Page 1

3. CEPHEYE NEREDEN YÜRÜMELİ? Seçime Doğru

Fiyatı: 1,5 TL

KASIM 2010 YIL: 1 SAYI 2

Ne AKP Kuyrukçuluğu Özgürlük ve Adalet için Ne Ulusalcı–Laikçi Hezeyan

Üçüncü İnsanca Yaşam Cephe Mücadelesiyle Büyüyeceğiz

“3. Dönem stratejisine Sarılacağız, 3. cephe’yi büyüteceğiz!”

Devrimci harekette ittifaklar konusuna genel çerçeve Yeni anayasa tartışması ve sol “Devletin aleviliğini kurumlarımıza sokmayacağız” Kesk’te kongre süreci Dün işçi, bugün güvencesiz işçi, yarın işsiz “Kara deryalarda bir fenersin”

Birazda futbol

Evin “hanımından” gündelikçi “kadına”:

Ev işçiliği ve hak mücadelesi Devrime Adanmış Bir Yaşam:

“TANYA”

Rusya Afganistan’a Yine Giriyor Orta ve Doğu Avrupa Komünizmi Özlüyor!


Sosyalist Dayanışma Sokaklarda

Yayın hayatına son veren Dayanışma Gazetesi’nin ardından Sosyalist Dayanışma Platformu’nun sesini duyuracağı yayın organı “Sosyalist Dayanışma”nın ilk sayısı halkla buluştu. “Üçüncü Cephe” çağrısının öne çıktığı derginin ilk sayısının elden dağıtımı başladı. 22 Ekim Cuma günü akşam saatlerinde Taksim İstiklal Caddesi’nde, 25 Ekim Pazartesi günü de Kartal sahilinde Liseli Direnişçi Gençlik ve SODAP üyeleri tarafından dergi dağıtımı yapıldı.

İNSANCA YAŞAM MÜCADELESİNİ BÜYÜTELİM! Sosyalist Dayanışma’nın 2. Sayısı da ilki gibi sol içindeki tartışmaların oldukça köklü ayrışmalara doğru evrildiği bir dönemde çıktı. Suların kısa vadede durulması da pek mümkün görünmüyor. En net haliyle referandum sürecinde ortaya çıkan somut durumun farklı okunmasına dayalı taktiksel farklar aslında stratejik ayrışmaları işaret ediyor. Türkiye’de birçok siyasal öznenin ayaklarının altındaki toprak kayıyor. AKP dışındaki tüm burjuva partileri önemli kriz momentlerinden geçerken, sosyalist hareket de benzer bir çalkalanma ile karşı karşıya. Bu çalkalanma içinde anaforlara kapılmamak için teorik ve pratik açıdan berrak ve net tutuma büyük ihtiyaç var. Ortalıkta amigo gibi AKP tezahüratları yaparak gezinen ve kendisine hala solcu diyen bir topluluk oluştu. Bunların önemli bir kısmı bu süreçte şöhret sahibi oldular. Biz kendimizle bu kesim arasına derin ideolojik hendekler açmak istiyoruz. Liberalizmin devrimin panzehiri olduğunu Batı kapitalizminin siyasi pratiği açıkça ortaya koyuyor. Devrim perspektifi olmayan liberal sol, bizim solculuktan anladığımızın tam karşıt pozisyonunda tutum almaktadır. Bir taraftan da çok haklı- ama yetersiz ve tek yönlü- bir anti-AKP duygusundan yola çıkan kimi arkadaşlar ise solun çıkış yönü olarak türban karşıtlığı örneğinde olduğu gibi laiklik ve Aydınlanmacılık eksenli bir yol gösteriyorlar. Biz bu tutumun da sol için bir çıkmaz yol olduğuna inanıyoruz. Din meselesinde hoyratça algılanabilen çıkışların sınıfın önemli bir kesimi ile sol arasına duvarlar ördüğünün hala görülememesi sınıfın tümü içinde yeterince mevzi tutamamış olmanın bir sonucudur.

Sosyalist Dayanışma Aylık Siyasi Dergi Yıl: 1, Sayı: 2 Kasım 2010 Sahibi ve Sorumlu Yazıişleri Müdürü: Sezgin Kartal Adres: Piyalepaşa Mh. Can Sk. No: 8/B Beyoğlu İstanbul sosyalistdayanisma2010@yahoo.com www.sosyalistdayanisma.org Basım Yeri: Estet Matbaacılık 0212 565 1774

SODAP olarak 3. Cephe’yi savunuyoruz. Yani üçüncü bir yaklaşımın mümkün olduğunu ve bu zemini inşa edemezsek karşı karşıya bulunulan tasfiye sürecinin derinleşeceğini düşünüyoruz. Üçüncü cephe lafla, sözle, polemiklerle kurulmayacak, halkın adalet, eşitlik ve özgürlük taleplerinin sokaklarda dövüştürülmesi zemininde doğacak. Bugün “her şey çok güzel” havalarından geçilmese de halkımızın büyük çoğunluğu için yaşanan bir cehennemdir. Bu cehennemin koşullarına karşı mücadele; zamlara karşı, işsizliğe karşı, HESlere karşı, sağlıkta ve eğitimde özelleştirmeye karşı, yoksulluğa karşı, sadaka toplumuna karşı yürütülen mücadeleleri büyüterek bunları Kürt halkının adalet ve özgürlük mücadelesi ile birleştirebilirsek 3. Cephe’yi de yaratabilmiş olacağız. 3. Cephe sokakta kurulacak!


Kasım 2010 / Sosyalist Dayanışma

3. CEPHEYE NEREDEN YÜRÜMELİ?

R

eferandum ile seçimlerin arası neredeyse 9 ay kadar. AKP, referandumdan kazandığı özgüven ve moralle siyaseti kendi isteğine göre şekillendirmeye devam ediyor. Referandumun AKP için en büyük anlamı yargının direnişini kırmak idi. Bunu da büyük oranda başardı. Hem HSYK hem de Anayasa Mahkemesi’nde gerçekleştirilen yenilemeler AKP’nin isteği doğrultusunda gerçekleşti. Dolayısıyla AKP; bürokrasi üzerindeki hâkimiyetini, tüm iktidar yılları hesaba katılırsa doruğa çıkarmış gibi görünüyor. ABD ile yaşanan ilişkilerde füze kalkanı meselesi ile yeni bir boyuta gelindi. Bu adımın Davutoğlu açılımlarına bir sınır çizme amacı taşıdığı söylenebilir. Fakat eski gücünden uzakta görünen ABD’nin bir gerilim siyaseti yürütüp yürütemeyeceğini göreceğiz. Obama’nın yaşadığı seçim yenilgisi politikalarda keskin bir dönüşüme yol açabilecek olsa da böylesi bir değişimin ne yöne olacağını kestirmek hiç kolay değil. En önemli politik etkenlerden Kürt sorununda ise “müzakere süreci” ne geçildi. Bu tespit bile aslında başlı başına çarpıcı bir duruma işaret ediyor. Seçimlere kadar ateşkesin uzaması, Taksim’de yaşanan olaya Kürt hareketinin farklı kesimlerinden sert tepkiler gelmesi durumun bu sefer Kürt tarafı açısından da çok ciddi olarak algılandığının bir ispatı olarak gözüküyor. Baydemir’in ve Demirtaş’ın yaptığı açıklamalar “şiddet dışı” arayışların önümüzdeki dönemde güçleneceğine dair işaretler olarak okunabilir. Bu analiz önümüzdeki dönemde AKP’nin aslında görece rahat ve özgüvenli kalacağı algısını güçlendiriyor. CHP ve MHP’de yaşanan iç sıkıntılar AKP’nin burjuva siyaseti tarafından çok da sıkıştırılamayacağının bir göstergesi.

Bu rahatlığın nasıl sonuçları olacak? AKP bir zafer sarhoşluğu yaşayarak uzunca bir süredir yanında taşıdığı ama gündeme getirmediği dosyalardan hangisini gündeme getirecek?

AKP NE YAPACAK? Türban meselesinin bir anda ortalığı sarması, 8 yıllık zorunlu eğitimin üzerinde oynanması ve imam hatip ortaokullarının önünün açılması, “kamusal alan da neymiş?” denerek çerçevenin genişletilmeye çalışılması, “diyanetten görüş alalım” denerek “ulema”

meselesinin yeniden gündemleştirilmesi, şimdiden hayata geçirilemese de seçimlerden sonra “İslami açılımların” gündemleşeceğinin işaretidir. Bir diğer yandan ise ulaşım zamları başta olmak üzere neoliberal saldırının yeni dalgaları bizleri beklemektedir. Özellikle belediyelerin elindeki işletmelerin özelleştirilmesi, aile hekimliği uygulaması ile kamusal sağlığın tasfiyesinde bir adım daha ilerlenmesi, personel reformu hazırlıkları ile kamuda iş güvenceli çalışma imkânlarının gittikçe daraltılması, HES inşaatlarının hızlandırılması ve SİT alanı ilan etme yetkisinin doğrudan Bakanlığa verilmesi girişimleri benzeri hayatlarımızı yağmalama girişimleri de yukarıda anılan özgüvenin

bir işareti olarak hızlıca ortaya dökülüverdi.

M. Sinan

BİZ NE YAPMALIYIZ? Referandumdan sonra kendisi de ciddi bir kamplaşma ile karşı karşıya kalan sol böylesi bir ortamda kendisini nasıl yeniden üretebilir? 2000’li yıllarla birlikte özellikle AB tartışmaları sürecinde sol ilk ciddi ideolojik meydan okuması ile karşı karşıya kaldı. O döneme kadar hiç de alışık olunmayan bir şey oldu, solun içinden

belli bir kesim – başta ÖDP- AB üyeliğini ileri bir adım olarak görerek “havet” tutumu aldı. Bu aslında resmen AB üyeliğini kimi reel politik gerekçelerle destekleme yönünde alınmış bir tutumdu. Bu düşüncenin önemi bunun 10 sene öncesinde gerçekten önemli bir ezber bozma olması, ideolojik anlamda çözülüşün başlangıcını oluşturmasıdır. Solun kendisi siyasetsizlikten, çaresizlikten, özgüvensizlikten açık bir uluslar arası sermaye projesine destek olmaktaydı. Bu durum reformizmi revizyonizmi aşan, doğrudan bir egemen bloğa eklemlenmenin önünü açabilecek bir tutum oluşturmaktaydı. Solun özellikle 10 yıl içerisinde örgütsel tasfiyeden ideolojik tasfiyeye sıçramasının yolları AB taşlarıyla ve büyük oranda ÖDP tarafından açılmıştı.

Bir diğer yandan ise ulaşım zamları başta olmak üzere neo-liberal saldırının yeni dalgaları bizleri beklemektedir. Özellikle belediyelerin elindeki işletmelerin özelleştirilmesi, aile hekimliği uygulaması ile kamusal sağlığın tasfiyesinde bir adım daha ilerlenmesi, personel reformu hazırlıkları ile kamuda iş güvenceli çalışma imkânlarının gittikçe daraltılması, HES inşaatlarının hızlandırılması ve SİT alanı ilan etme yetkisinin doğrudan Bakanlığa verilmesi girişimleri benzeri hayatlarımızı yağmalama girişimleri de yukarıda anılan özgüvenin bir işareti olarak hızlıca ortaya dökülüverdi.

3


Sosyalist Dayanışma / Kasım 2010

Solun kitlelere kendi adına önereceği bir şeyi olmayınca egemen sınıfların bir projesine destek verme zaafı o günlerden bugüne hızla artarak referandumda doruk noktasına ulaştı. Görünen o ki dönemin önde gelen pek çok öznesi için önemli eşikler aşılmıştır. Bir taraf AKP hayranlığını ayran budalalığına sıçratmış, öbür tarafta “Yaşasın Cumhuriyet” nidaları ile ortalığa atılmıştır. AKP’nin uluslar arası sermayeye oldukça derin bir entegrasyon içerisinde bir finans kapital öbeğinin siyasi temsilcisi olduğu unutulmamalı. Böyle bir öznenin toplumu İslamileştirme projesinin ne kadar derinleşeceğini göreceğiz. Bu noktada kapitalist rasyonalitenin dışına çıkacak bir radikalizm beklemek gerçekçi değildir. Öte yandan doğrudan bu İslamileşme meselesi üzerinden yürütülecek bir muhalefetin kısa vadede destek görebileceği düşünülse bile böylesi bir tutumun orta vadede bir sınıf hareketi inşası mümkün olamaz. Tam tersine Türkiye toplumunun kültü-

rel fay hatlarında siyaset yapma gayretleri korkarız ki solun bir kısmının daha sol olma vasıflarını büyük oranda yitirmesine yol açabilme riski taşımaktadır. Dolayısıyla TKP eliyle böylesi bir zemine çekiştirilen HAYIRcı blok ciddi bir risk ile karşı karşıyadır diye düşünüyoruz.

YA 3.CEPHE YA ÖRGÜTSEL-POLİTİKİDEOLOJİK TASFİYE Bizce AKP’ye karşı toplumsal muhalefetin geliştirilebilmesi-

4

nin esas yolu Türkiye’nin kültürel meselelerine özgürlükçü bir çerçevede yaklaşan, ama esas mücadele temalarını neo-liberal saldırı paketine karşı geliştiren bir 3. Cephe yaratma politikasından geçmektedir. Ancak böylesi bir hat, bu fırtınalı ve zor günlerin sol açısından kazanımla karşılanabilmesinin imkânlarını içermektedir. Egemen sınıf siyasetine meyletme kısa vadede kof bir kitleselleşme ya da aşırı bir medyatikleşme gibi olanaklar sunmaktadır fakat sola geleceğini kaybettirecek sonuçlar da yaratabilir. Böylesi bir 3.cephenin yaratılabilmesi ve AKP’ye karşı dövüştürülebilmesi ne kadar mümkündür? Tüm zorluklarına rağmen böylesi bir olanak mevcuttur. Referandumdaki boykot cephesi bu umudun somutlanabilmesinin önemli imkânlarını sunuyor. Yapılması gereken somut meseleler üzerinden- örneğin en yakın vadede ulaşım zamları- eylem birliklerinde ısrarcı olmaktır, ortak bir fikriyatın güçlenmesi için iki-

li temasların ve ortak mesailerin yoğunlaştırılmasıdır. Yoksulluk, adaletsizlik ve sömürü bitmediği sürece devrim ve sosyalizm mücadelesi de bitmeyecektir. Fakat bu mücadele bugün bizden daha somut adımlar bekliyor. Sol, çok uzun zamandır çok soyut konuşmaktan, hedeflerini gerçek hayat içinde inşa edememekten büyük zarar gördü. Önümüzdeki günler 3. Cephe siyasetinin kendisine politik ortamda yeni bir mecra yaratmak zorunda olacağı günlere gebedir.

Dayanışma Evleri “Zamlara Hayır” Dedi İstanbul’da toplu taşımaya yapılan zamlar Dayanışma Evleri tarafından protesto edildi. 9 Kasım günü saat 18.00’da Mecidiyeköy metrobüs durağında bir araya gelen Dayanışma Evleri üyeleri belediyenin zam yağmuruna “yeter artık” dedi. Halkın alkışlarla, sloganlara katılarak ve turnikelerden atlayarak destek verdiği eylem çok sayıda sivil ve resmi polisin ve özel güvenlikçilerin saldırısına rağmen hedeflendiği biçimde gerçekleştirildi. “Tüccar zihniyetli belediyeciliğe hayır / Metrobüs zamları geri alınsın” pankartı açan Dayanışma Evleri üyeleri sık sık “Topbaş zamını al başına çal”, “İnsanca Yaşamak İstiyoruz”, “Metrobüs halkındır, bu bir soygundur”, “Zam zulüm işkence, işte AKP” sloganları attılar. Ardından basın açıklamasını okuyan Dayanışma Evleri genel başkanı Oktay Aslan şunları söyledi: “Vatandaşı soyulacak tavuk gibi gören bir belediye istemiyoruz. Halkın parası ile yapılıyor ne yapılıyorsa. Zaten dünyanın hiç bir yerinde olmadığı kadar çok işçilerin, yoksulların vergi ödediği bir ülkede yaşıyoruz. Ödediğimiz vergilerle maliyetleri karşılanan bir ulaşım sistemini kullanmak için neden bu kadar çok para ödemek zorundayız? Her şey paralı olacaksa neden ne alırsak alalım bizden vergi adı altında para kesiliyor? Suya zam, elektriğe zam, ulaşıma zam, hastaneye zam, okula zam, zam, zam, zam…. Bu ülkeyi yönetenler hepimize cinnet mi geçirtmek istiyorlar? Sabahtan akşama saatlerce iş güvencesiz çalışan biz, ödediği vergilerle devleti ayakta tutan biz, ağzını açsa işsizlikle, kapı önüne konmakla tehdit edilen biz, didinse çalışsa da ay sonunu açık vermeden getiremeyen biz? Yeter, artık, yeter! ...Zamları kabul etmeyeceğiz. Sefaleti kabul etmeyeceğiz. Biz sessiz kaldıkça sırtımıza binen yük artıyor. İnsanca bir yaşam istiyorsak, her şeyi alınacak, satılacak mal gören bu tüccar kafalı zihniyete karşı kar odaklı değil, insan odaklı bir anlayışı geçerli kılmak için mücadele etmeliyiz. Çocuklarımıza bırakacağımız en güzel miras insanca yaşanacak bir ülkedir. Gelin kimsenin aç uyumadığı, işsizlik kâbusu görmediği, toplu ulaşım, sağlık ve eğitim gibi temel kamusal hizmetlerin ücretsiz olduğu bir ülke için güçlerimizi birleştirelim, dayanışmayı büyütelim!” Basın açıklamasından sonra eyleme destek veren bir kadın turnikelerden ücretsiz geçmek isteyince güvenlikçilerin saldırısına uğradı. Bunun üzerine turnikelere yönelen Dayanışma Evleri üyeleri halka turnikelerden ücretiz geçme çağrısı yaptı. Özel güvenlikçiler kitleyi engelleyemeyince devreye polisler girdi. Polis ve eylemciler arasında yaşanan arbede esnasında sık sık “Zamlara Hayır” sloganları atıldı. Eylemcilerin kararlılığı ve halkın desteği sonucunda Dayanışma Evleri üyeleri ve çok sayıda kişi turnikelerden atlayarak geçti. Eylem onlarca insanın metrobüse ücretsiz binmesiyle sona erdi.


Kasım 2010 / Sosyalist Dayanışma

SEÇİME DOĞRU

T

ürkiye seçime hazırlanıyor. Siyaset sahnesine İslami cepheden yeni bir parti daha girdi. Erbakan Saadet Partisinin başına geçti. Önemli olan, referandum sonuçlarından sonra CHP içindeki dalgalanmadır. Kendisini seçimlere hazırlarken en çok sorun yaşayacak parti CHP’dir. Öte yandan, İmralı ile pazarlıkların yeniden yoğunlaşması ve ateşkesin uzatılmasıyla AKP seçimlere kadar bazı siyasal

riskleri üstlenmeye mi hazırlanıyor? Yoksa bildik oyalama taktikleri devam mı edecek? Seçim süreci bu önemli sorunun cevabını verecek. Seçim sürecinde ve seçim sonrasında politika sahnesini başlıca üç alandaki gelişmeler önemli bir şekilde etkileyecektir. Bunlardan ilki, dünyada etkileri hala süren ve hatta yeni bir dalgayla etkisinin daha da artma olasılığı olan krizdir. Kriz ve yoksulluk, önümüzdeki süreci etkileyecektir. Ancak bunun şiddeti konusunda bugünden bir şey söylemek zordur. AKP, “borçların yeniden yapılandırılması” gibi tedbirlerle seçim yatırımına girişmiştir. Bu dokuz ayı AKP, dışarıdan bir dalga gelmeden atlatırsa seçim sırasında eli güçlü olacaktır. İkinci sorun, genel olarak ABD ile ilişkilerdeki gerilimdir. Füze kalkanı, İran’a ambargonun uygulanması, İsrail’le ilişkiler büyük sorunlara gebe olsa da, bütün bunlar Washington’un AKP iktidarına yaklaşımı ile bağlantılıdır. Olağanüstü gelişmeler olmazsa,

seçim sürecinde ABD, AKP üzerinde baskısını arttırsa da, bunu siyasal dengelerde bir kırılma noktasına kadar yükseltmeye niyetli görünmüyor. “Dere geçilirken at değiştirilmez.” ABD Türkiye ilişkileri seçime kadar sakin geçerse, seçim sonrası çok sorunlu bir sürece girecektir. Üçüncü sorun, en önemlisidir: Kürt sorunu seçim sürecinde en güncel ve zorlu gündem maddesi

olarak sürekli yerini koruyacaktır. Pazarlıkların devam ediyor olması, ateşkesin seçime kadar uzatılması AKP’nin önüne hem imkân hem de riskler çıkartıyor. Kürt Özgürlük Hareketi seçimlere kadar iktidardan bazı somut adımlar talep ediyor. Bunların içinde herhalde en önemlisi seçim barajının indirilmesidir. AKP’nin bu konuda adım atmaya razı olması onun için önemli riskler yaratabilir. Ancak seçimlere kadar sadece oyalamalarla zaman doldurması da olasılık dâhilindedir. Her iki tercihin de kendine göre riskleri vardır. İktidar seçim sürecinde Kürt Sorunu’nda hiçbir adım atmazsa ateşkesin ömrü kısalabilir. Cumhuriyet tarihinin en önemli yeniden yapılanma süreci yaşanıyor. Düzenin egemenlik biçimi ve güç ilişkileri yeniden şekilleniyor. İlginç olan, egemen güçlerin kendi aralarındaki hesaplaşmalar dışında, bu zorlu sürecin en önemli aktörünün bugüne kadar inkâr edilen Kürt Halkı olmasıdır. Siyasal İslam’la “cumhuriyetin sahipleri” arasındaki hesaplaşmanın sonuçlanmamış

olması Kürt Hareketi’nin davranış alanını genişletiyor.

Yakup KADİR

Bu hesaplaşma hangi yollardan gidecek bunu bilmek mümkün olmasa da, deli gömleğine dönüşmüş tabular olaylarca zorlandıkça, cumhuriyete yeni bir gömlek aranıyor. Bu nedenle uzun süre birbirine bağlı iki sorun siyasetin gündeminde olacaktır: Kürt sorunu ve yeni anayasa! Bu konuda Kürt Halkı dışında taban-

dan güçlü bir talep yükselmediği ölçüde, yeniden yapılanma egemenler arasındaki hesaplaşmanın sınırları içinde kalır. Ancak seçim sürecinde düzen partileri kaçınılmaz bir şekilde cumhuriyetin tabularını zorlamada birbirlerinden geri kalmak istemeyeceklerdir. Öyle görünüyor ki, seçim sürecinde ama daha çok seçim sonrasında cumhuriyetin yeniden yapılanması mücadelesi iyice kızışacaktır. AKP artık “mazlum” konumunda değildir. Hatta seçimleri kazandığında cumhuriyeti yeniden nasıl şekillendireceğinin ana hatları bugünden bellidir. Bu seçimler iki açıdan önemlidir. AKP, Kürt sorununda en önemli sınavını yaşayacaktır. İkincisi, ikibinli yılların başından beri AKP yoksulların da “umudu” olmuştur. Seçimler bu umutta bir kırılma olup olmadığını gösterecektir. Bu kırılmanın derinliği, seçim sonrası gerilimi yükselecek olan siyasal ortama yeni bir aktörün, yoksulların da, girip girmeyeceğinin işaretlerini verecektir.

