Page 1

AĞUSTOS 2011

SAYI:12

www.barikatgazetesi.com

FİYAT: 2 TL

KAHROLSUN POLİS DEVLETİ..! KAHROLSUN FAŞİZM...!


AĞUSTOS 2011

GÜNDEM

SAYFA 2

Faşist Yine Adaya Geldi...! İnsanlar Dayak Yiyerek Tutuklandı...! İşgalci TC Devleti Başbakanı Tayyip Erdoğan; adamıza kanlı ayakları ile basıp toprağımızı bir kere daha kirletti.. IMF'nin, NATO'nun, AB'nin ve ABD'nin uşağı, CIA Ajanı Feto'nun müridi Tayyip gelir gelmez faşizm yine şahlandı...!!! Kahrolsun Katil Erdoğan ve Uşak “Polis Devleti..!” Yine bir işgal anması…! Yine FAŞİZM…! Geçtiğimiz ay 20 Temmuz 1974 işgalinin anması yine ülkemizin kuzeyinde faşist kesimlerce gerçekleştirildi… Her taraf işgalci T.C. Devlet Başbakanı Tayyip Erdoğan'ın boy boy afişleri ile donatıldı. Tayyip'e yağ çekme yarışı sürüp durdu…! Nitekim ülkemizdeki yurtsever insanlar, demokrat insanlar, ilerici kesimler bu kepazeliğe hiçbir zaman boyun eğmeyeceklerini bir kere daha gösterdiler… Öncelikle Birleşik Kıbrıs Partisi, Kıbrıs Sosyalist Partisi, Yeni Kıbrıs Partisi, Baraka Kültür Merkezi, E.K.İ.M. Kültür Merkezi, Barikat Gazetesi, Gelecek Gazetesi, ÇAĞ-SEN, DAÜ-BİRSEN, KTÖS ve TIP-İŞ'in çağrısı ile Lefkoşa'daki Hamitköy çemberi yakınlarında, işgalci TC Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın konvoyunun çemberden geçeceği sırada, Erdoğan aleyhinde protesto eylemi yapıldı. Kalabalık bir grup olarak toplanan kitleye, polis sürekli bir şekilde baskı yaptı. Kalkanlarla yaklaşık 200 metre uzağa itilen grup sürekli olarak Polis tarafından taciz edildi…

Hamitköy çemberine ise faşist gruplar getirildi… Polis oradaki devrimci,yurtsever grupları taciz ederken, faşist grubun ise hamitköy çemberinde kamuya açık yolu işgal etmesine açık şekilde izin verdi; hatta izin vermekle kalmadı faşist gruplar içerisinden birkaç tane provakatörün ilerici kesimlere sözlü ve fiili tacizlerine ses çıkartmadı…. “Tayyip'in itleri yıldıramaz bizleri”, “Evine dön Ayşe”, “Halka değil sermayeye barikat”, “Kahrolsun faşizm” haklı pankartları devrimci,yurtsever tarafından açılırken; “1974'te Ben Savaştım Amerika Kazandı” yazılı pankart açan Ömer Köse olay yerinde tutuklandı. Sendikal Platform ise saat 19.00 sularında KTHY çadırı önünde eylem gerçekleştirmekteydi. Hamitköy çemberinden çıkan grup KTHY'de sendikal platformun düzenlediği eyleme destek vermek amacıyla oraya gitti.. Eylemde “Emperyalist Kuşatmayı Reddediyoruz! Paranı da Memurunu da Paketini da istemiyoruz!” yazılı pankartı KTHY girişine asan devrimci kesimler oradaki emekçilerden büyük destek aldı. Tam o anda Faşist T.C. Devleti Başbakanı Tayyip Erdoğan'ın yalakalığına soyunan KKTC Devleti Polisleri halkın üstüne saldırmak için harekete geçti… Resmen emekçi yığınlara saldırmak için oraya yürüyen polisler “tekme tokat” halka saldırdı… Emekçileri yerlerde sürükleyerek, tokat atarak, yerlerde kafalarına ve omuzlarına vura vura susturmaya çalışan polisler, halkın direnişi ile karşı karşıya kaldılar…

Gündüz KTAMS Binasında “Bir verip Beş Alıyorsun, Utanmadan Besleme Diyorsun” yazılı pankarta saldırıp KTAMS Örgütlenme Sekreteri Devrim Barçın ile Belediye Emekçileri Sendikası (BES) Genel Sekreteri

Ayça Soygur Çıralı, polisi görevinden men etme suçlamasıyla gözlatına altına alan polis, bu sefer de Ahmet Cenkler (Barikat Gazetesi), Mustafa Keleşzade (Baraka Kültür Merkezi), Bülent Kurt, Şevki Yoldaş (Bağımsız) , Salih Batak ve Nevzat Hami (YKP) isimli yoldaşları tutuklayarak gözaltına aldı. Polisi darp ve görevinden men etme suçlarından 2 ayrı dava açan KKTC Devleti; gözaltına aldığı eylemcileri yaklaşık 20 saat nezarethanede rehin tuttu. Alınan bilgilere göre Mağusa'da 2 yoldaşın daha gözaltına alındığı ve daha sonra serbest bırakıldığı belirtildi. Gözaltından sonra örgütler bir basın açıklaması yaparak şu sözlere yer verdiler:Tayyip Erdoğan'ın protesto edilmemesi için yapılan tüm hazırlıklara, tüm engellemelere, sendika binalarındaki pankartlara olan tahammülsüzlüklere rağmen, Hamitköy çemberine doğru yola çıktı insanlar. Hamitköy çemberine gelmeden önce çekilen polis barikatı, silahlı polisler, karşılarındaki halkı düşman bellemişlerdi. Eyleme katılacak örgütler, eylemlerini önceden duyurmalarına, kaçak oynamamalarına, demokratik çağrılarını yapmalarına rağmen, polis ve çevik kuvvet halkın karşısına barikatlarını dikmişler, Hamitköy'deki insanların üzerinde askeri helikopterlerini uçuruyorlardı. Tüm bu baskıya rağmen kitle, sağduyusunu yitirmeyip çatışmaya yanaşmamasına rağmen, polisler, hem de eylemciler oldukları yerde dururken, eylemcilerin üzerine yürüyüp kitleyi kışkırtmaktan çekinmemişlerdi. Durmanın cezalandırıldığı zamanlardan geçiyoruz. Kameraların kaydettiği ve internet ile televizyona düşen görüntülerde, polisler KTHY binası önünde duran eylemci kitlenin üzerine doğru, yüzlerinde alaycı bir gülümseme ile yürüyorlardı. Eylemciler; ki eylemciler insanlardı, kadınlar, erkekler, gençler ve yaşlılardı; ellerini birbirlerine kenetlemişler, KTHY binasının önünde duruyorlardı. Polisler; ki insanlardı, karşılarında sadece kenetlenmiş duran halkı gördüklerinde, kendi insanlıklarını unutmuşlardı.

Dün Hamitköy çemberinde ve KTHY binası önünde yaşananlar, toplumsal bir milattır. Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının garantisidir. Saldırıya uğrayan halktaki öfke, hiç beklenmedik bir anda, hiç beklenmedik bir yerde patlayacaktır. Gözlerinin önünde sevdikleri, tanıdıkları, selamlaştıkları insanlara saldırıldığını gören halkın içindeki öfke, en kısa zamanda taşacaktır. Egemenler ve işbirlikçileri, polisleri aracılığı ile son kozlarını kullanmışlar, ve bu son koz, bırakın halkı geriye püskürtmeyi, halkı daha da bilemiş, daha da hazır hale getirmiştir öfkesini egemenlerin suratında patlatmak adına. Biliyoruz ki bu mücadele bir süreçtir. Kolay olmayacak, kısa sürede sona ermeyecektir bu mücadele. Direndiğimiz müddetçe, çoğalttığımız öfkemiz, daha fazla insana yayılacak, daha da güçlü ve yenilmez bir hale bürüneceğiz. Dün Kıbrıslı Türkler bir zafer kazandı. Tayyip Erdoğan, sahte ve yapmacık gülümsemeler, köylerinde ellerine para tutuşturularak havaalanında karşılamaya gönderilmiş sahte insanlar, normalde çukurlarla dolu olan yollara yapılan sahte ve geçici düzenlemeler, bir gün sonra kirlenecek sahte sokak temizlikleri…

Öte yandan Hamitköy çemberinde ve KTHY çadırında, gerçek insanlar, orda olmak istedikleri için orda olan insanlar, bu toprakların insanları, gerçek öfkelerini Üstü başı kan içinde, burnu patlamış, kaburgaları biriktirip, hesap soracakları gerçek günlere karşı zedelenmiş, yerlerde sürüklenmiş, art arda yüzüne bileniyorlardı. Devletçilik, egemenlikçilik ve yumruklar yemiş insan manzaraları ortaya çıktı polis bağımsızlıkçılık oyunlarının arasında uçuşan sahte şiddetinden sonra. 6 tutuklu ve onlarca yaralı insan gülücüklerin karşısında, dün, halkın gerçek öfkesinin manzarasına bakıldığında, halkın umutsuz ve çaresiz bir sancılı doğumu başlamıştı. Doğum gerçekleştiğinde, halde olduğunu zanneden egemenler, ve işbirlikçileri, egemenlerin ve işbirlikçilerin suratlarında, takınacakları polislerin suratındaki alaycı gülümsemeyi sahte bir gülümseme bile kalmayacaktır. paylaşıyorlardı; fakat unuttukları, ve çok yakında Halkın öfkesinin örgütlenmeye ve daha da güçlendirmeye yüzlerine bir tokat gibi vurulacak bir gerçeğin farkında ihtiyacı vardır bugün. Sendikal Platform'un başlattığı değiller şu an. Öyle bir dönemden geçiyoruz ki, Toplumsal Varoluş yürüyüşünün miladına gelmiş durmanın bile cezalandırıldığı, duran kitlelerin üzerine bulunmaktayız. Faşizmin sadece psikolojik düzeyde polislerin saldırtıldığı bir dönemde bile halk geri kalmadığı, artık bizzat sokakta eli silahlı ve sopalı bir çekilmedi, bir an bile orada bulunmaktan şikayet etmedi. şekilde kol gezdiği bir dönemdeyiz. Faşistler yüzlerini Eylem gecesi televizyondan, burnu patlayan bir gösterdiler, halk da buna karşı durdu. Şimdi sıra bu karşı eylemcinin pes etmemiş sesi geliyordu : “Eğer bir şeyler duruşu daha geniş kitlelere yaymak, ve halkın yenilmez değişecekse, ben yine dayak yemeye hazırım!” diyordu… gücünü sokağa koymakta. Bu bağlamda Sendikal Farkında değil egemenler, işbirlikçiler ve onların Platform'a, faşizme karşı örgütlenme, halkımızın maruz polisleri… Halkın üzerine olanca kuvvetleri, binlerce kaldığı baskılara ve saldırılara karşı göğüs germe kişilik polis orduları ile saldırdıkları bir anda, yani sözün noktasında bir araya gelme ve tüm halkı örgütleyip bittiği bir anda bile, halkın tek bir adım bile geri mücadeleye kanalize etmesi için en erken zamanda atmadığını, polisin ve egemenlerin üzerine yürümeye kitlesel anti-faşist eylemlilikler örgütlemeye çağırıyoruz. devam ettiklerini, sloganlarında hala daha egemenleri ve Birleşik Kıbrıs Partisi, Barikat Gazetesi, Baraka Kültür onların işbirlikçilerini lanetlediklerini cümle aleme Merkezi, Kıbrıs Sosyalist Partisi, Yeni Kıbrıs Partisi, gösteriyorlardı. E.K.İ.M Kültür, Gelecek Gazetesi


GÜNDEM

AĞUSTOS 2011 Olayların ardından Sendikal Platform ve Sivil toplum örgütleri protesto eylemlerini Başbakanlık önünde ve Polis Genel Merkezi önünde gerçekleştirdi…. Başbakanlık önünde Sendikal Platform adına yapılan basın açıklaması şu şekilde: "Sayın Başbakan; Eğer bir sistem, insan kişiliğinin tüm çıkarlarını eksiksiz korumadığı sürece hiçbir değeri yoktur. Eğer bir sistem, yurttaşları arasında ayırım yapıyorsa beş para etmez. Eğer bir sistemin, polisi, yurttaşları arasında ayırım yapıp bir kısmına örgütlü ve ideolojik saldırı yapıyorsa bu sistem beş para etmez. Eğer bir sistem, demokrasinin olmasa olmazı sendikalara gece yarısı resmi üniformalı kolluk kuvvetleri ile saldırıyorsa ve malını çalıp Anayasayı çiğniyorsa, beş para etmez. İşte bu nedenle polis teşkilatının insan kişilik ve haklarına yapılan bu vahşi saldırının sorumluluğunu taşımaktadır. Bunun baş müsebbibi sizsiniz. Eğer bir sistemde halkın anayasal hakkı olan düşünce özgürlüğünü ifade etmesini engelliyorsa. Bütün bu yapılanlar bu sistemin hiçbir değeri olmadığını göstermektedir. Halkın anayasal hakkı olan düşüncelerini ifade etme hakkına yine ayni üniforma altında saldırması ve insanı öldürmeye kastetmesi bu düzeninin artık bizim için

SAYFA 3

hiçbir değerinin olmadığının göstergesidir. Ya sizin için bir değeri var mı? Eğer bir sistemde etkiye bir tepki doğurur diyerek vahşi saldırıyı haklı görüyorsanız sizde beş para etmesiniz. Sayın Başbakan, KTAMS'da, Hamitköy çemberinde ve KTHY çadırı önünde en doğal anayasal demokratik hakkını barışcı bir şekilde kullanan sendikalarımıza ve sivil toplum örgütlerine karşı polisin organize ve vahşice saldırmasını şiddetle kınarken bu konuda tüm kamuoyu tarafından da izlenen sorumlular hakkında ivedi olarak soruşturma açılmasını ve şiddete başvuran tüm polislerin yargı önüne çıkarılıp cezalandırılmasını talep ediyoruz. SENDİKAL PLATFORM Bu olayın ardından şimdi ise Sendikal Platform ile beraber bir grup eylemci (Barikat Gazetesi, Baraka Kültür Merkezi ve YKP, sempatizanlarından bir grup) ve bağımsız kişilerden oluşan insanlar, polis'e haklı bir dava açıyor…!! KTAMS'da gerçekleşen toplantıda şu sözlere yer verildi: (Alttaki Açıklamalar Ktos.org'a aittir( GÖKÇEBEL: MÜCADELE KARARLI BİR ŞEKİLDE SÜRECEK Sendikal Platform adına ilk konuşmayı yapan KTOEÖS Başkanı Tahir Gökçebel, çete görünümlü bir anlayış ile değil kararlı ve taleplerini ortaya koyan bir duruş anlayışıyla mücadelenin süreceğini aktardı.

Adamızın Güneyinde Patlama ve Sonrasında Kriz Ve Gerçekler...! Geçtiğimiz ay adamızın güneyinde yaşanan patlamadan sonra insanlar bilindiği gibi ayağa kalkıp sokaklara dökülmüştü.. Bunun üzerine iktidar AKEL-DİKO hükümetinde de DİKO'nun bakanlıklardan çekildiğinden dolayı iktidar krizi yaşandı... Peki tüm bu olanlardan sonra zararı kim gördü ? Kıbrısımızın Güneyindeki burjuva devlette iktidar bir başkası olsaydı durum değişecek miydi ? Şuan hangi hükümetin geleceği çok mu önemli? Hayır.. Bizce değil... AKEL şimdi yeni bir hükümet oluşturma gayretindedir..

KAPTAN: HUKUKSAL SAVAŞ HER YERDE SÜRECEK KTAMS Başkanı Ahmet Kaptan ise, ilk önce iç hukukta verilecek mücadeleden sonra AİHM'ye kadar uzanan sürece başvuracaklarını belirtti. MAMALI: HUKUKSAL ÇALIŞMALAR BAŞLADI Sendikal Platform avukatlarından Barış Mamalı ise yapılacak mücadele ile ilgili mağdur kişilere teferruatlı bilgi verip onlardan ne isteyeceklerini aktaracaklarını söylerken, bu mücadelenin başlangıcı ile avukatlar olarak hukuki zeminini bulma noktasında çalışmalarını başlattıklarını anlattı. MÜCADELEDE İZLENECEK YOL Çalışmayı ilerlettikleri bir pozisyonda olduklarını söyleyen Mamalı, 19 Temmuz günü görüntülere yansıyan kayıtları alarak çok ciddi bir inceleme yapacaklarını, hangi polisin hangi suçu işlediğini spesifik olarak tespit edeceklerini vurguladı. Mamalı, ayrıca disiplin soruşturması için gerekli dilekçelerin hazırlanacağını, tedarik edilen raporlar ışığında ilgili polisler aleyhine Lefkoşa Kaza Mahkemesi'nde tazminat davaları açılacağını belirtti. AİHM'YE GİDİLECEK Avukat Mamalı, günün sonunda yapılacak mücadele neticesinde tüm bu hukuk yollarını tüketip de sonuçta tatmin edecek bir noktaya varamadıkları durumda muhakkak AİHM'ye başvuracaklarının altını çizdi.

Ama bozuk sistem, kapitalist üretim koşullarına dayalı emek katili sistem ayakta duruyor.. Bunu da AKEL koruyor... Ölen ve yaralananlar asker olup olmaması önemli değildir... Esas olan böyle bir rezaletin yaşanırken Kıbrısımızın güneyindeki devlet yapısının ne kadar aciz kalışıdır... İşte bu kapitalizmdir..! Ha bunu fırsat bilen KKTC yetkilileri de hemen güya yardıma kalkıp elektrik vermeye kalktılar... "Barışa Hizmet" adına...! Hem halkları yıllarca biribirine küstüren iki devlet var edip koruyacaksın; hemde işine geldimi iyiliksever görüneceksin...! Halkımız gerçekleri biliyor... Kahrolsun Kıbrısımızın hem kuzeyindeki hem güneyindeki emperyalizme peşkeş sömürücü kan emici devletleri..! Yaşasın Bağımsız Birleşik Kıbrıs...! Grup Yorum Türküleriyle, DAÜ Emekçisine Destek Verdi İsyanın, direnişin, emeğin ve sosyalizmin sesi olan Grup Yorum DAÜ emekçilerine deste vermek amacıyla DAK'ta konser verdi. DAK'ta kurulan direniş çadırına gidip kısa bir müzik dinletisi veren Grup Yorum türküleriyle hem DAÜ emekçilerine moral verdi, güç verdi. Hem toplumsal bir mücadele olan, bir var oluş kavgası olan özelleştirmeye karşı mücadele eden halkla dayanışma gösterdi. Konser öncesi, Grup Yorum elemanları DAİ-DAK'ın özelleştirilmesine karşı verdikleri mücadele hakkında bilgilendirdi. Özelleştirmeye karşı verilen mücadelenin sadece okulu kurtarmak anlamına gelmediğini, ülkesine vatanına sahip çıkma mücadelesi olduğunu söyledi ve imamın ordusuna asla boyun eğmeyeceklerini belirtti. Grup Yorum üyeleri, Kıbrıs'taki emekçilerin yanlarında olduklarını, belirtti ve özelleştirmeyi uygulayanların isminin bir önemi olmadığını söylediler. “Özelleştirmeyi uygulayan İmamın Ordusu olabilir, CHP olabilir bunun bir önemi yoktur. Özelleştirmeyi uygulayanların sınıfsal konumu önemlidir. Mecliste sol gibi görünüp, bu politikayı savunanlar var, emperyalistlerin işbirlikçilerinin uyguladığı bu politikalar emek mücadelesi veren güçleri teslim almayı amaçlıyor,sorun emperyalistleri ve işbirlikçilerini nasıl teşhir edeceğiz sorunudur” dediler. Konuşmaların ardından Grup Yorum , oradaki kitleyle birlikte marşlar ve türküler söyledi. Konser öncesinde DAÜ emekçisiyle dayanışma amacıyla oraya giden ve gazetemizi dağıtmak isteyen ekibimiz bir yoldaşımızın engellemesiyle karşılaştı. Bu yoldaşımız burada gazete dağıtamayacağımızı, dağıtmak istersek stant kurmamızı, bu hareketimizle orada bulunan insanları kullandığımızı söyledi. Daha önce de orada bildiri dağıttığımızı, bildirimizde kendi görüşümüzden olmayan herkese hakaret ettiğimizi söyledi. Bu yoldaşımız daha sonra bizden özür diledi. Amacının bizleri kırmak olmadığını, sadece kullandığımız ifadelere biraz dikkat etmemizi istediğini belirtti. Biz kendimizden olmayan kimseye hakaret etmedik. Eğer meclisteki muhalefet partileri yanlış yapıyorsa, emperyalizme taşeronluk yapıyorsa ve biz de onlara “uşak” diyorsak; bu bir hakaret değil gerçekliktir..! Tersine mücadele eden herkesle dayanışma içinde olduğumuzu, mücadele eden her örgütün farklılıkları olabileceğini, bunun doğal olduğunu, farklılıklara rağmen ortak noktalarda birleşip birlikte mücadele edebileceğimizi savunuyoruz. Mücadele eden örgütlerin yanlış gördüğümüz açıklamalarını, eylemlerini eleştirmekten çekinmeyiz. Biz'de yanlış bir şey yaparsak bu yoldaşlarımızın bizleri eleştirmelerini bekleriz. Biz eleştiriye, tartışmaya açığız. Dağıttığımız bildirilerde, mecliste bulunan partilerin özelleştirmelerin TC devletinin emriyle yapıldığını görmezden gelerek, hatta onlarla işbirliği yaparak, özelleştirmeye karşı mücadele eden emekçileri kullandıklarını, rejimle sorunları olmadığını vurgulamaya çalıştık ve DAÜ'lü emekçilerin direnişini selamladık. Mecliste bulunan partiler geçmiş yıllarda, farklı zamanlarda hükümet makamlarında bulundular. Bu partiler icraatlarıyla üstelik emekten yana olduğunu söyleyen CTP de dahil, hepsi emek düşmanı, halk düşmanı yasaların uygulayıcısı oldular. Toplumumuzun karşı çıktığı, geçirilmemesi için büyük mücadeleler verdiği o yasaların bir numaralı savunucusu oldular. Dayatma ekonomik paketlerin altında onların da imzası var. Sermayeye kapılarını açan, neo liberal politikaları uygulamış bu partilere nasıl güvenebiliriz? Bugün yaşananlardan bu partiler de sorumludur ve meclisteki bugünkü muhalefetlerinin bir önemi yoktur. Zaten halkımız bu partilere inanmamakta, güvenmemektedir. Biz bunları anlatmaya çalıştık. Sert ifadeler kullanıp, kırıcı olduysak özür dileyeceğimiz tek işçi sınıfı ve halkımızdır…! Uşakların taşeronları ve sözcüleri değil…!


