Issuu on Google+

eşcinsellerin kurtuluşu heteroseksüelleri de özgürleştirecektir

KAOS GL Eşcinsel Kültür/Yaşam Dergisi

DOSYA:

34

5 YTL


KAOS GL

Her Pazar

12:30

a d ' a r a Ankyo ODTÜ Rad

1 . 3 0 1

Tüm Tür www.rady kiye'de oodtu.com .tr

eşcinsellere dair önyargılar ve sıkça sorulan sorular / eşcinsel yönelik ayrımcılık ve homofobi / eşcinsellik bir hastalık mı? / ya çocuğum eşcinsel olursa! / lezbiyenler eşcinsel mi? / çalışma hayatında eşcinseller / medya ve eşcinseller / üniversitede eşcinseller / eşcinseller mizah malzemesi mi? / sanatta eşcinsellik / lgbt bireyler ve insan hakları “Hayatın Renkleri” radyo programı "Avrupa Birliği Türkiye Temsilciliği 2005 Mikro Proje Programı Kampanya 2" kapsamında yürütülmektedir.Yayının içeriği Avrupa Birliği Türkiye Temsilciliği'nin görüşlerini yansıtmaz.


GIA CARANGI

ELLEN DEGENERES

Lezbiyen model. 1960'da Philadelphia'da dünyaya geldi. Gerçek adı Gia Marie Carangi'dir.Babasının lokantasında garsonluk yaparken aklında model olmak vardı. 17 yaşında evini terk edip New York'a yerleşti. Burada bir ajansa kaydolan Gia, güzelliği ve cüretkar pozlarıyla dikkatleri üstüne çekti. 1970'li yılların sonlarına doğru, henüz 18 yaşındayken Gianni Versace'nin defilelerinde boy gösterdi. 1984'e kadar da mesleğinin zirvesinde kaldı. Dünyanın ilk 'top-model'i unvanını aldı. Dünyaca ünlü tüm markalarla çalıştı. Herkes onun peşinden giderken o Linda adlı bir fotoğrafçı asisitanının peşinden gitti. Kısa bir süre sonra Linda'nın ilişkiden rahatsızlık duyması ve ayrılmayı istemesi Gia'yı derinden sarstı. 26 yaşında kullanmaya başladığı uyuşturucular onun sonunu hazırladı. Defalarca tedavi gördüyse de bağımlılıktan kurtulamadı. 3 kez aşırı dozda eroin enjekte etmesine rağmen her defasında arkadaşları tarafından kurtarılan Gia, virüslü iğne kullandığı için AIDS'e yakalandı. 1986 senesinde hayata gözlerini yumdu. 1998 senesinde, trajik hayatı 'Gia' adlı bir TV filmine konu oldu ve Gia'yı henüz kariyerinin başında olan Angelina Jolie oynadı. “Canlandırırken kendime en yakın hissettiğim rol” dediği Gia'yla Jolie, 'en iyi kadın oyuncu' dalında Altın Küre kazandı. Gia Carangi, yaşamak için çok vahşi, ölmek için de çok gençti. Zamanının en güzel kadınıydı.

Lezbiyen komedyen. 1958'de Amerika'nın Louisiana eyaletinde dünyaya geldi. TV kariyeri 1989'da oynadığı 'Open House' adlı diziyle başladı. Sivri Kafalar (Coneheads, 1993), Goodbye Lover (1998) gibi filmlerden sonra, ona şöhret getiren 'Ellen' adlı (1994) dizide başrolü oynadı. 1997'de, dizinin bir bölümünde, lezbiyen olduğunu açıkladı. Öyle çok olumsuz tepkiyle karşılaştı ve yalnız bırakıldı ki, başta Chrysler olmak üzere pek çok sponsor diziden desteğini çekti. Emmy dahil pek çok ödül kazansa da dizi 1998'de yayından kaldırıldı. Bu, Ellen'ı yıldırmadı. Oyuncu sevgilisi Anne Hache'le kameralar karşısına çıkıp dimdik ayakta olduğunu cümle aleme gösterdi. 2000 senesinde, yönetmenleri arasında Heche'in de olduğu TV filmi 'Duvarların Dili Olsa 2' de lezbiyen Kal'i oynadı. 2001 senesinde 18 bölümden oluşan TV programı 'The Ellen Show'la bir kez daha zirveye çıktı. Tüm Amerika bu kadını konuşuyor ve ona gülüyordu. Ancak Ellen, kariyerinde yükselirken özel hayatında unutamayacağı bir ihaneti yaşadı. Evleneceklerini açıkladığı Heche, onu terk edip bir erkekle evlenince Ellen, zor dönemler yaşadı. Neyse ki bu ihaneti kısa sürede üstünden atıp aşk ve oyunculuk hayatına devam etti. Oyuncu ve fotoğrafçı Alexandra Hedison ile birlikte olan Ellen, 2003 senesinde başlayan ve halen süren '"Ellen: The Ellen DeGeneres Show'la pek çok ödül topladı. Aynı sene animasyon klasiği 'Kayıp Balık Nemo'da (Finding Nemo) balık Dory'i seslendirdi. 2004 yılında dört yıllık ilişkisini noktalayan Ellen, şu anda aktris Portia de Rossi ile birlikte yaşamakta ve 'bir terslik olmazsa' pek yakında evlenecekler. Cinsel kimliğini 20 senedir açık olarak yaşayan oyuncu, eşcinsel haklarının da ateşli savunucusu ve dahası, yaptıklarıyla, söyledikleriyle pek çok genç lezbiyen için en güçlü rol modeli olmaya devam ediyor.

MARK FEEHILY

CARY GRANT

Gey şarkıcı. 1980'de İrlanda'nın Sligo kentinde dünyaya geldi. Gerçek adı Marcus Michael Patrick Feehily'dir. 90'lı yılların sonunda Kian Egan ve Shane Filan'la 'Westside' adlı boy-band grubunu kurdu. İlk olarak Grease'in lokal bir prodüksiyonu için bir araya gelen grupla birlikte Mark, lokal klüplerde cover şarkılar söylemeye başladı. Kaydettikleri ilk demo 'Together Girl Forever'ın 'Boyzone' grubunun menajeri Louis Walsh'un eline geçmesi ile bir anda İrlanda'ya konsere gelen Backstreet Boys'a ön grup olarak sahne aldılar. Ardından ilk ekibe, Nicky Byrne ve Brian McFadden'in eklenmesiyle isimlerini 'Westlife' olarak değiştirip ilk single'ları 'Swear it Again'ı yayınladılar. Bu single çıktığı gibi İngiltere'de 1 numara oldu. İkinci, üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı ve yedinci single'larının da başına aynı şeyin gelmesi Westlife'ı “arka arkaya en çok 1 numaraya çıkan grup” olarak Guinness'e soktu. Temiz oğlan çocuklarından bir araya gelen Westlife grubu, Büyük Britanya'nın Elvis Presley ve Beatles'la birlikte en çok 1 numara çıkaran üçüncü ismi oldu. Bugüne dek 30 milyon albüm, 7 milyon single sattı ve albümleri 3 kere "yılın plağı" seçildi. Genç kızlara yönelik tasarlanan grubun bu yükselişi devam ederken Feehily, hayran kitlesini kaybetmeyi göze alarak 2005 senesinde 'The Sun' gazetesinde yayımlanan söyleşisinde gey olduğunu açıkladı. “İnsanların benim cinsiyetim hakkındaki gerçeği bilmelerini istiyorum. Ben gay'im ve kendimle gurur duyuyorum” diyen Feehily, şarkıcı Kevin Mc Daid ile uzun süreli bir ilişki yaşadığını da itiraf etti. Çeşitli TV dizilerinde de oynayan şarkıcı, Bryan McFadden'in ayrılmasına ve diğer üyelerinin de evlenmesine rağmen ısrarla dağılmayan 'Westlife'daki şarkıcılık kariyerine devam ediyor. Son olarak, 2006 senesinde, İngiltere'de yayımlanan The Independent on Sunday gazetesi Feehily'i “En etkili eşcinsel” seçti.

Biseksüel oyuncu. Asıl adı Archibald Alexander Leach olan Grant, 1904'te İngiltere'nin Bristol kentinde yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. 14 yaşındayken okulu bırakarak bir komedi tiyatro topluluğuna katıldı. Bu dönemde öğrendiği pantomim sayesinde vücudunu, jest ve mimiklerini kullanma sanatını geliştirdi. Burada öğrendikleri arasında dans, ip üzerinde yürüme ve akrobasi de bulunuyordu. 1932'de 'This Is the Night' adlı filmle sinema kariyerine başladı. Los Angeles'a taşınarak film şirketi Paramount'un seçmelerine katıldı ve başardı. Epey uzun olan adını 'Cary Grant'a dönüştürdü. Dönemin en ünlü komedi filmlerinde Sylvia Sidney, Marlene Dietrich ve Mae West gibi isimlerle oynadı. 1937 yılında Paramount ile sözleşmesi bittiğinde başka bir stüdyoyla anlaşma imzalamadı ve kendi istediği yönetmenlerle çalışmaya başladı. 'The Awful Truth' (1937), 'Holiday' (1938), 'My Favorite Wife' (1940) ve 'The Philadephia Story' (1940) gibi filmlerde komedi türünü sürdüren Grant, kariyerinin en iyi filmlerini yapacağı Alfred Hitchcock'la tanıştı. Hitchcock'un klasikleri arasında yer alan 'Şüphe' (Suspicion, 1941), 'Aşktan da Üstün' (Notorious, 1946), 'Hırsızlar Kralı' (To Catch a Thief, 1955) ve 'Gizli Teşkilat'ta (North by Northwest, 1959) oynadı. Pek çok ödüle aday olsa da çok azını alabilen Crant, 1970 senesinde 'Onur Oscar'ı aldı. 1980'lerde TV için 'Cary Grant ile Bir Akşam' adlı bir şov programı yaptı. Grant 1986'da yaşama veda etti. Kadın aşkları ve evlilikleri kadar Marlon Brando'dan Rock Hudson'a uzanan erkek aşklarıyla da konuşuldu. Bugün bile 'her yönüyle kusursuz', 'ideal sinema yıldızı', 'şık', 'nazik', 'çekici', 'atletik', 'gerçek bir centilmen' gibi herkese nasip olmayacak sıfatların peşpeşe sıralanabildiği bir efsaneydi. Ünlü oyuncu Audrey Hepburn'ün, Grant'e söylediği "Sende yanlış olan ne biliyor musun? Hiçbir şey" sözleri de İngiliz aktöre yakıştırılan 'kusursuzluk' sıfatını doğruluyor. Nitekim kendisi bile bir keresinde "herkes Cary Grant olmak istiyor. Ben bile..." demişti.


5 kaos gl'den

6 lgbt gündem 7 eşcinsellerin seçimi

9 10

stockh olm'de pride'd a

12 hollanda'nın gülleri

17bekir coşk

56müzik

tazeler, karışı

14

k kaset, renkli

54

sinemar, klasikler, hava

52 kitap

üsü, birh

20engin ardıç & homofobi i

22 sidikli kontesim

23 i?

yalnız ölme

km

selçuk gök

25

42

ka l a b a lık serkan laştırarak ertin

raporu severkişi 6 2 selen doğan isimsi 28 erinçzseymen

30

umar ayka

sinemanın yaln

38

gözüm a b

stı

la

sürmelican

orbası geviş t eradam yusuf

anlarım yacı

ed fade n i i n i ara en d ba yeşim

bu cennet bana göre değil

33

ızlar

40

34 k

dır"

oğlu

merhaba c

36 öiztelekminin ötekisi

nız e yal t s e f r ne

sız ya ln

n sa f

ızlar

uğur yüksel

a yb a

e ün h "sürgemin öz yas

z

44

...

46

48 10. istanbul bienali adnan yıldı

ayşe düzkan

an keskin

50 59sena aksoy

omofob

disler...

dvd'le

sevici tü rk

un & h

24

tüp...

ş

e ihti m l i b e


ibi a Sah i adın y erneğ Burcu Erso sgl.org

GL D Kaos

oyabu

a rcu@k

o

rü ve Müdü ı İşleri önetmeni z a Y Y lu Sorum enel Yayın ğur Yüksel G U sgl.org ugur@

kao

Kurulu Yayın Çakır wer a B , ş Sulu lih Canova, l, Barı a Ali Ero u Ersoy, S Güner Umut Burc ları ışman , k Dan Huku kan Yıldırım Av.Ha ya Aydın, Av.O Öz semin Av.Ya m rı Tasa Sayfa Birant Emir l.org

emir@

yalnızlığım benimdir. koruyalım.

uğur yüksel “Hatasız bir kum tanesi olmak isterdim Göğün hiç düşmediği Cam fanusun içinde.” engelchen

kaosg

rü rdinatö lu s Koo Finan ail Alacaoğ rg l.o İsm kaosg ismail@

mlusu e Soru Abon emih Varol S sgl.org @kao

semih

r nanla a bulu Katkıd , Anıl Üver, iricik lu, , Alp B ykan Safoğ Yıldız A a, Adnan dın Öztek, se Kılıçkay Ay , Bu tur, üzkan , Erdal Ma , D e ş Ay Yıldız naçtı Deniz Hasbiye Gü ğlu, ymen, mail Alacao ,, e S ç i, İs Erin zmir s GL İ kmekç İrem E ybastı, Kao y Yılmaz, A ne ü G ar, y İzlem Kora ur Yaş Uzun, t, iz, On Kerem tanbul, Med embe Haya ,P L, d a is , RFS ezmiş n Lamb G a c n a Oz İlkkara n Doğan, Pınar , Sele Ertin, k Gök Selçu soy, Serkan Öz, k A a semin n a Sen Y , il ara Ple Ulrike , Yeşim Baş lican, Sürme suf Eradam Yu m Yeri Yöneti s GL Kao /12 arı 29 al Bulv RA fa Kem lay - ANKA ta s u ı M Kız 03 58 Gazi 06440 . 230 2 1 3 77 n: +90 3 0 62 Telefo +90 312. 2 sgl.org : o s a k k a F rg itor@ ta: ed osgl.o E-pos p://www.ka htt : L ik l R e U Abon li bede e n o b a L sayı) 45 YT lık (6 i 1 yıl edeli one b 0 $ Yurt iç b a k 5 ıllı ışı 1 y 45 € ya da Yurt d ear as 1 y g r 50 $ in 45 € o the follow nt r fe s riod to ank accou e, tran Pleas scription pe b i Şubes sub işehir 7054 sı Yen 9 a 2 k 6 n a ti B 411 Garan TL Hs. No: o: 9089309 s. N 34 USD H No: 90903 s. EUR H 1 0 5 13025 ISSN i Resm Kapak on'un is Oz o ç n n e Fra filmind Vakti' 'Veda ri a T hi Basım 2007 lül y E 0 1 Baskı vi asıme B tı n Ayrı esi i Bölg y a n a ize S : 105 Organ 0. Sok. No ra İvedik d. 77 Anka 28. Ca Ostim 5 90 45 12. 39 n: 0 3 Telefo Türü Yayın lık) (2 ay li re ü s 2007 Yerel Ekim Eylülım ğ Da ıt t A.Ş. Yaysa e teklerd yılık is . Tek sa gönderiniz lu sta pu o p ik l ' e 5 YTL ilere v mültec erilir. d klara, Tutsa cretsiz gön ere ü GL, Kaos en cinsell IV+ eş zbiy

H

Kaos GL’den

e Le Gey v ışma Kaos r ve Dayan ır. la a yınıd m r ştı reli ya ra ü A s l in re Kültü Derneği'n

Taşra yalnızlığıydı benimkisi. Uzak yolları özleyen, Orhan Pamuk kahramanları gibi kasaba otellerinde, gar kahvelerinde var olabilen bir yalnızlık. Anayurt Oteli! Sokak oyunlarıyla büyümüş bir çocukluk. Balkonları birbirine yakın, içe doğru açılan evlerin olduğu sokaklarda. Limon çiçekleri, akasyalar, turunç ağaçları, koruk dalları… Alçak duvarlı evlerin bahçelerinde, oğlan çocuklarıyla gizli öpüşmeler… Yaptığından pişmanlık duyup da sana bağıran ilk-O: “Annene söyleyeceğim seni. Bir daha gelmem oyununa. Sapıksın sen! Sapık! Sapık!” İlk gençliğin bunalımlarıyla daha da yalnızlaşan ben. Bedeniyle tanışan, karşılaştığı şeyi sevmeyen, yıllarca da barışamayan genç ben. Kitaplarda yanıtları bulunmaya çalışılan sorular sonra. Duras'lar, Plath'lar, Bachmann'lar… Mungan'lar, Bilge Karasu'lar, Nilgün Marmara ve Tezer Özlü'ler… Sonra, beni anlattığına inandığım şarkıların dönmesi kasette. Sezen en çok, ısrarla. O zamanlar inanırdım ona. Aktörler, aktrisler, filmler… Kendime ait odalarım. Anne ve babadan kaçan sivilceli yalnızlığım. Kafası karışık. Neyi, nasıl seveceğini bilemeyen. Ona aşık olan çocuğa yapmadığı eziyeti bırakmayan. Çocuk ondan sıkıldığında da aşkından geberen. Kasabanın sokaklarını gezen. Yağmurunda. Ne yaşadığını anlamlandıramadan ölmekten korkan. Sapıklığıyla baş edemeyip kendine hayal kahramanları yaratan: Zeze ve Orlando. Yolları sevmeye başlarsın sonra. Uzun yolculukları. Trenlerle gidilenleri en çok. Issız, uçsuz bucaksız, sonsuzluğu hatırlatan görüntünün orta yerinde birbaşına duran ağacı görmek hayatta en çok dokunan şey olur sana. Bu kadar işte, dersin. Hayat dediğin şeyin bu kadar olduğunu mırıldanırsın. Sonra yol ilerler… İlerler… Büyük kentlerde bulmaya çalışırsın, ne aradığını bilmeden. Yalnız kalmaktan yorgun, aşık olmayı denersin. Olmaz, beceremezsin. Oysa çok iyi bir aşık olacağını düşünürsün ama lanet olsun, aldatılırsın. Sevgin eksik bulunur, onu anlamadığını söyler, birlikte olamayacağınızı. Oysa gündüzlerin ve gecelerin vardır ona vermek istediğin. O'na. O'nu beklemiştin ya… O da seni. Öyle dememiş miydi? Her aşkın sonu cinayettir. Öldürüldüğüm için biliyorum. Aşkta bulamadıklarınız için değil, ilk ve son adresiniz olduğu için çalarsınız dostların kapısını. Hep evdedirler. Öyle inanırsınız. Dostları sevmenin kuralları olduğunu da öğrenirsiniz sonra. Ama zamanla. O zamana kadar yanınızda kalana sarılın. Başkası da olmaz zaten. Olmayacaktır. Sonra O dediğiniz adam/kadın çıksa da karşınıza kapıları sakın kapatmayın. O'nun gün gelip de gideceğini bir kenara yazın. Ne garip, yalnızlık en çok dostların ihanetiyle gelir. Geldi. Adamların gidişleri beynimdeki birkaç noktayı söndürdü elbette ama dostlar kadar yalnız bırakan olmadı. Taşraya da dönemezsin artık. Orası seni kabul etse bile sen oralara sığamazsın. Kent ise yalnızlığını daha da çoğaltır. Bir zamanlar belleğinle gurur duyan sen bir gün önce yaşadıklarını hatırlamaz olursun. Yalnızlığının değil yalnızlaştıranların suçu. Utanma. Peki ya eşcinselliğin? Yıllarca eşini arayan ve onu bulduğunda “yalnız değilmişim” diyen sen, eşcinsel olmanın dostluklar için yetmediğini anladığında nasıl hayal kırıklığına uğramıştın hatırlasana. Onu da unuttum. Şimdi nereye sığınacaksın peki? Hayal ülkelerin gerçekleşmesine yollar yapmaktan, böcekler gibi başlamalı yeniden, demekten başka çaren var mı? Yalnızlığım benimdir. Koruyalım. Kaçmaktan yoruldum ve yalnızlıkla yaşamayı kabul ettim. Sonra çok sevdim onu. İnsanlar bana bakıp 'ne kadar güçlüsün' dediler ama içten içe acıdılar. Duydum: 'Vah vah kimseleri bulamadı.' Kimseyi aramıyordum ki ben. Ben iyiydim böyle. İnandıramadım. Anlatmaktan vazgeçtim. Hiçbir yerlere ait olamadığımı bilip kabul ettim yalnızca. Ölü yazarlar ve kurallarını öğrendiğim bir iki dostumla iyiyim ben. Daha ne olsun? Ne? *** Madem yapraklar dökülmeye, ilk yağmurlar da düşmeye başlayacak 'Güz' sayısının şerefine dosyamız 'Yalnızlık' olsun dedik. Demez olaydık, çıkamadık içinden. Bir yandan ağlak, acındıran metinlerden kaçınıyor bir yandan da eşcinselliğimizin yalnızlığımızla arkadaşlığını anlamaya çalışıyorduk. Sonuç içeride. Dergiye sığdıramadıklarımız da web sayfamızda. Kaosgl.org'a girmişken sağ üstte bulunan 'Gay İkonlar' butonuna tıklamayı da unutmayın. İnternet üzerinden düzenlediğimiz anketle 'Türkiye'nin Gay İkonu'nu seçeceğiz. Bir sonraki sayımızın dosya konusunu da öğrenmiş oldunuz işte. Çok yağmurlu bir güzün bitiminde buluşmak dileğiyle…


LGBT Gündem Kaos GL Türkiye'nin 'gay ikonu'nu seçiyor Kaos GL'nin web sayfasında, Türkiye'de şarkılarıyla, oynadıkları rolle, yazdıkları kitaplarla, ekrandaki görüntüleriyle ve yaşam öyküleriyle eşcinselleri en çok etkileyen ismi seçiyoruz. Sizce Türkiye'nin 'gay ikonu' kim? Gay ikonu ne ola ki? 'Gay ikonu' film yıldızlarından şarkıcılara, mankenlerden yazarlara eğlence ve sanat dünyasındaki ünlü isimlerdir. 'Gay ikonu' heteroseksüel ya da eşcinsel olabilir. Erkek ya da kadın da… Ama her ünlü, 'gay ikonu' olamaz. Bir kişinin 'gay ikonu' olması için güçlü ve cesur kişiliğiyle ya da trajik hayat öyküsüyle eşcinsellere rol modeli olması gerekir. Mesela, Türkiye dışında Madonna, Kylie Minogue sahne üzerinde yarattıkları şovlarla ve radikal çıkışlarıyla eşcinseller için güç ve cesaretin modeli olurken Judy Garland, Marilyn Monroe gibi isimler de trajik yaşam öyküleriyle 'gay ikonu'na dönüşmüşlerdir. Greta Garbo, Marlene Dietrich perdedeki soğuk, 'femme fatale' görüntüleri ve sansasyonel yaşam öyküleriyle dikkat çekici figürler olurken Oscar Wilde, Boy George, K.D. Lang gibi eşcinsel isimler kimlik mücadeleleriyle listelerde yer bulmuşlardır. En son İngiltere'de yapılan bir ankette Barbie bile 'gay ikonu' seçilmişti. Türkiye'nin 'gay ikonu' adayları

6

Tek yapmanız gereken www.kaosgl.org adresine girip anket formuna tıklamak ve jürimizin zahmetle belirlediği adaylardan yalnızca birine oy verip gerekçenizi yazmak. Sonra bekleyip dua edeceksiniz ki sizin adayınız 'Türkiye'nin gay ikonu' seçilebilsin. Ankette olmadığını düşündüğünüz isimler varsa da üzülmeyin, onu da düşündük: Listenin sonunda yer alan “Diğer” boşluğuna kendi adayınızı yazabilir ve kimsenin hakkının yenmediğini bilmenin rahatlığıyla sitemizi gezmeye devam edebilirsiniz. Bu arada, en güzel gerekçeyi yazan kişiye sürpriz ödüllerimiz olduğunu da hatırlatalım. İşte adaylar: Ahu Tuğba, Ajda Pekkan, Aliye Rona, Ayferi, Aylin Aslım, Aysel Gürel, Ayşe Hatun Önal, Banu Alkan, Bendeniz, Bergen, Bilge Karasu, Bülent Ersoy, Demet Akalın, Deniz Akkaya, Derya Alabora, Derya Baykal, Esengül, Feri Cansel, Filiz Akın, Göksel, Gülden Karaböcek, Gülşen Bubikoğlu, Hande Yener, küçük İskender, Lale Belkıs, Lale Mansur, Mine Mutlu, Murathan Mungan, Müjde Ar, Neriman Köksal, Neşe Karaböcek, Nükhet Duru, Oya Aydoğan, Pembe Mutlu, Semiramis Pekkan, Serra Yılmaz, Serpil Çakmaklı, Sertab Erener, Sevda Ferdağ, Seyyal Taner, Sezen Aksu, Şebnem Ferah, Şükran Ay, Tarkan, Türkan Şoray, Yaşar Alptekin, Yıldız Tilbe, Yonca Evcimik, Zeki Müren, Zerrin Özer, Zuhal Olcay.

Türkiyeli eşcinseller için gürültü yapın! Uluslararası Af Örgütü (UAÖ) Hollanda Şubesi, Kaos GL dergisinin 'Pornografi' konulu 28. sayısının toplatılması ve derginin sorumlu yazı işleri müdürü Umut Güner'in hapis cezasıyla yargılanması üzerine Mart ayında bir kampanya başlatmıştı. Kampanya dahilinde bir temsilci Türkiye'ye geldi ve davayı izleyip raporlaştırarak Türkiye'deki eşcinsellerin sorunlarının Af Örgütü'nün gündemine girmesini sağlamıştı. Dava sonrasında Hollandalı insan hakları savunucuları desteklerini göstermek amacıyla, Kaos GL'ye Türkçe hazırlanan özel kartpostallar göndermişlerdi. Birkaç ay önce, UAÖ'nün Hollanda ve Türkiye web sayfalarının yanı sıra You-Tube'da da izlenebilen “Türkiyeli Eşcinseller İçin Sesinizi Yükseltin” adlı bir kısa film hazırlayan Örgüt, son olarak bir belgesel hazırladı. Vicdanı ret süreci, Kaos GL dergisinin toplatılması ve Ankara'nın Eryaman semtinde transeksüellere yönelik düzenlenen saldırıları anlatan belgeselin ilk gösterimi 4 Temmuz'da Amsterdam'da düzenlenen Pride kapsamında yapıldı. 'LGBT Türkiye' adlı filmin Türkçe versiyonu ise Mayıs 2008'de Ankara'da gerçekleşecek “3. Homofobi Karşıtı Buluşma”da seyirciyle buluşacak. Meraklısına: Pride kapsamında ayrıca, Türk teknesi hazırlayan Örgüt, kortej boyunca “Türkiyeli eşcinseller için gürültü yapın” çağrısında bulunan metinler ve düdükler dağıttı. Yaklaşık 375 bin kişinin düdüklerle destek verdiği Türk teknesi renkli görüntülere sahne oldu.

ENÇ'TE DİKAL G A R L G OYRAZ KAOS SELEN P 07 İRAN 20 Z A H 2 2


LGBT Gündem Escinsellerin seçimi 2007 YILI SEÇİMLERİ SONUÇLANDI. BUGÜNE DEK EŞCİNSELLERE YÖNELİK HİÇBİR POLİTİKA GELİŞTİRMEYEN AKP AÇIK FARKLA BİRİNCİ PARTİ SEÇİLDİ. BU SENE 'SİYASET' DALINDA 'HORMONLU DOMATES ÖDÜLÜ'NÜ EVİNE GÖTÜREN DENİZ BAYKAL'IN PARTİSİ CHP İSE NEYE UĞRADIĞINI ŞAŞIRDI.BU SEÇİMLERİN BİZ EŞCİNSELLER İÇİN ANLAMI ÇOK BÜYÜKTÜ. 2007 TÜRKİYE GENEL SEÇİMLERİNDE, İSTANBUL 2. BÖLGE'DEN BAĞIMSIZ ADAY BASKIN ORAN'LA BİRLİKTE İLK KEZ BİR SİYASİNİN AĞZINDAN EŞCİNSELLERİN SORUNLARI SAMİMİ BİR ŞEKİLDE DİLE GETİRİLDİ. DEMET MELİKE DEMİR, TÜRKİYE'NİN İLK TRANSEKSÜEL MİLLETVEKİLİ ADAYI OLURKEN, ESKİ SEKS İŞÇİLERİ AYŞE TÜKRÜKÇÜ VE SALİHA ERMEZ SEKS İŞÇİLERİNİN SORUNLARINI GÖRÜNÜR KILDILAR.EŞCİNSEL ÖRGÜTLERİNİN DE DESTEKLEDİĞİ BU ADAYLAR SEÇİMİ KAZANIP MECLİSE GİREMEDİLER BELKİ AMA YİNE DE BİR ŞEYLERİN DEĞİŞEBİLECEĞİNİ GÖSTERDİLER.

Biz bağımsızları destekledik aykan safoğlu Lambdaistanbul Herhangi bir siyasi partinin önünde engel teşkil eden, ama en çok da azınlıkta kalan ezilenlerin sesini kısan yüzde 10 barajının antidemokratik bir uygulama olduğunu ve de yüzde 10 barajının temsil edilmemize mani olamayacağını gösteren, bağımsız adayların bu seçimde elde ettiği başarı demokrasi yolunda önemli bir kazanımdır. Kayıtlı olduğum seçim bölgesinde iki önemli bağımsız aday vardı. Solda ortak bağımsız aday Baskın Oran ve Bin Umut'un adayı Doğan Erbaş… Lambdaistanbul gönüllüsü olarak oyumu Oran'dan yana kullandım. Bunun muhtelif nedenleri var, sadece Baskın Oran'ın 'Onur Yürüyüşü'ne bizzat gelip basın açıklamamızdan sonra neden orada bulunduğunu açıklaması bile kendisine duyduğum sempatiyi yeterince açıklıyor.

ÖDP'nin cesareti demet melike demir ÖDP Isparta Milletvekili adayı 2007 seçimleri çok renkli geçti. Türkiye tarihinde ilk kez bu kadar bağımsız aday yarıştı; adaylar arasında genelevde çalışmış adaylar da vardı ve ilk transeksüel milletvekili adayı da... ÖDP'nin beni aday göstermesi alkışlanacak bir durumdur. Hiçbir partinin cesaret edemediğini ÖDP yapmıştır.

Kaosist'in seçimi deniz yıldız Kaosist olarak İstanbul'daki iki bağımsız sol adayı destekleme kararının bir tercihten çok zorunluluk olduğuna vurgu yaparak “Mecliste bizim sesimiz de Baskın olmalıydı. Meclise bizim için de Ufuk gerekiyordu” dedik. Seçim süreci Baskın Oran'dan yana şanslı geçti. Eşcinsellik, Oran'ın bütün seçim malzemelerinde, konuşmalarında yer alarak daha önce hiç olmadığı kadar Türkiye'nin seçim gündemine girdi. Oran, 'Onur Yürüyüşü'ne gelme cesaretini gösterebilmiş ilk ve tek milletvekili adayı olarak tarihteki yerini alırken, Uras içinse hem eşcinsellik konusunda Oran kadar açık olmayışından hem de oy oranlarından yana belirsizlikler vardı. Oran'ın çok küçük bir oy farkı ile seçimleri kaybettiği, Uras'ın ise oy farkıyla kazandığı görüldü. Sesimizin baskın olamayışının hüznü, yerini "Meclise Ufuk gerek"in mutluluğuna bıraktı.

Bağımsıza oy vermek, 'Vesikalılar'ı desteklemek burcu ersoy Kaos GL Yine her zamanki gibi, yüzde 10 barajını aşamayacak bir partiye oy verirdim ama bu sefer bağımsızlar vardı ve bu, bugüne kadarki en yerinde seçim stratejisiydi bence. Bu nedenle, kayıtlı olduğum bölgedeki 'Bin Umut' adayına verdim oyumu. Ankara'da, Baskın Oran ve Ufuk Uras gibi isimler olsaydı oyum onlara gidecekti elbette ama maalesef Ankara'daki adaylar ne LGBT konusunda seslerini gür çıkarttılar ne de güçlü bir kampanya yürüttüler. 'Bin Umut' adaylarının sözleri içinde cinsel yönelim ayrımcılığı geçiyordu hiç değilse. 'Vesikalı' adaylar Ayşe Tükürükçü ve Saliha Ermez ise, bu seçimler için gönülden en çok desteklediğim adaylardı. Feministlerin “Vesikalıları Destekliyoruz!” başlıklı imza kampanyasına da destek verdim çünkü, kampanya metninde de yazdığı gibi, “'Hayatları çalınmış, hayatsız kadınlar'a desteğimiz "fahişe/hafif meşrep" nitelendirmelerinin kılığımız, kıyafetimiz, cinsel hayatımız, bekaretimiz ve davranışlarımıza bağlı olarak aşağılayıcı şekilde kullanılmasına, bedenimiz üzerindeki her türlü denetime, varlığımız üzerindeki her tür baskıya da itiraz”dı aynı zamanda. Şimdi, Meclis'e girmeyi başaran Ufuk Uras LGBT sorunlarına değinecek mi, nasıl değinecek bilmiyorum. Ama 'Vesikalılar' Meclis'e girebilseydi, bir şüphem olmazdı eyleyeceklerinden.

7


LGBT Gündem "Kadınsı Lisan" gazete kapattırdı

'Yolda' yeniden ve sansürsüz

İran'ın ılımlı gazetelerinden 'Şark', "karşı devrimci" olduğu öne sürülen eşcinsel bir kadınla röportaj yayınladığı gerekçesiyle bir yılda ikinci kez kapatıldı. Kültür Bakanlığı'nın Basın Dairesi Müdürü Alirıza Melekyan, "Gazetenin kapatılmasının sebebi ahlaksızlığı savunan karşı devrimci biriyle yapılan röportajdır" dedi. Şark Gazetesi, "Kadınsı Lisan" başlığı altında Kanada'da yaşayan İranlı şair Saghi Ghahraman ile bir röportaj yayınlamıştı. Ghahraman, röportajda eşcinsellikle ilgili herhangi bir şey söylememiş, "cinsel sınırlar esnek olmalı... Kültür bedene ahlaksızlığı empoze ediyor..." demişti.

Beat kuşağının isim babası ve önde gelen yazarı Jack Kerouac'ın kendisinden sonra gelen kuşakları da derinden etkileyen başyapıtı 'On the Road' (Yolda) romanı ABD'de orijinal haliyle sansürsüz yayımlandı. Kerouac'ın Amerika'yı baştan başa birkaç kez kat ederek, yollarda yaşadığı serüvenleri anlatan bu yarı otobiyografik romanın eşcinsellik ve uyuşturucudan söz eden bölümleri yoğun bir sansüre uğramıştı. (Ağustos 2007)

Meraklısına: 1957 İran doğumlu Saghi Ghahraman, 1982 yılında İran Kadın Derneği'ne yapılan saldırıdan sonra ülkeden kaçtı. 1987 yılına kadar göçmen statüsünde Ankara'da yaşayan şair, Kanada'ya göç etti.

Demokratlar eşcinselleri tartıştı

(Temmuz 2007)

l Bil

Lambdaistanbul taşındı

Çalışmalarını İstanbul merkezli yürüten eşcinsel derneği Lambdaistanbul yeni mekanına taşındı. Derneğin telefonları aynı, adresi ise: Katip Mustafa Çelebi Mahallesi Tel Sokağı 28/6 Beyoğlu/İstanbul.

Öpüşerek rugby oynayan erkekler

Meraklısına: Eşcinsellerin, ABD'de seçmenlerin yüzde 3'ünü oluşturduğu ve genellikle Demokratlar'a oy verdikleri tahmin ediliyor.(Ağustos 2007)

Bülent Ersoy'dan ikinci evlilik Bülent Ersoy, Star TV'de jüri üyeliğini yaptığı 'Popstar Alaturka Yarışması' yarışmacılarından Armağan Uzun ile evlendi. 7 Temmuz'da gerçekleşen düğün Çeşme'de bir teknede yapıldı.

Fransa eylülde ev sahipliği yapacağı Dünya Rugby Kupası'na bu sporun haşin heteroseksüel erkeklere özgü olduğu tabusunu yıkan bir posterle hazırlanıyor. Paris'in heteroseksüellere de açık olan ama daha çok eşcinsellerin oynadığı ünlü rugby kulübü Les Gaillards (Kulamparalar), cinsel yönelimleri ne olursa olsun erkeklerin rugby'de birleşebileceğine dair poster çekimi yaptı. Posterde Fransa ve İngiliz takımları birbirine koşarken iki kaptan birbirlerini tekmeleyecekleri yerde öpüşüveriyor. Kulüp başkanı Gregory Raulin öpücük veren beyaz formalının kendisi olduğunu gururla açıklarken, bu pozu 'Aşkın başkentinde rugby'nin keyfini çıkarın' yazısı süslüyor. Meraklısına: Poster, Times gazetesinde turizm reklamı olarak yayımlandı. Gazetenin Dubai Emirliği'nde piyasaya verilmesi önce yasaklandı, sonra sansür kurumunun "Herhalde öpüşmüyorlardır, birbirlerini ısırıyorlardır" görüşü bildirmesi üzerine dağıtımı yapıldı. (Ağustos 2007)

ck Ob am

h

cin ic

Ku

is Denn

rav el

ar Hill

ra Ba

G

Ed war ds

n

Cl into n

Joh

y

8

İtalya'nın başkenti Roma'daki Colosseum'un önünde, öpüştükleri gerekçesiyle iki geyin tutuklanması, eşcinsel haklarını savunan grupları ayaklandırdı. Bazı hukukçular konuyu parlamentoda tartışacaklarını belirtirken eşcinsel hakları savunucuları polisi ayrımcılıkla suçladı. Polis ise iki genci, İtalyan yasalarında yer alan, toplum içinde ahlak dışı davranışta bulunmak suçundan tutuklayıp, bir süre sonra salıverdiğini açıkladı.

Ri ch ardson

Colosseum'da öpüşmek geylere yasak!