Cumhuriyet tarihinin en önemli yeniden yapılanma süreci yaşanıyor. Düzenin egemenlik biçimi ve güç ilişkileri yeniden şekilleniyor. İlginç olan, egemen güçlerin kendi aralarındaki hesaplaşmalar dışında, bu zorlu sürecin en önemli aktörünün bugüne kadar inkâr edilen Kürt Halkı olmasıdır. Siyasal İslam’la “cumhuriyetin sahipleri” arasındaki hesaplaşmanın sonuçlanmamış olması Kürt Hareketi’nin davranış alanını genişletiyor.

5


Sosyalist Dayanışma / Kasım 2010

Yeni Anayasa Tartışması ve Sol Fikret KIZILTAN

Eşitlikçi ve özgürlükçü bir anayasa için yürütülecek ortak mücadele, düzen güçlerinin, halkın özgürlük ve sosyal adalet taleplerini sömürmesine karşı panzehir olacaktır. Ezilenlerin temel taleplerini güvenceye alan bir anayasa taslağı oluşturmak, bu taslakla geniş halk kesimlerine gitmek “üçüncü cepheyi” inşa etmenin ötesinde, AKP’nin oyalama politikasını boşa düşürecek doğru bir taktik de olacaktır.

6

A

KP yeni anayasa tartışmalarını seçim sonrasına atarak rafa kaldırdıktan sonra konunun tek ısrarlı takipçisi Barış ve Demokrasi Partisi oldu. BDP bir yandan çeşitli kurumlarla yeni anayasaya dair görüşmelerini sürdürürken, diğer yandan, sosyalist örgütlere, demokratik anayasa platformu oluşturarak yeni anayasa tartışmalarına birlikte müdahale etme çağrısı yaptı. Solun şu ana kadar bu çağrıya verdiği yanıtlar referandum sürecindeki parçalanmaya benzer bir manzara sunuyor. Ekim ayının ortasında BDP’nin çağrısı ve çok sayıda sosyalist örgütün katılımıyla gerçekleşen toplantıda, BDP eşbaşkanları, yeni anayasa ile ilgili ortak bir kampanya başlatma ve AKP’nin oyalamacı politikasına karşı basınç oluşturma önerisinde bulundular. Toplantıda bu öneriyi yerinde bulup destekleyen örgütler olmakla beraber, önemli bir kesim de çeşitli gerekçelerle öneriye mesafeli bir duruş sergiledi. “Mesafeli” eğilimlerin dile getirdiği gerekçeler kabaca şöyleydi: Bir, burjuva iktidarı için sosyalistlerin bir anayasa taslağı hazırlaması doğru olmaz; iki, anayasa maddeleri halk açısından soyut kalacağından bu meseleye sol hiç girmemeli; üç, AKP’nin yapacağı

yeni anayasa neo liberalizmi pekiştirmek anlamında eskisinden de kötü olacağından bu gündemin uzağında durulmalı; dört, demokratik anayasa kampanyasının ötesinde bir sorun olarak, Kürt hareketiyle Türkiye solu arasındaki güç ve konum farkının yaratacağı sıkıntılar nedeniyle yakın işbirliklerine temkinli yaklaşılmalı. Bu son gerekçeden hareketle, Kürt hareketi ile ortak yapılan işlerin bugüne kadar ne sola ne de Kürt hareketine fayda sağladığı söylendi. “Mesafeli” eğilimlerdeki yeni anayasa sürecine dair bu kötümser yorumların tam karşısında ise aşırı iyimser olarak tanımlanabilecek liberal bir eğilim de mevcuttu. Bu eğilimin temsilcileri ise demokratik bir anayasanın yapılabilmesi açısından Türkiye tarihinin en elverişli döneminde bulunduğumuzu belirttiler. BDP’nin önerisi karşısında dile getirilen bu iki zıt yorumun referandumdaki evet-hayır kutuplaşmasına denk düştüğünü söylemek herhalde şaşırtıcı olmaz. Bizim bu yazıda asıl üzerinde duracağımız nokta, BDP’nin demokratik anayasa platformu oluşturma önerisini tartışırken dile getirilen itirazlar ya da “kaygılar”

olacak. Öncelikle alternatif bir anayasa taslağı hazırlama düşüncesi sosyalistlerin düzen karşıtı duruşu açısından bir sorun yaratmaz. Devlete ve sermayeye karşı yürütülen mücadelede güncel ve dönemsel taleplerin dile getirilmesine kimse itiraz etmediğine göre, alternatif bir anayasa taslağı hazırlamak neden sorun olsun. Demokrasi güçlerinin üzerinde ortaklaştıkları bir yöntemle hazırlayacağı bir anayasa taslağı, Kürt özgürlük hareketinin talepleriyle Türkiyeli ezilenlerin ve emekçilerin taleplerini birleştiren bir manifesto niteliğinde olacaktır. Türkiye solu, yeni anayasa tartışmasını, ezilenlerin taleplerinin birleştirileceği demokratik bir mücadele zemini yaratma fırsatı olarak değerlendirmeli. Böyle bir ortak çalışma, CHP-AKP kutuplaşmasına hapsedilmek istenen geniş halk kesimleri için üçüncü bir alternatifin yaratılması hedefine de hizmet edecektir. Eşitlikçi ve özgürlükçü bir anayasa için yürütülecek ortak mücadele, düzen güçlerinin, halkın özgürlük ve sosyal adalet taleplerini sömürmesine karşı panzehir olacaktır. Ezilenlerin temel taleplerini güvenceye alan bir anayasa taslağı oluşturmak, bu taslakla geniş halk kesimlerine gitmek “üçüncü


Kasım 2010 / Sosyalist Dayanışma

cepheyi” inşa etmenin ötesinde, AKP’nin oyalama politikasını boşa düşürecek doğru bir taktik de olacaktır. Anayasa tartışmasının halk için soyut kalacağı endişesine dair de şunlar söylenebilir. Öncelikle Kürt halkı açısından konu son derece somut ve günceldir. Türkiyeli emekçiler, Aleviler, kadınlar ve diğer ezilen halk kesimleri içinse, yeni anayasa ihtiyacı doğru bir biçimde tartıştırılırsa son derece somut ve güncel bir hal alabilir. Teknik detaylara boğulmadan halkın özgürlük, barış ve sosyal adalet talepleri üzerinden yürütülecek tartışmalar kitlelerin ilgisini ve desteğini kazanabilir. Zaten anayasa tartışması biz istemesek de medya aracılığıyla kahvelere kadar inecektir. Bu sürece solun bir ön hazırlıkla girmesi etki alanını çok daha genişletmesini sağlayabilir. Aksi takdirde meydan tamamen düzen güçlerine bırakılmış olur. AKP’nin yeni anaysa hazırlanması sürecinden asıl olarak neoliberal politikaların hukuki

zeminini güçlendirmek için yararlanmaya çalışacağı aşikârdır. Ancak AKP’nin bu tutumu karşısında 12 Eylül anayasasını savunmak durumunda kalmayacaksak alternatif bir anayasa taslağı ile tutumumuzu ortaya koymalıyız. Sosyal taleplerin yeni anayasada yer alması konusunda BDP’nin ileri tutumu, eşitlik talebini de özgürlük talebi kadar öne çıkarmamızda elimizi güçlendirecektir. Son olarak solun çeşitli gerekçelerle Kürt hareketiyle arasına mesafe koyma ve güç birliği yapmaktan çekinme tutumu üzerinde duralım. Türkiye solunun Kürt hareketiyle taktik ve stratejik ittifaklar kuran öbeğinin solda asıl ağırlığı oluşturmadığı söylenebilir. Ve bu ittifaklardan hareketle henüz “Batı cephesi”nde kaydedeğer bir toplumsal ve politik güç oluşturulamadığı da söylenebilir. Ama en az bunlar kadar doğru olan bir başka gerçek de şudur: Kürt hareketine uzak durarak Türkiyeli kitlelerle buluşma taktikleri de bugüne kadar hiçbir so-

nuç vermemiştir. Öyleyse sorunu başka yerde aramak gerekiyor. Sonuç olarak yeni bir Anayasa talebi Türkiye’nin gündemine girmiştir. Bu tartışmanın başlamış olması, Türkiyeli emekçiler ve ezilenler açısından olumsuz olarak değerlendirilemez. Sola düşen bu sürece emek ve demokrasi güçlerinin birleşik cephesini yaratarak müdahale etmektir. Yeni anayasa tartışmaları AKP ve AKP karşıtı düzen güçlerinin dışında üçüncü bir cephenin halkın umudu olması için bir fırsata çevrilebilir. Bunun başarılabilmesi ise solun bu konuda ortak tutum geliştirebilme yeteneğine bağlı olacak.

“ANADİLDE SAVUNMA HAKTIR ENGELLENEMEZ ZMANE ME RUMETA ME YE” 18 Ekim’den Başlayan KCK Davası’nda Anadilde Savunma Engelleniyor Yaklaşık bir buçuk yıldır haksız bir şekilde, düzmece iddianame ile tutuklu bulanan Kürt siyasetçilerinin davası 18 Ekim 2010 tarihinde Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başladı. İstanbul’da SODAP’ın da aralarında bulunduğu Barış ve Demokratik Çözüm Platformu KCK davasını gündemine alarak bir dizi eylem ve etkinlik gerçekleştirdi. Platform, ilk olarak dava başlamadan önce kamuoyunu mahkemeye duyarlı kılmak, böylesi zorlu bir süreçte kardeş Kürt Halkı’yla dayanışma amacıyla 16 Ekim’de İstanbul İnsan Hakları Derneği Şubesi’nde bir basın toplantısı gerçekleştirdi. Basın toplantısında, “Diyarbakır’da insanlığı yargılayanları yargıla” çağrısı yapıldı. Barış ve Demokratik Çözüm Platformu, davaya İstanbul’dan katılım sağlamak amaçlı Diyarbakır’a bir otobüs kaldırdı. Aralarında SODAP’ın da bulunduğu kurum temsilcileri davanın ilk günü Diyarbakır’da bulunarak KCK davası tutuklularına desteklerini sundular. Aynı gün İstanbul’da, platform bileşenleri “Kardeşliğe ve Barışa Vurulmuş Kelepçeleri Çözün” şiarı ile Sultanahmet Adliyesi önünde protesto eylemi gerçekleştirdi. 18 Ekim’den beridir süren KCK davasında Kürt siyasetçilerinin tahliye talebi reddediliyor. Savunmaya geçilmesinden itibaren Kürt siyasetçilerinin “anadilde savunma” yapma istekleri kabul edilmedi. Bunun üzerine Barış ve Demokratik Çözüm Platformu, 6 Kasım günü Taksim Galatasaray meydanında bir basın açıklaması yaparak Kürtçe savunmanın engellenmesini protesto etti. Kürtçe ve Türkçe olarak “Anadilde Savunma Haktır Engellenmez” pankartının açıldığı eylemde Taksim Meydanı’na yürünmek istenmesinden dolayı polislerle gerginlik yaşandı. Kürtçe basın açıklamasını okuyan BDP İstanbul İl Başkanı Mustafa Avcı polislerin bu tutumunu kınadı. Açıklamayı Türkçe okuyan SODAP temsilcisi Serpil Kemalbay açıklamada “Hükümetin ve bağlı olarak siyasi tutumuna denk düşen mahkemenin bir an önce tekçi, inkarcı, baskıcı, oyalamacı ve çözüme hizmet etmeyen anti demokratik tutumundan ve zihniyetinden vazgeçmesinin halklarımız için bir zorunluluk belirtiyor ve istiyoruz” dedi. Serpil Kemalbay açıklamanın sonunda Kürt siyasetçilerin Kürtçe savunma haklarının engellenmesine son verilmesi ve derhal serbest bırakılması taleplerini dile getirdi. Açıklamanın sonunda platform bileşenleri mahkemenin tavrını protesto etmek için sessiz oturma eylemi gerçekleştirdi. 7


Sosyalist Dayanışma / Kasım 2010

“3. Dönem Stratejisine Sarılacağız, 3. Cephe’yi Büyüteceğiz!”

DEVRİMCİ HAREKETTE İTTİFAKLAR KONUSUNA GENEL ÇERÇEVE

Salih İNCESOY

Türkiye kapitalizminin yeniden yapılanması temelinde burjuvazi içerisindeki “liberal” ve “ulusalcı” bloklar arasında yaşanan saflaşma ve çatışma, siyasi ortamın ana belirleyeni durumuna gelmiştir. Tüm toplumsal dinamikleri benzeri saflaşmalara zorlayan bu gerilim, Türkiye Devrimci Hareketi’ni de etkisi altına almıştır. Bu etki altında “liberal sol” ve “ulusalcı sol” kavramlarıyla adlandırdığımız siyasi çizgiler ortaya çıkmıştır.

8

“D

evrimci harekette ittifaklar” konusu, Türkiye Devrimci Hareketi’nin (TDH) ana gündemleri içerisinde yer alır. Bu konuda çeşitli seviyelerde gerçekleşen sayısız deneyim, devrimci hareketin tarihsel hafızasında yazılıdır. Yine bugün de ittifaklar konusu güncel bir gündem olarak tartışılmakta, adımlar atılmaktadır. İttifaklar gündemi, kuşkusuz hareketimizin de tartışma başlıkları arasındadır. Sosyalist Dayanışma Platformu’nun konuyla ilgili yaklaşımını ve duruşunu ortaya koyacak genel bir çerçeve çizeceğiz. İttifaklar, derinliğine/kapsamına göre üç seviyede gerçekleşir: 1. 2. 3.

Stratejik ittifak Dönemsel ittifak Gündelik ittifak

Stratejik ittifak, devrimci örgütlerin strateji düzeyindeki yakınlaşmaları/ortaklaşmaları sonucunda, strateji planlarındaki çakışmalar zemininde gerçekleşebilir. Adı üzerinde, devrim hedefine kadar varlığını koruyacak nitelikte stratejik derinliğe ve kapsama sahiptir. Dolayısıyla uzun vadelidir. 1999 yılında gerçekleşen strateji değişikliği öncesindeki süreçte Kürt Özgürlük

Hareketi’yle geliştirdiğimiz ittifak ilişkisi, stratejik ittifaklara bir örnektir. Dönemsel ittifak, dönem değerlendirmelerinden çıkan “dönem taktikleri”nde ya da bir başka ifadeyle “ana taktik”lerde yakınlaşma/ortaklaşma sonucunda gerçekleşebilir. Stratejik ittifak düzeyinde uzun vadeli olmasa da, tarif edilen dönemin kapsamı derinliğindedir. Dönem değişikliğiyle birlikte zeminini yitirir, yerini olası yeni dönemsel ittifaklara bırakır. 12 Eylül faşizmine karşı oluşturulan ve hareketimizin de içerisinde yer aldığı Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi (FKBDC), mantığı açısından dönemsel ittifaklara tarihten bir örnektir. Gündelik ittifak, gündelik taktiklerde yakınlaşma/ortaklaşma durumunda gerçekleşebilir. Kısa vadelidir. Söz konusu taktik plan sonlandığında, ittifakın zemini de ortadan kalkar. İşten atmalara, zamlara karşı oluşan platformlar, seçim birlikleri, NATO ve IMF/DB karşıtı birlikler vs. gündelik ittifak örnekleridir. Burada bir parantez açalım. Gündelik taktiklerin dönem taktikleriyle, dönem taktiklerinin de strateji planıyla güçlü bir bağı vardır. Yani, tümü bir bütünlük arz eder. Bu bütünlüğü yitiren, “kendisini tekrar” ve “güne teslim olma” noktasına düşer ki bu durum siyasi iflasın başlangıcıdır. Bu bütünlükten bakıldığında, devrimci örgütlerin strateji seviyesinde yakınlaşmalarının doğal sonucu ana taktiklerde yakınlaşma, ana taktiklerde yakınlaşmalarının doğal sonucu da gündelik taktiklerde yakınlaşmadır. Fakat bu sıralama tersinden okunduğunda her zaman doğru sonuç vermez. Yani, gündelik taktik-

lerde yakınlaşan, gündelik ittifak ilişkisi geliştiren örgütlerin stratejileri birbirinden uzak olabilir. Ve dolayısıyla, bu zeminde kurulan bir ittifak ilişkisinin daha fazla derinleşmesini beklememek gerekir. Parantezi kapatalım. Hareketimizin ittifaklar konusundaki duruşunu ortaya koymadan önce, TDH’nin içinde bulunduğu genel tabloya tekrar bir göz atmamız gerekecek. Bu konuda farklı dönemlerde iki ayrı tasnif yapmıştık. İlki, TDH’nin 80’li yılların sonlarına doğru gerçekleşen yeniden toparlanma dönemine denk düşer. İkincisi de Kürt Özgürlük Hareketi’nin başarılı taktik hamlelerinin yanı sıra, siyasal İslam ve ordu arasında yaşanan kapışmanın gündemi belirlediği son döneme denk düşer. Bu tasniflerin özünde bir süreklilik olduğunun altını çizerek ilkinden başlayalım.

İlk Tasnif: “Liberal Sol, Kendini Tekrar Eden Sol ve 3. Dönem Stratejisi” ’80 sonrası TDH’nin durumuyla ilgili yaptığımız değerlendirmelerde bir tasnif yapmış ve bunu da yayınlarımızda işlemiştik. Kısaca hatırlatmak gerekirse, devrim hedefini ufkundan silen ve kapitalizmi reforme etme çizgisine çekilen solu “liberal sol” olarak tarif ettik. ’80 öncesinin önemli güçleri Devrimci Yol, Kurtuluş ve TKEP’in ’80 sonrası izlediği çizgi buna örnektir. Devrimci zeminde kalma ısrarını sürdürse de kapitalizmde yaşanan değişim/dönüşümleri kavrayıp buna göre stratejik yenilenme içerisine giremeyen, dolayısıyla mücadelesini büyütmeyen stratejilerinden giderek kopma yaşayarak güne teslim


Kasım 2010 / Sosyalist Dayanışma

olan solu “kendini tekrar eden sol” olarak adlandırdık. Çayan ve Kaypakkaya’nın ortaya koyduğu stratejilerde hiçbir yenilenmeye gitmeden günümüzde de ısrar edenler buna örnektir. Hareketimiz, “devrimci zeminde bir yenilenme” iddiasıyla yürüttüğü tartışmalardan bir stratejik yenilenmeyle çıkmış, “3. Dönem Stratejisi”ni ortaya koymuştur. Yayınlarımızda bu konuyla ilgili kapsamlı olarak ifade ettiğimiz görüşlerimizi burada tekrar etmeyeceğiz.

de arasına mesafe koyarak işçi sınıfının ve tüm ezilenlerin bağımsız mücadele hattını inşa etme anlayışıyla “3. Cephe’nin Büyütülmesi” parolasını ortaya atmıştır. 3. Cephe yaklaşımının Anayasa Referandumu sürecindeki karşılığı “boykot” tavrı olmuştur. 3. Cephe anlayışımız konusunda dergimizin ilk sayısında etraflıca ortaya koyduğumuz görüşlerimizi de burada tekrar etmeyeceğiz.

hiplenen, bu parolayı yükselten örgütler vardır. Bu yönüyle, hareketimizin de içerisinde yer aldığı 2. tasnifte ifadelendirilen safta yalnız olmadığımızı söyleyebiliriz. Fakat burada bir kayıt düşmeliyiz. İkinci tasnifte ortaya koyduğumuz anlayış, 3 Cephe’yi ana taktik olarak belirleyen örgütlere hareketimizi yakınlaştırırken, ilk tasnifteki anlayışımız da söz konusu örgütlerin önemli bir kısmıyla aramızı ister istemez açmaktadır. Bu durum, kaçınılmaz

İkinci Tasnif: “Liberal Sol, Ulusalcı Sol” Türkiye kapitalizminin yeniden yapılanması temelinde burjuvazi içerisindeki “liberal” ve “ulusalcı” bloklar arasında yaşanan saflaşma ve çatışma, siyasi ortamın ana belirleyeni durumuna gelmiştir. Tüm toplumsal dinamikleri benzeri saflaşmalara zorlayan bu gerilim, Türkiye Devrimci Hareketi’ni de etkisi altına almıştır. Bu etki altında “liberal sol” ve “ulusalcı sol” kavramlarıyla adlandırdığımız siyasi çizgiler ortaya çıkmıştır. Liberal sol, AKP’den demokrasi ve özgürlükleri geliştirmesini beklemektedir. İlk tasnifimizde belirttiğimiz ’80 sonrası süreçte ortaya çıkan liberal sol, günümüzde bu argümana sarılmıştır. Güncel gelişmelerden hareketle örneklendirecek olursak, Anayasa Referandumu sürecindeki “yetmez ama evet” seçeneği, tam olarak bu anlayışa denk düşer. Bunun karşıtı olarak ulusalcı sol, “AKP gericiliğine karşı laikliği, emperyalizme karşı yurtseverliği” parolalaştırmaktadır. Salt bu zemindeki bir AKP karşıtlığı beraberinde CHP’ye yedeklenmeyi getirirken, emperyalizm karşıtlığı da, özellikle şovenizmin tırmandırıldığı süreçlerde Kürt Özgürlük Hareketi’nin kimi taktik hamlelerini “emperyalizmin bir oyunu” olarak görme kertesinde sosyal-şoven bir karaktere bürünmektedir. Anayasa Referandumu sürecindeki “hayır”cı örgütlerin önemli bir kısmı da bu anlayışa denk düşer. Hareketimiz, her iki çizgiyle

Sonuç Olarak: Türkiye Devrimci Hareketi’nin içinde bulunduğu durumu ortaya koyan her iki tasniften hareketle, SODAP’ın bugün geliştireceği ittifak ilişkisi, yazımızın başında belirttiğimiz ittifak seçeneklerinden hangisine denk düşecektir? İlk tasnifte ifade edilen tabloda köklü bir değişim söz konusu değildir. Stratejik yenilenmeyi ve bunun gereklerini yerine getirmeyi başaramayan TDH, kendini tekrara devam etmekte, onca canhıraş çabaya karşın kendini tekrar eden pratikler de hareketi bir politik ağırlık merkezi haline getirememektedir. Bu anlamda SODAP’ın “3. Dönem Stratejisi”ne yakın duran bir örgüt yoktur. Dolayısıyla “hareketimiz açısından stratejik ittifak konusunun bugün için karşılığı boştur.” Hareketimizin dönem değerlendirmelerinden çıkarttığı ana taktik, “3. Cephe’nin Büyütülmesi”dir. 3. Cephe yaklaşımını SODAP dışında da sa-

olarak kurulacak ittifak ilişkilerinin derinliğini belirler. Buradan hareketle dönemsel ittifaklar konusuyla ilgili olarak şunu söyleyebiliriz: “Hareketimiz açısından dönemsel ittifak seviyesinde olmasa da buna yakın seviyede ittifak ilişkileri geliştirmenin sınırlı bir zemini vardır.” Geriye gündelik ittifaklar konusu kalır ki, hareketimizin bugün esas olarak geliştirdiği ittifak ilişkisi bu seviyededir. Gündelik ittifak seçenekleri gelişen politik süreçlere ve ortaya koyduğumuz tasniflere göre değişkenlik göstermektedir. Örneğin IMF karşıtı geliştirilen taktikte yan yana gelinen örgütlerle, Kürt sorunundan hareketle geliştirilen bir taktikte çok uzak kalınabilmektedir. Dizilişlerin bu değişkenliğine karşın gündelik taktiklerde yakalanacak başarılı sonuçlar, özellikle yakın tarihimizdeki başarısız örneklerden dolayı ittifak konusunda oluşan olumsuz havanın ve güvensizliğin ortadan kalkmasını sağlama anlamında hareketimiz açısından önemlidir.

