Page 1

Kadınlar El Ele Özgürleşmeye “Peki, niye yazmıyorsun? Yaz! Yazı senin için, sen kendin içinsin, bedenin sana ait, ona sahip çık! Kendini yaz: Bedenin sesini duyurmalı. Böylece bilinçdışının sonsuz kaynakları fışkıracaktır" Medusa’nın kahkahasından* Kadının Dünya’sından dünyanın kadınlarına merhaba. “Yeniden yola çıktık” diyerek başlamak istemeyiz yazımıza çünkü hep yollardaydık zaten. Düşe kalka, oynaya güle, öfkeli umutlu yaşamın her halinden ve her anından bir parça topladık yol kenarındaki demetlerden. Eteklerimize ve pantolon ceplerimize doldurduğumuz tecrübelerimizi, kazanımlarımız ve kayıplarımızı, tartışmalarımızı, somutluklarımızı, eleştirilerimizi ve dayanışmamızı bir dergi içine silkeleyelim, yazıya dökülsün, tarihe düşülsün istedik neler taşımışız kendimizle yürüdüğümüz yol boyunca. Kim miyiz biz? Biz Fransa’daki ithal gelinler, Almanya’da erkeklerle aynı koşullarda

çalışan ama onlardan %24 daha az kazanan emekçi kadınlar, TEKEL direnişindeki kadınlar, İtalya’ya iltica eden güvencesiz yaşayan “hizmetçi” kadınlar, Türkiye’deki zorunlu göç mağduru Kürt kadınları, başörtüsü yasağı ileüniversitelere kamu alanlarına giremeyen türbanlı kadınlar, savaş ve cinsiyetçi uygulamaların altında kendilerine yaşam alanı yaratmaya çalışan Afganlı, Iraklı, Filistinli kadınlar, savaşa karşı siyah giyen İsrailli kadınlar, Hindistan’da ve İran’da kadına karşı ayrımcı uygulamalara karşı hükümetin ve polisin baskısı ve şiddetine rağmen sokakları terk etmeyen kadınlarÇin’deki çiftçi- köylü kadınlar, Meksika’da geçim kaynağı olan mısırın kapitalist şirketler tarafından “patent”lenmesine karşın direnen Meksikalı kadınlar. “namus” adına öldürülen, taşlanan, Mal gibi alıp satılan, berdelle takas edilen kadınlar. Türkiye’de uzun yıllardan sonra kadınlar adına özlenene bir adım bir adım daha eklemeyi başarmış Kürt kadınlar *Yazının Devamı 3. Sayfada


Yerel Yönetimler Kadındır Ayşe Özkan Nusaybin Belediye Başkanı İktidar sistemi asırlardır kadını siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik alandan dışladı. Kadın direndikçe yasak(devlet yasaları), ayıp (ataerkil), günah(dini), zihniyetiyle devlet yetkilileri-erkek-din adamları güç birliği yaparak iktidarlaştı. İktidar yasalarını zor ve baskıyla nasıl ki halkları ve dilleri yok saydıysa toplumun yarısı kadını da yok saymaya çalıştı. Gelinen aşamada dünyada kadın deneyimleri birleşti, yerellerde direnen kadınlar, genel kadın mücadelesini oluşturdu. Dünyanın bir çok yerinde birbirinden habersiz köyde, kasabada, ilçede, illerde ve farklı ülkelerde kadınlar kadın hareketleri oluşturdu. Bugün kadınlar zorlayabildikleri kadar hatta enerjilerini kat kat arttırarak mücadeleyi sürdürmeye çalışıyorlar. Dünyanın farklı yerlerinde olduğu gibi Kürt coğrafyasında da kadın mücadelesi çok yönlü verilmektedir. Sınıf, cins, kimliksel mücadelede hem Kürt hem de kadın olarak çok yönlü baskılara maruz kalıyoruz. Kürt toplumunda politik tanımda kadın sorunu stratejik olarak ele alındığından Kürt sorununun çözümüne endeksli bir yaklaşım yoktur. Erkek egemen devlet, toplum ve aile yapısı kadının birçok noktada mücadele etmesini gerektiriyor. Bu bilinçle Nusaybin'de bundan önceki dönemlerde, siyasi partide, kadınlar belediye meclisi üyeliklerinde, yardımcılıklarında yer almışlar, vekaleten belediye başkanlığı yapmışlardı. Dolayısıyla, “Nusaybin’de kadın belediye başkanı” olağanüstü bir durum değil. Ama asırlarca erkek belediye başkanı “başkan bey” kültürü kadın olunca hemen değişmiyor. Nisêbîn’de Kürt sorunun çözül-

mek suçtur. Kürtçenin en anlamlı sözcükleri terörize edilir. Geçen gün 5 sokak adı üzerinden soruşturma başlatılmasıyla Türkiye’nin gündemine girdik. Katıldığımız her türlü etkinlik terörize ediliyor. Bir ayağımız adliyede bir ayağımız belediyededir. Kadınların daha fazla ve rahat katılımını sağlayabilmek için kadınlara göre seçtiğimiz etkinlik saatleri bile 2911 yasaya aykırılıktan 50 ye yakın dava konusu olmuştur. Savaş ve çatışmanın kadınları mültecileştirmesi yine savaşın yarattığı yoksulluk kadın mücadelesini daha da zorlu bir yokuşa sürmektedir. Özellikle yaşamın risk altında olması, medyanın saldırıları ve militarist zihniyet her yer de olduğu gibi Kürt kadınlarının mücadelesini muğlâklaştırmaktadır. Kürt kimliğine yönelik şovenist saldırılarda kadını kullanarak tema oluşturuyor. Cinsiyet ayrımcılığına karşı mücadele eden Kürt kadınlarının mücadelesini parçalamak Türkiyeli kadınlarla dayanışmasını kırmak için ‘bu sadece Kürtlerin geleneğidir’ gibi kadınları bölen anlayışlar yaratılıyor. Benzer durumlarda araştırmalar yaptırarak toplumlara kirli bilgi de aktarmaktadır. Kadın katliamlarında namus cinayeti ilkel, aşk-kıskançlık-flört cinayeti modern olarak yansıtılıyor. Coğrafi, soysal, kültürel farklılıklar kullanılarak kadınların mücadelesi parçalanıyor. Biz yerel yönetimlerde hem bu anlayışlara karşı mücadele ediyoruz hem de iktidarcı hiyerarşik yapılanmaya karşı kadının kolektif yönetim anlayışını geliştirmeye çalışıyoruz. Bilindiği gibi bu çok zorlu bir mücadeledir. Bu güne kadar teoride ya da kağıt üzerinde alınan kararlar ya-

memesinden kaynaklı çatışma, zorunlu göç, cenaze, acı, gözyaşı yaşamın her yanından akıyor. Buralarda acı iki katına çıkıyor. Hem asker hem de gerilla acıları daha çok birleşiyor. Ve onun yarattığı psikoloji kadın üzerinde kapanmaz bir yaraya dönüşüyor. Çeyrek asırdır siyahlara bürünmüş kadınlar var. Renkli giyinmeyi barışa saklamış ağır bir özlem var. Yoksulluk da diğer bir ağır darbedir. Diğer yandan ataerkil toplumla mücadele daha da ağırlaştırıyor. Kadınların örgütlenmesi bir çok sorunu netleştirmişse de erkekler bir yolunu bulup deliyor. İki eşliliğe karşı ihraçla önlem alınmaya çalışılıyor. Erkekler ikinci eşi Suriye'den getiriyor. Kimse evli olup olmadığını bilmiyor kendini bekar olarak tanıtıyor böylelikle kadınlar, erkeklerin sınır ötesi hak ihlallerine maruz kalıyor. Yine bugüne kadar yönetimlerin, hele hele başkanların erkek olması öyle kanıksanmış durumda ki. Yargıları değiştirebilmek zor oluyor. Başkan erkek olduğunda, başkanlık otoritedir, başkan kadın olunca ‘o otorite değildir’ anlayışı hakim. Bu durum yerel yönetimler açısından sorunlu yanlarıyla birlikte olumlu olarak değerlendirilebilecek veri de oluşturabiliyor. Çünkü erkek sadece kadın üzerinde egemenlik kurmuyor, kendinden güçsüz saydığı bir kesim erkeği ve gençleri de iradesizleştiriyor. Başkan Kadın olunca, kendini ifade edemeyen erkeğin de kendini daha rahat ifade etmesine yol açıyor. Bu durumda sorunlar erkek başkanların olduğu dönemden daha çok olsa da ilişki kurulmasına da imkan sağlıyor. Buralarda meclisle karar almak da terörize ediliyor. Nüfusun %95’i Kürt ama sokaklara Kürtçe isim ver-

2

şama geçirilmediği için erkekler kadın hakları konusunda düşünmeden karar almışlar. Çoğu zaman kadın mücadelesiyle alınan kararları ‘nasılsa gerçekleşmez, kadın yok ki yapsın’ anlayışıyla yaklaşıyorlar. Ama biz hem genelle ortaklaşa aldığımız kararları hem de sadece kadınlar olarak aldığımız kararları pratikte uygulamaya başlayınca asıl çatışma orada çıkıyor. Erkek egemen zihniyet görevi ve sorumluluğu olmayan yerlerde de ‘olur ya da biliyor’ havasına girer ve bulunduğu yerde her türlü güce sahip olduğunu göstererek rol ve misyonu topluma yanlış aktarır. Sadece kirli bilgiyi temizlemek bile büyük bir enerji gerektiriyor. Kadınlar için yönetmek kısaca hiç de çok kolay olmuyor. Türkiyeli kadınlarla ortaklıkları büyütüp yaşamı birlikte yeniden örme çaba ve çalışmalarını arttırdıkça bu sorunları aşabilmek de o oranda aşılacaktır. Bu bağlamda Türkiyeli kadınlara yerel yönetim modelimizi birlikte örebilmek çağrımızdır. Hep birlikte Türkiye’yi demokratikleştirelim. 8 Martın yüzüncü yılında jin jiyan azadi yaşamlaştıralım.


Kadın Dünyası Demokrasi Ve Özgürlük Hareketi Kadınları

*Birinci Sayfadan Devam ...cezaevlerinde emeği, bedeni, kimliği için direnen kadınlar, yitirdikleri ardından kayıplarını aramaktan, adalet istemekten vazgeçmeyen Cumartesi Anneleri, İnadına barış, çocuklarımız ölmesin diyen Barış Anneleri, avuçlarında taş izi aranan, küçücük bedenleri cezaevleriyle tanışan minicik çocuklar, bedeni havan mermisiyle parçalanan Ceylan, toprağa gömülen Medine’yiz... Biz emeğimizden, bedenimizden, kimliğimizden, dillerimizden ellerinizi çekin diyen yazarken eli, konuşurken sesi, yaşarken yüreği titrettirilen kadınlarız. Buraya sığdıramadığımız sığdıramayacağımız kadar çeşitli, faklı kadınlarız. Bizler dünyanın kadınları bu kez homojenliğin değil ama heterojenliğimizin üstüne basa basa farklılıklarımız, farklı ihtiyaçlarımız, farklı sorunlarımız ve farklı çözüm stratejilerimizle Kadın Dünya’sında yan yana geldik. Artık zaman birbirimizi salt kadınlığımız üzerinden anlamanın değil, kişi olarak bedenimizin bize yüklediği anlamlardan kendimizi özgürleştirerek*

nerede ve nasıl yaşadığımızla yakından ilintili sorunlarımız* kadar çözümlerimizi de, ezilmelerimiz kadar direnişimizi de anlamanın birbirimizle konuşmanın ve paylaşmanın zamanıdır. Burada hiç kimse bir başkasından daha üstün değildir ve hiç kimse bir başkasından daha fazlasını bilmemektedir. Hatta hiç kimse bir başkasından daha özgür bir başkasından daha ezilmiş değildir. Başladığımız yer de bitirmek için ezilmiş olarak öngördüklerimizi ötekileştirmeyi bırakmak ve kadın olma halinin sadece ezilmişlik, baskı, zulümle özdeşleşmesine bir karşı duruş olarak, etrafımızı çeviren her türlü baskıya rağmen nasıl toplumun değişik kesimleri ve değişik tabakalarında kadına ait bir alan yaratmayı başardığımızı da konuşmalıyız. İşte bu noktada, Saba Mahmood’un da dediği gibi, kadın hareketinde “özgürlük ilkesi” kuralcı olmaktan vazgeçmeli ve artık feminizm sadece kadın özgürlüğünü kısıtlayanları değil ancak bu özgürlüğü genişletmek isteyenleri de tetkik etmelidir. Özgürlük ilkesi kadının kendisini “özgür” ve “özgür olmayan” olarak belirlediğinden beri başka birilerini özgürleştirmek adına farklı gereksinimleri ve farklı koşulları göz ardı etme tehlikesini hep içinde taşıdı. Bu ise kadın olmanın ve hatta “özgür” kadın olmanın kriterlerinin “özgür” kadınların belirlediği, “özgür olmayan” kadınların ise ancak bu kriterler için mü-

cadele ederse özgürleşebileceği gibi genel geçer bir kuralcılık İslamcı kadınları bir yana, Türkiye feminist grupları bir yana, Kürt kadın hareketini öbür yana serpiştirdi. Etnik, dini ve ekonomik koşulların kendi içinde değişik talepleri ve çözüm yollarını barındırdığı gözlerden kaçtı çoğu zaman. Kadını önce kişi olarak anlamanın önemi faklılıkları yan yana getirmenin bir gerekliliğidir. Bu, kadın hareketinin sosyal ve ekonomik koşullarının dönüştürdüğü kadın olma halini kişinin kendi iç dünyasında da bir dönüşüme uğradığını öğrenmenin ama asla kadın olma halini bizden “daha fazla ezildiğini” öngördüklerimize öğretmemenin bir gerekliliğidir. Evrensel kadınlık iddiamızı belki de bir kez daha gözden geçirerek onun bugüne kadar özellikle Batı Kadın Hareketi’nin Ortadoğu’da, “üçüncü” dünya ülkelerindeki kadınlar üzerindeki genel geçer kabulleri ile onları nasıl ötekileştirdiği örneğinden Türkiye’de “batı” kadın hareketinin kırsalı ve “doğu”daki kadın hareketi arasındaki ilişkilere dair çözümlemeler yapmak mümkündür. Evrensel kadın özgürlüğü kabulünü, batıcılığın ve oryantalizmin kıskacında bir kez daha irdelediğimiz de aslında bugüne değin aynı olmanın ön kabullünü de bir kez daha tartışmaya açmamız gerekmektedir. Bu tartışmayı yürütmek her gün daha da güçlenen Kürk kadın hareketinin kazanımlarını Türkiyelileştirmek için oldukça önemlidir. Oryantalizmin gizli etkisiyle, başkalarının yerine onları tarif etme ya da doğru olanı tayin edebilme hakkını kendinde görme iddiasından vazgeçmek Türkiye’de çeşitli zeminlerde sürüp giden görece kadın “hareketliliğini”

3

harekete dönüştürmek için önemli bir başlangıçtır. Beden politikalarının bizleri kadın olarak yeniden yeniden işaretlemesine ve üretmesine karşı bedenlerimizi kadınlaştıran imgelerin alaşağı edilmesi ve kişi olarak birbirimiz anlamak kadın hareketi için de ön açıcı bir adım olabilir. Bu adım başörtüsü takan her kadının bir ezilmenin ve baskının sembolü olarak değil ama etik bir algının, içsel muhakemenin, daha da önemlisi kadın olanın kendisinin verdiği bir karar olarak kavramak için önemlidir. Ayrıca bu adım, 8 Mart yürüyüşüne Abdullah Öcalan’ın posterleriyle gelen Kürt kadınlarının “başka”larının baskısı altında olduğu ve ezildiği için, yeteri kadar “feminist bilince” ulaşamamış olduğu için değil, onların, kadın olanların, kendi iradelerinin bir ifadesi olarak algılamak için önemlidir. Feminizm özgürlüğü kuralsallaştırdıktan beri aslında özgürlük kavramının nerede başlayıp nerede bittiği sorusu ile her defasında yeniden karşı karşıya kalmıştır. Bizler de özgürlüklerimizi bedenlerimiz üzerinden tanımlamaya devam ettiğimiz sürece aslında kişi olarak kendimizi ifade etmektense bedenlerimizin bizi kadın olarak ifade etmesine neden olmuyor muyuz? Başörtülü bir kadını aslında ezilmenin bir sembolü olarak gördüğümüzde, onu kişi olarak düşüncelerinden, iradesinden soyutlayıp bedenine mahkûm etmiyor muyuz? 8 Mart’a Abdullah Öcalan’ın posterleriyle gelen kadınları Abdullah Öcalan sırf erkek olduğu için onları “yeteri kadar özgürleşememekle” itham ettiğimiz kortejlerimizde kol gezen hayıflanmalar ve sitemlerimizle gerçekte biz de onları bedenlerine mahkûm etmiyor muyuz?


Bütün bu sorular kadın hareketini devletin beden politikaları ile ürettiği şiddete karşı duruşunu da yeniden sorgulatan bir noktaya taşıyacaktır. Devlet politikalarının kadının bedeni üzerinden sürdürdüğü en sinsi, görünmez şiddeti de tüm açıklığı ile ortaya koyacaktır. Devlet kurumunun kadının bedeni üzerinden sürdürdüğü şiddeti şiddetlerin şiddeti olarak tanımlıyoruz. Bu türlü uygulamalardaki amacın bizleri bedenlerimiz içine hapsetmek, bedenlerimizi metafora dönüştürerek bizleri kontrol edilmesi olanaklı vücutlara indirgemenin “şiddetli” bir yolu olduğunu düşünüyoruz. Bu noktada eklemek gerekir ki, devlet şiddeti her hangi bir eylemde coplanmaktan çok daha ötelere taşmaktadır. Bursa’daki fabrikada yanarak ölen işçi kadınlar, mevsimlik işçi kadınların yaşayabilmek uğruna doluştukları kamyonlarda ölümleri, başörtüsü yasağının içinde barındırdığı gizli ama yakıcı şiddet, kürt kadınlarına yaşanan şavaş dolayısıyla uygulanan şiddet ve hatta meclise girmiş kürt kadın milletvekillerinin devlet “adam”larının sözlü tacizine ve şiddetine maruz kalması üzeri örtülen, konuşulmasından rahatsız olunan devletin ya doğrudan ya da dolaylı olarak ürettiği şiddet türleridir. Bu yüzden de, militarizmin ve savasın boyunduruğunda sürüp giden ve bizi bedenlerimiz içine hapsederek ve bedenlerimizin sınırlılığı ile tanımlamanın egemenliğini süren devleti, toplum yaşamının her alanına işlemiş şiddetin önemli bir kaynağı olarak tanımlıyoruz. Bunun bilinci ile bu “ilk” sayımızı devlet şiddetine, militarizm ve savaşın milliyetçi ve ayrımcı uygulamaları nasıl beslediğini, devlet şiddetini nasıl toplumsal kurumlara üleştirerek bizi hem şiddetinin bir parçası hem de şiddetinin hedefi haline getirdiğini tartışacağız. Devlet şiddetinin bir parçası olmamak için militarizm ve milliyetçiliğe karşı aramıza derin mesafeler koymanın önemini anlatmaya çalışacağız. Ayrıca, aramıza koyduğumuz bu mesafenin-siz şovenizme, militarizme karşı mücadele diye okuyunuz- bizleri nasıl devlet şiddetinin hedefi haline getirdiğini çeşitli yazılarda hep beraber okuyacağız. Bu sayımızda “ güzel bahanesi”ni yaratan 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün tarihsel ve politik gelişimini anlatan anımsatıcı ve öyküleyici yazılardan, kadınlığımızın sadece be-

denlerimiz ile değil ama ne düşlediğimiz, neyi nasıl simgeleştirdiğimiz üzerinden ifadesini bulan şiirlere, Tekel direnişindeki kadınlardan cezaevlerindeki kız çocuklarına, gözaltında taciz ve tecavüzden sanatta kadına, kadının insan haklarından engelli kadınlara, Alevi kadınlardan İslamcı kadınlara kadar kadın olma halini içinde taşıyan, bir beden olmaktan çıkıp yazıya dönüşen kadınları okuyacaksınız. Ama asla sadece sorunlar okumayın bu birbirinden değerli ve anlamlı yazılarda. Yazıların her biri kendi için de çözümlerin bir dilidir. Amaç sadece özgürlüğümüzü kısıtlayanları değil ama kendi özgürlüğümüzü nasıl yarattığımızı da tektik etmek ve tartışmaya açmaktır. Bu noktadan hareketle, amacımız yaşadığımız sorunları bir araya getirip aslında ne kadar “ezildiğimizi” değil fakat bilincinde olduğumuz şiddetin ve ayrımcılığın dile dökülüşünü, çözülüşünü ve çözümlenişini siz okuyuculara sunmaktır. Eklemek gerekir ki amacımız asla öğretmek değil, yazarlardan yaşadıkları alanlarda “ne olup bitti”ğine dair haberler almak, bunun da ötesinde kadın olma halinin neresinde ve nasıl yaşadığımızı her haliyle her türü ve çeşidiyle sizlere sunmaktır. Dedik ya en başına homojen değiliz biz! Aynı değiliz, ancak farklılıklarımız en etkili iletişimimizdir. İletişimimiz ise örgütlü bir yaşam için vazgeçilmezdir. Hep iletişimde kalmak dileğiyle… Aşıyoruz bedenlerimizi fikir, umut ve bir serüvene dönüşerek yollarda Döküyoruz etekliklerimizden ve pantolon ceplerimizden yazılarımızı elinizdeki sayfalara Keyifli okumalar

BİR KADIN DAHA ÖLDÜ! Bugün bir kadın daha öldü Başka bir ülkede, uzak diyarlarda değil, Kentin kalabalık sokaklarında, Kalabalığın, gürültüsünün içinde bir başına yalnız Bugün bir kadın daha öldü. Bir kazada, bir savaşta değil, Yaşamı deli gibi severken, Ölmeyi isteyip intihar ettiği için de değil. Tan yeri ağarmadan karanlığın içinden giderken işine, Hep gitmeyi düşlediği okulun önünde hüzünlü gözle bakarken çalındı hayalleri. Yüzüne kederler inmiş, gülüşleri acılaşmıştı. Yüreği haksızlığa isyan edercesine, Bir umut, bir umut daha yeşertip yaşama tutunmaya çalışırken, Savaş görüntülerini zevk alırcasına: “ naklen veriyoruz” diyen kanallarının Haber değeri görmediği bir savaşta öldürüldü. Sizin, benim gibi umutları, hayalleri olan, Uzaklarda değil tam yanınızda, herkes seyrederken! Bugün bir kadın daha öldü. Kimi berdeldi, kimi kuma.. Biri Tecavüze uğraması yetmezmiş gibi “namusu kirlendi” safsatasıyla Bir diğeri sevmediği biriyle evlenmeyi kabul etmediği için Bir başkası hergün yediği dayağa bir gün isyan edip karşılık verdiği için Bugün bir kadın daha öldü. Bakın işte orda bir kadın Almış yüreğini, acılarını kendine dönüyor! Bakın hemen karşınızda başka bir kadın, belki de siz! Yaşanılan şiddetle sessizliğe gömülmüş, çaresizliğiyle tek başına. Bakın arkanıza; nasır tutmuş elleri, görünmeyen emeğiyle başka bir kadın.. Fabrikada yükselen alevler arasında yumdular gözlerini hayata. İşte tam yanı başımızda namus adına kurşuna dizilenler Peki ya duymadınız mı gözaltında tacize, tecavüze isyan eden bedenleri.. Susun, Susun dinleyin bir dakika Çoğunun duyulmuyor ağlayışları, yitirdikleri ardından feryatları.. ötekileştirilmiş Oysa tam içimizde yasaklı dilinde ninni söyleyemeyen Kürt Kadınları Peki ya çok mu uzakta Filistin’de, Irak’ta bombalara, işgale kanayan kadınlar Kaldıralım başımızı, Sessizliği yırtıp haykıralım, Kendi parçalarımızdan büyüyelim.. Birleşmeli artık yüreklerde talepler, Birleşmeli farklı dillerdeki ağıtlar. Birleşmeli farklı renklerde eller, bir yumruğa dönüşmeli Güldünya’lar, Emel’ler, Hülya’lar, Ayşegül’ler … yaşamalı Esaretin duvarları yıkılıp, tarihe özgürlüğümüz yazılmalı....

