Page 1

1 Mayıs 1 Mayıs... Kurtuluş sosyalizmde

Denizler anıldı Şimdi Deniz olunmalı

B

undan tam 36 yıl önce 6 Mayıs 1972'de idam edilen Türkiye devrimci hareketinin üç önemli ismi Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan bu yıl da çok kalabalık bir kitle tarafından mezarları başında anıldı. Yaklaşık on bin kişinin katıldığı anma etkinliğinde onların bıraktığı devrimci mirası mezarları başında sloganlarla haykıran kalabalık devrim şehitlerinin ölümsüzlüğünü vurguladılar.

Ölüm değil çözüm Bülen Ersoy yargılanıyor

B

u yılki 1 Mayıs'a Başbakan Erdoğan'ın "ayakların başları yönettiği yerde kıyamet kopar" sözü damgasını vurdu. İstanbul'da 1 Mayıs alanı Taksim ve Şişli tamamının devlet terörüyle cezaevine çevrilmiş olması başta AKP olmak üzere oligarşinin işçilere, emekçilere, Kürtlere, sosyalistlere, demokratlara, kadınlara ve gençlere gözdağı vermeye çalışması "kendi izin verdiği sınırlar içindeki" politikasının tutmadığını gösterdi.

3

B

4

KURTULUS BÜTÜN ÜLKELERİN İŞÇİLERİ ve EZİLEN HALKLARI BİRLEŞİN!

ir yarışma programında Kürtlere karşı sürdürülen kirli savaşın kabul edilemezliğine dikkat çeken ve ailelerin çocuklarını askere göndermemeleri gerektiğini” söyleyen ve “ölüm değil çözüm istiyorum”, diyen Bülent Ersoy Türk Ceza Kanunu'nun 318. maddesinin 1-2. maddesine göre "halkı askerlikten soğutma" suçunu işlediği gerekçesiyle 3 yıla kadar hapis cezasına çarptırılması istendi.

SAYI

06 Haziran Fiyatı 1 YTL

Mahir Sayın’ın genişletilmiş ikinci baskısıyla

9

SOSYALİST DEMOKRASİ kitabı çıktı!...

6

. . . ı t Çık

40. yılında 68 rüzgarları esiyor Bizim iddiamız dönüşümün en devrimci gücünün işçi sınıfı olduğu ve atacağımız her adımı işçi sınıfının siyasete müdahalesinin olanaklarını yaratma perspektifiyle ele almamızdır 1968 rüzgarları esiyor

Sürprize sürpriz

Değişik milliyetlerden gençler, işçiler, emekçiler polis terörüne, biber gazına, panzerlere yiğitçe direnerek, oligarşinin burçlarına proletaryanın sancağını dikmek için çarpışan öncü savaşçılar gibi atıldılar 1 Mayıs alanına. Sadece Taksim değil tüm Türkiye 1 Mayıs alanına döndürüldü. Gençler fırtına gibi estiler; 6 Mayıs'ta Denizlerin idamını protesto için binlerle aktılar Karşıyaka mezarlığına. Sanki 40 yıl öncesindeydi Türkiye; 68 rüzgarları esiyordu.

Şimdi sosyalizm zamanı! Türkiye'de 68 hareketi Batı'dakinden biraz daha farklı olarak 2. paylaşım savaşının ardından yeniden şekillenen dünyada değişen ve şehir hayatının önem kazanmaya başladığı bir toplum haline gelen Türkiye'de sınıflar ayrışmasının sonucu olarak gelişen çelişkilere ezilenler safından verilen işçi sınıfı mücadelesi dalgasının üzerine binmiş güçlü bir yanıt oluşturdu. Şimdi yeniden 68 isyanını kuşanmanın zamanıdır. Şimdi sosyalizm zamanı! >> Sayfa 5

Çatı Partisi Bir reform partisi olamaz 2002'de SDP'nin kuruluşuna yöneldiğimiz sırada, Kürtleri de içerecek genel bir mücadele birliğini açık alanda oluşturulacak bir cephe olarak Çatı Partisi kavramını ortaya attık. Bugün muhtelif yorumlara tabi kılınıp kafaları karmakarışık etmek amacına yönelik olarak birbiriyle zıt birçok lafı birarada ederek tanımlanan bir hale getirilmiş bulunmaktadır. Reform çizgisini esas alanlarca “AKP'nin alternatifi“, „ana muhalefet partisi“, isteyenin bilet alıp bindiği ve istediği istasyonda indiği, hem „sömürüye, neo- liberalizme, militarizme, emperyalizme“ karşı olacak hem de AB hedefine de kapalı olmayacak, AB'ne gitmek isteyenlerin, AB istasyonuna kadar kullanabilecekleri bir tren“ olarak tanımlanabilmektedir.

Mahir Sayın’ın yazısı >> Sayfa 5

Amele pazarından ölüme Tuzla tersanesi

Genel Kurmay Başkanı sürpriz bir haber vereceğini ilan ettiğinde kamuoyu pür dikkat kesildi. Son zamanlarda PKK üzerine sık sık gidilmiş, eski sınır ötesi operasyonlar dönemine dönülmüş ve hatta bölgede bulunan 300 gerillanın 400'ünün öldürüldüğü haberleri militarist medyanın manşetlerini doldurmuşken, Youtube'da da Genel kurmay Elektronik dinleme Dairesi Başkanının konuşmalarını dinliyoruz: PKK'nin kaybı 5. >> Sayfa 2

Proletarya iktidara Oligarşi mezara

Tuzla'da işçi ölümleriyle gündeme gelen Selah Tersanesi iş güvenliği sağlanması yerine mühürlenince olan yine işçilere oldu. ''Ekmek kapıları'' olan tersanenin kapatılmasına tepki gösteren işçiler ev kiralarının, çocuklarının yiyeceklerinin nasıl karşılanacağına dair kimsenin dert edinmediğini dile getirdiler. Kararda, "Selam Makinalı Endüstri Ticaret A.Ş. unvanlı işyerinin, çalışanlarının hayatı için ciddi ve önlenemez tehlikelere yol açacak olan, başta parlama ve patlama tehlikesi olmak üzere malzeme düşmesi, yüksekten düşme ve elektrik akımına maruz kalmaya yönelik tehlikeler giderilinceye kadar yönetmeliğin 14'üncü maddesi gereği kapatılmasına karar verilmiştir" denildi. >> Sayfa 3

Topyekün saldırıların yeni ayağı istihdam paketi Çalışana ve işverene çeşitli kolaylıkla getirmesi beklenen istihdam paketi meclis genel kurulunda yasalaştı. İş Kanunu ve bazı kanunlarda değişiklik yapılmasına ilişkin kanunla, asıl işveren ile alt işveren

SAYFA 01

(taşeron şirket) arasında kurulan ilişkinin yazılı yapılması şartının getirildiği paketle, iş sağlığı ve güvenliği alanının piyasalaştırılması amaçlanmakta. “Az insanla çok iş" yaklaşımı uyarınca

"iş piyasasının esnekleştirilmesi", "zorunlu istihdam yüklerinin hafifletilmesi" ve "işgücü maliyetlerinin düşürülmesi" hedeflenmekte. "İşsizliğin önlenmesi, istihdamı artırıcı yatırımların çoğalması, yeni

iş alanlarının yaratılması, aktif istihdam politikaları ve kayıt dışı istihdamın azaltılması" amaçlı olduğu hükümetçe söylenen paket, aslında söylendiğinin aksine bir içerik taşımakta.

>> Sayfa 3

Türkiye'yi neoliberal politikalara entegre etmek amacıyla 31 yıl önce 1 Mayıs 1977'de oligarşi 1 Mayıs alanında 500'000 kişinin üzerine ölüm yağdırmıştı. Amacı gelişen yığın muhalefetini durdurmak, yılgınlık yaratmak 12 Eylül 1980'de kuracağı kanlı diktatörlüğünün koşullarını yaratmaktı. >> Sayfa 2


HABER

2 Haziran 2008

KURTULUS BÜTÜN ÜLKELERİN İŞÇİLERİ ve EZİLEN HALKLARI BİRLEŞİN!

Rekabetin yerine dayanışmayı geçirmek için

Sosyalist Parti Girişimi Sosyalist Parti Girişimi ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkını hiçbir şarta bağlamaksızın savunmaya ve bunun için mücadeleye devam edecektir. Sosyalist Parti Girişimi bütün ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının ayrı devlet kurma hakkı olarak anlaşılmasını demokrasinin en temel gereklerinden biri olarak kabul eder ve bu hakkın hiçbir baskı altında kalınmadan özgürce gerçekleşmesi için ezilen uluslarla en yakın dayanışmayı sürdürür. Çağın değiştiği savıyla ayrı devlet kurma hakkının ortadan kalktığı anlayışının ezilen ulusları köleliğe mahkum etme anlayışı olarak mahkum eder.

Dünyayı yeniden anlamak ve değiştirmek için Sosyalist Parti Paris komününün takipçisi olan Ekim devrimi gezegenimizin ufkunda kızıl bir güneş olarak yükselmiş ve köhnemiş dünyayı altüst etmişti. Her şey sanki birden geriye döndü. Dünya geriye doğru değişti; Değişen dünyada dünyayı yeniden değiştirmek için yeniden anlamak gerekiyor. Ekim devrimi 2. enternasyonal ekonomizmine karşı kazanılmış bir zafer idi. Onun kaderci anlayışına karşı Lenin'in Marksizme yeniden kazandırdığı ihtilalci inisiyatif bir dizi devrimin gerçekleşmesinin de kapısını açtı. Ne var ki, aynı gelenek 3. Enternasyonali de kısa bir süre sonra adım adım kuşatmaya başladı ve nihayetinde yuttu. Bu kaderci anlayış sosyalizm diye işçi sınıfını da egemenliği altına alna bir diktatörlüğün ortaya çıkmasına neden oldu. Tüm dünya bu tür bir diktatörlüğü “komünizm” olarak tanıdı ve yıkılanın bu kaderci anlayış olduğuna aldırmadan neredeyse insanlığın en büyük ideali komünizmi mahkum etti. Ekonomizm perdesini yırtmaya, Marksizmin yaratıcılığını yeniden hayata geçirmeye çalışan devrimci gelenek on yıllardır sosyalist demokrasi formülasyonuyla yüzyılımızın sosyalizm anlayışını şekillendirmeye çalışmaktadır.

Ekonomist kaderciliği aşan, ihtilalci inisiyatifi esas alan sosyalist demokrasi anlayışı ihtilalci bir işçi sınıfı öncülüğünü gerçekleştirmenin temel taşlarını kurmaya, onun eylemli oluşumunun yolunu açmaya Sosyalist Parti Girişimi olarak başlamıştır. Sosyalist Parti Girişimi bir yandan parti olma doğrultusunda ilerlerken, diğer yandan da ihtilalci bir işçi hareketinin oluşturulması gereğine inanan ve bu doğrultuda çaba içinde olan başka komünistlerle de bir araya gelmenin, sosyalist hareketi sosyalist demokrasi temelinde yeniden yapılandırmaya çalışırken, işçi hareketinin de bi ihtilalci hatta yeniden yapılanmasının ortaklaşa çabasını çoğulcu anlayış temelinde yürütecektir. Sosyalist Parti Girişimi işçi sınıfının sesi olacaktır Proletaryanın kurtuluşu kendi eseri olacaktır. Sosyalist Parti Girişimi, komünistlerin, proletaryanın çıkarlarından ayrı bir çıkara sahip olmadıkları gerçeğini bir an bile unutmaksızın yürüyüşünü sürdürecektir. Sosyalist Parti Girişimi, bugün artık "küreselleşme" diye nitelenen emperyalizmin egemen güç olduğu verili koşullarda Marksizm ve Leninizm'in ışığı, sınıfsız ve sömürüsüz bir topluma olan ihtiyacı ve inancı gereği işçi sınıfının Kurtuluş'u için mücadele edenlerin bir

ilk birliği olacaktır. Sosyalist Parti Girişimi proletarya sosyalizminin temsilcisi olacaktır Sosyalist Parti Girişimi unutulmaya yüz tutan proletarya sosyalizminin temsilcisi olma mücadelesini verecektin. Reel sosyalizmin çöküşünden bu yana uydurulan “sosyalizmin öldüğü” iddialarının karşısında bir sosyalizm anlayışı olarak sosyalist demokrasiyi esas alan bir mücadele birliği olacaktır. Sosyalist Parti Girişimi proletarya enternasyonalizminin savunucusu olacaktır. Komünizm hareketi ulusal ya da bölgesel bir olay değil dünya çapında proletaryanın ortak eylemidir. Uluslara, devletlere bölünmüş olsa da dünya proletaryası tek bir bütün oluşturur ve onun her bir ulusal müfrezesi kendisini dünya çapındaki mücadelenin bir parçası, ortağı olarak görür. Proletaryanın bu uluslar arası dayanışması ve birliği ezilen halkların özgürlük mücadelesine verdiği destekle tamamlanır. TC somutunda Kürt halkının özgürlük mücadelesini desteklemek ve onunla mücadele biriliğini gerçekleştirmek proletarya enternasyonalizminin en temel kriterini oluşturur. Sosyalist Parti Girişimi bu mücadele birliğinin savunucusu olacaktır.

Sosyalist Parti Girişimi işçi sınıfı hareketi ve sosyalist hareketin yeniden yapılandırılmasının ve birliğinin savunucusu olacaktır Sosyalist Parti Girişimi, sosyalizmin ülke ve dünya çapında yediği darbeler sonucu savrulduğu geri mevzilerden çıkışının biricik çaresinin sosyalist demokrasi temelinde ve çoğulcu yapılanmalar çerçevesinde gerçekleşecek bir yeniden yapılanma ve işçi sınıfı hareketi ile buluşma sayesinde gerçekleşeceğine olan inançla, başka komünistlerle buluşmanın gerekli zeminlerinin yaratılması mücadelesini varoluş nedenlerinden biri olarak görecektir. Sosyalist Parti Girişimi kadın özgürlüğünün savunucusu, erkek egemenliğine karşı mücadelenin örgütü olacaktır. Sosyalist Parti Girişimi, kadınların kurtuluşunun yalnızca erkeklerin kadınlar üstündeki egemenliğiyle değil, tüm iktidar biçimleriyle de mücadeleyi gerektirdiğine olan inançla kadınların cins olarak ezilmişliği ve örgütlenmelerinin devletten, sermayeden ve karma örgütlerden de bağımsızlığından yana olacak, erkeklerden ve erkek egemenliğinden bağımsız Kadın kurtuluş hareketinin taleplerini esas alacaktır. Sosyalist Parti Girişimi Doğa insan uyumunun varoluş koşulumuz olduğu bilinciyle yaşanabilir bir çevrenin korunması için mücadeleyi sürekli kılacaktır Sosyalist Parti Girişimi , insanın doğaya egemen olması, onu sadece bir tüketim nesnesi ya da istediği gibi istismar edebileceği üretici güç olarak görme anlayışına karşı, doğanın dengesini bozmaya yönelik her girişimin insanın kendi varoluş koşullarını yok etmesi anlamına geldiğinden, doğaya egemenlik anlayışına karşı onunla uyum anlayışını savunur ve bunun için

Proletarya iktidara Oligarşi mezara Türkiye'yi neoliberal politikalara entegre etmek amacıyla 31 yıl önce 1 Mayıs 1977'de oligarşi 1 Mayıs alanında 500'000 kişinin üzerine ölüm yağdırdırmıştı. Amacı gelişen yığın muhalefetini durdurmak, yılgınlık yaratmak 12 Eylül 1980'de kuracağı kanlı diktatörlüğünün koşullarını yaratmaktı. Sivil faşişt çetelerini yanında göreve koştuğu ABD emperyalizminin tüm dünyadaki karşı devirm örgütü yerli Gladyo'yu da işçi sınıfı ve Kürt halkının üzerine süren oligarşi amacına ulaşmış, onbinlerce yaralı ve beşbin insanın ölümünün üzerinde 12 Eylül kanlı askeri diktatörlüğünü kurmuş ve Türkiye'yi ezilenler için cehenneme, sermaye için de cennete çevirmişti. Neoliberalizmin imkanları tükendi Geçen on yıllarda Türkiye'nin altı üstüne getirilmiş, tarım yıkılmış, kırsal nüfus şehirlere taşınmış, sanayı

dünyadaki yeni işbölümünün bir parçası haline getirilmiş, metropollerde üretilmemesi gereken her şey bizim gibi ülkelerde üretilir olmuş, çevre mahvedilmiş, Kürt halkı iki kat kölelik altına sürüklenmişti. Tüm dünyada olduğu gibi TC'de de burjuvazi sömürüsünü tam vahşi kapitalizm koşullarına ulaştırmış ama kaçınılmaz sonuna ilerlemekten de kendini kurtaramamıştır. Sermaye Sovyetlerinde yıkılışının ardından kesin zaferini ilan etmişken emperyalist zincir en zayıf halkalarından çatırdamaya başladı. Saldırganlığı ona pahalıyla mal oluyor. Irakta girdiği bataklıktan çıkamıyor. Latin amerikada, arka bahçesinde, yangın büyüyor; emekçiler adım adım ikitdara ilerliyorlar. Nepal'de çoğulcu anlayışı benimsemiş komünistler iktidara geliyorlar. Artık neoliberalizm sonuna geldi. Emperyalist kapitalizm kazanmış göründüğü ideolojik ve politik

