Page 1

Yaklaşan Fırtınayı Devrime Taşımak İçin Sodap’ı Büyütelim Son Gelişmeler Işığında Dünya, Bölge, Türkiye Fiyatı: 1,5 TL

EYLÜL–EKİM 2012 YIL: 2 SAYI 15

www.sosyalistdayanisma.org

Kapitalizm İnsanlığı TükenişeeSürüklüyor! ts i z l i k

..İŞ

ULÜM.

..İŞ

ULÜM.

I...Z SK

I...Z

SK

İ

A ..İŞ

ND

..İŞ

..İŞ

ULÜM.

ULÜM.

i

ULÜM.

I...Z

I...Z

SK BA

R

BA

SK

BA

I...Z

ASKI...

ASKI...

ASKI...

SK

... B CE

... B CE

... B CE

ASKI... ... B BA

ASKI... ... B BA

KO

EN

KA

EN

k s i z l e ş me ... TASI

EN

ce

EN

lanma...p

EN

ş

z

ik...k adın

I.

.

CE

M...İŞK

M...İŞK

c e si n e v

KI

M...İŞK

ULÜ

l ı k a k...i

.

M . .. İ Ş K

..Z

u l k...a l u

KI

.

CE

KI

ULÜ

.

M . .. İ Ş K

KI

..Z

... BAS

ULÜ

... BAS

NCE

..Z

KE

N C E L E R İ ... K

... BAS

NCE

ULÜ

KE

l a ş m a .. . ç

... BAS

NCE

..Z

KE

.

.. Sler .ekono

NCE

ULÜ

KE

er

İS

GE

... BAS NCE K

..Z

KE

LAR... POL

İŞ

AZ NF

z yo

O

E ..H

GD

e

m

aş s a l m a. ya lu besinl ..

ep ezh çat ı

ayetleri...

i...Kürt s

n ci

a z a k ar af peryalist m

li

er

d cinayetl k . .. m u h

..

.m

l a

la

ele

le

şme... s

ah

e

il

a h a l e .. . i ş

l

krizler... g

iz

ik

RLAŞMA... SO

s

ü

üd

m

DA

r u

et

İN

YAŞAM SOSYALİZMİ GÖREVE ÇAĞIRIYOR! y o şm u n . . u . k o r ş m a ... g aları...

s k

Suriye’de Gelinen Aşama: “Süreç Uzayacak” “Arap Baharı” Oluş Halinde Alevilere Kim Neden Saldırıyor? Akp ve Kadınlar Politik Çürüme Kürt Sorununda Nereye Gelindi? Kazanmak İçin Birleşmek Zorundayız Anadolu Kaplanlığından Afrika Kaplanlığına Müslüman Misyonerliği 4+4+4 = Kaos, Baskı, Özelleştirme Ücretli Öğretmenlik Eğitimde Neoliberal Sömürünün Formülüdür Hangi Bahar Büyük Şehirlerde Yerel Seçim Talepleri Üzerine Karaya Vurmuş Bir Balina: Çoğunluk


Sosyalist Dayanışma / Eylül-Ekim 2012

BU CİNNETİ ANCAK DEVRİM TEMİZLER! Dünyanın gerçek bir ateş topuna dönüşmesine ramak kaldığı günlerden geçiyoruz. Ekonomik krizin ve küresel güç kaymalarının daha da saldırganlaştırdığı emperyal güçler arasındaki it dalaşı doruk noktasına yaklaştı. Ortadoğu’da film krizi çerçevesinde yaşanan olaylar hem bölge halklarının emperyalizm karşısındaki asırlık aşağılanmasını hem de birbirine karşı yeni pozisyonlar almaya çalışan küresel/bölgesel güçlerin manipülasyonlarını yansıtıyor. İsrail’in İran’a saldırma planları ekseninde yaşanan tartışmalar bölgesel kıyametin ayak sesleri olarak da algılanabilir.

Eşit Yurttaşlık Hakkı için 7 Ekim’de Ankara’da Buluşuyoruz! Mitinge Gitmek İçin İletişim; 0535 922 82 68

Sosyalist Dayanışma Aylık Yerel Süreli Siyasi Dergi Yıl: 2, Sayı: 15 Eylül-Ekim 2012 Sahibi ve Sorumlu Yazıişleri Müdürü: Sezgin Kartal Adres: Piyalepaşa Mah. Can Sk. No: 8/B Beyoğlu İstanbul sosyalistdayanisma2010@yahoo.com www.sosyalistdayanisma.org Basım Yeri: Yön Matbaacılık Adres: Davutpaşa Cad. Güven San. Sit. B Blok 1. Kat No: 366 Topkapı- İST Tel: 0212 544 66 34

2

Türkiye ise AKP’nin çılgın politikaları sayesinde iç savaş sahnelerini çağrıştıran bir noktaya geldi. Suriye konusundaki gözü dönmüş ısrar, Antakya’nın onlarca yıllık dengelerini altüst etti. Kürdistan’da yaşananlar karşısında seyirci kalan hükümet nefret dalgalarını BDP’ye yönlendirince ülkedeki linç atmosferi yeniden oluştu. Mezarları bile düşman gören karanlık güruhlar, sokakta yakaladıkları dizi kahramanlarını darp ederek Kürt sorununu kendilerince çözmeye çalışıyorlar. Alevilerin çarpılanan evlerinin sayısı giderek artıyor. Mahallesindeki okulun imam hatip yapılmasına karşı çıkan Maraş katliamı mağduru ailenin evi gece yarısı kurşunlanıyor. Ülke adım adım tarifsiz bir cinnetin içine çekiliyor. Büyüme rakamlarının yavaşlaması ekonomide alarm zillerini çaldırırken ekonomik büyümenin sadece en zenginlere yaradığını gösteren istatistikler de kapitalizmin işçilerin kanı ve canıyla beslendiğinin bir kez daha ortaya konan ispatı gibi… Biz ölüyoruz, onlar zenginleşiyor. Eve ekmek getirmek için çoluğun çocuğun yüzünü göremiyoruz bu sayede onların çocukları en lüks okullarda okuyor, 10 yaşında üç dil konuşuyor. Güvencesizlikten hiçbir muameleye ağzımızı açıp iki laf edemiyoruz onlar bu suskunluğumuzu fırsat bilip daha da fütursuzca üzerimize geliyorlar. Bu tablonun, bu cinnetin en önemli sebebi bu ülkenin sosyalistlerine, devrimcilerine reva görülenlerdir. Toplum devrimcilerine sahip çıkamamanın, siyasetle arasına duvar örmenin, yaşamını televizyondan izler gibi seyirci gibi yaşamanın bedelini ödemektedir. Yoksul çocukları bu yüzden savaşlarda, dağlarda, işyerlerinde, yanan işçi çadırlarında, cezaevlerinde ölmeye devam etmektedir. Bu acılar devrim mücadelesini yükseltememenin lanetidir. Bu yüzden her ne pahasına olursa olsun, örgütlenmek, mücadele etmek, hayatlarımıza sahip çıkmak zorundayız. 2013, devrimi ve sosyalizmi göreve çağırmaktadır. Bugün bu ülkenin kemikleşmiş sorunlarını sosyalizm dışında çözecek hiçbir program yoktur. Bu gerçeğin halkın bilincinde, iradesinde ve eyleminde büyütülmesi görevi SODAP’ın omuzlarındadır. İnsanca yaşam ile aramızda bir isyan mesafesi olduğunu bilince çıkartmak için ne gerekiyorsa yapacağız. Hep birlikte güzel günler göreceğimize duyduğumuz coşkulu inançla tüm okurlarımızı selamlıyor, gelecek sayıda buluşmak üzere diyoruz.


Eylül-Ekim 2012 / Sosyalist Dayanışma

YAKLAŞAN FIRTINAYI DEVRİME TAŞIMAK İÇİN SODAP'I BÜYÜTELİM

P

olitik anlamda son derece hareketli, büyük alt üst oluşlara gebe bir döneme giriyoruz. Dünya ölçeğinde kapitalizm bir türlü dikiş tutmuyor. Emekçilerin ödediği büyük bedellere rağmen merkez ülkelerde krizden istikrarlı bir çıkışın sinyalleri hala görülmüyor. Türkiye’de ise AKP’nin istikrar günlerinin sonu yaklaşıyor. Suriye politikası Erdoğan’ın ustalık döneminin batış sahnelerine evrilmesine yol açan bir sahne olmaya aday. Kürt sorununda gelinen noktada ise savaşan güçler arasındaki denge PKK lehine bozulmuş gözüküyor. KCK operasyonları ile doruğa çıkan imha hevesi sanki bir bumerang etkisiyle devletin bölgede yaşadığı büyük sıkıntılara dönüşmüş durumda. Devlet, 12 Eylül’den bu yana belki de ilk kez birkaç bürokratıyla bir ilçe merkezinde milli bir bayramını kutlayabilmeyi bir böbürlenme konusu olarak anlatır hale geliyor. Batı’da da AKP için işler pek de yolunda değil. Çok övünülen ekonomik büyümedeki düşüş, 4+4+4 dayatmasının yarattığı tepkiler, Gaziantep Başpınar Organize sanayi işçilerinin işaret fişeğini oluşturduğu işçi eylemleri, etnik ve mezhepsel gerilimlerin giderek yükselmesi yaklaşan seçimler öncesinde düzen güçleri açısından sıkıntının artışının işaretidir. Kısacası hem dünyada hem de Türkiye’de devrimin ve sosyalist seçeneğin halkların köklü sorunlarına çözüm için gündemde kendisini daha belirgin bir seçenek olarak hissettireceği bir dönemdir söz konusu olan. Ezilen halkların bayramı olan devrimin ayak sesleri her yönden duyulmaktadır. İşte böylesi bir heyecan verici dönemin eşiğinde SODAP’ın görevi de bu sürecin barındırdığı çelişkilerin devrim cephesinde birikim sağlayacak bir çerçevede politikleşebilmesini sağlamaktır. Ezilen halklarımızın iktidar alternatifine dönüştürülebilmesi anla-

mında HDK kritik bir rol oynamaya adaydır ve bu rolün ortaya çıkabilmesi ve etkin bir biçimde oynanabilmesi için harcanması gereken yoğun bir emek olduğu ortadadır. SODAP’ın önümüzdeki dönem ezilen halklarımızın devriminin inşasında etkin bir rol oynayabilmesinin önündeki en büyük engel ise ölçek sorunudur. Yaşanan sıkıntılı politik atmosferler aşılmış, fırtınalı denizler aşılmış, birçok konuda netleşmiş ve uyumlu bir özne inşa edilmiştir. Şimdi yapılması gereken geleneksel ölçeklerin dışına çıkılarak özneyi, yeni halk çeperlerine taşıyabilmektir. Bu görev başarılamadan en heyecan verici süreçlerde bile sınırlı bir katılımın ötesine geçebilen bir rol oynanamaz. Türkiye devrimci hareketinin 90 yıllık birikiminin tüm deneyimlerini kendi bünyesinde sentezleyebilmiş SODAP, devrimci seçeneği büyütmek anlamında halka taşınacaktır. Bu görev önümüzdeki faaliyetimizin olmazsa olmazıdır. Kendi rutinimizi aşarak yeni alanlara açılacağız. Ne pahasına olursa olsun bunu başaracağız. Bu sıçramayı başarırken AKP’nin uyguladığı neo-liberal İslamcı politikaların öfke biriktirdiği toplumsal kesimlerle sıkı bağların kurulmasının önemini fark etmemek politik körlük olur. Bu genişleme dönemi öznenin yükünü arttıracaktır. Gençlik bu yükün taşınmasında elini çok daha fazla taşın altına sokacağı bir momenttedir. Kapitalizmin krizi bir kabus olarak dünyanın dört bir yanında gençliği ateş çemberine almış durumdadır. Özellikle üniversiteli gençliğin bu sürece bir süredir içinde devindiği liberal sol formlarla yanıt üretebilmesi mümkün değildir. SODAP gençlik içerisindeki devrimci damarın yeniden inşasında önemli bir rol oynayarak gençliğin kaderinin iplerini eline almaya soyunacağı bir duruşu yaratmak göreviyle karşı

karşıyadır. Gençliğin devrimci mücadeleye kazanılması, üniversite gençliğinin bir kez daha işçi sınıfının organik aydınları olma rolüne çekilmesi, neo-liberalizmin yarattığı hayal dünyasının tam bir yıkım dışında sunacak hiçbir şeyinin olmadığının bilince çıkarılması hem gençlik hem de ezilenler için kurtuluşun anahtarıdır. Gençlik ya devrimin kadrosu olacak, Prometheus gibi bilgeliği ve enerjisiyle ezilenlerin kurtuluşu için çalışacak ya da Faust gibi ruhunu kapitalizm şeytanına satarak kendi yıkımının da mimarı olacaktır. Kapitalizm zenginliği biriktirdiğinden daha büyük bir hızla yokluğu ve yoksunluğu biriktiriyor. İnsan hayatının hiçe sayıldığı bu düzende ezilenler kendi iktidarları dışında bir kurtuluş reçetesine sahip değillerdir. Ezilenler önümüzdeki süreçte hiç kuşku yok ki düzenin krizine karşı kendi iktidarlarını inşa etme yönünde büyük olanaklar elde edeceklerdir. Başka bir dünyanın mümkün olduğunun canlı kanıtlarının yaratılması hem devrim için çarpan yürekleri güçlendirecek hem de halkı devrim davasına kazanacak canlı örnekler olacaktır. Önümüzdeki dönem emekçilerin kendi yaşamları üzerindeki iktidarlarını geliştirecekleri, sınayacakları ve kendi deneyimlerinden öğrenecekleri bir sürecin işaretlerini de ortaya koymuştur. SODAP ezilen halkların kendi kaderleri üzerinde söz sahibi olabilmesi için büyüyecektir! Ezilen halklarımızın etnik ve mezhepsel anlamda birbirine kırdırılmadan özgürleşebilmeleri ve kardeşçe yaşayabilmesi için büyüyecektir! Kadınların evrensel köle rolüne bir son vermek için büyüyecektir! Dünyanın kâr hırsıyla yaşanamaz bir yer haline getirilme deliliğine bir son vermek için büyüyecektir! SODAP büyüyecek, ezilenler kazanacak! Yaşasın devrim ve sosyalizm!

Gençliğin devrimci mücadeleye kazanılması, üniversite gençliğinin bir kez daha işçi sınıfının organik aydınları olma rolüne çekilmesi, neoliberalizmin yarattığı hayal dünyasının tam bir yıkım dışında sunacak hiçbir şeyinin olmadığının bilince çıkarılması hem gençlik hem de ezilenler için kurtuluşun anahtarıdır. Gençlik ya devrimin kadrosu olacak, Prometheus gibi bilgeliği ve enerjisiyle ezilenlerin kurtuluşu için çalışacak ya da Faust gibi ruhunu kapitalizm şeytanına satarak kendi yıkımının da mimarı olacaktır.

3


Sosyalist Dayanışma / Eylül-Ekim 2012

SON GELİŞMELER IŞIĞINDA DÜNYA, BÖLGE, TÜRKİYE

S Bizzat ABD’li strateji uzmanlarının son zamanlarda sıklaşan söylemlerine göre iki binli yıllar Amerika için kayıp yıllardır. Afganistan ve Irak işgaliyle bölgede ve dünyada istenen hedeflere ulaşılamamıştır. Doğrudan işgal altındaki Afganistan ve Irak’ta bile dengeler gittikçe ABD aleyhine gelişmektedir. Libya ve özellikle Suriye savaşının temel stratejik amacı kayıp iki binli yılları yeniden kazanabilmektir. Suriye ve İran düşürülmedikçe ne Afganistan’da ne de Irak’ta Washington’un istediği düzenler kurulamayacaktır.

4

oğuk Savaş sonrası bir türlü kurulamayan yeni dünya güçler dengesi bir kez daha Arap Baharı sonrası Suriye savaşı ile kurulmaya çalışıyor. Dünyaya bakıldığında en sıcak bölge Orta Doğu, orada da Suriye’dir. Sadece bu noktadan dünyaya bakıldığında yanıltıcı bir görüntü ortaya çıkıyor. Sanki ABD, dünyayı ve bölgeyi kendi hedefleri doğrultusunda şekillendirmektedir. Oysa gerçeklik tam tersinedir. Bizzat ABD’li strateji uzmanlarının son zamanlarda sıklaşan söylemlerine göre iki binli yıllar Amerika için kayıp yıllardır. Afganistan ve Irak işgaliyle bölgede ve dünyada istenen hedeflere ulaşılamamıştır. Doğrudan işgal altındaki Afganistan ve Irak’ta bile dengeler gittikçe ABD aleyhine gelişmektedir. Libya ve özellikle Suriye savaşının temel stratejik amacı kayıp iki binli yılları yeniden kazanabilmektir. Suriye ve İran düşürülmedikçe ne Afganistan’da ne de Irak’ta Washington’un istediği düzenler kurulamayacaktır. Aslında ABD ikiz kulelerin vurulmasından sonra girdiği dünyayı tek başına yönetme sevdasının başka bir stratejik derinliği daha vardı: Rusya ve Çin’e karşı Merkez Asya’yı mutlak olarak denetlemek! 2003 ve 2013 arasındaki on yılda Washington hedeflerinden hiçbirisine ulaşamadığı gibi, tam tersi sonuçlarla karşılaşmıştır. Bu on yılda dünya güçler dengesinde Rusya ve Çin yükselmiş, Merkez Asya Amerika’dan uzaklaşmış, hatta Afganistan ve Irak’ta bile ABD denetimi büyük sorunlarla karşı karşıyadır. İşte Suriye savaşının stratejik hedefi kaybedilen on yılı geri kazanmaktır. Başka bir deyişle Bölgede ABD denetiminin önündeki engelleri süpürmektir. Fakat olayın dünya güçler dengesindeki yeri nedeniyle Suriye savaşı daha şimdiden kendi

boyutundan öteye yaygınlık kazanmaktadır. ABD Suriye üzerinden kayıp yıllarını telafi etmek için uğraşırken, Rusya ve Çin de son on yılda kazandıkları konumu kaybetmemek için daha kararlı bir tutum sergiliyorlar. Suriye savaşının somut güçler dengesi açısından anlamı bu olsa da, dünyadaki duruma “büyük resim”den bakmak gerekir. Bunun için başlıca iki olguyu yeniden değerlendirmek gerekiyor. İlki, dünya ekonomik krizi; ikincisi, çok kutuplu dünyanın geldiği son durumdur.

2008 Bunalımı Hangi Noktaya Gelmiştir?

Başta vurgulanması gereken nokta kapitalist merkezlerin bunalımdan çıkış konusunda hala anlaşamamış olmalarıdır. Haziran 2012’de yapılan son G20 toplantısında ABD kendi günahlarını örtmek için “Avrupa borç krizi” üzerinde tepinmeye niyetlendi, ancak Avrupa’dan özellikle Almanya’dan sert tepkiler aldı. Bu saldırının elbette esas amacı Avrupa’yı krizden çıkışta Amerika’nın yörüngesine çekme çabasıydı. Washington, Almanya’yı mali politikaları gevşetmeye zorluyor. İkinci dünya savaşı öncesinin çılgın enflasyon anılarını hala yaşayan Almanya bu yola girmemekte kararlı görünüyor. Sadece anılardan dolayı değil, Euro henüz dünya parası olmadığı için ABD gibi Avrupa’nın bahçesinde bir para kuyusu yoktur. 1929 krizinden ders çıkartmak adına 2008 bunalımında Amerikan merkez bankası piyasaya “helikopterle” para yağdırmıştır. 1929 krizinde para politikası katı sınırlarda tutulmuş, aynı zamanda ülkeler gümrük duvarlarını yükselterek dünya ticaretinin hacmini daraltmıştır. Bu uygulamaların bunalımı şiddet-

lendirdiği dersi çıkartıldığı için piyasalara para pompalamak ve gümrüklerden akışı sınırlandırmamak bunalıma karşı ilk tedbirler olarak hemen uygulamaya konuldu. Piyasadaki Amerikan doları miktarı kısa sürede 2,5 kat arttı. Bu tedbirlerle krizin şiddeti yavaşladı, ancak bunalımdan çıkış gerçekleşmediği gibi, üretimde küçük bir kıpırdanma bile yaşanmadı. Piyasaya pompalanan para yine finans kurumları tarafından toplanarak spekülasyona yönlendirildi. Üstelik gümrük akışlarına hiçbir sınırlama gelmediği için, piyasalara pompalanan paralar “sıcak para” olarak özellikle faizlerin yüksek olduğu ülkelere akmaya devam etmiştir. Dolayısıyla bunalıma karşı alınan tedbirler bunalımı yaratan temel nedenlerin yeniden üretilmesi anlamına geldi. Bu nedenle, G20 toplantılarında bunalımdan çıkış tartışmaları en ateşli şekilde yapılmasına rağmen bir sonuca varılamıyor. Bunalımdan çıkış neoliberal uygulamaları derinleştirerek mi olacak; ya da tam tersine neoliberal uygulamalardan vazgeçilerek mi? Kapitalist merkezlerde tartışılanların özünde bu yatmaktadır. Amerika ve İngiltere eksenli Anglosakson kapitalizmi, hala büyük döviz birikime sahip olan Çin, Almanya ve kısmen Rusya’nın dünya ekonomik bunalımını finanse etmesini istiyorlar. Bu ülkelerse neobiralizmin bu tarz derinleştirilmesine direniyorlar. Her zirve toplantısında aynı tartışma yaşanıyor, ancak bir sonuca varılamıyor. Çünkü iki tarafın da gücü kendi çözümünü dayatmaya yetmiyor. Kapitalizmde büyük bunalımlar ekonomi ve siyasal yapılarda köklü değişimler yaratarak çıkış yoluna girmiştir. Günümüz dünyasında henüz böyle bir işaret görülmüyor. Kapitalist ana yurtlarda, özellikle Amerika ve


Eylül-Ekim 2012 / Sosyalist Dayanışma

İngiltere’de finansın her şeye egemen olacak tarzda şişmesi, böylece sermayenin üretim alanlarından spekülasyona kayması, sonunda 2008 krizi olarak patlak verdi. Bu yapıda bir değişim olmadığı müddetçe krizin yeniden gelmesi yani derinleşmesi kaçınılmazdır. Son verilerden hareketle kriz kâhini Roubini’ye göre, dünya ekonomisinin halen lokomotifleri Çin ve Hindistan ekonomilerinde yavaşlama başladığı için 2013’ün krizde yeni bir dip noktası olacağı söyleniyor. Tarih isabetli olmayabilir, ancak krize karşı alınan tedbirlerin sonuçlarına bakıldığında yeni bir dibe vuruş kaçınılmazdır. Kapitalist merkezlerde sermayeyi büyük ölçülerde üretime çekecek ölçüde bir teknik yenilenme ve üretim olmadığı gibi, spekülasyon son hızla devam etmektedir. 1929 bunalımından çıkış, savaşa hazırlık için ekonominin güçlü bir şekilde üretime yönelmesiyle gerçekleşmişti. Günümüzde topyekûn bir savaş olasılığı henüz görünmüyor. Bölgesel savaşlarsa dünya ekonomisine yeterince ivme veremiyor. Aslında Soğuk Savaş yıllarındaki gerilim ABD tarafından yeniden üretilmeye çalışılıyor. Havacılık ve yüksek teknikli silah sanayi dışında rekabet gücü kalmayan Amerika, rekabeti bu kulvara çekmeye çalışıyor. Soğuk Savaş yıllarında silahlanma yarışı ile Sovyetler Birliğinin kaynaklarını bu alanda harcamasını sağlayarak, diğer alanlardaki üretim araçlarının yaşlanmasını sağlayan Amerika, şimdi aynı şeyi Rusya’ya, elbette özellikle Çin’e dayatmaya çalışıyor. Doların uluslararası para olması nedeniyle uluslararası finansı kendine çekmeyi hala başaran ABD, borçlanma pahasına devasa silah yatırımları yapabiliyor. Fakat aynı şey başka hiçbir ülke için mümkün olmadığından silah yatırımı bu ülkeler için kendi kaynaklarının diğer üretim alanlarının aleyhine silahlanmaya harcanması olmaktadır. Bu da ekonomilerde urlaşmalar yaratıyor. Bu denklem bunalımın şu aşamasında hala bozulmamıştır. Ancak Amerika’nın dünyayı bu konuda zorlaması da bir sınıra dayanmak üzeredir. 2008 bunalı-

mının hem kapitalist ekonomide, hem de güç dengelerinde önemli değişimlere yol açması kaçınılmazdır. Bu anlamda ABD’nin dünyadaki sermaye birikimini kendine çekme gücü artık zayıflamaktadır. Fakat henüz ekonomik bunalımın derinlemesine sonuçları yaşanmamıştır. Kapitalist merkezler bunalımdan çıkışta toplantılarla bir anlaşmaya varamadıklarına göre, işin zora dökülmesi kaçınılmazdır. Bunu, süreç kendi kontrolünde olduğu müddetçe en çok ABD ister.

Çok Kutuplu Dünyanın Geldiği Nokta

Sosyalist Sistemin çöküşü sonrası dünyadaki egemenlik ilişkileri üç farklı aşamadan geçmiştir. İlki 1990- 2001 arasını kapsar. Daha çok ABD Başkanı Clinton’un ismiyle anılan bu dönem “yeni dünya düzeni” kavramının sık kullanıldığı bir süreçti. Batılı güç merkezlerinin en parlak günlerini yaşadığı bu dönemde Washington “süper güç” olarak dünyayı nasıl yöneteceğini tartıştı. Clinton, batılı dostlarıyla dünyayı “ortak” yönetmekten söz etse de, böyle bir gelişme ve hele kurumlaşma olmadı. Bu dönem özellikle Doğu Avrupa’nın bir yandan AB, diğer yandan NATO tarafından hızla paylaşıldığı bir süreç oldu. Bu dönemde pazar paylaşımı AB ve Japonya lehine, fakat ABD aleyhine gelişti. ABD, bu gidişi tersine çevirmek için ikiz kulelere yapılan saldırıyı gerekçe göstererek dünyayı “tek başına” yönetmek için saldırıya geçti. Irak işgali öncesi Washington, Atlantik’in öbür yakası ile sert tartışmalara girdi. O dönem ABD savunma bakanı Rumsfeld’in AB’yi “eski Avrupa” olarak aşağılaması, Doğu Avrupa’yı, özellikle Polonya’yı “yeni Avrupa” olarak yüceltmesi tarihe geçti. Irak’ın işgali ile kendisinin tümüyle egemen olduğu bir yeni dünya düzeni kuracağına inanan ABD, aradan üç dört yıl geçmeden Irak bataklığında debelenmeye başladı. Süper Güç olarak dünya egemenliği üzerine kuruduğu hayaller, işgal ettiği Bağdat’a gömüldü. ABD, 2008 büyük bunalımı patlak verdiği zaman, iki binli yılların başında hedeflediğinden

çok farklı noktadaydı. Dünyayı tek başına yöneten süper güç olmak bir yana sürekli güç ve itibar kaybeden eskimekte olan bir süper güç haline dönüşmüştü. Çok kutuplu dünya, ABD Irak bataklığına debelenmeye başladığı 2007 yılında Uluslararası Münih Güvenlik Konferansındaki ünlü konuşmasında Putin tarafından ilan edildi. Hemen bir yıl sonra patlak veren büyük bunalım çok kutuplu dünyanın gelişmesi için gerekli ortamı yaygınlaştırdı. Çok kutuplu dünyanın ortaya çıkan özelliklerine bakalım: Birincisi, Batılı üç merkez gerileme sürecine girmiştir. ABD; AB ve Japonya güç ve itibar kaybettikleri bir dönem içindeler. “Libya zaferi” onlara belki biraz güç kazandırdı, ancak hiçbir itibar kazandırmadı. Batılı merkezler güç kaybederken

Çin, Hindistan ve Rusya yükseliş içindedirler. Ayrıca AB’nin genel durumu kriz içinde olsa da, Almanya güçlü ekonomisiyle ve Euro’ya geçişin tüm avantajlarını kullandığı için Avrupa’nın hala yükselen ekonomisi konumundadır. Bu güç kaymasında temel etken dünyanın ekonomik ağırlığının Uzak Asya-Pasifik bölgesine kaymasıdır. Eğer gelişmeler bu yönde akarsa, aynı zamanda büyük enerji kaynaklarının sahibi olduğu için “Şanghay Beşlisi” gelecekte önemli bir çekim merkezi haline gelecektir. İkincisi, çok kutuplu dünya yapısı gereği oynak dengelere sahiptir. İstikrarlı bir dengenin kurulamadığı dünyamızda Suriye hesaplaşması gerileyen ve yükselen güçler arasında oldukça katı

Dünyada büyük bir ekonomik bunalım ve egemenlik savaşları aynı anda yaşanıyor. Ekonomik bunalım kapitalizmi köklü yapısal değişimlere zorluyor, ancak merkezler bu konuda eskide direniyorlar.