Ayla

4


Yaşasın 8 Mart Dünya Kadınlar Birlik Mücadele Günü

İsyan Ateşini Kadınlar Yaktı! Dünyada kadınların yakılma efsaneleri de cadı diye anılır olması da bir tesadüfün sonucu değil. Bu nedeninin; Kadınların, baskıya, ezilmeye, sömürülmeye isyan etmiş olmasından kaynaklandığı artık gizlenemez bir gerçektir. Dünyanın dört bir yanında kadınların çığlıkları önceleri tek tek olsa da birleşerek, çoğalarak grevlerle, yürüyüşlerle isyanlara dönüştü. 8 Mart 1857 de New York’lu kadınlar 12 saatlik çalışma saatine, düşük ücrete karşı isyan ettiler. Saldırıya uğradılar, kapatıldıkları fabrikalarında yakıldılar. 1908 New York’da 15.000 kadın daha kısa çalışma saati, daha iyi gelir ve oy hakkı için yürüyüşe geçti. Doğum izni istediler. "Ekmek ve Gül" istiyoruz dediler. Dünyanın bir çok ülkesinde Kadınların bedenleri ile yaktıkları ateşin üzerinden yükselen isyanları 1910’da Kopenhag’da 17 ülkeden 100’e yakın kadın delegenin katıldığı I. Enternasyonal Kadın Konferansı’nda Clara Zetkin’in önerisiyle kadınların mücadelesinin simgeleştiği günü olarak 8 Mart “Enternasyonal Kadınlar Günü” olarak kabul edildi. Bugünün anlamı, dünyanın neresinde olursa olsun kadınlara uygulanan sömürüye, baskıya, ayrımcılığa karşı mücadelenin yükseltilmesi oldu. Kadınların seçme/seçilme hakkını alması, kadın-erkek eşitliğinin sağlanması, eşit işe eşit ücret, çalışma saatlerinin düşürülmesi, savaşlara karşı mücadele … bütün dünya kadınlarının ortak mücadele prensiplerinin başında yer aldı ve kadınlar susmayacaklarını ilan ettiler. 1. Dünya Savaşı yıllarında Kadınlar, 8 Mart’ta “savaşa karşı savaş” sloganıyla, barış için yükseltiler ses-

de gösterdiler. Evet tarihte kadınların yaktığı bu özgürlük ateşi, isyan ateş sönmemeli. İlk ateşi yakmanın bedeli çok ağırdı, Onlar ödedi. Yandılar, yakıldılar, asıldılar, zindanlarda işkencelerden geçtiler. Ama bu ateşi söndürmediler. 8 Martı tüm Dünya Kadınları için tarihe, Dünya Kadınlar, dayanışma ve mücadele günü olarak yazdılar. İsmi tarihe yazılabilen ya da isimsiz kalan milyonlarca kadın, tarihin içinden, hepimize “ilk ateşi biz yaktık, sizler çoğaltmalısınız” mirasını ve sorumluluğunu bıraktılar.

lerini. Savaşın acılarını en ağır yaşayan kadınlar, 8 Mart 1917 de Petrograd’da herkese, her şeye rağmen greve gittiler. Erkeklerin yazdığı eksik tarihin aksine Rusya'da devrimi kadınlar başlattı, hem de 8 Mart'ta! Rusya'da çarlığın devrilmesini sağlayarak Sosyalizmin önünü açan Şubat Devrimi'ni 8 Mart 1917 Dünya Kadınlar Günü'nde KADINLARIN başlattığını Kishlansky Geary ve O'Brien'ın "Civilization in the West" kitabında aktarılıyordu. Rus takvimine göre 23 Şubat yani 8 Mart 1917'de, 700'ü aşkın kadın işçi, süren savaşa, mahkum edildikleri yoksulluğa karşı Çar II. Nikola'ı tahttan indirebilmek için dokuma tezgahlarındaki işlerini bırakıp sokaklara döküldüler. Petrograd sokaklarında başlayan yürüyüşte kadınlar artık “ekmek isteriz” yerine “Kahrolsun otokrasi” ve “Kahrolsun savaş” diyorlardı. Günün sonunda işyerlerini terk edip kadınların başlattığı hükümet karşıtı gösterilere katılan işçilerin sayısı yüzbinleri geçmişti. Kadınlar sadece kendilerine çizilen “kadınca” kalıplarının ötesinde, erkeklerin yönetimine, egemenliğine isyan ederek tüm yaşama sahip çıkıp bu ülke, bu dünya bizim. Bize rağmen bizi yönetemezsiniz dediler. Rusya takvimine göre 23 Şubat dünya takvimine göre 8 Mart’da başlayan ve devrimle sonuçlanan bu yürüyüşle Çar zorla tahttan indirildi. Savaşa, otokrasiye karşı ölümün soğuk süngülerinin üzerine yürüyen O kadınlar yakmıştı söndürülemeyen ateşi. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü tarihe ve bizlere armağan edenler, dün olduğu gibi bugün de her şeye rağmen her şeyi değiştirebileceğimizi

Bu mirasa sahip çıkarak yükseltmeliyiz seslerimizi, sloganlarımızı…. Krizlerde işten atılanlar olmamak, özelleştirmeye, işsizliğe, güvencesizliğe, yoksulluğa, kölelik yasalarına boyun eğmemek için; Özel/kamusal tüm işletmelerde ücretsiz nitelikli kreşler için; Her mahalleye sağlık ocağı, kadın sağlığı merkezleri açılması için; Töre ve “namus” cinayetlerinde kurban olmamak, Özgür yaşayacağımız günleri de, mezar değil sığınak da istiyoruz demek için; İşyerlerinde, yasalarda, her türlü resmi ya da özel kurumlardan, meslek örgütlerine, partilerden, meclise kadar yaşamın her alanında pozitif ayrımcılık, kota demek için; Kadına yönelik şiddete, ayrımcılığa, erkek egemen zihniyete hayır demek için… 8 Mart’ın kadınlara ücretli izin günü kabul edilmesi için… Savaşa, militarizme karşı, Kürt sorununda demokratik çözüm ve barış için; Operasyonların durdurulması,

5

Kürt sorununu terör diye adlandıran militarist milliyetçi yaklaşımın askeri çözümsüzlüğünü sona verdirmek için; Savaş süresince kadınlara karşı işlenen taciz, tecavüz suçlarının açığa çıkartılarak, sorumlularının yargılanması için; Demokratik, özgürlükçü, eşitlikçi, anti cinsiyetçi bir anayasa için; Binlerce yıldır, ezilmişliğe, sömürüye, cinsiyetçiliğe karşı özgürlük mücadelesinde farklılıklarıyla yan yana gelinebileceğini gösteren Dünya Kadın Hareketlerinin deneyimleri ışığında Emeğimizden, bedenimizden, kimliğimizden, dillerimizden ellerinizi çekin; KADINLAR EL ELE ÖZGÜRLEŞMEYE diyerek akmalıyız ALANLARA… Ahtapot gibi, erkek egemen ideolojinin hergün yeniden üreticisi olarak hayatlarımızı saran militarizmin, askeri vesayetin can alıcı noktasına, kalbine indirilmeli neşter. Yolumuz uzun durmak yok. Tarihte ilk ateşi yakan kadınların ateşlerini büyütmek gerek. YAŞASIN 8 MART DÜNYA KADINLAR BİRLİK MÜCADELE DAYANIŞMA GÜNÜ Biji Yekitiya Jinan


“Gelsin Koca, Gelsin Hoca, Gelsin Patron,

İnadına İsyan, İnadına Özgürlük!”

Sibel Özbudun “Hiçbir mevsim gözlerin kadar Acımasız kullanmadı neşteri Susardın ve kar yağardı.”[1] Yanılmıyorsam 1999 yılıydı. Seçim çalışması için Çorum’daydık. Kadınlarla söyleşmek üzere Milönü’nde bir eve çağırmışlardı beni. Çoğunluk ev kadını… O sıralarda yoğunlaşan KESK eylemlerinden, KESK’li kadınların mücadelesinden, polisin şiddetine rağmen, bir gün dayak yiyen, üzerlerine tazyikli su fışkırtılan (galiba gaz bombaları o tarihte henüz “icat edilmemişti”) sendikalıların ertesi gün yine gösteriye çıktığını vb. anlatmaya koyuldum. Kadınlar derin bir sessizlik içerisinde dinliyorlardı. Diyeceklerimi bitirdim. Sessizlik biraz daha sürdü. Derken içlerinden biri patladı: “E biz de çıkalım sokağa o zaman. Nasıl olsa kocalarımızdan her gün dayak yiyoruz. Bu sefer de polisten yeriz, ama sonunda hiç olmazsa bir kazanımımız olur!” Hep birlikte kahkahaları koyuverirken Çorumlu genç kadının sözlerinin tarihi önemini hiç birimiz fark edememiştik… Oysa gerçekten de hayatiydi bu sözler… Aslında diyordu ki genç kadın, “Tüm otoriteler bir hiyerarşi içerisinde dizilirken birbirlerini payandalar. Baba/koca/ağabey-patron-devletTanrı sultası birbirinden yalıtılmış değildir ve bir ataerkil tahakküm düzeninin çeşitli veçhelerini oluştururlar. Bu sultalar zincirinin bir halkasından kırmak, diğerlerinin de kırılabilmesinin önünü açar. Bir başka deyişle, her türlü başkaldırı, her türlü mücadele kadının özgürleşmesi yolunda bir adım oluşturur…”

haddinden fazla eril iktidarına dâhil değil mi? Tıpkı sıkıştı mı, “İşsizlik oranı niye artıyor biliyor musunuz? Çünkü kriz dönemlerinde daha çok iş aranıyor. Özellikle kadınlar arasında kriz döneminde işgücüne katılım oranı daha artıyor…”[3] buyuruveren, dolayısıyla da şecaat arz ederken önceliklerinin erkek istihdamında olduğunu, kadınların çalışmasını “olmasa da olur,” nev’inden gördüklerini söyleyiveren, AKP’nin (o zamanki) Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Şimşek’in eril (siyasal) iktidarı gibi… Kabul etmeli, AKP hükümeti kaygan bir zeminde tutturduğu hassas dengeyi sürdürebilmek için attığı her adımı kollayan bir ip cambazını andırıyor. Ana referanslarını, temel yorumlanış biçimleri itibariyle kadınlar ve kadınlık mevzuunda hiç de bonkör olmayan İslâm dininin, üstelik de onun bir hayli “kasabalı” versiyonunun teşkil ettiği biliniyor. [“Beş yıl başörtüsü konusunda ses çıkarmadık. Hep sabır, sabır dedik. Din İşleri Yüksek Kurulu 1980’de Kur’an-ı Kerim’den bir ayeti alıyor şöyle diyor: Cenab-ı Hak bu ayeti ile celile ile cahiliye devrinin bu âdetini kesinlikle yasaklamış. Müslüman kadınların başörtülerini, saçlarını, başlarını, kulaklarını, boyun ve gerdanlarını örtecek şekilde yakalarının üzerine salmalarını emretmiştir,” diyordu örneğin Başbakan Erdoğan, Şubat 2008 tarihinde ATV’nin canlı yayınında soruları yanıtlarken[4]…] Bu dengeyi kollayabilmek için, her “resmî” vesilede, “Kadınların hayat şartlarının iyileştirilmesi, eğitim seviyelerinin yükseltilmesi, çalışma ve seçilme haklarının yaygınlaştırılması, toplumsal statülerinin güçlendirilmesi ve aile içi şiddet başta, kar-

Gerçekten de, sokakta polis şiddeti karşısına dikilebilen bir kadın, ezilmişlik/sinmişlik/korku çemberini kırmış demektir ve artık evde koca dayağına boyun eğmesi zordur… O zaman dilerseniz bu 8 Mart söyleşimizi, Baba/koca/ağabey-patron-devlet-Tanrı sultasının birbirine eklemleniş tarzına ve bu zincirin nasıl kırılabileceğine ayıralım. Aslına bakarsanız, bu tahlili elverişli kılan siyasal bir iklimden geçmekteyiz. İktisaden liberal/siyaseten muallâk/kültürel açıdan muhafazakâr AKP iktidarı sık sık bu eklemlenmenin “şık” örneklerini sunuyor bizlere… Hemen birkaç örnek vereyim. Hatırlayacağınız üzere, TBMM’nin Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu’nda Ağır ve Tehlikeli İşler Yönetmeliği’nin “Kadın İşçilerin Özel Günleri” başlıklı, “Kadınların özel günlerinde ağır ve tehlikeli işlerde çalıştırılamayacağı, bu günlerin sayısının her ay 5 gün olarak hesap edileceği”ni hükme bağlayan 6. maddesi kapsamına tekstil sektörünün de dâhil edilmesi önerilmişti. Yıldızı AKP iktidarıyla birlikte parlayan SANKO Holding’in patronu Abdülkadir Konukoğlu kazan kaldırmakta gecikmedi: “Ben işçimin aybaşını mı takip edeceğim? Fabrikaya bir bakmışsınız 200 kişi yok, sonraki hafta bir 300 kişi yok. Böyle bir şey olabilir mi, üretim bekler mi?” Konukoğlu, bu önerinin gerçekleşmesi durumunda kendi fabrikalarında çalıştırdığı 4 bin kadını “kapının önüne koyacağı” tehdidini savurmakta beis görmüyordu[2]… Dört bin kadın işçiyi bir çırpıda kapının önüne koyabileceğini ilan eden bu pervasızlık, bir patronun

6

şılaştıkları olumsuzlukların giderilmesi”nden (Abdullah Gül); “Kız çocuklarımızın ve kadınlarımızın eğitimin her kademesine daha fazla katılması dolayısıyla toplumsal hayatın her alanında daha fazla rol alması”ndan, “her türlü ayrımcılığın sona erdiği bir dünya”dan (R. Tayyip Erdoğan)[5] dem vursalar da, AKP zihniyetinde kadınların aslî pozisyonunun sınırları, “Aile kurumunun temel taşı, değerlerimizin temsilcisi, taşıyıcısı ve koruyucusu”[6] olmalarıyla çiziliyor. Yani statükonun muhafazasının güvencesi oluşlarıyla… Yani her şeyin olduğu gibi devam etmesi için korunup kollanmaları, sınırlarının sıkıca gözetilmesi, bu sınırları ihlâl ettiklerinde ise şiddetle cezalandırılması gereğiyle… Bu zihniyet dünyası, “merkez”den “taşra”ya doğru gidildikçe, daha bir ayan beyanlaşıyor, daha bir vulgarize oluyor, daha bir saldırganlaşıyor. Buyurun: “Fetullah Gülen’e yakınlığı ile bilinen Samanyolu Yayıncılık A.Ş. Grubu’na bağlı Mehtap TV’de hafta içi her gün, ‘İslâm ve Hayat’ adlı program yapan Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslâm Hukuku Profesörü Faruk Beşer’in yorumları dinleyenleri şaşkına çeviriyor. Programda vatandaşlardan gelen soruları yanıtlayan Prof. Beşer, kadın-erkek ilişkilerinden, çalışma hayatına kadar birçok konuda ‘fetva’ veriyor. Prof. Beşer benzer yorumları internet sitesinde de yapıyor. Beşer’in bazı vatandaşlara verdiği cevaplar, dinleyenleri hayrete düşürüyor. İşte bunlardan bazıları: Eşi namaz kılmayan kocanın ahrette maruz kalacağı duruma ilişkin sorusuna Prof. Beşer’in yanıtı şöyle: ‘Bu bir problem, elbette. Namaz, İs-


Yo, hayır, buraya kadar altını çizdiklerim kadınların durumlarının laik rejimlerde daha parlak olduğu filan anlamına gelmiyor. Nihayetinde, kadın yoksulluğu ile erkek yoksulluğu arasındaki orantısızlık, kadınların daha az vasıf gerektiren işlerde daha düşük ücretlerle çalıştırılması, esnek, yarım-zamanlı işlere zorunlu kılınması, siyasal temsildeki orantısızlık, aile içi ya da dışı şiddete en fazla maruz kalanların onlar olması, her yıl daha da büyüyen fuhuş sektörü, hortlayan köleliğin kurbanlarının büyük bölümünü kadın ve çocukların oluşturması... gibi konularda, Batı ya da Doğu, Kuzey ya da Güney, Müslüman, Hıristiyan, Budist ya da laik… hiç fark etmiyor…

lâm’ın ana direği... Namazsız bir evin bereketsiz olduğunu biliyoruz. Şeytanın hâkimiyetinde olan bir ev olduğunu biliyoruz. (…) Elbette benim hanımım namaz kılmıyorsa bu huzuru kaçırır. Ona bu işi anlatırım, yalvarırım, yakarırım. Kılmıyorsa, darılırım, giderim, başka şeyler yaparım... Düşünün ki namaz kılmıyor ve namaz kılmanın da gerekli olduğuna inanmıyorsa bir erkek ya da bir kadın Allah korusun bu insanı dinden çıkarır. Namaz kılmıyor ve gereğine inanmıyorsa böyle bir durumda zaten o insan mümin sayılmaz. Mümin sayılmazsa namaz kılan bir bayanın, namaz kılmayan bir erkeğin nikâhında bulunması ve aksi olması evli olması mümkün olmaz zaten. O zaman bu bir ayrılma sebebi olur hatta ayrılma zorunluluğu olur. O zaman ayrılmak gerekir.’ Prof. Beşer’in, ‘Aldatılan kadın ne yapmalı?’ diye soran bir vatandaşa yanıtı ise şöyle oldu: ‘Şimdi siz iki kötü durumla karşı karşıyasınız, bunlardan birisini seçmek zorundasınız: Ya boşanır ve bunun zorluklarını göze alır, bunlara katlanırsınız ki, bu çok zordur ve hangi kötülüklere sebep olacağını bilemezsiniz. Ya da bu ızdırabı içinizde sürekli taşır ve beraberliğe katlanırsınız. Şahsen ben size bunu tavsiye ederim. Çünkü böylece kocanızı da kurtarmış olursunuz. Tahammül için ve onun düzelmesi için Allah’a sürekli dua edersiniz. Bu da sizin ibadetiniz olmuş olur. Ama her iki durumda da bu acıların mükâfatını Allah’tan alırsı-

