sınırlı olduğu ticaret hacmi yükselmekle birlikte ticari kazançlar açısından kayda değer değişmelerin ortaya çıkmadığı söylenebilir. Bu açıdan popüler bir söylem olarak sıkça ifade edilen dış ticaretin liberalizasyonu retoriğinin çevre ülkeler açısından yapısal dönüşümlere yol açtığını iddia etmek çok güçtür. Dolayısıyla uluslararası kapitalist sistemin neo liberal temelde yeniden yapılandırıldığı 1970 sonrası süreçte merkez ve çevre ülkeler arasındaki işbölümü, çevre ülkelerin karşı karşıya kaldığı sorunları çözmek bir yana daha da ağırlaştırmıştır. Bunun esas nedeni ise dışa dönük kalkınma stratejileri çerçevesinde ihracat perspektifli yönelimlere sahip çevre ülkelerin temel makro ekonomik sorunlarını çözmeksizin yoğun sermaye hareketlerine maruz kalmalarıdır. Nitekim söz konusu hareketlilikler nedeniyle Meksika’da, Asya’da, Rusya’da ve Arjantin’de önce söz konusu bölgeleri ardından tüm dünyayı derinden sarsan krizler yaşanmıştır.

Türkiye İçin Bir Parantez Bilindiği üzere herhangi bir ülkenin dış alemle yaptığı mal ve hizmet ticaretinin muhasebesi cari işlemler hesabında yer alır. Cari işlemler hesabının ana kalemi ise dış ticarettir. Türkiye’nin cari hesap yapısı içinde bavul ticareti, turizm, faiz gelir ve giderleri ile işçi dövizleri diğer önemli unsurlardır. Yıllar bazında değerlendirildiğinde, turizmin, bavul ticaretinin ve işçi dövizlerinin pozitif değerli döviz kazandırıcı işlemler olduğu görülür. Ancak cari işlemler hesabının dış ticaret neti ise sürekli olarak negatiftir. Cari hesaplar dengesi açısından 2000 yılı hariç, döviz kurlarının göreli olarak uygun seyrettiği 19962002 aralığında dış ticaret açığı çok fazla büyümediğinden cari hesap dengeye yakın olmuştur. Ancak TL’nin aşırı değerlendiği bu yüzden de ithalatın artmasına bağlı olarak dış ticaret açığının hızla yükseldiği 1993, 2000, 2003, 2004 ve 2005 yıllarında cari işlemler açığı büyümüştür. Sözü edilen tarihlere dikkat edilirse, 1993 yılında cari işlemler açığının büyümesinin hemen ardından 1994 yılında ve 2000 yılında büyüyen cari işlemler açığı nedeniyle de henüz o yılın bitimine gelmeden yılın 10. ayında ve üzerinden yarım yıl bile geçmeden 2001 yılının Şubat ayında ekonomik kriz yaşandığı görülmektedir. Şüphesiz ilgili tarihlerde yaşanan ekonomik krizleri olgunlaştıran başka etkenler olmakla birlikte kriz dinamiklerinin finansal hareketliliklere bağlı


SPEKÜLATİF EKONOMİNİN KRİZİ

91

olarak sıcak para ekonomisiyle ilişkili olduğu açıktır. Çünkü dış açığın büyük ölçüde sıcak parayla finanse edilmesi ancak cari açığın belli bir eşiği geçmesi neniyle sıcak parayı kontrol eden kesimlerin döviz borçlarının ödenemeyeceği zannına kapılması sonucu ülkeyi terk etmesi, Türkiye ekonomisini krize sürüklemiştir. Nitekim tıpkı 1997 yılında Güney Kore, Malezya, Endonezya, 1998 yılında Brezilya örneklerinde olduğu gibi Türkiye’de de cari açıkların milli gelire oranı %3’ler düzeyini aştıktan sonra sermaye kaçışları hız kazanmış ve bu ülkelerin tamamında ekonomik kriz yaşanmıştır. Burada akla şu soru gelebilir; örneğin 2005 yılı itibariyle Türkiye’nin cari açığının milli gelire oranı %6,5 olduğu halde neden ekonomi kriz yaşanmamıştır? Bu sorunun yanıtı 2000’lerin ortalarında gelişmiş ülkelerin finans piyasalarında ortaya çıkan durgunlukla ilintilidir. Söz konusu ülkelerin finansal piyasalarında yaşanan durgunluk nedeniyle “yükselen piyasalar” olarak adlandırılan ülkelere yönelik sıcak para hareketleri Türkiye’yi de olası krizlerden uzak tutmuştur. Türkiye ekonomisinin olası bir krizle karşı karşıya kalmamasına yol açan bir başka etken ise özellikle Latin Amerika ülkelerinde yaşanan siyasal gelişmelerle birlikte bu ülkelere yönelen sıcak paranın “adresinin” Türkiye olarak değişmesidir. Sonuç olarak cari açıkların milli gelire oranı %3’lük kritik eşiğin yaklaşık iki katı olmasına karşın Türkiye ekonomisinin sıcak paraya bağımlı yapısı ve piyasa alternatifsizliği nedeniyle o tarihlerden sonra büyük oranlı bir yabancı sermaye kaçışı olmamıştır. Ancak Türkiye’de 1994, 2000 ve 2001’deki gibi büyük krizlerin henüz yaşanmamış oluşu “işlerin” yolunda gittiği anlamına gelmemektedir. Çünkü Türkiye’nin 2002-2005 yılları arasındaki dış borçları kriz yaşanmayan bir süreçte 115 milyar dolardan 165 milyar dolara yükselmiştir. Eğer dış açıklardaki bu artış “önemsenmez” ise “sevindirici” olan da dış borçlardaki bu artışa karşın kriz çıkmamış olmasıdır! Yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere küresel sermayenin likiditasyonuna bağımlı bir ekonomik yapılanmanın pozisyonu tahterevalli gibidir. Gelişmiş ülkelerin finansal piyasaları krize girdiğinde, “yükselen piyasaların” bir kısmında yaşanan gelişmeler nedeniyle sıcak para yönelecek başka adres bulamayınca cari açık milli gelir pek, daha çok kazanç elde etmek isteyen spekülatörler bulundukları ülkeden “kaçmamakta” dahası başka spekülatörlere “güven” aşılamaktadır. Bu koşullarda da sıcak paraya bağımlı ülkede cari açıkların, dış borçların, işsizliğin gibi sorunların varlığına aldırılmaksızın, kriz olmadı diye “sevinç çığlıkları” atılmakta ve ekonominin boom aşamasına ulaşmış olmasının sözde “sefası” sürülmektedir. Ancak işler birden bire tersine döndüğünde “sevinç çığlıkları” yerini “yardım feryatlarına” bırakmakta ve ülke yapısal sorunları ile yine baş başa kalmaktadır. Türkiye ekonomisinin sıcak paraya bağımlı “macerasının” özeti de adeta budur.


YENİDEN DEVRİM / 6

92

Sonuç 1980’li yılarda başlayan küresel ölçekli sermaye likiditasyonu sürecinin azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler açısından neden olduğu en önemli gelişmelerden birisi, bu ülkelerin ekonomik büyüme meselelerinin çözümünün yabancı sermaye girişlerine bağımlı hale getirilmesidir. Böylesi bir bağımlılık ilişkisi sözü edilen nitelikteki ülkelerin neredeyse bütün enerjilerini dış kaynak bulabilmek adına sermaye hareketlerini özendirmeye harcamalarına yol açmıştır. Bu nedenle de 1990’lara gelindiğinde Arjantin ve Brezilya örneklerinde olduğu gibi, bu tip ülkelerdeki bütün siyasal, hukuksal, kurumsal ve iktisadi yapılanma yabancı sermaye girişlerini özendirecek biçimde şekillendirilmiştir. Bu gelişmelerin ekonomik çerçevede karşılığı ise işsizlik, gelir dağılımı, yolsuzluk gibi çözülebilmesi için büyük ölçüde bağımsız politikalar üretilmesi zorunlu sorunların ötelenerek eldeki bütün iktisat politikası araçlarının, döviz kurlarının, faiz oranlarının “kontrol edilmesine” endekslenmesi olmuştur. Başka bir anlatımla, merkez kapitalist ülkeler dışında kalan çevre ülkeler yapısal sorunlarıyla uğraşmak yerine bütün ilgilerini, daha fazla sıcak para girişi sağlayabilmek için, kurlar sabit mi, esnek mi olsun, faiz oranları serbest mi bırakılsın yoksa müdahale mi edilsin gibi tartışmalara yoğunlaştırmışlardır. Şüphesiz bu tartışmaların her biri önem arz etmektedir. Ancak bu noktada sorun, diğer meselelerin tamamen göz ardı edilmesinden kaynaklanmaktadır. Türkiye’de yaşanan gelişmelere göz atıldığında durumun benzeri ülkelerle paralellik taşıdığı gözlenmektedir. 1980’lerden bu yana yapılan tartışmalar hatırlandığında bir takım siyasilerin, ekonomistlerin üst düzey bürokratların anlam dünyalarının “hele bir yabancı sermaye gelsin, gerisini nasıl olsa hallederiz” anlayışından mütevellit olduğu dikkatlerden kaçmamaktadır. Böyle olduğu içindir ki, işsizlik, adil olmayan gelir dağılımı, bölgesel eşitsizlik ve diğer temel sosyo-ekonomik sorunlar kurların paritesi, faizlerin düzeyi, kredibilite gibi söylemler arasında adeta “kaynayıp” gitmiştir. Dahası borsa endeksinin, doların ve benzeri parametrelerin inmesi, çıkması her şeyin göstergesi haline gelmiştir. Oysa bu değerler kapitalist küreselleşme koşullarında yaşanan parasallaşmanın ölçü birimleridir. Dolayısıyla bu göstergeler işsizliğin, yoksulluğun, açlığın değerlendirilmesinde tek başlarına kullanılamazlar. Ancak ne yazık ki küresel sermayenin likiditasyonu süreci ekonominin bütün gidişatını borsa endeksine, dolara menkul kıymetlere “kilitlemiştir”. Ve bu “kilitlenme” hali gün geçtikçe bu göstergelere odaklanmayan bağımsız politikalar üretebilme yeteneğinin ortadan kalkmasına neden olmuştur. Küresel kapitalizme bağımlı politikalar ise piyasalarda “dengenin” sağlanması, uluslar arası kredi kuruluşlarına “güven” verilmesi gibi retoriklerle teorize edilmiştir. Ancak piyasaların “dengesi”ni, tesis etmek ve uluslar arası kredi kuruluşlarına güven vermek adına tercih edilen politikalar, toplumun geniş kesimlerinin “dengesizleşmesine” ve daha da önemlisi siyaset kurumuna duydukları “güvenin” sarsılmasına neden olmuştur.


SPEKÜLATİF EKONOMİNİN KRİZİ

93

Yaklaşık çeyrek asırlık bir dönemi kapsayan bu tablodan çıkışın hangi temeller üzerinde şekilleneceği kuşkusuz ayrıca bir çalışmanın konusudur. Ancak kısaca ifade etmek gerekirse, kendi gerçekliğinden koparak tamamıyla uluslar arası kapitalist sisteme eklemlenme çabasına odaklı bir ekonomik yapılanmanın krizden ve olası kriz koşullarından ağır hasar almadan kurtulma olanağının bulunmadığı açıktır. En azından 1980’lerden bu yana yaşanan olumsuz “deneyimler” bunun kanıtıdır. Buradan hareketle IMF, Dünya Bankası ve uluslar arası kredi kuruluşlarıyla bugüne dek sürdürdüğü ilişkileri radikal bir biçimde sorgulamayan işsizlik, yoksulluk ve adil olmayan gelir dağılımı gibi temel meselelerin çözümünü kendi iç dinamiklerinde aramayan bir ekonomik ve siyasi modelin içine girdiği kısırdöngüden kurtulma olasılığının bulunmadığı görülmektedir. Yaşadıkları ağır krizlerden sonra farklı arayışlar içerisine giren Arjantin, Peru, Şili, Brezilya ve Venezüella gibi ülke örnekleri en azından günümüz koşulları itibarıyla üzerinde düşünülmesi gereken pratikler sunmaktadır.


EKİM DEVRİMİNİN 90. YILINDA SOSYALİZMİN YENİ TARİHSEL DÖNEM TARTIŞMALARI-1:

LİBERALİZM VE YENİ LİBERALİZM ALİ ÖZTÜRK

Devrimci hareketler genel anlamda uzun yıllardan beri siyasete bütünlüklü bir sistematik ve devrimci bir tarazda yaklaşmayı başaramıyorlar. Bu durum aslında uzun zamandır yaşanılan alt üst oluşun bir sonucu olarak algılansa bile sorunun kendisinin ortaya çıkması çok öncesine dayanır. Marksizmin bir dogma haline getirildiği, ideolojik-politik olarak kendisini, yeniden ve sürekli sorgulayan tarzın terk edildiği bir sürecin arkasından, SSCB’nin dağılması bu sorunların bilince çıkmasını sağlamıştır. 1917 Ekim devrimi süreci devrimcilerin ideolojik-politik üstünlüklerinin ortak bir strateji etrafında birleştirilmesi ile oluşmuştur. Bugün için asıl sorunda böylesi bir ortak/birleştirici bir odağın yokluğudur. 90. yılında tartışılan Sovyet Devrimi’ni de bugün ela almak, geçmişin eleştirisi ile birlikte bugünün sorunlarını bütünlüklü olarak değerlendirerek, ortak/birleştirici bir stratejinin ortaya çıkmasına yönelik bir tartışmayı gerekli kılıyor.

Kısa Bir Tarih Eleştirisi 1917 Ekim devrimi ile başlayan ve son yüz yıla damgasını vuran sosyalizm mücadelesi reel sosyalist ülkelerde yaşanılan çöküşle birlikte kapitalizme yeniden eklemlenme sürecine dönüşmüş, bir yenilgi ile sonuçlanmıştır. ‘Yenilgi’ 1989 yılında Sovyetler Birliği’nin çözülmesi ile ortaya çıkmış gibi görünse bile aslında süreç çok daha evvel başlamıştı. Bugün yaşanılan ideolojik politik kriz bile bu tarihsel süreçte biriktirilmiş sorunların toplamından ibarettir. Bütün aksi iddialara rağmen Marksizmin dogmatik bir yorumunun dünya genelindeki hâkimiyeti bugün yaşadığımızın sorunların asıl gerekçesidir.


96

YENİDEN DEVRİM / 6

Sosyalizm mücadelesi dünya genelinde 1965’lere kadar yükselmeye devam etti ve bu devrimcilere, sola ‘kitlelerle bağ kurma ve siyasetin aktif öznesi olma olanağı sağladı. Devrimcilerin politik alandaki üstünlükleri, onlara sürecin aktif öznesi olma şansını tanımış olsa bile, 1989 da ortaya çıkan yeni durum sonucunda bu genel üstünlük durumu ortadan kalkmış ve on yıllardır birikmiş olan ideolojik politik sorunların tartışmanın gündeme oturduğu yeni bir döneme geçilmiştir. Dünya genelinde ideolojik ve politik birikimle gelişmeler karşısında Marksist bir duruş oluşturmak ve onu geliştirmek, politik alanla bağlarını kurmak yerine, dar bir bakış açısı ile politik alanın sorunlarına verilen yanıtlar üzerine oturtulan siyasal faaliyetin, değişen dünyanın sorunları karşısında yetersiz kalmıştır. Kapitalizmin bugün rötuşlarını yaptığı üretimde ve siyasal ve sosyal yaşamda gerçekleştirdiği değişimlerin adımları 1960’lı yıllarda atılmaya başlanmış olmasına rağmen devrimciler sürecin taşlarının yerine oturtulmaya başladığı, projenin tamamlanma adımlarının atıldığı bir dönemde sürece müdahil olmaya çalışmışlardır. Sorun da budur; devrimciler siyasal, ekonomik süreçler konusunda öngörüler yaparak bunun karşısında devrimci bir faaliyeti stratejik belirlemeler üzerinden şekillendirme yeteneklerini büyük ölçüde kaybetmişlerdir. Bugün esnek üretim, post-modernite ya da Avrupa Birliği gibi başlıklar altında tartışılan konuların ilk adımları çok öncelerde atılmış olmasına rağmen devrimciler sadece son beş on yıldır bu tartışmalara ciddi anlamda taraf olmaya çalışmışlardır ancak bunları bütünlüklü bir sistematikle değerlendirmeyi büyük ölçüde başaramamışlardır. Burjuvazinin yani genelde kapitalizmin, siyasal ve ekonomik alanlardaki değişimler konusunda attığı adımları çok gerilerden takip eden, onu sadece yorumlamaya çalışan ve direnme üzerinden siyaseti tarif eden bir devrimci hareket yaratılan gündemlerin müdahili olamaz, onun peşinden koşmaya çalışan bir şeye dönüşmekten kurtulamaz.

Sosyalizmin Yeni Bir Dönemi Üzerine Tartışmalar Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından, dünya ölçeğinde sosyalizmin sonunu ilan eden dalga güçlü eserken aynı zamanda Sosyalizmin yenilgisini görmezden gelerek mücadeleyi aynı argümanlarla sürdürmeye çalışan kimi anlayışlar mevcuttu. Sosyalizmin tarihsel bir döneminin sona ermesi ve yeni bir tarihsel döneminin başladığının ifade edilmesi ise, esas olarak devrimci tarzda bir yenilenme yönelik vurguyu içeriyordu. Belirlenmenin kendisi aslında yeni bir süreç ve görevler tanımı yapar, ‘Tartışma Süreci Notları’ adlı kitapta ilk ayakları oluşturulmaya çalışan süreç ile ilgili olarak tartışmaya şu hatırlatma ile başlamak yerinde olur; “Bize göre ise; evet, sosyalizmin bir dönemi fiilen kapanmıştı. Şimdi, yeni bir döneme geçerken eski geleneksel sosyalizm anlayışlarının köklü ve devrimci bir eleştirisi gerekliydi.


LİBERALİZM VE YENİ LİBERALİZM

97

Bu nedenle hem içerik olarak hem de biçimsel olarak farklı bir tavır aldık; sosyalizmin bir tarihsel döneminin fiilen sona erdiği ve insanlığın 2000,li yıllara yaklaştığı günümüzün koşulları açısından sosyalizmin sorunlarını yapabildiğimiz kadar hep birlikte tartışmaya çalıştık. (…) Bugün karşılaştığımız gerçekleşebilen sosyalizm deneylerinin ekonomik ve politik tıkanıklıklarına tekabül eden gelişmeler, dünya çapındaki, Sovyet blokundaki gelişmeler, dünya çapında 1917 devrimiyle birlikte başlayan tarihsel dönemin sonuyla birlikte kuşkusuz yeni bir tarihsel dönemin başlangıcını da vurgulamaktadır. Teorik faaliyet, bir devrimci hareketin ilerlemek için çözmek zorunda olduğu, tarihsel olarak çözmesi olanaklı olan sorunları kapsamak zorundadır. Bugün sosyalizmin bir tarihsel döneminin bittiği yeni bir tarihsel dönemin başladığı bir tarihsel dönüm noktasında dünyanın herhangi bir ülkesinde sosyalist bir hareketin ilerleyebilmesi, dünya çapında yaşanmış sosyalizm uygulamalarının her bakımdan köklü ve devrimci bir eleştirisine bağlıdır. Bu yolla nasıl bir sosyalizm? Nasıl bir sosyalist demokrasi? Nasıl bir sosyalist ekonomi? vb. sorunlarının ve yanıtlarının yeniden üretilmesine bağlıdır. Dünyanın herhangi bir ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de devrimci hareketin şimdi yeniden emekçi kitleleri peşinden sürükleyerek ilerleyebilmesi kuşkusuz Türkiye devriminin güncel temel sorunlarının yanı sıra bu sorunlar karşısında tutarlı çözüm ve görüşlerin ortaya konmasından geçecektir. “ Sosyalizmin tarihsel bir döneminin sona ermesinden söz ederken kuşkusuz fili bir durum söz konusu ediliyor. Ama bu ifade aynı zamanda geleceğe dönük bir tahlil ve beklentiyi de içeriyor. Sosyalizmin gelişmesi devam edecek ama bundan sonra, bugüne kadarki geleneksel biçimlerinden önemli değişiklikler, farklı özellikler de gösterecektir. Geleneksel sosyalizm anlayışlarının eleştirisinin asıl anlamı da geleceğin (elbette teori-pratik diyalektiğinin olanakları oranında) oluşturulması noktasında olacaktır. Geleneksel sosyalizm anlayışlarının devrimci bir eleştirisinin gerekliliğinden söz ederken önemli bir soruna işaret etmekte yarar var. Önce SSCB’de, sonra D. Avrupa ve sosyalist geçiş toplumlarında planlı merkeziyetçi sosyalist ekonomi inşa süreçlerinin yaşandığı 20. yüzyılın ilk yarısı, aynı zamanda kapitalist dünyada da bir yandan sosyalizmin baskısıyla bir yandan da kendi üretim ilişkilerinin içsel dinamiklerinin de bir sonucu olarak müdahaleci, korumacı, devletçi eğilimlerin (kısaca Keynesciliğin) ağır bastığı bir döneme tekabül ediyordu. İleri kapitalist ülkelerde büyük çaplı üretime dayanan bir sanayileşme modeliyle birlikte sosyal devlet, refah devleti anlayışları egemendi. Bizim gibi yarı bağımlı ülkelerde de kısmen devletçiliğe, müdahaleciliğe, korumacılığa dayalı (ithal ikameci olarak nitelendirilen) politikalar uzun bir dönem boyunca egemen ekonomi politikası olarak uygulana geldi. Özetle, bütün bu dönemde dünyada devletçilik, sosyal adaletçilik, korumacılık genel kabul gören, kapitalizmin de başvurduğu yöntemlerdi.


98

YENİDEN DEVRİM / 6

Şimdi rüzgârın 20 yıldır tersine estiğini gözlüyoruz. 20. yüzyılın sonlarına gelindiğinde kapitalist dünyada durum hızla değişti. Üretici güçlerin gelişiminin bir sonucu olarak ortaya çıkan yeni üretim teknikleriyle birlikte globalleşme, küreselleşme, özelleştirme, liberalleşme, post modernizm gibi kavramlar ön plana çıktı. Sosyal devlet anlayışı hızla terk edilmeye başlandı. Devletçilik, merkeziyetçi korumacı sosyal devlet anlayışları prestijini yitirdi. Sağ-liberal bir rüzgâr esiyor bütün dünyada. SSCB’nin çöküşü bunun üstüne geldiği için aslında kapitalist sistem yeni yönelimlerini kabul ettirebilmek için SSCB’nin çöküşünü ve o rejimlerin yüz yüze bulundukları sorunları bir koltuk değneği gibi kullanmaya çalıştı. Bu rüzgar Türkiye’de de etkili oldu. Her türlü burjuva siyasetçisi liberaldemokrat, sivil toplumcu kesildi. Bu akımın sol aydınlar üzerinde de çok önemli etkilerinin olduğu da bir gerçektir. Solda da serbest piyasacı, özelleştirmeci, devletçilik aleyhtarı, neo-liberal diyebileceğimiz bir akımın cazip hale geldiği bir dönem yaşandı. Eski solculardan bu rüzgara kapılanlar çok oldu. Böylesi bir eğilimin ortaya çıkması aynı zamanda solda reaksiyoner, muhafazakar bir eğilim de ortaya çıkartıyor. Bunun ortaya çıkardığı sorun şu: Biz bir yandan geçmiş 70 yıllık sosyalizm deneylerinin ve tıkanma noktalarının köklü bir eleştirisinin gerekliliğinden söz ediyoruz. Bir yandan da böyle bir akım var. Bir tarafta liberalizm rüzgârı bir tarafta da geleneksel sosyalizm anlayışlarına dayalı bir muhafazakarlık. Burada adeta bir bıçak sırtı oluşuyor. Aslında devrimcilik her zaman böyle ince bıçak sırtı gibi bir yoldan geçer. İki tür hatalı eğilime de düşme tehlikesi var. Ama bu, bizi, nasıl bir sosyalizm sorusunun yanıtını aramaktan, geçmiş sosyalizm uygulamalarının cesur, köklü devrimci bir eleştirisinden kesinlikle vazgeçirmemelidir. Yapılacak yanlışlardan korkmadan bu eleştiriden vazgeçilmemelidir. Her zaman olduğu gibi iki uç, iki yanlış ortaya çıkıyor; bizi birinden birini tercihe zorluyor. Bu ikilem içerisinde kalırsak yapacağımız belli; liberalizme kapılmaktansa dinozor olmak daha iyidir denebilir. Bizim geleneksel sosyalizm dediğimiz anlayışların bile kapitalizme ve liberalizme karşı pek çok haklı ve olumlu yönler taşıdığı açık bir şeydir. Ama sadece kendi haklılıklarımıza sarılmak kolaycılığına sarılmadan, nasıl bir sosyalizm sorusunun yanıtını ararken bu bıçak sırtında korkusuzca yürümek, yaşanmış sosyalizm deneylerinin köklü devrimci bir eleştirisinden hiç vazgeçmemek, daha iyisini daha doğrusunu daha az yanlışını aramaktan hiç vazgeçmemek gerekir. Daha iyisini ararken bazı yanlışlar yapmamız mümkün. Sosyalizm konusunda düşüncelerimizi ileri sürerken kuşkusuz bazı yanlışlar yapabiliriz. Yaşanmış deneyler karşısında, bu iki kutup karşısında söylenenlerin yanlış olması önümüze çıkarılan bu iki ucun alternatifsizliği başka bir yolun olmadığı anlamına gelmez. Sosyalizmin geleceği bir bakıma bu “daha doğrusunu aramaktan” geçecektir. Bu arayış aslında sosyalizmin inşa süreçleri içerisinde her zaman geçerli olacaktır.