Aynı zamanda ikibinli yılları kaybeden ABD, Suriye savaşı üzerinden bu kaybı kazanca dönüştürmek için yeniden büyük bir riskin altına giriyor.

5


Sosyalist Dayanışma / Eylül-Ekim 2012

Türkiye Arap Baharından sonra büyük bir dönüş yaparak, bölgedeki yeni kurulacak dengelerde masada olabilmek için ABD’nin stratejik kulvarına tümüyle angaje olmuştur. Suudi Arabistan ve Katar’la birlikte, Davos çıkışından beri bölgede kazandığı itibarı hızla yitiren Türkiye, bütün gösterişli söylemlerinin arkasında bölgedeki pazar paylaşımında basit bir oyuncu olduğunu açığa vurmaktadır.

6

bir saflaşmaya neden oldu. Öte yandan, yaşanan ekonomik kriz potansiyel yeni ittifakların ipuçlarını veriyor. Almanya, AB dışında ikili anlaşmalarla Rusya ve Çin’le ilişkilerini geliştirme yoluna çıktı. Bu gidiş Washington’u çok rahatsız etti. Tehdide varan yaklaşımlarla Almanya’nın özellikle Rusya ile ilişkilerinin gelişmesi şimdilik engellendi. ABD’nin tüylerini diken diken edecek bir ikili: Birisinde yüksek teknoloji, diğerinde ise uçsuz bucaksız enerji ve ham madde kaynakları var! Üçüncüsü, neoliberal soygunun ve ekonomik krizin etkisiyle dünya yangın yerine dönmüştür. Krizin Avrupa’daki etkisi Yunanistan’da Syriza gibi yeni bir siyasal oluşum bile yaratmıştır. Fakat günümüzde kapitalizmin derinleşen krizine rağmen, ona alternatif siyasal örgütlenmeler henüz çok dağınık ve şekilsizdir. 1990’larda Sovyetlerin yıkılmasıyla kaybolan mücadele ufku hala günümüz koşullarına göre yeniden yaratılamamıştır. Kapitalist merkezlerde yangın gibi alevlenen sonra da sönen geniş kitle hareketleri ortaya çıkıyor. Buna rağmen Batılı ülkelerde yıllardır güçlenen “örgüt” ve “hiyerarşi” düşmanlığı kriz günlerinde de aşılamamıştır. Nasıl ki çok kutuplu dünyaya istikrarsızlık ve kayganlıklar damga vuruyorsa, bu özellik çalışan kitlelerin öfkesinin açığa vuruşunda da kendini gösteriyor. Bu özellik kendisini Arap baharında da göstermiştir. Baharın yolunu açanlar neoliberalizme karşı genç kuşaklarken, ardından mevzi kapanlar eski örgütlenmeler oldu. Bu noktada Arap Baharından da söz etmek gerekiyor. Baharı kışa çevirmek için ABD elinden geleni yapıyor. Ancak olayın altında Nasır sonrası, kırk yıllık statükonun çöküşü vardır. Bu çöküşten çıkacak enerjinin sadece Washington’un amaçlarına hizmet eder hale gelmesi imkânsızdır. Zaten ABD bunu çok iyi bildiği için Arap Baharını kışa dönüştürmek için bütün gücünü ortaya koyuyor. Fakat çok kutuplu dünyada ABD’nin bunu başarması mümkün değildir. Sonuncu olarak, çok kutuplu dünyada Latin Amerika’da ya-

şananların önemi büyüktür. 21. Yüzyıl Sosyalizmi bugün dünyadaki kutuplardan birisidir. Henüz etkisi güçlü bir dalgaya dönüşmese de, gittikçe cehennemleşen dünyada yoksulların baktığı bir kutuptur. Somut bir hedefi olmasıyla ve ayrıca yıllardır yürüttüğü mücadeleyle elde ettiği mevzilerle 21. Yüzyıl Sosyalizmi çok kutuplu dünyada ayrı bir yere sahiptir. Dünyada büyük bir ekonomik bunalım ve egemenlik savaşları aynı anda yaşanıyor. Ekonomik bunalım kapitalizmi köklü yapısal değişimlere zorluyor, ancak merkezler bu konuda eskide direniyorlar. Aynı zamanda ikibinli yılları kaybeden ABD, Suriye savaşı üzerinden bu kaybı kazanca dönüştürmek için yeniden büyük bir riskin altına giriyor.

Bölgedeki Gelişmeler

Tekrara düşmemek için birkaç konuya vurgu yapmak gerekiyor. Suriye savaşı, ABD açısından son yıllarda kaybettiği konumu yeniden yakalamak için büyük önem taşıyor. Fakat daha önceki Afganistan ve Irak deneyinden dolayı, aynı zamanda başkanlık seçimleri öncesi olduğu için ABD bu savaşı Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar eliyle yürütüyor. Suriye düşerse, ardından İran gündeme geleceği için, Türkiye’yi önümüzdeki yıllarda çok zor günler bekliyor. Bölgede diğer önemli gelişme Mısır’da yaşanmaktadır. Müslüman Kardeşler zar zor iktidar oldular. Mısır bundan sonra Mübarek’in 30 yıldır yürüttüğü politikaya devam mı edecektir; yoksa ABD ve İsrail’e daha mesafeli bir duruş mu sergileyecektir? Bölgede Mısır’ın önemli bir ağırlığı vardır. Ancak bunu hangi yönde koyacaktır, bu konu henüz belli değildir. Arap baharı ile birlikte İsrail hedef küçültmüştür. Fazla göze batmayan politikalar izliyor. Türkiye ile ilişkilerin kötüleşmesi sonrasında İsrail, Kıbrıs, Yunanistan, Romanya ve Bulgaristan ile ilişkileri yoğunlaştırmıştır. İsrail son süreçte Türkiye aleyhinde önemli adımlar attı. Mısır’dan önemli bir darbe yemediği müddetçe İsrail bölgede konumu güçlendirmektedir.

Bölgede Türkiye son üç dört yıl içinde birbirine zıt yönlü iki politika izlemiştir. Önceleri “komşularla sıfır sorun” stratejisi doğrultusunda ABD’y mesafeli bir çizgi izlerken, Arap Baharından sonra büyük bir dönüş yaparak, bölgedeki yeni kurulacak dengelerde masada olabilmek için ABD’nin stratejik kulvarına tümüyle angaje olmuştur. Suudi Arabistan ve Katar’la birlikte, Davos çıkışından beri bölgede kazandığı itibarı hızla yitiren Türkiye, bütün gösterişli söylemlerinin arkasında bölgedeki pazar paylaşımında basit bir oyuncu olduğunu açığa vurmaktadır. Bölgedeki aktörlerin niyetlerinin netleşmesi açısından bu iyi bir gelişmedir.

Türkiye’de Son Gelişmeler

AKP iktidarı Roboski katliamı ile bir kırılma noktasına gelmiştir. “Ustalık dönemi” statüko ve yıpranma süreci olarak işliyor. Yıpranmayı örtmek için gündeme getirilen 12 Eylül ve 28 Şubat davalarının tümü gösterişten ibarettir. Askeri vesayetle mücadeleden “demokrasi” çıkmayacağı artık yeterince ortaya çıkmıştır. AKP için “değişim” bitmiştir. İç politikada son süreçte öne çıkan iktidar - cemaat bilek güreşidir. MİT müsteşarıyla başlayan olay Özel Yetkili Mahkemelerle ilgili yeni kanunla başka bir aşamaya girmiştir. Yaşanan Osmanlı artığı devlet geleneğinden modern burjuva devlet yapısına bir geçiş değil, bir antikalıktan diğerine geçiştir. Ordu, özellikle 12 Eylül sonrası gündelik politikaya her günkü müdahalesiyle sonunda yıprandı. Şimdi cemaatlerin politikaya gündelik müdahalesi yaşanıyor. Bunun da politik bedelleri yakın gelecekte yaşanacaktır. Buradan nasıl bir devlet ve siyasal yapı ortaya çıkar, bunu bilemesek de, söylendiği gibi “ileri demokrasi”yle hiçbir yakınlığı olmayacaktır. Suriye üzerinden yapacağı müdahalelerle bölgesel aktör olma hayalleri gören Türkiye’de, son günlerde Suriye konusu ülkenin iç politika sorunu haline gelmiştir. Hele Kürt bölgesindeki gelişmelerle konu tümüyle iç politikanın en hassas sorunu olup çıkmıştır. Devlet kendi Kürt


Eylül-Ekim 2012 / Sosyalist Dayanışma

sorununda zaten tümüyle tıkanmış durumdayken, bir de Suriye’ninkiyle yüz yüze gelmiştir. Türkiye Mavi Marmara olayından beri hep esip gürlüyor, sonra geri adım atıyor. Bu konuda da son açıklamalardan anlaşıldığı kadarıyla yine vurgular yumuşatılmıştır. Davutoğlu’nun “Suriye Kürtleri konusunda kırmızı çizgilerimiz olmaz” açıklaması, Barzani ile görüşmeden bir şey çıkmaması geri manevranın somut kanıtlarıdır. AKP iktidarının “Kürt Sorunu”nun olmadığı iddialarına eşlik eden yoğun operasyonlarla ve kitlesel, yaygın tutuklamalarla giriştiği ve en son BDP’li vekillerin meşruiyetini tartıştırmaya çalıştığı tasfiye sürecine karşı “Devrimci Halk Savaşı” taktiğini geliştiren, Kürt coğrafyasının pek çok noktasında gerilla tarafından “alan hakimiyeti”ni ele geçiren Kürt Özgürlük Hareketi, Kürt halkının iradesini ve iktidarını nitelik olarak çok daha yeni ve etkin biçimlere taşıma konusunda bir atak başlatmış durumdadır. Bugüne kadar AKP iktidarının güçlü bir şekilde hırpalanmasını gelecek bir ekonomik krizden bekledik. Öyle anlaşılıyor ki, Avrupa üzerinden kapıya dayanan ekonomik kriz sarsıntılar yaratsa da asıl yıpranma Suriye ve Kürt sorunundan gelecektir. 2008’den itibaren kapitalist merkezleri etkisi altına alan kriz dinamikleri sermaye tarafından aşılamamaktadır. Aşırı sermaye birikimi ve finansallaşma kaynaklı kriz, tam da kendisini doğuran dengesizlikleri daha da derinleştiren adımlarla aşılmaya çalışıldıkça daha da derinleşmektedir. Bu dönemde Avrupa’da yoğunlaşan sarsıntılar Türkiye’yi de yakından etkileme potansiyeline sahiptir. AKP’nin çok övündüğü büyüme rakamları açısından 2012 olumsuz bir tablo ortaya koymaktadır. Büyüme oranları küçüldükçe işsizlik oranları artmakta, küçük sermayelerin tasfiyesi hızlanmaktadır. İç talep düşerken ihracatın da azalması ekonominin çarklarını yavaşlatmaktadır. AKP’nin hegemonyası açısından ekonominin seyri son derece belirleyicidir. Dünyadaki

yaygın kuraklık ve Ortadoğu’daki siyasi istikrarsızlık hammadde fiyatlarını da yukarı doğru itmekte, kriz dinamiklerinin etkisini arttırmaktadır. 2013 Türkiye’de ekonomik dengesizliklerin arttığı, büyümenin daha da yavaşladığı bir yıl olmaya adaydır. Diğer faktörlerle bir araya geldiğinde bu tablo AKP’nin zemin kaybetmesine sebep olur. Ekonomik koşullardaki bozulma uzunca bir süredir neredeyse bir sosyal faktör olmaktan çıkmış görünen sınıf hareketine de yeni bir soluk kazandırabilir. THY grevi çok önemli bir sektörde gerçekleşmesine rağmen çevresine örülen izolasyon duvarlarını aşamayarak şimdilik düşük bir tempoda devam ediyor. Ağustos ayı içinde Gaziantep’te Başpınar Organize Sanayi’de gerçekleşen ve bir haftalık direniş sonrasında kazanımla sona eren grev ise işçi sınıfımız tarihinde önemli bir çıkış olarak yerini aldı. AKP’nin en yüksek oy oranına sahip olduğu şehirlerden birinde gelişen bu kendiliğinden eylem sınıfın içinde bulunduğu sıkışmışlık haline rağmen hareket edebilme kapasitesini sergileyebilmesi anlamında önemliydi. Bugün işçi sınıfımızın en önemli dezavantajı hiç kuşku yok ki sosyalistlerin sınıftan kopmuş olmasıdır. Devrimcilerle sınıf arasındaki temas noktaları son derece sınırlı seviyededir. Fakat bu seviye bile AKP’yi kıdem tazminatı konusunda kısa vadede adımlar atmaktan geri çekilmek zorunda bırakmıştır. Özellikle kış ayları öncesinde yapılması planlanan zamlar, sendikalı işyerlerinin toplu sözleşme yapmasını fiilen imkânsız hale getiren yasal boşluklar, işçi sınıfının boğaz tokluğuna ve çoğu işyerinde günde 12 saat çalışmak zorunda kalması, her yıl binlerce işçinin can verdiği iş cinayetlerinin sıklığı sınıfı her an harekete geçirebilecek potansiyel patlama noktaları olarak ortada durmaktadır. AKP’nin kasıtlı bir biçimde toplumu laik/dinci, Sünni/Alevi, Kürt/Türk eksenlerine bölme girişimleri aşılabilirse 2013 işçi sınıfının yoksulluğa isyanında bir kalkışma yılı olabilir. AKP’nin dışarıda Ortadoğu’ya açılma içeride hegemonyasını pekiştirme ama-

cıyla geliştirdiği Sünnileştirme girişimleri doğal olarak Alevilerde muazzam bir gerilim yaratmaktadır. Son yıllarda AKP’nin Alevileri tamamen görmezden gelme tavrı giderek kemikleşmektedir. Alevilerin zorunlu din dersleri eğitiminin kaldırılması talebi tüm okulların imam hatipleştirildiği 4+4+4 ile diyanetin kapatılması talebi ise diyanetin Cem evleri meselesinde olduğu gibi fetva merkezi haline getirilmesiyle cevaplanmıştır. Bu da yetmezmiş gibi ülkenin içinden geçtiği her kritik dönemde olduğu gibi Alevileri hedef alan saldırıların sayısında da artış gözlenmektedir. Toplumun çok farklı fay hatlarında gerilimlerle yüklendiği bir süreçte Aleviler bir kez daha hedef tahtasına konmuş gibi görünmektedir. Bu tablonun alevi toplumunda ciddi bir kopuşa yol açtığı gözlenmektedir. Özellikle Kürt dinamiği ile Alevi dinamiğinin birbirine bakışının olumlu yönde değişmeye başladığı böylesi bir süreçte gözdağı anlamına gelecek çok yönlü provokasyonlara hazırlıklı olmak gerekmektedir. Böylesi bir konjonktürde hiç kuşku yok ki halkların kardeşliğini gözeten bir duruş noktasından Alevilerin haksızlığa ve baskılara karşı mücadelesinde yanında olmak SODAP açısından öncelikli hedeflerden birisidir. Başta Kürt halkı ile Türk emekçileri olmak üzere tüm halkların, inançların, ezilenlerin, yoksulların, yok sayılanların, kadınların, LGBTT’lerin, doğa savunucularının ortak bir mücadele zemin olarak yola çıkan Halkların Demokratik Kongresi, haklarımızın eşitliği, kardeşliği ve özgürlüğü konusunda söyleyeceği sözü hayata geçirme kapasitesini taşıyan yegâne odak olma özelliğini taşımaktadır. Bölge ve ülkedeki gelişmeler noktasında son derece tarihsel dönüşüm süreçlerden geçtiğimiz şu günlerde bu kapasitenin geniş yığınları kapsayan bir gerçekliğe dönüşmesi tüm HDK bileşenlerinin boynunun borcu olarak durmaktadır. SODAP bu sorumluluğun kendine düşen kısmını hakkıyla yerine getirme iddiasına sahiptir.

Bugüne kadar AKP iktidarının güçlü bir şekilde hırpalanmasını gelecek bir ekonomik krizden bekledik. Öyle anlaşılıyor ki, Avrupa üzerinden kapıya dayanan ekonomik kriz sarsıntılar yaratsa da asıl yıpranma Suriye ve Kürt sorunundan gelecektir.

7


Sosyalist Dayanışma / Eylül-Ekim 2012

SURİYE’DE GELİNEN AŞAMA: “SÜREÇ UZAYACAK” Salih İNCESOY

E

mperyalistlerin Müdahale Planının Hangi Adımındayız?

ABD’nin yakın tarihteki askeri müdahalelerinde izlediği planın Suriye sürecinde de geçerli olduğunu önceki yazımızda belirtmiştik. Müdahalelere zemin hazırlanması amacıyla iki şey birlikte yapılıyor. İşbirlikçi bir iç muhalefet üzerinden iç savaş kışkırtılıyor. Hedef ülkenin uluslararası desteği sıfırlanmaya çalışılıyor. Önce Afganistan, ardından Irak ve son olarak Libya... Yapılan uygulama hep bu şekilde seyretti. Suriye’de de aynı plan devreye konmuş durumda. Yine önceki yazımızda, ne iç muhalefetin örgütlenmesi, ne de Suriye’nin uluslararası desteğinin kesilmesi konusunda askeri müdahaleye sağlam bir zemin oluşturacak seviyenin yakalanamadığını tespit etmiştik. Gelinen aşamada bu durumda bir değişiklik yaşanmadığını söyleyebiliriz. İşbirlikçi iç muhalefet hala emperyalistlere güven vermeyecek ölçüde derme çatma. Suriye’nin uluslararası destek güçleri Rusya ve Çin, müdahaleye karşı kararlı duruşunu hala sürdürüyor. Temmuz ayının ortalarında Şam’da Ulusal Güvenlik binasını hedef alan intihar saldırısının ardından iç çatışmalarda yaşanan tırmanış da Suriye’deki güçler dengesinde ciddi bir kayma yaratamadı. Şunu şimdiden söylemek yanlış olmaz: “Süreç uzadıkça TC patentli derme çatma Özgür Suriye Ordusu, Esad’ın düzenli Baas ordusu karşısında dökülüyor. Esad iktidarının askeri üstünlüğünün yanı sıra moral üstünlüğü de güçleniyor.”

8

Esad’lı ya da Esad’sız; Süreç Uzayacak...

İç çatışma zaman zaman büyük kentlerde şiddetini arttırsa da süreç uzayacak. Hatta Esad bir gün iktidar koltuğundan indirilse bile Suriye’deki hesaplaşmanın bitmeyeceği söylenebilir. Sürecin uzaması esas olarak dünyanın yeniden paylaşımının bugünkü karakterinden kaynaklı. ABD, dizayn etmek üzere yöneldiği ülkelerde kendi çıkarına uygun istikrarlı bir düzen kuramıyor. Elini attığı yeri çorbaya çevirip bırakıyor. Afganistan, Irak ve Libya örnekleri bu gerçekliği ortaya koyuyor. Emperyalist taktik planlar dikiş tutmuyor. Çünkü bir dönemin tek hakimi ve düzen kurucusu ABD, artık irtifa kaybediyor. Batılı emperyalist güçlerin (ABD ve AB) karşısına doğulu emperyalistler (Rusya ve Çin) dikiliyor. Dünya güçler dengesinde ağırlık merkezi giderek batıdan doğuya doğru kayma eğilimi gösteriyor. ABD hala dünyanın en büyük gücü. Fakat güç kaybeden bir büyük güç. Dolayısıyla her dediği harfi harfine olmuyor. Oldurtmaya gücü yetmiyor. Karşıt güçler bu durumda cesaretle daha etkin rol alıyor, ABD’nin oyun planını bozuyor. Dünyanın yeniden paylaşımında emperyalist planları bozan bir başka gerçekliğin de altını çizmek gerekiyor: “Halk isyanları!” İsyanlarla tarih sahnesine çıkan halklar da artık güçler dengesi içerisinde bir güç. Bu gücü yok sayarak artık yol alınamıyor. Bir noktayı da parantez içerisinde ifade edelim. Sıralanan tüm bu gerekçelerin yanı sıra ABD’nin hız kesmesinin (ya da hızlanmamasının) bir nedeni de yaklaşan seçim süreci. Bu yılın Kasım ayında ABD’de yaşanacak başkanlık seçimleri öncesinde mevcut yönetim büyük riskleri üstlenmekten kaçınıyor. Aynı şekilde Almanya da yakın tarihte yapılacak federal seçimlere hazırlanıyor.

Annan Çekildi, Görev El İbrahimi’de

BM-Arap Birliği Suriye Özel Temsilcisi Kofi Annan, Suriye sürecinde üstlendiği arabuluculuk görevini 3 Ağustos’ta yaptığı açıklamayla bıraktı. Gerekçesi, BM Güvenlik Konseyi’nin kendisini tam anlamıyla desteklememesi. Annan’ın yerine göreve Cezayirli diplomat Ahdar El İbrahimi getirildi. Annan, Suriye sürecini diyalog zeminine çekmeye çalıştı; attığı hiçbir adım sonuç vermedi. Daha doğrusu ortaya koyduğu çözüm planları batılı emperyalistler tarafından boşa çıkartıldı. Emperyalist güçlerin hararetle gözlerini diktiği bir paylaşım alanında böylesi bir yaklaşımın karşılık bulamayacağı ortadaydı. El İbrahimi de göreve gelir gelmez BBC’ye verdiği demeçte bu gerçeği açıkça itiraf etti: “İmkansız diyemem ama neredeyse imkansız.” Annan gitti, halefinin sonu da farklı olmayacak gibi görünüyor…

Mısır, Sürece Müdahil Oluyor

Bir dönemin etkin bölgesel gücü Mısır, yeni Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’yle birlikte eski pozisyonuna geri mi dönüyor? Müslüman Kardeşler örgütü üyesi Mursi, Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturduktan sonra -başta orduya olmak üzere- giriştiği operasyonlarla ülkesi içerisindeki pozisyonunu güçlendirdi. İç dengelerde ağırlığını arttıran Mursi, şimdi de Suriye süreci üzerinden bölgesel dengelere müdahil oluyor. Mursi, Suriye sürecinde çözüm olarak Mısır, Suudi Arabistan, Türkiye ve İran’ın içerisinde yer alacağı “Suriye Temas Grubu” oluşturulması önerisini gündeme getirdi. İran’ın da grupta yer aldığına dikkat edilirse, İran’ı hedef tahtasına oturtmuş olan batılı emperyalistlerin bu projenin arkasında olmadığı anlaşılabilir. Dolayısıyla Mısır, eski günlerinde olduğu gibi bağımsız bir çıkış yapmış gibi görünüyor.

Önerinin İran’ı da içermesi, tahmin edileceği gibi Mısırlı Selefiler tarafından tepkiyle karşılandı. Yeni lideriyle bölgesel denklemde yerini alan Mısır’ın atacağı adımları takip edeceğiz.

Suriye Ateşi Lübnan’a Sıçradı: “Hedefte Hizbullah Var”

Suriye’deki çatışmalar Lübnan’ın Trablus kenti ve Suriye sınırına yakın Vali Halid bölgesine sıçradı. Burada da süreç yine Alevi-Sünni çatışması görüntüsünde açığa çıktı. Batılı emperyalistlerin “yöneldikleri hedef ülkede iç çatışma ortamı yaratma” politikasında kullandığı Selefi güçler ve El-Kaide, Lübnan sürecinin başlamasında da rol oynadı. Lübnan’da yaşanan gelişme, batılı emperyalistlerin Ortadoğu’ya yönelik “Şii ekseninin belini kırıp, karşısına Sünni eksenini çıkartma” politikasının bir izdüşümü olarak okunmalı. Zira Lübnan’daki Şii Hizbullah örgütü Ortadoğu’daki Şii ekseninin etkin bir gücü. Emperyalist planın nihai hedefi İran adımına doğru gidilirken Hizbullah’ın da etkisizleştirilmesi şart. Bu nedenle emperyalistlerin bölgedeki radikal İslamcı taşeron örgütleri Lübnan topraklarına sızdırılmış durumda.

Batı Kürdistan’da “Demokratik Özerklik” İnşa Ediliyor

En büyük kenti Qamişlo’nun büyük kısmı da dahil olmak üzere Batı Kürdistan’da halk demokrasisi adım adım inşa ediliyor. Kentler “Halk Meclisleri” tarafından yönetiliyor. Önce köy ve mahallelerde halk tarafından oluşturulan meclislerden seçilen halk temsilcileri bir araya gelerek şehir meclisini, şehir meclislerinin temsilcileri ise Batı Kürdistan Halk Meclisi’ni oluşturuyor. Aşağıdan yukarıya bir örgütlenme modeli söz konusu. Meclislerde, Kürt, Arap, Asuri, her kesimden insan eşit şekilde temsil


Eylül-Ekim 2012 / Sosyalist Dayanışma

ediliyor. Meclisler, yılda bir kongrelerini, haftalık ve ihtiyaca göre günlük olarak toplantılarını yapıyor. Halk Meclisleri, çalışmalarını halk evlerinde yürütüyor. Meclislerde kadınlar çok aktif. Ayrıca kadın meclisleri de var. Qamişlo Halk Meclisi’nin başkanı bir kadın. Halk Meclisleri’nin önem verdiği konuların başında güvenlik geliyor. Bu konuda kurumsallaşma hedefleniyor. Meclislere bağlı Sivil Savunma Komiteleri güvenliği sağlamak amacıyla kentlerin belirli yerlerinde nöbet tutuyor. Meclisler, sağlık, ekonomi, kültür, gençlik, güvenlik, kadın, adalet gibi hayatı ilgilendiren tüm konulardan sorumlu. Her çalışma alanı için komite oluşturulmuş. Örneğin meclisler bulundukları alanlarda okullar, mahkemeler, hastaneler açıyor. Okullarda Kürtçe eğitimin geliştirilmesi için çalışmalar yürütülüyor. Ekmek, benzin vb temel tüketim maddelerinin savaş koşulları nedeniyle karaborsaya düşmemesi için dağıtım meclislerin kontrolünde yapılıyor. Yerel meclislere bağlı barış komitelerinin çözemedikleri sorunlar, şehir meclislerine bağlı mahkemelere taşınıyor. Kentlerde Suriye devletine ait binalara artık kimse uğramıyor. Elbette halk iktidarının kurumsallaşma süreci sorunsuz yaşanmıyor. Atılacak adımlarda kimi zaman Kürt gruplar arasında anlaşmazlıklar olabiliyor. Fakat yaşanan sorunlara yine demokratik anlayış temelinde çözüm üretiliyor ve tarihsel yürüyüş sürdürülüyor. Şimdi sırada sürecin belirleyici gücü PYD’nin yanı sıra çok sayıda Kürt grubunu içerisinde barındıran Suriye Kürtleri Ulusal Meclisi’yle Batı Kürdistan Halk Meclisi’nin birleştirilmesi adımı var. Halk iktidarının yaşadığı bir diğer gerilim hattı da elbette Esad iktidarıyla olan ilişki. Esad güçleri tarafından Halep’te gerçekleştirilen saldırıda çok sayıda Kürt hayatını kaybetti. Batı Kürdistan’ın savunma örgütü Halk Savunma Birlikleri (YPG), bu saldırıya misilleme olarak Kürt kenti Afrin’de bir eylem gerçekleştirdi. Eylemde, Suriye ordusundan 3 asker öldü, 2’si yaralandı. Tüm zorluklara karşın halkların eşit bir şekilde kendi kendilerini yönettiği Batı Kürdistan’ın tüm kentlerinde “kesk, sor û zer” bayraklar

dalgalanıyor. Ezilenlerin kurtuluşuna ışık tutacak örnek bir demokratik yaşam Ortadoğu’da yeşeriyor.