SAYFA 02

üstünlüğü adım adım kalybediyor. Artık “tarihin sonu geldi”, “Proletarya'ya elveda” diyemiyorlar. Yeni yollar arıyor bulamıyorlar. Bulabildikleri tek yol geleneksel olanı: Savaş... Afganistanda bataktalar. Irak'ta bataktalar. İran bataklığı önlerinde bekliyor Bu zulüm karşılıksız kalmaz Türkiyede, on yıllardır bastırılamayan Kürt isyanı başladığı günkü heyecanıyla sürüp gidiyor. Her yıl “ya biter ya biter” diye halk çocuklarını ölüme sürüp, günahını yüzyıllardır ezdikleri Kürt halkının üstüne sürdürler. Tarihte yok edilmiş Ermeni, Rum, Asuri-Süryani halklarının katlinin travmasını bugün Kürt halkına karşı yaratmaya çalıştıkları nefretle derinleştiriyor, Türkiye'yi bir cehenneme çeviriyorlar. Sanayi büyür görünürken artık istihdam yaratamıyor. Çünkü ithal ettiklerini boya sürüp ihraç

etmekten öteye gidemiyorlar. Tarım, ucuz işgücü yaratmak amacıyla kırsal nüfusun şehirlere taşınması için IMF'nin emirleri yıkıma uğratılmış, şehir nüfusu %70'e ulaşırken, tarım ürünü ithal etmek zorunda olmayan az sayıdaki ülkelerden biri olan Türkiye, yiyecek maddesi ithnal eder duruma getirilmişken, şim di de her şeyin fiyatı iki katına çıkmış bulunmaktadır. Başbakan sistemin zaafını stokçuların pahallılık yarattığı yalanı ile örtmeye çalışmaktadır. Türkiye alt sınıflar için tam bir cehenneme çevirdiler. En masum talepler için on yıllardır iç savaş sürdürüyor, hiçbir milliyetin hakkını tanımıyor, kadınları erkek egemenliğinin kollarında çifte sömürü altında tutuyor, çevreyi içinde yaşanılamaz hale getiriyor, işçi sınıfını açlığa mahkum ediyor, komşularıyla düşmanlık politikaları hergün biraz daha derinleştirip, ABD

mücadele eder. Sosyalist Parti Girişimi , emperyalizme, faşizme, şovenizme, ırkçılığa, cinsel tercihlerinden ve inançlarından dolayı insanların baskı görmelerine ve her türlü ayırımcılığa karşı bütünsel bir mücadele verir Mücadelenin başarısının, insanın insanı ezmediği bir dünyanın yaratılmasının bireysel ve toplumsal düzeyde bugünden başlayacak değişim ve dönüşümlerle kapitalizmin tümden inkarı ve onun her ilişkisine alternatif olabilecek bir ilişkiler sistemi yaratma temelinde mümkün olduğuna inanır. Bunu yapmaya yetenekli tek sınıfın proletarya olduğunu bilir ve ilan eder. Sosyalist Parti Girişimi , sosyalist demokrasiyi kendi hayatına uygulanacak sosyalizm anlayışı olarak benimser. Sosyalist Parti Girişimi, çoğulcu, örgütlenme özgürlüğünü esas alan, koalisyon fikriyatına dayanan, pozitif ayırımcı, temsili demokrasi ile doğrudan demokrasinin birleştirilmesi ve giderek bir yönetim biçimi olarak demokrasinin tümden ortadan kaldırılmasına inanır ve bu ilişkilerin bugünden kurulmaya başlanmasını savunur. Yıkılan sosyalizmin, sosyalizm dışı, ezen ezilen ilişkilerine dayalı bir ilişkiler sistemi olduğu bilinciyle buradan taşınacak hiçbir ilişkiyi tarihsel miras olarak kabul etmez. Komünistlerin, “zaruretlerin gereği”olarak “geçici”diye sosyalizme monte ettikleri ve zaruretlerin hiç bitmemesi nedeniyle sosyalizmin tamamlayıcı parçası haline getirdikleri toplum üzerinde yükselen devlet aygıtlarını ve işçi sınıfını sadece üretim göreviyle sınırlayarak kapitalizm altında yaşanan yabancılaşmanın tekrarına yol açacak hiçbir ilişki ve mantığı kabul etmez. Sosyalist Parti Girişimi Proletaryanın sosyalist demokrasi temelinde ve ihtilalci bir çizgide örgütlenmesini amaçlayan akımlarla bir araya gelmeyi savunurken ileriye yönelik tüm toplumsal muhalefetin cepheleşmesinin bir çatı partisi altında gerçekleştirilmesini savunur Sosyalist Parti Girişimi, kendi dışındaki komünistlerle bir araya gelmeyi varoluş nedenlerinden biri olarak görse de, proletarya içerisinde değişik eğilimlerin her zaman varolacağı ve örgütlenmelerin teke inemeyeceği ve ileriye yönelik muhalefet akımlarının sadece proletarya hareketlerinden ibaret kalmayacağı bilinciyle bir cephe emperyalizmine kölece bağımlılık içinde bölge halklarının kendi kaderlerini tayinin önündeki en önemli engellerden birini oluşturmaya devam ediyor. Bu zulüm karşılıksız kalmaz. Bölgenin ezilen halkları buna dayanışma içinde gereken yanıtı üreteceklerdir. Irak halkının direnişi bölge halkalrının ne yapmasını gösteridği gibi neler yapabilme gücünde olduğunuda gösteriyor. Hesap günleri uzak değil. Yolun sonu görünüyor Oligarşinin artık eskisi gibi işleri yürütemeyeceğinin bir ifadesi olarak oligarşi kendi içinde çelişkiden çelişkiye sürükleniyor. İşçi sınıfının siyaset sahnesinin dışına sürüklenmiş olmasından yararlanarak bu güne kadar istediği gibi at koşturan oligarşinin kanatları birbirine karşı komplolar geliştirmekten başka çare bulamıyorlar. Bir yanda oligarşi içinde kendisine yeni yer açmış sermayenin temsilcisi AKP “Ergenekon davasıyla” oligarşi içindeki yerini genişletmeye çalışıyor, diğer yandan Kemalist militaristler hegemonyalarını sürdürebilmek için postmodern darbelerin en yenisi “hukuk darbesi” yolunu kullanıyorlar. Dünya çapında yolun sonuna gelen neoliberalizm gibi oligarşi de artık yolun sonuna geldi. AKP'sini Anayasa Mahkemesi yoluyla kapatsa bir türlü kapatmasa iki türlü. Kapatsa yeni hükümet nasıl kurulacak? Meşru yönetim nasıl oluşturulacak? Beraat ettirse son muharebeyi zaferle kapatmış

hareketinin gerekliliğine inanır. Sosyalist Parti Girişimi Kürt halkının bugüne değin sürdürdüğü özgürlük mücadelesinin bu cepheleşmenin en temel bileşenlerinden biri olduğu gerçeğinden hareketle devrimci demokrasi temelinde bugünden oluşturulacak mücadele birliğinin, Kürt işçi sınıfı ve köylülüğüyle komünizme değin sürecek stratejik bir ilişkinin başlangıcı olduğunu savunur. Rekabeti reddeden ve dayanışma temeline dayalı ilişkileri bugünden kurmak için omuz omuza... Sosyalist Parti Girişimi Sosyalist Parti Girişimi Proletaryanın sosyalist demokrasi temelinde ve ihtilalci bir çizgide örgütlenmesini amaçlayan akımlarla bir araya gelmeyi savunurken ileriye yönelik tüm toplumsal muhalefetin cepheleşmesinin bir çatı partisi altında gerçekleştirilmesini savunur Sosyalist Parti Girişimi, kendi dışındaki komünistlerle bir araya gelmeyi varoluş nedenlerinden biri olarak görse de, proletarya içerisinde değişik eğilimlerin her zaman varolacağı ve örgütlenmelerin teke inemeyeceği ve ileriye yönelik muhalefet akımlarının sadece proletarya hareketlerinden ibaret kalmayacağı bilinciyle bir cephe hareketinin gerekliliğine inanır. Sosyalist Parti Girişimi Kürt halkının bugüne değin sürdürdüğü özgürlük mücadelesinin bu cepheleşmenin en temel bileşenlerinden biri olduğu gerçeğinden hareketle devrimci demokrasi temelinde bugünden oluşturulacak mücadele birliğinin, Kürt işçi sınıfı ve köylülüğüyle komünizme değin sürecek stratejik bir ilişkinin başlangıcı olduğunu savunur. Rekabeti reddeden ve dayanışma temeline dayalı ilişkileri bugünden kurmak için omuz omuza... Sosyalist Parti Girişimi 27 mayıs etkisi anayasal özgürlük ortamı toplumsal uyanış dönemi oldu. Solun çocukluk dönemiydi. TİP ve MDD programları aşağı yukarı aynıdır..M. Belli var olan cuntacılık ortamında devrimci siyasete yaklaşımını bir tür “legal mücadele olanaklarını göğüsleye göğüsleye genişletme” diye ifade eder. TİP ile MDD tartışmasında ayrım çizgisi parlamento yoluyla mücadele ve dışındaki mücadeledir. M. Belli ihtilalcilikti. Cuntacı grup devrimci gençleri manuple ederek askeri darbe koşularını yaratmak için teşvik ediyordu. bir Erdoğan karşısında ne yapacak, dengeyi nasıl oluşturacak? Zira zorla yaptırılan son seçimlerde yaratılmak istenen yeni denge AKP lehine oluşunca nelerin olduğunu gördüler. Evet ara yollar bulunacak olsa da ana yolun sonu burasıdır. Tek yol proletarya önderliği Proletarya önderliği sosyalizmde Buradan öteye tıkanan yolu açabilecek olan tek güç proletarya ve müttefikleridir. 12 Eylül darbesiyle siyasi ve ekonomik örgütlenmesi yerle bir edilen, öncüleri öldürülen, on yıllar boyu zindanlarda tutulan, inançları Sovyetlerin yıkılan enkazının altında kalan, halk katliamlarının üzerine kurulmuş şovenizm dalgasının içinde boğulmak istenen işçi sınıfımızın artık bu sahtekarlık perdesini yırtacağı günlere geldik. Onun için !mayısta sınıfın kendi gücünü ortaya koymasını, bunu dosta düşmana göstermesini istemiyorlar, bundan ödleri patlıyor. On yıllardır proletarya siyaset sahnesinin kıyısında kaldığı içindir ki,oligarşi, istediği gibi at oynatabildi. Sosyalistler artık bu gerçeği görmek zorundadırlar. Güçlerimizi Proletaryanın siyaset sahnesine yeniden dönüşü için birleştirmeli, birlik ve mücadele projelerimizi bunun üzerine kurmalıyız. Kurtuluş Proletarya sosyalizminde Proletarya sosyalizmi Sosyalist Partide


İŞÇİ DÜNYASI

KURTULUS BÜTÜN ÜLKELERİN İŞÇİLERİ ve EZİLEN HALKLARI BİRLEŞİN!

Haziran 2008

3

Amele pazarından ölüme “Su”yu da Taşeron şirketin amele pazarından işçi seçerek çalıştırdığı tersanelerde bugüne kadar 96 işçi hayatını kaybetti. Her gün amele pazarından işe giden işçilerin kazandığı para, göze aldığı tehlikeye göre çok düşük. Amele pazarındaki yevmiyeler 25 ile 35 yeni lira arasında. İşçilerin sigortası da yok. Başka hiçbir yan ödenek de almıyorlar. Geneli ilkokul mezunu, bazılarının ilkokul diploması bile yok. Kürt işçiler ağırlıkta. Amele pazarında bekleyen işçilerin çoğu bekar evlerinde kalıyor. Bazıları da akraba evlerinde kalan gurbetçiler Zeynep Sidar Ersoy Tuzla'da işçi ölümleriyle gündeme gelen Selah Tersanesi iş güvenliği sağlanması yerine mühürlenince olan yine işçilere oldu. ''Ekmek kapıları'' olan tersanenin kapatılmasına tepki gösteren işçiler ev kiralarının, çocuklarının yiyeceklerinin nasıl karşılanacağına dair kimsenin dert edinmediğini dile getirdiler. Kararda, "Selam Makinalı Endüstri Ticaret A.Ş. unvanlı işyerinin, çalışanlarının hayatı için ciddi ve önlenemez tehlikelere yol açacak olan, başta parlama ve patlama tehlikesi olmak üzere malzeme düşmesi, yüksekten düşme ve elektrik akımına maruz kalmaya yönelik tehlikeler giderilinceye kadar yönetmeliğin 14'üncü maddesi gereği kapatılmasına karar verilmiştir" denildi. Oysa tersane işçilerinin talepleri iş sağlığı ve iş güvenliği tedbirlerinin alınması; ücretler ve sigorta primleri ana firma tarafından ödenmesi; taşeronlaştırmanın kaldırılarak herkese kadro hakkı tanınması; yevmiyeci işçiliğe son verilmesi; servis hakkının verilmesi; 7 saatlik işgünü. Aynı soru: Tuzla'da işçiler neden ölüyor? Çünkü gemi inşa sanayi büyüyor. Tuzla'da gemi inşa sanayi geçen üç sene içinde 3 misli büyüdü. Geçen üç sene içinde

Tuzla

Tuzla'da hayatını bırakan işçi sayısı da 5'ten 20'lere doğru ilerliyor. Bu bir tesadüf değil. Tu z l a Te r s a n e l e r B ö l g e s i ' n d e 4 0 civarındaki tersane sahibi, bu büyümeye iş saatlerini artırarak, iş ritmini hızlandırarak, işi yoğunlaştırarak cevap veriyorlar. Tuzla'daki çalışma şartları hem mekânın, hem de işçilerin biyolojik ritminin sınırlarını aşarak ölümlere davetiye çıkarmış durumda. Tersane sahipleri, bırakın bu büyüyen ve iş ritmi hızlandırılan sektöre uygun iş güvenliği tedbirlerini almayı, çalışma örgütlenmesine gitmeyi sağlamayı, herhangi bir sektörde alınması gereken tedbirleri bile yasada öngörüldüğü şekilde yerine getirmiyorlar. Sektör son sürat büyürken, iş güvenliği tedbirleri “zamana yayılıyor”. Sermaye birikiminin zamanı ve ritmi, insan hayatının zamanını ve ritmini öldürüyor. Ölümlü kazalarla gündeme gelen Tuzla Tersanesi, iş yoğunluğu bakımından 5 yılda 4 kat büyüdü. İşçi sayısı 5 binden 28 bine yükseldi. Ancak çalışma şartları değişmedi. Artan işçi ihtiyacı, 'ne iş olsa yaparız' diyenler arasından karşılanıyor. İşçi ve işverenin buluşma mekânı ise tersaneye 300 metre mesafedeki çay ocağı. Oysa en tehlikeli iş kolları arasında tersane işçiliği ilk sıralarda yer alıyor. Bu sahada yapılan işlerin çoğu uzmanlık gerektiriyor. Ölümler için fantastik adres: PKK

Tersane patronlarının nihayet tüm Türkiye'nin dikkatini çeken işçi katliamından sıyrılmak için başvurdukları yeni söylem mantık sınırlarını da aşmış durumda. Desan patronu Cengiz Kaptanoğlu'nun “Tersane ölümleri için MİT'e gitsinler” şeklindeki açıklamasından sonra Deniz Ticaret Gazetesi'nin internet sitesinde Selah Tersanesi'nin PKK talimatıyla kapatıldığı iddia edildi ve Tuzla Tersaneler bölgesinin PKK militanları tarafından cehenneme çevrilmesi kararı alındığı söylendi. Limter-İş Sendikası'nın konuyla ilgili yaptığı açıklamada şöyle denildi: “Bu bir kayıkçı dövüşüdür, sendikamız asla bu dövüşün tarafı olmayacaktır. Sendikamız 16 yıldır tersanelerin kapatılması için değil tersane patronlarının azami kâr hırsına, kuralsızlığına, yasa dışılığına karşı yaşam hakkı için mücadele ediyor. İnsanca çalışma koşulları için mücadele ediyor. Hükümet ve devlet erkanı tersane patronlarına söz geçiremiyorsa görev sendikamızın ve tersane işçilerinin üzerine düşmüştür. Sözlerini 16 Haziran'da söyleyecektir. Bugün 16 Haziran grevimizin önemi daha da artmıştır. Tüm kamuoyunu 16 Haziran grevimize destek vermeye çağırıyoruz.” Açıklamada, Kaptanoğlu'nun “Eylem yapan, yürüyen 30 kişi” açıklamasıyla da ölümlere tepki gösteren sendikalarının hedef gösterilmeye

çalışıldığı ifade edilerek, “Ölümlerin gerçek sebeplerini bulmak isteyenlerin sendikamızın üzerine değil, emniyet güçlerine gitsin” denildi. Bu arada TBMM Tuzla Araştırma Komisyonu üyesi Çetin Soysal, “Olaylar MİT'lik” açıklamasını yapan Desan Tersanesi patronu Cengiz Kaptanoğlu ile İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah'ın da dinlenmesi için komisyona resmen başvurdu. “Selah'ın kapatılması PKK"nin numarası” Tersane işçilerinin iş güvenliğinden yoksun ş a r t l a rd a ç a l ı ş t ı r ı l d ı ğ ı g e r ç e ğ i n i kabullenmeyen ve ölümleri fantastik nedenlere bağlayan patronlardan bir bomba daha... Deniz Ticaret Gazetesi'nin internet sitesinde yer alan habere göre Selah Tersanesi'ni PKK'nin talimatıyla kapattırıldı. Deniz Ticaret Gazetesi'nin haberine göre 5 Kasım 2007 günü Roj Tv'de yayımlanan bir programda PKK'li militanları Öcalan'ın talimatıyla Tuzla Tersaneler Bölgesi'ni “cehenneme çevirmeyi” amaçladığını, ancak bu şekilde Tuzla'nın “ele geçirilebileceğinin” konuşulduğu iddia ediliyor. Selah tersanesinin kapatılmasını da buna bağlayan gazete haberi “PKK'nin Roj Tv'den verdiği talimatın ilk faturası Selah Tersanesi'ne” başlığıyla duyurdu.