LİBERALİZM VE YENİ LİBERALİZM

99

Bugüne kadar yaşanmış sosyalizme geçiş (inşa) süreçlerinin tarihsel gerçekleşme koşulları ve yanılgıları çerçevesindeki tartışmaların asıl anlamı kuşkusuz tarihin yargılanması, kimin haklı, kimin haksız olduğunun belirlenmesi açısından değil, bugünden geleceğin hazırlanması bakımından ne ifade ettiği noktasında toplanır. Bütün bu tartışmaların eleştirilerin bilgisinin ışığında sosyalizmin somut ve gerçekleşebilir bir program olarak yeniden üretilmesinin gereksiz (veya olanaksız) olduğunu, bunun kitlelerin devrimci pratiklerinin bir ürünü olarak ortaya çıkacağını söyleyenler vardır. Bu düşüncelerin yanlışlığını kanıtlamak için fazla bir tartışmaya gerek yoktur. Eğer teorinin işi yalnızca yaşananları açıklamak olsaydı (eğer felsefe ya da teori dünyayı değiştirme mücadelesinde yalnızca nötr kalacak olsaydı) Marks’ın 11. tezinin de hiç bir “ünü” ve anlamı olamazdı. Geleceği yaratan kuşkusuz kitlelerin bilinçli eylemi olacaktır. Ama bu bilinç simdi, öncekilerinin yanı sıra, yaşanmış sosyalizm deneylerinin devrimci bir eleştirisinin de bilinci olmak zorundadır.

Sosyalizmin Yenilgisi ve Yeni Dünya Düzeninin İnşası Kendisini YDD olarak ifade eden sürecin, özellikle teknolojik gelişmenin yarattığı olanakları da kullanarak yeni bir dönemin ihtiyaçlarını karşılamak üzere kendisini reorganize etmesi ve bu sürecin SSCB’nin çözülmesine denk düşmesi bir rastlantı değildir. SSCB’ de üretim sistem ve teknolojileri konusunda yaşanılan stagnasyon ve sürecin ortaya çıkarttığı sorunlar aşılamamış ve SSCB tarih sahnesinden çekilmek zorunda kalmıştır. Kapitalist sistem ise ’esnek üretim’ olarak ifade eden ve aslında toplumsal yaşamın bir bütün olarak hem üretim maliyetini düşüren hem de yaşamı yeniden esnek olarak üretim etrafında örgütleyen bir yönelime girmiş ve bu dinamikle yeni dönem ve sürecin bir anlamda taşıyıcısı olmuştur YDD’nin ayaklarından bir tanesi olan küreselleşme süreci ile de asıl olarak sermayenin ve sömürünün önünde değişik açılardan sorun yaratan ve ulus devletleşme sürecinde ortaya çıkmış yasal düzenlemelerin emperyalist devletlerin yeni dönemdeki ihtiyaçlarını karşılayacak biçimde yeniden yapılandırılması sağlanmıştır. Keynesçi dönemde ortaya çıkmış ve sosyal devlet, karma ekonomi ye devletin ekonomik alandaki rolü YDD açısından sorun yarattığı için bu alanlar sermaye tarafından açık saldırıya maruz bırakılmıştır ve devletin aslında bir anlama eski asli sınırlarına çekilmesi için bir süreç başlatılmıştır. Bu nedenle bugün yerellik ve ulus ötesi mücadele alanlarını bir bütünlük içinde göremeyen stratejik yönelimler konusunda ortak bir anlayış geliştirme yönünde çaba harcamayan hiç bir devrimci hareketin uzun vadede başarılı olma şansının çok az olduğunu anlamak gerekiyor. Böylesi bir tartışmayı yürütürken liberalizm rüzgarından başlamak yerinde olacaktır. Sosyalizmin yeniden inşası ve devrimci hareketin bütünlüklü bir bakış oluşturmak için, bugün emperyalist-kapitalist sistemin yönelimleri ve


YENİDEN DEVRİM / 6

100

ideolojik alandaki etkisini anlamak önemlidir. Bu tartışmayı önümüzdeki sayılarda da genişleterek sürdürmek doğru olacaktır, bu yazı kapsamında tartışma yeni liberalizme yoğunlaştırarak sürdürülecektir.

Liberalizm, yeni LİBERALİZM, ya da NE YAPMALI? Liberalizm düşüncesinin öncülleri olarak 16 ve 17 yy. yaşayan filozoflarından John Milton ve John Locke kabul edilir. Ancak liberal düşüncenin temel taşlarının oluşturulmasında ağırlıklı rolün John Stuart Mill (1806-73) Herbert Spencer (1820-1903) oynadığı bilinmektedir. Liberalizm aydınlanma döneminde ortaya çıkmış ve ilk önceleri konservatizmi karşısına alarak tutum belirlemiştir. Sosyalizmin ortaya çıkması ile birlikte hem konservatizme hem de sosyalizme karşı duran bir ideolojik akım olarak gelişmiştir. Liberalizmin süreç içinde ortaya çıkmış birçok yorumun varlığı da gerçektir. Bunlara geçmeden evvel liberalizmin ideolojik ayaklarını oluşturan savlara bir göz atmak gerekiyor:

1-BİREY Liberal düşünürlerin hepsinde, birey sosyal teorinin temelini teşkil etmektedir. Birey temel varlıktır. Bireyin varlığı sınıf, halk gibi “bütünlerin” varlığından daha gerçektir.. Birey teorik olarak toplumdan önce var olmuştur ve dolayısıyla bireyin hakları da toplumdan önce vardır

2- ÖZGÜRLÜK Liberalizmin özgürlük anlayışı genellikle negatif özgürlük olarak adlandırılmaktadır. Negatif özgürlüğün esası, bireyin dışardan gelen keyfi bir zorlama altında kalmaksızın davranabilmesi, serbestçe hareket edebilmesidir. Bir birey davranışlarına, hareketlerine diğerleri tarafından müdahale edilmediği sürece özgürdür. Burada özgürlük birşeyden özgürlüktür ( freedom from), birşeye özgürlük (freedom to) değildir. Özgürlükte esas olan bireye bir şey sağlanması değil, onun dış baskı ve zorlamalara maruz bırakılmamasıdır. Klasik liberal anlayışa göre özgürlüğe olan en büyük tehdit devlettir. Devletin, bireylerin özgürlüğünü hiçe sayan, yok eden bir despot olması önlenmelidir. Bunun yolu da devletin hareket alanını sınırlamak, onu bazı kurallarla bağlamaktır. Liberalizmin özgürlük anlayışının önemli bir parçası da ekonomik özgürlüktür. Bundan kastedilen, ekonomik faaliyetlerde bulunmak veya genellikle ifade edildiği gibi ekonomik girişimcilik hakkına sahip olmaktır. Bu da piyasa ekonomisinin olması demektir. 3-Devlet müdahalesi olmadan serbest ticaret: SERBEST PİYASA ve

REKABET

Piyasa sisteminin önemli bir özelliği, sistemdeki bütün insan ilişkilerinin


LİBERALİZM VE YENİ LİBERALİZM

101

gönüllü olmasıdır. Piyasa düzeninin işleyişinde zorlamanın yeri yoktur. Devletin görevi de bireylerin, piyasa ekonomisinin korunmasına ve düzgün işlemesine olan zararlı eylemlerini önlemektir. Piyasa ekonomisinin temel itici gücü, fiyat sistemidir; yani almaya ve satmaya istekli olanların karşılıklı eylemleri sonucunda beliren değişim oranları bütünüdür. Bir işlemde alan ve satan tatminkar buldukları seviyede uzlaşma sağlanır. Piyasa ekonomisi, iş bölümü altında sosyal işbirliği veya üretim araçlarının devlet veya toplum tarafından sahiplenildiği sistemden farklıdır.. Kendiliğinden doğan düzenin bir örneği olan piyasa sisteminin işleyişinde rekabetin çok fonksiyonel bir yeri vardır. Rekabet olmaksızın piyasa sistemi yaşayamaz. Rekabet, daha yararlı üretim metodlarını daha az yararlı olanların yerine yerleştirir, yüksek verimle çalışanı az verimle çalışan rakibine karşı korur. Herkesin en iyi becerdiği işi yapmasını ve her üretim faktörünün en çok gerekli olduğu yerde kullanılmasını, yani en etkin kaynak tahsisini sağlayarak ilerleme ve gelişmenin yolunu açar.

HUKUKUN HAKİMİYETİ VE SINIRLI DEVLET: Zor kullanmak suretiyle insan haklarını ihlal etmeye iki aday vardır. İlki bireylerdir. Bir bireyin başka bir bireye zor kullanması durumu kriminal bir olaydır. İkincisi ise devlettir. Sınırlandırılmamış, kurallarla bağlanmamış bir devlet insanın özgürlüğüne en büyük tehdittir. Liberal devletin sınırlılık niteliğinin “hukuk devleti” veya “hukukun hakimiyeti” kavramlarıyla ifade edildiğini görürüz. Doğal hukuk devletten önce vardır ve onu bağlayıcı niteliktedir. Klasik liberal yazarlar genelde devlete aynı sınırlı görevleri yüklemişlerdir: Adalet, iç güvenlik ve ulusal savunma. Başka bir deyişle mahkemeler, polis ve ordu. Bu sınırların aşılmasını engellemek için de devletin hukuki normlara bağlanması zorunludur. Liberal yazarlara göre devletin, “sosyal adaleti” sağlama gibi bir fonksiyonu üstlenmesi, yeniden dağıtımcı politikalar izlemesi yanlıştır. Bu süreç, özgürlüklerin kısıtlanmasıyla son bulur. Bireysel özgürlüklerin güvence altına alınabilmesi için hukukun hakimiyeti ve sınırlı devlet anlayışı şarttır.

5-ÖZEL MÜLKİYET Liberalizm açısından özel mülkiyet ekonomik ve politik olarak herhangi bir sorun teşkil etmez ve dokunulmazdır.

LİBERALİZMİN doğuşu ve DEĞİŞİK VERSİYONLARI ‘The Levellers’ 1600’lü yıllarda İngitere de ortaya çıkmış ve eşitlik hedefli bir akımdı. İnsanlar doğuşlarından itibaren belli haklara sahiptirler ve kurumların varlık nedeni bu hakların savunulmasıdır düşüncesini savundulardı. Yine Utilitarizm olarak adlandırılanbir yapı ‘olabildiğince çok


102

YENİDEN DEVRİM / 6

insan için olabildiğince çok mutluluk olarak adlandırılabilecek bir düşünceyi savunurdu. Jeremy Bentham öncüllüğünü yaptığı (1748-1832) bu düşünceleri 1789 yılında yayınladığı “An introduction to the principles of morals and legislation” geliştirdi. Liberalizm olarak adlandırdığımız ideolojik akımın temelini bu düşünceler oluşturmuştur

Liberalizmde dört ana akım a-Sosyal liberalizm Ekonomik olarak devletin kısıtlı da olsa müdahale edebileceğini savunur. Bu akım Fransız devriminin Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik üzerine kurulu liberal geleneğinin devamı olarak görülebilir.

b- Manchester Liberalizmi Sosyal liberal tezlerin liberalizmin ruhuna aykırı olduğunu iddia eder ve devletin müdahalesini her şartta tümü ile reddeder. Fikir babası olarak Herbert Spencer kabul edilir. Kontrolsüz liberalizm olarak da adlandırılabilir.

c- Özgürlükçülük Sosyal devlet yerine minimal devletin en iyi şey olduğunu savunur ve bireyin özgürlüğünün ister bireyden isterse devletten gelsin herhangi bir şekillde zorlamaya tabi olmaması gerektiğini savunur. Anarşizan bir yaklaşıma sahiptir. Özellikle Robert Nozick’in Anarşi, devlet ve ütopya adlı eserinde ortaya koyduğu fikirler bu akımın ana taşlarını oluşturur.

d- Yeni Liberalizm Milton Friedman’ın Kapitalizm ve Özgürlük adlı kitabında savunduğu gerçek liberal düşüncelerinin Manchester liberalizmi olduğu tezine dayanır. Keynesçi devlet yerine Monetarist devlet tarzını savunur ve 1-

Vergiler azaltılmalıdır

2-

Sınırlandırmalar, devletin koydukları da dahil en aza indirilmelidir

3- Kamusal hizmetler özelleştirilmeli ve devletin sürdürdüğü hizmetlerde piyasa kuralları benzeri kurallar uygulanmaya konmalıdır.

Liberalizm ve ekonomi politika Ülke içi ve ülkeler arası ticareti belirleyen şey serbest ve rekabetçi bir piyasa olmalıdır. Fiyatları sadece ve sadece alıcı ve satıcı diğer başka hiç bir güç karışmadan karar vermelidir. Mal ve hizmetlerin fiyatları arz ve talebe göre şekillendirilmelidir. Ekonomik Liberalizmim babası Adam Smith’dir. Yine David Ricardo’nun bütün ülkeler kendi seçtikleri bir mal üzerinde uzmanlaşmalı ve ticaret bunun üzerinden gerçekleştirilmelidir tezi de ekonomik liberalizm içinde savunulan düşüncelerdendir.


LİBERALİZM VE YENİ LİBERALİZM

103

Liberalizm, Yeni Liberalizm ve Marksizm Bugün yeni liberalizm olarak adlandırılan ama post-modernizmle birleşen ve aslında ‘muhafazakarliberalizm’ isminin daha çok yakıştığı bir yaklaşımın bütün alanlarda etkili olduğunu görüyoruz. Liberalizm düşüncesi modern siyasetin ana belirleyenlerinden bir tanesi olmuş ve son 200 yıla birçok alanda damgasını vurmuştur. Immanuell Wallerstain’in Liberalizmden sonra adlı kitabında iddia ettiği şeyi doğru kabul edersek bugün ölen şeyin liberalizm yeni liberalizm adı altında ifade edilen şeyin ise ekonomik alanda Manchester liberalizmine uygun ideolojik politik olarak muhafazkar düşünce merkezli düşünmesi itibari ile hortlayan muhafazakarlık olduğunu söyleyebiliriz. Bugün yaşanan ekonomik politik süreçte özelleştirmelerin hızlandırılması, kamusal alanın tasviye edilmesi, devletin rolünün en aza indirgenmesi elbette ki geleneksel liberal tezlerle uyumludur. Ancak post-modernizmin üst yapıdaki ideoljik etkisi ve emperyalistler arasındaki egemenlik yarışı, ‘medeniyetler çatışması yönlü açıklamalar’ birey yerine dünyayı iki karşıt kutuba koyan ve bunun üzerinden dinsel motiflerle yüklü bir çatışma ile açıklamaya çalışmanın liberal düşünce ile karşıtlığı kabul edilmelidir. Bugün liberal olarak nitelendirilen akımların klasik ideolojik politik olarak sosyal demokrat hareket benzeri bir kriz yaşadığı söylemek yanlış olmayacaktır. Aslında aydınlanma sürecinde ortaya çıkan liberalizm bugün post-modernizmin de artan egemenliği nedeni ile zor durumdadır. Egemenlik ilişkilerini ve sınıfsal çelişkileri görmezden gelen bir yerden dünyayı açıklamaya çalışan liberalizm sözcüklerin dünyasında toplumsal ve siyasal şart ve olanaklardan bağımsız bir şekilde birey ve özgürlükleri tanımlamaya çalışmaktadır. Serbest piyasa, rekabet ve toplumsal yaşamda devletin rolünü sadece yasal ve idari işlemlerle sınırlamaya çalışan tarzı liberalizmin çelişkileri var olan somut sınıfsal çelişkiler üzerinden değil soyut bir birey ve özgürlük üzerinden yapmaya çalışması du düşünce sistematiğinin zayıf karnıdır. Mülkiyet ilişkilerini sorgulamayan, özgürlüğü verili şartlar içinde bireyin başkaların sınırlarına müdahale etmemesi olarak algılayan liberalizm ideolojik ve ekonomik süreçlerin insan bilinci ve yaşamı yönlendirdiğini ve bundan dolayı ‘ seçme şartlarının’ sınırlı olduğunu göremez. Şöyle bir örnek vermek yerinde olabilir: Türkiye de açlık sınırında yaşayan insanlara liberallerin seçme özgürlüğü sunduğunu varsayın. Yani istedikleri yerden alış veriş yapabilecekleri, istedikleri spor ya da eğlence ile uğraşabilme hakkını tanıyorsunuz. Ancak bunlar verili koşullar ve kurallar içinde gerçekleşmeli deniyor. Bunun anlamı şudur ‘eğer paraları yoksa’ istedikleri yerden alışveriş yapamazlar, istedikleri giysileri alamazlar, istedikleri spor faaliyetini ya da eğlence şartını oluşturamazlar. Liberalizm özgürlüğü, ekonomik eşitsizliği görmeden tanımladığı için sadece soyut bir özgürlük tanımı yapmaktan öteye geçemez.


104

YENİDEN DEVRİM / 6

Tarihin sonu tezi ile kapitalizmin mutlak hakimiyetinin artık bir veri olduğu iddiası aslında emek-sermaye ve ezilen- ezen mücadelesinin sonunun geldiğini, bundan sonra yaşanılacak çatışma ve çelişkilerin bu eksenin dışında yaşanacağını ifade etmektir. Bu yaklaşım Marksizmin düşünsel sistematiğinin ve analizinin artık tümü ile geçersiz olduğunu iddia etmekten başka birşey değildir. Peki bu iddia doğru olabilir mi? Aslında bütünsellikli bir yaklaşımla yaşadığımız dünya ya çıplak gözle bile bir bakmamız bu sorunun yanıtını bize verecektir. Emek-sermaye çelişkisi ve egemen kapitalist/emperyalist sistemin ayaklarını oluşturan yaklaşımların hepsi bugün dünyada açlık, yoksulluk, doğa tahribatı yani bir anlamda yaşamı ve dünyayı yaşanılmaz kılan herşeyin toplamı bu çelişkinin bütün alanlarda devam ettiğinin bir göstergesidir. Bu sistemin yaşadığı değişimlerin öze ilişkin olmadığı ve hala ana belirleyeninin ‘daha fazla kar’ ve ‘üretim maliyetlerinin’ düşürülmesi olduğu bir gerçektir. Üretenlerin politik olarak ciddi bir güç olamaması ve bu nedenle sistemle hesaplaşma konusunda adımlar atamaması bu çelişkilerin ana belirleyen olduğu gerçeğinin yadsınması anlamına gelemez. Üretim araçlarının sahibi ve finans sermaye alanının egemenleri ile sadece kendi emeğini satarak geçinebilen insanlar yani emekçiler arasında yaşanılan çelişki bugünün ana belirleyenidir. Sistemin doğası gereği yıkıcı özelliklerinin her alanda yaşanıyor olması gerçeği yeni ideolojik politik söylemlerle gölgelenmeye çalışılmaktadır. Yeni bir dönemde yaşadığımız doğrudur ama bu yeni dönemin dünyanın hangi bölgeleri açısından geçerli olduğu sorusunun yanıtını bulmadan yaşanılan süreci anlamak ve açıklamak güç olacaktır. İnternet ve bilgi çağından söz edenler bunun dünya nüfusunun kaçta kaçını kapsadığının yanıtını vermek zorundadır. Sürekli yoksullaşan insanların arttığı bir dünyada bir çok bölgede hala temiz içme suyunun bulunmadığı bir dünyada gelişmiş kapitalist ülkelerdeki bir bölüm insanı kapsayan ve onların yaşamlarını etkileyen bir gelişim ve değişimi genellemek yanlış olacaktır. Bugünün ana söylemini oluşturan her şey bize dünyanın daha yaşanılır bir yer olduğunu söylemektedir. Peki ama gerçek durum bu mudur? Aslında yeniden yüzümüzü gerçeğe dönmek bu sorunun yanıtını bulmamız için yeterli olacaktır. Immanuel Wallerstain bütün yapıtlarında klasik tarih okumanın dışına çıkan bir tarzı benimsemiş bir entellektüel. Ancak bu tarih okumasında gerçekten bizlerinde düşünmesi, tartışması gereken bir çok yaklaşım ve başlık vardır. Bunu yaparken yazara ve yapıtına esir olmayan, sunulan bilgiyi kendi siyasal sistematik süzgecinden geçiren bir yönteme ihtiyacımız olduğunu hatırlatmakta yarar var.

Bugün ne yapılmalı? Yoksulluk ve açlık pençesinde kıvranan ve aslında kaybedecek hiçbir şeyleri olmayan insanlar ideolojik olarak kapitalizmin hegemonyası altına girmişlerdir. Bunun karşısında duracak devrimci bir hareketin yokluğu kitlelerin


LİBERALİZM VE YENİ LİBERALİZM

105

değişik politik akımların arkasına kolayca takılmasını sağlıyor. Bu davranış bütün olumsuzluğuna rağmen çabuk değişkenlik gösterme özelliğinden dolayı patlamaya hazır bir bomba niteliği taşımaktadır. Bu nedenle aslında bugün umutsuzluk ve umut iç içe geçmiştir. Devrimcilerin bu potansiyelle yeniden buluşma ve onu yeniden örgütlemesi için gerekli olan siyasal argüman ve çalışma tarzına ilişkin önemli deneyim ve bilgileri vardır. Ancak dünyada (Latin Amerika’yı bir anlamda bu değerlendirmenim dışında tutarsak) hakim olan gerici hava ve sosyalizmin bir dönemin yenilgi ile bitmesi ve yeniden bütünlüklü ve inandırıcı bir projenin ortaya konamamış olması en önemli sorundur. Aslında projenin bütünlüklü ve inandırıcı olması sorunu temel olarak kitlelerin bir sorunu değil bunu kitlelere taşıyacak olan devrimcilerin ruh hali ile ilgili bir sorundur. Yani devrimciler kendi çözüm önerilerini uğruna ölünebilecek bir kavga inanç ve iradesi ile ortaya koyma konusunda zaaflı davranmakta ve bu konudaki çalışmalarında kararlı davranmamaktadır. Bu nedenle bugün yapılması gereken şey ilk önce bu kararlıkla davranmaya başlamak olmalıdır. Böyle bir çalışmanın öznesi olacak olan devrimcilerin kendi merkezi yapılarını güçlendirmeleri, siyaseti toplumsallaştırmak için kendi bütünlüklü ve ortak siyasal duruşlarını netleştirmeleri gerekmektedir. Yani kim olduklarını ne istediklerini nasıl yapacaklarını bilen ve bunu merkezi olarak örgütleyebilen, bu çalışmanın emekçilerle, yoksullarla ve tüm düzen mağdurları ile buluşması için bütünlüklü bir siyasal hat belirleyen bir yapıya ihtiyaç var.Bu söylediklerimizin hepsini yapabilmek için ise bilen değil sürekli öğrenen, insanlarla yan yana omuz omuza onlardan biri ama onlardan farklı olabilen devrimcilere ihtiyaç var. Ben yerine bizi koyabilen ve her şeyi bilen değil, bilenlerle yan yana olabilen ve bir grup çalışmasının, katılımcılığın sosyalizme giden yolların ilki olduğunu keşfeden insanlara ihtiyacımız var. Evet devrimci dalga geri çekilmiştir, evet her yerde umutsuzluk hakimdir, evet siyasal çalışmalarımız kitlelerle buluşmamızı sağlamıyor, evet sosyalizmin yeniden tanımlanıp bütünlüklü ve inandırıcı bir proje olarak ayaklarının yeniden yerine oturtulması gerekiyor. Bu nedenle bugün aslında yapılması gereken şey beklemek değil(!) güç biriktirmek, siyaseti hafife almak değil tam tersine bütün her şey ile siyasetin içinde olmaktır. Çünkü tarihte en son sözü hep direnenler söyler!