DÜNYA

AĞUSTOS 2011

Siyonist İsrail Devleti, Eleştiriyi Yasaklıyor...! İsrail Parlamentosu Knesset'in “Boykot yasası” onaylamasının ardından, Siyonist vekiller harekete geçti. İsrail ve Filistin topraklarındaki Yahudi yerleşim birimlerini boykot eden kişi ve kurumların keyfi biçimde yargılanmasını öngören bu yasanın hemen uygulanmasını istediler. İsrail dışişleri bakanı Avigdor Lieberman ve Likud Partisi milletvekili Danny Danon, İsraili işgal ettiği topraklardan geri çekilmesi ve ordunun boykot edilmesi için çağrı yapan herkesin meclis soruşturması başlatılmasını istedi. “Terörü destekleyen örgütlerin mali kaynaklarını soruşturmayı teklif edeceklerini söyleyen Lieberman, iktidarın bu konuda tek ses olmasını istedi. Bu soruşturma önerisinin İsrailli insan hakları örgütlerini de hedef alacağı belirtildi. Zira Lieberman, bu örgütlerin orduya zarar verdiğini ve halkı askerlikten soğuttuğunu iddia etti. Ayrıca yasa İsrail devlet politikalarını eleştirmeyi suç ilan ediyor ve yasanın kabul edilmesi halinde İsrail soluna baskının artacağından endişe ediliyor. İsrail solu, İsrail devletini, ordusunu ve Filistin toraklarının işgal edilmesi anlamına gelen Yahudi yerleşim birimlerinin eleştirilmesini suç sayan bu yasaya karşı kampanya başlattı. Boykot yasasının anti demokratik bir yasa olduğunu, İsrail anayasasına aykırı olduğunu belirten İsrailli sol örgütler yasanın iptal edilmesi için Anayasa mahkemesine başvurdular. Başvuru sırasında yasanın “İsrail devletinin politikalarını,işgal edilen bölge ile ilgili politikalarını” eleştirenleri susturmayı hedeflediği belirtildi. Başvuru dışında Filistin topraklarında Yahudi yerleşimcilerin ürünlerinin boykot edilmesi çağrısı yapıldı. Söz konusu yasaya göre “bir kişi veya kurum, İsrail'i veya Yahudi

yerleşim birimlerini boykot çağrısı yaparsa yargılanacak. Boykot çağrısı yapılan şirket veya devlet kurumu o kişiyi dava edebilecek. Bu davalar sonucunda boykot çağrısı yapanlar tazminat ödemeye mahkum edilecek. İsrail'i veya Yahudi yerleşimlerini boykot çağrısı yapan şirketler kamu ihalelerine giremeyecek. Ayrıca İsrail devletinin işgal uygulamalarına veya yerleşimci politikalarına destek veren bir akademik kurumun boykot edilmesi çağrısında bulunan kişi ya da kurumlar yargılanabilecek. İsrail'deki bir kişi ya da kurum, İsrail'e karşı uluslarası boykot veya yaptırım çağrısına katılırsa da mahkemelerde cezalandırılabilecek. Kısacası İsrail devletinin herhangi bir politikasını bile eleştirmek suç sayılabilecek. İsrail'in sözde “solu” bu yasayı “Stalin'in baskıcı rejimi” olarak adlandırdı... Yasanın anti demokratik ve baskıcı olduğu, İsrail devletinin politikalarına karşı çıkan herkesi susturmayı hedeflediği doğrudur. Bu yasaya karşı mücadele eden İsrail solu haklı bu mücadelede haklı bile olsa, Stalin'i karalayarak yanlış yapmıştır. Stalin'in muhalifler üzerindeki baskısı bahane edilerek karalanıyor ve diktatör, katil gibi suçlamaların hedefi oluyor. Aslında bunların hepsi tamamen yalandır… Stalin döneminde, sosyalizmin anavatanı inşa edilmiş, işçi sınıf ve köylülüğünün maddi ve manevi ihtiyaçlarının karşılandığı, sömürünün ortadan kaldırıldığı bir düzen kurulmuştu. 1936 anayasası ile dünyanın en gelişkin demokrasisinin kurulduğu basın, yayın ve örgütlenme özgürlüğünün halk lehine uygulandığı, sanatsal ve kültürel hümanizmanın yaratıldığı bir ülke kurulmuştu. İnsanlığa büyük bir hizmeti olmuş, dünyanın faşizm belasından kurtulmasını sağlamıştı. Bunları görmezden gelerek Stalin'e saldırmak burjuvazinin tetikçiliğini yapmaktır.

Faşist TC Devleti Polisi Yine İşbaşında...! AKP İstanbul Milletvekili Burhan Kuzu'ya, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde katıldığı etkinlikte yumurta atan 13 üniversite öğrencisi için 4 yıla kadar hapisle cezalandırılmaları istemiyle dava açıldı. Cumhuriyet Savcısı Kürşat Kayral tarafından açılan davanın iddianamesinde, Siyasal Bilgiler Fakültesi Konferans Salonunda, Mülkiyeliler Birliği ile fakülte öğrencilerinin oluşturduğu Mülkiye Sosyal Araştırma Topluluğu organizesinde, 8 Aralık 2010 tarihinde gerçekleştirilen “Türkiye'de Anayasa Sorunu” isimli konferansa, Burhan Kuzu'nun da katıldığı anımsatıldı. Toplantı öncesinde, polislere, toplantının protestolu ve sıkıntılı geçeceği ile olaylar çıkacağı hususunda duyumlar geldiği belirtilen iddianamede, Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanlığı ile Ankara Üniversitesi Rektörlüğünce, gerekli güvenlik önlemlerinin alınması için Ankara Valiliği ve Emniyet Müdürlüğüne yazılar yazıldığı kaydedildi. Konferansın ilk konuşmacısı olan CHP Eskişehir Milletvekili Süheyl Batum'un anlatımlarının ıslık ve

SAYFA 4

protesto çağrısında bulunan Leef'in bu çabası kısa sürede eyleme dönüştü. Kurulduğu günden beri çadır kentlerde kalan binlerce kişi her akşam çadırda basın açıklaması yapıyordu. İsrail devlet yetkilileri ise protestocuları suçlamıştır. Onlara göre bu insanlar yaşamak istemiyorlar. Büyük kentlerde konut sıkıntısı vardır. Ama büyük kentlerin dışında, çok düşük fiyatlara ev bulmanın mümkün olduğunu savundular. İsrail de asgari ücretin 1.200 dolar olmasına rağmen, bir tek odanın fiyatı ise 880 dolar. Üç odalı bir dairenin aylık kirası Tel Aviv'in merkezinde 2000 doların altına düşmüyor. İsrail'de asgari ücret ortalama 8000 şekeli buluyor. Siyonist İsrail devleti bir yandan kendi halkını ezerken,sömürürken, diğer yandan sınırlarını genişletmek isteyen ve bunun için yıllardır faaliyet gösteren emperyalist bir devlettir. Kendini Ortadoğu'nun hakimi gibi görmektedir. Arkasındaki en büyük güç ise ABD'dir.. Silahlanma için büyük harcamalar yapmakta ve ekonomisini silahlanmaya dayandırmıştır. İsrail halkı ayağa kalkmıştır. Hükümetin sömürü politikalarını protesto etmektedir. Demokratik, özgür bir Filistin taleplerini öne süren, İsrail halkının; Filistin'i tanımasını Gösteriye katılan vekillerden isteyen İsrailliler de seslerini katılımın yüksek olmasından duyduğu mutluluğu dile getirdi ve yükseltmeye başlamıştır. Gerçekten demokratik, özgür ve bağımsız bir gençlerin katılımının değişim için Filistin için, İsrail halkıyla, Filistin kendisine umut verdiğini dile getirdi. Mevcut hükümetin yerine, halkı ortak bir mücadele sosyal duyarlılığı yüksek ve gerçek yürütmelidir. Yeni oluşacak olan barışı isteyen başka bir hükümetin Filistin ise her şeyden önce antiemperyalist, anti-faşist temelde alması için başlangıç olması emeği sömürmeyen bir sisteme dileğinde bulundu. dayalı kurulmalıdır… İsrail halkı, Bir süre önce Tel Aviv ve Kuden Filistin halkı ve tüm dünya halkları çıkmak zorunda kalan düs gibi büyük kentlerde İsrailli öğrencilerin kardeştir…! Ve bu kardeş halklar ancak ortak bir cephe'de, birleşik rehberliğinde, çadır kentler kurulmuştu. Çadır kent projesi, cephe'de mücadele ettikleri gün bu daha Tel Aviv'de kirada oturduğu kavgada en verimli adımları evinden çıkmak zorunda kalan atacakları en bariz şekilde Dafne Leef'in girişimiyle oradadır.. başlamıştı. Çeşitli kanallardan Anti komünistlerin değirmenine su taşımaktır. Buna fırsat vermemek için önderimiz Stalin'i doğru anlamalıyız. “Anlamamak” isteyenlere karşı veya “anlaşılmasını” istemeyenlere karşı da mücadele vermeliyiz…. Siyonist İsrail devleti, faşizm dönemini aratmayacak bir yasayı onaylamaya hazırlanırken, kendi halkıyla karşı karşıya. Halk huzursuz. Yükselen konut fiyatlarını ve kira ücretlerini protesto eden halk sokaklara döküldü ve İsrail devletinin barınmaYpolitikalarını protesto etti. AZI Polisin gösterilere müdahalesi sert oldu. 20 kişi gözaltına alındı. Protestolara çeşitli meslek gruplarından binlerce kişi katıldı. Gösterilerde Başbakan Benyamin Netenyahuya istifa çağrısı yapıldı. Muhalefet partilerinden bazı vekiller de katıldı.

sloganlarla devam ederek sona ermesini takiben, Burhan Kuzu'nun, konferans vermek amacıyla salona gelerek kürsüye çıktığı hatırlatılan iddianamede, bu sırada salonda bulunan kişilerce “Kolektif Yumurta Şenliğine Hoş Geldiniz” ve “Hesap Soracağız Öğrenci Kolektifi” yazılı pankartlar ile İstanbul'da darp edildiği belirtilen bir kişinin resminin bulunduğu dövizler açıldığı, çeşitli sloganlar atıldığı ve Kuzu hedef alınmak suretiyle yoğun şekilde yumurta, pet şişe, konfeti ve ayakkabı atılmaya başlandığı belirtildi.

Atılan materyallerden korunmak için tedbir olarak bulundurulan şemsiyeler açılsa da yumurtaların Kuzu'ya isabet ettiği kaydedilen iddianamede, başlamadan kesilen konferansın, Burhan Kuzu'nun salondan çıkarılması ve emniyetinin sağlanması ile sona erdiği anlatıldı. İddianamede, "öğrencilerden biri tarafından güvenlik görevlilerine koltuk atıldığı, başka bir öğrenci tarafından hakarette bulunulduğu, bir başkasının ise sivil güvenlik görevlisinin boğazını sıktığı" ifade edildi. Öğrencilerin, savcılık ifadelerinde, yumurta ve ayakkabı attıklarını kabul ettikleri aktarılan iddianamede, yumurta ve ayakkabı atılmasının “küçük düşürücü” nitelik arz ettiği ve söz konusu eylemin “hakaret” kapsamında değerlendirildiği kaydedildi.İddianamede, üniversite öğrencilerinden 10'unun, TCK'nın 125/1-3a-4. maddeleri gereğince, “Kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret” iddiasından, 1 yıl 2 aydan 2 yıl 4 aya kadar hapisle, 3'ünün ise TCK'nın 265/1-3. maddeleri uyarınca, “Kamu görevlisine görevini yaptırmamak amacıyla cebir kullanmak” gerekçesiyle, 8 aydan 4 yıla kadar hapisle cezalandırılmaları talep edildi.(Radikal)


AĞUSTOS 2011

DÜNYA

SAYFA 5

Araştırmalar tüm dünya halklarına ve emekçilerine göstermiştir ki "demokrasi ve zenginliğin yuvası" zannedilen AB ve ekonomisi; yerlerde sürünüyor..!

Yunanistan'ın borcu 490 milyar, kişi başına borcu ise 40 bin dolara ulaşırken, Yunanistan'ın ardından kamu borcunun en yüksek olduğu ikinci ülke olan İtalya'da borç krizi endişesi var. İtalya senatosu, Bakanlar Kurulu tarafından onaylanan 3 yıllık 40 milyar Avro tutarındaki tasarruf planını kabul ederken, paketin yürürlüğe girmesi için Alt Komisyon'da onaylanması gerekiyor. Başbakan Silvio Berlusconi, paketin amacının kamu borcunu 2014 yılına kadar ortadan kaldırılması olduğunu açıklarken, hükümetin güven vermek için, güçlü bir şekilde çalışmalarına devam ettiğini öne sürdü ve halka birlik çağrısı yaptı. Ayrıca ülkenin iki büyük bankasının 2012 yılında vadesi dolacak 78.4 milyar tutarında borçları bulunuyor. Borç krizinin İtalya'ya sıçrayabileceği yolundaki korku, ülkenin 10 yıl vadeli tahvilinin faizi ile aynı vadeli Alman tahvillerinin arasındaki farkın, Euro'ya geçildiğinden beri en yüksek seviyesine çıkmasına neden oldu. Bu durumda fonlanma maliyeti 1 yüzdelik puan arttı. İtalya'nın tahvil ihracına talep yüksek olsa'da, 15 yıllık tahvil faizlerinin yüzde 5,9'a çıkması siyasileri endişelendiriyor. İtalya'nın borç miktarı sürdürülebilir değil. İtalya Ekonomi bakanı ülke ekonomisini kurtarmak ve ciddi sorunlarla karşılaşmasını önlemek için geniş çaplı bir özelleştirme sürecine girileceğini açıkladı. Bakan belediyelerin satılmasının teşvik edileceğini belirtti ve özelleştirme sürecinin daha hızlı ilerleyebilmesi için yasal düzenlemelerin bir an önce yapılması gerektiğini vurguladı. Kısa bir süre önce IMF İtalya'ya kemer sıkma politikalarını kararlı bir şekilde uygulama uyarısında bulunmuştu. İtalya'nın girdiği ekonomik krizin sorumluluğu göçmen işçilere yükleniyor. Bu işçiler güvencesiz , düşük ücretle ve sosyal haklardan yoksun olarak çalışmak zorunda kalıyor. Örneğin yabancı uyruklu ev hizmetlileri İtalya'da ayn işi yapan meslektaşlarından yüzde 20 daha az kazanıyor. Ev hizmetleri alanında, birçok kişi güvencesiz çalıştırılıyor. Ev işlerini yapanlar ve destek olanlar çok düşük ücretler karşılığında bir sözleşmeye imza atmak zorunda. İşveren aileler, sözleşmeler üzerinde gerçek çalışma saatlerini göstermekten kaçınırken, vergiden tasarruf ediyor. Ev hizmetlilerinin bir bölümü sözleşmesiz çalışmak zorunda kalırken, başka bir bölümü geçici sözleşmeyle çalışmak zorunda kalıyor. Ev hizmetlilerinin çoğunluğunu, göçmenler, kadınlar ve gençler oluşturuyor. Bu kişilerin büyük çoğunluğu Doğu Avrupa ülkeleri kökenli yabancılardan oluşuyor. Ev hizmetlileri haftada 33 saat ve tam gün çalışıyor. Ev hizmetlilerinin büyük bir bölümü temizlik işiyle beraber, yemek pişirme, alış veriş yapma, ailedeki yaşlıların bakımını üstlenme ve özürlü bireylere destek olmak gibi işleri görüyor. Bu işleri yapan ev hizmetlilerinin ücretleri 1000 Avro bile değil. Bu kesimin bir bölümü 600 Avro'nun altında kazanırken, kimisi 500 ile 600 Avro kazanıyor. 1200 Avro kazananların oranı ise çok düşük. Göçmen hizmetliler ise İtalyan meslektaşlarından 1.2 Avro daha az kazanıyor. İtalya'da çalışan ev hizmetlileri ve temizlik işçilerinin birçoğu oturma izni bile olmadan çok düşük ücrete çalıştırılarak acımasızca sömürülüyor. İşte sermaye düzeninin iki yüzlülüğü. Açlık, yoksulluk ve sefalet. Krizin etkilediği ülkelerden biri olan Yunanistan'ın

kurtulma şansı yok. Avrupa Merkez bankası Yunanistan'ın kamu borcunun yüzde 161'e ulaşabileceğini bildirdi. Yunanistan hükümeti, ekonominin bu yıl küçüleceğini, 2012'de ise büyüme olmayacağını öngörüyor. Yunanistan'ın bütçe açığının yüzde 28 artmasıyla birlikte tahvil faizlerinin yüzde 16'nın üzerine çıktığı ve geçtiğimiz yıl 10 yıl vadeli Yunan tahvili alan YAZI yatırımcıların paralarının yarısını kaybettikleri bildirildi. Ayrıca Yunanistan'ın hisse senetlerinin 2010 yılından beri yüzde 46 düştüğü görülüyor. Alman başbakanı Angela Markel Yunanistan'ın 115 milyar Avro'luk kurtarma paketine özel sektörü de dahil etmenin yollarını aradığı belirtildi. Merkel Yunanistan'la ilgili hızlı ama akla uygun bir karar alınması gerektiğini söyledi. Yunanistan hükümeti krizden kurtulmak için AB ve IMF tarafından dayatılan kemer sıkma politikalarını içeren ekonomik önlem paketi parlamentoda onaylanırken emekçiler genel grevle hayatı durdurdular. Burjuva medya Yunan emekçilerinin mücadelesini karalıyor. Kapitalizmin bir nevi tetikçiliğini yapıyor. Onların tembel olduğunu, çalışma saatlerinin düşük olduğunu, emeklilik yaşının düşük olduğu ve daha bir sürü yalan. Oysa Yunanistan'da çalışma saatleri hiç düşük değil. Yunanistan'da çalışanların çoğunluğu haftada 40 saatin üzerinde çalışıyor. Yunanistan'da ortalama çalışma süresi 42 saat. Yunanistan'da işsizlik oranı yüzde 10'nun üzerinde. Çoğunluk hizmet, diğer kesimler ise sanayi sektöründe çalışıyor. Ülkede çok sayıda sanayi tesisi kapandığı için ekonominin turizme bağımlı olması istihdam kapasitesini sınırlıyor. Burjuva medyaya göre, Yunanistan da sosyal güvenlik ödemeleri çok yüksek. Ama Almanya, İtalya ve İsveç gibi ülkelerle kıyaslandığında, onların bile altında kalıyor. Yunan işçileri “çok kazanmıyor”, “hazır yemiyor” . Bu medya zenginlerin, işçilerin sırtından kazandığı milyar Euro'luk servetlerini Avrupa bankalarında sakladığına ve bu servetin Yunanistan'ın dış borcunun üzerinde olduğuna hiç değinmiyor. Ayrıca Yunanistan'da kamu çalışanları geçici sözleşmelerle çok düşük ücretler ve çok düşük sosyal haklarla çalışıyor. Patronlar işçilere tazminat ödememek için, işçileri serbest çalışan olarak kaydediyor.Yani işçilerin çalışma süresi, yeri ve biçimi patronlar tarafından belirleniyor. İstediği zaman işten çıkarabiliyor. Ayrıca Yunanistan'da emeklilik yaşı 65. Avrupa ülkelerinin ortalamalarının biraz üstünde. Sermaye düzeni bilinçli olarak krizin faturasını işçi sınıfına kesmeye çalışıyor. Sermayenin aç gözlülüğü işçi sınıfını yoksullaştırıyor. Ama işçiler sermaye düzenine karşı ayakta. Krizin bedelini ödemeyeceklerini ilan ediyorlar. Krizin vurduğu ülkelerden biri olan İspanya'da da emekçilerin isyanı her gün büyüyor. İspanya 'da da hükümetn kemer sıkma polititkalarını uygulamaya başlamasıyla birlikte siyasi ve ekonomik düzene karşı başlayan eylemler neredeyse ülkenin her yerine yayıldı. Yaklaşık bir ay önce farklı noktalardan başlayan yürüyüşler başkent Madrid'de sona erdi. Ve on binlerce kişi 23 Temmuz'da Sol Meydanı'nda buluştu. Yürüyüşe Yunanistan, İtalya, Rusya, Fransa ve Hollanda'dan gelen gruplar katıldı. Geceyi meydanda geçiren eylemciler ertesi gün eylemlerine devam ettiler. Krizden büyük şirketleri ve bankaları sorumlu tuttular. İspanya'da gençler arasındak işsizlik oranı yüzde 43 Kriz nedeniyle bir milyondan fazla aile, tek bir aile üyesinin maaşıyla geçinmek zorunda kaldı. IMF ise İspanya ekonomisinin risk altında olduğunu söyleyerek, İspanya'yı tehdit ediyor. İspanya emekçilerini uyarıyor. “ Ayağınızı denk alın, yoksa daha çok krizler çıkarırım” demek istiyor. Yeni dönem krizler dönemi olacaktır. Krizler nedeniyle özelleştirme süreci hızlanacak. İşsizlik, açlık ve yoksulluk artacak. Kapitalizmin işçilere ve emekçilere vereceği bir hayat yoktur. Kapitalizm işçilerin ve emekçilerin hayatlarını çalmaktadır. Yani köle gibi yaşamaya zorlamaktadır. İşçilerin, emekçilerin yaşamını