Topyekün saldırının yeni ayağı İstihdam Paketi Desa Deri'de Asıl işveren ile alt işveren (taşeron şirket) arasında kurulan ilişkinin yazılı yapılması şartının getirildiği paketle, iş sağlığı ve güvenliği alanının piyasalaştırılması amaçlanmakta

direniş sürüyor

Çalışana ve işverene çeşitli kolaylıkla getirmesi beklenen istihdam paketi meclis genel kurulunda yasalaştı. İş Kanunu ve bazı kanunlarda değişiklik yapılmasına ilişkin kanunla, asıl işveren ile alt işveren (taşeron şirket) arasında kurulan ilişkinin yazılı yapılması şartının getirildiği paketle, iş sağlığı ve güvenliği alanının piyasalaştırılması amaçlanmakta. “Az insanla çok iş" yaklaşımı uyarınca "iş piyasasının esnekleştirilmesi", "zorunlu istihdam yüklerinin hafifletilmesi" ve "işgücü maliyetlerinin düşürülmesi" hedeflenmekte. "İşsizliğin önlenmesi, istihdamı artırıcı yatırımların çoğalması, yeni iş alanlarının yaratılması, aktif istihdam politikaları ve kayıt dışı istihdamın azaltılması" amaçlı olduğu hükümetçe söylenen paket, aslında söylendiğinin aksine bir içerik taşımakta.

Desa Deri fabrikasında sendikalaştıkları için 41 işçi işten atılması üzerine başlatılan direniş sürüyor. Fabrikanın bulunduğu sanayi bölgesinde neredeyse 10 bin işçi çalışıyor. Ortalama işçi ücretlerinin 430 YTL olduğu fabrikada çalışanlar, direnişlerinin salt DESA işçilerinin eylemi olmaktan çok, bölgedeki tüm ezilen, ağır şartlarda çalıştırılan işçileri kapsadığını ifade ediyorlar. Hastalık halinde izin alamadıklarını, zorunlu mesaiye kaldıklarını, mesai ücretlerinin ödenmediğini, hasta olduklarında aldıkları rapora rağmen cezalandırıldıklarını, tuvalette kullanılan suyun içme suyu olarak da işçilere dağıtıldığını ifade eden işçiler, bütün bunlara ve daha fazlasına karşı sendikalaşmak istediklerini dile getirdiler. Anayasal olarak hiçbir sorunun olmadığı sendikalaşma talebine karşı iş yeri sahiplerinin 41 işçiyi işten çıkararak gözdağı vermek istediği iş yerinde işten çıkarmaların akabinde kalan işçilerin ücretlerine 50 ile 100 ytl arasında zam yapıldığı bildirildi. Direnişin başlamasının hemen ertesinde Başbakan'ın iş yeri sahiplerini ziyarete gelmiş olması da bir başka dikkat çeken nokta. Fabrikada çalışmaya devam eden işçilerin direniştekilerle konuşmasının, selamlaşmasının bile yasaklandığı süreçte sigara ve tuvalet izinlerinin kaldırılarak serbest bırakıldığı ifade ediliyor. 29 Nisan'dan bugüne iş yeri önünde bekleyen işçiler iki defa jandarma tarafından gözaltına alındılar. Bununla birlikte Düzce Valisi'nin talimatı ile işçilerin Organize Sanayi Bölgesi'ne girişleri yasaklandı.

Taşeronlaşmaya teşvik İş Güvenliği Mühendisi ve İşyeri Hekimi istihdamını daraltıcı ve piyasaya açıcı; sanayi sektörlerinde temel iş sağlığı ve güvenliği önlem ve örgütlenmesinden yoksun çalışma koşulları ve esnek çalışmayı yaygınlaştırıcı; işveren yükümlülükleri ve istihdamı daraltıcı bir içerikle gündeme getirilen, çalışma yaşamındaki birçok sosyal hak ve sosyal istihdamı ortadan kaldırıcı içerikteki yasa taşeronlaşmayı da meşrulaştıran, teşvik eden nitelikte. Örneğin yeni yasa ile emzirme odaları veya kreş hizmetlerinin işyeri bünyesinde kurulması yönündeki işveren yükümlülüğü esnetilerek dışarıdan alınabilmesine olanak tanınması, hizmeti piyasalaştırma yanında, suiistimale açık ve işverenin keyfiyetine bırakacaktır.

İş yasasında "İşletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren işler dışında asıl iş bölünerek alt işverenlere verilemez" hükmü yer almakta iken değişiklik ile asıl işveren ve alt işveren arasında "sözleşme yükümlülüğü" getirilerek taşeronlaşmayı pekiştirecek ve asıl işverenin birçok alanda sorumluluktan muaf olacağı bir düzenleme yaratılmıştır. Oysa asıl yapılması gereken, "asıl işin bölünerek alt işverene verilmemesi"ni pekiştirici ve bunun uygulanmasını sağlayacak düzenlemelerdir. Bununla birlikte istihdam paketinde iş güvenliği mühendisi, işyeri hekimi, sağlık memuru ve hemşireleri kapsayan "İş Sağlığı ve Güvenliği Kurulları"nın oluşumunu engelleyen bir durum da oluşturularak; "Kurul" kavramı "Birim"e dönüştürülmüş,

"Ortak Sağlık ve Güvenlik Birimleri"nin kurulması ve bu hizmetin dışarıdan alımı ile işçi sağlığına yönelik arz, piyasalaştırılmış oluyor. İş sağlığı ve güvenliğiyle görevli mühendis istihdamının en az 50 işçinin çalıştırıldığı işyerleri için öngörülmesi; işverenleri 50 işçi sınırına ulaşmama çabasına sokacak, iş sağlığı ve güvenliği önlemleri yanı sıra istihdamı da olumsuz yönde etkileyecektir. Oysa iş kazalarının % 60'tan fazlasının 50'den az işçi çalıştıran işyerlerinde ve en yüksek iş kazası oranının toplam işyeri sayısının % 98'ini oluşturan ve İş Sağlığı ve Güvenliği Kurulu, İşyeri Hekimi, İş Güvenliği Mühendisi, İşyeri Hemşiresi veya Sağlık Memuru bulundurma gibi zorunlulukların bulunmadığı KOBİ'lerde yaşanması, konunun önemine işaret etmekte.

sulandırdılar! Aslı Çınar “Kürde fırsat verme ya Rabb, dehre sultan olmasın. Ayağın sıksın çarık asla iflah olmasın Vur sopayı al ekmeği, karnı bile doymasın Ol çeşmeden gavur içsin, Kürde nasip olmasın” Yavuz Sultan Selim Ülke egemenleri için su kaynakları hem iç hem de dış politikalarında önemli bir noktayı işgal etmekte, ayrıca bu konu iç ve dış “güvenlik” olgusuyla birlikte değerlendirilmektedir. Türkiye su politikasının ana eksenini oluşturan konuların başında gelen, “sınır aşan sular/uluslar arası sular”, “merkezi yönetim/havza bazında yönetim” gibi kavramlar ve resmi olarak bunlardan sadece birincilerin kullanılması da yine bu çerçeveye oturmaktadır. Su kaynaklarının havza bazında entegre ve katılımcı bir yönetimindense merkezi yönetimi, yerellerin ve halkların karar mekanizmalarına katılımının önünü kapatırken merkezi otoritenin yetkisini vurgulamaktadır. Dahası, Türkiye'deki en büyük su kaynaklarının, akarsuların Kürt illerinde olması da havza bazında yönetimin reddedilmesinin en temel gerekçelerinden. Uluslar arası sular yerine 'sınır aşan sular' kavramının kullanılması ise, su kaynaklarının, geçtiği ülkenin doğal kaynağı olmasından ziyade doğduğu ülkenin -yani Fırat, Dicle vb. için Türkiye'nin- doğal kaynağı olduğunu ama sınırı aşıp diğer ülkelere de girdiğini vurguluyor. Bu durumda suların esas sahibi Türkiye oluyor ve söz hakkı da sadece Türkiye'nin oluyor. Böylece örneğin Ilısu gibi, Irak ve Suriye'yi aylarca susuz bırakabilecek ve su salınımı konusunda bu ülkelere bir baskı aracı olarak kullanılabilecek bir baraj, Irak ve Suriye'ye danışılmadan, hatta karşı duruşlarına rağmen yapılabiliyor. Yani her meselede olduğu gibi, su meselesinde de önemli olan “devletin yüce çıkarları” oluyor. Bu durumun en açık göstergelerinden biri, bölgedeki Kürtlerin tarihsel mirasını barındıran Hasankeyf'i sular altında bırakması planlanan Ilısu Barajı. DSİ Ilısu Barajı'nı, “PKK'nin geçiş yolları ve lojistik desteği kesilecek” diyerek savunuyor. DSİ, “PKK'nin zaman zaman kullandığı yaklaşık bin mağaranın da sular altında kalacağı”nı belirtirken, “böylece PKK'nin bölgedeki hareket kabiliyeti ve barınma imkânının kısıtlanmış olacağı”nı ifade ediyor. Daha da ileri giderek “2013'te işletmeye alınması öngörülen barajın sağlayacağı ekonomik getirinin de PKK'ye karşı mücadelede “artı hanesinde yer alacağı”nı iddia ediyor. Bu arada, TSK'nın da barajın ve tünellerin güvenliği için bölgede yeni bir askeri yapılanma planı hazırladığı belirtiliyor. Yani, bu vesileyle bölgeye 5000 yeni asker yığılması planlanıyor. Tüm bu açıklamalara bakıldığında yapılacak olanın baraj mı yoksa askeri bir üs mü olacağı sorusu insanın aklına gelmiyor değil. Ayrıca tüm bu söylemler Ilısu Barajı'nın kararının MGK'ca alındığı söylentilerini de doğruluyor adeta. İsviçre Zürih Federal Teknoloji Enstitüsü adına hazırladığı raporda Emel Sahan bu konuda benzer bir noktaya işaret ediyor: “Türk Hükümeti projenin yüksek maliyetine rağmen uygulanmasını, Güneydoğu Anadolu'daki Kürt nüfusunu kontrol etmek, Suriye ve Irak'a karşı politik etkinliğini artırmak için kullanmak istemektedir.” Dahası, DSİ eski Genel Müdürü yeni Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, kredilerin çıkmaması halinde bile projeye devam edileceğini söylüyor. Peki bu ısrar nedendir Ilısu'yla ilgili? Basit bir hidroelektrik santral neden Enerji Bakanının imzaladığı en anlamlı proje oluyor, neden kredisiz de olsa projeye devam ediliyor? Durup bu sorulara cevap vermek gerekiyor. DSİ tarafından organize edilen uluslararası bir kongrede, “Ilısu Barajının vatandaşa sorulmadan yapılması” konusu eleştiri alınca DSİ genel Müdür Yardımcılarından Atilla Aytaç, Ilısu'nun elbette vatandaşa sorularak yapılacağını ama “gerçek vatandaşa” sorulacağını belirtmişti. “Sözde vatandaşlar” bu sefer de “gerçek olmayan/sahte vatandaş”a dönüştürülüyor. Su konusundaki devlet politikasının bir diğer ayağını ise, yeni liberal politikalar çerçevesinde su kaynaklarının ve suyun özel sektöre devredilmesi oluşturuyor. Bu çerçevede, devlet tarafından yapılan sulama tesisleri, içme suyu projeleri özel sektöre satılmak üzere belediyelere devredilmeye başlanmıştır. Örneğin, şehrin içme suyu planı, hâlihazırda Antalya Belediyesine devredilmiş, özeleştirilmek için Belediye meclis kararını beklemektedir. Su kaynaklarının kullanılmasında DTP'li belediyelerin önünü kesmek için havza bazında yönetimi reddeden resmi anlayış, Batı'ya kayınca ve iş özel sektöre gelince kaynakların tüm kullanım haklarını özelleştirilmek üzere belediyelere bırakmakta herhangi bir sakınca görmemektedir. Özellikle Ege bölgesinde madencilik şirketleri için Çamlı Barajı gibi küçük barajlar yapılmakta ve bu barajlarla şirketlerin altın ve gümüş madenciliği işletmesi için gereken bol su ihtiyacı karşılanmaktadır. Ancak, altın ve gümüş işletmelerinin denetimsiz biçimde suya bıraktıkları zehirli atıklar, bölgedeki toprağı ve yeraltı su kaynaklarını zehirlemektedir. Bununla birlikte, Yap-İşletDevret modeliyle barajlar ömrü boyunca işletilmek üzere özel sektöre devredilmektedir. Sürdürülebilirlik gibi bir kaygısı olmayan özel sektörün yönetimindeki barajların ömrü bittiğinde ise ortada artık su kaynağı da kalmamaktadır. Sonuç olarak, özel sektörün inisiyatifine terk edilen su kaynakları bir bir tüketilerek ve kirletilerek sağlığımızla oynanmaktadır.


