Page 1

Praksis 7

| Sayfa:11-18

Terry Eagleton ile Söylefli: Nas›l Direnmeli? Sinan Kadir Çelik

Terry Eagleton özellikle ‹deoloji, Postmodernli¤in Yan›lsamalar›, Esteti¤in ‹deolojisi, Edebiyat Kuram› gibi kitaplar›yla Türkiye’de tan›nan bir Marksist akademisyen. 29 Ekim 2001 günü Baflkent Üniversitesi’nde verdi¤i konferanstan sonra görüflerek dosya konumuzu oluflturan “nas›l direnmeli?” sorusunu bir de kendisine sorduk. Bu sorunun çeflitli veçhelerine iliflkin cevaplar›n› bizimle paylaflt›¤› için teflekkür ediyoruz.

ildiğiniz gibi son otuz yıl içerisinde Avrupa solunda hem teorik hem de ideolojik düzeyde oldukça “radikal” bir dönüşüm oldu. Bu dönüşüm içerisinde “yeni sol” olarak adlandırılabilecek olan birçok siyasi hareket, demokrasi kavramına aşırı bir vurgu yapmaya başladı. Öyle ki, “yeni sol”, demokrasi kavramı bir yandan sosyalizmle diğer yandan neoliberalizmle karşıtlığı çerçevesinde tanımlanmaya başladı. Solu “yeni sol” yapan bu dönüşüme nasıl yaklaşıyorsunuz? Bir başka deyişle “sivil toplum”dan, “kamusal alan”dan ya da “radikal demokrasi”den ne anlamalı-

B


12

Sinan Kadir Çelik

yız? Demokrasinin son zamanlardaki sol hareketleri bütünleştiren tek tema olduğuna ikna olmuş değilim. Fakat demokrasi tabii ki bir dizi siyasal korkunun üzerini örtmek için kullanılagelen, apaçık bir biçimde özüne ihanet eden ve kafa karıştıran bir terimdir. Sosyalizm bir anlamda demokrasinin mantıksal bir uzantısıdır; ama aynı zamanda onun dönüştürülmesidir de. Bu ikisi arasındaki ilişki hem sürekli hem de süreksizdir. Her iki hareketin de derdi yalnızca iktidarı ele geçirmek değil, ama aynı zamanda onun anlamını da değiştirmektir. Lenin bunu siyasi devlet bağlamında ele alır. Zira iktidarı daha önce dışlanmış sınıf ve gruplara taşıdığımızda iktidarın tam da doğasını, statüsünü ve iktidarın kavranılış biçimini kaçınılmaz olarak dönüştürmüş oluruz. Bence sosyalizmin burjuva demokrasisi ile olan ilişkisi budur. Fakat ne var ki Ernesto Laclau, Chantal Mouffe ve diğerlerinin iddia edebileceği gibi sosyalizmin yalnızca daha radikal bir demokrasi biçimi olduğuna ya da günümüzde bununla ikame edilebileceğine inanmıyorum. Hardt ve Negri’nin İmparatorluk’u hem bazı solcu akademisyenleri hem de küreselleşme karşıtı hareket(ler)i oldukça etkilemiş gibi görünüyor. Geçenlerde yazdığı bir makalede Alex Callinicos bu kitabın iki temel siyasi özelliğini şu şekilde betimliyordu: “(1) Leninist örgütlenme anlayışının ve (2) siyasi olarak aydınlanmış elitlerin kitleler adına ikameci biçimlerde eylem yapmasının benimsenmesinin reddi.” Bir yandan İmparatorluk’un böylesi bir siyasi sonucunun olması hiç de şaşırtıcı değil. Zira denilebilir ki böylesi bir teorik pozisyon hem küçük burjuva radikalizmini meşrulaştırır hem de temelini küçük burjuva radikalizminde ve sınıf temelli siyasi eylemden çok kendiliğindencilik (autonomism) olarak adlandırılan siyasi stratejide bulur. Diğer yandan ise, Hardt ve Negri’nin postmoder-


Terry Eagleton ile Söylefli: Nas›l Direnmeli?

nizm metinlerinden aktivist bir sonuç çıkarmalarını görmek oldukça ilginç. Acaba bu “postmodernliğin yanılsamalarının” bir “radikalleşmesi” mi yoksa yalnızca günümüz literatüründen “radikal” sonuçlar çıkarsamak isteyen siyasi aktivistlerin bir iyi niyeti mi? Öyle ya da değil, sonuçta bu kitap teorik birçok tartışmaya da vesile olacak gibi görünüyor. Örneğin Amerikan emperyalizminin bugünün dünyasında merkezi bir güç olduğunu söylemek bizim için malum-u ilan. Fakat Hardt ile Negri şunu iddia ediyorlar: “Amerika Birleşik Devletleri ve hatta herhangi bir ulus-devlet bugünkü emperyalist projenin merkezi olamaz. Emperyalizm bitmiştir. Hiçbir ulus, geçmişte modern Avrupa uluslarının olduğu gibi, bugün dünya lideri olamaz.” Onlara katılıyor musunuz? Bazı yönleriyle İmparatorluk belirli bir Amerikan ve İtalyan radikal popülizminin olumlayıcılıklarının çeşitli biçimlerini birleştiren oldukça “iyimser” 1 bir kitaptır. Amerikalılar genel olarak oldukça iyimserdir, sol cenahta olanları bile! “Kitleler” gerçekten bir denetim altındadır; çünkü devletin baskıcı hareketlerini zorla kabul ettirenler yine kitlelerdir şeklindeki bir düşünce tamamıyla safdil bir hayalperestliktir. Tüm ahlaki ve siyasi erdemlerin temeli bir çeşit gerçekçilik olmalıdır, böylesi bir romantik popülizm değil. Yine de, yalnızca Amerika’da değil, tüm dünyada günümüz solunun büyük çoğunluğunda oldukça yaygın bir karamsarlığın ve aşırıya kaçan bir pragmatizmin bulunduğu göz önüne alındığında, böylesine güçlü bir olumlayıcılık solun bu halet-i ruhiyesinin değişmesini de müjdeler. İmparatorluk’a bir başka açıdan bakacak olursak, yalnızca postmodernizmden kesin ve kararlı bir kopuşu gerçekleştiremeyişinden dolayı değil ama, İmparatorluk oldukça Amerikalı bir kitaptır. Fakat tabii ki bu kitabın dikkate değer müdahalesinde -ki ben bu müdahaleyi arkadaşım Alex Callinicos gibi kesinlikle bir “ikamecilik” olarak görmüyorum- takdir ede-

1| Söylefli boyunca Terry Eagleton’›n özellikle vurgulad›¤› ‘upbeat’ s›fat›n› ‘iyimserlik’ olarak karfl›lad›k. Fakat ‘upbeat’ sözcü¤ü¤üyle Eagleton’›n kast etti¤i iyimserlik türü daha çok safdillikten ve optimizmden kaynaklanan bir iyimserlik (ç.n.)

13


14

Sinan Kadir Çelik

bileceğimiz ve ondan öğrenebileceğimiz bir çok şey de var. Her ne kadar uzun vadede ABD’ye yönelik beklentiler bugün göründüğünden daha ümit verici olmasa da, İmparatorluğun ‘merkezsiz’ olduğu fikrine katılmıyorum. Avrupa ile aralarındaki ayrılık ve çatlaklara rağmen, ABD gerçekten de bugün kin ve intikam duygularıyla dünyanın lideri rolünü oynuyor. Bu ise İmparatorluğun merkezi olmamasından çok, merkez ve çevre arasındakiler de dahil olmak üzere, İmparatorluğun çelişki ve çatışmalarla bölünmüş olduğunun bir belirtisidir. İmparatorluk bu gerçeği bir şekilde göz ardı eder. Oysa elbette ki ilerideki asıl mesele ABD, Çin ya da Japonya arasında olabilir. İşte bu yüzden İmparatorluk’un sisteme bakışı fazlasıyla homojendir -ve bu tabii ki sadece sistem içinde görünmez kılındığı içindir ki, İmparatorluk’ta vurgular tekrar tekrar difüzyonlaşmaya, iktidarın çoğulluğuna ve benzeri şeylere yapılır. Peki öyleyse, aslında difüzyonlarla pek de aynı şey olmayan çelişkileri nerede aramak gerek? Kitleler, Seattle, Prag, Cenova, Barselona’daki küreselleşme karşıtı eylemlerde tüm dünyaya daha önce hiç görülmedik bir şekilde “küresel kapitalist sistem”in çelişkilerini gösterdi. Siyasi olarak birbirinden oldukça farklı yerlerde duran, fakat bir şekilde halihazırdaki sisteme karşı olan birçok muhalif güç biraraya gelerek yeni bir direniş biçimi geliştirdiler. Bu kısa geçmişine ve olası geleceğine baktığınızda, “küreselleşme karşıtı” ya da “antikapitalist” hareket(ler) hakkında ne düşünüyorsunuz? Ulusal ve uluslararası mücadele düzeyleri arasındaki ilişkiye ya da bunların hangisinin daha öncel ve gerekli olduğu sorununa nasıl yaklaşmalı? Günümüzün küresel kapitalizmi enternasyonal bir örgütlenme biçimi mi gerektiriyor yoksa ulusal ve yerel mücadeleleri çok daha önemli mi yapıyor? İnsanlar üzüntü ya da memnuniyetle sosyalizmin


Terry Eagleton ile Söylefli: Nas›l Direnmeli?

çöküşünden söz ettiklerinde onlara tanık olduğumuz şeyin aslında sosyalizmden antikapitalizme bir geçiş olduğunu anımsatmalıyız. Bu öyle muazzam, büyük bir hareket değil! Küreselleşme karşıtı hareket (ki bu hiçbir şekilde bu harekete verilebilecek en iyi isim değil) bana daha geleneksel sosyalist örgütlenme biçimlerinden gelecekte olabilecek bir örgütlenme biçimine geçişin bir işareti olarak görünüyor. Bu hareketin düzensizliğini, kafa karışıklığını ve yaratıcılığını bu söylediğim ışığında değerlendirebiliriz. Küreselleşme karşıtı hareket içerisindeki aktivistlerin birçoğunun siyasi tarih anlayışları oldukça kıt, fakat bu hem iyi hem de kötü. Bu hareket elbette ziyadesiyle çoğulcu, örgütsüz ve karmakarışık; fakat bu sosyalizmin daha geleneksel örgütlenme biçimlerinin en iyi haliyle köylüleri, işçileri, askerleri, entelektüelleri, kadınları, etnik azınlıkları, ulusal mücadeleleri ve diğerlerini de kapsayan çoğulluğunu da görmezden gelmemizi gerektirmez. Eski tarz yekparelikle yeni tarz açıklık arasında yalınkat bir karşıtlık kurmamalıyız. Marksist enternasyonalistler ulusların ve kadınların mücadelesi üzerinde ciddi bir şekilde duran ilk siyasi yapılar arasındaydılar. Bunu unutmayalım. Sermayenin tahakkümünü kayıtsız şartsız kurabildiği günümüz dünyasında karşı-hegemonya odağı olabilecek bir siyasi özneyi ya da pratik biçimini nasıl harekete geçirebiliriz? Diğer bir deyişle, solun anlamı bugün ve yakın gelecekte nedir ya da ne olmalıdır? Burada stratejiye dair olan sorun; direnişi örgütlemektir, onu yoktan var etmek değil. Eğer bir siyasi sistem kendi bekasını sağlamak için, ona dahil olanları yeterince memnun edemiyorsa -ki insan çok az memnun da olsa yaşamını sürdürebilir!- ve halihazırdaki sisteme karşıt alternatifler insanlara makul, mantıklı, gerçekleştirilebilir ve tehlikesiz görünüyorsa, o zaman gece ile gündüzün birbirini izlediği gibi insan-

15


16

Sinan Kadir Çelik

lar da isyan edecektir. Neden aksi olsun ki? O zaman isyan etmemek insanlara akıl dışı gelecektir. Ne var ki sistem hâlâ bir nebze de olsa insanları memnun edebildiği ve alternatifler muğlak ve tehlikeli göründüğü sürece insanlara aşina olduklarına sarılmak, ne biliyorlarsa onu yapmak daha akılcı görünecektir; sol ajitasyon bunu pek de değiştirebilirmiş gibi görünmüyor. İçinde bulunduğumuz çağda (bu noktada özellikle apartheid’ın yıkılışı ve Sovyet bürokrasisinin çözülüşünü göz önüne alıyorum) şöyle bir duruma tanık oluyoruz: Günümüzde baskı ve sömürü öylesine dayanılmaz bir hal almıştır ki; gerçekten de insanların artık sistemi yıktıklarında kaybedecek çok az şeyleri var. Fakat bunu yapmak için aynı zamanda kendinizden akılcı bir şekilde emin olmanız, kendinize inanmanız gerekiyor. Her şeyden önce, işte bu, ulusal kurtuluş mücadeleleri dalgasının bu denli başarılı olmasının -aslında günümüz modern tarihinin gördüğü en başarılı devrim olmasının- önemli nedenlerinden biridir. Bu uluslar için artık bıçak kemiğe dayanmıştı; bu uluslar eski sömürge bağlarını söküp atmadıkları takdirde bulundukları noktadan bir adım öteye gidemezlerdi. Bunun sonucunda tabii ki erkek ve kadın, insanlar başkaldıracaktır. Ama bu ne kadar iyimser bir hikâye! Aynı zamanda kötümser de mi desek? Zira onlar yalnızca çok özgül, oldukça nadir karşılaşılan koşullarda başkaldıracaklardır. Radikal İslam örneğinde olduğu gibi; insanlar her türlü yanlış şekliyle de devrim yapabilirler. Bir anlamda Komünist Manifesto da muzafferane bir şekilde bunun doğruluğunu teyit etmiştir: Mülksüzler dayanılmaz bir şekilde eşitsiz olan dünya sistemine başkaldırıyorlar. Ama Marx, bu isyanın Londra varoşlarından doğmasını bekliyordu, Şam’ın camilerinden değil; bunun yeni, laik ve aydınlanmış bir düzenin lokomotifi olacağını düşünüyordu, dehşet verici bir otokratik, dinsel düzenle sonuçlanacağını değil.


Terry Eagleton ile Söylefli: Nas›l Direnmeli?

Peki 11 Eylül’ün “neden!” olduğu trajedilerin sahneye konulmasından sonra özellikle akademideki Marksistlerin görevi ne olmalı? 11 Eylül akademiyi nasıl etkileyecek sizce? Son olarak, yaşadığımız neoliberal dünyada Marksist profesörler oturup yalnızca bir ütopyanın gerçekleşmesini bekleyen Platonistler midir? 11 Eylül postmodernizm için kötü bir haberdi. Hiçbir şekilde bunun 11 Eylül’ün en önemli yönü olduğunu söylemiyorum (elbette Bin Ladin bunu Lyotard’ın çömezlerini utandırmak için yapmadı), ancak, akademiden söz ettiğimizde, bu nokta, 11 Eylül’ün düşünmeye değer yönlerinden biridir. Tam da postmodernizmin, büyük anlatıları ve “temel”e dair iddiaları büyük bir keyifle terk etmiş olduğu bir anda devasa bir büyük anlatı devreye girdi ve kabaca, sermaye ile Kuran (daha doğrusu Kuran’ın özünden saptırılmış bir okuması) arasında bir savaş patlak verdi. Aslında bu savaş uzun zamandır sürmekteydi; fakat Amerikalılar böylesi şeyleri burunlarının dibinde değilse, görmemek eğilimindeydiler. Dolayısıyla, bir anlamda, bugün hem Teksas’ın hem de Taliban köktencilerinin dünyasında şimdiye kadar olduğundan çok daha acil bir şekilde temel-karşıtı savlara ihtiyacımız var. Diğer yandan 11 Eylül’le tarihin artık sonuna gelindiğini söyleyen postmodern iddianın gülünemeyecek kadar absürd bir sav olduğu da ortaya çıktı. Batı’da İslamcı köktenciliğe karşı yükselen bir köktencilik dalgası görmeyi bekliyorum, ki bu da postmodernizm için kötüye alamet. Postmodernizmin pragmatik, tuzu kuru, ayran gönüllü, ılımlı ve alçakgönüllü olan tikelci iddialarının yerini gittikçe yeni ve çirkin köktenci çağrı biçimleri alacak gibi görünüyor ve bu hiç de hoş bir manzara arz etmeyecek. Bütün bunlar göz önüne alındığında, Marksist profesörlerin rolü; sistemin yalnızca karşı çıkmaya ça-

17


18

Sinan Kadir Çelik

lıştığı değil, insanlığın hafızasından tamamıyla silmek istediği filizlenen ve büyüyen bu fikirleri sıcak ve canlı tutmaktır. Görevimiz amnezi ile savaşmaktır. İkinci olarak görevimiz, hangi yolla ve nasıl olursa olsun, bir şekilde kapitalizm karşıtı mücadeleye katılmaktır. Yani iş stratejiye geldiğinde özel uzmanlıkların bir kıymet-i harbiyesi yoktur; bu noktada profesörler diğerlerinden hiç de üstün bir konumda değildir. Savaş aleyhinde konuşan insanların dışlanmakla tehdit edilegeldiği ABD’de, 11 Eylül akademiyi çoktan olumsuz bir şekilde etkiledi. Şansımız yaver gitmezse Manhattan’da olduğu kadar Kabil’de de eski akademisyen taksi şoförleri göreceğiz. Bir yandan Bush, diğer yandan postmodernizm gibi doğrunun yalnızca iktidarın bir işlevi olduğuna inanmaktan ziyade, entelektüellerin görevi iktidara karşı doğruları söylemeyi sürdürmektir. n


Praksis 7

| Sayfa:19-34

Neoliberal Küreselleflme ‹deolojisinin Kalk›nma Söylemi Üzerine De¤erlendirmeler * Erinç Yeldan

alkınma olgusunun sonuna mı geldik?” Bu soru, Adelman ve Yeldan (2000a) tarafından kaleme alınan bir çalışmanın açılış cümlesi olarak sorulmaktaydı. Asya krizinin uluslararası düzeyde –özellikle azgelişmiş ülkelere– yansımalarını bir genel denge modelinde ele alan bu çalışmada yazarlar, neoliberal küresel felsefenin az gelişmiş ülkelerce geliştirebilecek kalkınmacı hedefleri nasıl engellediğini ve kalkınma olgusunu iktisat politikaları gündeminden nasıl çıkarttığını tartışmaktadır. Yazarlara göre, ABD Hazine Dairesi ile IMF ve Dünya Bankası ikizinin (Washington konsensüsü diye anılan) baskısı sonucu azgelişmiş ülkeler teker teker ulusal kambiyo rejimlerini serbestleştirmeye zorlanmakta ve bağımsız para, döviz kuru ve faiz politikaları izleyebilme ve dolayısıyla özgün kalkınma hedefleri saptayabilme olanağından yoksun kılınmaktadır. Grabel’e göre (1995: 128), “bu politikalar, yatırımcıların anlık coşkularıyla birlikte, menkul kıymetlerin fiyatlarında spekülatif nitelikli değerlenmelere, aşırı derecede yüksek faiz hadlerine, ve iktisadi aktivitenin sanayi yatırımlarından giderek finansal hareketlere yönelmesine neden olmaktadır.” Nitekim, günümüzde gelişmişlik-azgelişmişlik sorunsalı yerine finansal getiri olgusu ön plandadır; ve artık “azgelişmiş ülkeler”

“K

*| Bu yaz›n›n daha önceki versiyonu, II. Dünya Sosyal Forumu, 31 Ocak – 5 fiubat 2002, Porto Allegre, Brezilya’da, International Development Economics Associates (IDEAs) taraf›ndan düzenlenen Rethinking Development Economics: Active Growth and Social Policies under Globalization konulu panelde sunulmufltur. Bu çal›flma boyunca de¤erli katk›lar› ve yorumlar› için Cem Somel’e, Praksis dergisinin yay›n kurulu üyelerine ve metinde geçen verilerin haz›rlanmas›nda büyük eme¤i geçen Ebru Voyvoda’ya teflekkürü borç biliyorum.


20

Erinç Yeldan

tanımı iktisat yazınından sessiz sedasız çıkartılmış, yerine “yükselen piyasalar” (emerging markets) kavramı konulmuştur. Dolayısıyla, azgelişmişlik bir sorun olmaktan çıkmış, (az)gelişmekte olan ülkeler de artık yükselen piyasaya dönüşmüştür. Bu çalışmada iktisat yazınında son çeyrek yüzyılda yaşanan bu gelişimin ardında yatan küreselleşme dinamikleri ve bu dinamiklerin Türkiye benzeri çevre (peripheral) ülkelere olan uzantılarını ele alacağım. Çalışma beş bölümde tasarlanmıştır. Birinci bölümde kapitalizmin 1970 sonrasında içine girdiği küreselleşme dalgasının özelliklerini irdeleyeceğim. İkinci bölümde de kalkınma olgusunu yirminci yüzyıla damgasını vuran iki küreselleşme arası evrenin özgün koşulları içinde tanımlamaya çalışacağım. Üçüncü bölümde yeni küreselleşme süreci altında kapitalizmin merkez ülkesi -ABD- ile Türkiye gibi çevre ülkelerinde eş anlı olarak gözlenen bölüşüm ilişkilerini değerlendireceğim. Dünya kapitalizminin süregelen kriz çemberinde finansal sermayenin yükselişi dördüncü bölümde ele alınacaktır. Yazının beşinci bölümü genel değerlendirmeye ayrılmıştır. 1. Neoliberal Küreselleflme ‹deolojisinin Dinamikleri Neoliberal küreselleşme günümüzde iktisat siyasasının ana gündemini oluşturmaktadır. Geniş bir ifade ile, küreselleşme olgusunu dünya ekonomisini oluşturan sosyal ve iktisadi parçaların birbirleriyle ve giderek dünya piyasalarıyla eklemlenmesi olarak algılıyoruz. Ticaretin ve sermaye akımlarının serbestleştirilmesi küreselleşmenin en dar tanımıyla iktisadi olgularını sunmaktadır. Daha geniş bir bakış açısı ele alınırsa, bu sürecin “... piyasa mantığını engelleyen her türlü kollektif yapının yok edilmesini gerektirdiği” (Bourdieu, 1998) görülecektir. Ekonomik verimlilik söylemi altında bu “cehennemi makine” rasyonelliğin biricik kıstası olarak sunulan sermaye kârlılığının elde


Neoliberal Küreselleflme ‹deolojisinin Kalk›nma Söylemi Üzerine De¤erlendirmeler

edilmesi önündeki her türlü toplumsal, idari ya da yasal kısıtlamayı “akıl dışı” olarak nitelendirmekte ve kaldırılması gerektiğini savunmaktadır (Bourdie, 1998). Dünya kapitalizminin 1970’lerden itibaren içinde bulunduğu küreselleşme sürecine yön veren dinamikleri dört ana başlık altında toplayabiliriz: (1) kapitalizmin altın çağı boyunca süren yüksek birikim temposunun yarattığı aşırı üretime dayalı kriz; (2) söz konusu dönemin sermaye/emek çelişkisine damgasını vuran Fordist endüstriyel ilişkilerin beslediği kâr sıkışması; (3) uluslararası kapitalist rekabetin yoğunlaşması; ve (4) finansal sistemin serbestleştirilmesi sonucu yükselen finansal sermaye ve spekülatif birikim tercihlerinin sanayi yatırımlarının önüne geçmesi.1 Burada vurgulanan iktisadi dinamikler elbette kapitalizmin başlangıcından bu yana esas teşkil eden ücretli-emek ve sermaye çelişkisinin yansımalarından ve bu yansımaların somut ifadesini bulduğu siyasi örgütlenmelerin aldıkları biçimlerden bağımsız değildi; son tahlilde kapitalizmin krizinde belirleyici olan süreç, “kapitalist üretim tarzının önündeki en önemli engelin gene sermaye” olduğu yönündeki Marx’ın öngörüsünde gizliydi. Nitekim II. Dünya Savaşı sonrasında emek cephesiyle girişilen açık mutabakat sonucu, sermaye bir yandan ücretli emeğin gelirlerindeki reel yükselmeye ılımlı yaklaşıyor bir yandan da reel ücretlerdeki artışla birlikte, kitlesel üretim süreçlerinin gerekli kıldığı kitlesel tüketim talebini de kâr realizasyonu olarak değerlendirme fırsatı elde ediyordu. İşçi üretkenliğinde süregelen artış, ücretlerdeki artış temposunun üzerinde olduğu sürece söz konusu mutabakat işçi sınıfının gelir payında sermaye aleyhine herhangi bir gerilemeyi gerektirmiyordu. Bu şartlar altında geçilen “altın çağ”, 1970’lerden itibaren iktisadi -ve siyasi- sınırlarına ulaştı ve dünya kapitalizminin lider ülkelerinin büyüme hızlarında ciddi düşüşler yaşanmaya başlandı. Sermayenin ulusal sınırlar içindeki birikim temposu yeni yatırımları ger-

1| Söz konusu dinamiklerin daha detayl› bir analizi için bkz. Petras ve Veltmayer (2001); Bello, Bullard ve Malhotra (2000); Baiman, Boushey and Saunders (2000). Finansal sermayenin, sanayi sermayesinin önüne geçmesi konusunda iktisadi veriler için bkz. UNCTAD (1998 ve 1999).

21


22

Erinç Yeldan

çekleştirmek için çok daha yüksek kârları gerekli kılmaktaydı. Ancak sermayenin kârlılığı, içinde bulunduğu ulusal pazarın büyüklüğü ile sınırlı durumdaydı. Bunalımdan bir çıkış yolu yurt-içi efektif talebin uyarılması ve sermaye birikimine bu yolla ivme kazandırılması olabilirdi. Ancak bu yöntem, emek gelir paylarının doğrudan artırılması anlamına geleceğinden, sermaye kârlılığı açısından kabul edilebilir değildi. Dolayısıyla geriye tek bir seçenek kalmaktaydı: Sermayenin hızla finansal yatırım alanlarına çekilmesi ve uluslararasılaşması. Ulusal düzeyde idari, toplumsal ve kültürel her türlü sınırlamanın yıkılmasına yönelik saldırılarla başlayan bu süreç, bir yandan da sabit döviz kuru rejimlerinin (Bretton Woods sisteminin) terk edilmesi ve finans piyasalarının serbestleştirilerek sermayenin nemalandırılacağı yeni finansal türev araçlarının geliştirilmesiyle pekiştirildi. Yeni küreselleşme dalgası başlamıştı... Aslında 1970 sonrasındaki küreselleşme sürecinin kapitalizmin 19. yüzyıl boyunca içinde bulunduğu genel küreselleşme dalgasının bir devamı niteliğinde olduğunu vurgulamak gerekmektedir. Gerçekten de, dünya kapitalizminin son iki yüzyıllık tarihi, iki ayrı uzun salınım altında, iki adet küreselleşme evresinin gerçekleşmiş olduğunu göstermektedir. Bu evrelerden birincisinin 18. yüzyıl sanayi devriminin teknolojik gelişmelerini takiben, kabaca 1870-1914 arasında, dünya mal ve finans piyasalarında hükmünü sürdürdüğünü görmekteyiz. Söz konusu yıllara damgasını vuran bu ilk küreselleşme dalgasının temel özelliği, para piyasalarında ve ticaret ilişkilerinde altın standardının norm kabul edilmiş olmasıdır. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları ve ulus devletlerin görece bağımsız kalkınma ve ticaret politikaları ile şekillenen 1914-1970 ara döneminden sonra dünya ölçeğinde yeni bir küreselleşme dönemine girildiği görülmektedir. Ardı ardına iki küreselleşme sürecinin yaşandığı


Neoliberal Küreselleflme ‹deolojisinin Kalk›nma Söylemi Üzerine De¤erlendirmeler

son 250 yıllık iktisat tarihinin en belirgin ortak özelliği iktisadi büyüme oranlarındaki sıçramalarda görülmektedir. Dokuma tezgahlarındaki baş döndürücü teknolojik gelişmeler 1730’larda başlamış, bunları demiryolları (1820’ler) ve buhar gücüne dayalı okyanus ötesi gemi taşımacılığı (1840’lar) izlemiştir. Söz konusu yıllarda işgücünün komposizyonu süratle nitelik değiştirmiş ve örneğin İngiltere’de sanayi sektörlerinde çalışan işgücünün oranı 1800’lerin başında %30’a; 1840’ta %47’e; 1870’de de %49’a ulaşmıştır (Baldwin ve Martin, 1999). Hızlı bir şekilde yaşanan bu sanayileşme evresinin bir diğer boyutunun ise bugün “Üçüncü Dünya” diye adlandırdığımız ülkeler açısından bir “sanayisizleştirme” ve “geri bıraktırma” olgusu ile paralellik gösterdiğidir. Örneğin, bu sürece koşut olarak 18.yy’a değin dünya tekstil imalatında lider konumunda olan Hindistan, 19.yüzyıl başlarında tekstil ihtiyacının %70’ini ithal eden ve karşılığında ham pamuk ihracatı yapan bir çevre ekonomisine dönüşmüştür. Dolayısıyla 19.yy’ın birinci küreselleşme dalgası, uluslar arasında görece olarak eşit dağıtılmış olan bir dünya ekonomisinden hareket etmiş ve ortalama olarak geçimlik düzeyde sürdürülen iktisadi faaliyetleri hızla geliştirerek 20. yüzyıla gelir eşitsizliklerinin artmış olduğu bir dünyayı miras bırakmıştır.2 Bu anlamda 20 yüzyılın son çeyreğinde yaşadığımız küreselleşme dalgası, 1914’de Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması ve Sovyetler Birliği öncülüğünde kapitalizme karşı yepyeni bir dünya sisteminin kurulması sonucu kesintiye uğramıştır. Ulusal kurtuluş savaşları ile desteklenen bu “ara dönem” kalkınma iktisadının da yükselmesine olanak sağlamıştır. Dolayısıyla, “kalkınma” felsefesinin kapitalizmin küresel genişlemesinin, bir ara birikim rejimine olanak verecek şekilde tökezlemesinin bir sonucu olarak, ortaya çıktığını ve bir yandan sosyalizm deneyiminin, bir yandan da bağımsızlıklarına yeni kavuşan genç ulus devletlerin

2| Bu konuda daha genifl bir tarihsel de¤erlendirme için, bkz. Williamson (1999); Caporoso (1981); Landes (1969).

23


24

Erinç Yeldan

var olduğu bir dünyanın özgün koşullarının bir unsuru olduğunu söyleyebiliriz. Bu aşamada kalkınma olgusunun somut bir tanımını yapmanın gerekli olduğu kanısındayım. 2. Kalk›nma ve Kalk›nmac› Devlet Üzerine Öncelikle, iktisadi kalkınma olgusunu büyüme kavramından ayırmamızın yararlı olacağını düşünüyorum. En yalın ifadesini Putterman’da (2001) bulduğumuz iktisadi büyüme kavramını, “işçi başına görece daha az sermayenin kullanıldığı tarımsal ekonomik faaliyetlerden, işçi başına daha fazla sermaye kullanıldığı sanayi ve diğer tarım-dışı ekonomik faaliyetlere geçiş” şeklinde tanımlayabiliriz. Bu sürecin doğal bir uzantısı olarak, büyüme sürecinde üretici tarafından üretilen ürün üzerindeki kişisel tüketime azaldıkça başkaları tarafından üretilmiş ürünler ile mübadele ilişkileri de genişleyecek ve pazar ekonomisinin derinleşmesi sağlanmış olacaktır. Öte yandan, iktisadi kalkınma olgusunu, hızlı büyümenin bir uzantısı olarak, “uluslararası iş bölümünde daha yüksek bir konuma ulaşma ve yaşam kalitesinin yükselmesi” şeklinde tanımlayabiliriz. Bu genel yaklaşım altında, Adelman ve Yeldan (2000b: 143) iktisadi kalkınmanın gerçekleşmesi için şu beş olgunun altını çizmektedir: 1- sürdürülebilir büyüme 2- üretim ve tüketim kalıplarının yapısal değişime uğraması 3- teknolojik ilerleme 4- sosyal, siyasi ve kurumsal modernleşme 5- yaşam standartlarında geniş çaplı iyileşme Bu gözlemlere göre gelişmekte olan ülkelerin İkinci Dünya Savaşı öncesinde sadece büyüme çevrimleri yaşamış olduğunu ve söz konusu çevrimlerin çoğunlukla sanayileşmiş ülkelerin ara malı ve birincil mallara olan ithalat gereksinimlerince belirlenmiş olduğunu söylemek olasıdır. İktisadi kalkınma, yukarıdaki ifade-


Neoliberal Küreselleflme ‹deolojisinin Kalk›nma Söylemi Üzerine De¤erlendirmeler

siyle, ancak İkinci Dünya Savaşı sonrasının kapitalizmin altın çağı diye betimlenen özgün koşullarında ve iki küreselleşme dalgası arasında değerlendirilen bir olanak olarak ortaya çıkmıştır. Kalkınma felsefesi, ulus devlet aygıtına da yeni iktisadi görevler yüklemiş ve yeni bir kalkınmacı devlet tipinin öne çıkmasına olanak sağlamıştır. Buna göre kalkınmacı devlet, 1950’yi izleyen çeyrek asır boyunca hem üretici, hem yatırımcı, hem de düzenleyici nitelikler sergileyecektir. Ancak, yeni küreselleşme dalgası altında devlet artık yatırımcı ve/veya üretici niteliğinden arındırılacak ve toplumsal gelir dağılımını –sermaye lehine– düzenleme işlevini sürdürmeye devam edecektir. 3. Küreselleflme Sürecinin Bölüflüm Dinamikleri Üzerine 20. yüzyılın son çeyreğine ait yeni küreselleşme dalgasının en ayırt edici özelliğinin emek gelirleri üzerine olan baskılamasında yattığını görmekteyiz. Gerçekte kapitalizmin 500 yıllık tarihsel gelişimi içerisinde ücretli-emek ile sermaye arasında dünya ölçeğindeki antagonizmin ulusal coğrafi sınırlar içinde somut yansımasını veren bu süreç, özellikle 1980’lerde daha yalın bir biçimde gözlenmeye başlamıştır. Bu dönüşümün temel bir göstergesi olarak Şekil 1’de ABD imalat sanayiinde sabit fiyatlarla saat başı ücret ve saat başına işgücü üretkenliği (üretim/işgücü) endeksleri sunulmaktadır. Söz konusu Şekil, 1950’den (1950=100) başlayarak 1980’lere değin ABD imalat sanayiinde reel ücretler ile işgücü üretkenliği arasında gevşek de olsa yakın bir bağ olduğunu betimlemektedir. Yukarıda belirttiğimiz üzere, reel ücret artışı üzerine kurgulanmış kitlesel tüketim birikiminin gereklerine uygun düşen bu bölüşüm modeli, üretkenlik temposunu aşmadığı sürece sermayedar açısından hazmedilebilir -ve hatta efektif talebin canlı tutulması açısından gerekli- bir olguydu.

25


26

Erinç Yeldan

Ancak, 1980 sonrasında bu yapının, sermayenin uzun dönem kârlılığındaki gerilemelere koşut olarak, sürdürülmesi mümkün olmayacaktır. Şekil 1’de ABD imalat sanayi ücret endeksinin giderek yatay bir düzleme sokularak baskılandırılması, buna koşut olarak da işgücü üretkenliğindeki kazanımlardan kopartılması, 1980 sonrası küreselleşmesinin belirleyici özelliği olarak karşımıza çıkmaktadır. Şekil 2’de söz konusu verilerin Türkiye özel imalat sanayiindeki gelişimini özetlemektedir. Her iki şekil arasındaki benzerlik şaşırtıcıdır: İmalat sanayiinin bölüşüm parametrelerinin aldığı biçim, yapıları ve teknolojileri ne kadar farklı olsa da, kapitalizmin merkez ülkesi ile bir çevre ekonomisi olan Türkiye’de aynı dinamiklerce belirlenmekte olduğunu açıkça göstermektedir. Voyvoda ve Yeldan (2001), Türk özel imalat sanayi reel ücret trendinin 1950-80 arasında yılda ortalama %1.7, reel işgücü üretkenliği trendinin ise yılda ortalama %2.4 geliştiğini vurgulamkatadır. 1980 -sonrasında ise reel ücret trendi yepyeni bir platoda sabit or-


Neoliberal Küreselleflme ‹deolojisinin Kalk›nma Söylemi Üzerine De¤erlendirmeler

talama veren bir salınım izlerken, reel üretkenlik artışı sürmüştür. ABD’de Paul Volcker ve Ronald Reagan, Türkiye’de ise askeri rejim ve sonrasında da Özal hükümetlerince yönlendirilen politikalar emeğin kazanımlarını sürekli geriletirken, ücretlerin de işgücü üretkenliğindeki gelişmelerden kopartılması sonucunu doğurmaktaydı. 1 ve 2 Nolu şekillerin karşılaştırmalı analizi bizlere Türk ‹malat Sanayiinde ‹flgücü Üretkenli¤i ve Reel Ücretler

Türk Ymalat Sanayiinde Y?gücü Üretkenli∂i ve Reel Ücretler (1950 = 100

900

800

ücretli ba??na katm de∂er

700

600

500

400

reel ücret 300

200

100

0 1950

1955

1960

1965

1970

1975

1980

1985

1990

1995

kapitalizmin uluslararası düzeyde süren sınıf mücadelesinin bölüşüm yönlü sonuçlarının gerek merkez gerekse de Türkiye gibi çevre ülkelerinde aynı biçimde etkiler yaratmakta olduğunu net olarak vurgulamaktadır.3 4. Yeni Küreselleflme Dalgas› Alt›nda Finansal Sermayenin Yükselifli Uluslararası sermaye hareketlerinin artan akışkanlığı yeni küreselleşme evresinin de belirleyici özelliği olarak karşımızda durmaktadır. İktisat yazınında, 20.yüzyılın ikinci küreselleşme dalgasının henüz 1914 düzeyine ulaşmadığı konusunda tartışmalar sürmekle birlikte (örneğin bkz. Baldwin ve Martin, 1999), günümüzde uluslararası finansal sermayenin akışkanlığını düzenleyen finansal araçların çeşitliliği iki küreselleşme evresinin niteliksel farklılıklarını da öne çıkarmak-

3| Fuat Ercan (2002: 3443), benim de içinde bulundu¤um Bag›ms›z Sosyal Bilimciler ‹ktisat Grubu’nca yay›mlanan “Güçlü Ekonomiye Geçifl Program› Üzerine De¤erlendirmeler” metnini IMF ve Dünya Bankas› gibi “d›flsal güçlere” afl›r› vurgu yapmakla suçlamaktad›r. Oysa söz konusu çal›flma içinde geçen “d›flsal güçler” kavram›n›n sadece IMF ve Dünya Bankas› ikizlerinde ifadesini bulan ve kapitalizmin uluslararas›laflma sürecini kolaylaflt›ran ve yönlendiren kurulufllardan ibaret olmad›¤› buradaki örnekte de rahatl›kla görülebilmektedir. Burada d›flsal güçlerden kastedilen olgunun, IMF ve Dünya Bankas› tipi uluslararas› kurulufllar›n tarihsel misyonlar›ndan ar›nd›r›lm›fl soyut bir kimlikten ibaret olmad›¤›; aksine bu kurulufllar›n kimliklerinde somutlaflm›fl biçimiyle, uluslararas›laflm›fl sermayenin emek cephesi karfl›s›ndaki -ulusal ve uluslararas› düzeydeki s›n›f çat›flmas›n›n uzant›s› oldu¤unu görmek zor olmamal›d›r. Söz konusu metin boyunca hâkim olan vurgu hiçbir flekilde “uluslararas› burjuvazinin, ulusal sermayeyi sömürmesi” yönünde bir hipotezi içermemekte, buna karfl›n uluslararas› düzlemde süren ve kapitalizmin küreselleflme aflamas›na özgü ücretleme iliflkisinin Türkiye gibi çevre ülkelerinde de vücut buldu¤u gerçe¤inden hareket etmektedir.

27


28

Erinç Yeldan

4| Bu konuda bkz. Tobin (2000); Adelman ve Yeldan (2000a); Blecker (1998). 5| 20. yüzy›l›n finansal sermaye hareketlili¤ine iliflkin bu gözlemin do¤al bir sonucu olarak günümüzde uluslararas› sermaye hareketlerinin ana karakteri giderek daha k›sa bir döneme s›k›flmas›d›r. Örne¤in, yukar›da de¤indi¤imiz 1.8 trilyon US$’l›k döviz ifllemi hacminin %80’i 1hafta içinde geldi¤i ulusal piyasay› terketmekte ve ulusal finans piyasalar›n› spekülatif bir k›skaç alt›nda tutmaktad›r.

tadır. 19.yy ve 20. yüzyıl küreselleşme evrelerinin sermaye hareketleri açısından en önemli farkı, birincisinin reel bir mal ile -altın standardında- düzenlenirken, günümüzdeki ikinci evrenin fiyat kağıt paraların nominal değişim hareketlerine dayalı olduğudur. Bu anlamda 20. yüzyılın insanlık tarihindeki belki de en ayırt edici özelliği, ulusal paraların değişim değerlerinin altın veya benzeri reel hiçbir mal tarafından desteklenmediği, nominal birer büyüklükten ibaret olduğu bir dönemi sergilemesidir. Ulusal paraların değişim hadlerindeki bu belirsizlik, finansal sistemin işleyişi açısından bir yandan büyük riskler taşırken, bir yandan da spekülatif nitelikli kazançları özendirmekte ve finansal sermayenin akışkanlığını -reel üretim dünyasından kopartarak- uyarmaktadır. Bir örnek vermek gerekirse, 1980’lerin sonunda günde yaklaşık sadece 190 milyar US$ hacmi olan dünya döviz piyasası işlemleri, günümüzde günlük 1.8 trilyon US$’a ulaşmış durumdadır.4 Söz konusu finansal hareketliliğin, “dünya reel mal ticaretini finanse etmek” gibi bir süreç ile hiç ilgisi olmadığı ve reel üretim ve fiziksel sermayenin yatırım gereklerinden tamamıyla kopuk bir gelişme gösterdiği açıktır.5 Buna karşıt olarak, II. Dünya Savaşı’nın ardından oluşturulan Bretton-Woods sistemi, sabit kurlar ve spekülatif sermaye hareketlerine karşı ulusal kontrol olanaklarını kullanarak bu tür spekülatif birikim süreçlerine karşı 30 yıl boyunca bir savunma mekanizması sağlamıştı. 20. yüzyılın iki küreselleşme evresi arasında gözlediğimiz bu niteliksel farklılık, çok genel ifadeyle, ulusal paraların değişim hadlerindeki belirsizlik ve bunun yarattığı spekülatif olanaklarda yatmaktadır. Bu belirsizliğin ulusal döviz piyasalarına yansımasının bir diğer biçimi de ülkelerin döviz rezerv hareketliliğinin giriş ve çıkış evrelerindeki “kısa-vadecilik” ve ulusal finans piyasalarının giderek daha çok spekülatif saldırılara açık hale gelmesi sonucu ortaya çıkan belirsizlik


Neoliberal Küreselleflme ‹deolojisinin Kalk›nma Söylemi Üzerine De¤erlendirmeler

ve risk ortamıdır. Böylece, Merkez Bankaları giderek daha yüksek miktarlarda rezerv tutmaya zorlanmakta, bu da reel fiziksel yatırımlara ayrılabilecek kaynakların giderek daraltılması anlamına gelmektedir. Nitekim, IMF ve UNCTAD kaynaklı verilere göre, günümüzde az gelişmiş ülkeler yüksek reel faizler pahasına sağladıkları sermaye girişlerinin yaklaşık üçte birini rezerv birikimine ayırmaktadır (Bkz. UNCTAD, 1998; 1999). Nitekim elimizdeki verilere göre 1990-98 arasında tüm kalkınmakta olan ülkelere toplam 1890.6 milyar US$’lık bir sermaye girişi yaşanmış; bunun 1083.6 milyar US$’ı 16 yeni-gelişen piyasa ekonomisine yönelmiştir. Aynı dönemde kalkınmakta olan ülkelerden 577.2 milyar US$’lık bir sermaye çıkışı yaşandığı; dolayısıyla, 1990-98 arasında toplam net sermaye girişinin 1313.4 milyar US$ olduğu görülmektedir. UNCTAD verilerinden net sermaye girişlerine görece uluslararası döviz rezervi birikiminin de %33.3’e ulaştığı görülmektedir. Aynı oran, yeni-gelişen piyasa ekonomileri açısından %28’dir. Yani uluslararası sermaye net girişlerinin yaklaşık üçte biri doğrudan doğruya rezerv birikimi olarak tutulmakta, yatırım finansmanı olarak reel sermaye birikimine katkı yapmamaktadır. Bu olguya koşut olarak, net sermaye girişlerinin, kalkınmakta olan ülkeler genelinde %30.5’inin net hata ve noksan kaleminden oluştuğu ayrıca hesaplanmaktadır. Uluslararası sermaye hareketlerinde formel kayıtdışında kalan bu tür akımlar, bize kayıt-dışı mal ticareti ve kaynağı belli olmayan spekülatif nitelikli kazançların büyüklüğü konularında da ipuçları vermektedir. Burada ilginç olan husus, sermaye akımlarının sadece “doğru” makro iktisadi politikaları uygulayan birkaç “gözde” ülkeye değil, yapıları ve iktisadi politikalarında son derece farklılık gösteren birçok ekonomiye aynı kararlılık ve hızda ilgi göstermesidir. Bu yönüyle, 1990’ların uluslararası sermaye hareketlerinin bir iki coğrafi

29


30

Erinç Yeldan

6| S›cak para ak›mlar›n›n kalk›nmakta olan ülkelerde yaratt›¤› istikrars›zl›k unsurlar› üzerine daha genifl bir de¤erlendirme için bkz. Calvo ve Vegh (1999); Amadeo (1996); Calvo, Leiderman ve Reinhart (1996); UNCTAD (1998, 1999); Taylor (1998); Velasco (1987); Diaz-Alejandro (1985).

bölgeyle sınırlı kalmadığını; bunun aksine, dünya kapitalizminin küresel ölçekte yeni bir aşamasını oluşturduğunu görmekteyiz. Bir yandan uluslararası finans kapitalin yatırım kararlarında sergilediği küreselleşmenin boyutlarını, bir yandan da dünya finans piyasalarının eklemlenmesini içeren bu süreç, iletişim teknolojisindeki baş döndürücü gelişmeleri de arkasına alarak ulusal piyasaları birer birer spekülatif çıkar alanına çekmektedir. Bu sürecin ana unsurunu, ulusal piyasalarda faiz ve döviz kuru arasındaki dengesizliklerden kaynaklanan arbitraj öğesine dayanan kısa vadeli sermaye -sıcak para- akımları oluşturmaktadır. “Sıcak paranın” iktisat yazınında genel kabul gören kesin bir tanımı olmamasına karşın, “spekülatif”, “kısa dönemci” ve “aşırı dalgalanma ve akışkanlık” gibi unsurlar içerdiği; yol açtığı iktisadi istikrarsızlıkların da özü itibariyle bu öğelerden kaynaklandığı bilinmektedir. Söz konusu istikrarsızlıkların odak noktası, kısa dönemli yabancı sermaye bolluğunun neden olduğu döviz kurunda ulusal paranın aşırı değerlenmesi olgusudur. Sıcak para akımları, ulusal piyasalardaki görece yüksek reel faize yönelirken, kısa dönemli döviz birikimi sağlamakta, bu da ulusal paranın yabancı paralar karşısında aşırı değer kazanmasına yol açmaktadır. Böylece ithalat malları ucuzlarken, ihracatçı sektörler gerilemekte, cari işlemler açığı da büyümektedir. Bu koşullarda sağlanan iktisadi büyüme ise dışa bağımlı ve yapay bir nitelik göstermekte ve reel faiz ile döviz kuru arasındaki hassas dengelerin bozulmasıyla ani bir çöküntüye uğrayabilmektedir.6 Uluslararası finansal sermayenin kısa vadeci akışkanlığının bir diğer sonucu da Merkez Bankaları açısından bağımsız bir para faiz ve döviz kuru politikası izleme olanağı bırakmamasıdır. Uluslararası sermaye hareketlerine denetimsiz olarak tamamıyla açık olan bir ekonomide artık faiz ve döviz kuru birleşerek tek bir finansal unsura dönüşmekte ve stratejik yatırım ve ticaret hedeflerini içeren bağımsız bir kalkınma strate-


Neoliberal Küreselleflme ‹deolojisinin Kalk›nma Söylemi Üzerine De¤erlendirmeler

jisi izleme olanağı kalmamaktadır. Nitekim, Adelman ve Yeldan (2000b) bu olguyu “kalkınmacı devletin ideolojik sonu” olarak değerlendirmektedir.7 5. Sonuç ve Genel De¤erlendirme Bu yazı boyunca kapitalizmin yirminci yüzyılın son çeyreğinde içine girmiş bulunduğu yeni küreselleşme dalgasının kalkınma ve kalkınmacı ideolojileri sosyal devletin kazanımlarıyla birlikte tasfiyesini amaçladığını tartıştık. Söylem alanında bile artık “kalkınmakta olan ülkeler” kavramının gündemden çıkartıldığını, bunun yerine “yükselen piyasalar” kavramının yerleştirildiğini görmekteyiz. Dolayısıyla artık kalkınma olgusu bir hedef olmaktan da çıkartılmış, yerine (borsa endeksi ve finansal getirisi) yükselen piyasa olgusu getirilmiştir. Bu söylemde “yatırımcı” ile kastedilen sadece finansal portföy yatırımcısıdır. Zaten iktisadi “ajanlar” artık birer “piyasa oyuncusu” olarak anılmaktadır. Küreselleşen dünyaya eklemlenen yükselen piyasalarda piyasa “oyunu oynanmaktadır”. Bu şartlar altında, neoliberal hegemonyanın az gelişmiş uluslara önerdiği “kalkınma” modeli, daraltıcı para ve maliye politikalarına dayanan ve yüksek finansal getiri ve devalüasyon riskinden arındırılmış bir döviz kuru sistemini amaçlayan, dışa açık (yabancı sermayeye bağımlı) bir iktisadi yapıyı öngörmektedir. Bu yapı altında merkez bankaları “bağımsız” kılınarak, sadece ve sadece ulusal paranın değerini korumakla görevlendirilmekte ve bu amacın dışında başka hiçbir rol oynamamaları için ellerindeki bütün müdahale olanakları kısıtlanmaktadır. Kamunun maliye politikaları ise doğrudan doğruya “faiz dışı fazla veren bütçe” amacına mahkûm edilmektedir. Kamu tüketim ve yatırım harcamalarında olağanüstü kesintiler pahasına sağlanması beklenen bu politika sonucunda kamusal alanın sınırlarının alabildiğince daraltılması öngörülmekte ve kamunun geleneksel olarak kâr amacı gütmeyen tüm sosyal altyapı faaliyetleri finansal sermayenin spekülatif faaliyet alanına

7| Küreselleflme dalgas›n›n ulusal develet ve finansal krizler ba¤lam›nda Türkiye’yi de içeren karfl›laflt›rmal› bir analizi için, bkz. Önifl ve Aysan (2000); Rodrik (1997); Yentürk (1999).

31


32

Erinç Yeldan

8|Nitekim, örne¤in Türkiye, IMF’ye pefl pefle sundu¤u tüm Niyet Mektuplar›nda “faiz d›fl› bütçe fazlas›n›n” milli gelire oranla %5.6’ya ulaflaca¤›n› ve 2004 sonuna kadar bu düzeyde korunaca¤›n› taahhüt etmektedir. Söz konusu oran, Brezilya’da %3.8; Arjantin’de %2 düzeyindedir.

çekilmektedir. Paul Krugman’ın “depresyon ekonomisine dönüş” şeklinde nitelediği bu süreç neticesinde gelişmekte olan ülkelerin hiçbirinde artık faiz dışı -birincil- bütçede açık verebilen herhangi bir ekonomi kalmamıştır.8 Neoliberal öğreti, küreselleşmenin nimetlerinden yararlanılabilinmesi için ulusal merkez bankalarının özgün para, faiz ve döviz kuru politikalarıyla uluslararası sermaye akımlarına ayak bağı olmaması gerektiğini dikte etmektedir. Merkez bankalarının görevi fiyat ve kur istikrarını sağlamak ve ulusal piyasada yüksek finansal getiri düzeyini korumak olmalı; kamu maliyesi ise doğrudan doğruya uluslararası sermayenin çıkar alanını genişletmek için gerekli tüm tedbirleri almakla koşullandırılmalıdır. Böylesi bir küreselleşme sürecine karşı mücadelenin ana ekseni ne olmalıdır? Burada altı çizilmesi gereken, uluslararası kapitalizmi yönlendiren uluslararası bir devlet aygıtı olmadığına göre, antiküresel mücadelenin ulus devletler üzerinden olmasının kaçınılmazlığıdır. Bu mücadelede asıl olan husus, antiküresel mücadelenin kuramsal temellerini atarken bir yandan üçüncü dünya, ya da ulusal kalkınma sınırlarına hapsolmaktan titizlikle kaçınırken, diğer yandan da uluslararası küresel sermayeye karşı geliştirebilecek antisistemik ara hedeflerin ulus devlet düzeyindeki müdahaleleri de içereceği gerçeğinin gözardı edilmemesidir. Herşeyden önce unutmamak gerekir ki, devlet aygıtının karakteri sınıfsaldır ve ulus devlet ancak emek güçlerinin iktidarı altında kalkınma amacına uygun olarak yönlendirilebilir. Bu yüzden emekten yana halk iktidarını amaçlayan siyasi mücadele aynı zamanda hem kalkınmacı, hem de antiküresel bir mücadeledir. Bu anlamda, Fuat Ercan’ın (2002: 33-35, 43-44) kalkınmacılık ve ulusalcılık üzerine olan uyarılarına özü itibariyle katılmakla birlikte, ulus devletin emek iktidarında kalkınmayı amaçlayan bir idare ile işletilmesini amaçlayan mücadele biçimlerinin reddedilme-


Neoliberal Küreselleflme ‹deolojisinin Kalk›nma Söylemi Üzerine De¤erlendirmeler

sini sol sekter bir tutum olarak değerlendirmekteyim. Küreselleşme sürecine ilişkin tarihsel gerçeklik bize ulusal ve uluslararası sermayenin çıkar alanının daraltılabilmesinin, doğrudan doğruya emek güçlerinin iktidarını hedefleyen, sermaye birikimli küreselleşmenin önüne set çeken ve bu süreci daha insancıl başka bir dünyaya dönüştürmeyi amaçlayan bir mücadele yoluyla mümkün olabildiğini gösteriyor. n

33


34

Erinç Yeldan

Kaynaklar Adelman, Irma ve Erinç Yeldan (2000a) “The Minimal Conditions for a Financial Crisis: A Multiregional Intertemporal CGE Model of the Asian Crisis” World Development, 28(6): 1087-1100, June. Adelman, Irma ve Erinç Yeldan (2000b) “The End of the Developmental State?” Structural Change and Economic Dynamics, September. Amadeo, Edward J. (1996) “The Knife-Edge of Exchange-Rate-Based Stabilization: Impact on Growth, Employment and Wages” UNCTAD Review, 1-26. Baldwin, Richard ve Will Martin (1999) “Two Waves of Globalization” NBER Working Papers, No. 1406. Baiman, Ron, Heather Boushey ve Dawn Saunders (2000) Political Economy and Contemporary Capitalism, London and New York: M.E. Sharpe. Bello, Walden, Nicola Bullard ve Kamal Malhotra (2000) Gloabl Finance: New Thinking on Regulating Speculative Capital Markets, London ve New York: Zed Books. Blecker, Robert A. (1998) “International Capital Mobility, Macroeconomic Imbalances, and the Risk of Global Contraction” Center for Policy Analysis, New School for Social Research, Working Paper Series III No 5, June. Bourdieu, Pierre (1998) “The Essence of Neoliberalism” Le Monde Diplometique, Aral›k. Calvo, Guillermo ve Carlos A. Vegh (1999) “Inflation Stabilization and BOP Crises in Developing Countries” J. Taylor ve M. Woodford (ed) Handbook of Macroeconomics, North Holland, içinde: 1531-1614. Calvo, Guillermo, Leonardo Leiderman ve Carmen M. Reinhart (1996) “Inflows of Capital to Developing Countries in the 1990s” Journal of Economic Perspectives, 10: 123-139. Caporaso, James (1981) “Industrialization in the Periphery: The Evolving Global Division of Labor” L. Hollist ve J. Rosenau (ed) World System Structure, Continuity and Change, London and California: Sage Pub. içinde: 140-171. Diaz-Alejandro, Carlos F. (1985) “Good-Bye Financial Repression, Hello Financial Crash” Journal of Development Economics, 19(1-2): 1-24, February. Ercan, Fuat (2002) “Çeliflkili Bir Süreklilik Olarak Sermaye Birikimi -I- (Türkiye’de Kapitalizmin Geliflme Dinamiklerinin Anlafl›lmas› ‹çin Marksist Bir Çerçeve Denemesi ”, Praksis 2(6): 25-75. Grabel, Ilene (1995) “Speculation-Led Economic Development: A Post-Keynesian Interpretation of Financial Liberalization Programmes in The Third World” International Review of Applied Economics 9(2):

127-249. Landes, S. David (1969) The Unbound Prometheus: Technological Change and Industrial Development in Western Europe from 1750 to the Present, London: Cambridge University Press. Önifl, Ziya ve Ahmet F. Baysan (1999) “Neoliberal Globalisation, the Nation-State and Financial Crises in the Semi-Periphery: A Comparative Analysis,” Third World Quarterly, 21(1): 119-139. Petras, James ve Henry Veltmeyer (2001) Globalization Unmasked: Imperialism in the 21st Century London and New York: Zed Books. Putterman, Louis (2001) Dollars and Change: Economics in Context New Haven and London: Yale University Press. Rodrik, Dani (1997) Has Globalization Gone Too Far? Institue for International Economics, Washington, D.C. Somel, Cem (2001) “Küreselleflen Dünyada Kalk›nma Stratejisi Nas›l Olmal›?” Mülkiye Dergisi, XXV say› 229 (Temmuz-A¤ustos), sf. 185-200. Taylor, Lance (1998) “Lax Public Sector, Destabilizing Private Sector: Origins of Capital Market Crises” Center for Policy Analysis, New School for Social Research, Working Paper Series III No 6 July. United Nations Conference on Trade and Development (UNCTAD) Trade and Development Report, 1998, Geneva. United Nations Conference on Trade and Development (UNCTAD) Trade and Development Report, 1999, Geneva. Velasco, Andres (1987) “Financial Crises and Balance of Payments Crises: A Simple Model of Southern Cone Experience” Journal of Development Economics, 27(1-2): 263-283, October. Voyvoda, Ebru ve Erinç Yeldan (2001) “Patterns of Productivity Growth and the Wage Cycle in Turkish Manufacturing”, International Review of Applied Economics, 15(4): 375-396. Yentürk, Nurhan (1999) “Short term Capital Inflows and Their Impact on Macroeconomic Structure: Turkey in the 1990s”, The Developing Economies, 37(1): 89-113.


Praksis 7

| Sayfa:35-56

Türkiye’de Küreselleflmeye Tepkiler Üzerine * Cem Somel Var olanı halk yoh sanurlar Yoh varlığına aldanurlar Fuzulî (2002: 50) Girifl 20. yüzyılda işçi köylü ihtilâlleri ve bağımsızlık harpleri sonucu sosyalist ülkü ile kurulmuş devletlerden bazısı yüzyılın sonlarına doğru siyasî yapılarını değiştirerek (SSCB, Yugoslavya), bazısı ise görünürde siyasî rejimini değiştirmeksizin (Çin, Vietnam) tedricen kapitalizme geçti. İki farklı ideolojik kutuplu dünya sona erdi. İki kutuplu dünyanın sona ermesiyle kapitalist dünya sisteminin merkez ülkelerinde sermayedar sınıflar ile emekçi sınıflar arasındaki güçler dengesi sermaye lehine değişti. Sermayedar sınıflar kapitalizmin aşırı bireyci iktisadî liberalizm ideolojisini canlandırdı. Emekçilerin sosyal devlet kazanımlarını azar azar, birer birer iptal etmeğe başladılar. Yüksek istihdamı öncelikli siyasî hedef olmaktan çıkardılar. Merkez ülkelerde işsizlik oranı yükseldikçe sermayedar sınıflar işçilerin dikkatini yabancı işçilere ve göçmenlere yönlendirerek milliyetçiliği ve ırkçılığı körükledi. Dünya kapitalizminin merkezlerinin 16. yüzyıldan beri çevre ülkelere yönelik politikalarının esas amacı, ucuz ham madde kaynaklarını kontrol altında tutmak, ucuz iş gücünü kullanmak ve pazarları kontrol etmek olagelmişti. İki kutuplu dünyanın sona ermesiyle mer-

*| Elefltiri ve önerilerinden çok yararland›¤›m Praksis Yay›n Kuruluna teflekkür ederim. Kusurlar bana aittir.


36

Cem Somel

1| Bu etkilerin biraz daha ayr›nt›l› aç›klamas› için bk. Somel (2001; 2002).

kez ülkelerin devletleri, dünyada kendi şirketlerinin ticaret ve yatırım faaliyetleri önündeki tüm engelleri ve pürüzleri kaldırmak için çabalarını yoğunlaştırdı. Çevre ülkelere millî sanayileşme çabalarından vazgeçmelerini, serbest piyasacı politikaları benimsemelerini telkin ettiler. Çevre ülkelerde, merkez ülkelerin sermayedarları ve devletleri ile ittifakı iktidarlarının önemli bir dayanağı olarak gören yerli hâkim sınıflar, merkez ülkelerin bu yeni iktisat politikası telkinlerini benimsedi. İthal ikameci sanayileşme politikalarını ve bu politikaların temelini oluşturan iktisadî özerklik fikrini, yani ekonominin dışarıya bağımlılığını azaltma hedefini terk ettiler. Çevre ülke ekonomileri merkez ekonomilerinin tesirine açıldıkça üretim güçlerinin gelişmesi durmakta, gelir dağılımları bozulmakta ve bağımlılıkları artmaktadır.1 Çevre ülkelerin hâkim sınıflarının başlıca unsurları büyük sermayedarlar, büyük toprak ağaları, siyasetçiler, kamu görevlilerinin yüksek maaş alan üst tabakaları, serbest meslek erbabının bir kısmı, basın ve televizyonlarda kilit mevkilerde çalışanlardır. Bunlar, merkez ülkelerin sermayesinin nüfuzuna açılarak yoksullaşan çevre ekonomisinde yüksek gelirlerini koruyabilmektedir ve siyasî davranışlarını düzeni koruma içgüdüsü yönlendirmektedir. Uygulanan yeni liberal politikalar sistemin çevre ülkelerinde gelir dağılımını bozmağa, yoksullaşmayı artırmağa ve iktisaden dışarıya bağımı derinleştirmeğe devam ederken merkez ülke devletleri küreselleşmeye karşı tepkileri kontrol altında tutmak ihtiyacındadır. Bu sebeple merkez ülke devletleri, iradelerine tam boyun eğmeyen Irak, İran, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, Küba ve Libya gibi ‘haydut’ devletleri dünyaya ibret etmek için askerî müdahale, ticarî abluka ve başka yöntemlerle cezalandırmağa çalışmaktadır. Çevre ülkelerde küreselleşmeye direnen halk hareketlerine karşı ve bireysel tedhişçi tepkilere karşı mücadele etmektedirler. Merkez ülkeleri bir yandan da bilim, kültür ve kitle iletişim alanındaki hâkimiyetlerini kullanarak küreselleş-


Türkiye’de Küreselleflmeye Tepkiler Üzerine

meci politikalarını destekleyen yoğun bir ideolojik mücadele vermektedir. ‘Küreselleşmeye karşı ne yapmalı’ sorusunu irdeleme, kapitalist dünya sisteminin bu somut şartlarından başlamalıdır. Bir kere, karşı olunan, kapitalist dünya sisteminin küreselleşme döneminde artırdığı bağımlılaşma ve yoksullaşma gibi etkileri midir, yoksa dünya sisteminin kendisi midir? Dünya sisteminde menfaatler nesnel olarak nasıl kümelenmektedir? En keskin ve uzlaşmaz çelişki kimlerin arasındadır? Sistemin yoksullaştırıcı ve bağımlılaştırıcı etkileri nasıl bertaraf edilebilir? Bu soruları doğru ve objektif bir şekilde irdelemeksizin ‘ne yapmalı’ sorusuna da isabetli bir cevap verilemez. Bu soruları burada kendimiz kısaca ele alalım. Kapitalizmde eşit olmayan gelişme, bir yasa gibi işlemektedir. Sistem tasfiye edilmedikçe dünyada eşitsizlik, sefalet, ahlâkî çöküntü ve tabiatın onulmaz tahribatı artarak devam edecektir. Küreselleşme dünyada emek ile sermaye arasındaki temel çelişkiyi değiştirmemiştir. En ağır sömürü, dolayısı ile en keskin çelişki, gelişmiş ülkelerin sermayedarları ile çevre ülkelerin emekçi halkları arasındadır. Bunun yanında merkez ülke sermayedarlarının kendi ülkelerindeki işçilerle çelişkisi de keskinleşmektedir, ama sistemin bütünü içinde tali kalmaktadır. Kapitalist dünya sistemini çözecek olan, çevre ülkelerde emekçi sınıfların iktidara gelerek ülkelerini sistemin nüfuzundan çıkarmasıdır.2 Kapitalist dünya sisteminin çevre ülkeleri yoksullaştırıcı ve bağımlılaştırıcı etkisi en başta ülkeler arası mal, hizmet ve sermaye hareketleri ile gerçekleşmektedir. Çevre ülkelerde kurulacak emekçi halk iktidarları mal, hizmet ve sermaye hareketlerini kontrol altına alarak bu etkiyi en aza indirmeğe çalışacaktır. Sistemden huruç, çevre ülkelerden merkez ülkelerine kaynak transferini azaltarak beriki ülkelerde dahilî sınıf mücadelesini keskinleştirecektir. Halk iktidarlarının yoksulluğu ve bağımlı yapıyı

2| Bat› dillerinde “kopma”, “ba¤lant›y› koparma” diye ifade edilen bu nüfuzdan ç›kma eyleminin en güzel Türkçe karfl›l›¤› “huruç”tur. Kelimenin anlam›n› bir sözlük (Develio¤lu, 1995) “ç›k›fl, ç›kma, d›flar› ç›kma; ayaklanma” olarak vermekte, bir di¤eri (Redhouse, 1981) bunlara “yeni bir hareket bafllamas›” anlam›n› eklemektedir.

37


38

Cem Somel

değiştirme mücadelesi, demokrasiye ve sosyal adalete yönelişi, sosyalizmin inşasının başlangıcı olacaktır. Sosyalizm, her ülkenin kendi şartlarına göre farklı özellikler göstermekle beraber, esas itibarı ile üretimin toplumsal ihtiyaçlara göre belirlendiği, kendi kaynaklarına dayanan, kaynaklarının sürdürülebilir kullanımına özen gösteren, mülk gelirlerinin tasfiye edildiği ve emek gelirlerinin mümkün mertebe eşitlendiği, her alanda siyasî kararlara demokratik katılımın gerçekleştiği, insanlar arasında her türlü eşitsizliği kaldırmak için ideolojik mücadele verildiği bir toplumsal düzendir. Merkez ülkelerde sosyal refah devletini canlandırmak artık mümkün değildir. Çevre ülkelerde burjuvaların önderliğinde millî kalkınma seçeneği de kalmamıştır. Kapitalist dünya sistemine karşı çıkmaksızın (yani ondan kopmağa çalışmaksızın) sistemin yoksullaştırma ve bağımlılaştırma gibi etkilerine karşı direnilemez. Geçmişte sermayedar sınıflar sistemin bu etkilerini yumuşatmayı (sosyal devlet politikası ile ve millî kalkınma ülküsü ile uzlaşmayı) ancak kapitalist dünya sisteminin istikbali tehlikeye girdiğinde kabul etmiştir. Kapitalizmin beş asırlık tarihinin öğrettiklerinin ışığında, yirminci yüzyılın gelgit tecrübesinden sonra ve kapitalizmin şimdiki toplumsal tahribatını ve tabiatı yok edişini göre göre, sistemi tekrar reformlarla ıslah etmeğe çalışmak, insanlık için gerçekçi bir çıkış yolu değildir. *** Küreselleşmeye karşı bu stratejiyi biraz daha açmak için Türkiye’de küreselleşme döneminde uygulanan politikalara ve etkilerine karşı ortaya çıkan iki tepkiyi ele almak, bunları tanıtıp değerlendirdikten sonra kendi görüşümüzü tekrar sunmak uygun olacaktır. İnceleyeceğimiz iki tepki, liberal solcu ve milliyetçi solcu akımlardır. Bu akımları inceler iken ister istemez örgütleri, çevreleri, kişileri gruplandırmak zorundayız. Her sınıflandırmada olduğu gibi, örgütleri, çevreleri ve kişileri


Türkiye’de Küreselleflmeye Tepkiler Üzerine

gruplayışımıza itirazlar (ve haklı itirazlar) olabilir. Kullandığımız liberal ve milliyetçi sıfatlarına da itirazlar olabilir. Ancak gruplamak pratik bir gerektir ve asgarî müşterekleri olan somut akımlara tekabül etmektedir. Sıfatlar da, benimsenmese dahi, kullanımda olan sıfatlardır. Buradaki amacımız fertlere veya topluluklara etiket yapıştırmak değil, somut fikirleri ve tavırları tahlil etmektir. 1. Liberal Solcu Tepki Yirminci yüzyılın sonlarında sosyalist kabul edilen ülkelerde kapitalizmin ihyası, dünyada birçok sosyalist aydını travmaya soktu. Liberal solcu akımın şekillenmesinde bu travmanın etkisi büyüktür. Travma, bazı sosyalistlerde üretim araçlarının kamu mülkiyetine dayanan ve merkezden plânlanan bir ekonominin işlemeyeceği kanısına yol açmıştır. İlâveten, bir kısım sosyalistler, burjuva ideologlarının SSCB ve Doğu Avrupa ülkelerindeki siyasî yapıya yönelttiği eleştirilerin ve anarşizmin etkisi altında, iktidarın ahlâk bozduğuna; bu sebeple -iktidarda kimler olursa olsun- devletin daima tüm yurttaşlar üzerinde baskıcı olacağına kani olmuştur. Her iki görüş, birçok sosyalisti küreselleşme döneminin vahşileşen kapitalizmini iktidara gelmeksizin ıslah etme şeklinde bir strateji benimsemeğe sevk etmiştir. Islahat, ‘toplumsal muhalefeti’ harekete geçirerek, iktidardakileri mağdurların taleplerini uygulamağa zorlamakla gerçekleşecektir. Liberal solcuların birçoğu siyasî iktidarı kullanmadan bir sosyal devrim gerçekleştirmeyi ümit etmektedir. Liberal solcu akım, sınıf mücadelesinin yanında başka (milliyet, ırk, din, cinsel yönelim) kimlikli ezilenlerin özgürlük mücadelesini ön plâna çıkarmaktadır. Liberal solcu akım devletin tabiatı gereği baskıcı olduğunu kabul ettiğinden, “ulus devletin” egemenliğini “ulus ötesi” kuruluşlara ve mahallî yönetimlere devretmeğe başladığına ve bunun demokratikleşmenin gereği olduğuna dair Batı’dan gelen telkinleri kolayca benim-

39


40

Cem Somel

3| Petras’›n (1999) Latin Amerika’daki ideolojik geliflmeleri anlatan eseri travman›n küreselli¤ini ortaya koymaktad›r. 4| Örne¤in Wallerstein kalk›nma ve eflitlik ülkülerinin çeliflti¤ini, kalk›nmac› devletlerin halk› ezdi¤ini öne sürmüfltür (1995: 120-124) A. G. Frank, tabandan infla edilen sivil demokrasinin, iktisadî amaçlar ve kimliksel hedefleri birlikte gütmek için kat›l›ml› örgütlenme ve seferberli¤i imkânlar› sa¤layaca¤›n› yazm›flt›r (1996).

semektedir. Devlete karşı “sivil toplumu” ve “sivil toplum örgütlerini” kuvvetlendirmeyi demokratikleşmenin esas aracı olarak görmektedir. Eski sosyalist ülkelerdeki dönüşümün yol açtığı travma, birçok ülkede aydınları etkilediği için liberal solculuğa kayma, dünya çapında görülen bir olaydır.3 Sistemin merkezlerindeki bazı eski solcu dünya sistemi kuramcılarının çevre devletlerinin dünya sisteminden kopma stratejisini eleştirmeğe başlaması, işçilerin ve köylülerin çok uluslu şirketlere karşı iktisadî mücadele ile yetinmesini telkin etmesi ve “sosyal hareketleri” esas mücadele biçimi olarak göstermesi, Türkiye’de liberal solcular için önemli bir ilham kaynağı olmuştur.4 Türkiye’de liberal solun en önemli siyasî teşkilatı olan Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nin (ÖDP) programının ilk kısmında aşağıdaki tanımlamalar, liberal solun bu görüşlerini somut bir şekilde ifade etmektedir: Özgürlük ve Dayan›flma Partisi, özgürlükçü, özyönetimci, enternasyonalist, demokratik planlamac›, do¤a-insan iliflkilerini yeniden tan›mlayan, militarizm karfl›t› ve cinsiyetçi olmayan bir sosyalizm do¤rultusunda, sermaye güçlerinin egemenli¤ini ve emperyalizmin tahakkümünü ortadan kald›rarak emek güçlerinin siyasi iktidar›n›n kurulmas›n› amaçlar. Ancak siyasal ve toplumsal alanda devrimci bir de¤iflimin, emekçilerin partisinin herhangi bir biçimde hükümet olmas›yla de¤il, bizzat iflçilerin ve emekçilerin kendilerini yönetmesiyle gerçekleflece¤ini bir an bile gözden yitirmez. … ‹flçi ve emekçileri sermayeden, sermayenin politik parti ve ak›mlar›ndan ve devletten ideolojik, politik ve örgütsel olarak ba¤›ms›zlaflt›rmay› bafll›ca ifllevlerinden biri olarak görür (ÖDP, 2002) [‹talikli vurgular› biz ekledik].

Program, yasama ve yürütme erklerini kullanmadan ve bu erklerin dayanağı olan silâhlı güç üzerinde komuta yetkisine kavuşmaksızın, yani bağımlı kapitalist düzenin hukukî dayanaklarına ve kaba kuvvet kullanma imkânlarına dokunmaksızın işçilerin ve emekçilerin bizzat kendilerini nasıl yöneteceğini açıklamamaktadır. Program işçi sınıfını ve diğer emekçileri devletten bağımsızlaştırma önerisini, devletin sınıf karakterine dair


Türkiye’de Küreselleflmeye Tepkiler Üzerine

herhangi bir kayıtla sınırlamadığından, işçi sınıfı ve diğer emekçilerin menfaatlerini ve projelerini bu sınıfların iktidarındaki devlet eliyle uygulama seçeneğini tamamen dışlamış olmaktadır. ÖDP parti programının ilk yarısı bugünkü dünyanın ve Türkiye’nin somut sorunlarını anlattıktan sonra kendi projesini “Mücadele Ekseni ve Talepler” başlığı altında takdim etmektedir. Program, Özgürlük ve Dayan›flma Partisi, insan›n insan› sömürmesine, sermayenin emek, erke¤in kad›n, zenginin yoksul üzerindeki hakimiyetine, cinsiyet ayr›mc›l›¤›na, bask›ya, fliddet ve eflitsizli¤e dayal› düzene son verilmesi için mücadele eder. Üretenlerin yönetti¤i, s›n›flar›n egemenli¤inin son buldu¤u, ezen ve ezilenin olmad›¤›, toplumun üzerindeki askeri, polisiye ve bürokratik bask› ve denetimin ortadan kalkt›¤›, ekonomik karar ve planlama süreçlerinin çal›flan ve üreten ço¤unlu¤un iradesine dayand›¤› bir dünyay› amaçlar. Kad›nlar›n ekonomik, siyasal ve toplumsal düzeyde ve gündelik hayatta erkeklerle eflit oldu¤u; insanlar aras›nda dil, etnik köken ve inanç farkl›l›klar›na dayanan ayr›mc›l›¤›n son buldu¤u; milletler aras›ndaki düflmanl›klar›n sona erdi¤i; milletlerin kendi kaderlerini özgürce tayin edebildi¤i; insan›n kendisiyle ve do¤ayla bar›flt›¤› ve bar›fl›n kuflatt›¤› bir toplumu hedefler. Bu hedef do¤rultusunda kapitalizmin s›n›rlar›n› bugünden aflmaya yönelen bir eylem ve mücadele plan›na sahiptir, demektedir (ÖDP, 2002) [italikli vurgular bizdendir].

Bu cümlelerden sonra talepler, programın sonuna kadar gereklik kipiyle (-meli, -malı şeklinde) sayılmaktadır. Gerekli olanı yapacak öznenin, yani taleplerin muhatabı olan öznenin kim olduğu belirtilmemektedir. Belge, sonuna kadar gereklik kipiyle devam eden taleplerin hitamında “Özgürlük ve Dayanışma Partisi, toplumsal ve siyasal gelişmelere müdahale etmenin zeminini ve olanaklarını genişletmeyi; özgür, dayanışmacı ve eşitlikçi bir hayatın oluşturulmasına katkıda bulunmayı; taleplerin gerçekleşmesi için mücadelenin toplumsallaşmasını hedefler. Amaçlarını ve eylem planını benimseyen herkesi bu hedef doğrultusunda birlikte

41


42

Cem Somel

mücadeleye çağırır” diye noktalanmaktadır. Görüldüğü gibi ÖDP’nin parti programı bir iktidar programından ziyade bir mücadele plânıdır. Programda gereklik kipiyle yazılmış politika talepleri Türkiye’yi dünya sisteminin nüfuzundan çıkarma doğrultusunda taleplerdir. Ancak beyandan ve üslûptan, programın iktidarı kullanmayı öngörmediği, gittikçe güçlenen bir muhalefet konumundan projesini iktidarda kim varsa onlara uygulatmayı amaçladığı anlaşılmaktadır. Liberal solcular, besbelli reformizme ve hâkim sınıflarla uzlaşmaya varacak bu stratejilerini ekseriya kapitalizmle uzlaşmaz görünen önermelerden türetmektedir. Örneğin “ ‘Üçüncü Dünya’ Var mıydı? Ulusal Kalkınma Mümkün Mü?” (Türkay, 2002) başlıklı bir makalede yazar, yirminci yüzyılın kalkınma çabalarının tecrübesini özetlemekte ve yazısının sonunda bir eleştiri yapmaktadır: Böyle bir noktada ulusal kalk›nma perspektifine soldan sahip ç›kanlar›n ya da destekleyenlerin öncelikle ‘ulusal’ olandan ne anlad›klar›n› aç›k hale getirmeleri gerekmektedir. Burjuvaziyi d›flar›da tutan bir ulusall›k tan›m› mümkün olmad›¤›na göre kategorik olarak kapitalist birikimin olanaklar›n› her seferinde denetleyen bu s›n›f›n kâr güdüsü nas›l bir ittifakla ve hangi araçlarla denetlenecektir? ... Böyle bir noktada [kalk›nma] süreci[ni] denetleyecek bir araç olarak ulus devleti ileri sürmek ise ancak devleti toplumsal niteli¤inden ar›nd›r›p, teknik bir kurum olarak alg›lamakla mümkündür. Dolay›s›yla s›n›flar üstü ve uluslar aras› hiyerarfliden ba¤›ms›z bir pozisyonla yukar›dan müdahale etme yetene¤ine sahip bir ulus devlet alg›lamas› sola ancak zarar verir, yeterince vermifltir de.

Buradaki savları inceleyelim. Birincisi, kapitalistlerle ittifak kurulamayacağı ve kurulursa bunların faaliyetlerinin denetlenemeyeceği, dolayısıyla kalkınılamayacağıdır. İkincisi, sınıflar üstü bir ulus devlet algılamasının yanlışlığıdır. Bu iki savdan emekçi sınıfların kapitalistlerle ittifak etmeden iktidara gelmesi ve devletin sınıfsal karakterini değiştirmesi doğrultusunda bir strateji çıkar. Fakat bu doğru savların arasına sıkış-


Türkiye’de Küreselleflmeye Tepkiler Üzerine

tırılmış “uluslar arası hiyerarşiden bağımsız bir pozisyonla yukarıdan[?] müdahale etme yeteneğine sahip bir ulus devlet algılaması”na yönelik eleştiri, herhangi bir devletin kapitalist dünya sisteminden çıkamayacağını ima etmektedir. Yazarın böyle düşündüğü sonra gelen şu cümlelerden anlaşılmaktadır: “Solun kapitalist birikimi denetlemeye dair bir iddiası bulunmamalıdır. Yapılması gereken sistemin işleyişini deşifre etmeye devam etmek, politik hak taleplerini formüle etmek olmalıdır. Bu yapılırken sol kendi önceliklerini ve dolayısıyla kendi gündemini yine kendisinin belirlediği bir güç ve atmosferi yaratmanın yollarını bulmak zorundadır” [İtalikli vurgu bizden]. Özetle, yazar ‘kapitalistlerle ittifak ederek kalkınma olmaz’ ve ‘devlet sınıflar üstü değildir’ yolundaki doğru öncüllerine ‘devletler hiyerarşisinden kurtuluş yoktur’ öncülünü katmaktadır. Ve sonuçta devrimci öncüllerden yola çıkarak vardığı pratik strateji, kapitalizmi teşhir edip politik hak talepleri formüle etmekten ibaret kalmaktadır. Liberal solculardan birçoğunun Türkiye’de siyasî iktidarı kullanmadan sosyal devrim yapma tasavvurunun mantıkî sonucu, başka kuvvet dayanakları aramak olmaktadır. Bu akım içinde Avrupa Birliği’nin baskısı ile Türkiye’de hâkim sınıfı demokrasi alanında ıslahata zorlamak fikri yaygındır. Liberal solun önem verdiği ikinci bir dayanak, yabancı “sivil toplum” örgütleridir. Liberal solculardan birçoğu uluslar arası iktisadî kuruluşların önemli toplantılarının yapıldığı kentlerde ortak gösteri düzenlemeyi önemli bir mücadele yöntemi olarak görmektedir.5 İktidar meselesine değindiklerinde de, sivil toplumculuğa ve özgürlüğe verdikleri önem bazı liberal solcuları sınıfsal karakteri olmayan bir iktidar tasavvur etmeğe sevk etmektedir. Örneğin akımın önde gelen bir düşünürü ÖDP programını incelediği makalesinin bir yerinde “İnsan kavramı yerine ‘çalışanlar’ kavramını kullanıyor. Bir ölçüde anlaşılır olan bu ikame, hedeflenen toplumun bir çalışanlar toplumu olduğu hissini de

5| Kozano¤lu küreselleflmenin ma¤durlar›n›n “özgürlefltirici karfl› hegemonyas›ndan” bahsetmekte, ancak bu hegemonyan›n uluslar aras› olup, herhangi bir ülkede iktidar anlam›na gelmeyece¤ini “... uluslararas›n›n meflruiyetini ve dinamizmini ulusal›n taleplerine tabi k›lmak anlay›fl›n› geride b›rakt›¤›n› ... söylemek mümkün” diyerek aç›klamaktad›r (2002: 63).

43


44

Cem Somel

kaçınılmaz olarak uyandırıyor. Çalışmanın yüceltildiği bir çalışanlar toplumu, sosyalist tahayyülün özgürleşme ufkuna ne derece uyuyor?” diye sormaktadır (İnsel, 2000: 129). Yazar, “çalışanlar veya emekçiler demokrasisinin” “özgürlükçü sosyalist tahayyülün” toplumsal dayanışma anlayışına dar geleceği endişesini ifade etmektedir (İnsel, 2000: 119). 2. Liberal Solu De¤erlendirme Kapitalist dünya sistemi ile çevre ülkelerin emekçi sınıfları arasındaki uzlaşmaz çelişkinin çözümü, çevre ülkelerin dünya sisteminin nüfuzundan çıkmasını gerektirir. Dünya sisteminin etkilerini çevre ülkelere aktaran politikaları uygulayan başlıca araç devlettir. Dolayısı ile emekçi sınıfların ülkeyi dünya sisteminin iktisadî etki alanından çıkarmakta kullanacağı aracın yine devlet olması gerekir. Dünya sistemi çevre ülke ekonomileri üzerinde iktisadî etkilerini ticaret, yatırım ve plâsman yoluyla icra etmektedir. Ülkeler arası serbest mal, hizmet ve sermaye hareketleri çok sayıda mekanizmalarla çevreden merkeze reel kaynak transferlerine yol açmakta (coğrafî kutuplaşmayı sürdürmekte) ve çevrenin bağımlı yapısını yeniden üretmektedir. Sistem çevre ülkelerde önceki sosyal devlet uygulamalarını da tasfiye ederek emeğin değerini düşürmekte, bu suretle emeğin ülke içinden ve ülke dışından katmerli sömürüsünü kolaylaştırmaktadır. O hâlde çevre ülkelerde bu mekanizmalara karşı mal, hizmet ve sermaye hareketlerini kontrol altına almak ve (en azından) ülke içi bölüşüme müdahale etmek gerekmektedir. Bunu yapacak siyasî irade, işçi sınıfının başını çektiği emekçi halk sınıflarının iktidarıdır. Devletlerin liberal iktisat politikaları benimsemesi, sınıfların siyasî tercihidir; teknolojinin veya herhangi bir toplum üstü tarihî gücün zorlamasının sonucu değildir. Yeni liberal iktisat politikaların benimsenmesi küreselleşmenin sonucu değil, sebeplerinden biridir. Ekonomiyi kontrol altına alma, mal hizmet ve sermaye hareketle-


Türkiye’de Küreselleflmeye Tepkiler Üzerine

ri üzerinde denetim kurma ve ülke içinde sınıflar arası bölüşüm ilişkilerini biçimlendirme de yine bu doğrultuda siyasî bir irade oluşması ile gerçekleşir. Liberal solculardan bazısının görüşünün aksine, küreselleşme devleti ortadan kaldırmamaktadır, tam tersi, devletler küreselleşmeye dayanak ve destek olmaktadır. Dünyada yeni liberal iktisat politikalarının en büyük itici güçlerinden biri, Avrupa Birliği denilen yeni emperyalist devlettir. Liberal solcu akımın toplumsal projesini tartışırken kullandığı “emek-sonrası toplum” “özerk yaratıcılık alanları”, “alternatif toplumsallıklar” gibi soyutlamalar6 ve sanayi toplumunun tarihe karışma sürecinde olduğu gibi görüşleri (İnsel, 2000: 129, 135) dünya sisteminin çevresindeki bir ülkeyi sistemden çıkarmanın somut sorunları ile ilişkilendirmek, çevre ülkesinde ağır sömürü ve baskı altındaki emekçilerin âcil ihtiyaçları ile ilişkilendirmek pek kolay değildir. Toplumsal projeyi emekçilerden ve sınıf mücadelesinden soyutlama eğilimi bazı yazarları, örneğin özelleştirme politikasına, on binlerce işçi ve memurun işten çıkarılması, bunların oluşturduğu işsizliğin reel ücretleri düşürmesi ve kamu hizmetlerinin paralı hâle gelmesi açısından değil, KİT’lerin sermayedarlara ucuz girdi vererek sermaye birikimine alet edilmesinin sakıncaları açısından tavır belirlemeğe dahi sevk edebilmektedir (İnsel, 2000: 124). Liberal solcuların birçoğu, emekçi sınıfların iktidara gelip dünya sisteminden kopma politikaları uygulama fikrini “ulusal”, “ulusalcı” diye vasıflandırıp, ulusal kalkınmanın mümkün olmadığı hükmünü veren Batılı Marxçılara atıflar yaparak emekçi iktidarı fikrine uzak durmaktadır. Bu duruşun objektif bir dayanağı yoktur. Kapitalist dünya sisteminin çevresinde uluslaşma süreci zaten tıkanmıştır. Burjuva anlamda ulus olmanın bir şartı, devletin yerli kapitalizmi (yerli ve bağımsız sermaye birikimini) desteklemesidir, yani bir ulusal devletin varlığıdır. Çevre ülkelerde bu yoktur ve buna imkân yoktur. O hâlde Türkiye’de uluslaşma sürecini işçi sınıfı öncülüğünde emekçi halkın iktidarı, Anadolu’da bir

6| Herhangi bir objektif gerçe¤e tekabül etmemesine ra¤men liberal solcu ak›m›n en s›k kulland›¤› soyutlama “eme¤in Avrupas›” olsa gerektir.

45


46

Cem Somel

7| Emekçilerden oluflan ulus kavram› yeni de¤ildir: “Proletarya, önce siyasal iktidar› ele geçirmek, kendini ulusal s›n›f düzeyine getirmek, kendini ulus yapmak durumunda oldu¤u için, kendisi de ulusald›r hâlâ, ama asla burjuva anlamda de¤il” (Marx ve Engels, 1998: 69).

çok milliyetli emekçi ulus yaratarak tamamlayacaktır.7 Özetle, liberal solcu akımın hatalarını şöyle sıralayabiliriz: Kapitalizmin ve emperyalizmin kaba kuvveti durur iken “toplumsal muhalefetin” muhalefet konumunda sosyal devrim gerçekleştiremeyeceğini, iktidara gelmeyi hedeflemeyen bir hareketin etkili bir muhalefet dahi olamayacağını görmemektedir. Bu akım, uluslar arası bir dayanışmanın gücünün ancak ülkesel örgütlenmenin ve mücadelenin gücüyle orantılı olacağını görmemektedir. Kendi ülkelerinde iktidar perspektifli sınıf mücadelesi yürütemeyen akımların uluslar arası dayanışmasından dünya sistemini sarsacak bir hareket çıkmayacağını algılayamamaktadır. Merkez ülkelerdeki birçok sosyal hareketin merkez ülke devletleri tarafından başka devletlerden ticarî tavizler koparmak için kullanıldığını görmezden gelmektedir. Liberal solcu akımın iktidar, devlet, sosyal devrim üzerine görüşleri, ayağı yerde bir tarihî maddeci tahlilin ürünü değildir. Bu görüşlerin kaynağı anarşizmdir ve travmazede Batılı Marxçılardır. Bugün Türkiye’de demokratik kitle örgütlerinde etkili olan liberal solcu akım, sınıf mücadelesini ve demokrasi mücadelesini ileri götürmekte katkı yapmaktadır. Ancak projesinin reformcu karakteri sebebiyle liberal solun sınıf mücadelesine katkısı sınırlı kalmaktadır. Kitlelerin önüne (toplumsal muhalefetle sosyal devrim gerçekleştirmek ve Avrupa Birliği üyeliğiyle demokratikleşmek gibi) geri, reformcu ve gerçekleşmeyecek hedefler koyduğu ölçüde Türkiye emekçilerinin devrimci potansiyelinin gerçekleşmesine ayak bağı olabilir. 3. Milliyetçi Solcu Ak›m Dünya sisteminin Türkiye toplumu ve ekonomisi üzerinde artan nüfuzuna karşı milliyetçi solcu bir tavırla karşı çıkan aydınlar, yayınlar, örgütler de memleketi dünya sisteminin nüfuzundan çıkaracak politikalar savunmaktadır. Bunların duruşları ılımlı Atatürkçüden sosyalistlik hatta Maoculuk iddiasındaki radi-


Türkiye’de Küreselleflmeye Tepkiler Üzerine

kale uzanan geniş bir yelpaze oluşturmaktadır. Milliyetçi solcu akımdaki en ılımlılar, akıl ve yurtseverlik açılarından Türkiye’de iktidarların dünya sisteminin merkezlerine verdiği siyasî ve iktisadî tavizleri eleştirmekte, bağımsız ve kalkınmacı politikalar savunmaktadır.8 Daha radikal milliyetçi solcular ise açıkça Batı aleyhtarı ve Üçüncü Dünyacı bir hat izlemekte, hatta bazıları antiemperyalist mücadelenin antikapitalist olması gerektiğini söylemektedir. Milliyetçi solcu akımı emperyalizme karşı diğer akımlardan ayırt eden, şu özellikleridir: Türkiye’de demokratikleşme taleplerine emperyalizmin kışkırttığı bölücü talepler kuşkusu ile bakmak; Türk milliyetçiliğinin, Atatürkçülüğün veya İstiklâl Harbi simgelerinin birleştirici işlevine inanmak; Cumhuriyetin bazı kurumlarının (özellikle Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin) bağımsızlıkçılığına güvenmek. Milliyetçi solcu akımda devlete ve iktidar fikrine karşı liberal solculardaki soğukluk yoktur. Milliyetçi solcu radikallerin bir kısmı, milliyetçi vasfını benimsemekte ve ‘komprador sol’ dedikleri liberal solcu tavrı şiddetle eleştirmektedir (Türk Solu, 2002a; 2002b). Milliyetçi solcu akımdaki önemli siyasî teşkilatlardan biri olan İşçi Partisi’nin (İP) programının 9. maddesine göre Türkiye, emperyalist-kapitalist dünya sisteminin ezilen kutbunda yer al›yor ve ba¤r›nda Ortaça¤ kal›nt›lar›n› bar›nd›r›yor. Bugünkü aflamada, üretici güçlerin özgürce geliflmesini engelleyen, emekçilerin refah ve mutlulu¤unun karfl›s›na dikilen güçler; emperyalizm, iflbirlikçi burjuvazi ve feodal kal›nt›lard›r. ‹flçi Partisi’nin yak›n hedefi ülkemizin Meflrutiyetlerle bafllay›p Milli Kurtulufl Savafl› ve Cumhuriyet Devrimi’yle büyük bir at›l›m yapan, yüzy›ll›k demokratik devrimini iflçi s›n›f› önderli¤inde kesin baflar›ya ulaflt›rarak demokratik halk iktidar›n› gerçeklefltirmek ve durmaks›z›n sosyalizmin kurulufluna geçmektir. Demokratik halk iktidar›, emperyalizme her türlü ba¤›ml›l›¤a son verir, Ortaça¤ kal›nt›s› bütün iliflki ve kurumlar› köyden, flehirden ve toplumun her alan›ndan temizler, böylece ba¤›ms›z ve demokratik bir toplum kurar, emekçileri refaha kavuflturur (‹P, 2002).

Ancak parti siyasetini anlatan temel belgelerde,

8| Cumhuriyet gazetesinin baz› köfle yazarlar› buna örnektir.

47


48

Cem Somel

halk iktidarının emekçi halkın siyasî hareketinden ziyade başka kurumların desteği ile kurulacağı ortaya çıkmaktadır. Örneğin İşçi Partisi’nin internet sayfasında ‘temel belgeler’ kategorisinde sunulan, “Cumhuriyet Devrimi İktidarı Projesi” başlıklı metinde, ilk paragrafta Türkiye’de ikili bir iktidar bulunduğu, bunlardan birinin Küçük Amerika iktidarı olduğu belirtilip, “Cumhuriyet Devrimi iktidarı ise Ordu eksenlidir” denmektedir. Türkiye’nin çelişkileri, “mafya-tarikat ortaklığı” ile Cumhuriyet Devrimi güçleri arasındaki iç saflaşma ve “Kürt devleti kurarak Sevr tehdidini güncelleştiren büyük devlet” ile Türkiye arasındaki dış cepheleşme şeklinde tasvir edilmektedir (Perinçek, 2002). Yazara göre “Cumhuriyet Devrimi iktidarının temel kurumları şunlardır: Bir: Mafya ve tarikat güçlerinin değil, halkın iradesini temsil eden bir meclis. İki: Atatürk’ün Altı Ok programını uygulayan devrimci bir hükümet. Üç: Cumhuriyet Devrimi mevzisinde bir ordu. Dört: Örgütlü halk. Bugün Cumhuriyet Devrimi’nin yalnız Ordusu vardır, diğer üç ayağın inşa edilmesi önümüzdeki acil görevdir.” Yazar Cumhuriyet Devrimi iktidarının “diğer üç ayağının inşa edilmesi” gereğini tespit ettikten sonra, halkın sınıf mücadelesinin örgütlenmesi üzerinde durmayıp, emekçi sınıfların menfaatinin Kemalist devrimde olduğunu anlatmakta, emekçilerin altı ok programına nasıl kazanılacağını tartışmaktadır. Türkiye’nin dünya sisteminin merkezlerinin nüfuzundan çıkarma mücadelesinde Türk Silâhlı Kuvvetleri’nden (1960 İhtilâlini çağrıştıran) özel veya öncü bir rol bekleme tavrı milliyetçi solcu gruplarda yaygındır. Türk Solu dergisi de “manifesto”sunda kendi hareketleri hakkında “Kuvayı Milliye’nin, halk-ordu-aydın ittifakını, gençliği de katarak geliştirir ve bu ittifakı bölmeye yönelik tüm çabalara şiddetle karşı çıkar. ... Bu anlamda 1960’ların devrimci ortamını ve birlikteliğini yeniden yaratmak için yola koyulur” demektedir (Türk Solu, 2002a. Siyah harfler orijinaldedir). Keza Kuvayı Milliye dergisi de benzer vurgular yapmaktadır. 1960 İhtilâlini “2. Kuvayı Milliye hareketi” olarak adlandırarak “üçüncü bir devrim momenti” içinde olduğumuzu iddia


Türkiye’de Küreselleflmeye Tepkiler Üzerine

etmektedir (Kuvayı Milliye, 2001: 3).9 Milliyetçi solcu akımdaki bazı gruplar “işbirlikçi burjuvazi” kavramını kullanmakla beraber, Türkiye’nin düzeninin dışardan dayatmaların bir ürünü olduğu, ve emperyalizme karşı mücadelenin yabancılara karşı verileceği görüşü daha çok vurgulanarak söylenmektedir. 4. Milliyetçi Solu De¤erlendirme Milliyetçi sol akım stratejisini Türk milliyetçiliği ve Atatürkçülüğün toplumu birleştiriciliği üzerine oturtmaktadır. İşçi Partisi, Bağımsız Cumhuriyet Partisi, Kuvayı Milliye, Türk Solu dergisi gibi grupların siyasî tahlillerinde emekçiler önemli bir siyasî kategori olarak zikrediliyor ise de asıl öncü siyasî güç (her grupta vurgu farklı olmakla birlikte) aydınların, gençlerin ve askerlerin bir bileşimi olarak düşünülmektedir. Emekçi halkı emperyalizme ve işbirlikçilerini iktidardan uzaklaştıracak şekilde örgütlemekte Türk milliyetçiliği ve Atatürk devrim mirasçılığı birleştirici harç olabilir mi? Türkiye emekçi halkının mevcut milliyet bileşimi ve siyasî birikimi karşısında (“üst kimlik” gibi kavramlarla dahi olsa) Türk milliyetçiliği gütmek, Anadolu emekçi halkını bağımsızlık mücadelesinde birleştirme emeline ters düşmektedir. Milliyetçi solcular, emekçi halkın demokrasi ve eşitlik özlemini görmemektedir. Emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesinde toplumun geçmişteki bağımsızlık mücadeleler tarihini ilham ve cesaret kaynağı olarak kullanmak elbette yararlı ve gereklidir. Atatürk’ün şahsî meziyetleri (yurtseverliği ve bağımsızlık ilkesine bağlılığı) sabittir. Ancak ölümünden sonra hâkim sınıflar Atatürkçülüğü resmî ideoloji yapıp kendi ihtiyacına göre şekillendirmiştir. Atatürk’ün milliyetçilik ve modernleşmecilik (aydınlanmacılık, Osmanlı kültür mirasını reddetme eğilimi) gibi çeşitli ve çelişkili görüşleri vardı ve uygulamaları oldu. Hâkim sınıflar Atatürk’ün modernleşmeci anlayışını ön plâna çıkardı. Atatürk 1940’lardan beri işbirlikçi politikalar uygulayanların sahiplendiği simge olmuştur. Aydınlanma-

9| Orduya baflka vurgu örne¤i için bk. K›v›lc›ml› (2001: 1, 3, 18, 26).