bu patronlar düzenlemektedir. Patronun önerdiği koşulları kabul etmezse açlıktan yaşayamayacaktır. Böylece emeğini satarak yaşamak zorunda kalıyor. Ama bu düzeni benimsemeyen, hayatını burjuvalardan almak ve burjuvazinin üzerlerinde kurduğu vahşi sömürü mekanizmasını yıkmak için emekçiler mücadele etmektedir. Emekçiler sınıf dayanışmasıyla ortak geleceklerine sahip çıkmışlardır. Bu mücadele büyüyecektir. Yenilmez olduğu zannedilen sermaye düzeni yenilecektir. İşçilerin mücadelesi onları geri adım atmaya, tavizler vermeye zorlasa da, bu adımları taktikseldir. Zaman kazanmak için, ömrünü uzatmak için yapmak zorunda kaldığı şeylerdir. Ama işçiler, emekçiler burjuvazinin oynadığı oyunun farkındadır. İşçiler burjuvaziyi devirip iktidarını kurana kadar mücadeleleri devam edecektir. İşçiler bunu yapabilecek güçtedirler. Birlik olduklarında neler yapabileceklerini gösterdiler… --Kapitalizm altındaki bir Avrupa Birleşik Devletleri, sömürgeleri paylaşma anlaşmasıyla birdir. Oysa kapitalizm ortamında kuvvetten başka paylaşma temeli, paylaşma ilkesi yoktur. Bir mülti milyoner, kapitalist bir ülkenin "ulusal gelirini", "yatırılan sermayeye orantılı olarak" paylaşmak dışında (fazladan bir primle birlikte, ki böylece en büyük sermaye, payı olandan fazlasını alır), başkasıyla paylaşamaz. Kapitalizm, üretim araçlarında özel mülkiyet ve üretimde anarşidir. Bu temele dayanan "adil" bir gelir bölüşümünü vaazetmek prudonculuktur, ahmakça darkafalılıktır. Bölüşüm "kuvvet oranının" dışında olamaz. Ve kuvvet, ekonomik gelişmenin ilerlemesiyle değişir. 1871'den sonra Almanya, Fransa ve İngiltere'den üç ya da dört kat daha hızlı güçlenmiş; Japonya ise, Rusya'dan hemen hemen on kat daha hızlı güçlenmiştir. Kapitalist bir devletin gerçek gücünün sınanmasında savaştan daha başka bir yol yoktur ve olamaz da. Savaş, özel mülkiyet ilkeleriyle çelişmez — tersine, bu ilkelerin doğrudan ve kaçınılmaz bir sonucudur. Kapitalizmin koşullarında tek tek girişimlerin, ya da tek tek devletlerin eşit ekonomik büyümesi olanak dışıdır. Kapitalizm koşullarında dönemsel olarak bozulan dengenin yeniden kurulmasında, sanayide bunalımdan ve siyasette de savaştan başka bir araç yoktur. Kuşkusuz, kapitalistler arasında ve güçler arasında geçici olarak anlaşmalar olabilir. Bu anlamda, Avrupa kapitalistleri arasında bir anlaşma olarak, bir Birleşik Avrupa Devletleri olanağı vardır. ... ama ne için bir anlaşma? Yalnızca Avrupa'daki sosyalizmi ortaklaşa ezmek, sömürgelerin bugünkü bölüşülmesinde haklarının yendiğini düşünen ve son yarım yüzyılda, yaşlılıktan çürümeye başlayan geri ve monarşist Avrupa'dan çok daha büyük bir hızla güçlenen Japonya ve Amerika'ya karşı sömürge yağmasını ortaklaşa korumak amacıyla. Amerika Birleşik Devletleri'yle kıyaslandığında, Avrupa, tüm olarak ekonomik durgunluğu simgeler. Bugünkü ekonomik temel üzerinde, yani kapitalizm koşullarında, bir Avrupa Birleşik Devletleri, Amerika'nın daha hızlı gelişmesini geciktirmek için gericiliğin örgütlenmesi anlamını taşır. Demokrasi ve sosyalizm davası denince yalrızca Avrupa'nın akla geldiği dönemler bir daha geri dönmemek üzere geçip gitmiştir. (Yalnız Avrupa değil), bir Dünya Birleşik Devletleri, —komünizmin tam zaferi, demokratik devlet de dahil olmak üzere, devletin toptan yokolmasını sağlayana dek— bizim sosyalizme bağladığımız ulusların birliğinin ve özgürlüğünün devlet biçimidir. Ne var ki, ayrı bir slogan olarak bir Dünya Birleşik Devletleri sloganı pek doğru sayılmaz, birincisi, sosyalizmle içiçe geçtiğinden ötürü; ikincisi de, tek bir ülkede sosyalizmin zaferinin olanaksız olduğu anlamında yanlış yorumlara yolaçabileceği ve aynı zamanda da, böyle bir ülkenin öteki ülkelerle ilişkileri açısından da yanlış anlamalara neden olabileceğinden ötürü doğru sayılamaz. // V. I. LENIN


AĞUSTOS 2011

DÜNYA

SAYFA 6

Chavez Neyin Peşinde ?? Mayıs ayının başında gazeteci Joaquín Pérez Becerra'yı Kolombiya'ya iade ederek komünist partilerin büyük tepkisine neden olan Venezuela hükümeti, Kolombiyalı devrimci sanatçı Julian Conrado'yu da Kolombiya'ya iade etmeye hazırlanıyor. Chavez'den komünistlerin tepkisini çekecek bir adım daha Mayıs ayının başında gazeteci Joaquín Pérez Becerra'yı Kolombiya'ya iade ederek komünist partilerin büyük tepkisine neden olan Venezuela hükümeti, Kolombiyalı devrimci sanatçı Julian Conrado'yu da Kolombiya'ya iade etmeye hazırlanıyor. İki ay önce Venezuela'da tutuklanan Kolombiya Devrimci Silahlı Kuvvetleri (FARC) üyesi sanatçı Julian Conrado'nun Kolombiya'ya iade edileceğinin açıklanması tartışma yarattı. Venezuela resmi olarak, Conrado'yu iade etme niyetini açıklarken, sanatçı Venezuela'dan siyasi sığınma talebinde bulundu. 31 Mayıs tarihinde Kolombiya istihbarat servisinden gelen bilgi doğrultusunda Conrado'yu yakalayıp tutuklayan Venezuela, sanatçının Kolombiya'ya iadesi konusunda da açıklama yaptı. Mayıs ayının başında Venezuela'nın Kolombiya asıllı gazeteci Joaquín Pérez Becerra'yı sınır dışı ederek Kolombiya'ya teslim etmesi komünist partilerin büyük tepkisine yol açmıştı. Sanatçılardan kampanya Venezuela'da bir grup sanatçı FARC üyesi Julian Conrado'nun Kolombiya'ya iade edilmemesi için "Şarkıcıyı susturma" başlıklı bir kampanya başlattı. Sanatçılar ayrıca, Conrado'nun kendilerine ilettiği 20 Temmuz tarihli mektubu da kamuoyu ile paylaştı. Mektupta Conrado, Venezuela'dan siyasi sığınma talebinde bulunduğunu dile getiriyor.

Conrado'dan siyasi sığınma talebi Julian Conrado, Venezuela Dışişleri Bakanı Nicolas Maduro'ya hitaben yazdığı mektupta, hayatı tehlike altında olduğu için 31 Mayıs tarihinde Kolombiya'dan Venezuela'ya geçtiğini ve savunma hakkının bile kendisine tanınmayarak tutuklandığını belirtti. Sağlık durumunun iyi olmadığını da ifade eden Conrado, Venezuela'dan siyasi sığınma talebini dile getirdi.

YAZI

Bir diğer mektubunda ise Conrado, kendisi ile dayanışma gösterenlere teşekkür ederek şu ifadelere yer verdi: "...Biliyorum ki, uluslararası hukuka göre benim Kolombiya'ya ya da ABD'ye iade edilmem mümkün değil. Komutan Chavez'in de çok iyi bildiği gibi, hiçbir yasa temel insan haklarının ve devrimci ilkelerin üzerinde olamaz. Yoldaş

Chavez'in de bildiği gibi, bu karar işkence ve ölüm anlamına gelecek. Ve Che Guevara'nın açıkça belirttiği gibi, "bir devrimcinin en güzel özelliği, dünyanın neresinde ve kime karşı yapılmış olursa olsun adaletsizlikleri yüreğinde hissetmesidir." Diğer yandan, bilmenizi isterim ki ne olursa olsun mücadeleyi bırakmayacağım ve kimseye ihanet etmeyeceğim. Yüreğim bana başka bir seçenek bırakmıyor: nerede olursam olayım barışa, adalete ve sevgiye hasret olmayı sürdüreceğim. ..." 100'ün üzerinde bestesi bulunuyor Gerçek adı Guillermo Enrique Torres olan 1957 doğumlu sanatçının, FARC'ın gayrı resmi marşı olarak bilinen "Halkımdan gerillaya" isimli şarkı da dahil olmak üzere 100 üzerinde bestesi bulunuyor. (soL - Dış Haberler) Barikat'ın Eleştirisi: Bazen haberlerini “yayına uygun” olarak kaynak göstererek verdiğimiz Türkiye Komünist Partisi'ye yakın “Sol” dergisi aceba Chavez'i kaç gün daha korumaya devam edecek diye düşünür dururduk…! Chavez her şeyden önce Marksist bir önder değildir.. Ülkesindeki hiçbir ekonomik koşul'un proletarya diktatöryası ile alakası yoktur.. Chavez bunu kendisi istemiştir… Özel mülkiyet'e dayalı üretim şekli halen devam etmektedir… TKP tüm yayın organlarında yıllardır Chavez'in propagandasını yapar dururdu… Chavez'i yeni yeni tanımaya başlayan SOL dergisini tebrik ediyor, bu gibi gerçekleri ileriki süreçte daha çok görmeye kendilerini davet ediyoruz...!! (Mesela Castro'nun gerçekte bir Marksist önder olmadığını bir ideol olmadığını, tıpkı Chavez gibi umarız birgün çekinmeden dile getirir...)

tarafından yapılan bilgilendirmede Rahmi Özen’in 19 Temmuz’da kendini yaktığı ve 2 Ağustos’ta hayatını kaybettiği bildirilirken, Adli Tıp yetkilileri ile görüşen TUHAD-FED avukatı, yetkililerin kendilerine 21 Temmuz’da hastanın Ankara Numune Hastanesi’ne getirildiğini ve 1 Ağustos’ta hayatını kaybettiğini bildirdiklerini belirtti. TUHAD-FED yöneticileri Havva Özcan ve Selahattin Gider ile BDP ilçe yöneticilerinin de geldiği Adli Tıp Kurumu’nda açıklama yapan Havva Özcan, Rahmi Özen’in vücudunda ölüme sebebiyet verecek bir yanık izinin olmadığının net olduğunu ifade etti. Özcan, aileye 12 gün sonra hem de mahalle muhtarı aracılığıyla haber verilmesinin de bir soru işareti yarattığını belirterek, son dönemlerde cezaevlerine dönük geliştirilen politikalara dikkat çekti. Özcan, Kırıkkale’de, Sincan’da, Gümüşhane’de tutuklu ve hükümlülere karşı yapılan hak ihlallerinin yoğunlaştığına dikkat çekerek, Rahmi Özen’in ölüm nedeninin ‘ÖLÜME SEBEBİYET VERECEK araştırılmasının ve gerçeklerin açığa KADAR YANIK İZİ YOK’ ‘12 GÜN ARAMAMALARI çıkarılmasının hayati önemde olduğuna SORUMSUZLUK’ vurgu yaptı. Cenazeyi Adli Tıp Kurumu’ndan alan aile Aileye cenaze teslim edildikten sonra duygu dolu anlar yaşarken, cenazede ölüme verilen ölüm raporunda, ölüm nedeninin Cezaevi idaresi tarafından Ağrı Fatih belirtilmemesi dikkat çekerken, yapılan Mahallesi Muhtarı’na yapılan bilgilendirme sebebiyet verecek oranda yanık izinin otopsi sonucunda alınan tutanakları görmek olmaması dikkat çekti. Rahmi Özen’in ile Rahmi Özen’in hayatını kaybettiğini ve alternatif bir otopsi raporu için İHD yüzündeki sakallar ve saçları olduğu gibi öğrendiklerini belirten Özen ailesi, neden gerekli başvurularda bulunacak. dururken kafasının etrafında bir kaç yanık öldüğüne dair bir bilgilendirmenin (Ankara/DİHA) izine rastlandı. Yine Cezaevi idaresi kendilerine gelmediğini söyledi. En son 7 Gümüşhane E Tipi Kapalı Cezaevi’nde 12 gün önce bedenini ateşe verdiği iddia edilen Rahmi Özen’in cenazesinde ölüme sebebiyet verecek yanık izlerinin olmaması dikkat çekti. Özen’in ailesine 12 gün sonra Ağrı Fatih Mahallesi muhtarı aracılığıyla haber verilmesi ve Özen’in 12 gün Ankara Numune Hastanesi’nde hiç kimseye haber verilmeden tutulması, “Cezaevinde bir infaz olayı daha mı yaşandı?” sorusunu akla getiriyor. 22 Aralık 2008 tarihinde Ağrı’da katıldığı bir mitingte slogan attığı gerekçesiyle gözaltına alınan ve “Örgüt üyesi olduğu” iddiasıyla tutuklanan Ağrılı Rahmi Özen’in cenazesi cezasının infazına 7 ay kala Gümüşhane E Tipi Kapalı Cezaevi’nde kendisini yaktığı iddiasıyla ailesine teslim edildi. Muş Cezaevi’nden Gümüşhane E Tipi Kapalı Cezaevi’ne sevk edilen ve 12 gün önce bedenini ateşe verdiği iddia edilen Rahmi Özen’in cenazesi, Ağrı’dan gelen ailesi tarafından Ankara’daki Keçiören Adli Tıp Kurumu’ndan alınarak, Van’a oradan da Ağrı’ya götürülecek.

Temmuz’da kardeşlerinin görüşüne gittiklerini belirten ağabey Aziz Özen, ters bir durum sezmediklerini ve kardeşinin durumunun gayet iyi olduğunu aktardı. İki haftada bir kardeşinin kendilerini aradığını belirten Özen, en son aradığında da annesiyle konuştuğunu söyledi. Buna rağmen cezaevi idaresinde telefon numaraları olduğu halde idarenin kendilerini değil de muhtarı aramasının düşündürücü olduğunu belirten Özen, bu durumun şaibeli olduğunu kaydetti. Yine kendini yakma olarak iddia edilen durumdan tam 12 gün sonra kendilerinin aranmasının da kafalarında soru işareti bıraktığını belirten Özen, bu durumun büyük bir sorumsuzluk olduğunu ve bu olayın peşini bırakmayacaklarını ifade etti.


AĞUSTOS 2011

İşçi Yoldaşla Röportaj Barikat: Ne İş yapıyorsunuz ve bugüne kadar hangi işlerde çalıştınız? İşçi Yoldaş: Operatörüm, yani şiro gibi, eksplatör gibi iş makineleri kullanıyorum. 19992004 arasında tekstil işi yaptım. 1994''ten evvel Mersin'de operatördüm. Halen aynı işi yapıyorum. Barikat: Yaptığınız işten memnun musunuz? Değilseniz neden? İşçi Yoldaş : İş olarak memnunum. Çünkü iş benim ekmek kapımdır. Ekmek için çalışıyorum ve işimi severek yapıyorum. Memnun olmadığım yönü de maaşların düşük olması, ihtiyat sandığı, sigorta gibi sorunlar. Yani sigortanın gününde yatırılmayıp da faydalanamamam, hakkım olan İhtiyat sandığını kullanamamam ve işyerimin eksikliğinden kaynaklanan sorunlarım var. Barikat: İşten kaynaklanan çok sorun var. İşçiler olarak iş yerindeki sorunlar karşısında ortak hareket edebiliyor musunuz? İşçi Yoldaş: Hayır Barikat: Diyelim ki işyerinde büyük bir sorunla karşılaştınız. Bu sorun diğer işçi arkadaşlarınızı etkileyen bir sorun da olabilir. İşçi arkadaşlarınız böyle bir durumda size destek oluyor mu? İşçi Yoldaş: Bazı konularda oluyorlar, bazı konularda olmuyorlar. Dediğim gibi ben 99'dan beri Kıbrıs'ta yaşıyorum. Şu anda işyerimde benim gibi ailesiyle yaşayan çok az sayıda insan var. Çoğu da sezonluk işçi diyebileceğimiz, şantiyenin lojmanlarında kalan işçiler vardır. Onlar için bazı şeyler problem değil. Ama bizim için bazı şeyler problem olabiliyor. Bazı konularda onlarla uyuşamıyoruz ve bu bizim için sıkıntı oluyor. Kazandığımız parayı burada yemek zorunda kalıyoruz. Onlar bizim gibi değil. Onlar kazandıkları parayı Türkiye' deki ailesine gönderiyor, oradaki ailesini geçindirmeye çalışıyor. Ama ben bu koşullarda kazandığım parayla yaşamakta zorlanıyorum. Barikat: Örneğin bir iş kazası geçirdiniz veya maaşınızı zamanında alamadınız. Böyle bir durumda işçi arkadaşlarınız size sahip çıkıyor mu? İşçi Yoldaş : İş kazası olduğunda şirket gereken önlemi alıyor. Çünkü risk alıyor ve böyle bir sıkıntıya giremiyor. Ama maaşların zamanında ödenmemesi gibi bir durum söz konusu değil. Çalıştığım şirketin bize yaptığı tek iyilik, maaşlarımızı zamanında ödemesidir. Ama herhangi bir rahatsızlık, iş kazası dışında bir şey olursa, şirket iyi niyetini gösteriyor, kimse mağdur olmuyor. Barikat: Biraz klasik bir soru olacak. Ama gelecek hakkında ne düşünüyorsunuz. Gelecekten ne gibi beklentileriniz var? İşçi Yoldaş: Benim çocuklarım burada doğdu. İki çocuğum var. Kızım ilkokul birinci sınıfta okuyor. Tabi ki çocuklarımıza daha güzel bir gelecek sağlamak için elimizden geldiği kadar çaba sarf ediyoruz. Üç sene önceki şartlara göre her şey daha güzeldi. Ama son üç senedir evimizin borcunu ödeyemiyoruz. Barikat: Sendikalı mısınız? Sendikalar hakkında ne düşünüyorsunuz? İşçi Yoldaş: Sendikalı değilim. Sendika özel sektörde geçerli bir şey değil. Keşke özel sektörde örgütlü bir sendika olsa ve işçiler mağdur olmasa… Barikat: Daha önce sendikal mücadele

