Page 1

OCAK1995

SAYI 5

NE LİBERAL... NE SOSYALİST... DEMOKRASİ İSTEMİYORUZ ÖZGÜRLÜK

ÖZGÜRLÜK

ÖZGÜRLÜK

ÖZGÜRLÜK

ÖZGÜRLÜK

ÖZGÜRLÜK

ÖZGÜRLÜK

ÖZGÜRLÜK

ÖZGÜRLÜK


KAOS GL

AYLIK POLİTİK DERGİ ARALIK 1994 SAYI:4 İLETİŞİM İÇİN YALNIZCA PK:53 CEBECİ / ANKARA YAZINIZ

KAOS GL

2


HAZ, YARATICILIK VE POLITIKA

MİCHEL FOUCAULT

Cinsellik, davranışımızın bir parçasıdır. Demek ki özgürlüğümüzün de... Cinsellik bizim kendi yarattığımız birşeydir -bizim yaratımızdır, arzularımızın gizli bir 'cephesini' keşfetmenin çok ötesinde birşey... Şunu açıkça anlamalıyız ki, arzularımız yoluyla, arzularımız aracılığıyla yeni ilişkilere, yeni sevme biçimlerine, yeni yaratma biçimlerine ulaşırız. Cinsellik bir yazgı değildir; yaratıcı bir yaşam için bir olasılıktır... Kendi (eş)cinselliğimizi 'keşfetmek' meselesi değil sözünü ettiğim; ben kendi cinsel seçimlerimizin altından yol alarak, yeni bir yaratıcılığa varma sürecinden sözediyorum... Önce kendi cinselliğini seçme olanağına -ve hakkına- sahip olmak elbette ki çok önemli. Cinsellik konusundaki insan hakları bir çok yerde hala çiğnenmekte, bu sorunlara çözülmüş gözüyle bakamayız. Gene de, ben bir adım daha ileri gitmemiz gerektiği görüşündeyim. Sadece kendimizi savunmamız değil, kendimizi ortaya koymamız da gerekiyor, sadece cinsel kimlik açısından değil, kendimizi yaratıcı bir güçolarak ortaya koymamız gerekiyor. 'HAZ' Şu sado mazoşist altkültür denen alana bakın. Ben bu alanın bir açılımla ya da bilinçaltımızın derinliklerindeki sadomazoşist eğilimlerle filan ilgisi olmadığını düşünüyorum. Bence sadomazoşizm, bunun çok ötesinde; bir zamanlar hiçkimsenin haberi

KAOS GL

bile olmayan yeni zevk olasılıklarının gerçek bir yaratımı. Sadomazoşizmin koyu bir şiddetle bağlantılı olduğunu, bu cinsel etkinliğin bu şiddeti, saldırganlığı açığa çıkarmanın bir yolu olduğunu düşünmek budalalıktır. Bu insanların yaptığının saldırganca olmadığını çok iyi biliyoruz; bedenlerinin garip bölgeleriyle oynayarak -bedenlerini erotize etmek yoluyla- yeni haz olasılıkları icat ediyorlar. Bu bir yönüyle de hazzın cinsellikten arındırılması diyebileceğimiz bir çeşit yaratım, yaratıcı bir girişim. Çünkü bedensel hazzın her zaman cinsel hazdan kaynaklandığı, cinsel hazzın bütün olası hazlarımızın çıkış noktası olduğu düşüncesi bence oldukça yanlış bir düşünce. Bu gibi cinsel pratikler bize bedenimizin tanımadığımız bölgeleriyle, alışık olmadığımız konumlarda çok farklı, garip şeyler aracılığıyla da haz üretebileceğimizi gösteriyor. Bu sadece bir örnek. Bedenlerimizi çok sayıda zevkin olası kaynağı olarak kullanma fırsatını elde tutmak çok önemli birşey. Geleneksel haz yapılanmasına baktığımızda, bedensel hazzın, ya da et hazlarının, hep yemek, içmek ve düzüşmek olduğunu görürsünüz. Bedenlerimizi dolayısıyla hazlarımızı kavrayışımız bu kadarıyla sınırlı işte. Oysa haz aynı zamanda kültürümüzün bir parçası olmalı. İlginçtir, yüzyıllar boyu genelde insanlar, ama hekimler, psikiyatrlar ve cinsel özgürlük hareketinin önderleri de hep arzunun sözünü ettiler,

