Issuu on Google+

G E Y

V E

L E Z B İ Y E N

EŞCİNSELLERİN

A R A Ş T I R M A L A R I

KURTULUŞU

D E R G İ S İ

HETEROSEKSÜELLERİ DE

Ş U B AT- M A R T

2 0 0 3

14

ÖZGÜRLEŞTİRECEKTİR

www.kaosgl.com

Bu Kültürde Eşcinsel Olmak

Çekingenlik ve Saldırganlık Sarmalında Eşcinsel Hayatlar


EŞCİNSELLER NEDEN IRAK’TA SAVAŞA KARŞI

Biz sadece Irak'ta değil, bu coğrafyada, tüm dünyada olası bütün savaşlara karşıyız. Savaşın Eşcinsellere Ne Zararı Var? Biz lezbiyeniz, geyiz ama aynı zamanda kadınız, erkeğiz, yoksuluz, işsiziz; hastane sırasında bekleyen hastayız; zorla çalıştırılan, sömürülen çocuklarız; Irak'ta açlıktan, ilaçsızlıktan ölen yaşlılarız; her savaşta görüldüğü gibi taciz ve tecavüze uğrayacak kadın, aşağılanacak eşcinseliz. Biz Anadolu'da, Irak'ta, dünyanın her yerinde yoksullaşan halklardanız; ölüme gönderilecek Arap, Amerikan, Kürt ve Türk gençleriyiz. Savaşın, cinsel yönelimi ne olursa olsun herkesi etkileyeceğini biliyoruz. Eşcinseller Zaten Askere Alınmıyor ki Savaşın Sizinle Ne İlgisi Var?! Savaş ve ordu örgütlenmeleri zaten eşcinsellerin ve kadınların aşağılanması, dışlanması, fetih zihniyetiyle; toplumsal erkeklik üzerinden kendini kurumsallaştırmaktadır. Erkek ve kadın eşcinseller olarak, birbirleriyle ittifak halinde olan heteroseksizm, ataerkillik ve militarizme karşı durmaktayız. Zaten ordu kurumunun, kadınları ve eşcinselleri dışlaması, onların askerlik yapıp, savaşamayacağı anlamına gelmez. Kadınların ve eşcinsellerin dışlanması, erkeklik

ideolojisinin bir sonucudur. Aynı erkeklik ideolojisinin savaşta da barışta da eşcinselleri aşağılayan ve sindiren kültürü şekillendirdiğini biliyoruz. Savaş, Eşcinsellerin Özgürlük Mücadelesini Nasıl Etkileyecek? Bütün savaşlar insanların yaşam alanlarını kısıtlar. Savaş öncesi ortamda muhalifler susturulur ve insanlar savaşı tek gündemleri olarak görürler. Bu gündem kadın hareketini, sendikal hareketi, işçi hareketini, eşcinsel hareketi yok eder veya geriletir. Savaşların tüm özgürleştirici adımları gerilettiğini, eşcinsellere ve eşcinsel harekete de zarar vereceğini biliyoruz. Eşcinselliği, Savaş Karşıtı Hareketlerle Nasıl İlişkilendiriyorsunuz? Lezbiyenler ve geyler olarak sadece kendimiz için değil bütün insanlar için özgürlük, adalet ve eşitlik istiyoruz. Dünyadaki eşitsizliği ve adaletsizliği yaratan anlayış Amerika'da da, savaş karşıtı muhalif alanlarda da yıkılmalıdır. Türkiye'de Kürtleri hedef alan zihniyet, şimdi Amerika'da savaş yandaşlığıyla ortaya çıkıyor. Savaş, bütün toplumlarda kadınları sömüren, eşcinselleri aşağılayan ve sindiren maço ve şoven kültürü besler. Lezbiyen ve geyler olarak şoven ve maço kültürün yıkılması için mücadele ederken savaşa karşı da mücadele ediyoruz.

Eşcinseller Medyatik mi Olmak İstiyor? Medyatik olmak istemiyoruz. Medyanın iletişim aracından çok egemen düşüncenin insanlara empoze edilmesinde etkin bir araç olduğunu görüyoruz. Medyada, eyleme katılan eşcinsellerin, diğer kesimlerden daha fazla yer alması, medyanın lezbiyen ve geylerin özgürlük taleplerini anlamış olmasından kaynaklı değil, eşcinselliğin merak uyandıran tuhaf bir konu olarak görülmesinden ileri gelmektedir. Lezbiyenler ve geyler olarak gerçeğiz ve her yerdeyiz. Görmek için medyaya değil sokağa, sendikaya, okula bakmak yetecektir. Eşcinsellerin Burjuvazi ve Kapitalizmle Özdeşleştirilmesine Ne Diyorsunuz? Dünyanın her tarafı karşı cinse dönük kapitalist, burjuva erkeklerle ve kadınlarla dolu iken burjuva eşcinseller de, kapitalist eşcinseller de olacaktır. Ama heteroseksüel yoksullar olduğu gibi eşcinsel yoksullar da var. İnsanın cinsel yönelimi ile sınıfsal konumu, yaşadığı topraklar, milleti, dini, politik görüşü veya mesleği arasında bir bağlantı bulunmamaktadır. Eşcinselliğin burjuvalıkla veya kapitalizmle özdeşleştirilmesi, savaş karşıtlarının veya sömürüye karşı olanların terörizmle özdeşleştirilmesi kadar anlamsız. Bu topraklarda, Kürtlerin dağ Türkleri; Alevilerin mum söndürenler olduklarına inanarak yetiştirildik. Eşcinselliğin de burjuva veya kapitalist ortamlarda yeşerdiğini düşünenler var. Ötekine dair bilgilerimizi bu sistemin kanallarından edinmeye devam ettiğimiz sürece önyargılarımız ve cehaletimiz de sürecektir. Eşcinsellerin Kurtuluşu Heteroseksüelleri de Özgürleştirecek KAOS GL


SUBAT - MART 2003

Iki Aylik Dergi ISSN 1302-5015 Sahibi: Ali Erol Sorumlu Yazi Isleri Müdürü: Abdurrahman Bahsisoğlu Grafik Tasarim ve Uygulama: Özcan, Özgür. Baski: Ayrinti Basimevi Adres: Selanik Caddesi 48/8 Kizilay - ANKARA

Yazisma Adresi: Ali Özbas, P.K. 53, Cebeci/ANKARA Tel & Faks: 0 312 418 87 15 E-Mail: dergi@kaosgl.com Internet Adresi : www.kaosgl.com 14. Sayi Yayin Kurulu: Ali Erol, Ali Ferhat, Burcu Ersoy, Koray, Umut Güner. Ön Kapak Resmi: Mehmet Göktas Arka Kapak Fotoğrafi: Yusuf Eradam ABONELIK IÇIN Yurt içi 1 yillik (6 sayi) abone bedeli: 20.000.000.-TL. Yurt disi 1 yillik abone bedeli: 50 € ya da 50 $. Please, transfer 50 € or 50 $ as 1 year subscription period to the following bank account: T. Is Bankasi Mesrutiyet Subesi (ANKARA) Ali Özbas no:4213 0544328. Dekont ya da fotokopisini mutlaka Ali Özbas P.K. 53 Cebeci/Ankara adresine postalayiniz. Tek sayilik isteklerde 3.500.000.-TL’lik posta pulu gönderiniz. Tutsaklara ücretsiz gönderilir.

içindekiler KAOS GL'den ................................................................................. 2 Kaos Kültür Merkezi’nden Haberler – Umut Güner. .................. 3 Feministler Yeniden Arkadas Olmali – Oya Burcu ..................... 5 Bilgi Fuarindan – Emir.................................................................... 5 Lambdaistanbul’dan Haberler - Berkay........................................ 6 Meydandan Medyaya – Ali Erol ................................................. 7 Zaman ve Hayat Hizlica Akip Giderken - Onur Erol ................. 8 KKM’de Film Izlemenin Gey-Politik Anlami –Ali Özbas ............. 9 ILGA Avrupa Yillik Konferansi – Tuğçe......................................13 Bu Kültürde Gey Olmak – Mahmut Sefik Nil ............................15 Uluslar arasi Arastirma Aği – Murat Yüksel ...............................19 Anadolu’nun Son Tutsaklari – Söylesi ........................................20 Kadin Konferansi – Oya Burcu, Yesim Basaran ........................23 Politik Feminizm – Mort Subite ....................................................24 Söylesi: Yugoslavya’da Escinsel Hareket – Öner .....................25 Kabullenmek - Asli .......................................................................27 Escinsellik Üzerine Bir Deneme – Üstün Öngel .........................28 KAOS GL Sempozyumu ..............................................................32 Baris Ülkesinin Tanriçalari – Kadir..............................................34 Türkiye’de Escinsellik ... – T. Armbrecht .....................................35 Bodo – Can ..................................................................................38 Seni Seviyorum Pat Myers – Jo Coudert....................................41 Bulusma – Helen ..........................................................................42 Gaspar Noe – Yusuf Eradam .....................................................44 IF Istanbul – Serdar Soydan .......................................................49 Biricik Cinsellik ... – H. Ibrahim Türkdoğan ................................51 Soranda Kabahat – Salih Canova .............................................56 Gözüm Abla .................................................................................58 Tartisma – Kadir, Coskun ............................................................60 Haberler .......................................................................................62 Bize Gelenler................................................................................64 Yayinlanmasi Isteğiyle Gönderilecek Ürünler Için Adres:

Ali Özbas P.K. 53 Cebeci / ANKARA dergi@kaosgl.com Ilân Kosullari : Arka Kapak Tam Sayfa Renkli: 750.000.000 TL Ön Iç Kapak Tam Sayfa Renkli: 600.000.000 TL Arka Iç Kapak Tam Sayfa Renkli: 500..000.000 TL Iç Sayfa Tam Siyah Beyaz: 350.000.000 TL

KAOS GL Subat – Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 1


Merhaba,

Geçen sayida duyurduğumuz takvim doğrultusunda yazilar zamaninda geldiği için derginin Subat-Mart sayisini gecikmesiz okuyorsunuz. Kaos GL dergisi bildiğiniz gibi tutsaklara ücretsiz olarak gönderiliyor; bize yeni yil karti gönderen Zamir Karaağaç, Mehmet Kaya ve Umut Firat Süvarioğullari’na tesekkür ediyoruz. Yeni yilla beraber Kaos GL’de de yeni gelismeler oldu. Sempozyum çalismalarina basladik ve yoğun bir sekilde çalismaya devam ediyoruz. Önümüzdeki günlerde sempozyumun önduyurusunu brosür olarak da basacağiz. Bu sayida, geçen sayida yayinlayamadiğimiz Kaos GL’den Tuğçe arkadasimizin “ILGA Avrupa Yillik Konferansi” ve Murat arkadasimizin “Uluslararasi Arastirma Aği” toplantisina dair

notlarini bu sayida okuyabilirsiniz. Her iki arkadasimiz adina sizlerden gecikmeden dolayi bir kez daha özür diliyoruz. Psikolog Mahmut Sefik Nil’in Kültür Merkezimizde gerçeklestirdiği “Bu Kültürde Escinsel Olmak” söylesisi ile Sosyal Psikolog Üstün Öngel’in “Escinsellik Üzerine Bir Deneme”si birbirini tamamliyor. Derginin içindekiler sayfasina söyle bir baktiğimizda sinema ağirlikliymis gibi duruyor ama yazilari okuduğunuzda “KKM’de Film Izlemenin Anlami” yazisinda Kaos GL hareketinin 9 yilindan izleri bulabilirsiniz. H. Ibrahim Türkdoğan’in “Biricik Cinsellik ve Eseysiz Ben” yazisini, “ağir” bir yazidir diye okumadan geçmeyin, gerçekten okunmaya değer, zihin açici bu yaziyi umarim severek okursunuz. Geçen sayida tartisma

bandinda yer alan “Lambda Neden Bir Terapi Grubudur” yazisina cevaben yazilan Kadir’in yazisini ve Çoskun’un Kadir’e cevabini “tartisma” kriterlerine uymadiğini düsündüğümüz halde yayinliyoruz. Geçen sayiya dair birkaç düzeltme yapmamiz gerekiyor; Yesim T. Basaran’in Özgür Kadinin Sesi dergisinde verdiği ve değerlendirme sürecinde olan söylesiyi yanlislikla “Özgür Kadin dergisinin son sayisinda yayinlanacaktir” seklinde aktarmisiz. Ayrica derginin arka kapak fotoğraftaki tarih “9 Kasim 2002” yazilmis. Doğrusu “9 Kasim 2001” olacakti. Nisan-Mayis sayisi için yazilarinizi 14 Mart 2003 Cuma gününe kadar bekliyoruz. KAOS GL’den sevgilerle... umut güner

KAOS GL: Escinsellerin Kurtulusu Heteroseksüelleri de Özgürlestirecektir. Ilk sayisi 20 Eylül 1994'te fotokopiyle çoğaltilarak yayin hayatina baslamis olan Kaos GL dergisi, aradan senelerin geçmesiyle birlikte önemli biçim değisiklikleri yasadi: sayfa sayisi artti, matbaada basilmaya basladi, renkli kapağa geçildi, görsel malzemeleri zenginlesti... Ancak ilk çiktiği günden beri heteroseksizme, homofobiye ve her tür ayrimciliğa karsi çikan muhalif sesinden ödün vermedi, değisikliğe uğramadi. Kaos GL, cinsel politika çerçevesi içerisinde, kisisel olanin politik olduğundan yola çikarak, escinsel kurtulus hareketine dair yazilarin, kuramsal tartismalarin, kisisel deneyimlerin, öykülerin, siirlerin yer aldiği, okuyuculariyla beraber üretilen bir dergi oldu. 2 ayda bir yayinlanan Kaos GL'nin yillik abonelik bedeli 20.000.000 TL'dir. Abonelik bedelini asağidaki banka hesap numarasina yatirdiktan sonra dekont fotokopisine adresinizi de yazarak posta adresimize gönderdiğiniz veya faks çektiğiniz takdirde aboneliğiniz baslatilacaktir. Abone olduğunuzda dergi istediğiniz adrese, gönderenin ve derginin kimliği belli olmayacak sekilde, kapali zarf içinde ulastirilir. Banka Hesabi: Türkiye Is Bankasi Mesrutiyet Subesi / Ankara Ali Özbas, No: 4213 0544328 Posta Kutusu: Ali Özbas, P.K. 53, Cebeci/Ankara Adres: Selanik Caddesi 48/8 Kizilay / Ankara Hergün 14:00 – 18:00 saatleri arasinda açiğiz. Tel / Fax: +90.312. 418 87 15 dergi@kaosgl.com www.kaosgl.com

sapphonunkizlari@hotmail.com bir zamanlar sadece kadinlar olarak tartismaya, paylasmaya ihtiyaç duyduğumuzdan sapphonun kizlari adinda lezbiyen feminist bir grup kurmustuk. ardindan daha önce de açikladiğimiz nedenlerle bu grubu feshettik, ama mücadeleden vazgeçmediğimizi de belirtmistik. simdi sapphonun kizlari içinden bazi kadinlar baska kadinlarla birlikte kaos gl içerisinde, kadinlara ait özerk bir alani da koruyarak heteroseksizme ve ataerkilliğe karsi mücadele etmeye, tartismaya devam ediyor. iletisim açisindan bir sorun olmasin diye, grubu feshetmemize rağmen e-mail adresimizi korumus ve bize yazan kadinlari yanitsiz birakmamistik. buna hâlâ devam ediyoruz..

KAOS GL Subat – Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 2


Kaos Kültür Merkezi

Kaos Kültür Merkezi’nden Haberler Umut Güner

GSM Bilgi Fuari’na katildik GSM’nin düzenlediği 4. Avrupa Gençlik Festivali kapsaminda14-15 Aralik 2002’de Bilgi Fuarina katildik. KAOS GL olarak stand açtik, bu sene ikinci kez katildiğimiz Bilgi Fuarindan izlenimleri, Emir’in aktarimlarindan okuyabilirsiniz. Bu sene Bilgi Fuarinda stand açmanin yaninda “Escinsel Gençlik, Homofobi ve Avrupa Birliği” konulu atölye çalismasi önerimizi de sunduk, ama önerimiz zaman ve yer sorunu yüzünden kabul edilmedi. 21 Aralik Cumartesi günü “Escinseller Neden Savasa Karsi” baslikli bir sohbet toplantisi gerçeklestirdik. Escinseller olarak neden savas karsiti olduğumuzu, escinseller olarak savastan nasil etkilendiğimizi ve savasin, militarizmi nasil beslediği, savasta kadin, escinsel ve çocuklarin nasil etkilendiği üzerine konustuk. Savasa Hayir mitingine katildik 22 Aralikta Ankara'da düzenlenen Savasa Hayir mitingine KAOS GL “Escinsellerin Sesi” pankarti ile katildik. Lambdaistanbul’dan Berkay ve Serdar bize destek vermek için Istanbul’dan gelmislerdi. Yürüyüs kortejinde bu kez Sürekli Baris Için Kadin Platformu arkasinda, Çağdas Avukatlar Derneği"nin önünde yer aldik. Kadin platformunun önünde ve ilk sirada ise mitingi organize edenler arasinda olan insan haklari derneği yürüdü. Lezbiyen arkadaslarimiz ayni zamanda Sürekli Baris Için Kadin Platformu’yla yürüdüler ve meydanda platform kadinlariyla birlikte slogan attilar. Ayrica platform bir bütün olarak biz escinseller için de slogan atti. Sloganlarimiz ortaklastiğinda platform ve baska gruplarla hep birlikte bağirdiğimiz da oldu; önceki eylemlerde olduğu gibi. Mitingde ön-iç kapakta yayinladiğimiz “escinseller neden savasa karsi” bildirisini dağittik.

Mitingden geldikten sonra merkezdeki nöbetçi arkadaslarimiz Meriç, Özcan ve Dilara’nin tatli bir sürprizi ile karsilastik, yeni çaydanliklarda mis gibi çaylari demleyip bir de kültür merkezinin salonuna perde yaptirmislardi. Çaylarimizi içtikten sonra katilan katilmayan arkadaslarimizla beraber bir miting değerlendirme toplantisi yaptik. Mitingdeki izlenimler, ilk defa mitinge katilan arkadaslarimizin yasadiği duygular, insanlarin tepkileri üzerine konustuk. 28 Aralik’ta KAOS GL Dayanisma Yemeğini dostlarimizla beraber yedik, yemek biraz bahane aslinda her ayin son Pazar günü bir sekilde yan yana gelebiliyoruz ve bir seyler yerken sohbet etme imkânimiz oluyor. Dergi iki aylik çiktiği için her sayida iki yemek yiyoruz, ikinci yemeği ise dergi çalismalari sürdüğü 25 Ocak’ta yedik, evlerinde yemeklerini hazirlayip, pazar gününü bizimle geçiren dostlara tesekkür ediyoruz. Özellikle bir iki ismi anmadan geçemeyeceğim, Meriç, Selçuk ve Ulas her yemekte olduğu gibi bu yemeklerde hepimizden daha fazla emek harcadilar. KAOS GL Cumartesi Toplantilari önceden duyurduğumuz gibi devam ediyor; katilim toplantidan toplantiya değisiyor. Cumartesi toplantilarinin konularina üstün körü bile bir

baktiğimizda KAOS GL’nin manifestosunu herkese açik bir sekilde tartistiğimizi görürsünüz. Ocak ayinin ilk cumartesi günü “Kadinliğin ve Erkekliğin Toplumsal Kurulusu ve Dönüsümü” Pazar günü ise “Kadin Hareketi ile Escinsel Özgürlük Hareketinin Kesisme Noktalari” baslikli toplantilara feminist arkadaslarla toplanti yaptik, Kasaum’dan Aksu Bora da katildi. Toplantilara dair notlari Oya Burcu’nun haber aktarimindan okuyabilirsiniz. Daha sonraki haftalarda sirasiyla “kendine out olmak”, “bilen aile toplantisi”, “escinseller her yerde” toplantilarini yaptik. Kaos Kültür Merkezi’ne gelen insanlarla daha verimli etkilesebilmek ve ortak çalismanin kosullarini beraber yaratabilmenin yolunu bulmak için “KKM Ziyaretçi Formu”nu hazirladik. Bu üç aylik film programi muhtesemdi, her ne kadar kültür merkezinin islerinden firsat bulup film izleyemesem de izleyicilerin tepkilerinden ve seçilen filmlerden bunu çikartmak o kadar da zor değildi. Film programini yapan Ali Özbas’in bu sayidaki KKM’de film izlemenin anlami yazisi gerçekten okunmaya değer, sanki insanlar bu yaziyi okuduklari zaman Kaos Kültür Merkezi’nde film izlemenin tadina bir

KAOS GL Subat - Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 3


Kaos Kültür Merkezi

kez daha varacaklarmis gibi geliyor. Simdiden iyi seyirler...

ayrilmaya zorlanan arkadasimizla beraber çalismaya baslayacağiz.

Kaos Kültür Merkezi’ne son bir ayda uğradinizsa KKM’deki hareketlilik gözünüzden kaçmamistir, 23-24 mayis 2003’de Çağdas Sanatlar Merkezi’nde bir sempozyum düzenliyoruz, bunun heyecaniyla uykularimiz kaçiyor, sempozyum düzenleme kurulu olusturduk ve çalismalarimiz son hiz devam ediyor. Sempozyum çalismalari kapsaminda TBMM Insan Haklarini Inceleme Komisyonu Sözcüsü Ahmet Faruk Ünsal ile iletisime geçtik, sempozyum dosyasinin yaninda Kaos GL dergilerini de kendilerine ilettik. Çankaya Belediyesi Baskan Yardimcisi Yüksel Isik’la iletisime geçtik, Çankaya Belediyesi olarak sempozyumu destekleyeceklerini söylediler.

Uçan Süpürge tarafindan organize edilen “Kadin Örgütleri ve Devlet Isbirliği” konulu panele katildik. Panelde sivil toplum örgütlerinin devletle iletisimi ve bu iletisimin kanallari üzerine tartisildi. Sempozyum panelistleri Doç. Dr. Yildiz Ecevit, Drs. Özden Yalim Kutluer ve Doç. Dr. Nuket Kardam’di. Panelistlere sempozyum dosyasi ile birlikte Kaos GL dergileri

verdik. Bir kosusturmadir gidiyor Kültür Merkezi’nde... Son olarak bir noktanin altini tekrar çizmek istiyorum; Kaos Kültür Merkezi Kaos GL gönüllülerinin katkilariyla ayakta kalabiliyor ve Kültür Merkezi herkesin mekâni ve siz de burada bir seyler yapabilirsiniz. Kapimiz escinsel düsmani olmayan herkese açik, gelin bir çay içelim...

Gelismeleri web sayfamizdan takip edebilirsiniz. Kaos Kültür Merkezi’nde sempozyumun hareketliliği yaninda proje topluluklari olusmaya basladi. Geçen sayimizda ön duyurusunu yaptiğimiz tiyatro projesinin yani sira arkeoloji topluluğu projesi için Volkan ve Atilla arkadaslar çalisiyorlar. Her hafta pazar günü Ankara Üniversiteleri Legatolari toplantilari Kaos Kültür Merkezi’nde yapilmaya devam ediyor. Üniversiteli escinsel arkadaslarimizi her Pazar saat 14:00’da Kaos Kültür Merkezi’nde toplantilara bekliyoruz. Her hafta Pazar günleri yapilan Ankarali lezbiyen ve biseksüel kadinlar toplantilarina devam ediyorlar. ODTÜ yurtlarindan ayrilmaya zorlanan arkadaslarla toplanti yaptik. 17 Ocak’taki Legato ve Ankarali lezbiyen ve biseksüel kadinlarin toplantisini beraber yaptik; çünkü ODTÜ yurtlarindan lezbiyen olduklari öne sürülen ve ayrilmaya zorlanan kadin arkadaslarimizdan Gülsen arkadasimiz Kaos Kültür Merkezi’ne bu konu hakkinda konusmak için gelmisti. Toplanti sonucunda Odtü’nün tatile girmesi ve arkadasimizin ailesiyle görüstükten sonra bir seyler yapmak için bir çalisma grubu olusturuldu. Avukatimiz Hakan Yildirim ile görüsüldü, yasal durum hakkinda bilgi alindi. Akademik tatil sonrasi yurttan

KAOS GL Subat - Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 4

KAOS GL ARKEOLOJI TOPLULUĞU PROJESI Kaos GL Grubu, 1994 Eylülünde Türkiyeli escinsellerin bir araya gelerek maruz birakildiklari ayrimciliğa karsi mücadele ederek özgürlesmek amaciyla kurulmus, escinsellerin kurtulusunun heteroseksüelleri de özgürlestireceği fikrini siar edinmis bir gruptur. Kaos GL grubu kurulduğundan beri Kaos GL dergisini çikarmakta ve Eylül 2000 tarihinden beri de Kaos Kültür Merkezi’nde kültürel etkinlikler, ,toplantilar düzenlemekte; ilk escinsel kütüphanesini olusturmaya çalismaktadir. ARKEOLOJI TOPLULUĞU PROJESI

Khaostu hepsinden önce var olan Sonra genis göğüslü Gaia, toprak ana Ve sonra Eros, en güzeli ölümsüz tanrilarin O Eros ki Elini ayağini çözer tanrilarin Ve insanlarin da tanrilarin da ellerinden alir Yüreklerini, akil ve istem güçlerini

Hesiodos-Theogonia

Antik çağdan bu yana kadin ve erkek escinselliği olgusu toplumlarin bir gerçeği olagelmistir. Proje kapsaminda escinsellik fenomeni, arkeoloji-sanat tarihi-mitoloji-eski çağ tarihi ve dilleri temelinde ele alinacaktir. Kaynaklara inilerek dönemin yasam biçimi, felsefesi ve sanat anlayisina isik tutmak amaçlanmaktadir. Basta arkeoloji ve sanat tarihi öğrencileri ve uzmanlari olmak üzere konuyla ilgili herkesin çalismalara katilmak ve projeyi birlikte yönlendirmek üzere bizimle temasa geçmelerini bekliyoruz. Volkan Canbulat Arkeolog Arkeoloji Topluluğu Projesi KAOS GL Tel: 0312 418 87 15 dergi@kaosgl.com www.kaosgl.com


Kaos Kültür Merkezi

KAOS GL'li lezbiyenlerin düzenlediği "Kadinliğin ve Erkekliğin Toplumsal Kurulus ve Dönüsümü", "Kadin Hareketi ve Escinsel Özgürlük Hareketinin Kesisme Noktalari" toplantilarina feministler ilgi göstermedi. Bora, ortak mücadelenin önemini vurguladi.

"Feministler Yeniden Arkadas Olmali" Oya Burcu

BIA Haber Merkezi 07.01.2003 Kaos Kültür Merkezi'nde, 4-5 Ocak'ta düzenlenen toplantilarin amaci, "erkek egemen sistem karsisinda kadinlarla ayni ezilme biçimleriyle yüz yüze olduğunu düsünen escinsellerin bir araya gelmesi ve fikir alisverisi yapabilecekleri bir sohbet ortaminin yaratilmasiydi. Kadin kuruluslarinin ilgisi KAOS GL'li lezbiyenler olarak, olusumlari içinde yer aldiğimiz, Ankara'da "Baris Için Sürekli Kadin Platformu" ve Türkiye'nin birçok ilinden kadinin ulakliği ile gerçeklestirilen "Kadinlar Birbirlerine Doğru Yürüyor" kampanyasi katilimcisi kadinlari toplantilara özel olarak davet ettik. Toplantilarin duyurularini, ulasabildiğimiz kadin çalismalari kuruluslarina da internet araciliği ile ilettik. Ancak her iki toplantida da, özel olarak davet edilen kadinlar dahil olmak üzere, kadin katilimi düsüktü. Ankara Üniversitesi Kadin Sorunlari

Arastirma ve Uygulama Merkezi'nden (KASAUM) Aksu Bora, Kadinlar Birbirlerine Doğru Yürüyor Kampanyasi Ankara Ulaklarindan Alanur Cavlin Bozbeyoğlu ve Hacettepe Üniversitesi Antropoloji Bölümü Yüksek lisans öğrencisi Tuğba Özkan toplantilarimiza katildi. Escinsel kadinlarla yan yana olduğunu düsündüğümüz birçok kadin ise yanimizda değildi. Heteroseksüel iliski "biricik" mi? Toplantilarda, ataerkil sistemin kurduğu toplumsal cinsiyetlerin sorgulanmasini sağlayan kadin hareketinin, escinsel hareketi de beslediği; iki hareketin birbirine paralel mücadeleler verdikleri konusuldu. Feministlerin tanimladiği cinsiyetçilik ve escinsellerin tanimladiği heteroseksizm gösteriyor ki; toplumsal kadinlik ve erkeklik üzerinden kadinlara uygulanan ayrimcilik ile "heteroseksüel iliskinin biricik kabul edilmesi", erkek egemen sistemin bu iki süreci ile birlikte mücadeleyi gerektiriyor. "Birlikte hareket etmek önemli" Bu anlamda KAOS GL'li geyler,

Bilgi Fuarindan Izlenimler... Emir Birant

Gençlik Servisleri Merkezi'nin düzenlediği Gençlik Festivali kapsamindaki Bilgi Fuari’nda KAOS GL olarak stand açtik. Standda Kaos GL dergilerinin yani sira Pençe ve Lambdaistanbul'un hazirladiği Siddet ile mücadele brosürü yer aldi. Genel olarak bu yilki fuar geçen seneye nazaran daha sönük geçti. Havanin soğuk ve kar yağisli olmasi sanirim en önemli etken idi. Ortalama ilk gün sekiz, ikinci gün bes kisi idik. Sadece ilk gün el ilâni verdiğimiz bir kadin "Istemiyorum, sevmesin kadinlar birbirini" dedi. Bunun disinda "sakin olun arkadaslar" dedirtecek bir tepki

olmadi.

Gelen sorulardan bazilari:

“Neden Türkçe varken Ingilizce’sini kullaniyorsunuz? (gey kelimesini kastediyor)”, “Gayi neden gey olarak yaziyorsunuz?”, “Standin amaci ne? Sizin amaciniz ne?”, “Ev arkadasim gey de onun için bilgi alacaktim”, “Kaos’ta neler yapiliyor?”, “Neden Kaos?”, “Bu bayrağin (gökkusağini kastederek) anlami ne?”, “Sizce ayri bir örgüt olmak ayrimcilik değil mi ?”, (escinsellerin diğer sivil toplum örgütlerinden ayri örgütler kurmasini kastetti)”, “Benim Kaos ile iletisimim var, ama bu sekilde değil ? (standi kastetti, Kaos’u 1 Mayis’ta gördüğünü ama

KAOS GL'li kadinlarin heteroseksüel kadinlarla birlikte kadin hareketi içinde yer almalarini gönülden desteklediklerini ama escinsel erkekler olarak etkilesime geçememenin eksikliğini duyduklarini belirttiler. Iki hareketin bilesenlerini bir araya getirecek toplantilar düzenlenmesi; karsilikli bilinçlendirme ve fikir alisverisleri ile birlikte mücadele alanlarinin görülmesinin önemi vurgulandi. Medeni kanun ve sistemin baski araci olarak aile kurumu gibi konularda ortak hareket edilebileceği de konusuldu. "Yeniden arkadas olmaliyiz" Aksu Bora, toplanti sonrasi sohbetinde, feministlerin eskiden arkadas da olarak politika yaptiğini, su siralarda ise arkadaslik iliskisinden uzak politik çalismalar götürüldüğünü vurguladi; "Bunun yerine heteroseksüel, escinsel hep birlikte yeniden arkadas olmamiz ve yeniden hayaller kurmamiz gerekir" dedi. (BB/NK)

böyle bir etkinlikte ne isi olduğunu anlayamadiğini söyledi)”, “Her kadin bir lezbiyendir, her erkek de bir geydir, içlerinde vardir, bastirirlar”, “Ah sizin isiniz çok zor (ah yazik size, ben destekliyor ve anliyorum ama bu ülkede zor yaklasimi)”, “Bir kisi Kaos GL dergisini beğenerek okuduğunu, ancak Gözüm Abla’nin tarzindan hiç hoslanmadiğini” söyledi. Tabii bunlarin yaninda uzaktan izleyip arkadaslariyla gülüsenler, ne yapsam ne etsem de standin yanina gitsem deyip bir türlü adim atamayanlar da her zamanki gibi oradaydi.

KAOS GL Subat – Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 5


Lambdaistanbul

Lambdaistanbul’dan Haberler Berkay Y. Bostan

Aralik ve Ocak Ayinda Neler Yaptik ? 8 Aralik Pazar günü Savas ve Vicdani Red söylesisi... Istanbul’daki Savas Karsitlari ve Lambdaistanbul katilimcilarinin bulunduğu söyleside, Irak’da savas olasiliği ile baslayan ve Türkiye’de, 200’e yakin sivil toplum kurumunun bir araya gelerek gerçeklestirdiği 1 Aralik Irak’ta Savasa Hayir mitingi ile devam eden savas karsiti durus, savasin escinselleri neden ilgilendirdiği, savasin kendini var ettiği erkek egemen ideolojiler, askerlik ve savasin ilintisi, savasa engel olma yöntemi olan "vicdani red"din ne olduğu ve kafamizda yarattiği sorular üzerine konusuldu. 14 Aralik Cumartesi, “Escinsel Ask Politiktir”. Katilimin az olmasi sebebi ile asil konusundan sapilarak gerçeklestirilen söyleside Almanya’da yasayan ve Türkiye’ye dönen lezbiyen bir arkadasimizin is bulma çabasi, ailesi ile yasadiği olaylar üzerine konusuldu. 15 Aralik Pazar, Ötekinin Haklari IHD’nin Insan Haklari Haftasi nedeni ile gerçeklestirdiği "Öteki Haklari" isimli panele katildik. Makine Mühendisleri Odasi’nda gerçeklesen panel, tüm “öteki”lerin bir araya gelip birbirlerine dertlerini anlatmasi açisindan önemliydi. Kaos GL’den Yesim arkadasimiz “Escinseller Ne Istiyor?” basliği ile olusturulan taleplerden söz etti. Nazmiye Güçlü de sakatlarin haklarindan söz ederek escinsellerle sakatlarin benzer muamelelere maruz kaldiğini belirtip ezilmislikler arasindaki ortak noktalara dikkat çekti. 22 Aralik Pazar, Homofobi, Heteroseksizm, Ayrimcilik, Önyargi Nedir ? Ne Değildir? SIMAG (Siddetle Mücadele Alt Grubu), yeni hazirladiği brosürün konusu olan homofobi hakkindaki yoğunlasmalarini paylasti, ayrica bunlari, söylesiye katilanlarla birlikte tartismaya açti. 5 Ocak 2003 Pazar, Barlardan ve Internetten Disari... Daha önce bu konudaki düsüncelerini Kaos GL dergisine yazan Yesim arkadasimizin konu ile ilgili düsüncelerini anlatmasiyla baslayan söyleside internetin ve barlarin hissettirdiği yapay özgürlükler ve bunun üzerimizdeki

KAOS GL Subat - Mart Sayi 14 Sayfa 6

etkileri hakkinda konusuldu. Internetin ve barlarin, bir araç olmaktan çikip bir amaca dönüstüğü takdirde her gün yasadiğimiz zindanlardan bir farki kalmayacaği sonucuna varildi.

Asağidaki filmleri izledik... 26 Aralik Kika, 19 Aralik Benim Güzel Çamasirhanem, 10 Aralik Ve Orkestra Çalmaya Devam Ediyor, 12 Aralik Hamam ve Tartisma, 4 Ocak Romance ve tartisma,11 Ocak Erkekler Ağlamaz ve söylesi, 18 Ocak Gece, Melek ve Bizim Çocuklar, Yildirim Türker’in senaristi olduğu film gösterimi sonunda kendiyle bir söylesi gerçeklestirildi. “Escinsel film” kavrami sorgulandi. Escinseller olarak kendi yansimalarimizi toplumsal alanda çok az görebildiğimizden dolayi, escinsel iliskilerin ve karakterlerin yansitildiği filmlere anlasilabilir bir biçimde ilgi gösterdiğimizden söz ettik. 12. Sivil Toplum Kuruluslari Sempozyumu “Projeler, Projecilik ve Sivil Toplum Kuruluslari" Sempozyumu, 13-14 Aralik 2002 tarihlerinde, 167 kurumu temsilen 280 kisinin katilimiyla ITÜ Maçka Sosyal Tesisleri’nde gerçeklesti. Sempozyuma pek çok STK’nin yaninda Lambdaistanbul Escinsel Sivil Toplum Girisimi olarak katilmamiz, kamusal alana çikmak anlaminda önemli bir adimdi. Lambdaistanbul’un amaç, hedefleri, neler yaptiğini anlatan kisa bir yazi ve 1 Aralik yürüyüsünden bir fotoğraf içeren bir afisi fuayede sunduk. Diğer STK’larla iletisim yönünde bir adim daha atmis olduk. !fIstanbul 2. Bağimsiz Filmler Festivali bünyesinde her Gökkusaği filminin ardindan Cafe Morkedi’de filmlere ve her seye dair söylesiler gerçeklestiriyoruz. 26 Ocak Pazar günü de Hami Çağan ve Tuna Erdem’in katilimiyla Lambdaistanbul’un ofisinde “Dolaptan Çikan Filmler” üzerine bir söylesi gerçeklestireceğiz.

Subat Ayi Etkinlik Programi

Film Gösterimleri 1 Subat 15:00: John Malkoviç Olmak 8 Subat 15:00: Çarpisma 15 Subat 15:00: Cruising (Çark) 22 Subat 15:00: Güzel Sey Söylesiler 9 Subat Pazar 18:30

Gettolar

Çesitli ülkelerde escinseller için kurtarilmis bölge seklinde adlandirilan gettolar gerçekten kurtarilmis bölgeler mi? Türkiye’de gettolar var mi? Bunlarin olusumunda escinsellerin rolleri nedir? 23 Subat Pazar 18:30

Erkek Dili

Escinselleri ezen toplumsal erkeklikten escinsellerin üzerine yapisanlar...

Istanbul'da LGBT Sempozyum Istanbul çevresi LGBT aktivist olusumlarin katilimcilarindan bir grup olarak biz, Istanbul Bilgi Üniversitesi öğretim görevlilerinden arkadaslarimizla ile birlikte, yine Istanbul Bilgi Üniversitesi çerçevesinde escinsellerin temel sorunlarini konu alan bir sempozyum düzenleme çalismalarina basladik. 2003 yilinin Nisan ayi sonlarinda gerçeklestirmeyi planladiğimiz sempozyumun temel hedefi Türkiye'deki escinsel aktivist gruplar ile yine Türkiye çapinda escinsellik ile ilgili çalismalar yapmis olan akademisyenleri bir araya getirerek karsilikli bilgi ve deneyim birikimi paylasima açmak. Iki gün sürmesi tasarlanan sempozyum kapsaminda davet etmeyi düsündüğümüz yurtdisi LGBT örgütlerinden konuklarla, reel politikada aktif rol alan siyasetçilerimizle, hukukçularimiz ve akademisyenlerle birlikte zengin katilimli toplantilar gerçeklestirmeyi planliyoruz. Olusturduğumuz düzenleme kurulu periyodik toplantilarla çalismalarina baslamistir. Sempozyum ile ilgili fikir ve katkilariniz için bize Lambda Istanbul ofis telefonundan (0212) 245 70 68 www.lambdaistanbul.org adresinden ulasabilirsiniz.


Savasa Hayir

Meydandan Medyaya... Ali Erol

22 Aralik’ta Ankara'da düzenlenen Savasa Hayir mitingine “Kaos GL Escinsellerin Sesi” pankarti ile katildik. Yürüyüs kortejinde "Sürekli Baris Için Kadin Platformu" arkasinda, "Çağdas Avukatlar Derneği"nin önünde yer aldik. Kadin platformunun önünde ilk sirada ise mitingi organize edenler arasinda olan Insan Haklari Derneği yürüdü. Lezbiyen arkadaslarimiz ayni zamanda Sürekli Baris Için Kadin Platformu'yla yürüdüler. Platform bir bütün olarak sirf bizim için de slogan atti. Sloganlarimiz ortaklastiğinda platform ve baska gruplarla hep birlikte bağirdiğimiz da oldu; önceki eylemlerde olduğu gibi. Bu arada daha önceki eylemlerde anarsistler arkamizda yürürdü ya da tersi ama bu kez platformu görünce anarsistler yerine platformla birlikte yürümeyi tercih ettik. Meydanda her zaman olduğu gibi pankartimizla ve bayrağimizla ayri bir grup olarak yerimizi aldik. Bildirilerimiz ilgi görmekle birlikte ilk 1 Mayis bildirimiz kadar merak uyandirmayacağini biliyorduk. O, bir ilk olarak insanlarin saskinlik ve merak içinde son satirina kadar okumalarina neden olmustu. Büyük yürüyüslerde yazili ama kisa bir metin hâlâ anlamli ve gerekli aslinda; en azindan medyaya dağitmak için ve her zaman ilk defa "gören" birileri olacağindan... 1 Aralik’ta yaklasik on arkadasimiz Lambdaistanbul’un pankarti arkasinda birlikte yürümek için Istanbul'a gitmislerdi. 22 Aralik’ta Ankara'da Lambda, Legato ve Anadolu Ayilari'ndan arkadaslarimizla birlikte yürüdük. Belki ilerde gerektiğinde özel bir grup adina olmayan ortak bir pankartla da katilacağimiz yürüyüsler olacaktir. Bu arada bir hatirlatma: Ilk 1 Mayis’in bizim için de çok çok özel kosullarini düsünmeden, “Bu Kaos GL

ne yapmaya çalisiyor? Neden kimseye haber vermediler?” diyen arkadaslarin bugün artik kafalarinda soru isareti

kalmamistir sanirim. Bu arada döviz ve sloganlarimizi tek tek yazmayayim artik. Belirtmek isterim ki 1 Mayislarda çok yaratici oluyor ve sürekli slogan uydurup atabiliyorduk. Savas özelinde bir mitingde en fazla iki üç slogan uydurabildik. Bir güzel not daha, merkezden çikip yüz metre ilerde ÖDP'lileri gördük, slogan ata ata bulusma yerine yürüyorlardi. Biz de Atatürk Bulvari’na çiktiğimizda büyük bayraği ve dövizleri açip slogan atarak yürüdük. Bu iyi bir denemeydi sanirim. Savasa Hayir mitingi ve mitinge escinseller olarak katilmamiz medyada çesitli sekillerde yer aldi... Televizyonlarda yakalayabildiğimiz kadariyla, CNN Türk, Kanal D, Flash TV, bir yerel TV yer verdi. CNN Türk, bir arkadasimizla yaptiği röportaji yayinladi; galiba en iyisi Flash TV idi, ne görmezlikten geldi ne de abartti; haber metni de doğruydu. Hürriyet, Cumhuriyet, Evrensel gazeteleri miting haberine yer verdikleri halde escinsellerin de mitinge katildiklarini belirtmemisler. Sabah gazetesi, "kadinlar, sendikacilar ve escinseller ayni mitingde" basliği ile genisçe bir haberle yer vermis. Haberde bir paragraf Kaos GL'ye ve bildiriye ayrilmis. Ama "destek verdi" denmis. Sanirim zaman alacak; biz kimseye destek vermedik, mitingin bir bileseniydik. Onun disinda iyi bir haber olmus. Aksam gazetesi de mitinge "escinsellerin de" katildiğini belirtmis. Ve ana resme bir kolajla Anadolu Ayilari imzali "her türlü savasa hayir" dövizini eklemis. Milliyet gazetesi, kadin platformunun resmini kullandiği haberinde, "mitinge escinsellerin olusturduğu Kaos GL grubu da katildi ve katilimcilara bildiri dağitti" diye belirtmis. Radikal, Vatan ve Habertürk gazeteleri mitingi köse haberleri ile vermisler. Radikal, "escinsellerin

olusturduğu Kaos GL adli grup dağittiklari bildiride escinsellerin savasta da asağilandiklarini anlatti" diye belirtmis. Vatan ise "mitinge katilan escinseller "escinseller geliyor, savasa karsi yürüyor" pankarti ile dikkat çektiler." demis ama bu söz en çok tekrarladiğimiz slogan olmakla birlikte "pankart" değildi. Habertürk de "destek verdi" demis, bildiriden escinsellerin savasta asağilandiklari vurgusu belirtilmis. Bir de Star gazetesi var... Escinsellerden vazgeçtim, mitingle ilgili tek bir satir yoktu! Hatirlayacaksiniz, Istanbul'daki 1 Aralik Savasa Hayir mitingini, "karnaval gibi miting" basliği ile nerdeyse çeyrek sayfa vermisti. Ayni amaçla gerçeklestirilen ve de katilim olarak hiç de Istanbul'dan geri kalmayan bir miting bu gazetede tek bir satir "haber" olamamis... O gün sadece Star okuyanlar, bir gün önce, baskentte binlerce insanin dondurucu soğuğa rağmen katildiklari bir mitingin gerçeklestiğinden haberdar olamadilar! Simdi yanlis hatirlamiyorsam, Sabah gazetesi olmali, 9 Kasim 2001'de yine Ankara'da 30 binin üzerinde insanin katildiği "emeğin küresel eylem günü" dolayisiyla düzenlenmis bir miting tek satir yer almamisti. Memleketimden medya manzaralari. Gerçeğin bir de bu yüzü var. Benim görebildiklerim bunlar. Su ya da bu sekilde artik escinseller olarak magazin sayfalarindan kurtulup almamiz gereken yeri aliyoruz gibi. Belki önümüzdeki süreçte "renk katan samatacilar" veya "destek veren grup" olarak değil de doğrudan bir kurucu özne olmamiz üzerine fikir ve pratik gelistirmek için çalisabiliriz...

KAOS GL Subat – Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 7


Savasa Hayir

Zaman ve Hayat Hizlica Akip Giderken Onur Erol

Zaman ve hayat hizlica akip giderken (çok klise ama çok doğru) ona hükmedemememiz, onu sekillendiremememiz hep çok ironik gelmisti bana ... Ancak yeni yeni anlamaktayim, aslinda hayat arenasinda müdahale edebildiğimiz bazi alanlar var ve bu alanlari belirleyip içini doldurmak istemekle ve bunun uğrunda mücadele etmekle mümkün kiliniyor... Ben "Ben escinselim ve escinselliğimi yasamaliyim, bu bağlamda sosyallesmeliyim" maddesini yaklasik 8 ay önce kattim, varolusuma... Sonrasini takiben bir sürü değisiklik, bir dolu yenilik ve bir dolu yeni yüz, yeni bir sosyallesme sureci, yeni ve gerçek bir yasam ve en sonunda 22 Aralik sabahi erken kalkip aslinda büyük bir gerginlik ve bilmeme tanimama korkusuyla harmanlanmis tedirgin heyecanlarimla "Savasa Hayir Mitingine katilmak " üzere (hayatimda ilk defa) KAOS Kültür Merkezinin yolunu tutma!. Ne yapiyordum ben, evet tam da düsündüğüm ve yüzlestiğim seyi yapiyordum, ilk defa hayatimda önceleri pek çok kez paylastiğim fakat dillendiremediğim bir dolu düsünceyi savunmaya, pek çok kez boğazim düğümlenerek, kizarak, kendi kendime olur mu böyle sey diye sorarak irdelediğim bazi değerleri ve bunlara olan tepkimi dile getirmeye gidiyordum, hem de sesli sesli, bağira çağira, hem de

Fotoğraf: Onur Erol

KAOS GL Subat - Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 8

bir escinsel olarak; escinsellerin yaninda. Elbette ki ilk deneyimler kolay olmaz, ürkek ve tedirgin olmak kaçinilmazdir, nitekim ilk baslarda tam da o Kizilay’in göbeğinde elimizde yazilar, bayraklar öyle yürürken çok çekindim birileri görecek diye, alayci, yerici bir bakisla karsilasirim diye. Oysa ki biliyorum ki bunlari görmesem duymasam da varliklarinin bilincindeyim ve iste tam da bu bakislari, gülüsleri artik sonlandiracak bir surecin küçük bir parçasi olmaya gidiyorum. Sevgilim hep yanimdaydi, ondan sonuna kadar güç aldim, hatta bir aralar posasini çikaracaktim nerdeyse:-) Ancak tedirginlik -hiçbir zaman tam kaybolmamakla birlikte- siddetini azaltti ve ben bu isi yavas yavas kivirmaya basladim. Aslinda bana fotoğraf çekme görevi verilmesi beni biraz rahatlatti itiraf etmeliyim, çünkü sevdiğim bir isi yapacaktim, sürekli kosusturacak belki de dikkat çekmeyecektim, taa ki artik fotoğraf çekmeye gerek olmadiği, kalan pozlari sonra bitirelim önerisi beni bulana kadar. Iste tam da o anda artik olayin ciddiyetine tam anlamiyla vardim, takiben kendimi bir yazi tasirken buldum ve onu da takiben bir dizi polis kontrolünden sonra alana giriverdik. Sonrasi sarkilar, türküler, bildiriler, çağrilar esliğinde coskulu bir kalabalik ve ben... Yanimda sevgilim vardi, ama yine de

bir süre yabancilastim bu ortama ve kendime, ama sonra kesin kararimi verdim: "Doğru yerdeyim.” Insanlar haykiriyorlar, slogan atiyorlar, karsisinda durduklari seye karsi tepkilerini dile getiriyorlardi. Ben de etrafimda çok sevdiğim, dostlarim ve sevgilimle beraber katildim yükselen seslere, kimi zaman ayni telden çalarak, kimi zaman sasirip bir geri bir ileri uyduramayarak sözlere sözlerimi... Eylemin artilari ve eksileri elbette daha tecrübeli gözler tarafindan daha analitik, daha rasyonel değerlendirilip, sonuçlar çikarilabilir. Zaten ben de eylem sonrasi mitingde yapilan toplantida bu tür bir değerlendirmeyle karsilastim, birçok önemli ayrintiyi görmemistim, orada birçok farkli bakis açisina doğdum, ancak ben orda bunlari düsünemeyecek, göremeyecek kadar heyecanliydim, dolu doluydum. Hayatimda bir ilki yasamistim ve bu benim için bir baslangiçti, kesinlikle sesini duyurmak, bunu onca kalabaliğin içinde haykirmak çok heyecan vericiydi, özellikle de yillarca iç sesini bile bastirmaya çalismis bir insan için... Son olarak bu gibi eylemlerle daha fazla insanin savasa karsi duyarlik gelistireceğini umuyorum. Bu süreci gelistirmek, iyilestirmek, bazi tutumlari dönüstürmek adina yapilan eylemlerde olmayi umuyorum, Sevgiler...


Escinsel Hareket

Film, Önce Sinemada, Sonra da KAOS Kültür Merkezi’nde Izlenir!