49


50

Cem Somel

10| Hâkim s›n›flar›n tüccar sermayedar, sanayici sermayedar, toprak a¤as›, kapitalist çiftçi, bürokrat, serbest meslek erbab› bileflimi zamanla de¤iflse de bu blo¤un egemenli¤inin devaml›l›¤›n› etkilemez. 11| ‹stiklâl Harbinde millî hükûmetin bafl›n› çeken burjuvazinin güdüsünü do¤ru tespit etmek gerekmektedir. Bat›l› emperyalistler Osmanl› devletinde iflbirlikçi seçiminde sürekli milliyet ve din ay›r›m› yapmakta idi. Birinci Cihan Harbinin sonunda da Müslüman Türk burjuvalar›n›n veya burjuval›¤a heveslenen Müslüman Türklerin önünü kesen bar›fl flartlar› öne sürdüler.

cılığa ve Batıcılığa indirgenen bu simgenin bağımsızlıkçı yönünü ön plâna çıkarmağa, vurgulamağa çalışmak şüphesiz olumlu bir çabadır. Aydınlanmacılık ve Batıcılık ile bağımsızlıkçılık arasındaki ince çelişkiyi görebilenler (örneğin Türk Solu, Ulusal Sol çevreleri) milliyetçi solcu akımın içinde nispeten daha tutarlı bir antiemperyalist duruş sergilemektedir. Ancak milliyetçi solcu akımın büyük kısmı aydınlanmacılık konusunda hâkim sınıfların resmî Atatürkçülüğü ile anlaşmaktadır. Aydınlanmacı tavır, emperyalizmin başka çevre ülkelere saldırılarında kararlı bir karşı tavır almayı, emperyalizme karşı (meselâ İran gibi ülkelerle) diplomatik cepheler kurmayı zorlaştırır. Milliyetçi solcuların sorunu, emperyalizmin yerli uzantısı sınıflar üzerine sarih bir görüşe varamamasıdır. Türkiye’de İstiklâl Harbini örgütleyen, 1920’lerde liberalizmi benimseyen, 1930’larda devletçi olan, 1950’lerde Türkiye’yi NATO’ya üye yapan, 1960’larda ithal ikameci sanayileşmeyi yarım yamalak uygulayan ve sonra 1980’lerde bundan vazgeçip yeni liberal politikaları uygulamaya koyan, aynı sınıflardır.10-11 Cumhuriyet tarihinin politik dönemeçlerinden hiçbirinde ezilen bir sınıf diğerini iktidardan uzaklaştırıp yerine oturmuş değildir. 1980’lerde bu hâkim sınıflar iki kutuplu dünyanın sona ermesi üzerine yeni yönlerini seçerek merkez ülkelerin sermayesiyle işbirliğini kuvvetlendirmiş ve kendi emekçilerine karşı tavır koymuştur. Bülent Ecevit’in, İsmail Cem’in 1970’lerdeki Batı’ya karşı nispeten eleştirici siyasî duruşlarını terk edip işbirlikçi bir siyasî çizgiye yönelmesi, kişisel bir dönüşümün dışa vurması değil, merkez ülke sermayesi ile yerli sermayenin yeni politikalarının kişiliğe yansımasıdır. Şüphesiz ki yüksek bürokratların, yüksek gelirli serbest meslek erbabının arasında tutarlı bir şekilde Türkiye’nin emperyalizmden bağımsızlığını savunan, hatta emekçi sınıfların başını çektiği bir bağımsızlık mücadelesinde emekçileri destekleyecek yurtsever fertler çıkabilir. Ancak Türkiye’nin dünya sisteminden kopuş stratejisini bu sınıfların bazı unsurlarının yurtseverliği üzerine inşa etmek, gerçekçi değildir. Milliyetçi solcu akımın orduya atfettiği özel önem


Türkiye’de Küreselleflmeye Tepkiler Üzerine

için de aynı şey söylenebilir. Ordu mensuplarının siyasî düşüncede mütecanis olmayacağı aşikârdır. Ne var ki, TSK laiklikten yolsuzluklara kadar gerekli gördüğü her konuda emir komuta silsilesi içinde kurumsal görüş beyan etmektedir (ve beyan etmesi olağan sayılmaktadır). Gümrük Birliği anlaşması yapılırken, 1994’te Uruguay müzakeresi sonucunda anlaşmalar imzalanırken, tahkim yasası çıkarılır iken, telekomünikasyon sektörü özelleştirilirken, Türkiye’nin beslenmede kendine yeterliğine halel veren tarım politikaları uygulamaya konulur iken, kısaca ülkenin bağımsızlığından ve millî egemenlikten tavizler verilir iken TSK itiraz etmemiştir. Bu sessizlik, küreselleşmeci politikalar konusunda açık bir tavır beyanıdır. Buna da şaşılmaz. Unutmamak gerekir ki 1960’tan itibaren TSK’den bir daha Millî Birlik Komitelerinin çıkmaması için çok çeşitli politikalar (maaş ve lojman politikaları, orduevi hizmetleri, Ordu Yardımlaşma Kurumunun kurulması, askerî ortaokulların kapatılması ve Erzincan’daki askerî lisenin kapatılması gibi tedbirler) uygulanmıştır. Bunların yanı sıra iki kutuplu dünya da sona ermiştir. Milliyetçi solcu akım 1960’tan bu yana köprülerin altından geçen bu suları görmezden gelmektedir. Bazı milliyetçi solcular, işçilerin ekonomik çıkarları için verdikleri sınıf mücadelesi ile bağımsızlık mücadelesini iki ayrı kulvarda yürüyen iki ayrı mücadele olarak görmektedir (Koç, 2002). Elbette ki işçilerin iktisadî sınıf mücadelesi kendiliğinden bir bağımsızlık mücadelesine dönüşmez. Fakat Türkiye’nin bağımlı kapitalist düzenine karşı en dinamik ve uzlaşmaz güç potansiyeli, emekçilerin sömürü ve baskıdan kurtulma ve insanca yaşama iradesindedir. Mesele, bu iradeyi bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm hedefli bir program etrafında birleştirerek iktidara yönlendirmektir. Bağımsızlık mücadelesini ülke nüfusunun çoğunluğunun iktisadî mücadelesinden soyutlamak, olsa olsa bağımsızlık mücadelesine ulusalcı sermayedarlardan gelecek desteğe büyük önem atfetmekten ve bu sebeple emek ile sermaye arasındaki mücadeleyi yumuşatmak arzusundan kaynaklanmakta olabilir.

51


52

Cem Somel

Milliyetçi solcu gruplar, emperyalizmi teşhir etmeğe katkı yaptıkları ve Türkiye’nin bağımsız bir güzergâha girebileceği güvenini pekiştirdikleri ölçüde halkın bağımsızlık mücadelesine hizmet etmektedirler. Ancak millî burjuvazi önderliğinde ulusal kurtuluş hareketini ihya etme emeli, günümüz dünyasının objektif ve somut şartlarına tekabül etmemektedir: İki kutuplu dünya ortadan kalkmış, ülkemizde burjuvazinin ana kitlesi bağımsız yerli bir kapitalist birikim gerçekleştirme hedefini terk etmiştir. Bu yanlış stratejinin ve demokrasi taleplerini duymazdan gelme eğiliminin, bir noktadan sonra emekçi halkın bağımsızlık ve demokrasi mücadelesinde birleşmesine köstek teşkil etmesi muhtemeldir. 5. ‹flçi S›n›f› Önderli¤inde Dünya Sisteminden Huruç Kapitalist dünya sisteminin başlıca mağduru çevre ülkelerin emekçilerdir. Merkez ülkelerin şirketleri ticaret, yatırım ve fason imalat politikalarıyla ve çevre ülke devletleriyle işbirliği hâlinde çevre ülke işçilerini birbirine karşı ücret kırma yarışına sokmaktadır. İhracat yapan sektörlerde çalışmayan emekçiler de bu yarıştan dolaylı olarak etkilenmektedir. Emeği ile sermayesini birleştirerek geçimini sağlayan küçük burjuvazinin (esnaf ve zanaatkârların) refahı geniş ölçüde salt emeği ile geçinen işçi ve memurun reel gelirine bağlı olduğundan bu sınıf da bağımlı kapitalizmden mağdurdur. Birçok ülkede az topraklı ve orta topraklı köylüler de tarımı koruyan politikaların terk edilmesinden ve tarım ürünleri ticaretinin serbestleştirilmesinden mağdurdur. Merkez ülkelerin şirketleri (yine yerli hâkim sınıflarla işbirliği içinde) çevre ülke yer altı ve yer üstü tabiat kaynaklarını ve tabiî çevrelerini istismar etmektedir. Sistem çevre ülkelerden merkez ülkelere sürekli kaynak aktarmaktadır. Bu kayba ilâveten, çevre ülkede yerli hâkim sınıfların tüketimi ve israfı da üretim güçlerinin gelişme potansiyelini heder etmektedir. Sistem, emekçileri bölmek için uyguladığı ayırımlardan ve kısıtlamalardan mağdur olan milliyetlerin ve dinsel grupların demokrasi ve eşitlik taleplerini bastırmaktadır.


Türkiye’de Küreselleflmeye Tepkiler Üzerine

Çevre ülke emekçilerinin dünya sistemiyle çelişkisi uzlaşmazdır. Dünya sisteminin çevresindeki ülkeleri dünya sisteminden koparacak olan toplumsal güç, emekçilerin ekmek kavgasıdır, insanca ve haysiyetli yaşama azmi ve özlemidir. Fakat bir çevre ülkesinin dünya sisteminin iktisadî ve siyasî nüfuz alanından çıkmasının nesnel şartları olmak gerekir. Çok fakir ve -nüfusça ve yüz ölçümünce- çok küçük ülkelerin kendi başlarına sistemden çıkarak kendine yeten toplumsal ve iktisadî düzen kurması zordur. Bu gibi ülkelerin dünya sisteminden hurucu, bölgesel bütünleşmeye yönelmeyi gerektirir. Türkiye nüfusu ve yüzölçümü, tarıma elverişli toprak varlığı, vasıflı iş gücü birikimi ve coğrafî konumu itibariyle kendi başına sistemden çıkabilecek özelliktedir. Bu hususu vurgulamak gerekmektedir. Dünya sisteminin merkezleri, sistemle bütünleşmenin, küreselleşmenin kaçınılmazlığını tekrarlamaktadır. Merkezler, trende uymayanların marjinalleşeceğini, küreselleşen dünya ekonomisinin sunduğu ‘fırsatları’ kaçıracağını telkin etmektedir. Kuzey Kore, Irak gibi ülkeleri ‘uluslar arası toplum’un gereklerine uymayanlara örnek olarak göstermektedir. Bu telkin bütün çevre ülkelerde ve Türkiye’de de yankılanmaktadır. Türkiye’den dışarıya sürekli reel kaynak transfer edilirken insanlar, dışarıdan kredi girişi dursa ekonominin çökeceğine inandırılmaktadır. İktidar fikrine soğuk duran, uluslar arası dayanışmaya ve Avrupa Birliği’nin demokratikleştirici etkisine önem verenlerin bu duruşunda, ülke olarak dünya sisteminden çıkmanın mümkün olmadığı yolundaki ürkütücü propagandanın payı vardır. Türkiye’nin dünya sisteminin nüfuzundan çıkma süreci, bütün emekçilerin ortak menfaatlerini temsil eden bir siyasî hareketin emekçi halkın dağınık sınıf mücadelesini birleştirerek bir iktidar mücadelesine dönüştürmesi, iktidarda bu menfaati temsil eden heyet ile birlikte örgütlenmiş emekçi sınıfların ülkede toplumsal ve iktisadî dönüşüm gerçekleştirmesidir. Bu süreçte karşılaşılacak üç soruna burada değinmek uygun olacaktır: halk içindeki çelişkileri çözme sorunu, uluslar arası dayanış-

53


54

Cem Somel

ma sorunu ve dünya sistemi ile çelişkileri idare sorunu. Emekçi halk işçi, memur, az ve orta topraklı çiftçi, esnaf, zanaatkâr gibi sınıflardan oluşmaktadır. Emekçi fertlerin milliyet, din, mezhep, yaşadığı coğrafî bölge itibarıyla da özellikleri vardır. Emperyalizm ve yerli hâkim sınıflar bütün bu özellik farklarını ustaca istismar etmektedir. Emekçi hareketinin bu çeşitlilik içindeki halk sınıfları ve grupları arasındaki tali çelişkileri uzlaştırmayı ve çözmeyi bilmesi gerekmektedir. Bir kere, milliyet ve din mezhep kışkırtmalarına karşı politikalar geliştirmek ve ideolojik mücadele yürütmenin önemi açıktır. İkincisi, farklı sektörlerde çalışan işçileri sınıflaştırma ve işverenlerin (taşeron, kadrolu, geçici gibi) farklı statülerde çalıştırdığı işçileri sınıflaştırma, sınıf sendikacılığının kuvvetlenmesini gerektirir. Nihayet bu bağlamda başka önemli bir sorun, yeni liberal politikalar sayesinde ekmek yediğini düşünen (ihracatçı sanayi, turizm, ulaştırma sektörlerinde çalışan) emekçilere dünya sisteminden çıkmanın getirisini ve götürüsünü anlatma gereğidir. Bütün bu birleştirme çabalarında en etkili araçlardan biri, gerçekçi ve ayrıntılı iktidar programıdır. Program, halk içindeki çelişkilerin çözüm yöntemlerini gösterebileceği gibi, emekçi iktidarının gerçekçi bir tasarı olduğunu kanıtlamak ve halkı birleştiren siyasî bir belge olarak gereklidir. Kapitalist dünya sisteminin gadrini çeken bütün ülkelerin emekçileri olduğuna göre bunlar arasında uluslar arası dayanışma ve yardımlaşma potansiyeli mevcuttur. Ancak uluslar arası dayanışmayı anlamlı ve kudretli kılan, her ülkedeki emekçi sınıfının kendi ülkesindeki örgütlenmesi ve mücadelesidir. Zira mücadelenin odağı ülke içi sınıf mücadelesidir. Emperyalizme karşı etkili uluslar arası dayanışma, sınıf bilinçli sendikacıların ve işçilerin fikir ve tecrübe teati etmesi ile, çok uluslu şirkete karşı bir ülkede başlayan bir hareketi başka ülkelerdeki emekçilerin paralel hareketlerle (dayanışma grevleriyle, protesto eylemleriyle, boykotlarla) desteklemesi ile, ve merkez ülkelerin -rejimi nice olursa olsun- çevre


Türkiye’de Küreselleflmeye Tepkiler Üzerine

ülkelere emperyalist saldırılarına karşı çıkmakla yürütülür. Emekçi halk iktidarının uygulayacağı çoğu politikaların (örneğin Emek Platformu programında savunulan birçok politikanın) bu iktidarı kapitalist dünya sisteminin merkezleri ile sürtüşmeye sokacağı bellidir. Dünya sisteminin merkezi öylesine bir ticaret hukuku ağı örmüştür ki kalkınma için uygulanacak en basit ve gerekli politikalar bile OECD kurallarının, Dünya Ticaret Örgütü anlaşmalarının ve Gümrük Birliği anlaşmasının ihlâlini gerektirir. Halk iktidarı, merkez ülkelerle çıkacak sürtüşmeleri emekçi halkın uzun vadeli menfaatlerine göre idare edecektir. Uluslar arası siyasette ve diplomaside bağımsızlaşan Türkiye’nin çok aktif olması gerekeceği açıktır. Türkiye nüfusu ve coğrafyasıyla merkez ülkelerinin etkili bir şekilde ticarî tecrit uygulayamayacağı bir ülkedir. Halkın iktidarı dünyada yeni dostluk temelleri üzerinde yeni ikili ticarî ilişkiler kurabilir. Türkiye’nin yabancı sermaye teminine zaten ihtiyacı yoktur. Fakat halk iktidarı başka sorunlarla karşılaşacaktır. Bu dünya sistemi içinde ticaret yapmakla ülkede sosyalist üretim ilişkilerini geliştirmek arasında çelişki yaşanacaktır. Mevcut geri üretim ve ihracat yapısı ile çok uluslu şirketlerin örgütlediği meta zincirlerine katılmaksızın merkez ülkelerin pazarlarına nüfuz etmek zordur. Bu çelişkinin çözümü, bir yandan hızlı bir teknolojik atılım ile merkez ülkelerden yüksek teknolojili yatırım malları ithalatına bağımlılıktan kurtulmak, öte yandan çevre ülkeleri ile ticareti geliştirmek olabilir. Çok yüzeyinden değinebildiğimiz bu birkaç sorun, Türkiye’nin dünya sisteminden huruç projesini ciddîye alan hareketlerin görevlerinin kapsamı hakkında bir fikir vermektedir. Bu gibi sorunların çözümü üzerinde önceden hazırlıklı olmak, emekçi halk iktidarının başarısı için elzemdir. Türkiye’nin dünya sisteminin yoksullaştırıcı ve bağımlılaştırıcı etkisinden kurtulması için emekçileri örgütleme ve mücadelelerini birleştirip yönlendirme pratik görevinin yanı sıra, halkın iktidarını amacına ulaştıracak yetenekli kadroları hazırlama, araştırma ve bilgi biriktirme görevleri beklemektedir. n

55


56

Cem Somel

Kaynakça Develio¤lu, F. (1995) Osmanl›ca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Ankara: Ayd›n Kitapevi. Frank, A. G. (1996) “The Underdevelopment of Development”, The Underdevelopment of Development içinde, drl. S. C. Chew ve R. A. Denemark, Thousand Oaks: Sage Publications. Fuzulî (2002) Leyla ve Mecnun, ‹stanbul: Yap› Kredi. ‹nsel, A. (2000) Solu Yeniden Tan›mlamak, ‹stanbul: Birikim Yay›nlar›. ‹P (2002) ‹flçi Partisi Program› http://www.ip.org.tr/temel/program.htm K›v›lc›ml›, H. (2001) “Yurtta Sulh Cihanda Sulh (2)”, Kuvay› Milliye, 5 (31): 3-26.

Program›, http://www.odp.org.tr/partiprog.htm Perinçek, D. (2002) “Cumhuriyet Devrimi ‹ktidar› Projesi”, http://www.ip.org.tr/temel/politika/cdip.htm Petras, J (1999) The Left Strikes Back: Class Conflict in the Age of Neoliberalism, Boulder, Colorado: Westview Press. Redhouse (1981) Redhouse Yeni Türkçe-‹ngilizce Sözlük, ‹stanbul, Redhouse Press. Somel, C. (2001) “Küreselleflen Dünya’da Kalk›nma”, Ankara: Türk-‹fl E¤itim Yay›nlar›. Somel, C. (2002) “Yoksulluk Kader De¤il Siyasettir” TES-‹fi dergisi, 5: 21-26.

Koç, Y. (2002) “Sendikal Hareket ve Ba¤›ms›zl›k Mücadelesi” Ayd›nl›k, 770: 35.

Türkay, M. (2002) “Üçüncü Dünya Varm›yd›? Ulusal Kalk›nma Mümkün Mü?” http://www.antimai.org/ba/mturkay1.htm

Kozano¤lu, H. (2002) “Küreselleflme ve Uluslarüstü Sermaye S›n›f›” Do¤u Bat›, 5(18): 55-64.

Türk Solu (2002a) “Manifesto” Türk Solu, say› 1 (1): ek.

Kuvay› Milliye (2001) “Kaçan Moment, Tarihi Misyon, Görev”, Kuvay› Milliye, 5 (30): 1-9.

Türk Solu (2002b) “Komprador De¤il, Ulusal Sol!” Türk Solu, say› 1 (2): 4-5.

Marx, K ve F. Engels (1998) Komünist Parti Manifestosu, çev. Y›lmaz Onay, ‹stanbul: Evrensel Bas›m Yay›n

Wallerstein, I. (1995) Unthinking Social Science: The Limits of Nineteenth-Century Paradigms, Cambridge, Polity Press.

ÖDP (2002) Özgürlük ve Dayan›flma Partisi


Praksis 7

| Sayfa:57-62

Cem Somel’in Yaz›s› Üzerine K›sa Bir Not Mehmet Türkay

C

em Somel’in “Türkiye’de Küreselleşmeye Tepkiler Üzerine” yazısında küreselleşme karşıtları-

nı kategorize ederken liberal sol’a örnek teşkil etmek üzere benim bir yazımın son paragrafından alıntılar yapması, bu konuda kısa da olsa birkaç noktaya değinmemi gerektirdi. Öncelikle bu notu yazmamın nedeni, genelde olduğu gibi amaca hizmet etmeyen dolayısıyla kişisel çatışmaların ötesine geçemeyen, bu anlamda da sonu gelmeyen bir polemik başlatmak değil. Bu çerçevede, tanıdığım ve çalışmalarından izlediğim kadarıyla Somel’in her zamanki titizliğini bu yazısında da göstermesini beklerdim. Yazının bütününden böyle bir sonuca ulaşmasının bence ve yazıdan haberdar olanlar açısından mümkün olmadığının açık olması bir yana, diğer yazılarımı göz önüne alsaydı böyle bir sonuca ulaşması hiç mümkün olmazdı. Sol liberalizmi tanımlayan piyasa, sivil toplum, resmi ideoloji, AB, vb. gibi konularda ne ve nasıl düşündüğümü anlama fırsatı olurdu. Yine eleştirirdi; ancak en azından ulusal kalkınma iddiasına sadece liberallerin ya da sol liberallerin karşı çıktıkları gibi bir yanılgıya düşmezdi. Somel’in kullandığı alıntılardan yaptığı çıkarsa-


58

Mehmet Türkay

malar, bir ucunu liberallerin diğerini ulusal kalkınmacıların tuttuğu her şeyi ile piyasa-devlet yapay ve teknik çatışması üzerine kurulu olan tartışma zemini için anlamlıdır muhakkak. Ancak, bu tartışma, tüm olan biteni toplumsal bir süreç olarak kapitalist sermaye birikiminin bütünsel mantığı açısından değerlendiren, anlamaya ve deşifre etmeye çalışan, dolayısıyla sistemin aşılmasına dönük bir kaygıya sahip perspektif açısından solun yeterince zamanını almış, nahif bir tartışmadır. Marksizm’in kapitalizmin sürekli kendini yeniden üreten, dolayısıyla farklılaşan bütünselliğini izlemeyi olanaklı kılan yanı, “mutlaklıklar”a dayalı çözümlemeleri dışarıda bırakmasıdır. Toplumsal bir ilişki olarak sermaye birikiminin süreklilik arz eden ve farklılaşan bileşenlerini bir arada tutan da böyle bir perspektiftir. Burada işaret edilmesi gereken, tarihsel ve pratik bir gerçeklik olarak ulus bilincinin sınıf bilincini önemli oranda ikame etmiş olmasının sol açısından ortaya çıkardığı sınırlılıkların farkında olmaktır. Sol bugüne kadar yaşananların gösterdiği gibi, ulusal olan ile kendi tanımladığı önceliklerle ilişki kuramadığı için, bütün iyi niyetli çabalara rağmen ulusal olanın içinde kaybolmuştur. Elbette bunun nesnel, tarihsel nedenleri vardır. Ulus Devlet-Ulusal Kalk›nma: Kim ‹çin? Ulus ve ulus devlet kategorilerinin ortaya çıktığı zaman–mekân bağlamında cevap verdiği gereklilikler yeterince açık bir hal almadıkça bu kavramların algılanması ve değerlendirilmesindeki bulanıklıkları aşmak mümkün görünmemektedir. Kapitalizmin ortaya çıkış sürecinde temel bir yer ve işleve sahip olan bu kategoriler, kapitalizmin yeniden üretim ve meşruiyetine dönük önemli ideolojik misyonlar da yük-


Cem Somel’in Yaz›s› Üzerine K›sa Bir Not

lenmiş durumdadırlar. Burada kritik öneme sahip olan teorik bağlamda kapitalizmin yeniden üretim ve meşruiyet sağlama mekanizmalarının temel aktörlerinin “evrenselliği” iddiasıdır. Bu çerçeveden bakınca her sistem kendi varoluşunu birbirini tamamlayan iki bağlama oturtur. Bunlardan biri yerini aldığı sistemin temel meşruiyet sağlayıcı kategorilerinin reddedilmesi, diğeri reddedilen söz konusu kategorilerin yerine kendi meşruiyetini, yeniden üretimini ve sürekliliğini sağlayacak temel kategorilerin teorik ve pratik/kurumsal düzeyde yerleştirilmesi. Aydınlanma geleneğinin 18 yüzyıl sonu 19 yüzyıl başlarında kristalize olan düşünsel dönüşümü ve bu dönüşümle ortaya çıkan ve “evrensel” olduğu iddia edilen temel kategorileri tam da bu reddetme/meşruiyet sağlama bağlamında anlam kazanmaktadır. Fransız Devrimi’nin “özgürlük-eşitlikkardeşlik” formülasyonu ile somutlaşan talepleri ve buradan türetilen yeni ilişki biçimleri arasında “ulus”, “ulusal egemenlik” ve “ulusal bilinç” kategorileri kritik bir yer ve işleve sahiptir. Söz konusu düşünsel dönüşümün, kapitalizmin kurumsal olgunlaşma ve mekânsal yayılma süreçlerine tekabül ettiği göz önüne alındığında durum daha net ve somut bir hal alacaktır. Kısaca vurgulamak gerekirse bu süreçte hangi kategorilerin nelere dönüştüğüne baktığımızda karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır: Serfler vatandaşa, imparatorluklar ulus devletlere, dine ve soya dayalı meşruiyetler cumhuriyetlere ve laikliğe dönüşürken bu dönüşümleri birbirine bağlayan tutkal olarak da ulus devlet, ulusal bilinç ve buradan türeyen diğer kategoriler temel bir işlev gördü. Başka bir bağlamda bakıldığında kapitalizmin evrenselliği iddiası çerçevesinde tanımlanan rasyonel birey soyutlaması ve bireysel haklar, toplumsal düzeydeki karşılığını “ulus” ve “ulusal egemenlik” kurgusunda

59


60

Mehmet Türkay

bulurken, pre-kapitalist toplumsal yapıda “din”in yerine getirdiği ideolojik işlevi “ulusal bilinç” büyük ölçüde devraldı ve süreç içinde “mutlaklığa” dönüştü. Kapitalizmin, sermaye birikiminin gereği olarak ulus devletler biçiminde örgütlenmesinin dayattığı önemli bir gerçeklik; kıta Avrupa’sından başlayan ve diğer coğrafyaları denetlemeye dönük yayılmaya karşı durulması yine ancak kapitalizmle bir tür meşruiyete ulaşan ulusallıklar aracılığıyla mümkün olmasıydı. Kapitalizmin her bağlamda işleyen eşitsiz ve bileşik gelişme yasasının hükmettiği bu süreç, yerel birikim olanaklarının yerel sermayelerce denetlenmesini kısmen de olsa olanaklı kılarken diğer taraftan sistemin temel çatışma aksı olan emek-sermaye çatışmasını ikincil kılıp, çatışmayı “uluslar” düzeyinde yeniden tanımladı. Ezen ulus-ezilen ulus çatışmasında ezilenlerin elde ettikleri zaferlerin sol bir projeye dönüşmelerinin, geçerli olan bilinç bağlamında objektif koşulları olmadığı için kurumsallıkları zayıf burjuva ulus-devletlere dönüştüler. 19. yüzyıl sonu20. yüzyıl başına tekabül eden bu dönüşüm makul sonuçlarına ikinci dünya savaşı sonrasında ulaştı. Artık ezilen uluslar, ezenlerle hukuksal olarak eşit hak ve özgürlüklere sahip, siyasi bağımsızlıklarını kazanmış birer aktör olarak tanınmışlardı. O günden bu yana ulusallıkla tanımlanan kalkınma deneyimleri, kalkınmadan murad edilen, tanımlanan amaçlara hizmet etmemiş, zaman ve mekâna göre değişen koşullarda kapitalist dünya ekonomisinde geçerli olan işbölümüne entegrasyon anlamına gelmiştir. Burada kritik olan nokta, bir sistem olarak kapitalizmin sahip olduğu esneklik ve dönüştürme potansiyelidir. En başta, kapitalizmin kurumsallaşma aşamasında nasıl önce dinsel değerleri kendi kurumsallaşması önünde engel olmaktan çıkartıp, sermaye


Cem Somel’in Yaz›s› Üzerine K›sa Bir Not

birikim olanaklarına ve mekânsal yayılmasına hizmet edecek şekilde dönüştürüp bir işlev yüklediyse, izleyen süreçte ulus ve ulusal bilinç kategorilerini de benzer biçimde kapitalist birikimin olanaklarına hizmet edecek biçimde kurgulayıp dönüştürmüştür. Ulusal kalkınma aksında formülasyonlar üreten solun bu durumu görmüyor olması, ancak, “ulusal bilinç”in yerine getirdiği ideolojik kırılma ve işlevle açıklanabilir. Tersi bir durumda kendi içinde sol adına çelişkili önermeler yapmaktan kurtulamayacaktır. Cem Somel’in bir yazısındaki şu ifade bu duruma iyi bir örnek teşkil etmektedir: Ne var ki kapitalist dünya sistemi, ço¤u azgeliflmifl ülkelerde oldu¤u gibi Türkiye’de de gereksindi¤imiz ölçüde yat›r›m yapmaya imkân vermemektedir. Uluslararas› kurulufllar “devletin ekonomiden el çekmesi”, “devletin küçülmesi” yolundaki telkinde bulunmakta ve bunu benimseyen hâkim s›n›f, kamu yat›r›mlar›na son vermektedir. Öte yandan dünya sisteminin dayatt›¤› ve bizim hâkim s›n›f›n benimsedi¤i kur ve faiz politikalar› da özel sektör yat›r›mlar›n› cayd›rmaktad›r (Somel, 2001: 23) [italikler bana ait].

Böyle bir perspektifte bazı sorular akla geliyor: Hâkim sınıf hangi toplumsal aktörlerden oluşmaktadır? Devlet–hâkim sınıf ilişkisi basit bir araç ilişkisi midir? Yatırım yapması engellenen özel sektör esnaf ya da zanaatkârlar mıdır, ideolojik olarak hâkim sınıfın ne kadar içinde ya da dışında durmaktadır? “Emekçi halk iktidarına giden yolda” dünya sisteminin ve hâkim sınıfın tasarruflarından mustarip olan özel sektör kimin yanında yer alacaktır? vb. Bunlar da nahif sorular; ancak böyle bir bağlamda cevaplanması gerekmekte. Sonuç olarak, sol, ulusallığı ve bunu yeniden üreten ulusal bilincin birer üst kategori olarak

61


62

Mehmet Türkay

ve/veya bir toplumda asgari müşterek olarak ortaya çıkan ve bu yolla farklı sınıf çıkarlarını türdeşleştiren işleviyle yüzleşmek zorundadır. Böyle bir yüzleşme gerçekliği inkâr etmek anlamına gelmez, sadece bıçak sırtı bir konuyu yerli yerine koymaya hizmet eder. Siyasal iktidara yönelik sol bir sınıf perspektifiyle formüle edilen bir iddia ancak böyle bir netlikle ortaya çıkabilir.n K a y n a k : Somel, Cem (2001) “Yoksulluk Kader De¤il Siyasettir” TES-‹fi Dergisi, 5: 21-26.


Praksis 7

| Sayfa: 63-84

Küreselleflme Sürecindeki Türkiye’yi Anlamaya Yarayan Bir Anahtar: Yeni Sa¤ Aylin Topal

Girifl İkinci Dünya Savaşını izleyen dönemde gerek gelişmiş ülkelerde, gerekse az-gelişmiş ülkelerin dikkate değer bir bölümünde emekçi sınıflar, sermaye karşısında önemli kazanımlar elde ettiler. Gelişmiş ülkelerde Keynesçilik, azgelişmiş ülkelerde ise ithal ikamecilik çerçevesinde şekillenen kalkınma stratejilerinin en önemli özelliklerinden biri; iç piyasayı, başka bir deyişle ulus devlet ölçeğini merkeze alan politikaların uygulamaya sokulmasıdır. Bu tür bir yönelim, söz konusu dönem boyunca emekçilerin siyasal-iktisadi mücadelelerine ve stratejilerine uygun bir ortam sağlamıştır. Ancak emekçi sınıflar açısından önemli kazanımlara işaret eden bu dönem, 1960’lı yılların sonlarından itibaren ve özellikle 1970’li yıllarda gerek gelişmiş, gerekse az-gelişmiş ülkelerde önemli tıkanıklıklarla karşılaştı. Gelişmiş ülkelerde Keynesçi refah devletinin mali krizi ile simgelenen kriz, azgelişmiş ülkelerde ithal ikameci stratejilerin karşılaştığı tıkanmalarla kendini dışa vurdu. “Talep yanlısı” Keynesçi sosyal refah devleti projesine duyulan güven sarsılmış; bu projenin, teorik ve teknik olarak içinde bulunulan krizi çözemeyeceğine inanılmaya başlanmıştır. Bu yıllar, dünyada sermayenin karşı karşıya kaldığı problemlerin çözümü için


64

Aylin Topal

1| Bu yaz› kapsam›nda

detayl›ca de¤inmeyece¤imiz Gramscigil hegemonya krizi ve infla süreci üzerine bkz. Tünay (2002).

yeni bir sermaye birikim stratejisini de içeren bir hegemonya projesinin gerekliliğini göstermiştir. 1970’li yılların sonlarında yeni sağ ideolojinin ve politikaların temsilcisi partiler iktidara gelmeye başladılar. ABD’de 1980’de Ronald Reagan ve İngiltere’de 1979’da Margaret Thatcher hükümetleri tarafından uygulanmaya başlanan “arz yanlısı” yeni liberal iktisat politikaları ve siyasal muhafazakârlık çerçevesinde oluşturulan hegemonya stratejisi ile kapitalizmin içinde bulunduğu krizi çözmeyi amaçlayan yeni bir sermaye birikim stratejisinin, bir başka deyişle kapitalist devletin bir başka formuna geçişin ön koşulları hazırlandı. Gelişmiş kapitalist ülkelerin içinde bulunduğu ve giderek küresel bir bunalıma yönelen durgunluğu aşmanın en önemli yolu, yeni piyasaların değişen biçimlerde uluslararası rekabete açılması olarak görüldü. Gelişme stratejilerinin krize girdiği ve dış borç geri ödeme sıkıntısı içinde olan Latin Amerika ülkeleri ve Türkiye gibi az gelişmiş ülkelerde de Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu (IMF) aracılığıyla yeni sağın projesine koşut bir dizi politika 1980’li yıllarda uygulanmaya başlandı; bir anlamda yeni liberal sermaye birikim stratejisi bu uluslararası finans kurumları yoluyla ithal edilmişti. Ancak değişim gerekliliği yalnızca dışarıdan, söz konusu finans kurumları tarafından savunulmadı, aşağıda gösterileceği gibi ulusal düzeyde de aynı yönde talepleri olan aktörler vardı. Burada bir noktanın altını çizmekte fayda var; söz konusu dönemde yaşanan kriz, refah devletinin veya ithal ikameciliğin krizi olarak somutlaşan bir hegemonya kriziydi1. İktisadi kriz, söz konusu geniş çaplı krizin önemli bir öğesini oluşturuyordu. Hegemonya krizinin önemli bir boyutu da sınıf temelli çıkarların temsil edilme formunun krizidir. Gerek siyasal partiler yoluyla, gerekse işçi ve işveren örgütleri yoluyla olsun yeni bir hegemonya projesi bu temsil formunun da yeniden yapılanmasını gerektirir. Böylesi bir siyasal, toplumsal ve iktisadi kriz; burjuvazinin egemen fraksiyon-


Küreselleflme Sürecindeki Türkiye’yi Anlamaya Yarayan Bir Anahtar: Yeni Sa¤

ları için yeni bir hegemonya projesinin inşasını gerektirir. 1980 yılı Türkiye’nin siyasal ve iktisadi tarihinde belirgin bir kaymayı işaret eder. 24 Ocak 1980 “yapısal uyum” kararları ile başlayan dışa açılma ve dünya piyasaları ile eklemlenme süreci, 12 Eylül askeri darbesi ile gerekli siyasal istikrarı sağlamayı amaçlamış, 1982 Anayasasının kabulü ile kurumsal çerçevesini kazanmış, 1983 seçimleriyle de sivil bir görüntü almıştır. Kuşkusuz Türkiye’nin bugün geldiği iktisadi-siyasal kriz ve sınıfsal dengelerin yeni durumu bu dönüşümden bağımsız incelenemez. Yeni sağ hegemonya projesi yalnızca kapitalist toplumların sınıf dengelerini değiştirmekle kalmamış, aynı zamanda sınıf siyasetinin temellerini sarsmayı amaçlayarak 1990’ların küreselleşen dünyası için daha uygun bir ortam sağlamıştır. Buradan hareketle küreselleşme sürecinin daha iyi anlaşılabilmesinin en iyi yolu 1980’lerin yeni sağ pratiklerini incelemektir. Bu yazı iki temel amaç etrafında şekillendirilmiştir. İlk bölümde 1980’ler boyunca kapitalist dünyada ve Türkiye’de izlenen politikaların kuramsal arkaplanını oluşturan yeni sağ ideolojisinin temel özellikleri tartışılacak, ikinci bölümde ise aynı dönemde Türkiye’de yeni sağ hegemonya projesinin hangi stratejiler yoluyla kurulmaya çalışıldığı ve bu stratejilerin emekçi sınıflar üzerindeki etkileri tartışılacaktır. 1) Yeni Sa¤ 1970’lerden itibaren Keynesçi sermaye birikim modelinin krize girmesi ile birlikte yeni sağ, özellikle ileri kapitalist ülkelerde egemen ideoloji haline gelmiştir. Jessop’un kavramlarını kullanarak açıklarsak, yeni sağ, 1980’lerin “birikim stratejisi” olan yeni liberalizmin “hegemonya projesidir”. Birikim stratejileri öncelikle üretim ilişkilerini açıkça sermaye sınıfının yararına düzenlemeyi hedeflerken, hegemonya projeleri yalnızca iktisadi ilişkiler temelinde değil, sivil toplum ve devlet gibi daha geniş bir düzlemde örgütlenme çaba-

65


66

Aylin Topal

sındadır (1990: 196-220). Bu bakışla yeni liberalizm ile yeni sağı birbirinden ayrılamayan bir symbiosis olarak ele almanın gerekliliği ortadadır. Yeni liberalizm kavramı yerine yeni sağ kavramını kullanmamız bu projenin siyasal-iktisadi bir proje olduğunu vurgulamaya yöneliktir. Yeni sağ projenin savunucuları 1970’lerin krizini bir verimlilik krizi olarak tanımladıktan sonra bu krize enflasyon, işçi sendikaları mücadeleleri, refah harcamalarının artışı, devlet tekelleri, piyasa oyuncularının hareket serbestliğinin kısıtlı olması ve geleneksel, toplumsal ve ahlaki değerlerin çürümeye başlaması gibi sebeplerin yol açtığını ileri sürmüştür. Yeni sa¤, piyasa mekanizmalar›n›n iflleyifli üzerinde önemli bir engel olan iflçi sendikalar›na sald›rmak … [ve] … sermaye-iflçi s›n›f› iliflkilerinin, sermayenin lehine olacak bir biçimde yeniden düzenlenmesi için ideolojik bir araç olarak kullan›lm›flt›r. (Coates, 1989: 113).

Devlet aracılığıyla yönlendirilen sınıflararası uzlaşma ile işçi sendikalarına iktisadi düzenlemelerin içinde belirli bir alan tanıyan savaş sonrası Keynesçi refah devleti döneminin fiyat ve ücret politikalarından farklı olarak yeni sağ, işçi sendikalarının bütünüyle siyasetten dışlanması yolunu seçmiştir. Nihai amaç, sendikal mücadeleyi örgütlü bir sınıf mücadelesi alanı olmaktan çıkarıp etkisiz sendikalar haline dönüştürmektir. Hatta sendikalar o denli etkisizleştirilmelidir ki, sendikalar yoluyla iktisadi kazanım elde edilemeyeceği savlanmak istenmektedir. Yeni sağın temel amacını bu şekilde belirledikten sonra şimdi bu amaca ulaşmak için nasıl bir kuramsal çerçeve kullanıldığını ve bu çerçevenin nasıl işlediğini araştıralım. Yeni sağ; çıkarlarını azami oranda realize isteyen özgür birey anlayışı üzerine kurulan ondokuzuncu yüzyıl liberalizmi ile otorite ve gelenekler tarafından kontrol edilen toplum anlayışını temel alan muhafazakârlığı biraraya getiren bir projedir (Gamble, 1988; King 1987; Harris, 1998). Bu bağlamda yeni sağ, yüz-


Küreselleflme Sürecindeki Türkiye’yi Anlamaya Yarayan Bir Anahtar: Yeni Sa¤

yıllardır rakip olarak kabul edilen liberalizm ve muhafazakârlık arasında imzalanan bir barış anlaşması olarak algılanabilir. Ancak, bu ittifak bir tesadüf değil, akıllıca şekillendirilmiş bir projedir. Bir yandan devletin iktisadi alandan bir noktaya kadar geri çekilmesi, daha açık bir dille makro-iktisadi istikrarı sağlamak amacıyla sosyal devlet harcamalarının kesilmesi ve devletin bir işveren olmaktan çıkarılması gerektiği iddia edilirken; diğer yandan, bu değişimin yol açacağı boşlukların ve toplumsal tepkilerin aile, din, milli kimlik gibi muhafazakâr kurum ve değerlerle örtülmesi amaçlanmıştır. Bir diğer ifadeyle, piyasanın önceliği ve asgari devlet gereği korunurken; geleneğin, dinin, ailenin ve milli kimliğin önemi ve bu kurumların yapılandırılması ve muhafaza edilmesi için güçlü bir devlet fikri yeni sağ ideolojisinin temelini oluşturur. Muhafazakârlık bu anlamda yeni sağın olmazsa olmazı olmuştur ve ideolojiyi daha güçlü kılmaktadır. Güçlü devlet, yeni sağ projenin önemli bir unsurudur, çünkü sendikal hareketler ve emekçi kesimlerden gelen talepler karşısında “kararlı” ve iktisadi alandaki müdahaleleri için “sınıf niteliği olmayan” bir devlet olmalıdır. İngiliz muhafazakâr devlet kuramcısı Michael Oakeshott’ın yeni sağ düşüncesine yaptığı katkıyı gözardı etmek mümkün değildir (Gamble, 1988: 158). Oakeshott’ın ve Hayek’in çalışmalarından ortaya çıkan siyaset-iktisat ilişkisi yeni sağın pratikleri ile önemli çelişkiler göstermektedir. Yeni sağın adapte ettiği İngiliz muhafazakâr düşüncesinde devlet müdahaleleri sivil topluma yabancı ve dışsal müdahaleler değildir. En azından kuramsal çerçevede yeni sağın devlet ve sivil toplum arasına bir çizgi çekmek gibi bir amacı olmamıştır2. Ancak devletin sivil toplumdan ayrı olamaması yeni sağ pratiklerinin söylemleri ile örtüşmemektedir. Pratikte siyaset-iktisat, devlet-toplum gibi zahiri ikililikler yaratılıp iktisadi alanın ve toplumun, siyaset ve devlet karşısında güçlendirilmesi gereken alanlar olarak tanımlandığı bir “demokrasi” söylemi, süreç

2| Yeni sa¤›n teorik çer-

çevesi ile pratikleri aras›ndaki farkl›l›klar üzerine daha detayl› bir çal›flma için bkz. Yalman (ç›kacak).

67


68

Aylin Topal

içinde yeni sağ hegemonya projesinin bir parçası olmuştur. Bu şekilde, yaşanan iktisadi krizlerin yalnızca siyasal alanın yarattığı krizler olduğu şeklinde bir söyleme de meşruiyet kazandırılmış olur. Diğer yandan iktisadi liberalizm ile siyasal liberalizm birbirinden ayrılmış; başka bir deyişle iktisadi liberalizm, siyasal liberalizmin ön koşulu olarak tanımlanmıştır. Bireysel özgürlükleri piyasa içindeki hareket serbestliği olarak tanımladıktan sonra Hayek açıkça “siyasal özgürlüğün bireysel özgürlüğün gerekli bir öğesi olmadığı; ikisinin birbirinden ayrılması gerektiği”ni belirtiyordu (Aktaran Eser, 1997: 138). Devleti özgürlüklerin kısıtlayıcısı olarak gören, siyasal alan ile iktisadi alan arasına -kuramsal olarak desteklenmese bile- ontolojik bir ayrım getirmeyi amaçlayan, toplumu devletin karşısına koyan bu anlayış, “örgütlü toplum” söylemine yaslanan “post-modern solcu” çevrelerin de nihayetinde destek verdiği “sivil toplumcu” çalışmalarla aynı kuramsal ve yöntemsel çerçeveden beslenmiştir. ‹flçi s›n›f› ile kapitalist s›n›flar aras›ndaki çeliflki, yerini sivil toplum ve devlet aras›ndaki çeliflkiye b›rak›rken, kapitalizmin afl›lmas›n› hedefleyen iflçi s›n›f› merkezli mücadele perspektifinin yerini de devlet karfl›s›nda güçlendirilmesi hedeflenen sivil toplum anlay›fl› al›r. (Cohen ve Arato, 1992’den aktaran: fiengül ve Oyan, 1999: 698)

Ancak bu sivil toplum söylemi şüphesiz birey merkezli bir analiz temelinde şekillenir ve bu temel, siyasal erki ele geçirmeyi amaçlayan örgütlü bir toplum anlayışını, daha açık bir ifadeyle sınıf temelli mücadeleleri dışlar. “Her türlü kısıttan özgürleşen birey” Hayek’in temel kavramlarından birisidir. Burada iki önemli kısıta işaret edilir; birincisi devlet, ikincisi ise her türlü kolektif kimliktir; yani birey farklılıkları ile özgürleşir. Daha önce sınıf siyasetinin ve sosyalist mücadelenin bir parçası olan toplumsal cinsiyet, mezhep, ırk gibi toplumsal temelleri olan mücadeleler kimlik siyaseti çerçevesine sokulmuş ve daha önemlisi, kimlik


Küreselleflme Sürecindeki Türkiye’yi Anlamaya Yarayan Bir Anahtar: Yeni Sa¤

siyaseti sınıf mücadelesi perpektifinin yerini almaya başlamış, böylelikle emekçiler sınıf dışı ideolojilere yönlendirilmiştir. Sonuçta sınıf aidiyetleri tahrip edilmeye çalışılmış ve emekçiler merkezileşmiş sermaye karşısında yapayalnız bırakılmış, ideoloji ve siyaset üretimi maddi temellerinden bağımsızlaşmış, dolayısıyla reformist, savunmacı, işbirlikçi tutumların gelişmesi için elverişli bir ortam oluşturulmaya çalışılmıştır (Öngen, 2000). Yeni sağın Keynesçi refah devletine yönelttiği eleştirilerin temelinde devletin iktisadi alandaki müdahaleleri vardır. Bu eleştirilere göre devlet müdahaleleri piyasanın mikro-iktisat göstergelerini önemli ölçüde çarpıtmakta, sermaye birikimini ve üretimi engelleyici doğrultuda olmakta, bu müdahalelerin nihai sonuçları ise büyümenin engellenmesi ve yüksek enflasyon haline gelmektedir. Bu noktada, devletin Keynesçi refah harcamaları vesilesiyle hantallaştığı ve ücret politikalarına yönelik emekçi sınıflardan gelen taleplere bile gereğince cevap veremeyecek kadar zayıfladığı iddia edilmektedir. Ancak iktisadi alan sürekli değişen, belirli bir doğrultusu ve nihai amacı olmayan bir alandır. Esasında kapitalist üretim ilişkilerinde piyasa her zaman müdahale edilmek zorunda olunan bir alandır. Gülalp’in ifadesiyle (1987: 10) devlet müdahaleciliğini kapitalizmin dışında görmeye olanak yoktur. ... ‘Kendili¤inden’ iflleyece¤i öngörülen piyasalar›n hakim oldu¤u ekonomilerde tarihsel olarak piyasa mekanizmas›n›n ancak devletin muazzam müdahaleleriyle ifllemesi zorunlulu¤u ortaya ç›km›flt›r. Devlet harcamalar›n›n k›s›lmas› gerekti¤i görüflünün hakim oldu¤u son on befl y›lda devlet harcamalar›n›n pay› azalmam›fl, tersine artm›flt›r. (Ar›n, 1997:77)

Çünkü mevcut olanı korumak bile bir tür müdahale gerektirir. Kapitalist devlet, üretim ilişkilerinin yeniden üretilebilmesi için birikim süreçlerine müdahale etmek, diğer yandan bu müdahaleleri gizlemek zorundadır. Milton Friedman devletin başlıca işlevini “düzenin sürekliliğini sağlamak ve rekabetçi piyasaları

69


70

Aylin Topal

güçlendirmek” (Friedman, 1988: 15, 89) olarak tanımlamak suretiyle devlet müdahalelerinin muradını açıkça ortaya koymuştur. Bu müdahaleler zorunludur, çünkü piyasanın kendi kuralları vardır ve bu “bilimsel” kurallar belirli müdahaleleri gerektirir. Yani yeni sağın temel problemi devletin iktisadi alana müdahalesi değil, bu müdahalelerin niteliğidir. Daha açık bir dille, yeni sağ, sermayenin elde edeceği artı-değerin azaltılmasına yönelik her türlü müdahalenin karşısında ve “piyasaların işleyişini kolaylaştıran” her türlü müdahalenin yanındadır. Yeni sağ proje toplumu güçlü bir hiyerarşik yapı üzerine kurmayı amaçlamaktadır. ... Yeni sa¤a göre toplumda asalaklar ve üretkenler vard›r. Genelde üretken kesim olarak kârl› biçimde pazarlanabilecek mal ve hizmet üretimi kabul edilmektedir; yaln›zca toplumun yoksul kesimleri de¤il, kamu ve özel sektörün kârl› olmayan iktisadi etkinlikleri de asalak say›lmaktad›r. Elbette vergiciler, polis ve askerler asalaklar aras›nda de¤ildir. (Zarakolu, 1987: 7)

Yeni sağın destekleyici kolonlarından biri, “güçlü lider” anlayışıdır. Muhafazakâr duruş; her toplumda değerleri ve yetenekleri üstün olan, konumu her ne olursa olsun sarsılmaması gereken ve halk üzerindeki etkisi diğerlerinden daha fazla olan insanların olduğunu kabul etmektedir (Hayek, 1960: 402). Bu ise, kararların etkin ve hızlı şekilde alınabilmesi için gereklidir. Buraya kadar kapitalizmin 1970’lerde yaşadığı krizin niteliğini ve yeni sağ hegemonya projesinin kuramsal çerçevesini tartıştık. Takip eden bölümde, Türkiye’de yeni sağlı yıllarda yaşanan değişimlerin emekçi sınıfların mücadelesini hangi yollarla püskürtmeye çalıştığını ortaya koymaya çalışacağız. 2) Türkiye’de Yeni Sa¤ Yukarıda, gelişmiş ülkelerdeki Keynesçi refah devletinin mali krizi ile simgelenen krizin, azgelişmiş ülkelerde ithal ikameci stratejilerin karşılaştığı tıkanmalarla kendini dışa vurduğunu söylemiştik. Türkiye’de


Küreselleflme Sürecindeki Türkiye’yi Anlamaya Yarayan Bir Anahtar: Yeni Sa¤

1970’li yılların sonunda gerekliliği sermaye çevrelerince hissedilen, ancak 24 Ocak kararları ile netleşen iktisadi ve siyasal dönüşüm bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu siyasal-iktisadi krizi ve sınıf dengelerini derinden etkilemiştir. Bu bölümde yukarıda tartıştığımız yeni sağ projesinin Türkiye’de hangi stratejiler yoluyla hegemonyasını kurduğu ve bu stratejilerin özünde emekçi sınıfların mücadelesine hangi yollarla etki ettiği araştırılacaktır. Bu amaçla ilk olarak 1970’li yıllarda ithal ikameci modelin krizinin niteliği ve sermayenin geçirdiği dönüşümler incelenecek ve ardından yeni sağ projenin Türkiye’de emek-sermaye ilişkisi üzerine etkileri üç ana başlık altında açımlanmaya çalışılacaktır. 2.1. ‹thal ‹kameci Modelin Krizi Üzerine İç piyasaya yönelik üretim yapan sermaye çevrelerinin yatırımlarının büyük çoğunluğunun kamu kesimi tarafından finanse edilmesi ve yabancı rekabetten korunmuş bir piyasa tesisi gibi sermayenin birikim yetersizliğini gidermeye yönelik devlet müdahaleleri, sanayi sermayesi birikime dayanan ithal ikameci dönemin tanımlayıcı özelliklerindendir3. Ancak 1970’lere gelindiğinde ithal ikameci sanayileşmenin çelişkileri, 1960’lardaki iyimserliği zayıflatmaya başlamıştı. Sanayileşmenin başarısı toplumsal sınıflar arasındaki farklılaşmayı hızlandırmış, önceki dengeleri tehdit eder hale gelmişti (Keyder, 1990: 321). Bu modelin tıkanıklığı; yüksek enflasyon oranları, bütçe açıkları, dış borç geri ödeme problemleri, döviz, üretim ve yatırım darboğazları olarak kendisini gösterdi. Alınan yüksek faizli ve kısa vadeli krediler; siyasal kutuplaşmayı çözmekten çok, zaten varolan ödemeler dengesi problemlerinin üzerine bir de dış borç yükünü eklemişti. 1978’de bazı temel ithal mallarının merkezi olarak kontrol edilmesi uygulaması piyasada tam bir kargaşaya yol açtı ve bunu darlıklar ile kaçakçılıktan elde edilen aşırı kârlar izledi.

3| Ancak böylesi bir mu-

hafazal› ortam içinde geliflen sanayinin rekabet gücünden yoksun kald›¤› tezi daha sonraki dönemde kamu giriflimlerinin özellefltirilmesine yönelik söylemde s›kça kullan›l›rken, benzer anlay›fl ‘solda’ da yer yer destek bulmufltur, örne¤in bkz. Keyder (1990).

71


72

Aylin Topal

4| 1980 öncesi ve sonra-

s› sermaye s›n›f› içinde yaflanan de¤iflimlerin detayl› bir tahlili için bkz Boratav (1990) ve Sönmez (1982).

Yasa-d›fl› stokçuluk/karaborsa gibi faaliyetler art›ktan elde edilen pay› yükseltme olanaklar› ise sermayenin “normal” ifllevleri d›fl›nda yer alan; farkl› beceriler gerektiren; dolay›s›yla de¤iflik ve yeni bir “ifl adamlar›” grubunun palazlanmas›na yol açan bir çerçeve oluflturmakta idi. (Boratav, 1988: 120)

Diğer yandan işçi sendikalarının örgütlü mücadelesi, artan enflasyon ortamında sermayenin yüksek kâr olanaklarını engellemeye başlamıştı. “Toplumsal gerginliğin ve siyasi zorlamaların 1978’de tırmanmaya başlamasıyla birlikte grev sayısı patlama göstererek önceki yılların iki katına çıkmıştı. 1980 yılının ilk sekiz ayı 220 grev, greve katılan 85.000’e yakın işçi ve grevde kaybolan 1 milyon 300 bin işgünüyle” sermayenin hareket alanının giderek daraldığı sürece işaret eder (Aslan, 1996: 495). İşçi sınıfının kitlesel mücadelesinin yarattığı sonuçlar artık burjuvazi için taşınamaz bir yük haline gelmiştir. Savran’ın da işaret ettiği gibi “işçi ücret ve haklarının burjuvazi için bir yük haline gelmesi, ne ücret ve hakların ‘aşırı’ derecede yükselmiş olduğu, ne de bunalımın sorumlusunun işçi sınıfı olduğu anlamına gelir” (1987: 145). 1970’lerin son yılları Türkiye’nin içinde olduğu iktisadi bunalımdan sermayenin de önemli ölçüde etkilendiği bir döneme işaret eder4. Örgütlü sendikal mücadelelerin baskısı ve sermayenin kendi içinde değişen yapısı bazı sermaye çevrelerinin hareketlerini iyiden iyiye kısıtlar olmuştu. “1970 sonlarının siyasi çalkantıları neredeyse iç savaş boyutlarına ulaşınca yatırımlar fiilen durdu, sanayideki kapasite kullanımı yakıt ve diğer temel girdilerdeki darlığa bağlı olarak düştü” (Keyder, 1990: 322). Bu durum karşısında sermaye çevrelerinin sessiz kalmasını beklemek saflık olacaktır. 1979 yılı başlarından itibaren sermaye çevreleri nasıl bir “iktisadi program” değişikliği yapılması gerektiğine dair önerilerini somutlaştırmaya başladılar. Örneğin 1979 yılı başında Türk Sanayicileri ve İş Adamları Derneği’nin (TÜSİAD) düzenlediği “Türkiye Ekonomisi” konulu toplantıda Koç Holding Yönetim Kuru-


Küreselleflme Sürecindeki Türkiye’yi Anlamaya Yarayan Bir Anahtar: Yeni Sa¤

lu Başkanı Rahmi Koç, “Türkiye’nin dışa açık bir ekonomik politika izlemesi gerektiğini belirterek, Türk parasının değerinin dalgalanmaya bırakılmasını önerdi” (Hürriyet, 28 Ocak 1979) . Koç; ülkenin, daha doğrusu sermayenin içinde olduğu problemlerin dış sermayenin ülkeye girişinin serbestleştirilmesi ile çözülebileceğini belirtiyordu: Ben yabanc› sermaye hayran› de¤ilim. Fakat flunu iddia ederim ki memleketin kalk›nmas›nda, istihdam yarat›lmas›nda, vergi ödenmesinde ve ülkeye teknoloji getirilmesinde yabanc› sermayenin büyük rolü olmufltur. Bundan sonra da olmaya devam edecektir. (Hürriyet 28 Ocak 1979) 5 Söz konusu toplantılarda ve yayınlarda işçi sendikalarının zapt-u rapt altına alınması yönündeki istekler de açıklanıyordu. 1978 yılı Nisan ayında “ekonomiyi çıkmazdan kurtarıcı tedbirler olarak” tespit edilen, hükümetin altına imza koyduğu 15 ana maddelik niyet mektubundaki tedbirlerin 1979 Martına kadar ancak üçte biri uygulanabildi (Hürriyet, 1 Mart 1979)6. Mevcut toplumsal dengeler bu tür bir programın tam anlamıyla uygulanmasına olanak vermemekteydi. İstenen değişime uygun ortam ancak 1980 yılında mümkün kılınabilmiştir. 2.2. 24 Ocak ve 12 Eylül: ‹ktisadi ve Siyasal Dönüflümün K›r›lma Noktalar› Uluslararası örgütler (IMF, Dünya Bankası, OECD) ve sermaye çevreleri (TÜSİAD, MESS) tarafından derhal kabul gören 24 Ocak Kararları’nın kısa dönemde serbest faiz, döviz kuru ve düşük ücret politikaları ile ulaşılması planlanan hızlı ihracaat artışı ve bu yolla ödemeler dengesinde iyileştirme, enflasyonla mücadele, devletin ekonomiye müdahalesinin farklı bir anlayışla yeniden düzenlenmesi, Türkiye’nin dış kredi notlarının artırılması gibi amaçları vardı. Nihai hedef ise “dünya piyasalarıyla bütünleşmeyi” tamamlamaktı. Bu kararlar sadece Milton Friedmancı bir

5| Bu noktada s›k s›k içi-

ne düflülen bir yan›lg›ya iflaret etmek gerekiyor. Günümüzde uluslararas› sermayenin hareketleri ile nitelenen küreselleflme süreci, Türkiye de de sanki sadece yukar›dan afla¤›ya yani IMF ve Dünya Bankas› gibi kurulufllar›n ittirmesi ile gerçekleflen bir oluflummufl gibi alg›lan›yor. Oysa Koç’tan yapt›¤›m›z al›nt› da göstermektedir ki bu sürecin ulusal düzeyde de aktif ve kazanan aktörleri vard›r. Bu yöndeki bir görüfl ve tart›flma için bkz. Ercan (2002). 6| Türk Liras›’n›n %30 devalüe edilmesi, ihracat teflvikine önem verilmesi, ithalat›n düflürülmesi, K‹T aç›klar›n›n fiyatlara zam yap›larak azalt›lmas› gibi maddeleri içeren 1978 y›l›nda imzalanan IMF anlaflmas› ana hatlar› itibar›yla 24 Ocak Kararlar› ile paralellik göstermektedir.

73


74

Aylin Topal

monetarist istikrar programı niteliği taşımamakta idi; yabancı sermayenin özellikle Dünya Bankası ve IMF aracılığıyla “pazarladığı”, piyasa serbestliği ile sermayenin emeğe karşı güçlendirilmesi gibi iki stratejik hedef etrafında oluşan bir yapısal uyum perspektifi de taşımakta idi (Boratav, 1990: 122). Ulusal ve uluslararası sermaye çevrelerince yapılması öngörülen ve 24 Ocak yapısal uyum programı çerçevesinde somutlanan düzenlemelerin 1980’li yılların hemen başındaki siyasal dengeler içinde uygulanmasının mümkün olmadığını daha önce belirtmiştik. Ancak 1980 müdahalesi basitçe bu programı uygulanabilir kılmaya yönelik bir müdahale değildir. Daha önce değindiğimiz bir noktayı burada vurgulamakta fayda var: 1970’lerin sonu şüphesiz ithal ikameciliğin krizine tanıklık eder ancak bu dönemde yaşanan, yalnızca iktisadi yeniden yapılanma ile aşılamayacak bir hegemonya krizidir. Bu sebeple 24 Ocak yapısal uyum programının gerektirdiği değişikliklerin askeri hükümetin asli amaçlarından biri olduğu yönünde hiçbir kuşku olmaması ile birlikte bu müdahale esasen yeni bir hegemonyanın inşasına yönelik bir müdahaledir. 3) Yeni Sa¤ Hegemonya Politikalar› ve Emekçi S›n›flar Üzerindeki Etkiler i Bu bölümde Türkiye’de yeni sağ hegemonya projesinin stratejilerini üç ana başlık altında inceleyeceğiz: 1) yasal ve kurumsal düzenlemeler, 2) özelleştirmeler, 3) yerellik ve demokrasi. Ancak bu noktada son yirmi yıla yayılan yeni sağ projenin uygulamalarının baştan kurgulanıp bu süreç içinde uygulandığı sonucuna varılmamalıdır. Jessop’u izleyerek hemen belirtelim ki hegemonik projeler kurgulandıkları kadar, süreç içinde keşfedilirler de. Bundan anlaşılması gereken şudur; hiçbir toplumsal proje doğası gereği baştan sona kurgulanamazlar ve tek bir yöne evrilmezler. Süreç içinde mücadele ve direnişler-


Küreselleflme Sürecindeki Türkiye’yi Anlamaya Yarayan Bir Anahtar: Yeni Sa¤

le karşılaşır, yeni biçimler alırlar. Hegemonya projeleri zaman içinde farklı taktikler izler ve bu alternatif taktiklerin varlığı bir birikim stratejisinin uygulanışında esneklik için çok önemlidir (1990: 204-206). Kuşkusuz yeni sağ projenin bir çok yönüyle en baştan bazı öğeleri topluma zorlanmıştır. Ne var ki aşağıda da göstereceğimiz gibi, özellikle çalışan sınıfların direnişleri ve siyasal dengelerin sürekli değişmesi nedeniyle, söz konusu proje de bir çok yönüyle uygulama şansını uzun süre bulamamış, bir çok öğesi ise süreç içinde ortaya çıkıp yeni sağ projenin parçası haline gelmiştir. Bu nedenle üç başlık altında inceleyeceğimiz her öğenin belli özellikleri baştan itibaren söz konusu projenin içinde tanımlanmış da olsa, her öğenin uygulanışı zaman içinde gerçekleşmiş, bir anlamda son yirmi yıla yayılmıştır. Bazı öğeler daha erken yıllarda uygulamaya geçirilebilirken, başka bazı öğeler son dönemlerde gündeme gelmiştir. Buradan anlaşılması gereken temel nokta; herhangi bir hegemonya projesini ve bunun içerdiği sermaye birikim stratejisinin krizini, bu politikaların taşıyıcısı olan siyasal partilerin krizleri ile özdeşleştirmenin her zaman geçerli olmadığıdır. Daha açık bir dille, Anavatan Partisi’nin 1989’dan itibaren toplumsal desteğini kaybetmeye başlaması basitçe yeni sağ hegemonyanın krizi olarak yorumlanmamalıdır. Aksine, farklı aktörlerle yeni taktikler geliştirilerek hegemonya projesinin devamlılığının sağlanması amaçlanır. 3.1. Yasal ve Kurumsal Düzenlemeler Darbenin ilk günü sabah saatlerinde Orgeneral Kenan Evren’in yaptığı konuşmada ve 21 Eylül 1980’de kurulan Ulusu Hükümeti’nin programında yer alan sözler darbenin sınıfsal niteliğini açıkça ortaya koymaktadır: Çal›flkan ve vatanperver Türk iflçisinin mevcut ekonomik koflullar çerçevesinde her türlü haklar› korunacakt›r. Ancak temiz Türk iflçisini sömüren, onlar›

75


76

Aylin Topal

kendi ideolojik görüflleri istikametinde yönlendirmek ve sendikal haklar› kötüye kullanmak isteyenlere f›rsat verilmeyecektir. Çal›flma bar›fl›n› bir an önce devaml› olarak kurabilmek maksad›yla, Toplu ‹fl Sözleflmesi Grev ve Lokavt Kanunu, Sendikalar Kanunu ve ‹fl Kanunu ... süratle ülke çap›nda üretim ve verimlilik artmas› da temin edilecektir. (Türkiye Sendikac›l›k Ansiklopedisi I: 560)

İhracata yönelik bu yeni gelişme stratejisinin başarılı olabilmesi için askeri yönetimin yapacağı ilk uygulama, sermayenin önündeki engelleri birer birer temizlemek olacaktı. İhracata yönelik kalkınma modelinde, monetarist “arz yanlısı” politikalarda olduğu gibi, daha önce talebin bir unsuru olarak görünen ücretler arz unsuru olarak görülüp, ihracatı artırmak için maliyet avantajından yararlanılmış ve bunun tek yolu olarak da düşük ücret anlayışı benimsenmişti. Bu politika aynı zamanda iç piyasadaki talebin düşmesinde ve üretimin bu anlamda ihracata yönelik yapılmasında kolaylık sağlayacaktı. Bu birikim modelinin başarılı olabilmesinin tek yolu, ücret politikalarının baskı altında tutulması ve bu yolla sermayenin uluslararası piyasalarda mukayeseli üstünlük sağlaması olarak görülmüştür. Askeri yönetim bu amaca yönetik uygulamalarına vakit kaybetmeden başlamıştır (Kepenek ve Türel, ?:77). DİSK, MİSK, Hak-İŞ ve bu konfederasyonlara bağlı sendikaların faaliyetleri Milli Güvenlik Konseyi’nin ilk bildirisiyle durdurulmuş; DİSK ve MİSK’in yönetimi kayyumlara devredilmiş; DİSK yöneticileri yargılanmak üzere tutuklanmıştır. 14 Eylül günü tüm grev ve lokavtlar ikinci bir karara kadar ertelenip, “vefakâr ve fedakâr Türk memur ve işçilerinden işlerini ve görevlerini vatanseverlik, milli beraberlik ve kardeşlik duyguları içinde sürdürmeleri” beklenmiştir (Soner, 1996: 455). Toplu iş uyuşmazlıklarının çözümünde “geçici olarak” oluşturulan Yüksek Hakem Kurulu’na zorunlu bir tahkim organı görevi verilmiştir. Öte yandan 1402 sayılı sıkıyönetim yasasında yapılan değişiklikle sıkıyönetim komutanlarına, kamu kesiminde çalışanların işlerine son verme yetkisi tanınmış; ayrıca 10 Ocak 1981 tari-


Küreselleflme Sürecindeki Türkiye’yi Anlamaya Yarayan Bir Anahtar: Yeni Sa¤

hinde Ceza Kanunu’nda yapılan değişiklikle “memurların veya işçi niteliği taşımayan kamu hizmeti görevlilerinin” grev niteliğindeki eylemleri karşısında hapis cezasını da içeren cezalar uygulanması öngörülmüştür. Ekim 1980’de kıdem tazminatlarından yararlanılabilecek durumlar sınırlandırılıp, bir tavan getirilmiştir. 1982 Anayasasının kabulü ile birlikte ihracata yönelik birikim stratejisinin önündeki engelleri kaldırmak, emekçi sınıfların mücadelesini püskürtmek amacıyla askeri yönetimin bildiriler aracılığıyla yaptığı düzenlemelerin kurumsal çerçevesi sağlanmıştır. 1982 Anayasas› … bütünüyle ve özellikle sendikal haklar bak›m›ndan bir yasaklar bildirgesi niteli¤indedir. Bir anayasan›n sahip olmas› gereken temel hak ve özgürlüklerle ilgili ana ilkeleri ve güvenceleri öngörme ifllevini ve özelli¤ini, 1982 Anayasas›’nda bulmak olas› de¤ildir. (Ifl›kl›, 1998: 369)

Özellikle sendika, toplu sözleşme ve grev hakları önemli değişikliklere uğramış, bu hakların konusu ve kullanımı yasak ve istisnalarla daraltılmıştır. 1982 ve 1961 anayasalarının belki de en önemli farkı, 1982 Anayasasının temel hak ve özgürlükleri çok daha detaylı biçimde düzenlemesidir. 1961 Anayasasında iki madde ile düzenlenen bu haklar 1982 Anayasasında üç ile sekiz fıkra arasında değişen dört maddede ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. 1982 Anayasası ile getirilen kurumsal düzenlemelerden biri, toplu iş sözleşmelerinde işveren ve işçi arasındaki anlaşmazlıkların devlet eliyle “uzlaştırılmasıdır”. Anayasanın 54. Maddesi ile uzlaşmazlık halleri Yüksek Hakem Kurulu’nca (YHK) çözülecektir. Uyuşmazlığın her safhasında tarafların anlaşarak YHK’ye başvurma hakları mevcuttur. YHK kararları kesindir ve toplu iş sözleşmesi hükmündedir. Farklı yasa hükümleri birleştiğinde grevler, ancak takvime bağlanmış toplu sözleşme uyuşmazlıkları içinde kullanılabilen, sermayeyi caydırıcı özelliğini kaybetmiş; her şeyden önce tarihi önceden belli olan ve yalnızca bu nedenle işçi aleyhine işleyebilecek bir araç niteliği kazanmakla önemli bir hak olmaktan çıkmıştır. Öğrencile-

77


78

Aylin Topal

7| Sendikalar›n, dernekle-

rin ve meslek kurulufllar›n›n sürekli mücadeleleri sonucunda 1995 y›l›nda yap›lan Anayasa de¤ifliklikleri ile dernek kurma özgürlü¤ü ve siyaset yasa¤› ile ilgili yeni düzenlemeler yap›lm›fl (Madde 33), sendikalar›n siyasi amaç gütme yasa¤› kald›r›lm›fl (Madde 52), kamu görevlilerine toplu ifl görüflmesi hakk› verilmifl (Madde 53), YÖK üyeleri, yüksek ö¤retim elemanlar› ve ö¤rencileri için siyaset yasa¤› kald›r›lm›fl (Madde 69), siyasi partiler ile sivil toplum örgütleri (Madde 75) ve Meslek kurulufllar› ile di¤er sivil toplum örgütleri (Madde 135) aras›nda iflbirli¤ini engelleyen ibare kald›r›lm›flt›r. “12 Eylül kararlar›n›n Anayasaya ayk›r›l›¤› ileri sürülemez” ibaresi, ancak 2000 y›l›nda yap›lan anayasa de¤iflikli¤i ile kald›r›lm›flt›r.

rin ve devlet memurlarının siyasal partilere üye olmaları engellenmiş, sendikaların siyasal partilerle olan ilişkileri kesilmiş, toplantı ve gösteri yürüyüşü, dernek kurma, sendikal faaliyet, partisel özgürlükler konusunda getirilen sayısız yasaklama ile siyaset alanı yalnızca sermayenin arz-ı endam ettiği, yasalarla emekçilere kapatılmış bir alan haline getirilmek istenmiştir7. 3.2. Özellefltirmeler Yukarıda da değindiğimiz gibi yeni sağ proje 1970’lerin krizini bir verimlilik krizi olarak tanımlamış ve bu krizin en önemli sebeplerini refah harcamalarının artışı ve devlet tekelleri olarak tespit etmiştir. Kamu mülk ve hizmetlerinin kademe kademe özel sektöre satılması anlamına gelen özelleştirme politikaları, yeni sermaye birikim modelinin kuşkusuz en önemli uygulamalarından biridir. Devletin küçültülmesi, yaşanan iktisadi problemin çözümü için tek yol olarak tanımlandıktan sonra kamu iktisadi teşekküllerinin; eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik kurumlarının özel sermayenin hizmet vermesi gereken alanlar olması gerektiği vurgulanmıştır. Çünkü bu iddiaya göre; artan eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik harcamaları devletin ve dolayısıyla toplumun sırtında artık altından kalkılamayacak bir yük olmuştur ve etkin olamayan kamu işletmeciliğinin yerini özel sermayenin dinamizminin alması bir zorunluluk olarak tanımlanmıştır. Eğitim ve sağlık alanlarında yapılan düzenlemeler yeni sağ projesinin bir parçasıdır. 1980’lerden itibaren sosyal devlet hizmetlerinin özel sektör eliyle daha etkin olarak sürdürülmesi gerekliliği öne sürülmüştür. Ancak burada vurgulanması gereken çok mühim bir nokta vardır; Türkiye’de 1970’li yıllarda devletin sosyal harcamaları, gelişmiş kapitalist ülkelerdeki seviyesinin çok altındadır. Zaten bu harcamalar bütçe içinde önemli bir kalem teşkil etmemekte idi (Oyan, 1998: 151-187). 1980’li yıllardan itibaren kamu harcamalarının beraberinde eğitim ve sağlık harcamalarında da kısıtlamalar yapılmış, bu alanlar kamusal hizmet sınırlarının dışında tutulmuş ve kademe kademe özel sektöre devredilmiştir. Özetle, bir yandan devlet


Küreselleflme Sürecindeki Türkiye’yi Anlamaya Yarayan Bir Anahtar: Yeni Sa¤

eliyle yürütülen eğitim ve sağlık hizmetlerindeki harcamalarda kısıtlamaya gidilir, bu hizmetlerin niteliğinde önemli bir düşüş yaşanırken, diğer yandan özel hastene, sigorta ve eğitim kurumlarıyla bu hizmetlerden yalnızca üst gelir grupları yararlanır duruma gelmiştir. Sağlık, sosyal güvenlik ve eğitim kurumları özelleştirilmiş ve tamamıyla asıl amacından uzaklaşmıştır. Özellikle sosyal güvenliğin temel amacı, en çok korunmaya muhtaç olanları güvenlik şemsiyesinin kapsamı altına almaktır ve bunlar da ödeme gücü en düşük olan kesimlerdir. Ancak özelleştirilen sosyal güvenlik sisteminde en çok yardıma muhtaç olanlar daha fazla prim ödemek zorunda kalırlar. Özel sigorta kurumlarının müşterileri, satın alma gücü en yüksek olan kesimlerdir (Işıklı, 1999). Yapılan özelleştirme uygulamaları ile devlet okullarında yapılan iki önemli değişiklik vardır. Birincisi eğitim maliyetini düşürmek için öğretim elemanlarının ücretlerinde denetim, diğeri ise sınıfların öğrenci kapasitesinin artırılmasıdır. Özel okulların da öğretim kurumlarının arasında yer almasıyla birlikte, iyi eğitim hakkı iktisadi zenginliğe bağlı bir ayrıcalığa dönüşürken, bu durumdan devlet okullarındaki eğitimin kalitesi olumsuz yönde etkilenmiştir (Ercan, 1997). Özellikle ANAP hükümetleri döneminde yoğun biçimde devlet tekellerinin piyasanın işleyişinin önünde önemli bir engel olduğu ve sürekli açık veren KİT’lerin bütçede büyük bir yük oluşturduğu iddiasıyla, KİT modelinin tasfiyesinin zorunlu bir uygulama olduğu iddia edilmiştir. Ancak blok satışlar, düşük fiyatlama ve devletin satışı finanse etmesi ile birlikte devlet tekellerinin yerini özel tekeller almış ve bu süreç, sermayenin merkezileşmesi ile sonuçlanmıştır. Oyan’ın işaret ettiği gibi: ... tekelci yap›s›yla d›fl rekabeti engelleyen K‹T modelinin tasfiyesine koflut olarak yabanc› sermaye giriflinin artmas›, do¤rudan do¤ruya K‹T’lere talip yabanc› sermayenin ülkeye çekilmesi, üretimde ve istihdamda esnekli¤in sa¤lanmas›, K‹T’lere hakim olan sendikal örgütlenmenin geriletilmesi temelinde gerçekleflmesi beklenmektedir (1998: 128).

79


80

Aylin Topal

KİT’lerin, kamu açıklarının ana sorumlusu kuruluşlar gibi gösterilerek bütçenin yüklü faiz ödemelerine yer açmak ve daha da önemlisi, özel sermayenin devlet üzerinden birikim sorunlarını çözmek amacıyla, kamu finansmanının bir süre için temel dayanağı olarak tanımlanan KİT’lerin satışlarının emekçi sınıflar üzerindeki etkileri çok önemlidir. Aysıt Tansel’in Türkiye’de özelleştirme nedeniyle işten çıkarılan işçiler üzerinde özelleştirmenin etkilerini araştıran çalışmasının sonuçları göstermektedir ki ... özel kesimdeki ifller sadece daha düflük kazançl› de¤il, bunun yan›nda parasal olmayan nitelikler aç›s›ndan da daha düflük düzeydedir. ‹flçilerin ezici bir ço¤unlu¤u, mevcut durumlar›n›, kamu hizmeti s›ras›ndakinden daha kötü olarak görmekte ve seçim flanslar› olsa geri dönmeyi tercih etmektedirler. (1999: 508)

Bu özelleştirmeler dış finans çevrelerinin mali ve politik desteğini alabilmek için gereken yeniden yapılanmanın ilk adımları olarak tasarlanmıştır. Ancak Türkiye’de özelleştirme yalnızca IMF ve Dünya Bankası’nın dayatmaları ile açıklanamaz. Özelleştirmeler 1970’lerin sonlarından itibaren sermayenin talepleri doğrultusunda şekillenen uygulamalardır 3.3. Yerellik ve Demokratikleflme Yeni sağ hegemonya projesi 1990’lı yılların küresellik-yerellik bağlamında sivil toplumcu demokratikleşme tartışmalarının temelini oluşturmaktadır. Ulus-devletin büyük sorunlarla uğraşmak için çok küçük, küçük sorunlar için de çok büyük olduğu (Bell, 1987); küresel olanın yerelleştiği, aynı zamanda ve aynı mekanizmalarla yerel olanın da küreselleştiği (Robertson, 1992) iddia edilirken Türkiye’nin “dünya pazarları ile eklemlenme” gayesi açıktır ki ulusal piyasalar ölçeğinde bir eklemlenme niteliği taşımayıp, kentler üzerine kurulu yerel eklemlenme çabasını içerir. Bir başka anlatımla Türkiye, dünya pazarlarına birbiri ile yarışan yerellikler ile eklemlenecektir (Şengül, 2000). Robertson’un, küreselleş-


Küreselleflme Sürecindeki Türkiye’yi Anlamaya Yarayan Bir Anahtar: Yeni Sa¤

menin aynı zamanda yerelleşme eğilimi ile birlikte incelenmesi gerektiği savunusu bu anlamıyla doğrudur. Anavatan Partisi hükümetleri ile gündeme gelen en önemli uygulamalardan biri yerelleşmeye yönelik siyasal ve idari düzenlemelerdir. Siyasal gücün yerel yönetimlere doğru kaydırılmasının demokrasiyi güçlendireceği ve hizmetlerin daha etkin bir biçimde dağıtılmasına olanak vereceği savlanmıştır. Özellikle 1984 yılından itibaren yerel yönetimlere önemli siyasal erk ve mali kaynaklar aktarılmış, yeni sağın asgari devlet anlayışı bu değişimin motoru olmuş ve karar alma organlarının ne kadar küçülürse o kadar güçlü ve etkin olacağı öne sürülmüştür. Anavatan Partisi, uyguladığı yerelleşme politikalarını demokratikleşme söylemiyle taçlandırmıştır. Özal’ın kimi ifadeleri bu söylemin en iyi örnekleri arasında yerini almıştır: Daha serbest bir düflünce ve tart›flma ortam› meydana getirdik. Fikir hürriyeti terimini, teorik ve soyut bir kavram olmaktan ç›kar›p hayat›n içine katt›k, fiili ve yaflanan bir gerçeklik kazand›rd›k bu kavrama … Dünkü Türkiye’de konuflulmas› mümkün olmayan ne varsa bugünün Türkiye’sinde rahatl›kla konuflulup tart›fl›l›r hale gelmifltir (1992: 9,12).

Piyasa ve sivil toplumu bireysel özgürlüklerin gerçekleştiği, devletten bağımsız olarak varolan alanlar biçiminde sunan bu egemen sivil toplum söylemi Türkiye’de “askeri olmayan” anlamında yorumlanmış; bu nedenle askeri yönetimin uygulamalarından huzursuz olan toplumsal sınıflar, bazı liberal solcular da dahil olmak üzere bu söyleme destek vermiştir. Ancak bu söylem, toplumsal temellerinden tamamen koparılmış kimlik politikaları etrafında şekillendirilmiş zahiri çelişkilerle, daha açık bir dille kapitalizmin asıl çelişkilerinden uzaklaştırılmış mücadelelerle en başta sınıf mücadelesi kavramını dışlamıştır (Çulhaoğlu, 2001). Bu tür bir yeniden yapılanma hiç şüphesiz sermayenin emekçi sınıflar karşısındaki pozisyonunu güçlendirecektir. Çünkü bu yeni yapı açıkça ulusal piyasa ve ulusal ölçekli sınıf mücadelelerinin altını oymak anlamına gelmekte, emekçi sınıfların ulusal ölçekli etkin ör-

81


82

Aylin Topal

gütlülüğünü, bir yandan yerel ve küresel ölçekler arasında diğer yandan kimlik siyaseti ile sıkıştırıp işlevsizleştirme gayesindedir. Farklı yerellikteki emekçiler birbirleri ile yarışır konuma getirilip sınıflar arası bölüşüm mücadelesinin yerini emekçi sınıfların kendi içinde verdikleri bölüşüm mücadelesi alır. Şengül bu durumu şu sözlerle açıklamaktadır: Türkiye’de ortaya ç›kan yerelleflme e¤ilimlerinin genel de¤erlendirmesi, bizlere bu e¤ilimin çal›flan s›n›flar aç›s›ndan f›rsatlardan çok kay›plar anlam›na geldi¤ini göstermektedir. Bu nedenle yerelleflme e¤ilimleri çal›flan s›n›flar aç›s›ndan bir demokratikleflme program›ndan çok, bu s›n›flar›n kazan›mlar›n› ve mevcut örgütlülüklerini tehdit eden bir nitelik tafl›maktad›r. (2000: 150).

Yeni sağ hegemonya projesinin belkemiğini oluşturduğu iddia edilebilecek kadar etkin ve önemli olan bu politikalar, bazılarının savunduğu üzere yerel katılımı arttırmak ve sorunların çözümü için etkin bir sivil toplum alanı sağlamaktan çok uzakta, merkezileşmiş sermayenin daha kolay kontrol edebildiği alanlar yaratmıştır. Sonuç Bu çalışma Türkiye’de 1980’ler ve 1990’lar boyunca izlenen yeni sağın bir hegemonya projesi olarak emekçi sınıfların pasifleştirilmesi yönünde izlediği üç temel strateji üzerine odaklanmıştır. Birincisi, 12 Eylül 1980 askeri hükümeti ile Anavatan Partisi hükümetlerinin politikaları ve 1982 Anayasası’nın kurumsal altyapısıyla sendikal faaliyetler yasal yollarla kısıtlanmış, emekçi sınıflar siyasal alanın dışına itilmeye çalışılmıştır. Yazıda tartışmaya çalıştığımız ikinci strateji ise bir yandan sosyal devletin çökertilmesine yönelik politikalar, diğer yandan da kamu iktisadi teşekküllerinin ya devreden çıkartılması ya da özel sektöre devredilmesidir. Özelleştirme başlığı altında topladığımız bu uygulamaların çalışan sınıflara ilişkin sonuçları açıktır. Sosyal devletin çökertilmesi, emekçilerin dolaylı ücretlerine bir saldırı anlamına gelirken; devlet işletmelerinin özelleştirilmesi gerek işten çıkartmalar gerekse de özel sektörde ücret-


Küreselleflme Sürecindeki Türkiye’yi Anlamaya Yarayan Bir Anahtar: Yeni Sa¤

lerdeki düşme ve çalışma koşulları nedeniyle emekçiler üzerinde doğrudan etkiye sahiptir. Bu çabalarla ilişkili ama farklı bir içerik taşıyan bir boyut ise yeni sağın emekçi sınıfların örgütlenmesinin ölçeğine yönelik saldırısı ve demokratikleşme söylemi altında sınıf temelli etkin bir siyasal mücadelenin eritilmeye çalışılmasıdır. Merkezinde ulus-devlet ölçeğinin olduğu ithal ikameci modelin krizi ile yeni sağ hegemonya projesi merkezine yerel ve küresel ölçeği yerleştirmiş; bu ölçekler arasında sıkıştırılan emekçi sınıfların ulus-devlet temelli mevcut örgütlülüklerinin etkinliğini sınırlar hale gelmiştir. Yeni sağ hegemonya projesinin emekçi sınıflar üzerindeki diğer etkisi bazı sol kesimlerin de desteğini alan “sivil toplumcu” hareketlerin palazlandırılmasıdır. Özellikle Anavatan Partisi söylemleri yoluyla, sermaye-emek çelişkisi, devlet-sivil toplum çelişkisi ile ikame edilmiştir. Devletin sınırlandırılması ve sivil toplumun güçlendirilmesi yoluyla etkili bir demokratik rejim tesis edilebileceği savlanmıştır. Sonuç olarak son yirmi yılda Türkiye’de yaşanan süreç, bu yazıda sınırlanan çerçevede bir süreklilik göstermektedir. Anavatan Partisi’nin 1980’lerin başındaki toplumsal desteğini kaybetmesi ile 1980’lerin sonunda ve 1990’larda yeni sağ hegemonyanın bir kriz içine girdiğini iddia etmek yüzeysel bir analiz olacaktır. Türkiye’de yeni sağ hegemonyanın kurulmasında etkin olarak kullanılan ve bu yazıda üç başlık altında incelediğimiz politikalar, her gün yeniden kurgulanmaktadır. 1990’lar boyunca yaşanan ve 2000’li yıllarda daha da sarihleşen iktisadi krizin ana unsurları; 1980’ler ve 1990’lar boyunca özel sermayeye yönelik çalışan birikim ve kaynak transferi mekanizmalarında aranması gerekirken, (Köse ve Yeldan, 1998: 65) yeterince hızlı yapılmadığı iddia edilen özelleştirmeler, yasal ve kurumsal düzenlemelerin eksikliği ve hantal olarak nitelenen kamu sektöründe aranmaktadır. 1980’lerden beri egemen olan özelleştirme politikaları ile eğitim, sağlık ve diğer kamu hizmetleri metalaşmış, yerellik ve demokratikleşme söylemi ile emekçi sınıflar merkezileşmiş sermayenin karşısında etkin örgütlülüğünü kaybetme noktasına gelmiş

83


84

Aylin Topal

ve yasal-kurumsal düzenlemelerle yeni-liberal küreselleşme sürecinin önündeki engeller temizlenmiştir. n

Kaynakça Ar›n, T. (1997) “Anayasal ‹ktisat ve Refah Devleti: T‹SK ve TÜS‹AD’›n Asgari Devlet Raporlar›n›n Elefltirisi”, Ekonomide Durum, Bahar-Yaz. Aslan, F. (1996) “Türkiye’de Grevler”, Türkiye Sendikac›l›k Ansiklopedisi, ‹stanbul: Kültür Bakanl›¤› ve Tarih Vakf› Yay›nlar›. Bell, D. (1987) “The World and the U.S. in 2013,” Daedalus, 116. Bocock, R. (1986) Hegemony, London, New York: Tavistock Publication. Boratav, K. (1988) Türkiye ‹ktisat Tarihi 19081985, ‹stanbul: Gerçek. _________ (1990) “Inter-Class and Intra-Class Relations of Distribution Under Structural Adjustment: Turkey During the 1980s”, Ar›canl›, T. ve Rodrik D. (der.), The Political Economy of Turkey, New York: St. Martins Press. Coates, D. (1989) The Crisis of Labour, Oxford: Phillip Allan. Çulhao¤lu, M. (2001) “Devlet, Sivil Toplum ve Demokratikleflme”, Çulhao¤lu, M. v.d. (der.), Sivil Toplum Devletin Büyümesi, ‹stanbul: YSG. Ercan, F. (1997) “Neo-liberalizm ve Yap›sal Uyum Politikalar›n›n E¤itim Hakk› Üzerindeki Etkileri”, Türk-‹fl Y›ll›¤›/ 97 1990’lar›n Bilançosu, Ankara: Türk-‹fl Araflt›rma Merkezi. ________(2002) “Çeliflkili Bir Perspektif Olarak Sermaye Birikimi I”, Praksis 5, K›fl. Eser, U. (1997) “Anayasal ‹ktisat ya da Yeni Liberal Siyasal ‹ktisat’›n “Ekonomik Anayasa” Önerisi Üzerine”,, Ekonomide Durum, Bahar-Yaz. Friedman, M. (1988) Kapitalizm ve Özgürlük, ‹stanbul: Alt›n Kitaplar. Gamble, A. (1988) The Free Economy and the Strong State, Londra: Macmillan. Gramsci, A. (1995) Further Selections from the Prison Notebooks, Boothman, D. (der.), Minnealipolis: University of Minnesota Press. Gülalp, H. (1987) Geliflme Stratejileri ve Geliflme ‹deolojileri, ‹stanbul: Yurt. ________ (1993) Kapitalizm, S›n›flar ve Devlet, ‹stanbul: Belge. Harris, M. (1998) “The New Right”, Lent A. (der.), New Political Thought: An Introduction, Londra: Lawrence & Wishart. Hayek, F. (1960) The Constitution of Liberty, Chicago: University of Chicago Press Ifl›kl›, A (1998) “Sendikal Haklar Aç›s›ndan ‹ki Farkl› Dönem, ‹ki Farkl› Anayasa: 1961 ve 1982”, Osmanl›’dan Cumhuriyet’e Problemler, Araflt›rmalar, Tart›flmalar, ‹stanbul: Tarih Vakf› Yurt Yay›nla-


Küreselleflme Sürecindeki Türkiye’yi Anlamaya Yarayan Bir Anahtar: Yeni Sa¤

r›. ______ (1999) “Neo-Liberalizm ve Sosyal Güvenlikte Reform”, Ekonomide Durum, Güz, Jessop, B. (1990) State Theory Putting the Capitalist State in its Place, Cambridge, Oxford: Polity Press. Kepenek, Y. ve Türel O. (1986) “Üç De¤iflkeniyle 24 Ocak, Yap›t, 14, 75123. Keyder, Ç. (1990) “‹ktisadi Geliflme ve Bunal›m” , Schick. ‹. C. ve Tonak, E. A. (der.), Geçifl Sürecinde Türkiye, ‹stanbul: Belge. King, D. S. (1987) The New Right Politics, Markets and Citizenship, Chicago: The Dorsey. Köse, A. H. ve Yeldan, E. (1998) “D›fla Aç›lma Sürecinde Türkiye Ekonomisinin Dinamikleri: 1980-1997”, Toplum ve Bilim, 77, Yaz. Oyan, O. (1998) Türkiye Ekonomisi: Nereden Nereye?, ‹stanbul: Türk-‹fl. Öngen, T. (1992) “Ekonomi Siyaset ‹liflkisi: S›n›f ve Siyaset Sorunsal› Aç›s›ndan”, ‹ktisat Dergisi, 388. Özal, T. (1992) “Özal: ‘Türkiye’nin Önünde Hacet Kap›lar› Aç›lm›flt›r’”, (Röportaj), Türkiye Günlü¤ü, 19. Robertson, R. (1992) Globalization, Londra: Sage Publication. Savran, S. (1987) “1960, 1971, 1980: Toplumsal Mücadeleler, Askeri Müdahaleler”, 11. Tez, 6. Soner, fi. (1996) “12 Eylül Döneminde ‹flçi” Türkiye Sendikac›l›k Ansiklopedisi, ‹stanbul: Kültür Bakanl›¤› ve Tarih Vakf› Yay›nlar›. Sönmez, M. (1982) Türkiye Ekonomisinde Bunal›m 1980 Sonras›ndan 1982’ye (II), ‹stanbul: Belge. fiengül, H. T. ve Oyan, O. (1999) “Sivil Toplum-Devlet ‹liflkisi Üzerine Düflünceler” Türk-‹fl Y›ll›¤› ’99 Yüzy›l/Biny›l Biterken Dünyada ve Türkiye’de Durum II, Ankara: Türk-‹fl Araflt›rma Merkezi. fiengül, H. T. (2000) “Siyaset ve Mekânsal Ölçek Sorunu: Yerelci Stratejilerin Bir Elefltirisi”, Tonak A. (der.), Küreselleflme Emperyalizm Yerelcilik ‹flçi S›n›f›, Ankara: ‹mge. Tansel, A. (1999) “Türkiye’de Özellefltirme Nedeniyle ‹flten Ç›kar›lan ‹flçiler Ç›kar›lma Öncesinde ve Sonras›nda Durumlar›”, Türk-‹fl Y›ll›¤› ’99 Yüzy›l/Biny›l Biterken Dünyada ve Türkiye’de Durum II, Ankara: Türk-‹fl Araflt›rma Merkezi. Tünay, M. (2002) “Türk Yeni Sa¤›n›n Hegemonya Giriflimi”, Praksis, 5, K›fl. Türkiye Sendikac›l›k Ansiklopedisi (1996), ‹stanbul: Kültür Bakanl›¤› ve Tarih Vakf› Yay›nlar›. Zarakolu, R. (1987) “Girifl”, Zarakolu R. (der.), Dünün ve Bugünün Defterleri Dünya Sorunlar› Dizisi- 4 Emperyalizmin Bunal›m› Dosyas›, ‹stanbul: Alan.

