Issuu on Google+


3 Elinizde tuttuğunuz üçüncü sayımızı vaadettiğimiz zamanda çıkaramadık. Önümüze çıkan pek çok maddi engel bu gecikmeye sebep oldu. Ancak artık üç ayda bir değil, her ay Emeğin Özgürlüğü’nün yeni sayısını sizlere ulaştıracağız. Özgürlükçü komünist bir tartışma yayını olma iddiasını taşıyan Emeğin Özgürlüğü’nü üç başlık çerçevesinde hazırladık. Dayanışma bizim için hayata temas etmenin ve sınıf mücadelesinin parolasıdır. Kropotkin’den aldığımız mirası bugünlerde yaşatmanın sözcüğü dayanışmadır. Emekçiler arasında verilecek bir dayanışma mücadelesiyle ancak sınıfın öz örgütlülüğü mümkün olacaktır. Sınıf Mücadelesi ve Mahalle Çalışmaları yazısında içinde olduğumuz mahalle mücadelesinin dayanaklarını sunmaya çalıştık. Günümüz için dayanışmacı kitle örgütlerini neden gerekli gördüğümüzü anlattık. Hüseyingazi Güncesi başlığıyla da üç sayı boyunca sürecek bir seri hazırladık. Derdimiz emekçi mahallelerinde yaşayanların gerçekliğini çoğaltabilmekti. Öyle ki hayatı temellerinden sarsacak ve yeni bir dünya kuracak insanların kimler olduğunu kendi kalemlerinden sunmak istedik. Kadınlar Gerçekliği Reddetmelidir yazısıyla da toplumsal cinsiyetin tahakkümcü yapısının içinde kadın mücadelesine dair bir seyir defteri sunduk. Cızırtı yazısıyla da emekçi mahallelerinden gelip kapitalist hayat içinde kendi yerini bulamayan gençliğin sesine kulak vermeye çalıştık. Özgürlükçü tartışmanın bugün için zemininin ne olduğunu sorgularken dönemin Marks’ın tabiriyle Almanca konuşma zamanı olduğunu fark ettik. Felsefe ve tarih, bizim tartışmamızın ilerleyeceği iki kulvar. Felsefe ile sınıflı toplumun düşününden gerçek bir kopuş gerçekleştirmenin

MERHABA araçlarını arıyoruz. Tarih ise bu arayışımızın bize maddi olanaklarını sunuyor. Gerçeğe Sırtını Dönme; Onu Reddet yazısında liberalizmin batağı olan gerçeğe sırtını dönmenin sebep olacağı bireysel duruşların er ya da geç sistemle uzlaşmaya çıkacağını söyledik. Anarşist bir mücadele ancak verili gerçekliğin reddedilmesi ile mümkündür; çünkü felsefi kopuşunu gerçekleştirmemiş bir hareket sınıflı toplumun da ötesini göremeyecektir. Kolektif Özne yazısında da niyetimiz özgürlükçü komünist bir kavganın aktörünün kim olduğunu göstermekti. Emekçilerin, komünizmin asla nesnesi değil; birebir öznesi olduğu gerçeğini bir kez daha vurgulamak istedik. Aklımı Kaybettim; Hükümsüzdür yazısında, burjuva düşününden kopabilmek için eleştirel bir çaba içine girdik. Tarih başlığında ele aldığımız konulardan ilki kim olduğumuzu bir kez daha vurgulamak için kendi köklerimize indiğimiz, Mahnovist Hareket’i anlattığımız Platformizm Nedir ve Platformizmin Devrimci Mücadele İçin Taşıdığı Önem yazısı oldu. Tarihte hızlı bir atlama yapıp hala güncelliğini taşıyan TEKEL Direniş’inin derslerini de 15-16 Haziran’dan TEKEL Direnişi’ne ya da Tarihin Komedisi yazısında inceledik. 12 Eylüllere boykot çağrısıyla gireceğimiz Eylül ayında ve dördüncü sayıda buluşmak dileğiyle...

1


D AYANIŞMA

Sınıf Mücadelesi ve Mahalle Çalışmaları

G

eleneksel devrimci mücadelede, mahalli/yerel çalışmaların varlığı ve mücadeledeki yeri her dönem çeşitli tartışmaların odağında olagelmiştir. Mahalli ve yerel siyaset algısının devrimci mücadele açısından taşıdığı önem, onun, ezilenlerin ve emekçilerin yaşamına doğrudan temas imkanlarının sonsuz olduğu bir düzlemi ihtiva ediyor olmasında yatar. Dünyayı değiştirmeye muktedir olan sınıfın, emekçilerin ve ezilenlerin üretim ve yaşam alanları, biri bir diğerinden daha önemli ve öncelikli olmamak kaydıyla, devrimci mücadelenin tohumlarının gelişeceği rahimdir. Her eğilimden devrimci gelenek, özgürlük ve eşitlik talebini de içeren kapitalizmle nihai hesaplaşma anının emekçilerin örgütlü savaşımından geçeceğini bilir. Emekçilerin ve ezilen kesimlerin örgütlülüğü ise çeşitli sınıf, kitle ve yerel örgütlenmelerin etki alanıyla doğrudan ilgilidir. Bir toplumda, emekçilerin öznesi olduğu, örgütlenmesinde ve organizasyonunda aktif görev aldığı sınıf, kitle ve yerel örgütlenme dinamikleri ne kadar gelişkinse, o toplumda sınıf mücadelesinin seyri ve ivmesi de bir o kadar keskindir. Denklemin tersi de geçerlidir ve bugün yaşanan tablo tam olarak da bunu yansıtmaktadır. Kayıtlı emekçilerin sınıf örgütleri olan sendikalar bugün bürokratik, vesayetçi ve merkezi karakterleri ile birer sınıf örgütü olmaktan çoktandır çıkmış durumdadır; öyle ki, son güncel Sakarya Komünü örneğinde gördüğümüz gibi, sınıf 2

örgütünü, sınıfın kendisinden devletin kolluk güçleri açık bir şekilde korumak durumundadır. Statükoculuk emekçi sınıfın sendikal örgütlerine sinmiş durumdadır. Buralarda statükoculuğun izlerini sürmek nispeten kolaydır, çünkü yapılan işin bırakın sınıf mücadelesini, emekçilerin ekonomik hak arama mücadelelerine dahi sahip çıkamayacak kadar kör gözüne parmağım bir bürokratizme teslim olduğu gerçeğini görmek için çok engin bir bilgi birikimine ihtiyaç yoktur. Emekçilerin mücadele dinamiklerini geliştirebilecekleri, hak, özgürlük ve eşitlik taleplerine sahici bir zemin kazandırabilecekleri iki alanları vardır. Bu alanlar üretim ve yaşam alanlarıdır. Üretim alanları, burjuvazinin çıkarları doğrultusunda örgütlenmiş son derece parçalı bir yapıya bürünmüş durumdadır. Taşeronlaştırma, güvencesizleştirme, sendikasızlaştırma ve işsizlik ölçütleri dikkate alındığında, az sayıdaki işçi bürokrasisi dışında, üretim alanları emekçiler nezdinde her türden mücadelenin önünün tıkandığı bir “disipline” kavuşturulmuştur. Üretim alanındaki mücadele dinamiklerinin ancak sayılan bu kriterler ekseninde geliştirilebilecek bir örgütlü mücadeleyle aşılabileceğine dair elimizde yeterince veri bulunmaktadır. Burada sendikal hareketin özel bir önemi olduğu ortadadır. Çalışma yaşamına ilişkin emekten yana bir hak mücadelesinin ancak sınıf sendikacılığı anlayışla geliştirilebileceği, bunun önündeki en büyük engelin ise yine sendikaların kendi varoluşları olduğu, son Tekel direnişinin sonuçları analiz edildiğinde kolaylıkla görülecektir. Sendikaları ve sendikacılığı başka bir yazıda uzun uzadıya değerlendirmek üzere şimdilik bir kenara bırakacak olursak, asıl konumuza, yani yerel/mahalli örgütlenmenin devrimci mücadele açısından taşıdığı öneme geri dönebiliriz. Sol ve Mahalleler Üretim alanları dışında emekçilerin bir de yaşam alanları vardır. Modern kentleşme


D AYA NI Ş M A aracılığıyla, büyük metropollerin çeperine istiflenmiş, iş bulmak umuduyla büyük şehirlere göç etmiş ve o şehirlerin varoşlarını yaratmış geniş halk kesimlerinin yaşam alanları, mücadele dinamiklerinin gelişimi açısından fazlasıyla imkan barındırmaktadır. Şehirlerin gettolarını yaratan bu geniş emekçi kesim, geldikleri yörelerin kültürünü şehirlere taşımış, uzunca bir süre kapalı bir kültürün sürdürücüsü olmuşlardır. Sistem son yıllarda hız verdiği kentsel dönüşüm projeleri aracılığıyla bu geniş emekçi kitlelerin, henüz yeterince deforme olmamış ve yer yer korunabilmiş dayanışmacı, kültürünü parçalamak üzeredir. Sistemin içine dahilin gecekondu mahallerindeki adı kentsel dönüşümdür. Burjuva ideolojisi, sessiz ve dipten ilerleyen bir ideolojik savaşı uzunca bir süredir sürdürmektedir. Bu savaşın muhatabı emekçilerin yaşam alanları, hedefi ise atomize edilmiş bir toplum profilidir. Sosyalist sol ve devrimci gelenek, yerel çalışmanın bu kapsamdaki önemini genel anlamıyla uzunca bir süredir unutmuş görünmektedir. Az sayıdaki sol örgütlenme dışında kalan ana omurga sol açık bir biçimde kent merkezci siyaset algısına hapsolmuş durumdadır. Yapay bir biçimde tanımlanmış olan üretim alanı/yaşam alanı ikiliği, sosyalist solun yoksul emekçi semtlerinden çok uzunca bir süre önce elini ayağını çektiği gerçeğiyle bizi karşı karşıya bırakmıştır. Bu tespitin sahiciliğini, yoksul emekçi semtlerinde yükselen muhafazakar, mukaddesatçı, faşizan örgütlenmelerin ortalıkta fazlasıyla boy göstermesinden anlamak son derece kolaydır. 80 sonrası solun boşalttığı alanlarda hızla yükselen sağ siyaset kültürü, emekçi mahallelerini, emek düşmanı, burjuva siyasetlerin oy deposuna ve faşist kesimlerin mafyatik organizasyonlarının tetikçi devşirme merkezlerine çevirmiştir. En geniş anlamıyla “sol”*, açıktır ki sınıfta *  Burada “sol” kavramı, herhangi bir fraksiyonu veya geleneği değil, en geniş anlamıyla emekten yana bir dünya görüşünü savunan bir bütünü anlatmak için kullanılmıştır. Anarşist Komünizm’de bu kapsama dahildir.

kalmıştır. 12 Eylül’ün ağır darbesi sonrasında uzunca bir süre belini doğrultmaya çalışan geleneksel sol, şehir merkezilerinde bürolar açan, genel geçer bir kitleye elden gazete satmaya çalışan, sayıca zayıf bir kitleyle yine merkezde basın açıklamaları yapan ve kitlesinin önemli bir kesimini üniversite gençliğinin oluşturduğu bir kısır siyaset çizgisinin sürdürücüsü konumuna gelmiştir. Geleneğinde mahalli ve yerel örgütlenmenin son derece güçlü olduğu, mahalli direniş komitelerinin oluşturulduğu, yoksul kesimlerle her türlü organik ilişkinin bu yerellerde örgütlendiği bir anlayış bulunan, onca siyasal organizasyonun, bugünkü merkezci siyasete bu kadar göbekten bağımlılık yaratmış olmasını, solun burjuva ideolojisi karşısındaki yenilgisiyle açıklamak mümkündür. Burjuva ideolojisi toplumun her kesimini derinden etkileyen ve sinsice yaşamlarını kontrol altına alan bir savaş sürdürmektedir. Bu savaş için elinin altında kullanmaya hazır onlarca ideolojik araca sahiptir. İdeoloji üretimini her düzeyde bu araçlar aracılığıyla sağlar ve toplumun yaşam damarlarına zerk eder. Kitle iletişim araçları ve kültür hegemonyası bu araçların en etkini ve bilinenidir. Bunun yanında eğitim, hukuk, demokrasi algısı, parlamento vs. her biri bu ideolojik savaşın araçlarıdırlar. Burjuva ideolojisinin mantığı, toplumu depolitize ederek organik olmayan, suni parçalanmalarla kitleleri kendi ideolojisine yedeklemek üzerine kuruludur. O kendi çıkarları ekseninde örgütlenmiş bir toplum ister. Bunun için gerekli her türlü tedbiri alacak donanıma haizdir. Üretim alanının parçalanması ve örgütsüzleştirilmesi bu depolitizasyonun en belirgin biçimidir. Geriye, bilinçleri hizaya sokan bir ideolojik saldırı kalmıştır. Bu saldırının niteliği, baskıcı, ceberut saldırganlığın yaratacağı sonuçlardan daha etkili ve derindir. Güvensizlik, inançsızlık ve umutsuzluk gibi belirgin dışavurumların çağımız toplumunun egemen travmatik özelliklerinin başında geldiği gözlerden kaçırılamaz. En genel anlamıyla “sol” işte bu tuzağa açıkça düşmüştür. 3


D AYANIŞMA Anarşist Komünizm ve Mahalleler Peki, neden böyle olmuştur veya soruyu kendimize şöyle de sorabiliriz: devrimci düşüncelerin ve sol değerlerin, burjuva hegemonik etkilerden sakınılabilecek ve ona karşı panzehir işlevi görecek donanımları yok mudur? Anarşist komünizm bu konuda bir dizi teze sahiptir. Bu tezlerin başında, devrimci düşünün felsefi bir kopuşa ihtiyacı olduğu tespiti gelir. Tarihi yaratan sınıf mücadeleleri deneyimlerinden çıkartılabilecek ilk sonuç; politikanın gökyüzünden yeryüzüne indirilmesi gerektiği gerçeğidir. Egemen paradigma politikayı elitist bir uğraşa indirgemiş ve politikaya yetkinlik gerektiren bir statü giydirmiştir. Politika böylece, o politikalardan doğası gereği etkilenen geniş halk kesimlerinin dışında kurgulanan bir mesleki etkinlik alanına taşınmıştır. Politika ve siyaset “bir bilenler” topluluğu tarafından üretilerek (ki modern çağda bunun adı teknokratlar yani küçükburjuvalardır), topluma dayatılan bir şeydir. Politika yetenek, vasıf ve donanım gerektiren bir uğraş, toplum adına en iyisini düşünebildiği varsayılanlara terk edilen bir alan, bir nevi sanattır. Geniş halk kitleleri, ezilenler ve emekçiler bu yeterliliklerden yoksun oldukları gerekçesiyle, politika dışı bir kulvara itilerek en nihayetinde modern çağın seçicileri olabilirler. Kent merkezli sol bu burjuva paradigmasının dışında bir varoluş geliştirememiştir. Partiler bunun için vardır ve sol siyaset öncü partileri aracılığıyla kitlelere önderlik edebilecek seçkin unsurları içlerinde barındırır. Örgütlenme bu anlamıyla partiye üye olmakla özdeştir. Partinin eğitiminden geçen ileri unsurlar, politikayı öğrenir ve onun sürdürücüsü olurlar. Böyle bir teknokrat paradigmadan, yerel ve mahalli çalışmalarda n doğan özgün ve emekçilerin öznesi olduğu bir siyaset algısının çıkmasını beklemek elbette güçtür. Yerel ve mahalli bir çalışma yapılacaksa da, bu çalışma partinin veya örgütün merkezden yönlendirdiği görevlilerin öncülüğünde ve yine partinin veya örgütün gerek ve ihtiyaçları hatta ideolojik hattı 4