Türkiye Açmazda, AKP Zorlanıyor

cağı belli olan bu öneriyi ne kadar samimi gündeme taşıdığı meçhul. Son günlerde yine ABD yetkilileri art arda Türkiye’yi ziyaret etti. Ortak hareketin yürütücü organı olarak “operasyonel mekanizma” oluşturuldu. Türkiye, ABD planlarının dümen suyunda yol almaya devam ediyor. Karganın kılavuzluğunda varılan nokta çıkmaz sokak oldu. AKP’nin “Osmanlı” hevesi daha tükenmedi…

Suriye sürecinde ABD’nin bölge politikaları doğrultusunda hata üzerine hata yapan Türkiye çıkmaza girmiş durumda. Esad’ın da Mübarek gibi devrileceğini öngördü; Esad hala iktidarda. İç muhalefeti kendi güdümündeki Suriye Ulusal Konseyi (SUK) çatısı altında toparlayabileceğini düşündü; Suriye halklarının geneli SUK’a itibar etmedi. Tampon bölge oluşturma meselesini dillendirdi durdu; tampon bölge oluşturmak için gözünü diktiği alan şimdi Kürt halkının kontrolünde. Süreç uzadıkça Türkiye’nin açmazı da derinleşiyor, AKP iktidarı zorlandıkça zorlanıyor. Türkiye son olarak mülteci akınını gerekçe göstererek “tampon bölge” ve “çekiç güç” önerilerini gündeme taşımak istedi. Türkiye’deki mülteci sayısı 100 bine ulaşırsa Suriye sınırında BM kontrolünde tampon bölge kurulacak

Suriye süreci Antakya’da bir başka hissediliyor. Antakya, çok sayıda ilçesinde Türk, Kürt, Arap, Alevi, Sünni, Ermeni, Hıristiyan halklarının kardeşçe yaşadığı bir kent. Son süreçte bu kardeşlik dokusu AKP eliyle zedelenmeye çalışılıyor. Özellikle Erdoğan’ın Alevi düşmanlığı ve Suriye sürecinde Alevi kimliği üzerinden Esad’a saldırılması, Antakyalı Alevileri derinden kaygılandırıyor. Kentte bu kaygıyı derinleştiren önemli bir gelişme daha yaşanıyor. El-Kaide bağlantılı Selefi cihatçılar Antakya sokaklarında cirit atıyor. Çok sa-

ve burası “uçuşa yasak bölge” ilan edilecek. Bu bölge 90’lı yıllarda Irak’ın Kuveyt’i işgali sürecinde oluşturulan çekiç güce benzer bir askeri hava kuvveti aracılığıyla korunacak. Önerinin çerçevesi böyle. Öneri, Ağustos’un sonunda yapılan BM Güvenlik Konseyi toplantısına Dışişleri Bakanı Davutoğlu tarafından getirildi. Sonuç yine fiyasko. Toplantıya daimi üyelerden yalnızca Fransa ve İngiltere dışişleri bakanları seviyesinde katıldı. Sönük geçen toplantıda askeri müdahale sürecini tetikleme riski taşıyan Türkiye’nin önerisi sahipsiz kaldı. Belirttiğimiz gibi batılı emperyalistlerden şu an böyle bir maceraya girişme niyetinde olan yok. Zaten Türkiye’nin de havada kala-

yıda ev cihatçılar tarafından kiralanmış. Askeri eğitim kamplarının yanı sıra cihatçılar artın kentin içerisinde de yerleşik. Antakya’nın, TC güdümündeki Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) “ana üssü” haline getirildiği artık sır değil. Öyle ki ÖSO’nun web sitesinde iletişim bilgisi olarak Antakya gösteriliyor. Türkiye Hükümeti’nin beslemesi cihatçılar, aldıkları destekle kentin içerisinde çok rahat hareket ediyorlar. Kendilerini “Erdoğan’ın misafiri” olarak görüyorlar ve bunu ulu orta dillendirmekten çekinmiyorlar. Kimi zaman silahlı geziyorlar, alışveriş yapıyorlar, lokantalardan, toplu taşıma araçlarından yararlanıyorlar ve para

“Erdoğan’ın Misafirleri”

vermiyorlar. Para istendiğinde cevap aynı: “Biz Erdoğan’ın misafirleriyiz!” Devlet hastaneleri yaralı cihatçılara ayrıldığından, Antakya halkı özel hastanelere gitmek zorunda kalıyor. İş artık Antakya halkının yaşamlarına müdahale noktasına kadar varmış durumda. Sokaklarda taciz olayları yaşanıyor. Antakya halkları arasında Erdoğan ve Erdoğan’ın misafirleri tarafından düşmanlık tohumları serpilmeye çalışılıyor. Antakyalılar ekonomik olarak da sarsılmış durumda. Suriye’yle ekonomik ilişki, Antakya halklarının önemli geçim kaynağı. Bu kaynağın kesilmiş olması da yaşamı önemli ölçüde etkiliyor.

Antakyalı Sosyalistlerin Çağrısı Yol Gösteriyor

1 Eylül Dünya Barış Günü’nde her kesimden binlerce Antakyalı sokağa çıktı. AKP’yi korkutan bu kitlesel gösteri, SODAP’ın da içerisinde yer aldığı “Suriye’de Emperyalist Müdahaleye Hayır Platformu” tarafından düzenlendi. Platformun çağrısı, adından da anlaşılacağı üzere gayet net. Eylemde, Suriye’ye yönelik bir emperyalist müdahale reddedilirken, halkların dış müdahale olmaksızın kendi kaderlerini kendilerinin belirlemeleri ve barış içerisinde, eşit, özgür ve kardeşçe yaşamaları çağrısı öne çıkartıldı. Antakyalılar, sosyalistlerin öncülüğünde adeta “savaşa karşı barıştan yana bir tampon bölge” oluşturdu. İşte AKP’yi korkutan gerçeklik, Antakyalı sosyalistlerin çağrısının yanıt bulması ve binlerin bu “hassas” bölgede sokağa çıkmasıdır. AKP’nin valisi panikle kentteki her türlü sokak eylemini yasakladı. Şimdi Antakya’da sıkıyönetim ilan edilmiş durumda. Silahlı cihatçılar sokaklarda ellerini kollarını sallayarak gezerken, barıştan, kardeşlikten yana olan Antakyalılar yaka paça gözaltına alınıyor. Halk düşmanı AKP’ye ve AKP’nin valisine yakışan da budur. Saldırganlıkları korkularındandır. Antakyalı sosyalistlerin çağrısı ne pahasına olursa olsun büyütülecektir. Bu çağrı halklar tarafından yanıt buldukça, emperyalistlerin ve onların işbirlikçilerinin korkuları da büyüyecektir. Unutulmamalıdır ki ezilen halklar yine tarih sahnesindeki yerini almıştır…

9


Sosyalist Dayanışma / Eylül-Ekim 2012

“Arap Baharı” oluş halinde Ortadoğu ve siyasal İslam konularında çalışmalar yapan ve son 1 yıldır Mısır’da araştırmalarına devam ederken halk ayaklanmalarını içerden gözlemleyen Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fulya ATACAN ile Mısır başta olmak üzere bölge ülkelerinde Arap Baharının geldiği aşamayı, Müslüman Kardeşler özelinde siyasal İslam’ın bölgenin yeniden yapılandırılmasında oynadığı rolü ve bölgesel bir aktör olma iddiasındaki Türkiye’yi konuştuk. İki bölüm halinde sunacağımız söyleşinin ilk bölümünü bu sayımızda yayınlıyoruz.

Röportaj (1)

Toplumsal hareketlerin mevcut otoriter rejimleri değiştirmesi anlamında Arap Baharı farklı biçimlerde, farklı politikalarla gerçekleşti. Bu anlamda Suriye’deki isyanı desteklemeyen kimse yok, ama bu demek değildir ki Suriye’de içeride yeralan isyancıların hepsi Özgür Suriye Ordusu’nu destekliyor. Çünkü Özgür Suriye Ordusu’nda yer alan kesimler, Irak işgalinden sonra var olan kesimlere benziyor. Bu nedenle tıpkı Irak gibi Suriye’de de bu süreç çok daha kanlı olacak gibi görünüyor.

10

S

osyalist Dayanışma: Öncelikle Libya’da örneği görülen emperyalist odaklar bir müdahale gerçekleştirdiler, isyancı unsurlar üzerinden gerçekleştirilen bir kalkışmanın hızla silahlı isyana dönüştürülmesi ve rejimin ortadan kaldırılması yaşandı. Şimdi benzer bir model daha zayıf şekilde Suriye’de de gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Müslüman Kardeşler burada etkin bir güç, Özgür Suriye Ordusu içinde bir unsur olarak görülüyor. Siyasal İslam’ın bu bölgede emperyalizmin ajanı olarak oynayabileceği bir rol var mı? Süreci şöyle değerlendirebilir miyiz? Emperyalizm buraya Siyasal İslam üzerinden müdahale etti. AKP’nin de ortaya koyduğu bir ılımlı İslam modeli var. Bu modelle Batı’ya eklemlenebilir mi Ortadoğu? Bu abartılı bir değerlendirme mi olur? Fulya Atacan: Biraz abartılı olur. Benim baktığım yerden Mısır, Tunus, Bahreyn, Yemen halk ayaklanmalarıdır. Buralarda toplumsal tabanı olan farklı örgütlenmelerin yönetimleri alaşağı etme çabası farklı şekillerde kontrol edildi, ediliyor. Ama bu süreç bitmiş değil. Libya ve Suriye’de uygulamaya konulan ise Irak modelidir. Elbette konjonktür değişikliğinin açığa çıkardığı farklarla birlikte. Bu iki ülkeye bu kez “Demokrasi getiriyoruz” diye değil “Arap Baharı oluyor” diye girdiler. Oysa Mısır’da, Tunus’ta Bahreyn’de ve Yemen’de, Libya’daki gibi bir süreç yaşanmadı. Libya ve Suriye’de olanlar, Irak gibi, doğrudan işgal, yeni bir yönetim kurma doğrultusunda yeniden yapılandırma. Düzenledikten sonra ise Batı ile ilişkiye yeniden açma. Dolayısıyla bu yapılanın Arap Baharı ile hiç iliş-

kisi yok. Türkiye’de yapılandırılan Hür Suriye Ordusu’nun Irak işgal edilirken yapılandırılan Hür Irak ordusundan hiç farkı yok. Bunların içerideki tabanları tamamen sınırlı. Tıpkı Irak’taki Allavi gibi. Dolayısıyla Mısır’da Müslüman Kardeşler iktidara geldi, Libya’da liberaller (ne anlama geldiği pek açık değil ama) geldi, Tunus’ta Ennahda geldi, Suriye’de de Müslüman Kardeşler’i getirmeye çalışıyorlar dolayısıyla Müslüman Kardeşler bu işin ajanıdır demek yanlıştır. Çünkü Suriye’ deki İhvan Libya’dakinden farklı, her ikisi de Mısır’dakinden farklıdır. İhvanın örgütlenmesinde merkez Mısır’dır, ama her ülke bağımsız örgütlenir. Hiçbir zaman Mısır İhvanı, Suriye İhvanı’na ne yapması gerektiğini söyleyemez. Ve örgütlenme itibarıyla baştan beri doğrudan kontrol etme gücü de, çabası da yoktur. Mursi, son olarak bağlantısızlar toplantısına gitti. Orada bir çıkış yaptı, Özgür Suriye Ordusu ve isyan lehine çok net bir tutum aldı. Toplumsal hareketlerin mevcut otoriter rejimleri değiştirmesi anlamında Arap Baharı farklı biçimlerde, farklı politikalarla gerçekleşti. Bu anlamda Suriye’deki isyanı desteklemeyen kimse

yok, ama bu demek değildir ki Suriye’de içeride yeralan isyancıların hepsi Özgür Suriye Ordusu’nu destekliyor. Çünkü Özgür Suriye Ordusu’nda yer alan kesimler, Irak işgalinden sonra var olan kesimlere benziyor. Bu nedenle tıpkı Irak gibi Suriye’de de bu süreç çok daha kanlı olacak gibi görünüyor. Bu nedenle fazla detaya inmeden, büyük genellemelerle isyancılar emperyalizmin ajanı demek çok karmaşık olan bir süreci fazlasıyla basitleştirmek ve çok önemli bir toplumsal hareketi de yok saymak olur. Mısır da süreci denetim altına almak için önce başka özneler denendi olmayınca, şimdi Mursi ipleri eline almış gibi görünüyor. Batı da bundan rahatsız görünmüyor. Hem Tunus’ta hem Mısır’da Müslüman Kardeşler süreci stabilize etme rolü oynamadılar mı? Müslüman Kardeşler’in bir dönüşüm yapmak istediği ve isyan sırasında ve sonrasında önemli bir güç olduğu kesin. Ama isyanı başlatan güç olmadıkları da muhakkak. Müslüman Kardeşler, diğer gruplardan daha örgütlü olduğu için, isyandan sonra iktidarı ele geçirebileceğini beklemek gerekirdi. Bu toplumsal bir sonuç, bu siyasal örgütlenme oraya gider. Bunun için ajan olmanıza gerek yok. Ancak onların hayal ettiği Mısır, isyanı başlatanların hayal ettiği Mısır’la aynı şey değil. Şimdi bütün bu gruplar arasında ve eski rejim taraftarlarına karşı çok katmanlı bir siyasi mücadele var. Batı’nın kontrol etme biçimi ise doğrudan ordu üzerinden oldu. Hala da önemli ölçüde ordu üzerinden gidiyor. Öyle yansıyor ki, sanki Mursi devlet başkanı oldu, Müslüman Kardeşler yöne-


Eylül-Ekim 2012 / Sosyalist Dayanışma

time el koydu. Oysa daha önce parlamento seçimleri yapılmışdı ve Halk Meclisi’nde Müslüman Kardeşler %47.2, Selefiler’de %24 oranında sandalye kazanmıştı. Ne oldu? Sonra parlemento lağvedildi. Ne anlamı kaldı? Bugün baktığımızda bir tek Mursi var, devlet başkanı olarak. Yasal olarak yetkileri geniş ve çeşitli atamalar yapıyor ama hiç bir göreve sadece Müslüman Kardeşler üyelerini atamıyor ya da atayamıyor. O nedenle her adımda dönüşüm için orduyla, Amerika’yla başka türlü mücadeleler sürüyor. Ama buradaki yansıması “Müslüman Kardeşler yönetimi ele geçirdi, memleketi yönetiyor” şeklinde. O kanıyı güçlendiren şey Tantavi’yi görevden alıp, üst düzey generallerde temizlik yapması oldu. Örneğin AKP 2002’de iktidar olmasına rağmen askerlere dokunabilmesi 2007-2008 sonrasında başlayabildi. Ama Mursi 3. ayında bunu yapabildi. Tabi ki bizim deneyimimizle benzerlikleri var, ama biz bazen benzerlikleri aynılık gibi görüyoruz. Haziran 2011’den itibaren yapılan tüm gösterilerde Mübarek, Tantavi ve eski İçişleri Bakanı Adli’nın idam edilmesini isteyen sloganlar atıldı, pankartlar taşındı. Ben hayatımda ilk kez kitlelerin avazı çıktığı kadar “Müşir idam edilsin” diye bağırdığını duydum. Türkiye’de böyle bir şeyi hayal edemiyoruz. Tantavi ve temsil ettiği Silahlı Kuvvetler Yüksek Meclisi hakkında tüm isyan eden grupların üzerinde uzlaştığı fikir, bunların Mübarek yönetiminin bir parçası olduğu ve sonrasında da kitleleri kontrol için orduyu kullandığı, bu nedenle Mübarek gibi yargılanıp idam edilmeleri gerektiği şeklinde. İlk aşamada Tantavi’yi görece tutan Amerika idi, ne olacağı belli olsun diye koruyorlardı. Ama sonrasında tasfiye edilen ekibe baktığımızda çok yaşlı, emekliliği gelmiş, Mübarek yönetiminden kalma, geçmiş kontrol sürecinin simgesi olan, çok büyük kitlelerin tepkisini çeken bir kesim olduğunu görürüz. Belli ki ordu içinde de uzlaşarak bunların tasfiye edilmesi gerçekleşti. Mursi, bu kişileri, bu dinamiğin üzerinden tasfiye edebildi, yoksa orduya karşı büyük bir zafer filan kazanmadı. Olan sadece

bitmiş bir işin adının konmasıdır. Ordu’da bir grubun tasfiye edilmesi yaşandı. Üstelik tasfiye edilebilirliği açığa çıkmış olan bir ekip, bakarsanız daha 2012 başlarında Amerikan merkezli stratejistlerin Tantavi üzerinde sopa salladıklarını görürsünüz. Bu oldu da büyük bir değişiklik mi oldu? Hayır. Sıkıyönetim Haziran’da kaldırılmıştı, yeniden nasıl koyarız diye tartışıyorlar. Kim yürütür sıkıyönetimi? Ordu. Dolayısıyla buradan göründüğü kadar Müslüman Kardeşler her şeye hâkim filan değil. Müslüman Kardeşler de diğerleri gibi bir siyasi güç. Elbette diğerlerinden daha avantajlı bir güç. Ama şu anda her düzeyde, eski rejimle çok keskin bir iktidar mücadelesi yaşanıyor. Henüz rejim filan değişmiş değil. Siz Praksis dergisinde yayınlanan röportajınızda, Müslüman Kardeşler’in AKP’den farklı olduğunu ve Mısır’da AKP’nin muadili olmadığını söylüyorsunuz. Müslüman Kardeşler’de hem Batı karşıtlığının daha güçlü olduğunu, hem de kapitalizm konusunda kafalarının net olmadığını, mülkiyet meselesinin tartışılır olduğunu söylüyorsunuz. Böyle mi gerçekten? Kendi iç dinamiklerine baktığımızda Müslüman Kardeşler ’in yarın AKP olma şansı yok. Ama hiç şüphe yok ki, Amerika tarafından tercih nedeni olması güçlü bir örgütlenmesi ve tabanı olmasından kaynaklanıyor. İhvan’ın AKP tarzı bir yapılanmaya gitmesini Amerika’nın tercih edeceğinden en ufak bir kuşkum yok. Sorun şu ki, bizdeki AKP sürecine baktığımızda onu önceleyen pek çok olay var. Bu parti defalarca açıldı kapandı, bölünmeler oldu, birileri gitti, birileri geldi. Yeni ittifaklar kuruldu, konjonktür uygun oldu, geldi. Bu ısmarlama olacak bir şey değil. Tabi İhvan içinde AKP’ye yakın bir damar yok mu, var. Desteklenmiyor mu, destekleniyor. Ama bugünkü kitle mobilizasyonu içinde bu yapılabilir bir şey mi, bilmiyorum. Evet, neoliberal politikanın savunucuları çok sayıda olmasa da, en üst kademelerde var. Ama aynı zamanda bugün Mısır’da öğretmenler sokakta, yeni baştan başlayan büyük grevler var. Bunları engellemek istiyorlar ama o kadar müthiş bir hareketlilik var

ki; yol kesmeler, oturma eylemleri, protestolar o kadar yaygın ki, önünün alınması kolay değil. Bizde AKP iktidara geldiği zaman öyle bir toplumsal hareketlilik yoktu. Mısır’da herkes hareketli, herkes sokakta... Ne yapacaksınız? “Efendim şimdi bir karar çıkarıyoruz; yol kesenler, çalışma hayatını aksatanlar hapse atılacak!” Bunu istediğiniz kadar söyleyin; bu kararı son döneminde Mübarek de çıkardı, ardından Tantavi yönetimi de çıkardı, Mursi de çıkardı. Ama hiçbiri uygulayamadı. Bu toplumsal hareketliliği kontrol etme biçimi hiç kuşkusuz Müslüman Kardeşler’i de dönüştürecek. Müslüman Kardeşler içinde bunlar ciddi sorunlar yaratır. Dolayısıyla böyle bir ideali, hevesi, politikayı barındırmasına rağmen, Müslüman Kardeşler’in AKP’nin fotokopisi olması için geçmesi gereken çok zor, farklı bir süreç var. Politikayı uygulamaya koyduğunuzda toplumsal süreçler onu bambaşka bir şeye de dönüştürebilir. Şu an bir oluş halinden söz ediyoruz. Bu kadar kesin konuşabilmemiz bana güç gibi geliyor. 1,5 yıl geçti, çok ağır işkenceler, ölümler, baskılar yaşandı. Bütün bunların üzerine hala insanlar sokaklara çıkıyor, grev yapıyor, yol kesiyorsa, Müslüman Kardeşler’in onlarla başa çıkma biçimi, AKP’nin gayet sessiz, krizden çıkıp “Allah belasını versin geçmiş partilerin” demiş bir Türkiye toplumuyla başa çıkma biçiminden çok farklı olacaktır. Yapabilir mi göreceğiz. AKP dikensiz bir gül bahçesinde ilerledi. İhvan için aynı durum yok. Ayrıca tamamen muktedir de değiller. Ellerinde bir tek Mursi var. Yardımcı atamaları filan yapıyor ama onların yetkileri de çok tartışmalı. Onları seçerken bile tamamen kendi taraftarlarından oluşturamıyor, kimi dengeleri gözeterek atama yapmaya çalışıyor. İhvan’ın dışında sürece farklı bir şekilde yön verebilecek başka bir özne de gözükmüyor herhalde? Aslında isyanı başlatan farklı gruplar var, ancak bunlar iktidar olmak üzerinden örgütlenmiş değillerdi. Çoğu da Mübarek yönetiminin bu kadar kolay devrilebileceğini bilmiyorlardı. ABD

Bizde AKP iktidara geldiği zaman öyle bir toplumsal hareketlilik yoktu. Mısır’da herkes hareketli, herkes sokakta... Bu toplumsal hareketliliği kontrol etme biçimi hiç kuşkusuz Müslüman Kardeşler’i de dönüştürecek. Dolayısıyla böyle bir ideali, hevesi, politikayı barındırmasına rağmen, Müslüman Kardeşler’in AKP’nin fotokopisi olması için geçmesi gereken çok zor, farklı bir süreç var. Şu an bir oluş halinden söz ediyoruz. Bu kadar kesin konuşabilmemiz bana güç gibi geliyor.

11


Sosyalist Dayanışma / Eylül-Ekim 2012

Mübarek sonrası hemen müdahil olup düzen içinde bir geçiş olsun diye Ömer Süleyman’ı desdekledi. İstihbarat’ın başı olan bu adam, son derece deneyimli biri kendi konusunda. Tahrir’deki farklı isyancı grupları gelin konuşalım diye davet etti, daha meydanda iken onları bölmeyi başardı. Unutmayalım Müslüman Kardeşler’den ilk kopuşlar bu süreçte yaşandı ve Ömer Süleyman ile İhvan liderinin görüşmesine karşı çıkanlar ayrılıp yeni oluşumlar başlattılar. Ama bu 1,5 sene içinde pek çok kişi farkında ki başka türlü bir şey yapmak lazım. Şimdi mücadele değişti, yeni baştan başka türlü örgütlenmek, mücadeleyi başka türlü organize etmek lazım. Hakikaten bir oluş sürecinden bahsediyoruz. İsyana katılan her bir grup kendi içinde dönüşüyor. Bu dönüşümün sadece bazı ipuçlarını görebiliyoruz şu anda. Bir de eski düzen çok güçlü, çok örgütlü. Kolay değil onu yerinden söküp atmak. Müthiş bir mücadelenin olduğu bir oluş halinden söz ediyoruz. Değerlendirirken bunu görmüyor, sanki normal bir seçim olmuş, İhvan’ın adayı devlet başkanı seçilmiş gibi yaklaşıyoruz. Bu oluş halindeki süreçten kimin galip çıkacağı belli değil. En çok İhvan olabilirmiş gibi geliyor ama, onlar da emin değiller. Hamas da geçmişte Gazze’de seçime girdi, beklenmeyen şekilde seçimi kazandı. Bu da Hamas için düzene entegrasyon süreci olarak değerlendirilebilir aslında. Ama o zaman bütün dünya Hamas’ın dışlanmasına dönük tavır aldı. Sonrasında AKP modeli Batı’da sanki bir bilinç yarattı. Siyasal İslam’ın düzen içine çekilebileceği, onunla birlikte yürünebileceği bilinci bu Arap Baharı’na yaklaşımda etkili oldu sanki. Ama Siyasal İslam zaten düzen içindeydi. Müslüman Kardeşler teknik olarak illegal bir örgüttür ama her zaman parlamentoda vekilleri vardır. Sedat yönetime geldiğinde Müslüman Kardeşler üyesi birini Bakan yaptı. Baktığınızda sistemin dışında işleyen bir örgütlenme değil, bizdeki MSP gibi bir yapılanma. Daha radikal olan gruplar Mübarek döneminde zaten büyük ölçüde tasfiye edildi. Onlar şiddeti bıraktık dediler ve şu

12

an bu gruplardan hiçbiri Mısır’da silahlı bir mücadeleyi önermiyor. Sizce İsrail’e dönük durum nedir? En son 16 Mısır askerinin öldüğü karanlık, ne olduğu belli olmayan bir çatışma yaşandı. Ama Mısır’ın cüretkâr bir tavrı oldu. Camp David anlaşmasına rağmen Sina’ya müdahale etti. Sina’nın denetimi Mısır’da değil. Mübarek zamanında “İsrail’e siz idare edin başımıza da sorun çıkarmayın” dendi. Sina’da yaşayanların, yani Mısır vatandaşlarının, çok ciddi problemleri var. Şimdi “burayı denetim altına alacağız” dediğiniz zaman ciddi oranda milliyetçi destek mobilize etme şansınız var. Mursi’nin yapmaya çalıştığı bu. Bir yanda milliyetçidir İslamcılar, aynen Türkiye’de olduğu gibi. İhvan çok farkında ki, İsrail İhvan’a sempatiyle bakmaz. O nedenle kendisini yerleştirebilmek için “Kudüs’ü işgal etmeyeceğiz” diye kendisini Amerika’ya, Batı’ya anlatması lazım. Bunu yapıyor ama bu demek değil ki sokaktaki insanın kafasında İsrail algısı değişecek. İsrail de bunu farkında. Bakın başka zaman her şeye müdahale eden İsrail, hiçbir şey yapmıyor. Çünkü onun nereye tırmanabileceğini, Mursi’nin veya İhvan’ın ya da herhangi bir grubun Mübarek gibi toplumu kontrol edemeyeceğini biliyor. Dolayısıyla ateşle oynamanın bedelinin çok ağır olabileceğinin herkes farkında. Onun için de İhvan “biz İsrail’i tanıyoruz, Camp David’i tanıyoruz ama maddelerini gözden geçireceğiz” diyor. İhvan Cezayir’deki Fis tecrübesini biliyor, Hamas’ı biliyor. Siz Arap dünyasının kalbinde iktidara gelecekseniz, çok farkındasınızdır ki Batılı güçlerin sizi bir numaralı düşman haline getirmemesi gerekir ki yerleşebilesiniz. Ama bu demek değil ki taban her şeye uyum sağlayacak. Siz gönüllü bile olsanız aşağıdakiler “evet” demeyebilir. Bir de Sina’da silahlı El Kaide türü bazı dini grupların varlığından bahsediliyor. Onların varlığı hem Mısır, hem İhvan, hem İsrail açısından çok tehlikeli. O nedenle Sina sorunu göründüğünden çok daha karmaşık bir problem gibi duruyor. (devam edecek)

Antakya 1 Eylül’de “Suriye’de Emperyalist Müdahaleye Hayır” Dedi 1 Eylül Dünya Barış günü dolayısıyla Antakya’da “Suriye’de Emperyalist Müdahaleye Hayır Mitingi” düzenlendi. Mitinge, Suriye’de Emperyalist Müdahaleye Hayır Platformu (SODAP, EMEP, ESP, TÖP, Halkevleri) bileşenlerinin yanı sıra Eğitim-Sen, DİSK, KESK, TMMOB üyeleri de katıldı. Suriyeli muhaliflerin Hatay’daki kamplarda serbestçe barınmalarına tepkili olan binlerce Antakyalı mitinge destek verdi. AKP beslemesi cihatçı Selefilerin Antakya’da denetimsiz bir şekilde dolaşmalarının halkı tedirgin ettiği biliniyor. Antakya halkı bu güruhun şehirde bir karışıklık çıkaracağından endişeleniyor. Sınırda bulunan kampların çoğunun askeri kamplar olduğunu söyleyen halk bu kampların kapatılmasını, El Kaide’nin ve CIA, MOSSAD gibi istihbarat örgütlerinin Hatay’dan bir an önce gitmelerini istiyor. Bu nedenle halkın mitinge katılımı da çok yüksek oldu. Yürüyüş için Eğitim-Sen binasının önünde toplanan halk, valiliğin önünden geçmek isteyince çevik kuvvet, valilik önündeki yola barikat kurarak halkı engellemek istedi. Ancak bir süre sonra halkın iradesinin kırılmayacağını anlayan polis, barikatı dağıtmak zorunda kaldı. Halk, ‘Suriye halkı yalnız değildir”, “Katil ABD işbirlikçi AKP”, “Gün gelecek devran dönecek AKP halka hesap verecek” sloganları eşliğinde Asi nehri kıyısından Ulus Meydanı’na yürüdü. Ulus Meydanı’nda Eğitim-Sen Başkanı, TTB Başkanı ve Bağımsız Milletvekili Levent Tüzel’in konuşmalarının ardından miting sona erdi.