85


Praksis 7

| Sayfa:85-116

Küreselleflmenin Yeni Siyasal ‹ktidar Modeli: Yönetiflim Sonay Bayramo¤lu

Bir kuşağın uygulamaya koyduğu “tedavi”den daha sonraki bir kuşağın gidermeye çalıştığı “hastalık” türer. (Lipson, 1984)

ki kutuplu dünya düzeninin sessiz sedasız kapanmasından sonra, “yeni dünya düzeni”, “tarihin sonu”, “tek kutuplu dünya” gibi nitelemelerle anılan bir sürece girildi. Yeni dönemde, dünyadaki siyasal dengeler değişmişti değişmesine ancak bununla eş zamanlı olarak değişmeye başlayan bir başka şey daha vardı: İktidar modelleri değişiyordu. Bu yazının konusu, 1989’dan itibaren geliştirilen bu modellerden biriyle, yönetişimle, ilgilidir. Model, “devlet toplumu yönetir” savını terk ederek, devletin dışındaki örgütlerin de devlet yönetimine eşit şekilde katılımını önermektedir. Devlet-toplum arasındaki karşıtlığın ortadan kaldırılması gerektiği düşüncesinden yola çıkan model, küreselleşmenin zorunlu bir süreç olduğu argümanından hareketle, küreselleşen bir dünyaya uygun bir iktidar tarzı, yeni bir devlet anlayışı ve yeni bir yönetim üslubu geliştirmeyi hedeflemektedir. Yönetişimin ortaya çıktığı tarihsel kesit oldukça renkli ve ilginç özellikler göstermektedir. Bir yandan Doğu Bloku’nun yıkılmasıyla “tarihin sonu” ve “liberalizmin sonsuz zaferi” ilan ediliyor; diğer yandan ise, bu gelişmenin de etkisiyle, küreselleşme, tarihin “zorunlu” sonucu olarak kabul edilmektedir. Doğu Bloku’nun dağılmasıyla birlikte kapitalizm hükmen galip


86

Sonay Bayramo¤lu

olsa da kapitalist devletin içine girdiği bunalım, 1970’lerden itibaren sürekli tartışılagelen bir konudur. Nitekim, “neoliberal” politikalar 1980’lerde başta Britanya ve ABD olmak üzere pek çok ülkede uygulanmaya, bu krizle başa çıkmak için konulmuştur. Bu çalışma en genel anlamda, yönetişim kavramının neoklasik ortodoksiye dayalı bir model önerisinden, Kuhncu anlamda, egemen ve kapsayıcı bir paradigmaya dönüşümünü konu almaktadır. Bu çerçevede ilk olarak, kavramın doğduğu ve kimi revizyonlarla olgunlaştığı kurum olan Dünya Bankası’na (DB) bakılacaktır. Dünya Bankası’nın raporları, yönetişime ilişkin temel argümanlar etrafında incelenerek, kavramın Dünya Bankası raporları içerisindeki serüveni ele alınacaktır. Ardından bu kavramın ortaya çıktığı ve beslendiği düşünsel iklime değinilecektir. Bu çerçevede yönetilebilirlik krizi, ulus-devlet ve küreselleşme ekseninde yürüyen tartışmalara bakılacaktır. Konu demokrasi ve temsil gibi çok daha geniş bir tartışma zeminine sahipse de burada doğrudan yönetişim kavramına dayanak teşkil eden tartışmalara yer verilecektir. Son olarak, modelin paradigmaya taşınmasında ihmal edilmeyecek önemde kuramsal altyapı sunan ve Yeni Kurumcu İktisat diye de adlandırılan yaklaşım ele alınacaktır. Yeni Kurumcu İktisat Okulunun, devletin ekonomideki rolü ile ilgili geliştirmiş olduğu argümanlara değinilerek bu argümanların Yönetişim teorisi için önemi, bilhassa devlet-piyasa ve devlet-toplum ilişkileri bakımından irdelenecektir. Yönetiflim Modelinden Yönetiflim Paradigmas›na Yönetişim, bugünkü anlamıyla ilk kez DB tarafından 1989 “Sub Saharan Africa: From Crisis to Sustainable Growth” adlı raporunda dile getirildiğinde, “siyasal iktidarın ulusal faaliyetlerin yönetimi için kullanımı” olarak tanımlanmıştı. Kavram, devletle toplum arasındaki ilişki üzerine yeniden düşünmeyi öneriyor-


Küreselleflmenin Yeni Siyasal ‹ktidar Modeli: Yönetiflim

du; devlet-toplum karşıtlığını kaldırmayı ve devlettoplum birliğini savunuyordu. Böylece, yönetişim, bir bakıma, devlet-toplum ilişkilerinin kurulması için bir “model” önermiş oluyordu. Bu model, yönetime katılım ilkesini de aşarak, “birlikte yönetme” iddiasını taşıyordu. Modelin cazip önerileri kısa sürede yankı buldu. Yönetişim kavramı, kamu yönetimi, siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler, ekonomi gibi alanlarda hızla kabul görmüştür. Bunun sonucunda özellikle 1990’ların başından itibaren, çeşitli uluslararası örgütlerin (DB, BM, Kalkınma İçin İşbirliği Örgütü –OECD- vd.) çalışmalarıyla desteklenerek önemli bir literatür öbeği oluşmaya başlamıştır (Leftwich,1993). DB’nin kullanmış olduğu bir kavramın neden bu denli etkili olduğunu ve neoliberal politikalar aracılığıyla DB’den ve Uluslararası Para Fonu’ndan (IMF) kredi kullanan ülkelerin nasıl değişmeye zorlandığını anlamak kuşkusuz DB’nin tarihsel gelişimiyle ve rolü ile ilgilidir.1 DB, günümüzde hem ulusal hem de uluslararası siyasal düzeyi etkileyen en önemli uluslararası kurumlardandır; hem “eski” düzenin hem de “yeni” düzenin en önemli ortak örgütlerinden biridir ve ulusların etkisinin dışında oluşturulmaya çalışılan ulus-ötesi yapılanmanın da en önemli taşıyıcılarındadır.2 Yönetişim kavramı ve modeli 1990’lar boyunca bizzat DB tarafından değiştirilerek geliştirilmiştir. Aslında kavramın başlangıçta sahip olduğu naif söylem ideolojik içeriğini3 gizlemekte başarılı olmuşsa da daha sonraki gelişmeler, kavramın aslında siyasal olarak hangi anlamlara sahip olduğunu belirgin hale getirmiştir. Bu gelişmeler ışığında yönetişim kavramının, yönetim sözcüğü ile “satışı” yapılamayacak kimi düşüncelere meşruiyet kazandırmakta olduğu yaygın bir şekilde dile getirilmiştir (Güler, 2002)4. Bu açıdan bakıldığında kavram oldukça ilginç bir noktaya doğru evrilmiştir. Çünkü, başlangıçta sözcük “daha az yönetim”i ya da “minimal devlet”i (Stoker,

1|

Dünya Bankas›, 1944’te, Bretton Woods Konferans›ndan sonra kurulan bir örgüttür. Ayr›nt›l› bilgi için bkz. TatarPeker (1996). Kurumun kurulufl anlaflmas›na göre temel amac›, ülkeleri dünya pazar›yla bütünlefltirip küresel iktisadi büyümeyi mümkün k›lmakt› (Tatar-Peker, 1996: 9; Theobald, 1999:18-19). Banka’n›n rolü, “sermayenin üretime yönelik alanlara yat›r›m›n› kolaylaflt›rarak üye ülkelerin yeniden infla ve geliflmesine katk›da bulunmak”, “uluslararas› yat›r›m› teflvik ederek... uluslararas› ticaretin uzun vadeli ve dengeli bir flekilde büyümesini olanakl› k›lmak, ... böylelikle üretkenlik düzeyini, yaflam standartlar›n› ve emek koflullar›n› yükseltmek” olarak belirlenmiflti (Theobald, 1999). Banka’n›n kurulufl anlaflmas›nda, kredi verece¤i ülkelerin politikas›na kar›flmas› yasaklanm›flt›; oysa 1980’lerin bafl›ndan itibaren, “yap›sal uyum programlar›” ile Banka’n›n borç verdi¤i ülkelere müdahale araçlar› genifllemifl ve böylece ülkelerin ekonomi politikalar›n› dolayl› da olsa etkileme yolu daha da fazla aç›lm›fl oluyordu. 1989’da Sovyet blo¤unun y›k›lmas›yla birlikte “yeni dünya düzeni”nin en önemli aktörlerinden biri haline gelmesiyle, Banka’n›n kredi verdi¤i ülkeler üzerindeki etkisi giderek artt›. Borçlu ülkelerle imzalanan anlaflma metinleri, bu ülkelerin izleyece¤i siyasal yollara iliflkin oldukça kapsaml› koflullar içerecek kadar de¤iflikli¤e u¤rad›. Bu flekilde

87


88

Sonay Bayramo¤lu

Banka, açt›¤› kredileri borçlanan ülkelerin genel iktisadi yap›s›nda kökten de¤ifliklikleri dayatma yolunda bir kald›raç olarak kullanma olana¤› kazand›. Ekonomik yap›ya iliflkin koflullar›n yan› s›ra, borçlu ülkelerin siyasal ve hukuki yap›lar›nda radikal de¤ifliklikler öngören koflullar› da (örne¤in anayasa de¤ifliklikleri) bu ülkelerle imzalad›¤› anlaflma metinlerine dahil etmeye bafllad›. Dünya Bankas›’n›n 1980 sonras› siyasallaflmas› ile ilgili olarak bkz. Leftwich (1993: 34) 2| Birleflmifl Milletler Örgütü de uluslar üstü düzeyde çok önem verilen ve yine “eski” uluslararas› düzenden devreden bir baflka önemli örgüttür. Son zamanlarda Birleflmifl Milletler’de devletler d›fl›nda baflka örgütlerin de temsil edilmesi için verilen mücadeleler, bu örgütün yeni dünya düzeni içerisinde yer alma mücadelesi olarak da görülebilir. Bir baflka aç›dan, “global yönetiflim” aç›s›ndan bak›ld›¤›nda ise, Örgüt’ün yap›s›ndaki bu de¤iflim e¤ilimleri yeni “global yönetiflim” içerisinde eski yap›s›ndan büyük ölçüde s›yr›laca¤›n›n habercisi gibi görünmektedir. Son zamanlarda, Birleflmifl Milletler içinde, devletlerin yan› s›ra ulusötesi flirketlerin de temsilini sa¤lamaya yönelik tart›flmalar yürütülmektedir. Bunun için, 26 A¤ustos-4 Eylül 2002 tarihleri aras›nda Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Johannesburg kentinde gerçekleflecek olan Rio+10 olarak bilinen

1998:17; Rhodes 5, 1996: 653) anlatan bir kod olarak kullanılmakta iken bugün gelinen noktada, yönetişim modelinde egemen olan görüş, “minimal” devlet söyleminden kurtulmuş, bunun yerine “devletin yönlendiriciliği” daha fazla vurgulanmaya başlanmıştır. Doğrusu 1990’ların sonunda, “devlet” idaresinin yeniden telaffuz edilmeye başlanması, devletin yeni rollerine vurgu yapılması, sözcüğün yeni ideolojik kılıfını oluşturmaktadır. Bu konu ilerde ayrıntılı olarak ele alınacaktır. Sözcüğün kamu yönetimi ve devletin yetki alanı bakımından içeriğini oluşturan temel özellikler ise, genel olarak kamu yönetiminin alanını daraltma, harcamalarını kısıtlama, personelini azaltma, hizmetlerini özelleştirme ya da piyasa mantığına tabi kılma uygulamaları oluşturmaktadır (Güler, 2002).6 Devlet dışındaki aktörlerle birlikte devleti yönetme yani yönetişim, temel olarak, devletin piyasalaştırılmasıdır; yani devletin toplumla ya da “aktörlerle” piyasa mantığı ile ilişkilenmesidir. Kamu hizmetleri alanında, örneğin “vatandaş”ın yerini “tüketici” kelimesinin almasıyla da bu durum açıkça görülebilir. Devletin yönetişim modelindeki kritik önemi, yönetişim esasına dayalı bir toplumsal yapılanmaya geçilebilmesi için, “eski”nin en geniş ve örgütlü gücü olarak dönüşümü gerçekleştirecek bir aygıt olmasından kaynaklanır. Devlet, yeni tanımları içerisinde önemli oranda tek bir sınıfın doğrudan müdahalelerini yaptığı bir alan haline gelmiştir. DB Raporlar› ve Yönetiflim Kavram› Kavramdaki ve modeldeki bu evrimi DB’nin belli raporlarına bakarak incelemek mümkündür. Yönetişimin bugüne kadarki gelişimi üç evrede ele alınabilir: Birinci evre; Afrika ülkelerindeki krizin yönetişim krizi olduğunu ortaya koyan 1989’daki raporda somut olarak görülür. “İyi yönetişim” ve minimal devlet vurgusu öne çıkar. İkinci evre; 1994 Yönetişim raporudur; yönetişimin yeşermesi ve canlanması için sivil


Küreselleflmenin Yeni Siyasal ‹ktidar Modeli: Yönetiflim

toplumun gelişmesi gerektiği vurgulanır. Üçüncü evre ise 1997’deki rapordur ki nihayet devletin yeniden güçlendirilmesi vurgusu ile yönetişim bir kez daha bu raporda revize edilmiştir. DB’nin 1989 raporunda yönetişim teriminin ilk kez kullanılmaya başlandığı belirtilmişti. Bu raporda yönetişim kavramı “kötü” ve “iyi” nitelemeleriyle anılmaktadır. Buna yol açan şey, Güney Sahara Afrikası’ndaki ekonomik koşulların çok kötü olduğu şeklindeki analizleridir. Rapor, bu ülkelerde pozitif ekonomik gelişmenin hükümetten ve yönetimden kaynaklanan negatif faktörlerle nasıl engellendiğini tartışır. Burada, yönetişim “bir ülkenin işlerinin yönetiminde siyasal iktidarın kullanılması” olarak tanımlanır (Leftwich, 1993). 1989’daki yönetişim tanımı 1992’deki “Gelişme ve Yönetişim” adlı raporda genişletilmiştir (WB, 1994: xıv). 1992 Raporunda Banka yönetişimin üç boyutunu şu şekilde tanımlar (WB, 1994: xıv) “i) siyasal rejim biçimi; ii) bir ülkenin ekonomik ve sosyal kaynak gelişiminin yönetiminde yetki kullanımı süreci; iii) politika tasarlama, formüle etme, uygulama ve de işlevlerini yerine getirmede devletlerin kapasitesi.” Banka, birinci şıkkın kuruluş anlaşmasına aykırı olması nedeniyle ikinci ve üçüncü şıkka odaklandığını ileri sürmüştür. İkinci ve üçüncü şıkka ağırlık verilmesi, kredi verilen ülkeler için, yeni bir kamu yönetimi anlayışının yerleştirilmesi demektir. Bunlar, kamu personel reformu, kamu maliyesi reformu ve yapısal uyarlama politikasının bir parçası da olan Kamu İktisadi Teşekkülleri reformu vb.dir. Banka’nın kamu yönetimi reformu olarak tasarladığı politika seti şu dört ilkeye yaslanmaktadır (WB, 1994): 1-) Hesapverebilirlik: Buna göre, kamu görevlileri eylemlerinden sorumludur. Makro düzeyde etkili mali yönetim, harcamalarda dışsal kontrolörlük sistemi ve kontrolör denetimi sonuçlarını değerlendirme mekanizmaları yaratılmalı; mikro düzeyde ise rekabet ve ka-

Johannesburg Zirvesi büyük önem tafl›maktad›r. Küreselleflme karfl›t› hareketler, Birleflmifl Milletler’in yap›s›ndaki bu de¤iflimden dolay› tepkilerini dile getirmeye bafllam›fllard›r. Örne¤in Anti-Mai ve küreselleflme grubu BM yeni pozisyonunu elefltiren bir tutum içerisine girmifltir: “Demokratik Kitle Örgütleri, Birleflmifl Milletler ve Uluslararas› Ticaret Odas› (ICC) aras›ndaki afl›r› samimiyet ve yak›nlaflmadan huzursuz. Özellikle BM Genel Sekreteri Kofi Annan’›n Ocak ay›ndaki Dünya Ekonomik Forumu s›ras›nda yapt›¤› konuflmada ICC ve Sürdürülebilir Kalk›nma için Sermaye Eylemi-BASD isimli örgütlere, A¤ustos ay›nda Johannesburg’da yap›lacak Dünya Kalk›nma Zirvesi’nin haz›rl›klar› ve yürütülmesi konusunda çok büyük misyonlar yüklemesi, BM’yi öteden beri kapitalizmin bir makyaj malzemesi olarak tan›mlayan ve son dönemde BM’nin kendi logosunu hem de en kirli flirketlere büyük paralar karfl›l›¤› satmas› da dahil olmak üzere dünya halklar›na teflhir etmeyi sürdürme DKÖ’lerin [Demokratik Kitle Örgütleri] iflini daha da kolaylaflt›rd›” (Anti Mai ve Küreselleflme Karfl›t› Çal›flma Grubu, Bülten 45, 4 Nisan 2002). Tepkiler için Güney Afrika Ba¤›ms›z Medya Merkezi’ndeki haberlere bak›labilir. Bkz: http:// www.zabalaza.net/ 3| Yönetiflim ideolojisi ile ilgili olarak bkz. ‹nsel (2001) 4| Benzer flekilde bunu

89


90

Sonay Bayramo¤lu

“yeni fliflelerde eski flarap” olarak da özetleyenler için bkz. Theobald (1999) ve Jessop (1998). 5| Rhodes (1996), yönetiflimin alt› çeflit kullan›l›fl›n› ele al›r: Minimal devlet, flirket yönetiflimi, yeni kamu iflletmecili¤i olarak (NPM), “iyi yönetiflim”, sosyo-sibernetik sistem ve son olarak a¤lar›n öz örgütlenmesi olarak yönetiflim. 6| Yeni Kamu Yönetimi anlay›fl›n›n dayand›¤› en önemli yaklafl›m, Kuzey Avrupa ülkelerinde ortaya ç›kan literatürde genellikle New Public Management (NPM) olarak bilinen yaklafl›md›r. 7| Bunun nedenlerini DB’nin eski iktisatç›s› Stiglitz, bir röportaj›nda aç›klamaktad›r (Palast, 2002:119). Stiglitz, DB’den gönderildikten sonra DB politikalar›yla ilgili çeflitli itiraflarda bulunmufltur. Röportaj›nda, kamu sektöründeki reformlara özellefltirme yoluyla bafllanmas›n› “rüflvet verme” olarak nitelendirir. Stiglitz, ulusal liderlerin, ‹sviçre’de banka hesaplar›na yat›r›lacak yüzde 10 komisyon ihtimali karfl›s›nda, devlet sanayilerinin sat›l›p savulmas›na itiraz etmek yerine... elektrik ve su hizmetlerini mutlulukla teslim ettiklerini belirtirken, DB’nin önerdi¤i politikalar›n nas›l uyguland›¤›n› da gözler önüne sermektedir.

tılımın (Devlet Dışı Örgütlerin katılımı) yaygınlaştırılması desteklenmelidir; yerelleştirme politikaları üzerinde çalışılmalı ve yerel hizmetlerin fiyatlandırılması sağlanmalıdır. 2-) Kalkınmanın yasal çerçevesi: Özel sektör için açık, öngörülebilen ve istikrarlı, herkese yansız ve adil biçimde uygulanan bir kurallar ve hukuk yapısı ile bağımsız bir yargı sistemi var olmalıdır. Piyasa ekonomileri açık yasal kurallara ihtiyaç duyar. Bu nedenle bu sistem içerisinde etkileşimin sağlanması için ekonomik aracılar ve devlet birlikte yerini almalıdır. 3-) Bilgilendirme: Özel sektör hesapları için yaşamsal öneme sahip olan türden ekonomik koşullar; bütçe, piyasalar ve hükümet tasarımları herkes için güvenilir ve ulaşılır olmalıdır. 4-) Saydamlık: Açık yönetim, hesap verebilirliğin genişletilmesi ve yolsuzluğun sınırlandırılması ile politika yapımında kamu ve özel sektör arasındaki danışma süreçleri desteklenmelidir. Yönetişim kavramı etrafında yeni bir düzenlemenin unsurları sıralanmakla birlikte 1994 yılına kadar DB, önceliği genellikle özelleştirmelere vermiştir. 7 1994 Yönetiflim Raporu İkinci aşama, DB’nin 1994 hazırlamış olduğu “Yönetişim Raporu”ndan izlenebilir. DB’nin, üç bölgede toplam 455 kalkınma projesinden elde edilen deneyimlerden yola çıkarak hazırladığı “Yönetişim Raporu”na göre yönetişim (WB, 1994), “Bir ülkenin iktisadi ve toplumsal kaynaklarının kalkınma amacına yönelik olarak yönetilmesinde iktidarın uygulanma tarzı”dır. Kuruluş anlaşması gereği, üyesi olan ülkelerin siyasi işlerine karışması yasaklanmış olan DB, yönetişim kavramının bu tanımının “yetki alanına uygun” olduğunu ileri sürmektedir (TatarPeker, 1996; Theobald, 1999) Banka, yönetişimde, vurguyu devletin piyasa ile olan ilişkilerine yapmaktadır. Yetkili ve etkili bir devlet, piyasanın güvence altı-


Küreselleflmenin Yeni Siyasal ‹ktidar Modeli: Yönetiflim

na alınabilmesi için gerekli görülmektedir. Devletin piyasayı güvence altına alması ve girişimcilerin özel mülkiyet hakkına iyi bir şekilde sahip olabilmesi için, bu “kapasitesi”nin geliştirilmesi gerekmektedir. Bu sürecin güvence altında tutulabilmesi için ve eşzamanlı olarak sivil toplumun da geliştirilmesi amaçlanmalıdır (Tatar-Peker, 1996). 1994 “Yönetişim Raporu”nda devlete yüklenen rol, piyasa için “dışsal ekonomi” sağlama işlevidir. Böylece devlet, piyasanın güçlenmesine yardımcı olacaktır. Yönetişimin sağlam temeller üzerine oturabilmesi için devletin piyasa dostu etkili bir devlet olması gerekmektedir. Bunun yanı sıra, sivil toplumun geliştirilmesi de önemli koşullardan biridir. Zira DB, kamu işlerine katılan güçlü bir sivil toplumun geliştirilmesini, “toplumsal kapasite tesisi” olarak ya da “kültürel ve toplumsal güçlendirme” olarak kavramsallaştırır. Banka’nın varsayımına göre, yasalar çerçevesinde etkinlik gösteren, saydamlık, bilgilenme ve medya özgürlüğü sağlayan bir hükümetin verimlilik ve etkililiği, girişimcilerin karar alma sürecine dahil edilmelerini sağlayacaktır. Sivil toplumla ilgili ikinci nokta kamu hizmetlerini tüketenlerin etkili bir “söz” hakkına sahip olmalarıdır; bu durum kamu sektörünün verimliliğini güvence altına alabilecektir. Tüketicilerin etkili bir söz hakkına sahip olması hedefi, yerel düzeyde “katılım” mekanizmalarının geliştirilmesinin yanı sıra kalkınmaya ilişkin karar alma sürecinin ademi merkezileştirilmesini de gerektirir. Banka, ademi merkezileşme ve yerel yönetim alanındaki yaklaşımını, “ağırlıklı olarak verimliliği güvence altına almayı amaçlayan mali aygıtların geliştirilmesine yönelik bir yaklaşım” olarak tanımlamaktadır. Bu anlamda ademi merkezileşmenin en çok vurgulanan yönü kamu hizmetlerinin maliyetinin tüketicilerden alınacak “katkı payı” yoluyla ya da özellikle altyapı hizmetlerinin gerçekleştirilmesinde ve altyapının bakımında, bu hizmetlerin tüketicilerin doğrudan “işgücü” olarak katılması yoluyla tahsil edilmesidir. Sivil toplum

91


92

Sonay Bayramo¤lu

projesinin diğer bir yönü yoksullarla ilişkilidir. Yoksulların yerel cemaatler geliştirilerek ve yerel kitle örgütleri desteklenerek güçlendirilmesi amaçlanmaktadır. Bankaya göre yoksul grupların bu şekilde güçlendirilmesi, yeniden bölüşüme ilişkin “toplumsal adalete” de yol açacaktır. Banka, daha düşük ücretler önererek toplumun en yoksul kesimlerinin daha iyi belirlenmesinin mümkün olduğunu belirtir; çünkü ancak en yoksul kesimler bu kadar düşük ücrete razı olacaklardır. Böylece bir takım işler, ücretlerin çok düşük belirlenmesi nedeniyle sadece en yoksul olanlara kalacaktır. Dolayısıyla Banka, “özel girişimciler”, “egemen tüketiciler” ve “yoksul ve güçsüz gruplardan” oluşan bir sivil toplumun kurulması ve desteklenmesine yönelik kurumsal yapı geliştirme projelerine destek vermeye başlamıştır (Tatar-Peker, 1996: 48-49). Özetlersek, 1994 Raporunda, yönetişimin üç aktöründen ikisinin, piyasaların ve sivil toplumun güçlenmesine ağırlık verilmiştir. 1994 Raporunda kamu hizmetlerinde reform yönetiminin daha rasyonel hale getirilmesi için başka olanakların da arayışına rastlanır, ancak bu olanakların açık bir şekilde neler olduğunu görmek için 1997 Raporunu beklemek gerekecektir. 1997 Raporu: ‘Devleti Geri Getirmek’ Yönetişimin geçirdiği üçüncü evre, 1997 DB Raporunda somutlaşır. Bu raporda açıkça görüleceği gibi devletin yeniden tanımlanarak güçlendirilmesi söz konusudur. “Değişen Bir Dünyada Devlet” adını taşıyan raporda, piyasanın sağlıklı bir şekilde işleyebilmesi için devletin güçlü bir düzenleyici ve yönlendirici olarak tanımlanması gerektiği söylenmektedir. Bu son revizyona yakından bakılacak olursa şunlar belirtilebilir: 1997 Dünya Kalkınma Raporu esas olarak “değişen dünyada devletin rolünün yeniden gözden geçirilmesi”ni konu alır. Raporda, küresel ekonominin gereklerine cevap verebilecek, teknolojik değişimlere hızla


Küreselleflmenin Yeni Siyasal ‹ktidar Modeli: Yönetiflim

uyum sağlayabilecek daha etkin ve güçlendirilmiş bir devlet hedeflenir. Ancak DB’nin daha önceki raporlarından ve temel politikalarından da anlaşıldığı üzere, daha etkin ve güçlendirilmiş bir devlet, devletin kapsamının genişletilmesi, işlevlerinin artırılması, kamu hizmetlerinin yaygınlaştırılması anlamına gelmemektedir. Kaldı ki Rapor, II. Dünya Savaşından sonra devlet öncülüğünde piyasa yetersizliklerine karşı yapılan müdahaleyi, 1930’larda yaşanan Büyük Bunalımın “ekonomik ve toplumsal sistemlerde yol açtığı tahribata” çözüm bulma gereksinimi ile açıklayarak, bu müdahalenin kapsamının giderek genişlemesinden yakınır; zira müdahaleci devlet, ne iktisadi kalkınmayı gerçekleştirilebilmiş ne de yolsuzluk ve yoksullukların üstesinden gelebilmiştir. Bunun üzerine, etkinliğini ve gücünü giderek yitiren devlete karşı, uluslararası ve yerel piyasalar ile kitle örgütlerinin tepkileri gelişmiştir. Rapor bu tespitlerden sonra, teknolojik gelişmelere uyum sağlayabilen, etkin, düzenleyici bir devlete duyulan ihtiyaçtan söz eder. Raporun getirdiği en önemli yenilik şuradadır: DB daha önce, devletin yetki ve görevlerini sivil toplum örgütlerine ve özel sektöre aktarmak gerektiğine vurgu yapardı. Hem piyasanın hem de sivil toplumun geliştirilmesi önemli koşullardan biriydi. Ancak, 1997 Raporunda, devletin etkin bir devlet olmasının altı kalın çizgilerle çizilmiştir. Bir başka ifade ile devlet-sivil toplum/piyasa karşıtlığı 1997’den itibaren “piyasa için devlet” denilebilecek bir işlevselci tamamlayıcılık ilişkisine evrilmiştir. Bu revizyonun dayandığı temel rasyonel, devletin tamamen etkisiz kılındığı bir ortamda, piyasa ekonomisinin işleyişinin de tehlikeye gireceği şeklindeki bir varsayımdır. Rapora göre bunun nedeni şöyle açıklanır: Devletin, mülkiyet hakları, yol, sağlık8 ve eğitim gibi temel kamu hizmetlerini bile gerçekleştiremediği gelişmekte olan birçok ülkede, eksikliklerin büyük krizlere yol açıyor olması, devletin daha etkin olması-

8| Sa¤l›k sektöründe yö-

netiflim uygulamalar› ile ilgili olarak bkz. Aygül (1998).

93


94

Sonay Bayramo¤lu

9| IMF reformlar› ba¤la-

m›nda, Huricihan ‹slamo¤lu (2002:23), “reform” kavram›n› flöyle tan›mlar: “ ....yerel ile ulus-ötesi aktörlerin karfl› karfl›ya gelip ç›karlar›n› müzakere edebilecekleri yasal ve idari alanlar›n oluflmas›d›r. Bu alanlar –ki özellefltirme yasalar› ve ihale yasas› bunlara örnektir- küreselleflme veya küresel piyasa toplumunun oluflma süreçlerine iflaret eder.” Bu aç›klama DB reform paketleri için de kullan›labilir.

na yönelik çağrılardan anlaşılmaktadır. Bu ülkeler bir kısırdöngüye girmiştir. Kişiler ve şirketler vergi ödemekten kaçınarak bozulan kamu hizmetlerine tepki göstermekte, bu ise hizmetlerin daha da bozulmasına yol açmaktadır. Eski Sovyetler Birliği ile Orta ve Doğu Avrupa’da, vaatlerini uzun vadede yerine getirememesi, devletin çökmesine neden olmuş, merkezi planlamanın çökmesi ise yeni sorunlara yol açmıştır. Örneğin, ortaya çıkan boşlukta, vatandaşlar bazen hukuk ve düzen gibi temel kamu hizmetlerinden mahrum kalmışlardır. En uçtaki örnekler olan Afganistan, Liberya ve Somali’de olduğu gibi, devlet tamamen çökerek, uluslararası kuruluşları dağılan parçaları bir araya getirme göreviyle baş başa bırakmıştır (WB, 1997). Raporda devlete, yeni giysileri içerisinde, yeniden itibar kazandırılması, tahmin edilmesi kolay nedenlere dayanmaktadır. 1980’lerin sonunda kimilerince “tarihin sonu” olarak ilan edilen dönemde serbest piyasa ekonomisinin sihirli bir el gibi her şeyi düzelteceği umuluyordu. Bu düşünce, liberaller kadar solcu düşünürleri de etkisi altına almıştı. Reel sosyalizmin yenilgisi tarihin kutsal uyarısı gibi algılanıyordu. Böyle bir atmosferde devlete ait pek çok şey, eskimiş ve modası geçmiş kabul ediliyordu. Bu görüşü destekleyen ve besleyen uluslararası kurumların en başında Dünya Bankası gelmekteydi. Ancak küresel ekonomiye entegrasyon da belli bir standartlaşmaya ihtiyaç duymaktaydı ve bunun anlaşılması için çok zaman gerekmemişti. Küresel ekonomik sisteme dahil olmak için bir yönlendiriciye ihtiyaç duyulmaktaydı. Yeni dönemi yönlendirebilecek olan aktöre duyulan ihtiyaç için “devlet”e yeniden iş düşüyordu. Ancak bu yeni devlet formu, hiç şüphe yok ki çok daha esnek olmalı, hızlı hareket edebilmeliydi. Hem sivil hem de şirketlerle işbirliği içerisinde olmalıydı. Bunun için başta, “kamu sektörü yönetimi olmak üzere çeşitli reformlar 9 uygulandı. Yönetişim modelinde, piyasa dostu devlet öngörülmesine rağmen, devlete uzun bir süreden beri ciddi eleş-


Küreselleflmenin Yeni Siyasal ‹ktidar Modeli: Yönetiflim

tiriler yöneltiliyordu. Bunun için modelde hem devlete yöneltilen eleştirilerin aşılması hem de eleştirilere konu olan sorunların çözülmesi gerekiyordu. Bu nedenle yönetişimde devletin yerini ve önemini anlamak için 1997 Raporunu incelemek önem taşımaktadır. Etkin devlet bu raporun ana mesajıdır, ancak belli bir etkin devlet tanımından çok, etkin bir devlete nasıl ulaşılır sorusuna yanıt aranmakta; tam da piyasanın daha iyi işlemesi için “nasıl bir devlet” gerekir sorusu cevaplanmaktadır. Raporda tasarlanan “devlet”, kuşkusuz, DB’nin yönetişimi ihraç edeceği ülkelerin gereksinimlerine uygun olarak hazırlanmış bir devlet değildir. Söz konusu olan devlet, hem Dünya Bankası’nın kendi rasyonalitesi için hem de küresel piyasanın ihtiyaçları için işlevsel ve etkin olabilecek bir devlettir. Böyle bir işlevselliği olsa da, devletin kendi toplumunda 1980’ler boyunca kaybettiği itibarı yeniden kazanması ve belli bir meşruiyete sahip olması gerekir. Bu nedenle de raporda, devletin itibarını yeniden kazanması için, ilk olarak, toplumların devletin sorumluluklarının yeniden tanımlanmasını kabul etmeleri önerilerek işe başlanmaktadır. Devletin yeniden tanımlanması “devletin üstündeki yükün, vatandaşlar ve toplulukların temel hizmetlerin sağlanmasına katılmasını destekleyerek kaldırılmasını da amaçlayan vatandaş ve topluluklar ile devlet arasındaki ortak faaliyetlerin stratejik seçimini de kapsayacaktır”. Böylece devletin rolü ya da devletin üzerindeki yük azaltıldıktan sonra “devlet kapasitesinin artırılması” aşamasına gelinir. Rapor, bu aşamada, devletin kapasitesinin artırılmasına yönelik iki bölümlü bir strateji önerisi getirmektedir. Bu stratejiye göre, devletin rolü, kendi kapasitesiyle uygun hale getirilir (Kapasitesinin dışında kalan görevlerin vatandaşlar ve çeşitli topluluklar tarafından üstlenileceği varsayılmaktadır). Devletin kapasitesinin yetersiz olduğu alanların incelenmesi suretiyle hangi alanlara müdahalede bulunup bulunamayacağı tespit edilmeli; buna göre devlet, kendi kapasitesini tespit

95


96

Sonay Bayramo¤lu

etmelidir. Rapor, düşük kapasite ile pek çok şeyi yapmaya çalışan devletlerin yarar yerine zarar ettiklerini belirterek, bunun yerine temel görevlerde daha fazla yoğunlaşan bir devlet anlayışını getirmeye çalışmaktadır. Bu temel görevlerin ne olduğuna aşağıda değinilmektedir. Stratejinin ikinci bölümünde ise kamu kurumlarının canlandırılarak devletin kapasitesinin artırılması önerilmektedir: “Etkin kurallar ve sınırlamaların oluşturulması, devletin keyfi edimlerinin kontrol edilmesi ve kök salmış yolsuzluklarla mücadele edilmesi” gerekmektedir. Böylece rapor dikkatleri sadece devletin rolünün yeniden belirlenmesine çekmekle yetinmeyip ülkelerin kapasitelerinin yeniden oluşturulması sürecini nasıl başlatabileceklerini de göstermektedir. 1997 Raporu, ilk bakışta, 1980’lerden itibaren sürdürülen devletin zayıflatılması politikasından vazgeçildiğini, bunun yerine devlete aktif bir rol verildiğini ilan eder bir görüntüye sahiptir. Hedeflenen devlet anlayışı şu şekildedir: Piyasalar›n baflar›s›zl›klar›n› düzeltmek için onlarla ortakl›k gelifltiren, fakat onlar›n yerini almayan devletler... Devletlerin benzersiz güçleri, vergilendirme, yasaklama, cezaland›rma haklar›yla birlikte, kat›l›ma gereksinim duymalar›ndan kaynaklan›r. Devletlerin vergilendirme gücü, kamu mallar›n›n finansman›n› sa¤lar. Yasaklama ve cezaland›rma gücü, bireysel güvenlik ve mülkiyet haklar›n› garanti eder. Ayr›ca, kat›l›ma gereksinim duymalar› da, halklar›ndan ba¤›ms›z hareket etmelerini engeller... (WB, 1997:25).

Ancak bu raporla birlikte daha önceki raporları ve tarihsel gelişmeleri dikkate aldığımızda, DB’nin devlet anlayışının özellikle 1994 Yönetişim Raporuyla aynı doğrultuda olduğu söylenebilir. 1994’de ortaya konulan ve benimsenen yeni devlet-toplum ilişkisi modeli yönetişimdir. Bu modelin kurucu aktörleri devlet (bürokrasi), toplum (STK) ve özel sektörden (şirket) oluşmaktadır. Bu modelin uluslararası boyuttaki aktörleri ise hükümetler, uluslararası örgütler ve uluslararası


Küreselleflmenin Yeni Siyasal ‹ktidar Modeli: Yönetiflim

şirketlerdir. Ulusal düzeyden uluslararası düzeye geçmek ve daha da önemlisi uluslararası pazara entegre olabilmek için en deneyimli ve altyapısı olan aktör hiç kuşkusuz “devlet”tir. Ancak bu aktörün dönüştürülmesi gerekmektedir. Öncelikle devlet üzerine konulan “negatif” anlamların kaldırılması ve “devlet”e paye verilmesi daha sonra ise amaca dönük olarak yeniden tanımlanması gerekmektedir. DB, 1997 Raporunda, 1994’de biçim verdiği modeli, piyasaları koruma ve düzeltme işlevlerinde devlete geniş bir rol biçerek gerçekleştirme yönelimi içerisine girmiştir. Ulus devletin bittiği yönündeki görüşlerin ağırlık kazandığı bir ortamda, devletin yeniden önemli bir yapı olarak öne çıkarılması, DB’nin en önemli meydan okumalarından biri olarak da değerlendirilmektedir (Panitch, 2000)10. Bu değerlendirme gerçekten bir meydan okuma ve DB’nin perspektifinde, kalkınmacı, sosyal devlete doğru bir dönüşüme mi işaret etmektedir? Rapora bakıldığı zaman, bunun böyle olmadığı anlaşılıyor. Ancak, yine de güçlü bir “devlet” vurgusu yapılmaktadır; bu “devlet” piyasalaştırılmış bir devlet anlayışına yaslanır, piyasa için “güçlü”, piyasa için “etkin” ve piyasa için “esnek” bir devlettir. Eğer bu raporu bir meydan okuma olarak değerlendirmek söz konusu ise, bu, bugüne kadar egemen olan, “tarafsız”, “temel kamu hizmetlerini sağlamakla yükümlü”, “sosyal”, “sınıflararası uzlaşmaya dayalı” devlet anlayışına karşı yapılmış bir meydan okumadır. Raporun entelektüel söylemine karşın içerdiği temel tezlerin, çok açık bir biçimde, sadece piyasanın korunmasına yönelik olduğunu söylemek gerekir. DB 1997 Raporu, yine de yönetişimin kendi gelişiminde belli bir kırılmaya işaret etmektedir. Sanıldığının aksine bu kırılma, yönetişimin daha “uygulanabilir” bir seviyeye gelmesiyle ilgilidir. Bu nedenle 1997 DB Raporunu, bir tür “Yönetişime Geçiş Raporu” olarak değerlendirebiliriz. Ara De¤erlendirme

10| Bu raporun bir süre-

dir küreselleflmenin sorunlar›na çözüm aray›fl› içerisinde olan sosyal demokrat çevrelerde yank› buldu¤unu belirten Leo Panitch (2000:207), raporu “küreselleflmenin sosyal demokratikleflmesi” olarak nitelendirmektedir. Oysa belki de, Panitch süreci tersinden okusa daha isabetli olurdu: Üçüncü Yol ekseninde gelinen nokta, sosyal demokrasinin neo-liberalleflti¤ini göstermektedir.

97


98

Sonay Bayramo¤lu

Sözü edilen raporlara göre devletin hem uluslararası sistemde hem de kendi ülkesindeki yeni rolü ne olacaktır? 1994 Yönetişim Raporunda devlet, sivil toplum örgütleri (STK) ve şirketlerin yanında, eşit konumda bulunan bir aktör olarak tanımlanıyordu. Yönetim; genel anlamda sivil toplum yani STK, özel sektör yani şirketler ve bürokrasi yani devlet arasında bölüşülmekteydi. “Yönetişim Raporu”nda (1994), devlet, küreselleşme sürecinde, “ortak”, “katalizör”, “kolaylaştırıcı” olarak görülüyordu. Ancak 1997 tarihli raporda devlet, artık bunlardan daha fazla bir şey haline gelmiştir; devletin öncelikle yerine getirmesi gereken işlev -aşağıda yeni kurumcu iktisat bakış açısını anlatırken belirtileceği gibi- piyasaların güvence altına alınmasıdır. Bunu tam ve etkin bir biçimde yerine getirebilmesi için yani yeni rolünü mükemmel yapabilmesi için, raporun diğer bölümlerinde de belirtildiği gibi, devletin yapabileceklerinden fazlasını üstlenmemesi, kapasitesine göre kendine rol biçmesi vaaz edilmektedir. 1997 Raporu genel olarak değerlendirildiğinde şu sorunlar ortaya çıkmaktadır: Banka, devlete yeni bir rol vermektedir ve bu rol, bundan önceki raporlarda dile getirilen rollerden daha kapsamlı ve daha itibarlı görünmektedir. Çünkü eğer devlet bu rolünü iyi uygularsa, uluslararası ve yerel piyasalarda tekrar saygınlığını kazanacaktır. Hem uluslararası hem de yerel piyasaların saygınlığını kazanmak, küresel ekonomiye başarılı entegrasyonunun ön şartıdır. Küresel ekonomiye entegrasyon Banka için o devletin borç verilebilir olup olmadığını gösteren en önemli göstergelerden biridir. Kuşkusuz Dünya Bankası’nın 1997 Raporunu ilk olarak değerlendireceğimiz düzey, bu politikaların Dünya Bankası için rasyonalitesinin ne olduğu olmalıdır. Bu açıdan bakıldığı zaman, Dünya Bankası için en önemli amaç, daha fazla kredi vermek ve zamanında faiziyle birlikte verdiği borcu geri alabilmektir. İkinci düzey ise, kurumun kendi sürekliliğini güvence altına alması-


Küreselleflmenin Yeni Siyasal ‹ktidar Modeli: Yönetiflim

dır. Bunun Dünya Bankası açısından karşılığı, sürekli olarak borç verebilmek ve giderek etkinliğini artıracak politikalar geliştirmektir. Bunun için borç verirken daha iyi kriterler geliştirmesi gerekir. Bu açıdan bakıldığında, DB’nin kendi çıkarları açısından, devleti kapasite ölçme ve değerlendirme kriterlerine uygun bir kurum haline getirmeye çalışması beklenir. Kredi verirken devletlerin kapasitesini ölçmesi beklenen kreditör olan Dünya Bankası’nın, devletlerin kapasitelerini karşılaştırmak için bizzat devletlerin kaynaklarına başvurması ve bunlardan yararlanması kendisi için oldukça rasyonel ve uzun vadeli bir stratejidir. Bu rapor değerlendirilirken DB’nin ideolojik konumunu da dikkate almak gerekmektedir. DB’nin öngördüğü devlet anlayışı, kapasitesi kadar çalışan ya da işlevini kapasitesine göre belirleyen bir devlet anlayışıdır ki bu da herhangi bir ülkenin toplumsal ve siyasal alanlarını yakından ilgilendirir. Bu düzeyde raporun devlet anlayışı değerlendirildiği zaman ortaya çıkan sonuç, küresel ekonomiye uyumu sağlayan, piyasayı güvence altına alan bir devlet anlayışıdır ki bu devlet anlayışının minimal devlet anlayışından ya da liberal devlet anlayışından öz olarak bir farkı bulunmamaktadır. Raporda, “piyasa öncülüğünde büyümenin yararlarının özellikle temel eğitim ve sağlığa yapılan yatırımlar yoluyla paylaşılmasının sağlanması” önerilmektedir. Bu öneriler, devletin önceliklerini ortaya koyması bakımından dikkat çekicidir. 11 Raporu değerlendirirken başvurulması gereken bir diğer düzey ise öngörülen devletin konumudur. Bu düzeyde, raporun getirdiği devlet anlayışı etkin ve güçlü olsa bile, ulusal düzeyde tamamen kendi “kapasitesine” sıkıştırılmış, uluslararası düzeyde uluslararası piyasaya bağımlı kılınmış bir devlettir. Bu anlamda ulus-devletlerin içeriği değişmektedir. Çünkü, kendi kaderini belirleme hakkına sahip olan bir ulus-devletten ya da egemenliğini kendi sınırları içerisinde sürdüren bir devlet anlayışından söz etmek artık teorik ola-

11| Dünya Bankas›’n›n

farkl› flekillerde kalk›nma yollar› önerdi¤i do¤ru olsa bile, söz konusu kalk›nman›n asl›nda daha çok “iktisadi” geliflmeye vurgu yapt›¤› ortad›r; oysa bu geliflme anlay›fl›n›n “insan haklar› beyannamesine ayk›r›” oldu¤unu savunan bir görüfl için bkz. Theobald (1999).

99


100

Sonay Bayramo¤lu

12| ABD’de Clinton’›n ve

‹ngiltere’de Blair’in ilk uygulay›c›lar› oldu¤u yeni sosyal demokrasi anlay›fl› (“üçüncü yol”) 1997 Dünya Bankas› Raporunun devlet anlay›fl›na benzer bir yaklafl›m içindedir. Ayr›nt›l› bilgi için bkz: Blair&Schröder (1999), Europe: The Third Way, Die Neue Mitte, Londra Manifestosu, Londra.

rak mümkün değildir. Önerilen devletin, yönetişimin oyuncularından biri olarak, sorun çıkaran değil “kolaylık sağlayan” bir oyuncu olacağı açıktır. DB’nin devlet anlayışı, sadece minimal devlet talebi içerisinde olanların değil, değişen sosyal demokrasinin de bugün arzuladığı şekilde etkin bir devlet anlamına gelmektedir.12 Rapor, devletler için, küresel rekabeti, üstesinden gelinmesi gereken bir engel olarak değil, peşinden koşulması gereken bir hedef olarak tanımlamıştır. Her üç rapor birlikte değerlendirildiğinde, yönetişimin kurulmasını istediği iktidar modeli, bu modelin ana aktörleri ve bu aktörlere verilen sorumluluklar bakımından bütünlüklü bir yapının ortaya konduğu görülmektedir. Raporların neoliberal politikalardan önemli bir sapma içinde olmadığı aksine neoliberal politikaların biraz daha uzun vadeye yayılarak gerçekleştirilmesini hedeflediği söylenebilir. Yeni kurumcu iktisadın, piyasa ekonomisinin çalışması ve kalkınmanın sağlanabilmesi için devletin önemine vurgu yapması, DB’nin 1997 Raporunda da görüldüğü gibi, küresel piyasanın iyi işlemesi için devlete verdiği yeni roller arasında bir paralellik kurulabilir. Bankanın yönetişim yaklaşımı, diğer uluslararası güçlü örgütler tarafından da benimsenmektedir. Örneğin hem OECD hem de AB’nin yönetişim konusunda, DB’nin yaklaşımını paylaştıkları ilgili yayınlardan açıkça görülmektedir (CEMR, 2001; OECD, 2001) Devletin yönetişim modelinde etkin bir rol alması, devlet-toplum ilişkilerinde, başlangıçta daha çok vurgulanan güçlü devlet-güçsüz toplum ikileminin terk edildiği anlamına da gelebilir. Bu noktada artık yönetişimin teorik temellerine göz atmak yerinde olacaktır. Yönetiflimin Teorik Temelleri Yönetişimi besleyen en önemli teorik kanal, 1970’lerde başlayan ve ulus-devletlerin toplumları yönetme kapasitesini yitirdiğini savunan görüşler ve tar-


Küreselleflmenin Yeni Siyasal ‹ktidar Modeli: Yönetiflim

tışmalardır. Ulus-devletin yönetme kapasitesini yitirdiğine dair pek çok tartışma yürütülmüştür. Bunlara kısaca “ulus-devlet ve küreselleşme tartışmaları” diyebiliriz. Bu tartışmalar içinde yönetişimin temel aldığı görüş, esas olarak “yönetebilirlik krizi”dir. Bu görüş, bir siyasal birliğin hem kendi içindeki hem de kendi dışındaki yapılarla ve kurumlarla ilişki kurma biçimi ve tarzına göndermede bulunur. Bu çerçevede, “yönetebilirlik krizi”, devletin, “devlet-ekonomi” ilişkisi çerçevesinde hem ülke içindeki yapıları hem de “ulus-üstü örgütler”le olan ilişkide uluslararası yapıları artık “yönetemediği”nin kabulüne dayanır. Dolayısıyla, yönetişim, bu noktadan sonra, hem ulus-devletin zayıflayan kapasitesi hem de küreselleşme sürecinin kaçınılmazlığı argümanlarının üzerinde yükselmektedir. Yönetişim, şu soruya verilmiş bir yanıt olarak takdim edilir: Yeni bir dünya düzeninde bu düzenin gerektirdiği şekilde bir “siyasal iktidar-yönetilen” ilişkisi nasıl olmalıdır? Bu yaklaşımın beslendiği bir başka kanal, piyasa-devlet ilişkileri içinden devletin piyasanın düzenlenmesinde önemli olduğunu savunan Yeni Kurumcu İktisat Okulunun görüşleridir. Bu nedenle, yönetişim tartışmalarını genel olarak devlet-toplum ilişkisi üzerine bir düşünme etkinliği olarak görebiliriz. Özetle, yönetişim tartışmalarının “yönetilebilirlik krizi”, küreselleşme ve Yeni Kurumcu İktisat Okulunun argümanlarından beslendiği söylenebilir. Yönetişim paradigmasının ilk şekillenişini daha iyi anlamak açısından, ilk olarak küreselleşme, ulus-devlet ve yönetilebilirlik kriziyle ilgili tartışmalara değinilecektir. Daha sonra ise, yönetişimin kavramsal gelişim serüveni içinde en dikkate değer revizyona dayanak teşkil eden Yeni Kurumcu İktisat Okuluna bakılacaktır. Küreselleflme, Yönetilebilirlik Krizi ve Ulus-devletlerin Zay›flamas› Yönetişim kavramının ortaya çıkışı, özellikle 1970’li ve 80’li yıllarda sosyal bilimlerde yaşanan krize bağlanabilir (Jessop, 1998: 31). Çünkü bu dönemde,

101


102

Sonay Bayramo¤lu

13| TINA (There is no al-

ternative) slogan› da buradan do¤mufltur.

sosyal bilimlerin toplumsal olayları ve gelişmeleri açıklamakta yetersiz kaldığı yönünde genel bir kabul vardı ve en çok sözü edilen krizlerden biri de “yönetilebilirlik krizi” idi. “Yönetilebilirlik krizi” hükümetlerin toplumları yönetemedikleri savına dayanıyordu ve bunun bazen “meşruiyet” krizinden bazen “parti sisteminin” krizinden bazen de “temsil” krizinden kaynaklandığı ileri sürülüyordu. Her ne biçimde olursa olsun yaygın bir kriz tartışmasının sürdüğü bu süreçte “yönetişim” yaklaşımı sosyal bilimlerin önünü açabilecek, temel dikotomileri yalınlaştırabilecek bir açılım olarak görüldü: Ekonomide piyasa-hiyerarşi, reel politikalarda piyasa-planlanma, siyasette kamu-özel ve uluslararası ilişkilerde egemenlikanarşi dikotomilerini ortadan kaldırabilecek bir açılım. Sosyal bilimlerin karşı karşıya olduğu kriz, pek çok disiplinin kendini sorgulamasına yol açmıştır. Kurumcu iktisat, ekonomik faaliyetleri, mübadele ve hiyerarşiden farklı biçimde düzenleyen mekanizmalara artan bir ilgiyi ortaya koymuştur. Uluslararası ilişkiler disiplini, uluslararası anarşiden kaçınmaya yarayacak, ulus-devleti dışta bırakan uluslararası koordinasyon formları olarak “uluslararası rejimleri” keşfetmiştir. Siyaset Bilimi, geleneksel kamu-özel ayrımıyla ve hiyerarşiyi ortadan kaldıran formlarla ilgilenmeye başlamıştır (Jessop, 1998). 1980 sonrası gelişmeleri açıklama konusunda yetersiz kalan sosyal bilimler, yeni bir tarihsel döneme girildiğini haber veriyordu. Bu dönem, bugün tekerleme haline gelen “küreselleşme” adını aldı. Küreselleşme, bu noktadan sonra hem sürecin adı hem de sürecin analizinde kullanılan temel kavramsal bir araç haline geldi (Keyman, 1995). Küreselleşme, çok fazla değer yüklü bir kavram olarak gelişti. Temelde, dünyanın karşı konulamaz bir sürece girdiğine işaret ediyordu13; bir yandan müthiş bir teknolojik gelişme öte yandan bu gelişmeler karşısında devletlerin ve bireylerin bu gelişmeye zorunlu olarak ayak uydurmaları gerekliliği. Küreselleşmenin karşı konulamazlığı ya da zorunluluğu söylemi, esasında, daha çok ideolojik içeriğini dolduran bir özelliğidir. Küreselleşme kavramının taşıdığı ideolojik anlam, örneğin bir


Küreselleflmenin Yeni Siyasal ‹ktidar Modeli: Yönetiflim

devletin küresel piyasaya entegre olması zorunluluğunu hatırlatmakla kalmıyor aynı zamanda nasıl entegre olacağını da içeriyordu.14 Ulus-devlet, küreselleşme açısından iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi, ulus-devletin zayıfladığı ve dolayısıyla bütün örgütlenme yapısıyla birlikte artık tamamen etkisiz kaldığı yorumudur. İkincisi ise, ulus-devletin zayıflamadığı, aksine güçlendiği yönündeki düşüncedir. Her iki düşüncenin de yönetişim açısından karşılığı bulunmaktadır. Birinci düşünce, daha “toplum merkezli” yönetişim yaklaşımın gelişmesine katkıda bulunurken, ikinci düşünce de devletin kapasitesinin artırılmasını ön gören “devlet merkezli” yönetişim yaklaşımının gelişmesine katkıda bulunmaktadır.15 Ulus-devletin bu süreçte aslında güçlendiği düşüncesinin temelinde, küresel piyasaya entegrasyonun sağlanmasında devletin ana eklem yerlerini oluşturduğu görüşü yer alır. Küresel entegrasyonun amacı ise açıktır: Dev uluslararası şirketlerin ve tekellerin sermaye yatırımlarını ülkeye çekebilmek. Bunun en önemli koşulu ise, sermayenin kârlılığını artıracak koşulları sunmaktır. Küresel piyasaya entegrasyon sürecinde devletin oynadığı bu rol, devletin egemenliği sorununu akla getirmektedir. Özellikle üçüncü dünya ülkelerinde son yıllarda yaşanan gelişmeler, devletin, sermayenin önünü açan işlevlere sahip olduğunu sergilemektedir.16 Küreselleşmenin mantığına uygun olarak geliştirilen yeni kurumların ve düşüncelerin teorik açıdan önemli sonuçlarından biri liberal demokratik düşünce ve kurumlarının muğlaklaşmaya başlamasıdır. “Vatandaşlık”, “katılım”, “halk”, “seçmen” vb. kategorileri yeniden tanımlanmakta ve tartışılmaktadır. Egemen siyaset biliminin küresel gelişmelere yanıtı, genellikle “çok kültürlülük”, “farklılık siyaseti”, “müzakereci demokrasi” gibi yaklaşımların geliştirilmesi şeklinde olmuştur. Sosyologlar ise bu gelişmeleri, “bireyselleşme”, “çok kültürlülük”, “hayat tarzlarının sıradanlaşması” şeklinde yorumlamışlardır. Bu zengin tartışma alanı, daha önce de belirtildiği gibi bu çalışmanın dışında bırakılmıştır.

14| Uluslararas› Para Fo-

nu ve Dünya Bankas› taraf›ndan, borçlu ülkelere dayat›lan ekonomik ve siyasal stratejiler buna örnek olarak verilebilir. 15| Birinci düflüncenin temsilcisi için Kickert, ikinci düflüncenin temsilcisi ise Peter Evans, Jon Pierre ve Guy Peters örnek verilebilir. 16| Bu gözlemin yine de devletin nas›l tan›mlanmas› gerekti¤ine dair yeterli kan›t sundu¤unu söylemek mümkün de¤ildir. E¤er bu süreci, kapitalizmin yeniden yap›lanmas› için bir geçifl süreci olarak kabul edersek, devletin, yöneten s›n›f d›fl›ndaki s›n›flar›n lanetine karfl› ne kadar uzun süre dayanabilece¤i de ayr› bir sorundur.

103


104

Sonay Bayramo¤lu

17| Yeni Kurumcu ‹ktisat,

kurucular› olan Thorstein Bundy Veblen ile John Rogers Commons’›n kurumcu iktisat yaklafl›m›n›n neoklasik iktisat yaklafl›m›yla birleflmesinden yanad›r. Materyalist özellikler tafl›yan Veblen’e yaslanan görüflte, birey Darwinci bir bak›fl aç›s›yla, zorunlu olarak, egemen kültürel güçlerin gereklerini yerine getirmektedir. Commons’ç› görüfl ise, insan ürünü ve gönüllülü¤e dayal› bir kollektif kurallar dünyas› kurgular. Yeni Kurumcu ‹ktisat, daha çok Commons’ç› çizgiyi takip eder ve neoklasik iktisad›n özüne çok fazla dokunmadan onunla uzlafl›r. Yeni kurumcu yaklafl›m benimseyen çal›flmalar›n ortak noktas›: Neoklasik iktisad›n “istikrarl› tercih”, “rasyonel seçim” ve “denge” olarak bilinen üç ilkesine dokunmaks›z›n iktisadi alanda aç›klay›c› faktör olarak bireyler de¤il, kurumlar esas al›n›r. Kurumcu yaklafl›m›n odakland›¤› sorun alan›, “kurumlar iktisadi davran›fllar üzerinde ne tür etkiler meydana getirir”den ziyade, kurumsal de¤iflim sürecinin kendisinin anlafl›lmas› ve aç›klanmas›d›r. Yeni Kurumcu ‹ktisat yaklafl›m›nda yer alan çal›flma alanlar› aras›nda, Mülkiyet Haklar› Okulu, ‹fllem Maliyetleri ‹ktisad›, Yeni ‹ktisat Tarihi, Yeni Karfl›laflt›rmal› ‹ktisadi Sistemler vb. bulunur. Bütün bu ekollerin klasik iktisada yönelik ortaklaflt›¤› elefltiriler: ‹lk

Buraya kadar değinilen konular, yani, yönetilebilirlik krizi, küreselleşme ve ulus-devletin zayıflamasıyla ilgili tartışmalar, yönetişimin üzerinde yükseldiği zemini ifade etmektedir. Uluslararası örgüt ve şirketlerin hegemonya kurdukları “küresel” düzlem, bu düzlemin ulusal ve yerel bağları ve bu ağlar ile “küresel” düzlem arasında kurulan ilişkinin yapısı ve işleyiş mekanizmaları, yönetişim mekanizmasıyla ilgilidir. Y e n i K u r u m c u ‹ k t i s a t 17 Kurumcu iktisat ilk ortaya çıktığı andan itibaren özellikle iktidar konusu üzerinde durmuştur. Vurgu daha çok, iktisadi etkinliğin çerçevesini çizen hakların gelenek ve hukuk yoluyla yeniden biçimlenmesi ile gelenek ve hukuk kurallarının işleyişi ve yeniden biçimlendirilmesidir; bir başka ifade ile gelenek yasal süreçler ile piyasa süreçleri arasındaki karşılıklı ilişkilerin ve hukuk kurallarının işleyişinde gömülü olan değerlerin neler olduğu üzerinde yoğunlaşır (Demir, 1996: 71). Fikir vermesi bakımından yakın dönemde yapılan ve ilgili literatürde önemli yankılar uyandıran bir çalışmaya değinilebilir. Kalkınma ve devlet ilişkisini karşılaştırmalı-tarihsel bir yöntemle inceleyen bu kurumcu çalışma, güçlü toplum güçlü devlet ilişkisini ortaya koymuştur. “Daha dinamik olan ekonomiler güçlü devletlere sahiptir” (Weiss&Hobson, 1999: 13) şeklinde bir sonuca ulaşan bu çalışmada bu ilişki şu şekilde tanımlanmıştır: “Bize göre, daha dinamik olan ekonomilerin gerisinde pozitif anlamda, güçlü devletler ve hem de güçlü toplumlar yatar... [D]evletin nüfuz edici-çekimsel kapasitesi ne kadar güçlü ise, bu devlet egemen ekonomik gruplarını o oranda güçlendirir; devlet ne kadar zayıfsa, alternatif güç kaynaklarını aynı ölçüde zayıflatmaya çalışır.” (Weiss&Hobson, 1999: 17-18) Yeni kurumcu iktisat yaklaşımının Dünya Bankası’nın yönetişim anlayışına olan etkisi, devlet-ekonomi ilişkisi ve mülkiyet hakkı noktalarında ortaya çıkmaktadır. Mülkiyet hakkı konusunda kurumcu iktisadın yaklaşımı temel olarak, tam rekabetin, rekabet yapısını ve et-


Küreselleflmenin Yeni Siyasal ‹ktidar Modeli: Yönetiflim

kin piyasayı garanti altına alan düzenleme ve uygulama sisteminin yanı sıra mülkiyet hakkına dayalı bir düzen varsa gerçekleşeceği şeklindedir. Nitekim, Dünya Bankası’nın, gelişmekte olan ülkelerde “mülkiyet hakkını tam olarak sağlamaktan” söz etmesi anlaşılabilir bir şeydir (Theobald, 1999: 27).18 Kurumcu iktisat okuluna göre, mülkiyet hakkı, “bireylerin kaynakları kullanma hakkı”dır. Mülkiyet hakları sistemi ise “bir toplumda yaşayan belirli bireylere belirli bir malı, yasak olmayan kullanım biçimlerinden birini seçerek kullanma otoritesi veren bir tayinleme/belirleme yönetimi”dir (Demir, 1996:228). Buna göre, mülkiyet haklarının uygulanması kıt kaynakların kullanımında başkalarını, yani mülkiyet hakkından yoksun olanları dışlamayı gerektirmektedir. Ancak, başkalarının dışlanmasını gerektiren mülkiyet sisteminin olmasının bir maliyeti vardır. Bu çerçevede mülkiyet haklarının tanımlanması ve korunması konusunda temel yükümlülük devlete aittir. Böylece, mülkiyet hakkının korunmasında, devletin taraflara gerekli baskıyı uygulama gücüne sahip olduğu yerlerde maliyet düşeceği için, orada piyasa daha etkin olacaktır. Tersine, devletin yaptırım gücü uygulamadığı hatta yasaklama getirdiği alanlarda ise yüksek işlem maliyetleri19 mübadeleyi sınırlayacak, hatta önleyecektir. Devletin yaptırım gücü uygulamasının maliyeti, mülkiyet haklarıyla ilgili düzenlemelerin toplumsal normlarla paralellik taşıması durumunda düşer. Bu yaklaşıma göre, toplumsal kriz anlarının iktisadi sonuçlarının büyük olması artan işlem maliyetleri göz önüne alınarak açıklanmalıdır. Mülkiyet ve devlet arasındaki ilişki bakımından bir başka önemli nokta, devletin sahip olduğu kamu mallarının korunmasının kendi sorumluluğunda olmasıdır. Bu nedenle, kamu kurum ve mallarının korunması önemli bir işlem maliyeti olarak ortaya çıkmaktadır. Mülkiyet hakkı konusundaki yaklaşımıyla kurumcu iktisat, devletin işlem maliyetlerini azaltması, yani kamu harcamalarını kısmasında belirli bir yol önermektedir. Diğer etki, devletin ekonomideki rolü ile ilgilidir. Kurumcu yaklaşım, devleti egemen sınıfların çıkarlarını

olarak “bilginin maliyetsiz oldu¤u”, tam rekabet koflullar›nda her firman›n ayn› bilgiye sahip oldu¤u gibi pek çok varsay›m›n iktisadi hayat›n gerçeklerine uymad›¤›d›r. Varsay›mlar›n gerçekçi olmamas› ise, iktisat teorisinin iktisat tarihi ve mevcut iktisadi sistemler ile aralar›nda olan ba¤lant›y› koparmas›ndan kaynaklanmaktad›r. Kurumcu yaklafl›ma göre, sadece çözümleme amac›yla da olsa, iktisadi sistemi, onunla çok ba¤lant›l› olan ve daha genel bir zemini ifade eden toplumsal sistemden ay›rmak, iktisadi süreçler üzerinde etkili pek çok önemli faktörün göz ard› edilmesinin ötesinde pek çok sorun yaratmaktad›r. Kurumcu yaklafl›m, kurumlar›n, hem de¤iflimin araçlar› hem de onun önündeki biricik engeller oldu¤unu ileri sürmektedir. Kurumcu yaklafl›ma göre, gerçek hayatta gerçekleflen pek çok ifllem, sürekli tekrarlanarak al›flkanl›k haline geldi¤i için kabul görmektedir ve bundan dolay› da hukuk sürecinin d›fl›nda kalmaktad›r. Bunu daha anlafl›l›r k›lmak için flöyle bir örnek verilmektedir: Pek çok insan, her gün markete gider ama sat›n ald›¤› ekme¤in paras›n› ödemenin nas›l bir ifllem oldu¤unu hiçbir zaman düflünmez. Varsayal›m paray› verdi¤imiz halde kasiyer, vermedi¤imizi iddia ediyor olsun. Bu

105


106

Sonay Bayramo¤lu

durumda ne olur? Muhtemelen kavga ç›kar ve güç yoluyla sorun çözümlenir. Çünkü ortada flahitlik yapacak kifli ya da kifliler olmad›¤› için olayda hukuki bir durum oluflmam›flt›r. Bu nedenle söz konusu ödeme iflleminin kifliler aras› anlay›fl›n bir gere¤i olarak yerine getirildi¤ine dair yerleflik inanç ve bu inanc›n di¤er insanlarca paylafl›lmas›na duyulan güvenden baflka bir yapt›r›m gücüne sahip de¤ildir. Toplumsal süreçlere ifllerlik kazand›ran ve iliflkilerin yürümesini sa¤layan a¤›rl›kl› olarak bu tür ifllemlerdir. Baz› ifllemler al›flkanl›k olmaktan ç›k›p stratejik duruma gelmeye bafllad›¤›nda bu yeni bir yap›lanman›n iflaretini vermektedir. ‹flleme taraf olanlar aras›nda yeni ve birbirinden farkl› anlay›fllar ve dolay›s›yla çeliflkiler ortaya ç›kt›¤›nda, stratejik ifllemler kurumsal de¤iflime neden olmaya bafllarlar. Bu yüzden kurumlar, hem de¤iflimin araçlar› hem de onun önündeki engellerdir. Daha genifl bilgi için bkz. Demir (1996:202-233). 18| Kurumcu yaklafl›mda, bireyler aras›ndaki mal mübadelesinden ziyade, mübadelenin arka plan›n› oluflturan mülkiyet haklar›n›n devredilmesi ve birey ve gruplar aras›ndaki de¤iflik hukuki düzeylerdeki denetimin niteli¤i üzerine yo¤unlafl›l›r. ‹ktisadi hayat›n düzenlenmesinde, mahkeme kararlar›n›n önemi vurgulan›r: ‹ktisadi hayat

koruyan bir araç olarak değil, toplumsal uzlaşmanın somut formu ve çelişkilerin uzlaşmaya dönüştürülebileceği biricik meşru araç olarak görmektedir. Kurumcu iktisat, toplumsal sınıflar arasındaki çıkar çatışmalarının nasıl çözümleneceği ile ilgilenir ve bu çatışmaların çözümünde devletin önemli bir yeri olduğunu savunur (Demir, 1999:75). “ ‘Güçlü’ devletler –bu güç tarihsel olarak değişir- ulusal ekonomik kalkınma ve endüstriyel değişim açısından hayati bir rol oynarlar ve bu durum gelişmiş ülkeler için olduğu kadar gelişmekte olan ülkeler için de geçerlidir” (Weiss&Hobson, 1999:12). Bu yaklaşımın içinde kendilerini “yeni devletçi” olarak tanımlayan Weiss ve Hobson’a göre, “Plan piyasaya karşı” retoriğini terk etmek gerekir; çünkü kalkınma deneyimindeki başarılar, “piyasa ve devletin” toplumsal örgütlenmesinin birbirinin zıddı olmadığını, yaşamsal olarak birbirine bağlı olduğunu gösterir: “Piyasalar, değişime ve sürekli olarak değişen rekabet şartlarına uyum sağlamayı başarabilmek için bir tür merkezi koordinasyoncu yeteneğe ihtiyaç duyar. Refah düzeyi artan dinamik endüstriyel uluslarda, kamuözel sektör koordinasyonu egemen olma eğilimindedir. Koordinasyonu başarılı kılan kamu-özel sektör bileşimi kurumların farklı olduklarını gösterebilir ama genel ve tarihsel olarak ifade edersek, devlet örgütlenmeleri bu bileşimlerin ortaya çıkarılmasında ve varlıklarının devam ettirilmesinde önder rolü üstlenmişlerdir” (1999:20). Kapitalist devlet ve kalkınma ilişkisi bakımından ise yine Weiss ve Hobson sözleri Kurumcu yaklaşım için oldukça aydınlatıcıdır: “Dolayısıyla, eğer Anglo-Amerikan kapitalizmi, teori ve karşılaştırmalı analizin gösterdiği gibi, kapitalist devlet denilen şeyin örneğini oluşturuyorsa, o zaman kapitalizm en az, devletlerin en fazla kapitalist oldukları yerlerde gelişiyor gibi görünüyor. Bu nokta az çok farklı terimlerle bir kere daha ifade edilebilir. Belki de kapitalizm, devletin kendi kalkınma gündemini en fazla belirlediği yerlerde besleniyor ve güçleniyor.”(1999:286) Toplumsal işlemlerin uygulanmasında standartlaşmanın sağlanması ve bunun denetlenmesi iktisadi gelişme


Küreselleflmenin Yeni Siyasal ‹ktidar Modeli: Yönetiflim

açısından önemlidir. Örneğin devletlerin ölçü standartları koyup bunları koruması mübadele sürecinde önemli bir sadeleştirmeye neden olduğu için işlem maliyetlerini düşürür (Demir, 1996: 218). Yönetişim uygulamalarındaki devlet-özel sektör-sivil toplum beraberliğinde, işbirliğinin sağlanabilmesi ve bunun rasyonel olabilmesi için işlem maliyetlerinin düşürülmesi gerekmektedir. Bu da hem ölçüm maliyetlerinin düşürülmesine hem de standartlaşmada istikrarın sağlanmasına bağlıdır. Devlet, bu denklemde “koordine edici kapasite”yi ifade eden aygıt olarak karşımıza çıkmaktadır (Weiss&Hobson, 1999:15). Özelleştirme, regülasyon/deregülasyon ve rekabet politikaları, yeni kurumcu iktisat ve işlem maliyetleri teorisi çerçevesinde yönetişimin uygulama biçimlerini oluşturur (Theobald, 1999: 30). Yönetiflim Mekanizmas› Bu temeller ışığında yönetişimin yeni dünya düzeni için geliştirmiş olduğu mekanizmaların özellikleri şu şekilde özetlenebilir (Jessop, 1998: 39): a) Acil sorunlara, dünyanın karmaşıklığını basitleştiren model ve pratikler içinde, yan etkileri ve bağımlılık ilişkilerini de hesaba katarak çözümler geliştirmek. b) Böyle bir modeli, neden-sonuç ilişkisi içerisinde, yeni bir anlayış ve sorumluluk geliştirmek ve bununla birlikte yeni bir eylem kapasitesi oluşturabilmek için dinamik interaktif öğrenme kapasitesini geliştirmek. Böylelikle, toplumsal aktörler için farklı düzlemlerde farklı yönetişim biçimleriyle içsel ve dışsal ani ve hızlı değişmelere daha etkin cevap verebilmek. c) Farklı kimlik, çıkar ve anlam dünyalarına sahip toplumsal grupların eylemlerinin eşgüdümünü sağlayacak yöntemler geliştirmek. d) Bireysel eylem ve toplumsal sistem çerçevesinde yönetimin, beklentilerin ve etkili aktörlerin yönlendirilmesini belli bir istikrar içinde sağlayabilecek ortak bir dünya görüşünü kurmak. Dört noktada topladığımız yönetişim mekanizmasın-

klasik iktisatç›lar›n düflündü¤ü gibi görünmez el taraf›ndan de¤il mahkemelerin görünür elleri taraf›ndan düzenlenmektedir (Commons’tan aktaran Demir, 1996:124). 19| Eggertson’a göre ifllem maliyetleri, iktisadi de¤erlere sahip olma sürecinde, sahiplik hakk›n›n bireyler aras›nda de¤ifltirilmesi ve bu haklar›n bireylere özgü uygulanabilmesi esnas›nda ortaya ç›kan maliyetlerdir (Eggertson’dan aktaran Demir, 1996:212). Ronald Coase 1937 y›l›nda yazm›fl oldu¤u “The Nature of the Firm” adl› makalede üretim faktörlerinin serbestçe al›n›p sat›ld›¤› iyi iflleyen bir piyasa organizasyonu olmas›na ra¤men neden üretimin do¤rudan piyasada de¤il de, firma özelinde yap›ld›¤›n› ifllem maliyetleri çerçevesinde ele almaktad›r. Coase’un temel tezine göre firman›n varolufl nedeni, piyasaya göre ifllem maliyetlerini azaltmas›d›r. Dolay›s›yla ifllem maliyetlerini azaltan firma baflar› flans›n› kazanmaktad›r (Theobald, 1999:27; Demir, 1996:210). Çünkü ifllem maliyeti iktisad›nda firma, ekonomideki bir üretim birimi olman›n yan› s›ra, bir yönetim birimi olarak da gündeme gelmektedir.

107


108

Sonay Bayramo¤lu

da önemli olan konu, bu yapının, çok hızlı, esnek ve değişken bir yapıda olan toplumsal gelişmelere yeterince hızlı bir şekilde karşılık verme özelliğine sahip olma iddiasıdır. Bu mekanizma üç düzlemde kurgulanmaktadır (Thynne, 1996:376-379). a-) Atomizasyon; yani, iş, hizmet ve malların parçalanabilmesi: Burada, sistem kendi içinde ve diğer parçalarla ilişkileri içinde, bileşenlerine ayrılan bir şey olarak düşünülmektedir. b-) Yetki ikamesi ve devletin dönüşümü: Yeni gelişmeler, devletin rolünün ve görevlerinin tamamen değişmesi yönündedir. İktidarın ve sorumlulukların devletin yanısıra sivil topluma ve piyasaya dağıtılması yönünde bir hareket vardır ve bu hareket “yetki ikamesi” ilkesi tarafından yönlendirilmektedir. Bu ilke, yetkilerin uygun en küçük birimlere ya da yerlere verilmesini öngörür. Yetki ikamesinin en önemli sonucu, kamu yönetiminin kamu/özel/sivil toplum örgütleri arasında paylaştırılmasıdır. Diğer nokta, devletin yeni rolünün belirlenmesi ile ilgilidir. Daha çok cemaat temelli örgütlenme formlarıyla ortaya sürülen ademi merkeziyetleşme ve özelleştirme ile beraber “yeni korporatist piyasa uyumlu stratejiler” önerilmektedir. c-) Agency, hesap verebilirlik, sorumluluk: Sektörler arasındaki dağılma ve bölünme yeni bir örgütlenme tarzını ve etiğini üretmektedir. Bu çerçevede ortaya atılan agency kavramı “iradenin serbest bırakılması insanları kendi eylemlerinin vazgeçilmez öznesi yapacaktır” düşüncesini içerir; sorumluluk ise ahlaki bir anlayışı ifade eder. “Agency”nin ahlaki temeli çalışanların net bir biçimde kişisel sorumluluğunu gerektirmektedir. Çünkü yaptıkları işlerde onlara yol gösterici olan, diğerlerinin çıkarları ve ihtiyaçları konusunda neyin doğru ve neyin yanlış olduğuna dair sahip oldukları içsel inançlarıdır. Hem “agency”nin hem de sorumluluğun merkezinde “hesap verebilirlik” ilkesi yer alır. Bu ilke, yani çalışanların kendi sorumluluklarını taşımaları gerekliliği, nesnel gereklilikler ile kişisel inançların uyumlaştırılmasını


Küreselleflmenin Yeni Siyasal ‹ktidar Modeli: Yönetiflim

sağlamaktadır. Yönetişim modeli, kamu/özel, devlet/toplum karşıtlığını ortadan kaldıran ve mümkün olan “en iyi çözüm” şeklinde ortaya konulmaktadır. Yönetişim paradigmasında, küreselleşmenin baş döndürücü hızla gelişmesinin, toplumsal olayların karmaşıklığının, ancak yönetişim gibi esnek ve hızlı dönüşüm kapasitesine sahip olduğu varsayılan bir örgütlenme modeli ile karşılanabileceği fikri yer almaktadır. Yönetişim modelinde, sivil toplumun önemine vurgu yapılması, toplum ile devlet arasındaki yanlış bir karşıtlığa hizmet etmektedir. Buradan da “güçlü sivil toplum, güçsüz devlet gerektirir” izlenimi yaratılmaktadır. Bu düşünce, sivil toplumun gelişmesini sağlamak adına “kamu yararı” ve “kamusal alan” kavramlarına dayalı yurttaşlık anlayışını geri plana atmaktadır. Ancak “sivil toplum” söylemi, devleti yetkisizleştirmek ve ekonomik ve sınıfsal farklılıkları gizlemek üzere sık sık kullanılır. Örneğin az gelişmiş ülkelerde yaşanan ekonomik kriz karşısında, insanların asgari yaşam standartlarını devam ettirebilmek için yardım kuruluşları tarafından aşevleri vs. kurulur. Sürekli kamusal bir destek olmaksızın, sadece risk ve yoksullukla uğraşan iyimser sivil toplum kuruluşlarının “iyi niyeti”ne dayanarak, yeni bir toplum kurulabileceği vaaz edilir. Ne var ki, insanların sadece “hayatta” kalmasını sağlamak yeterli değildir; önemli olan yaşamlarını devam ettirebilecek bir sisteme kavuşmalarını sağlamaktır (Dealcantara, 1998:110). Yönetişimin sermaye sınıfının doğrudan yönetimi anlamına geldiğini savunan Birgül Ayman Güler, özellikle az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerde yönetişim modelinin dinamiklerini ve devletin dönüşüm sürecini anlayabilmek için önemli analiz araçları sunmaktadır. Türkiye20 örneği üzerinden yaptığı analizlerde Güler (2000), yönetişimin, “karşı devrim” olduğunu savunur ve nedenlerini şu şekilde sıralar: i)Tan›mlanan toplum sermaye kesiminden ibarettir; ii) fiirketler - sermaye siyasal ve yönetsel iktidar›n aç›k sahibi k›l›nmaktad›r;

20| Türkiye’de yönetifli-

me dayal› bir sistemin yerleflmeye bafllad›¤› görülmektedir. Örne¤in say›lar› giderek artan “üst kurullar”, bakanl›k tipi örgütlenmenin yerini almaya bafllam›flt›r. Yönetiflimle ilgili geliflmeler ve hedefler için Sürdürülebilir Kalk›nma Zirvesi Taslak Raporu (2002) bak›labilir.

109


110

Sonay Bayramo¤lu

21| Bu ‹ngilizce k›saltma

dilimize STK diye yerleflen hükümet d›fl› örgütleri ifade etmektedir.

iii) ‹ktidar formülünde sermayenin toplumsal karfl›t› iflçi-emekçi kesimlerine yer verilmemektedir; iv) ‹flçi s›n›f› ve emekçi kesimler, NGO21 torbas›na at›lm›flt›r. Bunlara flirketler - sermaye ile denk a¤›rl›k verilmemifltir; v) Sermaye d›fl› kesimlerin örgütlülük dereceleri son derece düflüktür. Üstelik, bu kesimlerin mevcut örgütlülü¤ü de günümüzde esnek üretim teknikleri ve toplam kalite gibi yönetim teknikleri ile h›zla k›r›lmaktad›r. Bunlar, NGO torbas› içinde herhangi bir etkinlik gösteremeyeceklerdir; vi) NGO niteli¤i tafl›yan örgütlenmeler, as›l olarak yine sermaye kesiminin güç sergiledi¤i örgütlenme tarzlar›d›r. Dolay›s›yla sermaye, bürokrasi karfl›s›nda ikinci eflit ortak olarak kalmamakta; üçüncü kategoride de gizli ortak olarak a¤›rl›k kazanmaktad›r; vii) Sermaye kesiminde yerli - yabanc› ay›r›m›n›n ortadan kalkm›fl olmas› nedeniyle siyasal ve iktidar do¤rudan yabanc› unsurlara aç›lmakta; kamu gücü yabanc› sermayenin iktidar alan› haline getirilmektedir; viii) Bürokrasi, rütbe - kariyer sistemi ve iç bütünlüklü yap›lanmadan uzaklaflt›r›lmaktad›r. Bireysel sözleflme esas›na ve piyasa mant›¤›na göre örgütlenen bu yap›n›n sermaye karfl›s›nda genel kamu ç›kar›n› gözetme potansiyeli ortadan kald›r›lm›flt›r. Bu nedenle, üç eflit ortaktan biri, öncülü¤ünü kabul etti¤i özel sektör mekanizmas›n›n do¤al unsuruna dönüflmüfltür. Aç›k sermaye iktidar›n›n devlet zorunu uygulayan aktörden baflka bir konuma yerleflmesi olanaks›z hale gelmifltir.”

Farkl› Yönetiflim Yaklafl›mlar› Yönetişim teorisinin günümüzdeki “olgun” versiyonunda temel olarak, iki eğilimden söz edilmektedir. Bu iki eğilim “devlet-merkezli” ve “toplum merkezli” olarak tanımlanmaktadır (Pierre&Peters, 2000). Günümüzde “devlet-merkezli” eğilimin daha başat hale geldiği söylenebilir. Özellikle 1997 Dünya Bankası raporuyla bu eğilimin güçlenmesi daha da belirgin olmuştur. Öte yandan OECD ülkeleri kapsamında ülkelerin “düzenle-


Küreselleflmenin Yeni Siyasal ‹ktidar Modeli: Yönetiflim

me” kapasitelerinin artırılmasına dönük uygulamalar yine bu yaklaşımın revaçta olduğuna dair göstergelerdir. “Devlet-merkezli” ve “toplum-merkezli” yaklaşım arasındaki en önemli fark, “devlet”in konumundan kaynaklanmaktadır. “Devlet-merkezli” yaklaşıma göre, devlet, yönetişim modelinde düzenleyici bir kapasitesiyle en önemli “aktör” olarak ortaya çıkmaktadır. “Biz, hükümetin yönetmede başat bir rol oynadığını ileri sürüyoruz fakat bu rol tam olarak nedir? Bize göre, hükümetin rolü, yönetmek için bir takım hedefler sağlamasıdır” (Pierre&Peters, 2000:30). Bunun dışında, özel sektör ve sivil toplum örgütleri arasında “koordinasyonu” sağlama rolü de devlete verilmektedir. Ayrıca, devletin bu çerçevede kendisine biçeceği yeni “kapasite” sayesinde, herhangi bir toplumda kalkınmanın sağlanmasında da devlete önemli görevler düşmektedir. “Toplum-merkezli” eğilim, özellikle Avrupa sosyoloji geleneği tarafından temsil edilir; hükümetin toplumla ilişkisinde giderek güçsüzleştiği argümanına dayanır. Bu yaklaşım, toplum ve piyasaların, kendi örgütlenmelerinin kapasitelerini geliştirerek devletin bu alanları kontrol etmesinin önüne geçtiklerini savunur. Bu öz örgütlenme gücü özellikle Hollanda gibi toplumlarda açıktır. Bu yaklaşım, devletin rolü konusunda “steering” (dümen tutma) kavramını kullanır. Yani toplum ve piyasa ile ilişkilerde devlet, “dümen tutabilir” ancak “uzaktan dümen tutabilir” (Kickert’dan aktaran Pierre&Peters, 2000). Toplumun gücünü ve önemini ön plana çıkaran bir başka görüş ise, “sivil toplum” literatüründe bulunabilir. Robert Putnam (1993) demokratik yönetişimin sivil toplumun daha güçlü olduğu toplumlarda daha etkili olacağını savunur (Pierre&Peters, 2000:38). Yönetişim, bir bakıma iktidarın nasıl dağıldığına dair bir anlayışa işaret eder; iktidarı temel olarak piyasanın daha iyi işlemesini sağlayacak şekilde formüle eder. Bu nedenle hem toplum merkezli yaklaşım hem de devlet merkezli yaklaşım birbirlerinden çok farklı şeyleri ifade etmezler. Burada hem devlet hem de toplum “piyasacı”dır. Sonuçta, devlet merkezli yaklaşım, çeşitli düzen-

111


112

Sonay Bayramo¤lu

22| AB’nin yönetiflim ile

ilgili görüflleri için 2001’de yay›nlanan White Paper’a bak›labilir: “...‹yi yönetiflim kalk›nman›n baflar›l› olmas›nda hayati öneme sahip görülmektedir. ... Bu yaklafl›m, Dünya Bankas›, Birleflmifl Milletler Kalk›nma Program› ve di¤er kredi veren kurulufllar taraf›ndan desteklenmektedir.” Kaynak için; http://www.ccre.org/g o u v e r n a n ce/gov_an.html

lemeler aracılığıyla devletin ekonomiye piyasacı müdahalesini kavramsallaştırır. Buna paralel olarak, toplum merkezli yaklaşım da piyasanın daha iyi işlemesini amaçlar. Daha yakından bakıldığında, devlet merkezli yönetişim yaklaşımının toplum merkezli yaklaşımı içerdiği söylenebilir. Bu yaklaşımlar arasında önemli farklar olmasa da, egemen bir yaklaşımdan söz edilebilir. Bu da DB’nin 1997 Raporundan itibaren daha da netleşen “devlet merkezli” yaklaşımdır. Yönetişim anlayışında devlet aktörlerinin “düzenleyici” bir konum alması öngörülmektedir. Devlet, yönetişimin uygulanabilmesi için hukuksal siyasal atmosferin uygun hale getirilmesini sağlamaya çalışmaktadır. Bir ülkenin en kapsamlı kurumsal ağını oluşturan “devletten” başkasının yeni ağı oluşturması zor görülmektedir. Bu nedenle devlet yeni rolüyle yönetişimin gerçekleşmesi için gerekli altyapıyı sağlayan bir yapıya kavuşturulmaktadır. Burada uluslararası kurumsal desteği DB, OECD, BM ve IMF (Uluslararası Para Fonu) sağlamaktadır. Avrupa’da ise buna ek olarak özellikle eski Sovyetik ülkelerde geçişi sağlamak üzere Avrupa Yeniden İnşa ve Kalkınma Bankası (EBRD) devreye girmektedir (Tatar-Peker, 1996:43; Theobald, 1999:33). Türkiye gibi ülkelerde ise bunlara ek olarak Avrupa Birliği’nin benzer talepleri bulunmaktadır. Yönetişim modeli açısından DB, OECD, BM ve AB22 yapıları aynı görüşü paylaşmaktadır (CEMR, 2001). Bütün bu uluslararası ve bölgesel örgüt ve yapılar, neoliberal politikaların uygulanmasını “hemen” arzulamakta ve hızla gerekli yasal çerçevelerin oluşmasını sağlamaya çalışmaktadır. De¤erlendirme Yönetişim, 1980’lerde ekonomik alanda yaşanan krizlerden ve bunun yol açtığı tartışmalardan önemli ölçüde beslenmiştir; hatta ilk ortaya çıkışında meşruiyetini buna dayandırmıştır. 1980’lerde yaşanan pek çok paralel gelişme yönetişime şu türden bir meşruiyet zemini sağlar: Önceki sistem yani refah devleti modeli krize girmiştir, devlet-toplum ilişkisinin bu biçimde sürdürülme-


Küreselleflmenin Yeni Siyasal ‹ktidar Modeli: Yönetiflim

si artık mümkün olamayacaktır. Yönetişim, öncelikle, mevcut sistemin krizde olduğu tespitinden meşruiyet alır. Kuşkusuz sonraki yıllarda geliştirilen yönetişim, kendisine daha sağlam teorik temeller bulmaktadır. 1989’ların ideolojik iklimi, DB’nin istediği yapısal reformların uygulanmasına oldukça uygun bir zemin sağlıyordu. Böyle bir tarihsel konjonktürde “yönetişim” modeli kuşkusuz beklediği ilgiyi gördü. Bunun bir nedeni, yönetişimin “yöneten-yönetilen”, “kamu-özel”, “devlet-toplum” gibi ikiliklere son veren bir model olarak kendini sunmasından, yani göz alıcı söyleminden kaynaklanıyordu. Model en büyük ilgiyi akademik çevrelerden gördü. Bu ilgiyi, iktisat, uluslararası ilişkiler, siyaset bilimi vb. alanlardaki etkisiyle rahatlıkla izlemek mümkün. Jessop’un (1998) sözüyle kavram, kısa zamanda sosyal bilimlerde “joker” bir kavram haline geldi. DB’nin raporları ve borç verdiği ülkelere dayattığı “reformlarla” yönetişim siyasal yaşama da girdi. Yönetişimin getirmiş olduğu yeni toplumsal ve siyasal örgütlenme tarzı, aslında ilk bakışta oldukça “naif” bile bulunabilir. Zira, devlet-toplum arasındaki karşıtlığın yapay bir karşıtlık olduğunu ileri sürmesi ve toplumun yönetiminde “hiyerarşik bir yapı” yerine “eşitler arası” bir yapı önermesi oldukça çekicidir. Fakat kısa sürede modelin neoliberal içeriği ortaya çıkmıştır. Devlet-toplum, kamu-özel, yöneten-yönetilen ilişkisinin kaldırılması ve bunun yerine eşit toplumsal haklara sahip “aktör”lerin kurduğu ilişkilerin önerilmesi, bu aktörlerin kimler olduğu ile yakından ilgilidir. Nitekim, söz konusu aktörler, devleti temsilen bürokrasi, özel sektörü temsilen şirketler ve bütün toplumsal grupları, sınıfları, katmanları temsilen de sivil toplum kuruluşlarıdır. Bu model, aynı zamanda, var olan bütün siyasal ve toplumsal örgütlenmenin de değişmesini; yeni gelişmelere hızla uyum sağlayabilecek esnek bir tarzda yeniden yapılanmasını gerektirmektedir. Ulusal, yerel ve uluslararası düzeyde de bağlantıların kurulabilmesi için, üç düzeyde de benzer bir yapılanmaya gidilmesi ön görülmektedir. Nitekim, global, yerel yönetişim alt ve üstteki düzeyleri göster-

113


114

Sonay Bayramo¤lu

23| Birleflmifl Milletler, yö-

netiflim kavram›n› küresel yönetiflim olarak örgütlemekte ve gelifltirmektedir. Buna ek olarak Birleflmifl Milletler Kalk›nma Program› (UNDP) bünyesinde Ulusal Yönetiflim Projesi ad› verilen çal›flmalar›n yard›m›yla, terim, ulusal düzlemlerde uygulamaya konmufl bulunmaktad›r. Nihayet, 1992 y›l›ndan bu yana sürdürülen Yerel Gündem 21 çal›flmalar› temel al›narak, terimin yerel düzlemde uygulanmas› için de kimi giriflimler bafllatm›flt›r. UNDP taraf›ndan yürütülen National Governance Project çal›flmalar›n›n Türkiye aya¤› Türkiye ve Ortado¤u Amme ‹daresi Enstitüsü (TODA‹E) taraf›ndan üstlenilmifltir. Türkiye Governance Projesi kapsam›nda Türkiye taraf›ndan TODA‹E ve TÜS‹AD, uluslararas› alandan OECD, Dünya Bankas› ve Avrupa Birli¤i kat›l›m› ve deste¤i ile iki ortak konferans düzenlenmifltir. ‹lk toplant› Avrupa Birli¤i Yolunda Türkiye’de ‹yi Yönetiflim (Towards European Union-Towards Good Governance), 9 Eylül 2001,’de Ankara’da; ikinci toplant› (Yönetiflim: Düzenleyici Reformlar Konferans›, TODA‹E-TÜS‹AD-OECD) 31 Ekim 2001’de Ankara ‘da yap›lm›flt›r (Güler, 2002).

mektedir. Global düzeyde yönetişimin, çok uluslu şirketler, DB gibi uluslararası örgütler ve uluslararası gönüllü örgütler tarafından yapılandırılması öngörülmektedir. Yönetişim, siyasal iktidarın kimler tarafından kullanacağına dair çözümler üreten, bunun mekanizmalarını ve modellerini oluşturan ve bütün bu mekanizmaları ve süreçleri, belli varsayımlar etrafında teorileştiren yeni bir iktidar yaklaşımıdır. Uluslararası kurumların aracılığıyla uygulamaya geçilen yönetişim pratiklerinden biri de: Birleşmiş Milletler aracılığıyla yürütülen Yerel Gündem 21 projesidir23. Bu görüşe göre, devletin “koordine edici merkez” olarak düzenlenmesini sağlayacak olan “kurul tipi örgütlenme”, agency ve quango tipi örgütlenme tarzını öngörür (Korkut, 1996). Yönetişim, iktidarın bölüşüm ilişkilerini nasıl düzenlemesi gerektiğini söylemektedir. Yeni bölüşüm ilişkileri, devletin işlevlerinin ve görevlerinin nasıl dağıtıldığına bakılarak da görülebilir. Örneğin, yönetişim yaklaşımıyla şu ana kadar uygulanan politikalar, memurların, işçi ve küçük üreticilerin, kamu sektöründe çalışan işçilerin giderek yoksullaşmasına ve zayıflamasına neden olduğunu göstermektedir. Yoksul olanlar ise giderek daha da yoksullaşmaktadır. Çünkü devlete biçilen yeni rolle birlikte, devletin hem eğitim hem de sağlık alanında, en iyi koşulda özelleştirme olmasa bile, “etkin” yani piyasaya uygun bir hizmet sunması ve bunu özel sektör ile birlikte yapması beklenmektedir. Bu da kamu hizmetlerinin özel sektörleşmesi anlamına gelmektedir. “Amme hizmeti” anlayışı bu çerçevede ter edilmeye ve “hizmetler” özel sektöre terk edilmektedir. Görev ve sorumluluklarını taşıyamaz hale gelen devletin, bu yükten kurtulması için yetkilerini devretmesi, özellikle yatırımcı kuruluş olarak bulunduğu iktisadi alanlardan, gerekirse “hizmetler” alanından da çekilmesi söz konusudur. Yönetişimin ortaya çıkışı, özellikle küreselleşmenin getirmiş olduğu ani ve hızlı değişimlere “devlet” gibi uzun zamandır siyasal ve sosyal görevleri tarafından “ağırlaşmış” bir bürokratik yapının ayak uyduramaması,


Küreselleflmenin Yeni Siyasal ‹ktidar Modeli: Yönetiflim

bu nedenle de yönetişim gibi esnek bir siyasal ve toplumsal örgütlenme tarzının gerekliliği ile meşrulaştırılmıştı. Ancak, Dünya Bankası’nın kendi mantığı açısından esas sorun bununla sınırlı değildir hatta bundan daha öncelikli olan kredi verdiği ülkelerden borcunu tahsil etmek ve yeniden kredi vermesini sağlayacak bir sistemi kurmaktır. Banka’nın yönetişim modelini incelerken, bunların hesaba katılması gerekmektedir. Çünkü, bugün özellikle gelişmemiş veya gelişmekte olan devletlerde uygulanan yönetişim modelinin temel mantığı buna dayanmaktadır.24 Şüphesiz, bu modeli mümkün kılan en önemli gelişmelerden bir tanesi, Yeni Kurumcu İktisat Okulunun “işlem maliyetleri analizi” yöntemiyle, gerçekleştirilecek pek çok reformun maliyetinin ve piyasaya sağlayacağı dışsallıkların hesaplanabilmesidir. 1970’lerden itibaren kapitalist devletlerin içine girdiği kriz ve bu krizden kurtulma araçları uzun zaman tartışılmıştır. 1980’lerde ABD ve Britanya’da uygulanan ekonomi politikaları, yeni muhafazakârlık ya da neoliberalizm adıyla bilinen yaklaşımlar ve bunların uygulamalarında öne çıkan nokta, devletin küçültülmesiydi; kamu harcamalarının genişliği ve büyüklüğü, bir yandan yolsuzlukların artmasına zemin hazırladığı diğer yandan da ekonomik krizlere yol açtığı gerekçesiyle eleştiriliyordu. Devlet kurumları çoğunlukla, bir bela, bir “musibet” olarak görülüyordu (Theobald, 1999:26). Yönetişim, “yönetim” pratiğinin devlet ve devlet dışındaki aktörler tarafından ortak nasıl yönetilebileceğinin formülünü hazırlıyordu. Bu formül, devletle birlikte, devlet dışı örgütler ve özel sektörün yönetime eşit haklarla katılmasını sağlıyordu. Böylece, devletin üstesinden gelemediği sorunlar bu yeni işbirliği sayesinde çözüm bulacaktı. Bugün gelinen noktada ise açık olarak, “devlet” olmaksızın bu sorunların üstesinden gelinmeyeceği kabul edilmekle birlikte, artık “devlet” olarak ortaya konan aygıt, kuşkusuz bu mantığa göre yoğrulmuş bir yapıdadır.n

115


Praksis 7

| Sayfa:117-164

Küreselleflmeye Karfl› Olmak: Olanaklar ve S›n›rl›l›klar Aykut Çoban

ıllardır Batı solunda saygın bir yeri olan New Left Review’un ikinci serisinin ilk sayısına bir sunuş yazısı yazan Perry Anderson (2000: 13-9), kapitalizmin günümüzdeki konjonktüründe sol cephede iki tür tepkinin bulunduğunu saptar: Birinci tepki, kapitalizme intibak etmektir. Kapitalizmin kalıcı olduğu anlaşıldığına göre, sol onunla barış yapmalı ve uzlaşmalıdır. İkinci tepki teselli bulmaktır. Burada, siyasal duruşta bir değişim olmaz, ama yüz yüze gelinen kapitalizm gerçeği karşısında, karşıt süreçlerin önemini abartmak, imgesel aktörlere geçerliliği bulunmayan potansiyeller yüklemek gibi üzüntüyü azaltacak teselliler aranır. Bu saygın derginin kendisini konumlandırdığı yer ise, ikisini de kabul etmeyen bir duruş olarak “uzlaşmaz gerçekçilik” kavramında ifadesini bulur. Birkaç paragraf sonra uzlaşmaz gerçekçiliğin, sermaye karşısında tarihsel bir yenilginin açıkça kayıt altına alınması anlamına geldiğini görürüz. Anderson’a göre, bu öyle bir yenilgidir ki, Reformasyon’dan bu yana ilk kez dünya yüzeyinde herhangi bir anlamlı muhalefet kalmamıştır artık. Geriye kalan tek şey, dünya tarihinin en başarılı ideolojisi olarak neoliberalizmdir. Uzlaşmaz gerçekçiliğin payına düşen de bu muzaffer ideolojiyi izleyen görüşlere kapılarını açmaktır. Hiç gecikmez, kapitalizmin yerini alacak bir alternatif peşinde koşmayı us dışı ve tarih dışı olmakla eleş-

Y


118

Aykut Çoban

1| Bu yaz›n›n genelinde

küreselleflme ve neoliberalizm sanki birbirinin yerine kullan›l›yormufl gibi bir izlenim ortaya ç›k›yorsa, bunun nedeni yaz›n›n tart›flma konusu ile ba¤lant›l›d›r. Teorik ve pratik düzeyde küreselleflme karfl›tlar›, zaman zaman bu ikilinin ikisine birden ya da kimi zaman birine kimi zaman da ötekine bir karfl›tl›k durumu sergilemektedirler.

tiren görüşler derginin sayfalarında yerlerini almaya başlar. Örneğin, Jeffrey Isaac’ın (2000: 113-115) savunduğu görüşe göre, sömürü ve yabancılaşmanın olmadığı bir safdil gelecek düşü kurmak artık söz konusu olamaz. Siyasal ve ekonomik değişikliklerin ve toplumsal bölünme nedenlerinin sınıfa indirgenemezliğinin görülmesiyle ve bir öğrenme süreciyle anlaşılmıştır ki, kapitalizme karşı olmak, pratikte karşılığı olmayan, tümüyle değersiz bir duruştur. Kapitalizmin eşitsizlik gibi yan etkilerini gidermek için etik ve siyasal açıdan uygulanabilir tek seçenek, sorun çözme tekniklerini esas alan “demokratik siyaset” ya da “demokratik bir pragmatizm”dir. New Left Review’un, neoliberalizmin ve küresel kapitalizmin mutlak zaferine işaret eden yeni koşullara solun uyum sağlamak dışında yapacak bir şeyinin kalmadığını ilan ettiği bir ortamda (Kagarlitsky, 2000: 128), dünya, hem teoride hem de pratikte bir muhalefetin yükseliyor oluşuna tanıklık etmektedir. Bu muhalefet önemlidir; çünkü muhalefet olgusunun kendisi bile kapitalist yapı, kurum ve süreçlerin, bunların eşitsizlik, yoksulluk, acımasızlık, barbarlık, yabancılaşma gibi etkilerinin insanlığın kaderi ve arzusu olmadığının kanıtlarıdır. Bununla birlikte, bu durum, muhalefetin kimi açmazlarını göz ardı etmeyi ve eleştiriden bağışık kılmayı gerektirmez. Bu yazının yapmaya çalıştığı, yükselen muhalif dalganın önemini bir öncül olarak kabul ederek neoliberalizme ve küreselleşmeye teslim olmayı reddeden perspektifleri tartışmaya açmaktır. Hemen belirtmek gerekir ki, yazı, neoliberalizm/küreselleşme1 karşıtı muhalefeti konu ve içerikçe tüketen bir kapsama sahip değildir. Yazının teorik ve pratik olmak üzere iki düzeyi ve tartışmayı yürüttüğü üç boyutu bulunmaktadır. Seçilmiş teorik-siyasal yaklaşımlar (özellikle Bourdieu, Hutton ile Hardt ve Negri) ile küresel bir eylem pratiği olarak Seattle protestosunu ele alan iki düzeyli ve eleştiriyi odakladığı üç nokta ekseninde örülen bir tartışmayı amaçlamaktadır.


Küreselleflmeye Karfl› Olmak: Olanaklar ve S›n›rl›l›klar

Ön plana çıkarttığı birinci tartışma noktası, küreselleşmeye muhalefetin, karşı çıktığı küreselleşme tezlerinin belirsizliğinden (indeterminacy) ve yer yer onun tezlerine eklemlenmekten kendisini kurtaramamış olmasıdır. Bununla bağlantılı olarak ikincisi, devlete ilişkindir; devlet ya küreselleşmenin kurbanı ve kurtarıcısı olarak görülmekte ya da hiç gündeme alınmamaktadır. Üçüncüsü ise, sunulan alternatif siyasa önerilerinin açmazlarıdır. Bir bakıma, muhalefetin sunduğu olanaklar, bu üç noktada ortaya çıkan sınırlılıklar suyunda boğulma tehlikesi ile karşı karşıyadır. I. Neye Karfl›? Küreselleşme olarak anılan süreç; gerek etkileriyle, gerekse hakkında söylenenlerle gündelik yaşamımızın neredeyse ayrılmaz bir parçası oldu. Görünen o ki, 1970’lerde yapısalcılığın, 1980’lerde “post”un (postmodernlik, postmateryal değerler, postfordizm gibi) ezici gücünden çok daha etkilidir 1990’lar ve sonrasının küreselleşme kavramı. Bununla birlikte, üzerinde bu kadar çok konuşulmasına karşın küreselleşmenin ne olduğu hâlâ tartışmalı bir konudur. Küreselleşme, sermaye akışkanlığı, yatırımların, malların, hizmetlerin ve paranın küresel hareketliliği, ekonomilerin bütünleşmesi, küresel pazar, ulus-devlet sınırlarının ortadan kalkması, ulus-devletin çöküşü, çokuluslu şirketlerin küresel etkinlikleri, toplumsal ilişkilerin dünya çapında yoğunlaşması, insanların küresel hareketliliği, küresel sivil toplumun ortaya çıkışı, küresel kültürün doğuşu, tüketim kalıplarının küresel birörnekliği, ülkeler arasındaki karşılıklı bağımlılığın artması, iletişim ve bilişim sistemleri ağlarının varlığı, bilginin küresel akışkanlığı, paylaşılan çıkarlar, küresel ve ortak sorunların farkına varılması, küresel bilinçlilik, küresel kimlik ve küresel siyasalar ile küresel kurumların işlevselleşmesi vb. olarak ifade edilmektedir. Bunların her biri tek tek, üçlü-dörtlü gruplar halinde ya da hepsi birden küreselleşme olarak sunulmaktadır.

119


120

Aykut Çoban

2| Burada söylendi¤inden

farkl›laflan biçimde, Peter Marcuse (2000: 23) ‘küreselleflme teriminin çamura batm›fl kullan›m›n›n nedeni etkiden ay›rma çabas›n› sis alt›nda b›rakt›¤›n›’ belirtmektedir.