Deyim yerindeyse “kasaba sermayesi”nin, elinin altında olasılıkla biriki kuşak öncesinde gayrımüslimlerden gasp edilmiş bir dükkân, birkaç parça gayrımenkul, bir miktar altın, döviz cinsinden menkul değer, sözünün itibar gördüğü bir cemaat ve hane içindeki suskun, mu’ti kadınlardan oluşan bir sermayenin en ağdalı, en koyu girdilerinden olan bir yük… … Ve bu “yük”, en “rafinelik” iddiası güden İslâm referanslı erkeklerde dahi sırıtıverir: Mesela? Mesela “kadınlara üç yerine iki öğün yemek yeme ve camiye daha fazla gitme tavsiyesinde bulunan” Abdurrahman Dilipak’n sözleri: “Günde üç öğün ve tıka basa yemek yiyen kadınlarımız, kendilerine fiziki yönden zarar verip aşırı kilo alıp badi badi yürümek zorunda kalırken, kocalarına da zarar veriyorlar. Bu kadınları gören kocaları Bodrum gibi yerlerde başka kadınlara bakmaya başlıyorlar.”[18] İslâm referanslı rejimlerin dünya ölçeğindeki karnesinin de pek parlak olduğu söylenemez. 75 yaşındaki bir kadının akrabası olmayan iki erkekle aynı yerde bulunduğu gerekçesiyle kırbaç ve hapis cezasına çarptırıldı”ğı[19] Suudi Arabistan’dan, “töre cinayeti sebebiyle 2009’un ilk altı ayında 250 kadının öldürülürken 100 kadının da kendini yakarak ya da asarak intihar ettiği” Irak Kürdistanı’na[20], pantolon giyen kadınların kırbaçlanma cezasına çarptırıldığı Sudan’dan[21], Batılı medyanın Taliban köktendinciliğine karşı “kadın hakları savunucusu” ilan ettiği devlet başkanı Karzai’nin Şiileri kazanma hesabıyla desteklediği “evlilikte karının kocasının cinsel isteklerine boyun eğme” zorunluluğunun yasalara geçtiği Afganistan’a… [22] Dünya Ekonomik Forumu’nun yayınladığı “Küresel Cinsiyet Uçurumu” başlıklı araştırma raporunda “Dünyada 128 ülke arasında kadınlara en kötü davranan ilk 10 ülkeden 9’unun Müslüman halkların yaşadığı ülkeler” oluşuna[23] şaşmalı mı? Yo, hayır, buraya kadar altını çizdiklerim kadınların durumlarının laik rejimlerde daha parlak olduğu filan anlamına gelmiyor. Nihayetinde, kadın yoksulluğu ile erkek yoksulluğu arasındaki orantısızlık, kadınların daha az vasıf gerektiren işlerde daha düşük ücretlerle çalıştırılması, esnek, ya-

nız.’”[7] Bu da, “Gençleri Evlendirme ve Mehir Vakfı”nın dağıttığı bir broşürden: “Çağdaş küfür zihniyeti, savaşların tahrip ettiği yerleri tekrar imar etmenin zorlaştığını görünce, kadını bozmak amacıyla sinsi planlarını devreye koymuş, arkasından kadının özgürleşmesi ve haklarının korunması sesleri yükselmiştir.”[8] Bu “zihniyet dünyası”; “Kocanın vücudu irin ile kaplı dahi olsa ve karısı onu yalayarak temizlese yine de kocasının hakkını ödemiş olmaz”[9]; “Ey kadınlar! Eğer kocalarınızın size olan haklarını bilseydiniz, ayaklarının tozunu yüzlerinizle silerdiniz”[10]; “Kadınların dinleri ve akılları eksiktir”[11]; “Namazı bozan şeyler kara köpek, eşek, domuz ve kadındır”[12]; “Kadınları zarar vermeyecek miktarda aç, aşırı gitmeyecek kadar da kıyafetsiz bırakınız. Çünkü kadınlar iyice doyar, güzelce giyinirlerse onlar için dışarı çıkıp gezmekten daha sevimli bir şey yoktur. Fakat onlar biraz aç, biraz da çıplak kalırlarsa onlar için evde oturmaktan hayırlı bir şey yoktur”[13]; “Kim ki karısına itaat ederse Allah (cc) onu yüzüstü cehenneme atar”[14]; “Kadınlara yazıyı öğretmeyin. Dikişi ve Nur Suresini öğretin”[15]; “Dışarı çıkması kesin gereken kadın ise kocasından izin aldıktan sonra dışarı çıkacak ve şu kurallara kesin uyacaktır: 1-Sıkı sıkıya örtünüp kötü giysilere bürüne, 2-Hiç çıkmamış gibi davrana, 3-Başını öne eğip kimsenin yüzüne bakmaya, 4-Kalabalığa karışmaya, 5-Erkeklerin bulunduğu yerlere yanaşmaya, 6-Herkesin dolaştığı sokaklardan uzak dura, 7-İşini bir an önce bitirip evine döne”[16] Ve nihayet: “Kadının yeri soğumadıkça erkek, kadının oturduğu yere oturmamalıdır”[17] vb. dictum’lardan beslenmektedir ve bu da, “kasabalı, orta yaş üzeri, esnaf/bezirgân, erkek”in iç dünyasını dışavurur. Bu “iç dünya”nın kadınlara ilişkin tahayyülü, değme psikanalistlere parmak ısırttıracak kadar “yüklü”dür: paranoya ölçüsünde bir korku, patolojik bir nefret, aşağılık duygusuna belenmiş bir aşağılama, arzuların erişilmezliğinden kaynaklı tiksinti…

7

rım-zamanlı işlere zorunlu kılınması, siyasal temsildeki orantısızlık, aile içi ya da dışı şiddete en fazla maruz kalanların onlar olması, her yıl daha da büyüyen fuhuş sektörü, hortlayan köleliğin kurbanlarının büyük bölümünü kadın ve çocukların oluşturması[24]… gibi konularda, Batı ya da Doğu, Kuzey ya da Güney, Müslüman, Hıristiyan, Budist[25] ya da laik… hiç fark etmiyor… [İnanmayanlara Türkiye’nin en “laik” günlerinden bir anekdot: “Günümüzden tam 67 yıl önce, 28 Şubat 1942 tarihli “İnkılapçı Gençlik” dergisinin birinci sayfasında “Bulut Geçti” adlı bir şiir yayımlanır. Şiir şöyledir: Sen şimdi kocanın evinde oturursun / Ve saçların artık eskisi gibi değil / Geceleri yemekten sonra / Çorap söküğü dikersin / Belki de ellerin soğan kokar /Senin kocan bir suratı çirkin adam / Ağzı açık uyur / Ve senin vücudun bozulur çocuk doğurdukça… Şair Salah Birsel’in bu şiirden dolayı başına gelmedik kalmaz. Ulus gazetesinden Sabahattin Sönmez, Tan’da Refik Halit Karay, onu topa tutarlar: Şair “milli aile değerlerine saldırmakta”, “yalnız evlenmeyi kötülememekte; genç kızları ere varmaktan, evli olmaktan şiddetle tiksindirdikten başka, onları sadece bir eğlence ve nefis körletme vasıtası olarak tanıdığını da anlatılmakta, oynaşlığa, sürtüklüğe heveslendir”mektedir! İş, Birsel’in “aile mevcudiyetini ve aile kurmak esasını sarsacak ve kadınlığın ana olmak hususundaki fikri temayülünü zayıflat”mak; “açıkça çocuk doğurmamayı telkin et”mek suçlamasıyla yargılamasına dek varır! [26] Baba/koca/ağabey-patron-devletTanrı’nın ataerkil sultasının birbirine eklemlenişine bundan iyi örnek olur mu? Koca’ya karşı çıkan karşısında Devlet’i[27], Tanrı’ya karşı çıkan karşısında Baba’yı, Patron’a karşı çıkan, karşısında Koca’yı[28] , Devlet’i[29] buluyor!]


*** Lamı cimi yok, bu ülkede, kadınlara yönelik şiddet, bir soykırım boyutuna ulaştı. Boğazlıyorlar[30], bıçaklıyorlar[31], tüfekle vuruyorlar[32], diri diri gömüyorlar[33], döve döve öldürüyorlar[34], evlilik içi-dışı tecavüz ediyorlar[35]… Alt alta konulduğunda ortaya çıkan bilanço, tüyler ürpertici: son yedi ayda 973 kadın öldürülmüş, son yedi yılda cinayete kurban giden kadın sayısı yüzde 1400 artmış![36] Bu vahşetin gerisinde, kuşku yok ki kendini tehdit altında hisseden eril egemenlik var. Yazar Suzan Faludi’nin 1991’da yayımlanan Backlash başlıklı kitabı, bu bakımdan gerçekten dikkat çekici. “Neo-liberalizmin ilk uygulandığı ABD’de, ilk on yılın sonunda, (…) kadının ekonomik, siyasi yükselişine, feminizme karşı, kapitalizmin ataerkil kültürünün, kendini post-feminizmle işbirliği içinde başlattığı gerici tepki”ye işaret eden Faludi, “kültürel olarak cinselliğin metalaşmasının olağanüstü ivme kazandığı popüler kültürde, sinemadan müziğe, ‘macho man’ egemenliği altına alınmaya çalışıl”dığını[37] öne sürmekteydi… Tabii buna, neo-liberal “özelleştirme” siyasalarının kadınlara destek olacak “sosyal bütçe”lerden yaptığı devasa kesintilerin etkisini de eklemek gerek. Her durumda, kapitalist üretim ilişkilerinin yaygınlaşmasıyla birlikte kadınların eğitim, siyasete katılma, istihdam gibi konularda kamusal alana çekilmesi, onları tüketime teshir eden piyasanın tazyiki, kitle iletişim araçlarının yalnızca TV olarak değil, cep telefonu, internet olarak en ücra bucaklara dek sızması, nüfusun hızla kentleşmesi, göçler, iktisadî kırılganlık, güvencesizleşme… tüm bu koşulların kümülatif etkisi, kadın-erkek ilişkilerinde tesis etmiş geleneksel dengeleri hızla altüst eder-

ken, kadınların ataerkinin kendilerine dayattığı sınırları zorlamasına yol açıyor… “Had”lerini bildirmek, onları tayin edilmiş sınırlara geri çekmek, yeniden “aile kurumunun temel taşı, değerlerimizin temsilcisi, taşıyıcısı ve koruyucusu” kılmak üzere harekete geçen Baba/koca/ağabeypatron-devlet-Tanrı sultasına düşüyor. Pekâlâ, bu sulta nasıl kırılır? Yanıtı, Çorumlu genç kadın veriyor: : “E biz de çıkalım sokağa o zaman. Nasıl olsa kocalarımızdan her gün dayak yiyoruz. Bu sefer de polisten yeriz, ama sonunda hiç olmazsa bir kazanımımız olur!” Çünkü bu sultanın en zayıf yanı, aslında en güçlü sanılan yönü: Eril iktidar biçimleri birbirlerini payandalamak üzere eklemlenirken, zincirin halkalarından birinin kırılması, diğerlerinin de zaafa uğramasına yol açıyor. Kocasına baş kaldırmayı becerebilen kadın, artık polisten korkmuyor; patronuna diklenen bir kadın işçi, baba dayağı karşısında sinmiyor. Devlet güçlerine karşı direnen bir kadın eylemciyi de bir daha “Tanrı korkusu”yla boyun eğdirmek kolay olmuyor. Bunun kanıtı, şu an Ankara’nın göbeğinde, AKP hükümetinin kendilerine dayattığı 3-C’ye karşı direnirken, koca baskısından, din sultasından ve polis korkusundan aynı anda özgürleşmekte olan Tekel’li kadın işçiler…

Leali, II/154 İbn Arrak, Tenzihü’ş-Şeria, II/212-

sıktı. Buna rağmen polise karşı geldiğim için ne-

213.

zarete konuldum.” (İsmail Saymaz, “Cinsel Ta-

[14] İbn Arrak II, 215.

[15] İbnü’l Cevzi, Mevzuat II, 269. [16] İmam Gazalî, “İhya-yı Ulûmuddin”, 2/290. [17] Kadınlara Dini Bilgiler, s.24. [18] Yaşar Anter, “Dilipak’tan Kadınlara İki

cizde Ayrı Gayrı Yok!”, Radikal, 24 Kasım 2009, s.12.) [28] “Serap Yenice, sigortasız çalıştığı tekstil fabrikasında 450 liralık maaşını da alamayınca

Öğün Diyeti”, Radikal, 11 Ocak 2010, s.3.

dört kadın arkadaşıyla direnişe başlamış. Kendi

[19] “Yaşlı Nineye Kırbaç Cezası”, Cumhuriyet,

mücadelesiyle parasını aldığı gün patronu, eşine

10 Mart 2009, s.10.

dönüp ‘Git, karını terbiye et de getir’ dediğini söy-

[20] “Kuzey Irak’ta Töreye Altı Ayda 350 Kurban”, Radikal, 5 Ağustos 2009, s.16. [21] “Sudanlı Kadın Pantolonuyla Rejime Meydan Okuyor”, Radikal, 3 Ağustos 2009, s.13.

lüyor.” (Ömür Şahin, “Ücrette İkinci, Krizde Birinciyiz!”, Radikal, 8 Mart 2009, s.8.) [29] “Fabrikada ücreti verilmeyince iki ay önce eyleme başlayan Ayşe Erdoğan’ın eylemde polis

[22] İlginçtir; bu yasayı protesto amacıyla so-

copuyla retinası yırtılmış. Erdoğan ‘20 gün önce

kağa çıkan bir avuç gözüpek kadını, çevrelerini

ameliyat oldum. Şimdi görmem eskisi gibi değil’

saran güruh, “Tecavüz denen şey Batı’da olur!

diyor. Erdoğan’a göre patronlar daha çok kadın

Müslümanlar tecavüz etmez!” nidalarıyla taşla-

işçi tercih ediyor: ‘Çünkü daha düşük ücret veriyor.

mıştı… (Ece Temelkuran, “Kadınlar Ne Korkunç

Kadınlar çok pasif ve çaresiz olduğu için önce on-

Allahım!”, Milliyet, 22 Nisan 2009, s.15.)

ları çıkarıyorlar.’” (Ömür Şahin, “Ücrette İkinci,

[23] Rahmi Turan, “İslâm Kadınının Yazgısı!”, Hürriyet, 21 Haziran 2009, s.22.

Krizde Birinciyiz!”, Radikal, 8 Mart 2009, s.8.) [30] “16 Şubat 2009 tarihinde, 43 yaşındaki Ali

[24] “Gazi Üniversitesi (GÜ) Tıp Fakültesi Öğ-

Baş kendisini aldattığını iddia ettiği 38 yaşındaki

retim Üyesi Prof. Dr. Zehra Arıkan, kadının fizik-

eşi Akkadın Baş’ı boğarak öldürdükten tabanca-

sel, ekonomik, cinsel ve psikolojik yönden dün-

sıyla intihar etti,” “Küçükçekmece’de, 23 Şubat

yanın her yerinde şiddete uğradığını, 2007

2009 tarihinde, 30 yaşındaki Vedat Akça, kendisine

verilerine göre dünyada her üç kadından birinin

sigara parası vermediği gerekçesiyle tartıştığı beş

şiddet mağduru olduğunu, iki milyon kız çocuğu-

aylık hamile olan 23 yaşındaki eşi Nuray Akça’yı

nun fuhuşa zorlandığını söyledi.

bıçakla boğazını keserek öldürdü.”

ABD’de dört milyon kadının fiziksel şiddet gör-

[31] “Boşanma davası açan eşinin duruşmaya

düğünü, Irak’ta savaşın ilk yıllarında 20 bin kadına

gitmesini istemeyen koca, genç kadını parkta 11

tecavüz edildiğini, Çin’de bir milyon çocuğun sırf

yerinden bıçaklayarak yaraladı.” (Radikal, 13 Ha-

“kız” oldukları için annelerinin karnındayken öl-

ziran 2009, s.13.)

dürüldüğünü anlatan Arıkan, Doğu toplumlarında

[32] “Kendisini terk eden eşini dönmeye ikna

kız çocuklarının erken yaşta evlenmeye zorlandı-

edemeyen koca, yolda kadını kurşun yağmuruna

ğını ve töre cinayetlerine kurban gittiğini ifade etti.

tuttu.” (“Terk Eden Kadına Üç Kurşun”, Radikal,

(“Kadın 3 Bin Yıldır Şiddet Görüyor”, Milliyet,

13 Haziran 2009, s.13.)

18 Şubat 2009, s.3.)

[33] “Medine Memi, henüz 16 yaşındayken ‘çok

[25] “Hiçbir din kadın-erkek arasında eşitliği

geziyor’ diye ailesinin gözüne batmaya başlamıştı.

övmüyor, öğütlemiyor. Tüm dinler kadınlara düş-

Babası ve dedesinden sık sık dayak yiyordu. Sonra

man. Hepsi kadına baskıyı teşvik ediyor, hepsi ka-

birgün aniden ortadan kayboldu. (…) Savcılıktan

[2] “Regl İzni

dınların erkeklerle aynı haklardan yararlanmasını

arama kararı alan polis, üzeri betonla kaplanmış

Depremi”, 11 Ocak 2010, http://www.kanaldha-

engelliyor. Hiçbir biçimde kadının özgürlüğüyle

olan tavuk kümesinde kazı yaptı. Kazıda, genç kı-

b e r. c o m . t r / H a b e r D e t a y. a s p x ? H a b e r I D =

bağdaşmayacak ataerkil sistemlerin ilelebet sür-

zın oturur vaziyette, boğazına eşarp sarılı hâldeki

58198&CatID=36

mesini istiyor,” diyor Bangladeşli yazar Teslime

cesediyle karşılaşıldı.” (Töreniz batsın: Ailesi Me-

[3] Hülya Osmanağaoğlu, “İşsizliği Artırmayın,

Nesrin…(“Teslime Nesrin: Tüm dinler kadınlara

dine’yi Canlı Canlı Toprağa Gömmüş…” Radikal,

Üç Çocuk Doğurun…” Radikal İki, 29 Mart 2009,

düşman”, Cumhuriyet Dergi, No:1205, 26 Nisan

5 Şubat 2010, s.8).

ss.1-4.

2009, s.6.)

N O T LA R [1] Hicri İzgören, “Suskun”.

[26] Sunay Akın, “Kocanın Evinde Oturursun”,

[4] “Mahkeme Erdoğan’ın 12 Açıklamasını De-

Cumhuriyet, 22 Mart 2009, s.15.

lil Saydı”, Radikal, 25 Ekim 2008, s.4.

[34] “Afyonkarahisar’da, yengesi ve onun 2 kardeşi tarafından evlendirilmek üzere kaçırılan 19 yaşındaki genç kız, evlenmeyi reddedince dövü-

[5] Cumhurbaşkanı ve Başbakanın 8 Mart kut-

[27] “Ticaretle uğraşıyorum. Mayıs 2007’de bo-

lama mesajlarından. “Söz Sahibi Erkekler, Temen-

şandım. Bir kızım var. Çocuğun velayeti bende. 5

[35] “13 yaşında zorla evlendirilen Sultan K.,

nide Kalmasın!”, Radikal, 9 Mart 2009, s.8.

Eylül’de eski eşim çocuğu alıp getirmedi. Babası,

kocası Hayrettin K. hakkında kendisine yıllarca

[7]

23 Eylül’de arayıp ‘Çocuğu gel al’ dedi. Eski ko-

tecavüz ettiği iddiasıyla suç duyurusunda bulundu.

“Namaz Kılmayanı Boşa, Aldatanı Boşama”, Ra-

camın evine gittim. Kapıyı kimse açmadı. Bir taksi

Tutuksuz yargılanacak Hayrettin K.’nın 12 yıl

dikal, 17 Şubat 2009.

geldi. Saat 01.30’du. Eski eşim arabadan baltayla

hapsi isteniyor.” (Teslime Tosun, “Bir Kadın, 17

[8] Adnan Binyazar, “Kadının Gücünü Yadsı-

inip arabamı parçaladı, sonra bana da vurdu. Şoför

Yıl Koca Tecavüzü ve 3 Çocuk!”, Milliyet, 23 Ey-

yanlar...”, Cumhuriyet, 2 Haziran 2009, s.14.[ 9 ]

beni kurtardı. 155’i aradım. Üç polis geldi. Biri,

lül 2009, s.5.)

İbni Hacer El Heytemi 2/121 Ahmed b. Hanbel,

‘Orospu, karakola gelmeyeceksin’ dedi. İtiraz

Müsned, V, 239.

edince beni zorla otoya bindirdi. Diğerleri beni

[6] Tayyip Erdoğan, a.y.

lerek öldürüldü.” (Cumhuriyet, 1)

[36] Meliha Okur, “Kadın Can Derdinde, Devlet Nerede?”, Sabah, 21 Kasım 2009, s.13.

elinden almak istese de direniyor, küfür ve hakaret

[37] Ergin Yıldızoğlu, “Bu Kriz de ‘Teğet’ Geç-

[12]

ediyordu. ‘Onu bana verin, ben onu s...’ diyordu.

miş Olabilir”, Cumhuriyet, 29 Temmuz 2009, s.4.

Sahihi Müslim, Salat 265; Tirmizi Salat 253/338

Eşarbımla boğazımı sıktı. Merter Şehit Osman

Ebu Davud, Salat, 110/720.