KKM’de Film Izlemenin Gey-Politik Anlami Ali Özbas

Kaos grubu olarak bir mekana sahip olmanin çok ötesinde anlam ifade etmektedir Kaos Kültür Merkezi. “Gecenin Çocuklari” olarak parklar ve barlarda geceleri yasanan escinselliğin, los sinema salonlari ve hamamdan çikmanin, kamusal alanda da variz demenin bir yoludur. Ilk zamanlarda Kültür Merkezi ile sokaktan tamamen içe kapanan bir harekete mi gidiliyor, sorulariyla karsilassak da 1 Mayis 2001 ile sokaklari da, alanlari da istediğimizi haykirmistik. Zaten hiçbir hareket bir seyler üretip orada kalamaz. Her adim yeni adimlari da pesinden getirmek zorundadir. Yeni açilimlar, yeni mücadele yollari zaman içinde kendini dayatir. 1994 Eylül’ünden itibaren çikmaya baslayan Kaos GL’de nedenler, nasillar ve niçinler zaten sürekli yaziliyor, tartisiliyor. Kaos Kültür Merkezi’nin açilmasinin hemen ardindan film gösterimleri düzenleme fikri heyecana sürüklemisti bizleri. Aslinda henüz bir mekana sahip değilken bile olanaklar elverdiğinde bazi filmleri topluca izlemeye, tartismaya çalismistik. 76 kisi ile gittiğimiz “Hamam” filmi, toplanti yaptiğimiz Toplumsal Arastirmalar Vakfi’nda izlediğimiz birkaç film, birlikte film izlemenin ilk zevklerini tattirmisti bize. Heyecanimiz, elimizde olan filmleri birlikte izleyebilme, ayni heyecanlari, duygulari paylasma, tartisabilme, birbirimize ayni filmden çikardiğimiz farkli anlamlari sunabilme olanaklarinin olmasindan kaynakliydi. Elimizdeki filmler belki gey ve lezbiyen filmlerinin tüm seçkin örnekleri değildi. Kimi filmler zamaninda Türkiye sinemalarinda vizyona girmisler, televizyon kanallarinda gösterilmislerdi. Hatta özel televizyonlarin ilk yillarinda,

RTÜK’süz yillarda kesintisiz olarak gösterdikleri filmler de vardi bunlarin içinde. Tabii ki filmlerin reklamlarla kesilmesi her zaman olduğu için, filmlerin en heyecanli yerlerinde reklamlarin girmesi, üstelik gecenin 3’ünde bile gösterilen bir film dahi olsa piyasa reklami bulamamislarsa, kendi kanallarinin reklamini girmeleri suretiyle filmi izlemek sabir gerektiren bir is haline gelmektedir. Elbette bunlarin disinda birçok kisinin gözünden kaçmis, farkina varilmadan geçip gitmis filmler de vardi. Hiçbir zaman Türkiye’de gösterim sansi bulamamis filmler de elimizde mevcuttu. Zaten film gösterimi düzenlememiz ticari bir amaç tasimadiği için sansasyonel film pesinde değildik. Ve bugüne kadar oldukça zengin içerikli aylik film programlari yaptik. Yukarida değindiğim gibi gösterim programina aldiğimiz filmlerin çoğu bir sekilde insanlarin ulasabileceği filmlerdi. Televizyon kanallarinin bol olduğu ve bolca film gösterdiklerini düsünürsek, yine gazetelerin bir sekilde “her eve bir VCD player” kampanyalari sonucu VCD’siz evlerin neredeyse kalmadiği, filmlerin evlerde, rahat rahat otururken izlenebilmesinin mümkün olduğu bir ortamda insanlarin gelip de Kaos Kültür Merkezi’nde film izlemelerini niye istiyorduk? Mesela

bildiğimiz filmleri insanlara tavsiye edip “aman ha, mutlaka bul ve izle, nefiiis bir film” de diyebilir, çevremizdekilerin de o filmleri izlemesini sağlayabilirdik. Iste burada karsimiza “Hamam” filmini 76 kisi birlikte izlememizdeki yasadiğimiz durum çikiyor. Hatirlarsaniz bu film defalarca özel kanallardan tutun da TRT kanallarina kadar gösterildi. Ama nasil gösterildi? Filmin en önemli sahnesi, iki erkeğin öpüstüğü sahne kesilerek. O sahneyi hatirlarsak, kadin evden hamama girilen kapiya doğru gidiyor, kapiyi hafifçe aralayinca iki erkeğin öpüstüğünü görüyor; normalde bunu biz de görüyoruz, ama tv kanallarinda kadin kapiyi itiyor ve geri geri kaçiyor.

KAOS GL Subat – Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 9


Escinsel Hareket

Eh bizler de aptal değiliz neden kaçtiğini anliyoruz ama iki erkeğin öpüstüğünü göremiyoruz. Neden? “Türk örf ve adetlerine, çocuklarin ruhsal gelisimine aykiri bir sahne” var ve makaslaniyor. Biz bu filmi sinemada tek basimiza izlerken “hos bir sahne” olarak izleyecektik. Oysa kitlesel olarak izlememiz bu sahneye çok daha farkli anlamlar yüklemisti. Perdenin önünde de vardik ve bir aradaydik. Evet, bence kötü bir film olan Hamam’dan bile mutlu ayrilmistik. Bizimle birlikte sinemada bulunma gafletinde olan “normal” seyirciler de film disinda da escinsellerin varolduğunu görmüslerdi. Yani filmdeki tipler “fantezi” değildi. Bu sahnede insanlarin coskuyla alkislamasi (tamam, biraz çocukça bir davranis belki) bu seyircileri de gülümsetmisti. Hayir, kinayarak değil, benimseyerek gülümsemislerdi. Kaos Kültür Merkezi’nde lezbiyen ve gey temali filmleri bir arada izlerken artik sadece ekranin önünde de var olmamiz ve bir arada olmamiz anlaminin da ötesine geçmeliyiz. Internetin yaygin kullanimindan bu yana lezbiyen ve gey dokümanlara ulasmak, internetten filmler indirip izlemek, hatta geçmiste bir sekilde elimize geçen kötü pornografik eserlerin disinda onlarca porno film arsivine sahip olmak çocuk oyuncaği haline geldi. Yani kisacik bir öpüsme

KAOS GL Subat – Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 10

sahnesi insanlari öyle aman aman heyecanlandirmiyor. Tabii ki burada porno film disindaki bir filmde escinsel temanin artik heyecanlandirmadiği anlamini çikarmamak lazim. Zaten derdimiz “heyecan” duymak değil. Filmlerdeki lezbiyen ve gey temasi ne kadar bize ait ya da bizler neyin mücadelesini verirken baska insanlar escinsellikle ilgili ne gibi sorunlar yasiyorsa uzanan bir durum söz konusu. En basit bir aksiyon filminde ve reklamlarda bile bolca gördüğümüz kadin-erkek askinin ötesinde de bizden bir seyler görmek istiyoruz. En basitinden bunu gördüğümüzde kendimizi daha iyi hissediyoruz. Ama Kaos Kültür Merkezi’nde gösterdiğimiz lezbiyen ve gey temali filmler kendimizi iyi hissetmek için gösterilmiyor. Bu filmleri izledikten sonra tartisabilmek, sorgulayabilmek istiyoruz. Hem filmi, hem kendimizi sorgulayabilmekten bahsediyorum. Çünkü iyi filmler bize bu olanaği taniyor. Örneğin Duvarlarin Dili Olsa-2’deki her öykü saatlerce tartisilabilecek malzemeye sahip. Üç öyküden olusan filmin ilk öyküsü yaslilik, yillardir sevilen kisiyi kaybetme ve bizlerin genelde göz ardi ettiği birlikte yasarken edinilmis mallarin ölüm sonrasi diğer kisiye kalamamasi ile ilgili. Maddiyatçilik, kapitalist sistemin mal edinme ve bunu koruma; yani mülkiyetçilik ve bunun karsisinda olma halini bir idealistliğin ötesine geçilerek ne kadar yok sayabiliriz? Yillarca sevdiğimiz insanla edindiğimiz, birbirimize destek olarak birimizin adina sahip olduğumuz seyler, onu kaybettiğimizde “aile”si tarafindan elimizden aliniverdiğinde “o öldü, mali mülkü neyleyeyim” diyerek sineye mi çekilecek? Ikinci öyküde ise kendi içimizdeki ayrimcilik var. Bize uyarlayacak olursak daha kadinsi, daha erkeksi olma, efeminelere burun kivirma, öğrenilmis maskülen tavirlar içinde olma hali ve bunu sorgulama var. Bizler bu sorgulamayi çesitli toplantilarda çoook tartistik elbette. Cinsel roller öğrenildiğine göre, kendi cinsini seven biri kendini otomatikman karsi cins yerine koyarak o cinsin rolünü üstlenebiliyor. Ama bir de “kendini rahat hissettiği” bir role girmesi söz konusu olabiliyor. Bunlari kabullenme, hos görme, bunlara tahammül

etme/edememe ne kadar dürüst bir davranis? Son öykü ise çocuk sahibi olma üzerine. Sonuçta bizler lezbiyen ya da gey, çocuk sahibi olabilir ve bunlari büyütebiliriz. Ancak çocuk sahibi olmanin anlami nedir? Insanlara, “ailelere” çocuk sahibi olmanin dayatildiği, evlenen bir çifte hemen “eeee, çocuk ne zaman?” sorusunun sorulduğu bir kültürde bir canliyi yetistirme sorumluluğu ne kadar kisinin öğrendiği bir durum? Nitekim filmde de lezbiyen çiftin tartistiği, gittikçe kirlenen bir dünyaya bir canli getirip büyütmenin doğacak çocuğa “haksizlik” olup olmayacaği sorusu var ki, öykü boyunca kahkahalari atarken derin düsüncelere dalmamak mümkün değil.

Maurice filmini ele alirsak; Ingiltere’de geçtiğimiz yüzyilin basinda geçse de, öykü bize çok tanidik. Yasananlar hâlâ geçerliliğini yitirmemis. Bunun ötesinde gerçek bir ask söz konusu. Evet bizler her seyi tartisiyoruz. Yillarca dönüp dolasip ayni konulari da tartistiğimiz doğru. Zaten insana dair hangi konu için biz bunu tartistik ve bir karara vardik diyebiliriz ki? Böyle bir karara varmak ne kadar doğru olabilir ki? Yillar önce bu film hakkinda sayfalar dolusu yazi yazmistim. Bu yazida özetlenmesi mümkün olmayan onlarca açilim getiren sahneleri yorumlamak yine filmi birlikte


Escinsel Hareket

izlediğimizde yapilabilecek, filmi bir ask filminin ötesine tasiyacaktir. Aksi takdirde bu film izlenip; “aaah, ne ask ama” diyerek geçistirmek de mümkün. Yillara yayilan kendini kabullenme haline burun kivirip, “aman ne aptalca” demek de... Brooklyn’e Son Çikis filmi, bir yandan isçi mücadelesini anlatirken bir yandan da bir escinselin kendini kabullenis sürecini, sancisini yürek burkan bir sekilde anlatir. Bu acili süreçten geçmeyen kaç kisi vardir? Yine filmde yer alan kadinlari sevmiyor, erkeklerden hoslaniyorsam “kadinim ayol” zihniyetini ve çatismasini da görüyoruz filmde. Türkiye’de henüz asilamamis bu süreç, filmde can yakici bir sekilde gözler önüne seriliyor.

Fakülte filmi uzaydan gelen yaratiğin kendini “lezbiyen” olarak göstermesiyle çok anlam ifade etmektedir. Bu filmi sadece korku filmi olarak izleyip bu karakteri lezbiyen yapmalarini bir çesni olarak görmek oldukça basite indirgemek olur. Bir bakis açisiyla lezbiyenleri (genelde escinselleri) yaratik olarak gösterdiğini de savunabiliriz, lezbiyenlerin (genelde de escinsellerin) uzayli bir yaratik gibi görülmesine ince bir dokundurma olarak da algilayabiliriz. Oysa filmde uyusturucunun uzaylilari öldürdüğünden yola çiktiğimizda uyusturucunun “öldürür”, uzak durulmasi gereken bir nesne olarak algilanmadiğini görüyoruz. Çünkü birinin uzayli olmadiğini kanitlamasi için uyusturucuyu koklamasi gerekiyor. Ki uyusturucuyu kokladiğini

zannettiğimiz biri, gerektiğinde akillica kandirabiliyor çevresindekileri. Öğretmenlerin hepsinin birer uzayli yaratik olmasi ise öğretmenlerin öğrenciler üzerindeki baskici kimliklerine bir atifta bulunma olmasin sakin? Bütün bunlar filmden çikartilabilecek zorlama anlamlar değil, ama bu anlamlara varmak için tartismak, geçerli olup olmadiğina bu tartismanin sonucunda varmak zevkli olmaz mi? Vampirle Görüsme filmi, filmde geçen her vampir kelimesini çikarip yerine escinsel kelimesini koyduğunuzda bambaska bir gözle izlenmiyor mu sizce de? Ki zaten bu filmdeki Brad Pitt ve Tom Cruise’un canlandirdiği iki vampir arasinda dile gelen bir ask da söz konusu. Hatirlayalim, vampirler sadece gece sokağa çikabiliyorlar, escinseller için de uzun yillar bu söz konusu değil mi? Ki bir çok escinsel için escinsellik hâlâ geceleri ve gizlice yasanmiyor mu? Vampirler lanetli, yok edici bir topluluk olarak görülüyor. AIDS’in ilk çikisinda isteri haline gelen AIDS’in escinsel hastaliği olmasi ve escinselliğin öldürücü olduğuna inanilmasini hatirlamamiza gerek bile yok. Çocuk sahibi olamayan escinseller de insan soyunun sonunu getirecek mitosu vampirlerin yok ediciliğine benzemiyor mu sizce de? Lanetli, “normal” disi olarak kabul edilmekten hâlâ tamamiyla kurtulamadiğimizi zaten biliyorsunuz. Salo, Sodom’un 120 Günü filmine göz atalim biraz da. Marques de Sade’in kitabindan Fasizm Italya’sina uyarlar öyküyü Pasolini. Kan, tecavüz ve diskiyla bezeli sahneler fasizmin tartisilmaz baskiciliğini göz önüne serer. Filmin finalindeki dans sahnesiyse çok farkli okumalara açiktir. Kendisi de escinsel olan ve filmlerinde escinselliği çokça sergileyen Pasolini, bu filmde iki erkeği dans ettirirken partnerlerden biri “nisanlisinin köyde kendisini beklediği”nden bahsetmektedir. Bu esnada bahçede tam bir kiyim yasanmaktadir. Bu sahneyi “heteroseksüellik doğru ve temiz tek yasam biçimidir” diye yorumlamak çok da abes olmasa gerek. Benim bu sahneyi yorumlayisim ise; Pasolini’nin nedamete ermediğini düsünerek, köyde bekleyen nisanliya, bahçede o an

gerçeklesmekte olan kiyima rağmen iki erkeğin dansi, temiz, saf bir escinselliğin ayakta kalabilmesine isaret ettiği yönünde. Yukarida bahsettiğim filmlere dair yorumlar benim yorumum. Oysa sizler çok farkli anlamlar çikarabilir ve doğru anlamlar da sizlerin çikardiği olabilir. Eğer birlikte izlemis olsaydik ve film sonrasinda alelacele salondan çikmayip film üzerine tartismalar yapabilseydik, bu filmler hayatimizda iz birakmaz miydi? “Bir film izledim hayatim değisti” olmazdi elbette ama bazi seyleri yeniden sorgulamamiza yol açardi. Ayni filmden çok farkli anlamlar çikarilabildiğini görürdük.

Farkli gözlerle film izlemenin tadina varirdik. Ne var ki Kaos Kültür Merkezi’nde film izleyenler –özellikle ilk dönemlerde çokça göze çarpan bir durumdu- porno film oynatan sinemadan çikan seyirci tavriyla, baslar önde bir sekilde hemen salonu terk ediyordu. Artik filme gelen insanlarla daha sicak iletisim kurduğumuzdan midir nedir bu sekilde filmden çikana pek rastlamiyoruz. Ancak istediğimiz film sonrasi tartismalari yapamiyoruz. Yorumlar sessizce kendi içimizde yapilip, unutuluyor. Ama buna rağmen bir filmden benzer çikarimlar yapabileceğimizi bildiğimiz insanlarla birlikte film

KAOS GL Subat – Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 11


Escinsel Hareket

izlemenin zevki ayri. Keske filmleri izlerken kendimizi kasmayip, yanimizdakinin de benzer duygulari paylasan insanlar olduğunun rahatliğina siğinip, çekinmeden ağlayabilsek, kahkahamizi atsak, sinirlensek. Oysa ağlamanin zayiflik belirtisi olarak görüldüğü bir kültürden beslenmenin sonucu olsa gerek, acikli bir sahnede ağlamamak için kendimizi kasiyoruz. Bunu da “iyi” bir seymis gibi anlatiyoruz. Kaos Kültür Merkezi’nin artik 3 aylik olarak düzenlenen film programini takip ediyorsaniz sadece gey ve lezbiyen temali filmler göstermediğimizi biliyorsunuzdur. Kimi için “ne alaka” dedirtebilse de bu konuyla ilgili herhangi bir olumsuz elestiri almadiğimizi da belirteyim. Ama yine de bu filmleri gösterme mantiğimizi kisaca açiklamak istiyorum. Hayata at gözlüğüyle, sadece belli seyleri görmek üzerine bakan insanlar değiliz. Hayatin bizi de ilgilendiren her konusunda bizim de sözümüz/görüsümüz/beklentimiz var. Hollywood’un “Amerikan Rüyasi” disindaki filmlerde anlatilanlari da görmek, tartismak istiyoruz. Amerikan rüyasinin gerçekte ne menem bir sey olduğunu görmek, iskencenin bizden uzak olmadiğini akilda tutmak, savasin yikiciliğini, irkçiliğin sadece zenci/beyaz, nazi/Yahudi ayrimciliğinin ötesinde olduğunu görmek, anlatilan heteroseksüel bir iliskideki aldatma/aldatilma dahi olsa bunu sorgulamak gerekiyor. Escinsel iliskiler öğrenilen, dayatilan iliski biçiminden farkli iliskiler kurmaya olanak tanisa da bunu basarabilen sayisi çok çok az. Nerede hata yaptiğimizi bu iliskiler üzerinden sorgulayabiliriz. Sinemanin ustalarinin neden “usta” sifatini hak ettiğini, filmlerini izleyerek öğrenmek, sinema sanatindaki inceliklerin tadina varmak istiyoruz. Anti-gey filmleri de Kaos Kültür Merkezi’nde izleyip tartismamiz gerekir. Anti propaganda yapmaya niyetlenmese de, mesela Kadir Inanir’in oğlunu bir erkekle “bastiği”, oldukça kötü bir film olan “Acilar Paylasilmaz” adli filmin makaslanmamis halini bulsak da birlikte izlesek. Bu film de bir çok kanalda, sabah saatlerinde yayinlanmakta, ama “baskin” sahnesi

KAOS GL Subat – Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 12

makaslanmakta; ki bu sahneyi izleme “sansi”ni hiç bulamamama rağmen, filmin çekildiği yillarda Hafta Sonu Gazetesinde “rezil sahneler” basliğiyla yayinlanan fotoğrafi hatirlamaktayim. Filmi tv kanallarinda izlerken de bu sahnenin makas yediği açikça hissedilmekte. Yine güncel bir film olan “Dönüs Yok” filmi bazi duyumlara göre “geylerden nefret ederim ve bu filmi bunun için yaptim” diyen yönetmenin bir anti-gey propagandasiymis. Öncelikle belirteyim ki, bu filmi aman aman gey karsiti bulmadim. Aksine seyircilerin homofobisini su yüzüne çikardiğini düsünüyorum. (Belki de zaten istediği budur???) Zaten sondan basa giden film esprisine de “kil” oluyorum. Gerçek anlamda bir sondan basa anlatim mümkün olmuyor çünkü. En fazla 10’ar dakikalik geri gidisler halinde gerçeklesiyor. Yani bir sahne 10 dakikalik dilimi anlatiyor, pesinden gelen sahne o 10 dakikanin öncesini anlatiyor. Her neyse, konumuz “film

teknikleri” olmadiğina göre bunu kisa geçeyim. Bu filmi Kaos Kültür Merkezi’nde izleyip tartismak çok zihin açici olmaz mi? Mesela yönetmen gerçek bir gey düsmani olsa bile baltayi tasa vurduğunu ileri süremez miyiz? Öyle ya, filmde uyguladiği “sondan basa” tekniği neyse de özellikle baslardaki hizli kamera hareketleri homofobik görüsünü paylastiği insanlara ulasmasina engel değil mi? Çünkü bu tip insanlar pop corn filmleri tercih ederler ve homofobilerinde hakli olduklarini

birilerinin onlara dikte ettirmesine ihtiyaç duymazlar. Eh, homofobik olmayan insanlarin da bu filmi izledikten sonra bu duygulara kapilacaği “zavalli” bir umut olsa gerek. Toparlayacak olursak; Kaos Kültür Merkezi’nde film izlemeyi, sadece ücretsiz, kaçirdiğimiz, tekrar izlemek istediğimiz iyi filmleri izlemek olarak algilamaz, birlikte film izlemenin tadina vararak, tartisarak anlamlandirirsak önümüzü açacaktir. Ama yine de, sadece “film izlemek” için de gelenlere kapimiz açik. Bekliyoruz. Kim bilir, belki ileride sinema salonunun olduğu bir Kültür Merkezi’ne kavusur, film yönetmenlerini, oyunculari davet ettiğimiz gösterimler düzenleriz. Mesela Pedro Almodovar’a sorular sormak istemez miydiniz? Rupert Everett’in escinselliğini açiklamasi sonrasinda Hollywood’da yasadiklarini kendi ağzindan dinlemek, Türkiye’de ticari sinemalarin itibar etmediği filmlerin gösterimlerini yapmak, filmlerin ilk gösterimini Kültür Merkezimizde yapmak hos olmaz mi? Çok uzak bir hayal olarak mi geliyor? Düzenli çikan bir dergi fikri, bir araya gelip, birlikte çalisabileceğimiz bir mekan fikri de uzak ama güzel hayaller değil miydi bir zamanlar? Hatta escinsellerin bir araya gelmesi bile “hayal” değil miydi? Oysa artik heteroseksüel dostlarimizla çesitli platformlarda bir araya gelip, ortak etkinliklerde bulunuyoruz. Eskiden “lezbiyen ve gey filmleri” adi altinda toplu gösterimde bulunmak bile mümkün değilken, bu filmleri topluca kimi festivallerde izlemek (simdilik sadece Istanbul’da olsa bile) mümkün olabiliyorsa, bizler de “filmimi istiyorum” diyerek yarismalarla lezbiyen ve gey filmlerinin üretilmesini tesvik edebilir, “Dönüs Yok” gibi antigey filmlere(?) karsi kendi filmlerimizle cevap verebiliriz. Hayalse, simdilik!...


ILGA -Europe

ILGA Avrupa Yillik Konferansi Tuğçe

23-27 Ekim tarihleri arasinda Portekiz’in baskenti Lizbon’da Opus Gay’in ev sahipliğinde yapilan 24. ILGA Europe konferansina Kaos GL adina katildim. Konferansin ana basliği “Ayrimciliğin farkina varilmasi, esitliğin desteklenmesi” idi. 5 gün boyunca, 2 panel, 21 atölye çalismasi, ayrica kadinlar, transgender bireyler ve biseksüeller için bulusma saatleri yapildi. Konferansin çesitli Avrupa ülkelerinden 130 katilimcisi vardi. Katilimcilarin %40 i kadindi. Finansal destek veren kuruluslar ise, European Community, Open Society Institude, Heinrich Böll Foundation, Pink Cross ve COC Haaglanden idi. Konferansa Portekiz sol partilerinin temsilcileri, Amnesty International temsilcisi, Portekiz sendika temsilcileri, UNISON temsilcileri ve zaman zaman da medya katildi. Ilk gün, açilis seansi konusmalarinin ardindan bir kadin toplantisi yapildi. Bu toplantida çesitli ülkelerden kadinlar kendilerini ve organizasyonlarini tanittilar. Avrupa Birliği üyesi olmayan ülkeler acil olarak ayrimciliği durdurmalidir. Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi bu konferansa destek sağlamalidir. Avrupa Parlementosu’nda çesitli partilerden 33 üye LGBT haklari için çalismaktadir. Diğer ülkelerde edinilmis haklarin (örnek olarak ayni cinsiyet evliliklerini verebiliriz) Avrupa Birliğinin bu haklari vatandaslarina tanimayan ülkelerinde de kabul görmesi gerekliliği. Ikinci günün sabahinda yillik rapor ve bütçe sunumunu içeren açilis toplantisinin ardindan Portekiz Parlementosu’nda, parti temsilcilerinin konusmalarini dinledik. Hükümetin LGBT konularindaki stratejileri hakkinda bilgi aldik. Bu konusmalardan, 1986 yilinda Avrupa birliğine girmis olan ve su anda LGBT haklari konusunda olumsuz tavir

sergileyen bir sağ parti tarafindan yönetilen Portekiz’de sol partilerin LGBT haklarina prensip olarak destek verdiği ancak henüz politikacilarin büyük kisminin konunun öneminden bihaber olduğu sonucu çikarilabilir. Ayrica Portekiz için öncelikli tutulan eğitim sisteminin heteroseksizm ve dinden arindirilmasi olduğuna da değinildi. Amnesty International Portekiz temsilcisi Teresa Noqueira’nin belirttiğine göre 70’den fazla ülkede escinsellik hâlâ yasadisi ve taciz, tutuklama ve bazen de ölümle sonuçlanabiliyor. Homofobik yasalara bağli tutuklamalar Suudi Arabistan, Misir ve diğer birçok ülkede geçerli. Ayrica Latin Amerika, Brezilya gibi ülkelerde yasadisi idamlar da söz konusu. Portekiz, LGBT konularinin okullarda islenmesinin genç insanlara kendi yönelimleriyle barisik olma sansi vereceğini savunmaktadir. ILGA Genel Sekreteri Kürsad Kahramanoğlu ise, halen çok azi ILGA üyesi olan sendikalarin LGBT konularinda ve 11 Eylül saldirilarinin ardindan artan Islamofobinin yenilmesinde önemli sorumluluk sahibi olduğunu söyledi ve gey Müslümanlarin LGBT haklari konusundaki çalismalarinin desteklenmesini istedi. Kahramanoğlu 13 Kasim 2003 tarihinde Asya’da ilk kez Filipinler’de yapilacak olan bir sonraki ILGA Dünya Konferansinin önemine değindi. Bu konusmalarin ardindan Ispanya ve Portekiz’deki Lezbiyen Hareketinin gelisim sürecinin aktarildiği atölyede karma organizasyonlarda çalisan lezbiyenlerin deneyimlerinin aktarildiği sirada, söz alarak, karma bir organizasyon olan Kaos GL’deki kadin çalismalarini aktardim. ‘’Lezbiyenler için son bir yilda Kaos GL’de çok sey değisti. Kaos GL’de çalisan kadin sayisi, son bir yildan beri oldukça artti. Simdi elimizden geldiğince her saat Kültür Merkezinde bir kadin arkadasimizin bulunmasini sağliyoruz. Haftalik lezbiyen

toplantilarina basladik. Ayrica diğer sivil toplum kuruluslariyla isbirliği içinde Türkiye’de kadin hareketine yönelik çalismalar da yürütüyoruz.. Hepimiz Türkiye çapinda internet iletisim e-grubu olan Bilitis üyesiyiz.’’ Bu sözlerin üzerine yapilan tartismalarda, geylerle birlikte çalismanin getirdiği kazanimlar konusunda fikir birliğine varildi. Portekiz’deki durum ise söyle: 1970‘li yillarda kadin hareketi basladiğinda lezbiyen gruplari ve lezbiyen görünürlülüğü olmamasina rağmen 1990 yilinda iki kadinla baslayan hareket bugün oldukça ileri asamalara gelmistir. Meksikali kadinlar, lezbiyen çiftlerin evlilik haklari üzerinde dururken, Hollanda temsilcisi kendilerinin sözü geçen haklarin neredeyse tümüne sahip olduğunu, bu nedenle gençlerin politik bilinç gelistiremediğini ve diğer ülkelerde LGBT haklarinin halen bir sorun olduğunu fark etmediklerini söyledi. Avrupa Birliği Genislemesi baslikli atölyede, Litvanya, Letonya, Estonya, Malta ve Çek Cumhuriyeti raporlari okundu. Bu raporlar, ILGA tarafindan hazirlanan siddet ve ayrimciliğin sorgulanmasina yönelik standart anketin verileriyle hazirlanmisti. Bu atölyede Türkiye Anayasasinin 10. maddesini okudum ve bizim bu maddeye cinsel yönelimin de eklenmesini istediğimizi, Türk Anayasasi’nda escinsellik karsiti maddeler olmamasinin toplumda uygulanan ayrimciliğin önüne geçmeye yeterli olmadiğini açikladim. ILGA Europe tarafindan adi geçen 5 ülkede uygulanan anketi bizim de 300- 400 kisiye uygulamamiz önerildi. Bu anket sonucuyla hükümetten taleplerde bulunabileceğimiz düsüncesine yer verildi. Atölye sonunda anket sonuçlarinin tek bir raporda toplanmasina ve Avrupa düzeyinde kullanilmasina karar verildi. Bu çalismalarda LGBT

KAOS GL Subat - Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 13


ILGA - Europe

gençliğinin ve kadinlarin sorunlari üzerinde daha fazla durulmasi gerekliliği tartisildi. Portekiz Club Safo’dan Paula’nin benimle yaptiği röportajda su sorulari yanitladim: “Türkiye’deki durumu kisaca açiklar misiniz?, Türkiye sartlarinda Gey ve Lezbiyen olmanin birbirlerine göre farkliliklarindan bahseder misiniz? Organizasyon olarak hükümetten yardim aliyor musunuz?, Türkiye’de baska hangi organizasyonlar var? Simdiye kadar Kaos GL neler yapti? Medyanin çalismalariniza ilgisi nedir? Müslümanliğin LGBT hareketine nasil bir etkisi var?, LGBT yararina veya karsiti yasalar var mi?, Kadinlar için özel çalismalar var mi?” “Sendikalarin isyerlerinde cinsel yönelim ve cinsel kimlik ayrimciliğina karsi Avrupa Birliği yasalarini yürütmedeki rolü” idi. Panelin sonunda Kahramanoğlu’nun ILGA Europe’un sendikalari konularinda, bu paneli de kapsayacak sekilde rapor tutmasi ve bunlari örneğin Sydney Konferansinda sunmasi önerisi kabul gördü. Biseksüellerin karsilastiği ayrimciliğin ele alindiği atölyede ise, biseksüeller, yönelimlerinin bir “geçis noktasi” olarak görülmesinden ve lezbiyen ve geyler tarafindan kendilerine uygulanan ayrimciliğin farkina varilmadiğindan, biseksüelliğin poligamiyle karistirilmasindan yakindilar. Kendilerinin, önce heteroseksüellere, sonra da lezbiyen ve geylere coming out sorunu yasadiklarina dikkat çektiler. Su anda bir erkek partneri olduğunu söyleyen bir kadin katilimcinin bunu açiklarken sikinti çekmesi, tam da bu sorun konusulurken, oldukça ilginçti. Bir diğeri çevresindekilerden’’ saçlarini kestir de doğru dürüst lezbiyen ol” gibi tepkiler aldiğindan ve bundan rahatsiz olduğundan bahsetti.

KAOS GL Subat - Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 14

Ayni aksam yapilan transgender toplantisindan bir dizi talep ve öneriler çikti. Konferansa katilan transgender sayisinin oldukça düsük olduğunu da belirtmeliyim. Transgender bireyler, cinsel kimliklerinin hayatlarinin önemli bir belirteci olduğunu, yüksek issizlik oranina sahip olduklarini, bosanmaya zorlandiklarini, sağlik hizmeti almakta güçlük çektiklerini, ayrimciliktan korunma mekanizmalarindan yoksun olduklarini, LGBT topluluklari içindeki transfobiden etkilendiklerini, kabul görmediklerini belirttiler. Herkesin kendi seçtiği escinsel kimlikte özgür yasamasi, kozmetik operasyon özgürlüğü, diledikleri cinsiyetten insanla evlenebilme hakki, bosanma baskisinin kalkmasi, seçtikleri cinsel kimlikte kendilerini koruyabilecekleri yasal prosedürleri kullanabilme ve öldüklerinde seçtikleri cinsel kimlikte değerlendirilme talep ettiler. Üçüncü gün, yani cumartesi günü katildiğim ülkelerarasi proje değisimleri atölyesinde Türkiye’nin aday ülkeler statüsünde olduğu için bu projelerde en erken 2004 yilindan sonra yer alabileceği belirtildi. Ayni atölyede Almanya’daki “ International Turkish Homosexuals” adli informel gruptan da söz edildi. Islam üzerine bazi perspektifler ve Bati Avrupa çevresinde Müslüman bir Gey Lezbiyen olma atölyesinde Safra Projesi’ni yürüten Al- Fatiha temsilcileriyle birlikte Legato’dan Gökçe ve ben de konusmaci olarak yer aldik Al- Fatiha, escinselliğin Kuran’da yasaklanmadiğindan, ancak Islam toplumlarinda escinselliğin ki sadece erkek escinselliği kastediliyor sevgiye dayali bir iliski olarak algilanmayip yasaklandiğini, lezbiyenliğin ise adinin bile geçmediğini ama eğer geçseydi onun da yasak kabul edileceğini

belirtti. Ben, bana verilen kimlikteki din hanemde yazan dinimle, cinsel yönelimim arasinda bir bağlanti olmadiğini, ancak LGBT toplumuna karsi halkin tutumunun, sosyal dinamikler tarafindan belirlendiğini, sosyal dinamiklerin ise çoğunluğu dindar olan halkin din merkezli geleneklerinden etkilenmesinden ötürü Islam’in LGBT toplumuna bakis açisinda etkisi varmis gibi göründüğünden bahsettim. Türkiye’nin Cumhuriyetle yönetilen bir ülke olduğunu ve anayasanin Islam’a dayanmadiğini belirttim. Yasamlarimizin Islam merkezli değil, bir noktaya kadar gelenek merkezli olduğuna, Türkiye’de LGBT bireylerin Müslüman bir escinsel olmak üzerine fazla kafa yormadiklarina bağladim. “Biz de evlenmeye zorlaniyoruz, siddet ve ayrimciliğa uğruyoruz bunun için halkin bilgilendirilmesinin ve gelenek engelinin asilmasinin büyük önemi var” diye sonlandirdim. Legato’dan Gökçe, bu toplantida Islamofobi üzerine konustu. Kürsad Kahramanoğlu Islam ülkelerinde LGBT bireylerin dolaptan çikmasinin önemine dikkat çekti. Islam ülkelerinin escinselliğin yasanmasinin, elbette ki kapali kapilar ardinda, en kolay ülkeler olduğunu anlatti. Günün son toplantisi kadinlar bulusmasiydi. Bu toplantida tüm konferansin değerlendirilmesi yapildi ve gelecekten beklentiler tartisildi. Konferans, son gün yapilan kapanis toplantisi, bildirgelerin okunmasi ve yeni yönetim kurulu seçimiyle son buldu. Edindiğim izlenimlerden bahsetmem gerekirse, diğer katilimcilar Kaos GL için ne kadar çok insanin emek verdiğini duyduklarinda sasirdilar. Dergimizi beğeni ve takdirle incelediler. Herkes escinsellere uygulanan siddet ve baskidan bahsediyor, Türkiye’deki yasal bosluklari defalarca gündeme getiriyordu. Oldukça verimli geçen bu konferansin ardindan Türkiye’ye yepyeni bilgilerle döndüm ve ayni anda sürmekte olan Güztanbul bulusmasinda bu bilgileri arkadaslarimla paylasmaya çalistim.


Sunum

Kaos Kültür Merkezi'nde, 29 Eylül 2002 tarihinde, psikolog Mahmut Sefik Nil'in katilimiyla gerçeklesen söylesinin dökümünü yayinliyoruz.

Bu Kültürde Escinsel Olmak:

Çekingenlik ve Saldirganlik Sarmalinda Escinsel Hayatlar

Mahmut Sefik Nil Çekingenlik-saldirganlik sarmalinda escinsel hayatlar diye bir basliğimiz var. Konu hakkinda nasil konusacağiz, ne anlatacağiz diye çok büyük çekincelerimiz vardi. Neden? Yanlis anlasilabilecek bir konu. "Escinsellik bir patoloji nedeni midir?" "Bir hastalik sebebi midir?" "Bir hastalik olarak ele alinmali midir?" Sürekli bunun üzerinde durduk ve konu da bunun üzerinde gidecek. Maalesef bu konuda yapilmis olan bir arastirma var. Bu arastirmanin yurt disinda yapilmis olan veyahut ta daha farkli versiyonlari üzerinde fikrimiz yok. Onu arastirmadik. Bastan bunu söylemem gerekecek. Türkiye'de yapilmis olan bu arastirmada sonuçlar güzel değil. Nedenin tamamen kültürel olduğunu düsünüyoruz. Psikolog arkadaslarla konusurken arastirmayi yapanlarin yanli olduğundan bahsettiler. Arastirmayi yapanlari tanidiklarindan bahsettiler. Fakat ben bunlari çok anlamli bulmadim. Sundan dolayi bulmadim. Biraz sonra sunacağimiz arastirmada eğer bir yanlilik var ise bizim yapmamiz gereken sey, herhalde kendi içimizdeki psikologlarin bir araya gelmesi ve arastirmayi ayni testler ile tekrarlamasi ve sonuçlarini iletmesi olacaktir, diye düsünüyorum. Arastirma sonuçlarini biraz sonra göreceksiniz, ilkin bir iki hatirlatmamiz var. Bunlari hepimiz biliyoruz. Hiçbir etken escinselliğin nedenini tek basina açiklayacak değil. Daha önce yapilmis olan bir çok deney var. Escinseller özellikle Avrupa'deki laboratuarlarda inceleme konusu olarak ele alindilar.

Tüm tarih boyunca escinseller aykiri bir grup olarak belirlendiler ve üzerlerine sürekli baski uygulandi. Bilim de tabii ki üzerine düsen görevi yapti burada! Escinseller üzerine sayisiz arastirma var. ilk basta nedenini bulmak ve escinselliğin olusumunu engellemek, rahatsiz edici olan bu grubu durdurmak ve bir daha ortaya çikmamasini sağlamak için bir çok arastirmaya gidildi. Bir çok testler yapildi. Özellikle 1 950'li yillarda hormonlar üzerinde dahi oynandi. Sonuç olarak hep bir hastalik olarak görülen escinselliğin tek basina bir hastalik kaynaği olmadiği anlasildi. Neden dolayi anlasildi? Çünkü yakin zamana kadar yapilan arastirmalar, hep escinselliğin bir hastalik olduğu ve kliniklere gelmis olan escinseller üzerinde yapilan arastirma sonuçlarina dayandiği için sürekli olarak escinsellerde onlari heteroseksüellerden ayiran bir farklilik arandi. Fakat yakin zamanlarda, 68'lerdeki cinsel devrimden sonra veyahut ta Amerika ve Avrupa'daki hareketten sonra escinsellerin kazanmis olduğu haklar ve kendilerini daha rahat ifade edisleri, sosyal alandaki daha rahat ortaya çikislarindan sonra escinsel olduğunu söyleyen ve heteroseksüellerle ayni testlere giren insanlarda, özellikle Amerika ve Avrupa'da bariz bir farklilik görülmedi. Yapilan hormon arastirmalari olsun, beyin kaynakli arastirmalar olsun veyahut ta diğer sosyal alandaki arastirmalar olsun, escinsellerin heteroseksüellerden çok da farkli olmadiklarini, bir birey olarak

kendilerini ifade edebildikleri sürece, herhangi bir suçluluk duymadan da hayatlarina devam edebileceklerini gösterdi. Ve bir çok sey elendi. Ikizler üzerinde yapilmis olan arastirmalar var. Sosyoekonomik düzey üzerine yapilmis olan arastirmalar var. Birçok arastirmalarda tek basina escinselliği ortaya çikarabilecek herhangi bir sey bulunamadi. Bundan dolayi da psikolojik anlamda veyahut ta ruh sağliği alaninda artik escinsellik tek basina bir hastalik olarak kabul edilmiyor. Fakat Türkiye'de hâlâ escinsellik, tek basina ruh sağliği alaninda bir hastalik olarak kabul ediliyor. Örneğin, küçük bir çocuk cinsel kimlik bozukluğu tanisi ile bana getirildiği zaman ben çocuğa bir tedavi uygulamak zorunda kaliyorum. Herhangi bir okuldan escinsel olduğu gerekçesi ile gönderilmis bir öğrenci olduğu zaman ben bu çocuğa yine ayni sekilde escinselliğini değistirmesi için bir tedavi uygulamak zorunda kaliyorum. Biliyorum ki gerçekte böyle bir sey yok. Bu bir hastalik nedeni değil ve bu bir hastalik değil. Elimden geldiği kadar çevremdeki insanlari buna ikna etmeye çalissam da, maalesef bu konuda herhangi bir ikna yolu bulamiyorum. Su nedendir, bu nedendir, iste babanin otoriter tutumu, iste Freud'un özdeslesme kurami, annenin baskici tutumu vs gibi bir çok neden sayildi fakat ayni aile içersinde ayni anne babanin yetistirdiği çocuklardan bir tanesi escinsel olurken diğeri olmayabiliyor gibi pek çok olaydan dolayi artik escinselliğin tek basina

KAOS GL Subat – Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 15


Sunum

herhangi bir nedenden kaynaklandiğini söyleyecek bir veri yok. Dolayisi ile escinsellik artik bir hastalik sayilmiyor. Bir çok insan söyle bir yaklasim getiriyor, iste nedeni bulunmadiği için, bir çözümü bulunmadiği için bir hastalik değil. Tamamen yanlis bir fikir. Mesela kanserin de bir çözümü yok ama hastalik insani öldürür veya fiziksel ya da ruhsal olarak zarar verir. En azindan escinsellerin, rahat birakilirlarsa insanlari öldürmediklerini biliyoruz. Escinseller birçok toplumda toplum tarafindan baski gören cinsel bir azinlik grubudur. Bu seminerde hareket noktamiz bu. Escinsel olus değil, escinsellerin bir azinlik grubu olusu. Kinsey arastirmalarinda escinselliğin orani %10 gibi bir rakama denk geliyor. Antropolojik arastirmalardan biliyorum ki ilkel toplumlarda da escinsellik var. Hayvanlarda da escinsel davranis belirtileri görülüyor. Dolayisi ile escinselliğin heteroseksüellik gibi bize verili olduğuna artik neredeyse kendi sahsi fikrim, inaniyorum. Fakat escinseller % 1O'u temsil ettikleri için sürekli olarak bir azinlik grubu olarak görülüyorlar. Tarih boyunca hiçbir zaman iktidar olamadiklari için bir escinsel kültürün varliğindan söz etmek mümkün değil. Bizim böyle bir sorunumuz var. Su anlamda bahsediyorum; mesela heteroseksüellerin bir kültürü var. Birbirlerine nasil kur yapacaklarini, nasil evleneceklerini, nasil bosanacaklarini, ayrildiklari zaman çocuklar ve esyalar üzerindeki haklarinin ne olacağina dair, yasalarla da teminat altina alinmis, bunun disinda toplum tarafindan teminat altina alinmis olan bir kültürleri var. Fakat escinsellerin böyle bir kültürleri yok. iliskilerimiz basliyor, bitiyor, çoğu kez deneme yanilma yolu ile gidiyor ve çok az escinsel uzun süreli birliktelik yasayabiliyor. Daha ziyade kisa iliskiler yasiyoruz. Baski gören bir cinsel azinlik grubu olduğumuz için bütün bunlari yasiyoruz. Baski gördüğümüz için bir kültür olusturamiyoruz. Bir kültür olusturamadiğimiz için baski görmeye devam ediyoruz. Yani burada bir kisir döngü var. Escinsellik tibbi bir sorun değildir, sorun olan yasanilan toplum tarafindan

KAOS GL Subat – Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 16

yaratilan değer ve yasam biçimleridir. Escinsel olus bir patolojiye neden olabilir mi? Evet neden olabilir. Tamamen bunun üzerinde duracağiz. Fakat biraz sonra bahsedeceğimiz sey toplumda bulunan herhangi birisi için de ayni sorunlari çikartabilecektir. Çünkü burada konu baski görmeyle ilgili bir durumdur. Söyle bir mekanizma çalisacak, farkliliğini ayrimsayan, diğerlerinden farkli olduğunu bilen, arti bunu adlandiran ve aykiri nitelenmesi ile alay edilen, kinanan, baski ve siddet gören birisi seçim yapmak durumundadir. Bu olabildiğine açik. Bana aktarilan bir deneyimi paylasayim: “Ilk askimi yasayana kadar hatta ilk askimi yasarken de her sey o kadar güzeldi ki. Asik olmustum, diğerlerinin arasindan onu seçmistim, elleri, yüzü, gözü vs.si beni çok etkiliyordu. Kendi içimde çok romantik bir seyler yasiyordum. Ta ki onun bir erkek olduğunu ve benim de bir erkek olduğumu fark edene kadar.” Ondan sonra birden bire büyü bozulur. Yasanilan o yoğun duygunun, o askin bir sapiklik olduğu, onunla herhangi bir seyin sürdürülemeyeceği, üstelik de bu asik olunan kisiden öğrenilir. Tüm bu yasanilanlarin ardindan kendinizi çok kötü hissedersiniz. Ve tüm doğallik o noktada bozulmustur. Artik durusunuzu kontrol etmek zorundasinizdir. Nasil algilanacağinizi, nasil göründüğünüzü kontrol etmek zorundasiniz. Burada seçim yapmaktan kastimiz su; iki tane seçim alani var. Ya ortaya çikacaksiniz, mücadele edeceksiniz. Bu bireysel anlamda. Toplumsal ya da örgütsel değil. Veyahut ta kendinizi saklayacaksiniz. Neden? Siddet görüyorsunuz. Alay ediliyorsunuz. Kinaniyorsunuz. Üzerinizde baski var. Ve bu durumda tüm o doğal durusunuz tamamen değisiyor. Böyle bir durumun insanda getireceği bir takim psikolojik sonuçlar var. Sürekli olarak baski gören, kendini saklamak, kontrol etmek, ertelemek ve isteği disinda karar alip uygulamaya koymak zorunda kalan birinin, anksiyeteli ve depresif bir yapi gelistirmesi kaçinilmaz. Biraz sonra anksiyete ve depresyon nedir ona girmek istiyorum. Gerçi depresyon ile ilgili olan kavrama herhalde girmek gerekmiyor. Sarkilari türküleri bile var. Fakat burada anksiyete ve depresif bir

yapi derken ortaya koyduğumuz veyahut ta isaret ettiğimiz tamamen kendisi olmak disinda davranmak zorunda kalan herhangi birinde görülebilecek olan doğal bir sonuçtur. Bunun için escinsel olmak gerekmez. Bunun için Kürt olmak yeterli, bunun için çingene olmak yeterli, bunun için zenci olmak yeterlidir. Bunun için herhangi bir alay, baski ve kendini saklama nedenine sahip olmak yeterlidir. Simdi buradaki kavramlari tek tek inceleyebiliriz. Özellikle erteleme kavraminin altini çizmek isterim. Burada sürekli olarak yarina atilan bir umuttan bahsedebiliriz. Anksiyete ve depresyonu asil ortaya çikartanin da bu olduğunu düsünüyorum. Sürekli olarak yarina ertelemek. Arastirmaya geçeceğim. Arastirmanin ismi "Erkek Escinsellerde Anksiyete ve Depresyon Düzeylerinin Değerlendirmesi". Arastirmayi yapan Erdinç Öztürk ve Prof. Dr. Gülsen Kozacioğlu. Baslik korkunç. Neden korkunç? Arastirma 50 escinsel üzerinde yapilmis. 50 escinselin hepsi Istanbul'dan seçilmis. Hiçbirisi psikiyatrik tedavi görmüyor. Ruhsal bir yardima ihtiyaçlarinin olmadiğini söylemisler. Fakat sonuçlar bütün erkek escinsellere genellenmis. Simdi anksiyete kavramina biraz bakacağiz. Kontrolden kaçmak üzere olan, yasaklanmis bir içgüdüsel dürtü seklinde kisiyi içeriden tehdit eden bir tehlikeye karsi gösterilen bir tepki. Kötü bir sey olacakmis gibi hissetmek olarak ifade ediliyor. Kötü bir sey olacak gibi hissediyorum diyorsam tabii ki bir korku yasiyorum demektir. Anksiyeteyi diğer herhangi bir korkudan ayiran bir özellik var. Korkunun içeride olmasi, yani dissal bir nesneye bağlanmamis olmasi. Köpekten korkabilirim, issizlikten korkabilirim, iflas etmekten korkabilirim, yalniz kalmaktan, sundan bundan fakat bütün bunlarin hepsinin bir nedeni vardir ve de disaridadir. Hatta yalniz kalmak gibi öznel bir neden dahi disaridadir. Çünkü tanimlanmistir, adi konulmustur. Fakat anksiyetede bir tanimlanmislik yok. Kisi nedenini bilmediği bir seyden korkar gibidir. Ve sürekli olarak aslinda gergindir, tedirgindir. Anksiyetenin çok yoğun olduğu zamanlarda ses tonu düsüktür. Hareketler kesiktir. Uyku düzeni