DEMOKRASİ KURAMLARI VE DEVRİMCİ DEMOKRASİ ÇAĞHAN KIZIL

Demokrasi, siyasal bilimlerin literatüründeki kavramların içinde belki de en esnetilebilenlerinden biridir. Temelde, ilk olarak Antik dönemde Yunan şehir devletlerinde uygulandığı şekliyle halk meclisinin egemenliği ve iktidarı anlamına gelen bu kavram , günümüze kadar birçok farklı yönetim şeklinin temel karakterini belirlerken de kullanılmıştır. Bu durumların her birinde demokrasi yönetim biçimini nitelerken, reel olarak yönetim biçimleri de demokrasinin genel algılanışını şekillendirmiştir. Bir üst kavram olarak demokrasi, günümüzde antik çağlardakinden çok farklı anlamlarda kullanılıyor. Katılım hakkının yurttaşlarda olduğu temsili bir demokrasi tarzı, şu aşamada en çok kabul gören demokrasi algısını oluşturuyor. Demokrasi kuramları, en genelde farklı demokrasi tipleri ve bunların yapı, işlev ve toplumsal grupları bütünleştirmeyi başarma yeteneği ile siyasal sorunları çözme başarısına göre sınıflandırılırlar . Modern demokrasi anlayışlarının ekonomi ile beraber devlet işleyişine ve toplum yapısına kattığı kamusal alan ve bürokrasi gibi kavramlar, 20. yüzyıl demokrasilerinin işleyişini anlamakta yardımcı olacağı kadar, bu başarının ölçüsünü de belirler. Değişik toplumsal katmanlar için demokratik başarı ölçütü, sistemin bu gruplara kazandırdığı iktidar paylaşımı ve yönetim erkiyle doğru orantılıdır. Bu yazıda, genel anlamda demokrasi tartışmalarına katkı olması amacıyla başlıca demokrasi kuramlarına ana hatlarıyla değinilecek ve bu kuramların toplumsal varlığı nasıl şekillendirdiği ile egemenlik sosyolojisini nasıl yapılandırdığı üzerinde durulacak. Yazının asil amacı karşılaştırmalı bir demokrasi anlayışı üzerinden sistemlerin artı ve eksilerine değinerek, devrimci bir demokrasiyi


YENİDEN DEVRİM / 6

108

oluşturmak ve geliştirmek için kapsamlı bir tartışma başlatmaktır. Kuşkusuz, geçmiş siyaset pratikleri içinde ve yüzlerce yıllık toplumsal mücadeleler tarihinde demokrasiye yönelik açılımlar vardır; ancak asıl demokrasinin işlevsel kurumlar bütünlüğünü sağlamak olmaktan öteye, toplumsal ilişkilerin sermaye egemenliğinden koparılması ve bireysel özgürlüğün sağlanabilmesi olduğunun altı çizilecektir. Demokrasi kuramlarından bazıları yaşanılan durumun realist tanımlamasından hareket ederlerken, toplumsal olayların neden-sonuç ilişkisi içinde değerlendirilmesi gerektiğini savunurlar . Bu ampirik kuramların yanında normatif kuramlar da vardır. Bunlar ise, olması gerekenin bilinebileceği varsayımının sonucunda toplumsal yaşamı buna göre düzenleme ve bu düzenin dayanaklarını bulma girişimi içindedirler . Bir ikinci ayrım kriteri de, demokrasi anlayışlarının süreçsel mi bulgusal mı olduğudur . Buna göre, süreçsel demokrasi kuramlarında siyasal kararların alinmasinda eşit katilim ve adalet ön kabulüyle yola çıkılır ve bu koşullarda düzenlenebilecek bir siyasal sistemin özellikleri aranır, örneğin katılımcı demokrasi ya da doğrudan demokrasi kuramı gibi . Bulgusal kuramlar ise asıl olarak karar süreçlerinin ve yönetenlerin kalitesi üzerinde durur. Bu tarz kuramlara örnek olarak Antik Yunan demokrasi kuramı ve eleştirel demokrasi kuramı verilebilir. Ancak bunların yanında asil olarak demokrasi kuramları, siyasal-ideolojik temel akımlar olmaları bakımından da üçe ayrılır: muhafazakâr, liberal ve radikal demokrasiler. Bu ayrım çizgileri esasında demokrasi kuramlarını farklarına değinmek, devrimci bir demokrasi kavramını biçimlendirmek ve teorilendirmek için yararlı olacaktır.

Atina Demokrasisi Genel olarak Aristoteles´in devlet yönetimi öğretisinde kendini bulan bu kurama göre devlet idaresine katılanların çokluğu, demokrasinin basarisini belirler. Doğrudan bir temsil hakkinin yüce sayıldığı bu demokrasi anlayışında etik değerler üstün görülmekteydi. Tek kişinin egemenliğindense, ortak yarar için çalışmak ve bu anlamda yönetim biçimleri oluşturmak esas alınır. Devlet ve yönetim idealleştirilirken, onun kullandığı gücün sınırlanması ve denetlenmesi, ayni zamanda da halka yayılması bu öğretinin ana temasını oluşturur. Ancak yine de halk olarak adlandırılabilmek için belli kriterlerin getirilmesi (mülkiyete sahip olmak, erkek olmak gibi) genel anlamıyla bu demokrasi tarzının eksikliğidir. Ayrıca, oylama, secim gibi teknik konuların isleyişi için önerilen mekanizmalar da ancak çok küçük şehir devletleri için uygulanabilirdir. Temelde egemenliğin halkta olduğu vurgusunun dışında yüce iktidarla uzlaşma çağrısı yapan Atina demokrasisi, modern demokrasi kuramlarına öncülük etmesi bakımından önemlidir.


DEMOKRASİ KURAMLARI

109

Ilımlı Demokrasi Montesquieu´nun tezlerinde biçimlenen bu demokrasi kuramı dogustan kazanilan ayricaliklar düzeni olan mutlakıyeti eleştiren Aydınlanma felsefesi sonucunda gelişti. Meclis demokrasisi yerine temsili demokrasi fikrini yerleştiren bu kuram, dönemi için Hobbes´un savunduğu monarşi anlayışı ile beraber ele alınabilir. Hobbes´a göre kişisel çıkar, kamu yararına engel olur. Ancak ona göre bir istisna, kamusal ve kişisel çıkarın en çok korunduğu yer olan monarşide olmuştur. Devlet istikrarının temel korunak olarak öne sürüldüğü bu tezin görece daha gelişmişi, aslında demokrasiyi aydınlanmış bir monarşi olarak gören Montesquieu´da bulunabilir . Ona göre demokrasi, ne ekonomi politik ne de toplumun önceliğine bağlıdır (elbette belirtmek gerekir ki o dönemde Marksist ekonomi politik kuramı ya da modern sosyoloji anlayışı yoktu). İlimli demokrasinin ana teması, dünya tarihinin ve öznesinin asil olarak devlet yönetimlerinde olduğudur. İlkel bir anlayış olmasının yanında temel sosyolojik ayrımı Montesquieu söyle belirtiyor: eğer halk iktidara sahipse bu demokrasidir, eğer halkın bir kısmi iktidara sahipse bu aristokrasidir . Montesquieu ayrıca yönetimin doğası ve yönetimin ilkesini birbirinden ayırmaktadır. Ona göre yönetimin doğası onun ne olduğu, ilkesi ise onun ne yaptığıdır. Buna göre egemen olan insan tipi ya da onun siyasal karakteri devlet seklinde ortaya çıkmaktadır. Böylece, demokratik çizgilere sahip monarşik bir meşrutiyet anlamında “ilimli demokrasi” geniş bir kullanım alanına sahip olmuştur. Bu kuramın en temel katkısı, monarşi, burjuvazi ve halk arasında anayasal bir güç dengesi kurmaya çalışmasıdır. Ancak, iktidarı en temelde verili bir gerçeklik ve zorunluluk olarak gören bu anlayışa göre demokrasi toplumsal değil bürokratik bir anlama sahiptir. Aslında liberalleşmiş demokrasi olarak da adlandırılabilecek bu anlayışa göre halk yine “sıradan” halk çıktıktan sonra kalan halktır.

Radikal Halk Egemenliği Bu kuram temelini Rousseau´nün halk egemenliği kavramında bulur . Ona göre devlet ne tanrısal lütfe ne de otoriter egemenliğe dayanmalıdır, asil meşruiyeti sağlayan yurttaşların özgür birleşimidir. Rousseau´nün öncülleri, egemenliği halktan devlete aktaran demokrasi tanımları yapmışlardı. Rousseau ise egemenliğin her şartta halkta olması gerektiğini vurgulamıştır. Bir başka önemli nokta da, egemenlik demek, anayasa ya da hukuk egemenliği demek değildir, aksine yurttasın ortak iradesidir. Ona göre gerçek egemenlik, anayasanın da üstünde bir üstünlüğü içerir. Kısacası, siyasetin toplumsallaşması, radikal halk egemenliğinde esastır. Rousseau´ya göre yürütme, halkın doğrudan geniş katılımıyla oluşan bir yürütmedir. Ancak liberal devlet yönetimlerinde bu olgu temsili bir meclis demokrasisi ve bunun bürokrasisine dönüşmüştür. Çeşitli sebeplerle Rousseau, demokrasinin yasama sansını az görür ve bunu da “eğer halk tanrılardan oluşursa ancak o zaman demokrasi ile yönetilebilir.


110

YENİDEN DEVRİM / 6

Yoksa böylesi bir mükemmel yönetim insanlara uygun değildir” diyerek açıklar. Her ne kadar egemenliğin radikal bir el değiştirmesi bu öğretide ana temaysa da, yine de radikal demokrasi kuramında demokrasiyi devlet isleyişine endeksleyen ve sadece katilim aşamasında toplumla ilişkilendiren bir anlayışla karsı karsıya kalınır. İleride değinileceği üzere, demokrasi aslen ne zaman toplumsal ilişkilerde ve bireylerin yaratıcı ve değiştirici birçokluk haline gelmesinde izlenen bir yöntem olursa, o zaman asil devrimci kimliğine kavuşacaktır.

Eşitlik ve Özgürlük Çatışması: Yeni Dünya´da Demokrasi Özellikle Fransız Devrimi´den sonra demokrasi kavramının kullanım alanı da yönetim siyasetinin bir kavramı olmaktan çıkıp daha çok toplum felsefesinin bir kavramı olmaya başladı. Mader´e göre muhafazakar demokrasi, sosyal demokrasi kavramlarını ortaya çıkması da bu noktada ele alınmalıdır . Bu dönemden önceki demokrasi anlayışı, genel olarak Hezel´in demokrasi anlayışına çok yakindi. Ona göre, halk egemenliği sadece devlet olamamış bir yığındır ve bu nedenle demokrasi tarihsel süreçte çoktan asilmiş bir dönemeçtir . Rousseau´nün öğretisi ise bu klasik anlayışın üzerine çıkan bir egemenlik alanı yaratmasına ve Fransız Devrimi´Nil esas güdüsünü oluşturmasına rağmen, siyasal-yönetsel egemenliğin geleneksel merkeziyetçiliğini kıramamış, ayni zamanda demokrasiyi toplumsal ilişkilere de yayamamıştır. Bu aşamada yeni bir liberal tarz olarak Tocqueville´in demokrasi anlayışı , Amerika´da geniş etki bulmuştur. Bu demokrasi kuramı, temel çelişki olarak devlet-toplum ayrımına dokunmadan, genelde merkeziyetçiliğin modifikasyonu üzerine yoğunlaşmıştır. Bu noktada asil olarak eşitlik ve özgürlük ikilemi kavramını ortaya atmıştır. Buna göre, temsili demokrasilerde, çoğunluğun kararının esas alınması, uzun vadede çoğunluğun tiranlığı tehlikesini ortaya çıkarır ve azınlıkların özgür katılımını ve fikirlerinin önemini azaltır. Yani liberal anlamda özgürlüğün artması, eşitliği tehlikeye sokar. Ona göre sorun, çoğunluğun iktidarının mutlak olmasıdır. Bu, çoğunluğun, monarşilerdeki kral gibi bir yüce statü kazanmasıdır. Bu noktada, egemenliğin içeriğine dokunmadan, bu egemenliğin tiranlığa dönüşmesinin önüne geçmek için alınacak önlemler, Tocqueville´in demokrasi anlayışının temelini oluşturur. Modern liberal tezde de olduğu gibi, bu demokrasi anlayışında azınlıkların varlığından rahatsızlık duyulmuyor, ancak asil amaç, bu azınlıkların popüler siyasetle kontrol altına alınması olarak belirtiliyor. Tocqueville, genel olarak sanayi toplumunun ilerleyişinin, toplumsal eşitliğin, sevme hakkinin yaygınlaşmasının, eşitlikle özgürlük arasındaki gerilimli dengenin, toplumsal sınıfların siyasal hareketliliğinin getirdiği sorunlara yoğunlaşan bir demokrasi kuramı yaratmıştır. Elbette bu tarz bir demokrasi kavramsal olarak ilerici görünse de, varılanla yetindiği ve toplumsal ilişkilerin dönüşümünü sağlamaya yönelik bir acilimi olmaması yönünden eleştirilebilir.


DEMOKRASİ KURAMLARI

111

Liberal Temsili Demokrasi John Locke ( ) tarafından ortaya atılan ve Montesquieu (11) tarafından geliştirilen ilimli demokrasi kavramını, temsili demokratik düşüncelerle ilişkilendiren Mile , bu kuramın öncüsüdür. Ona göre siyasal katilim ve liyakat, temel iki kavramdır. Mile´e göre temsili demokrasi, bir zümrenin iktidarı diğerleri üzerinde uygulamaya çalışması ile üzerinde iktidarın uygulandığı kitlenin bu durumdan kaçmaya çalışması arasındaki gerilimli mücadelede ortaya çıkan bir ilişki bicimidir. Burada, genel çıkarın önüne gecen bir kişisel çıkar durumu söz konusudur ve bu yasamanın istismarına yol açmaktadır. Bu anlayışa göre, siyasal eşitlik sorunlu bir kavramdır çünkü siyasal katilim ve söz, bilgi ve zekaya göre verilmelidir. Bu noktada Mile, oy hakkinin eğitim düzeyine göre verilmesini önerir. Burada, ekonominin belirleyiciliği ön plana çıkarılmadan, temsili bir kısıtlı demokrasi anlayışı sunulmaktadır. Bu anlayışın. İsçi sınıfının siyasal çoğunluğu ele geçirmesini önleme amacı güttüğü yolundaki eleştirilerde doğruluk payı vardır. Ancak daha doğrusu, Mile´in anlayışının “meristokratik reformculuk” olmasıdır . Bu sistemde liberal bir devlet anlaysa benimsenirken, burjuva tik özgürlükler sağlama alınır ve buna uygun bir siyasal düzen önerilir. Ancak, siyasete katilimin ana şartını ekonomik üstünlüğe ve burjuva sınıfına endekslemesi (örneğin oy hakkini verilen vergiye bağlama cabası) Mile´in asil eleştirildiği noktadır.

Devrimci Doğrudan Demokrasi Marx´a göre demokrasi ya burjuvazinin sınıfsal çıkarını koruması için onun bir aracı, ya da devrimci isçi hareketinin zaferinin bir aracıdır. Ona göre kurtuluş tarihinin sonu demokrasidir ve bu kavramın anlamı bireyin siyasal olarak kendini gerçekleştirmesidir. Marx´a göre demokrasi “gerçek devlet”tir . Yukarıda belirtilen diğer demokrasi kavramlarında farklı olarak Marj´in demokrasi kavramı, burjuva toplumunu ortadan kaldıracak bir demokrasi anlayışıdır. Demokrasi bir bürokratik kurumlar isleyişini değil, aksine, devlet ve toplum ayrımını ortadan kaldıracak bir süreci işaret eder . Demokrasi, toplumsal ve bireysel özgürleşme olduğu için, bu özgürlüğün bir taşıyıcı öznesinin olması gerektiğini belirtmen Marx, dönemi içinde bu özneyi isçi sınıfı olarak resmediyor. Bu anlamda günümüz koşullarında bakıldığında demokrasinin taşıyıcısı belli bir toplumsal kesime indirgenmiştir. Ancak Marx´ta isçi sınıfı vurgusundan çok özgürlüğün taşıyıcısı olan toplumsal özne kavramı daha önemlidir. Marx bir demokrasi eleştirisinden çok kapitalist üretim tarzının bir eleştirisini yapmaktadır ve bunun içine demokrasiyi devlete ait bağlamından koparıp toplumsal ilişkilere yaymaktadır. Marksist demokrasi tanımının en önemli devrimci niteliği de budur. Aslında, Marx´in demokrasi kavramını şekillendirmesi, Paris Komünü´ne dayanır. Devletin yok edilmesi amacında konum proletaryanın asli yönetim organıdır. Komün, bir isçi meclisidir ve yasama ve yürütme beraberce yürütülür. Marx için komünün


YENİDEN DEVRİM / 6

112

tarihsel önemi, yalnızca devlet-toplum farklılaşmasını ortadan kaldıran özelliğinde değil, ayni zamanda burjuvazinin tarihsel belirleyiciliğinin kati kalıbını kırmasındadır . Bu anlamda taban örgütlenmeleri, doğrudan secim, siyasal işlevlerin topluma kaydırılması, sos yo-kültürel temsil, evrensel bir dayanışma bu sistemin artılarını oluştururken, toplumun homojenice edilmesi, kuvvetler ayrımının ortadan kaldırılması ve gücün bir elde toplanması da eksilerini oluşturmaktadır. Devrimci doğrudan demokrasi, küçük bir mekanı, sinirli bir topluluğu ve yüksek bir bilgilenme ve bilinç düzeyini Sart koşar. Ayrıca, merkezi örgüt yapısını beraberinde getiren bir imtiyazın önüne set çekmenin yollarını bulmadan girişilen bir komite deneyimi, sonuç olarak iktidarın serbestliğine karsı somut bir güvenlik öngörememektedir. Bu da, iktidarın yapısını değil, sadece sahibini değiştiren bir demokrasi anlayışına yol acar. Bu nedenle komün tarzı doğrudan demokrasi, eğer iktidar sınırlandırılmazsa açıkça otoriter bir unsura da sahiptir. Bu eksikler, 20.yüzyılın sosyalizm yapısını monolitik, devlet yönetimini de daha bürokratik olmasında esas nedendir. Marx´in betimlediği devlet-toplum ayrımının ortadan kalkması bir yana, SSCB deneyimi, bu ayrımı daha da keskinleştirmiştir. Bu durum, korkulan şeye dönüşmeye iyi bir örnektir. Marx´in teorik demokrasi açılımının geçerliliğinin aksine, pratikte eksiklikleri demokrasiyi sadece yasama ve yürütmeyi birleştirmiş bir konsey demokrasisine indirgemesiyle anlaşılabilir. Bu, Rousseau´nün radikal halk egemenliğine benzer. Lenin de Marksist teoriyi kendi devlet teorisiyle birleştirip buna benzer bir kuram ve uygulama geliştirmiştir . Marx´in asil olarak toplumsal özgürleşme tezinin devrimci demokrasi anlayışı yerine isçi sınıfının demokrasisi anlayışı konulursa, o zaman özgürleştirici tarihsel öznenin 19. yüzyıldaki tezahürü olan isçi sınıfı mutlaklaştırılmış olur. Sol adına yapılması gereken, günümüz siyasal ilişkiler ve toplumsal karmasa ağında toplumsal özgürlükten neyin kastedildiğini açıklığa kavuşturmak ve bu toplumsal özgürleşmeyi sağlayacak devrimci kuram ve pratikleri uygulamaktır. Bunun nasıl yapılacağı konusunda bir reçeteyi sunmak olanaksızdır. Ancak mikro ölçekte başlayacak denemelerin sonucunda genellenebilecek toplumsal ilişkiler hiç de gerçek dişi değildir. Ayrıca, bu otoriterim düşünüldüğünde, anayasal devlet kuramcıları ve anarşizm kuramcılarının Marx´tan neden ayrıldığı daha rahat anlaşılabilir.

Seçkinci Demokrasi Bu demokrasi kuramında egemenler ile egemenlik altındakilerin arasındaki ilişkilerle ilgilenilir . Burada önemli olan, siyaset konum için mücadele ve bu aşamada liderlerin neler yaptığıdır. Duverger´in söylediği gibi, burada halk, halk arasından çıkan bir elit tarafından yönetilir . Bu anlamda seçkinci demokrasi, siyasal önderlik için elit-kitle ilişkisini tartışan ve kitlesel demokrasiye soğuk


DEMOKRASİ KURAMLARI

113

bakan bir plebisitler önder demokrasisi kuramıdır. Burada Webler´e göre önderlik, meşru egemenliğin yansımasıdır ve önder, egemenlik altındakilerin iradesinden üretilen ve onunla yasamaya devam eden bir meşruiyet bicimidir . Webler kendini ulusal liberal olarak tanımlamıştır. Ve ona göre muğlak ve spontane siyasal değişimlerden çok ulusun içinde çıkan bir elit sınıfın yönetimi daha uygundur. Buna göre seçkinci demokrasi, otoriter demokrasinin bir alt bicimidir. Webler, demokrasi kavramını egemenlik sosyolojisi içine yerleştirirken, bu kuramda da sorun, demokrasinin sadece bürokratik anlamda islenmesidir. Toplumsallaşmış bir demokrasi tanımı yoktur.