Dizilişlerin bu değişkenliğine karşın gündelik taktiklerde yakalanacak başarılı sonuçlar, özellikle yakın tarihimizdeki başarısız örneklerden dolayı ittifak konusunda oluşan olumsuz havanın ve güvensizliğin ortadan kalkmasını sağlama anlamında hareketimiz açısından önemlidir.

9


Sosyalist Dayanışma / Kasım 2010

Cumhuriyet ‘Sahip’siz Kalabilir Mehmet YILMAZER

CHP’deki parçalanma, bu anaforun cumhuriyetin “kurucu” partisini bile güçlü bir şekilde etkisi altına aldığını göstermesi açısından önemlidir. Sorun ne sadece “koltuk kavgasıdır”, ne de CHP’nin ünlü “hizip savaşlarından” birisidir. Kılıçdaroğlu’nun çok ılımlı yenilenme “rüzgarına” bile CHP’nin fosilleşmiş yapısı tepki gösterdi.

CHP

Kürt sorununda yaşanıyor.

’de yaklaşan kriz bütün tahminleri aşan bir şekilde patladı. Son günlerdeki gelişmelere bakıldığında güçlü bir siyasal anaforun işlemekte olduğu görülebilir. Saadet Partisi bölündü, MHP bölünmemek ve daha fazla erimemek için büyük çabalar harcıyor. Siyasi güçler tablosunda bir ayrıntı gibi gözükebilir, ancak anaforun yönünü göstermesi açısından önemlidir. Ömer Laçiner ve Birikim dergisi, geleneksel sol ile bağlarını kopardığını ilan etti ve “otantik Türkiye burjuvazisi”ne olmadık misyonlar biçerek siyasal islama el sallamaya başladı. Son olarak CHP, aynı anaforun etkisi ile çok güçlü şekilde savruldu ve parçalandı. Neoliberalizm destekli siyasal islamın ikibinli yılların başından beri siyaset sahnesinde yarattığı “değişim” dalgası güçlenerek devam ediyor ve diğer siyasal aktörleri de etkiliyor. Saadet Partisinden Halkın Sesi Partisinin doğuşu aslında “Milli Görüş”ten bir kopuştu. Erbakan, “sürüden ayrılanı kurt kapar” dese de, bugünün Türkiye’sinde artık başka “sürülerin” düzülmekte olduğunu acı acı görüyor. MHP, referandum sonuçlarından büyük yara aldığını fark ederek, “tasfiye” girişimlerine

Uzun yılların birikiminden sonra son on yılda yaşananlar, 12 Eylül Anayasasına ve cumhuriyetin tabulaşmış kalıplarına sığmıyor. Düzenin siyasal güçleri bu gelişmeleri bugüne kadar sadece kendi duruş noktasında okudu ve kimisi destekledi, kimisi dirençler geliştirdi. Ancak artık, dirençlerin kırılma noktasına yaklaşılıyor. Bundan sonrası ülkede ve dünyadaki güç dengelerine göre şekillenecektir. Aslında esas çok sancılı süreç yeni başlıyor. karşı kendini korumaya çalışıyor. Kılıçdaroğlu’nun, “laikliğe fazla takılmışık, esas sosyal devlet elden gidiyor” biçiminde, eski parti ideolojisini çok ılımlı eleştirilerine bile CHP’nin taşlaşmış yapısı izin vermedi. Cumhuriyetin “kurucu” partisi patladı. Önder Sav, aslanlar gibi cumhuriyeti savunan açıklamalar yaptı. Kılıçdaroğlu, “yeni CHP” diyor, bu fosilleşmiş yapının kendisini ne ölçüde yenileme yeteneğine sahip olduğunu göreceğiz. Siyasal islamın öncülüğünde cumhuriyet yeniden yapılanıyor. Bu yeniden yapılanmanın nerelere kadar gidebileceğini bugünden kestirmek zordur. Bugüne kadar yaşananlarda değişimin başlıca iki yönde geliştiği biliniyor. Birisi, ordu siyaset ilişkisinde; diğeri

CHP’deki parçalanma, bu anaforun cumhuriyetin “kurucu” partisini bile güçlü bir şekilde etkisi altına aldığını göstermesi açısından önemlidir. Sorun ne sadece “koltuk kavgasıdır”, ne de CHP’nin ünlü “hizip savaşlarından” birisidir. Kılıçdaroğlu’nun çok ılımlı yenilenme “rüzgarına” bile CHP’nin fosilleşmiş yapısı tepki gösterdi. Bundan sonra neler yaşanacağı konusunda fal açmaya gerek yoktur. Cumhuriyetin kalıplarının artık bir deli gömleğine dönüştüğünü fark edenler bir değişim sancısını göze almak zorundadır. Gömleğin içinde durmakta inat edenler ise bir hastane köşesinde umutsuz vaka olarak kalmaya mahkûmdur. Gelişmeler hiç şüphesiz AKP’nin elini güçlendirecektir. Ancak bu, cumhuriyetin yeniden yapılanmasına karar verecek tek güç olarak kaldığı anlamına gelmez. Değişim sürecinin ateşi yükseliyor. Bu sıcaklık yeni siyasal dengelerin de yolunu döşeyecektir. Bu dönem aynı zamanda, sosyalist hareket için de önemli fırsatlar yaratabilir. Ne eski kalıplarının içinde katılaşan “geleneksel sol”, ne siyasal islamda misyon gören liberal sol’un kendini geleceğe taşıma şansı yoktur.

10


Kasım 2010 / Sosyalist Dayanışma

“Devletin Aleviliğini Kurumlarımıza Sokmayacağız!”

H

ükümetin “Alevi açılımı” belirsizliğini sürdürürken, Aleviler, taleplerini gittikçe daha gür ve açık bir şekilde dillendirmeye başladılar. 12 Eylül darbesinin getirdiği zorunlu din derslerinin kaldırılması bunların başında geliyor. Konuyu, Alevi Bektaşi Federasyonu’nun kurucularından Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği başkanı Ali Kenanoğlu ile görüştük. Kenanoğlu zorunlu din dersine karşı dava açıp kazanan ilk Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. Aynı zamanda “dede” çocuğu olan Kenanoğlu, geleneksel Alevi öğretisinin rahle-i tedrisinden de geçmiş birisi. Zorunlu din dersini konuşurken söz ister istemez Alevi hareketinin sorunlarına geldi. Kenanoğlu sorularımızı açıklıkla yanıtladı: Sosyalist Dayanışma: Zorunlu din dersine karşı dava açıp kazanan ilk kişisiniz. Bize dava sürecini ve sonuçlarını özetler misiniz? Öncelikle ben Alevi öğretisi içersinde büyüdüm. Ortaokula başladığımda zorunlu din dersi yoktu, seçmeliydi. Dilekçe vererek o derse girmemiştim. Fakat 1982 anayasasıyla zorunlu hale getirilince - ki o zaman lise 2. sınıfa geçmiştim - zorunlu olarak bu dersi almaya başladım. Tabi bu dersin hayatıma olumsuz anlamda etki ettiğini de gördüm. İç dünyama, en azından o güne kadar almış olduğum öğretiye karşıt bir ders olduğunu ve bunun benim iç dünyamda bir sıkıntı, bir kaygı, kuşku ve ikilem yarattığını kendim bizzat yaşayarak şahit oldum. Daha sonra, oğlum ilkokul 4. sınıfa geldiğinde aynı şeylere maruz kalmaması için dilekçe verdim valiliğe. Sonra İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nden benim çocuğumun bu dersten muaf tutulmasını talep ettim. Tabi, talebime herhangi bir cevap verilmedi. Ben de idari mahkemeye dava

Peki, sizin davanızı örnek alıp dava açan oldu mu daha sonra? Tabi, ben o davayı kazanana kadar dava açan kişi sayısı üçtü. Bir anda 20 kişiye çıktı o yıl. Şu anda da devam ediyor, kaça ulaştı tam olarak bilmiyorum. Tabi bizden bağımsız olarak dava açıp kazananlar da var.

açtım. Yürütmeyi durdurma talebimiz vardı kabul edildi ve çocuğu din dersinden çıkardık. Ondan sonra valilik Danıştay’a itiraz etti. Yani yerel mahkeme idari mahkemenin vermiş olduğu kararının yanlışlığı konusunda Danıştay’a itiraz etti. Danıştay’da davayı kesin olarak kazandım. Ve o günden bu yana, çocuğum 4.sınıftan sadece 3 ay din dersi aldı ve sonra hiçbir şekilde din dersi almadı. Ama şöyle sıkıntılar yaşadık çocuk açısından. Din dersini almadığı için ders zamanı kapıda duruyordu. Alternatif bir ders olmadığı için tek başına kapıda bekleyince hem hedef oluyordu hem de tecrit yaşıyordu. Gelen geçen niye derse girmiyorsun diye sorduğunda çocuk Alevi olduğu için derse girmediğini söylemekten bıkmış. “Yaramazlık yaptım öğretmen attı” demeye başlamış. Okula gittim, müdürle ve din dersi hocasıyla görüştüm. Bu çocuk dışarıda kalmasın, dersi almasın ama sınıfa otursun, kitap okusun ya da başka ders çalışsın dedim. Böylelikle ne oldu, çocuk fiilen din dersi almaya başladı. Kazanmış olduğum davanın pratikte bir karşılığı olmadı. Dava basın tarafından çok ilgi gördü ilk olduğu için. Tabi o süreçte bir sürü tehdit de aldım. Bunun üzerine biz tabi gerekli şikâyetlerimizi yaptık. İlk üç ay polis korumasına alındı ev.

Bu karardan sonra din derslerinin seçmeli hale getirilmesi gerekmez mi? Tabi, Danıştay tarafından kesinleşmiş bir karar söz konusu. Daha da önemlisi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Hasan Zengin arkadaşımızın kazandığı bir dava da var. Gerek Danıştay kararları, gerekse AHİM kararları geneli bağlar, kişiye özel değildir. Her ikisi de idari düzenlemeyle ilgili kararlardır. Dolayısıyla bu kararlar neticesinde Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin yasalarda gerekli değişiklikleri yapması gerekiyor. Ama bu adımı henüz atmış değiller. Şimdi dava açan kazanıyor ama bu bir işkence, bir sürü para, bir sürü zaman gidiyor. Normalde şu anda dilekçeyi verenin bundan muaf olması gerekir. Bu kararlar sonucunda din dersinin otomatikman seçmeli olması gerekirdi. Ama maalesef hükümet bunu görmemezlikten geliyor, kendine Müslüman dediğimiz şekilde, kendine demokrat. Konu türban olduğunda demokrasi, insan hakları sözlerini elden bırakmıyor ki biz ona da karşı değiliz, insanların giyim kuşamlarına muhalefetimiz yok. Ama inanç özgürlüğü sadece kendileriyle ilgili bir konu değildir. Kazanılmış davayı görmezden geliyorlar. Bu yetmezmiş gibi, bugünkü haberlere göre Milli Eğitim şurasında zorunlu din dersinin muhafaza edilmesi ve bunun haricinde bir seçmeli din dersinin daha konulması kararlaştırılıyor.

Ali Kenanoğlu Röportaj­­–I

Şimdi dava açan kazanıyor ama, bu bir işkence, bir sürü para, bir sürü zaman gidiyor. Normalde şu anda dilekçeyi verenin bundan muaf olması gerekir. Bu kararlar sonucunda din dersinin otomatikman seçmeli olması gerekirdi.

11


Sosyalist Dayanışma / Kasım 2010

Alevi örgütlenmesinin yükselmesiyle birlikte artık Alevilik engellenemez hale gelmeye başladı, Kürt meselesi gibi. Dolayısıyla devlet şuna karar verdi; bu Alevilik susturularak, yok sayılarak durdurulamıyor. Ee ne yapmak lazım? Yapılmak istenen şu; nasıl Sünnilik kontrol altına alınmışsa Alevilik de kontrol altına alınmalı.

Türbana değinmişken, üniversitelerdeki başörtüsü tartışmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Tabi bu bizim tartışma alanımız değil açıkçası. Biz Alevilerin eşit yurttaşlık hakkı için mücadele yürüten bir kurumuz. Türkiye’deki Sünnilerin sorunları üzerine kafa yoran, onların mücadelesini veren yeteri kadar kurum var. Dolayısıyla onların savunuculuğuna soyunacak halimiz yok. Ama Türkiye’deki bütün gelişmeler bizi de ilgilendiriyor, buna da kayıtsız kalamıyoruz. Biz dernek olarak bütün kurumlarımızda türban konusunu tartışmadık. Ama bireysel olarak benim şahsi görüşüm inanç özgürlüğü noktasında bir sınırlandırmanın doğru olmadığıdır. Üniversitede türbanla okumak istiyorsa okusun, bir engel teşkil ettiğini düşünmüyorum. Poşu taktığı ya da Che tişörtü giydiği için alınmıyorsa okula, bu da özgürlüklere müdahaledir. O da onun inancıdır, kimseyi bağlamaz. “Alevi açılımı” da diğer açılımlar gibi belirsizliğini sürdürüyor. Hükümetin Alevi çalıştaylarında yer aldınız mı? Gerçekten bir açılım var mı? Ben ilk çalıştaya davet edildim ve katıldım. Biz öncelikli olarak Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin - bu hükümet hangi parti olursa olsun bizi ilgilendirmez – “böyle bir sorun var ve ilgilenmek istiyoruz” demesi bizim için önemlidir. Önemsediğimiz için de davet edildiğimiz ilk çalıştaya kurumumuzu temsilen katıldım. Birinci toplantıda 35 tane Alevi temsilcisi vardı. Alevilerin çok farklı kesimlerinden, kamuoyu karşısında birbirleriyle hiç anlaşamayan, hatta küs olan, birbiri-

12

ne selam vermeyen insanlar vardı. İnanç önderleri, dedelerimiz, dernek başkanları vardı. Buna rağmen hükümetin hiç beklemediği şekilde bu 35 kişi aramızda anlaştık ve üzerinde ortaklaştığımız 5 maddeyi sunduk hükümete. “Bunlar bizim sorunlarımız, çözün” dedik. Bakan şaşırdı, bunun böyle olacağını beklemiyordu. Neydi bu talepler: Bir, cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi; iki, din derslerinin zorunlu halden çıkartılması; üç, Alevi köylerine zorla cami yapma politikasından vazgeçilmesi; dört, Alevi dergâhlarının Alevilere teslim edilmesi ve beş, Madımak otelinin müze olması. Diyanet ve dedelere maaş konusunda aramızda anlaşamadık. “Anlaştığımız maddeleri yerine getirin, anlaşamadığımız maddeleri de konuşuruz” dedik. Hep şöyle deniyor, “bu Aleviler kendi aralarında anlaşamıyor, farklı kurumları var, biri bir şey diyor, diğeri başka bir şey”. Bu iddiaların hepsini çürüttük aslında. Bu konuda adım atmak yerine çalıştaylara devam ettiler, fakat henüz hiç birinden bir sonuç çıkmadı. Aslında bu çalıştaylar şunun için yapılıyor; bunlar hükümet projesi falan değil, bir devlet projesi. Türkiye Cumhuriyeti “herkes Türk’tür, herkes Müslüman’dır” anlayışı ile kuruldu. Bunun dışında olanlar da bu hizaya çekilmelidir. Dolaysıyla bu çerçevenin dışındakiler bu ülkede sıkıntı yaşadılar. Solcusu da, Kürdü de, Alevisi de, Çerkezi de, Lazı da asimilasyona tabi oldu, tehcire tabi oldu, katliama tabi oldu. Bunun boyutları topluma göre değişti. Fakat öyle bir noktaya gelindi ki, Alevi örgütlenmesinin yükselmesiyle birlikte artık Alevilik engellenemez hale gelmeye

başladı, Kürt meselesi gibi. Dolayısıyla devlet şuna karar verdi; bu Alevilik susturularak, yok sayılarak durdurulamıyor. Ee ne yapmak lazım? Yapılmak istenen şu; nasıl Sünnilik kontrol altına alınmışsa Alevilik de kontrol altına alınmalı. Bu çalıştayların yapılış nedeni budur. Şu an tasarlanan ve tasavvur edilen, bir devlet Aleviliği oluşturmaktır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Alevilik konusunda bir görüşü vardır, bu görüş şudur. Alevilik İslam’ın içersinde bir alt yorumdur, bir mezhep değildir. Yani Nurculuk gibi, Nakşibendilik gibi bir yorumdur. Dolayısıyla Alevilerin ibadethanesi camidir, cem evleri onların tarikat hanesidir, zikir hanesidir. Diyanet İşleri Başkanlığı konusunda Alevi örgütleri ne diyor? Biz Diyanet içinde var olmaya itiraz ediyoruz. Bu konudaki en ılımlı olanlarımız bile Aleviler için ayrı bir diyanet açılsın diyorlar. Fakat biz ona da karşıyız. Şimdi bu süreç neticesinde hükümet ve devlet başarılı olursa Aleviler için çok ciddi bir kayıp olacak. Çünkü Aleviliğin içi boşaltılacak. Yeni nesile resmi Alevilik okutulacak. Bu da bana göre Aleviliğin Alevilikten çıkması anlamına geliyor. Çünkü Aleviliğin kendine özgü bir yapısı, kendi öğretisi var. Bir Alevi önderi olan Dede ya da Ana hiçbir zaman devlet memuru olmaz, para karşılığında bu işi yapmaz. Buradan bakınca keşke bu çalıştaylar hiç olmasaydı diyorum. Alevilik gizli saklı ibadetlerini yine yapsaydı. Bu şekliyle Alevilik yok ediliyor. Bu bizim açımızdan daha büyük sıkıntı. AKP hükümeti bu işleri yaparken bir taraftan da kendi yandaş kurumlarını oluşturmaya başladı. Kendi anlayışına uygun Alevi federasyonları kurmaya kalkıştı. Daha sonra mevcut kurumları kendi yanına çekmeye çalıştı ki gidenler de oldu. Şimdi AKP’den menfaat bekleyen kurumlar var. Bütün bu sıkıntılar içersinde yürüyoruz. Gördüğüm gidişat iç açısı gidişat değil. Ama bir taraftan da demokratik Alevi kurumlarımız var, halkımızı bu konuda aydınlatmaya, tabanımızı bilinçlendirmeye çalışıyoruz.


Kasım 2010 / Sosyalist Dayanışma

Şu an Türkiye genelindeki en büyük örgütlenme demokratik Alevi örgütlemesi dediğimiz Alevi Bektaşi federasyonudur. Sonuç itibariyle biz şunu söylüyoruz, devletin Aleviliğini kurumlarımıza sokmayacağız, direneceğiz bu konuda. Devletin din görevlisini, adı dede de olsa fark etmez, cemevlerimize sokmayacağız. Bunları soktuğumuz zaman Aleviliğin işi bitmiş demektir. Pes etmiş falan değiliz, etmeyeceğiz de. Netice itibariyle bu çalıştaylar sürecinde de kamuoyunu bilgilendirdik, mitingler yaptık. Kamuoyu şu an bizimle birlikte.

Devlet dine nasıl yaklaşmalı? Bir kere din, sivil bir olgudur. Türkiye’de her şeyi özelleştiriyorlar, örneğin bütün kurumlar özelleşiyor, ama dini özelleştirmiyorlar. Türkiye’nin özelleştirilmesi gereken en büyük kurumu Diyanet İşleri Başkanlığı, 100 bin memur var, 99 bin camisi var, bir sürü de yan kuruluşları var. Önce Diyanet’in “özelleştirilmesi” daha doğrusu kapatılması gerekiyor. Devletin dini düzenleyici olmaktan çıkması gerekir. Dini sivil hayata teslim etmek gerekir. Ancak, devlet vatandaşına güvenmiyor. Sadece Alevi vatandaşına değil Sünni vatandaşına da güvenmiyor. Bunu için zaten Diyanet’i kurmuş ve Sünniliği kontrol altına almış. Okullarda dinler tarihi verilebilir ama bu seçmeli olarak verilmelidir. Benim çocuğumun Yahudiliği bilmesini isterim, nasıl bir inanç sistemleri vardır bilme-

sini isterim. Bunu dışında şu an okullarda verilen din dersleri namaz kılmayı abdest almayı öğretiyor bunlar devletin işi değildir, inancın sahiplerine teslim edilmelidir. Dolayısıyla bizim çözüm önerimiz şudur; okullarda kültürel tarihsel anlamda bir din kültürü dersi verilebilir, ahlak kısmı devletin hiç işi değil, bizim devletin ahlakına ihtiyacımız yok. Bizim önerimiz okullarda tarih ve kültürel anlamda seçmeli dersin olması. Din eğitimlerinin kesinlikle inancın ibadethanelerinde verilmesi gerekir. Aleviler

cem evlerinde, Sünniler camilerde, Hıristiyanlar kiliselerinde inançlarını gerçekleştirsinler. Peki, o zaman nasıl bir kurumsallaşmaya gideceksiniz? Sistemi kendimiz kurmak için çözüm üretmeye çalışıyoruz. Köylerde kurduğumuz sistem darmadağın oldu, kentleşen Alevilik söz konusu. Eski değer yargıları sona erdi. Kurumsal faaliyetler de değişti, dede köydeki dede değil, talip köydeki talip değil. Tüm bunlar değiştiği için yeni bir sistem kurmaya ihtiyaç var. Bu sistemi devletin kurmasından öte “kendimiz nasıl kurabiliriz”in çalışmalarını yapıyoruz. Bir sonraki sayıda devam edecek… Sonraki sayıda din-devlet ilişkisi, anayasa tartışmaları, Kürt hareketi ile ilişki, Aleviler ve ordu, Aleviler ve sol başlıkları yer alacak.