Buradaki sorun, küreselleşmenin çok sayıda süreci, dinamiği ve ölçeği tek bir potada erittiği savından kaynaklanmamaktadır. Başlı başına bir süreç çok sayıda olguyla ilişki içinde olabilir. Asıl sorun, bu ilişkiselliğin açıklığa kavuşturulmaması ya da kusurlu ve yanıltıcı ilişkilendirmeler yapılması ve etkilerin neden, nedenlerin etki gibi gösterilmesi ile bağlantılıdır.2 Örneğin, sermaye akışkanlığından emeğin serbest küresel hareketliliğine sıçranmakta, bilişim ve iletişim teknolojisindeki gelişmeler, teknolojik belirlenimcilikle, küreselleşmenin nedeni sayılmakta, teknolojik yeniliklerin özgürleştirici üretim ilişkilerini yarattığından söz edilmekte ve böylece teknoloji=küreselleşme=özgürleşme formülü yazılmakta, paylaşılanın kimin çıkarı olduğuna bakılmadan insanlığın ortak çıkarına hizmet edecek küresel iktidar kurumlarının kuruluşuna demir atılmakta, toplumsal ve ekonomik ilişkilerde küresel ölçeğin önem kazanmasından ulusal ölçeğin geçersiz hale geldiği sonucuna ulaşılmakta ve küreselleşme ile devletin çöküşü arasında doğrusal bir hat çizilmektedir. Bir süreci niteleyen küreselleşme sözcüğünün barındırdığı çokanlamlılık, çok sayıda farklı şeyi sözde açıklar gibi görünürken belirsizleştiren çoklu anlamlar yumağına dönüşmüştür. Küreselleşmeye karşı olmak, onun hangi anlamı bağlamında bir karşıtlıktır? I.1. Anlam Kar›fl›kl›klar› Teorik düzeyde daha kapsamlı bir çözümleme arayışında olanların çabası, küreselleşmeyle ilgili bir netleştirme sağlamak bir yana anlam karışıklığını (ambiguity) daha da derinleştirmektedir. Küreselleşmenin teorik nesnesi olarak “hem dünyanın sıkışması hem de bir bütün olarak dünya bilincinin yoğunlaşması” görüşü ileri sürülür (Robertson, 1992: 8). Bir başka deyişle, “idealist” bakış açısından küreselleşme, dünyanın kendinde oluşundan kendi için oluşuna doğru evrilmesi sürecidir; bu süreçte, küresel bilinçlenme dünyayı küresel kılmıştır (Robertson, 1992: 55). Benzer bi-


Küreselleflmeye Karfl› Olmak: Olanaklar ve S›n›rl›l›klar

çimde, küreselleşmeyi, ilişkilerin sembolik alanının küreselleşiyor olması ile açıklayan teorik yaklaşımlardan söz edilebilir. O kadar ki, “ekonomi ve siyasanın kültürelleştikleri ölçüde küreselleştikleri” iddia edilir (Waters, 1995: 9). Buna karşılık “realist” bakış açısından, küreselliğin maddi güçlerinin ve insan ilişkilerinin küresel karşılıklı bağlanmışlığının küresel bilinçlenmeyi, böylece de küreselleşmeyi mümkün kıldığı savunulmaktadır (Albrow, 1996: 84-5). Bir yandan küreselleşme, modernliğin (modernity) uzantısı, evrimi ve sonucu olarak tartışılırken (Giddens, 1990), öte yandan tam tersi bir yaklaşımla onun modernliğe bir meydan okuma olduğu ifade edilir (Albrow, 1996). Küreselleşmenin hem modernlikle hem de postmodernlikle ilgisinin olduğu (Robertson, 1992) ve “küresel modernlikler”den söz etmeyi haklı kılacak nedenler bulunduğu da (Featherstone, Lash ve Robertson, 1995) iddia edilmektedir. Kimi teorisyenler küreselleşmeyi “zaman-mekân sıkışması” (Robertson, 1992), kimileri de “zaman-mekân uzaklaşması” (Giddens, 1990) olarak ele alırlar. Bir başkası, küreselleşmeyi, ulusötesi ekonomik, siyasal ve kültürel-ideolojik pratikler çerçevesinde ele alıp tartışır (Sklair, 1995). Küreselleşme sürecinin tarihsel olarak ne kadar geri gittiği, beş yüzyıl önce mi, 1945 sonrası mı, 1960’lı yıllarla birlikte mi başladığı, yoksa Paul Hirst ve Grahame Thompson’un (1996) iddia ettiği gibi, eğer gerçekten küreselleşmeden söz edilecekse 1900’lerin başında dünyanın bugün olduğundan çok daha fazla küreselleşmiş mi olduğu, küreselleşme teorilerinin tartışmalı konuları arasındadır. Belirsizlik ve anlam karışıklığı küreselleşme teorisyenleri tarafından da vurgulanmaktadır. Örneğin, Roland Robertson (1990: 60), açıklamaya giriştiği küreselleşmenin tarihsel aşamalarının daha fazla kanıta gereksinim duyduğunu kabul ederken, Leslie Sklair (1995: 42) kendi teorisinin sacayaklarından biri olan “kültürel-ideolojik ulusötesi pratiklerin” görgül ola-

121


122

Aykut Çoban

rak kanıtlanmasının zorluğuna değinip bunun daha çok kavramsal bir araç olduğunu söyler. Yepyeni bir çağ olarak “küresel çağın” geldiğini müjdeleyen Martin Albrow da (1996: 90-3), küresel olanın, astronomi, jeoloji ve biyoloji bilimlerindeki kullanımdan farklı olarak, toplum ve kültür alanında belirsiz bir metafor olduğunu belirtir. Artık yeterince açık olmalı; küreselleşme teorilerinden çıkan sonuç, gözleri görmeyen bir kişinin fil betimlemesinden çok da farklı değildir. Durum buysa, küreselleşme karşıtlığı, neye karşı karşıtlık oluşturulduğu bağlamında ciddi sorunlarla karşı karşıya demektir. Birinci olarak, küreselleşme karşıtı olmak ifadesinin kendisi oldukça sorunludur. Karşıtlık kurulan şeyin teorik nesnesini saptamak konusunda yandaşlarının yaşadığı zorluklar, ister istemez kavram olarak küreselleşme karşıtlığını sorunlu kılmaktadır. İkinci olarak, küreselleşme ile ilgili kafa karışıklığı savunucuları tarafından bile kabul edilmişken, karşı çıkanların kendilerinin neye ya da nelere karşı çıktıkları noktasında aşmaları gereken güçlükler var demektir. Üçüncü olarak da, küreselleşme tartışmaları olguların, süreçlerin ve dinamiklerin kusurlu ve yanıltıcı bir biçimde ilişkilendirilmesi temeli üzerinde yükselmişken, küreselleşmeye karşı olmanın neye karşı olmak anlamına geldiğini analitik olarak saptamak kolay değildir. Bu son paragrafın yöntemsel bir yanılgıyı barındırdığı ileri sürülebilir. Bunun savuşturulması için bir parantez açmak zorunlu görünmektedir. Alain Lipietz’in (1987: 9; ayrıca Keyman (2002: 41-2) tarafından da tartışılan) yapısalcılıkla ilgili olarak yaptığı uyarıdan çıkarımda bulunarak şöyle bir eleştiri getirilebilir: Küreselleşme ile ilgili olarak yukarıda saptanan belirsizlikler, kavramın kendisinden türetilmekte ve küreselleşme sürecinin somut gelişmeleri bu belirsiz olduğu söylenen kavramın isterlerine bağlı kalınarak ele alınmaktadır. Bu eleştiriye karşı savunma siperi oluşturmak zor olmayacaktır. İlkin, yukarıdaki saptamaların


Küreselleflmeye Karfl› Olmak: Olanaklar ve S›n›rl›l›klar

ortaya koyduğu gerçek şudur ki, bir kavramın yandaşlarınca olduğu kadar karşıtlarınca da bu yaygınlıkta ve neredeyse her şeyi niteleyen biçimde kullanılması, belirli bir anlam örüntüsüne göndermede bulunmaya ve neredeyse herhangi bir şeyi düşünmeye bile izin vermeyecektir (Althusser, 1990). Sonra, ne belirsizlik ve anlam karışıklılığı yalnızca kavrama, ne de çelişkiler yalnızca onun kullanımına özgüdür; süreci çözümleme iddiasındaki teoriler de çatışmalıdır, çelişiktir ve sürecin ne olduğuna ilişkin belirsizlik üretmektedir. Dahası, küreselleşme bağlamında kurulan, süreçsel gerçeklikler arası ilişkilendirmeler, gerçekçi bir serimlemenin uzağında ve yanıltıcı oldukları için belirsizleştirici bir öze sahiptir. Örneğin, aşağıda tartışıldığı gibi, küreselleşme ile devletin sona ermesi arasında doğrusal bir ilişki yoksa, küreselleşmeye karşı çıkmak için kapitalist devleti savunan perspektif kusurludur demektir. Son olarak, aşağıda kanıtlarıyla gösterileceği gibi, aktörler ve süreçler düzeyinde küreselleşmeye karşı olanların neye göndermede bulundukları konusu açık değildir. Yukarıdan küreselleşmeye karşı aşağıdan küreselleşme (küreselleşme isteniyor ama yukarıdan olmasına mı karşı çıkılıyor?), “yağmacı küreselleşmeye” karşı insan yüzlü küreselleşme (Falk, 1999), küreselleşmenin demokratikleştirilmesi, alternatif küreselleşme, küreselleşmeye karşı devletin güçlendirilmesi vb., bunun işaretleridir. Küreselleşmenin devleti çökerttiği tezi (eleştirisi için örn. Savran, 1996) ileri sürülerek küreselleşmenin açıklanmasında ortaya çıkan yukarıda işaret ettiğimiz belirsizlikler sözde giderilmeye çalışılır. Bir başka deyişle, küreselleşmenin ne olduğunu anlamamız için, onun bir sonucu olarak ulus-devletin öldüğü olgusuna bakmamız gerektiği salık verilir. Küresel olan ile ulusal olan arasında sanki kaçınılmaz bir çelişki olmak zorundaymış gibi bir yaklaşımdan hareket edilir. Sermayenin hareketliliğinin, ekonomilerin küresel bütünleşmesinin ve küresel ekonomik ilişkilerin sonucu olarak,

123


124

Aykut Çoban

ulus-devlet sınırlarının kevgire döndüğü, ulusal ekonomi siyasalarının uygulanamaz hale geldiği, ulus-devlet egemenliğinin sona erdiği ve sonuçta devletin işlevsizleşerek sönümlendiği iddia edilmektedir (örn. Ohmae, 1993; Naisbitt, 1994; Albrow, 1996). Karşıt kimi yaklaşımlarda, bu türden küreselleşme tezlerine inanılıp eklemlenildiğini, öte yandan da siyasal açıdan bu tezlere karşı çıkıldığını görürüz. Küresel rekabetin usdışı ve yıkıcı güçlerini ve etkilerini gidermek için devletin etkin bir biçimde ulusal ekonomileri yönetmesi gerektiği savunularak devlete sahip çıkılır (örn. Bienefeld, 1994; Hirst ve Thompson, 1996). Burada, devletin yok edilmekte olduğu öncülünden hareketle, aslında onun ne denli önemli olduğu gösterilmeye çalışılır. Bir yandan, devlet, aslında varolmadığı söylenen küreselleşmenin bir kurbanı olarak ele alınırken, öte yandan konumuna sahip çıktığı ölçüde küreselleşmenin karşısında siyasal bir kurtarıcı olarak görülür. I.2. Karfl›tl›k Ekseni: Teorik Düzey Bu “kurban-kurtarıcı perspektifini”, kurtarıcılık yönünü ikinci bölüme bırakarak, daha yakından ele almakta yarar var. Fransa’da son yıllarda küreselleşme karşıtlığının simgelerinden biri durumuna gelen ve 23 Ocak 2002’de yitirdiğimiz Pierre Bourdieu’nun yaklaşımı, buna iyi bir örnektir. Bourdieu’nun (1998) yaklaşımında yer yer küreselleşmenin yer yer de neoliberalizmin devlete yönelik tehditleri dile getirilir. Bu tehditlere karşı çıkmak gerektiği vurgulanır. Yapıtının Fransızcasının altbaşlığı, direnişin, neoliberalizmin istilasına karşı olduğuna işaret eder. Kitapta bir araya getirilen konuşma ve yazılara bakıldığında ise, önce, direnişin en azından üç boyutunun bulunduğu, ama sonra bunların refah devletinin savunulması ekseninde birleştiği görülür. İlk boyut, bir uygarlığın yıkılmasına karşı olmaktır. İkinci boyut, kendisini tek gerçek olarak dayatan, neoliberalizm ve barbarlık dışında bir alternatifin bulunmadığı savını yayan neoliberalizme karşı direnmektir. Üçüncüsü de, bir mit, güçlü bir söy-


Küreselleflmeye Karfl› Olmak: Olanaklar ve S›n›rl›l›klar

lem olan küreselleşmeye karşı olmaktır. Bunlara karşı çıkılmalıdır çünkü kamu hizmetinin varlığı ile ilişkilendirilmiş, eğitim, sağlık, kültür, araştırma, sanat ve çalışma haklarının bulunduğu refah devletinin kazanımlarına karşı sürdürülen savaşların cephaneliği olan küresel rekabet, verimlilik, esneklik vb. gibi gerçek dışı gerekçelerle bu haklar tırpanlanmaktadır (Bourdieu, 1998: 24-6, 34-6). Bu noktada, ilkin, Bourdieu’nun yaklaşımı ile ilgisi bulunan küreselleşme karşıtlığı ile ilgili bir başka karışıklığı gösteren bir saptamayla işe koyulmak gerekir. Bu, küreselleşme süreci ile neoliberal program arasında eğer bir ilişki varsa bunun açıklıkla gösterilmemiş oluşudur. Küreselleşmenin bir süreç ve bir ideoloji olduğu yaygın bir görüştür. İdeolojisinin, küreselleşmeyi kaçınılmaz, alternatifi olmayan ve arzulanan bir süreç biçiminde sunduğu haklı olarak vurgulanır (örn. Başkaya, 2001: 13; Beşeli, 2001: 61). Küreselleşmenin, kapitalizmin “içinde çırpındığı genel bunalımı aşmak üzere sürdüregeldiği bir ekonomik-toplumsal program” olduğu söylenir. Bu programın tarihsel başlangıcı olarak da, Reagan ve Thatcher’in uygulamaya koyduğu yeni-sağın [neoliberalizmin] yükselme dönemi gösterilir (Kürkçü, 2001: 24). Bu durumda, küreselleşme ideolojisi (globalism) ile kapitalizmin maddi yapıları arasında ve bu ikisiyle neoliberalizm arasında bir ilişkinin bulunup bulunmadığı konusunun tartışılması gerekir. Bourdieu için de neoliberalizm, düşünceler alanına özgülenmiş bir doktrin olmaktan daha fazlasıdır; toplumun yeniden inşasına yönelmiş siyasal bir eylem programıdır; toplumsal siyasalar alanını devletin terk etmesi türünden pazar ekonomisi teorilerinin toplumsal yaşamda kurumsallaştırılması çabasıdır. Ama, neoliberal programın müdahalesinin gerisinde yatan sınıf ilişkileri ile ekonomik yapıdaki değişikliklerin ayrıntılı bir çözümlemesine girişilmez. Sanki, bir ideoloji, maddi yapıları kendi isterleri doğrultusunda değiştirip dönüştürmektedir. Bir başka deyişle, küre-

125


126

Aykut Çoban

selleşme olarak adlandırılan kapitalist ekonomideki maddi değişiklikler ile neoliberal program birbiriyle ilişkilendirilmiş değildir. Bu ilişki tartışılmadığı ölçüde, “dönüştürmek istedikleri topluma dışsal olan elitlerin dayattıkları bir program olarak neoliberalizm” görüşü ile karşı karşıya kalırız (Callinicos, 1999: 8690). Bourdieu’nun (1998: 100-2), neoliberalizmin devlete yönelik tehditleri arasında saydıkları şunlardır: Kârlarını ençoklaştırma peşinde koşan sermaye sahiplerini dizginleyecek yönetsel ve siyasal engellerin kaldırılması, ulus-devletin ekonomik serbestlik taleplerine boyun eğmesi, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi ve refah devleti harcamalarının azaltılması. Ama bu görece geniş sayılabilecek devlete yönelik tehditler, kamu düşüncesi ile bağlantılı bir biçimde ele alınan devletin tahrip edilmesi görüşüne indirgenir. Bourdieu’ya göre, evrensel kamu düşüncesinin deposu olmak, toplumsal kazanımların mevzisi olarak refah devletine (toplumsal devlete) gönderme yapar. Sonuçta neoliberalizmin ve küreselleşmenin devletle ilişkisi, refah devleti ile olan ilişkilendirmeden ibaret kalır. Devletin, toplumsal devlet uygulamalarının ötesindeki alana, piyasaya, pazara müdahalesinin ve katkısının bulunmadığı ve giderek gerçekten de büzülen ya da sönümlenen bir devlet varmış gibi bir anlayış ortaya çıkar. Bir başka deyişle, devletin ortadan kalktığını ileri süren neoliberalizmin tezi ile koşut bir görüşe ulaşılır. Günter Grass da (2002: 71) Bourdieu ile söyleşisinde neoliberalizmin saldırısı ile karşılaşan devletin savunulması gerektiğini ileri sürer. Grass’ın, neoliberalizm-devlet ilişkisini ortaya koyuşu, bir ölçüde küreselleşme tezleri ile dokunmuştur. Ona göre, neoliberalizmin derinde yatan niyeti, kamu düzeninin sağlanması işlevi dışında, devleti tümüyle ortadan kaldırmaktır. Devlet toplumsal alanı düzenleme gücünden, engellilere, çocuklara, yaşlılara, üretim süreçlerinin dı-


Küreselleflmeye Karfl› Olmak: Olanaklar ve S›n›rl›l›klar

şında bırakılanlara ilişkin sorumluluklarından yoksun bırakılırsa ve ekonomi küreselleşme mantığının içinde kaybolursa, Grass’ın toplumdan beklediği, devlet marifetiyle toplumsal refah programlarının onarılması için müdahale etmektir. Burada, iki sorun belirir. İlk sorun, aşağıda Michael Hardt ve Antonio Negri’nin yaklaşımında da görecek olduğumuz, devletin kapitalist sistemdeki rolünü polis gücünün kullanımına indirgemekle ilgilidir. Bu görüş, sanki devletin polislik işlevi dışında toplumsal yaşama başka türden bir müdahalesinin artık kalmadığı gibi bir inanışa bağlanmıştır. İkinci sorun, kapitalist devletin savunulması ile ilgilidir. Aslında devlet ortadan kalkıyor derken farkında olmadan kastedilen, refah devletinin yok olduğudur. Oysa, devletin savunulması gerektiğini ileri süren görüşlerdeki ortak yan, küreselleşme tezlerine koşut bir anlayışla, genelde devletin yok olduğu görüşünde açıkça ısrar edilmesidir. Bu sayede, küreselleşmeye karşı bir yandan kapitalist devlet genelde savunulmakta, öte yandan da, aşağıda tartışıldığı gibi, topluma sunulan alternatif, sınırlı bir refah devletinin onarılması hedefinin ötesine geçememektedir. Küreselleşme ile doruğa ulaşan serbest pazar mantığına devletin kurban edilmemesi gerektiğini savunan perspektifin bir başka örneği, Will Hutton’ın görüşlerinde bulunabilir. Hutton (1996: 244-6, 307), Keynesçi siyasaların ve refah devleti uygulamalarının terk edilmesine karşı çıkarak bunların yeni koşullar altında yeniden yapılandırılmasının gerekçelerini ve yollarını tartışır. Ona göre düzenlenmemiş kapitalizm istikrarlı değildir (bu görüş, kapitalizmin düzenlendiğinde içsel olarak krize eğilimli olmadığını ima eder). Keynesçi açıdan, finansal sistem, pazar ekonomisindeki istikrarsızlığın temel unsurudur. Günümüzde finansal hareketlerin hız kazanmasıyla birlikte oluşan finansal piyasalardaki belirsizliklerin, devlet denetimi ile giderilmesi gerekir. Belirsizlik ortamında yatırıma yönelmeyen girişimcinin gelecek beklentilerini tatmin ederek,

127


128

Aykut Çoban

3| Yaz› boyunca ‹mpara-

torluk’un Türkçesine göndermede bulunulsa da, zaman zaman ‹ngilizce metin (Hardt ve Negri, 2000) ile karfl›laflt›rmal› bir okuman›n yap›ld›¤›n› belirtmek gerekir.

özel yatırımları toplumsal olarak en uygun düzeye çıkaracak olan hükümet müdahaleleri zorunludur. Devlete düşen rol, para ve maliye politikaları geliştirerek ve finansal piyasaları etkin biçimde denetleyerek ekonominin daha verimli işlemesini sağlamaktır. Refah devleti uygulamalarından beklenen de, piyasaların işleyişinin sınırlarını çizmek, toplumsal uzlaşmayı sağlamak, ekonominin sağlıklı işlemesi için işbirliğini koşullayan değerleri kurumsallaştırmaktır. Bir mit olduğu söylenen küreselleşme karşısında ekonomileri düzenlemek ve denetlemek amacıyla ulusal ve uluslararası Keynesyen siyasalar için nostaljik bir çağrı çıkartarak finansal hareketlilik gibi günümüzün ekonomik olgularını siyasal beklentileriyle (Keynesçilik) test eden yaklaşımın örnekleri çoğaltılabilir (örn. Hirst ve Thompson, 1996; eleştirisi için bkz. Harman, 1996). Bu tür yaklaşımların sınırlılıklarına dönmek üzere şimdilik şu kadarı söylenebilir. Keynesçi siyasalar ile refah devleti uygulamalarındaki gerilemeyi kapitalist sermaye birikiminin güncel gereksinimleri çerçevesinde tartışmak yerine, küreselleşmeye ya da onun ideolojisine bağlamak, yanlış ilişkilendirmeler yapmak anlamında küreselleşme retoriği ile ortak bir paydada kısmen buluşmaktır. 1970’lerin hemen başında, soğuk savaş döneminin Keynesçi dünyasında ne diyordu Richard Nixon: “Şimdi hepimiz Keynesçiyiz, hem muhafazakârlar hem radikaller, hem Birleşik Devletler hem de SSCB, aslında herkes kalkınmanın bir çeşit devlet eylemini gerektirdiğini kabul etti” (Wallerstein, 1996: 356). Sermaye açısından bu dönem kapanmıştır. Devlete sarılan yaklaşımların neye karşı çıktığı yukarıda tartışıldı. Şimdi, mücadelede devleti devre dışı bırakan yaklaşımlar tartışılacaktır. Bu yaklaşımı açık biçimde temsil eden, Michael Hardt ve Antonio Negri’nin (2001) İmparatorluk adlı yapıtıdır.3 Öncelikle, Hardt ve Negri’nin yaklaşımının küreselleşmeye karşı olup olmadığı tartışması yapılabilir. Gerçekten de, bu yaklaşımda, küreselleşmenin, ekonomik, siyasal ve


Küreselleflmeye Karfl› Olmak: Olanaklar ve S›n›rl›l›klar

kültürel süreçleriyle yapıları İmparatorluk kavramı altında çözümlenmekte, küreselleşme bir olgu olarak kabul edilmekte ve bu olgunun “çokluğun” özgürleşme potansiyelini geliştirdiği vurgulanmaktadır (Hardt ve Negri, 2001: 33, 68). Öte yandan, aynı yapıtta, İmparatorluğun karşı-iktidarının kurulması için mücadele olanakları ve perspektifleri de araştırılmaktadır. İki yazarın, Genoa’daki protesto eyleminin arifesinde New York Times’ın 20 Temmuz 2001 tarihli nüshasındaki görüşleri, Genoa’daki çokluğun eylemini küreselleşmenin şimdiki formuna karşı bir eylem olarak, farklı, yeni ve daha iyi bir geleceğin olanaklı oluşunun işareti olarak değerlendirdiklerini göstermektedir (aktaran Green, 2002: 31). Hardt ve Negri’nin yaklaşımını, küreselleşmenin açtığı temelde alternatif küreselleşmenin inşasına yönelmiş ve “hakim küresel sisteme” karşı bir yaklaşım olarak ele almak yanlış olmayacaktır. Bununla bağlantılı olarak, bu yaklaşımın sermayeye karşı olup olmadığı konusunda da bir tartışma yapılabilir. Küreselleşme karşıtı muhalefette, sermaye karşıtı ve sermaye ile bir uzlaşma aramak anlamında kısmen onun yandaşı olmak biçiminde bir yarılmadan söz edilebilir. Michael Hardt (2002: 114), Porto Alegre’de toplanan Dünya Toplumsal Forumu’nu değerlendirirken küreselleşme karşıtı iki duruşun varlığından söz eder. Birincisi, ulusal egemenlikçi küreselleşme karşıtı duruştur. Bu, küresel sermayenin egemenliğine karşı bir savunma mevzisi olarak ulus-devletin egemenliğinin güçlendirilmesini savunur. Düşmanı, zayıf devlet denetimi ile kısıtlamalardan kurtulmuş küresel kapitalist etkinliktir. İkincisi ise, egemenlikçi olmayan, alternatif küreselleşme duruşudur. Düşmanı, devlet tarafından bir düzen altına alınmış olsun ya da olmasın, sermayenin kendisidir. Herhangi bir ulusal çözüme karşıdır, bunun yerine “demokratik küreselleşmeyi” çözüm olarak görür. İkinci duruşun siyasal programına sinmiş sınırlılıklarının ele alınması işine zemin hazırlamak üzere, Hardt’ın tanımlamalarıyla ilgili çeliş-

129


130

Aykut Çoban

kileri açığa çıkartmakta yarar var. İki duruşun içeriği ile ilgili olarak Hardt’ın değerlendirmelerinin geçerli olduğunu kabul edebilmek için, tanımsal ölçütlerle ilgili sorunları gideren, doyurucu açıklamaları üretmek gerekecektir. İlkin, Hardt’ın yaptığı gibi eğer ikinci duruş sermaye karşıtı olarak nitelendirilebilirse, başkaları yanında sermayenin yayılması olgusuna da karşılık gelen küreselleşme demokratikleştirildiğinde, bu duruş hâlâ, sermaye karşıtlığına dayalı gerçek bir alternatif olarak görülebilir mi? Sermaye, demokratikleştirilmiş bir çerçeveyle yayılımını sürdürürken, alternatif küreselleşmenin sermaye karşıtı olduğunu ileri sürebilir miyiz? Sonra, bu alternatifin gerçek bir alternatif sunmadığını düşünüyorsak, yalnızca küreselleşmenin demokratikleştirilmesi bağlamında sermayeye karşı olan bu duruşla sermaye etkinliklerinin kamusal çıkarlar doğrultusunda sınırlanması ve düzenlenmesi ekseninde küreselleşmeye karşı olan birinci duruş arasında gerçekten bir fark bulunduğunu ifade etmek ne ölçüde anlamlıdır? Belirtmek gerekir ki, bu ve benzeri sorunlar Hardt’ın tanımlarındaki teorik kusurlar olduğu kadar, “küreselleşme karşıtı hareket” olarak anılan hareketin içinde yer tutan bu iki duruşla ilgili kısmen pratikte de karşılığı olan çelişkiler ve belirsizliklerdir. Yine de, durumun böyle oluşunun, Hardt’ın açıklamalarının kusurlarını ortadan kaldırmadığı vurgulanmalıdır. İmparatorluk’un bakış açısından, sermayenin uluslararasılaşmasıyla (“küreselleşme”) devletlerin ulusallığı çelişkisi (Murray, 1971: 85), İmparatorluğun kuruluşu ile ortadan kalkmıştır: “Sermaye kendini dünya piyasasında gerçekleştirdikçe ulus-devlet sınırları bile arka plana kayarak gözden kaybolmaya yüz tutar. ... Demek ki, modern egemenliğin aşkınlığı sermayenin içkinliği ile çelişir. Tarihsel bakımdan, sermaye bu egemenliğe dayanmış ve onun hak ve kuvvet yapılarını desteklemiştir, ama aynı yapılar sürekli ilke olarak sermayenin işleyişi ile çelişir ve pratikte ise, gelişmesini engelleyerek, sermayenin işleyişine engel olur” (Hardt


Küreselleflmeye Karfl› Olmak: Olanaklar ve S›n›rl›l›klar

ve Negri, 2001: 337). Günümüzde artık böyle bir çelişki söz konusu değildir. Küreselleşme karşısında devletin gerilediği, sınırlarının ortadan kalktığı ve egemenliğin İmparatorluğun katmanlarında biçimlendiği gibi saptamaları, artık böyle bir çelişkinin kalmadığının işaretleri olarak okunabilir. Küreselleşme devlet egemenliğini geriletmiştir, ama egemenlik tümüyle ortadan kalkmamış, İmparatorluğun bir dizi ulusal ve ulusüstü organında küresel bir hükmetmeye dönüşmüştür. Bu, herhangi bir mekânla sınırlı olmadığı gibi, geçmiş ya da gelecek gibi bir zamansal sınırı da olmayan, kendini sürekli ve ebedi olarak sunan, tarih dışı bir rejimdir (Hardt ve Negri, 2001: 14-21, 204). Bu rejimde siyaset, “iktidarın küresel düzeyde üretimi hesaplaması ve düzene sokmasının imkânsızlığı” anlamında ölçü dışı bir alan haline gelmiştir. Ölçünün olmadığı yerde devlet de yoktur (Hardt ve Negri, 2001: 361-3). Emperyal yönetimin işlevini önce tüzel (dar anlamda polislik) olarak ele alırlar. Sonra bu bakışın yetersiz olduğunu belirtip çözümlemeyi, yaşamın tüm alanlarının kuşatıldığına işaret eden, Foucaultyen kontrol toplumu kavramı üzerinden geliştirirler. Bu çerçevede, şirketler dünyanın biyo-politik yapılaşmasını belirlerken İmparatorluk iktidarı da polis gücünü sunar. Burada, genel olarak, gerek ulus-devletin gerekse emperyal yönetimin rolü polislik, denetim ve disiplin olarak karşımıza çıkar. Disiplin toplumundan, “biyo-politik kontrol” toplumuna geçilince, devlet amacını yitirir ve çöker. İmparatorlukta, toplumsal disiplin ve denetim dışsal bir otoriteyle uygulanmaz, üretim ve yeniden üretim süreçlerine içkinleşmiştir. Böylece, İmparatorlukta polis müdahaleleri ayrıksıdır ve marjinaldir. Sermaye, nüfus, emek, mal ve hizmet hareketliliği, ulusal sınırları yıkmış, devlet gerilemiş ve toprağa bağlı olmayan, dünya egemeni İmparatorluğun kuruluşu gerçekleşmiştir. Bunu tamamlayan bir başka olgu, topraktan kopmuş ve gökyüzünü esas alan iletişim ve bilişim sistemlerindeki gelişmelerin bir yere bağlı olan devlet

131


132

Aykut Çoban

egemenliğine saldırması ve onu zayıflatmasıdır (Hardt ve Negri, 2001: 353). İmparatorluk’un yaklaşımında hem devletin, hem de dolaylı olarak ve paradoksal biçimde İmparatorluğun yönetsel mekanizması, toprak ilkesi ile yapılandırılmış gibidir. Devlet, sınırları belirlenmiş bir toprak parçası (ülke, territory) üzerindeki egemen denetim gücüdür. İmparatorluk ise sınırları ortadan kalkan mekânın bütününe yayılmıştır. İmparatorlukta sınırlar yoktur, dışarısı yoktur; o, mekânsal bütünlüğü tümüyle kuşatmıştır. İmparatorluk merkezsiz ve topraksız bir yönetim aygıtıdır. Yer olarak egemenliği sınırlayabilen bir dışarısı artık yoktur. Devletin sermaye birikimindeki önemli rollerini ve görevlerini kenarda bırakan bu yaklaşım, egemenliğin oluşumunda ve kullanımında territory kavramına ağırlıklı bir önem yükler. İmparatorluk’un teorik besin kaynağı olarak, egemenliği territory kavramı ile açıklayan Machiavellici gelenek, onun bir başka esin kaynağı olan Foucault’nun eleştiri oklarına hedef olmuştur. Foucault (1991: 93), Machiavellici geleneğe göre egemenliğin bir territory üzerinde ve sonuçta da bu alanda yerleşmiş özneler üzerinde uygulandığını belirtir. Buradan giderek de, territory’nin hem Machiavellici prensliğin hem de sağın teorisyenlerinin ve filozoflarının tanımladığı biçimiyle tüzel egemenliğin temel unsuru olduğunu belirtir. Gerçekten de, burada, sağın küreselleşme tezleriyle İmparatorluk’un savları birbirine yaklaşır. Hem sağın teorisyenleri (örn. Ohmae, 1993) hem de Hardt ve Negri, ekonomik ve siyasal olarak bütünleşmiş küresel sistemin territoryal sınırların önemini ortadan kaldırdığını ve sonuçta devlet egemenliğinin ve böylece de devletin kendisinin çöktüğünü ileri sürerler. Hardt ve Negri, Marx’a da göndermede bulunarak, önce, “ulusdevletlerin çöküşü tam anlamıyla devlet ve sermaye ilişkisinin eksiksiz gerçekleşmesidir” saptamasını yaparlar. Ama bu, devletin sermaye yararına daha yoğun bir işlevsellik kazanması anlamında değildir. Devlet


Küreselleflmeye Karfl› Olmak: Olanaklar ve S›n›rl›l›klar

yapı olarak çökmüştür, bu nedenle “sermaye ve emek uzlaşmaz biçimde doğrudan karşı karşıya gelmiştir” (Hardt ve Negri, 2001: 250-1). Egemenliğinin “tek referans noktası[nın] kullanabildiği gücün mutlaklığı” olduğu vurgulanan İmparatorluk, “tahakküm etmek ve gerektiğinde ... sistemin aksaklıklarına müdahale etmek üzere örgütlenmiştir” (Hardt ve Negri, 2001: 65). Egemenlik kavramı ülke kavramı ile ilişkilendirildiği ölçüde ve genel bir öznelerin ve sermayenin hareketliliğine vurgu yapıldığında, toprakla bağını koparmış İmparatorluğun sanki kendinde ve salt kendi için bir tahakküm mantığı söz konusuymuş gibi bir sonuca ulaşmak kaçınılmaz görünmektedir. İmparatorluk’un, egemenliği, sınıf dışı olan halk ve ulus gibi idealist kavramların ekseninde kuramlaştıran yaklaşımları eleştirmesi yerindedir, onu toprak kavramı ile ilişkilendirmesi ise kusurludur, çünkü egemenliğin nerede oluştuğu ve uygulandığı kadar ne için uygulandığı da önem taşır. Örneğin Türkiye’nin, ulusal sınırların dışında ya da içinde faaliyet yürüten tahkim kurullarının yetkisini kabul etmesi, egemenliğin sonu olarak değerlendirilemez. Egemenlik kurumundaki bu ve benzeri değişimler, sermayenin haklarının daha etkin biçimde korunması ve kapitalist sınıfların gücünün berkitilmesi anlamında, egemenliğin egemen sınıflara daha iyi hizmet etmesine dönüktür (bkz. Çoban, 2001). İmparatorluk’ta devletin yok olması tezinin iki boyutlu bir savunma ile sunulduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bir yandan, devlete toplumsal yaşamın denetlenmesinde daha az gereksinim duyulmaktadır. Aynı zamanda, sermayenin de devlete gereksinimi kalmamıştır, çünkü sermaye ulusal sınırları aşmış ve hatta parçalamıştır. Hardt ve Negri, dünya pazarının ve piyasalarının kapitalist sistemin (İmparatorluğun) işleyişindeki rolünü abartırlar. Sanki kendi dinamikleriyle ve katışıksız biçimde çalışan piyasalar, önüne çıkan her şeyi, bu arada devletleri, silip süpürmektedir. Bu görüşleri de devletin yok olmakta olduğunu ileri süren

133


134

Aykut Çoban

4| Küreselleflme tezleri

ile Hardt ve Negri’nin savlar› aras›nda baflka benzerlikler de kurulabilir. Hardt ve Negri (2001: 309, 346, 352) sermayenin yat›r›mlar›n› küresel a¤›n bir baflka noktas›na kolayca tafl›yabilece¤i, sermayenin emek gücünün fiyat› nerede en ucuzsa oraya gitti¤i yönündeki sermayenin tabans›zl›¤› (footloose) sav›n› ve ulusal ekonomi siyasalar›n›n küreselleflmeye ba¤l› olarak uygulanamaz hale geldi¤i sav›n› ileri sürerler. Bu ve benzeri küreselleflme tezlerinin elefltirisi için bkz. Harman, 1996; Moran 1998; Savran, 1996; Weiss, 1997; Went, 2000: 7-51. 5| Hardt ve Negri (2001: 71; 344-5; 355-6) ulus-devlet tahakküm zincirinin bir halkas› oldu¤u için ulus-devletin ard›ndan a¤›t yakmay› yanl›fl bulurken hakl›d›rlar. Ama devlet ile sermaye aras›ndaki iliflkileri göz ard› ettikleri için devleti savunmama perspektifi, neo-liberalizmin tezlerinin ötesinde bir anlamland›rma çerçevesine ulaflabilmifl de¤ildir.

küreselleşme tezleriyle benzerlik sergiler. 4 Üretimin ve ticaretin küresel ilişkiler ağı içinde gerçekleştiği bir ortamda devlet istese de herhangi bir müdahalede bulunamaz. Bu iki boyutta işlevini yitirince, sınırları da kevgire dönüp egemenliği kısıtlanınca, devletin çöküş içinde olduğu tezi kolaylıkla ileri sürülebilmektedir. Hardt ve Negri’ye (2001: 318-9) göre, ulusötesi şirketler, ulus-devletin otoritesini ve yargısal yetki alanını (jurisdiction) aşmıştır, dahası devlet yenilmiştir, dünyanın yönetimi artık küresel düzeyde etkinlik gösteren şirketlerin eline geçmiştir. Devletin yenilgisi solcuları değil, kolektif çıkarlarını gerçekleştirecek aracı kurum olarak devletten yoksun kalan sermayeyi korkutmalıdır.5 Devlet yenilmekle birlikte, “politika yok olmamıştır, yok olan politik olanın otonomluğu nosyonudur”. Siyasetin özerkliği kavramını aldıkları isimler Thomas Hobbes ve Carl Schmitt’tir. Daha açık bir anlatımla, özerklik kavramı bakımından oldukça gelişkin olan Marksist literatüre herhangi bir göndermede bulunmazlar. Hardt ve Negri’nin özerkliğin yok oluşundan anladıkları, bir ülkenin sınırları içinde egemenliğin yitirilmesidir; uzlaşmanın gerçekleşeceği ve otoritenin uygulandığı tüzel ve coğrafi alan olarak siyasal alanın özerkliğinin yok olmasıdır. Özerk siyasal alanın çökmesi, aynı ölçüde bu alanda direniş ve karşı-iktidar arayışlarının da geçerliliğinin ortadan kalkmasını sonuçlandırmıştır. Ulus-devlet ölçeği, karşı-iktidar hedefinin ve mücadelesinin ölçeği değildir artık. Mücadelenin hedefi ve ölçeği küresel olmak zorundadır. Böylece, mücadelenin neye karşı verilmesi gerektiği sorusuna Hardt ve Negri’nin yanıtı, İmparatorluktur. Küresel kapitalizmden korunmak adına ulus-devleti canlandırmaya dayalı yerelci stratejileri geçersiz kılan İmparatorluğun, gerçek alternatiflerin önünü tıkayan bu tür bir eskiye dönme arzusu karşısında ilerici bir boyutu vardır (Hardt ve Negri, 2001: 68). Bu bakımdan, küreselleşme karşısında yerelci ve ulus-devletçi direnme stratejilerinin düşmanı yanlış teşhis ettiğini, oysa


Küreselleflmeye Karfl› Olmak: Olanaklar ve S›n›rl›l›klar

düşmanın küreselleşme olmadığını, tersine, küreselleşmenin önceki sömürü ve denetim yapılarını topraktan kopardığı oranda çokluğun özgürleşme koşulunu sağladığını savunurlar. Düşmanın, İmparatorluk kavramının temsil ettiği özgül bir küresel ilişkiler rejimi olduğunu ileri sürerler. Bir yandan, düşmanın belirlenmesinin önemli olduğunu vurgulayarak çokluğun düşmanı olarak emperyal egemenliği gösterirler (Hardt ve Negri, 2001: 225). Ama öte yandan da şu görüşü dile getirirler: Günümüz emperyal rejiminin ağ yapısı “paradoksal olarak mücadele ve müdahaleye hem tamamen açık hem de tamamen kapalı olacaktır. Bir yandan, ağ yapısı biçimsel olarak olası her öznenin ilişkiler ağı içinde aynı anda bulunmasına imkân verirken, öte yandan, ağ bizatihi gerçek ve tam bir yok-yerdir. Kuruluş üzerine mücadele işte bu müphem ve kaygan zeminde yürütülmek zorundadır” (Hardt ve Negri, 2001: 330). Bir başka deyişle, düşman tayinindeki belirsizliği ortadan kaldırmaya çalışırken, aslında onu yeniden üretirler. I.3. Karfl›tl›k Ekseni: Pratik Düzey Birmingham’da, Seattle’da, Davos’ta, Washington’da, Prag’da, Melbourne’da, Nice’de, Cenova’da ve başka yerlerde kitlesel protesto eylemleri, yerleşik adıyla “küreselleşme karşıtı hareket” olarak anılmaktadır. Bu hareketlerin siyasal pratiği ile yukarıda ele aldığımız küreselleşmeyi sorgulayan teorik yaklaşımlar birkaç nedenle kapitalizme karşı mücadelede yeni olanaklar sunmaktadır. İlkin, yükselen muhalif dalga, “bir alternatif yok” görüşünün baskıcı havasını dağıtmıştır. Bir alternatif sunsun ya da sunmasın, teorik yaklaşımlar ve geniş katılımlı gösteriler, küreselleşmeye ve/ya da neoliberal programın küresel ölçekte uygulanmasına şu ya da bu nedenle karşı çıkıldığını göstermiştir. Özellikle Seattle ve sonrası eylemler, güçlü bir siyasal karşı çıkış dinamiğinin varlığına, siyasal bir ret cephesinin oluştuğuna işaret etmektedir. İkinci olarak, geçerliliği, yerindeliği ve uygulanabilirliliği tar-

135


136

Aykut Çoban

tışması bir yana, giderek bir dizi alternatif siyasa önerileri biçimlenmeye başlamıştır. Dolayısıyla, söz konusu olan yalnızca bir ret cephesi değil aynı zamanda alternatif arayışların nüvelerini de taşıyan bir cephedir. Üçüncüsü, refah devleti kazanımlarının yok edilmesine karşı çıkmak biçiminde olsun, Dünya Ticaret Örgütü’nün toplantılarını engellemek biçiminde olsun, muhalefetin görece dar kapsamlı teorik-pratik direnişi bile kapitalist eşitsizliklerin derinleşmesinin önünde engel oluşturur ve alternatif arayanların saflarının genişlemesine katkıda bulunur. Dördüncüsü ise, işçiler, işsizler, çiftçiler, öğrenciler, öğretmenler, çevreciler, anarşistler, insan hakları savunucuları, feministler, hükümet-dışı örgütlenme (NGO) mensupları ve başkaları, yan yana gelmeleri olanaksız gibi görünen, toplumların değişik kesimleri ve farklı görüşlerden olanlar, giderek genişleyen bir ittifak içinde yan yana gelebilmektedir. Ancak, artık karşı çıkış dinamiği oluşmuş ve alternatifsizlik miti parçalanmıştır. Bu durumda, hâlâ yükselen dalgayı “hiç yoktan iyidir” gerekçesiyle olumlamak ve eleştirel yaklaşımları safdil, sekter ve ortodoks gibi nitelemelerle mahkûm etmek, küreselleşme karşıtı muhalefetin kendisini kusurlu biçimde yorumlamaktır. Aynı zamanda, bu görüş, onun gelişme potansiyeline teorik bir engel oluşturmaktadır. Kusurlu bir yorumdur; çünkü küreselleşme karşıtı muhalefetin bir içeriği bulunmaktadır ve talepleri bilinmektedir, yalınkat bir olumlamanın ötesine geçip bunların değerlendirilmesi gerekir. Onun gelişmesini engellemektir, çünkü kof bir “hiç yoktan iyidir” olumlamasının yükselen dalgaya olumlu bir katkıda bulunması olanaksızdır. Neoliberalizme karşı tek bir sorun çevresinde sürdürülen kampanyalar, Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) 1999 Kasım ayındaki toplantısının yapıldığı Seattle’da bir araya gelerek “küresel sisteme” çok yönlü bir karşı çıkışın parçaları haline geldiler. Bu bakımdan, Seattle, muhalif grupların kendi sınırlı mücadele anlayışlarının ötesindeki, toplumsal ilişkilerin her ala-


Küreselleflmeye Karfl› Olmak: Olanaklar ve S›n›rl›l›klar

nını kuşatan kapitalist sistemi daha bütüncül bir perspektiften görebilmelerine olanak tanıyan bir süreçti (Harman, 2000: 10, 18-9). Ortaya çıkan durum ise, karşı çıkılan küreselleşmenin/neoliberalizmin, daha geniş bir sistemle, kapitalizmle genellikle ilişkilendirilmeden ve hatta sanki bunlar kapitalizmden kopuk ve daha yıkıcıymış gibi görülmeleri oldu. Bu tür protesto eylemlerinin değişim yönünde olumlu bir katkısının bulunduğunu savunanlarla buna karşı çıkanlar, Seattle eyleminin neye karşı olduğunun açık olmadığı noktasında ortak bir görüşe sahiptirler. Seattle eylemi küreselleşmeye mi, neoliberalizme mi, bu ikisini kuşatan daha kapsamlı bir sistem olarak kapitalizme mi yoksa şirket küreselleşmesine (corporate globalisation) mi karşıdır, küreselleştirmeme (de-globalisation) hareketi midir, küreselleşme için bir hareket midir, yoksa yukarıdan küreselleşmeye karşı çıkan aşağıdan, yeniden küreselleşme (re-globalisation) hareketi midir? (Callinicos, 2000: 122; Clair, 1999: 90-1; Halliday, 2000: 127-8; Harman, 2000: 18 , Kaldor, 2000: 105; Scholte, 2000: 120; Solomon, 2000; Wainwight ve Prudham, 2000: 5). Küreselleşme karşıtı hareketin kurumsal düzeyde, DTÖ’ne, Dünya Bankası’na (DB), Uluslararası Para Fonu’na (IMF) ve çokuluslu şirketlere karşı çıktığı da söylenebilir. Bir eylemci olarak içerden değerlendirmelerde bulunan David Graeber (2002: 62-3), Seattle ve sonrasında yükselen mücadelenin küreselleşme karşıtı olarak nitelenemeyeceğini, eğer hareket bir şeye karşıysa bunun neoliberalizm olduğunu ileri sürmektedir. Küreselleşme karşıtı olmayışının nedeni, hareketin, ulusal sınırları yıkıp insanların ve düşüncelerin serbest dolaşımını sağlayan küreselleşmenin bir ürünü olmasının yanında, harekette yer alan grupların çoğunun IMF ve DTÖ’den daha fazla küreselleşmenin destekçisi olmalarıdır. Seattle eylemini örgütleyen oluşumlardan biri olan Halkların Küresel Eylemi (PGA) kendisini “serbest” ticarete ve DTÖ’ne karşı bir eylem platformu olarak kurar. Yayın organı PGA Bulletin

137


138

Aykut Çoban

(1999) Seattle protestosunun, küresel kapitalist sisteme karşı küresel eylem, direniş ve karnaval günü olduğunu duyurur. Bununla birlikte, karşı olunan genellikle ikili bir ifadeyle DTÖ ve şirket küreselleşmesi olarak ifade edilir. Küreselleşme karşıtı hareketin perspektifinden, “küresel eylemler”, şirketlerin küresel egemenliğine ve onların mutlak kontrolünde olduğu ileri sürelen Dünya Ekonomik Forumu, DTÖ, IMF, DB gibi uluslararası kurumlara karşı geliştirilen eylemlerdir (bkz. Starr, 2000). Bu kurumların toplantı takvimlerinin belirlediği eylemin güncelliği durumu, mücadelenin neye karşı olduğu hakkında fikir vermektedir. Eylemlerde, hükümet temsilcileri de protestolardan paylarına düşeni alırlar, ama eylemin karşı çıktığı hedefler arasında devletler ya da devlet iktidarının ele geçirilmesi yoktur. PGA’nın Bangalore’da (Hindistan) toplanan ikinci konferansında, devletin küreselleşme sürecindeki rolü hakkında eleştirel bir görüşün PGA manifestosuna dahil edilmesi gerektiği vurgulansa da, bugüne değin eylemlerin devlete muhalefeti dışarıda bıraktığını görürüz. Küreselleşme söyleminin sık sık yinelediği gibi, çokuluslu ya da ulusötesi şirketler, ulus-devletlerle tüm köprüleri atmışlarsa bunlara karşı sürdürülecek eylemlerde şu olasılıkların belirmesi doğaldır. Küreselleşme muhalefetinin bakış açısından, çokuluslu şirketlerin etkinlikleri devletlerin sınırlarını süngere çevirdiklerine göre, bunlara karşı yürütülecek eylemler de küresel olmalıdır. Bunlar devletle bağlarını kopardıklarına göre, devleti hedef alan bir eylem geliştirmenin anlamı yoktur. Mücadele, bunlara karşı ve bunların etkinliklerinin tüzel-kurumsal zeminini oluşturan uluslararasi kurumlara ve mekanizmalara karşı olmalıdır. Belirli gruplar, belirli bir çokuluslu şirkete, belirli bir sorun çerçevesinde, belirli bir yerel alanda mücadele ediyor olabilirler. Bu tümüyle anlamsız değildir, çünkü belirli kazanımlar sağlanabilir; ama bu belirli şirketin başka coğrafyalarda etkinliği bulunduğundan ve yerel bir


Küreselleflmeye Karfl› Olmak: Olanaklar ve S›n›rl›l›klar

alandaki etkinliği bile yerellikle sınırlı olmadığından böyle bir muhalefetin başarı şansı zayıftır. Yani, yine küresel eyleme gelip dayanılır. Çokuluslu şirketler, sınırları ortadan kalkmış bir dünyanın baş aktörleri olduğuna göre, herhangi bir devletin düzenlemelerine tabi olmadıklarına göre, hatta kendileri birer egemen olduklarına göre, devlete karşı bir muhalefet örgütlemek yine anlamsız bulunacaktır. Haklı olarak denilebilir ki, neoliberal program, şirket küreselleşmesi ya da genelde küreselleşme, daha geniş bir sistemin (kapitalizmin) şifre kodlarıdır. Bu bakımdan, küreselleşmeye ve neoliberalizme karşı olmak, kapitalizme, onun sermaye-devlet ilişkisine ve onu savunan ideolojilere karşı mücadelenin yolunu açabilir (Harman, 2000: 18). Bu olasılığın da bulunduğu doğrudur, ama küreselleşme karşıtı hareket, açık biçimde kendisini kapitalizme karşı bir hareket olarak henüz ortaya koymuş değildir. Alex Callinicos’un (2000: 122-3) vurguladığı gibi, Seattle ve sonrası eylemlere taşıyamayacağından daha fazla siyasal bir ağırlık yüklememek gerekir. Kapitalizm karşıtı bir hareketten çok, belirli kesimlerin kapitalizm karşıtlığı biçimindeki ruh halinden söz edilebilir. Bu ruh halinin toplumsal bir dönüşüm arzulayan etkili bir hareket içinde çoğunluğa otomatik olarak yayılmasının zorunlu bir güzergah olmadığı, ama neoliberal ideolojik hegemonyanın kırılmakta olduğu belirtilmelidir. II. Ne ‹çin? Yukarıdaki tartışma, muhalefetin karşı olma ekseninin sorunlu yapısını göstermeye çalıştı. Şimdi, sunulan alternatiflerin açmazlarını tartışmaya açmanın sırasıdır. Yine, devlete sarılan yaklaşım ile başlanacaktır. Ardından, Seattle’daki grupların talepleri ve İmparatorluk’un sunduğu siyasal program ele alınacaktır. II.1. ‘Toplumsal Bir Avrupa’ Program› Devlete umut bağlayan yaklaşım, refah devletine yönelmiş saldırılara karşı çıkılması gerektiğini savun-

139


140

Aykut Çoban

duğuna göre, sunduğu alternatifin refah devletinin onarılmasına ve geliştirilmesine dayanan bir strateji olduğu peşinen beklenmelidir. Gerçekten de, gerek Bourdieu’nun gerekse Hutton’ın perspektifinde siyasal talepler refah devletinin kazanımlarının sürdürülmesi ve geliştirilmesi ile çerçevelenmiştir. Bu yaklaşıma göre, toplumsal koruma ve dayanışmanın kurumsallaşması, toplumsal güvenlik ve emeklilik hakları, işsizlik yardımı, herkese açık sağlık ve eğitim sistemleri, toplumsal refahın paylaşımı, şirketlerin vergilendirilmesi, uluslararası finansal işlemlerin vergilendirilmesi (Tobin tax), sermaye hareketlerinin kontrol altına alınması, merkez bankasının piyasaların taleplerinden çok, geniş bir kamusal çıkarı gözeten uygulamaları geliştirmesi ve finansla endüstri arasında uzun dönemli ilişkiler kurulması için devletin işlev yüklenmesi sağlanmalıdır. Bourdieu, toplumsal mücadelenin başarısı için aydınlara önemli roller yükler, çünkü kendisine bilimsel bir nitelik yükleyerek bir teori olarak eyleme geçme kapasitesi oluşturan neoliberalizmle, entelektüel ve kültürel silahlarla savaşmak gerekir. Aydınların yapmaları gereken, kendisini masum gibi sunan küreselleşme gibi sözcüklerle gelen ve kadercilik ve teslimiyet üreten bir dünya görüşünü, sözcüklerle eleştirmek ve hareketin içinde yer alanları direniş silahlarıyla donatmaktır. Yoksa, karşı bir siyasal program önermek değildir, çünkü bunu üreten partiler ve aygıtlar zaten bulunmaktadır. Gereksinim duyulan, toplumbilimci ile eylemciyi bir araya getirmek, bu iki kesim arasında iletişimin yeni formlarını icat etmektir. İkinci olarak gereksinim duyulan şey, birbirinden genellikle habersiz olan direnişleri bir araya getirecek yeni bir enternasyonalizmdir. Eğer hakim ekonomik güçlerin çoğu dünya ölçeğinde çalışıyorsa, ulusötesi mücadeleler için boş bir alan var demektir. Bu alan, teorik olarak boştur, çünkü bugüne değin o çapta düşünülmemiştir; pratik olarak boştur, çünkü gerçek bir uluslararası örgütün eksikliği hissedilmektedir. Yeni enternasyona-


Küreselleflmeye Karfl› Olmak: Olanaklar ve S›n›rl›l›klar

lizmin hedefi, çalışma hakkı, sağlık ve refah sistemi gibi kazanımları evrensel düzeyde gerçekleştirmektir. Evrensel düzeyde toplumsal devlet (refah devleti) hedefine yönelecek enternasyonalizmin geliştirilmesine yönelik müdahale biçimlerinden en önemlisi, ulusdevletlerin savunusu üzerinden eyleme geçmektir. Ulus-devletle bağlantılı tarihsel gelişmeleri savunmak ve güçlendirmek ve devletleri toplumsal kazanımları koruyup geliştirecek bir Avrupa devletini yaratmaya zorlamak gerekir (Bourdieu, 1998: 53-68). Bourdieu, her ne kadar dünya ölçeğinde bir enternasyonalizmi gerekli görüyor olsa da, uluslararası ve ulusal güçlerden görece özerk olacak ve toplumsal boyutu geliştirecek, Avrupa ölçeğinde bir ulusüstü devletin kurulması için mücadele etmenin daha doğru olacağını belirtir. Bourdieu, kendi ifadesiyle, Fransa, Almanya ve İngiltere’de neoliberal politikaları içselleştiren sosyal demokrat anlayışın boşluğunu doldurmaya aday, sosyal demokrat hükümetleri etkileyecek “eleştirel bir hareket” özlemi içindedir. Bu hareketin yeterince gelişememesinin ulusal ölçeğe hapsolmuş olmasından kaynaklandığını savunur. Bu nedenle, “toplumsal bir Avrupa”yı hedefleyecek “Avrupa toplumsal hareketi”ni yaratmayı zorunlu görmektedir. Entelektüellere düşen rol de bu hareketin oluşumuna katkıda bulunmak olmalıdır (Grass ve Bourdieu, 2002: 66). Benzer biçimde, Hutton da Avrupa Birliği’ne önemli bir işlev yükleme eğilimindedir. Hutton’a göre (1996: 312-7); belirli ölçüde ulusal özerklik varlığını sürdürmesine karşın, ulusal mekanizmaların finansal yapıyı düzenleme, toplumsal standartları belirleme ve ulusal ekonomiyi yönetme kapasitesi sınırlanmıştır. Sistemin reformu, ulusal mekanizmaların tahribatını önleyecek bir uluslararası çerçeve olmaksızın mümkün değildir. Dünya finans piyasalarının istikrarını sağlayıp yönetilmelerini olanaklı kılacak bir ulusüstü otoriteye gereksinim duyulmaktadır. Bu otorite, sermaye hareketlerini kontrol edecek, emeğin ve çevrenin sö-

141


142

Aykut Çoban

mürüsü üzerine temellenmiş ticarete izin vermeyecektir. Bu bağlamda, Avrupa Birliği, finansal piyasaları ve sermaye hareketlerini düzenleyebilme gücüne ve talebi yönetebilme potansiyeline sahiptir. AB, ortak toplumsal ve çevresel hakları kayıt altına alabilir. Böylece, sermayenin, iş koşulları, ücret ve çevre standartları bakımından bir Avrupa ülkesini diğerine karşı kullanmasının önüne geçilebilir. Giderek de, kesimler arası işbirliğine ve uzlaşmaya dayalı “toplumsal kapitalizm” Avrupa ölçeğinde yaşama geçirilebilir. Kısacası, inşa edilmesi gereken, “Avrupa çapında Keynesyenizm”dir (benzer bir görüş Hirst ve Thompson (1996: 163-9) tarafından da savunulmaktadır). Avrupa ölçeğinde yapılmayanın küresel ölçekte gerçekleştirilmesi daha zor olduğu için, Avrupa, birlikte ve etkin biçimde hareket etmeyi başarmak zorundadır. Bunu başardığında, küresel ölçekte de sermaye piyasalarının yönetilmesi olanaklı hale gelecektir. Toplumsal olarak yıkıcı etkileri olan sermayenin hareketliliği karşısında, AB gibi ulusüstü bir devletin pazar ekonomisini düzenlemesi ve denetlemesi gerektiğini ileri süren görüşler, bu beklentinin tam tersine, AB’nin özellikle 1980 sonrasındaki gelişiminin, neoliberal uygulamaların berkitilmesi yönünde olduğuna işaret eden bir görüşle eleştirilebilir. Kaldı ki, kuruluşu, sermayenin serbest dolaşımını sağlamak olan siyasal bir aygıtın, pazar ekonomisinin düzenlenmesi ve denetlenmesine doğru bir evrim geçirmesini beklemek de iyimserlik olur. Toplumun çeşitli kesimlerinin bu yönde üreteceği talepler bu evrimin dayanağı olarak sunulabilir. Gerçekten de, refah devleti kazanımları ile toplumsal mücadeleler arasındaki ilişkiye benzer bir ilişkisellik, AB’nin toplumsal reformu ve giderek de küresel ölçekte çalışan kapitalist kurumların reformu bakımından da kurulabilir (bkz. Kiely, 2002: 105). Ancak, reformist çabaların sınırlarını göz ardı etmemek gerekir. Toplumsal kapitalizm ya da toplumsal AB devleti görüşleri, aşağıdan gelen toplumsal baskılara


Küreselleflmeye Karfl› Olmak: Olanaklar ve S›n›rl›l›klar

ulus-devletin ya da ulusüstü devletin karşılık üretmesinin yapısal sınırlarının bulunup bulunmadığı konusunu tartışmaz. Büyük sermaye, Avrupa banka sahipleri ve boyalı basın ittifakının, Bretton-Woods türünde bir uluslararası parasal düzen isteyen Alman Maliye Bakanı Oskar Lafontaine’i istifaya zorlaması, bu sınıra bir örnek oluşturmaktadır (Callinicos, 1999: 93). Benzer biçimde, ekonomiler arası rekabet gibi nedenlerle standardı aşağı çekilen refah devleti kurumlarının, ekonomileri bir araya getiren ulusüstü devlette yukarı çekileceği savı da tartışmalıdır. Bu sav, ulusüstü devletin, uluslararası ve ulusal güçlerin etkilerini savuşturma kapasitesinin bulunduğu varsayımına dayandırılır. Oysa, uluslararası güç sahiplerinin, ulusal ölçekte yapabildikleri etkileri ulusüstü ölçekte yapamayacak olmalarının bir garantisi bulunmamaktadır. Bu yaklaşımın başka sınırlılıkları da vardır. Sorunlardan biri, neoliberal ekonomik teorinin hesaba katmadığı ekonomik kararların toplumsal maliyetlerinin ekonomik hesaplamalara girmesinde ısrar edilmesi gerektiği ileri sürüldüğünde ortaya çıkar (Bourdieu, 1998: 39; Hutton, 1996: 307). Denilmektedir ki, eğitimi, sağlığı, aileleri, toplumsal olarak dezavantajlı kesimleri destekleyerek refahın toplumsal geri ödemelerini üretecek yeni bir hesaplama tekniğine gereksinim duyulmaktadır. Oysa, işgücü kaybı, hastalık, intihar, alkoliklik, uyuşturucu bağımlılığı, şiddet vb. gibi uzun dönemli toplumsal maliyetleri gözeten ve üreticilerin, tüketicilerin ve geniş kesimlerin hoşnutluğunu içeren “mutluluk ekonomisi”, basit bir hesaplama sorunu mudur? Aslında bu, kapitalizmde sorun, bir muhasebe tekniğinden mi yoksa kapitalizmin kendisinden mi kaynaklanmaktadır tartışmasıdır. Ulusal ölçekte, küresel ölçekte ya da Avrupa ölçeğinde, “kapitalizmin toplumsallaştırılması”nın önündeki engellerden biri, kapitalist süreçlerin kısa dönemli kârlılık ilkesi çerçevesinde işliyor olmasıdır. Pazar mekanizmalarının uzun dönemli sınırlarını göz

143


144

Aykut Çoban

önünde bulundurarak, gelecekteki sermaye birikimini tehdit edebilecek emeğin verimliliğinin düşmesi (iş güvensizliği, hastalık, alkol bağımlılığı vb.) ya da genelde toplumsal huzursuzluğa bağlı bir siyasal meşruiyet krizinin ortaya çıkarak sistemin sarsılması gibi unsurların, kısa dönemli kârlılık ilkesi ile yan yana getirilmesinin, kapitalizmin kendisinden kaynaklanan sınırlılıkları bulunmaktadır. Bunu tamamlayan ek bir sorun da, uzun dönemli ve toplumsal yaşamın niteliği ile ilgili hesaplamaların, kapitalist ekonominin dayandığı niceliksel parasal hesaplamalara dahil edilmesindeki zorluklardır. İş güvensizliği, hastalıkların artışı, uyuşturucu bağımlılığı, alkoliklik gibi toplumsal sorunların iyileştirilmesine dönük siyasaların yaratacağı toplumsal mutluluğun ve nitelikli bir yaşamın parasal ifadesi nasıl bulunacaktır? Bu hesaplamalar sermaye birikiminin uzun dönemli hesaplamalarına nasıl dahil edilecektir? Mutluluk hangi ölçütlerle ve nasıl hesaplanacaktır? Birey mutluluğu, hangi birey kategorisinden hareketle bulunacaktır? Bu kategoriye sokulmayan bireyler hangi gerekçelerle kategori dışında bırakılacaktır? Bireysel mutluluklar toplamı toplumsal mutluluğa mı eşitlenecektir? Değilse, toplumsal mutluluğa kim nasıl karar verecektir? Burada kastedilen, iş güvenliğinin olmayışı, hastalık ya da uyuşturucu bağımlılığı gibi nedenlerle işgünü kaybının ya da iş veriminin düşmesinin hesaplanamaması değildir; işgünü kaybının ya da işgücünün verimliliğinin düşmesinin maliyeti bir ölçüde hesaplanabilmektedir. Asıl önemli olan, “toplumsal hastalıklara” bağlı mutsuzluğun parasal karşılığının bulunamayacağı, bulunsaydı da bunların sermayenin kâr güdüsü ile uzlaştırılamayacağıdır. Bu tür hesaplamalar yapılabilseydi de sorun ortadan kalkmış olmayacaktır. Hesaplama yapılabilseydi, bu kez de toplumsal mutluluk ve nitelikli yaşamın piyasa fiyatını gösteren bir “gerçek değeri” var demektir. Açıktır ki, bu durumda, toplumsal mutluluk ve nitelikli yaşam mala dönüştürülmekte ve öteki mallarla de-


Küreselleflmeye Karfl› Olmak: Olanaklar ve S›n›rl›l›klar

ğişime konu olması olanaklı kılınmaktadır. 6 Dolayısıyla, bu tür sorunlar pazar ekonomisinde devlet müdahalesinin bulunmayışından kaynaklanan sorunlar değildir ki, yeni bir hesaplama tekniği çerçevesinde devlet müdahalesi ile giderilebilsinler. Bunlar kapitalizmin kendi mantığının sonuçlarıdır. Reformlar yoluyla küreselleşmenin/neoliberal programın sapkınlıklarının giderileceğini savunan yaklaşımının açmazlarından bir başkası, bu yaklaşımın kendi içindeki çelişkilerinden kaynaklanmaktadır. Örneğin Bourdieu’ya (1998: 38-9) göre, küreselleşmenin bir mit olmadığı ve gerçekliğinin bulunduğu tek alan, finansal piyasaların bütünleşmiş olmasıdır. Sermaye hareketleri ulus-devletlerin bu piyasalara müdahale etmelerine engel olmaktadır. Parasal hareketlere kuşkuyla yaklaşan sol-kanat hükümetler özellikle tehdit altındadır. Eğer durum böyleyse, neoliberal saldırılara karşı müdahale etmesi ve düzenleme yapması beklenen tehdit altındaki hükümetlerden ne tür bir çözüm beklenebilir? Bu yaklaşımda devletin zayıfladığı, nitelikli uzmanlarını ve personelini kaybettiği, aygıt olarak daraldığı söylenmektedir. Bu çerçevede, toplumsal devleti olanaklı kılan kurumsal ilke ve yapıların ciddi biçimde tahrip edildiği belirtilmektedir. Bu doğruysa, ekonomiyi ve toplumsal yaşamı düzenleme ilke ve araçlarından arındırılmış bir devlet, müdahale etme araçlarına da artık sahip değil demektir. Küreselleşmeci tezlerin temel savlarını kabul eden bir biçimde, refah devletini savunan yaklaşımın ileri sürdüğü gibi (Hardt ve Negri’nin de paylaştığı bir görüş olarak), eğer devlet uluslararası ekonomik koşullar (sermaye hareketliliği, finansal piyasalar, dünya ticaretinin dinamikleri vb.) uluslararası kurumlar ve örgütler (DTÖ, GATT, IMF, DB) ve aktörler (çokuluslu şirketler) tarafından tarumar edilmişse, ve eğer, ülke sınırları içinde düzenleme ve müdahalenin kurumsal yapı ve araçları ortadan kalkmışsa (finans, ticaret ve yatırımları sınırlayıcı-denetleyici düzenleme ilke ve araçlarının, ka-

6| Kapitalist birikim sü-

reçleri ile çevresel koruma ilke ve pratiklerinin uyumlaflt›r›lmas›n›n güçlükleri aç›s›ndan sürdürülen benzer bir tart›flma için bkz. Benton, 1999: 21622.

145


146

Aykut Çoban

musal çıkarı gözetmesi istenen merkez bankasının ve para-maliye politikalarının çaptan düşmesi; özelleştirmenin sonucu olarak kamuda daralma; sendikasızlaştırma nedeniyle sendikaların güç yitirmesi; ve emeği, sermayeye tabi kılan tüzel-yapısal dönüşümler vb.), toplumsal devlet uygulamalarını yaşama geçirecek ya da koruyacak mekanizmalar bulunmuyor demektir. Bu durumda, pazar ekonomisinin sapkınlıklarının düzeltilmesini savunan görüş, doktrin düzeyinde kavramsal araçlarından yoksun kalır. Dahası, devletin pratik düzeyde de müdahaleyi gerçekleştirecek araçlardan yoksun olduğu ileri sürülebilir. Eğer ulus-devlet piyasayı düzenleme işlevlerini terk etmiş, kamusal alandan hem işlevsel hem de kurumsal olarak çıkmış ve örgütsel yapısını küçültmüş ise, toplumsal devleti korumak ve sürdürmek için kurumsal-örgütsel olarak da zayıflık içinde demektir. Ya devlet piyasaları düzenleme ve piyasalara müdahale etme araçlarına sahiptir, ki bu durumda bu yaklaşımın savunduğu neoliberal programın devleti zayıflattığı görüşü dayanaktan yoksun kalır; ya da devlet bu kurumsal yapı ve araçlardan yoksun kalmıştır, ki bu durumda var olmayan kurumsal yapı ve araçlarla düzenleme ve müdahalede bulunması mümkün değildir. Müdahalelerin ulusüstü devlet ile uluslararası alanda yapılması da güç görünmektedir, çünkü tam da bu yaklaşımın işaret ettiği gibi, örneğin AB’nin uygulamaları tek pazar, tek para, malların ve hizmetlerin serbest dolaşımını kurumsallaştırma araçlarını yaratmak peşindedir, Avrupa toplumsal devletine götürecek mekanizmaları değil. DTÖ de benzer bir yapılanmanın küresel ölçekte kurumsal araçlarını oluşturmaktadır. Uluslararası alanda, toplumsal kazanımların genişletilmesi şöyle dursun, geriletilmesi söz konusudur. Bir başka deyişle, kapitalizmin iyileştirilmesi yönünde ulusal alanda kapitalist devlete, uluslararası alanda da kapitalist sistemin kurumlarına olumlu bir işlev yükleyen görüş, geniş ölçüde kısıtlılıklarla sakattır. Kapitalizmin ve onun ideolojilerinin mutlak bir za-


Küreselleflmeye Karfl› Olmak: Olanaklar ve S›n›rl›l›klar

fer kazandıklarını ilan eden görüşler karşısında, Bourdieu’nun, aydınlardan, sözcüklerden oluşmuş direniş silahları üretmelerini istemesi anlamlıdır. Ama aydınlara biçtiği cephane üretme rolünü7, refah devletinin savunulması için “kamu hizmetlerinin yeniden icat edilmesi” repliği ile sınırlamaktadır. Bourdieu’nun ve onunkine benzer görüşleri savunanların yaklaşımları, reformculuğun ötesine geçememektedir. Bu türden reformlarla kapitalizmin uygarlaştırılması çabası 20. yüzyılda, özellikle de 1970’li yılların sonuna kadar uzanan dönemde belirli bir aşama kaydetmiştir. Ama ardından “vahşi kapitalizm” kendini restore etmeye başlamıştır. Günümüzde yükselişe geçen uygarlaştırıcı ya da reformist taleplere dayalı çabaların kitleleri kapitalizme karşı seferber etme noktasında sundukları olanaklara ve görece başarılı olma potansiyellerinin bulunmasına karşın, kapitalizm dışı alternatifleri gündeme almayan bu çabaların, gelecekte de aynı restorasyon duvarına çarpmaları olasılığı bulunmaktadır. Bir bakıma, 20. yüzyılın tanıklığında gerçekleşen, bu tür çabaların “bir adım ileri iki adım geri” gibi bir sonuç yaratmasıdır.8 II. 2. Seattle: Reform mu Toplumsal De¤iflim mi? Saettle protestosunun neye karşı çıktığı konusunda kimi belirsizlikleri barındırdığına birinci bölümde işaret edilmişti. Mücadelenin ne için verildiği, bir başka deyişle, açıkça ortaya konmuş bir siyasal programının bulunup bulunmadığı noktası da tartışmalıdır. Her şeyden önce, istenenin ıslah edilmiş bir kapitalizm mi yoksa tümüyle farklı bir toplum mu olduğu hakkında gruplar arasında bir oydaşma bulunmamaktaydı. Dile getirilen taleplerin hareketi nereye götüreceğinin ve arzulanan alternatif toplum gerçekleştiğinde bunun neye benzeyeceğinin bilinmediği, eylemciler tarafından bile kabul edilmektedir (Graeber, 2002: 72; Starr, 2000: 193). Seattle’daki işçi-çevreci ittifakının, azgelişmiş ülke muhalefetinin ve DTÖ’nün reform edilme-

7| Bourdieu’nun ayd›nlar-

la ilgili görüfllerinin bir elefltirisi için bkz. Callinicos, 1999: 97-9. 8| Bu noktada 1970’lerin bafl›ndan beri ekonomileri meflgul eden çok say›daki kriz episodlar›n›n bu türden reformist projelerin yaflama geçirilmesini engelledi¤i ileri sürülebilir. Bunu tart›flabilmek için krizlerin gerisindeki nedenlerin tart›fl›lmas› gerekir (bkz. Arrighi, 1994: 300-24; Brenner, 1998; Clarke, 1994; Fine ve Harris, 1979: bölüm 5; Itoh ve Lapavitsas, 1999: 185202; ve Historical Materialism’in 4. (Summer 1999) ve 5. (Winter 1999) say›lar›ndaki makaleler). Ama flu kadar› söylenebilir; bu krizlerin nedeni refah devleti mekanizmalar› de¤ildir ki, bu mekanizmalar›n uygulanma olas›l›¤› krizlerden ç›k›ld›ktan sonra yükselsin.

147


148

Aykut Çoban

si ve/ya da kapatılması için mücadele eden göstericilerin talepleri ve eylem taktikleri arasında farklılıklar vardı (Wainwight ve Prudham, 2000: 6-11). Bazı gruplar DTÖ’nün kapatılmasını talep ederken başka gruplar onun çevreyi ve işgücünü koruyan anlaşmalarla reform edilmesini istemiştir (Hardt-Landsberg, 2000: 104). Bir reformdan yana tavır alan NGOların kendi arasında ve reformcularla doğrudan eylem grupları arasında anlaşmazlıklar bulunmaktaydı (Clair, 1999: 88-95). Buna karşılık, ne reformistler ne de radikaller, ne istediklerini tam olarak açıklığa kavuşturmuşlardı (Scholte, 2000: 120). Seattle’daki NGOlar, küreselleşmenin ekonomik ve toplumsal sonuçlarının kapsamlı bir değerlendirmesine sahip olmadıkları gibi, eğer gerçekleşirse, taleplerinin bu sonuçlar üzerinde nasıl bir etkide bulunacağı hakkında da çok az fikir sahibiydiler. Gerçekçi bir alternatif program sunmadılar. NGO bloğu içinde mücadele edenlerin amaçlarının birbiriyle sık sık uyumsuzluk gösterdiğinin neredeyse farkında değillerdi (Dunning, 2000: 475). Seattle eylemini içerden değerlendiren bir görüş, hareketin tutarlı bir ideolojisinin bulunmadığı yönündeki eleştiriye karşı, hareketin örgütlenme formlarının onun ideolojisi olduğunu, bunun da oydaşmacı demokrasi olarak karşımızda durduğunu belirtir (Graeber, 2002: 70). Benzer biçimde, bir eylemciye göre, Seattle’da çoğu kişi kesinlikle ekonominin demokratikleştirilmesine yandaşken pazar karşıtı ve şirket karşıtı duygu (alternatif) yeterince açığa çıkmış değildi (Solomon, 2000: 15). Reformist olsun radikal olsun, muhalif grupların bir siyasal programın unsurlarına dönüştürülmemiş dağınık taleplerinin çoğunun, küresel bir sivil toplumculuktan esinlendiğini, şirketlerle DTÖ, DB, IMF gibi uluslararası kurumları demokratikleştirmeye, çevre ve insan haklarına daha duyarlı hale getirmeye yönelmiş olduğunu (Monthly Review, 2000: 4) söylemek yanlış olmayacaktır. DTÖ, DB ve IMF gibi kurumlar uluslararası serma-


Küreselleflmeye Karfl› Olmak: Olanaklar ve S›n›rl›l›klar

ye hareketlerinin ve ekonomilerin bütünleşmesinin yolunu açmaktadır. Bu kurumların aldıkları kararlar, yaptıkları anlaşmalar sermayenin çıkarları doğrultusunda olmaktadır. Buna karşılık, Seattle’da dile getirilen “fix it or nix it” (“ya düzelt ya reddet”) ve Washington’daki DB/IMF karşıtı protestonun “shrink it or sink it” (“ya küçült ya batır”) sloganının anlamı, bu kurumların işgücünü, çevreyi ve yoksul halkların haklarını da gözetmesi, değilse bu kurumların reddedilmesidir. Buna bağlı olarak, görüşme masasında bir sandalye mi talep edildiği, farklı bir masa mı istendiği yoksa hiçbir masanın varolmamasının mı arzulandığı soruları, ne için mücadele edildiği noktasında bir kararsızlığın varlığına işaret eder (Marcuse, 2000: 25). Bununla ilişkili bir biçimde de, kapitalizm terk edilmeden hareketin amaçlarının gerçekleştirilmesinin mümkün olup olmadığı sorusu gündeme gelir. Neil Smith’in (2000: 3) belirttiği gibi, masa başında oturmak, bir toplumsal değişimden çok, olsa olsa hemoroite yol açabilir. Gerçekten de, sorun, kapitalizmin ne ölçüde ıslah edilip edilemeyeceği sorunudur. Üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasındaki çelişki ve bu ikili ile üretim koşulları arasındaki çelişki (O’Connor, 1996), kapitalizme özgü çelişkilerdir. Bu çelişkilerin yol açtığı toplumsal, ekonomik ve çevresel sorunlar toplumsal muhalefetin baskısıyla belki hafifletilebilir, ama kapitalizm varlığını sürdürürken tümüyle ortadan kaldırılamaz. Bu durumda, kapitalizmin mantığı ile toplumsal reformların uyumlaştırılmasının güçlükleri ile ilgili yukarıda yapılan tartışmaya geri dönmüş oluruz. Seattle ve benzeri protestoların siyasal örgütlenme açısından örgütsel dağınıklığının, yatay bağlantıların güçsüzlüğünün ve iletişim eksikliğinin bulunduğu da belirtilmelidir. Örgütlenmeye ilişkin bu tür sıkıntılar, yukarıda ortaya konulan gruplar arası görüş farklılıklarının giderilmesi yönünde örgütsel bir zemin oluşturulmasını da olumsuz yönde etkilemektedir. Küresel-

149


150

Aykut Çoban

leşme karşıtı harekete dahil olan farklı gruplar ve görüşler arasında bir yüzleşmenin, eleştiri dinamiğinin ve yapıcı diyalogun eksikliğine tanık olunmaktadır. Bu bağlamda, Hardt (2002: 114, 117) önemli bir noktanın altını çizer. Her bir oluşumun bir düğüm olduğu ağ tarzına bağlı hareketler, sayısız düğümlerle karşılaşmakta, bu sayede farklılıkları tanıyabilmekte, giderek, aralarında çatışma olduğu düşünülen düğümler aynı protestonun parçaları olabilmektedirler. Bu, bu tür hareketlerin sunduğu olanaklardan biridir. Bununla birlikte, ağ tarzına bağlı olanlarla geleneksel örgüt tarzları arasında bir karşılaşma ve yüzleşme eksikliği söz konusudur. Öte yandan, ağa dahil olanların farklılıklarını ifade etmenin ötesinde, daha kurucu ve dönüştürücü bir birlikteliğin koşullarını aradıklarını söylemek güçtür. Hareketin genelinde, farklılıkların tanınması kadar, farklılıkların birbirleriyle bağlantılı kılınması ve birbirlerini tamamlayarak dönüşüme uğramaları önem taşır. Bu bakımdan, diyebiliriz ki, yüzleşme, eleştiri ve diyalog eksikliğinin henüz giderilmemiş olması hareketin sınırlılıklarından bir başkasıdır. Seattle’da ve sonrasında etkinliklerini artıran muhalif parçaların toplamı her zaman bütünlüklü bir alternatif üretmeye yetmediği için muhalefet sürecine ilişkin bazı soruların belirmesi doğaldır. Karşı çıkılan nedir, sunulan alternatif nedir, hedefi gerçekleştirmeyi mümkün kılacak strateji ve taktikler nelerdir, muhaliflerin birlikteliği nasıl sağlanacaktır gibi soruların yanıtları birbirinden bağımsız değildir. Neye karşı çıkıldığı açıklığa kavuşmadan alternatifin ne olduğuna karar verilmesi güç, bunu netleştirmeden stratejileri tartışmak anlamsızdır. Muhalif olmanın kendisine ve muhalif hareketlere değer yüklemek olanaklıdır. Ama kabul edilecektir ki, yukarıdakine benzer sorular tartışılmadığı ölçüde, “harekette bereket bulunduğu” anlayışı, yitirilmiş her mevziden sonra umudun biriktirilmesine değil, örselenmesine yol açma tehlikesi taşımaktadır.


Küreselleflmeye Karfl› Olmak: Olanaklar ve S›n›rl›l›klar

II. 3. ‘Postmodern Prens’in Siyasal Program› Stephen Gill (2000: 133-40) Seattle’daki eylemin karşı çıkma dinamiğini, sermaye gücünün berkitilmesi, demokrasinin yara alması ve toplumsal adaletsizlerin yoğunlaşması ekseninde değerlendirdirmekte ve bu eksen üzerinden giderek küreselleşme karşıtı hareket içinde yeni bir öznenin doğmakta olduğunu ileri sürmektedir. Bu, demokrasi, ekonomik eşitsizlik, toplumun yeniden üretimi ve çevre konuları bağlamında harekete geçen küresel bir siyasal öznedir. Onun kavramlaştırmasıyla yeni özne, “postmodern Prens”tir. “Neoliberal küreselleşme”ye alternatif bir siyaset yaratma potansiyeli olan bu yeni kolektif özne, toplumsal cinsiyet, ırk ve sınıf boyutlarını içinde barındırır. İşçiler, insan hakları savunucuları, yerli halklar, kilise temsilcileri, küçük çiftçiler, öğrenciler ve başkaları bu özneye dahildir. Bu, geleneksel parti kavramından farklı olarak, doğmakta olan küresel sivil toplumun bağrında gelişen, kurumsallaşmamış ve merkeziyetçilikten uzak ulusötesi bir siyasal partidir, bir hareket partisidir. Sivil toplumlar arası dayanışma ve kolektif kimlik formlarının çeşitliğini birleştirmeye çalışır. Yeni öznenin küresel eylemi, çoğul ve farklılaşmış, demokratik ve içselleştiricidir. Onun eyleminin yeni formları, toplumsal adalet, dayanışma, bilgi, kurtuluş, özgürlük, çeşitlilik, doğa, eşitlik ve demokrasi kavramlarını içermektedir. Gill’in betimlediği bu yeni örgütlenme formu, Hardt ve Negri’nin (2001: 220) “ancak pratikte ortaya çıkacak bir şeydir” diyerek ele almadıkları, İmparatorluğa karşı direnişin örgütsel formu olsa gerektir. Özne ve onun siyasal programı bakımından, iki yaklaşım arasındaki koşutluk, kolayca görülebilir. İmparatorluğa karşı gerçek mücadele, özgür ve üretici pratiklerde ortaya çıkan çokluğa dayanır. Alternatif çokluğun eyleminden doğacaktır. “Çokluk”, güruh, kalabalık ve kitle gibi edilgen değil, halk gibi birlik oluşturan bir nüfus da değildir. Çokluk, “hareketli ve esnektir ve ge-

151


152

Aykut Çoban

leceği sadece her yöne yayılan bir olabilirlilikler toplamı olarak kavrar” (Hardt ve Negri, 2001: 384; 324-7). Çokluğun politik görevi, küreselleşme süreçlerini kendi amaçları doğrultusunda hızlandırmak, düzenlemek, yönlendirmek ve küresel düşünüp küresel mücadeleye girişmektir (Hardt ve Negri, 2001: 21, 220). Bu bakımdan, mücadele eden güçler herhangi bir coğrafyayla sınırlı değildir, gerek mücadele gerekse alternatif, küresel olmalıdır. Burada, yerelci stratejilere karşı çıkan İmparatorluk’un yaklaşımında beliren bir paradokstan söz etmek mümkündür. Eğer ileri sürüldüğü gibi, bir dışarısı kalmamışsa ve sömürünün ve tahakkümün belirli bir yeri yoksa ve her yerse (Hardt ve Negri, 2001: 223), sömürüye karşı yerel-tikel mücadeleler de aslında “küresel” değil midir? Yerel mücadelelerin yapay bir içerisi-dışarısı ayrımını sürdürmeye çalıştıkları kabul edilse bile, olgusal olarak bu ayrım ortadan kalktığına göre, özünde her bir yerel mücadele, küresel ilişkilerin özgül bir biçiminin yerel ölçekte yıkılması çabası olarak yorumlanabilir. Nitekim, aşağıda tartıştığımız gibi, Hardt ve Negri, yerel ölçeğe odaklanmış hareketleri de İmparatorluğun kalbine indirilmiş darbeler olarak ele alırlar. Bu durumda, yerel mücadelelerle ilgili görüşlerindeki çelişkinin küresellik fetişizminden (“küresel düşün, küresel eyleme geç”) kaynaklandığı söylenebilir. Buna benzer bir tartışma Seattle eyleminin küreselliği bakımından da yapılabilir. Seattle eylemi ile ilgili olarak yapılan çeşitli değerlendirmelerde, yerelci stratejilerden farklı olarak, onun küresel bir eylem stratejisinin parçası olduğu vurgulanır. Çeşitli yerel alanlardan gelerek Seattle’da toplananların eylemi küresel bir eylem olarak önemsenir, ama aynı grupların ya da Seattle’a gelemeyen benzer grupların yerel eylemleri yerelci bulunur. Tayvan’ın bir kasabasında Nike şirketinin oradaki sömürüsüne karşı, yerel talepler çerçevesinde, yerel grupların yaptığı eylemi yerelci ilan etmek, buna karşılık Seattle’da Nike alışveriş mer-


Küreselleflmeye Karfl› Olmak: Olanaklar ve S›n›rl›l›klar

kezi önünde eylem yapmayı küresel eylem olarak olumlamak açıkça paradoksaldır. Hardt ve Negri (2001: 225), İmparatorluğu doğrudan karşısına alan bir direniş stratejisinin değil de “eğik duruş stratejisi”nin önemini vurgularlar. Bu stratejiyi ayrıntılandırmazlar, ama şuna karşı çıkmayacaklardır. Bu strateji, yok olan ulus-devletlerle, İmparatorluğun kendisiyle ya da onun kurumsal yapısıyla cepheden mücadeleye girmek yerine, çokluğun hareketini sınırlayan mekanizmaların kaldırılmasını hedefleyen bir mücadele stratejisidir. Bu bakış açısından, örneğin Türkiye’nin AB’ne girmesi için mücadele vermek devrimci bir görevdir. Gerçekten de, emeğin hareket esnekliğinde devrimci bir yan bulunabilir. Ama, örnekten devam edilirse, sermaye egemenliğinin en gelişkin yapılarına eklemlenmek için Türkiye emek hareketini seferber eden bir stratejinin yaratacağı sorunlar göz ardı edilebilir mi? Bununla bağlantılı olarak, Hardt ve Negri’nin mücadelelerle ilgili görüşlerindeki bir başka sorun da şudur: Egemenlik kavramında olduğu gibi toprak konusunu o denli abartırlar ki, emek mücadelesinin tarihsel birikimini de neredeyse topraktan özgürleşmeye indirgerler (Hardt ve Negri 2001: 70, 76); bu perspektiften, sanki proletaryanın tek hedefi mekânsal hareketliliğe ulaşmakmış ve sanki proletaryanın özgürleşme projesinin özü işgücünün serbest dolaşımını sağlamakmış gibi bir görüşe ulaşılabilir. Hardt ve Negri (2001: 226, 268), hareketlilik ve kitlesel işçi göçünün9 her zaman bir ret ve özgürlük arayışını ifade ettiğini ve hareketliliğin “durmaksızın artan bir özgürlük arzusu demek” olduğunu savunurlar. 10 Hareketlilik bu denli önem kazandığı içindir ki, hareket halinde olmanın engeli olarak vurguladıkları ulus-devlet sınırlarını yerle bir eden İmparatorluğun kuruluşunu, proleter enternasyonalizmine olumlu bir karşılık olarak görürler: Proletaryanın uğruna savaştığı şey, onun yenilgisine rağmen gerçekleşmiştir (Hardt ve Negri, 2001: 75-6). Bu ne-

9| Küreselleflmenin verim-

li ürünlerini tart›flt›¤› Bilgi Ça¤›’n›n ilk cildinde Manuel Castells (1996: 232), küresel ekonominin varl›¤›na karfl›n küresel bir iflgücünün bulunmay›fl›n› say›larla ortaya koymaktad›r. Buna göre, ele ald›¤› ülkelerde yabanc› iflgücünün oran› yüzde 4 ile 7 aras›ndad›r ve 1975 ile karfl›laflt›r›ld›¤›nda bu oran düflmüfltür. Serbest dolafl›m›n oldu¤u AB’nde, baflka bir üye ülkede istihdam edilenler 1993 itibariyle ancak yüzde 2’dir ve bu, on y›ld›r de¤iflmemifl bir yüzdedir. 10| Özgürlü¤ün mekânda hareket halinde olmak anlam›na geldi¤ini, ‘iyi bir yaflam’›n, bir yerde kal›yor olmamak anlam›nda, hareket halindeki yaflam oldu¤unu ileri süren benzer bir görüfl için bkz. Bauman, 1998: 121.

153


154

Aykut Çoban

11| ‹mparatorluk’un, ser-

maye iktidar›n›n yap›land›r›lmas›nda karfl›t s›n›f›n mücadelesine dikkati çeken tezini hakl› olarak önemseyen, bununla birlikte, yaflanmakta olan yeniden infla sürecinin, proletaryan›n taleplerinin ‹mparatorluk iktidar›na içsellefltirilmesi olarak anlafl›lamayaca¤›n›, olsa olsa yürütülen proleter mücadeleler karfl›s›nda sermayenin direnifli olarak ele al›nmas› gerekti¤ini vurgulayan bir görüfl için bkz. Befleli, 2001: 57. Ayn› zamanda bu görüfl, ‹mparatorlu¤un kuruluflunun proleter enternasyonalizmine bir yan›t oluflturup oluflturmad›¤› tart›flmas› bak›m›ndan da önemlidir.

denle, yapılması gereken, hareketliliğin koşullarını sağlayan küreselleşmeye yerelci stratejilerle direnmek değil, küreselleşmeyi hızlandırmak ve “karşı-küreselleşme” yaratmaktır. Hardt ve Negri’ye (2001: 78-82) göre, Filistin’deki İntifada, Los Angeles’daki 1992 ayaklanması, Chiapas isyanı, 1995 Fransa ve 1996 Güney Kore grevleri gibi hareketler, “hiçbir biçimde küresel olarak yayılan bir ayaklanma zincirinin halkaları olamamıştır”, çünkü birbirleriyle iletişim kuramamışlardır. İletişimsizliğin nedeni, mücadelelerin yöneldiği ortak bir düşman tanımının ve ortak bir mücadele dilinin yokluğudur. Bununla birlikte, iletişimsizlik kötü bir şey de değildir, zayıflıktan çok güçlülüğün bir göstergesidir “çünkü bütün bu hareketlerin hepsi zaten kendi başlarına altüst edicidir”. Hardt ve Negri’ye göre, bu hareketler, yerel ölçeğe odaklanmış olmakla birlikte küresel anlamı olan sorunları gündeme taşıdılar, ama yine de iletişimsizlik yüzünden küresel ölçekte yatay genişlemeleri söz konusu olmadı. Yatay olarak genişleyemedikleri için dikey olarak sıçradılar ve emperyal kuruluşun eklemlerine saldırdılar. Dolayısıyla, dikey olarak İmparatorluğa darbe indirebilen hareketlerin yatay genişlemelerine gerek de yoktur. Birbirleriyle ilişkiye girsin ya da girmesin, yatay olarak zincirin halkaları haline gelsin ya da gelmesin, her mücadele İmparatorluğun kalbine darbe indirmektedir. Onlara göre, bu mücadelenin gücü de buradadır. Ama yanıtsız kalan soru şudur, yalıtılmış bu darbeler İmparatorluğu yıkabilir mi? Yıkarsa alternatif projesi ne olacaktır? Emperyal sisteme karşı mücadelenin olumlu (pozitif) kurucu rolüne değinen Hardt ve Negri’nin yaklaşımından çıkan sonuç şudur ki, bu olumluluk daha çok, bu tür mücadelelerin İmparatorluğun kuruluşundaki ve gelişmesindeki olumlu etkileri bağlamındadır. İmparatorluk, karşısında yer alan mücadeleleri tartarak, beliren talepleri içselleştirip kendisi ile bağdaştırmaya çalışarak kendini yeniler ve gelişimini sürdürür11, ta ki, “biyo-


Küreselleflmeye Karfl› Olmak: Olanaklar ve S›n›rl›l›klar

politik özne” kendi kurucu iktidarını gerçekleştirinceye kadar. Çokluğun eylemine, çokluğun kendi iktidarını kurması bakımından olumlu bir işlev yüklemekten çok, İmparatorluğun yapılarının geliştirilmesinde oynadığı olumlu rol bakımından değer verirler. Çokluğun karşı-iktidarının nasıl, hangi tür örgütsel formda ve yöntemlerle gerçekleştirileceği noktasında suskundurlar. Bununla birlikte, karşı-küreselleşme hareketi için örtük biçimde önerdikleri bir model olarak değerlendirilebilecek olan, 1910’larda ABD’de örgütlediği grevlerle önem kazanan ve Wobblies adıyla anılan Dünya Endüstri İşçilerinin (IWW) hareketidir. İmparatorluk’ta ele alınış biçimiyle bu hareketin iki temel özelliliği, sabit ve kalıcı yönetim yapıları kurmamak anlamında örgütsel hareketlilik ve dünyadaki bütün dillerden ve ırklardan işçilerin birleştirilmesi anlamında etnik ve dilsel melezlikti (Hardt ve Negri, 2001: 221, 411). Bir başka deyişle, karşı-küreselleşme hareketi her tür dil ve ırkı bir araya getirirken kalıcı bir örgütlenmeye dayanmayacak, yatay olarak genişleme zorunluluğu olmayacak ve İmparatorluğun kalbine darbeler indirecektir. Bir bakıma, bu görüş, kronolojik olarak eşzamanlı ya da daha sonra ortaya çıkan Seattle ve sonrası mücadelelerin, sınırlılıklarına yukarıda işaret ettiğimiz somut pratiğini, teorik argüman olarak önümüze koymakta 12, ama çok önceden bildiğimiz “post-Marksist toplumsal hareketçi” teorik tezlerle (bu tezlerin eleştirisi için bkz. Wood, 1998) aynı hatta buluşmaktadır.13 Bu son saptamayı destekleyen bir nokta da, Hardt ve Negri’nin önerdiği siyasal programın küresel ölçekte bir “radikal demokrasi” programı oluşudur. Her ne kadar çokluğun getirebileceği alternatifle ilgili araştırmanın ikinci aşama olarak üzerinde çalıştıkları bir konu olduğunu belirtseler de, (Hardt ve Negri, 2001: 14) alternatif bir siyasal programın ana hatlarını oluşturmaktan da geri kalmazlar. Çokluğun küresel siyasal programı üç talep üzerinde yükselir. İlki, küresel ser-

12| Ayr›ca bkz. Sungur

Savran’›n Praksis’in bu say›s›ndaki yaz›s›. Ek olarak, Savran, ‹mparatorluk’un ‘postMarksist okuldan ne ölçüde etkilenmifl oldu¤u’ konusundaki belirsizli¤e ve bunun nedenlerine de iflaret etmektedir. 13| Hardt ve Negri, özel mülkiyetin anlam›n› yitirdi¤ini (2000: 313-4) savunmaktad›rlar. Bu bak›mdan, kapitalist mülkiyet iliflkilerini ortadan kald›rma hedefini önüne koymufl bir s›n›f mücadelesi perspektifinin de anlam›n› yitirdi¤i ileri sürülebilir.

155


156

Aykut Çoban

best dolaşımın ve göçün yasal güvencelerinin sağlanması ve herkesin yaşadığı ülkede tam bir yurttaşlık hakkına sahip olmasını ifade eden “küresel yurttaşlık hakkı”dır. Bu, çokluğun mekânı yeniden ele geçirmesinin de aracıdır. İkinci talep, her yurttaşın bir yurttaşlık geliri güvencesine sahip olması anlamında, “herkes için bir toplumsal ücret hakkı”dır. Böylece, çokluk, üretim ve yeniden üretim zamanı arasındaki yapay ayrımları ortadan kaldırarak ve emekteki dönüşümlere odaklanarak zamanı denetimine alacaktır. Üçüncüsü de, bilgi, bilişim, iletişim ve duygulanımlara özgür erişim ve denetim demek olan “yeniden sahiplenme hakkı”dır. Bu hak, çokluğun kendisini, yalnızca kendisinin denetlemesi ve özerk biçimde üretebilmesi hakkıdır (Hardt ve Negri, 2001: 398-407). Görülüyor ki, İmparatorluk’un siyasal programı, aslında, genişletilmiş bir demokrasi programıdır. Bir başka deyişle, Hardt ve Negri’nin sunduğu ve ilk anda küresel kapitalizmin aşılmasını hedefler gibi görünen siyasal programın, aslında küresel kapitalizmin demokratikleştirilmesini arzulayan bir program olduğu söylenebilir. Bu nokta, Seattle’da dile getirilen küreselleşmenin demokratikleştirilmesi taleplerini çağrıştırmaktadır. Kapitalizmin demokratikleştirilmesi perspektifinin teorik-pratik sınırlılıkları daha önce ortaya konmuş olduğu için, burada bu tartışmaya yeniden girmenin gereği yoktur. Korkut Boratav’ın (2000: 25), “güncel sorunlara işlevsel yanıtlar arayan ve bulamayan ‘sol’ akımlar küreselleşmeyi önce kaçınılmaz, karşı durulamaz bir süreç olarak; adım adım da ‘hayırlı’ bir dönüşüm olarak görmeye başlıyor ve hızla ideolojik teslimiyete sürükleniyorlar” görüşüne karşı Zafer Parmaksız (2002: 99) şu soruyu sorar: “Tıpkı Lenin’in emperyalizm tartışmalarında aldığı konum gibi, kaçınılmazlıkla nitelenen küreselleşme olgusundan devrimci pratik-politik sonuçlar çıkarmanın ve böylelikle bunda bir “hayır” görmenin ne mahsuru var? Lenin emperyalizme kaçınılmaz dediği ve bunda bir hayır gördüğü için ‘hızla ideolojik


Küreselleflmeye Karfl› Olmak: Olanaklar ve S›n›rl›l›klar

teslimiyete’ mi sürüklendi?” Eğer Lenin’in emperyalizm yaklaşımında olduğu gibi, küreselleşme, Hardt ve Negri’nin dahil edilebileceği aşağıdan küreselleşme yanlılarınca bir sınıf savaşının kavramı olarak ele alınıyor olsaydı, Parmaksız’ın sorusunun teorik bir anlamı olabilirdi. Oysa yapılan, sınıf mücadelesinin ve artık çaptan düşen devleti ele geçirme hedefinin gündemden düştüğü savı üzerinde yükselen ve küreselleşmenin demokratikleştirilmesini ve toplumsallaştırılmasını öngören bir reform programıyla küreselleşme ideolojisine eklemlenmektir. III. Ne Yapmal›? İçerdikleri farklılıklarla birlikte, yazı boyunca tartışılan teorik-pratik duruşların birkaç açıdan benzerliklerinin bulunduğu saptandı. Bunların, küreselleşmeci yaklaşımların belirsizliklerinden kurtulamadıkları, karşı çıktıkları bu yaklaşımların tezlerine yer yer eklemlendikleri, devletin, kapitalist toplumsal formasyondaki rolünü anlayamadıkları ve dile getirdikleri siyasal taleplerin açmazlarının bulunduğu gösterildi. Yukarıda yapılan tartışmada ortaya konduğu gibi, devletin çökmekte olduğunu ileri süren iki farklı teorik yaklaşım (Bourdieu ile Hardt ve Negri), neoliberalizmin, devletin yok olduğu biçimindeki “küresel serbest pazar” retoriğinin temel tezini benimsemiş görünmektedirler. Şöyle de söylenebilir: Devletin yok olduğu öncülü, üç ayrı siyasal-ideolojik yaklaşımın ortak paydasıdır. Neoliberallere göre, devlet yok olmaktadır, öyle de olmalıdır, süreci hızlandıralım; refah devletini savunanlara göre, devlet yok olmaktadır, sahip çıkalım, yok ettirmeyelim; aşağıdan küreselleşme perspektifine göre, devlet yok olmaktadır, olsun, kapitalizmle sorunu olanlar küreselleşmeyi demokratikleştirmelidir. Oysa, devlet, kapitalizmde, ne küreselleşmenin tahrip ettiği bir hayır kurumudur, ne de sermaye ile hiçbir ilişkisi kalmayan ve giderek küreselleşme karşısında sönümlenmekte olan zavallı bir aygıttır. Sermaye

157


158

Aykut Çoban

ve devlet ikilisinin ilişkisini ve birlikteliğini saptamak, gerçekçi bir siyasal duruş inşa etmenin temel taşları arasındadır. Tartışmayı bir sonuca bağlamak üzereyken kapitalizmde devletin yeri hakkında geniş bir tartışma açmak (örn. bkz. Jessop, 1990) oldukça yorucu bir iş olacaktır. Kaldı ki, devletin ne olduğu hakkında pek çok doyurucu çözümlemenin bulunduğu gerçeği de bir sır değildir. Öte yandan, bu yazının konusu çerçevesinde, “küreselleşme” bağlamında devlete ne olduğu hakkında satırbaşlarıyla da olsa birkaç saptamada bulunmak, buraya kadar sürdürülen tartışmanın savlarını güçlendirmek bakımından gerekli görülebilir. Ekonomi-siyaset ilişkisi ve sermaye-devlet ilişkisi, tahtarevalli hareketinin temsil ettiği bir ilişki değildir ki, biri yükselirken öteki aşağıya gitsin, ekonomi ve sermaye alan değiştirdiğinde (uluslararasılaştığında) siyaset ve devlet çaptan düşsün. Ekonomi ile siyaset arasındaki ilişkileri, sermaye ilişkisinin (“capital relation”) iki yönü olarak düşünmek gerekir (Holloway ve Picciotto, 1977). Sermeye ile devlet arasındaki ilişki bir simbiyotik ilişki, birlikte varolma ilişkisidir. Öyleyse, uluslararasılaşmanın sonucu olarak devletin ölümü, sönümlenmesi, etkisizleşmesi savları dayanaktan yoksun kalır. Gerçekte olan, devletin bir yapı olarak ekonomiden ve sınıf mücadelesinden göreli özerkliğinin sermaye sınıfının lehine olarak aşınmasıdır (bu savımın kapsamlı bir tartışması için Çoban, 2000). Burada, devletin aradan çekilerek sermaye ile emeğin doğrudan karşı karşıya kalması durumu söz konusu değildir; tersine, devlet, sermayenin isterlerine, beklentilerine ve taleplerine duraksamasız bir biçimde, gerek ulusal gerekse uluslararası alanda uygun yanıtlar üretmektedir. Devletin sermayenin isterlerine ve yararına uygun olarak üstlendiği kimi rollere sayısız örnek verilebilir. Devlet, finansal ve ekonomik krizlerde güç duruma düşen büyük şirketleri kurtarmak ve büyük yatırımcıları korumak için seferber olmaktadır. Örneğin, 1994 Meksika,


Küreselleflmeye Karfl› Olmak: Olanaklar ve S›n›rl›l›klar

1999 Brezilya ve 2001 Arjantin krizlerinde ABD ve 1998 Asya krizinde ABD ile Avrupa hükümetleri, IMF ve DB’nın kurtarma programlarını uygulamaya koymasını sağladılar. Devlet, uluslararası ticari rekabette şirketlere avantajlı bir konum oluşturmak için sübvansiyonlar ve vergi kolaylıkları sunmaktadır. Gelişmiş devletler denizaşırı pazarların ele geçirilmesi için azgelişmiş ülke hükümetlerine kredi silahıyla baskıda bulunurken, ABD’nin tekstil ve çelik sektörlerinde yaptığı gibi, kendi ulusal pazarlarını kota ve tariflerle korumaktadırlar. Tarifler ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT), Dünya Ticaret Örgütü, Kuzey Amerika Serbest Ticaret Bölgesi (NAFTA), Latin Amerika Serbest Ticaret Bölgesi (LAFTA) ve Çoktaraflı Yatım Anlaşması (MAI) gibi uluslararası ticareti ve yatırımları yeniden düzenleyen kurumsal yapılar, devletlerin girişimleri, müzakereleri ve sağladıkları güvencelerle oluşturulmaktadır (Petras, 2002: 139-42). ABD ile AB arasında yaşanan muz (the Guardian, 6/3/1999; 10/4/1999) ve hormonlu et savaşlarında (French, 2000: 111) olduğu gibi, devletler büyük şirketlerin uluslararası iş takipçisi bürolarıymışçasına önemli roller de üstlenmektedir. Devletin ulusal ölçekte de sermayenin bir bürosuna dönüştüğünü gösteren şu çarpıcı örnek de, yine devletin göreli özerkliğinin sermaye lehine olarak aşınmasının (erozyon) kanıtı olarak verilebilir: İngiliz Daily Express gazetesinin bir muhabiri, AgrEvo adlı gen mühendisliği ile ürün elde etme alanında faaliyet yürüten şirketten bir görüşme talebinde bulunur. Gazetecinin bu talebine yanıt, şirketten değil ama Kabine Bürosu’ndan gelir. İngiliz hükümeti için çalışan memur gazeteyi arayarak, gazetecinin daha memura sormadığı soruları yanıtlayabilmiştir. Gazetecinin görüşme talebini alan şirket, hükümeti aramış ve hükümet de gazetecinin şirkete yönelttiği zor soruları yanıtlama görevini üzerine almıştır (Monbiot, 2000: 270). Bu saptamaların küreselleşme bağlamında ortaya çıkan teorik-pratik muhalefet için ne tür bir sonucu olabilir? Sermaye yararına devletin göreli özerkliğinin

159


160

Aykut Çoban

aşındığı bir konjonktürde, devleti, toplumsal mücadelenin ele geçirmesi gereken hedefler arasından çıkaran perspektifle, devleti, toplumsal mücadelenin dört elle sarılması gereken bir müttefik olarak sunan perspektifin ikisi de eşit ölçüde siyasal olarak kusurludur. Bitirirken birkaç noktayı daha vurgulamak gerekir. Küreselleşme karşıtı muhalefet, hem neye karşı olunduğu noktasında belirsizlik giderilemediği ölçüde çok geniştir, hem de bağlandığı talepler geniş bir mücadele perspektifinin unsurlarına dönüştürülemediği ölçüde dar kapsamlıdır. Dar kapsamlı talepler ile geniş bir mücadele perspektifi arasındaki fark, DTÖ’nün, IMF/DB’nın toplantılarını engellemeye çalışan muhalefet ile bu kurumların kapitalizmin işleyiş süreçleri içindeki yerini ön plana çıkaran kapitalizm karşıtı muhalefet arasındaki farktır. Bu, DTÖ’ne, neoliberal saldırılara vb. karşı muhalefetin anlamını tartışmalı hale getiren bir görüş değildir. Tam tersine, muhalefetin içinin doldurulması hakkında tartışma açan bir görüştür. Neoliberalizmi sınıftan tümüyle özerk bir ideolojiymiş gibi ele alan ve yaşadığımız sorunları yalnızca bu ideolojinin saldırılarına bağlayan bir muhalefet perspektifi, ideolojinin rolünü aşırı biçimde abartmaktadır. Bu abartı ölçüsünde, Marx ve Engels’in ve Ellen Wood’un (1998: 1-7) “ ‘hakiki’ sosyalizm’ nitelemesi ile eleştirdiği siyasal yaklaşıma yelken açılıyor demektir. Neoliberalizm/küreselleşme karşıtlığında, neoliberal ideolojik ve etik anlayış terk edilince kapitalizmin maddi yapılarında arzulanan bir dönüşüme sıçranacakmış gibi bir inancın izlerini sürmek mümkündür. Yazı boyunca tartışılan neoliberalizme/küreselleşmeye muhalefet perspektifleri, daha geride yatan kapitalist üretim ilişkilerinin sorgulanmasını bilinçli ya da bilinçsiz biçimde ihmal etmektedir. Toplumsal ve Keynesyen devlet siyasaları güçlendirilse, özelleştirmeden vazgeçilse, spekülatif sermaye hareketleri denetlense, sermaye üzerindeki vergiler bir miktar artırılsa (Bourdieu ile Hutton), özelde DTÖ genelde uluslararası örgütlerin işleyiş mekanizmaları demokratikleştirilse,


Küreselleflmeye Karfl› Olmak: Olanaklar ve S›n›rl›l›klar

emeği ve çocukları koruyan hükümler DTÖ anlaşmalarına dahil edilse ya da DTÖ’nün görüşmeleri engellense (Seattle muhalefeti), herkese ölmeyecek kadar gelir hakkı ve göçün yasadışılığını ortadan kaldırmak üzere küresel yurttaşlık hakkı gerçekleştirilse (Hardt ve Negri) vs., sömürü ve tahakkümün mükemmelleştirilmesini beraberinde getiren kapitalist üretim ilişkileri ortadan kalkmış mı olacaktır? Bunların her biri mücadelenin önemli kazanımları sayılacaktır, ama tek tek bu kazanımlar kapitalizmin yıkılmasını sonuçlandıracak bir belirleyiciliğe sahip değildir. Bir Seattle eylemcisinin vurguladığı gibi, mücadelede dile getirilen taleplerin bir kısmı son kertede antikapitalisttir, çünkü kapitalist mülkiyet ilişkileri altında bunların gerçekleştirilmesi olanaksızdır (Solomon, 2000: 15). Mevcut sistemle şu ya da bu ölçüde sorunu olanlar varsa, yapılması gereken, Seattle eylemcisinin işaret ettiği bu antikapitalist özün mücadelede açıkça ortaya konması ve geliştirilmesidir. Dönemsel mücadeleler, gerek biriktirdikleri direniş ruhuyla gerekse kazanımlarıyla üreten ve sömürülen kesimlerin, Hardt ve Negri’nin terminolojisiyle, karşı-iktidarının kilometre taşlarıdır. Ama alınan yol, ancak nereye gidilmek istendiğine dair bir hedef belirlendiyse siyasal bir anlam taşır. Bu bakımdan, küreselleşme bağlamında sürdürülen teorik tartışmaların ve mücadele pratiklerinin kapitalizm karşıtı bir zemine çekilmesi yaşamsaldır. Kuşkusuz, böyle bir zeminsel berkitmenin, her kilidi açabilecek bir anahtar ya da tüm belirsizlikleri giderebilecek sihirli bir değnek olmadığı açıktır, ama özgürleşme mücadelesi açısından potansiyel gücü de göz ardı edilemez. Teorik ve pratik düzeylerde, küreselleşme karşıtlığından kapitalizm karşıtlığı zeminine geçmenin sunabileceği kimi olanaklara kısaca işaret etmekle yetinelim. Birincisi, kapitalizmin, küreselleşme için haklı olarak söylendiği gibi tutanın elinde kalan, her yöne çekilebilen bir içeriğinin bulunduğu ileri sürülemez. Asırlardır kendini yenileyerek hüküm süren

161


162

Aykut Çoban

14|

Bu tart›flma son derece önemlidir ama yaz›n›n girifl bölümünde yer verilen amac› ve kapsam› göz önünde tutuldu¤unda bunun baflka bir yaz›ya b›rak›lmas› yerinde olacakt›r. Kald› ki, Praksis’in bu say›s›nda yer alan kimi yaz›lar böyle bir tart›flmaya katk›da bulunmaktad›r.

kapitalizm, kuramsal olarak da içi doldurulmuş bir gerçekliktir. İkincisi, sermayenin uluslararasılaşması, kapitalizmi sona erdirmemiştir, tersine onun sömürü ve tahakküm mantığının uzantısı olan bir süreçtir. Kapitalizme karşı olmak, sermayenin küresel yayılımı ve egemenliği, insanın ve doğanın küresel boyutta şeyleştirilmesi, emeğin ve çevrenin küresel sömürüsü olarak küreselleşmeye karşı olmayı kapsar ve kuşatır. Bu anlamda kapitalizme karşı olmak, sınıfsal çelişkinin sona erdiğini ilan eden görüşlerde rastlanabilecek nitelemelerle, olmayan bir düşmana karşı savaşmak saflığı, teorik bir dinazorluk ve pratik olarak zamanımızın Donkişotluğu değildir, güncel olanda tarihsel olanı ortaya koymaktır. Üçüncüsü, böyle bir zeminsel sıçrama sayesinde, küreselleşme karşıtlığı bağlamında sürdürülen açık bir düşman tanımının bulunmayışı türünden tartışmaları geride bırakmak mümkün hale gelebilir. Son olarak dördüncüsü, öncesiz ve sonrasız bir güncelde evrilen küreselleşmeye karşı olmaktan farklı olarak, günceli tarihsellikle yoğurduğu için kapitalizm karşıtlığı ekseni, toplumsal mücadeleler tarihinin ideolojik, siyasal, örgütsel birikimini sahiplenme, geliştirme ve sıçratma potansiyeline sahiptir. Bu dört noktaya karşın, küreselleşme karşıtlığında olduğu gibi, kapitalizm karşıtlığı da daha çok bir karşı çıkma, direnme ve savunma perspektifi olarak anlaşılabilir. Bunun getireceği sınırlılıklar, kapitalizmin toplumsal ve siyasal alternatifini yeniden gündeme getirmekle aşılabilir. Ulaşılacak hedef, yalnızca kapitalizm karşıtlığı eksenine sabitlenirse eksik kalır, çünkü yıkmanın kaosu içinde sonsuza kadar kalınamadığı bilinmektedir. Bu nedenle, mevcut sistemle sorunu olanların bakış açısından, alternatifsiz olduğu ileri sürülen kapitalizmin alternatif(ler)i ve bu hedefe ulaşmanın stratejisi hakkında da geniş bir tartışma yürütmenin14 uzun erimli teorik-pratik mücadelenin kapsamına girdiğini kabul etmek gerekir. n


Küreselleflmeye Karfl› Olmak: Olanaklar ve S›n›rl›l›klar

Kaynaklar Albrow, M. (1996) The Global Age, Cambridge: Polity.

mental Resistance, Yay›nlanmam›fl Doktora Tezi, Essex Üniversitesi, Colchester, ‹ngiltere.