İŞÇİ-SENDİKA

SAYFA 7

seviyede tutuyor. Şu anda böyledir. Ama özelleştirildiğinde toplumsal olarak asgariye indirilmez. Tamamen keyfi bir yönetim vardır. Biz de buna uymak zorunda kalıyoruz. Barikat: Özelleştirmeler hakkında ne düşünüyorsunuz? Özelleştirmelerin bir alternatifi olabilir mi sizce? Yani Sendikalar,emek örgütleri özelleştirmenin verdiği zararları ortadan kaldıracak alternatif bir program yapıp, bu programın uygulanması için mücadele edebilir mi? İşçi Yoldaş: Evet, özelleştirmenin verdiği zararları herkese anlatmanız lazım. Bütün Kıbrıs halkı bunu net bir şekilde ifade edebilmelidir. Yararlarını ve zararlarını, ortaya koymuş olduğunuz gibi, sendikalar olsun, emek örgütleri olsun bu tür faaliyetleri topluma hitap ederek anlatmak zorundadır. Toplumu bu konuda bilinçlendirmeleri lazım. Bu bilinci oluşturmak için de mücadele etmeleri lazım. Örneğin KTHY özelleştirildi ve özel şirket'e devredildi. İstediği saatte, istediği yerden uçak kaldıracak. İstediği parayı senden almak zorundadır. Hiç şansın yoktur. İstediğin parayı ona ödemek zorundasın. Böyle bir kurum özelleştiriliyor. DAÜ özelleştiriliyor DAÜ gibi bir kurum hiçbir zaman zarar edecek bir kurum değildir. Eğitim şarttır. Eğitime hitap eden bir kurum zarar etmez. Ama zarar ediyor gibi gösterilip özelleştirildiği zaman bir kişinin emrinde olacak. Eğer bir kurum kişiye hitap ediyorsa, o kurum toplumsal olmaktan çıkmıştır. Kişisel bir kurum olmuştur. Özelleştirme kişiseldir. Ama kamunun malı olan her şey toplumsaldır. Toplumun malı olan, toplumsal olan her şeye destek verilmelidir. Paran olsun, KTHY olsun DAÜ gibi bir kurum olsun, yarın Elektrik Kurumu olsun, bunlar toplumun paylaştığı, toplumu barındıran, içinde var eden şeylerdir. Bunlar özelleştirildiği zaman toplumla bir bağı olmaz. En büyük sorunlar özelleştirildikten sonra başlayacak. Barikat: Biliyorsunuz özelleştirmenin din ayağı da var. DAÜ'yü satın alan Doğa Şirketi'nin Gülen Cemaatine yakınlığı olduğu biliniyor. Böyle bir şirketin uygulayacağı Barikat: Özelleştirmeler ve benzeri saldırılar eğitim bilimsel olamayacak. Dinsel kurallara göre uygulanacak. Ne düşünüyorsunuz? olsun, sadece Kıbrıslı Türkleri değil, buraya İşçi Yoldaş: Şöyle bir şey söylemek istiyorum. yerleşmiş diğer milliyetlerden işçileri, Ben de Türkiye kökenli biri olarak yıllardan emekçileri de etkileyecek. Aynı ülkede beri, Osmanlı zamanından önce de horlanan, yaşadığımız için, sorunlar hepimizi etkiliyor dışlanan, asimile edilen, mağdur edilen bir ve hepimizin ses vermesi gerekiyor. Ne toplumun yani Alevi toplumunun bir üyesiyim. düşünüyorsunuz? Sizin yaşadığınız bu olayları ben yüzyıllardan İY: Tabi ki etkileyecek. Ben bu ülkede yaşıyorum, bütün gücümü bu ülkeye veriyorum. beri yaşıyorum. Örneğin Maraş, Sivas, Çorum olayları, devletin seyredip müdahale etmediği, Yaşayabilmek için bir Kıbrıs'lı vatandaş ne yapıyorsa ben de bir TC kökenli olarak yapmak hiçbir şey yapmadığı bu olaylar, insanların öldürülmesine, yanmasına neden olmuştur. zorundayım. Ben TC kökenli olduğum için Devlet bu saldırılara göz yumarken katliamları çalışma izni çıkarma zorunluluğum var. Ben gerçekleştirenler dini kullanıyorlardı. Sivas çalışma izni çıkarmak zorundayım, eşim için oturma izni çıkarmak zorundayım. Evimin kirası olaylarına tanık olan insanların söylediğine göre, Sivas'ın belediye başkanı adeta katliam için veya bana ait olması veya kirası için sözleşme yapmak zorundayım. Bunları yaptığım çağrısı yapıyordu. Orada toplanan insanlara cihad çağrısı yapıyordu. Din ile Türklüğün bir sürece ben devlete katkı sağlarım. Bir vatandaş alakası yok. Eğer devlet bir sistemi yürütüyorsa olarak bunları yapıyorum. Yapılacak olan o sistemi yürütmek için dini kullanmamalıdır. özelleştirme tabi ki bana zarar verecektir. Yarın 40 kuruş verdiğimiz elektrik 80 kuruş olursa ben Laiklik kelimesi buradan gelir. Din ile devlet de zarar göreceğim. Bir hastane özelleştirilecek işlerinin biribirinden ayrılması anlamına gelir. Şu anda Kıbrıs'ta din ön plana çıkarıldı. Her olursa maliyet yükselecektir. Ben istediğim yere cami yapıldı. Yapılan camileri görüyoruz. hizmeti göremeyeceğim. Özelleştirme bir Bu kadar caminin yapılmasına müsaade edenler, kişinin keyfine göredir. Adam nasıl isterse bu kadar parayı camiye harcayanlar köylere yönetecektir. Ama devletin elinde olması ister istemez, toplumsal olarak bütün insanları asgari gidip ilkokulların halini görüyorlar mı? Ben de

içerisinde bulundunuz mu? Bulunduysanız bize deneyimlerinizi aktarabilir misiniz? İşçi Yoldaş: Adada sendikal mücadele içinde bulunmadım. Ama Türkiye koşullarında sendikal mücadeleyi gördüm. İçinde bizler olmasak da yapılan çalışmaları gördük. Belirli bir sayıya göre, örneğin çalışan 100 işçi veya 41 işveren bir iş yerinin sendikalı olmasını istedikleri zaman mücadele ediyorlar ve sendikayla görüşüp, o işyerini sendikalı yapıyorlar. Böyle bir sistem var. Burada da böyle bir sistem olsa ve insanlar bunun için mücadele etse. Barikat: Sendikaların verdiği mücadele hakkında ne düşünüyorsunuz? Biliyorsunuz UBP hükümeti Ankara'dan gelen YAZtalimatla, I özelleştirmelere hız verdi. Sendikalar özelleştirmelere karşı mücadele ediyor. Ne düşünüyorsunuz? İşçi Yoldaş : Sendikalar sadece özelleştirmelere karşı değil, diğer sorunlar için de mücadele ediyor. Gönlümde olan bir şey var. Kıbrıslılar ve Türkiyeliler. Benim için bunu söylemek zordur. Türkiyeli, Türkiyelidir. Kıbrıslı Kıbrıslıdır. Onun için birinin müdahale etmeye, Türkleştirmeye hakkı yoktur. Kıbrıs Türkü'nün 74 öncesi verdiği mücadele, 60 öncesi verdiği mücadele ve şu anda verdiği mücadele benim için aynıdır. Sendikaların, bazı sol örgütlerin verdiği mücadele yerinde ve doğru bir mücadeledir. Kıbrıs Türkünün varlığını sürdürmesi için mücadele etmeleri lazım. Yoksa Kıbrıs Türkü asimilasyona uğrayacak ve zaman içinde yok olacak.


AĞUSTOS 2011

bu ülkede yaşayan bir insanım.Camilere harcadıkları parayı, o köylerdeki okullara gidecek çocuklar için harcayabilirler. Çocuklar camiye gidecek durumda değiller. Camiye gidenler belli. Yapılmasın demiyoruz. Ama eğitime öncelik verilmelidir. Eğitim bir toplumu aydınlatmak içindir. Gelişmesini sağlamak içindir. Eğitimsiz bir toplumun örneklerini Arap ülkelerinde görüyoruz. Her gün ayaklanma oluyor, olacak. İlahiyat Fakültesi, zorunlu din dersleri vs. Zorunlu din dersleri nedir? İnsanlara zorla dayatılıyor. Dini asimile etmek buna denir. Kuran-ı Kerim de dini zorla öğreneceksin diye bir şey yazmıyor. Senin bana dini zorla öğretme gibi bir hakkın yok. Ben istersem çocuğumu Kuran kursuna gönderirim, okuması gereken bir şey varsa okusun öğrenmesi gereken bir şey varsa öğrensin. o benim tercihimdir. Ama ondan önce okuma-yazma öğrensin, Türkçe öğrensin, İngilizce öğrensin. Şu anda dünyada geçerli olan dil İngilizcedir. Benim çocuğumun Arapça öğrenmesinin bir anlamı yoktur. Benim dışa açılmam lazımdır. İçime kapanmam lazım değildir. Çocuğuma Arapça öğreterek gelecek vaat edemem. Ben çocuğuma İngilizce, Almanca ve Fransızcayı öğreterek çok iyi bir gelecek vereceğime inanıyorum. Barikat: Biz de bir örnek vermek istiyoruz. Kısa bir süre önce Türkiye'de dini bir kurumun başkanı, Kıbrıs'ta din eğitimi ile ilgili bir açıklama yaptı. İnsanların dini bilmediğini, manevi bir boşluk olduğunu söyledi ve gençlerin uyuşturucuya kumara yönelmesinin nedenini dini yeterince bilmemelerine bağladı. Bu yozlaşmayı önlemek için mutlaka “İlahiyat Fakültesi” ve “İmam Hatip Liseleri” nin açılması gerektiğini belirtti. Ne düşünüyorsunuz? İşçi Yoldaş: Medeniyet insanların her zaman istediği bir şeydir. Din insanları iyi yapmaz. Eğer din insanları gerçekten iyi yapacaksa Maraş olaylarını ve Sivas olaylarını hatırlayarak, iyi düşünmeleri lazımdır. Ben de Alevi kökenli biri olarak, söylediğiniz gibi AKP'nin yürütmeye çalıştığı sistem, Türkiye ve Kıbrıs halklarını Müslüman edecekse ve yarın Kıbrıslılar bu katliamı yapacaksa hiç yapmasınlar daha iyi. Çünkü bu bağnazlıktır, yobazlıktır. “Sen niye camiye gitmiyorsun?. Sen kafirsin” “Sen gavursun diyerek aşağılamaya varan sözler kullanılacak. Bir örneği vardır. Bir polis, bir sendikacıya “gavur piçi” diyerek saldırdı. Gavur piçi ne demek? Bunlar 63'lerde, 74'lerde Türk kimliklerini korumak için mücadele ettiler. Türk toplumu olarak varlıklarını korumak için mücadele ettiler. Bunu yaparken Müslüman olduklarını inkar etmediler, dinden vazgeçmediler. Yanlıştır. Asıl gavur kendileridir. Herkesin bir dini inancı vardır, öyle veya böyle. İslamiyet'in içinde dört yüze yakın farklı mezhep vardır. Hepsi İslamiyet'i farklı yorumlar. Dört temel mezhep vardır. Hanefilik, Şafilik, Hanbelilik, Alevilik. Bunların hangisi dindir? Hangisi dinsizliktir? Bu mezheplerin hepsi İslamiyet'i farklı yorumlar. Bu bir zenginliktir. Kıbrıs Türkü ne Hristiyan'dır , ne de Yahudi'dir. Biz müslümanız. Ama bizim Müslümanlık anlayışımız budur. Adamı kolundan tutup da zorla camiye götürecek değiliz. Adam ya bayramda camiye gidiyordur, ya da Cuma günü gidiyordur. Bu doğaldır. Her gün camiye giden, her gün beş vakit namazını kılan Müslüman olacak diye bir şey yok. İmam

İŞÇİ-SENDİKA Hatip Liseleri, İlahiyat Fakülteleri ve zorunlu din derslerini zorla insanlara kabul ettirirseniz, insanlar dinden soğur. Dinden nefret etmeye başlar. Barikat: Yani bilinçli olarak din sömürüsü yapılıyor. İnsanların dini duyguları birilerinin çıkarları için sömürülüyor… İşçi Yoldaş: Bu güne kadar yapılan oydu zaten. Zorunlu olan bir şeyden birilerinin çıkarı vardır ki sana zorla yaptırılıyor. Herkesin dini, imanı kendisidir. Herkes öbür dünyada cennete gittiğinde kendi günahlarının bedelini ödeyecekse, kendi görevlerini yerine getirecektir. Yapmayan kişi cehenneme gideceğini bildiği için yapmıyordur. Önce insan olmayı öğrenmek lazımdır. Bir toplumu YAZI dışlıyorsan, zarar veriyorsan, aç bırakıyorsan, düzenli hizmet veremiyorsan istediğin kadar dini aşıla, Müslümanlaştırmaya çalış. Bu insanlık değildir. Önemli olan o insanlara rahat bir hayat vermektir, açlıklarını giderebilmektir. Bir köyde çocuğunu okutacak bir köy yoksa ve sen iki minareli cami yapıyorsan bu senin ayıbındır. Önce okul yapacaksın.

Barikat: Her yere cami yapılmasını, İmam Hatip Liselerinin ve İlahiyat Fakültelerinin açılmasını savunanlar gençlerin bet ofislerde kumar oynamasına gece kulüplerine gitmelerine ses çıkarmıyorlar. Hatta destekliyorlar. Sizce neden? İşçi Yoldaş: Buna bir örnek vereyim. Güzelyurt'ta bir köyde, bir caminin imamı, gittiği gece kulübünde bir kıza aşık oluyor ve aşkını caminin duvarlarına yazıyor. Bu insanın en doğal hakkıdır. Bunu yapan bekar olabilir, olabilir evli olabilir. İmam kendi milliyetinden olamayan bir kıza aşık olmuştur. İmam star gazetesine bir açıklama yaptı ve şöyle dedi: “Bu ülkede savcı, polis herkes gece kulübüne gidiyor. Bir imamın gitmesi suç mudur?” Suç değildir kardeşim. O da bir insandır, imam da gidebilir. O insana bunu neden yaptırmıyorsun ki? Kumarhaneye insan gidiyormuş, gidebilir o doğal bir şeydir. Az önce dediğiniz gibi din

SAYFA 8

elden gidiyorsa, din farklı yönlere çekilmişse, din unutulmuşsa ve yönetenler bundan şikayet ediyorsa önce gece kulüplerine karşı mücadele etmeleri lazımdır. O insanların gece kulüplerine gitmelerini engellemek için önce okula gönderip iyi bir eğitim vermen lazımdır. Kıbrıs halkı okumuş bir halktır. Aralarında cahil yoktur. Çoğunluk üniversite mezunudur. Lise mezunları da vardır. Ortaokul, lise mezunu bulmak kolay değildir. Din onlara güzel bir gelecek vaat etmez. Ben demiyorum ki dini dışarıda bırakalım, dini tamamen kabul etmeyelim. Din insanın vicdanen, kişisel olarak yaptığı bir görevdir. Ben namaz kılıyorum diye başkalarının da namaz kılmasına gerek yok. Köylerde bir tane cami vardır. İkinci bir camiye gerek yoktur, gereksizdir. Okul yapılabilir, var olan okullar tamir edilebilir. Çocuklar kırık camlarla, soğukta tir tir titrerken eğitim görmeleri ve cami yaptıranların buna seyirci kalmaları, onların dürüst olmadığını gösteriyor. En büyük günahlardan biri budur. Barikat: Kıbrıs'ta yaşayan bir emekçi olarak Kıbrıs Sorunu hakkında ne düşünüyorsunuz? Bildiğiniz gibi yıllardır Kıbrıs Sorunu müzakere ediliyor. Ha çözüldü, ha çözülecek derken bir de bakıyoruz ki çözülen bir şey yok. Sizce bu sorunu Kıbrıs Halkları dışarıda yürütülen müzakerelere bağlı kalmadan kendi aralarında çözebilir mi? İşçi Yoldaş: Eğer Kıbrıs sorununu Kıbrıs halklarına kendi aralarında çözmesi gibi bir olanak sunsalardı bu sorun çoktan çözülmüş olurdu.Dış güçlerin, birilerinin çıkarı yüzünden böyle bir sistem yürütülüyor. Yapılan göz boyamadan başka bir şey değil. Ben 15 yıldır bu ülkede yaşıyorum. 15 yılda hep barış olacak, anlaşma olacak dendi. Benden öncekilere de sordum, Kıbrıslılara da sordum. Dediler ki biz 30 yıldır görmedik. Sen nasıl göreceksin?. Bu da demek oluyor ki ilerleyen zamanlarda eğer gerçekten Kıbrıslılar kültürel ve toplumsal olarak 63 ve 74 öncesinde olduğu gibi bir çatı altında toplanıp mücadele ederlerse bir şeyler olabilir. Şu anda bir örgüt başka bir şeyin peşinde iken, başka bir örgütte daha farklı bir şeyin peşindedir. Bu kendi kendini kandırmaktan başka bir şey değildir. Zaten Kıbrıs Sorunu ne zaman Kıbrıs halkı birlik ve beraberlik içinde hareket ederse sorun çözülebilir. Ama birileri kalkıp başkalarına hizmet ederse her şey onların istediği gibi olacak. Dış güçler burada anlaşma olmasını istemediği için , ileride hazırladığı planlarla burayı karıştırmak isteyeceklerdir. Bunu engellemek için herkes kendi sorununu dile getirmelidir, kendisini savunmalıdır. Ben Türkiyeli olsam da bu ülkede yaşamaktan gurur duyuyorum. Halk ulusal olarak bu mücadeleyi vermek zorundadır. Burada en büyük sorumluluk sivil toplum örgütlerine ve topluma hitap eden kurumlara düşmektedir. Eğer Kıbrıs Türkü'nün yok olmasını istemiyorlarsa, Kıbrıs Türküne yönelip, her şeyi anlatmaları lazımdır, onlarla beraber çalışmaları lazımdır. Nasıl ki bir zamanlar çoluğuyla çocuğuyla hiçbir fark gözetmeksizin birlikte bir mücadele verildiyse, şimdi verdikleri mücadele de böyle olamalıdır Çünkü Kıbrıs Türkü o dönemde yok olmamak için mücadele ediyordu. Şimdi yok olma aşamasına geldi. Yok olmamak için mücadele etmelidir.