ABD'de gelecek yılki başkanlık seçimi için aday adayı olan Demokrat Partili siyasetçiler, ilk kez sadece eşcinsellerin sorunlarına odaklanan bir televizyon programı için bir araya geldi. Eşcinsel TV kanalı 'Logo'da yayınlanan tartışmaya Hillary Clinton, John Edwards, Mike Gravel, Dennis Kucinich, Barack Obama ve Bill Richardson katıldı. Çalışma hayatında eşcinsel karşıtı ayrımcılığın federal olarak yasaklanmasını savunan adaylar ayrıca, Amerikan ordusu içindeki "sorma, söyleme" politikasının değiştirilerek, eşcinsellerin kimliklerini açıklayarak hizmet vermesinin önündeki engellerin kalkmasını savundular. Demokratlardan sadece ikisi, Mike Gravel ve Dennis Kucinich, eşcinsel evliliğinin ülke çapında tanınmasını desteklerken Hillary Clinton ve Barack Obama evlilik yerine "sivil beraberliği" savunduklarını söylediler.

a

(Temmuz 2007)

e Mik


LGBT Gündem FUTBOL ALANININ TAMAMEN ERKEK ALANI OLDUĞUNU İDDİA EDENLER AYNI ALANIN HOMO-SOSYAL BİR ALAN OLDUĞU BİLGİSİNİ NEDENSE HEP UNUTURLAR. ÖZELLİKLE TRİBÜNLERDE KARŞI TAKIMIN FUTBOLCULARI İLE, “YAMUK” YAPAN “İBNE” HAKEMLERLE HOMO-EROTİK HATTA HOMOPORNOGRAFİK İLİŞKİ KURDUKLARINI STATTAN ÇIKINCA UNUTURLAR. BU KADAR HOMO-SOSYAL BİR ALANDA BAZI FUTBOLCULARIN EŞCİNSEL OLABİLECEĞİ GERÇEĞİ İLE YÜZLEŞMEK, BİR EŞCİNSELİN KENDİ EŞCİNSELLİĞİ İLE YÜZLEŞMESİNDEN DAHA ZOR OLMASA GEREK.

umut güner Ben çocukken hiç top oynamadım. Bu durum bütün aile fertlerinin gözüne batıyordu elbette. “Oğluuummm çıkıp arkadaşlarınla futbol oynasana sen de…” diyen anne ve babamın iğreti eden sesleri kulaklarımı bugün bile tırmalar. Futbolun benim için kabusa dönüşmesinin bir diğer nedeni ise beden eğitimi dersleriydi. Kızlar hentbol, voleybol, oğlanlar da basketbol ve futbol oynamak zorundaydı. Bense hangisi olursa olsun topla oynamak istemiyordum. Dahası erkek soyunma odasında 3040 erkeğin içinde soyunmak istemiyordum. Onlardan birine bakarken yakalanacağım korkusuyla yaşamak istemiyordum. İd'imle 'süper-ego'm arasında yaşanan futbol maçını ilgisiz gözlerle izlerdim. Her halükarda küme düşen ben olurdum. Bugünlerde yeşil sahalar da benzer bir maça sahne oluyor. Bazı ülkelerde, eşcinsel futbolcuların “Futbol erkek sporudur” bilgisi ile gey kimlikleri arasında maçları başladı ve şimdilik öyle görünüyor ki, 1-0 yeniliyorlar. Bu skordan rahatsızlık duyan Hollandalı eşcinsel örgütler, maçı bu kez gey futbolcuların kazanması için bir kampanya başlattılar. Kampanyanın iki kritik sorusu var: “Futbolcuların hepsi heteroseksüel midir?” ve “Futbolcu geyler kendilerini neden gizliyorlar?” Hollanda'da heteroseksüel toplum eşcinsellere karşı “saygı duymak”, “onlar da insan”, “kınamıyorum” gibi söylemleri dillerinden temizlemiş görünüyor. Eşcinseller de hayatın nerdeyse her alanında görünür olmayı başarmışlar, biri hariç: Futbol! Amsterdam'ın pek çok yerinde bilboardlara asılmış birbirine arzuyla dokunan futbolcu resimleriyle karşılaşıyorsunuz. Bu eşcinsellere yönelik bir reklam kampanyası değil, hayır. Hollandalı eşcinseller, futbolcular için de zamanın geldiğine inanmışlar ve onları açılmaya davet ediyorlar. Kampanyayı hazırlayan aktivistler “Bizim amacımız kimseyi deşifre etmek değil, sadece 'Futbol heteroseksüel oyunudur ve futbolcular heteroseksüeldir” yanılsamasına artık seyirci kalmak istemiyoruz” diyorlar. Kampanyanın bir diğer hedef kitlesi de, futbol fanatikleri. Futbolcuların cinsel kimliklerini açıklamalarının futbol fanatiklerinin homofobileri ile mücadele etmeleri açısından önemli olduğu düşünülüyor.

Çirkin yalanlar Yabancı bir ülkede gördüğüm bu afişler bana niyeyse kendi ülkemde üç sene önce yaşanan 'eşcinsel futbolcular' tartışmasını hatırlattı. Türk halkının hafızalarına kazınabilmiş tek baleti, hatta bale yapan tek insan Tan Sağtürk, bir gazetecinin “Baletlerin eşcinsel olduğu söyleniyor, doğru mu” sorusuna "Bu bir tercih meselesi" dedikten sonra "Homoseksüellikte futbolcular bizi (baletleri) geçer, benim futbolcu eşcinsel arkadaşlarım var” yanıtını vermiş, gündeme aç medyamızda kıyameti koparmıştı. Bunun üzerine futbolun haysiyetini korumaya pek meraklı Futbolcular Derneği Başkanı Turgay Şeren "Tan Sağtürk çirkin yalanlarıyla spor kamuoyunu şüphelere düşürmesin. Kendisiyle adalet önünde hesaplaşacağız” açıklamasında bulunmuştu. Hesaplaştılar mı ya da nasıl hesaplaştılar bilmiyorum, takip etmedim. Ancak o dönemde “ünlü” futbolcularımızın garip bir ruh haliyle, uzatılan her mikrofona “ne kadar erkek olduklarını” haykırmaları da unutulacak gibi değildi. “Futbol erkek oyunudur” Hollanda'daki kampanya, ülkemin nadide 'homo' tartışmaları zihnimin köşelerinde dolanırken geçenlerde gazetelerde Brezilya'da yaşanan tartışmayla karşılaştım. Habere göre, Sao Paulo takımı oyuncusu Richarlyson, “eşcinseldir" iddiasında bulunan rakip bir takımın antrenörünü 'imajının zedelendiği' gerekçesiyle mahkemeye vermiş. İnce zekasıyla İ. Melih Gökçek'i aratmayan Yargıç Manoel Maximiniano Junqueira Filho “Futbol erkek oyunudur” (“Geyler erkek değildir” diye de okunabilir) hükmünü verince de Brezilya karışmış. Yetmedi, diyorsanız bir de Yargıç Filho'nun homofobik, pardon “adil” kararını dinleyin: "Futbol güçlü bir erkek oyunudur. 1970'lerde Pele ve Tostao altın çağını izlemiş olan hiç kimse eşcinsel bir futbol idolüne sahip olmayı düşünmez bile. Eşcinselseniz, bunu tamamen kabul etmek ya da gizlemek en iyisi. Bununla birlikte eğer eşcinselseniz, sahayı terk etmek en mükemmeli olurdu." Ve… Skoru açıklıyoruz Yeniden stüdyoya bağlanıyor ve maçın sonuçlarını alıyoruz: Burada kıyasıya bir maça tanık olduk sevgili izleyenler. Türkiye'deki ve Brezilya'daki tartışmalarda Türkiye ve Brezilya berabere kalırken Hollanda, hem Türkiye hem de Brezilya'ya açık ara fark atıyor.

9


Pride

de Pri ustos m Ag ol ckhemmuz - 5 o t T S 30

simdilik ayorgun am gururlu ismail alacaoğlu Bu sene de düştük yollara, Stockholm Pride'a katılmak üzere. Artık Stocholm Pride'ın bir demirbaşı olduğumuz hissiyle, ama geçen yılki kadrodan iki fire vererek, Burcu'yla birlikte gecenin bir yarısı indik Arlanda Havaalanı'na. İlk gecemizi, İsveç'in 2006 seçimlerinde meclise girme çabasıyla çok konuşulan Feminist İnisiyatif'in önde gelen isimlerinden Devrim'in evinde geçirmek üzere yola çıktık. Onun evinde gördük Stockholm Pride programını ilk kez. Şık bir kitapçık hazırlamışlar. Pride Parkı ve Pride Evi'ndeki bütün etkinlikleri gösteriyordu, gün gün, saat saat. Pride'ın bu seneki teması “Spor”du. Kitapçığın kapağını da 70'li yaşlarda, renkli bir mayo giymiş şirin bir gey süslüyor. Bu kişi bu senenin maskotu da; üzerinde mayosu, elinde dildosuyla boy gösteriyordu Pride parkında. Bu senenin teması spor seçilir de, Pride Haftası'nın açılış konuşmasını yapacak kişi spor dünyasından olmaz mı. İşte tam da bu noktada bir tartışma yaşanıyordu İsveç'İn LGBT camiasında. Çünkü bu kişi, önceden homofobik tavırları ve söylemleriyle tanınan ama son yıllarda, TV'de yayınlanan bir şov programında geylere futbol oynamayı öğrettiği için homofobisinin azaldığı düşünülen, hatta bazı kesimlerce oldukça sempatik bile bulunan eski bir futbolcu. Birçok kişi bu futbolcunun açılış konuşması yapacak olmasından şikayetçi. Biz de öyle ama bizim şikayetimiz açılış konuşmasının saatinden. Çünkü Pride Parkı'nda yapılacak olan açılış konuşması tam da bizim Pride Evi'nde, geçen yıl Kaos GL dergisinin toplatılması ve sonrasındaki mahkeme sürecini anlatacağımız ve soruları yanıtlayacağımız oturumla aynı saatte. Bu yüzden 25 kişinin katılımıyla sınırlı kalıyor toplantımız. Sunumumuzu yapıyor ve gelen birkaç soruyu da yanıtladıktan sonra, açılışı


kaçırsak da, Pride Parkı'nın yolunu tutuyoruz biz de. Geçen yıl Parlamento Binası'nın yakınındaki meydanında asılı olan gökkuşağı bayrakları, bu yıl Kraliyet Sarayı'nın önündeki sahil yolunu ve büyük bir alışveriş merkezinin orta yerini süslüyor. Tabi bizim görebildiklerimiz bunlar. Ayrıca bilgilendirme ofisi de kurmuşlar alışveriş merkezine. Şehrin muhtelif yerlerinde Pride ile ilgili broşürlere, programlara ulaşmak çok kolay. Gezdiğimiz sokaklarda, dükkanların camında “Happy Pride” yazıları karşılıyor bizi. Yani 'Gay Pride' bir grup insanın yaptığı bir etkinlik olmanın çok ötesine geçmiş, şehrin her yerinde coşkuyla kutlanan, şehir için önemli festivallerden biri haline gelmiş. Beş gün, gündüzleri Pride Evi'ndeki toplantılar, söyleşiler ve film gösterimleriyle; geceleri de farklı kesimlere hitap eden partilerle geçiyor ve büyük gün geliyor: 'Pride Haftası'nın finali, muhteşem gösteri ve yürüyüş zamanı. Bir önceki gün yağan sağanak yağmur herkesi korkutmuş olsa da, yürüyüş günü açan güneşle birlikte insanlar doldurmaya başlıyorlar sokakları. Seyirciler daha yakından görebilmek için erkenden alıyorlar yerlerini. Biz de şehrin merkezinde alıyoruz soluğu, birkaç yer deniyoruz en iyi fotoğrafları çekebilmek için. Sonunda buluyoruz yerimizi ve yürüyüş başlıyor. Motosikletli lezbiyenler geçiyor önce, geçen yıl da olduğu gibi. Rengarenk kostümler içinde ellerinde gökkuşağı bayraklarıyla yürüyenler, balonlarla süslenmiş kamyonların üzerinde dans edenler, eski bir Cadillac içinde gelinlikle poz verenler… Biseksüeller, transgenderlar, siyasi partiler, barlar, club'lar, meyve suyu firmaları, ayılar, askerler, polisler, doktorlar, hemşireler… derken bu yıl ilk kez boy gösteren yepyeni bir grupla karşılaşıyoruz: Eşcinsel din insanları! Büyük bir gelişme bu; İsveç için bile. Sonra bir gey çift görüyoruz; el ele tutuşmuşlar ve birinin omzunda 5-6 yaşlarındaki kızları. Mutlu bir aile tablosu bu. Kız çocuğu bir yandan gösterilen ilgiden memnun, sağa sola gülücükler dağıtıyor bir yandan da yaptığı şeyin gururuyla gökkuşağı bayrağını sallıyor babasının omzunda. Onların hemen ardından onlarca gey ve lezbiyen çift, gökkuşağı bayraklarıyla süslenmiş bebek arabalarıyla geçiyorlar. Bu eşcinsel çiftleri çocuklarıyla birlikte görmek bizi en çok duygulandıran anlardan biri oluyor. Yaklaşık iki buçuk saat süren bu renkli geçit töreninin ardından yürüyüş Pride Parkı'nda sona eriyor. Müthiş bir kalabalık. Hepsi de yorgun ama bir o kadar da mutlu. Şarkılar söyleniyor büyük sahnede, konuşmalar yapılıyor. Ertesi gün Stockholm'den ayrılırken, ardımızda bir sonraki yıl EuroPride'a ev sahipliği yapacak şimdilik yorgun ama gururlu bir şehir bırakıyoruz.

Fotoğraf: İsmail Alacaoğlu


Editör: Bu sayfalar Umut ve Buse'nin sayıklamalarından derlenerek hazırlanmıştır. Hollanda gerçeğini ne kadar yansıtır bilinmez. Bu bölümde yazılanlar hiçbir şekilde Kaos GL dergisini bağlamaz. Yazarlarını bağlayıp bağlamadığı da meçhuldür, meçhul kalacaktır.

Buse Kılıçkaya

Umut Güner

Umut: 12

Sevgili günlük, Amsterdam'a giderken eşcinseller cennetine doğru yol aldığımızı sanıyorduk. Bu cennette herkes sokaklarda özgürce dolaşıyor, sevişiyordu. Ancak pek de öyle cennet mennet yoktu ortada. Her şey son derece sahiciydi. Evet, tabir yerindeyse herkes geydi ama kimse bizim 'gay bar'lardaki gibi soyunma, ön sevişme gibi olmazsa olmaz eylemlere kalkışmıyordu. Ha bir de, 'gay bar'lara kadınlar alınmıyordu. Kadınların alındığı barlara da erkekler alınmıyordu. Kimse de bunu dert etmiyordu… 'Homofobikler' diyecektik ki, sustuk. Sonra dört sokak partisine katıldık ve kimseyi öpüşürken görmedik. Sevgilimle beni sarılmış halde gören birkaç kişi “Geçen hafta mı çıkmaya başladınız” diye İngilizce madilik bile yaptı. Cennete henüz hazır olmadığımız için, karşılaştığımız manzara içimizi rahatlattı. Canımın içi günlüğüm, Hollanda Af Örgütü, ziyaretimiz kapsamında bir dizi medya görüşmesi ayarlamış. Görüşmelerin öncesinde bize televizyona çıkma konusunda bir endişemiz olup olmadığını sordular. Bizse “niye olsun ki” deyip kameraların önüne attık kendimizi. Artık ne söyledik ya da nasıl göründüysek… sokaklarda insanlar bize selam veriyordu. Bir anda Amsterdam'ın en ünlü eşcinselleri olmuştuk. Ha bir de Buse vardı, o da şöhretimizden yararlandı. Neyse, kıssadan hisse her birimiz bir divaya, bir ikona dönüşmüştük. Ayferi Türkiyeli geyler için neyse biz de Amsterdamlı geyler için o'yduk. (Uğur'un kulakları çınlasın) İş öyle bir boyuta geldi ki, girdiğimiz her hangi bir dükkanda tezgahtarlar bizi tanımıyorlarsa kapris yaparak dükkanı terk ettik. Bir yandan da kendi kendimize söylendik: “Ne biçim insanlar bunlar, hiç televizyon izlemiyorlar mı?” Pembiş kaplı günlüğüm, Özgür bir kentin göstergelerinden birinin de travesti ve transeksüellerin görünürlüğü olduğunu sanıyorduk. Ancak küçücük bir barda gördüğümüz beş travesti dışında transeksüel ve travestileri görmemek sinirlerimize dokundu. Sonradan öğrendik ki transeksüeller gey, lezbiyen, biseksüel ve travestilerden farklı bir yaşam sürüyorlarmış. Ameliyat olduktan sonra evleniyorlar ve çoluk-çocuğa karışıp pembe panjurlu evlerde mutlu mesut yaşıyorlarmış. Gündelik hayat içerisinde kadınların uğradıkları cinsiyetçi uygulamalar dışında sorun yaşamadıkları için eşcinsellerle birlikte örgütlenme gereği duymuyorlarmış. Bugün yeni bir kelimeyi daha hazneme kazandırdım: She-man. (Türkçesi sanırım kadın-adam oluyor) Vücudunun üst tarafı kadın olup, göğüs ve yüz estetiklerini tamamlayıp cinsel organlarına yönelik herhangi bir girişimde bulunmayan kişilere deniyormuş. Son birkaç yıldır she-man'ler transeksüellerin ve eşcinsellerin sahip oldukları haklardan yararlanmak için mücadele ediyorlarmış. Aman ne güzel dedik içimizden, 3 kavramı bile hala tartışan Türkiye'ye sheman'leri nasıl anlatacağız diye kara kara düşüncelere daldık sonra. Gece de Lellebel diye bir drag queen barına gittik. Giderken hazırlıklı olduğumuzu sanıyorduk. En fazla ne olabilir ki derken, barın müdavimlerinin nerdeyse hepsinin Türkçe eşcinsel jargonunu bilmelerini kast etmiyorduk herhalde. Bardaki transeksüeller Türkçe bilmekle kalmıyor, ayda bir Türkçe kareoke partisi veriyorlarmış. Biz bu partiye katılamadık ama Lellebel kızları hemencecik bize özel küçük bir şov hazırladılar ve Türkiye'de bile birkaç kişinin hatırladığı Fatih Erkoç şarkısı “Avuç İçi Kadar Mutluluk Yeter”i söylediler. Şaşırtma sırası bizdeydi. Bütün barın bir ağızdan söylediği şarkıda yalnızca üçümüz susuyorduk.


Bu yaban ellerdeki tek sırdaşım, günlüğüm, Bugün onur duyma günü. Bugün onur yürüyüşünün günü. Ama Amsterdam'da Pride bir garip. Yürümek yerine kanal boyunca tekneler üzerinde gitmeyi tercih ediyorlar. Biz de, çok sorgulamadan, Af Örgütü'nün Türkiye teknesinde geleneksel kıyafetlerimizle şuh bir şekilde yerimizi aldık. Neyse ki hazırlıklıydık. Türkçe popumuzun nadide örnekleriyle dolu CD'miz çalmaya başladığında en popüler tekne bizimki olmuştu. Ajda, Hande derken, Tarkan çalmaya başladı ve yer gök inledi. Herkes Tarkan'ın şarkılarını bizden daha iyi biliyordu (yine çuvalladık; neyse ki hepsi detoneydi). O da ne? Buse'nin aklına, Tarkan'ın eşcinselliğin tedavi edilebilir bir hastalık olduğu sözleri gelmiş olmalı ki kendini kalabalığın içine atmış yırtınıyordu: “No, nooo, hi izint geyyyy.. hi izzz hasta…. Asıl o hasta… dont bilivvvv… andirsitend???” Heyhat… Onu dinleyen mi vardı? “Seni gidi findik kirannnn.. Yaklarsam muck muckkk…” Buse'nin onlara örümcek kadın öpücüğü vermesinden korkarak olaya hakim olduk ve şarkıyı atlattık. Oh be! Söyle süpersıtarım, Ajdam diyerek göbek atmaya devam ettik. Ortalık sakinleşmiş, herkes eğlencesine dönmüş, teknemiz de kanalda bir kuğu edasıyla süzülmüşken bir de ne görelim? Buse kelli felli bir ayı amcayla koyu bir sohbete dalmış elini kolunu sallamıyor mu? Kendince adamcağızı onaylıyor Buse. Sonradan öğreniyoruz ki ayı amcamız şunları söylemiş: “Tarkan markan hikaye. Türkiye'de zamanında Zeki Müren vardı. O da hiçbir zaman “ben eşcinselim” demedi ama biz batıdan bakan eşcinseller taa bundan yirmi sene önce Zeki Müren'i görünce Türkiyeli eşcinsellere özenirdik. Çok sonra öğrendik işin aslını”.

Buse: Teşekkür ederim sayın editörüm. Ehm… (Boğazını temizler) Evet. (Bir kalabalık bir seyirci önündeymişçesine, yüksek sesle) Başlık: Özgürlükler ülkesi Amsterdam. Bazen kendimi çok cesur buluyorum. Sen kalk iki dane yüz yirmi kiloluk diginle yolculuğa çık!... Sadece bu mu? Dil, yol, hava şartları, yemekleri, nelerden hoşlandığını bile bilmediğim insanları, kalacağım yer, bineceğim uçak… Korkunç bir belirsizlik içinde düştüm yola. Hava alanına gidene kadar düşün düşün canım çıktı “ya uçak düşerse!” diye. Neyse, korka korka bindim uçağa. Yanımda oturan pek sevgili yol arkadaşlarımın cüsselerine bakınca korkum 2'ye katlandı. 120 kilodan ikisi 240 eder, bu demek oluyor ki yere çakılacak ilk kişiler biziz. Yine de Allah razı olsun bizim diginler ve Türkiyeli yolcular sayesinde kendimi hiiiiç yalnız hissetmedim. Uçak şehirlerarası yolcu otobüsü gibiydi. Yanımdaki Umut adındaki digin başladı dedikoduya, arkamızdakilerin ve önümüzdekilerin maşallahı vardı. Bir yandan çocuklar bağırıyor, bir yandan uçak sallanıyor, göğüslerim de aynı oranda hava boşluğuna giriyor, bir yandan tuvalete gidip gelenler, yüksek sesle konuşanlar... “Ay ay ay kafayı yedim” derken gelmişiz. Uçak ne zaman kalktı ne zaman indi? Hayatımda anlamadığım ilk kalkış inişti. Olsun, bunu da yaşamak lazımmış deyip Secret kitabıma öpücük kondurdum. Sonunda Amsterdam sınırlarına girdik. Aman Allahım o da ne? (Burda sağ eli kırılır ve alnına değer) Bu nasıl düzenli bir şehir böyle? Sanki ellerinde cetveller, her tarafı ölçmüş biçmişler de çizmişler. O an anladım, bu ülkede yaşayanların çok ciddi bir sorunu var ama neydi? Araştırmacı kadınlığım hemen devreye girdi ve insanlara yaklaşıp sorular sormaya başladım. Ama anacım Türkçe anlamıyorlar ki. Ben de tercümanımız diye Semih'i taktım peşime, çevirsin diye bekledim. Türkiye'de şakır şakır İngilizce konuşan adam oraya gidince similya yemiş lubunyaya döndü. Kendim hallederim git, dediysem de kıyamadım ağlamasına, dostluk daha önemli deyip araştırmama kısa bir ara verdim. Sonra kenti keşfedeyim, kızkardeşlerimi bulayım, onlarla politika konuşayım diye trans-mep almak için bir dükkana daldım. Neymiş efendim transmepleri yokmuş ama istersem geymep verebilirlermiş. Yanımdaki diginler yaşadığım transfobiye karşı ses çıkaracaklarına rahatsız gözlerle beni süzüyorlardı. Kavga çıkartmayacağım sözümü hatırlayıp “Ver lubunya” deyip aldım mepimi çıktım. Büyük bir heyecanla travesti-transeksüel mekanlarına dalmaya hazırlanmış mepimi açmıştım ki aaaa… Bir de ne göreyim? Mepteki 84 mekandan sadece 1 yer trans mekanıymış. Tamam, ağlamayacağım diyerek içime akıttım gözyaşlarımı. “Ah ah”, dedim, “nerde dönmeye eski saygı? Eskiden yalvarırlardı, yer yerinden oynardı. Şimdi bir tane yeri bile zor veriyorlar. Burda bile değerimiz yok ayol.” Ama yıldım mı? Hayır! Durmadım araştırdım. Amma velakin bir kişi dışında Amsterdamlı kızkardeşlerimi göremedim. Sonradan öğrendim ki, hepsi evlenip yuva kurmuşlar da çoluk çocuğa karışmışlar. Neyse onlar mutlu oldular bari diye sevinçle ve huzurla dolarak, biraz da içim şişerek ülkeme döndüm. Sonra…

Büdütör: (Araya girer) Umut'un sayıklamalarına burada son vermek zorundayız, yoksa “Var mı Anadolu mutfağı gibisi, ülkem ülkem cennetim benim” gibi sıla hasretiyle dolu cümleler okumak zorunda kalacaktınız. Şimdi sözü olayın tanıklarından Buse'ye bırakıyorum.

13

Düdütör: (Sözünü keser) Şey… Buse sana da teşekkür ederiz. Evet, sevgili okuyucular. Umut ve Buse'nin çılgın Hollanda maceralarını dinlediniz. Semih'in fotoğrafları eşliğinde de Amsterdam'ı gezmiş kadar oldunuz di mi? Gelecek sayıda dolu dolu bir Hollanda dosyasıyla yeniden buluşabilmek dileğiyle. Şimdilik hoşçakalın…

Fotoğraf: Semih Varol


Ulrike Pleil. Annem. Babamla Almanya'da tanışmışlar, 1975 yılında da Türkiye'ye gelmişler. Babam 1995 yılında Almanya'ya döndü ama annem Türkiye'de kalmak istedi. Ben de annem gibi, üç kardeşin en küçüğüyüm. Eşcinselliğimi keşfetmem çok uzun zamanımı alsa da, erkeklerden hoşlanmaya başlamam, annemin de dediği gibi 12 yaşıma kadar gidiyor. Belki de 10, 11… İlk ilişkimi ilkokuldaki sınıf arkadaşlarımdan birisiyle yaşamıştım. Benim için bir ilkti, son olmasını istemediğim de ortadaydı. Sonra annemin arkadaşının oğluyla bir birlikteliğim oldu ama çocuk hemen gammazladı beni annesine. Kadın evimize geldi, uzun uzun anlattı ve gitti. Annem için bir yıkım olmuştu tabii ki. Uzun uzun konuşmalar yapıldı ardından. Doğrusunun bu olmadığı, bir erkeğin bir kadınla birlikte olması gerektiğini anlatan uzun uzun konuşmalar. “Meraktı” dedim ve kapattım. Zamanla da geçti bu yıkım. Yani en azından ben öyle sanıyordum. Ortaokuldaki lakabım “top”tu. Zor zamanlardı. O da geçti. Sırada lise yılları vardı. Burada da aynı şeyi yaşamaktan korkuyordum ama bu sefer sınıfın “top”u ben değildim. Sevincim kısa sürdü. Sınıf arkadaşlarımdan biriyle birlikte olmam ve onun da bunu gururlu bir şekilde sınıfa anlatmasından sonra yine “top” olmuştum. Hayatımın en zor yılları lisenin son iki yılıdır sanıyorum. Erkeklerden hoşlanıyor ve onlarla birlikte oluyordum ama başkalarının gözünü boyamak için kızlarla flört ediyordum. İşe de yarıyordu. Gerçi, daha ben bile ne olduğumu bilmiyordum. “Gey olmak” bana göre değildi, olamazdım. Bunu kabul etmek istemiyordum. “Erkeklerden hoşlanıyorum, ama gün gelecek öyle bir kadın çıkacak ki karşıma, o zaman kadınlarla birlikte olmaya başlayacağım, 'normal' olacağım” diyordum hep. Ne zaman ki üniversiteye başladım, o zaman rahatladım. On dokuz yaşındaydım. Tanıştığım birkaç gey sayesinde kendimi keşfetme sürecim başladı. İlk defa onlarla, eşcinselliğin sadece cinsellikten ibaret olmadığını, bunun bir yaşam tarzı, bunun bir yaşam olduğunu öğrendim; tercih olmadığını, seçmediğimizi… İlk defa onlarla gey bara gittim ve orada tanıştığım birisiyle “sevgili” olduk. Ondan çok hoşlanıyordum ve daha fazla rol

14

Ben seni seviyorum, cinselliğini değil aydın öztek yapmak istemiyordum. Bir gün arkadaşımla dertleşirken, “Yeter be!” dedim, “Ben buyum.” Ve bir kısa mesajla anlattım her şeyi anneme. Zor olmadı mı, oldu tabii ama içkinin de etkisiyle yazdım, yolladım mesajı. O gece cevap gelmedi. Ertesi gün aradım ve mesajımı alıp almadığını sordum. “Aldım” dedi. “Ee?” dedim. Utanmasam ağlayacaktım onun sözleri karşısında: “Ne Ee'si! Sen benim oğlumsun, canımsın, kanımsın. Her şeye rağmen seni çok seviyorum. Hadi eve gel.” O an anladım, annem beni gerçekten seviyor. Tabii bu bir dönüm noktası olmuştu. Bundan sonrası çok kolay olmadı. Kavgalarımızın sayısını hatırlamıyorum bile. Kavga da edemiyorduk, karşılıklı anlamsız kelimeler uçuşuyordu havada. Ama bunlar benim eşcinsel olmamdan kaynaklanmıyordu; asileşmiştim ve eve uğramaz olmuştum. Ben istediğim gibi davranıyordum, o ise beni kırmamak için bir şey diyemiyordu. Neyse ki zamanla düzeldi her şey. Dost olduk. Güvenini kazanmak için onu sevgilimle tanıştırdım; ayrılıklarımda, kavgalarımda hep yanımda oldu sonra. Ben bütün bunları yaşarken o neler hissediyordu peki? Bunu hiç düşünmediğimi fark ettim. Eşcinsel olduğumu öğrenince neler yaşamıştı? Kolayca atlatabilmiş miydi yoksa sürekli kabuslar mı görüyordu? Oğlunun bir eşcinsel olmasından utanç duyuyor da belli mi etmiyordu? Tek derdi, “Aman akrabalar duymasın da ne bok yersen ye” mi, yoksa “Oğlum mutlu olduğu şekilde yaşasın, diğerleri ne bok yerse yesin” miydi? İşte bu soruların yanıtları için daha fazla gecikmeden çıktım annemin karşısına. Ben sordum o cevapladı. Onun bu kadar içten yanıtlar vereceğini tahmin bile edemezdim.


Eşcinsel olduğumu nasıl öğrendin? Tam hatırlamıyorum ama 12 yaşına girdiğinden beri senin eşcinsel olduğundan şüpheleniyordum. Kesin olarak ise, sen üniversitede okurken öğrendim. 2003 yılıydı galiba. Bana kısa mesaj yollamıştın bir gece. “Anneciğim, ben şöyle şöyleyim. Beni bu halimle kabullenmelisin” gibisinden bir mesajdı. Eşcinsel olduğumdan şüphelenmenin nedeni neydi? Bir arkadaşımın oğluyla cinsel ilişkiye girdiğini öğrenmiştim. İşte o zaman düşünmeye başladım eşcinsel olabileceğini. Ama her zaman “Belki biseksüeldir, belki ilgi meselesidir, belki böyle bir ilişki nasıldır diye merak etmiştir” diye de geçirdim içimden. İlk hissettiğin ve yaptığın şey ne oldu? Ağladım. Çünkü eşcinsel olduğunu düşünüyordum ve bu doğru çıkmıştı. İnsan, çocuğunun kolay bir hayat yaşamasını istiyor. Ve biliyoruz ki, farklı düşünen, farklı hisseden insanlar hala farklı görülüyor, yani hayatları çok zor. İş olsun, arkadaşlık olsun… Arkadaşlık ilişkilerinde bile farklı gözle bakılabiliyor; dışlanabiliyorlar, alay edilebiliyorlar. Bir kere Türkiye'de en büyük küfür, tanı veya tanıma, “ibne”dir. Bu ırkçılıktır bence. Sana söylediğimde ilk tepkin ne olmuştu? Bütün gece düşündüm, oğlum olmadan yaşayabilir miyim, diye. Reddetmek değildi bu; reddetmeyi düşünmedim hiç. Yalnızca “Anlaşabilir miyiz? Anlaşamazsak oğlum olmadan yaşayabilir miyim?” diye düşündüm ve karar verdim: Yaşayamam. Çünkü ben seni seviyorum, eşcinselliğini değil… Yani, heteroseksüel de olsan, eşcinsel de olsan sen benim oğlumsun, ben seni seviyorum. Cinsel yöneliminin benim için önemli olmadığına karar verdim ve telefon açtığında “Ben seni çok seviyorum, gel evine” dedim. Tepkinin sebebi eşcinselliği yanlış bulman mı, yoksa toplumun eşcinselliği yanlış bulması mı? Toplumun eşcinselliği yanlış bulması… Çünkü o gece öğrenene kadar neyi savundum? Herkesin tercih hakkı kendine aittir. Yani; ister Müslüman ol, ister Hıristiyan, ister heteroseksüel, ister biseksüel, istersen de eşcinsel ol… Nerede yaşamak istediğine de sen karar verebilirsin. Hep öyle düşünmüşümdür. Bunu paylaştığın ilk kişi kimdi? Büyük ablanla paylaştım. Çünkü o arkadaşım olmuştur hep ve baban bizi bıraktığından beri dostum, sırdaşım oydu. Ve onun yaşı, sana daha yakındı. “Bana daha iyi yardımcı olabilir” diye düşündüm. Konuşarak, “Ne yapalım, ne edelim?” dedim. Bu olayı kabullenmen ne kadar zamanını aldı? Seneler boyunca… Çünkü sen 12 yaşındayken düşünmüştüm eşcinsel olduğunu ve o gece senden duyduğumda ben hala ağlıyordum. Yıllar boyunca, ara ara ağladım. Şu anda eşcinsellikle ilgili ne düşünüyorsun? Herkesin cinsel kimliği kendine… Belki isterdim, senin eşcinsel olmamanı, torunumun olmasını, gelinimin olmasını… Hep normal bir hayat düşünülür ya, gelindamat diye… Evlenirsin, çocuk doğar… Ama yine de, sen öyle mutluysan öyle yaşamalısın. Bu, herkes için geçerli yani. Benim için de… Duygusal ilişkilerim hakkında ne düşünüyorsun?

15

Valla, bu aralar biraz delirdin. Önceki hayatına dönmeni istemiyorum. Her gece bara gitmeler, bugün birinde, yarın başka birinde kalmalar falan… Yani sağlam bir ilişkin olsun istiyorum ve getirdiğin kişi iyi birisiyse, zaten kabul ederim. Bu kişinin gelin veya damat olması hiç önemli değil benim için. Akrabalarının eşcinsel olduğumu bilip bilmemeleri konusunda ne düşünüyorsun? Asla bilmelerini istemem. Çünkü kabul etmezler ve seni doğrudan silerler hayatlarından. Ya da benim yaptığım tekliflerle gelirler, “Doktora gidelim, psikoloğa gidelim” gibi… Ben sana sormuştum, istemediğini söyledin. İstemiyorsan seçim hakkı senin. Ama onlar baskı yapacaklar. Yine de, anlatıp anlatmamak senin seçimin. Ben karşıyım. Anlamayan birilerine anlatmanı istemiyorum. Eşcinselliğimi kabul ettikten sonra yaşadıklarım nelerdi sence? Korkmuşsundur bence. “Annemler ne düşünür? Beni reddederler mi? Beni severler mi?” diye düşünmüşsündür uzun bir süre. Çok zor olmuştur açılman, bu korkuları yaşamışsındır. Gerçi bilmen lazım, ben seni her durumda seviyorum. Ama tabii ki çekinirsin. Birçok şeyi duymuşsundur, arkadaşların da anlatmıştır. “Ben asla, anneme, babama açıklayamam. Beni reddederler, istemezler” diyen arkadaşların olmuştur belki. Aynı korkuları, acıları, senin de yaşadığına eminim.


Doğru. Peki, başka konulara geçelim. Türkiye'deki eşcinseller hakkında ne düşünüyorsun? Hayatları çok çok zor. Özellikle travesti olanların hayatları bence çok çok zor. Geyler ve lezbiyenler saklanabiliyorlar. Mecburen saklanıyorlar. İşyerinde açık açık söylerlerse dışlanırlar. İstenmemelerinin ilk nedeni bu durumdur zaten. Travestiler ister istemez fuhuş yapıyorlar, ben buna çok üzülüyorum. Herkesin iş hakkı vardır, çalışma hakkı vardır. Türkiye'deki eşcinsel örgütlenmeleri hakkında neler biliyorsun? Aslında çok az şey biliyorum. Senden duyuyorum bazı şeyleri. “Onur Haftası var” diyorsun, “Dernek var” diyorsun, bir yerlere bir şeyler yazıyorsun ara sıra... Çok fazla şey bilmiyorum, ama bence örgütlenmeleri de lazım zaten. Çünkü hala ve hala, başka seçimler yapan kişiler dışlanıyor. İş bulmakta zorlanıyorlar. Belki o dernekler, örgütler, yardımcı olurlar bu konuda. Peki, eşcinsellerin askerlik yapıp yapmamaları konusunda ne düşünüyorsun? Bence onlar da yapmalı askerlik. Niye yapmasınlar ki? Eksik tarafları yok ki. Hatta fazlalıkları var, dışlanmaları nedeniyle. Daha hoşgörülü, toleranslı insanlar olduklarını düşünüyorum eşcinsellerin. İsterlerse tabii, ama öyle bir seçim hakkı da yok Türkiye'de. Yani, “Ben silaha karşıyım” deme hakkın yok. Ama bence yapmalılar. Sadece, orada çok zorlanacağını düşünüyorum. Çünkü oraya “delikanlılar” gider. “Delikanlı” ne demek, tam bilmiyorum, ama “delikanlı” erkek “kadın becerebilen” erkektir burada ve özellikle Türkiye'de, erkek dediğin kadın becermelidir. Orada çok dışlanırsın. İnşallah orada

kimse öğrenmez, çünkü alay ederler, kabul etmezler. Türkiye'de eşcinsellerin diğer Avrupa ülkelerine göre daha fazla zorluk yaşadığını düşünüyor musun? Tabii ki daha fazla zorluk yaşıyorlar. Avrupa'nın biraz daha fazla kültürlü olduğunu düşünüyorum. Bunun okumayla alakası yok. Bence bir kültür meselesi bu. Mesela, demin kullandığım “delikanlı” kelimesi, “mertlik” anlamındadır. Yani, sen de delikanlı olabilirsin, ben de… Ama Türklerde farklı anlaşılıyor bu kelime, onlarda öyle bir anlayış yok. Erkeğe, daha doğrusu heteroseksüel erkeğe yakıştırılan bir kelime olmuş “delikanlı”. Avrupa'da daha çok kabul ediliyorlar eşcinseller. Gerçi orada da çok zorluk yaşıyorlarmış hala. Son olarak ne söylemek istersin anne? Bence çocuklar ailelerine açılabilmeli. Çünkü çocuklar rahat edemiyor. Tabii saklıyorlar eşcinselliklerini ve içlerine kapanıyorlar. Açılırlarsa dertleşebilirler, aileler de onları daha iyi anlar diye düşünüyorum. Ama her aile bunu anlayamaz. Her aile kültürlü değil, cahil aileler de var. Aslında cahillikle de alakası yok; toplumun normlarına uygun bir evlat yetiştirme isteği var insanlarda. O kuralların dışına çıkmama isteği… Eşcinsellik, doğrudan bu normların dışında kalmak demek, aileler bunu kabul edemiyor. Ne yazık ki, çocuklarını reddedebilen aileler var. Bu sefer de o gençler yalnız kalıyorlar dünyada. Çok zor bir hayat yaşarlar bu durumda. Yanlış arkadaşlar falan… Evden kaçmalarına bile neden olabilir, bu reddedilme korkusu. Böyle olunca, aileler de çocuklarını göremiyor. Bence saçma zaten reddetmek de, onları anlamamak da… Daha doğrusu anlamaya çalışmamak…


Medya Alışmak... Bekir Coşkun Hürriyet gazetesi, 10 Temmuz 2007 BEN hiç "Bülent" adında "gelin" duymamıştım. Ama insanoğlu zamanla alışıyor "Bülent Hanım" demeye de, "Gelinlik Bülent'e yakıştı" demeye de. İnsanoğlunun "alışma" yeteneğidir bu. "Osman Hanım" da olabilirdi. Ya da "Gelin Hüseyin isteyince, kaynana Cemal gelinliği Paris'ten sipariş etti, teyze Timur ise pırlantalı bilezik taktı" gibi cümlelere alışabilirdik eğer gerekseydi. Nasıl ki depreme alıştık, tartışmaları dinlemiyoruz bile... Nasıl ki darbelere alıştık, asker konuşunca bayılıyoruz... Nasıl ki yolsuzluklara-hırsızlıklara alıştık, artık ilginç gelmiyor... Nasıl ki şehit asker tabutlarına alıştık, iç sayfalarda yer alıyor yaban güvercinlerinin vurulmaları...