Althusser, L. (1990) “Philosophy and the Spontaneous Philosophy of the Scientists” G. Elliott (der.) Philosophy and the Spontaneous Philosophy of the Scientists and Other Essays içinde, London and New York: Verso, 69-165.

Çoban, A. (2001) “International Arbitration, Sovereignty and Environmental Protection: The Turkish Case”, The 2001 Berlin Conference on the Human Dimensions of Global Environmental Change, “Global Environmental Change and the Nation State”, 7-8 December 2001’de sunulan tebli¤, http://www.fu-berlin.de/ffu/akumwelt/bc2001/download.htm

Anderson, P. (2000) “Renewals”, New Left Review (II), 1, 5-24. Arrighi, G. (1994) The Long Twentieth Century, London and New York: Verso. Baflkaya, F. (2001) “Küresel Kapitalizm Neoliberalizm Devlet”, Özgür Üniversite Forumu, 16, 5-22. Bauman, Z. (1998) Globalization: The Human Consequences, Cambridge: Polity. Benton, T. (1999) “Sustainable Development and the Accumulation of Capital: Reconciling the Irreconcilable?” A. Dobson (der.) Fairness and Futurity: Essays on Environmental Sustainability and Social Justice içinde, Oxford: Oxford University Press, 199-229. Befleli, M. (2001) “Köstebek Yafl›yor”, Özgür Üniversite Forumu, 16, 49-64. Bienefeld, M. (1994) “Capitalism and the Nation State in the Dog Days of the Twentieth Century”, R. Miliband ve L. Panitch (der.) Socialist Register 1994: Between Globalism and Nationalism içinde, London: The Merlin Press, 94-129. Boratav, K. (2000) “Emperyalizm mi? Küreselleflme mi?” A. Tonak (der.) Küreselleflme: Emperyalizm Yerelcilik ‹flçi S›n›f› içinde, Ankara: ‹mge, 15-25.

Dunning, J.H. (2000) “The Future of the WTO: A Socio-Relational Challange”, Review of International Political Economy, 7, 3, 475-83. Falk, R. (1999) Predatory Globalization, Cambridge: Polity. Featherstone, M., S. Lash ve R. Robertson (der.) (1995) Global Modernities, London, Thousand Oaks, New Delhi: Sage. Fine, B. ve L. Harris (1979) Rereading Capital, London: Macmillan. Foucault, M. (1991) “Governmentality”, G. Burchell, C. Gordon ve P. Miller (der.) The Foucault Effect: Studies in Governmentality içinde, London: Harvester Wheatsheaf, 87-104. French, H. (2000) Vanishing Borders: Protecting the Planet in the Age of Globalization, London: Earthscan. Giddens, A. (1990) The Consequences of Modernity, Cambridge: Polity. Gill, S. (2000) “Toward a Postmodern Prince? The Battle in Seattle as a Moment in the New Politics of Globalisation”, Millennium: Journal of International Studies, 29, 1, 131-40.

Bourdieu, P. (1998) Acts of Resistance: Against the New Myths of Our Time, Frans›zcadan çev. R. Nice, Cambridge: Polity.

Graeber, D. (2002) “The New Anarchists”, New Left Review (II), 13, 61-73

Brenner, R. (1998) The Economics of Global Turbulence, New Left Review (I) (special issue), 229.

Grass, G. ve P. Bourdieu (2002) “The “Progressive” Restoration – A Franco-German Dialoge”, New Left Review (II), 14, 63-77.

Callinicos, A. (1999) “Social Theory Put to the Test of Politics: Pierre Bourdieu and Anthony Giddens”, New Left Review (I), 236, 77-102. Callinicos, A. (2000) “Impossible Anti-Capitalism?”, New Left Review (II), 2, 117-24. Castells, M. (1996) The Rise of the Network Society (The Information Age: Economy, Society and Culture, vol. 1), Oxford: Blackwell. Clair, J. (1999) “Seattle Diary: It’s a Gas Gas Gas”, New Left Review (I), 238, 81-96.

Green, P. (2002) “ ‘The Passage from Imperialism to Empire’: A Commentary on Empire by Michael Hardt and Antonio Negri”, Historical Materialism, 10, 1, 29-77. Halliday, F. (2000) “Getting Real About Seattle”, Millennium: Journal of International Studies, 29, 1, 123-9. Hardt, M. (2002) “Today’s Bandung”, New Left Review (II), 14, 112-8.

Clarke, S. (1994) Marx’s Theory of Crisis, London: St. Martin’s Press.

Hardt, M. ve A. Negri, (2000) Empire, Cambridge, Massachusetts, and London: Harvard University Press.

Çoban, A. (2000) Global vs Local? International Capital, the State and Communities of Environ-

Hardt, M. ve A. Negri (2001) ‹mparatorluk, çev. A. Y›lmaz, ‹stanbul: Ayr›nt›.

163


164

Aykut Çoban

Hardt-Landsberg, M. (2000) “After Seattle: Strategic Thinking About Movement Building”, Monthly Review, 52, 3, 103-26. Harman, C. (1996) “Globalisation: A Critique of a New Orthodoxy”, International Socialism, 73, 333.

67, 84-109. Naisbitt, J. (1994) Global Paradox: The Bigger the World Economy, the More Powerful Its Smallest Players, London: Brealey.

Harman, C. (2000) “Anti-Capitalism: Theory and Practice”, International Socialism, 88, 3-60.

O’Connor, J. (1996) “The Second Contradiction of Capitalism”, T. Benton (der.) The Greening of Marxism içinde, New York and London: The Guilford Press, 197-221.

Hirst, P. ve G. Thompson (1996) Globalization in Question, Cambridge: Polity.

Ohmae, K. (1993) “The Rise of the Region State”, Foreign Affairs, 72, 2, 78-87.

Holloway, J. ve S. Picciotto (1977) “Capital, Crisis and the State”, Capital & Class, 2, 76-101.

Parmaks›z, Z. (2002) “Emperyalizm ve Küreselleflmecilik”, Teori ve Politika, 26, 91-105.

Hutton, W. (1996) The State We’re In, London: Vintage.

Petras, J. (2002) “A Rose by Any Other Name? The Fragrance of Imperialism”, The Journal of Peasant Studies, 29, 2, 135-60.

Isaac, J. C. (2000) “Intellectuals, Marxism and Politics”, New Left Review (II), 2, 111-5. Itoh, M. ve C. Lapavitsas (1999) Political Economy of Money and Finance, London: Macmillan. Jessop, B. (1990) State Theory: Putting the Capitalist State in Its Place, Cambridge: Polity. Kagarlitsky, B. (2000) “The Suicide of New Left Review”, International Socialism, 88, 127-33. Kaldor, M. (2000) “ ‘Civilising’ Globalisation? The Implications of the “Battle in Seattle” Millennium: Journal of International Studies, 29, 1, 105-14. Keyman, E.F. (2002) “Kapitalizm-Oryantalizm Ekseninde Küreselleflmeyi Anlamak: 11 Eylül, Modernite, Kalk›nma ve Öteki Sorunsal›”, Do¤u Bat›, 18, 27-53. Kiely, R. (2002) “Actually Existing Globalisation, Deglobalisation, and the Political Economy of Anticapitalist Protest”, Historical Materialism, 10, 1, 93-121. Kürkçü, E. (2001) “Küreselleflme ve ‹ki Tepki”, Özgür Üniversite Forumu, 16, 23-6. Lipietz, A. (1987) Mirages and Miracles: The Crises of Global Fordism, Frans›zcadan çev. D.Macey, London: Verso. Marcuse, P. (2000) “The Language of Globalization”, Monthly Review, 52, 3, 23-7. Monbiot, G. (2000) Captive State: The Corporate Takeover of Britain, London: Macmillan. Moran, J. (1998) “The Dynamics of Class Politics and National Economies in Globalisation: The Marginalisation of the Unacceptable”, Capital & Class, 66, 53-83. Monthly Review (2000) “Toward a New Internationalism”, 52, 3, 1-10. Murray, R. (1971) “The Internationalization of Capital and the Nation-State”, New Left Review (I),

PGA Bulletin (1999) “Global Day of Action, November 30, 1999”, No.4 (October), www. nadir.org/nadir/initiative/agp.en Robertson, R. (1992) Globalization: Social Theory and Global Culture, London, Thousand Oaks, New Delhi: Sage. Savran, S. (1996) “Küreselleflme mi Uluslararas›laflma m›?”, S›n›f Bilinci, 16, 37-79. Scholte, J.A. (2000) “Cautionary Reflections on Seattle”, Millennium: Journal of International Studies, 29, 1, 115-21. Sklair, L. (1995) Sociology of the Global System, ‹kinci Bask›, London: Prentice Hall/Harvester Wheatsheaf. Smith, N. (2000) “Global Seattle”, Environment and Planning D: Society and Space, 18, 1, 1-5. Solomon, W.S. (2000) “More Form Than Substance: Press Coverage of the WTO Protest in Seattle”, Monthly Review, 52, 1, 12-20. Starr, A. (2000) Naming the Enemy: Anti-Corporate Movements Confront Globalisation, London and New York: Zed Books. Wainwight, J. ve S. Prudham (2000) “The Battles in Seattle: Microgeographies of Resistance and the Challange of Alternative Futures”, Environment and Planning D: Society and Space, 18, 1, 5-13. Wallerstein, I. (1996) “Underdevelopment and Its Remedies”, S.C. Chew ve R.A. Denemark, (der.) The Underdevelopment of Development içinde, Thousand Oaks, London, New Delhi: Sage, 35561. Waters, M. (1995) Globalization, London and New York: Routledge. Weiss, L. (1997) “Globalisation and the Myth of the Powerless State”, New Left Review (I), 225, 3-


Küreselleflmeye Karfl› Olmak: Olanaklar ve S›n›rl›l›klar

27. Went, R. (2000) Globalization: Neoliberal Challenge, Radical Reponses, London, Sterling, Virginia: Pluto Press with the International Institute for Research and Education. Wood, E.M. (1998) The Retreat from Class: A New ‘True’ Socialism, London and NewYork: Verso.

165


Praksis 7

| Sayfa: 165-192

Yerel, Yerel Ölçek ve Siyasal Mücadele ‹brahim Gündo¤du

“Biz yerel bilginin değerini iyi biliriz... HSBC: Dünyanın yerel bankası ”1 Girifl Ulus-devletin anlamlılığından sermaye birikim rejimine, moderniteden postmoderniteye geniş bir tartışma alanını içeren “küreselleşme”, kısa sayılamayacak bir süredir sosyal ve siyasal kuramın gündemindedir. Sermayenin artan hareketliliğinin maddi zeminini oluşturduğu söylenebilecek “küreselleşme” sürecine ilişkin, tarihsellikten ve diyalektik düşünceden kopuk “son”cu yaklaşımları bir kenara bırakırsak, hatırı sayılır bir yazın oluşmuştur. Söz konusu yazın içerisinde, taşıdığı kuramsal önemin yanı sıra politik mücadele stratejileri açısından dolaysız yakıcılığı açık olan, “küreselleşme-yerelleşme ve ulus-devlet” meselesi ayrıcalıklı bir yer oluşturmaktadır. Bu çerçevede, teknolojik gelişmelerin ve artan sermaye hareketliliğinin ulusal sınırları anlamsızlaştırdığı dile getirilmekte ve ulus temelli toplumsal-ekonomik projelerin geçersizleştiği söylenmektedir. Kapitalizmin doğuşundan ve özellikle Fransız Devriminden bu yana temel sosyal-politik birimi ifade eden ulus kategorisinin artık başat bir nitelik taşımadığı savının, toplumsal ilişkilerde köklü bir değişikliği imlediği açıktır. Nitekim, küreselleşme sürecini böyle bir bakışla değerlendiren yaklaşımlar, modernitenin aşıldığını ve post-

1| Küresel ölçekte çal›-

flan ‹ngiltere merkezli bir bankan›n (HSBC) ülkemizde yürüttü¤ü reklam kampanyas›ndan.


166

‹brahim Gündo¤du

modern bir duruma geçildiğini ifade etmektedir. Ulusal sınırların anlamsızlaştığı ve ulus-temelli projelerin geçersizleştiğinde ortaklaşan bu yaklaşımların, sürecin hangi ölçeği başat kıldığı ve siyasal mücadelede hangi ölçeğin temel alınması gerektiği noktasında farklılaştığı görülmektedir. Bir kısmı, küreselleşme sürecinin ulus-altı yerel birimleri öne çıkardığını ve sürecin yerel birimler temelinde geliştiğini söylemektedir. Bu çerçevede, yerel ölçek başat siyasal mücadele alanı olarak tanımlanmaktadır. Diğerleri ise, küreselleşme ile birlikte üretim ve tüketimin dünya çapında düşünüldüğü bir sermaye ilişkisinin oluştuğunu ve bu durumun sınırsız bir toplum için tarihsel olanak sunduğunu dile getirmektedir. Açık ki, bu yaklaşım sınırsız bir alan olarak gördüğü küresel ölçeği öne çıkarmakta ve başat siyasal mücadele alanı olarak tanımlamaktadır. Ancak, belirtmek gerekir, iki yaklaşım arasında köklü bir ayrışma söz konusu değildir. Özellikle Seattle, Prag, Cenova gibi küreselleşme karşıtı hareketlerin belirli bir ilgi bulması ile birlikte öne çıkan ikinci yaklaşım, ilk yaklaşımı yerel mücadele anlayışının yeni bir sınırlayıcı çerçeve ürettiği gerekçesiyle eleştirmektedir. Bu nedenle, farklılaşmanın temelinde, “küreselleşme” sürecine yönelik kuramsal anlaşmazlık değil, daha çok, politik proje tahayyülü bulunmaktadır. Bu çalışma, küreselleşme-yerelleşme ilişkisini ve yerel temelli politik projeleri inceliyor. Bu nedenle, küresel ölçeği başat kılan ikinci yaklaşımı gündemine almıyor. Ancak, yukarıda da belirtildiği gibi, küresel ölçeği öne çıkaran yaklaşım ile yerel ölçeği temel alan yaklaşım arasında günümüz toplumsal ilişkilerinin “yeni”likleri (sosyal sınıflar, üretim, modernite, ulusdevletin durumu, küreselleşme vs.) noktasında belirgin bir örtüşme söz konusudur. Dolayısıyla, çalışmanın yerelci siyasal stratejilerin hareket noktalarını ilişkin değerlendirmelerin, büyük ölçüde, küreselci siyasal stratejileri de içerdiği söylenebilir.


Yerel, Yerel Ölçek ve Siyasal Mücadele

Birinci bölümde, son dönemde yerelin/yerel politikaların öne çıkışı tartışılıyor. Bu bölümde, yerelin/yerel politikanın öne çıkışı, Fordist düzenleme pratiklerinin krizi ve sermayenin kriz karşısında geliştirdiği stratejiler ile birlikte değerlendiriliyor. İkinci bölümde, yerelleşmeden ve yerel politikadan sıkça söz edilmesine karşın yereli kavramsallaştırmadaki eksikliğe dikkat çekilerek “yerel nedir?” sorusu yanıtlanmaya çalışılıyor. Üçüncü bölümde, yerel temelli iki farklı politik proje, çelişkileri ile birlikte irdeleniyor ve verili toplumsal ilişkilere alternatif olma iddiaları sorgulanıyor. Dördüncü bölümde ise, günümüzde siyasal mücadelede için hangi ölçeğin temel alınması gerektiği sorusu küreselleşme tartışmaları bağlamında yanıtlanmaya çalışılıyor. Son bölüm ise, genel bir değerlendirmeyi içeriyor. I. Yerelin/Yerel Politikan›n Öne Ç›k›fl› Kapitalist toplumsal ilişkilerin ilk kez İngiltere’de ortaya çıkışı ile ulus/ulus-devlet fikrinin-pratiğinin belirginleşmesi arasında belirli bir eşzamanlılık söz konusudur. Bu durum, kapitalizm ile ulus kategorisi arasında mutlak bir eşitlik kurmaktan daha çok, belirli bir ilişkiye dikkat çeker. Siyasi olarak oluşturulmuş mülkiyet biçimlerinin zayıflığı, coğrafyanın sınırlı yapısının katkısıyla dışa doğru değil içe yönelik gelişen toplumsal ilişki düzeyi ve özelleşmiş bir işbölümü temelli ilişkiler ağı gibi özgün nitelikleri ile birlikte İngiltere, hem kapitalizmin ortaya çıkışına hem de birleşik bir ulus-devletin evrimine yol açmıştır. İngiltere’de kapitalizmin ulus-devlet ile birlikte doğuşundan bu yana, sermaye ilişkisi, Fransa ve Almanya başta olmak üzere, ulus-devlet ile birlikteliğini farklı mekân larda farklı yollarla kurmuştur (Wood, 1999). Kuşkusuz, kapitalizm ile ulus-devletin evliliği, yarattığı modernleşme dalgası ile birlikte verili toplumsal ilişkileri belirli bir homojenliğe taşımıştır. Ulusal sınır, merkez eksen-

167


168

‹brahim Gündo¤du

li mekân sal örgütlenme, ulusal kimlik gibi bütünselleştirici pratikler çeşitli farklılıkların varlığını ortadan kaldırmış ya da unutturmuştur. Bu durumun, geleneksel toplumsal ilişkilerin temel alanı olan yereli ve yerel politikayı ikincilleştireceği açıktır. Söz konusu durum, İkinci Dünya (Paylaşım) Savaşı ardından dünya ölçeğinde en üst düzeye ulaşmıştır. Sermayenin yaşadığı yapısal kriz, sömürge ülkelerde yaşanan ulusal-kurtuluş hareketleri ve sosyalizmin geniş kitleler nezdinde gördüğü kabul gibi temel gelişmeler, savaş sonrasında kapitalizmin yeniden yapılanmasını gerekli kılmıştır. Hobsbawm’ın “ekonomik liberalizm ile sosyal demokrasi arasında, ekonomik planlama fikrinin öncüsü olan SSCB’den ödünç alınan bazı kalıcı unsurlarla gerçekleştirilen bir tür evlilik” (1996: 314) olarak tanımladığı bu yeniden yapılanma, ulusal ölçeği merkezine alan “tek uluslu” kalkınma projesi idi (Jessop, 1982). Düzenleme Okulu dilini kullanırsak, montaj hattına dayalı standart kitlesel üretim üzerinde yükselen bir sermaye birikim rejimi (Fordizm) ve söz konusu birikim rejimini mümkün kılan kitle temelli düzenleme biçimleri (sendikalar, örgütler, partiler, tüketim ilişkileri...) savaş sonrası kapitalizmin çehresini oluşturuyordu. Bütünsel bir toplumsal düzenlemeyi anlatan bu tabloda, ulus-devlet merkezi bir rol üstlenmekte idi (Harvey,1997: 143-163). Bu çerçevede ulus-devletin artan etkinliği, yerel olanı ve yerel politikayı daha fazla silikleştirmiştir. Bu dönemde, üretimi ilgilendiren temel kararlar, ulusal düzeyde, işçi örgütleri, büyük sermaye ve ulus-devlet arasında toplu pazarlık ile belirleniyor; yerel düzey ise, ağırlıkla, söz konusu kararların uygulama sahası olarak tanımlanıyordu. Bu nedenle, savaş-sonrası dönemde, kentler ve yerel yönetimler ulus-devletin uzantısı (ajanı) olarak görülmekte ve yerel politikalar sadece istatistik hesapları çerçevesinde düşünülmekte idi (Goodwin, 1989: 150-151). Bu durumun, geç-1960’lardan itibaren değişmeye


Yerel, Yerel Ölçek ve Siyasal Mücadele

başladığı görülmektedir. Gelişen sosyal-siyasal hareketler, Fordist düzenleme çerçevesinde birbirine eklemlenmiş söylem ve pratiklerin çözülüşünü işaret ediyordu. Tüm dünyada Vietnam’daki Amerikan müdahalesine karşı başlayan savaş-karşıtı hareket, Amerika’da yaşanan radikal siyah hareket (yurttaş hareketi), Avrupa’da yoğunlaşan gençlik isyanları, gelişen yeni toplumsal hareketler (çevreciler, feministler, eşcinseller, otonomlar) ve bunlarla birlikte, gittikçe yoğunlaşan işçi sınıfı mücadelesi savaş-sonrası büyük yanılsamalar üreten toplumsal uzlaşmanın2 çözülüşünü anlatıyordu.3 Bu dönemde ortaya çıkan kentsel sosyal hareketler ise, merkezi devlet ile yerel devlet arasındaki eklemlenmenin çözülüşünü işaret ediyordu. Kapitalist toplumsal ilişkinin çelişkili yapısı, kendisini kent mekân ında da gösteriyor ve kentsel mekân ın özgün bir niteliği olan konut, eğitim, sağlık, ulaşım gibi kolektif tüketim alanları, dolaylı ya da dolaysız biçimleri ile, verili geçici toplumsal uzlaşıyı sarsan sınıf mücadelelerine sahne oluyordu (Castells, 1977). Tüm bu mücadeleler, büyümeye dayalı toplumsal uzlaşıyı geçersizleştiren ve buna bağlı olarak mücadelelerin derinliği ve yoğunluğunu artıran sarmalı yaratıyordu. Toplumsal ilişkilerin yeni bir dizilişini mümkün ve gerekli kılan bu sarmalın, örgütlü işçi sınıfını ve geniş kitleleri gerileterek sermaye ilişkisini yeniden üretecek yeni bir hegemonik proje ile aşılması hedeflenmiştir (Jessop, 1982). Yerel birimler ve yerel politikalar ise, bu tarihsel uğrakta öne çıkmıştır (Goodwin, 1989: 158). Harvey’e göre, yerel birimlerin ve yerel politikanın öne çıkışı, temelde, Fordist birikim rejiminin krizi ve Fordizm-sonrası bir birikim rejiminin oluşumu ile ilişkilidir (1985). Fordist birikim rejimi, ulusal devletin merkezi rol aldığı ve kentlerin, daha çok, merkezi devlet desteğinde tüketim odaklı örgütlendiği bir düzenleme tarzında sürüyordu. Fakat daralan piyasalar, teknolojik gelişmelerle birlikte artan sermaye hareketliliği ve küresel işbölümündeki köklü değişiklikler ulusal

2| Bu öyle bir yan›lsamay-

d› ki, bugün için yabanc›s› olmad›¤›m›z tarihin ve ideolojinin sonu tezlerini üretmiflti. Örne¤in, C.W.Mills (1959) The Sociological Imag›nation kitab›nda, Bat› toplumlar›n›n sorunlar›n› önemli ölçüde çözdü¤ünü, Ayd›nlanman›n temel öngörülerinin gerçekleflti¤ini, refah› tüm topluma paylaflt›racak toplumsal-siyasal örgütlenmenin oluflturuldu¤unu ve daha “iyi” bir fleyin zorunlu ve istenir olmad›¤› bir sosyal iliflkinin kuruldu¤unu söylüyordu (aktaran Wood, 2001: 7-11). 3| Bu dönemin ünlü filozofu Foucault, 1966’da yay›mlanan Kelimeler ve fieyler kitab›nda, “yeni bir fleylerin, ufukta beli belirsiz bir ince çizgi olarak gördü¤ümüz bir fleylerin bafllamak üzere oldu¤una inanmam›z› sa¤layan flu bo¤ucu duygu; bu duygu ve izlenim temelsiz de¤il belki de” diyordu (aktaran Best ve Kellner, 1998: 52).

169


170

‹brahim Gündo¤du

4| Swyngedouw’a göre,

bu çözülüflün ard›nda Fordizmin kendi gerilimi yatmaktad›r. Fordist düzenleme bir yandan ulus-devlet ölçe¤inde gerçeklefltirilirken, öte yandan ekonomik iliflkileri artarak uluslararas›laflmaktad›r. Teknolojik geliflmelerle birlikte hareketlilik kapasitesi artan sermayeyi, ulus-devlet s›n›rlar›nda tutmak güçleflmifltir. Sermayeye, avantajl› pozisyonlar için ulusdevletin düzenlemesinden kaç›fl olana¤› demek olan bu durum, Fordist düzenlemeyi çözmüfl ve onun merkezi gücü olan ulusdevleti/ulusal ölçe¤i geriletmifltir. (1997:153-156).

devletin merkezinde yer aldığı Fordist düzenleme biçimini ve birikim rejimini geçersizleştirmiştir.4 Bu durumda, yeni birikim rejimi ve buna uygun düzenleme tarzı için çeşitli stratejiler ortaya çıkmıştır. Harvey’e göre, esneklik, Fordizm-sonrası dönemin temel stratejisidir. Bu yeni birikim stratejisi, emek süreçleri, işgücü piyasaları, üretim ve tüketim kalıpları açısından esnekliğe yaslanmaktadır. Hızlı ticari, teknolojik ve örgütsel yenilenme temel niteliğidir. Esneklik ve hareketlilik artışından gelen güç, sermayeye, emek karşısında daha avantajlı bir konuma taşımıştır. Fordizmsonrası birikim rejimi, emek örgütlerinde ve reel işçi ücretlerinde ciddi bir gerilemeye yol açmıştır (Harvey, 1997: 170-171). Bununla birlikte, ekonomik yapıdaki “Fordizmden esnek birikime” doğru değişimin dolaysız etkileri yoğun olarak kentlerde ve kentleşme süreçlerinde yaşanmıştır. Fordizmin ve Keynesçi refah devletinin çözülüşü, ulusal devlet himayesindeki tüketim merkezli Keynesçi kent örgütlenmesini de ortadan kaldırmıştır. Artık, yerel birimler, ulusal devletin finansman desteğinin yokluğunda, kendi başlarının çaresine bakmak zorundadır. Bu durumda, kentler, birbiriyle ilişkili, iki strateji geliştirmektedir. Birinci stratejide, kentler, Keynesçi kentin kitlesel tüketiminden farklı ayırımcı bir tüketimin ve üretimin mekân sal bölüşümüyle ilişkili olarak kendi rekabet durumlarını artırma girişiminde bulunmaktadır. İkinci stratejide ise, kentler, finans ve yönetimde önemli denetleme-yönetme işlevine sahip olmak için birbirleriyle yarışmaktadır. Böylelikle, yerel birimler rekabetin odağı, yerel politika da hareketli sermayeyi kente çekme mücadelesi haline gelmektedir (Harvey, 1985: 205-217). Harvey’in söz konusu değerlendirmelerinin, belirli bir sınırlılığa sahip olduğunu belirtmek gerekir. Tek bir mantık temelinde oluştuğu söylenen sermaye birikim süreçlerinin tüm toplumsal yapıyı belirlediği kabulünun taşıdığı işlevselcilik ve hegemonik mücadelelere yer vermemenin getirdiği mekanik çözümleme,


Yerel, Yerel Ölçek ve Siyasal Mücadele

Harvey’in “sermaye mantığı yaklaşımını” sorunlu kılmaktadır. Bu çerçevede, esnek birikim, Fordizm-sonrası kent ve yeni yerel politika kavramsallaştırmaları siyasal mücadele süreçlerinden yalıtık, mekanik ve işlevselci bir içerik taşımaktadır. Ancak, bu durum, Harvey’in yaklaşımını sermayenin bir eğilimi olarak düşünmemize engel değildir. Çünkü, Wood’un da belirttiği gibi, toplumsal ilişkilerde “yeni” bir dizilişi gerekli kılan sarmal karşısında, sermaye, yeni bir hegemonik proje eşliğinde toplumsal yaşamın tüm alanlarında tek etkin güç (“tam kapitalizm”) olmayı hedeflemektedir (1996). Söz konusu hegemonik proje, önemli bir ayağını yerel yönetimlerin üzerine kurmaktadır. Bu stratejide, ulusal devletin yerel birimlere yaptığı finansal destek büyük ölçüde sınırlandırılmış ve yerel yönetimler, serbest piyasa mantığı içerisine çekilerek hizmetlerin sağlanmasında rekabetçi ve kolaylaştırıcı birimler (enabling council) haline dönüştürülmek istenmektedir. Serbest piyasa içerisinde ulusal devletin sınırlı finansman desteğinde yerel birime, gelişme için sermaye çekme ve kaynaklarını pazarlama stratejisi önerilmektedir (Kösecik, 2000). Bu durum, emek-sermaye ilişkisini önemli ölçüde etkilemektedir. Sermaye artırdığı hareketlilik kapasitesi ile birlikte, yarışan yerel birimler arasında kendisi için cazip olanak sunan bir yerel birimi, bir diğerini terk ederek, tercih edebilmekte ve belirli bir süre sonra, yarışan başka bir yerel birimin sunduğu daha cazip olanak nedeniyle, bu yerel birimi de terk edebilmektedir.5 Bu sürecin mağdurları ise, çalışan sınıflar olmaktadır. Sermaye için daha cazip olanak sunma yarışında, çalışan sınıflar büyük gelir kayıplarına uğramaktadır. Ancak, çalışan sınıflar için daha yakıcı olanı, sürecin sermaye karşısında daha fazla kolektif mücadeleyi gerektirdiği bir durumda, çalışan sınıfların yerel birimler etrafında birbirleriyle sermaye çekebilme yarışına çekilmeleri olmaktadır. Söz konusu yarışta çalışan sınıflar iş-

5| Elbette, söz konusu

e¤ilim sermayenin kolayl›kla bir yerel birimden di¤erine yönelebilmesi olarak okunmamal›d›r. Sermaye için belirli bir yat›r›m›n tafl›nmas›n›n getirece¤i maliyet afl›ld›¤› zaman söz konusu e¤ilim realize olabilecektir. Burada vurgulanan ve dikkat beklenen nokta, yar›flmac› yerel birimler modelinin sermaye ile çal›flan s›n›flar aras›ndaki eflitsiz iliflkiyi katmerlefltirmesidir.

171


172

‹brahim Gündo¤du

6| Öte yandan belirtme-

den geçemeyece¤imiz bir nokta da, söz konusu hegemonik projenin yerelleflme stratejisinin belirli bir ideolojik gereksinim ile örtüfltü¤üdür. Bilindi¤i gibi, modernleflme kuram› toplumlara kapitalizmin geliflimi ile paralel olarak kalk›nman›n gerçekleflece¤i vaadinde bulunuyordu. Söz konusu kuram›n toplumsal gerçeklik ile çeliflti¤i yaflamsal veri iken, modernleflme kuram›nda ›srar etmenin kapitalizmin ideolojik olarak inand›r›c›l›¤›nda ciddi bir sorun yaflataca¤› aç›kt›r. Modernleflme kuram›n›n yenilenerek sermaye iliflkisi ile uyumlu yeni bir çerçeveye tafl›nmas› gereksiniminin, karfl›l›¤›n› yerelleflme-yar›flan yerellikler modelinde buldu¤unu görüyoruz. Dünya Bankas› gibi uluslar aras› örgütlerin yeni çerçeveyi ›srarla sahiplenmesinin ard›nda, di¤er boyutlar›n›n yan› s›ra, kapitalist ideolojinin yeniden üretim gereksinimi vard›r. Yerelleflme-yar›flan yerellikler modeli ile klasik modernleflmeci tezleri harfiyen yerine getiren ancak yine de azgeliflmifllikten kurtulmayan topluma, kabahatin yerel kaynaklar› “iyi” bir flekilde kullanamayan yöneticilerde oldu¤u söylenmekte; böylelikle, insanlar›n as›l suçlu olarak kapitalizmi, emperyalizmi ya da verili uluslararas› iliflkileri görmesi önlenmeye çal›fl›lmaktad›r (Çulhao¤lu,

sizlik endişesi ile, önceki dönemlerden daha yoğun olarak, disipline edilmektedir (Şengül, 2001: 153-154). Bu bölümde, yerel birimlerin ve yerel politikanın öne çıkışının, sermayenin krizini aşmak için geliştirdiği strateji ile ilişkili bir durum olduğunu gösterdik.6 Ancak, yerel, ulusal ve küresel olandan sıkça söz etmemize karşın, bu kavramların tam olarak neye karşılık kullandığımızı belirtmedik. Küresel olanın ekonomik ilişkilere, ulusal olanın politik iktidara (ulus-devlet) karşılık geldiği düşünülebilir. Ancak, yerel ile neyin tanımlandığı belirsizdir. Üçüncü bölümde, bu belirsizlikle ilgileniyoruz. II. Yerel Nedir? Yerellik, son dönemde, sosyal bilimlerde, ağırlıkla, sosyoloji ve coğrafya çalışmalarında sıkça karşılaşılan bir kavram haline gelmiştir. Özellikle, 1970’lerin sonu ve 1980’ler boyunca yaşanan sosyo-ekonomik değişimin coğrafya üzerinde yarattığı farklı etkiler, sosyal bilimcilerin “yerel” olan ile ilgilenmesine yol açmıştır. Bu ilgi artışında, kuramsal alanda yapısalcığın gözden düşüşünün de önemli bir etkisi vardır. Ancak, söz konusu ilginin ve aynı zamanda yapısalcılığın gözden düşüşünün temelinde, sermaye ilişkisinin yeniden yapılandırılması sürecinde yerel mekân sal farklılıkların belirleyici bir rol alması yatmaktadır (Duncan ve Savage, 1991). Yerelin ilgi odağı olmasına karşın, “yerel” kavramı oldukça belirsizdir. Urry’e göre, bu belirsizliğin ardında, kavramın iki farklı sürece gönderme yapması yatmaktadır. Kavram, hem coğrafi açıdan sınırlanmış belirli bir alan, hem de belirli bir sosyal ilişki biçimini üreten toplumsal-mekân sal süreçler için kullanılmaktadır. Bu nedenle, birbirinden oldukça farklı yerellik kullanımı söz konusudur. Yerel direnişler, yerel kültür, yerel rekabet, yerel farklılıklar, yerel örgütlenmeler...gibi tanımlamalar göstermektedir ki, yerel olan oldukça karmaşıktır (1999: 93-107). Görgül anlamıyla genel olarak tanımlanabilecek bir süreç yaşanmadığı


Yerel, Yerel Ölçek ve Siyasal Mücadele

gerçeği ise, yereli daha da belirsiz kılmaktadır. İsveç’te savaş sonrası dönemde konut politikalarına ilişkin yerel devletin (local state) etkinliğini araştıran bir çalışma, konut alanı, toplumsal barınma gibi alanlarda yerel olanın önemli ve anlamlı olduğu söylerken, sınıfsal durum ve gelir dağılımına göre konut edinme süreçlerinde yerel olanın anlamlılığını yitirmekte olduğu sonucuna varmaktadır. Bu çalışmayı yapan yazarlara göre, yerel olan analiz nesnesine göre değişmektedir ve genel bir yerellik teorisi oluşturmak verimsiz bir çaba olacaktır (Elander vd., 1991). Bu nedenle, Massey’in belirttiği gibi, verili bir alana ilişkin sosyal ve ekonomik yapıları, yereli, bu alana ait daha geniş ulusal ve uluslararası mekân sal işbölümü ilişkilerinin birbirini izleyen rollerinin karmaşık bir bileşimi olarak görmek gerekmektedir (aktaran Urry, 1999: 103). Öte yandan, genel bir yerellik teorisinden kaçınmakla birlikte, kimi özgün unsurlar ile yereli ilişkilendiren yaklaşımları değerlendirebiliriz. Bu bağlamda, kültür alanındaki çalışmalar iyi bir örnektir. Modernite paradigmasının merkez-çevre, Batı-Doğu gibi dikotomik çözümleme anlayışına sahip olduğu söyleyerek eleştiren kültür çalışmalarına göre, küreselleşme, modernitenin ulusal kimliklere dayalı evrensel-homojen kültürel varsayımını geçersizleştirmiş ve çoğulcu, heterojen bir kültürel ortam yaratmıştır. Bu yeni kültürel ortam, küreselleşme sürecinin getirdiği yeni ölçekler ilişkileri ile bağıntılıdır. Bu çerçevede, yerel olan çoğulcu, heterojen yeni kültürel ortamın yatağıdır (Hall, 1991). Yereli kültür ile ilişkilendiren ve bu çerçevede çoğulcu, demokratik bir toplumsal ilişki kurgulayan bu yaklaşım, iki açıdan sorunlu gözükmektedir. Öncelikli olarak, kuşkusuz kültürün-kimliğin özgün bir mekân ı olan, yerel alan önsel olarak çoğulcu, heterojen bir kültürel ortam sunmamaktadır. Bir çok yerel kültürün, içe kapanmacı, hiyerarşik, bütünselleştirici (totalize) pratikleri ile sıkça eleştirilen ulusal kültürden daha büyük sorunlar taşıdığı bilinmektedir. Kaldı ki,

2001: 26-27).

173


174

‹brahim Gündo¤du

7| Elbette, tarihsel bir ka-

tegori olarak ulusu ve ulusal kültürü de¤iflmez ilan etmiyoruz. Ulus, ikinci bölümün bafl›nda da belirtildi¤i gibi kapitalist toplumsal iliflki ile birlikte düflünülmesi gereken, farkl› sosyal –siyasal mücadele süreçlerinde geliflen tarihsel, dolay›s›yla ortaya ç›kt›¤› gibi sonlanabilecek, bir olgudur. Ancak, tarihsel bir iliflkinin mekanik bir çerçevede, “yenisi geldi eskisi gitti” çerçevesinde düflünülemeyece¤inde ›srar ediyoruz. Öte yandan, kapitalist toplumsal iliflkinin, ulus kategorisini geçersizlefltirerek de¤il, de¤ifltirerek ve yeniden üreterek geliflti¤ini düflünüyoruz. Ulusu bu çerçevede de¤erlendiren bir çal›flma için bkz. (Wood, 1999) 8| Sosyal iliflkilerin belirli metaforlarla aç›klanmas›, anlafl›l›r olabilmek aç›s›ndan faydal›d›r. Ancak, metaforun özenle seçilmesi ve ifade edilmek istenen olguyu belirli ölçüde temsil etmesi gerekmektedir. Bize göre, son zamanlarda s›kça karfl›laflt›¤›m›z metaforik ifadelerin önemli bir k›sm› bu tür bir kayg›dan uzakt›r. Bu duruma, eflitsiz geliflen kapitalist toplumsal iliflkilerin eflitler aras› bir iliflkiyi ça¤r›flt›ran “oyun”, “yar›flma” gibi metaforlarla anlat›lmas› iyi örnektir. ‹yimser bir yaklafl›m›n s›n›rlar›nda sözcük da¤arc›¤›m›zda daralma ile aç›klanabilecek bu durum, bizce, köklü bir kuramsal yitimin ifadesidir. Örne¤in, Laclau ve Mouffe taraf›ndan siyasal mücadeleyi anlatan bir kavram olarak hege-

bir tek yerel kültürden değil, yerel kültürlerden söz edebileceğimiz bir gerçeklikte, kuşkusuz önemli bir zenginliği ifade eden yerel kültürlerin, kültür temelinde nasıl çoğulcu, demokratik bir ilişki kuracağı belirsizdir. İkinci olarak, söz konusu yaklaşım yaklaşık iki yüzyıldır sosyal ilişkilerin önemli bir belirleyenini oluşturan ulusal kimliğin etkilerini gözardı etmektedir. Ulusal kültür ve kimlik, içerdiği bir çok sorunla birlikte, iki yüzyıldır gerçekleştirilen pratikleriyle göz ardı edemeyeceğimiz kadar yerleşik bir gerçeklik taşımaktadır.7 Kimi yaklaşımlar ise yerel olanı emek gücü çerçevesinde düşünmektedir. Örneğin, Cooke, yerel olanın emek pazarı ile tanımlanabileceğini söylemektedir (1990). Üretime ilişkin temel kararların yerel birimlere sermaye için cazip olanaklar sunma yarışmasına yönlendirildiği bir ortamda, yerel olanın emek pazarı olarak tanımlanması teorik olarak belirli ölçüde geçerlik taşımasına karşın, siyasal mücadeleye temel alınması durumunda önemli bir sorun içermektedir. Her ne kadar yerel olan emek-pazarı ile özgünlük kazanmaktaysa da, önceki bölümde belirtildiği gibi, yarışmacı yerellikler çerçevesinde sunulan bu durum emekçiler için daha düşük ücret ve daha fazla sermayeye tabii olma anlamına gelmektedir. Kaldı ki, bu tür bir mücadele stratejisi, emeğin karşıtı sermayeye göre örgütlendiği ulus-devlet düzeyini boşlayacak ve “eşitler arası olmayan yarışmada”8 çalışan sınıfların mücadelesini engelleyici olacaktır (Şengül, 2001: 152). Yukarıda sözünü ettiğimiz sorun, yereli toplumsal fail olarak gören yaklaşımda daha net görülmektedir. Bu yaklaşıma göre, yerel olan, içerdiği ortak sosyal ilişkiler temelinde yerel bağımlı aktörleri çıkarları etrafında birleştirebilmekte ve ortak mücadeleye taşıyabilmektedir.Bu çerçevede, bir toplumsal fail olarak ortaya çıkan yerel, sosyal-ekonomik süreçleri değiştiripdönüştürecek temel aktör olmaktadır (Cox ve Mair, 1991). Cox ve Mair’e göre, fail olarak yerellik, sınıf failinin mücadele içerisinde oluşması gibi, mücadele sü-


Yerel, Yerel Ölçek ve Siyasal Mücadele

reçlerinde şekillenir ve yerel olarak belirlenmiş aktörlerin dayanışmacı mücadele süreçlerinde çeşitli yerel organizasyonların harekete geçirilmesiyle oluşur. Bu nedenle fail olarak yerellik, bireysel yerel aktörlerin toplamı değildir (1991: 204-205). Bununla birlikte, yazarlara göre, yereli bir fail olarak tanımlamak, içerisinde bulunduğumuz coğrafi yeniden yapılanma sürecinin yerel birimlerin önemini artırdığı bir dönemde, söz konusu sürecin çok önemli bir öğesi olma anlamına da gelecektir. Yerel bağımlı aktörler arasında kurulacak koalisyonlarla oluşacak yerel toplumsal fail, yeniden yapılanma sürecinde kendisi de bir çelişki ve mücadele nesnesi haline gelmiş olan devlet (merkezi ve yerel) yapılarını etkileyecek ve belirleyecektir. (Cox ve Mair, 1991: 208-209). Yereli politik süreçlerin başat ölçeği olarak tanımlayan bu yaklaşımın kimi vurgularına hak vermek gerekir. Yazarların da belirttiği gibi, yerel ölçekteki kimi gelişmeler ulusal politikaların oluşumunda etkili olmakta ve “ulusal ekonomi politikalar sadece ulusal ölçekteki aktörler tarafından değil, yerel ölçekteki aktörlerin oluşturduğu koalisyon tarafından da belirlenmektedir” (Cox ve Mair, 1991: 204). Öte yandan, yerel failin, yerel aktörler toplamı olarak değil, mücadele süreçleri içerisinde oluşacak bir güç olarak tanımlamak da, mekân fetişizm eleştirilerine karşı, olumludur. Ancak, bize göre, yerelin politik mücadele süreçleri için başat ölçek olarak tanımlanması oldukça sorunludur. Çünkü, kendini ulusal ölçekte örgütlemiş çalışan sınıfların kazanımlarını koruma ve ileriye götürme olanağını elinden alır ve onu yerel olanla sınırlandırır. Ekonomik ve sosyal politikaların hâlâ ulus-devlet eliyle yürütüldüğü ve ulus-devletin temel iktidar alanı olduğu bir gerçeklikte, yerellik temelli stratejilerin çalışan sınıflar için çok ağır siyasal sonuçları olacaktır (Şengül, 2001). 9 Kapitalist toplumsal ilişkilerin yarışmacı yerel birimler üzerinden kendini yeniden ürettiği bir konjonktürde, yerel birimleri temel alan yerel fail-

monya “siyasal oyun” (1996:236) olarak tan›mlanmaktad›r. Kartlar›n eflit olarak da¤›t›ld›¤› ya da sahaya eflit say›da oyuncu ile ç›k›ld›¤› bir mücadeleyi ça¤r›flt›ran bu metafor, bize göre, kapitalist sosyal iliflkinin eflitsiz geliflme niteli¤ini yans›tmamaktad›r. Bu yaklafl›m›n elefltirisi için bkz. (Arslan, 2000:125) 9| Yereli siyasal sonuçlar›n› gözeterek de¤erlendirmenin önemi, yerel üzerine yap›lan bir tart›flmada ortaya ç›k›yor. Küreselleflme ile birlikte yerel a¤lar›n öne ç›kt›¤› ve yerel alanda küresel düflünen bireylerin olufltu¤unu söyleyen bir yaklafl›ma karfl›l›k “...klasik çerçeveyi aflarak iletiflim teknolojilerini kullanan bireylerin büyüklü¤ü nedir?” sorusu, bir tart›flmac› taraf›ndan “bu say›n›n küçük olupolmad›¤› önemli de¤il, önemli olan soru flu, böyle network iliflkileri içinde olan bireyler toplumu içinde demokrasinin anlam› nedir?..buradaki teorik soru önemli. Ben teorik olarak bunu düflünebiliyor muyum-düflünemiyor muyum...” fleklinde yan›tlanmaktad›r (WALD, 1997:65-67). Görülüyor ki, yerellik tart›flmas›, siyasal sonuçlar›ndan uzaklafl›ld›kça, idealist bir tart›flmaya dönüflmektedir.

175


176

‹brahim Gündo¤du

ler stratejisinin kendini yarışmacı mantıktan nasıl ayıracağı oldukça belirsizdir. Nitekim Cox ve Mair de bu durumun bir ölçüde farkındadır: Sermaye ak›fllar› ve yeni mekân sal iflbölümündeki roller için, yerellikler aras›nda büyüyen rekabet mekanizmas›, sonuçta, yerel düzeyde baz› yurttafll›k haklar›n›n erozyonuna yol açmaktad›r, çünkü, di¤er yerelliklere potansiyel sermaye ak›fl› gerçekli¤inde bunlara çok uzun süre dayan›lamaz. Bu ikilem, özellikle, baz› ilerici yerellikler içerisinde gerçekleflmektedir ve bu durum, ilerici güçleri, yerel ifl ortakl›klar›n›n kollar›nda beklemeye itmektedir (1991:211).

Bu vurguya karşın yerel ölçeği temel alan yerel failler stratejisinde ısrarın ardında, postmodern teorinin olduğunu görmekteyiz. 1970’li yıllardan itibaren sanat, özellikle mimarlık, felsefe ve sosyoloji alanlarından yükselen postmodern teori, gerçekliğin farklılaşmış, çoğul ve parçalı bir nitelikte olduğunu söyleyerek modernitenin evrensellik, bütünlük savlarını eleştirmektedir. Farklı alanlardan yükselen postmodernizm saptamalarını bir araya getiren Lyotard’a göre, sanayisonrası teknolojilerle birlikte bilginin alımlanma, kategorize edilme ve kullanılma biçimleri değişmiştir. Bunun sonucunda, modern dönemin bilgiyi meşrulaştıran, “gerçeği bulmak” için ya da “insanlığın kurtuluşu” için bilgi gibi, üst-anlatıları geçersizleşmiştir. Postmodern durumda bilgi, teknoloji aracılığıyla bağlamı kontrol edebilme ya da bağlamda işliyor olma ilkesiyle meşrulaşmaktadır. Dolayısıyla, gerçekliği belirleyen teknolojidir. Bu çerçevede, anlam, ancak yerel ve kısmi olarak üretilebilecektir (Lyotard, 2000). “Üst-anlatılarının ölümünü” ilan eden bu yaklaşımın, kaçınılmaz olarak belirli ölçüde “bütünlüğü” öngören siyasal projeleri, Baudrillard’ın (1991) taşıdığı türden bir katastrof stratejisinden ayırt edebilmesi güç görünmektedir. Fakat, Lyotard’a göre, üst-anlatıların ölümünü ilan etmek toplumsal bağın yitimini gerektirmez. Çünkü, bizleri barbarlıktan koruyan şey, meşruluğun yalnızca kendi dilsel pratik ve iletişimsel etkinliklerimiz-


Yerel, Yerel Ölçek ve Siyasal Mücadele

den kaynaklandığını bilmemizdir. Üst-anlatı döneminde, bilim kendi dil oyununu dışındaki oyunları geçersiz ilan etmekte idi. Ancak, postmodern durumda, birey çok daha karışık ve hareketli bir ilişki ağında, bir çok dil oyununun kesiştiği nokta oluştuğu için, toplum farklı dil oyunlarını bir arada bulundurur ve üstanlatıların yokluğunda, her dil oyunu kendi meşruiyetini kendinden alır. Bu çerçevede, ne farklı dil oyunlarını birleştirecek bir üst-anlatı yaratılmalı ne de herhangi bir oyuncunun dil oyunundan çıkarılmalı ya da atak yapması engellenmelidir. Sadece, yerel olmak kaydıyla, oyuncuların isteğiyle değiştirilebilir geçici uzlaşılar üretilmelidir (Lyotard, 2000). Böyle bir kurguda, siyasetin, “bütünlüklü” toplumsal projelerden uzak, değiştirici-dönüştürücü mücadele pratiklerinden yalıtık, sadece her oyunun etkinliğine zemin oluşturan ve farklı dil oyunlarını koruyan bir bağlama taşınacağı açıktır (Callinicos, 2001). Nitekim, yerel, kısmı mücadeleleri temel alan Feher ve Heller’e göre, her şeyin ondan hareketle açıklanabileceği merkezi olmayan ve dolayısıyla bütünlük sunmayan modern toplumların bütünsel olarak değiştirilmesi de mümkün değildir (1988). Bu sav, bizi, modernizmpostmodernizm, evrensel-yerel, bütün-parça, merkezağ tartışmalarını siyasal bir bağlama taşımamız gerektiğini gösteriyor. Bunu sonuç bölümünde yapmayı hedefliyoruz. Önümüzdeki bölümde ise, yerel ölçeği temel alan somut iki siyasal projeyi irdeleyeceğiz. III. Yerel Mücadele: Alternatif mi? Kapitalist toplumsal ilişkinin 1970’lerdeki krizini yeniden yapılanma stratejileriyle aşmaya çalışan sermayenin, karşı bir mantığın hâkimiyeti mücadelesini veren solu da belirli bir “yenilenmeye” taşıyacağı açıktır. “Yenilenmeyi” yerel ölçek temelli mücadelede gören kimi yaklaşımlar, günümüzde küreselleşme sürecinin yarattığı sosyal, ekonomik, kültürel ve çevresel tahribata karşı alternatif bir projeden söz etmektedir.

177


178

‹brahim Gündo¤du

10|

Bkz. Hines C., (2000), ve Dickens. P., (1989)

Bu bölümde, küreselleşmeye karşı yerel ölçek temelli bir stratejiyi benimseyen iki farklı politik proje10, verili toplumsal ilişkilere yönelik değerlendirmeleri, küreselleşme sürecine ilişkin yaklaşımları, siyasal mücadele süreçlerinde seçikleştirdikleri toplumsal failler ve kimi somut politikaları açısından incelenecektir. Yerelleşmeyi, küreselleşmeye karşı bir toplumsal tahayyül için temel gören Hines’a göre, son yirmi yıl serbest ticaret ortodoksisinin temel tezlerinin geçersizleştiğini göstermiştir. Yoksulluk, eşitsizlik artmış, çevresel tahribat derinleşmiş ve kurumlar-yapılar demokratik kontrol süreçlerinden yoksun bırakılmıştır. Bu sürecin temelinde küreselleşme mantığı yatmaktadır. Çünkü, küreselleşme, uluslararası ticaret adına ücretlerde, sosyal refah standartlarında, çevresel dengede büyük kayıplara yol açan ve tek-tip tüketici kültürü oluşturan spekülatif yatırımcılar ve ulus-ötesi şirketlerin yararına sürdürülen bir süreçtir. Bu sürecin alternatifini ise, insanların kendi toplulukları içerisinde ve kendi temel ihtiyaçları çerçevesinde ilişki kuracağı yerelleşme oluşturacaktır (Hines, 2000). Hines’a göre, yerelleşme, yerelin aleyhinde gelişen küreselleşme sürecinin tersine çevrilişidir. Bu süreçte, yerel farklılıklar korunacak ve geliştirilecektir. Ancak, bu küreselleşme sürecinde olduğu gibi, etkinlik ve ilişkilerin yerel köklerinden-kültürlerinden kopartılması biçiminde gerçekleşmeyecektir. Yerel farklılıklar, yerel sosyal ilişkilerin korunması ile geliştirilecektir. Öte yandan, yerel olan bağlama bağımlı olarak değişebilmektedir. Yerel, ulus-devletin bir kısmını ifade edebileceği gibi, ulus-devletin kendisini veya ulus-devletlerin bölgesel gruplaşmasını da ifade edebilmektedir (Hines, 2000: 4-8). Bu çerçevede yerelleşme projesi, korunmacı ve müdahaleci bir mantığı savunmaktadır. Buna göre, yerel olarak üretilen mal ve hizmetlerin ithalatına karşı ulusal ve bölgesel ekonomiler korunmalı; üretim için “burada satmak için buraya yerleş” (“site-here-to sell-he-


Yerel, Yerel Ölçek ve Siyasal Mücadele

re”) ilkesi benimsenmeli 11; topluluk ekonomilerinin yeniden inşası için para akışı yerelleştirilmeli; kaliteli üretimi sürdürebilme ve bürokratik mekanizmaların oluşumunu engelleyebilmek için yerel rekabet politikaları oluşturulmalı; yerel ekonomik ve politik sistemlerin demokratik yapısı sürekli olarak beslenmeli; yerel ekonomilerin yeniden inşa edilmesi için ticaretin yerelleştirilmesi sağlanmalıdır (Hines, 2000: 62-63). Ancak, yerelleşme projesinin korumacılığı, küresel rekabet içerisinde kendisini korumak için sürdürülen tek-taraflı bir korumacılıktan farklı olarak, yerel pazarı özgül bir şekilde ayırmak ve korumak için küresel ölçekte sürdürülecektir (Hines, 2000: 153). Bu, “küresel olarak yereli koruma” (‘protect the local, globally’) projesidir. 12 Söz konusu proje, ne ticaret karşıtı, ne de bütünüyle kendine yeten otarşik bir sosyal ilişkiyi savunmaktadır. Yerelleşme projesi, sürdürülebilir yerel ekonomilerin belirleyiciliğinde yerel ticareti azami kılmak ve uzun mesafeli ticareti asgari düzeye çekmeyi hedeflemektedir (Hines, 2000: 63).13 Küreselleşmeden yerelleşmeye geçiş, geniş kitleler açısından bir dizi potansiyel avantaj taşımaktadır. Öncelikle, yerelleşme, politik iktidarın maksimum devri ve demokratik sorumluluk potansiyeline sahiptir. Çünkü, yerel ekonomi, bir çok insanın aktif katılımını içerdiği için özsel olarak demokratiktir. Öte yandan, yerelleşme (ulus-altı, ulusal, bölgesel olarak), yerel ekonominin kontrolünün yerel olanın eline geçmesidir. Bu, ulus-aşırı küresel şirketlerin etkinliğine son vermek ve sermaye üzerinde demokratik bir kontrolü oluşturmak anlamına gelmektedir. Bununla birlikte, yerelleşme, ekolojik kirliliği de engelleyecektir. Çünkü, yerel olarak oluşturulacak sosyal ilişkiler, enerji tüketiminde önemli bir azalmaya yol açacaktır (Hines, 2000: 33-36). Yerelleşmeye geçiş, söz konusu potansiyel avantajların varlığında, küreselleşmenin yarattığı geniş tahribatın ortak paydada etkilediği birbirinden oldukça farklı grupları bir araya getirecek politik pro-

11| Bu uygulama, yerel-

leflme projesini için yaflamsal de¤erdedir. Bu uygulama ile, küreselleflme sürecinin aktörü olan ulus-ötesi flirketlerin etkinli¤i k›r›lacakt›r. Böylelikle, bölgesel, ulusal ve yerel piyasalara ulaflmas› engellenecek ulus-ötesi flirketlerin etkinlikleri, yurttafllar›n ve onlar›n yönetimlerinin kontrolü alt›nda gerçekleflecektir. Bu çerçevede ilk ifl olarak, iflgücü yasalar›nda, tüketici haklar›nda, çevre yasalar›nda de¤iflikler yap›lacakt›r. Ancak, büyük sermayenin etkinli¤ini k›rabilmek için öncelikle flirketlere sosyal sorumluluk yükümlülü¤ü getirilecektir. Sosyal sorumluluk ile, flirket yöneticileri flirket hissesine sahip kimselere karfl› flirketin toplumsal etkileri konusunda sorumlu olacak; flirketler, t›pk› yat›r›mc›lar›na finansman bilgilerini bildirdikleri gibi, sosyal ve çevresel etkileri üzerine bilgilerini aç›kça ilan edecekler; flirketin yönelimleri ve öncelikleri üzerinde hissedarlar›n daha genifl etkileme f›rsat›na sahip olacakt›r. Böylelikle, küreselleflmenin gerçeklefltiremeyece¤i etik temelli bir ticaret iliflkisi oluflacakt›r (Hines, 2000:69-78). 12| Bu proje kapsam›nda, günümüzün status qua’s› olan MA‹ kald›r›lacak ve yerine AIC (Alternat›ve Investment Code), Alternatif Yat›r›m Yasas›, oluflturulacakt›r. AIC’nin temel hedefi sermaye üzerinde demokratik kontrolü güçlendirmek ve yerel topluluklara yarar sa¤layacak yat›r›mlar› teflvik etmektir (Hines,

179


180

‹brahim Gündo¤du

13| Yerelleflme projesi-

nin kurucu fikri olan bu nokta, ithalat üzerinde yap›lacak s›k› kontrol ile sa¤lanacakt›r. Bu çerçevede, ulusal ve bölgesel düzeyde, yereli ve yerel ekonomiyi öne ç›karacak bir yaklafl›mla yerel olarak üretilmeyen bir ürün ulusal ya da bölgesel düzeyde karfl›lanacakt›r. Uzun mesafeli ticaret, sadece, yerel, ulusal ve bölgesel olanaklar çerçevesinde üretilmeyen mal ve hizmetler için düflünülecektir (Hines, 2000:63-67).

je ile gerçekleşecektir. Bu projede, yerel kampanyalar ile köklü makro ekonomik dönüşümler bir arada düşünülecektir. İşsizler, tüketiciler, çevre gönüllüleri, savaş karşıtları, yerel politikacılar, yerel girişimciler yerelleşme projesi içerisinde yer alacaktır. Böylelikle, bir çok gücün karışımı, küreselleşmeden yerelleşmeye doğru köklü bir değişim için birlikte çalışmaya başlayacaktır (Hines, 2000: 151-156). Görülüyor ki, taşıdığı oldukça modernist pratiklerle önceki bölümlerde sıkça referans verilen yerellik yaklaşımlarından farklılaşan Hines’ın yerelleşme projesi, sınırlarını tam olarak tanımlayamadığı, yerel alanlarda kurulacak mikro işletmeler temelli küresel bir “Keynescilik” stratejisi niteliğindedir. Bu durum ise, bize göre, söz konusu projenin küreselleşme mantığı karşısında sözü edilen çerçevede alternatif olma iddiasını sınırlamaktadır. Çünkü, kapitalist toplumsal ilişkinin hâkimiyetini sürdüğü herhangi bir geçici uzlaşma, tam da sermaye ilişkisinin eşitsiz ve bileşik gelişme eğilimi nedeniyle, Hines’ın dile getirdiği ölçüde, küresel ölçekte eşit olarak her yerel birimin sermaye üzerinde kontrol sağladığı “etik” bir sosyal ilişkiyi oluşturamayacaktır. Bu zorunluluk, tarihin çelik yasası değil, sermaye ilişkisinin sonucudur. Bu nedenle, küreselleşmeye alternatif bir proje, sınırlılığını ancak, sermaye ilişkisini aşarak kırabilecektir. Öte yandan, söz konusu proje önemli belirsizlikler taşımaktadır. Ulusal devletlerin varlığını koruduğu ve sözü edilen yerelleşme politikaları ile güçlendireceği bir süreçte, ulus-altı yerellikler temelli bir sosyal ilişkinin hangi ilişki zemininde gerçekleşeceği muğlaktır. Küreselleşme mağdurları olarak tanımlanan geniş kitlelerin kendilerini ulusal ölçekte örgütlediği zeminde, projenin öngördüğü biçimde küreselleşmeye alternatif bir sosyal ilişkinin ulusal devlet öncülüğünde ulus-altı yerel sosyal ilişkiler olarak kurulması mümkün görünmemektedir. Çünkü, yerellik, yerel farklıklar, ardında sermaye ilişkisinin küreselleşme stratejisinin bulundu-


Yerel, Yerel Ölçek ve Siyasal Mücadele

ğu belirli bir sosyal ilişkinin ürünüdür. Bu nedenle, farklılığı koruma amacıyla yerelleşmeyi küreselleşme süreçlerine alternatif olarak tanımlamak, farklılık ve çoğulluğun üretim kaynağını yadsımak olacaktır. Bu çerçevede savunulacak “küreselleşmenin reddi temelli bir yerelleşme projesi” de, yerel farklılıkları, belirli bir sosyal ilişkiden bağımsız, kendinde bir durum olarak tanımlayacaktır. Bu durum ise, yerelleşme projesini sosyal ilişki gerçekliğinden uzaklaştıracak ve belirsiz kılacaktır. Nitekim, Hines’in ileri sürdüğü proje de, ulusal devletlerin varlığı-etkinliği, ulusal devletin öncülüğünde yerelleşme pratiğinin hangi sosyal ilişki zemininde yükseleceği, yerel ile tanımlanmak istenenin ne olduğu gibi bir politik proje için gözardı edilemeyecek olan temel noktalar belirsizdir. Bu belirsizliğin ardında geride kalan ise, sadece, demokratik ilişki biçimi için en küçük sosyal ilişki ölçeğinin temel alınması ve zorunlu kaldıkça geometrik bir dizi şeklinde ölçeğin genişletilmesi varsayımı olmaktadır. Böyle bir yaklaşım, mekân fetişizmi eleştirilerine yanıtsız kalmakla birlikte; daha önemlisi, bir politik projenin gerektirdiği sosyal gerçeklikten de uzak olacaktır. İnceleyeceğimiz bir diğer yerel temelli sol politik proje ise, Yeni Sağ politikalarının sonuçlarına dikkat çekmekte ve bu çerçevede solun tek uluslu politikaları aşan bir strateji ile yanıt üretebileceğine işaret etmektedir. Bu stratejik yenilenmede, yeni orta sınıf ve yerel politikalar başat bir rol oynayacaktır (Dickens, 1989). Dickens’a göre, 1970’lerden itibaren sosyal ilişkilerde köklü bir değişim gerçekleşmiştir. Bu dönemde, hizmet sınıfı, yeni küçük burjuvazi ya da yeni orta sınıf olarak nitelendirebilecek, önceki dönemlerin orta sınıflarından oldukça farklı, yeni bir sosyal sınıf ortaya çıkmıştır. Ne kapitalist ne de basitçe bir işçi olan yeni orta sınıf oldukça özgün ilişkileri taşımaktadır.Yerellik ve yerel politikalar ise, bu bağlamda, öne çıkmaktadır. Çünkü, coğrafi hareketliliği düşük olan yeni orta sınıfın önemli bir bölümü, içerisinde bulun-

181


182

‹brahim Gündo¤du

duğu yerellikle ilgilenmekte ve sahip olduğu birikimle yerelin geleceğine ilişkin süreçlerde aktif olarak yer almaktadır. Bu durum, önceki sosyalist stratejilerden oldukça farklı düşünmemiz gereken bir bağlamda, sol için yerellik temelli yeni bir stratejiyi gerekli kılmaktadır (Dickens, 1989: 1-8). Yerellikler (localities), insanların günlük yaşam alanları olarak, iş yaşamı ile iş-dışı yaşam ilişkilerinin birleştirdiği ve kimi özgül bağlantıların meydana geldiği sosyal bağlamdır. Öte yandan, çeşitli alan araştırmaları göstermektedir ki, iş-dışı yaşam ilişkileri benzer iş süreçlerinde bulunan insanların politik yönelimlerini oldukça farklılaştırmaktadır (Dickens, 1989: 9091). İş-dışı sosyal ilişkilerin ya da sivil toplumun önemini belirten bu durum, yeni orta sınıfın sadece sayısal olarak değil etkisi açısından da önemini artırdığı bir bağlamda yeni bir politik stratejiyi gündeme getirmektedir. Bu çerçevede, sosyalist stratejinin eski biçimleri ve ulusal ölçekte sürdürülen tek uluslu politikalar terk edilmelidir (Dickens, 1989: 93-94). Sol politik mücadele, günümüzde yaşanan sosyal dönüşümlerin bilincinde, yaşam çevresi ve yerellikleri temel alan alternatif bir strateji geliştirmelidir. Söz konusu stratejide, azami düzeyde özyönetim (maximum selfmanegement) temel ilke olmalıdır. Fakat, bu durum, politik mücadeleyi yerel olanla sınırlamamalıdır. Azami kendini yönetimin gerçekleşmesi sürecinde, ulusal devlete ve müdahale pratiklerine kolaylaştırıcı ve destekleyici bir aktör olarak gereksinim duyulacaktır. Bu çerçevede, yerel politikalar, geleneksel yukarıdan aşağıya bürokratik devlet müdahalesi biçimine karşı alternatif bir ilişkiyi temsil edecektir. Bu ilişkinin kurulmasında, nicel ve nitel olarak etkili olan yeni orta sınıf başat bir rol alacaktır (Dickens, 1989: 193-217). Dickens’ın yerellik projesi, Yeni Sağ’ın politik iktidarı sonrasında, özellikle İngiltere’de, solun, piyasa ve devlet merkezli stratejilerin dışında başka bir yolu savunması gerektiğini belirten “üçüncü yol yaklaşımı” 14


Yerel, Yerel Ölçek ve Siyasal Mücadele

ile örtüştüğü görülmektedir. Devlet ile sivil toplum ayrımı, devlet müdahalesinin yerel sivil toplum örgütlerinin güçlendirilmesi sürecinde kolaylaştırıcı ve destekleyici bir çerçeveye indirgenmesi, yeni orta sınıfa atfedilen rol ve yerel demokrasilerin oluşturulmasının ötesinde düşünülmeyen sosyal dönüşüm projesi, söz konusu ortaklığın göstergesidir. Bu çerçevede, üçüncü yol stratejiye yönelik temel eleştirilerin sözünü ettiğimiz yerelleşme projesi için de geçerli olduğunu düşünüyoruz.15 Genel olarak üçüncü yol yaklaşımını ve özel olarak sözünü ettiğimiz yerelcilik projesini dört temel noktada sorunlu bulmaktayız. Öncelikli olarak, bu yaklaşımın sol için yeni bir stratejiyi ifade ettiği savı sorunludur. Yeni Sağ politikaları ve bürokratik devlet müdahalesi dışında üçüncü bir yaklaşımdan söz edilmesi kapitalizm ve sosyalizm dışında yeni bir toplumsal tahayyül görüntüsü çizmesine karşın, üçüncü yol stratejisi kapitalizm içerisinde bir çözüm aranışıdır. Bu çerçevede, üçüncü yol yaklaşımı, Yeni Sağın tarihin sonu söylemini de yeniden üreten bir çizgidedir. 16 İkincisi, bu yaklaşımlara hâkim olan devlet-sivil toplum ikiliği, devleti ve “sivil toplumu” anlamamızı zorlaştırmaktadır. Üçüncü yol yaklaşımda, devlete atfedilen bir dizi olumsuzluk ve sivil toplum için düşünülen bir dizi olumluluk, söz konusu ikili düşünceye yaslanmaktadır. Halbuki, belirli bir sosyal ilişki çerçevesinde düşünülmesi gereken iki kategori de önsel olarak olumlu ya da olumsuz bir içerik taşımamaktadır. Bu nedenle, devlet-sivil toplum ikiliği üzerinde yükselen politik projeler, devlet ve sivil toplum konusunda gerilimler yaşamaktadır. İkilik çerçevesinde düşünüldüğünde, sivil toplum özgürlük-demokratik ilişkiler alanı olduğundan, devlet müdahalesi mantığının reddedildiği söylenmektedir. Ancak,. ikili düşüncenin getirdiği bir dizi olumlu değerin taşıyıcısı sivil toplum kurgusunun gerçeklikten uzak veriliğinde, devlet müdahalesine yeniden dönülmektedir. Nitekim, Dickens, devlet müda-

14| Bilindi¤i gibi, üçüncü

yol yaklafl›m›, devlet ile sivil toplum ayr›m› üzerine kurulmufltur. Bu ayr›mda, devlet bir dizi olumsuz de¤erin öne ç›kt›¤› bir alan olurken, sivil toplum demokrasi, özgürlük gibi olumlu de¤erlerin mekân › olmaktad›r. Buna göre, Keynesyen dönemde refah devleti uygulamalar› toplumun her alan›na uzanm›fl ve sivil toplumu zay›flatm›flt›r. Öte yandan, bu dönemin ard›ndan gelen Yeni Sa¤ politikalar› ise, adaletsizlik yaratm›fl ve eflitsizlikleri derinlefltirmifltir. Dolay›s›yla, günümüzde sol politika devletçi ve piyasac› mant›¤›n d›fl›nda bir üçüncü yol üretmelidir. Yerelleflme ve yerel kamusal alanlar›n oluflumu, yarataca¤› geliflkin sivil toplum yap›s› ile, üçüncü yolun temel unsuru olacakt›r (Giddens, 2000). 15| Üçüncü yol yaklafl›m›n›n kent mekân › ve yerel topluluklara iliflkin de¤erlendirmelerinin genifl bir elefltirisi için bkz fiengül, 2001:169-188. 16| Tarihin sonu iddias› ile özdeflleflen Fukuyama’n›n söz konusu kitab›n›n ismi, Tarihin Sonu ve En Son ‹nsan (The End of History and The Last Man) ‘d›r. Belirtmek gerekir, Fukuyama, kitab›nda art›k tarihin akmad›¤›n› de¤il, daha çok, tarihin kapitalist toplumsal iliflkinin ötesine geçemeyece¤ini söylemektedir. Üçüncü yol yaklafl›m› da, kapitalizm içerisinde aran›fl› ile bu sav› kabul etmektedir.

183


184

‹brahim Gündo¤du

halesini önce reddetmekte, sonra sivil toplumu geliştirme sürecini kolaylaştırıcı ve destekleyici bir bağlamda devlet müdahalesini savunmaktadır. Fakat, nasıl bir ilişkinin öngörülen bağlamda devlet müdahalesini oluşturacağından söz etmemektedir. Üçüncüsü, üçüncü yol yaklaşımın temel unsuru olan yerelleşme politikalarının, özgür, demokratik ve eşitsizlikleri azaltıcı bir toplum oluşturacağı savı oldukça sorunludur. Her yerel birimin bir diğeri aleyhine sermaye çekme yarışına girdiği bir sosyal ilişkide, yerel birimler arası eşitsizliklerin derinleşmemesi mümkün değildir. Geçmişte ulusal devletin düzenlemeleri ile bir ölçüde giderilebilen bu durum, yerelleşme politikaları ile yerelliklerin kendi başına sosyal, siyasal ve ekonomik birim haline dönüştürüldüğü bir noktada, sorun olarak görülmek bir yana, kazanan ve kaybedenin olacağı bir yarışmanın meşru sonucu olarak görülecektir. Dickens’ın yerelleşme projesinin temel aktörü olan “yeni orta sınıf” üyelerinin başka yerelliklerde yaşanan sosyal ve ekonomik sorunlara ilgi göstereceğini düşünmek hayli güçtür. Bu çerçevede, üçüncü yol yaklaşımı eşitsizlikleri giderici değil, meşrulaştırıcı bir işlev görecektir. Dördüncü olarak, söz konusu yaklaşım, sürecin yeni orta sınıf üyelerinin bir kısmı dışında, çalışan sınıflar için neler getireceği noktasında sessiz kalmaktadır. Sessizlik, daha çok, yeni orta sınıf önderliğinde geleceği belirlenen yerel birimin gelişmesinin dolaylı olarak çalışan sınıfların diğer üyelerine de uzanacağı varsayımı yatmaktadır. Bu tezin çalışan sınıflara maliyetini önceki bölümde belirtmiştik. Ücretlerde gerileme, sermaye mantığının daha yoğun hâkimiyeti ve çalışan sınıfların, sermayeyi tutabilme aranışında, daha fazla disipline olduğu gerçeği, sürecin dolaylı etkilerinin çalışan sınıflar açısından olumlu olmadığını göstermektedir. Bu bölüm gösterdi ki, yerellik, birbirinden oldukça farklı yaklaşımların ilgi odağını oluşturmaktadır. Üstanlatıların iflasını ve postmodern dönüşümü imleyen yaklaşım, küreselleşme sürecinin yerel değerleri orta-


Yerel, Yerel Ölçek ve Siyasal Mücadele

dan kaldırdığı ve tek-tip bir kültürü yaydığını söyleyen muhafazakar yaklaşım ve “sosyal demokrasiyi yeniden diriltme” iddiasındaki üçüncü yol yaklaşım yereli temel sosyal ve siyasal birim olarak görme eğilimindedir. Yerel olanın öne çıkışının, küreselleşme olarak nitelendirilen sermayenin 1970’lerin krizini aşma yönünde geliştirdiği stratejilerle ilişkili olduğunu önceki bölümlerde göstermiştik. Bu çerçevede, yerel olanın öne çıkışı ile yerel farklılıklara artan ilgi arasında paralellik görmek mümkündür. Ancak, ulusal ölçeği önemsizleştiren bir yaklaşımla, yereli başat sosyal ve siyasal birim olarak tanımlamak, bize göre, oldukça hatalıdır. Önümüzdeki bölümünde bu hata ile ilgileniyoruz. IV. Sosyal-Siyasal Ölçekler Sermaye ilişkisinin tamamlanmamışlığı, yeniden üretiminin ekonomi-dışı koşullara bağlı olması, sermaye ilişkisine içsel olan yapısal çelişkiler ve yönetim süreçlerinde ortaya çıkan kaçınılmaz çatışmalar gibi temel özellikleri ile kapitalizm, önceki dönemlerden oldukça yoğun bir şekilde düzenlenmeye gereksinim duymaktadır (Jessop, 2000: 325). Söz konusu düzenlenme gereksinimi mekân da coğrafi ölçekler ya da mekân sal sabitler (spatial fixes) olarak karşılık bulmaktadır (Harvey, 1982). Ölçekler, mekân sal sabitler, tarihsel ve coğrafi süreçlerde siyasal mücadeleler sonucunda oluşturulmaktadır (Şengül, 2001). Bu nedenle, her ölçek belirli çıkar ilişkilerini içermektedir (Swynegedouw, 1997: 140). Yerel, ulusal ve küresel olmak üzere, tarihsel olarak, üç temel ölçekten söz edebiliyoruz. Bilindiği gibi, kapitalizm öncesinde kent devletleri temelli sosyal ilişkiler yerel ölçeği başat kılmakta idi. Kapitalist toplumsal ilişkilerin yaygınlaşmasıyla birlikte, ulusal ölçek başat ölçek haline gelmiştir ve günümüze kadar bu niteliğini korumuştur. Ancak, bugün gündemimizde olan soru, “kü-

185


186

‹brahim Gündo¤du

17| Hem yerel hem de kü-

resel olana iliflkin “demiryolu” metaforu kullan›lmaktad›r. Demiryolunda herhangi bir nokta bulundu¤u yereli anlatmakla birlikte genifl bir a¤› oluflturmas› nedeniyle de küreseldir. Bu metafordan hareketle yer temelli bir savunu için bkz.(Dirlik, 2002:132-149).

reselleşme” olarak tanımlanan sürecin söz konusu ölçek ilişkisini geçersiz kılıp yeni bir ölçek ilişkisi oluşturup-oluşturmadığıdır. Hall ve Jacques’e göre, küreselleşme, ulusal ölçeğe dayalı ilişkileri geçersizleştirmekte ve kapitalizmin ‘Yeni Zamanlar’ı ile birlikte yeni ölçekler ve yeni biçimler oluşturmaktadır (1995). Bu bağlamda, Swynegedouw (1997), ne küresel ne yerel, olarak tanımlanabilecek bir yeni ölçek ilişkisinden söz etmektedir. Yazara göre, günümüzün ekonomik-politik dönüşümleri, paralel ve eşzamanlı olarak, küçük (yerel) ve büyük (küresel) ölçeklere doğru hareketler tarafından nitelendirilmektedir. Küyerelleşme (glocalization) olarak tanımlanması gereken bu süreç, kendi içerisinde küresele ya da yerele geniş bir geçerlilik atfetmemektedir. Fakat, bizi belirli coğrafi ölçeğin rolünü ve önemini değiştiren bir dizi sosyal-mekân sal süreç noktasında uyarmaktadır. Ölçek atlaması (jumping of scales) olarak betimlenebilecek söz konusu sosyo-mekân sal süreç, bizi, yerelden küresele uzanan ve “iktidar ve kontrol için her gün mücadelenin sürdüğü ölçek politikaları alanına” taşımaktadır (1997: 160-161). Benzer bir yaklaşım Hardt ve Negri tarafından savunulmaktadır. Yazarlara göre, küreselleşme süreciyle birlikte, sınırsız ve merkezsiz bir ağ ilişkisi ortaya çıkmıştır. Bir noktanın hem yerel hem de küreseli ifade ettiği bu ilişkide, politik mücadeleler bulunduğu yerellikten küresele sıçramakta ve yeni bir politik mücadele alanı ortaya çıkmaktadır (Hardt ve Negri, 2001). 17 Daha itinalı bir yaklaşımı benimseyen Jessop’a göre, farklı bir çok sürecin karmaşık sonucu olarak düşünülmesi gereken küreselleşme süreci, ulusal ölçeğin Keynesyen refah devleti çerçevesinde işleyen yapısını krize taşımıştır. Ulusal ölçeğin söz konusu krizi, eş zamanlı olarak geçmişte ulusal ölçek altında ikincileştirilen ulus-altı ve ulus-üstü


Yerel, Yerel Ölçek ve Siyasal Mücadele

süreçleri öne çıkarmıştır. Ölçek nisbileşmesi (the relativization of scale) olarak tanımlanabilecek bu “yeni” ölçek ilişkisi, başat yeni bir ölçeği değil, Gramsci’nin deyimiyle, “eskinin ölmekte olduğu, ancak yeninin henüz doğmadığı” bir durumu işaret etmektedir (2000). Sermaye ilişkisinin her yeniden yapılanma sürecinin önemli “yenilenmeler” içerdiği kuşku götürmez bir gerçekliktir. Bu çerçevede, sermaye ilişkisinin 1970’lerdeki krizini, “yeni” artı-değer üretim stratejileri ile aşmayı hedeflediği görülmektedir. A.Mair’in Honda şirketi üzerine yaptığı çalışma gösterdiği gibi, uluslar arası şirketlerin “yeni” stratejisinde “stratejik yerelleşme” önemli bir unsur olarak ortaya çıkmaktadır (1997). 18 Ancak, küreselleşme süreciyle birlikte uluslararası ilişkilerin artan yoğunluğu ve “ulus-üstü” kimi yapıların oluşturulması, oldukça hatalı bir denklem kurulmasına neden olmaktadır. Buna göre, “ne kadar çok uluslararasılaşma varsa, o kadar az ulusallık/ulus-devlet” yaşanmaktadır. Halbuki, Poulantzas’ın 1970’lerde benzer bir denklem kuranlara karşı söylediği gibi, sermayenin uluslararasılaşması ulus-devlet etkinliğinin azalması ve ulusal ölçeğin geçersizleşmesi olarak algılanamaz. Bu durum, daha çok, ekonomi politikalarının, artan bir şekilde, ulus devletlerin kendi ulusal sermayelerinin uluslararası yayılımı ve yoğunlaşmasının sağlanması ile ilgili olduğunu gösterir (Poulantzas, 1974: 70-88). Bu nedenle, ulusal sınırların ötesinde sermaye üretimi, iktidarı ulus-devletin elinden almaz, aksine, ulus-devleti daha yoğun olarak sürece müdahale etmeye zorlar. Dolayısıyla, küreselleşme, ulus-devletleri geçersizleştirerek değil, yeniden tanımlayarak ve yeniden üreterek ilerlemektedir (Wood, 1999). 19 Öyleyse, günümüzde yaşananı, ulusal ölçeğin ortadan kalkışı olarak değil, küreselin, ulusalın ve

18| Bu ba¤lamda, yaz›n›n

bafl›nda belirtti¤imiz HSBC firmas›n›n tan›t›m kampanyalar› iyi bir örnektir. Firma, stratejisini flu cümleler ile anlatmaktad›r: “Bir ülkenin tercihi olmak için o ülkenin parças› olmak gerekir. ‹flte bu yüzden Türkiye’deki tüm flubelerimizde Türkiye’nin uzmanlar bankac›lar› çal›fl›yor. Ama onlar›n bu uzmanl›¤› sadece kendi flubelerindeki birikimlere de¤er katmakla kalm›yor. HSBC’de yerel bilgi, 81 ülkedeki 700 flubede paylafl›l›yor” (16 Mart 2002, Hürriyet). 19| Örne¤in, kapitalist sistemin temel aktörlerinden Dünya Bankas›, iyi yönetiflim (good governance) çerçevesinde merkezden yerele kimi hak ve yetki devirlerini (devolution) “önermektedir”. Ancak, söz konusu devir politikalar›, ulus-devletin temel iktidar mekanizmalar›n› geriletmemekte, daha çok, yerel birimleri uluslar aras› kapitalist sistemle daha kolay bir iliflkiye tafl›maktad›r (bkz. WB, 2000:bölüm 5 ve 6). Bu durumun mülkiyet iliflkileri temelinde yerel aktörleri güçlendirerek yerel yap›lar› ulus-devletlerden ba¤›ms›z k›labilece¤i tezi ise, yerel düzeyde faaliyet gösteren sermayelerin stratejilerini dünya ölçe¤inde yürüttü¤ü bir gerçeklikte anlams›zlaflmaktad›r. Öte yandan, küresel ölçekte faaliyet gösteren sermayenin ulus-üstü yap›lar ile ulus-devleti aflma e¤iliminde oldu¤u sav› ise, söz konusu faaliyetlerin flirketlerin kendi ulus-devletleri dolay›m›yla sürdürül-

187


188

‹brahim Gündo¤du

ulus-altı/üstü yerelliklerin, ulusal ölçeğin başatlığında yeni bir ilişki içerisinde tanımlanma çabaları olarak okumak gerekmektedir. Bu çabaların, ulusal ölçeği geçersizleştirme olasılığı ise, yakın, orta ve tahmin edilebilir uzun vadede mümkün görünmemektedir. Çünkü, süreç ulusal olanın belirli yönlerini zayıflatmakla birlikte, belirli yönlerini de güçlendirerek ilerlemektedir. Genel Bir De¤erlendirme Yazı boyunca, ulusal ölçeği göz ardı ederek yerel ölçeği başat kılan yaklaşımları ve yerel olan üzerine kurulu siyasal stratejileri değerlendirdik. Görülüyor ki, sosyal bilimlerde bir dizi tartışma açan ve toplumsal ilişkilerde niteliksel değişiklikler varsayan küreselleşme söylemi, yerel ölçeği öne alan yaklaşımların önemli bir referans kaynağını oluşturmakta. Bu çerçevede, sermayenin artan uluslararasılaşması ile karakterize olan küreselleşme süreci ulusal devletlerin ve ekonomilerinin eklemlenerek oluşturduğu mevcut sosyal ilişkilerin geçersizleşmesi olarak yorumlamakta ve küreselin yerele, yerelin küresel olana taşındığı yeni bir ölçek ilişkisinden söz edilmektedir. Öte yandan, siyasal mücadele stratejisini yerel olan üzerine kuran yaklaşımların, sonuçları çok daha ciddi olan, başka bir varsayım geliştirdikleri görülmektedir. Buna göre, artık sınıf temelli mücadeleler geçersizleşmiştir; ve bir merkezi varsayan bütünlüklü toplumsal dönüşüm projeleri, kaçınılmaz olarak, bürokratik ve totaliter bir sosyal ilişki yaratacaktır. Bu çerçevede, siyasal mücadeleler kapitalist toplumsal ilişkiyi aşma (devrim) hedefiyle değil, demokrasinin derinleştirilmesi ekseninde sürdürülmeli ve evrensel değerlerin biçimlendireceği bütünsel sosyal dönüşüm projelerinden vazgeçilmelidir. Yerelci yaklaşımlara kaynaklık eden söz konu-


Yerel, Yerel Ölçek ve Siyasal Mücadele

su iki varsayımın ciddi tehlikeler barındırdığını düşünüyoruz. Sorunlarına önceki bölümde değindiğimiz ilk varsayım, teorik bir çözümleme hatası düzeyinde kalabilir. Ancak, ikinci varsayım, öngördüğü siyasal stratejiyle, bizleri, eylemli insan pratiği ile verili kapitalist toplumsal ilişkileri aşma ve eşitlik, özgürlük, kardeşlik gibi evrensel değerler etrafında bütünlüklü bir toplumsal projeyi hayata geçirme perspektifinden uzaklaştırmaktadır. Bu ise, yeni bir diziliş mücadelesinin sürdüğü günümüzde, eşitlik ve özgürlük mücadelesi açısından telafi edilmesi güç olumsuz sonuçlar doğurmaktadır. Özelde yerelci yaklaşımın ve genelde onun kuramsal kaynağı postmodern düşüncenin, evrensel ilkeler etrafında yürütülen bütünlüklü toplumsal projelerin kimi başarısızlıklarından ya da yenilgilerinden hareket ettiği görülmektedir. Refah devleti uygulamalarına duyulan tepkiler ve özellikle, temel iddiası eşitlik ve özgürlük gibi evrensel değerleri gerçekleştirmek olan sosyalizm projesinin reel sosyalizmler nezdinde –göz ardı edilemeyecek- sorunları ve çözülüş süreci, tüm evrensel değerlerin ve bütünsel sosyal dönüşüm projelerinin geçersizleşmesi olarak yorumlanmaktadır. Bu çerçevede, evrensel değerlerin kaynağı olan Aydınlanma hedef haline getirilmektedir. Halbuki, Callinicos’un da belirttiği gibi, Aydınlanma bütünlüklü mutlak bir paradigma değil, egemenlik ve özgürlük, evrensellik ve yerellik gibi bir dizi gerilimi taşıyan ve üzerinde siyasal mücadelelerin sürdüğü bir zemindir (1999: 25-38). Dolayısıyla, belirli bir siyasal projenin başarısızlığı, evrensellikyerellik karşıtlığında değil, söz konusu projenin özgün bileşenleri bağlamında irdelenmesi gerekmektedir. Böyle bir yaklaşımla, verili toplumsal ilişkileri aşan bütünlüklü bir toplumsal dönüşüm projesi

189


190

‹brahim Gündo¤du

mümkün ve gereklidir. Sermayenin küreselleştiği ve hareketlilik yeteneğini artırarak çalışan sınıflar üzerinde çok yönlü baskı kurduğu günümüzde, çok boyutlu ve çok ölçekli bir mücadele stratejisi geliştirmek gerekmektedir. Ancak bu stratejide, evrensel bir fail olarak çalışan sınıflar ve iktidar yatağı olarak ulusal ölçek ayrıcalıklı bir rol almalıdır. Çünkü, yaşamı belirli bir amaç doğrultusunda düzenleme çabası, farklılaşmış direniş pratikleri ile değil, benzerlik kazanmış kolektif mücadelelerle gerçekleşebilecektir. Bu doğrultuda, bir dizi farklılığın, benzerlik kazanacağı ve kolektif bir mücadeleye taşınabileceği evrensel durum, üretim araçlarından yoksunluk, yani çalışan sınıflar kategorisi olacaktır. Öte yandan, kolektif mücadele, yerel, ulusal ve küresel ölçeklerle ilişkili biçimde, ancak, ulusal ölçek temelinde sürdürülmelidir. Çünkü, çalışan sınıfların kolektif biçimde örgütlenebileceği, sermayenin yarışmacı yerellikler stratejisine karşı koyabileceği ve siyasal iktidarı hedefleyebileceği tek alan, hâlâ ulusal ölçektir. Çok boyutlu bu stratejinin önemli bir ayağını, yaşamın belirli amaçlar doğrultusunda, homojen bir sosyal ilişki yaratmadan, bütünsel olarak düzenlenebileceği fikrinin güncel kılınması oluşturacaktır. Bu ise, gücünü kitlelerden alan sosyalist bir avant-garde hareket ile gerçekleştirilebilecektir.n


Yerel, Yerel Ölçek ve Siyasal Mücadele

Kaynakça

Arslan, E. (2000) ” Radikal Demokrasinin Ötesi: Siyasi Metafizi¤i Aflmak”, Mürekkep, 14, 112127. Baudrillard, J. (1991) Sessiz Y›¤›nlar›n Gölgesinde ya da Toplumsal›n Sonu, çev. O. Adan›r, ‹stanbul: Ayr›nt›.

Political Condition, New York: CP. Giddens, A. (2000) Üçüncü Yol: Sosyal Demokrasinin Yeniden Dirilifli, çev. M.Özay, ‹stanbul: Birey.

Best S., Kellner D. (1998) Postmodern Teori, çev. M.Küçük, Ayr›nt›: ‹stanbul.

Goodwin, M. (1989) “The Politics of Locality”, Cochrane, A. ve Anderson, J., Restructring Britain in Transition içinde, London:Sage Publ›cation,142-171..

Callinicos, A. (1999) Social Theory: A Historical Introduction, Cambridge: Polity

Gündo¤du, ‹. (2002) “Küreselci Sol ‹deoloji”, Sosyalist Politika, 32, 81-99.

Callinicos, A., (2001), Postmodernizme Hay›r: Marksist Bir Elefltiri, Ankara: Ayraç.

Hall S. ve Jacques, M. (1995) “Girifl”, Hall S., ve Jacques, M.,(der) Yeni Zamanlar içinde, çev. A.Y›lmaz, ‹stanbul: Ayr›nt›, 15-25.

Castells, M. (1977) Urban Question, Londra: Arnold. Cooke, P. (1990) Back to Future: Modernity, Postmodernity and Locality, Cambridge: Polity. Cox, K.R. ve Mair, A. (1991) “From Localised Social Social Structures to Localities As Agents”, Environment And Plannig A, 23 (2), 197-213. Çulhao¤lu, M. (2001) “Yerlilik ve Özgül Olan: Abart›dan Uzak, Gerçe¤e Do¤ru”, Sosyalist Politika, 29, 13-28. Dickens. P. (1989) One Nation? Social Change and The Politics of Locality, London: Pluto Press. Dirlik, A. (2002) “Küreselleflme ve Yer Siyaseti”, Evren, S. ve Ö¤dil, R.,(der), Baflka Bir Dünya Mümkün, ‹stanbul: Everest, 132-149. Duncan, S., Savage, M. (1991) “New Perspectives on The Locality Debate”, Environment And Planning A, 23 (2), 155-164. Elander, I., vd. (1991) “Locality Research and Comparative Analysis:The Case of Local Housing in Sweden”, Environment And Planning A, 23 (2), 178-196. Feher, F. ve Heller, A. (1988) The Postmodern

Hall, S. (1991) “The Local and The Global: Globalization and Ethnicity”, King, A., Culture, Globalization And The World System içinde, London: MacMillan. Hardt, M.ve Negri, A. (2001) ‹mparatorluk, çev. A.Y›lmaz, ‹stanbul: Ayr›nt›. Harvey, D. (1982) Limits to Capital, Oxford: Blackwell. Harvey, D. (1985) The Urbanization of Capital, Oxford: Blackwell. Harvey, D. (1997) Postmodernli¤in Durumu, Çev:S.Savran, ‹stanbul: Metis. Hines C. (2000) Localization:Global Manifesto, London: Earthsean. Hirst P., Thompson, G. (1998), Küreselleflme Sorgulan›yor, çev. Ç.Erdem, Ankara: Dost. Hobsbawm, E. (1996) K›sa Yirminci Yüzy›l: 1914-1991 Afl›r›l›klar Ça¤›, çev. Y. Alogan, ‹stanbul: Sarmal. Jessop, B. (1982) The Capitalist State, London: MR. Jessop, B. (2000) “The Crisis of National Spatio-Temporal Fix and The Tendential Ecological Dominance of Globalizing Capitalism”, Internati-

191


192

‹brahim Gündo¤du

onal Journal of Urban and Regional Research, 24 (2), 323-359.

Cox, K.R., (der), Spaces of Globalization içinde, New York:Gu›ford Press.

Kösecik, M. (2000) “Yerel Yönetim Teorileri ve Merkez-Yerel Yönetim ‹liflkilerindeki Merkezileflme: Thatcher Dönemi”, Ça¤dafl Yerel Yönetimler, 9 (1), 25-41.

fiengül, H. T. (1997) Sosyal ‹liflkiler, Mekân sal Yap›lar ve Yerellik, yay›mlanmam›fl çal›flma.

Laclau E. ve Mouffe, C. (1996) Hegemonya ve Sosyalist Strateji, çev. A. Kardam, ‹stanbul: Birikim. Lyotard, J.F. (1997) Postmodern Çev:A.Çi¤dem, Ankara:Vadi.

Durum,

Mair, A. (1997) Strategic Localization: The Myth of The Post-National Enterprise”, Cox, K.R., (der), Spaces of Globalization içinde, New York: Gu›ford Press. Morris, L. (1991) “Locality Studies and The Household”, Environment And Plannig A, 23 (2), 165-177. Poulantzas, N. (1974) Classes in Contemperary Capitalism, London:NLB. Swynegedouw, E. (1997) “Neither Global Nor Local: Glocalization and The Politics of Scale”,

fiengül, H. T. (2001) Kentsel Çeliflki ve Siyaset: Kapitalist Kentleflme Süreçleri Üzerine Yaz›lar, ‹stanbul: WALD. Urry, J. (1999) Mekân lar› Tüketmek, Çev: R.Ö¤dül, ‹stanbul:Ayr›nt›. WALD, (1997) Yerel Üzerine Bir Tart›flma, ‹stanbul:Dünya Yerel Yönetim ve Demokrasi Akademisi Yay›nlar›. Wood, E. M. (1996) “Modernity, Postmodernity or Capitalism”, Monthly Review, 48 (3), 21-39. Wood, E. M. (1999) “Unhappy Families: Global Capitalism in a World of Nation-States”, Monthly Review, 51 (3), 1-12. Wood, E. M. (2001) “Postmodern Gündem Nedir?”, Wood, E. M., Foster, J. F. (der) Marksizm ve Postmodern Gündem içinde, Çev:A.Fethi, Ütopya:Ankara,7-26.


Yerel, Yerel テ僕テァek ve Siyasal Mテシcadele

World Bank (2000) Entering the 21st Century: World Development Report 1999/2000, New York: Oxford University Press.