Ekonomik Demokrasi Bu demokrasi kuramının basını Schumpeter çekmektedir. Schumpeter´e göre demokrasi, bir kurumlar düzeni ve halkın siyasal önderin seçimine ve geri çağrılmasına katıldığı, siyasal kararlar alınan bir yöntemdir . Bu tarz demokrasinin üç unsuru vardır. Sekil, siyasal kararlar ve rekabet süreçleri. Schumpeter´e göre halkın rasyonel bir tartışma ve kararlar süreci sonucunda üzerinde ortaklaştığı bir kamu yararı diye bir şey yoktur. Ayrıca böyle bir kamu yararı olsa bile (örneğin ekonomi), bu amaca gitme aşamasında her zaman şiddetli tartışmalar olacaktır. Schumpeter ayrıca siyasi hegemonya konusunda da önemli bir acılıma sahiptir. Ona göre, kişisel çıkarlardan uzak siyasal konular söz konusu olduğunda, halkta rasyonalite zayıflar ve sorumluluk duygusu azalır. Ancak yurttaş siyasal alana girer girmez yoğun bir düşünsel etkinlikle karsılaşır. Ancak düşüncesi büyük ölçüde toplumun geneline bağlıdır ve görecelidir. Ona göre halkın iradesi siyasal sürecin bağımsız değil bağımlı değişkenidir. Halk iradesi siyasal sürecin ürünü olarak ortaya çıkar, yani imal edilir. Bu imal sürecinde rekabet, siyasetin ufkunu daraltır. Bu mücadele siyaseti kısa vadeli çözümlere yöneltir ve uzun vadeli nitel sıçramaların önünü keser. Bu düşüncelerinin demokrasi kuramına yansımasında, kurumsal değişme süreçlerine öncülük eden demokrasinin, burjuvazinin kendi konumunu rasyonelleştiren ve sabitleyen bir demokrasi olduğunu ve modern demokrasinin ise kapitalist sürecin bir sonucu olduğunu anlatır. Bu demokrasi kuramının da eksik noktası, siyasal önderliğe aşırı önem yüklemesi ve bu önderlikle halk arasındaki ara kurumlara (siyasi partiler, meslek odaları, sendikalar, halk inisiyatifleri gibi) önem vermemesidir. Bu kuramın bir başka temsilcisi de Downs´tur. Ona göre siyasal aktörler kamu yararına göre değil, salt bireysel ya da grup çıkarlarına hizmet ederler. Böylece, kişisel beceriler siyasetin rekabetini yaratır. Downs´a göre siyaset, karmaşık bir değişim sistemi olarak, ekonomideki karin maksimizasyonuna denk bir anlamda faydanın maksimizasyonu için girişilen bir pazardır. Marx´in kapitalizm eleştirisindeki gibi Downs´un siyaset analizinde de öndelik kullanım değerinde değil değişim değerindedir. Siyasal skalada seçmenler genelde merkezdedirler. İki parti rekabetinde de bu iki parti, bu merkez seçmeninin


YENİDEN DEVRİM / 6

114

temsilcisi olmak için yarışırlar. Burada da partilerin ideolojik açılımları sığlaşır ve birbirine yaklaşır. Burada da mükemmel bir sıradan partiler meydani oluşmaktadır. Bu açıklama, Türkiye´nin son yıllardaki siyasi havasını çok iyi açıklamaktadır. Tek kutuplu bir siyasal alan modern liberal kapitalist devletlerin ana göstergesidir. Siyasal çatışmaların yaşandığı toplumlarda (özellikle sınıf çatışmaları ekseninde) ise bu kutupluluk çoğalır ve iki veya daha fazla siyasal güç odağı meydana çıkar. Bu şartlarda radikal ve devrimci acılımlar kendilerine varılma fırsatı bulurlar. Toplumsal değişim kolaylaşır. Bunun bir nedeni de, bu tip dönemlerde hükümet, elindeki oy potansiyelini korumayı ve daha da arttırmayı amaçlayan popülist bir politikayı örgütler ve bu acılımlar toplumun demokratik gelişimine pek de katkıda bulunmaz. İste bu durumda demokrasi muhalefetin görevidir. Ve bu muhalefet parlamenter olmak zorunda değildir. Toplumsal hegemonyayı yaratmak asil amaçtır. Ayrıca, siyasi partiler ve gruplar, genel olarak büyük bozgunlara uğramadıkları sürece duruşlarını ve çizgilerini koruma eğilimindedirler. Ancak bozgunlar sonucunda, kendilerini bozguna uğratan siyasal akimin etkisi altına girerler ve her anlamda ona yakınsarlar. Türkiye´deki sosyal demokratların değişim süreci, solun bazı gruplarının AKP´Nil düşük yoğunluklu demokrasisine sıcak bakmaları, sosyalistlerin liberal demokrasi tezlerine itibar etmeleri bu mantıkla açıklanabilir ve belki de bu celladına asık olmak gibi bir duyguyla da ilişkilendirilebilir.

Çoğulcu Demokrasi Bu demokrasi kavramı, liberal demokrasiden ve devlet-toplum karşıtlığına dayanan demokrasi kuramlarından ayrılır. Liderliğe karsı duran ancak temsili demokrasiye sahip çıkan bu kuram, sosyal sınıfların herhangi birinin (proletarya ya da burjuvazi) tek basına egemenliğinin sorunları çözemeyeceğini söyler. Bu kurama göre demokrasinin varoluş şartları çok zor ve karmaşıktır . Ancak temel yönelim, toplumsal çıkar gruplarının işbirliği ve ortaklaşmasıdır. Ayrıca, siyasetin ateşli konularının dışında, daha genel ve modern sorunların (cevre hareketleri, feminizm, ) çözümünde çoğulcu demokrasi anlayışının önem kazanabileceği vurgulanır . Bu demokrasi kuramı, oldukça optimisttir ve bu konuda geniş eleştiriler almıştır (bkz. , ).

Sosyal Demokrasi Aktivist ve genişlemeci olan bu kuram, devletin görevini, toplum ve ekonomiyi ıslah etmek, siyasal demokrasiyi topluma yaymak ve eşitliği sağlamak amacıyla iktidar yapılarını ve paylaşımını kontrol etmek olarak tanımlarken demokrasiyi de bu çerçevede bürokratik olarak ele alır. Üç temel yönelim, sosyal ve ekonomik demokrasi; hukuki denge ve ekonomik çıkarların özerk ve demokratik olarak örgütlenmesidir .


DEMOKRASİ KURAMLARI

115

Sosyal demokrasi genel anlamda 19. yüzyılın ikinci yarısında isçi partisi ile burjuva demokrasisi arasında bir koalisyon kurmaya çalışan parti yönelimleri için kullanılmıştır. Kapitalizmle sıkı ilişkileri olan bu kuramda öteden beri devletçi bir gelenek çok baskındır. Sosyal demokrasinin en güçlü yönü, toplumsal dengeyi sağlamak için yola çıkmasıdır. Genelde sivil-asker-aydınbürokrat zümrenin öncülüğünde gerçekleştirilen siyasal atılımlar (ve bazen de askeri darbeler) kuvvetler ayrımına dayalı ve liberal bir öğretiye benzeyen ilimli ve reformcu bir demokrasi anlayışını üretmiştir. Erken dönem sosyal demokrasinin amacını ve aracını Bernstein, sosyalist hareketin demokratik burjuvatik hareketin evrensel demokrasi taleplerini gerçekleştirmeye çalışması olarak niteler ve siyasal demokrasinin toplumsal demokrasiye doğru genişlemesi savunulur (20. yüzyılın ikinci yarısında sosyal demokrasi bu açılımından tamamen vazgeçmiş ve kendini, ulusal sermayenin korunması ve geliştirilmesi için toplumsal düzenlemeyi sağlamakla yükümlü tutmuştur). Sosyal demokrasi´de Marksizm´e karşıt olarak devletin yavaş sönümlenecegi ilkesi kabul görmez. Teknokrasi, bir seçkinci yönetim bicimi olarak ortaya konulur. Liberal bir hukuk devleti anlayışıyla, içte istikrarı sağlamak, dışta da savunmayı gerçekleştirmek amaçtır. Sosyal devlet kavramı da müdahaleci devlet anlayışıyla biçimlendirilir. Eleştirmenlere göre sosyal demokraside siyasal ile siyasal olmayan alanlar arasındaki sinir, özellikle siyasal olmayan sosyal alanın içine doğru genişlemesi için mücadele söz konusudur ; yani sosyal alanın siyasallaşması. Marx da sosyal demokrasiyi eleştirmiştir. Ona göre sosyal demokrasi yapısal çelişkileri örter, sermaye ve emek karşıtlığını hafifleştirip bir ahenk içine sokar ve bunu yapmak için de demokrasiyi araç olarak kullanır . Ayrıca sosyal alanın düzenlenmesi de sosyal demokraside mahkemeler tarafından yapılmaktadır. Bu, demokrasinin en temel halk egemenliği ilkesiyle çelişkilidir . Sosyal demokrasinin varoluş şartlarından biri, toplumsal değişim için karar alma süreçlerinin sorunsuz geçeceği varsayımıdır. Çünkü sosyal demokrasinin devlet sisteminde bireysel tercihler, kolektif kararların önüne geçebilir ve kolektif kararların alınmasında izlenen yol her zaman demokratik olmayabilir.

Katılımcı Demokrasi Bu kurama göre is dünyası, kamusal özel alan, eğitim sektörü gibi toplumsal alanların katilim imkanlarının maksimize edilmesin önem verilir. Bu anlayışa göre klasik liberal demokrasi, yurttasın katilimsizligini ve yabancılaşmasını getiren bir sistemdir . Ayrıca, bu kuramın siyasetin ve ekonominin artan uluslararasilasmasi ve küreselleşmesiyle ortaya çıkan anti-demokratik düzene karsı bir denge unsuru olduğu da ileri sürülmüştür . Bu kavramın altında, orotiter egemenlik yapıları yerine alttan egemenliğin kontrolünü ve yardımlaşmayı somut olarak gerçekleştirmenin yattığı; ayrıca, aile, eğitim, kitle iletişim araçları ve sendikanın da demokratikleşmesinin gerektiği savunulmaktadır .


YENİDEN DEVRİM / 6

116

Bu kuram içinde değerlendirilebilecek bir yöntemsel acilim da “prosedürsel demokrasi”dir. Burada, siyaset, meşrulaştırıcı gücünü, sonuçları akilci olduğu için bütün katılımcıların beklentilerini karşılayabilen fikir yapısından alan bir uzlaşma seklidir . Buna göre çoğunluk ilkesinin asil önemi, sadece çoğunluğun egemen olması değil, daha çok karşılıklı konuşma, tartışma ve fikir üretme kapasitesinden kaynaklanır. Haber mas söylem düzeyi ve prosedürlere önem verir ve “hukukun demokratik üretimi”ne yol acar . Katılımcı demokraside siyasete katilimin sosyolojisine de değinilir: buna göre yurttaşların siyasete katılımındaki farklılık, onların kaynak donanımı“da yatar. Eğer inandırıcılık ve kaynak donanımı zayıfsa, siyasete karsı tutum olumsuz olur ve siyasetin sorunların çözümüne yardımcı olmayacağı inancı yaygınlaşır. Bu, en naif anlamıyla “bilinç” oluşturmanın katılımcı demokrasi için önemini belirtir.

Eleştirel Demokrasi Eleştirel demokraside özellikle bireysel kararların kolektif kararların üzerine çıkması ve anayasa sosyolojisinin kapitalizm ve demokrasi eleştiri önemli yer tutar . Frankfurt okuluna göre demokrasinin asil sorunu, siyasal sistemde ufak değişiklikler yapılarak çoğunluğun kararlarının manipüle edilebileceğidir . Bu noktada, karar alternatifleri üzerinde oylama tarzına göre sonuçlar birbirinden çok farklı olabilmektedir. Örneğin partilerin şayisi secimde gündemde olan tartışma konularının sayısından az olursa bu partiler görece zayıf ideolojik partiler haline gelirler ve seçmenin oylamasını temeli konunun içeriğine veya o konuda belirtilen çözüm alternatiflerine göre değil de, liyakat ve popülizme göre belirlenir2. Secim sisteminin bicimi de secimin sonuçlarını dramatik olarak etkileyeceğinden, böylesi bir durumda, bireysel kararların kolektif kararlara dönüşmesinin süreci yaratılır. Bunun reel politikaya aktarılması söyle olabilir: muhalefetin ve devrimcilerin görevi, üzerinde tartışılacak konuların şayisini ve çeşitliliğini arttırarak bunların tartışılmasından elde edilecek sonuçları da toplumsal özgürleşme ve bireyin kendini yaratabilmesi yolunda kullanmak olabilir. Eleştirel kurama göre siyasetin kapitalist kontrolüne karsı alternatif karar teknikleriyle sınırlama getirilebilir (Nisçi temsil sisteminin güçlendirilmesi, desentralizasyon, temel hakların genişletilmesi gibi) , Bu anlamda eleştirel teori, siyasetin ve demokrasinin tanımına çok şey katmamakla beraber, kapitalist devlete karsı olan beklentileri arttırıcı bir etki yapmıştır.

Bütünlükçü Demokrasi Katilim, meşruiyet ve siyasal tavırlar ile sorunları çözme üzerine odaklanan bu kuramda maksimize edilmesi gereken siyasal katilim değil, ütopya ve uyum arasındaki dengedir. Bu kuram sadece çoğulcu olmakla ve katilim fırsatları sunmakla kalmayıp, reform ve yenilenmeye yetenekli bir siyasal demokrasi sistemi kurmaya odaklanmıştır. Bu yönüyle bu kuram kapsamlı bir eleştirel demokrasi kuramı olarak da adlandırılabilir. Bu kuramda küreselleşme


DEMOKRASİ KURAMLARI

117

sürecinin etkileri de tartışılmıştır. Farklılaşma ve küreselleşme nedeniyle ulusdevletlerin kendini o ulusa bağlı hissedenler üzerindeki kontrolünü yavaş kaybetmeye başladığı tezinden hareketle, bu kitlenin kendi yapılandırdıkları ortak demokrasi tanımlarının da bu süreçte tehlikeye düştüğü yorumu yapılır . Bazı düşünürlere göre de günümüzde ulus-devlet sınırlarını asmış sorunlar, ancak yine uluslararasilaşmış mücadele dinamikleri ile çözüme kavuşturulabilir . Bu noktada bir meşruluk paradoksuyla karşılaşılır. Çünkü bu kuramda demokratik meşruiyet ulusal sınırlar içinde aranırken sorunların çözümü uluslar üstüdür. Bu durum “karmaşık karşılıklı bağımlılık” olarak adlandırılır ve gerilimli bir ilişkiyi ifade eder. Bu kuramına n büyük sıkıntısı, demokratik meşruiyeti küreselleşme ve ulusal ilişkiler bağlamında ele alıp, öznel koşulları yok saymasıdır.

Ortaklaşmacı demokrasi Bu kuramda karar sürecinde çoğunluk ilkesi yerine belli müzakere süreçleri sonucunda varılacak bir uzlaşma esas kavramdır. Bu acıdan azınlıklar karar süreçlerine veto hakkıyla katılabilirler. Bu acıdan, toplumsal gruplar arasında yaşanan derin sorunları frenleyebilme kapasitesine sahiptir. Bu sistemle korporatist çıkar arasında derin bağlar vardır. Siyasetin oluşturulmasında ve ilişkilendirilmesinde devlet ve güçlü çıkar sahipleri işbirliği yapmaktadır. Dünya üzerinde bakıldığında bu tip demokrasi tarzlarında muhafazakar ve liberal partilerin gücünün az, merkez partilerin gücünün daha fazla olduğu görülmektedir . Bu, merkez siyasetine bağlı gelişen düşük yoğunluklu bir demokrasi ile açıklanabilir. Ancak uzlaşmanın koşullarını, zeminini, süresini ve kapsamını belirlemek yine hâkim egemen sınıfların elinde olduğundan, bu tarz bir demokrasinin belli bir tip ilişkiler ağını korumaya yarayacağını da düşünebiliriz.

Konsensüs Demokrasisi Bu kuram çoğulcu demokrasi ile karsılaştırılarak ele alınabilir. Çoğulcu demokrasilerin yoğunlaşmış yürütme iktidarı, hükümetin parlamentoya karsı üstünlüğü, suni tek boyutlu çatışma düzlemleri üçerinde siyaset yapan tek boyutlu parti düzlemleri, ünitem ve merkeziyetçi devlet yapısı ve doğrudan demokrasi uygulamalarını tamamen dışta bırakan yapısı karsısında bu tarz konsensüs demokrasilerinde iktidar yürütme bakımında bölünür, soyasal parti boyutları farklılaşır, federalist bir devlet anlayışı uygulanır. Çoğunluk demokrasisinde temsil sistemi sonunda çıkan hükümet siyaseti belirler ve bunu toplum üzerinde kullanır; ancak konsensüs demokrasisinde bu genelleme oldukça sınırlanır; hükümetin yürütme görevi paylaştırılır . Buna göre iktidarın paylaşılması elzemdir. Bir başka önemli nokta da devletin merkeziyetçileşmesini azaltır. Bazılarına göre derin ayrılıklara, tarihsel farklılıklara, sınıfsal ayrışmalara sahip ülkelerde konsensüs demokrasisinin yararları daha çoktur. 1990klarin basında, bu tip demokrasi kurumları korporatizmle yakin ilişkiye


YENİDEN DEVRİM / 6

118

girdiler ve bu da sermaye emek ilişkilerinin elit sınıfının siyasette belirleyici olması sonucunu doğurdu. Bu göstermektedir ki konsensüs demokrasilerinin gelişimi ile kapitalizmin siyasal durumunun gelişimi tarihsel olarak benzerdir. Bu kuramın iktidarın yayılması sonucunda yeni iktidar odaklarının ne olacağına açıklık getirmemesi bir eksikliktir. Biliyoruz ki, küreselleşme ile ulus-devlet yapılarının esnemesi ve ekonomik müdahalenin sivil toplum ve kamusalın içinden müdahalelerle şekillendirilmesi, buna zemin hazırlayacak bir siyasal demokrasi kuramına da ihtiyaç vardı. Konsensüs demokrasisi, bir yanıyla iktidarın kavramsal olarak paylaşılması artısını barındırırken, bir diğer yandan da bu iktidarın devlet aygıtından genelde sermaye egemenliği üzerine yüklenmesini doğurduğu için eksiktir. Yani, konsensüs demokrasilerinde toplumsal yasamın devrimci dönüşümü sağlanırsa eğer, o zaman bu değişimler bu tarz bir demokrasiyle güvence altına alınabilir. Aksi halde, sol adına bu tarz bir demokrasinin kavramsal geçerliliği kalmaz. Bu sistemin içinde bazı doğrudan demokratik kurumlar da eklenebilir. Örneğin Almanya´nin bazi eyaletlerinde olduğu gibi, eyalet meclislerini geri çağırma ve feshetme yetkisi, belli sayıdaki seçmenin imzalı dilekçelerine bağlıdır. Ayrıca yine bu tarz bir birliktelikle meclis dışından kanun teklifleri verilebilmekte ve halk oylaması yapılması için zemin hazırlanabilmektedir . Ayrıca İsviçre´de tüm yasaların yürürlüğe girdikten belli bir süre sonra halkoyuna sunulması gerekmektedir . Ancak elbette yasa yapıcılar, anayasalarına, doğrudan demokratik müdahalelerin getireceği “istikrarsizlik”i önlemek için gerekli maddeleri de koymuşlardır .

Sonuç Yerine Elbette Demokrasinin ölçülmesi kolay değildir. Ayrıca hangi şartlarda ve toplumsal ilsisiler içinde bir demokrasi düşüncesi istendiğine bağlı olarak toplumsal aktörler de her an değişmektedir. Küreselleşme sürecinde yaşanan ekonomik tahakküm mekanizmalarının yoğunlaşması, demokrasi kavramlarının da bu tahakkümün ayaklarını örmek için kullanılması ve geliştirilmesi sonucunu doğurmuştur. Kurumsallaştırılmış demokrasinin öncelikleri siyasasal tercihlerin bir şekilde iktidara aktarıldığı kurumsal süreçlerin yaratılması, medeni hakların güvencesi ve yürütme iktidarının sınırlanması ile karakterize edilirse eğer, dikkat edilmesi gereken noktalardan bazıları şunlardır: basınyayın özgürlüğü, özel-kamusal tartışmasının yapılmaması, toplantı ve gösteri özgürlüğü, yasal eşitlik ve ordu tarafından yargıya müdahale yapılmaması, insan haklarına işkence ve keyfi yargılamanın yok edilmesi acısında değer verme, özgür meslek örgütleri ve fırsat eşitliği. Bu ayrım çizgileri, otoriter devlet yapısından özgürlükçü bir sosyal yapıya nasıl geçileceğini anlatır. Ancak yine de bunların uygulandığı ülkelerde sermayenin egemenliğinin varlığını kuramsal olarak yok etmez. Bu noktada demokrasilerin basarili olması neye göre belirlenir? Yukarıda sayılanlar hukuki olarak güvenceye alinmiş durumda


DEMOKRASİ KURAMLARI

119

birçok ülkede vardır, ancak bu ülkeler demokratik midir? Ya da devrimci bir demokrasi anlayışında bunlara ilave edilmesi gereken ne vardır? Lipset´e göre demokrasilerin isleyis sartlari yüksek derecede sosyoekonomik yapida ve toplumsal aciklikta aranmalidir . Ancak burada sorun sudur ki sosyoekonomik zenginlik mi demokrasiyi getirir yoksa liberal demokrasi mi bu kendi basari kriterini bu zenginlige endekslemistir? Vanhanene´e göre demokrasinin basarisi aslinda iktidar sisteminin ne kadar bölüsülmüs oldugunda gizlidir . Burada kabul etmemiz gereken bir nokta da sosyalist blok ülkelerinde bu iktidar bölüsümünün neredeyse sifira yakin oldugudur (Bir bakima, proleteryanin egemenliginde son kertede yasanacak olanin kapitalist üretim ve sermaye iliskilerinin tüm topluma tamamen yayilmasi olmasi paradoksu bu baglamda ele alinabilir). Diger düsünürler bu ekonomik kurama siyasal kültürel faktörler ya da sinif celiskileri gibi farkli degiskenler de ilave ettiler. Solun en temelde demokrasi tartismalarinda ele almasi gereekn bir nokta da demokrasinin sadece ekonomik paylasimla mi aciklanabilecegi, yoksa daha genel olarak toplumsal iktidarin derecesiyle mi ölcülecegidir. Yani, kapitalist üretim ve arti-deger yaratma sisteminin disinda ekonomik bir paylasim sistemi öneren sosyalizmin devlet yapisinin önemi yok mudur? Ya da kapitalist sömürü ve sermaye iliskilerini sosyal alanin her yanina yayana ve insan iliskilerini de metalastiran bir ekonomik sistemin iktidar sosyolojisinde sosyalizmin ideallerine iyabilecek noktalar var midir? Bunlarin hepsi oldukca karmasik ve cevaplari siyasal ayrim cizgilerini belirleyen konular. Bu nedenle aslen bunlara kesinc evaplar vermek yerine ilk olarak demokrasiyi nasil algilamamiz gerektigi ve onu toplumsal yapinin neresine koymamiz gerektigi üzerine düsünmek esas olmalidir. Ve unutulmamalidir ki demokrasi kuramlarie ger toplum tarafindan ne kadar destekleniyorsa o kadar uzun erimli ve basarili olur. Ayrica demokrasinin sartlarini konusurken sadece yapilara ve islevlere yogunlasmak hatadir. Buna karsin siyasal kurumlar, gücler, toplumslal iliskiler, sivil ve resmi gelenekler düsünülmeksizin kapsamli bir analiz yapmak mümkün degildir. Örnegin genel olarak otoriter devletten demokrasiye gecis asamalari tamamen kapitalist devlet yapisinin bakis acisindan ele aliniyor. Ancak asil önemli olan üretim/yasam iliskilerinin devrim dönüsümü olmalidir. Bu dönüsüm de siyasal ve bireysel özgürlükten bagimsiz düsünülemez (Burada Marksist bireysel özgürlesme kurami ve bunun sonraki yorumlamalari temel alinarak bir toplumsal özgürlesme acilimi düsünülmektedir. Ancak bu konunun detaylarina girilmeyecek). Ekonomik gelismislik durumunun yaninda elbette siyasal hareketlilik düzeyi de demokrasinin vazgecilmez şartıdır. Sınıf ya da hegamonik grupların birbirleriyle ilişkileri sonucunda varılacak uzlaşmalardan doğan işleyiş biçimleri demokrasiye katkı koyabilir. Ama tekrar belirtmekte fayda var ki, işlevsel bir demokrasi anlayışından cok toplumsal ilişkilerin özgürleşmesi ve bireyin yabancılığının kırılması asıl devrimci bir demokratikleşmeye işaret eder. Bunun yapılma yolları geçmiş pratiklerden