AĞUSTOS 2011 Barikat: Kıbrıs Sorunu sadece Kıbrıslıların sorunu değil. Burada yaşayan farklı milliyetlerden emekçi halkları ilgilendiren bir sorundur. Egemen çevreler bu sorunun çözülmemesi için yıllardır böl- yönet politikasını uyguluyorlar. Halklar arasında milliyetçiliği kışkırtarak, Kıbrıslı-Türkiyeli ayrımcılığı yapılıyor. Bir arada ve barış içinde yaşayabilmek için ve egemen çevrelerin emekçi halklarımız üzerinde oynadığı oyunları boşa çıkarmak için hep birlikte mücadele etmeliyiz. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? İşçi Yoldaş: Öncelikle şunu söyleyeyim. Bu ayrımcılığa örnek vermek istiyorum. “Halkın Adaleti Komisyonu” isimli bir komisyon kuruldu. Bu komisyonun içerisinde TC kökenli örgütler var.Bu örgütler hükümete ve Ankara'ya yakın örgütler.Bu örgütlerde yer alanlar sistemin adamalarıdır . Ben bu ülkede yaşıyorum. Bana kimse Türkiye'li olduğum için sen şunu yapamazsın, bunu yapamazsın demedi. Ufak tefek problemler olsa da ben o insanları normal karşılıyorum. Ben beş sene öncesine kadar Gönyeli' de oturuyordum. Oturduğum ev müstakildi. Kapım açık işime giderdim. Akşam eve döndüğümde hiçbir problemle karşılaşmazdım. Şimdi evden çıkarken kapıyı ve camı kilitlemek zorundayım. Çünkü hırsızlık oluyor. Suç kimde? Ben de mi? Onları buraya getiren suçludur. CTP döneminde çok güzel bir sistem uygulandı. Herkes sigortalı olacak. Adaya girdiğin günden beri sigortalısın. Bu beni memnun etmiştir. Bir emekçi olarak, bir işçi olarak önceliğim nerede olursa olsun sigorta hakkımın olmasıdır. Benim ailem, eşim ve çocuklarım bundan yararlanacağı için gereklidir. Sigortalı olmazsam her şeyden mahrum kalacaklar. Bu güzel bir sistem, olması lazım. Giriş çıkışlarda denetleme vardı, kaldırıldı. Her gelen geçiyor. Hayır her gelen giremez. Adam adaya geldiğinde günlerce aç kalıyorsa, iş bulamıyorsa sokaklarda yatıyorsa tabi ki hırsızlık yapmak zorundadır. Karnını nasıl doyuracak? Sen bu adama iş vermek, aş vermek, kalacak bir yer ayarlamak zorundasın. Ona bu imkanları sağlayamıyorsan, Türkiye'ye geri göndereceksin. Örneğin bir firma iş alıyor. İşçiye ihtiyacı var. Türkiye'den 50-100 arası işçi getirtiyor. Bu işçileri üç ay, en fazla altı ay çalıştırıyor. Bu insanlar işleri bittiğinde ne yapacaklar? İşveren onları Türkiye'ye göndermiyor. “Kendine başka bir iş bul” diyerek işsiz ve aç bırakıyor. Bu insanlar ne yapacak? Nasıl yaşayacak? Bulanlar var. Ama işveren yine başka işçiler getirtiyor. İşleri bittiğinde onları yine göndermiyor. Gelen gitmiyor. Bu adada bir yasa var çalışma izni bittikten sonra sen işçiye yasal hakkı neyse vermek zorundasın. Avrupa ülkeleri bile bunu yapıyor. Çalışma izni biten işçileri göndermiyor. O işçiler cezalı duruma düşüyor. İşveren onları oyalıyor. Onları ödemiyor. Af bu gün çıkacak, yarın çıkacak diyor. Bir kere o adam haftanın 5 günü çalışıyorsa 2 gününü orada yiyor. Bir zorlamayla tutuluyor sanki. Müteahhitler Birliği bu konuda büyük bir yanlış yapmıştır. En büyük suç müteahitlerdir. Müteahhitler “İş Bulma Merkezi” diye bir yer kuruldu. İşçileri oraya gönderiyor. Baksınlar orada iş bulsunlar diyor. Ama orası sadece vatandaş olanlara hizmet veriyor. Ama benim çalışma izni çıkarmam için, bütün işlemlerimi müteahhitler yapıyorsa ve benden her sene kırk gün kesiyorsa bazı sorumluluklar alması gerekir. Madem ki müteahhitler birliği bu kadar işçinin içeri girmesine izin veriyorsa, işverene sorumluluklarını hatırlatacaktır. “Bu işçilerin işi bittiğinde bana bildireceksin. Ve onun denetimini alacak. Başka bir iş istediğinde “ Kardeşim bak senin gibi çok iş isteyen var, onun için ver bunları bu adamın yanında çalışsınlar” diyecek. Böylece fazla işçi gelmez. Buradaki sistem kendi kendini yürütür. Ben altı senedir aynı şirkette çalışıyorum. Ama aynı paraya çalışıyorum . Ben zam istesem kavga etsem, bağırsam, çağırsam işimden olacağım. İşverenim “sana verdiğim fiyata altı tane adam bulurum diyecek”. Ama uzun zamandır aynı işverenin yanında çalıştığım için, işleri takip edebildiğim, organize edebildiğim için, ne yapılması gerektiğini bildiğim için işverenim benim yerime başka bir işçiyle değiştirmek istemedi. Bana ihtiyacı var. Ama kavga etsem işsiz kalacak olan benim. Ailemle birlikte ne yaparım. Ya Türkiye geri dönüş yapmak zorunda kalacam, ya da düşük fiyata başka bir iş bulmak zorunda kalacağım. 1.200 TL ile çalışmak zorunda kalacağım. Ben 700 TL ev borcu ödüyorsam, kalan 500 TL ile iki kişilik bir aileyi nasıl geçindireceğim. Çocuklarımdan biri okula gidiyor. Barikat: Müteahhitler Birliği de Sigorta pirimleri yükseltildiği için bir süre önce eylem yapmıştı. Oysa sorunu yaratanlardan biri onlar. Hem bu insanları buraya getirecekler, çalıştıracaklar, onlarla işi bitince

İŞÇİ-SENDİKA sokağa atılmasına göz yumacaklar. O işçiyi kaçak durumuna düşürecekler ne düşünüyorsunuz? İşçi Yoldaş: Asgari ücretin belli bir limiti vardır. Bir bölümü işverene kesilirken, geriye kalan işçiye ödeniyor. İşveren işçiye sigortasını ödemek zorundadır. Zaten sigorta parasını kendi cebinden ödemiyor. İşçinin kazancından keserek ödüyor. Sigorta pirimlerinin yükselmesinin kötü bir tarafı yok. Ama sigortam düzenli yatırılmıyor. Ben gidip kime şikayet edeceğim. Sigorta dairesine gittiğinizde size “git işvereninle anlaş”. İşverene gittiğimde “işler iyi gitmiyor, idare et” diyor. Kime başvuracağım. Benim hakkım yendiğimde kime gideceğim. İhtiyat sandığımı kullanamıyorum. Bunun için şikayet edip müracaatımı yapabileceğim yetkili bir makam var mı? Devlet kimin için çalışıyor? İşveren için. Bu devlet işverenin himayesinde, işverenin önüne açacak yasalar çıkarıyor. Ama Türkiye'den getirilen ve burada çalıştırılan işçilerin hakları %30'lara, %40'lara düşürülüyor. İşçiler zorlukla yaşamayaYçalışıyor. AZI bu işten Hırsızlığın tecavüzün önünü almak için, en başta sorumlu olan Müteahhitler Birliği'nin sıkı denetim yapması gereklidir. Çalışacak olan işçiyi getiriyorsan, izin veriyorsan getirdiğin adamın sorumluluğu önce müteahhidin, sigortaların ve hükümetindir. Müteahhitlerin ve hükümetin sorumsuzluğu Kıbrıs Türk halkının suçu değildir. Bir işverenin işçiye ihtiyacı olması normaldir. Dünyanın her tarafından, her bölgeye işçi gidebiliyor. Sen getirdiğin işçinin sorumluluğunu almıyorsan bu sorunlarla karşılaşırsın. Müteahhitler her sene alacağı parayı hesaplar. Biliyorsunuz sigortalardaki sistemi istediği gibi yürütüyor Barikat: İnsanları yoksullaştıran bir sistem var. Bu sistemin kurucuları ve uygulayanlar halkı yalan vaatlerle kandırıyorlar. Bir dönem halkı peşinden sürükleyen örgütler bile sistemin bekçileri olmaktan kurtulamıyor… Bu sistem topluma hizmet etmiyor. Sistemin başındaki insanları halk getiriyor. Barikat: Biliyorsunuz 19 Temmuz'da adamıza gelen TC başbakanı Tayyip Erdoğan'ı bir grup çiçekle, bayraklarla karşıladı. Medya tarafından bilinçli olarak bu insanların TC kökenli olması ön plana çıkarıldı. Aynı şekilde Erdoğan'ı protesto edenlere saldıran polislerin TC kökenli olması bilinçli olarak ön plandaydı. Sınıf ayrımcılığı yapılıyor. Emekçiler birbirine düşürülüyor. Ne düşünüyorsunuz? İşçi Yoldaş: Dediğiniz gibi ayrımcılık yapılıyor. Ben de bir Türkiyeliyim. Bütün Türkiyeliler benim gibi düşünmese bile, %30-40'ının benim gibi düşündüğüne yürekten inanıyorum. Kıbrıslı-Türkiyeli politikası yürütülerek Kıbrıs toplumu rafa kaldırılacak. Ben Kıbrıs Türk toplumuyla gurur duyuyorum. Çünkü bu insanlar mücadele vermişler, bir yerlere getirmişlerdir. Bundan sonra Kıbrıslı Türk olarak yaşamaları lazım. Asimile olup, kaybolmamaları lazım. Tarihten günümüze kadar egemen çevreler azınlık olan toplumları yok etmek için mücadele ederler. Neden? Sen azınlığın nesinden korkuyorsun? Sen Recep Tayyip Erdoğan olarak 75 milyonluk bir ülkeyi yönetiyorsun. Hatta 3. Dönem başkanı olarak oradasın. Bu kadar gücü arkanda tuttuğun halde, 300.000 kişilik bir Kıbrıs toplumundan niye korkuyorsun. Zaten senelerdir bu toplumu yok saydınız. Ne kimliğini tanıdınız, ne üretim yapma hakkı verdiniz. Her zaman “ver üç kuruş para, sussunlar” dediniz. Hayır. Bazı şeyler parayla olmaz. Bu insanların kültürleri vardır. Değerleri vardır. Mücadele ettikleri değerlere saygı duymanız. Onların değerleriyle, onları yüceltmeniz gerekir. Yetmiş milyonluk bir ülkenin başkanı olarak bu insanların kimliğini Avrupa'da tanıtabilecek misin? Böyle bir şansınız yok. Bırak Avrupa daki ülkeyi, bir Türk devletine dahi KKTC'yi tanıtabiliyor musun? Onu bile beceremiyor musun. Peki o zaman neden bu insanları yok etmeye uğraşıyorsun? Demek ki bu insanlardan korkuyorsun. Korkuyorsun ki bu insanları yok etmeye uğraşıyorsun. Yok etmeden önce bu insanları dünyaya tanıt. Bu insanların sesini duy. Ne istediklerini sor. O İnsanlar senin için hiçbir şeydir. Türkiye de bir ilçenin nüfusunun yarısı kadardır. Bu insanlara fabrika kurarsan işsizlik problemi olmaz. İşçi göndermekle, nüfus aktarmakla bir şey yapamazsın. Bu insanların varlığı kendilerine yetiyor. Taşıma nüfus gönderme. Buradakilerin çalışabilmesi için fabrika kur. Gerekli imkanları yarat. Bir fabrikayı yapmak o kadar zor mu? Türkiye de o kadar zengin insan var. Trilyonlar değerinde harcamalar yaparak fabrika kuruyorlar. Bu fabrikalardan iki tane kursan işsizlik sorununu çözersin, ekonomik problemini çözersin, dışarıya tanıtabilirsin. Sen bu insanları tanımazsan, yok sayarsan, yok etmeye çalışırsan

SAYFA 9 tabi ki sana güvenmeyecekler, tabi ki seni protesto edecekler. Senin gibi, benim gibi düşünenler hem AKP'yi, hem de AKP'den sonra gelecek olanları protesto etmek zorundadır. Kıbrıs çalışıyor, denize gidip istediği gibi tatil yapabiliyor. İstediğin kadar kumarhane yap, istediğin kadar pavyon yap. Kıbrıs halkı bunların zararlı olduğunu biliyor. Parasını bunlara harcamıyor. Biz parasını kumara harcayan,kumardan iflas eden bir Kıbrıslı Türk görmedik. Böyle bir şey duyulmamıştır.Kıbrıs Türkü birikimleriyle ev alıyor, araba alıyor ve daha güzel bir hayatının olması için mücadele ediyor. Türkiye'de bir çocuk 20 yaşına geldikten sonra araba alıyor. Benim de param olsa ben de alırım. İster Türkiye de oluyor, ister başka bir yerde oluyor. Ben çocuğuma param olursa ev de alırım, araba da alırım. Olmazsa Tabi ki alamam. Kıbrıs halkının harcayacak parası yoktur. İş yeri kuramaz. Burada yerli üretim yoktur ki birileri tutsun, bir fabrika kursun ve üretsin. Bunun hesabı bellidir. Belli bir yere kadar adadaki ihtiyacı karşılıyor. Kıbrıslılar parayı nereye harcayacak? Mecburen arabaya, eve harcayacak. Türkiye deki gibi imkanlar yoktur. Barikat: Gazetemiz Barikat hakkında ne düşünüyorsunuz? Yayınlarını nasıl buluyorsunuz? İşçi Yoldaş: Öncelikle şunu söyleyeyim. Barikat olsun, sendikal mücadele veren diğer örgütler olsun, çalışmalarını, yaptıklarını takdir ediyorum. Yerinde ve başarılı buluyorum. Ama dışarıya çağrı yaparken bazı şeyleri net ifade edebilmeli. Biz Türkiyelilerin Kıbrıslıları yok etmek gibi bir amacımız yoktur. Biz gerçekten Kıbrıs'ı sevdiğimiz için, medeni, başarılı, dürüst bulduğumuz için geldik.Hırsız, tecavüzcü, bağnaz, yobaz bir toplum olmadığı için geldik ve onlarla yaşıyoruz. Hepinizin bunu bilmesi lazım. Türkiyeli-Kıbrıslı diye bir ayrım yapılmaya çalışılıyor. Türkiye den gelmiş, burada uzun bir süre kalmış, kaynaşmış insanlar olarak Kıbrıs Türkünü savunuyoruz. Onların destekçisiyiz. Ne kadar bu ülkede geçici olarak görülsek te ailemizle, çoluğumuzla, çocuğumuzla burada yaşıyoruz.Onların yaptığı mücadele doğrudur. Yapılan Kıbrıslı-Türkiyeli propagandası zararlı bir propagandadır. Bu propagandaya kanmasınlar. Her gördüğü Türkiyeliyi Recep Tayyip Erdoğan gibi sanmasınlar. Barikat: Biz bu ayrımcılığa ısrarla karşı çıkıyoruz. Biz bütün dünya halklarının kardeş olduğunu, emek sömürüsünün milliyeti olmadığını, emek sömürüsüne karşı ve adamızın bağımsızlığı için, adamızda yaşayan farklı milliyetlerden halkların birlikte mücadele etmeleri gerektiğini savunuyoruz. İşçi Yoldaş: Doğru ve yerinde bir karar. Sosyalizmde zaten sınıf ayrımcılığı yoktur. Herkesin özellikle de sizin, size destek verecek emekçi insanları keşfetmeniz gerekir. Onların desteğiyle daha başarılı olacağınıza inanıyorum. İşçi yoldaşa bize zaman ayırdığı için teşekkür ediyoruz. Barikat'ın Yorumu: Bizler noktasına virgülüne dokunmadan, bu işçi yoldaşın söylediklerini aynen aktardık ama birkaç bir şey söylemeden geçemeyeceğiz… 1974'ten yani TC devleti Kıbrıs'ı işgal ettiğinden beri Kıbrıs halkını sistematik olarak yok etme politikaları uygulamıştır ve halen uygulamaktadır. Yok etme politikalarına direnen, mücadele eden herkesi ezmeye çalışmaktadır. Zaman zaman görünür bir şiddet uygulayarak veya Anadolu'dan buraya gelmiş, yerleşmiş, geleceğini burada gören emekçi kardeşlerimizi bize karşı kışkırtarak bunu yapmaktadır. Bütün halkların kardeş olduğunu, emek sömürüsünün dini milliyeti olmadığını biliyoruz. Emek sömürüsüne karşı, işgale karşı, tüm milliyetlerden emekçiler omuz omuza, birlikte mücadele etmelidirler. Bu mücadele sadece işgale karşı bir mücadele olmayacak, zorunlu din derslerine, Kuran kurslarına, din sömürüsüne,özelleştirmelere karşı bir kurtuluş, özgürlük mücadelesi olacak. Çünkü bunlar işgalcilerin ve işbirlikçilerinin bilinçli olarak uyguladığı asimialasyon politikalarının bir parçasıdır ve her alandan saldırmaktadırlar. Bu saldırıları durdurmak için mücadeleyi büyütmeliyiz. Tüm işçileri, emekçileri kucaklayacak, onları mücadeleye kazandıracak somut, ayakları yere basan politikalara ihtiyacımız vardır. Bunda en büyük sorumluluk özgürlük ve kurtuluş mücadelesi veren sendikalara, örgütlere düşmektedir. Bunu başarmak bizim elimizdedir. Tüm farklılıklarımıza rağmen bunu başarmalıyız. Başaramazsak ülkemizi, her şeyimizi kaybederiz. Tek çözüm emperyalizme karşı faşizme karşı birleşik bir cephede mücadele etmekten geçer…! Elbet zaman içerisinde bunu da gerçekleştireceğiz…!


AĞUSTOS 2011

GENÇLİK

SAYFA 10

AÖA Direniyor...! Mücadele Büyüyor..! Uzun bir süredir kapatılması gündemde olan Atatürk Öğretmen Akademisinde, öğrenim görmekte olan gençler, bu ay direnişlerine, iki somut protesto eylemi ile devam ettiler. Öncelikle 27 Temmuz günü yapılan eylemde, Sendikal Platform öncülüğünde gerçekleştirilen eyleme, öğrenciler ve veliler birlikte katıldılar. Eylemden üç gün önce Milli Eğitim, Gençlik, Kültür ve Spor Bakanlığından yapılan açıklamalarda, 50 mezunun istihdam sorunu ile “sözde” karşılaşılabileceğini beyan etmişti. Böylelikle bakanlık, AÖK mezunu olan gençlerin, gelecekleri ile ilgili bir planlarının olmadığını açık bir şekilde ortaya koymuş aynı zamanda okulun kapatılacağının bir kez daha sinyalini vermişti. Yapılan açıklamaların ardından, yine her zaman olduğu gibi, yapılan icraatların, normal olduğunu vurgulayan, “kapatılacağı anlamına gelmez” ifadeleri ile bu “gençlerimizin geleceklerini ellerinden alma” operasyonuna gayet normal bir icraat havası vermeye çalışmıştı. İfadeler bununla da kalmamış, boş olan öğretmen kadrosu ile mezun olacak olan öğrenci sayısı arasındaki farkın, koleje öğrenci almaya müsait olmadığını ve bu sebeple okula öğrenci alımı yapmamanın da düşünüldüğü iletilmişti. Bütün bu yaşananların ardından Milli Eğitim, Gençlik, Kültür ve Spor Bakanlığı önünde gerçekleştirilen eylemde, öğretmen-öğrenci dayanışmasının bir örneği sergilenerek, direnişin sürdüğü ve süreciği mesajı verildi. Eylem süresince üzerinde “Kamusal eğitim, demokratik yönetim”, “Mezun olup göç etmek istemiyoruz”, “Parasız bilimsel demokratik eğitim”, “Özelleştirmeye hayır, para ile plansız öğretmen yetiştirmeye hayır”, “AÖA'yı kapattırmayız” sloganları taşıyan pankartlar açılarak, sloganlar atıldı. Daha önceki eylemlerde, açık bir şekilde, düzenin koruyuculuğunu yapan ve şiddetli çatışmaların yaşanmasına sebep olan geniş bir polis ordusu, bakanlık önünde yine etten bir duvar ördü. Eylem, KTÖS Başkanı Güven Varoğlu, KTOEÖS Genel Sekreteri Mehmet Taşker KTÖS Eğitim Sekreteri Mustafa Özhür'ün yaptıkları açıklamalarla devam etti. Varoğlu, yaptığı konuşmada, hükümetin başlattığı kapatılma sürecine dikkat çekti. “AÖA topluma mal olmuş, öz varlıklarımızdan biridir. Gurur duyduğumuz bir kurumdur” ifadelerini kullanan Varoğlu, son zamanlarda “özelleştirme adı altında” tüm kurumların elden çıkarılmak istendiğini belirtti. Konuşmanın ardından söz alan Özhür, istihdamın yapılmayacağına yönelik bakanlıktan gelen açıklamalara yönelik, öğretmen ihtiyacının olduğunu belirtti. İstihdam yapmama kararının, tek taraflı alınan bir karar olduğunu, tartışılmadan alınan bir karar olduğunu belirten Özhür, öğrencilerin ve

velilerin uzun bir süre geleceğe yönelik planlar yaptığını, öğrencilerin, sınavlara girdiklerini, çalıştıklarını belirtti. Özhür aynı zamanda, rakamlar üzerine yapılan açıklamalara, açıklık kazandırabilmek adına, emekli olacak olan öğretmen sayısı ile mezun olacak olan öğrenci sayısının arasındaki farkın, gerçeği yansıtmadığını söyledi. KTOEÖS Genel Sekreteri Mehmet Taşker ise, hükümetin bu icraatlarının bir işsizler ordusu yaratacağını belirtti. 29 Haziran günü gerçekleştirilen ilk eylemde, diploma töreni iptal olan mezunlar, sembolik bir diploma töreni ile eylemlerini gerçekleştirdiler. Yaşanan süreçte, öğrencilerin eğitimini doğrudan etkileyen kesintiler olmuş, öğrencilerin, bu süreçte ciddi bir eğitim açıklarının ortaya çıkmasına YAZI sebep olunmuştu.

Bu kesintilere, diploma töreni de eklenmiş, yapılması gereken diploma töreninin tarihi, belirsizliğe sürüklenmiş, okul yönetimi tarafından yeni bir sorun ortaya çıkartılmıştı. Bunun üzerine bir araya gelen mezunlar, kendi imkanları ile sembolik bir tören düzenleyerek, protesto eylemini, sendikaların da desteği ile gerçekleştirdi. Gerçekleştirilen bu sembolik diploma töreni için, okul yönetimi öğrencilerin evi olan okul sınırları içerisinde bunun gerçekleşmesine engel olması üzerine, bunun üzerine öğrenciler, eylemlerini okulun giriş kapısı önünde gerçekleştirdi. Grup, tamamen kendi imkanları ile bir platform oluşturarak, jeneratör aracılığı ile elde ettikleri elektriği kullanarak eylemlerini gerçekleştirdi. Öğrenci Konseyi Başkanı Onur Bütüner, sembolik diploma töreninin yapılmasının sebebini açıkladı ve diploma törenine gelmesi beklenen Milli Eğitim Bakanı Kemal Dürüst'ün protesto edilmesinden duyduğu çekinceden dolayı iptal edildiğini ifade etti. Bütüner, “Akademi yönetiminin kararını, mezun arkadaşlarımıza yapılan üvey evlat muamelesi olarak değerlendiriyoruz.