Kahraman Polis Karakolu’na götürüldüm. Odada

[10] Hafız Zehebi-Büyük Günahlar-, s.187. [11] Sahih-i Buharî’den.

beklerken de küfretti, tekme ve tokatla vurdu, gaz

[13] İbnül Cevzî, Mevzuat, II/282-283; Suyuti,

8


TEKEL İŞÇİLERİ NEDEN DİRENİYOR, ÜCRETLİ ÖĞRETMENLER NASIL ÇALIŞIYOR? 4-C NEDİR? 657 sayılı devlet memurları kanununda kamu hizmetlerinde memurlar, sözleşmeli personel, geçici personel A, B ve C fıkralarıyla tanımlanıyor. A fıkrasında kadrolu devlet memurları B fıkrasında sözleşmeli personel, C fıkrasında da geçici personel tanımları yer alıyor. 4-C kapsamındakilerle ilgili her yıl Hükümet bir kararname çıkararak koşulları belirliyor. Şu anda geçerli olan kararname 10 Ocak 2009 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Kamu Kurum ve Kuruluşlarındaki Geçici Mahiyetteki İşleri Yürütmek Üzere Geçici Personel İstihdamı ve Bu Personele Ödenecek Ücretler Hakkında Karar. Buna göre bu çalışanlara belirlenen ücretler dışında herhangi bir ad altında ücret ödenmesi yasaklanmış hem de toplu iş sözleşmesi hakkı ortadan kaldırılmıştır. 4- C statüsünü tanımlayan ilk koşul bir yıldan az süreli veya mevsim-

parana bile yetmeyecek. Kar yağmasından, herhangi bir nedenle tatil olmasından korkarak yaşayacaksın. Çünkü her tatil, her ders iptali senin ücretinin de iptal edilmesi olacak. Bir ay boyunca aldığın ücret asgari ücretin altında kalacak ve razı olacaksın. Okullar kapandı sende kendine gidip yeni yılda yine ücretli öğretmen olabilmek için tekrar başvurup onay alabileceğinin bile garantisi olmaksızın geçinebilmek için ek işler arayacaksın… İşte 4/C’li çalışan bir öğretmen hayatı… Ve kamuda çalışan Tekel işçileri için de bu maddenin uygulanması isteniyor. Yasaya göre bu statüde bir işçi en çok 10 ay çalışabiliyor. Ancak bu süre 4 aya kadar da indirilebiliyor. Kamu işçisi statüsündeki Tekel işçileri, 4-C’li olmayı kabul ederlerse, işçi statüsünde çalıştıkları sürede elde ettikleri tüm hakları kaybedecekler. Hükümet, 1 yıl içinde en fazla 10 ay olan çalışma süresini, Tekel işçilerinin eylemi başlayınca önce 11 aya çıkardı. En son yeni öneride de 11 ay 22 güne çıkardı. Bir yılın tamamlanmamasına dikkat edilerek, içeriğine ilişkin yapılan itirazlar görülmeyip günler üzerinden oyun oynanmaya devam edilmektedir. Üstelik bu kapsamda çalışanların her yıl

lik hizmet olması. (4-C statüsü Tarım ve Orman Bakanlıkları’nda ihtiyaç duyulan mevsimlik işçiler için öngörülmüştü) Bu göreve de Bakanlar Kurulu’nun karar vermesi gerekiyor. Yani hayatınız, geleceğiniz her daim birilerinin iki dudağı arasında. Yarınınızın ne olacağına dair bir güvenceniz de, itiraz hakkınız da yok. Örneğin yıllarca okuyup diplomanızı alıyor öğretmen oluyorsunuz. Yeniden sınavlara girmek zorunda kalmak bir dert ama bu da yetmezmiş gibi atama yapılmayı bekliyorsunuz.. Her ne kadar açık çok olsa da onbinlerce öğretmen yıllarca ataması yapılacak diye beklemekte. Bu arada hayat şartları nedeniyle hadi başvur milli eğitimlere, ücretli öğretmen ol. 4 C’li ol.. Herkesle aynı işi hatta daha fazlasını yapacaksın, itiraz etmeyeceksin ama hiçbir hakkın ve güvencen olmayacak. Okullar açık olduğu ve derse gittiğin sürece diğerlerinin sosyal haklarından mahkum olarak aldığın sefalet ücretin yol

9

kaç ay çalışacağını Hükümet çıkardığı kararnameyle belirliyor. Bazen 4 bazen 7 ay çalışma da Hükümetin o yılki kararına bağlı. Bu işçiler her yıl kaç ay çalışırlarsa o kadar ay para alacaklar. Başka işlerde çalışma hakları da yok. On yıllık bir Tekel işçisinin ücreti ayda 1.300 lirayken, 4-C’nin ücretleri 630 liraydı. Ancak Hükümet Tekel işçilerinin eylemi başladığında bu ücreti ilköğretim mezunları için brüt 772 lira, lise mezunları için 856 lira, üniversite mezunları için de 938 liraya çıkardı ve sözde iyileştirme yaptı, hayat şartlarının ne düzeyde olduğunu göz ardı ederek. Tüm bunlar yetmezmiş gibi daha devamı var bu yasanın. 4-C’liler, kendilerine verilen görevleri, çalışma saatlerine bağlı kalmaksızın sonuçlandırmak zorunda. 10 Ocak 2009 tarihli kararnamede “Geçici personelin çalışma saat ve sürelerinin belirlenmesinde, devlet memurları için tespit edilen çalışma saat ve süreleri dikkate alınır. Ancak, geçici personel kendisine verilen görevleri çalışma saatlerine bağlı kalmaksızın sonuçlandırmak zorundadır. Bu çalışma karşılığında herhangi bir ek ücret ödenmez” denmektedir. Yani fazla mesai hakkınız yok edilmiş oluyor. Yetmedi. 4-C’li personelin hizmet sözleşmelerinin feshinde kıdem tazminatı ve ihbar tazminatı hakları da bulunmuyor. Bu hakkın verilmesine ilişkin direnişlerin sonucu hükümetin verdiği şuan ki teklif kabul edilse de bu durumda, normalde 10 yıl çalışan bir işçi toplam 24 bin lira tazminat alabilirken, bu şekildekiler 6 bin lira alabilecekler. Ama zaten bu durumu kabul edenlerin değil on yıl, ikinci yıl çalışabileceklerinin garantisi yok.


“Ekmeğe Aç, Şiddete Tokuz!” Yıldız Temurtürkan Dünya Kadın Yürüyüşü, 2000 yılında yoksulluğa ve kadına yönelik şiddete karşı düzenlenen küresel eylem kampanyasıyla doğdu. Yoksulluğa ve kadına yönelik şiddete karşı talepler için dünyanın her yerinde toplanan beş milyondan fazla imza 17 Ekim 2000 tarihinde Yoksullukla Mücadele Gününde Birleşmiş Milletler Genel Merkezine verilirken 40 ülkede aynı talepleri destekleyen eş zamanlı eylemler yapıldı. 16 Ekim 2000 tarihinde Washington'da IMF ve Dünya Bankası ile yapılan görüşmelerde izledikleri politikalar kınandı. 18 Ekim 2000 tarihide yapılan II. Uluslararası Toplantıda kadınlar Yürüyüş'e devam etme kararı verdiler. Çünkü ittifaklar yeni güçleri harekete geçirmiş ve kadın eylemlerinin sahneye çıktığı yerlerde yeni sinerjiler açığa çıkmıştı. Yoksulluğa ve şiddete karşı küresel çapta bir eylem düzenleme fikri, 1995 yılında Kebek Kadın Federasyonu'nun ülke çapında düzenlediği “Ekmek ve Güller” yürüyüşünün toplumda yarattığı etki ve elde ettiği başarı üzerine gündeme gelmişti. Kadınların neoliberal politikaların yıkıcı etkilerine karşı verdiği başarılı bir mücadeleden sıçrayan kıvılcım bütün dünyayı saran bir yangına dönüşüyor. Yürüyüşün ilk sahneye çıktığı yıllar, neoliberal fırtınanın dünyanın her köşesini kasıp kavurduğu ve ufukta hiç umut ışığının görünmediği karanlık yıllardı. Dünya çapında izlenen neoliberal politikaların sonucunda biz kadınlar daha fazla yoksullaşmakla kalmamış, kadın hareketinin geçmişte elde ettiği bütün hak ve kazanımları hızla kaybetmeye başlamıştık. Kuzey ülkelerinin ekonomilerinde yaşanan büyüme sonucunda kadınlar

da baskı uygulayarak bazı sosyal haklar ve yardımlar elde edebilmişlerdi. Kadın hareketinin baskısı altında kürtaj ve boşanma yasaları reformu gibi bazı reformlar ilk kez geçmişti. Hatta bazı ülkelerde devlet kadınların özgürleşmesi için komisyonlar bile oluşturmuştu. Oysa 1980lerin başında ekonomik krizlerin derinleşmesi ve muhafazakâr hükümetlerin yükselişi ile pekçok Kuzey ülkesinde ekonomiyi yeniden yapılandıran yeni politik yönelimler de refah devleti feminizminin sonuna işaret ediyordu. Bazı ülkelerde özellikle muhafazakâr hükümetler, en başta çocuk aldırmayı serbest bırakan yasalar olmak üzere yeni kadın hareketinin baskısıyla zoraki yapılmış bazı reformlara yönelik fiili bir saldırı başlattılar. Bu gelişmeler, kadın hareketinin karşısına bir sorun olarak çıkarken, refah devleti feminizminin de sonu anlamına geliyordu. Üstelik kadınlar sözkonusu olduğunda temel demokratik hakların, eşitlik ve özgürlük talebinin, sermaye birikiminin ihtiyaçları doğrultusunda kolayca askıya alınabileceği gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmıştı. Bu dönemde ortak talepler altında sokakları dolduran ve küresel arenada sesini yükseltme ve hatta daha ileri gitme cesaretini gösterebilen biz vardık. Eşitlik, özgürlük, dayanışma, adalet ve barışa dayalı bir dünya tasavvurunu İnsanlık için Küresel Kadın Şartında ifade ederken yaşamak istediğimiz dünyayı tarif ettik. Başka bir dünyanın yaratılması için gerekli ilkeleri tanımlayan bir Kadın Şartı hazırlama fikri, alternatiflere duyulan acil ihtiyaçtan doğdu. 2005 yılında ütopyalarımızı dokuyarak, başka bir dünya tasarımımızı im-

10

geler yoluyla anlattığımız küresel bir yorgan oluşturduk. Yorganın oluşum süreci, yeni bir dünyanın nasıl yaratılacağını tarif ediyor. Her gittiği ülkede eklenen, kadınların hayallerini dokuduğu motiflerin her biri birleşince zenginliğimiz oluveren farklılıklarımızı anlatıyor. Tek başına sadece güzel olan bir desen, birleşince bir dünya projesine dönüşüyordu. Dünya Kadın Yürüyüşü aynı zamanda uluslararası kadın hareketini, haklarını kazanmış Kuzeyli kadınların henüz kazanamamış Güneyli kadınlarla dayanışmasıyla sınırlayan zihniyetin de sonu anlamına geliyordu. Bizi birleştiren sadece ortak deneyimlerimiz değil, yaşadığımız toplumu ve hayatımızı değiştirme isteği ve bu değişimin hangi yönde olacağı konusundaki fikir birliğimizdir. Dünya Kadın Yürüyüşü’nün yoksulluğa ve kadına yönelik şiddete karşı oluşturduğu küresel feminist eylem ağı, baskıcı sistemlerin (ataerki, ırkçılık ve kapitalizm) hayatımızı ve dünyamızı metalaştırmasına karşı bir tepki olarak başladı. Ancak giderek uluslararası bir harekete doğru evriliyor; yerel mücadelelerden ve koşullardan beslenen ve sınıf mücadelesiyle bağıları olan, feminist, anti-kapitalist ve anti-emperyalist bir harekete. Bugün 70'den fazla ülkede yüzlerce kadın ve taban gruplarından oluşan ulusal koordinasyonlar şeklinde örgütlü; beş kıtadan feminist aktivistlerden oluşan bir Uluslararası Komitesi ve Sao Paulo'da günlük faaliyetleri yürüten bir Uluslararası Sekreteryası var. Çoğunlukla toplumsal hareketler ve feminist hareket içinde de talepler hiyerarşisi yeniden üretilir. Bazıları daha genel mücadeleleri daha özgün olandan ayırır. Bu bölünmeye hiye-

rarşik bir yorum eşlik eder. Genel mücadelelerin daha önemli olduğunu iddia edenler, kadınların özgün mücadelelerine yoğunlaşmasının genel mücadeleyi böldüğüne ya da zayıflattığına inanırlar. Buna karşı çıkanlar da feminist gündemin özgün mücadeleler üzerinde durduğunu ve bütün diğer taleplerin kadınların gündemini erkeklerinkine tabi kılmak anlamına geldiğini ileri sürerler. Yürüyüş, cinsel şiddete karşı mücadeleyle yoksulluğa karşı mücadeleyi birleştirdiği zaman talepler arasında alışılagelmiş hiyerarşik bölünmeyi de bozdu. Yürüyüşün yoksulluğu tartışmakla feminist gündeme öncelik vermediğini söyleyenler vardı. Oysa biz yoksulluğa ve şiddete karşı verilen mücadeleleri ve gündemleri birleştirmeye ve kapitalizmi ve ataerkini iki ayrı sistem şeklinde ele alan analizlerden kaçınmaya çalışıyoruz. Kapitalizmi ve anaerkini iki ayrı sistem olarak yorumlanması yoksulluk ve şiddet gündemlerini ve onlara karşı verilen mücadelelerini birbirinden ayırır. Bizim stratejimiz farklı temalar ve mücadeleler hakkında bilgi edinmek ve birbirleriyle ilişkisini kurmaktır. Çünkü kadınlar bunları birbirinden ayrı yaşamazlar. Öncelik verdiğimiz temanın kim olduğumuzu belirlediğine katılmıyoruz; kimliğimizi tayin eden değişim düşüncesi karşısında takındığımız tavırdır. Bu yüzden 2010 çağrımız döngüseldir: Dünyayı değiştirmek için kadınların hayatını, kadınların hayatını değiştirmek için dünyayı değiştirelim!


Korumak mı Korumamak mı?

İşte Bütün MeseleBurada... Nursel Modan Şengür Anne olmayı da öğreniyoruz baba olmayı da. Nasıl mı? Yaşadığımız toplumun değerleriyle. Hem de doğrusu nedir, nasıldır diye sorgulamadan. Yaşam dizgimizi kurgulayıveriyoruz tüm bu değerlerin ışığında ya da karanlığında. Doğarız, büyürüz ve bize sorulmaz birçok şey…kararlar verilir birçok yerinde yaşamın. İşte tam buradan yola çıkmak gerekiyor. Neleri öğreniyoruz, bizim elimizde doğarken kazandığımız neler var diye sorgulamaya. Bütün bu sorgulamalarımın arasında çocuk yaşamımın neresine denk düşüyor diye senelerce yaşam koşullarım ve oluşturduğu ben, sürekli çatıştık durduk. Özlemlerim, beklentilerim ve yaşamımın gerçek yüzü durmadan erteletti çocuk büyütme arzumu. Zaman zaman sevgisizlikle suçlandım. Ama çok iyi biliyorum ki bu toplumda sevginin tanımı arızalı bir makine gibi. Çünkü bu ülkede insanlar sevgi adına öldürüyor, dövüyor, eve kapatıyor, sevdiğini iddia ettiği kişilerin birey olmasına izin vermiyor ve kendine bağımlı insanlar yetiştirmek istiyor. O tanımla, son derece baskıcı ya da son derece korumacı tavırlarla büyütülen bir dolu tanıdığım tanımadığım örnekle dolu bir toplumda yaşıyoruz. Kaldı ki ben de payıma düşeni yaşadım elbette. İşte biraz da bu nedenle kitap annesi olmak, mükemmel anne olmak, vurdumduymaz anne olmak, korumacı anne olmak skalasında kendime bir yer bulmam uzun zamanımı aldı. Yedi sekiz sene boyunca aralıklı olarak düşündüm ve araştırdım bu konuyu. Çocuk doğurmak ne demektir?

Evet, kaşı gözü bana benzesin, benim genlerimden olsun, soyum devam etsin, amman bana kısır demesinler, bir insan büyütmek istiyorum, yaşlandığımda bana bakacak birileri olsun hayatımda… gibi. Hayatımın hiçbir döneminde bana benzeyen, benim genlerimi taşıyan bir çocuk hayali kurmadım. Tek merak ettiğim şey, hamile olmak, doğum yapmak ve doğduktan sonra bebekle kurulan ilişkinin niteliğiydi. Sanıyorum bu süreçte egomu sorgulamak yaptığım en önemli işti. Kendime sürekli sorular sorup duruyordum. Hala da bu soruları sormaya devam ediyorum. En önemli sorgulama sürecimi feminist hareketin içinde bulunduğum son yirmi yılda yaptım. Bunların başında ise sevgi sorgulaması var. Sevgi nedir? Dostluk nedir? Çocuğun bizim için anlamı nedir? Gibi. Sevginin tanımı toplumumuzda arızalı dedim yukarıda. Evet, arızalı. Çünkü sevgi bağlılıktır, ilgilenmektir, güvenmektir, şefkattir, özgür olmasına, birey olabilmesine ve kendini geliştirmesine destek vermektir. Kısaca sevgi emektir. Bunları içermeyen bir sevgi tanımı baskıcı, benmerkezci, doğrularını dayatan arızalı ilişkiler yumağından başka bir şey değildir bana göre. Çocuk büyütmek bu nedenle sorumluluk isteyen ciddi bir iştir. Ancak bu bize nispeten rahat yaşantımızda çocuğuna bakamayan anne ve/veya babaları yargılama hakkını da vermez. Burada en tehlikeli öğretilerin başında kutsal/orospu, mükemmel/sorumsuz ikilemlerinin arasındaki ince fark geliyor bana göre. Bu da benim aklıma fedakârlık kavramını getiriyor. Özveri demektir fedakârlık yani

özünden vermek. Uçaklarda bir uyarı vardır. Tehlike anında oksijen maskesini önce kendinize sonra çocuğun maskesini çocuğa takın diye. Kendime düstur edindiğim bu ilkem sayesinde sağlığımı ve kendimi korumayı başarabiliyorum. Eğer ben ben olmazsam sorumluluk alanımdaki hiçbir şey sağlıklı olmaz. Birey olabilmek burada başlıyor bana göre. Elbette acil durumlarımız ve önceliklerimiz değişebiliyor zamana göre ama ilke, önce benim sağlıklı olmamdan geçiyor. Tüm bu sorgulama süreçlerinin ardından iş hayatımın da emeklilikle farklı bir evreye geçmesiyle daha ciddi düşünmeye başladım bir çocuk büyütmeyi. En önemli faktörlerden birisi hayat arkadaşımın da benim gibi düşünmesi ve hayata buradan bakmasıydı. Okumalarım, araştırmalarım ve sorgulamalarımın ardından sosyal hizmetlerle bağlantı kurduk ve Kürşat’ımızla yaşamaya başladık. Elbette bir dolu travmayla geldi bize çocuğumuz. Her geçen gün biraz daha yaklaşıyoruz birbirimize. Emek harcıyoruz karşılıklı. Yüreğini sevgiye korkmadan açan bireyler olabilmek umudum iyice yeşerdi oğlumuzla. Bir dostumuz evlenir evlenmez evlat edinmek için başvuru yaptı sosyal hizmetlere. Bir çocuğu dünyaya getiririz bir de dünyaya kötü bir yerden başlamış olan bir evladımız olur diye düşündüler. Kendi çocukları olamadı ama bir

11

evlatları var şimdi şiir gibi. Sevgiyi paylaşabilmek, bir insan yavrusunu hayata hazırlayabilmek için onu doğurmak gerekmiyor. Ben sevginin evrensel olduğunu ve sevgiyi en doğru yerden algılayanların da çocuklar olduğunu düşünüyorum. Bütün hayalim savaşların, üretim tarzlarının çocukları öldürmediği, kullanmadığı, tecavüz etmediği, çocukların kendi dünyalarını özgürce yaşabilecekleri bir dünyayı oluşturabilmek. Bizler dünün çocuklarıydık, bizim çocuklarımız yarının büyükleri olacaklar. Onlara hak ettikleri hayatı hazırlayabildiğimiz oranda onlar da çocuklarına hak ettikleri gibi yani barış ve sevgi dolu bir dünya bırakabilecekler.


Beni Kara Kefenle Gömün Gitmek mi lazım kalmak mı lazım, bundan sonra bizim halimiz ne olacak? Bu soruya cevap bulamıyor Ermeni Kadınlar… Biz o kadar azız ki bir tehlike de değiliz bize dokunmazlar diye düşünüyorduk yaşamayı çok görüyorlar diyor gözleri dolmuş Hrant’ın ardından duygularını ifade etmeye çalışırken Ermeni Kadınlar… Kültürel ve etnik farklılığı nedeniyle yaşadıkları baskılar yanında tüm kadınlarla ortak kadınlık sorunları var, hem de etnik ve kültürel kimliklerine özgürce sahip olamamalarından kaynaklı maruz kaldığı ırkçı ve ayrımcı yaklaşımlar var. Yaşadıkları nedeniyle kuşaktan kuşağa akan bir güvensizlikler, korku dolu yürekleri.. Azınlık olmanın psikolojik ağırlığı da var içlerinde. Bir cemaati temsil ediyorlar, her şeylerine dikkat etmek baskısıyla, yanlış yapmamak kaygı-

sının üzerlerine çöken ağırlığıyla kendileri de olamıyorlar. Yıllar önce ninelerinin nasıl kaçırılıp zorla evlendirildiği hikayeleri ile büyümüşler. Ya da bir çoğu kendi yaşadığı kabusu çocukları yaşamasın diye gizlemiz son nefeslerine kadar. Erkekler gözden çıkarılmış, kadın Ermeniler zorla gelin yapılmış. Türkiye de yaşayan Ermenilerin bir çoğu anne tarafından Ermeni. Bir cemaati azınlık psikolojisinin ağırlı altında, ötekileştirilmiş, vebalı gibi yaklaşılan, boynunda haçını, adını, kimliğini gizlemeye çalışan bir yaşama mahkum etmişiz kimimiz direk kimimiz susarak, görmeyerek dolaylı. Her toplumdan kadınların yaşadığı kadın sorununu onlar da yaşıyorlar ama buraya kadar gelemiyorlar. Yaşadıkları baskılar kendileri olabilmeyi yaşadıkları topraklarda kadınlar olarak da mücadeleleri böyle katmerlenmiş böyle engellenmiş oluyor. Gayrimüslümlere kolay kadın yaklaşımı ayrı bir baskı ve saldırı üzerlerinde. Üzerlerinde kolay elde edilebilir bakışları yüreklerini deliyor oysa. Türk Dil Kurumunun yayınlarında, - Ermeni gelini gibi kırıtmak. Ağır veya yavaş hareket etmek: “O kuruntularımız, o tafralarımız, o Ermeni gelini gibi kırıtmaları-

mız pek boşuna demektir.”- bir deyim olarak halen durmaktayken hem kadınlıkları hem kimlikleri aşağılanmaya devam etmektedir. Yıllardır, milliyetçiliğin, asimilasyon politikalarının etkisiyle bugün 1915 olayı tartışması, olayın boyut ve içeriği, neden ve sonuçları üzerinde yoğunlaşmaktan çok, bunun bir soykırım olup olmadığı noktasında kilitlenmiştir. Bu, aslında içeriğin tartışılmasını engellemek, en azından olabildiğince ertelemek isteyen resmi yaklaşımın, benzeri başka etnik sorunlarda da uygulana geldiği bir taktiktir. Hayatlarını yitiren milyonlarca insanın zorunlu bir göç sırasında meydana gelen istenmeyen ölümler olduğu söylene gelirken, zorunlu göçün nedenleri, bunun ölümlere meydana getiren bir iradi kararla, yasayla yapıldığı göz ardı edildiği gibi bırakın milyonları bir insanın bile ölümünün değeri yok sayılıyor. Kimin neyi ne kadar yaptığı, kimin hangi konuda hangi zaman diliminde yanlış yaptığından öte bir gerçek var. Bu çok dilli, çok kültürlü coğrafyamızda farklılıklar ötekileştirilmiş, farklılıklar yok edilmeye çalışılmış, milyonlarca insan sürülmüş, hayatlarını kaybetmiş. Ve insanlar korku içinde, güvercin tedirğinliğinde yaşamaya mahkum edilmiş. Bundan daha ağırı ne olabilir. Varter Tumacanyan Elazığ’ın Kulveng köyünden, Zazure Adana Hacun köyünden, Xezal Vanlı Zero Kozluklu…. Bu kadınların ortak yanı Ermeni olmaları. 1915 yılında yaşanan Ermeni tehcirinden kurtulmaları ve kendilerini kaçıranlarla evlenmeleri. Yaşanılan büyük bir acı. İlk gençlik dönemlerinde köylerinden, ailelerinden koparılan, ailelerinin ne-