çerçevesinde bir çalışma olacaktır. Gayri ihtiyari de olsa, yukarısı ve aşağısı olarak tanımlanan bu ilişkisellik, çoğu kez “halka inmek”, “halka gitmek” gibi kavramlar ekseninde bir gidilen yer ve gidenler bölümlenmesini üretir. Ezilenler ve emekçiler bilinç taşınması gereken nesneler, politikayı taşıyanlar ise bu ihtiyacı tespit etmiş bilinçlilerdir. Özgürlükçü felsefe bu denklemi ters yüz etmek tarafındadır. Politika ve siyaset elitist bir uğraş, bir seçkinci meslek olmaktan çıkartılarak tekrar gerçek mevzisine, emekçilerin gündelik yaşamının sıradan bir uğraşına dönüşmelidir. Mahalli çalışmalar bu uğraşın en gösterişsiz ve sade ifadeyle, gerçek zeminleridir. Burada paradigma bir merkez tanımı yaparak, yerelden merkeze bir akış diyagramı üretmenin reddedilmesini içerir. Her yerel, her mahalli örgütlenme arayışı ve emekçilerin yaşam alanlarının yoğunlaştığı her bölge birer merkezdir. Birden çok merkezin koordineli birliktelikleri ve merkezlerin organik bileşimleri politikanın üretim sahalarıdır. Politika üretmenin kendisi bir yaşamı ele geçirme projesidir. Bu da ikinci felsefi önermedir. Burjuva ideolojisinin yaşamı tüm görünümleriyle birlikte istila etmesine karşılık, devrimci ideoloji yaşamı tekrar ele geçirmenin araçlarını üretmekle mükelleftir. Bu ideolojik bir savaştır. Emekçiler bu savaşın açık bir tarafı olabilecek araçları ancak politikayı gündelik yaşamın temel dinamiklerinden süzülüp gelen özgün birikimlerle yaratabileceklerdir. Bunun için mahalli ve yerel kitle örgütleri, dernekler ve dayanışma örgütleri hayati bir öneme sahiptir. Dayanışma devrimci ideolojinin, burjuva ideolojisine karşı savaşında en önemli silahıdır. Bu silah emekçilerin öz yönetim organlarının geliştirilmesinde başat bir rol üstlenir. Emekçilerin ve ezilenlerin neyin doğru olduğunu onlara anlatacak akıl hocalarına veya kendileri adına daha güzel bir geleceği onlara vaat edecek bilinç taşıyıcılarına ihtiyaçları yoktur. Onlar, mütevazı mücadelelerinde, kendileriyle omuzdaş olacaklarla hayatı değiştirebileceklerinin gayet farkındadırlar. Bu yüzden dayanışmanın üst perdeden bir siyaset aracı olmaktan çok, toplumu


D AYA NI Ş M A dönüştürme projesinde, gelecek toplumun basit bir embriyosu, bir nüvesi olarak aslen bir amacı işaret ettiğinin altını çizmek önemlidir. Mahalli/Yerel çalışma alanları, gecekondu mahalleri ve varoşlar, emekçilerin ve yoksul kesimlerin yaşam alanlarıdır. Yaşam alanlar��, üretim alanlarıyla dolaysız bir birliktelik içerisindedir. Mahalle kültürünün yaygın olduğu bölgeler aynı zamanda üretim alanlarının çevrelerinde oluşmuş gecekondu bölgeleridir. Bu bölgeler sınıf mücadelesinin en dolaysız yaşandığı alanların başında gelmektedir. Varoş insanları, genellikle çalışma hayatının en dibine itilmiş, güvencesiz ve sigortasız çalıştırılan genç ve orta yaş nüfusu barındırır. Asıl sınıf mücadelesi bir yaşam kavgası ekseninde, buralarda düşük yoğunluklu olarak alabildiğince sürmektedir. Burjuva felsefesine teslim olmuş ve burjuva ideolojisi karşısında beyaz bayrağını çekmiş bir kent merkezci sol, varoşlarda, emekçilerin en yoğun yaşadığı bölgelerde ve mahallelerde elbette bir etki alanı yaratmaya muktedir olamayacaktır. Ancak sınıf mücadelesinin birkaç asli alanından bir çırpıda bahsedebileceksek, açıktır ki bunun başında bu bölgeler gelmektedir. Anarşist komünizm tüm bu nedenlerden ötürü, yerel çalışmaları ve mahalli örgütlenme anlayışını devrimci mücadelenin birkaç öncelikli meselesinden biri olarak ele alır. Sınıf mücadelesi mahallelerde ve varoşlarda değişik görünümler altında sürmektedir. Emekçilerin ve ezilenlerin öz örgütlenme dinamiklerini, dolayımsız ve kararlı bir şekilde büyütebilecek bu çalışma anlayışı, yaşamı ele geçirme kavgasının tam ortasındadır. Özgürlükçü mücadele burjuva felsefesinden kopuşunu ve burjuva ideolojisiyle uzlaşmaz savaşını ancak emekçilerin mücadelesinin içinde ve onlarla birlikte eyleyerek kazanabilecektir. Öğreten değil öğrenen olmanın mütevaziliğiyle, talimatla değil gönüllülükle, hiyerarşisiz ve otoritesiz bir özgürlük, ekmek ve eşitlik kavgasının tarafı olmayı seçmek bizler için bu anlamıyla devrimci bir ödevdir



 5


D AYANIŞMA

   

Hüseyingazi Güncesi 1

H

üseyingazi; Ankara'nın neresinden bakasanız bakın görünen dağ. Tepesinde de Hüseyingazi'nin türbesi vardır. Söylentiye göre Anıtkabir'i de buraya yapacaklarmış da olmamış, gidip gelmesi zor olurdu hani. Bu sayede hala dağ manzaralı bir bölgede yaşıyoruz. Mahallenin yaşlıları anlatır; “biz buraya geldiğimizde etrafta hiç ev yoktu, köy gibiydi buralar.” derler. Ben de gördüm o fotoğraflardan birkaç tane. Şimdi bulabilsek de bir de siz görseniz keşke. Bildiğiniz bozkır, ağaç bile yok! 1950'lerden sonra yavaş yavaş göç almaya ve gecekondular yavaş yavaş dizilmeye başlamış. Biz de nasibimizi almışız Hüseyingazi'den. Çocukluğumdan hatırlarım evler o kadar seyrekti ki. Her yerde boş arsalar görünürdü. Seçim dönemlerinde o arsalar da yavaş yavaş dolmaya başlar, evler bakarsınız iki-üç oda büyür hatta bazen bir-iki kat yükselirdi. Hiç unutmam çingenelerin yaşadığı bir ev vardı, en az on beş insan yaşıyordu. O ev öyle büyümeye başladı ki bahçe bitince biraz da sokağa taştı. Evin önünü görmek gerekir cıvıl cıvıl, tam dört aile 6

bu evin içinde yaşamaya başlamıştı. Gel zaman git zaman Hüseyingazi, Siteler'den başlayıp çevre yolunda biten kocaman bir gecekondu kenti oluverdi. Çevre yolundan sonra da köyler diziliyor birer birer, aslında bitmiyor. Siteler de küçümsenecek gibi değil, gerçi yavaş yavaş tasfiye olmaya da başladı, Türkiye'nin en büyük mobilya sanayi bölgesi. Keresteciler, döşemeciler vs. ağaca şekil veren bütün işçiler burada çalışıyor. Emin değilim ama şu an bile en az 25 bin işçi çalıyordur burada. İş yerleri fabrikalara göre çok daha küçük üretim yapabilen, her birinde 10-20 işçinin çalıştığı atölyeler halinde dizilmiş. Gecekondular da bu atölyelere göre dizilmiş, Hüseyingazi'ye yerleşmişler. İlkokulda, lisede sınıf arkadaşlarımın babalarının hemen hemen yarısı Siteler’de çalışırdı. Tabi komşularımın da öyle. Bundan biz de aldık nasibimizi, okullar tatile girdiğinde doğru Siteler'e çalışmaya. Burada yaşayıp Siteler'de çalışmamış çocuk bence yok denecek kadar azdır. Bunu da yine arkadaşlarımdan bilirim. Bir keresinde arkadaşım iş buldu bana ama ben zor-güç üç gün dayanabildim. Daha 6. sınıftaydım. O zamanlar, ustalar halden anlamıyorlar derdim, dördüncü kata yüz tane sandelye-koltuk iskeletini tek tek sırtında çıkar, sonra onları hep beraber zımparala, sonra polyesterle mobilya biçimini ver, sonra yine aşağı tek tek indir. Canımdan bezdim üç günde, zımparanın tozu ayrı dert, polyesterin burnundan gitmeyen iğrenç kokusu, elden çıkmayan iğrenç rengi ayrı dert. Ama ahşap kokusunu severdim herhalde, çırayı bilirsiniz onun gibi kokardı burnuma. Üç günün sonunda haftalığım yarısını alıp kaçtım oradan. Bir daha çalışmadım sitelerde ama o seneden beri her yaz tatilinde ve tabi okul bittiğinden bu yana hep çalıştım, çalışıyorum. Ben hep ustalarıma kızardım halden anlamıyorlar diye. Otorite onlardı küçücük beynimde, belki de ondan. Bugün kızmıyorum ama. Yıllarını gömmüşler oraya ama hiç birinin sigortası yok. Ya kolun ya parmağın koparsa. Her ustanın mutlaka ciddi bir yarası vardır. Bizim komşunun oğlunun bileği kesildi çalışırken, ben çok küçüktüm, bileğe ayaktan damar nakil ettiler,


D AYA NI Ş M A ama sigortası olmadığı için, ama parasızlıktan diyorum herhalde, adamın hem ayağı hem de kolu sakat kaldı. Sonra iş bulamadı tabi, yıllarca boş gezdi, sonra Fransa'ya kaçak gitti, umut ya işte ama orada da yakalandı gönderildi buraya. Daha geçenlerde gördüm kızı olmuş bi tane, yemekhane şirketinde çalışıyor şimdi. Asgari ücret ama sağolsun patron onu da vermiyormuş iki buçuk aydır. Neyse, ustaları diyordum, onlar bu riskin farkındalardır, yıllardır kaç tane parmak vermişlerdir ağaçlara.Hiç emekli olamayacaklarını da düşünüyorlardır tabi, tazminatlarıyla ev alamayacaklarını da biliyorlardır, çocuklarını dershaneye gönderemeyeceklerini de, güzel bir arabalarının da olmayacağını biliyorlardır.Hepsini biliyorlardır. Biraz haksızlık etmişim ustalara. Bizim çocukluğumuzda sigara içmek moda gibiydi. Ben de 11 yaşında başladım arkadaşlarımla. Lisede de ilkokulda da sınıfın en az on kişisi içerdi sigara, hala içeriz. Birkaç yıl önce bizim sokağın başında dikiliyorum öyle, akşam vakti. Dört beş tane 10-12 yaşlarında çocuk yaklaştılar usulca, biri “abi çarşaf var mı?” dedi. Neye uğradığımı şaşırdım, çarşafın ne olduğunu unuttum birden. Yahu biz o yaşta normal sigara içerdik ki para bile bulup içemezdik doğru düzgün. Bu çocuklar bu yaşta esrar mı içiyorlar. Bu çocuklar bile içiyorsa peki abileri, gençler. Düşündüm korktum doğrusu. Tabi sonra alıştım. Sokak başlarında, parklarda vs. bir sürü yerde esrar içen de satan da gördüm. Bir sürü arkadaşım da içer hala. Polis mi? Ben biliyorum torbacıların evini onlar da benden daha iyi biliyor. Anlatmaya gerek yok sanırım. Gençliği de anlatmak gerek elbette. Kurtlar Vadisi sağolsun hepimiz Polat Alemdar oluverdik. Herkes kendi yasaları uyarınca, kimin gücü kime yeterse bir düzen aldı başını. Bunlar yaşanırken biz büyüdük, mahalle büyüdü. Tazminatlarıyla bile ev alamayacak insanlara mahalleden imar geçti dendi. Şimdi bu imar geçerken kimisinin evinin tam üstünden, kimisin yarısından, kimisinin bahçesinden geçti. İmardan sonra kalanlarla, tapunuz varsa müteahhitle anlaşabilirsiniz dendi. Tapusu olanlar şanslı çünkü hayallerini kurdukları apartman dairesi

artık onların olacak varsın gitsin arsanın yarısı, varsın gitsin evin balkonu, varsın gitsin evin iki odası bi de tuvaleti. Tapusu olmayanlar da şansına küssün. Bir de tapusu olmayan tapusu olana küssün. Dayanışma? Eski gecekondu direnişleri? Herkes evim olacak diye seviniyor, evini yıktırmak istemeyen komşulara da ateş püskürüyor. Sordum bi komşuya ne düşünüyorsun ne yaparız, herkes mücadele etse diyor, adamların evinin yarısına devlet el koyor ama kimse şikayetçi değil, üstelik bi de evim olacak diye seviniyorlar diyor. Bunun devletin bir lütfu olduğunu düşünüyorlar. Mahalle yavaş yavaş apartmanlarla dolmaya başladı böylece. Sonra süpermarketler, bir sürü yeni yeni dükkan vs. Bu apartmanlaşma, kentsel dönüşüm süredursun, mahallenin niteliği, varoş olma hali değişiyor mu diye düşünüyorum. İnsan profili epey değişti onu kabul ediyorum. Eskiden Alevi ve Sunni mahalleleri birbirinden daha ayrı konumlanmıştı. Şimdi bu özellik de kaybolmaya başladı. Gecekonduların kaldığı bölgelerde bu ayrım hala mevcut tabi. İnsanlar daha iç içe geçti, kaynaşma anlamında değil elbette. Tabi bunun yanında Fethullahçı tarikat örgütlerinin yurt ve dershane sayısı da arttı. Aleviler’den yana bi gelişme zaten yok, olamaması şaşırtıcı değil. Uyuşturucu desem Hüseyingazi Ankara'da uyuşturucunun en çok satıldığı ve içildiği yerlerden birisi oluverdi. Siteler desem mahalle nüfusu birden katlanarak arttığı için eskiye oranla siteler işçisi daha azaldı. Ama bunu şöyle okumak gerekir; Siteler’de çalışan işçilerin hala %70-80'i Hüseyingazi'de yaşamakta, Hüseyingazi'de yaşayan nüfusun %10' u Siteler’de işçi olarak çalışmakta. Eskiden bu oranlar nüfusa göre yer değiştirirdi. Hüseyingazi'ye yeni gelen insanların ekonomik durumu desem yine değişen bir şey yok, hemen hepsi asgari ücret sınırında geliri olan, çoğu güvencesiz çalışan insanlar. Peki diyorum ne değişti? Sokaklar, caddeler, evler mi?

7


IR

C

IZ

...ne yapıyoruz neler yaptığımızı sanıyoruz hayata tutunmak için, hiç düşünmeye çalışmıyoruz açıkcası önümüze koyulan aynı yavan ekmek parçasını kemirip duruyoruz şikayet etmeden, önce evin çevresindeki bi ilkokula git, bi şekilde serpil yarış atı olmak için sonra başlar uzuunca bir sınav serüveni, bi bakmışsın ki lisedesin bi simitle gününü zor edersin belki, tabiki çoğu yaşıtın dersaneye gider ama sen zamanını beklersin ailenin gücü son sene anca yeter seni göndermeye, zaten okulların durumu belli, dersanelerin verebilecekleri belli, öyleki bi sene ders görmek çoğu şeyi halletmez ama zor bela bi üniversiteye ilim irfan yuvasına kapak atarsın, ohh dersin okuduğun kitaplar izlediğin filmler geliverir aklına yeni bir dünyanın kapısı açıldı önünde, dur arkadaş burda bir şeyler ters gidiyor,

T I

D AYANIŞMA

" 8

senin etrafında derin çelişkilerle dönüyor hayat oysa yanyana aynı sıralarda oturduğun insaların etrafında dönmüyor, dünyanın döndüğünü de unutmuşlar haa, şöyle bi çevrene bak ne kadar da yaban herkes sana senin dertlerinle ortak bir noktacık bilem yok hayatlarında, yok şu kız ne güzelmiş şu oğlan ne yakışıklıymış, kızların makyjları, elbiseleri erkeklerin toylukları daha da ötesi hayalleri, umutları, sevgileri olmayan insan güruhu, nerde yeni bir dünya yaratmanın verdiği coşku bu ezilmişliğin içinde düşüncesi bile dolaşmaz olmuş dillerde, ordan burdan her yerden sıkıştırılmış ufaltılmış kendi biricik dünyalarımıza hapsolmuş durumdayız, evde yaşadığın etrafında gördüğün ekmek kavgasıyla her şey çatışıyor burda, emek diyorsun hak diyorsun ama bi yankı dahi yok.....