Aleviler Zorunlu Din Dersine Direniyor Aleviler “zorunlu din derslerinin kaldırılması” talebiyle 9 Ekim’de Ankara’da gerçekleştirdikleri eylemin ardından 6 Kasım Cumartesi günü de İstanbul’da oturma eylemi yapma kararı aldı. Bir sonraki eylem Şubat–Mart aylarında İzmir’de olacak. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin çağrısıyla Tepe Nautilus önünde bir araya gelen binlerce kişi, “Eşit yurttaşlık için laik ve demokratik bir ülke istiyoruz”, “İnanç özgürlüğü istiyoruz”, “Devletin Alevisi olmayacağız” yazılı pankartlar taşıyarak Kadıköy Meydanı’na yürüdü. Eyleme, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Fevzi Gümüş, Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Ali Balkız ve PSAKD şube üye ve yöneticileri ile sanatçılar katıldı. SODAP, BDP, ESP ve KESK’in de aralarında bulunduğu çok sayıda örgüt eyleme destek verdi. Kadıköy Meydanı’na gelindiğinde semah gösterisinin ardından açılış konuşmasını yapan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Fevzi Gümüş, eylemlerine destek veren demokratik kurumlara, sendikalara ve siyasi partilere teşekkür etti. “Zorunlu din dersleri Alevi çocuklarının asimilasyonuna hizmet etmektedir” Gümüş, “1982 askeri faşist rejiminin getirmiş olduğu zorunlu din dersleri bize göre bir insan hakları ihlalidir, insanlık suçudur. Zorunlu din dersleri Alevi çocuklarının asimilasyonuna hizmet etmektedir. Zorunlu din dersleri, Türk-İslam projesinin bir parçasıdır. Farklılıkları yok sayan, görmezden gelen, dahası inkâr eden yaklaşımın anayasal güvence bulmuş halidir” diyerek 30 yıldır uygulanan asimilasyon politikalarını eleştirdi. “Biz, Türkiye’deki tüm farklılıklara sevgiyle, saygıyla, muhabbetle yaklaşıyoruz. Bizim insanların inancıyla bir sorunumuz yok. Dün nasıl canlar Kerbala’da Muaviye düzenine karşı direndilerse, bugün Kerbela’dan gelenler, Pir Sultan’dan gelenler, Hacı Bektaş’tan gelenler, Denizlerden, Mahirlerden gelenler, Nesimi’den gelenler, Madımak’tan gelenler bu Muaviye düzenine karşı direneceklerdir” şeklinde konuşan Gümüş, yürünecek çok yol olsa da direnmeye devam edeceklerini vurguladı Fevzi Gümüş’ün ardından ABF Genel Başkanı Ali Balkız da kısa bir konuşma yaptı. Konuşmaları sanatçıların programları izledi. Oturma eylemi akşam saatlerine kadar sürdü. 13


Sosyalist Dayanışma / Kasım 2010

KESK’TE KONGRE SÜRECİ M. Sinan MERT

K

ESK’te bir kez daha kongrenin ön günlerindeyiz. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde nasıl bir tutum geliştireceğimize karar verebilmek için sonlarına doğru yaklaştığımız bu dönemin bir değerlendirmesini yapabilmek gerekiyor. Geçirmekte olduğumuz dönemin en belirgin özelliklerinden biri uzun süredir yönetimlerde bulunan kimi grupların bu sefer KESK ve Eğitim Sen yönetimlerinde temsil edilmeyişleri idi. Bu durumun emekçilerin genel çıkarlarını birebir etkileyen bir yönü yoktu ama sendikanın son 3 yılının en önemli gündemleri ve tartışmaları bu durumdan beslenmiş oldu desek abartmış olmayız. EMEP ve DSD yönetime karşı yürüttükleri muhalefeti kısmen sendikayı kilitleme noktasına kadar taşımayı başardılar. Genel Merkez yönetimlerinin tüzük kongresi yapma meşruiyetine dahi sahip olmadıklarını iddia edebildiler. Ve büyük oranda da yönetimleri yarattıkları gerilimle kıpırdayamaz hale getirmeyi başardılar. Dolayısıyla zaten yeterince enerjisi olmayan yönetimler de “yerimiz dar” diyebilme mazeretini bu marazi muhalefet üzerinden üretebilmiş oldular. Son yılların en güdük yönetim pratiklerinin bu dönemde ortaya çıkması bu açıdan bir rastlantı olmasa gerek. Burada özel bir parantez açarak Sami Evren’in son toplu görüşmelerdeki “referandum sonrası görüşelim” çıkışını bütün bu güdüklüğün en aşırı örneği olarak bir kenara not edelim. Bir yöneticinin kendi örgütünün onlarca yıllık mücadelesini bu kadar boşa düşüren bir çıkışı dünya tarihinde herhalde hiç deneyimlenmemiştir. Eğer AKP, 2011 yılında yapılacak seçimlerden bugüne kadarki gücünü üç aşağı beş yukarı koruyarak çıkarsa seçim sonrası dönemin en büyük saldırısı, kamusal alanın çalışma düzeninin baştan aşağı değiştirilmesi yönünde olacak. Eğitim- Sen’in

14

boykot ettiği Milli Eğitim Şurası’nda yaşanan tartışmaların bunun işareti olarak okunması doğru olur. Zaten bu konuda yapılacakların altyapısı büyük oranda gerçekleştirildi. Fakat yine de hükümetin son bir saldırısıyla kamuda geçmiş güvenceli günleri çağrıştıran ne var ne yoksa hepsinin temizlenmesi gerekiyor. MemurSen bu saldırının çalışanlar içindeki meşruiyetini yaratmak, taşeronluğunu üstlenmek için tüm hazırlıklarını tamamlamıştır. Dolayısıyla KESK’i önümüzdeki dönemde çok önemli bir meydan okuma bekliyor. Bu meydan okumanın boşa çıkarılması ise çok önemli bir direniş gerektirecek. Yani önümüzdeki dönemde böylesi büyük bir direnişi örgütlemek ya da yok olmak ikilemi ile karşı karşıya bulunan bir KESK bulunduğu tespit edilebilir. KESK’in şu anki görünümü ise böylesi bir direnişi çağrıştırabilmekten çok uzakta. 2009 25 Kasım’ında yapılan iş bırakmanın başarısı örgütün toparlanmasına yol açmadı. Her ne kadar son 2 yıldır üye sayısında azalma ortadan kalkmış olsa da hem örgütlenme hem de mücadele seviyesi olarak bir niteliksel sıçrama söz konusu değil.

NİSBİ TEMSİL ESAS OLMALI

Örgütün şu andaki en büyük sıkıntısı kadrosal erimedir. Sol genel olarak kan kaybettikçe sendikayı taşıyan sol ve devrimci kadrolar da parmakla sayılabilecek kadar azaldı. Böylesi bir momentte kadrosal imkânların iyice kısıtlanmasına yol açacak bir örgüt içi rekabet bütünüyle yıkıcı sonuçlar yaratacaktır. Eğer önümüzdeki günleri hayat memat meselesi olarak değerlendireceksek mutlaka olabildiğince her kesimin yönetimde temsilini sağlamak gerekiyor. Dolayısıyla önümüzdeki dönem kongrelerinde nisbi temsili öne çıkaran bir yaklaşım geliştirilmelidir. Herkes gücü oranında temsil edilmeli, kararlarda söz sahibi kılınmalı, muhalif potansiyelimizin tümü birbirimizin yerine düzen ve egemenlere yönelmelidir. Evrensel gazetesinde sendikada yönetimlerin büyük gruplarınEMEP, DSD, Yurtsever- ittifakı ile şekillendirilmesi önerisi dillendiril-

di. Böylesi bir hiyerarşik algılama ile genel bir toparlanmanın başarılabilmesi mümkün değildir. Sendikamızın temel enerjisinin önemli bir kısmının uzunca bir süredir bu grupların dışındaki dinamikler tarafından üretildiği göz önündeki bir gerçektir. Bu dinamiklerin görmezden gelinmesi ve dışlanması sendikalarımızda bürokratik eğilimlerin daha da güçlenmesi dışında bir etki yaratmaz.

SENDİKALARI TABANA AÇIN!-GÜVENCESİZLER YÖNETİMLERE!

Tabanla sağlıklı ilişkiler kurmayı, kendisini tabanın ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirmeyi esas almayan bir sendika, dönemin ihtiyaçlarına yanıt üretemez.”Sendikayı tabana açın” bu dönemin en önemli sloganı olmalıdır. Sendika ve taban arasındaki bağlar uzunca bir süredir kopuk olduğu için çalışanların gerçek gündemleri çoğu zaman gerçek anlamda sendikalara yansımamaktadır. Kendisini emekçilerin gerçek sorunları ekseninde yapılandırmayan bir sendika ise tabandan yeterince ilgi görmemektedir. Bu durum, sendikayı güçsüzleştiren temel dinamiktir. Artık kimi branşların öğretmenleri örneğin kendi başlarına örgütlenme girişimlerinde bulunmaktalar. Bu girişimlerin bazıları etraflarına binlerce insanı toparlayabilmektedir. Fakat sendika bunları önceden kavrayacak ve örgütlenme için taktik geliştirebilecek bir durumda olamıyor genellikle. Yine güvencesizlerin örgütlenmesi noktasında da çok gerilerde kalınmıştır. Sendikamız kamu alanındaki güvencesizleştirmeye karşı mücadelenin merkezi olacak mahareti gösterememiştir. Önümüzdeki dönemde bu tarz 657 dışı dinamiklerle yeterince buluşamazsak, “ayrıcalıklıların ayrıcalıklarını korumaya çalışan” sendika görünümünü aşamazsak yukarıda çerçevesi çizilen direniş dinamikleri ile buluşulamaz. Dolayısıyla şube ve genel merkez yönetimlerine sözleşmeli ve güvencesiz arkadaşlardan katılımı ilkesel olarak desteklemeliyiz. Kamu çalışanları hareketi, sınıf hareketinin tümüyle daha organik bir ilişkiye ihtiyaç duyuyor. Fakat

bu, sendikal bürokrasilerin bir araya gelmesi olarak anlaşılmamalıdır. Esas olan sınıf hareketi içindeki tüm direngen unsurların birbirini besleyecek tarzda bir koordinasyon içinde olmasıdır. Önümüzdeki dönemde muhakkak bu yönde girişimlere güç verilmelidir. İşyeri örgütlenmelerimiz kadrosal yetersizliklerden dolayı ayakları üzerinde duramıyor. O yüzden bölgesel örgütlenmeler muhakkak başarılabilmelidir. Burada katkı sunmak isteyenlerle yetki ve maddi imkânların paylaşılması konusunda her türlü hassasiyet gösterilebilmelidir. Sorumluluk alan her bir yeni kadro taşın altına konulmuş bir el anlamına gelir ve omuzlardaki yükü daha kaldırılabilir bir hale getirir.

PERSONEL REFORMUNA KARŞI BÜYÜK DİRENİŞİ KESKLE ÖRELİM!

Kongreler sürecinde, referandum döneminde yaşanan sol içi yarılmanın yansımaları muhakkak olacak. Fakat tüm gündemi evetçiler ve hayırcılar üzerinden kurgulamak aslen sendikal açıdan apolitizmdir. Temel mesele sendikalarımızın kendilerinin de sonunu getirecek bir güvencesizleştirme saldırısına karşı olası tüm ittifak güçlerle birlikte büyük bir direnişi örgütleyebilmesidir. Böylesi bir momentte sol içi ayrışmalardan daha büyük ayrışmalar yaratmak kimseye bir fayda getirmez. Bazı grupların bu kongrelere rövanşist bir bakış açısıyla yaklaşacakları açıktır. Buradan çok sağlıklı sonuçlar çıkmayacağı gibi sendikal ortamımız da gereksiz gerilimlere gebe bırakılmaktadır. Böylesi gerilimleri yaratanlara karşı muhakkak ortak bir tutum geliştirilmeli, sendikamızdaki birlikte yaşama kültürü yaşananlardan olumsuz yönde etkilenmemelidir. Personel Kamu Reformu hazırlıklarını boşa düşürecek bir sendikal mevzi yaratabilmek için bu kongreler bir vesile haline getirilmelidir. Liste savaşlarının dışına taşırılamayan bir kongre süreci – ki muhtemelen yaşanan süreç tamamen böyle yönetim pazarlıkları ekseninde gelişecek – herkes için tam bir “kendi ayağına sıkma” durumuna dönüşecektir.


Kasım 2010 / Sosyalist Dayanışma

LİSELERDE NEDEN ÖRGÜTLENMELİYİZ?

B

ir ülkede sistemin ne halde olduğunu anlamak için bir kaç kuruma biraz dikkatlice bakmak yeterlidir. Eğitim, sağlık ve adalet kurumları bu anlamda ilk bakılması gereken kurumlardır. Türkiye’de eğitim kurumu (Milli Eğitim) çoktan iflas etmiştir. Bu kurum sistemin kendi ihtiyaçlarını bile karşılamaktan acizdir. Sistemin devamlılığını sağlayacak işgücünü bile yetiştirememektedir. Neoliberal uygulamaların hız kazanmasıyla bu işi; dershane, özel okul ve vakıf üniversitelerine bırakmıştır. Bugün bir devlet lisesinden mezun olup da üniversiteyi kazanabilme oranı çok düşüktür. Bu duruma hiç dershaneye gidemeyenlerden bakarsak oran daha da azalır. Hele bir de son yıllarda açılan devlet üniversitelerinde verilen eğitimin kalitesizliği ve buralardan mezun olanların iş bulabilme oranı düşünüldüğünde tablo daha da vahimleşir. Çok az sayıda Anadolu ve Fen lisesi hariç, devlet liseleri tam bir cadı kazanı gibidir. Eğitim kalitesi çok derece düşüktür. Eğitimin mantığı eleme üzerine kuruludur. Her insanın toplumda üretken olabileceği bir yeteneği vardır. Eğitim kurumlarının görevi bu yetenekleri açığa çıkarmak ve insanları, bu yetenekleri doğrultusunda toplumsal üretime katkıda bulunabileceği mesleklere yönlendirmektir. Oysa Türkiye’de her 100 gençten neredeyse 1’i 2’si böyle bir şansı yakalayabiliyor. Bunlar da parası olup da dershaneye gidebilen veya özel üniversitelerde okuyabilenler oluyor. Geriye kalan 98 kişi bu sistemin “çöp” olarak gördüğü kesimdir. Devlet liselerinde gençler eğitilmiyor güdülüyor. En ufak ayrıksı bir harekette gençler kendilerini disiplin kurulunda buluyor. Liseli gençlik, tam bir kimlik arayışı içindeyken kendini bir cendere içinde buluyor. Her şeyi reddettiği kendini bulmaya çalıştığı bir dönemde en

olmadık kurallarla ehlileştirilmeye çalışılıyor. Liselerde sürekli gençlerin kılık kıyafetiyle uğraşılıyor. Sabahları askeri nizam kontroller yapılıp “uygunsuz” giyinenler bekletiliyor, bunu tekrarlayanlar disiplin kuruluna veriliyor. Tek tipleştirmenin en önemli göstergesi bu kılık kıyafet takıntısında görülüyor. Bilimsellikten tamamen uzak bir yaklaşımla gençlere sürekli bir şeyler ezberletiliyor. Ezberleyemeyen sınıfta kalıyor. “Neden?” diye sorma cesareti olan kendini kapıda buluyor. Okullarda sürekli para toplanıyor. Kayıt parası, spor parası, temizlik parası....Devlet güya parasız kitap dağıtıyor. Hemen her öğretmen devletin verdiği kitabı beğenmeyip başka bir kitap aldırıyor. Meslek liselerinde gençlerin emeği sömürülüyor. Atölye derslerinde ve staj yaptıkları yerlerde ya bedava ya da üç kuruşa sigortasız, iş güvenliği olmadan çalıştırılıyorlar. Geleceğin işçileri buralarda ehilleştirilmiyor “ehlileştiriliyor”. Liseli gençlerin büyük bir çoğunluğunun gelecekten hiç bir beklentisi yok. İte kaka liseyi bitirse de kendisini bekleyen işsizliğin farkında. Üniversite mezunlarının bile %30’unun işsiz olduğu, geriye kalan %70’in epey bir kısmının da aslında mesleği dışında işlerde çalıştığı düşünülürse bu kaygı son derece anlaşılır oluyor. Bu geleceksizlik, umutsuzluğu üretiyor. Kimlik arayışının baskılanması umutsuzlukla birleşince yozlaşmayı doğuruyor. Geleceğini göremeyen kendini bulamayan gençler hızla yozlaşıyor. Diyalektik bir süreç olarak liseli gençlikte gelecek kaygısı, kimlik arayışıyla birleşince aynı zamanda politikleşme potansiyeli de oluşturuyor. Bu kesim, son bir kaç yıldır bu potansiyelin işaretlerini vermektedir. Geleceğini göremeyen gençler, bunun nedenleri üzerine düşündükçe, politik öznelerle de temas ederlerse

kapitalizmi sorgulamaya başlıyorlar. 12 yıllarını verdikleri “eğitimin” onlara bir iş bile sağlamadığını görmek, gençleri sistem dışına itiyor. Burada ya çürüyor, uyuşuyor ya da isyan ediyor, devrimcileşiyor. Şimdilik bu devrimcileşme oranı düşüktür. Bu oranın yükselmesi bizim elimizdedir. Sistemle ciddi çelişkileri olan, kendini arayan gençlerin isyanını dışarıya vurmalarını ve sisteme yönlendirmelerini sağlamak için liseli gençlerle temasımızı artırmalı, bulunduğumuz her mahallede, alanda liselere göz dikmeli, buralarda örgütlenmek için ciddi bir çaba harcamalıyız.

Bahar EKİNCİ

Öğrenciler “YÖK Defol” Dedi

12 Eylül 1980 darbesinin üniversitelere vurduğu pranga YÖK, kuruluşunun 29. yılında öğrenciler tarafından düzenlenen çok sayıda eylemle protesto edildi. Protestoların yoğunlaştığı iller İstanbul ve Ankara oldu. İstanbul’da 5 Kasım günü Beyazıt Meydanı’nda gerçekleşen eyleme SODAP ve Liseli Direnişçi Gençlik de destek verdi. Saat 13.30’da Beyazıt otobüs duraklarında bir araya gelen üniversiteli ve liseli öğrenciler, “Geleceğimiz ve Özgürlüğümüz için YÖK’e Hayır” ve “Sınavlar Kalkacak, YÖK Dağılacak” yazılı pankartlar açarak Beyazıt Meydanı’na yürüdü. Yürüyüş boyunca “YÖK Kalkacak, Polis Gidecek; Üniversiteler Bizimle Özgürleşecek”, “Be Zıman Jiyan Nabe”, “Eşit, Parasız, Bilimsel, Anadilde Eğitim”, “Gençlik Gelecek, Gelecek Sosyalizm”, “Soruşturmalar Geri Çekilsin, Eğitim Hakkımız Engellenemez” sloganları atıldı. İstanbul Üniversitesi ana giriş kapısı önüne gelindiğinde Türkçe ve Kürtçe hazırlanmış basın açıklaması metni okundu.

15


Sosyalist Dayanışma / Kasım 2010

Mehmet YILMAZER

R

eferandum öncesi süreç ve sonuçları kendilerini sosyalist olarak niteleyenler arasında önemli bir tartışmaya yol açtı. Birikim Dergisi ve Ömer Laçiner bu tartışmaları siyasal taktik seviyeden çok ötelere götürerek ilginç sonuçlara vardı. Türkiye özel bir süreçten geçtiği için tartışmaların bu seviyeye tırmanması bir anlamda doğaldır; ancak çıkartılan sonuçların içeriği sürecin niteliğini okumada büyük farklılıkların ve sol içinde saflaşmaların yeni bir olgunlaşmaya doğru ilerlediğinin kanıtları olmuştur. “Bu paketin kabulü ile Türkiye’de modern/burjuva-kapitalist toplumun siyaset alanı “tarih öncesi”nin kalıntılarından temizlendiği gibi, özel olarak bu toplumun siyasal kültürünü nefessiz bırakan, iğdiş eden fiziki şiddet ve güç kültü, bundan beslenen değerler, prestij algısının tıkacı da yerinden sökülmüş olacaktır.”

Referandum sonuçlarıyla “burjuvazi ve ‘devlet’ arasındaki asırlık mücadelenin” “bitiş noktasına” geldiğine inanan Laçiner, buradan hareketle “geleneksel sosyalist anlayışla” bağlarını kopardığını ilan etti.

“Umarız ki sonuç, burjuvazi ve “devlet” arasındaki asırlık mücadelenin 12 Eylül 2010’da nihayet bitiş noktasına, sosyalistler için de geleneksel sosyalist anlayışın yüzyıllık hegemonyasının sonuna gelinmesi olsun.” (Ö.Laçiner, Evet’in tarih öncesi, 05.09.10) Referandum sonuçlarıyla “burjuvazi ve ‘devlet’ arasındaki asırlık mücadelenin” “bitiş noktasına” geldiğine inanan Laçiner, buradan hareketle “geleneksel sosyalist anlayışla” bağlarını kopardığını ilan etti. Eğer tespit geleneksel devletçi anlayışın gerilediği, daha somut olarak Kemalizmin mevzi kaybına uğradığı seviyesinde kalsaydı, buna itiraz olmazdı. “Paketin kabulü” ile “toplumun siyasal kültürünü nefessiz bırakan… fiziki şiddet ve güç kültü”nün “yerinden sökülmüş olacağı” sonucuna ancak liberalizmi yeni keşfeden bir “solcu” varabilir. Çünkü tarihsel olarak liberalizm hiçbir zaman “demokrat” olmamıştır. Öte yandan, Türkiye özelinde Siyasal İslam’ın, Ergenekon savaşlarıyla siyaset alanından “fiziki şiddet ve güç kültünü yerinden sökeceğini” beklemek, bu topraklardaki egemenlik sistemini ve sürüp giden “asırlık mücadelenin” niteliğini hiçbir şekilde kavramamak anlamına gelir. Bütün bunları başaran, “Anadolu’nun birçok merkezinde yaygın bir sanayileşme hamlesi gerçekleştirerek gittikçe büyüyen bir ekonomik-sosyal gücü temsil eder hale gelen otantik Türkiye burjuvazisidir. Bu

16

SOSYALİST H ALIN YAZISI V burjuvazi, 1920-80 döneminin “devlet eliyle” kotalar, gümrük vergileri gibi “ihsan”larla palazlanmış ve o nedenle de “devlet”e mızıldanarak da olsa itaat alışkanlığına “yapısal olarak” sahip burjuvazisi değildir. “Serbest piyasa” koşullarında ihracata dayalı bir sanayileşme dalgası içinde oluştu. Kendini dünya pazarı içinde rekabetle kanıtladığı için özgüveni yerinde.” (Ö.Laçiner, a.y.) Bu tespitlerde iki gariplik vardır. İlki, “otantik Türkiye burjuvazisi” yeni bir egemen sınıf olarak sunuluyor. Üstelik bu sınıf “kendini dünya pazarında rekabetle kanıtladığı için özgüvene” sahiptir. Siyasal İslamın iktidar olmasıyla Türkiye’deki egemen sınıf yapısı değişmemiştir. “Devletçi ekonomi” neoliberalizmle özel ellere devredilmiştir, ancak ne ekonomideki tekelci yapı değişmiş, ne de tekelci finans kapitalin yerini “otantik Türkiye burjuvazisi” almıştır. “Anadolu kaplanları” olarak medyada sözü edilen Anadolu burjuvazisi, yeni bir egemen sınıf değil, tekelci sermayenin ekonomideki takipçisi ve yedeğidir. Laçiner, öyle bir tablo çiziyor ki, Türkiye sanki serbest rekabetçi kapitalizm günlerine geri dönmüş ve serbest piyasa koşullarında yetişmiş, rekabet gücüne ve özgüvene sahip bir burjuvazi ortaya çıkmıştır. Evet, neoliberalizmin Kâbeleri Amerika ve İngiltere dünyaya bu politikaları vaaz ederken “serbest rekabet” ve “zenginleşme” vaat etti. Böylece dünya finans kapitali güçlendi ve zenginleşti. Ortaya öyle bir mali egemenlik sistemi çıktı ki, bu mali sistemin içinde üretim yapmak sıradan kapitalist için bile bir işkenceye dönüştü. Türkiye de bu çemberin içinde ve üstelik ekonomiye ne kadar çok sıcak para girerse bu çember o kadar daralıyor. Laçiner, neoliberalizmin vaazlarına öylesine inanmıştır ki, “serbest piyasa” koşullarında kendine güvenli bir burjuvazinin doğduğunu iddia ediyor. Üstelik bu burjuvazi “devlet”e mızıldanarak da olsa itaat alışkanlığına “yapısal olarak” sahip burjuvazi değildir.”