12

redeyse tamamını yitiren bu kadınlar, hayatlarının geri kalan kısmını isimlerini, dillerini ve dinlerini değiştirerek yaşamak zorunda kalmışlar. Acıları yüz çizgilerine yerleşmiş, gerçek kimliklerini gizleyerek yaşamışlar, kendileri gibi olan kadınları kardeş bellemişler, başka ülkelere kaçabilen akrabaları ile görüşmeden, kavuşamadan bu dünyadan göçmüşler. Bütün yaşamları boyunca biriktirdikleri, kimseyle paylaşmadıkları acıları ölürken gün yüzüne çıkmış. Kimisi kara kefenle gömülmek istemiş, kimisi de hiç yıkanmadan gömülmek.. Bir kadın öylesine acı çekiyor ki, bir kadın “bütün yaşamım acı dolu oldu, beni beyaz kefenle değil, kara kefenle gömün” diyor. Ve kadın ölümünden üç gün önce çocuğuna kefeni aldırıyor. Ölüm döşeğinde yatağının tam karşısına astırıyor. Ve üç gün boyunca ona bakıyor, onunla gömülüyor… Dilimiz, inanç ya da inançsızlığımız, kimliğimiz, rengimiz, statümüz ne olursa olsun Kadınız. Yüreklerimizdeki acıları ortaklaştıramadıkça, hepimiz bir diğerimizin acılarını, sorunlarını, taleplerini kendimizin diye sahiplenmedikçe özgür olamayacağız. Artık Kürt Kadınlarının sorunlarını onlar değil; Ermeni Kadınlarının yaşadığı tedirginli onlar değil; Çingene Kadınların yaşadığı itilmişliği onlar değil; Alevi kadınların yaşadığı baskılanmayı onlar değil; Bu coğrafyada Türkiyeli Kadınların sahiplenmesinin, yükseltmesinin zamanı geldi de geçiyor…


Özgürlüğe Giden Yol

Bağımsız Kadın Örgütlenmesinden Geçer Özgürlüğe giden yol Bağımsız Kadın Örgütlenmesinden geçer Kimi sarı, kimi siyah sıcacık yürekleriyle doldurdular yüreğimi dünyadaki tüm kadınlar… Tarihin unutturulmaya çalışılan gerçekliğinde milyonlarca kadın niye açlık, yoksulluk, sömürü Niyedir bunca savaş diyerek yaktılar ateşi…. Tek tek toplayalım silahları, yok edelim. Tek tek toplayalım tüm renkleri, dilleri, özlemleri kucak kucak. El ele yürek yüreğe topladıklarımızı savuralım dünyaya İşte o an barış, binlerce rengarenk çiçek dolacak yeryüzüne, Farklı olsa da dillerimiz aynı akıyor gözyaşlarımız. Rüzgarın esintisine, kuşların kanatlarına yüklenmiş gelen “Kürt, Ermeni, Çerkez, Arap, Gürcü …. tüm Kadınların merhabası”nı hissedin. Bu “merhaba” başka. Kadınların özgürlük “merhaba”sı. Kucaklaması size kalan…. Neredeyse her gün bir kadın “namus” adına öldürülür, her dört kadından üçü şiddete maruz kalırken; mart ayıyla birlikte Kadınlar günü tartışmaları da sahneye çıkar. Sığınak açmaktan kaçan Belediye başkanları, siyasetçiler ve kimileri siyasi rant peşinde göstermelik kadınlar günü kutlamaları yapar, karanfiller dağıtır. 8 Martta meclis kapıları göstermelik kadınlara açılırken, kimi kadınlar şapka engeline takılır, kimi başörtüsü... İşyerlerinde yoğun sömürü altında çalıştırdığı işçiler için patronların göstermelik kutlama mesajları yayınlanır. Medya tam boy sayfalarını kadınlara ayırmış yanılsaması içinde kadın sorununu maga-

zinleştirirken, bir bakan kalkıp bir siyasi partinin eşgenel başkanına erkek egemen bir yaklaşımla “yaratık” diyebilme cüretinde bulunur. Kimi muhalif yapılardan kadınlar, kadın kurumları; “kadınlarla ele ele diyerek”, kimi muhalif karma yapılar, “kadın erkek ele ele” diyerek bir ayrışma içinde alanlara çıkarken, milyonlarca kadın, kadın olma bilincinin ve mücadelesinin çok uzağında şiddetle, ezilmeyle, sömürüyle baş başa yılın 365 gününden farkı olmayan bir günü yaşamaya devam eder. “Her şeyi bildiğini zannedenler” kadınlar adına yine kadınlara rağmen, kendi öğretilmiş önyargıları içinde kadınları anlatır. Ve bu anlatımlarda bir tek, kadının kendisi yoktur. Erkek egemen ideoloji, hiçbir hak-hukuk gözetmeksizin kadın üzerinde kendi egemenlik tahakkümünü kurarken; kendisinin istediği ve gene kendisinin belirlediği sınırları çizilir kadının! Oysa, kadının kendi iradesi dışında ona atfedilen tüm sıfatlara karşı durarak, erkek egemen ideolojiye ve dolayısıyla toplumun değer yargılarına karşı bir eleştiri sunmak, başkaldırmak zorundayız. Tarihi erkekler yazdığı ve maalesef yanlış yazdığından, Kadın, toplumsal gelişmenin alt-üst oluşu içinde kendi tarihinden (yazılı tarihinden) yoksun olarak vardır.. Ve bu varlığı sürekli çelişkiler yumağı içinde durmaktadır. İçinde yaşanılan sınıflı sistemden de bağımsız olmayan bu çelişkiler yumağının çözümü ne yazık ki çok uzun yıllar alacaktır. Özel mülkiyetle ortaya çıkan, sınıflı toplumlarda gelişen ve kendini yeniden üreten erkek egemen ideolojiye karşı mücadele bir bütünlük içermek zorundadır. Klasikleşmiş gibi ilkel komünal,

anasoylu dönemlere girmesek de, Kapitalizmin doğası gereği insanın kendisine yabancılaştırılmasını onu üretim ilişkilerin gelişimi içinde yarattığını ve bundan doğan yabancılaşmanın toplumun tüm gözeneklerinde kendini açığa vurduğunu da söylemeden geçmek doğru olmaz. Toplum kendisiyle çelişik olarak yaşamaya devam ediyor ve bu çelişki kadından yana hep sermayenin yararına, egemenlerin, erkek egemenliğinin çıkarına uygun olarak sürüyor. Kadın bir yandan ucuz iş gücü olarak üretime çekilirken ekonomik kriz anında aile kavramı yüceltilerek ilk işten atılan ve evlerinin dört duvar arasına geri dönmeye mahkum edilen oluyor. Kadın erkek meslekleri ayrımcılığıyla bilinçaltlarına cinsiyetçilik yeniden yeniden aşılanıyor. Yazmakla bitmeyecek kadar uzun bir liste oluşturacak örneklerden vazgeçerek konunun özüne dönersek, kadın hayatın her alanında, toplumun ona dayattığı görevleriyle yaşamakta, yaşamaya devam etmektedir. Fabrikasında, bürosunda, tarlada, sokakta, okulunda; çalıştığı süre içinde erkek egemen ideolojinin belirlenimiyle kuşatılması yetmiyor, hayır! İşten çıkıp bir an önce dışarıda biriktirilen kızgınlıkların, öfkelerin boşaltılacağı, çalışanların beslenip giydirildikleri, cinsel gereksinmelerin düzenli bir biçimde giderildiği “eve” gitmesi gerekiyor. Çünkü onu bekleyen işler durmaktadır. Yoğun bir koşuşturmanın ardından toplumsal cinsiyetle belirlenmiş rolü gereği kadından gene de eşi çocuğu, anne-babanın isteklerini yerine getir-

13

mesi beklenir. İşyerinde patron, evde baba, koca, ağabey, sokakta tüm toplum kadının efendisi, sahibi edasıyla hayatı belirlerken, Kadının; herkese, her şeye yetişmek zorunluluğu ile şekillenen, katlanan sömürü dünyasında bir tek kendine, kendi iç sesine koşacak vakti kalmaz. Cinsiyet ayrımcılığı aileden, çalışma hayatına, toplumsal yaşam içerisinde her düzeyde yaşanan bir olgudur. Fakat sınıfsal, kültürel, dinsel, kültürel tüm alanlarla belirlenen, erkeğe bağımlılaştırılan kadının, kadın olmasından kaynaklı ezilmişliği, ikincil cins durumuna indirgenmesi ya görmezden gelinerek doğal olan buymuş kabulü yaratılır. Ya da cehenneme giden yollar iyi niyet taşlarıyla döşenir misali kadının özgürlüğünün savunusu altında “Egemen sınıfın çıkarlarına hizmet eden cinsiyetçiliği, onunla uzlaşmaz çelişkilere sahip olan kadın ve erkek yani tüm ezilenlerin birlikte mücadelesiyle ortadan kaldırabiliriz…” teorileri ile ama “bilerek” ama “bilmeyerek” erkek egemenliğinin devamlılığıyla aslen kadınların mücadelesi, örgütlenmesi engellenir. “Kadın sorunu bir cinsin diğeriyle olan hegemonik bağımlılık ilişkisine dayanıyor olmakla beraber, bir cinsin diğerine karşı mücadele etmesiyle çözülemez” yaklaşımıyla sorunun


çözümünü sınıfsız bir toplum ideolojisine havale eden yaklaşımlar ise; erkek egemen ideolojinin birebir taşıyıcısı erkeğin, bu egemenlik ilişkisinden çıkarını, bu çıkardan kendiliğinden vazgeçmeyecek oluşunu ve bu egemenliğin bir yandan üreticisi ve birebir uygulayıcısı olduklarını unutularak aslen sınıf indirgemeci bir yaklaşımın yanılgısına düşer. Evet, Cinsiyet ayrımcılığı, derin tarihsel kökenleri olan bir sorundur. Sınıflı toplumlarla birlikte ortaya çıkmış ve bir toplum biçiminden diğerine devredilerek günümüze kadar gelmiştir. Binlerce yıllık bu süreç içerisinde oluşan toplumsal cinsiyetin, yaşamın her hücresine sirayet eden erkek egemen ideolojinin; ezilen/sömürülen kadınların egemen cinse karşıda mücadelesi yükseltilmedikçe yıkılmayacaktır. Klasik söylemlere başvurursak, uzlaşmaz çelişki içerisinde, ezilenler egemenlerine karşı kendi örgütlülüklerini yaratarak mücadele etmedikleri taktirde özgürleşemeyeceklerdir. Bu yaklaşım genel teori içerisinde, herkesimin ön kabulüdür. İşçilerin işverene karşı sendikal örgütlenmeleri, dernekleri, işgal altındaki ulusların işgalciye karşı mücadelesi, meslek örgütlerinin kendi mesleki sorunları için kendi içlerinde örgütlenmeleri vs. hepsi meşru kabul edilir. Fakat söz konusu durum kadınlara gelince, her sınıfsal kesimden temellendirdikleri noktalar farklı da olsa, kadınlara karşı itirazlar, engeller dağ gibi kadınların önüne dizilir. Oysa, tarihte kadınların ikincil konuma itiraz edişlerinin sonuçlarından biri olarak dört bir yanda cadı diye yakılmalarının, asılmaları ya da taşlanmaları rastlantısallığın ötesindedir. Erkek egemenliği bir günden diğerine kısa sürede ve kolayca oluşmamıştır. Binlerce yıl bir çok alanda yasaklı yaşayan kadınların tekil mücadeleleri kolektif örgütlülükleri dönüştükçe egemen sınıflar kadınları “yardım cemiyetlerine” dönüştürerek kendi sınıfından kadınların ayrıcalıklı ve kurtulmuş kadınlar olduğu yanılgısını işlerler. Emekçi kesimlerinden de kadının ve erkeğin ortak sınıfsal ezilmişlikleri tek ezilmişlik ilişkisiymiş gibi anlatılarak erkeğin, erkeklik rolü yadsınarak kadın yine görünmez kılınarak mücadelede geri bıraktırılır. En yoğun kadın üyenin bulunduğu sendikalarda, meslek odalarında kadınların hala belirleyen konumda özne olamadıkları sadece ka-

dının isteksizliğine indirgenerek basitçe, bilimsel olmayan yaklaşımlarla açıklanmaya devam ederken, tarihsel eşitsiz gelişme süreci yadsınarak pozitif ayrımcılık, kota gibi taleplere şiddetli karşı çıkışlarda nasıl da erkek egemen ideolojiden beslenen teoriler üretildiği ile yüzleşilmez. Bu açıklamaya inanan ya da inanmak isteyenler, kadınlara aşılanan, içselleştirilen “isteksizliğin”, “kendine güvensizliğin”, “kaçışın”, “yönetimlerin erkeğin işi olduğu yanlış kabulünün”, ya da “bir türlü ortaklaşılamayan, kollektifleşemeyen, ev, çocuk vs. işleri”nin, toplumsal cinsiyet rollerinin, kadında yarattığı toplumsal kadınlık durumuna cevap üretmezler. İsteyen yapar, isteyen kadın kendini ezdirmez demek de, ezilenin kurtuluşunu egemen olanla birlikte örgütlenmesini savunmakta, ezilenin bireysel değil, toplumsal kurtuluşunu da, ezilenin ezenden bağımsız örgütlenmesi gerektiğini de görememektir. Ülkemizdeki otuz milyon civarındaki çalışanın işi varken, bir kişinin işsizliğinden bahsedeceksek, bu kişinin isteksizliğini, tembelliğini söylemek belki çok yanlış değildir. Fakat otuz milyon çalışması gerekenin bırakın ülkemizde olduğu gibi yarısı olmasını bir milyonu bile işsizlik sorunu ile karşı karşıya ise, ortada bir sınıfsal sorunun, sistemden kaynaklı sorunun olmadığını söyleyip durumu sadece işçinin tembelliği ile açıklayamayız. Peki ya işçilerin kendi ekonomik demokratik hakları için kurdukları mücadele örgütleri olan sendikalarda kimi patronların daha iyi olduğu inancıyla işverenlerden ayrı değil de ortak örgütlenmelerini savunabilir miyiz? Doğada ya da toplumdaki birden fazla çelişkiyi bir tek sınıfsal çelişkiye indirgeyerek, iktidar perspektifi taşıyan siyasi örgütlenmeleri yeterli görmek, ayrı mesleki sorunlar etrafında örgütlenmeleri ise genel sınıfsal mücadeleyi bölmektir inancıyla mesleki örgütlenmeleri, dernekleri reddetmek mi gerekir? Hukukçuların, Sağlıkçıların, Mühendislerin odalarını, Sendikalarını, İnsan Hakları Dernekleri gibi, Aleviler için Alevi Derneklerini vs…. kapatmayı mı savunalım? Ezilen ulusun, ezilen dinin, ezilen sınıfın nasıl ezenden bağımsız kendi öz örgütlenmeleri olacaksa, ezilen cins olarak da kadınlar kendi örgütlenmelerini yaratmalıdırlar ve yaratıyorlar da. Ve bu kadın kurtuluş mücadelesi, ezen cinsten, egemen erkek ideolojiden ve

14

erkek egemenliğinin yeniden yeniden üreticisi olan erkek egemen tüm ideolojik yansımalardan, karma örgütlerden ve devletten bağımsız olmalıdır. Binlerce yıldır erkeğe uydulaştırılmış, bağımlılaştırılmış kadının, kendini bulabilmesi, susturulan sesini yükseltebilmesi için hemcinsleriyle birlikte ele ele ve erkek egemen ideolojinin kadınların sesini kısmak için ürettiği kadınca rekabete karşı dayanışma ilişkisi içerisinde örgütlenmelidir. Sendikalarda, meslek örgütlerinde, siyasi partilerde genel sınıfsal çıkarların mücadelesini farklı cinsle birlikte veriyor olmak, kadın mücadelesinin bağımsız olması gerektiği gerçekliğini de ihtiyacını da ortadan kaldıramaz ve kaldıramıyor da. Binlerce yıllık egemen ideolojinin tüm toplumları sarmasına, yasaklamasına, reddetmesine rağmen bugün öyle veya böyle kadın kurumları artıyorsa yarın bu mücadelenin bir başka yansısı olarak bağımsız örgütlenmeye karşı duruş da kalkacaktır. Sadece her egemen ilişkide olduğu gibi bölüp parçalama yaklaşımı daha belirgin hale gelecektir ki, bu durum hali hazırda değişik düzeylerde yaşanmaktadır. Aslında kadınların binlerce yıldır verdikleri bu mücadelenin ardından bugün gönül isterdi ki artık bağımsız kadın örgütlenmesinin gerekliliği değil de, parçalı halde duran kadın örgütlerinin nasıl ve hangi zeminde birliğini, ortaklığını yaratabilirizi tartışabilir duruma gelseydik. Din, dil, ırk, sınıf, statü fark etmeksizin her kesimden kadının sırf kadın olduğu için bir kez daha ezildiği/sömürüldüğü bir durumda kadınların ortak taleplerini üretebilmeyi ve tüm ayrımlara rağmen kadın sorununun her kesimi kesen ortak sorun olduğu ve kurtuluşun ortak mücadeleden geçtiği bilincini yükseltebilmenin yollarını geliştirebilsek. Gönül ister ki erkek egemen ideolojinin biz kadınlarda da içselleşen yanlarını sorgulayarak, ortaklaşarak sesimizi büyütebilsek. İsrailli Siyahlı Kadınların, Filistin işgalin kendilerinin de esareti olduğu bilinciyle Filistinli kadınlarla dayanışmak için verdiği mücadelesinde olduğu gibi, Irak’ta direnişçi kadınlarla dayanışma göstermeye çalışan Ortadoğulu ve hatta Amerika’dan işgale karşı seslerini yükselten kadınlarda olduğu gibi… biz de kendi ülkemizde, Türk, Kürt, Ermeni, Laz, Çerkez, Gürcü, Alevi, Sünni …. demeden, “Farklı olsa da

dillerimiz, aynı akıyor gözyaşlarımız” gerçeği etrafında yan yana gelebilsek, acıları, talepleri ortaklaştırabilmek. Evet artık binlerce yıldır verilen mücadelenin kazanımlarından geriye düşmeye çalışarak hala kadınların bağımsız örgütlenmelerini sorgulamaya çalışmak yerine kadın mücadelesini daha ileriye nasıl yükseltebileceğimizi, Türkiye’deki kadın hareketinin sorunlarını, açmazlarını tartışabilmeliyiz. Kadın mücadelesini karma örgütlerin içerisindeki değişik örgütlenme formlarına sıkıştırma yanlışından dönebilmeyiz. Karma örgütlenmeler içerisinde tabi ki yer alacağız. Sendikalarda, odalarda, partilerde, meclis de olacağız. Kendi kurumlarımız içerisinde, kurumumuza kadın üye kazandırmak için değil, (çünkü üye kazanmaya çalışmak her üyenin görevidir!) kurumumuzun kadın politikasını oluşturmak, kurumumuzun politikalarındaki cinsiyetçiliği ve kurumumuz içerisindeki ayrımcılığı sorgulamak için de ayrıca kadın çalışmaları tabii ki yürüteceğiz. Bu çalışmalar kadın hareketinin içinde önemli bir anlam ifade edecekse de bu çalışmaları genel kadın hareketinin kendisine indirgemek gibi bir yanlıştan çıkılabilmelidir. Hala 8 martların ortaklaşa eylemlerinde karma örgütlerin bayraklarını öne geçirme yarışından, konuşmayı hangi örgütün yapacağına kadar tartışmalar yaşanıyorsa, toplumsal muhalefetin karma örgütlerin kadın mitingine erkeklerinin katılıp katılmayacağıyla ayrışılıyorsa, bu durum karma örgütlenmelerin nasıl kadın mücadelesinin önüne geçmeye çalıştığının, kadın sorununun nasıl da siyasi kimliklerin ardına ötelendiğini göstermektedir. Ayrıca erkek egemen ideolojinin bir biçimde kadınların da üreticisi olduğu gerçeğiyle, hiç de kadın perspektifine uygun olmayan erkek egemen ideolojinin ürettiği yıkıcı rekabetçiliğinin, iktidar kavgalarının kadın mücadelesine nasıl yansıtıldığını da görmekteyiz. İşte salt bu durumların kendisi bile kadın kurtuluş mücadelesinin; karma örgütlenmelerden, erkek egemen ideolojiden ve erkeklerden bağımsız olması gerektiğini gösterir. Tabii ki bu bilimsel gerçeğe önyargıların ötesinde yaklaşabilenler ulaşabilir. Binlerce yıllık tarihsel şekillenişle, oluşan yargılar daha doğrusu önyar-


gılar bir anda yıkılamayacaktır. Bu uzun ve zorlu bir yolculuk olacaktır. Çünkü önyargılarla beslenmiş kesin bir inancın yıkılması çok zordur... Kurumlaşmış bu yargıların yıkılması onu besleyen egemen anlayış sürdükçe imkansız gibidir... Yani "bir önyargıyı kırmak bir atomu parçalamaktan daha zor" der ya Einstein; işte öyle bir şeydir bu erkek egemen ideolojiden ve yarattığı görüngülerden, ürettiği, tüm hücrelerimize kadar işleyen doğru olduğuna koşulsuz biat edilen yanlışlardan uzaklaşarak özgürce kadın sorununu tartışmak. Atomu parçalamak kadar zor oluyor, kadınların kendi bağımsız örgütlenmelerinin bir hak ve gereklilik olduğunu kabul etmek. Bir ülkede, bir tek kişi bile, dilinden, kimliğinden, dininden kaynaklı ayrımcılığa uğruyorsa nasıl ki o ülkede özgürlükten bahsedilemeyecekse, bir tek kadın bile kadın olduğu için eziliyorsa, cinsel kimlikler üzerinden ayrımcılık yaşanıyorsa, hangi gerekçe ile olursa olsun, bir ezilme ilişkisi meşru kabul ediliyorsa, orada gerçek özgürlükten kimse için bahsedilemez. Evet kadınlar özgür olmadan erkeklerde özgür olmayacaktır. Ve bu özgürlük mücadelesi ne sınıf indirgemeci bir yaklaşımla yarınlara ertelenerek, klasik bir deyimle sosyalizmin gelmesiyle kendiliğinden çözülecek, ne erkeklerle ortak mücadele içinde çözülecektir. Kadınların özgürlük mücadelesi ezilen cins olarak kendi bağımsız örgütleriyle bugünden yarına yani sosyalizme ertelemeden verecekleri ve o sistem içerisinde de kadın kadın olmaktan, erkek erkek olmaktan çıkıp insanlık temelinde buluşacakları güne dek sürecek mücadeleyle kazanılacaktır. Artık bağımsız kadın örgütlenmesinin gereklilik olduğu gerçeğini değil de parçalı kadın örgütlerinin nasıl bir işleyişle, kimlerin nasıl yan yana gelebileceklerini tartışabilelim. Değişik işkollarında kurulmuş bulunan sendikaların, odaların, konfederasyon gibi üst örgütlenmelerinde olduğu gibi niye farklılıklarımızla bir üst çatıda yan yana gelemeyelim? Niye bir kadın akademisi kurarak ortaklıkları büyütebilmek için adım atamayalım?