3


hiç bir zaman hazzın değil. 'Arzularımızı özgürleştirmeliyiz!' diyorlardı. Hayır. Yeni hazlar yaratmalıyız. Ardından belki arzu da gelir. 'DOSTLUK' Dostluk meselesi beni çok ilgilendirir. Antik çağı izleyen yüzyıllar boyu, dostluk, çok önemli bir toplumsal ilişki biçimiydi. İnsanların, sınırları içinde belli bir özgürlüğe, belli bir seçme şansına (sınırlı elbette) sahip olabildikleri; aynı zamanda çok yoğun duygusal ilişkiler de yaşayabildikleri bir toplumsal ilişki. Sanıyorum, onaltıncı ve onyedinci yüzyıllarda bu çeşit dostlukların kaybolmaya başladığını görüyoruz, en azından erkek topluluklarında. Onaltıncı yüzyıldan itibaren dostluğa açıkça tehlikeli bir şey gözüyle bakıldığını görürsünüz. Ordu, bürokrasi, yönetimler, üniversiteler, okullar vs. vs. -bu kurumları bugün anladığımız anlamda alıyorum- bu tür yoğun dostluklarla ayakta duramaz. Bütün bu kurumlarda sevecenliğe dayalı ilişkileri ortadan kaldırma ya da en aza indirgeme eğilimi güçlüdür. Özellikle de okullarda... Cinselliğin tarihini incelerken, dostluğun ya da dostlukların tarihini de gözden uzak tutmamalıyız. Bu tarih çok, çok önemlidir. Sanıyorum, şu gözlemimde haklıyım, toplumsal bir ilişki biçimi olan dostluğun ortadan kalkmasıyla, (eş)cinselliğin toplumsal/politik/tıbbi bir sorun olarak sunulması aynı zamana rastlar. Dostluk ya da dostluklar onsekizinci yüzyıl gelip de tehlikeli ilan edilinceye kadar-çoğu ilişki biçiminden daha zengin, ilginç ve yaratıcı olmuştur. Elbette çok daha kırılgan, çok daha incinebilir ilişki biçimleridir aynı zamanda bunlar. Kurumlar karşısında en sallantılı durumda olanlar, dolayısıyla. Kurumlar... Yaratabilmek için ne tür kurumları gereksindiğimiz vazgeçilmez önem taşıyan bir soru, bunu kolay cevaplayamam. 'KİMLİK' VE 'POLİTİKA' (Eş)cinsel kimlik? Kimlik sadece bir oyun, ilişkiler yaratan bir oyun olduğu sürece yararlı. Ama cinsel kimlik cinsel varoluşumuzun 'belli başlı' sorunu haline gelirse, insanlar kendi kimliklerini 'açığa çıkarmak' gerektiğini düşünmeye, kimliğin varoluşlarının şifresi, ilkesi olması gerektiğini sanmaya, durmadan 'bu benim cinsel kimliğimle uyuşuyor mu ?' sorusunu sormaya başlarsa, sanıyorum o zaman klasik heteroseksüel ahlakına çok yakın bir noktaya varırız. Kimlik sorunu kendi benzersiz, biricik benlerimizi keşfetmekle ilintili -yani yaratıcıolduğu sürece önemli. Kendi kendimizle kurmamız gereken ilişki kimlik ilişkisi değil, farklılaşma, yaratıcılık, yenilenme ilişkisi olmalı. Aynının tıpkısı olmak sıkıcı şeydir. İnsanların haz almalarına yarıyorsa şu ya da bu kimliği dışlamamalıyız, ama bu kimliğe evrensel bir ahlak kuralı gözüyle de bakmamalıyız.