80’LERDEN BERİ TÜRKİYE’NİN SİNDİREMEDİĞİ GERÇEKLİĞİ BÜLENT ERSOY, VARLIĞIYLA MEDYANIN TRANSFOBİSİ VE HOMOFOBİSİNİ YERİNDEN HOPLATMAYA DEVAM EDİYOR. BUNUN ŞİMDİLİK EN SON ÖRNEĞİ HÜRRİYET GAZETESİ YAZARI BEKİR COŞKUN’DAN GELDİ. COŞKUN, 10 TEMMUZ 2007 TARİHLİ KÖŞESİNDE KALEME ALDIĞI ‘ALIŞMAK’ ADLI YAZISINDA BÜLENT ERSOY’UN EVLİLİĞİNİ KENDİNCE YORUMLUYOR VE “ÜLKE OLARAK NASIL HER FELAKETE ALIŞTIKSA ‘BÜLENT HANIM’A DA ALIŞTIK” DİYE YAZIYORDU. “AMA GELİN GÖRÜN Kİ BİZ SİZİN GİBİ MEDYAYA ALIŞAMADIK COŞKUN BEY” DİYOR VE OKUR TEPKİLERİNİ KALBİMİZ KADAR TEMİZ BU SAYFALARDA SİZLERLE PAYLAŞIYORUZ.

İnsan alışıyor... Gelinin adı "Bülent", damat da doğal olarak erkek... Damat da "Fatma Bey" olsaydı... Alışırdınız. Nitekim Hürriyet'in internet sayfasına gelen mesajlara baktım, çoğu okur "Mutluluklar" dilerken, çocuk isteyenler dahi vardı. Alışmak böyledir. Bir ünlü sanatçı, özel yaşamında bu kadar mı kötü örnek olur çocuklara. Durmadan çocuğu yaşındaki gençleri bulup bulup evlenir, rezilliğini çıkarır sanatın da, sanatçının da... Üstelik popstar gibi bir ülkeye kültür savuran kaliteli bir programı da berbat ederek... Gelinin adına bakın: "Bülent Hanım..." Nelere alışmıyor ki insan?.. Kaybettiklerimizin yokluğuna alışırız. Özlemlere alışırız... Yalnızlığa alışırız... Yoksulluğa alışırız... Yoksulluğa alıştıkları için, bakın milyonların sesi çıkmıyor açlık sınırında yaşamaya da, sürüm sürüm sürünmeye de... Kültür bir bakıma; alışılacak şeyler ile alışılmayacak şeyleri ayırt etme yeteneğidir. Bence dincilere de dinci yönetimlere de alıştılar, seçim sonuçları açıklandığında elbette göreceksiniz. "Bülent Hanım"a alışmadık mı?.. Alıştık...

Yazınız insanlık suçudur pınar ilkkaracan Kadının İnsan Hakları Derneği Kurucu Üyesi Sayın Bekir Coşkun, Yıllardır çok severek okuduğum ve değer verdiğim bir yazarsınız, fakat maalesef 10 Temmuz 2007 tarihli yazınız beni hem çok üzdü, hem de çok öfkelendirdi. Hayvan hakları konusunda gösterdiğiniz duyarlılığı ve çabayı sevinerek izliyordum, ama bu yazı hakkınızdaki fikirlerime ciddi bir gölge düşürdü. Hayvanlara verdiğiniz duyarlılığı "toplumca" farklı addedilen ve sadece bu nedenle ciddi insan hakları ihlallerine maruz kalan insanlara göstermemenizde, hatta onlara aşağılayıcı bir tavır almanızda ciddi bir rahatsızlık olduğunu düşünüyorum, bunun adı da "homofobi" olsa gerek. Homofobi konusunda bilgi almak isterseniz, bir psikoterapist olarak her türlü yardıma hazırım. Bir basın mensubu olarak, insan haklarını ihlal etmeniz ya da bu yolda telkin edici yazılar yazmanız en azından insanlık suçudur, bunu da hatırlatırım.


En kısa süre de sağlınıza kavuşmanız dileğiyle alp biricik Sayın Bekir Coşkun, 10 Temmuz tarihli 'Alışmak' başlıklı yazınızı okudum. Sizin de ülkemizde yaşayan birçok kişi gibi transfobi ve dolayısıyla homofobi ve dolayısıyla kadın düşmanlığı / nefreti (misogny) gibi çağımızın en tehlikeli bulaşıcı hastalıklarından birine tutulduğunuzu görmek beni oldukça kaygılandırdı. Açıkçası, bugüne dek tanıdığım ve sizinle aynı hastalığı paylaşan kişilerin hastalıklarını fark ettiklerinde -ki maalesef bu çoğunlukla çevrelerindeki diğer insanlar tarafından o kişiye doğrudan ve açıkça söylendiğinde kabul edebildikleri bir hastalık- psikoterapi ve/veya kendini eğiterek, belli bir süreden sonra, bu dünyada 'asıl ve salt' olanın beyaz-erkekheteroseksüelliğinin 'asıl ve tek' biçim olmadığını anladıklarına ve bunu takiben gerçekten kendileriyle ve sonrasında hayatla daha barışık yaşadıklarına tanık oldum. Umarım hastalığınız konusunda en kısa sürede gerekli tetkik ve tedavi için bir girişimde bulunursunuz; çünkü bildiğiniz üzere erken teşhis her zaman iyi sonuç verir ve mesajın başında da belirdiğim gibi bu bulaşıcı hastalığın, sizin de yazınızda bahsettiğiniz gibi, genç kuşaklara bulaşmasını önler. En kısa süre de sağlınıza kavuşmanız dileğiyle. Saygılarımla.

Bülent Ersoy ve Armağan Uzun medyanın kına gecesinde

Alışmak mı, alışkanlıklarınızdan vazgeçememek mi? umut güner Kaos GL Bülent Ersoy'un evlenmesi nedense büyük bir soruna dönüştü. Köşe yazarları bile bu evlilik söz konusu olduğunda içlerindeki "magazin muhabirini" su yüzüne çıkartmakta sakınca görmüyorlar. Bülent Ersoy'un evlenmesi bizi neden bu kadar ilgilendiriyor ve bu evlilikte sorun olan ne? Sanırım sorun sadece Bülent Ersoy'un transeksüel kimliği. Bülent Ersoy'a alışıp alışmadığımızı tartışmak yerine, “Bülent Ersoy'a alışmak gibi bir derdimiz neden var” sorusunu cevaplasak ya! Medya dünyası, eşcinsel, transeksüel, travesti, biseksüel olduğunu bildiğimiz bütün sanatçılarla bu yalanı yaşar. Herkes kimin eşcinsel olduğunu bilir ama her zaman "ufukta evlilik var mı?", "yeni bir kız arkadaşınız varmış" gibi okuyucuyu, izleyiciyi yanıltan sorular sorup yalan haberler yapar. Hiçbir köşe yazarımız da oturup bu konu üzerine düşünmez, yazmaz. Bütün medya bu yalana ortak olur ve okuyucu da, izleyici de, haberi yapanlar da düşünmez, bu insanlar neden yalan söylüyor, diye; bu insanları yalan söylemeye iten şey nedir, diye... Bülent Ersoy bize yalan söylemiyor. Transeksüel kimliğini saklamadan yaşıyor. Ün ve şöhret kaybedeceğim korkusunu yaşamadan medyanın gözü önünde cinsiyet düzeltme ameliyatını oldu, evlendi, aldatıldı, boşandı, aşık oldu ve yeniden evlendi. Sanırım kötü örnek olmak vs. tamamen hikaye. Herkesin içinden geçen ama seslendiremediği tek şey, Bülent hanımın cüreti, sınırı geçiyor olması; bütün bunların gözümüze batması... Çocuklarımıza kim kötü örnek oluyor? Yalan söylemeyen ve kendi gerçekliğini gizlemeyen Bülent Ersoy mu? Yoksa çocuklarımıza ötekileştirmeyi, ayrımcılığı çok normal bir duyguymuş gibi sunan köşe yazarlarımız mı? Türkiye'de namus adına işlenen cinayetlere, aile içi şiddetin oranlarına baktığımızda neyin kötü örnek olduğunu daha iyi kavramış oluruz. Bülent Ersoy Türkiye Cumhuriyeti (TC) vatandaşı transeksüel bir kadındır ve TC Medeni Kanun'a göre Bülent Ersoy heteroseksüel bir kadının sahip olduğu bütün haklara sahiptir. Bunun tartışmasını magazin-show edasıyla değil, insan hakları hukuku üzerinden ele almak gerekir. Türkiye'de LGBTT (lezbiyen, gey, biseksüel, travesti, transeksüel) bireylerin, ne sorunlar yaşadığını biliyor musunuz? Sırf cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği nedeniyle işlerinden, evlerinden atılıyorlar. Bu insanların sırf eşcinsel, travesti, transeksüel erkek ve kadın oldukları için öldürüldüğünü biliyor musunuz? Medyada korunaklı bir alanda yaşayarak hayatlarımızı yorumlayıp halkı kin ve nefret duygusu ile doldurduğunuzu ve bu kin ve nefretin şiddete, tecavüze ve cinayete yol açtığını biliyor musunuz? Biz bunlara alışamıyoruz. Alışmak istemiyoruz. Biz insanca yaşamak istiyoruz.


Yazınızdaki absürtlükler bilgi eksikliğinden kaynaklanıyor koray güney yılmaz Türkiyeli Eşcinseller Derneği (GLADT), Almanya Sayın Bekir Coşkun, 10 Temmuz 2007 tarihinde Hürriyet gazetesinde yayımlanan, 'Alışmak' başlıklı köşe yazınızdan anlaşılıyor ki, transeksüellik konusuna hakim değilsiniz. Ben, aydınlanmanın şart olduğuna inanan bir insan olarak, size konuyla ilgili bilgi vermeyi bir insanlık görevi sayıyorum. Ne de olsa, yazılarınız yüz binlerce insana ulaşıyor, yani siz gazeteci olarak büyük bir sorumluluk taşıyorsunuz. İnsanları kışkırtmayı, var olan yargıları ve önyargıları pekiştirmek istemediğinizi ve yazınızda bulunan absürtlüklerin bilgi eksikliğinden kaynaklandığını düşünmek istiyorum. Türkiye Cumhuriyeti'nin yürürlükteki Medenî Kanunu'nun İkinci Bölüm'ü (Kişisel Durum Sicili) der ki; “IV. Düzeltme 1. Genel olarak Madde 39 Mahkeme kararı olmadıkça, kişisel durum sicilinin hiçbir kaydında düzeltme yapılamaz. 2. Cinsiyet değişikliğinde Madde 40 Cinsiyetini değiştirmek isteyen kimse, şahsen başvuruda bulunarak mahkemece cinsiyet değişikliğine izin verilmesini isteyebilir. Ancak, iznin verilebilmesi için, istem sahibinin on sekiz yaşını doldurmuş bulunması ve evli olmaması; ayrıca transeksüel yapıda olup, cinsiyet değişikliğinin ruh sağlığı açısından zorunluluğunu ve üreme yeteneğinden sürekli biçimde yoksun bulunduğunu bir eğitim ve araştırma hastanesinden alınacak resmi sağlık kurulu raporuyla belgelemesi şarttır. Verilen izne bağlı olarak amaç ve tıbbi yöntemlere uygun bir cinsiyet değiştirme ameliyatı gerçekleştirildiğinin resmi sağlık kurulu raporuyla doğrulanması hâlinde, mahkemece nüfus sicilinde gerekli düzeltmenin yapılmasına karar verilir.” Bu demektir ki, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilgili yasası, sizin yadırgayıcı amaçla “Bülent Hanım” diye adlandırmayı seçtiğiniz durumun yasal çerçevesini çizer. Bu durumun kullanılan isim dahil olmak üzere yasal bağlamda herhangi bir muğlaklığa izin verdiği söylenemez. Transeksüel olmak, Türkiye toplumunda ne yazık ki olumsuz ve sıradışı birşey olarak görülmeye devam ediyor. Hatta, sizin de yazdığınız gibi, birçok insan, transeksüelliğin bir tercih olduğu düşünüp, transeksüellerin çocuklara ve gençlere “kötü örnek” olduğunu düşünüyor. Bu, öğrenilmiş bir tepkidir ve toplumun üzerinde zamanla unutulmaya mahkum bir lanettir. Aydın insana düşen, o laneti körüklemek değil, hepimizin ondan kurtulmasını sağlamakta öncü olmaktır. Geçtiğimiz yıllarda, aylarda ve haftalarda, Ankara'da, İstanbul'da, Mersin'de, Bursa'da ve Türkiye'nin birçok ilinde, travestilerin ve transeksüellerin yaşam şartları, güvenlik güçleri, sivil faşistler ve mahalle sakinlerinin müdahaleleriyle çekilmez hale gelmiştir. “Örnek olunuyor” derken, cinsiyet kimliği yüzünden öldürülmeyi göze alabilmeyi mi kastediyordunuz? Başka iş bulamadıkları için seks işçiliği yapmak zorunda kalan travestiler ve transeksüeller, polisin, müşterinin ve komşunun şiddetine maruz kalıyor. Basına yansıdığı kadarıyla, her ay en az bir T.C. vatandaşı, yalnızca travesti ya da transeksüel olduğu için öldürülüyor. Başka bir deyişle bu insanlar, hayatta kalabilme mücadelesinde “şehit” düşüyor. Travesti ve transeksüeller günlük hayatlarında da rahat bırakılmıyor. Mahallesinin sokaklarında yürürken, alışveriş ederken ya da kendi evinde otururken gözaltına alınabiliyor; evinde prezervatif ya da seks oyuncağı bulunduran ya da kendi evinde çıplak gezerken basılan kişilerin evleri mühürleniyor, aylar boyu süren yasal süreçlerde insanların barınma ve çalışma hakları ihlal ediliyor. Transfobik olmak kader değil Bu manzaranın önünde sizin ve birçok meslektaşınızın yazdığına ve yaptığına “transfobi” dendiğini hatırlatmanın zaruri olduğunu düşünüyorum. (Transfobi, travesti ve transeksüellere cinsiyet kimlikleri yüzünden yapılan ayrımcılığa deniyor.) Transeksüelliği deprem, darbe, yolsuzluk-hırsızlık vb. şeylere benzetmenizi, birbiriyle bağlantılıymış gibi göstermenizi oldukça münasebetsiz buluyor, esefle kınıyorum. Transfobik çifte standartlarınızın bir diğeri ise, olgun bir kadının genç bir erkekle evlenmesiyle ilgili… Evlenen kişiler, 50'lerinde ama transeksüel olmayan bir erkek ve 20'lerinde ama transeksüel olmayan bir kadın olsaydı yani Türkiye'de sıradan sayılacak kadar yaygın bir duruma sizin tepkiniz aynı olur muydu? Bülent Ersoy'a “Hanım” diye hitap edilmesinden şahsen rahatsız olabilirsiniz. Hatta daha az ünlü olacak “Teyze Timur”lar ve “Kaynana Cemal”ler de sizi sıkabilir. Sıksınlar. Türkiye Cumhuriyeti'nin yasaları gereğince, her vatandaş halanın amca olarak, her vatandaş dayının teyze olarak sizi sıkmaya hakkı vardır. İkinci sınıf şarkıcılara uyarak, “Bülent Bey” muhabbeti yapmanızdan oldukça rahatsız oldum. Sizi, gazeteciliğinizi ciddiye alıp, gerçekten tahammül edilmemesi gereken konulara değinmeye çağırıyorum. Konuları medenice ele almakta zorlanıyorsanız, size yardımcı olmaya daima hazırım. Saygılarımla.


Medya Karının dönüşü Engin Ardıç Akşam gazetesi, 8 Ağustos 2007

20

DERGİMİZİN BİR SAYISINDA İKİ HOMOFOBİK GAZETECİYİ BİRDEN AĞIRLAMAYALI ÇOK OLMUŞTU AMA KADER İŞTE!.. BEKİR COŞKUN'UN ARDINDAN ŞİMDİKİ KONUĞUMUZ AKŞAM GAZETESİ YAZARLARINDAN ENGİN ARDIÇ. ARDIÇ, 8 AĞUSTOS TARİHLİ KÖŞESİNDE YAYIMLANAN 'KARININ DÖNÜŞÜ' ADLI YAZISINDA FEMİNİSTLERE VE LEZBİYENLERE YÖNELİK AĞZA ALINMAYACAK KÜFÜR VE HAKARETLERDE BULUNUYORDU. EH, BİZE DE KENDİSİNİ TERBİYEYE ÇAĞIRMAK DÜŞTÜ. BUNCA SENE GELMEDİ, ŞİMDİ GELİR Mİ BİLEMİYORUZ.

Engin Ardıç kimdir? 1952 Trabzon doğumlu Ardıç, gazetecilik mesleğine 1970 yılında, "Tiyatro '70" dergisinde başladı. Reklam yazarlığı, BBC Türkçe yayınlar servisi spikerliği, Cumhuriyet ve Politika gazetelerinde tiyatro ve edebiyat eleştirmenliği, Nokta dergisinde yayın danışmanlığı, Dünya, Sabah ve Star gazetelerinde köşe yazarlığı, İnter Star'da yorumculuk yaptı. Halen Akşam gazetesinde köşe yazarlığını sürdürmektedir. Yazılarında “pezevenk, göt, ulan, kelek, ahmak, dangalak, manyak, ibne, puşt, salak, zampara, eşek, eşşeoğlueşek, zırtapoz, boktan, avanak, lan, nah, tıfıl, it, kopuk, serseri, çemiş, öküzlük, dallama, düdüklemek, davar, babayı, ıhdırmak, yestehlemek, teres, osuruk, baldırıçıplak, hayvanoğluhayvan, laga luga, zampara, şirret, soğuk nevale, piç” gibi küfürlerin yanı sıra kendine özgü 'atasözleri' de kullanmıştır: “Baldızını düdükleyen zampara, kokorecin boklarını temizlemek, ibnelerin ibnelik etme hakkı, ibneye ibne demek, kefereyi ıhdırmak, Alman mutluluk çubuğuyla gerdeğe girmek, karının iman tahtasını hart diye ısırmak, sittirici çadır dekoru kurmak, eşşekçe birbirine karıştırmak, arkadan anlamak, beyinsiz bir işkembe olmak, sertçe bir vibratör sağlamak, kerhanede peçetecilik yapmayı yeğlemek, kukaya sopa sokmak, büzüğü olmamak, suratı lağım gibi olmak, davulcu yellenmesi, kıça bakmak, tavuk götünün tövbe tutmaması, karı kız sıkıştırmaya benzememek, hepimiz osuran insanlarız, makul boyutlarda penisi olmak, kız kitabı…”

Matbaası olmayan, binasında kiracı, ayda iki milyon dolar zararda, satılması düşünülen, uzun süre bağımsız ayağına yatan ve fakat artık zırva tevil götürmediği için “Aydın Doğan gücüyle gerdeğe girdiğini” açıklamak zorunda kalan Vatan Gazetesi'nin bir yazarı var: Tuğçe Baran. Tıpkı gazetenin bağımsızlığı gibi bu imzanın da palavra olduğu, aslında böyle bir kız bulunmadığı ileri sürülmüştü... Söylentiye göre, o yazıları, ikinci kişiliğiyle Selahattin Duman yazıyordu... (Selahattin'i tanırım, sağlam çocuktur, “o tarafı” yoktur.) Sonra kızın varlığı kanıtlandı galiba, emin değilim, üstüme vazife de değildir üstelik. İster Tuğçe yazsın ister Abüzittin, geçen gün bu imzayla çok önemli bir yazı yayınlandı. Yazarını kutluyorum... Birçok amigosu seçim tahminleri hakkında yalan haber ve yorum üreten, rezil olan, aklı sıra hükümet devirmeye soyunan ama yüzüne gözüne bulaştıran o gazetede bile doğru dürüst işler yapılabiliyormuş, helal olsun. Tuğçe bacımız, “karı koca” kelimelerinin dilimizden kaybolduğunu hatırlatıyordu... Varsa yoksa “eş”... Eş aşağı, eş yukarı... Kadın da erkeğin eşi, erkek de kadının eşi. Artık entel çevrelerde “karım” ya da “kocam” demek ayıp karşılanıyor. Tamam, “beyim, efendim, helalim, kıymetlim” ya da “köroğlu, kaşık düşmanı, eksik etek” gibi köylü ağızları beklemiyoruz ama, bu kadarı da fazla. Elli beş yıldır Türkçe konuşuyorum, ana dilimde “eş” diye hayvanlara denir. Kuşun, arslanın, kaplanın eşi olur, insanın değil. Bu saçmalığı hayatımıza “feministler” soktular. “Karı” kelimesi onlara aşağılayıcı geldiği için tuttular “eş” tanımını insanlara uyguladılar. Aydınlar da feministlere ayıp etmemek için bunu benimsediler. Bu feministlerden kimisi lezbiyendi, erkeklerden nefret ediyordu, kimisi de Allah'tan orospuluğuna özgür kadın kılıfı arıyordu. İşin o kadar cılkı çıktı ki, gerçekten kadın haklarını savunan bilinçli ve aklı başında hanımlar sözlerine “ben feminist değilim ama” şeklinde başlamak gereğini duymaya başladılar. İşin cılkı Batı'da da çıktığı için feminist tanımı yavaş yavaş terkedildi ve onun yerine “girl power” kullanılmaya başlandı... Kız gücü! Rahmetli Can Yücel bizimkilerle “Türk karı kuvvetleri” diye dalga geçerdi, hatırlayacaksınız. İşte Amerikan karı kuvvetleri de, kendilerine “Miss” ya da “Mrs” dedirtmemek için ikisinin ortasını buldular, “Ms” şeklinde yazılan, “miz” okunan bir hitap şekli icat ettiler ama, bunu başka bir dile uygulamak mümkün olmadığı için, özellikle Türk ablacıları ne halt edecekler, yıllardır merakla beklerim. Amerikalılar yıllarca zencileri “nigger” diye aşağıladılar, şimdi kelimenin doğru kullanımı olan “negro”dan bile utanıyorlar ve onun yerine “AfricanAmerican” şeklinde son derece zorlama ve yapay bir saçmalık buldular ama burası Amerika değildir. “Karı” kelimesi de hiç de aşağılayıcı bir tanım değildir. Eski Türkçe'de “yaşlı kadın” anlamına gelir, günümüzde “nikâhlı eş” yerine kullanılır. Daha genel bir anlamı “insan dişisi” olur. Nasıl Cumhuriyet Halk Partisi'ne Kamubuyurum Tüz Bölemi demeyi söktüremediyseniz, bunu yoketmeyi de halka söktüremezsiniz. Nasıl “bay” tutmadıysa, “bayan” kelimesi yalnızca orman kibarları tarafından “baağyan” şeklinde kullanılıyorsa, nasıl “sayın” kelimesi bile Ankara il sınırları dışında alay konusu oluyorsa, bu da tutmamıştır. “Bayan yanı” kavramı yalnızca şehirlerarası otobüs yazıhanelerinde, “bonjur Bay Lütfullah, mil mersi Bayan Melahat” gibi yapay ve gülünç konuşmalar da otuzlu yılların Kemalist yeteneksizlerinin kötü eserlerinde geçerlidir. Burada “bey” ve “hanım” yaşar arkadaşlar, bay ve bayan yaşamaz. Bizim burada saylav da yoktur, kamutay da. Halkımız da karısına karı, kocasına koca diyecek ve dolmuştan da uygun bir yerde değil, “müsait” bir yerde inecektir. Çünkü mayası Osmanlı'dır ve Kate Millett falan gibi birtakım hamburger ve fıstık yağı şişkosu Amerikan sevicilerinin kıllıkları burada geçmez. Hayat da Cihangir barlarından ya da Alaçatı götlüklerinden ibaret değildir. Ben şimdi yazımı yazdım gidiyorum, evde karım bekliyor. Kedim de bugünlerde kızıştı, ona da bir eş bulmam gerekiyor. Aha cümle içinde de kullandım, tamam mı entelcikler?


Akşam gazetesi ve Engin Ardıç hakkında disiplin soruşturması başlatılmalı Av. Yasemin Öz - Kaos GL Hukuk Sekreteri 10 Ağustos 2007 8 Ağustos tarihli Akşam gazetesinde Engin Ardıç imzasıyla, feministlere ve lezbiyenlere karşı küfür ve hakaret içeren, toplumun feministlere ve lezbiyenlere düşmanlık ve önyargı beslemesini sağlayabilecek, onları yanlış ve olumsuz lanse eden bir yazısı yayımlanmış bulunmaktadır. Yazıda lezbiyenlerin erkek düşmanı olduğuna dair bir ifade bulunmaktadır. Bunun yanı sıra feministleri ve lezbiyenleri aşağılamak için "ablacı" ve "sevici" gibi toplumda hakaret için kullanılan sözcükler yer almıştır. Öncelikle lezbiyenliğin erkek düşmanlığı anlamına gelmediği tartışmaya gerek dahi olmayacak kadar açık bir olgudur. Lezbiyenlik cinsel bir yönelimdir ve nasıl ki heteroseksüel bir erkeğin sırf erkeklerle birlikte olmadığı için erkek düşmanı olduğu iddia edilemiyorsa, aynı şekilde lezbiyenlerin de sırf erkeklerle birlikte olmadıkları için erkek düşmanı oldukları iddia edilemez. Pek çok farklı sınıftan, sosyo-kültürel katmandan gelen lezbiyenleri aynı kefeye koyup, bir topluluk hakkında olumsuz bir yargıda bulunup, toplumun bu olumsuz yargıyı benimsemesine basın yoluyla aracılık edilemez. Lezbiyenler hakkında bu tip aşağılama, ayrımcılık içeren bir yazının yayımlanması, hem yazarı Engin Ardıç'ın kişisel sorumluluğunu hem de yazıyı yayımlayan Akşam gazetesinin kurumsal sorumluluğunu doğurur. Böyle bir yazının yayımlanması Türk Ceza Yasası'nın 216. maddesi gereğince suç olduğu gibi Basın Mevzuatına da aykırıdır. Kaldı ki, derneğimiz bünyesinde pek çok lezbiyen-feminist olmakla birlikte, bütün lezbiyenlerin feminist, bütün feministlerin lezbiyen olmayacağı, sanırız ki konuya dair pek birikimi olmadığı anlaşılan Engin Ardıç'ın dahi malumlarıdır. Engin Ardıç'ın lezbiyenler hakkında yazmış olduğu daha önceki pek çok yazısı da aynı biçimde hakaret, aşağılama ve ayrımcılık içermekte olup, kendisi köşesinde sistematik olarak eşcinsellere hakaret etmekte ve toplumu eşcinsellere karşı düşmanlığa sevk etmektedir. Derneğimiz toplumda var olan eşcinsellere yönelik şiddet, baskı ve ayrımcılığa karşı mücadele etmek üzerine yasalara uygun bir biçimde kurulmuş bir dernektir. Medyada eşcinseller yönelik bu tip olumsuzlamaların sürdürülmesi eşcinsellere yönelik ayrımcılığı arttıracaktır. Türkiye Cumhuriyeti (TC) devletinin, üyelik sürecinde Avrupa Birliği ile imzaladığı uluslararası metinlerde eşcinsellere yönelik yasalarda ve fiilen mevcut olan ayrımcılığı ortadan kaldıracağını taahhüt ettiği bir dönemde, bu ayrımcılığın basın aracılığıyla yaratılması kabul edilemez. TC vatandaşı olan eşcinseller de en az diğer vatandaşlar kadar saygıyı hak etmektedirler. Bu tip olumsuz yargıların toplumda yaygınlaşmasının sağlanması, daha çok eşcinsel vatandaşın şiddet ve ayrımcılık görmesine neden olacak, toplumsal huzurun tesis edilememesine yol açacaktır. Akşam gazetesi ve Engin Ardıç'ın bu tip bir tutumu sürdürmeme ve basın ilkelerine uygun yayın yapma sorumlulukları bulunmaktadır. Bu nedenlerle, açıkça ayrımcılık ve aşağılama içeren bu yazıdan dolayı Akşam gazetesi ve Engin Ardıç hakkında gereken disiplin soruşturmasının başlatılmasını talep ediyoruz.

Engin Ardıç'ın lezbiyenler hakkında yazmış olduğu daha önceki pek çok yazısı da aynı biçimde hakaret, aşağılama ve ayrımcılık içermekte olup, köşesinde sistematik olarak eşcinsellere hakaret etmekte ve toplumu eşcinsellere karşı düşmanlığa sevk etmektedir. Ardıç düşen okunurluğu artırmaya çalışıyor Kadınların Medya İzleme Grubu (MEDİZ) 9 Ağustos 2007 Akşam Gazetesi, Tüm Medya Mensupları ve İlgili Meslek Kuruluşlarına, 8 Ağustos tarihinde Akşam gazetesindeki köşesinde Engin Ardıç'ın feministlere ve cinsiyetçiliğe karşı çalışmalar yürüten tüm kadınlara küfür ve hakaret dolu yazısını Engin Ardıç'ın akıl, fikir düzeyi, inandırıcılığı ve tutarlılığı konusunda kamuoyunun zaten sahip olduğu fikir ve iradesine olan güvenimizle eleştiri ya da kınamaya değer bulmuyoruz. Yazı ile belli ki dikkat çekmek, düşen okunurluğu artırmak kaygısıyla arkaik sataşma taktiklerine bel bağlayarak 'polemik çıkarmak' hedefleniyor. Kadınların Medya İzleme Grubu (MEDİZ) ve MEDİZ'i destekleyen kadın örgütleri olarak sorumuz ve tepkimiz Akşam gazetesine: Eleştiri değil, ağır hakaretler ve küfürler içeren; Kadınları aşağılayan; Türkiye ve dünya feminist hareketine (isim de vererek) ağır hakaretler yağdıran; Medeni yasadaki "eş tanımı" ile, kendince 'dalga geçmeye çalışarak', yasalara hakaret eden; Semt ve ilçe adı vererek buralara ve buralarda yaşayanlara ağır ve açık bir biçimde küfür eden bu yazı, hiçbir basın etiğine sığmadığı gibi, yasalar karşısında açık bir suç oluşturmaktadır. Bu nedenle; hem özürlerinizi bekliyor, hem de ilgili yazarın gerekli disiplin cezasına çarptırılması için gerekenlerin derhal yapılmasını talep ediyoruz. Destekleyen Kadın Örgütleri: Adana Kadın Hukukçular İnisiyatifi, Amargi, Ankaralı Feministler, Avcılar Ev-Eksenli Çalışan Kadınlar Kooperatifi, Avrupa Kadın Lobisi Ulusal Koordinasyonu (AKLTUK), Denizli Kadın Platformu, Feminist Kadın Çevresi, Filmmor Kadın Kooperatifi, İris Eşitlik Gözlem Grubu, İstanbul Kadın Hukukçular İnisiyatifi, İzmir Kadın Dayanışma Derneği, İzmir Kadın Hukukçular İnisiyatifi, KADAV-Yeni Adım Sitesi, KA.DER, Kadın Dayanışma Vakfı, Kadının İnsan Hakları-Yeni Çözümler Vakfı, Kadınlarla Dayanışma Vakfı, KAMER, Kırk Örük Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Kooperatifi, Mor Çatı, Pazartesi Dergisi, Uçan Süpürge, Van Kadın Derneği, Yaşam Kadın Çevre Kültür ve İşletme Kooperatifi

21


LGBT Gündem derken bir ölçüde haksızdır can yücel. yalnızlığa yakıştırılan beden sıvısının sidik değil gözyaşı olduğunu bilmeyen mi var? ha konteslik konusuna bir şey diyemem, yalnızlık soylu ve kadındır gerçekten de. ayşe düzkan modern şehir hayatının simgesi bana sorarsanız yalnız orta yaşlı kadındır. çevrenize bakın, ne kadar çok yalnız yaşayan ya da yaşamak zorunda kalan orta yaşlı kadın var. cinsel özgürlük akımı erkeklere, her an çokeşli yaşama, on yılda bir eş değiştirme ve her seferinde seçilen eşin yaşının aynı olması (yani 25 yaşındayken 23 yaşında biriyle birlikte olmak, 35 yaşındayken, 23 yaşında biriyle birlikte olmak, 45 yaşındayken 23 yaşında biriyle birlikte olmak, 55 yaşındayken 23 yaşında biriyle birlikte olmak, 65 yaşındayken 23 yaşında biriyle olmayı hedeflemek...) hakkını sundu. kadınlara ise evlilik vaadi olmaksızın bekaretlerinden vazgeçmeyi. bu, insanın cinsel hazza ulaşmasında önemli bir adımdır ama tek adım olarak kaldığında fazla verimli olduğunu söylemek zor. şehirde hunharca çapkınlık eden birçok kadın, pek de gönlü edilmeden o yataktan ötekine dolaşıp durmanın mümkün olduğu konusunda bana şahitlik yapacaklardır ama konumuz bu değil, hatta neredeyse tam aksi...

teoriye ara verip yaşantıdan söz edersek, yalnız bir kadın, yalnız bir erkekten farklı bir ilgi ve meraka konu olur. bir erkek yalnızsa bekarlığın sultanlığını yaşadığı varsayılır. ama eşi olmayan kadın, bunun sebepleri üzerine düşündürür. yine modern toplumuzda bir kadının taşıyabileceği diğer iki günaha sahipse, yani çirkin ya da yaşlıysa, hele de allah korusun, her ikisi birden onu bulmuşsa, yalnız olmasına kimse şaşırmaz. ama erkeklerin ilgisini çekebilme “üstünlüğüne” sahipse peki öyleyse neden yalnızdır? erkeklerin ona sundukları o kıymetli alakalarını geri çevirmesinin sebebi kadınları arzulamasıysa, durum açıklanabilir. bu derginin okurları ve yazarları arasında, kadınları sevdikleri için ayrımcılıkla karşı karşıya kalan kadınların ciddi bir ağırlığı olduğunu bilmez değilim. ama inanın ki, özellikle büyük kentlerin modern hayatında bir kadınla birlikte olmak kimseyle birlikte olmamak kadar şaşırtıcı ve irkiltici değil. tabii gerçek, uzun, yıllara yayılan, geri dönülmez bir alışkanlık hatta bir kader halini almış bir yalnızlıktan söz ediyorum. iki sevgili arasında nefes alınan o kısa dönemlerden değil.

o yüzden çağımızda yetişkin bir erkek için en büyük başarısızlık, kendini ve bakmakla yükümlü olduklarını geçindirecek bir gelire/işe sahip olmamaksa, bir kadın için yalnız olmak. yalnızlık derken düzenli bir partneri olmamayı kastediyoruz tabii. bir kadının, hangisiyle buluşacağını şaşıracağı kadar çok arkadaşı, evini paylaştığı bir çocuğu, annesi, babası, akrabaları olabilir ama düzenli nların eşi var” olarak görüştüğü, yatağını, sosyal hayatını “tabiatta bile bütün hayva paylaştığı bir “eşi” yoksa o yalnızdır. bir erkekte rastlandığında cezbedici imkan ve ihtimallere açık “allah allah güzel kadın halbuki” olmak anlamına gelen bu durum bir kadının başına gelen bir talihsizlik olarak görülür. oysa tuhaf bir “yalnızlık allah 'a mahsus! biçimde, yalnızlık, özellikle de seçilmiş yalnızlık ancak bir şehrin birbirini tanımayan kalabalığında mümkün. herkesin birbirini tanıdığı küçük bir kasabada mümkün değil kendi başınıza kalamazsınız. ama oysa yalnızlık, taşıyan farkında olmasa bile çoğu zaman bir şehrin en kalabalık caddesi, hıncahınç dolu barı, herkesin kader değil bir tercih olabilir. ilişki denen şeyin kadınlara illa ziyaret ettiği alışveriş merkezi size kendi kendinizle yüklediği o kadar çok görev var ki, insan bunlardan kalabilmek için imkanlar sunar. kalabalığın içinde, kurtulmak için hayatını paylaşacağı bir insana sahip görünmeden, varlığınızı hissettirmeden varolabilmenin olmaktan da vazgeçebilir. tadını çıkartabilirsiniz. çünkü yalnızlık, insana kendi sohbetinin tadını çıkartma, düşünme, hayal kurma ve daha ama işin esas şaşırtıcı yanı bu değil. şaşırtıcı olan bir sürü imkan sunar. insanı sıkıcı muhabbetlerden, kimi tatillerimizi, cumartesi akşamlarımızı, önemli günleri, zaman ilkokulda ezberden okuduğumuz şiirler gibi sıkıntıları ve sevinçleri paylaştığımız hayat arkadaşımızın anlamsızca tekrar edilen geyiklerden, bunaltıcı bir neden illa sevgilimiz olması gerektiği. insanın karısını, enformasyon yığınından uzak tutar. kocasını sevgilisi sayarak gösterdiğim inceliğe de dikkat etmenizi rica ediyorum. oysa evliliklerin bile şükür ki ama bir kadının yalnızlığının bundan çok daha fazla anlamı insanın ömrünü kaplamadığı çağımızda insan neden vardır. pazar öğleden sonralarını ve birkaç akşamını yalnız hayatını kısa bir süre sonra değişecek biriyle paylaşsın, geçiren bir erkeğin yatağında da yalnız olmaması kuvvetle neden bütün sırlarını, hüzünlerini, izninizle biraz daha muhtemeldir. ama bir kadın, cumartesi akşamları yalnızsa maddiyatçı olacağım, parasını, evini onunla bölüşsün? herkes yatağının da boş olduğu ve -teşbihte hata olmaz neden en iyi arkadaşımızla aynı evi paylaşmadığımız, daha da kötüsü, beşiğinin de boş olacağı sonucunu çıkartır “partnerlerimizle” de ara sıra buluşmadığımız bir bundan. bir kadının eğer sinemaya gidecek bir “eşi” yoksa, muamma. evet, bu cinsellik denen nane genellikle geceleri sevişeceği kimsesi de yoktur! bir erkek arzuladığı biriyle yapılıyor ama bu bile her gece aynı evde gecelemek için bir sevişebilir ama bir kadının yatağa girmesi için sevgi, saygı sebep değil. uzun lafın kısası, bu yazı bir yalnızlık ve bunlara benzer daha bir sürü şeyi sunmasını ve propagandası değil, allah herkesi sevdiğine bağışlasın ama ummasını bekliyoruz. cosmo ve benzeri dergilere bitirirken, hayatının merkezine aşkı koymayan kadınların bakmayın, onlar yalan söylüyor, tek gecelik ilişkilerin cüzamlı olmadığına inanmanızı ve onların hepimiz için sabahlarını suçluluk, günah, başarısızlık, yoksunluk gibi yarattığı özgürlük olanaklarına saygı duymanızı rica duygularla yükleyen çok şey var kadınlar için. gerçi bir ediyorum. çok şey değil di mi? insanın seks yapmamasının, örneğin afrika'da bu kadar insanın yemek yememesinden daha fazla tepki uyandırması da ayrıca şaşırtıcı tabii.