F EL S EF E

Çok Olalım Çoğunluk Olmayalım

Genel olarak solun, kitle-meslek-sendika örgütlenmeleri için tasarladığı ve kısaca “seçimlerde çoğunluğu elde edip iktidar olmak, iktidarda iken belirlenmiş programa uygun kararlar alıp kitlesel-politik çoğalmayı gerçekleştirmek” şeklinde açımlanabilecek “çoğunluk-iktidarprogram-karar” kurgusunun beklenen son çıktısı olan kitlesel-politik çoğalmadaki başarısızlık hep bu kurguyu oluşturan ara aşamalardaki zaaflarla ilişkilendirilmeye çalışılır. Seçim dönemlerinde çoğunluğu elde etmek için gerekli ve yeterli kitle, yeni üye çalışması yapılmamıştır veya doğru programlar ile kitlenin önüne çıkılmamıştır ya da yönetimde iken programa uygun doğru eylem-faaliyet kararları alınmamıştır. Oysa sorun bu çoğunluk olmak ile başlayıp çoğalma ile sonuçlanması beklenen kurgunun kendisindedir. Toplumsal mücadeleler açısından çok olmak-çoğalmak ile çoğunluk olmak kavramları arasında, ilk bakışta var gibi gözüken yakınlığın aksine, aslında ciddi bir mesafe vardır. Bir meslek odasında seçilmiş yönetim anlamında çoğunluk olabilirsiniz ama kitle ilişkileri anlamında çok olmayabilirsiniz. Tersine kimi zaman çok olmanıza rağmen çoğunluk değilsinizdir. Çoğunluk, çok

olan tarafın ifadesi olarak azınlığın karşıtı iken, “çok olmanın - çoğalmanın” böylesine zorunlu bir karşıt tarafı yoktur. Yine çoğunluk her zaman tek iken, aynı anda birden fazla “çok” bulunabilir. Toplumsal muhalefetin etkin olduğu anlar, herhangi bir azınlığa karşı çoğunluk olunduğu anları değil, muhalefetin o faaliyet – eylemlilik için anlamlı ve yeterli bir “çokluğa” ulaştığı anları ifade eder. Dolayısı ile toplumsal bir eylemin, bir mitingin, bir grevin gücü hiçbir zaman çoğunluğu temsilinden değil, katılanların görece çokluğundan gelir. Buna karşın, çoğunluk olmayı “çok olmaktan” farklı ve “cazip” kılan ve fetişe dönüştüren iki farklılığı vardır, temsilci ve karar makamı olma iddiası. Her karar alınma durumu zorunlu olarak azınlık-çoğunluk ilişkisini yaratır. Çoğunluk kendi iradesini karar verici temsili iktidara teslim eder. Ancak bu olumlu ve doğal görünen temsil-teslim ilişkisi, toplumsal mücadelelerde ister toplumsal muhalefete saldırmak-bastırmak-yok etmek, ister kitleleri denetime almak manipüle etmek için olsun, kitleler yerine onların iradelerini devrettikleri temsilcilerini muhatap alma kolaylığı ile sadece otoritelerin hedef küçültmesine yarar. 12 Eylül döneminde DİSK’in dolayısı ile de temsil ettiği yüz binlerin teslim alınma süresi, kendilerini temsil eden yöneticilerin Selimiye Kışlası’na teslimlerinden tutuklanma işlemlerine geçen zaman kadar tutmuştur. Temsil edenler daha kolay teslim alınabilir veya baskı altında tutulabilir. Temsil ettiği çoğunluk açısından durum böyle iken, yüzde 51 den daha iyi bir tarifi bulunmayan, “çoğunluk iktidarı” azınlık üstünde ise açık veya örtük bir irade dayatmasını ifade eder. Dolayısı ile “çoğunluk iktidarı”, demokratikliğin bir göstergesi olabilir ama ne kadar demokratik oluşturulmuş olursa olsun özgürlüğün işareti olamazlar. Çoğunluğun demokratik yollarla oluşturulması, sadece başkalarının iradesini belirleme, onlar adına karar verme ve temsil hakkını kendinde gören kişi sayısının artması anlamına gelecektir. Unutulmamalıdır ki faşizan yönetimlerin bile temsili olarak tasdik edilmiş çoğunluğa ihtiyacı vardır ve çoğu zaman da buna sahiptirler (örn. 1982 Anayasası). 9


FEL SEFE Çoğunluk- İktidar Kurgusunun Yanılsaması: Karar Makamı Olmak Güç ve Meşruluk Yaratır Solun geçmişte bu sorunu aşmak üzere öğrenci derneklerinden sendikalara kadar her türden örgütlenmeye taşıdığı (en azından tartışma düzeyinde) ancak bir türlü yaşama geçiremediği, “demokratik merkeziyetçilik” veya onun “demokratik yanı ağır basan” vs esnek – gevşek versiyonları, bugün pratik bir anlamları olmasa da, “çoğunluk-iktidar-program-karar” kurgusunun mantığını anlamak açısından konuşulmaya değer bir konudur. Eski popülerliliğinin aksine şu sıralar çok fazla telaffuz edilmese de açıkça ret de edilmeyen, “demokratik merkeziyetçilik”, demokratik kanallar ile alınan kararların alanda, o karara katılmayanlar - ikna olmayanlar da dahil olmak üzere, hep birlikte savunulması ve propagandasının yaratacağı “Eylem Birliği”nin cazibesini taşır. Oysa istisnasız tüm meslek odaları ve sendikalarda, alınan kararların uygulamasına pratikte sadece zaten o kararı alanlar ve ikna üyelerin katılması dışında bir durum söz konusu değildir. Kitle-meslek örgütlerinde bu ilkenin işleyişini, örneğin üyelerin kararlaştırılan bir eylemin propagandasını yapıp yapmadığını veya karar alınan mitinglere gelip gelmediğini kimin ve nasıl denetleyeceği konuları ise her halde sadece kara mizah öykülerine esin kaynağı olabilir. Söylediğim gibi ne mutlu ki böyle bir “tehlike” söz konusu değil. Öncesinde ve sonrasında bir eylemi o eyleme inananlar dışında başka kim, hangi örgütlülük gereği savunabilir? İlginçtir, kimse zaten kolay kolay “demokratik merkeziyetçilik uygulansın, yürütme - yönetimin kararlarına herkes uymak zorundadır” demez. Ancak sorun şu ki yürütme - yönetimnin kararlarına sadece isteyenler uyacak ise, hiçbir bağlayıcılıkları yok ise, iş bırakma, miting, basın açıklamasına çağrı kararları niye alınmaktadır? Bunun yanıtı herhalde “kimseyi bağlamasa da altında yürütme - yönetimin imzasının olması faaliyetlerin, görüşlerin meşruluk - itibar kazanmasını sağlamaktadır” olsa gerek. Gerçekten böyle bir durum söz konusu mudur? 10

Çoğunluk- İktidar Kurgusunun Bedeli; Politik Dilin Fedası Kitle örgütlerinde hedefler çoğunluk-iktidar olma üzerinden tanımlanıyor ise ve ülkede de “devrimci durum” yaşanmıyor ise, kitle örgütündeki politik öznelerin, ortalama üye oyu için programlarını-görüşlerini aklıselim süzgecinden geçirmeleri kaçınılmazdır. Bu, misafirleri kaçırmamak ve tekrar eve gelmelerini sağlamak için “dilini tutmak zorundaki” ev sahipliği konumunu sürdürmenin veya bu konumu elde etmenin bedelidir. Bu tür dolaylı dil kullanımı veya politikanın alt – alana özgü başlık ile sunulması, genel politik yaklaşımlardan bağımsız olamayacağı, kısa sürede asıl politik referanslar ile ilişkilendirilmeden alanda tartışılıp savunulamayacağı için, ev sahibine amaçlanan “politik muafiyeti” getirmeyecektir. İktidar kaybedilmek istenmiyorsa, kendinizi iktidara taşıyan o Ezop dilinin alanda salt kullanıcısı değil mahkumu da olmak durumundasınızdır. Sorunun diğer bir yönü ise, dolaylı Ezop diline mahkum muhaliflerin aksine, alanda otoritenin gerek kendiliğinden taşıyıcıları (“ortalama” insan) gerek ise açık yandaşları (gericiler, milliyetçiler vs) başka ve doğrudan bir dil kullanmaktadır. Çünkü bu egemen dilin doğal bir meşruluk hali vardır ve her seferinde yine kendisini meşrulaştırır. Kitle örgütlerinde bu dilin egemen olması tehlikelidir. Bu tehlikeye davet çıkaran ise ne yazık ki kitle örgütlerinde “tek bir çoğunluk dilin” olmasını doğru ve cazip gören yine çoğunlukçu kurgudur. Çoğunluk- İktidar Kurgusunun Tehlikesi: Otoritenin Meşrulaştırılma Kitle-meslek örgütlenmesi çatısı altındaki tüm kitlenin tek bir ses ile tanımlanması, tek bir çoğunluk görüşü ile muhataplarının karşısına çıkılması “eylem birliği” ve güçlerin odaklanmasını çağrıştırsa da, özellikle muhalif güçler açısından tehlikelidir. Tanımı gereği düzen içi güçlü bir meşruiyeti olmayan muhalif güçler açısından, kitle örgütlerinde, eylem ve söylemlerinde, yürütme - yönetim imzasının kullanılmasının sağlayacağı ek meşrulaştırıcı bir


F EL S EF E olanak yoktur. Oysa hali hazırda yasal-meşru ve de egemen olan otoritenin değişik renklerden yandaşlarının (gerici, milliyetçi-ulusalcı, cinsiyetçi, özel mülkiyetçi, sarı sendikacı) kitle-meslek örgütlerinde çoğunluk olup, yürütme - yönetim imzacısı olmalarının, otoritenin meşruiyetini tazeleyici işlevi vardır. Gerici-otoriter bir kitle örgütünün alacağı kararlar, her ne kadar, “demokratik merkeziyetçi” solcu muhalifleri etkilemese de!, kitlelerin gözünde egemen ideolojinin kendileri ile kurduğu suni mutabakatı ve değiştirilemezlik efsanesini tazelemekte – güçlendirmektedir. Türk-İş’in üyesi işçileri temsilcilik sıfatı güçlendikçe (yönetiminde kim olursa olsun) işçiler arasında asıl olarak otoritenin meşruluğu ve değiştirilemezlik imajı güçlenmiştir, Elbet bir gün iktidarı kazanırız umudu ve olasılığı ile kitle – meslek örgütlerinin devlet ve kitleler nezdinde mutlak temsilcilik vasfının kabulü, teyidi, teşviki ve güçlendirilmesinin neleri doğuracağı herhalde seçimlerin kaybedildiği kitle örgütlerinde, meslek odalarında daha iyi hissedilmektedir. Çoğunluk- İktidar Kurgusunun İşlevsel İstisnası Kendi kitlesi içinde ek bir güçlenmeye veya meşruluğa yol açmayan, kararların altındaki muhalif yürütme - yönetim imzası, insan hakları mücadelesi, kadına yönelik şiddete karşı mücadele, savaş karşıtlığı, devlet şiddetine karşı duruş, toplumsal özgürlüklerin savunulması gibi esas olarak dayanışma amaçlı kullanımlarda gerçekten de bugün işlevseldir. Ancak bu durum, bu görevlerin, gerçek öznelerin (kurum, parti vs) güçsüzlüğü, olmaması ve sol kesimler tarafından meslek örgütlerinin bugünkü algılanış biçimi ve kendilerine atfedilmiş misyon sonucu, âdete bu örgütlenmelere devredilmesinin, pek de sağlıklı olmayan sonucudur. Çoğu zaman bu işlev yürütme - yönetim imzasının sembolik itibarından ibarettir ve arkasında kitle desteği olmaması sorun oluşturmaz. Ancak kritik anlarda, ciddiye alınmak için o sembolik imzanın da arkasında kitlesel olarak durmak gerekir veya dayanıştığınız insanlar bu imzayı sadece “sembolik” olarak algılayamayabilir. Bu gibi durumlarda, binlerce,

on binlerce üyeli kitle örgütlerinin imzası ile sokakta o imzanın arkasında duran tek haneli insan toplulukları arasındaki acı verici çelişki de göze alınmış demektir. Sonuç olarak ne kadar devrimci, militan, eylemci vs. görünürse görünsün “çoğunlukiktidar-program-karar” kurgusu, politik olanın revize edilmesi ile ödettiği bedele karşın, toplumsal muhaliflere bazı istisnalar dışında ciddi bir yararı olmayan ancak enerjilerini tüketen bir yanılsama, otoriteyi ise güçlendiren bir tehlikedir. Oysa toplumsal mücadelelerde muhalif olanlar için asıl olan kitleleri temsiliyet değil kitlenin içinde meşruiyettir ve bu tehlikeli yanılsama için bedel ödemeye de gerek yoktur. Bunu olanaklı kılacak tarz ise, çoğunluk - temsiliyet aldanmacısının parçası olmak değil, aksine bunu anlamsız, gereksiz kılacak, kitleler ile doğrudan temas yüzeyini genişletecek olanakların yaratılmasıdır. Bu noktada sendikaların, kitle örgütlerinin, meslek odalarının devlete karşı kitle temsilcisi, kitleye karşı ise karar makamı rolünü güçlendirecek değil bu rolü sönümlendirecek “karşı” bir kurgunun yaratılması gerekmektedir. Karşı Kurgu Kitleleri örgütlenmelerden (kendi örgütlerinden!) ve örgütlerdeki muhalif düşüncelerden uzak tutan, onlarla temasını engelleyen, onlara kuşku ile yaklaşmalarına neden olan, “mücadeleden bir sonuç çıkmayacağı” duygusu kadar, farklı ve katılmadıkları görüşlerin kendilerine dayatılacağı ve bundan dolayı sorumluluk yüklenecekleri kaygısıdır. Bir araya gelindiğinde bu duyguyu yaşatmayan, dile getirilen hiçbir düşüncenin, önerinin, sayıca çoğunluk olması durumunda dahi, ona katılmayanlar üzerinde bağlayıcı sonuçlarının olmayacağının güvencesini veren örgütlenme tarzları, hem toplumsal muhalefetin için yükselme hem de muhalif politik özneler için meşruiyet alanları olabilir. Bu güvence sadece bir görüşün veya eylemin ona inanmayanlarca da savunulması – uygulanmasının (demokratik merkeziyetçiliğin) açıkça reddini değil, asıl olarak 11


FEL SEFE bu çoğunluk görüşlerinin “üyelerin görüşü”, “birliğin görüşü” olarak sunulmayacağı, kitle örgütünün resmi görüşü haline dönüşmeyeceği güvencesini de içermesi durumunda anlamlıdır. Bu ise, adı ne olursa olsun, üye meclisi, üye forumu, üye konseyi, kararların alınmadığı, oylamaların yapılmadığı sadece insanların farklı düşünceler, eylem ve faaliyet önerileri ile karşılaştığı, ikna oldukları ile de eylemini - faaliyetini ortaklaştırdığı yan yana geliş zeminleri ile sağlanabilir. Bunun için öncelikle, çoğunluğu temsil iddiasındaki yürütme - yönetimin imza yetkisinin ve karar alıcılığının, toplantı – toplanma salonlarının, alanlarının temini, sadece çoğunluk görüşlerinin değil herkesin yazabileceği dergi, internet olanakları gibi üyelerin hiçbir bağlayıcılık, dayatıcılık olmaksızın bir araya gelişlerinin teknik olanakları sağlayıcılık noktasına kadar geriletilmesi, önemsizleştirilmesi gereklidir. Bu tarzı kabullenen herkesin, her grubun dilediğinde örgütün isminin ön eklendiği grup adı ile eylem ve faaliyetlerde bulunmasının yolu açılmalıdır. Böylesine bir durumun gerçekleşmesi halinde, her görüşün, grubun gücü ikna edebildiği, faaliyetine ortaklaştırabildiği insan sayısı – çokluğu kadar olacaktır. Sorumluluğu ise herkesin kendi söyledikleri ve eyledikleri kadar. Sadece o eyleme-faaliyete inanmış insanların ve grupların kendi adları ile dağıtacağı bildiriler, altında çoğunluk imzası ile dağıtılan bildirilerden çok daha gerçek çağrılardır. Örgütün merkezi eylemlerinden, eylemin örgütlerine evrilen bir süreçte çoğalmak için uğraşmanın dışında bir “çoğunluk olma” gayreti anlamsızlaşacaktır. Bu “kargaşa” içinde kendini politik olarak yakın görenlerin ayrı grupları, örgütlenmeleri zaten oluşacaktır ve vardır da. Muhalif politik gruplar için ise, istedikleri her konuyu, bugün Ezop dili ile yazılıp çizilenlerden, çok daha gerçek bir dil ile ifade edebilmeleri ve kitleler içinde gündemleştirebilmeleri, ancak kimsenin üzerinde “çoğunluğun” dayatıcılığını hissetmediği, muhaliflerin ise kendi sırtlarında yönetici veya yönetici adayı olmanın o sınırlayıcı baskısını hissetmediği böylesi bir ortamda mümkündür. Meşrulaşmanın 12