KAOS GL

İkinci dünya savaşından bu yana yaşadığımız en önemli gelişmelerden biri bütün toplumsal ve politik programların başarısızlıkla sonuçlandığını görmek oldu sanıyorum. Olayların hiç bir zaman bir politik programdan beklediğimiz biçimde gelişmediğini anladık; politik programlar her keresinde ya da hemen hemen her keresinde, ister teknokratlar ister bürokratlar ister başkaları olsun bir bloktan gelen politik baskılarla sonuçlandı. 1960'larla 70'lerin olumlu gelişmelerinden biri, kimi kurumsal modellerle belli bir programa bağlanılmadan deneylere girişmemiz oldu. Programsız olmak kör olmak -düşünceye karşı kör olmak- anlamına gelmez. Benim görüşüme göre, programsız olmak çok yararlı, farklı ve yaratıcı olabilir, eğer olup bitenleri ya da mümkünleri doğru biçimde değerlendirmekten geri durmazsak. Ondokuzuncu yüzyıldan bu yana belli başlı politik kurumlarla politik partiler politik yaratıcılık sürecini iptal ettiler; yani, iktidarı ellerine geçirmek için politik yaratıcılığa politik program biçimini verdiler. Kanımca 60'larla 70'lerde olanlar, korumamız gereken şeyler, balli başlı politik partilerin dışında ve normal, sıradan programların dışında politik yenilikler, politik yaratıcılık ve politik deneyler yaşandı. Kuşku yok ki bu da politik partilerin değil, çeşitli bağımsız hareketlerin çabaları sonucu oldu. Bu toplumsal hareketler gerçekten tüm hayatlarımızı, duyuş ve düşünüşümüzü başkalarının tavırlarıyla duyuş ve düşünüşlerini değiştirdi -bu hareketlere dahil olmayanların da... Bu yazı Amerikan 'Advocate' dergisinde yayınlanmış olup biz 15 Ekim 1989 tarihli SOKAK dergisinin 8. sayısından aldık. MİCHEL FOUCAULT: Düşünür, kültür tarihçisi ve toplumsal eleştirmen Michel Foucault, ünlü Marksist bilim adamı Louis Althusser'in öğrencisiydi. 1984 yılına kadar profesör olarak görev yaptığı Coleege de France'tan önce Clermont Ferrand ve Paris Üniversitelerinde de ders vermişti. Toplumsal sapmalar ve bu tür sapmalar içinde bulunan bireyleri denetim altına almak için devletin geliştirdiği kurumlar üzerine çok önemli eserler verdi. Delilik ve Uygarlık adlı kitabında 16. ve 18. yüzyıllar arası Batının deliliğe karşı tavrını tartıştı. Disiplin ve Ceza'da ele aldığı konu ise hapishanelerin gelişimiydi. Bazı eserleri Türkçe'de de yayınlanan Foucault'un diğer önemli yapıtları toplumun hastalık, bilim ve cinsellik üzerinde değişen görüşlerini irdeler. 1969'da yayınlanan Bilginin Arkeolojisi ve yayınlanması 8 yıla dağılan 3 ciltlik Cinselliğin Tarihi (Türkiye'de de yayınlanıp çok satan) bunların en önemlileridir.