HABER-YORUM

4 Haziran 2008 Sosyalist Parti ismi neden kabul edildi* Bilindiği gibi Türkiye Yeniden Sosyalist Kuruluş Meclisi 18 Nisan Tarihinde Ankara'da yaptığı son toplantısında isim belirleme görevini Merkezi Koordinasyona havale etmiş ve varolan öneriler içerisinden birinin uzlaşma yoluyla seçilmesi görevini vermiş idi. Farklı görüşlerin varlığı, herkes için en ortaklaşılabilecek (Mutabakat) bir önerinin seçilmesini gerekli kılmakta idi. Bu Türkiye YSKM'nin MK'na işaret ettiği tek ilke idi. Haliyle Koordinasyon seçilecek isimde Amaçlarımıza işaret etme, Kolay kavranır olma, Doğrudan Kurtuluş gurubuna işaret etmeme, Başkaları tarafından kullanılıyor olmama, Benzer isimlerin gölgesinde kalmama, Daha sonra ilişkileneceğimiz gurup ya da partilerce benimsenebilme olasılığının olması Ölçütlerinin optimumda birleştirilmesi çabası MK'nu zorlu tartışmaların ardından SOSYALİST PARTİ isminde mutabakat sağlamaya ulaştırdı. Yapılan önerilerin sayısının 20'nin üzerine çıkması mutabakatla seçme imkanlarını iyice zorlaştırmakta idi. Öneriler arasında önemli bir fark, geleneksel isimlerle popülerlik kaygısında olan isimler arasında idi. Önerilerdeki eğilimler en çok, adalet, demokrasi, emek, kurtuluş, devrim, sosyalizm ve komünizme işaret etmekte idi. Kuşkusuz her isim kendine ait bir mantık içerisinde rasyonalize edilebilir ve hiç biri diğerinden yanlış olmaz. Emek ve Kurtuluş içeren öneriler esas olarak birbirine bağlantılı idi. Bu nedenle mutabakat sağlama olanağı en düşük olanlar olarak ortaya çıktılar. Popülerlik kaygısı taşıyan öneriler en az destek gören idi; dolaysıyla uzlaşma olanağı en düşük olanlardı. Guruplar açısından nötralite ifade eden ve uzlaşmaya en fazla zemin sağlayabilecek isimler Devrim, sosyalizm ve Komünizm'li olanlar olarak göründü. Devrim'li isimlerin (örneğin Devrimci Parti-Ayrıca bu isimle “Türk Solu” isimli neofaşistlerin bir parti kurma hazırlığında olduğunu da öğrendik) amaçlarımıza yeterince işaret edemeyeceği ve Türkiye'de “devrim” kelimesinin her zaman bizim benimsediğimiz anlamda “ihtilalcilik” anlamına gelmediği ve hatta en önemli mücadele hedeflerimizden olan Kemalizmin “devrimciliği”, yani totaliter inkilapçılık/reformculuk ile yan yana düşmesi ve bizim gücümüzün de bu ayırımı tüm topluma kavrattırabilecek düzeyde olmaması bu sıfatı da düşürmeye neden oldu. Geriye üzerinde mutabakat sağlama ihtimali olan iki isim olarak Sosyalist parti ve Komünist parti versiyonları kaldı. Komünist sıfatlı iki öneri vardı. Biri Komünist parti ve diğeri de Komünist İşçi partisi idi. Komünist partili bir ismin benimsenmemesinde iki önemli faktör rol oynadı. Biri yaşanan deneyimlerin Komünist adı altında geride bıraktıkları olumsuz mirasın temizlenmesinin zorluğu ve diğeri de bu ismin zaten kullanılmakta olması ve toplum nazarında şimdilik bu ismin sahibi olarak TKP'nin benimsenmiş olmasıdır. Elbetteki revizyonistlerin kirlettikleri her kavramı terk ederek ilerlemek mümkün değildir. Kirletilen, anlamlarından uzaklaştırılan kavramlar eğer temel kavramlarsa onların yeniden gerçek içeriklerine kavuşturulması bizim görevimiz olmak durumundadır. Ne var ki, varolan gücümüzün toplumda karşı karşıya gelen güçler karşısında oldukça cılız olması bu görevin altından kolayca çıkmamıza imkan vermeyeceği gibi, yaptığımız her işin de bizden güçlü olan aynı isimli partinin gölgesinde kalması ve olumluluklarımızın onların hanesine yazılması olasılığı kuvvetle mevcuttur. Bu değerlendirmeler ve diğer kriterler de göz önünde tutulduğunda “Sosyalist” sıfatının kullanılmasının benimsenme açısından optimumu oluşturacağı ve amaçlarımıza da yeteri kadar işaret edeceği zar zor MK'nun mutabakat zeminini oluşturdu. Bu sıfatın başka herhangi bir ekle kullanılmamasında hem bizim tarafımızdan ortaklaşa benimsenme hem de gelecekte bir araya gelebileceğimiz guruplar tarafından da kabul görebileceği ve yeniden başka bir isimle kamuoyunun önüne dikilme durumundan kurtulmamıza hizmet edeceği düşünülmüştür. Zira her defasında yeni bir ismin tanıtılmaya çalışılmasının da yığınlar tarafından benimsenirlik açısından olumsuz bir rol oynadığı bilinmektedir. Kullanılan kriterlerin hiçbir mutlak değerinin olmadığını ve bunlara dayanarak yapılan akıl yürütmelerin de mutlak olamayacağını MK da iyi bilmektedir. Ayrıca MK iyi bilmektedir ki, hiçbir ismin kendi kendine muhteva üretmesi söz konusu olamaz. Muhtevayı üretecek olanın o yapının eyleminin muhtevası olduğu gerçeği Marksistlerce benimsenen en temel hakikatlerdendir. MK'nun bu yazıyla işaret etmek istediği yaptığı tercihin Marksizm-Leninizme dayalı olarak yapılabilecek tek tercih olduğunu iddia etmek değil, oluşturulan konsensusta hangi ölçütlerin kullandığı konusunda üye ve sempatizanlarımızı bilgilendirmektir. MK yapılan öneriler içerisinden bir tercih yapma konusunda kendisine verilen görevi kura çekerek değil belli ölçütler üzerinden düşünerek bir tercih oluşturmak suretiyle açıklaması olabilecek bir yol benimsemiştir. Bu benimsenen yol, başka türlü düşünmüş olan arkadaşlarımızın düşünüş temellerini çürütmeye, onlara alternatif/karşıt bir akıl yolu oluşturmaya yönelik bir girişim değildir. Sadece ve sadece verilen göreve uygun olarak kendi tercihini nasıl yapması gerektiği konusunda oluşturulmuş bir akıl yoludur. Umarız ki, önerileri benimsenmemiş arkadaşlarımız MK'nin bu seçimini kendilerinin mantığına karşı bir tutum olarak kabul etmez ve MK'na yüklemiş oldukları bu görevin bu biçimde yerine getirilmiş olmasından dolayı bir ağız burukluğu yaşamazlar. Yaşasın insanlığın tarih öncesinden gerçek insanlığa geçiş adımı olarak devrim ve Sosyalizm! Yaşasın gerçek insanlık tarihi komünizm! Sosyalist Parti Girişimi Merkezi Koordinasyonu Not1: Sosyalist parti girişimi isminin kabulüyle birlikte YSKM-MK kendisini Sosyalist Parti Girişi Merkezi koordinasyonu olarak nitelemiştir. Not2: Partiler yasasına göre partilerin hem Türkiye ismini hem de komünist ismini almaları yasaktır. Buna rağmen bu iki sıfatı da içinde taşıyan TKP YSK tarafından seçimlere sokulmuştur. Bu çözülmesi zor bir bulmacadır. Yasa mı değiştirilmiştir, yoksa TKP özel muamele mi görmektedir? *Sosyalist Parti isminin neden seçildiğine ilişkin Sosyalist Parti Girişimi Merkez Koordinasyonun açıklamasını aynen yayımlıyoruz

KURTULUS BÜTÜN ÜLKELERİN İŞÇİLERİ ve EZİLEN HALKLARI BİRLEŞİN!

TSK sınır ötesi operasyon gerçekleştirirken

PKK de sınır berisi operasyonlar gerçekleştiriyor Karakol deyince insanın aklına içinde 20-30 jandarmanın olduğu bir yer geliyor. Ama öğrendik ki, bu karakolda 30 değil 330 asker bulunmakta ve bunların da 100 tanesi özel savaş birliklerinden imiş

Süprize süpriz Genel Kurmay Başkanı sürpriz bir haber vereceğini ilan ettiğinde kamuoyu pür dikkat kesildi. Son zamanlarda PKK üzerine sık sık gidilmiş, eski sınır ötesi operasyonlar dönemine dönülmüş ve hatta bölgede bulunan 300 gerillanın 400'ünün öldürüldüğü haberleri militarist medyanın manşetlerini doldurmuşken, Youtube'da da Genel Kurmay Elektronik dinleme Dairesi Başkanının konuşmalarını dinliyoruz: PKK'nin kaybı 5. Sürpriz olarak, yine bombardımanlarda ne çok gerillanın öldürüldüğü, ne çok sığınağın tahrip edildiği, PKK güçlerinin darmadağınık edildiği ve en önemlisi de Cemil Bayık'ın bu bombardımanlar sonucu belki de İran'a kaçmış olabileceği karşımıza dikildi!

Ne var ki, hemen akabinde asıl sürpris geldi. Bu onlarcası öldürülüp darmadağın edilen PKK gerillaları “dağılmadıklarını ispatlamak için” Hakkari'de bir karakola saldırıp, PKK kaynaklarına göre 29 TSK kaynaklarına göre ise 6 askerin ölümü ve karakolun tahrip edilmesiyle sonuçlandı. Karakol deyince insanın aklına içinde 2030 jandarmanın olduğu bir yer geliyor. Ama öğrendik ki, bu karakolda 30 değil 330 asker bulunmakta ve bunların da 100 tanesi özel savaş birliklerinden imiş. Yani saldırıya uğrayan bir karakol değil tam techizatlı bir komando taburu. Yok edilen, liderleri oraya buraya kaçışan bir gerilla nasıl oluyor da bu kocaman taburu basıp, altıysa aytı, 29 sa 29 askeri öldürebiliyor? Kaç kişi bunlar? Neyle saldırıyorlar? Hehalde uçak ya da

kurtulsa. TC'nin sınır ötesi operasyon bahanesi ortadan kalktığı gibi Erdoğan'ın PKK'yi ABD ile birlikte yok etmek üzere yaptığı anlaşmanın da pek bir anlamı kalmadı. Yine döndük başladığımız noktaya. Kürt sorunu, gerilla, hükümet, Genel kurmay ve biraz da biz. Ve bu sonuncusu faktör “biraz”dan öteye gitmedikçe de çözümsüzlük temelindeki politikalar tekrarlanıp duracak. Dolaysıyla başka sorunlar açısından olduğu gibi Kürt sorununun çözümü açısından da ana halka bu devrimci bizim yaratılması.

helikopterle değil. Olsa olsa Kalaşnikov, havan, RBG7, el bombası gibi silahlarla saldırmışlardır. Kaç kişi olduklarını kestirmek güç ama bir taburu perişan edecek bir güçle saldırmış olmaları göstermektedir ki ortada, paniklemiş, dağılan bir gerilla değil, gayet düzenli hareket eden, iyi hesap yapan bir hareket vardır. Neden önemli bu tespit? TC devleti on yıllardır herkesi “bu iş ha bitti, ha bitecek!” diye aldatıp durmaktadır. Bir zamanların “ya biter, ya biter!” türünden üst perde atışlarının yerini şildi de “yeni ordu kuruyoruz; yeni tedbirler alıyoruz; tabii ki, tümünü yok etmek mümkün değil ama hareket kabiliyetini sınırlıyoruz; sonra da belini kıracağız; Bu kez mahvettik işte!” avuntuları aldı. Ama 24 yıldır değişen bir şey yok. Gerilla sürüyor. Erdoğan'ın Bush'la görüşmesinde PKK'nin TC topraklarından sürülmesi kararı alındı ve ardından da sınır ötesi operasyonlar başladı. PKK oyunu erkenden fark edip şiddetli bir direniş gerçekleştirdi ve oyun oynanamadan bozulup gitti. Artık TC'nin elinde “sınır ötesi operasyon yapamıyoruz; ABD bizi engelliyor!” bahanesi de kalmadı. Tabi Bu bahane ortadan kalkarken, ABD'nin operasyon izniyle ulusalcılarımızın “antiemperyalizmi de perişan oldu. Artık TC'ye ABD isteklerine uymaktan başka pek bir şey kalmadı. Bir de dua etmek: Bush'in başına bir şey gelse de İran'a saldıramasa ve TC de sakal ve bıyık arasındaki tercih zorunluluğundan

Saldırıya uğrayan bir karakol değil tam techizatlı bir komando taburu

Ölüm değil çözüm! 3 yıl hapis Bülent Ersoy'a askerlik dersleri Bir yarışma programında Kürtmere karşı sürdürülen kirli savaşın kabul edilemezliğine dikkat çeken ve „...Ailelerin çocuklarını askere göndermemeleri gerektiğini... Ölen askerlerin anlamsız bir savaş nedeniyle öldüklerini...Bu koşullarda askerlik yapmanın gereksiz ve mantıksız olduğunu... çocuğu olsa askere göndermeyecek olduğunu“ söyleyen ve bu nedenle de „ölüm değil çözüm istiyorum“, diyen Bülent Ersoy Türk Ceza Kanunu'nun 318. maddesinin 1-2. maddesine göre "halkı askerlikten soğutma" suçunu işlediği gerekçesiyle 3 yıla kadar hapis cezasına çarptırılması istendi. Militarist anlayışın sergilendiği iddianame bir hukuk belgesi değil faeşistlerin yayınladıkları bildirileri

andırmaktadır. Ersoy'dan „şüpheli“ diye söz eden savcı, sanatçının sözlerinin düşünce özgürlüğü çerçevesine sığmayacağını iddia ederken haberin ROJTV'de verilmiş olmasını da suçun kanıtı olarak öne kadar şovenizm batağına batmış olduğunu ortaya koymuştur. Faşist bir bildiri havasında yazılmış olan iddianamede şöyle sözler sanatçıya karşı suçlamanın temelini oluşturmaktadır: “Türk Milletinin Askerliğe verdiği önem ve değer nedeniyle, vicdanında 'Asker ocağı' ile 'Peygamber ocağı' eş d ü z e y d e t u t u l m u ş t u r. A s k e r uğurlamalarının, törenlerle ve coşkuyla Yurdun her yöresinde yapılıyor olması da, örf ve adet olarak, toplum tarafından benimsenmiş bir olgu olarak varlığını

Şimdi sosyalizm zamanı!

SAYFA 04

Bütün bebekler gibi yürümeyi bilmeyen insan yavrusu olarak doğan Türklerin „asker doğduğu“ iddiası ırkçılığın ve militarizmin daniskasını oluşturduğu gibi kadınları da yok sayan cins ayırımcı anlayışın tipik örneğini sergilemketedir. Askerlik insan öldürme „sanatıdır“. Bebekler asker olmasın. Rakel Dink'in vecizesiyle: „bebekler katil yaratılmasın!“

Sosyalist Parti Girişimi’nin kuruluş deklarasyonu

Reel sosyalizmin 20. yüzyılın sonuna doğru, tarih sahnesinden trajik bir þekilde çekilmesiyle birlikte, sosyalizmin içine yuvarlandığı kriz devam etmektedir. Sosyalist hareket saflarında krizin çözümüne yönelik çabalar her dönem olmuş, ancak bu konuda atılan adımlar başarısızlıklarla sonuçlanmıştır. Bugün itibariyle krizin geldiği nokta, yaşanan yeni değişimlerle birlikte yeni bir boyut kazanmış, sosyalist hareketin önüne hem yeni sorunlar hem de yeni imkanlar dikmiştir. Bugüne kadar yaşanan başarısız girişimler bu yolda devam eden yürüyüşümüzde azmimizi kırıcı bir etki yaratmamış, tam tersine sosyalizmin kendini yeniden yapılandırması ve bunun koşullayacağı bir birliğin gerçekleştirilmesi yönünde bize eşsiz deneyimler kazandırmıştır. Yolumuza Devam Ediyoruz Sosyalist hareketin içine girdiği krizi aşması, kendini bilimsel sosyalizmin ışığında, değişen yeni toplumsal koşullara uygun olarak yeniden tariflemesi ve işçi sınıfının öncülüğünde, ezilenlerin lehine

sürdürmektedir. Bu nedenledir ki; Askerliğin eksiksiz tamamlanması, 'Şehitlik' ve 'Gazilik' kavramlarına verilen ulviyet ve kutsiyet; kişiye ve ailesine toplumsal bir değer kazandırmaktadır. 'Her Türk Asker Doğar' özdeyişi de; bu ulvi duyguları ifade eden 'Atasözü' olarak halk tarafından benimsenmiştir"

değerlendirmesi ve payımıza düşen yanlışların ortaya çıkarılması ile mümkün olacaktır. Sosyalist Parti Girişimi, sosyalist hareketin kendini yeniden yapılandırmasının, Sosyalistlerin doğru temellerde yaşanacak yeni saflaşmasının ve birliğinin, Bilimsel sosyalist dünya görüşünün, ait olduğu toplumsal tabakayla, işçi sınıfıyla buluşarak yeniden somut bir güce dönüşmesinin, Kürt Özgürlük Hareketi ile sosyalist hareketin stratejik ittifakının, devrimcienternasyonalist bir temelde yaratılması amacının, aracı olacaktır. Sosyalist Parti (Girişimi), ezilenler lehine yaşanacak bir toplumsal değişimin, ancak işçi sınıfının siyaset sahnesine geri dönüşü ve toplumsal muhalefete öncülüğüyle mümkün olabileceği gerçeği üzerinden hareket eden tüm parti, grup ve çevreyi bu amacı gerçekleştirmeye, ortak bir yürüyüş hattı oluşturmaya çağırıyor. bir dünyanın yaratılma mücadelesinde tekrar alternatif olabilmesi için yıllar önce başladığımız yürüyüşümüze, Sosyalist

Parti Girişimi ile devam ediyoruz. Elbette ki, yeni yürüyüşün başarıya ulaşması ancak geçmiş pratiklerin kapsamlı bir

Şimdi Sosyalizm Zamanı! Yaşasın Devrim ve Sosyalizm! Sosyalist Parti Girişimi


POLİTİKA

KURTULUS BÜTÜN ÜLKELERİN İŞÇİLERİ ve EZİLEN HALKLARI BİRLEŞİN!