193


Praksis 7

| Sayfa:193-212

Uluslararas› Sendikal Hareketin Küreselleflmeye Cevab›na Elefltirel Bir Yaklafl›m Gaye Y›lmaz

ovyetler Birliği’nde çöken uygulamanın enkazı altında kalarak ezilen, yapısal ve düşünsel değişikliğe uğrayan iki unsurdan biri sosyalist partiler olurken; diğeri de dünya sendikal hareketi olmuştur. İşçi sınıfı hareketinin siyasallaşması ve mutlaka bir parti ekseninde olgunlaşması yönündeki tarihsel ve aynı zamanda bilimsel tespit hatırlandığında, bu iki unsurun aynı süreçlerde, benzer eğilimleri izliyor olması aslında şaşırtıcı değil; beklenen bir durumdur. Fakat bu çalışmada izleyeceğimiz yöntem, işçi sınıfı hareketini -kendi örgütleri düzleminde- ve siyasi partilerden soyutlayarak ele almak ve işçi örgütlerinin yaşanan süreç karşısında ürettikleri yanıtlarını ve tepkilerini analiz etmek biçiminde olacaktır. Aşağıda aktarılan sendikal tavırların tümünün gerisinde aynı ön tespit bulunmakta ve bu tespite uygun duruşlar geliştirilmektedir:

S

Sovyetler’in da¤›lmas›yla birlikte kapitalizm, dünya çap›nda galibiyetini ilan etmifl, sosyalist argümanlar geçerli¤ini tamamen yitirmifltir. Bugün yap›lmas› gereken, bir yandan küreselleflme sürecinin h›zlanmas›na yard›mc› olurken; di¤er yandan da küreselleflmeye sosyal ve insani boyutlar›n dahil edilmesi için mücadele etmektir. Ülkeler aras›ndaki ekonomik eflitsizli¤in sebebi kapal› ekonomik sistemlerdir ve bu nedenle ticaret önündeki ulusal k›s›tlamalar kald›r›larak daha adil, daha eflit, daha sosyal bir dünyaya ulaflmak mümkün olabilecektir


194

Gaye Y›lmaz

olmasıyla birlikte ICFTU’nun tavrında da belli düzeyde bir değişiklik olmuş ve karşıt hareketlere şüpheyle yaklaşan örgüt, bizzat karşıtlar tarafından düzenlenen strateji belirleme toplantılarına resmi düzeyde katılmaya başlamıştır (6-10 Aralık 2001, Brüksel Leaken Zirvesi öncesinde yapılan strateji toplantısı ve ardından Ocak 2002’de Porto Alegre’de yapılan Dünya Sosyal Forumu) Ancak bu tavır değişikliğini niteliksel bir dönüşüm olarak değerlendirmek mümkün değildir. Çünkü gerek strateji toplantılarındaki tavırları ve gerekse üye sendikalarına düzenli olarak sirküle ettiği dokümanlardaki eğilimleri ile ICFTU ve Avrupa Sendikalar Konfederasyonu (ETUC) bugün, üye sendikaları üzerinden kapitalizmin ulusal ölçekteki yapılanması için toplumsal bir konsensüsün oluşturulması yönünde çalışmalar yürütmektedir. Bu tavır, gizliden gizliye örülen bir tavır olmadığı gibi, sistem içi gerekçelerle de beslenmektedir. Sosyal Diyalog, Endüstri ‹liflkileri, Toplumsal Bar›fl ve Avrupa Sendikalar›n›n Esnekli¤e Yan›t› Avrupa’da, kıtasal ölçekte olası bir savaş ve çatışma riskini bertaraf etme gerekçesiyle 1950 sonrası gündeme getirilen “diyalog” konsepti, ilk kez 1951 yılında kurulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (ECSC) anlaşmasıyla resmiyet kazandı. Dönemin sosyopolitik özellikleri dolayısıyla bazı sosyal hakların da yer aldığı anlaşmanın bitiş tarihi ise daha kurulduğu sırada 2002 yılı olarak belirlenmişti. Geçen elli yıllık sürede Avrupa sendikalarını kapitalist konseptlere ısındırmak ve hatta tamamen bağlı kılmak hiç de zor olmadı. Çünkü, 1957 yılında Roma Anlaşması ile kurulan Avrupa Ekonomik Topluluğu, 1980’li yılların sonuna kadar Avrupa işçi sınıfının mücadelelerle kendi coğrafyalarında elde ettikleri hak ve kazanımları geriletme yönünde hiçbir adım atmamış ve sendikalara mali desteğin yanı sıra karar mekanizmalarında belli düzeyde söz hakkı da tanımıştı. Fakat, 1980’li yıllarla birlikte kıtada boy


Uluslararas› Sendikal Hareketin Küreselleflmeye Cevab›na Elefltirel Bir Yaklafl›m

Bu tespitte en fazla dikkat çeken boyut, kapitalist sisteme açıktan açığa yöneltilen övgü ve hayranlık ile küreselleşmenin ideolojik, ekonomik ve politik tanımlamalarından kaçış olarak öne çıkmaktadır. Örneğin, bir yandan küreselleşme sürecinin hızlanmasına yardımcı olurken, diğer yandan da sürece sosyal ve insani boyutların dahil edilmesi gibi iki hedef, aslında birbiriyle çatışan ve bir arada ulaşılması mümkün olmayan hedeflerdir. Zira, küreselleşme de tam olarak sermayenin, her biri birer maliyet unsuru olan sosyal, çevresel ve insani boyutları adım adım ortadan kaldırarak kar oranlarını yükseltme girişiminden başka bir şey değildir. Kapitalist hedeflerin bu denli netleşmesi ve resmi düzeyde deklare edilmesi ilk kez MAI (Multilateral Agreement on Investment – Çok Taraflı Yatırım Anlaşması) Anlaşması taslağı üzerindeki tartışmalar sürecine denk düşmüştür. MAI taslağında, “ulusal kısıtlamalar” şeklinde tanımlanarak hükümetler tarafından kaldırılacağı taahhüt edilen düzenlemelerin tamamında insani ve sosyal maliyetlerden kaçıldığı, taslağın bazı bölümlerinde ise sermayeler arası pazar paylaşım savaşlarında hegemonya alanının egemen güçler lehine genişletildiği çok net bir şekilde görülebilmektedir. İşte tam da MAI tartışmalarının yükseldiği dönemde, yılı Seattle sürecinin (30 Kasım-3 Aralık 1999) hemen öncesinde sendikal hareketin öncü örgütlerinin verdiği ilk tepki, muhalif gruplar arasında derin bir şok etkisi yaratmıştır. Eylül 1999’da Uluslararası Hür Sendikalar Konfederasyonu (ICFTU), olağan yönetim kurulu toplantısını aynı tarihlerde Seattle’da yapacağını duyururken, üye sendikalarını, küreselleşme karşıtlarından uzak durma konusunda uyarmayı ihmal etmemiş ve “Bu protestolar içinde yer alacak üye sendikalarımız partnerlerini seçerken dikkatli olmalıdır, çünkü karşıt hareketlerin önemli bir bölümü maalesef radikal sol kanat mensuplarıdır” ifadesini kullanarak duruşunu netleştirmiştir. İlerleyen süreçte ve özellikle de Seattle eylemlerine sendikal düzeydeki katılımın beklenenin çok üzerinde

195


196

Gaye Y›lmaz

göstermeye başlayan kapitalist ittifaklar ve bunların kurumları, Birlik düzeyinde çalışanların hak ve kazanımlarını gerileterek Avrupa sermayesinin karlılığını arttırma amacıyla dizayn edilmişti. İlerleyen süreçte bu kapitalist yapıların Birlik kurumları ile iç içe geçtiği ve Birlik kurumları üzerinden işçi sınıfı hareketinin örgütlerinin içlerine kadar nüfuz ettiği ve rapor ve bildirilerinde Birlik kurumlarının söylemlerini temel alan sendikal yapıların görüşlerinin, aslında Avrupa sermayesi ile de birebir örtüştüğü görülmeye başlandı. Çünkü Birlik kurumlarının söylemi ve eylemi Avrupa’daki şirketler tarafından belirlenmekteydi. Sendikal hareket ilk kez 1992 yılında, Avrupa’da parasal birliğe geçişin ilk adımı olarak imzalanan Maastricht Anlaşmasıyla birlikte, bir şeylerin değişmeye başladığının sinyallerini algılamaya başladı ama bugün gelinen noktada bile, yaşananların sorumlusunun AB ya da kapitalist sistem olduğunu söylememekte direniyor. ‹flçi S›n›f›n›n Gelece¤i Üzerine Konan ‹potek: Emeklilik Fonlar› ve Borsalar Kapitalizmin Maastricht adını verdiği saldırı planının arkaplanında ise, bilgi ve iletişim sektörlerinde yaşanan hızlı değişmelere paralel olarak gelişme ve çeşitlenme arz eden finansal işlemlerle, Avrupa işçi sınıfının kaynaştırılmasına yönelik daha 1980’li yıllarda başlayan çabalar ve başta İskandinav ülkeleri olmak üzere pek çok Avrupa ülkesinde, çokuluslu şirketlerin işçi ve çalışan kadrolarına ücret ve ikramiye yerine sermaye ortaklık payı dağıtması olgusu dikkat çekmektedir. Bu girişimin ilk adımlarını atan şirketlerin buldukları ortaklaşmış sloganlar ise “çalışanların sermayeye ortak edilmesi” ve “işçilerin karar mekanizmalarında söz sahibi olması” biçiminde olmuş ve hala da olagelmektedir. Söz konusu operasyonlarda, sermayenin binde’lerle ifade edilen çok küçük bir bölümü, binlerce şirket çalışanı arasında, kıdem ve yapılan işin niteliği ile orantılı olarak bölünmektedir. Eline, adına üretim yaptığı şirketin hisse senetlerini alan işçiler, işe ön-


Uluslararas› Sendikal Hareketin Küreselleflmeye Cevab›na Elefltirel Bir Yaklafl›m

ce borsa endekslerini tanıyarak, ardından da kendi hisselerinin yanı sıra diğer şirketlerin hisse fiyatlarını, derken temel ve teknik analiz detaylarını anlamaya çalışarak başlamakta, bugün gelinen noktada ise, işçi sınıfının sosyal ilişkilerinin neredeyse yalnızca borsa sohbetlerinden ibaret hale geldiği görülmektedir. İşçilerin finans sistemine ısındırılma çabalarının çok daha yaygın olan bir diğer uzantısı ise şirketlerde işçi ve işverenin ortak katkılarıyla oluşturulan ekstra emeklilik fonlarının finansal portföy yatırımlarında değerlendirilmesidir. Özel emeklilik fonlarının yönetim kadrolarına sendikalardan da temsilciler getirilmek suretiyle “demokrasi” kuralı işletilmekte, fakat bu durum, işçilerin çalışma koşullarının kötüleşmesi halinde ya da üretimden aldıkları payda bir gerilemenin söz konusu olduğu, başka bir deyişle bir endüstriyel eylemin gerekli olduğu durumlarda hem sendikalar hem de üyeleri açısından çelişik bir manzara üretebilmektedir. Örneğin, İsveçli sendikacılar, ülkelerinde greve gitmenin hiç de kolay olmadığını, bunu yapacak olurlarsa üretim durdurulacağı için, şirketin borsada işlem gören hisselerinin değerinin ve buna bağlı olarak da emeklilik fonlarındaki tasarruflarının değerinin düşeceğini belirtmektedir.1 Bir gerçekliği olduğu gibi yansıtan bu olgu, sendikal hareketin tartışmak ve yanıt bulmak zorunda olduğu bir duruma işaret etmektedir: Bir tarafta işçilerin üretimden aldıkları payın günden güne azalması, diğer tarafta işçilerin “gelecek”lerinin finans sistemine bağlı hale getirilmiş olmasından kaynaklanan mali çıkarların zedeleneceği endişesi. Sendikalar tarafından bulunan çözüm ise, tepkisiz kalmak ve tek tek işçilerin geleceğinin bedelini bugünden ve toptan bir sınıf olarak ödemeye razı olmak... Sendikal Hareketin Yan›t›: Postmodern Taktikler Üzerinden Her Gün Yeni Tavizlerin Verilmesi Emeğin örgütlü gücü bir yandan finans kapitalin kuşatmasıyla eritilirken, diğer yandan da mücadeleler-

1| KESK ve ‹sveç TCO

Sendikas› taraf›ndan 2000-Kas›m ay›nda ‹stanbul Armada Otelinde düzenlenen “Demokrasi, ‹nsan Haklar› ve Avrupa Birli¤i” bafll›kl› seminerde TCO ad›na konuflma yapan Genel Sekreter taraf›ndan özel sohbetler s›ras›nda aktar›lm›flt›r.

197


198

Gaye Y›lmaz

le kazanılmış olan toplu pazarlık hakkına yönelmiş saldırılar görülmektedir. Almanya’daki IG-Metal Sendikası Başkanı Klaus Zwickel’in “buluşu” olarak dünya gündemine sunulan “alakart sözleşme” modeli ile yine bu sendika tarafından bu yıl ilk kez uygulanan “esnek grev taktiği” aslında bu saldırıların en ciddi örneklerinden iki tanesidir. Alakart Sözleşme ile, işyerinde çalışan bazı işçilere, sendikalarından bağımsız ve yalnızca kendileri için işverenle teke tek pazarlık yapabilme olanağı sunularak, hem işçi sınıfının kendi örgütünün eliyle bir eşitsizlik yaratılmakta ve çok daha önemlisi, tarihsel olduğu kadar bilimsel bir tespit olan “işçi sınıfının birliği” hedefinden adım adım vazgeçilmektedir. Esnek grev taktiği ise bu yıl ücret zammı üzerinde yaşanan bir uyuşmazlık sonucunda uygulanan ve dolar karşısında güçlenen Euro ve 11 Eylül’le birlikte şiddetlenen genel ekonomik durgunluğun giderek daha hissedilir boyutlara ulaşması sonucunda üretimi yavaşlatma gereği duyan Alman sanayi sermayesinin ekmeğine adeta yağ sürmüştür. Bu uygulama çerçevesinde sendika, örgütlü olduğu işyerlerinde sırayla yalnızca birer gün üretimi durdurmuş ve bu yöntemi esnekliğe karşı esnek grevler olarak lanse etmiştir. Görünüşe ve Avrupa’daki üst federasyonların bu yeni taktiğe gösterdikleri aşırı sıcak ilgiye bakılacak olursa, bu eylem biçiminin önümüzdeki dönem yaşanacak uyuşmazlıklara model oluşturabileceğini öngörmek mümkündür. Diğer yandan böylesi bir taktiğin gerçek grev eyleminin yerini tutamayacağı ve emeğin birleşik gücünün sonuç alana kadar uzayacak direnişi yerine, takvimi neredeyse sermaye ile ortaklaşa belirlenmiş geçici bir iş durdurmanın işçi sınıfının değil, sermayenin çıkarlarına hizmet edeceği ortadadır. Bugün gelinen noktada, Fransa ve İtalya gibi güçlü sendikalizm deneyimine sahip ülkelerde bile sermaye sınıfı, karşısında örgütlü ve birleşik bir işçi hareketini görmek istemediğini ortaya koyabilecek bir güce ulaşmış ve çabalarını, ülke çapında imzalanmakta olan en alt düzeydeki toplu sözleşme sistemini ortadan kaldırarak, yalnızca işyeri düzeyinde


Uluslararas› Sendikal Hareketin Küreselleflmeye Cevab›na Elefltirel Bir Yaklafl›m

imzalanan bir toplu sözleşme sistemini getirmeye yoğunlaştırmıştır. AB kurumları içindeki tartışmalara ve zirve gündemlerine bakıldığında bu girişimin destekçilerinin de bir hayli güçlü olduğu dikkat çekmektedir. Yine Avrupa’da, yükselen işsizlik olgusunu takiben, ücret sistemlerinde de ciddi değişiklikler yaşanmaya başlamıştır. İşyerlerinin, genişleme süreci (aday) ülkelerine kaydırılmasından korku duyan sendikalar, işverenlerin “0 zam” teklifini kabul ederek reel ücret düzeylerinin aşağıya çekilmesine vize vermektedir. Avrupa’daki sektörel federasyonlar ise bu eğilimin yaygınlaşacağı tehlikesini fark ederek, Birlik çapında bir toplu sözleşme sistemi geliştirme çabası içine girmişlerdir. Bu bağlamda başlatılan EUCOBA adlı çalışma da bu çabaların parçasıdır ve EUCOBA planı çerçevesinde ilk hedeflenen, hiçbir AB ülkesinde sendikaların, enflasyon oranının altında bir ücret zammını kabul etmemeleridir. Ancak gerek EUCOBA ve gerekse benzer diğer çabaların hiçbir resmi boyutu bulunmadığı gibi, bu çabaların öncüsü konumunda olan sendika federasyonlarının üyelerine uygulayabileceği yaptırımlar da söz konusu değildir. Örneğin 2000 yılında Hollanda Metal İşçileri Sendikası “0 zammı” kabul etmiş ve üst federasyonuna da gerekçe olarak işyerlerinin taşınması riskinin olduğunu belirtmiştir. Tüm bu gelişmeler sırasında, sendikal hareketin, karar mekanizmalarındaki söz hakkının devamı karşılığında bazı tavizler verebileceğine ve mali politikaların Birlik düzeyinde koordinasyonu ve konsolidasyonu için toplumsal fedakarlık yapılması gerektiğine inandırılması da zor olmamıştır. Bu bağlamda ETUC, bu süreçte açılacak yaraların “sosyal diyalog” üzerinden sarılabileceğini düşünürken; Avrupa’da geniş işçi kitleleri hala büyük bir geriye gidişin başladığına inanmamaktadır. Oysa, örneğin yukarıda bahsi geçen 1992-Maastricht Anlaşması koşulları son derece açıktır. Mali konsolidasyon, bütçe açıklarının azaltılması, enflasyon ve faiz oranlarının düşürülmesi gerekçeleriyle KİT’lerin

199


200

Gaye Y›lmaz

özelleştirileceği, sosyal harcamaların kısıtlanacağı ve işsizliğin hızla artacağı gün gibi ortadaydı ve böyle de oldu. Bu süreçte, başta Avrupa Birliği Komisyonu olmak üzere, AB kurumları ve işveren örgütleri sendikalarla sosyal diyalogdan kaçmıyorlar, hatta AB-Konseyi Zirve sonuç deklarasyonlarının hepsinde sendikaların kaygılarına geniş yer ayırıyorlardı. Görünürdeki bu “toplumsal mutabakat”, sendikaların sosyal diyalog müessesesine inançlarını daha da pekiştiriyor ve bu kurumu sendikalar açısından kaçınılmaz hale getiriyordu. Avrupa sermayesi bu zafiyetin öylesine farkındaydı ki, bazı Konsey zirvelerinin başlıkları bile tamamen sendikal taleplerden oluşmaya başladı: Lizbon İstihdam Zirvesi, AB- Büyüme ve İstihdam Zirvesi gibi... Esneklik=‹stihdam m›, Yoksa .... Ancak, giderek Avrupa sermayesinin işsizliğe önerdiği çözümlerin (esneklik) Avrupa sendikalarıyla pek de örtüşmediği ortaya çıkmaya başladı. 1992 yılından itibaren yükselen işsizliğin, esnek üretim organizasyonlarıyla aşılabileceğine inanan ETUC üyesi sendikalar, başlangıçta “toplumsal barışın tesis edilmesi için, çalışanların işlerini, işsizlerle paylaşmak zorunda olduğuna ve bunun bir tür dayanışma olarak düşünülmesi gerektiğine” inanırken, özellikle son dönemde esneklik uygulamalarının yaygın ve genel çalışma biçimini almış olmasına rağmen işsizlikte beklenen gerilemenin yaşanmadığına ilişkin istatistikler üzerine eğilmeye başladılar. Diğer yandan, mevcut iş olanaklarının işsizlerle paylaşılması, bir taraftan işçi sınıfı dayanışmasının örnek davranışını oluştursa da, üretim araçlarını elinde bulunduran bir azınlığın çoğunluk tarafından yapılan üretime sahip çıktığı ve iş olanaklarını kapitalistin karlılığı doğrultusunda biçimlendirerek sermayenin tekelinde tuttuğu bir sistemde işçi sınıfı içinde yaşanacak her tür paylaşımın artı değerden sermaye sınıfına yeni kaynaklar aktarmak şeklinde yaşanacağı ve asıl sorunun üretim, mülkiyet ve paylaşım ilişkilerinde


Uluslararas› Sendikal Hareketin Küreselleflmeye Cevab›na Elefltirel Bir Yaklafl›m

olduğu bu süreçte tamamen göz ardı edildi. Özellikle son on yıldır “ideolojik bir sapkınlık” denerek dışlanmaya çalışılan bu tespitimiz bazı sol çevrelerce bile “gülünç” bulunurken, kapitalist teorisyenlerin esneklik uygulamalarını aktardıkları çalışmalarda tekrar tekrar doğrulanmaktadır: Yüzeysel olarak bak›ld›¤›nda Nucor’un vizyonu kula¤a s›cak ve okflay›c› gelebilir. Ama yak›ndan bakt›¤›n›zda, bunun asl›nda üretken olmayan iflgörenlere hiç flans tan›mad›¤›n› görürsünüz. Nucor, öylesine yo¤un bir üretkenlik kültürü yaratm›flt›r ki, befl iflçi di¤er çelik flirketlerinde on iflçinin yapt›¤› ifli yapar ve onlar›n sekizinin ald›¤› kadar bir ücret al›r. Bu vizyona hayat veren bir dizi güçlü katalitik mekanizmad›r. Ön cephedeki iflçilere uygulanan ücret politikas› buna bir örnektir: - Taban saat ücreti sektör ortalamas›n›n yüzde 25 ila 33 alt›ndad›r. - ‹nsanlar 20 ila 40 kifliden oluflan ekipler halinde çal›fl›r; her ekibin üretkenlik s›ralamas›nda kaç›nc› oldu¤u her gün ilan edilir. - Üretkenlik hedeflerini tutturan veya geçen bütün ekiplere ekip üretkenli¤i temelinde, taban ücretin yüzde 80 ila 200’ü kadar haftal›k ikramiye ödenir. - ‹fle befl dakika geç kalsan›z, o günkü ikramiyenizi alamazs›n›z. - Geç kald›¤›n›z süre 30 dakikay› bulursa, o haftal›k ikramiyenizi de kaybedersiniz. - E¤er makinelardan biri bozulur ve üretim kesintiye u¤rarsa, ikramiye hesaplamas›nda bu at›l süre dikkate al›nmaz - E¤er bir ürün kalite düflüklü¤ü nedeniyle iade edilirse, ikramiye ödemesi de buna göre azal›r (Harward Business Review, 2002: 46, 47). Katalitik mekanizma virüsleri bünye d›fl›na atar. Muhteflem kurulufllar flöyle bir fleyin fark›na vard›lar: “En önemli varl›¤›n›z insanlard›r” biçimindeki eski deyifl yanl›flt›r; en önemli varl›¤›n›z “do¤ru” insanlard›r. Do¤ru insanlar, kontrol ve teflvik sistemleri ne olursa olsun, kendilerinden beklenen davran›fllar›, karakter ve davran›fllar›n›n do¤al bir uzant›s› olarak kendili¤inden gösteren kimselerdir. Mesele, bütün insanlar› kendi temel de¤erlerinizi paylaflan insanlar olarak e¤itmeniz meselesi de¤ildir. Gerçek mesele, sizin temel de¤erlerinizi zaten

201


202

Gaye Y›lmaz

paylaflan insanlar› bulmak ve o de¤erleri, onlar› paylaflmayanlar›n ya ifle al›nmalar›na asla f›rsat vermeyecek veya al›nsalar bile kendi kendilerini tasfiye etmelerini sa¤layacak derecede güçlü bir biçimde dayatan katalitik mekanizmalar yaratmakt›r. Üretken olmayan iflçileri iflten ç›karan genellikle yönetim de¤il, iflçilerin kendileri olur. Bir seferinde ekip üyeleri, tembellik yapan bir çal›flma arkadafllar›n› fabrikan›n d›fl›na kadar kovalad›lar. Nucor hakk›nda haber yapan bir muhabir de, vardiyaya zaman›nda gelmesine ra¤men geç kald›¤›n› sanan bir iflçiyi anlat›yordu: iflçinin geç kald›¤›n› sanmas›n›n nedeni, bütün iflçilerin 30 dakikadan beri orada haz›r bulunup, alet ve edevatlar›n› düzenleyerek, ilk hatta saat tam 7:00 de yol verme haz›rl›¤› yap›yor olmalar›yd› (Harward Business Review, 2002: 48, 49).

Yukarıdaki alıntıda, artı değer sömürüsünün nasıl sağlandığına ilişkin soru işaretlerini (eğer varsa) tamamen yok edecek değerde sayısal veriler aktarılmakta ve “işçi ücretlerinin görece yüksek olduğu durumlarda sömürünün de olmadığı”nı iddia etmekle kalmayıp, bu tip çalışma biçimlerini “örnek alınacak uygulamalar” arasına dahil edenlere adeta yanıt verilmektedir. Ya da başka bir deyişle, Nucor örneği, toplam kalite benzeri, üretkenliği arttırmayı hedef alan “yeni” iş organizasyonlarının bedelinin yalnızca iş yoğunluğu artan işçiler tarafından değil, yanı sıra işsizleştirilen kitlelerce de ödenmekte olduğunu bir kez daha göstermektedir. Alıntının son bölümünde verilen örnek ise örgütsüz işçilerin, bireysel çıkarlarını geçici olarak korumak adına, çıkarları ortak olan onları birbirlerine yabancılaştıran ve hatta düşmanlaştıran kapitalist sistem yerine kendi çalışma arkadaşlarını hedef alabildiği görülmektedir. Tam da bu noktada, yukarıdaki alıntı, emek örgütlerince -hangi gerekçeyle olursa olsun- süreç içinde verilen tavizlerin nasıl ve hangi biçimlerde sınıfa geri döndüğünün göstergesi niteliğindedir. Sosyal Diyalog, Endüstri ‹liflkileri ve Eme¤in Örgütlü Mücadele Süreci...


Uluslararas› Sendikal Hareketin Küreselleflmeye Cevab›na Elefltirel Bir Yaklafl›m

Sosyal diyalog ve endüstri ilişkileri müzakerelerinde sürekli yeni tavizler veren bir konuma itilen Avrupa sendikaları, bugün gelinen noktada örgütlenme faaliyetlerini tamamen nicel bir düzleme indirgemişlerdir. Aslında bu eğilim, dünya sendikal hareketi için de geçerli olan bir eğilimdir. Militan, öncü kadrolar yetiştirme ve sayısal tabanı genişletmenin yanı sıra üyelerin sınıfsal bir kimlikle örgütlerine bağlanmalarını sağlama gibi ilkeler artık neredeyse yalnızca sendika tarihi ansiklopedilerinin yaprakları arasında kalmış gibidir. Bu bağlamda, sayısal olarak örgütlülük düzeyleri -hala- Türkiye gibi ülkelerle mukayese edilemeyecek kadar iyi düzeyde olan ülkelerin sendikaları bile, gerileme süreçlerini tersine çevirmek için garip buluşlar ve yenilikler üretme çabası içine girmişlerdir ve sendikalar arası birleşmeler süreci de bu çabalar içersindedir. Sendikal birleşmelerin gerekçesini oluşturan anlayış, aynı zamanda var olan bilinç bulanıklığına da ışık tutmakta; işçiler sendikayı kendi örgütsel yapıları olarak görmek yerine, kendilerinden bağımsız, yalnızca ekonomik çıkar sağlamakla görevli ve adeta üyesi oldukları bir klüp gibi algılamaktadırlar. Bugün Avrupa’da genç işçileri sendika üyesi yapma amaçlı çabalar arasında müzik festivalleri düzenlemek ve konser sponsorluğu yapmanın yanı sıra futbol klüplerinin sponsorluğunu üstlenmek; TV kanallarına reklam vermek; yeni üye kazandıran üyelere CD çalar ya da transistorlu radyo dağıtmak; kredi kartları ve sigorta danışmanlığı gibi finansal hizmetler sunmak gibi, sendika ile üye işçi arasındaki ilişkinin değişerek kolektif endüstriyel çıkarlardan çok, bireysel tüketici çıkarların öne çıktığı çırpınışlar bulunmaktadır(Petrol-İş: 2002). Sosyal Diyalog, Sermaye ‹çin Gereken Düzeyle S›n›rl›d›r... -Avrupa ‹fl Konseyleri Avrupa’da halihazırda sendikalar tarafından en fazla önem verilen sosyal diyalog mekanizması, 1994 yılında AB hukuk sistemine dahil edilmiş olan ve daha önceki “İşçi Konseyleri” isimli özgün örgütlenme mo-

203


204

Gaye Y›lmaz

deline “diyalog” adı altında işverenlerin eklemlenmesiyle “İş Konseyleri” (EWCs, European Work Councils) adını alan sistemdir. Mekanizma, işverenlerin temel ekonomik ve yapısal değişiklik kararları konusunda çalışanlarına bilgi vermesi ve görüşlerini alması (Information and Consultation Rights) esasına dayanır. İşçi temsilcileri ve şirket yönetimlerinin yılda bir kez yapılan toplantılarda bir araya geldikleri bu sistem, başlangıçta Avrupa sendikaları tarafından büyük bir destek görmüş olsa da, bugün çeşitli sorunların yaşanmasıyla birlikte şikayetler yükselmektedir. Bu tepkilerin başında, Avrupa hukukunda yazılı bilgilendirme ve görüş alışverişi hükümlerinin çokuluslu şirketler tarafından gerektiği gibi uygulanmadığı ve işçilerin haklarının ihlal edildiği gelmektedir. Bu bağlamda örneğin, bir şirketin Avrupa çapında binlerce işçi çıkarmaya karar verdiği ya da bir başka ÇUŞ ile birleşme anlaşması imzaladığı veya bazı üretim birimlerini kapatma kararı aldığı durumlarda şirket çalışanları bu haberleri borsa basınından alabilmekte; yani sendikalar duruma müdahale şansını tamamen kaybettikten sonra durumdan haberdar olabilmektedir. Şirketlerin bu tepkiye verdikleri yanıt, sosyal diyalogun sınırlarının da kalın çizgilerle belirlendiğini ve kar oranları söz konusu olduğunda diyalogun işletilmesinin imkânsız olduğunu açıkça ortaya koymaktadır: fiirket birleflmesi, üretim birimlerinin kapat›lmas› karar› ya da iflçi azaltma operasyonlar› flirketlerin stratejik nitelikteki kararlar›d›r. Avrupa ‹fl Konseyleri, yaln›zca çokuluslu flirketler bünyesinde kuruldu¤u ve bu flirketlerin tümü de do¤al olarak Avrupa borsalar›na kay›tl› flirketler oldu¤u için, bu tip bilgilerin borsadan önce çal›flanlara iletilmesi mümkün de¤ildir, akdi taktirde flirket hisselerinin borsa de¤erleri üzerinde spekülasyonlara neden olunabilir (European Metalworkers’ Federation: 2001).

Avrupa İş Konseylerinin işleyiş mekanizmasını ortaya koyan bir örnek de 2001 yılı Eylül ayında yaşanmıştır. Amerikan otomobil devi General Motors, Av-


Uluslararas› Sendikal Hareketin Küreselleflmeye Cevab›na Elefltirel Bir Yaklafl›m

rupa çapında işgücünü yüzde 20 azaltacağını açıkladığında GM-Avrupa İş Konseyi derhal olağanüstü bir toplantı yapmış ve sendikalar tarafından getirilen bir “çözüm önerisi” şirket yönetimi tarafından kabul görmüştür. Öneriye göre, GM şirketi Avrupa’da bir veya iki üretim birimini kapatarak işgücünü azaltmak yerine, her GM üretim biriminde çalışan işçi sayısı yüzde 20 azaltılmak suretiyle işyerlerinin tamamı korunmuş olacaktır. Bu çözümde GM açısından sonuç değişmeyecek ve işgücü maliyetleri Avrupa çapında yüzde 20 azaltılmış olacaktır. Zaten bu nedenle şirket yönetimi sendikaların önerisini kabul etmiştir. Fakat Avrupa sendikaları bu olayı, sendikal hareketin ve sosyal diyalogun başarısı olarak lanse ederek, işsiz kalanları görmezden gelmekte ve adeta “giden gider, kalan sağlar bizimdir” demektedir. Küreselleflme ve Sendikal Hareketin Yan›t› : Çelik Krizine Farkl› Çözüm Önerileri İşçi sınıfını bir bütün olarak görmek ve çıkarların korunması noktasında da bu perspektiften yola çıkmak gibi ilkelerden ne kadar uzaklaşıldığını gösteren bir diğer örnek olay da çelik krizi meselesidir. ABD’nin çelik sektöründe genel ekonomik durgunluğun da etkisiyle genel bir sıkışma yaşanmaya başlayıp; küçük ölçekli işletmelerin bir bir kapanması gündeme gelince, ABD çelik burjuvazisi -tarih boyunca hep yaşandığı gibi- üyelerini kaybeden çelik sendikalarını öncü kuvvet olarak kullanmış ve Bush yönetimini, Avrupa Birliği’nden ithal edilen görece ucuz çelik ürünlerine kota ve gümrük uygulaması başlatılması yönünde yasa çıkarmaya ikna etmiştir. Serbest piyasa sisteminin duayeni konumunda olan ABD yönetiminin böylesi korumacı bir adımı atması dünya çapında tartışmalara neden olurken, Avrupa sendikaları hemen kolları sıvamış ve AB Komisyonu ile lobi faaliyetine girişerek, ABD’nin derhal Dünya Ticaret Örgütü

205


206

Gaye Y›lmaz

(WTO) Uluslararası Tahkim Kurulu’na şikayet edilmesi talebini iletmiştir. Avrupa Metal İşçileri Federasyonu EMF’ye göre bütün dünya ülkeleri WTO’nun hukukuna ve serbest piyasa kurallarına uymalıdır ve adil bir ticaret rejiminin tesis edilebilmesi ancak kamusal müdahalelerden bağımsız bir serbest piyasa ekonomisinin tam olarak uygulanmasıyla mümkündür (European Metalworkers’ Federation: 2002). Oysa, korumacı ekonomik sistemlerde “koruma”nın yalnızca ulusal burjuvazi için geçerli olduğu ve emek gücünü kiralayarak yaşayanlar açısından bu sistemlerde de yoğun bir sömürü ilişkisinin yaşandığı ne kadar gerçek ve doğruysa; piyasa ekonomisinin gerçek hedeflerinin başında sosyal düzenlemelerin tamamen kaldırılmasının geldiği de o denli gerçek ve doğrudur. Çelik sorununa yönelik EMF tarafından önerilen çözümü değerlendirdiğimizde karşımıza şöyle bir tablo çıkar: Tahkim Kurulu’nun alacağı karar, kesinlikle ABD’nin kota ve gümrük uygulamasından vazgeçmesi yönünde olacaktır, çünkü benzer nitelikte onlarca davada Kurul aynı kararı almıştır. Böyle bir durumda, eğer ABD çelik burjuvazisi ABD’ndeki diğer sektör burjuvazilerinden daha güçlü bir konumdaysa Temsilciler Meclisi’ne etki edecek ve korumacı uygulamanın devamı yönünde karar alınmasını sağlayacaktır. Bu durumda, Tahkim AB’ne dönerek, ABD’ne çok daha yüksek düzeyde bir ekonomik ve ticari ambargo uygulayabileceğini bildirecektir ki bu da, daha önce AB’ne ihracat yapan pek çok ABD şirketinin önemli bir pazarı kaybetmesi, başka bir deyişle ABD’nde bu kez diğer sektörlerin ciddi bir krize girmesi ve bu sektörlerin çalışanlarının işsizleşmesi anlamına gelecektir. Diğer yandan, ABD’nin çelik kota ve gümrüklerini sürdürmesinin AB çelik şirketlerindeki üretimi daraltması ve işçi çıkarmaların artması yönündeki eğilimi güçlendireceği de açıktır. Sorun, pazarların ve toplam talebin sınırlı olması, dünya üretim hacminin ise talep düzeyinin çok üzerinde olmasıyla bağlantılıdır ve üretim kar için yapıldığı sürece tüm dünya işçileri ve işsiz-


Uluslararas› Sendikal Hareketin Küreselleflmeye Cevab›na Elefltirel Bir Yaklafl›m

lerinin zarar görmeyeceği bir çözüm bulunmamaktadır. Bu krize gerek ABD gerekse AB sendikalarınca verilen yanıtın da bu gerçeklikler ışığında üretilmesi, işçi sınıfının bir bütün olarak tüm dünyada çıkarlarının ortak olduğu ve işçilerin, sermayeler arası savaşa alet olmak yerine ortak tepkisini ortaya koyacağı, örneğin ABD’nde iflaslar ve işten çıkarmalar başladığında tüm dünya sendikalarının koordineli bir eylemle dayanışma grevine gideceğini, şalter indireceğini duyurması gerekir. Kuşkusuz böylesi bir çıkış, güç ve kararlılıkla bağlantılıdır, ama çalışanlar açısından gerçek bir çözüme ulaşmanın tek yoludur. Diğer yandan, son dönemde başta İspanya, İtalya ve Yunanistan gibi AB ülkelerindeki işçi sendikaları olmak üzere, Hindistan, Güney Kore ve daha pek çok ülkede sendikalar tepkisel çıkışlar yapmakta, gösteri yürüyüşleri ve kitlesel eylemler düzenlemektedirler. Bu muhalefetin gerekçesi hemen hemen her yerde aynı özellikleri taşımakta ve özetle kuralsızlaştıma, esnekleştirme, özelleştirme, sosyal güvenlik sistemlerinin reform adı altında bireysel sistemlere dönüştürülmesi gibi neo-liberal girişimleri hedef almaktadır. Bu anlamda, dünyada esen serbest piyasa rüzgarları İtalya’daki toplu iş müzakerelerinin de sınırlarını ve temasını belirleyici özelliktedir. Avrupa Komisyonu’nun direktifleri, emek piyasalarının çok daha fazla esnekleşmesi hedefine kilitlenmiş durumdadır. AB Zirveleri ve K›ta ‹flgücü Üzerindeki Etkileri Siyasi kimliği yelpazenin hangi tarafından olursa olsun İtalya’da Berlusconi’nin aldığı tavır, kıtanın diğer başkentlerinde de farklı hükümetler tarafından alınan tavırla birebir aynıdır. Mart ayında Barselona’da yapılan ve BAB- Blair-Aznar-Berlusconi Zirvesi adı verilen AB Zirvesi, Avrupa kamuoyuna, bugün verimlilik mukayeselerinde ABD’nin oldukça gerisinde olan ve ciddi bir işsizlik yaşayan Birlik içindeki “Sosyal Avrupa” çağrılarına karşı, emek piyasalarında esnekleşme-

207


208

Gaye Y›lmaz

nin destanı olarak sunuldu. Daha çok Jospin tarafından dillendirilen, Schroeder’in pek içten olmayan desteğini alan Sosyal Avrupa söyleminden zaten önemli oranda geri adım atılmıştı. 2005 yılı için planlanan Avrupa borsalarının entegrasyonu projesi, 2003’ten başlayarak borsa dışındaki finans piyasalarının Avrupa çapında bütünleştirilecek olması ve 2005 yılından itibaren de emeklilik sistemlerinin birleştirilmesi ile birlikte AB entegrasyon sürecinin çok daha büyük etkilerinin olacağı artık net olarak görülebilen bir saptama. Amerikan GPS’ine karşı onaylanan GALILEO Uydu Planı, Avrupa’nın “yumuşak güç” maskesi gerisindeki ikili oyununu ortaya koyan ve azımsanmayacak ölçüde verimli ticari ve askeri sonuçları getiren bir proje olmaya adaydır. Barselona Zirvesi’ne çağrılan üye devletlerden emek piyasalarının esnekleşmesi ve yatırım, üretim ve ticaret rejimlerinde daha yüksek düzeyde liberalizasyon süreçlerini hızlandırmak için ortak eylemlerde bulunmaları istendi. Bu talebi destekleme amacıyla kullanılan argümanların başında AB verimlilik düzeylerinin ABD’nden geri olması geliyordu. Zirvede, hükümetlerden, istihdam sözleşmelerine esas olan hükümleri revize etmeleri ve eğer gerekirse maliyet konusunu, yani toplu sözleşme sistemleri ve ücretleri bir kez daha tartışmaya açmaları talep edildi. Emeklilik yaşı açısından mevcut yaş sınırına yavaş yavaş 5 yıl daha eklenmesi önerildi. Tüm bunlar yakın gelecekte çok ciddi sorunlar yaşanacağı anlamına geliyordu. Bu bağlamda, İtalyan basınına ve kamuoyuna egemen olan 18 Nolu iş yasası üzerindeki tartışma, Avrupa Birliği düzeyinde seferberliği zorunlu kılan ve bir kez daha geç kalmış olan kapsamlı bir sınıf yüzleşmesinin hızını kesmek için kullanılan bir frenden başka bir şey değildir. Son haftalarda İtalyan solunun çeşitli blokları tarafından düzenlenen protestolar, geçen yılki seçim, sol adına yenilgiyle sonuçlandığı için, karşılıklı aşağılamalara sahne olmuştur. Farklı grupların ortaklaştığı noktalar; yalnızca hükümetin başı konumunda olan Berlus-


Uluslararas› Sendikal Hareketin Küreselleflmeye Cevab›na Elefltirel Bir Yaklafl›m

coni’ye yönelik kişisel saldırılar; Berlusconi’yi Avrupa’da bir anomali gibi gösterme çabaları ve Parlamentodaki çoğunluğuna rağmen onu istifaya zorlamak biçiminde kendini gösteriyor. Tabii bunların hiçbiri başarılamadı ve Berlusconi Avrupa’dan izole edilemedi. Bu yüzdendir ki yaşanan hayal kırıklığı oldukça yüksek ve genelleşmiş durumda. Ne yazıktır ki sol sendikalar içindeki bazı gruplar da kapitalizmin kişisel ilişkiler değil, toplumsal ilişkiler içerisinde olduğunu unutarak, politik mücadelenin kişiselleştirilmesinin sözcülüğünü yürütmekteler. Oysa kapitalizm, sınır tanımayan ve halkları her şekilde kötüye kullanan muazzam bir çıkarlar ağıdır (Cassinelli, 2002). 20 Haziran günü İspanya’da gerçekleştirilen ve 10 milyonu aşkın işçinin katıldığı genel grevin gerekçeleri de İtalya’daki ya da diğer ülkelerdeki gerekçelerden farklı değildir. 5-6 Haziran 2002 tarihlerinde Brüksel’de toplanan ETUC Yönetim Kurulu tarafından onaylanan ve aşağıda aktarılan AVRUPA’DA SOSYAL DURUM başlıklı bildirinin detayları, küreselleşme sürecinin Avrupa’daki yansımalarından başka bir şey değildir: Avrupa’daki sosyal iliflkiler h›zla kötüye gitmektedir. Di¤er Avrupa üyesi ülkelerin yan› s›ra, Birli¤e üye ülkelerdeki çeflitli hükümetler, mevcut yasalar ve mevcut sosyal korumay› tek tarafl› olarak revize etmek ve geriletmek suretiyle iflçi haklar›na sald›rmaktad›rlar. Ayn› zamanda, iflverenler de toplu pazarl›k sistemini tahrip etmek için lobi faaliyetlerine devam etmektedirler. Böylesi bir tabloyla karfl› karfl›ya bulunan ETUC, çeflitli ülkelerde birbiri ard›na devam eden bir dizi iflçi eylemi, gösteriler ve protestolar› destekledi¤ini ve 20 Haziran günü ‹spanya’da yap›lacak olan genel grev de dahil olmak üzere tüm bu eylemleri düzenleyen iflçi örgütleriyle dayan›flma içinde oldu¤unu aç›klamak ister. ETUC, Madrid Hükümetince al›nan bu kararlar›n AB-‹spanya Dönem Baflkanl›¤› sürecine denk gelmifl olmas›ndan büyük bir endifle duymaktad›r. Bu sald›r›lar›n art›k genelleflmifl bulunan karakteri, iflçi haklar›n› ve kamu hizmetlerini de

209


210

Gaye Y›lmaz

kapsayacak bir Avrupa Sosyal Modelini savunmay› hedef alan bir kampanya üzerinden Avrupa çap›nda koordine edilmifl bir yan›t› hak etmektedir. Ve ETUC önümüzdeki birkaç ay içersinde bu kampanyay› bafllatacakt›r. Sadece, daha sosyal, demokratik ve yurttafllar Avrupas›, geçmifle dönüflü savunan güçleri defedebilecek ve sendikalara ifl dünyas› ve gelecek nesiller için gerekli meflruiyetlerinin devam›n› sa¤layacakt›r (ETUC, 7 Haziran 2002).

ETUC’nin Sevilla Zirvesi öncesinde yayınladığı bu bildiri, örgütün küreselleşme konusundaki çelişkili tutumunu birebir yansıtmaktadır. AB hükümetlerince uygulamaya konmak istenen liberal ekonomi politikaları, tek tek hükümetlerin iradesinden bağımsız ve AB Zirveleri sırasında alınan kararların ülkelere adaptasyonundan başka bir şey değildir. Bu adımlar ile küreselleşmenin belirleyicisi konumunda olan girişimlerin (kuralsızlaştırma, sosyal güvenlik sistemlerinin emek aleyhine revize edilmesi ve daha rekabetçi duruma gelebilmek için sosyal korumaların geriletilmesi) birbiriyle örtüştüğü dikkate alındığında; para, mal ve hizmetlerin serbest dolaşımı önündeki engellerin kaldırılmasını, serbest piyasa ekonomisini bir çözüm gibi savunan ETUC anlayışının, yukarıdaki bildiride kendi kendisiyle ne denli çatıştığı da görülecektir. Aynı bildiride, yaşanan olumsuzluklara karşı planlandığı bildirilen “kapsamlı bir kampanya üzerinden Avrupa çapında koordine edilecek yanıt”ın detaylandırılmasında kıta çapında bir endüstriyel eylemden hiç söz edilmemesi ise üzerinde düşünülmesi gereken bir başka husustur. Özellikle 1990’lı yıllarda ETUC tarafından benimsenen ve yaygın olarak başvurulan “eylem günü” tarzı etkinliklerin, Avrupa sendikalarına, “işçilerin üretimden gelen gücünün kullanılması”nı yani grev eylemini unutturmaya başladığı hatırlandığında bu husus daha da önemli hale gelmekte ve “eylem günü” biçimindeki etkinlikler üzerinden, işçi sınıfının biriken enerjisinin tehlikesiz yöntemlerle boşaltılmak istenip istenmediği


Uluslararas› Sendikal Hareketin Küreselleflmeye Cevab›na Elefltirel Bir Yaklafl›m

yönündeki bir sorgulamayı akıllara getirmektedir. Ayrıca, bildiride sıkça tekrarlanan Avrupa vurgusu ister istemez “Acaba ETUC’nin serbest piyasa savunusu, yalnızca AB dışındaki dünya için mi geçerli ?” sorusunu akıllara getirmektedir. Benzer şekilde, Amerikan sendikalarının Orta ve Latin Amerika ülkelerinde insan ve sendika haklarının gelişmesi yönünde giriştikleri çabaların geri planında ya da Burma, Kolombiya gibi insan hakkı ihlalleri yaşanan ülkelere ekonomik ambargo uygulanması yönündeki baskılara sendikaların da destek vermesinin arkasında “yakın çevrede emek maliyetlerinin yükselmesi halinde sermayenin merkez ülkelere geri dönmesi sağlanabilir” hedefinin yatmadığı söylenebilir mi? Kapitalizmin farklılıklar üzerinden kendini yeniden ve yeniden ürettiği, işçi sınıfının ise rakip kamplara bölünerek, farklı coğrafyalarda kendi çıkarlarına kilitlenerek, kurtuluşunu kendi burjuvazisine bağlı gördüğü bu süreçte, sendikal hareketin bugünkü yapısı ve anlayışı ile yanıt üretemeyeceği ortadadır. Uluslararası sendikal konfederasyon ve federasyonlar düzeyinden başlayan ve ulusal ölçekte tek tek sendikalara kadar inen topyekûn bir yeniden örgütlenme hedefi artık kaçınılmaz bir zorunluluk haline gelmiştir. Sendikaların, işçilerin örgütü haline getirilmesine uzanacak bu yolda uluslararası dayanışma gerçek anlamı ile yaşama geçirilmeli ve sistemle uzlaşmaya dayanan bugünkü yöntemler terk edilmelidir.n

211


212

Gaye Y›lmaz

Kaynakça Harward Business Review (2002) Durumu Tersine Çevirmek-Harward Business Review Dergisinden Seçmeler , ‹stanbul: MESS Yay›nlar›.

ziran 2002) EMF Position Paper on Steel Crisis between Europe and the U.S (EMF’nin Avrupa ve ABD Aras›ndaki Çelik Krizine ‹liflkin Pozisyonu Bildirisi) .

Petrol-‹fl (2002) Avrupa Ülkelerinde Sendikalar , Dünya Sendikal Hareket Dosyas› -4-, içinde, Petrol-‹fl Yay›nlar›.

Cassinelli, M. (2002) Free-Trade Cycle and Political and Union Struggle in Italy (Serbest Ticaret Çevrimi ve ‹talya’da Politik ve Sendikal Mücadele) , Instituto di Studi sul Capitalismo, Social Affairs Department

European Metalworkers’ Federation-EMF (Avrupa Metal ‹flçileri Federsayonu) (2001) European Conference on Mergers and Acqusitions (fiirket Birleflmeleri ve Kazan›mlara ‹liflkin Avrupa Konferans›) , Kas›m 2001, EMF Yay›n›. European Metalworkers’ Federation-EMF (Ha-

ETUC (Avrupa Sendikalar Konfederasyonu) (7 Haziran 2002) Resolution on Social Situation in Europe ( Avrupa’da Sosyal Durum Üzerine Çözüm Önerisi ).


Praksis 7

| Sayfa: 213-224

K i t a p

T a n › t › m ›

“Küreselleflme”den “‹mparatorluk”a 11 Eylül: Dönüm Noktas› m›? Taner Timur çinde bulunduğumuz ve “küreselleşme” olarak isimlendirilen tarihi dönemin temel nitelikleri nelerdir? Bu niteliklerin neler olduğunu ilerdeki nesiller kuşkusuz daha açık görecekler, daha iyi anlayacaklardır; fakat sanıyorum ki, bunların hiç de olumlu olmadıklarını şimdiden söyleyebiliriz. Toplumsal eşitsizliklerin ve gerginliklerin arttığı, insanlarda hoşgörü duygularının zayıfladığı, toplumsal sistemlerin sarsıldığı bir çağda yaşıyoruz. Yirminci yüzyıla girerken herhalde pek az insan ufuktaki büyük çalkantıları sezebilmişti. Yirmi birinci yüzyılın daha ilk yılında ise “küreselleşme”ye damgasını vuran bir ülkenin, geçmişteki savaşlara hiç de benzemeyen, karanlık bir “savaş” içinde olduğunu görüyoruz. Tanımı yapılmamış bir “terör”e karşı verilen bu savaşın daha yıllarca süreceği ilan edilmektedir. Her tarihi dönem kendi egemen özelliklerini içinde barındıran kavramlar üretir ya da eski kavramlara yeni bir içerik, yeni bir anlam yükler. On dokuzuncu yüzyılda uluslararası ilişkileri tanımlamada gözde kavramlar; “imparatorluk” ve onun dış ilişkilerini ifade eden “emperyalizm” kavramlarıydı. Yirminci yüzyıla girerken burjuva demokrasisi yolunda en hızlı adımları atan Victoria Saltanatı bile, hâlâ, metropoldeki vatandaşlarını, üzerinde güneş batmayan imparatorluğun gururuyla büyülüyordu. Napolyon Bonapart’ın İmparatorluğu ile başlayan yüzyıl, birçok imparatorluğu karşı karşıya getiren kıyasıya bir paylaşım savaşıyla son buldu.


214

Taner Timur

1| Ancak eklemek gereki-

yor ki, yazar, “do¤ru terim” olarak “emperyalizm”i buluyor (1938:5). 2| Eric J. Hobsbawm’a göre “emperyalizm” kavram› “Britanya’n›n siyasal yaflam›na ilk kez 1870’lerde girdi ve bu on y›l›n sonunda bile hâlâ uydurma bir deyim olarak görülüyordu”. Kavram “kendisinden ayr› düflünülemeyece¤i ekonomik boyutu 1890’larda kazand›.” 3| Lenin, 1916 Nisan›nda kaleme ald›¤› Emperyalizm bafll›kl› eserine yazd›¤› önsözde Hobson’un incelemesine “lay›k oldu¤u tüm ilgiyi gösterdi¤ini” belirtiyor; eserin Frans›zca ve Almanca bask›lar›na yazd›¤› önsözde ise “burjuva sosyal reformizmini ve bar›flç›l›¤›n› savunan” Hobson’un “emperyalizmin bafll›ca siyasi ve iktisadi niteliklerini kapsay›c› ve yetkin bir biçimde betimledi¤ini” vurguluyordu.

Kapitalist Enternasyonal ve ‹mparatorluklar... On dokuzuncu yüzyılın kapitalist imparatorluk anlayışı ‘enternasyonalist’ti ve tüm uygar dünyayı kapsayan Roma İmparatorluğu’ndan farklı olarak, bu dönemde birkaç imparatorluk bir arada yaşıyordu. Sermaye birikimine paralel olarak her yükselen ulus-devlet dış pazarlara el koyma ve kendi imparatorluğunu kurma özlemi içindeydi ve bu özlemini çekincesiz sergiliyordu. Egemen sınıf sözcüleri de aynı dönemde kendi aralarında kıyasıya rekabet halinde olan bu imparatorlukları “uygarlaştırma misyonu” aldatmacasıyla savunuyorlardı. Sosyalistler bu rejimleri başlangıçta daha ziyade “eski hanedan yapılarının devamı” olarak eleştirmişlerdir. Marksist eleştirinin henüz sadece bir avuç kuramcının dikkatini çektiği bir sırada, antiemperyalizm, sosyalistler için “bir ulusun sırtındaki çağdışı baskılara son verilmesi davası” (Lichteim, 1972: 20) anlamını taşıyordu. Gerçekten bu dönemde emperyalizm, sömürgecilikten farklı bir olgu olarak görülmüyor ve Hobson bile “Almanya ve Fransa’daki ‘kolonyal’ partiler ile İngiltere’deki ‘emperyalist’ partiler (vurgular Hobson’un) genel amaç ve yöntemlerinde aynı şeylerdir”1 diye yazıyordu (1938). J. A. Hobson, emperyalizmin klasik-liberal eleştirisini yapan ilk düşünürdür (Hobsbawm, 1999: 71).2 Hobson, yirminci yüzyılın başında kaleme aldığı eserinde; amacını, “modern emperyalizm hakkındaki bu çalışmanın hedefi, herkesin dudağındaki bir terime daha fazla açıklık getirmek” (aktaran Hobsbawm, 1999: XXII) olarak açıklamıştır. “Herkesin dudağındaki bu terim”e Hobson nasıl bir açıklık getirmiştir? Hobson’un emperyalizmle ilgili verilerinin Lenin’in ünlü teorisine büyük ölçüde temel teşkil ettiği bilinen bir husustur (Lenin, 1939: 7, 15).3 Bununla beraber Hobson, emperyalizm, enternasyonalizm ve milliyetçilik arasında, günümüzde de gündeme gelen ilginç ilişkiler kurmuştur. İngiliz iktisatçıya göre enternasyonalizm ile milliyetçilik arasında çelişki yoktu ve “milliyetçilik, enternasyonalizme giden düz bir yoldu”


“Küreselleflme”den “‹mparatorluk”a 11 Eylül: Dönüm Noktas› m›?

(Hobson, 1938: 7). Hobson bu idealist düşüncesinde, uluslararası pazarın henüz fazla gelişmediği bir dönemde yaşamış olan Machiavelli, Dante, Vico gibi düşünürlere dayanıyor ve Fransa Devrimi öncesinde Lessing, Goethe, Rousseau, Kant gibi aydınlanma düşünürlerinin de onları izlediğini söylüyordu. Bu perspektifte “biçim ve ruh olarak gerçek güçlü bir enternasyonalizm, daha ziyade, ortak ulusal ihtiyaç ve çıkar birliği temelinde, güçlü ve onurlu ulusal varlıkları varsayıyordu”. Oysa Hobson’un yaşadığı dünya farklı bir dünyaydı ve “emperyalizm olarak görülen politikanın yeniliği, ilk planda, birçok ülke tarafından kabul edilmesiydi ve aralarında rekabet eden birçok imparatorluğun varlığı esas olarak modern bir olguydu” (Hobson, 1938: 7). Hobson bu “modern olgu”yu kıyasıya eleştirmiştir. Hobson’a göre (1938: 360) mevcut imparatorluklar ulusal değil, sınıfsal çıkarlara dayanıyorlardı ve doğal desteklerini de “militarizm, oligarşi, bürokrasi, himayecilik, sermayenin yoğunlaşması ve şiddetli ticari dalgalanmalar” oluşturuyordu. Yazar dünyayı savaşa doğru götüren bu eğilimlere karşı, Keynes’i (ve bir ölçüde de ondan esinlenen ‘düzenleme-régulation’ kuramcılarını) müjdeleyen bir biçimde devletin tanzim edici müdahalesini ve “gerçek demokrasi”yi savunuyordu. Kısaca Hobson, o zamana kadar siyasal bir kavram olarak kullanılan emperyalizmin iktisadi içeriğine eğiliyor ve bu açıdan eleştirisini yapıyordu. Hobson’dan Lenin’e ‘emperyalizm’ kavramının Hobson’la başlayan olumsuz anlamı Lenin’in aynı başlıklı eserinden, özellikle 1917 Ekim Devrimi’nden sonra “radikal bir biçimde” (Lictheim, 1972: 20) benimsendi ve egemen çizgi haline geldi. Artık hiçbir güçlü devlet emperyalist hedefler güttüğünü açıkça ilan etmiyor, edemiyordu. Bir ülkeyi “emperyalist” olarak tanımlamak adeta bir hakaret olarak algılanmaya başlanmıştı. Kapitalizm kervanına geç katılan İtalya, faşist bir rejim altında yaşarken bile “proleter milletler”den söz

215


216

Taner Timur

ediyor; Nazi Almanya’sı ise kendisini “nasyonal sosyalizm” olarak tanımlıyordu. İki savaş arası, hayat kavgası veren sosyalist sistemle kapitalist sistem arasındaki kutuplaşmaya tanık oldu. Fakat 1939’da harekete geçenler, 1929 Buhranı ile sarsılan kapitalist sistem içinde Versailles düzenini yerle bir etmek isteyen intikam cephesiydi. Kapitalizmin iç çelişkileri, yirmi yıllık bir toparlanma döneminden sonra dünyayı yeniden kana bulamıştı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan ve Birleşmiş Milletler sistemiyle sömürgeciliği de bir ölçüde tasfiye eden yeni dünya düzeninin kavramsal parolası “demokrasi” idi. Kapitalist kampın “liberal” kanadı, Sovyetler Birliği ile yaptığı taktik bir anlaşmayla “totalitarizm”in başını ezmiş ve “demokrasiler” zafer kazanmıştı. Fakat W. Churchill’in antikomünist stratejisi bütünüyle somutlaşmasa bile Sovyet kampını “demirperde” ile kuşatan politika savaş biter bitmez hayata geçirildi: Kapitalist dünya yaralarını sararken sosyalizmle çelişkisi ön plana çıkmış, Soğuk Savaş başlamıştı. ‹mparatorluk ya da Emperyal Cumhuriyet Soğuk Savaş içinde “halk demokrasileri”, “burjuva “demokrasileri”nin samimiyetsiz bir kabuktan ibaret olduğunu, yeni-sömürgeci ve emperyalist yöntemleri pek de gizli denemeyecek biçimlerde sürdürdüğünü ileri sürüyor; Batılı demokrasiler de Sovyetler sistemini “totaliter”likle suçluyordu. Bu savaş kırk beş yıl kadar sürdü ve burjuva demokrasilerinin Berlin duvarının yıkılmasında simgeleşen zaferiyle sona erdi. Fakat bu, tekdüze ve çelişkisiz bir süreç olmadı. 1960’lı yıllarda Vietnam Savaşı’nın da etkisiyle, dünyada devrimci bir dalga esmiş ve “Amerikan Rüyası”nın bütün yapmacıklığı ortaya çıkmıştı. Fransa’da Mayıs-68 Devrimci atılımı Avrupa’yı sarsarken, hemen tüm Amerikan kampusları da hareket halindeydiler. “Amerikan İmparatorluğu”nun içyüzü, tam bu sıralarda, C. Julien tarafından


“Küreselleflme”den “‹mparatorluk”a 11 Eylül: Dönüm Noktas› m›?

bütün çıplaklığıyla sergilendi (1969). Amerikan emperyalizmi, uluslararası kapitalizme egemen olan ayrı bir “İmparatorluk” oluşturuyordu. O tarihlerde büyük yankılar uyandıran bu eser, “imparatorluk” ve “emperyalizm” kavramlarının beklenmedik bir anda geri dönüşünün işaretlerini veriyordu. Amerikan yönetimi bu sözcükleri sevmiyordu ve kullanmıyordu. Ayrıca, Fransız yazarın gösterdiği gibi, “Amerikan İdealizmi”ni Amerikan milliyetçiliğine maske olarak kullanarak “önce Amerika!” sloganının hâlâ enternasyonalizmle bağdaştığı kanısındaydılar. Aslında bu eski bir türküydü; fakat bu tezi savunanların kendilerine göre çok sağlam referansları vardı. Daha yüzyılın başlarında, Hobson’dan kısa bir süre sonra, Thomas W. Wilson bu konuda çok sarih olmuş ve şunları söylemişti: Zaman zaman milliyetçilikle enternasyonalizm aras›nda bir ayr›m yapmaya çal›flan beylerin tart›flmalar›na tan›k oldum. Bu ayr›m› kabul etmenin çok zor oldu¤unu düflünüyorum. Çünkü en büyük milliyetçi olan kifli, ulusunun en büyük ulus olmas›n› isteyen kiflidir. En büyük ulus da dünya uluslar› aras›nda görevini tam olarak yerine getiren ulustur. Böyle bir görünüfle sahip olan ulus; silah gücüyle, ticari rekabetle ya da insanl›k sorunlar›n›n derinli¤ine kavranmas›ndan do¤an manevi liderlik yolu ötesinde baflka bir yolla elde edemeyece¤i bir etki ve güce ulaflm›fl demektir (aktaran Julien, 1979: 10).

Görüldüğü gibi, “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı”na da yer veren ünlü “Wilson Prensipleri”nin altında yatan felsefe buydu ve sağ cephede değişen bir şey yoktu. Herkes eşitti; fakat bazıları biraz daha fazla eşitti. Bugün bu satırları okurken, Wilson’un, riyakârca (ya da safça) da olsa, bir bakıma Hobson’dan daha ileri görüşlü olduğunu söyleyemez miyiz? İdeoloji, çok sık görüldüğü gibi, bilimsel yaklaşıma galebe mi çalmıştı? Amerika bugünkü gücünü gerçekten “insanlık sorunlarını derinliğine kavramasından doğan manevi liderlik yolu” ile mi elde etmişti? Amerika’nın

217


218

Taner Timur

4| Aron, eserinde belirtti¤i

gibi, “emperyal” ve “emperyalist” tan›mlar›nda George Liska (Imperial America: The International Politics of Primacy, Johns Hopkins Press, 1967) ve Robert W. Tucker (Nation or Empire: The Debate over American Foreign Policy, Jhons Hopkins Press, 1966) ile ayn› paralelde düflünmektedir.

1960’larda ulaştığı “etkiyi ve gücü”, C. Julien’den birkaç yıl sonra liberal bir Fransız düşünürü çok farklı bir şekilde, daha çok Wilson geleneğinde değerlendirdi. “Emperyal Cumhuriyet”in dünyadaki yerini inceleyen Raymond Aron, aynı isimli eserinde “emperyal” sıfatının “emperyalist” kavramı gibi “küçültücü” olmadığını büyük bir itinayla vurguluyordu. Aron’a göre “emperyal devlet”, “gücünü, zayıfa iradesini dikte etmek ya da dost devletleri köleleştirmek için değil, ihtiyaç halinde, himaye altındaki devletleri savunmak için kullanı(yordu)” (Aron, 1974: 257).4 Bu devletlerin zaman zaman nasıl “savunulduklarını” bugün daha iyi biliyoruz. Fakat, Aron’un aynasında Wilson ön plana çıkmış, Lenin arka plana itilmişti. “Emperyalizm” kavramının aşağılayıcı tonunun devam ettiği yıllarda bile “emperyal devlet” sözcüğünü on dokuzuncu yüzyılın kulaklarını çınlatan, olumlu bir anlamda kullananlar eksik değildi. 1980’li yıllarda, yeni bir gelişme olmuş ve sistem kavgasında değişik bir kavram ön plana çıkmıştı: Küreselleşme. Sosyalist rejimleri “insan haklarına dayanan” ve “küreselleşen” kapitalizm yıkmış ve evrensel planda özgürlük yolları açılmıştı. Hatta “tarihin bittiğini” ileri sürenler bile oldu. Gerçekten bu böyle miydi? Olayları birazcık olsun derinlemesine çözümleyenler bu görüşün yapaylığını hemen teslim edeceklerdir. Fakat son yirmi yıl “küreselleşme” tartışmalarıyla geçti: Küreselleşme neydi? Küreselleşmenin motor gücünü hangi toplumsal kuvvetler (ya da sermayenin hangi kesimleri) oluşturuyordu? Küreselleşme insanlığın mutluluğuna katkıda bulunan olumlu bir gelişme miydi? Yoksa emperyalist sistemin yeni bir adı ve yeni bir aşaması mıydı? 1980’li Y›llar ... Bu sorulara yanıtlar aranılırken “emperyalizm” kavramı da gündemden düşmemişti ve “küreselleşme”nin emperyalizmin yeni bir aşaması olduğu tezi nesnel verilerle kanıtlanıyordu. Bununla beraber daha 1980’ler-


“Küreselleflme”den “‹mparatorluk”a 11 Eylül: Dönüm Noktas› m›?

de, küreselleşme kavramı tüm dudaklardayken, on dokuzuncu yüzyılın siyasal terminolojisinin bazı egemen kavramları yeniden ve bu kez olumlu bir anlamda önplana çıkmaya başladılar. Yeniden “imparatorluk”lardan, “büyük güçler”den, siyasal anlamda “emperyalizm”den söz edilmeye başlandı. Burada, analiz yöntemini ve kuramsal dayanaklarını paylaşmamakla beraber, sadece uyandırdığı yankıları göz önünde bulundurarak Paul Kennedy’nin Reagan döneminde kaleme alınmış bir eserine gönderme yapabiliriz. Modern tarihe “büyük güçlerin yükselişi ve çöküşü” açısından eğilen Amerikalı bilim adamı, 1980’lerde, çağdaş büyük güç olarak kendi ülkesini de inceliyordu. Kennedy, “ABD’nin dünyada, kabaca, çeyrek yüzyıl önceki kitlesel askeri mecburiyetler dizisini aynen koruduğunu, buna karşılık dünya üretimine katkısının, askeri harcamalarının, askeri personelinin ve dünya gelirinden aldığı payın o zaman bugünkünden çok daha geniş olduğunu” (1987: 521) söylüyordu. Bundan çıkarılacak sonuç açıktı: Amerikan İmparatorluğu, tarihteki bir sürü benzeri “büyük güç” gibi çöküş halindeydi. Fakat bu henüz “göreli bir çöküş”tü (Kennedy, 1987: 514). Oysa bugün, Kennedy’nin kehanetinden on beş yıl sonra, A.B.D’nin tek süper güç ve bir “İmparatorluk” olarak dünyaya egemen olduğunu görüyoruz. Kennedy Yan›lm›fl m›yd›?5 Amerikalı tarihçinin yanılıp yanılmadığını ilerde hep beraber göreceğiz. Fakat günümüzde, “İmparatorluk” kavramının, bu kez çok farklı bir şekilde, küresel bağlamda ve özgül bir Marksist yorum çerçevesinde tekrar gündeme getirildiğine ve hararetle tartışıldığına tanık oluyoruz. Ne var ki, söz konusu yorumda “İmparatorluk” artık belli bir büyük devlet, bir “süper-güç” olarak değil, bir sistem, daha doğrusu uluslararası kapitalizmin bugün varmış olduğu aşama olarak sunulmaktadır (Hardt ve Negri: 2000).

5| P. Kennedy 11 Eylül

2001 sald›r›s›ndan sonra yazd›¤› bir yaz›da -on y›l önce çöküfl halinde gördü¤ü-A.B.D.’nin üstün gücünü vurgulamakla beraber, ülkesinin giderek artan bir nefret dalgas› içinde tecrit olma tehlikesine parmak bas›yor ve yöneticileri “Amerika bir ada de¤ildir” diye ikaz ediyor. Bkz. “L’Amérique n’est pas une Ile” Le Monde, 5 Mart 2002.

219


220

Taner Timur

6| “Moda fikirler”den ya-

zarlar›n aç›kça benimsedikleri post-modern tav›r kastedilmektedir.

Negri Diyor ki.. Gerçekten Negri ve Hardt’ın optiğinde “İmparatorluk” emperyalizmden de sonraki bir aşamadır ve herhangi bir devletle, bir “süper-güç”le özdeşleşmemektedir: ‹mparatorluk kavram› temelde s›n›rlar›n yoklu¤uyla nitelenir; ‹mparatorluk yönetiminin ucu buca¤› yoktur... ‹mparatorluk bir toprak parças›n› ve bir nüfusu yönetmekle kalmaz, do¤rudan insan do¤as› üzerinde hakimiyet kurmaya çal›fl›r. ‹mparatorluk yönetiminin nesnesi bütünlü¤ü içinde toplumsal hayatt›r ve bu yüzden ‹mparatorluk bio-iktidar›n paradigmatik biçimidir (Hardt ve Negri, 2000: 20-21).

Görüldüğü gibi, Negri ve Hardt’ın İmparatorluk’u, şaşırtıcı bir “İmparatorluk”dur. Adeta, ultra-emperyalizm kuramcısı Kautsky’nin bile tahayyül edemediği; elle tutulmaz, gözle görülmez, her yerde hazır ve nazır (küresel) bir Deus Ex Machina’dır. Böyle bütünsel bir yorum doğal olarak sert eleştirileri davet ediyordu ve bu eleştiriler geldi. Özellikle düşünürlerimizin ulusdevlete elveda diyen ve sınıf kavgası yerine “evrensel bir cumhuriyet, sınırsız ve içleyici bir yapı içinde bir iktidarlar ve karşı-iktidarlar ağı” (2000: 183) tasarlayan fikirleri küreselleşme konusundaki “moda fikirler”le6 (Bellamy Foster, 2001) örtüşüyor ve o bağlamda eleştiriliyordu. Oysa altmışlı yılların hızlı devrimcisi devrimden vazgeçmemişti. Fikir arkadaşıyla birlikte geliştirdiği toplumsal paradigmada, karmaşık ve çok yönlü bir kavga içinde, postmodern militanlar, “sömürülen ve kapitalist tahakküme tabi olan herkes”den oluşan “proletarya”yı devrime götüreceklerdi (Hardt ve Negri, 2000: 77) . Negri ve Hardt’ın çok zengin bir referans çerçevesiyle donanmış ve zevkle okunan eseri, çağdaş kapitalizmin somut bir analizine dayanmadığı için, birçok yönden öğretici olmakla beraber, temel tezinde inandırıcı olamamaktadır. Örneğin eserde; “Bizim bu kitabı yazdığımız ve yirminci yüzyılın sona erdiği şu günlerde, kapitalizm mucizevi bir şekilde sağlıklı, birikim meka-


“Küreselleflme”den “‹mparatorluk”a 11 Eylül: Dönüm Noktas› m›?

nizması her zamankinden daha iyi işliyor” (Hardt ve Negri, 2000: 284) denilince; okur beyhude yere bunu kanıtlayacak ekonomik veriler ve analizler arayacaktır. Bilindiği gibi, bugün böyle bir iddiayı İMF’nin ya da Dünya Bankası’nın iktisatçıları bile ileri süremiyorlar. Belki de Negri ve Hardt’ın kitabını, daha ziyade, bir Fransız toplumbilimcinin deyimiyle “Foucaultlaştırılmış bir Marksizm” (Wieviorka, 2002)7 saymak daha doğru olacaktır. Fakat bu konuya burada bir nokta koyalım; çünkü asıl amacımız bu küresel “İmparatorluk” analizinden çok, günümüzde bu terimin ve emperyalizmin giderek yeniden önplana çıkmalarına ve belki de kavram olarak “küreselleşme”nin yerini alma eğilimlerine dikkati çekmektir. Asıl önemli olan, bu eğilimin anlamını ve olası sonuçlarını ortaya koyabilmektir. Bu bağlamda Negri ve Hardt’ın çözümlemeleri, “İmparatorluk”u bir ‘mutlak kötülük’ olarak sunmalarına rağmen, somut bir toplum projesine dayanmıyor ve postmodern yorumlarla ortak birçok unsur içeriyor. Söz konusu “İmparatorluk”un gerçek imparatorluk olan ABD iktidarından nasıl ayrıştığı ve onu nasıl ve hangi yollarla tehdit ettiği sorusu da tatminkâr bir yanıt bulamamaktadır. Günümüzde küresel imparatorluk tezini ABD kamuoyunda ön plana çıkaran ve benimseten başlıca olgunun New York’taki 11 Eylül 2001 tarihli terörist saldırı olduğu izlenimi yaygındır. Oysa ABD merkezli ve olumlu biçimde bir emperyal söylem daha önce başlamıştı. Hatta Washington’daki kimi “araştırma enstitüleri” emperyalist bir politikayı öven ve devlet adamlarına öneren bir tutum içine girmişlerdi (Ricks, 2001). 8 Artık “emperyalizm” sözcüğü küçültücü bir yüklemden kurtulmalı, on dokuzuncu yüzyıldaki olumlu anlamına kavuşmalıydı. Son Amerikan seçimlerinde de ülkenin yeni dünya düzenindeki askeri rolüyle ilgili tartışmalar önemli bir yer tutmuştu. Körfez Savaşı’ndan Kosova Savaşı’na giden müdahaleler zincirinde Amerikan muhafazakârları çok daha kararlıydı ve ABD’nin uluslararası taahhütlerine ters

7| Yazara göre Negri’nin

bir aya¤› hâlâ, gençlik y›llar›nda oldu¤u gibi “sol sapma”dad›r. Gerçekten New York Times’in “yeni bin y›l›n ilk büyük teorik sentezi” diye selamlad›¤› eserde, Foucault’dan esinlenmifl bir biçimde mikro-iktidarlara karfl› savafl aç›lm›flt›r. Negri ayn› gazetede yay›mlanan bir söyleflisinde “üçüncü dünyac›l›k” ile “egemencilik”e (souverainisme) karfl› savafl halinde olduklar›n› belirtmifltir. Düflünür “bu bir karfl›-iktidar hareketidir” demektedir. Negri’ye göre “yeni sol” bu kavgadan do¤acakt›r. (Le Monde, 27-28 Ocak 2002) 8| Söz konusu araflt›rma enstitüsü The Project for the New American Century ad›n› tafl›maktad›r.

221


222

Taner Timur

9| 11 Eylül 2001’den

sonra ABD’nin bir ‹mparatorluk, ABD siyasetinin de bir “emperyalizm” oldu¤u hakk›ndaki görüfl yayg›nlaflt›. Bu e¤ilimi özetleyen bir yazar flunlar› söylüyor: “Amerikal›lar, kendilerine -özellikle kindar yabanc›lar taraf›ndanemperyalist denmesine al›flk›nd›rlar. Fakat son zamanlarda ülkenin baz› üst düzeydeki düflünürleri de bu fikri benimsediler. Daha da flafl›rt›c› olan fley, bu sözcü¤ü olumlu bir flekilde kullan›yorlar.” Emily Eakin; “‘It Takes an Empire’ Say Several U.S. Thinkers”, The New York Times, 2 Nisan 2002. “ABD ‹mparatorlu¤u”nu Amerikan bas›n›nda elefltiren baflka bir örnek için bkz William Pfaff, “Empire isn’t an American Way”; ‹nternational Herald Tribune, 9 Nisan 2002. Buna karfl›l›k Tony Blair’in d›fl politika dan›flman› Robert Cooper, “‹mparatorluklar Hâlâ Lâz›m” bafll›kl› yaz›s›nda ABD’nin yan› s›ra AB’nin de “etnik egemenli¤in ve merkezi mutlakiyetin söz konusu olmad›¤›, iflbirli¤ine dayal›”, “postmodern” bir imparatorluk olmas› gere¤ini vurguluyor (The Guardian, 7 Nisan 2002. Radikal, 19 Nisan, 2002). Türkiye’de bu süreci dikkatli ve tutarl› bir flekilde izleyen Ergin Y›ld›zo¤lu’nun bir analizi için bkz. “Ulusal Devletlerden ‹mparatorlu¤a”; (Cumhuriyet, 10 Nisan 2002). 10| Bkz. Paul Johnson; “The Answer to Terrorism? Colonialism”. Bkz. The Wall Street Journal, 6 Ekim 2001. Yazar XIX. yüzy›lda Ku-

düşen yeni bir savunma stratejisiyle seçimlere girmişlerdi. Yeni “İmparatorluk” dev bir ebemkuşağı ile kuşatılmalı ve bunun altındakileri tehdit edebilecek tüm saldırıları havada vuracak büyük bir zırh yaratılmalıydı. Cumhuriyetçi yönetim bunun gerektirdiği mali külfetini karşılamaya da hazırdı. 11 Eylül Sonras› ... Bütün dünyada bir şok etkisi yaratan 11 Eylül saldırısı ABD’yi böyle bir ortamda yakalamış ve gelişmelere hem damgasını vurmuş hem de bir ölçüde zaten var olan eğilimlere ivme kazandırmıştır.9 ABD’nin etkili yayın organlarında artık İmparatorluk ve emperyalizmden de öte, açıkça sömürgeciliği bile savunan yazıların yer alması10 bu evrimin anlamlı bir göstergesi sayılabilir. Bunu mümkün görmeyen kimi düşünürler için de, ABD artık “demokrasi” anlayışını değiştirmeli ve “zararsız diktatörlüklere” bundan böyle hoşgörüyle bakmalıydı! Robert D. Kaplan, 11 Eylül’den hemen sonra okuyucularına Wilson’un “asil iyiliğinin” artık geçersiz hale geldiğini şu satırlarla anlatıyordu: “Dış politikamızda ilk kez XX. yüzyılın başında Başkan Woodrow Wilson tarafından getirilen muzaffer idealizm İkiz Kuleler’in yıkılmasıyla son buldu. Şimdi biz artık kendi ülkemizde güvende değilken dış politikamızda bu asil iyilik yapma misyonu lüksünü taşıyamayız. Demokrasi görüşümüz bile değişmeli. Pakistan, Mısır ve Tunus gibi ülkelerin demokratikleşmesini istemek yerine zararsız diktatörlüklere ve karışık rejimlerin farklı türlerine, bu çabamızda bize destek verdikleri sürece, hoşgörüyle yaklaşacağız.” (Radikal, 29 Eylül 2001) Burada, şimdilik daha ihtiyatlı bir biçimde ve önceki söylediklerimizi de özetleyerek şu soruları sorabiliriz. Uluslararası ilişkilerde Sovyet Devrimi’nden sonra pejoratif bir anlam kazanmış olan “emperyalizm”, hatta “sömürgecilik” kavramları günümüzde iade-i itibar mı ediyorlar? Aslında bazen olumlu bazen da olumsuz olarak hep kullanılan “İmparatorluk” kavramı önplana


“Küreselleflme”den “‹mparatorluk”a 11 Eylül: Dönüm Noktas› m›?

mı çıkıyor? Sovyet sisteminin çöküşü ve küresel krizle birlikte Leninist emperyalizm parantezi kapanıp, on dokuzuncu yüzyılın siyasal içerikli imparatorluk ve emperyalizm anlayışları mı benimseniyor? 11 Eylül terör eylemi bu gelişmelerde yeni bir milat mıdır? Başka bir deyişle, ünlü Economist dergisinin yazdığı gibi, 11 Eylül “dünyanın değiştiği gün” müdür? (The Economist, 15-21 Eylül 2001) Bu soruları yanıtlamak için dünyanın ve küresel kapitalizmin, son yıllarda, özellikle 1997 Güney Doğu Asya krizinden sonra içinde bulunduğu evrimi doğru değerlendirmemiz gerekiyor. Fakat şu ana kadar ki gelişmeler, ne yazık ki, daha çok emperyalizmin bütün pervasızlığı ve çirkinliği ile hüküm sürdüğü Birinci Savaş öncesi yılları anımsatıyor.n

zey Afrika’daki “korsan devletler”in (Tunus, Cezayir, Trablusgarb Beyleri) Akdeniz ticaretini önledi¤ini, bunlar›n önce ‹ngiltere taraf›ndan bombaland›¤›n›, fakat bu etkili olmay›nca “mant›ki ad›m”› Fransa’n›n atarak kolonyalizmi bafllatt›¤›n› ileri sürüyor. Bu yaklafl›m günümüzde ABD’nin baz› devletleri “haydut devlet” (Rogue States) ilan eden politikas›yla çarp›c› bir benzerlik gösteriyor. Süddeutsche Zeitung’da (22 Kas›m 2001) ayn› konuda Petra Steinberger, “fiimdi Emperyalistlerin Zaman›” bafll›kl› makalesinde flunlar› yaz›yordu: “Yabanc› asker, yerliler için iflgalden baflka birfley de¤ildir. Do¤u Timor ve Kosova’da olan Foreign Affairs’de denildi¤i gibi, ‘iyi niyetli sömürgecilik uygulamas›’d›r. Ve flimdi Afganistan’da bu kavram ortaya ç›k›yor” (Radikal, 1 Aral›k 2001).

223


224

Taner Timur

Kaynaklar Aron, Raymond (1974); The Imperial Republic, Massachusets. Bellamy Foster, John (2001); “Imperialism and “Empire”, Monthly Review, Aral›k, 2001. Cooper, Robert (2002), “‹mparatorluklar Hâlâ Lâz›m”, The Guardian, 7 Nisan 2002. Radikal, 19 Nisan 2002.

Great Powers, New York: Random House. Kennedy, Paul (2002); “L’Amérique n’est pas une Ile” Le Monde, 5 Mart 2002. Lenin, V.‹. (1939) Imperialis: The Highest Stage of Capitalism, New York: International Publishers. Lichteim, George (1972); De L’Impérialisme, Paris, Calman-Lévy.

Eakin, Emily (2002); ‘It Takes an Empire’ Say Several U. S. Thinkers”, The New York Times, 2 Nisan 2002.

Pfaff, William (2002), “Empire isn’t an American Way”; International Herald Tribune, 9 Nisan 2002.

Hardt, M., A. Negri (2000); ‹mparatorluk, ‹stanbul: Ayr›nt› Yay›nlar›.

Radikal, 29 Eylül 2002 (23 Eylül 2002 tarihli Washington Post’ dan çeviri) The Economist, 15-21 Eylül 2001.

Hobsbawm, E. J.(1999); ‹mparatorluk Ça¤› 18751914, Ankara:Dost Yay›nlar›. Hobson, J. A.(1938); Imperialism, Londra (‹lk bask›, 1902). Johnson, Paul (2001); “The Answer to Terrorism? Colonialism”, The Wall Street Journal, 6 Ekim 2001. Julien, Claude; (1969) Amerikan ‹mparatorlu¤u; çev. Tahsin Saraç ve Aysel Gülercan; Ankara: Hitit. Kennedy, Paul (1987); The Rise and Fall of the

Ricks, Thomas E.(2001); “U.S. Urged to Embrace an ‘Imperialist’ Role”, International Herald Tribune, 22 A¤ustos 2001. Steinberger, Petra (2001) “fiimdi Emperyalistlerin Zaman›”, Süddeutsche Zeitung (22 Kas›m 2001), Radikal, (1 Aral›k 2001). Wieviorka, Michel (2002); “Tony Negri, L’Ambigu”, Le Monde, 2 fiubat 2002. Y›ld›zo¤lu, Ergin (2002) “Ulusal Devletlerden ‹mparatorlu¤a”, Cumhuriyet, 10 Nisan 2002.


Praksis 7

| Sayfa: 225-266

K i t a p

T a n › t › m ›

“Alternatif küreselleflme” mi, Proleter Enternasyonalizmi mi?: ‹mparatorluk’a Reddiye Sungur Savran

üreselleşme” tartışmasının Marksizm açısından en yakıcı boyutlarından biri, 21. yüzyılın başında ulusa ve ulus-devlete yönelik olarak benimsenecek tavırla ilgilidir. Bu, gerek teorik temelleri, gerekse politik programa ilişkin çerçevesi bakımından o kadar güç bir sorundur ki, Türkiye’de ve dünyada, işçi hareketinin, küreselleşme karşıtı hareketin ve sosyalist solun büyük bölümü, doğru bir politik yaklaşım benimsemek bir yana, sorunu doğru biçimde vaz etmekten bile uzaktır.1 Milliyetçi solun yaptığı gibi, “küreselleşme” karşısında tek sol seçeneğin “ulus-devleti savunmak” olduğunu ileri sürmek 20. yüzyılın derslerinden hiçbir şey öğrenmemiş olmak demektir. Ama sorun bununla sınırlı kalsa, çözümü de kolaydır. Maalesef, solda bir dizi akım, “ulus-devlet seçeneği”ni reddetmekle birlikte, meseleyi ince ayırımlarıyla ve dolayımlarıyla kavrayamamakta, “küreselleşme” karşısında ulus ve ulus-devlet kategorilerini yerli yerine oturtamamakta, emperyalizm ve enternasyonalizm meselelerinde bu yüzden ciddi teorik ve politik yanlışlar yapmaktadır. Bu tür yanlışların uç biçimi elbette “çağdaş” demokratik kamuoyu karşısında mahcup düşmemek, “dinozor” gibi kalmamak adına, “küreselleşme” stratejisini uygulayan emperyalizm ile onun karşısında yer alan milliyetçi politik akımlar ya da ulus-devletler ara-

“K

1| Dil konusunda bir kü-

çük hat›rlatmaya izin verilirse, burada kullan›lan “vaz etme” kavram›, “koymak, yerlefltirmek” benzeri bir anlama sahiptir. Maalesef Türkiye’nin ayd›nlar›n›n bir bölümü, bu kelimeyi sürekli olarak “vaaz” kelimesi ile kar›flt›r›yor. “Vaaz”, hepimizin bildi¤i gibi, dini konularda nasihat anlam›na gelir; “vaiz” sözcü¤ü de o kökten türer. “Vaaz” ile “vaz” aras›ndaki kafa kar›fl›kl›¤›, ayn› zamanda, bunlar›n ard›ndan kullan›lan fiille de ortaya ç›k›yor. Bu iki sözcü¤ü kar›flt›ranlar›n genellikle yapt›¤›n›n aksine vaaz “edilmez”, “verilir”.“Vaz” ise “edilir”.


226

Sungur Savran

2| Elbette daha “uç” bir

pozisyon mümkün: emperyalizmi, ulus-devlete karfl› aç›kça desteklemek. Bunun en çarp›c› örne¤i Kosova Savafl›’nda yafland›: Kendini “sol” olarak gören bir dizi ak›m ve ayd›n NATO’yu aç›kça destekledi. Bunlar›n sol içinde ele al›nabilece¤i kan›s›nda de¤ilim. 3| Bu yaklafl›m› 1991 Körfez Savafl›’ndan bu yana, pratik politikadaki mücadelenin yan› s›ra, çeflitli metinlerde elefltirdim. Bir örnek için bkz. (Savran, 2001: 35-62, 126139).

sında bir tarafsızlık politikasıdır. 2 Bu politika, ezenle ezilen arasında taraf tutmamak ve dünya sisteminin yeniden üretiminin merkezinde yer alan güçlere karşı savaşmamak anlamına geldiği ölçüde, sosyalistler için bir intihar politikasıdır. Ama burada üzerinde durmak istediğim tavır, esas olarak “küreselleşme”nin hayırlı bir iş olduğuna inanmış akımların benimsediği bu yaklaşım değil. 3 Esas büyük sorun, Marksist bir bakış açısıyla “küreselleşme”yi bir kapitalist sınıf taarruzu olarak ele alan bazı aydınların ve çevrelerin dahi, bu çağda ulus, ulus-devlet, emperyalizm, enternasyonalizm gibi konularda sorunu teorik olarak vaz etme bakımından ciddi güçlüklerle karşı karşıya olması. Bu çevreler arasında zaman zaman çarpıcı iki vurgu beliriyor. Bunlardan biri, içinde yaşadığımız dönemde artık işçi sınıfı ve emekçilerin sorunlarının çözümü için ulus-devlet düzeyinde hemen hemen hiçbir şey yapılamayacağı yönünde bir yaklaşım. Yani işçi sınıfının ve emekçilerin sorunlarının nihai ve bütünsel çözümü için ulus-devlet düzeyindeki mücadelelerin bir ilk halka olarak dahi bir değer taşımadığı türünden bir yargı. İkincisi, Marksistlerin artık emperyalizme değil, doğrudan doğruya ve sadece kapitalizme karşı çıkmaları gerektiğine dair bir vurgu. Bu vurgu yer yer “emperyalizm” kavramının kendisinin Marksist söylemden bütünüyle dışlanması türünden bir yaklaşıma dahi ulaşabiliyor. Kısacası, uluslararası sermayenin “küreselleşme” taarruzu karşısında, sol liberalizmi ve sol milliyetçiliği bir yana bıraktıktan sonra, Marksist solun kendi içinde bile bir dizi ilişki konusunda çok ciddi farklılıklar mevcut. Antiemperyalizm ile antikapitalizm arasındaki ilişki, “küreselleşme” ile emperyalizm arasındaki ilişkinin doğru kavranmasından geçiyor. Ulus-devlet sorunu ile enternasyonalizm arasındaki ilişkinin doğru kavranışı, “küreselleşme” stratejisinin bugün dünyada yaratmaya çalıştığı yapılanmanın doğru biçimde teorileştirilmesine bağlı. Demek ki, “küreselleşme”yi mücadele edilmesi gereken bir kapitalist taarruz olarak


‹mparatorluk’a Reddiye

görmek, ama ulus-devleti kurtuluş olarak görmemek, kendi başına teorik ve politik sorunları çözmeye yetmiyor. Hardt ve Negri’nin dünyada ve Türkiye’de büyük etkiler yaratan kitabı İmparatorluk, bu bağlamda büyük bir önem taşıyor. Bunun nedeni yalın biçimde ifade edilebilir. Hardt ve Negri’nin dönemin karakterine ve toplumsal/politik mücadelelere ilişkin iki temel tezi var. Birincisi, “küreselleşme” ile birlikte emperyalizmin sona erdiğini ve kendilerinin “İmparatorluk” olarak adlandırdıkları yeni bir dönemin başladığını iddia ediyorlar. İkincisi, İmparatorluk döneminde, yerel mücadelelerin hiçbir sonuç vermeyeceğini, mücadelenin dolayımsız biçimde küresel olmak zorunda olduğunu ileri sürüyorlar. Ve bütün bunları, devrim adına, kitabın son cümlesinde ifade ettikleri gibi, “komünist olmanın dayanılmaz hafifliği ve sevinci” (Hardt ve Negri, 2001: 412) 4 adına söylüyorlar. İmparatorluk, her yerde baskı üzerine baskı yapmış bir kitap. 21. yüzyıl başında, hepimizin bildiği ideolojik konjonktürde, devrim ve komünizm adına konuşan bir kitap bu kadar popüler olabiliyorsa, bunun birtakım nedenleri olmalı. Yani bazılarının iddia ettiği gibi (Evren, 2001), biz “önyargılı muhalifleri” İmparatorluk üzerinde duruyorsak, bu, kitabın “cazibesi” dolayısıyla değil, büyük satışıyla, burjuva çevrelerin bu “komünist” yazarlara gösterdiği sıcak tepkiyle, solda yarattığı etkiyle, tezlerinin tipikliğiyle, dönemin ruhunu yansıttığı, zeitgeist’ın bir ifadesi olduğu içindir. 1. Tuhafl›klar Galerisi İmparatorluk, günümüzün konjonktürü çerçevesinde düşünüldüğünde, çok tuhaf bir alımlama ile karşılandı. 2000 yılında ABD’nin, belki de dünyanın en prestijli üniversitesi Harvard’ın yayınevince ilk baskısı yapılır yapılmaz kapışılmaya başlandı. Kağıt kapaklı baskısı 2001’de piyasaya sunuldu. Temmuz 2001’de İngilizce konuşulan dünyada burjuva basınının bazı

4| Bundan sonra, yaz› bo-

yunca, ‹mparatorluk’a at›flar (‹ngilizce bas›ma yap›lacak at›flar d›fl›nda) parantez içinde sadece sayfa numaras› ile verilecek.

227


228

Sungur Savran

ağır toplarının, ABD’de New York Times gazetesi ve Time dergisinin, Britanya’da ise Observer adlı Pazar gazetesinin büyük övgülerine mazhar oldu (Callinicos, 2001; Foster, 2001). Bu durumda İmparatorluk’un havaalanlarındaki kitapçılarda Stephen King’in korku romanlarının yanı başında boy göstermesine şaşırmamak gerek! Kitap ardı ardına birçok basım yaptı. Benim elimdeki kopya, 2001 yılı içinde yapılmış yedinci basım. Türkiye’de de ilginin benzer biçimde yüksek olduğu anlaşılıyor. Epeyce önce aldığım Türkçe kopya üçüncü basım. Kabul etmek gerekir ki, bu durum kendi içinde biraz şaşırtıcı. Ama daha şaşırtıcısı da var. Sözünü ettiğimiz kitap, pek öyle kolay yenilir yutulur bir lokma değil. Hatta daha açıkça söyleyelim, bırakın onbinleri, iddialı aydınları bile zorlayacak türden bir kitap ile karşı karşıyayız. Referansları eski Roma ve Helen dünyasından başlıyor, Machiavelli ve Montesquieu’den geçerek günümüzde Richard Falk ve John Rawls’a kadar uzanıyor. Alanı ekonomiden uluslararası hukuka, psikanalizden bütün bir postmodernist yazına kadar yayılan bir disiplinler arası yaklaşım tarafından tanımlanıyor. Sosyal bilimler ve felsefe alanında fazla mürekkep yalamamış olduğu halde, kitabın övgüsünü duyan, merak edip eline alan birinin yerine koyun kendinizi. Salt bazı bölüm başlıklarına bakmak bile insanı ürkütmeye yetebilir: “biyo-politik iktidar”, “Res Gestae’nin ontolojik dramı”, “madun ulusçuluğu”, “başkalık bumerangı”, “virtüel güçler”, “Finis Europae”, “telos”, “posse” vb. vb. Tevekkeli değil, Ayrıntı Yayınları, kitabı “Ağır” Kitaplar Dizisi çerçevesinde yayınlamış! (Kitap, Türkçe’de 412, İngilizce’de 472 sayfa olduğuna göre hacmi bakımından da ağır!). Bu paradoksu açıklamak gerekiyor. Açıklamanın sırrı, dönemin ideolojik ve politik ikliminde yatıyor. İşin önce politik yanını ele alacak olursak, “küreselleşme karşıtı” olarak anılan hareket burada büyük önem taşıyor. Hardt ve Negri’nin kitabı 2000 yılında, yani


‹mparatorluk’a Reddiye

Seattle’dan (Kasım-Aralık 1999) sonra yayımlanmış, ama yazılışı Seattle öncesinde. Bu açıdan son derece talihli bir zamanlamaya sahip. Saettle ve ardından gelen eylemler, kitabın bir dizi tezinin gerçek dünyada dolaysız biçimde doğrulandığı tarzında yorumlanabilir. Bu eylemlerin en azından üç özelliği, İmparatorluk’ta ortaya konulan yaklaşımla çarpıcı bir denklik gösteriyor. Birincisi, eylemlerde işçi sendikalarından çevrecilere, Katoliklerden anarşistlere, emperyalist ülkelerin devrimci parti militanlarından üçüncü dünya ülkelerinin köylü örgütlerinin üyelerine, çok farklı türden protestocunun bir araya gelmesi, Hardt ve Negri’nin, kitabın Türkçe çevirisinde “çokluk” olarak çevrilmiş olan “multitude” kavramına görünüşte büyük bir uygunluk taşıyor. İkincisi, hareketin, görünüşte, hiçbir ulusal ayırım taşımaksızın, dolayımsız biçimde uluslararası bir karakter taşıması da İmparatorluk’un perspektifine uygun bir gelişme. Üçüncüsü, Seattle’dan Cenova’ya, protestoların örgütlenmesinde merkezi yapıların var olmaması, düzenlemelerin neredeyse kaotik bir özellik taşıması, Hardt ve Negri’nin öne çıkarttığı şebeke (“network”, Türkçe çeviride “ağ”) tarzı örgütlenmeye uygun görünüyor. İmparatorluk’un popülaritesinin birinci nedeni bu. Teori ile pratik arasındaki bu çakışmaların aldatıcı olduğuna daha sonra değineceğiz. “Küreselleşme karşıtı” hareketin, sadece ortaya çıkışı değil, içindeki farklı ideolojik, politik ve örgütsel eğilimler de, İmparatorluk’un popülaritesinin temellerinin kavranması bakımından önemli. Burada, birbiriyle zorunlu olarak örtüşmeyen, bir süre sonra bütünüyle ayrı yönde gelişebilecek olan farklı eğilimlerin, İmparatorluk’un bazı yönlerinde kendi eğilimlerinin teorileştirilmesini bulduğundan söz edilebilir. Britanyalı Marksist Alex Callinicos (2001), özellikle Antonio Negri’nin otonomist geçmişinden hareketle, Kara Blok ya da Tutte Bianche (Beyazlılar) gibi, kimi şiddete dayalı, kimi sivil itaatsizlik tarzında, “doğrudan ey-

229


230

Sungur Savran

lem” yönelişi temelinde, güvenlik güçleriyle çatışmaya dayalı bir hat izleyen grupları İmparatorluk’un esas muhatabı olarak görüyor. (Ben bunun en azından tekyanlı bir tespit olduğu kanısındayım.) Bunun dışında, merkezi örgütlenmeleri ve disiplinli çalışmayı reddeden güçlü bir akımın, İmparatorluk’un şebeke tarzı örgütlenme fikrinde çekici noktalar bulacağı açık. Bir başka eğilim özellikle gençlik içinde güçlü: “Küreselleşme karşıtı” harekette, tekil ülkelerde, özellikle kendi yaşadığı ülkede, somut politik mücadelelerden ve örgütlenmeden uzak duran, ama doğrudan doğruya uluslararası kuruluşları (IMF, DTÖ, Dünya Ekonomik Forumu vb.) hedef alan eylemlere militanca katılan yaygın bir gençlik kitlesi var. Hardt ve Negri’nin mücadelelerin yerel perspektifle sınırlı olduğu ölçüde hiçbir anlamı olmadığı, mücadelenin doğrudan “küresel” sisteme karşı verilmesi gerektiği fikri onlara elbette çok cazip gelecektir. Nihayet, ve en önemlisi, “küreselleşme karşıtı” hareket içinde yaşanmakta olan ayrışmada ortaya çıkan reformist kanat için İmparatorluk’un fikirleri son derece önemli bir dizi gerekçe sağlıyor. Bilindiği gibi, özellikle Avrupa’da hareketin belirleyici örgütsel odağı haline gelen ATTAC’ın yaklaşımı, liberal küreselleşmeye karşı alternatif bir küreselleşme olarak özetlenebilir. Hardt ve Negri’nin sofistike bir dille ve kavramsal avadanlıkla savunduğu tam da bu tezdir. Bu durumda, Porto Alegre’nin internet ortamında dağıtılan “other-words” başlıklı bülteninin birçok sayısında “İmparatorluk” kavramının bütün solun ya da “küreselleşme karşıtı” hareketin ortak kavramı imiş gibi kullanılmasına şaşırmamak gerek. İşin ideolojik yanı, “küreselleşme karşıtı” harekette yansımaları bulunan, ama ondan bağımsız bir tarzda ağırlık taşıyan bir noktaya bağlıdır. İmparatorluk, son yirmi ya da otuz yılda, solda ister Marksist kavramlarla, ister Marksizmin belirtik biçimde reddi temelinde, geliştirilmiş bütün “topyekûn yenilenme” teorilerini bir araya toplayan ve sistematize eden bir ki-


‹mparatorluk’a Reddiye

taptır. Modanın büyük etkisi altında olan akademi ve aydınlar dünyasında, günün modalarını heyecanla izleyen herkes için kitap bu yönüyle büyük bir cazibe taşıyor. Bu teoriler arasında geçmişte klasik Marksizmin kavramlarına daha yakın terimlerle ifade edilenleri bile (örneğin postFordizm konusunda Düzenleme Okulu’nu düşünün), şimdi postmodernizmin kavrayıcı şemsiyesi altına yerleştirildiğinde daha bir “çağdaş” ve çekici hale gelmiştir. Buna karşılık, Francis Fukuyama gibi açıkça antiMarksist yazarların “tarihin sonu” türü tezlerinin bile “komünist olmanın dayanılmaz hafifliği”ni duyan yazarlarca, belirli nitelemelerle de olsa, kabul edilmesi,5 kimilerini yenilenme bakımından rahatlatacaktır. Hele bütün bunlar, sadece Batı Marksizminde teori alanında saygın bir ad olmakla kalmayan, toplumsal mücadelelerle ilişkisi dolayısıyla yıllar boyu İtalyan burjuva devletinin baskısı altında yaşamış Antonio Negri’nin imzasını taşıyorsa! Ama acele etmeyelim. İşin bu yanına daha sonra döneceğiz. Şimdi önce İmparatorluk’un bütün “topyekûn yenilenme” teorilerini bir araya nasıl getirdiğini görelim. Bir “Topyekûn Yenilenme” Ansiklopedisi En azından 90’lı yılların başından bu yana, toplumsal bilimlerde, kapitalizmin doğasının bütünüyle değiştiğini, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını, eski dönemin sorunsallarının ya da paradigmalarının bütünüyle terk edilmesi gerektiğini ileri süren bir dizi “yenilenme” teorisinin hâkim konuma ulaştığını biliyoruz. Uzun bir katalog yapmak mümkün ama bu teoriler arasında bazılarının belirleyici karakterde olduğunu işaret ederek özetleyelim. Söz konusu topyekûn “yenilenme” yaklaşımında önde gelen teoriler şunlardır: küreselleşme, postmodernizm, postFordizm, bilgi toplumu (ya da sanayi-sonrası toplum). Bu teorilere, metot bakımından sivil toplumcu teori, tarihsel aşama bakımından ise sınıf mücadelesinin belirleyiciliğinin sona ermesine, emperyalizmin sona ermesine, hatta

5| “Bize göre, Fukuya-

ma’n›n iflaret etti¤i tarihin sonu modernli¤in merkezindeki krizin, modern egemenli¤in temeli ve varl›k nedeni olan tutarl› ve tan›mlay›c› çat›flman›n sonuna iflaret ediyor” (204).

231


232

Sungur Savran

kapitalizmin geride kalmasına ilişkin teoriler eşlik eder. İmparatorluk, bir “topyekûn yenilenme” ansiklopedisi gibidir. Biri hariç (buna birazdan değineceğiz), sözü edilen bütün teorileri (bazılarını örtük biçimde) bütünüyle kabul eder. Esasında kitap, bazı özgün yanları olsa da, bütün bu teorilerin bir sistematik içinde bir araya getirilmesi olarak da görülebilir. Marksist teorinin içinden bir dille yazılmış olan İmparatorluk, bu teorinin köşe taşlarını terk ederek yeni kavram ve teorileri benimsemenin bir katalogu gibidir. Bu katalogun ya da ansiklopedinin bazı maddelerini gözden geçirmek, İmparatorluk ile yakın tanışıklığı olmayan okuyucuya bir fikir verebilir. Hardt ve Negri’nin terk edilmesini önerdikleri kavram ve teoriler arasında şunlar vardır: emperyalizm (20), emek-değer teorisi (54), değer yasası (402-404), değişken sermaye (206), diyalektik (251), proleter enternasyonalizmi (75), proletaryanın temeli olarak ücretli işçi (77-78), kapitalist hâkimiyet (373), zayıf halka (82) vb. vb. Buna karşılık, günümüzün moda teorileri ve kavramları, kitabın yapı taşlarını oluşturmaktadır: küreselleşme, emperyalizmin sonu, postFordizm ya da Toyotizm, postmodernizm, bilgi toplumu (ya da enformatikleşme) (293 vd.), sanayi-sonrası toplum (298), şebekeler (306 vd.), “yeni kamusal alan” (79), tarihin sonu (373) vb. vb. Hardt ve Negri’yi “topyekûn yenileşme” teorisyenlerinin en uç örneklerinden ayıran, bütün bu değişimin “kapitalist üretim tarzı içinde bir geçiş” olarak nitelenmesi (19) ve kapitalist sömürünün devam ettiğinin vurgulanmasıdır (68). Bunun yanı sıra, devrim ve komünizm fikirleri, yukarıda da vurguladığımız gibi, en azından söylem düzeyinde, varlığını devam ettirmektedir. Nihayet, İmparatorluk’un ayırıcı kavramlarından biri “multitude” (Türkçe çeviride “çokluk”) olmasına rağmen, “proletarya” kavramı da zaman zaman gündeme gelmektedir. Ama içeriği bütünüyle değişmiş olarak. Bu istisnalar bir yana, bütün bunlardan sonra, İm-


‹mparatorluk’a Reddiye

paratorluk’un neden popüler olduğunu kavramak sanırım biraz daha kolaydır. Cezaevi ve Üniversite İmparatorluk’un postmodernizme, özellikle Foucault’ya ve Deleuze/Guattari ikilisine entelektüel borcu yazarlar tarafından açıkça belirtildiği için bu konuda bir akrabalık tartışması anlamsız olur. Buna karşılık, kitabın postMarksist okuldan ne ölçüde etkilenmiş olduğu daha belirsizdir. Bu okulun baş temsilcileri Laclau/Mouffe ikilisine ilişkin olarak dipnotlarında belirtilen fikirler okuyucuyu aydınlatmak yerine ciddi biçimde şaşırtıyor. Önce “Emperyalizmin Sınırları” bölümünün 26 sayılı dipnotunu okuyalım: Bugün tarihsel revizyonizmin say›s›z çeflidiyle karfl› karfl›ya oldu¤umuz bir s›rada, yi¤idin hakk›n› yi¤ide vermek özellikle önemlidir. Herfleyden önce komünist ve militan ... zavall› Gramsci; Marksist bir politikada yeri olmayan tuhaf bir hegemonya nosyonunun kurucusu olma flerefine lay›k görülen zavall› Gramsci (Örne¤in bkz. Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe ...) Kendimizi böylesine cömert arma¤anlardan korumak zorunday›z! (247).