Türkiye’yi “şiddet ve güç kültü”nden kurtaran da bu burjuvazidir. Liberal solcuların hayal gücüne şaşırmamak elde değil! Artık “yeni, devlete itaat alışkanlığına sahip olmayan, dolayısıyla belli ölçüde özgürlükçü bir burjuva sınıfına” sahibiz! İkinci gariplik, “burjuvazi ve devlet arasındaki asırlık mücadelenin nihayet bitiş noktasına” gelmesidir. Nihayet “devlet” değil, burjuvazi egemen hale gelmiştir! Laçiner, “devlet” olarak geleneksel, vesayetçi devletçiliği gördüğü için, bunun anayasa referandumu ile “yerinden söküldüğünü” düşünüyor. Oysa devlet, değişime uğrasa da yerinde duruyor. Hatta “otantik Türkiye burjuvazi”nin bu “yeni” devletle ilişkisi biraz dikkatle bakılırsa hiç de “yapısal bir değişime” uğramamıştır. “Otantik Türkiye burjuvazisi”nin iki temel özelliği vardır. AKP iktidarının (devletin en önemli yürütme gücüdür) kendine sunduğu imkânlarla palazlanmıştır. Ona karşı boynu büküktür. Aslında yeni bir vesayet ilişkisi şekilleniyor. Ancak “otantik Türkiye burjuvazisi”nin, önceki “cumhuriyet burjuvazisi”nden önemli bir farkı vardır. “Yeşil sermaye”, aynı zamanda cemaat ilişkileriyle “ko-


Kasım 2010 / Sosyalist Dayanışma

T HAREKETİN VE 3. CEPHE “Biz, başından beri sosyalizmin yukarıdan aşağı kurulabileceği fikrine karşı çıktık… Geleneksel sosyalizmde her şeyin başı iktidardır…. Sosyalizm denilen şey bugünkü her tür ilişki biçimine alternatif olabilmeli. Bir yaşam tarzı alternatifi, bir varoluş tarzı olmalı. Nasıl inanıyorsak öyle yaşamanın koşullarının sağlanmasına hizmet eden bir sosyalist mücadele biçimine öncelik vermeliyiz.” (Ö. Laçiner ile sol üzerine, 21.09.10)

lektif sermaye birikimi” yapmış, bu ilişki tarzıyla palazlanmıştır. Bu sermayede liberallerin görmek istediği “özgürlükçü” özellik yoktur, “itaat”in yönü değişmiştir, ancak kendisi durmaktadır. Ancak Laçiner, devleti “asırlık” geleneğe indirgediği için, nihayet “otantik Türkiye burjuvazisi”nin devlete karşı mücadelesini kazandığını düşünüyor. Böylece ülkemizde, “muhafazakâr” ama aşağıdan “burjuva devrimi tamamlanmıştır”. Sıra sosyalistlerin “aşağıdan devrim” yapmasına gelmiştir. “Geleneksel sol derken, sosyalizmi büyük ölçüde iktisadi bir düzen olarak tasarlayan, sosyalizmi sadece paylaşım eşitliğinden ibaret gören, bu paylaşım eşitliğinin bir mekanizması olarak da üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin kaldırılmasını öngören, ama onun yerine ancak devlet mülkiyetini koyabilen, ..solu kastediyoruz. Onlar için diktatörlük makbuldür. …Eğer sosyalizm sadece özel mülkiyete el koymaksa o zaman neden işçileri örgütlemek için uğraşıyoruz? Gider dört tane paşayı ikna ederim, ya da uluslar arası konjonktürden yararlanırım.”

Laçiner’in “geleneksel sol’a, daha doğrusu önceki sosyalizm mücadele ve iktidar deneylerine yaklaşımı tam bir aşağılama üslubundadır. Bir liberale de böylesi yakışır! Sosyalizmi “büyük ölçüde iktisadi bir düzen olarak tasarlamak” ne demek? İnsanlık komünal düzenden çıkıp, medeniyete girdikten sonra her toplumsal düzen “büyük ölçüde iktisadi bir düzen” olmuştur. Öte yandan, Laçiner’e göre özel mülkiyetin tasfiyesi için fazla zahmete gerek yoktur, “dört paşanın ikna edilmesi” yeter. Geleneksel sosyalistlerin tek derdi iktidardır. Sonuç, çağımızın sosyalizmi “alternatif yaşam tarzı, bir varoluş tarzı” olmalıdır. Bunu 1968 ayaklanmasının geri çekilmesinden sonra Avrupa’da pek çok çevre uygulamaktadır. İktidar hedeflemeyen, hatta hiçbir siyasal hedefi olmayan “alternatif yaşam tarzları” çoktandır vardır. Siyasal İslam da yükseliş yıllarında “çok hukuklu” bir düzen savunmuştu. Post-modern dünyada siyaset böyle yapılıyor! Laçiner, “tamamlanmış muhafazakâr burjuva devrimi” ortamında, üstelik siyaset alanından “şiddet ve güç kültünün yerinden söküldüğü” bir tarihsel dönemde, geleneksel soldan koparak “alternatif varoluş tarzı” için mücadeleye soyunuyor. Hayırlı olsun! Sosyalist hareketin alın yazısı bir kez daha işliyor. Türkiye’de egemen zümreler arası mücadele sosyalist hareket üzerinde hep güçlü etkiler yaratmış ve hatta saflaşmalara yol açmıştır. İlk cumhuriyet yıllarında Kemalizm’den devrim beklemek, sonra olmayınca Demokrat Parti’den demokrasi ummak, 27 Mayıs sonrası

çatışmalarda yeniden Kemalizm’in sol içinde etkisinin güçlenmesi, 12 Mart sonrası CHP’nin yükseliş yıllarında Karaoğlan’ın sol içinde de “umut” olması bu alın yazısının işleyişidir. Ancak en ilginç örnekler 12 Eylül sonrası yaşanmıştır. ANAP ve Özal’dan beklentiler olmuş, fakat özellikle 90’lı yılların başlarında Demirel-İnönü koalisyonundan beklentiler had safhaya çıkmıştır. Solun bir kesimi ciddi ciddi Demirel’in “demokratlaştığına” inanmıştır. Egemen zümrelerin kendi iç çekişmelerinin sol içinde yarattığı en son saflaşma ise herhalde Sosyalist hareketin tarihinde yaşanan en ilginç, aynı zamanda en geri saflaşmadır. Siyasal İslam’ın iktidar yıllarının başlarında “ulusal sol” şekillendi. “Liberal sol” “yeni arayışlar” içinde olan dağınık bir özellik gösteriyordu. En son gerçekleşen mucize ise liberal solun bir bölümünün “demokrasi ve özgürlükler” adına Siyasal İslam’ın “muhafazakar burjuva devrim”ine katılmasıdır. Liberal sol “otantik Türkiye burjuvazisi”nin açtığı yoldan yürümeye karar vermiştir. Türkiye Devrimci Hareketi 90’lı yılların ortalarından itibaren yoğun bir tasfiye sürecine girmiştir. Bu tasfiye sadece örgütsel değil, esasında tam bir ideolojik erozyondur. Bu tasfiye sürecinde ideolojik duruş ve hedeflerini kaybeden hareket, artık iki zıt kutupta dizilerek kendine yeni ideolojiler ediniyor. Bir yanda, ulus ve cumhuriyetin “elden giden” değerlerine sahip çıkan bir ideolojik duruş; onun karşısında demokrasi ve özgürlükleri “vesayet sisteminin” kaldırılmasıyla sınırlayan, cumhuriyetin katılaşmış tabularına dokunmayı “özgürlük” zanneden bir ideolojik duruş şekillenmiştir.

Siyasal İslam’ın iktidar yıllarının başlarında “ulusal sol” şekillendi. “Liberal sol” “yeni arayışlar” içinde olan dağınık bir özellik gösteriyordu. En son gerçekleşen mucize ise liberal solun bir bölümünün “demokrasi ve özgürlükler” adına Siyasal İslam’ın “muhafazakar burjuva devrim”ine katılmasıdır. Liberal sol “otantik Türkiye burjuvazisi”nin açtığı yoldan yürümeye karar vermiştir.

Türkiye devrimci hareketi tarihinde bir kez 1968-80 arası yıllarda, egemen zümrelerin çatışmalarının etkisi dışında kalma ve kendi ideolojik duruşuna göre davranma şansını yakalamıştı. Fakat bunu bir sürekliliğe yükseltemedi. Şimdi yeniden eski alın yazısına, hem de en düşkünleşmiş seviyede geri dönüyor. Bütün bunlar “3. Cephe”nin ne ölçüde yaşamsal olduğunu gösteriyor. Sosyalist Hareket’in alın yazısını değiştirmek “3. Cephe”nin inşasından geçiyor.

17


Sosyalist Dayanışma / Kasım 2010

Evin “hanımından” gündelikçi “kadına”:

Ev işçiliği ve hak mücadelesi

Güler TOPRAK

Ev işçiliği çok eski zamanlarda da var ancak asıl olarak kapitalizmin sıçrama yaptığı yıllarda o da artmış. Kentlerde yoksul mahalleler, gecekondular büyüdükçe ev işçilerinin sayısı da büyümüş. Fakat bunca zamandır gündelikçi kadınların, bakıcıların haklarında iyileşme, çalışma koşullarında düzelme ve kendi aralarında başarılı bir örgütlenme deneyimi olduğunu söylemek şimdilik mümkün değil. Ama bu konuda bir şeylerin değişmekte olduğunu gösteren önemli ipuçları yaşanıyor.

18

E

rkek egemen toplum yapısı içinde ev işleri ‘doğal’lığında yapılır, edilir. Bu işler ekseriyetle kadınların hanesine yazılıdır ve bildiğiniz gibi karşılıksızdır. Her ne kadar görünmez olsa da az buz şey değildir ev işleri. Onun içindir ki, özellikle çalışma yaşamına kadınların katılımının artmasıyla orantılı olarak ev hizmetleri evin dışından gelen kadınlarca yapılıyor. Ücretli ev hizmetine talep gün be gün artıyor. Geleneksel aile yaşamında seyrek başvurulan ücretli ev işçiliği kentleşme arttıkça çoğalıyor. Ev hizmeti alanlar sınıfsal durumlarına göre kimi her gün, kimi haftalık ya da aylık olarak ücretli ev işçisi çalıştırıyor. Burada ev işçiliğinin cinsiyetçi yapısı aynen kalırken bir sınıftan diğer sınıfın kadınlarına işler devrediliyor. Yani evin “hanımından” gündelikçi “kadına”. İşte yazımızın konusu gündelikçiler ve bu devir işleminin içerdiği handikaplar, iş tanımı, yasal mevzuat ve de ev işçilerinin hakları.

yaptığımız iş mi değil mi? Aralarında yaptığı işi meslek olarak algılayan da var, “başkalarının kirini” temizlediği için kendini kader kurbanı olarak gören de. Herkes kendi işini yapamaz mı, neden ev denilen özel mekânlarda işçi çalıştırılıyor? Buna açıklık getirebilmek için köklü tartışmalar yapmak gerekli. Bu soru; kapitalist sistemin kâr odaklı oluşundan, sermaye birikiminin ritmine ve ihtiyaçlarına göre hayatımızın yapılandırılmasına kadar, ev işlerinin toplumsallaşma serüveninden sevdiklerimizle kendi aramızda ev işlerini adil bir şekilde paylaşmaya kadar pek çok şeyi sorgulamamıza kapı açıyor... Buna rağmen ev hizmetleri iş olarak var ve en azından orta vadede var olmaya devam edecek. Görünmesi için ve haklarının alınması için daha fazla zaman kaybetmeden harekete geçilmesi gerekiyor.

Çoğu kadınlardan oluşuyor

Konumuz gündelikçi kadınlar olsa da ev işçiliği sadece gündelikçileri kapsamıyor. Kapıcılardan, bekçilere, bahçıvandan, aşçıya, bakıcıya, ders veren öğretmene evde ve ev çevresinde evle ilgili hizmet üretenler ev işçisi kabul ediliyor.

Ev işçilerinin sayısının ne olduğu ise bir muamma. Bildiğiniz gibi bu alanı büyük oranda kayıtsız çalışanlar oluşturuyor. Ve devletin istatistik verilerini toplayanlar kayıtsız alanın hele de kadın emeğinin görünürlüğü için harekete geçmiyor. Hâlbuki ev çalışanlarının sayısı hiç de azımsanacak gibi değil. Bununla beraber çalışan nüfusa oranla tahmin yürütmek mümkün.

Bunlardan en kalabalık olanlar ise temizliğe giden kadınlar ve bakıcılar. Ücretli ev hizmetleri de tıpkı ev içinde karşılıksız yapılan emek gibi değersiz ve görünmeyen bir emek olduğundan iş olarak görülmesi de bir o kadar zor oluyor. O kadar ki gündelikçi kadınların kendileri de soruyor. Bu

Kapitalist merkezlerde ev hizmetlilerinin çalışan nüfusun %10’u oranında olduğu tahmin edilebiliyor. Bu da ne kadar büyük bir alanla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Bizde 2003 yılında yapılan Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Hane Halkı Gelir Tüketim Anketi ‘ne (HHGTA) göre hesaplanan

Ev İşi iş mi değil mi?

bir çalışmada* yaklaşık 400 bin kişinin ev hizmetlerinde çalıştığı değerlendirilmiş. Bunların %68’i kadın çalışanlar. Ev işçilerinin büyük bir kısmı kayıtsız çalışıyor. Bazıları göçmen işçilerden oluşuyor. Tabi kayıtsız çalışmada birincilik %93,2 ile kadınlarda. Erkelerin %60,8’i kayıtlı çalışıyor. Erkeklerde kayıtlılığın yüksek olması kapıcılık işlerinin erkeklerde olduğunu gösteriyor. (a.y.n) Ev işçiliği çok eski zamanlarda da var ancak asıl olarak kapitalizmin sıçrama yaptığı yıllarda o da artmış. Kentlerde yoksul mahalleler, gecekondular büyüdükçe ev işçilerinin sayısı da büyümüş. Fakat bunca zamandır gündelikçi kadınların, bakıcıların haklarında iyileşme, çalışma koşullarında düzelme ve kendi aralarında başarılı bir örgütlenme deneyimi olduğunu söylemek şimdilik mümkün değil. Ama bu konuda bir şeylerin değişmekte olduğunu gösteren önemli ipuçları yaşanıyor. Öncelikle kadın hareketi, feminist hareket her zaman ev emeğini tartıştırmayı, görünürlüğüne dikkat çekmeyi önemsedi. Bu bakış açısının da etkisiyle ev işçileri hakkında belgeseller, makaleler ve kitaplar var. Bunlardan en çarpıcı olanlardan biri; 2006 yılında İmece Kadın Dayanışma Derneği’nin de katkılarıyla yönetmen Emel Çelebi tarafından çekilen “Gündelikçi” belgeseli. Belgeselde gündelikçi kadınların sorunları ve talepleri bu işin özneleri tarafından anlatılıyor. “Gündelikçi”, ev işçilerinin sorunlarının geniş bir kesime özellikle de bu işin gerçek sahiplerine anlatılmasına katkı sunuyor. Belgesel yapımı ve arkasından gelişen sürecin de katkısıyla ev işçisi kadınlar “İmece Gündelikçi Kadınlar Birliği’ni kurdu. 2008 yılında kurulan


Kasım 2010 / Sosyalist Dayanışma

Gündelikçi Kadınların Birliği bire bir görüşmeler, toplantılar, kampanyalarla örgütlenmeye ve medya aracılığıyla sesini duyurmaya başladı. Gündelikçi Kadınlar Birliği’nin kampanyaları, DİSK’e bağlı Genel-İş’in gündelikçi kadınlarla temaslarının artması ve Ev İşçileri Derneği’ne girişen başka kadınların da ortaya çıkması artık bu sektörde bir şeylerin değişmesinin zamanının geldiğini gösteriyor.

Sektörün Sorunları Ev hizmetlerinin geniş bir grup olduğundan bahsetmiştik. Bu hizmetlerden örneğin konut işçilerinin iş yasası kapsamına alınarak sosyal haklarına kavuşmuş olduğunu biliyoruz. Hatta ilginçtir sosyal güvenlik sistemine dâhil edilen konut işçileri hukuk dilinde ev işçilerinden ayrı tutulmaktadır. Öyle ki ev hizmetlerinden hangisi sosyal güvence kapsamına alınmışsa hukuka göre o iş “ev işi” değildir. Evin ekmeğini alan, çöpünü atan ve güvenliğine bakan konut işçisi hukuka göre ev işçisi olmadığı gibi örneğin sigorta hakkı kazanmış, evde hasta bakan hemşire de ev işçisi değildir. Ev işçilerinin işçi statüsü olarak görülmeleri için “sürekli ve ücretli” çalışma şartı var ki bu durum güvencesiz çalıştırılmanın adı gibi bir şey zaten. Kaldı ki sektörde “sürekli ve ücretli” çalışanların dahi sigortalı

olamadıkları somut bir gerçektir. Bunun nedenlerinin irdelenmesi, örgütlenme ve hukuki sürecin zorlanması yoluyla işin özneleri tarafından aşılması gerekiyor. Genellikle gündelikçi kadınların sosyal haklarından bahsedildiğinde yetkililerce işaret edilen yollar ya uygulanabilir değil ya da özel istihdam büroları çözümmüş gibi sunulabiliyor. Özel istihdam büroları kadın emeğinin kölelik şartlarında sömürülmesinin yollarından biridir. Uzun yıllardır zaten “danışmanlık” adı altında hizmet veren ajanslar var. Ve bu ajanslar aracılığıyla ülke dışından ev işçileri getirildiği gibi ülke içinden de işçiler kiralanıyor. Bu pratiğe bakılarak neler olabileceği tasavvur edilebilir. Bu bürolara dair yasalar ne kadar iyi düzenlenirse düzenlensin sermaye birikimi adına işçilerin son derece ağır çalışma koşullarına zorlanacağı, haklarının gasp edileceği ve güvencesiz çalıştırılacağı şimdiden bellidir. Ayrıca “başkalarının kirini” temizlemek kolay olmadığı gibi tanımadığınız evlere işe gitmek de kolay değildir. Çalışanlar ücretin verilmemesi, kötü muamele, özellikle taciz ve tecavüz riskiyle de karşı karşıya olduklarının bilincindedirler. Bu nedenle gündelikçi kadınlar çok zor durumda kalmadıkça bu şirketlere başvur-

mamakta, geleneksel yöntemleri yani eş dost akraba tavsiyesini işe girmek için daha güvenli bulmaktadırlar. Sonuç olarak istihdam büroları, ev hizmetleri alanında emeğin değerinin daha da düşürülmesi, şartların ağırlaştırılması ve risklerin artması anlamına gelmektedir.

Meslek olarak ev işçiliği Ev işlerinin ucu bucağı yok. Bir günlük temizliğe camlardan halılara, duvarlardan dolaplara, ütüden çamaşıra pek çok iş sıkıştırılmak isteniyor. İş saatinin uzunluğu, iş kazaları ve meslek hastalıkları cabası. Diğer yandan işveren açısından temizliğin, düzenin, hijyenin, güvenilir hizmetin ulaşılabilirliği önemli. Sosyal hakları bulunmayan, kayıtsız ve güvencesiz çalışma sorunları yanı sıra, iş tanımı, iş tarifi olmayan, sınırları her yeni iş ilişkisinde yeniden belirlenen bu durumun da değişmesi gerekiyor. İşin meslek haline getirilmesi, mesleki standartların tanımlanması, çalışanların haklarının ve ödevlerinin belirli olması, hakların savunulabilir olması açısından da önemli. İşin görünürlüğüne de hizmet edecek bir çözüm olarak gündelikçi kadınların aktörü olduğu bir süreç içinde ev temizliğinin iş tanımı ve standardının belirlenmesi önemli görünüyor.

Sosyal hakları bulunmayan, kayıtsız ve güvencesiz çalışma sorunları yanı sıra, iş tanımı, iş tarifi olmayan, sınırları her yeni iş ilişkisinde yeniden belirlenen bu durumun da değişmesi gerekiyor. İşin meslek haline getirilmesi, mesleki standartların tanımlanması, çalışanların haklarının ve ödevlerinin belirli olması, hakların savunulabilir olması açısından da önemli. İşin görünürlüğüne de hizmet edecek bir çözüm olarak gündelikçi kadınların aktörü olduğu bir süreç içinde ev temizliğinin iş tanımı ve standardının belirlenmesi önemli görünüyor.

19


Sosyalist Dayanışma / Kasım 2010

Bursa’da BATİS ve BAMİS, Örgütlenme Özgürlüğü İçin Yürüdü

“İşçiler, İşsizler, Yoksullar; 3. Cephe’de Birleşin!” Bursa’da, sendikal örgütlenmenin önünü tıkayan yasaları ve her geçen gün artan iş cinayetlerini protesto etmek amacıyla bir eylem gerçekleştirildi. BATİS ve BAMİS tarafından düzenlenen SODAP ve Genç İşçiler Platformu’nun da destek verdiği yürüyüş, 30 Ekim Cumartesi günü 16.30’da Bursa minibüs duraklarından başladı. “Örgütlenme Özgürlüğü Gelecek, İşçiler, İşsizler ve Yoksul Emekçi Halklar Sendikalarda Örgütlenecek” pankartının taşındığı yürüyüş Bursa Kent Meydanı’na kadar sürdü. Eylem boyunca “İşçiler, İşsizler, Yoksullar; 3. Cephe’de Birleşin”, “Demokratik Olmayan Barajlar Kaldırılsın”, “Yaşasın Örgütlü Mücadelemiz” sloganları atıldı. Kent Meydanı’na gelindiğinde BATİS Genel Başkanı Metin Burak tarafından basın açıklaması yapıldı. Burak gerçekleştirdikleri eylemin, her geçen gün yok olan sendikal örgütlenme ve her geçen gün artan iş cinayetleriyle ilgili olduğunu ifade etti. “İşçilere, işsizlere ve yoksul emekçi halklara verdiğiniz sözü, ne zaman tutacaksınız?” “12 Eylül 1980 darbesinin ardından getirilen emekçi halkları yoksullaştırma politikaları ve her geçen gün artan işsizlik, sendikal örgütlenmenin önünü kesen en büyük etkendir. Sistemle bütünleşmiş sendikalar da buna dâhildir” şeklinde konuşan Burak sözlerine şöyle devam etti:

“AKP hükümeti, gerçekten işçinin, işsizin ve yoksul emekçi halkların yanında olsaydı, 2002’den bu yana tek başına iktidar olma gücüyle bu güne kadar işçilerin, işsizlerin ve yoksul emekçi halkların örgütleri olan sendikaların önündeki %10 işkolu ve %50+1 işyeri barajları ile noter masraflarını kaldırabilirdi, ama kaldırmadı. AKP hükümeti, 12 Eylül 2010 Pazar günü anayasa referandumu öncesi ‘herkesin tüm sendikalara üye olma hakkını getireceğiz’ diye söz vermişti. Biz de diyoruz ki, işçilere, işsizlere ve yoksul emekçi halklara verdiğiniz sözü, ne zaman tutacaksınız?” Sermaye sınıfının ihtiyacı olan yasaların meclisten apar topar geçirildiğini dile getiren Metin Burak son olarak şunları söyledi: “Sendikaların önündeki engelleri kaldıracak yasaları çıkartın ki, işyerleri sendikaların gözetiminde çalıştırılsın. Bursa-Özay Tekstil’de, İstanbul-Pameks Tekstil’de, Bursa-Mustafakemalpaşa maden ocağında, Balıkesir-Dursunbey maden ocağında, Zonguldak maden ocağında ve 27 Ekim Çarşamba günü, Bursa-Orhaneli ŞETAT maden ocağında olduğu gibi işçiler iş cinayetine kurban gitmesin. İşçiler, sigortasız, güvencesiz kayıt dışı çalıştırılmasın.”