Haziran 2008

40. yılında 68 rüzgarları esiyor Bizim iddiamız dönüşümün en devrimci gücünün işçi sınıfı olduğu ve atacağımız her adımı işçi sınıfının siyasete müdahalesinin olanaklarını yaratma perspektifiyle ele almamızdır Bu sıcak rüzgar oligarşiyi kavuracak! 1 Mayıs 2008 bir fırtına gibi girdi hayatımıza. Erdoğan'a inat ayaklar nasıl baş olunacağını gösterdiler alanlarda. Değişik milliyetlerden gençler, işçiler, emekçiler polis terörüne, biber gazına, parzerlere yiğitçe direnerek, oligarşinin burçlarına proletaryanın sancağını dikmek için çarpışan öncü savaşçılar gibi atıldılar 1 Mayıs alanına. Sadece Taksim değil tüm Türkiye 1 Mayıs alanına döndürüldü. Gençler fırtına gibi estiler; 6 Mayıs'ta Denizlerin idamını protesto için binlerle aktılar Karşıyaka mezarlığına. Sanki 40 yıl öncesindeydi Türkiye; 68 rüzgarları esiyordu. Menderes iktidarının 58., 68 hareketinin 40. yılında sanki tarih tekerrür ediyor. Ellili yıllarda Menderes hareketini kimileri karşı devrimci diye değerlendirirken kimileri de demokrasi eylemi sanarak destek vermişti. Demokrasiydi ama Mihri Belli'nin nitelemesiyle “Filipin tipi d e m o k r a s i ” o l d u ğ u n u anlayamamışlardı.2000'li yıllarda da Erdoğan hareketinin liberal olduğunu düşünenlerde benzer hevesler peşine düştüler. Bu hareket liberaldi ama neoliberal; bir tür vahşi kapitalizm. 1968'in Mayıs ayı 2. paylaşım savaşının bitişinden beri en güçlü rüzgarları taşımıştı Avrupa'ya. Fransız gençleri ve işçilerini, Almanlar, Hollandalılar, İtalyanlar, İngilizler, kısacası tümAvrupa izlemişti. Türkiye'de 68 hareketi Batı'dakinden biraz daha farklı olarak 2. paylaşım savaşının ardından yeniden şekillenen dünyada değişen ve şehir hayatının önem kazanmaya başladığı bir toplum haline gelen Türkiye'de sınıflar ayrışmasının sonucu olarak gelişen çelişkilere ezilenler safından verilen işçi sınıfı mücadelesi dalgasının üzerine binmiş güçlü bir yanıt oluşturdu. Faşist saldırılar ve askeri darbeler altında ezilmeye çalışılan bu hareket nihayet dünyada neo-liberalizmin geliştirdiği yeni işbölümüne Türkiye'yi entegre etmek üzere yapılan 12 Eylül darbesiyle ezildi. Vahşi kapitalizm toplumumuzu da değiştirdi Değişen dünyanın bir uzantısı olarak yeni toplumsal ilişkiler ve yeni bir toplum yaratıldı. Kürt özgürlük hareketinin başkaldırısı Batıda yankı bulmadı. Bulması da oldukça zordu, zira Türkiye toplumu aynı 2. paylaşım savaşı ertesinde olduğu gibi yeni bir dönüşüm yaşamaktaydı. Tüm dünyada olduğu gibi neo-liberal politikaları uygulamak üzere, tarım yıkılıp kırsal nüfus şehirlere sürülmeye başlandı. Buna bir de kirli savaşta, gerillayı yığınlardan tecrit etmek üzere Kürt köylerinin boşaltılması eklendi. Şehir nüfusu hızla büyümeye, geniş işsiz kitleleri çalışanların korkulu rüyası olmaya, büyük işletmelere dayalı üretim biçiminin yerini, işin parçalanması, taşeronlaştırma, sınıfın kendi içindeki rekabet ilişkilerinin geliştirilmesi, sınıf içinde tabakalaştırma, sendikasızlaştırma almaya başladı. IMF ve Dünya Bankasının planları doğrultusun yıkılan tarımın aç bıraktığı kitlelerin şehir hayatında edindikleri nispi refah kapitalizmin kazandığı yeni karakterle birleşince sınıf mücadelesinin en alt düzeylere çekilebilmesi olanağı doğmuş oldu. Sovyetlerin çöküşünü takip eden yıllarda sosyalizme olan inancın kaybolması işçi sınıfının devrimdeki rolü konusunda zaten zayıf olan inançları da törpüleyerek muhalefetin olanaklarının işçi sınıfının dışında her alanda aranmasına yol açtı. Ulusal düşmanlıkların ve komşu ülkelerle olan zıtlıkların geliştirilmesiyle azdırılan şovenizmin işçi sınıfını etkilemesi kadar sosyalistleri de etkilemesi sınıf örgütlenmesi ve mücadelesini en alt düzeylere sürükledi ve işçi sınıfı siyaset sahnesinden neredeyse tümüyle uzaklaşmış oldu.

5

Çatı Partisi bir reform partisi olmaz Mahir Sayın

2

İşçi sınıfı hareketinin bu en alt düzeye sürüklendiği koşullarda sosyalistler bütün güçlerini sınıfın yeniden örgütlenmesine sevk edecekken, sosyalist harekette varolan populizmin yaygınlığının yanında burjuva ideologlarının yaydıkları “işçi sınıfının artık eski işçi sınıfı olmadığı, zincirlerinden başka kaybedecek şeylerinin de olduğu!”, dolaysıyla da en devrimci sınıf olma özelliğini kaybettiği, muhalefetin “başka toplumsal dinamikler aracılığıyla” oluşturulması, sınıfın da ancak böyle ortaya çıkacak olan bir muhalefet partisine bağlanabileceği savlarının peşinde sürüklendiler. Dolaysıyla da sınıfın örgütlenmesi sosyalistlerden başkalarının işi haline geldi. Toplumsal muhalefeti yükseltmek amacıyla sosyalistlerin oluşturdukları partileri dışarıdan kuşatan ve bir arada tutan bir sınıf gücü olmadığından tarihsel olarak sosyalistler arasında oluşmuş olan çelişkilerin basıncı bu partileri kısa zaman içerisinde parçalayıp geriye umutsuzluk enkazları bıraktılar. Halbuki sosyalistler bu birleşme arzularını hep birlikte işçi sınıfının örgütlenmesine yöneltmiş ve özgürlük hareketiyle bir araya gelmiş olsalardı, kendi aralarındaki çelişkilerin yarattığı iticiliğin gücünü kat be kat aşacak birleştirici bir gücün etraflarını sarmasını, bir kuşak gibi onları birbirine bağlayıp devrimci eyleme sürüklemesini sağlayabilirlerdi. Tarih, bu başarıyı gösterenleri Güney Amerika'da aradıkları şansı önlerine atarak mükafatlandırdı. İşçi sınıfının artık eski işçi sınıfı olmadığını iddia edenlerle alay edercesine Güney Amerika'nın üçte ikisinde işçi sınıfı sistemi değiştirememiş olsa da müttefikleriyle hükümet kurma Aynı tarihin Türkiyeli sosyalistlerin önüne attığı 2001 krizini sosyalistlerin değerlendiremeyişini bu kez de oligarşinin egemenliğinin pekiştirilmesinin aracı olan AKP cezasına dönüştürüverdi. Biricik görev sınıfın siyasete müdahalesini sağlamak Şehir nüfusunun %70'e ulaşmış bulunduğu Türkiye toplumunun çoğunluğunu artık işçiler ve onun yedeğini oluşturan işsizler oluşturmaktadır. Diğer ağırlıklı kesimi oluşturan ise kır ve şehir küçük burjuvazisidir. Marx köylülüğü bir çuval patatese benzetir. Onları tutan bir zarf olmadığı müddetçe yuvarlanır giderler. Bu zarf kimi zaman askeriyedir kimi zaman da bir başka sınıf. Kır ve şehir küçük burjuvazisini bu çerçeve içerisinde değerlendirmek gerekir. İşçi sınıfı ise, bugün kapitalizm ne hale girmiş olursa olsun, bizatihi kapitalizmin kendisi tarafından üretim alanında birleştirilmiştir. Nasıl köylünün varoluş koşulu bireysel ise,

işçinin varoluş koşulu da kolektiftir. Bu doğal kolektivizmin, kolektif bir bilinçle donanmasının mümkün olduğu koşulda da toplumsal dönüşüm olanaklı olur. Bunun gerçekleşmediği durumda bir sistem ne kadar çürürse çürüsün kendisini var etmeye devam eder. Onun için biz, işçi sınıfının siyaset sahnesine müdahalesi olmadan hiçbir dönüşüm, hatta ciddi bir reform dahi mümkün değildir diyoruz. İşçi sınıfının hikmetinden haberdar olmayanlar ise, “işçi sınıfı da müdahale etmediğine göre, o zaman hiç bir şey yapmayalım !” denmek istediğini iddia edebilmektedirler. Bu iddia söyleneni tersinden anlamaktan başka birş şeye tekabül etmez. Eğer mücadeleyi yürütebilecek, öncülük edebilecek işçi

artık büyümesinin de sınırlarına ulaştı. Ekonomik büyüme artık istihdam yaratmıyor. Tamamen yabancı sermaye girişine bağlı bir işleyişe ulaşmış olan Türkiye ekonomisi dünyada gelişen krize karşı en hassas ülkelerden biri haline gelmiştir. Oligarşi içi çelişkilerin yarattığı istikrarsızlık yabancı sermaye girişini etkilemekte ve ABD'nde gelişen krizin kısa zaman sonra Türkiye'yi vuracağından sermaye sözcüleri de kuşku duymamaktadırlar. 2008 için öngörülmüş olan %4'lük enflasyon oranı yılın ilk dört ayında %10'u bulmuş durumda ve aynı durum korunduğunda yılsonuna kadar %20'yi bulacağı hesaplanmaktadır. Bu hesabın içinde gelişen dünya krizinin etkileri yoktur. ABD pazarının daralmasının

sınıfından başka bir güç var ise öncelikle bizim göremediğimiz bu gücü göstermeleri gerekir. Ama bu yaşadığımız tarih itibariyle olanaksız bir şeydir. Bizim iddiamız dönüşümün en devrimci gücünün işçi sınıfı olduğu ve atacağımız her adımı işçi sınıfının siyasete müdahalesinin olanaklarını yaratma perspektifiyle ele almamızdır. Eylem birliğinden bi söz ediyoruz: İşçi sınıfının örgütlenmesi esas olmalı. Sosyalistlerin birliğinden mi söz ediyoruz: İşçi sınıfının örgütlenmesi faaliyetleri eksende olmalı. Çatı partisinden mi söz ediyoruz? İşçi sınıfının siyasete müdahalesinin imkanlarını yaratacak bir girişim gerçekleştirilmeli. Sınıf perspektifini hiç edinmemiş ya da “neoliberalizm çağının gereği olarak” kaybetmiş olanların “işçi sınıfını örgütlemeyelim, diyen mi var? Lafları işçi sınıfını dönüşümün öznesi “devrimin” kuyruğuna takılacak nesnesi olarak görenlerin laflarıdır. Sınıf örgütlenmesi demekle olacak iş değil, iğneyle kuyu kazmaktır. Diyen çok ama iğneyle kuyunun kazılması zahmetine katlanacak cüret yok.

AB pazarı üzerinde yaratacağı etkilerle bu rakamın çok daha yükseklere çıkabileceğine kuşku yoktur. ABD emperyalizmi hem iç pazarında gelişen stagflasyonun sıkıntılarını hem de Ortadoğu'daki çaresizliğin yarattığı problemleri yaşıyor ve bölge politikalarının yürütülmesi için TC'den daha fazla görev bekliyor. TC'nin İran'la Kürtlere karşı işbirliğini de içeren ekonomik ilişkileri aradaki çelişkiyi artırırken TC'den daha fazla şeylerin beklenmesini de yanında taşıyor. TC'nin ABD'den talep etti desteğin sağlanmasına rağmen PKK'nin yok edilmesi mümkün olmamış ve tersine yürütülmek istenen psikolojik savaşı yerle bir eden karşı darbelerin alınmasıyla yüz yüze gelinmiştir. Bu çelişkilerin ortasında iktidar partisine açılmış olan kapatma davası ise, kapatma gerçekleşmese bile artık siyasal istikrarın sağlanmasına olanak vermeyecek bir duruma ulaşmış bulunmaktadır. Dünya çapında emperyalist kapitalizmin içine sürüklendiği tükenmişler daha fazlasıyla Türkiye kapitalizminin de karşısına dikilmiş bulunmaktadır. 2001 dünya krizinin yarattığı olanakları örgütsüzlük, son anda atılan adımlar nedeniyle değerlendiremedik ve AKP'nin iktidar olmasına imkan verdik. Günümüzde ise henüz yeni yeni derinleşmekte olan krizi beklemeden esmeye başlayan devrimci rüzgar esmeye başlamıştır bile. Bu rüzgar hem proletarya partisinin hem de genel bir cephe mahiyetinde olacak çatı partisinin yelkenlerini şişirmeye yetecektir. Geç kalmadan proletaryanın siyaset sahnesine müdahalenin imkanlarını yaratmak için proletaryanın devrimci partisi ve muhalefet cephesinin örülmesi adımlarını atmalıyız.

Neoliberalizm imkanlarını tüketti sıra proletarya da 30 yıla yakın bir süredir süründürülen neoliberal politikaların artık sürdürelemez hale geldiğini burjuvazinin önde gelen ideologları da kabul ediyor ve yeni yollar öneriyorlar. Onlara bu fırsatı vermek istemeyen proletarya dünyanın birçok bölgesinde kendi alternatifini dayatmak üzere hareket geçmiş bulunuyor. Türkiye açısından da artık neo-liberal politikaların sonuna gelinde. Türkiye kendisini besleyemeyen bir ülke haline geldiği gibi

SAYFA 05

002'de SDP'nin kuruluşuna yöneldiğimiz sırada, Kürtleri de içerecek genel bir mücadele birliğini açık alanda oluşturulacak bir cephe olarak Çatı Partisi kavramını ortaya attık. Bugün muhtelif yorumlara tabi kılınıp kafaları karmakarışık etmek amacına yönelik olarak birbiriyle zıt birçok lafı birarada ederek tanımlanan bir hale getirilmiş bulunmaktadır. Reform çizgisini esasas alanlarca „AKP'nin alternatifi“, „ana muhalefet partisi“, „isteyenin bilet alıp bindiği ve istediği istasyonda indiği, hem „sömürüye, neo- liberalizme, militarizme, emperyalizme“ karşı olacak hem de AB hedefine de kapalı olmayacak, AB'ne gitmek isteyenlerin, AB istasyonuna kadar kullanabilecekleri bir tren“ olarak tanımlanabilmektedir. Sözü edilen bir tren olunca, muhtelif istasyonlarda inilip binilen vagonlar gibi bir de bu trenin lokomotifi, biletçisi ve kontrolörlerinin de olması icap edecektir. Kendini böyle treni istediği tarafa sürükleyecek lokomotif, inen bineni denetleyecek kontrolör ve binenin parasını alacak biletçi olarak tasarlayanlar var ise, bilinmelidir ki, bu projeye en büyük zarar bunlardan gelecektir. Böyle heveslerden de benzetmelerden de sakınmak gerekir. Amaçlarının birbiriyle işaret ettiğimiz türden tutarsızlıklar içinde olduğu bir cephenin kurulması ancak cephe içi savaşlara neden olabilir. Bu durumda birleşen kuvvetlerin daha büyük bir kuvvet yaratması değil tersine birbirine karşı işleyen kuvvetlerin birbirinin gücünü azaltması sonucuna ulaşılır. Ayrıca bu cepheye katılacak olanlara kendimiz „sol liberal, komünist, devrimci,reformcu, bir tür islami sosyalist“ gibi nitelemeler yükleyerek bunların benimseyebilecekleri bir talepler çerçevesi yaratmaya kalkışmak arabayı atın önüne bağlamak anlamına gelir.Böyle oluşturulacaktaleplerin devrimci olup olmayacağının hiç bir güvencesi yoktur. Böyle yapıldığı içindir ki de, sosyalistler tarafından asla benimsenemeyecek tanımlamalar ve talepler Çatı partisi tanımlaması olarak öne sürülmektedir. İşin doğrusu devrimci amaçlardan başlamaktır. Devrimci amaçlar devrimci taleplerle başlar. Devrimci talepler dizgesine de devrimci program denir. Dünyadaki neoliberal emperyalist işbölümünün bir parçası olarak şekillenmiş olan TC'de sömürü, zulum ve baskı sisteminin sahibi oligarşidir; oligarşinin varlığı sayesindedir ki, emperyalizm egemenliğini sürdürür,sömürge sistemi ayakta durur, faşizm beslenir, şovenizm geliştirilir, erkek egemen sistem sürdürülür, çevre yıkılır, komşularla savaş politikası derinleştirilir, sömürüye sınır tanımak mümkün olmaz. Asgari olarak bunlara son verebilecek olan talepler dizgesi bir devrimci demokrasi programı oluşturur. Böyle bir programı ortaya koyduğumuzda kimler ki, bu programda kendi çıkarlarının ifadesini görür, işte bu platforma katılacak olanlar da bunlar olur. Bu koyuş biçimi kimileri tarafından her nedense dışlayıcı bulunmaktadır. Devrimci amaçları ortaya koyuşu dışlayıcı bulmak kendiliğinden devrimci olmayan amaçların içerilmesi gerektiği düşüncesini akla getirir ki, emperyalizme karşı olmayan, oraya giden istasyona da yolcu taşıyabilecek proje önerilerinden bu koku çıkmaktadır. Oligarşik sistemi hedef almayan, sistemin sınırlarını her an zorlamayacak bir parti hesabı yapanlar sistemin kendisini yenilemesine olanak sağlayacak bir reform partisi oluşturacaklar, oligarşinin ömrünü uzatacaklar demektir. Oligarşiye karşı mücadele vermek yerine onun içindeki çelişkilere oynayan bir noktadan politika yaparak, oligarşiye karşı mücadeleyi bir başka şeyin sonrasına bırakmak, oligarşiye çelişkilerini çözmek için yardım etmekten, sistem içi reform peşinde koşmaktan başka bir anlama gelmez. Devrimci olmayan bir partiye devrimcileri davet etmenin pek bir anlamı yoktur. Devrimci amaçları benimseyen bir partiye kimin katılacağı ise artık bir sorun oluşturmaz. İster reformcu olsun isterse bir tür islami sosyalizmi benimseyenler! Devrimci amaçlara yönelik bir çatı partisinin daha kuruluşunda özen göstermesi gereken noktayı işçi sınıfının en geniş katılımının sağlanması ve yürüyüş boyunca da sınıfın katılımının artırılması politikaları oluşturmak zorundadır. Hem bu amacı gerçekleştirmek hem de engeniş antioligarşik kesimleri bir araya getirebilmek için siyasi parti, sendika, demokratik kitle örgütlerinin temsilcilerini ve ilerici aydınları bünyesinde toplayan kalabalık bir meclisin bu girişimin çağrısını yapmasının sağlanması gibi, programın ve yürüyüş hattını da böyle geniş temsil kurumlarında belirlenmesine özen gösterilmesi gerekir. Böyle bir meclisten çıkacak bir Türkiye Çözüm Programı Türkiye halklarının ihtiyaç duyduğu dönüşüm proramını oluşturacaktır.