“daha çok gençsin ama hiç olur mu öyle şey”

23


yalnız ölmek mi? selçuk gök 24

İnsanı utandıran bir konu. Birisi yalnızlık hakkında yazıyorsa, bunun sebebi kendisinin de yalnız olmasıdır herhalde. Etrafı insanlarla çevrili, hiç yalnız kalmamış birinin niye derdi olsun ki yalnızlık. Yalnız olmak ise sizin bir tutunamayan, kaybeden olduğunuz anlamına gelir.

Allah boşuna mı yaratmış herkesi çift çift? Hem herkes bizim gibi yaşasa, insanlığın soyu 40 yıla tükenmez miymiş? Vs vs. Bu çizgideki argümanların insanların büyük çoğunluğuna daha sıcak geldiğine şüphe yok.

Bu ise başınıza gelebilecek en utanılası şeydir. Belli ki ya çirkin birisiniz, ya parasız ya da beceriksizsiniz ki o yüzden yalnızsınız. Ya da hepsinden daha beteri eşcinselsinizdir. O zaman da niye yalnız olduğunuz zaten bellidir.

Ne yazık ki kim ne derse desin, yalnız insanların sayısı giderek artıyor. Kimse kimseye tahammül edemez oldu. En fazla bir kafede birkaç saat oturuluyor, sonra herkes kendi yoluna gidiyor. Bundan güzeller, paralılar, becerikliler ve heteroseksüeller herkes nasibini alıyor.

Yıllar önce ev arkadaşlarımdan ayrılıp, yalnız yaşamak için ayrı bir eve çıktığımda ilk aldığım eşya doğal olarak buzdolabı olmuştu. Buzdolabını eve teslim eden adam, bana yalnız mı yaşıyorsun diye sordu ve ben de evet deyince, adam 'ne korkunç bir şey' demişti. Ben de afallamıştım, canım niye korkunç bir şey olsun diye söylenmiştim kendi kendime.

Ama galiba biz eşcinseller bu dalgadan daha çok etkileniyoruz. Bunun nedeni eşcinsel olmamız mı, yoksa birbirimizi değil de kendimizi sevmeyi tercih etmiş olmamız mı? En iyisi ben olacağım diye çırpınmaktan, hangi poza gireceğimizi düşünmekten başkalarına vakit kalmaması mı? Yoksa hiçbiri değil de, alışveriş merkezlerine aşık olmayı seçmemiş olmamız mı?

Yıllar boyu önce ağabeylerim, sonra ev arkadaşlarımla kavga gürültü içinde yaşadıktan sonra kafamı dinleyecektim, eve istediğim adamı atacak sonra sepetleyip istediğim saatte rahat rahat uyuyacak, televizyonda da istediğim kanalı seyredecektim. Ne güzel hayat işte, insan allahtan daha ne ister.

Hepsinin biraz katkısı vardır. Belki de doğamızda vardır bireycilik, bilmiyorum.

Kazın ayağı öyle değilmiş meğer.

Neden kocaman bir iç dünyamız var ve neden bunu dışarısıyla paylaşmakta isteksizlik gösterebiliyoruz? Sebebi basit: Yaralanmaktan korktuğumuz, o dışarıdaki dünyadan çok dayak yemiş olduğumuz için.

Tanıştığım eşcinsellerin iç dünyalarının büyüklüğü beni her zaman için etkilemiştir. Binlerce film, yüzlerce kitap ya da hiç sonu gelmeyen seks serüvenleri. Kendileri hakkında anlatacaklarının sonu gelmez. Kendimize olan bu düşkünlüğümüzün arkasında ne var acaba? Neden kocaman bir iç dünyamız var ve neden bunu dışarısıyla paylaşmakta isteksizlik gösterebiliyoruz? Sebebi basit: Yaralanmaktan korktuğumuz, o dışarıdaki dünyadan çok dayak yemiş olduğumuz için. Evet, açıklaması bu ve kimsenin bu durumdan ötürü bizi suçlamasına izin veremeyiz, çünkü bu durumun suçlusu biz değiliz. Ama suçlusu biz değiliz diye, olduğu gibi kabul mü edeceğiz? Değiştirmek için hiç mi çaba sarf etmeyeceğiz? Ömrümüzü başkalarının hayatını izleyerek mi geçireceğiz?


Yalnızlığımızı kalabalıklaştırarak yok etmeyi denedik

Korkulu rüyamız yalnız ve yaşlı bir eşcinsel olmak. Vakit de giderek kısalıyor. Artık kendine genç demekte giderek zorlanan biri olarak, yurt dışına gittiğimde Türkiye'de pek görmediğim bir şey gördüm ve bundan ürktüm. Yüzlerce yaşlı eşcinsel. Buruşmuş derileri ve sarkan etleriyle saunalarda seks arayan o Avrupalı geyler ben de panik duygusu yarattı. Bende mi bunlardan birisi olacağım korkusu her yanımı kapladı. Kalan zamanı olabildiğince iyi kullanmalıydım. Çılgınlar gibi seks yapmalı, sonuna kadar gençliğimin tadını çıkarmalıydım. Tabii zaman o kadar da hızlı geçmiyor. Bir süre sonra gençliğimi yine kanıksadım ve gene eskisi gibi yaşamaya devam ediyorum. Yaşlılık ve yalnızlık korkusunu hisseden tek kişi olmadığımdan eminim. Yakınlarda bir kadınla evlenmeyi ve çocuk sahibi olmayı planladığını söyleyen bir gey arkadaşıma neden diye sorduğumda yanıtı kısa ve basitti: “Çünkü yalnız ölmek istemiyorum.” Haklı mıydı? Korkmakta haklıydı, ben de korkuyorum ve yaşlanmak ve yalnız ölmek istemiyorum ama ömrümü sevmediğim bir insanla, yalan söyleyerek bölünmüşlük içinde harcamak da istemiyorum. Çözüm en azından benim için bu olamaz diye düşündüm. Çözüm belki daha zor ama en azından hakiki bir çözüm. B i r ö l ü m l ü o l d u ğ u n u k a b u l e t m e k ve yaralanabileceğini, incinebileceğini bilerek de olsa kendini dünyaya açmak. Kendine bir hayat kurmaya çalışmak. Saklanıp kaçmamak ve bu kargaşada yolunu kaybetmeden, şuurunu yitirmeden bir insan olarak kendini var etmeye çalışmak. Eğer illa ki olaya faydacı açıdan yaklaşmak gerekirse, onu da yapalım. Elbette bir yerlerde birileri vardır. İnsanlar bazen çekilmez şeyler de olsa, onlara ihtiyacımız var. İnsan insana ayna görevi görür, başkası olmadan kendinizi de göremez, tanıyamazsınız. Dostluklar insanı gençleştirir, insanın içindeki zehri alır. Eğer şanslıysanız da sizi sabaha kadar kucaklayacak birini bulursunuz. Ama yalnız kalmamak adına kimsenin sizi boğmasına, sizi kendi gibi yaşamaya zorlamasına da boyun eğmeyin. Kim olursa olsun hayır diyebilecek bir mesafe ve saygı korunmalı. Bunları yazmanın yaşamaktan daha kolay olduğunu biliyorum. Bazen telefonumu, perdelerimi kapatmak ve günlerce yalnız kalmak istiyorum. İnsanların içinde olmak sadece yoruyor ve kendim dahil herkesin ahmak olduğunu hissediyorum, ama eninde sonunda temas ihtiyacı kazanıyor. Çabalamak ve eninde sonunda zaten yaşamak zorunda olduğumuz ilişkilere çeki düzen verip onlara anlam katmak bizim elimizde diye düşünüyorum. Haksız çıkarsam da en azından ben elimden geleni yapmıştım diyebilmek istiyorum.

serkan ertin Günümüz toplumunun muzdarip olduğu zamane hastalıklarının başı çekenlerinden biri olan yalnızlık erken teşhise olanak tanımayarak girdiği bedende hızla yayılıp tüm savunma mekanizmalarını etkisiz hale getirir. Irk, din, cinsiyet ayrımı gözetmeyen yalnızlık sözkonusu eşcinsel bireyler olduğunda ne yazık ki toplumsallaşma sürecinin ilk basamağını oluşturmaktadır ve açılma süreci öncesinde eşcinsellerde bir dönem muhakkak belirtilerini göstermektedir. Farkındalık sürecine adım atan birey önce dünyada kendini hemcinslerine ilgi duyan tek kişi gibi algılar; ardından kendisiyle aynı hisleri paylaşan başka bireyler aramaya başlar. Bu süreci aşmanın farklı yolları vardır, sonu üç aşağı beş yukarı aynı kapıya çıksa da. Kimi bir sivil toplum kuruluşu veya örgütle aşmaya çalışır yalnızlığını, kimi eşcinsel mekanlarda çevre edinerek, kimiyse kendine eşcinsel olmayan bir kanki (fag hag / lesbro) edinerek. Türkiye'de birkaç büyük şehir dışında bu olanakları bulamayanlar ise internetin sağladığı olanaklardan faydalanarak korunmaya çalışırlar bu salgın hastalıktan. Elbette bu yöntemlerden bazılarının bağımlılık ya da truva atı virüsü gibi yan etkileri de olabiliyor. Dozundan fazla kullanılan bir kanki bazen başağrısına, sık kullanılan sanal ortamlar da mide bulantısına kadar götürebiliyor insanı. Büyük şehirler sundukları imkanlar bakımından az da olsa farklı diğer kentlerden. Peki bizler, büyük şehir insanları, yalnızlığımızı ne derecede aşabildik bize sunulan sosyalleşme olanaklarıyla? Sevdiğimiz insanın elinden tutarak girebileceğimiz ve kimliğimizden dolayı yargılanmadığımız sınırlı sayıdaki eşcinsel barlarda özgürleştik mi gerçekten? Barın sıcak atmosferinde terleyince çıkarıp attık mı yalnızlığımızı üzerimizden? Cevap: Atamadık... Dahası gittikçe de üşüdük ve daha kalın kıyafetler giydik yüreğimizi sıcak tutsun diye, ve bir kalkan daha geçirdik elimize belki lazım olur diye. Yalnızca eşcinsellik ortak paydasında buluşmanın insanların iyi geçinmesine ve ilişkiler kurmasına yeterli olamayacağını gördük. Yalnızlığa çare değilmiş meğer kuru kalabalıklar; iğne atsan yere düşmeyecek bir barda da kendini yalnız hissedebiliyormuş insan meğer, bunu öğrendik. Duvarlar ördük çevremize örümcek ağlarından; sonunda ne kalabalık olabildik ne de yalnız kaldık. Gettolaştırıldık bize özgürlük vadeder gibi görünen aldatıcı mekanlarda, ve sonunda başka yerlerde var olma özgürlüğümüzden olduk “kendimize ait” mekanlar yaratmaya çalışırken. Toplum da boş durmadı tabi bu esnada; bizi yalnızlığa itti marjinal göstererek. David'in Giovanni'yi küçücük odasından çıkardıktan sonra giyotine giden yolda yapayalnız bırkmasının ardında da, Maurice'i Clive'dan koparıp Alec'e sürükleyen olayların ardında da hep toplum vardı. Ancak biz eşcinseller de, farkında olarak veya olmayarak, topluma yardım edip yalnızlığımıza yalnızlık kattık kendi ellerimizle. Yalnızlığımızı kalabalıklaştırarak yok etmeyi denedik; yeni adlar adayıp kendimize, etrafımıza bir çit daha çaktık. Kendine ait bir oda yaratmanın, odanın dışında kalan alanlardan değillenmek anlamına geldiğini unuttuk, yahut hiç farkına varmadık.

25


Düşüne taşına hayatın taşlı yollarına düştüğünden beri bir yanın acıyordur. Ki ahvalin en yalın tercümesi budur. Rilke bu sırada, kaldırım taşlarını sayan düşünceli bir tanrının oğludur. Kundera kunduralarını cilalarken hayat dayanılmaz ağırlığını tenine yedirmeye devam eder. Hayat seni bazen anın en kuytu yerine çiviler. İsa Mesih'in yaralarında çiçekler açar, sen bir papatyanın polenli göbeğinde arıları beklersin. Aşk hayatın en buyurgan reçetesidir: ya seversin ya seversin! 26

selen doğan kim istiyorsa ona… Soğanlar pembeleşirken, kalbimi haritadan silen kıyametimi düşündüm. İlim irfan sahibiydim, hijyene önem veriyordum ve kafamı gözümü yaran paket bilgilerden bir hayat kurmaya çalışıyordum. İki, bilemedin üç kez şeytana uymuş, aşık olmuş, başka da bir şey olamamıştım. Mülkiyet teorileriyle, çift etkili çamaşır beyazlatıcılarıyla ve cep telefonlarının göçmen kuşlar üzerindeki etkisiyle ilgileniyordum. Tırnak yemek ve kıskançlık gibi kötü alışkanlıklarım, sevmek gibi bir yanlışım vardı. Bütün trajedim, naylon bir zaferle taçlandırılmış arızalı sabrımdı. Son yıpranma tarihim çoktan geçmişti. Ucuz melodramlardan araklanmış bir efkarla sigara içmek, izmariti dalgaya nişanlamak istiyordum. Rüzgar nişanı bozarsa kendimi kırpıp kırpıp denizyıldızı yapacaktım. Mutfakta beraber ve solo karıncaları maaşa bağlayacak, işe giderken toplu taşıma araçlarını kullanacak, kimsenin rengini koruyamadığı bu yüzyılda ben de bukalemun olacaktım. Müfredat dışı yaralar taşımak istemiyordum. Anılarımdan kaçtığım için olsa gerek, düğümü-serimi-çözümü olan bütünlüklü öyküler kuramıyordum. 'Seni seviyorum'un toplumsal ve insan boyutlarıyla ilgilenemiyordum artık. Sağlam bir kadın olmanın erdemlerini sayamıyordum tek tek. 'Kendime çocukluğumu kiralamışım gibi' yaşıyordum. Banknot, peçete, hicran biriktiriyordum ve Fransızca bilmiyordum. Bu da yetmezmiş gibi, 62'den tavşan da yapamıyordum. Varisli bacaklarını çiçekli basmalarla örten komşu kadınların dantelli sohbetlerinde yerim yoktu. Pembe dizi jeneriği gibi akan uzun ve mutsuz hayatlarından yorgan dikerlerdi onlar. Kahve fincanından kısmet çıkarır, birbirlerine nispet yapmak için çıldırırlardı. Bakireler fincan başında, atla gelecek muradı beklerken, onlar hanelerine doğacak ayın sessiz bir sevişme mesaisinin habercisi olduğunu bilirlerdi. Ertesi sabaha uyandıklarında ay batmış olurdu çoktan ve onlar yeni bir günün ve bir tepsi peynirli böreğin hazırlıklarını yaparlardı. Komşu kadınlar, seyir defterimde bir püf noktasıydı. Oysa benim ödenmemiş faturalarım vardı. Hayallerinin dar kapısından geçerken gölgesini düşüren esmer bir kadındım, eğilip gölgemi almadım. Cehennem gibi bir şehirde denize amors durup içinden şiirlerin geçtiği sokaklar düşledim. Arzın merkezine yolculuklar denedim, tanrıdan akıl izan diledim. Arzunun hassas ayarıyla oynadığım için değil, aşk maşuka zor geldi diye kendimi kendimden kovdum. Zaten kovmasaydım da gidecekti içim. Kendine örselenmemiş bir beden arayan ruhum, başını sokacak bir koltuk altı bile bulamayacaktı. Virgüller koyacaktım kalp ağrılarımın arasına. Bir ağlayacak, bir daha ağlayacaktım. Sözcüklerin kaypaklığından korunmak için yalnızca suskunluğu mırıldanacaktım. Kozamın içindeyken tazelediğim makyajım, ben kelebek olunca kanatlarımdan akacaktı. Artık benim olmayan bir geleceğe doğru uçarken, balını arayan heyecanlı bir arıyla çarpışıp renklerimi şehrin üzerine bırakacaktım belki. Bu saatten sonra beni kimse anlamaz diye, kendimi pi sayısıyla çarptım. Kadınlığın çok bilinmeyenli denklemi çözümsüzdü artık. Bana yeminlerimi hatırlatacak bir aziz arıyordum ben. Bir kez daha sevip bin kez daha ölmeye gücüm yoktu çünkü. 'Elması elmastan başkası çizemez'di. Öyleyse öykümü de ancak bir öykü anlatabilirdi.


Akşamsefalarının küstüğü bir ikindi vakti, mızıkçı bir kertenkele gibi sürünerek sokağa çıktım. En değerli acılarımdan birkaçını satıp üç ortalı bir harita metot defteri aldım. Şehir ağır ağır yanıyordu. Bilmediğim bir sokakta, bana öykümü yeniden yazdıracak bambaşka bir hayat arıyordum...

2

Gezginlerin hangi toprakların bekaretini bozduğu, buralarda sırdır. Bir ağacın çok katmanlı gövdesinden sızan sabrı, kabuklu böcekler toplar. Sırlar çözüldüğünde kırılıp bükülmeler, tek bir sözle devrilmeler başlar. Herkes eteğindeki elmaları döker. Hayatın yarısı aramakla, yarısı da kanamakla g e ç e r. İ n s a n l a r ı n b i n y ı l l ı k kavgalarının, yüz yıllık yalnızlıklarının ve bana kalırsa bir günlük aşklarının ön sözünü köprüler, yollar ve balkonlar yazar. Iki kalas bir heves, bir köroğlu bir ayvaz... sürer gider ömür. Odalarda lacivert bir rehavet, kemirgen bir sessizlik ve kesmeşeker. Melekler nazar boncuklarını beyhude bekler. Magma kıvamında bir bulantı, aşkı yazmak isteyen kalemleri kırar. Bazı rüyaların öcünü alır bazı uykular. Akşamın kadife karanlığı tüm çatıları gümüşe boyar, denizi saçlarından öper. Ve öyle bir sofra kurar ki yeryüzüne, çilingir çileden çıkar; beyaz peynir gemileri, kavundan yelkenliler...

Bir yastıkta kocayanlar; rüyayı da riyayı da görür; yılanı da bilir yalanı da. Ah aşk... şu sersem hayatın sevecen peygamberi... keder midir kader mi? Sokaklar, rüzgar ve fahişeler her gece tahrip gücü yüksek bir bombanın hazırlıklarını yapar. Etine dolgun bir dul, süpermarkette tanıştığı bankacıya faiz oranlarını filan değil, hangi bağın üzümünü sevdiğini sorar. Yemek tarifleri, kimlikler ve iktidar, ortak rahimleri toprak olan zor-bir-adamla henüz-çocuk bir kadının sonu olur. En zehirli kanaatlerle süslenmiş mektuplar, özenli sözlere sarmalanmış duaları gölgeler. Sinema çıkışında sigarasını yakarken kadın, adama şöyle der: Sen değilsen kim?

3

Bulamadım. Yazgımı temize çekmek için kirlenmemiş bir dil bulamadım. Uçamasınlar diye kanatları taammüden kırılmış kuşlar birikti içimde. Kalbim, faili malum hıçkırıkları buket buket topladı. T ı r n a k l a r ı n ı v e t o y ya n l a r ı m ı törpüleyerek zamanın ipimi çekeceği anı bekledim. Durup dururken içimden noktalama işaretleri söküldü tek tek. Canım sakız gibi çarşaflarda yatmak istedi. Varlığım bunca zaman öyle dayanılmaz yenilgilerle mühürlenmiş, yazgım öyle yorgun meleklerle süslenmişti ki, ağladım. Gözlerimin içinden gözyaşlarımı yara yara kendine yol açan bir hayalet gemi geçti. Bir aşkın görkemli kapanışını canlı yayında nasıl anlatacağımı bilmiyordum. İçimde şımarık çocukların hayal kırıklıklarına benzer yapışkan bir duygu vardı. Çizemediğim resimler benim olsun istemiştim hep. Gidemediğim şehirlerin meydanlarında kalırdı aklım. Gövdeleri asırlık acılar gibi nasırlaşana kadar bir kalpten diğerine mekik dokuyan, uçarı neşelerine yakışmayan acıklı sevdalar doğuran çocuklar gördüm. Dostluğun her türlü hoşgörüyü ve alttan alma becerisini zorunlu kılan sonsuz anlayış peyzajı içinde, aşkın en kördüğüm olmuş haliydi beni buralara getiren. Sıkıntılarımı anlatabilmek için kurşun gibi kalemler aradım. İnsan ancak iyileşebilecek yaralarını yakından tanıyabilir. Hayat yalnızca bu kadarına izin verir. Ah ne zordur itiraf, kendine ikinoktaüstüste koymayı beceremeyenler için! Bazı çocuklar çocukluklarını sırf bu yüzden imha ederler. Yüreğinden çivilenerek aşktan vazgeçirilen, dilinin yosunlu kıyısında nesnesi eksik cümleler kurduğu için tüm seslerini kaybeden çocuklardır onlar. Hiçbirlikte yaşayıp hepbirlikte ölürler…

4

'Arzu ile hal arasında' bir yerindesindir zamanın. Ağda kıvamında, ağır hüzünler tanırsın. Şiddeti kendinden menkul bir yalnızlığı adabıyla ve makul bir zararla yaşayabilmekteki hünerin

öyle alkışlanacak bir zaferdir ki tanrının seni ömür boyu yapayalnızlıkla ödüllendireceğinden korkarsın. Zamanından önce dünyaya f ı r l a t ı l d ı ğ ı n a i n a n ı r, s ü r ü n e r e k sürmekte olduğun ömrün alt başlıklarını ararsın. Zaman, dikenli bir sestir; içini yırtar geçer. Düşüne taşına hayatın taşlı yollarına düştüğünden beri bir yanın acıyordur. Ki ahvalin en yalın tercümesi budur. Rilke bu sırada, kaldırım taşlarını sayan düşünceli bir tanrının oğludur. Kundera kunduralarını cilalarken hayat dayanılmaz ağırlığını tenine yedirmeye devam eder. Hayat seni bazen anın en kuytu yerine çiviler. İsa Mesih'in yaralarında çiçekler açar, sen bir papatyanın polenli göbeğinde arıları beklersin. Aşk hayatın en buyurgan reçetesidir: ya seversin ya seversin! Arzu ile hal arasında bir yerindesin galiba hayatın; zamana arzuhaller yazacaksın. Yeni hayat senaryoları kuracaksın yok yere. Zira sen zaten aşırı dozda aşktan bir gün öleceksin. Hiç yakalayamadığın, asla yakalayamayacağın bir zamanın göz kapaklarını aralayacaksın. Sen hayatın bir yerinde asılı kalmışsın. Sen hayata birkaç beden büyük düşlerinle bir sokağın başında öylece kalmışsın. Yağmur bile yağmış. Sen artık hiçbir orkestranın çalamadığı kayıp bir şarkısın. Hiçbir dilde karşılığı olmayan bir aşka adanmış, her dilde aynı olan acılardan kıvranmışsın. Portakal rengi bir yalnızlıktan arta kalmışsın. Kendini vizyona girme ihtimali bile olmayan bir filmin jeneriği sanırsın. Sen belki de bir fotoğraf altı yazısısın. Sen belki de, tanımadığın birinin yan masadan gönderdiği hüznü kibarca geri çevirdiğin için pişmansın. Sen aslında az önce yeni bir hayatın penceresinden içeriye doğru estin. Yeni bir dinin dualarını mırıldanır gibi sessizdin. O sırada duydun, bin yıldır duymak istediğin tanrının sesini: Kim açık bıraktı kapıyı? Biri mi gitti?

27


kimseyi ikna edemezsiniz. Kendinize ait bir gerçeği sizden başka kimsenin duymadığını anladığınızda yalnızlıkla tanışmış olursunuz. Benim yalnızlıkla bu erken tanışıklığımın ardından on bir yaşımda yatılı okula gittim. Kimseyi tanımadığım bir yerde, oldukça büyük bir kalabalığın içinde nasıl yalnız kalınır bunu da böylece yine erkenden öğrenmiş oldum. On bir yaşımdan beri ailemle yaşamıyorum. Önce yatılı okul, ardından üniversite, sonrasında iş hayatı… Aile benim için tatillerde görülen bir kavramdı. Aile kavramını idrakim de bu yüzden oldukça geç oldu. O yüzden her şeyi tek başıma halletmeyi, tek başıma karar vermeyi öğrendim. Ve bunun yalnızlık olduğunu sandım uzun süre. Bize güvenilecek tek yerin aile olduğu öğretilir; aile üzerinden özel mülkiyet aktarımı ve sisteme köleler yetiştirme politikasının dayattığı bir kültürdür bu. Çocukları aile içine kapatıp toplumsal kültürü ilk elden aile aracılığıyla yerleştirirsiniz önce beyinlerine. Komutları ilk ailelerinden alarak nasıl Türk, Müslüman, heteroseksüel kız-erkek olacaklarını öğrenir çocuklar. Elbette bu çizginin dışında aileler de var, benim ailem gibi. Ama sistem bir şekilde böyle yürüyor iyi kötü. Asıl yalnızlaştıran bizleri budur belki de. Ama çevrenizde aileniz yoksa bu sefer ailenizden olmayan ve cinsellik de yaşamadığınız insanlarla nasıl birlikte ayakta kalırsınız, onlara nasıl güvenirsiniz, nasıl birlikte yaşamı çoğaltırsınız bunu öğrenmeye başlarsınız. Bende öyle oldu en azından. benzerlerimiz yalnızlığımızı gidermiyormuş

Fotoğraf: İrem Ekmekçi

Ama işte ergenlik yaşlarımda (o zaman nasıl adlandıracağımı bilmesem de) heteroseksüel olmadığımı ve diğer çocuklardan farklı olduğumu fark ettiğimde ailemden olmayanlara duyduğum o güven sarsıldı ve derin bir yalnızlık ve yabancılık duygusuna kapıldım. Bu seferki yalnızlığımın adı eşcinsellikti. Üniversite yıllarımda Kaos GL ile tanışana kadar geçmedi bu yalnızlık duygusu. Tanıştığımda ise benzerlerimi bulmanın sevinciyle öyle bir sarhoşluk içindeydim ki yalnızlığın giderilmesinin yo l u n u n b e n z e r l e r i n i z i b u l m a k olmadığını bir süre idrak edemedim. Önce benzerlerimi bulup sonra bir sevgili edinince yalnızlık geçecek sandım uzun süre. Oysa böyle olmadı elbette, yalnızlık bütün bunlarla da geçmedi.

“sürgün her nefeste yalnızdır” yasemin öz Yalnızlık herhalde insanlığın üzerine en çok kafa yorduğu, en çok eser ürettiği duygulardan bir tanesi. Yalnızlık kavramının dokunulmamış bir yanı kalmamış gibi ironik bir biçimde. Ben o yüzden bu konuya kavramsal düzeyde yaklaşmak yerine yalnızlığın benim içimdeki öyküsünü anlatmak istiyorum. Yirmili yaşlarımın başlarında anneme eşcinsel olduğumu söyledikten sonra yaptığımız sohbetlerde, bana bildik şiddet dolu tepkiler vermek yerine, bir annenin koşulsuz sevdiği çocuğu için duyabileceği en büyük kaygılarından birini dile getirip; “Evlenip çocuk yapmayacaksın, şimdi gençsin ama yaşlandığında yalnız olacaksın, ben de olmayacağım, sana bakacak kimse olmayacak” demişti.

Eşcinseller yalnızlaştırılıyor bence. Bir kere eşcinsel olduğunuzu söyleyemiyorsunuz çünkü söylediğinizde şiddete ve ayrımcılığa uğramaktan korkuyorsunuz. İnsanlara en güvenli yer olarak sunulan ailede kabul edilmiyor bu öncelikle, pek çok eşcinsel ailesinden gizleniyor veya gizlenmediğinde ailesinden şiddet görüyor. Bulunduğunuz hiçbir yerde kendiniz gibi olamıyorsunuz. Bu da yalnızlaştırıyor ister istemez. Yaşamdaki en basit ritüeller bile heteroseksüelliği dayatırken kendinizi bunun bir yerine koyamadığınızda yalnızlaşmak çok mümkün. Böylece yaratılan pek çok kavramın içinin ne kadar boş olduğunu da öğrenmiş oluyorsunuz ve daha korkutucu bir yalnızlık başlıyor. Yaşamın sizin kavramlarınıza uzak olmasının yalnızlığı.

Hüzünlüydü söylerken, gerçekten endişe ediyordu benim gelecekteki yalnızlığımdan. Kendime bakamadığımı ve çevremde de benimle ilgilenecek kimse olmadığını hayal ettim bir an; cidden ürkütücüydü bu tablo. Ama aile olmak bu mu demekti, bu kadar çıkar ilişkilerinin ve yalnızlık gidermenin mi üzerine kurulmuştu aile?

Bu sefer, bir tek benzerlerinizin yanında ifade edebiliyorsunuz çoğunlukla kendinizi. Ama tek benzerliğiniz cinsel yöneliminizse ve başkaca ortak yanlar yakalayamıyorsanız yine iletişim sorunu yaşıyorsunuz. Pek çok benzerlik yakaladınız diyelim, bu sefer de toplumdan yalıtılmış mekanlarda, gettolaşarak yaşamaya mahkum kalıyorsunuz hayatınızı. Başka bir yalnızlık başlıyor.

Gelecekteki yalnızlığım adına kaygı duyan anneme şimdideki yalnızlığımın da en az bu kadar ürkütücü ve acımasız olduğunu anlatmadım, daha çok endişelenmesini istemediğim için.

Bütün bunlarla tanışınca adını yalnızlık koymaktan vazgeçtim yaşadıklarımın. Bu bir sistem sorunu. Kapitalist ve heteroseksist bir sistem tarafından kuşatılmışız, eşcinsellik bu sisteme oturmuyor. Bu yüzden lanetlenip yalıtılıyoruz. Oysa herkesin heteroseksüel olması gerektiği dayatılmasa, doğuştan itibaren kendimizi olduğumuz gibi ifade edebileceğiz ve sürekli bir ezilme ilişkisi içerisinde olmayacağız.

Yalnızlıkla tanıştığımda on yaşımdaydım; insanın bu gezegende yapayalnız olduğunu belleğime kazıyan ağır bir deneyim yaşamıştım. Bu deneyimi eşcinsel olduğum için değil kadın olduğum için yaşamıştım. Bazen içinizde bir şeyler olur ama dış dünyanın bundan hiç haberi olmaz. Kimseye anlatamazsınız, gerçeğin ne olduğunu sizden başka bilen olmaz, söylediğinizde

Sorunun benim yalnızlığım değil sistemin kendisi olduğunu fark edince de, yaşamlarımıza sahip çıkmak için mücadele vermekten başka bir çıkış yolumuz olmadığını anladım. Yoksa bize tahsis


edilen gettolara sıkışmış hayatımızda yalnızlığı gidermek için aranan, bunu da gidermesi mümkün olmayan partnerlerle, yaşlandığımda bana kim bakacak kaygılarıyla ve bunu engellemek için kazanmak zorunda kalınan paralarla geçip gider ömür. O yüzden yaşamın tamamını istemek lazım, bunun için ömür boyu kölelik etmeden her saniyesinde güvende olduğumuz bir hayatı istemek ve bunun koşullarını yaratmaya çalışmak. Ben en korkunç yalnızlığın insanlar arasında, aslında gerçekte birbirine dokunmadan yan yana geçen yaşamlarda olduğunu düşünüyorum. Birbiri ile iletişim kuramayan, ortak bir duygu dünyası yaratamayan, birbirini arzulamayan insanların kapatıldığı apartman dairelerinde televizyon karşısında geçirilen saatler bana çok acımasız ve yalnızlaştırıcı geliyor. Bence yalnızca eşcinseller değil insanlar yalnızlaştırılıyor. Doğadan, diğer canlılardan uzak bu hayatlar korkunç bir yalnızlık. Sistemi sürdürelim diye bireyselleştiriliyoruz, sonra küçük kutucuklara hapsediliyoruz ve gezegendeki canlı çeşitliliğine tezat ve yabancı bir yaşam sürmeye zorlanıyoruz. Oysa çevremize gerçekten dokunmaya başladığımızda yalnızlığın da yapay ve öğretilmiş bir kavram olduğunu anlamak zor değil. Ama elbette hiç geçmeyen bir tarafı var yalnızlığın, diğerlerinden farklı ve özgün olduğunuz için yaşadığınız, başka kimsenin dokunamayacağı bir yanınız olduğu için her zaman sizinle gelen. Bu da geçmemesi gereken bir yalnızlık bence, çünkü insan yaşamı yaratma gücünü o yalnızlıktan alıyor bence.

bu cennet bana göre değil Birçok insan dolapları ortadan kaldırmak istiyor ama kimse bir şeyi fark etmiyor: Dolabı ortadan kaldırmak için önce dolaptakini çıkarmak lazım. Yoksa geriye bir yığın ceset bırakırsınız.

“Hızlı gitmek için yalnız, Uzun yol kat etmek için birlikte gidin.” Bir Afrikalı sözü

“Hayata çevrilemeyen tekrarın, insan düşüncesinde duranlığa yol açtığına inanırım” diyor, Sevgi Soysal. Benim kırılma noktam ya da geçen akşam bir aktivist arkadaşla münakaşam tam da bunun üzerineydi. Kendimi yenileyememem ya da bir şeylere küskünlüğüm kısır döngülere itmişti beni uzun zamandır. O kendi mücadelesinde bir ilk olmayı başarmış ve ikonlaşmayı hak etmişti. Aynı azmi bende görememesi onu hayal kırıklığına uğratmış ki yine ona gönderme yaptığım ucu seksist espri canını yakınca “yalnızlık başına vurmuş” cevabını yapıştırıverdi suratıma. Evet, uzun zamandır kendi çelişkilerimle yalpalandığım bir dönemdeydim. Aslında hala öyleyim. Bir şey üretmeyip, geçmişi referans alan birkaç yazı dışında somut bir şey yaptığım yok. Üstelik dans pistine bile sığmayan itirafların bu saatten sonra hangi iklim koşulunu değiştireceği meçhulken bunun sorusuna verecek yanıtım hiç yok! Ama yalnızlığın bana kazandırdıklarını sizle paylaşmanın yararlı olacağı kanısındayım, en azından kendime. Eşcinsel hareketle tanışmadan önce kendi küçük dünyamda mutluydum desem yalan olur. Çünkü yalnızdım, bir şey yapmak istiyordum ama en çok kendim olmak istiyordum. Uzun bir koza döneminden sonra Lambda'yla tanıştım. Bunu şimdi söylemekte hiç sakınca görmüyorum. Lambdaistanbul'a gelmek hayatımın çıkışıydı. Gerçek bir mutasyon yaşadım. Onla beraber düşünsel, fiziksel ve birçok alanda değişim sürecine girdim. Tabi her aktivist gibi palazlandıkça borum ötmeye başladı. Muhalif olduğum zihniyetin retoriğini kopyalamamsa kaçınılmazdı. Bir süre sonra kendimi sorgular oldum. Birlikte çok yol almıştık ama gerçekten istediğim bu muydu? Beni tatmin etmeyen neydi? Ben mi bir yerde yanlışlık yapıyordum? Bu gibi sorular kafamı meşgul ederken şunun farkına vardım, bir şeyler için mücadele ederken aslında bunları niçin yaptığımı ve neden hala orda olduğumu unutmuştum. İlginçtir, eski arkadaşlarımı arar olmuştum. Bir şeyler için çabalayınca çevrenizdekileri yeterli görmemeye başlıyorsunuz. Garip bir snopluk. O zamanlar çok sert eleştirmişim onları. Bir şekilde tahammülü elden bırakmamışlar ki benden önce geleceği görmüşler. Kaldı ki Lambda'dan ayrıldıktan sonra aynı yalnızlığı eski arkadaşlarımın yanında da hissettim. İkili ilişkilerim dahil bir çok ortamla iletişimim kesilince bağımı koparırım. Bu atamadığım bir özellik. Bir türlü kök salamıyorum. Bunu Gacı İstanbul dergisinden ayrılınca tekrar teyit ettim. Örneğin Gacı'dan arkadaşım Serap, “Dönme” diye yeni bir dergiye başlamış. Hayırlı olsun. Bana da katılmam için ısrar etti. Yalnız ben onun kadar hevesli değildim. Çünkü umudun olduğu yerde yıkım görüyordum. Onur Yürüyüşü'ne artık katılmamamın bir nedeni buydu. Birçok insan dolapları ortadan kaldırmak istiyor ama kimse bir şeyi fark etmiyor: Dolabı ortadan kaldırmak için önce dolaptakini çıkarmak lazım. Yoksa geriye bir yığın ceset bırakırsınız. Michael Jackson'ın bir şarkısında söylediği gibi ben artık “dolaptayım”. Tekrar bir kozaya girmem belki birçoğunuza göre geri adım. Benim içinse yeni bir doğuş süreci. Kısacası kendime söyleyemediğim, yüzleşemediğim birçok gerçeği gözler önüne seren bir süreç. Ben bu mücadelenin artık neresindeyim bilmiyorum ama kendimle bir samimiyet kavgası verdiğim kesin. Her şeye rağmen bir şeylere ortak olmaksa ayrı bir zevk. Yaş, insana kırışıklığın yanında promosyon adedine olgunluk da katıyormuş meğer. Yaşasın Satürn Retrosu! Evren Bayramlı 'Karşılaşma' adlı kitabında şöyle diyor: “Bu yaşam, bu gerçek yaşamım, kendime arzularımın nereye kaybolduğunu sormamla örtüldü, bulanıklaştı ve sıkıcı bir hale geldi. Bir an önce o sıkıcı, adeta beni peşinden sürüklerken süründüren ve her yanımı kanatan arzular, gözüme güzel göründü. Onlara tekrar sarıldım ve sarıldığım o halatlarla birlikte yeryüzünün kavurucu sıcağına geri döndüm”. Tüm yalnızlığıma teşekkürlerimle.