20

Kayıtsız çalışma normalmiş gibi algılanıyor Ev işçilerinin emeği tıpkı ev kadınlarında olduğu gibi “görünmüyor”. Yani günlük yaşamın doğal parçası olan ev işleri evin kadınları tarafından doğal bir şekilde yapılıyor. İşte bu kadınlar bazı evlerde ücretli çalışan olsa da fabrikadaki ya da lokantadaki bir işçi gibi görülmüyor. Genellikle gündelikçi kadınların tarif ettiği evin insanlarıyla sanal akrabalık duygularının “karşılıklı” geliştirilmesi de bu çerçeve içine konabilir. Bu görünmezlik hem “hanımlar” tarafından hem de “kadınlar” tarafından içselleştirilmiş olsa gerek. Buna bir de iş yasası kapsamına almama ve uygulanabilir olmayan yasal mevzuatlar eklenince iş daha da karışık hal alıyor. Tabloyu destekleyen başka bir veri de hemen hemen tamamı sigortasız çalışan gündelikçi kadınların yaklaşık yarısının -%48’inin (a.y.n)- sağlık güvencesinden yararlanabiliyor olması. Kocaya ve babaya bağlı olarak sağlık hakkı tanınıyor bu kadınlara. Düzenli ve güvenli çalışmayı evin erkeleri yaparken düzensiz ve güvencesiz çalışan olarak kadınlar ilk fırsatta işi bırakacak kişiler olarak değerlendiriliyorlar. Fakat çoğu zaman ev hizmetine giden çalışanların işi o kadar kısa sürede terk ettiğine rastlanmıyor. Yani gündelikçi kadınlar ve bakıcılar eve ek gelir getirenler değil, evin geçimini sağlayanlar aslında. Dolayısıyla kayıtsız çalıştırılmanın bedeli olarak iş kazasını ve meslek hastalığını kapsayan sosyal haklardan ve en önemlisi de emeklilik hakkından mahrum kalıyor ev işçileri.

Dünyada ev işçileri Ev işçilerinin durumu aslında dünyada da karmaşık ve sorunlu bir alan. Fakat bazı ülkeler ev hizmetlerinde çalışanlara yönelik özel programlar geliştirmişler. Genellikle düşük prim ödeme yoluyla sosyal güvenlik kapsamına alınmış ev hizmetinde çalışanlar. Dünyada ev hizmetlerinde çalı-

şanlar ile ilgili sosyal sigorta programı verisine ulaşılan 56 ülkenin 17’sinde iş kazası ve meslek hastalıkları, hastalık ve analık sigortası; 26 ülkede malullük, yaşlılık ve ölüm sigortası; 4 ülkede işsizlik sigortası bakımından koruma altındalar. (a.y.n)

Daha hızlı ve örgütlü Bu gün birçok iş sahasında yeni teknolojiler, otomasyon nedeniyle işçi sayısı azaltılırken ev hizmetlerinde çalışan sayısı sürekli artıyor. Bu sahada çok sayıda “danışmanlık” firması at koşturuyor ve özel istihdam bürolarına dair yasal düzenlemelerin yapılmasını bekleyen “girişimciler” pusuda bekliyor. Ev işçilerinin sosyal haklarına kavuşmalarının yolu olarak gösterilen özel istihdam büroları çözüm olmayacak, aksine özel

istihdam bürolarıyla sömürü katmerlenecek, güvencesizlik artacak. Bunu mevcut örneklerinden biliyoruz. Gündelikçi kadınların, ev işçilerinin daha hızlı ve daha örgütlü olarak sorunlarının nasıl çözüleceğine dair somut taleplerle sistemi zorlamaları, haklarını aramaları kaçınılmaz. Aksi halde sermayeye yeni bir sömürü alanı, köle ticaretinin kurumsallaşmış şekli de ev işçilerini bekliyor. *İş Müfettişleri Derneği II. Çalışma Yaşamı Kongresi 2008 s.177


Kasım 2010 / Sosyalist Dayanışma

DÜN İŞÇİ, BUGÜN GÜVENCESİZ İŞÇİ,

YARIN İŞSİZ

T

aşeron sözcüğünü duymayan kalmamıştır. Günlük konuşma diline de giren bu kelimeyi haber bültenlerinin tersanelerden, maden ocaklarından, yanan fabrikalardan verdiği ölüm haberlerinde veya atılan işçilerin hak arama mücadelesinde önlerine çıkan bir engel olarak çokça duyuyoruz. Sistemin ağır yükü altında ezilen işçi ve emekçileri kolsuz kanatsız, haksız hukuksuz bırakan bu sistem her geçen gün yaygınlaşıyor. Belediyelerde, hastanelerde, okullarda, fabrikalarda vs. çalışan işçiler, sayısı binleri bulan çeşitli taşeron firmalara bağlı olarak düşük ücretle, sosyal haklardan yoksun olarak çalışmak zorunda bırakılıyor. Taşeron firmalara bağlı olarak neredeyse günlük 12-16 saat çalıştırılan işçiler düşük ücret almalarının yanı sıra, işyeri yönetimleri tarafından ikinci sınıf işçi muamelesi görüyor. İş bulmanın bu kadar zor olduğu bir sistemde, iş arayan işçilerin; buldukları işin asıl işverene mi alt işveren mi ait olduğunu çözecek alternatifleri de yok, beklentileri de. Gelinen aşamada işçiler işe girdiğinde patronunun kim olduğunu dahi bilmiyor. Oysa tarihsel sürece bakıldığında işçi sınıfının bir sınıf olması, işveren karşısında ortak çıkarlara ve dolayısıyla dayanışma bilincine sahip olan bir işçi topluluğu oluşturması ile başlar. Aynı üretim süreci ve organizasyonu içinde istihdam edilen işçilerin tek bir işvereni bulunur ve bu işçiler işçi-işveren ilişkisinde güç dengesini kendi lehlerine dönüştürmek için örgütlenerek mücadele ederler. İşçi sınıfı çok uzun mücadeleler sonucu, sendikal hak ve özgürlüğü, toplu sözleşme hakkını ve nihayet grev hakkını kazanmıştır. Tüm bu hakları uluslararası temel insan hakları belgelerinde ve anayasalarda, “insan hakkı” niteliğinde temel sosyal haklar olarak kabul ettirmiş ve güvenceye kavuşturmuştur. Mücadelenin seyri ve gücü devletlere “işçiyi koruma” ilkesini da-

Sevgi EVREN

Bağımsız Tekstil İşçileri Sendikası Avukatı

yatmıştır. Bizde de sınıf hareketinin yükseldiği dönemlerde grevlerin çoğaldığını, ücret pazarlıklarının işçi lehine sonuçlar verdiğini söylemek yanlış olmaz. Ancak 1980 ve sonrasında uygulanan neoliberal ekonomik program okları tamamen tersine çevirmiştir. Gülme sırasının patronlara geldiği açıklanmış ve neoliberal politika hayata geçirilmeye başlanmıştır. Artık zam ayı geldiğinde işçinin değil, işverenin dediği olacaktır. Maksimum kâr için her yol mübâhtır. Bu amaçla da yeni dönemde özelleştirmeler ve esnek üretim kilit nokta olmuştur. Gelinen noktada ise iş güvencesi, sağlık hakkı, iş güvenliği gibi haklar azınlıktaki bir avuç şanslı işçi için geçerli kalmakta ve bu da işçiler arasında bir ayrıma, kastlaşmaya neden olmaktadır. İş güvencesi olan bir işçi; taşeron işçisinin “haklı mücadelesine” destek vermekten ya da en asgari anlamda “hak vermekten” de çekinmekte, kaçınmaktadır. Bu ayrım her geçen gün derinleşmekte ve taşeron işçisinin mücadelesi sadece kendi yasal hakları için verdiği mücadele olmaktan çıkıp sınıfın geleceğinin mücadelesine dönüşmektedir. Dün işi olan, işi olduğu için sosyal sigortası olan, fazla mesai yapmama özgürlüğü olan, sendikası, grev hakkı olan işçiler, bugün esnek çalışma modellerinin (taşeron,

ödünç işçi, belirli süreli çalışma… vs) kıskacında “günlük” işçiler oldular ve olmaya devam ediyorlar. Günlük, sigortasız, güvencesiz işçilik yaygınlaşıyor, güvencesiz işçiler çoğalıyor. Güvencesiz çalışmanın sonunda da işsizlik en katran karası haliyle sınıfın gelecek düşünün önüne seriliyor. Güvencesiz çalışan işçiler işsizlik belası başlarında dolaşırken kölece çalışma koşullarına boyun eğiyor. 1980 sonrası dizginlerinden boşanmış sermayenin bu uygulamaları insanca çalışma koşullarını her geçen gün tırpanlıyor ve ücretli kölelik düzeni meşrulaşıyor. Taşeron yaygınlaştıkça, güvencesizlik ucuz işçi çalıştırmanın ve sendikasızlaştırmanın etkili bir aracına dönüşüyor.

Gelinen noktada ise iş güvencesi, sağlık hakkı, iş güvenliği gibi haklar azınlıktaki bir avuç şanslı işçi için geçerli kalmakta ve bu da işçiler arasında bir ayrıma, kastlaşmaya neden olmaktadır. İş güvencesi olan bir işçi; taşeron işçisinin “haklı mücadelesine” destek vermekten ya da en asgari anlamda “hak vermekten” de çekinmekte, kaçınmaktadır.

İş bulmanın her geçen gün zorlaştığı bu düzende işçiler asgari ücretle de olsa iş bulabilmek için taşeron firmaların idam hükümlü sözleşmelerini imzalamaya, daha işe girerken istifa kâğıtları, ibranameler ve aleyhe tutanaklar imzalamaya mecbur bırakılıyor. İşverenler doğacak işçilik alacaklarına karşı kendilerini baştan sağlama alıyorlar. Taşeron, yüklenici veya alt işveren ismi her ne olursa olsun, işçiler için uzun çalışma saatleri, kıdem tazminatı dahi olmaksızın harcanan, asgari ücretle karın tokluğuna geçecek bir yaşam, her an işten çı-

21


Sosyalist Dayanışma / Kasım 2010

karılma korkusu, iş kazalarında elsiz, ayaksız kalma korkusu olurken, işverenler için ise süreli sözleşmelerle her an işçi çıkarabilme özgürlüğü, asgari ücretle 12 saat çalışacak ücretli, örgütsüz köleler, yüksek kâr, düşük maliyet demektir. Taşeron; işçiler için; tersanelerde ölüm, tekstil atölyelerinde işsizlik, hastanelerde sefalet demektir.

Örma yetkilileri işçileri tanımadığını, patronlarının kaçan A taşeronu olduğunu, maaşlarını ondan istemelerini işçilere salık veriyor ve kapıyı büyük bir hışımla üstlerine kapatıyor. İşçiler Örma firmasının önünde eyleme geçiyor. İşin boyutlanmasını istemeyen Örma son maaşları ödüyor. Ancak kıdemleri 1 yıl ile 8 yıl arasında değişen işçilerin kıdem tazminatları, ihbar tazminatları ve izin haklarıyla ilgili en ufak bir sorumluluk almıyor. Bunun üzerine dava açan işçiler davaları kazanıyor. Mahkeme işçilerin tüm alacaklarından ÖRMA TEKSTİL’in sorumlu olduğuna karar veriyor.

İnsanca bir yaşam ve çalışma koşulları için taşeron sistemine toptan karşı çıkmak zorunluluğu artık kendini dayatmış durumda. Ancak her gün çıkarılan yeni yasalarla taşeronlaşma sistem içinde kökleşmekte ve hemen hemen her kesimden emekçiler, kâr hırsıyla doymak bilmeyen bir taşeron firmanın insafına terk edilmektedir. Özellikle kamuda yaşanan taşeronlaşma seyri ülkedeki son güvenceli iş kalesini de zapt etmek üzeredir. Tüm bunlar 1980’den bu yana aynı bilinçle yürütülen örgütsüzleştirme çabasının sonuçlarından biri olarak da çok rahat hayata geçmekte ve işçiler çıkarları ve düşmanları ortak bir sınıf olma özelliğini unutmaktadır. Güvencesizliğin had safhada yaşandığı tekstil sektöründe ise artık idam ipi işçilerin, emekçilerim boynuna geçirilmiş durumda. Ciroları milyon dolarları bulan firmalar, suya sabuna dokunmadan, işçi çalıştırmaktan kaynaklanan en asgari yükümlülükleri dahi üzerlerine almadan kârlarına kâr katıyorlar. İşçi sınıfının örgütsüzlüğü, işsizlik rakamlarının azalmayıp artan seyri, bir şeyleri değiştirebilme ufkunun kaybolması, işverenlerin elini çok daha güçlendiriyor. Umutsuzluğun, günü kurtarma psikolojisinin yaygınlığı çalışma alanlarında işçi sınıfı örgütlerini zorluyor. Bağımsız Tekstil İşçileri sendikası olarak yaşadığımız bir pratik üzerinden bunun bir örneğini verelim: Ör-Ma Tekstil Sanayi Ve Ticaret Anonim Şirketi İstanbul Esenyurt’ta kurulu bulunan ve 1000’in üzerinde işçi çalıştıran büyük bir tekstil işyeri. Ancak resmi kayıtlarda işçi sayısı idari personeli kadar. Nasıl mı? TAŞERON sistemi sayesinde. Örma Tekstil’in Esenyurt’ta kurulu 2 fabrika binasında 20 civarında taşeron firma faaliyet gösteriyor. Hemen hepsi Örma Firmasının kiracısı görünüyor. Değişik periyotlarda iş-

22

çiler taşerondan taşerona devrediliyor. Bu arada işçilerin işyeri binaları değişmediği gibi, üretim yaptıkları markalar ve firmalar da değişmiyor. İşin ilginç yanı, kendilerine işi veren, üretilen malı toplayan ve maaşları ödeyen Örma yetkilileri de değişmiyor. Derken bir gün A taşeronu battığını ilan ederek ortadan kayboluyor. 150 civarında işçi bir anda işsiz kalıyor. Örma Tekstil; atölyedeki tüm makineler kendisine ait olduğu için derhal makineleri topluyor ve deposuna kaldırıyor. İşçiler boş masalar ve kumaş tozlarının arasında beklemeye başlıyorlar. 1 gün bekle gelen yok, 2 gün bekle gelen yok. İşçiler Bağımsız Tekstil İşçileri Sendikası aracılığıyla ödenmeyen maaşlarını Örma’dan istemeye karar veriyorlar. Örma tekstilden maaşlarını istiyorlar. Örma yetkilileri işçileri tanımadığını, patronlarının kaçan A taşeronu olduğunu, maaşlarını ondan istemelerini işçilere salık veriyor ve kapıyı büyük bir hışımla üstlerine kapatıyor. İşçiler Örma firmasının önünde eyleme geçiyor. İşin boyutlanmasını istemeyen Örma son maaşları ödüyor. Ancak kıdemleri 1 yıl ile 8 yıl arasında değişen işçilerin kıdem tazminatları, ihbar tazminatları ve izin haklarıyla ilgili en ufak bir sorumluluk almıyor. Bunun üzerine dava açan işçiler davaları kazanıyor. Mahkeme işçilerin tüm alacaklarından ÖRMA TEKSTİL’in sorumlu olduğuna karar veriyor. Örma tekstil 1985 yılında tekstil sektöründe kurulmuş oldukça köklü bir firma. Resmi kayıtlara göre sermayesi 5.500.000 tl. Ancak 2 fabrika binasında 1000’ in üzerinde işçi çalıştırmasına rağmen resmi kâğıtlara göre üretim yapmıyor. Asıl faaliyeti ticaret görünüyor. Avrupa’dan siparişi alıyor, piyasadan kumaşı temin ediyor ve üzerine 100-150 işçi kayıtlı bulunan taşeron firmaları fabrika bünyesinde misafir ederek ÇALIŞTIRIYOR. Himayesinde ve denetiminde üretilen, dikilen, ütülenen, kalite kontrolden geçerek paketlenen, kamyonlara yüklenen ve artık satışa hazır hale gelen malları A-BC-D…. taşeronundan tekrar topluyor, müşteriye gönderiyor ve mutlu son: malların parası Örma’nın kasasında.. Bu arada Örma ne işçile-

rin SSK primlerinden sorumlu, ne işçilerin sigorta kayıtlarının yapılıp yapılmadığından, ne işyerinde yaşan iş kazalarından sorumlu, ne de ödenmeyen maaşlardan… Bakın şu işe ki, Örma firması bunu talep ederek dava açan sadece 8 işçiye karşı bu sorumluluğu yükleniyor. Geriye kalan 992 işçi hala kaçan patronlarının nerede olduğu konusunda tartışmaya devam ediyor. Yukarıda anlatmaya çalıştığımız tablo bu düzende ÖRMA olmanın ne kadar kolay olduğunu gösteriyor bize. Bu yüzden sorulması gereken şu ki; çizdiğimiz bu üretim zinciri içinde bırakın ÖRMA’yı, üretimi sipariş eden ve ürüne etiketini takarak yüzlerce liraya o ürünleri satacak olan markalar da bu işin sorumlusu olması gerekirken bu haramiliğin önünü kim alacak, bu sömürünün dizginlerini kim nasıl tutacak? Bu düzende kimsenin bize adalet dağıtacağı yok. Zenginlerin her geçen gün daha da zenginleştiği, zengin sayısının daha arttığı, yoksulun her geçen gün daha da yoksullaştığı bir üretim ve paylaşım sisteminde adaletin A’sı biz emekçilerin payına düşmez. Evlerimiz yok pahasına kamulaştırılır, barınma hakkımız elimizden alınır, işsizlik korkusuyla kölelik düzenine biat ederiz, ev kirasından düşük asgari ücrete çalışırız, sağlık hakkımız bir ağrı kesici kadardır, susarız. Emekli olmak için 65 yaşa kadar çalışmamız gerekir ama 35’den sonra iş bulamayız. Çocuklarımız bin bir yarışla üniversite kazanır, onu okumaya gönderemeyiz. Ancak tüm bunlar bizim kaderimiz değil. Birilerinin insafa gelmesini beklemekle insanca bir yaşam kuramayız. Hayatlarımızın üzerine bu ipoteği kim ne zaman koydu? Şunu bilmeliyiz ki; onların gücü; bizden çaldıklarıyla kurdukları bir cari hesaptan ibaret. Bir ata sözü var; “ite dalaşma, çalıyı dolaş” demişler. Ne yazık ki sınıfın bileşeni işçiler karşılarındaki bu cari hesabın gücünü çok büyütüyorlar. Ama ite dalaşmadığımız sürece çalıyı da dolaşsak, dağları delip tüneller de açsak, bu yol bu talanı sonlandırmaya yetmeyecek.


Kasım 2010 / Sosyalist Dayanışma

Komünist Önder Dr. Hikmet Kıvılcımlı Mezarı Başında Anıldı

S

Kıvılcımlı Yaşıyor, Parti’de Savaşıyor!

ODAP, komünist önder Dr. Hikmet Kıvılcımlı’yı aramızdan ayrılışının 39. yıldönümünde mezarı başında andı. Anmada Kıvılcımlı’nın proleter sosyalist çizgisi ve direnişçi kişiliği öne çıkarıldı. 11 Ekim günü saat 11.00’de Topkapı Mezarlığı önünde bir araya gelen SODAP’lılar, pankart ve bayraklarıyla, enternasyonal marşı eşliğinde kortej oluşturarak mezarlığa yürüdü. “Dr. Hikmet Kıvılcımlı Sosyalizm Güneşidir. Açtığın Yolda Yürüyoruz, Yürüyeceğiz” yazılı pankartın taşındığı anma etkinliğinde sık sık “Kıvılcımlı Yaşıyor, Parti’de Savaşıyor,” “Kıvılcımlı Devrimdir, Sosyalizmdir,” sloganları atıldı. Anma etkinliğinin sonunda İsmet Demir’in mezarı da ziyaret edildi. Devrim şehitleri anısına yapılan saygı duruşunun ardından SODAP adına konuşma yapan Kezban Konukçu, Hikmet Kıvılcımlı’nın mücadele hayatını anlattı ve düşüncelerinin güncelliğini koruduğunu vurguladı. “Kıvılcımlı hayatıyla ve eserleriyle bize pek çok açıdan ışık tutmaktadır. Bu mirasa, günümüzün karışık politik atmosferinde zihinlerimizi durultmak için tekrar tekrar başvurmamız gerekmektedir” diyen Konukçu, Kıvılcımlı’nın Türkiye’de proletarya sosyalizminin en önemli temsilcisi olduğunu söyledi. İşçi sınıfının bağımsız politik hattının inşasında, Kürt halkıyla Türkiye işçi sınıfının ittifakının hayata geçirilmesinde, sosyalizme adanmış bir hayatın nasıl yaşanacağının kavranmasında onun bizlere bıraktığı mirasın önemini vurguladı. Kezban Konukçu’nun ardından söz alan BATİS Genel Başkanı Metin Burak, işçi sınıfı açısından Hikmet Kıvılcımlı’nın öneminden söz etti. SODAP, Dayanışma Evleri, BATİS ve BAMİS tarafından temsil edilen örgütlülüğün proletarya sosyalizminin

bayrağını daha yukarılara taşıyacağını vurguladı. Anma’ya Aydın Nazilli’den katılan kıdemli sosyalist Erbay Aydemir ise, Hikmet Kıvılcımlı’nın 1960’ların sonunda sol hareket içersindeki etkisine ve 1970’li yıllardaki doktorcu harekete değindi. Hikmet Kıvılcımlı’nın 1960’ların sonunda devrimci gençlik hareketini proletarya sosyalizmi ekseninde birleştirmeye çalıştığını belirten Aydemir, bu tarihsel buluşmanın 12 Mart muhtırası ile engellendiğini söyledi. Anma, “Direniş Andı”nın okunmasının ardından İsmet Demir’in mezarı ziyaret edilerek sona erdi.

Komünist Önder Dr. Hikmet Kıvılcımlı emekçi semtlerinde anıldı Esenyurt: Komünist önder Dr. Hikmet Kıvılcımlı aramızdan ayrılışının 39. yıldönümünde Bağımsız Tekstil İşçileri Sendikası (BATİS) Esenyurt Temsilciliği’nde düzenlenen bir etkinlikle anıldı. 10 Ekim Pazar günü düzenlenen anma etkinliği, devrim şehitleri anısına saygı duruşuyla başladı. Ardından Hikmet Kıvılcımlı’nın mücadelesini anlatan bir sinevizyon gösterimi yapıldı. Daha sonra SODAP Temsilcisi Muzaffer Kaya, Kıvılcımlı’nın yaşamı ve politik çizgisini anlatan bir konuşma yaptı. Soru ve cevaplarla sohbet biçiminde sürdürülen etkinlik, 11 Ekim’deki mezarbaşı anması için yapılan çağrı ile sona erdi. Bağcılar: Aynı gün saat 14.00’de Dayanışmevleri Bağcılar Şubesi’nde gerçekleşen anma etkinliği sinevizyon gösterisiyle başladı. Daha sonra Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın hayatı, mücadelesi hakkında bir söyleşi gerçekleştirildi. Nurtepe ve Güzeltepe: Dayanışmaevleri Güzeltepe Şubesi’nde ise saat 15.00’de bir panel düzenlendi. Panelde Kıvılcımlı’nın hayatı ve mücadelesi anlatıldı. Teorik ve politik mirasının günümüz açısından

önemi vurgulandı. Panelin ardından Kıvılcımlı’nın SODAP’lı genç yoldaşları saat 18.00’de Nurtepe’ye doğru yürüyüşe geçti. Eylemde Kıvılcımlı’nın büyük boy portresiyle birlikte “Varlığın Varlığımızı Yarattı; Varlığımız Fırtınalar Koparacak, Gelecek Direnişte, Gelecek Partide” yazılı pankart taşındı. Yürüyüşün sonunda genç SODAP’lılar devrim şehitleri anısına saygı duruşunda bulundu. Mahalle halkına Kıvılcımlı’nın yaşamı ve mücadelesini anlatan bir konuşma yapıldı. Her iki etkinliğe, Okmeydanı ve Alibeyköy’deki SODAP’lılar da destek verdi. Bursa: Komünist önder Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Bursa’da SODAP, BATİS ve BAMİS tarafından ortaklaşa düzenlenen bir etkinlikle anıldı. 9 Ekim Cumartesi günü akşam

saatlerinde BATİS Genel Merkezi toplantı salonunda gerçekleşen etkinlik devrim şehitleri anısına saygı duruşuyla başlatıldı. Saygı duruşunun ardından BATİS Genel Başkanı Metin Burak bir konuşma yaptı. Burak, Dr. H.Kıvılcımlı’nın mücadele dolu yaşamından kesitler sunarak başladığı konuşmasını “Kıvılcımlı’yı anmak, onun teorik politik mirasına sahip çıkmak ve her alanda dövüştürmek, devrimci, direnişçi çizgiyi büyütmekten geçmektedir” sözleriyle noktaladı. Anma etkinliğinde, 2 yıl önce 8 Ekim 2008 tarihinde aramızdan ayrılan SODAP ve BATİS üyesi Sami Tosun’u yoldaşları unutmadı. Sami Tosun’un anısıyla ilgili yapılan konuşmalarda duygusal anlar yaşandı. Konuşmaların ardından Dr. Hikmet Kıvılcımlı belgeseli izlendi.