Sunum

bozulmustur. Kendisini bir türlü ifade edemez. Sürekli durusunu değistirmek ve kontrol etmek zorundadir. Yani enerjisinin büyük bir bölümünü yasamakla ilgili değil, ne olduğunu ve nasil göründüğünü kontrol etmekle ilgili olarak harcamaktadir, iste anksiyetenin ikili iliskilerde veyahut ta bizim sosyal, cinsel, toplumsal vs alanimizda bizi değistirme nedeni de bu. Gizlidir, ordadir fakat bir türlü adi konmus değildir. Depresyona geleceğim. Depresyon ruhsal çöküntü. Tam anlamiyla kisinin bütün ruhsal mekanizmalarinin felç olduğu ve birbirine girdiği bir durumdan bahsediyoruz. Tabii ki buradaki bahsettiklerimiz klinik anlamda insanin tüm yasam alanlarini felç eden patolojiler. Fakat bunlarin düsük düzeyleri de var ve bu düsük düzeyler de insanlari etkiliyor. Özellikle insanlari iliskileri alaninda etkiliyor, iliski alanlarimizi biliyorsunuz ama ben tekrarlayacağim. Kimlerle nasil iliskiye geçiyoruz? Önce çevremiz ile iliskiye geçiyoruz. En çok bildiğimiz ve en disarida olan bu. Fakat çevremiz ile iliskiye geçtiğimiz biçimde, onu ortaya çikartan mekanizma ile, oradaki yöntemlerimizle birlikte ayni dille ayni yolla kendimiz ile de iliskiye geçiyoruz. Evrenle de iliskiye geçiyoruz, esya ile de iliskiye geçiyoruz. Bu sekilde üç tane iliski alanimiz var. Eğer bir de terapi aliyorsaniz dört tane oluyor. Iliski çok önemli. Kendimizi çevremize ifade edisimiz aslinda kendimizi ne kadar ifade ettiğimiz anlamina da geliyor. Eğer kendimizi çevremize doğru bir sekilde ifade edemiyorsak aslinda kendimizi de kendimize doğru bir sekilde ifade edemiyoruz demektir. Iste bu ifadesizlik, bu suskunluk, sürekli olarak biri olmak, sürekli olarak gibi olmak ama yasamamak insanda anksiyeteyi doğuran en temel nedenlerden bir tanesi ve de ilerlediği zaman depresyona da neden olacak. Iki tane ölçeğimiz var. Tabii sizler için yabanci bir alan. Bu ölçekler uzun zamandan beri klinik psikoloji alaninda kullaniliyor. Özellikle kliniğe gelen psikolojik yardim alma ihtiyacinda bulunan insanlardaki anksiyete düzeylerini, depresyon düzeylerini anlamak için kullandiğimiz ölçekler. Bu testler güvenilir testler çünkü klinik ölçümleri yapilmis,

standardizasyonu yapilmis, korelasyonlari alinmis, vs. sonuç olarak bunlar sürekli olarak kullanilan ve klinik anlamda ayirici kabul edilen ölçekler. Arastirma her ne kadar elestirilen bir arastirma olsa da bu ölçeklerin doğru, geçerli, tutarli olduğunu biliyoruz. Sürekli anksiyete karsilastirmasi nasil yapilmis; 50 escinsel istanbul'dan seçilmis, 50 tane de o escinsellerin niteliklerine benzer nitelikte heteroseksüel olduğunu söyleyen kontrol grubu var ama bunlar doğru mu söylemis yalan mi söylemis onu da bilmiyoruz. Burada kontrol grubu olarak ifade edilen onlar, heteroseksüeller, deney grubu olarak da ifade edilen escinseller. Önce her birisi ile ön bir görüsme yapilmis, hayat hikayeleri alinmis, heteroseksüellere bunlar uygulanmamis, fakat escinsellere uygulanmis. Ve sonra her iki gruba da buradaki ölçek uygulanmis. Ve çikan sonuçlar da karsilastirilmis. Buna göre sürekli bir anksiyete yasama eğilimi, yani mütemadiyen kendi durusunu kontrol etmek ve içten gelen bir tehdide karsi sürekli savunma mekanizmalarini harekete geçirmek veyahut ta savunma mekanizmalarini ayakta tutmak zorunda kalan escinseller %48,75 verdikleri yanitlara göre. Kontrol grubunda % 41.83. Birbirine oldukça yakin görünüyor fakat istatistiksel anlamda bunlar ek bir isleme daha tabii tutuluyor ve o zaman çikan sonuç anlamli. Escinsel olduklari için burada sürekli bir anksiyete yasadiklari sonucuna varmak mümkün. Çünkü heteroseksüel grup ile escinsel grubun öz nitelikleri ayni. Hepsi bekar, çalisanlar, ekonomik düzeyler yakin. Böyle bir eleme yapilmis. Zaten heteroseksüel bulma zorluğu yok. Sonuç olarak escinsellerle böyle birebir, nitelikleri birbirine yakin ve sadece ayirici faktör olarak escinselliğin kalmasi hedeflenmis.Ve bu aradaki sonuç her ne kadar da %6-7 gibi görünse de istatistiksel olarak anlamli. Depresyon envanterindeki sonuç daha vahim. %20.50 escinsellerde bir depresyon var, kontrol grubunda %7.8. Sasirmiyorum. Arastirmayi yapanlar bunlari yorumlamis, isteyenler gidip oradan da bakabilirler. Bizim toplumumuzda sadece escinsellere

değil, neredeyse herkes birbirine bir anlamda anksiyete doğuracak bir baski uyguladiği için anksiyete puanlarinin yüksek çiktiğini düsünüyorum. Sadece escinsel olduklari için değil, insanlar neredeyse gözlerinin üzerinde kaslari olduğu için, tuttuklari parti nedeniyle, hatta bazen tuttuklari spor takimi nedeniyle bir diğerinin baskisina, alayina ya da siddetine maruz kalabiliyorlar. Böyle garip bir kültür. Fakat depresyon sonuçlari alabildiğine farkli. Ve benim için daha önemli tabii. Çünkü anksiyete popülasyonun hemen hemen tamaminda ortaya çikabilen bir sey. Yani herkes dönem dönem, zaman zaman nedensiz sikintilar, uyku kaçmalari, istah değisiklikleri, keyifsizlikler yasiyor fakat depresyon klinik anlami ile daha ağir olan bir sey ve escinsellerde depresyon puanlari çok daha yüksek. Nerden ihtiyaç hissetmisler bilmiyorum ki bu noktada ben de arastirmanin amacindan saptiğini düsünüyorum çünkü arastirma escinsellerdeki anksiyete ve depresyon düzeyinin karsilastirilmasi iken birden bire sanki escinselliğin nedeni arastirilirmisçasina ki Türkiye'de yapilmis olan az arastirmadan bir tanesi bu; aniden böyle bir konuya geçmisler arastirmanin içersinde. Escinsellerin anne ile iliskileri nasil, baba ile iliskileri nasil. Annesiyle iliskilerinin iyi olduğunu söyleyen escinsel orani %48, kontrol grubunun %44. Alabildiğine birbirine yakin. Orta diyenler %44 ve kontrol grubunun %50. Kötü diyenler %2, kontrol grubunda %2. Hiç iliski yok diyenler escinsellere % 6, heteroseksüellerde %4. Burasi sorun değil. Zaten birbirine çok yakin. Fakat asağida gerçekten enteresan bir sey var. Baba ile iliskilerde iyi diyenler escinseller de %6 iken heteroseksüellerde bu oran aniden %40'a firlamis. Orta diyenlerde escinseller %16 iken heteroseksüellerde oran %44, kötü diyenler ki en vahimi herhalde o, escinsellerde %66, heteroseksüellerde %4. Buraya girmisler. Neden girmisler? Tabii ki sinsi sinsi arastirdiklari bir sey var. Yani escinsellerde depresyon orani yüksektir, bu beklenen bir sonuçtur, anksiyete orani yüksektir bu beklenen bir sonuçtur. Arastirmanin basinda

KAOS GL Subat – Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 17


Sunum

söyle bir cümle de var zaten; "escinsellik hastalik değildir, hastalik olarak kabul edilmemektedir". Arkasindan Freud'un özdeslesme ile ilgili olan savini destekler nitelikte ki artik escinsellerle ilgili olarak özdeslesme kurami, Freud'un bu yaklasimi çok da fazla telaffuz edilmiyor, çünkü ayni baba ile özdeslesmis iki kardesten bir tanesi escinsel diğeri değil. Sonuç olarak buna girmisler, iste escinsellerin baba ile iliskileri kötü. Neden? Çünkü ataerkil bir toplumda yasiyoruz, baba egemen bir toplumda yasiyoruz, babalari ile iletisim kuramadiklari için bu çocuklar anneleri ile özdeslesiyorlar. Ve bir kadin olmadan kendileri bir kadin gibi davranmadan sevilmeyeceklerini kabul edilmeyeceklerini düsünüyorlar, ondan sonrada bir kadin gibi bir erkeğin karsisinda var oluyorlar, dolayisi ile bir pasif ve bir aktif kavrami ortaya çikiyor vs.. Fakat bazi arastirmacilar ve kuramcilar diyorlar ki "hayir, baba kötü olduğu için çocuk escinsel olmuyor, çocuk escinsel olduğu için baba onu reddediyor ve ona kötü davraniyor". Bu da doğustan gelen escinsellik görüsünü kabul edenlerin fikri. Arastirmada ayrica anne babanin birbiri ile olan iliskisi nasil, iyi diyenler sadece % 1O'da kalmis. Orta diyenler % 26. Kötü diyenler %60'a çikmis. Annemle babamin zaten bir iliskisi yok diyenlerin orani % 24'de kalmis. Heteroseksüeller çok sansli. Kendilerine ait bir dünyada yasadiklari için zaten doğustan sanslilar. Kontrol grubu %44 iyi, % 32 orta, %20 kötü, % 4 iliski yok demis. Sonuç olarak burada vurgulanan su ki escinsellerin aile iliskileri de kötüdür ve bu yüzden de bu zavallilar sapmislardir. Ailede egemen olan kisi kim? Burasi çok vahim. Temel reisteki gibi bir Safinaz modeli % 84, baba % 12, diğer % 4. Kontrol grubunda anne % 4, baba % 80 egemen. Dolayisi ile vurgulamak istedikleri su ki baba egemen olduğu için çocuk sağlikli bir erkek modeli buldu ve bu sağlikli erkek modeli ile özdeslesti. Güçlü olmak için var olmak için, anneyi ele geçirmek için, anne gibi bir kadin arayacak çünkü ileride, baba ile özdeslesti ve bu yüzden de heteroseksüel gibi davranmaya basladi. Dinleyici: Anlattiğin seyler bu çalismayi yapanlarin yorumlari mi,

KAOS GL Subat – Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 18

direk altina bu yorumu yapmislar mi? Mahmut: Hayir Dinleyici: Belki de öyle yorumlamayacaklardi? Istatistiklerin yapilis sekline güveniyorsun. 50 escinsel ile konusulmus, %84'ü annem ve babamin iliskisi kötü demis. Nesnel olarak kabul etmemiz gerekiyor o zaman bunu. Mahmut: Anne baba iliskisi, falan filan bu arastirmanin kapsamina girmeyebilirdi. Çünkü konu sadece depresyon ve anksiyetenin heteroseksüellerle karsilastirilmasi iken bir escinsellik nedeni arama eğilimi burada var. Ve bu Psikologlar Derneği'nin çikarmis olduğu bir kongre kitabinda yayinlanmis. Bu da ayri bir sey. Benim burada fikrim ne? Samimi olarak söylüyorum. Bu değerler beni rahatsiz ediyor. Bu 50 escinsel kimdi, nerden çiktilar, nasil bulundular? Dinleyici: %84'ün anne egemen aile demesi çarpici aslinda. Bu da çalismanin nesnelliğine yönelik bir süpheye neden oluyor. Mahmut: Diye düsünüyor insan. Bu konuda sert tartismalar da yasadik arkadaslarla. Simdi ilginç bir yere doğru geleceğiz. Nihayet konu kendi özüne dönecek. Bu escinsellik nedendir, aile iliskilerinden midir, baba ile özdesimden midir, baskici anneden midir derken nihayet escinsel olusunuzu yakin çevrenize açtiniz mi gibi bir soruya geliyor. Evet diyenler %42, evet diyenlerdeki anksiyete orani % 44 bulunmus, hayir diyenlerde, escinsel olduğunu saklayanlarda bu oran %52 istatistiksel olarak bu fark anlamli. Bu fark anlamli demek escinsel olusunu yakin çevresine açanlar diğerlerinden daha rahattirlar. Birçok faktör elenmistir ve gerçekten de tek neden budur, buna yakindir, bu baskin bir nedendir. Dolayisi ile escinsel olusunu yakin çevresine açmak insanlardaki anksiyeteyi hafifletiyor. Neden? Bir kendini sunma, bir kendini ifade etme, kendini özgürce ortaya koyabilme, insanlardaki anksiyete düzeyini azaltir. Diyelim ki çok sikintilisinizdir, içiniz doludur gider biriyle konusursunuz ve aniden rahatlarsiniz. Sorunda bir değisme olmamistir ama büyük bir rahatlama hissedersiniz, hatta kafa rahatlar olay berraklasir falan. Bu da ayni onun gibi bir sey. Depresyon daha enteresan, çünkü

daha manidar. Yakin çevresine escinsel olduğunu açanlarda oran % 15 ama açmayanlarda oran %23. Kendinizi açin arkadaslar, saklamayin. Escinsel olusunuzdan pismanlik duyuyor musunuz? Bir de bunu arastirmislar. Evet diyenler %68, anksiyete puanlari %52, depresyon puanlari %23. Hayir escinsel olduğumdan pismanlik duymuyorum, bir daha dünyaya gelsem yine aynisi olurdum diyenler % 32, anksiyete % 44, diğerlerinden düsük, depresyonda % 15, o da diğerlerinden düsük. Bu son iki soru, özellikle yasallasma, kendini ortaya koyma anlaminda, bir sosyal grup edinme anlaminda, kendini rahat ifade etme anlaminda bence önemli. Bir açilma süreci, bir coming out süreci. Tabii ki burada arastirmanin altinda su da var, ben de bu fikirlere tamamen katiliyorum, katilmamak mümkün değil. Escinsellerin kurmus olduklari gruplar, Kaos GL, Lambda gibi yapilanmalar, her ne kadar kötü olsa da escinsellerin kendilerini daha rahat ifade ettikleri barlar vs. gibi yerler aslinda kendini ifade etme alanlari olduklari için yararlidirlar. Bunlarin kiymetini bilmek lazim. Buradan çikan sonuçlardan bir tanesi bu. Onlar da ayni seyi söylemisler. Aynen bu dille de ifade etmisler "escinsellerin bir araya gelerek olusturduklari örgütler ve yapilanmalar, escinsellerin ruh sağliği için iyidir ve de yararlidir". Not: "Bu Kültürde Escinsel Olmak: Çekingenlik ve Saldirganlik Sarmalinda Escinsel Hayatlar" sunumu sonrasinda yapilan söylesiyi gelecek sayimizda yayinlayacağiz.


Uluslararasi Arastirma Aği

“Uluslar arasi Arastirma Aği” Toplantisi Murat Yüksel

City University of New York’un (CUNY) Lezbiyen ve Gay Arastirmalari Merkezi (Center for Lesbian and Gay Studies - CLAGS), 15 ve 16 Kasim tarihlerinde, uluslararasi arastirma ağinin kurulmasi projesinin ilk adimi olarak bir çalisma toplantisina ev sahipliği yapti. Kuzey Amerika, Doğu Timor, Namibia, Rusya, Brezilya, Küba, Misir, Hindistan, Filistin, Britanya, Israil, Sirbistan gibi 30’dan fazla ülkeden, 100’ü askin akademisyen, öğretim üyesi, aktivist ve sanatçinin katildiği toplantiya Türkiye’den ben katildim. ♣ CLAGS, 1991 yilinda kurulmus ve bu on yillik süre içinde lezbiyen, gey, biseksüel, transgender ve queer (LGBTQ) çalismalarinda önemli bir rol oynayarak, disiplinler arasi çalismalari yansitan derslerin hazirlanmasi, 100’den fazla halka açik programlarin düzenlenmesi, 1000’e yakin akademisyenin ve aktivisttin çalismalarini paylasabilecekleri bir platformun olusturulmasi ve sağladiği burs olanaklari ve verdiği ödüllerle yapilan çalismalarin desteklenmesiyle LGBTQ çalismalarinda önemli bir kurum haline gelmistir. CLAGS, akademik çalismalarin yani sira, düzenlediği toplantilar ve açtiği derslerle LGBT özgürlük hareketi için de önemli katkilarda bulunarak, özellikle Kuzey Amerika’daki homofobik tutumlara karsi da mücadele ederek, aktivistlerle akademisyenler arasindaki baği güçlendirmeye çalismaktadir. 15 ve 16 Kasim tarihlerinde düzenlenen toplantinin amaci, 11 Eylül saldirisindan sonra uluslararasi iletisimin ve bu iletisim üzerinden yapilacak olan ortak çalismalarin öneminin artmasiyla, LGBTQ arastirmalari alaninda ihtiyaci daha fazla hissedilen uluslararasi çalisma ağinin olusturulmasina dair beyin firtinasi yapmak, toplanti sonucunda belirginlesen eğilimler ve ♣ Toplanti ile ilgili bilgileri grubumuza aktaran ve CLAGS ile iletisim kurulmasinda yardimlarini esirgemeyen Kadinin Insan Haklari Projesi’nden Ela Anil’a ve Pinar Ilkkaraca’ya; Kaos GL’den Yesim Basaran’a ve seyahatle ilgili sorunlari gidermede yaptiklari yardimlardan dolayi da Adem Arkadas’a, Bülent Peker’e ve Leyla Keskiner’e tesekkür ederim.

fikirlerin isiğinda ağin kurulmasi için ilk çalismalara baslamakti. Bu proje, öncelikle dünya üzerinde LGBTQ konusunda çalisan akademisyenlerle ilgili bir veri tabanini olusturmayi amaçliyor. Akademisyenlerin yani sira, her ülkedeki LGBT hareketinin bilesenleri olan gruplarla ilgili iletisim bilgilerinin de veri tabaninda yer almasi hedefleniyor. Ayrica, LGBTQ çalismalariyla ilgili uluslar arasi arastirma materyalleri arsivi de kurularak, bu alanda yapilmis olan çalismalarin internet üzerinden ulasilabilirliğini arttirmak da bir diğer hedef. LGBTQ çalismalariyla ilgili fikirlerin ve kapasitelerin daha esit bir sekilde paylasilmasi, Kuzey Amerika ve Avrupa disinda da bu konuda çalismalarin yapilmasini desteklemek ve kültürler arasi karsilastirmali çalismalari tesvik etmek de ağ projesinin en önemli amaçlarindan biri. Toplantinin ilk gününde, cinsellik ile ilgili arastirmalarin sinirinin nasil çizildiği ya da çizileceği, akademik arastirmalarla, sivil toplum kurumlarinin aktiviteleri ve cinsel haklarin tartisildiği diğer platformlar arasindaki kesismeler ve ayrismalar, arastirma aği kapsaminda bu platformlarin oynayabileceği roller, ve uluslararasi arastirma aği ile ilgili düslerimizin, beklentilerimizin neler olduğu üzerinde tartismalar yapildi. Ikinci gün ise böyle bir projenin önündeki olasi engeller ve sorunlar üzerinde konusuldu. Uluslararasi arastirma ağinin adinin ne olacaği, hangi dilin ya da dillerin kullanilacaği, web temelli bir projede güvenirliğin nasil sağlanacaği ve diğer yönteme iliskin sorunlar ve bunlara getirilen çözüm önerileri ilk oturumun konu basliklarindandi. Öğleden sonraki kapanis oturumunda ise üzerinde fikir birliğine varilan basliklari temel alarak ikinci asamada neler yapilacaği, ağin nasil hayata geçirileceği üzerinde bir planlama yapilmaya çalisildi. Iki günlük toplanti, kuskusuz ki arastirma ağiyla ilgili her konunun ayrintili bir sekilde tartisilmasi ve kararlarin alinmasi için yeterli olmadi. Özellikle, ağin çok-dilli olmasi, mümkün olduğu ölçüde her dilde yayinlarin

yapilmasinin önemli olacaği; akademisyenlerle tabandan gelen hareketler arasindaki iliskiyi güçlendirmenin ağin temel amaçlardan biri olarak kabul edilmesi, cinsellik çalismalari gibi bir basliktan ziyade, isim olarak LGBTQ Çalismalari ismini tercih etmenin açilmak anlaminda bir çok ülke için değerli bir adim olacaği katilimcilarin hemfikir olduğu konulardi. Toplanti sonunda, iki günlük oturumlarin raporlarinin hazirlanmasindan sonra, uluslar arasi bir çalisma grubunun kurulmasina ve bu grubun arastirma ağinin kurulmasiyla ilgili teknik ve yönteme dair, toplantidan çikan sonuçlari da göz önüne alarak, bir planlama üzerinde çalismasina ve bu planlarin da bahar aylarinda her bölgede düzenlenecek olan toplantilarda tartisilip, çalisma ağina son seklinin verilmesine karar verildi. Türkiye’de LGBT konusunda yapilan çalismalarin ne kadar sinirli olduğu, yapilan çalismalarin da bilgi eksikliği nedeniyle hem yöntemsel olarak hem de ideolojik olarak toplumsal önyargilari tekrar üretme riskiyle sürekli olarak karsi karsiya olmasi bu arastirma ağini bizim için daha önemli kiliyor. Lezbiyen ve gey hareketinin politik gündemiyle bu konulardaki akademik çalismalar yapan akademisyenler arasindaki etkilesim, hem LGBT hareketinin ihtiyacini duyduğu bilginin üretilmesini sağlayacak, hem de hak mücadelemize üniversitelerin yaptiklari çalismalarla destek olabileceği bir kanal açacaktir. Daha fazla sayida akademisyenin LGBT konularinda çalisma yapmaya tesvik edilmesi, ve böylelikle üniversitelerde LGBT görünürlüğünü arttirmak da kuskusuz Türkiye’deki hareketimizde önemli bir asama olacaktir. Uzun soluklu bir çalisma olan arastirma aği projesi için, uluslararasi çalisma grubuna katilmanin yani sira, bizim de bir çalisma grubu olusturmamiz ve bu projeyi üniversitelerde duyurmaya çalismamizin üstümüze düsen ilk görevlerden biri olduğunu düsünüyorum. Projeyle ilgili gelismeleri ve haberleri duyurmaya devam edeceğim.

KAOS GL Subat - Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 19


Söylesi

Anadolu'nun Son Tutsaklariyiz Irfan Aktan-BIA(10.10.2002, Ankara)

3 Kasim'da yapilacak olan seçimin escinseller açisindan ne gibi bir önemi var? Ali Erol: Üyesi olduğum grup adina da söyleyebilirim ki, 3 Kasim bizi çok da heyecanlandirmiyor.Çünkü bizim su an yapmaya çalistiğimiz bir özgürlük mücadelesidir. Biz Anadolu'nun son tutsaklari olarak görüyoruz kendimizi. Son 10 yilda bir özgürlük mücadelesi baslattik . Öncelikle escinselliğin salt cinsellikten ibaret olmayan bir realite olduğunu, bir toplumsal hayat tarzi olduğu gerçeğini ortaya koymaya çalisiyoruz. Bunu iki asamali olarak yapmaya çalisiyoruz. Birincisi, kendi yasamimizda, ikincisi toplumdaki görünürlüğümüzle... Bu süreçte pek çok güncel politik ya da sosyal olaylara doğrudan müdahalede bulunamiyoruz. Örneğin seçimler de bunlardan birisi. Dolayisiyla partilerle doğrudan ya da dolayli her hangi bir bağlantimiz olmadiğindan, grup üyeleri ve diğer escinsel arkadaslarimiz, kendi kisisel yaklasimlarina göre su ya da bu partiye oy verecektir ya da vermeyecektir... Genel olarak Türkiye'nin güncel siyaseti ile ilgileniyor musunuz? Mesela partilerin programlari, yönelimleri v.s. Eğer günlük siyasetten kastettiğiniz, politik-politikaya dair Meclisteki ya da Meclis disindaki partilerin iliskileri, çekismeleri, ittifaklari ve benzeri konularsa, biz bunlari ancak izliyoruz. Yani izlemenin ötesinde yapacak bir seyimiz de yok. Ama biz, bir escinsel örgütlülük olarak da politikayi toplumsal boyutuyla ele aliyoruz, zaten bizim yapmaya çalistiğimiz, "biz escinseliz" diye ortaya çikmamizdan baslayarak, escinsellerin esitlik ve adalet talebinin toplumsallasmasi ve bunun hayatta karsiliğini bulmasi; bu basli basina bir politika. Bu anlamda politikayla her zaman ilgiliyiz. Ankara'daki escinsellerin örgütlü bir yapisi olduğu gözleniyor. 3 Kasim'da bunu sandiğa yansitacak misiniz? Kaos GL bağimsiz bir escinsel örgütlülüğü olmakla birlikte, toplumun

KAOS GL Subat - Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 20

her kesiminden escinsel bireyler çikabildiği için Kaos GL'ye escinsel düsmani olmayan herkesin katilabilmesinden dolayi, Kaos GL’de her türden politik perspektif çesitliliği var. Örneğin dokuz yillik süreçte, parti adi anmak gerekirse Kaos GL grubuna ÖDP’lisinden DYP’lisine kadar her türlü yapidan gey-lezbiyen geldi. Bu anlamda, Kaos GL olarak 3 Kasim seçimlerinde su parti ya da su ittifaka, toplu oy vereceğiz diye, iste diğer toplumsal, sosyal ve kültürel azinliklarda hâlâ görülebildiği gibi bir yaklasimimiz ya da escinsel bireylere bir önerimiz bulunmuyor.

Peki sahsen kendinizi hangi partiye yakin görüyorsunuz? Ben simdiye kadar hiç oy kullanmadim. Hiç bir partiye kendimi yakin görmüyorum. Grubumun politikasi kisisel olarak benim için de geçerli. Süphesiz ki, su ya da bu partinin su ya da bu konudaki yönelimi bana yakin olabilir ama her türlü partiye mesafeli kalarak, o partilerin kendi tabanlarindan hareketle escinselliğe yönelik yaklasimlarini, homofobilerini sorgulamalari için çalisma taraftariyim. Onun için 3 Kasim'da da her hangi bir partiye oy vermeyeceğim. Seçimlere Pinar Selek gibi escinsel harekete destek veren aydinlarin olduğu Demokratik Halk Partisi (DEHAP) da katiliyor. Solun olusturduğu bu blok hakkinda ne düsünüyorsunuz? Öncelikle Pinar Selek'in bize güven veren bir birey olduğunu söylemeliyim. Ayni zamanda içinde bulunduğu kadin hareketi ile de dönem dönem gey ve lezbiyenler olarak ortaklasiyoruz. Selek'in de adayliğini koyduğu ittifak, herkesin hatirlayacaği gibi, epey sorunlu gel gitlerle olustu. Ama asil olarak bu ittifaktan önce sanirim ittifakin ana bilesenlerinden bir partinin temsil ettiği Kürt realitesi ile belki escinsel realitesi arasinda bir karsilastirma yapilabilir. Kürt realitesi de bu ülkenin bir gerçeği olduğu halde çok uzun yillar, resmi politika düzeyinde olsun bir takim toplumsal düzlemlerde olsun,

yadsinan bir gerçekti. Adi konulmayan bir gerçekti. Ama Kürtler yok denerek yok edilemediler.

Bunlar bir toplumsal ve kültürel kimlik olarak kendi kendilerini yarattilar. Bu anlamda Kürtlerin geçtiği süreç ile escinsellerin yasamakta olduğu süreç arasinda aslinda bir bağ var. Organik anlamda değil ama sosyolojik anlamda bir bağ var. Sosyolojik anlamda, escinseller de yadsinmaya, inkâra karsi kendi kimliklerini kendi bedenlerine ve kendi asklarina sahip çikarak kendilerini yaratiyorlar. Biz daha isin basindayiz ama... Geleneksel bir kesimden gelmekle birlikte DEHAP'in Kürt realitesinin geçtiği süreci göz önünde bulundurduğumuzda eninde sonunda ve belki de sasirtici bir sekilde diğer partilerden önce escinsellik realitesiyle yüzleseceğini düsünüyoruz. Yani bir turnusol kağidi islevi gören escinsellik realitesinde pek çok partinin önüne geçerek bu konuda kendini sorgulayacağini düsünüyoruz. Günlük politik bir çikardan öte, DEHAP'in kitlesinin geçtiği süreçten dolayi bu böyle olacak. Onun için biz kisisel olarak hayatta gösterdiğimiz pek çok tepkiyi bu partiye göstermiyoruz. Bir çok yanlisi olduğu halde, pek çok görmezden geldiği durum olduğu halde bu partide böyle bir potansiyel olduğunu düsünüyoruz. Sizce ileriki bir süreçte escinsellerin parlamentoda temsil edilmesi mümkün olabilecek mi? Bu kaçinilmaz. AB’ye girilsin ya da girilmesin bu kaçinilmaz. Herkesin hatirlayacaği gibi yüzlerce insanin bulunduğu bir parlamentoda escinsel olma hali, bir küfür olarak telaffuz ediliyor. Oysa bu, bizim var olusumuz. Bizim gerçeğimiz, bizim kimliğimiz. Bizim kimliğimize küfrediyorlar aslinda. Su an belki bir magazin ya da bir fantezi olarak algilanabilir ama, kisisel olarak benim de çok tercih edeceğim bir sey olmamakla birlikte mevcut hayatin kendi sosyolojisi açisindan bakildiğinda bugün örneğin escinsellik söz konusu olduğunda, escinselleri yadsiyan bu realiteye küfür eden


Söylesi

partiler bile belki üç-bes yil belki de bes on yil sonra, escinsel oylarini almak için kaçinilmaz olarak bu kanala dair politika üretmek zorunda kalacaklar. Türkiye Avrupa Birliği'ne (AB) girerse, escinsellerin de yasam kosullarinda bir takim değisimler yasanir. AB'yi isteyen partilere nasil bakiyorsunuz? AB konusunda da aslinda bir manipülasyon söz konusu. AB'ye gireceğiz her sey güllük gülistanlik olacak deniyor. Oysa örneğin bu ülkenin kadinlari biliyor ki yasal düzenlemeler otomatikman kültürel ve toplumsal karsiliğini bulmuyor. Bu ülkede kadinlar haklarina ve özgürlüklerine hukuki anlamda, pek çok Avrupa ülkesi kadinlarindan önce sahip oldular. Ama yetmis yil aradan sonra kadinlarin hâlâ toplumsal anlamda özgür olmadiğini göz önünde bulundurduğumuzda AB'ye girmenin pek çok kesimle birlikte escinselleri de özgürlestireceği söylemi bize bir yanilsama olarak sunuluyor. Ayrica unutulan bir sey var. AB ülkelerinde escinsellerin sahip olduğu haklar ve özgürlükler, Avrupa Birliği Devletleri'nin escinsel kardeslerimize bahsettiği haklar değildir. Türkiye'de bu unutturuluyor, bu görmezden geliniyor. Avrupa Birliği'ndeki ülkelerde yasayan escinsel kardeslerimiz otuz yil, kirk yil önce baslayarak mücadele ederek bu haklari kazandilar. Ve toplumsal mücadeleleri sonucunda bu haklari Avrupa Ülkeleri kabul etmek zorunda kaldi. Türkiye'deki insanlar evet-hayir ikilemine sokularak, bu gerçek unutturuluyor. O halde, Türkiye'deki escinsellerin haklarini alabilmesi için daha uzun bir yol kat etmeleri gerektiği söylenebilir mi? Türkiyeli escinseller olarak biz kendimizi toplumun diğer kesimlerinden ayri görmüyoruz. Dolayisiyla, Türkiyeli escinseller ne zaman özgürlesecek sorusu kendi basina bize göre yanlis bir sorudur. Türkiye'de yasayan heteroseksüeller, escinseller kadinlar ve erkekler ne zaman toplumsal özgürlüklerini kazanirlarsa, Türkiye'deki escinseller de o zaman özgürlüklerini kazanir. Bu anlamda bizim özgürlük mücadelemiz Türkiye'deki heteroseksüel kadinlardan, Kürtlerden,

isçi ve memurlarin hak ve özgürlük mücadelelerinden ayri bir kanalda ilerlemiyor. Biz ayni zamanda Türküz, Kürtüz, isçiyiz, memuruz, kadiniz ve erkeğiz. Dolayisiyla mevcut hallerimizle birlikte görünür ya da görünmez bir sekilde zaten düse kalka, Türkiye’deki toplumsal mücadelenin içindeyiz. Buradan baktiğimizda, Türkiye’de escinseller üç-bes on yilda mi özgür olur sorusunu sormaktansa mevcut kosullarda soluk alabileceğimiz alanlari nasil genisletebiliriz; heteroseksüel insanlari nasil dönüstürebiliriz; kendilerini sorgulama anlaminda ve escinsellerle birlikte bu insanlari nasil bir arada mücadele etmeye çekebiliriz; bunun mücadelesini veriyoruz. Dolayisiyla AB’ye üç yil sonra girilecek, o zamana kadar bekleyelim gibi bir aymazlik içinde değiliz. Peki Türkiye'de demokrasi mücadelesi veren örgütlenmelerle iliskileriniz nasil? Türkiye'deki sol çevre hakkini vermek gerekir ki, pek çok konuda Türkiye'deki özgürlük mücadelesinin yüz akidir. Ama yine mevcut egemen ideolojinin sekillendirdiği kültürel iliskilerden doğduğu için pek çok sorunu da barindira geldi. Örneğin pek çok konuda muhalif kesim, sol kesim; toplumun diğer muhafazakâr kesimlerinden farkliymis gibi görünüyor. Ama escinsellik realitesi söz konusu olduğunda –turnusol kağidi islevi görür escinsellik demistim- Türkiye’deki sol kesimin çoğunluğu muhafazakâr kesimden hiç de farkli düsünmez. Aralarinda yüz seksen derece fark olan toplumsal kesimlerler, söz konusu escinsellik olduğunda hemen müttefik oluveriyor. Ayni homofobik ve ayni heteroseksist yaklasimla escinselliği inkâr ederler ya da escinselliği mevcut kapitalist sistemin bir artiği olarak görürler. Bu anlamda biz büyük bir zorlanma yasadik, toplumsal alanda kendimizi var etme anlaminda. Ama hayat kaçinilmaz bir sekilde ilerliyor. Nasil ki sol kesimin büyük çoğunluğu escinselliği burjuva toplumunun bir artiği, negatif bir durum olarak algilamasi çeviri yoluyla öğrenildiyse bugün yine pek çok sol kesim de yine batidan çeviri yoluyla escinselliğin de toplumsal bir realite olduğunu özgürlük mücadelesinde

ilerici bir perspektifle escinselliğin görmezden gelinemeyeceğini öğreniyorlar. Bu sevindirici. Ama hayatta karsiliğini bulmasi için gerçekten daha önce yani basinda kendisiyle birlikte mücadele eden escinsel bireyleri neden yadsidiklari gerçeğiyle yüzlesmeleri gerekir. Escinsellerin (muhalif olduklari halde) sol tarafindan yadsinmasini ya da görmezden gelinmesini neye bağliyorsunuz? Bir çok nedeni var. Birincisi: Türkiye’deki sol politika çevreleri yine değistirmeyi ve dönüstürmeyi düsündükleri mevcut sistemin resmi ideolojisine tam cepheden karsi gelseler bile egemen ideolojiye her zaman yetersiz kalmislardir. Bu süphesiz ki kültürümüzün erkek merkezli, heteroseksüel erkek iktidarinin sekillendirdiği bir yapida olmasindan ileri geliyor. Biz buna heteroseksizm diyoruz. Heteroseksizm, heteroseksüel yasam tarzinin, normal ve tek olmasi gereken olarak kabul edilmesi ve bunun disindaki yönelimlerin bastan yadsinmasi anlamina geliyor. Dolayisiyla sorun su; escinseller olarak biz de neo-liberalizmin bize dayattiği escinsel yasam tarzini ve pek çok escinsel pratiğini elestiriyoruz. Ancak sol politik çevrelerden olumsuz yaklasimlar, bunlari değil, bir realite olarak escinselliği yadsiyor. Bu, escinsellerin kendilerini kültürel ve siyasal anlamda dönüstürmelerini de geciktiriyor. Bu durum biz escinselleri yine de umutsuzluğa sürüklemiyor. Biz kadin ve erkek escinseller olarak toplumun her kesiminde var olduğumuzu, okullarda, 1 Mayis, Nevroz gibi eylemlerde ortaya çikarak, kendimizi insanlarin yani basinda göstererek ortaya koyuyoruz. O yüzden yasamimiza kastetmeyen hiçbir yapiya etkilesim anlaminda kapali değiliz. Disaridan bakildiğinda, aktüel siyasetle ilgilenmiyormussunuz gibi bir izlenim var. Mesela Kaos GL dergisinde daha çok escinsellerle ilgili arastirmalar yer aliyor. Fakat Türkiye ile ilgili projeleriniz sanki daha sinirli... Bu doğru değil. Ama söyle bir ayirim yapmak gerekir; biz on yildir,

KAOS GL Subat - Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 21


Söylesi

inkâr edilemez bir sekilde ortaya çikarken çoğu sol kesim, bizi kabul etmek için neredeyse kendi gerçeklestiremedikleri devrimi bizden beklemeye kadar varan ön kosul dayattilar. Ama biz bir nevi escinsel politika yapmaya dokuz on yildir basladik. Okullarda, is yerlerinde birbirimizi bulmaya, hayatimizi kapali mekanlarin disinda da var etmeye daha yeni basladik. Bu anlamda gerçeklestirilmis ya da kisa vadede gerçeklestirme olanaği yüksek projeler ve politikalarin bizden beklenmesi çok da gerçekçi olmaz. Az önce, doğru değil dediğim nokta ise, bizim bütün çalismalarimiz, toplumun her kesiminde kendimizi var etme ve escinsel realitesinin oralarda da ortaya çikmasi için çaba sarf etme yönünde oluyor. Kampuslarda gey ve lezbiyen kimliklerimizle ortaya çikmaya basladik. Escinsel emekçilerin sendikalarda gey ve lezbiyen kimlikleriyle ortaya çikmalarinin maddi zeminini nasil yaratilabilir diye çalismalarimiz sürüyor. Örneğin, teknik bir takim projelerimiz de var. 'Escinsel Haklari Için Hukuk Bürosu' , 'Tutsak Escinsellerle Dayanisma Aği' gibi...

Türkiye’deki özgürlüğü, heteroseksüel kardeslerimizle birlikte yaratabildiğimiz oranda demokrasi olusur. Tabii ayrica Türkiye’de özellikle 80 kirilmasiyla birlikte pek çok sosyo-politik dönüsüm yasandi. Politika yapma tarzi, iktidar iliskileri pek çok sey dönüsmek zorunda kaldi. Bir sekilde 80 öncesinde o total yapilara tabi olan ya da tamamen o yapilar içinde eriyen pek çok toplumsal ve kültürel kesim, 80 sonrasinda kendi sözünü söyleme ihtiyaciyla ortaya çikma cesareti gösterdi. Escinseller de bu bilesenlerden biri...

Peki en azindan örgütlenme sansini elde etmis olmaniz, Türkiye’nin demokratiklestiği anlamini doğurur mu?

Olmayabilirdi de çünkü politika bir meslek olarak görülüyorsa, olmaya da bilirdi. Politika, erkek merkezli, heteroseksist ve cinsiyetçi yaklasimlardan arinmadiği sürece, mecliste onlarca kadin ve bir düzine gey ya da lezbiyen milletvekili olsa da zihni bir dönüsüm yasanmadiği sürece çok da farkli bir yapi mümkün olmaz. Kadin milletvekili ya da kadin adayi her seçim döneminde sorun olmustur. Ama hepimizin malumu ki bu meclise onlarca milletvekili kadin girdi-çikti ve hâlâ da var. Peki bunlar, kadinlarin özgürlük alanlarinin genislemesi için o erkekçi yaklasimin disinda ne yaptilar? Tabii gün gelecektir ki nasil su ya da bu parti, vitrin için üç bes kadin adayi partisine yerlestiriyorsa, bugün escinsellere küfür eden partilerin belki çoğu, gelecekteki seçim dönemlerinde escinselleri de milletvekili adayi göstereceklerdir. Bunu pek bir önemi yok ama escinsel kimliği ile meclise giren bir milletvekiline tepkilerin disinda en azindan escinselliğe küfür edilemeyecek.

Demokratiklesmeyi bir süreç olarak ele aldiğimizda, bu süreci kazanilmis haklarin sürekli yeniden üretilmesi olarak alirsak bu soru farkli da sorulabilir. Çünkü demokratiklesme bir süreç ve Türkiye, sunu yaparsa demokratik, sunu yapmazsa değil gibi yargilar çok da doğru değil. Biz düse kalka kendimizi kesfediyoruz ve düse kalka escinsel politika yapmayi öğreniyoruz. Biz bunu öğrenirken, Türkiye toplumu da baska seyler öğreniyor. Bu bir sekilde karsilikli etkilesimi de beraberinde getiriyor. Türkiye’deki demokratiklesme karsilikli bir etkilesimin sonucu olarak ele alindiğinda süphesiz ki çok sey değisti. Salt iktidar açisindan bakildiğinda, mevcut sistemin kendini yeniden üretmek için kazanilmis pek çok hakki ve özgürlüğü hoyratça geri alabildiğini de biliyoruz. Dolayisiyla, bir gün gelecek ve her sey güllük gülistanlik olacak ya da su an bir cehennem! gibi bir karsilastirmayi kabul etmiyoruz.

KAOS GL Subat - Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 22

Bu hem toplumsal kesimi hem de devletin yapisal etkilesimini de dönüstürdü. Örneğin escinsellik salt cinsellik üzerinden muzir bir durum ya da bir ahlâksizlik olarak algilanabildiği zamandan bugün yasal bir gey ve lezbiyen dergisinin çiktiği Türkiye ile karsilasiyoruz. Ve bu dergi, politik politikanin merkezi olan TBMM’ne gidiyor. TBMM’den bahsetmisken, mecliste sik sik milletvekili kavgalari olduğunu görüyoruz. Herhalde escinsellerin ve kadinlarin çoğunlukta olduğu bir parlamento çok daha farkli olurdu...

Türk siyasetçisi seçim kampanyalarinda erkekliğe çok vurgu

yapiyor. Siz insanlardan oy isteseydiniz, escinsel kimliğinizi mi ön plana çikarirdiniz? Bu soru, Türkiye'deki baska etnikdini azinliklara da sik sik sorulur. Ama ben escinsel kimliğimi ön plana çikartmiyorum. Ben geyim; Kaos GL, gey ve lezbiyenlerden olusuyor. Biz escinseller olarak bu ülkede yasamak istiyoruz. Ben kendi adima escinsel milletvekili olmayi ya da meclise girmeyi ön görmediğim için bu soru benim için geçerli olamaz... Benim aslinda sormak istediğim, örneğin dürüstlüğün, serefliliğin, erkeklikle özdeslestirilmesine nasil baktiğiniz... Aslinda bu alan, kadin kurtulus hareketinin on yillardir ortaya koyduğu gibi, mevcut sistemin erkek egemen bir yapi olmasindan kaynaklaniyor. Escinseller açisindan bakildiğinda; mevcut sistem heteroseksüel erkek iktidari olarak tanimlanabilir. Heteroseksüel erkek iktidarinda da erkekliğin ve de adi konulmadan, heteroseksüel olma halinin ön plana çikarilmasi pek de sasirtici değil. Bizim mücadelemiz, buna karsi. Bizim mücadelemiz, erkekliğin cinsel edimden farkli olarak, toplumsal ve kültürel alanda kurulan bir sey olduğunu, dolayisiyla da dönüsebileceği noktasindan besleniyor. Dolayisiyla escinsellerin mevcut toplumda özgürlesebilmeleri ya da özgürlük alanlarimizin artmasi, ayni zamanda bu maço ve heteroseksist erkek egemen yapinin zayiflamasi anlamina geliyor. Erkek egemen yapinin zayifladiği bir süreçte, escinselliği salt cinsellik noktasindan hareketle ön plana çikartmamiz gerekmeyecektir, diye düsünüyoruz. Herkes için esitlik ve adalet istemeyen bir yaklasimin dürüstlüğü ve serefi kendinden menkul olacaktir. Bizim ihtiyacimiz bu değil; eksik olsun... Dürüstlüğü kendinden menkul bu zihniyet, sirf kendi cinsimizi seviyoruz diye, escinsellere yönelik her türlü ahlâksizliği ve zulmü sergilemekten geri durmuyor. Biz Türkiyeli lezbiyen ve geylerin fethedeceği bir iktidar bulunmuyor; onu için toplumsal özgürlesme mücadelemizde herkes için esitlik ve adalet talebimizi yaymaya çalisiyoruz.


Kadin Hareketi

“Kurtulusumuzu Örgütleyelim” Kadin Konferansi Oyaburcu-Yesim Basaran

KAOS GL’li Kadinlar adina katildiğimiz konferansin, biz escinsel kadinlar için anlami, bu kadar genis katilimli bir ortamda, farkli kimlikleri ile bir araya gelmis kadinlar arasinda, lezbiyen kimliğimizle yer alarak sorunlarimizin ortakliğina dikkat çekme firsatimiz olmasiydi. Kadin Kurtulus Hareketi içinde kendimizi tanimlamak ve ‘escinsellerin kurtulusu heteroseksüelleri de özgürlestirecektir’ anlayisimiz paralelinde, yasadiğimiz sorunlar ve çözümleri kapsaminda fikir paylasimi ve birlikte eylemliliği gerçeklestirebilmek yolunda önemli bir asama olduğuna inandiğimiz konferansin ‘farkliliklarimizla bir arada politika yapmak’ baslikli atölyesine katildik. Özellikle, ataerkil sistemin heteroseksizmden nasil beslendiğini açarak, ezilenlerin kurtulusunun ancak tüm baski ve iktidar

biçimlerinin anlasilmasi ve karsi mücadelenin gelistirilmesi ile mümkün olacağina inandiğimizi dile getirmeye çalistik. Farkliliklarimiza ‘renk’ olarak değil, sistemin dislama mekanizmalariyla yarattiği fakli ezilmislik tanimlamalari olarak yaklasmamiz gerektiği üzerinde durduk. Biraradaliğimizin, sayimizin artmasi ya da ‘hosgörü’ içinde bir birliktelik yaratmak değil, birbirimizin sorununu anladiğimiz ve kendi sorunumuz olarak görerek sahiplendiğimiz ölçüde anlam kazanacağini düsünüyoruz. Amacimiz, salt yan yana durabilmek değil, bu durusu anlamlandirip ortak bir politika üretebilmek. Bu bağlamda, heteroseksizmin, ataerkil sistemin tanimladiği ‘toplumsal kadinlik’ ve ‘toplumsal erkeklik’ arasindaki iliskiyi kurumsallastirarak, bunu tek gerçek iliski biçimi olarak empoze edip sistemin beslenmesini ve ayakta durmasini

sağlayan güçlü bir islevi yerine getirdiğini görebilmek gerekiyor. Escinsel iliskinin çesitli olumsuz sifatlarla anilarak dislanmasinin nedeni, ayni biyolojik cinsiyete sahip bireylerin birbirine olan askinin değil, toplumsal cinsiyet rollerinin sarsilmasina yol açacak bir birlikteliğin kabul edilmesinin, sistemin kendisini yeniden üretmesinin önünde bir tehlike olarak görülmesi aslinda. Karsisinda mücadele ettiğimiz sistemin tuzaklarina düsmekten kurtulmanin yolu, birbirimize olan fobilerimizi yaratan süreci çözümlemek ve buradan çikacak politikamizi birlikte eylemliliklere dönüstürebilmek. ‘Kurtulusumuzu Örgütleyelim’ Kadin Konferansi, tüm bu düsüncelerimizi paylasmamizi sağlayan bir adim oldu ve umariz pratiğe yansiyacak bir sürecin de baslangici olur.

Kurtulusumuzu Örgütleyelim Kadin Konferansi Örgütleme Girisimi'nin hazirladiği sonuç metnini kisaltarak sunuyoruz:

2001 yili Eylül ayinda Istanbul’da gerçeklesen 3. Kadin Bulusmasi’nda bir araya gelen kadinlar olarak ortak bir ihtiyacin altini çizmistik. Uzun yillardir kadin kurtulus hareketinin gündeminde olan bu ihtiyaç, eylemsel birlikteliklerin disina çikan ortak bir tartisma platformunun eksikliğiydi. Kadin kurtulus hareketinin bilesenlerini sorun ve çözüm önerilerimizi tartismak için yan yana getirecek bir kadin konferansi örgütlemek fikri biçimlenince, 10 subatta 2002’de konferans gündemli ilk toplantiyi gerçeklestirdik. Toplantida konferansin gündemlerine ve örgütlenme sürecine iliskin pek çok öneri dile getirildi. Gündem önerilerinin ortaklastirildiği ve kadin kurtulus hareketinin tüm bilesenlerine ulasmayi hedefleyen bir hazirlik süreci yasandi. Konferansta baska kavramlarla tanimladiğimiz ve ayri temellerde çözümlediğimiz ezilmisliğimizi tartisildi. Feminizmin kadin hareketine kazandirdiklarinin da ele alindiği konferansta en yoğun katilimin olduğu tartisma kendi aramizdaki iktidar iliskileri oldu. Cinsiyetçilikle birlikte ezilmemize rağmen, milliyetçiliğin, irkçiliğin, militarizmin, kapitalizmin, heteroseksizmin bizi birbirimizin karsisina nasil diktiği üzerinde duruldu. Ayrica kadin kurtulus mücadelesinin yöntem ve araçlari üzerinde durarak yasadiğimiz örgütsel deneyimler, farkli modellerin sağladiğini avantaj ve dezavantajlar, projecilik, çalismalarda araçlarin amaçlara nasil yabancilastiği tartisildi. Kadin kurtulus hareketinin erkekten, devletten, sermayeden ve diğer ataerkil kurumlardan bağimsizliği üzerine sikça durulan konferansta parti, sendika, dernek gibi karma alanlarda kadin çalismasi yapmanin zorluklari ve bağimsiz kadin hareketinin zayifliğinin bu alanlara olan yansimasi da tartisildi. Ardinda sorunlarin asilmasina yönelik gelistirdiğimiz önerilerimizi birbirimizle paylastik, yapmayi tasarladiğimiz projelerimizden, kisa, orta ve uzun vadeli planlamalarimizdan birbirimizi haberdar ettik.

Bu tartismalarin sonucunda

1. Kadin kurtulus hareketinde dayanismanin, kolektivizmin önünü açabilecek ve kadin gücünü birlestirecek bir KOORDINASYON için Örgütleme Girisimi olustu. Bu girisim, Istanbul, Ankara, Izmir, Adana, Antakya, Mersin, Antalya, Bursa gibi illerde, 2003- 2004 Türkiye ve Dünya Gündemine iliskin genis katilimli toplantilar örgütleyecek. Koordinasyon bu toplantilarda ortaklasan gündem doğrultusunda ve katilimci olabilecek herkesin ortaklastiği ilkeler ve yöntemler esas alinarak olusacak ve bu gündeme iliskin bir yil boyunca etkinlikler, kampanyalar, somut projeler gerçeklestirecek. Konferans sonuçlanmadan, Koordinasyon Örgütleme Girisimine onu askin kadin gurubu, çesitli karma örgütlerde kadin çalismasi yapanlar ve bağimsiz kadinlar yoğun olarak katildilar. 2. Bir Feminist Konferans örgütlenmesi isini bağimsiz kadinlar ve kadin gruplari üstlendiler. 3. Kadina yönelik siddete karsi dayanisma ağlari düzenlenmesine iliskin bazi gruplar görev aldilar.

KAOS GL Subat - Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 23


Kadin Hareketi

Politik Feminizm Çev.: Mort Subite

(Yeni Delhi Üniversitesi Siyasal Bilgiler Profesörü ve Vatandaslik Haklari Hareketi üyesi Nivedita Menon. Oxford Üniversitesi basin bülteni-1999)

Bazi toplumlarin ‘onur’ denen kavrami kadinlarina atfetmeleri eğilimi ve kültürel düzeni korumanin ilk asamasinin, önce bu kadinlara bir biçim vermek, sonra da onlari toplum ‘içine’ çekmekten ibaret olusu, artik militan feminist çevrelerde çok bilinen bir sey. Bu eğilim o kadar güçlü ki, toplum, kimliğinin ya da varliğinin tehdit edildiği kanisinda. Ve çok kültürlü bir toplumda azinlik kimliğinin yol açtiği karmasik dinamiğin, böylesi vakalara sadece ‘feminist’ bir bakis açisiyla cevap getirmeyi nasil engellediğini biliyoruz azinliklari gerici olarak sunan basmakalip düsünceleri besleyebilir korkusuyla-. Bu, feministlerin çok uzun zamandir tartistiklari bir konu. Bu noktada beni ilgilendiren, kültürel düzeni korumanin bir baska boyutu. Örneğin, asirilik yanlisi bir gruptan gelen tehditler üzerine örtünmek zorunda kalan Kesmirli genç bir müslüman kizin açiklamalarina bakalim. Daha önce hiç burka giymemis olan bu genç kiz, görüslerini soran gazetecilere, ilk zamanlar kendisini inanilmaz ölçüde mutsuz ve kusatilmis hissettiğini söylüyor, ‘Eskiden düzenli olarak estetik uzmanina giderdim’ diye de sikayette bulunuyordu. ‘Ama artik yüzümle ilgili hiçbir tasam kalmadi’. Genç kiz, bir süre sonra, erkekler kendisine daha saygili davrandiği için

(Sayfa 23’ten devam)

kamuya açik yerlerde kendini daha güvende hissettiğini de dile getiriyor, ‘Belki bu, bir tür özgürlük’ diyordu. ‘Örtülü iken, istediğimiz her yere gidebiliyoruz’. Iste çeliski burada ortaya çikiyor: Bir yanda, genç kizlarin acisini çektiği bazi kisitlamalari ortadan kaldiran ve cinsel tacize karsi bir çesit koruma getiren burka; öte yanda, örtüsüz özgürlüğün ve kisisel olarak kendini ifade edisin yasandiği güzellik salonu. Bir feminist için aci dolu bir ikilem! Kültürel düzeni koruma, bunu empoze eden, silahlardan ziyade sosyal uzlasi ise, daha mi yumusak yasaniyor? Brezilyali kadinlar estetik cerrahi sirasinda ameliyat masasinda hayatini yitirirken, Amerikali genç kizlar, sonsuza kadar ince kalmak adina, hayatlari pahasina, kendi istekleri ile daimi olarak aci yasarken kültürel düzenin kurbanlari değiller mi? Ya da bu, ‘özgür seçimlerinin’ yansimasi değil mi? Eğer yukarida sözünü ettiğimiz Kesmirli genç kiz, güzellik salonlarina gitmeye devam edebilseydi, kendini ifade etme anlaminda daha mi özgür olacakti? Iste, tarihin bu asamasinda özel bir nokta var, özellikle Hindistan gibi ‘sömürgelik sonrasi’ doğan bir demokraside. Evrensel bakis açisina sahip elit kesim, 90’li yillarda sürekli tekrarlanan ve kadinlari, kültürel safliğin temsilcisi vücutlar haline getiren ‘sağci’ ahlaki söylem karsisinda, ‘seçimi’, ‘kisisel özgürlüğü’ ve ‘kadinlarin kendi vücutlarina sahip olma hakkini’ öne çikararak, konuya elestirel bir cevap

getirdi. Örneğin, Hint saği, ‘ahlakî açidan çürümüs’ Batili uygulamalar olduğu için güzellik yarismalarina ya da Saint-Valentin kutlamalarina saldirirken, Hintli elit grup, ‘modernliğimizden’ ve ‘kadinlarimizin’ bunu uluslararasi sahnede kanitlamasindan gurur duyduğunu defalarca dile getirmedi mi? (birçok Hintli kadin son yillarda dünya güzeli seçildi). Bu tartismada Hint solu, sağinkine benzer bir davranis biçimi benimseyerek,‘anti-mondialist/antiemperyalist’ ile ‘nasyonalist’i birbirine karistirmak seklinde bir tuzağa düsmüs görünüyor. Iki Hint eyaleti, bir süre önce, güzellik yarismalarini yasakladi: Uttan Pradesh ve Bati Bengal (komünist). Eğer elestirilen, kadin vücudunu ‘nesnelestirmek”, vurgulanmak istenen de, kapitalist ve cinsiyet ayrimciliği yapan bir toplumda ‘seçim’ sorununun önemi ise, bu yarismalari yasaklamak bir çözüm değil. Bu bağlamda, ‘politik feminizm’ için meydan okuma, yeni bir radikal kültür politikasi alani belirlemek anlamina geliyor. Hem sağdan hem de soldan gelen kültürel milliyetçilik söylemleri yani sira ‘evrensellesmeyi’ göklere çikaran libertaire –salt erkinlik yanlisi- elit kesimin bakis açisindan da kopmak söz konusu. Kültürel düzeni korumanin iki boyutunu; yani muhafazakar zorlama politikasi ile ‘özgür Bati dünyasinin’ hegemonyasini da hesaba katarak, ‘nesnelestirme” konusunda ortaya çikan elestirel yaklasimi yeniden ele almak için...