31


hasbiye günaçtı 2005'te Lambdaistanbul'un düzenlediği Hormonlu Domates Ödülleri Töreni'nde “Tören Neden ve Niçin”i başlıklı bildirileri seyircilere “Bizi tanımak ister misiniz” diyerek dağıtıyordum. Kağıdı almamak için ellerini ısrarla arkaya saklayan 28 yaşlarında bir erkek, itici gözlerle bakıp “Sizi tanımak istemiyorum” demişti. “Neden” diye sorduğumda “Onaylamıyorum böyle şeyleri” yanıtını vermişti. Ne ona bizi anlatacak vaktim vardı ne de onun bizi tanımaya niyeti... Bildirilerimi dağıtmaya devam ederek uzaklaştım yanından. Çok değil, altı sene önce bunu asla yapamazdım. “Bizi tanımak ister misiniz ”diye sormak bir yana, hani biri uygarca -ki asla böyle sorana rastlamadım- sorsaydı bile “kendimi” anlatacak bilgiden yoksun ve yalnızdım. Her daim erkeklere yönlendirilen ben, beklendiği gibi davranmadığımın farkında değildim. (Nasıl olacaktım ki? Aksi söylenmedikçe doğrularınızdan kuşku duymazsınız!) Sınıfta herhangi bir kız arkadaşım herhangi bir erkek arkadaşıma aşık olurken ben hiçbir erkeğe aşık olmuyordum. İlla erkekleri sevecektik oysa; çeyiz hazırlayacak, gelin olacak, bebek doğuracaktık. Bu hedefe kilitlen(diril)miştik. Kimin aklına gelirdi ki, bazı kadınlar bu hedefe yönelik değildiler. Hiçbir yerde “Bazı insanlar kendi cinslerine yakınlık duyarlar, bazıları da karşı cinse” diye başlayan bir cümleye rastlamazken lisede ilk kez duyduğum “homoseksüel” kelimesinin kötü bir şey olduğunu arkadaşımın ses tonundan anlamıştım. Ergendim, aşıktım ve “homoseksüel” kelimesini ke n d i m e ya k ı ş t ı ra m ı y o r d u m . Za t e n k a d ı n l a r d a “homoseksüel” olmazlardı. Erkekler olurdu.

Olumsuz da olsa toplumun belleğinde erkek eşcinseller vardı. Ama “kadınları seven kadınlar” için böyle bir tanım bile yoktu. Dolayısıyla benim belleğimde benimseyebileceğim bir resim de oluşamadı. Öyleyse aşık olduğumla veya aşık olanla toplumun damgalarından korunmak adına gizlediğimiz duygularımızla biz neydik? Özlemenin, beklemenin, ummanın adı neydi? Bunca acıların, yalnızlığın, köşeye kıstırılmanın, suçluluk duygusunun adı? Yok sayılmak… Yalnızlaştırılmak… Yalıtılmışlık… Bu kelimeleri iyi tanırım!

İşaret

edilmek…

Bir durumdan yok saymak değilse de hiç bahsetmemek daha sevindiriciydi. Çünkü olumsuz söylemlerle adlandırılmaktansa hiç adlandırılmamış olmak insanı biraz daha korunaklı yapıyordu. (Ne aldanış!) Bu korunaktan kendimce nasiplenmiştim ve liseye kadar kadınları sevmenin kötü bir şey olduğunu da/olmadığını da bilmiyordum. Meslektaşlarım, hekimler, ailem, öğretmenlerim karşı cinse duyulması gereken aşktan bahsediyorlardı. Ben sosyo-politik duruşuma yaslanıp, “Kendi cinsini seven insanlar da vardır” demeye kalksam anında susturuluyordum. Ağızlarını büzüp de “Ne! Ne!!.. Onları mı savunuyorsun. Çocuklarımıza ne diyeceğiz? İğrençler yahu! Normal olan karşı cinsi sevmektir; kendi cinsini sevmek sapıklıktır” diyerek, benim çekinerek kurduğum her cümleyi kocaman bir silgi ile siliyorlardı. Bu silginin adının 'homofobi' olduğunu o zamanlar bilmiyordum. İşaret edilen kişi olmak bir insanın başına gelebilecek en kötü yalıtılma yöntemidir. Bu yalnızlaştırma beni öyle etkiliyordu ki, rüyalarıma giriyordu. Bir oda görüyordum. Hemşire odası veya öğretmen odası. Ben girince odada bulunan herkes tek tek


odayı terk ediyordu. Bense arkalarından ”Durun bir dakika, size doğruyu anlatacağım” diye sesleniyordum ama hiç kimse sesimi duymuyordu. Yıllar boyu bana ait olanı reddetmemi istediler, bana ait olana “tu kaka” dediler. Ben de bana ait olanı saklarsam kirletemeyeceklerine inandım. Öyle ki kendimden bile sakladım. Gizli sevdalar, söylenmeyen aşklar… Yok sayılan bir hayat. Madem herkes “kötü” diyordu, o zaman ben de saklardım. Saklarsam bilinmezdi ve “iyi insan” olarak kalırdım. (Ama aşk saklanır mı? Hangi mağaraya gizlenebilir ki aşk?) Böyle ikiyüzlü davranmaya itilişimizin nedeni sadece kendi cinsimize yönelmemiz olabilir miydi? Yok saymalar, kötünün kötüsü sözler, kadınlara aşık olan kadınlardan ”lez”, “lezzo”, “lezbiş” diye söz etmeler… Benle alakası olmayan bu kelimeler ve yok sayılma içimdeki beni saklamaya mecbur bırakıyordu. Çok uzun süre hiçbir doğru bilgiye ulaşamayıp dinlediklerim ve okuduklarımla, eşcinsel olmak korkusuyla beslenişim dayatılan homofobiyi içselleştirmeme yol açtı. Bu kadar taarruzdan kurtulmamın, duygularımı başkalarının damgasından arındırmamın o koşullarda imkanı yoktu.

el tarafından saklanmıştı sanki. Ve yeryüzü erkekti. Önce bir kadın olarak yalnızdım; sonra, duygularımın farklılığı nedeniyle yalnızlaştırılmıştım. Ama eşcinsel olduğumu hala bilmiyordum. Diğer bir deyişle, içselleştirdiğim olumsuz önyargılar nedeniyle “kabul edemiyordum”. Üniversitede psikiyatri öğretmenim, “Bir insanın kendi cinsine aşık olması hastalıktır” diyerek 61 kişilik sınıfta beni benle yalnız bırakmıştı. Bu “hasta” yaftası yıllar sonra samimiyetine güvenerek bir arkadaşıma “Galiba ben şu kadını seviyorum” demiştim de, iki gün sonra “Hasbiye hasta” şeklinde bir kez daha karşıma çıkmıştı. Bu kadar mı yalnızlık olur, bu kadar mı kimseyle konuşulmaz, bu kadar mı anlaşılmazdı. Ben dahil herkes egemen görüş ve dayatmaların kıskacındaydı ve ötekinin aşkına “aşk” değil “hastalık” diyorduk. Yıllarca süren bu saklama, söyleyememe kıskacı “Senin şu kadınla arkadaşlığın, ilgin normal değil” tanımlamasıyla iyice derine batırılıyordu. O uzun süreç, o uzun travma bu toplumun bireylerince yaratıldı ve heteroseksüel olan herkes kendini “normal” sayarken, beni “anormal” kefenine sararak yalnızlığın uçurumuna ittiler.

Heteroseksüel gibi davranırken de gelen bütün görücüleri reddedip heteroseksüel olmayı beceremeyerek de yalnızlaştırılıyordum. Arkadaş olduğum her kadınla ilişkilendirilmem, “O sadece arkadaşım” diye devamlı açıklama yapmak durumunda bırakılmak bitmez tükenmez travmalar zincirinden sadece bir kaçıdır. Düşünce yalnızı, duygu yalnızı, durum yalnızıydım.

Beni heteroseksizmin uçurumundan kurtaran ise bir kitaptır: “Utanç BİTTİ”. Başka bir ülkede, Anja Meulenbelt adında bir kadının yazdığı kitabın herhangi bir paragrafında Anna'ya duyduğu sevginin benim sevgimle örtüştüğünü okumak, “Tanrım ne güzel, bu dünyada kadın kalarak kadınları seven başka biri daha varmış” demek, ülkemin bütün iletişim araçlarını ve insanlarının sakladığı şeyi orada satır aralarında görmek…

Aşkı-mı doğru anlatan ne varsa yeryüzünden silinmiş veya bir

Geç mi kalmıştım, geç mi bırakılmıştım?

resim sergisi

02-14 ekim 2007


yeşim başaran Dünyada bir insan özelliği düşünün... O özelliği taşıyan insanlar yeryüzünde kendisi gibi hisseden başkaları olup olmadığını bilmezken, bu özelliği taşıma ihtimali olmayan başka bir grup, o insanların fotoğraflarına bakarak cinsel fantezi kuruyor. Lezbiyenlik işte böyle bir şey. Bir kadına aşık olabileceğini, olduğunu fark eden bir kadın çevresine baktığında “ben kimim” sorusunu kolay kolay yanıtlayamaz. Çünkü iki kadının aşk ve cinselliği paylaşması, çevremizde, kitaplarda, medyada öyle sıradan bir olaymış gibi karşılaştığımız bir şey değil. İtiraf ediyorum.

kendini ifade edebilme ihtiyacı

34

Bir kadına aşık olduğumda yeryüzünde benim gibi hisseden başka bir kadın yok zannediyordum. O zaman kendimi çok yalnız hissetmiştim ama artık bu deneyimimde yalnız olmadığımı biliyorum. Bizlerin “bir Zeki Müren, bir ben” sendromumuz bile yok maalesef. “Bir ben varım herhalde” diye yapayalnız bir yolculukla başladık çoğumuz kendini tanıma serüvenimize.

Bir kadına aşık olduğumda yeryüzünde benim gibi hisseden başka bir kadın yok zannediyordum. O zaman kendimi çok yalnız hissetmiştim ama artık bu deneyimimde yalnız olmadığımı biliyorum. Bizlerin “bir Zeki Müren, bir ben” sendromumuz bile yok maalesef. “Bir ben varım herhalde” diye yapayalnız bir yolculukla başladık çoğumuz kendini tanıma serüvenimize. Dünyadaki insan toplulukları içinden bir grup bu deneyimi yaşarken, bambaşka bir grup ise onların varlığını kendi fantezi alanlarında tüketiyorlar. Bir kadın “başka bir kadınla nasıl yakınlaşacağım, başka bir kadınla nerede tanışacağım” diye düşünürken, bir erkek elindeki dergide kendisi için hazırlanmış sevişen iki kadın fotoğrafına bakarak, tamamen kadınlara ait bir cinselliği kendisi için var olan bir dünya olarak görebilir. Bu fotoğraftaki kadınlar birbirleriyle sevişiyordur, vücutları birbirleriyle temas halindedir ama objektife dönük olan gözleri erkeklere aittir. Bu fotoğraflarda kadınlar “birbirimizle seviştiğimize bakma, biz senin izlemen için sevişiyoruz” demektedirler. Kadınlarla ilgili ve erkeklerle ilgisi olmayan bir cinsel alanın bile erkeklere sunulmuş bir arzu uyandırma nesnesi olarak kullanılması, bu senaryonun vicdani veya etik hiç bir kaygının filtrelerine takılmaması, kadınların toplumdaki yerini oldukça açık bir şekilde özetliyor, öyle değil mi? Cinselliğinden, vücudundan utanması gerektiğini öğrenmiş bir kadının başka bir kadına arzu duyarak adım attığı bu gerçeklik bu kadar zor, bu kadar kuşatılmış bir gerçeklik işte. Bir kadınla sevişmeyi istemek “yollu” yapıyor bizi. Evlenmeden önce bir erkekle sevişmek bile kadınlara yasakken, bir de bir kadınla sevişmeyi istemek, öyle mi? Bize “her yola gelir” gözüyle bakılıyor; çünkü “yoldan çıktığımız”, cinsel anlamda yozlaştığımız varsayılıyor. Kendi irademizi arzularımızı yaşama geçirmek yönünde kullandığımız anlaşılmıyor; tam tersine, iradesiz bir şekilde kendimizi başkalarına sunduğumuz zannediliyor. Lezbiyen veya biseksüel bir kadın açık olarak var olmak istediğinde böyle itiliyor işte. Sadece eşcinsel bir insan olmuyoruz biz; aynı zamanda cinselliğini gizlemeyen, yani cinselliği olan kadınlar da oluyoruz ki, ne haddimize! Kendi halimizde evimizde duygu dünyamızla veya sevgilimizle baş başayken yaşadığımız başka, diğer insanların gözünden varlığımız bambaşka anlamlar ifade ediyor. Ve ne acı ki, yüksek sesle söylenen, beşikten mezara herkese ezberletilen değerler bizimkiler değil. Biz ancak yalnızlığımızda gerçek olabiliyoruz; başka gözler bizlere çevrildiğinde ise Allah bilir ne görüyorlar! İnsan bu kuşatma içinde çok yalnızlaşıyor. Yalnızlık sayısal olarak etrafımızda ne kadar insan olduğu ile ilgili bir konu değil. Hele insanın sevgilisi olmaması durumu hiç değil. Yalnızlık, yaşadığın gerçekliği olduğu haliyle başkalarıyla paylaşabilmenin imkanlarından, ifade araçlarından yoksun olmak aslında. Kaos GL grubunun ilk yıllarında bir avuç kadın olarak katılıyorduk toplantılara. 40 kişilik bir toplantıda erkeklerin aralarına serpiştirilmiş bir şekilde oturan 4 kadın düşünün. Konuşulan konular eşcinsellik üzerinden olsa da, detaylar hep erkeklerin deneyimleri üzerindendi. Evet, biz de kendimizi bulabiliyorduk konuşma konuları içerisinde ama yetmiyordu. İşin kötüsü neyin yetmediğini de bilmiyorduk. Henüz hiçbirimiz, bir kadına aşık olmamız nedeniyle bize yapılan kötülükleri çıplak gözle görecek, bunlara karşı direnç göstermek için deneyimlerimizi paylaşacak kelimelere, ifadelere sahip değildik. Sadece var olan durumun bize yetmediğini, aradığımız şeyi bulamadığımızı hissediyorduk. Ne zaman ki erkekler olmadan da bir araya gelmeye başladık, ne zaman ki konuşacak konu bulamasak bile bir


arada olma kararlılığına devam ettik, dilimiz çözülmeye başladı. Yaşım küçük değildi o yıllarda ama ergenliğimi tekrar yaşadım ben. Hatta daha da ileri gideyim, ergenliğimi o dönem yaşadım; yetişkinliğe adım atabilmemi sağlayacak ruhsal paylaşımları, kişisel olgunluğuma katkısı olan kendini ve başkalarını anlamaya başlama deneyimlerini o yıllarda yaşadım. Yaşım küçük değildi ama o yıllardaki arkadaşlarımı çocukluk arkadaşı ilan ettim. Kendimi bir bütün olarak hissedebileceğimi, kendimi evimde gibi hissedebileceğimi o yıllarda gördüm. Yalnızlık gerçekten çevrendeki insan sayısı ile ölçülebilecek bir şey değil. O yıllarda lezbiyen ve biseksüel kadın arkadaşlarımın sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu. Ama yaşadığımız toplumda çok kırılgan bir kimliğe sahip olma deneyimimi konuşabileceğim insanlardı onlar. Ortak özellikleri çok fazla olan insanlar değildik. Farklı dünyalardan gelerek bulmuştuk birbirimizi ama en yalnız bırakılmış özelliğimiz ortaktı. Bu ortaklıktan kocaman bir dünya yarattık. Bu dünyayı evlerimizde kurmuştuk ama o yıllardan günümüze çok şey değişti. Eşcinsel örgütleri kendi kültür merkezlerini kiralamaya, sokakta varlık göstermeye başladılar. İnternet yaşamlarımıza girdi, kadınların da gidebilecekleri kamusal

olası değildi. “Diğer kadınlar nerede” diye kapımızı çalan kadınların sadece erkeklerle karşılaşıp hayal kırıklığına uğradığını, hatta arayışını sonlandırdığını bildiğimizden, ilan asmıştık Kültür Merkezi'nde. “Kadınlarla tanışmak isteyenler Perşembe akşamları gelebilirler” demiştik. Haftalarca tek bir kadın gelmese bile nöbet tutmuştuk Perşembe akşamları. Şimdi durum çok farklı. Ne mutlu bize ki daha çok sayıda kadın birbirinin varlığına sahip çıkıyor. Ama bu sefer de başka başka şekillerde yalnız bırakıyor muyuz birbirimizi acaba? Kadınlara güvenmeyip erkeklerin dünyasını daha gerçek bularak, ortak dışlanmamız üzerinden ilişkilenip birbirimizi deneyimlerimizle besleyebilecekken, birbirimizden üstünlüklerimizin altını çizip kendimizi var etmeye çalışarak, gücü erkeklere özgü bulup güçlü kadınlar gördüğümüzde onları dışlayarak, sadece kendimize benzeyen insanlarla ilişkilenip farklı sınıflardan, kültürlerden, yaşlardan insanlara “sana burada yer yok” mesajı vererek, vs... Aramızda bu tarz hatalı yaklaşımlara rastlamak çok mümkün. Sayımız daha azken birbirimizin varlığının kıymetini bildiğimizi, ama sayımız arttıkça birbirimize kıymet vermek, değer vermek için daha az nedenimiz kalmaya başladığını düşünüyorum. Birbirine en çok ihtiyaç duyanların birbirlerini ittiğini, yalnızlık hissinden kurtulanların yalnızlığını gidermek için toplum içinde kendine bir nefes, bir anlayış arayanları artık anlamamaya başladığını

Yalnızlık sayısal olarak etrafımızda ne kadar insan olduğu ile ilgili bir konu değil. Hele insanın sevgilisi olmaması durumu hiç değil. Yalnızlık, yaşadığın gerçekliği olduğu haliyle başkalarıyla paylaşabilmenin imkanlarından, ifade araçlarından yoksun olmak aslında. alanlar oluşmaya başladı. Artık sadece evlerimizle sınırlı değil yaşam imkanlarımız. Herkesin birbirini tanımadığı kocaman bir aile olma yolunda ilerliyoruz. Özellikle toplantılar, buluşmalar ve e-mail grupları bizlere yeni dünyaların kapılarını açıyor. Hala erkekler kadar görünür değiliz ama 1015 yıl öncesi kadar da “diğer eşcinsel kadınlar nerede” sorusunu sormamıza gerek yok. Artık diğer eşcinsellere ulaşan bütün kadınlar, diğer eşcinsel ve biseksüel kadınlara da ulaşabiliyor. Kaos GL Kültür Merkezi ilk açıldığı zaman, kadınlar olarak sayımız çok azdı. Kültür Merkezi her gün açıktı. Gün yoktu ki kapısı çalmasın ve “diğerleri nerede” arayışlarıyla birisi girmesin merkezimize. Bu insanlar kapıyı ne zaman çalsalar içeride erkeklerle karşılaşabiliyorlardı. Çünkü erkekler kalabalıktı. Ama bizim sayımız az olduğu için her zaman bir kadınla karşılaşmak

görüyorum. Olması gereken, her yeni açılma deneyimini aynı coşkuyu ya ş aya ra k p ay l a ş a b i l m e k ; o l m a s ı g e r e ke n , o r t a k deneyimlerimizin hatırına farklı özelliklerimize kulak verebilmek; olması gereken, herkesin kendini ifade edebileceği kanalların açılabilmesi için kendini sürekli sorgulamak, geçmişte yaşadıklarını unutmamak. Bunun imkansız olmadığını, ama günlük hayatın akışında yüzeysel ve rahat hayatlar yaşamayı daha kolay bulduğumuz için iletişim kanallarını zorlamadığımızı düşünüyorum. Ama bilmeliyiz ki, kendimizi yalnız hissettiğimiz yıllar başkalarının yüzeysellikleri nedeniyleydi. Gelin, bari biz dışlananlar azıcık bir rahatlama alanı bulduğumuzda yüzeyselleşmeyelim, yaşanabilecek, nefes alabilecek alanlar açacak yaratıcılığı, cesareti, inancı kendimizde bulalım.

35


36

ötekinin ötekisi: biseksüellik izlem aybastı Lambda'ya 2004 sonbaharında geldiğimde artık ne olduğumu, kim olmadığımı biliyordum. Gelişimin öncesinde yaşadığım yaz aşkım ve eşcinsel ilişkim sonrasında düşünüyordum; “Erkeklerden hoşlanıyorum ve bana çekici geliyorlar ama kadınlara âşık oluyorum”. Sanki tek, mutlak, salt bir (1) şey hissedebilirmişim ya da hissetmeliymişim, “seç bakalım” oynamalıymışım gibi. Neticede, biseksüel olduğumu anladım/kabul ettim ve hetero ortamlarda eşe dosta ilan ettim. Ama sonra şunu fark ettim; insanlar bana “Aman iyi iyi eşcinsel olma da, bu daha iyi” gibi bir tepki vermişlerdi. İlk anda ötekileştirilenin eşcinsellik olduğunu sanmıştım ama sonrasında biseksüelliğin insanların zihinlerinde ciddiye alınmamakla yok sayılmak arasında bir yerde durduğunu, onlara göre kötünün iyisi olduğunu fark ettim. Onların takıldıkları (sığındıkları), hala ne de olsa var olan hetero genlerimdi! İlerleyen süreçlerde, olaya fantezi, gelip geçici bir zevk olarak yaklaştıklarını da gördüm. Sonra bunun eşcinsel ortamlarda da farklı olmadığını bizzat tecrübe ettim. Lambda'ya geldiğimde, biseksüel olduğumu söyledim ve sonrasında insanlar benim olduğum ortamlarda “Biseksüel, ikiseksüel…” gibi espriler yapmaktan çekinmediler ya da “Bugün biseksüelim biseksüelim anlatamam” demekten de. Çok kızmıştım ve bu beni

beklemediğim kişilerden, beklemediğim bir anda yakalamıştı. Düşünsenize, zaten kendinizi biseksüelliğinizden; ben normal miyim sendromundan ötürü dışlıyorsunuz, sonra hetero ortamlarda biseksüel olduğunuzu söyleyince ciddiye alınmıyorsunuz, gelip geçici görülüyorsunuz, tam da bu anda beni anlayacak insanların arasındayım derken, durumun hiç de öyle olmadığını görüyorsunuz. İnsanlarla tanışıp kaynaştıkça başka biseksüellerin de var olduğunu gördüm. Zaman içinde cesaret alıp açılan başka başka biseksüellerin de. Yaptığım sigara muhabbetlerinde insanlar biseksüellerden ne denli muzdarip olduklarını anlatıyorlardı, sorunlu biten aşklarının faturalarını biseksüelliğe kesiyorlardı; onlardan ayrılan ya da aldatan sevgilileri biseksüel olduğu için. Uzun geçen tartışmaların ardından sonuç “Tamam, sözümüz sana değil, sen farklı bir biseksüelsin, çoğunluğu öyle ama” oluyordu, tekleştiriliyordum. Yaşanan bir ya da birkaç tecrübeden yola çıkarak genelleme yapmanın sakıncalarından, eşcinsellere de benzer önyargıların yüklenerek yaşanmakta olan dışlanmadan bahsediyordum(k). Olay geyiğe vurulup kapanıyordu.


Lambda'da yaptığımız sohbet toplantılarının konularından biri biseksüellikti, toplantıda çoğunlukta olanlar biseksüellerdi; birkaç eşcinsel vardı, kendin çal kendin oyna hesabı yani. Elbette ki öyle bir iki tartışmayla aşılası bir sorun değildi bifobi ama insanlar sorunun varlığını kabullenmeye dair adım atmamış oluyorlardı toplantıya gelmeyerek. Oysa varlığından ve kötü bir şey olduğundan bahsediliyordu bifobinin hep. Sanırım homofobi kadar eski bir kavram olmayışı ve çok da eski olmayan bir zamanda biseksüeller tarafından ciddi bir biçimde sahiplenilmesi, çözülmenin de ancak yeni yeni yaşanmaya başlayacağının/dığının bir göstergesiydi; en azından benim çevremde, Lambda'da. 2005 yılında Lambdaistanbul olarak eşcinsel ve biseksüellerin sorunlarına dönük 393 eşcinsel ve biseksüelle yaptığımız anket çalışmasında sorulan şu iki soruyla, ilgili bölümde elde edilen en yüksek yüzdeler yakalandı. “Biseksüelliğin kararsızlık olduğunu düşündünüz mü”: %60 (235 kişi), “Biseksüelliğin doyumsuzluk olduğunu düşündünüz mü: %46 (181 kişi). Sonuçları gördüğümde ben şahsen dumur oldum ve üzüldüm. Evet, yani biseksüellerin camiada dışlandığının farkındaydım ama boyutlarının bu kadar büyük olduğunu bilmiyordum. Biseksüelliğe dair önyargılarımız niye var, niye bu kadar güçlü bir biçimde var diye düşündüğümde aklıma gelen nedenler şunlar oldu: Homofobi ve (dolayısıyla) değersizlik duygusu. “Biseksüellik, eşcinselliğini kabul edememiş lezbiyen ve

Biseksüellerin ne kadar da “şöyle böyle” insanlar olduklarına vurgu yapan diğer önermelerde de benzer bir şey var bana göre. Kendini ifade etmeye, var etmeye çalışmanın bir başka yolu, bir diğerini ötekileştirir nitelikte yaklaşımlar geliştirmektir belki de farkında olmadan. Burada önemli olan, bir şeyleri kabullenmede (eşcinselliğimizi) ya da bir şeye karşı direnç koymada (heteroseksizme) seçtiğimiz baş etme yönteminin biseksüeller açısından eziciliğidir. Toplumumuz eşcinsellerin var oluşuna karşı ciddi taşlar koymakta. İnsanlar cinsel yönelimlerinden ötürü fiziksel ya da psikolojik şiddet görmekte, yok sayılmakta. Bu yaklaşımlar da pek tabi ki insanın kendisine verdiği değeri sorgulatmakta, güven duygusunu hırpalamakta. Bunlar anlaşılabilir olan ve ancak dayanışarak, birbirimize sarılarak atlatabileceğimiz sorunsallar; birbirimizi iterek, yok sayarak değil. Bu yüzden varız, hareketimizin var olma nedeni bu. Beni bu hareket içinde biseksüelliğe dair yaptığım tartışmalarda en çok zorlayan yargı, biseksüellerin hareket içinde eşcinsel “taraflarıyla” var oldukları fikriydi. Bu yüzden olmalı ki, yakın bir geleceğe kadar lezbiyen, gey, biseksüel, travesti, transseksüel (LGBTT) hareketine eşcinsel hareketi deniyordu Lambda'da. Olaya böyle yaklaşılınca kimi zaman biseksüellerin de hareket içinde kendilerine biseksüel demeye çekinip/tercih etmeyip lezbiyen ya da gey dediklerine tanık oldum. Bu durum harekete böylesi genelleyici ve tek bir nokta varmışçasına yaklaşılıyor olmasından ötürü çok doğal bir sonuç. Ama ben eşcinsel

ıdır”

lik bunalım ndıkları bir limandır; kim

geylerin sığı bul edememiş lezbiyen ve ka ini iğ ell ins şc e , llik üe “Biseks

“Biseksüeller doyumsuz ve kararsız insanlardır”

“Biseksüeller tutarsızdırlar”

sanlardır” in çok 'şanslı' in iç i r le ik ild ab âşık ol er iki tarafa da “Eşcinsel mü “Biseksüeller h

“Biseksüeller grup seks yaparlar”

“Biseksüeller çok eşlidirler”

cadelesinin içinde ezil

geylerin sığındıkları bir limandır; kimlik bunalımıdır”, “Biseksüeller doyumsuz ve kararsız insanlardır”, “Biseksüeller her iki tarafa da âşık olabildikleri için çok “şanslı” insanlardır”, “Biseksüeller aldatırlar”, “Biseksüeller grup seks yaparlar”, “Biseksüeller çok eşlidirler”, “Biseksüeller tutarsızdırlar”, “Eşcinsel mücadelesinin içinde ezilen eşcinsel “yanlarından” ötürü vardırlar”… Bir eşcinselin (lezbiyen ya da geyin), kendi kimliğini kabul etmekte zorlandığı için biseksüelliği/leri ötekileştirerek kimliğini anlamlandırabildiğini, ancak o zaman kimliğine pozitif bir değer yükleyebildiğini düşünüyorum. Yani kısaca bifobiye eşcinselliğin kutsallaştırılması diyebiliriz. Eşcinsellik bir yandan heteroseksizm tarafından dışlanırken, eşcinseller de öteki taraftan biseksüelleri dışlamakta. Yani biseksüellik, eşcinsellerin ötekisi pozisyonunda, oysa her iki kimlik de aynı şey için var olma mücadelesi veriyorken. Yukarıdaki örneklere değinirsek, kişi biseksüelliği bir geçiş dönemi olarak görerek, aslında kendisinin ne kadar da kimlik bunalımlarını atlatmış, ne kadar da tam; “olmuş” bir lezbiyen ya da gey olduğuna vurgu yapmakta. Bir nevi topraklama. Şunu da elbette ki atlamamak gerek, bu zamana kadar biseksüelliği bir geçiş dönemi/kalkan olarak kullanmış olan lezbiyen ya da geyler yok mudur, vardır tabi ki. Ama bunu bütün için bir gerçeklik olarak görmek, genellemek yanlıştır, kaldı ki biseksüelliğin kalkan olarak kullanılmasında sorgulanması gereken şey bana göre biseksüelliğin gelip geçiciliği değil, insanların eşcinsel kimliklerini üzerilerine almalarını neredeyse imkânsız kılan homofobik düzendir.

37

“Biseksüeller aldatırlar” en eşcinsel 'yanların

dan' ötürü vardırla

değilim, bir kadın olarak erkeklere de ilgi duyuyorum. Benim ve diğer biseksüellerin hareket içinde dışlanıyor olması, bu genelleyici yaklaşımın yanlışlığına doğrudan vurgu yapan bir sonuç. Biseksüel kimliğim, hetero ortamlarda iyimser bir havada! ciddiye alınmıyor, benzer şekilde eşcinsel ortamlarda da. Biseksüel var oluşunun altını çizmek adına birincil adım, ortak bir motivasyonla hareket içinde her bir kimliğin kendi var oluşlarını ayrı ayrı ortaya koyması, kimliklerini dillendirmesi ve görünürlüğün bu şekilde yansıtılmasıydı. Öyle de oldu, şemsiye kapandı, güneş doğdu. Şu an burada bifobinin tartışılıyor oluşu, hareket içinde ve dışında biseksüellere dönük yalnızlaşmanın giderilmesine dair duyduğumuz inancın ve çabanın bir sonucudur. Geçmişte salt homofobi çıkışlı bir mücadele bilinci taşırken artık bifobi ve transfobiden de bahsediyoruz. Nasıl ki homofobiye karşı verdiğimiz mücadelede çözümün görünürlük ve beraberinde getireceği “normalleşme” olduğunu düşünüyorsak, bifobiye karşı verdiğimiz mücadelede de yine benzer bir politika izlemeliyiz. Daha çok biseksüellik hakkında konuşmalı, tartışmalı, yazıp, çizmeliyiz; biseksüellerin kasılmadan açılmalarına olanak sağlayacak ortamlar yaratmalıyız. Bunu da salt biseksüellerden beklememeliyiz, nasıl ki heteroseksüellerin de LGBTT hareketine destek vermelerini, katılmalarını bekliyorsak. Çünkü biliyoruz ki, bu hareket birbirimizi yalnız bırakmadığımız sürece amacına ulaşacaktır.

r”


BİR SÜREDİR YURTDIŞINDA OLAN PEK KIYMETLİ YAZARIMIZ, SIRDAŞIMIZ, DERDİMİZE TEK ÇAREMİZ GÖZÜM ABLAMIZ GERİ DÖNDÜ. DİYAR DİYAR GEZDİĞİ GAVUR TOPRAKLARINDA EDİNDİĞİ ENGİİNNNN BİLGİ VE BİRİKİMLERİ BİZLERLE PAYLAŞMAK İÇİN HEM DE! BİLİYORUZ Kİ SİZLER DE ONU ÖZLEDİNİZ. E, NE DURUYORSUNUZ? OKİYİNİZ BAKALIM….

Gözüm Abla Selam canlarım, Uzun bir aradan sonra yeniden sizlerleyim. Yine mutluluktan dış dudaklarım ıslanmış, meme başlarım dikleşmiş bir halde yazıyorum.

38

Bu sayı için yazı hazırlamam istendiğinde ve konunun “yalnızlık” olduğu söylendiğinde ben aslında çoktan başka bir konu yazmayı kafama koymuştum. Uyumsuzluk derecesinde özerk olan ruhum gelen konunun kafamdakine uymamasını hazmedemedi ve çaktırmadan kendi bildiğim konuyu yazıp içine de “yalnızlık” kelimesini serpiştiririm dedim. Üstelik siz çok değerli canlarım ha bire yalnızlık konulu yazılar okuyup iyice yalnızlaşacağınıza biraz da değişiklik olur diye düşündüm. Şimdi başlıyorum: Canlarım herkes biraz yalnızdır bilirsiniz. (Bir an önce kullanayım şu kelimeyi. Yaşlılık malum. Unuturum maazallah.) Ben de yaklaşık iki ay önce evde yalnız otururken telefonum çaldı. Bodrumdan Tanılay adlı bir arkadaşım gelmiş. Yalnızmış. Eğer uygunsam akşam birlikte felekten bir gece çalar mıymışız, diye sordu. Normalde çok gözüm yoktur alemlerde. Öyle barlar, sokaklar, gece hayatı bana göre değildir. Akşam ezanıyla evde olunur düsturu ile büyütülmüş bir nazenininim ben. Ama Tanılay'ı da çok severim. Üstelik o an ikimiz de yalnızız, bari çıkalım diye düşündüm. Tanılay çok zarif bir homoseksüel'dir. İncecik beli vardır, yürüyor mu yoksa bir balerin sağa sola kayıyor mu anlaşılması için bilirkişi çağırmak gerekir; yer yer kilo almaz, benden 4 yaş büyük olduğundan eminim ama 10 yaş genç gösterir. Allahtan benim ruhumda hasetlik duygusu çok gelişmemiş. Tabi ki onun bu güzellikleri benim için de kıvanç kaynağı olmuştur hep. Neyse saatlerimizi ayarlayıp Taksim meydanında buluştuğumuzda beni görünce şu minik süs köpekleri gibi etrafımda dolanarak sevgisini belli etti, duyduğunuzda acaba zil mi çaldı diye şüpheye düşeceğiniz tiz sesi ile kesik kesik haz çığlıkları attı, yüzümü öpeyim derken kulağımı yaladı. O bunları yaparken ben onun gizli gizli kimbilir

kime gerdirdiği derisinin nasıl hala yırtılmadığını ve nasıl hala bu kadar doğal ve genç göründüğünü merak ettim. Velhasıl-ı kelam, buluştuğuma buluşacağıma beni pişman etti. Ama misafirdir değil mi? Olgunluğumu korudum. Bir abide sükuneti ile nerelere gitmek istediğini sordum. Ha bu arada, bu gacımı ben 17 yaşından beri tanırım. Her zaman kendinden büyüklere ilgi duymuştur. Ama kendinden büyük diyince öyle 5-10 yaş falan değil. Resmen ve alenen karşısındaki ne kadar yaşlı ise bizimkisi o kadar tahrik olur, yaş katsayısı ile çarpılmış orgazmlar yaşar. Kaç kere şuursuzca evden kaçıp huzurevinin önünde kendine geldiğini ben sayamıyorum artık. Fakat günümüze geldiğimizde artık o da ve her ne kadar göstermesem bile ben de artık kemale ermiş insanlarız. Beklersiniz ki Tanılaycığım artık daha kendi yaşına yakın yaşlar arasın. Hayır. Artık ölüm sınırında olup kavanoza konacak kadar küçülünen, bir kase hileli ve ucuz muhallebi kıvamına gelinen yaşlardan hoşlanır oldu. Bu tiksinç ilgisini açıklarken de kendisini genç hissettirdiğini söyledi durdu. (Şu an bir ışık yandı beynimde. Kız! Yoksa bu genç göstermenin altında bu yatmasın. Allahım! Dert için zehir bile olsa içilir.) Neyse biraz sakinleşince takma olduğunda şüphelenip birkaç kere gözünde bir şey var bahanesi ile çektiğim ama çok iyi bir yapıştırıcı kullanıldığından olsa gerek elime gelmeyen kirpiklerini bana çevirip “Abla! Beni Aksaray'daki bara götürür müsün?” dedi. Yersiz bir sıfat olan 'Abla' nitelemesinin hesabını sonra sormaya karar vererek “Aksaraydaki bar mı?” dedim. “Hangi bar ayol? Ben oraları hiç bilmem. Yok mu bu barın bir etiler şubesi?” Kadın neredeyse ağlamaklı, taaa Bodrum'dan o barı görmek için geldiğini, yıllar içinde elinden aldığım 21 erkeğe rağmen bana olan sevgisi nedeniyle bu yaptıklarımı kimseye söylemediğini inleyerek bir cümlede ifade etti. Sezdiğim tehdide ve cümledeki çağrışımların manasızlığına karşın onun elinden birilerini aldığım anların anımsanan hazzı ile dudaklarımı büzüp göz kapaklarımı yarıya kadar indirdim ve “Sen iste bacım” dedim.