Eylül-Ekim 2012 / Sosyalist Dayanışma

ALEVİLERE KİM NEDEN SALDIRIYOR?

R

amazan ayı içerisinde Malatya’nın Sürgü beldesinde yaşanan “davulcu” provokasyonu son aylarda Alevilere dönük saldırılar açısından bir dönüm noktası oldu. Evlere konan çarpılar, cem evleri konusunda hem hükümetin hem yargının ortaya koyduğu tekçi, militan ve faşizan tutum ile, Sivas’ın katillerinin affedilmesi sonrasında zaten var olan gerilim yeni bir bilinçlenme noktasına sıçradı. Eylül ayı içinde İstanbul ve Ankara’da yaşanan saldırılar sonrasında durumun bir istikrar kazandığı söylenebilir. Erdoğan’ın “kininize sahip çıkın” dediğinde ne dediği tam anlaşılmamıştı, fakat harekete geçen odakların hedeflerini açık etmesi sonrasında sözler bugün daha bir yerine oturur hale geldi. Antakya’da yaşanan süreç de bu gelişmelerin önemli bir bileşeni olarak değerlendirilmeli. Malum, Siyasal İslamcı militanlar Antakya halkını neredeyse rehin almaya varan bir etkinlik gösteriyorlar. Bunca olayın ardı ardına gerçekleşmesini bir tesadüf olarak değerlendirmek saflık olarak değerlendirilebilir. Bugün Aleviler ve halkların kardeşliğinden yana devrimciler, bu saldırıları analiz etmek, neyi amaçladığını anlamak ve tedbirlerini geliştirmek durumundadırlar. Ortadoğu’nun Suriye, Irak ve Lübnan başta olmak üzere bir mezhepler savaşı içine sürüklenmesinin gözümüzün önünde yaşandığı bir dönemde her türlü olasılığı masaya yatırmak gerekmektedir. Öncelikle yapılması gereken, bu saldırıları gerçekleştirenlerin amaçlarının ne olduğunu ortaya koyabilmektir. Bunu yapabilmek için hızlıca Türkiye tarihine Alevi katliamları açısından bir göz atmak isabetli değerlendirmeler yapmamıza zemin hazırlayabilir.

Alevilere Dönük Saldırıların Tarihsel Arka Planı

Cumhuriyetin ilk yıllarında gerçekleşen Alevi katliamları daha ziyade Kürtlük ve Alevilik meselesinin iç içe geçtiği noktalarda yaşandı. Cumhuriyet kurulmadan önce gerçekleşen Koçgiri ayaklanması sonrasında 1937’ye kadar önemli bir alevi katliamı yaşanmamıştır. Tekkelerin kapatılması Alevilerin ibadethanelerini de etkilemiş olmasına rağmen, bilinen boyutlara ulaşan bir tepki ortaya çıkmamıştır. 1937’de yaşanan Dersim katliamı ise yine benzer biçimde Kürtlük dinamiğinin daha belirgin olduğu bir katliamdır. Fakat açık olan şudur ki devlet, 2. Dünya Savaşı yaklaşırken kendi içinde sorun yaratabileceğini düşündüğü ve o zamana kadar tam olarak denetimi altına alamadığı Dersim’e dünyadaki karmaşık ortamdan da yararlanarak müdahale etmiş ve kitlesel bir katliama imza atmıştır. Kürtlükten ayrı bir Alevilik dinamiği bu dönemde çok ön plana çıkmamıştır. Kemalist laiklik politikaları ve Sünni İslam’ın görece toplumsal yaşamın dışına itilmesi Alevilik açısından görece sakin bir dönem yaratmıştır. Fakat Dersim katliamı ile ilgili iki yönün altı çizilmelidir. Kızılbaşlık ve Kürtlük meselesinin bir arada bulunması devlet açısından tahammül edilemez olarak değerlendirilmektedir. İkincisi, dış konjonktür gerginleşince içerideki harekete geçmesi olası muhalif ve kontrol edilemeyen dinamikler ezilerek etkisiz kılınmaya çalışılmaktadır. Demokrat Parti iktidarı ile Kemalist laiklik politikasında çok önemli kırılmalar yaşanmış, Sünni cemaatler devlet içerisinde kendilerine mevziler temin edebilmiş, Sünnilik yeniden vatandaşlığın kurucu unsurlarından biri haline gelmiştir. Demokrat Parti geleneğinden beslenen tüm merkez sağ partiler Sünnilikle iç

içe bir görünüm sergilemişlerdir. Bu durumun Kürtlük dinamiği dışında bir Alevilik dinamiğini harekete geçirmesi kaçınılmaz olmuştur denebilir. Alevilik, sağın Sünnilikle bu kaynaşması sonrasında geleneksel olarak sola yakın bir siyasi konuma çekilmiştir. 1960’lar sonrasında yükselen sosyalist-devrimci hareketler, devletin tekçi vatandaşlık anlayışının dışladığı etnik ve dini grupları işçi sınıfı ideolojisinin hegemonyası altında birleştirerek çok önemli bir devrimci dinamik yaratmayı başarmışlardır. Gerçekten de işçi sınıfı ideolojisi ile buluşmaya en açık sosyal grupların kültürel anlamda devletin dışladığı, başta Aleviler ve Kürtler olduğunun çok bilinen bir gerçek olmasına rağmen yeterince çözümlenmemiş olması önemli bir eksikliktir. 60-80 döneminde genel sosyalist hareketin etkisinin yanında tekil kültürel temelli siyasi hareketlerin etkisi oldukça zayıftır. Devrimci hareket dünyada esen rüzgârların da etkisiyle toplumun tüm ezilen kesimlerini büyük oranda bir araya getirmeyi başarmış, böylece de çok önemli bir özne haline gelebilmiştir.

Devrimin Anahtarı: İşçi Sınıfı-Alevilik-Kürtlük İttifakı

Alevilere dönük en büyük katliamların bu döneme denk gelmesi rastlantı değildir. Maraş, Çorum, Malatya olayları devletin politik anlamda çözülmeye yüz tuttuğu ve inisiyatifi kaybetmeye başladığı bir dönemde yaşanmıştır. Eylemlerin doğrudan Alevilere dönük gerçekleşmesi ise işçi sınıfı-Alevilik- Kürtlük arasındaki ittifakı çözmeyi amaçlamasından kaynaklanmaktadır. Katliamların büyük oranda Kürdistan ve Türkiye coğrafyasının kesiştiği noktalarda yoğunlaşmış olması da devlet açısından iki dinamiği birbirinden uzaklaştırmanın ne kadar hayati bir işlevi olduğunu göstermektedir.

M.Sinan MERT

Demokrat Parti geleneğinden beslenen tüm merkez sağ partiler Sünnilikle iç içe bir görünüm sergilemişlerdir. Bu durumun Kürtlük dinamiği dışında bir Alevilik dinamiğini harekete geçirmesi kaçınılmaz olmuştur denebilir. Alevilik, sağın Sünnilikle bu kaynaşması sonrasında geleneksel olarak sola yakın bir siyasi konuma çekilmiştir. 1960’lar sonrasında yükselen sosyalist-devrimci hareketler, devletin tekçi vatandaşlık anlayışının dışladığı etnik ve dini grupları işçi sınıfı ideolojisinin hegemonyası altında birleştirerek çok önemli bir devrimci dinamik yaratmayı başarmışlardır.

13


Sosyalist Dayanışma / Eylül-Ekim 2012

Maraş, Çorum, Malatya olayları devletin politik anlamda çözülmeye yüz tuttuğu ve inisiyatifi kaybetmeye başladığı bir dönemde yaşanmıştır. Eylemlerin doğrudan Alevilere dönük gerçekleşmesi ise işçi sınıfı-AlevilikKürtlük arasındaki

Alevilere dönük katliamların yoğunlaştığı 3.dönem ise 90’lı yılardır. Soğuk Savaş’ın sona ermesi sonrasında yaşanan büyük alt üst oluş Kürt hareketinin çok önemli bir güç haline gelmesi ile birleşince devlet açısından tehlike çanları yeniden çalar hale gelmişti. 89 Bahar eylemleri sonrasında işçi sınıfının 93 Zonguldak Grevi ile doruğa çıkan dinamizmi devrimci hareketin 80 darbesi sonrasının en dinamik dönemini yaşamasına zemin hazırlamıştı. Kürt hareketi ile sosyalist hareketin her seviyede işbirliği arayışında olduğu süreç, ANAP iktidarlarının çözülmeye başlaması ve yeni bir hegemonik burjuva partisinin ortaya çıkamaması sonrasında devleti gerçek anlamda zorlayabilecek bir dönem haline dönüşmüştü. Bu dönemde yaşanan Gazi ve Sivas katliamları

Erdoğan Karacaahmet Cemevi için Ucube dedi!

ittifakı çözmeyi amaçlamasından kaynaklanmaktadır. Katliamların büyük oranda Kürdistan ve Türkiye coğrafyasının kesiştiği noktalarda yoğunlaşmış olması da devlet açısından iki dinamiği birbirinden uzaklaştırmanın ne kadar hayati bir işlevi olduğunu göstermektedir. 14

hem Alevileri oluşabilecek devrimci ittifaktan uzaklaştırmayı hem de özellikle Sivas katliamı aracılığıyla Alevileri, siyasal İslam’a tepki üzerinden devletin ulusalcı kanadına yedeklemeyi amaçlıyordu. Refah-Yol iktidarı ve 28 Şubat müdahaleleri sonrasında bu taktiğin kısmen tuttuğu söylenebilir. Özellikle F tipi cezaevlerine dönük operasyon sonrasında devrimci hareketin daha da zayıflaması sonrasında Alevilikle devletin tarihsel anlamda Cumhuriyetin ilk yıllarından bu yana en fazla birbirlerine yanaştıkları bir süreç yaşandı. Bu dönem de Alevilere fiziksel saldırılarda da

görece bir azalma yaşandı. 2000’li yıllarda ise Siyasal İslam ile ulusalcılık arasında yaşanan politik rekabet, 2007 seçimleri sonrasında Siyasal İslam’ın hegemonyasını güçlendirdiği ve devlet kurumları üzerindeki hâkimiyetini pekiştirdiği bir sonuca ulaştı. Alevileri görece etkisi altına alan ulusalcı kanat ciddi anlamda güç kaybetti, devlet içindeki destek noktalarını kaybetti. Siyasal İslam, özellikle Erdoğan’ın ustalık dönemi ile birlikte toplumu şekillendirmeye dönük bir totaliterleşme eğilimi göstermeye başlayınca Alevilerin hem devletle bağlarını kaybettikleri hem de potansiyel anlamda tek ciddi muhalif güç olan sosyalistlerle Kürtlerin ittifakı ile yakın ilişkiler geliştirmeye başladıkları bir politik tepkiyi de tetiklemiş oldular. Bu yakınlaşmanın sinyalleri 2011 seçimlerinde zaten güçlü bir biçimde alınmışken, AKP’nin toplumun tüm muhalif kesimlerine yönelttiği saldırganlığı sonrasında daha da güçlendi. Bu yakınlaşma AKP’nin Ortadoğu’da oynamak istediği “Sünni cephe”nin başkomutanı ve Müslüman Kardeşler’in en önemli ittifak gücü rolleri için de doğal olarak çok önemli bir tehdit oluşturmaktadır. AKP’nin İslamcılığının en belirgin yanlarından biri alevi düşmanlığıdır. 28 Şubat süreci ile ilgili algılarında da Alevileri suçlayan özel bir bilinç bulunmaktadır. AKP’nin kafasındaki “Müslüman ve Ortadoğu’nun hamisi Türkiye” modelinde Alevilik en önemli engellerden birisi olarak algılanmaktadır. Siyasal İslam’a özgü bu algı biçimi, devletin geleneksel “işçilerin, Alevilerin ve Kürtlerin birleşmesine izin verme!” bilincini pekiştiren bir rol oynamaktadır. Dolayısıyla devletin, bu üç öznenin içinden düzene kazanılan unsurlar yaratarak iradelerini teslim alma girişimleri devam etmektedir. Fakat AKP’nin bu kadar ciddi politik açmazlarla karşı karşıya bulunduğu bu momentte başarılı olması mümkün değildir. Tam tersine AKP bütün yaptıklarıyla karşısındaki koalis-

yonu daha da büyüten bir sonuç yaratmaktadır.

Faylar Oynuyor, Toprak Çatırdıyor, Devrim Doğru Siyasette Israr Gerektiriyor!

İşte Alevilere dönük son saldırıların arkasında böylesi bir tarihsel arka plan yatmaktadır. AKP, Alevilerin geniş kesimlerini Halkların Demokratik Kongresi ekseninde gelişebilecek bir devrimci ittifaktan uzak tutmaya çalışmaktadır. Ayrıca Sünnileştirme politikalarına karşı da güçlü bir muhalefetin gelişmesini engellemeyi hedeflemektedir. Böylesi bir muhalefet AKP’nin Ortadoğu siyaseti açısından yıkıcı sonuçlar yaratabilecektir. Türkiye’de ve dünyada büyük politik altüst oluşların yaşanacağı bir döneme yaklaşıyoruz. Arap Baharı ile başlayan süreç kimileri tarafından tamamen emperyalist güçlerin oyunu olarak görülse de Tunus ve Mısır halklarının direnişinin tetiklediği süreç, bölgesel ve küresel dengeleri ciddi anlamda sarsamaya gebedir. Büyük güçler arasında tüm gelişmeleri tek başına yönseyebilecek bir güç de kalmamıştır. Böylesi bir dünyada hiç umulmayan politik gelişmelere herkes hazır olmalıdır. Ülkemiz böylesi bir sürece hızla irtifa kaybeden bir iktidar partisi ve geleneksel dengeleri sarsılmış bir devlet yapısı ile girmektedir. Dolayısıyla işçi sınıfı –Alevilik –Kürtlük arasındaki devrimci güç birliğinin önemli bir rol oynayabileceği bir momente doğru hızla yaklaşıyoruz. Sömürünün ortadan kalkacağı, ezilen halklar ve mezheplerin özgürleşeceği gerçek bir özgürlük ve adalet düzeninin yaşanabilmesi için bu bir araya gelişin sağlanması hayati bir önem taşımaktadır. AKP’nin kindar gençlerinin saldırıları püskürtülecek, ezilen halklarımızın artık kazanması için mücadele kazanmaya kilitlenerek büyütülecektir.


Eylül-Ekim 2012 / Sosyalist Dayanışma

AKP ve Kadınlar AKP

’nin ev ev dolaşan kadınların yoğun emeğiyle iktidara geldiği ve toplumda güç kazandığı şehir efsanesi midir, gerçek midir bilinmez. Eğer doğruysa o kadınların bu gün ne düşündüklerini, ne yaşadıklarını merak etmemek elde değil. Çünkü AKP’nin iktidar olduğu son on yılda kadına yönelik ayrımcılık ve şiddet artarken mevcut haklarımıza da ciddi saldırılar oldu. Kürtaj tartışmaları, 4+4+4 reformu ve son çıkan yasalarla bu kayıplar her geçen gün büyüdü. 4+4+4’ e yapılan bütün diğer haklı eleştirilerin yanında; bu düzenlemelerin kadınların daha fazla eve hapsedilmesini, erkek denetimine girmesini ve erkek egemenliğinin pekiştirilmesini sağlayacağını görmemek için kör olmak gerekir. Bu politika daha fazla gelin çocuklar yaratacak, evlerdeki bakım işlerini daha fazla okul çağındaki çocukların sırtına yükleyecek, erkeğe bağımlılığı artıracak, kadınların tutsaklığını büyütecek. AKP iktidarında kadın cinayetlerinin yüzde 1400 arttığını biliyoruz. Her gün en az 3 kadın erkek şiddeti sonucu yaşamını yitiriyor. Son dönemde kadın cinayetlerinin yanına artan tecavüz istatistikleri eklendiğini görüyoruz. Tam bir çürüme yaşanıyor. Pozantı’da devlet gözetimindeki çocuklara tecavüzden, engelli çocuğa kolluk güçleriyle el ele vermiş kasabalının tecavüzüne kadar! Sağır ve dilsiz olan 14 yaşında çocuğa tecavüz eden kişiler 5 ay önce gözaltına alınıyor. Mahkeme tecavüzcüleri serbest bırakıyor. Erkek egemen toplumun ikiyüzlü ahlakıyla gözlerini kapadığı, devletin önemsemediği tecavüz ve cinsel istismar küçük kız için devam ediyor. Ve 5 ay sonra, Z.K.’nın doktora gitmesiyle hamile olduğunun anlaşılmasından sonra ancak tecavüzcü-

ler tutuklanabiliyor. Devletin bu olayda tecavüzcülere gösterdiği toleransın sonuçları vahim boyutlardadır. Tecavüzcüleri koruyan devlet suça iştirak etmiş, Z.K.’nın hayatı çalınmıştır. “Her kürtaj bir Uludere’dir” fetvasının ardından bildiğiniz gibi kürtaj uygulaması sıkı bir denetime alınmış durumdadır. Vicdani retçi doktorlardan, ikna odalarına, mahkemelerde bürokrasinin koridorlarında yıldırmaya kadar kürtaj hakkının fiili gaspı her gün gerçekleştiriliyor. 14 yaşındaki ZK istemediği hamileliği sonlandırmak için aynı devletten izin almak zorunda kalmıştır! Z.K. ancak mahkeme kararıyla kürtaj olabilecek. Tabi ikna odalarını, bürokrasiyi aşabilirse eğer. Her geçen gün daha da zalimleşen egemenler, “tecavüz çocuğu ortada kalmaz, devlet bakar diyor!” Onlara aynı şeyin kendi başlarına gelmesi durumunda ne yapardınız diye sormalı mı Z.K.? Onların çocukları Kürt hareketiyle savaşta ölmediği gibi, tecavüze de uğramaz, öyle mi? Kadınların nefreti, öfkesi ne kadar büyüse yeridir. Nitekim “her kürtaj bir Uludere’dir” buyuran Başbakana ve hükümetin kadın politikalarına, kadın hareketi sokağa dökülerek karşı çıktı. Ve “bedenimiz bizimdir” dedi. Bu protestolara destek verenlerin sadece AKP’ye karşı olanlardan ibaret olmadığı görülüyor. AKP için karıncalar gibi çalışan kadınlar var mıdır gerçekten? Varsa da artık AKP’ yi desteklememeleri için şimdi daha çok neden var. Bizzat yaşamlarında görecek, anlayacaklardır. Bu şiddetin, yok saymanın, zalimliğin birinden biri onları vurduğunda, yanlarında mücadeleci kadınlar olacak.

FATIMA’NIN DAVASI

18 Eylül 2012’de Kartal 4. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen 4. duruşmaya Fatıma Aldal’ın eşi Hüseyin Aldal, Av. Sevgi Evren, kendisi de iş kazası geçirmiş olan İmece Antalya temsilcisi ev işçisi Minire İnal ve İmece Kadın Sendikası üyeleri katıldı. Davanın tek sanığı Sevim Özdemir’in ifadesinin alınması için yapılan yazışma yine cevapsız kaldı. Ayrıca Sosyal Güvenlik Kurumu ve İş Teftiş Kurulu’ndan istenen raporlara da cevap gönderilmedi. Avukat Sevgi Evren duruşmada sanık Sevim Özdemir’in ikamet adresini bulduklarını belirterek yeniden ifadesinin alınması için çağrı yapılması ve İş Teftiş Kurulu tarafından gelmesi gereken rapor için yeniden yazı yazılmasını talep etti. Mahkeme davayı 29 Kasım’a erteledi.

İş Cinayetine Sıfır Tolerans

İmece Kadın Sendikası mahkemeyi izledikten sonra bir basın açıklaması yaparak iş cinayetlerine sıfır tolerans istedi. Saniye Evren tarafından yapılan açıklamada, “İş güvenliği yasası çıkarmak tek başına çözüm değil, çalışma hayatında İşçi sağlığını ve iş güvenliğini merkeze alan anlayış benimsenmelidir.” dedi. Hem iş Sağlığı ve Güvenliği yasasının hem de 4857 sayılı İş Yasasının ev işçilerini kapsamadığını söyleyen Evren, ev işinin iş, ev işçisinin işçi olduğunu belirterek sosyal haklarının verilmesi gerektiğini belirtti. Evren; işçilerin önleyici tedbirler almayı pahalı buldukları için patronlar tarafından bile bile ölüme gönderildiğini söyledi. Böyle olduğu halde işverenlerin hafif cezalarla kurtulduğunu vurgulayan Evren, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ve ilgili kurumları göreve çağırdı ve iş cinayetlerine sıfır tolerans istedi. Fatıma Aldal’ın ailesi, avukatı ve İmece Kadın Sendikası Antalya Temsilcisi Minire İnal 16 Eylül Pazar günü Vicdan ve Adalet nöbetine katılmış, burada yapılan oturma eyleminde ev işçilerinin yaşadığı iş kazalara ve meslek hastalıklarına dikkat çekmişti.

15


Sosyalist Dayanışma / Eylül-Ekim 2012

POLİTİK ÇÜRÜME Mehmet YILMAZER

AKP askeri vesayete karşı duruşuna hiçbir şekilde demokratik bir içerik kazandırmadığı, Kürt sorununda da “açılım” oyalamaları ile PKK’yi eritmeyi umduğu için, liberaller çok üzülse de, gerçek yüzünü ortaya koydu. Bu konuda turnusol kâğıdı Kürt Özgürlük Hareketinin sonuna kadar demokratik taleplerini dayatması olmuştur.

16

H

er şey sonsuza kadar sürecek bir kısır döngü içindeymiş gibi görünüyor. Yine PKK “saldırıları” arttı, yine başbakan ve politikacılar esip gürlüyor. Türkiye bu filmi kaçıncı kez izliyor ve daha kaç kez izleyecek? “Tarih tekerrürdür” görüşünü doğrulayacak gelişmeler yaşanıyor. Ancak yaşananlar tekrar gibi görünse de, olaylara biraz daha yakından bakınca çok farklı yönler olduğu görülebilir. İktidar yine esip gürlüyor, yine “yeni güvenlik tedbirleri” üzerine konuşuluyor, yine “teröre karşı mücadelede kararlılık” vurgulanıyor. Fakat egemen sınıfların politikası açısından benzerlikten öteye başka bir gerçeklik daha göze çarpıyor. Ortada artık bir politika yok, politik bir çürüme var! Erdoğan, CHP’yi PKK ile özdeşleştirirken, BDP’yi “kucaklaşma” nedeniyle “kameralar olmasa efendilerinden harçlık alırlardı” diyerek aşağılarken, muarızlarına karşı dehşetli çıkışlar yaptığını sansa da, bu tavır artık bir politik çürümenin işaretidir. Aslında ortada yadırganacak bir durum da yok! Yıllardır körüklenen şovenizm, AKP ile artan neoliberal soygun ile tüm insani değerler eriyip giderken yerine para tanrısının geçirilmesiyle çürümüş bir toplum şekillendi. AKP’nin Siyasal İslam’ın temsilcisi olması, durumu değiştirmiyor. O, kapitalist pragmatizmin yanına İslami takiyyeyi katarak değerlerin erimesini daha da hızlandırdı. Çürümüş bir toplumun politikayı da çürütmesi doğaldır. Egemen düzenin politikaları tıkanmakla kalmadı, artık çürüyor. Bu bir eşik noktasıdır. “Çılgın projeler” açıklayan, ekonomide henüz duvara toslamadığı için Yunanistan’ı aşağılayarak böbürlenen, askeri hizaya getiren AKP’nin, üstünden her atlamak isteyişinde “Kürt sorunu” ayağına dolanıyor. Kürt sorununu “güvenlik sorunu” seviyesine düşürdüğünden beri AKP’nin önce-

ki partilerden farkı kalmamıştır. Politikayı çürüme noktasına getiren, kangrenleşen Kürt sorununa “güvenlik” sınırlarından öteye dikkatle bakıldığında konunun özünde demokrasi sorunu olduğu görülür. Politikayı çürüten temel sorun bu gerçeğin atlanmasıdır. AKP 2002 yılında, 12 Eylül sonrası yirmi yıldır hükmünü sürdüren Milli Güvenlik Konseyi politikalarına bir ölçüde meydan okuduğu için iktidara gelmiştir. Askeri vesayete karşı duruşu AKP’ye güç ve itibar kazandırdı; aynı zamanda Kürt sorununu güvenlik girdabından hiç değilse siyasal seviyeye çekerek kitlelerde beklenti yarattı. Bütün bunlar aslında “demokratik bir cumhuriyete” doğru gidişti. AKP’nin son referandumda yüzde 52 oy almasının ardında böyle bir gerçek yatıyor. AKP askeri vesayete karşı duruşuna hiçbir şekilde demokratik bir içerik kazandırmadığı, Kürt sorununda da “açılım” oyalamaları ile PKK’yi eritmeyi umduğu için, liberaller çok üzülse de, gerçek yüzünü ortaya koydu. Bu konuda turnusol kâğıdı Kürt Özgürlük Hareketinin sonuna kadar demokratik taleplerini dayatması olmuştur. Bugün politik tabloya baktığımızda AKP yıpranmış, sadece yıpranmakla kalmamış kendisine itibar kazandıran tüm politikalardan vazgeçmiş, düzenin klasik siyasal sınırları içine çekilmiştir. Şimdi bu büyük dönüşü hırçınlık ve çirkeflikle örtmeye çalıyor. AKP iktidarının gizli ortağı Cemaat de, politikanın yıpratma gücünden kurtulamamıştır. Demokrasiden anladıklarının Ergenekon davası ile sınırlı olduğu yeterince ortaya çıkmış, telefon ve mekân dinlemeleri ile siyaseti en bayağı seviyelere indirmiştir. Ayrıca her gün politikaya karıştıkça Kürt sorununda nasıl inkârcı bir politikaya sahip oldukları anlaşılmış, aynı zamanda dış politikada yaptıkları çıkışlarla nasıl

Amerika’ya “hizmet” ettikleri en kör göze batar hale gelmiştir. Cumhuriyet tarihinde hep sivil hükümetlerin arkasında çatık kaşla duran ordu, tarihindeki en büyük itibar kaybına uğramıştır. Bu itibar kaybının ağırlık noktası, sanıldığı gibi Ergenekon davasında değil, esas olarak Kürt Özgürlük Hareketine karşı yenik düşmesindedir. Böylece önceki dönemlerde siyaset tıkandığında onu “derin” yapılanmasıyla yönlendiren güç artık eski rolünü oynamıyor. Muhalefet için söylenecek fazla bir söz yok! MHP zaman zaman AKP’yi kendi zeminine çekmeyi başarıyor, ancak sorun çözmek gibi ne niyeti ne de gücü vardır. CHP ise hiçbir konuda bağımsız bir politikası olmadığı için yakınarak, sızlanarak politika yapmaya devam ediyor. Bu durum politikadaki çürümeyi arttırıyor. AKP, cumhuriyetin tabularına dokunarak yükselişe geçmişti, şimdi Siyasal İslam’ın eklemlenmesiyle cumhuriyetin restorasyonu politikalarına dönerek inişi yaşıyor. Ancak bölgedeki gelişmeler, Türk ve Kürt Halklarının özellikle son otuz yılda yaşadıkları, artık cumhuriyetin eski kalıplarında restore edilmesini imkânsız hale getiriyor. Bugün bu duvara doğru gidişe söyleyecek açık sözü ve çözüm yolu olan yalnızca Halkların Demokratik Kongresidir. Düzen tıkanmış, siyaset çürüme işaretleri veriyor. Cumhuriyet ya burjuva anlamda demokrasiye doğru adım atacak, ya da büyük kırılmalar yaşayacaktır. AKP’nin bu yıpranma sürecinde bir “başarıya” ihtiyacı var. Bunu BDP’li vekillere dokunarak kazanmaya çalışırsa kırılma kaçınılmazdır. Böyle bir gelişmeden sonra nelerin yaşanacağını öngörmek çok zor olsa da, bunun bir büyük kopuş yaratacağını görmek için kâhin olmaya gerek yoktur. Ve cumhuriyet bu kopuşun altında kalabilir.