4. Çesitli gruplar tarafindan 8 Mart’i “Kadin Katliamlarina Son” slogani çerçevesinde örgütlenmesi önerisi getirildi. 5. Simdiye dek iki kez çikmis olan “Kadin Konferansi” bülteninin devamini sağlayacak, ilk asamada tüm konferans belgelerini yayinlayacak bir komisyon olustu. 6. Yurtdisindaki feminist tartismalari buradaki harekete akitmak için bir çeviri grubu olustu. 7. Türkiye’de Kürt sorununun çözülmemesi ve devletin militarist politikalari nedeniyle bitmemis ve yakin bir zamanda kanli bir çatismaya dönüsebilecek olan savasa, Irak’a yönelik her türlü müdahaleye ve Kibris’ta çözümsüzlük üreten politikalara karsi bazi kadinlar birlikte hareket etme niyetinde bulunduklarini ilettiler. Yaklasik bir yillik bir çalismanin ürünü olan konferans, iki günlük tartisma ve tanisma pratiğiyle sonuçlanan bir süreç değil, kadin kurtulus hareketinin hafiza ve mücadele sürekliliği içinde yeni yöntem ve yan yana gelislerin baslangici da olmalidir. “Kurtulusumuzu Örgütleyelim” Kadin Konferansi

KAOS GL Subat - Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 24


Söylesi

Yugoslavya’da Escinsel Hareket Söylesi ve Ingilizce’den Çeviri: Öner Ceylan

Sever Dzigurski, kendi ifadesiyle “Yugoslavya’nin en büyük LGBT örgütlerinden birinin” (New Age Rainbow) üyesi. En büyük projelerinden biri, aylik gey dergisi, Deçko. Sever, Yugoslavya’da, Sirbistan’in Voyvodina bölgesinde orta ölçekli bir yerlesim birimi olan Novi Sad’da yasiyor. Sever, yaninda bir karsicinsel kiz arkadasi, iki escinsel erkek arkadasi ile otobüsle Istanbul’a gezmeye geldi. Öncesinde Lambdaistanbul’la bağlantiya geçti. Döndükten sonra, kendisine e-mail yoluyla bazi sorular gönderdim. O da bunlari, Kaos GL okurlari için yanitladi. Sence Yugoslavya'daki biseksüeller için en büyük sorun ne? Ben biseksüellerin durumunun oldukça spesifik olduğunu düsünüyorum. Bir sekilde hem escinsel, hem de karsi cinsel nüfus tarafindan ayrimciliğa uğruyorlar. Escinseller sik sik, karsi cinsle iliskiler kurmalarinin, yalnizca toplum önünde bir maske olduğunu söylüyor. Karsi cinsellerin de benzer bir yaklasimi var, aslinda escinsel olup, kendi kendilerini kandirmaya çalistiklarini söylüyorlar. Bence bu tüm

dünya genelinde bir sorun, yalnizca Yugoslavya’da değil. Bunun disinda, biseksüeller, sanirim, aile sahibi olmak için daha büyük bir ihtiyaç duyuyor. Bu oldukça zor, çünkü bu durumda topluma göre doğru olan, yalnizca karsi cinse odaklanmalari olurdu. Sence Yugoslavya'daki lezbiyenler için en büyük sorun ne? Lezbiyenler çoğunlukla feminist hareket etrafinda yoğunlasmis durumda. Elbette öncelikle feminist olduklari için ayrimciliğa uğruyorlar ve yanlis anlasiliyorlar, çünkü öncelikle feminist olarak taniniyorlar. Öte yandan, iki kadinin sokakta el

ele tutusmasi, hatta öpüsmesi yine de normal. Sence Yugoslavya'daki travesti/transseksüeller için en büyük sorun ne? Travesti/transseksüeller, çoğunlukla toplumda sapik olarak görülüyorlar. Çok zor is buluyorlar, bu yüzden genellikle fahiselik yapiyorlar. “Seks isçileri” olarak, toplumda bir hastalik olarak görülüyorlar. sokaklarda serbestçe yürüyemiyorlar bile. Sence Yugoslavya'daki escinsel erkekler için en büyük sorun ne? Yugoslavya’daki toplum ataerkil. Ayrica, özellikle geçen on yilda rejim, düne kadar komsu olarak yasadiğimiz insanlara karsi mücadelede güç kazanmak için milliyetçiliği arttirmak üzerine çalisti. Bunun yaninda, büyük ölümsüzlük hakkinda genel bir tavir var ve bir millet olarak Sirplar’in varliğini sürdürmesi biraz riskli. Tüm bunlar yüzünden, insanlar escinsellere karsilar, yalnizca normal ve mümkün olduğunu anlamadiklari için değil, “hepimiz için bir tehdit olusturduğu” için de.

projeler (AIDS’e karsi, önlemeye yönelik), vs. Örgütünün amaçlari neler? Ne için mücadele ediyorsunuz? Öncelikle hosgörüyü arttirmak için mücadele ediyoruz. Bizim çalistiğimiz bölge olan Voyvodina’da, 26 ulusal azinlik yasiyor. Bu yüzden, ayni zamanda azinliklar arasi konularda da çalisiyoruz. Burada vurgulanmasi gereken, uzun vadeli bir yaklasimimiz olduğu. Atilgan (agresif) aktivizmi tamamen yanlis buluyoruz. 2001'de Belgrad'daki escinsel onur yürüyüsüne katilmis miydin? Izlenimlerin nelerdi?

(2001’de Belgrad’da düzenlenen escinsel onur yürüyüsünde, milliyetçiler ve futbol fanatikleri yürüyüsçülere saldirdi. Polis hiçbir sey yapmadi.) Onur yürüyüsüne katilmadim. Bastan beri o sekilde düzenlenmesine karsiydim. Yukarida söz ettiğim gibi, Yugoslavya’daki durumun, “daha

Yugoslavya'daki escinsel harekette bugün en çok konusulan konular neler? Son zamanlarda, LGBT örgütleri, ağ kurma ve camiaya ortaklasici bir yaklasim üzerinde çalisiyorlar. Tüm LGBT örgütlerinin temsilcileri, hepimiz için ortak amaçlar gelistirmek üzere haftada bir kez toplantilar düzenliyorlar. Ayrica, birlikte hareket edersek daha fazla gücümüz ve önemimiz olacağinin farkindayiz. Konu basliklari; hosgörüyü arttirmak, cinsel azinlik haklarinin gelismesini sağlamak, kampanyalar,

KAOS GL Subat - Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 25


Söylesi yumusak” bir yaklasima ihtiyaci var, bize karsi olan insanlarla birlikte, tüketicilere daha fazla anlayis gösteren bir yaklasim. Bir “pazar”imiz var. Pazarimiz, tüm Yugoslavya toplumu. Bu pazarda, bizim düsüncemizin; “ürün”ümüzün farkli tüketicileri var. Bu yüzden, bence bir tür pazarlama yaklasimina ihtiyacimiz var. Önce, tüm tüketici gruplarinin gereksinimleri, istekleri ve tercihlerinden emin olmaliyiz, ve buna bağli olarak farkli hedef gruplari için farkli yaklasimlar olusturmaliyiz. Yürüyüse katilanlara saldiran insanlari savunmuyorum, tabii ki. Demek istediğim, hata, ayni zamanda LGBT aktivistlerinindi.

Yugoslavya'daki milliyetçiler, irkçilar ve futbol fanatikleri hakkinda ne söyleyebilirsin? Hep birlikte mi hareket ediyorlar? Örgütlüler mi, yoksa bireysel olarak, rasgele mi siddet uyguluyorlar? Ben onlari örgütlü olarak görmüyorum. Sadece, yukarida saydiğim nedenlerden ötürü, LGBT meselelerinin dile getirilmesi karsisinda saldiriya uğramis gibi hissediyorlar. Bunun disinda, bence genellikle anlik hareket ediyorlar. Bu yüzden, siddet ve tepkiler rasgele ve pratik tepkiler. Bildiğim kadariyla, onlardan hiçbiri, hiçbir zaman, ilk hareketi baslatmadi, ama

evet, biz çiktiğimiz zaman tepki veriyorlar. Sürekli sicak savasin olduğu bir ülkede escinsel olmak nasil birsey? Savasin, özellikle LGBT’ler üzerinde etkisi ne?

Geçen on yilda çok büyük sayida insan, özellikle gençlik, ülkeden ayrildi. Kalanlardansa LGBT kisiler çoğunlukla daha büyük sehirlere tasiniyorlar. Savas milliyetçiliği arttirdi ve ulus meselesini besledi. Bu, LGBT kisilere yönelik tutumu biraz değistirdi. Farkli etnik kökenden gelen escinsellerin arasindaki iliski nasil? (örneğin Sirp escinseller, Bosnak escinseller hakkinda neler hissediyor, vs.?) Iletisim ve isbirliği halindeyiz. Bosnali birine, örneğin Sirp chat odasinda rastlamak olağan. Tüm Balkan ülkelerinde durumun benzer olduğunun farkindayiz ve birlikte hareket edersek, hepimiz için daha kolay olur. Farkli kökenlerde hiçbir sorun görmüyorum. Böyle sorunlar olduğunu da hiç duymadim. Yugoslavya'da sizi destekleyen ya da birlikte çalistiğiniz gruplar var mi (feministler, anarsistler, antimilitaristler gibi)?

Gençlik, insan haklari, sivil toplum gelisimi konularinda çalisan çesitli STK’larla isbirliği içindeyiz. Isveçli PRONI Toplumsal Eğitim Enstitüsü’yle isbirliğini vurgulamak isterim. Eğitim, etkinlik, vs. konularinda bizi destekliyorlar. Ayrica kültürel gelisim ve yasam kültürü ITAKA dernekleri de lojistik destek sağliyor. Gruplar disinda bazi firmalar ve kurumlar da çok yakin davraniyorlar. Bize etkinliklerinizden, kampanyalarinizdan sözeder misin? Geçmiste neler yaptiniz? Bugün neler yapiyorsunuz? Gelecekte neler yapmayi planliyorsunuz? New Age Rainbow (Yeni Çağ Gökkusaği) Derneği, Balkanlar’daki tek gey dergisini yayinliyor. Dergiyi Bosna,

KAOS GL Subat - Mart 2003 Sayi 14 Sayi 14 Sayfa 26

Hirvatistan ve Makedonya’da da dağitiyoruz. Ilk Makedonyali LGBT

örgütünün kurulmasinda yer aliyoruz. 2000 ve 2002 yillarinda Iki uluslararasi LGBT konferansi düzenledik. Sonuncusunda, Hirvatistan, Slovenya, Romanya, Makedonya, vb. ülkelerle Balkan LGBT ağini, baslattik. Internet chat ve e-posta iletisimi kanaliyla psikolojik yardim olanaği sağlayan, sanal SOS denen “yardim hatti”ni kuruyoruz. Kara koyunlar kullandiğimiz, “birazcik farkli” diye bir kampanya yürütüyoruz. Onur etkinliği yerine düzenlenen “birlikte farkli” adli ulusal bir kampanyanin örgütlenmesinde yer aliyoruz. Genç LGBT’lere açilma sürecinde yardimci olacak, deneyim değis tokusu, grup içi kisisel destek amaçli atölyeler hazirliyoruz. Son olarak, Istanbul'la (gözlemlediğin kadariyla) Belgrad ya da Novisad'i, özellikle de escinsel bir erkeğin bakis açisiyla karsilastirir misin? Istanbul çok daha büyük bir sehir, bu yüzden karsilastirmak zor. Burada bir escinsel olarak gerçekten iyi hissettim. Birçok çesitli LGBT mekanlari var. Yine de, escinsellerin aleyhine benzer bir seyler hissediyorum. Roma’da farkli örneğin. Tabu ve insanlar sessizce karsilar. Çok tesekkürler. Seni tekrar Istanbul'da görmeyi diliyoruz! www.gay.org.yu marketing@gay.org.yu


Yasamin Içinden

Kabullenmek Asli

Bir sehirde yasiyoruz, yasadiğimiz bu sehrin her yerinde, çarsida, bakkalda, otobüs durağinda, metroda, parkta, kapali bir mekanda çay içerken yada bir mağaza önünde tanidik birileriyle karsilasiyoruz. Ya öpüsüyor ya kucaklasiyoruz ya özlem dolu davranislar, tutumlar sergiliyoruz. "Ah hayatim nerelerdesin, nasilsin, neler yapiyorsun" gibi çabuklastirilmis sorular karsisinda ne kadar içten,ne kadar kendimiziz ya da bu yaklasimlariyla bu sorulari bir çirpida sarf edenler ne kadar içten, ne kadar kendileri.. Bu sorgulamaya girdiğiniz anda basliyor yasaminizin arka odalarina siğindiğiniz gerçeği..... Size içtenlikle selam verenlerin, aslinda bilinen aile ortaminizi ön plana çikararak, kendilerince bir değer biçen ve kendi değerlerini, sizin değerlerinizmis gibi gösteren, bu doğrultuda size sözde saygi ve sevgi gösterilerinin en içten olduğuna inanan akrabalariniz, komsulariniz, dostlariniz... Dükkanindan alisveris yaptiğiniz, kadin halinizle "hangi cüretle" zaman zaman raki, bira aldiğiniz bakkal Osman, ablamsin, bacimsin rolüne aileniz vardir diye bürünür.. Sütçü Mehmet in yillardir evinizin içinden çikmis bir birey gibi, çiplakliğinizi, çoğu zaman sabahliğinizla karsiladiğinizi, içinde bulunduğunuz aile ortami çerçevesinde normal karsilayisini, anam, bacim deyisindeki göz ardi edilemeyecek ölçüde kendine biçtiği rolü.. Is yerinde evlenmeyisinizi kader kismet gibi düsüncelerle kutsal sayip, kendilerince olumlu değer yargilari

olusturan insanlarin, kendilerine ve size biçtikleri roller... Kendiniz olmamanizda israrli olan ve rollerine ortak olmaya mecbur birakildiğiniz insan topluluklari..... Sevdikleriniz.... Birey olarak varim, bu toplumun bir parçasiyim inanciyla hareket edilmeye mecbur birakilmissaniz, is yerinizde, otobüste, gittiğiniz kapali mekanlarda en iyi yer size verilmisse, önünüze koyulan rollere ortak olmaya mecbur birakilmis iseniz escinsel kimliğinizi saklamak zorundasiniz, size biçilen rolün hakkini vermek için.. Içinizdeki Escinsel kimliğinizi kiskaç altina alip sikistirdiğiniz zaman, toplum içinde görünür olan disinizdaki kimliğinizi de kiskaç altina alip sikistiriyorsunuz. Kaçis noktalari aranmaz, kaçis noktalari kimliğinizden bir parça ise, toplumun size biçtiği rolle beraber sizi kolayca teslim alir.. KAOS GL dergisi ve grubuyla, Kaos Kültür Merkeziyle tanismam, toplumsal rollerimden uzaklasip, zaten var olan ben'i bana kazandirdiği zaman, geçmiste israrla savunduğum bütün değer yargilarimi yeniden gözden geçirmek durumunda kalmistim.. Kendime olan yaklasimim dehset verici olsa da, gerçekti ve ben yillarca bu değerlerin arkasinda gizlenmek zorunda birakilmistim.. Dergiyi ilk okuduğum zaman metro istasyonunun kalabalik topluluğunun içinde bir bireydim, her seyi öğrenmek amaçli okuyan biriydim, dergiyi elimde gören her yakinim sadece okuma amaçli aldiğima inaniyordu, ne de olsa siki bir insan haklari savunucusuydum, her insanin inancina, duygularina, kimliğine saygi duyma gerekliliğine

inaniyor, bunu da açik bir dille ifade ediyordum. Escinsel kimliğimi, yakin bir kaç dostuma açtiğim zaman, dehset ifadeler ve tepkilerle karsilasmamam benim için inanilmaz sevindiriciydi. Öyle ki bu insanlar, cinsel yöneliminden çok, insani yanimin çok daha önemli olduğunu ve kimliğimle beraber olasi baskilarda yanimda olacaklarini söyledikleri anda, yeniden dünyaya gelmis gibi hafiflemistim. Ruhumu yeniden gözden geçirmistim, benimdi ve ayni ruhtu, ellerim, kalbim, saçimin her teli, bütün iç organlarim benimdi ve ayniydi... Yolda yürürken,daha bir kaç ay öncesi bütün bedenime yayilmis, toplumun üzerime biçtiği ağir rolün altinda ne kadar ezildiğimi, simdi ise kaldirim taslarini bile ayaklarimin altinda hissetmeden yürüdüğümü fark ettim.. Bu ağir gövde sanki bir kusun kanadi gibi hafiflemis, metro istasyonunda yürüyen merdivenleri değil, elli, altmis adet merdiven basamaklarini kullanir hale gelmisti.. Hangi psikiyatra giderseniz gidin, hangi insanla paylasmak isterseniz isteyin, kimliğinizi kendiniz kabul etmedikçe, hiç bir sonuç alamazsiniz. Her sey kendinize dürüst davranip, kimliğiniz her ne olursa kabullenmenizden geçiyor.. Dergi ve KKM'ni var eden, bu günlere tasiyan bütün arkadaslara, beni sabirla, incitmeden, kirmadan dürüst yaklasimiyla KKM'ne yönlendiren sevgili Yesim'e çok tesekkür ederim..

KAOS GL Subat - Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 27


Deneme

Escinsellik Üzerine Bir Deneme Üstün Öngel

“Kötü babalar, oğullarinin escinsel olmasina neden olmazlar; babalar, oğullari “hanim evladi” olarak doğduğu için kötülesmektedirler.” ("Escinselik: Doğustan mi, Sonradan mi?" KAOS GL, Eylül-Ekim 2002, sayfa, 24) Bu "kötü babalar" sadece bu "hanim evladi" oğullarina karsi mi "kötü babalik" yapiyorlar acaba? Ayrica "hanim evladi" nasil bir tanimlama? Daha da önemlisi, oğullar "hanim evladi" olarak doğduğu için babalar neden kötü baba oluveriyorlar? Burada "kötülük”, böyle bakildiğinda, "mesrulastirilmis" olmuyor mu? Çok daha önemlisi, bir baba oğlunun "hanim evladi" olduğunu ne zaman anliyor? Bir bebeğin en basta fizyolojik olarak ayirt edilebilmesi için en az bir yasini devirmesi lâzim. Hele ki kisilik özellikleri açisindan, hal ve hareketleri açisindan bakildiğinda, daha da büyümüs olmasi lâzim. Burada su sorulara yanit verilmeli: 1) Baba, bebeğin hangi özelliklerine bakarak "hanim evladi" olduğunu düsünüyor ve tepki veriyor? Hangi fizyolojik belirtilere bakiyor, hangi kisilik özelliklerine bakiyor? 2) Babayi birakin, herhangi bir kisi, uzman bile olsa, bir çocuğun "hanim evladi" özelliklerini doğustan itibaren tespit edebilir mi, böyle bir sey mümkün mü? Mümkünse nasil? Mümkün değilse, nasil oluyor da, bir oğlan çocuğunun "hanim evladi" olarak doğduğu iddia edilebilir? Bu iddia neye dayandirilabilir? 3) Bu özellikler açiğa çikana kadar geçen birkaç yillik sürede, bebeğin, çoğu zaman birincil bakicinin anne olmasi nedeniyle anneyle iliskisi hangi düzlemde sürüyor?

“Çift yumurta ikizlerindeki %22’lik ve evlat edinilmis kardeslerdeki %11’lik oran ile karsilastirildiğinda, inceledikleri tek yumurta ikizlerinin her ikisinin de

KAOS GL Subat - Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 28

escinsel olma orani % 56’ydi. Bu, ayni genetik kaderin paylasildiğina dair güçlü bir kanittir.” (ayni yazi) Bu bulgular tam tersini gösterir aslinda. Sunu sormaliyiz: Neden genetik yapilari tipa tip ayni olan tek yumurta ikizlerinde (özdes ikizlerde), her ikisinin de escinsel olma orani %100 değil de sadece %56? Madem escinsellik genetik olarak belirleniyor, ayni genetik yapiya sahip özdes ikizlerin her durumda ikisinin de escinsel olmasi gerekmez mi? Çoğunlukla sadece dakika farkiyla doğan özdes ikizler, doğum öncesi de dahil olmak üzere neredeyse %100 ayni dis "etkilere" maruz kaliyorlar. Bu durumda ayni çevre etkisinin her iki kiside de ayni tepkileri doğurmasi gayet doğal. Ama hiçbir zaman çevre etkisi iki kisi için tipa tip ayni olamaz. O nedenle de zaten %100 çikmiyor da %56 çikiyor benzerlik. Bu özdes ikiz çalismalari, yillardir genetik iddialara dayanak olarak gösterilmekte. Bilhassa psikiyatrinin son yillarda sikça basvurduğu bir iddia bu. Örneğin basta sizofreni hep bu genetik iddialara konu ediliyor. Fakat yillar geçtikçe, oranlar da düsüyor. 1930'larda sizofreniyle ilgili özdes ikizlerle yapilmis çalismalar %70'lere varan düzeyde benzerlik gösterirken, yakin zamanlarda yapilan çalismalarda %30'lara kadar iniyor bu benzerlik. Artik daha ayrintili incelemeler, arastirmalar yapildiği için, geçmiste elde edilen yüksek yüzdelere ulasilamiyor. Ama yüzdeler hâlâ yüksek çiksaydi bile, neden bu ayni genetik yapinin her iki kiside de %100 oraninda ayni soruna yol açmadiği sorusunun cevabini verebilmek kolay değil. Genetik iddialari öne süren kisiler bu soruyu es geçiyorlar zaten.

“Simdi 84 yasinda olan Hooker, “Buna neyin yol açtiğini neden bilmek istiyoruz?” diye sormaktadir.

“Escinselliği azaltabileceğimizi ya da değistirebileceğimizi düsünmek bir hatadir... Eğer bunun doğasini anlar ve doğustan geldiğini kabul edersek, escinsellerin toplumda daha iyi bir yasam sürmelerini olanakli kilacak türde tutumlar edinmeye daha da yaklasiriz” (sf.53). Baska bir deyisle, escinselliğin nedenlerini arayarak, dolayli olarak, escinselliğin bir sapkinlik olduğunu onayliyoruz” (ayni yazi).

Konunun düğümlendiği yer burasi bence. Escinselliğin nedenlerini aramak, hele de bu nedenleri bireyin psikososyal gelisim süreçlerine odaklanarak aramak, neden dolayli veya dolaysiz olarak escinselliğin bir sapkinlik olduğunu onaylamaya götürsün bizi? Bunu anlamiyorum. Bunu kabul etmiyorum. Konu, sadece escinsellikle ilgili, escinsellikle sinirli değil ki. Üzerinde durmamiz gereken, bireyin kimlik olusumu, cinsel kimlik olusumu, toplumsal/kültürel bağlamda cinsiyet rolleri, farkli cinsel kimlikleri algilayisimiz, bu cinsel kimliklere karsi tutumlarimiz olmali. Beni tek basina escinsellik ilgilendirmiyor. "Erkek" kimliği, "kadin" kimliği, "gey" kimliği, "lezbiyen" kimliği, bir arada ilgilendiriyor.

Kendimi öteden beri "erkek" kimliğiyle tanimlamaktan sikinti duymusumdur. "Erkekliğe" atfedilen "değerlerin" hemen hiçbirini kendimde kabul eden biri değilim. Keza "babalik" kimliği de herhangi bir sekilde benimsediğim ve kullandiğim bir kimlik değil (daha doğrusu, "insan" kimliğinden öte hiçbir "sabit" ve "üzerime yikilan" kimliği kullanmayi istemeyen, kabul etmeyen bir yanim var). Alti buçuk yasindaki kizim bana "baba" diye seslendiğinde irkiliyorum örneğin. Beni sadece ismimle çağirmasini her zaman tercih ediyorum. Geçende kizimla birlikte


Deneme

dolasiyoruz. Cumartesi günleri bir çocuk parkinda sadece kadinlarin el ürünlerini satacaği bir "pazar" kuruluyor. Tezgahlarini açiyorlar ve çesitli ürünü makul fiyatlarla satiyorlar. Birinin önünde durduk ve gözümüze çarpan bir yeleği kizimin üstünde denedik. Çok yakisti. Almak istedim, ama sonra bir uyandim ki cüzdanimda sadece birkaç milyon var. Yelek de öyle pahali değil, sadece bes milyon. Ama yok iste üzerimde bes milyon. Ben kizima bunu anlatirken, daha sonra alabileceğimizi söylerken, yeleği satan kadin ne dese beğenirsiniz: "Erkek adamin bes milyonu olmaz miymis canim?" (inanmadi yani o an üzerimde bes milyon olmayabileceğine). O an öyle kizdim ki, kadini oracikta boğazlayabilirdim! Söylediğime inanmamasina da çok kizdim, ama daha çok "erkek adamin parasi olmaz miymis" demesine kizdim. Sonra sakin sakin kadina bu tutumunun fevkalade yanlis olduğunu anlatmaya koyuldum. Iki kisiydiler ve birisi tüm söylediklerime basiyla onaylayarak katiliyordu. Ama o sözü söyleyen kadin, her söylediğime itiraz etmeye devam etti. Takintili bir sekilde, hâlâ "erkek dediğin söyledir, böyledir" demeye devam ediyordu... Daha önce firsat buldukça ifade etmisimdir, "escinsellik" olgusunu, toplumlarin/kültürlerin hemen hepsine sinmis siyah beyaz "kadin-erkek" kimliklerini ters yüz eden gücü nedeniyle çok önemsiyorum. Ayrica, "cinselliğin", sadece cinsel iliski/birliktelik veya bedensel iliski düzleminde algilanmamasi, iki insanin birbirine duyduğu çekimin ve yakinliğin cinsel iliski/bedensel iliski düzleminden öte bir sey olduğunun görülmesi açisindan, "escinselliğin" önemli bir "bilgi ve deneyim" alani olduğuna inaniyorum. Kabul etmesem de üzerime yapistirilmis "erkek kimliğine" karsin, klasik anlamda escinsel yönelimim olmamasina karsin, bir erkek-insan olarak bir baska erkek-insana karsi her zaman yakinlik duyabileceğimi biliyorum. Ama ondan önce, kadininsan esimle yillardir sürdürdüğüm iliski, zaten cinsellik ötesi bir iliski. Bu noktada, sanirim, herkesin "cinsel kimlik" üzerine düsünmesi lâzim. Kadin olmak nedir, erkek olmak nedir,

escinsel olmak nedir, cinsellik nedir, bunlari biraz açmak lâzim. Bu tanimlar pek de üzerinde düsünmeden kullaniliveren seyler sanki. Escinselliğin olusum süreci beni ilgilendiriyor. Kadinliğin olusum süreci, erkekliğin olusum süreci beni ilgilendiriyor. Bu yönelimlerin sosyal psikolojik ve kültürel olusum süreci beni ziyadesiyle ilgilendiriyor. Kadinliğin da, erkekliğin de, geyliğin de, lezbiyenliğin de doğustan getirilen bir sey olduğuna veya genetik belirlenmeyle olustuğuna kimse kolay kolay inandiramaz beni. Fizyolojik, biyo-kimyasal dinamikleri yadsimam hiçbir zaman, ama cinsellik, cinsel yönelimler, erkek olsun, kadin olsun, gey olsun, lezbiyen olsun kimsede fizyolojik veya biyo-kimyasal düzlemde ele alinamaz. Bu en basta, insan olmaya aykiri bir sey. Insanin en önemli gücü "kültür" yaratmasidir. Genetik denen sey, fizyolojik olgularda bile öyle bir çirpida görülebilen bir sey değil. Simdi tam künyesi aklimda değil, hipertansiyonla ilgili nefis bir arastirma yapilmisti yakin geçmiste. Amerika Birlesik Devletleri'nde, siyah nüfus, beyaz nüfusa oranla yaklasik iki misli oranda hipertansiyon yasiyor. Istatistikler böyle söylüyor. Bu sözünü ettiğim arastirma yapilana kadar, bu durumun siyahlarin genetik yapisina bağli olarak ortaya çiktiği iddia ediliyordu. Hatta bir tek geni de tespit etmislerdi ve bu tek genin hipertansiyonun kaynaği olduğu söyleniyordu. Fakat, üç arastirmaci, üç ayri ülkede, Nijerya, Jamaika ve ABD'de siyah nüfusa baktiklarinda ilginç bir sonuçla karsilastilar. Nijerya'da, bilhassa kirsal kesimde, hipertansiyon neredeyse hiç yoktu. Jamaika'da biraz yüksekti, ABD'de ise çok yüksekti. Genetik yapilara baktiklarinda da, Nijerya'da da ayni geni buldular. Fakat nedense, ABD'de hipertansiyona sebep olduğu iddia edilen gen, Nijerya'da hipertansiyona filan yol açmiyordu. Buradan hareketle, arastirmacilar, ABD'de yasayan siyah nüfusun, yasam kosullari, örneğin yoğun stres ve dengesiz beslenme sonucunda hipertansiyon yasadiklarini vurguladilar. Öte yandan, stres derken sadece güncel yasamda ortaya çikan strese

bakmamak lâzim. Siyahlar, Afrika'dan Amerika'ya gemilerle götürülürken, hayvanlara bile layik görülmeyecek sartlara maruz kaldilar, yanlis hatirlamiyorsam, her iki kisiden biri yolda çesitli hastaliklardan dolayi öldü. Burada, bir nesilden diğer nesile geçen bir stres faktörünü de göz ardi etmemek gerektiğini düsünüyorum. Nesilden nesile geçen etki dediğimde de kalitimsalliktan söz etmiyorum burada. Kültürel bir aktarim yoluyla bu etkinin bir sonraki nesile geçebileceğini neredeyse kimse düsünmemis. Örneğin, Nazi toplama kamplarinda, 6 milyon Yahudi öldü. Her on kisiden sadece birisi kurtuldu. Kurtulanlar da, bu etkiden ömürleri boyunca kurtulamadilar, önemli bir kismi intihar etti ya da intihar girisiminde bulundu. Yapilan arastirmalar gösteriyor ki, bu kurtulanlarin yasadiği psikolojik sorunlar, aynen çocuklarinda da görülebiliyor. Ilginçtir, sadece çocuklarinda değil, torunlarinda da görülebiliyor. Yani, psikolojik sorunlar, üçüncü kusağa bile "aktarilabiliyor". Bu "aktarim", genetik bir aktarim değil, kalitimsal değil, kültürel olarak gerçeklesiyor. Kültürel derken, anneninbabanin çocuğuyla iliskisinde kendiliğinden, farkinda olmadan çocuğa aktariliyor. Escinsel yönelimli arkadaslara sunu sormak isterim: Nasil yasiyorsunuz escinselliği? Escinselliği, cinsel iliski/bedensel iliski düzleminde de nasil yasiyorsunuz, algiliyorsunuz? Bu dünyada kalin çizgilerle ayrilmis kadin ve erkek kimliklerinin disinda bir kimlik olarak görüyor musunuz? Ben suradan baslayacağim: Artik escinsel yerine, "gey" ve "lezbiyen" sifatlarina basvuruyoruz, öyle değil mi? Bence bu iyi bir adim. Zira, "escinsel" sifati ağirlikli olarak cinselliği, cinsel iliskiyi vurguluyor. Bu böyle ama, KAOS GL dergisinde, ilk zamanlarda, bolca erkek resmi (çiplak erkek resmi) ve okur mektuplarinda da sadece arkadas bulmaya yönelik ihtiyaçlar öne çikiyordu. Bu, doğrudan "cinselliği" öne çikaran bir yönelim. Tanidiğim geylerin muhabbetlerine sahit olduğumda da, cinsellik ağirlikli bir söylemin öne çiktiğini görmüsümdür. Erkeklerin bir araya geldiklerinde sikça

KAOS GL Subat - Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 29


Deneme basvurduklari, cinsellik ağirlikli "geyik" beni nasil rahatsiz etmisse, geylerin bir araya geldiklerinde gene böylesi bir muhabbete takilip kalmalari da son derece rahatsiz etmistir beni. Gene, KAOS GL'nin son sayisinda, Gözüm Abla'nin, nefis taslama yazisi içinde "69" rakamina özel bir vurgu yapmasi, bir mizah yazisinda olsa bile, hosuma gitmedi doğrusu. Oysa gene sevinerek görüyorum ki, KAOS GL, son sayilarinda çok daha kapsamli bir düzlemde ilerliyor. Bir yandan, örgüt bazinda mücadelesini sürdürüyor (1 Mayis vb. büyük organizasyonlara katiliyor, kendi organizasyonlarini basariyla yürütüyor), bir yandan da dergide daha nitelikli yazilara yer vererek, olgun bir gey-lezbiyen manifestosuna doğru hizla ilerliyor. Dolayisiyla, gey ve lezbiyenlik, bir sosyal-psikolojik, kültürel olgu olarak ele aliniyor. Böyle de olmali kanimca. Bastaki önemli konuya döneyim: "Escinselliğin nedenlerini aramak, hele de bu nedenleri bireyin psikososyal gelisim süreçlerine odaklanarak aramak, neden dolayli veya dolaysiz olarak escinselliğin bir sapkinlik olduğunu onaylamaya götürsün bizi?" diye sormustum. Evet, bu sorunun cevabini, cevaplarini gey ve lezbiyen arkadaslardan bekliyorum. Ben bu arada, söyle bir deneme yapayim: Nasil kadin olmak, erkek olmak, kültürel edinimlerimizle olusuyorsa, gey ve lezbiyenlik de öyle olmali diye düsünüyorum. "Disi" olmak baska bir sey, "kadin" olmak baska bir sey. Yeni bir sey söylemiyorum, bu herkesin bildiği bir sey. "Disilik", daha ziyade "fizyolojiye/bedene" isaret ederken, "kadinlik", kültürel bir tanimlamaya isaret ediyor. Kadina biçilmis tüm sosyal roller, haliyle cinselliği de kapsiyor. Kültürler, dünyanin neresinde olursa olsun, cinselliği basibos birakmamislardir. Cinsel iliskinin/birlikteliğin hangi kosullarda yasanabileceği her kültürün ana meselelerinden birisi olmustur. Hepimiz bir bedene sahibiz. Kimimiz fiziksel engelli de olsak, hepimizin bir bedeni var. Fiziksel engelli derken, sözgelimi fizikçi Stephen Hawking'in kullanabildiği bir

KAOS GL Subat - Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 30

bedeni yok da diyebiliriz. Neyse, dağitmayayim simdi (dağitmayayim dedim ama aslinda çok verimli olabilecek bir düsünce açiliminin da kokusunu aliyorum burada). Bu bedeni nasil kullanacağimiz, erkek olarak nasil kullanacağimiz, kadin olarak nasil kullanacağimiz, bize öğretiliyor. Bunun öğretilmiyor olduğunu savunan çikmaz sanirim. Ama gey ve lezbiyenler için, bu klasik öğrenme süreçleri islemiyor. Kimi erken yaslarda, kimi ileri yaslarda, bedenini toplumun "siradisi" olarak gördüğü sekillerde kullanmaya yöneliyor. Bu kimine göre bir sapma. Zira, zihin-beden-fiil uyumunun bozulmus olduğunu düsünüyorlar ("erkek bedeni erkek gibi yasar, disi bedeni kadin gibi yasar" diye özetlenebilir bu bakis). Geyliğin, erkek bedeninin alisildik kullanimina, lezbiyenliğin de, kadin bedeninin alisildik kullanimina ters olduğunu ifade ediyorlar. Bunu yaparken, bilhassa neslin devami açisindan bunun bir sorun olusturacağini vurgulamayi ihmal etmiyorlar. Oysa, neslin devami açisindan uzak ya da yakin hiçbir tehlikenin söz konusu olmadiği ortada. Bilhassa doğurganliği çok yüksek bizim gibi toplumlarda böyle bir tehlikenin söz konusu olmadiği rahatlikla söylenebilir; kaldi ki, gey ve lezbiyenlerin hiçbir kosulda çocuk yapmama gibi bir tercihleri olduğunu düsünmüyorum; gene kaldi ki, çocuk yapma için günümüz tip teknolojisi, illa bir erkek ve kadinin cinsel iliski içinde olmasi gereğini de ortadan kaldirmis durumda. Dolayisiyla, gey ve lezbiyenliğe karsi çikisin altinda baska bir sey var. Siyah beyaz erkek-kadin dünyasina, bilhassa da erkek egemen dünyasina ters bir olusum bu. O yüzden tepki görüyor. Statükoyu yerle bir ediyor çünkü. Tartismalar da zaten, geylik üzerine yoğunlasiyor, lezbiyenliği pek de dert eden yok, erkeklerin kurduğu statükoyu bozan geylik çünkü, lezbiyenlik değil. Bedenimizi nasil kullanacağimiz bize öğretiliyor dedim (bir "öğreti" bağlaminda görebiliriz bunu). Aslinda bunun öncesinde erkek olarak ve kadin olarak nasil yasayacağimiz bize öğretiliyor. Beden kullanimi bir alt baslik aslinda. Erkek/kadin olmanin

gereklerinden biri olarak bir alt baslik. Gey ve lezbiyenler, bu "öğretinin" disinda yer aliyorlar. Ve bence iyi ki disindalar. Yukarida da dile getirdim, bu siyah beyaz dünya beni boğuyor. Kisisel olarak ben gey ve lezbiyenlerin varliğindan ziyadesiyle hosnutum. Fakat, gey ve lezbiyenlerin, gey ve lezbiyen gruplarinin, gey ve lezbiyenliğin sosyal-psikolojik ve kültürel olusum süreçlerine iliskin açilimlara uzak durmasini anliyor değilim. Hele de, genetiğe ve kalitima bağli açiklamalara daha yakin durmalarini hiç anliyor değilim. Böylesi bir yakinliğin, gey ve lezbiyen hareketin kendi bacağini kesmesi anlamina geleceğini savunuyorum. Belki ilk bakista, toplumda gey ve lezbiyenliğin kolay kabul görmesine yardimci olacaği düsünülüyor olabilir. Ama bu durumda ortaya çikan baska bir tehlike var: "Tamam, bunlar genetik olarak 'defolu', ne yapalim, böyle kabul edelim bari", gibi bir vurgu karsimiza çikiyor. Yani insanliğin "doğal" bir hali değil de, "bozuk" bir hali olarak algilamaya dönüsüveriyor. Oysa insanliğin ve insanin gelisimi sürecinde, gey ve lezbiyenliğin doğal bir olusum olduğunun kabulü için mücadele etmeliyiz. Doğal bir olusum olduğunun kabulü ise, bu durumun genetik bir altyapisi olduğu vurgusuyla gerçeklesebilir bir sey değil kanaatindeyim. Tam aksine, gey ve lezbiyenliğin "disarda" tutulmasina bir zemin yaratacaktir düsüncesindeyim. Nasil ki, psikolojik sorunlar, örneğin sizofreni, sosyalpsikolojik gelisim sürecindeki bir "doğal tepki" olarak görülmeyip, bir genetik hastalik olarak tanimlaniyor ve yapistirilan bir etiket sonucu neredeyse "tecrit ediliyorsa", gey ve lezbiyenliğe de ayni akibet uygun görülüyor. Simdi sizofreni ile gey ve lezbiyenliği ayni kefeye koyuyor olduğumu düsünüp tepki vermeyin hemen. Ben, toplumun ikisini de algilama düzeyinden söz ediyorum, yoksa ikisini ayni kefeye koyuyor değilim. Sizofreni, yasayanin kurtulmayi isteyebileceği bir sey (kimi zaman kurtulmak isteyeceği bir sey de değil), ama gey ve lezbiyenlik, yetiskin ve olgun insanin genellikle kendi iradesiyle kurtulmak isteyeceği bir sey değil. Fakat, iste toplum sizofreniyi de


Deneme

"doğal bir tepki" olarak görmüyor, gey ve lezbiyenliği de doğal bir olusum olarak görmüyor. Yaptiğim vurgu burada. Öte yandan, genetik açiklamalara itibar etmenin uzun vadede söyle bir olumsuz sonucu da olabilir. Nasil ki sizofreni vb. psikolojik sorunlarda, genetik bilimcilerin nihai hedefi genetik yapiya müdahale ederek bu sorunu ortadan kaldirmak ise, aynen gey ve lezbiyenlik için de ayni hedefi öne çikarabilirler. Yani demem o ki, sosyal psikolojik süreçlere odaklanmaya itiraz ederken, bunun dolayli ve dolaysiz olarak gey ve lezbiyenliği sapkinlik olarak görme sonucuna götüreceğini söylerken, daha tehlikelisi genetik vurgulari tercih ederken ortaya çikabilir. Bir deneme niteliğinde yazdiğim için, yazida bütünlük sorunu olusmasi doğal. Bu anlamda anlayisiniza siğiniyorum. Biraz toparlamaya çalisayim: Kadinliğin, erkekliğin, geyliğin, lezbiyenliğin sosyal psikolojik ve kültürel süreçlerle olustuğuna inaniyorum. Insanin denge arayisinda, geylik ve lezbiyenlik önemli bir isleve sahip. Eğer, genetik ve fizyolojik bir altyapisi da varsa (ki mevcut arastirmalar bunu gösterebilmis değil; transeksüellik baska bir sey... orada fizyolojik olarak da bir bedenden/kimlikten diğerine geçis söz konusu), neticede bireyin kendi içinde nasil bir dengeli kisilik ve kimlik olusturacağina bağli olarak ortaya çikan bir yönelim olarak görüyorum. Genel anlamda, bireysel ve toplumsal düzlemde, geyliği bir erkek protestosu, lezbiyenliği de kadin protestosu olarak görüyorum. Her ikisini de erkek egemen anlayisin çözülmesinde önemli unsurlar olarak değerlendiriyorum. Insanoğlu, tüm hayati boyunca cinsel iliski/bedensel iliski kurmadan da yasayabilme gücüne sahip. Bunun sağlikli bir sey olup olmadiği beni ilgilendirmiyor. "Sağliklilik" hiç itibar etmediğim bir kavram zaten. Bunu sunun için söylüyorum: Cinsel/bedensel iliskiyi nasil kurduğumuz, nasil yasadiğimizdan ziyade, kisiliğimizi nasil kurduğumuza, yasadiğimiza bakalim. Cinselliğe takilip kalmayalim.

Gey ve lezbiyenlik de cinsel/bedensel düzlemde ele alinmaktan çikarilmali. (Neticede gey ve lezbiyenler, hayatlarini her gün kiminle cinsel iliski kurabilirim diye geçirmiyor. Bu bağlamda, pasif escinsellik-aktif escinsellik gibi ayrimlara da genel anlamda itibar etmediğimi belirtmek isterim -salaklik bu ya, bu kavramlari ilk duyduğum yillarda, ilk gençlik yillarimda, pasif escinselliğin, açikça yasan(a)mayan escinsellik olduğunu zannederdim, yillar sonra öğrendim ki, cinsel iliski anindaki edilgen konumu tanimliyormus; escinsellik için de, heteroseksüellik için de böyle bir tanimlamanin "asağilik" bir tanimlama olduğunu düsünüyorum.) Bunu yapabildiğimizde, gey ve lezbiyenliğin hangi sosyal psikolojik ve kültürel süreçlere bağli olarak ortaya çiktiğina baktiğimizda, gey ve lezbiyenliğin doğal bir süreç olduğunu da görme sansini bulabileceğimize inaniyorum. Birileri her halükârda escinselliği bir sapkinlik olarak görmeye devam edecektir, buna dayanak olarak her seyi vesile edebilecektir. Bu bizi bağlamamali. Çocukluktan itibaren çevre kosullari ve etkisinin, deneyimlerin, kadinliğin, erkekliğin, gey ve lezbiyenliğin olusumundaki rolünün ele alinmasinin, kendine kadin diyen, erkek diyen, gey veya lezbiyen diyen kisinin kendisini tanimasinda önemi büyüktür. Yasadiğimiz dünyayi, beslendiğimiz kültürel çevreyi daha iyi anlarsak, yasam kalitemiz de o kadar artar. Eğer, bu sosyal psikolojik ve kültürel süreçlere yaptiğimiz vurgu ve arastirmalar/incelemeler/yorumlar, ebeveynlerin bir yönde değil de bir baska yönde (daha bilinçli bir yönde) çocuk yetistirmeye baslamasina yol açarsa, bundan hiç kimse zararli çikmaz. Yapiyor olduklarini bilinçli bir sekilde yapmasi, herkesin kazancidir. Bu arastirma ve incelemeler, escinselliğin ortadan kaldirilmasindan ziyade, kadin ve erkek kimliklerine yapilan ağir vurgularin zaman içinde ortadan kalkmasi sonucu da doğurabilir (benim amaçladiğim tam da budur). Diyelim böyle bir gelisme olduğunda (zor ama olabilir), ve bunun

sonucu ve yani sira klasik anlamda escinsel kimliğini vurgulayan insanlarin sayisinda da bir düsüs olduğunda, bu mevcut escinsel yönelimli insanlarin kaybi değil, hem onlarin hem toplumun kazanci olacaktir kanaatindeyim. Ben sadece kendine gey veya lezbiyen diyen insanlarin değil, bu kimlikleri öne çikararak yasam mücadelesi vermek zorunda kalan insanlarin değil, kendine kadin veya erkek diyenlerin de, yani bu kimliklerini öne çikararak yasayanlarin da sayisinin azaldiğini görmek isterim doğrusu. Daha doğrusu, cinsiyete bağli olarak toplumsal hayatimizda bizlere biçilmis rollerin ve bu rollerin tasindiği kimliklerin tamamen ya da hiç değilse kismen ortadan kalktiğini görmeyi çok arzularim (genel anlamda cinsiyet rolleriyle ilgili yapilacak çalismalarin böyle bir amaci olmasini dilerim; ama escinsellikle ilgili olsun, kadinliklaerkeklikle ilgili olsun, cinsiyet rolleriyle ilgili çalismalar yapanlarin, bu rollerin kaliciliğini -özellikle kadin ve erkek rollerinin kaliciliğini-, toplumsal statükoyu koruma anlaminda savunmalari da, yapacaklari arastirmalarda böylesi bir amaci benimsemeleri de, her zaman mümkün. Ama birileri böyle bakacak diye, bu arastirmalardan uzak durmamiz mi gerekiyor? Örneğin, ben erkek çocuklarin ve kiz çocuklarin edindikleri cinsiyet rolleri üzerinde çalisirken, mevcut ebeveyn yaklasim ve tutumlarinin saçma sapan erkekler, saçma sapan kizlar/kadinlar yarattiği vurgusunu her zaman yapiyorum. Ama öte yandan, birileri çikar da mevcut durumu savunan türden bir arastirma yaparsa, benim bu çalisma alanindan uzaklasmam mi gerekiyor? Elbette gerekmiyor.) Bir ütopya olarak, bu düsüncemi savunmaya da kararliyim. Neticede KAOS GL dergisinin benim de benimsediğim "escinsellerin kurtulusu heteroseksüelleri de özgürlestirecektir" seklinde ifade bulan düsturu, böyle bir amaci da kapsamaktadir düsüncesindeyim.

KAOS GL Subat - Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 31


Sempozyum

KAOS GL SEMPOZYUMU

KAOS GL olarak 23-24 Mayis 2003 tarihlerinde, Çankaya Belediyesi'ne bağli Çağdas Sanatlar Merkezi'nde "Lezbiyen ve Geylerin Sorunlari ve Toplumsal Baris Için Çözüm Arayislari" baslikli bir sempozyum organize ediyoruz.