Demesine de 'Abla' sıfatından daha yersiz bir sıfat olan 'Bacım' kelimesinin böyle fütursuzca ağzımdan çıkmasına da şaşırdım. Ay resmen kadın benden büyük olduğu halde iftira atıp bana da 'bacım' dedirtmeyi başarmış diye düşündüm. Neyse benden büyüktür edepli olmak ve kusurunu yüzüne vurmamak gerek, hem de yıllardır gacımla bir yere gitmemişiz, elinden birini kapmamışım diye düşünüp bir taksi çevirdim. Canlarım orası uyuşturucu, seks ticareti gibi şeylerin merkezi. Ben oraları bilir biri gibi görünmeyi göze alıp bir çırpıda Aksaray diyemem, değil mi? Tanılay'a dönüp “Ak… Neydi kız! Akhisar mı? Akpalas mı nereye gidecektik?” diye sordum. Ohooo! Çoktan kendine gelmiş, o ağlamaklı ses tonu gitmiş, cilvelenmiş, mutlu olmuş bile. Kuru memelerini edalı edalı sallayarak adeta çağladı kadın: “Aksaray!” Taksiden inince Tanılay'a “Gir bacım koluma. Allah korusun başımıza bir şey gelebilir” dedim ama hala şu 'Bacım' muhabbetinin sürüyor oluşuna da canım sıkıldı. Ay kadın koluma girdi girmesine de öyle bir sallıyor kalçalarını, dersin bir tokmak iki de bir sağ kaburgama inip kalkıyor. (Kadın benden az uzundur.) Sonunda dayanamayıp, “Ayol yeter! Kıvırmadan yürü, kaburgam çürüdü” diye bağırdım. Müfteri karı! Kıvıranın ben olduğumu ve kendisinin de kaval kemiğinin neredeyse kırıldığını söyledi. 'O kaval girsin sana' diye düşünüp hiç sesimi çıkarmadım. Sadece tebessüm ettim. Ve daha sert kıvırmaya başladım. Sonunda gecenin saat 11'inde in ve cinin cirit oynadığı Aksaray sokaklarından birindeki bara vasıl olduk. Tanılay neredeyse toprağı öpecek; kendinden geçti ve bizi karşılayan garsonu ittirip önlerdeki boş masaya doğru bir kelebek gibi uçtu. Garson bana bakıyor. “Sevindi” dedim en ibret dolu yüz ifademle ve arkamda asaletimden bir iz bırakmaya özen göstererek masaya ilerledim. Hiç alışık olmadığım bir ortamdı canlarım. Doğal olarak huzursuzdum. İçerisi tam tanılaylık (İsminin baş harfini özellikle küçük yazdım), orta yaştan ve ortanın üstü yaştan bir sürü herif bir araya gelmiş. Masalar dolu kasap, kabzımal, manav tipli heriflerle.


Bıyıklı, gürbüz, zayıf bir sürü erkek. Dışardan bakan der ki, bir kasabanın birahanesindeyiz. Aha bunlar da o orta Anadolu kasabasının esnafı, yerlileri falan. Bir ara Tanılay'a baktım. Kadın evrim geçirmiş, radar olmuş. Kafası periyodik olarak sağdan sola dönüyor, ilginçtir ki gözleri de peridyodik olarak tersi istikamette mekanı ısrarla tarıyor. Gelen garsona “Beyliz” sipariş ettim ama aldığım cevap o dediğim içkinin burada olmadığı yolunda olunca demoralize olmamaya çalışarak ve son hecesini uzatarak “Arçiiiiiz!” dedim. O yok, demedi. Resmen “o ne” der gibi baktı. Ay olacak gibi değil. Sanki aynı dili konuşmuyoruz. En sonunda bu anlaşılmaz diyaloğu kesmek adına içecek ne var diye sordum. Listeyi saydı. Bira, ucuz şarap, rakı… “Ben bir tuzruhu alayım. Yoksa kezzap da olur” dedim ama garson yılışıp kikirdeyince kısa bir an düşünüp şu ne zamandır yaşamadığım 'Osmanlı' kimliğimi yad edeyim bari dedim ve rakı sipariş ettim. İki rakıdan sonra biraz gevşeyip ortama adapte olmaya başladım canlarım. Bu arada Tanılay'ın telefonunu almayan, masasına gidip ateş istemediği hiç kimse kalmadı orada. Kadın fırdöndü gibi bir orada bir burada. Tecavüzün kaçınılmazlaştığı yerde zevk almak düsturundan hareketle ben de nihayet tebessüm etmeye başladım. Aslında değişik bir tür homoseksüel grubu bunlar. Hani bakıyorum hem aktif gibi görünüyorlar ama oryantal çalınca aniden Tanılay'a taş çıkarırcasına kıvırıyorlar. (Oh olsun orospuya. Kendi getirdi bizi. Ama umurunda değil bu sahneler. Gene birinin kucağına yerleşmiş telefonunu dikte ettiriyor.) Ayol bu ne rahatlık, bu ne özgürlük. Aksaray'ın ortasında bir cennet diye düşünmeye başladım. Masalarda öpüşen ve birbirine sarılmış, evet, yaşlı başlı, bıyıklı, sakallı erkekler ama ne özgür ve rahatlar. Çok rahat ve doğallar. Üstelik de eğleniyorlar. Genelde herkes çok sakin ve masalarda. Sadece garsonlar ve Tanılay ortalarda fink atıyorlar. Müzikler berbat. Eminim Mozart desem geğirdiğimi sanırlar. Ama alkolün de etkisi olsa gerek ben de keyiflenmeye başladım. Omuzlarımı hafif hafif sallayarak “Çok otantik! Çok egzotik! Çok fanatik!” gibi sonu 'tik' hecesi ile biten bütün kelimeleri zikrettim. Gecemiz çok güzel gidiyordu. Tanılay da mutluydu, herkes de mutluydu. Ben de mutluca bir haldeydim. Omuz sallamalarıma hafif hafif eşlik eden başım ve ne yaparsam yapayım bırakamadığım zerafetimle bu garip mekanın keyfini çıkarmaya başlamıştım. Birden gürültülü ve korkunç detone söylenen pop şarkı durdu ve daha slow bir şey çalmaya başladılar. Bu da güzel oldu, dedim. En azından hep aynı tonda gitmiyorlar. Mekana sempati mi duyuyordum ne, 4. kadeh rakıyı da mı ısmarlasam mı diye düşünürken gecenin en güzel olayına şahit oldum.

Göbekli ve gürbüz, bıyıklı ve dikkatle inceleyince sevimli ve yakışıklı gelebilen yüzleri olan iki erkek sarılıp dans etmeye başladılar. Allahım! Gayet maço iki erkeğin dans etmesi en son Fransa'da gördüğüm bir sahneydi… Ahh! L'opera Bastille! Ahhh! La rue monmartre!... diye anılarımı canlandırıp keyfini çıkarırken, 'sonunda ülkemde de bu sahneleri gördüm ya' duygusu ile gözlerim yaşarırken garsonlardan biri geldi ve o sarılmış dans eden iki erkeği azarlayarak oturmalarını istedi. Tam olarak duygum; bir filmi izlerken aniden tüm sahnede gördüklerimin eriyip birbirine girmişliğini yaşamak oldu. Bütün gece gördüklerim, keyfine vardıklarım bir anda yok oldu. Anlamsızlığın içinde, azarlanan o iki erkekle birlikte benim de içimde mahcup olmuş bir yan, çöküverdim sandalyeme. “Bu nasıl olur?” diye sordum kendime. Az önce iki erkek masada öpüşüyordu, bir çift masada birbirine öyle içten sarılmıştı içim ısınmıştı, mekanın sahibi orada burada kıvırarak gülüyordu. Bir terslik olsa gerek diye düşündüm. “Herhalde bu azarlamayı yapan garsonun kendi iradesi” diye bir açıklama yaptım. Mekan sahibi bilmiyor olabilir miydi? Ya da dans ettikleri için değil de başka bir neden olabilir miydi? Bıraktım her şeyi, bunları öğrenmek istiyorum. Gözüm az önce azarlandığı için kızarmış, utanmış iki erkekte. İçim acıyor benim de. Mekan sahibini çağırmaya karar verdim. Yanıma geldi ve cıvıl cıvıl bir sesle ve kırıtarak “Buyur canııııım” dedi. Aniden 'can'ı olmak ilginç gelse de doğallığına ve iyi niyetine verip dedim ki “Ayol çok güzel bir mekan yaratmışsınız burada. Herkes ne kadar rahat, özgür, mutlu. İnanın dünyayı dolaştım. Ender yakaladığım bir şey bu. Hem de çok şaşırdım. Aksaray'da böyle bir ambians yaratabilmek ne muhteşem bir şey.” Lubunya hazdan boşalacak sandım. İnsanoğlu işte. Eğile büküle, kıvrıla kıvrıla “Sayenizde efendim” dedi. Ben de tebessüm ettim. Şu 'Canıııım' kelimesi yerine doğru kelimeyi koyabilme kabiliyeti bana iyi geldi o an. “Ancak bir şey dikkatimi çekti” diye sürdürdüm cümlemi, “Az önce iki erkek dans ederken garsonlardan biri gelip azarladı ve oturmalarını söyledi. Adamlar çok utandılar. Bu sahneyi anlayamadım.” Lubunya aniden kaktüse dönüşerek saniyede 1000 kelime ile durumu açıklamaya çalıştı. “Burası kerhane mi efendim” diye başladı. İrkildim! Sahi 'Kerhane' neydi unutmuşum duymayalı. “Nasıl yani?” dedim. “Dans ediyorlardı, şurada da öpüşüyorlardı, siz de çok rahattınız.” “Ayyy canıııım!” dedi son sürat “İzin verelim de koli mi kessinler tuvalette. Herkes sizin gibi nezih değil. Bakın buranın müşteri kalitesi açısından buna izin veremeyiz. Burası başka barlara benzemesin istiyoruz. Yoksa diğer bar gibi tuvalette koli keser bunlar. O

zaman sizin gibi nezih insanlar da buraya gelmez olur.” Nezahetimi fark etmesi çok doğal diye düşündüm. Çünkü görünüyor ve ortada. “Yani sizin bilginiz var bu olaydan?” diye devam ettim. “Evet” dedi bildiğim tüm marifet mimikleri ile. “Peki, hesabı alabilir miyiz lütfen” dedim. İçimden bir ses kendi nezahetimi kendimin koruyacağı şu diğer barı bulmak için motive olmuştu. Ayrıca müşterilerinden 'Bunlar' diye bahsedilen bir yerde ben de bunlardan biri olmayı sindiremedim içime. Tanılay'ı bir adamın kollarından sökerek aldım. Kadın direnmeye çalıştı ama iki çimdiğin yarattığı acıyı anlamaya çalışırken şaşkınlaşan beyninin yavaşlaması nedeniyle sürüklenmeye de karşı koyamadı. Aynı anda iki işi yapamadığını yıllardır bilir ve her gerektiğinde bu yanından yararlanırım onun. Sokağa çıktık. Kevaşeliği dillere destan ve herkesten gizli gizli görüştüğüm bir lubunyayı arayıp Aksaray'daki diğer barın nerede olduğunu öğrendik. Birbirine bu kadar benzeyen iki yer olabileceğini bilmezdim. Aynı tarz müzikler, aynı tipler… Mekan daha az gösterişli, en azından bir at organına konmuş kelebek imgesini çağrıştıran neonlar yok burada. İnsanlar soluk ışıklar altında aynı atmosferi yaşıyorlar. Üstelik dans eden erkeklere de bir şey diyen. Müessese sadece işini yapıyor, ahlak zabıtalığına soyunmuyor. Vallahi keyfim yerine geldi canlarım. 'Ay şöyle oturma eteğin açılır, ay bu hareketi yapma kızlık zarın yırtılır' engelleri ile bunalarak büyümüş olan ruhum 'iki erkek dans ederse ortalık kerhaneye döner' çıkarımı ile tazelenen travmasından kurtuldu. Kuru karı Tanılay'ı ittirip gözüme bir süredir güzelden anladığını belli edercesine bakan bir adamı masasından kaldırıp karşılıklı oynadık. Daha sonra azarlandığı için oturan o iki erkeği gördüm. Onlar da gelmişler pistte danslarını yapıyorlardı. Ortalık ne kerhaneye benziyordu ne de tuvalette koli kesenler kuyruk olmuştu. Şimdi sonu mutlu biten bu gecemizi dergimizin dosya konusu ile bitirip editörün gereksiz sorularından usta bir manevra ile sıyrılalım. O gece insanı yalnızlaştıranın, azarlatanın, kendi de eşcinsel olmasına rağmen eşcinsellerin bir yakın dansını kerhaneleştirici olarak gösterenin eşcinsellik değil bu zihniyet ve onun kendi karmaşaları olduğunu bir kere daha yaşadım. (Bu uzun cümle editör için yazılmıştır canlarım.) Hepinize hemcinslerinizle sarılıp dans da ederek yalnızlığınızı kırabileceğiniz zihniyetler diliyorum canlarım. Gelecek sayımızda görüşürüz.

39


Plüto

40

n'da

Ka h v altı

yusuf eradam Yalnızlık, ütopik bir yerde olanaksızmış gibi hayali kurulan kahvaltının, şimdi burada geçiştirilen iki üç lokmalık bir nefsini öldürme seansında kullanılan plastik bir çatalın farkına varıştır. Yalnızlığın plastik bir çatal metaforu etrafında dönen bu tanımımda yalnız bırakılmışlık duygusunu da vurguluyorum, yalnızlığın birçok kişinin tersine mutlak bir gerçeklik olduğuna inanmadığımı, bu kavram ya da durumun öğretilmiş ya da algısal, yaşantısal bilgi ile yerini kavileştirmiş bir fenomen olduğunu ve haliyle yalnızlığın ortadan kalktığının kanıtı, kahvaltı gibi en az iki kişinin paylaşımını gerektiren bir ritüelin yerine yapay, uydurma, gerçek olmayan bir plastik çatal ile geçiştirilen bir şeyler atıştırma seansında farkına varılabildiğini, yalnız kahvaltı yapıyormuş gibi davranan kişinin bu kahvaltıyı belki aşık olduğu kişi ile birlikte keyifli bir ritüel halinde değil de hayatta kalma temel içgüdüsü ile yaptığına da dikkat çekiyorum; ama aynı zamanda bu plastik çatalın ayırdına kimin vardığının önemli olduğunu da vurguluyorum. Yalnızlık, bir farkına varış halidir ve Mary Douglas'ın 'Saflık ve Tehlike' adlı yapıtında incelediği kirlilik ile ve ona bağlı olarak da ideal toplum düzeni beklentisiyle de ilintilidir. Douglas kirlilikle ilgili davranışımızı "benimsediğimiz sınıflandırmalara ters düşen ya da onları altüst eden her tür nesneyi veya fikri uygunsuz görme tepkimizdir" diye yorumluyor. (s.59) Douglas'ın alıntısını alıntılıyorum: …Yarık tırnaklı hayvanlar ise bütün eylemlerimizin doğru etik ayrımlar ortaya koyması ve doğruluğa yönelik olması gerektiğini simgeler… Diğer taraftan, geviş getirmek, belleği simgelemektedir. (Douglas, s. 71) Bellek bir geviş torbasıysa, bilinen ilk destan Gılgamış'tan itibaren arketipik olarak yalnızlık, yolda cesareti sınanan kahramanın arkadaşıdır. Yalnızlıktan önce beraberlik ihtiyacını duymak, yani iki kişinin karşılaşması, tanışması sırasında, işte aradığım bu diyebilmesi için yalnızlığı yaşamış ve birine ihtiyaç geliştirmiş olması da arketipik kurgu içinde yer alır. Yazgısına boyun eğmeyen "asi yabancı" Gılgamış, Enkidu'yu yitirince ölüme karşı, sevdiği için ölümsüzlük arayışı için yola koyulur. Fakat kahraman olamayan bir kesim de yazgıyı değiştirmeye muktedir olmadığını düşünür ve geviş torbasının dayattığı kahraman ihtiyacını alkışlar, kahraman ile empati kurup rahatlar ve bu düzeneği ekonomik olarak da destekler. "Yalnızlık Paylaşılmaz" benzeri şarkılar da yalnızlığı

körüklemekten öte gitmez ve yalnızlık fetişizmi de akla ket vurur ve aynı geviş torbası insanı insana kırdırtma mekanizmalarını da haklı kılar, olumlar. Yalnız, aşağılanmış, önyargılı, hırslı, gözü dönmüş, zalim vb. birçok kişi önce görmezden gelebilir olan biteni, ama iktidarı ele geçirdikten sonra aynı torbayı dünyayı tırpanlamak için de kullanır. T ı r p a n c ı n ı n b a ş v u ra c a ğ ı ö n e m l i g ü ç kaynaklarından birisi hijyen, ya da temizlik, saflık ihtiyacıdır. Hijyen tutkusunun da özellikle cinsel ilişkilerde insanı yalnızlaştırıcı bir saplantı olduğuna inanırım. Böyle bir aile ortamında geçer ' Amerikan Güzeli ' (American Beauty, 1999). Hijyen ve düzenlilik üzeli an G faşizmin silahlarındandır; temizlik ve merik A düzenden kastımız yaşadığımız ortamı fikrimize uygun hale getirmektir. Douglas diyor ki: "Kirlilik düzeni tehdit eder. Onu ortadan kaldırmak olumsuz bir hareket değil, ortamı düzenlemek için gösterilen olumlu bir çabadır. (s.24). Kirliliği gidermek o halde, ortamı fikrimize göre düzenlemek ve belirlemektir ki bu ideolojik, cinsel, dini kimlik ya da duruşumuza göre düzenlemek, gereksiz, yararsız ya da tehdit unsurlarını ortadan kaldırmak, kaldıramıyorsak tecrit etmek gerekir ('Akıl Oyunları - A Beautiful Mind' filminde Go oyununda "ev almak" örneğinde görüldüğü üzere). 'Amerikan Güzeli'nde Lester Burnham'ın (Kevin Spacey) yaşadığı mahalle aynı tarzda "müstakil" ve tiril tiril evlerden oluşur ve "Biz bir aileyiz" diyen temiz ve simetrik yerleştirilmiş sofra düzeni Lester'ın evine de hakimdir, Nazi artığı komşununkine de. Lester'ın karısının İtalyan kanepe üzerinde kocasının arzu nesnesi olmaya direnişi, kocasının birasının bu sınıf göstergesi eşyayı kirleteceği içindir. Adamın karısı yataktayken mastürbasyon yapması ise, yalnızlığın temizlikle hem kesiştiği, hem de çatıştığı bir sahnedir. Martin Scorsese filmi 'Taksi Şoförü 'nün (Taxi Driver, 1976) kahramanı Travis Bickle'nin (Robert De Niro) temizlik misyonunu akıl rü e t m e s i n i n t e k s e b e b i Şofö i s k Ta


i

yalnızlıktır. Vietnam'dan sonra bir atık muamelesi görmüştür ve aidiyet duygusunu yaşadığı kentin sokaklarını (evini) kirleten mafyayı ve fuhuşu ortadan kaldırmaya azimlidir. Umarsızlıkla yalnızlık durumuna lanet okuyup kendisini toplum dışına atmak ow yerine, öfkesini dışarıya n Sh ruma T temizlik harekatı ile vurur. Geceye bir çeşit modern kovboy olarak atılır, arabası da atıdır. Iris'i (Jodie Foster) fuhuştan kurtarır ama kuşbakışı kamera ile, kanla kirlenmiş pis otel koridorlarından gerisin geri mekanı tarayarak dışarı çıkarken, temizlik için bazen kirlenmenin de gerekli olabileceğini söyler, tıpkı yeniden inşa için yıkmak gerektiği gibi. 'Truman Show'da (The Truman Show, 1998) ise yalnızlığın başlangıcı, gerçek kimliğini arayış gereksinmesinin başlangıç noktasıdır. Yaratılmış bir çevrede doğan ve büyüyen Truman bir film seti olan kasabanın tavanından düşen bir spotun sokağı kirletmesiyle soru sormaya başlamıştır filmin başında. TV dizisinin esas oğlanıyken, yalnız bir insana dönüşmüştür düzeneğin farkına varır varmaz. Kaçma deneyi ve yelkenliyle denize açılışı ile gerçek bir kahramana dönüşür. Douglas, kitabında inançların sosyal baskıları güçlendirdiğini ve bu inançları giyinen kişilerin "sıra dışı güçlere sahip oldukları yönündeki inançlarca desteklendiğini" de vurguluyor: "İdeal toplum düzeni de, aynı şekilde, ihlalcileri tehdit eden tehlikelerce muhafaza edilir." (s.25) İşte ritüellerin ve ritüelleri besleyen labirent, ayna, yol, kitap vb. imge, simge ve t e n Cin metaforlardan oluşma göstergeler ordusu bu yüzden önemlidir. Stanley Kubrick'in 'Cinnet'i (The Shining, 1980) labirent arketipini en iyi kullanan filmlerdendir. Film, yazar karakterinin cinnete giden yolda, yaratıcılık adına girdiği bu iç dünyasındaki labirentte yok oluşunun öyküsüdür. Yaratıcılık işleri ile uğraşanlar, tamamen bir metafor üzerine kurgulu bu dehşet öyküsünün, sanatçı olsun olmasın, herkes için geçerli olduğunu da bilirler. İçinden çıkılmayan bir yalnızlaşmanın şart olduğu, bencilce kendine gömük yaşamayı gerektiren bir uğraştır yazmak, yaratıcılık. Kitap yazmak bellek metaforlarının önde gelenlerinden ise, yazarın tanrısal bir nitelik kazanması da anlaşılır bir durumdur. 'Cinnet'te bir çocuğu öldürmek tabusunu gerçekleştirmek üzereyken labirent içinde akıllı çocuğun cinnet halindeki babasından kurtuluşu ve katil adayı babanın kendi kafasındaki labirentten çıkamayışına sebep oluşu da, tanrısal yaratıcı erkin şeytani veya kötücül emellerine ulaşmasının engellenişidir. Eşcinsellerin yaşadığı yalnızlığın sebepleri ise, daha önce belirlediğim tüm korku, kaygı kaynaklarına ek olarak, cinsel kimliğini ifşa edebilmek ihtiyacının temel sebepleri ile aynıdır. Bir başka deyişle, "dolaptan çıkmak" isteği ya da ğı ihtiyacının sebepleri aynı k Da ebac zamanda bir eşcinselin Brok yalnızlaşma korkusunun da sebepleridir. Oscar'lı 'Brokeback Dağı' (Brokeback Mountain, 2005) Hollywood end��strisi, üstelik de gey olmayan bir kadrosu, iki gey erkeğin aşkını kovboy mitosunu alaşağı etmiş ve evli erkeklerin hemcinslerine aşkla bağlanmalarının toplumca tabu olduğu ve bu tabuyu çiğneyenlerin "temizleneceği" fikri ilk kez bu kadar dokunaklı ve sinemadan ödün vermeden işlenebilmiştir. Dağ gibi ortadaki kimlik, yine o dağ kadar yalnızdır. İki kovboy, bellekte yerleşik ve dizgenin temel direklerinden erkeklik kavramını kirletmişlerdir; kirleten haksızdır, hatta katli vaciptir. 'Vücut Dili' (In & Out, 1997), 'Örümcek Kadının Öpücüğü' (Kiss of the Spider Woman, 1985) ve diğer eşcinsel filmlerinde ise öpücüğün önemi vurgulanır. Hemcinsini öpmek, hemcinsi tarafından doya doya ve sevgi ile aşkla öpülmek, yalnızlığın en güzel ilacıdır fikri işlenir. 'Örümcek Kadının Öpücüğü'nde hapisteki travestinin verdiği öpücük birinin ın yok oluşuna öncül, diğerine ise hayat adın K k ce ü veren bir öpücüktür, fakat 'Vücut Dili'nde ÖrümÖpücüğ

"cinsel kimliğini göze al, sen geysin"dir. Porno endüstrisi öpüşmeye yer verir ama kötüleri öpüşmeyi es geçer. Egemen sinema ise hemcinsten karakterlerin öpüşmesinden korkar. 'Transamerika'daki (Transamerica, 2005) transeksüel olmaya çalışan erkeğin yalnızlığı da içler acısıdır. Tabular tabusu diye bilinen anne-kız, baba-oğul cinsel ilişkisi de neredeyse gerçekleşmek üzereyken bozulur, ama baba-oğulun öpüşme sahnesi, sinema dersimde, 'Saatler'deki (The Hours, 2002) kadın kadına ya da 'Amerika'daki Melekler' ("Angels in America", 2003) dizisindeki erkek erkeğe öpüşmelerden çok daha fazla infial uyandırmıştı. Film, travestinin, transeksüel olarak yeni bir hayata rika başlamasının öyküsüdür ve bu sırada same Tran porno filmlerinde telef olup sarışın olup bir şekilde başka bir şeye dönüşen oğul eski babasının kapısını çalar ve yalnızlık paylaşılır. Filmin evin sıcak penceresi önünde oturan yeni "annemsi-oğul" görüntüsü, aile kavramını yeniden düşündürtür izleyene. 'Plüton'da Kahvaltı' (Breakfast in Pluto, 2005) LGBT kimlikli birinin yalnızlaştırılmayı ödül gibi taşımasının, hatta toplumun onu yalnızlaştıran dizgesine hiç yılmadan başkaldıran ve içindeki kadını yaşamaya azimli bir çocuğun bu toplumu terk etmeden yaşama azminin öyküsüdür. Kallavi bir heteroseksist ve homofobik bir dünya endüstrisinin fallomorfik yapılanması içinde ataerkil toplumsal cinsiyet kalıpları sunması karşısında kuşkusuz çocukluğundan bu yana içindeki kadını dışa özgürce vurmak isteyen ve homofobiye karşı hep başı dik görünmekten kaçınmayan bir gencin sevdiği ile kahvaltı yapmak isteyebileceği gezegen, en uzağı Pluto olurdu. 'Amerika'daki Melekler' kler dizisi birçok kişiyi ağlattı e l e aki M sevindirdi ama yalnız, rika'd Ame yapayalnız bir gey grubu olduğunu, gerçeği arayan ve AIDS'in de mutlak gerçeklik olarak başka bir karakter gibi 41 aralarında dolaştığı, bu töhmetin bir ceza gibi dolaştığı bir diziydi. Egemen düzenin sistemin karşısında kilisesinden, modasına, peygamberlik heveslerine varana kadar bir alt kültür/karşı kültür yaratmaya çalışılırken, genel geçer ölçütler dışında bir şey yaratılmamış, sistemin aynısının "geycesi" kurtuluş gibi sunulmuştu. 'Will & Grace' (1998-2006) gibi TV dizilerinde ise, geylerin mutlak yalnızlığı çok eğlencelidir fikri işlenir hep. Ekonomik ve toplumsal dışlanma gibi sorunları olmayan burjuva geyleri ve onların şapşallıklarını ve "kendilerine özgü" sapkınlıklarını da komikleştirerek hafifletmeye çalıştığı için, "geyler çok matrak tuzu kuru insanlardır veya ancak komikken tahammül edilirler" fikrinin de altını çizer. Sonuç olarak yalnızlık, bir sorun değildir. Mutluluğa engel değildir. Özgürlük, değer gibi kavramlarla da iç içe ya da yan yana işlendiği için de özellikle ürkütür insanı. Kendimizi ruhani varlıklara duyulan inançla sınırladığımız takdirde bu yalnızlık bilinci de sürecektir, çünkü inançlar üzerine inşa edilmiş kurumların hepsi (devletten evliliğe kadar) race bu soyut yapılanmaya ve ayrımcılık üzerine ill & G W temellendirilmişlerdir. Sinema da, dipsiz geviş torbasını kullanmakta ve doldurmakta üstüne düşeni iktidar için yapmaktadır. Geviş torbası, her tür ayrımcılığı destekleyen apatiden mustarip yönetimlerin, kurumların ekmeğine yağ süren bir bellektir ve her tür endüstrisi ile saldırı halindedir. Bu belleğe harici ve dahili kayıtsızlık, bütün gelecek kuşakları mutsuz kuşaklar, dünyayı da daha az yaşanır bir gezegen haline getirecektir. İnsanlık tarihi ayrımcılık konusunda, benden olmayanın pis, katli vacip olduğu fikrine geviş getirmekten vazgeçmemiştir; oysa Plüton'da kahvaltı mümkündür. Andre Gide'in özdeyişi ile bitireyim sözümü: "Olmadığınız bir şey için sevilmek yerine, sizden siz olduğunuz için nefret edilmesi evladır." Çünkü her çocuk hak eder Cennet Sineması'nın (Cinema Paradiso, 1988) finalindeki öpücüklerden oluşma armağanı. Temmuz-Ağustos 2007 (Cihangir, Kızkalesi, Balçova, Bornova, Gümbet, Ayvalık) Mary Douglas, Saflık ve Tehlike: Kirlilik ve Tabu Kavramlarının Bir Çözümlemesi. İstanbul: Metis, 2007.


uğur yüksel

Kahraman: Simone / Davide Veroli Oyuncu: Massimo Girotti Film: Karşı Pencere (La Finestra di Fronte. Y: Ferzan Özpetek, 2003) Belleğin, dolayısıyla kimliğin yitirilişini simgeleyen Simone, filmin evli ve çocuklu kadın kahramanı Giovanna'ya tutkuyu, kendine de geçmişini hatırlatıyordu. Özpetek sinemasının belki de en gerçekçi ve acıklı kahramanı Simone'un bellek(sizlik) ve geçmişle var oluşundaki sessizlik, yavaşlık ve yalnızlık çok etkileyiciydi. Girotti'nin son filmi olduğunu bilmek de öyküyü daha dokunaklı kılıyordu. Kahraman: Dil Oyuncu: Jaye Davidson Film: Ağlatan Oyun (The Crying Game. Y: Neil Jordan, 1992) Kendini IRA'lı bir grup teröristin hesaplaşması içinde bulan Dil adlı transeksüelin öyküsü, filmi 90'ların başında izleyenler için adeta şok etkisi yaratmıştı. O dönem için büyük bir sürpriz olan Dil'in transeksüelliği bugün izleyenler için şaşırtıcı olmasa da film etkisinden hiçbir şey yitirmedi. Dil'i, sahnede Boy George şarkısı 'Crying Game'i söylerken gördüğümüzde hala nefesimiz kesiliyor; sahnede, sokakta ve evinde yalnız kalan Dil'in ona nazik davranan herkesin peşine takılan ve “Sadece birazcık nezaket ve seninim” diyen çocuk yüreği hala içimizi burkuyor. REPLİK: Dil: Benim için ne yaparsın? Fergus: Her şeyi. Dil: Tekrar söyle. Fergus: Senin için her şeyi yaparım Dil. Dil: Hiç terk etmez misin beni? Fergus: Asla Dil: Yalan söylediğini biliyorum Jimmy, ama gene de bunu duymak güzel.

REPLİK: (Giovanna, Simone'un ardından) Seni terk eden herkes her zaman yanında kendilerinden bir parça bırakıyor mu? Anılara sahip olmanın sırrı bu mu? Bu doğruysa kendimi daha güvende hissedeceğim. Çünkü asla yalnız kalmayacağımı bileceğim.

Kahraman: Brandon Teena Oyuncu: Hilary Swank Film: Erkekler Ağlamaz (Boys Don't Cry. Y: Kimberly Peirce, 1999) Hayatı boyunca gizlemek zorunda kaldığı cinsiyet kimliğiyle rol yapmak zorunda kalan, tek isteği aşık olmak ve artık yerleşmek olan ama sonunda korkunç bir tecavüzle öldürülen Brandon Teena'nın öyküsünü anlatan film, kahramanın gerçekten yaşadığı bilgisini de yükleyerek seyirciyi zorluyordu. Brandon'ın yalnız bırakılışını ve yaklaşan sonunu bilerek izlemek ağır bir deneyimdi. REPLİK: Bu farklı. Bu seferki yürüyor. Hayır, bu sefer çuvallamayacağım.

Kahraman: Romain Oyuncu: Melvil Poupaud Film: Veda Vakti (Le Temps Qui Reste. Y: François Ozon, 2005) Ozon “ölüm üçlemesi” adını verdiği serinin bu ikinci filminde, genç yaşta tedavisi mümkün olmayan bir kansere yakalanan Romain'in sessizlik içinde ölümü kabullenişini anlatıyordu. Ozon sinemasının en 'sakin' filmi olarak görünse de, Romain'in ölmeden önce yaşadığı hesaplaşmalar ve finaldeki seremoni tokat gibi çarpıyordu. Romain'in bile isteye yalnız kalışı, kendisiyle ateşkes ilan edişi ve genç yaşına rağmen ölüme adım adım gidişi bir 'veda vakti' kadar hüzünlüydü.

REPLİK: Laura: Kimlere söyledin? Romain: Kimseye. Sadece sana. (…) Laura: Neden bana söyledin öyleyse? Romain: Çünkü sen de benim gibisin. Yakında öleceksin.


Kahraman: Jack Twist Oyuncu: Jake Gyllenhaal Film: Brokeback Dağı (Brokeback Mountain. Y: Ang Lee, 2005) 1963 Amerika'sında çobanlık yapan iki adam: Ennis ve Jack. Brokeback Dağı'nın eteklerinde başlayan ve yıllara yayılan aşkta Jack yalnız bırakılır, çünkü Ennis'in korkuları vardır. Dışlanmaktan, 'öteki' sayılmaktan, öldürülmekten korkar. Jack bu yalnızlık ve karşılık bulamadığı aşkını başka şehirlerde, başka adamlarda dindirmeye çalışır ama trajik son çok yakındır. REPLİK: Ennis: Yanlış yerde, yanlış zamandayız. Ölü sayılırız. Düzeltemiyorsan Jack, katlanmalısın. Jack: Ne zamana kadar? Ennis: Becerebildiğimiz yere kadar. Bu işin sonu yok.

Kahraman: Orfeo de Altamar Oyuncu: Pierre Sanoussi-Bliss Film: Kimse Beni Sevmiyor (Keiner Liebt Mich. Y: Doris Dörrie, 1994) Dörrie'nin kült filmini izleme şansını bulmuşlar için Fanny ve Orfeo'nun traji-komik öyküsü unutulmaz. Aşık olmak için denemedik yol bırakmayan Fanny ile geceleri drag quuen'lik yapan komşusu Orfeo'nun yolları yalnızlıkta buluşur. Birbirlerine iyi gelirler ama yolculuk vakti de kaçınılmazdır. Orfeo rolüyle Biliss, Fanny'nin hüzünlü hikayesini ikiye katlar ve sinemanın unutulmaz eşcinsel portrelerinden birini yaratır. REPLİK: "Her zaman bir bardak kahve içerek başlar. Sonra beraber dışarı çıkarsın, bir yemek ve bir bakarsın beraber uyuyorsun. Bir müddet sonra her şey normale döner ve bir gün çok yakınlaştığınızı düşünerek korktuğunu söyler."

Kahraman: Mike Waters Oyuncu: River Phoenix Film: Benim Güzel Idaho'm (My Own Private Idaho. Y: Gus Van Sant, 1991) Sık sık uyku atakları geçiren, dış dünyaya karşı savunmasız, romantik erkek fahişe Mike'ın rüyalarında gördüğü hiçbir yere gitmeyen yollara, kaybolmuş annesini aramaya giden yolculuğunu anlatır film. Bir yandan 'biz ibne değiliz, aşık olamayız' diyen arkadaşı Scott'a duyduğu aşk, bir yandan hep bir yerlere ait olma kaygısı sinemanın en yalnız kahramanlarından biri yapar Mike'ı. Bu filmden kısa bir süre sonra uyuşturucudan ölen gencecik Phoenix'in hali ve tavırları da bu hüznü çoğaltır. REPLİK: S: Ben erkeklerle sadece para karşılığı ilişkiye girerim. M: Evet, biliyorum. S: Ve iki erkek birbirini sevemez. M: Evet. Şey, bilmiyorum. Yani... Yani, benim için... Bana para vermese de sevebilirim birini. Seni seviyorum ve sen bana para vermiyorsun ki. S: Mike! M: Seni öpmeyi çok istiyorum. S: İyi geceler dostum. M: Yine de seviyorum seni. Biliyorsun seni sevdiğimi. Seni gerçekten seviyorum.

Kahraman: James Whale Oyuncu: Ian McKellen Film: Tanrılar ve Canavarlar (Gods and Monsters. Y: Bill Condon, 1998) Film, 'Frankenstein' ve 'Bride of the Frankenstein' gibi unutulmaz filmlerin yaratıcısı, yönetmen James Whale'nin hayatının son zamanlarını anlatır. Otuzlu yılların başında şöhretinin doruğunda olup da zaman içinde unutulmanın kırgınlığını taşıyan Whale, yaşlılığın getirdiği yalnızlıkla da baş etmeye çalışmaktadır. REPLİK: Beni öldürmeni istiyorum. Kır boynumu. Durma, sık boğazımı. Boğarak kolayca öldürürsün beni. Buraya kadar geldik artık. Aklımı yitiriyorum. Her gün bir parçasını yitiriyorum, yakında yitirecek parça kalmayacak. Ama beni öldürürsen, buna katlanabilirim. Benim ikinci canavarım olabilirsin. Haydi! Yalvarırım, öldür beni! Görünmez yap beni.

43


Kült Filmler

umarsiz yalnizlar aykan safoğlu 44

YOKLUK. Sevilen nesnenin yokluğunu nedeni ve süresi ne olursa olsun- sergileyen ve bu yokluğu bırakılmışlık deneyimine dönüştürmeye yönelen her türlü dil 1 oluntusu. Geçenlerde sakladığımı bile unuttuğum eski bir gazete kupürüyle karşılaştım. Kaos GL'nin konusu çoktan belirlenmişti. Ben de bambaşka sularda dolanan bir yazı yazmaya niyet etmiştim ki gazete kupüründe şöyle diyordu: “Filistin'de Gazze'nin kontrolünü ele geçiren Hamas, iki yıl önce üç aylıkken güçlü Hassanein aşiretinin kaçırdığı dişi aslan Sabrina'yı erkek kardeşi Seher'e kavuşturdu. Hamas'ın aşiret evini basmasıyla çıkan silahlı çatışmada kurtarılan Sabrina'nın gördüğü kötü muamele nedeniyle…” Yeni bir yazı için aklıma bir sürü fikir üşüştü. Hem yalnızlık üzerine, hem de yalnızlığı konu edinen herhangi bir filmin anlatısını görüntüler üzerinden örgütleyişi hakkında bir yazı yazılabilirdi. Sabrina ve Seher'in birbirlerinden ayrı düşüşlerini, hasret kalışlarını anlamlandırabilecekleri bir dil örüntüsü yok. Gazetede habere eşlik eden fotoğraf, yokluk dediğimiz şeyi yukarıda olduğu gibi yalın sözlerle anlatamazdı belki ama meramını hiçbir dilde karşılığı olmayacak denli yetkin ifade ediyordu. Gördüğünüz zaman sizi yerinize mıhlayan türden bir imgeydi. Seher ve Sabrina birbirlerini meğer ne kadar özlemişler… Fotografik imgenin gücü üzerine yersiz saptamalar ve kestirmeden sonuca varmaya çalışan genellemeler yapmak istemiyorum. Nitekim Jean Genet de, aynı coğrafyada Şatila ve Sabra mülteci kamplarını gezdikten sonra kaleme aldığı 'Şatila'da Dört

Saat' isimli makalesinde fotoğrafın iki boyutluluğunun sınırlandırıcılığından söz eder: “Fotoğraflar iki boyutludur, televizyon da öyledir; ikisinin üzerinde de yürüyemezsiniz. Yürürken üzerlerinden atladığım, sokağı bir uçtan bir uca kaplayan, ayaklarını bir duvara dayayıp, başını öbür duvara yaslamış, yere çömelmiş ya da yay gibi kıvrılmış siyah ve şiş cesetlerin hepsi Filistinli veya Lübnanlıydı. Sağ kalan halk gibi benim için de Şatila'ya ve Sabra'ya gitmek, birdirbir oynamaya benziyordu.” 2 Genet bir başka makalesinde de “Resimlerin çifte işlevi olduğu bilinir: göstermek ve gizlemek” 3 der. Ben yine de nevrotik olmayı göze alarak hatta daha da ileri giderek iki hayvanın yoksunluğu tarif edişlerindeki kristalize duruşun, ruhumda uzun zamandır hiçbir insanın sözel olarak beceremediği tahribatı yaptığını, çok az edebi eserin, pek az söylem ustasının böylesi işlevsel olabileceğini söylersem, artık kantarın topuzunu kaçırdığım düşünülebilir. O yüzden hemen “o” fotoğrafın bu denli etkileyici olmasını analiz etmek gerek. Bir gazetede karşılaşılan bir fotoğraf yanı başında durduğu haberin içerdiği bilgilerle yan yana okunduğunda bu kadar etkileyici olabiliyorsa bu etki sinematografik bir etkidir, diyebiliriz. Kavuşma anını önceleyen bir anlatıyla, fotografik imgeye baktığımızda, beklentilerimizi oluşturmaya başlıyoruz. Bir fotoromanın işlediği anlayışla, zihnimiz bir sonraki sahneyi biçimlendirmeye başlıyor. Ufak bir bestelemeyle tek bir imge bile tek başına belirli bir zamana yayılmış bir yaşantıyı, bir anlatıyı mümkün kılıyor. Bu ürüne Deleuze'ün tabiriyle 4 Zaman-İmaj dersek, artık sinemanın alanındayız. O zaman baştan beri yoksunluk, yokluk kavramlarını görüntüler


süren, umarsız yalnız kişiler; ama ikisini de kendi öykülerini anlatabilecek olmaktan yoksun kılan sarsaklık Todd Solondz'un ilgilendiği şey. Todd Solondz'un bu iki karakteri anlatırken komedi ile trajedi arasındaki diyalektikten güç alan üslubu, Amerikan ellerinde genç ve yalnız olmaktan ziyade, onları bu kadar erksiz kılan dizgenin kendisi hakkında nahoş şeyler söylüyor.