Eylül-Ekim 2012 / Sosyalist Dayanışma

KÜRT SORUNUNDA NEREYE GELİNDİ? Mehmet YILMAZER

B

u sorunun tek kelimelik cevabı: Tıkanmadır. Gerçi Kürt sorununun çözüm yoluna girdiği momentler o kadar azdır ki, sürekli tıkanmadan söz etmek hatalı olmaz. Fakat böyle bir yaklaşım olaylara fazlaca düz bakmak olurdu. Bugünkü tıkanmanın karakterini, öncekilerden farkını ortaya koymak gerekiyor. Bugünkü tıkanma aslında Cumhuriyetin de tıkanmasıdır. Öncekiler bu derinlikte değildi. Bir zamanlar siyasetçiler ve ordu birbirine gaz vererek her seferinde “gelecek bahara PKK bitirilecektir” ajitasyonları çekiliyordu. Bunu artık söyleyen ne siyasetçi ne de paşa kaldı. Şimdi hep bir ağızdan “PKK silah bırakmadan görüşme olmaz” deniyor. Ancak başbakan bu konuda Leyla Zana’yı bile ikna edemedi. Kürt sorunu çözüm yolunda birkaç önemli basamaktan geçmiştir. Fakat bugüne kadar her seferinde merdivenden geri yuvarlanıp ilk basamağın önüne düşülmüştür. İlki, Özal’ın cumhurbaşkanlığı günlerinde 1993 Mart’ındaki ateşkestir. Öcalan Talabani ile birlikte basın açıklamasıyla ateşkesi ilan etmiştir. Bu aslında Özal’ın bir yaklaşımıydı, PKK buna cevap vermiştir. Ancak Özal şüpheli bir şekilde ölmüş, üstünden bir ay geçmeden 33 askerin PKK tarafından öldürülmesiyle ateşkes bozulmuştur. Bu her yönüyle provokasyon kokan bir olaydı. Daha sonra vur emrini veren Şemdin Sakık ve derin devlet ilişkileri zaten ortaya dökülmüştür. Ancak kısa bir çözüm umudu aralığından sonra ünlü topyekun savaş yılları başlamış, köy boşaltmaları, binlerce faili meçhul ve sokak infazları gündelik olaylar haline gelmiştir.

İkinci çözüm aralığı, A. Öcalan’ın esir alınmasıyla başlayan 1999 stratejik dönüşüdür. PKK bu dönemde önemli sallantılar geçirmiş, gerillayı kuzeyden geri çekmiş ve devletten adım beklemiştir. Dört beş yıl süren bu dönemde devletten hiçbir adım gelmediği gibi, iktidarlar Kürt sorununu görmezden gelmeye başlamıştır. Öcalan’ın tutuklanmasıyla sorunun kendiliğinden ortadan kalktığı düşünülmüştür. Ve AKP iktidarının ilk dönemi bu nedenle oldukça sakin geçmiştir. Ancak devletten sorunun çözümü ile ilgili hiçbir adım gelmeyince 2005 sonrası savaş yeniden yükselmeye başlamıştır. Aslında AKP iktidarı Kürt sorunuyla gerçek olarak bu yıllarda tanışmıştır. Dönemin genelkurmayı AKP’yi “PKK’yi ezmek için” sürekli Irak’a sınır ötesi operasyona zorlamış, hatta Barzani’nin de imhası yolunda hükümete baskı yapılmıştır. Büyükanıt döneminde ordunun bu iştahı, kış başlarken Şubat 2008’de Irak’a dört beş günlük bir operasyonla kırılmıştır. Bu operasyon Kürt sorununda ordunun siyaset üstünde sürekli var olan baskısının kırılması gibi çok önemli bir sonuç yaratmıştır. Sonraları sadece silahla çözüm olmayacağı ilk defa genelkurmay tarafından da ifade edilmeye başlanmıştır. Üçüncü çözüm aralığı, AKP iktidarının başlattığı “açılım” politikasıyla yaşanmıştır. Tam bir hüsranla biten son sınır ötesi kara harekâtından bir buçuk yıl sonra 2009 sonlarına doğru büyük gürültülerle Kürt “açılım”ı başlatılmıştır. Büyük beklentiler yaratan bu açılımdan, çeşitli toplantılarda Erdoğan’ın konuşmalarından öteye bir adım ortaya çıkmayınca sonuç tam bir düş kırıklığı olmuştur. Hafızalarda gerillaların giriş yaptığı “Habur sınır kapısı sendromu”ndan başka bir şey kalmamıştır. Alt yapısı olmadan, Barzani’den alınan va-

atlerle Kandil’in tasfiye edileceği gibi hatalı beklentilerle yola çıkan AKP iktidarı için “açılım” tam bir siyasal iflas olmuştur. Nasıl Büyükanıt döneminde Şubat 2008 kara harekâtı ordu için Kürt sorununda sırf silahla konuşmada bir kırılma yarattıysa; “açılım” da PKK’nin tasfiye edilmesi temeline dayandığı ve siyasal oyalamadan öteye bir içerik taşımadığı için, AKP’nin Kürt sorunundaki siyasal adımlarının yıkımı sonucunu yaratmıştır. Komik görünse de koca “açılım”dan geriye kalan TRT-6’dır. Bu yaşananlardan sonra 2011 yazındaki genel seçimlerine giderken Erdoğan’ın “artık Kürt sorunu yoktur, Kürt vatandaşların sorunu vardır” demesi AKP’nin bu konudaki sınırlarını ortaya koymuştur. Açılımın çöküşüyle Kürt Halkı kendiyle bir kez daha alay edildiği sonucuna varmıştır. AKP iktidarı Kürt sorununun gazabına uğramış diğer düzen partileri gibi bir kez daha cumhuriyetin tabularına geri dönüp yeni inkâr politikasını başlatınca Kürt sorunu yeniden tıkanma noktasına gelmiş ve savaş yükselmeye başlamıştır. Başarısızlığı kanıtlanmış “askeri çözüm”e geri dönülmüştür. Gelinen durum haklı olarak 90’lı yılların topyekun savaş günlerine benzetiliyor. Elbette bugün faili meçhuller ve sokak infazları, köy yakmalar aynen tekrar edilemez. Fakat iktidar bunun yerine yargı sistemi eliyle terör estirmekte, sekiz binden fazla Kürt politikacısını cezaevinde tutmaktadır. Nasıl ki faili meçhuller, köy yakmaları eninde sonunda bunu uygulayan siyasal iktidarları ve orduyu yıprattıysa, yargı terörü de mevcut iktidarı ve Cemaati yıpratacaktır. Bu anlamda 90 yıllarla benzerlikler çok sınırlıdır. Kürt sorununun bir kez daha tıkandığı günümüz özellikleri oldukça farklıdır. İlki ve en önemlisi, bu tıkanmanın temelinde askeri yolların ve siyasal oyalamaların

çözüm olmadığı gerçekliği yatıyor. Denenmedik yol kalmadı, en son insansız uçaklar devreye sokularak sonuç alınmaya çalışılırken iktidarı şok eden Roboski “kazası” yaşandı. İktidar Amerika’dan bu kez silahlı insansız uçaklar almak için didinip duruyor, ancak bir sonuç yok. Silahlı çözüm başka araçlarla denense de, siyasal çözüm olarak “seçmeli Kürtçe”den öteye gidilemezse tıkanmanın derinliği artar. Bunun siyasal geri tepmesi de o ölçüde güçlü olur. İkinci fark, bölgedeki Arap baharının ve Suriye’deki gelişmelerin yarattığı değişimlerdir. Türkiye kendi Kürt sorununu çözememişken, sorun Suriye’yi de içine alarak büyümüştür. Bu durum Ankara için tam bir açmazdır. Kandil’in tasfiye edilmesi için AKP’nin tek umudu Barzani, bölgesel hale gelen Kürt sorununda en önemli aktör haline gelmiştir. Bu gelişmeler Kürt Özgürlük Hareketini güçlendirirken, Türk devletinin elini kolunu daha fazla bağlamaktadır. Üçüncü olarak, PKK yeni bir taktik yöneliş içine girmiştir. AKP’nin yöneldiği yeni inkârcılığa karşı Kürt Halkının irade ve iktidarını alanlara yayma adımları atıyor. Bu adımlar henüz kalıcı sonuçlar doğurmayabilir, önemli olan PKK’nin böyle bir taktiğe yönelmesinin maddi alt yapısının bölgede güçleniyor olmasıdır. Buna otuz yıllık savaş deneyi de eklenince, Kürt Halkının irade ve iktidarının kendini ortaya koyuş biçimleri nitelik değiştirecek, daha boyutlu hale gelecektir. Bu tablo içinde AKP ne yapmak istiyor? Bu sorunun cevabını henüz AKP de bilmiyor. İktidar öylesine bir tıkanma içindedir ki, Suriye üzerinden bir zafer kazanmaya çok ihtiyacı var. Ancak bu konuda da ABD elini kolunu bağlamaktadır. Bu durumda AKP zamana oynamaya devam edecektir. Zamanın ne getireceğini yaşayıp göreceğiz.

17


Sosyalist Dayanışma / Eylül-Ekim 2012

KAZANMAK İÇİN BİRLEŞMEK ZORUNDAYIZ

D Hey Tekstil, en son işçi sayısını 420’ye kadar düşürmüş ve 2012 yılı Şubat ayında da bu 420 işçiyi tek kalemde işten çıkarmıştı. Burada yaşanan hak ihlalleri, katmerli sömürü, sınıf çalışması yapan

örgüt, sendika ve kurumların bilgisinde yaşandı. Tüm süreç boyunca pek çok grup buraya dönük örgütlenme ve sendikalaşma çalışması denedi. Ancak başarılı olunamadı. 18

ünya egemen sınıfının; işçi sınıfının gücünü aşındırarak kölelik koşullarına döndürmek için verdiği çabanın sonuçlarını hep birlikte yaşıyoruz. Sermayenin saldırıları her geçen gün işçi sınıfını yalnızlaştırıyor ve güçsüzleştiriyor. Bunu yaparken sermayenin en önemli silahı sınıfı yapısal ve ücret bakımından parçalamak; taşeronlaştırma ve güvencesizleştirme... Bu “esnekleşme” ve “güvencesizleşme” kıskacına karşı işçi sınıfı hala bir cevap üretebilmiş değil. Sınıf mücadelesinin örülmesinde, bir yandan düzenin gündelik zorunun, düzen güçle-

rinin tıkayıcılığının etkisinden kurtulmak gerekiyor. Bir yandan da bu alanda mücadele yürüten yapıların yaşananlara müdahalesinde eskide ısrarcı olmaktan ya da dar grup çıkarlarının kısırlaştırıcı etkisinden kurtulmak gerekiyor. Aksi, kronikleşen sorunları çözmek bir yana yeni sorunlar yaratıyor. Hey Tekstil direnişi son dönemde bu sonuncuya; çıkarılması gereken dersleri bir kere daha görmek açısından örnek oldu. Hey Tekstil Bağcılarda 2.000

işçisi olan bir konfeksiyon fabrikası idi. Türkiye genelinde ise 4.000 işçisi vardı. En son işçi sayısını 420’ye kadar düşürmüş ve 2012 yılı Şubat ayında da bu 420 işçiyi tek kalemde işten çıkarmıştı. Burada yaşanan hak ihlalleri, katmerli sömürü, sınıf çalışması yapan örgüt, sendika ve kurumların bilgisinde yaşandı. Tüm süreç boyunca pek çok grup buraya dönük örgütlenme ve sendikalaşma çalışması denedi. Ancak başarılı olunamadı. Sendikamız üyesi pek çok işçiyle biz de örgütlenmeyi zorladık. Üyelerimizin haklarını sonuna kadar savunduk. Key tekstil sürecinden çıkardığımız deneyimler üzerinden işçileri birçok defa eylemler ile uyarmaya çalıştık. Üyelerimiz, biriken maaşlarını istedikleri için ya da iş bırakma eylemini örgütledikleri için ya da sadece sendikaya üye oldukları için işten çıkarılırken içeride onlara sırt çeviren işçiler de gelinen noktada aynı akıbete uğradı. Nihayetinde işçiler 3 aylık ücretleri içerde olmak üzere işten atıldılar ve gerek daha evvel çıkarılan işçiler gerekse en son çıkarılan işçiler aynı kapının önünde buluştu. BATİS, öncesinde olduğu gibi Hey tekstil direnişinin başladığı 9 Şubat 2012 tarihinde de HEY işçilerinin yanında olmuş, toplantılar yaparak sürece dair görüş ve önerilerini işçilere açıklamıştır. Ancak Hey Tekstil direnişini tek başına yürütmeyi tercih etmemiş, diğer aktörlerle birlikte ortak bir mücadele için çabalamıştır. Hey Tekstil direnişinde inisiyatif almak isteyen EMEP ise başından beri Hey Tekstil’e emek veren ve yaşananlara dair deneyim ve birikimi bulunan BATİS ile işbirliğine yanaşmamıştır. Direniş süresince BATİS i uzaklaştırmak için çeşitli manevralar yapmış, bir kaç partili işçi aracılığıyla BATİS işçilere

kötülenmiş, kışkırtıcı sataşmalarda bulunulmuş, işçilere BATİS aktivistleri ve avukatıyla iletişim kurmamaları yönünde telkinler yapılmıştır. BATİS olarak solda sürekli tekrar eden hastalıkların nüksettiğini görmekten üzüntü duymak bir yana, bu tür kışkırtıcı tavırlara karşı soğukkanlılığımızı muhafaza ettik. Her şeye rağmen direniş alanına gitmeye ve kışkırtmalara meydan vermeden işçilere desteğimizi sürdürmeye çabaladık. Bütün bu sıkıntılara rağmen sendikamız; aktivistlerini ve BATİS’li 37 işçiyi direnişi desteklemek üzere direniş çadırına yönlendirmiştir. BATİS tarafından; direnişi yürütenler ve HEY Tekstil mağduru işçilerin hakları için çalışan bütün taraflarla iş birliğine ve dayanışmaya açık olduğumuz ilk günden bu yana her fırsatta ifade edilmiştir. Bu kapsamda direnişin ve dayanışmanın altını çize çize mücadele yöntemlerine işaret ettik. Nisan başında BATİS olarak; markaların aracı firması Lİ&FUNG’a gitmiş, Lİ&FUNG’da bir denetçiyle görüşme yapılmış ve bu görüşme sonrası tespit edilen HEY Tekstil işçilerinin haklarına dönük ihlaller uluslar arası arenada gündem yapılmıştır. Hey Tekstil’in imajını parlattığı platformlara gerekli bilgiler verilmiş, şikâyetler yapılmıştır. Bir yandan da HEY Tekstil içinde dönen dolapları gözlemlemek ve işçiden kaçırılan kazançları hukuken engelleyebilmek adına içerde sendikamız tarafından haciz işlemleri yürütülmüştür. Daha evvel de, henüz fabrikanın kapısı işçiye kapatılmamışken sendikamız gerek avukatı aracılığı ile yaptığı hacizlerde üretimdeki işçilere, gerekse dışarıdaki uyarı eylemleri ile HEY Tekstil’in gerçek yüzünü, niyetini işçiye göstermeye çalışmıştır. Ancak örgütlenmenin


Eylül-Ekim 2012 / Sosyalist Dayanışma

başarılamadığı koşullarda işçiler henüz kendi adına dayanışma ve birlikte karar alma yeteneği gösteremeden, üretimden gelen gücünü kullanamadan işveren danışıklı işlemlerle fabrikanın içini boşaltmıştır. İş yerindeki hak gasplarına itiraz ettikleri için evvelce işten atılan BATİS’li 37 HEY Tekstil işçinin davası kazanımla sonuçlanmasına rağmen işçiler alacaklarını hala alamamıştır. BATİS tarafından yürütülen davalardan 4 kadın işçinin işe iade davası sonuçlanmış ve 9 Şubat’ta tüm üretimi durduran HEY Tekstil davayı kazanan 4 kadın işçiyi 20.06.2012 tarihinde işe çağırmıştır! 20.06.2012 tarihinde işyerine giden işçiler sendikamız tarafından işe başlatılmamışlardır. Sendikamız 20.06.2012 tarihine iş yeri önünde bir basın açıklaması düzenleyerek 6 aydır resmi anlamda üretimi bulunmayan ve 420 işçisini sokağa atmış olan HEY Tekstil patronlarının hukukla, adaletle, işçi haklarıyla alay edercesine gerçekleştirdikleri bu uygulamayı ve pervasızlığı protesto etmiştir. Gelinen aşamada EMEP öncülüğündeki direniş 16 Temmuz tarihinde hiç de tatmin edici olmayan gerekçelerle sonlandırıldı. Buna tepki duyan ve direnişe devam etmek isteyen bir grup işçi başka bir siyasi aktör öncülüğünde HEY Tekstil önünde eylemlerine devam etmektedir. Direnişe devam eden işçiler adına yapılan açıklamada, EMEP’ in direnişte düştüğü hataları eleştirebilecekken, şeffaflık, açıklık ve demokratik katılım yokluğuna vurgu yapılabilecekken bunu yapamamış, yerine, karalamaya dönük suçlamalarda bulunmuşlardır. Gelin görün ki; daha önce EMEP tarafından BATİS için yapılan kara propaganda bu defa başka bir grup öncülüğündeki işçiler adına EMEP için yapılmıştır. Ancak tüm bu boşuna kürek çekmelerin işçi sınıfının mücadelesine bir katkısı olmadığı gibi direnişin özünü de yozlaştırmakta ve güçsüzleştirmektedir. Davaları tamamlanan 37 işçi hala alacaklarını tahsil edememişken, diğer işçilerin davaları uzun hukuki sürece yayılmış du-

rumdadır. İşçilerin hukuki sürecin sonuçlarını beklemeden bir an önce haklarına kavuşturulması için bütün güçlerin, mücadele dinamiklerinin birleşerek HEY TEKSTİL PATRONLARINA, MARKALARA VE ÇÜRÜMÜŞ SİSTEME KARŞI ORTAK BİR MÜCADELE HATTI ÖRÜLMESİNİ SAĞLAMASI GEREKMEKTEDİR. BATİS başından bu yana bunu savunmuştur. Ortak mücadelenin hayata geçmesi için herkes elinden gelen çabayı göstermelidir. Sermayenin tek vücut saldırısına tek vücut cevap verme zorunluluğu yakıcı bir şekilde kendini gösteriyor. HEY Tekstil’de 9 Şubat’ta atılan işçilerin davaları birden çok avukat aracılığıyla ve birden çok aktör öncülüğünde sürdürülmektedir. Bu durum dağınıklık yaratmaktadır. Bilgilerin ortaklaştırılması, deneyim paylaşımı için ortak bir platform oluşturma ihtiyacı elzemdir. İşçilerin haklarının teslimi için çözüm; atıl bir hukuk mekanizmasına bırakılmadan, işveren karşısında güçlü bir birliktelik sergilenerek, küçük dar grupçu hesapları bir kenara bırakarak olumlu sonuç alma hedefine kitlenmektir. Sonuç olarak olabildiğince geniş, şeffaf ve demokratik bir örgütlenme perspektifiyle geliştirilecek iş birliği tüm sınıfa enerji verecek, devlet ve sermaye işbirliğiyle gerçekleşen emek hırsızlığına, parçalanmaya, esnekleşmeye, taşeronlaşmaya bir cevap olacaktır. Bugün olumlu sonuçlanacak bir HEY Tekstil direnişi sokak eylemlerinde ortaklaşma, direnişte bütün dinamikleri maksimum kullanma ve kendini tekrar etmeyen, dar grupçu çıkarlardan sıyrılmış bir işbirliğinin ürünü olacaktır. Bunu başarmak bize ve tüm sınıf örgütlerine yüklenmiş bir sorumluluktur. Bağımsız Tekstil İşçileri Sendikası

HALEN SÜREN DİRENİŞLER: BEDAŞ: İstanbul Taksim’deki BEDAŞ binası önünde Enerji Sen üyesi işçiler, işten atılan taşeron emekçilerin geri alınması, taşeronluk uygulamasına son verilmesi ve sendikalaşma hakkının tanınması için direniyor. BİLLUR TUZ: İzmir Çiğli’de bulunan Billur Tuz fabrikası önünde Tekgıda-İş üyesi taşeron emekçiler, sendikalı olarak işe dönüş mücadelesi veriyor. DHL: Anayasal haklarını kullanarak TÜMTİS Sendikası’na üye oldukları için yasa dışı şekilde işten atılan DHL işçileri, işe dönüş mücadelesini DHL’nin İstanbul Kıraç’taki merkezi önünde veriyor. FCMP TR METAL: Manisa Turgutlu’da kurulu bulunan FCMP TR METAL fabrikasında devam eden sendikal örgütlenme çalışması işten atma saldırısına uğradı. Birleşik Metal-iş üyesi emekçiler direnişlerini fabrika önünde sürdürüyor. HEY TEKSTİL: İstanbul Güneşli’de bulunan Hey Tekstil fabrikası önünde işten çıkarılan emekçiler, 3 aylık maaşları ve kıdem tazminatlarını almak için mücadele veriyor. İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ: Çapa Tıp Fakültesinde direnişlerini sürdüren TAŞ-İŞ-DER üyesi işçiler, taşeron işçilerin kadroya alınmasını ve işlerine geri alınmayı talep ediyor. İşçilerin direnişi hastane bahçesinde devam ediyor. KİĞILI: ‘Müdürün canı böyle istedi’ denilerek keyfi şekilde işten atılan Didem Sorgun, İstanbul Yenibosna’daki fabrika önünde işine geri dönmek için direniyor. MUNZUR SU: Dersim Ovacık’ta bulunan Munzur Su Tarım Ürünleri A.Ş’de, Gıda-İş Sendikasında örgütlenen işçiler, toplusözleşme hakkını kazanmak

için greve çıktı. Mücadele sürüyor. SENKROMEÇ: İzmir’de Çiğli Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’ndeki Senkromeç fabrikasından atılan 40 işçiden Muharrem Subaşı isimli işçi, işe dönüş mücadelesini fabrika önünde arkadaşları için de sürdürüyor. SÜREYYAPAŞA HASTANESİ: İstanbul Maltepe’de Süreyyapaşa Göğüs Hastalıkları Hastanesi’nde, taşeron şirketin baskıcı uygulamalarını kabul etmeyen 3 işçi işten atıldı. Devrimci Sağlık-İş üyesi işçilerin hastane önündeki direnişi diğer sürüyor. TEKSİM TRİKO: İstanbul Merter’de bulunan Teksim Triko önünde sendikalı oldukları için işten atılan TEKSİF üyesi işçiler işe dönüş mücadelesi veriyor. THY: İstanbul Atatürk Havalimanı’nda Hava-İş üyesi emekçiler, grev hakları, çalışma şartlarının düzeltilmesi ve atılan işçilerin geri alınması için direniyor. TOGO: Ankara Eskişehir Yolu’ndaki TOGO ayakkabı fabrikasından Deri-İş’e üye oldukları için atılan işçiler, fabrika önünde işe geri dönüş mücadelesi veriyor. İKEA: IKEA’nın 41 ülkedeki mağazalarında yaklaşık 100 bin çalışanı bulunuyor. Türkiye dışındaki ülkelerde IKEA çalışanlarının tamamına yakınının sendikalı. Türkiye’de ise işçiler sendikalaşma mücadelesi veriyor. ROSETEKS İŞÇİLERİ: Hakları ödenmeden işten çıkartıldıkları için direnişe başlayan Roseteks işçileri, Levent Köşebaşı Restoran’ının önündeki eylemlerinin 10. haftasında. 16 EYLÜL günü 21.00-22.30 saatleri arasında restoranın önünde oturma eylemi yapan işçilere, yoldan geçen araç sahipleri de korna çalarak destek veriyor.

19


Sosyalist Dayanışma / Eylül-Ekim 2012

Anadolu Kaplanlığından Afrika Kaplanlığına

Müslüman Misyonerliği

Mehmet AKYOL

Kaplanlıktan “yeşil sermaye”ye evrilme süreci, “Siyasal İslam”ı iktidar yaparken eline dışa açılma silahını da tutuşturdu. Türkiye’deki mevcut sermaye yapısının ve iktidar bloğunun bugüne kadar fazla dikkate alınmayan bir özelliği de bu durumdur. İç pazara dönük tüketim malları üretiminden az gelişmiş ülkelere yönelik ihracat evresine gelen bir sermaye grubu ile karşı karşıyayız.

20

M

üslüman Misyonerliği kavramının nereden çıktığı sorusuna gelmeden önce genel olarak Misyonerlik kavramı üzerine bir açıklama yapmakta yarar var. Hacettepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Doçentlerinden Ayten SEZER bir çalışmasında Misyonerlik konusunda şunları söylemekte, “19. yüzyıl ve 20. yüzyılın başları misyonerlik faaliyetlerinin en yoğun ve en parlak dönemidir. Bunun nedeni kapitalizmin emperyalizme dönüşmesi ve misyonerlerin de bu durumdan yararlanmasıdır. İşte bu yüzdendir ki Osmanlı topraklarındaki misyonerlik faaliyetlerini incelerken olayın dini yönü kadar siyasi, kültürel, ticari ve ekonomik boyutunu da göz önünde bulundurmak gerekmektedir.” Sayın Sezer bunu diyor ama nerdeyse yüz sayfayı bulan araştırmasında “misyonerlik faaliyetlerini” incelemekle yetiniyor, “siyasi, kültürel, ticari ve ekonomik boyutu” konularında tek bir laf bile etmiyor. (http://www.ait.hacettepe.edu.tr/akademik/arsiv/ misy.htm) Başka bir akademisyen de benzer tespitlerde bulunuyor, “Misyonerlik, Hıristiyan mesajını ve inancını Hıristiyan olmayanlara yaymayı, aşılamayı hedef olarak alan, siyasi amacı olan ve teşkilatlı olarak yapılan Hıristiyanlaştırma çalışmalarının bütünüdür. Misyonerlik, sadece Hıristiyan inancının yayılması için yapılan çalışmaları değil, bununla birlikte¸ batının kültür ve medeniyetini dünyanın diğer bölgelerine taşımaya ve o bölgelerin batının sömürü alanı yapılmasına yönelik faaliyetlerin tümüdür. 19. yüzyıldan itibaren batılı ülkelerin, kendi dışındaki ekonomik olarak gelişmemiş ülkelere yönelttiği misyonerlik çalışmalarının sonuçları, söylediklerimizin kanıtıdır.”

İslam Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman ise kendi web sitesinde Misyonerlikle ilgili şunları yazıyor, “Misyonerlerin amacı yalnızca insanları Hıristiyanlaştırmak değildir; amaç Batılı Hıristiyan devletlere daha kolay sömürecekleri veya çıkarları yönünde kullanacakları ülkeler ve topluluklar kazandırmaktır.” Bu çok doğru tespitten sonra haklı olarak devam ediyor; “Başta Hıristiyanlık olmak üzere bazı İslam dışı dinlerde ötekilere dini tebliğ etmek, onları dine kazanmak kutsal bir vazife, âdeta bir ibadettir. İslam’da da dine davet ve dinin tebliği ümmetin (Müslümanların) önemli bir vazifesidir.” Yani her din, kendi görüşlerini yaymayı son derece meşru görüyor; tıpkı serbest piyasa ekonomisinde olduğu gibi herkes pazarda malını serbestçe satmak istiyor. Ama iş başka bir dinin görüşlerini yaymaya gelince durum değişiyor: “İslam dini, diğer dinlerin olduğu gibi anlatılmasına karşı çıkmaz; zaten Kur’an da bunları uzun uzadıya anlatmıştır. Ancak bir Müslümanı dininden döndürmek için herhangi bir faaliyeti günahların en büyüğü olarak görür ve mutlaka engellenmesini ister. İslam’da en büyük günah dinden çıkmaktır” Artık serbest rekabet bitmiş, tekelci çağa gelmiş durumdayız. Her din artık kendini bir tekel olarak görüyor, diğerlerini de bitirilmesi gereken bir rakip. Olayı tersinden düşünelim, kilise de dinden ayrılmayı en büyük “günah” olarak gördüğüne göre, bir Hıristiyan’a “Müslüman ol” demek bir yanda büyük bir günah bir yanda da büyük bir sevap olmayacak mıdır? Uzmanımızın cevabı “şark kurnazlığının” ‘müstesna’ bir örneği; “Ancak tarih boyunca yapılan uygulamalara bakıldığında

özellikle Hristiyanların yaptıkları misyonerlik faaliyetlerini bu masum “tebliğ” çerçevesine sokmanın mümkün olmadığı görülmektedir. Çünkü bu dinin mensupları içinden misyonerlik vazifesini üstlenmiş olan şahıs ve kurumların hem amaçları hem de araçları meşru ve masum değildir” (http://www. hayrettinkaraman.net/yazi/laikduzen/4/ek-05.htm) Evet, son derece doğru. Peki İslam “tebliği” yapanların amaçlarının masum olarak kalmasının garantisi nedir? Tarih boyunca yapılan uygulamalara bakıldığında İslam tarihi Hıristiyan tarihinden daha mı masumdur? Bu sorunun cevabını tarihçilere bırakıp “Günümüz Türkiye’sinde İslam’ın “tebliği” nasıl yapılmaktadır? Bunu “masum” bir çerçevede tutmak mümkün müdür?” sorularına cevap arayalım.