Bizlerde arkadaşlarla birlikte aldığımız karar doğrultusunda bugün burada yaptığımız hazırlıklar neticesinde sembolik de olsa mezuniyet törenimizi gerçekleştiriyoruz. Törenimizi okulumuzda yapmak istiyorduk. Fakat buraya geldiğimizde kapının kilitlendiğini gördük. Görevliye okula alınmamamız doğrultusunda emir verildiğini öğrendik. Yönetim Kurulu Başkanı Zehra Özçınar'ın, mezuniyet töreninin 8 Temmuz'da yapılacağı yönünde son dakika kamuoyuna yaptığı açıklamayı garipsedik. Bunu kendisini kurtarmak için yaptığı bir açıklama olarak değerlendiriyorum” dedi. UBP hükümeti, göz göre göre devam ettirdiği özelleştirme politikalarını sürdürürken, çeşitli bahaneler uydurarak, ortaya koyduğu icraatlara karşı, ortaya konulan direnişleri, hafifletmeye çalışmaktadır. Bu girişimleri yapan hükümet yetkililerin unuttukları ise, KTHY, DAK, AÖK ve daha özelleştirilmek için sıraya konulan bütün kurumlarda, bu mücadelenin sindirilemeyeceğidir. Eğitim, bu ülkede yaşayan tüm gençlerin, temel hakkıdır ve para ile satılması, mümkün değildir. Temel anlamda eğitimin, başka okullarda da para karşılığında gerçekleştirilmesi, “sözde” devletin, sistemin ve düzenin acizliğini ortaya koymaktadır. Bugün, devlete ait olan bir okulun özelleştirilmesine karşı gösterilen direniş sürdürülürken, bir yandan da devlete ait olmasına rağmen, öğrencilerin ihtiyaçlarını tam anlamıyla karşılamamakta olan “sözde” devlet okulları da tartışılmalı ve bu noktada da mücadele sürdürülmelidir. Özel sektörün, sermayesi, para karşılığında, bir öğrenciye, okulundan evine dönünceye kadar, hizmet verebiliyorken, “sözde” devlet okullarında, okul kitapları para karşılığında alınmakta, üniformalara belli ücretler ödenmekte, okullarına giden öğrenciler, yiyecek ihtiyaçlarını, kiralanan kafeteryalara ödedikleri para karşılığı satın almaktadırlar. Paraya dayalı bu düzen, belli ekonomik koşulları elde edemeyen gençlerin ve çocukların önünde engel teşkil etmekte, özel okullarda okuyan ve daha iyi ekonomik koşullara sahip olan öğrenciler arasında bir ayrıma sebep olmaktadır. Bütün bunlar, sistemin bozukluğunu bütün çıplaklığı ile gözler önüne sermektedir. İşte bu sistem, bu düzen, bu yüzden yıkılmalıdır…! Özelleştirme politikaları ile yağmalanan, peşkeş çekilen, satılan her kurumda ve daha sonra da aynı şeylere maruz bırakılması planlanan bütün kurumlar için, onurlu direnişimiz, sürecektir. Bu noktada, örgütlerin üzerine düşen görev, direniş çerçevesinde, omuz omuza mücadele edebilecek zemini yaratmak ve faşizme karşı ortak mücadele etmektir.


AĞUSTOS 2011

GÜNLÜK

SAYFA 11

"Tarihi kahramanlar değil; kahramanları tarih yapar." Joseph STALIN TARİHTE AĞUSTOS AYI Tarihte Ağustos Ayı 1 Ağustos 1945- Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri Konfederasyonu (KTİBK) Kuruldu 1 Ağustos 1969 – Deniz Gezmiş ve arkadaşları öncülüğünde başlatılan 6. Filo’yu protesto etmek için yapılan bir mitinge, başka bir grubun saldırması sonucu 2 genç öldü, yaklaşık 200 kişi yaralandı. 2 Ağustos 1934 – Faşist Adolf Hitler Almanya’da “Führer” ünvanını alarak iktidara gelir. Kendi ırkından ve kendi görüşünden olmayan herkesin öldürüldüğü, kitapların yakıldığı karanlık bir dönem başlar. 5 Ağustos 1969 - İstanbul Silahtarağa Demirdöküm Fabrikası'nda işçiler fabrikayı işgal ettiler. Polis müdahale etti. 64 polis; 15 işçi yaralandı. İşçiler zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri olmadığını anladılar. Sınıf dayanışması gösteren işçiler, tarihe not düşmüşler, bu direnişleriyle kendilerinden sonraki mücadelecilere örnek olmuşlardır. 6 Ağustos 1914 – 1. Emperyalist paylaşım savaşı başladı. Sırbistan Almanya'ya, Avusturya da Rusya'ya savaş ilan etti. Bir avuç haydut devlet arasında olan ve dünya pazarına hakim olmak amacıyla yapılan savaş büyük can ve mal kaybına sebep olmuş, büyük bir tahribata yol açmıştır. 6 Ağustos 1945 - II. Emperyalist Paylaşım Savaşında ABD tarafından Japonya'nın Hiroşima kentine atom bombası atıldı: 70.000 kişi o anda, yüz binlerce insan ilerleyen yıllarda radyasyon nedeniyle öldü. Radyasyonun etkileri günümüzde de hissedilmekte, halen o bölgelerde çocuklar sakat, özürlü veya ölü doğmaktadır. 8 Ağustos 1945 - II. Emperyalist Paylaşım Savaşında anavatan SSCB, emperyalist Japonya'ya savaş ilan etti. Stalin önderliğindeki SSCB, başarılı strateji ve taktikleriyle savaştan galip çıkmış, dünyayı bir felaketten kurtarmıştır ve dünya halklarının sempatisini kazanmıştır. 12 Ağustos 2008- DHKP-C lideri Dursun Karataş kanser hastalığından öldü. 13 Ağustos 1966- Çin Halk Cumhuriyeti’nin lideri Mao “Büyük Proleter Kültür Devrimi”ni başlattı. Bu devrim işçi sınıfı öncülüğünde değil kırsal kesimlerde yaşayan

insanların öncülüğünde gerçekleşti. Oysa ki bu kesimler gittikçe proleterleşen bir sınıftır… Devrimci olan gerçek duruş Maoizm değil MarksizmLeninizm’dir…. Çünkü işçi sınıfı öncülüğünde hedefi proleterya dikdatöryası ve sonrasında sınıfsız toplum, olmayan hiçbir yürüyüş şekli o devrimi tam anlamıyla başarıya ulaştırmaz…. 14 Ağustos 1968- KTÖS sendikası kuruldu. Kurulduğu günden, günümüze kadar,parasız bilimsel ve demokratik bir eğitim için, öğretmen hakları için ve bağımsız, birleşik bir Kıbrıs için mücadele vermiştir. 14 Ağustos 1974- TC devleti Kıbrıs’ı ikinci işgal etti. 14 Ağustos 1956- Epik Tiyatro kuramının yaratıcısı, devrimci şair ve sanatçı Bertolt Brecht öldü. 15 Ağustos 1926: Kıbrıs Tarihinde bir ilk yaşanır ve ilk kez sömürge yönetimine, emperyalizme karşı emekçilerin birleşik kavgasını savunan partimiz KKP kurulur. Partimiz KKP sadece Kıbrıs’la sınırlı kalmamış dünya emekçileriyle de dayanışma içinde olmuştur. İspanya İç Savaşı’na gönüllü katılmış ve şehit olmuş KKP üyeleri vardır.Sömürge yönetimine, emperyalizme ve milliyetçiliğe karşı başarılı bir mücadele vermiştir. Parti daha sonra karşıdevrimcilerin eline geçmiş ve onların çizgisinde revizyonistleşmiştir. Kısa bir süre sonra 1926 dönemi çizgisini terk etmiş ve parti dağılmıştır. 16 Ağustos 1960: Zürih ve Londra anlaşmaları yürürlüğe girdi. Uluslar arası kuruluşların gözünde Kıbrıs Cumhuriyeti bağımsız sayıldı. Ama emperyalistler ve işbirlikçileri boş durmadılar. Faşist yer altı örgütleri dış güçlerin desteğiyle faaliyetlerini sürdürmeye devam ettiler. Daha sonra bir oldu bittiyle, cumhuriyet bir gecede yıkıldı. 19 Ağustos 1991 –SSCB dağılma sürecine girdi. Stalin döneminden sonra revizyonistleşen, sosyalizmden uzaklaşan ve kapitalizme yürüyen Sovyet iktidarı artık proleteryanın iktidarı olmaktan çıkmıştı. Karşı devrimcilerin,troçkistlerin ve ayrıcalıklı bürokratların iktidarına dönüşmüştü. 21 Ağustos 1940: Hain Troçki Meksika’da sürgünde iken ölür. Troçki; Sovyet iktidarını yıkmak için, emperyalist servislerle işbirliği yaparak Sovyet liderlerine suikastler düzenleyen, kolhozlara sabotajlar

AYIN KARİKATÜRÜ

yapan ekibin başını çekiyordu. Karşı devrimci faaliyetleri nedeniyle, SSCB’den uzaklaştırılmıştır. Sürgüne gittiği ülkelerin liderlerine bağlılığını sunan, onların hizmetine giren Troçki Sovyetlere karşı başlatılan uluslarası komplonun sembollerinden biri olmuştu. 22 Ağustos 1941: Nazi ordusu Leningrad’a ulaştı ve kuşatma başladı. Leningrad şehri tam 900 gün kuşatma altında kaldı. Kahramanca bir direniş sergileyen Sovyet halkı Stalin’in sesine kulak vermiş canları ve malları pahasına şehri savunmuşlardır. Nazilere geçit vermemişlerdir. 22 Ağustos 1977: HALK-DER kuruldu. 23 Ağustos 1942: Stalingrad muharebesi başladı. II. Emperyalist Paylaşım Savaşının dönüm noktası sayılan Stalingrad muharebesi Nazilerin direncini kırmış ve yenilmez olmadıkları dünyaya gösterilmiştir. 24 Ağustos 1931: SSCB ve Fransa saldırmazlık anlaşması imzaladı. 24 Ağustos 1939: Stalin ve Hitler arasında imzalanan ve oluşturulan saldırmazlık paktı, SSCB nin ustaca yaptığı bir taktikti. Nazi Almanyasının eninde sonunda saldıracağını bilen SSCB hem zaman kazanmış, hem de savaşa hazırlanmıştır. SSCB bu paktı imzalamasaydı savaştan yenik çıkacaktı. 24 Ağustos 1991: Hain Mihail Gorbachov SSCB Komünist Partisi başkanlığından istifa etti. SSCB’nin dağılma süreci başladı. 25 Ağustos 1936: Aralarında Grigori Zinovyev ve Leon Kamanev'in de bulunduğu Sovyetler Birliği içine sızmış karşı devrimci ajan şebekesi kurşuna dizilerek idam edilmişlerdir. Sanıklar mahkemede yargılanırken suçlarını itiraf etmişlerdir. 29 Ağustos 1938: Askeri mahkemede yargılanan Nazım Hikmet orduyu kışkırttığı gerekçesiyle 28 yıl hapse mahkum edildi. Komünist kimliği nedeniyle egemen çevrelerin saldırılarına maruz kalan Nazım Hikmet hapislerde yatmış, çile çekmiş, vatandaşlıktan çıkarılmış bir şairdir, sanatçıdır. Türkiye ve dünya işçi sınıfının mücadelesini şiirlerine taşıyan Nazım Hikmet tarihe mal olmuştur… 31 Ağustos 1928-Bertolt Brecht'in “Üç Kuruşluk Opera” adlı oyununun ilk gösterimi Berlin'de yapıldı.


AĞUSTOS 2011 BARİKAT: Öncelikle ülkemize hoş geldiniz ve inan ki sizleri burada görmekten çok mutlu olduk. Çünkü sizleri her zaman için görme şansımız olmuyor. Bu nedenle Türkiye'deki devrimci bir müzik gurubunun, ortaya koyduğu eylemlerle, faaliyetlerle devrimci mücadeleye bu denli destek olan bir gurubun buraya gelmesi, bizim için büyük bir gurur ve şereftir. Denktaş döneminde, yanlış hatırlamıyorsam, Grup Yorum'un bir Kıbrıs'tan maalesef, geriye döndürüldüğü bir süreç vardı. Sonra adaya iki kere geldi yanlış hatırlamıyorsam. Bu kez üçüncü gelişi. Biz öncelikle sizin bu konudaki fikirlerinizi genel anlamda bir almak istiyoruz. Yani nereden, nereye gelindi. Düşünün ki Grup Yorum'un geriye gönderildiği süreçlerden bu döneme kadar ne gibi şeyler değişti sizin açınızdan? GRUP YORUM ÜYESİ İBRAHİM GÖKÇEK: Aslında oradaki olay da Grup Yorum'un genel olarak yaşadığı baskılardan bir tanesiydi. 15-16 yıl önce Yorum buraya geliyor ve gemi ile sınır dışı ediliyor. Ondan sonraki süreçlerde Yorum çalışmalarına devam etti. Ondan daha ağır baskılar yaşadı, zorluklarla karşılaştı. Ama Grup Yorum yaptığı sanattan ve müzikten hiç vazgeçmedi. Aslında buralarda da konser verebilmemizin en büyük nedeni bu. Vazgeçmemek! Hiçbir koşulda hiçbir baskı altında vazgeçmemek! Konserlerin yasaklanıyor, şehre sokulman yasaklanıyor, konser çalışması yapmakta olan insanlar gözaltına alınıyor, konser vereceğimiz salonların sahipleri tehditler alıyor. Aynı şekilde Yorum'un faaliyetini sürdürememesi amaçlanıyor. Ama hayır, bu başarılamadı. Biz zorla vazgeçmeyerek, 26 yıldır sürdürdüğümüz devrimci sanat anlayışımızdan vazgeçmeyerek bu günlere gelebildik. Bu günlere gelebildiğimiz için de işte, geçtiğimiz yıl 25. yılımızı kutladık. 55 bin kişilik bir katılımla. Bu sene de Bakırköy'de 150 bin kişilik yine çok büyük bir konser yaptık. Bu 26 yıl boyunca ki ısrarımızın ve halkımızın bizi Anadolu halklarının, Kıbrıs'ta, Avrupa'da bizi dinleyen insanlarımızın pozitif bir çabası ile olan güzel şeylerdir. Bu bağlamda Kıbrıs ve Türkiye arasında belki belli bir mesaj falan da var ama yüreklerimiz bir, düşüncelerimiz bir. Bunlar bizim için önemli mesajlar. Biz her zaman şarkılarımızı türkülerimizi aynen orada nasıl söylüyorsak, burada da söylemek için geldik, bunun için buradayız. BARİKAT: Şimdi tabi biz Kıbrıs'ta olduğumuz için, Türkiye'de olan, Anadolu'da olan mücadeleyi de takip etme şansımız var. Ama Anadolu'ya baktığımızda Kıbrıs'taki sosyalizm ve devrim mücadelesine, oradaki yoldaşlarımızın, belki sınıfların biraz daha uzak olduğundan, belki mücadelenin oradaki boyutunun daha keskin olduğundan biz biraz daha iyi analiz edebiliyoruz gibi. Grup Yorum'un mesela Kıbrıs'taki devrimci mücadele hakkındaki en azından geçmişte yaptığı mücadele veya şimdiki süreç hakkındaki fikirleri nelerdir. Mesela bildiğiniz gibi AB, yaptırımlar, TC Devleti vs. bayağı bir baskı altındayız. Ne düşünüyorsunuz bu konularda? GRUP YORUM ÜYESİ İBRAHİM GÖKÇEK: Bu olayın emperyalizmin genel olarak dünya üzerindeki saldırılarıyla direk bir bağı var. Özellikle Amerikan emperyalizminin, Amerika'nın Orta Doğudaki planları, bu bölgedeki yarattığı karışıklar, işbirlikçilerin yürüttüğü politikalar falan, buraları da vuruyor. Emperyalizm tüm dünyayı yağmalıyor. En başta bunu söyleyelim. Yağmalamadığı tek bir toprak parçası bile yok. Bu ekvator bölgesi oluyor, bir kutuptan diğer kutba kadar her yer oluyor, Kıbrıs oluyor, Libya oluyor, Fas oluyor, Türkiye oluyor. Kısacası her yer oluyor. Ve buralara da bizde geldik ve görüyoruz ki, yoğun bir özelleştirme politikası, kurumları satma var. Bu adanın yıllardan beridir zaten bu halklarının yok sayılma gibi bir sorunu da var. Sanki babalarının malları gibi, alıp satarak, burayı kirli işlerin merkezi haline dönüştürme politikaları var. Bu işte bir emperyalist politika. Emperyalizmin halkları değersiz görme olayı ve aslında, sömürme isteğinden, buradaki kaynakları sömürmek istediğinden kaynaklanan bir sorun. Biz bu sorun karşısında, elbette, Anadolu'daki koşullar daha farklı, buradaki yaşantı, buradaki kültürel yaşantı, sosyal yaşantı daha farklı tabi ki , her ülkenin farklı koşulları vardır. Ama bizler her koşulda ne pahasına olursa olsun

KÜLTÜR-SANAT emperyalizme karşı savaşımızı veriyoruz. Dişe diş bir mücadele verilmeden, baş eğmeden bir mücadele verilmeden, kurtuluşun geleceğine, hiçbir zaman inanmıyoruz. Tarihte bizi yanıltmıyor. Tarihte halkların kazandığı mücadelelerin tümü, dişe diş verilmiştir. Ve biz Kıbrıs'ta da bunun böyle olmasını istiyoruz. Kıbrıs'ta yaşan halkların, Rumların, Türklerin, birleşerek, birleşik, bağımsız Kıbrıs'ı yaratacaklarına inanıyoruz. Ama bunun önündeki engeller var. En büyük engel örgütsüzlük. Dünyanın her yerinde genel olarak emperyalizm, insanları örgütsüz hale getiriyor. Örgütleri dağıtıyor, parçalıyor ve örgüt fobisi yaratıyor. Buralarda da aynı şeyleri yapıyor, aynı olayları gerçekleştiriyor. Buna karşı ısrarla örgütlenmek, her soruna karşı, her hakkı elde etmek için örgütlenmek gerekiyor. Bunun başka yolu yok. Örgütlenip mücadele edeceğiz ve sonuç alacağız. Sonuç aldıkça, neleri başarabileceğimizi göreceğiz ve bu güzel adayı insanlar için dahaYbir AZyaşanır, I göçlerin olmadığı, burada yediden yetmişe herkesin mutlu ve huzurlu yaşayabileceği daha güzel ve daha şirin bir adaya dönüştüreceğiz. Ama bunun önündeki en büyük şart mücadele etmekten geçiyor ve birleşmekten geçiyor. Bu yoksulluktan, bu özelleştirmelerden, bu emperyalist politikalardan, Türkiye'deki oligarşinin buraya yönelik politikalarından rahatsızlık duyan bütün herkes, bütün halk birleşerek mücadele ederek, bağımsız ve birleşik Kıbrıs'ı yaratabilir diye düşünüyoruz.