üzerinden inşa etmenin ne kadar olası olduğu sorusu da cevaplanmış oluyor... Sabrina ve Seher bunları dillendirmem için vesile oldu. Aslında Kaos GL'nin bu köşesinde birkaç aydır yapmakta olduğum şey birtakım görüntüleri kendine dert edinip bunları anlatı kalıbında izleyiciyle paylaşmayı deneyen filmler üzerine söz üretmek. Bunu yaparken burada yalnızlık fikrinden yola çıkmış, yalnız karakterler etrafında anlatısını örmüş filmlerden kaçınılmaz olarak bahsetmiş olduk. “İşimiz bir anlamda yalnızlık” gibi amiyane bir benzetme yapabiliriz. Nitekim böyle bir yoğunluğun olmasının en temel nedeni hikayelerin çoğunlukla aşk söylemi etrafında örgütleniyor oluşu. Barthes, deminden beri alıntıladığımız kitabı Bir Aşk Söylemin Parçalar'ın önsözünde, kitabın gerekliliğini şu cümleyle açıklar: “Bugün aşk söylemi alabildiğine yalnız. Belki de binlerce özne kullanıyor bu söylemi (kim bilir?) ama hiç kimse desteklemiyor; çevre diller tümden bırakmışlar onu: ya bilmiyor, ya küçümsüyor, ya alaya alıyorlar; yalnızca iktidardan değil, çarklarından da koparılmış.”5 Bütün bu dediklerimizi akılda tutarak, yalnızlık pratiğini deneyimleyen yaşamlara odaklanan filmlerden bahsedelim biraz. Todd Solondz, Amerikan bağımsız sinemasının önemli yönetmenlerinden. Filmografisindeki filmlerin çoğunu Amerikan orta sınıfının örgütleniş biçimine yıkıcı bir eleştiri olarak okumak mümkün. Çokluk dışarıdan mutlu görünen banliyö ailelerinin gündelik hayatlarına işlemiş trajedik unsurları, mutsuz ergen evlatları hikayenin eksenine yerleştirerek ortaya seriyor. Solondz'un filmlerinde, aileyi Amerikan toplumunda vazgeçilmez konumlandıran muhafazakar bir ahlak anlayışının egemen olduğunu unutmamak lazım. Kürtaj karşıtlarının yıkıcı temsillerine, sözümona politik doğrucu aydınların yobazlık emsallerine yer veren filmlerinde komedi ile trajedi arasında gelip giden hınzır bir üslup var. Dolayısıyla, karakterlerin erkek egemen, ikiyüzlü bir ahlakın nefesini her daim ensesinde hissettiği filmlerden bahsediyoruz. Todd Solondz o kendine has üslubuyla, Storytelling (Öykü Anlatımı, 2001) filminde baskıcı bir coğrafyada-banliyödeyalnız yaşamların anlatılış biçimleri üzerine bir deneme yapıyor. Film, kurmaca ve belgesel isimli iki ayrı anlatıdan oluşuyor. İki anlatıda da karakterler etrafında bir 'hikaye' anlatılıyor. İlkinde dillendirilen hikayenin kurmaca ve ikinci bölümde konu edilen hikayenin belgesel olma iddiası var. İki öykünün, kurmaca veyahut belgesel, nasıl adlandırılırsa adlandırılsın kaçamayacağı ortak bir paydası var: trajedide birleşiyorlar. Bu anlatının trajedi ortaklığı iki öyküyü de kader birliğine zorluyor. Deneyimlediklerinin sahiden yaşanmış olduklarını beyan edemeyen, 'gerçek' addedemeyenlerin yaşanmışlıkları kurmaca kılıfına sarıp sarmalaması veya halihazırda yaşanmakta olanların belgesel motivasyonuyla aktarılması da aynı hüsranla bitiyor. Sanırım hikayenin anlatılış biçiminden bağımsız, anlatının kendinden menkul ağırlığı böylesi bir kader birliğinde ısrar ediyor. Üniversiteye giriş sürecinde yaşadıkları belgesel konusu olan eşcinsel Scooby (Mark Webber) ile kurmaca hikaye yazarlığı üzerinden derdini anlatmaya çalışan Vi (Selma Blair) kuşkusuz ayrı hayatlar

Yalnızlığın ve sıkıntının Amerikan gençlerinin yalnız başlarına icra ettiği şeyler olduğuna inanmıyorsak ve bu kavramları onların egemenliğinden kurtarmak istersek; Amerikan banliyösünden Anadolu taşrasına sıçrayıp bu diyarlardaki gençlerin hayatlarını konu edinen, taze bir film olan Reha Erdem'in 'Beş Vakit'inden bahsedebiliriz. Reha Erdem, sinematografik olarak da takip ettiği ergenlerin yaşamlarına dalıp çıkarak onları hikayenin 'asıl' kişileri addederek , onların büyüklerin dünyasını nasıl algıladıklarına, bu dünyaya uyum sağlamaya çalışırlarken yalnız başlarına ne denli umutsuz, çıkışsız ve mutsuz debelendiklerine de göz atmış oluyor. Beş vakit okunan ezanın eşit parçalara böldüğü her gün, birbirinin aynısı peşisıra geçip giderken, bu ergenler can sıkıntısının ve büyüklerin dayattığı türlü badirenin pençesinde hayata atılmaya çalışmaktadırlar. Nefret ettiklerinde azimli katilleri kıskandıracak bir kindarlıkla uygulamaya koydukları imha planları, sevdiklerinde sıradan hayatlarını nasıl da zenginleştirebildiklerini gösteren jestleriyle varoluşlarını gerçekleştirirlerken Amerika'daki akranlarından pek farklı değiller. Onlar da büyükleri tarafından yaratılmış, büyüklerin de mustarip olduğu bir düzene ait olmadıklarını hissediyor, uyumsuzluklarından doğan acılarla boğuşmak zorunda bırakılıyorlar. A n n e v e babalarının yapmış olduğu z o r a k i izdivaçların vebalini çekmek z o r u n d a bırakılırlarken, bu samimiyetsiz düzenin yalan d o l a n ı n ı n d ü p e d ü z farkındalar. Filmin aralarına serpiştirilen, dağ ve taşla bir bütün olmuş bu çocukların görüntüleri aklıma Seher ile Sabrina'nın fotoğrafını getiriyor. Onların kendilerini anlatacak kelimeleri yoktu, Vi ve Scooby ise kendilerini anlatmaya giriştiklerinde sarsak bir dilin girdaplarında kayboluyorlardı, bu çocuklar da kendilerini duyurmaya yarayacak bir dilin varolduğundan bihaberler. Ne kadar yırtınsalar da onların bağırışları, köyün kahvesinde duyarsız erkek sohbetlerine dalmış babalarının veya erkek egemen düzende hayatlarını heba etmekte olan kadınların bir kulağından girip öbür kulağından çıkmakta. Bir nevi 'it ürür, kervan yürür' hissiyatı… Anlatılan bütün bu öykülerden sonra ağzımızda kekre bir tat kaldıysa bile unutmamamız gereken, bu gençlerin yalnızlığa mahkum hayatlarında trajedilerinin farkında oldukları… Şu çağda ataletlerinden veya basiretsizliklerinden bir çıkış yolu bulamadılar belki ama, gün gelecek onlar da kendi hikayelerinin bizatihi anlatıcıları olacaklar. 1 Barthes, Roland; Uzaktaki, Bir Aşk Söyleminden Parçalar, çev. Tahsin Yücel, Metis Yayınları, 2005, s.20 Genet, Jean; Şatila'da Dört Saat,Tek Başına, çev. Ayşe Ece, Sel Yayıncılık, 2004 3 Genet, Jean; Filistinliler, Açık Düşman, çev. Sosi Dolanoğlu, Metis Yayınları, 1994 4 Deleuze, Gilles; çevirmenin önsözü, İki Konferans, çev. Ulus Baker, Norgunk, 2003 5 Barthes, Roland; Uzaktaki, Bir Aşk Söyleminden Parçalar, çev. Tahsin Yücel, Metis Yayınları, 2005, s.7 2

45


Eko

46

TUŞLULARDAN TELLİLERE, NEFESLİLERDEN YAYLILARA 23 ENSTRÜMAN BİLEN, GÖÇEBE RUHLU, FEMİNİST BİR MÜZİK DAHİSİ. 1983 DOĞUMLU BU GENÇ ADAM, 2002 YILINDA ÇIKARDIĞI 'THE PATRİCK WOLF' ADLI EP İLE DİKKATLERİ ÇEKTİ İLK. BUNDAN SONRA NE YAPACAĞI MERAKLA BEKLENİRKEN, BİR SENE SONRA YILIN EN GÖSTERİŞLİ ALBÜMLERİNDEN BİRİ OLAN 'LYCANTHROPY'LA ÇIKTI GELDİ. 2005 YILINDA İKİNCİ ALBÜMÜ 'WİND IN THE WİRES' İLE KALICILIĞINI, 2007'DE İSE 'THE MAGİC POSİTİON' İLE BOZULMAYACAK BİR SİHRE SAHİP OLDUĞUNU KANITLAYAN WOLF, EZBER BOZAN GÖRÜNTÜSÜ, GENET KAHRAMANLARININ SİRKİNE DÖNEN ŞARKILARI VE KISACIK YAŞAMINA SIĞDIRDIĞI ÖYKÜLERİYLE ÇOK ÇEKİCİ, ETKİLİ VE BÜYÜLEYİCİ... “ŞÖHRETTEN SIKILDIĞI İÇİN MÜZİĞİ BIRAKACAĞINI AÇIKLADI” İDDİALARINA İSE KULAKLARINIZI TIKAYIN, ÇÜNKÜ GEÇTİĞİMİZ GÜNLERDE “BÜTÜN DEMOLARI BİTİRMİŞ DURUMDAYIM. AMERİKA POLİTİKALARINA KARŞI OLACAK” DİYEREK YENİ ALBÜMÜNÜN MÜJDESİNİ VERDİ. BİZ DE BU MUTLULUK VE HEYECANLA KENDİSİNİ SAYFALARIMIZA KONUK EDELİM İSTEDİK VE OUT, GAY&NİGHT MAGAZİNE VE THE MUSİC SLUT'TAN DERLEDİK.

Erdal Matur

Bozulmayacak bir sihir:

Patrick Wolf Aptalca bir soruyla başladığımı biliyorum ama yine de soracağım. Müziğini nasıl tanımlarsın? Hmm... Müziğimi erkek arkadaşınızın ailesiyle ilk tanışmanızda hissettikleriniz gibi tanımlayabilirim. Siz beyazsınızdır ve onlar Asyalıdır. Sevdiğiniz erkeğin ailesi ile tanışacağınız için çok mutlusunuzdur. Ama aynı zamanda en iyisi olmanız gerekir her şeyinizle ve asla “beyaz şeytan” ırkçılığına maruz kalmamanız... Söyleyeceklerinizde hassas olmalısınızdır. Ve bir de bakmışsınız, aldığınız onca tedbir işe yaramıştır ve tarafsız biri olduğunuzu göstermişsinizdir. Artık çok daha mutlusunuzdur; ancak yine de teselli edici olmakla yansız olmak arasındaki kırılgan çizgide incelikli bir şekilde yürümeye çalışıyorsunuzdur. İşte bu, müziğim için en iyi tanım olsa gerek. Beni bilen tek insan yine benim ve asla belirli bir müzik yapmayacağım. Pop, punk ya da rock müzisyeni değilim; ben Patrick'im. Fotoğraflarında ve diğer görsel çalışmalarındaki etkini ve sorumluluğunu anlatsana... Son kararı veren ben oluyorum. Bazen bütün çalışmayı tek başıma yaptığım da oluyor. Fotoğrafçılarımla işbirliği her zaman çok yakın bir ilişki olmuştur. Onlara şarkılarımı yazarken nasıl hissettiğimi anlatırım, bir gazeteciye ya da arkadaşlarıma anlattıklarımdan da fazlasını. Böylece onlar da müziğimi fotoğraflara dönüştürebiliyorlar. Aynısını tasarımcılarımla da paylaşırım, onlar da istediklerimi yaratabiliyorlar. Bu şekilde çok kişisel projeler ortaya çıkmış oluyor.


Virginia Woolf kitap yazmak yerine film çekmeliydi

Alkışlanmak ya da yuhalanmak beni ilgilendirmiyor Moda anlayışın ve özel yaşamın hakkındaki spekülasyonlar seni rahatsız ediyor mu? Gençlerin giyim şeklinden ve davranışlarından etkilendiklerinin farkında mısın? Beni endişelendirecek tek şey müziğimi seven birilerinin kamusal kimliğimden ötürü benden vazgeçmesidir. Gençlere gelince bilmiyorum. Doğruyu söylemek gerekirse, emin değilim. Benim tercihlerim çok doğal geliyor bana. Uzun süredir bu şekilde giyiniyorum. Çok uzun biriyim ve kendi elbiselerimi ve stilimi yaratıyorum. Eğer bu, insanlara kimliklerini, karmaşalarını ve duruşlarını yansıtmak için ilham veriyorsa ne mutlu bana. Ancak sonuç olarak ben müzisyenim; video ve diğer görseller biraz “ötekidir” ve üçüncü derece bir iletişim yoludur. Ama sen üretilmiş bir imajın kopyası ya da üretilmek istenen bir imaj değilsin. Hayır, üretilmiş değil, sorun da bu zaten. Üretilmenin, uydurulmuşluğun tersi bir durum. Uzlaşma ya da daha yaygın bir kitleye ulaşma, farklı insanlardan saygı kazanma odaklı bir tercih değil bu. Basit ve yalın bir şekilde kendimi ortaya koyma tercihi. Alkışlanması ya da yuhalanması beni ilgilendirmiyor. Çocuklara sonrasını haber vermek istiyorum Lise yıllarındaki cinselliğinle ilgili Attitude dergisine anlattıkların… Evet, cinselliğimi punk-rock duyumunda kullandım, herkesin sinirini bozacak şekilde. Eğitimde son tabulardan biri bu: Maskülen bir toplumda feminen biri olmak. Herkesin erkek olduğu bir okulda, saçlarımı pembeye boyamak, beni dövmeye kalkan biriyle dövüşmek yerine “biraz daha yaklaşırsan sana bir öpücük vereceğim” demek eğlenceliydi. Benimle ilgili söylenen biseksüel kelimesini sevmiyorum. Yapmak istediğim şeylerde özgürüm, kategorilendirmek kısıtlamadır. Müzik için de aynı şey geçerli, müziğimin bir türü yok. Rock ve pop müzisyenlerin cinsel yönelimlerini tartışmaktan kaçınmasına nasıl bakıyorsun? Mika örneğin, kendini etiketlemek istemiyor ve muğlak kalmaya

devam ediyor. Belli bir yere kadar korkaklık olarak görüyorum. 10-20 yıl öncesinin dünyasına göre daha özgür bir zamanda yaşıyoruz, ama elbette hala çok katı kuralları olan birçok yer var dünyada. Halen intihar eden, dövülen çocuklar var. Mısır'da, bir erkek başka bir erkeği öptüğü için öldürülüyor. Cinsel yönelim, hakkında konuşulması gereken önemli bir konu hala. Politik ya da eğlendiren bir sanatçı olmak sizin seçiminizdir. Açıkçası, Mika eğlendiren müzisyenler birliğinden biri. Bu iyi; insanlara maskaralık yapıp onları mutlu etmek güzel bir şey. Önceden ben de öyleydim, ama şimdi kendimi içinde bulunduğum dünyaya daha vakıf, daha yere değmiş hissediyorum. Çocuklara sonrasını haber vermek istiyorum, birey olmanın zorluklarını ve toplumun seni yaratmak istemesinin verdiği rahatsızlığı anlatmak istiyorum. Dünya hakkında daha fazlasını öğrendikçe, 20 yıl öncesinden çok da ileride olduğumuzu hissetmiyorum. Seni “Erkek Björk” diye tanımlayanlar var. Çoğu karşılaştırmaya eğlenceli, tembel ya da önemsiz olarak bakıyorum, ama bazılarını gerçekten önemsiyorum. Björk ya da Prince gibi sanata yeni bir şeyler katmış ve var etmiş birileriyle karşılaştırılmak doğru bir şeyler yaptığıma işaret. Ama gazetecilerin yaptıkları karşılaştırmalar genellikle onların kafa karışıklığından ve tembelliğinden geliyor.

Şiirden konuşalım biraz... William Butler Yeats en sevdiğim şair. Ona coşkun bir yakınlık duyuyorum. Büyükannem ölürken bana onun kitabını bırakmıştı. İlk okuduğumda, sanki daha önceden okumuş gibi hissettim. Ayrıca Dylan Thomas ve Thomas Hardy aşığıyımdır. 'To The Lighthouse' gibi bazı şarkılarında edebi bir etki açıkça görülüyor. Virginia Woolf hakkında ne düşünüyorsun? İnsanların onun kitaplarını neden sıkıcı bulduğunu anlayabiliyorum. Kabul etmek zorundayım, başından sonuna kadar bir öyküye tutunmak çok zor bir şey. Ben onun kitaplarını uzun bir şiir olarak görüyorum. Mesela, bir film müziği için uğraşıyorum şu aralar ve filmin senaryosunu okurken onun yazıları geliyor aklıma. Bence o film çekilebilir bir zamanda yaşamalıydı ve kitap yazmak yerine film çekmeliydi. İlk albümün 'Lycanthropy', acele etmek, aşırı duyarlılık ve iyi-kötüderinden hissedilmiş her şeyi müzikle anlatma çabası gibi gözüküyordu. 'Wind In The Wires' ise kendinle ve dışarıdakilerle daha barışıksın sanki. Zaten şimdi daha mutlu olduğunu söylüyorsun. 'Wind In The Wires' için, 'Lycanthropy'dan daha olgun bir albüm diyebilir miyiz? Evet, kesinlikle yaşla ilgili bir durum. Sesim ve daha bir sürü şey daha derin, çok daha fazla... büyük. 'Lycanthropy'de sorduğum bir soruya cevap bulabiliyorum artık. Kendimi aniden bulmam bir tür geçişe benziyor. 'The Magic Position' da aşk coşkusu üzerine... 'The Magic Position' endüstriyel gotik takıntılı görseller sanatçısı Ingrid Z ile ilişkim üzerine kurulu bir albüm. Aynı görüleri paylaştık ve birlikte yarattık, parlak renklerde yaşadık. O büyük bir Cure hayranı. Ben de piyanosu başına oturup kurt adamlar, gece yarısı, rüzgar ve fırtınalar hakkında şarkılar yazıp mutlu olan birisi... Ve aniden, iki siyahlığın çarpışıp parlak renklerden oluşan bir spektrum yaratmasına benzedi ilişkimiz. İlişkinin sonunda ikimiz de bu muhteşem serveti dünyayla paylaşmak için yeniden ortaya çıktık. Ben bunu ilham kaynağı olarak kullanıp albümü yarattım, Ingrid resimlerle dolu eski evine geri döndü.

Halen intihar eden, dövülen çocuklar var. Mısır'da, bir erkek başka bir erkeği öptüğü için öldürülüyor. Cinsel yönelim, hakkında konuşulması gereken önemli bir konu hala.

47


Bienal adnan yıldız

yıllar önce bir yazısında ülkeleri sanat anlayışı olarak ikiye ayırmıştı, tek adamın heykelini dikenler ve heykel dikmemeye çalışanlar, diye.

8 Eylül - 4 Kasım 2007 tarihleri arasında gerçekleşecek olan 10. İstanbul Bienali yaklaşıyor. Yabancı sanatçı, küratör ve yazarlar yavaş yavaş gelmeye, otellerde yerlerini ayırtmaya, projelerle ilgilenmeye başladılar. Şehirdeki sanat insanları arasındaysa yoğun bir hareket görünüyor. Bir yandan yaklaşan Bienal'e proje yetiştirme telaşı, bir yandan da Bienal haftası için program oluşturma stresi var. Ben bu yazıda hem izleyici olarak sizi harekete geçirmek, olaya ısıtmak; hem de Bienal'in nasıl olacağına dair sezgilerimi paylaşmak istiyorum. Ama önce, Bienal tarihinde nerede kalmıştık, hatırlayalım. Geçen sene yapılan İstanbul Bienali (9B) başlığını şehrin kendisinden alıyordu. Beraber çalışan Charles Esche ve Vasıf Kortun, mekanları daha önceki bienallerde kullanılan turistik yerlerden değil, başka referanslardan seçmişlerdi. İstanbul'u “ready-context”, adeta bir hazır bağlam olarak kullanarak, onu tanımlamaya ya da temsil etmeye değil; tam tersine onu uğradığı egzotizm tecavüzünden kurtarmaya, tanım sınırlarını genişletmeye çalıştılar. Bu anlamda 10. İstanbul Bienali'nin küratörü Hou Hanru bir

Türkiye'de modernizmin travmatik bir transformasyon olarak ağırlığı, siyasi zeminin hala yakın tarihten gelen kutuplarla tanımlanması, her evdedükkanda bir Atatürk resmi olması, yüzde 50'mizin AKP'ye oy vermesi... Bu nokta önemli, çünkü ben Bienal'in mekan haritasının da bu anlayışla oluşturulduğunu düşünüyorum. Özelikle mekan olarak Atatürk Kültür Merkezi (AKM) ve İstanbul Manifaturacılar Çarşısı (İMÇ) gibi erken Cumhuriyet mimari örneklerini kullanmak, iki mekan ile ilgili olarak basında gündemde olan “yıkılsın mı?” tartışmalarının derinine inmek, modernite referanslarından yola çıkmak ve onların resmini (bugün-globalleşen dünyada) yapmaya-çekmeye çalışmak... Daha pratik bilgiler için... Mesela Bienal listesi açıklandı, www.iksv.org adresinden sanatçıları öğrenebilirsiniz. Mekanlar ise Antrepo no. 5, İMÇ, AKM, santralistanbul ve İstanbul sokakları... Bienal ayrıca birçok farklı projeden ve Bienal zamanı gerçekleşecek zengin bir programdan oluşmakta. Bu kez Bienal'in gece programları da var; yani

En iyimser Bienal: 10. İstanbul Bienali

“Küresel Savaş Çağında İyimserlik” devam filmi çekiyor; elbette başka oyuncular ve başka bir içerik vurgusu var ama Hanru metodolojik olarak Esche ve Kortun'un İstanbul Bienal geleneğinde yarattıkları sapmanın izinden gidiyor. Daha önce Venedik Bienali'nin küçük kız kardeşi olmaya çalışan İstanbul Bienali şimdi daha deneysel ve alternatif bir rota izliyor. Hanım hanımcık yetişmeyi reddediyor, sokak kızı olmak istiyor...

hou hanru

Hanru, yarattığı farklı kültürel bağlamlar açısından moderniteyle yakından ilgilenen bir küratör. Geçen sene yaptığı araştırma ziyaretlerinden birinde bir yemekte konuştuğumuzda da buradaki modernleşmenin yarattığı krizlerle ve kutuplarla ilgilendiğini ısrarla belirtmiş; İstanbul'da onu en çok neyin korkuttuğunu sorduğumda da dürüstçe “the omnipresence of Atatürk” diye cevap vermişti. Yani Atatürk'ün (onun modernitesinin) her an her yerde olması. Ki zaten Türkiye'de de her ilin şehir meydanında mutlaka bir Atatürk heykeli vardır. Amerikalı bir küratör

geceleri de açık. Bunlardan biri 'Rüya Evi', diğeri ise 'Gecegezenler'. 'Rüya Evi' 5 no.lu Antrepo'da gerçekleşecek ve geceleri açık olacak bir proje. Binanın içine yerleştirilecek yükseltilmiş platformlardaki işlerden oluşacak. Bu bölüm, Bienal izleyicisine, sergi aracılığıyla gece aktivitelerini deneyimleme fırsatı sunacak: rüya görmek, hayal kurmak, çalışmak, uyumak… 'Gecegezenler / Nightcomers' ise benim de aralarında bulunduğum 5 küratörün (Borga Kantürk, Marcus Graf, Övül Durmuşoğlu, Pelin Uran, Adnan Yıldız) yaklaşık 800 video arasından seçtiği bir video programı. 10 farklı seçkinin İstanbul'un 25 farklı noktasında gösterileceği proje için, küratör Hou Hanru, davet ettiği genç bir küratör takımından, kendisinin de daha önce farklı projeler için çalıştığı 'dazibao' kavramını İstanbul bağlamında yeniden üretmelerini istedi. 'Dazibao' adını Çin Kültür Devrimi sırasında halkın tepkilerini, düşüncelerini ve eleştirilerini


kutlug ataman “taniklik / testimony”

“gecegezenler” video programından

alikidd and basclassé “army of lovers/nazar”

anonimleştirerek duvara astığı posterlerden alıyor.

ferhat özgür “oyun alanı: bulmaca”

sanja ıvekovic “attention women at work”

eleni kamma

Bunun haricinde bildiğim kadarıyla İstanbul Modern, bienal tarihiyle ilgili bir sergi gerçekleştirecek. Geçmiş bienallerdeki işlerden oluşan bu şeçki İstanbul Bienali'ne retrospektif bakmak için iyi bir fırsat. Ayrıca uzun zamandır kendi koleksiyonunu oluşturmaya çalışan santralistanbul, açılış sergisini (Temmuz'daki açılışı saymıyoruz; o, Başbakan Erdoğan'ın seçim öncesi şovu olduğu için hem aceleye gelmiş hem de olsun diye yapılmış bir sergiydi) Bienal'le aynı günlerde yapacak. Hans Ulrich Obrist'in Lyon Beinal'i çağrısında önemli küratör ve yazarlara sorduğu “Zamanın en önemli sanatçısı sizce kimdir?” sorusuna düşünmeden “Ömer Ali Kazma” diyen Hanru Domus Academy, Bilgi Üniversitesi'yle ortak çalışmasında, Ömer Ali Kazma'yı da davet ederek, bir workshop düzenliyor, sanat deneyimini tartışmaya açıyor. Platform Garanti Güncel Sanat Merkezi'nde ise Mladen Stilinović kişisel sergisi olacak. Belgrad doğumlu ve Zagrep'te yaşayan, Stilinovic'in sanatı adeta yaşayan bir tarih ağacı, dünya şahidi gibi. İlk olarak 1970'lerde sokak gösterileri ve performanslarıyla bilinen 'Group of Six'in bir üyesi olarak da tanınan sanatçı, kendine has ironisi ve artık tarihselleşmiş humor anlayışıyla İstanbullu izleyiciyle tanışacak. Bu arada 'Gecegezenler'den farklı olarak başka bir projede de yer alıyorum, biraz bahsetmek isterim. Bienal'e paralel bir etkinlik olarak İMÇ'de bir tartışma platformu, bir ofis (çalışma) ortamı ve sürekli değişen bir program kurduk. Küratörlüğünü, Curatorlab programı katılımcılarından (Taipei) Esther Lu ile beraber oluşturduğum bu projenin katılımcı listesi ve güncellenmiş programı için projenin sitesine gidebilirsiniz (www.bigfamilybusiness.net). Bu proje, İMÇ 5. Blok'ta gerçekleşecek. Bigfamilybusiness.net'in içinde birçok farklı proje var. Bunlardan biri Berlin'den davet ettiğimiz sanat ortaklığı Alikidd ve BasClassé İMÇ'deki komşu dükkanlara referans veren bir moda koleksiyonu üretti. Modayla ilgilenenlerin de dikkatini çekeceğini ve Türkiye'deki modatekstil ekonomilerine de işaret eden bu koleksiyon 5-7 Eylül tarihleri arasında İMÇ 5. Blok'ta (no: 5533) görülebilir. Geçen Bienal bize İstanbul'u kazandırmıştı, bir bağlam olarak. Türkiye'yi yeni cumhurbaşkanı ve yeni hükümetiyle yeni bir dönemin beklediği bu sene bakalım yeni Bienal bize neler bırakacak, soru olarak?

49


LGBT öykü Kaos GL'li Kadınlar'ın düzenlediği 'İlk Adım İlk Kadın İlk Aşk' konulu Kadın Kadına Öykü Yarışması'nda ikinciliği Sena Aksoy'un "59" adlı öyküsü aldı. Üçüncü seçilen öykü için gelecek sayıyı bekleyeceksiniz. Sabrım yok diyorsanız da sizi www.kaosgl.org'a alalım!

Sena Aksoy

59

Gözleri düzenli aralıklarla 59 No'lu kapıya takılıyor, neredeyse her 10 dakikada bir. Kapının aralığından soğuktan kıpkırmızı kesilmiş minicik ellerini montunun ceplerine sıkıştırmış, yağmurdan sırılsıklam olmuş donuk yüzlü bir figürün görünmesini bekliyor. Kalem tutan elleri içi boşaltılmış gibi hafif; kalbi sanki az sonra kanatlanıp uçup gidecek bedeninden dışarı. Çizgi çizgi yeryüzüne inen yağmur damlalarının arasından onun görüneceği ilk anı düşünüyor. Araya giren ayların onları, birbirini gördüğünde dejavu yaşayacak iki yabancı haline getirmiş olabileceği düşüncesiyle sinsi bir ürperti kaplıyor bedenini… Burada, 59 No'lu kapının ardında aylardır eksik olan parçasının ona geri dönüp boş bıraktığı yerine geri oturmasını bekliyor. Kaleminden, başından beri onun için tuttuğu minik pembe defterin sayfalarına hikayeleri dökülüyor, başından bu geldikleri noktaya kadar. Onunla birlikte biz de geçmişe geri dönüyoruz… 3 ay öncesine…

50

Hayatın tüm soğuk gerçekliğiyle yeni yeni yüzleştiği zamanlardı. Elinde olmadan günler, aylar, seneler geçmiş ve tereddütsüz, keyfince harcadığı boş zamanların yerini, yapılması gereken işler, üstlenilmeyi bekleyen sorumluluklar almıştı ve o, yetişkinlerin dünyasına girmemek, büyümemek için son nefesine kadar direniyordu. 21 yaşındaydı; yavaş yavaş yüzüne yerleşen yaşam çizgilerine inat ruhu on dokuzunda kalmıştı sanki. Ama evrimin doğal bir süreci olarak farkında olmadan acı çekerek de olsa olgunlaşıyor, kişiliğinin eksik parçalarını yerlerine oturtuyordu. Bu tekil direniş esnasında yorgun düşen ruhuna hayat veren kaçış noktaları yaratmıştı kendince. Ara ara suyun yüzeyine çıkıp nefes alıp geri dalıyordu okyanusun derinliklerine. Görevini ne eksik ne fazla yapan, birbirine benzer bu onlarca yüzlerce molalardan tek bir tanesini istisnai ve özel kılan o film esnasında tanışmıştı onunla. Bazen insanın kaderin varlığına, bir şeylerin tesadüf denilip geçilecek kadar basit olamayacağına inanası geliyor. Onların hikayesi de bu görüşü destekleyebilecek en güçlü örneklerden biri olacaktır kuşkusuz. Hangi maharetli, muzip meleğin kaleminden dökülmüşse artık, onlarca sinemada, ardı sıra bir sürü seansta gösterilen bir filme, aynı sinemada, aynı seansta ve yüzlerce kişilik kocaman bir salonda yan yana koltuklara bilet almışlardı. İkisinin yanında da arkadaşları vardı. Sıralama dikkate alındığında 4 kişi, 4 koltuğa, çiftler birbirinden ayrılmamak kaydıyla 4 farklı şekilde oturabilecekken işte bu noktada romantik meleğimiz küçük bir kalem hareketiyle hikayemizi başlatan hamleyi yapmıştı. İkisini karanlığın ortasında "hadi kaynaşın" dercesine yan yana bırakmıştı. Film kara mizah öğeleriyle örülmüş klasik bir Woody Allen filmiydi. Hani şu gülmekten karnınıza krampların girmediği ama yüzünüze istikrarlı ve bilinçli bir gülümsemenin yerleştiği, topluca atılan kahkahalardan ziyade, bireysel yahut yalnız küçük bir grup insanla paylaşacağınız size özel gülümsemelerin filmlerinden biri… İşte bu kişiye özel, kısa süreli ve sessiz kıkırdamalardı ilk paylaştıkları. Minicik, karakteristik bir gülümseyişleri vardı ikisinin de. Boşlukta kaybolup gitmesine gönlünüzün el vermeyeceği, alıp cam bir fanusta saklamak

isteyeceğiniz türden… Bir süre sonra, bu sihiri daha yakından hissetmek istermişçesine birbirlerine yaklaşmışlar, akılları ekrandakiler ve hemen yanı başlarında nefes alışverişlerini, ufacık, kesik kesik mırıltı ve gülümseyişlerini duydukları insan arasında ikiye bölünmüştü. Derken mırıltılar daha sesli yorumlara ve çok geçmeden karşılıklı kesik kesik bir diyaloga dönüştü. Artık ikisi de filmin bir an önce bitmesini ve yanan ışıklarla birbirlerini görebilmeyi diler hale gelmişlerdi.

Ekran kapanıp yazılar aşağıdan yukarıya ağır ağır akmaya başladığında ikisinin de vücuduna bir titreme, kalplerine ise normal ötesi bir ritim yerleşmişti. Işıklar açıldığında bir süre çantaydı, paltoydu, yanlarındaki arkadaşlarıydı… oyalanacak bir şeyler buldular kendilerine. Kısa süreli, tatlı bir çekingenlikti yaşadıkları. Nitekim daha fazla bekleyemediler ve biraz merak, biraz endişe, daha çok heyecan dolu bakışlarla birbirlerine döndüler ve kısa bir süre sonra o gözlere, kainatın en aradığını bulmuş, en mesut insanının bakışları yerleşti. İkisi de konuşmadılar, sadece huzur dolu bir gülümseme yayıldı yüzlerine, gözlerinden akıp… Nihayet birisi kendini bu rüyadan uyandırdı ve "Merhaba" diyebildi. Duruma uygun klasik bir diyalog yaşandı başlangıçta. Evlere dağılmak yerine bir yere oturup bir şeyler içilmek istendi. Ayrılmaya, henüz bulduğu hayat kaynağını kaybetmeye ikisinin de gönlü el vermedi. O akşam sokaklar, insanlar, müzikler, sofralar… Her şey çok güzeldi. Milyarlarca insandan aşık olanlar güruhuna 2 kişi daha eklendi, aşkını söyleyemeyen ama gözleriyle haykıran 2 yeni kişi… Hikayenin sonrası aslına bakarsanız yaşanmış, yaşanmakta ve yaşanacak olan onlarca, yüzlerce, binlerce aşk hikayesinden çok da farklı değil. İki kardeş dişi ruhun birbirine bağlanması, diğer yarısı olmadıkça korkunç bir yalnızlığa, umutsuzluğa kapılması, yaşam enerjisini yitirmesi, tüm hücrelerinden fışkıran aşkı, yanağını okşadığı, gözlerinin içine bakarken bin türlü boyuta dalıp dalıp çıktığı, kimi zaman aralıksız açılıp kapanırken karşısındakini onlarca saniye kendisine dalıp gitmeye mahkum eden dudakların yer aldığı yüzün sahibine kahrolası bir çekingenlikle bir türlü söyleyememeleri kuşkusuz bizlere sevimli fakat klişe gelecektir. Çünkü bildiğiniz üzere iki kişi arasında yaşanan duyguların yoğunluğu, paylaşılanların değeri, edebiyatın, sinema ve sanatın diğer türleriyle ne kadar anlatılsa da bir şeyler hep eksik kalacaktır. Bu keyifli ve bir o kadar konuşamamanın acısıyla dolu günler, nihayet bir gece yarısı, kardeş ruhlardan biri, bir pencere kenarında, araladığı perdeden içeri süzülüp üzerine düşen sokak lambasının altında, düşüncelere boğulmuş, boş gözlerle dışarıyı izlerken, diğerinin fark ettirmeden yaklaşıp onu elinden tutup verdiği yumuşacık hayat öpücüğüyle karanlık sulardan gün ışığına çıkarmasıyla son buldu. Woolf'un dediği gibi, kimse onlardan daha mutlu olmamıştı sanki. Günler ilerledikçe birbirlerine daha çok bağlandılar. Yaşam tarzları taban tabana zıt olan bu iki ruh bir yapbozun kayıp parçalarıymışçasına birbirini tamamlayıp seyre değer bir bütünü oluşturdular. İkisi de değişti, kişiliklerinin sivri/karanlık yanları bir bir ortaya çıkıp onarıldı, güzel huylarına umutlar çoğalıp, hayaller kuruldukça yenileri eklendi. Mutlulukları en somut kedileri Loly üzerinde görüldü ve aşklarının sembolü olarak bu minik, hınzır kedinin aşk göbeğini seçtiler.