Bu satırların Laclau/Mouffe’un, kitaplarına adını veren merkezi kavramı hegemonyayı “tuhaf” bulduğu ortada değil mi? Demek ki, yazarlar postMarksist okula yakınlık duymak bir yana, onu aşağılayacak kadar sert bir tavra sahipler. Ama durun, hemen karar vermeyin. Şimdi “Direniş, Kriz, Dönüşüm” bölümüne geçiyoruz. Burada, yazarlar “yeni toplumsal hareketler”e ilişkin şöyle diyorlar: “Yeni toplumsal hareketlere” iliflkin çeflitli analizler, kendi önemlerini asgariye indiren dar ekonomik bak›fl aç›lar›na karfl› kültürel hareketlerin politik öneminde ›srar etmekle büyük bir hizmet görmüfltür (288).

Tam burada bir dipnot, bu “analizler”in kimler tarafından yapıldığı konusunda okuyucuyu aydınlatıyor. Bizi ilgilendirmeyen bir isimden sonra şu satırlar geliyor: Bu çizgide “yeni politik hareketlerin” politik yorumu

233


234

Sungur Savran

aç›s›ndan en etkili metin Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe’nin ... kitab›d›r.

“Tuhaf bir hegemonya nosyonu”na sahip Laclau/Mouffe’un, bu kavramla organik bir ilişki içinde ele aldıkları “yeni toplumsal hareketler”i analiz ederken “büyük bir hizmet” yapmış olmaları size tuhaf gelmiyor mu? Bu iki fikrin aynı insanın olması mümkün mü? Aslında bu tür başka çelişkiler de dikkati çekiyor kitapta. Örneğin bütün bir altbölüm (“Döngüler”, 251-53) Giovanni Arrighi’nin uzun vadeli çevrimler teorisinin “sistemdeki bir kopuşu, bir paradigma değişimini” anlamayı nasıl engelleyeceğini vurgulamaya hasredilmişken (bkz. ayrıca 13. dipnot: 32-33), “Önsöz”de bir dipnotta aynı yazarın adı, “ ‘İmparatorluk’ terimini kullanmamakla birlikte, bu doğrultuda ilerleyen” yazarlardan biri olarak veriliyor (22). Ya da “totalitarizm” kavramı konusunda yazılmış kitapların “hepsini çöpe atmakta hiç tereddüt etmemeliyiz” diyen bir kitap (51n), aynı zamanda Agamben’in “çıplak hayat” kavramını ele alırken totalitarizm kavramını büyük bir rahatlıkla kullanıyor (371). Bu tür çelişkilerin belki de bir açıklaması vardır. Belki de iki ayrı ülkede (ABD ve İtalya) oturan bu iki yazar, birbirlerinin yazdıkları bölümleri her zaman dikkatli biçimde okuyamamıştır. O zaman, kendi geçmişinde, Gramsci’yi sivil toplumculuğun atası yapmaya çalışan İtalyan Komünist Partisi teorisyenleriyle devrimci teorisyenler arasında kopan tartışmaları yaşamış olan Negri, Laclau ile Mouffe’un da Gramsci’yi suistimal etmesi karşısında duyduğu isyanı kayda geçirmek istemiş olabilir. Buna karşılık, Negri’den bir kuşak genç ve Amerikalı olan, belki de teorik kariyerine başladığında Laclau/Mouffe’un başarısıyla gözleri kamaşmış olan Hardt ise onlardan övgüyle söz etmeyi anlamlı bulmuş olabilir. Eski İtalyan komünisti Negri’nin, totalitarizm kavramının bir soğuk savaş aracı olduğunu etinde kemiğinde hissetmemiş olması müm-


‹mparatorluk’a Reddiye

kün değildir. Ama Amerikan akademiasının liberal ortamında bu kavramı çok daha bilimsel bulmak da Hardt için normal olabilir. Belki böyle, belki değil. Amacım spekülasyon yapmak değil, bu kitabın ne kadar tuhaf bir işbirliğinin ürünü olduğunu vurgulamak. Antonio Negri, 1970’li yıllarda İtalyan Marksizmi içinde en önemli teorisyenlerden biri. İtalya’nın dev grevlerle sarsıldığı 1969 “sıcak sonbaharı” esnasında ve sonrasında, reformist İtalyan Komünist Partisi’nin solundaki (o dönemde çok güçlü olan) uç solun önemli teorisyenlerinden biri. Bu alanın başka teorisyenleriyle birlikte (Mario Tronti, Sergio Bologna vb.) operaismo (işçicilik) olarak anılan bir düşünce okulunun temsilcisi. İşçi sınıfının militan eylemleri, 1970’li yılların ortalarından sonra gerilemeye başlayınca, Negri, sendika bürokrasisinin tutuculuğu karşısında polisle çatışmalara ve “doğrudan eylem”e öncelik vermeye yönelen otonomist grupların teorisyeni haline geldi. Sokak çatışmalarının ardından Kızıl Tugaylar’ın bireysel terörizmi politik ortamı belirlemeye başlayınca, Negri, Gladio’nun etkisi altında zaten bir “gerilim stratejisi” izlemekte olan İtalyan devletinin saldırısına maruz kaldı. 1979’da tutuklandı, dört yıl mahkemeye çıkarılmadan hapis yattı. 1983’te dayanışma amacıyla kendisini listesine koyan Radikal Parti’den milletvekili seçilince dokunulmazlığı dolayısıyla cezaevinden çıktı, ama dokunulmazlığının kaldırılacağını anlayınca Fransa’ya kaçtı. İtalya’ya 1990’lı yılların sonunda döndü ve Türkiye’nin Mehmet Ali Ağca’dan dolayı adına aşina olduğu Rebbibia Cezaevi’nde cezasını çekmeye başladı. Anlaşıldığı kadarıyla, günümüzde artık sadece geceleri evinden çıkma yasağına tabidir.6 Foucault cezaevi, tımarhane, kışla gibi kurumların yanı sıra okul ve üniversiteyi de disiplin kurucu kurumlar olarak niteler. Bunda bir gerçek payı olduğu yadsınamaz, ama İtalyan cezaevi ile Amerikan üniversitesi arasında, başka yönlerden önemli farklar oldu-

6|

Callinicos (2001), Negri’nin politik yaflam›n›n ve bunun teorisi üzerindeki etkilerinin iyi bir özetini yap›yor.

235


236

Sungur Savran

ğunu da gözden kaçırmamak gerekir. Michael Hardt’ın hayatı ve politik ilgileri hakkında çok fazla şey bilmiyoruz. Ama bildiklerimiz kendi başına anlamlı. Negri 60’lı yılların sonunda ve 1970’li yılların başında büyük sınıf mücadelelerinin içinde pişerken, Hardt henüz çocuk yaşlardaydı. Gelişmesini, teorik dünyası postMarksizm ve postmodernizm tarafından kuşatılmış bir kuşağın üyesi olarak yaşadığı açık. Amerika’nın çok prestijli bir üniversitesinde (Duke) görev yapıyor olması, kendi başına, ne tür basınçlar altında yaşadığını gösteriyor. (Evet, üniversite gerçekten disipline edici bir kurumdur!) Çalıştığı alan ve yayın yaptığı dergiler, eğilimlerini açıkça gösteriyor. “Literary studies” (edebiyat araştırmaları) günümüz Amerika’sında, kültürel araştırmalar ile birlikte, üniversitelerde postmodernizm kalesi olan bölümlerdir. Hardt’ın makalelerini yayımladığı Social Text dergisi ise, postmodernizmin başlıca mahreçlerinden biri. New York’ta bir panelde gösterdiği performans, Hardt’ın Negri’den çok farklı bir sosyal türden geldiğini düşündürüyor insana. İmparatorluk’un en önemli tezi, emperyalizmin sona erdiği ve yerini İmparatorluğa bıraktığı olduğu halde, bir salon dolusu sosyalistle ve tezlerini sorgulayan usta bir başka panelistle (Peter Gowan) karşı karşıya kalınca, Hardt, “İmparatorluğun emperyalizmin olumsuzlanması olmadığını” söyleyebilmiştir. Kitabın, kendi teorik çerçevesine karşıt bir yaklaşıma sahip teorisyenler arasında en sık gönderme yaptığı düşünür Samir Amin olmasına rağmen (Foster, 2001: dn1), Hardt o panel esnasında, kendi çalışmalarının Samir Amin gibi düşünürlerin yaklaşımlarıyla “karşı karşıya getirilme çabaları”nın yanlış olduğunu ifade edebilmiştir. Böyle insanlar için fikirlerin devrimci araçlar değil, kariyer basamakları olduğunu düşünmemek elde değil! Hardt ve Negri, İmparatorluğun melez bir yapıya sahip olduğunu söylüyorlar. Entelektüel ve kültürel soyağacı bakımından aynı şeyi İmparatorluk için söyle-


‹mparatorluk’a Reddiye

mek mümkün. Spekülatif Sermaye Ça¤›n›n Spekülatif Felsefesi İmparatorluk, postmodern düşünce akımının birçok olumsuz özelliğini cisimleştiren bir kitap. Her şeyin göreli olduğu, bakılan şeyden çok bakanın gözünün belirleyici olduğu bu dünyada, dil oyunları, düşüncenin sağlamlığının yerini alır. Belagat sanatı, mantığın yasalarını iptal etmenin bir örtüsü haline gelir. Çağrışım, telmih ve analoji, nedenselliklerin sergilenmesinin yerini alır. Bir şeyi ileri sürmek kendi içinde yeterlidir, açıklamak gerekmez. Birkaç örnekle ne demek istediğimi anlatmaya çalışayım. Postmodernizmin fetiş kavramlarından bir dizi, merkezsizleşme ve toprağa bağlı olmaktan uzaklaşma, Avrupa tipi emperyalizme karşıt olarak, İmparatorluk kategorisinin en önemli özelliklerinden biri olarak sunulur. İmparatorluk hep ucu açık, toprağa bağlı olmayan, genişleyebileceği kadar genişleyebilen esnek bir kategoridir. Hardt ve Negri, bunu, ABD’nin kuruluşunda belirleyici olan Jeffersonvari federalizm yaklaşımıyla birebir ilişkilendirirler. Şimdi sorulması gereken şudur: Aradaki bağ nedir? Ortada bir çağrışım ve analoji vardır. Ama kendine özgü koşulları olan 18. yüzyıl Amerikan devriminin ürünü anayasal anlayış ile bambaşka koşulların ürünü olan 21. yüzyıl İmparatorluğu arasındaki (belki okuyucunun söyleneni daha iyi anlamasını olanaklı kılacak) bir analojinin dışında nasıl bir ilişki vardır? Amerika, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ve İmparatorluk döneminde hâlâ en güçlü odak olduğu için mi böyledir? Yoksa üretim alanında enformatizasyon yere bağlılığın önemini bütünüyle ortadan kaldırdığı için topraktan bağımsızlaşma ortaya çıktıysa, Amerikan anayasal siteminin bununla ilgisi nedir? Bu açıklanmadan kalır. Kalınca da ardında bir dizi soru bırakır. Başka bir örnek proleter enternasyonalizminin sonunun ilan edilmesiyle ilgilidir. “‘Enternasyonal’in Na-

237


238

Sungur Savran

7| Metnin ‹ngilizcesinde

“bitti¤ini hepimizin aç›kça görmesi gerekir” denmektedir (Hardt ve Negri, 2000: 50). Bunun daha vurgulu bir ifade oldu¤u aç›kt›r. Ancak anlam de¤iflikli¤i ya da terminoloji sorunu olmad›¤› ölçüde bu yaz›da Türkçe çeviriye sad›k kalaca¤›m.

karatı” altbölümünde Hardt ve Negri, bu konuda son derece keskin bir önerme formüle ederler: “Günümüzde proletarya enternasyonalizmi dönemi tamamen bitmiştir” (75).7 Hardt ve Negri’nin argümantasyon tarzını deşifre etmek isteyen herkese bu cümlenin önünü arkasını, sağını solunu dikkatle okumasını tavsiye ederim. Söz konusu altbölümde hem bu cümle öncesinde, hem de sonrasında, yanlış ya da doğru önermeler temelinde, proletarya enternasyonalizminin geçmişte nasıl bir gerçeklik olduğu anlatılmaktadır. Bunu izleyen bölüm ise, 1990’lı yılların bazı somut eylemlerinin nasıl “uluslararasılaşamadığını” ortaya koymaya çalışmaktadır. Bu kadar keskin bir önermenin, hiçbir genel eğilim üzerine yerleştirilmeden, sadece ve sadece bazı olaylara değinilerek ileri sürülebilmesi, çağrışımın argümanın yerini almasına mükemmel bir örnektir! İmparatorluk, aynı zamanda son derece sorumsuz bir kitaptır. İddia büyüktür: İki komünist, kapitalist toplumun tarihinde, emperyalizm çağı sonrasında yeni bir dönem açıldığını ileri sürüyor. Kapitalizmin tarihinde yeni aşamaların açılması komünistlerin strateji ve taktikleri açısından belirleyici etkiler yapacak devasa bir olaydır. Lenin’i düşünün: Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde, o kadar politik işinin arasında önce (bütünü kavrayabilmenin felsefi araçlarını elde edebilmek için) Hegel’i inceliyor, ardından altı ay boyunca kütüphaneye kapanarak kapitalizmin yeni eğilimlerini saptayabilmek için somut veriler topluyor, Emperyalizm’i bütün bunlardan sonra yazıyor. Yeni dönemin tekeller ya da sermaye ihracı dönemi olduğunu kanıtlamak için kitabını istatistiklerle dolduruyor. Ancak bu somut veriler üzerinden (elbette kendinden önce emperyalizm üzerine Hobson’un, Hilferding’in, Buharin’in yaptığı çalışmalardan da yararlanarak) kapitalizmin tarihsel olarak yeni bir aşamaya girmiş olduğu tespitini yapıyor. Hardt ve Negri için ise olgular önemli değil. Örnekse “enformatikleşme” ve hizmetlerin önemini birkaç makaleye atıfla ilan ediyorlar. Daha hiz-


‹mparatorluk’a Reddiye

met kavramının tanımı üzerine dahi büyük tartışmalar varmış, bilgi toplumu (ya da sanayi-sonrası toplum) teorisinin (çoğu burjuva) taraftarlarının kullandığı istatistikler çok ciddi sorular uyandırıyormuş, bunlar onları ilgilendirmiyor. Örnekse, İmparatorluğun merkezsiz bir sistem olduğu iddiası, hiçbir somut kanıtla desteklenmiyor. Sorunun ampirik yönü Hardt ve Negri’yi hiç ama hiç ilgilendirmiyor. ABD’nin “merkez”in neredeyse çarpıcı bir örneği olması olgusu karşısında, örneğin IMF ya da DTÖ’nün, NATO ya da BM’nin ABD’den ne ölçüde bağımsız hareket edebileceği sorusunu ampirik olarak araştırmak akıllarına bile gelmiyor. Örnekse, postFordizm teorisini eleştirisiz (kanıtsız) ileri sürmeleri. Zaten İmparatorluk’un akışı, teori ile gerçek dünya arasında bir metabolik ilişkiye değil, teori ile teori arasında bir ilişkiye dayanıyor. İmparatorluk, bir bakıma, içinde yaşadığımız dünyanın değil, teorilerin teorisi. Örnek olarak egemenlik olgusunda günümüzde yaşanan değişikliği alalım. “Birleşmiş Milletler” altbölümü (28-45), bu sorunun tartışılması açısından ideal bir giriş noktası gibi görünüyor. Okuyucu, tekil ulus-devletlerin, kendi egemenlikleri temelinde de olsa, daha üst bir kuruluşa belirli yetkiler devretmesinin gerçek dünyada ne gibi gerçek sonuçlara yol açtığının ele alınacağını sanarak umutlanabilir. Ne de olsa kitabın daha başında, ilk altbölümdeyiz. Ama, Hardt ve Negri, somut dünyanın bu somut kuruluşunun egemenlik olgusundaki değişim içindeki yerini, kurumun kendisini değil, fikir babası Hans Kelsen’in düşüncesini inceleyerek ele alıyor. Buradan doğan çelişkilerin, ulus-devletlerin egemenliğinin aşılması yönünde bir dinamik yarattığı sonucuna varıyor ve sonra... meseleyi Locke ve Hobbes’a atfen iki ayrı teori temelinde geliştiriyor. Ve Birleşmiş Milletler altbölümü sona eriyor! Burada, sadece postmodernizmin her türlü düşünceyi “metinlerarası” bir yörüngeye yerleştiren, böylece teoriyi teori üzerinde düşünmeye indirgeyen metodu yok sadece.

239


240

Sungur Savran

8| Olgular› hor gören bu

tür bir teorisizm, yer yer çok k›smi olgulardan hareketle ve teorik bir çerçevenin kurulmas›ndan ba¤›ms›z olarak teorik denebilecek sonuçlara s›çramaya çal›flan ampirisist bir ak›l yürütme ile birlefliyor. Hâkim spekülatif tarz›n yan›nda ikincil olarak kalan bu ikinci metodolojiye örnek olarak, metinde sözü edilen, proleter enternasyonalizminin sona erdi¤inin kan›t› olarak tekil baz› politik mücadelelerden ç›kar›lan afl›r› genellefltirilmifl sonuçlar verilebilir.

Dünyayı Tin’in gelişim evrelerinin açılımı olarak inceleyen Hegel’in yönteminin bir karikatürü var. İncelenen ulusal egemenlik ya da İmparatorluk değil, bunların kavramları. Postmodernizm spekülatif felsefeyi yeniden canlandırıyor. Ama Hegel’e bütün gücünü veren diyalektiği de belirtik biçimde reddederek! (251).8 Elefltirinin S›n›rlar› Buraya kadar yazılanlar İmparatorluk’a, özellikle de Negri gibi tarihsel bir şahsiyete haksızlık olarak okunmamalı. İmparatorluk, bir bakıma çok yararlı bir kitap olarak görülmeli. Yukarıda belirttiğimiz gibi, son yirmi-otuz yıldır dünyanın topyekûn değiştiğini ileri süren sayısız teoriyi postmodernist bir şemsiye altında sistematize ederek bütün bu teorilere bir berraklık kazandırmıştır. İmparatorluk’tan sonra ortayolculuk mümkün değildir. Yani, diyelim, hem “küreselleşme” kavramını eleştirel olmayan biçimde kullanıp, hem de Marksist emperyalizm kavramında ısrar edemezsiniz. İmparatorluk, bütün bu teorileri savunurken, aynı zamanda teşhir etmiştir. Bu söylediğimi, bir tarihsel benzetme ile açıklamaya çalışayım. 1960 yılında Sraffa’nın Metaların Metalar Aracılığıyla Üretimi başlığını taşıyan kitabı (Sraffa, 1960) yayımlandıktan sonra, Marksist değer ve sermaye teorisi alanında büyük bir tartışma başladı: Kimileri Sraffa’nın teorik çerçevesinin Marksist teoriyi çürüttüğünü iddia ederken, kimileri de Sraffa’nın katkılarının Marksist değer teorisini beslediğini, çelişkilerini aşmasına yardım ettiğini ve böylece geliştirdiğini ileri sürüyordu. Bir son öbek teorisyen ise, Sraffa’nın kendi teorisinin sorunlarla malul olduğunu, Marksist değer teorisinin güçlü ve tutarlı olduğunu, her halükârda bu ikisinin bir sentezine ulaşmanın mümkün olmadığını savunuyordu. 1977 yılında Ian Steedman adında bir Sraffacı Marx After Sraffa adlı kitabını yayımladı (Steedman, 1977). Bu kitap Marx’ı hiç anlamadan eleştirmenin tipik bir örneğiydi, ama bir erde-


‹mparatorluk’a Reddiye

mi vardı: Sraffa iktisadı ile Marx’ın ekonomi politik eleştirisinin antagonistik sistemler olduğunu çıplak biçimde ortaya koyuyordu. Steedman’dan sonra tartışma sadeleşti, Marx artı Sraffa seçeneği tarihten silindi, soru Marx mı, Sraffa mı oldu. Hardt ve Negri’nin de “küreselleşme”, postFordizm ve postmodernizm tartışmalarında aynı etkiyi yaratacağını en azından ummak mümkündür. İkincisi, İmparatorluk’un ardında muazzam bir entelektüel birikim yatmaktadır. Politika ve hukuk teorisinden eski Roma’ya, Avrupa siyasal düşüncesinin bütün önemli uğraklarından postmodernizmin labirentlerine engin bir teorik alanda bir gezintidir İmparatorluk. Bu kitap Marksistlere neyi nasıl yapmamaları (spekülatif felsefe, çağrışım yoluyla teori vb. vb.) gerektiğini öğrettiği kadar, postmodernist düşünce ile mücadelede ne kadar geniş bir alana hâkim olmak zorunda olduklarını da (gerek varsa) yeniden hatırlatmaktadır. Buraya kadar yazılanlar, İmparatorluk’un gerçekten kapsamlı bir eleştirisinin tek bir yazı sınırları içinde yapılamayacağını ortaya koymuş olmalı. Dolayısıyla, bu yazının geri kalan bölümünde ele alacağımız konuları dikkatli biçimde sınırlamamız gerekiyor. Ele alacağımız iki temel konu günümüzde kapitalizmin bir dünya sistemi olarak ana özellikleri ve, bu özellikler temelinde, sistemi devirme bakımından varolan dinamiklerin karakteridir. Kapitalizmin, sınıf mücadelelerinin bir ürünü olarak billurlaşmakta olan nesnel yapılarının incelenmesi demek olan birinci konu, Hardt ve Negri’nin “küreselleşme”, emperyalizm, ulus, ulusdevlet konusunda tezlerinin irdelenmesi anlamına gelir. Sınıf mücadelelerinin ve devrim programının merkezinde yer aldığı ikinci konu ise, yazarların proletarya, “multitude” (Türkçe çeviride “çokluk”), enternasyonalizm gibi konulardaki tezleriyle ilgilidir. Bu tür bir sınırlamanın bir nedeni, İmparatorluk’un günümüz kapitalizmini sadece bir dünya sistemi ola-

241


242

Sungur Savran

rak değil, aynı zamanda diğer veçheleriyle, yani üretim alanındaki değişimle (“enformatikleşme”, sanayi-sonrası toplum, postFordizm gibi temalar) ve toplumsal hâkimiyet tarzının değişimiyle (disiplin toplumundan kontrol toplumuna geçiş, biyo-politik üretim vb. temalar) de ele almasıdır. Bunların her biri, titizlikle ele alınarak çürütülmesi gereken tezler içeriyor. Sınırlamanın ikinci nedeni ise, Hardt ve Negri’nin entellektüel kaynaklarının çeşitliliğidir. Machiavelli ve Spinoza’dan Foucault ve Deleuze/Guattari ikilisine uzanan, ama aynı zamanda Piore ve Sabel ile Düzenleme Okulu’nu da kapsayan bir entellektüel ufuk karşısında, ancak kolektif bir çalışmayla bütünsel sonuçlara ulaşılabilir. Nihayet, Negri artık kırk yıla varan uzun bir süre boyunca, Avrupa siyasi düşünce geleneğini derinlemesine incelemiş ve Marx’ın düşüncesini özel bir yoruma tabi tutmuş bir düşünürdür. İmparatorluk’un bazı yönlerini hakkıyla ve derinlemesine değerlendirebilmek için Negri’nin yapıtını da daha ayrıntılı biçimde incelemek gerekir. Tabii, bütün bunlar, İmparatorluk’un esas tezlerinin kolayca kavranıp eleştirilmesine engel değildir. Bunun nedeni de yukarıda belirtilmiştir. İmparatorluk’ta, Negri’nin düşünsel tarihinden çok daha belirleyici olan, başkalarının bugüne kadar geliştirdiği “topyekûn yenilenme” teorilerinin sistematizasyonudur. Bizim ele alacağımız konular da bunlarla sınırlıdır. 2. “Küreselleflme”den ‹mparatorlu¤a Hardt ve Negri’nin merkezi özgün tezi şöyle özetlenebilir: “Küreselleşme”, ulus-devletlerin gücünü, bütünüyle ortadan kaldırmamakla birlikte azaltır; ama zaman zaman savunulduğu gibi politik iktidarın önemi azalmaz. “Küreselleşme”, egemenliğin, hiyerarşik bir yapı içinde bir dizi farklı odakta yoğunlaşmasına yol açar. İmparatorluk bu karma yapıya verilen addır. Artık ulus-devletler ya da hiçbir tekil ulus-devlet emperyalizmin merkezi değildir. İktidar dağınık ve parçalanmış biçimde uygulanmaktadır. Bu yüzden de emperya-


‹mparatorluk’a Reddiye

listler arası mücadele tarihe karışmıştır. Kuzey/Güney, çevre/merkez, Birinci Dünya/Üçüncü Dünya ayırımlarının da anlamı kalmamıştır. Bunun anlamı, emperyalizm çağını da geride bırakmış olduğumuzdur. “İmparatorluk miyadını doldurmuştur” (20), çünkü emperyalizmin yapıtaşı ulus-devletlerin egemenliğidir. “Bir zamanlar tanık olduğumuz birkaç emperyalist güç arasındaki çatışma ya da rekabetin yerini (bütün bunları üst-belirleyen, bir-örnek yapılandıran ve tartışmasız postkolonyal ve postemperyalist olan tek bir ortak hak nosyonu altında toplayan) tek bir iktidar fikri almıştır” (33).9 İmparatorluk’un bütün mimarisi bu kaide üzerinde yükseliyor. Ama daha bu kaidede Hardt ve Negri’nin düşünce sisteminin gevşekliği bütün zaafıyla kendini sergiliyor. Descartes,“düşünüyorum, öyleyse varım” demişti, çünkü “düşünme” eyleminin tanımlanmasının ya da hiç olmazsa betimlenmesinin gerekli olmadığını düşünüyordu. Hardt ve Negri “küreselleşme, öyleyse İmparatorluk” diyorlar... ve “küreselleşme”nin, bu dehşetli tartışmalı kavramın, ne olduğu konusunda meraklı okuyucularına tek bir kelime söylemiyorlar! Evet, “Önsöz”de, “üretim ve mübadelenin asli unsurları –para, teknoloji, insanlar ve metalar– ulusal sınırları giderek daha kolay geçiyor” (18) türünden günlük gazetelerin köşe yazılarında yer alabilecek sığ gözlemler var, ama “giderek daha kolay” türü nicel değişikliğe işaret eden bir gelişmenin neden nitel bir değişime, kapitalizmin tarihinde yepyeni bir döneme, yol açtığına ilişkin bir ipucunu bulmak mümkün değil. Yani, Hardt ve Negri’nin dilini kullanırsak, kitabın temelini oluşturan “küreselleşme” bir “yok-kavram”. (Bunun, kendileri “alternatif bir küreselleşme” savunan yazarlar için ne kadar ağır sonuçları olacağı şimdiden tahmin edilebilir.) Örneğin, “para, teknoloji, insanlar ve metalar”ın üçüncüsünün sınırlardan “giderek daha kolay” geçtiği kuşkulu olmakla birlikte, bir

9| Kullan›lan dile biraz

dikkat edilirse, yukar›da “spekülatif felsefe” bab›nda söylenenlere iyi bir örnekle karfl› karfl›ya oldu¤umuz görülebilir. Hardt ve Negri fikirlerin de¤il gerçek dünyan›n de¤iflti¤ini ileri sürüyorlar. Bunun için yeni bir hukuk olgusu ve yeni bir iktidar gerçe¤i olmas› gerekir. Ama onlar bir “hak nosyonu”ndan ve bir “iktidar fikri”nden söz ediyorlar.

243


244

Sungur Savran

an bu önermenin doğru olduğunu varsayalım. Soru şu: bu kolaylığı sağlayan nedir? Burjuva “küreselleşme” teorisinin iddiası, bunun temelinde teknolojik gelişmenin yattığıdır. Marksist bir açıdan bakıldığında ise bu, teknolojik indirgemeciliktir; eğer uluslararası sermaye, 1979’da başlayan ve giderek çığ gibi genişleyen neoliberal saldırısı çerçevesinde, meta, para ve sermaye akımlarını serbestleştirmeseydi, yeni teknoloji hiçbir biçimde kendiliğinden bu akımları kolaylaştıramazdı. Eğer öyle olmasa, Dünya Ticaret Örgütü’ne ya da IMF’ye ne gerek var? Neden, başta emperyalistler olmak üzere, bütün dünyanın kapitalist devletleri DTÖ’de kafa kafaya vererek ticareti serbestleştirmek üzere “raund” üzerine “raund” yapıyorlar? Hardt ve Negri, “küreselleşme”yi içi görülemeyen karanlık bir kutu gibi anlaşılmaz kıldıkları için semptomatik olarak ilerlemek, bu kavramı kavrayışlarının bir teknolojik indirgemeciliğe dayanıp dayanmadığını başka söylediklerinden çıkarsamak zorundayız. Karşılaştığımız ilk önerme, yazarlarımız için son derece talihsiz: Onlara göre “küreselleşme” “karşı konulamaz ve geri dönüşü olmayan” (17) bir gelişme. Bunun “küreselleşme”nin teknolojik indirgemeci açıklamasıyla neredeyse Siyam ikizleri gibi olduğunu saptamak kolay. Eğer “küreselleşme” neoliberalizmin bir ürünü ise (ve yeni teknolojiler bunu sadece kolaylaştırıyorsa), neoliberal stratejiye karşı bir sınıf mücadelesinin bir “karşı koyma” olduğu ve bu mücadele başarı kazandığı takdirde “küreselleşme”den geri dönüş olacağı açık. Yok eğer artık üretimin, dolaşımın ve iletişimin teknolojisi kendiliğinden “küreselleşme”ye yol açıyorsa, o zaman “küreselleşme” elbette kaçınılmaz olur. Yani postmodern teorisyenlerimiz burjuva teorilerinin teknolojist tuzağına daha birinci adımda düşmüşlerdir. İkinci olarak, Hardt ve Negri “küreselleşme”nin ulus-devletlerin egemenliğinde bir gerileme yarattığı fikrini savunurlar. Bu derece tartışmalı bir iddianın da ne kanıtı, ne de açıklaması vardır. Anlaşılan bu konu-


‹mparatorluk’a Reddiye

da da yazarlar liberal “küreselleşme” literatürünün tutsağı olarak kalmayı kendileri için bir sorun olarak görmemişlerdir. Ulus-devletin zayıflaması, hatta (Hardt ve Negri açıkça buna katılmadıklarını belirtseler de) battal hale gelmesi konusundaki iddialar, 21. yüzyılda dünya kapitalizminin çok önemli özellikleri konusunda büyük yanılgıların kaynağıdır. Daha önce çok çeşitli boyutlarını incelemiş olduğum (Savran, 1996; 1997) bu soruna burada yer sınırları dolayısıyla ayrıntısıyla girmem mümkün değil. Ancak Hardt ile Negri’nin argümanının özünü ilgilendirdiği için konunun iki boyutuna kısaca değinmek zorundayız. Birincisi, Hardt ve Negri’nin sandığının aksine “küreselleşme” süreci “pürüzsüz bir dünya” yaratmamıştır. “Ulusal sınır çizgilerini düzleyen küresel bir kontrol toplumunun kurulması, dünya piyasasının gerçekleşmesi ve küresel toplumun sermaye altında gerçek boyunduruğuyla el ele yürür” önermesi (341) yanlıştır. Dünya piyasasının gerçekleşmesi (daha doğru bir deyişle bütünleşmesi) ulusal sınırların (bazen da AB gibi ulus-üstü sınırların) belirlediği parçalılık temelinde olmuştur. Bunun nedeni, ne ölçüde neoliberal politikalar benimserse benimsesin, her bir ulus-devletin, devlet olmanın doğasından gelen, ulusal parası, kamu maliyesi, sınıf ilişkileri rejimi (sendikalar, iş yasaları vb.) ve genel ekonomik yapısı dolayısıyla, dünya piyasası içinde özgül bir altbölüm oluşturmasıdır. “Pürüzsüz”, yani altbölümlerin kırıklarını içermeyen bir dünya piyasası fikri, artık üzerinde mücadele verilecek bir şey kalmadığı yanılsamasını yayarak emperyalizmin (ya da Hardt ve Negri’nin İmparatorluğunun) eline oynadığı için, bir kez daha kaçınılmazlık hayaletini karşımıza çıkarır. İkincisi, ve daha önemlisi, ulus-devlet hâlâ sınıf iktidarının idame ettirildiği ve savunulduğu alandır. Sınıflar arasında iktidar mücadelesi hâlâ ulusal düzeyde verilmektedir. Elbette, yarın diyelim Arjantin’de ya da Türkiye’de proletarya iktidarı ele geçirip burjuvaziyi

245


246

Sungur Savran

mülksüzleştirmeye yönelecek olursa, başta ABD ve AB olmak üzere sayısız güç ekonomik, politik, hatta askeri yöntemlerle bu iktidarı devirmeye çalışacaklardır. Ama bu, sınıf iktidarının ilk basamağının ulus-devlet olduğu gerçeğini değiştirmez. Çünkü emperyalistlerin mücadelesi artık sınırları tanımlanmış bir toprak parçasında bir orduya sahip bir devlete karşı olacaktır. (Buna ulus-devlet demenin hiçbir gereği yoktur. Ulusdevlet kavramı, son iki yüzyıldır politik söyleme hâkim olan milliyetçiliğin bir yapıntısıdır. Varolan devletlerin hiçbiri gerçekte ulus-devlet olarak anılabilecek devletler değildir (bkz. Savran, 1993: 15). Bu durumda, ulus-devletin önemi kalmadı demek bütünüyle anlamsızdır. Zaten öteki kapitalist devletlerin ve emperyalistlerin başarılı devrimlere karşı müdahalesinde de yeni hiçbir şey yoktur. Paris Komünü’nden Ekim Devrimi’ne, Vietnam ve Kore’den Sandinist Nikaragua’ya, bütün kapitalist tarih bunun örnekleriyle doludur. Kaçınılmazlık ve ulus-devletin egemenliğinin sonu tezlerinin dışında, Hardt ve Negri’nin, üçüncü bir tez olarak “küreselleşme” ile birlikte emperyalizmin sona erdiğini ileri sürdüğünü biliyoruz. Bu meseleyi daha ayrıntılı olarak tartışmamız gerekiyor. Yine de şimdiden bir ara sonuç çıkarmakta yarar var. Bu satırların yazarı, İmparatorluk’un yayınlanmasından dört yıl önce, 1996’da kaleme aldığı bir yazısında (Savran, 1996), liberal “küreselleşme” teorisinin üç temel özelliğe sahip olduğunu ileri sürmüştü: “küreselleşme”nin ulusdevleti anlamsız kıldığı iddiası; kaçınılmazlık fikri; emperyalizm dönemini sona erdirmesi. Hardt ve Negri’nin “küreselleşme” anlayışı bu tarife tıpatıp uyuyor. Ne tuhaf değil mi? Emperyalizm Ne Anlamda Sona Erdi? Hardt ve Negri’nin emperyalizmin sona erdiği yolundaki tezi ciddiye alınarak deşildiğinde, gerçekte karşımıza üç temel dayanak çıkıyor: uluslar ve ülkeler


‹mparatorluk’a Reddiye

arasındaki hiyerarşik düzenin sona erişi kapitalizm açısından “dışarısı” ile “içerisi” arasındaki ayırımın sona ermesi ve farklı emperyalist devletler arasında rekabetin gününü doldurması. Hardt ve Negri, dünya sisteminde ezen ve ezilen uluslar arasındaki karşıtlık konusunda olsa olsa hafif olarak nitelenecek bir tavra sahipler. Üçüncü Dünya’nın varlığının sona ermiş olduğunu ileri sürüyorlar (19). 1980’li yıllardan bu yana sayısız peygamber Üçüncü Dünya’nın sonunu ilan etti.10 Yazarlar bu literatüre atıf dahi yapmıyorlar. Oysa, bugün yaşadığımız dünyanın “küreselleşme” denen evreden önceki dünyaya göre uluslar arasında daha da büyük eşitsizliklerle örülmüş olduğu, artık sağır sultanın bile duyduğu birşey. Örneğin, insanların yarısından fazlasının “obezliğin” yarattığı sağlık sorunları ile boğuştuğu ABD ya da Almanya gibi ülkeler ile nüfusunun % 70’i acil açlık sorunlarıyla karşı karşıya olan Malavi arasındaki farklılıklar söz konusu olduğunda, İmparatorluk’u izleyecek olsak, bunların “nitelik farklılıklarından çok nicelik farklılıklarının olduğunu söylemek” (344) gerekecekti. Bu tür bir niteleme, boy ve kilo sayıları bakımından doğru olabilir, ama son tahlilde “nicel” ve “nitel” kavramlarıyla (ve açlıktan kavrulan insanlarla) alay etmektir! ABD kendisinden iki yüz kat yoksul (kişi başına 32 bin dolara karşı 160 dolar milli gelir) Afganistan’ı bombaladığında, bu rakamlar nicel bir ölçeğe dizilebilir, ama bundan ötesini söylemek bir şaka gibidir! “Üçüncü Dünya”, başlangıçta dahi, yanlış bir teoriden türemiş sakat bir kavramdı. O teoride “Birinci” ve “İkinci” olarak adlandırılan dünyaların bütünüyle değişmesinden sonra teorik bir kavram olarak iyice şekilsizleşmiştir. 11 Ama bir gerçekliğe işaret eden politik bir kavram olarak hâlâ anlamlıdır. Çünkü milyonlarca, milyarlarca insanın dilinde, “üçüncü dünya”, emperyalizmin boyunduruğu altında ülkeler anlamına gelmektedir. Ve bu anlamıyla varlığını sürdürmektedir. Evet, parçalanmıştır: Güney Kore ile

10| Benim saptayabildi-

¤im kadar›yla bu konuda ilk olman›n onuru Nigel Harris’indir (1986). 11| Burada “Üç Dünya” teorisinin ayr›nt›l› bir elefltirisini yapmak söz konusu de¤il. K›saca flu söylenebilir: Bu teorinin merkezi çekirde¤i Sovyetler Birli¤i’nin “sosyal emperyalist” bir ülke oldu¤u, dahas› ABD karfl›s›nda esas yükselen emperyalizm oldu¤u tezlerine dayan›yordu. Teorinin alayu vala ile ilan edilmesinden en fazla iki ony›l sonra, önce 1989’da Do¤u Avrupa’da yaflanan “kamp” de¤ifltirme süreci karfl›s›nda Sovyetler Birli¤i’nin parma¤›n› k›p›rdatmamas›, sonra 1991’de kendisinin da¤›lmas› her iki tezi de tuzla buz edecekti. Tabii bu büyük de¤ifliklik sonras›nda bu dahiyane teoriyi savunan neredeyse kalmam›flt›r. Bu arada flu noktaya da iflaret edelim: Hardt ve Negri, “‹kinci Dünya’n›n yerindeyse yeller esiyor” derken (19), belli ki, günümüzde birçok insan›n düfltü¤ü tuza¤a düflüyorlar. “Mao Zedong düflüncesi”ne göre “‹kinci Dünya” o zamanlar “sosyalist ülkeler” diye an›lan ülkeler de¤ildir. (Bugün “yerinde yeller esiyor” ifadesi ile kastedilen aç›k ki bu ülkeler.) Hem kapitalist, hem de “sosyalist” olarak an›lan bloklar›n ikincil derecedeki güçleridir (esas olarak Berlin duvar›n›n iki taraf›ndaki Avrupa). Yani emperyalist Bat› Avrupa da “‹kinci Dünya”n›n bir parças›yd›. Bunu yerinde “yeller esti¤i”ni söylemek ne

247


248

Sungur Savran

mümkün! Tam tersine bu ülkeler toplulu¤u, Avrupa Birli¤i ile rüzgâr gibi esiyor! Öte yandan Sovyetler Birli¤i’nin kendisi ise “Birinci Dünya”n›n, hem de yükselen ülkesiydi. Gençlerin bu hatay› yapmas› normal. Negri gibi, üstelik Maocu hareketin Kültür Devrimi sonras›nda çok güçlü oldu¤u bir ülkede mücadele vermifl bir eski tüfek aç›s›ndan bu unutkanl›k, Marksizme iliflkin genel “unutkanl›¤›”n›n bir belirtisi olarak görülebilir.

Angola, Brezilya ile Salvador, Türkiye ile Yemen, sosyo-ekonomik yapıları bakımından bütünüyle farklılaşmışlardır. Ama emperyalizme tabi olmak bakımından bu ülkeler arasında (hâkimiyet tarzı farklı olsa bile) bir ortak özellik hâlâ mevcuttur. Yani çarpık bir teorinin ürünü olan büyük harfle “Üçüncü Dünya” sona ermiş olabilir; ama küçük harfle üçüncü dünya hâlâ sefalet içinde kıvranıyor. Siz istediğiniz kadar, “üçüncü dünya sona erdi” deyin. Üçüncü dünya, 11 Eylül karşısında sevinenlerin dünyası olarak varlığını sürdürüyor. Hardt ve Negri’nin ikinci dayanağı, kapitalizmin yayılması açısından “dışarısı” ile “içerisi” ayırımının sona ermesi, başka bir deyişle, bütün dünyanın kapitalistleşmesidir. Bu konuda “Emperyalizmin sınırları” altbölümünde sergilenen argümanları son derece tuhaftır. Argüman karakteristik tarzda yine “metinlerarası”dır, yani emperyalizmin gelişmelerinin incelenmesi yerine emperyalizm teorilerinin okunmasına dayanır. Emperyalizm açısından “dışarısı”nın önemi bütünüyle Rosa Luxemburg’un (1968) emperyalizm teorisine yaslanarak açıklanır. Oysa başta Buharin (1972) olmak üzere çeşitli Marksistlerce defalarca kanıtlandığı gibi, bir Marksist olarak bütün teorik ve devrimci gelişkinliğine karşın, Luxemburg’un emperyalizm teorisi derin bir eksik tüketimci hata ile baştan sakatlanmış bir argümana dayalıdır (Bkz. Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, 2: 433-435). İşin tuhaflığı da zaten burada ortaya çıkar. Çünkü Hardt ve Negri kapitalizm için “dışarısı”nın gerekliliği meselesini ilk kez ele aldıklarında şöyle bir dipnot düşmekte beis görmemişlerdir: Bu argüman, üretilen tüm metalar› tüketememenin kapitalizmin hayati kusuru oldu¤unu ve zorunlu olarak çöküflüne neden olaca¤›n› savunan bir dizi yetersiz-tüketimci teori do¤urmufltur. Birçok Marksist ve Marksist-olmayan ekonomist, inand›r›c› bir biçimde kapitalizmin çok üretip az tüketme e¤iliminin felaketini getirece¤ine iliflkin fikirlere karfl› ç›km›flt›r (236n).


‹mparatorluk’a Reddiye

“İnandırıcı bir biçimde” ibaresinin altını sonradan ben çizdim. Demek ki, Hardt ve Negri de, bizim gibi, eksik tüketimci teorinin “inandırıcı bir biçimde” çürütüldüğü kanısındadır. Ama “dışarısı” ile ilgili bütün argüman da bu teoriye dayandırılmaktadır! Bugün dünya bütünüyle kapitalistleştiği için bir dışarısı kalmamıştır. Yani kapitalizm artık içsel çelişkilerini emperyalizm aracılığıyla dışarıya aktarma olanağını tüketmiştir. Oysa, Luxemburg’un eksik tüketimci emperyalizm teorisi yerine çok daha sağlam temellere oturan Lenin’in (1975) teorisi temel alınsaydı, dünyanın bütünü incelenirken, içerisi/dışarısı ayırımının değil, emperyalistler arası rekabetin sonucunda ortaya çıkan dünyanın bölüşümü mücadelesinin belirleyici olduğu ortaya çıkardı. Bu konuda ise 20. yüzyıl başı ile 21. yüzyıl başı arasında fark yoktur, çünkü Lenin’in emperyalizme ilişkin klasik tanımının beşinci noktası tam da “dünyanın emperyalistlerce bölüşümünün tamamlanması”dır. Olsa olsa, 21. yüzyıl başı, tam tersine, 20. yüzyılda yaşanan devrimlerden doğan işçi devletlerinin dünya pazarından bir ölçüde kopmuş olması dolayısıyla, yüzyıl sonunda buralarda yaşanmaya başlanan kapitalist restorasyon süreci içinde bölüşüm bakımından yeni alanların ortaya çıkması dolayısıyla dünyanın bölüşümünün yeniden bir atak yapması özelliğini taşır. Ama zaten esas sorun da dünyanın emperyalist sermaye ve devletlerce bölüşümünün Hardt ve Negri açısından artık bir önemi kalmamış olasıdır. Çünkü onların üçüncü dayanağı tam da emperyalist devletler arasında rekabetin sona erdiği önermesidir. Negri, sol liberal İngiliz dergisi New Statesman’a verdiği demeçte bu tezin ne kadar önemli olduğunu şöyle ifade ediyor: “Büyük değişim uygar uluslar arasında savaşın olanaksızlığıdır” (aktaran Callinicos, 2001: 36). 12 Tipik biçimde, bu dayanak da ileri sürülmekte, ama temellendirilmesi açısından gerçek dünyadan hiçbir kanıt sunulmamaktadır. Burada da kanıt, “metinlerarası”dır. Yazarlar, Luxemburg’dan sonra devrimci Marksistler

12| “Uygar” uluslar! Neg-

ri’nin vatandafl› Berlusconi ile ayn› dili kulland›¤›n› görmek ne ac›!

249


250

Sungur Savran

açısından son derece önemli bir ikinci tanığa başvuracaklardır: Lenin. “... emperyalizm kavramını politik olarak irdeleyen Lenin, herhangi bir Marksistten çok daha başarılı bir biçimde, sermayenin emperyalizmden öte yeni bir aşamaya geçişini öngörebilmiş ve ortaya çıkmakta olan emperyal egemenliğin yerini (daha doğrusu yok-yerini) tespit etmişti.” (246) Kabul edilmeli ki, kapitalizm devam ederken emperyalizmin sona ermiş olduğu tezini (İmparatorluk tezi) emperyalizmin baş teorisyenine bağlamak, çok “şık” bir teorik argümandır! Hepimiz şapkalarımızı Hardt ve Negri’nin bu ustalığı için çıkarmaya hazır olurduk. İş ki, söz konusu “şıklık” Marksist teori tarihinin gördüğü en büyük tahrifat ve revizyon vakıaları arasında parmakla gösterilecek örneklerden biri olmasaydı. Emperyalizm teorisi ile biraz tanışıklığı olanlar, Kautsky ile Lenin arasındaki büyük ayırımın, ilkinin bütün emperyalistlerin kalıcı bir barışçı anlaşmaya ulaşabileceği bir ultra-emperyalizm aşaması öngörmesine karşılık, Lenin’in emperyalist sermayeler arası rekabeti ve emperyalist devletler arası çatışmayı kaçınılmaz görmesi olduğunu bilirler (Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, 2: 436-441). Bu tartışma çerçevesinde, kolay toptancılığı her zaman reddetmiş olan düşünce titizliğiyle, Lenin ince bir ayrıntıyı vurgulamadan edemez. Eğilim, dünya çapında tek bir tröstten yanadır, ama buraya ulaşılmadan kapitalizm ve emperyalizm mutlaka çökecektir. İşte Hardt ve Negri, Lenin’in bu eğilim üzerine söylediklerini temel alarak, emperyalizmin 21. yüzyıl başında sona ermiş olduğu tezinin köklerini onun düşüncesine dayandırıyorlar. Ama bu Lenin’i Kautsky’leştirmektir! Çünkü Lenin “ultra-emperyalizm” aşamasının gerçekleşmesini, açıkça bir önkoşula bağlamıştır: tek bir dünya tröstü. Oysa bugün dünyada, birbiriyle rekabet etmekte olan ABD, Avrupa ve Japon tekelleri mevcuttur. Bu önkoşuldan bağımsız olarak, Lenin’in ultra-emperyalizm taraftarı olduğunu ileri sürmek, entelektüel sah-


‹mparatorluk’a Reddiye

tekârlık kategorisine girer. Hardt ve Negri, “Kautsky haklıydı, Lenin haksızdı” deselerdi çok daha dürüst bir iş yapmış olurlardı. Çünkü gerçekten de “İmparatorluk” ultra-emperyalizm aşamasının yeni adıdır. Burada, İmparatorluk’un karanlık ve kurnaz yanını keşfediyoruz. Hardt ve Negri, Kautsky’nin teorisinin günümüzdeki temsilcisi oldukları halde, bu teorinin atası olarak Luxemburg ve Lenin’i gösteriyorlar. Çünkü kitap hâlâ devrimci retoriği terk etmemiştir. Bu retorik için Kautksky’nin pek de iyi bir referans olmadığını kim yadsıyabilir? Dikkatli okuyucu, yukarıda Hardt ve Negri’nin bu tarihsel revizyonizm çağında Gramsci’ye hiç katılmayacağı bir “hegemonya” kavramının öncülüğü payesinin bahşedilmesine sert biçimde karşı çıktığını hatırlayacaktır. Aynı şeyi Lenin’den neden esirgemeli? Bir teorisyen yapıtının başlığını Emperyalizm. Kapitalizmin En Yüksek Aşaması koymuş. Siz kalkıyorsunuz, ona kapitalizm içinde emperyalizmden daha yüksek bir aşama olabileceği fikrinin öncülüğünü bahşediyorsunuz. Lenin hayatta olsaydı, kendisine sunulan bu armağana şöyle cevap vereceğinden hiç kuşkum yok: “Teşekkür ederim, almayayım.” 3. Ar› Devrim mi, Proleter Enternasyonalizmi mi? Emperyalizmin sona ermesinin ve İmparatorluk döneminin başlamasının, Hardt ve Negri açısından toplumsal ve politik mücadeleler bakımından son derece önemli bir sonucu vardır. Artık her türlü yerel mücadelenin anlamı ortadan kalkmıştır. Yazarlar, kitabın en iyi bölümlerinden birinde, başka alanlardaki postmodernist yaklaşımlarının tam tersi bir yönelişle, “kimlik” politikasına dayalı yerel mücadelelerin “emperyal aygıt”ın eline oynayabileceğini vurgularlar (6870). Ne var ki, bu tür bir tehlikeye işaret etmek başka bir şeydir, mekâna ve yerelliğe dayalı bütün mücadeleleri toptancı bir tarzda mahkûm etmeye varan bir mutlakçılık başka. İmparatorluk’un günümüzde toplumsal

251


252

Sungur Savran

ve politik mücadeleler açısından temel önermesi bu ikinci yaklaşım doğrultusundadır. Kısaca ifade edilirse, Hardt ve Negri’nin bu konudaki yaklaşımı, mücadelenin dolayımsız tarzda küresel olması gerektiği biçiminde özetlenebilir. Bu genel önermeye eşlik eden (ve oldukça muğlak biçimde ifade edilen) programatik hedef ise alternatif bir küreselleşme için mücadeledir. Hardt ve Negri’nin bu mücadele programının taşıyıcısı olarak gördükleri toplumsal özneye multitude (Türkçe çeviride “çokluk”) adını verdiğini biliyoruz. Yazarlar bu toplumsal kategori ile proletaryayı zaman zaman özdeş biçimde kullanırlar. Bu proletarya Marx’ın, çifte anlamda “özgür” ücretli emekçisinden farklıdır. Yazarlara göre bugün proletarya, ister ücret biçimi altında olsun, ister başka tarzda, kapitalist disipline şu ya da bu biçimde tabi olan, sermayenin “içinde” olup onu ayakta tutan bütün katmanları kapsar (77-78 ve 403). Bu sınıf tanımının çok tartışmalı birtakım noktalar içerdiği açıktır, ama biz yukarıda kendi kendimize koyduğumuz sınırlar çerçevesinde bu konuya girmeyecek, konumuzu kapitalizmin bir dünya sistemi olarak özellikleri ve ona karşı mücadele ile sınırlamaya devam edeceğiz. Yalnız yazının geri kalan kısmında, Hardt ve Negri’de hâkim kategori olan multitude kategorisini kullanacağımız için, bu aşamada bu terimin nasıl Türkçeleştirilmesi gerektiği konusunda bir-iki söz söylemek yerinde olacak. İtalyanca “moltitudine”, İngilizce ve Fransızca “multitude” sözcüklerinin birkaç anlamı var. Bunlardan, insanlarla ilgisi olmayan, daha çok nesne ve kavramlarla ilişkili olan anlam Türkçe’ye elbette “çokluk” diye çevrilebilir: “olayın nedenlerinin çokluğu (çok sayıda olması)” durumunda olduğu gibi. Ama sözcüğün insan topluluklarıyla ilgili anlamı için birkaç başka karşılık daha doğru olacaktır. Batı dillerindeki bu sözcük, bir yandan “halk, kitle, yığın” vb. demektir, bir yandan da “kalabalık, izdiham” türünden olumsuz yan anlamlar taşıyan bir boyutu vardır. Belli ki, Hardt ve Negri’nin Spinoza’dan devraldığı kavram, bu üç an-


‹mparatorluk’a Reddiye

lamdan ikincisine tekabül ediyor. Bu durumda, “halk” ve “kitle” kavramları Marksist politik dilde geleneksel olarak kullanılan aşınmış kelimeler olduğuna göre, ben kavramın Türkçeleştirilmesinde “yığın” kelimesinin tercih edilmesinin en doğru yol olduğunu düşünüyorum. Dikkat edilirse, zaman zaman “kitleler” karşılığı kullanılan “yığınlar” biçimi altında değil, aynen Hardt ve Negri’nin kavramsal bir kendiliğindelik (entity) olarak kullanımına uygun olarak, tekil biçiminde yığın. Bu yazının geri kalan bölümünde, Türkçe çeviriden alıntı yapılırken, “çokluk” sözcüğünün yerine “yığın” kullanılacak. Bir Devrimci Özne Olarak “Y›¤›n” Hardt ve Negri yığının “devrimci doğa”ya sahip, “baş edilmesi imkânsız bir kuvvet” olduğu kanısındadır (396). “Bu hipotezi teyit etmek için” geliştirdikleri akıl yürütme, bütünü birçok zaafla malul olan İmparatorluk’un en patetik, hatta yer yer grotesk özellikler taşıyan bölümüdür. Yazarlar yığının devrimci potansiyelini ortaya koymak için önce, son derece tartışmalı olan bir tezle yığının “hayatı otonom olarak ürettiğini” (397) ileri sürerler. Ancak bunu şu pasaj izler: “Burada gayet haklı olarak, bütün bunların hâlâ yığını, bırakın kendi kaderini eline alma potansiyeli taşıyan bir özne olmayı, hakkıyla bir politik özne olarak bile kurmak için yeterli olmadığı itirazı getirilebilir” (397). Bu çok haklı itirazı karşılamak için yazarlar önce spekülatif felsefenin doruğuna kaçarak yığının kaçınılmaz olarak bir “telos” içerdiğini iddia ederler (397); ardından, işçi ve emekçi kitlelerin gerçek dünyasına inerek bir kez daha sorarlar: “Yığının eylemleri nasıl politik olabilir? Yığın İmparatorluğun baskısına ve durmak bilmez bölgesel ayrımcılığına karşı enerjilerini nasıl örgütleyebilir ve yoğunlaştırabilir?” (400). Şimdi aynı yere dönmüş bulunuyoruz. Yazarlar bu sorunu çözmek için ikinci bir çaba gösterir. “Bu sorulara verebileceğimiz tek yanıt şudur: Yığının eylemi asıl

253


254

Sungur Savran

13| Türkçe metinde bura-

da çeviriden ya da daha büyük ihtimalle dizgiden kaynaklanan bir hata var: “specific” sözcü¤ü, “özgül” ile karfl›lanmas› gerekirken “özgün” olarak yaz›lm›fl (Bkz. Hardt ve Negri, 2000: 399400).

olarak İmparatorluğun merkezi baskıcı faaliyetleri karşısına doğrudan ve yeterli bir bilinçle dikildiği zaman politik hale gelir” (400). Ama bu “tek yanıt” bir cevap değil, bir totolojidir: Bu cümlenin öznesi de, yüklemi de aynı şeyi söyler, çünkü politikanın (en azından devrimci politikanın) tanımı budur! Hardt ve Negri güçlüğü çözemediklerini sezerler ve yeniden geri dönerler: “Yine de, yığının bu görevi, kavramsal düzeyde açık olmakla birlikte, oldukça soyut kalıyor. Hangi özgül ve somut pratikler bu politik projeye can verecek?” (400401).13 Mesele kavramsal bir düzeyde dahi açıklığa kavuşmamıştır, ama yazarlar ikinci ve doğru soruyu kendileri soruyor, somut düzeye geçmek istiyorlar. Cevapları ise acıklı: “Bu noktada bir şey söyleyemiyoruz.” (401) Argümanın sonu. Bir aciz itirafı! Hardt ve Negri’nin yığının “baş edilmesi imkânsız bir kuvvet” olduğu iddiasını gerekçelendirmek için ortaya koyduğu argümanın bu denli kof olduğuna inanmayanlar, kitabın işaret edilen sayfaları arasındaki bölümleri okuyarak kendi adlarına karar verebilirler. Bu tablo karşısında bizi ilgilendiren, yazarların sordukları ve cevaplayamadıkları sorular değil. Çünkü bizce o soruların cevabı yok. Bizi ilgilendiren şu: emperyalist-kapitalist dünya sisteminin sürekli sömürü ve baskısına maruz kalan uluslararası işçi sınıfını, emekçileri ve bu dünyanın bütün ezilenlerini kapsayan “yığın” kategorisinin devrimci potansiyelini açıklamak neden bu kadar güç? Bizim cevabımız ne soyut, ne de spekülatif: İmparatorluk, bütün ulusal iktidar odaklaşmalarını tablonun dışında bırakan kavramlaştırmasıyla dünyanın emekçi ve ezilen kitlelerinin devrimci potansiyelinin dinamiklerini keşfetme olanağını kendi eliyle ortadan kaldırmıştır. Emperyalist-kapitalist dünya sistemi bir bütündür; ama bu bütünlük hâlâ ulusal sınıf bölümlerinin ve ulus-devletlerin damgasını taşır. Bu yüzden, ezilen kitlelerin üzerindeki boyunduruk da, bu boyunduruğa karşı verecekleri mücadele de dolayımsız olarak emperyalizmle ilişki içinde ortaya çıkmaz. Her bir ülkenin işçi sınıfı kendi ülkesindeki bur-


‹mparatorluk’a Reddiye

juvazinin iktidarına karşı kısmi ya da bütünsel mücadelelerle başlar işe. Emperyalizm, varolan ulus-devletler sisteminde somutlaşır ve cisimleşir. Dolayısıyla, emperyalist-kapitalizme karşı dolayımsız iktidar mücadelesi, ancak varolan ulus-devletler sisteminde yer alan tekil burjuva devletlerine karşı verilebilir.14 Bir sistem olarak emperyalist kapitalizme karşı verilecek mücadele, zorunlu olarak ulus-devletler dolayımından geçecektir. Bu dolayımı göz önüne almayan, büyük kitlelerin sömürülmesinin ve ezilmesinin somut koşullarından soyutlamış olacağı için, isyan ve devrimin somut dinamiklerini de keşfedemez. Elbette, emperyalist çağda dünya sistemi ulus-devletlerden ibaret değildir ve dolayısıyla hiçbir ülkenin emekçilerinin ve ezilenlerinin devrimci mücadelesinin hedef alması gereken güçler ulus-devletlerle sınırlı değildir. Neoliberalizmin ve “küreselleşme” stratejisinin ardındaki esas sosyo-ekonomik güç olan, çokuluslu şirketler olarak anılan emperyalist mega kapital (Savran, 1996: 45-47) çağında, burjuva devletinin bazı işlevleri bir dizi uluslararası örgütle paylaşılmaya başlamıştır (IMF-Dünya Bankası-DTÖ üçlüsünün yanısıra BM, NATO, AGİT ve bir dizi daha az önemli örgüt). Dolayısıyla, bu örgütler mücadelenin her bir aşamasında kitlelerin karşısına çıkabilir. Kitlelerin cevabı da, tekil ülke içinde ya da uluslararası eylemler aracılığıyla bu örgütlere karşı mücadelenin gereklerini yerine getirmek olmalıdır. “Küreselleşme karşıtı” hareketin varlığının temeli de, çağdaş dünya kapitalizminin bu özgül yapısının bir ürünü olmuştur. Dikkat edilirse, “küreselleşme karşıtı” hareket, Seattle’dan sonra iki tarz eylem düzenlemiştir. Bunlardan dar anlamda “küreselleşme karşıtı” olarak anılabilecek olanları, dünya kapitalizminin bütünselliğini gerçek (DTÖ, IMF, NATO vb.) ya da sembolik (Dünya Ekonomik Forumu, yani Davos) düzeyde yönlendiren uluslararası örgütlere karşıdır. Öteki eylem türü, Seattle’dan esinlenen, ama gerçekte hedefi inşa halindeki tek bir burjuva (emperyalist) devlete, yani AB’ye, karşı mücadele olan tür-

14| AB özgün bir vak›ad›r:

Burada mücadele hem tekil ulus-devletlere, hem de oluflum halinde bir devlet ya da bir proto-devlet olarak AB’ye karfl› yürütülecektir.

255


256

Sungur Savran

15| Bu kavram›, günü-

müzde baflta BosnaHersek ve Kosova olmak üzere birçok örne¤e dar anlamda uygulamak mümkündür. Bkz. (Savran, 2001).

dür. Nice, Göteborg, Cenova, Laeken, Barselona ve Sevil eylemleri hep bu türdendir. Görüldüğü gibi, “küreselleşme karşıtı” hareketi klasik emperyalizm teorisinin terimleriyle yerleştirmek ve özgünlüğünün temelini mistifikasyona başvurmaksızın açıklamak mümkündür. Bu açıklama, İmparatorluk tipi açıklamaya göre şu çok önemli gerçeği vurgulama olanağını da verir bize: “küreselleşme karşıtı” eylemler tekil ülkelerde sınıf mücadelesiyle ve bütün ezilenlerin kurtuluşu yolundaki çabalarla bileşik tarzda gelişmediği takdirde, son tahlilde başarısızlığa mahkûmdur. Çünkü 21. yüzyılın başında dahi, emperyalist sistemde iktidarın yeri hâlâ, aynı zamanda silahlı gücün de yeri olan, ulus-devletlerdir. Bu noktayı kapatmadan önce, bir itirazı karşılamak yararlı olacaktır. Şu soru sorulabilir: “IMF, DTÖ ya da NATO gibi örgütlerin varlığı, tam da Hardt ve Negri’nin sözünü ettiği yeni bir egemenlik yapısına geçmiş olduğumuzu göstermez mi?” Cevap yalındır: Bu tür bir çıkarsama, bu örgütlerin farklı ulus-devletler karşısında tarafsız olduğu yanılsamasına dayanır ya da böyle bir yanılsamayı yaratır. IMF, DTÖ ya da NATO, başta ABD olmak üzere emperyalist ülkelerin kullandığı birer iktidar aracıdır. Hardt ve Negri’nin ilgasına karar verdikleri üçüncü dünyanın üzerindeki tahakkümün bir aracı. Dolayısıyla, örneğin IMF güçlendiği oranda, ABD, AB ve Japonya’nın üçüncü dünya üzerindeki tahakkümü azalmaz, artar! Yani, IMF’nin olmadığı bir durum, diyelim 1930’lu yıllar, örneğin günümüze oranla, formel olarak bağımsız olan ülkeler açısından (örneğin 1930’lu yıllarda Latin Amerika ve Türkiye), bugünküne göre daha fazla manevra alanının varolduğu bir durumdur. Tersinden söylemek daha öğreticidir: IMF’nin boyunduruğu arttıkça, ABD’nin (ve ikincil olarak öteki emperyalist “ulus”devletlerin) formel olarak bağımsız ülkelerin iç işlerine siyaseten karışma olanağı artıyor demektir. Bu tür bir gelişmenin mantıksal uç noktası, uluslararası sömürgeciliktir.15 Yani bu uluslararası örgütlerin tablo-


‹mparatorluk’a Reddiye

ya dahil edilmesi, gelişmeyi, Hardt ve Negri’nin sandığının tersine, sömürgeci emperyalizmden uzaklaştırmaz, oraya yakınlaştırır!16 Proleter Enternasyonalizmi Hardt ve Negri, proleter enternasyonalizmini bütünüyle yanlış anlıyorlar: “... proletarya enternasyonalizmi antiulusçu ve dolayısıyla ulus-üstü ve küreseldi.” (74) “Küresel” kavramının anakronizmini bir yana bırakalım. Ama Marx’ın proletaryanın kurtuluş mücadelesinin biçim olarak önce ulusal olduğuna ilişkin vurgusundan Lenin’in uluslar sorununa verdiği öneme kadar, klasik Marksist teori ve politikanın bütün temelleri Hardt ve Negri’yi yalanlıyor. Örgütsel bakımdan da, Birinci Enternasyonal hariç bütün Enternasyonaller ulusal seksiyonlar üzerine inşa edilmiştir. Yani, yazarların söylediğinin tam tersine, “ulus-üstü” değil “uluslararası”dır. Bu terimler arasındaki farkta bütün bir dünya yatıyor.17 Günümüz dünyası üzerine tartıştığımıza göre bu meseleyi kısaca emperyalizmin genel yapısı bağlamına yerleştirmekte yarar var. Daha 19. yüzyılda başlamış bir eğilimle, emperyalizm çağında üretici güçlerdeki gelişmenin bütünüyle tekil ülkelerin sınırlarının ötesine taştığı (sadece uydular düşünülsün yeter) ortadadır. Bununla içiçe geçmiş biçimde, sermayenin tek bir dünya ekonomisi ve dünya politikası yaratmış olduğu da tartışma götürmez. Bu yüzden de, üretici güçler ve kültür bakımından kapitalizme göre üstün olması gereken sınıfsız toplumun ancak dünya çapında kurulabileceği Marksizmin bir aksiyomudur. Ne var ki, sosyalizme ve komünizme dünya çapında erişilebileceğini, yani sınıfsız toplumun dünya çapında kurulabileceğini söylemek başka şeydir, devrimlerin zaferinin tekil ülkelerde sağlanacağı gerçeğini görmezlikten gelmek başka birşey. Ulus-üstü bir enternasyonalizm, sınıf iktidarının ulusal biçimini görmezlikten geldiği için anlamsızdır. Bu kadarını zaten saptamış bulunuyoruz. Ne var ki, emperyalizm çağında başka bir gelişme,

16| Hardt ve Negri’nin

emperyalizmi sömürgecilikle özdefllefltirmesini (bu noktaya Balakrishnan (2001) da de¤iniyor), yaz›n›n ana metninde bu yüzden elefltiriye de¤er bulmad›m. Çünkü günümüz emperyalizmi, sömürgecilikten uzaklaflm›yor, olsa olsa oraya yak›nlafl›yor. O zaman, söz konusu iki kavram aras›nda mutlaka yap›lmas› gereken ay›r›m, bu tart›flma aç›s›ndan, ikincil hale geliyor. 17| Zaten Hardt ve Negri’nin “ulus-üstü” enternasyonalizmi semantik olarak dahi, kendi içinde bir çeliflkidir

257


258

Sungur Savran

haydi pek sevilen terimle söyleyelim, enternasyonalizmi “üst-belirler”. Ulus-devlet tarih sahnesine çıkalı beri, neredeyse istisnasız bütün ulus-devletler, bir ezen ulusun bir ya da birkaç ezilen ulusu tahakküm altında tuttuğu bir yapıya sahipti. Ama bu ilişki doğası gereği bölgeseldi. Emperyalizm çağıyla birlikte, ezen uluslar ile ezilen uluslar arasındaki karşıtlık dünya sisteminin yapısal bir özelliği haline gelir. Artık uluslar arasındaki bu ilişki göz önüne alınmadan hiçbir politik sorun somutlaştırılamaz. İşte bu yüzdendir ki, Lenin’in deyişiyle, Sosyal devrim ancak, geliflmifl ülkelerde proletaryan›n burjuvaziye karfl› iç savafl›n›n, geliflmemifl, geri ve ezilen uluslar›n ulusal kurtulufl hareketi de dahil olmak üzere, bütün bir demokratik ve devrimci hareketler dizisiyle birleflti¤i bir devir biçiminde ortaya ç›kabilir. (Lenin, 1991: 86) [vurgu asl›nda].

Buna Lenin’in bir başka çalışmasından bir önermeyi eklemekte yarar var:“Her kim ‘arı’ bir toplumsal devrim bekliyorsa, böyle bir devrimi görmek ona kısmet olmayacaktır.” (Lenin, 1989: 210). Burada, diyalektiği reddeden Hardt ve Negri’nin diyalektiğin dolayım kategorisinden mahrum kalmasının yarattığı sonuçlarla karşı karşıyayız. Onlar, İmparatorluk ile yığın arasında dolayımsız (yani “arı”) bir karşıtlık vaz ederken, Lenin, proleter enternasyonalizminin bu büyük temsilcisi, emperyalizmin toplumsal devrim tarafından yenilgiye uğratılmasını bir dizi dolayıma bağlıyor. İşte enternasyonalizm bu yüzden “ulus-üstü” değildir. Çünkü ezilen uluslar ile ezen ulusların proletaryasının kaynaşması için, ezen ulus proletaryasının (ve onun önderlik ettiği halk kitlelerinin) ezilen ulusun proletaryası ve geniş kitlelerine güven vermesi gerekir. Yani enternasyonalizm, ulus olgusuna gözlerin kapatılmasından değil, ezilen ulusların kurtuluşundan geçer (Savran, 1992). 4. Politik Sonuçlar İmparatorluk üzerine yaptığımız tartışma bize günümüzde “küreselleşme” taarruzunu stratejik bir yaklaşım olarak benimsemiş emperyalizmin karşısındaki


‹mparatorluk’a Reddiye

muhalefet hareketlerinin politik haritasında yolumuzu bulmak bakımından bir giriş noktası olarak hizmet edebilir. Bu sonuç bölümünde konuyu iki düzeyde tartışmayı öneriyorum: “küreselleşme karşıtı” hareket düzeyinde ve daha genel düzeyde. Konuya Hardt’ın (2002) Porto Alegre üzerine yazdığı bir yazıyla girmek uygun görünüyor. Hardt, bu yazıda “küreselleşme karşıtı” hareket içinde iki eğilim saptıyor: küreselleşmeye, ulus-devleti güçlendirerek karşı çıkmayı hedefleyen eğilim ve kendisi de “küresel” olan bir alternatif yaratmak isteyen eğilim (Hardt’ın deyimiyle “demokratik küreselleşme”). Hardt’ın (ve elbette Negri’nin) bu ikinci eğilime destek vereceği gün gibi açık. Bu yazıda yapılan tahlil, “küreselleşme” karşısındaki politik tavırların bu ikiliyle sınırlanamayacağını göstermiş olmalı. “Küreselleşme”yi bir bütün olarak karşısına alan, emperyalist sistemi dünya çapında yıkmayı hedefleyen, ama tekil uluslar arasındaki ilişkileri ve ulus-devletlerin önemini görmezlikten gelmeyen üçüncü bir pozisyon mümkündür ve mevcuttur. Bu üçüncü pozisyon karşısında ilk ikisi reformizm açısından birleşir: Milliyetçi çözüm varolan burjuva devletlerini güçlendirerek “küreselleşme” seline karşı kısmi bir baraj oluşturmayı hedeflerken, ikincisi“küreselleşme”yi karşısına almaz, sadece belirli değişikliklerle bu sistemi reforma uğratmayı hedefler. Buna karşılık, üçüncü yaklaşım, başta işçi sınıfı olmak üzere (her tekil ülkede somut koşullara göre değişen ittifaklar temelinde) büyük ezilen kitlelerin mücadelesi sonucunda sermaye iktidarına son vererek uluslararası burjuvazinin iktidarını ve“küreselleşme” adını taşıyan sınıf taarruzunu yenilgiye uğratarak başka bir uluslararası uygarlığın temellerini atmayı hedefler. “Küreselleşme karşıtı” hareketin içinde bu üçüncü eğilim somut bir gerçekliktir. Belki öteki ikisinden daha zayıftır. Ama varlığını hissettirecek kadar da güçlüdür. Klasik proleter enternasyonalizmi, dar milliyetçi eğilimden ve “sivil toplum kuruluşları”na dayanan uzlaşmacı “demokratik küreselleşme” eğiliminden farklı olarak, bu akımda ci-

259


260

Sungur Savran

18| “Tobin vergisi”, ad›n›,

1960’l› y›llarda John F. Kennedy’ye dan›flmanl›k yapm›fl olan ünlü Amerikal› Keynesçi iktisatç› James Tobin’in 1972 y›l›nda yapt›¤› bir öneriden al›r. (Tobin geçti¤imiz Mart ay›nda ölmüfltür.) Öneri, her ülkenin uluslararas› sermaye hareketleri üzerinden cüzi miktarda bir vergi almas›d›r. Önce Fransa’da kurulan ve günümüzde bütün Avrupa’ya yay›lan ATTAC adl› örgüt bu öneriyi “küreselleflme”ye karfl› mücadelesinin köfle tafl› haline getirmifltir. Örgütün Frans›zca orijinal ad› dahi bu vergiye dayan›r: Association pour la taxation des transactions financieres pour l’aide aux citoyens (Yurttafllara yard›m amac›yla mali ifllemlerin vergilendirilmesi). Tobin vergisinin “küreselleflme” karfl›t› bir önlem olarak sunulmas› ve alg›lanmas› son derece ironiktir. Önerinin mucidi Tobin’in kendi amac›, uluslararas› para piyasalar›na istikrar getirerek serbest ticaretin geliflmesini sa¤lamakt›. Yani vergi sadece spekülasyona karfl›d›r, “küreselleflme”nin bütününü tam tersine desteklemektedir. Günümüzün yayg›n olarak okunan Amerikal› iktisatç›s› Paul Krugman’›n (2002) ifadesiyle, Tobin bu vergiyi, “ülkelerin, kendilerini ‘s›cak para’n›n sars›c› hareketlerine maruz b›rakmadan pazarlar›n› [d›fl dünyaya] açmalar›n› güvence alt›na alarak, serbest ticareti özendirmeye yönelik bir yol” olarak düflünüyordu. ‹roninin s›n›r› yok: “Küreselleflme

simleşmektedir. Hareketin içinde hangi akımın baskın çıkacağı somut politik ve örgütsel gelişmelere bağlıdır. Bu üçlü yapıyı kavradığımızda, bu yazının başından beri “küreselleşme karşıtı” hareketten söz ederken neden tırnak işaretleri kullandığımız da açıklığa kavuşuyor. Hareketin içinde bir bölüm, Tobin vergisi benzeri kısmi talepler18, Dünya Bankası ve sistemin öteki zirveleri ile kurulacak diyalog vb. aracılığıyla sistemi sadece yumuşatmayı hedeflediği içindir ki, bu hareketin tamamına “küreselleşme karşıtı” etiketini takmak doğru değildir.19 Elbette, bazı akımların yaptığı gibi, harekete “antikapitalist hareket” etiketini yapıştırmak daha da yanlıştır. Söz “küreselleşme karşıtı” hareketten açılmışken, Seattle öncesi yazılmış olan İmparatorluk’un bu yazının girişinde belirttiğimiz gibi, Seattle ve sonrasındaki eylemlerin bazı yönleri tarafından doğrulanmış görünmesi üzerinde de kısaca durmamız gerekiyor. Buradaki “doğrulanma” sadece görünüştedir; gerçekte olan, bir kitap ile bir tarihsel konjonktür arasında talihli bir buluşmadır. Hatırlanacağı gibi, “doğrulanma” görüntüsü üç düzeyde ortaya çıkıyordu: Hareketin dolayımsız tarzda uluslararası karakteri; farklı toplumsal, politik ve ideolojik grupları birleştirmesi; gevşek, federalist, “şebeke” tarzı bir örgütlenmeye dayanması. Bunlardan ilk ikisi, doğrudan doğruya “küreselleşme” saldırısının karakteri ile ilgilidir. Bu saldırı hem her bölgenin ve ulus-devletin emekçilerini ve ezilenlerini hedef tahtasına yerleştirir ve dolayısıyla karşısında baş edilmesi güç bir uluslararası koalisyonun oluşmasının maddi temelini yaratmıştır; hem de emekten çevreye bütün alanlarda sermayenin önündeki engelleri azgınca ayıklamaya giriştiği için geniş bir yelpazeye yayılan toplumsal-politik güçlerin kendi karşısına dikilmesine neden olmuştur. Üçüncü özellik ise aslında uluslararası solun ve işçi sınıfı hareketinin günümüzdeki bir zaafı ile ilgilidir: Neoliberal saldırıdan bürokratik işçi devletlerinin çöküşüne kadar bir dizi faktör solda ve genel olarak


‹mparatorluk’a Reddiye

emekçi kitlelerde örgütlenme ve hareketi merkezileştirerek güçlendirme fikrini tahrip ettiği içindir ki, “küreselleşme karşıtı” hareket başlangıçta parçalı ve dağınık bir yapıyla ortaya çıkmıştır. Ama her üç unsur da hayatın gerçekliği karşısında geçici olmak zorundaydı; nitekim aradan henüz üç yıldan bile kısa bir süre geçmiş olduğu halde gelişmeler bunu açıkça ortaya koymaktadır. Her şeyden önce, burjuvazinin ulusal ve bölgesel iktidar yapıları, yukarıda ortaya konulduğu gibi, mücadele açısından büyük önem taşıdığından hareket gittikçe daha dolayımlı hale gelmektedir. Bunun bir örneği, hareketin AB karşıtı kanadının giderek ayrışmasıdır. Bir başka örneği ise, Porto Alegre’de kurulan Dünya Sosyal Forumu’nun her kıta için ayrı sosyal forumlar örgütleme kararıdır. İkincisi, bütün toplumsal ve politik güçlerin baştan itibaren, İmparatorluk’un anahtar kavramlarından biri olan “yığın” kavramının ima ettiği gibi “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitle” olmadığı daha Seattle’dan beri ortadaydı. Sendikalarla kaplumbağa severler ya da anarşistler bir araya geliyorlardı, ama amaçları da, yöntemleri de farklıydı. Sadece bir-iki örneğe değinecek olursak, Seattle genel olarak DTÖ-IMF-Dünya Bankası üçlüsüne cepheden karşı diye bilinirken (bu “cepheden karşı olanlar” içinde elbette bu örgütlerin ilga edilmesini isteyen devrimciler ve değiştirilmesini savunan reformistler de var), bu eylemden sadece dört ay sonra Washington’da yapılan eylemde Amerikan sendikaları, esas faaliyetlerini, eylem öncesinde ülkenin başkentine gelerek Çin Halk Cumhuriyeti’nin DTÖ’ye üye yapılmasını engellemek üzere basınç uygulama ile sınırlamışlardır! Bir başka örnek, AB zirvelerindeki eylemlerden verilebilir: Bu eylemlerin artık geleneksel hale gelen bir özelliği, iki günlük protestolardan birinde sendikaların katılımıyla çok daha ılımlı sloganlar etrafında, genellikle olaysız yürüyüşler yapılması (Cenova ve Göteborg istisnalardır), diğer gün ise çok daha radikal “küreselleşme karşıtları”nın, çatışmalara da sahne olan

karfl›t›” hareket Seattle’da DTÖ’nün empoze etti¤i serbest ticarete karfl› mücadeleyle bafll›yor. Ama bugün içindeki en önemli unsurlardan biri, serbest ticareti özendirmek için gelifltirilmifl bir fikri hareketin merkezi sloganlar›ndan biri haline getiriyor! 19| Hareketin genel bir de¤erlendirmesi için bkz. (‹flçi Mücadelesi, 2000). ‹kinci Porto Alegre buluflmas›n›n k›sa bir Marksist de¤erlendirmesi (‹skender, 2002)’de bulunabilir.

261


262

Sungur Savran

gösteriler yapmasıdır. Bu tür farklılıklar Seattle’da çok belirgin değildi, ama zamanla çıplak biçimde ortaya çıkmıştır. Nihayet, örgütlenmenin ve mücadeleyi merkezileştirmenin isterleri, hareketin şebeke tarzı düzenlemelerden adım adım uzaklaşarak klasik merkezi tarzda örgütlenmelere yönelmesine yol açmıştır. Bugün bütün ülkelerde ve farklı kıtalar çapında yapılaşmış, çalışma usulleri billurlaşmaya başlayan, bağlayıcı politik metinlere sahip forumlar oluşuyor. Seattle’ın kendiliğinden patlayan eylemliliğiyle bugünkü tablo arasındaki karşıtlık daha çarpıcı olamaz. Forumlar hala demokratik olabilir. Buna şaşırmak, ancak örgütlülüğün ve merkeziliğin mutlaka antidemokratik olacağına inananların işidir. Maalesef bugünkü billurlaşma ve yapılaşma, “alternatif küreselleşme” doğrultusunda oluşan reformist eğilimin kitle hareketi üzerinde bir hegemonya kurmasının aracı haline gelmektedir. Bu noktada, “şebeke” tarzı örgütlenmeyi fetişleştiren, siyasi partilerin örgütsel olarak forumlara katılmasına ilişkin yasağı, “sivil toplum kuruluşları”nın inisiyatifinin boğulmaması adına destekleyen gruplar, böylelikle, kendini kontrol ettiği sendikalar ya da belediyeler aracılığıyla temsil edebilen, artık düzenin neredeyse bir parçası haline gelmiş reformist sosyal demokrat partilere destek verdiklerini, buna karşılık kitle örgütlerinde daha zayıf olan devrimcileri dışladıklarını da fark etmeliler. Emperyalist Kapitalizme Muhalefetin Haritas› Emperyalist çağda dünya kapitalizminin nesnel yapıları, solda emperyalist kapitalizme muhalefet bakımından farklı eğilimlerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. 20. yüzyılın sonunda, sermayenin uluslararasılaşmasının derinleşmesi ve belirli sınırlar içine kapanan “sosyalizm” deneyimlerinin de farklı yollardan çökmesi (ya da en azından gerilemesi) bu eğilimlerin sayıca artmasına neden olmuştur. Türkiye’de hâkim sınıfların bağrında AB tartışmasına damga vuran iki kutbu oluşturan liberalizm ve milliyetçilik, solda da AB taraftarı


‹mparatorluk’a Reddiye

bir sol liberalizmin ve bunun karşısında şovenist bir sol burjuva milliyetçiliğinin “küreselleşme” karşısında mümkün “sol” alternatifleri tükettiği izlenimini doğurmaktadır. Ne mutlu bize ki, her ikisi de burjuva hegemonyasının farklı tarzlarda yeniden üretilmesine katkıda bulunan bu ikilinin dışında seçenekler var. Ama bu alanda da görüşlerin çok berrak olmadığına yazının başında değinmiştik. Sorun, esas olarak, emperyalizm, milliyetçilik ve enternasyonalizm üçgeni çevresinde düğümleniyor. Sorunu berraklaştırmak için iki düzeyde ele almak gerekiyor. Birinci düzeyde, genel olarak “küreselleşme”ye, özel olarak da AB’ye karşı çıkmanın, tarihsel gelişmeye karşı çıkmak gibi algılanması, böyle bir karşı çıkışın insanı zorunlu olarak milliyetçiliğe sürükleyeceği kaygısının duyulması var. Bu düzeyde Marksist enternasyonalizm ile “küreselleşme” arasında tam bir ayırım yapılamıyor. Hardt ve Negri’nin “alternatif, demokratik küreselleşme” kavramı türü bakış açıları bu bağlamda etkili oluyor. Oysa yukarıda İmparatorluk yazarlarının “küreselleşme” konusundaki suskunluğu eleştirilirken ortaya konulduğu gibi, “küreselleşme” teknolojik gelişmelerin “kaçınılmaz” sonucu değil, dünyanın “serbest piyasa” temelinde, yani sermayenin uluslararası hareketinin önündeki engellerin kaldırılması amacıyla bütünleştirilmesidir. Dolayısıyla, “küreselleşme” sınıflar arasındaki mücadelede tarafsız bir kavram değildir. Ezilenlerin alternatif bir küreselleşmesi olamaz. Ezilenlerin alternatifi elbette milliyetçilik değildir. Klasik terimle enternasyonalizmdir. İkinci düzeyde, yine milliyetçilikten kaçma kaygısı ile, enternasyonalizmin yerine ulusal sorunlara bütünüyle kayıtsız bir yaklaşım getirme eğilimi ortaya çıkıyor. Burada alternatifin adı artık “küreselleşme” olmayabilir. (İki düzeyin sorunlarının üst üste geldiği durumlarda bu da oluyor.) Ama alternatif, hiçbir biçimde ulus-devlet denen iktidar yapılarıyla ilişkisi olmayan bir biçimde formüle ediliyor. Buradan bir sıçrama ile “emperyalizm” kavramının reddedilmesine de ulaşmak

263


264

Sungur Savran

mümkün oluyor: Madem milliyetçiler söylemlerinde “emperyalizm”e karşı mücadeleyi fetiş haline getirmişlerdir, o zaman enternasyonalistler hiçbir biçimde emperyalizme karşı çıkmamalıdırlar. Bu belki bilinçli bir akıl yürütmeden, belki çeşitli ülkelerin en baskıcı ve gerici eğilimleriyle (kimi yerde orduyla, kimi yerlerde faşistlerle, kimi yerlerde antisemitistlerle) ittifaka girmeye yönelen milliyetçi sola duyulan ikrahtan dolayı psikolojik bir tepkiden kaynaklanıyor. Ama sonuç aynı: Proleter enternasyonalizminin teorik ve politik kavramı “emperyalizm”, milliyetçilere terk ediliyor. Enternasyonalistler sadece soyut ve dolayımsız biçimde kapitalizme karşı çıkabilir hale geliyor. Vurgulamak gerekiyor ki, bu eğilimler şu ya da bu teorik akımın etkisinden doğmuyor. Emperyalist dünya sisteminin nesnel yapısı ve bunun emperyalizmin boyunduruğu altındaki ülkelerde yarattığı saflaşmadır bu eğilimlerin ardındaki dinamik. İşte bu dinamiğin açtığı boşluğa İmparatorluk türü çalışmaların etkisi gelip yerleşebiliyor. Eleştirdiğimiz kitabın önemi, bu tür çalışmalar arasında en çok etki yaratanı olmasından geliyor. Bunlar politik açıdan ciddi yanlışlara gebe hatalardır. İmparatorluk’un Türkçe versiyonunun kapağında bir etiket, “Yirmibirinci Yüzyılın Komünist manifestosu” yazıyor. Bu, yayınevinin basit bir reklam buluşu falan değil. Günümüzün en çok ilgi çeken sol düşünürlerinden birinin, Slavoj _i_ek’in Hardt ve Negri’nin kitabı konusundaki yargısını özetliyor. Zizek, köken olarak Sloven’dir. Yani federal Yugoslavya’da doğmuş büyümüş ve yetişmiş bir düşünürdür. O toprakları iyi tanıdığını, sorunlarına duyarlı olduğunu varsaymak zorundayız. Zizek (1999), NATO’nun Kosova Savaşı’nın ertesinde yazdığı yazıda, emperyalizmle Yugoslavya’ya karşı eşit mesafe alan bir tavrı sergiliyordu. Ne Marx ve Engels, ne de Lenin, Trotskiy ve öteki ikinci kuşak Marksistler, hiçbir zaman, 19. yüzyılda Batılı kapitalist büyük güçlerin, 20. yüzyılda emperyalizmin boyunduruğu altındaki ülkenin yönetimi kötü diye bu iki kate-


‹mparatorluk’a Reddiye

gori ülke arasında tarafsız kalmadılar. Şu gerçek 21. yüzyılda da geçerli: Enternasyonalizm ezilen ulusların kurtuluşundan geçer. Sosyalizm ulusların kaynaşmasını ancak ezilen uluslara verilen garantilerle, daha da ötesi, ezilen ulusların ötekilerle sadece biçimsel değil, gerçek eşitliği için mümkün olan her şeyi yaparak sağlayacaktır. Marksizm sadece sınıf ezilmesine değil, her türlü ezilmeye karşı bütünsel bir kurtuluş (emansipasyon) teorisi ve pratiğidir. Onun için programı, kadınlardan gençlere, horlanmış ırklardan ezilen uluslara, tarihin bütün ezilenlerinin kurtuluşunun ihtiyaçlarına cevap vermek zorundadır.n

265


266

Sungur Savran

Kaynaklar Balakrishnan, G. (2000) “Virgilian Visions”, New Left Review, yeni dizi 5, Eylül-Ekim. Bukharin, N. (1972) Imperialism and the Accumulation of Capital, K.J.Tarbuck (der.), New York: Monthly Review Press. Callinicos, A. (2001) “Toni Negri in Perspective”, International Socialism, 92, Sonbahar. Evren, S. (2001) “Yeni Radikal ‹talyan Düflüncesi”, Bianet, 28 Aral›k. Foster, J.B. (2001) “Imperialism and ‘Empire’”, Monthly Review, 53 (7), Aral›k.

Lenin, V.‹. (1975) Emperyalizm, Ankara: Sol. _________ (1989) “Uluslar›n Kaderlerini Tayin Hakk› Üzerine Bir Tart›flman›n Özeti”, Uluslar›n Kaderlerini Tayin Hakk› içinde, Ankara: Sol. _________ (1991) Marksizmin Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm, ‹stanbul: Koral. Luxemburg, R. (1986) Sermaye Birikimi, çev. Tayfun Ertan, ‹stanbul: Alan. Savran, S. (1992) “Globalizm, Milliyetçilik, Enternasyonalizm”, Onbirinci Tez, 12.

Hardt M. ve Negri A. (2000) Empire, Cambridge, Ma: Harvard University Press.

________ (1993) “Bankalar ve Bayraklar: Uluslararas›laflma Ça¤›nda Milliyetçilik”, S›n›f Bilinci, 12, Mart.

_________________ (2001) ‹mparatorluk, çev. A. Y›lmaz, ‹stanbul: Ayr›nt›.

________ (1996) “Küreselleflme mi, Uluslararas›laflma m›? (1), S›n›f Bilinci, 16, Kas›m.

Hardt M. (2002) “Today’s Bandung?”, New Left Review, yeni dizi 14, Mart-Nisan.

________ (1997) “Küreselleflme mi, Uluslararas›laflma m›?” (2), S›n›f Bilinci, 17, Nisan.

Harris, N. (1986) The End of the Third World, Harmondsworth: Penguin.

________ (2001) Avrasya Savafllar›, ‹stanbul: Belge.

‹flçi Mücadelesi (2000) “Küreselleflme”ye Karfl› Direnifl!, ‹stanbul: Ütopya.

Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi (1984), “Emperyalizm Teorileri”, cilt 2, 432441.

‹skender, C. (2002) “Porto Alegre Kapitalizme Alternatif Oldu mu?”, ‹flçi Mücadelesi, 2, Mart-Nisan. Krugman, P. (2002) “Missing James Tobin”, New York Times, 12 Mart.

Sraffa, P. (1960) Production of Commodities by Means of Commodities, Cambridge: Cambridge University Press. [Türkçesi: Mallar›n Mallarla Üretimi, çev. Ümit fienesen, ‹stanbul: ‹TÜ Yay›nlar›, 1981].


Praksis 7

| Sayfa: 267-304

K i t a p

T a n › t › m ›

‹mparatorluk’un ‹yimser Metafizi¤i Mustafa Bayram M›s›r Sinan Kadir Çelik

lex Callinicos, Jean-François Lytotard’ın ilk defa 1979 yılında yayımlanan Postmodern Durum’unun kült bir kitap olmasını postmodern sanat, yapısalcılık sonrası felsefe ve sanayi sonrası toplum kuramlarını görünürde tutarlı bir şekilde bir araya getirmesine bağlar (2001b: 15-16). Aynı şeyi Michael Hardt ve Antonio Negri’nin (bundan sonra yer yer yazarlar diye anacağız) İmparatorluk’u1 için de söylemek mümkün. İmparatorluk, postyapısalcı felsefe ve sanayi sonrası toplum kuramlarını temel alarak ve bu kuramları görünürde tutarlı bir şekilde aynı potada eriterek emperyalizmin sona erdiğini ve artık bir “imparatorluk” döneminde yaşamaya başladığımızı ileri sürünce Slavoj _i_ek tarafından “21. yüzyılın Komünist Manifestosu” coşkusuyla karşılandı. Bir de buna, bugüne kadar Marksistlerce kinisizm olarak görülen, postmodernizmin haletiruhiyesinden ve iddialarından yazarların ilginç bir aktivizm biçimini “safdil bir iyimserlikle”2 çıkarsamaları ve bunun bazı siyasi pratik biçimlerinde (küreselleşme/kapitalizm karşıtı hareketler 3-) karşılık bulması eklenince İmparatorluk’un doğuşu dillere destan bir şölenle kutlanmaya başladı. Oldukça teorik bir kitap olmasına rağmen İmparatorluk denilince aklınıza artık bazı akademisyenlerin kütüphanelerinin raflarında uslu uslu duran bir kitap gelmesin. Nasıl ki ‘68 hareketindeki gençlerin itibar

A

1| Yaz›m›z boyunca italik

olarak yaz›lan ‹mparatorluk yazarlar›n söz konusu kitab›, italik olmayan “imparatorluk” ise yazarlar›n kitaplar›nda söz etti¤i imparatorluk anlam›nda kullan›lacak. 2| Terry Eagleton, Praksis’in bu say›s›nda yer alan ‹mparatorluk’u “upbeat” bir kitap olarak, yani daha çok safdillikten kaynaklanan bir iyimserli¤i olan bir kitap olarak tan›ml›yordu. Bu konuda Eagleton’a tamam›yla kat›lmakla birlikte bu kitab›n ayn› zamanda –dar anlam›yla-, yaz›m›zda tart›flaca¤›m›z gibi, oldukça “metafizik” oldu¤unu düflünüyoruz. 3 | “Küreselleflme-karfl›t› hareket” olarak adland›r›lan “hareket”i kapitalizme karfl› olandan liberal küreselleflmeye karfl› olanlara kadar bir çok farkl› grubun oluflturdu¤unu ve ç›kt›¤› günden bugüne bu “hareket”in niteliksel bir de¤iflim içinde oldu¤u hepimizin malumu. Fakat her ne kadar böyle olsa da ayn› eylem platformunda buluflan bu gruplar›n “hareket”inin gerek bu de-


268

Mustafa Bayram M›s›r-Sinan Kadir Çelik

¤iflen gerekse onun “ço¤ulcu” yap›s›n› vurgulamak için onu “küreselleflme karfl›t› hareket” olarak adland›rmak yerine “küreselleflme/kapitalizm karfl›t› hareket(ler)” olarak adland›rmay› tercih ediyoruz. 4| ‹mpartorluk’un “çokluk” kavram›n›n küreselleflme/kapitalizm karfl›t› hareket(ler)le nas›l örtüfltü¤ü konusunda Sungur Savran’›n Praksis’in bu say›s›nda yay›mlanan yaz›s›na bak›labilir. Callinicos (2001a) bu iliflkiyi ‹talyan kendili¤indenci (autonomist) haretketin tarihsel seyriyle iliflkilendirerek ‹mparatorluk’un sol-liberalizmle olan dirsek temas›na da de¤inir. Ayr›ca bu kitab›n siyasi projesini “postMarksist” olarak niteliyenler de var. Örne¤in bkz. (Proyect, 2001).

ettiği bir 3M’si vardı (Marx, Mao, Marcuse) şimdinin küreselleşme/kapitalizm karşıtı hareket(ler)inin de artık bir Negrisi var! Callinicos’un da dikkat çektiği gibi küreselleşme karşıtı hareket(ler)in önde gelen isimleri İmparatorluk’un teorik dilini pratiğe dökmeye başlamışlardır bile. Örneğin, Callinicos’un da dikkat çektiği gibi, bu hareket(ler)in ünlü isimlerinden Luca Casardi, Cenova eylemlerinden sonra şunları söylüyordu: Burada bir ‹mparatorluktan söz ettik, ya da do¤rusu dünya yönetiminde [hâkim olan] bir emperyal bir mant›ktan. Bu ulusal egemenli¤in çözülüflü anlam›na gelir, onun sonu de¤il. Daha çok bu bir çözülmedir ve onun küresel, emperyal bir çerçevede yeniden tan›mlanmas›d›r. Cenova’da iflte bu çözülüflün nas›l iflledi¤ine ve beraberinde getirdi¤i savafl senaryolar›na tan›k olduk. Sorun bu emperyal mant›¤a karfl› koymaksa e¤er, hepimiz buna Cenova’da yine haz›rl›ks›z yakaland›k (aktaran Callinicos, 2001a).

Yazımızın ilerleyen bölümlerinde daha ayrıntılı bir şekilde tartışacağımız üzere, bir yandan günümüz kapitalizminde emperyalizmin ve ulusal egemenliğin çözülerek yeni bir “imparatorluk” sisteminin tesis edildiğini iddia eden ve bu yeni sisteme karşı koyacak siyasi özne olarak oldukça muğlak bir şekilde tanımladığı “çokluk” kavramıyla farklılık siyasetine ve küreselleşme/kapitalizm karşıtı hareket(ler)e göz kırpan İmparatorluk 4, diğer yandan, ister istemez sol liberalizmle de bir dirsek teması içinde olduğu için kapitalizm karşısında “sınıf” değil “çokluk” adına şu üç hakkı talep eder: “küresel yurttaşlık hakkı”, “toplumsal ücret hakkı” ve “yeniden sahiplenme hakkı”(2001: 398407). Callinicos’un (2001a) İmparatorluk’u eleştirdiği makalenin başlığının “Toni Negri in Perspective” olmasının sebebi, Hardt ve Negri’inin bu haklarla daha fazla “özgürlük” ve “yaşam kalitesi” istemesidir. Zira bu hakların sözcüsü Antonio Negri’den çok Toni Blair’dir! İşte böylesi bir tarihsel-toplumsal koşulda ortaya çıkabilen İmparatorluk kitabının siyasi olarak da günümüzün ana-akımı içinde kalmasından dolayı (New


‹mparatorluk’un ‹yimser Metafizi¤i

York Times’a kapak olmuş ve Washington Post’un köşe yazarlarının dahi illa ki ona referans vererek yazdığı bir kitaptan söz ediyoruz burada) biz de bu kitabı tartışmak zorunda kalıyoruz. Ne var ki, ister siyasi olarak reddedin ister Hardt ile Negri’nin ütopyasını benimseyin, bu kitap aynı zamanda teorik bir tartışmanın da vesilesi oldu; daha doğrusu önceden yapılmış tartışmaların farklı bir bağlamda yeniden gündeme gelmesinin. Teoriden siyasete ya da siyasetten teoriye giden yol genellikle sanıldığı kadar uzun değildir; hele ki siyaset biliminden konuşmaya başladığımız anda. İşte tam da bu nedenle biz de bu yazımızda İmparatorluk’un yanlış bir teoriyle (ama aynı zamanda bu teorinin oldukça iyi niyetli olduğu da söylenebilir!) yola çıkıp yanlış bir siyasetle sonuçlandığını (ya da tam tersini!) göstermeye çalışacağız. Bunun içinse bu yazıda sanayi sonrası postmodern bir toplumda, ulusal egemenliğin çözülüşü, emperyalizmin bitişi gerekçeleriyle “imparatorluk” çağında yaşadığımızı iddia eden ve bu nedenlere (daha doğrusu varsayımlara) dayanarak epistemolojik bir açıklıkla “çokluğun” özgürleşmesi şiarıyla ortaya çıkan bu kitabın metodolojik, teorik ve siyasi yanlışlarını gösterme çabası içerisinde olacağız. Elbette ki yazımızda bu kitabın tüm veçhelerini tartışmak mümkün değil. 5 Biz bu yazıda İmparatorluk’un teorik ve siyasi temel eksenlerini oluşturduğunu düşündüğümüz dört ana hattını vurgulamayı ve tartışmamızı bu hatlar üzerinden yürütmeyi tercih edeceğiz. Bu amaçla İmparatorluk’a şu dört soruyu yöneltmeyi ve bu soruları İmparatorluk’un nasıl yanıtladığı ve aslında bu soruların nasıl yanıtlanması gerektiğini göstermek için en azından bazı ipuçlarını vermekle yetineceğiz. Bu bağlamda İmparatorluğa yönelteceğimiz sorular şunlar: 1- Epistemolojik Açıklık: Ne Adına ve Nereye Kadar? 2- Gerçekten Sanayi-Sonrası Postmodern bir Dünyada mı Yaşıyoruz?

5| Kitap hakk›nda yaz›lan

elefltiriler oldukça k›sa sürede hat›r› say›l›r bir külliyat oluflturdu. Bu külliyata www.tidsskriftcentret.dk/negri.html adresinden ulaflmak mümkün.