BARİKAT: Yıllardır en azından biz kendimiz sorunlarımızla boğuşmaktaysak da, bizler Anadolu'daki yoldaşlarımızla pek bir aynı cephede bir bağ kurmayı başaramadık. Yani bu artık birçok sebebe dayanıyor. Kiminin ideolojik farkının olduğu vs. Hem kültürel anlamda biz bunun büyük zararını görüyoruz. Bu sebeple bizim için Grup Yorum'un buraya gelmesi çok önemli aslında. Sadece kültürel anlamda değil. İdeolojik anlamda bu bizim birlikteliğimizi pekiştirecek olan bir şey. Çünkü biz bunu yıllarca başaramadığımıza inanıyoruz. Oradaki, Anadolu'daki yoldaşlarımızla işbirliği içerisine giremedik. Sizce bunu aşmanın yolu nedir? Bunun aşılması için neler yapılması gerekir? GRUP YORUM ÜYESİ İBRAHİM GÖKÇEK: Paylaşmak lazım. İlişkilerin kurulması lazım. Aslında bir anlamda yapılması gereken şey bu. Bir arada durabilmek gerekiyor. Sorunları iletmek gerekiyor, tartışmak gerekiyor. Bir bağlantı kurulması gerekir. Yüz yüze konuşmak, tartışmak, buranın gündemini oraya da taşıyabilmek gerekir. Bunu sağlayabilmek için de, her iki tarafın, devrimcilerin, demokratların önce örgütlülüklerini düşünmeleri ve sorunlarının etrafında neler yapabileceklerine dair bir plan çıkarmaları gerekiyor. Temel olay bu. Elbette ki bir kanal oluşturulması lazım bu şekilde Türkiye ile. Ama sadece Türkiye ile değil, genel anlamda dünyanın her tarafında bunun yapılması gerekiyor. Bu topraklarda yaşayan insanları düşünün örneğin, bu coşkunun yaşanması lazım. Bu topraklarda yaşayan insanların, adadaki gerçekleri, halka ulaştırmakta, dünyanın her tarafına ulaştırmakta, görevidir diye düşünüyoruz. Bizim ülkemize de, elbette oradaki devrimcilere de ulaştırılmalı. Senin söylediğin gibi, tam olarak bir iletişim kurabilmek gerekiyor tabi ki. BARİKAT: Bunun dışında, son olarak söylemek istediğiniz bir şeyler, Kıbrıs hakkında ya da kendi içinizden geçen bir şeyler söylemek ister misiniz? GRUP YORUM ÜYESİ İBRAHİM GÖKÇEK: Kıbrıs hakkında söyleyeceklerimiz, bu adada yaşayan halkların, hep birlikte olmaları söylenebilir. Buradaki insanların yaşadıkları sorunlar, aynı zamanda bizim de sorunlarımızdır. Çünkü Grup Yorum, Türkiye'de

SAYFA 12 halkların müziğini yapmaktadır. Che'nin de söylediği gibi, dünyanın neresinde olursa olsun, bir yoksulun sırtına atılan tokadı, yüreğinde hissedebilmektir devrimcilik. Biz de bu şekilde yaklaşıyoruz. Bu, buralar için de geçerli. Kıbrıs Halklarıyla hep dayanışma içerisinde olacağız. Türkülerimizi, şarkılarımızı, Kıbrıs halkı için de söylemeye devam edeceğiz.

BARİKAT: Öncelikle Kıbrıs'a tekrardan hoş geldiniz. Aradan uzun yıllar geçti. Denktaş döneminde geri çevrilme durumunuz oldu ve yanılmıyorsam bu üçüncü kez adaya gelişiniz oluyor. Devamını bekliyoruz. Öncelikle, Kıbrıs'taki tabiî ki, Grup Yorum'un Anadolu'da ve tüm dünyada, kültürel anlamda da, siyasal anlamda da verdiği bir mücadele vardır. Kıbrıs'ta vermekte olduğumuz sosyalizm ve devrim mücadelesine, Grup Yorum'un bakış açısı nedir? GRUP YORUM ÜYESİ SELMA ALTIN: Dediğiniz gibi fazla gelemiyoruz ama vakıf olmaya çalışıyoruz. En iyi vakıfiyet de burada olmak, yani burada yaşabilmek. Ama takip edebildiğimiz kadarıyla, sanırım özellikle son dönemlerde, özelleştirmelerin çok yoğun olduğu bir dönemden geçiliyor. Yani bizim için konu bağımsız değil. Biz özelleştirmenin, halkın yaşamı açısından somut karşılığının zaten ne anlama geldiğini iyi biliyor, hatta yaşıyoruz. Kıbrıs da bu özelleştirmelerle birlikte yaşamda bunun somut olarak acısını elbette ki çekecektir. Ama sadece özelleştirmeler değil, bizim için de, Kıbrıs için de, ya da dünyanın herhangi bir ülkesi için de, bu baskının ve yaşamsal anlamdaki zorlukların, alt edilmesinin tek bir yöntemi var. Bu da her zaman ifade edildiği gibi, örgütlenmektir. Örgütlenmek, ne yazık ki iktidarlar tarafından “öcü” ilan edilen bir şey. Hal bu ki biz her anlamda örgütlenmeyi savunuyoruz. Gençlerin, kendi içerisinde, herhangi bir demokratik mücadele çerçevesinde örgütlenme, öğretmenlerin kendi içerisin de örgütlenme, mahallelerde, herhangi bir sıkıntı sebebi ile , örneğin su sorunu için bile örgütlenebilmeyi, yaşanan her yerde, küçük, büyük örgütler yaratarak, bu örgütlerin, bir arada mücadele etmesiyle ancak çözüm olabilir. Kıbrıs da bundan çok farklı değil. Yani yaratılmak istenen bu, Rum ve Türkler arasında yaratılmak istenen, o ayrılık da bu şekilde çözülecektir. Biz onun için Kıbrıs'a da öyle bakıyoruz. Yani bir arada yaşanılan , bir ülke. Kıbrıs'ın da artık tüm kararlarında, yaşamsal kararlarında, ekonomik kararlarında, ülke insanları, bu ülkenin halkı, tarafından verileceğini savunuyoruz. Bugün Kıbrıs da, çok emperyalizmin, ağına düşürmeye çalıştığı ülkelerden bir tanesi.


AĞUSTOS 2011

KÜLTÜR-SANAT

BARİKAT: Yıllardır en azından biz

BARİKAT: Grup Yorum'un tarihine

kendimiz sorunlarımızla boğuşmaktaysak da, bizler Anadolu'da ki yoldaşlarımızla pek bir aynı cephede bir bağ kurmayı başaramadık. Yani bu artık birçok sebebe dayanıyor. Kiminin ideolojik farkının olduğu vs. Hem kültürel anlamda biz bunun büyük zararını görüyoruz. Bu sebeple bizim için Grup Yorum'un buraya gelmesi çok önemli aslında. Sadece kültürel anlamda değil. İdeolojik anlamda bu bizim birlikteliğimizi pekiştirecek olan bir şey. Çünkü biz bunu yıllarca başaramadığımıza inanıyoruz. Oradaki, Anadolu'daki yoldaşlarımızla işbirliği içerisine giremedik. Sizce bunu aşmanın yolu nedir? Bunun aşılması için neler yapılması gerekir?

baktığınızda, tutuklamalardan tutun, birçok zarar verilmeye çalışıldı, gerek siyasi anlamda, her anlamda zarar verilmeye çalışıldı. Fakat Grup Yorum, direnerek bu noktaya geldi ve ilerlemeye de devam edecek. Grup Yorum'un bütün Anadolu halklarının ve Kıbrıs'taki halkların, bütün devrimci kesimlerin, kültürel anlamda silahı olmayı nasıl başardığını, nasıl anlatabilirsiniz?

GRUP YORUM ÜYESİ SELMA ALTIN: Mesele şu aslında. Biz şunu çok kabul etmiyoruz. Yani destek demek ya da bir arada mücadele etmek demek, sadece aynı politik döneme ait olmak değildir. Yani siz de A dersiniz ben de A derim, ama ikisi bir arada olmadığı zaman o güçlü bir A olmaz. Aynı şey Kıbrıs için de geçerli. Kıbrıs'taki sol örgütlerle, Türkiye'deki sol örgütlerin birlikte olmaları demek, beraber bir şeyler örgütleyebilmeleri ve beraber hareket edebilmeleri demektir. Aslında eksik olan nokta bu. Yoksa Kıbrıs üzerine az önce söylediğimiz şeyleri, Türkiye'de birçok sol örgüt yapabilir. Önemli olan burada olmak. Yalnızca Türkiye'deki ve Kıbrıs'taki örgütlerin değil, bütün örgütlerin çözmesi gereken bir sorun. Genel olarak tüm solun aşması gereken, önüne geçmesi gereken bir sorun. Yani illa aynı politik söylemlerle de yola çıkmak zorunda değil bazen. Bir meseleye aynı noktadan, aynı cepheden bakabiliyorsa, o sadece o noktada anlaşılabilir. Mesela bu Irak işgali ile ilgili, Türkiye'deki en önemli birlikteliklerden bir tanesi, pek çok farklı örgüt vardı, ama işgal söz konusuydu ve bu noktada örgütler bir araya gelebildiler. Dediğim gibi, aynı şey ülkedeki veya dünyadaki birçok sol örgüt için geçerli olabilir. Önemli olan bir araya gelebilmek ve bir tavır ortaya koyabilmek, hep beraber. Yoksa kağıt üzerinde çok şey yazılıp çizilebilir ve çok şey tartışılabilir.

GRUP YORUM ÜYESİ SELMA ALTIN: Şöyle bir gerçek var. Az önce

SAYFA 13

4. Anti-Faşist Festival Düzenlendi... Geçtiğimiz ay Lefkoşa'nın Güneyinde gerçekleştirilen festivale hem kuzeyden, hem güneyden birçok örgüt katıldı. Saat 18.00'da başlayan festival gecenin geç saatlerine kadar sürdü.. Müzik gruplarının konserleri ile devam eden festivale bu sene ilk kez gazetemiz de çağrıldı. Örgüt temsilcileri teker teker söz alırken, organizasyon konusunda belli başlı sorunlar da yaşandı.

söylediğimiz bir şey vardı. Hani sadece söylemek değil, bir şeyler yapmak. Yani YAZI mesela ülkemizde, öğrencilerin desteklenmesi gerekir, ülkedeki her çeşit eylemlilik, desteklenmesi gerekir diyen, pek çok tırnak içinde solcu, devrimci sanatçı bulabilirsiniz. Mesele, onların yanında olmak meselesidir. Yani Grup Yorum, neyi ifade etmişse, direk, eylemlilikle olayın içerisinde bulunmuştur. Bugün yıkımlar söz konusudur mesela ülkemizde, çok yakın süreçlerde. Nerede yıkım varsa, bizde mümkün olduğunca yaşanır zaten, orada olmaya çalışıyoruz. Çünkü o bizden çok bağımsız bir şey değil. Yani halk bir tarafta, sanatçı bir tarafta, ya da aydın da sadece bir yazar, çizer değil, böyle bir sanatçılığı kabul etmiyoruz. Bir de 25-26 yıl önce, Grup Yorum ne demişse bu ülkeye dair, neyi savunursa, bugün de aynısını savunur. Bizler açıkçası bu gibi festivallerde daha örgütleyici ve eğitsel çalışmalarla dolu kültürel açılımlar bekleriz. Bu festivalin bu konuda biraz zayıf kaldığı fikrindeyiz. Belki kısa bir sinevizyon gösterisi veya bir panel, festivali daha yapıcı bir şekle sokabilirdi. Ama bu da ileride yapılamayacak gibi bir durum değil... Umarız gelecek sene düzenlenecek olan festival bu sene düzenlenenden çok daha verimli olur. Barikat gazetesi olarak bizler elimizden geldiğince bu konuda da her türlü yardıma hazırız....

Hem söyleminde, hem yaşam biçiminde bir değişiklik olmamıştır. Bu samimiyet ve ilkesel olarak devamlılık, Yorum'unda sürekli devamlılığını sağlayandır. Bir de halktır yani, Grup Yorum dediğiniz kişiler. Orada mesela silüetimiz vardır, yüzlerimizin orada. O bir gölgeler ordusu olarak görünür. Bu aslında halklaşmayı ifade eder. Bugün de mesela biz sahneye çıktık. Aslında biz o halk deryasının görünen yüzüyüz. Yorum ailesi çok daha geniş bir aile. Ülkemizde mücadele içerisinde olan, hapishanelerde olan, herhangi bir öğrenci, emekli, bu Yorum kolektifinin içerisindedir. Bugün Yorum'dan herhangi bir kişi, devrimci mücadeleyi bırakarak, aramızdan ayrılmaya karar verecek olsa bile, hemen onun yerini doldurabilecek birileri var. İşte devamlılığı sağlayan bu. Bu halklaşmanın kendisi.

Sol Anahtarı, iki sene önce çıkardığı “Başka Bir Şarkı” albümünden sonra şimdi de “Kıbrıs Bizim” ile dinleyenleriyle buluşuyor… Bizler Barikat Gazetesi olarak bu yoldaşlarımıza başarılar diliyor; yeni albümlerinin hayırlı olmasını umuyoruz...


TEORİ-PRATİK

AĞUSTOS 2011 DEVLETİN SÖNMESİNİN EKONOMİK TEMELLERİ / V.I.LENIN

Bu sorunun en derinleştirilmiş irdelemesi, Marks'in Gotha Programının Eleştirisi'nde yapmış olduğu irdelemedir

SAYFA 14

bugün kendisine kök hizmeti gören burjuva toplumunun

cumhuriyetlerinde neydiyse, kapitalist toplumda da, aşağı-

varolmaktan çıkacağı gelecek ile karşıtlık içinde, türsel bir

yukarı o kalır: köle sahipleri için bir özgürlük. Kapitalist

deyim olarak, "güncel devlet"ten sözedilebilir.

sömürü sonucu, bugünün ücretli köleleri, yoksulluk ve sefalet

"Öyleyse, ortaya şu sorun çıkıyor. Komünist bir toplumda,

yüzünden öylesine bunalmış, öylesine bitkin bir durumda

(Bracke'ye, 5 Mayıs 1875 tarihli mektup, ancak 1891'de Neue

devlet nasıl bir dönüşüme uğrayacak? başka bir deyişle: bu

bulunuyorlar ki, "demokrasiye boş veriyorlar", "siyasaya boş

Zeit IX, I'de basılmış ve bir Rusça çevirisi de yayınlanmıştır).

toplumda, devletin güncel görevlerine benzer hangi görevler

veriyorlar" ve, olayların olağan, dingin akışı içinde, nüfusun

Bu ilginç yapıtın, lasalcılığın bir eleştirisini oluşturan polemik

kalacak? Bu sorunu yalnızca bilim yanıtlayabilir; ve sorun,

büyük çoğunluğu siyasal ve toplumsal yaşamın dışına atılmış

yönü, yapıtın olumlu yönünü, yani, komünizmin gelişmesi ile

halk sözcüğünü devlet sözcüğü ile bin türlü birleştirerek, bir

bulunuyor.

devletin sönmesi arasındaki karşılıklı ilişkinin

parmak bile ilerletilemeyecektir."[18]

çözümlenmesini, deyim yerindeyse, gölgede bırakmıştır.

Bu söylenenlerin doğruluğunu, belki de en iyi biçimde,

"Halk devleti" üzerindeki bütün gevezelikleri böylece alaya

Almanya gösteriyor, çünkü bu ülkede, anayasal yasallık, yarım

aldıktan sonra, Marks, sorunun nasıl konması gerektiğini

yüzyıllık bir süre (1871-1914) boyunca, şaşırtıcı bir sabır ve

gösterir; ve ancak sağlam bilimsel verilere dayanarak bu

süreklilikle korunmuş, ve çünkü, bu dönem boyunca, sosyal-

Engels'in Bebel'e yazdığı, yukarıda incelenmiş bulunan 28

soruna bilimsel bir yanıt verilebileceğini belirterek, bir çeşit

demokrasi "yasallıktan yararlanmak" ve işçileri, dünyanın

Mart 1878 tarihli mektup kabaca karşılaştırılırsa, Marks'ın

uyarmada bulunur.

hiçbir yerinde görülmemiş bir genişlikte, bir siyasal parti

1. MARKS SORUNU NASIL KOYAR Marks'ın Bracke'ye yazdığı 5 Mayıs 1875 tarihli mektup ile

Engels'ten daha "devletçi", ve bu iki yazarın devlet üzerindeki düşünceleri arasındaki ayrımın çok belirgin olduğu sanılabilir. Engels, Bebel'i, devlet üzerindeki bütün gevezeliği

Bütün evrim teorisi tarafından ve genellikle bilim

YAZI

tarafından şaşmaz bir biçimde ortaya konan ilk nokta —ütopyacıların unutmuş bulundukları ve sosyalist devrimden

olarak örgütlemek için, öteki ülkelerde yapılanlardan daha çoğunu yapmasını bilmiştir. Peki, siyasal bakımdan bilinçli ve etkin olan bu ücretli

kesmeye, programdan devlet sözcüğünün büsbütün atılıp,

korkan oportünistlerin bugün unuttukları nokta,— tarihsel

kölelerin —kapitalist toplumda gözlemlenen en yüksek—

yerine "ortaklık" sözcüğünün konmasına çağırır; Komün'ün

bakımdan, hiç kuşkusuz, kapitalizmden komünizme özel bir

oranı nedir? 15 milyon ücretli işçi üzerinden bir milyon

artık gerçek anlamda bir devlet olmadığını bildirmeye dek

geçiş aşamasının ya da evresinin varolması gerektiğidir.

sosyal-demokrat parti üyesi! 15 milyon üzerinden 3 milyon

gider. Buna karşılık, Marks da, "komünist toplumun

2. KAPİTALİZMDEN KOMÜNİZME GEÇİŞ

sendikalı!

gelecekteki devleti"nden sözetmeye dek gider, yani komünist rejimde bile devletin zorunluluğunu kabul etmişe benzer.

"... Kapitalist toplum ile komünist toplum arasında —diye

Çok küçük bir azınlık için demokrasi; zenginler için

sürdürür Marks,— kapitalist toplumdan komünist topluma

demokrasi: kapitalist toplumun demokratizmi işte budur.

devrimci dönüşüm dönemi yer alır. Bu döneme, devletin

Kapitalist demokrasi mekanizması daha yakından

dikkatli bir inceleme, Marks ve Engels'in devlet ve devletin

proletaryanın devrimci diktatorasından başka bir şey

incelendiğinde, her yerde, seçim yasasının "küçük" (sözde

sönmesi üzerindeki düşüncelerinin adamakıllı uyumlulaştığını

olamayacağı bir siyasal geçiş dönemi karşılık düşer..."

küçük) ayrıntılarında (oturma koşulları, kadınlara oy hakkı

Ama bu görüş biçimi adamakıllı yanlış olacaktır. Daha

ve Marks'tan aktarılan deyimin, salt sönme yolundaki devlete uygun düştüğünü gösterir. Zorunlu olarak uzun süreli bir süreç oluşturacağı için, bu gelecekteki "sönme" zamanını elifi elifine belirlemenin

Bu sonuç, Marks'ta, proletaryanın bugünkü kapitalist

tanınmaması vb.), temsili kurulların işleyişinde, toplanma

toplumda oynadığı rolün çözümlemesine, bu toplumun

hakkına konulan fiili engellerde (kamu yapıları "sefiller"in

gelişmesiyle ilgili verilere ve proletaryayla burjuvazinin karşıt

toplantı yeri değildir), günlük basının kapitalistçe

çıkarları arasmdaki uzlaşmazlığa dayanır .

örgütlenmesinde vb., vb. —her yerde, demokratizme sınırlama

sözkonusu olamayacağı açıktır. Marks ve Engels arasında

üstüne sınırlama konduğu görülecektir. Yoksullar için bu

göze çarpan ayrım, işledikleri konular ve izledikleri erekler

sınırlamalar, uzaklaştırmalar, dıştalamalar, engeller, özellikle

arasındaki ayrımla açıklanabilir. Engels'in niyeti, devlet

ne kendileri yoksulluk çekmiş, ne de ezilen sınıflar yığınlarının

üzerindeki (Lasalle tarafından önemli ölçüde paylaşılmış olan)

yaşamını yakından tanımış bulunan kimselerin gözüne küçük

yaygın önyargıların tüm saçmalığını ana çizgileriyle, çarpıcı,

görünürler —ve burjuva gazete yazarı ve siyasacılarının onda

keskin bir biçimde Bebel'e göstermekti. Marks ise bu soruna

dokuzunun, hatta yüzde doksan dokuzunun da durumu

ancak şöyle bir değinip geçiyordu; çünkü onun dikkatini bir

budur,— ama, hepsi biraraya gelince, bu kısıtlamalar

başka konu çekiyordu: komünist toplumun evrimi.

yoksulları siyasetten, demokrasiye etkin katılımdan dıştalar, uzaklaştırırlar. Marks, Komün deneyi üzerine yaptığı

Marks'ın tüm teorisi, evrim teorisinin, en tutarlı, en tam, en düşünülmüş ve özlü biçimiyle, çağdaş kapitalizme

çözümlemede, "ezilenlere, dönem dönem, ezenler sınıfının

uygulanmasıdır. Öyleyse, Marks'ın, bu teoriyi kapitalizmin

temsilcileri arasından, birkaç yıl için, parlamentoda kendilerini

yakın batkısına olduğu gibi, gelecekteki komünizmin

kimin temsil edeceğini ve ayaklar altına alacağını

gelecekteki evrimine de uygulama sorununu düşünme

kararlaştırma izni verilir!" dediği zaman, kapitalist

zorunda kalmasında anlaşılamayacak bir şey yoktur.

demokrasinin bu özsel özelliğini yetkin bir biçimde kavramıştır.