İslam’ın “tebliğ”inden Müslüman Misyonerliğine

Yakın tarihimize baktığımızda ülkemize komprador burjuvazi ile giren “serbest piyasa ekonomisi” kısa zamanda “tefeci-bezirganlık”la “domuz topu” olup Finans-Kapital’e dönüştü. Cumhuriyet döneminde önce azınlıkların varlıklarına el koydular, sonrasında devlet “fideliklerinde” boy attılar. 70’lere geldiğimizde bu hazır yiyici zümrenin yanında göbek bağı ile “dışa” bağlı olmadan üretim yapan “Anadolu Kaplanları” ortaya çıktı. 30 yılı aşkın bir bilek güreşi sonunda ekonomide FinansKapital’e ortak oldular, siyasette ise iktidar. Bu süreçte “kaplanlıklarından” çok şey kaybettiler ama geleneksel Finans-Kapital’den farklı olarak her büyüyen sermaye grubu gibi dışa açılmayı da ihmal etmediler. Ellerindeki silah ise tıpkı Avrupa Kapitalizmi gibi yine misyonerlik oldu. Kaplan-


Eylül-Ekim 2012 / Sosyalist Dayanışma

lıktan “yeşil sermaye”ye evrilme süreci, “Siyasal İslam”ı iktidar yaparken eline dışa açılma silahını da tutuşturdu. Türkiye’deki mevcut sermaye yapısının ve iktidar bloğunun bugüne kadar fazla dikkate alınmayan bir özelliği de bu durumdur. İç pazara dönük tüketim malları üretiminden az gelişmiş ülkelere yönelik ihracat evresine gelen bir sermaye grubu ile karşı karşıyayız. Bu sürecin nasıl geliştiğini üç ayrı alandan verileri bir araya getirerek irdelemeye çalışalım. İlk atılım, Hıristiyanlıktan farklı olarak dünyanın çeşitli ülkelerine kilise inşa etmek yerine okul açmak şeklinde oldu. Nedenleri, asıl amaçları üzerinde tartışılabilir, ama oynadıkları rol açısından bu kurumların dışa açılma ateşi ile yanıp tutuşan “yeşil sermaye”ye koçbaşı oldukları son derece açıktır. Süreci gazete haberlerinden derleyelim. “Gülen Hareketi, önce Türkiye’de üniversiteye hazırlık kursları açarak eğitim faaliyetlerine girişti. Daha sonra dünya yüzeyine yayıldı ve bugün 100’e yakın ülkede açtığı okullarda 100 binden fazla Türk ve yabancı öğrenciyi eğitiyor.” “1991’de Sovyetler Birliği dağıldığında Gülen Hareketi eğitim konusunda 10 yıllık bir deneyime sahipti. Ayrıca daha Sovyetler Birliği dağılmadan önce Gülen’e yakın bazı isimler Orta Asya’da okul açmanın yollarını araştırmaya başlamıştı bile.” “Gülen’in telkinleri ilk meyvesini Ocak 1990’da verdi. 11 kişilik bir işadamı grubu Gürcistan’ın Batum kentini ziyaret etti. Gezinin ardından Türkiye’nin her yanında, isimleri yurtdışındaki okullarla anılacak şirketler kuruldu. Büyük “seferberlik” başlamıştı. Orta Asya’nın pek çok ülkesinde okullar açıldı. Bunları üniversiteler izledi. Bugün “Türk okulları” dendiğinde ilk akla gelen yer, Orta Asya. Oysa Türkiye’de ve Orta Asya’da edindikleri deneyim sayesinde Gülen hareketi, eğitim alanında artık küresel bir oyuncu konumuna geldi.” “Okullar Afrika’da da faaliyette. Türkiye, Osmanlı’dan sonra Afrika’ya ilk kez devlet dışı kurumlarla, Gülen okullarıyla geri

döndü. Şu anda hareketin okulları Afrika kıtasını baştanbaşa kaplamış durumda. Bu okullarda yerel nüfusun en yetenekli ve zeki çocukları kendilerine yer buluyorlar.”

bir yazı bu konuda daha somut bilgiler vermekte.( http://www. aksiyon.com.tr/aksiyon/haber33257-afrika-kaplanlari.html) “Türkiye’nin küçük esnafları, çok ortaklı şirketler kurarak Afrika’nın büyük sanayicileri oluyor. Afrika’ya sanat ve ustalık götüren girişimciler, Türkiye’de yapamadıkları ortaklıkları artık bu kıtada gerçekleştiriyor.” Bu cümle yeşil sermayenin içinde bulunduğu durumu netçe özetliyor, ülkede büyüme imkânı sınırlı. Her ne kadar gerilemiş olsa bile Finans Kapital hala köşe başlarını tutmuş durumda, büyüme için tek şans dışa açılma. “Türkiye İş Adamları ve Sanayiciler Konfederasyonu (TUSKON) üyesi girişimciler, düzenlenen dış ticaret köprüleriyle önce esnaflıktan sanayiciliğe, ticaretten dış yatırımlara geçiş yaparken, şimdi de uluslararası yatırımcı sıfatı kazanıyor.” 2010 yılında TUSKON ‘un düzenlediği Türkiye-Dünya Ticaret Köprüsü zirvesine 135 ülkeden 2 bin 200 yabancı 2 bin 300 de yerli işadamı katılmış. Zirveye en fazla katılım 730 işa-

Okulun Getirisi: İhracat

Okul açmak için bu ülkelere giden işadamlarının bu yaptıkları “hayırlı işler” karşılıksız kalmadı. 2004 ila 2011 arasında Türkiye’nin ihracat yaptığı ülkelere bakıldığında bu durum netçe görülebilir. Son 8 yıl içinde AB ve Amerika’ya ihracat önemli oranda düşerken, Asya ülkelerinin ihracat içindeki payları %16,6’dan %28,3’e, Afrika ülkelerinin payı ise %4,7’den %7,7’ye yükselmiş. Elbette ki bu artışı sadece okulların açılması ile açıklamak abestir. Ama söz konusu kurumlaşmanın ihracata yön verdiğini, en azından kolaylaştırdığını söylemek mümkündür. Kendini “Hizmet” olarak tanımlayan bu çevreye yakınlığı ile bilinen Aksiyon dergisinde “Afrika Kaplanları” adı altında 06.08.2012 de yayınlanan uzun

Ülke Gruplarına Göre Dış Ticaret 2004 Ülke Grupları Genel toplam

Değer*

2011 (%)

63 167 153 100,0

Değer*

(%)

134 954 362

100,0

A-AVRUPA BİRLİGİ 34.451.047 ÜLKELERİ (AB)

54,5

62 377 538

46,2

B-TÜRKİYE SERBEST BÖLGELERİ

2 563 637

4,1

2 511 688

1,9

C-DİĞER ÜLKELER

26 152 469

41,4

70 065 136

1-Diğer Avrupa Ülkeleri

6 637 221

10,5

12 990 070

9,6

2-Afrika Ülkeleri

2 968 147

4,7

10 336 302

7,7

3-Amerika Ülkeleri

5 733 174

9,1

7 942 715

5,9

4-Asya Ülkeleri

10 465 405

16,6

38 151 368

28,3

5-Avustralya ve Yeni Zelanda

264 495

0,4

480 854

0,4

6-Diğer Ülke ve Bölgeler

84 026

0,1

163 826

51,9

Son 8 yıl içinde AB ve Amerika’ya ihracat önemli oranda düşerken, Asya ülkelerinin ihracat içindeki payları %16,6’dan %28,3’e, Afrika ülkelerinin payı ise %4,7’den %7,7’ye yükselmiş. Elbette ki bu artışı sadece okulların açılması ile açıklamak abestir. Ama söz konusu kurumlaşmanın ihracata yön verdiğini, en azından kolaylaştırdığını söylemek mümkündür.

0,1

*1000 ABD Doları olarak Kaynak: TUİK

21


Sosyalist Dayanışma / Eylül-Ekim 2012

damıyla Afrika kıtasından. Yazının son cümlesi adeta bu yazıda anlatılmak istenenin bir özeti. “Dış yatırımlarda artık girişimcilerin önemli bir avantajı var. O da her ülkede bulunan Türk okulları. Okullardaki öğretmen ve öğrenciler, girişimcilerin başta lisan olmak üzere pek çok sorunuyla ilgileniyor. Kısacası okullar, Türkiye’nin dış yatırımlarında önemli bir fonksiyon üstleniyor. Dış yatırım düşünen girişimcilerin böyle bir desteğe sahip olduklarını da unutmamaları gerekiyor.”

Misyonerlerin Yolu: Hava

Benzer şekilde “hizmetin” içinde yer alanların amaçlarının sadece gittikleri ülkeleri sömürgeleştirmek olduğunu söylemek de bir abartı olacaktır. Ancak gidiş bu yöndedir. Öte yandan 10 yıldır iktidarda olan “Siyasal İslam”ın en azından bu konuda bir fikir ve eylem birliğinde olmadığı da belirtilmek zorundadır.

22

18. Yüzyılda kapitalizm dünyaya açılırken mal ve insan naklini deniz ulaşımı ile yapmıştı. 21. Yüzyılın başında Türkiye kaynaklı dışa açılım ise öncelikle havayolu ile oldu. Türk Havayollarının son on yılda uçmaya başladığı ülkeler içinde Orta Asya ve Afrika baş sıralarda yer aldı. Böylece THY “hizmetin” götürülmesinde “üzerine düşeni” yerine getirmiş oldu. Ekte “hizmet”in gittiği yerlerin bir listesi var. Bu liste yukarıda belirtilen dış ticaret gelişmesi tablosu ve THY’nin yeni seferlerinin listesi yan yana konulduğunda, okul açma ile başlayan sürecin önce ticareti sonra da yatırımı davet ettiği görülür.

Hizmetten Misyonerliğe mi?

Başlangıçta belirtildiği gibi kapitalizmin doğuş yıllarındaki yayılmacılık eğilimi Hıristiyanlığın yayılmacılığı ile üst üste düştü. Kilisenin dini yayma isteği ile kapitalist sermaye birikimi ve ucuz hammadde için gerekli yağmacılık birbirine karıştı. Hıristiyanlaştırmak istediği ülkelerin aynı zamanda sömürgeleştirilmesi kuşkusuz kilisenin “ulvi amaçlarına” ters düşer. Kiliselerin bunu bilinçli olarak yaptığı, amacının bu ülkeleri sömürgeleştirmek olduğu elbette doğrudan söylenemez. Ancak bugün geriye baktığımızda kilisenin, üçüncü dünyanın sömürgeleştirilmesinde öncü veya keşif gücü rolü oynadığı açıkça görülür. Klasik sömürgecilikten yeni sömürgeciliğe geçişte misyonerliğin yerini “kültür”

alır. Amerikan yaşam biçiminden Hollywood’a kadar geniş bir yelpaze ABD hegemonyasının altyapısını oluşturmuştu. Daha yeni yeni ülkesinde “güneşin altındaki yerini” sağlama alan “yeşil sermaye” ise ülke dışına açılmak için eski silahı eline almış gibi görülüyor. Müslüman misyonerliğinin bu anlamda ne kadar şansı olduğu sorusuna bugünden bir cevap vermek oldukça zor. Benzer şekilde “hizmetin” içinde yer alanların amaçlarının sadece gittikleri ülkeleri sömürgeleştirmek olduğunu söylemek de bir abartı olacaktır. Ancak

gidiş bu yöndedir. Öte yandan 10 yıldır iktidarda olan “Siyasal İslam”ın en azından bu konuda bir fikir ve eylem birliğinde olmadığı da belirtilmek zorundadır. Müslüman Misyonerliği en azından bugün bir olgu olarak karşımızdadır. İktidarın gerek dış politikalarını gerekse de ekonomi politikalarını belirleyen faktörlerden biri olarak şekillenmektedir. Bu olgunun 60’lı yıllarda tartışılan “alt emperyalizm” kavramı ile ilintisi ayrıca tartışmaya açılmalıdır.

Yıllara göre THY’nin yeni başlayan seferleri Ljubljana, Abu Dhabi, Duşanbe, Rostov, Sana, Donetsk, Tebriz, Kazan, Belgrad, St Petersburg, Helsinki, Muskat Ve2006 nedik, Dublin, Riga, Addis Ababa, Hartum, Ekaterinburg, 28 Dneprepetrovsk, Mumbai, Minsk, Osaka, Lagos 2007 Batum, Johannesburg - Capetown, Medine Nairobi, Ufa, Meşhed, Dakar-Sao Paolo, Bingazi, Göteborg, 2009 Toronto, Lvivi, Jakarta Akra, Bologna, Darüsselam, Entebbe, Nahçıvan, Podgorica, 2010 Soçi, Washington Guangzhou, Şiraz, Valencia, Erbil, Toulouse, Malaga, Ceno2011 va, Basra, Selanik, Napoli, Necef Kabil, Süleymaniye, İslamabad, Torino Kaynak: www.turkishairlines.com/tr-tr/kurumsal/tarihce

Hangi Ülkede Kaç Okul Var?

Habertürk gazetesinde yer alan bir habere göre F. Gülen bu soruyu şu şekilde cevaplamakta. “Aslında, okulların sayısını net olarak söylemek zordur. Zira aralarında ciddi gönül birliği olsa da pek çok ülkedeki Türk şirketleri birbirinden bağımsız hareket etmektedir ve mutlaka hemen her ay bir iki yerde yeni okullar açılmaktadır. Şimdiye kadar okulların sayısına dair bir liste tutulmamış, genel toplama dair bir çalışma yapılmamıştır. Fakat bazı gazeteler tahminlerle bazı rakamlar vermişlerdir. Şu andaki sayıyı kimse bilmiyor desem yalan olmaz.” Ayrıca sayıları konusunda net bir bilginin olmadığı, yurtlar ve benzeri kurumların olduğu da unutulmamalıdır.

“Hizmet”in yurtdışı okulları hakkında derlediklerimizden çıkan tablo ise şu şekilde Asya Avrupa Afrika Kuzey Amerika Okyanusya Güney Amerika

121 Okul, 4 Üniversite ve 4 Kültür Merkezi 57 Okul, 21 Kültür Merkezi 40 Okul ve 5 kültür merkezi 7 Okul, 50’nin üzerinde kültür merkezi. 15 Okul 3 Kültür merkezi


Eylül-Ekim 2012 / Sosyalist Dayanışma

4+4+4 = KAOS, BASKI, ÖZELLEŞTİRME

O

kulların açılması ile birlikte eğitim gündemi, özellikle de 4+4+4 sistemi ile yaşanan sorunlar gündeme damgasını vuruyor. Yasayla birlikte ortaya çıkacak olumsuzluklar bütün sene boyunca gündem olacak, özellikle seçmeli dersler ile ilgili çok fazla konuşulacak. AKP medyası okulların açılması ile birlikte hemen ”bakın korkulacak bir şey yokmuş” korosu oluşturmaya çalıştı. Henüz tablo tam olarak ortaya çıkmadan bir telaş içerisinde ortamı sakinleştirmeye çalışmaları aslında AKP’nin bu gündemde kriz yaşamaktan ne kadar çekindiğinin önemli bir göstergesi oldu. Sınıflarda arasında neredeyse 20 ay bulunan öğrencilerin bir arada var olması çok önemli bir sıkıntı kaynağı olarak bu çocukların eğitim hayatı boyunca etkisini göstermeye devam edecek. Kimi okullarda 1. Sınıf öğrenci mevcutları 70 kişilere ulaşmış durumda. Böylesi bir ortamda sağlıklı bir eğitim faaliyetinin sürdürülebilmesi ise neredeyse mümkün değil. Tabii eğitimin aldığı bu korkutucu hal, orta sınıfların çocuklarını daha fazla sayıda özel okullara göndermesine de hizmet ediyor. Üst-orta tabaka artık devlet okulları ile tüm bağını neredeyse kesmiş durumda, bu durum devlete eğitimin daha uysal ve dindar nesiller yetiştirme fonksiyonunu daha fazla öne çıkarmasına da imkan sağlıyor. Böylece aynı okullarda dahi okumayan bölünmüş bir toplum yapısı daha da kemikleşiyor. Eğitimli insanların alt sınıfların hayatından tamamen soyutlandığı bir süreç daha da derinleşiyor. Toplumsal uçurumlar maddi boyutun yanı sıra manevi olarak da derinleştiriliyor.

Kritik Nokta: Seçmeli Dersler

4+4+4’ün bu sene en çok 5,5 yaşında okula başlama ve rapor kısmı konuşuldu, oysa yasanın kalbinde “dindar nesil yetiştirme” meselesinin bulunduğunu görmek zorundayız. Bu amaca ulaşılabilmesi de anahtar öneme sahip seçmeli derslerin et-

kin bir biçimde kullanılabilmesine bağlı. Anadolu’dan yeni dönen bir öğretmen arkadaş, camilerde ramazan boyunca Cuma hutbelerinde eğitim reformundan bahsedildiğini, özellikle seçmeli derslerle ilgili son tarihlerin duyurulduğunu söyledi. Çocuğunu Anadolu lisesine kaydettirmeye çalışan bir diğer arkadaş ise müdürün kendisini din içerikli seçmeli dersleri seçmesi için nasıl zorladığını anlattı. Müdürün öne sürdüğü gerekçelerden en çarpıcı olanı “çocuklar arasında din seçen/seçmeyen ayrımcılığının ortaya çıkmasına müsaade etmeyelim”. Çocuğunuzun lisede vaktinin büyük kısmının dini içerikli derslerle geçirmesini istememek gibi doğal bir tercihiniz varsa “din seçmeyen” olarak damgalanmanız an meselesi. AKP hegemonyasının sarsılamaya başlasa bile hala gayet güçlü olduğu bir dönemde böylesi bir damga(?)yı gocunmadan taşıyabileceklerin sayısı giderek azalıyor. İstanbul’un göbeğinde bunun yapılabilmesi ise taşrada işlerin hangi boyutlarda yaşanabildiği ile ilgili önemli ipuçları barındırıyor. Okulların açılması ile birlikte zorla alınan Kuran derslerinde abdestli olunması ve baş örtülmesi meseleleri gündeme gelecek. O zaman farklı bölgelerde ne gibi tepkiler yaşanacağına hep birlikte şahit olacağız.

4+4+4 ile Mücadele Ulusalcılara Terk Edilemez

Burada bir parantez açarak şunu tartışmak gerekiyor: Bu tarz gündemler geçmişte daha çok ulusalcı kesimler tarafından dile getiriliyordu, sosyalistlerin şimdi bu gündemde taraf olması ne kadar doğrudur? Bu önemli ve cevabı konusunda hızla netleşilmesi gereken bir sorudur. Sosyalistler açısından bunlar, devletin insanlara tekçi tüm dayatmaları karşısında mücadele edilmesi gereken konular arasındadır. Geçmişte 28 Şubat ile başlayan süreçte dindar kesimlere dönük devlet müdahalelerine nasıl karşı çıktıysak bugün de devletin yine toplumu bir inanç

doğrultusunda şekillendirme girişimlerine karşı mücadele etmek de boynumuzun borcudur. Alevilerin zorunlu din dersinin kaldırılmasına dönük talebine din dersleri sayısını birkaç katına katlayarak cevap verilmesi kabul edilebilir bir şey değildir. Bugün AKP’nin Sünnileştirme kampanyasına direnmek laikçilik yapmak anlamına gelmemektedir. Herkesin bu gündemi konuştuğu bir dönemde geçmiş dönemlerin hassasiyetlerine fazlaca bağımlı kalmak tam tersine bizleri özgürlük ve adalet mücadelesine aday toplumsal kesimlerden uzağa düşürür. Mistik inançların birini diğerinden daha üstün görmek, mezhepçilik yapmak sosyalist bir tutum değildir. Fakat bunun karşılığında tam da böylesi

bir “bir inancın diğerinden üstün olduğuna dayanan bir anlayışın” zorbalığına karşı çıkmamak da büyük bir aymazlık olacaktır. Biz devletin din işlerinden tamamen çekilmesi gerektiğini, dini ihtiyaçların cemaatlerin kendi elleriyle karşılanması gerektiğine inanıyoruz. Çok fazla sayıda öğretmen arkadaşın norm kadro fazlası haline getirilerek mağdur edilmesi de yasanın önemli defolarından bir tanesidir. İlkokullarda azalan sınıf sayısı önemli sayıda sınıf öğretmeni arkadaşı norm fazlası haline getirmiştir. Bu şu anda sınıf öğretmenliği okuyan üniversite öğrencilerinin de önemli

M. Mert SİNAN

Çocuğunu Anadolu lisesine kaydettirmeye çalışan bir diğer arkadaş ise müdürün kendisini din içerikli seçmeli dersleri seçmesi için nasıl zorladığını anlattı. Müdürün öne sürdüğü gerekçelerden en çarpıcı olanı

“çocuklar arasında din seçen/seçmeyen ayrımcılığının ortaya çıkmasına müsaade etmeyelim”. Çocuğunuzun lisede vaktinin büyük kısmının dini içerikli derslerle geçirmesini istememek gibi doğal bir tercihiniz varsa “din seçmeyen” olarak damgalanmanız an meselesi. 23


Sosyalist Dayanışma / Eylül-Ekim 2012

bir kısmının işsiz öğretmenler, KPSS mağdurları kervanına katılması anlamına gelecektir. Devlet yine hiçbir stratejik planlama yapmadan kalkıştığı bir düzenleme ile çalışanların ve öğrencilerin mağduriyetine sebep olacaktır.

Siyasi Krizi Aşmak için Popülist Adımlar

Daha önce de dershaneleri garabet olarak değerlendiren Erdoğan’ın başbakanlığı döneminde dershaneye giden öğrencilerin sayısı 600 binden 1 milyon 200 bine çıkmıştı. 2002’de 2000 olan dershane sayısı, sınav sistemi değişiklikleri ve vergi indirimleri sonrasında 4000’e yaklaşmıştı. Dershanelerin içinde Erdoğan’ın bu aralar kavgalı olduğu cemaatin önemli bir ağırlığı olduğu biliniyor. Erdoğan, dershane hamlesiyle cemaatin önemli insan kaynaklarından birine darbe vurmayı hedefliyor olabilir. Tabii eğitimde özelleştirme adımlarının da bu vesileyle gündem yapılması AKP’nin gerçek gündemini deşifre ediyor.

24

Siyasi anlamda sıkıntılı günlerden geçen AKP popülist kimi uygulamalara da imza atmaktadır. Üniversitede katkı payı adı verilen harçların kaldırılması öğrenci hareketinin önemli bir kazanımı olarak görülmelidir. İkinci öğretimlerin harçlarının kaldırılmaması ise adaletsizliğin dik alasıdır. Birkaç puan az aldı diye ikinci öğretim öğrencilerine reva görülen bu tutum, söz konusu öğrencilerin yolunacak kaz olarak görülmesi doğal olarak büyük tepki yaratmıştır. Önümüzdeki dönem ikinci öğretimler önemli bir mücadele dinamiği oluşturacaktır. İkinci popülist adım ise dershanelerin kapatılmasıdır. Daha önce de dershaneleri garabet olarak değerlendiren Erdoğan’ın başbakanlığı döneminde dershaneye giden öğrencilerin sayısı 600 binden 1milyon 200 bine çıkmıştı. 2002’de 2000 olan dershane sayısı, sınav sistemi değişiklikleri ve vergi indirimleri –özel dershanelerden alınan KDV oranı %18’den %8’e indirildi- sonrasında 4000’e yaklaşmıştı. Dershanelerin içinde Erdoğan’ın bu aralar kavgalı olduğu cemaatin önemli bir ağırlığı olduğu biliniyor. Erdoğan dershane hamlesiyle cemaatin önemli insan kaynaklarından birine darbe vurmayı hedefliyor olabilir. Tabii eğitimde özelleştirme adımlarının da bu vesileyle gündem yapılması AKP’nin gerçek gündemini deşifre ediyor. “Özel okula dönüşsünler biz de onlara öğrenci gönderelim” yaklaşımı ABD’deki sisteme geçiş hazırlıklarında yol alındığını gösteriyor. Söz konusu kupon sisteminde öğrenciler devlete eğitim hizmeti satan özel okullara gidiyor, özel okullar öğrenci başına devletten para alıyor. Devlet ise önemli sayıda personelden kurtuluyor. Zenginler zaten kendi finansmanlarıyla nitelikli özel okullara gittiklerinden dolayı, devletin yoksul çocukları için hizmet satın aldığı okulların merdivenaltı niteliklerinde olması da kuvvetle muhtemel. AKP eğitim için ne kadar zararlı olduğunu ortaya koymaya devam ediyor.

Barışın okulu için! Halkların Okulu için! Eşit ve Özgür bir Okul İçin! Sokağa çıkalım! Red edelim! Direnelim! Hayır Diyelim!