120

YENİDEN DEVRİM / 6

ve geleceği yorumlama kapasitemizin genişliğinden beslenebilir. Zira sosyal kapitalizmin getirdigi bir görece refah düzeyi demokrasinin zahiri algısıdır. Asıl soru belki de Przeworski´nin sordugu sorudur: silahlara sahip olanlar tarafından öldürülmeden ve verimli kaynakları elllerinde bulunduranlar tarafından açlığa mahkum edilerek pes ettirilmeden gerçek demokrasiye nasıl ulaşılır ? (Genelde bu soruya cevaplar sosyalist blok ülkelerininde iktidar degisimi sağlamayı amaçlayanlarca cevaplandırılmıştır ve renkli devrimler ve Türkiye´de de AKP´nin gelişim sürecinde oldugu gibi Huntington´un “neoliberal kapitalist iktidar nasil kurulur” reçetesinde tarif ettiği şekilde gerçekleşmiştir ) Sonuç olarak, değerlendirme demokrasinin hangi tipinden söz edildiğiyle bağlantılıdır; normatif demokrasi anlayışları çeşitlidir ve demokrasinin hangi alanı (toplumsal iliskiler, iktidar paylasimi, temsili karar süreçlerine katilim, bürokratik isleyis vb.) düzenleyeceği önemlidir; basarinin ölçütü önceden belirlenmelidir; genel kapitalist iktidar sistemi, gücü ve demokrasiyi haklinin yararı için kullandığı fikrini yayabildiği ölçüde kendini basarili ilan eder. Bu tiyatronun ipliğini pazara çıkarmak asil görevlerden biri olmalidir. Yukarıda sayılan tüm kuramlarla karsilaştırıldığında acaba günümüzde devrimci bir demokrasinin hem isleyis hem de kuramsal yönden onlardan farkı ne olmalidir? Bu soru, toplumsal iliskiler temelinde cevaplandırıldığı ve tartışıldığı oranda yeni bir dünya tahayyülünü gercekleştirme konusunda yardımcı olacaktır. Demokrasilerde siyaset, sistemi değiştirmeden değiştirilebilir ve hükümetlerin değişmesi rejim değişmelerine bağlı degildir; ancak bunlar için mücadele etmek bütünlüklü bir kopuşu beraberinde getirmeyebilir. Parlamentarizme sıkışmadan siyasetin öznesini halka yaymak gereklidir. Yeni bir yasam mümkün demek de belki de böyle bir şeydir. Çünkü siyasetin düzeni, yetenekli siyasetçilerin varlığına veya yokluğuna indirgenemez. Ayrica, bazı soruların yanıtlanması da önemlidir. Neden toplumlar siyasal temsile katılırlar? Kendilerini buna neden mecbur ederler? Neden gönüllü bir köle durumuna düşerler? Konsensüsün ya da parlamentarizmin en mantıklı yol oldugunu düşündükleri için mi yoksa alternatiflerin yokluğundan dolayı mı? Elbette kuramsal olarak düşünülebilen şeylerin gercekleşmesi her zaman gerçeğe uygun olmayabilir. Küba´nin yapisini demokratik mi kabul edeceğiz yoksa etmeyecek miyiz? Toplumsal yapi, sosyal devlet anlayışı, kültür ve insan hakları, bireysel özgürlük ve toplumsal iliskilerin etik düzeyi acisindan bir cok liberal demokrasi ülkesini geride bırakmıyor mu? Modern kapitalist demokrasilerin kendilerini düzeltme ve muhalefeti söğürme yetenekleri o kadar güçlüdür ki, sosyalist idealleri sosyal devlet temeline, ekolojik siyaset çabasını cevre koruma siyasetine, kuzey-güney çelişkisini bir ekonomik gelişme siyasetine ya da eşitsiz gelisimin toplumsal karsı çıkış dinamiklerini üçüncü dünya işbirlikleri siyasetine dönüştürüp yok etme kapasitesine karsı neler gercekleştirilebilir? Nasil bir “bilinç” yaratılabilir? Ayrica burada kati inançların ve kesin düşünüşlerin yarattığı zihinsel sıkışmışlığı da unutmamak gerekir. Siyaset, kutsal kitaplardan ya da izhar tezlerden değil,


DEMOKRASİ KURAMLARI

121

özgül coğrafyaların kendi dinamiklerinde ortaya çıkar. Ve yerküre üzerinde bu dinamikleri birleştirmenin yolunu bulmak hiç de kolay degildir. Daha da ileriye gidilip anayasal düzenin iç ve diş alternatifleri de irdelenebilir. Kurulacak kuramların ana karakteri, dayandığı kitle, test edilebilirliği, inandırıcılığı gibi özellikleri önemlidir. Ayrica Foucault-Habermas ikileminin demokrasi özelinde yansıttığı gerilim siyasetin her alanında geçerlidir: normatif olanla gercek ya da yapilması gerekenle gercekte yapılan arasındaki gerilim nasil anlaşılır ve nasil çözülür? Demokrasinin güdüsü erdem iken aristokrasinin ruhu itidaldir. Monarşinin degeri onurla ölçülürken, despotizm ise saçabildiği korku ile degerlendirilir2. Devrimci bir toplumsal özgürlesmenin yolunu önermek elbette bu yazının sınırları disinda ama son olarak su söylenebilir: basit iliskileri bırakıp gercekten siyaset tartışmak gereklidir.

Dipnot Hansen, MH. Athenian Democracy in the Age of Demosthenes. 1991. Oxford Un. Press. Schmidt, MG. Demokrasi Kuramlarina Giris. 2001. Vadi Yayinlari. Cnudde, CF. The Empirical Democratic Theory. 1969. Chicago. Habermas, J. Demokrasinin Üc Normatif Modeli. 1992. Münih. Scharpf, FW. Demokrasi ve Uyum Arasinda Demokrasi Kuramlari. 1970. Konstanz. Pateman, C. Participation and Democratic Theory. 1970. London. Aristoteles. Atina Devleti. 1993. Olson, M. (1993). Dictatorship, Democracy and Development. American Political Science Review. 87. Aristoteles, Politik, 1279b Hobbes, T. Leviathan. 1651. London. Montesquieu, C. De l´esprit des lois. 1748. Paris. a.g.e. Sartori, G. Demokratietheorie. 1992. Darmstadt. Rousseau, JJ. Oeuvres completes. 1964. Paris. Maier, H. Rousseau. 1962. München. Hegel, GWF. Grundlinien der Philosophie der Rechts. 1821. Hamburg. De Tocqueville. Old State and the Revolution. 1856. Locke, J. Two Theses on Administration. 1690. London. Mill, JS. Principles of Political Economy. 1848. Harmondsworth. Bartsch, W. Liberalizm ve Emekci Siniflar. 1982. Opladen. Smart, P. Some will be more equal than others? 1990. Marx, K. Zur Kritik der Hegelschen Rechtsphilosophie. 1843. Berlin. Marx, K. Manifest der Komunistichen Partei. 1848. Berlin. Marx, K. Bürgerkrieg in Frankreich. 1871. Berlin. Lenin, VI. Devlet ve Devrim. 1972. Sol Yayinlari.


YENİDEN DEVRİM / 6

122

Fraenkel, E. Demokratie und öffentliche Meinung. 1963. Frankfurt. Bakunin, M. Marx ile Yazismalari. 1969. Weber, M. Politik als Beruf. 1919. Tübingen. Duverger, M. Die politischen Parteien. 1959. Tübingen. Weber, M. Wirtschaft und Gesellschaft. 1922. Tübingen. Schumpeter, J. Kapitalismus, Socialismus und Demokratie. 1942. Bern. Downs, A. An Economic Theory of Democray. 1957. New York. Neumann, F. Ökonomie und Politik in Zwanzigsten Jahrhundert. 1957. Frankfurt. Müller-Rommel, F. Grüne Parteien in Westeuropa. 1993. Opladen. Olson, M. The Logic of Collective Action. 1965. London. Offe, C. (1991). Capitalism by Democratic Design? Social Research .58. Bernstein, E. Sosyalizm ve Sosyal Demokrasi Ögretisi. 1899. Bonn. Luxemburg, R. Hennis, W. Demokratisierung. 1973. München. Marx, K. Der achtzehnte Brumaire des Louis Bonaparte. 1852. Berlin. Maus, I. 1992. Demokrasi teorilerinin aciklamalari. Frankfurt. Barber, B. Starke Demokratie. 1994. Hamburg. Dahl, R. (1994) A Democratic Dilemma. Political Science Quarterly 109. Vilmar, F. Strategien der Demokratisierung. 1973. Darmstadt. Habermas, J. Faktizitaet und Geltung. 1992. Frankfurt. Habermas, J. Legitimationsprobleme in spaetkapitalismus. 1973. Frankfurt. Offe, C. Micro aspects of democratic theory. 1995. Berlin. Riker, WH. A reply to Ordeshook and Rae. 1980. American Political Science Review. 74 Guggenberger, B. Demokratie/Demokratietheorie. 1995. München. Scharpf, FW. Legitimatsionsprobleme der Globalisierung. 1993. Opladen. Lepsius, MR. Demokratie in Deutschland. Göttingen. Lehmbruch, G. Konkordanzdemokratie. 1992. München. Lijphart, A. Democracies. 1984. London. Jürgens, G. Direkte Demokratie in Bundeslaendern. 1993. Stuttgart. Linder, W. Swiss Democracy. 1994. New York. Adam, K. Ich kenne nur noch Parteien. Frankfurter Allgemeine Zeitung. 03.09.1992. Lipset, SM. Political Man. 1960. London. Vanhanen, T. The Process of Democratization. A comparative study of 147 states. 1990. New York. Dahl, R, Polyarchy, Participation and Opposition. 1971. London. Rueschemeyer, D. Capitalist Development and Democracy. 1992. Cambridge. Marx, K. Kapital. Sol Yayinlari. Przeworski, A. Democracy and the Market. 1991. Cambridge. Huntington, S. How Countries Democratize? 1992. Political Science Quarterly. 106.


Söyleşi... Silvia Cattori

“HİÇBİR DEVLET IRKÇI OLMA HAKKINA SAHİP DEĞİLDİR” OMAR BARGHOUTİ www.voltaire.org, December 7, 2007

Çeviri: Duygu Öztürk Omar Barghouti “İki devlet iki halk” çözümüne asla inanmayan yeni bir Filistin nesline mensuptur. Onlar, “laik, demokratik devlet” çözümünün yanı sıra boykotu, tecridi ve İsrail’e itaatsizliği (BDS) destekliyorlar ki bu çözümle Filistinliler ve İsrailliler, tarihi adaletsizlikler düzeltildikten ve mültecilere geri dönüş izni verildikten sonra eşit hakları paylaşacaklar.

Silvia Cattori: 8 Ekim 2007’de Milan’da verdiğiniz konferansa katılma ayrıcalığını yaşadım. Filistin’deki durum analiziniz, Filistin dayanışma hareketi de dahil, geleneksel söylem ve kavramlardan farklı. İtalya halkının durumunuzu kabul etmeye hazır olduğunu düşünüyor musunuz? Omar Barghouti: İtalya’ya bir tur için 2007 martında geldim ve farklı konular hakkında konuşmalar yaptım. Sanat ve baskı bu konulardan bazılarıydı. İsrail boykotunun yanı sıra tek devlet çözümü hakkında da konuştum. İtalya’da, İsrail’e baskı yapılması ihtiyacını anlayan ve giderek büyüyen bir hareket var. Fakat artık eylemler/gösteriler ve mektuplar yazmak gibi geleneksel dayanışma hareketleri içinde yer almak yeterli değil. Açıkça, böylesi geleneksel hareketler tek başına İsrail’i hareket ettiremez; çünkü bunlar İsrail’in Filistin’i işgal ettiği ve Filistinlilere baskı yaptığı için ödemek zorunda olduğu siyasi bedeli karşılayamaz. Avrupalılar ne çeşit gösteri yaparsa yapsın, İsrail artık ilgilenmiyor. Ben İtalya’nın daha çok bunu anladığını düşünüyorum. Bilinci yükseltmek kesinlikle önemli ve bu sömürge çatışması devam ettiği sürece devam etmeli. Fakat bu artık yeterli değil. 11 Eylül’den sonra İsrail daha kavgacı hale geldi ve şimdi gerçekten


126

YENİDEN DEVRİM / 6

uluslar arası fikri çok az dikkate alıyor. 70’ler ve 80’ler süresince, hatta 90’lara kadar, İsrail batı halkının fikrine aşırı derecede duyarlıydı. 21.yy’da ise, İsrail devasa gücü ve Avrupa’nın siyasi efendisi olan Washington üzerindeki eşsiz etkisi nedeniyle, gittikçe duyarsızlaştı. Ve İsraillilerin olaylara bakışları şöyle: “Washington cebimizde, Avrupalıların ne istediğiyle kim ilgilenir?” Bir örnek verecek olursak, Belçika 1982’de Beyrut’taki Sabra ve Chatilla kıyımındaki rolü nedeniyle Ariel Sharon’u yargılamayı denediğinde Condoleezza Rice Belçika’nın başbakanını NATO’yu Belçika’dan çekmekle tehdit etti. Birkaç gün içinde yasa feshedildi ve mahkeme Sharon’u asla davaya çağırmadı. Amerika 2003’te Irak’taki Anglo-Amerikan savaşı üzerine yapılan tartışma süresince Almanya ve Fransa’ya da aynı şeyi yaptı. İsrail, meclis üzerindeki büyük etkisinin kendiliğinden, doğrudan olmasa da Avrupa üzerinde bir etkiye çevrildiğini anlıyor. İsrailliler bu yüzden özellikle Avrupa halkının fikrini dikkate almıyor. Daha çok İtalyalı şimdi İsrail’e karşı etkili baskı zamanı olduğunu anlıyor, zaman “Yaramaz çocuklar, yanlış şeyler yapıyorsunuz.” deme zamanı değil. Silvia Cattori: The Wall Street gazetesi “Filistin’in sonunda biteceği rüyası” diye yazdı. Bu ifadeye nasıl bir tepki veriyorsunuz? Omar Barghouti: Bu bir hüsnükuruntudur. Wall Street gazetesini kontrol eden yeni muhafazakarlar Irak ve Afganistan’daki fiyaskolardan sonraki tarihi bir kenara atma yolundalar. Filistinlilerin bittiğini düşünmek istiyorlar. Fakat ben, onların bittiğini düşünüyorum. Kesinlikle zaman alacak ama dürüstçe inanıyorum ki: mücadelelerinin suç ve nafile olduğu kanıtlandı ve argümanları çürütüldü. Irakla başlayıp, daha sonra petrol zengini Arap bölgeleri boyunca bir domino gibi rol oynaması umulan büyük ideolojik tasarıları parçalandı. Vizyonları tamamen ırkçı, dogmatik ve derinden çatlamış. Irak, Lübnan ve Filistin’deki direnç sayesinde, imparatorluğun neo-con vizyonu nihai yenilgi yolunda. Silvia Cattori: Filistin liderlerinin millet çıkarları için çalışmak yerine işgalcilerle işbirliği yaptığını görünce ne söylüyorsunuz? Omar Barghouti: Filistin “liderlerinin” işgale ortak olanları kesinlikle sorunun bir parçası, çözümün değil. Onları en ağır ifadelerle kınıyorum. Hamas Gaza’yı ele geçirdiğinde bile görüşümü açıkça ifade ettim. Farklı nedenlerden dolayı Hamas’ı eleştirsem de işgal altındaki Filistinlilerin büyük bir çoğunluğu demokratik bir yönetim için ve mücadeleyi özgürlük ve özkararlılığa yönlendirmek için onları seçtiler. Dünya bu demokratik Filistin seçimine saygı duymak zorunda, yalnızca Filistin halkının üçte biri bu seçimlere katılmış olsa da… Geri kalan üçte iki, dünyadaki Filistinli mülteciler ve İsrail’in Filistinli vatandaşları, hiç göz önüne alınmadı bile.


HİÇBİR DEVLET IRKÇI OLMA HAKKINA SAHİP DEĞİLDİR

127

Hamas’ı yönetimdeki başarılarını ya da Filistinlilerin haklarını destekleyip desteklemediğini Filistinliler değerlendirmeli, Amerika değil, Avrupa değil, kesinlikle İsrail değil. Bazı Filistinli siyasi liderler İsrail’in ırkçı sömürü kuralını devam ettirmesinde suç ortağıydı. İşgali açıkça kabul etmek yerine bunu İsviçre ya da herhangi bir yerde oturup güzelce tartışabileceğimiz bir konu olduğu izlenimini dünyaya verdiler. Böylece, işgali sona erdirmek için süregelen temel uluslar arası baskıya ve kitlesel taşra mücadelesine ihtiyaç duyan bir sömürü çatışması olduğu gerçeğini gizlediler. “Tartışma” sözcüğünün kullanılması Oslo anlaşmalarından beri bizi üzen gerçek bir felaketti. Bu, Oslo’dan önce Madrit’te başladı. Fakat Oslo süreci öz kararlılık için verilen Filistin mücadelesi için en büyük felaketti. Bu bastırılmış halkın işgalcilere ve sömürücülere karşı verdikleri mücadeleden, çatışan fakat benzer hakları ve ahlaki iddiaları olan iki ulusal grup arasında bir tartışmaya evrilen bir paradigmaya neden oldu. Silvia Cattori: İsrail’le yapılan bütün bu müzakerelerin Filistinlilere sadece daha çok acı verdiğini nasıl açıklayabiliriz? Misters Erekat, Abbas, Abed-Rabbo gibi insanlar hala Filistinliler için kötü sonuçlar doğuran “barış süreçleri”yle uzlaşmaya hazırlar ve inatla aynı yolu takip ediyorlar. Filistinliler ne gibi bir umuda sahipler? Omar Barghouti: Güney Afrika örneğine bakarsak, ırk ayrımının en kötü yılları bitiminden önceki yıllardı, 60’lar ve 70’ler değildi, fakat 80’ler ve 90’ların başları ırk ayrımı, gücünün ve baskısının zirvesine ulaştı ve daha sonra çöktü. Ben, Siyonist hareketin dünyada bu kadar etkiye sahip olduğu günümüzde, bunu Filistin sorusunun sonucu olarak görmüyorum. Aksine bunu Siyonizm’in bitişinin başlangıcı olarak görüyorum. İsrail ve Siyonizm önceden sahip oldukları uluslar arası saygı ve hayranlığı kaybetti. Düzenli bir şekilde paryalar haline geliyorlar. Sürekli etnik temizlik yapma ve Filistinlileri makinalaştırma suçlusu bir devlet olan İsrail az ya da çok görünür durumda, şimdi sadece zorbalığa entelektüel teröre uluslar arası topluluğun ve batıdaki amaçlarını gerçekleştirmek için seçilen görevlilere güveniyor. Dünya genelinde insanlar siyonizmden hoşlanmıyor ve siyonizmi desteklemiyor. Son anketlerin gösterdiği gibi, sadece siyonizmden korkuyorlar ve değişim devasa, son yüzyılın 50’lerinde ve 60’larında, Avrupalılar israili seviyordu. Avrupalılar daha sonra İsrail’i kurulmasına birçok yolla yardım ettiler, bir değil birçok yolla, o zamandan beri İsrail’i “barbar arap denizinin” ortasındaki bebekleri olarak gördüler. İsrail, asi, kahverengi güney yerlilerinin jangılının ortasında, aydınlanmış, beyaz, uygar bütünlük olarak algılandı. Ve birçok beyaz Avrupalı Araplara karşı olan bu ırkçı, sömürgeci tavırdan kurtulmak zorunda, İsrail bugün avrupada ya da dünyanın başka bir yerinde çok


128

YENİDEN DEVRİM / 6

az sempatiye sahip. İsrail siyasi lobilerde çok etkili ve cömertçe desteklenen uşaklara sahip. Böyle araçlarla İsrail, söylemini politik çizgisini Avrupa’nın ana akım medyasında, parlamentosunda ve güç çevrelerinde dikte etmeyi başardı. Amerikan taydaşları gibi Avrupalı görevliler, İsrailli görevlilerinin çizgisini takip etme ya da kariyerlerini ve sıklıkla ünlerini de kaybetme seçimiyle karşı karşıyalar. İsrail işgalini ve baskısını devam ettirmede Avrupa, suç ortaklığı, tehditler yıldırma zorbalıkla koruma altına alınıyor, ikna ile değil. Bu tarihsel olarak Siyonizm için en önemli kayıptır. Bir zamanlar zevkini sürdüğü sempatisini boşa harcadı ve insanların kalplerine ve akıllarına sokunma yetisini tamamen kaybetti, batıda bile. Siyonizm şimdi istediğini sadece sopayla elde ediyor. Fakat insanlar ne kadar korkak ve yılmış kalacak? Nihayet isyan edecekler. Filistinlilerin adına değilse de, kendi özgürlükleri, gururları ve adalet duyguları için. Biz nispeten geniş çaplı ve tarihsel olarak edinilmiş demokratik haklardan zevk alan vatandaşlar olan Avrupalılar ve Amerikalılar hakkında konuşuyoruz. Onlar değişimi etkileyecek araçlardan yoksun güneydeki bastırılmış ve kuvvetsizleştirilmiş halk değiller. Avrupalılar nispi bir demokraside yaşayan insanlar ve bu oldukça nispi, düzenli seçimlerde söz sahibisin ve bunu bir değişim yapmak için kullanabilirsin, fakat bu sömürülen Güney için, hedefini ve adalet, sürdürülebilir gelişim ve yüzyıllarca süren sömürü düzenini düzeltmeyi içeren büyük bir uyanış çağrısı gerektirecek. Avrupalı taşralı halk, sömürü miraslarını atlatmaya ve kaderlerini gündemlerine el koyan ve çıkarlarına ihanet eden yönetici elitlerin elinden yeniden almaya ikna edilebilirler. Fakat bu bilinç artışı ve aşama aşama gelişebilen sürdürülebilir destek kampanyalarına ihtiyaç duyacak. Bu güçlenme sadece ekonomik olarak değil de kavramsal ve kültürel olarak da Kuzey-Güney boşluğunu birleştirmede önemli ve elzem bir şey. Silvia Cattori: Filistinliler Amerika’nın ve İsrail’in 9/11 olaylarından, her direnci “terörizm” olarak damgalamak için faydalandığını, herkesten daha iyi biliyorlar. Bugün, sizin kendi Filistin otoriteniz bu yolu takip ediyor. Abbas “Hamas teröristleriyle” “ılımlı Müslümanlar” adı altında mücadele edeceğini iddia ediyor. Gerçek amaç, Filistin’de hala var olan sömürü karşıtı dirençle mücadele mi? Omar Barghouti: Evet, fakat Siyonist hareket, 11 Eylül’ün Müslümanlar ve dünyanın geri kalanı, İslam ve sözde “judaeo-hristiyan” uygarlığı arasındaki kavga olarak yapılan yanlış tanıtmaya dayanan “uygarlıklar çatışması”nı ilerletmede kilit bir rol oynuyor. Bu neocon, Siyonist kabul konsepti Batı’da birçok üstünlük kazandı ve çoğu Avrupalıyı etkiledi. Herhangi bir Avrupa ana akım gazetesini aç, her zaman Müslümanları diğerlerine kötü olarak gösteren bir makale vardır. Müslümanlar, soğukkanlılıkla “teröristler” olarak etiketleniyor.


HİÇBİR DEVLET IRKÇI OLMA HAKKINA SAHİP DEĞİLDİR

129

Sanatta, kültürde, edebiyatta hiçbir Müslüman başarısı duymazsın. İslam uygarlığı hakkında sana hiçbir şey söylenmez. Bağıran, bayrak yakan ve Bin Ladin’i destekleyen sinirli Müslüman imajı ve sözleriyle kuşatılırsın. Ve asla bu insanların kendileri için konuştuğunu duymazsın. Her zaman bazı bilge batılı uzmanlar onları yorumlarlar. Onları açıklarlar. Onlar için konuşurlar. Onları yeniden yaratırlar. Elbette ki, köle fikriyatına sahip olan ve hiçbir vizyona ya da prensibe sahip olmayan “liderlerimizin” bazıları, bu kavramları bu yaşamı, sefil kutunun dışında var olduğunu unuttukları bağlama, enterne ettiler. Var olmak onlar için baskıcılar gibi olmaktı, Paulo Freire’nin yazdığı gibi. Silvia Cattori: fakat bu kamu oyunu Araplar ve Müslümanlardan korkmaya itecek kadar çok etkili mi? Hepsinden sonra, İsrail ve Amerika onlara karşı sonsuz bir savaş veriyor ve çatışmayı şekillendiriyor ki insanlar katledildiklerinde hareket edemesinler. Omar Barghouti: Görünen “çatışma”nın dini tarafı sadece yüzeyde kalıyor. Derinlerde çatışmanın dinle ilgisi yok. Bu, tamamen, ırkçılık, ekonomik sömürü ve hakimiyetle ilgili. Elbette ki, Avrupalıları buna ikna etmek uzun bir zaman alacak, çünkü 11 Eylül onlar için büyük bir şoktu. 11 Eylül’ü her kim yaptıysa, ne yaptığını biliyordu. Bu “uygarlıklar çatışması”nı yaratan bir kehanetti. Fakat ben “uygarlıklar çatışmasına” inanmıyorum, ben zengin çeşitlilikleriyle, bütünlükleriyle, ortak noktalarıyla halka ve ulusa inanıyorum. Ve, evet bu büyüyen Avrupalı Müslüman karşıtı ırkçılık, gerçekte “Yahudi karşıtlığının” yeni şekli, kesinlikle çok tehlikeli. Müslümanlar, hatta Avrupalı Yahudilerin olduğundan daha az insan olarak görülüyor. Danimarka karikatür olayından örnek vermeme izin ver, islamın ve peygamberin ırkçı tasviri. Bununla ilgili yazdığım bir makalede şunu söyledim: “Danimarkalı bir karikatüristin aynı tür bir karikatür yaptığını hayal edin, fakat Museviliğe karşı; Avrupa’da ne olurdu? Yazık! Çoğu Avrupalı bunu bu yönden görmedi, çünkü onlar için Müslümanlara karşı ırkçı olmak bugünlerde hoş görülüyor. Hala, ben bunu uzun soluklu bir olay olarak görmüyorum, çünkü Holocaust Avrupalılara, tramvatik bir şekilde ırkçılığın onlara yaşattığı ahlaki ve fiziksel derinliği empoze etti. Silvia Cattori: İsviçre’nin, Filistinliler ve İsrailliler arasında iki yıldır gizli toplantılar organize ettiğini öğrendiğinde tepkiniz ne oldu? Bu toplantılar “geneva anlaşması” ya da “geneva inisiyatifi” diye adlandırılan şeye neden oldu. Omer Barghouti: “Geneva İnisiyatifi” adil bir barış için temel gereksinimleri çürütüyor. Bu, İsrail’in Filistin mültecilerinin koparıldıkları evlerine geri dönmeleri konusundaki haklarını reddetmesi adaletsizliğini göz ardı ediyor.