Lezbiyen ve Geylerin Sorunlari ve Toplumsal Baris Için Çözüm Arayislari ÇAĞRI METNI Merhaba, Escinselliğin yasanilisi ve adlandirilisi, toplumdan topluma, farkli zamanlarda farkli sekiller almistir. Pek çok toplumda anilmayan veya yok sayilan bu gerçeklik, her seye rağmen varolagelmistir. Toplumsal kurumlarin escinsellik realitesini ele alma ve denetleme ihtiyaci, din ve hukuk kurumlarinin yani sira, tip ve özellikle de psikiyatrinin kendi yaklasimlari çerçevesinde bir takim siniflandirmalar altinda ele almalarina yol açmistir. Bu kurumlarin kendi alanlarindan hareketle, escinselliği günah, suç ve psikoseksüel bir bozukluk/sapma olarak değerlendirmelerine karsilik, escinsel bireyler, sanayilesme ile ortaya çikan toplumsal değismeler sürecinde, büyük sehirlerde birbirlerini bulmaya baslamislardi. Süreç içinde ortaya çikan gey ve lezbiyen özgürlük hareketi, kurumlarin kusatmasini kirarak, escinselliği, bireysel ve psikoseksüel bir olaydan öte sosyal bir gerçeklik olarak yaratmis ve kurmustur. Üzerinde yasadiğimiz topraklarda ayni cinsten insanlarin cinsel açidan birbirlerine yönelmeleri yüzyillardan beri bilinen ve yasanilan bir gerçek. “Gey ve lezbiyen olmak” ise Türkiye’de doksanli yillarda sosyal karsiliğini bulmaya basladi. Salt bir cinsel edimden öte bir kimlik olarak kurulan escinsellik, toplumsal hayatin her alaninda yer alan gey ve lezbiyen bireylerin örgütlenmeleriyle kamusal alanda görünür olmaya basladi. Toplumsal bir realite olarak kendini var eden escinselliğin, doğru algilanmasi ve taninmasi, Türkiye toplumunun değisimi ve evrimi sürecinde acil bir tartisma ihtiyaci olarak kendini dayatmaktadir. Toplumsal hayatta heteroseksüelliğin merkezi belirleyiciliğinin, gey ve lezbiyen bireylerin hayatlarinin her alaninda çesitli sorunlara yol açtiği görülmektedir. Gey ve lezbiyenlerin toplumun diğer kesimleri ile girdikleri iletisim ve etkilesimin toplumsal barisi kurma yönünde evrilmesi, sorunlara doğru yaklasim ve esitlikçi ve özgürlükçü çözüm arayislari ile mümkün olacaktir. Bunun gerçeklesmesi için gey, lezbiyen ve heteroseksüel bireylerle birlikte uzmanlarin katilimiyla sorunlarin ele alinmasi ve çözüm arayislarinin ortaya konulabilmesi için bir sempozyum yapilacaktir. Ali Erol Sempozyum Baskani

KAOS GL Subat - Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 32


Sempozyum

DANISMA KURULU

KONULAR

Ali Özbas

Kaos GL Dergisi Kurucusu

Feray Salman

Insan Haklari Derneği Genel Sekreteri Sürekli Baris Için Kadin Platformu

Prof. Dr. Ilhan Tomanbay

Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmetler Yüksekokulu Öğretim Üyesi ASAM Baskani SABEV Baskani

Dr. Koray Basar

Hacettepe Üniversitesi Tip Fakültesi Psikiyatri A.B.D. Arastirma Görevlisi Psikiyatr HATAM-Hacettepe AIDS Tani ve Arastirma Merkezi Üyesi

Kürsad Kahramanoğlu

ILGA-Uluslararasi Lezbiyen ve Gey Birliği Baskani Ingiltere UNISON Sendikasi Uluslararasi Iliskiler Koordinatörü

Prof. Dr. M. Sevki Sözen

Istanbul Üniversitesi Tip Fakültesi Adli Tip A.B.D. Öğretim Üyesi Adli Tip Kurumu 2. Ihtisas Kurulu Baskani

Murat Çelikkan

Gazeteci, Radikal Gazetesi

Pinar Ömeroğlu

Yapi-Yol Sen Genel Merkez Kadin Dairesi Baskani

Pinar Selek

Sosyolog Amargi Kadin Akademisi Kadinlar Birbirlerine Doğru Yürüyor Kampanyasi Istanbul Ulaklarindan

Yrd. Doç. Dr.Üstün Öngel

Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Sosyal Psikolog

Doç. Dr. Veli Duyan

Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmetler Yüksekokulu Öğretim Üyesi Sosyal Hizmet Uzmani HATAM Üyesi

Yildirim Türker

Radikal Gazetesi, Yazar

Prof. Dr. Yusuf Eradam

Ankara Üniversitesi DTCF Amerikan Kültürü ve Edebiyati A.B.D. Baskani Yazar, Sair

Avrupa Birliği’ne Girme Sürecinde Insan Haklari Olarak Gey ve Lezbiyen Haklari Çalisma Hayatinda ve Sendikalarda Gey ve Lezbiyen Isçi ve Memurlarin Sorunlari Sosyal Hizmetin Yeni Hareket Alani Olarak Gey ve Lezbiyen Bireylerin Sorunlari Ergen Escinsellerin Psiko-Sosyal Sorunlari Escinsellere Yönelik Siddetin Sosyo-Kültürel Boyutlari ve Yasal Süreç Escinsellerin Ebeveynlerinin Yasadiklari Sorunlar ve Kirilma Noktalari Örgün Eğitimde Heteroseksüel Sosyalizasyon Politikalarinin, Gey, Lezbiyen ve Heteroseksüel Öğrencilere Yansimalari Sağlik Personelinin Escinsel Bireylere Yaklasimlari ve Etik Escinsel Hareketin Toplumun Değisimine ve Diğer Özgürlük Hareketlerine Etkileri Erkekliğin ve Kadinliğin Toplumsal Kurulusu ve Değisimi Escinsel Hareketin Diğer Toplumsal Hareketlerle Kesisme Noktalari Escinsel Ask ve Escinsel Politika Popüler Kültür ve Medyada Escinselliğin Öteki Olarak Sunumu Toplumsal Bir Hareket Olarak Escinsel Kurtulus Hareketi Escinsellik, Travestilik ve Transeksüellik DÜZENLEME KURULU Konu: Lezbiyen ve Geylerin Sorunlari ve Toplumsal Baris Için Çözüm Arayislari Tarih: 23-24 Mayis 2003, Cuma-Cumartesi Yer: Çankaya Belediyesi, Çağdas Sanatlar Merkezi, ANKARA Düzenleyen: KAOS GL Kurul Üyeleri: Alanur Çavlin Bozbeyoğlu Gülsüm Çamur Duyan Ulas Yilmaz Emir Birant Umut Güner Burcu Ersoy Baskan: Ali Erol Koordinatör: Umut Güner Halkla Iliskiler: Burcu Ersoy Uluslararasi Iliskiler Koordinatörü: Selçuk Gökoluk Iletisim Adresi: Kaos Kültür Merkezi Selanik Caddesi, No: 48/8 Kizilay-ANKARA Tel&Faks: 0312 418 87 15 E-Posta: dergi@kaosgl.com Web: www.kaosgl.com Posta Kutusu: Ali Özbas P.K. 53 Cebeci-Ankara

KAOS GL Subat - Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 33


Tarih

Baris Ülkesinin Tanriçalari Derleyen: Kadir

3282 yil önce, dünyanin simdikinden çok daha genç olduğu bir eski zamanda, sayisiz inanci tatmis olan insanlik tarihi, bunlar arasinda dört büyük din diye anilan serinin ilkini sindirmek üzereydi. Kutsal Bakire’nin, kutsal oğlunun doğumu için 1280 yil daha bekleycek olan dünya, ikinci kutsal oğlu olan Musa’ya gebeydi. Irklarin ve dinlerin sonu gelmez kanli çarpismalarin yasandiği bu yillarda, Yunan sahillerinde, büyük sair Homeros’un, Ilyada ve Odise’sini meydana getirmesine neden olan savaslar yasaniyordu. Daha doğuda, Suriye yaylalarinin ortasindan geçen bir sinirin güneyinde ve kuzeyinde iki büyük güç yükseliyordu. Güneyde Misir, kuzeyde Hititler… Misir topraklarinda, büyük firavun 2. Ramses, baskenti Pi-Ramses’in insasi için Yahudi kölelerini kullaniyordu. Peygamber Musa, Yahudilerin basina geçecek yasa gelmemisti henüz. Misir tahtinin sahibesi ise firavun Ramses’in karisi, Kraliçe Nefertari idi. Ramses ona duyduğu aski, Ebu Simbel’de yaptirdiği tapinaklardaki hiyeroglif metinlerinde destanlastirdi. Firavun Ramses Misir’in tanrisi idi. Nefertari ise tanriçasi. Bundan yüzyillar sonra da, Musa’ya inananlara cennet bahçelerinde köskler armağan eden Kur’an, firavunu cehennem kuyularina hapsederken, Nefertari’yi, firavunun karisini kutsayacakti. Sinirin kuzeyinde ise, Hitit Imparatorluğu’nun baskenti Hattusas’in imparatorluk tahtinda 3. Hattusil oturuyordu. Sayisi binleri asan Hitit tanrilari, imparatorun karisi kraliçe Putuhepa’yi Hititlere bas rahibe tayin etmisti. Boylari birbirine denk olan bu iki

KAOS GL Subat - Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 34

büyük ülkenin iki büyük krali, sinirlarinin tam üstüne yayilan Kades Ovasi’nda gözgöze geldiler. Böylece iki ülke arasinda, yillarca devam edecek bir savas hali basladi. Savas dönemi boyunca, Kades sinirinin kuzeyine ya da güneyine geçmek ölüm demekti. Vahsi çarpismalarin ve hararetli diplomatik çekismelerin ortasinda, Hattusas sarayindan Pi-Ramses sarayina gelen bir mektup, iki ülkenin kaderini değistirecekti. Mektubu yazan, Hitit imparatoriçesi Putuheba idi. Muhatabi ise, Misir’in büyük kraliçesi Nefertari… Putuhepa, mektubunda Nefertari’ye “Kiz kardesim” diye hitap ediyordu: “Çok kiymetli kiz kardesim Kraliçe Nefertari’ye, Saygideğer Nefertari, nasilsin? Esin firavun ve asil evlatlariniz nasillar? Sevgili kiz kardesim, tanrilari birbiriyle arkadas olan ülkelerimiz savasmasin, düsmanlik bitsin. Halklarimiz kardes olsun. Ben bunu yürekten istiyorum ve kendi adima elimden gelenin en iyisini yapacağima tanrilar adina söz veriyorum. Sevgili kiz kardesim, barisi sağlamak elimizde bana yardim et ve kardesliğimi kabul et. Tanrilar seninle olsun. Hatti imparatoriçesi Putuhepa” Imparatoriçenin mektubu, ülkesi tarihinde bir ilki teskil ediyordu. Savasçi bir ülke olan Hatti, o güne kadar barisçi bir yönetici ile tanismamisti. Basrahibe bu tutumuyla, halkinin tüm yasamini yönlendiren Hitit tanrilarina da ters düsüyordu. Misir kraliçesi bu mektubu ayni üslupla yanitladi.

“Sevgili kiz kardesim Kraliçe Putuhepa’ya, Sevgili Putuhepa, Misir sarayinda herkes iyidir. Sen nasilsin? Mutlu ve sağlikli olmani ümit ederim. Saygideğer esin ve kizin nasillar? Sevgili kiz kardesim, ben de senin gibi barisi istemekteyim. Mektubunu aldiktan sonra bakanlari topladim, Firavun’un masaya oturmasi için gerekli sartlar görüsüldü! Bu barisin sağlanmasi için Firavun taleplerde bulunabilir. Kendi adima bunlari en uygun hale getirmeye çalisacağim. Tanrilar yardimcimiz olsun. Misir Kraliçesi Nefertari” Birbirini hiç görmeyen ve hayati boyunca da göremeycek olan bu iki kadin, birbirini kardes ilan ediyor ve posta güvercinlerinin tirnaklari ucuna astiklari barisi halklarina armağan ediyorlardi. Esleri üzerinde yadsinamaz etkileri olan Putuhepa ve Nefertari, iki yillik uğraslari sonunda, ülkeleri arasinda baris antlasmasi* imzalanmasini sağlamayi basardilar. Antlasmanin imzalanmasinin ardindan, Kades sinirinin kuzeyindeki ve güneyindeki halklarin kardesliği sağlandi. Hatti’nin basrahibesi Putuhepa ve Misir’in tanriçasi Nefertari birbirlerinin halkini ayinlerle kutsadilar.

* Kades Antlasmasi adiyla imzalanan bu ateskes, ilk yazili antlasma olarak tarihe geçti. Kaynak: CHRISTIAN JACQ Ramses 3.Cilt (Kades Savasi) Metinler kaynaktan alintidir


Yasamin Içinden

Hiyar Saticisi:

Türkiye’de Escinsellik ve Toplumsal Siniflarin Kesisimi Thomas Armbrecht Çev: Selçuk

*

Istanbul’a erkekler için tasinmadim ama yine de bunun Türkiye’nin beraberinde getireceği bir tür ‘avantaj’ olacağini düsündüğümü itiraf etmeliyim. Yüz kili benim için bir fetistir; biyik ve sakal beni gerçekten kendimden geçirir. Herkesin bildiği gibi Türkler de genelde biyiklilar, ayrica killi ve hepsinden önce de esmerler. Istanbul’a tasindim çünkü kalbi kirik ve issiz bir entelektüel olarak, gizemli olmak için Doğuya gitmekten baska ne seçeneğim olabilirdi ki? Istanbul’daki ilk haftamin sonunda, kendimi bir gey barda buldum. Evet beni de sasirtti ama Istanbul’da gey barlar var. Gey bar olduğu sadece önünde duran adamlardan belli olan, Neo adli bir yerdeydik. Buraya beni lezbiyen bir Türk arkadasim ve Internet’ten tanistiğim bir arkadas getirdi. Kapidaki görevli giriste bize buranin ne tür bir bar olduğunu bilip bilmediğimizi sordu. ABD’de bu tür sorularin sorulmasina alisik olmadiğimi kabul etmek zorundayim. Escinsel olduğum o kadar belli ki, bu sorunun Thomas Armbrecht Virginia’da College of William ve Mary’de Fransiz edebiyati profesörü olarak çalismaktadir. Fransiz edebiyati ve Queer Studies üzerine yaptiği çalismalarin yanisira, Alman televizyonu için programlar da yazmaktadir. Yakin zaman önce yayinlanan makaleleri arasinda Pierre Loti ve Julien Green hakkindaki yazilar da vardir. Tom artik Türkiye’de yasamasa da, burasi hâlâ onun gözde yerlerinden birisi ve bunun tek nedeni süregelen biyik sevgisi değil. *

bana hetero bir bara girerken sorulmasi daha muhtemel. Cinsel kimliğimizi doğrulattiktan ve giris ücretini ödedikten sonra, sürme bir kapidan samata bir partiye daldik. Daha önce Istanbul’da hiç gey bara girmemis olmama rağmen, bir sekilde bu insanlar bana tanidik geldi. Kösede sarhos halde duran çocuk uyusturucu sorunu olan parti takimindandi; barda tek basina duran adam aylardir disariya çikmamis ama bu gece partner arayan bir tipti. Elbette bu adamlarin hiçbiriyle gerçekten tanismiyordum ama gey kültüründe ortak olan bir seyler beni böyle düsünmeye sevk etti. Escinsel erkeklerin uluslararasi kardesliğine inanmayi istesem de, hepimizin ayni olduğunu düsünecek kadar saf değilim. Bes yüz kisinin yasadiği bir Doğu Anadolu kasabasinda doğup büyümüs bir insanin Güney Kaliforniya’da bes yüz farkli yerde donmus yoğurt satilan bir kentte büyümüs birisiyle ne ortak yani olabilirdi ki? Belki hepimiz bir tür ortak yasak arzu dilini konusuyoruz, fakat bu tüm escinsel erkeklerin beden dilini ve fiziksel sunumunu belirliyor görünen, uluslararasi bir kodu açiklayabilir mi? Burada tanistiğim erkeklerden bir kismi kendilerine bilinçli olarak Güney Kaliforniya’daki akranlarini model almaktaydi. Eğitimli, belki yurtdisina çikmis ve en çok göze batani da genç erkekler olmalariydi. Bunlar ayni zamanda en kolayca ‘tanidiğim’ erkeklerdi: onlara hakaret edecek erkek arkadaslari vardi, marka

kiyafetler giyiyorlardi; görünüsleri, hareketleri ve davranislariyla gey ve hetero kültür arasindaki farki anladiklarini ve oynadiklarini gösteriyorlardi. Bunu nerden öğrenmislerdi – filmler den mi yoksa medyadan mi? Yoksa turistlerden mi? Bunu düsünürken, aklima böyle davranmasini benim nerden öğrendiğim sorusu geldi? Kirsal Maine’de alti yüz nüfuslu bir kasabada doğup büyüyen, on bes yasinda ailesi daha büyük bir yere tasinana kadar hiç gey tanidiğini ya da gördüğünü düsünmemis olan ben, bunlari nasil öğrenmistim? Benim hikayem sahiden de Doğu Anadolu’da büyüyen adamdan o kadar farkli miydi ve farkli değilse, nerede ve ne zaman ikimiz de ayni “gey eğitimi” almistik? “Gey eğitimi” terimi, kesfetmeye basladiğim üzere, ilk basta kusku duyduğumdan çok daha doğru. Türk akranlarimda tanidiğim eğer doğustan gelen bir benzerlik değil de bir tür ortak bir bilgiyse, kendi cinsleriyle seks yapan ama o gece Neo’da oynanan toplumsal yapilar ve kodlardan habersiz olan erkekler ve kadinlarin da olmasi gerekmez miydi? Teorimi basitçe barda etrafa bakarak sinarken, bu erkeklerin hiçbirinin sakal ya da biyiği olmadiğini fark ettim. Burasi Türkiye, biyikli erkekler ülkesi değil miydi? Wall Street Journal’da okuduğum yazilardan, artan sayida bati-yönelimli Türkün biyiklarini kestiklerini okumustum. Biyik ve Doğulu olmakla esanlamli görülüyordu.

KAOS GL Subat - Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 35


Yasamin Içinden

Eğer ayni cinsten insanlar arasinda cinsellik anlamina gelmeyen gey kültürü bir Bati ürünüyse, temiz tirasli olmak da gey Türklerin bariz görünümüydü. Biyik birakmak bir çeliski olurdu; birisi nasil hem bir Bati tarzi yasam sürer ve ayni zamanda bir Doğulu gibi görünürdü? Bir yüz kili fetisisti olan ben, bu gelismekte olan ülkede bile, “farkli” olani aramama rağmen, beni çekici bulabilecek erkeklerin benim gibi görünmeye çalismalarindan hayal kirikliğina uğramistim. Aradiğim tam olarak farklilik miydi? O herkesin bahsettiği “straight-acting, heterogörünümlü tipi” asla çekici bulmamistim, ama simdi yaptiğim bunun Türkiye’deki dengini aramak değil miydi? Heteroseksüelliğin bir isareti olan biyiğa bu kadar çok odaklanarak, ben de hetero kültürünün çekimine kapilmiyor muydum? Bunun bir gey teoriysen ve aktivist olan benim için anlami neydi? Daha da önemlisi, benim ve benim kültürümün ihraç ettiği kimlik türü hakkinda bu ne anlama geliyordu? Türkiye’de gerçekten “yerli” gey kültürü yok muydu? Barda bir süre vakit geçirdikten sonra, etrafi ilk tarayisimda gözden kaçirdiğim bir adami fark ettim. Sonunda fantezilerime karsilik gelen birisi: biyikli ve esmer, süssüz ve kemikli bir erkek. Içeriye benden sonra girmis olabilirdi ya da onu görmeyisimin tek nedeni kösede kendi basina ve asik suratla duruyor olusu olabilirdi. Ortamla neredeyse alakasiz görünmekteydi. Artik birisinin gey bara gelmesinin gey olduğu anlamina gelmediğini bilecek kadar etrafi kolaçan etmistim. Bir seri katille tanismaktan korkmasam da, Türk arkadaslarim beni barlarda oral seksten daha az soylu niyetleri olan insanlar olabileceği konusunda yeterince uyarmislardi. Serüven isteğiyle geceye dalan ama sonra cüzdanlarindan olan erkeklerden bahsedildiğini duymustum. Bara birlikte geldiğim arkadaslarima bu adam hakkinda ne düsündüklerini sordum. Bela yaratacak bir tipe benzemiyordu ama farkli da görünüyordu, ki muhtemelen bu yüzden onu bardaki diğer insanlardan daha çekici bulmustum. Arkadaslarimin tepkisi olumsuz

KAOS GL Subat - Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 36

olduğu kadar da tek tipti. Bu adam kesinlikle diğerleri gibi de, benim arkadaslarim gibi de değildi. Internetten tanistiğim arkadasim Uğur adama ilgi duyduğumu fark etmis ve beni uyarmayi düsünmekteydi. Uğur’a göre adam bir yankesiciye benziyordu ama aslinda muhtemelen değildi. Kapi görevlisi bu adamin içeri girmesine izin verdiğine göre daha önce “kabul edilebilir” arkadaslarla beraber gelmisti. Lezbiyen arkadasim Zeynep de adamin tuhaf göründüğünü söyledi. Neden olduğundan emin değildi ama bana adamin “sokakta hiyar satan birine benzediğini söyledi.” Ama bu bir abartmaydi. Adam temiz, yakisikli ve besbelli ki sokakta yasamayan birisiydi. Burada Zeynep’in üstü örtük olarak ne ima ettiğini anladim: adam bardaki diğer erkeklerden daha yoksuldu ve kesinlikle daha az sofistikeydi. Bu adamin farkli olduğunu arkadaslarimin nasil anladiklarini bilmek istedim. Elbette bunu ben de anlamistim ama büyük ölçüde bunun sebebi biyiği ve beden diliydi. Arkadaslarim da bunu fark etmislerdi ama daha fazlasi vardi: adamin boynunda altin bir zincir vardi ve görünen oydu ki bunu hiçbir batililasmis Türk takmazdi. Onlara göre, adam oldukça uygunsuz bir sekilde giyinmisti. Ben de adamin bardaki diğerlerinin aksine, herhangi bir modacinin elinden çikma giysileri olmadiğini fark etmistim ama bana göre üzerinde bir takimin baskisi olan tisörtüyle oldukça yakisikli görünüyordu. Altinda kumas pantolon vardi, jean pantolon ise buradaki geyler için standart giysiydi. Burada ironik bir not düsmek gerek. Ben kendim de uygunsuz bir kiyafet giymistim. Hava çok sicakti ve ben tüm gün is görüsmeleri için takim elbiseyle dolasmistim. Aksam için hazirlanirken, pantolon giyme düsüncesi dayanilmaz geldi ve ABD’de asla yapmayacağim bir sey yapip (belki bir lezbiyen bari disinda) sort ve sandalet giydim. Istanbul’da bunun tam olarak modaya uygun bar kiyafeti olmadiğini bilsem de, buna aldirmadiğima karar verdim. Bariz bir sekilde Amerikali olduğum gerçeği muhtemelen barlara ve diskolara kabul edilmem için yeterli olan tek üyelik kartiydi. Hakliydim, hiçbir kapidan geri çevrilmedim. Simdi bir piknik kiyafetiyle bir gey bardaydim

ve kendim gibi farkli görünen bir adamdan hoslanmistim. Ancak benzerliklerimize karsin aramizda, hizla kesfetmekte olduğum, Türkiye’deki insanlari birbirinden ayiran hakiki bariyer vardi: sosyo-ekonomik sinif. Ben zengin bir insan değilim, her zaman bir öğrenci olarak kaldim ama ayricaliklari olan birisiyim. Sadece değerleri ellerindeki serveti asan bir aileden gelmiyorum (örneğin, tüm kardeslerim gibi pahali, özel okullarda okudum), doktorami Fransiz edebiyatinda yapacak kadar olanağim oldu. Çok seyahat ettim ve hayatimi yilin sadece alti ayi yazi yazarak ve öğretmenlik yaparak kazanmayi basardim. (Türk akranlarim gibi benim de bir marka bağimlisi olduğumu eklemeliyim.) “Sosyo-ekonomik sinif”dan ve bunun beni hiyar saticisindan nasil ayirdiğindan bahsederken, bunun muğlak bir terim olduğunun farkindayim. Ben kendim bu terimin tam olarak ne anlama geldiğinden ve bir insanin nasil kendisini böylesi bir hiyerarsiye sokabileceğinden emin değilim. Yine de bu genç Türk ile aramizda bariz bir uçurum vardi (tavirlar açisindan aslinda benim genç bir Türk’e benzemem ise isin ironik yani). Her ikimiz de küçük kasabalardan geliyor olsak bile, benim yetistirilme tarzim – gittiğim okullar, ebeveynlerimin desteği, para ve diğerleri – benim gey toplumsal kodunu daha iyi anlamami ve taklit etmemi sağlamisti. Ama su an o da beni, benim onu arzuladiğim gibi arzuladiği için kendim ve bu genç Türk arasindaki farkin daha siddetle farkina varmistim. “Toplumsal farkliliklarimiz” yüzünden birbirimiz için elde edilemezdik. Bu sehirde kendi içgüdülerime güvenerek, arkadaslarimin tavsiyesine karsi gelerek bu adamin pesinden gitmek için fazla yeniydim. Eğer bir yankesici ya da saldirip soymak için insanlari tuzağa düsüren biri çikarsa ne olurdu? Daha da önemlisi, beni bu bara getiren ev sahiplerim üzerinde gerçekten kötü bir izlenim birakmak istemiyordum. Onlarla iyi arkadas olmak istiyordum, ki bu sayede onlarda beni diğer insanlarla tanistirabilirdi. Uygunsuz erkeklere olan siddetli


Yasamin Içinden

arzumu bu kadar erken ortaya sererek kendimi yabancilastirma tehlikesine girmek istemiyordum. Buradaki Türkler sofistikeydiler ve kesinlikle kendi toplumsal kodlarinin farkindaydilar. Sort ve sandalet bir gey bara girmeme engel olmayabilirdi ama bu dairenin disindan insanlarla yatmak muhtemelen buna sebep olurdu. Tüm bunlari hiyar saticisina nasil aktaracaktim? Onunla ilgilendiğimi bilmesini istiyordum ama bu benim Istanbul’daki ilk haftamdi, buraya arkadaslarimla gelmistim ve ne düsüneceğimi bilmiyordum. Böylesi bir sebepler ve duygular topluluğunu birisine nasil aktarirsiniz? Onu izlememem gerektiğini bilmeme rağmen, kendimi ona bakmaktan alamiyordum. Bardaki diğer insanlara göre dezavantajli gözüküyordu ama onu diğerlerinden daha çekici bulduğumu bilmesini istiyordum. Kendime asilce para ve sinifin benim için zorunlu olarak önemli olmadiğini telkin ettim. Öyleyse önemli olan bir biyik ve parlak kalçalar miydi? Esitlikçi Amerikan içgüdülerim soylu görünebilse de, beni güdeleyenin ne olduğunu düsünecek olursak, gerçekten toplumsal durumu fark etmeksizin birisini düzmek daha mi “adildi.” Adil olmayi bir kenara birakalim, en azindan neden onunla temas kuramadiğimi anlamiyordum. Belki de arkadaslarimin haksiz olduğunu kesfedecektim, belki de bu hiyar saticisi sadece bugün saç tarzi kötü olan bir avukatti. Hiçbirimizin tanismadiği, hiçbirimizin merhaba bile demediği birinin hayati üzerinde nasil bu kadar fazla okuma yapabiliyorduk? En azindan merhaba demeden onu mahkum eden bir yargiya varmanin gerçekten haksizlik olacağina karar verdim. Tekrar Amerikan güler yüzlülüğümü mazeret olarak kullanarak (en soğuk Amerikalilar bile yabanci bir ülkede çok güler yüzlü olurlar), yanina gidip ona “Merhaba, adim Tom” dedim. Türkçe bir seyler söyledi, bunun “Özür dilerim, Ingilizce bilmiyorum” anlaminda bir seyler olduğunu anladim. Ben de parmağimi kendime doğrultarak “Tom” dedim. Gülümsedi ve o da parmağini kendine çevirerek “Mustafa” dedi. Sohbetimiz burada sona erdi.

Sadece ikimiz de bir seyler söyleyemiyor değildik, ama söyleyecek hiçbir seyimizin de olmadiğini düsünüyordum. Ingilizce bilmek Türkiye’de toplumsal sinifin bir diğer isaretidir. Türkiye’de herkes okulda Ingilizce ders alsa da, sadece iyi okullara giden ve pratik yapma firsati olanlar gerçek dil becerilerini gelistirebilir. Bu Amerika’daki çoğu yabanci dilin kaderinden farkli değildir, Amerikalilarin yabanci bir dil öğrenmek zorunda olmadiklarini düsünmeleri disinda (ne de olsa “dünyanin geri kalani” Ingilizce konusmuyor mu?). Ancak Türkiye’de hiyar saticilari bile Ingilizce’nin yararina ikna olmuslardi. Hiç Ingilizce bilmemek sizi susturacak bir dezavantajdi. Diyalog kurma girisimimin ardindan gelen sessiz bir kaç dakikada bunlari düsünürken, daha önce söz ettiğim uluslararasi gey dilini tümüyle unuttum. Ama arkadasim anlasilan bunu unutmamisti, elimi ellerine aldi ve sikti. Sasirdim ama bu iletisim girisimini reddetmek istemedim ve ben de kolumu onun beline doladim. Artik konusuyorduk; karsilikli çekimimiz birbirimizle konusmus gibi besbelli bir sekilde doğrulanmisti. Bunu tasdik edercesine kolunu bedenime doladi. Bir anda beden semaforunda nihai olani ilan etmeye basladiğimi anladim: erekte oluyordum. Mesajimin bu kadar da bariz olmasini istediğimden emin değildim – benim orijinal niyetime ne olmustu? Onu çekici bulmama karsin, arzumun pesinden gitmeye hazir değildim. Bunu nasil söyleyecektim: gözlerde üzgün bir ifadeyle bir hosçakal öpücüğüyle mi? Aslinda evet. Kolum belinden asaği düstü ve bir adim geriledim. Uğur’a ona biraz asağilayici gelen mahiyette aslinda adamla ilgilenmediğimi söyledim. Ama Mustafa’nin elini hissediyordum, gitmemi istemiyordu. Aslinda ben de ondan ayrilmak istemiyordum. Çok yakisikliydi ve o da benden hoslanmisti. Ancak yapmam gerekenin ne olduğunu biliyordum. Bu ülkede daha yeni yeseren toplumsal hayatimi, anlik cinsel tatmin arayisimin önüne koymak zorundaydim. Aksi takdirde, sonucu tahmin edebiliyordum: O gece iyi eğlenebilirdim ama sabah uyandiğimda telefon numaralarimizi

almak için bile bir neden olmayacakti. Vahsiler gibi parmaklarimizi kullanmadan isimlerimizi bile söyleyemiyorduk. Ona son kez sarildim ve gözlerimde üzgün bir ifadeyle bakarak arkadaslarimin yanina döndüm. Bu yaziyi bitirmenin iki mümkün yolu var. Birkaç dakika sonra içki almaya gittiğimde cüzdanimin ve hiyar saticisinin gitmis olduğunu fark ettiğimi yazabilirim. Bu iyi bir hikaye olurdu, ayni zamanda dostlarimin ve benim sinifsal bariyerleri gözetme kararimizi da doğrulardi. Aslinda Mustafa kolunu belime doladiğinda, elinin arka cebime tehlikeli bir sekilde yakin görünüyordu. Ama gecenin sonunda cüzdanim hâlâ yerindeydi ve Mustafa’da bardaydi. Gece boyunca yakinimda durdu ve benimle göz göze gelmeye çalisti. Gece ilerledikçe, daha önce olduğundan daha mahzun ve hatta onu ilk gördüğüm zamankine göre daha “farkli” görünüyordu. Belki suçluluk hislerimi yansitiyordum, ama eğer arzumun nesnesi tarafindan reddedilmis olsaydim, ben de mahzunlasmaz miydim? Aslinda ben de biraz mahzun hissediyordum ve bunun sebebi suçluluk hissi değildi. Türkiye’ye tasinirken ki bilinçsiz planimda asli bir kusuru anlamaya baslamistim. Erkeklerin çekici ve ekzotik olduklari bir “biyikli erkekler ülkesinde” yasiyor olabilirdim ama bu topraklarin kurallarinin üstünde değildim. ABD’de çok siddetle hissettiğim ayni baskilarin bir çoğu burada da vardi. Tek fark ülkeye yeni geldiğim için onlari daha az anliyor olusumdu. Eğer planladiğim gibi Türkçe öğrenmeyi basarsam bile, toplumsal yapinin konusulmayan dilini, sinifsal sinirlari güvenle geçebilecek kadar iyi öğrenmem olasi değildi. Bunun anlami eğer bir Türk erkek arkadasim olursa, muhtemelen bir biyiğinin olmayacaği ve bir Calvin Klein jean’i olacağiydi. Hayal kirikliğina mi uğrayacaktim? Evet ama öyleyse ben de cüzdanimi kaptirma konusunda çok fazla endiselenmeyecek ve buna göre davranacaktim.

KAOS GL Subat - Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 37


Öykü

Bodo Can I.

G.A.’ya —: kendisi kabul etmese de, her seyden önce cesareti için...

Bodo ile adada karsilastiği genç adamin öyküsü, tutulmanin ‘ne olduğunu’ düsünmeğe zorluyor beni. Bodo’nun genç adamla ilk bir araya gelmesini, elime ulasan ne idüğü belirsiz notlara, bölük pörçük tanikliklara dayanarak söyle kurabilirim –isin doğrusu, Bodo’nun istahini kabartan genç bedenin, onda ne duyumsattiğini tasarlayabilirim… Bodo, yalnizliğinin gücüne ermeğe gittiği adada, gücünü, tek basinaliğina direnebilmesini yitirmeğe basladiğini düsünür. Bu, “yola koyulmasinin” da baslangicidir. Aranmağa, aramağa koyulur. Kendine el olmayan bir beden… Aradiği salt bir bedendir. Farkindaliğinin karanliğini bir parça yirtabilmek, karanliğinin bir ucundan ara bir yerlere varabildiğinin sanisina kendini kaptirabilmek için… Kösnünün, böylesi durumlarda en iyi çözüm yolu olduğu kararini verir. Baslangiçta yanilmaz da… Karsisina çikan genç bedene bedenini sunar. Kösnü, nesnesini ya da karsiliğini bulmus gibidir. Bir süre sonra Bodo, bir kez dahayi arzular. Arzusu gerçeklesir de… Bu kez, her sey bir öncekinden farklidir ama… Tam bu noktada Bodo, ya yazacaktir ya âsik olacaktir. Yazmaği seçer. Bir gece yarisi oğlan gittikten sonra defterine su notu düser: … tamamlanmis bir acunun eri gibi, genç yasina karsin. Hayata öğrenilebilecek bir sey yokmus, kalmamis gibi bakan, bakabilmeği erdem sayan, henüz isin basinda toy, genç bir adam. Yine de ne kadar masum. “Parçalanmaği” dileyecek, isteyecek denli… Bu her ikisi için de bir baslangiçtir. Bodo yazmaği birakir –kendisine. Artik

KAOS GL Subat – Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 38

isi gücü, önünde korunmasiz durmaği, görünmeği savasçi toplumlara özgü cesaretle yerine getiren diri bedenledir. Tutulmanin bu yordami her ikisi için de âskin çetrefil, bir o kadar da, benim için, gerçek yoludur. Bu yoldan geriye bir sey kaldiysa… I. Tan hakli. O geceden sonra, Bodo’nun yeniden bizle bir araya gelme isteksizliği, adaya kaçisiyla anlasilabilir ancak... Tan’la Bodo birlikte gelmislerdi bana. Sofrayi terasa kurmami istemislerdi. Boğucu bir geceydi. Ayan-i buhur günlerini yasiyorduk. Yemek bitiminde, Tan’la ikimiz, koyu bir sohbete dalmistik. Bodo’nun bir iki sözcükle araya giriverdiğine, sohbete katilmadiğina aymistik nice sonra. Ikimiz de durup, Bodo’ya, “Görüsmediğimiz bunca zamandir sen n’aptin?” deyivermistik. Bodo, “Anlatabileceğim sizinki gibi hos hikâyelerim yok bu sefer,” demisti. Bahanesi inandirici değildi. Tanidim taniyali, Bodo’nun ‘yasama telâsi’ adini verebileceğim kaygili bir yasam tutumu vardir. Aramadiğini, ummadiğini söylediğinde bile, usumuzun alamayacaği olaylar, durumlar basina gelmistir. Basina gelenleri bize aktarirken her seferinde, “Bakin çocuklar, bu kez ben bir sey yaptim mi? Bakalim bu basima gelenleri nasil açiklayacaksiniz?” derdi. Durduğu yerden, anlattiği gibi olup biterdi her sey. Kendisiyle açiklayamadiğimizdan da, bize susmak düserdi. Iddia ettiğimiz gibi, iradesinin belirleyici olmadiğini teslim ederdik sonunda. Simdi, bilinç üzerine düsüncemde epey değisiklik oldu. Bilinç, farkindaliklarimizin toplami değildir salt. Farkindaliklarimizin disindaki o bilinmedik yapidir asil, bizi

biz kilan, her ne ise ne… Tan, “Sen bir sey yapmasan da seni bulan birileri, bir seyler olmustur mutlaka. Bizi kandirma simdi” demisti. Bodo yanit vermemis, yerinden kalkip içeriye gitmisti. Ikimizin de fark ettiği, Bodo’nun gece boyunca susacaği, suskunluğunu yirtmasinda ayak dirememizin bosuna olduğuydu. Tan, bir süre sonra konuyu babasina getirmisti. Konusmanin tonu, nevrotik canliliğini yitirmisti böylece. Anasi öldükten sonra ilk tatiliydi babasinin. Bir süreliğine de olsa babalarini yalniz birakmak istememisler, dönüsümlü yaninda kalmağa karar vermislerdi bütün kardesler. Tan’in babasina düskünlüğünü hepimiz bilirdik. Tan, her evladin kaygisini tasiyordu; ama bu yaz babasini epey farimis bulmustu. “Yazilarinda ölümle uğrasan adam, anamin ölümüyle yikildi sanki. Kendisine sorarsan ayriliğin bu saf biçimi en çok içini burkuyormus,” Birbirlerine tutkun olduklarini söyleyerek araya girivermistim. “Yo, bu tutkunun gerektirdiğinden farkli, ötesinde bir sey. Farimakla da görünür olabilen, benim anlayamadiğim baska bir görgü. Ayriliğa indirgediğinden de anlamam iyice zorlasiyor.” Dalginliğindan siyrilan Bodo,”Biliyor musunuz, güneyde usuma epeydir takilan bir soruyu anlamağa çabaladim durdum. Bu sizin de farkinda olmadan kattiklarinizla, iliklerime dek yasadiğim bir soru oldu. Ilk kez, size tuhaf gelecek ama bir soruyu yasiyorum simdi.” Tan, “Nedir o soru?” diye sormustu saskinlikla. Bodo, sanki Tan’i duymamis gibi sigarasindan bir nefes çekmis, “Yasam adini verdiğimiz, bölük pörçük, kimi kez önümüze gelenle yetindiğimiz, bütünlüğüne ya da özneliğine kendimizi kandirdiğimiz savrulmada yine de es geçemeyeceğimiz bir


Öykü

katkimiz var gibi. Bugüne dek gördüklerim, bunlara yasamaktan hosnut olmadiklarimi da, artik animsamadiklarimi da katin, her sey sonumuza iliskin farkinda olmadan verdiğimiz bir karara mi bakiyor?” diye konusmasini noktalamisti. Bodo’nun suskunluğunu besleyen seyin, böylesi bir konusmayla açiğa çikmasi ikimizi de sasirtmisti. Katkimizin nerede olduğunu ikimiz de anlamamistik. Yasadiğim için biliyordum, birçok insanin yasamimda, farkinda olmadan, kimi kez kendilerince dise dokunmayan seylerle de olsa el verdikleri olmustu bana. Bodo’nun bize yüklediğini anlamamamiz da böyle bir durumdu herhalde… Kim bilir, sarf ederken önemsiz saydiğimiz hangi sözcük ya da tümce Bodo’da yerini bulmus, usuna takilmis, onda bir suskunluğa yol açmisti? Bilemezdik. Bilmeğe, anlamağa çabalamanin bosunaliğini sezmistik ikimiz de… Susmustuk… Öte yandan, kendimize yontabileceğimiz de bir durum vardi ortada. Tan, savusturma yolunu seçip, yersiz bir sakayla geceyi sonlandirmisti. Gitme zamaniydi artik… II.

Belki…/

Bodo, yasaminin tekdüzeliğine aldirmiyordu baslangiçta… Bunu dilemisti de… Kirginliklarini –bunlar her ne ise– savusturma yolunun tek basinalik olduğu kararini vermisti… Duyargalarini, dis dünya biçimiyle olusturduğu her seye tikamisti… Bir tek, kizginliklari kalmisti geriye… Zaman zaman kizginliğini yirtmak istiyor, yirtamamasinin basiretsizliğini de, kendisini kendisi yaptiğina bağlayarak avunuyordu… Kizginliklarinin yeğinliği de sönmeğe yüz tutmustu bir süre sonra… Artik bungunluk zamanlari bekliyordu onu… Farkina varmağa baslamisti adim adim yaklasanin… Bunca görgüsüne karsin, gelmekte olanin tedirginliğini, ağirliğini üstünden atamiyordu bir türlü… Uyaransiz kalivermenin paniğiyle atağa geçmeğe

“Yasamak beklentili olmaktir. Kösnü de beklentililiğin biçimlerinden biri. Bunca laf kavafliği, kösnü denileni ilk kez yasamis olmam. Sahildeki çardakta otururken yanima, gençten bir oğlan düsüverdi. Düsüverdi, derken neden söz ettiğimi anliyorsundur. Birden…”

Bodo, adaya gitmesini bana bir mektupla bildirmisti. Yaklasik on ay önce, ayin balik burcuna girdiği bir aksam aldiğim o ilk mektup, ünlü bir yazarin mektup koleksiyonundan seçilmisti. Uzunca bir süre, baskalarinin mektuplarini yolladi bana Bodo. “Yasamak beklentili olmaktir.” satirlariyla baslayan mektubuna dek iliskimiz, buz üstünde yürüme kivaminda sürüyordu. Aylar süren, salt ikimizin paylastiği bu suskunluk, mektup sirdasliğina dönüsmüstü. Tan’in ilk mektuptan haberi olmustu. Bir daha da, Bodo’yu sormamisti. Oysa Bodo’yu bana tanistiran oydu. Birbirlerinin yanlarindan böylesine geçip gidivermeleri, beni de Bodo’nunkine benzer bir suskunluğa itmisti. Bir çesit körlesme oyunu oynuyorduk. Bu oyundan ilk siyrilan yine Bodo oldu. Bodo için, uzun sürmüstü susmak.

zorluyordu gün be gün kendisini… Yalnizliğin, durmanin, kendini susmağa adamanin, sinanma süresi gelip çatmisti… Bodo sinirlarini zorlamağa baslamisti… Tehlikeli bir oyuna soyunmustu kendisiyle… Bundan kelli yasadiklari n’olursa olsun, daha doğrusu yasantilarini karsilayan düsünceleri n’olursa olsun, bir kez daha güçleneceğinin avuntusundaydi… Değip değmediğine bakmadan, aldirmadan, genç bir adamin, dünyasina düsüvermesini kabullenir… Genç adamin kendisiyle açiklar, bu kabullenisini… Bir kere oğlan, ataktir… Karsisindakini beklemeden, sunmustur kendisini… Bodo’ya ne istediğinden emin olduğunu düsündürtecek denli, özgüvenlidir… Gençliğinin

karsisindakinde ne duyumsatabileceğinin farkindadir, Bodo’yu öfkelendirecek kadar… Bütün bunlar, Bodo’yu gönendirir de… Hani… Bedenini yitirmeği göze alamayanlarin, yine de kendilerini alamadiklari ölüm kalim savasinin bir yerinde, tam teslim olmusken, ayağa kalkivermek gibi… Tabii her sey baslangiçtaki gibi süregitse… O zaman ‘mutluluk nedir?’ sorusu mümkün olabilir mi ki? III.

“Çok aci çekiyorum. Tahmin edemeyeceğin kadar hem. Usum ona takili. Cinselliği konusmamizin sonuna katmis olmam, ona bir fenalik yaptiğim inancimi, her geçen gün körüklüyor. Ilk kez böyle bir duyguyla tökezliyorum. Basta kendisini geri çekmis olmasi, isteğin ilk pariltisinin bende çakmasi, bütün bunlari düsünmek zorlastiriyor her seyi… Onu hem görmek istiyorum, hem… Baska ne yazabilirim ki?”

Bir yili askin bir süredir yasadiğim uykusuzluktan kurtulabilme çarelerini ariyordum. Tan’la görüsmelerimiz iyiden iyiye seyreklesmisti. Bana geldiğinde hep ayni seyleri yasamamizdan da usanmistim. Usanmisliğim her halimden belli oluyordu. Herhalde?!… Tan, uykusuzluğuma bağlayarak, yenilir yutulura dönüstürüyordu bendeki isteksizliği… Doktora gitmeğe karar verdiğim günlerde ev, içerisinde dolandiğim, soluk aldiğim bir karabasan kütlesine dönüsmüstü. Sanki. Esyalarin, çocuklarin imgelemini çoğaltan iç devimleri, benim de imgelemimi devinime geçiriyordu. Gece yarisi apartmandaki herhangi bir tikirti, otomatin normal süresinden daha uzun yanik kalmasi, kapimin esiğinde biten yapintilara yol açiyordu. Doktorumun, evle ilgili endiselerimden söz ettiğimde, “Bir saldiri mi bekliyorsunuz?” sorusunu, durumumu kavrayamamis olmasina vermistim. Ta ki düsüncelerim bedenime varincaya dek… Vesveseli biri olup çikmistim. Usum bedenimin değisen aliskilarina takiliyordu. Abarttikça da abartiyordum. Içine düstüğüm karabasandan, kimseye, doktoruma bile kulak asmaz olmustum. Yasayan ben olduğuma göre… Sonucu bastan belli, bir dizi muayeneden geçtim o siralarda. Aylar sonra doktorumu dinleme kivamina gelmistim. Teslim olmustum demek daha doğru.

KAOS GL Subat – Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 39


Öykü

Yorulmustum artik. Doktorum ruhsal eğilimimin çarpici noktalarini, kimi zaman duymak istemesem de bir bir söylemeğe baslamisti. Kisinin kendisinin fark ettiği üzerine bir baskasinin konusmasi, farkli farkli yasantilar. Doktorum bir gün, “Bakin, artik dis dünyada bulamadiğiniz, hiçbir zaman da bulamayacağiniz ilgiyi, abartili bir kendinizi değersiz kilmayla üstünüze çekmeğe uğrasmayin. Kendinizi rahat birakin!” dedi. Söylediği, düsünmeğe, yasamimi, iliskilerimi gözden geçirmeğe yol açacak kadar, yerindeymis gibi göründü bana. O gün kendimi birden iyi duyumsamağa basladiğimi animsiyorum. Yine de uykusuzluğumun üstesinden bir avuç ilaçla gelebildim. Simdi düsünüyorum da, Tan’in Bodo’ya karsi aldirissizliği, o siralar kabul etmemis de olsam içten içe islemis bana. Tan’la Bodo arasinda fark edemediğim ne olabilirdi? Tan’in aldirissizliğini, Bodo’nun Tan’i dista birakan tutumunu, anlattiklariyla ne yaptiğimi umursamayan sirdasliğini, bilemediğim, tanik olamadiğim bir iliskiye yormak çaresizliğine yuvarlanmistim. Oysa Bodo baska baska seylerden dem vuruyordu. IV.

“Yemeden içmeden kesildim. Fenaliğimin vebalini çekiyorum aklimca. Hiçbir sey, bir tek ölüm disinda, bu kanamayi durduramayacak gibi. Yine de seni üzmek istemem. Kendime bir sey yapacak değilim. Isin doğrusu ben de merak ediyorum, bu vicdan azabindan ne vakit kendimi kurtaracağimi. Beni hep sev. Son bulusmamizda onun da kulağina fisildadim, yanimda uyurken. Simdi bu sözcüğün çağristirdiği sicakliğa o kadar gereksinmem var ki!” Belki…

Yaninda yattiği, uyuduğu birinde vicdan azabi yaratacak denli masum, bir o kadar da saf bir beden… Avcisini, av kivamina getirmis, öldürücü darbesinin uygun zamanini kollayan,… Biri… Genç olani mi, yaslisi mi? Her seyin birbirine karistiği, “kimin” “kim” olduğunu su anda bile seçemediğimiz, gelgitlerin kaçinilmazliğinda bir durum, an… Bunu zaman gösterecek… Ilk ben bulmustum Bodo’yu… “Eğer yarin gece de ez kaza uğrayacak olursaniz, size bambaska bir öykü anlatabilirim,” demisti, içkiden

KAOS GL Subat – Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 40

ağirlastiğimiz bir sirada. Üçümüz de saskinlikla birbirimize bakakalmistik. Bütün gece boyunca hepimizin imgeleminde bütün görselliğiyle yerli yerine oturan, istahimizi kabartan bir yasam öyküsünün düzülmüslüğünün verdiği saskinlik, aldatilmisliğimiz, daha doğrusu anlatilanin yasanmamisliğina inanamamamizin, inanmak istemememizin bungunluğu üstümüze çökmüstü. Anlik bocalamamizdan hosnut, yerinden kalkmis, karsi yakanin isiklarina doğru yönelmisti. Sirti hâlâ hosuma gider… “Farelerden iğrendiğimden, bu metruk eve tasindiğim doğru ama…” demisti. Üstümüze çökenden kurtulmamiz, yine de kendisine uzanan bir el kaldiysa, o eli belli belirsiz tutabilmenin bir yordami gibiydi… Hâlâ kulaklarimda yankilanan bu sese, bir tek ben kulak verdim. Bir de ortak buldum sonra… Bodo yalanciliğiyla, yalanciliğinin maymuncuğuyla, bir baskasinin girmesini kaldiramayacağimiz, kendimizin de eremediği, eremediğimizden yok saydiğimiz, bir alanin bekçisi oluverdi kisa bir sürede. Durmadan elimden kayan Bodo’nun yasam öyküsü bende, kimsenin, baslangiçta kendimin de farkina varamadiğim bir bağlilik olusturmustu. Ama daha çok, kisiye değil anlatilana duyulan bir bağlilikti bu –eğer her ikisini birbirinden ayri tutabilmek olasi ise?… V.

“Beni, kendisinin yokluğuyla, yasamimdaki yoksunluğuyla terbiye etmeğe kalkiyor… Onu incittim, incitiyorum saplantisi –bu farkinda olduğum ama kendimi bir türlü kurtaramadiğim tam bir saplanti– simdi saf bir öfkeye dönüstü. Öfkemi kendime, bedenime yönelttiğimin nicedir farkindayim. En azindan bir süre ona değmeyeceğimin de belirtileri var elimde… Her seye karsin beni arasin, sorsun da istiyorum… Bilemiyor… Ya da aldirmiyor… Ama…” Ayin balik burcuna girmesinin üstünden bir bes ay geçmisti. Tan, nicedir aramiyordu beni. Kuruntularimi çoğaltacak denli, aramalarinin ardi arkasi kesilivermisti.

Biçak gibi… Kuruntularimi, suskunluklari, baskalariyla gidermeğe, tamamlamağa

kalkismistim… Her zamanki bosuna çabayla, debelenmeğe baslamistim. Dilleri dillerime aykiri oğlanlarla güne baslar olmustum. Bedenlerinde inatla, bir parça olsun huzursuzluğumu giderebilecek, bildiklik, tanidiklik arayarak… Tüketiyordum. Sakinmadan. Inatla. Renée’nin bileklerini kesmesi farkli bir okumayla, bir yardim talebi olarak değerlendirildiyse, ben de yakinlarimdan, en çok da Tan’dan böylesi bir bakis diliyordum. Gittikçe çoğalan yalnizliğimim burgacinda, uzun yillar sikisip kalmağa doğru ilerliyordum. Her zamanki sabahlarin birinde yani basimda, yüzünü animsamadiğim toy bir beden yerine su notu buldum:

… hep suskundunuz. Yasadiklarinizin yaninda, sözün değersiz olabileceğini düsünmedim değil… Üzerinize sinmis zamansiz burukluğu, yine de tanimadiklariniza israrla güvenme isteğinizi, bir türlü alt edemediğiniz tek basinaliğinizin yazgisini… Bütün bunlari bilerek geceki davetinize ‘evet’ dedim. Tek basinaliğiniza ortakliğimin, yalnizliğinizi derinlestirebileceğinin de farkinda böyle bir seye kalkistiğim için… Yine de susamadiğim, diğerlerinden beklediğinizi karsilayamadiğim için beni bağislayin… Bundan böyle, unutamayacağinizi bile bile, yüzümü nasil animsamayacaksaniz, “sesimi” de unutuverin gitsin… Puslu bir gündü. Avucumdaki kâğit parçasiyla, çirilçiplak evin içinde dolastim durdum. Içimde her seyi yok etme, en çok da bütün tüylerimi tiraslama isteğiyle… Sol ayağim uyusana, üsüyene dek, parka daldim gittim… “Bir daha asla izin vermeyeceğim,” kulaklarima aykiri bu sesle sarsiliyordum. Bir daha asla, asla… VI. Sirdaslik üstüne düsündüm. Ya da sir vermek üzerine… Bunca yasanandan sonra, olsa olsa, söylemeği seçtiğinizin, söylediklerinizle, anlattiklarinizla ne yaptiğina aldirmamak (midir?). Yine de dinleyen, dinlediğini kesmeyen hiç konusmamali. Kendine de…


Öykü

Seni Seviyorum Pat Myers... “Insan bir hayvani sevmeden, ruhunun tamami uyanmis sayilmaz” -Anatole France Jo Coudert Çev: Mehmet Cemal Tosun

Pat Myers, hastanede bazi testler yaptirmisti. Dairesinin kapisini açarken, “Merhaba Fistik, ben geldim” diye seslendi. Gri bir Afrika papağani olan Fistik, kafesinin kenarina siçrayip heyecanla gevezelik etmeye basladi. Pat, “Beni gördüğüne sevindin mi anlat bakalim” diyerek tüneğin üzerinde kipirdanan Fistik’a takildi. Papağan, konusmaya can atan ama söyleyeceği sözcükleri bulamayan küçük bir çocuk gibi kipirdanip duruyordu. Önce bir keskin gözüyle, sonra diğeriyle Pat’a bakiyordu. Sonunda kendini hosnut eden bir sey buldu ve neseyle “Bulasiklari yikayalim mi?” dedi. Pat “Ne güzel bir selamlama” diyerek kafesin kapisini açti. Fistik kafesten çikip Pat’in elinin üzerine tünedi ve onunla birlikte oturma odasina gitti. Pat koltuğuna yerlesirken, Fistik’da yan yan yürüyerek onun koluna çikti ve kafasini Pat’in göğsüne koyarak oraya tünedi. Pat onun gri kadife tüylerini ve kirmizi kuyruğunu oksadi. “Seni seviyorum” dedi. “Bunu söyleyebilir misin” ‘Seni seviyorum Pat Myers’ diyebilir misin?”. Fistik ona yan gözle bakti ve “Mallard Caddesinde oturuyorum” dedi. “Senin nerede oturduğunu biliyorum komik kus. Bana, beni sevdiğini söyle.” “Komik kus.” ... Pat, ciddi sağlik sorunlariyla karsilasinca isini birakip zamaninin çoğunu evde geçirmeye baslamisti. Yalniz yasiyordu. Bu yüzden kendisine arkadaslik edecek ve belki de konusabilecek bir hayvan almak istiyordu. Bir köpeği yürüyüse çikartamayacak kadar gücü bulamiyordu kendisinde. Kedilere de alerjisi vardi. Baliklarsa konusamazdi. Bir arkadasi tavsiye etmisti kus almasini. “Hem onlar konusabilir de” demisti. Bu fikir çok hosuna gitmisti Pat’in ve o hafta telefonla görüstüğü bir uzmanin tavsiyesi ile bu Afrika Papağanini almisti.