yegane yolu, ne kendinizin ne de kimsenin sizi ev sahibi olarak görmediği “lafınızı esirgemeye” gerek duymadığınız bu ortamlarda çoğalmaktan geçer. Seçimler üzerinden yürütme - yönetim olup “tüm üyeleri temsil” gibi bir ateşten gömleği giymektense, meslek örgütleri içinde kendi politik kimliği ile var olabileceği gruplar oluşturmak muhalifler için daha politik, yanılsamasız ve tehlikesiz bir tercihtir. Böylesine ortamlar, sadece muhaliflerin meşruiyet içinde çoğalmasını değil, bu çoğalma ile ilişkili olsa da ayrı bir dinamik olan toplumsal muhalefetin güçlenmesini de sağlayabilir. Çünkü politik yapılarda olduğu üzere başından belirlenmiş programlar üzerinden birliktelikler değil, kitlelerin eş-zamanlı anlık eylem – düşünce birliktelikleri daha özgürleştirici ve devrimcidir. Kitlelerin iradesini ister gönüllü (demokratik) ister zor ile ortak ve tek bir merkezce belirlenmesinin aksine, gönüllü eş zamanlı birliktelik, farklı olanın iradi olarak ve o an için ortaklaştırılmasıdır. Gönüllük ve paylaşım yönü her seferinde yeniden oluşturulan, tazelenen böylesine geçici eylemdüşünce koalisyonları zor olabilir ancak bunun mümkün olmadığı koşullarda merkezi olanın hiç şansı yoktur. Böylesine ortamlarda ikna olduğu eyleme gelmeyen hiç kimse yürütme - yönetimin imzası var diye gelmez. Ortada seçimlerde çoğunluk ile kazanılacak bir iktidar, iktidar olununca uygulanacak bir program ve de program gereği alınacak kararlara gerek yok ise, ne çoğunluğu elde etmek için müttefik arayışlarına, ne eğilip bükülerek uygun seçim programları hazırlamaya, ne de kararları hayata geçirecek doğru adayların belirlenmesine gerek kalacaktır. Gönüllülük deyince akla nedense kural tanımazlık, sorumsuzluk, eylemsizlik ve örgütsüzlük geldiği kesindir. Peki tarihteki güçlü toplumsal eylem deyince akla, parti merkez komiteleri veya sendika yönetim kurulları mı gelmektedir. 15-16 Haziran Direnişi denince akılda on binlerce gönüllü işçinin sokaktaki görüntüsü mü gelmektedir, yoksa “eve dönün” çağrıları yapan DİSK yönetim kurulu üyeleri mi?


F EL S EF E Bugün Tekel Direnişi’nden akıllarda Türk-İş’in betondan merkezi örgüt binası mı, Sakarya’da dağınık ancak gönüllü olarak yan yana kurulmuş ve solun kendi kimliği ile teklifsiz girebildiği çadırların “kargaşası” mı kalacaktır? Toplumsal hafızada kalan bu anlar solun temsili çoğunluk değil meşru olduğu fotoğraf kareleridir. Oysa bu tarz sol için nedense hep bir zaaf, kendiliğinden ve öncü tarafından aşılması gereken bir “ilk adım” olarak algılanmıştır. Tarih içine dağılmış ayrı ayrı duran bu fotoğraf enstantanelerinden, kesintisiz bir filme geçiş ancak bu “anların” gerçekte ne olduğunu ve ne olmadığını anlamak ile mümkündür. Bugün İçin Bu anlatılanlar halen ütopik gelebilir. Ancak toplumsal mücadeleler tarihine bakıldığında, iz bırakanın çoğunluk iktidarları değil, gönüllü olarak eylemini birleştiren kitleler olduğu görülecektir. Diğer yandan bugünden yarına çoğunlukçu-iktidar perspektifli mevcut kurgunun kitle örgütlerinde, mevcut koşullarda iki ciddi sıkıntı olabilir. İlki kitle örgütlerinin politika söyleyiciliği ve yapıcılığının (ne kadar yumuşatılmış “alana özgünleştirilmiş” olsa da) terk edilmesi, yerine kısa dönemde başka bir olanağın konulamayacağından, bu mevzinin karşıt politik öznelere terk edilmesi anlamına gelecektir. Yönetimlerin otorite yanlılarının eline geçmesinin saydığımız nedenlerden dolayı ciddi etkileri olacaktır. Yine böylesine bir ret ediş, yürütme - yönetimlerde temsil olunan politik söylemin halen anlamlı olduğunu belirttiğimiz dayanışma faaliyetleri açısından bir boşluk yaratacaktır. Son olarak, solcu-muhalif kurumların ve aktif tabanının tanımladığımız tarzda bir kurgu değişikliği niyeti olmamakla birlikte, bu tarzın kurumlar içinde dillendirilmesi olasılığı mevcuttur. Gerici-faşist cephenin yönetimlerde olması durumunda ise böyle bir ihtimalin ihtimali bile yok. Bu nedenler ile kitle örgütlerinde “çoğunluk” olmak ve mevzileri boşaltmamak halen ve maalesef önemlidir.

Ancak başta yürütme - yönetim olmak üzere ciddi emek harcanmasına karşın, sol-muhaliflerin politik varoluşunu sınırlayıp onları kitle karşısında eğip bükmek zorunda bırakan, mevzi koruma ve boşluk doldurmanın ötesinde ciddi kazanımları olmayan, otoritenin ise gücünü pekiştiren, kitleler nezdinde meşruiyetini onayan bu “çoğunlukiktidar-program-karar” kurgusunun kendisine karşı bir kurgunun bir çabanın da ortaya çıkması gerekmekte. Aksi taktirde, on yıllar boyu sürene, on yıllar boyu daha katlanmak gerekecek. Bu muhtemel duyguların her birine yazı içinde yanıtlar vermek veya “kitlelerin eş-zamanlı eylem – düşünce birliktelikleri”, “geçici eylem-düşünce koalisyonları” gibi terimlerin daha ayrıntılı açıklamalarını yapmak ya da bu düşüncelerin “sınıf ve kitle sendikacılığı” muamması ile malul sendikal mücadeledeki karşılığını anlatabilmek için herhalde bir bu kadar daha yazı yazmak gereklidir. Tüm “bunlar örgütsüzlüğün ifadeleridir” eleştirilerine karşı sadece şunun söylemek uygun olur; liberallik otoritenin karanlığını gizleyen, onun pembe renkli fanusudur, liberterlik ise o karanlığa ve onu gizlemeye çalışan o camdan fanusa doğru fırlatılmış kara bir kömür parçasının kızıl alevi. Aralarındaki renk, sözcük ve ideoloji anlamındaki yegane ilişki bundan ibarettir.

13


FEL SEFE

Kolektif Özne

A

narşizmin kendi içinde kuramsal düzeyde en önemli çelişkisi özne sorunudur. Bugün anarşizmin “örgütsüzlüğün kuramı” olarak kavranmasının en temel nedeni liberal paradigmadan beslenen bireyci anarşizmin ideolojik hegemonyasıdır. Diğer taraftan anarşistler içinde, sınıf siyasetine ve ezilenlerden yana örgütlenmeye yakın duran anarşist komünizmin “sekter sol” olarak tanımlanması da aynı nedenden kaynaklanır. Anlam kargaşasını ve liberal ideolojik hegemonyayı ortadan kaldırmak için anarşizmi yekpare bir yapı olarak ele almaktan vazgeçmek gerekmektedir. Çünkü anarşizm içinde en temel düzeyde iki farklı paradigmaya işaret eden iki farklı akım mevcuttur; bireyci anarşizm ve anarşist komünizm. Bu iki akımı birbirinden en net ayıran nokta ise öznenin tanımlanış biçimidir. Bu noktada, anarşizm içindeki bu yarılma madalyonun bir yüzü iken öbür yüzünü anarşist komünizm ve marksizm arasındaki farklı özne tanımları oluşturur. Tek Özne İki Akım: Bireyci Anarşizm - Anarşist Komünizm Anarşizmin bir bütün olarak etik felsefi duruşunu belirleyen ilke otorite karşıtlığıdır. Otorite karşıtlığı, insanlığın yöneten-yönetilen olarak ikiye ayrılarak yabancılaşmasına karşı duruştur. Bu noktaya kadar benzer noktada temellenen bu iki anarşist akım nerede ayrılmaktadır? Anarşizm içinde mücadele alanı ve 14


F EL S EF E mücadele perspektifi özneyi tanımlamanın en temel ayrımını oluşturur. Bu noktada, anarşist komünizm bireyi, kendisini çevreleyen sınıflı toplumun bir parçası olarak görür ve bireyin yabancılaşmasını ortadan kaldıracak olanın ise kolektif özne olduğunu ortaya koyar. “İdealist bir özgürlük anlayışına zıt olan materyalist, gerçekçi ve kolektivist özgürlük anlayışı şudur; insan yalnızca toplum içinde ve tüm toplumun kolektif eylemi sayesinde insan oluşunun farkına varabilir. Yalnızca, yeryüzünü insanlığın gelişimi için elverişli bir yere dönüştürebilen kolektif ve toplumsal emek sayesinde kendisini dışsal doğanın boyunduruğundan kurtarabilir” (Bakunin) Bireyci anarşizm de özneyi toplumun bir parçası olarak kurgular. Ancak bu bireyin biricik dünyasında cereyan edecek olan kimlik mücadeleleri, varoluş savaşı, ahlaki özgürleşmesi kendi bireysel alanında gerçekleşecektir. Bakunin’den yola çıkarak diyebiliriz ki, bu idealist özgürleşme biçiminin mücadele perspektifinde kolektif bilince, emeğe yer yoktur. Çünkü kolektif olarak yaratılacak her türlü bilinç biçimi, ahlak ya da felsefe “biricik özneyi” kuşatma altına alacaktır. Bireyci anarşizmin, ahlaki olarak kurulan biricik öznesinden yaşam tarzı anarşizme kadar geçen süreci bir bakıma marksizmin siyasallaşma süreciyle paralel seyreder. Marksizm’in, Leninizm ve sonra Stalinizm’e kadar uzanan süreci, anarşist akımlar için onu totalitarizm biçimleri içinde tanımlamalarını ve totalden bireye kaçışın temelini inşa eder. Çünkü her tür devlet, toplumsal etiği yozlaştıracak ve bireyi kayıt altına alacak otorite biçimlerini yaratacaktır. Anarşizmin kendi içinde ikiye ayrılmasının tarihsel uğrağı Sovyetler Birliği üzerinde somutlanan devlet-otorite ilişkisidir. Bireyci anarşizmin devlet-otorite ilişkisi tanımı, SSCB’yi Avrupa’daki faşist rejimlere indirgeyerek kurguladığı, bir nevi marksizmin değillemesidir. Her “anti” ideolojinin sıkıştığı noktada, bireyci 15


FEL SEFE anarşizm de ideolojisini marksizmin karşısında konumlandırarak kısır bir noktaya kıstırılmıştır. Bireyci anarşizm tarafından anti-marksizm üzerine inşa edilen otorite, yalnızca üstyapısal bir var oluş biçimi olarak tanımlanır. Buradaki otorite kısır bir biçimde devletle özdeştir. Devlet, ontolojik olarak kötü, birey ise iyidir. Devlet ve birey arasındaki geçişlilik ile sınıflar ve toplumsal yapı analiz dışıdır. Bireyin öznel alanının genişlemesi ve özerkleşmesiyle bireysel olarak özgürleşeceği düşüncesi açık bir biçimde liberalizmle kaynaşmadır. Yaşam tarzı anarşizmin bugün ortaya koyduğu tutum, gerçekliğe sırtını dönerek gerçekliğin ortadan kalkacağı inancıdır. Kendi bedenini, kimliğini ve ahlakını fethetme bireysel alanda cereyan edecek bir mücadele olmadığı gibi, otoriteyi ve gerçekliği reddetme biçimi de değildir. Daha bütünsel ve toplumsal bir kurguya ihtiyaç olduğu ortadadır. Bugünden bir örnekle somutlayacak olursak, günümüzün en örgütlü anarşist hareketin var olduğu Yunanistan’daki olaylar; yapılanlar ve yapılamayanlar bunun en açık göstergesidir. Yunanistan’da genel grev ve genel direniş ile harekete geçen ezilenler ve anarşistler, parlamentonun kapısına kadar gitmiş ancak bir tabur polisi aşamamıştır. Bu tutukluğun nedeni, direngenlik ve mücadele ile ilgili olmayıp; parlamentoyu ele geçirdikten sonra yapılacaklar konusunda bir hayale dahi sahip olunmamasıyla ilgilidir. Buradan da ulaşılabilecek en somut sonuç, dünyayı değiştirmenin sadece bireysel alanlarımızı değiştirerek değil, ezilenler içinde örgütlenerek mücadele etmekle mümkün olacağıdır. Kolektif Özne: Ezilenlerin Örgütlü Mücadelesi Reel sosyalizmin aldığı darbe sosyalizme olan inancı ve umudu ağır biçimde yaralamıştır. Ancak umudun liberalizm içinden çıkmayacağı da aşikârdır. Bugün anarşizmin küçük burjuva kimliğiyle barışıklığını ve liberalizmle uzlaşmasını bu noktadan okumak mümkün. Stalinle başlayan ve Soğuk Savaş döneminde devam eden karşı propaganda dönemi bitmiş görünüyor, elimizde 16

kalan ise naif bir demokrasi arayışı ve umutsuzluk. Günümüzün öne çıkan değerleri; demokrasi, eşitlik ve adalet. İnsanlık için yeni değerler değiller elbette ama yeni olmayan bu değerlerin içeriğinin yeniden liberallerce doldurulması. Anarşistlere soruyoruz; hani yıkıcı edim yaratıcı edimdi? Benzer umutsuzluk marksizm içinde de kök salmış vaziyette. Tüm umutsuzluğuna rağmen sınıf siyaseti yapmayı sürdüren sosyalist sol kendi umutsuzluğunu kendi körüklüyor. Eski reçeteleri tekrar ve tekrar tüm yenilgileriyle yüklenerek sınıfa doğru giden yolu bulma amacındalar. Eleştirel akıl rafa kalkmış gibi duruyor. Sınıf denilen kutsal varlığı Marx’ın koyduğu yerde arıyorlar sürekli. Oysa tek yapmaları gereken sırça köşklerinden dışarı bir adım atmaları. Çünkü sınıf denilen devrimci özne bir soyutlama değil, gerçeğin, tarihin ta kendisisidir; bunu Marksistlere biz öğretecek değiliz elbette. Ama sanki sınıf dedikleri şey özneden daha çok siyasetlerinin nesnesi haline gelmiş durumda. Ve sınıfa giden yol ya da bize göre mücadele etmenin yolu; sınıfın, ezilenlerin bu mücadelede özneleşmesinden geçmektedir. Sınıfı özneleştirecek ve mücadeleyi büyütecek olan ezilenlerin öz örgütlülüğü olacaktır. Bu öz örgütlülüğü ya da anarşist-komünizmin öznesini kolektif özne olarak tanımlıyoruz. Kolektif özne bilinç taşıyan ve bilinç taşınan ayrımı olmadan, hiyerarşisiz, otoritesiz bir örgütlülük biçimidir. Bu örgütlülük içerisinde, ezilenler ve ezilenlere mücadelesinde omuz verecek devrimciler bir arada yer alacaklardır. Marksist kitle örgütü ve devrimci öncü arasındaki ilişki kolektif özne için söz konusu değildir. Bu noktada bizlere iki muhtemel eleştiri noktası olacaktır; ilki anarşistlerden gelecek olan marksizmden aslında farklılaşılmadığı noktası, ikincisi de Marksistlerden gelecek, çok bilinen, kendiliğindencilik eleştirisi. Kolektif öznenin ortaya doğru biçimde konulabilmesi için bu muhtemel eleştiri noktalarını açıklamak, hem anarşizmle hem de marksizmle yüzleşmek durumundayız. İlk muhtemel eleştiriye değinmek gerekirse; marksizm ve anarşist komünizm için hasım ve hısım ideolojiler demek mümkün. “Hısım”lığı anarşizmin eleştirisine