130

YENİDEN DEVRİM / 6

Özellikle, uluslar arası insan hukukun yılmaz savunucusu olan İsviçre hükümetinin, uluslar arası hukuku açıkça ihlal eden böylesi bir anlaşmaya sponsor olması ve destek vermesi çok şaşırtıcı. Silvia Cattori: İsviçreli diplomatların masum olduğunu ya da Alexis Keller gibi İsrail yanlısı önyargıları olan kişilerce yanlış yönlendirildiğini, ki bu kişiler İsrail yanlısı sunumlar yaptılar, düşünmüyor musunuz? Eğer düşünmüyorsanız, Yaser Abed-Robbo gibi işgalcileri memnun edecek şeyleri desteklemeye hazır olan, genellikle de pek dürüst görünmeyen Filistin tarafındaki müzakerecileri nasıl açıklayabiliriz? Omar Barghouti: Ben kendi çıkarlarını her şeyin üzerine koyan Filistinli yozlaşmış siyasetçileri asla savunmam. Fakat biz burada uluslar arası hukukla ilgileniyoruz ve İsviçre, uluslar arası hukuk konusunda bir şeyler öğretmede kimseye ihtiyaç duymuyor. Bu geneva anlaşmasının yeri. İsviçrenin bu inisiyatifi kabul etmesi masumluktan değil. Amerikayı, Avrupa birliğini ve diğer güçleri memnun etmek istedi. Ve zamanlaması da tamamen masum değildi. Tamamen ilgili değil; ama İsviçre’nin buna uymasının bir nedeni de, aynı zamanda Amerika’da patlayan Holocaust tazminatına bağlı banka skandalıyla birlikte İsviçre bankalarını milyarlarca dolar tazminata sürükleyen büyük davaydı. İsviçre’nin imajı Amerika’da lekelendi ve elbette ki, bu iş hayatını etkiledi. İsviçre her şeyden çok bankalarla yaşıyor. Bu yüzden banka endüstrisinin ünü ve hesabı Amerika’da ve Avrupa’nın geri kalanında lekelenince bu İsviçre için kötü oldu. İsviçre, İsrail’i memnun edecek bir şey yapmak istemedi, bazı prensipleri yıkmak ve İsrail lobisinin Amerika’daki fırtınayı dindirme yetisi pahasına olsa da. Silvia Cattori: Filistin’de, bu boyutlarda suçlar işlenirken, hiç kimsenin böylesi hatalar yapmaya hakkı yok. Filistin direncinin uzun yıllar süren tasfiyesi süresince en üzücü şey, zeminin işgali kınayan fakat ırkçı çözümleri destekleyen insanlara bırakılmasıydı. Bu çözümler, Filistin halkı için kabul edilemez; çünkü onlar İsrail boykotu gibi değerli önlemleri savunmalıydılar. Davanızı, mültecilerin geri dönüş hakkında ısrarcı olmayarak saptıran insanları suçlama hakkınız yok mu? Onlar Oslo’da ortaya çıkan Filistin otoritesine, Filistin sorununun 1948’de değil de 1967’de başladığını söylemeye devam ederken, işgalcilere karşı savaşan insanları temsil ettiklerini söyleyerek, destek verdiler. Omar Barghouti: Bu yüzden, onları ihanetle suçlamak neye yarar? Söylemem gerekeni söylüyorum, fakat ihbar etmek istemiyorum, insanları ilerlemeleri, eskiyi, dayanışma hareketinin işe yaramaz sloganlarını geride bırakmaları ve yeni bir yolda, Filistin sivil halkının ne istediği çizgisinde hareket etmeleri konusunda ikna etmek istiyorum.


HİÇBİR DEVLET IRKÇI OLMA HAKKINA SAHİP DEĞİLDİR

131

Bu yüzden dayanışma liderlerini kınamak yerine, onlara sadece şunu söyleyeceğim: “Belki yanlış bilgilendirildiniz, belki Filistinli Tom Amca tarafından tekrarlanan İsrail propagandasınca aldatıldınız, belki sadece sizin için neredeyse sezgisel hale gelmiş sıklıkla tekrarladığınız belirli sloganlara sıkıştınız.” “İki halk için iki devlet” sloganı dogma haline geldi. Ve dayanışma hareketi, bu sabitleşmiş görüşün söylemi altına girdi. Bu yüzden bu doktrini meydan okumaya ve onları yabancınlaştırmaktansa iletmeye ihtiyacımız var. Ve deneyimlerime bakarsak, çoğu insan, gerçeklerle, mantıklı argümanlarla ve zorlayıcı ahlaki vizyonla yüz yüze gelince dönüştürücü ve radikalleştiren deneyimlerin altına girecektir. Onlarla oturduğunda ve onları ikna ettiğinde, çoğu insanın özünde dürüst ve iyi niyetli olduğunu anlarsın. Onlar samimi, onlar bizim gibi adaleti destekliyorlar, barış istiyorlar, fakat onlar yanlış bilgilendirilmişler. Çünkü öncesinde, gelip Filistinlilerin istediğinin “iki halk için iki devlet” olduğunu söyleyen Filistinliler de dahil birçok konuşmacı görmüşler. Silvia Cattori: Giderek daha çok insan tarafından kabul gören İsrail’in insan hakları ihlali gerçeğini kimliğini gizlemeden Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’ne bildiren John Dugard’ın tavrı sizi rahatlatıyor mu? Ona iletmek istediğiniz mesaj nedir? Omar Barghouti: Prof. Dugard prensip sahibi ve cesaretli bir hukuk uzmanı ve insanoğludur. Ona tavsiyem şu: lütfen bu yolda ilerle, çünkü birleşmiş milletler dünyanın her yerinde ırk ayrımı suçlarıyla nasıl baş edileceği üzerine çözümlemelere sahiptir. Irk ayrımı yaygın bir suç. Sadece güney afrikada değil. Şimdi bir örneğe sahibiz; tekerleği yeniden icat etmemiz gerekmiyor. Bütün ihtiyacımız olan şey, İsrail’in ırkçı bir devlet olduğu tanısını doğrulamak ve yaygınlaştırmaktır. İsrail birçok alanda Desmond Tutu ve diğerlerinin görüşüne göre daha kötü bir ırk ayrımı olan Güney Afrika’dan çok farklı olmasına rağmen, benzerliği doğrulayacak kadar ortak noktaya sahip. Bütün bunlardan sonra, iki hastanın hiçbiri aynı hastalık için gerçekten aynı semptomları geliştiremez, fakat ikisine de aynı tanı kondu. Eğer, İsrail ırk ayrımı yaptığı konusunda suçlu bulunursa, BM tarafından çözüm için kullanılabilecek itaatsizlik gibi uluslar arası hukuk araçları var. Silvia Cattori: Bay Dugard’ın, bunun ırk ayrımına “benzeyen” bir şey olduğu yerine dürüstçe “ırk ayrımı” olduğunu söylemesini tercih etmez miydiniz? Omar Barghouti: Bay Dugard bir diplomat. Irk ayrımı gibi derin bir ifadeden bahsedecek kadar cesarete ve ahlaki açıklığa sahip olmasını son derece takdir ediyoruz.


132

YENİDEN DEVRİM / 6

Bir BM görevlisinin bu yolla ilk kez bunu söylemesini ummazsın. Biz Filistinliler, bunu kanıtlamak için böyle söyleyen ilkler olmalıyız. Dayanışma hareketi bunu söylemeli ve daha sonra, muhtemelen BM. Hiç kimse şu anki BM’den fazla bir şey ummaz. Özellikle bana göre sanki Amerika Devlet Departmanı’nın maaş bölümündeki kıdemce düşük bir çalışan gibi davranan olağan bir bürokrat olan yeni genel sekreteriyle birlikte. Fakat BM bizim, uluslar arası hukuk altında haklarımızı ortaya koyma umudumuzun hiç olmadığı tek forumumuzu bıraktı. BM’nin olduğu kadar önyargılı ve Amerika’nın çıkarlarına boyun eğen bir reform için, bunu insanlığın isteklerine ve özellikle de Güney’in bastırılmış insanların, Filistinliler dahil, daha çok yansıtan ve onlara duyarlı hale getirmek için bir alan var. Yine de, bu uzun bir yürüyüş. Silvia Cattori: Dugard’ın çıkarımlarının ciddiyetine rağmen, İsrailli otoriteler sitematik olarak onun raporlarını reddettiler. 2007 martında Geneva’da İsrailli büyükelçi, dinleyicilerin önünde Bay Dugard’la resmi uyumsuzluğunu ifade ettiğinde BM’deydim. Dugard’ı yalan söylemekle, agresif ve önyargılı açıklamalar yapmakla suçladı. Bu tepkiye şaşırdınız mı? Omar Barghouti: Bunlar, İsrailli görevliler ve destekçilerinin sürekli başvurdukları taktikler, artık inandırıcı ve tartışılan şeyler değil. Şimdi Amerika’da ve İngiltere’de yaptıkları şeye bakın, İsrail politikaları üzerine tartışma yaratıyorlar, tartışma sadece onlar için tehlikeli. İnsanların zihnini açıyor. Tartışma için mücadele etme nedenimiz, kesinlikle bu. Kendiliğinden demokratik toplumların İsrail’in üzerinde tartışma çıkarması kabul edilmemeli, meşruluğu ortadan kalkmış, sansürlü İsrail’in. Silvia Cattori: İsrail’in ırk ayrımını ifşa eden kitabının yayınlanmasının ardından eski başkan Jimmy Carter ile iletişime geçtiniz mi? Omar Barghouti: Birçok insan Carter’ı destekleyen mektuplar gönderdi, fakat Amerika’daki güçlü Siyonist baskı grupları ona karşı bütün bir oluşumu örgütledi. Şimdi ayrıca Nobel Barış Ödülü’nü kazanan eski başkanla ana akım Amerikan televizyonunda ya da başlıca gazetelerde artık röportaj yapılmıyor. Bay Carter bizim yürekten teşekkürlerimizden daha çok desteğe ihtiyaç duyuyor. Silvia Cattori: Bush Blair’i bir “barış adamı” olarak sunduğunda nasıl tepki verdiniz? Omar Barghouti: Tony Blair barış ya da adalet getirecek hiçbir şey yapmayacak. Çoğu İngiliz vatandaş, inandırıcı bir şekilde, onu dürüst olmayan bir faydacı ve Amerikan uşağı olmakla suçluyor. İki tanımlamaya da katılıyorum. Bana göre, ayrıca adil bir barış için anlamlı bir şeyler yapma cesareti ve vizyonundan da yoksun. Silvia Cattori: Kasım 2007’de Amerika’da yapılan Annapolis Konferansı hakkında ne düşündünüz?


HİÇBİR DEVLET IRKÇI OLMA HAKKINA SAHİP DEĞİLDİR

133

Omar Barghouti: Filistinli “müzakerecilerin” İsrail’i “Musevi bir devlet” olarak kabul etmesi gerektiği konusunda ısrar ederek, İsrail gerçekten yuvasında uyuyan aslanı rahatsız etti, bu mecaz tamamen karşı olduğum Uri Avnery tarafından kullanıldı. Barak’ın 2000 yılındaki II. Camp David süresince Arafat’ın Filistinli mültecilerin geri dönüş hakkını iptal etmesi konusundaki saçma ve inatçı ısrarı, Arafat’ın hareket etmemesi üzerine kitlesel örgütlülüğe ve planlanmış baskıya yol açan mülteci topluluklarının gerçek uyanışa yol açtı. Gerçekte bu hakkı vermeden öldürüldü. Bu zaman zarfında, İsrail’in Filistinli görevlilerden Musevi bir devlet olarak var olma hakkının kabulünü talep ettiğinde yuvasında iki aslanı rahatsız etmişti: mültecileri temsil eden aynı büyük aslan ve şimdiye kadar tamamen marjinalleşmiş ve sömürü çatışmasına son vermeye dair bütün görüşmelerde oy vermek hakkından mahrum edilmiş yaklaşık 1,5 milyon İsrail’in Filistinli vatandaşları olan İsrail içindeki Filistin topluluğu temsil eden daha küçük ve oldukça ılımlı bir aslan. Şansına Olmert ve İsrail’deki siyasi elitler Annapolis hazırlığında öncüleri gibi duygusuz olduklarını kanıtladılar. Dönüşen liderler arasında dünya lideri olduğu için, bu İsrail’in açıkça ödemesi gereken bedel. İktidara gelen her İsrailli lider (ölen ya da İsrailli sağ kanat kurucuları tarafından suikaste uğrayan istisnalar haricinde) eninde sonunda kötüleniyor ve çeşitli skandallaraa karışıyor: cinsel, ekonomik, savaş suçları vb. daha sonra unutuluyorlar, sadece reankarne olmak ve sapmış ulus için yeni bir umut var ederek birkaç yıl sonra yeniden ortaya çıkmak için ve mucizevi bir şekilde kayda değer hudutlar tarafından yeniden seçiliyorlar. İsrailliler sadece kendi seçtikleri amneziden muzdarip olmuyorlar, ayrıca liderlik düzeyinde de gerçekten iflas ediyorlar. Göründüğü gibi, sadece Filistinliler değil. Annapolis hakkında bir diğer önemli nokta da Mahmoud Abbas’ın önemli şeylerden vazgeçilmesi konusunda emrinin olmamasıdır. O, Arafat değil. O, İsrail’e karşı verilen mücadelenin tarihsel kayıtlarından yoksun. Popülaritesi, Olmert’in %3lük oranından yüksek olsa da, hala oldukça sönük. Bana göre vizyon konusunda büyük eksikliği var. Hamas Gazze’yi kontrol ediyor ve bu onu daha da güçsüzleştiriyor. Kısaca o “iş” yapabilecek, İsrail ve Amerika’nın emrettiği “mülkleri” dağıtabilecek bir lider değil. Daha çok konuşacak ve gülecek hatta daha çok seyahat edecek, cesaretli görünmeye çalışacak, ama gücünü kaybedeceğini düşünüyorum. Arafat’ın ayrılmasıyla İsrail iki devlet çözümünü ortaya koyma konusunda son şansını da kaybetti. Her halükarda adil olmayan ve ahlaki olmayan bir çözüm. Tek-devlet alternatifi, ahlaki alternatif, artık ütopik bir fikir olarak görülmüyor; giderek daha çok araştırılıyor ve bütün bu müzakerelerde ciddi bir olasılık olarak gösteriliyor. Olmert’in Ha’aretz’deki son uyarısına bakın: Eğer, Annapolis süreci başarısız olursa, İsrail ırk ayrımı yoluna başvuracak (sanki şu


134

YENİDEN DEVRİM / 6

an yapmıyorlar!). Annapolis başarısız olacak. Çatışmanın temel nedenleriyle ilgilenmiyor adalet ve eşitlik sözü vermiyor. Silvia Cattori: Sizin siyasi temsilcilerinizin, işgalcileriyle aynı işleri yaptığını görünce hisleriniz ne oluyor? Omar Barghouti: onları tamamen kınıyorum. Filistin otoritesinin (PA), onların sömürü yüklerinin bazılarını alarak işgalciler için taşeron rolü oynaması utanç verici. Silvia Cattori: Bu Filistinlilerin çoğunluğunun fikri mi? Omar Barghouti: Filistinlilerin çoğunluğunun PA’nı karmaşasını birçok seviyeye kadar, açığa vurduğuna inanıyorum. Neredeyse bildiğim herkes, akademisyenler, entelektüeller, kültür çalışanları, sanatçılar ve diğerleri PA güçlerinin örneğin, muhalif eylemcileri yasal olmadığı halde keyfi tutuklamasına ya da israili temize çıkarmadaki PA’nın rolüne göz yummuyor. Silvia Cattori: Bu yüzden Filistinlilerin çoğunluğu için, Hamas üyeleri “terörist” değil, sadece normal vatandaşlar, öyle mi? Omar Marghouti: Onlar demokratik bir şekilde seçildiler. İşgale direndikleri için insanları tutuklamak bir utanç. Onlar Filistin kanunlarınI ihlal etmediler, İsrail işgaline direniyorlar. İsrail, PA’nın, onun adına işlerini yapması için, polisi olmasını istiyor.


Yağmur Damlaları Mavisine Adanmış Bir Hayat:

GEORGE HABAŞ SÖZÜM VAR BEYRUT SOKAKLARINDA YAŞATIN BENİ… BARIŞ İNCE Teşvik el Zeyyat’ın haykırışında yaşadı sanki: “Dişlerimle savunacağım yurdumun her karış toprağını, dişlerimle… Başka yurt istemem onun yerine, assalar damarlarımdan beni istemem gene. Buradayım hâlâ, yıkamazlar beni… Ne kadar çarmıh yükleseler omuzlarıma, buradayım hâlâ. Tutarak sizi... Tutarak, tutarak avuçlarımda… Dişlerimle savunacağım yurdumun her karış toprağını. Dişlerimle…” George Habaş; Filistin direnişinin sembol ismi… Hıristiyan kökenli bir Marksist… Kendini halkının kurtuluşuna adayan bir devrimci… Uzlaşmayan, taviz vermeyen, kendi öz gücüne dayanarak mücadeleyi savunan, Ortadoğu’nun Che Guaverası… Türkiyeli devrimcilerin gönlünde, zihninde taht kurmuş bir önder. Köktendinci akımların, uzlaşmacı/işbirlikçi eğilimlerin hakim olduğu topraklarda, yurtseverlikle Marksizm’in bağını kurmuş ama asla milliyetçiliğe düşmeyen bir teorisyen… Habaş’ın topraklarında çocuklar “bir gecede büyür”. Rahat koltuklarından dünyayı sözde entelektüel gözlüklerle irdeleyenler anlayamazlar onların dünyasını… Habaş’ın topraklarında anaların gözleri kan çanağıdır. Üzerinde özgürce yaşanacak bir parça toprak için yollarlar can oğullarını intifadaya… Adil Okay’ın mısraları gibi “Bir gecede büyüyen Filistinli çocuklar, İntifada biçer mayın tarlalarında… Kutsal topraklar utanır; ben utanırım çaresizliğimden. Sınırları zorlarım; taş doldurup ceplerime…

Bir Türkü Tadında Yaşam Halkının doktoruydu El-hekim… Örgütü FHKC ölümünden sonra


YENİDEN DEVRİM / 6

136

yayınladığı biyografide “Filistin özgürleşene kadar yolunda yürüyeceğimiz” önderimiz diye bahsediyor ondan. FHKC’nin verdiği biyografiye göre Habaş, 1 Ağustos 1925’te Filistin’in El-Lydd kentinde doğdu. O yıllarda, Filistin İngiliz mandası altında İngiliz sömürge yönetiminin kontrolündeydi. Ve Filistinliler, bugün İsrail olarak bildiğimiz sömürgeci yerleşimciler projesinin baskısı altındaydı. Dr. Habaş, Anglikan okulunda ve El-Lydd ilkokulunda okudu, sonrasında ise Yafa Ortodoks okuluna ve Kudüs’te ortaokula devam etti. Lise eğitimini 1942’de tamamladı. Çocukluk yılları boyunca, Filistin’in somut koşullarından ve 1936 ve 1939 yılları arasında İngiliz sömürgeciliğine ve siyonist dayatmalara karşı patlak veren Filistin devriminden çok yoğun biçimde etkilendi. Liseden mezun olduktan sonra Yafa’ya dönen Habaş, iki yıl aynı okulda öğretmenlik yaptı ve 1944 yılında Beyrut’ta Amerikan Üniversitesi’nde tıp okumaya başladı. Habaş, 1948 yılında Beyrut’ta öğrenci iken El-Nakba (Büyük Felaket) gerçekleşti. El-Nakba’da Dr. Habaş’ın ailesi de dahil olmak üzere 700 bin Filistinli anavatanlarından sürülerek mülteci haline getirildi. Dr. Habaş, diğer Filistinli ve Arap yoldaşları ile birlikte, El-Nakba’ya karşı Arap Ulusal Hareketi’ni kurdu. Bu hareket, Arap dünyasında gençler, öğrenciler, aydınlar arasında kısa sürede yaygınlaştı ve sömürgeciliğe karşı bir cephe oluşturarak işgal altındaki Arap topraklarını özgürleştirmeyi hedefleyen ve silahlı mücadeleye dayanan ilk pan-Arap hareketi olarak tarihe geçti. Tıp okulundan mezun olduktan sonra, Habaş, Arap Ulusal Hareketi’ndeki liderliğini sürdürürken, aynı zamanda Ürdün’de Filistinli mültecilere hizmet veren kliniklerde Dr. Wadi’ Haddad ile birlikte çalışmaya başladı. Habaş ve yoldaşları, 1967 yenilgisinin ardından Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’ni kurdu. O dönemlerde Filistin devrimi yalnızca İsrail’in ve emperyalizmin saldırıları ile değil, Arap dünyasının gerici rejimlerinin ve gerici güçlerinin de korkunç saldırıları ile kuşatılmış durumdaydı. Ürdün’de Filistin hareketi, rejimini kendi elleri ile gerçekleştirdiği katliamlarla karşı karşıya kaldı ve Filistin devriminin yeni bir tabanının oluşturulacağı Lübnan’a göç etmeye zorlandı. Lübnan’da iç savaş ve İsrail işgali boyunca Dr. Habaş, FHKC önderliğini sürdürdü. 1982 yılında ise, FKÖ ve FKÖ eylemcileri Lübnan’ı terk etmeye zorlandı. El-Hekim ve yoldaşları bu sürgünün ardından Şam’a gitti. Sözde ‘barış süreci’nin başlaması ile birlikte ABD Başkanı Ronald Reagan, Suudi Kralı Fahd’ın inisiyatifleri ve sözde Amman 1985 anlaşmasıyla ortaya çıkan tehlike ve tehditlere karşı Habaş, Filistin içerisinde kurumlaşmasının korunması ve geliştirilmesi kadar Filistin devriminin varlığının sürdürülmesi üzerine de odaklandı.

“Çözüm Demokratik Süreçlerde” 1987 yılında, Büyük İntifada’nın patlak vermesi ile birlikte, Dr. Habaş, Filistin ulusal birliğinin sağlanması ve Cezayir’de Filistin Ulusal Kongresi’nin


GEORGE HABAŞ...

137

toplanması için mücadele etti. El-Hakim, gerek Beyrut’taki Filistinliler arasında gerçekleşen iç mücadeleler sırasında gerekse de sonrasında, her zaman ulusal birliği mücadelenin ve ulusal kurtuluş hareketinin devamı için gerekli bir koşul olarak algıladı. Habaş, Filistinlilerin iç çelişkilerinin askeri mekanizmalarla çözülemeyeceğini ve bu sorunun ancak ulusal kurtuluş hareketinin demokratik süreçleri ile çözümlenebileceğini belirtti. 1993 yılında Oslo anlaşması imzalandığında, El-Hakim, anlaşmaya karşı kitlesel bir muhalefet çağrısı yaptı ve FKÖ geleneksel liderliğinin bir yenilgi içerisinde olduğunu belirledi. Dr. Habaş, Oslo anlaşmasının temelde Filistin ulusal hareketinin merkezi önemli konularından biri olan geri dönme hakkını hedef aldığını söyledi. 1994 ve 1995 yıllarında Dr. Habaş, Oslo anlaşması süreci ile birlikte ortaya çıkan tehditlere karşı, geri dönüş hakkını savunmak için her yerde El-Awda komiteleri ve geri dönüş örgütleri kurulması, kampanyalar düzenlenmesi ve sürgündeki Filistin liderleri ve eylemcilerinin toplantılar örgütlemesi çağrıları yaptı. FHKC, Dr. Habaş’ın genel sekreter olarak katıldığı 6. Kongresi’ni 2000 yılında düzenledi ve Dr. Habaş genel sekreterlikten ayrıldı. Dr. Habaş, genel sekreterlikten, bir örgütte demokratik süreçler kapsamında liderliğin değişiminin, örgütleri ya da hareketleri zayıflatması bir yana, güçlendirecek bir hareket tarzı olduğunu göstermek için ayrıldı. FHKC, Dr. Habaş’ın varisi olarak Ebu Ali Mustafa’yı seçti. 2000’den 2008’e kadar, Dr. Habaş, El-Ghad El-Arabi Merkezi’ni kurarak çalışmalarını Amman’da sürdürdü. Amman’da eşi ile birlikte kızının yanında yaşadı.