Fistik daha ilk günden Pat’e ne kadar doğru bir karar verdiğini hissettirmisti. Eve geldiğinden birkaç gün sonra, “Gözlüğüm nerede?” ve “Cüzdanim nerede?” gibi, duyduğu her türlü sözcüğü ve ifadeyi kapmaya baslamisti. Pat bir sey aramaya basladiği zaman hemen basliyordu: “Gözlüğüm nerede? Cüzdanim nerede?” Pat dolaptan kabanini alip disari çikarken de onu uğurluyordu: “Hosça kal. Görüsmek üzere.” Ve Pat, Minnesota’nin o bildik soğuğundan geldiğinde, Fistik onu “Disarisi buz gibi” diye selamliyordu. Pat kendini daha iyi hissetmeye basladi. Fistik’la birlikte olmak çok eğlenceliydi; her gün Pat’i en az dört bes kez kahkahalarla güldürüyordu. Bir gün, mutfak lavabosunun altindaki sizintiyi onarmak için eve tesisatçi geldi. Fistik odasinda, kafesinin içinde çekirdek çitliyor ve kapi araliğindan tesisatçiyi izliyordu. Birden konusmaya basladi: “Bir patates, iki patates, üç patates, dört patates.” Lavabonun altinda olan tesisatçi “Efendim?” dedi. Fistik, Pat’in sesini mükemmel taklit ediyordu. “Sakin kilimin üzerine pisleme” diye buyurdu. Tesisatçi lavabonun altindan çikip oturma odasina gitti. “Oyun oynamak istiyorsaniz, baska bir tesisatçi bulun hanimefendi” dedi. Pat bos gözlerle ona bakiyordu. Tesisatçi bir an duraksadi. “O seyleri söyleyen sizdiniz değil mi?” diye sordu. Pat gülümsemeye basladi: “Hangi seyleri?” “Sakin kilimin üzerine pisleme!” Pat ayağa kalkti ve “Sizi Fistik’la tanistirayim” dedi. Fistik ikisinin kendisine doğru geldiğini görünce Pat’in sesiyle “Bunu sen mi yaptin? Burada neler oluyor?” diye sordu. Ikna olan ve ayni zamanda da sasiran tesisatçi isinin basina döndü. ... Duyduğu her seyi büyük bir beceriyle hemen kapan Fistik sira Pat’in ona bir sey öğretmek istemesine geldiğinde onu çildirtacak kadar sessizlesiyordu. Sabirla öğretmek istediği kelime ya da cümleyi

tekrarlayan Pat, bir süre sonra pes ediyordu. O günde “Seni Seviyorum” dedirtmeye çalismis, her zamankinden fazla israrci ve sabirli davranmis olduğu halde yine basarili olamamisti. “Sen bilirsin” diyerek vazgeçmisti. “Sen bilirsin.” ... Sağliği iyice düzelen Pat yilbasinin ertesinde uzun bir tatile çikmaya karar verdi. giderken de Fistik’i arkadasi Annie’ye birakti. Yaklasik bir ay dönmeyecekti Pat. Annie papağani Pat’in geri döneceği gün onun evine getirdi. Böylece Pat eve geldiğinde onu Fistik karsilayacakti. Pat kapiyi açarken “Merhaba Fistik” diye kusa seslendi. Kustan cevap gelmedi. Pat “Disarisi buz gibi” diye bağirdi. Sessizlik. Pat kabanini birakip hemen kusun yanina kostu. Fistik ona bakiyordu. “Beni gördüğüne sevinmedin mi?” Kus kafesin ondan uzak ucuna gitti. Pat, “Haydi bulasiklari yikayalim” diye ona satasti. Cevap yok. Kafesin kapisini açti ve elini ona doğru uzatti. Fistik kafesin alt tarafina indi ve oraya büzüstü. Daha sonraki günler boyunca da bu böyle sürüp gitti. En sonunda bir gün Fistik onun, bileğinin üzerine çikip oturma odasina tasinmaya razi oldu. Pat koltuğa oturunca, Fistik onun koluna tirmanmak yerine bileğinin üzerinde huzursuzca yana kaydi. Pat “Lütfen Fistik” diye ona yalvardi. “Evet, uzun bir süre yaninda değildim ama artik beni bağislamalisin” dedi.

Fistik koluna doğru ürkek bir iki adim atti. Pat yumusak bir sesle “Benim geri gelmeyeceğimden mi korktun?” diye sordu. “Sevgili Fistik, nasil sen bana aitsen, ben de sana aidim.” Fistik kafasini ona çevirdi. “Her zaman geri geleceğim.” Fistik adim adim onun koluna çikti. Bir süre sonra basini göğsüne koydu. Pat isaret parmağiyla kusun tüylerini düzelterek göğsünde ki basi oksadi. Sonunda Fistik konustu ve “Seni Seviyorum Pat Myers” dedi. O gün takvimin üzerindeki yaprak 14 Subat’i gösteriyordu.

KAOS GL Subat – Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 41


Öykü

Bulusma (3 ve Son) Helen

Kafenin yağmur damlaciklariyla kaplanmis ve sicak insan soluğuyla buğulanmis camli ahsap kapisinin önünde durdu ve bir an yansimasini seyretti. Zavalli, soluk bir siluet duruyordu karsisinda... Taniyamadiği bir yabanci gibi seyretti bir süre kendisini... Sonra derin bir soluk aldi ve kapiyi araladi. Giderek ağirlasan ayaklarini adete sürükleyerek yürüdü ve kalinca bir sütunun arkasina gelince durdu... Tam karsisinda camin kenarinda oturmustu ve dalgin dalgin sigara içiyordu aradiği ya da saklandiği kisi... Sütuna yaslandi ve topuzundan düsen tutamlari toplayarak tokanin arasina sikistirdi... Yeterince sakin ve yeterince olgun göründüğünü umarak ve çilgincasina çarpan kalbinin vuruslarini duyamamaya çalisarak yürüdü... Masada oturan genç kadinin ağir çekilmis bir film karesindeki yüzü belirsiz oyucular gibi basini kaldirip öylece baktiği ana kadar da durmadi yürüdü... Nasilda sakin nasilda tatli gülümsüyordu bunca yildan ve bunca seyden sonra... Masaya tutunarak ayağa kalkti ve elini uzatti kendisine eski bir dost gibi samimi ve içten... Oysa kendi eli terlemisti iyice... Utanarak uzatti o da... Hos geldin Nilgün !... Geleceğinden emin değildim aslinda... Ben de değildim Sezin... Havada olmamasi gereken garip bir seyler vardi... Sanki uzaklardan bir haykiris duyuluyor ya da ates kütlesi acimadan yakip kavuruyordu güzelim ormanlari... Öylesine sicak ve yanik bir koku doldu genzine... Sezin’in sararmis parmaklarindan tüten ince dumana bakakaldi... Artik ben de sigara içiyorum dedi

KAOS GL Subat – Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 42

Sezin sanki biraz da alayci bir sesle... Ne demeliydi ki... Ne söylemesi gerekirdi simdi... Parmaklarini masanin parlak tahta yüzüne bastirdi. Neyse ki o sirada garson gelmis siparis aliyordu bir kahve söyledi. Sezin’de expresso istedi... Aman tanrim !... Nilgün aniden siçradi ve saskinlikla Sezin’in masanin disina doğru uzattiği takma bacağina bakti... Kara mayin... Sasirdin mi Nilgün ?... Ben unutmusum bile... Ama bu nasil nerede ?... Sinir tanimayan doktorlar diye bir sey duymadin mi hiç ?... Savas ve karmasanin olduğu her yere yardim götüren bir topluluk onlarla çalistim bir süre... Çok çok üzüldüm buna... Sustu aniden... O uzak iklimlere neden gittiğini bilmiyor muydu sanki... Sevgisine hadi itiraf etsindi artik askina sahip çikamadiği gibi gencecik bir insanin dünyanin bir ucuna sürüklenmesine sebep olmustu... Evlendikten sonra her gün binlerse kez pisman olmus ve belki binlerce kez yaptiğinin doğru olduğunu anlatmaya çalismisti susmayan haykiran kalbine... Ne kalbi susmus ne de kulaklarina yerlesen o öldürücü çinlamadan kurtulabilmisti... Sezin’in artik eskisine hiç benzemeyen o garip ve boğuk sesiyle irkildi... Bir bacaği dert edeceğimi saniyorsan yaniliyorsun... Hayatin sahip olduğumuzu sandiğimiz bedenlerimizden çok çok ötelerde bir yerlerde olduğunu öğrendim ben ...Beden çoğu zaman ötelere firlamak isteyen gerçek bizi dizginleyen bir zincir olur... Değil mi Nilgün ? Saskinlikla Sezin’in gözlerinde eskiden kalma bir isik aradi ama

kaynayan, karisan renklerden ve alev alev yanan isimalardan baska bir sey göremedi... Nepal’de fark etmistim acilarimi bir yük gibi omzumda tasidiğimi ve sevgimi de ... Hepsini firlatip ativerdim Himalayalardan... Islim bosaltmak için en uygun yer değil mi sence ?... Sevgiyi de mi ? diye fisildadi Nilgün ... Evet onu da... Birbirimize doğrulttuğumuz en güçlü silah değil miydi sevgi ?... Senin ailene duyduğun o esir eden sevgi... Benim sana duyduğum yok eden, parçalayan acitan sevgi... Senin bana duyduğun korkak ve cimri sevgi... Ve kocanin sana duyduğu o zavalli sevgi... Söylesene hangimize yaradi bu duygu ... Kime yaramis ki ?... Neler söylüyorsun ben... Ben... sustu... Elleriyle yüzünü kapatmak isterken kollarini yakaladi Sezin... Hala korkaksin hala... Neden buradasin ?... Ne değisti senin için... Simsiki topladiğin bu saçlarin gibi ruhun da görünmez zincirlerle hapis değil mi söylesene... Yeter !... Yeter sus !... Yan masalardaki insanlarin saskinlikla dönüp bakmalari kendine getirdi Nilgün’ü... Garip ve acinasi bir sessizlik çökmüstü kafeye... Titreyen ellerle fincanini kavradi ve iyice ilimis olan kahveden kocaman bir yudum aldi... Sandalyenin kenarina astiği krem rengi deri çantasini zorlukla omzuna asti ve kapiya doğru yürüdü... Beynindeki uğultu onu iyice delirtmeden gitmeli, bütün kapilari sikica kilitleyip yatağina gömülmeli ve saklanmaliydi... Kafenin kapisini açan garsona sertçe çarpti ve sonra kekeleyerek özür diledi ve disari çikti... Ve durdu...


Öykü

Öylece durdu yağmurun ince ve oksayan damlalari altinda... Ne kadar öyle kaldiğini bilmiyordu ama sular yüzünden süzülmeye ve özenle yapilmis makyajini akitmaya baslamisti... Saçlarini baskilayan tokayi çikardi önce... Kizil kumral saçlari dizginden kurtulmus bir selale gibi dökülüverdi omuzlarina... sonra topuklu ayakkabilarini çikardi ve sokaktan geçenlerin saskin bakislarina aldirmadan firlativerdi onlari... Ince çoraplar içindeki ayaklari bir sürü minik dereciğin aktiği kaldirimda savunmasizdi simdi... Islak ve titreyen bedenini kucakladi kollariyla ve gökyüzüne bakip gülümsedi... Iste özgürdü... Bu duygu onu deliler gibi korkutsa da...Hatta su halinden iyice utansa da özgürdü... Iyice açiğa yürüdü ve suya hasret bir söğüt gibi birakti kendini yağmura ve onu gördü... Sezin tam karsisindaki ağacin kalin gövdesine yaslanmis gülümseyerek onu seyrediyordu... Ona doğru yürüdü Nilgün... Bu kez kendi olarak ... Belki hayatinda ilk kez gerçekten yürümek istediği yöne yürüdü ve Sezin’in üzerinden çikarip yere serdiği montuna basarak ayaklarini çamurlardan kurtardi... Hos geldin Nilgün !... Bu kez gerçekten geldin!... Yazarin notu : Yeryüzünde binlerce farkli kadin ve binlerce farkli duygu var... Ama sadece kadin olmak bile

birlestiriyor bizi bir yerlerde...Aslinda garip bir sekilde Sezin ve Nilgün birlesmek istediler sanirim... Çünkü bu öyküyü ben farkli tasarlamistim... Nilgün kafeden çikip gidecekti ve hayatin gerçekleri bir kez daha galip gelecekti... Gerçek dünya masalsi mucizelere pek imkan vermiyor değil mi ???... Üstelik ben onlari birlestirirsem ucuz pembe diziler gibi bir öykü ortaya çikacak seklinde bir entelektüel endisem de vardi... Bu yüzden sorumlu ve ciddi bir yazar adayi olarak daha

mantiksal bir son bulmam lazimdi... Ama bazen öyle anlar vardir ki... Kahramani öyküye sahip çikar ve ne olduğunu anlamadan denetimi yitirirsiniz... Biliyorum inanmayacaksiniz ama bende bilmiyordum Nilgün’ün kafeden çiktiktan sonra yapacaklarini... Nilgün beni de sasirtti... Ama mutlu da etti...Eski zamanlardan kalma sovalyevari bir sonla bitse de artik yapacak bir seyim yok... Hepinize sevgiler

KAOS GL Subat – Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 43


Sinema

Homofobik Oportünist Nemesis:

Gaspar Noe Yusuf Eradam

Sadece “Homofobik” desem hafif kaçacakti. Gaspar Noe “homomanik” depresyon ya da bir cinnet aninda escinselleri cezalandirmak, onlarin Nemesis’i olmak amaciyla bu filmi yapmis gibi görünüyor olabilir. “Radikalin radikali” sayilan filmin yönetmenine sezgilerim beni yaniltmiyorsa kuskularim yüzünden “escinsellikle kafayi bozmus bir firsatçi” demeyi yeğledim. Bu yazida amacim escinsel düsmani olduğunu “duyduğum” Noe’nin escinsel düsmani ya da önyargili bir film yapmis olmasina karsi bir tavir almak değil, böylesine sansasyonel bir film yapabilecek orta zekâya sahipken evrensel iletileri olabilecek iyi bir film çikarmak sansini kaçirmis olmasidir. Özyasam öyküsünü de hiç merak etmedim, ya da sinema adina baska neler yapmis diye de bakmadim. Bence Noe, gerçekten de escinsel düsmani ise bile bunda pek basarili olamamis çünkü filmin sadece birinci yarisinda yasalara ve ahlâka mugayir davranma eğilimli olanlar escinsel ya da travesti ya da fahiseler gibi görünüyor. Göze göz dise dis alinmasi gereken intikam “doğal hakki” kabaği da baskasinin basinda patliyor. Bu da—Noe’nin kime niye düsman olduğunu bir kenara

KAOS GL Subat - Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 44

birakip sadece elimizdeki yapita bakarak konusacak olursak—en azindan özensiz ve tutarsiz davranmis ve göstermeci, biraz da disavurumcu sinema örneklerinden birini yaratirken de kas yaparken göz çikarmis, daha doğrusu bağciyi döveyim derken üzümleri helâk etmis, hatta baği bozmayi bile unutmus diyebiliriz. Hastalikli bir ruha sahip olduğundan ve hem seyirciye oynayip hem de “sanatsal mastürbasyon” yapip önünde sonunda tanrisal anlaticinin erkinin keyfini süren Noe’nin bağindan gelecekte bereket beklemek olasi değil bu yüzden. Kaniti bu film: Dönüs Yok (Irreversible) Irreversible, “Geri döndürülemez, sondan basa döndürülemez, tersyüz edilemez” anlamlarini da tasiyor, bu anlam hayat içinde verilen, verdiğimiz kararlarin bedellerini ödememiz gerektiği, ya da kaçinilmaz olarak önünde sonunda ödeyeceğimiz inanci doğrultusunda tutarlidir. Filmin olay dizisine basvurarak açiklayayim bunu. Filmin esas kadini Alex, kimin eli kimin neresinde belli olmayan partide uyusturucu aldiği için zivanasindan çiktiğini sandiği kocasi mi sevgilisi mi belli olmayan Marcus’e sinirlenmeseydi ve eve tek basina gitmeye karar vermeseydi, hadi böyle bir karar aldi, caddenin karsisina geçmek için büyük bir olasilikla fahiseydi dediğimiz kadinin öğüdünü dinleyip daha güvenli diye alt geçidi tercih etmeseydi, yineliyorum, tercih etmeseydi, alt geçitte Tenya’ya ve onun sunacaği siddete rastlamayacakti. Kocasi Marcus, karisinin irzina geçilmis, komaya sokulacak denli siddete maruz kalmis halde gördüğünde yaninda beliren iki tane “evliya kilikli” serserinin sözünü dinlemeseydi (evliya kilikli deyisimin nedeni iki serseriden birinin “Böyle seyler hep baskasinin basina gelir, bizim basimiza gelince sasirir kaliriz” gibi bir özdeyisi döktürecek yasantisal deneyime sahip olmasidir; ne tuhaftir ki ben bu lafi hemen her sene derslerde söylerim ve bir kiz öğrencim bana “Siz

evliya falan misiniz?” diye sormustu) ve onlari da yanina alip travestinin birine siddet uygulamasaydi (yine o serserinin önerisini dinleyerek, yani adamin “Intikam almak en doğal hakkindir,” öğüdünü dinlemeseydi) Rektum denen escinsel batakhaneyi bulamayacakti ve orada öfkesine yenik düsüp Tenya niyetine baskasina saldirmayacakti, kolu kirilmayacakti; onun kolu kirilmasaydi, bunu gören escinsel felsefe profesörü de yanlis adamin kafasini yangin söndürme aleti ile dümdüz etmeyecekti. Basi ezilen yilan, yönetmenin de yanlis addettiği iğfali gerçeklestiren adam değil. Dolayisiyla, kalici olan Tenya mi? Yani bu canice insanlik ayibini isleyen kisi Tenya’dir ve filmin sonunda hiçbir sekilde ceza almadan yirtmistir ve ona ne olduğu da filmin açik birakilmis yanlarindan biridir. Sorum su: Yönetmen kötünün, topluma barsaklarimizdaki tenyalar denli zararli olan bu sapiğin, onun gibi sapiklarin bir sekilde hayatta ve cezasiz kalabileceklerini mi söylemek istemektedir? Evet öyle ise, yani yönetmen kötüye cezasini verdirmeyerek, beni ahlâki açidan rahatlatmayi yeğlemiyorsa ne demek istemektedir? Ayağinizi denk alin ve doğru kararlari verin mi demek istemektedir? Hayir, tutarsizliklarin diz boyu olduğu filmde, kimilerine göre Isa ile özdeslestirebileceğimiz yeni bir cani doğuracak anne adayi, Meryem Ana’nin Paris burjuva versiyonu Alex’in hiçbir ahlâki doğruya oturmayisi hangi kisilestirme ölçütüne uygundur? Simdi bu kadin ile nasil empati kurayim da onu iğfal eden, onun ağzini yüzünü paramparça eden escinsel sapiğin kötü olduğuna inanayim? Üstelik iğfal sahnesinde, o zamana kadar kipir kipir olan “pust” kamera, zink diye duruyor, kadinin ezildiği yer hizasina konuslaniyor ve kiminin midesini allak bullak ediyor, kimilerinin ise ereksiyona erismesini sağliyor (evet, doğru okudunuz, çünkü bunu bana itiraf eden biri oldu: “Iğfal sahnesinde neredeyse mastürbasyon yapacaktim,”


Sinema

diyen birini duydum. “Ama siddet cinsel iliski disina tasinca, yani tekmeler baslayinca istahim kaçti,” diyebilecek cesareti olan birini. Bu durumda, bu iğfal sahnesini sonuna kadar niye izledi izleyici? Filmin birinci yarisi bu iğfal sahnesinin sonunda geldi çünkü, bu kadar karsi çikilacak bir sahne idiyse, ki öyleydi, o zaman sonuna kadar neden izlediler de, isiklar yaninca, “Baska film yokmus gibi niye buna geldik laaa!” diye çiktilar. Sahneyi sonuna kadar izlemis olmanin suçluluk duygusuyla mi? Anal tecavüz sahnesinin onlara belki de uzun zamandir yasamadiklari bir keyfi tattirdiği için ve bunun sonucunda gelen suçluluk duygusunu üstlerinden atmak için mi? Alex cinsel bir meta ile anne adayi arasinda bir karakter olarak sunulmasaydi dramatik ironilerden keyif alabilirdik; oysa izleyiciler cinsel birlesme eğilim ve zevklerine göre tavir aldilar ya da kendileri ile yüzlesemeyip sadece elestirel gözlerle “izleyemediler”. Burada bir ironi daha var Noe’nin keyfini sürdüğü: “Ey izleyici, böyle seyler oluyor ve siz oturmus bunu izliyorsunuz! Yuh size!” Huysuz Virjin’in ya da Mali’nin hakaretlerinden keyif almak gibidir bu tür izleyicilik. Rahat rahat izlerim çünkü bunlari yapan, bu hakaretlere maruz kalan ben olamam, der her izleyici. Evet, belki de birinci yari sonunda ya da bu sahnenin ortasinda çikanlardan bazilari bu acizliği daha fazla yasamak istememislerdir. Insan tiyatro sahnesine firlayip kötü karakteri oynayan oyuncuyu tokatlayabilir, ama sinemada ne yapmali? Beyazperdeyi yirtsak bile arkadaki duvarda oynamayi sürdürür film. Bu yüzden Erol Tas ya da Tecavüzcü Coskun gerçek hayatta sokakta yürürken hakarete ya da saldiriya uğramislardir izleyici tarafindan. Tutarsizlik kisilestirme yöntemlerine de siçramistir. Alex, ki filmde siradan izleyicinin “normal” diye nitelendirmesine en yakin ya da en az rahatsiz edici karakterdir, Meryem Ana ile özdeslestirilmek, ya da bir tutulmak söyle dursun, neredeyse basina gelenlere çanak tuttu, kasindi dememize yol açacak kadar ahlâksizdir (Neye göre ahlâksizdir diye soracak olursaniz, ahlâk kumkumasi maskesi giyinmis yönetmenin ölçütlerine

göre diyebilirim; yani birilerini mutlak kötü ilan ederken o mutlak kötülerin karsisina koyduğu da sütten çikmis ak kasik değildi Alex). Partiye gelirken giydiği kiliği hiç giymese daha iyi olurdu (hani eğer ben de ahlâkçi olacaksam eğer, “Tahrik var abi!” mi diyeyim? “Disi kedi kuyruğunu sallamasa bunlar olur muydu?” mu diyeyim hatta?). Kocasinin can arkadasi escinsel felsefe profesörü için— ki filmin basinda felsefe ile uğrasan herkesin escinsel olduğu da iddia ediliyor— “Bu herifi de her gittiğin yere niye getiriyorsun?” diye çikisan Alex, kendisine sadece estetik bir metaymiscasina bakan profesör Pierre’i onu bastan çikarici bir dansa davet etmekten çekinmez. Yani onu beceremeyen adami sadistçe tahrik eder. Adam da mazosist olmalidir ki Alex’in onu tahrik edisinden keyif alir. Ayni Alex, filmin geri sarilan sahnelerinde ve uzatilan metro sohbetinde de herkesin içinde yüksek sesle profesöre cinsel yasam öğütleri verebilmektedir. Kadinin söylediklerini Marcus dese daha inandirici olurdu, çünkü aksi takdirde Alex sevmediği ve terk ettiği bu adamin cinsel yasaminda basarisiz olmasinin sebebinin yataktaki ötekinin zevk alip almadiğini düsünmekten kendini alamayisi olduğunu söylemek zahmetine niye katlansin ki? Hem Alex bunlari biliyor, çünkü daha sonraki uzatilmis sahnede, yani Marcus ile Alex yatakta çirilçiplak sohbet sahnesinde anlasildiği üzere Alex profesörün eski sevgilisi ve Marcus Alex’i ondan çalmis da Alex isyan ediyor: “Ben çalinacak bir nesne değilim, kiminle istersem onunla birlikte olurum,” benzeri bir yorumla. Bu da Alex’i modern mi kiliyor? Filmi ve Alex’i baska bir ahlâk anlayisi ile izleyen birisi, “E, anacim sen de kasinmisin ama, bu kafada isen ve gecenin bir vakti yaninda kimse yokken ve üstünde gecelikten de açik bir saten elbise varken Paris’in karanlik bir alt geçidinden geçme saftirikliğini gösteriyorsan bunlari da hak edersin,” diye düsünmez mi? Tipki bu alt geçitteki tecavüzden önce “Lüks burjuva orospusu” diye asağilanmasi gibi. Alex, Marcus ve profesör, hepsi burjuvadir. Iyi ya da kötü kavramlarini belli bir sinifa bağlayarak da tutarsizlik etmistir Noe, çünkü tecavüzcünün escinsel

batakhanede olusu, onun burjuva olmadiği anlamina gelmediği gibi, escinsel bile olduğunu göstermez. Çünkü filmin ilk sahnelerinde Tenya Rektum’da idi sadece, yanindaki ve basi parçalanan adamla öpüsüp koklasmiyordu. Belki o batakhanenin haraççisiydi—ki büyük olasilikla da öyleydi çünkü alt geçitte dövdüğü ilk kadin, filmin ilk sahnelerinde Tenya’yi Rektum’da bulabileceklerini söyleyen ve Marcus’ün tartakladiği travestiydi. (Belki de buraya kadar her iki sözcüğün yan yana getirilisinden tümceyi kurmussunuzdur: Tenya nerede? Rektum’da. Ya da söyle: “Tenye, yani barsak kurdu ile özdeslestireceğiniz bütün pislik anal iliskidedir,” gibi bir tümce de kissadan hisse olarak filmden geriye kalmis olabilir. Kuskusuz, sebebi ne olursa olsun ve önyargili deyin ya da demeyin, Noe’nin böyle bir ana fikri vermek en doğal hakkidir. “Anal iliski pislik değildir, tüm kötülükler orada yatmaz,” demek kadar doğaldir. Ama filmde Noe’nin “normal” saydiği bir iliskiyi de görmedik. Alex ile Marcus’ü yatakta çiplak gösteren sahne de uzatilmis bir çiplaklik sahnesiydi, ama Marcus’ün her tarafi görülürken (cinsel organi inikti ve bu yüzden mi masumdu?) Alex nedense yatakta beyaz bir çarsafa sarinmisti ve yataktan kalkip banyoya giderken bile, yani sadece Marcus’ün bakislari altinda bile o örtüyü üstünden çikarmadi. Neden? Çünkü birazdan anne olacağini anlayacakti, anlayacaktik, ve anne adaylari kutsaldir ve oralarini buralarini

KAOS GL Subat - Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 45


Sinema

göstermezler mi? Hem böylesine güzel, tanriça gibi kusursuz bir kadini basrolde oynat, ona izleyicileri azdiracak kiliklar giydir, akillica ve doğru cinsel çözümlemeler ve çikarimlar yapabilecek zekâda bir kadin olduğunu da ima et, sonra da (yani kronolojik zamanda sonra) onun iğfal edilisini dokuz dakika seyrettir, kadini bağirta bağirta. Üstelik de iğfal eden erkeğin ereksiyonda olduğunu göstere göstere. (Ben psikanalist değilim ama Gaspar Noe’nin iktidarsiz olduğunu bile iddia edebilirim bu durumda; baksaniza masumca dingildeyen erkeklik sevecen ve iyi kocaya ait; balta gibi olan ise sapik escinsele ait. Üçüncü erkek de felsefe profesörü ki o da Alex’i estetik bir nesne gibi görmekte ve onun olduğu yerlerde olmak istemektedir sadece, belki salt bu arzuyu hâlâ hissederek erkek olduğuna inanmak ister gibi. Yani, o da erkek gibi erkek değildir. Alex komaya sokulduğunda suçluyu bulmaya girdikleri Rektum’da yanlis adamin kafasini ezen bu profesördür, yani Pierre. Öfkeden kudurup Tenya’yi bulur bulmaz öldürmek isteyen Marcus iken, yangin söndürme aletini Tenya niyetine baskasinin kafasina indiren Pierre olur. Bunu nasil yorumlayacağiz? Rektum’a girmek bile istemiyordu Pierre. Etrafta mastürbasyon yapan ve escinsel iliskinin doruklarinda her tür tercihi yasayan erkekler varken, yani onlarin bakislari altinda ve kimsenin müdahalesi olmadan Pierre bir adamin basini ezer. Sadece arkadasini kurtarmak içgüdüsü ile mi öldürmüstür yanlis adami? Uzatilan dört sahneyi bir kez daha animsayalim, bu kez filmde izlediğimiz sirada değil de, kronolojik zaman sirasinda: 1. Alex ile Marcus evde yatakta uyanirlar. Alex önseme niteliğindeki tünel rüyasindan söz eder, çiplaktirlar, uzun uzun konusurlar,

KAOS GL Subat - Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 46

öpüsüp koklasirlar—ama sevistiklerini görmeyiz—birbirlerini sevdiklerini söylerler, geri planda çalan sarki “Askimiz tükenmeyecek,” derken ve, yineliyorum, erkeğin her yerini gördüğümüz halde, kadinin göğüs uçlarini bile görmeyiz. 2. Metro treninde Alex, Marcus ve Pierre’in sohbeti: Herkesin içinde yapilmayacağini bildiğimiz ve yapmadiğimiz yatakta partnerini mutlu etmenin ve mutlu olmanin yollari konulu sohbet. Bu sohbette Marcus sadece izleyicidir, yorumlara pek katilmaz, ama Alex’in Pierre’e “Seks yapilir, seksten konusulmaz,” gibisinden akilli bidikça laflarindan keyif alir; önemli olan kadinin filozofa haddini bildirmesidir, koca profesör olmussun ama senin derdin ne biliyor musun...diyebilmesidir Alex’i bilge kilan. Nedir derdi adamin, yani felsefe profesörü Pierre’in? Yatakta kendisinin değil, partneri kadinin zevk alip almadiğini düsünmesidir. 3. Tünelde Alex’in iğfali: Bütünüyle kendimizi kadin ile özdeslestirmemiz istenmistir kameranin konumu gereği ve hele Alex’in pençelesmis eli izleyiciye kurtar beni der gibi uzandiğinda ve höğüre höğüre Tenya’ya teslim olduğu, o da yetmedi Tenya onun ağzini yüzünü tekmeleriyle darmadağin ettiği bu sahnede izleyicinin kendisini Tenya’nin yerine koyabileceğini Noe düsünmemis midir? Düsünmemis olabilir mi? 4. Bu iğfalin faili sanilan kisinin kafasinin ezilme sahnesi. Alex alt geçitte beton üzerinde iğfal edilmisti, Tenya sanilan adamin basi da Rektum’un beton zemininde ezilir. Ilahi adalet yerini buldu mu dememiz isteniyor? Bu noktada, kendimi Noe’nin sözcüsü yerine koyarsam, benim çikarimim su, yaniliyorsam filmi gören bir psikolog ya da psikanalist söylesin: 1. “Baslangiçta her sey güllük gülistanlikti; karsi cinsten iki kisi birbirlerini seviyorlardi, çocuklari da olacakti (burada dramatik ironi var çünkü Marcus Alex’in hamile olduğunu bilmiyordu, ama biz biliyorduk...sonra) çünkü Alex’in adet düzeni bozulmustu ve de iki sevgili yatakta uzun uzun, çiplak çiplak edeplice sohbet ediyorlardi. Zaten güzel olan da budur.” 2. “Ama kadinlar niye böyledir? Niye her sey güzelken sorunun erektil disfonksiyon olduğunu

yüzünüze vururlar ki? Yani ‘Senin derdin ne biliyor musun? Birak çükünün kalkmayisina kafayi takmayi ve kadina zevk veremediğini düsünerek bu zevk anini mahvetmeyi de kendi aldiğin zevki düsün sadece,’ gibisinden öğüt de erektil disfonksiyon’un bir dert olmayabileceği beklentisini, hatta böyle bir suçluluk duygusunu erkeğe yüklemeyecek bir kadinin olmasi beklentisinin imasini” da tasimaktadir. Ya da “böylesi güzellikte bir kadina erekte erekte giremiyorsam eğer ona güzel bir saksiya bakar gibi bakmamda da bir yanlis yoktur,” fikri çikiyor uzatilmis metro gevezeliğinde. 3. “Ama öyle olmuyor iste. Bu kadin zevk almak zorunda. Beni teselli etti az önce metroda ama bana bunu derken yatakta kendi aldiği zevki düsündüğünü de ima etmedi mi, yani beni terk etmesinin sebebi erekte olabilen ve onu doyurabilen bir erkeği bulmasi değil mi? Yani bu kadin bana metroda aslinda, ‘Ulan sen de erkek misin be!’ dedi galiba. Bu ne ikiyüzlülüktür. Böylesine utanmaz, arsiz bir kadini cezalandirmak gerekir. Onu öyle doyuralim ki bir daha erekte olmus erkek görmek istemesin. Ama vajinadan olmamali bu, çünkü kadin hamile, sadece izleyici biliyor ama yönetmen ve senarist olarak ben de biliyorum, o zaman nereden olacak bu doyum? Rektumdan? Bu da tabu bir birlesme yöntemi. O zaman...himm...kim yapar onu arkadan...himm? Buldum! Bu isi benim yapacak cani herif bir escinsel olsun. Zaten onlar pisliktir,” hatta bir keresinde Allah bilir Noe’nin çükü kalkmayinca kadinin biri ‘Sen ibne misin yoksa?’ bile demis olabilir. “Evet onun canina gecelerin kara prensi okumalidir. Üstelik, bunu yaparken de kadina ‘Üstüme siçarsan gebertirim seni!’ bile diyecektir bu anal tecavüz sirasinda. Yani böylesi onay görmeyen bir iğfal sonucunda vajinadan Isa ile bile özdeslestirebileceğimiz çocuk da doğamaz filmde.” (Alex’in hamile olduğunu anladiğinda geride 2001 Odyssey filminin afisi olmasi da bu yüzdendir, insanliğin devami yolculuğu anal iliski ile son bulur imasi ironik bir sekilde verilmistir) Ancak, arkadan iliskide ereksiyona kavusan Noe, bunun keyfini sürdükten sonra kendine gelir ve bu gerçekle yüzlesemez. O zaman ne yapacaktir?


Sinema

Ona, bu yaptiğin yanlis diyen yüzü, gözleri, bu estetik varliği artik güzel olmaktan çikarmaktir çözüm. Kisacasi, Noe kodumu oturtmustur. Bu kadin ölmediyse, zaten ölmekten beter olmustur, artik kimseleri tahrik edemez, kimse böyle çirkin bir kadina sahip de olmak istemez. “Ama öldüremedim kadini abi ya!” Hirsla, öfke ile

yapildiğinda ötekini biçakla delik desik ederek öldürmekle ayni anlama gelen bu iğfal sahnesinde aslinda öteki (kadin) ölmemistir. Önemli olan da ona bunlari yapani öldürmek değil de (bu yüzden Tenya kurtulmustur), bu zihniyete sahip kafayi ezmektir, yani escinsel birinin kafasini ezmektir. Ancak bu kafayi ezersem, bu düsüncelerden kurtulurum, demektedir Noe. Evet, özetle Gaspar Noe kendi hasta kafasindaki eğilim, yönelim ve tercihlerden duyduğu suçluluk duygusu yüzünden, kendisini kamera da dahil birçok erkek ya da erkeksi ile hatta kadin ile özdeslestirmis ve ortaya bir ahlâksizlik zirvasi çikmistir. Iddia ediyorum ki kendi tetiğini kendisi çekmek istermis gibi sürmüstür film ve tanrisal anlaticinin tepeden izlediği sezlongdaki Alex ve fir fir dönen suyun üstünden atlayan çocuklar ile filmin bittiğini sanirken biz birdenbire bos beyazperdede film kopmus gibi olur ve zirang zirang sesler gelir. Görüntülerle bizi sarsan film ses efekti ve bembeyaz perde görüntüsü ile filmin muhasebesini yapmaya davet eder bizi. Bana göre bu son beyazlik, ölümle gelen mutlak beyazlik olabilir; film iste ta basinda kopmustu aslinda, demek olabilir; “Alninizin yazisini bilemezsiniz, simdiniz bir tabula-rasa’dir; ya da gelecekte basima neler geleceğini bilmiyorum, çok korkuyorum, üstelik bu kadar suçluluk duygusu içindeyken...o zaman bu beyaz bosluğa atlasam mi?” demek bile istiyor olabilir Noe. Yani Noe’nin finali intihar bile olabilir, diyesim geliyor neredeyse. Kamera, her seyden önce

kullanimindaki çesitlilik ile dikkat çekiyor. Kamera, ilk paragrafta belirlediğim kötü emelli yönetmenin tetikçisi gibi. Neden? Çünkü Noe, kamerayi izleyicide uyandirmak istediği duygu patlamalarina göre ustalikla kullanmak istemis. Ama, yönetmenin oportünistliği de en çok kamera kullaniminda kendini gösteriyor çünkü film izleyicinin neredeyse midesini bulandiracak ve kusmasina bile neden olabilecek denli devingen basliyor: “Nerede ulan Alex’i bu hale sokan o cani?” der gibi ve sanki Marcus’müs gibi fir fir ariyor caniyi. Alabildiğince göz yorucu ve nereye odaklanacağini bilmeyen (yani Alex’i bu hale sokan adami aramaktan çilgina dönmüs koca Marcus gözüyle cani escinseli arayan gözlerimiz gibi firil firil dönerek mekâni, mekânlari tarayan) kamera sonunda caniyi bulduk yanilgisiyla yanlis insanin basina inip duran yangin söndürme aletinde odaklaniyor ve bizler daha suçlunun kim olduğunu bilmeden, yani suçlunun cezasini çekip çekmediğini anlamadan, rast gele bir kafanin patladiğini ve beton zemin üzerinde, bir sürü “escinsel sapiğin” izlediği bir sahneyi izlerken buluyoruz kendimizi. Ortada henüz mutlak ya da azicik olsun bir iyi yok ki biriyle özdesleseyim. Sadece siddet hatirina bir sahne sunuluyor ve kafa ezilme sahnesinin sonunda, “Eee, n’oldu simdi?” demekten alamiyoruz kendimizi. Ha, burada diyebilirsiniz ki, “Ama film bittikten sonra, olan biten her seyi geri sardiğimizda, yani filmin olay dizisini belleğimizde kronolojik siraya koyduğumuzda bu ilk siddet sahnesi, bu kafa patlatma sahnesi, yerini buluyor, çünkü yanlis kisi de olsa, batakhanede birisi bu iğfalin cezasini çekiyor. Zaten adam, Tenya’nin yanindaydi, büyük olasilikla da onun can ciğer dostudur, boka basanlarla göt tokusturmustur ve boka batmistir. Katli de bu yüzden vaciptir.” Hadi be! Hadi be! Yani ben simdi hangi doğruyu olusturayim da buna inanayim. Ahlâkçi bir çizgide yapilmis bir film ise, Tenya’nin kafasi parçalanmaliydi. Öyle olmadiysa, ki gerçek hayatta da bu böyle olabilir, yani cezayi hak eden kurtulabilir, o zaman bunun zemini hazirlanmaliydi. Sadece escinsel bir sapik ve siddet yanlisi bir burjuva düsmani kabadayi filmin sonunda elini

kolunu sallaya sallaya özgürce dolasacaksa, bunun sebebi ya kadere verilmeliydi ya da kisisel veya toplumsal birtakim yanlislara. Yani film, hem ahlâk düskünlüğü yapacak, hem de cürüm isleyeni serbest birakacak. Olur mu böyle bir sey sinemada? Oportünistlik burada yatiyor iste. Film, hayatta basimiza gelebilecek kötü olaylarin tamami ile tesadüflere dayandiğini, rastlantilar ile verdiğimiz doğru ya da yanlis kararlar ile ilintili olduğunu söyleyebilseydi, cürümü isleyenin cezalandirilmasini beklemezdik. Filmin baslangicindaki yazilari da ters yazmis gibi yapmis Noe, ama yine de rahat okunabilmeleri için de bazi harfleri düz yazmayi ihmal etmemis (radikalliğin kimi yerlerde oportünizme yenik düstüğü noktalardan biri). Ayrica, bir kurgu hatasi da var çünkü Alex’in hamile olduğunu anladiği sahneden sonraki sahnede yakin planda siskin karnini görürüz ki bu da filmin geriye doğru gidisine aykiridir çünkü hamile

olduğunu anlamadan bize hamile olduğunu gösteren siskin karin neden gösterilsin ki? Uzatilmis sahneler yönetmenin içtenliğine kusku düsürücü. Herkesi rahatsiz ettiği ve izleyenlerin filmin ilk yarisinda gitmelerine yol açtiği için değil. Godot’yu Beklerken de ayni yazgiyi paylasmis ve ilk kez sahnelendiğinde oyunun yarisinda salonda bir elin bes parmaği kadar izleyen kalmis ve bunu gören oyunun yazari Samuel Beckett basardiğina inanmis. Tiyatro tarihi, “evet doğru inanmis” dedirtti, ama bu filmin iticiliği entelektüel boyutlarinda anlamadiğimiz yerde sikici bulup o yapiti sevmeyisimiz değil, yani insanlarin sinemadan çikma sebepleri yönetmenin niyetini anlamayislari değil. Izleyenlerin eğilimlerine göre baska baska sebepler ileri sürebiliriz; hatta sonuna kadar direnip oturmalarinin nedenleri de baska baska olabilir, izleyene göre.

KAOS GL Subat - Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 47


Sinema

Neden bes dakika arayi bekledi çikanlarin çoğu? “Bitsin artik, evet bitecek, nitekim bu da en fazla iki saat sürebilecek bir film,” demedik mi kimilerimiz? Bittiğini görmek ve rahatlayip ondan sonra rezalet deyip çikmak da izleyicide yaratilan baska bir gereksinim. Filme giden hiç kimsenin o filmde uzatilmis bir anal tecavüz sahnesi olduğunu bilmeden gitmis olmasi nadirdir herhalde çünkü filmin reklami özellikle bu uzatilmis sahnelerden ikisi üzerine yapildi. Nemesis, Yunan mitolojisinde alt tanrilardandir tanrisal öç alma, diyet ödeme, ödetme ile ilgilidir. Daha sonra Truva’nin yok olmasina yol açacak güzeller güzeli Helen’in dünyaya gelis öykülerinden birinde kuğu kiliğina giren Zeus Isparta kraliçesi Leda ile birlesir (W.B. Yeats’in “The Second Coming” baslikli siiri de bunu anlatir) Bir baska öyküde kaz kiliğina girmis olmasina karsin Zeus’un ‘erkekliğinden’ kaçamayan Nemesis Helen’in doğumu için döl verendir ama yumurtayi çalip ya da alip kuluçkaya yatan da Leda olmustur. Bu yüzden, “Çokluk insanlarda ölçüsüzlüğü, kendine ve talihine asiri güveni cezalandiran varlik olarak gösterilir” (Azra Erhat, Mitoloji

Sözlüğü, Remzi, 1978:234) Attica’da Rhamnus’ta kendisine tapilan Nemesis Gece Tanriça Nkys’in kizi olup Boeotia’da kendine tapan bir kült de vardir; bu kültün adi “Nemesis Adrasteia (‘kaçisi yok’). Bu durumda Noe’nin ‘irreversible’ sözcüğü ile ‘inevitable’ ya da ‘unescapable’ demek de isteğinin mitlerle donanmis belleğinden de onay aldiğini söyleyebiliriz. Sanat yapitlarinda bu mit tipki bu filmde olduğu gibi, insanoğlu ne zaman ‘bana bir sey olmaz, benim tuzum kuru,’ (hubris) der ve tanrilarin büyüklüğünü unutur, o zaman tanrilarin öfkesini hak eder, ya da Nemesis onlarin basina kaçisi ve dönüsü yok haller getirir ki ancak böyle anlar insanlar aciz fani olduklarini sadece ve korku üretmeyi sürdürürler. Halk arasinda Nemesis’i geri püskürtme yollarindan birinin “tükürmek” olduğuna da inanilir. Dürer’in de bir tablosunda kirsal bölgede gökyüzünde bulutlarda dolanan kanatli disi olarak resmettiği Nemesis, sonuç olarak diyeti, bedeli ödenecek bir adalet aramaktadir. Insanin yaptiği yanina kar kalmayacaktir. Helen siddetli bir irza geçme eyleminden dünyaya gelmistir ve yaratilan yapitin güzelliğine sahip

olmak için yine siddet doğmustur, savas çikmistir ve bir uygarlik yok olmustur. Siddetten siddet doğar. Sonuç olarak da diyebiliriz ki Dönüs Yok, kendi kendini imha eden Görevimiz Tehlike bandi gibidir çünkü teknik özellikleri, yani anlati yöntemleri, yönetmenin niyetini geçersiz kilmistir ve ortaya sadece oportünistçe saldirgan itici bir film çikmistir. Hatta diyebiliriz ki, Noe böylesi bir insanlik ayibini islemis olduğunu gizlemek ve bu eyleminin suçunu izleyene atmak istemektedir. Böyle bir röntgenci yorum yanlis bile olsa, Noe’nin Bati dünyasinin hastalikli kolektif belleğinde böyle bir suçluluk duygusu vardir. Filmin baslangicindaki veciz sözlerden “Zaman her seyi öldürür” sözü de filmin ana fikri gibidir ve Bati’nin bu hastalikli bakisini da gösterir. Gaspar Noe, iyilesmek için biraz Pedro Almadovar izleyebilir. Noe, dolayisi ile, Tenya’dir ve bunun için filmde yaptiği onun yanina kâr kalmistir. Ama vicdani da rahatsizdir ki bu filmi yaparak kendisine oportünistçe ceza vermeye çalismistir. Ortaya çikan ise, Nemesis’e firlatilan bir tükürüktür sadece.

Kaos Kültür Merkezi Film Programi: MART

NISAN

MAYIS

HAZIRAN

2 Mart 2003 Pazar, 17:30 14 Numara, Yön: Sinan Çetin

6 Nisan 2003 Pazar, 17:30 Gözleri Tamamen Kapali, Eyes Wide Shut, (1999) Yön: Stanley Kubrick

4 May. 2003 Pzr., 17:30 Hedwig ve Kizgin Çikintisi, Hedwig and the Angry Inch, Yön: John Cameron Mitchell

1 Haz. 2003 Pazar, 17:30 Yaratik, Alien, Yön: Ridley Scott

13 Nisan 2003 Pazar, 17:30 Shining, (1980) Yön: Stanley Kubrick

11 May. 2003 Pzr.,17:30 Erkek Yok, Problem Yok, Boys on the Side, Yön: Herbert Ross

9 Mart 2003 Pazar, 17:30 Another Country, Yön: Marek Kanievska 16 Mart 2003 Pazar, 17:30 Fire, Yön: Deepa Mehta 23 Mart 2003 Pazar, 17:30 Breaking Up, Yön: Robert Greenwald 30 Mart 2003 Pazar, 18:00 Düslerin Efendisi, Quills, Yön: Philip Kaufman

KAOS GL Subat - Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 48

20 Nisan 2003 Pazar, 17:30 Otomatik Portakal, A Clocwork Orange, (1972) Yön: Stanley Kubrick 27 Nisan 2003 Pazar, 18:00 Dr. Strangelove or: Now I Learned To Stop Worrying And Love The Bomb (1964) Yön: Stanley Kubrick

18 May. 2003 Pzr., 17:30 Ed Tv, Yön: Ron Howard 25 May. 2003 Pzr., 18:00 Hamam, Yön: Ferzan Özpetek

8 Haz. 2003 Pazar, 17:30 Yaratiklar, Aliens, Yön: James Cameron 15 Haz. 2003 Pazar, 17:30 Yaratik3, Aliens3, Yön: David Fincher 22 Haz. 2003 Pazar, 17:30 Yaratik: Dirilis, Alien: Resurrection, Yön: Jean Pierre Jeunet 29 Haz. 2003 Pazar, 18:00 Manolya, Magnolia, Yön: Paul Thomas Anderson


Sinema

!fIstanbul GLBT Filmleri Üzerine Serdar Soydan

Geçen ayin 18 ile 26’si arasinda, Istanbul’da, AFM sinemalarinin büyük katkisi ve ev sahipliği ile geleneksellesme yolundaki Bağimsiz Film Festivali’nin ikincisi düzenlendi. Festival kapsamindaki, tanitim kitapçiğinda “geçen yil yoğun ilgi çeken bir bölüm” olarak lanse edilen, “gökkusaği filmleri” bölümünde, bu yil bes tane LGBT film vardi ve LGBT içerikli film izlemeyi seven escinseller olarak bir çoğu son iki yil içerisinde çekilmis bu bes filmi izleme olanaği bulduk. Bu kisa giristeki iki tanimlama /nitelemeden yola çikarak bir seyler yazmak istiyorum. “geçen yil yoğun ilgi çeken...“, “LGBT içerikli film izlemeyi seven escinseller...” (Dediğim gibi, bu tanimlama ilki festival tanitim kitapçiğinda yer aliyor, ikincisi ise sahsim tarafindan yapilmistir.) Bu iki yargidan yola çikarak ulasabileceğimiz sonuçlara geçmeden önce yine konu ile ilgili, sizi savunduklarima daha rahat inandirabilmem konusunda bana yardimci olmasi açisindan, öz yasamsal bir seyler anlatayim size: 1998 yilinda, -ki kendimi escinsel olarak tanimlamaya baslayali bir yil bile olmuyordu ve bir sevgilim ya da gey arkadasim olmamisti daha öncesans eseri Istanbul Film Festivali kitapçiği geçmisti elime. Kitapçiği evire çevire incelemis ve birakin özetinde escinsel lafi geçenleri, içerisinde iki erkek adi olan bütün filmleri

isaretlemistim. Sonra kosa kosa bilet satilan yere gitmis, bütün parami verip yaklasik on filme bilet almistim. (Tabii daha sonra hasta olmam ya da -bu filmlere gidersem afise olur muyum, sinemadan içeri girerken esimden dostumdan görenler olur mu acaba diye ağiz tadiyla korkmaya bile cesaret edemediğimden- hastaliğimi bahane etmem dolayisi ile bu filmlerin bir çoğuna gidemedim.) Nasil oldu bilmiyorum ama, o yil Fellini’nin, geçen ay KKM’de de gösterilen, “Satyricon” adli filminin de aralarinda bulunduğu birkaç filme gitmistim. Bilmiyorum izleyenleriniz oldu mu ama, “Satyricon” son derece zor izlenen bir filmdir, üstelik 145 dakikadir ve Istanbul Film Festivali’nde film arasi verilmez. Ama Allah sizi inandirsin ilk karesinden itibaren, filmi, hiç sikilmadan, gözümü perdeden ayirmadan izlemistim. Çünkü “Satyricon“ izlediğim ilk gey filmdi. (Sey... Bu yeni paragrafa geçmeden önce: Çok ahkâm kesiyormus gibi görünmek istemiyorum, ki böyle kocaman kocaman laflar etmeyi de sevmem, yazimin bundan önceki ve sonraki bölümlerinde geçen tüm tanimlama/nitelendirmeleri bu çerçeve içerisinde, “kisisel görüslerim” olarak değerlendirin.) Sanat nedir? Yeni bir çift gözdür; kendimizi ve kendimiz disindakileri yeniden görüp tani/mla/yabileceğimiz. Sanat niye var? Belki basit bir kiskançlik, bir daha

iyisini yapma, daha güzele ulasma çabasi. Ya da kendini ve kendi disindakileri tanimlama çabasi. Anlatma ihtiyaci, daha doğrusu anlama... Evet, evet... Anlama daha doğru. Insanlar niye film izler? (Bu ve bundan sonraki sorulari tüm sanat dallarini ve bu dallarda verilen tüm ürünleri içine alabilecek sekilde genisletip de sorabiliriz.) “Çünkü bos zamanlari ve paralari vardir ve film izlemek eğlencelidir, düsündürücüdür, güzeldir” diyebiliriz ki bu son derece yeterli bir cevap olur, ama biraz daha açmak gerekirse; Insanlarin, film izlemeyi eğlendirici, düsündürücü ve güzel bulmalarinin altinda ne yatar? Bilmem, kendilerine ya da kendileri disindakilere dair yeni, farkli ve ilginç bir seyler görmek olabilir mi? Gördükleri sey, yeni, farkli ve ilginç mi olmalidir hep? Yeni farkli ve ilginç olmak nedir? Insanlarin film izlemesinin yararlari nelerdir? Film izlemek insanlarin yeni bakis açilari kazanmasina yardimci olur. Bir süre sonra bu farkli bakis açilari, o

insanin bir çok konuya ve duruma karsi daha hos görülü yaklasmasini sağlar.