Tekel İşçisinden Mektup Banu / Bursa Tekel İşçisi Bugün direnişimizin 66. günündeyiz. Çok yorgunuz. Ama pes etmiyoruz, etmeyeceğiz. Biz kadınların yorgunluğunu ifade etmek için mevcut yorgunluğu 10 ile çarpmak lazım. Niye mi? Mesela: Ankara’daki eylemlerimiz bir taraftan sürerken, her ilde olduğu gibi Bursa’da da Cuma günleri mesai bitiminden sonra AKP önünde basın açıklaması yapılıyordu. Daha alana yeni varmıştık ki arkadaşımın telefonu çaldı. Sloganlar, yumruklar havada uçuşurken, o telefonda kocasına yemeği nasıl ısıtacağını, hangi yemeği ocağa koyacağını tarif ediyordu. Bir diğerinin kocası koşup gelmişti. Nerede olduğunu, onu bulamadığını söyleyip yine telefonda arkadaşımızı tedirgin ediyordu. El alem sloganın tadını çıkarırken o sağına soluna bakıp kocasını arıyordu. Ankara’ya gelebilmeyi başaran kadın arkadaşlarımızın nasıl şartlarda geldiklerini, geldikten sonra ve eve gittikten sonra kocaları, ağabeyleri, babaları hatta anneleri tarafından ne hararetlere maruz kaldıklarını bir kendilerini, bir Allah bir de telefon konuşmalarına tanıklık eden eylem arkadaşları bilir. O çadırlarda yaşamanın, yuvandan, çocuklarından uzak olmanın, yarınının ne olacağını bilememenin sıkıntısı bir tarafa, malum otoritelerin muameleleri bir tarafa… eve para getirirken her şeyi iyi, ama yine de eve para getirmek için yapılan mücadelede bulunmaya gelince “hayır kadınsın, ne işin var orda” deniliyor. Evden uzak oldukları süre içinde yuvada oluşan hem duygusal hem fiziksel enkazı kaldırmak da, döndükten sonra yine kadınlara kalıyor.. Bana gelince; biz karı-koca TEKEL’ci olduğumuz için eyleme katılmamız daha bir zor oluyor. Onurlu direnişimizi sürdürürken özellikle çocukları ihmal etmemeye de çaba gösteriyoruz. Ve hatta eşim, bazı günler hiç uyumayarak benim yerime de “nöbet” tuttuğunu söylüyor. Hayatımızdaki bu olağanüstü halden dolayı çevremizdeki arkadaşlar, komşular ve akrabalar da seferber oldular. Çocukları bazen onlara emanet edip Ankara yollarına düştük. Öyle zor günlerden geçiyoruz ki. Bugün 18 gün oldu ikimiz de işsiziz. Eylemlerimiz kararla ve umutla sürse de, bu belirsizlik, güvensizlik, soru işaretleri kafamızı allak bullak ediyor. Hayat trafiği

15

hızla akıp giderken biz sağa çekmiş bekliyor gibiyiz. Ankara’da iken bunları düşünmüyorum bile. O ortam, o dayanışma, o Ankara halkının müthiş ilgi ve desteği bizi ihya ediyor çünkü. Son gidişimde yanıma hiçbir şey almadan, sadece battaniye alarak gitmiştim. Gün direniş günüydü. Temiz olmasak da önemli değildi. Ama saçlarımı inek yalamış gibi gören saygıya layık vatandaşlarımız halime acımış olacaklar ki banyo yaptırmaya zorla ikna ettiler. Yüzünü ilk kez gördüğüm Süreyya Hanım’a binlerce kez teşekkür ederim. Arkadaşlarım gelen yardım çantalarından malzeme verince hayretler içinde kaldım. Neye ihtiyaç duyacağımızı nasıl da en ince ayrıntısına kadar düşünmüşlerdi. Öyle uyduruk, sırf yardım yapmış olmak için değil, gerçekten çok kaliteli çamaşır, çorap vs. vardı çantada. Hepsi bir yana, içindeki bir ayrıntıyı hiç unutmayacağım. İhtiyaçlarımı aldıktan sonra boşalan poşeti atmak istediğimde yanımdaki arkadaşım, “Banu bak içinde bir şeyler daha var” dedi. Bense dikkatsizce baktığım için çorapların etiketi olduğunu sanmıştım. İyice bakınca çadırımızdaki kadın işçi sayısı kadar mini dikiş seti olduğunu anladık. Esas ilginç olanı ise neydi biliyor musunuz? Önü, boylu boyunca çadırdaki sobadan yanmış olan mantomun, iki gündür düğmesi kopmuştu. Kaybolmasın diye de elimle sürekli cebime koyduğum düğmeyi yokluyordum. Dikmek için eylem alanı içindeki marketten alırım diye hep erteliyorum. O dikiş setini getirmeyi düşünen kadın bunun işe yaramasını ne kadar gönülden istemiş ki, ya da ne kadar içten duygularla alıp oraya getirmiş ki en gerekli zamanda işime yaradı. Bu arada eylemin kendisi zaten anılarımızın önemli bir yerinde tahtını kurmuş olsa da ömür boyu bu mantomu ayrıca saklayacağım. Bunları düşündükçe, bizi ziyarete gelen herkese minnet duymamak mümkün değil. Ve bizi ayakta tutan, azmimizin diri kalmasını sağlayanlara, emeğe saygı duyan herkese binlerce teşekkürler. Bu kadar büyük bir haksızlığa uğramamızdan duyduğumuz acıyı, Ankara Halkı’nın ince düşüncesi, emek dostlarının desteği hafifletiyor. Böylesi bir direnişi yaratan topluluğun bir zerresi olmaktan gururluyum. İyi ki tekel işçisiyim.


Savaşın Tüm Acısını, Zorluğunu, Yükünü Taşıyan

Sevgili Kadınlara... Reyhan Yalçından Baydemir Dünyanın her yerinde insan hakları savunucularının tanıklıkları, tarihe düşen notlar gibidir. Hiç adını bile bilmedikleri insanlar gözaltına kaybedilmesinler diye yollara düşerler bazen, bazen de dağ başlarındaki toplu mezarlarda yatanların yakınlarına uzanan bir el olurlar. Bazen insanlığa karşı işlenen binlerce suç açığa çıksın diye bir ses, bir çığlık olurlar. Coğrafyamızda da otuz yılı aşkın bir süredir yaşanan savaş boyunca kadınların yaşadıklarına en fazla hak savunucuları tanıklık etmişlerdir; yaralarını sarmaya çalışmışlardır. Bugün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin raflarında, 1990’lı yıllardan itibaren Kürt coğrafyasında yaşanan trajedinin boyutlarını, vahşeti, katliamları, tecavüzleri kısacası insanlığa karşı işlenen suçlar olarak özetlenen suçları görmek mümkündür. O raflar, yakın geçmişimizin sayfalarına ev sahipliği yapmaktadırlar. Ancak bu coğrafyanın kadınlarının yaşadıkları insanın akıl sınırlarını zorlayacak cinstendir. Bir gece yarısı içindeki tüm anıları, hayalleriyle birlikte yakılan köylerinden göç yollarına düştüklerinde bazılarının bebeleri kucaklarında açlıktan ve soğuktan can verdi… Bazıları, eve baskın düzenleyen jandarmalarca işkenceye ve tecavüze maruz kaldığında 8 yaşındaki oğul-

ları bu zulmü izlemeye zorlandı. O çocuklar ki, o vahşeti gördükten sonra tüm dünyaya küstü, sustu ve asla bir daha konuşmadı… Bazıları, birlikte gözaltına alındıkları eşleri, babaları, kardeşlerinin gözleri önünde tecavüze uğradı. Öyle ki, Ş.E.’ne tecavüzden yeri geldi 405 asker hakkında dava açıldı ancak sonuç hiç değişmedi; failler her zaman yargı önünde beraat etti. Ama bu ülkede yaşayanların vicdanlarında ise asla affedilmediler. Bu coğrafyanın kadınları, hiç dillerini bilmedikleri yerlerde, varoşlarda, büyük metropollerin kenar mahallelerinde ya da çadırlarında yoksulluğa, açlığa, kimsesizliğe karşı çocuklarını hayatta tutma mücadelesi verdiler. Bazıları, gözaltında kaybedilen oğullarının, kızlarının ardından başında ağlayacakları bir mezar taşının olmayışının acısını hayat boyu taşıdılar. Her kapı sesinde, her telefon sesinde on yıllar boyunca ölüp ölüp dirildiler. Sonra bir zamanlar bu coğrafyanın sokaklarında karanlık kan emiciler gibi dolaşan birileri konuşmaya başladı: “…şu kişiyi buradan gözaltına aldık, burada sorguladık, işkence ettik, öldürdükten sonra şuraya gömdük..”. Böylelikle dere kenarlarında, kuytuluklarda, ağaç diplerinde, yakılıp boşaltılmış bir Süryani Köyünün viran edilmiş kilise bahçesine gömülmüş cesetler arasında bu kadınların evlatlarını aramaya koyulduk. Bulduğumuz zaman onlara ne diyeceğimizi bilemedik. Onlarsa “artık bir mezarı var, başucuna gider orada onunla hasret gideririm” dedikçe bizler insanlık

adına utanır olduk, yüzlerine bakamaz halde buluverdik kendimizi. Anladık ve gördük ki, bu kadınların yüzlercesi çok sevdikleri eşlerini kör bir kurşunla kaybettiklerinde, dağa uğurladıklarında, bir gece yarısı karanlık silüetli insan kılığında gezenlerce evlerinden alınıp bir daha geri dönmediklerinde “anne” olmaya hazırlanan iki canlı kadınlardı. Peki bazen bir gün sonra, bazen iki ay sonra, bazen beş,yedi,sekiz ay sonra dünyaya getirecekleri bebelerine ne diyeceklerdi? Böyle hem yanıtsız ve hem de binlerce yanıtı olan bir soru bütün bir hayatları boyunca yoksulluklarıyla birlikte onların peşi sıra gelecekti. Acaba yanıt ne olmalıydı? İçlerinden biri, Emine Tekin, tam 18 sene boyunca nasıl bir yanıt bulduğunu ya da bulamadığını bana şöyle aktaracaktı: Emine Tekin, geçtiğimiz 16 Şubat günü İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesine geldi ve benimle görüşmek istediğini söyledi. Karşımda gencecik ve siyahlara bürünmüş, acılı olduğu her halinden belli, dimdik duran bir kadın buluverdim: “… Eşim Emin ve ben, aslen Eruh’luyuz. 1990’lı yıllarda devletin korkunç baskıları ve tehditleri nedeniyle Mersin’e göç etmek zorunda kaldık. Baskılar orada da tükenmeyince eşim “gitmeye” karar vermiş; yönünü dağlara çevirmiş. Gitmeseydi zaten ya gözaltında kaybedilecekti ya da faili meçhul bir cinayete kurban gidecekti. O, 1992’nin soğuk bir Ocak günü gittiğinde üçüncü çocuğuma yedi aylık hamileydim ve doğacak kızımızı aslında asla göremeyeceğini biliyordu. Aradan geçen 18 sene boyunca üç çocuğumun “baba???” ile başlayan binlerce so-

16

rusuna muhatap kaldım. Bundan iki gün önce yani 14 Şubat Sevgililer Gününde, O’nun Silvan ilçesine bağlı Kıbrıslı mezrası kırsal alanında yanındaki iki arkadaşıyla birlikte çatışmada yaşamını yitirdiğini öğrendim. 18 yıl boyunca hep hayalini kurduğum, mutlaka yaşıyordur dediğim çok sevdiğim eşimin aslında 1996 yılında vurulmuş olduğunu ne acıdır ki bazılarının “sevgililer günü” diye kutladığı bir günde, 14 Şubatta öğrendim. Ama mutlaka o köye ve O’nun yattığı mezara gitmeliyim. Görmeliyim ki, bundan sonra çocuklarıma “işte babanız burada!” diyebileyim…” Ertesi gün gidilen Savcılığın tozlu raflarında bulup indirdiğimiz bir dosyada bulunan fotoğraflardan teşhis etti Sevgili Emine, 18 yıldır kendisinden hiçbir haber alamadığı çok sevdiği eşini… Birilerinin sevgililerine kırmızı gül verdiği bir günde can yoldaşının ölüm haberini almak. Bildiğim başka bir şey daha var ki; o da bu kadınların artık akıttıkları gözyaşlarının son bulmasını ve başkalarının canının yanmasını istemedikleridir. Bunun için bir zaman düştükleri göç yollarından bugün Barış için, Adalet için, Eşitlik için, çocuklarımızın geleceği için, Kardeşlik için eylem yollarına, miting yollarına düştükleridir. Sevdaları, gülüşleri, özlemleri yarım kalan ve yitirilen tüm insanlarımızın ardından aydınlık bir gelecek için yollara düşen tüm sevgili kadınların, gözyaşı döken, ezilen, yüreği barış için çarpan tüm Dünya Kadınların Gününü kutluyorum… Bundan sonra yüzünüz hep gülsün…


KESK ve Kadın Mücadelesi Songül Morsünbül KESK Kadın Sekreteri Biz KESK’li kadınlar olarak; siyasal, ekonomik ve toplumsal yaşamdan dışlanarak var olan cinsiyetçi, muhafazakâr anlayışın ve kapitalist sistemin kıskacında yaşam alanları ve özgürlükleri daraltılan bütün kadınların, ortak zeminlerde buluşabildiği noktada özgürleşme mücadelesinin çeperlerini genişleteceğine inanmaktayız. Çünkü biliyoruz ki, içinde yaşadığımız toplum ancak ve ancak kadın özgürleşirse özgürleşecektir. Çünkü biliyoruz ki, biz kadınlar aklımızla, emeğimizle, yüreğimizle, bedenimizle, kimliğimizle var olduğumuz sürece özgür, eşit, barışçıl, demokratik bir dünya yaratılabiliriz. Demokrasi ve emek mücadelesinde aşılması gereken temel engellerden biri, kadının kurtuluşunun eşitlik, özgürlük ve barış temelinde çözümlenmesi olacaktır. Bu çözümü yaratmanın yanı sıra, bir cinsin ezen, diğer cinsin ezilen konumda olduğu erkek egemenlikli sistemlerde yitirilmek istenen insanlığın özünü, hem kadında hem erkekte yeniden yaratmayı hedefleyen kadın eksenli bir ideolojik yaklaşımı geliştirmek gerekli ve önemlidir. KESK ilk kurulduğu yıldan bu yana sendikal alanda diğer sendikalardan farklı bir çizgiye sahip olmuştur. Gerek sendikal mücadeleye, gerekse ülkemizdeki demokrasi, eşitlik, barış, emek ve kadın mücadelesinin geliştirilmesinde KESK’li kadınların önemli bir rolü ve görevi olduğuna inanmaktayız. Ancak bu mücadelenin toplumun her kesimindeki ezilen, dışlanan ama isyan eden, barış, emek, demokrasi ve kadın mücadelesinin ayrılmaz bütünlüğüne inan bütün kadınlarla yaşamın her alanında yan yana omuz omuza el ele

olunduğu sürece mevzi kazanacağına inanıyoruz. Toplumsal yaşamın her alanında kadın örgütlenmesinin güçlendirilmesi, toplumsal yaşamda kadına yönelik her tür ayrımcı, baskıcı uygulamaya karşı yerel ve uluslar arası düzeyde farklı kültürlerden ve toplumsal statülerden kadınlarla ortak dayanışma ağlarının geliştirilmesi için topyekün bir mücadele zemininde buluşulması gerektiğine inanıyoruz. Açıktır ki, KESK, istenen düzey ve niteliği yakalayamadıysa da, kadın örgütlülüğünün geliştirilmesinde önemli bir mesafe kaydetmiştir. Çünkü KESK, kadına yönelik ayrımcılığın giderilmesi için kuruluşundan bu yana pozitif destek politikalarını hayata geçirmiş, kadınların şekillendirdiği ve uyguladığı bir kadın politikasını esas almıştır. Elbette ki bu kolay olmamıştır. Kaybettiğimiz Sevil EROL arkadaşımız başta olmak üzere kadın mücadelesine gönül vermiş kadınların zorlu ve kararlı mücadelesiyle bugünlere gelinmiştir. Toplumsal cinsiyet mücadelesi tarihinde şimdiden saygın bir yer edinen KESK, eşit ilişki ve kadın özgürlüğü mücadelesine bundan sonra da kararlılıkla devam edecektir. Şu an 3 sendikamızın Genel Başkanı kadındır. Toplam 215.413 üyemizden 89.693’ü kadındır. Bu da %41,6’lık bir orandır. 75 Genel Merkez yöneticimizden 15’i kadındır. Yani %20 oranında Genel Merkez yöneticisi arkadaşımız var. 2428 Şube yöneticisinden 421’i kadın yöneticidir. Bu da %17.3’e tekabül ediyor. KESK, 18 yıllık mücadele tarihinde geldiği aşamayı yeterli göremez, görmemektedir. Özellikle erkek egemen zihniyetin kadının yönetim aşamalarına gelişinde yer yer

engelleyici bir yaklaşım içinde olduğunu söyleyebiliriz. Yani sadece sisteme ve dışa karşı değil içe dönük de yoğun bir mücadele vermemiz gerekiyor. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, KESK bileşenleri toplumun kurtuluşunun kadının özgürleşmesinden geçtiğinin bilincindedir. Bu bilinç geleceğe dair umutlarımızı ve mücadele azmimizi de diri tutmaktadır. Biz kadınlar farkındayız ki, küresel kapitalizmin can yakan sonuçlarından sömürüden, eşitsizlikten, şiddetten, şavaştan, 12 Eylül’ün mirası olan yasalardan ve zihniyetten, antidemokratik baskılardan, muhazafakar ve kökten dinci anlayıştan, ataerkil sistemden, Kürt sorununun çözümsüzlüğünden, esnekleştirme ve taşeronlaştırma politikalarından, toplumu örgütsüzleştirme çabalarından, erkek egemen siyasetten, küresel ısınmadan ve daha sayabileceğimiz onlarca sorundan en çok etkilenenleriz, Çünkü bizler hegemonyanın ve iktidarın kendisini yeniden üretmek için dayandığı en önemli özneyiz, çünkü biz kadınız. Bu perspektiften hareketle Bu yılki 8 Mart’ın içeriğinin 100 yıllık kadın mücadele tarihinin yanı sıra, kriz sonucunda kadın emeğine yönelik saldırılara dikkat çekmenin, ırkçılığa ve militarizme karşı durmanın ve kadına yönelik her türlü şiddetle mücadele etmenin ihtiyacı öne çıkmıştır. Bu doğrultuda bu yılki 8 Mart’ın kadın emeğine yönelik saldırılara dikkat çekmek için 11 Şubat 2010 Perşembe günü itibariyle 59 gündür direnen TEKEL işçisi

17

kadınların mücadelesine, ırkçılığa ve militarizme karşı durmak ve unutmamak için Ceylan Önkol’a ve kadına yönelik her türlü şiddetle mücadele etmenin acil ihtiyaç olduğunu belirtmek amacıyla kocası tarafından öldürülen üyemiz Hemşire Dilek Daşdanoğlu’na atfedilmesi uygun görüldü. 8 Mart Kadınların Uluslararası Dayanışma, Birlik ve Mücadele Günü’nde illerde ve işyerlerinde basın açıklamaları, paneller, söyleşiler ve benzeri etkinlikler örgütlemekle birlikte, 2010 yılının 8 Mart’ın 100. Yılı olması nedeniyle emek ve meslek örgütlerindeki kadın yönetici ve üyeleriyle birlikte ön hazırlıklar yapılması, ortak bildiri ve afiş çıkarılması; 8 Mart’ın resmi tatil ilan edilmesi için bu gruplarla Meclis’te grubu bulunan siyasi partilerin kadın milletvekilleri, Kadından ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı ile görüşmeler yapılacaktır. Bu konudaki taleplerimizi görüşmelerde sunmak üzere bir kanun teklifi hazırlandı. 1 Mart 2010 Pazartesi günü başta KESK’li tutuklu ve yargılanan kadınlar olmak üzere tüm tutuklu kadınlar için illerde, cezaevleri önünde eylemler, meşaleli yürüyüşler ve basın açıklamaları gerçekleştirilmesi ve tutuklu kadınlara toplu kart ve mektup gönderilmesi ön görüldü. Bunun yanı sıra, SES Ankara Şubesi Kadın


ÜNİVERSİTEDE KADIN OLMAK Sevgi Demirel Sekreteri Seher TÜMER’in 9 Mart 2010 Salı günü Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmasına kitlesel katılım sağlanmasına yönelik çalışmalar hızlandırıldı. 163 ülkeden ve bölgeden 5500 katılımcı grubu içeren Dünya Kadın Yürüyüşü bu sene de kaldığı yerden mücadeleye devam etmektedir. 2000 yılı Dünya Kadın Yürüyüşü inisiyatifi, aradan geçen beş yıldan sonra, 2005 yılında uluslararası bir eylem ve hareket olarak yeniden örgütlenmişti ve şimdi de 2010 yılında 8 Mart’ın 100. yılı olması nedeniyle de dünya çapında çeşitli eylemeler düzenlemeyi planlamaktadır. KESK Kadın Sekreterliği Dünya Kadın Yürüyüşünün aktif bir üyesi olması nedeniyle, DKY’nin bu 2007-2010 yıllarına ilişkin eylem planının ana temaları olan “kadın emeği”, “ortak menfaat ve kaynaklara erişim”, “kadına yönelik şiddet”, “barış ve sivilleşme” konularında çalışmalar yürütülecektir. Bunların yanı sıra, 8 Mart 2009 tarihinde başlangıcını verdiğimiz "kreş ve ebeveyn izni” kampanyamızın takibine yönelik çalışmalarımızı TİS süreciyle bağlantılı olarak hızlandırarak sürdüreceğiz. Kamu emekçisi kadınlar olarak, kadınların üretim süreçlerine dahil edildiği tam istihdam politikalarının uygulandığı, kadınların eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi temel hizmetlere ücretsiz ulaşabildiği, onurlu ve demokratik çalışma yaşamının uygulandığı bütün insanların cinsiyet, etnik köken, ulusal ve dinsel kimlik, cinsel yönelimine bakılmaksızın aynı hak ve özgürlüklerden yararlandığı, özgürlükçü, eşitlikçi, demokratik bir Türkiye için mücadele etmeye devam edeceğiz

YOKLUĞUN “O firari bir yürek gerillası karda Bense... bense, onu öpmeye kıyamıyorum” Yokluğun arsız bir boğuntudur soluksuzum Yutamadığım hıçkırıklar alıyor kelimelerin yerini İçtiğim şarap damağımda garip bir keder şimdi Dönmüyor dünya başım dönmüyor Ruhumun bereketi bir ömür armağanken sana Söyle Hangi nehir Hangi akarsu Hangi yağmur bu kadar kıyabilir denizine Sevgilim Aşk seninle nefes almakmış sevdikçe Ve sen yoksun Bir başına sürgün bir başına gurbet tutarak Özlemin sehpasında ipe çektiğin bu yürek Hüzün dolu gözlerle bakarken gerilere son kez Nerdesin ey nefesim Gel artık yanına al beni Sevgilim sen yoksan Ben ölüyüm demektir Gel artık Eritip eritip bütün kederleri Kurşun gibi yüreğime akıtma..