Oligarşi dönüşüm yaşıyor Aynı ellili yıllarda olduğu gibi yeni yükselen burjuvazi dini kendisine yedekleyerek hükümeti oluşturdu ve oligarşinin yeniden şekillenmesini zorladı. Geleneksel oligarşi karşısında direnemeyeceğini bildiği bu dönüşümün sistemin eksenini çatlatmayacak biçimde gerçekleşmesinin ayarlarını sağlam güçleriyle kimi zaman 28 Şubatta olduğu gibi post modern ya da iletişim çağına uygun olarak e-darbe biçimlerine büründürürken, kimi zaman da Anayasa mahkemesi ya da Yargıtay aracılığıyla yeni seçimlerin yapılması, iktidar partisi hakkında kapatma davası açma biçimlerine büründürdü. Bütün bunlar oligarşinin yeniden şekillenmesinde sonu uzlaşmayla bitecek pazarlık çatışmalarını oluşturur. Böyle çatışmalar kimi zaman 27 Mayıs gibi darbelere yol açacak kadar keskinleşse bile nihayetinde sermayenin lehine sonuçlanır ve emeğiyle geçinenlere, ilericilere, devrimcilere de düşse düşse “dayak” düşer. Tarih hep bunu gösterdi; bugün de göstermeye devam ediyor. Egemen sınıflar arasındaki çelişkilerden işçi sınıfının yararlanabileceği durumlarda elbette ki olur. Ancak bunu çelişkinin mahiyeti belirlerken bundan daha önemli olarak işçi sınıfının böyle bir çelişkiyi değerlendirecek bilinç ve örgütlenme düzeyine sahip olması gerekir. İşçi sınıfının olaya müdahale kabiliyetin hiç olmadığı koşullarda egemen sınıflar arasındaki çelişkilere oynamaya kalkışanlar ancak o çelişkilerin arasında ezilirler. İşçi sınıfı politikasının alanı oligarşi içi çelişkilerin değerlendirilmesi değil oligarşiyle ezilenler arasındaki çelişkiler alanıdır.


HABER-YORUM

6 Haziran 2008

KURTULUS BÜTÜN ÜLKELERİN İŞÇİLERİ ve EZİLEN HALKLARI BİRLEŞİN!

1 Mayıs, 1 Mayıs işçinin, emekçinin bayramı

Kurtuluş Sosyalizmde milletvekilleriyle DİSK ve KESK Genel Başkanlarının da aralarında bulunduğu kurum ve sendika temsilcileri “ölümler yaşanabileceği” gerekçesiyle 1 Mayıs gösterilerinin bitirilmesine karar verdiklerini açıkladılar. Ancak bu karara rağmen binlerce insan Taksim'i zorlamaya devam etti. Gün boyu yaşanan çatışmalarda 500'ün üzerinde gözaltı yaşandı. Sosyalist Parti Girişimi DİSK binası önündeki gösterilere 150 civarında bir katılım gösterdi. “Sosyalist Parti” pankartı arkasında kızıl bayraklar ve Dev-lis bayrakları dalgalandı. Burada toparlanabilenlerin ötesinde çok sayıda üyesi Taksim, Agos önü, Harbiye, Şişli Etfal ve Mecidiyeköy civarında gerçekleşen buluşmalara destek verdi.

Bu yılki 1 Mayıs'a Başbakan Erdoğan'ın "ayakların başları yönettiği yerde kıyamet kopar" sözü damgasını vurdu. İstanbul'da 1 Mayıs alanı Taksim ve Şişli tamamının devlet terörüyle cezaevine çevrilmiş olması başta AKP olmak üzere oligarşinin işçilere, emekçilere, Kürtlere, sosyalistlere, demokratlara, kadınlara ve gençlere gözdağı vermeye çalışması "kendi izin verdiği sınırlar içindeki" politikasının tutmadığını gösterdi. Onbinlerce insan Taksim'e giremese de estirilen şiddet ortamına, gözaltılara karşın alanları terk etmedi, cesaret ve kararlılıkla 1 Mayıs'ta gün boyu sokakları işgal etti. Bu 1 Mayıs'ta Taksim Meydanına fiziksel olarak girilemese de siyasal olarak girilmiştir. Bunun başlıca nedeni 2007 yılında meydana girmeyi başaran 2000 civarında insan olmasına rağmen 1 Mayıs'ın kendisini ulusalcı, darbe destekçisi güçlerden politik olarak kendisini ayrıştıramaması bu girişin başarısını olumsuz yönde etkilemişti. Ancak 2008 1 Mayıs'ı buna izin vermedi. 2008 yılının bütününe rengini veren sınıf mücadelesindeki kıpırdanıştı. Özellikle SSGSS eylemleri ile birlikte sokağa çıkan işçi sınıfı yasanın geçmesine engel olamadıysa da bir takım geri adımların atılmasını sağladı. Bu durum uzun yıllardır görülmeyen bir kıpırdanışın işaretlerini verdi. 2008 1 Mayıs'ına giden bu politik koşullar muhalefeti ulusalcı, darbe destekçisi kesimin elinden alarak muhalefetin gerçek temsilcilerine iade edebilecek bir takım gelişmeleri açığa çıkardı. Özellikle 1 Mayıs'a günler kala

tartışmaların başlaması, Taksim meşruiyetinin geniş kitlelere anlatılabilmesi (yapılan anketlerde "Taksim'de 1 Mayıs'a izin verilmeli midir?" sorusuna %70'in üzerinde evet oyu kullanıldı.) 1 Mayıs'tan 15 gün sonra bile halen 1 Mayıs'ın tartışılıyor olması son derece önemliydi. Taksim yasağı AKP'nin işçi sınıfı düşmanı ve sermayenin partisi olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. AKP'nin kapatılma davası açılmışken nasıl da kendisi için demokrasi istediğini, sahte demokrat yüzünü açığa çıkardı. Bu 1 Mayıs'ta artık görünen yüzü milliyetçi, muhafazakâr ve TürkAKP'dir. İSTANBUL-İstanbul'da polisin saat 6.30'la itibariyle DİSK binasına gaz bombaları, coplar ve panzerler eşliğinde saldırmasıyla birlikte 1 Mayıs gösterisi de başlamış oldu. Bir önceki akşam ve sabahın erken saatlerinde DİSK binasında toplanan yaklaşık 1500 kişi İstanbul 1 Mayıs gösterisinin de kalbi oldu. Bunun ötesinde Agos'un önünde saat 10.00 itibariyle toplanmayı başaran 2000'in üzerinde kişi de ikinci bir merkezi oluşturmayı başardılar. İstanbul polisi DİSK, Agos'un önü, Şişli'ye çıkan bütün ara sokaklar, Harbiye, Elmadağ ve Mecidiyeköy'de toplanmaya çalışan binlerce kişi üzerinde tam bir terör estirdi. “Orantılı güç”ten AKP hükümeti, İstanbul Valisi ve polisin ne anladığı da böylece bir kez daha görülmüş oldu. Saat 11.40'a kadar onlarca kez gerçekleşen saldırıların ardından a r a l a r ı n d a D T P, C H P v e Ö D P

ADANA- İşçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs yaklaşık 8000 kişinin katılımı ile Uğur Mumcu Meydanında kutlandı. Mimar Sinan Açık hava Tiyatrosu önünde toplanan kitle, geçmiş yıllara oranla dikkat çeken kitleselliği ve coşkusuyla taleplerini haykırarak Uğur Mumcu Meydanına kadar bir yürüyüş gerçekleştirdi. Yürüyüş yolu çift taraflı trafiğe kapatılarak iki koldan yürüyüş gerçekleştirildi. Bir kolda Disk, diğer kolda Türk-işe bağlı sendikaların

arkasında diğer kurumlar miting alanına doğru yürüdü. Mitinge “KURTULUŞ SOSYALİZMDE/Sosyalist Parti Girişimi” ve “ÖZGÜR BİR LİSE İÇİN GERÇEKÇİ OL, İMKANSIZI İSTE /Dev-Lis” pankartlarıyla katılan Sosyalist Parti Girişimi çoğu liseli yaklaşık 150 kişiyle mitingdeki yerini aldı. Dev-lis kitleselliği ve coşkusu ile alana damgasını vurdu ve en çok konuşulan, alkışlanan kortej oldu. Proletarya sosyalistleri, umutsuzluğa karşı UMUDUN , yılgınlığa karşı DİRENİŞİN, insanlık dışı sisteme karşı DEVRİMİN sesi oldular. ANKARA- Ankara'da KESK, EğitimSen, TMMOB'un öncülüğünde düzenlenen 1 Mayıs mitinginde bir araya gelen 10 bin kişi 1 Mayıs'ı coşkusuyla kutladı. Bu sene Ankara'da iki 1 Mayıs kutlaması vardı. İşçi ve emekçiler devlet yanlısı Hak-İş tarafından düzenlenen 1 Mayıs'a rağbet etmedi. 10 bin emekçi, Sıhhiye'de kutlanan 1 Mayıs'a katıldı Ankara 1 Mayıs'ında İstanbul'da estirilen devlet terörü 10 bin işçi emekçi tarafından öfkeyle protesto edildi.

Şimdi Deniz olunmalı Bundan tam 36 yıl önce 6 Mayıs 1972'de idam edilen Türkiye devrimci hareketinin üç önemli ismi Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan bu yıl da çok kalabalık bir kitle tarafından mezarları başında anıldı. Yaklaşık on bin kişinin katıldığı anma etkinliğinde onların bıraktığı devrimci mirası mezarları başında sloganlarla haykıran kalabalık devrim şehitlerinin ölümsüzlüğünü vurguladılar. Darbe Karşıtı Platform tarafından düzenlenen anmaya Sosyalist Parti, Genç Kurtuluş ve Dev-Lis pankartlarımızla yaklaşık 270

Türkiye'nin her yerinde olduğu gibi bu sene Ankara'da da 1 Mayıs'ta Taksim vurgusunun yapılmasının ayrı bir heyecanı vardı. Ankara'da “Her yer 1 Mayıs, her yer Taksim” vurgusun yapıldığı 1 Mayıs'ta biz de Sosyalist Parti, “Gençlik Gelecek, Gelecek Sosyalizm” şiarlı Genç Kurtuluş ve de DEV-LİS pankartlarıyla alanda yerimizi aldık. Sosyalist Parti Girişimi eyleme yaklaşık 200 kişiyle katıldı. Kitlenin yaklaşık 120 kişisi DEV-LİS kortejinde yürüdü. Coşkumuz ve heyecanımız hemen herkesin ilgisini çekti. Özellikle DEV-LİS'in coşkusu görülmeye değerdi. ÖDP'nin alana girişi sırasında polisle kitle arasında çatışma çıktı. ÖDP'nin arama noktasına geldiği sırada üzerinde Tayyip Erdoğan'ın resminin bulunduğu ABD bayrağı yakıldı. ÖDP'lilerin aramayı reddederek barikata yüklenmesi üzerine polis ve kitle arasında çatışma yaşandı. Taksim'in hırsı ile barikata yüklenen devrimciler, demokratlar ve

KURTULUŞ VE DEVLİS pankartları açıldı. SOSYALİST PARTİ girişiminin arkasında yaklaşık 400 kişi vardı. SOSYALİST PARTİ girişimi; işsize iş, yoksula aş, gence gelecek, kadına özgürlük, Kürtlerle barış taleplerini haykırdı. Bedenimiz Antalya da, yüreğimiz taksimde geçirdiğimiz bu 1 Mayısta, Kitlesi coşkusu ve heyecanı ile devrimci liseliler alanda dikkat çekti ve miting alanına alkışlarla giriş yaptı. Devrimci liseliler: 'BURASI TAKSİM HADİ BİZİ ÇIKARIN' sloganları ile alana farklı bir hava kattılar. Yerelde bulunan tüm sendikalar mitinge katıldılar. Kitlesi ile göze çarpan eğitim sen mitingde en uzun korteje sahip olan sendika oldu. Yaklaşık 6 bin kişinin katıldığı 1 Mayıs, geçen yıla oranla daha kalabalık geçti. Özellikle de gençliğin katılımının artışı umut vericidir. Bu gelişme bize olumlu bir havanın oluştuğunu göstermektedir. DENİZLİ- Denizli'de Demokrasi meydanıyla özdeşleşmiş olan 1 Mayıs İşçi bayramı, bu meydanın dev alışveriş merkezlerinin işgaline uğraması sebebiyle bu sene bizlere kapatıldı. Buna karşılık Sosyalist Parti Girişiminin çağrısıyla 1 Mayıs programından farklı olarak çeşitli siyasi yapılarında katılımıyla Çınar meydanında uzun süren bir basın açıklaması yapıldı. Bu basın açıklamasından sonra belirlenen güzergâh üzerinden kutlamaların yapılacağı alana doğru harekete geçildi. Yürüyüş esnasında miting güzergahının dışına çıkılarak yol kapatıldı. Sosyalist Parti Girişimi pankartını ilk kez alanlara çıkardığımız bu 1 Mayısta Dev-lis'li yoldaşlarımızda 'demokratik lise yolunda dev-lis ' ve ' gençlik gelecek gelecek sosyalizm' pankartlarını taşıdılar. Kızıl bayraklarla yürüdüğümüz bu 1 Mayısta kortejimizdeki bando

TMMOB'liğinden oluştu. İşçi Partisi ayrı miting yaptı. DİSK tek başına basın açıklaması yaptı ve mitinge katılmadı. Mitinge gençlik katılımı fazlaydı. Sosyalist Demokrasi Kolektifi ise 1 Mayıs mitingine yaklaşık 60 katıldı. Kortejin yarıdan fazlasını kadınlar oluşturdu. SAMSUN- Samsun'daki sendikalar, partiler ve örgütler, Taksim 1 Mayıs'ına katılım kararı almadılar. 1 Mayıs'ı her sene olduğu gibi gene yerelde örgütlemeyi ve İstanbul'da toplanan işçi sınıfına Karadeniz'den güçlü bir ses vermeyi uygun buldular. Samsun'da her sene, gerek ÖDP döneminde olsun, gerek SDH ve SDP dönemlerinde olsun, bizim içinde bulunduğumuz örgütlülükler, 1 Mayıs'a en güçlü katılımı sağlıyordu. Bu sene de bu durum değişmedi. Toplam katılım için 2000-3000 arasında bir sayının telaffuz edildiği 1 Mayıs alanında Sosyalist Parti Girişimi, 300 kişilik bir kortejle kendini var ediyordu. Samsun'un en işlek caddesi olan “Çiftlik Caddesi'ni”, “Sosyalist Parti Girişimi” tek başına trafiğe kapatarak 1 Mayıs gösterisine başladı. Ve eylem sonunda da aynı şekilde bitirdi. “Yaşasın İşçilerin Birliği Halkların Kardeşliği”, “Sosyalist Parti Girişimi”, “Dev-Lis”, “Öss'ye Karşı Bütün Dershaneliler Birleşin” ve “Bedenimizden, Kimliğimizden Elinizi

yurtseverler polis barikatını yararak arama noktasını ortadan kaldırdı. Polisin geri çekilmek zorunda kaldığı çatışmanın ardından kitle tekrar Sıhhiye alanına gelerek mitinge devam etti. Daha sonra alanda söylenen marşlarla, çekilen halaylarla işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs eylemi son buldu. Yeni bir yola girdiğimiz dönemde, Sosyalist Parti'nin ilk sokak eylemini de bütün eksiklerimize rağmen en iyi biçimde gerçekleştirmiş bulunduk. ANTALYA- Antalya da 1 Mayıs geçen yıla oranla genel olarak katılım bakımından daha olumu geçti. 1 Mayıstan 2 hafta öncesine kadar, taksime gideceğiz diye düşünürken, Kesk Disk ve Türk-iş 1 Mayıs'ı yerelde kutlama kararı aldılar. Biz de aldığımız kararla yerelde 1 Mayıs'a hazırlandık. Antalya da 1 Mayıs, güllük köy hizmetleri binasının önünde başlayıp, eski lunapark alanına kadar sürdü. SOSYALİST PARTİ girişimi, partiden alana kadar yürüyüş yaparak 1 Mayıs alanına ulaştı. SOSYALİST PARTİ girişiminin a r k a s ı n d a K U RT U L U Ş , G E N Ç

takımı yürüyüş sırasında dikkatleri üzerimize çekti. Yürüyüşte genel olarak; Yaklaşık olarak 170 kişilik bir kitleyle (DEV-LİS + SPG) girdiğimiz 1 Mayıs alanında geçtiğimiz senelere göre kalabalık ve coşku bir hayli fazlaydı. Sosyalist Parti girişimi ve Dev-lis li yoldaşlarımızla birlikte alanda halaylar çekip türküler söyledik. Kutlamaların bitiminde Deniz GEZMİŞ koşusuyla alandan ayrıldık. İZMİR- İzmir'deki 1 Mayıs mitingine katılım 20 bin civarındaydı. Tertip komitesi Türk-İş, KESK ve

Çekin” pankartlarımızla alandaki yerimizi aldık. Kortejimizde, özellikle liseli öğrencilerin katılımı ve coşkusu dikkat çekiyordu. Gençlik kitlemizin ortalama 220 olduğu kortejimizde, Parti Girişimi de sene boyu sürdürmüş olduğu “işçi-emekçi bürosu” faaliyetinin meyvelerini topluyordu. Son birkaç senedir, en canlı, en kitlesel ve en heyecanlı kortejimizle var olduk 1 Mayıs alanında. Taksim'de buluşan işçi sınıfının yanında kendimizi var edemememizin burukluğuna rağmen, umutlandık. Daha iyisini yaratmak için, mücadelemizi yükseltme konusundaki irademizi yeniledik.