KAOS GL Subat – Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 49


Sinema

LGBT’ler neden LGBT içerikli filmleri izlerler? Insanlar kendilerine yakin olan, tanidiklari, bildikleri durum ve kisileri daha kolay anlayabilirler. Hani büyük sehirlerde Anadolu’nun belli bir bölümünden gelen insanlarin ayni mahallede oturmasi ayni kahveye gitmesi gibi. Bu bir çesit gettolasma olmuyor mu? Sey; daha cevabimi tamamlamamistim ki burada yalnizca film izlemekten söz ediyoruz. Büyük sehirlerdeki Anadolulular da sadece bir örnekti daha rahat anlamaniz için.

KAOS GL Subat – Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 50

Pardon. Insanin derdi, asil olarak kendisiyledir. Yani perdede olsun, aynada olsun, insan kendini ya da benzerlerini görmek ister öncelikle. Bir de buna LGBT’lerin, baska LGBT’lerle kolay kolay iletisim kuramadiklari, birbirlerine rahatlikla ulasmadiklari ve kendilerini yalniz hissettikleri gerçeğini eklersek sorunuzun cevabi ortaya çikmis olur. Anladim, peki geçen yil ve bu yil satilan biletlerin tümünü LGBT’ler mi aldi? Heterolar LGBT film izlemez mi? Bu konuda elimde bir istatistik yok ki festival biletlerini alan insanlara da “sen escinsel misin hetero musun” diye sorulduğunu da sanmiyorum ama neden olmasin ki? Sonuç olarak anlatilan insansa, hayatsa, istediği kadar sonradan edinilmis, hatta insanlarin üzerine yapistirilmis kimlikler girerse girsin araya, herkes kendinden bir sey bulabilir anlatilanda ve LGBT’lerin hetero filmler gittiği gibi, heterolar da LGBT filmlere gidebilir ve gider. Heterolar neden LGBT film izler? Bu sorunuzun asil cevabini bir önceki cevabimda bulabilirsiniz saniyorum. Ama tabii bir de su var ki, özellikle son yillarda escinsellik yükselen bir “trend” haline getirildi, kapitalizmin ve tüketim toplumunun doğal bir sonucu olsa gerek bu. Escinselliği pazarlamak... Yani tecimsel bir değeri de var escinselliğin artik. Tabii ki biz escinseller bundan rahatsizlik duymuyor değiliz. Bir de bazi çevrelerde escinsel dostu ya da

“biseksüel” –tirnak içinde kullandim çünkü burada bahsi geçen sey gerçek anlamda bir biseksüellik değil biseksüel

bir imaj çizmekten ibaret- olmak revaçta. Yani bu yil ki festival kitapçiğinda bu bölümün “geçen yil yoğun ilgi gören” olarak nitelendirilmesinde ve bu yil daha da artan ilgide bunun da payi olabilir.

Hatta vardir. Ama yine de LGBT’nin, LGBT filmlere daha fazla talep gösterdiğini söyleyebiliriz sanirim. Bu soruyu da daha önce sormustunuz,cevaplamistim. Ee? Ee’si ayni soruya kirk kere cevap vermek zorunda miyim? Verseniz ne olur, kiyamet mi kopar? Vatan yahut Silistre /Namik Kemal Efendim? O kitapta bir Abdullah Çavus karakteri vardir ve sürekli bu lafi tekrar eder de. Bunun konumuzla ne ilgisi var? Hiç. Benimle dalga mi geçiyorsunuz? Insan kendi kendisiyle dalga geçmelidir bazen, bu sağlikli bir seydir. Izleyin, okuyun, dinleyin, bakin... Bazi seylerin değistiğini göreceksiniz.


Felsefe

“Biricik olduğumu bildiğim andan itibaren kendimin sahibiyim. Kendine sahip kisi ancak biriciklestiğinde yaratici hiçliğine, doğduğu yere geri döner. Ister Tanri olsun ister insan, benden yüksek her canli biricik olma duygumu zayiflatir ve ancak bu bilincin günesi karsisinda söner. Kendi meselemi biricikliğim üzerine kurarsam, o zaman meselem kendi yasamini kendisi yasayan geçici ve ölümlü bir yaraticinin meselesidir. Dolayisiyla ben sunu söyleyebilirim: Meselemi hiçe biraktim.” Max Stirner

Biricik Cinsellik ve “Eseysiz” Ben ya da Max Stirner ve Dilötesi Ben H. Ibrahim Türkdoğan

Önbilgi

Max Stirner’in Der Einzige und sein Eigentum (Biricik ve Mülkiyeti - yazi boyunca BvM diyeceğim) adli eserinin yayinlanmasindan (1844-45 ) kisa bir süre sonra BvM’ne karsilik verenler arasinda dönemin taninmis üç filozofu da vardi: Ludwig Feuerbach, Moses Hess ve Franz Szeliga. Her üç filozof da Stirner’in felsefesini temellendiren bazi kavramlarin büyüleyici etkisi altinda Stirner’i anlamaya ve bu kavramlari betimlemeye çalisirlar. Uzun tartismalara ve ayrica günümüze kadar süren yanlis yorumlamalara yol açan bu kavramlardan biri Biricik kavramidir. Bu kavramin insan türünü içerip içermediği bir yana disi ya da erkek cinsiyetini içerip içermediği de bu ve baska düsünürlerce tartisilmistir. Biricik’in “cinsiyetsiz” olabileceği hatta sadece bir kurgu olduğu dönemin önemli filozoflarinca tartisilmistir. Bu tartisma Sex and Gender teorisinin çikmasiyla günümüzde tekrar güncellik kazaniyor. Stirner’in doğrudan cinsellik üzerine yazilari olmasa da BvM’inde ve yukarida adi geçen düsünürlere yazdiği yanitinda (Rezensenten Stirners, 1845) cinsiyet ve cinsellik terimlerini yer yer tartisir. Esas olarak ama Biricik ve Kendi kavramlari kapsaminda bu konu Stirner felsefesinde önem kazaniyor. Her biricik insanin kendine özgü biricik özellikleri olduğu gibi cinsellik de onun kendine özgü biricik bir özelliğidir. Bu perspektiften bakan Stirner, cinselliği genel tanimlamasindan ayirir ya da kurtarir, dolayisiyla Stirner’in biricik bir cinsellik benimsediği öne çikiyor ancak bu terimin bir karmasiklik yarattiği da 1

Eser 1844 Ekiminde yayimlanmasina rağmen, 1845 tarihlidir.

1

süphe götürmeyecek kadar açiktir. Biricik, sosyal baskilardan arinmayi hedeflerken dis ve iç baski mekanizmasina dönüsen cinsellikten de arinmak ister. Ayrica Biricik’e göre sosyal tanimlamanin kendisi de bir baskidir. Cinselliğin Kendi’ne yönelmesi, biricikliğine kavusmasi günümüz sorunlarinin asilmasinda önemli katkilari olduğunu düsünerek sorunu burada felsefi bağiyla tanimlayarak cinsellik sorununu esas olarak Biricik (Einzige) ve Kendi (Eigen/e) kavramlari bağlaminda tartisacağim. Biricik’in Tanimi Stirner Biricik sözcüğünü kullanirken, onun ifade edilemeyeceğini uzun uzun anlatmaya çalisir; adlandirdiği nesnenin adsiz olduğunu, adlarin nesneyi ifade edemeyeceğini vurgular. Stirner Biricik derken, Biricik demek istemez, çünkü dediği Biricik baska nesneler gibi içerikli olandir, demek istediği Biricik ise nesne ve nesne-düsüncesi içermez. Birinin bir baskasina örneğin Nalân derken baska bir sey demek istemesi gibi; kisi Nalân diye seslenirken Nalân’i değil, Nalân’in kendisine seslenir. Kendisi olan, Nalân değildir. Nalân bir birey ve bireyci olabilir ya da bir öğretmen ve bir kadin olabilir. Biricik ise türsüz’dür. Denilebilir ki: “Biricik, insan olduğu için insan türünden olandir”. Evet, Biricik, bir insan olmakla beraber ayni zamanda, örneğin, bir öğretmen ve bir kadin olabilir. Insan özellikleri açiklanabilir bir karakter izlerken, kadin ve öğretmenin de özellikleri açiklanabilir. Ancak insan, öğretmen ve kadin olan Nalân genel bir varliktir. Herkes insandir ve herkes öğretmen olabilir. Biricik açisindan antropolojik kategorilerle kültüreltoplumsal faktörler ayri perspektifler içermelerine rağmen, Biricik’i ifade

edememekte birlesiyorlar. Nalân, diğer kadinlar gibi bir kadin’dir ayni zamanda. Bu sifatlarla Nalân hep genel olandir. Nalân’in kadin olma ve öğretmenlik özellikleri vardir; o bireyci ya da toplumcu özellikler tasiyabilir ama Biricik değildir. Biricik olmadiği gibi Biricik özellikleri de tasimaz. Nalân ifade edildiği sürece, ifade edilendir: Nalân ifade edilense, ifade edilendir – ifadedir, ifadenin kendisidir ama Kendi değildir. Nalân bir ifadedir! Nitelendirme kapsaminda varolandir. Sosyal tanimlamalarla yetinmeyen Biricik dil çerçevesinde düsünüldüğünde bir düsünce tuzaği gibi yansir. Oysa: Hiç’ten Hiç doğar cümlesini yadsiyan ve böylece Hiç’i hiçe sayan, hiçleyen öğretiler, cümledeki Hiç kökenli Varlik’i görememekteler: cümlede Hiç’ten Varlik’a bir geçis mevcuttur; cümledeki Hiç Varlik’a intikal eder. Hiç, Varlik kadar Varliktir ya da Varlik, Hiç kadar Hiçtir: Varlik Hiç kadar ve Hiç gibi sifatsizdir. Tanri’yi sifatsiz kilan öğretiler, onu Hiç ile -istemeden- esanlamli kilarlar. Hiç’ten Hiç doğarsa Tanri’dan da Tanri doğar. “Benim Tanri’dan eksik bir yanim yok” cümlesi “Ben Hiç’im” cümlesini tasir içinde. Tanri ifade edilemeyendir, oysa Nalân belirli olan ve belirlenendir. Nitelendirme kapsamina gir(e)meyen Biricik dolayisiyla eseysizdir: eseysiz olanin, ne denli cinsel bir özgürlük amaçlayacaği ve böyle bir istem tasiyacaği toplumsal etikle orantilidir. Özgür bir cinsellik belirli bir etik’e dayanir, etik ise iyi ile kötüyü ve özgürlük ile tahakkümü barindirir. Iyi ile kötünün ve özgürlük ile tahakkümüm ötesindeyse Biricik vardir. Etik her zaman toplumsal ve genel olandir –Biricik’in kendi cinselliğini ne denli özgür cinsellik kategorisinde

KAOS GL Subat - Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 51


Felsefe

gördüğünü asağida tartisacağiz. “Eseysiz” Biricik Stirner, BvM’nde etik olgusunu sorgularken, onun cinselliğe yaklasimini da hosgörülü liberalleri bile provoke edecek kadar rahatça elestirir. Törenin cinsellik üzerindeki baskisini elestiren o dönemin liberallerini de hedefleyerek gerçek cinsellik kapsamina giren monogaminin kutsallastirilmasini ve örneğin çok iliskili bir cinselliği sürdürenlerin cezalandirilmasini sabit düsünceye bağlar. Stirner’e göre kodlanan cinsellik sabitlesmeyi öngörüyor. Cinsel baskinin köklerini kadin-erkek iliskisini simgeleyen heteroseksüalist mantiğinda gören ancak bununla yetinmeyen Stirner, dolayisiyla toplum-birey iliskisini heteroseksüalist mantiğindan yola çikarak incelemez. Genel olarak üremeye bağlanan bu iliski Stirner’in Biricik terimine ters düsüyor. Stirner’e göre üreme zaten var, dolayisiyla üremenin cinsel iliskiyi belirlemesi, onu kodlandirmasi, yönlendirmesi, insanin insanla iliskisinin kadin-erkek iliskisine indirgenmesi düsüncenin sabit fikirliliğinden kaynaklaniyor. Oysa Tek, diğer Tek’lerle iliskisinde kendine özgü cinsel hazlarini kendisi yaratabilir ve bunlari gerçek saplantisi gibi usun daha bir dizi düsünce tuzaklarina düsmeden yasayabilir. Üremeyse insanin cinselliğinde bir ilke değil, sadece diğer biyolojik ve antropolojik olgulardan biridir. Stirner’in “eseysiz” düsüncelerine daha sonra bir hayli sinirlenen kimi düsünürler Stirner’i alelacele yanitlayacaklardi. Bunlardan ikisi Marx ve Engels’dir. Marx / Engels’in Alman Ideolojisi adli eserleri Türkçe okurlarinca bilinen hatta bir zamanlar solcu Türkçe okurlarca ezberlenen kendi çapinda essiz polemik dolu bir üründür. Bu ürün solcularin kendi deyimiyle, kendileri gibi olmayanlara karsi kullanilan ve karsitin “çürütülmesi gereken bir silahti”. Ludwig Feuerbach, Bruno Bauer ve Stirner’e karsi kaleme alinmis olan bu çalismanin neden ve nasil ortaya çikisi çok ilginç olmasina rağmen, burada onu tartismayacağiz. Stirner’i “çürütmek” için Stirner’in eserini sözcüğü sözcüğüne “inceleyen” bu düsünürler, kitabin basindan sonuna kadar kisisel saldirilarla ve tipik proleter bir

KAOS GL Subat – Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 52

düsünürün kiskançlik belirtilerini ve bastirilmis cinselliği yansitan bir lümpen “edebiyatla” Stirner’in “eseysiz” Biricik’iyle, Stirner’in erkek olmadiği ya da cinselliğinde bir seylerin eksik olduğu süphesinden yola çikarak bir hayli dalga geçerler. Marx/Engels’e göre Stirner, Biricik’in cinsellik içermediği ve üreme olgusunu tanimadiği için insanlarin “cinsel iliski” olmadan, ancak bir “mucizeyle üreme islevini sürdürebilmis” olmalarini düsünmüs olmasi gerekiyordu. Bunlari iddia edecek kadar komiklesen Marx/Engels, Biricik’in “tür” olgusuna yaklasimini anlayacak determinist ötesi bir düsünceye sahip değillerdi; onlara göre insan denen varlik Biricik olamazdi, çünkü insan denen varlik sinifsal bir canliydi. Sinif ise Biricik ve Biricikleri değil, sinifsal sabitliği içerir. Insan ekonomik kosullarin zorladiği sinifli bir insan olmaya mahkumdu. Sinifli olan ayni zamanda iki cinsiyetten olusmaktaydi –buna da mahkumdu: Kadin ve Erkek. Stirner’in “ben kendimi Hiç’ten yaratirim” cümlesindeki tür olarak zaten varolan insanin sabitlerden arinmasi istemine heteroseksist bir açidan bakilirsa, Marx/Engels’in vardiklari sonuç elbette çok doğal ve komik olacakti. Dolayisiyla Stirner’in “ben insanim ama insandan daha da fazlayim, erkeğim ama erkekten daha da fazlayim” anlayisini anlayamayacak ve “eseysizlikle” suçlayacaklardi. Cinsellik ve cinsel kimlik olgularini birbirinden ayirt etmekten uzak olan bu düsünürler, kadin ve erkek olarak yasamaya mahkum edilmis insan türünü ayni zamanda kadinca ve erkekçe yasamaya mahkum varliklar olarak görebiliyorlardi. Bu bağlamda bu düsünürlere göre erkek ve kadin’in belli basli hazlari vardir: erkek kadini, kadin da erkeği ister, çünkü bu istek üreme isteminden / mahkumiyetinden doğar. Marx/Engels, hazzi ya da gereksinimi değismez bir sabit olarak görürler. Stirner’in su çok berrak ve basit cümlesi bu düsünürleri saçini basini yolacak kadar sinirlendirmistir: “Açgözlü biri sahip olan değil, köledir” (Rezensenten Stirners, s. 238). Açgözlü olanin haz duyduğu maddeyle iliskisi bir saplanti (sabitlik) üzerine kuruludur; doğal haz ve gereksinimini gidermek varken, açgözlü sahiplenmek ister. Bu anlamda fix düsüncelidir. Sahiplenmekse özgürlüğün sinirlandiği andir. Buna göre

Marx/Engels, açgözlülüğü determinist bir olgu olarak görürler, çünkü açgözlülük onlara göre bir hazdir ve yine onlara göre her haz sabittir, değismez. Hazzi (cinsel hazzi) sadece kadin-erkek iliskisi olarak gören bu iki düsünür cinsel kimlik sorununu üremeye bağlamaktalar. Insanin salt bu iliskide cinsel varlik olduğunu düsünürler. Oysa erkek olarak doğmak ile “erkekçe” yasamak arasinda hayli bir fark var. Biri cinsellik iken diğeri cinsel kimlik olgusudur. Ingilizce’de adina sex and gender deyip birbirlerinden ayirdiklari cinsiyet ve cinsel kimlik (biyolojik cinsiyet, toplumsal cinsiyet) olgusuna dolayisiyla Stirner felsefi zemin hazirlamis oluyordu. Bu zemini StirnerFeuerbach tartismalarindan daha yakindan izleyebiliriz. Ludwig Feuerbach, Stirner’e sorularini söyle yöneltir (özetleyerek tercüme ediyorum). Feuerbach: Biricik bir disiyi sevecek olan Biricik bir erkek kimdir: bir insan mi yoksa bir hayvan mi, hayvanlarin hangisi? Sen bir erkek misin, erkekliği tinden ayirabilir misin, senin düsüncelerin, duygularin erkeksi değil mi, nedir senin Biricik dediğin, cinsiyetsiz mi? Senin duygu ve düsüncelerin erkeksi değil mi? Senin beynin, su kutsal iç organin erkeksi değil mi? Sözcüklerle ifade edilmeyen bu Biricik yoksa doğaüstü bir Hiristiyanlik düsüncesi midir? Seni (erkek) bir birey olarak kabul etmem için, senin kadinini da birey olarak kabul etmem gerekecek. Bireyin kabul edilmesi için, iki birey gereklidir. Bu iki birey erkek ve kadindir. Ve neticede ikiyi üç takip eder, üçü dört, dördü bes vb. Feuerbach, son cümlesiyle esasen Marx/Engels gibi üreme olgusunu ilke aliyor ve buradan yola çikarak da kadin-erkek iliskisinden doğan çoğalmayi yani aileyi ön plana çikariyor. Cinsel sevgiyi Feuerbach bu ikili iliskide görüyor. Tartismaya baska yönüyle kulak verelim. Feuerbach’in yukaridaki sorularini Stirner söyle yanitliyor (yine özetleyerek tercüme ediyorum). Stirner: Birey, kadin, erkek ve diğer sözcükleri kullaniyorsam da kendimi ifade etmeye çalismamdan kaynaklaniyor. Sözcükler beni ifade edemez aslinda. Insanim, çünkü insandan daha fazlayim, erkeğim, çünkü erkekten daha fazlayim. Insan olmak ve erkek olmak ya da gerçek insan ve gerçek erkek olmak gibi ileri sürülen terimler beni ifade edemeyeceklerinden anlamsiz buluyorum.


Felsefe

Feuerbach hayvansal bir erkek değil, insansal bir erkektir ama Feurbach eserini yazarken sadece bir erkek miydi? Baska bir Fuerbach, örneğin Friedrich – üstelik bu da erkek – bu eseri yazabilir miydi? Feuerbach biriciktir. Ve biricik olduğu için ayni zamanda zaten bir erkek ve zaten bir insandir. Bu sifatlar ancak onun

biricikliğinin bir neticesi olarak reel olabiliyorlar: Feuerbach biricik bir erkek ve biricik bir insandir. Esi olmayandir. Erkekten daha fazla olan Feuerbach peki cinsiyetsiz midir? Feuerbach’in beyni, su kutsal iç organi, hiç süphesiz erkek organidir, eril olandir. Iste tüm bunlar Fuerbach’in biricik olmasindan kaynaklaniyor, dünyada binlerce beyin, binlerce iç organ ve binlerce insan olsa da Feuerbach biriciktir. Peki doğaüstü hiristiyanlik düsüncesi bunun neresinde? Feuerbach: Türü gerçeklestirmek demek bir yazgiyi, doğanin verdiği bir kabiliyeti hatta insan doğasini gerçeklestirmek demektir. Stirner: Tür daha çok var olan bu kabiliyetle zaten gerçeklesmis oluyor; mesele senin bu kabiliyetten ne yapacağindir. Örneğin senin elin tür açisindan zaten bütünsel olarak geçeklesmis eldir, el olmasaydi, o zaman el demeyecektik, örneğin pençe derdik. Ama eğer elini gelistirirsen, bununla türsel bir sey gerçeklestirmiyorsun, elin zaten gerçeklesmis; elini gelistirmekle onu istediğin hale getirmis oluyorsun; istem ve gücünü eline yüklüyorsun. Türsel olan elini biricik, özgün ve sana özgü bir hale getiriyorsun.

Toparlayalim. Feuerbach, erkeğin zorunlu olarak bir baska bireyle -ki bu birey sadece kadindir– ilintili olduğunu ifade etmekle Marx/Engels gibi tür ve üreme kategorilerini terk etmemekte hatta terk etmek istemiyor. Ona göre Biricik yoktur, olsa olsa Eflatun’un masasi kadar reeldir, daha fazla değil. Cinsel sevgiyi ise erkek-kadin iliskisinde görür. Es deyisle: cinsel sevgi erkek-kadin iliskisinde varolandir, ötesi yoktur. Hiristiyan dininin öne sürdüğü “cinsel sevginin (hazzin) varlik anlami onun çoğalmasidir” dogmasini Feuerbach, Marx/Engels gibi, tür/üreme kategorileriyle benimser ve kadin-erkek ilintisini bu kategoriler bağlaminda cinsel hazzin merkezi olarak algilar. Diyalogdan anlasilacaği gibi Stirner,

tür/üreme olgusunu sadece antropolojik bir olgu olarak alir ve bu olguyu kendi biricikliğine göre gelistirir, yasatir, biçimlendirir, dahasi antropolojik faktörleri kendi yasamina entegre eder. Saçlarimin dalgali olmasi benim ancak bir “yazgim” olabilir ama bana dalgali saç ödevi ya da görevi vermiyor. Insan türünden olmak insanlik görevi gerektirmiyor. Üretken olmak üretme ödevi ya da görevini vermiyor, böyle bir “yazgim” yok benim. Insan olmanin görev olmasi en azindan insan olmamanin da görev olmasi demektir. Dolayisiyla Stirner insan olduğu kadar da insan değildir. Hiristiyanliğin tür/üreme dogmasini devralan ve bunun sonucu olarak da erkek-kadin iliskisini cinsel hazzin merkezi olarak gören, sevgiyi sinifli ve yüce insanin siradan bir isi düzeyine indirgeyen Marx/Engels ve Feuerbach’a Stirner, Tek’in Biricik olgusuyla karsilik verir: Görevim insani ya da insanliği değil, kendimi gerçeklestirmektir; Biricik olarak hiç bir ödevim ve “yazgim” yoktur: Varlik, Tek’in varolan ve var edilecek olanaklar çerçevesinde varolabilendir. Özgür Cinsellik ve Özgün Cinsellik / Sex and Gender

Bizlerin 1921’de göremediğini Tanri Max Stirner 1844’te gördü. -Wilhelm Reich Marx/Engels ve Fuerbach’in betimledikleri insan resmi, Aydinlanma Avrupasi’nin is düzeyine indirgediği gerçek insani ve yine onun is düzeyindeki cinselliği tamamliyordu. Aydinlanma projesinin kayitsiz sartsiz benimsediği ve uygulamaya basladiği cinsellik isçisini daha sonra Michel Foucault ele alacak ve gerçek cinsellik saplantisini tahakkümcü düzenin erk ile olan bağlantisina bağlayacakti. Hümanite düsüncesini paylasan (liberaldemokratlarindan topluma entegre olmus kiliselere kadar) herkesten süphelenen Foucault, erkin egemenlikten uzak bir resmini çizmeye çalisiyordu. Foucault tahakküme tam olarak yenil(e)meyen bir gücün olduğundan yola çikarken, bu güce otonom özne adini verecekti. Iste bu otonom özne modern çağda çesitli düsünce akimi ve ideolojilerce tartismaya alinirken, feminist akim ve düsünürlerin de tartisma konusu oldu. Postyapisalciliktan anarkafeminizmine kadar bir çok birey ve gruplar sex and gender problemini

ayrintilariyla tartismaya girdiler. Bu tartismalarda Stirner’in felsefesini olusturan çesitli kavramlarin güncellik kazanmasi onun etable olmus filizof ve psikanlizcilerce onlarca yil bastirilmis olmasi da dikkat çekiyor. Alman Ideolojisini BvM’nin hemen arkasindan kaleme almalarina rağmen yayinlama cesaretine sahip olamayan Marx/Engels (ancak 1932’de yayinlanabilmistir); Stirner’in etkisini eserlerinde rahatlikla gördüğümüz ama eserlerinde Stirner’in adini bile anmayan Nietzsche; Stirner’e büyük ilgi duyan Wilhem Reich ve Otto Gross’u “tehlikeli” kisiler olarak adlandirip bunlari cemiyet disi eden Freud; ve ayrica diğer ünlü psikanalizcilerin Stirner’i bastirmis olmalari bu tartismalar bağlaminda yeni boyutlar kazaniyor. Ayrica 1968 gençlik hareketiyle birlikte Stirner “cinsel devrim” kapsaminda da kimi psikanalizcilerce önem kazaniyordu. Bunlardan biri Wilhelm Reich’ti. 68 kusaği’nin “cinsel devrim” diye niteledikleri hareket büyük çapta Reich’tan etkilenmesine rağmen, Reich cinsel devrimin daha farkli “gerçeklesmesini” ümit etmisti. Daha genç bir psikanalizciyken, günlüğüne sunu kaydetmisti: “Bizlerin 1921’de göremediğini Tanri Max Stirner 1844’te gördü.”(Laska, s. 16). Reich, Stirner’in “Eigner” (sahip olan) teriminden yola çikip cinsel özgürlüğü cinsel özgünlüğe dönüstürme çabasindaydi. Ancak “cinsel devrim” hareketi, (çesitli baskilardan) özgürlesme çabasiyla hareket ederken Tek’in Kendi’ne özgü bir cinselliğini görmekten tamamen yoksundu. “Özgür sex”, “özgür ask” “özgür vs.” belirli bir cinsel noktadan hareketle cinselliği “belirli kisilik” adina 2

3

2 Bu noktada söyle bir açiklama da yapmak gerekiyor: Stirner’in psikanalizci düsünceleri çesitli düsünce ve akimlarda ifade bulmus ve önemli tartismalara neden olmasina rağmen, Stirner’e dayali bellibasli bir cinsel hareket ya da cinsel gruplasma ya da psikanalizci okullar vs. olusmamistir. Bilinen tek sey, dünyanin ilk escinsel dergisinin Stirnerci Adolf Brand tarafindan yayinlanmis olmasidir. Brand, Stirner’den esinlenerek bu dergiye “Der Eigene” (Kendi / kendi olan) adini verir ve 1896’da Berlin’de yayinlar. Dergi ilk yil Stirner felsefesine uygun çesitli makaleler yayinlarsa da daha sonra Brand, Stirner’den uzaklasir. Ayrica Brand, “Gemeinschaft der Eigenen” (Kendi’lerin ya da kendisi olanlarin topluluğu – anlasilmasi açisindan “kendicilerin” topluluğu da denilebilir) adinda bir de birliktelik kurar.

3 Ancak Reich, Marx ve Freud’tan tamamen ya da “Eigner”i ayrintilariyla betimleyecek kadar arinabilmis değildi, ekonomik baskiya ve ondan arinmaya fazlaca önem veriyordu.

KAOS GL Subat - Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 53


Felsefe

adlandirmak amacini tasir. “Özgür cinsellik” düsüncesi heteroseksüalist düsünceden hareket ederek (üreme için bu sarttir) diğer cinsel eğilimleri, örneğin escinselliği sadece “kabul eder” ya da “hos görür”. (Ona göre escinsellik esas olan değildir). Cinselliğin devlet, din, âhlâk, töre gibi otoritelerden arinmasiyla, cinsel baskinin kalkmasiyla doğal cinselliğin özgürleseceğini kabul eder. Iste burada bir sorun görüyor Foucault. 68 hareketi ve onun temsilcileri cinselliğin baskidan arinmasiyla özgürleseceğini düsünürken, (özgür) doğal bir cinselliğin doğacağini ileri sürüyorlardi. Zorunlu âhlâktan arinmak için çesitli özgürlükler süphesiz gerekli ve önemlidir ancak ne var ki yeni kosullar yeni erk sorunlari yaratacaklardir. Bunlarin organizasyonu olmaksizin yeni egemenlikler doğacak ve özgürlük bu egemenliklerin islevleri kapsaminda adlandirilacak, dolayisiyla geriye hayali bir özgürlük kalmis olacaktir. Michel Foucault özgür bir cinselliğin olmadiğindan yola çikarken, cinselliğin ve esas olarak gerçek ya da doğal cinselliğin eski tarihlerden, özellikle de 18. yüzyildan buyana “üretildiğini” vurguluyor; bu, erk-bilgisöylem çerçevesinde gerçeklesebilmistir. Söylem erki harekete geçirirken tahakkümle ilintili olarak yapar bunu ve bilgisizliğe mahkum edilenle bilgili arasindaki güç dengeleri erkin tahakküme dönüsmesi ya da dönüsmemesi açisindan belirleyicidir. Bir ana baba-çocuk ekseni düsünüldüğünde söylemin cinsellik bağlaminda bir egemenlik olusturduğu apaçiktir. YahudiHiristiyan dünyasinda (Islamiyet de buna dahildir) tövbe, günah ve vicdan gibi cinsel egemenlik modelleri söylemin kontrolündedir. Buradaki söylem egemen olunan tarafindan itiraf biçiminde disa yansir. Orta çağda itiraf, kiliselerin ve din adamlarinin (din kadinlarinin?) bir yöntemiyken, modern çağda Bati uygarliği (cinsel) itirafi bir bilgi kurumu haline getirmistir. “Saklanan sey” ve “itiraf edilen sey” Hiristiyanliğin ikiyüzlülüğü ama tek gerçek yüzüdür. Hiristiyanliğin devami olan modern Bati uygarliği itiraf yönteminden yararlanarak söylemi bilimlerle (pedagoji, tip vb.) üretmeye basladi. Öğretmen-öğrenci iliskisi, anababaçocuk iliskisi, doktor-hasta iliskisi, suçluuzman iliskisi demokratik bir erk

KAOS GL Subat – Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 54

dağilimiyla organize edilen itiraftan bir dizi iliski çerçevesinde yararlanildi. Itiraf artik bir konusma sanatidir, itiraf her yerdedir -erk gibi. Erk-bilgi-söylem kapsaminda itiraf, üretilen doğal cinselliği korumustur. Foucault gibi Stirner de doğal bir cinsellikten hareket etmez, o, bireysel hazlarini tahakkümün baskisindan arindirirken özgür bir cinselliğe varmaz, bir bütün olarak özgünlüğe, dolayisiyla özgün cinselliğe varir. Biricik, düsüncelerin sahibi olduğu (Eigner) gibi, cinselliğin de sahibidir; düsünceleri ne kadar biricikse, cinselliği de o kadar biriciktir, bu cinsellik doğal olabilir ama onun olduğu için onun doğasidir, genelin doğasi değildir, onun cinselliği kendisi gibi biriciktir, çünkü o Kendi’nin türüdür. Dolayisiyla genel bir gerçek ya da doğal cinsellikten yola çikmaz Stirner. Cinsellik her zaman erk ile ilgilidir. Erk yasami ayakta tutar, onu temellendirir, erksiz yasam olamayacaği gibi erk özellikle modern çağda bilgi kanaliyla da yansir, dolayisiyla erk hem cinsellik hem de bilgiyle ilgilidir. Kapitalizmin yikilisiyla özgürleseceğini sanan 68’liler, özgürlesmekle yeni tahakküm sartlarinin doğacağini düsünemiyorlardi. Erk ve tahakküm içice olmakla beraber birbirlerinin karsitidirlar. Kaldi ki Bati uygarliğinda sözüm ona “cinsel devrim” tahakküm sartlarina uygun olarak kapitalist topluma ustaca entegre edildi. Kapitalizm sonrasi bir düzende de böyle olacakti. Bunu sadece bir pedagoji sorununa bağlayan 68’liler “yarattiklari” anti-otoriter eğitim modelini kendileri tahakküm sartlarina entegre ettiler. Escinsellerin evlenebildikleri ülkeler, erk iliskisinin demokratiklesen tahakküm iliskisine dönüstüğünü sergiliyor. Süphesiz bütün bu özgürlükler önemli ve değerlidir, varliklari sağlanmalidir. Ancak Stirner’in söyleyeceği gibi özgürlük yetmeyecek, Tek’in Kendi olabilmesi erk iliskisini organize ederek özgürlüğü zaten kapsayacak ve tahakkümü dislayacaktir. Bu noktada Tek’in bir varlik kipine ahlâksal değer yüklemeden Ben’i iyi ile kötü kategorisi disina tasiyacaktir. Ancak bu, Tek’lerin kurallar ve “değerler” olmadan yasayacaği anlamina gelmez: sadece Tek’lerin yasaklar sisteminden uzak ve hazlarini, tahakküm içerikli ahlâk değerlerinden yoksun bir ortamda,

cinselliği bastirmadan ama ayni zamanda bastirmanin bir baska yöntemi olan kiskirtma olmadan da yasayabilmek istemidir. 68’li kusağinin “özgür cinsellik” taraflisi ne özgürlüğe ne de özgür cinselliğe sahip olabildi; “özgür cinsellik” saplantisi onu egemenliğine aldi. O, bu egemenliğin hasretlisi olarak hareket ederken onun ürünü olmayi da basardi. Eigner olan ise özgürlüğün sahibidir. Dolayisiyla özgürlük-tahakküm ekseninde “kadinca” ya da “erkekçe” varolan, davranislarin ahlâksalliği tuzağinda olandir. Buysa biricik olani ifade etmiyor. Ahlâksal davranis örneğin kari-koca iliskisini “ezelden” beri erdemlestirmek çabasindadir. Erdemli cinsellik, ilk asamada yöneten-yönetilen iliskisinden uzak olarak varliğini sürdürürken, ahlâksal bir yasanin davranisidir; kapitalizmin ya da “kötü insanlarin” bir baski yöntemi olarak çikmadi ortaya. Buna daha çok tinin bir lüks düsüncesi diyebiliriz. Sokrat erdemli olmayi benimserken bir Hiristiyanlik ya da insani baskiya alma düsüncesinden uzakti. Kilise bu düsünceyi daha sonra kendi egemenliğine alip bir baski mekanizmasina dönüstürmüs olabilir. Erdem düsüncesi öncelikle Tek’in kendi üzerinde kurduğu bir egemenliktir (örneğin cinsel perhiz) ve bu tür bir egemenlik örneğin gerçeğe ulasmada bir bilgelik olarak ortaya çikti. Bu bağlamda gerçek cinsellik ve onun neticesinde ortaya çikan cinsel kimlik daha çok tinin lüksü olarak adlandirdiğim bir düsünce dağarciğinin hiyerarsik yapisinda sifat kazaniyor. Sifatlarin gerçek kodunu almasi Biricik’i yok sayiyor ya da arka plana atiyor. Erdemli bir cinsellik neticede toplumlarin erk ve tahakküm iliskisi kanaliyla kodlanan cinsel kimlikleri ve bunlarin rollerini ve islevlerini belirliyor. Bilgelik bu bağlamda birilerinin diğerlerine dayattiği bir bilgi yiğinina dönüsürken, bilgi sahibiyle bilgilenen kisi arasindaki tahakküm iliskisi de belirlenmis oluyor ve cinselliğin portresi bu iliskide Kendi olma özelliğini yitirdiğini sergiliyor. Erdemli insan, hümanitenin gelecekteki bir varlik’i olurken erkek ya da kadin olmak da hümanitenin ahlâksal davranisinin bir görevi oluveriyor. Oysa iyi ile kötü kategorisinin ötesindeki Kendi, dünyayla iliskisini Biricik perspektifinden yola çikarak


Felsefe

belirleyecek; insan olmayi hedeflemeyecek, insan olduğu için insan olmayi yasayacaktir: “Size hayvanlasmanizi mi tavsiye ediyorum? Sizi hayvan olmaya gerçekten de tesvikleyemem, çünkü bu da bir ödev, bir ideal olurdu. (...) Hayvanlarin insanlasmasini istemek gibi olurdu bu da. Doğaniz bir kere insan doğasi, insani doğasiniz yani insansiniz. Iste insan olduğunuz için gelecekte insan olmaniza gerek yok.” (BvM, s. 372). Bilginin yardimiyla arzu ve hazlarini, içgüdülerini kullanmasini öğrenen Tek, hem hazlarin hem de bilginin efendisidir. “Biricik olduğum gibi tüm gereksinimlerim, eylemlerim, kisaca herseyim biriciktir. Ve sadece su biricik olarak herseye sahibim, su kendimi harekete geçirdiğim ve gelistirdiğim gibi: Ben kendimi gelistirirken, insani gelistirmiyorum, ben, insan olarak değil, ben olarak kendimi gelistiriyorum. Biricik’in anlami iste budur.” (BvM, s. 406). Dilin tuzaği "Stirner’in söylediği bir sözcük, bir düsünce ve bir kavramdir; söylemek istediği ise, ne bir sözcük, ne bir düsünce ne de bir kavramdir. Stirner’in söylediği söylemek istediği değildir ve söylemek istediği söylenemez." (...) "Biricik bir sözcüktür ve bir sözcüğün altinda düsünülecek bir sey olmalidir, bir sözcük düsünce içermelidir. Oysa biricik düsüncesiz bir sözcüktür, düsünce içermez." Biricik’i tanimlayan bu paradoksu nasil açiklayabiliriz? Bu tanimlamada Ben’in dünyayla iliskisini kuran dilin gücü ve erk’i sarsilmiyor mu? Dilin hükmünden ve sözcüklerin nesneleri adlandirmasindan bu yana Ben ve Evren birbirinden uzaklasmaya koyulurken, ortaya çikan köktenci bir kopma evrenin donmasini, katilasmasini ve sabitlesmesini doğurdu. Bununla biçimsiz olan biçim kazanirken, harfler de dünyayi betimlemeye basladi ve gramer varolanlar arasindaki iliskiyi biçimlendiren bir yönlendirici rolüne büründü. Söylemler ise gerçeğin organizatörü olmayi basardi. Kisaca: Dilin tanimlama gücü erke ve erk de hakimiyete dönüstü. Dilin egemenliğine giren evrende 4

4 Max Stirner: Parerga, Kritiken, Repliken. LSR Verlag, 1986, s. 149, 152

söylemin egemenliği gerçeklesmeye itilirken cinsellik ne kadar gerçek olabilir ya da neyin gerçeğidir sorusu Stirner’in yukaridaki cümlesinde yanitlanmaktadir. Dilin hayaletleri olarak betimleyeceğimiz adsiz nesneler ve nesnesiz adlar gibi kuramlar sorgulandiğinda saf bir dil elde ederiz; Varlik’in bu kuramlardan bağimsiz olarak varolduğunu görür ve bu kuramlarin her gün yeni adsiz nesnelerle ve yeni nesnesiz adlarla değiseceğini anlariz. Dilin insanin evi olduğunu unutmamakla beraber dilin tam da bu nedenle insan üzerinde egemenlik (tahakküm) kazanacağini ama Varlik’a giden yolun egemenlik olmadiğini da düsünebiliyoruz. Genel felsefe usun dile egemen olduğunu ileri sürerken, sözcüklerin usu yönlendirdiği konusunda geri adim atar: usu dil’le eslestirir. Buradan elde edeceğimiz bir matematik yoludur ve bununla da cinselliği adlandiririz. Iste insanin en komik davranisinin cinselliğe yaklasimi olduğu ve bu yaklasimin buradan kaynaklandiği anlasilmaktadir. Sorarim: Hangi us hangi usçu bir yöntemle cinselliğin doğal / gerçek ya da doğal olmadiğini / sahte olduğunu kanitlayabilir? Doğal cinselliği kayitsiz sartsiz savunan Kilise, cinsel atesini kilisenin soğuk duvarlarinda soğutan bir rahibeyi ya da onunla ayni duvarlari paylasan bir rahibi usun hangi kategorisine göre adlandiracak? Devlet hangi usla kilisenin bu cinsel davranisinin ayakta kalmasini sağliyor? Ve kilise devleti ve onun kutsal ailesini hangi usla doğallastirmakta? Sözcükler ve sözcüklerin egemenliği! Kimi Bati ülkelerinde alternatif birlikteliklerin ve escinsellerin evlenme özgürlükleri bu ülkelerin insanlari tarafindan klasik kutsal ailenin artik modasi geçmis zorunlu bir birlik olarak algilanmasi ve kati, töresel aile kurumunun geleceği olamayacaği endisesi sonucu mümkün olmustur. Yine bu ülkelerde escinselliğin doğal ve gerçek cinsellik olarak benimsenmesi gelecekte mümkün. Söylem sahibi devletin bilgili vatandaslarina sunduğu ya da bu vatandaslarin kendi kazanimlariyla elde ettikleri “demokratik” erk iliskisinde, genel yasamin adlandirildiği gibi cinsellik de belirlenecektir. Tüm bunlar toplumlarin gelismeleriyle ilintilidir. Doğa-çevre ve beden-ruh iliskisi,

sosyal varlik olduğu kabul edilen (öngörülen) insanin eğitim/terbiye sonucu ikinci kez sosyallestirilmesi / asosyallestirilmesi ve onun ortak yasamindan doğan bir yiğin çeliskiyi kapsayan toplumsal kuramlar, çesitli halklarin çesitli yasam felsefelerinin iç içe girmis olmasi, kaynasmasi, mücadelesi, cinsler ve yaslar arasi çeliskiler ve daha bir çok faktör cinselliğin adlandirilmasinda belirleyici rol oynuyor. Ayni zamanda sosyoloji ile antropoloji arasindaki bağ sonucu olusan felsefi ve bilim tarihindeki çesitli gelismeler: antropolojik felsefe, insanin biyolojik doğasi, etnoloji, evrim kurami, “ilkel kültürlerin” incelenmesi (Kizilderililer), negatif antropoloji, bioantropoloji, sömürgecilik ve “sömürgecilik sonrasi”, globallesme döneminde gelisen etnik kültür, kültürel antropolojik ve kültürel siyasa biçim ve boyutlari, aile kurami, genetik kod’un “adlandirilma” çabasi, beden ve buna bağli olarak sağlik kurami, kültürel-politik ve sosyal yasam biçimlerine değinen feminist kuramlar, cinsel bünye ve cinsel kimliğin insasi ve daha bir çoklari cinsellik üzerinde etkisini koruyor. Cinsellik kuraminin bu karmasasinda ve dil düzeyine indirgenerek denetlenen cinselliğin kodlanmis bu sorun yiğininda Biricik, adsiz kalmayi benimseyecek ve Kendi’ni yasamaya yönelecektir. Kaynakça: Max Stirner: Der Einzige und sein Eigentum, Reclam 1981. Max Stirner: Rezensenten Stirners, bak: Parerga, Kritiken, Repliken. LSR Verlag, 1986. Karl Marx /Friedrich Engels: Marx/Engels Werke, Band 3, Dietz Verlag Berlin 1983. Ludwig Feuerbach: Über das ‘Wesen des Christentums’ in Beziehung auf den ‘Einzigen und sein Eigentum’. (Ilk baski, Leipzig, Temmuz 1845). Bak: Max-Stirner-Archiv-Leipzig. Franz Szeliga Zychlin von Zychlinski: Der Einzige und sein Eigentum. Von Max Stirner. Kritik. (Ilk baski, Berlin, Mart 1845). Bak: Stirneriana, Nummer 20, September 2001, s. 6-23. Moses Hess: Die letzten Philosophen. (Ilk baski, Darmstadt, Haziran 1845). Bak: Stirneriana, Nummer 20, September 2001, s. 32-35. Bruno Bauer: Feuerbach und der Einzige. (Ilk baski, Leipzig 1845). Bak: Stirneriana, Nummer 20, September 2001, s. 35-45. Bernd A. Laska: Wilhelm Reich, Rowohlt Monographie, 4. überarbeitete Auflage, November 1993.