F EL S EF E cevap, “hasım”lığı da marksizmin muhtemel eleştirisine cevap olacaktır. Cevaplar kısmına geçmeden evvel bir noktanın altını çizmekte yarar var; anarşist komünizmi, anarşizm ve marksizm arasındaki bir orta nokta ya da uzlaşı alanı olarak algılamak bu yazının amacından tam ters bir uca savrulmak olacaktır. Burada ısrarla altı çizilmek istenen her iki seçeneğin de reddediliyor olmasıdır. Ortaya koymaya çalıştığımız, hem örgütsüzlük perspektifinin hem de hiyerarşik örgütlenme biçimlerinin reddiyesidir. Kolektif özne, sınıf mücadelesinin etik* örgütlülüğüdür. Anarşist Komünizmin Siyasal Nüansı: Kolektif Özne Anarşizm içinden gelecek olan eleştiriyi yanıtlamak o kadar da zor değil; gerçekliğin reddi ve sınıflı toplumun ortadan kaldırılması, ezilenlerin örgütlü mücadelesi olmadan mümkün değildir. Bu anlamda anarşist komünizmin marksizmle olan hısımlığı kabul edilebilir bir eleştiri noktası. Ancak bu eleştirinin haksız tarafı aslında eleştirinin güçsüzleştiği noktada ortaya çıkıyor. Anarşist komünistler olarak liberal söylemden yola çıkan eleştiriyi ciddiye alacak değiliz, çünkü biz mücadeleyi birey-toplum dikotomisi içerisinde ele almıyoruz. Bu ikiliğin varacağı nokta, bireysel çıkarlar mı, toplumsal çıkarlar mı bataklığıdır. Şu açıktır ki birey ile toplum arasında bir karşıtlıktan bahsedilemez. Bu noktada da toplumun tüm ezilen kesimlerinin örgütlülüğünü savunmak, bütünsel bir kurgu oluşturmaya çalışmak tam da kolektif özne dediğimiz şeydir. Bütünsel kurguya sahip olmakla sekterleşme arasındaki nüansı ortaya koymak önemlidir. İşte liberal anarşizmin eleştirisi tam da bu nüansı fark edememesinden kaynaklanır. Anarşist komünizm ve marksizmin hasımlığı bu *  Etik, anarşist komünizmin örgütlülük anlayışı ve felsefi duruşu açısından önemli bir dayanak noktasıdır. Bu yazı kapsamında detaylandırılamamış olmasının belli noktalarda yazıyı sakatladığının farkındayız. Etik meselesinin daha detaylı ele alındığı bir yazı gelecek sayıda yer alacaktır.

nüansta saklıdır. Marksistlerin kendiliğindencilik olarak eleştirdikleri, hiyerarşisiz, doğrudan, öz örgütlülüktür. Burada öz örgütlülük olarak ortaya koyduğumuz, iş ve yaşam alanlarında otonomlar halinde örgütlenen ezilenler ve devrimcilerdir. Devrimciler ile ezilenlerin bir arada mücadelesinde öncülük gibi bir misyonu bizler hiyerarşik örgütlenme anlayışı olarak ortaya koyuyoruz. Lenin, Ne Yapmalı?’da işçi sınıfının (sanayi proletaryasının) kendiliğindenci hareketinin yaratabileceği bilincin ancak “trade unionism” (sendikacılık) olabileceğini, bir öncü olmadan sınıfın kendi çıkarlarını ancak yasallıkta, sendika içi ve sistem içi mücadelede arayacaklarını ifade ediyor ve ekliyor; Oysa sosyalizm teorisi, mülk sahibi sınıfların eğitim görmüş temsilcileri tarafından, aydınlar tarafından geliştirilen, felsefi, tarihsel ve iktisadi teorilerden doğup gelmiştir. Toplumsal konumlarıyla, modern bilimsel sosyalizmin kurucuları Marx ve Engels’in kendileri de burjuva aydın katmanındadırlar. Lenin’in sınıf özne ve devrimci öncü arasındaki ilişkiyi bu şekilde tanımlarken bazı maddi gerçekliklerden yola çıkıyordu, işçi sınıfının teori üretecek donanımının olmaması sınıflı toplumun yapısından kaynaklanmaktaydı. Bu noktada tartışılacak çok fazla başlık var, bugün de sınıflı toplumda yaşıyoruz ve bu maddi gerçekliğin farkındayız. Burjuva aydın katmanından olmak, sınıfdaşlarıyla bir öncü parti kurulmasını ille de gerektirmez. Gerçekliğin bir yüzünü reddederken başka bir yüzünün görmezden gelinmesi önemli bir politik hata. Ezen-ezilen ilişkisini ortadan kaldırmak, yabancılaşmayı topyekun imha etmek için tüm hiyerarşik yapıları ortadan kaldırmak gerekmektedir. Hiyerarşisiz örgütlenmeyi savunmak kendiliğindencilik değildir. Kolektif özne olarak tanımlanan ezilenlerin öz örgütlülüğü, ezilenler ve devrimcilerin egemen ideolojiyi reddeden başka bir etik-felsefi duruş ortaya koyacaktır. Çünkü biz anarşist komünistlerin felsefesi, tinden, bilinçten ileri gelmez. Hayatın içinden, ezilenlerin mücadelesinden damıttığımız deneyimler felsefemizdir. Felsefe bizi kuşatan, havada uçuşan toz bulutu değil; mücadelenin, yaşamın ve eylemin ta kendisidir. 17


18


F EL S EF E Aklın Doğuşu

Aklımı Kaybettim, Hükümsüzdür.

“Kendi aklını kullanma cesareti göster.” Immenuel Kant

A

klını kullanmak, bugün herhangi bir bakkalın oğluna verdiği basit bir öğüttür. Ancak bu yazıda akıl, araba gibi kullanılan bir şey olmaktan daha ötesi olarak düşünülmüştür. O, hayatı nasıl gördüğümüzü, sadece kişi bazında değil; bir tür olarak insanın dünyayı anlamlandırmasındaki çerçeveyi oluşturmaktadır. Bu çerçeve, günümüz düşününün de sınırlarını belirler. Merak ettiğimiz bu çerçeve eğer kırılırsa ne olacağıdır. Çerçevenin dışını merak etmekle beraber öncelikle içinin nasıl doldurulmuş olduğunu görmeliyiz. Resme bakarken İbn-i Haldun’un her devletin doğup, büyüyüp öleceğini söylediği gibi biz de aklı bu seyirde takip ettik. 17. yüzyıldan, Aydınlanma’dan başlayıp günümüze değin hızlı bir seyre çıktık. Bu seyir sonunda elimizde kalan aklın öldüğü gerçeği oldu. Doğduğuna ve öldüğüne göre bir aralar da büyümüş olmalıydı. Nasıl büyüdüğünü araştırırken 20. yüzyılın facialarıyla karşı karşıya kaldık. Gördüklerimiz sonucunda aklı savunmanın da ona karşı durmanın da tek başına bir anlam ifade etmediği kanaatine vardık. Böylece kısa bir biyografi çıkmış oldu.

Aydınlanma felsefesinin insanlığa en büyük hediyesi akıl olmuştur. Bildiğimiz anlamıyla 17. yüzyılda doğduğunu söyleyebileceğimiz akıl, herhalde en özet haliyle iktidarı gökyüzünden yeryüzüne indirmiştir. Halbuki feodal dönemin hayatı anlamlandırma biçimi toprakla cennet arasında belirleniyordu. “İlk gece hakkı”ndan ayni vergilere, perilerden gulyabaniye kadar bugünden bakıldığında eğlenceli gözüken bu düşün önce hümanistlerin darbeleriyle sarsıldı. İnsanı kulluktan kurtarıp onu insan haline getirmenin ilk adımı böylece atılmış oldu. Ardından özellikle Ansiklopedistler, akıllı düşüne en somut katkıyı yaptılar. 18. yüzyılda yayınladıkları on yedi cilt ve binlerce maddelik ansiklopedileri ile özne insanın bilgisel kaynağını, aynen iktidar gibi gökyüzünden yeryüzüne indirdiler. Böylece insan, aklını kullanabilmek için ihtiyaç duyduğu hammaddeyi elle tutulabilir somut haliyle edinebilir oldu. Tartışmaların, siyasetin, hayatın rasyonelleşmesi için ihtiyaç duyulan temel, bu ansiklopedilerle sağlandı. Keza dönemin kamusal alanlarında bir konuda bilgi bildirmek için öncelikle bir ansiklopediye sahip olmak gerekiyordu. 20. yüzyıla kadar yaşanan çağ, aklın doğduğu ve serpildiği dönemdi. Bu dönem bugünümüzü de kurmuş olan pek çok düşünüre ve tarihsel uğrağa ev sahipliği yaptı. Uzun uzun bunları tartışabilecek kadar geniş yerimiz yok; bu sebeple bizce bu düşünürlerin en ironiği olan August Comte'u dönemi imleyen birisi olarak ele almak yeterli olacaktır. Bugün her ne kadar tartışmalarımız etik üzerinde kah Kant'tan, kah Stuart Mill'den feyz alsa da bizce (zamandışı olmakla birlikte) temel, Comte ile anabileceğimiz olguculuk üzerine kuruludur. Olguculuk, aklın doğum belgesidir. Aklımızı nasıl kullanacağımızın anahtarlarını bize olguculuk sunar. Olguculuk ile akıl toplumsallaşır ve bu sayede etiğin ve diğer her şeyin ilgi alanına girer. Maddecilik ile bilim arasındaki ilişki de yine olguculuk sayesinde kurulur. Dikkatli bakıldığında görülür ki olguculuk, hayatın her alanına sinmiş, tüm evreni açıklama iddiasında olan bir büyük teoridir. 19


FEL SEFE Aklın Büyümesi İktidar gökyüzünde iken tanrıların tanrılarla mücadelesi, cinlerin perilerle kavgaları üzerinden bir tarihyazımımız vardı. Yeryüzüne inen iktidar, tüm insanları da kendisi için verilen mücadelede fail haline getirdi. Akıl da bu mücadelede kullanacağımız tek araç biçimini aldı. Kendisi için kendisini kullanarak tüm kavgalarımızı anlamlandırır olduk. 20. yüzyılın tarihi, aslında aklın gelişip doruk noktasına ulaşmasının tarihidir. Bu gelişim döneminde, Kant'ın çok önceleri etmiş olduğu laf değerini yitirmiştir. Artık akıl, kullanılması için cesaret gerektirmeyen, genel geçer bir gerçektir. Aksine, aklını kullanmamak bir cüret meselesi olmuştur. Olguculuğun da hakim paradigma olduğu bu dönemde tüm düşün biçimleri az ya da çok bu kesinlik ve maddilik isteyen düşünden etkilenmiştir. Ölçülebilir olmak yegane doğruluk halini almış ve ölçmek bir fetiş halinde kendi için yapılan bir edim haline gelmiştir. Genel anlamda bilim en çok bu yüzyılda soysuzlaşmış, Nazizm altında toplu cinayete, Amerikan faydacılığı içinde toplu katliama hizmet etmiştir. Dikkat çekici olan sosyalist düşünün ve bu düşünün somutu olarak Sovyetler Birliği ile Çin deneyimlerinin, gelişiminin doruğuna varmış olan bu akıldan etkilenme biçimleridir. Özellikle Sovyetler Birliği'nin biliminde yansımasını bulan bu ilginçlikler, aklın uygulama biçimi olarak olguculuğun, sınırları ne kadar zorlayabileceğini göstermiştir. Her ne kadar tarihi küçültmek gibi olacaksa da gelişim döneminde aklı çürütmenin en berrak örneklerinden biri de Trofim Lysenko'dur. Lysenko bu önemini olguculuk ile sosyalist aklın kesişim kümesinde durmasından ötürü kazanır. Liberal dünyanın paradigması, aşılması gereken bir olgu olarak zaten önümüzde sabittir. Asıl soru işareti, bu paradigmayı kırma çabasında olan sosyalist düşünün içinde bulunduğu durumdadır. Lysenko, hayatı anlamlandırma yöntemimiz olarak olguculuğu kullandığımızda başımıza gelebileceklerin en kötü örneklerinden birini temsil 20

eder. Öyle ki Lysenkoizm her ne kadar bilim dünyasında genetik biyolojinin bir akımı olarak anılsa da bizim için o olguculuğun en yüksek ve en yabancı halini anlatır. Çünkü Lysenko ve onun temsil ettiği olguculuk beraberinde siyasi cinayetleri, sürgünleri ve tutuklamaları getirmekle kalmamış, tüm hayatı zorlaştıran bilindik anlamda kıtlıklara da sebep olmuştur. Tarih gerçektir kabülü üzerinden sorgulamamıza devam edersek; Refah Devleti dönemi de aynı akılcılıktan muzdariptir. “İnsan geleceğinden emin olmalı” şiarı bu dönemin gündelik hayatına renk kazandıran ana unsurdur. Mutluluğun ve erdemin güvenlik sorununun iktisadi çözümü ile sağlanacağına dair bu inanç, olguculuğun gündelik hayattaki hesaplayabilmek fetişinin uzantısıdır. Faydacı maddeciliğin eşlik ettiği bu düşün aslında 1920'lerin hayali olan insan-makinanın gündelik hayatın içine sızıp görünmez hale geldiğinin kanıtıdır. Tam da bu noktada iktisadi maddecilik ile olguculuk ve onun aklı arasındaki derin bağ gözler önüne serilir. İnsanal tüm sorunların iktisadi alana hapsedildiği bu Keynesyen dönem, işi ve aşı olan insanın mutlu insan olduğu önkabülüne dayanır. İstihdam tek hayati problemdir, insanal hayatın diğer sorunları da tıpkı bir tren gibi istihdam lokomotifliğinde çözülür. Aklın Ölümü Yeni bir bin yıla girerken liberalizm bize pek çok şeyin değişeceğine dair imalarda bulunmaktadır. Liberal düşünün üretim ilişkisi kendi içinde devrimci değişimler geçirmeyeceğinden, vaad edilen her türlü değişim ancak bir yozlaşmaya işaret edebilir. İki yüz yıl önce Kant'ın heyecanla söylediği söz burjuvazi kurumsallaştığı andan itibaren rengini kaybetmeye başlamıştır. Akıl, en güçlü olduğu çağda, yani 20. yüzyılda kendi içinde taşıdığı antitezine yenik düşmüş ve egemen sınıfın ellerinde canını vermiştir. Bizim cevabını merak ettiğimiz soru aklın insanlığa ne kazandırdığıdır. Buradaki akıl, öncel savunucuları olan hümanistlerden