Marksizmden Asla Kopmadı Devrim eski bir efsane, sosyalizm imkansız bir ütopya mı? Habaş bu sorunun cevabını, kaybedecek sadece Allah’ı kalmış bir halkın içinde aradı. FHKC yönetiminin belirttiği gibi: “El-Hekim yoldaş, tüm yaşamı boyunca, halkına yalnızca büyük bir adanmışlık ve dikkat göstermekle kalmadı, aynı zamanda sürekli ve açık biçimde devrimin geleceği ile halkının düşmanlarının planları ve tehditleri karşısında bilimsel bir bakış açısı ve analiz yeteneği geliştirdi.” Gerçekten de El Hekim asla metafizik yöntemlere değil her zaman bilimsel sosyalizmin pusulasıyla hareket etti. Şimdilerde bu bilimselliğin doğruluğu yanlışlığı ayrı bir tartışma konusu olsa da Habaş’ın köktendinci akımların yeşermesine bu denli müsait bir coğrafya da bu metodolojiyi sahiplenmesi takdire değer değil mi? Onun bu yöntemi, kendisinin küreselleşme süreci hakkında da doğru analizlerde bulunmasına olanak sağladı. “Filistin, düşle gerçek arasında” adlı makalesinde şunları yazıyordu Habaş: “Küreselcilik, Arap ulusunu bir deney alanı olarak görmektedir. Sadece siyasi rejimlere ve liderliklere boyun eğdirme peşinde olmayan küreselcilik, faaliyetleri ve halkın en derin katmanlarına kadar nüfuz eden toplumsal ve kurumsal güçleri kendine


YENİDEN DEVRİM / 6

138

çekerek halka günlük geçim ve onları pençesine alan piyasa yasaları düzeyinde de ilişkilenme-ye çalışmaktadır. Hedef, halkın özgürlük, bağımsızlık, yurt, toplumsal ahlak gibi daha büyük kaygıları ve davaları unutarak bireyleri birer metaya, toplumu da, sırf kendi piyasa fiyatını yükseltmek için diğerleriyle rekabet ederek kendi egoları peşinde aptalca koşan metalaşmış bireyler yığınına dönüştürmektir.” El Hekim, FHKC’yi Aralık 1967’de, İsrail’in Mısır, Ürdün, Suriye ve Irak birleşik güçlerini ezici bir yenilgiye uğratmasının ardından kurmuştu. Habaş 1969’da vediği bir mülakatta bu yenilginin kendisini Vietnam’daki Marksist gerillalarınkine benzer bir strateji benimsemeleri gerektiğine ikna ettiğini söylemişti. “1967’den sonra şu inkar edilemez gerçeğin farkına vardık ki, Filistin’in kurtuluşu için Çin ve Vietnam örneklerini, izlememiz gerekiyordu.” “Cephe’nin mücadelesi” diyordu Habaş, “yalnızca Filistin’i Siyonistlerden kurtmak değil, Arap dünyasını da Batılı sömürge yönetiminin artıklarından kurtamak içindir.” Habaş, “Bütün Arap devrimcileri Marksist olmalı” düşüncesindeydi, “çünkü Marksizm işçi sınıfının özlemlerinin ifadesidir.”

Türkiyeli Devrimcilerin Yoldaşı Türkiyeli devrimciler her daim George Habaş’ı ayrı bir yerde tuttu. Çünkü o sunduğu haklı eleştirilerle, Filistin yönetiminin giderek işbirlikçi bir çizgiye savrulma tehlikesine dikkat çekti. Marksizmle kurduğu daimi ilişki, Türkiyeli devrimciler açısından da ön açıcıydı. El Hekim, FHKC 6. Kongresi’nde yaptığı konuşmasında şunları söylüyordu: “Yoldaşlar! Militanca yaşanan onyıllardan ve yaşadığım zengin deneyimlerden elde ettiklerim bana bahşedilmiş bir şey değildir. Bu deneyimlerin içeriğini ve derslerini tüm başarı ve hataları ile birlikte gözden geçirmek sizin ve gelecek nesillerin hakkıdır. Tarihin esiri olmak için değil, geleceği kurabilmek için gerekli önkoşul olarak ondan yararlanabilmek amacıyla tarihimizi en doğru biçimiyle okumalıyız. Bugün, dünün nitel bir genişleme halidir ki aynı zamanda, dün, yarının materyalist ve entelektüel kuruluşunu meydana getirir.” Bugün geçmişin buruşturulup bir kenara atılması, postmodern zamanların alamet-i farikası oldu. Geçmişin hızlıları, eski tüfek mertebesine erişip geçmişlerini adeta kusarak yeni zamanlara yelken açarken, geçmişe bakıp geleceğe sahip çıkanlara fanatik gözüyle bakılıyor. Habaş ise geçmişin birikimleri üzerinden yükselecek yeni bir devrimci hareketin özlemini taşıyordu.

Halk Cephesi Çağrısı El Hekim, Marksist perspektifini kurarken, Ortadoğu’daki direnişin cephe tarzında bir örgütlenmeyle olabileceğini savunuyordu. 2006 yılında kaleme aldığı çağrı ile yeniden bir halk cephesi çağrısı yapıyordu. “Şanlı Arap


GEORGE HABAŞ...

139

Ulusumuzdan Halklar, Kardeş Lübnan topraklarının Yiğit Direniş Savaşçıları, Filistin halkımızın azimli kitleleri ve onların direnişinin kahramanları” diye başladığı yazısında tüm direniş unsurlarını ABD’ye ve siyonizme karşı mücadeleye çağırıyordu. Temmuz 2006 yılında yayınlanan ve Sendika.org tarafından Türkçeye çevrilen yazısında şunları söylüyordu Habaş: “Arap Ulusu bugün, bize, yakın geçmişimizin büyük dönüm noktalarını anımsatan tarihsel bir kavşakta. Arap Ulusumuzun, Batılı emperyalist ve sömürgeci çevrelerce desteklenen Siyonist düşmana karşı direnişi; tarihsel olarak, büyük ulusumuzun hak etmediği yenilgilere ve gerilemelere yol açan resmi Arap yönetimlerini boyun eğişi, basiretsizliği ve işbirlikçiliğinin sonucu olarak yaşanan acı ve ıstırap duygularıyla daima ateşlenmiştir. Ama bugün, belki de ilk defa, bu durumun değişmek üzere olduğunu yoğun biçimde hissediyoruz. Bu, ne resmi Arap yönetimlerinin her zamankinin aynısı ve belki de daha ölümcül bir halde olan işbirlikçiliği ve basiretsizliği son bulduğu için, ne de çifte standartlı uluslararası toplum her nasıl olduysa makulleştiği için; Hizbullah ve Genel Sekreteri Seyid Hasan Nasrallah’ın liderliğinde yürütülen Lübnan Direnişi’nin kahramanları ve Gazze ve diğer Filistin kentlerindeki Filistin Direnişi’nin kahramanları tarafından yazılan yiğitlik ve direniş destanı yüzünden böyle… Bu kahramanlar, bu kez, hiçbir yanılgıya düşmeksizin, davayı kendi ellerine aldılar ve şimdi, galip gelmek için can atan bir Arap ulusunun öncülüğünü temsil ediyorlar. Filistin ve Lübnan’daki halkımızın azmi, Lübnan ve Filistin’in sebatkar kadınlarının, yaşlılarının, çocuklarının ve gençlerinin sel olup akan kanları, bu kez ya yeniden ayağa kalkacak ya da dipsiz bir kuyuda yok olacak olan bu Ulus’un önündeki yolu, bir kez daha aydınlatıyor. Onurumuzu ve gururumuzu yeniden kazanmakta olduğumuza ve zaferin ufukta olduğuna dair güçlü bir duyguyla doluyuz. Yiğit Lübnan ve Filistin Direnişi, ilk kez olmak üzere, söz ve eylem arasındaki uçurumu kapatmaya başladı. Düşmanı ve uluslararası toplumu şaşırtan ve mahcup eden muazzam bir güvenilirlik kazanıyoruz. Sözleri, Direniş eylemleri takip ediyor. Sloganlar, kahramanca bir pratik içinde gerçekleştiriliyor ve uykuları kaçan Siyonist düşman, hedeflerini kabul ettirmek için devasa savaş aygıtını masum sivilleri öldürüp, altyapıyı yıkmak için en vahşi şekilde kullanıyor. Ama bu, etrafında toplandıkları meşru ulusal direnişi desteklemek için ağır bir bedel ödemekte olan Filistin ve Lübnan’daki halkımızın sebatını ya da yiğit Direniş’in kararlılığını hiçbir şekilde kırmıyor. Sorun, Siyonist tutsaklar meselesinin ötesine giderek; Amerikan yönetimi ve uluslararası toplumun İsrail’in üstüne yüklediği kirli görevin, AmerikanSiyonist stratejik planının uygulanabilmesi için Lübnan Direnişini savaşçı güçlerinden mahrum bırakma, Lübnan’ı yenik ve uysal Arap rejimlerinin safına itme, Suriye’nin direnme kapasitesini zayıflatma, tek taraflı olarak empoze edilen yerleşim düzenlemeleri altında, Siyonist zorlamaları Filistin halkına dayatma görevinin bahanesi haline geldi.


YENİDEN DEVRİM / 6

140

Şanlı Arap Ulusumuzun Halkları, Bugün, başkaldırmak ve direnmek için tarihsel bir olanakla karşı karşıyayız. Bugün, yiğit Lübnan ve Filistin Direnişi’nin temsil ettiği öncülüğü desteklemek için, Arap Ulusumuzdan kitlelerin önemli güçlerini -siyasi partiler, sendikalar, federasyonlar, sivil toplum temsilcileri, kültürel şahsiyetler, yurtsever şahsiyetler- kucaklayacak en geniş Arap ulusal halk cephesini kuralım. Bırakalım, Arap Ulusu içindeki bütün gizli enerji ve yaratıcılık, zalim Siyonist-Amerikan planını geri püskürtmek için, ulusun onuru ve gururunun savunmasında mümkün olan en geniş halk hareketinde, her yerde harekete geçsin. Selam olsun, Lübnan halkına ve onların kahraman yurtsever Direnişine! Selam olsun, Filistin halkına ve onların azmine ve fedakarlığına! İşgal zindanlarındaki bütün hükümlü ve tutuklulara özgürlük! Erdemli şehitlere ebedi şeref! Zafer özgürlük ve onur için savaşan insanlarındır!”

Voluntarizm Ve Determinizm Zafer koşullara mı bağlıdır yoksa öznenin iradesine mi? Bu konu Marksistler arasındaki önemli ayrım noktalarından birisidir. Marx’ın koşullara verdiği önemle Lenin’in örgütlenmeye ve öznenin rolüne çektiği dikkat, 68 kuşağı devrimcilerinin perspektifine damgasını vurmuştur. “Leninist devrim teorisi hem voluntarist hem de deterministtir” diyen Mahir Çayan’da bu sentezin izlerini algılayamamak mümkün mü? George Habaş, suçu her daim koşullara havale eden bir determinizmden mümkün mertebe kaçınmıştır. “Düşle Gerçek Arasında Filistin” adlı eserinde “İsrail’in gücü, her şeyden önce bizim zayıflığımızda yatıyor” diyerek halkını yeniden mücadeleye çağırıyordu.

Arafatla Sorunlar Adil Okay, 2006 yılında Bianet’e yaptığı bir haberde FKÖ’yü tanımlarken, “Habaş gibi bir Marksist ile Arafat gibi bir sağcıyı bir araya getiren örgüt” diye tanımlıyordu. Bu tanımlama Arafat için ağır bir ifade gibi gözüküyor. Ancak Habaş ile Arafat arasında kimi zaman görüş farklarının oluştuğu da bir gerçek. Yaser Arafat’ın 1993’te Oslo “Barış” Anlaşması’nı imzalaması FHKC ve El Fetih arasındaki ipleri yeniden germişti. Arafat’ın uzlaşmacılığına karşı diğer Filistin direniş örgütleriyle saf tutan FHKC ve lideri Dr. Habaş, buna karşın Filistin ulusal hareketinin parçalanmamasına özen gösterdi. El-Hekim’in itibarını bugünkü İslami direniş örgütleri de iade ediyor. Hamas, Habaş’ın vefatı nedeniyle bir açıklama yayınlayarak ailesine ve


GEORGE HABAŞ...

141

Filistin toplumuna taziyelerini iletti. Açıklamada Habaş’ın Filistin davası konusundaki kararlı tutumuyla ve direnişçi tavrıyla tanındığına vurgu yapılarak onun Filistin’in özgürlük mücadelesine imzasını atmış önemli şahsiyetlerden olduğu dile getirildi. Hamas’ın önde gelen sözcülerinden Muhammed Nazal “ideolojik ayrılıklarımız vardı, ama Dr. Habaş Filistin Kurtuluş Örgütü’nün İsrail’le yaptığı barış anlaşmasının Filistin halkının haklarının satılması demek olduğu konusunda Hamas’la aynı muhalefeti paylaşıyordu” dedi.

Sonsuzluğa Yürüyüş Ömrü boyunca devrimci yolda yürüdü El Hekim… Savrulmadan, taviz vermeden, uzlaşmadan, kimseye diyet borcu olmadan… Dış güçlere bel bağlamadan, kendi özgücüne dayanan bir enternasyonalizmin sembolüydü. Küreselleşme çağında geçmişin birikimlerini reddetmedi. O birikimlerin üzerinden yeni bir devrimci hareketin yaratılması için çabaladı. Dişleriyle savundu yurdunun her bir yanını… Tel örgülerle kuşatılmış bir ülkede, “esir düşmekte değil teslim olmamakta tüm mesele” diyebildi. Gerçek bir yurtseverdi. El Hekim… Halkının doktoru… Gazze’de açlık ve sefalet içinde yaşayan çocukların acısını daha fazla taşıyamadı o güzel kalbi… Filistin direnişi elbet bir gün zaferler sonuçlanacak. O çocuklar büyüyüp birer “doktor” olacaklar belki… Ve El-Hekim’i asla unutmayacaklar. Çünkü onun sözü var ve yaşatılacak; dikenli tellerden kurtulmuş Beyrut sokaklarında…


KOMÜNİST PARTİ MANİFESTOSU K.Marx-F.Engels *Komünist Manifesto’nun yayınlanmasının 160. yılındayız. Manifesto’nun güncelliğini, Marx ve Engels’in yazmış olduğu Önsöz’leri yayınlayarak tartışıyoruz. Önsözlerin sonuna da, Manifesto bugünü ekledik.

1872 Almanca Baskıya Önsöz O dönemin koşullarında elbet ancak gizli olabilen ve uluslararası işçi birliği olan Komünistler Birliği, 1847 Kasımında Londra’da toplanan kongresinde, metinde imzası bulunanları, kamuoyuna sunulmak üzere ayrıntılı bir teorik ve pratik parti programı hazırlamakla görevlendirdi. Şubat Devriminden birkaç hafta önce metni basım için Londra’ya gönderilen aşağıdaki “Manifesto” böylece ortaya geldi. Önce Almanca yayınlanmış olarak, bu dilde, Almanya, İngiltere ve Amerika’da en az on iki ayrı baskı yaptı. İngilizce’de ilk kez Miss Helen Macfarlane’in çevirisiyle 1850’de Londra’da “Red Republican”da yayınlandı ve 1871’de en az üç ayrı çeviri de Amerika’da yayınlandı. Fransızca yayın, önce Paris’te 1848’de Haziran Ayaklanmasından az önce yapıldı, yakında da New York’ta “Le Socialiste”te yayınlandı. Yeni bir çevirisi hazırlanmakta. Polonya dilinde yayın, ilk Almanca yayından az sonra Londra’da gerçekleşti. Rusça’sı, altmışlı yıllarda Cenevre’de yayınlandı. Yine ortaya çıkışının hemen ardından Danimarka diline çevrildi. Son yirmi beş yıl içinde koşullar ne kadar değişmiş de olsa bu “Manifesto”da geliştirilmiş genel esaslar, bir bütün olarak bugün de hâlâ tam doğruluğunu korumaktadır. Ayrıntıda şu ya da bu düzeltmeler yapılabilir. Bu esasların pratikte kullanılışı, “Manifesto”nun kendisinde de açıklandığı gibi, her yerde ve her zaman mevcut tarihsel durumlara bağlı olacak ve dolayısıyla II. Bölümün sonunda önerilen devrimci önlemlere kesinlikle özel bir ağırlık verilmeyecektir. O pasaj bugün birçok yanıyla başka türlü kaleme alınırdı. Gerek büyük sanayinin son yirmi beş yıl içinde süren büyük gelişimi ve işçi sınıfının buna koşut ilerleyen parti örgütlenmesi karşısında, gerekse önce Şubat Devrimi ve daha da fazlasıyla proletaryanın iki ay boyunca siyasal iktidarı elinde tuttuğu Paris Komünü karşısında, bugün bu program yer yer eskimiştir. Özellikle Paris Komünü, “işçi sınıfının hazır devlet aygıtını öylece ele geçirip onu


YENİDEN DEVRİM / 6

144

kendi amaçları için işletemeyeceğini” kanıtlamış bulunuyor. (Bu hususun daha ileri boyutta işlendiği “Fransa’da İç savaş, Uluslararası İşçi Birliği Genel Konseyi’nin İletisi”, Almanca baskı, S.19’a bakınız.) Ayrıca, sosyalist yazının eleştirisi de ancak 1847’ye kadarını kapsadığından bugün için elbette eksiklidir; aynı şekilde komünistlerin çeşitli muhalefet partilerine karşı konumuna ilişkin söylenenler (Bölüm IV), bugün bile esasta doğru olmakla birlikte, ayrıntıda günümüz için yine de eskimiştir, çünkü siyasal durum tümüyle değişmiş ve tarihsel gelişim orada sözü edilen partilerin çoğunu dünyadan silmiştir. Buna karşın “Manifesto”, üstünde değişiklik yapmaya artık kendimizde hak görmediğimiz bir tarihsel belgedir. Daha sonraki bir basım belki 1847’den günümüze köprü kuran bir girişle birlikte yayınlanır; önümüzdeki basım ise buna zaman bırakmayacak kadar ani oldu. Londra, 24 Haziran 1872 Karl Marx - Friedrich Engels

1888 İngilizce Baskıya Önsöz Manifesto 1848 öncesinin siyasal koşullarında kaçınılmaz olarak gizli örgütlenmiş, başlangıçta sadece Alman sonraları ise uluslararası bir işçi birliği olan Komünistler Birliği’nin platformu olarak yayınlandı. Marx ve Engels, Birliğin Kasım 1847’de Londra’da gerçekleşen kongresinde teorik ve pratik açıdan eksiksiz bir parti programının yayınlanmasını sağlamak için görevlendirildiler. Almanca kaleme alınan metin, 24 şubat’taki Fransız Devriminden birkaç hafta önce, Ocak 1848’de basılmak için Londra’ya yollandı. Bir Fransızca çevirisi 1848 Haziran Ayaklanması’ndan hemen önce Paris’te yayınlandı. Miss Helen Macfarlane tarafından gerçekleştirilen ilk İngilizce çevirisi 1850 yılında, George Julian Harney’in “Red Republican”ında Londra’da okuyucuyla buluştu. Manifesto’nun bunun dışında Danimarka ve Polonya dillerinde baskıları da yapıldı. Proletarya ile burjuvazi arasındaki ilk büyük meydan muharebesi olan 1848 Paris Haziran Ayaklanması’nın bastırılması Avrupa işçi sınıfının toplumsal ve siyasal mücadelesini geçici bir süre geri plana itti. O zamandan sonra egemenlik için verilen savaş Şubat Devrimi öncesinde olduğu gibi mülk sahibi sınıfların farklı kesimleri arasında gerçekleşti; işçi sınıfı, radikal burjuvazinin en sol kanadı konumuyla ve siyasal hareket serbestliği için mücadeleyle sınırlandı. Kendi başına proleter hareketler, sürdükleri ve yaşam işareti verdikleri yerlerde acımasızca ezildiler. Böylelikle Prusya polisi Komünistler Birliği’nin o zamanlar Köln’de bulunan Merkez Komitesinin izini buldu. Üyeleri tutuklandı ve on sekiz ay süren tutukluluk sonunda Ekim 1852’de mahkemeye çıkarıldılar. Bu meşhur “Köln Komünistler Davası” 4 Ekim’den 12 Kasım’a kadar sürdü; tutukluların yedisi üç yıldan altı yıla kadar kale hapsine çarptırıldılar. Hükümden hemen sonra Birlik, kalan üyeleri tarafından


160. YILINDA MANİFESTO

145

resmen feshedildi. Manifesto’ya gelince: hafızalardan silinmeye mahkûmmuş gibi görünüyordu. Avrupa işçi sınıfı egemen sınıfa karşı yeni bir saldırı için yeterli kuvveti topladığında, Uluslararası İşçi Birliği oluştu. Ancak açıkça Avrupa’nın ve Amerika’nın savaşma isteğiyle dolu tüm proletaryasını yek vücut hale getirmeyi amaçlayan bu birlik, Manifesto’da dile getirilen ilkeleri hemen ilan edemedi. Enternasyonal’in programı, gerek İngiliz sendikalar, gerekse Proudhon’un Fransız, Belçikalı, İtalyan, İspanyol yandaşları ve Almanya’daki Lassalle’ciler[ 1 ] tarafından kabul edilebilecek kadar geniş olmalıydı. Bu Programı tüm tarafları hoşnut edecek bir biçimde kaleme almış olan Marx, işçi sınıfının, eylem birlikteliğinin ve ortak tartışmaların zorunlu sonucu olan entelektüel gelişimine tam bir güven duyuyordu. Sermayeye karşı verilen mücadeledeki olaylar ve değişkenlikler, zaferlerden daha fazla olan yenilgiler, insanların pek bağlandıkları çeşit çeşit şarlatanlıkların yetersizliği hakkında bilinçlenmelerini sağlayıp, onların işçi sınıfının kurtuluşunun gerçek koşullarını tamamen kavramalarının yolunu açacaktır. Ve Marx haklıydı. Enternasyonal 1874 yılında dağıldığında, işçileri, 1864 yılında kuruluşunda bulduğundan çok farklı bir durumda bırakmıştı. Fransa’da Proudhon’culuk, Almanya’da Lassalle’cılık ölmek üzereydi ve tutucu İngiliz sendikaları da, çoğunluğu Enternasyonal’le olan bağlarını çoktan koparmış olmalarına karşın, geçtiğimiz yıl Swansea’da başkanlarının onlar adına “Kıta sosyalizmi bizim için korkutuculuğunu yitirdi” açıklamasını yapabildiği noktaya doğru yaklaşıyorlardı. Gerçekten de Manifesto’nun ilkeleri bütün ülkelerin işçileri arasında hatırı sayılır ilerlemeler kaydetmişti. Böylelikle Manifesto tekrar ön plana çıktı. Almanca metin 1850’den beri İsviçre, İngiltere ve Amerika’da defalarca yeniden basılmıştı. 1872 yılında ve bu sefer çevirinin “Woodhull & Claflin’s Weekly”de yayınlandığı New York’ta İngilizce’ye çevrildi. Bu İngilizce metni temel alan Fransızca çeviri New York’da “Le Socialiste” tarafından yapıldı. O zamandan beri Amerika’da, bir tanesi İngiltere’de de tekrar basılmış, ana metni az çok tahrif etmiş, en azından iki İngilizce çeviri yayınlandı. Bakunin’in yaptığı ilk Rusça çeviri 1863 yılı sıralarında Herzen’in Cenevre’deki “Kolokol” adlı basımevi tarafından çıkarıldı, yiğit Vera Zasuliç tarafından yapılan ikincisiyse yine Cenevre’de 1882’de basıldı. Danimarka dilinde yeni baskısı 1885’te Kopenhag’da “Socialdemokratisk Bibliotek” tarafından çıkarıldı, Fransızca yeni çevirisi ise Paris’te 1886’da “Le Socialiste”de çıktı. Bu sonuncusunun ardından İspanyolca bir çeviri hazırlandı ve 1886’da Madrid’de yayınlandı. Almanca baskıların kesin sayısı bilinmiyor, en azından on iki olduğu söylenebilir. Bana anlatıldığı kadarıyla, birkaç ay önce İstanbul’da Ermenice olarak çıkması gereken çeviri, yayıncının, üstünde Marx isminin bulunduğu bir kitabı basmaya cesaret edememesinden, çevirenin de kitabı kendi eseriymiş gibi göstermeyi reddetmesi yüzünden gün ışığına çıkamamış. Diğer dillerde de çevirilerin yapıldığını duydum ama hiçbirini görmedim. Böylece “Manifesto”nun tarihi, büyük ölçüde işçi hareketinin tarihini yansıtıyor; Manifesto günümüzde şüphesiz tüm sosyalist külliyatın en yaygın, en uluslararası eseri, Sibirya’dan Kaliforniya’ya kadar işçi sınıfının tanıdığı ortak bir program haline gelmiştir.