Max Stirner Projesi http://www.biricik.purespace.de projekt-max-stirner@gmx.de

KAOS GL Subat - Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 55


Yasamin Içinden

Soranda Kabahat! Salih Canova

Cinsel kimliğin, cinselliğin insan topluluklarinin topluluktan topluma dönüsme evresinde bir baski araci olarak kullanilmasi nedeniyle toplumsallasmis olmasi bir yana birakilirsa (ben birakamadim ama birakana helal olsun) herhangi bir mücadelenin araci ya da amaci olamayacak kadar bireysel olduğunu görmek ortalama zekaya sahip her insanin gözden kaçirmayacaği bir tespit. Ancak buna rağmen escinsel mücadele içinde olan herkes mücadele ettiği sürece keskin bir zekanin ürünü ve sorulurken de soranin çoktan hallettiği bir mevzuuymus gibi alayci bir tarz edindiği ‘’e cinselliğinizi neden yatak odanizdan çikariyorsunuz ki canim?’’ sorusuyla en az bir kere karsilasir. (Bu konuda çok mu iyimserim bilemiyorum?!) Mevzu sormak olunca nedense kimliğinin kendisine kendiliğinden yüklediği ama yüklenenin bir türlü görmek istemediği ve bu yükü sirtindan atmak için mücadele etmeyi seçmek yerine bir kambur olarak tasimayi seçen escinseller bile utanip sikilmadan ve de soran olmayi bir maharet sayarak sorar bu soruyu. Çünkü bu soruyu soran escinseller ayni soruya kendilerince verdikleri cevaptan bozma yasamlarinda escinselliklerini yataklarindan disariya bir kere bile tasirmamis, hep gözden irak odalarin karanlik köselerinde bir suç olarak yasamislardir. Escinsel olmalari nedeniyle yasadiklari dislanmayi bu lanetlenmis hazzin bedeli olarak görmüs ve çoktan mesrulastirmislardir içlerinin derin kuyusunda. Ama yasamlarini formüle ettiklerine inandiklari bu cevap öyle siğ bir mantik tasir ki bu siğliği tespit edebilmek için ortalama bir zekaya bile sahip olmak gerekmez. Bu soru her sorulduğunda ve ben bu soruyu her seferinde israrla cevaplamaya çalistiğimda birden beynimin ciliz kivrimlarinda bir soru daha sekillenir. Bir soru değil aslinda bir çeliski. Ben mi yasadiklarimdan bir sey öğrenememisimdir (oysa

Neruda’yi çok severim), bu soruyu bana, bu toplumda bir escinsel olarak yasamayi seçen ve lanetlenmis olmanin öldürülmeye bile varabilen (talihsizlik ki sikça da varan) bedellerine rağmen yatak odasinin kapisini kapamayi akil edememis salağa yöneltenler mi? Üniversitenin ilk yillarinda siki bir solcuyken (umarim bir gün simdi içinde bulunduğum escinsel mücadeleye dair yüklemi bu kipi tasiyan bir cümle kurmak zorunda kalmam) ülkü ocaklarina dolusan bir yiğin insan için de benzeri bir çeliski sekillenmisti kafamda. Ama o çeliskiye çözüm üretmek simdikine üretmekten çok daha kolay olmustu. Çünkü onlar, ülkü ocaklarina dolusanlar fasistti ben de sosyalisttim. (Kuru bilgi her zaman en iyi olanidir en azindan sulu bir bilginin sonsuzluğunda basibos dolasmaktan kurtarir insani!) Bu kadar basitti iste. Bambaska pratiklerden geçerek gelmistik üniversite siralarina ve bambaska bir pencereden bakiyorduk dünyaya. Oysa simdi böylesi ideolojik bir ayrim değil yasadiğimiz. Bu soruyu sormaya cüret edenler de escinsel, bu soruyu cevaplamaya gayret eden ben de... Üstüne üstlük her çeliskinin temelinde sinifsalliği görmeye çalismakta direnen bir dinozor olarak bana bu soruyu soranlarin siklikla benim sinifimda yer alan escinseller olmasi isimi iyice zorlastiriyor. Birileri bir yerde bir hata yapiyor ama kim? Hepimiz ayni toplumda yasiyor ve bu toplumun altta kalmis % 90’lik ezilmis sinifiyla üstte duran % 10’luk ezen sinifindan birinde yer aliyoruz. Hadi % 10’luk üst sinifta yer alan escinseller sorsun bu soruyu sorun değil, ama % 90’lik alt sinifta yer alan escinseller hangi farkli yasam pratiğinden, hangi sinifsal göstergenin farkliliğindan hareketle soruyor bu soruyu ah bir anlayabilsem. Bir sinifsal ortaklik belirleyeni olarak çevreyse bizi farkli kilan ayni çevre de yetistik biz de, ayni dar sokaklarin ayni tozlu yollarinda oynadik oyunlarimizi. Eğitimse hepimiz karatahtalarinda tebesiri hep eksik, buz soğuğu siniflarda öğrendik

öğrendiklerimizi, kültürse ne haddimize aslinda bambaska bir kültürün insanlariyken yillarca Türklüğümüzün Orta Asya’nin bozkirlardan Anadolu bozkirlarina yayilan engin istila kültürü bizi de besledi, e dinse elhamdülillah hepimiz müslümaniz. Bir sinifin tasiyabileceği kaç temel ortaklik kaldi ki geriye. En önemlisi olan ekonomik kosullari da zaten yukarda belgesiyle bilgisiyle saymistik. O zaman nedir bu kiymetli ayrim ki ayni siniftan gelen iki escinseli her seyin düğümü sanilan bir soruda soran ve sorulan olmak üzere iki apayri, iki uç kutba yerlestiren? ‘’Ne kadar yalansiz yasarsak, o kadar iyi...’’1 Galiba bu düğümü çözecek tek bilgi parçaciği escinselliğimizden baslayan (en bireyseli olduğunu düsündüğüm ve bireyselliğinin nedenini yazinin girisinde belirttiğim için) ve hayatlarimizin içine usul usul yayilan tüm ezilmisliklerimize siniflar üstü bir bakis gelistirmekten israrla uzak durmamiz ve zaman zaman escinselliğimizi bile sinifsal bir gösterge durumuna sokarak sosyal hiyerarsi piramidinde bir yer kapmaya çalismamiz yanilgisi. Gücümüzün yettiğine efendi gücümüzün yetmediğine kul olma gibi bir orta sinif pratiğinden beslenerek gücümüzün yetmediği durumlarda escinselliğimizi yok saymamiz gücümüzün yettiği durumlarda da bireysellestirerek yatak odalarimizin en kuytu köselerine bir haz yumaği olarak saklamamiz. Ve escinselliği yatak odalarindan disariya çikarmaya çalisan bir yiğin insana gücümüz yettiğinden midir bilinmez bu soruyu sorarken, escinselliğini yillar yillar önce yatak odasindan çikarmis, burnumuzun dibine sokmus birkaç sarkiciya da gücümüz yetmediğinden midir bilinmez (bilinir aslinda da) sormamamiz Eğer ki yatak odalarimizi bireysel özgürlüğümüzün doyasiya yasanacaği bir alan olarak görüyorsak ki bunun hiç de böyle olmadiğini görmek için 50 sene geriye gitmek

1

KAOS GL Subat - Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 56

Can YÜCEL


Mektup

yeter; 2. Dünya Savasi’nda kiyimin en siddetlisini yatak odalarinda usul usul cinselliğini yasayan escinseller gördü, bir an önce bu sanal özgürlüğü bir kenara birakmali gerçek ve hayatin her alaninda yasanacak bir özgürlüğün pesinden kosmaliyiz. Çünkü cinselliğin bir baskilama aracina dönüstüğü o lanetli günden bugüne cinsel pratiğin en keyifli mekani yatakta (tabi ki de zevkler ve renkler tartisilmaz ama ben yatakta yapilani daha keyifli buluyorum) bir özgürlük alani olmaktan çikarak bir arenaya dönüstü. Ve bu arenada gözlerden irak kazanilan zaferler arenanin disina tasmadiği sürece kimse zavalli boğalarin arenalarda zehirli oklarla ölmelerine ses çikarmadi. Belki de escinsel hareket hiçbir sey için değilse bile yataklarimizi bir ölüm kalim arenasina çeviren, en keyifli anlarimizi bile ayni mekani paylasanlardan birinin yok edilmesi üzerine kuranlara karsi var ve sesini duyurmaya çalisiyor. Belki de bu hareket içinde yer alan yüz binler (Türkiye için yüzler kismini ciddiye aliniz zaten bu yazinin yazilma gerekçelerinden biride binlerin eksikliği) cinselliğin bir ölüm kalim oyunu yerine yasamin keyifli bir parçasi olduğunu ve toplumsallasmasiyla hayatin ak suretini lekelediğini düsündükleri ve lekesiz bir hayat istedikleri için susmamakta direniyorlar. Ve bizler belki de escinselliğimizi bu nedenle yatak odalarimizdan disari çikarmaya çabaliyoruz. Daha onurlu, daha yalansiz, daha özgür, daha lekesiz bir hayat için!!! ‘’ Yarin yanağindan gayri her yerde, hep beraber!’’ Simdi haddimi asmaya cüret ederek bu satirlari okuyacak bir yiğin sorgucun aklina gelebilecek yeni bir soruyu henüz sormaya mahal vermeden cevaplamak isterim.’’E sokaklarda mi seviseceğiz özgürlesmek için?’’ diyenlere cevabim sevismeyi değil de (ki neden olmasin hos olabilir bu da aslinda ama dedim ya en keyiflisi yatakta yapilani)

sevismenin sonsuz hazzini sokaklara da tasimaya çalismalari. Nasil ki yeryüzünde bir yiğin insan annelerinin sözcüklerini köhne evlerin karanlik odalarindan çikarmaya hayatin her alaninda avaz avaz bağirarak söylemeye çalisiyor ve bunda yer yer basarili da oluyorsa bizler de annelerimizin sözcüklerinden tutun da sevgililerimizin tenine kadar bütün sikistirilmisliklarimiz, bütün ezilmisliklerimiz için sesimizi yükseltmeli hayatin her yerinde avaz avaz seslendirmeliyiz özgürlük talebimizi. Ezilmisliklerimizin birer suskunluk vesikasina dönüsüp dillerimizi kilitlemesini seyretmek yerine ezilmisliklerimizden beslenerek kurmaliyiz hayatlarimiz için gerekli her seyi... Bunu yapmanin yegane yolu da sormaktan değil cevap üretmekten ürettiğimiz cevaplari paylasmaktan, kisacasi dayanismaktan geçiyor. Minicik birer çocukken bir suçluluk olarak baslatilan hayatlarimizin içinde cevaplanmasi gereken yeterince soru var zaten. Bu sorulara bir yenisini daha eklemek olsa olsa yalanci ve yasayanina bile yabanci yasamlarimizin üstüne düsen cevaplama sorumluluğunu bertaraf etmis olmayi sanmaya yarar. Sorular yanitladikça hayati kirinden arindiriyorsa güzeldir. Cevabi çoktan verilmis sorulari israrla yeniden sormak bu cevabi biliyor ve sorumluluklarini tasiyamiyor olmanin yükünü, cevap üretmeyi böylelikle de daha onurlu bir yasam adina adimlar atmayi basarmis olanlara ülestirmek amacini tasir. Hayati kirinden arindiramadiği gibi zar zor kirden arindirilmis yerlerini de kirletir böyle bir çaba. Bu nedenle artik sorma lüksünü bir kenara birakmali ve hayati daha da arindirmak için cevaplama külfetine katlanmaya baslamaliyiz. Yoksa hiç beklemediğimiz bir anda birileri bize sabun mu deterjan mi olmak istediğimize dair bir soruyu sormanin lüksüne sahip olurlarsa onlara vereceğimiz hiçbir cevap hayati kirinden arindirmamiza yetmeyecektir!

Ayna Ayna Söyle Bana Emre Örnek

Merhaba, duygu ve düsüncelerimi paylasacağim için çok mutluyum. Bazen yasadiğimiz su hayata çok sasiriyorum hem de çok. Bir hayat var yasaniyor, kimi bunu hatalarla yanlislarla bazen erken tamamliyor. Kimi doğru düzgün seyler yapmayi basarip bazen de uzun bir ömrü tamamliyor. Peki hiç mi haksizlik, adaletsizlik yok. Burada sans dedikleri devreye giriyor, bazen de kader diyorlar. Onun sansi vardi, onun kaderi iyiydi... Saçma bence, bal gibi de adaletsizlik. Ama cesaretimi yok değil mi yaratani sorgulamaya. Artik sikayet etmemeyi öğrendim. Olduğu kadar yasayabileceksin. Peki heteroseksüel insanlar niçin kendilerini bu kadar hakli görüyorlar. Çoğunluk olduklari için mi. Peki her zaman çoğunluğun dediği mi doğrudur. Bunlar ne kadar yaniltici seyler. Senelerce muhafaza ettim, sakladim ve örttüm, kendi gerçeğimle ilgili her seyi, zarar vermesinler ve bozmasinlar diye içimdeki güzelliği. Çünkü doktor ve diğer müdahalelerle üzerime geleceklerini biliyordum. Sustum sesimi çikarmadim hiç. Sessizce yasattim, hayat verdim, suladim, büyüttüm yetistirdim ve besledim escinselliğimi. Tomurcuk verdi, yeserdi, çiçek açti, dallandi budaklandi, meyve verdi ve güzellesti. Güzellik katti bu dünyaya. Güzel olduğunu biliyordum gizemli havasiyla. Sardikça beni bana baska kimliğin yakismayacağini seziyordum o küçük halimle. Belli etmeden sessiz sedasiz geçti seneler, günler ve ben simdi dolu dolu yasiyor her anini , dakikasini değerlendirmeye çalisiyorum. Gurur duyuyorum kendimle, kimliğimle. Aynalarla baristim dost oldum. Asil ben heteroseksüel insanlara öyle aciyor ve üzülüyorum ki, bizim güzelliğimiz ve hayata verdiğimiz renkleri göremeyecek kadar kör olmuslar. Çok yazik ve ne aci ki kendileri gibi olmayanin mutsuz olduğunu zannetmeye çalismak. Dediğim gibi maalesef adaletli değil bu hayat ve kendinden olamayana acimiyor. Bu yüzden bazen dost olduğum aynalara soruyorum. Ayna ayna söyle bana, hangisi daha acimasiz, hayat mi heteroseksüeller mi?

KAOS GL Subat - Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 57


Dikkat: Asağidaki yazi ahlâk disi ifadeler içerebileceğinden, 18 yasindan küçüklerde kalici ahlâksizliğa neden olabilir. Lütfen umuma açik yerlerde yüksek sesle okumayiniz ve gece 12’den sonra kisik isik altinda içinizden alikiniz.

Canlarim, sürpriz bir biçimde öğrendim ki yeni sayi baskiya hazirlaniyormus. Ayol nasil sevindim ki, canlarimi gene taciz edebileceğim, yasamim kendinden menkul bir anlamla geçici de olsa zenginlesecek diye. Bu yazimda konumuz biraz sosyolojik içerimlerle zenginlestirilmis bir tema çevresinde tezahür buyuracak. (Esber silliği simdi kosarak evinden çikti ve gördüğü ilk kirtasiyeden aldiği Türkçe sözlüğü ile ayni telas evine döndü ki, acaba Gözüm Ablasi ne demis? Aman yavas Esber, lipid ve kolesterol düzeyin seni sarsmasin. Sen lazimsin bu aleme ayol. Daha seninle çok isimiz var. “Obezite ve Saldirganlik” konulu post-doktora tezim için materyal gerekli bana. Ahhh hahhh hayyyy! Daha dur! Bu bir baslangiç. Odana gelip isemeden ölürsem sidik kesem açik gideceğim.) Özür dilerim canlarim, muhatabi siz olmayan bir kavgaya müdahil olmadan aniden dahil oluverdiniz fekat sirf vermediğim için saldirganlasan bu histeriyözik kariya haddini bildirmeliyim satir

KAOS GL Subat - Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 58

aralarinda satir aralarinda. Çok içime batti ayol, ne zamandir bu kadar derine batan bir sey yasamadim ben. Geçen gece rüyama bile girdi de ben nezaketten ödün vermeyerek en sirret ses tonumla “Esber bey, nereden geliyorsunuz böyle löpür löpür?” diye sordum. Uyandim ki her yanim ereksiyon içinde. Su yasimda böyle seyleri yasamak zorunda kalmak bu ülkenin sigara sorunsalinin temelini olusturmuyor mu sizce. (Ayy vallahi bir entelim gene ki Allah nazardan korusun. Kasiyin ayol kiçinizi. Ve öğrenin ki o kiç baska ne ise de yararmis. Fonksiyonalizm çağinda yasiyoruz değil mi canlarim? Ahh hahh hahaaayyy!) Artik yazimin konusuna döneyim, hani su sosyolojik içerimlerle zenginlestirilmis konuya. Mevzumuz, “ne olacak su geylerin halleri” basliği altinda toplanabilir canlarim. (Avam bir dil kullandim ki Esber daha fazla yorulup ölmesin de uzun uzun hirpalayabileyim.) Evet güzellerim, ne olacak ayol sizin haliniz? Geçen aksam Lambda’nin partisine gittim adet olduğu üzere. Artik partide su sunu yapmis, bu bunu yapmis gibi magazin haberler yazmak istemiyorum. Bilirsiniz Gözüm Ablaniz ahlaki gereği dedikidi denen seyi ne doğru bulur ne de doğru telaffuz edebilir. O yüzden gözüme çarpan ve beni gece boyu derin derin düsünmeye iten bir durumu sizinle paylasmak istedim. Ve bu anmaçla* da derginin erken baski yapmasi için tüm ağirliğimi kullandim. Partinin mekani oldukça sevdiğimiz bir yerdi canlarim.

Benim Petek, malum devsirme kizim, basina bir kukuleta geçirmis, yandim Allah irkçi bir saldiri var diye düsündürecek kadar titizlikle seçilmis kostümü ile gelmisti. Benim Latent askim önüne gelen uzun boylularla öpüstü durdu gece boyu ve neden benim için latent kalmak zorunda olduğunu hal dili ile anlatti sağ olsun. Ben de yillarin engin tecrübesi ile bir mütercime gerek kalmadan mesajini anladim ve öpüsmek için onunkinden daha uzun birini aradim ama bulmadim. Demek ki latent askim boy uzatmak için idman yapiyormus, keske basketboaaaal oynasaydi diye düsündüm. Neyse canlarim, ben bu nefis muhasebesi içindeyken, gözüm daha önce soft pornolarin oynadiği sinevizyona takildi. Ayol gene bir grup erkek kosuyorlar perdede ben bekliyorum ki ha soyundular ha soyunacaklar. Dikkat ettim ki ellerinde pankartlar var. Herhalde bu bir politik porno diye düsünürken baktim ki ne soyunan var, ne sevisen. Birakin taocu usulle sohbet etmeyi bakkal Hamiza metodu ile bile birbirine yan gözle bakan yok. Sonra idrak ettim ki bu Lambda’nin 1 mayis gösterilerinden yönetmenin kestikleri. Aaaaa dedim içimden, bravo vallahi, götleri baslari ortada, taninmaktan hiç korkmadan pankartlarla sokağa dökülmüsler. Itiraf ediyorum duygulandim da hiçkirarak izledim valla tüm görüntüleri. Sonra da dedim ki, her halde Kaos’un da 1 mayis görüntüleri gelir bunlarin ardindan. Ama nafile bekleyis. Bir temcit pilavi belgeseli gibi ayni görüntüler pes pese verildi duruldu.


Bilirsiniz canlarim Gözüm ablanizin aidiyet hisleri fazla gelismemistir. Bu yüzden asla tek esli olamamis, bir laçoya el verirken diğeri acaba nerede diyerek gözleri bozulmus ve 8 kere lazerle göz çizdirmistir. Siz benim Kaos’ta yazdiğima bakmayin, ben bir gün Kaos hakkinda olumlu bir laf etmis miyim bir sorun, eski yazilarimi bir okuyun bakalim. Benim için önemli olan, geylerin hareket bütünlüğü, yani sinerjisidir yavrularim. (Ay bu entellik bugün beni öldürmezse hiçbir vakit öldürmez.) Kaos hakkinda eğer atar tutarsaniz vallahi yirtarim. Carrrt sesi ta Amerika’dan duyulur da “aha, Saddam Atom bombasini atti” yanilgisina düsenler sirpveliahti vuruldu sendromu ile yeni bir savas baslatirlar. Ama Lambda hakkinda da atar tutarsaniz da ayni seyi yaparim. Ya da “Balikli Göle Haslanmis Arpa Serpmeyi Seven Urfa’li Geyler Tesekkülü” hakkinda da laf söyletmem. Çünkü bunlar hakkinda sadece ben ileri geri konusabilirim. (Bir de iki ayi grubu birbiri hakkinda, psiko-dinamiği fallus uzunluğu temelinde anlasabilecek atismalar yapabilirler. Sahi, Esber! Sana maksimayzir ismarladim ki ego bütünlüğün yerine gelsin de elin masumuna saldirma. Bunu o baslatti canlarim, tutmayin beni. Pençeyi satin alin da görün yazilarini edepsizin.) Ama gruplarin tam da su dönemde sadece kendileri varmis gibi davranmalarini da tepki ile karsiladiğimi belirtmeliyim. Canlarim. (Noktadan sonra bir nefes ve devam,)

Samimiyetle söylüyorum ki ben 31 mayis gösterilerinin ortak bir gey bilinci ile katilimi sağlanmis eylemler olduğunu ve geylerin, bir diğerinin sürece katkilarini hep kendi katkilariymis bilincinde algiladiklarini düsünmüsüm ve bu yüzden ayi, dayi demeden süreçte bulunan herkesle yatmayi bir pekistireç addetmisimdir. (Haydar ve Taner dahil) Yani o gece sadece Istanbul’dan değil Ankara’dan da görüntüler olsaydi ve “geylerin varliği vatan sathinda yayilabildiği her yerde” mesaji verilip ikinci kurtulus savasi ruhuyla tekno dans yapsaydik fena mi olurdu? Yani why not? (Bu yazida bir kültür akintisi yasiyorum gördüğünüz gibi. Yani muayyen haller canlarim!) Neden geyler bir türlü kim için, ne kosullar altinda ve genel amaci belli bir nokta hedefi ile bir araya geldiklerini sik sik unutuyorlar. Isin ilginci bunu hem de yasamin içindeki siradan ve küçük yerlerde unutuyorlar. Demem o ki canlarim, büyük organizasyonlarda, iddiali projelerde bir diğerini animsamak çok kolay ve olmazsa adami ayiplarlar zaten. Rahmetli ebem kör nezahat (kemikleri titresin) komsunun dayanismasini, samimiyetini çağirildiği düğünlerde değil aksam evine gelen dolmalarda, tuz isteyisinde, kocasini ebemle paylasmasinda arardi ve bize de öyle öğretti. Osmanli terbiyesi canlarim (asalet gereği biraz Fransiz mutfaği izleri de tasiyor yani). Ben böyle düsünüyorsam bu doğru olmayabilir (pasif agresif, kaçingan ve bağimli kisilik özellikleri tasiyanlar için söyledim)

ama sezgilerim, sanki tam da ufacik yerlerde korumamiz gereken bir hassasiyetin, gey hareket sürecinin nezle ya da grip olmadan yasamina devam etmesi için, bir kere daha düsünmemiz gereken bir tavir olduğu vesvesesini veriyor. (az önce Kaos’tan aradilar ve dergide çok yer isgal ettiğim için yazimi kisa kesmem gerektiğimi söylediler. Baski ve tahakküm altindayim, kadinlar yardim edin, yürüyüs yapin, jop yiyin ayol!) Iz’aniniz ve ferasetiniz Gözüm Ablaniz

Not: Bir bilgi asklarim sizin için; Psikanalizde Topluluk Kuramcilarindan Wilfred Bion, topluluk içinde bir etkinliği gerçeklestirmek için bir araya gelen bireylerin, o isi gerçeklestirmeyi geciktirecek seyleri neden yaptiklarini, hatta gerçeklestirmemek için neden ellerinden geleni yapar gibi göründüklerini incelemis ve sonuç olarak su yargiya varmis; topluluk içinde olusan heyecan yüklü ortam ile ilgili aksamalar bireylerin firsatlari değerlendirmelerine engel olur gözükmektedir. (ay, bu Kaos sonunda beni de kendine benzetti vallahi)

(*Anmaç; bir seyin anilmasina vesile olan baska bir sey. Ataç, Yirtmaç, Smaç kelimelerinden hareketle türetilmis bir yeni kelime. Ben buldum. Nasil olmus? Simdi de cümle de kullanacağim; “Su patlamis balon anmaçlarini görünce canim hamama gitmek istedi ayol!”... Entellik zor sey bacim zor!)

KAOS GL Subat - Mart 2003 Sayi 14 Sayfa59


Tartisma

Yayin Kurulu Notu: 13. sayida “Tartisma” bölümünde yayinlanan Coskun’un “Lambda Neden Bir Terapi Grubudur?” yazisina istinaden yazilan Kadir’in “Bir Bilene Sorduk; Bes Bilene Yolladi” isimli yazisini ve Çoskun’un bu yaziya karsilik yazdiği yaziyi yayinliyoruz. Bize göre bu iki yazi da “tartisma” bandinda bile yayinlanmayacak kadar “öznel” ifadeler de içeriyor. Yayin Kurulu olarak bu yazilarin, tartismanin doğasi gereği olan dönüsüm noktasina ulastirmayacak yazilar olduğunu düsünüyoruz. Ayrica Kadir, Coskun’un yazisinin yayin kurulundan nasil geçtiğini soruyor, Coskun’un yazisi tartismanin tarafi olan ve Kadir’in de içinde bulunduğu Lambdaistanbul’a gönderilmisti, onlarin onaylari alinarak yayinlandi. Kadir’in ve Coskun’un yazilari tartismanin taraflarinin görüsünü alarak yayinliyoruz.

Bir Bilene Sorduk; Bes Bilene Yolladi Kadir

Coskun Durmus’un 13. Sayida yayinlanan Lambda Neden Bir Terapi Grubudur baslikli yazisini okuduktan sonra cevap verip vermemek konusunda kararsiz kalmistim. Yazinin yayinlanmasini uygun bulan kurulun; insanlarin gerçeği bilmesini engellemenin, sansürden daha yanlis olduğu fikrime katilanlardan olusmasini çok isterdim. Böylelikle insanlar `Escinsellerin Sesi`ifadesini kullanan ve Türkiye`de alaninda ilk olan Kaos GL dergisini gerçek disi ve saçma düsüncelerle isgal etmemeleri gerektiğini anlamis olurlardi. Coskun’un yazisina bu mantikla müdahale edilmesi çok daha yararli olacakti kuskusuz. Fakat görülüyor ki buna dikkat edilmemis. Ilk olarak, Lambdaistanbul`un toplumsal dönüsüm ve bilinçlenme konusunda hiçbir basari sağlayamamis olduğunu iddia etmek, bu çalismalar için vakit ve enerji harcayan insanlarin emeğini hiçe saymak demektir. Söylesi, sunum gibi etkinlikler, Coskun`un iddia ettiği gibi ciliz ve küçük değil; genis, ciddi çalismalardir. Böyle bir söylesi sayesinde, çoğunluğu karsicinsel olan katilimcilarin, yakalarina `Politik olarak escinselim.` yazili pembe üçgenler takmalari, çalismalarin basarisiz olmadiğini gösterir. Sivil toplum örgütleri toplumlarin can damari sayilmaktadir. Lambdaistanbul bu yil, 200‘e yakin sivil toplum örgütünün katildiği bir sempozyumda yer aldi ve tüm bu kurumlarin escinsel hareketi tanimalarini sağladi. Sempozyum sonrasinda birçok örgüt ve grupla ortak çalisma olanağimiz doğdu. Bunlarin en dikkat çekici olani, Istanbul`un kalabalik semtlerinden birinin muhtari tarafindan önerilen mahalle çalismalari fikridir. Bu projeyle, muhtarliklar vasitasiyla düzenlenecek toplantilarla insanlarin escinsellik konusunda

KAOS GL Subat - Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 60

bilinçlenmesi amaçlaniyor. Lambdaistanbul, Savasa Hayir Platformu ve Irakta Savasa Hayir Koordinasyonu’nun da aktif katilimcilarindan biridir. Bilmeyenler için açiklamak istiyorum: Avrupa Parlamentosu Insan Haklari Komisyonu`nun Türkiye raporuna escinselliği de eklemesi Lambda tarafindan sağlanmistir. Gazete ve televizyonlarda yer alan basin açiklamasi ve röportajlarimizi da unutmamak gerekir.(Özellikle son bir kaç ay içinde yoğunlasmakla birlikte) birçok basin-yayin organi Lambda ile bağlanti halindedir. Bu çalismalar direkt olarak toplumsal dönüsümün kapsami içindedir. Tüm bunlari görmezden gelmenin ve yanlis lanse etmeye çalismanin sağlikli bir kafanin ürünü olmadiğini düsünüyorum. Kurumsallasma ve dernek olma konusunda mangalda kül birakmayan Coskun, bu amaçla düzenlenen toplanti ve çalismalarin hiçbirine katilmamis olmakla birlikte, bu konuda somut bir fikir de sunmamistir. Oturduğu yerden birilerinin bir seyler yapmasini beklemek ve her gördüğü yeni kipirti için yeni saldirilar hazirlamak zannederim daha kolay bir is… Bu noktada Coskun kendi tezini kendi yazisinda zaten çürütüyor! 70 milyon içerisinde 15 kisilik bir gruptan devrimler yapmasini beklemenin yanlis olduğunu söyleyerek, en mühim konuya parmak basmis. Fakat unutmamak gerekir ki, bunu hazir yiyicilik üzerinden talep etmek, siz yapin ben faydalanayim demek düpedüz asalakliktir. Bu konuda problemi olan kisi, anahtar deliğinden izlediği insanlari basarisizlikla suçlamak yerine, bu basarinin sağlanabilmesi için kendi de bir seyler yapmalidir. Lambda’nin genel yapisi üzerine yönlendirdiği elestiriler yapici değil

yikicidir. Ayni zamanda anlamsiz ve gerçekten uzak iddialardir. Devlet kadrolarindan köy ihtiyar heyetlerine kadar her olusumda kaçinilmaz olan sirkülasyon elbette Lambda içindede olacaktir.Bu noktada Lambda`nin `kisiler üzerinden is değil, isler üzerinden kisi`programi sirkülasyonun neden olacaği aksakliklari basindan önlemeyi amaçliyor. Su gerçeği göz ardi etmemek gerekir. Yazisini `adam olana` gibi cinsiyetçi bir ifadeyle noktalayan Coskun, zaten cinsiyetçilikle mücadele eden bir olusumu elbette beğenmeyecek, o grup içerisindeki katilimcilari ve çalismalari elbette kötüleyecektir. Lambda`nin sosyal değisim ve bilinçlenme konusundaki durus ve performansini elbette yok sayip tasa tutacaktir. Karsicinselciliğini, cinsiyetçiliğini ve siddet sempatizanliğini her firsatta ortaya koyan Coskun, bunlarla mücadele eden bir platformun aslinda kendisiyle mücadele halinde olduğunu çok iyi biliyor. Bu nedenle `Savasa Hayir`eylemlerine katilmamizi vakit kaybi ve saçmalik olarak değerlendiriyor. Bu nedenle `travesti rüzgarini önlemek ve gey kültürünü yerlestirmek`konusunda böylesine istekli… Coskun, kendince doğru bulduğu tespitler sonrasinda su sonuca varmis: Lambda`ya bir yil katilin, bir yildan sonra mezun olun. 9 yildir Lambda`da olan birinin bu tezi beni önce sasirtmakla birlikte tepkilerinin esas nedenini anlamami sağladi. `Bilgi ve bilinç düzeylerinizi yükseltme asamasinda`yani bos kafalarinizla Lambda`ya gelin. Böylelikle Coskun kabarik iktidar egolarini sizin üzerinizden tatmin etsin. Bir yildan fazla kalmayin çünkü Coskun`un iradesini kirma ihtimaliniz doğar.


Tartisma

Lütfen Belden Asaği Vurmayalim! Coskun Durmus

Ben Lambda hakkinda bir tartisma baslatirken, yapici bir elestiriyle, yeni modeller olusturabilir miyiz diye düsündüm. Ama günes balçikla sivanamayacaği için, belden asaği vurmak kolay geldi. Derneklesme escinsel hareket için elzemdir. Gerekçelerini önceki yazimda belirtmistim. Bu konuda basi çekenlerdenim ve dernek olusumu için imza ve isim vermeye hazir olduğumu herkes bilir. Benim escinsel hareket için yaptiklarim (Ibrahim Erenden, Gökkusağinin kurulmasina ve Lambda’nin olusumundan, bu güne kadarki bireysel çalismalarimi, Kaos GL dergisinde çikmis yazilarimi vs.) escinsel tarihinden ve KaosGL eski sayilarindan öğrenilebilir. Yeni arkadaslarin okuma ve geçmisi öğrenme aliskanliklari olmadiğini yine önceki yazimda gerekçeleriyle vurgulamistim. Yeni baslayan tartismada özetle dedim ki: Lambda kurumsal ve tüzel bir olusum değil, böyle olunca, toplumsal basarilardan uzak, ağirlikli olarak kisisel terapiden ibaret kaliyor. Ya Lambda kurumsallassin yada eğer terapi grubuysak, bu islevi etkinlestirelim, çünkü insanlarin belirli bir süreden fazla terapi almalarini beklemek, birey açisindan doğru olmaz... Bu söylediğim konulara açiklik getirmeden kisisel saldiriya geçmis olunmasini nevrotik bir genç arkadasin tepkisi olarak görüyorum. Bugün itibariyle yeryüzünde Mr. Bush’dan baska kimse savas istemiyor. Savas konulu bütün toplantilarda vardim ve ayrica, ‘savasa hayir’ mitingindeki “güçlünün güçsüzü ezmesine hayir” yazili pankarti tamamen bana ait olup, ellerimle hazirlamistim. Lütfen belden asaği vururken yalan konusmayin. Bahsi geçen Avrupa parlamentosu Türkiye raporundaki escinsel ifadenin yer almasi ise, benimde içinde bulunduğum, doktor, avukat, mühendis, öğrenci, isçi ve travestilerden olusan Lambda’nin en aktif dönemi olan 93 yilina ait bir gelismedir. Lütfen biraz escinsel tarihini okuyun ve tereciye tere satmayiniz. Lambda’nin tarihte neler yaptiğini bana öğretmeye kalkanlar bilsinler ki, o tarihin içinde bende vardim. Ben Lambda’nin tarihini

değil su anki, 2000li yillardaki toplumsal ve teknolojik gelismeler isiğinda Lambda’nin küçülmesini, birbirine benzer alti kisi kalmasini ve onca yila rağmen halen kurumsallasamamasini elestiriyorum. Ben iftira edildiği gibi bos durmuyor, bir seyleri olusturmak istiyorum. Birbirimizi değil, toplumu kucaklayalim diyorum, dernek kuralim isim imza maddi manevi katki vereyim diyorum. Kasa defteri tutalim, para konusunda seffaf olalim diyorum, ama asilacak adam oluyorum. Çünkü harekete, değisime tepki bir fizik kanunudur. Oysa iddia edildiği gibi bende sessiz sandalye olsaydim bende çok sevilecektim. Doğru söyleyeni yedi köyden kovmuslar. Halbuki belden asaği vurmak yerine, su konular üzerinden tartisirsak hem birbirimizi kirmaz, hem de Lambda’nin kurumsallasmasina bir nebze katkida bulunuruz. Lambda’dan bir yildan fazla süredir mezun olan kisiler neden hala Lambda’nin banka hesaplarini üzerlerinde tasiyorlar? Lambda harcamalarini neden kasa defteri üzerinden yapmiyor? Harcamalari gösteren bu kasa defteri neden grup toplantilarina getirilmiyor? Bu durumda banka hesaplarini mezun arkadaslardan devralmali midir? Lambda, para konulari (mali yapi) kurumsallasmadan, bir kasa defteri tutmaktan aciz iken, nasil oluyor da Astrea ve Hollanda Konsolosluğundan ‘bir bina satin almak’ adina belki de 50bin dolara mal olacak bir proje hazirliğiyla, böylesi yüklü para istenmesi çalismalarina baslayabiliyor. Bu projenin basarisizliği durumunda Türkiye’deki bütün escinsel olusumlarin mimleneceği ihtimali neden düsünülmüyor? Kasa defteri tutalim diyen Coskun neden yakilacak adam ilan ediliyor? Lambda içerisinde herhangi bir yetkiyi ele geçiren neden bunu bir iktidar unsuru olarak kullaniyor? Neden periyodik sürelerde bu görev ve yetkileri gruptan baskasina devretmiyor. (Bazilarimiz, oyuncağini vermek istemeyen çocuk gibi.. Aylarca hatta yillarca gruba gelmeyen kisilerin keyfi olarak grup listesinden gruba müdahale edebilmesi, grup içi minik gruplasmalar, kisisel arkadasliklar üzerinden grup içi ayrimcilik yapilmasi, kisisel inisiyatifle

Lambda parasinin grup karari olmaksizin peskes çekilmesi. (Birilerinin birilerini gruptan habersiz Lambda parasiyla partilere göndermesi, CD player almasi, sahsi inisiyatifle bazi harcamalarin ödenip bazilarinin ödenmemesi vs. sadece birkaçi) Grupta neden hareket adina düsünce üretilmez? Neden üretilecek düsünceler, yapilan etkinlikler yaziya dökülmez? Neden yillardir Lambda’dan KaosGL ye bir tek düsünce yazisi gitmemistir? 10yillik Lambda’nin arsivinde üç bes sayfadan baska neden yazili materyal yoktur? Neden sadece tüketime yönelik faaliyetler yapilir? Neden Lambda bilgiyi üreten, çoğaltan ve yeni gelenlere aktaran olmamistir? Lambda neden büyük emek vermis eski mezunlarindan nefret eder, onlari saygi ile anmaz ve onure etmez? Eski aktivistler neden simdi Lambda’nin adini bile duymak istemiyor. Lambda’ya yillarca emek verenler, nasil olurda üç günlük yeni insanlar tarafindan 'sende kimsin, ne yaptin ki, defolmak' gibi seviyesizce elestirilebilir? Neden üniversitelerden öğrenciler artik Lambda’ya gelmiyor. Neden Lambda’dan travestiler ve lezbiyenler uzaklastilar. Neden Lambda’ya ayni ekonomik ve kültür bandindan olan bes on kisiden baska farkli toplumsal siniflardan, farkli insanlar gelmiyor. Neden en boktan barlara yüzlerce escinsel giderken Lambda’ya on kisiden fazla insan gelmiyor? Neden Lambda'ya sadece issiz, mutsuz ve sevgilisi olmayanlar gelir? Neden hiyerarsi olmayan bir yerde birkaç dominant kisi grup üzerinde tahakküm kurar,ve diğerleri sessiz sandalye gibi oturur? Hiç kuralsiz kaidesiz sadece kisisel arkadasliklar üzerinden iliski kurulan ve bu kurumsalliktan uzak bos arsada oyun oynayan bir avuç nevrotik insan (ben de dahil) arasinda neden 3040 yaslarinda meslek sahibi olan ve nevrotik olmayan hiçbir üye yoktur? Bu toplumda escinseller neden nevrotik olur? Bunlar tartisilsaydi keske, belden asaği vurmalar olmasaydi, dernek olsaydi, kurumsallik olsaydi, parasal harcamalar seffaf olsaydi ve keske Lambda kisisel arkadasliklari değil toplumu kucaklayabilseydi.

KAOS GL Subat - Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 61


Avrupa Insan Haklari Mahkemesi Ayrimciliğa Karsi Hüküm Verdi ILGA-Avrupa yaptiği bir basin açiklamasinda Avrupa Insan Haklari Mahkemesi’nin AB üyesi Avusturya’daki escinsel erkekler aleyhindeki ayrimci resit olma yasina karsi aldiği karari kutladi. Mahkeme Avusturya ceza kanununun 209. maddesinin Avrupa Insan Haklari Sözlesmesi’nin ayrimcilik karsiti 14. maddesinin ihlali olduğuna hükmetti. Gerçi Avusturya Anayasa Mahkemesi 209. maddeyi zaten Temmuz ayinda iptal etmisti, bu yüzden karar cinsel yönelim zemininde cinsel iliski için ayrimci resit olma yaslarini yasalarinda tutan Avrupa Konseyi ülkelerini ilgilendiriyor. ILGA-Avrupa’nin Avrupa Konseyi’ndeki delegesi Nico Beger mahkeme hükmünün yasalarinda hâlâ ayrimci resit olma yasi maddelerini bulunduran Avrupa Konseyi üyeleri – Arnavutluk, Bulgaristan, Yunanistan, Irlanda ve Portekiz – için mazeret birakmadiğini söyledi.

Ermenistan, Anti-Gey Yasalari Ceza Kanunundan Çikardi Ermeni Ulusal Meclisi ikinci seferde güncellenmis bir ceza kanununu onayladi ve beraberinde bir anti-gey yasayi da kaldirmis oldu. Fransa Gey ve Lezbiyen Ermeniler Derneği’nin (AGLA Fransa) açiklamasina göre, Ermenistan erkekler arasinda seksi bes yila kadar hapis cezasi ile cezalandiran ceza kanununun 116’inci maddesini yürürlükten kaldirdi. Ermenistan’da 1996 yilinda yedi erkek, 1997’de dört ve 1999’da da dört erkek gey seks suçundan hapis cezasina çarptirilmisti. 2000 yilinda ILGA Avrupa Konseyi’nde lobi faaliyetinde bulunarak, 116’inci maddenin kaldirilmasinin Ermenistan’in Avrupa Topluluğu’na girmesinin düsünülmesinin ön kosullari listesine dahil edilmesini istemisti. AGLA Fransa yaptiği açiklamada Ermenistan’in attiği adimin cesaret verici olduğunu ve ülkedeki escinsel haklarinda iyilesme gözleneceğini söyledi.

KAOS GL Subat - Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 62

Ermeni Eylemicilerden Siyasetçilere Ifsa Tehdidi Ermeni gey ve lezbiyen eylemciler ülkedeki siyasal düzenin gizli escinsel üyelerini, polisin cinsel azinliklara yaptiği tacizler durmazsa ifsa etmekle tehdit etti. Durumu bir insan haklari savunucusu Agence FrancePresse’ye bildirdi. Helsinki Insan Haklari Komitesi’nin Ermenistan bürosu baskani Mikael Danielyan’a göre çok muhafazakâr ve Ortodoks Hiristiyan olan Ermenistan’da escinseller acimasizca zulüm görüyorlar ve kimi zaman da ülkeden kaçmaya zorlaniyorlar.

Outrage! Reggae Starlarini Dava Ediyor Escinsel haklari savunuculari ilk kez homofobik siddet tahrikini sorusturmasi için hükümete baski yapiyorlar. Aktivistler reggae starlarinin nefret suçlarini tesvik ettiğini söylüyor. Ingiltere’de irksal nefreti kiskirtmak yasak olsa da, buna denk lezbiyen ve gey topluluğuna yönelik nefreti tesvik eden söz ve eylemler üzerinde bir yasak yok. Ancak escinsel baski grubu Outrage! geylerin yakilmasi, vurulmasi ve dövülmesi çağrisi yapan sarki sözleriyle söhret kazanan sarkicilarin 1986 yilinda çikarilan Kamu Düzeni Yasasina göre kovusturulabileceğini umut ediyor. Tatchell bunun bir sansür sorunu olmadiğini söyledi. Bu ay kamu sorusturmalari müdürü, Sir David Calvert-Smith, bir parlamento komitesine bu tür olaylarin Kamu Düzeni Yasasina göre sorusturulabileceğini ama polisin henüz kendine bu konuda bir dosya göndermediğini söyledi. Kraliyet savcilik ofisi homofobik suçlara karsi siki tedbirler yürürlüğe koymus ve saldirganlara “sifir hosgörü” gösterileceğini bildirmisti. Outrage! homofobik sarkilariyla Jamaika ve baska ülkelerde albümleri satan Capelton, TOK, Elephant Man ve Beenie Man gibi grup ve sarkicilar üzerinde yoğunlasiyor. Beenie Man daha sonra bazi yorumlari için özür

dilese de, Tatchell onu da suç dosyasina aldiğini bildirdi.

Kuzey Irlanda’da Gençlerin Yarisi Erkekler Arasi Seksi Yanlis Buluyor Kuzey Irlanda’da gençlerin yarisindan çoğu erkekler arasinda yapilan seksin her zaman ya da çoğunlukla yanlis olduğuna inaniyor. Buna karsin Aile Planlamasi Derneği ve Ulster Üniversitesi’nin yaptiği ankete gore, gençlerin sadece üçte biri kadinlar arasindaki seksin yanlis olduğunu söylüyor. Her genç insandan birisi daha önce en az bir kez ayni cinsten birisinden hoslandiğini söylemis. Gençlerin cinsel tutumlari ve yasam tarzlari üzerine 14-25 yas arasi 1,000 gence yapilan anket Kuzey Irlanda’da bir ilk. Aktif bir cinsel yasami olan erkeklerin yüzde 11’i ve yine aktif bir cinsel yasami olan kadinlarin yüzde 4’ü en az bir kere ayni cinsten birisiyle sevistiğini söylemis. Anket sonuçlarinin açiklandiği toplantida, Kuzey Irlanda Aile Planlamasi Derneği müdürü Audrey Simpson sunlari söyledi: “Sik sik Kuzey Irlanda halkinin Birlesik Kralliğin geri kalanina göre daha muhafazakar olduğu söylenir. Bu arastirma Kuzey Irlanda’da yasayan genç insanlarin Ingiltere, Iskoçya ve Galler’de yasayan akranlarinin cinsel tutumlari ve davranislarindan önemli farkliliklar göstermediklerini açikça kanitliyor. Bu yüzden escinsel ve heteroseksüel iliski için resit olma yasinin Kuzey Irlanda’da farkli tutulmasi için bir neden yok.” Isveç’te Escinsel Çiftler Kendi Evlat Edinme Ajanslarini Kurmayi Düsünüyor Yakin zaman önce evlat edinme hakki kazanan Isveçli escinsel çiftler geleneksel kurumlar basvurularini kabul etmeyi reddettiği için kendi evlat edinme ajanslarini kurmayi düsünüyorlar. Cinsiyetlerin Esitliği Ulusal Federasyonuna (RFSL) göre, evlat edinme basvurularina bakan alti organizasyon, 2002’nin Subat’inda escinsel çiftlere evlat edinme hakki veren bir yasa


geçtikten sonra bile escinsel adaylarla iliskiyi kesiyor. RFSL baskani Soeren Andersson’a gore evlat edinme ajanslari bu konudaki fikirlerini açikça belirttiler. Federasyon içerisinde biz artik çok ciddi bir sekilde bağimsiz bir evlat edinme ajansi kurmayi tartisiyoruz.”

Hiristiyan Hayir Kurumundan Escinsel Düsmani Kartlar Ingiltere’de anti-gey bir hayir kurulusu bağis olarak topladiklari parayi escinsel çiftlerin evlat edinmelerini durdurmak için bir kampanyada kullanmalari sebebiyle vergiden muaf statülerini kaybedebileceği bildirildi. Evanjelik bir think-tank olan, The Christian Institute, escinsellerin evlat edinmelerine karsi binlerce kart basti. Kartlarin üzerinde “Ölmem halinde, çocuklarimin escinseller tarafindan evlat edinilmesini istemiyorum” yaziyor. Bu kartlar geçen ilkbahar Lordlar Kamarasi evli olmayan ve escinsel çiftlerin evlat edinebilmelerine olanak sağlayan yasayi tartisirlarken basildi. Yasa yerel idarelerin bakimindaki 60,000 çocuğa bir yuva bulunmasina yardim etmek için tasarlandi ve geçen ay Lordlar Kamarasinda onaylandi.

Gay Games 1.4 Milyon $ Zarar Etti En son Sydney’de yapilan Gay Games $1.4 milyon zarar etti ve Sydney 2002 Gay Games Limited muhtemelen iflas edecek. Oyunlarin zamanlamasinin Bali adasindaki bombalamayla çakismasi oyunlar için Avustralya’ya gelen insan sayisini çok azalttiği belirtiliyor. Oyunlarin Sydney ekonomisine tahminen $56 milyon kazandirdiği bildirildi. Oyunlarda 80 ülkeden 12,000 yarismaci 31 spor turnuvasinda bir araya geldiler.

Sirbistan’da Geyrilla’nin seçim taktiği Sirbistan’da escinsel haklari savunuculari yapilacak baskanlik seçimlerinde kendi kampanyalarini baslatti. Geyrilla, iki radikal

milliyetçi ve bir ilimli muhafazakarin resmi adaylar olduğu seçimlerde, escinsel sorunlarina dikkat çekmeye çalisan bir yeralti grubu. Geyrillalar yaptiklari bir açiklamada Geyrilla’ya oy veren seçmenlerin Sirbistan’da cinsel kimliklerinin farkinda olan ama bunu açiğa çikarmaya korkan çok büyük sayida vatandas olduğunu göstereceğini söylediler. Isim vermeyen bir Geyrilla eylemcisi kampanyanin amacinin bu seçimlerde lezbiyen ve gey nüfusun varliğini görünür kilmak olduğunu söyledi. “Bu üç baskan adayindan hiçbirinin gey ve lezbiyen çikarlarini temsil edeceği ya da savunacağina inanmiyoruz.

Navratilova’dan AntiLezbiyen Sözlere Cevap Eski dünya sampiyonu Martina Navratilova, Yugoslavya’dan Damir Dokic’i lezbiyen oyuncular hakkindaki homofobik yorumlari için elestirdi. 46 yasindaki Navratilova bu hafta Avustralya’nin Hardcourt Kadin Sampiyonasinda, gelecek ayin Avustralya Open turnuvasina hazirlik amaciyla korta çikacak. Navratilova turnuva hazirliklarindan ayirdiği zamanda, o da tenis oyuncusu olan kizi Jelena’nin bir lezbiyen olduğunu öğrenirse intihar edeceğini söyleyen Dokic’e yanit verdi. ‘Bu kizina değer veren bir babanin söylemesi için fazlasiyla aptalca. Eğer kizinin cinsel yönelimi onun için en önemli seyse, Dokic için üzgünüm.’

Pembe Üçgen Izmir Escinsel Kültür Grubu 1 Aralik Etkinlikleri 1 Aralik Dünya AIDS Günü nedeniyle ayni gün yapilan toplantisinda Kivanç ve Nükte’nin hazirladiği bir sunum gerçeklestirildi. Kivanç daha çok hastaliğin tibbi yönleriyle, Nükte ise Dünya Sağlik Örgütü verileri ve konuyla ilgili istatistikler yardimiyla AIDS’in sosyal yönleri, hastaliktan etkilenen kisilerle nasil ilgilenileceği gibi konularda bilgilendirmelerde bulundu.

Sunumun ardindan toplantiya katilan arkadaslarin sorulari cevaplandirildi. AIDS Savasim Derneği Izmir Subesi’nden temin edilen prezervatif ve brosürler dağitildi.

DEHAP Konferansinda Escinsellik DEHAP Yeniden Yapilanma Iç Anadolu Bölge Konferansi, 18-19 Ocak 2003 tarihlerinde Yenimahalle Belediyesi Konferans Salonunda yapildi. Yaklasik 250 kisinin katildiği oturumlarda Buse tarafindan okunan mesaj ilgiyle karsilandi. Buse’nin okuduğu mesaji kisaltarak aktariyoruz. “Yasamin her alaninda escinseller vardir. 21. yy’a girdiğimiz bu günlerde bile, hâlâ escinsellik realitesi taninmamakta, yok sayilmaktadir. Heteroseksizmin politikasi çok güçlüdür. Egemen güçlerin, tüm kurumlariyla desteklenmektedir. Ötekilestirme politikalari sonucu, sisteme muhalif olarak hareket eden anlayislar bile escinselliğin karsisinda yer almislardir. Kaynaği nereden beslenmis olursa olsun birbirleriyle çatisan ideolojiler, söz konusu escinsellik olunca, maruz kaldiklari asimilasyonu escinsellere uygulamislar, kadin erkek bütün escinselleri mağdur durumda birakmislardir. Toplumsal mücadelenin yeserttiği DEHAP escinsellerin içinde bulunduğu durumu anlamaya yakin noktadadir. Yasadiğimiz topraklarda escinsel kurtulus hareketini savunan biz escinseller, tek basina kurtulus olmayacağinin bilinciyle, birlikte özgürlesmenin yollarini ariyoruz. Bu noktada DEHAP’in bizleri yalniz birakmayacağini su ana dek vermis olduğu onurlu mücadelenin devaminda görüyoruz. Bizlere güven vermis olmasindan kaynakli sorunlarimiza duyarlilikla yaklasacaklarini umut ediyoruz. Tüm ezilenler olarak güçlerimizi birlestirerek demokrasi ve baris mücadelemizde basariyi daha hizli yakalayacağimiza inaniyorum” dedi

KAOS GL Subat - Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 63


Kaos Kültür Merkezi

KAOS KÜLTÜR MERKEZI SUBAT AYI GÖSTERIM PROGRAMI 2 SUBAT 2003, Pazar, 17:30 SOĞUK GECELER, Yön: Kadir Sözen

Saz çalan, sarki söyleyen çocuklar... Hepsinin hayali birer “Emrah” olabilmekti... Ancak ödeyecekleri bedele rağmen hayattan silinip gideceklerdi...

BIZE GELENLER

Kevin Bales Küresel Ekonomide Yeni Kölelik

Orhan Türker Halki’den Heybeli’ye

Çev: Pınar Öğünç Çitlembik Yayınları Aralık 2002

Bir Ada Hikâyesi Sel Yayıncılık Ocak 2003

Çev: Zeynep Yelçe & Neşenur Domaniç Çitlembik Yayınları Aralık 2002

Necmettin Çoban’in yani sira çocuk oyuncularin performansi da göz dolduruyor. 9 SUBAT 2003, Pazar, 17:30

OLIMPO GARAJI, GARAGE OLIMPO, Yön: Marco BECHISI Arjantin’de gözaltinda kayip, sorgu ve iskence... Uzak diyarlarda geçse de çok yakinimizdan bir öykü. Keske, tüm iskenceler birer umaci öyküsü olarak kalabilse ya da hiç anlatilmalarina gerek kalmasa... 16 SUBAT 2003, Pazar, 17:30 RUHLAR EVI, HOUSE OF THE SPIRITS, Yön: Bille AUGUST

Askeri cuntanin “demokrasi”ye soyunduğu Sili’den nefes kesen bir hikaye. Basta Meryl Streep, Jeremy Irons, Glenn Close, Winona Ryder, Antonio Banderas ve Vanessa Redgrave olmak üzere muhtesem oyuncu kadrosuyla bir sinema söleni. 23 SUBAT 2003, Pazar, 17:30 ARAP GECELERI, ARABIAN NIGTHS, Pier Paolo PASSOLINI Ayin Italyanca sesli, Ingilizce altyazili filmi… Kaynaklarda 5 üzerinde 4,5 yildizla değerlendirilen bu filmin konusu oldukça basit; Kral olan kadin kölesinin pesindeki çocuğun cinsellikle tanismasi! Kadin köle nasil kral olurmus, hadi olsa olsa kraliçe olur diyorsaniz; bir çocuk nasil köle alir diyorsaniz filmi izleyeceksiniz. Sonuçta bir Passolini filmi…

Marilyn Yalom Evli Kadının Tarihi

Kara Mecmua

Ocak-Şubat 2003 Sayı 8

Mark Lieberman Silahsız Askerler Çev: Ebru Yeşil Çitlembik Yayınları Aralık 2002

Metin Üstündağ Pazar Sevişgenleri-2 Sel Yayıncılık Ocak 2003

Alain de Botton Aşk Üzerine Çev: Ahu Antmen Sel Yayıncılık Aralık 2002

Adres: Piyerloti cad. Dostlukyurdu sok. No. 8 Çemberlitas-Istanbul Tel: (0212) 518 25 62 E-posta: kara@mecmu-a.org http://www.mecmu-a.org

Güney Ocak-Subat-Mart 2003 Sayi 23

Kaos Kültür Merkezi

Selanik Caddesi, No:48/8 Kizilay/Ankara Tel/Fax: (312) 418 87 15 dergi@kaosgl.com www.kaosgl.com FILM GÖSTERIMLERI ÜCRETSIZDIR.

Elsa Triolet Mahrem Yazılar Çev: İsmail Yerguz Sel Yayıncılık Aralık 2002

KAOS GL Subat - Mart 2003 Sayi 14 Sayfa 64

Üç Aylik Kültür Sanat Edebiyat Dergisi



KaosGLD76