Azra AYDOĞAN

Yaşadığımız her yerde gözle görünür bir gerçek var. O da kadınların ikincil bir konumda olması. Şiddete uğrayan, namus cinayetine kurban giden, ilk işten atılan,taciz ve tecavüze maruz kalan hep kadınlar olmuştur. Üniversite de kampus hayatında da, dışarıdaki hayattan çok farklı birşey yaşamıyoruz, şekil veya biçim olarak farklılık gösterse bile kadının ikincil konumu ya da şiddet olgusu üniversitelerde de varlığını sürdürmekte. Her üniversite kendini “çağdaş,bilimsel.. vs.” olarak tanımlamaktadır ve olması gerekende budur. Ama bunu pratik olarak gördüğümüz çok fazla söylenemez. Örneğin; Amerikanın en iyi üniversitesi kadın öğrenci almamak için elinden geleni yapıyor eğer kadın öğrenci o üniversiteye girmeye hak kazanırsa bu sefer mezun olmaması için engeller çıkarıyor. Genellikle çoğu insanın kafasında erkeklerin kadınlardan daha zeki olduğu düşüncesi var. Ama bunun hiçbir bilimsel açıklaması yok bu anlamıyla “bilimin” üretildiği üniversiteler kendisiyle çelişiyor. Bir başka örnek ise kadın erkek olarak ayrılan mesleki iş bölümlerinde kendisini gösteriyor. Makine mühendisliği bölümünde çok az kadın öğrenci vardır. Bu geçmiş zamanda toplumsal iş bölümü sonucu ortaya çıkmış ve kadın bu bölümden uzak kaldığı için bir süre sonra buna yabancılaşmıştır. Ama bu sadece erkek işidir demekte doğru bir ifade olmayacaktır. Kadınların önlerine bu kadar engel çıkarılması toplumda kimi yanılsamalar meydana getiriyor. Bilime katkı sunmuş matematikçi ve astronom Hypatia çok fazla bilinmez. Hypatia yaşadığı dönemde “cadı” olarak ilan edilip yakılan bir bilim insanıydı. Zira o “bilim adamı” vasfına uymuyordu ve “cadı” bahanesiyle öldürülebiliyordu! Bu ve buna benzer şeyler hala yaşanmaya devam ediyor. Üniversitelerin en üst kademe veya yönetimlerinde kadınlar azınlıktadır. Profesör veya rektör konumlarında genellikle erkekler bulunmaktadır.

18

Bu aslında eğitimle de halledilebilecek bir sorun olmadığını gösteriyor. Yapılan araştırmalarda bunu destekler nitelikte. Geçen sene Uludağ Üniversitesinde Prof.Dr. Serpil Aytaç’ın kadın öğrencilere uyguladığı anket sonuçları çarpıcı istatistikleri göz önüne seriyor. Anket sonuçlarına göre öğrencilerin %86.9’unun kampüs içerisinde tacize uğradığı ortaya çıkıyor. Bunu rakamlarla açıkladığımızda 10 kadından 9’unun tacize uğradığı anlamına geliyor! Buna benze sorunlar yurtlarda da yaşanıyor. Kadına erkeğe farklı yaklaşıldığı ve ayrımcılık yapıldığı hemen hemen herkes tarafından biliniyor. Maalesef ki sorunlar bitmek bilmiyor ve bu sorunlar oldukçada bizim dilimizde tüy bitmeyecek ama bu sorunları ortadan kaldıracak çözümleri de bir o kadar dile getirmeliyiz. Bunları sıralayacak olursak; *yurda giriş-çıkış saatlerinin kadın-erkek için eşit olması *yurt görevlilerinin görevleri dışında aynı zamanda kadınların “namus bekçiliğine” soyunmalarının önlenmesi *her üniversitede kadınların başvurabileceği kadın danışma birimlerinin kurulması *ders müfredatlarına kadın sorununu içeren dersler konulması *üniversite yapılanmasının kadınları gözeten bir şekilde dizayn edilmesi gerekmektedir. Örneğin 2. Öğretimde okuyan kadınların yürüyüş güzergahında ışıklandırmalar olmalıdır. *ders kitaplarının cinsiyetçi dilden arındırılması gerekmektedir. *kadın enstitüleri açılmalıdır. Bütün bunlarda ancak her yerde olduğu gibi üniversitelerdeki kadın öğrencilerin biraraya gelip taleplerini, ihtiyaçlarını belirtmesinden geçiyor. Bunun için kadın klüpleri, toplumsal cinsiyet atölyeleri, kadın enstitüleri ve ana bilim dalları gibi araçlar kullanılmalıdır. Biz kadınlar bunları talep etmezsek kimse bize haklarımızı vermez. Bu gerçeklikten yola çıkarak bugünümüze ve geleceğimize sahip çıkmalıyız…


Anne-Kız: Bir Diyalog Pınar Tuzcu [a]nne/kız, kız/anne arasındaki ilişki toplumumuzda patlayıcı bir unsurdur. Çünkü bu ilişkiyi gözden geçirmek ve değiştirmek ataerkil düzenin altını oymak demektir "Kadınlar, kadın olunca anne olan kızlara annelik ederler" 11 Annem çocukluk yaşımdan bu yana kadar ne zaman çözmem gereken bir soru olsa “Önce soruyu iyice anla!” derdi. Soruyu iyice anlamak aslında bir anlamda soruya yönelen çok ciddi bir tehditti. Çözebilme cesaretini göstermenin bir adımıydı. Belli ki annem beni soruyu anlamaya teşvik ederken çözümün sorunun içinde yattığına dair derin inancını paylaşıyordu. Tıpkı benim de onun içinde yattığıma inandığı gibi. Ama ben çok sonra anladım ki çözüm sorunun içinde yatmamaktadır. Soru ile çözüm aslında birbirini tamamlarken, bir birine çıkan yolları açmakta, onları uzlaşmaz yapmakta, biri olmadan da diğeri asla var olamamaktadır. Tıpkı ben ve annem gibi. Ben doğmadan o doğmamakta ben doğurmadan o olmaktayım. Soru ve cevap niteliğinde süren bu doğum aslında doğurganlık yetimizin bir kültürün

mü yoksa doğal bir sürecin mi yazısı olduğu noktasına taşımaktadır bizi. Belki de kültür bizi keşfedene kadar bir doğurganlık yetisine sahip olduğumuzdan bağımsız var olmaktaydık. Kim bilir belki de kültür, bedenimizin bir doğurganlık yetisine sahip olduğu anda “başlamıştı”. Kadın olma sürecimiz bedenimizin üretme işlevinin keşfedilmesinden bu yana devam etmektedir. Soru şu: Bedenimiz doğanın kişiye yükledikleri ile kültürün kadın olana yükledikleri karşısında hangi yazıya dönüşür? Mesela bir çocuk doğurabilme yetisi ile anne olmak, bir başka kişiyi arzulamak ile eş olmak. Çocuk doğurduğumuz için mi anneyiz yoksa anne olduğumuz için mi çocuk doğuruyoruz? Ya da bir başka kişiye duyduğumuz duygusal itki mi bizi eş yapıyor, yoksa eş olduğumuz için mi duygusal bir itkinin bedenine dönüşüyoruz? Bu soruları yaşamımıza içkin “roller” olan anne ve kız çocuğunun ilişkisinde oyuna dönüştürelim. Bu oyunda adeta kimin kimi yeniden ve yeniden ürettiği belli değildir. Annem benim varlığım dolayısıyla bir anneye dönüşürken ben ise bir kız çocuğu olarak onu anneye dönüştürmekte ve ondan anne olmayı öğrenmekteyim. Hatta ona annelik yapmaktayım bu da onun bir anne olduğunu kanıtlamakta! Dolayısıyla da doğurabilme yetimizin varsa eğer hâkimiyeti bizim ötemize taşarak bir sosyal metafora dönüşmekte, bizleri sessizleştirmektedir. Anne ve kız çocuğu olarak sessizleşmekte ve birbirimizi yeniden üretti-

ğimiz ev içi yaşamımız aynı zamanda birbirimize duyduğumuz öfkeye de dönüşmektedir. Dolayısıyla da aslında annem beni doğurduğu için anne olmuş gibi görünse de ben daha çocuk doğurmadan anne oluyorum, bu annemin de çocuk doğurmadan önce bir anneye dönüştürüldüğü sonucuna gider (mi?). Bu noktadan hareketle aslında doğuranlık yetimizin nasıl keşfedildiği sorusu, bir başka cinse dönüşmede oynadığı rolü ortaya koymak açısından can alıcı bir hale dönüşmektedir. Anne olmak hayali, hatta anne olma kuralı, ile büyüyen kişiler bu yolda aslında kadına dönüşürken çocuk doğurmak doğal mucizeviliğini kaybederek toplumsal bir norma, anneliğe dönüşmektedir. Kutsanan ve garanti altına alınan annelik aslında toplumsal cinsiyet yapısında öteki cins muamelesi gören kız çocuğunda kendine ait bir alan yaratıyor. Kız çocuğu ise anne olduğunda kazanacağı kutsallığın aşkı ile yanıp tutuşmaktadır. Haklıdır da çünkü anneliği çocuk doğurmanın ötesine taşıyıp çocuk sahibi olmaya dönüştüren süreç ona başka bir şans tanımamaktadır. Hiç çocuk doğurmayan bir kız çocuğu iseniz vay halinize! Başta anneniz olmak üzere pek çok kişi için kusurlusunuzdur! Yaptığınız anlaşılmaz şüpheli haline dönüşürsünüz. Şüphelendikleri kadınlığınızdır ne kadar kadın olduğuz bedeniniz şüphenin en keskin sesine dönüşür. -A hala bir kız çocuğu! -Kutsanmak istemiyor istemiyor!

19

- hayır istemiyor! -Duydun mu sesi -evet. Şüpheli Sessizliğin ötesinde annesine duyduğu öfkenin ve aslında paylaştığı annelik ile dayanışmacı kız çocuğunun henüz bir yeri yoktur. Bu yüzden de çocuk sahibi olmanın kuralcılığı ile pek çok zaman içimizde yatan bir mucizeye yabancılaşmakta buluruz çözümü. Çocuk doğurmak ile çocuk sahibi olmak arasına anneliğin ve kız çocuğunun uzlaşmaz ama bir o kadar da dayanışmacı diyalogu kadar derin yarıklar açılmıştır. -Hamile miyim ben? -unut! -ya hamileysem - vakti geldi o zaman - ya hamile değilsem -o zaman vakit doldu Halbuki anne ve kız çocuğu arasında çocuk sahibi olmanın ötesinde kişi olarak bir beraberliğin senfonisi yatar. Ama önce kim başlamalı anne mi anne olduğunu unutmalı yoksa kız çocuğu mu anne olmamalı? (Anneciğim soruya cevap veremedim ama inan çok iyi anladım onu.)


Nefret Cinayetlerine ve Medyadaki Homofobiye Karşı

Hep Birlikte... Son 2 Ayda 5 kişi daha Nefret Cinayetine Kurban Gitti! Homofobi ve Transfobi öldürmeye Devam Ediyor, Medya Destekliyor! 2010 başından beri, yani sadece iki ayda Denizli, Afyonkarahisar, Antalya ve İstanbul’da 5 nefret cinayeti islendi; 3 gey ve 2 transseksüel öldürüldü. Ankara’da bir transseksüel ve Diyarbakır’da bir gey bıçaklı saldırılar sonucu yaralanırken yine Diyarbakır’da bir transseksüel linç edilmek istendi. Üstelik bunlar sadece bizim bildiklerimiz! Gerek haber aldığımız gerekse hukuk hattımıza gelen hak ihlalleri başvuruları durumun kaygı verici boyutlarını ortaya koyuyor! Internet çeteleri, saldırılar, linç girişimleri … Şiddet azalmıyor aksine fiziksel şiddet Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Travesti ve Transeksüel bireyler üzerinde ağırlığını daha da fazla hissettiriyor! Homofobi ve transfobi kısa sürede bu kadar can almışken, medya bu cinayetleri gündemleştirmiyor, onun yerine homofobik, bilimdışı şarlatanları birer tip otoritesi olarak ilan edip "eşcinsellik tedavileri"nin reklamını yapıyor. Nefret suçlarına değer vermeyen medyanın Zekeriya Beyaz, Esra Erol ve Cemil İpekçi'nin homofobik açıklamalarına yer vermesi ise medyanın toplumdaki nefreti nasıl da beslediğinin bir kanıtıdır! Homofobiye, bifobiye, transfobiye ve nefreti üreten medyanın sessizliğine hayır diyen Lambda İstanbul LGBTT Dayanışma Derneği’nin çağrısını destekliyor ve hayatın her anında, bulunduğumuz her alanda nefret cinayetlerine, homofobiye karşı hep birlikte mücadele diyoruz.

Kayıplarımızı İstiyoruz! Bu coğrafyada onbinlerce insan, muhalif düşünceleri, etnik kimlikleri nedeniyle devletin polis, asker ve sivil güçleri tarafından gözaltına alınarak kaybedildiler. Kayıpların Aileleri ise, yıllardır gözaltında kaybedilen yakınlarının, öldürüldüyse mezarlarını yaşıyorlarsa akıbetini bilmek, suçluların yargılanarak adaletin yerine gelmesini istiyorlar. Galatasaray meydanında, insanların nasıl kaybedildiklerini, öykülerini delilleriyle Cumartesi Annelerinden dileyen herkes dinleyebilir, öğrenebilir. Cumartesi Annelerinin baskılara, saldırılara inat her hafta Galatasaray meydanında yükselen adalet çığlıklarına kulak verip bu sesin büyütülmesi gerekir. Cumartesi Annelerinin Adalet Nöbetlerinde `Ulusa sesleniş` konuşmasında demokrasinin çıtasını tartışılmaz bir seviyeye çıkartmaktan bahseden Başbakan Tayyip Erdoğan`a “çocukların bile kaybedildiği topraklarda demokrasiden söz etmenin mümkün değil” diye cevap veriyorlar. Yatağından kaldırdıkları 13 yaşında, okulundan, evinden alınan lise öğrencisi çocuklarını, 50, 60 yaşında baskınla evlerinden alınan ve bir daha kendilerinden haber alınamayan annelerini, babalarını arıyorlar. “Bu zamanın mimarı Kenan Evren, elindeki fırça ile resim yaparak yüreğimizdeki acıları ve kanı silemeyecek. Yaşananların mimarı Necdet Menzir, Mehmet Ağar, Hayri Ko-

20

zanoğlu, Tansu Çiller ve nice ismini sayamadığımız suçlular hala yargılanmadı. Demokrasiden söz edenler neden bunların hesabını sormadı. Yine çocuklarımız sokak ortasından gözaltına alınıyor, kurşunlanıyor. İşkence, zulüm devam ediyor. Bizi değil, kayıplarımızın faillerini yargılayın” diyorlar. “Subaylarını, askerlerini birer ‘ölüm makinesi’ haline dönüştüren Genelkurmay neden hala susuyor?” “Devlet, kayıpların akıbetini açıklamak, faillerini yargılamak yerine, burada oturan biz kayıp yakınlarına hala ‘şüpheli şahıs’ muamelesi yapıyor. Bizi değil, kayıplarımızın faillerini tutuklayıp, yargılayın” diyorlar.. 1999 yılından bu yana barış mücadelesi için aktif çalışmalarda bulunan Barış Anaları da savaşa karşı dört bir yanda barış için girişimlerde bulunuyorlar. Ve birçok kez analar barış ve insan haklarını savundukları için gözaltına alınmış, çeşitli taciz ve işkencelere maruz kalmışlar, tutuklanarak cezaevlerine kapatılmışlardır. Bu çatışmalı süreçlerde çocuğunu yitirmiş, çocuğu cezaevinde olan ya da yıllardır çocuğunu göremeyen ve bunun için mücadele veren yüreği yanmış analar Kürt sorunda Demokratik Çözüm diyen, Devlet terörüne karşı direniş gösterirken yaşadıkları acıları barış çığlığına dönüştürerek Anaların “artık ço-

cuklarımız ölmesin. Asker annesi de ağlamasın, gerilla annesi de ağlamasın” diyen çığlıklarına hala yetkililer kulaklarını tıkadıkları yetmezmiş gibi bir de bu sesi susturmak için Barış Analarını cezaevlerine kapatılıyorlar. Bunca bedel ödemiş, bunca acıyı çekmiş olan Anaların acılarına sebep olmaya devam eden operasyonların durdurulması ve genel af istemleri onların en doğal hakları değil midir? Gelin hep birlikte, Barış Analarının, her hafta Galatasaray Meydanında kayıplarını arayan Annelerin seslerini büyütelim. Sesleri seslerimiz olsun. Kayıplar Bulunsun, failleri yargılansın. Kayıpların hali hazırda kayıp olmaya devam ettiği bir coğrafyada yeni kayıplar olmaya da devam edecektir. Suçlular yargılanmadığı sürece adalet yerini bulmayacak, barış güvercinleri özgürce gökyüzünde uçamayacaktır. Failler bulunmadığı, adalet yerine gelmediği sürece Analar ağlamaya devam edecekler. Analar ağladıkça demokrasi de olmaz, barış da olmaz. Analar ağlarken kadınlar özgür olamaz.