YENİDEN DEVRİM / 6

146

Yine de kaleme aldığımız sırada onu sosyalist bir manifesto olarak adlandıramazdık. 1847 yılında sosyalist denince akla bir yandan çeşitli ütopik sistemlerin taraftarları, İngiltere’de Owen’cılarla Fransa’da Fourier’cilerin oluşturduğu çoktan ölmeye yüz tutmuş mezhepler, diğer yandan bütün yamacılıklarıyla, sermaye ve kâr için hiçbir tehlike yaratmaksızın her türlü toplumsal kötülüğü ortadan kaldıracaklarına söz veren muhtelif şarlatanlar —her iki durumda da işçi hareketinin dışında duran ve daha çok okumuş sınıflardan destek arayanlar anlaşılıyordu. O zamanlar işçi sınıfının salt politik bir devrimin yetersizliğine ikna olmuş ve toplumun baştan aşağıya değişmesinin yanında olan kısmı kendini komünist olarak adlandırıyordu. Kaba, yontulmamış, tamamen içgüdüsel bir komünizmdi bu; ama işin özünü yakalamıştı ve işçi sınıfı içinde, Fransa’da Cabet’nin, Almanya’da Weitling’in ütopik komünizmini yaratacak denli güçlüydü. Yani 1847 yılında sosyalizm bir orta sınıf hareketiyken komünizm işçi sınıfının bir hareketiydi. En azından Kıta üstünde sosyalizm “saygın” bir görüştü; komünizm bunun tam tersiydi. Biz de başından beri “işçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır” düşüncesinde olduğumuzdan, bu iki isimden hangisini seçmek zorunda olduğumuz hakkında hiçbir kuşkuya yer yoktu. Dahası o zamandan beri ondan vazgeçmek hiç aklımıza gelmedi. “Manifesto” ikimizin ortak eseri olsa da onun çekirdeğini oluşturan ana düşüncenin Marx’a ait olduğunu belirtmekle yükümlüyüm. Bu düşünceye göre: her tarihsel çağda, egemen iktisadi üretim ve değişim tarzı ve onu zorunlu olarak izleyen toplumsal katmanlaşma, üstünde o çağın politik ve düşünsel tarihinin yükseldiği ve sadece buradan çıkarak insanlığın tüm tarihinin (toprağın ve arazinin ortak mülkiyetine dayalı ilkel gens düzenin yıkılmasından sonra) sınıf mücadeleleri tarihi olduğunun açıklanabildiği temeli oluşturur. Sömüren ve sömürülen, ezen ve ezilen sınıflar arasındaki savaşların tarihinin gelişmesi günümüzde, sömürülen ve ezilen sınıfın —proletaryanın— toplumun tümünü, sömürüden ve baskıdan, sınıf farklılıklarından ve savaşlarından kurtarmaksızın sömüren ve ezen sınıfın —burjuvazinin— boyunduruğundan kurtulamayacağı aşamaya gelip dayanmıştır. Kanımca, Darwin’in teorisinin doğa bilimlerinde yol açtığı ilerlemelerin aynısına tarih biliminde yol açmak için yeterli olan bu düşünceye, ikimiz de 1845’ten yıllar önce yavaş yavaş yaklaşıyorduk. Bu yönde ne kadar yol aldığımı en iyi “İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu” adlı eserim gösterir. Ama 1845 baharında Brüksel’de onunla tekrar görüştüğümde o bu düşünceye kesin biçimini vermişti ve neredeyse yukarda toparladığım açıklıkta önüme serdi. 1872 tarihli alıntılayacağım:

Almanca

baskıya

yazdığımız

Önsözden

şunları

“Son yirmi beş yıl içinde koşullar ne kadar değişmiş de olsa bu ‘Manifesto’da geliştirilmiş genel esaslar, bir bütün olarak bugün de hâlâ tam doğruluğunu korumaktadır. Ayrıntıda şu ya da bu düzeltmeler yapılabilir. Bu esasların pratikte kullanılışı, ‘Manifesto’nun kendisinde de açıklandığı gibi, her yerde ve her zaman mevcut tarihsel durumlara bağlı olacak ve dolayısıyla II. Bölümün sonunda önerilen devrimci önlemlere kesinlikle özel bir ağırlık


160. YILINDA MANİFESTO

147

verilmeyecektir. O pasaj bugün birçok yanıyla başka türlü kaleme alınırdı. Gerek büyük sanayinin son yirmi beş yıl içinde süren büyük gelişimi ve işçi sınıfının buna koşut ilerleyen parti örgütlenmesi karşısında, gerekse önce Şubat Devrimi ve daha da fazlasıyla proletaryanın iki ay boyunca siyasal iktidarı elinde tuttuğu Paris Komünü karşısında, bugün bu program yer yer eskimiştir. Özellikle Paris Komünü, ‘işçi sınıfının hazır devlet aygıtını öylece ele geçirip onu kendi amaçları için işletemeyeceğini’ kanıtlamış bulunuyor. (Bu hususun daha ileri boyutta işlendiği ‘Fransa’da iç savaş, Uluslararası İşçi Birliği Genel Konseyi’nin İletisi’, Almanca baskı, S.1 9’a bakınız.) Ayrıca, sosyalist yazının eleştirisi de ancak 1847’ye kadarını kapsadığından bugün için elbette eksiklidir; aynı şekilde komünistlerin çeşitli muhalefet partilerine karşı konumuna ilişkin söylenenler (Bölüm IV), bugün bile esasta doğru olmakla birlikte, ayrıntıda günümüz için yine de eskimiştir, çünkü siyasal durum tümüyle değişmiş ve tarihsel gelişim orada sözü edilen partilerin çoğunu dünyadan silmiştir.” Buna karşın “Manifesto”, üstünde değişiklik yapmaya artık kendimizde hak görmediğimiz bir tarihsel belgedir.” Sunulan çeviri Marx’ın ‘Kapital’inin büyük bir bölümünü çevirmiş olan Mr. Samuel Moore’un kaleminden çıkmıştır. Çeviriyi beraberce gözden geçirdik ve ben de tarihi göndermeleri açıklayan birkaç dipnot ekledim. Londra, 30 Ocak 1888 Friedrich Engels

1890 Almanca Baskıya Önsöz Daha öncekilerin yazılışından bu yana “Manifesto”nun bir yeni basımını daha yapmak gerekti ve ona ilişkin burada belirtilmesi gereken pek çok şey oldu. Vera Zasuliç’in yaptığı ikinci Rusça çeviri 1882’de Cenevre’de yayınlandı; ona önsözü Marx ve ben kaleme aldık. Ama yazık ki Almanca orijinal metni kayboldu, yani bu çalışmaya hiçbir şey katmayacak biçimde Rusça’dan tekrar çevirmem gerekiyor. Orada şöyle demişiz: “’Komünist Parti Manifestosu’nun ilk Rusça yayını, Bakunin’in çevirisiyle altmışlı yılların başında ‘Kolokol’ basımevinde gerçekleşti. O zamanlar Batı için bu metnin Rusça yayınlanışı ancak edebi bir ilginçlik anlamı taşıyordu. Bugün artık böyle bir yaklaşım mümkün değildir. ‘Manifesto’nun ilk yayınlandığı dönemde (Ocak 1848) proletarya hareketinin ne kadar sınırlı bir bölgeye yayılmış olduğu, en iyi bir şekilde ‘Komünistlerin Çeşitli Muhalefet Partilerine Karşı Konumu’ bölümü göstermektedir. Her şeyden önce Rusya ve Amerika yoktur orada. O dönem, Rusya’nın henüz Avrupa gericiliğinin son büyük rezervini oluşturduğu ve Amerika’ya göçlerin, Avrupa proletaryasının fazla gelen güçlerini emdiği bir dönemdi. Her iki ülke Avrupa’ya hammadde sağlıyor ve aynı zamanda Avrupa’nın sanayi ürünlerine de pazar işlevi görüyordu. Yani her ikisi de Avrupa’daki toplumsal düzenin şöyle ya da böyle payandası konumundaydı. Bütün bunlar günümüzde öyle değişti ki! Tam da Avrupa’dan göçler, Kuzey Amerika’da, yarattığı rekabet sonucu Avrupa’daki


YENİDEN DEVRİM / 6

148

küçük ya da büyük toprak mülkiyetini temelden sarsan büyük tarım işletmelerine olanak sağladı. Bu göçler aynı zamanda Birleşik Devletler’e, sanayi için zengin yan kaynaklarını sömürme olanağı verdi, hem de öyle bir enerjiyle ve öyle bir yüksek ölçüde ki, Amerika’nın sanayide Batı Avrupa tekelini kısa sürede sona erdirmesi kaçınılmazdır. Ve bu her iki durum, Amerika’nın kendisine de devrimci yönde etki yapmaktadır. Kendi hesabına çalışan çiftçilerin küçük ve orta toprak mülkiyeti, yani Amerika’daki tüm siyasal düzenin temeli, giderek artan oranda dev çiftliklerin rekabeti altında ezilmekte, öte yandan aynı anda sanayi bölgelerinde de sermayenin olağanüstü birikimiyle ilk kez kalabalık bir proletarya oluşmaktadır. Rusya’ya gelince, 1848/49 Devrimi döneminde yalnız Avrupa soyluları değil, Avrupa burjuvaları da o sıralar daha ancak gücünün farkına varmakta olan proletaryaya karşı tek kurtuluşu Rusya’nın müdahalesinde buldular. Çar’ı Avrupa gericiliğinin başı ilan ettiler. Oysa bugün Çar, devrimin savaş tutsağı olarak Gaçina’da bulunuyor ve Rusya, Avrupa’nın devrimci hareketinin başında yer alıyor. “’Komünist Manifesto’nun görevi, günümüz burjuva mülkiyetinin yakındaki kaçınılmaz çöküşünü ilan etmekti. Oysa Rusya’da, bir yandan kapitalist düzen ateşli bir hızla gelişip burjuva toprak mülkiyeti henüz oluşurken, öbür yanda toprağın yarıdan fazlası köylülerin ortak mülkiyetindedir. Burada sorun şu: Rus köylü cemaatleri, yani toprağın ortak mülkiyetinin zaten çok yıpratılmış olan bu ilkel biçimi, toprak mülkiyetinin üst bir komünist biçimine doğrudan geçebilir mi, yoksa önce Batıdaki tarihsel gelişimle aynı çözüşme sürecinden geçmesi mi gerekir? Bugün için mümkün görünen tek yanıt şu: Eğer Rus Devrimi, Batıdaki işçi devrimi için de ikisinin birbirini bütünleyeceği bir işaret olursa, o zaman bugünkü cemaat mülkiyeti komünist bir gelişmenin çıkış noktası olabilir. Londra, 21 Ocak 1882.” Polonya dilinde yeni bir çeviri aynı günlerde Cenevre’de yayınlandı: “Manifest Komunistyczny”. Ayrıca 1885’te Kopenhag’da yeni bir Danimarka çevirisi çıktı. Yazık ki tam bir çeviri değil; çevirmene zor gelmiş görünen bazı önemli yerler atlanmış ve metnin orasında burasında çok daha rahatsız edici yüzeysellik izleri görülüyor, öyle ki çevirmen biraz daha özen gösterip doğru dürüst bir şey çıkarabilirmiş, dedirtiyor. 1886’da Paris’te “Le Socialiste”, yeni bir Fransızca çeviri yayınladı; şimdiye kadarkilerin en iyisi. Ardından aynı yıl Madrid “El Socialista”dan bir İspanyolca çeviri ve broşür yayınlandı: “Manifesto dei Partido Comunista” por Carlos Marx y F. Engels, Madrid, Adminstración de “El Socialista”, Hernán Cortés 8. İlginç olarak ayrıca 1887’de Ermenice bir çeviri metninin bir İstanbullu yayıncıya sunulduğunu belirteyim; ama adamcağız üstünde Marx imzası


160. YILINDA MANİFESTO

149

bulunan bir şeyi basmaya cesaret edemediği için çevirmene kendi imzasını atmasını rica etmiş, o da kabul etmemiş. İngiltere’de az ya da çok hatalı Amerikanca çevirilerin orada burada çokça yayınlanmasının ardından nihayet 1888’de aslına uygun bir çeviri yayınlandı. Çevirmeni benim arkadaşım Samuel Moore’dur ve çeviriyi basım öncesi ikimiz birlikte bir kez daha gözden geçirdik. Adı: “Manifesto of the Communist Party”, by Karl Marx and Frederick Engels. Authorized English Translation, edited and annotated by Frederick Engels, 1888, London, William Reeves, 185 Fleet St. E.C. O yayındaki bazı notları bu yayına da aldım. “Manifesto”nun kendine özgü bir yaşam öyküsü oldu. Ortaya çıktığında o zamanlar bilimsel sosyalizmin henüz az sayıda olan öncülerince heyecanla selamlandı (ilk önsözde adı geçen çevirilerin kanıtladığı gibi), sonra Paris işçilerinin Haziran 1848 yenilgisiyle başlayan gericilik tarafından kısa sürede geriye itildi ve nihayet 1852 Kasımı’nda Köln komünistlerinin mahkûmiyetiyle “yasal açıdan” hüküm giydi. Başlangıç tarihini Şubat Devriminden alan işçi hareketinin sahneden çekilmesiyle “Manifesto” da geri plana gitti. Avrupa işçi sınıfı egemen sınıflara karşı yeni bir çıkış için tekrar yeterince güçlendiğinde, Uluslararası İşçi Birliği oluştu. Amacı, Avrupa’nın ve Amerika’nın tüm mücadeleci işçilerini tek bir büyük ordu bünyesinde kaynaştırmaktı. Dolayısıyla “Manifesto”da konan esaslardan hareket edemezdi. İngiliz sendikalarına, Fransa, Belçika, İtalya ve İspanya Proudhon’cularına ve Alman Lasalle’cilerine[ 2 ] kapıyı kapalı tutmayan bir programı olmalıydı. İşte bu program - Enternasyonal tüzüklerinin dayandığı temeller - Marx tarafından, Bakunin’in ve anarşistlerin bile kabul ettikleri bir ustalıkla kaleme alındı. “Manifesto”da konan esasların nihai zaferi için Marx yalnız ve yalnız işçi sınıfının, birleşik eylemden ve tartışmadan zorunlu olarak ortaya çıkması gereken entelektüel gelişimine güveniyordu. Sermayeye karşı mücadelenin yarattığı olaylar ve değişkenlikler olsun, başarılardan çok yaşanan yenilgiler olsun, bu mücadeleyi verenleri, bugüne kadarki gibi tüm dünyanın derdine merhem bulmaya yeterli olmadıklarını açıkça fark etmekten ve işçilerin kurtuluşunun gerçek koşullarını temellice görmek için zihinlerini daha açık tutmaktan alıkoyamazdı. Marx haklıydı. 1874’te Enternasyonal’in çözülüşündeki işçi sınıfı, 1864’te onun kuruluşundaki işçi sınıfından tamamen farklıydı. Gerek Fransa, İspanya, İtalya gibi ülkelerdeki Proudhon’culuk, gerekse Almanya’daki spesifik Lasalle’cilik, tükenmekteydi ve hatta o zamanın katı genci İngiliz sendikaları bile yavaş yavaş 1887’de Swansea’deki kongre başkanlarının onlar adına şunu söyleyebildiği noktaya doğru gitmekteydiler: “Kıta sosyalizmi bizim için ürkütücülüğünü yitirmiştir.” Evet kıta sosyalizmi, ama daha 1887’de yalnızca bir teoriden ibaretti o, “Manifesto”da ortaya konmuş bir teori. Ve işte böylece “Manifesto”, belli oranda modern işçi hareketinin 1848’den bu yana tarihçesini yansıtmaktadır. Günümüzde ise kuşkusuz tüm sosyalist yazının en yaygın ve en uluslararası bir ürünüdür, Sibirya’dan Kaliforniya’ya tüm ülkelerin milyonlarca işçisinin ortak programıdır. Ama ortaya çıktığında ona sosyalist manifesto diyemezdik elbet. 1847’de sosyalist denince iki tür kişi anlaşılıyordu. Bir yanda, daha o zaman giderek


YENİDEN DEVRİM / 6

150

tükenmekte olan tarikatlara daralmış çeşitli ütopik sistemlerin, özellikle de İngiltere’de Owen’cılığın, Fransa’da Fourier’ciliğin peşinde olanlar. Öbür yandaysa, sermayeye ve kara hiç dokunmaksızın toplumsal bozuklukları her derde deva çeşitli merhemlerle her çeşit yamalık yöntemleriyle gidereceğini sanan sayısız sosyal lafazanlar. Her iki yandakiler de: İşçi sınıfının dışında duran ve daha çok “kültürlü” sınıfların desteğini arayanlar. Buna karşılık, işçilerin, salt siyasal değişimlerin yetersizliğinden emin olan ve toplumun temelde yeniden biçimlenmesini gerekli gören öteki kesimi, o zamanlar kendilerine komünist diyorlardı. Biraz ham işlenmiş, salt içgüdüsel, bazen biraz kaba bir komünizmdi bu; ama yine de iki ütopik komünizm sistemini, Fransa’da Cabet’nin “İkaryacı” komünizmi ile Almanya’da Weitling’in ütopik komünizmini ortaya çıkaracak kadar da güçlüydü. 1847’de sosyalizm, bir burjuva hareketi, komünizmse işçi hareketiydi. Sosyalizm, en azından tüm kıtada, kibar işiydi, komünizmse tam tersi. Ve biz daha o zaman “işçilerin kurtuluşu, işçi sınıfının kendi işi olmalı” görüşünü taşıdığımız için, bu iki deyimden hangisini seçeceğimiz konusunda bir an bile tereddüt etmedik. O zamandan beri de bundan geri dönmek asla aklımızdan geçmedi. “Bütün ülkelerin proleterleri, birleşin!” Bu sözü, bundan 42 yıl önce, proletaryanın kendi talepleriyle ortaya çıktığı Paris Devrimi’nin öncesinde, tüm dünyaya haykırdığımızda çok az yanıt gelmişti. Ama 28 Eylül 1864’te Batı Avrupa ülkelerinin çoğunluğunun proleterleri zafer dolu anılarıyla, Uluslararası İşçi Birliği’nde birleştiler. Enternasyonal ancak dokuz yıl yaşadı gerçi. Ama onun kurduğu tüm ülkelerin işçilerinin ebedi birliğinin hala hayatta olduğuna ve her zamankinden daha güçle hayatta olduğuna, bugünkü günden daha iyi bir kanıt yoktur. Çünkü şu satırları yazdığım bugün, Avrupa ve Amerika proletaryası, ilk kez harekete geçen kavga güçlerinin geçidini yapmakta, “tek” bir ordu olarak, “tek” bir bayrak altında ve en yakın “tek” bir hedefe yönelik: Daha 1866’da Enternasyonal’in Cenevre Konferansı’nda ve yine 1889’da Paris İşçi Kongresi’nde ilan edilen, yasalaşması talep edilen, sekiz saatlik işgünü hedefine. Ve bugünün seyri, kapitalistlerin ve tüm ülkelerin toprak ağalarının gözlerine, tüm ülkelerin proleterlerinin gerçekten birleştiğini gösterecektir. Ah keşke Marx da yanımda olsa, bunu kendi gözleriyle görseydi! F.Engels


160. YILINDA MANİFESTO BUGÜN

Marx ve Engels, 1872 Almanca Baskıya Önsöz’de, “Paris Komünü, işçı sınıfının hazır devlet aygıtını öylece ele geçirip onu kendi amaçları için işletemeyeceğini kanıtlamış bulunuyor” der ve Manifesto’ya dair de Marksizme dair de temel anlayışı böyle ortaya koyarlar. Manifesto’nun 160. yılında üzerinde durulması, bugün devrimcilerin, sosyalistlerin yeniden üretmesi gereken de esas olarak bu anlayış olmalı. Somut koşulların analizi ve teorinin bu koşullar ve değişimler göz önüne alınarak oluşturulması, geliştirilmesi. Marksizm bunun yöntemdir. Toplumsal ilişkilerin anlaşılabileceğini ve değişebileceğini ifade eden bir yöntem olarak Marksizm, sürekliliğini ve gelişimini böyle sağlar. Marksizm buradan ilerler. ‘Her yerde ve her zaman mevcut tarihsel durumlara bağlı olarak’ diye söyler Marx. Mahir Çayan, ‘hareketin hareket halindeki doktrinidir Marksizm’ derken, kuşkusuz vurguladığı da buydu. Marx da, Paris Komünü’nün ardından, bir kez daha değerlendirme yapıp, teoriyi bu pratiğin katkıları ile tekrar ele alırken, hareket halindeki hareketin diyalektik bütünlüğünü kuruyordu.


YENİDEN DEVRİM / 6

152

Post-modern yeni zamanlarda ise, her fırsatta Marksizmin ölümü ilan edilip duruyor. Marksizm ötesinde bir marksizm arayışları, Marksizmin içinde Marksizm keşifleri oldukça revaçta. Devrim yapmak gibi bir dertleri olmayanlar, kelimelerin sonsuz dizilişinden teoriler üreterek, sözcüklerden kurdukları şatolarda, Marksizmin yetersizliğinden, devrimin imkansızlığından dem vuruyorlar. Kimisi de, Marx’ı da bir kenara bırakarak, Marksizmi bir ezberler yığını olarak ele alma ısrarını sürdürüyor. Bu eğilimler, esas olarak, Marksizmi, hayatı anlamaya ve değiştirmeye dönük bir çabanın dışında algılıyor. Marksizm, değiştirme çabasının bir parçasıdır. Değiştirme çabası olmadan Marksizm olmaz. Tarih kötü yanından ilerliyor, Marx haklı. Tarih ilerlerken onun yatağını değiştirecek güçler de bu ilerleminin bir parçası olarak, o akışın içinde yer alıyor. Ve tarih hep doğrusal yönde ilerlemez, ezilenlerin mücadeleleri tarihin yönünü değiştirerek, geleceğe müdahale eder. Bugün de, dünyanın dört bir yanında, süren mücadeleler, direnişler, biriken öfkeler, geleceğe müdahale etme çabasının parçası olarak, Manifesto’yu hergün yeniden üretiyor. Komünist Manifesto 160. yılında; Che’nin gülümsemesi, Küba halkının ve Fidel’in devrimci coşkusu; Ekim Devrimi’nin umudu ve Lenin’in kararlığı, Paris Komünü’nde yakılan ateş; Kızılde’nin direnci, Fatsa’da filizlenen başka bir yaşam; baskıya ve zora karşı ezilenlerin her yerde yürüttüğü mücadelelerdir... Komünist Manifesto 160. yılında; Sözün ötesidir, Ve yarın daha çok olacak olandır...


yd6