23


Sosyalist Dayanışma / Kasım 2010

“KARA DERYALARDA BİR FENERSİN”*

BİRAZ DA FUTBOL

Kuzey Karahan

Futbol taraftarlarının çoğunluğunu yoksullar, emekçiler oluşturuyor. Bunların içinde elbette halktan yana, aydın gençler de eğitimli insanlar da var. Son yıllarda cılız da olsa bu kesimlerden endüstriyel futbola, ırkçılığa, fanatizme karşı, emekçi dostu taraftar grupları ortaya çıkıyor. Ve bu taraftar grupları emekçilerin hak mücadelelerine açık, eylemsel destek veriyorlar.

AZ

gelişmiş ülkelerde spor, genellikle futbolla özdeşleşmiştir. Her çocuk, aklı biraz bir şeylere ermeye başlayınca bir takım tutar ya da tutturulur. Tutulan takıma da neredeyse ömür boyu “sadık” kalınır. Bu olgu siyaset jargonuna da girmiştir. Değiş(tiril-e)meyen siyasi angajmanlar, “takım tutar gibi” deyişiyle damgalanır.

Özal’ın sol, devrimci saflarda yoğunlaşmış kitleleri politikadan uzaklaştırma siyaseti olan depolitizasyon oldu. Daha sonra fanatizme kadar varacak olan futbol taraftarlığı bu yılların ürünüdür. Futbol, devasa yatırım ve parasal

tildi. Eskiden maça gitmek bir yana, pek takım bile tutmayan kadınlar, futbol rüzgârına dâhil edilebildiler. Maça gitmeye para ayıramayan yoksul emekçiler, TV önlerine oturtulup futbol bombardımanına uğratıldılar. Dü-

Sol siyasetin tarihinde başı futbolla pek hoş olmamıştır. Eskiden siyasi saflaşmaların yoğun olduğu eski yıllarda, her hangi bir siyasi safta yer almayanlara, “memleket meseleleriyle” ilgilenmedikleri için “futbolcu” denirdi. Hatta vulger bir atasözü bile oluşmuştu denebilir; “Ne sağcıyım ne solcu, futbolcuyum futbolcu”. Hepten yadırganacak bir durum da değildi tabi. Beri tarafta insanlar, devletin anti demokratik uygulamalarına, zenginlerin soygununa karşı, yoksulların hakları ve sorunları için canhıraş direnirken; söz konusu sorunlardan uzak, apolitize bir duruşu içe sindirmek kolay olmuyordu. Egemenlerin çabaları bugün olduğu gibi o yıllarda da insanları ülke sorunlarından, politikadan uzak tutmaktı. Futbola da böyle bir işlev yüklemişlerdi.

pompalamalarla endüstrileştirilerek, “alternatifleştirildi”. Önce görselliğe, sahalara öncelik verildi. Yarım yamalak “çim” sahalar, televizyonlarda imrenilerek bakılan yemyeşil Avrupa sahaları haline getirildi. Önce İstanbul’da başlayan bu kampanya, hızla Anadolu’ya yayıldı. Ardından teknik direktör ithalleri ve pahalı oyuncu transferleriyle takımların oyun kaliteleri de Avrupa takımlarıyla mücadele edebilecek seviyeye yükseltildi.

12 Eylül darbesinden sonra şu “iş bitirici” Özal, bir depolitizasyon kampanyası başlattı. Faşist Cunta ilk yıllarda halk üzerinde, müthiş bir baskı ve terör uyguladı ama o şiddette bir terörün uzun yıllar sürdürülmesi mümkün değildi. Bu kaba “asker tarzı” siyaset Cunta siyasetçisi Özal eliyle “sivilleştirildi”. Sonraki yıllara damgasını vuran,

Medya da bu kampanyanın önemli bir parçası oldu. İki üç geveze “futbol bilir”in TVlerde, keh keh-kih kihleri arasında saatlerce süren futbol geyikleriyle, kafalar futbola kilitlendi. Başta “hedef kitle” olan erkeklerin yanına önemli ölçüde kadınlar da yerleştirildi. Üç gün önce “topu görse karpuz sanacak” “alımlı kızlardan” futbol habercileri üre-

zene, işsizliğe, yoksulluğa, haksızlıklara karşı tepkileri, futbol tutkusuyla törpülendi. Dahası taraftarlar, Kürt sorunu geriliminin yükseldiği dönemlerde, tersinden bir “politizasyona” da uğratıldı. Her maç öncesi söyletilen İstiklal Marşlarıyla kaba bir ırkçılık yaratılmaya çalışıldı, yaratıldı da. Futbol taraftarlarının çoğunluğunu yoksullar, emekçiler oluşturuyor. Bunların içinde elbette halktan yana, aydın gençler de

KARA DERYALARDA BİR FENERSİN

* Kara Deryalarda bir Fenersin (Avusturya İşçi Marşı’ndan) FenerbahCHE sitesinin spotu.

YAŞA FENERBAHCHE KARA DERYALARDA BİR FENERSİN

24


Kasım 2010 / Sosyalist Dayanışma

eğitimli insanlar da var. Son yıllarda cılız da olsa bu kesimlerden endüstriyel futbola, ırkçılığa, fanatizme karşı, emekçi dostu taraftar grupları ortaya çıkıyor. Ve bu taraftar grupları emekçilerin hak mücadelelerine açık, eylemsel destek veriyorlar. Onları 1 Mayıs’larda da görmüştük ama Ankaragücü’lü taraftarların, TEKEL direnişini desteklemek için tribünlerde pankart açması ve kendilerine saldıran polisle çatışması ilk anlamlı örnektir. Yine Forza Livorno, Halkın Takımı (Beşiktaş), Tekyumruk (Galatasaray), FenerbahCHE, Beleştepe

Arena Stadyumu’nun yapımı sırasında iş cinayetine kurban giden işçileri sahiplenen Galatasaray taraftar grubu Tek Yumruk’un tutumu elbette insancadır. Politik örgütlenmeler üstü; aşağıdan gelen toplumsal hareketler ve yatay örgütlenmeler, özellikle Latin Amerika’da yaşanan, 21. Yüzyıl Sosyalizminin tipik deneyimlerindendir. Bizde bu tarz hareketlenmeler henüz oldukça cılız. Kalıcı bir yoksul hareketi, bir işsizler hareketi, koca TEKEL direnişine rağmen oluşamadı. Militarizm karşıtı Vicdani Ret, bir savaş ortamı yaşanmasına

Forzalivorno - Endüstriyel Futbola Karşı Manifesto 1. Forzalivorno, endüstriyel futbola karşı gelişen bir taraftar hareketidir. Paranın egemenliğinin, sporun ruhunu zedelemesine karşı çıkar. Taraftarları müşteri olarak gören yaklaşımların karşısındadır. Her alanda sporun endüstrileşmesine karşı muhalefet ederek amatör ruhu ve yerelliği savunur! 2. Forzalivorno sporda ve yaşamın her alanında ırkçılığa ve her türlü din, dil, ırk, cinsiyet ayrımına karşıdır. Toplumdaki yaygın milliyetçi reflekse karşı ödünsüz bir kardeşlik çizgisini savunur. “Öteki”leştirilerek dışlanan gruplara yönelik, mikro düzeyde de olsa her türlü ayrımcılığa karşı durmayı, yaşamsal bir önemde görür. 3. Forzalivorno, dili söylemi ve duruşuyla sporda şiddeti körükleyen egemen anlayışı reddeder. Taraftarın her şeyden önce “güzel futbola” taraftar olduğunu bilerek, futbol endüstrisinin suni bir şekilde körüklemeye çalıştığı gerilimlere karşı, renklerin kardeşliğini savunur. Futbolu çirkinleştirmeyen, rakibini alkışlama erdemi gösterenlerin forumu olma iddiasındadır. 4. Forzalivorno, takım tutmayı mutluluk sayar; fakat tutulan takımın kutsanmasını reddeder! Taraftarizmin körleştirdiği mevcut taraftar profiline karşıdır. Taraftar gruplarının kendi forumlarına, kendi çevrelerine hapsolmuş tek yanlı bakış açısına karşın, farklı takım taraftarlarının birbirlerini anlayıp ortak hareket edebilecekleri zeminleri yaratma misyonunu üstlenmiştir. Tüm üyelerinden de bu çabayı destekleyecek bir performans beklemektedir. 5. Forzalivorno, savunduğu amatör ruhla değer üretimini esas sayar. Bir arada olmanın getirdiği güçle üretkenliği çoğaltmayı ve adilce paylaşmayı savunur! 6. Forzalivorno, futbolda ve sporun tüm alanlarında bahis ve şikenin karşısındadır. 7. Forzalivorno spor yapma hakkını savunur. Bu amaçla spor salonlarının, pistlerin ve sahaların halkın kullanımına açılmasını talep eder.

(Beşiktaş), İnadına (Bursaspor), Boranlar (Kartalspor), YSKA (Altay), İstanbul Tayfası, Sakaryaspor, Adana Demirspor taraftar gruplarının, direnişteki UPS işçilerini hem direniş alanında ziyaret etmeleri ve hem de Galatasaray Meydanından Taksim’e yaptıkları bir yürüyüşle destek vermeleri; yine Sakaryaspor taraftarlarının, işini geri almak için direnen Türkan Albayrak için tribünde “Diren Türkan Abla!”pankartı açmaları önemlidir. Türk Telekom

rağmen yaygınlaşamadı. Değişik işkollarındaki işçilerden oluşan Direnişteki İşçiler Platformu yine hesaba katılabilecek bir yaygın güce dönüşebilmiş değil.

8. Forzalivorno, sporcuların haklarını bilmek ve savunabilmek için sporcu sendikalarının kurulması düşüncesine destek verir.

Dikkate alınması gereken emek dostu taraftar grupları, nasıl ve ne kadar yaygınlaşabilir, kestirebilmek elbette zor. Ama varlıklarının ve dayanışma eylemlerinin, bir sevinç ve umut kaynağı yarattığı açık. Dileriz yolları da açık olsun!

25


Sosyalist Dayanışma / Kasım 2010

MARTHA HARNECKER VE 21. YÜZYIL SOSYALİZMİ M. Sinan MERT

21. yüzyıl sosyalizmine gönül verenlerin hegemonizme – liderliği yukarıdan dayatmak, idareyi elinde tutmak ve geri kalanlara emir vermek- karşı bir bilinç geliştirdiklerini, solun yönlendirme, kolaylaştırma ve birlikte yaşama rolünü üstlenmesi gerektiğini, halkın inisiyatifini kıran tepeden inmeci bir yaklaşımdan kurtulmak zorunda olduğunu düşündüklerini kitaptan öğrenebiliyoruz. Harnecker’e göre yeni devrimci özne sadece işçilerden oluşmuyor, birçokluk söz konusu.

26

L

me, ulusal egemenlik ve bölgesel bütünleşmenin tespit edilmiş olması dikkat çekici. Harnecker anılan sol hükümetlerle ilgili olarak “Şayet onları yargılayacaksak, istemediklerinden değil yasal engeller yönünden yapamadıkları şeyler konusunda net olmalıyız. Bu, hükümetlerinin daha keskin önlemler almasını talep eden en radikal sektörlerin genellikle dikkat etmediği bir şeydir” (s.53)demesi de dikkat çekici.

atin Amerika sosyalizminin en önemli isimlerinden Martha Harnecker’in bir kitabı daha Türkçe’de yayınlandı. “21.Yüzyıl Sosyalizmi ve Latin Amerika” Harnecker Şili’deki Allende’nin Halk Cephesi deneyiminden bu yana birçok deneyime bilfiil katılmış, tanık olmuş çok önemli bir isim. Şili’deki darbe sonrasında yaşamına bir süre Küba’da devam eden yazar, şu sıralar Venezüela’nın başkenti Karakas’ta yaşıyor. Chavez’in en yakınındaki danışmanlarından biri. “21. yüzyıl sosyalizmi” büyük oranda Hugo Chavez tarafından kamuoyuna mal edilen bir kavram. 25 Şubat 2005 tarihinde yaptığı bir konuşmada Chavez 21. yüzyıl sosyalizminin keşfedilmesinin zorunluluğundan bahsediyor. O günden bugüne 21. yüzyıl Sosyalizmi hakkında birçok şey yazıldı, daha da çoğu yazılacaktır. Fakat bu konuda en içerikli değerlendirmeyi bekleyebileceğimiz kişilerin önde gelenlerinden biri muhakkak ki Harnecker. 2000’li

yıllarla beraber büyük bir canlılık kazanan Latin Amerika solunun nabzını en iyi yansıtabilecek kişilerden biri o. Kitabın ilk bölümü genel olarak Latin Amerika’da yaşanan gelişmelerin kısa bir panoramasını sunuyor. Genel olarak bilindik olayların dışında çok fazla bir şey yok. Fakat şu anda hükümet olan sol iktidarların ortak prensipleri olarak toplumsal eşitlik için mücadele, siyasi demokratikleş-

Fakat 21. yüzyıl sosyalizmi başlıklı ikinci bölüm oldukça zengin. Buradan Latin Amerika solcularının sosyalizmdeki yenilenmeyi büyük oranda tam katılımcı bir demokrasi üzerinden anlayıp hayata geçirmeye çalıştıklarına tanık oluyoruz. Reel sosyalizmin en temel hataları örneğin Harnecker tarafından şöyle sıralanmış: devletçilik, devlet kapitalizmi, totaliterlik, bürokratik merkezi planlama, farklılıklara saygı göstermeyip aynılaştırmayı amaçlayan bir kolektivizm, üretimcilik – doğayı korumaktan uzak biçimde üretim güçlerinin büyümesini


Kasım 2010 / Sosyalist Dayanışma

vurgulamak-, dogmacılık, ateizm, geçiş sürecine öncülük için tek parti gerekliliği… 21. yüzyıl sosyalizmine gönül verenlerin hegemonizme – liderliği yukarıdan dayatmak, idareyi elinde tutmak ve geri kalanlara emir vermek- karşı bir bilinç geliştirdiklerini, solun yönlendirme, kolaylaştırma ve birlikte yaşama rolünü üstlenmesi gerektiğini, halkın inisiyatifini kıran tepeden inmeci bir yaklaşımdan kurtulmak zorunda olduğunu düşündüklerini kitaptan öğrenebiliyoruz. Harnecker’e göre yeni devrimci özne sadece işçilerden oluşmuyor, birçokluk söz konusu. Hardt ve Negri’yi çağrıştıran bir durum. Bizim de aslında ezilenlerin tümüne hitap etmeye çalışmamızla uyumlu bir durum aslında. Dolayısıyla bu çokluğun örgütlenmesinin tek biçimli olabilmesi mümkün değil. Harnecker’e göre örgütlenme çokluğu oluşturan her bir öznenin farklı yaşamını ortak bir proje ekseninde bir araya getirmeye bağlı. Sosyalizme geçiş sorunu kitabın önemli başlıklarından bir tanesi. Fakat Marksist klasiklere atıflarla yürütülen teorik bir tartışmadan bahsetmiyoruz. Söz konusu olan büyük oranda Latin Amerika’da yaşanan deneyimlerle ilgili. Harnecker, bu ülkelerde sadece hükümetin ele geçirildiğini fakat devletin tümüyle fethedilemediğini kabulleniyor. Söz konusu geçiş sürecinin uzun bir döneme yayılacağı kabul edilmiş. “Cennet fırtınayla elde edilmez, sosyalizme geçiş için uzun bir tarihsel süreç gereklidir” (s.63) Geliştirilen önemli kavramlardan biri de merkezsizleşme. “Merkezsizleşme ve halkın başrol oynaması arasındaki ilişki 21. yüzyıl sosyalizminin temel niteliklerinden biridir.” Lenin’in Sovyetler’deki bürokratikleşme eğilimlerini ‘bir önceki dönemin geleneklerine bağlaması’ na Harnecker katılmıyor ve Sovyet Devleti’nin aşırı merkezileşmesinin bürokrasinin altında yatan temel faktör olduğunu vurguluyor.

büyük oranda bir önceki sosyalizmin eleştirisine dayandığını ortaya koyuyor. Burada yapılan tartışmaların önemli bir kısmına dikkatle yaklaşmak gerekiyor. Bu ve benzeri meseleler Türkiye’de liberal zeminler dışında çok kapsamlı kabul görmediği için devrimci zeminde kalmaya gayret gösterenlerin mesafeli durduğu tespitler. Fakat sağlıklı bir reel sosyalizm değerlendirmesi yapamadan yol almanın mümkün olmadığı da her geçen gün daha fazla ortaya çıkıyor. Söz konusu olan salt teorik bir meselenin haledilip bir kenara konması demek değil tabi ki, daha ziyade alışkanlıklarımızdan dolayı fark edemediğimiz, fakat ezilenlerle temas kurmaya çalıştığımız her noktada kendi yaptığımızı kendimizin bozmasına yol açan bir zihinsel ve eylemsel hal. Zamanın ruhunu bir türlü yakalayamama hali. Yeni bir dalganın yaratılabilmesi ise yeni zamanların ruhunu kuşanabilmekle ilgili pek çok yön barındırıyor ve bunun ipuçlarına 21. yüzyıl sosyalizmi tartışmaları yolundan ulaşabiliriz.

Harnecker’in sonuç bölümünden bir alıntı ile bitirelim: “ Radikal olmanın en militanca sloganı atmak ya da en aşırı eylemlere – yalnızca küçük bir azınlığı hoşnut eden, çoğunluğu ise ürküten- kalkışmak değil, olası en geniş halk kitlelerine mücadele güçleriyle tanışma ve onlara katılma şansı verecek alanlar yaratmak olduğunu kavrayan bir sola ihtiyacımız var. Aynı mücadelede çok sayıda kişi olduğumuz gerçeği bizi güçlü kılmakta ve radikalleştirmektedir. Hegemonyayı elde etme, yani dayatmak yerine ikna etmemiz gerektiğini bilen bir sola ihtiyaç duyuyoruz. Geçmişte ne yaptığımızın değil egemenliğimizi kazanmak için – tüm insanlığın tam gelişimini olası kılacak bir toplum (21. Yüzyıl sosyalizmini) inşa etmek için gelecekte ne yapacağımızın daha önemli olduğunu görebilen bir sol istiyoruz.”

Sağlıklı bir reel sosyalizm değerlendirmesi yapamadan yol almanın mümkün olmadığı da her geçen gün daha fazla ortaya çıkıyor. Söz konusu olan salt teorik bir meselenin haledilip bir kenara konması demek değil tabi ki, daha ziyade alışkanlıklarımızdan dolayı fark edemediğimiz, fakat ezilenlerle temas kurmaya çalıştığımız her noktada kendi yaptığımızı kendimizin bozmasına yol açan bir zihinsel ve eylemsel hal. Zamanın ruhunu bir türlü yakalayamama hali.

Tereddütsüz kabullenmeye değil ama t a r t ı ş m ay a değer.

Harnecker’in kitabı Latin Amerika solunun yeniden dirilişinde tutunduğu doğrularının

27


Sosyalist Dayanışma / Kasım 2010

DEVRİME ADANMIŞ BİR YAŞAM:

“TANYA”

Zeynep KORU

Tanya La Guerilla Marta Rojas – Mirta Rodriguez Calderon Belge Yayınları Anı

T

Kitabın önsözünün özel bir önemi vardır. Önsözü, Che Guevara’nın yaşamını yitirmesinin ardından Bolivya’da mücadele bayrağını devralan Bolivya Ulus Kurtuluş Ordusu’nun komutanı Guido “İnti” Peredo yazar. Komutan İnti, kendisi de mücadelenin içinde, illegalite koşulları altındadır. Hiçbir zaman önsüzünü yazdığı kitabı göremez ve okuyamaz.

28

anya isimli bir kız çocuğu ile karşılaştığınızda neler hissedersiniz? Herhalde ilk cümleniz “Ne güzel ismin var” ya da “İsminin anlamını biliyor musun Tanya?” olurdu. Nazım Hikmet’in Tanya şiiri gelir aklımıza. Sovyetler Birliği’nde Nazi’lere karşı savaşan, ele geçtikten sonra işkencede gerçek adını bile söylemeyen ve 18 yaşında asılan Tanya kod adlı (gerçek adı Zoya Kosmodemyanskaya) partizanı anlatır Nazım şiirinde. “... Alamanlar 18 yaşında bir kız astılar. 18 yaşındaki kızlar belki nişanlanır astılar onu. Moskova’dandı. Gençti, partizandı. Sevdi, anladı, inandı ve geçti harekete...” Bizde pek çok devrimci anne babanın, mücadelesinden ilham alarak kız çocuklarına adını verdiği bu kadın kahraman, dünyanın pek çok yerindeki genç devrimci kadınları etkiledi. Onlar içinde öyle bir tanesi vardı ki Latin Amerika’da, cesareti ve mücadeleye adanmışlığıyla hayranı olduğu Rus partizan kızı Tanya’dan geri kalmadı. Kendisine takma ad olarak Tanya’yı seçen Haydee Tamara Bunke Bider, 1960’lardaki Latin Amerika’da, Che ile Bolivya Harekâtı’na katılan tek kadın olarak hayatını devrimci mücadeleye adadı. Haydee Tamara Bunke Bider’in komünist olan Alman anne ve babası, 1934 yılında Nazi Almanyasını terk ederek Arjantin’e yerleşmek zorunda kalırlar. Tamara, 1937 yılında dünyaya gelir ve 15 yaşına gelene kadar Arjantin’de yaşar. Arjantin’de doğmuş olma-

sı ve dilini öğrenmesi Tamara’nın sonradan Latin Amerika devrim mücadelesine katılma kararında etkili olacaktır. 1952 yılında ailesi ile birlikte Demokratik Almanya Cumhuriyeti’ne yerleşir. Genç Tamara burada aktif politik faaliyet içindedir, 18 yaşında Almanya Sosyalist Birlik Partisi’ne üye adayı olur. O yıllarda Latin Amerika’da, ABD işbirliği içindeki diktatör hükümetlere karşı halk hareketleri yükselmektedir. Tamara, gencecik yaşında gözünü Latin Amerika’daki devrim mücadelesine diker. Oradaki devrimci gençlikle aktif ilişki geliştirerek Latin Amerika’daki devrimci mücadeleye katılabilmenin koşullarını

de Küba devrimi ile ilgili çalışmalar yapar. Bu arada ülkesine gelen Küba’lı heyetlere çevirmenlik yapar ve Che ile tanışır. 1961 yılında ise tüm hayatı boyunca en büyük hayali olan Latin Amerika devrim mücadelesine katılma isteğini gerçekleştirir, Küba’ya gider. Üç yıl Küba’da aktif devrimci faaliyette bulunmak Tamara için yeter süredir. 1964 yılında ideallerini “dünyanın başka ülkelerinde gerçekleştirmek” için Küba’dan ayrılır. “Tanya” olarak Che ile Bolivya harekâtına katılan tek kadın gerilla olur. 1967’de Che Guevara ile birlikte Bolivya’daki devrimci savaş içinde ölümsüzleşir. 1970 yılında Havana’da, Küba’lı gazeteciler Marta Rojas ve Mirta

yaratır. Sosyalist Birlik Partisi’ne üye olduğunda yaptığı yazılı bir açıklamada, “Demokratik Alman Cumhuriyeti’nde Marksist-Leninstçe düşünen ve hareket eden bir insan olarak yetiştirildim. Bu yüzden, ömrüm boyunca, hangi ülkede ve hangi koşullar altında olursa olsun, Marksist-Leninist partimizin saflarında mücadele etmem benim için doğaldı. Bu nedenle de Sosyalist Birlik Partisi’ne üye adayı oldum ve böylece Sosyalist Birlik Partisi tüzüğünü kabul ettim. En büyük isteğim, vatanıma, Arjantin’e geri dönmek ve orada var gücümü Parti’nin hizmetine sunmaktır” şeklinde kendi hedefini ifade eder.