F EL S EF E bağımsızlaşmıştır ve ebeliğini Comte'un yaptığı düşün biçimidir. Son iki yüz yılda insanlığın her özgürleşme mücadelesine bir biçimde musallat olan aklın kendisi, tarihsel deneyimlerimiz ışığında sorgu masasına oturtulması gereken şüphelilerden biridir.* Toplama Kampları ve atom bombası, bizce olgusalcı aklın en güçlü ve ölümüne en yakın olduğu anı imlemektedir. Burjuva toplumu ile hesaplaşmamız sürecinde, bu burjuva düşün biçimi, ideolojinin içine sinmiş bir halde karbonatlı çay gibi hayatımızın değerini katletmiştir, tüm devrimlerimizi yozlaştırmıştır. Ancak bir diğer unsur bir bilim olarak marksizim sözünde bulunur. Marksizm bilimi, acaba yukarıda bahsi geçen burjuva olgusalcı akıldan arınabilmiş midir? Ya da başka bir şekilde sorarsak, marksizm kendini bir bilim olarak var etmeye çalıştığı müddetçe ve bu bilim ölçülebilir iktisadi yasalara dayandıkça acaba egemen akıldan kopabilir mi? Daha bütün bir çerçeve içinden değerlendirildiğinde olgusalcı akıl, aslında modernizmin bir bütünleyenidir. Marksizm ve modernizm arasındaki ilişkiler tümel boyuttan sorgulanabileceği gibi, büyüteçle baktığımızda olgusalcılık bu ikisinin kesiştiği alanlardan birini oluşturmaktadır. Sovyetler Birliği deneyiminde reel sosyalizmin çöküşünün bugüne kadar pek çok konjonktürel ve iktisadi açıklaması yapılmıştır. Meseleye akıl açısından yaklaştığımızda bizim gördüğümüz şudur: Burjuva dünyanın paradigmasınının temellerinden birini oluşturan olgusalcı akıldan kopmamış bir devrimci düşün o dünyaya bir bumerang gibi geri dönmek zorundarır. İlk adımlarımızı içine attığımız yeni bin yıla dönersek, tartışmamızı besleyecek bir alan da meşhur kuantum fiziği meselesidir. Pekala bilim dünyasına dair bir paradigma değişiminin eşiğinde olabiliriz. Geleceği, bugünkü verilere göre hesaplamak (bir nevi fütüorloji!) bizim işimiz değil – bu *  Bu noktada yeni-olguculuk ve onun getirdiği

mesele şirketlerin risk yönetimi uzmanlığına giriyor. İnsanlığın geleceğine dair aslında hiçbir şeyin değişmeyeceği yargısını barındıran tahminler yapmak biz devrimcilerin görevi değil. Parçacık fiziğinin neler getireceğini tahmin etmeye çalışmıyoruz. Kuantum fiziğinde tartışmamıza dair ipuçlarını, tanrısalcı olasılıkçılıkta bulabiliriz. Olgusalcı aklın bizi getirdiği yer her şeyi hesaplayabildiğimiz bir maddi dünyaydı. Şimdi ise hiçbir şekilde hesaplanamaz gibi gözüken bilinemez bir maddi dünya bize pazarlanıyor. Bu bilinemezcilik yerini kah kusursuz bir tanrısal tasarıma, kah yeni-nihilist karamsarlığa kah devletsiz bir anarko-kapitalizme bırakıyor ya da mekan ile zamanın uzamsızlaştığı, yapı ile diğer her şeyin koptuğu daha bütün bir çerçeve olarak modernizmin ötesine gidiyoruz. Tam da bu sayıltılar, aklın mezarı üzerinde yeşeriyor. Olgusalcı aklın mevcut sınıf ilişkileri içinde sorgulanması bize liberal toplumun bir paradigma krizinde olduğunu gösteriyor. Kendi aklını mezara gömmüş olan liberalizm, aklı tarafından mezara gömülmemek için delicesine bir arayışta. Bu arayıştan gündelik hayata kalan devasa bir bilinemezcilik, hiççilik, umutsuzluk ve karamsarlık. Böyle bir süreçten geçerken olgusalcı aklı mezarından çıkartıp ona sarılmak nafiledir. Tarihin gömdüğü bir düşün diriltilmeye çalışılırsa ancak bir zombi olarak yeryüzüne döner. Yeryüzündeki iktidar mücadelesi ise zombilerle verilemeyecek kadar canlıdır. Bu gerçeğin farkındalığı liberal düşün içinde de yankı bulmakta ve çeşitli çözümler üretilmektedir. Post-modernizme dair sözlerimizi bir önceki sayımızda söyledik: Bize savaş açılan yerden savaşımızı sürdürüyoruz! Ama bu söze eklememiz gerekenler var. Bizim savaşımız geçmişi diriltmenin savaşı değil. Tarihsel tecrübelerimiz bize felsefi bir kopuşun gerekliliğini gösteriyor. Dünün aklından kopmayanlar bugünü yaşayamaz, bugünün aklından kopmayanlar ise yarını kuramazlar.

tartışmaların farkındayız. Ancak bu konu, başlı başına bir yazı gerektireceğinden bir sonraki sayımıza bırakıyoruz.

21


TARİH

Platformizm Nedir ve Platformizmin Devrimci Mücadele Açısından Taşıdığı Önem

Mahnovist Hareket’in Çok Kısa Bir Özeti 1921 yılı gibi henüz Rus Devriminin somut etkilerinin yeterince olgunlaşmadığı erken bir dönemde, Rusya’nın güneyinde başka bir devrimci dönem neredeyse sonlandırılmak üzereydi. Nedeni, Rus Devriminin anavatanından bağımsız gelişen ve son derece özgürlükçü sonuçlara yol açmaya başlayan Mahnovşçina’nın (Mahnovist Hareket) yarattığı etkiden duyulan rahatsızlıktı. Bu rahatsızlık öyle büyük boyutlara ulaşmıştı ki Bolşevik iktidar, devrim boyunca beyaz güçlere karşı üç kez açık ittifak kurmak zorunda kaldığı Mahnovist hareketi ezmek için beyaz tehlike bertaraf edilir edilmez, kızıl ordu aracılığıyla taarruza geçti. Aslında 1920 yılı Bolşevik saldırıların başlangıcı değil sonucuydu. 1918’den itibaren Bolşevikler, Ukrayna’daki özgürlükçü deneyimi 22

kendi otoriteleri altına almak için en az üç kez saldırıya geçmiş fakat her defasında yaklaşan Denikin ve Wrangel’e ait beyaz ordu tehlikesi karşısında geri adım atarak anlaşma yolunu seçmişti. Tarihler 1920 Kasım’ını gösterdiğinde ise artık beyaz ordu tehlikesi ortadan kalkmış ve ortada sadece Bolşevik iktidarın tek gerçek alternatifi Mahnovist hareket kalmıştı. Bolşevikler Kırım’daki bir konferansa Mahnovist ordunun önde gelen üyelerini çağırarak tümünü orada vurdular. Bu tarihten itibaren yaklaşık 9 ay boyunca sürecek ve Romanya sınırında noktalanacak olan Kızıl Ordu ve Mahnovist orduların savaşı başlamış oldu. Yaklaşık 3 yıl boyunca Rus devriminin “bütün iktidar sovyetlere” sloganını tüm düşman güçlere rağmen canı pahasına savunan Mahnovist hareket, savaş dönemi boyunca kendi etki alanı içerisindeki büyük bir coğrafyada özerk komünlere dayalı özgürlükçü bir toplumu inşaa etme anlayışını da hayata geçirmeyi başarmıştı. Voline, Mahnovist hareketin Rus devrimindeki azımsanamayacak etkisini şöyle özetlemekteydi: “Mahnovşçina her türlü gericiliğe karşı olağanüstü bir mücadele yürüterek devrimi birçok kez felaketin eşiğinden kurtarmış, müstesna bir güçle yayılmış ve devrimin kaderinde muazzam ve inanılmaz zorlukta bir rol oynamıştır.” Savaş dönemi boyunca Mahnovist isyan ordusu, sayıları onbini bulan silahlı milis kuvvetleriyle etkili bir mücadelenin sürdürücüsü oldu. Mahnovist isyan ordusunun başarısı sadece savaş alanıyla sınırlı da değildi. 400 bin kilometre karelik bir alanda savaşan Mahnovistler, tarihte eşine az rastlanır özgürlükçü bir toplumsal dönüşümü de sağlamayı başarmışlardı. Kontrolü altındaki topraklarda derhal ve zaman geçirmeksizin özerk işçi-köylü komitelerinin kurulmasına ön ayak oldular. Her türden devletçi anlayışı reddederek üretim ve dağıtım ilişkilerini özgürlükçü bir modelle hayata geçirmeye çalıştılar. Bir taraftan savaşan isyan ordusu diğer bir taraftan da tüm köylerde yerel inisiyatifleri geliştirme amaçlı eğitim çalışmaları örgütlüyordu. Dünya böyle bir deneyimin benzerini ancak bundan yaklaşık 15 yıl


TA R İ H sonra ve son kez İspanya topraklarında görecekti. Mahnovistlerin anarşist hareketin tarihine yaptıkları bu derin katkı sadece dönemin Moskova merkezli devrimci güçleri tarafından değil anarşistler tarafından da yeterince anlaşılamadı. Öyle ki, Mahno’nun ölümünden sonraki gün yayınlanan günlük bir Fransız gazetesi dahi, Mahnovistlerin etkisini anarşistlerden çok daha net kavramıştı: “Şurası kesindir ki, Rus devriminin kaderini belirleyen Denikin’in beyaz ordusuna karşı verilen savaşın başarısı, Troçki’nin düzenli ordusundan çok, kara bayrak altında mücadele eden isyancı Ukrayna köylülerinin eseridir. Rus devrimini yenilginin eşiğinden kurtaranlar aynı zamanda özgürlük düşüncesinin son gerçek temsilcisi olan Mahnovistlerdir ve Moskova bu gerçeği bugün tamamen unutmak istese de, tarafsız olan tarih Mahnovistlerin bu tarihsel eylemini her daim hatırlayacaktır.” Mahnovist hareketin önde gelen ve hayatta kalan 77 militanının Romanya sınırındaki son direnişi, Paris’e kadar ÇEKA tetikçilerinin takibiyle sürdü. Paris’e gelen Mahno ve birkaç yoldaşı derin bir hayal kırıklığı ve savaşın vücutlarında bıraktığı sayısız izle, o günlerde anarşist davaya daha uzun yıllar hizmet edecek bir broşürü kaleme alacaklarını henüz bilmiyorlardı. Platform Metni’nin Anlamı ve Devrimci Niteliklerinin Önemi Platform metni, yayınlanır yayınlanmaz anarşistler arasında kendi açtığı cephede bir taraf olarak algılanmaya başlandı. Taraf olması, Rus devriminde yaşanmış bir dizi deneyimin gerçek sonuçlarının sorgulanmasından ve anarşistlerin ciddi bir biçimde eleştiriliyor olmasından kaynaklanmaktaydı. Metinde geçen, anarşistlerin genel vaziyetlerine ilişkin eleştiriler ve beraberinde ortaya koyduğu önermeler; birçok anarşist açısından alışık olmadıkları bir zorlanmayı ifade ediyordu. Daha önce, anarşistleri kendi konumları ve örgütsüzlükleriyle yüzyüze getiren bir başka metin uluslararası ölçekte ortaya çıkmış olmadığı için aynı zamanda tedirgin ediciydi.

Platform metni anarşist hareketteki yaygın genel örgütsüzlüğü acımasızca eleştirirken, kendine göre bir başka örgütlenme modelini de öneri düzeyinde dile getirmekteydi. Bu öneri daha sonraları platformizm diye adlandırılacak olan ilkeleri içermekteydi. Bu ilkelerin sadece “ilke” olmasından dolayı bile bazı anarşistler tarafından derhal otoriter eğilimleri beslemekle suçlandı. Aynı anarşistler bu eleştiriyi daha da ileri götürerek metnin, anarşizmi bolşevikleştirdiği iddiasını da ortaya attılar. Fakat bunun gibi eleştiriler metnin yarattığı tartışmanın neredeyse en az ciddiye alınan tarafını temsil etmekteydiler. Asıl tartışma, metnin örgütlü bir hareketin detaylarının tartışıldığı kısmından doğmaktaydı. Platform metni anarşist harekete içkin olan temel iki eğilimi açığa çıkartması bakımından da tarihsel bir belgedir. Bu iki eğilim en kaba ifadesiyle platformist anarşizm ve sentezci anarşizmdir. Sentezci anarşizm özetle; asgari referans noktalarını yeterli görerek, bir çok anarşist eğilimi aynı çatı altında biraraya getirmeyi hedefler. Sentezci anarşizm, anarşist olmak veya bireyci olmamak gibi çok temel bazı verileri kabul edip yeterli görür. Platformist eğilim ise, bu asgari müşterekleri devrimci bir örgütlenme için yeterli görmeyerek, örgütlenme tartışmasını bir üst aşamaya kadar sürdürür. Platformizme göre örgütlenme, ideolojik, teorik ve pratik bir kolektif iradeyi gerektirmektedir. Kolektif irade ise o iradeyi oluşturan bireylerin ayrı ayrı toplam iradelerinden daha fazlasını ihtiva edecektir. Bu iki eğilim günümüz anarşist varoluşları açısından da özel bir anlam taşımaktadır. Platformist geleneğin yeterince bilinmediği ve dolayısıyla anlaşılmadığı gerçeği göz önüne alınacak olursa, günümüz anarşizminin daha çok sentezci geleneğin bir parçası olduğunu söylemek yerinde olacaktır. Oysa tarihte hem Ukrayna hem de -biraz farklı bir tartışmayı da içerse- İspanya örnekleri, anarşizmin neredeyse yegane devrimci dönemlerini temsil etmektedir. Bu iki dönemin ortak özelliği; anarşizmin bir halk hareketi olarak gelişmesinde ve günümüz bir çok anarşisti için öncelikli referans noktası olmasında yatmaktadır. 23


TARİH Fakat özellikle 1950’ler sonrası gelişen anarşizm, bu iki deneyimi ideolojik tartışmalarda kendisine referans kabul etse de, bu deneyimlerin anarşist teori ve pratiğe yaptığı katkıyı neredeyse hiç dikkate almamış gibidir. Buna rağmen platformist eğilimin yarattığı devrimci dinamik tekrar irdelenmeyi ve geliştirilmeyi fazlasıyla hak etmektedir. Bugün anarşizmin geldiği nokta göz önüne alındığında, onun neden toplumsal bir gerçeklikten çok marjinal bir kimliğe dönüştüğünü sorgulamak tabii bir gereksinimdir. 1936 İspanya’sından sonra anarşizm, tarihin karanlık sayfalarında birer anı olarak kalmaya mahkum edilmiştir. Anarşist düşüncenin bu bağlamda öncelikli eksikliği; tarihsel deneyimlerden kendine özgü sonuçları çıkarmadaki basiretsizliğidir. İkinci önemli ve platform metninin temel eleştirel argümanı olan, 1920’lerin Rusya’sında dahi kendini hissettirmiş, “örgütsüzlük” hastalığıdır. Metin bu hastalığı şu şekilde özetlemektedir: “...özgürlükçü düşüncenin su götürmez olumlu karakteri ve gücüne rağmen, toplumsal devrimle yüzyüze gelen anarşistlerin samimiyetlerine rağmen, özgürlükçü komünizm adına verilen kahramanca mücadelelere ve sayısız kurbana rağmen, anarşist hareketin hala güçsüz olması düşündürücüdür. Özgürlükçü düşüncenin tartışmasız olumlu özü ile anarşist hareketin içine düştüğü bu zavallı durum arasındaki çelişki kuşkusuz bir çok nedenden kaynaklanmaktadır. Ancak, en önemli ve belirleyici etken, anarşist hareket içinde örgütsel ilke ve pratiklerin olmayışıdır.” Metnin ikinci bölümünde ise (örgütsel bölüm), asıl tartışmanın nedeni kabul edilen ve anarşistler arasında bugün dahi tartışılan bir önerme yer almaktadır: “Anarşizm ne güzel bir ütopya ne de soyut bir felsefi düşüncedir. Anarşizm emekçi kitlelerin toplumsal hareketidir. O nedenle anarşizm, sınıf mücadelesi gerçekliğinin ve stratejisinin gerektirdiği biçimde, güçlerini tek bir örgütte toplayarak aralıksız bir propaganda yürütmek zorudadır.” İşte bu önerme, birçok anarşistin hızla platform metni yazarlarına karşı cephe oluşturmasına neden oldu. Dönemin 24

önde gelen anarşist komünistlerinden olan Malatesta dahi metnin bu önermesine şüpheyle yaklaşmaktaydı. Şüpheciliğinin kendince haklı nedenleri mevcuttu. Mahno ve yoldaşlarının yaşadığı derin hayal kırıklığı, yenilginin asıl nedeninin Bolşevik Parti’nin katı örgütlenme modelini kendilerinin yaratamadığı duygusu onları anarşist saflarda otoriter eğilimleri besleyecek bir örgütlenme modelini önermeye kadar götürdüğünü düşünüyordu. Fakat Malatesta’nın tepkisi belki de diğer anarşistlerin tepkileri yanında en makul olanıydı. Malatesta’nın eleştirisinden güç alan bazı anarşistler Mahno’ya karşı kişisel düşmanlık besleyecek kadar ileri gittiler. Malatesta ise, metnin örgütsel bölümünde geçen ifadelerin yeterince açık olmadığından ve otoriter bir takım alışkanlıkları besleme ihtimalinden duyduğu kaygıdan hareket ediyordu. Fakat Mahno ve yoldaşlarının çabasına bir çok yerde de katılmadan edemiyordu. Bu durumu Mahno’ya gönderdiği mektuplardan birinde şöyle ifade etmekteydi: “...Bu yüzden Rus yoldaşların girişmiş oldukları inisiyatife eleştirilerime rağmen ancak sempatiyle yaklaşabilir ve şu kanaatimi dile getirebilirim: Bugüne kadar anarşistler tarafından kurulmuş herhangi bir örgütten daha genel, daha birleşik, daha kalıcı olan ve anlayışsızlığın, kayıtsızlığın, hatta çoğunluğun düşmanlığının ortasında mücadele eden bir örgüt, hiç kuşkusuz, düşüncelerimize destek kazandırmanın güçlü bir aracı, önemli bir güç ve başarı unsuru olacaktır.” Platform Metni’nin İçeriği Üzerine Düşünceler Platform metnine ilişkin tepkiler yalnızca öfke ve saldırganlıktan ibaret değildi. Metnin yazarları, anarşist bir örgütün inşasına yönelik tartışmaların geliştirilebilmesi adına 5 Şubat 1927’de uluslararası bir konferans çağrısı yaptıklarında Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden bu çağrıya yanıt veren bir çok anarşist grubun da olduğu ortaya çıktı. Bu grup ve temsilcilerinin katılımıyla 20 Nisan 1927’de yapılan konferansta aşağıdaki ilkelerin benimsenmesinin önerildiği bir taslak metin hazırlandı:


TA R İ H 1.Sınıf mücadelesinin anarşist düşüncenin en önemli görünümü olarak kabul edilmesi, 2.Anarşist-komünizmin olarak kabul edilmesi,

hareketin

temeli

3.Sendikalizmin önemli bir mücadele alanı olarak kabul edilmesi, 4.İdeolojik-taktik birlik ve kolektif sorumluluk temelinde bir Anarşistler Genel Birliğine gereksinim duyulduğunun kabul edilmesi, 5.Toplumsal devrim perspektifinde yol alabilmek için yapıcı bir programa gereksinim duyulduğunun kabul edilmesi. Bu 5 temel ilke, platform metninden hareketle ilkeli bir örgütlü sürecin hayata geçirilebilmesi için atılabilecek en önemli adımı temsil ediyordu. Toplantıya çeşitli ülkelerden gelerek katılan temsilciler, kendi ülkelerinde bu ilkelere dayalı örgütlü anarşist birimler kurabilmek için hızla girişimlere başladı. Platform uluslararası düzeyde kendini örgütlemekte yetersiz kaldı. Fakat çeşitli ülkelerdeki anarşist oluşumların yerel örgütlenme çalışmalarında azımsanmayacak bir etki bıraktı. Platform metni çok temel anarşist bir veriye dayanıyordu. Metnin yazarları sentezci eğilimin anarşizmin farklı ekollerini bir çatı altında yanyana getirme fikrini reddederek yerine, anarşist örgütlenmenin teorik, taktik ve örgütsel temelde, az çok homojen bir program etrafında bir araya gelmelerini koyuyordu. Çünkü heterojen anlamda yanyana gelmiş grupların oluşturacağı sentezci bir örgütlenme modeli, anarşist hareketin sorunlarına ve yapılması gerekenlere ilişkin her biri kendi düşüncesine sahip birey ve grupların basit ve mekanik bir toplamından ibaret olacaktı ve bu devrimci bir anarşizmin gelişimi açısından vakit kaybından başka bir anlama gelmiyordu. Platform metninin örgütsel ilkeleri dört temel başlık altında toplanmaktaydı. Bunlar 1. Teorik birlik, 2. Taktik birlik veya Kolektif eylem yöntemi, 3. Kolektif sorumluluk ve 4. Federalizmdir. Bu yazıda platform metnine cepheden savaş açan anarşistlerin bile az çok kabul ettiği Genel ve Kurucu bölüm üzerinde durmayı gerekli

görmüyoruz. Fakat yukarıda geçen dört temel ilke, tartışmayı taraflara ayırma bakımından son derece önemli olduğu için özel bir ilgiyi hak ediyor.       Teorik birlik; anarşist örgütlenmeyi sağlıklı bir sürece taşıyabilmek için ortaklaşılması gereken en önemli basamağı temsil ediyor. Bu ilke, bir örgütlenmeyi oluşturan bireylerin, toplumsal sorunlar, mücadeleye bakış ve yapılması gerekenler konusunda yaşanması muhtemel kafa karışıklıklarını en aza indirmenin yoludur. Teori bireylerin ve örgütlerin faaliyetlerini belirli bir amaca giden yola kanalize eden temel gücü ifade etmektedir. Günümüzde, birçok sorunu ve çözüm önerilerini herbiri farklı önceliklere ve bakış açılarına sahip bireylerin birlikte ifade edebilmesi pratik olarak da mümkün değidir. En basit ifadeyle; öncelikleri farklı bireylerin teorik ortaklığından bahsedilemez. Platformist gelenek bu anlamda sınıf mücadelesini kendisine zemin kabul eden bir anlayışı öne çıkartmaktadır. Teorik birlik, bu perspektifi, o geleneğin savunucusu tüm birey ve gruplar için tanımlamakta kullanılır. Aynı şekilde örneğin toplumsal dönüşümün ekolojik bir mücadeleyle gerçekleştirilebileceğini iddia eden bireylerin yanyanalığı da, bir çeşit teorik birliği gerektirecektir. Aksi taktirde en basit ifadeyle güçlerin birliği anlamına gelen örgütlenmenin işlevselliğinden ve toplumsal etkisinden bahsedilemez. Bu yüzden teorik birlik, sadece platformist gelenek açısından değil fakat tüm siyasal faaliyet biçimleri açısından da elzem bir öneme sahiptir. Taktiksel birlik veya kolektif eylem yöntemi de teorik birlikte kastedilen işlevsel bir örgütlenme arayışının sonucudur. Teorik anlamda aynı sorunlara -tıpatıp aynı değil fakat benzer bakış açılarıyla-yönelmiş bireylerden oluşan bir örgütlenme, faaliyet alanlarında ve etkinliklerinde de benzer bir anlayışı üretmek zorundadır. Taktiksel birlik, örgütsel olarak kabul görmüş faaliyetlerin benzer yöntemlerle bir arada, güç birliği yaparak sürdürülmesini esas alır. Faaliyetin toplumsal alandaki karşılığı, onun kolektif olarak organize edilmesini ve kolektif olarak sahiplenilmesini 25


TARİH gerektirir. Bir örgütlenmenin yapmakta karar kıldığı işin sağlıklı ve işlevsel olarak sürdürülebilmesi, o işe taktiksel olarak benzer pencerelerden bakan bireylerin güç birliğiyle mümkündür. Bu durum birbirine karşıt çeşitli taktiksel yönelimlerin yıkıcı etkilerini ortadan kaldırır, hareketin tüm yeteneğini belirlenmiş tek veya daha fazla sayıda alanda yoğunlaştırır ve bireyleri ortak bir hedefe giden yolda motive eder. Kolektif sorumluluk başlığı anarşistler arasında neredeyse en çok polemik konusu yapılmış olan ilkedir. Kolektif sorumluluk yeterince anlaşılamamasından ötürü, bireysel inisiyatifin önünün kesilmesi olarak algılanmıştır. Fakat devrimci bir örgütlenmede her bireyin kendi ihtiyaç, arzu ve sorumluluk anlayışına göre hareket etmesi tercih edilebilir değildir. Tercih edilebilir olmamasının nedeni, tek bir bireyin yapabileceklerinin sınırlılığı ve ortak hareketin fiili avantajlarının yerini faaliyetin kaderinin bireyin yetenekleri ve iyi niyetine bırakılması sorunudur. Bu ilke aslında –savunulduğunun aksineanarşizmin de en temel ilkesidir. Bireyin kutsanmış önderliğini reddeden anarşizm, doğası gereği kolektif irade ve sorumluluğu ön plana çıkartır. Bireyin kişisel inisiyatif ve keyfiliğine indirgenmiş bir anlayışın otoriter sonuçlar doğurmaması düşünülemez. Kolektif sorumluluk, devrimci çabayı yatay örgütlenmiş bir anlayışa taşır ve her bireyin yapılan işlere katılımı ve katkısı ölçüsünde sorumlu olmasını içerir. Bu sorumluluk duygusu, bireyi, verilen görevi amaçsızca yerine getiren basit bir kişi olmaktan çıkartarak onu, yaptığı işe ve taşıdığı yükümlülüğe yabancılaşmadan ortak kaderin belirleyicisine dönüştürür. Toplumsal alan ve devrimci mücadele doğası gereği kolektif bir niteliğe sahiptir. Kapitalizmin ve onun yaşamsal izdüşümleri olan birçok baskı mekanizmasının kolektif gücü karşısında bireyin tek başınalığı olsa olsa karamsar bir mistisizme varır. Bu yüzden anarşist örgütlenme, sorumsuz bireyciliğe karşı net bir tavırla kolektif sorumluluk ilkesini hayata geçirmekle yükümlü olmalıdır. Mahno bu ilkeyi şöyle özetlemektedir: “Kolektif sorumluluk ilkesi, anarşist fikirlerin özveri ruhuyla dolu bir yoldan emekçilerin içinde kök salması gerektiğine ilişkin 26

kararlılığımızda ve kendi anarşizm anlayışımızda herbirimize rehberlik eden temel bir ilkeyi ifade etmektedir. İnsan bu ilke sayesinde, diğerlerini reddederek devrimci yolu seçiyor. Bu olmaksızın, hiçbir devrimci, toplumsal sefaletin boyutlarına, buna karşı verilen savaşın yetersizliğine katlanmak için gerekli güce, iradeye yada bilince erişemezdi. Farklı dönemlerde yaşayan ve farklı kişisel birikimlerden gelen devrimciler, kolektif sorumluluk ilkesinden aldıkları ilhamla kendi güçlerini birleştirmişlerdir, geçmişte gerçekleştirmiş oldukları ve baskı altında olanlara yol gösteren kısmi ayaklanmaların boşuna olmadığına, sömürülenlerin kendi özlemlerini anlayacaklarına, bu deneyimlerden yola çıkarak zamana uygun yöntemler geliştirebileceklerine ve bunları özgürlüğe giden yeni yollarda kullanacaklarına ilişkin bir umuda sahiplerse, bu yine bu ilke sayesindedir”. Bu küçük alıntı kolektif sorumluluk ilkesinin, anarşist mücadele açısından otoriter değil, geliştirici bir örgütlenmeyi hedeflediğini özetlemeye yeterlidir. Federalizm ise, böyle bir örgütlenmenin hem toplumsal devrim vizyonunu hem de ortaya çıkmış birbirinden bağımsız örgütlenmelerin birlikteliğini vurgular. Anarşizm, gerek emekçilerin toplumsal organizasyonu gerekse kendi siyasal perspektifi gereği her zaman merkezi bir örgütlenmeyi yadsımıştır. Platformizm de bu anlamıyla örgütlenme modelini federalist bir önermeyle güçlendirmektedir. Çünkü merkezi sistem; her bireyin eleştirel duyarlılığının, inisiyatif ve bağımsızlığının azaltılmasına, insanların merkeze körü körüne itaat etmesine dayanır. Bu sistemin kaçınılmaz sonucu toplumsal yaşamın ve örgütlü mücadelenin köleleşmesi ve mekanikleşmesi olacaktır. Platformist eğilim, her zaman, merkeziyetçiliğe karşı, bireyin ve örgütlenmenin bağımsızlığını ve inisiyatifini ortak mücadeleye katkı bakımından uyumlu hale getiren federalizm ilkesini savunmuştur. Her bireyin bağımsızlığı ve gönüllü katılım esasına dayalı örgütlülüğünün savunulması fikri ile toplumsal mücadeleye katkı sunma sorumluluğunu birbirine uyumlu kılan federalizm, tüm bireylerin örgütlü bir güçle yeteneklerini cisimleştirmelerine olanak


TA R İ H verir. Fakat platform metni bu konuda da anarşistlere ait bir tehlikenin altını çizmektedir: “...federalizm çok sık olarak, herşeyden önce bireyin kendi “ego”sunu örgütsel göreve ilişkin yükümlülüklerden bağışık olarak ifade etme hakkı olarak yorumlanmıştır. Bu yanlış yorum, geçmişte hareketimizi örgütsüzleştirmiştir. Bu yalnış anlaşılmayla kararlı ve uzlaşmaz bir şekilde mücadele edilmelidir.”   Sonuç Yerine... Platform metninde geçen bu ilkeler özgün bir anarşist örgütlenmenin değişmez temel kurallarını ifade etmemektedir. Fakat devrimci bir örgütlenmenin dikkat etmesi gereken ve anarşist saflarda sıkça karşımıza çıkan birçok sorunu çözmemizde güçlü bir referans noktasıdır. Platformizm bize, devrimci bir örgütlenmeye ulaşma konusunda çok anlaşılır bir takım ipuçları veriyor. İdeolojik, teorik ve pratik bir birlik anlayışını her türden reformcu ve uzlaşmacı çizgiden kopuşun temel dinamikleri olarak ortaya koyuyor. Bireylerin özgür iradesinden doğan kolektivizmi öngörüyor. Neyi, nasıl ve neden yaptığına ortak cevaplar verebilmenin ve ortak bir gelecek özleminden hareketle sorumluluk ve özdisiplin anlayışlarının özgürlükçü bir mücadele açısından değerini gösteriyor. Böylece her vesileyle anarşistlerin üzerinde, sırtlarında taşıdıkları bir kambur misali duran “örgütsüzlük” hastalığına da anlamlı bir yanıtı ihtiva ediyor. Metin, Rusya’da yaşanan yenilginin gelecekte gelişmesi muhtemel bir başka özgürlükçü devrimde tekrarlanmaması ihtiyacından doğmuştur. Bu yüzden yenilginin nesnel şartlarının değerlendirilmesi yanında, haklı olarak anarşistlerin eksikliklerinin giderilebilmesi kaygısını gütmektedir. Dolayısıyla anarşistlerin nasıl örgütlenmesi gerektiğine ve onların nasıl daha etkin bir toplumsal güç haline gelebileceklerine dair genel bir takım rehber ilkeleri ifade etmektedir. Kitapçık, otoriter siyasetle herhangi bir uzlaşmanın değil, etkin devrimci faaliyet ile temel anarşist ilkeleri bütünleştirebilecek bir örgütlen-

menin yaratılmasının yaşamsal zorunluluğuna işaret ediyor. Kitapçık kaleme alındığı 1926 yılı için olduğu gibi, bugün için de kusursuz bir program olarak algılanamaz. Kimi yetersizliklere sahip olduğu açıktır. Ortaya koyduğu düşüncelerin bazılarını yeterince açık ifade etmemiş olduğu için de sonuçsuz birçok polemiğin nedeni gibi görülebilir. Hatta bazı önemli konulara hiç değinmediğini dahi söylemek mümkün. Yazarlar, kaleme aldıkları bu broşürün bir tür “İncil” olmadığını da sunuş bölümünde ifade ediyorlar. Bu tamamlanmış bir çözümleme ve programın kusursuz teorisi de değil. Yanlızca anarşistler arasında mevcut olan eksiklik ve hataların, devrimci bir dertle çözülebilmesi adına bir başlangıç noktası. Günümüzde geli��en anarşist eğilimlerin kendilerini varediş nedenlerini ve faaliyet anlayışlarını şöyle bir irdelemeye kalktığımızda, platformun ne kadar önemli bir tehlikeye işaret ettiğini ve önermelerinin bugün hala geçerli olduğunu fark etmemek mümkün değil. Bu yazının naçizane misyonu da, platformizmin anarşist mücadelede devrimci bir damarı temsil ettiği ve onu geliştirerek, gelecekte oluşması muhtemel mücadelelere ışık tutabilecek bir kaynak olduğunu vurgulamaktır. Platform’un bugünle ilişkisi konusunda şüphesi olanlar için ise söylenebilecek olan şey şudur; platformun temel düşünceleri bugün hala, mevcut birçok anarşist grup ve örgütlenmenin gündeminde bulunmaktadır. Kimi grup ve örgütler, platform metnini kendi gelişim ve teorik yönelimlerinde asli referans noktası görürken, kimi yapılanmalar ise platform metninin eleştirisi ve reddi üzerinden kendini var etmektedir. Hem dünya ölçeğinde hem de Anadolu coğrafyasında devrimci bir anarşist mücadele ve örgütlenmeden hala bahsediyorsak, platform metni bizler açısından son derece zengin bir miras ve geliştirilmesi elzem bir başvuru kaynağıdır.       