2007


51 Yapım şirketinin hikayeyi can sıkıcı derecede kusursuz bulup, muzip melek senaristimiz üzerinde yaptığı baskılardan olsa gerek, aylardır açılmamış bir çekmeceden, varlığı çoktan unutulmuş bir mektup, hiç beklenmedik bir anda hikayeye girecek ve kusursuz gidişatını uzun bir süreliğine değiştirecekti. Zaman zaman kısa süreli tartışmalara sebep olan eski sevgiliye yazılmış bir mektuptu bu. Üzerinde tarih falan da olmadığı için, zaten adı geçtikçe, hatırladıkça elinde olmadan siniri bozulan, yüzü asılan kardeş ruhlardan kıskanç ve kırılgan tabiatlı olanı, kişiliğinin el verdiği paranoya sınırlarını zorlayarak bu mektubu, biricik aşkı tarafından yeni yazılmış olarak yorumladı ve aksini iddia eden hiçbir söze, gözyaşına, SMS'e inanmadı. Böylece kendisiyle birlikte ruh eşini de dipsiz, karanlık bir kuyuya hapsetti. Çiçekler solup, kuşlar susup, güneş batıdan doğmadı ama ikisinin de hayatı ortasında kocaman bir kara delikle nasıl yaşanabilirse öyle yaşandı. Arkadaşlar arasında, hayatın koşturmacasının ön saflarında, müziğin sesi sonuna kadar açılarak unutmak üzerine kuruldu yaşamları. Zaman ilerledikçe anılar üzerine üzerine gelmeye, onun yokluğu dayanılmaz olmaya başladı ama yapımcı şirketin hepimizin ruhuna yerleştirmeye çalıştığı ahir zaman sadakatsizliği psikolojisinin bir yan ürünü olan mutluluğa ve bireye inançsızlık sendromu tüm bedenini kötü niyetli bir ur gibi sarmıştı. Gözleri yerli yersiz doluyor, saatlerce bekleyip nihayet uykuya dalabildiğinde rüyalarında yine onunla oluyordu ama içindeki aldatılma, aptal yerine konulma düşüncesini bir türlü aklından çıkaramıyordu. Kendi kendine içinde oluşturduğu kem gözlerin, lafazanların, fısır fısır aşklarının nasıl da fos çıktığını, zaten kendisinin mutlu olamayacak kadar saf olduğunu, bundan sonra kimseye güvenip inanmaması gerektiğini öğrenmesi gerektiğini konuştuklarını hayal ediyordu ve bunlara ciddi ciddi de inandırıyordu kendini. Böyle böyle 2 ay geçmişti. Zamanın bazı şeylerin ilacı olamayacağını, geçirilen her saatin, günün, birbirlerinin varlığıyla dolup taşabileceğini kanıtlayan 2 koca ay… Sonlarına doğru kızgınlığın, hayal kırıklığının yerini, yaşadığı her şeyde hissettiği koca bir boşluk ve bir yerlerde bir hata yapmış olabileceği şüphesi aldı. Ona söylediği tüm kötü

sözlerden, yüzüne kapadığı telefonlardan, gözlerinin içine baka baka artık onu sevmediğini söylediği yalanlardan korkunç bir pişmanlık duymaya başladı. Neden durup "ya haklıysa" diye düşünmemişti hiç? Konuşmasına bile fırsat vermemişti ve tüm bunları, hayal kırıklığının, dolayısıyla aşkının büyüklüğünün bir gösterisi olarak algılanmasını isteyerek yapmıştı. Onu düşündü; mektubun onlar tanışmadan çok önce yazıldığını ama asla verilmediğini anlatmaya çalışırken döktüğü gözyaşlarına inanmayıp ona nefretle baktığı günü düşündü. Sonra beraber geçirdikleri ilk geceyi hatırladı; onun boynunda, onun kokusuyla uyandığı ilk sabahı… Pişmanlık içinde kanadı yüreği, fotoğraflarına bakıp saatlerce ağladı, dokunamamanın verdiği acıyla kıvrandı sabaha kadar ve uyumak üzereyken cesaretini toplayıp her zaman gittikleri yerde görüşmek istediğini belirten bir SMS yolladı ona, haykırmak istedi içine kemiren hasretini ama bir şeyler yine durdurdu onu, kahrolası gururu olsa gerekti bu. Ve işte 59 No'lu kapının ardında onu bekliyordu aklında onlarca hatıra ve düşüncelerle. Tüm kızgınlıklarını, pişmanlıklarını, heyecanlarını yazdığı o minik pembe deftere bir şeyler yazıyordu yine. Bir ara kendini kaptırıp 10 dakikalık rutin kontrolünü unutup önündeki kağıda yumulmuş bir şeyler yazarken omzuna hafifçe dokunan bir el, daldığı yoğun anı ve düşünceler sarmalından çekip çıkardı onu. Tıpkı onu ilk defa öpmeden önceki sihirli dokunuşunda olduğu gibi bu kez de onu sıkan, geren düşüncelerinden vücudundan buharlaşıp uçtu. Birbirlerine bakakaldılar bir süre, yüzlerindeki her noktayı bir değişiklik var mı diye tek tek incelemek istermiş gibi konuşmadan sadece gözlerini gezdirdiler hemen karşılarındaki yüz üzerinde. Her şey bir anda o kadar tanıdık ve sıcacık geldi ki, araya giren iki ay, kızgınlıklar, kırgınlıklar… hiçbir şey düşünülemedi. Karşılıklı, dolan gözlerden süzülen yaşlar silindi ateş basan yanaklardan. Sadece gözleri ve elleri kıpırdayabildi uzun bir süre, hiçbir şey konuşmadılar. Muzip meleğimizin yukarılardan gönderdiği kutsal ışıktan yapılmış iki görünmez yüzük ilişti parmaklarına.


keditörün kitabı

kitaplık Caniko'nun Sonu

SEVİCİ TÜRKÜSÜ - Bir Sevicinin Romanı

Colette Cadde, Roman

Leslie Feinberg

Caniko'nun 'ahlaklı sonu' içine sinmedi ki bu kitabı yazdı. Yazıldığı yıllar için çok cesur ve cüretkar…

Aşındırma Denemeleri Ulus Baker Birikim, Deneme Türkiye'nin en büyük entelektüellerinden birinin anısına…

Voyıcır 2 Lale Müldür, Ahmet Güntan - YKY, Şiir Yıllardır "arananlar" listesindeydi. Kült kitaba dönüşmüştü. İkinci fırlatılışı.

Bir Aile Cinayeti - XIX. Yüzyılda Bir Aile Cinayeti Michel Foucault Ayrıntı, İnceleme Suç ve ceza, akıl sağlığı ve delilik, ikiyüzlü toplumun "normallik" normları… Yeniden ama hala çok sarsıcı.

Çeviren: Cemile Çakır, Artshop, Roman Başından uyaralım: Türkçe adına bakıp da aldanmayın. Çünkü orijinal adında da (Stone Butch Blues) belirtildiği gibi kahramanımız aslında bir stone butch. Hayatı ve mücadelesi de bu kimlik etrafında kuruluyor. Şimdi devam edebiliriz… Kahramanımız 'Butch' Jess Goldberg. Evden kaçış, 'gay bar'a ilk gidiş, para kazanma derdi, fabrikalardaki grevler, ilk sevgiliyle tanışma... Yıllar geçiyor çocuk Jess büyüyor ve zaman da onunla birlikte yaşlanıyor. Polisin eşcinsellere yönelik baskısı ve işkenceleri, toplumun yargıları derken 1960'lardaki politik hareketle yeni bir beden buluyor hayat. Feminizm ve sol hareket Jess'in rehberi oluyor. Leslie Feinberg'in kaleminden dökülen Jess'in hayatı, bir dönem Amerika'sının tablosunu çizerken 'butch', 'stone butch', 'femme', 'he-she', 'drag queen' gibi kavramların kimlik mücadelesinde nasıl şekillendiğini de anlatıyor. 1993'te 'Stonewall Kitap Ödülü'nü alan 'Sevici Türküsü''nün, kurmaca olduğu söylense de yazarın hayatından damıtılarak yazıldığı çok belli. Bugün Amerika'da sol hareketin önemli isimlerinden olan Feinberg, Workers World Partisi (İşçi Dünyası Partisi) yöneticilerinden biri. Aynı zamanda “transgender” konusu üzerine yaptığı çalışmalarla da tanınıyor. Eşcinsel kadınların kitaplığında yerini mutlaka bulacak olan bu kitap, kavramlara ve toplumsal cinsiyete takmışların da kayıtsız kalamayacağı bir öykü anlatıyor. Hem de Türkçede bugüne dek okumadığımız türden bir 'öteki' öyküsü…

tadımlık

Lucifer'in Bisikleti Bir gün işten geldiğimde Theresa'yı mutfak masasında öfkeden terlemiş halde buldum. Yeni oluşturulan bir gruptan lezbiyenler onunla femme olduğu için dalga geçmişlerdi. Ona beyninin yıkanmış olduğunu söylemişlerdi. Theresa masaya vurdu. “Bana butchların erkek şovenisti domuzlar olduklarını söylediler!” Erkek şovenizminin ne demek olduğunu biliyordum, ama bunun bizimle ne ilgisi olduğunu kavrayamadım. “Onlar bizim bu boklarla ilgilenmediğimiz bilmiyorlar mı?” “Umurlarında değil tatlım. Bizi dışlayacaklar.” “Jan, Grant, Edwin ve ben onların toplantılarından birine gidip kendimizi anlatmayı denesek mi?” Theresa elini kolumun üzerine koydu. “Bu işe yaramayacak tatlım. Onlar butchlara çok kızgın.” “Neden?” Soruyu düşündü. “Zannedersem onlar bir hat çiziyorlar bütün kadınlar bir tarafta, erkekler öbür tarafta. Kendisini erkek olarak gören kadınlar ise düşman. Ve bana benzeyen kadınlar ise düşmanla yatanlar. Onların ağız tatlarına göre biz fazla kadınsıyız.”

küçük İskender Sel, Deneme Lucifer bisiklete biniyor. Küçük İskender sizin için şeytanla konuştu.

Onuncu Sigara İsmet Kür Everest, Roman Anne, kız, sevgili olan kadınlar… Bu kadınların hayatından geçen 12 Eylül ve işkenceler…

Cinsiyetli Olmak Zeynep Direk YKY, Makale Aile içi şiddetten militarizme feminist düşüncenin kavramları ve sorunları.

Kilitli Kapılar Anne Sexton Artshop, Şiir Kürtajdan mastürbasyona kadına dair her şeyi şiire dönüştüren bir cadı daha. Feminist şiirin öncülerinden…

Sevici Türküsü, sayfa 172 Leslie Feinberg

kutsal kitap

Y'ol - Birhan Keskin, Metis, Şiir “… tek tek dururken onlar, / öbürü henüz yanına gelmemiş olanı çağırıyor:/ o ikisi yan yana, altalta geldiklerinde dünya böylece daha geniş oluyor…” “mutfakta reçel yapan iki kadın”… o iki kadın ki, “aşk olanın ötesinde bir inancı” besleyip büyütüyorlar dünyanın genişliğinde… ve biri gidince, diğeri, kendini ömrü kadar “taş parçası”na bölerek her bir parçasını ayrı ayrı “dünyaya fırlatıyor”. dünya geniş değil artık, dünya uçsuz bucaksız uzayan bir karrrrrrrrrrraaaaaaaa!!! birhan keskin 'delilirikler'le başlayan şiir serüveninin son durağı y'ol'da, hüznünü hiç yitirmeyen şiirine bu sefer isyanı da ekleyerek bir kadının bir başka kadına duyduğu sevgiyi anlatıyor. birer taş parçasına dönüştürdüğü şiirler bir yandan “bir aşktan çok inanca dönüşmüş olan”ı yitirdikten sonra yaşanan dağılmışlığın, parçalanmışlığın simgesi olurken, diğer yandan belli bir sıralamaya uymaksızın savruluşlarıyla isyana dönüşüyorlar. hemen her kitabında kendine özgü lirizmiyle insanı en derininden yakalayan/yaralayan keskin y'ol'da sadece kırık bir aşk öyküsünün sonrasını resmetmiyor. iki kadının birbirine duyduğu sevginin sınırsızlığında, eşcinsel edebiyatın erkek egemen kalıplarını kırarak “lezbiyen aşk da vardır” diyor ve bir “lezbiyen aşk ağıdı” armağan ediyor türkçe'ye. “… sözde kalır sevgilim / sözde kalır bütün sözler / aşk çünkü, aşk çünkü kendine / bir yol, bir ideoloji ister…” (Salih Canova)


sinema klasik

DVD

Cennet Yaratıkları

Bandidas

Heavenly Creatures Yönetmen: Peter Jackson Oynayanlar: Melanie Lynskey, Kate Winslet Yeni Zelanda, İngiltere, Almanya, 1994

Bandidas Yönetmen: Joachim Ronning, Espen Sandberg Oyuncular: Salma Hayek, Penelope Cruz ABD, Fransa, Meksika, 2006

Hayek ve Cruz aşkının doğduğunu ateşleyen film. Dedikoduları kadar ateşli olmasa da eğlenceli.

Çılgın C.R.A.Z.Y Yönetmen: Jean-Marc Vallee Oyuncular: Michel Cote, Marc-Andre Grondin Kanada, 2005

Beaulieu ailesinin 5 oğlundan birisi olan Zac ve babasının 20 yıla uzanan hikayesini anlatıyor. 'Babalar ve oğulları' üzerine yapılmış en güzel filmlerden.

Seven Kadın Unutmaz Yönetmen: Osman F. Seden Oyuncular: Türkan Şoray, Çolpan İlhan, Ediz Hun Türkiye, 1965

Yanlış anlamalarla ayrılan iki aşık: Kemal ve Türkan. Tesadüfler iki sevgiliyi yıllar sonra yeniden karşılaştırır. Ancak mutluluk için çok az vakitleri olacaktır.

Hapishane Muhabbeti Let's Go To Prison Yönetmen: Bob Odenkirk Oyuncular: Will Arnett, Dax Shepard ABD, 2006

Başlangıçta çok sevimsiz gelebilir ama bir süre sonra keyifli bir gey komedisine dönüşüyor. Finalindeki sürpriz de cabası.

Ne anlatıyordu: Pauline ve Juliet birbirlerine sıkı sıkıya bağlı iki dosttur. Dışarıdaki h a ya t t a n s ı k ı l ı p b i r l i k t e kurdukları hayal ülkesi 'Borovnia'da yaşamaya başlarlar. Bu ülkenin ne olduğunu anlamayan aileleri kızların 'samimiyet'inden rahatsız olup onları ayırmaya ve görüşmelerini yasaklamaya çalışırlar. Ancak onların ayrılmaya ve ülkelerini düşmanlara bırakmaya niyetleri yoktur. Neden izlemeliyim: 1954 yılında Yeni Zelanda'da yaşanmış gerçek bir hikayeden uyarlanan film saplantılı bir aşk öyküsü anlatıyordu. Daha sonra 'Yüzüklerin Efendisi'yle tüm dünyaya adını duyuran Peter Jackson'ın filmografisinin belki de en iyisiydi. Kızların dışa kapandıkça derinleşen iç dünyalarını anlatmadaki becerileriyle şaşırtan Kate Winslet ve Melanie Lisnky'nin de ilk filmiydi. Bu arada, 'İki Genç Kız' ve 'Aşk Yazım'ın (My Summer of Love) nerden etkilendiğini sanıyordunuz?

antrakt Berlin Film Festivali'nde eşcinsel temalı ya da eşcinsel bir karakterlere yer veren filmlere verilen 'Teddy Bear' ödüllerine 'kardeş' geliyor. Dünyanın önde gelen film festivallerinden Venedik de 'Queer Aslan' ödülü verecek. Yarışmanın direktörü Daniel Casagrande, bu yeni ödül üzerinde dört yıldır durduklarını ancak bir türlü karar veremediklerini söyledi. 'Queer Aslan' ödülü, 29 Ağustos'ta başlayacak festivalin diğer ödülleriyle birlikte verilecek.

Eşcinsel sinemanın klasiklerinden biri haline gelen 1978 yapımı 'Kuş Kafesi'ndeki eşcinsel gece kulübü sahibi Albin Mougeotte rolüyle uluslararası üne kavuşan Fransız aktör Michel Serrault 29 Haziran'da yaşama veda etti.

Skandal Notes On A Scandal Yönetmen: Richard Eyre Oyuncular: Judi Dench, Cate Blanchett İngiltere, 2006

Ahlaklı tutumunun yarattığı hayal kırıklığına karşı kusursuz oyunculuklarıyla Dench'i ve Blanchett'ı görmek için bile izlenmeli.

Dönüş Volver Yönetmen: Pedro Almodovar Oyuncular: Penelope Cruz, Carmen Maura İspanya, 2006

Almodovar'ın son kadın filmi. Cinayet, anne-kız ilişkileri, eski sandıklar ve ortalığa dökülen sırlar. Gencecik bir Sophia Loren kıvamında Penelope Cruz hiç bu kadar güzel görünmemişti.

Rivayete göre, ekranların en radikal dizilerinden 'Umutsuz Ev Kadınları'nın yeni sezonunda gey çift olacakmış. Dizinin fanatiklerini şaşırtan bu değil ebette; bu gey çiftin kimler olacağı: Pek seksi popçu Robbie Williams ile pek seksi topçu David Beckham. Dizinin yaratıcısı Marc Cherry, yeni sezonda diziye yeni bir aile taşınacağını ve bu çiftin eşcinsel olacağını söyledi. Rol için önce Tom Cruise ile çalışmayı düşündüğünü fakat daha sonradan çiftin fiziksel olarak daha uyumlu olması için Beckham'da karar kıldığını açıklayan Cherry, 'İkisi de komik, maço ve yakışıklı. Birlikte çok yakışacaklar' diye konuştu. Dedik ya, rivayet!

yarışma Bu sahne hangi filmden? Yanıtla birlikte adınızı ve soyadınızı yazıyor, editor@kaosgl.org adresine gönderiyorsunuz. Biz de soruyu doğru yanıtlayan 3 kişiye Artshop yayınlarından Leslie Feinberg'in 'Sevici Türküsü' adlı kitabını hediye ediyoruz. Geçen sayının talihlileri: Ayşen Eren, Kader Karadeniz

53


müzik

hazırlayan: bawer çakır

tazeler

hikaye dinlemeyi sevenlere rufus wainwright - release the stars

54

bazı insanlar yeryüzüne hikayeler anlatmak için geliyorlar malum. anlatacak o kadar çok şeyleri oluyor ki nefes alıp verdikleri yerlerin milyonlarca kilometrelerce uzağında bile karşılık buluyor dillendirdikleri. rufus wainwright'ın hikayeleri gibi. acılar, uyuşturucu, cinsel kimliğiyle barışması ve bunu dış dünyayla paylaşma süreci, yaşadığı tecavüz ve kendini her şeyden uzak tuttuğu koca 5 yıl boyunca biriken bir dolu hikaye… 1998 yılından beri, hikayelerini biz dünyalılarla paylaşan rufus, 5. stüdyo albümü 'release the stars' ile yeniden ruhlarımıza işleyeme geldi. 'en' efsane, 'en' tutkulu aşkların, 'en' hüzünlü ayrılıkların, 'en' şiddetli kavgaların, kısaca yaşanılan her şeyin 'en' olduğu şehir berlin'de büyük bir yaylı orkestrasıyla kaydedilen albüm yine hüzünlü, hacimli, acılı, umudu içinde saklı tutan şarkılarla dolu. piyanonun kalbe dokunduğu, kemanların burunları sızlattığı bir albüm bu. ama en önemli özelliği yine şarkıların hikayeleri ve rufus'un en soğuk demiri bile eritebilecek sesi. 12 şarkıdan oluşan bu şahane albüm, kabuğunu müzik ile çatlatan bir insanın çektiği acıları, umutları, yaşadığı iniş ve çıkışların her ayrıntısını anlatan bir hikaye kitabı adeta. amerikan yaşam tarzına nanik yaptığı 'going to a town', ritmik yapısı ve yan flütüyle enfes 'sanssouci', joan wasser'ın (nam-ı diğer joan as police woman) konuk olduğu ritmik 'between my legs' ve 'rules and regulations' albümün dikkat çeken şarkıları. kesinlikle bu yılın en iyilerinden biri. çatırdayan kabuk seslerini sevenlere tavsiyemdir.

adresi belli şarkılar gülşen - ama bir farkla yılın ikinci gülşen albümü. ama bir farkla... bu kez şarkıları söyleyen gülşen'in kendi rızası ile yayınlanıyor bu albüm. ilginç gelebilir bir çoğunuza lakin yaz aylarının başlarında müzik marketlerdeki yerlerini alan 'mucize' isimli gülşen albümü eski yapımcısı erol köse'nin gülşen'e attığı kazığın müzikal haliydi bir nevi. her türlü itiraza, karşı duruşa rağmen stüdyo kayıtlarını sanatçının izni olmadan kullanan ve bir albüm haline getiren erol köse'ye yanıt ise bir kaç ay sonra gelebildi ancak. son 2 albümü 'of of' ve 'yurtta aşk cihanda aşk' ile ciddi bir çıkış yakalayan ve neredeyse her yerde çalınan, söylenen şarkılara imza atan gülşen'in nasıl bir albüm ile geri döneceği merakla bekleniyordu. "yasal korsan albüm" krizini başarılı bir hamle ile atlatan şarkıcı 13 şarkıdan oluşan albümüyle arz-ı endam etti yazın sonuna doğru. 'e bilmem artık' adlı dans şarkısı ile açılan albümün belki de en flaş şarkısı, gideceği adresi belli olan 'kara böcükler'. video klibinde de ''yasal korsan albüm'' olayına ve eski aşkı/yapımcısı erol köse'ye göndermeler yapan gülşen çıkış şarkısı olarak da bu eseri seçti. dile dolanan sözleri ve ritmik yapısı ile şimdiden kendini kabul ettirdi 'kara böcükler'. albümün cover'larından ilki yine bir sezen aksu şarkısına yapılmış: 'ruhumu asla'. daha önce de yorumladığı sezen şarkıları gibi bunu da gayet başarıyla kotarmış şarkıcı. diğer cover ise ercan saatçi'nin 'sayenizde'si olmuş. şarkı orijinal halinin yanı sıra yeni sözleriyle de yer almış albümde. (ne gerek var dediğinizi duyar gibiyim. e haklısınız tabi.) gülşen'in şarkıları yine aşk, ayrılık, burnu her dem havada aşık kadın şarkıları... seveceğiniz şarkılar muhakkak çıkacaktır. her ne kadar naim dilmener yerden yere vursa da, gülşen iyi bir şarkıcı oluyor giderek. salt seslendirmekle kalmıyor, bir karakter de yaratıyor şarkılarında. sıcak yaz günlerinde dinlemesi zevkli şarkılarla dolu bu albüm sanatçıyı sevenlere tavsiye. gülşen'in sesini, yorumunu, şarkılarını sevmeyenler ise uzak durabilirler pekala.

oynamaya geldik oynamaya... gogol bordello - super taranta! lütfen gogol bordello ismini bir yere not edin. çünkü önümüzdeki günlerde sıklıkla duyacaksınız bu ismi. nedenleri ise gayet anlaşılır. doğu bloğu çingene müziği ile ingiliz punkını aynı potada eriten enerjik, politik, şahane bir grup gogol. ülkemizi iki kere ziyaret etmiş (ilki rock n coke adlı festival, ikicisi ise sabancı üniversitesi bahar şenlikleri) olmaları nedeniyle bu topraklarda seveni de çok. ancak topluluk birbirinden güzel albümler yayınlayıp, sınırlı bir çevrede dinleniyorken küresel ısınmaya dikkat çekmek için al gore önderliğinde yapılan live earth konserlerinin londra ayağında kraliçe madonna ile birlikte 'la isla bonita'yı icra etmeleri onları artık dünyanın her yerinde tanınan bir topluluk haline getirdi. gey dünyası bile artık gogol dinlemeye başladı diyeyim, anlayın siz. en nihayetinde madonna'nın "arkadaşlarım" dediği ve sahnede mikrofonu bırakıp, dansçılarıyla birlikte önlerinde eğildiği ve başrolü hiç düşünmeden verdiği bir topluluktan bahsediyoruz burada. 'super taranta!' grubun son albümü. 14 şarkılık bir gazlı içecek gibi adeta. çalkalanmış ve birinin cesaret edip kapağını açmasını bekliyor gibi. gb'nun daha önceki albümlerine ek olarak şarkılar daha amerikan hardcore. bu da eğlencelik ve oynak şarkıların aniden yükselen kalp atışı gibi hızlanmasına sebep oluyor yer yer. şarkılar yine göçmenleri, yersizleri, punkları, çingeneleri, alkolü, eğlenceyi… kısaca hayatı anlatıyor. yollarda sürten, her kapıdan kovulan çingenelerin dünyalı olduklarını haykırıyor eugene hutz sesi ve şarkılarıyla. dedik ya isimlerini not edin diye, yalan değil, bir süre sonra dünyanın her yerinde gogol bordello dinleniyor, deli gibi dans ediliyor olacak. ahanda buraya yazıyorum:). geçen yaza 'starting wearing purple' ile damgalarını vurmuşlardı, bu yaz (ve güz elbet) ise 'supertheory of supereverything' ile zıplatacakları, oynatacakları aşikar topluluğu mor entarilerle dinlemek farz. şimdi 'super taranta!'yı ya da herhangi bir gogol albümünü alın ve cd çalarınıza koyun. sonra da başlayın 100'den geri saymaya. 90... 80... 70... 60... aaa!


play-list

renkli tüp (L) imadethismistake Sunkist http://www.youtube.com/watch?v=s oacK9wNK80

(T) Dana International Love Boy http://www.youtube.com/watch?v=L1BUmbdC9A

(G) Patrick Wolf - Wind In The Wires http://www.youtube.com/watch?v=M 7ukDMnTfkE&mode=related&search=

(L) Sue - Someday http://www.youtube.com/watch?v=A xIJulcQagY

(G) Samwell - "What What (In the Butt)" http://www.youtube.com/watch?v=fb GkxcY7YFU

Kaos GL Ofis The Magic Position Patrick Wolf Grace Kelly Mika It's Oh So Quiet Björk Hele Bi Gel Pinhani Summertime Billie Holiday

Homoloji.com Kibir Hande Yener Rehap Amy Winehouse Refugee Oi va voi Sweet Dreams Marilyn Manson Hope There's Someone Antony and The Johnsons

Pazartesi Cafe Kimler Geldi Kimler Geçti Ajda Pekkan Yalan Yeliz La isla bonita Dolapdere Big Gang Kaybolan Yıllar Sezen Aksu Benimle Oynar mısın? Bülent Ortaçgil

Emir & Uğur Tasarım Dursun Zaman Manga&Göksel Historia de un Amor Guadalupe Pineda Puro Teatro La Lupe Taş Bebek Göksel This Used To Be My Playground

Madonna

(G) Electric Six - "Gay Bar" http://www.youtube.com/watch?v=H TN6Du3MCgI

mikrofon (T) Bülent Ersoy - Yüz Karası http://www.youtube.com/watch?v=h jaLdqyAhbQ

(L) Melissa Etheridge - I Want To Be In Love http://www.youtube.com/watch?v=6 CAqc_yhqsg

(L) Ani DiFranco - In or Out http://www.youtube.com/watch?v=u NgLFL8hqmI&mode=related&search=

(G) Tarkan Erkan - Ayakta Yürek http://www.youtube.com/watch?v=fn JzHTvWT7k

içinden yalnızlık geçen şarkılar Yalnızlığa Hüküm Giydim - Ajda Pekkan Demir Attım Yalnızlığa - Ebru Gündeş Bu Yalnızlık Benim - Ahmet Kaya Afili Yalnızlık - Emre Aydın Hep Yalnız - Nazan Öncel Yalnız - Bülent Ortaçgil Yalnız Kullar - Sezen Aksu Yalnızlığım - Zuhal Olcay Yalnızlık Ömür Boyu - MFÖ Yalnızlık Paylaşılmaz - Duman Yalnızlık Penceresi - İlhan İrem Yalnızlık Senfonisi - Sertab

Antony Hegarty: Artık insanlar bir şeyler hakkında konuşmaya başladılar. Yirmi yıl önce Londra gibi bir yerde bile eşcinsel olmak hakkında konuşulamıyrdu. Boy George bile bunu itiraf edemiyordu. O günlerde cinsel kimliği çok açıktı ve kesinlikle eşcinseldi ama bunun hakkında konuşamıyordu. Kültürün içerisinde bunu konuşabileceğin bir alan yoktu. 80'lerin sonunda İngiltere'de bazı pop yıldızları bunu itiraf etmeye başladı. Ben çocukken hiçbiri bunu söylemeye cesaret edemiyordu. Bana kalırsa bu insanlar bir anlamda öncüler. (Eline Zeki Müren'in albümünü alıp kapağa bakıyor) Bu muazzam bir şey. Buradaki feminen görünümün arkasında yatan şey olağanüstü. Bülent Ersoy'un evirmi de muazzam. Mesela George artık bu durumu konuşabiliyor. Eskiden bunu yaptıklarında ilerleyebileceklerini düşünmüyorlardı. Ama artık bunun kendilerine benzeyen insanlar için ifade edilmesi gerektiğini düşünüyorum. (Rolling Stone)

karışık kaset PJ Harvey - White Chalk Marc Almond - Stardom Road Sinead O'Connor - Theology Marilyn Manson - Eat Me, Drink Me Kolektif - A Tribute To Joni Mitchell The Bishops The Bishops Nur Yoldaş - Sultan-ı Yegâh Gülsin Onay - Tchaikovsky No. 1 Rachmaninov No. 3 Patrick Wolf - The Magic Position Kolektif - Çeyrek 25. Yıl Özel Albümü Ezginin Günlüğü

55


müzik olay mahallinden

bir yangının külünü yeniden yakıp gitti antony and the johnsons surp agop hastanesi (eski şan tiyatrosu), 8 temmuz 2007

56

evet, sonunda istanbul'a antony de geldi! dünya gözüyle sahnede canlı canlı izleyebildik şarkılardan tanıdığımız, her an ağlayabileceği gibi bizi de eşlik etmeye zorlayan o muhteşem sesin sahibini. sabrımız tükenmeye başlamıştı ki sonunda geldi çattı, o 1 ay önceden bileti alınan gece. sahneye ilk, bir gitar virtüözü olan josé gonzalez çıktı. bir buçuk saate yakın gitarına adeta vokal yaptı. fakat eski şan tiyatrosunun yanmış duvarlarının arasında bekleşen kalabalık her şarkı bitiminde daha da heyecanlanıyordu, sahneye biraz sonra çıkacak olanı beklerken. ne giydiğini ve ilk hangi şarkıyı söyleyeceğini aramızda tartışırken sahneye utangaç bir edayla antony çıktı. kalabalık heyecandan kıpırdayamazken kendisinden on kat daha heyecanlı birini görünce konserin nasıl geçeceği gözümüzde belirmeye başladı. her an sahneden kanatlanıp uçabilecek bir melek gibi ellerini ve parmaklarını hareket ettiren antony hiç de sandığımız gibi giyinmemişti. son derece yalın, hatta özensizdi. şarkılarını bir bir seslendirirken arada kalabalığa seslenmeyi de ihmal etmedi. öncelikle bülent ersoy'dan bahsetti. ona hayran olduğunu ve tanışmak istediğini, fakat bülent ersoy asaletinin buna engel olduğunu söyledi. kendisini 'berduş' olarak niteleyen antony'nin bu çocuksu rahatlığı görülmeye değerdi. ardından tekrar şarkılarına dönen antony, istanbul maceralarını anlatmaktan da geri durmadı. asistanıyla birlikte gittiği travesti kulübü sahra'da rentboy tarafından rahatsız edildiğini ve kendisini sokağa attığını anlatırken kalabalık arasında diğer izleyenlerden farklı bir merakla dinliyorduk hikayenin sonunu. bulunduğu sokağın tekin olmadığını söyleyen birinin kendisine yardım etmesini minnetle anlatan antony sahnede o saniye bir şarkı bile yapmıştı: 'last night my life was saved in istanbul, last night my life was saved in istanbul, that hustler boy, he didn't kill me.' derken olduğu yerde dönen antony'nin bir new yorklu olarak istanbul'u bu kadar çabuk kavrayıp sahiplenişi aklımızda tek bir hayale sebep oldu; 'umarım bir daha gelir. hatta hiç gitmez'. 'man is the baby'yi söylemeyerek bizi azıcık üzse de, beyoncé'nin 'crazy in love'ını seslendirmesi bir o kadar sürpriz oldu. 'for today i am a boy' ise tartışmasız konserin en güzel anıydı. geldiği gibi uçarak gitse kimsenin şaşırmayacağı kesindi. bir yandan herkes 'hope there's someone'ı beklerken, diğer yandan da konseri bu şarkıyla bitireceğini tahmin ettiğimizden söylememesini de tercih edebilirdik. zira o hiç istemediğimiz an geldi. fakat kimsenin bir yere gittiği ve antony'yi de göndermeye niyeti yoktu. sahneye tekrar gelen antony piyanonun başına geçti ve yanmış, köhne binanın tarihini unutturmak istercesine bir rüya gibi bitirdi konseri. geldiğimiz gibi kapıdan geri çıkarken yüzümüzde yalnızca buruk bir huzur ifadesi vardı ve her ne kadar antony'ye sormamış olsak da bir daha ki buluşma için gün alıyorduk...(kerem uzun)

şarkı söylemek çok kolay norah jones harbiye açık hava tiyatrosu, 1 ağustos 2007 "hiç dert değil, çok kolay." sahneden ayrılmak üzereyken seyircilerden birinin "şarkı söylediğin için teşekkürler!" haykırışına işte bu yanıtı verdi norah jones. bakınca o kadar net anlaşılıyordu ki; şarkı söylemek onun için gerçekten kolaydı. konuşmaktan, hatta sahnede öylece, hiç bir şey yapmadan durmaktan bile. hem onun, hem de bütün seyircilerin en rahat ettiği anlar şarkı söylediği zamanlardı. izleyenler norah'nın pek çok yanından, ama en çok tevazu dolu tavrından etkilendiler. o gece sahnede sahteliğin tozu bile yoktu. bütün yaz istanbullulara bir kez bile yüzünü göstermeyen serin rüzgar, piyano başındaki norah jones'a eşlik ederken, o bundan gayet hoşnut halde saçlarını savurdu, rüzgarla konuştu, şarkı söylemeye devam etti... (onur yaşar)

yıldızların altında, çimlerin üstünde... the good, the bad and the queen parkorman, 11 ağustos 2007 neresinden başlamalı, nasıl anlatmalı bilemiyor insan. her biri, birbirinden müsemma 4 adamın proje topluluğu the good, the bad and the queen istanbul'daydı. evet, blur ve gorillaz'ın dahiyane frontman'ı damon albarn, çoktan kült mertebesine yükselmiş ingiliz punk 4'lüsü the clash'in efsane basçısı paul simonon -ki sahnenin en karizmatik ismiydi, the verve'ün gitaristi simon tong ve dünyanın yaşayan en iyi davulcusu kabul edilen fela kuti'den tony allen'dan oluşan bu süper grup parkorman'da bulunan şanslı insanlara unutulmaz dakikalar yaşattı. ön gruplar 'sakin', 'fungu', 'dandadadan' ve 'mor ve ötesi' ile birlikte coşan seyirci enerjisini atmayı beklerken topluluğun sakin ve hüzünlü şarkılarıyla bir an sendelediler önce, ama hemen toparlanıp gecenin ve müziğin kollarına bıraktılar kendilerini. yağmurlu londra'yı ve ingiltere'nin cümlelerle anlatılamayacak denli tezatlarla dolu hayatını anlattıkları şarkılarını peşi sıra çalan ve sonlara doğru bir rapperın sahneye çıkmasıyla konseri barış mesajıyla bitiren 4'lünün sahnedeki halleri görülmeye değerdi. kendi adlarını taşıyan ilk albümlerinden '80s life', 'kingdom of doom', 'green fields' ve 'herculean'ın da aralarında bulunduğu şarkılarını çalarken, parkorman'ın çimlerine uzanmış, yıldızlı gökyüzüne dalmış bizleri ihya ettiler. bir the clash ya da blur cover'ı bekledik ama bu haliyle bile tadından yenmez bir performans sergileyen 4'lünün sahneyi terk ederkenki halleri iyi müziğe ve barışa olan inancımızı da perçinledi. evlerimize çocukluk kahramanlarını dünya gözüyle görmüş olmanın verdiği o uçucu hisle dönerken mırıldanıyorduk; "...and we will keep singing it's not too late four you..." (bawer çakır)


Bu kitap, en temel insan haklarından olan sağlık hakkı konusunda, ardımızda daha yaşanılır bir dünya bırakma çabalarının bir parçası olarak düşünülebilir. “Gökkuşağının altında korkmadan sev” sloganıyla Nisan 2006 ile Temmuz 2007 tarihleri arasında Türkiye HIV-AIDS Önleme ve Destek Programı kapsamında Kaos GL'nin yürüttüğü Gökkuşağı Projesi'nin hikayesini anlatıyor. Bu hikayeyi, dünyaya siyaha boyama projelerine karşı, gökkuşağının renkleriyle itiraz, hatta isyan etmenin inancıyla okumak gerekiyor. Melek Göregenli

Kimimiz için bir sığınak kimimiz için de cehennemin ta kendisidir aile. Ya yanı başımızda dururlar ya da karşımızda. Ama ne olursa olsun bir meseledir bizler için. Onların gösterdikleri sevgi, söyledikleri bir söz hayatidir çoğu kez. Hele hele eşcinsel olduğumuzu öğrendiklerinde bize nasıl baktıkları hayatımızın dönüm noktalarından biri sayılır. Kaos GL bu dönüm noktası öykülerini bir araya getirdi. Eşcinsel bireylere ve aileleri için eşsiz bir rehber.

Türkiye'de lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transeksüeller (LGBTT) yıllardır ayrımcılığa ve şiddete maruz kaldılar. Bu ihlaller çok kez ya görmezden gelindi ya da ciddiye alınmadı. Eşcinsel bireyler ise haklarını bilmedikleri için susmak zorunda bırakıldılar. Kaos GL'nin Türkiyeli eşcinsellere yönelik insan hakları ihlallerini görünür kılmak ve eşcinsel bireylerin de haklarının olduğunu göstermek için hazırladığı bu broşür 'zor günler' için başvuru kaynağı.

Kaos GL, Lambdaistanbul, Pembe Hayat'tan ücretsiz edinebilirsiniz.


16 Ağustos gecesi Konya'da… 20 yaşındaki üniversite öğrencisi Abdullah Karaca internette tanıştığı iki kişi tarafından ÖLDÜRÜLDÜ. Polisin MSN kayıtlarından ulaştığı katiller, Abdullah'ı 20 YTL için öldürdüklerini söylediler. Abdullah'ın cesedi öldürüldükten 3 gün sonra bulundu. 17 Ağustos gecesi Bursa'da… 22 yaşındaki transeksüel Ece Uçele, müşterisiyle girdiği para tartışması yüzünden meyve bıçağıyla ÖLDÜRÜLDÜ. Ece 3 gün önce İş-Kur'a müracat ederek “Fuhuş yapmak istemiyorum. Herhangi bir meslekte çalışabilirim. Yeniden doğmak istiyorum. Bana verilen kimliğin hakkının verilmesini istiyorum" demişti.


KaosGLD96