269


270

Mustafa Bayram M›s›r-Sinan Kadir Çelik

3- İmparatorluk: Bir Düş mü yoksa Gerçek mi? 4- Sınıftan Çokluğa: Çokluk Kavramı İnsanlığı Gerçekten Özgürleştirebilir mi? Doğal olarak bu yazı kapsamında yukarıda sormuş olduğumuz dört soruya ayrıntılarıyla ve tatmin edici yanıtlar veremeyeceğiz. Zaten bu sorulara gerekli olan yanıtların birçoğunun gerek İmparatorluk’tan önce gerekse bu kitabı tartışanların bir bölümünce verilmiş olduğunu düşünüyoruz. Dolayısıyla, alternatif bir kaç ipucunun altını çizmek, İmparatortorluk’un gözden kaçan bazı boyutlarına dikkat çekmek bu yazının temel amacıdır; yoksa bütünüyle yeni şeyler söylediğimizi iddia etmiyoruz. İmparatortorluk’un bu eksenlerde tartışılmasının daha anlamlı bir tartışma zemini oluşturabileceğini düşündüğümüz için bu soruları sorduk. Zira kitap insanın devrimci duygularını şiirsel bir dille okşarken bu soruların akılcı bir şekilde yanıtlanmasını unutturabilir! Eğer “hatırlamak iktidara karşı verilen bir mücadeleyse” ve “unutmak ise bir cinayet” o zaman bu soruları eğri oturup doğru yanıtlamak gerekir. Evet, gerçekten bir “imparatorluk”ta mı yaşıyoruz? Esasen temel soru bu. Fakat bu soruya “hayır!” yanıtını kendinden emin bir şekilde verebilmek için sanırız öncelikle yukarıda sorduğumuz dört soruya sarih yanıtlar verebilmemiz gerekiyor; ya da bu soruların doğru bir şekilde yanıtlayabilmemiz için gerekli olan ipuçlarının altını çizebilmemiz. Aksi takdirde İmparatorluk’un iyimser metafiziğine kendimizi kaptırıp hayale dalmamız kaçınılmaz görünüyor. O halde ilk sorumuzla başlayalım. I. Epistemolojik Aç›kl›k: Ne Ad›na ve Nereye Kadar? Günümüz sosyal bilimlerinin pratiğine baktığımızda ontoloji ve epistemoloji kavramlarının aşırı bir şekilde vurgulanması gibi bir eğiliminin olduğunu görmek için sanırız bin bir kanıt göstermeye gerek yoktur. Elbette ki ontoloji ve epistemolojinin sorunları aynı zamanda sosyal bilimlerin de hayati sorunlarıdır ve bu


‹mparatorluk’un ‹yimser Metafizi¤i

sorunları sosyal bilim pratiği çerçevesinde de tartışmak elzemdir. Fakat ne var ki ana-akımdaki sosyal bilimler pratiğinin ontoloji ve epistemolojiye aşırı vurgu yaparken “somutun somut analizinden” kaçma gibi de bir eğilimi var. Örneğin siyaset bilimi ve/veya siyasal iktisat disiplinlerinin, sınıf analiziyle çok daha gerçekçi şekilde anlaşılması gereken bir meseleyi etiğin “ben” ve “öteki” kavramlarının ontolojisini yaparak muğlaklaştırması moda haline geldi. Bu anlamda postmodernizm bir meseleyi açıklamak yerine onun karmaşıklaştırılmasını kutsar. “Sen bana sarih bir şey söyle ben sana onun aslında ne kadar muğlak olduğunu söyleyeyim” şiarıyla çalıştığını söyleyebileceğimiz bu söylemsel üretim bandının bir ucundan giren apaçık doğrular diğer ucundan anlaşılması imkânsız muğlaklıklar olarak çıkar. Her ne kadar somut bir durumu açıklama iddiasında ısrar etse de, İmparatorluk da bu genel eğilimin bir istisnası değildir. Günümüz sosyal bilimcilerinin ana-akımının tarihsel materyalizm gibi bazı şeyleri net bir şekilde açıklayabilen bir metodolojiye “epistemolojik olarak açık” olmadığı gerekçesiyle pek itibar etmemesi gibi İmparatorluk da tarihsel materyalizmi bir kalemde harcayıverir.6 Çünkü yazarlara göre, böylesi bir metodoloji, aslında ve esasında oldukça karmaşık olan dünyayı epistemolojik kapanımıyla indirger. İşte tam da bu nedenle Hardt ile Negri, “tarihsel materyalizm”in materyalizmini “kaba” buldukları için daha estetik, daha eleştirel ve epistemolojik olarak açık uçlu olduğunu iddia ettikleri bir materyalizm biçimi önerirler: Materyalist teleoloji. Kendi tarifleriyle bu metodoloji, bir eleştirel bir de kurucu iki temel eksene dayanır. Eleştirel eksen, yapısökümdür. Kurucu eksen ise aslında bir metodoloji değil, bizzat “imparatorluk” karşıtı kuruculuğu gerçekleştirebilecek yeni öznenin oluşturulabilmesi için gerekli olan sistem analizidir. Yazarlar bunu şöyle tanımlıyor: Bunlardan biri, hegemonik dili ve toplumsal yap›lar› yerinden etmeyi ve bunu yaparak çoklu¤un yarat›c›

6| Bunun klasik bir örne¤i

için bkz. (Hardt ve Negri, 2001:52).

271


272

Mustafa Bayram M›s›r-Sinan Kadir Çelik

7| Bu konuda bkz. (Larra-

in,1998: 128-138). Negri ile ayn› siyasi gelenekten gelen Aç›k Marksistlerin de tarihsel materyalizmin “aç›k uçlu” oldu¤unu savunduklar›n› belirtmek isteriz. Bunun için bkz. (Çelik, 2001: 209212). Ne var ki Negri, yoldafllar›n›n tarihsel materyalizminin aç›k uçlu¤uyla yetinmemifl, bir anlamda yoldafllar›n› metodolojik olarak terk etmifl gibi görünüyor.

ve üretken pratiklerinde yatan alternatif bir ontolojik temeli a盤a ç›karmay› hedefleyen elefltirel ve yap›sökümcü yaklafl›md›r; ikincisi, öznellik üretim süreçlerini etkili bir toplumsal ve politik alternatif, bir yeni kurucu iktidar oluflturma yönünde gelifltirmeye çal›flan kurucu ve etik-politik yaklafl›md›r (2001: 72).

Yazarlar epistemolojik olarak açık uçlu olduğu için, konumlarını materyalist teleoloji olarak betimlemektedirler. Materyalist teleolojinin temel ilkelerinden biri ise şudur: Teorinin açıklayamaz olduğu her eşikte kurucu olan devrimci eylemdir; felsefe, olaya uygulanan öznel önerme arzusu ve praksistir (2001: 73). Diğer bir deyişle, materyalist teleolojinin pratikteki sonucu şudur: Kuramda bir boşluk varsa onu eylemle doldur. Burada, en azından Balibar’a (2000) gönderme yapıp, Marx’ın felsefesinin de benzer bir açık uçluluk içerdiği iddia edilebilir. Fakat Marx’ın felsefesindeki açık uçluluğun anlamı sadece şudur: (a) teorinin pratiğe açıklığı, yani teorinin belirli bir pratik biçimi içinde oluşma süreci ve belirli bir pratik biçimini değiştirmeye yönelmesi, (b) sosyal teorinin tarih-üstü bir teori olmayıp somut ve pratikle diyalektik ilişkisi içerisinde oluştuğunun gözetilmesi. Fakat bunun tarihsel materyalizmin genel bir teorik karakteri olduğunu reddetmemizi gerektirmeyeceği.7 Yazarlar bu gerçeği de diğer gerçekler gibi büyük bir itina ile göz ardı ederler. Oysa en azından Marx’ın Feuerbach Üzerine Tezler’i hakkında biraz daha düşünme sabrını gösterebilselerdi, epistemolojik sınanabilirlik kriterinin eylemin (insan etkinliğinin) kendisi olduğu gerçeğini görebileceklerdi, daha fazlası değil (Mısır, 2001). Ne var ki yazarlar, Marksizmin yetersizlikleri retoriğiyle kendi kuramlarını, esas olarak postyapısalcı gelenek içinde kalarak geliştirirler. Yöntemsel olarak postyapısalcı geleneğe ekledikleri tek şey de, yukarıda kısmen açıkladığımız, bilgi sürecinin açık uçluluğunu gösteren materyalist teleolojidir. Burada ta-


‹mparatorluk’un ‹yimser Metafizi¤i

rihsel materyalizm karşısında yazarların neden bir teleolojik materyalizme ihtiyaç duyulduğu sorusu sorulabilir. Sorunun yanıtı kendi içindedir: Çünkü postyapısalcı gelenek epistemolojik olarak dünyayı değiştirmeye yönelen bir bilginin, bilimsel ve devrimci bir pratiğin yeşermesine olanak vermez; eğer bu olanakta ısrar etmek niyetinde iseniz, ki yazarlar en azından söylem düzeyine bu ısrara sahiptir, tek çıkış, gerçeği, eyleme havale etmek olmaktadır. Bu yazı kapsamında yazarların materyalist teleolojisinin eleştirel eksenini oluşturan yapıbozumun ayrıntılı bir eleştirisini yapmayacağız.8 Çünkü, Norris’in belirttiği gibi “eleştiri yapıbozum labirentine girer girmez, o eleştiri artık Marx’tan çok Nietzche’ye geri götürülebilecek bir bilgi kuramı ile ilintilidir” (aktaran Sarup, 1995: 69). Burada vurgulamaya çalıştığımız nokta, yazarların yapıbozumun iyi niyetli, iyimser ve aktivist bir yorumunu yaparak bunu siyasi projelerinin kurucu temel teorik ekseni haline getirmeleri. Bir açıdan baktığımızda bu hiç de şaşırtıcı değildir. Yeter ki belirli bir yapıyı ya da sistemi nasıl olursa olsun bir şekilde bozmak isteyin, yapıbozum hızır gibi imdadınıza yetişecektir. Zira yapıbozumun özü itibarıyla solcu bir teori olmadığını bizzat Jaques Derrida’nın kendisi söylemiyor muydu? Yapıbozumun yerine göre liberal kapitalizme direnmek için bir araç olarak kullanılabileceği gibi solcu totalitarizme karşı da kullanılabilir diyen Derrida değil miydi?(1991: 133). Fakat bir başka açıdan baktığımızda yazarların safdil iyimserliklerinin metodolojisini (eleştirel eksenini) yapıbozumda bulup gerçeği eyleme (kurucu eksene) havale etmeleriyle dünyayı değiştirmek istemeleri, eylem yapmak için dünyayı anlamamızın gerekli olmadığı anlamına geliyor. Oysa 11. Tez bize “anlamakla yetinmememiz” gerektiğini söylüyordu; “anlayamıyorsan eylem yap” değil. Ne şekilde olursa olsun “imparatorluğa” karşı “çokluğun” isyanını kışkırtmak ya da kutsamak için epistemolojiyi akılları dumur edici bir noktaya kadar

8| Yap›bozum (ya da yap›-

söküm) yöntemine dönük de¤erlendirme ve elefltiriler için, bir ço¤u aras›nda flunlara bak›labilir: Eagleton, 1990:149 vd.; Callinicos, 2001b; Sarup, 1995; Kumar, 1999.

273


274

Mustafa Bayram M›s›r-Sinan Kadir Çelik

açmak, iyimser bir devrimcinin metodolojik iyimserliğinin metafiziği değil de nedir ki? Bu noktada yazarlara şu cümleden daha fazla söyleyebilecek bir şeyimiz yok: Elbette ki insanlar iyimser olabilir; fakat metodolojiler iyimser olamaz ve olmamalı da! Yoksa biz de en azından Hardt ve Negri kadar tarihsel materyalizmin açıklayamadığı bir yeni dünyada yaşamak istiyoruz! II. Gerçekten Sanayi Sonras› Postmodern Bir Dünyada m› Yafl›yoruz? İmparatorluk’ta yapıbozum, önceki bölümde tartıştığımız gibi, gerçeği eyleme havale etmekle kalmaz; modernlik kavramının yeniden inşasında da çalışır. İmparatorluk, içinde yaşadığımız çağa yönelik postmodern nitelemesini kabul ederek bu çağdaki egemenlik biçimini analiz ettiğini ileri sürer. Yazarlar, bu sonuca ekonomi-politik bir yaklaşımdan çok, günümüz sosyal bilimlerinde iyice yaygınlaşan bir disiplinler arası kurmaca ile ulaştıkları ve yaşadığımız dünyaya böyle anlam vermeye çalıştıkları içindir kullandıkları bir dizi kavram (“piyasa”, “emperyalizm”, “teknolojik devrim”, “sınıf mücadeleleri”, “komünizm” gibi) İmparatorluk’taki analiz düzeni içinde, “imparatorluk”, “biyopolitik”, “biyopolitik üretim”, “biyoiktidar”, “çokluk”, “emperyal hak” gibi yeni kavramlar lehine içeriklerinden soyutlanmakta ve yok olmaktadır. Finansal sermayenin mevcut hareketindeki belirsizliklerin yanı sıra, bilgisayarların hayatımıza bu denli girmesi, Lyotard’daki (1990) “bilgisayarlaştırılmış toplum” örneğinde olduğu gibi; iletişimin çok çeşitli kanallardan ve çok hızlı yayılması, Bauddrillard’daki “sessiz yığınlar”, “simülasyon”, “artık bir mesaj göndermeyen ve almayan kitleler” (1992) kavramlarında olduğu gibi, yazarların da dünyaya şaşkınlıkla bakmasını doğurmaktadır. Yazarlar bu şaşkınlıktan tutarlı bir sistem kurmaya evrildiklerinde ise, kendi kafa karışıklıklarının gerçek dünyada varolduğunu ön-varsaymaktan öte bir şey yapamazlar. İsterseniz bu iddiamızı


‹mparatorluk’un ‹yimser Metafizi¤i

açımlamaya başlayalım. Her şeyden önce, yazarların, “imparatorluk” analizinde biyopolitik kavramına temel bir açıklayıcılık atfetmeleri yöntemsel bir soruna işaret eder. Bu kavram, kabaca, “imparatorluk” düzeninde, denetim süreçlerinin içselleşmesini (Foucault’dan devralınarak), üretimin enformatikleşmesini, iletişimin artık bir üretim alanı olduğunu ve nihayet, maddi olmayan emeğin başat olarak açığa çıkışını kapsamaktadır. Yazarlara göre, “genel zekâ”nın açığa çıkışıyla emek gücünde radikal değişiklikler olmuştur. Emek gücünün radikal dönüşümü ve bilim, iletişim ve dilin üretici güce katılması bütün bir emek fenomenolojisini ve üretimin bütün bir dünya ufkunu yeniden tanımlamaktadır (2001:370). Diğer bir deyişle “imparatorluğa geçiş” tezinin önemli bir ayağını yazarların biyopolitik kavramında cisimleşen üretimdeki geçişlere ilişkin analizleri oluşturur: Yazarlar, bu bağlamdaki dönüşümü, postmodernleşme ya da üretimin enformatikleşmesi olarak adlandırmaktadırlar (2001: 293). Çünkü yazarlara göre, modernite de modernleşme ve endüstrileşme süreçleri, toplumsal alanın tüm unsurlarını dönüşüme uğratmış ve yeniden tanımlamıştır. Bu bir önceki dönemin karakteristiğidir. Oysa bugün postmodernleşme süreci yavaş yavaş insan ilişkilerini ve insan doğasını bile (disiplinci yönetim ve biyo-iktidar) endüstrileştirdi; toplum, bir fabrika haline geldi. Sonuçta yazarlar “başımıza gelen bütün bu şeyler”i özetle postmodernleşme ve enformatikleşme olarak tanımlarlar. Zira onlara göre, sanayi sonrası toplum kuramlarının büyük bir çoğunluğunda olduğu gibi, bir önceki dönem, emeğin tarımdan endüstriye göçüyle tanımlanırken, bu dönem, emeğin endüstriden hizmet sektörüne göçüyle tanımlanmaktadır. Burada hizmet sektörü geniş bir anlamda kullanılmakta; bilgi üretiminin tüm düzeylerinden finansal hizmetlere, oradan klasik hizmetler sektörüne geniş bir alanı kapsamaktadır. Yazarların enformatikleşmeden anladığı ise, aslında, bütün bir

275


276

Mustafa Bayram M›s›r-Sinan Kadir Çelik

postendüstriyalist yazından beslenir; bir bilgi toplumunda yaşadığımızı ileri sürmezlerse de, bilginin temel üretim etkinliği olduğu bir toplumda yaşadığımızı ileri sürerler. Buna göre, endüstriyel üretim, nasıl ortaya çıktığında tarımsal üretimi de endüstriyelleştirmişse; enformatikleşme de endüstriyel üretimin kendisini de enformatikleştirmektedir; klasik örnekleri, Detroit’deki Ford fabrikası Brezilya’ya taşındığında Brezilya’da kurulan fabrikanın artık Detroit’deki fabrika olmadığı, bilgisayarlaştırılmış üretime dayanan enformatikleşmiş üretim ağının bir parçası olduğudur (2001: 297 vd.). Fakat yazarlar, sanayi sonrası toplum kuramlarının böylesi saptamalarıyla yetinmezler ve bütün bu olguları örnek göstererek emeğin de artık “maddi olmayan emek” haline dönüştüğünü ileri sürerler. Bunun anlaşılması için önerdikleri kategori ise “genel zekâ”dır. Hizmet üretimi ortaya sonuçta maddi ve kalıcı bir mal çıkarmadığından, bu üretimle ilgili emeği maddi olmayan emek olarak adlandırırlar; yani maddi olmayan emek bir hizmet, bir kültürel ürün, bilgi ya da iletişim gibi maddi olmayan mallar üreten emektir (2001: 303). Burada önemli olan artık emeğin de yersizleşmiş olmasıdır. Bundan anlaşılması gereken artık emek hiyerarşilerinin modernleşmede olduğu gibi üretilemeyeceği, emeğin soyut emek ya da genel zekâ haline dönüşümüdür. Fakat bu açıklama oldukça soyut bir açıklamadır ve bunun maddi gerçeklikle olan ilgisinin kurulması güçtür. Nitekim yazarlar da bu güçlüğü yaşarlar. Bu emeğin sosyolojisini yaparken, bilgi üreten emek yanında “duygulanımsal emek” diye bir kategori de önerirler. Bununla kast ettikleri ise eğlence sektörü gibi sektörlerde istihdam edilen emektir; bu emek, artı-değer değil, toplumsal ağlar, cemaat biçimleri, biyo-güç üretir. Sonuçta, yazarlar maddi olmayan emeğin üç türünün olduğunu söylerler; ilki, yetkin bilgi kullanan ve bilgi üreten emek, ikincisi bu ilkine veri girişi gibi yan hizmetler sunan emek, üçüncüsü ise, duygulanımsal


‹mparatorluk’un ‹yimser Metafizi¤i

emektir (2001: 302 vd.). Şurası açık ki orta sınıfın belirli bir kesimi İmparatorluk’un böylesi pasajlarını okuduğunda “işte burada anlatılan benim hikâyem” diyecektir. Gerçekten de yazarlar içinde bulunduğumuz toplumsal gerçekliğin çok kısmi bir bölümünü (beyaz yakalı işçilerin dünyasını) yer yer edebi bir dille, ustalıkla betimlemektedirler. Bir an için bu betimlemelerin gerçekliği açıkladığını varsayalım ve sonuç olarak biz de yazarlar gibi diyelim ki günümüzde emek fenemonolojisi değişmiştir. Peki o zaman yazarların “soyut” olduğunu (“genel zekâ”ya dayandığını) söyledikleri emeğin belirli bazı ülkelerdeki niceliksel artışı ya da diğer bir deyişle hizmet sektörünün gelişimi, o sektörlerde çalışanların sermaye ile kurduğu özsel ilişkiyi değiştirir mi? Yani emek biçimi ne olursa olsun, ister bilgi üreten emek, ister duygulanımsal emek olsun, bu emeğin ürettiği artı-değere el konuluyor mu konulmuyor mu? Yazarlar bu soruya şu şekilde yanıt verirler: Artı-değer modernlikte fabrika ölçeğinde gözlemlenebilirdi. Fakat soyut emeğin, yani maddi olmayan emeğin ortaya çıktığı “imparatorluk” döneminde üretimin mekânı yok-yerdir ve emek bu yok yerde sömürülür. Ve bu sömürü niceselleştirilemez bir sömürü olarak toplumsal alanın her yerini işgal etmiştir (2001: 223). Yani sömürü ve baskı ilişkileri de toplumsal ilişkilerin tüm biçimlerine içkin bir hale gelmiştir. Günümüz “imparatorluğunda” emeğin bir “yok yer”de sömürülmesi gerekçesiyle yazarların artı-değerin hizmet sektöründe gözlenemeyişini ileri sürmesi gerçekten kabul edilemez ölçüde mesnetsiz bir iddiadır. Zira kapitalizmin ortaya çıktığı günden beri bu böyledir; artı-değerin kapitalizmde gözlemlenemeyişine dair yeni gerekçeler bulmaya ya da yeni olguları örnek göstermeye gerek yok. Hatta biz burada Hardt ile Negri’ye onların gönüllerini okşayıcı bir katkı yapalım ve diyelim ki yalnızca hizmet sektöründe değil, fabri-

277


278

Mustafa Bayram M›s›r-Sinan Kadir Çelik

kada da artı-değere el konuluşunu göremezsiniz; ama bu mekanizma bugün oluşmuş değildir, kapitalizmin ortaya çıktığı günden beri böyle işler. Zira kapitalizmöncesi toplumlarda doğrudan, açık, gözle görülebilir olan bağımlılık ve sömürü ilişkisi kapitalist üretim tarzının baskın olmaya başladığı toplumlarda görünmez olmaya başlar ve toplumsal üretim ilişkileri bağımlılık ilişkilerinden bağımsız gibi algılanır. Çünkü feodalizmde artığa el konulma biçimleri ve bağımlılık ilişkileri açıkça görülebilirdi. Örneğin bir köylü, lorduna ya emek rantı (haftada üç gün lordun toprağında çalışma), ya ayni rant (üç hektar ürünü lorda verme) ya da nakdi rant (senede yüz altın) verirdi. Böylesi bir durumda emeğinizle üretmiş olduğunuz artı-değeri ve bunun hangi bağımlılık ilişkisi içerisinde yer aldığını görmeniz mümkün. Fakat kapitalizmde artı-değeri görmeniz ve dolayısıyla sarih bir şekilde nicelikselleştirmeniz (ölçmeniz) mümkün değildir; çünkü o çalışma sürecinin her anına içkin bir hale gelmiştir. Örneğin bir işçi günde diyelim ki sekiz saat çalışır ama günde kaç saat kendisi için günde kaç saat patronu için çalıştığını hesaplayamaz ve dolayısıyla bilemez. Oysa görünürde piyasa şu şekilde işler: Ben gidip özgür emeğimi satıyorum ve karşılığında belirli bir ücret alıyorum. Dolayısıyla piyasa görünürde birbiriyle eş ve özgür bireylerin bir mübadele ortamı olarak görünür. Fakat gerçekte bu mekanizma öyle işlemez; bağımlılık ve artı-değere el konulma biçimlerini görünmez kılar. Dolayısıyla artı-değer üretim sürecine ve toplumsal ilişki biçimlerinin bağımlılık ilişkilerinden bağımsız gibi görünmesi kapitalizme içkindir; İmparatorluk’ta iddia edildiği gibi bugün ortaya çıkmış bir şey değil. Peki o zaman neden biz Marksizme giriş derslerinde anlatılan şeyleri günümüz Komünist Manifesto’sunun yazarlarına anlatmak zorunda kalıyoruz? Marksizmi bilmezden gelip Marksizmi reddetmenin moda haline geldiği bir dünyada Marksizmin malumlarını sanki bir


‹mparatorluk’un ‹yimser Metafizi¤i

hikmetmiş gibi tekrar tekrar anlatmak insanın canını sıkıyor.9 Postmodernler “emek”, “semaye” sömürü” gibi kavramları kullanmaktan itina ile kaçınırlar. Yazarlar ise bu kavramları kullanırlar; fakat onları içeriklerini postmodernize ederek. Yazarlar, böylesi bir dil oyunuyla emek-sermaye ilişkilerine değindikleri yerlerde yukarıda özetlediğimiz “yeni” kavramsallaştırmalarını emek-değer teorisinin reddi için kullanılmaktadırlar; ama ne yazık ki emek-değer teorisinin ABC’sini es geçerek. Nitekim, her ne kadar açıkça beyan etmeyip ima ettikleri gibi, maddi olmayan emek değerin üreticisidir ama artık o, soyut bir kolektif emek halinin aldığından değer üretebilmesi için sermaye ile tahakküm ilişkisine girmesi gerekmez, kendi değerini kendisi belirler (2001: 306). Bu emeğin yaratıcı dönüşümün temelini oluşturma gücü de bu bağımsızlıktan türetilmektir çünkü. Nihayetinde yazarların vardıkları nokta, özel mülkiyet üzerine şu yargıdır ki, bu yargının ne denli saçma olduğunu anlamak için Marx’ın adını bile duymuş olmanız gerekmez: Bize öyle geliyor ki, asl›nda, bugün kapitalizm tarihinde hiçbir zaman yaflamad›¤›m›z oranda derin ve köklü bir komünallik ortam›nda yafl›yoruz. Gerçek flu ki biz iletiflim ve toplumsal a¤lar, etkileflimli hizmetler ve ortak dillerden oluflmufl bir üretici dünyada yafl›yoruz ... Bir mal ya da hizmeti ayr›cal›kl› kullanma hakk› ve servet üzerinde ona sahip olmaktan gelen her türlü tasarruf hakk› olarak anlafl›lan özel mülkiyet kavram›n›n kendisi bile yeni durumda giderek anlam›n› yitiriyor. Bu çerçevede ayr›ks› olarak mülk edinebilen ve kullan›labilen mal ve hizmet giderek azal›yor; üreten ve üretirken yeniden üretilen ve yeniden tan›mlanan, komünalliktir. Dolay›s›yla, klasik modern özel mülkiyet kavram›n›n temeli belli bir oranda postmodern üretim tarz› ile birlikte da¤›lm›flt›r (2001: 313-314).

Evet. Özel mülkiyet çözülüyor, yaşasın iletişimsel komunallik! Bu slagona karşı bizim önerimiz şu: Gecenin bir yarısında sakın internette fazlasıyla sörf yapma-

9| Callinicos’un (2001a)

iflaret etti¤i gibi Negri’nin Kapital’e olan bu ön yarg›s›n› onun Marx Beyond Marx adl› kitab›nda çok daha aç›k bir flekilde görmek mümkün. Negri’ye göre Marx Kapital’de kapitali kendi kendine yeniden üreten, otonom bir entite ele ald›¤› için Marksizmin objektivist bir yorumuna yol açar. Ayr›ca Hardt ile Negri’nin emek-de¤er teorisini nas›l yanl›fl anlad›klar›n›n baflka bir aç›dan yap›lan bir tart›flma için bkz, (Callinicos, 2001a).

279


280

Mustafa Bayram M›s›r-Sinan Kadir Çelik

yın, yoksa bu sarhoşluğun baş dönmesi sizin de başınıza gelebilir ve sarhoşluğunuzun sabahında Marx okuduğunuzda siz de bir İmparatorluk yazarı olabilirsiniz! Ama maalesef herkes internete bağlanamıyor, o komünallikten herkes payını alamıyor. III. ‹mparatorluk: Bir Düfl mü yoksa Gerçek mi? Günümüzde gerekçesi her ne olursa olsun sonuç olarak “küreselleşme çağında ulus-devletler çözülüyor” sonucuna (daha doğrusu sloganına) varan teorilerin başat bir hale geldiğini göstermek için sanırız bin bir örnek göstermeye gerek yoktur. Bu gerçeği görebilmek için ana-akımın gazetelerinin köşe yazılarını okumanız ya da televizyonlardaki tartışma programlarını izlemeniz yeterli olacaktır. Bu konuda kulağımıza çalınan hikayelerin girizgah ve gelişme bölümleri farklı olabilse de, nihayetinde bizim bunlardan almamız geren hisse şudur: İçinde bulunduğumuz ve yaygın olarak “küreselleşme” diye adlandırılan dönemde, ulus-devlet burjuvazinin siyasal iktidar formu olarak, başka bir deyişle, sermaye egemenliğinin siyasal örgütü olarak da çözülmüştür ya da tarihsel bir çözülme sürecine girmiştir. “İmparatorluk”un neden ve nasıl bir “imparatorluk” olduğuna dair yazarların temel iddiası da kıssadan alınan hisseyi temel almaktadır. Zira yazarların “emperyalizmin aşıldığı” ve “imparatorluğun kurulduğu” bir çağ dönümü analizine dayanan tezlerinin temel önermelerinden biri, bu çağ dönümünün temel bir göstergesi olarak ulusal devletlerin ve modern egemenliğin çözülüşüne işaret eder. Yazarlara göre, artık küresel bir meşru iktidar kurulmaktadır ve emperyal egemenlik modern (ulusal) egemenlik hilafına gelişmektedir. Yukarıda değindiğimiz kıssaya yazarların eklediği şey ise şudur: Evet ulus-devletler çözülüyor; çünkü (ya da bu nedenle) artık bir “imparatorluk”da yaşıyoruz. Bu noktada kitabın temel tezinin bu olması nedeniyle daha ayrıntılı bir tartışma yapmak gerekiyor. Ya-


‹mparatorluk’un ‹yimser Metafizi¤i

zarların bu iddialarını -yani kitabın temel iddiasınınasıl temellendiklerini bir şema ile özetlemek mümkün: Modern Egemenlik Uzam

Yer (s›n›rlar)

Emperyal Egemenlik Yok-yer (tüm dünya)

‹nsan Unsuru Halk

Çokluk

Görüngü

Kriz (ontoloji)

Çürüme (de-ontoloji)

Varoluflu

Aflk›n (transcendental)

‹çkin (immanent)

Denetim Biçimi Disiplin

Kontrol

‹çsel Çeliflkinin Görünüflü

Diyalektik Muhalefet

Melezlik ‹daresi

Alg› / Düflünüfl / ‹deoloji

Modern(lik)

Postmodern(lik)

Yönetim

Tekli

Çoklu

Baflat Emek Gücü

Maddi / Endüstri

Maddi Olmayan/ Hizmet

Üretim

S›nai (Endüstriyel)

Enformatik

Bu şemayla yazarların temel iddialarını temellendirme dizgesinin nasıl kurulduğunu oldukça kısa bir şekilde açımlayabiliriz: “İmparatorluk”, emperyalizm çağındaki ulus-devletler gibi coğrafi olarak belirlenmiş sınırlara hükmeden egemenlik anlayışıyla değil, her yere ve hiçbir yere hükmeden emperyal egemenlik anlayışıyla yönetilen bir sitemdir. Bu sisteme, ulusdevletlerin icat ettiği uluslardan ziyade “çokluklar” tabidir. Yazarlar çoklukların yönetsellik anlayışıyla sevk ve idare edildiğini söylerler; oysa modernite de uluslar ulus-devletlerin disiplin mekanizmalarıyla yönetilirlerdi. Buna göre, egemenlik, toplumsal alan üzerindeki tek komuta noktasının aşkınlığı anlamına, yönetsellik ise tüm toplumda işleyen genel disiplin ekonomisi anlamına gelir. Yazarlara göre, modernlik, hâkimiyetin geleneksel aşkınlığı (iktidarın Tanrısal meşruiyeti) yerine düzenleyici işlevin aşkınlığını (genel irade) geçirmektedir. Yazarlar bu noktaya kadar bir Foucault yorumundan başka bir şey yapmazlar. Fakat Foucault’dan bir adım daha ileri giderek modern egemenliğin gerçekleşmesinin biyo-iktidarın doğuşuyla mümkün olduğunu ileri sürerler. Çünkü yönetim tarafından

281


282

Mustafa Bayram M›s›r-Sinan Kadir Çelik

uygulamaya konan disiplinci süreçler toplum içinde (kurumlar aracılığıyla) o kadar derine işler ki, nüfusun üremesinin kolektif biyolojik boyutunu hesaba katan aygıtları ortaya çıkarırlar. Yazarların “imparatorluğa geçiş” tezinin temel dayanak noktalarından en önemlisi Amerika Birleşik Devletleri (ABD) tarihine dair yaptıkları yorumlarıdır. Çünkü yazarlara göre ABD, emperyal bir ilkeyle kurulmuştur ve yazarlar bunu olumlar: ABD’nin kuruluş projesi, modern egemenlik geleneği içinde nadide bir çiçek gibi açmıştır (2001: 177). Siyasi iktidarı aşkın bir aleme havale eden ve böylelikle iktidarın kaynaklarını halktan uzaklaştıran ve halka yabancılaştıran modern Avrupa’nın egemenlik kavramlarına karşılık, burada (ABD’de) egemenlik kavramı tamamen toplumun içindeki bir iktidara gönderme yapar. Çünkü ABD’nin tarihinde siyaset topluma karşı bir şey değildir, tersine toplumu bütünler ve tamamlar. ABD egemenlik kavramının ilk özelliği, iktidarın içkinliği fikrini ortaya atmasıdır. İkinci özelliği ise onun sonluluğudur. Bundan anlaşılması gereken, egemenliğin içkinlik düzlemindeki kuruluş sürecinde çokluğun bizatihi çatışmalı ve çoğulcu doğasından kaynaklanan egemenliğin iç sınırının üretimidir. Yazarların karışık sözcüklerle ifade ettikleri aslında ABD federalizminden başka bir şey değildir. Bu egemenlik biçiminin üçüncü özelliği ise, sınırları belirsiz bir alanda yürütülen açık ve yayılmacı bir projeye duyduğu yatkınlıktır. Yazarların bununla anlattığı şey de, aksini iddia etmelerine rağmen, ABD’nin kurulurken bugün mevcut toprak sınırlarının tümünü henüz yerli halklardan temizleyememiş olmasının yarattığı fetihçiliktir (2001: 181-182). Yazarlar açıkça bunu demokratik bir cumhuriyetçilik olarak niteler ve olumlarlar: “Demokratik cumhuriyetin yayılma eğilimi aşkın egemenliklerin yayılmacılığından ya da asıl konumuz olduğundan modern ulus-devletlerin yayılmacılığından açıkça” (2001: 183) ayrılabilir.


‹mparatorluk’un ‹yimser Metafizi¤i

Zira “imparatorluk”, ancak evrensel bir cumhuriyet, sınırsız ve içleyici bir yapı içinde bir iktidarlar ve karşı-iktidarlar ağı olarak anlaşılabilir. Bu emperyal yayılmanın ise ne emperyalizmle ne de fetih, talan, soykırım, koloni kurma ve kölelik amaçlı devlet örgütleriyle bir ilgisi vardır. Çünkü modern egemenlik özellikle sınır temelinde kurulmuştur, ama emperyal iktidar, yayılmada düzeninin her zaman yenilenen ve her zaman yeniden yaratılan mantığını bulur (2001: 183). Zira emperyal bir iktidarın kurulabilmesi için, içerisi ile dışarısı arasındaki ayrımın ortadan kalkması gerekir; nitekim, modernden postmoderne ve emperyalizmden “imparatorluk”a geçişte, içerisiyle dışarısı arasındaki ayrım giderek silinir. Kamusal mekânlar öylesine özelleşmiştir ki, artık toplumsal örgütlenmeyi özel ve kamusal mekânlar, içerisi ve dışarısı arasındaki bir diyalektiğe göre anlamak mümkün değildir. Modern liberal politikanın mekânı kalmamıştır, bu açıdan bakıldığında, yazarlara göre, postmodern ve emperyal toplumumuz bir politik alanın yokluğuyla tanımlanır. Aslında, politikanın aktüel mekânı silinmiştir (2001: 203). Sonuçta modernliğin krizi, emperyal dünyanın hepkrizine yol açmıştır. “İmparatorluk”un bu pürüzsüz uzamında, hiçbir iktidar mekânı yoktur; iktidar her yerde ve hiçbir yerdedir. Zira “imparatorluk” bir ou-topia, daha doğrusu bir yok-yerdir (2001: 205). Bu nedenle emperyal iktidar, içleyici, farklılık üretici ve idari yollarla çalışır. Başka bir deyişle, içine alır, farklılaştırır, farklılığı tanıyarak yönetir (2001: 214). Bu, emperyal egemenliği, modern egemenlikten farklı olarak krizin değil çürümenin karakterize ettiğini gösterir. Emperyal egemenliğin çürümeyle tanımlandığını söylemek ise bir yandan “imparatorluk”un saf değil melez olduğu, öte yandan da, emperyal yönetimin parçalanmayla işlediği anlamına gelir. Çünkü modern egemenliğinin krizi gelip geçici ya da istisnai değil (tıpkı 1929’da borsanın çöküşüne kriz denmesi gibi) modernliğin kuralıydı, yani ontolojikti. Emperyal iktidar

283


284

Mustafa Bayram M›s›r-Sinan Kadir Çelik

her türlü belirlenimli ontolojik ilişkinin kopuşu üzerine kurulu olduğundan, onun karakteristiği olan çürüme, de-ontolojiktir, ya da daha doğrusu emperyal iktidarın ontolojik boşluğu yüzünden çürüme karakteristik haline gelir (2001: 215). Sonuçta, yazarlara göre, emperyalizm, “imparatorluk”un ya da emperyal egemenliğin kurulması ile birlikte aşılmıştır. Zira emperyalizmin varolabilmesi ya da yeniden üretimini gerçekleştirebilmesi için bir dışarısına ihtiyacı vardır, oysa hem sermayenin dünya coğrafyasına yayılması sonucunda bir coğrafi bir dışarısı hem de modernliğin postmodern eleştirisi ile birlikte epistemolojik bir dışarısı kalmamıştır. Kapitalist olmayan çevrenin her bir parçası farklı olarak dönüştürülmüştür ve hepsi de sermayenin genişleyen bünyesiyle organik olarak bütünleşmiştir. Başka bir deyişle, dışarısının farklı parçaları aynı modele göre değil, bütünlüklü bir bünye içinde birlikte işlev gören farklı organlar olarak içselleştirilmiştir (2001: 241). Emperyalizmin aşıldığına ilişkin bir diğer gösterge ise, disiplin toplumundan kontrol toplumuna geçiştir. Amerikan sosyal devlet uygulaması ya da New Deal politikası, Avrupa’dakinden farklı olarak, tüm dünyaya yayılarak, emperyal bir egemenliğin oluşturulmasında önemli işlevler görmüştür. Bu, kolonilerin özgürleştirilmesi (ulus-devletlerin inşası), üretimin merkezsizleştirilmesi ve disiplinin sağlanması yoluyla olmuştur (2001: 263). Böylece, koloniler modernliğe girerken çıkmışlardır da, ya da modernliğin sonuna gelinmiştir. Sonuç olarak yazarların bu teorik çerçevesine baktığımızda, “emperyalizm bitmiştir, yaşasın küresel imparatorluk!”; “sınırların aşıldığı bugünün dünyasında ulus-devlet çözüldü gitti, ruhuna el-fatiha!” sloganlarını atmak için yazarların izlediği yolun sağ ve sol cenahtan bu sloganları atanların temellendirme biçimlerinden hem teorik hem de siyasi olarak birçok açıdan farklı olduğunu söyleyebileceğimiz gibi bir çok nokta-


‹mparatorluk’un ‹yimser Metafizi¤i

da ortak bir zeminde buluştuklarını da söyleyebiliriz. Fakat yazarların sunduğu gerekçeler de bu gerekçelere dayanarak ulaştıkları sonuçlar da “gerçekliğin” kendisini anlamaya çalışmaktan çok bir “düş”ün kurulduğunu göstermektedir. Kısaca yazarlar, bir “imparatorluğun doğuşunun” betimlemesini/açıklamasını yapmaktan çok, bir “imparatorluğun kuruluşunun” düşünü kurmaktadırlar. Elbette ki hepimiz içinde bulunduğumuz dünyanın bambaşka bir dünya olabileceğine dair düşler kurarız; ve bu düşlerin gerçekleşmesi için de elimizden geldiğince çabalarız. Fakat düşlerimizin gerçekliğin kendisi olduğunu savlayabilmek kadar cesur olmak için sanırız hem oldukça “iyimser” hem de biraz -dar anlamıyla- “metafizikçi” olmamız gerektirir. Aksi takdirde, yani bu ön-koşullar gerçekleşmeksizin, emperyalizmin, ulus-devletlerin egemenliğinin ve sınıfların aşıldığı bir “imparatorluk” da yaşadığımızı söylemek olanaksızdır. “İmparatorluğa geçiş” tezine bu denli sert bir eleştiriyi neden ve nasıl yaptığımızı açıklamak için çünkü diye başlayalım şimdi itirazlarımıza... ‹mparatorluk: Türkiye Kadar Demokratik, ABD Kadar Adil Olmak m› dediniz? Her şeyden önce şunu belirtelim: Yukarıda kısaca özetlediğimiz yazarların ABD’nin tarihine ilişkin geliştirdikleri bu yorum ABD’de devlet okullarında tarih dersinin resmi kitabı olabilecek niteliktedir. ABD’nin kuruluş anayasasına bakarak “işte ABD gerçekten de böyle bir ülkedir” diyebilen Hardt ve Negri, aynı metodolojilerini Türkiye’yi çözümlemek için kullandıklarında, “Türkiye’nin demokratik bir ülke” olduğunu söyleyebileceklerdir. Zira yukarıda yaptığımız özetten de görülebileceği gibi oldukça açık bir biçimde yazarlar “ABD anayasalcılığını kutsamalarının resmi tuzaklarını kurarlar” (Petras, 2001:173). Oysa ne var ki bir ülkenin anayasasındaki maddelerin, o yasaların fiili olarak gerçekleştirildiği anlamına gelmeyeceği gibi bir

285


286

Mustafa Bayram M›s›r-Sinan Kadir Çelik

malumu ilan etmek zorunda kalıyorsak, bu İmparatorluk’un “günümüz Komünist Manifestosu” olarak kutsanması nedeniyledir. Ayrıca belirtelim, yazarların söz konusu yorumlarından yola çıkarak ABD’de bir Kızılderili soykırımı olmadığını da söylemeniz mümkün hale gelir. Çünkü daha önce belirttiğimiz gibi yazarlara göre bu emperyal yayılmanın ne emperyalizmle ne de fetih, talan, soykırım, koloni kurma ve kölelik amaçlı devlet örgütleriyle bir ilgisi vardır. Zira modern egemenlik özellikle sınır temelinde kurulmuştur; ama emperyal iktidar, yayılmada düzeninin her zaman yenilenen ve her zaman yeniden yaratılan mantığını bulur. Yazarlar bunu söylerken ulus-devleti coğrafya kitaplarının tanımladığı gibi tanımladığı için (yani “ABD şu kadar metrekare yüz ölçümü olan bir ülkedir”) rahatlıkla ulus-devletlerin çözüldüğü sonucuna varabilmektedirler. Elbette yazarların dediği gibi modern egemenlik sınır temelinde kurulmuştur; fakat bu modern egemenliğin yalnızca o sınırla tanımlanabilecek bir şey olduğu anlamına gelmeyeceği gibi o egemenlik biçiminin mevcut tanımlı sınırlarının ezel-ebed öyle kalmasını isteyeceği anlamına da gelmez. Bu noktada yazarların ABD’yi Washington’da aramaları ve coğrafi atlasta gördükleri ABD’nin sınırlarını ABD’nin gerçek sınırları olduğunu sanmaları gerçekten bir fecaattir. Oysa ne ABD’nin ne de İngiltere’nin egemenliğinin gerçek sınırları haritadaki görülen sınırları değildi; bugünde öyle değil. Diğer bir deyişle, ABD yalnızca şu kadar metrekare yüzölçümü olan bir devlet değildir. Zira ABD’yi coğrafi olarak değil siyasi olarak arıyorsanız onu Türkiye’de de Afganistan’da da Irak’ta da bulabilirsiniz, tıpkı önceden Vietnam’da ve Kore’de bulabileceğiniz gibi. Dolayısıyla ABD kurulduğu günden bugüne egemenlik sınırlarını genişlettikçe genişletmiştir ve bu da emperyalist projenin bir parçasıdır. Fakat Hardt ve Negri’ye göre bir ülkenin emperyalist olabilmesi için onun bir dışının olması gereklidir ki bugün yaşadığımız dünyada iç ve dış ayrımı ortadan kalktığı için ABD em-


‹mparatorluk’un ‹yimser Metafizi¤i

peryalist olamamaktadır. Ortaokul ve liselerde okutulan coğrafya ders kitaplarından alınan bir egemenlik tanımıyla postmodernizmin ontolojiye dair kafa karışıklıklarını sentezleyen yazarlar, bugün ABD’nin dünyanın 69 ülkesinde askeri üssü bulunduğu gerçeğini ( Foster, 2001) görmemek için adeta teorik olarak direnirler. Öyle ki yazarlar ontolojiye başvurarak kafanızı karıştırmak konusunda oldukça usta oldukları için siz ne kadar somut olgulara başvurursanız başvurun sonuç değişmez. Bu noktada yazarlara söyleyebileceğimiz tek şey şu: En azından ABD’nin egemenlik sınırlarının yüzölçümüne askeri üslerinin yüzölçümlerini de dahil etselerdi! Yukarıda değindiğimiz gibi yazarlar, ABD örneği ile yapılan bu analizi ABD yayılmasının sınırları ile bitirir ve bundan sonra ABD ulus-devletinin ve ABD emperyalizminin açığa çıktığını ileri sürerler. Ancak yazarlara göre ABD Anayasasında emperyal iktidar perspektifi hâlâ mevcuttur ve artık (postmodern dönemde) ABD, Körfez Savaşı örneğinde olduğu gibi, kendi ulusal saiklerinden hareketle değil; küresel hak adına, uluslararası adaleti sağlayabilecek tek güç olarak tarih sahnesine çıkmaktadır (2001: 195) [vurgular yazarlara ait]. Yani, ABD “kendi ulusal çıkarları” için değil, “küresel hak” ve “uluslararası adalet” adına saldırdığı için bir “imparatorlukta” yaşıyoruz. Hardt ve Negri’nin “Beyaz Saray”ın ABD’nin saldırılarını meşrulaştırmak için CNN’den yaptığı “açıklamalara” kandıklarını ve üstelik bu “açıklamaları” emperyalizmin aşıldığını iddia eden tezlerine bir gerekçe olarak göstermelerine dair söylenebilecek hiçbir şey yok. Yani “imparatorluğun” düşünü bizim de görebilmemiz için her şeyden önce ABD’nin “ulusal çıkarları”nı aşmış bir “Derviş” olduğuna inanmamız gerekecek. ‹mparatorluk: Canl›y› Tabuta Diri Diri Koymak ya da Emperyalizme ve UlusDevletlere El Fatiha! Önceki bölümde gösterdiğimiz üzere yazarlar “im-

287


288

Mustafa Bayram M›s›r-Sinan Kadir Çelik

10| Foster (2001) ve Pet-

ras (2001)’›n yaz›lar› ‹mparatorluk’un bu tezini lay›k›yla çürüttükleri için, bu yaz›da ‹mparatorlu¤un merkezsiz oldu¤u iddias›n› elefltirmek için zaman›m›z› harcamayaca¤›z.

paratorluğun” içiyle dışı arasındaki ayrımın kalmadığı saptamasıyla yetinmedikleri gibi “imparatorluk”ta hiçbir iktidar mekânı olmadığını, iktidarın her yerde ve hiçbir yerde olduğunu söylemekten de çekinmezler; ve bunu da ulus-devletlerin çözülmesine bir neden olarak gösterirler. Çünkü artık “imparatorluğun” bir merkezi yoktur.10 Bu noktada her şeyden önce şunu anımsatalım: Gerçekte ulus-devlet çözülsün çözülmesin Foucault’dan devralınan bu iktidar kavramsallaştırması ulus-devletleri çözer! Siyasal iktidarı zaten baştan göz ardı eden böylesi bir iktidar kavramsallaştırmasına (Deveci, 1999) dayanarak yazarlar, tahakkümcü ulus-devletin yenildiğini ilan ederler: Devlet yenildi, dünyayı artık büyük şirketler yönetiyor (2001:318). Çünkü ulus-aşırı korporasyonlar ve küresel üretim ve dağıtım ağları ulus-devletlerin gücünü zayıflatmış olmakla birlikte, devletin işlevleri ve kurucu unsurlar yer değiştirerek etkili biçimde başka düzlemlere ve alanlara yani emperyal iktidara kaymıştır. Hükümet ve politika ulus aşırı komuta sistemiyle tamamen bütünleşmiştir. Kontrol mekanizmaları bir dizi uluslararası organ ve işlev aracılığıyla eklemlenmiştir (2001: 318-319). Bu iddialarını temellendirmek için yazarlar, “imparatorluğun” daha ampirik bir analizine de girişir ve şu küresel kuruluş piramidini betimlerler: Piramidin daralan tepe noktas›nda, küresel zor kullanma tekelini elinde tutan bir süper-güç ABD vard›r; bu tek bafl›na hareket edebilecekken BM flemsiyesi alt›nda di¤erleriyle ortaklafla hareket etmeyi tercih eden bir süper güçtür. ... ilk katman içinde kalan ikinci düzlemde, belli bafll› küresel para araçlar›n› kontrol eden ve böylelikle uluslararas› mübadeleleri düzenleme yetisine sahip bir grup ulus devlet bulunur. (G-7, Paris ve Londra Kulüpleri, Davos vd. organlarla birbirine ba¤l› devletler...) ilk katman›n üçüncü düzleminde küresel düzeyde kültürel ve biyo-politik iktidar kullanan (askeri ve parasal düzeylerde hegemonya uygulayan az yada çok benzer güçlerden ibaret) bir dizi heterojen birlik bulunur. (... ‹kinci katman,) ulus afl›r› korporasyonlar›n dün-


‹mparatorluk’un ‹yimser Metafizi¤i

ya çap›nda yayd›¤› a¤lardan; sermaye ak›fl›, teknoloji ak›fl›, nüfus ak›fl› vb. a¤lardan oluflur. (...) Yine ikinci katman içinde kalan. S›kl›kla ulus afl›r› korporasyonlar›n iktidar›na ba¤›ml› bir düzlemde ise art›k öz olarak yerel, toprak temelli örgütlenmelerden oluflmufl genel egemen ulus devletler dizgesi yer al›r. ... piramidin üçüncü ve en genifl katman› küresel güç düzeninde halklar›n ç›karlar›n› temsil eden gruplardan oluflur. Çokluk do¤rudan küresel iktidar yap›lar›na kat›lamaz; onlar›n temsil mekanizmalar› arac›l›¤›yla elenmesi gerekir (2001:321-322).

Bu noktada öncelikle yazarların oldukça bariz bir çelişkisine dikkat çekelim: Madem iktidar her yerde ve hiçbir yerde o zaman bu “küresel kuruluş piramidi” nereden çıktı? Sanırız teorinin kuruluş sürecine somuttan değil de soyuttan başlayınca böylesi bariz çelişkiler yapmak kaçınılmaz oluyor. Yazarlar bariz çelişkiler yapma konusunda usta oldukları kadar bariz gerçekleri görmeme konusunda da hayret verici bir teorik hüner gösterirler. Zira en azından James Petras’ın İmparatorluk eleştirisi “ulus devletler çözüldü, dünyayı artık çok uluslu şirketler yönetiyor” iddialarının -ki hiç de yeni bir iddia değil- ne kadar temelsiz olduğunu oldukça net bir şekilde gösterir. Petras bu iddianın “çokuluslu şirketlerin herhangi bir ulus-devlette belli bir yeri olmayan küresel işletmeler olduğu yönündeki temelsiz bir varsayıma”(2002: 166) dayandığını belirtikten sonra bu iddiaya özetle şu şekilde çürütür: 1) Çokuluslu şirketlerin birçok ülkede faaliyet göstermesi onların karar alma merkezlerinin ABD, AB ve Japonya’da olduğu gerçeğini görmememizi gerektirmez. Dünyanın en büyük beş yüz çokuluslu şirketinin yüzde ellisi Amerikan şirketidir. 2) Çokuluslu şirketlerin mobilitesi kendi kendine işleyen piyasanın mantığıyla değil, devletler arası ilişkilere bağlı olarak emperyal merkezlerdeki şirket yöneticilerinin aldığı stratejik kararlara dayanır. 3) Çokuluslu şirketlerin bazı vergilerden muaf olması emperyal devletlerin politikalarının bir sonucu-

289


290

Mustafa Bayram M›s›r-Sinan Kadir Çelik

dur; piyasanın kendi kendine işleyen iç mantığının doğal bir sonucu değil. 4) IMF, Dünya Bankası ve Uluslarası Finans Kuruluşlarının (IFI’lerin) bütün üst-düzey yetkilileri onların ulusal/emperyal devletlerince atanır. Onların fonları ise emperyal devletlerce oluşturulur. Ve bu uluslararası organizasyonların yönetim kurulundaki temsil oranı emperyal devletlerin sağladığı fonların oranıyla belirlendiği içindir ki bugüne kadar IMF ve Dünya Bankası’nı hep ABD ve AB’den gelen kişiler yönetmiştir. 5) Emperyal devletler ekonomik ve siyasi kriz durumlarında yabancı bir ülkedeki büyük yatırımcılarını iflastan kurtarmak IMF ve Dünya Bankası aracılığıyla söz konusu ülkelere para aktarırlar, siyasi müdahaleler yaparlar. 6) Emperyal devletler IFI’ler aracılığıyla Üçüncü Dünyada kredi alan devletlerle yaptıkları koşulluk anlaşmalarıyla söz konusu devletleri özelleştirme politikaları yapmaya zorlayarak ABD’li Avrupalı ya da Japon çokuluslu şirketlerinin o ülke pazarına girmesini sağlarlar (özellikle bkz. Petras, 2001: 163-167). Bu olgulara dayanarak Petras “Hardt ile Negri’nin uluslar arası iktidarın, ulus-üstü varlıklara değil, emperyal devletlere dayanma derecesini” görmedikleri ve IFI’lerin “emperyal devletlere olan tabiyetini” azımsadıkları sonucuna varır (2001: 167). Diğer bir açıdan baktığımızda, yazarların yukarıda sıralanan olgusal gerçekleri görmeyerek “ulus-devletler çözüldü, artık dünyayı büyük şirketler yönetiyor” iddiasıyla ortaya çıkabilmeleri hiç de şaşırtıcı değildir. Zira yazarlar teorik olarak neoliberalizmin ünlü “devletten bağımsız kendi kendine işleyen piyasa” ön-varsayımından yola çıkarak uluslararası sermaye ile ulusdevletleri birbirinden bağımsız iki entite olarak kavramsallaştırırlar. Devleti sermayeden bu şekilde bağımsızlaştıran bir teorinin tıkır tıkır işleyen bir piyasayı mistifiye etmesi beklenen bir sonuçtur, bir sürpriz değil. Oysa yazarların iddia ettiği gibi devletlerden


‹mparatorluk’un ‹yimser Metafizi¤i

azade olan sermaye öyle elini kolunu sallaya sallaya, istediği gibi dolaşamaz. Elbette ki sermayenin gittikçe ivmelenen bir hareketliliği (mobility) vardır, olgular bu gerçeği ört bas etmeye izin vermez. Fakat bu hareketlilik bugün oluşmuş bir şey olmadığı gibi sermayenin serbestçe dolaşımı anlamına da gelmez; tıpkı ormanda aslanların kendi bölgelerinde serbestçe dolaşıp, başka aslanların bölgesine serbestçe giremedikleri gibi. Örneğin Amerikan sermayesi Bergama’da altın arayabilir, fakat Sabancı Teksas’ta altın arayamaz. Londra’daki bir bankanın hesap kitap işlerini, enformasyon teknolojileri aracılığıyla Hindistan’daki bir şirketin yapması oldukça doğaldır; fakat bunun tersi mümkün değildir. Aynı şekilde Petras’ın verdiği örneklerden de çıkarsanabileceği gibi “devletin sermeyeler arası rekabete aracılık ettiği, onu etkilediği ve yönettiği bir durum söz konusudur; piyasalar devletin üstüne çıkmaz ama devletin belirlediği sınırlar içinde işler” (2001: 164). Bütün bu söylediklerimiz bir yana, her şeyden önce, daha önce değindiğimiz gibi, biyopolitik üretim tarzının varlığının ön-varsayımı, emperyalizmin aşıldığı ve “imparatorluk” çağına girdiğimiz tezini kanıtlamaya yeter mi? Ne değişmiştir? Başka bir deyişle, Lenin’in emperyalizm teorisinin bugünün dünyasında işlemediğini söylemek mümkün mü? Bunun için: 1. Bir dünya ekonomisinin her geçen gün daha çok bütünleşerek varolmadığını, 2. Bu dünya ekonomisinin ulusötesi bir yoğunlaşma gösteren tekellerin (kimileri, çok uluslu şirketler de diyor) ve bu tekelleri (en azından tercihlerini) her geçen gün daha çok denetleyen ulusötesi mali piyasaların oluşmadığını, 3. Genel olarak mali sermayenin, artık sadece sanayi sermayesini (tercihleri etkilemek bakımından şirket yönetimlerini) değil, egemenlik haklarını sermaye birikiminin güvencelerini oluşturmaktan başka türlü kullanmaktan giderek daha çok men edilen ulus devletle-

291


292

Mustafa Bayram M›s›r-Sinan Kadir Çelik

rin hükümetlerini de sanki bir “gizli el” gibi (ama bu el, hiç de gizli değil tabi, IMF, Dünya Bankası vd. kurumlarda cisimleşecek kadar somut) düzenlemediğini, 4. Sermaye ihracının, emperyalist sömürünün temel bir yolu olmadığını ve 5. Sermaye grupları ve kapitalist devletlerin dünya pazarını paylaşmadığını ve iç rekabete dayalı olarak yeniden ve yeniden paylaşmak için bir hegemonya mücadelesi yürütmediğini ileri sürmek gerekir ki, olguların gücü bunu olanaksız kılacaktır. Lenin, meşhur özetinde, emperyalizmin temel özelliklerini “(1) üretimde ve sermayede görülen yoğunlaşma öyle yüksek bir gelişme derecesine ulaşmıştır ki, ekonomik yaşamda kesin rol oynayan tekelleri yaratmıştır; (2) banka sermayesi sınai sermayeyle kaynaşmış, ve bu “mali-sermaye” temeli üzerinde bir malioligarşi yaratılmıştır; (3) sermaye ihracı, meta ihracından ayrı olarak, özel bir önem kazanmıştır; (4) dünyayı aralarında bölüşen uluslararası tekelci kapitalist birlikler kurulmuştur; (5) en büyük kapitalist güçlerce dünyanın toprak bakımından bölüşülmesi tamamlanmıştır.” (1979: 108) şeklinde sayıyor ve emperyalizmi, “tekellerin ve mali-sermayenin egemenliğinin ortaya çıktığı; sermaye ihracının birinci planda önem kazandığı; dünyanın uluslararası tröstler arasında paylaşılmasının başlamış olduğu ve dünyadaki bütün toprakların en büyük kapitalist ülkeler arasında bölüşülmesinin tamamlanmış bulunduğu bir gelişme aşamasına ulaşmış kapitalizmdir” (1979: 108) diye tanımlıyordu. Elbette, Lenin’in analizinin bugün ulaştığı bazı gerçek sınırları vardır ancak bunlar, yazarların önerdiğinden daha çok değildir. İşin ilginci yazarların Lenin’in betimlediği emperyalizmin özelliklerini yazarların “emperyalizm” olarak değil, “emperyalizmden imparatorluğa geçiş” tezinin gerekçeleri olarak görmeleridir. Bu durumda yazarların emperyalizmin ne olduğunu bilmezden gelmelerinin nedeni ancak şu olabilir: yazarlar kendilerini öyle-


‹mparatorluk’un ‹yimser Metafizi¤i

sine coşkulu bir düşe kaptırmışlardır ki gerçekliğin kendi düşleri gibi olduğunu varsayabilmenin aşkın noktasına ulaşabilmişlerdir. Aksi taktirde yazarların temel argümanlarını temellendirmek için bütün bunları söyleyebilmeleri mümkün olabilir miydi? Yazarların küreselleşmeyi mistifiye ederek “imparatorluğa geçiş” tezini her ne olursa olsun bir şekilde temellendirmek için başlarını ontolojinin muğlaklığına gömmeleri sonucunda gerçek dünyanın kendi düşleri gibi olduğu yanılsamasına kapılmaları karşısında biz bazı gerçekleri anımsatarak bellek tazelemenin yerinde bir karar olduğunu düşünüyoruz. Zira içinde yaşadığımız dünyada maalesef Hardt ve Negri’nin düşlerine yer yok. Wood’un belirttiği gibi, Gerçekte, bizatihi küreselleflme, ulusal ekonomiler ve ulus devletler olgusudur. Devletin, ulusal ekonomiler aras›ndaki rekabeti ve ulus devletlerin uluslararas› “rekabet edebilirli¤ini” gelifltiren, yerli sermayenin karl›l›¤›n› koruyan veya iyilefltiren, sermayenin hareketini serbestlefltirirken, eme¤i ulusal s›n›rlar içine hapseden ve devletin zoruna tabi k›lan, küresel pazarlar yaratan ve bunlar› sürdüren politikalar›n› dikkate almaks›z›n -ulusal egemenli¤i kas›tl› olarak kurban etmeye yönelik ulusal politikalara de¤inmiyoruz bile- küreselleflmeyi anlamland›rmak olanaks›zd›r. Ayr›ca tüm bunlara, küreselleflmenin, büyük k›sm›nda, bölgeselleflme biçimine bürünerek eflitsiz geliflmifl ve hiyerarflik olarak örgütlenmifl ulusal ekonomi ve ulus-devlet bloklar› yaratt›¤› da eklenmelidir (Wood, 2001).

Sonuç olarak, yazarların, emperyalizmin “imparatorluk” lehine aşıldığının düşünü kurmaları gerçekliğin de gerçekten öyle olduğu anlamına gelmiyor. Keza, ulus-devletlerin tarihsel işlevini yitirdiklerine dair kestirimler de erken vargılardır. Kapitalizm içerisinde devlet her zaman önemli ekonomik ve siyasal fonksiyonları yerine getirmiştir ve hâlâ da bundan vazgeçmiş değildir -mülkiyet haklarını garanti altına almak, para, ağırlık ve ölçü biriminin standardizasyonu, ekonominin koordinasyonu, girdilerin ekonomik sürece katılmalarını garanti altına almak (işgücü, teknolojik geliş-

293


294

Mustafa Bayram M›s›r-Sinan Kadir Çelik

me, altyapı), diğer devletlerle ilişkileri sürdürmek, en sonuncusu fakat en önemsizi olmamak üzere de sosyal uzlaşmayı (buna “disiplin” de diyebiliriz) sağlamak (Went, 2001: 74). Ancak devlet tabii ki bunları çeşitli yollarla değişen bir yoğunlukta yapar. Diğer yandan “küreselleşme süreci” olarak adlandırılan süreç, finansal sermayenin yoğunlaşması ve hareket serbestisinin artmasına rağmen ulusal pazarları ortadan kaldırmamakta, aksine hiyerarşik dünya pazarının eklemlenmesini artırmaktadır. Dolayısıyla, ulus-devletten ve onun işlevlerinden vazgeçilmesi mümkün değildir; bugün çözülen sosyal olarak da genişlemiş olan devlettir, kamu yatırımlarının özelleştirilmesi ve kamusal harcamanın sosyal muhtevasının daraltılması sürecidir. Ortadan kaybolan devlet retoriği, sosyal harcamalardaki kesintileri, kamu sektörünün sınırlanmasını ve finans piyasalarında oluşan faiz oranlarının mümkün kıldığı tek taraflı karları meşrulaştırmak amacıyla kullanılan bir ideolojidir. Bekçi, yasacı ve vergici (sermaye biriktirip kapitaliste transfer eden) ulus-devlet tarih sahnesinden silinmemiştir; en azından emeğin küreselleşmesi karşısında gerekli bir engel olarak vardır. Küreselleşme sürecinde ulus devletin rolü yeniden tanımlanmakta, fakat azalmamaktadır. Genel olarak küreselleşme sürecinde ulus-devletin yeni rolü, bir önceki dönemde işçi sınıfı mücadeleleri ile elde edilmiş kimi kazanımların da tasfiyesi ile şekillenmektedir (Went, 2001). Açık ki bütün bu gerçekleri Hardt ile Negri’nin düşlerine kendimizi kaptırabilmemiz için görmememiz gerekiyor. Ama maalesef “imparatorluk” bir düştür, emperyalizm ise oldukça can yakıcı bir gerçek. IV. S›n›ftan Çoklu¤a: Çokluk Kavram› ‹nsanl›¤› Gerçekten Özgürlefltirebilir mi? Yazımızın ilk üç bölümünde İmparatorluk’un daha çok teorik boyutlarını tartıştık. Bu bölümde ise İmparatorluk’un siyasete açılan kapısına, yani tarihsel özne olarak tanımladıkları “çokluk” kavramına odaklanaca-


‹mparatorluk’un ‹yimser Metafizi¤i

ğız. Bunun için tartışmamıza yazarların “çokluk”dan ne anladıklarını açımlamakla başlayalım. Yazarlar “çokluk” kavramını da ulusal egemenlik kavramıyla ilişkilendirerek tanımlamaya çalışır. İmparatorluk için ulusal egemenlik kavramı, ulusun inşası ile modern egemenliğin aşkınlığının yeniden düzenlenmesinden ibarettir. Modern ulus kavramı ise, gerçekte, monarşik devletin (mutlakiyetçi krallığın) patrimonyal bedenini miras almış ve onu başka bir biçimde yeniden icat etmiştir. Patrimonyal ufkun yerini ulusal ufuk aldıkça, tebaanın (subjectus) feodal düzeni yurttaşın (cives) disiplinci düzenine teslim olmuş ve nihayetinde, ulusal egemenlik, modernliğin çatışmalı köklerini (yani olumlu ve olumsuz iki yüzünü tamamen tahrip etmemişse şayet) askıya alarak ve güçlerini devlet otoritesine teslim etmeye yanaşmayan modernlik içindeki alternatif yolları tıkamıştır (2001: 115-117). Yazarlar, Luxemburg’a atfettikleri şu teze de katılırlar: “Ulus diktatörlük demektir ve bu yüzden hiçbir demokratik örgütlenme çabasıyla bağdaşmaz” (2001: 118). Yazarlar, Fransız Devrimi özelinde yürüttükleri tartışmadan da şu sonucu çıkarırlar: Gelgelelim bu ulusal ve halkç› egemenlik nosyonunda devrimci ve özgürlükçü olarak görünen fley gerçekte vidan›n biraz daha s›k›lmas›ndan, modern egemenlik kavram›n›n ta bafl›ndan beri yan›ndan ay›rmad›¤› boyun e¤dirme ve tahakkümün biraz daha yay›lmas›ndan baflka bir fley de¤ildi (2001: 123).

Yazarlar, devamla, halk kavramını tartışır ve ulusun temeli olarak gösterilenin (halk) gerçekte, ulus-devlet tarafından inşa edildiğini ileri sürerler: “Modern halk kavramı ulus devletin bir ürünüdür ve ancak onun özgün ideolojik bağlamında varlığını sürdürür” (2001: 123). Burada, halkın “çokluk” demek olmadığını, aksine çokluğun yok edilmesi demek olduğunun altını çizmek gerekmektedir. Çünkü Çokluk, çeflitliliktir, bir tekillikler alan›, aç›k bir iliflkiler tak›m›d›r ki, ne homojen ne de kendisiyle öz-

295


296

Mustafa Bayram M›s›r-Sinan Kadir Çelik

defltir, kendi d›fl›ndakilere ayr›ms›z, kapsay›c› bir iliflkiye girer. Buna karfl›n halk kendi içinde özdeflli¤e ve homojenli¤e yönelirken, farkl›l›¤›n› çizer ve kendi d›fl›nda kalanlar› iter. Çokluk sonu olmayan bir kurucu iliflkiyken, halk egemenlik için haz›rlanm›fl kurulu bir sentezdir. Halk, çoklu¤un çeflitli iradeleri ve eylemlerinden ba¤›ms›z ve s›kl›kla onlarla çat›flma halinde olan tek bir irade ve eylem ortaya koyar. Her ulus çoklu¤u bir halk haline getirmek zorundad›r (2001: 124).

Yazarlara göre, kapitalizmin feodalite karşısında ilerici olduğu anlamda, “imparatorluk” emperyalizm karşısında ilericidir (2001: 68). Bundan basitçe şunu anlayabiliriz; “imparatorluk” bize daha ileri bir toplumsal düzeni gerçekleştirme olanaklarını yaratacaktır. Bunun için de yazının giriş bölümünde sayılan taleplerle mücadeleye girişecek bir “çokluk” (toplumsal özne) vardır. Burada, yazarların emperyal hak kategorisini hatırlatma ihtiyacı duyuyoruz. Bir hak çerçevesi, hukukçuların tartışmasız bir şekilde kabul edecekleri üzere, pozitifleştiğinde (yani toplumsal olarak meşru olduğunda ve yasalaştığında) mevcut hakların sınırları hak çerçevesinin sınırları değildir. Bunu basitçe, kapitalizm içinde fiilileşen hakların tarihsel seyrinden izleyebilmek mümkündür. Yine hukuk literatürü ile konuşursak, birinci kuşak negatif ve etkin haklardan (katılma haklarından) ikinci kuşak pozitif haklara genişleme ve bugün çevre ve konut hakkı gibi üçüncü kuşak hakların tartışılabiliyor olması kapitalist hak çerçevesinin sınırlarının mevcut haklar olmadığını göstermektedir. Bu sınır, kapitalist hak çerçevesinin artık kapitalist olmadığı yere kadar uzanır. Yazarlar basitçe bunu hatırlatıp, emperyal hak çerçevelerinin bize sunduğu olanakları göstermektedirler. Tam da burada, yazarların ütopikliği (belki de buna emperyalizmin artık ortadan kalktığına yönelik taşıdıkları safdilce inanç demeliyiz) belirmektedir: Artık, emperyalizm aşılmıştır ve bu bize “imparatorluğu” komünizme dönüştürme için bir fırsat yaratmıştır; buradaki biz, dönüştürme gücüne sahip olan “çokluk”tur.


‹mparatorluk’un ‹yimser Metafizi¤i

İlginçtir “çokluk” yazarların en çok vurguladıkları kavramlardan biridir, fakat bu kavramı sarih bir şekilde açıklamaktan itina ile kaçınarak “çokluk” kavramını şiirsel bir dille halkın homejenliğine alternatif bir çeşitlilik olarak tanımlarlar. Yazarlara göre modern devletin kurulmasıyla, (yazarların terimleriyle “politik makinenin işlemeye başlamasıyla”) ulus-devlet, sınırları içindeki insanları ulus ya da halk şemsiyesi altına toplayarak çokluğun devrimci potansiyelini öldürür. “Peki neden özü itibariyle çokluğun devrimci bir potansiyeli vardır; uluslarda neden devrimci bir potansiyel yoktur” sorularını yazarlara soracak olursanız hiç bir yanıt alamazsınız. Yazarların yaptığı, daha çok, modernliğin ilk dönemini nostaljik bir kayıp cennet olarak görerek estetize edilmiş bir insan yığınına methiyeler düzmektir. Fakat bir diğer açıdan bakıldığında yazarların varolan sınıfları değil de olmayan çoklukları “imparatorluğun” sistemini al aşağı edecek siyasi özne olarak tanımlamaları oldukça anlamlıdır. Tabii ki yok-yerde olduğunu iddia ettikleri “imparatorluğu” ne tarihte ne de günümüzde olan bir yok-fail (çokluk) yıkacaktır! Ne var ki yazarlar “çokluk” kavramının emperyal iktidar dışsallaştırılamaz olduğu için, onun bir zayıf halkası olmadığını söylerler. Çünkü dünyanın her yerindeki mücadeleler emperyal iktidarı hedef alır ve bu emperyal iktidarın güçsüzlüğü, çokluğun ise gücüdür. Yani yazarlar artık klasikleşmiş şu argümana dayanırlar: İktidar etki alanını genişlettikçe, her yerde olmaya başlayınca aslında güçsüzleşir. Yazarların bu varsayımı, evet fazlasıyla devrimci eylemi kışkırtır ama kışkırtılan bu devrimci eylemin her türünün sistem karşıtı olduğunu ileri sürmek, en hafifinden bir ifadeyle ütopik bir beklenti olarak nitelenmelidir. Bunun ötesinde, yazarların eserlerindeki “çokluk”, maddi bir güç olmaktan ziyade materyalist teleolojiye ait bir varsayım, ya da en azından yazarların umutlu

297


298

Mustafa Bayram M›s›r-Sinan Kadir Çelik

diliyle söyleyelim ne zaman aktüelleşeceği belli olmayan bir “virtüel” olarak kalmaktadır (2001: 359). Bu arada, belirtelim ki, yazarlar, çokluğu başka bir deyişle “imparatorluk” karşıtı politik özneyi betimlerken, bu betimlemede analitik olarak başvurdukları sol postyapısalcı ya da postmodern yaklaşımların aksine, parçalayıcı ve yerelleştirici değil, aksine bütünleştiricidirler. Yazarlara bu yüzden, ne Sivil Toplum Örgütleri ne de ırksal, kültürel vd. temele dayalı mücadeleler “imparatorluk” karşıtı görünür. Aksine, bunların emperyal iktidarın sivil bekçileri başka bir deyişle meşrulaştırıcı ve bölücü aktörleri oldukları vurgusu belirgindir (2001: 323-4). Bu da olgusal bir bedahettir ve bu tür olgusal bedahetlerin tümünü yazarlarla paylaşmamak neredeyse olanaksızdır. Ama asıl olanaksız olan şey çoklukların nasıl bir araya gelip nasıl özgürleşecekleri sorusuna gerekçeli ve mantıklı yanıt vermektir ki bu noktada biz yine yazarların gerçekleri düşlerine havale ettiklerini görüyoruz. Sonuç Yerine: Safdil Bir ‹yimserli¤in Metafizi¤i Olarak ‹mparatorluk ya da ‹mparatorlu¤a Dair Tezler 1. “İmparatorluk” analizi, bütün devrimci ve hatta komünist iddialarına rağmen, gerçekte, postkapitalist bir paradigma içinde yer edinir; ve eleştirmekten geri durmadığı postendüstriyalist, postyapısalcı, postmodernist vd. kuramsal pozisyonların geniş oranda etkisi altında kalır. “İmparatorluk” analizini güçsüz kılan da bu kuramsal müphemliktir. Yazarlar, yukarıda betimlediğimiz üzere “imparatorluk”, “biyopolitik”, “çokluk” gibi yeni kavramlarla birlikte yaşadığımız dünyanın anlaşılabileceğini umuyorlar. Bu kavramları esas olarak postyapısalcı, postmodernist, postendüstriyalist vb. bir dizi gelenekten beslenerek tanımlıyorlar. Bu tutumları itibariyle yazarlar “devrimci” bir iyi niyet taşıyan postmodernistler olarak nitelenebilir. Zira yazarlar bir yandan teorik


‹mparatorluk’un ‹yimser Metafizi¤i

olarak modernlik algılayışımızı geliştirdiği için postmodern kaynaklardan beslenirken, diğer yandan postmodernizmi küresel sermayenin işleyiş mantığı, dünya piyasasının ideolojisi olarak görerek olumsuzlarlar (2001:169 vd.). Hatta yazarların mevcut politik pozisyonları açısından, adlandırıldıkları gibi postMarksist olduklarını iddia etmek de çoğu zaman zorlaşır. Çünkü yazarlara göre farklılık politikası, emperyal iktidar artık ikili karşıtlıklar içinde işlemediğinden (yazarların terimleriyle “imparatorluk” diyalektik muhalefetle değil melezlerin idaresi ile tanımlandığından) emperyal yönetimin işlevleri ve pratikleri karşısında işlevsiz kaldığı gibi, onunla örtüşmekte ve destek olmaktadır (2001: 161). Aynı nedenle yazarlar Sivil Toplum Örgütleri, ırksal, kültürel ve benzeri temellere dayalı mücadelelere de karşı olduklarını da söylerler (2001: 3234). Sonuçta Sungur Savran’ın Praksis’in bu sayısındaki yazısında belirttiği gibi İmparatorluk’un postMarksizm’le teorik olarak muğlak ve çelişkili bir ilişki kurduğunu söylemek mümkün. 2. Öte yandan genel olarak Marksist yazında yazarların “biyopolitik” ve “çokluk” kavramları ile aşmak istedikleri olgusal gelişmelere ilişkin, hiç küçümsenemeyecek bir külliyat oluşmuştur. Bu külliyat karşısında yazarların gerçek bir sessizlik içinde olmalarıyla ve vardıkları kestirme çözümlerle bir “yeni 68” için tez canlı davrandıkları söylenebilir. Yazarların, maddi-olmayan emeğe yaptıkları vurgu ve maddi olmayan emeğin sermaye ile tahakküm ilişkisine girmeden de değer üretebileceği ve bu değerin sermaye bağımlı olmamasının çokluğun özgürlük yürüyüşünün teminatı olduğu tezi tam bir kurmaca olarak kalmaktadır. Artı-değer kuramının reddine dayanan bu yaklaşım, gerçekliği, maddi ilişkiler bütünü olarak sermaye birikim sürecini ve tüm dünyanın yeniden sömürgeleştirilmesini görmekten uzaktır. İşçi sınıfına ilişkin tartışmada, sadece, Thompson’un, İngiltere’de İşçi Sınıfının Oluşumu adlı anıt eseri bile, sınıfın neden bir ekonomik indirgeme değil de bir toplumsal

299


300

Mustafa Bayram M›s›r-Sinan Kadir Çelik

ilişki olarak anlaşılması gerektiği konusunda bize çok değerli fikirler verir (Wood, 2001). Keza, postFordizm ve işçi sınıfının değişen yapısı konusunda, Wright’ın eserlerinde de çok değerli bir Marksist külliyat vardır. Buna karşın, sömürü ilişkisinin ve hatta mülkiyet ilişkisinin değiştiğini ileri sürmek, işte bu, Hardt ve Negri’nin katkısıdır! Fakat sorun, başlı başına, sınıftan söz ettiğimizde, hâlâ kapitalizmi aşacak bir toplumsal özneden söz ediyor oluşumuz ve toplumsal öznenin dünya-evrensel varlığı değildir. Sorun, bizzat, üretimin enformatikleşmesi analizi ile birlikte, bilim, iletişim ve dilin hiçbir dolayım olmadan bizzat üretici güce katılması ve yeni bir soyut emek türü (genel zekâ) oluşturması analizidir. Bunun maddi gerçeklik karşısında başarısız bir soyutlama olduğunu kabul etmek zorundayız ya da gerçekliği düşlerimizle kurmaya devam etmek! 3. Elbette ki sınıf oluşumu, sanayi proletaryasına indirgenemez ve yazarların da kabul etmekten kaçınmadıkları üzere, sömürü ilişkisinin bu oluşumun temeli olarak varolduğu gerçeği, emek gücünün radikal dönüşümü varsayımıyla aşılamaz. Yazarlar, sonuçta, birbirleriyle sürekli mücadele içinde biri proletaryadan diğeri burjuvaziden kurulu bir sınıf mücadelesi modelini (Foucault’nun yaptığı gibi) kabul etmemektedirler. Yazarlara göre, artık dışsallaştırılamaz olan emperyal iktidar karşısında “çokluk” vardır. Çokluk, Negri ve Hardt’ın tarihsel özne olarak en çok vurguladıkları ama en az açıkladıkları şeydir. Bu yüzden, sol postyapısalcılığa yaptıkları atıfları veri kabul ederek, çokluğun, “hangi söylemsel çıkar varsayımına dayandığı önemsenmeden” dünyanın her yanına yayılmış emperyal iktidara karşı direnişler olarak yorumlanması yanlış olmayacaktır. Yazarların eleştirilmesi gereken yanı, muhalefetlerini ilan ettikleri mevcut eşitsizlikçi ve tahakkümcü sistem karşısında değiştirici ve dönüştürücü öznelliğe ilişkin belirsiz ve şüpheli bir tutum takınmalarıdır. Çokluk kavramı ile karşılanmaya çalışılan fail, gerçek-


‹mparatorluk’un ‹yimser Metafizi¤i

te, örneğin sınıflardan söz eden bir açıklama ile kıyaslandığında, bir yok- faildir. Marksizme yönelik eleştirilerindeki gerçek zayıflıkta burada yatmaktadır. 4. Tarihin bütünlüklü bir açıklamasının toplum bilimlerinin kaçamayacağı bir görev olduğu kesinse de, bu açıklamanın, mevcut toplumsal ilişkileri görünmez kılan bir ideolojik örtü haline dönüşmemesi gerekir. İmparatorluk’un daha önce tartıştığımız hem teorik hem de siyasi muğlaklıklarını göz önüne aldığımızda, Petras’ın İmparatorluk’a dair şu saptamasına katılmamak bizim için mümkün değil: “İmparatorluk, küreselleşme, postmodernizm, postMarksizm, tarih sonrası hakkında –hepsi ekonomik ve tarihsel gerçekleri ciddi olarak çiğneyen bir dizi temelsiz argüman ve varsayımla bir araya getirilmiş- entelektüel saçmalığın kapsamlı bir sentezidir. İmparatorluk’un postemperyalizm tezi yeni değildir; kaldı ki, ne büyük bir teoridir ne de gerçek dünya hakkında bir açıklayıcılığa sahiptir. Daha ziyade, eleştirel zekâdan yoksun, kelime egzersizinden ibarettir” (2001: 173). 5. Keza, bir devrimci eylem çağrısının her zaman devrimci sonuçlarla nihayete ermeyeceği tarihsel bir gerçektir. Yazarların önerdikleri modelin sınırları, yazarların çağrısının yeni dönemin reformizmi olarak nasıl şekilleneceğini açıkça gösteriyor. “İmparatorluğa” karşı direnişin talepleri, küresel yurttaşlık, toplumsal ücret hakkı ve yeniden sahiplenme hakkıdır. Bu taleplerin talep olarak (sonuncusu hariç, zira sonuncusu talep olarak da ayrıca tartışmalıdır) reddedilmesinin politik bir karşılığı bulunmuyor. Bu yüzden bunlarla talep olarak ilgilenmiyoruz. Ancak bu taleplerin ileri sürülebilme koşulu olarak “imparatorluk” varsayımını kabul etmek olanaksızdır. 6. Negri ve Hardt’ın “imparatorluk analizinin” yeni bir sol “modernleşme kuramı” olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği ucu açık bir sorudur. 7. “İmparatorluk” varsayımının bir diğer güçsüz yanı, ABD’ye yüklenen tarihsel işlevdir. ABD, “imparatorluğu” var kılan süper-güç, ve örnek olsun, disip-

301


302

Mustafa Bayram M›s›r-Sinan Kadir Çelik

linci ve endüstriyalist bir toplum olarak Japonya karşısında postmodern bir kontrol toplumu şeklinde öyle bir betimlenmektedir ki, bizzat bu betimlemenin kendisinin neden ABD politik düzeninin ve mevcut toplumsal ilişkilerinin bir yüceltilmesi diye okunmayacağı sorusu belirsiz kalmaktadır. Negri ve Hardt’ın böyle bir soruya devrimci politik tutumlarını yanıt olarak gösterecekleri muhakkaktır ve kabul edilmeli ki, bu bir yanıttır ama sorunun gücünü azaltmaz. 8. Burada uzun uzadıya analize tabi tutamayacağız: Dünyanın gündemini hâlâ işgal eden ve edecek olan “düşen uçaklar”la (11 Eylül) birlikte İmparatorluk’un temel tezi de çürümüş bulunuyor. Elbette, Negri ve Hardt’ın perspektifinden de bir yorum mümkündür; ama bu yorumun kaçamayacağı temel soru, emperyal hak olarak görünenin gerçekte tek kutuplu bir emperyalist hegemonyadan gerçek bir fark içerip içermediğidir. Kanaatimizce, Hardt ve Negri’nin emperyalizmin aşıldığına ilişkin varsayımları bu eylem ile çöktü. Çünkü Bin Ladin pentagonu tetragon haline getirdiyse “imparatorluğun” bir merkezi olduğunu düşünüyordu. Yoksa buna benzer eylemleri, yine emperyal iktidara karşı olmak üzere, kendi coğrafyasında ya da bu coğrafyaya yakın yerlerde yapması gerekirdi. Fakat, bu varsayımı çökerten Bin Ladin değil Bush oldu, herkesi Amerikan ulusal çıkarları için savaşa çağırdı, küresel hak adına değil! Varsayılan imparatorluğun merkezinde, ABD’de bile ulusal çıkarlardan bu kadar çok söz edilirken, emperyalizmin dışsallaştırılamamasından (çünkü “imparatorlukta” dışsallaştırılabilir bir şey yoktur) söz etmek, açık ki, düşmanı görünmez kılmaktan başka bir şey değildir. 9. Sonuç olarak Negri ve Hardt, bir çok antikapitalist gibi, kapitalizmin artık aşılması gerektiğine dair samimi inançlarını bizimle paylaşıyor ve hatta bunun için bazı yeni veriler de sunmaya çalışıyorlar. Ancak bundan bir yeni ‘68’den daha fazla ne çıkabilir? ‘68, artık kabul etmeliyiz ki, yeni solun devrimci eylemi fe-


‹mparatorluk’un ‹yimser Metafizi¤i

tişleştiren reformizmi olarak yaşandı. Denilebilir ki, Negri ve Hardt’ın politik projesinden nihai olarak elimizde kalacak olan, yeni solun eylemi fetişleştiren reformizminden başka bir şey olmayacak. Bunun, bir farz olmaması için ise, yazarlara iman ve dua bir yol. Elbette, duadan fazlası da mümkün. Yazarların dediğine göre “imparatorluk” ou-topiadır, yani olmayan-yer. Yani ütopya mevcut dünyada olmayan bir yerdir. İlginçtir ütopyanın Eski Yunanca’daki kökenidir ou-topia. Bu anlamda “imparatorluk” ve İmparatorluk yazarlarının ütopyasıdır; gerçek dünyada ise maalesef hâlâ emperyalizm var. Dar anlamıyla “metafiziğin” çalışma biçimlerinden birisi gerçekte olmayan bir şeyin varolduğunu savlamaksa eğer, İmparatorluk bunu layıkıyla yapar, “devrimcilik” adına ve oldukça safdil bir iyimserlikle! Tarihsel materyalizm ise gerçekler ve gerçekleştirilebilir olanlar ile coşkusunu yitirmeyen bir soğukkanlılıkla gerçekçi bir şekilde uğraşır; günün modasına uyup dünyayı estetize ederek “hayaletler”le değil. Keşke yazarların ütopyası gerçekleşmiş olsaydı: Dünya küreselleştikçe güzelleşecekti, eğer emperyalizm olmasaydı... Peki bu tablo karşısında biz ne diyoruz? Küreselleşme reformizmini politik olarak tanımlamak ve onu rakip görmeden karşısına bir kez daha Komünist Manifesto ile çıkmak: “Yeni bir ‘68 hayaldir, Komünizm ise gerçek bir olanak!”n

303


304

Mustafa Bayram M›s›r-Sinan Kadir Çelik

Kaynakça Baudrillard, J. (1992) Sessiz Y›¤›nlar›n Gölgesinde ya da Toplumsal›n Sonu, çev. O¤uz Adan›r, ‹stanbul: Ayr›nt›. Callinicos, A (2001a) “Toni Negri in Perspective”, htpp://www.isj1text.ble.uk/pubs/isj92/callinicos.htm, indirilme tarihi: 18.07.2002 Callinicos, A. (2001b) Postmodernizme Hay›r: Marksist Bir Elefltiri, çev. fiebnem Pala, Ankara: Ayraç. Çelik, S. K. (2001) “Tarihsel Materyalizmi Yeniden Düflünmek: Aç›k Marksizm, ‹liflkisel Yaklafl›m ve Praksis”, Praksis,1, 183-223. Derrida, J. , Olson G.A. ve Gale I. (1991) “ Jaques Derrida on Rhetoric and Composition: A Conversation”, Carbonsdale ve Enwardssville (der), Interviews: Cross-Disiplinary Perspectives on Rhetoric and Literacy içinde, Southern Iliois University Press, 124-141. Eagleton, T. (1990) Edebiyat Kuram›, çev. Esen Tar›m, ‹stanbul: Ayr›nt›. Foster, J. B. (2001) “Imperialism and ‘Empire’”, http://www.monthlyreview. org/1201jbs.htm, indirilme tarihi: 11.06.2001 Hardt, M. ve Negri, A. (2001) ‹mparatorluk, çev. A. Y›lmaz, ‹stanbul: Ayr›nt› Kumar, K. (1999) Sanayi Sonras› Toplumdan

Postmodern Topluma: Ça¤dafl Dünyan›n Yeni Kuramlar›, çev. Mehmet Küçük, Ankara: Dost. Larrain, J. (1998) Tarihsel Materyalizmi Yeniden Yap›land›rmak, çev. S. Çeviker, ‹stanbul: Toplumsal Dönüflüm. Lenin, V.I. (1979) Emperyalizm, çev. Cemal Süreya, Ankara:Sol. Lyotard, F. (1990) Postmodern Durum, çev. Ahmet Çi¤dem, Ankara: Ara. M›s›r, M.B. (2001) “Bilgi, Bilgi Nesnesi ve Bilgi Süreci ya da Marksizm Felsefesiz Olabilir mi?”, Praksis, 1 (3), 83-101. Petras, J. (2001) “Emperyalizmin Kokusu”, Cosmopolitik, 1 (1), 161-173. Proyect, L. (2001) “Hardt-Negri’s ‘Empire”: A Critique, Part One”, htpp.//csf.colorado.edu/pen1/2001 II/msg03491.html, indirilme tarihi. 18.07.2002 Sarup, M. (1995) Post-Yap›salc›l›k ve Postmodernizm, çev. Baki Güçlü, Ankara: Ark. Went, R. (2001) Küreselleflme, çev. Emrah Dinç, ‹stanbul: Yaz›n. Wood, E.M. (2001) “Ulus Devlet Dünyas›nda Kapitalizm”, çev. Cosmopolitik, Cosmopolitik, 1 (1), 103-112.


Praksis 7

| Sayfa: 317-322

M a n i f e s t o

Ne Piyasa Ne Devlet Politik Ekonomi Çal›flma Grubu (PEÇAG)1

ürkiye ve dünyada kendisini “sol”da tanımlayanlara, mevcut sorunların ortaya konulmasında ve bunların arkasında yatan nedenlerin tartışılmasında; olanak, fırsat ve tehditlerin toplumun geniş kesimlerine sunulmasında sorumluluklar düştüğü bir gerçektir. Yaşam koşullarının hızla kötüleştiği, insani değerlerin aşındırıldığı bir dönemde, bir sistem olarak kapitalizmi anlamaya çalışan, sorgulayan ve aşmayı amaçlayan görüşlere katkıda bulunmaya dönük çabalar, söz konusu sorumluluğun gereğidir. Bu çerçevede, sorgulama, anlama ve aşmaya dönük çabanın kritik noktası soruları doğru formüle edebilmektir. Yanlış sorulara verilecek “doğru” cevaplar ancak anlamayı zorlaştırırlar. Bu durum, Türkiye solunda yaygın bir sorun alanı olarak geçmişten bugüne varlığını korumaktadır. Politik Ekonomi Çalışma Grubu bu noktadan hareketle kendi perspektifinden “doğru” bulduğu sorular ve sorunları tartışmak ve çözüme yönelik önerilerini ilgili tüm taraflarla paylaşmak üzere oluşturulmuştur. Politik Ekonomi Çalışma Grubu şu tespitlerden hareket etmektedir: – “Daha iyi (insancıl) bir kapitalizm” ve “emeğin sosyal hakları” talepleri ekseninde şekillenen çözümlemeler yerine, günümüz koşullarında giderek önem kazanan “daha farklı bir toplum” ve “emeğin özgürleşmesi” eksenli eleştirel bir analizi ön plana

T

1|Dr. Fuat Ercan, Dr.

Mehmet Türkay, Dr. Berna Güler Müftüo¤lu, Dr. Kurtar Tany›lmaz, Dr. Özgür Müftüo¤lu, Erhan Bilgin.


318

Politik Ekonomi Çal›flma Grubu (PEÇAG)

çıkartmanın gerektiği, – Türkiye’deki krizlerin, kapitalizmin doğasından kaynaklandığı; kapitalizmin kendini yeniden üretebilmesinin mekanizmaları olarak işlev gördüğü, – Kriz sürecinde ileri sürülen, reformcu ve ulusalcıkalkınmacı gibi farklı iktisat politikası alternatiflerinin yanlış sorular formüle ettiği, – İçinde bulunduğumuz bu dönemde devlet, sermaye ile işçi sınıfı ve ezilen kesimler (kent yoksulları, işsizler, kadınlar, köylüler, emekliler) arasında çıkar çatışmalarının kristalize olduğu, – Özellikle 1980’li yıllardan itibaren sıkça tartışılmaya başlanan iktisadi ilişkilerde, kamu girişimciliğinin yeri ve rolü (özelleştirme), rant ekonomisi (parasermaye ile üretken-sermaye ilişkisi) ekonomiyi olumlu yönde etkileyeceği düşünülen KOBİ’ler (sermayenin merkezileşmesi sürecinde daha düşük maliyet) gibi konularda büyüme, tasarruflar, yatırımlar, dış ticaret dengesi vb. unsurlarla ekonomiyi anlama çabasının, kapitalist ekonomiye içkin sınıfsal ilişkileri algılamamızı önlediği, – Üretim araçlarının özel mülkiyeti, değerlenmesi (kâr mantığı) ve genişlemesi ile tanımlanan sermaye birikim süreci, sadece “ekonomik” bir süreç değildir. Sermaye birikimini, onun, önemli bir unsuru olan üretim girdilerinin çıktılara dönüştüğü sürece indirgeyerek doğal ve teknik bir ilişki yerine, toplumsal ilişkiler bütünü olarak ele almak gerektiğini; toplumların ortak özelliğini oluşturan değişim (mübadele) ilişkileri üzerinde değil, toplumlar arasındaki farklılıkların temelinde yatan üretim ilişkileri/düzeyi üzerinde odaklanılması gerektiği; dolayısıyla, – Üretimi, başka faktörler gibi emeğin de bir girdi (maliyet unsuru) olarak yer aldığı bir teknik süreç olarak; (malların mallarla üretimi) bu nedenle de kârların üretim sürecinde ortaya çıkan artık “değerden” değil, dolaşım sürecindeki çıktıdan (katma değer) kaynaklandığı varsayımının yanlışlığını; bu an-


Ne Piyasa Ne Devlet

lamda adaletsiz olanın ücretin yaratılan toplam değerden aldığı miktarda değil, ücretlilik sisteminin kendisinde olduğu, – Teknolojinin (insanın doğa ile kurduğu ilişkiler) bölüşümden (insanlar arası ilişkiler) bağımsız olarak ele alınması (teknolojik determinizm) gerektiği varsayımından hareket eden bir anlayışın yanlış olduğu, – AB’ye karşı olmak-taraf olmak bir pozisyon ve tartışma zeminidir; AB’ye girilmesine karşı olmak-girmek taraftarı olmak ise başka bir pozisyon ve tartışma zeminidir. Bu pozisyonların toplumsal yansımaları ve kendilerini ifade etme biçimleri, görünürde karmaşıkmış gibi durmakla beraber, esasen net bir durumdur. AB’ye karşı olmanın, kapitalizme karşı olmanın bu bağlamdaki ifadesi olduğu, – “Sol” bir tartışmanın bu tespitlerin çerçevelediği bir zeminde yapılması gerektiği. Söz konusu tespitlerden hareket edildiğinde dünya ve Türkiye’deki mevcut durumu genel hatlarıyla şu şekilde değerlendiriyoruz: Uluslararas› ‹flbölümü/ Kapitalizm Nereye ? Kapitalizmin ortaya çıktığı toplumsal, tarihsel ve coğrafi bağlamlar ve yaygınlaştığı tüm süreçlerde, nihai sonuç, ulusal ve uluslararası düzeylerde sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesinin artışıdır. Kapitalist sermaye birikiminin bu eğilimi, güç ilişkilerine bağlı olarak işleyen, eşitsiz ve bileşik gelişme dinamiğiyle açık hale gelmekte ve somutlaşmaktadır. Bir ülkenin uluslararası kapitalist iş bölümüne eklemlenme süreci –eşitsiz ve bileşik gelişme yasasına bağlı olarak– uluslararası ve ulusal sermayelerin ihtiyaçlarına göre bir hiyerarşi içinde belirlenir. Söz konusu hiyerarşinin ortaya çıkardığı bağımlı “kapitalist gelişme stratejilerinde” ulus devletlerin temsiliyeti, uluslararası ve ulusal düzeylerden kaynaklanan, sınıfsal dinamiklerin karşılaşması ve uyumuyla ortaya çıkmakta-

319


320

Politik Ekonomi Çal›flma Grubu (PEÇAG)

dır. Kapitalist işbölümünün yeniden yapılandırılma süreci, aynı zamanda kökeni 1970’li yıllarda kapitalizmin dünya genelinde derinleşen ve halen devam eden krizi aşma çabası anlamına gelmektedir. Soğuk savaş süresince ikincil önemde olan kapitalist blok içi gerilimler, Doğu Blokunun çöküşüyle ve giderek yaygınlaşan krizle birlikte ön plana çıkmış ve neo-liberal politikaların yönlendirdiği süreci belirleyen kritik faktör olmuştur. “Küreselleşme” kavramıyla ifade edilen kapitalizmin, bu anlamdaki olgunlaşma safhası olarak tanımlanabilecek son yirmi yıl, söz konusu eğilimlerin yapısal, işlevsel ve hukuksal düzeylerde netleştiği ve dolayısıyla, tarihte olmadığı kadar bağlayıcı ve geri dönülmez bir niteliğe sahip olduğu bir sürece işaret etmektedir. Bu durum açık ifadesini, tüm sermaye biçimlerinin sınırsız değerlenme motiflerini, kapitalizmin kâr mantığına uygun olarak birbirine bağlayan, uluslararası anlaşmalarda bulmaktadır. Bu sürecin taşıyıcısı ve resmi tarafı konumundaki ulus devletler, sürecin mantığına uygun olarak yerel, uluslararasılaşmış-yerel ve uluslararası şirketlerin bir anlamda taşeronluğu misyonunu yüklenerek, yeniden yapılanmaktadır. Genel E¤ilimler Dünya ölçeğinde kâr oranlarının düşmesine bağlı olarak sermayenin değerlenme sorunu, teknolojik yeniliklerin sağladığı olanaklarla birlikte, para sermayenin belirleyici gücünü artırmıştır. Finansal birikim olanaklarının hızla genişlediği bu süreçte, dünya ölçeğinde yatırımlarda ve dolayısıyla büyüme oranlarında bir düşüş eğilimi hâkim olmuştur. Para-sermaye, sermayenin dünya ölçeğinde toptan değersizleşmesini önleyen sigorta işlevini gören lokal krizlerin, bir anlamda tetikçisi işlevini görmüştür ve görmeye devam etmektedir. Bu durum, Meksika, Kore, Arjantin ve son olarak Türkiye’de derinleşen “krizleri” önemli ölçüde etkilerken bu gelişmelerin objektif bir diğer sonucu, söz konusu


Ne Piyasa Ne Devlet

ülkelerde sermayelerin merkezileşme ve yoğunlaşması sürecini hızlandırmış olmasıdır. Bu süreç, önümüzdeki dönemde, sadece azgelişmiş kapitalist ülkelerde değil, aynı zamanda gelişmiş kapitalist ülkelerde de krizin derinleşmesine ve sıklaşmasına yol açacaktır. Türkiye Yukarıda vurgulanan dünya ekonomisindeki krize ve dolayısıyla yeniden tanımlanan uluslararası işbölümüne uyum sağlamaya yönelik bu süreç, Türkiye’de, 24 Ocak 1980 kararları ve 12 Eylül darbesiyle hızlanmıştır ve devam etmektedir. Bugün yaşanan kapitalist işbölümüne entegrasyon sürecini ve dolayısıyla geleceği niteleyen somut adımlar, “Avrupa Birliği müktesebatına” uyum zorunluluğu ve/veya IMF’ye verilen taahhütlerin gereği olarak gerekçelendirilen yasal düzenlemelerde somutlaşmaktadır. Tütün Yasasından, Maden Yasasına, Endüstri Bölgeleri Yasasından, Teknoloji Bölgeleri Yasasına, YÖK Yasasından, İş Güvenliği Yasasına söz konusu tüm düzenlemeler (yeniden-yapılanma yasaları) kapitalizmin bütünsel işleyişini yansıtan, bu alanlarda tasarlanan dönüşümü eşgüdümlü kılan işlevsel bir bütünlüğe sahiptir. Buna göre, yeniden yapılanma yasalarının kesişme noktaları şöyle sıralanabilir: – KİT’lerin tasfiyesi, – KİT dışındaki kamu varlıklarının (Hazine arazileri vb.) elden çıkartılışı, – Sektörlerin faaliyetlerini kontrol etmekle yükümlü kurulların oluşturulması, – Çalışma ilişkilerinin kuralsızlaştırılması, taşeronlaştırmanın önünün açılması, – Devletin toplumsal teşvik ödemelerine son verilmesi, indirimli hizmetlerin kaldırılması, – Tarımda ekim alanlarının sınırlanması, – Ayrıcalıklı üretim, hizmet bölgelerinin kurulması, – Devletin üretim veya hizmet alanlarındaki varlığına son verilmesi,

321


322

Politik Ekonomi Çal›flma Grubu (PEÇAG)

– (Ticarileşme) Piyasalaştırmanın önündeki engellerin kaldırılması, – Sosyal güvenlik sisteminin birey merkezli bir değişime yönlendirilmesi, – Üretim ve hizmetlerin uluslararası kontrole açılması, uluslararası standartların zorunlu hale getirilmesi. Yasaların hayata geçirilmesi ile Türkiye’de muhtemel gelişmeler şu şekilde sıralanabilir: – Kırdan kente büyük bir göç yaşanacak, – İşsizlik artacak, – Gelir dağılımı, işçi sınıfı ve ezilenler aleyhine bozulacak, yoksulluk yaygınlaşacak, – Sendikalı veya sendikasız, bütün çalışanların ortalama ücreti düşecek, – Çalışma koşulları ağırlaşacak, – Çalışma hayatında kuralsızlaştırma (esnekleştirme) yaygınlaşacak, – Krizler daha da sıklaşacak, – Sosyal dengelerin bozulması, polisiye önlemlerin artmasına, demokratik alanın daralmasına neden olacak, – İşçi sınıfının ve ezilenlerin örgütlenme kapasitesinin daralması, demokratikleşmeyi yavaşlatacaktır. Bu doğrultuda Politik Ekonomi Çalışma Grubu’na yön veren ilkeler şunlardır: – Sadece yerli sermaye, uluslararasılaşmış yerli sermaye ve uluslararası sermayeden değil, aynı zamanda devletten bağımsız; sınıf perspektifli bir bakış açısına sahip olmak, – Her türlü politik hareket ve yapılanmalardan bağımsız durmak, – İşçi sınıfının ve ezilenlerin günlük sorunlarından hareket edip ve onların ihtiyaçları ve çıkarları doğrultusunda bilgilendirmeyi, öngörülerde bulunmayı, çeşitli alternatif olanakları göstermeyi, politika önerileri geliştirmeyi benimsemek. n

praksis7  

sorusunu bir de kendisine sorduk. Bu konferanstan sonra görüflerek dosya ediyoruz. konumuzu oluflturan “nas›l direnmeli?” günü Baflkent Ünivers...

Advertisement