27


YALNIZ DEĞİLİZ Ahmed Arif

Bir ufka vardık ki artık    Yalnız değiliz sevgilim.    Gerçi gece uzun,    Gece karanlık    Ama bütün korkulardan uzak.    Bir sevdadır böylesine yaşamak,    Tek başına    Ölüme bir soluk kala,    Tek başına    Zindanda yatarken bile,    Asla yalnız kalmamak.    Şafakları ben balığa çıkarım    Akan akmayan sularda    Benim, bütün tezgahlarda paydosa giden            Bir bahar akşamı dünyada.    Ben dört duvar arasında değilim    Pirinçte, pamukta ve tütündeyim,    Karacadağ, Çukurova ve Cibalide.    Zehirli kör yılanları    Ve sıtmasıyla    Gün yirmidört saat insan avında    Karacadağda çeltikler.    Bir kız çocuğunun gözyaşı gibi    -  Ayak bileklerinde bir dizi boncuk,    Sol omzunda nazarlık,    Dağ başında unutulmuş üşümüş,    Minicik bir aşiret kızının     Damla-damla, berrak olur pirinci.    Kamyonlarla, katır kervanlarıyla    Beyler sofrasına gider... 28

Çukurovam,    Kundağımız, kefen bezimiz    Kanı esmer, yüzü ak.    Sıcağında sabır taşları çatlar,    Çatlamaz ırgadın yüreği.    Dilerse buluttan ak,    Köpükten yumuşak verir pamuğu.    Külhan, kavgacıdır delikanlısı,    Ünlü mahpusanelerinde Anadolumun    En çok Çukurovalılar mahpustur,    Dostuna yarasını gösterir gibi,    Bir salkım söğüde su verir gibi,    Öyle içten    Öyle derin,    Türkü söylemek, küfretmek,    Çukurova yiğidine mahsustur...


Tütünü bilir misin?    “Kız saçı” demiş zeybekler,    Su içmez her damardan,    Yerini kolay beğenmez,    Üşür    Naz eder,    Darılır    İki parmak arasında kıyılmış,    Bir parçası var kalbimin    İncecik, ak kağıtlara sarılır,    Dar vaki t yanar da verir kendini.    Dostun susan dudağına...

  Sokaklardan,    Kıyılardan,    Gök mavisinden,    Ekmeğinden,    Canevinden ayrı düşmeye    Yani bütün hasretlerin kahrına    Ve zehrine çaresiz kalmaların,     İlk nefesi Hızır gibi yetişir    Cibalide sarılan cıgaranın...    Tütün isçileri yoksul,    Tütün işçileri yorgun,    Ama yiğit    Pırıl - pırıl namuslu.    Namı gitmiş deryaların ardına    Vatanımın bir umudu...

29


TARİH

15-16 Haziran'dan TEKEL Direnişi'ne ya da Tarihin Komedisi

imkanlarımızla direnişin içinde yer aldık. 78 gün süren Sakarya Komünü, yarattığı kamusal alanla ve bu kamusal alan içinde cereyan eden tüm tartışmalarıyla bizim asıl referans noktamızdır. Bu yazıda da Sakarya Komünü'nden anarşizm adına çıkardığımız sonuçları paylaşmayı amaçladık. Bu sonuçların tarihselliği açısından 15-16 Haziran deneyimini geçmiş ile bugün arasında köprü kurabilmemiz için Sakarya Komünü ile birlikte değerlendirilmesi gereken bir referans olarak görüyoruz. Benzerlikler, Farklar ve Değişen Sınıf Mücadelesi

Yasaları ve hakları miras alıyorlar durmadan Tıpkı ardı arkası gelmez bir hastalığı devralırcasına; Kuşaktan kuşağa aktarıyorlar, Sessiz sedasız taşıyorlar ordan oraya. Sağduyu saçma oluyor, iyilik de cefa, Yazık sana ki torunum, Bizimle doğmuş haktan Sana hiç sözedilmiyor Faust

A

nkara, kış ayının içinden bahara uzanan bir dönemde TEKEL Direnişi'ne ev sahipliği yaptı. Direniş'in başından sonuna yaşananlar etrafında dönen tartışmalar, sınıf mücadelesi üzerine yürüyen tartışmaların kimisinin gömülmesine kimisinin de haklılığının ıspatlanmasına vesile oldu. Bu tartışmalar çoğunlukla dergiler üzerinden ilerledi. Bizim derdimiz sol yayınlar içinde süregitmiş olan analizlere kendimizce katkı yapmak değil. Emeğin Özgürlüğü olarak, TEKEL işçilerinin Abdi İpekçi Parkı'ndan Türk-İş'in önüne çekildikleri ilk günden çadırların söküldüğü son güne kadar tüm 30

15-16 Haziran'ın, Türkiye sınıf mücadelesi tarihi için kapladığı önem, her yıl dönümünde anılmasıyla ortadadır. Eminiz ki TEKEL Direniş'i de geleceğe böyle bir miras bırakacaktır. Ancak bu iki işçi eylemliliğinin tek ortak noktaları büyüklüklerinde değildir. Öncelikle her iki eylem de yasadan yola çıkmışlardır. Böylece hukukun, sınıflar mücadelesinin tezahüründen ibaret olduğu bir kez daha vurgulanmış olur. İki direnişi ateşleyen hukuksal çerçeve elbet nicel farklar barındırmaktadır. Öyle ki, 15-16 Haziran, DİSK'i imha edecek bir yasal düzenleme henüz yasalaşmadan başlamışken TEKEL Direniş'i yasaya geri adım attırma amacı taşımıştır. Yasallık meselesi sadece başlangıç aşaması itibariyle değil; direnişlerin sonlarını oluşturmaları açısından da önemlidir. Sakarya Komünü'nün yenilgisin* sihirli sözcüğü de yasallıktır. Tek-Gıda-İş Sendikası, özellile Komün'ün son döneminde Danıştay'ın vereceği kararı kilit noktası haline getirmiştir. Sendika'nın kuvvetlendirdiği siyasal nüans, mahkeme ve *  Yenilgi derken yanlış anlaşılmasın. Sakarya

Komünü’nden kastımız Ankara’nın göbeği Sakarya Caddesi’nde kurulmuş ve 78 gün boyunca dayanmış olan kamusal alandır. Bir kez bu alanın maddi koşulu olan çadırlar söküldüğünde Komün kaybedilmiştir. Ancak TEKEL Direnişi, Çadırlar kurulmadan önce başlamış ve bugün de düşük yoğunlukta sürmektedir. Direniş’in seyri kaybetmek yönünde de olsa henüz yenilgiyi ilan etmek için erkendir.


TA R İ H hukuk olmuştur. Direniş, taşeronlaşmaya ve esnek üretime karşı birleşik cephenin ilk adımını oluşturabilecekken Danıştay'ın verdiği bir karar zafer havası estirebilmiştir. Sendika'nın geliştirdiği nüans, devrimci bilince üstün gelmiş, ve çadırlar işçilerin çoğunca güle oynaya sökülebilmiştir. Sendikal örgütlenme, TEKEL Direniş'inde olduğu gibi 15-16 Haziran'da da anahtar rol oynamaktadır. Elbet bunda şaşılacak bir şey yoktur. Sendika, işçi sınıfının ilk örgütlenmesidir. Ancak bu iki direniş arasında temel bir fark vardır: 15-16 Haziran'da işçiler Konfederasyonlarını savunmuşlar, TEKEL Direnişi'nde ise sendika yüzünden işçiler geri adım atmışlardır. 15-16 Haziran'da üç ölü ve yüzlerce yaralı ile savunulan DİSK, aradan geçen kırk sene içinde o günün Türk-İş'i kadar geri bir noktaya düşmüştür. Adını koymak gerekir: Sakarya Komünü boyunca TEKEL işçileri hem işverenleri olan devletle sendikaları aracılığıyla mücadele etmiş, hem de sendikalarına karşı mücadele etmişlerdir. Ancak devlete karşı mücadele nasıl ki devlet dışı bir alana ihtiyaç duyuyorsa, sendikaya karşı mücadele de sendika dışı bir alana ihtiyaç duyar. Devlet dışı alan TEKEL Direnişi için sendikal örgütlenmedir. Sendika'ya karşı mücadele için ise bu alan Sakarya Komünü'ydü. Bir diğer benzer nokta, her iki eylemlilikte de sınıfın öz iradesinin sendika iradesinin önüne geçmiş olmasıdır. 15-16 Haziran Ayaklanması'na baktığımızda, aslen 17 Haziran 1970 tarihine kitlesel bir eylem koymuş olmasına rağmen, ayaklanma konfederasyonun beklediğinden iki gün önce başlamıştır. DİSK’in basın temsilcisi, 15 Haziran günü verdiği demeçte “…direnmenin yarın ne şekle dönüşeceğini biz de bilmiyoruz. Her sendika kendi eylemini kendisi tespit eder.” demiştir. Tek-Gıda-İş Sendikası'nın da işçilerin Türk-İş binasını işgal etmesiyle başlayan Sakarya Komünü'nü öngöremedikleri kesindir. TEKEL Direniş'i için söyleyebileceğimiz, sınıfın kendi iradesinin, sendikanının ötesinde potansiyeller taşıdığının bir kez daha ıspatlanmış olmasıdır. 15-16 Haziran'dan TEKEL'e, en mühim farklardan biri, 1970 senesinde fabrikalar-

da bulunan işçi komitelerinin 2010 itibariyle bulunmamasıdır. Elbet komiteler anlık ihtiyaçların dayatması ile kurulur. Ancak bu komitelerin, işçi sınıfının hayatı örgütlemesinde ve kazanmasında oynadığı anahtar rol zaten Sovyetler Devrimi ile sabittir. Tek-Gıda-İş Sendikası, bu gerçeğin farkında olarak, Komün'ün ilk gününden itibaren tek örgütlü gücün kendisi olduğu, pazarlık masasında kendisinin işçilerin temsilcisi olarak yer aldığı ve her türlü alternatif örgütlenmenin iki başlılığa sebep olarak direnişi böleceğinin propogandasını yapmıştır. Komiteleşmek, Komün içerisinde süren ana tartışmalardan da birisi olmuştur. İşçiler arasında sendikal temsilcilik sisteminin yeterli olduğu genel kabul görürken TKP gibi yapılar bu tartışmada sendika tarafında yer almıştır. Bu noktada incelenmesi gereken sendikanın duruşu ve onun destekçileri değil; komiteleşmeyi savunan solun neden bu işin altından kalkamadığıdır. Bir sendika İspanya CNT-FAI örneğinde yaşandığı gibi sınıf mücadelesinin en ön cephesinde yer alabilir. Yine de bu tarihsel örnek, sendikaların potensiyellerinden ziyade anarşizmin siyasetine gönderme yapar. O halde bir sendika ile bir komite arasındaki farktan bahsedilmesi gerekmektedir. TEKEL Direniş'inde yaşandığı gibi sendikanın tedricen kuvvetlendirdiği nüans hukuki mücadele olmuştur. Bu Tek-Gıda-İş'e has değil, tüm sendikaların sınırlarını belirleyen bir noktadır. Yanlış anlaşılmasın; sendikalar sistemin oyuncaklarıdır demiyoruz. Yukarıda belirttiğimiz gibi, sendika sınıfın ilk örgütlenmesidir ve şarttır. Sendikanın sınırı sınıfın tarihsel bilincini fark ettiği yerde biter. İşçi sınıfı kendi için bilince kendi erişmeye muktedirdir. Ancak Sakarya Komünü ne bu iddiayı ne de bunun aksini ıspatlayacak kadar olgunlaşmamıştır. Olgunlaşma sınırının çizileceği yer komitelerin var olduğu andır. Özellikle Sakarya Komünü, komiteleşmenin maddi adımlarını atılması için pek çok imkan sunmuştur. “İzmir Çadırı, Samsun Çadırı” gibi adlandırmalar ve bu çadırların temsilciler düzeyinde sendikada bulunmaları zaten verili bir durumdur. Gerçekleşmesi gereken yalnızca 31


TARİH bir isim değişimi değildir. İzmir Çadırı, İzmir Komitesi'ne, Samsun Çadırı Samsun Komitesi'ne dönüştüğü anda bu komiteler sendika temsilciliği sisteminden bağımsız bir temsilciler meclisi oluşturabilir ve yasal alanda işçilerin temsilciliğini sürdüren sendika üzerinde baskı kurabilirlerdi. İşte bu an işçi sınıfının tarihsel bilincinin uyandığı an olacaktı. Ancak bu aşamadan sonra dillerden hiç düşmemiş olan Şeker İşçileri'ne, Çay İşçileri'ne ve tüm 4/c mağdurlarına ulaşılabilirdi. Böylece esnek üretim modeline karşı birleşik bir cephe oluşturulur ve hukuk alanında bir kazanımla yetinilmez; sınıf mücadelesinin siyasal alanında sağlam bir mevzi kazanılmış olurdu. Sınıf Mücadelesinin Yeni Araçları Bu yazıyı 15-16 Haziran'dan TEKEL'e bağlarkenki niyetimiz fordist üretimden yeniliberal esnek üretim biçimine geçişin tamamlanmış sayıldığı günümüzde Sakarya Komünü'nün açtığı yolu da gözler önüne sermekti. 15-16 Haziran'da unutulmaması gereken, direnişin gerçek bir proleter ayaklanması olduğudur. Direnişin bilançosunu çıkaran DİSK, ayaklanmaya 115 iş yerinden 75 bin işçinin katıldığını duyurmuştur. Ayaklanmanın İzmit – İstanbul hattında yer alması da bir ipucudur. Bu iki veriyi değerlendirdiğimizde bölgede ayaklanmaya katılan işçilerin çalıştığı işyerlerinin ortalama çalışan sayısı yedi yüze yakındır. İzmit – İstanbul hattı da Türkiye sermayesinin ana yoğunlaşma merkezidir. Ayaklanma yüksek istihdamlı çalışma sahalarında yaşanmıştır. Böylesi iş yerleri klasik tarzdaki sendika örgütlenmesi için elverişli alanlardır. Aynı zamanda bu tarz üretim modeli ithal ikameci sanayileşmenin karakteristiğidir. TEKEL Direniş'i ise bir varlık savaşıdır. İşçiler ya haklarını savunacak ya işsizler ordusuna katılacaktır. Komün'ü oluşturanların çoğunluğu yaprak ve tütün bölümlerindendir. Yıllardır süregelen özelleştirmeler iş yerlerini küçültmüş, geriye elli civarı çalışanın bulunduğu fabrikalar bırakmıştır. SEKA Direniş'inden beri ilerleyen süreç aslında yeni tip esnek üretime geçişin 32

yarattığı bunalımlara karşı bir direnç çabasıdır. İş yerlerinin kapanmaması talebiyle yola koyulan işçiler pazarlık masasında ana taleplerini değil; özlük haklarının korunması ve başka bir yerde istihdam edilme gibi haklar kazanmaktadır. Aslen kavga, yeni liberalizme karşı verilmekte; ancak bu mücadelenin gerektirdiği birleşik cephe oluşmadığı için kapitalizmin ana saldırısına karşı küçük ve geçici mevziler kazanılmaktadır. Yeniliberalizme karşı elde edilen böylesi ekonomik kazanımlar sınıf mücadelesinin siyasal alanında karşılığını hakkettiği kadar bulamamaktadır. İşte, tam da burada TEKEL Direniş'ine Sakarya Komünü dememizin sebebi yatar. Ankara, başkent olması nedeniyle işçilerin mücadelelerindeki uğrak yerlerden biri olmuştur. Ama ilk kez, talep dile getirildikten sonra eve dönülen bir yer değil; hakkını alana kadar kalınan bir Komün ortaya çıkmıştır. Komün'ün çok önemli bir dışsallığı da bu süreçte kendini göstermiştir. Komün, bir işçi kamusal alanı yaratmıştır. Aynı işkolunda çalışan, birbirini hiç tanımamış olan binlerce işçi günler geceler boyunca kardeşçe yanyana durmuş ve her gün hem deneyimlerin paylaşıldığı hem de yeni deneyimlerin kazanıldığı bir mücadele içinde geçmiştir. Bizce, içinden geçtiğimiz esnek üretim döneminde, birleşik cepheyi oluşturacak bir manevra işçi kamusal alanlarının yaratılmasından geçmektedir. Sakarya Komünü bunun ilk deneyimi olmuş ve ilk olmasına rağmen tarihe pek çok deneyimi arkasından bırakmıştır. Geride kalan 78 günden öğrendiğimiz, devrin değiştiğidir. Artık üretim alanı yerelinde yürütülecek mücadele (lojistik gibi sektörler hariç) siyasal bir kazanım elde edemez. Üretimin bu parçalı halinde sermayenin yüksek hareketliliği yerel direnişleri rahatça aşabilmektedir. Yeni mücadele biçimi uzun soluklu direnişlerden ve bu direnişlerin önayak olacağı işçi kamusallığından geçmektedir. Sakarya Komünü bu yolu açmıştır. İşçi kamusal alanları büyüdükçe emekçiler, dünyada rahatça at koşturan sermayeye gün be gün dünyayı dar edeceklerdir.



eö3