Gelecekteki komünizmin gelecekteki evrimi sorunu, hangi

Ama, bu —kaçınılmaz biçimde dar, yoksulları sinsice ezen,

verilere dayanarak konulabilir?

ve sonuç olarak ikiyüzlü ve yalancı- kapitalist demokrasiden

Komünizmin kapitalizmden doğduğu, tarihsel olarak

başlayarak ilerlemek, burjuva profesörlerle küçük-burjuva

kapitalizmden itibaren geliştiği, kapitalizm tarafından

oportünistlerin ileri sürdükleri gibi, dolambaçsız, dosdoğru ve

oluşturulan bir toplumsal gücün etkisinden sonuçlandığı olgusuna dayanarak. Marks'ta bir ütopyalar türetme,

Eskiden, sorun şöyle konuyordu: proletarya, kurtuluşunu

çatışmasız bir biçimde "gitgide daha yetkin bir demokrasi"ye

bilinemeyecek bir şey üzerine boş şeyler tasarlama girişiminin

sağlamak için, burjuvaziyi alaşağı etmek, siyasal iktidarı

götürmez. Hayır. İleriye, yani komünizme doğru gidiş,

izi bile bulunmaz. Marks, komünizm sorununu, bir doğa

fethetmek, devrimci diktatorasını kurmak zorundadır.

proletarya diktatorası aracıyla yapılır; başka türlü, yapılamaz,

bilimcinin, örneğin kökeni ve değişikliklerinin yönü bilinen

Şimdi, sorun biraz başka türlü konuyor: komünizme doğru

çünkü sömürücü kapitalistlerin direncini kırabilecek başka

yeni bir biyolojik türün evrim sorununu koyacağı gibi koyar.

giden kapitalist toplumdan komünist topluma geçiş, "siyasal

hiçbir sınıf ve araç yoktur. Oysa, proletarya diktatorası, yani

Her şeyden önce, Marks, devlet ve toplum arasındaki ilişkiler

bir geçiş dönemi" olmaksızın olanaksızdır; ve bu dönemin

ezilen sınıflar öncüsünün, ezenlerin sırtını yere getirmek için

sorununda Gotha programı tarafından getirilen karışıklığı

devleti de, proletaryanın devrimci diktatorasından başka

egemen sınıf olarak örgütlenmesi, demokrasinin yalın bir

ortadan kaldırır.

birşey olamaz.

genişlemesiyle yetinemez. İlk kez olarak zenginler için değil,

Marks, şöyle yazar: "... 'güncel toplum', ortaçağ öğelerinden az çok arınmış her ülkenin özel tarihsel evrimi tarafından az çok değişikliğe

O halde, bu diktatorayla demokrasi arasındaki ilişkiler nelerdir? Komünist Manifesto'nun şu iki kavramı, "proletaryanın

yoksullar için, halk için demokrasi durumuna gelmiş bulunan demokrasideki önemli bir genişleme ile birlikte, proletarya diktatorası, ezenler, sömürenler, yani kapitalistler için bir dizi

uğratılmış, az çok gelişmiş, bütün uygar ülkelerde varolan

egemen sınıf durumuna dönüşümü" ve "demokrasinin fethi"

sınırlamalar da getirir. İnsanlığı ücretli kölelikten kurtarmak

kapitalist toplumdur. 'Güncel devlet' ise, tersine, sınır ile

kavramlarını, açıkça birbirine yaklaştırdığını görmüş

için bunların sırtını yere getirmek zorundayız; bu adamların

birlikte değişir. Prusya-Alman İmparatorluğunda

bulunuyoruz. Buraya dek söylenenler, demokrasinin,

direncini zorla kırmak gerekir; ve baskmın olduğu yerde,

İsviçre'dekinden başkadır, İngiltere'de Birleşik-

kapitalizmden komünizme geçiş sırasında uğradığı

özgürlüğün olmadığı, demokrasinin olmadığı apaçık bir

Devletler'dekinden başka. Öyleyse 'güncel devlet' bir

değişikliklerin daha doğru bir biçimde belirlenmesini sağlar.

şeydir. Engels, okurun anımsayacağı gibi: "...proletarya

yapıntıdır. "Bununla birlikte, biçimlerindeki büyük çeşitliliğe karşın,

En elverişli gelişme koşulları içinde düşünülen kapitalist toplum, demokratik cumhuriyet biçiminde az çok tam bir

devlete hala gereksinim duyduğu sürece, bunu hiç de özgürlük için değil, ama düşmanlarına karşı bastırmayı

çeşitli uygar ülkelerdeki çeşitli devletlerin hepsinde ortak olan

demokrasi görünümündedir. Ama bu demokrasi, hep kapitalist

örgütlemek için duyar. Ve özgürlükten sözetmenin olanaklı

şey şudur ki, hepsi de, kapitalist açıdan az çok gelişmiş

sömürünün dar çerçevesi içine sıkışıp kalmıştır; bu yüzden,

duruma geldiği gün, devlet, devlet olarak varolmaktan çıkar,"

bulunan modern-burjuva toplum temeline dayanırlar. Bundan

sonuçta hep azınlık için, yalnızca varlıklı sınıflar, yalnızca

dediği Bebel'e mektubunda, bunu hayranlığa değer bir

ötürü, bazı özsel nitelikler, hepsinde ortaktır. Bu anlamda,

zenginler için bir demokrasi olarak kalır. Özgürlük, eski Yunan

biçimde dile getirmiştir.


TEORİ-PRATİK

AĞUSTOS 2011

SAYFA 15

kaçınılmaz şeyler olduğunu hiçbir zaman yadsımıyoruz; ama

gerçekte ötekinden çok alır, biri ötekinden daha zengindir vb..

için zora dayanan bastırma, yani demokrasiden dıştalama;

bu aşırılıkları bastırmanın zorunlu olduğunu da yadsımıyoruz.

Bütün bu sakıncalardan kaçınmak için, hakkın eşit değil

kapitalizmden komünizme geçiş sırasında demokrasinin

Nedir ki, her şeyden önce, bunun için özel bir makine, özel bir

eşitsiz olması gerekirdi" diye bağlar Marks.

uğradığı değişiklik, işte böyle bir değişikliktir.

bastırma aygıtı hiç de gerekli değildir; silahlanmış halk,

Halkın engin çoğunluğu için demokrasi ve sömürücüler

Öyleyse komünizmin ilk evresi, adalet ve eşitliği

herhangi bir uygar insan topluluğunun, hatta bugünkü

gerçekleştiremez; zenginlik bakımından insanlar arasındaki

olarak kırıldığı, kapitalistler ortadan kalktığı ve sınıflar

toplumda bile, dövüşen insanları ayırması, ya da bir kadına

farklılıklar, hem de haksız farklılıklar sürecektir; ama insanın

yokolduğu (yani toplumsal üretim araçlarıyla ilişkileri

kötü davranılmasına gözyummaması kadar yalın ve kolay bir

insan tarafından sömürülmesi de olanaksız olacaktır, çünkü

bakımından toplum üyeleri arasındaki ayrım silindiği) zaman,

biçimde, bu görevi kendisi üstlenecektir. Sonra, biliyoruz ki,

üretim araçları, yani fabrikalar, makineler, toprak vb. üzerinde,

ancak o zamandır ki, "devlet ortadan kalkar ve özgürlükten

toplum içinde yaşama kurallarına bir saldırı oluşturan

özel mülkiyet olarak, egemenlik kurulamayacaktır. Lassalle'ın

sözetmek olanaklı duruma gelir". Ancak ve ancak o zaman

aşırılıkların derindeki toplumsal nedeni, yoksulluğa, sefalete

genel olarak "eşitlik" ve "adalet" üzerindeki karışık ve küçük-

gerçekten tam, gerçekten hiçbir istisna tanımayan bir

adanmış yığınların sömürülmesidir. Bu temel neden, bir kez

burjuva formülünü çürüterek, Marks, yalnız üretim araçlarının

demokrasi olanaklı duruma gelecek ve uygulanacaktır. Ancak

ortadan kaldırıldıktan sonra, aşırılıklar kuşkusuz "sönme"ye

bireyler tarafından maledilmesi "haksızlığını" yıkmakla

ve ancak o zaman demokrasi sönmeye başlayacaktır-şu basit

başlayacaklardır. Hangi hız ve hangi sırayla, onu bilmiyoruz;

başlamak zorunda olan, ama öteki haksızlığı: tüketim

nedenle ki, kapitalist kölelikten, kapitalist sömürünün sayısız

ama biliyoruz ki, söneceklerdir. Ve, bu aşırılıklarla birlikte,

nesnelerinin (gereksinimlere göre değil) "emeğe göre"

korkunçluk, yabanıllık, saçmalık ve alçaklıklarından

devlet de sönecektir.

bölüşümü haksızlığını birdenbire yıkmakta yeteneksiz

Ancak komünist toplumda, kapitalistlerin direnci kesin

kurtulduktan sonra, insanlar, toplum biçiminde yaşamanın

YAZI

Marks, ütopyaya düşmeden, bu gelecek konusunda

bulunan komünist toplumun gelişme akışını gösterir. Bayağı iktisatçılar, ve onlar arasında, "bizim" Tugan

yüzyıllardan beri bilinen, binyıllar boyunca bütün törel

şimdiden tanımlanabilecek şeyi, yani: komünist toplumun alt

buyruklarda yinelenen yalın kurallarına uymaya ve, hiçbir zor,

ve üst evresi (derece, aşama) arasındaki ayrımı en ayrıntılı bir

(Tugan Baranovski ç.) dahil, burjuva profesörler, sosyalistleri

hiçbir baskı, hiçbir bağımlılık olmaksızın, devlet adı verilen o

biçimde tanımlamıştır.

sık sık insanlar arasındaki eşitsizliği unutmak ve onun

özel baskı aygıtı olmaksızın uymaya, yavaş yavaş

3. KOMÜNİST TOPLUMUN BİRİNCİ EVRESİ

ortadan kaldırılmasını "düşlemek" ile kınarlar. Bu kınamanın

alışacaklardır. "Devlet söner" deyimi, çok başarılı bir deyimdir,

Gotha Programının Eleştirisi'nde, Marks, Lassalle'ın,

çünkü, aynı zamanda sürecin hem kertelilik ve hem de

sosyalist rejimde işçinin, emeğinin "budanmamış" ürününü,

kendiliğindenliğini dile getirir. Böyle bir sonuca ancak

ya da "tüm ürününü" alacağı yolundaki düşüncesini inceden

ancak ve ancak, burjuva ideolog bayların aşırı bilgisizliğini tanıtladığı, görülüyor. Marks, yalnızca insanlar arasmdaki kaçınılmaz eşitsizliği

alışkanlık yolaçabilir ve kuşkusuz o yolaçacaktır, çünkü,

inceye çürütür. Gösterir ki, toplumsal fonların tümünden, bir

değil, üretim araçlarının tüm toplumun ortak mülkü haline

sömürü olmadığı, öfke uyandıran, hoşnutsuzluk ve

yedeklik fonu, üretimi artırmaya ayrılmış bir fon, "yıpranmış"

dönüşümünün (sözcüğün alışılmış anlamında "sosyalizm"in),

başkaldırmaya yol açan, baskıyı gerektiren hiçbir şey olmadığı

makinelerin değiştirilmesine ayrılmış bir fon vb. çıkarmak

tekbaşına bölüşümdeki kusurları, ve, ürünler "emeğe göre"

zaman, insanların, toplum biçiminde yaşamanın zorunlu

gerekir. Sonra, tüketim nesnelerinden de: yönetim giderleri,

dağıtıldığına göre, egemen olmakta devam eden "burjuva

kurallarına uymaya ne büyük bir kolaylıkla alıştıklarını

okullar hastaneler, yaşlılık yurtları vb. için bir fon çıkarmak

hukuku"nun eşitsizliğini ortadan kaldırmayacağı gerçeğini de,

çevremizde binlerce ve binlerce kez görüyoruz. Demek ki,

gerekir. Lassalle'ın ("emeğinin tüm ürünü işçiye" biçimindeki),

sıkısıkıya hesaba katar.

kapitalist toplumda, yalnızca kolu kanadı kırpılmış, sefil,

bulanık, karanlık ve genel formülü yerine Marks, sosyalist

"... Ama, diye sürdürür Marks, bu kusurlar, uzun ve sancılı

bozulmuş bir demokrasiye, yalnızca zenginler için, azınlık için

toplumun işleri nasıl yöneteceğini açıklıkla gösterir. Marks,

bir doğum döneminden sonra, kapitalist toplumdan henüz

bir demokrasiye sahip bulunuruz. Proletarya diktatorası, yani

kapitalizmin varolmayacağı bir toplumdaki yaşama

çıkmış, bulunduğu biçimiyle, komünist toplumun birinci

komünizme geçiş dönemi, ilk kez olarak sömürücü bir

koşullarının somut çözümlemesine girişir ve düşüncesini

evresinde kaçınılmaz şeylerdir. Hukuk, ekonomik durum ve

azınlığın baskı altına alınmasının yanısıra, halk için, çoğunluk

şöyle açıklar:

ona karşılık düşen uygarlık derecesinden hiçbir zaman daha

"Burada (işçi partisi programının incelenmesinde)

yüksek olamaz..."Demek ki, komünist toplumun (genellikle

gerçekten tam bir demokrasiyi gerçekleştirmeye yeteneklidir;

uğraştığımız şey, kendine özgü temeller üzerinde gelişmiş

sosyalizm adı verilen) birinci evresinde, "burjuva hukuku"

ve demokrasi ne kadar tam olursa, o kadar gereksiz bir

bulunduğu biçimiyle değil, tersine, kapitalist toplumdan

tamamen değil, ancak kısmen, ancak ekonomik devrimin

duruma gelecek ve kendiliğinden sönecektir.

çıkmış bulunduğu biçimiyle bir komünist toplumdur; o halde,

yapılmış bulunduğu ölçüde, yani ancak üretim araçlarıyla ilgili

ekonomik, törel, entellektüel, bütün ilişkilerinde, henüz

olarak yürürlükten kaldırılmıştır. "Burjuva hukuku", bireylerin

bağrından çıktığı eski toplumun izlerini taşıyan bir toplum."

üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetini tanıyordu.

için bir demokrasi gerçekleştirecektir. Ancak komünizm,

Başka bir deyişle: kapitalist rejimde, sözcüğün gerçek anlamında devlete, yani bir sınıfın bir başka sınıfı, azınlığın çoğunluğu baskı altında tutmasına yarayan özel bir makineye

İşte kapitalizmin bağrından henüz çıkmış bulunan ve

Sosyalizm üretim araçlarını ortaklaşa bir mülkiyet haline

sahip bulunuruz. Anlamak kolaydır ki, sömürülen bir

bütün alanlarda eski toplumun izlerini taşıyan bu komünist

getirir. İşte bu ölçüde, ama ancak bu ölçüde "burjuva hukuku"

çoğunluğa karşı sömürücü bir azınlık tarafından uygulanan

toplumu, Marks, komünist toplumun "birinci", ya da alt evresi

yürürlükten kaldırılmış olur. Ama bunun dışında, ürünlerin

sistemli baskının yürütülmesi, bu işte büyük bir yırtıcılık,

olarak adlandırır.

bölüşümü ve çalışmanın toplum üyeleri arasındaki dağılımının

büyük bir kan-dökücülük ister; insanlığın, kölelik, serflik ve

Üretim araçları, daha şimdiden, artık bireylerin özel

düzenleyicisi olmak bakımından (burjuva hukuku) yürürlükte

ücretlilik rejimleri altında yoluna devam ederken, içinden

mülkiyetinde değildir. Tüm toplumun malıdır. Toplumsal

kalır. "Çalışmayan yemez": Bu sosyalist ilke, şimdiden

geçtiği kan deryalarını gerektirir. Sonra, kapitalizmden

bakımdan gerekli çalışmanın belirli bir parçasını tamamlayan

(Komünist toplumun ilk evresinde -ç.) gerçekleşmiştir; "eşit

komünizme geçiş döneminde, bastırma gene zorunludur; ama

her toplum üyesi, toplumdan, sağladığı çalışmanın niceliğini

nicelikte emeğe, eşit nicelikte ürün": bu öteki sosyalist ilke

bu kez sömürülen bir çoğunluk tarafından sömürücü bir

gösteren bir bono alır. Bu bono ile, kamusal tüketim nesneleri

de, şimdiden gerçekleşmiştir.

azınlığa karşı uygulanır. Özel aygıt, özel bastırma makinesi,

mağazalarından, çalışmasına denk düşen bir nicelikte ürün

Bununla birlikte, bu henüz komünizm değildir, ve henüz, eşit

yani "devlet", gene zorunludur, ama bu artık gerçek anlamda

almak hakkını elde eder. Sonuç olarak, toplumsal fona ödenen

olmayan insanlara eşit olmayan (gerçekte eşit olmayan) bir

bir devlet değil, bir geçiş devletidir; çünkü dünün ücretli

çalışma tutarı çıktıktan sonra, her işçi, toplumdan, ona vermiş

emek tutarı için, eşit bir nicelikte ürün veren "burjuva

köleleri tarafından sömürücü bir azınlığa karşı uygulanan

olduğu kadarını alır. "Eşitlik"in egemenliği denebilir buna.

hukuku"nu ortadan kaldırmaz.

bastırma, görece öyle kolay, öyle basit ve öyle doğal bir şeydir

Ama, (çoğunlukla sosyalizm denilen ve Marks'in

İşte bu bir "sakınca"dır, der Marks; ama bu sakınca,

ki, köle, serf ve ücretli işçi ayaklanmalarının bastırılmasından

komünizmin birinci evresi adını verdiği) bu toplumsal

komünizmin ilk evresinde kaçınılmaz bir şeydir, çünkü,

çok daha az kana malolacak, insanlığa çok daha ucuza

düzenden sözeden Lassalle, bu düzende "hakkaniyetli

kapitalizm yıkıldıktan hemen sonra, insanların, hiçbir tür

malolacaktır. Bu bastırma, demokrasinin o kadar büyük bir

bölüşüm", "eşit emek ürünü üzerinde herkesin eşit hakkı"

hukuk kuralı olmaksızın toplum için çalışmayı hemen

halk çoğunluğuna yayılmasıyla bağdaşan bir şeydir ki, özel bir

olduğunu söylerken yanılır ve Marks bu yanılmanın nedenini

öğrenecekleri, ütopyaya düşmeden düşünülemaz; kaldı ki,

bastırma makinesi zorunluluğu ortadan kalkmaya başlar.

açıklar. Marks, "eşit hak" der; gerçekten, burada eşit hak

kapitalizmin ortadan kalkışı, böylesine bir değişikliğin ekonomik öncüllerini hemencecik vermez.

Sömürücüler, çok karmaşık ve bu işe ayrılmış bir makine

vardır; ama burada sözkönusu olan şey, henüz "burjuva

olmaksızın, elbette halkın sırtını yere getirecek durumda

hukuku"dur; her hukuk gibi, eşitsizliği öngerektiren burjuva

de6ildirler; oysa halk, çok yalın bir "makine" ile bile hemen

hukuku. Her hukuk, farklı insanlara, gerçekte ne özdeş ne de

hemen "makine"siz, özel aygıtsız, yalnızca silahlanmış

eşit olan farklı insanlara, tek bir kuralın uygulanmasına

korurken, bir yandan da emek eşitliğini ve ürünlerin

yığınların örgütlenmesi ile (bir önceleme yaparak, İşçi ve

dayanır. Bundan ötürü, "eşit hak", aslında eşitliğe bir saldırı,

bölüşümündeki eşitliği korumakla yükümlü bir devletin

Asker Temsilcileri Sovyetleri gibi diyeceğiz), sömürücülerin

bir adaletsizlik demektir. Gerçekte, herkes toplumsal üründen,

zorunluluğu, bu nedenle sürer. Bundan böyle, kapitalistler

sırtını yere getirebilir.

kendisi tarafından sağlanan toplumsal çalışmanın eşit bir

olmadığı, sınıflar ve dolayısıyla tepesine binilecek bir sınıf

parçası için, (yukarıda belirtilen çıkarmalarla) eşit bir pay alır.

olmadığı için, devlet söner.

Ensonu, ancak komünizm, devleti büsbütün gereksizleştirir; çünkü o zaman, sırtı yere getirilecek hiç

Oysa, bireyler birbirine eşit değillerdir: biri daha güçlü,

Oysa "burjuva hukuku" kurallarından başka kural yoktur. Bir yandan üretim araçlarının ortaklaşa mülkiyetini

Ama, edimsel eşitsizliği onaylayan "burjuva hukuku"

kimse, hiçbir sınıf anlamında "hiç kimse" yoktur; nüfusun

öteki daha güçsüzdür; biri evli, öteki değildir; birinin çocuğu

korunmaya devam edildiğine göre, devlet henüz büsbütün

belirli bir bölümüne karşı sistemli bir savaşım, artık yoktur.

çok, ötekinin azdır vb.. "... Emek eşitliğinde ve dolayısıyla

yokolmamıştır. Devletin büsbütün sönmesi için, tam

Biz ütopyacı değiliz ve bireysel aşırılıkların olanaklı ve

toplumsal tüketim fonuna katılma eşitliğinde, demek ki biri

komünizmin gerçekleşmesi gerekir.


Dayanışma Bileti Almak İçin 0548 878 40 01 Nolu Telefondan Bize Ulaşabilirsiniz...

SAYI12  

KAHROLSUN FAŞİZM...! SAYI:12 FİYAT: 2 TLwww.barikatgazetesi.com AĞUSTOS 2011 SAYFA Gündüz KTAMS Binasında “Bir verip Beş Alıyorsun, Utanmada...

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you