S

öz konusu çocuklarımız ise, gerisi teferruattır. Bu “özdeyiş”, başka hiçbir durumda, çocuklar için olduğu kadar haklı olmaz. Çocukları iktidar kavgasının konusu haline getirmek, en hafifinden erdemsiz bir tavırdır. Bu yüzden de, sorumluluk duygusuna sahip iktidarlar ve iktidar adayları, çocuklarımızın geleceğini doğrudan ilgilendiren meselelerde, olabildiğince geniş bir diyalog ortamı, bir toplumsal mutabakat sağlamaya özen gösterir; pedagoji biliminin verilerine yaslanan uzun vadeli planlar uyarınca davranırlar. Oysa, aylardır gözlerimizin önünde yaşanmakta olan 4 4 4 yasası eksenli “çocuklarımız için nasıl bir okul?” tartışması, bu ilke açısından ibretlik bir örnek oluşturdu. Rövanş hırsıyla izanını yitirmiş AKP iktidarı, I. Cumhuriyet’in iler tutar yanı kalmamış Okul’unun yerine, kendi Okul’unu kurma vaktinin geldiğine hükmederek, züccaciye dükkanına yalınkılıç girdi. Eski okulun yerine, onun hemen tüm defolarını devralıp üstüne yenilerini katacak bir “üst” modeli, Tayyiban okulunu geçirme ihtirası, eğitim dünyasında şimdiden ciddi bir enkaz yarattı; daha da yaratacağı apaçık. Okul, eskiden de, bir etnik asimilasyon odağıydı: yine öyle. bir dinsel asimilasyon ve ötekileştirme odağıydı: yine öyle. Erkek-egemen zihniyetin kalesiydi: yine öyle. Okul, emekçiye, yoksula kördü: ayaklar baş olmaz’ı, itaati belletiyordu: yine öyle. Okul, öğretmiyor, beyin yıkıyordu: yine öyle. Okul, bebeklerden katilerl yaratılmasına yol açıyordu: yine öyle. Halk çocuklarına, kadınlara,

lgbtt’lere, inançların ve halkların renklerine ait değildi: yine öyle. AKP-Okul’unun, bunların üstüne tuz biber eken ve en az bunlar kadar vahim katkılar olarak önümüze serdiklerinden bir demeti de hatırlayalım; seçmeli dil dersi havucu ile Kürt halkının anadilinde eğitim hakkını 80 dakikalık bir derse tıkıştıran, zorunlu din derslerini seçmeli kılmak bir yana çeşitli kılıflar altında çoğaltarak Alevilerin ve diğer inançların yarasına tuz basan iktidar, okul denen bu torna tezgahını 66 aylık çocuklarımıza dek indirirken, Leviathan’ın gözü kara saldırısından yılıp çocuğunu kurtarmak için rapor almaya yönelenlere, hakaret etti; bu arada, çırak çocukların ve çocuk gelinlerin sayısını artıracak kapıları da zorlamayı ihmal etmedi. Kendi çocuğunu torununu kolejde okutanlar, halk çocuklarına “kindar dindarlığın” öğretildiği okulları tavsiye etmekten yüksünmedi. Bu pervasızlık karşısında, Türkiye Halklarına Çağrımızdır: Haksızlığa direnmek, hem hak hem görevdir! Gelin, okulları eşit özgür ve kardeşce bir yaşamın nüvesi haline getirelim; gökkuşağını sınıflara taşıyalım. Gelin, ülkeyi dil yarasıyla büyüyen çocuklar ülkesi olmaktan kurtaralım. Gelin, komşumuzun kardeşimizin dilini öğrenelim. Gelin, Kürt halkının ve talep eden tüm halkların anadilinde bilim yapma, anadilini ve kültürünü geliştirme hakkını, bu adalet ve eşitlik talebini, hep birlikte haykıralım. Gelin, bu ülkeyi, inancını saklamak zorunda kalan çocuklar utancından kurtaralım. Gelin: Okulları, hepimizin kılalım! HDK Genel Meclisi 8-9 Eylül 2012 Diyarbakır


Eylül-Ekim 2012 / Sosyalist Dayanışma

ÜCRETLİ ÖĞRETMENLİK EĞİTİMDE NEOLİBERAL SÖMÜRÜNÜN FORMÜLÜDÜR 4+4+4

eğitim sisteminin uygulanmaya başlamasıyla birlikte okullarda açığa çıkan sorunlar önümüzde duran bu koca problemi ve çözüm yollarını daha fazla tartışılır hale getirdi. AKP hükümeti; on yıllık iktidarının sonlarına yaklaştığını fark etmiş olacak ki yangından mal kaçırır gibi eğitimde özelleşmeyi hızlandıracak, bununla beraber dindar-kindar-itaatkâr bir gençlik yaratmanın önünü açacak bir yasa çıkardı. Ayrıca Başbakan “dershaneler kaldırılacak” diye fetva vererek sanki bir eşitsizliğin önüne geçmek istiyormuş gibi görünüp, 4+4+4’ten aldıkları güçle eğitimi tamamen alınır-satılır bir hizmete çevirmek istediklerinin sinyallerini vermiş oldu. Bu yasanın hayatımızda nasıl gedikler açacağını izleyeceğiz. Ancak kangrenleşmiş başka bir soruna da değinmemiz gerekiyor. Üstelik madalyonun o tarafı bu tarafı da denilemez. Tam da eğitimde piyasalaşmanın adım adım gerçekleştirildiği bu sistemdeki sömürü mekanizmasının nasıl işlediğinden bahsediyorum. Bu anlamıyla ücretli öğretmenlik; eğitimde neoliberal sömürünün formülüdür. Ücretli öğretmenler Milli Eğitim Bakanlığı’nın taşeron işçileridir. Sadece ders ücretine çalışan SSK’lı öğretmenlerdir. Maaşları net 850 tl civarındadır, sigortaları vardır ama aylık olarak 16 gün üzerinden yapılır. Derse girmediklerinde ücretleri kesilir. Okullarda çeşitli nedenlerle oluşan geçici veya sürekli açığı kapatmak üzere ilçe Milli Eğitim

Müdürlükleri’ne yapılan başvurulardan okul yetkilileri tarafından seçilirler ve sözleşme ile dönem başlarında işe başlarlar. Ancak bu sözleşme pamuk ipliğine bağlıdır. Müdür kaşını gözünü beğenmezse ya da en ufak bir hak talebinde bulunursan ertesi gün okula gelmemeni isteyebilir. Dönem arasında kadrolu öğretmen gelirse yahut birinin torpilli bir yakını gelirse kapının önünde buluverirsiniz kendinizi. Aynı dersleri verdiğin, aynı işi yaptığın arkadaşlardan görüp görebileceğin ikinci sınıf öğretmen muamelesi de işin cabasıdır. Yapılan görüşmelerde kendi branşınızda açık yoksa eğer başkaca derslerin öğretmenliğini yapmanız da istenebilir. Biyoloji dersine giren felsefeciler, edebiyat dersine giren tarihçiler... ve bu görüşmelerde özel bir şirkete iş başvurusunda bulunuyormuş gibi başka departmana yönlendirilmeler, CV bırakmalar, bu işin ileride nereye varacağınının ipuçlarını veriyor. Kapı kapı iş arayan güvencesiz öğretmenler, mantar gibi büyümüş özel okullar ve nihayet devletin elini eteğini tamamen çektiği bir eğitim hizmeti. Ücretli öğretmenliğin on yıldan fazladır uygulamada olmasından anlıyoruz ki boş geçen derslere geçici bir görevlendirmenin çok daha ötesinde bir anlam taşıyor. Resmi olarak 60 bin ücretli öğretmen istihdam ediliyor. Bu demektir ki bu konu bir eğitim politikası haline gelmiş. Gerçekte çok daha üstünde bir sayıyla istihdam edilen ücretli öğretmenler, atanamayan öğretmenlerin açtığı boşlukları güvencesiz ve esnek bir biçimde çalışarak aslında kapatmış

oluyorlar. Bu haliyle bir kadrolu öğretmen yerine iki ücretli öğretmen çalıştırmak varken neden atama yapılsın ki? Yapılan atamalar öğretmen açığının çok altında kalıyor. Yeni yapılan tartışmalar ise ücretli öğretmenlik kalsın mı gitsin mi üzerine. Kaldırıyoruz dememin karşılığı öğretmen ataması yapmak olacaktır. Ancak eğitimde de sağlıkta da gelinen nokta güvencesizliğin, esnek çalışmanın, özelleştirmenin yaygınlaşması olduğu için bir iyi hal beklemek de saflık olur. Beş buçuk yaşında oturduğu sıradan ayağı sallanan çocukları düşünüyorum. Suları akmayan okulda akıllı tahtanın ne işi var diye düşünüyorum. Zorla Sünniliğin öğretildiği alevi çocukları düşünüyorum, anadilinde eğitim alamayan çocukları düşünüyorum. Özelleştirme politikasının, eğitimi ne hale getirdiği ortada. Yarın bir avuç kadrolu öğretmenin koltuk altlarında kadro sertifikalarıyla kapı kapı eğitim verecek okul aradıkları günlere doğru gidiyoruz. Şimdi zincirlerinden başka kaybedecek hiç bir şeyi olmayan ücretli öğretmenleri çağırıyorum. Atanamayan öğretmenleri çağırıyorum. Her yıl, her dönem, her ay öğretmenleri değişen öğrencileri çağırıyorum. Ücretli öğretmenlere bakarak şükretmesi istenen kadrolu öğretmenleri çağırıyorum. Çocuğunun öğretmeninin kim olduğunu bütün yıl hiç anlayamayan velileri çağırıyorum. Yan yana gelip geleceğimizi karartanlardan hesap sorabiliriz. Durdurabiliriz. Değiştirebiliriz. Günümüzü, geleceğimizi kazanmak bizim elimizde.

Elif IRMAK

Yapılan görüşmelerde kendi branşınızda açık yoksa eğer başkaca derslerin öğretmenliğini yapmanız da istenebilir. Biyoloji dersine giren felsefeciler, edebiyat dersine giren tarihçiler... ve bu görüşmelerde özel bir şirkete iş başvurusunda bulunuyormuş gibi başka departmana yönlendirilmeler, CV bırakmalar, bu işin ileride nereye varacağınının ipuçlarını veriyor. Kapı kapı iş arayan güvencesiz öğretmenler, mantar gibi büyümüş özel okullar ve nihayet devletin elini eteğini tamamen çektiği bir eğitim hizmeti.

25


Sosyalist Dayanışma / Eylül-Ekim 2012

HANGİ BAHAR Ayşe TANSEVER

Güney eyaletler ya da eski sosyalist Güney Yemen tekrar ayrılmak istiyor. Yemen ordu gücü bu ayrılıkçı baharcıları ezecek güçte değil. O nedenle ABD bizzat devrededir. Yemen ordusunun yetişemediği yerlere yetişiyor. Muhalefete El Kaide damgası vurarak bombalıyor. El Kaide Libya ve Suriye’de muhalefetin desteğine veriliyor. Yemen’de ise protesto eden demokrasi isteyen halklar El Kaide üyesi damgası ile öldürülüyor.

26

A

radan geçen bir buçuk yıl sonra acaba Araplar hangi mevsimi yaşıyorlar? Yaz mı, kış mı? Yağmur yağıyor mu, fırtına esiyor mu? Bahar, pek çok ülkeye taşındı ama bugün acaba hangi noktalara gelindi? Mısır’ın Tahrir Meydanı diktatörlere karşı direnişin tarihi bir sembolü oldu. Tunus, Fas, Bahreyn, Yemen, Ürdün gibi ülkelerde halklar kendi Tahrir meydanlarında çadırlar kurdular. Günlerce protestolarla sokakları doldurdular. Sonuçta Tunus’ta Ben Ali, Mısır’da Mübarek devrildi. Yemen’de de Salih gitti. Ama krallar kaldı. Fas’ta, Ürdün’de halklar krallığa karşı çıkmadılar ama başbakanları alaşağı ettiler. Monarşilerde göstermelik reformlar yapıldı. Başbakanlar değişti. Dünyanın en büyük petrol ülkesi Suudi Arabistan ise dünya medyasının koruması altında. Halka yapılan büyük baskıdan bir şey sızdırmıyorlar. Bütün yukarıda saydığımız ülkelerde seçimler yapıldı. Mısır, Tunus ve Fas’ta Müslüman Kardeşlerin partileri iktidara geldiler. Tüm ülkelerde reformlar yapıldı, yeni anayasalar yazıldı ya da yazılıyor. Ürdün, Fas, Bahreyn, Suudi Arabistan ve Katar krallıkları yiyecek fiyatlarına sübvansiyonlar yaptılar. S.Arabistan krallığı ayrıca halka para dağıttı. Libya’da ve şimdi Suriye’de olaylar farklı gelişti, çünkü Batı ne Kaddafi’den ne de Esad’tan memnundu. Arap Baharı bahanesi ile bu iki lideri tarihin sayfalarına gömmeye çalıştılar. Kaddafi belki son zamanlarda Batı ile arasını düzeltmişti ama iç ve dış politikada bağımsızlığını korumaya çalışıyordu. O nedenle diğer ülkelerde sonuna kadar diktatörlerin arkasında duran Batı bu iki ülkede muhalefet daha küçücük tomurcuk halindeyken desteklemeye başladı. Kaddafi’ye karşı Bingazi muhaliflerini insan gücü, silah ve paraya boğuldu-

lar. NATO bile devreye sokuldu. Bingazili muhalefet, -aralarında El Kaide silahlı güçlerinin de olduğu milis güçleri- iktidar oldu. Kendi dışındaki partilerin katılmasına izin vermedikleri sözde bir seçim yapıldı. Parlamento toplandı. Aylar sonra bir hükümet seçildi ama bir türlü iktidar olamıyor, ülke karışıklık içinde. Suriye’de aynı oyunu oynamaya çalışıyorlar. Ne olduğu belirsiz Özgür Suriye Ordusu ve Suriye Ulusal Konseyi Batı, Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’dan aldığı silah, para ve El Kaide milisleri ile Esad’ı devirmeye çalışıyor. Suriye’de de reformlar ve seçimler yapıldı. Burada, Libya’daki gibi Batı’nın göz dikebileceği petrol gibi bir zenginlik yok ama Esad, Batı’nın bir türlü dize getiremediği İran, Hizbullah ve Hamas ile dosttur. Bu dostluk ve destek, Ortadoğu petrollerine muhtaç Batı için askeri, stratejik ve politik açıdan bir tehdit oluşturuyor. Suriye bu nedenle top ateşine tutuluyor. Muhalefet Libya’daki gibi güçlü ve hızlı bir şekilde örgütlenemedi. Ayrıca Rusya ve Çin engeline toslandığı için NATO yardımı kullanılamıyor. Önümüzdeki günlerin neler getireceği belli değil. Petrolsüz Suriye, dünya süper güçlerinin çıkarlarının kesiştiği bir noktadır. Sonuç olarak tüm Arap Baharı yaşayan ülkelerde bir değişiklik olmuştur ama bunların halkın taleplerini yerine getirici özellikler taşıdığını söylemek yanlış olur. Mısır’da Mübarek gitti yerine Mursi oturdu. Ordu üst kademelerinde değişiklik yaptı ama atadığı genelkurmay başkanı ve savunma bakanının ABD ile yakınlıkları gidenlerden farklı değildir. Polis aynı polistir. Devlet kurumlarında oturan kişiler hemen hemen aynıdır. Ayrıca Mursi ordu tepesini değiştirirken tüm yetkileri üstüne aldı, kendine muhalif medyayı kapattı. Şimdi elinde Mübarek’ten çok

yetkiler var. Halk kendisine” sakallı Mübarek” demektedir. Sanki Mısır’da diktatörün biri gitti bir başkası geldi. Tunus’ta durum daha farkı değil. Seçimlerle iktidar olan Ennahda partisi de özgürlükleri sınırlamaktan geri durmuyor. Kadın hakları başta olmak üzere birçok özgürlük ve eşitlik hakkına saldırıyor. Ben Ali diktatörünün gitmesi ile bir şey değişmedi. Ordu eski ordudur. Kolluk kuvvetleri eski kolluk kuvvetleridir. Devlet yapısı olduğu gibi duruyor. Yemen’de durum daha da vahim gelişiyor. Yemen muhalefeti aslında Suriye muhalefetinden daha güçlüdür. Sadece ellerine silah verecek ve arkalarında duracak bir güç yoktur. Günlerce süren sokak gösterileri ve uzun pazarlıklardan sonra diktatör Salih’in gitmesinde başarı sağlandı. Sözde seçimler yapıldı. Olaylar durulmadı. Yerinde olduğu gibi duran Salih ordusu göstericilere saldırıyor. Güney eyaletler ya da eski sosyalist Güney Yemen tekrar ayrılmak istiyor. Yemen ordu gücü bu ayrılıkçı baharcıları ezecek güçte değil. O nedenle ABD bizzat devrededir. Yemen ordusunun yetişemedi0ği yerlere yetişiyor. Muhalefete El Kaide damgası vurarak bombalıyor. El Kaide Libya ve Suriye’de muhalefetin desteğine veriliyor. Yemen’de ise protesto eden demokrasi isteyen halklar El Kaide üyesi damgası ile öldürülüyor. ABD 5. Filo üssünün olduğu Bahreyn’de demokrasi isteyen halklara işkence yapıldı ve yapılıyor. Şubat 2011’den beri Yasemin meydanında olan Şii çoğunluk Suudi Arabistan’dan getirilen tank ve askerlerle ezildi. BM İnsan hakları örgütü burada kralın işlediği suçları yazıyor çiziyor ama duyan yok. Kral Hamad al Khalifa demokrasi âşıklığı yapan Batı güçlerince eleştirilirken perde arkasındanda sırtı sıvazlanıyor. Bu ülkede değişen hiçbir şey yok. Çoğunluk Şii halklar,


Eylül-Ekim 2012 / Sosyalist Dayanışma

azınlık Sünni kral ailesinin diktası altında inim inim inliyorlar. Bir buçuk yıldır demokrasi adına tek bir adım atılmadığı gibi birçok insan işkenceden geçirildi ve öldürüldü. Kısaca baktığımız tablodan Arap halklarının demokrasi ve özgürlük taleplerinin gerçekleşmediğini anlamak zor değildir. Aksine acılar çekilmiş, kanlar dökülmüştür. Dökülmeye devam ediyor. Libya ve Suriye’de ise Batı ve gerici güçler katliamlar yapıyorlar. Arap baharı halklar için bir bahar olmaktan uzak, daha çok kışı hatırlatıyor.

Ekonomik Talepler

Arap halklarının özgürlük ve demokrasi taleplerinin arkasında işsizliğe çözüm, sağlık, eğitim gibi ya da Yemen ve Tunus’taki gibi su talepleri vardı. Belki bu talepler öndeydi. Demokrasi ile halklar seslerini duyurup asıl bu isteklerine çare bulacaklarını düşünüyorlardı. Bunlar son zamanlarda uygulanan yeni liberal politikaların halkları ne kadar acıttığını gösteriyordu. Halklar özünde bu politikalara karşıydılar. Onun için sokaktaydılar. Ama Batı bunları demokrasi ve özgürlük şiarlarının arkasına gizledi. Şimdi baharın bu konuda nasıl bir bahar olduğuna bakalım. Tunus’da yaz aylarında protestolar devam etti. Ağustos ayında selefiler ramazanda oruç tutmadıklarını bahane ederek gençlere saldırdılar. Ama altında yatan gerçeklik bu işsiz gençlerin işsizliği protesto etmeleri ve iktidar karşıtı sloganlar atmalarıydı. Tunus ekonomisi durgunluk içindedir. Ticaretinin %75’i Avrupa ile olunca buradaki krizden etkilenmeleri kaçınılmadı. İşsizlik oranı %18’lerdedir. 4 milyona yakın çalışabilir nüfusun 700 bini işsiz. Çoğu işçi aylardır ücretlerini alamıyor. Bu nedenle geçtiğimiz aylarda iktidardaki Ennahda’nın parti binasına saldırdılar. Polisle çatıştılar. O günden beri de polis ile işçi ve öğrencilerin çatışması artık günlük olaylar haline geldi. Yollar barikatlarla kapatılıyor. Sendikalar Birliği iktidarı protesto için genel grevler yaptı. Çalışanların %90’ı katıldı. Hayat felç oldu.

Karınlarını doyuramadıkları için sokaklara dökülen, greve katılan işçileri, önde gelen bir milletvekili “Tanrı düşmanı” ilan etti. İşverenlerin çıkarlarına karşı olanlar düşman ilan ediliyorlar. Kadın hakları kırpılıyor. Kadın, erkeğin arkasından ikincil duruma sokuluyor. Yeni anayasa ile kadınların banka hesabı ve iş yeri açmasına kadar birçok hakkı elinden alınacak. Kadınlar evlere tıkılacaklar ve işsizliği böylece gizlemiş olacaklar. Halkın yarısı olan kadınları susturacaklar. Yani Tunus’ta halkın iş, aş hatta su talebi yerine getirilmediği için sesini çıkaranlar susturuluyor. Bin Ali’nin yaptığı gibi halkın üstüne polis sürülüyor. Polis eski polistir. Dini partinin iktidar olması ile ellerine dini gerekçeler de aldılar. Grevciler “Tanrı düşmanıdır”. Oruç tutmayanlar kâfirdir. Ennahda iktidarı da Bin Ali’nin izinde yeni liberal politikaları devam ettiriyor. Ezilenleri daha da eziyor. Tunus’ta yeni iktidarın yoksul halklara verdiği yeni bir şey ya da zenginlerden aldığı da herhangi bir şey yoktur. Eski tas eski hamam, düzen olduğu gibi devam ediyor. Mısır’da işçilerin durumu farklı değil. Orası da grevlerle çalkalanıyor. Mursi boş devlet kasası ve 36 milyar dolar dış borçla iktidara oturdu. IMF’nin son paraları Tahrir Meydanı halklarına karşı kullanıldı. Nüfusun yarısı okuma yazma bilmiyor. Tarım da çok geri. Mısır tükettiği yiyecek maddelerinin yarısını ithal etmek zorundadır. Bu borç ve bütçe açığı ile karınların doyurulması olası değil. Açlıktan ölünmeyecekse bir yerlerden yeni borç alınacaktır. Grevler dinmek bilmedi. Nil deltasında Tekstil işçileri, Süveyş’te seramik işçileri, doktorlar, İskenderiye’de posta çalışanları sağlık işçileri hep grevdeydiler. Grevler ve protestolar Kahire, Bani, Miya gibi kentlerde de vardı. Mursi de ekonomiyi düzlüğe çıkartmak için özelleştirmeler yapmaya ve sosyal harcamaları ve yardımları kısmaya başladı. IMF’den borç almak istedi ama onun koşullarına evet diyemedi. Onun kemer sıkma politikaları dayatmasını, sokak-

lardan henüz çekilmiş halklara dayatmaya gücü yoktur. Ama denemeler yapıldı. Kleopatra fabrikası işçileri greve çıkınca polis göz yaşartıcı bomba kullandı. İşçiler çok öfkelendiler ve devlet dairelerini işgal ettiler. Sağlık çalışanlarının üstüne ateşler açıldı. Tunus’ta olduğu gibi din burada da kullanılıyor. Kahire’de işçilerin protesto gösterisi düzenleyeceği öğrenilince onların Müslüman Kardeşler binalarına saldıracağı yglan haberi yayıldı. İşçiler ve Müslüman Kardeşler üyesi gençler birbirlerine girdiler. Şiddetli çatışmalar yaşandı. İktidar grevleri böylece engellemeye çalışıyor. Tahrir Meydanını dolduran halklar bölünmeye, güçten düşürülmeye çalışılıyor.

Çünkü Mursi de yeni liberal politikalarla geldi. Üyesi bulunduğu Adalet ve Özgürlük Partisi’nin ekonomi politikası yoktur. Zaten hiçbir Arap ülkesinde Müslüman Kardeşlerin ekonomik yeni bir öngörüsü yoktur. Mübarek’in ekonomik hattı devam ediyor. Seçimler yapıldıktan ve grevler başladıktan sonra işverenler, Mursi’nin işçiler mi yoksa kendi saflarını mı seçeceğini merakla beklediler. Mursi işverenleri tuttu. Mübarek destekçisi liberal burjuvalar Mursi’yi desteklemeye başladılar. Mursi belki de bu nedenle ordu yönetimine saldırma cesaretini gösterebildi. Fas’ta Kral, reform yanlısı gözükmesine karşın iktidar güçleri bir türlü bunu başaramıyorlar. O nedenle halklar monarşiden yana protestolar yapıyor ve yaşam koşullarının düzeltilmesi ta-

Zaten Çin ve Tahran ziyaretleri sonrası Suriye’de muhalefeti desteklediğini söyleyerek Tahran’la arasında kilometreler olduğunu gösterdi ve Washington’a yakınlığının işaretlerini verdi. Büyük bir olasılıkla Mursi esneyebileceği kadar esneyip Washington’u kızdırmadan ama kendi halklarının da desteğini arkasına alarak daha bağımsız gibi görünen bir hat izleyecektir. 27


Sosyalist Dayanışma / Eylül-Ekim 2012

lebi ile sokaklara çıkıyor. Ekonominin dizginlerini tutan güçler bir türlü alt edilemiyor. Arap halkları sonuçta özgürlük elde edemedikleri gibi ekonomik açıdan da taleplerinin hiçbirine yanıt bulamadılar. Yeni liberal politikalar yeni iktidarlarca eskisi gibi sürdürülüyor.

Dış Politika

Batı ve ona bağlı yerli burjuvazi ve finans güçleri, Arap emirleri ve kralları allem kalem edip bu talepleri yerine getirme vaadi ile yine bildiklerini okumaya devam ediyorlar. Yıkılan diktatörlüklerin yerine hemen yenileri yerleşti. Devlet kurumları, ordu ve kolluk kuvvetleri aynı kaldı. Ekonomik sistemde bir değişiklik yapılmadı. İşçi, köylü, kadın ve gençlik haklarında bir düzelme yaşanmadı. Hala işsizlik diz boyu. Hala bu kesimlerin hakları yok. Düzeltilmesi taleplerine karşı iktidarlar eski yöntemleri uyguluyorlar.

28

Suriye’yi hariç tutarsak son dönem Kaddafi Libya’sı dâhil bu ülkelerin hepsi Batı çizgisinde olan ülkelerdi. Acıların kaynağı olan bu politikalar da değişmedi. Arap Baharı başlar başlamaz Batı büyük bir korkuya kapıldı. Libya’yı bombalayarak bölgedeki tüm iktidar ve halklara bir gözdağı vermeye, korkutmaya çalıştı. Toz duman arasında da yeni seçilenleri kendi politik hattına oturtmaya çalıştı. Yeni seçilenleri güdümüne almak için yoğun bir diplomasi uyguladı. Başarılı olduğu söylenebilir. Yukarıda anlattığımız ekonomi politikaların hiç biri Batı çıkarlarına aykırı değildir. Fas’tan Yemen’e, Ürdün’den Bahreyn’e hepsi eski politik hatlarını korumaktalar. Mısır, ABD’nin bölgedeki bir numaralı ülkesi olarak en çok kaygı duyulan ülke oldu ve o nedenle de son ana kadar Mübarek’in arkasında duruldu. Mursi’nin üyesi olduğu Müslüman Kardeşler karışık bir örgütlenmedir. Mursi iktidarda ne yapacaktır? Seçimlerdeki sözünü yerine getirip Camp David anlaşmasını yeniden gözden geçirecek midir? Bağlantısızlar Hareketi zirvesine katılarak Tahran ile yeni bir döneme başlamanın işaretlerini verdi. Ama bu ne kadar ciddidir? İki ülke ne kadar iş birliği yapacaktır? Bunlar belli değil. Müslüman Kardeşler, Batı finans kurumları ile anlaşma yapmaktan kaçınıyor. Onlara taviz vermek istemiyor. Ama, bütçe açığını nasıl kapatacak, halkların karnını nasıl doyuracak, ekonomiyi çalışır hale nasıl getirecek? Mursi Tahran öncesinde Çin’e bu nedenle gitti. Çin’le ekonomik bağlar kurdu. Çin bilindiği kadarıyla ekonomik yardımlarına koşullar koymaz. Çin ile ilişki Washington çizgisine bir alter-

natif olmayabilir. Zaten Çin ve Tahran ziyaretleri sonrası Suriye’de muhalefeti desteklediğini söyleyerek Tahran’la arasında kilometreler olduğunu gösterdi ve Washington’a yakınlığının işaretlerini verdi. Büyük bir olasılıkla Mursi esneyebileceği kadar esneyip Washington’u kızdırmadan ama kendi halklarının da desteğini arkasına alarak daha bağımsız gibi görünen bir hat izleyecektir. Batı ve ABD’nin kendileri bir finans krizi içinde olduklarından Orta Doğu’da kimseye yardım edebilecek durumda değiller. Bu işi petrol zengini Suudi Arabistan ve Katar eliyle yapmaya çalışıyorlar. Şimdi bu iki ülke, bölgedeki ülkeleri Batı çizgisine oturtmak için maddi yardımlar, yatırımlar yapıyorlar. Katar hem yardım olarak hem de kredi olarak milyarlar veriyor. Ayrıca bankacılık ve turizm alanlarında Kuzey Afrika ülkelerine yatırımlar yapıyor. Batı şirketlerinin güvenli hissetmediği alanlara yatırımlarda bulunuyor. Bütün bunlar Batı ve ABD’nin azalan yardımlarının yerini doldurmaya yöneliktir ve bölge ülkelerini eski gerici hatlarında tutmayı amaçlar. Arap Baharı yaşanan ülkelerin hemen hemen hepsinde dış politika alanında büyük değişiklik yaşanmadı. Batı özünde eski etki alanlarını korudu. Müslüman Kardeşlerin olduğu her yerde bu dinci partileri destekliyor. Libya ise oldukça karışık. Şu anda Batı’ya minnet borcu olan bir iktidar var. Ancak bunlar yukarıda da dediğimiz gibi iktidar olamıyorlar. Aşiretler ve farklı dini yapılar arasında sekter çatışmalar yaşanıyor. Örneğin Ağustos sonlarında Suffi ibadet yerlerinin buldozerlerle yıkılması bunun en yakın örneğidir. Ülke doğuda Bingazi, batıda Trablusgarp ve güney Libya olarak 3 parçaya ayrılabilir. İç çatışmalar çok yüksektir. Yani Batı burada desteklediği adamları iktidar yapamıyor. Ama petroller akıyor. Batıyı da şimdilik bu ilgilendiriyor. Güçsüz bir iktidar ayrıca işine gelebilecek bir durum olabilir. Onu her an devirebilir. Sonuçta Libya iktidarı kendi çıkarları

doğrultusundadır ama sağlamlığı su götürür. Zaten çizgisindeki tüm iktidarlar için de aynı şeyi söylemek mümkün değil midir?

Sonuç

Arap halkları yeni liberal politikalar, gıda fiyatları ve petrol fiyatlarındaki yükselmeler nedeniyle büyük bir yoksulluk içine düştüler. Buna karşı 1,5 yıl öncesinde sokaklara döküldüler. Özgürlük, demokrasi, iş, sağlık ve eğitim koşullarının geliştirilmesi taleplerini ve kendi ülke çıkarlarının ön planda olduğu bağımsız politikalar taleplerini dile getirdiler. Günlerce sokakları işgal ettiler. Tutuklandılar, öldüler. Şimdiye kadar içinde yaşadıkları korku duvarını yıktılar. Bu tavırları ile tüm dünya halklarına umut verdiler. Işık tuttular. Fakat görüyoruz ki Batı ve ona bağlı yerli burjuvazi ve finans güçleri, Arap emirleri ve kralları allem kalem edip bu talepleri yerine getirme vaadi ile yine bildiklerini okumaya devam ediyorlar. Yıkılan diktatörlüklerin yerine hemen yenileri yerleşti. Devlet kurumları, ordu ve kolluk kuvvetleri aynı kaldı. Ekonomik sistem de bir değişiklik yapılmadı. İşçi, köylü, kadın ve gençlik haklarında bir düzelme yaşanmadı. Hala işsizlik diz boyu. Hala bu kesimlerin hakları yok. Düzeltilmesi taleplerine karşı iktidarlar eski yöntemleri uyguluyorlar. Ancak Arap halkları bir kez korku duvarlarını yıktılar. Taleplerinin arkasında tekrar örgütlenebilir ve sokaklara dökülebilirler. Böyle bir potansiyelin izlerini Tunus, Mısır, Yemen, Bahreyn ve Libya gibi ülkelerde görmek mümkündür. Suriye’de ise daha hiçbir şey kesinleşmemiştir. Arap halkları Bahar söylemleri arasında eski hallerine döndürüldüler ama asıl bahar elbette bir gün hem de yakın zamanda gelecektir.