Rodriguez Calderon, Tanya’nın yaşamını anlatan “Tanya La Guerilla” adlı kitabı hazırladılar. Tanya’nın anne ve babasının da dahil olduğu sayısız insanla yapılan konuşmaların, belgelerin, Tanya’nın mektuplarının yer aldığı kitap, o yiğit devrimcinin yaşamını gerçeğe en yakın biçimde okurlara yansıtıyor.

1959 yılında Küba’da Fidel Castro ve Che Guevara öncülüğünde devrimin gerçekleşmesini büyük bir coşkuyla karşılar. Kendi ülkesin-

Kitabın önsözünün özel bir önemi vardır. Önsözü, Che Guevara’nın yaşamını yitirmesinin ardından Bolivya’da mücadele bayrağını devralan Bolivya Ulus Kurtuluş Ordusu’nun komutanı Guido “İnti” Peredo yazar. Komutan İnti, kendisi de mücadelenin içinde, illegalite koşulları altındadır. Hiçbir zaman önsüzünü yazdığı kitabı göremez ve okuyamaz. O da Tanya gibi devrimci mücadele içinde kahramanca savaşırken hayatını kaybeder...


Kasım 2010 / Sosyalist Dayanışma

RUSYA AFGANİSTAN’A YİNE GİRİYOR 19

Kasım’da Lizbon’da yapılacak NATO toplantısında ‘Türkiye’ye yerleştirilecek Füze Kalkanı’ meselesi dışında ‘Rusya’nın Afganistan’da NATO ile yapacağı işbirliği’ gibi önemli başka bir konu da gündemde olacaktır. Rusya devlet başkanı Medvedev de toplantıya katılacağını açıkladı. Söylendiğine göre Rusya ve NATO ülkeleri arasında yürütülen gizli görüşmeler son zamanlarda bir karar aşamasına gelmiştir. Rusya’nın tekrar Afganistan’a dönmesi düşünülmektedir. Rusya Afgan ordusuna bölgenin dağlık yapısına uygun düzinelerle helikopter verecektir. Afgan pilotlarını eğitecektir. Her ne kadar yetkili ağızlardan açıklanmasa da Rus askerlerinin yedek güç olarak görevde beklemesi düşünülmektedir. Rus mühendisleri alt yapı tesislerini, bir zamanlar yaptıkları enerji santrallerini yenileyecekler, yeni enerji projeleri geliştireceklerdir. Bir de Afganistan’a NATO levazımatı taşımak için kullanılan hava koridoru genişletilecektir. Sonuçta, Rusya 21 yıl önce çıktığı Afganistan’a yeniden girmeye hazırlanmaktadır. NATO Afganistan batağından Rusya can simidine tutunarak ya kurtulmak ya da onu da beraberinde batağa çekmek niyetindedir. Eğer Lizbon’da Medvedev ile anlaşmaya varılırsa, kararlar Avrupa savunması ve Asya güçler dengeleri açısından en az kalkan füzelerinin ülkemize yerleştirilmesi kadar önemli bir stratejik gelişme olacaktır.

Avrupa Açısından Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov konuya yönelik yaptığı açıklamada “NATO hem Doğu Avrupa ülkelerine Rusya’ya karşı koruma sözü verip hem de onu

Afganistan’da yanına alamaz.” diyerek NATO’nun Avrupa stratejisinde önemli bir değişiklik beklediklerini dile getirdi. Rusya başından beri AB ile ortak bir savunma hattı istemiş ama Washington karşı çıkmıştı. Enerji açısından Rusya’ya bağımlı bir AB’nin kendi güdümünden kopmasından korkup Rusya ve NATO işbirliğine karşı durmuş, onun yerine Ukrayna’nın alınması önermişti. Kafkas’larda Çeçenler ve Gürcistan olayları hep bu stratejinin yaratıklarıdır. ABD’nin Doğu Avrupa topraklarına yerleştirdiği füzelerin İran’dan çok Rusya hedefli olduğunu çocuklar bile biliyor. Genelde AB merkezleri bu konuda ABD’ye baskı yaptılar, yer yer karşı durdular. Hatta Fransa ve özellikle Almanya, Rusya petrol ve gazı ile özel anlaşmalar imzaladılar. Rusya’nın ittifaka alınması için uğraştılar. Gürcistan olaylarında ve Ukrayna’nın NATO’ya alınmasında ABD’ye karşı bir politika izlemeye çalıştılar. Ancak şimdi Afganistan başarısızlığından sonra ABD’yi buna razı etmiş ya da mecbur bırakmış gibi görünmektedirler. Avrupa savunması artık Rusya’ya karşı olmaktan çok Rusya ile işbirliği yapan bir raya oturacak gibidir. Lavrov, o nedenle Afganistan’a girmek için Polonya ve Çek Cumhuriyetlerine döşenen füze kalkanı sisteminin ortak bir koordinasyonunun sağlanmasını şart koşuyor. Ayrıca kendi füze savunma sistemini de bağımsız tutmayı istiyor. Sonuçta, Afganistan’da NATO’ya yardım eden bir Rusya, Avrupa cephesinden gelen baskılardan bir derece kurtulmuş olmayı umuyor. ABD’nin Ukrayna, Gürcistan gibi ülkeleri NATO vb. vaatlerle yönsemesinin temeli aşınıyor. Çeçen militanları başka görevler, başka oyunlar için bir süre sessiz kalabilirler. ABD’nin ülkemize yerleştirmeye zorladığı

füze kalkanı sistemini bu değişiklik çerçevesinde değerlendirmek doğru olacaktır.

Ayşe TANSEVER

Asya Politikaları Açısından Washington açısından Asya’ya bakarsak ABD’nin bölgedeki Büyük Orta Asya Projesi çökmüş, AB ve NATO desteği de bu çöküşü engelleyememiştir. Rusya ve özellikle Çin karşısında, Orta Asya petrollerine sahip çıkma emellerinde istediği hedefe ulaşamadığı

gibi, ulaşma ufku da çok karanlıktır. Taliban güçlerine karşı bütün topyekûn saldırılar başarısız oldu. El altından yürütülen gizli görüşmeler bir sonuç vermedi. Taliban güçleri Afganistan’da eritilmek bir yana Kabil’in kapısına dayandı, Pakistan içinde mevziler kazandılar. NATO levazımatının Pakistan limanlarından kuzeye geçmesinde güvence sağlanamadı. Sürekli saldırılar yaşanıyor. Eski Sosyalist sisteme bağlı petrol zengini Asya ülkelerinde yapılan renkli devrimlerle başa geçen Batı yanlısı iktidarlar stratejik ve maddi açıdan yeterince desteklenemeyince, başka ittifaklara zorlanıp kopup gitmelerinin sonuna gelindi. Bu tablo içinde, askeri kanadın karşı çıkmasına rağmen Obama, 2011 yazından itibaren Afganistan’dan yavaş yavaş asker çekme sözü verdi. AB ülkeleri ufukta zafer görün-

Eğer Lizbon’da Medvedev ile anlaşmaya varılırsa, kararlar Avrupa savunması ve Asya güçler dengeleri açısından en az kalkan füzelerinin ülkemize yerleştirilmesi kadar önemli bir stratejik gelişme olacaktır.

29


Sosyalist Dayanışma / Kasım 2010

meyen bu savaştan bıktılar tek tek çekilme tarihleri veriyorlar. İçinde bulunulan ekonomik kriz savaş bütçelerini azaltmaya zorluyor.

ABD’nin Orta Asya’daki varlığı Rusya ve Çin’e karşıdır. Rusya şimdi Çin’e karşı bir set içine alınacaktır. TAPİ ve CASA projeleri Çin, İran arasındaki enerji yolunu tam ortasından kesmektedir. Çin, yıllardır tüm baskı ve yatırımlara rağmen İran’dan vazgeçmedi ve enerji açığı yakın gelecekte de vazgeçmeyeceğinin garantisi olarak görülmelidir. Çin ve İran, Rusya’nın bu yeni ittifakını elbette hoş görü ile karşılamayacaktır.

Askeri başarısızlık politik başka kazanımlarla kapatılmaya çalışıldı. Pakistan’a yeniden askeri yardım akıtılırken, insansız füzelerle ülke içleri vuruldu. Hindistan ile sıkı ilişkiler geliştirildi. İran’dan esirgenen nükleer enerji Hindistan’a verildi. TAPİ olarak bilinen Türkmenistan-AfganistanPakistan-Hindistan petrol boru hattı projeleri canlandırıldı. Asya Kalkınma Bankası’ndan 3 milyar dolarlık kredi sağlandı. Çeşitli Batı şirketleri Kazakistan ve Özbekistan ile petrol anlaşmaları imzaladılar. Kazakistan ile askeri tatbikatlar yapılıyor. Kırgızistan’da Tacik ve Özbek güçleri arasında barış gücü olarak ayakta durulmaya çalışılıyor. Daha ne kadar kalabilecekleri sorgulanıyor. Olaya Moskova açısından bakarsak bilanço pek farklı değildir. Sovyetlerin çökmesi sonrası Orta Asya petrol ülkelerinin kopmaması için Ortak Güvenlik Anlaşması Örgütü kuruldu. Asya’da ABD emellerine karşı Çin ve eski iri Sovyet Cumhuriyetleri ile Şangay İşbirliği Örgütü oluşturuldu. Çeşitli tatbikatlar yapılsa da bu örgütlenmelerden Rusya istediği başarıyı yakalayamadı. En yakın olan Kazakistan, Batı ile ilişkilerini de arttırarak daha bağımsız bir çizgiye oturdu. Batı ile eylül ayında bir askeri tatbikat yaptı. Özbekistan, Türkistan gibi ülkeler Rusya’yı atlayarak AB’ye Hazar üzerinden petrol verme Batı planlarını onayladılar. Tacikistan ise Çin vb. ile kendine başka kanallar açmaya çalışıyor. Eski Sovyet dostu Hindistan kaybedildi. Sonuçta, belki ABD ve Batı bölgede istediği gibi tutunamadı ama Rusya’da istediği başarıyı sağlayamadı. Rusya da bu gelişmeler karşısında kendisine başka kapılar açmaya yöneldi. Batı’nın TAPI’sine alternatif olarak Tacikistan’dan başlayacak, Afganistan’ı geçecek ve Pakistan limanlarına kadar uzanacak 1340 km. bir tren ve kara yolu projesi geliştirdi. Finansmanı için söz verdi. Ayrıca yine Tacikistan’dan başlayacak ve Afganistan ve Pakistan’a enerji sağ-

30

layacak Central Asia- South Asia, CASA projesini geliştirdi. Pakistan ile ilişkiler sıkılaştırıldı. Bu ülkelerle Rusya’da çeşitli zirveler yapıldı. Karzai bile davet edildi. Onlara enerji ve taşımacılık alanlarında yardım sözleri verilerek yeni bir ilişki dönemi başlatıldı. Sonuçta, her iki güç de bölge ülkelerini %100 eksenlerine alamadı ve askeri başarısızlığı çeşitli başka kanallarla örtüp, çıkarlarını koruyup geliştirmeye çalıştılar.

Ancak var olan savaş bu projelerin gerçekleşmesine ne kadar olanak verecektir? Güvenlikli olmayan bir alana yatırım yapma riskini hangi finans kurumunun göze alacağı tartışmalıdır. İki tarafın da yaptığı yeni öneri ve projeler birbirlerini baltalar değil destekler niteliktedir. Eğer Rusya’nın Avrupa savunmasında önerdiği değişiklikler kabul edilirse Rusya, Afganistan’da NATO yedek gücü olmaya soyunacaktır. Nihai çıkarları terstir ama şimdilik bu ortaklıktan yarar görmektedir. Elbette bu gül bahçesi dikenlerle doludur. ABD’nin Orta Asya’daki varlığı Rusya ve Çin’e karşıdır. Rusya şimdi Çin’e karşı bir set içine alınacaktır. TAPİ ve CASA projeleri Çin, İran arasındaki enerji yolunu tam ortasından kesmektedir. Çin, yıllardır tüm baskı ve yatırımlara rağmen İran’dan vazgeçmedi ve enerji açığı yakın gelecekte de vazgeçmeyeceğinin garantisi olarak görülmelidir. Çin ve İran, Rusya’nın bu yeni ittifakını elbette hoş görü ile karşılamayacaktır. Çin-Rusya ilişkileri hangi şekle girecektir? Rusya ve Batı arasında oynayan Orta Asya ülkeleri de kara kara düşünmek durumunda kalacaktır. Tepkileri

ne olacak, yeni bir Asya dengesi nasıl oluşacaktır? İran konusu, Rusya’nın Afganistan’a girmek için uzlaşmaya varılmasını istediği diğer bir faktördür. İran’ın Batı için bir tehdit oluşturmayan nükleer enerjisinin barışçıl olduğu vurgusunu hala yapmaktadır. Afganistan’da Rusya’yı yanına almak isteyen Batı, İran konusunda ne kadar taviz vermeye gönüllüdür? Bunlar da Lizbon’da masaya yatırılacaktır.

Ülkemize yerleştirilmesi planlanan füze kalkanı projesi, bu genel Asya düzenlemesinin bir parçasıdır. 19 Kasım’da bu pazarlıklar bir el sıkışma ile son bulabilir mi? ABD ve NATO’nun böylesi bir viraj alması çok kolay olmayacaktır. Birbiri içine girmiş çıkarlarla girift bir sorun sözkonusudur. Ayrıca şunu asla unutmamak gerekir. Yeltsin’li Rusya, Batı ile tam bir ittifak içine giriyordu ki Batı’nın Sırbistan’ı bombalaması ile bir günde ilişkiler başka bir renge büründü. Putin’in iktidar döneminin ortalarında Bush ile bir yakınlaşma sürecine girmesinin ardından Kafkas olayları çıktı. Araları yine açıldı. Şimdi Obama ile ilişkiler yine ısıtılıyor. START anlaşması geçtiğimiz yıl yeniden imzalandı. Şimdi Medvedev Lizbon’da bir şey deneyecek. Bunun da yine başka bir olay ile -örneğin İran- yarı yolda bırakılması riskinin her zaman olduğu bilinçlere artık kazınmış olmalıdır. Bugün Afganistan’da örtüşür görünen çıkarların altından yarın asla uzlaşmayacak çıkarlar kendini dayatabilir.


Kasım 2010 / Sosyalist Dayanışma

Orta ve Doğu Avrupa Komünizmi Özlüyor!

R

PANEL / FORUM

omanya’da anti-komünist kurum tarafından yapılan anket, halkın büyük çoğunluğunun komünizm dönemindeki hayatın, kapitalizm dönemindeki hayattan daha iyi olduğunu düşündüğünü ortaya koydu. Araştırmalar, orta ve doğu Avrupa halklarının komünizme özlem duyduğunu ve özlemin giderek arttığını gösteriyor. Avrupa Birliği üyesi Romanya’da yapılan bir anket, halkın komünizmi kapitalizme yeğlediğini ortaya koydu. Ankete katılanların yüzde 60’ı, komünizmi ilkesel olarak, “iyi bir fikir” diye niteleyerek sahiplendiklerini söylediler. Komünizmin daha iyi olduğunu düşünenler, kapitalizmin daha iyi olduğunu düşünenlerin iki katından daha fazla. Üstelik araştırma, tamamen komünizme karşı mücadele etmek için kurulmuş bir kurum, Komünizm Suçları ve Rumen Sürgünlerinin Hafızası Araştırmaları Enstitüsü (IICMER) tarafından finanse edildi. Araştırma, 4 sene önce yapılan benzer bir araştırmaya göre ülkede komünizme dönük özlemde gözle görülür artış olduğunu or-

taya koydu. Araştırma, Rumen araştırma kuruluşu CSOP tarafından 27 Ağustos-2 Eylül 2010 arasında 15 yaşından büyük 1133 kişiyle evlerde yüzyüze yapıldı. Araştırmanın hata payı yüzde 2,9 olarak belirlendi. Araştırmaya göre yüzde 49 Nikolay Çavuşesku döneminde komünist partisi liderliğindeki yönetimin daha iyi olduğunu savunurken, sadece yüzde 23’ü kapitalizm altındaki yaşamın eskiye göre daha iyi olduğunu düşünüyor.

Niye komünizm daha iyi?

talar yaptığını, ancak parti eliyle kurulan sistemin, eksiklerine rağmen kapitalizmden daha iyi olduğunu düşündükleri görülüyor.

Doğu Avrupa halkları komünizmi özlüyor. Romanya’daki tablo, bu ülkeye özgü değil. Orta ve Doğu Avrupa halklarında gözle görülür bir komünizm özlemi sürüyor. ABD araştırma şirketi Pew’in yaptığı araştırmalara göre, bu ülkelerde kapitalizm altındaki yaşamın komünizm altındaki yaşama göre daha kötü olduğunu düşünenle-

rin oranları şöyle: Polonya: 35% Çek Cumhuriyeti: 39% Slovakya: 42% Litvanya: 42% Rusya: 45% Bulgaristan: 62% Ukrayna: 62% Macaristan: 72% Gidişat da komünizmi tercih edenlerin giderek arttığını gösteriyor. Romanya’da 2006’da yapılan araştırmada komünizmi tercih edenlerin oranı yüzde 53 idi. Komünizme destek, son dört senede yüzde 61’e çıktı. (Adil Medya’dan kısaltılarak alınmıştır.)

Ankete göre komünizmin yeğlenmesinin temel sebebi ekonomik. Katılımcıların yüzde 62’si iş güvencesini, yüzde 26’sı insanca yaşam koşullarını ve yüzde 19’u herkesin evi ve barınma hakkı olmasını gerekçe gösterdi.

“Daha iyisi olabilirdi, ama kapitalizmden iyidir” Anketin sonuçlarının tümü incelendiğinde, Rumen halkının büyük çoğunluğunun Romanya Komünist Partisi’nin birtakım ha-

Katılımcılar Mehmet Yılmazer (Sosyalist Dayanışma Platformu) Ertuğrul Kürkçü (Sosyalist Gelecek Parti Hareketi) Cesim Soylu (Barış ve Demokrasi Partisi MYK Üyesi) Tarih/Yer 13 Kasım Cumartesi 15.00 TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Kemankeş Cad. No: 31 Karaköy (Katlı Otopark yanı) İletişim: 0554 631 65 74 www.sosyalistdayanisma.org

ÇIKTI

Sosyalizmine

31


SOVYET HÜKÜMETİNİN İVEDİ GÖREVLERİ Proleter demokrasisinin günümüzdeki somut uygulanışı olan Sovyet’in sosyalist karakteri ilk olarak seçmenlerin çalışan ve sömürülen halk oluşunda, sömürücülerin ise dışlanmasında yatmaktadır. İkinci olarak belirtilmesi gereken, tüm bürokratik formalitelerin ve seçimler üzerindeki kısıtlamaların kaldırılmış oluşudur; seçimlerin zamanına ve düzenine halkın kendisi karar verir, ayrıca seçilmiş birini geri almada bütünüyle özgürdürler. Üçüncüsü, bu sayede emekçi halkın öncüsünün en iyi kitlesel örgütleniş biçimi yaratılmış olmaktadır. Bir başka deyişle, geniş ölçekli sanayide çalıştığı için sömürülenlerin en geniş kesimine önderlik etme, onları bağımsız bir biçimde politik yaşamın içine çekme ve kendi deneyimleri ile onları eğitme yeteneğine sahip olan proletaryanın bu örgütlenişi sayesinde tüm halkın yönetim sanatını öğrenip yönetmeye başlamasının kapıları ilk kez açılmış olmaktadır. Bunlar, bugün Rusya’da uygulanmakta olan demokrasinin başlıca ayırt edici yönleridir. Bu,

demokrasinin daha yüksek bir biçimidir, demokrasinin burjuvazi tarafından çarpıtılmış biçiminden kopuştur, sosyalist demokrasiye ve devletin ortadan çekilebileceği koşullara geçiştir. …… Hedefimiz yoksulların tümünü idareciliğin pratik görevlerine çekmektir. Bu doğrultuda atılan adımların tümü – ne kadar çeşitlilik gösterirse o kadar iyi- özenle kaydedilmeli, incelenmeli, sistemleştirilmeli, daha geniş deneyimler aracılığı ile sınanmalı ve yasalara yerleştirilmelidir. Hedefimiz üretken alanlardaki 8 saatlik “görevi” bitiren her emekçinin aynı zamanda ücretsiz devlet görevi yapmasını sağlamaktır. Bunun sağlanması özellikle güçtür ancak sosyalizmin nihai bir biçimde pekiştirilmesi ancak bunun sağlanmasıyla mümkündür. Doğal olarak, değişikliğin getireceği yenilik ve güçlükler, aynı anda el yordamı ile pek çok iş yapılması, yanlışların bolluğu ve kararsızlık gibi sonuçlar

doğuracaktır. Ancak bu olmadan herhangi bir ciddi ilerleme de mümkün değildir. …… Sovyet biçimi örgütlenmenin bürokratik çarpıtılmasına karşı mücadelenin güvencesi, Sovyetlerle halk arasındaki bağlantının sağlamlığıdır. …….. Sovyetleri donmuş ve kendi içine kapanmış kurumlar haline getirmekten daha aptalca bir iş olamaz. Bugün hoşgörüsüz, sağlam ve kararlı bir hükümet için, belirli iş süreçlerinde ve katıksız yürütme görevlerinde bireylerin söz sahibi olmaları için ne ölçüde kararlıysak; Sovyet hükümetinin ilkelerini çarpıtma yolundaki her eğilime karşı çıkmak, bürokrasiyi bıkmadan ve aralık vermeden saf dışı etmek için gerekli olan tabandan denetimin biçimleri ve yöntemleri de o ölçüde çeşitlilik kazanacaktır. (V.I. LENİN, 13-26 Nisan 1918)

EKİM DEVRİMİ’NİN DEĞERLERİ 21. YÜZYIL SOSYALİZMİNE YOL GÖSTERİYOR! SELAM OLSUN ŞANLI EKİM DEVRİMİNİ YARATANLARA! VE AND OLSUN ADALET, EŞİTLİK VE KARDEŞLİK YERYÜZÜNÜ SARANA KADAR DEVRİM MÜCADELESİNİ BÜYÜTMEYE!

/sosyalistdayanisma_2  

http://www.sosyalistdayanisma.org/pdfpp/sosyalistdayanisma_2.pdf

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you