Çingene Kadınlar Var Çingene kadınların da dayanışmaya ihtiyacı var. İçinde yaşadıkları toplumun genelinden farklı etnik ve sosyal gruplara mensup kadınların yaşadıkları sorunlara değinirken hemen her yazıda “... kadınlar ikili bir baskının karşısında ezilmektedir. Bir yandan içinde yaşadıkları toplumda olumsuz değerlendirilen bir kimliğin parçası olarak ezilirler, diğer taraftan özel alanda kamusal alanda sırf kadın oldukları için baskıya, sömürüye maruz kalırlar.” Boşluk bıraktığımız yere yaşadıkları coğrafyalarda çoğunluktan farklı özellik gösteren herhangi bir toplumsal grubun adı yazılabilir. Evet söz konusu bu genel söylem bazı gerçeklere işaret ediyor. Ama büyük resme bakarken özeldeki bazı gerçekler gözden kaçırılıyor. Özellikle göçebeliğin devam ettiği tarih çağları boyunca Çingene kadınının toplum içerisinde rolü çoğunlukla etkindi. Günümüzde bile çoğu göçebe kabilede soy anne tarafına dayandırılır. Kimi Çingene yerleşimlerinde bireyler babalarının değil an-

nelerinin adlarıyla çağrılırlar. Her Çingene grubunda topluluğun esas yöneticisi olan güçlü kadınlar karşımıza çıkar. Bu güçlü kadınlar kabilelerin, göçebe kamplarının ya da mahallelerin yöneticileridir. Erkek gibi olmaya çalışmazlar, başları dik ve kadınlık özelliklerini gizlemeden hayat sürerler. Kendilerine ait bir dil yaratmışlardır. Yaratılmış değer yargılarıyla Çingeneler de, Çingene kadınları da “ötekilere” anlaşılmaz gelir. Belki de tam da bu yüzden bu kültüre dönük evrensel önyargıların en önemlileri sivri okları Çingene kadınlarını hedef alır. Entegrasyon süreciyle ataerkil egemenlik ilişkilerinin pozitif bir değer olarak sunumuyla karşılaştığında kendi toplumları içinde de Çingene kadınlarını yargılanma süreci gelişti. Dışlanan, ötekileştirilen, yargılanan, horlanan, yalnız bırakılan Çingene Kadınları.. Peki onlar özgür olmadıkça Kadınlar gerçekte ne kadar özgür olabilirler… Ben Bir Çingeneyim

Bizanslılar döneminde dokunulmazlar anlamına gelen athinganoi dediler. Kulaktan kulağa Dokunulmazlar adı herkesin dilinde Zigeuner, Cigani, Çingene oldu. Farklıydılar. Yoksuldular. Özgürdüler. Korkulanlar, istenmeyenler, “buçuklu milletlerdi”… Alışılmışın, öğretilmişliğin dışındaki her kalıptan korkanlar, öteleyenler dışladılar Çingeneleri.. Sonra reva gördükleri yalnızlıkta, yoksullukta mecbur bırakılmış hayatlarıyla mahkum etmeyi hak gördüler kendilerin. Ama unuttular Çingeneler insandı. Bu haksızlıklardan kurtulmak için her yolu denediler... Haykırarak baktılar insanların hepimizin gözlerine "insanız" diye. Konuştukları dilde insan Rom demekti. Onlar da Romanız derken insanız, sizden farkımız yok demeye çalıştılar. Kimse duymadı, dinlemiyorlardı çünkü. Çaresizliklerinin karşısında gülümsemeye, kendi hayatlarını alaya almaya çalıştılar. Çünkü yoksulluklarının, üzerlerine karabasan gibi çöken umutsuzluğu aşabilmenin, her şeye rağmen hayata tutunabilmenin başka yolu bırakılmamıştı. Şehirlerin en unutulmuş köşelerine lanetliler olarak atılırlarken çektikleri acıları kimse umursamadı. Hırsızdılar, kavgacıydılar, kirliydiler, özellikle de çingene kadınları “namussuzdular”, onlara her türlü hakkı reva görmeyi elinde tutan bir egemen zihniyet vardı.. İtiraf edebilse herkes kendine. Kim bir çingeneyle karşılaştığında ürperip, dikkatli olmaya çalışmıyor.. Mahkum etmek, damgalamak çok kolaydı oysa kimse düşünmüyordu mahkum edildikleri yaşamda hayata nasıl tutunacaklardı. Acıların içinde pişerek, yüreklerini dışa kapatarak acının işlemesini en-

gellemeye çalışarak hayatta kalabilmek için hayatı da herkesi de dalga geçmeye alıştılar. Çirkinlikler, kalleşlikler ve aşağılayan bakışların kendilerine dokunmalarını nasıl engelleyeceklerdi yoksa. İnsanların, temiz yüreklerine değil aşınmış ayakkabılarına, kıyafetlerine, bedenlerine her şeyi yapabilecek gözle soyarcasına bakıldıklarını bilirlerken ne yapacaklardı başka. Her daim saldırıya uğramaları, evlerinin yakılıp yıkılması, linç edilmeye çalışılmaları, oradan oraya istenmeyenler olarak sürülmeleri bir topluma reva görülürken kim onları öteki görüp kendi özgür olabilir. Çingene kadınlar var. Çingene kadınların da kadın sorunları var. Hemde hepimizin katmerleştirdiği. Çiçek, bir at arabasının üzerinde yaşıyor... Yoksulluk ondan 2 çocuğunu koparıp almış.. Çiçek henüz 21 yaşında... Yaşıtları üniversitede okurken o bu yaşında büyük dramlar yaşıyor... Resmi nikahı yok... Eşim dediği kişi şu anda cezaevinde. 21 günlük kızı minik İnci gecenin soğuğuna dayanamadığı için kaybetmiş. Kadriye tarlalarda toplayıcılık yapıyor. 350 kuruşa tarlalarda balya sarıyor. Küçücük yaşlarda kucaklarına düşen bebeleriyle hayata tutunmaya çalışıyorlar. Bu hayat onların kaderi değil başkalarının onlar için yazdığı bir kader.. Onların ezilmişliğinde, ötekileştirilmesinde herkesin payı var. Unutulmamalıdır ki, ezenler, ötekileştirenler özgür olamaz. Çingene Kadınlar var. Çingene kadınların da dayanışmaya ihtiyacı var.

21


Cinsel Şiddete Karşı İmza Kampanyası CİNSEL ŞİDDETLE MÜCADELE BAŞKANLIĞI KURULMASI HAKKINDA KANUN ÖNERİSİNİN TBMM’NE SUNULMASINA İLİŞKİN İMZA KAMPANYASI Cinsel Şiddete Karşı Kadın Platformu, kadınlara yönelik cinsel şiddetle mücadele etmek amacıyla, Türkiye’nin her bölgesinden kadın örgütleri ile sivil toplum ve sendikal mücadelede yer alan kadınlar ile bağımsız kadınların birleşmesiyle, 2008 yılında kurulmuş bir platformdur. Platform bugüne kadar toplumda cinsel şiddete yönelik farkındalık yaratmak ve bu konu ile ilgili kamuoyu yaratmak için forumlar, eylemler ve Türkiye’nin farklı bölgelerinden gelen platforma üye kadın örgütleri ile cinsel şiddetin tartışıldığı atölye çalışması gibi çalışmalar yapmıştır. Cinsel şiddet gerçekte, hemen her kadının bir şekilde maruz kaldığı, kadınlara yönelik şiddetin bir türüdür. Kadına yönelik şiddet; kadınlara yöneltilmiş en ciddi ayrımcılık biçimi-

dir. Cinsel şiddet ise kadına yönelik şiddet biçimlerinden yalnızca birisidir. Feminist hareket Türkiye pratiğinde ilk yıllarından beri cinsel şiddetle mücadele etmektedir. Bu mücadele sonucu pek çok kazanım da elde edilmiştir. Ancak, meydana gelen olumlu değişiklikler yeterli olmaktan uzaktır. Hala cinsel saldırıya uğrayan bir çok kadın toplum ve aile tarafından cezalandırılma, dışlanma, ön yargı ile karşılaşma korkusuyla şikayetçi olamamaktadır. Bu zorlukları göze alıp şikayetçi olanlar ise çoğunlukla başvurdukları sağlık kurumları ve resmi makamlarda, saldırının sebebi kendileri imiş gibi önyargılara maruz kalmaktadır. Bu nedenle, Cinsel Şiddete Karşı Kadın Platformu, cinsel şiddet suçları ile mücadele etmek üzere TBMM’ne sunulacak “Cinsel Şiddetle Mücadele Başkanlığı Kurulması hakkında Kanun” önerisi hazırlamıştır. Cinsel Şiddetle Mücadele Kriz Merkezleri, uluslar arası literatürde

22

Tecavüz Kriz Merkezleri olarak geçmekte ve Avrupa, Amerika ve Uzak Doğu’da uygulanmaktadır. Bu merkezlerin amacı; cinsel saldırıya uğrayan kadının her türlü tedavi ve şikayet sürecinin, cinsel şiddet konusunda farkındalık eğitimi almış sağlık, psikoloji ve hukuk çalışanları aracılığı ile tek bir merkezde toplanması, böylece cinsel saldırıya uğrayan kadının muayene ve şikayet sürecinde, yaşadığı travmanın ardından oradan oraya sürüklenerek ve kendisine önyargı ile yaklaşacak görevlilerle muhatap olarak değil, kadının travmasını en aşağı düzeye çekecek şekilde sonuçlanmasının sağlanmasıdır. Söz konusu kanun önerisi ile ilgili olarak, Devlet Bakanı Egemen Bağış, Kadından sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf, TBMM Kadın-Erkek Fırsat Eşitliği komisyonu Başkanı Güldal Akşit ile ön görüşmeler yapılmıştır. Ayrıca milletvekilleri Gaye Erbatur, Alev Dedegil, Cevdet Erdöl, Aşkın Asan, Edibe Sö-

zen, Gültan Kışanak, Sevahir Bayındır, Ayla Ata Akat, Sebahat Tuncel ve Fatma Kurtalan ile de ön görüşmeler yapılarak destekleri alınmıştır. Platformun kanun önerisi ayrıca 28 Ocak 2010’da TBMM Kadın Erkek Fırsat Eşitliği komisyonuna sunuldu. Gerçekleştirilen sunum, komisyonda yapılan ilk sivil toplum kuruluşu sunumudur ve komisyon üyelerinin tamamı desteklerini bildirmişlerdir. Kanunun bir an önce hayata geçirilmesi için kurumsal veya kişisel olarak imza verip bu mücadeleye destek olabilirsiniz. Kanun taslağına ve imza linkine platformun www.cinselsiddetekarsikadinplatformu.org adresinden ulaşabilirsiniz. İMZA KAMPANYASI YALNIZCA KADINLARIN VE KADIN ÖRGÜTLERİNİN İMZASINA AÇIKTIR.


Annelerden Buluşma Ölenleri yüreklerimizde yaşatırken, hayatta olanların ölmemesi elimizde.. Kadına yönelik ayrımcılığa, şiddete, erkek egemen ideolojiye karşı kadınlar arası dayanışmayı ve mücadeleyi yükseltmeye çalışırken Günyüzü Kadın Dayanışma Derneği tarafından düzenlenen gecede, Günyüzü Müzik Topluluğu ve Güldünya Müzik Toplulukları sahne aldı. Günyüzü Kadın Dayanışma Derneği Adına Çiğdem Tunç: “şiddeti kendine hak gören bir zihniyet toplumda var olduğu sürece o toplumda barış, özgürlük, eşitlik kardeşlik olması mümkün değildir. Kadına yönelik şiddetin sadece erkeğin özel alanda kadına yönelik “münferit” vakaları olarak ardı ardına sıraladığında bile, bir “kadın kırımı” tablosu ortaya çıkıyor … Fakat bizler biliyor ve iddia ediyoruz ki, bu şiddet sadece erkekten değil, sistemden, militarizmden, savaşlardan da beslenmektedir. Mitirazim savaşları, savaşlar şiddeti, bu şiddet kadınlara yönelik saldırganlığı, şiddeti besleyerek büyütmektedir. Filistinli, Irak’lı, Kürt milyonlarca kadına uzayan gecelerde uzak değil hala çok yakın ölüm. Nice ağıtlar yükselirken dört yandan, ölüm üzerine yazıldı Barış da, Kadında. Yürekleri tedirgin, kanatları kana bulanmış güvercin tedirginliğindeyken Kürt kadınları, yıllardır söylenir savaşın yıkıcılığı, kadınların en birincil mağdurları olduğu. Yıllardır yazılır; savaşlara kadınların, emekçilerin değil egemenlerin karar verdiği, bedelini ise önce kadınların ödediği. Öyleyse sözün bittiği yerdeyiz. Yazmak, konuşmak değil artık yürümek, koşmak korkusuzca ve BULUŞMAK gerek BARIŞLA. Türkiye’de yaşayan tüm halklar için Barışı haykır-

manın, bu topraklarda Barışın adının “Kürt Sorununda Demokratik Çözüm” olduğu gerçeğini cesaretle söyleyebilmede, silah yerine diyalogun başlamasıdır şiddetin son bulmasının, Barışın anahtarı. Biz kadınlar, din, dil, renk, statü hiçbir ayrım olmaksızın herkesin özgürce yaşayabilmesinin kadına yönelik ayrımcılığın ve şiddetin önlenmesinde ön önemli etken olarak görmekteyiz. Kadına yönelik şiddetin her nerde ve kimden gelirle gelsin karşısında olmaya devam edeceğiz. İster Bursa’da namus adına öldürülen, her gün şiddete maruz kalan kadınlar olsun, bir ekmek parası için kamyon kasalarında, otobüs duraklarında ölüme giden kadınlar olsun, İster İran’da, 27 yaşında beş dakikalık duruşmayla avukatı bile olmaksızın idama mahkum edilen Zeyneb Celaliyan ve diğer tutsaklar olsun, ister Kızıltepe de, Şırnak’da, Ceylanlara, Zilanlar, Medine’lere yönelmiş bu şiddetin ayrımsız karşısında olmaya devam edeceğiz. Yaşasın kadın dayanışması diyor ve herkes için şiddetsiz, özgür yarınlar diliyoruz… dediler. B.Brecht’in şiiriyle Türk, Çerkez, Kürt anneler çocuklarımız artık ölmesin diyerek sahneye çıktılar. Akşam, savaş alanına çöktüğünde Düşmanlar yenilmişti Telgraf tellerinin tınıları Haberi uzaklara taşıdı Dünyanın bir ucunda için için yandı Bir haykırış, gökkubbede parçalanarak Bir çığlık, çılgın ağızlardan taştı Ve esrik göğü aşan. Bin dudak ilençle soldu Bin yumruk, vahşi bir öfkeyle sıkıldı. Dünyanın bir başka ucunda. Bir

sevinç, gökkubbe de parçalanarak Büyük bir sevinç, bir eğlence, bir çılgınlık, Rahat bir soluklanma, gerinme Bin dudak eski bir duayı söyledi Bin el inançla birleşti. Gecenin geç saatlerinde Sayıyordu telgraf telleri Savaş alanında kalan ölüleriO zaman dost ve düşman sessizleşti. Yalnız analar ağladı Her iki yanda. “Yitirdiklerimizi yüreklerimizde yaşatmaktan başka çaremiz yok, ama halen yaşayanları bu hayatta tutabilmek ellerimizde..” diyerek artık hiç kimsenin ölmemesi için savaşın son bulması için elleriyle, yürekleriyle ve farklı dilleriyle duygularını anlatan anneler salonda bulunan yüzlerce kişinin gözyaşlarını tutamamasına neden oldu.. Hülya, Muazzez, Nevriye hem kendi çocukları hem de tüm çocuklar için seslendiler.. “En çok Ateş düştüğü yeri yakarmış denir. Ama ateşin düştüğü yerdeki acıyı hissetmezseniz, o ateş büyür ve sizi de yakar. Benim yüreğim bu kadar yanıyorsa kim bilir evladını, yârini kaybeden nasıl yanmıştır. Bunu düşünmeden edemiyorum. Belki Kadınlar direk gitmiyoruz savaşlara. Ama gencecik evlatlarımız, sevgilimiz, adı bile tam konmamış, kardeşliği büyütmemiz gerekenlerle savaştayken, yüreğim dayanmıyor. Kalan için zordur bu bitmez bekleyişler. Elbette gidene de zordur. Ama Kalmak gitmekten zordur. Çok şey söylendi. İki tarafta, kah mezar başlarında kah mezarı bile yapılmayanlar nice canlar için kadınlar ağladı. ne canlar feda oldu, ne analar ağladı. Bir yerlerde, bir kadın yüreği

nasıl çırpındıysa kuş misali kafeste, o kadar yaralandık, parçalandık, kanadık. Bir kadın ne hisseder, bir anne, bir yar, bir evlat… Nasıl dayanır nasıl sabreder. Ancak çeken bilir. Ateş düştüğü yeri yakar, kül eder. İlk değildi yaşananlar. Ama ne zaman son olacak. Daha kaçımız bu acıları yaşamaya devam edeceğiz. Bir kadın bir anne ne hisseder, bunu biz biliyoruz. Kimse artık bizim acılarımız üzerinden siyaset yapmasın. Ben Kürtlerle özgür ve kardeşçe yaşayabilmek istiyorum. Akan kanın durmasını istiyorum, evlatlarımızın artık ölmemesini istiyorum. Ateş düştü mü evlatlarımızın ardından, Yüreklerimiz aynı yanıyor. Öyleyse bu acıları birlikte biz kadınlar durdurabiliriz. Ölenleri yüreklerimizde yaşatacağız. Ama şimdi yaşayanları ölüme göndermeme şansımız var. Onları sadece yüreklerde değil hayatta tutabilme şansımız var.. Gelin, Türk, Kürt, Çerkez, Gürcü, Alevi, Sünni her ne olursak olalım hep birlikte gerçekten kardeş olalım. Ben oğlum ve nice oğullar yaşayabilsin istiyorum. Çocuğumun ve tüm çocukların geleceğe dair hayallerin gerçekleşmesini istiyorum. Gelin ey tüm anneler, Kürt annelerin yıllardır uzattıkları barış ellerini havada bırakmayarak, ellerine ellerimizi uzatarak çocuklarımızı yaşatabilmek ellerimizde.” Diye seslenirken, Kürt Barış anneleri, kendi dillerinde yitirilen tüm çocukların kendi çocukları olduğunu, savaşın yarattığı acıların açtıkları derin yaraların hep birlikte sarılabileceğini, savaşın durmasını ve artık asker ya da gerilla cenazelerinin gelmesinin durdurulmasını istediklerini anlattılar.

23


Bir Yasak Var Kadın Ruhunu En Derin ve Onarılamaz Şekilde İncitiyor Hilal Kaplan Cumhuriyet elitleri diye tanımlanan zümrenin yaratmaya çalıştığı ideal kadın imgesinin eğitimli ve Türk -Türk değilse bile “ne mutlu Türküm diyene” diyen- olmasının yanı sıra en belirgin özelliği başı açık ama ‘iffetli’ olmasıydı. Bu yüzden üniversiteye gitmeyi ve çalışma hayatının içinde aktif olarak yer edinmeyi hedefleyen başörtülü kadın bu projenin iflası anlamına geliyordu. Zira bu kadınlar eğitimli –yani ‘aydınlanmış’– ve orta-üst sınıfta yer almalarına rağmen başlarını açmayı reddediyorlar ve cumhuriyet elitlerinin kendi tekellerinde olmasını arzuladıkları alanlarda hak talep ediyorlardı. Bu minvalde başörtülü kadınlar ‘aydın Türk kadını’nın kurucu ötekisini oluşturuyorlar. ‘Aydın Türk ka-

dını’ ancak başörtülü kadının dışlanması ile kendini mümkün kılabiliyor. ‘Cumhuriyet kadınları’nın başörtülü kadınları ısrarla bir tehdit unsuru olarak görüp, hınçla dışlamaları da bu ötekileştirici kimlik algısından kaynaklanıyor. Başörtülü kadınların kadınlık halinin normal ve meşru bir veçhesi olarak kabul edilmesi, onların kerameti kendinden menkul üstünlüklerinin ve haklılıklarının altını oyuyor. Hâlbuki bir başkasını ötekileyerek kurulan her tür kimlik algısı, ötekine zulmü meşru kılar. Başörtüsü yasağı da bu ötekileştirici algı sayesinde bazı kesimlerin hâlâ meşru saydığı bir yasak. Üstelik başı açık kadınların, biraz empati kurup kendilerini başını açmaya zorlanan kadınların yerine koysalar, ne kadar büyük bir zulme ortak olduk-

larını hissedebilecekleri bir yasak. Bu zulmün can yakıcılığına dair bir örnek vereyim. Lisans yıllarımda yaklaşık 1,5 yıl yasaksız okudum. Sonra, hani şu her gün ‘adam olmak’ üzerine ahkâm kesen malum kişi bir ‘gazetecilik başarısı’na imza atarak “üniversitede başörtülüler var” diye okulumu jurnalledi. Ardından yasak başladı. Derslere girmeyi reddeden arkadaşlarla okul kapısına bakan bir yerde çay içip sohbet ederken geceleri hepimizin uyumakta zorlandığını ve benzer kâbuslar gördüğümüzü fark ettik. Kâbusumuzda sokak ortasında çırılçıplak kalıyorduk. Kimimiz koşuyordu, kimimiz donakalıyordu, kimimiz sesini dahi çıkaramıyordu ve sonunda bağırarak uyanıyorduk. Anlayacağınız tüm bu “siyasal

simge”, “irticai tehlike”, “kamusal alan”, vb. süslü kavramlarla donatılmış tartışma alanında gözden kaçırılan ağır bir yük var. Devlet bu yasak vesilesiyle kadın vatandaşlarını sistematik ve organize bir biçimde taciz ediyor. Bu yasak kadın ruhunu en derin ve onarılamaz şekilde incitiyor. Başı açık olmanın neredeyse toplumsal norm olduğu bir zamanda kadınların başını açmasının neden bunca acı barındırdığını anlamakta zorlanabilirsiniz. Ancak başörtüsü, takıldığı andan itibaren, örtünen ferdin kişisel mahremiyet alanına dahil oluyor. Bu yüzden, Suheyb Öğüt’ün de “Çıplaklık, Mahremiyet ve Örtünme Performansları”nda işaret ettiği gibi, başı açık bir kadına mahrem saydığı herhangi bir yerini (kollarını, göğsünü, bacaklarını, vb.) “aç” demekle başörtülü bir kadına “başını aç” demek arasında hiçbir fark yok. Dahası her iki durumda da devlet kendisini vatandaşlarının mahremiyetini ihlal edip, onlara “soyun” emri verebilecek kadar kadiri mutlak olarak konumlandırıyor. Devlet eliyle yapılan ‘kamusal’ taciz sürdükçe ve mevzubahis zulmü haklılaştıranlar binbir çeşit argümancıklarını ortaya saçtıkça; bu tacizkâr emirle yüz yüze gelen kadınlar seslerini duymadığınız her gün biraz daha yalnızlaşıyor, biraz daha inciniyorlar. Üstelik bu sefer bağırarak uyanacakları başka bir dünyaları da yok. Demokrasi ve Özgürlük Dergisi - Özel Sayı 1 Adına İmtiyaz Sahibi ve Sorumlu Yazıişleri Müdürü Yaman Yıldız - TEL-FAX : 02122520156-53 Hamalbaşı Cad. No:8 Conga Han Kat 6 Beyoğlu / İstanbul - BasımYeri Ezgi Matbaacılık - Sanayi Cad. Altay Skç No:10 Yenibosna Bahçelievler / İstanbul Tel: 02124522302 - posta@demokrasiveozgurluk.org

24

kadin dünyası  

“Peki, niye yazmıyorsun? Yaz! Yazı senin için, sen kendin içinsin, bede- nin sana ait, ona sahip çık! Kendini yaz: Bedenin sesini duyurmalı....

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you