Üniversiteler Sosyal Formu Gerçekleşti

kişilik bir kitleyle katılım sağladık. O günün en anlamlı korteji DEV-GENÇ'in liseli ayağı olan ve 69'dan bu yana demokratik lise mücadelesi veren Dev-Lis'in Deniz Gezmiş'lerin mezarı başında onların sloganlarını haykırmaları oldu. Daha sonra Denizlerin idamını engellemek için Kızıldere'de katledilen Mahir Çayan'ın mezarı başında da bir anma gerçekleştirerek eylemimizi sloganlarla noktaladık. Devrim şehitleri ölümsüzdür! Yaşasın devrim ve sosyalizm! Katil devlet hesap verecek!

SAYFA 06

Genç-sen tarafından örgütlenen Üniversiteler Sosyal Formu 1819 Mayıs tarihlerinde Boğaziçi üniversitesinde gerçekleşti. Türkiye'nin bir Üniversitesinden öğrencilerin katıldığı etkinliğe 400 civarında Üniversite öğrencisi katıldı. Etkinliğin ilk günü, Boğaziçi Üniversitesi Hisar Kampusunda ikinci günü ise Boğaziçi Üniversitesi Uçaksavar Kampüsünde gerçekleşmiştir. Sosyal Formun birinci gününde çeşitli Üniversitelerin tek başlarına ya da birkaç üniversite birleşerek oluşturdukları atölye çalışmaları ve daha önceden belirlenmiş konularda alternatif üniversite dersleri yer almıştır. Etkinliğin birinci gününde Halkların kardeşliği, Kentsel dönüşüm, Eğitimde cinsiyetçi uygulamalar, 68. 40. 78. 30. yılında Öğrenci hareketi, Sinema öğrencilerinin sorunları özgür yazılım, gibi başlıklarda yapılan atölye çalışmaları yer almıştır. Alternatif ders olarak Ekonomi politik, Tarih, Felsefe, Kürt Dili ve Edebiyatı dersleri yapılmıştır.

Özellikle Boğaziçi Üniversitesi Edebiyat Kulübünün gerçekleştirdiği Kürt dili ve edebiyatı dersi ve Ufuk Uras'ın verdiği Ekonomi Politik dersleri yoğun ilgi görmüştür. Birinci gün içinde müzik, tiyatro ve çeşitli sanat etkinlikleri gerçekleştirilmiştir. Birinci günün akşamında Tuzla dershanelerinde yaşanan işçi cinayetlerini protesto etmek için Hisar kampusten Güney kampuse bir yürüyüş ve basın açıklaması gerçekleştirilmiştir. Yapılan yürüyüş çevrede ki halkın yoğun desteğini almıştır. Etkinliğin ikinci gününde ise sabah “Eğitim de neo-liberal dönüşüm ve sonuçları” ve öğleden sonra“Üniversitelerde demokrasi ve özgürlükler sorunu” başlıklarıyla iki ayrı panel gerçekleştirilmiştir. Birinci panelde Marmara Üniversitesi Çalışma Ekonomisi Bölümünden Yrd. Doç. Özgür Müftüoğlu, Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Fakültesinden Rıfat Okçabol ve Genç-sen adına Genç-sen MYK üyesi Ufuk Göllü konuşmacı

olmuştur. İkinci panelde ise Hacettepe Üniversitesi Antropoloji bölümünden Doç.Dr. Sibel Özbudun, Öğretim Üyeleri Derneğinden Prof.Dr. Tahsin Yeşildere, 9 Eylül Üniversitesinden Prof.Dr. İzge Günal ve Genç-sen adına Cem Şimşek konuşmacı olmuştur. Birinci panelde neo-liberal dönüşümün Üniversitelere etkileri üzerinde durulmuş yapılan konuşmalarda neo-liberal dönüşümün Üniversitelerde yarattığı tahribatın boyutları dillendirilmiştir. İkinci Panelde ise üniversitelerde demokrasi ve özgürlük sorunu nasıl bir zemine oturmaktadır bunun üzerine değerlendirilmelerde bulunulmuştur. Sonuç olarak Genç-sen yasal olarak kurulup kurulamayacağına dair tartışmaların kamuoyunu meşgul ettiği şu günlerde Üniversitelerin sorunlarının tartışıldığı böylesi kapsamlı bir o rg a n i z a s y o n a i m z a a t a r a k k e n d i s i n i meşrulaştırma yolunda bir adım daha atmıştır.


KADIN

KURTULUS BÜTÜN ÜLKELERİN İŞÇİLERİ ve EZİLEN HALKLARI BİRLEŞİN!

Haziran 2008

DTP Kadın Kurultayı yapıldı 18 Mayıs'ta “Özgürlüğümüzün teminatı örgütlülüğümüzdür” temel sloganıyla yapılan DTP Kadın kurultayı kitlesel katılımla, coşkulu geçti. Van ve Hakkari'den kurultaya katılmak için gelmeye çalışan kadınların engellenmesi de protesto edildi. Kadın Kurultayına DTP kadın milletvekillerinin tümü katıldı. Kurultayda yapılan konuşmalarda çatışma sürecinden en çok kadınların etkilendiği, Kürt kadınların feminist bir yaklaşımla milliyetçiliğe, militarizme, şiddete ilkesel olarak karşı koyan bir konum almaları nedeniyle daha güçlü bir barış mücadelesi yürüttükleri, Türkiye'de demokratik çözüm ve barışçıl bir siyasetin geliştirilmesinde “Kürt kadını önemli bir role sahiptir ve kurultay bunu bir kez daha ispatlamıştır.” mesajı verildi. Kadınların siyasetin öznesi olma ve toplumsal siyasetin geliştirilmesinde belirleyici bir yere sahip olduklarını Kürt kadını kanıtlamış ve bunun öncülüğünü yapmaktadır denildi. Kurultayda DTP milletvekili Emine Ayna, DTP kadın meclisinden Türkan Yüksel, Özgür Kadın Hareketi'nden bir kadın temsilci konuşma yaptı. Yapılan konuşmalarda eril siyasetin damgasını vurduğu ülkemizde, şiddete, inkara ve anti-demokratik uygulamalara karşı böyle bir birlikteliği kadın kimliği etrafında örmenin ve birlikte yürümenin her zamankinden daha mümkün olduğu açıktır denildi. Kadın katliamları, kadına yönelik şiddet konusunda kurultayda ciddi bir kararlaşmanın ortaya çıktığı ifade edilerek yoldaşlık vurgusu yapıldı. Öcalan üzerindeki tecrite dikkat çekilerek 'Sayın' hitabından kaynaklı devletin aldığı

tutum eleştirildi. Kadın mücadelesi ve özgürlüğünü ülkenin demokrasi ve barış mücadelesinden ayrı düşünülmeyeceği, Türk ve Kürt kadınların ele ele verip barış mücadelesinin geliştirilmesi için kadınların birliğine ihtiyaç olduğu vurgulandı. Kurultayın hazırlık aşamasında yapılan

çalışmaların kadınların siyasi bilincini geliştirmesine olan katkısına dikkat çekildi. Kadına yönelik her ayrımcılığın önlenmesi konusunda yasalar önünde eşit olmanın yetmediği fiili ve gerçek anlamda eşitliğin sağlanması için örgütlü mücadelenin yükseltilmesi gerektiği,

yasalarda pozitif ayrımcılığın yeralması için DTP kadın meclisinin aktif rol alacağı vurgulandı. DTP kadın mücadelesinin kalıcı hale gelmesi ve süreklilik kazanması için “Kadın Demokratik Siyaset Akademisi” kurulması kararı alındı.

7

Sandık açıldı! Sandık açıldı! Sandık...

Senin annen bir melekti yavrum! Feryal Irmak

S

Kadınlar vardır kadınlar vardır kadınlar heryerde Değer verdiğimiz insanları ölüm yıldönümlerinde anarız. Bu köşede bir değişiklik yapıp önemli bulduğumuz kadınları doğum günlerinde anmak istedik. İşte Mayıs ayının ikinci yarısında doğan kadınlar

Kadınların 'ilk'leri ve

Dame Margot Fonteyn:

kadınlar için önemli tarihler

18 Mayıs 1919, İngiltere. Çocukluğu Çin'de geçen ünlü balerin Türkiye balesinin kurucularındandır.

17 Mayıs 1987: İstanbul'da 80'li yılların ilk kitlesel kadın yürüyüşü olan 'Dayağa Karşı Dayanışma Yürüyüşü' yapıldı. Coşkulu geçen yürüyüşte 2000'den fazla kadın vardı. 18 Mayıs 1871: Paris Komünü eşit işe eşit ücret verilmesini kabul etti. 19 Mayıs 1989: İlk kez kapalı bir salonda, yaklaşık 2500 kadının katıldığı Kadın Kurultayı toplandı. 20 Mayıs 1795: Fransa'da kadın klüpleri kurulması yasaklandı. 20 Mayıs 1920: İlk hemşire okulu olan Amiral Bristol Hemşire Mektebi hizmete girdi. 22 Mayıs 1962: Türk Kadınlar Birliği kongresi olaylı geçti. Kongre sonunda Günseli Özkaya başkan seçildi. 23 Mayıs 1795: Fransa'da kadınların toplantılara katılması yasaklandı. 25 Mayıs 1983: Milli Güvenlik Konseyi kürtaj yasa tasarısını kabul etti. 26 Mayıs 1999: Danıştay Sekizinci dairesi, başı açık görev yapmayı kabul etmeyen türbanlı memurların uyarı cezası verilmeden işten çıkartılmasına karar verdi. 27 Mayıs 1995: Bir grup kadın, cumartesi günü saat 12'de gözaltında kaybolanların bulunması ve sorumluların ortaya çıkartılarak yargılanması talebiyle İstanbul Galatasaray Lisesi önünde oturma eylemi yaptı. Daha sonra Cumartesi Anneleri olarak anılan insan hakları savunucuları 4 yıl boyunca her cumartesi saat 12'de aynı yerde buluşup polisin çeşitli müdahalelerine rağmen aynı talebin ısrarlı savunucusu oldular. 28 Mayıs 1913: Osmanlı'da ilk feminist örgüt sayılan Teali-i Nisvan kuruldu. 29 Mayıs 1913: Ulviye Mevlan yönetimindeki Kadınlar Dünyası dergisi yayımlanmaya başlandı. 29 Mayıs 1971: TİP Genel Başkanı Behice Boran tutuklandı. Boran'la birlikte Prof. Sadun Aren ve TÖS Genel Başkanı Fakir Baykurt da cezaevine konuldu. 29 Mayıs 1981: Şarkıcı Selda Bağcan 'şarkılarında komünizm propagandası yapmak' gerekçesiyle gözaltına alındı. 29 Mayıs 1987: Ayrımcılığa Karşı Kadın Derneği kuruldu. 30 Mayıs 1431: Jeanne d'Arc Fransa'da büyücülük suçuyla yargılandı ve yakılarak öldürüldü. 30 Mayıs 1970: Askeri Personel Kanunu tasarısını protesto eden astsubay eşleri miting düzenledi. Polis yürüyüşe müdahale etti. 31 Mayıs 1996: Erzurum Dadaşkent Belediye Başkanı Ensar Coşkun “Öğrenciye ev verenin kanalizasyonunu tıkarım. Erkek ve kız öğrenciler kiraladıkları evlerde karı koca hayatı yaşıyorlar” dedi.

kadınlar heryerde

Lady Mary Wortley Montagu: 26 Mayıs 1689, İngiltere. (Ö: 1762) Lady Montagu dönemin Osmanlı toplumu üzerine ayrıntılı gözlemleriyle bilinir. 1716-1718 yıllarında eşi İngiltere'nin Osmanlı elçisiydi. Şiirler, hikayeler, çeşitli konularda makaleler ve Avrupa'nın Osmanlı hakkındaki önyargılarını düzeltme çabasıyla mektuplar yazan Mary, feminizmin ilk savunucularından da sayıldı. 50'li yaşlarında bir konta aşık oldu ve eşini ve çocuklarını terk ederek İtalya'ya gitti. Konttan ayrılmasına rağmen İtalya'dan uzun süre ayrılmadı.

Louise Michel: 29 Mayıs 1830, Fransa. (Ö: 1905) Bir hizmetçinin kızıydı. Öğretmen oldu ancak kendi yöntemleriyle öğretmek istediği için kovuldu. Paris Komününün önde gelen kadın militanlarından, barikatları ilk kuranlardan olan Louise toplara göz kulak olması gereken komitedeydi. İyi bir konuşmacı ve militan bir kadındı. Viktor Hugo ile ölene kadar mektuplaştı. 'Anarşistler Bildirisi'nde imzası vardı. Ancak erkeklere yönelik eleştirilerinde tüm kesimleri hedef alıyordu. Çünkü hareketin tüm akımları kadının yerinin ev olduğunu düşünmeye devam ediyorlardı. Karl Marks'ın da içinde bulunduğu Uluslar arası Emekçi Adamlar Örgütü'ne ve Ulusal Muhafızlar'a kadın olduğu halde katılmıştı. Sadece 2 ay süren Paris Komünü için savaşta 120 kadından oluşan bir tabura komuta etti. Sonrasında yargılandı, sürgüne gönderildi, defalarca tutuklandı. Zatürre hastalığı nedeniyle ölüm döşeğindeyken 1905 Rus Devrimi'nin haberini aldı. Kalkıp dans etti ve “Tamam, şimdi ölmeye hazırım” dedi.

SAYFA 07

enin annen bir melekti yavrum; çünkü ancak insan üstü bir varlık bu “annelik” denilen misyonu üstlenebilirdi. İnsanüstüydü çünkü sabahtan akşama kadar dışarıda çalışır, akşam yorgun argın eve gelir, hemen mutfağa koşup senin ve babacığının yemeğini hazırlar, ardından sofrayı toplayıp bulaşığı yıkar, koştura koştura sabahtan attığı çamaşırları makineden çıkarıp asar, senin ve sevgili babacığının ertesi gün giyeceklerini ütüleyip başucunuza koyar, dağıttıklarınızı toplar, ertesi akşam mesaiye kalacağı için yemeği geceden yapıp dolaba kaldırır, sen ve babacığın horul horul uyurken kendini anca yatağa atardı. Sabah sizden önce kalkıp-bir kaç saatlik uykuyla- kahvaltınızı hazırlar, öyle evden çıkardı. Biten el sabununu, dolan çöpü, kirlenen havluyu hep o farkederdi. Sen ve sevgili babacığın hijyen içinde yaşayasınız, hasta olmayasınız diye dinlenebileceği tek tatil günününü evi temizlemekle geçirirdi. Veli toplantılarına o gider, ödevlerinle o ilgilenir, babacığının ailesiyle ilişkilerini bile o düzenlerdi... Halbuki okumak istediği bir sürü kitap, gezip görmek istediği bir sürü yer, tanımak istediği bir sürü insan, yani yapmak istediği bir sürü şey vardı. Ama insanüstülük de bir yere kadar, sonuçta bir gün yirmidört saatti, bunların hiçbirini yapmaya zamanı olmazdı, o “anneydi”, bu kutsal misyonu yerine getirmek için kendi hayatını sizin hayatınıza adamalıydı... Zaten yüzyıllardır hep böyle olmamış mıydı, yer yer isyan etse de bu duruma, değiştirmek onun elinde miydi sanki? Tüm mutsuzluğuna rağmen ailesini mutlu etmek için dayanmalıydı, sabır taşı çatlamalıydı o çatlamamalıydı, o da annesinden böyle öğrenmişti çünkü... Ne bedeni ne emeği ne de kimliği ona aitti, yaşamı boyunca babasına, kocasına, devletine ait olmuştu hep. 8 Mart' ta sokağa çıkıp haykırırdı belki “bedenimiz, emeğimiz, kimliğimiz bizimdir diye, ama sadece haykırmakla kalırdı. Bu sloganı hayata geçirmesi mümkün değildi, o her şeyden önce bir anneydi ve ailesini hep kendinden fazla sevmeliydi. Bu sevgi kıskacında birgün isyan edip “yeter artık, bana biçtiğiniz rollerin hiç birini kabul etmiyorum, bundan sonra sizin köleliğinizi yapmayacağım” demekten ölesiye korkuyordu. Çünkü yaptığı bencillik olurdu, yadırganırdı, yargılanırdı, sesi öylesine cılızdı ki... Ve bir anneler günü daha gelip geçti. Boy boy reklamlar sıralanırdı ya o gün gelmeden haftalar önce, annenizi sevindirin ona “küçük” bir hediye alın derlerdi. O küçük hediye diye sundukları ya bu ülkede yaşayan milyonlarca insanın hayatı boyunca alamayacağı pırlantalar, altınlardı yada çeşit çeşit “küçük ev aletleri”. Yani aslında bunca kutsanan “annelik” ya pahalı hediyelerle “ödüllendirilirdi” senenin bir gününde, yada aslında hediye diye alınan şeyle-küçük ev aletleri mesela- alttan alta “yerini bil!” denirdi kadınlara. Senin yerin evindir, seni mutlu edecek şeyler de “küçük ev aletleridir”... Halbuki o insanüstü olmaya mecbur kalmış kadın ne anneler gününü, ne bu gereksiz hediyeleri istememekteydi. Onun tek istediği kendisi olabilmekti. Hayatının her anında “anne”liğinin kendi kimliğinin önüne geçmemesiydi. Çok isteyerek doğurduğu çocuğuyla “annelik” rolleriyle değil, kendi kimliğiyle ilişki kurmaktı. Kimbilir belki de birgün sesini diğer “anne” kadınlarla birleştirip bunu gerçekleştirilebilecek, çevresine örülen duvarları yıkabilecekti...