Eylül-Ekim 2012 / Sosyalist Dayanışma

Büyük Şehirlerde Yerel Seçim Talepleri Üzerine

Ö

zellikle Kürt illeri dışındaki coğrafyada hem yerel seçimler açısından hem de genel çerçevede AKP’nin belirlediği ve meclise endeksli tartışmaların dışındaki toplumsal talep ve gündemlerin önünü açmak, dile getirmek, toplumcu çözümler çerçevesinde politikleştirmek gerekiyor. Yerel seçimlerde Kürt illeri dışındaki büyük şehirler için “şirketlere ve sermayeye karşı halkın güçlendirilmesini” esas almak gerekmektedir. Aynı zamanda uzun vadede katılımcı kamusal-kolektif işletmeciliği öne çıkarmaya dayalı, “kar içermeyen, vergilerin mümkün olduğunca düşürüldüğü, toplumsal değeri yüksek ve sağlıklı hizmet alma” genel çerçevesi çizilebilir. Bugünden gerçekçi çözümler ve belediyelerin Halk Ekmek, Hamidiye Kaynak Suları gibi zaten sahip oldukları işletmeler üzerinden gerçekçi ve ikna edici örnekler yaratılabilir. Bu çerçevede öne çıkartılabilecek çok sayıda talepten 3 somut örneği burada tartışmak istiyorum. Bunlar; tüketimde belediyelerin öncülüğünde yapılacak toplu sözleşmeler ile şirketlere karşı halkın güçlendirilmesi, sağlıklı ve ekonomik gıda hakkı ve kansere karşı belediyelerin yapabilecekleri olarak sıralanabilir. Yerel seçimlere yönelik programdaki taleplerin genel mantığı iyi kurgulandığında mevcut uygulamaların ciddi bir teşhiri sağlanabilecektir. Ne kadar oy alındığı değil sistemin mantığının ne kadar deşifre edildiğinin ve önerilen somut çözümlerin ne kadar halkta yankı bulduğunun, ne kadar geçerli olduklarının sınanması önemlidir.

Halkın Güçlendirilmesi

Taleplerdeki temel mantık İDO’yu özelleştiren, İETT gibi otobüs işletmelerini bile parça parça özelleştirmekte olan,

metrobüs ve metroyu özelleştirme gündemine alacağını ve su dağıtımını kontörlü yapacağını açıklamaktan sakınmayan, merkezi kamu arazilerini ve okulları inşaat patronlarının emrine sokan, sağlıktan gıdaya kadar sermayeye teslim olmuş hükümet ve yerel yönetim politikalarına karşı; kar içermeyen, vergilerin mümkün olduğunca düşürüldüğü, toplumsal değeri yüksek, halkın katılımına açık ve sağlıklı hizmet alma talebimizdir. Şirketlere karsı toplumun güçlendirilmesi elzemdir ve bunun uzun vadede varacağı nokta “kar içermeyen nitelikli katılımcı kamusal hizmet” talebi olmalıdır. Kentin gelişiminin rant ve inşaat firmalarınca belirlenmesine karşı olsun, elektrikten özel şirketlerin kar etmesine karşı olsun, halkın dinlenme yerleri olarak AVM’ lerden başka ciddi bir alternatif gösterilmemesine karşı olsun sermayeye karşı halkın güçlendirilmesi gerekmektedir. Belediyeler tarafından sağlanabilecek hizmetlerde, belediyelerin halkın ihtiyacından doğan katılımcı işletmeler ile kamusal şeffaf hizmetler vermesi, verilmeyen noktalarda halkın tekellere karşı birlikte toplumsal duruşunun sağlanması mümkündür. Toplumun bu konuda bilgilendirilmesi de temel belediye görevlerindendir. Elektrik, internet, cep telefonu ve doğalgazın özelleştirilmesi ile bu alanda büyük tekellerle karşı karşıya bırakıldık. Elektrik ve telefon faturalarında, alternatifsiz ürünler oldukları için kaçınılmaz olarak zorla alınan yüksek vergilere maruz bırakılmış durumdayız. Yüksek kiralar, yüksek ev fiyatları ve hormonlu gıdalar dışında alternatif sunulmayan bizlerin sorunlarına çözüm getirilmesi, alternatifler üretilmesi belediyelerin görevidir. Bu taleplerin belediye yetkileri ile

sınırlı olması hiç de gerekli değildir. Ufkumuz geniş olmalıdır. TÜİK verilerine göre gıda, konut ve kira hane harcamaları arasında birinci ve ikinci sıradayken belediyelerin bu alanlarda bir şeyler yapmaması düşünülemez. Gıdayı ucuz ve sağlıklı sağlamakta, okuyan gençleri emlakçılara yem yapmamaktan başlayan belediye uygulamaları da, enerji (mutfak, ısınma, aydınlatma vs.) maliyetlerini düşürme konularında halka destek çıkmak da yerel yönetimlerin programlarında olmalıdır. Ulaşımda metro ve metrobüs gibi toplu taşıma çözümleri bile yıllarca çekilen çileler ve ulaşım sisteminin bütünüyle krize girmesi riski karşısında mevcut belediyelerce yapılmak zorunda kalınırken, tüm sistemi baştan toplum için planlamanın gerekliliği ortaya çıkmaktadır.

Bir İlk Adım: Toplu Tüketim Sözleşmesi

Doğalgaz ve elektrik fiyatlarındaki kar, özelleştirilen dağıtım şirketi karları ve vergiler konu edilerek belediyenin halk adına halktan muvakkatname toplayarak özel şirketleri toplu sözleşmeye zorlaması ve fiyat sınırları dayatması mümkündür. İnternet ve cep telefonu hizmetinden bankadan çekilen kredilere kadar belediyelerin toplu tüketim sözleşmelerine öncülük etmesi, halkı şirketlere karşı tek tek bırakmamaya çalışacak şekilde örgütleme yapması mümkündür. Devletin pek çok alandan çekilmesi bir yandan özel şirketlere ve kar mantığına alan açarken aslında belediyelerin inisiyatif almasının ve alternatifler üretmesinin de imkanlarını, özyönetimin ilk örneklerinin verilmesinin imkanlarını yaratmaktadır. Bir yandan halk şirketlere karşı güçlendirilirken bir yandan kamusal, karsız ve katılımcı

hizmet talebi sürdürülmelidir. İstanbul’da Milli Eğitim Bakanlığı, çalışan ailelerin can simidi olan Etütlü okulları kapatıyor ise, bunu seçimlerde deşifre etmek ve belediyelerin bunu yapabileceğini söylemek şarttır. İBB’ nin Hamidiye Kaynak Suları, piyasadaki damacanalarla aynı fiyata satılıyor ise, belediyeden su gibi bir temel konuda kar etmemesini istemek hakkımızdır. Özel kar içermeyen, vergilerin fahiş olmadığı ya da hiç eklenmediği hizmet talebi ve piyasanın, rantın ya da tekellerin karşısında toplumun güçlendirilmesi mantığı sermaye partilerinin ve çevrelerinin karşılayamayacağı bir pozisyon demektir.

Sağlıklı Gıda Hakkı

Temiz, ekonomik ve güvenilir gıda sorunu tüm kesimleri etkileyen ve kamusal çözümleri gerekli kılan, herkesin her zaman tartışmakta olduğu ama kimsenin sahiplenmediği ciddi bir sorun. İçme sularının temizliği, sebze meyvelerin hormonlu olması, katkı maddeli gıdalardan kaçınmanın imkânsızlığı, besinlerdeki ilaç kalıntılarının sağlığı tehdit etmesi, üretim ve sterilizasyon tekniklerinin sağlığa zararlı dönüşümlere yol açması, temel gıdaların tüccar, market zincirleri ile dünya piyasalarının oynamalarına tabi kılınması gibi sorunlar konusunda ciddi kampanyalar, politik çözüm önerileri geliştirmemiz gerekiyor. Yerel seçimleri beklemeden bunun yapılması oldukça gereklidir. Bu sorunları politikleştirmek “AKP Anayasa’da neyi amaçlıyor”, “AKP faşist bir parti mi” tartışmaları kadar önemli kanımca. İmza kampanyaları, alternatif öneriler, bu konuda uzmanlarla yapılacak tartışmalar, eylemler gündeme girme potansiyeli taşımaktadır. Bu kampanyalarda çözümün sadece arada bir sağlık

29


Sosyalist Dayanışma / Eylül-Ekim 2012

bakanlığınca yapılan denetimlerle değil, belediyelerin de aktif olduğu güçlü alternatiflerle, sermaye politikalarını karşısına alan halkçı çözümlerle, üreticileri de içeren alternatif tarımsal uygulamalar ve kamusal belediye girişimleri ile olacağını dile getirmek bu sorunun inandırıcı çözümünü sağlayacaktır. Bizim açımızdan bu sorun kaçak üretim yapılması, merdiven altı üretimin denetlenmemesi, hormonu köylülerin bilinçsiz kullanması ile sınırlı olarak ifade edilemez. Bugün en büyük gıda firmalarının ürettiği tavuklar da insanlara kalıcı zararlar veren antibiyotiklerle kimyasal ilaçlarla yetiştirilmekte, GDO’lu besinlerle beslenmektedir. Tüm büyük tekellerin ürettiği UHT tekniğiyle üretilen sütlerin zararlı etkileri bilinmektedir. İstanbul’daki damacanaların suya zararlı kimyasallar bıraktığı biliniyor. Bu sorun gıda üretiminin kar ve para kriterlerine terk edilmesinden kaynaklanan bir sorundur, kamusal alternatiflerin yaratılmaması ile ilgilidir. Kapitalist tarım ve endüstriyel üretimle ilgili ciddi bir sistemsel sorundur. Kitlesel üretim ve kitlesel tüketime, ürüne yabancılaşma ve aşırı uzmanlaşmaya dayalı sistem ekonomik işbölümü yaratılmıştır. Belediyelerin ve sağlık bakanlıklarının denetimleri arttırması gibi önlemlerin gerekliliği su götürmezken, bunun ötesinde önlemler ve sorgulamalar gerektirmektedir. Denetim kavramı büyük tekellerin küçük işletmeleri suçlulaştırarak kendi pazarlarını arttırmalarının bir yolu olarak kullanılmaktadır. İstanbul Büyükşehir Belediyesine ait Halk Ekmek her çeşit ekmeği piyasaya göre daha ucuza kaliteli biçimde İstanbullulara sunabilmekte. Bedava ekmek dağıtımı da yapmakta. Daha şeffaf ve katılımcı işletmeler haline getirilerek bu tip kamusal işletmeleri çoğaltmak, temel gıda maddelerinin hepsinin tedarik ve üretiminin belediyelerce yapılmasını sağlamak, bu alanda kontrol edilemeyen aslında edilmek istenmeyen özel sektöre güçlü alternatifler yaratmak, belediyeler açısından önemli bir ilk adım olacaktır. Tarımda

30

küçük üreticilerin oluşturduğu kooperatifler vb. girişimlerle ortak çalışacak belediyeler, sağlıklı ve ekonomik gıda üretiminde halkçı belediyeciğin toplumsal belediyeciliğin ciddi ve yaygın örneklerini verebilirler. Aynı zamanda sağlıklı ve adil tarımsal uygulamaların ve ticaretin önünü açabilirler. Çiftçiyi market zincirlerine ve büyük tüccarlara mahkûm olmaktan tüketiciyi de yüksek maliyet ve güvencesiz gıdaya mahkûm olmaktan kurtarma yönünde adımlar atabilirler. Mahalle pazarlarında, marketlerde belediyelerin standları onların anlaştığı malları satan pazarcılar, halk kooperatifleri, küçük girişimciler ve çiftçilerden doğrudan aracısız getirilmiş gıdalar olabilir. Bu tip uygulamalar zorunlu tutulabilir. Üretimin organizasyonu, üretim ve sağlıklı alternatiflerin sunumunda yer alması, bu konularda en azından aracı olmaktan üreticiliğe kadar giden metalaşma dışı alternatifleri zorlamasıdır. Et fiyatları arttığında nasıl Et ve Balık Kurumu devreye sokulmak zorunda kalınıyorsa güvenli ve ucuz gıda konusunda katılımcı yerel işletmeler kurulabilir. Toplumun hormondan, kimyasal katkılardan, kirli musluk sularından veya pahalı ve zararlı damacanalardan kurtulması mümkündür. İstanbul’da Hamidiye Kaynak Suları da 100’ den fazla dağıtımcısı olan bir belediye işletmesi. Belediye suyun halka maliyetini düşürmekten çok ihracat yapan bu işletmesini kar amaçlı kullanırken, üretilen damacana suları da diğer sularla benzer pahalı fiyatlarda satılmakta. Çok çocuklu bir aile için damacana su kullanımı ciddi maliyetler yaratmakta. Bu gibi örnekler, yeni bir anlayışla gıda sorununa ciddi alternatifler haline getirilebildikleri gibi, toplumsal işletmelerin iyi bir örneği de olabilirler. Belediyenin Hamidiye Kaynak Suları piyasada 7 TL olan suyu çok daha ucuza satabilir, Halk Ekmek örneğini temel gıda maddelerinin hepsine yaygınlaştırmak ve pazarlarda halkla buluşturmak mümkündür. Normalde İETT, Vapur İşletmeleri, Halk Ekmek gibi kamusal işletmeler ve bu hizmetlerdeki fi-

yat kontrolleri emeğin maliyetini düşürme işlevleri açısından kapitalizm açısından korunmaktaydı. Ucuza işe gidemeyen ve en basit ekmek ihtiyacını bile sağlayamayan bir emekçi hem daha çok maaş isteyecektir hem de patronu için verimli çalışamayacaktır. Sermaye bu hizmetleri “maliyeti kamuya yıkmak” adına devlete bırakmayı tercih etmekteydi. Ancak dünyadaki yeni sermaye birikim sistemi çerçevesinde ve sermayenin krizi koşullarında, sanayiden çok hizmet sektörü ve finans, bankacılık, bilişim gibi sektörlerin öne çıktığı büyük şehirlerde artık kentsel her faaliyet ve her mekân kar alanı oldu. Her çeşit hizmet metalaştı. Bu koşullarda kentsel tüketim ve kent, rant sermayenin can damarı olduğu kadar muhalif belediyeler için de bir fırsat alanıdır, böyle değerlendirilebilir.

Kanser Sorunu

Kısaca değinmek istediğim ve şimdiye kadar politik olarak sahiplenemediğimiz bir diğer örnek sorun da kanser sorunu. Türkiye’de yılda 60 bin kişiyi kaybettiğimiz, yine her yıl 200 bin kişinin tanıştığı kanser sorunu. Bu çerçevede Tabip Odaları ve kitle örgütleri ile programlar oluşturmak, taleplerin öne çıkmasını sağlamak gerekiyor. Gıda sorununda olduğu gibi bu sorun da halkın yaşadığı, özellikle alt sınıfların daha zor korunduğu ama kimsenin nedenlerini üstlenmediği bir sorundur. Belediyelerin halkı korumasının gerekliliği, taramalar, etkenlerin tanımlanması ve bilgilendirmeler ile aslında piyasanın at oynattığı bu alanlarda halkın çıkarlarını savunmak gereklidir. Yoksa açık bir felakette sermaye partileri de tabi ki meşruiyet adına ve sorun sermayenin de bir sorunu haline geldiği için müdahalede bulunurlar. Aslolan, en üstteki zengin azınlığa daha az dokunan gıda ve kanser sorunu gibi sorunlarda açıkça toplumun kendi taleplerinin önünü açmak, onu tekellere karsı korumak, bunu alternatif kooperatif ve şirketlerden başlayarak somutlamaktır. Sağlıklı dinlenme alanları, kamusal spor alanları, bu anlamda “Kent Hakkına” sahip çıkmak,

nasıl bir yaşam istediğimizi kendimiz belirlemek anlamında hakkımızdır.(1) Sonuç olarak belediye sadece altyapı ve hizmet aracı değil halkın adalet arayışının dile gelişi, halkın gündelik sorunlarda destekçisi olarak işlevlenebilir. Kentsel rant eşitsizlik ve dışlama yarattığı kadar, tüm kent hizmetlerini pahalılaştırmaktadır. AKP popülist politikalarla ev sahiplerine rantın bir kısmını aktarırken aslında büyük kısmını sermaye çevrelerine aktarmakta, kentsel dışlamanın ve sermaye egemenliğinin şiddetini arttırmaktadır. Her alan meta egemenliğine bırakılmaktadır. Kentler inşaat ve emlak sektörüne teslim edilmekte, yollar yetmeyince ve ulaşım krize girmek üzereyken bir “yatırım” olarak, özelleştirilmek üzere toplu taşımacılık devreye sokulmak zorunda kalınmaktadır. Işığı yakınca, buzdolabı kullanırken, okula giderken, su içerken, temel besin maddelerini sağlıklı ve kaliteli tüketmek isterken büyük şehirlerin halkı neden bir tekel patronunu zengin etmek zorunda olsun? Seçimler bu anlamda ciddi bir teşhir ve propaganda imkânı sunmaktadır. Yerel demokrasiyi geliştirmek ve halkın gündelik tüm sorunlarının ve mücadelesinin destekçisi olmak hedeflenmelidir. Bu anlamda sermaye karşısında güçlenme kavramına belediye emekçileri ve farklılaşan özellikleri ile tüm emekçilerin sorunları da bu çerçeveye ister istemez girecektir. Yaşamı kar ve rant peşindeki şirketlere karşı, devletin adaletsiz vergi politikalarına karşı korumaya çalışırken insani gelişmeyi, özgürleşmeyi ve ekolojik dengeyi korumayı hedefleyen bir belediyecilik anlayışı yaratmak önemlidir. (1) Kent hakkı kavramını kullanmaktan çok “sermayenin geriletilmesi ve halkın sermaye karşısında özgürleştirilmesi, güçlendirilmesi” kavramı tercih edilebilir diye düşünüyorum. “Kent hakkı” karşılaşılan sorunların farklı ölçek ve bağlamlardan (devlet ve ulusal ölçek, mahalle, kent, sınıfsallık) soyutlanamayan sorunlar olması gerçeğini tam karşılamıyor.


Eylül-Ekim 2012 / Sosyalist Dayanışma

KARAYA VURMUŞ BİR BALİNA: ÇOĞUNLUK

B

ir sabah uyanıp bakmışsın ki, yeni bir düşman edinmişsin durduk yere. Haber programlarında tekrar eden savaş tamtamları arasında, her şeyin bu kadar hızlı olduğuna şaşırmadan, olup biteni kabullenme halet-i ruhiyesinde gündelik işlerinin peşinde koşan Türkiye’nin “çoğunluğu” sahi Ne düşünür? Bir kaç hafta önce yine aynı haber programlarında ülkede yaşanan “terör” olaylarıyla ilgili bilmem ne araştırma-strateji kuruluşları adına konuşan ve zerre kadar çatışmalarda ölen insanlar için acı, pişmanlık ve utanç duymayan insanların, kendi egolarını tatmin etmek için; “ işte efendim biz zamanında demiştik” gibi kof cümlelerle konuştukları programların bombardımanı altındaki çoğunluk gerçekten ne düşünüyor? Ölen gencecik yoksul 8 er; Şehit. Karşı tarafta ölen gencecik Kürt çocukları 31 ise “etkisiz eleman”. Ne “31 etkisiz eleman” ne de 8 büyük harflerle yazılan “şehit”. Çoğunluğun zihninde televizyon başında bir kaç saniyeden ibaret. Kumanda ile değiştirdiğinde haber programının yerine Ankara ya da İstanbul’daki bir alışveriş festivali reklamına kulak kabartıp, yapılacak indirimleri yakalamak isteyebilir. Bu biraz önce burnundan soluyan ve terör olaylarına nefret kusan kişi bir anda sihirli bir değnek değmişçesine her şeyi unutup Galatasaray’ın son transferini daha önemli bulup spor haberlerine de devam edebilir. Bu duruma 80 darbesiyle apolitize edilmiş toplum tespitlerinden ileri, bir kaç bir şey söylemek gerekir. Bu kadar apolitiklik, çok politik bir hal. Savaş tamtamlarının gümbürdeyen sesi altında Çoğunluğun ne dediğini bilen var mı? % 50 oy alan parti başkanı çıkıp diyor ki; “Suriye’deki kardeşlerimizi(daha

çok Sünii Suriye halkını kastederek) düşünüyoruz biz o nedenle sessiz kalamıyoruz” ( El- Beşir’in Sudan’da öldürdüğü binlerce insandan neden bahsetmiyor? Diye sorası geliyor insanın) ve neredeyse savaşa girecek kadar gözü karartıyor. Bu kadar toz dumanın içinde gözlerden kaçmayan, derken gündemin ortasına oturan meşhur Şike Davamız. Hukuk jet hızında tecelli ediyor, beraat mı, mahkûmiyet mi olduğunu anlayamadan yavaş yavaş gözlerden kayboluyor. Bu desibeli tavan yapan gürültü ortamında birden aklıma şu söz geliyor, “Demokrasi halkın çoğunluğuna dayanan bir sistemdir.” İşte bu “büyük” felsefi sözden anlaşılacağı üzere “çoğunluğa dayanan” demokrasimiz neden istenildiği gibi gitmiyor? Sonuçta AKP’nin “çoğunluğu” temsil edildiği varsayılıyor. Ve bu çoğunluğa dayanan AKP yöneticileri her defasında “demokrasi” kılıfıyla her türlü azınlığa ve farklılığa nefes aldırmamacasına saldırıyor. Adeta kavgaya çağırıyor. Ve bunu “Çoğunluğun” yüce kudreti adına yapıyor. İşte bu tür soruları derinleştirebiliriz ama biz şimdilik asıl konumuza geri dönelim; “Çoğunluk ne düşünüyor?” Anketleri ve seçimleri baz aldığımızda bu soruya kabaca bir cevap verildiği düşünülebilir, ancak ben bunun yanıltıcı olduğunu düşünüyorum. Çünkü gündelik hayatın bu kadar çalkantılı olduğu ve anlık değişebildiği bir ülkede “Çoğunluğun da” yek pare ve pürüzsüz bir düşünceye sahip olması mümkün değil. Toplumda oluşan bu anlık yanıp sönmelerin ya da toplumun nevrotik hallerinin mevcut iktidar tarafından iyi sönümlendiği bir gerçek. Tabi bu yanıp sönmelerin etkisizliğinde toplumun balık hafızası da çok etkili. Bana kalırsa buradaki temel nokta çoğunluğun iskeletini oluş-

turan örgütlenme biçimi. Çoğunluk bana kalırsa çokta apolitik ya da örgütsüz değil. Nasıl bir örgütlülük ya da nasıl bir politiklik içerisinde işte bu tartışılır. Aslında bu Türkiye’ye özgü bir hal değil, özellikle Latin Amerika’da Evangalist, Afrika Kıtasında kilise odaklı ve Türkiye’deki iz düşümü “The Cemaat” tipi örgütlenmeler, ideolojik, sosyal ve ekonomik ilişkiler bakımından birbirlerine çok benzemektedir.(Daha fazla bilgi için: Express özel sayı: Neoİslam). Genellikle Neo-liberal saç ayaklarına dayanan bu tip örgütlenmeler pasif görünse de önemli ölçüde dinamik örgütlenmelerdir. Çoğunluğun örgütlenmesindeki bu sihir, bir anda karşımıza kürtaj, Uludere, Şike, ÖYM, Tutuklu öğrenciler hokus pokusunu ortaya çıkarmaktadır. Ancak krizlerin gölgesindeki iktidarlar için bazı durumlarda çoğunluğun pasifliği dahi yeterli olmayabilir. O zaman hemen AKP’nin ileri demokrasisi devreye giriyor. Hatırlayalım çok önce değil Uludere katliamını, Suriye ile gerilen ilişkileri… İşlerin iyi gitmediği anda “Çoğunluğu” farklılıklara ve azınlıklara karşı “törpülemek” gerekli olabiliyor. Kürtaja, tiyatrolara saldırma gibi nereden geldiği belli olmayan çıkışları bu törpüleme işleminden sayabiliriz. Buna ilaveten stadyumda ayin haline getirilen il kongreleri ve tek adam diktatörlüğünü anımsatan kareleri, “Başbakanın adamları” baskılı tişörtlü gençlerin liderlerinin ismini haykırarak bağırmaları. Hepsi size bir şeyler çağrıştırıyor değil mi? Çoğunluk da kendi içerisinde farklı tonlara sahip olabiliyor. Koyudan açığa, aktiften -pasife dağılım gösteren örgütlenme biçimleri içinde bizim aklı evvel liberaller, çoğunluğun en açık renkli olanının ya da en pasif olanının peşine takılıp “Demokrasi halkın çoğunluğuna dayanan bir

Edip BİLİŞ

sistemdir.” sözünü ikrar etmekteler. Yani o derece ki mevcut iktidarın “iyi denebilecek” sözlerinden sinekten yağ çıkarırcasına, can hıraş şekilde bir umut ışığı arayan liberaller çoğunluğun gerçek halini görmezden geliyor. Çoğunluk muhakkak surette önemli ve gereklidir. Ancak nasıl bir “Çoğunluk” sorusu önem arz eder. Bana kalırsa bugünkü çoğunluğun refleksleri öldürülmüş ve sinirleri alınmıştır. Adeta karaya vurmuş bir balina kütlesini andırmaktadır. Öyle bir çoğunluk düşünün ki; Samsun’da sadece yoksul olduğu için apartmandaki gönüllü kölelik sistemine razı gelen kapıcı çocukları ölecek, çoğunluğun yüce kudretinden buna karşı birkaç hezeyandan başka tek laf çıkmayacak.(Hepimiz unuttuk değil mi?) Daha bunlara sayısız eklemeler yapabiliriz, Tuzla’da ölen, çadırda diri diri yanan işçileri, çocuklarını doyuramadığı için intihar eden anneyi, dershane taksitini ödeyemediği için intihar eden genci, Kürt sorununda ölen binlerce insanı... Bu nasıl bir hissizleşmedir? Bu nasıl bir çoğunluk tahakkümü ki, altında en çok ezilen yine çoğunluğun kendisi. İşte bu hissizleşmiş ve kangren haline gelmiş çoğunluğun bize vereceği bir şey yok. Çare, karaya vurmuş bu devasa kütlenin etrafında onu paramparça etmeye çalışan asalaklara karşı çoğunluğun çırpınıp tekrar Denizlere geri dönmesidir. Ölü çoğunluğun etrafındaki leş toplayıcılarından medet ummaktansa bu koca kütleyi ite ite Denizlere ulaştırmak tüm Açık Denizcilerin görevidir!!!

31


“Görev başında ömür merdiveninin son basamaklarına geldik. Kimsenin kara yahut mavi yahut yeşil, ela gözü için yaşamadık. Kimseden proleterya doğruluğu ve yoldaşlığı dışında hiçbirşey beklemedik. Kimsenin de bizden birşey istemesine göz yummadık. Görev yapıyorduk, muhallebi değil... Görev yapmada çok iyi biliyoruz; vurmak ta vardır, vurulmak ta. Hepsi vız gelir, ve de gelmelidir” Dr. Hikmet KIVILCIMLI- 1/8/1970 Göztepe, (OPORTUNİZM NEDİR? Sunuş yazısından) Türkiye Devriminin çok yiğit savaşçıları, büyük kahramanları, yaratıcı teorisyenleri ve fedakar neferleri vardır. Fakat bütün bu özellikleri kendi yaşamında harmanlayarak somutlayan sadece tek bir KIVILCIMLI’sı vardır! Hayatı bir devrim olarak yaşamayı başaran DOKTOR, ölümünün 41.yılında insanlığın kurtuluşu için çarpan yüreklere azim, cesaret, kararlılık ve bilinç aktarmaya devam ediyor!

sosyalistdayanisma_15