Agnes Varda: 30 Mayıs 1928, Brüksel. Fotoğraf ve sinemacı olan Fransız feminist Agnes, Yeni Dalga akımının büyükann esi olarak anılır. Babası Anadolu' dan göçmüş bir Yunanlı, annesi ise Fransızdı. Yetişkinlik yılları Paris'te çeşitli filmler çekerek geçti. 'Feminist ve iyimser' bir film diye tanımladığı L'une chante, l'autre pas (Biri şarkı söylüyor, diğerleri değil) filmini 40'lı yaşlarında çekti. 1985'te Venedik Film Festivali'nde Altın Aslan ödülü, 2002'de Fransız Akademisi'nin Rene Clair ödülü aldı. 2005'te Cannes Film Festivali'nde uzun metraj yarışma jürisinde yer aldı.


15 GÜNLÜK SİYASİ GAZETE

Kadınların

Erginbay Yayıncılık adına Sahibi ve Yazıişleri Müdürü: Hüseyin Bektaş

KURTULUSU

Adres: Şehit Muhtar Mah. Yoğurtçu Faik sok. No: 12-14 Taksim/İSTANBUL Baskı: SER Matbaacılık/ 0212) 5651774-5652991 Fazılpaşa Cad. 4.Zer San.Sit. No:16/26 TOPKAPI/İST. Abonelik için: Gökhan Taşyakan adına Hesap No: 1052 0843667 TC İş Bankası Taksim Şubesi Abone ücreti: 6 ay 12 YTL - 12 ay 24 YTL

Ömür boyu ücretsiz işçiler

Hiyerarşik ilişki, biyolojik bir KADER Mİ? Ev emeği tartışmasında, ev emeğinin sermaye açısından nasıl bir işlev taşıdığı sorusu, kadınların bağımlılığını kadınlarla erkekler arasındaki ilişkiden, kadınlarla-sermaye arasındaki ilişkiye doğru genişletmiştir “Ev işi, kavranması en zor fenomendir. Eğer ev işini kavrarsak, o zaman her şeyi anlamış oluruz. Ancak ev işine çok dar bir açıdan ya da sınırlı bir anlayışla bakılmamalı; tersine, bütün ekonomiyle ve aslında dünya ekonomisiyle bağlantısını kurarak, daha d o ğ r u s u t e m a s e d e re k b a k m a m ı z gerekmektedir. Ancak o zaman, kadın sorunu denen şeyin genel içinde taşıdığı anlam ve tartışmalı karakteri tanınabilir hale gelecektir. Kadın sorunu, bütün toplumsal sorunlar içinde en genel olanıdır, çünkü bütün diğer sorunları kapsar. Bu, ne feminist kendini beğenmişlik ne de küstahlıktan kaynaklanıyor. Sorunların feminizmle ilişkisi toplumun işleyişinin kendi doğasında mevcut. Zira toplumumuz bugüne kadar, tarihsel bakımdan 'aşağıdakilerin' hep kadınlar olduğu benzersiz bir durum yaratmıştır. Fakat bütün, yalnızca aşağıdan-dipten- bakıldığı takdirde bir bütün olarak görülebilir. Bu 'aşağıdan' analiz etme eğilimini desteklemekten daha önemli veya çok daha gerekli başka bir şey yoktur.” Claudia von Werlhof (Son Sömürge: Kadınlar) Cinsler arasında var olan eşitsiz ilişkilerin kökenlerine dair sorulan sorulara toplumsal kolektif bilincin verdiği yanıtlar kültürel, ekonomik, siyasal, tarihsel... Hangi açıdan ele alınırsa alınsın, son aşamada biyolojik kökene

M I C

Z I B

dayandırılmakta. Bu son derece kaderci yaklaşım, tarihsel ve toplumsal analizleri yok sayan bir mistifikasyon niteliğinde. Bugüne değin, bu aldatmacaya karşın, kadınlar ve erkekler arasındaki eşit olmayan, hiyerarşiye ve ezme-ezilme ilişkilerine dayanan devasa ilişkiler ağını analiz ederken doğa, emek, cinsiyetçi iş bölümü, aile, cinsellik, üretim kavramları feminist teorisyenler açısından büyük önem taşımıştır. Kadın ezilmişliğinin, toplumsal eşitsizliğin ve hiyerarşik ilişkiler ağının doğal ve doğuştan olagelen bir şey olmadığının altı çizilirken; kadın ezilmişliğinin somutlaştırılması, somut (elle tutulur) temellere dayandırılması oldukça önemli. Somutlaştırılmadığında, bunun nedenleri ortaya konmadığında kadın ezilmişliği ezbere dayalı bir söylemden öte geçemiyor, geçemediği gibi politik bir noktayı işaret edemiyor. Kadınların ezilmişliğini ideolojik, kültürel vb. nedenlerle açıklama çabaları; kadınların ezilmesinin yapısal nedenlerini ortaya koyma ve patriarkanın kendine özgü nitelikler taşıyan özgün bir egemenlik biçimini de içerdiğini gösterebilme çabasının yanında eksik bir şey. 'Maddeci feminizm' işte bu maddi temellere dayandırılması gereken kadın ezilmişliğinin somutlaştırılması aslında. Bir cins olarak kadınların topyekûn ücretsiz ev içi emeği ile patriarka ve kapitalizm arasındaki üçlü bağın açığa çıkarılması, kadın sorununun temelini oluşturması açısından önemli. Kadınların

“2238'de dünyadaki son erkek ölecek ve tüm dünya kadın olacak.” Bilim dergisi Focus'un iddiası. Çimdikledik Erkekler uyanın! İçinizdeki erkeği şimdiden öldürmeye başlamazsanız, 2238 geç olabilir

SAYFA 08

erkekler tarafından ezilmesini yalnızca ev içi emekten hareketle açıklamak, kuşkusuz erkek egemenliğinin tahlili için yeterli bir açı sunmaz. Ancak ev emeğinin analizi, erkeklerle kadınlar arasındaki eşitsiz ilişkinin özgül dinamiklerinin açığa çıkarılması için bir zemin oluşturmaktadır. Ücretsiz ev emeğinin analizi aynı zamanda politik bir öznenin inşasına, kadınların kendi öz örgütlenmelerinin/ örgütlerinin inşasına da olanak sağlamaktadır. Kadınlar Eziliyor: Nasıl ve Niçin? Ev içinde herhangi bir karşılığı olmaksızın harcanan kadın emeği tüm kadınların ortak ezilmişliğinin önemli bir göstergesi. Ev içi emek üzerine tartışmalar, kadınların ezilmişliğinin maddeci bir temelde açıklanmasına yönelik arayışlardan ortaya çıkmıştır. Ev emeği tartışmaları 1960'lı yılların ortalarında başlayan bir kavramsallaştırma. Ev emeğinin analizinde amaç, kadınların tabiiyetinin (bağımlılığının) ekonomi dışı olmadığı, nasıl bir maddi temele dayandığı ve kapitalist toplumun ekonomi politiği ile ilişkisini ortaya koymak. Hayatın üretilmesine harcanan emek olarak da tarif edilebilir olan ev içinde kadınların ücretsiz olarak sarf ettikleri emek, (ki kimi feminist teorisyenlerce 'üretken emek' olarak da adlandırılıyor) değişim değeri taşımaması, kullanım değerine sahip olması bakımından artı değer üreten emekten ayrı tutulmuş; Marx tarafından da emek tanımı 'Bir tek, kapitalist için artı-değer üreten, böylece sermayenin gerçekleşmesi için çalışan emekçi üretkendir.' şeklinde daraltıldığından 'görünmeyen emek' kendi görünmezliği içine hapsedilmiştir. Oysa kapitalist koşullarda ücretli emek sömürüsü ancak ücretsiz emek sömürüsünün var olduğu sürece mümkün olmuştur. Kapitalist üretim sürecinin her ikisini de içeren bir süreç olduğunu görmek, bunu görünür kılmak kadın kurtuluş mücadelesi açısından büyük önem taşımaktadır. Görünmeyen emek, sesini yükselt! Ev emeği tartışmasında, ev emeğinin sermaye açısından nasıl bir işlev taşıdığı sorusu, kadınların bağımlılığını kadınlarla erkekler arasındaki ilişkiden, kadınlarla-sermaye arasındaki ilişkiye doğru genişletmiştir. Bu durumda kadınların karşılıksız ev emeğinden erkekler kadar sermaye de yararlanmaktadır. Bu bağlamda, kadınların ezilmesi kapitalizmin işlevsel önkoşulu olmasına karşın, kapitalizmin üretim ve yeniden üretim ilişkilerinde maddi bir temel elde etmiştir. Kadınların ev içinde karşılıksız olarak harcadığı emeğin analizinde, birbiriyle ilişkili üç temel soruyu ayırt etmek mümkün: Bu sorulardan biri ev işlerinin kapitalist toplumsal ilişkilerin yeniden üretiminde taşıdığı işleve dairdir. Diğeri ve feminizm açısından daha temel olanı ise ev işlerini neden kadınların yaptığı sorusudur. Bu ikisi arasındaki ilişkinin ne olduğu ise üçüncü soruyu oluşturmaktadır. İlk soru kapitalist üretim ilişkilerinin, ikincisi patriarkal ilişkilerin analizini gerektirirken; üçüncü soru ikisi arasındaki ilişkinin incelenmesini gerektirir. Bu üç noktanın değerlendirmesine girişen feminist teorisyenler kapitalizmpatriarka ve kadın emeği arasındaki ilişkinin ne denli derin ve iç içe geçmiş olduğuna işaret ederken, kadınların ücretsiz ev emeğinin kocanın-ücretli emekçinin-işgücüne dönüşmek suretiyle, sermayeye, başka türlü mümkün olandan daha fazla artı değer kazandırdığının altını çizmiş oldular. Emek gücünün değeri analizlerine bakıldığında kadınların ücretsiz emeğinin patriarka tarafından el konularak sermayeye nasıl aktarıldığını daha rahat görmek mümkün olur. Bunu kısaca şöyle aktarmak mümkün: Bir meta olarak emek-gücünün değeri, diğer metaların değeri gibi belirlenir: İşçinin ve ailesinin kendini yeniden üretmesi için gerekli olan mal ve hizmetlerin değeriyle. Ancak emek-gücü, kapitalist üretim koşullarında doğrudan üretilemeyen tek metadır. Diğer bir deyişle emek-gücü bütünüyle meta ilişkileri ile yeniden üretilmez. İşçi sınıfı aileleri tarafından,

toplumsal ve kültürel kurumlarla birlikte oluşturulur. Ücretli emeğin (erkek işçinin) tüm ihtiyaçları evlerdeki ücretsiz kadın emeği aracılığı ile karşılanır. Dolayısıyla kadınların ev içinde harcadığı emeğin, emek-gücünün yeniden üretiminin önemli bir bölümünü sermaye yerine/lehine üstlendiği açıktır. Emek-gücünün yeniden üretim maliyetinin ev yaşamında gerçekleşmesini zorlaması, sermayenin yararınadır. Ev içi ücretsiz emeğin, emek-gücünün değerini düşürüp düşürmemesinden öte, kadınların ev içinde harcadıkları emek, tabi konumlarının bir sonucudur denilebilir. Bugün için patriarka, kapitalist üretim tarzını öncelemekle birlikte, kapitalist ilişkilerle eklemlenmiştir ve kapitalizmden bağımsız, özerk bir yapı olarak ele alınması olanaksızdır. Ev emeğinin analizi, bir yanda kapitalizmle eklemlenmiş patriarkal ilişkileri, diğer yanda patriarkanın olanaklarını kullanan kapitalist üretim ilişkilerini incelemeyi gerektirir. Ev işlerinden kadınların sorumlu olması ise şüphesiz kapitalizmden değil patriarkadan kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte ev içi ücretsiz emek; sadece maddi temeli olan çamaşır, bulaşık, ütü değil; çocuk-yaşlı-hasta bakımı, aile üyelerine moral destek, komşu-akraba ziyareti gibi aile üyelerine duygusal destek vermeyi de kapsamakta. Kavram, kadınların duygusal ve cinsel etkinliklerine doğru feministlerce genişletilmiştir. İster zora dayalı, isterse de sevgi ve aşk ilişkisi içinde olsun, ev işinin tek taraflı olarak ve kadınlar tarafından gerçekleştiriliyor olması açısından bu tanımın genişletilmiş olması önemli. Erkek evde oturur ve kadın çalışırken dahi ev işlerini kadınların organize etmek zorunda kalması, ya da ev işlerini kadınların yine başka kadınların emeği aracılığı ile ücret karşılığı yaptırıyor olması, bu işi ücretle yaptıran kadınların ev içi ücretsiz emek harcamadıkları anlamına asla gelmez. Örneğin evde birlikte yaşadığı erkeğin de ev işlerini yapmasını sağlayamayan kadınlar, bir başka kadına ücret karşılığı bu işleri yaptırdıklarında dahi, temizliği yapacak kadınla ilişki kurmak, hangi saatte geleceğini belirlemek, işleri tarif etmek, temizlik maddelerini almak, temizlik gününde evde bulunmak gibi bir yığın organizasyonu yapmak durumundalar. Patriarka, ev işlerinin erkeklerce üstlenilmemesi için kadınları karşı karşıya getirir: Bakıcılar, gündelikçi kadınlar, gelin-kaynana...vb ilişkilerde olduğu gibi. Kadınlar sürekli evde yemek yapıyorlar, temizlik yapıyorlar. Bu, doğuştanmış gibi, doğalmış gibi algılatılıyor. Yani bilgisayar öğrenmek için kursa gitmeye gerek varken, yemek yapmak hiçbir kurs, beceri gerekmezmiş, hepimiz doğuştan bunu biliyormuşuz gibi. Bu doğalmış gibi algılatılan şey, kadın emeğinin piyasada da ucuzlamasına neden oluyor. Ya da başka bir noktada, hepimiz doğduğumuzdan beri annelik yeteneğine sahipmişiz duygusunun yaratıldığı / üretildiği bizlere dayatılan bir annelik ideolojisi var. Oysa bakım emeği harcamak, annelik deneyimi kendiliğinden birtakım kadınsı değerler değil. O yüzden bakıcılık ucuza yapılabilir hale geliyor, gündelikçi kadınlar sigortasız ve çok ucuza çalıştırılabiliyor. Çünkü fazladan bir kursa gitmeye, lisans edinmeye, fazladan bir beceriye ihtiyaç yok. 'Kadınların yapabileceği kadar basitlikte, hiçbir yetenek ve fazladan öğrenme gerektirmeyecek işler' kategorisi yaratılarak, her alanda çalışan

kadınların emeği aynı alanda yer alan erkeklerin ücretlerinden düşük hale getiriliyor. Bir fotoğraf Kadınların eşitsizliği ve bu eşitsizliğin ev içindeki ücretsiz emek ile ilişkisi kadınların kurtuluşunun en temel noktası. Ev kadınlarının çalışma saatleri belli değil (esnek çalışma); tatilleri, gün içindeki dinlenme zamanları belirsiz (iş sözleşmesi yok); grev hakkı, diğer ücretsiz ev emeği harcayan kadınlarla örgütlenme hakkı yok. Yaptıkları iş nedeniyle herhangi bir sosyal güvenceye sahip değil; iş hukukuna tabi değil; koca şiddetine karşı yasal korunma söz konusu değil; insan hakları 'özel alan' olması nedeniyle ev kadınları için işlemiyor, öyle ki ev kadınlarının can güvenliği bile yok. Görüldüğü gibi fotoğraf, kapitalist üretimin delilleri ile dillendirildiğinde daha somut karşımıza çıkıyor. Kısacası ev kadınları hayatı boyunca ücretsiz işçi; erkeğin hizmetine verilmiş, erkeğin ve tüm aile fertlerinin duygusal ihtiyaçları da dahil olmak üzere karşılamak zorunda bırakılmış proleterin de proleteri...Haydi, evlerimizden çıkıp kendi örgütlenmemizi inşa etmeye!

Kurtuluş Gazete Say-6  

SOSYALİST DEMOKRASİ B ir yarışma programında Kürtlere B u yılki 1 Mayıs'a Başbakan Şimdi Deniz olunmalı SAYFA 01 Denizler anıldı Ölüm değil...