4


TANIKLIKLAR Bir bardan çıkmış bir başkasına gitmek için dolmuş bekliyorduk.(Ama gerçekten dolmuş bekliyorduk) Arkadaşlardan biri çark lubunyasıydı, paparonlar onu tanıyormuş. 3 paparonun bulunduğu bir “Reno” bizi aldı. Diğer arkadaşla beni müşteri zannetmişler, dediklerine göre. Bizi Cebeci Polis Karakolu'na götürdüler. İçeriye girdik. Komiser, niye getirdiniz bunları, dedi. Paparon, bizim kısımdan şüpheli diye aldık, dedi. Şüpheli şahıs tutanağı hazırlamışlar. Kemer ve ayakkabı bağcıklarımızı aldılar ve karakol hücresine koydular bizi. Gacı, “Ayol beni daha geçen gün aldınız. Bıktım artık, iş yapamaz oldum. Kendimi öldürecem” diyerek bağırıyordu. Komiser, “Öldürürsen öldür, bir tane ibne eksilir” dedi. Gacı S.'yi paparonlar çağırdı. Gullüm atmışlar. Komiser paparonları çağırınca, gacı yanımıza döndü. Paparonlar bize 1 saate kadar çıkarsınız, dediler. Yaklaşık iki saat sonra çağırdılar. Çıkacağımızı sanıp sevindik. Kapıda bir minibüs bekliyordu. Aldılar bizi Çankaya Karakolu'na götürdüler. Bizi minibüsten indirmediler. Kağıtları götürdüler, imza yaptırmışlar. Bizi oradan Emniyet Sarayına götürdüler. Önce Ahlak'a götürdüler. Bir kaç odaya girip çıktık. Sonra loş bir odaya soktular. Sivil biri, gacıya, niye götünü siktiriyorsun, dedi. Gacı, birşey söylemedi. Resmi paparonlar geldi: Hadi gidiyoruz. Burası değilmiş, Asayiş'e gitmemiz gerekiyormuş, dediği an Ahlak'ın sivili, iki elinin avuçlarıyla sırayla üçümüzün de çenesine vurdu. Oradan çıktık. Cebeci'den gelen paparonlar da şubeleri bilmiyormuş. Kat kat dolaşmak durumunda kaldık. Bizi getirenler, Nöbetçi Amire bizi, nereye götüreceklerini sordu. Biz de orta katlardan birine götürüldük. Hücreler var. Orda paparonların oturup çay içip, televizyon seyrettikleri yerin kapısında sıraya dizildik. Ordakilerden biri, üzerinizde bir şey çıkarsa hepinizi sikerim, ona göre, diye bize bağırdı. Bizi getiren Karakol paparonları, yarın sizi almaya geleceğiz, deyip gittiler. Ordaki paparon, bizi koridordaki en son, en soğuk, 3-4 camı olan ve havalandırma tarafındaki camı kırık olan bölmeye koydu. Çok büyük bir oda idi. Arada sırada gelip kontrol ettiler. Bizi uyutmadılar. Sabah bizi alıp daktilolu odaya götürdüler. Bir şeyler yazdılar. Daha sonra başka bir yerde bizi videoya aldılar. Numara verdiler. Kağıtları imzalattılar. Karakol paparonları bizi aldılar. Minibüste eşyalarımızı verdiler. Sıhhiye Köprüsü'nde bıraktılar. Bizi bırakırken, sizi bir daha almam, tanıdım artık, dedi, paparon.

KAOS GL

5


AUSCHWITZ'E ZİYARET BU YAZI, SÖYLEŞİ VE HABER; YUNANİSTAN'DA PAOLA (TRAVESTİ) TARAFINDAN YAYINLANAN “TO KRAKSİMO” ADLI DERGİNİN, 1990 SONU-10. SAYISINDAN ALINDI. YUNANCA'DAN HARUN T. TARAFINDAN ÇEVRİLDİ. KAOS GL

Kimileri aşağıdaki yazılan-ları okuduklarında belki de tüm bunların çok gerilerde kalmış bir çağa ait olduğunu sanacaklardır. Ama gerçekte ne kadar geçmişte kaldıklarını, günümüz Avrupa'sın-da, özellikle de Almanya ve Fransa'da neo-faşizmin etkin karşı saldırıya geçtiğini ve bu ülkelerde, uluslararası basının pek az değindiği olayların ortaya çıktığını öğrenince, ister istemez soruyor insan kendine. Asıl dikkat çeken şey ise adı geçen her iki ülkede de çavreciler, feministler, anarşistler ve solcular aralarındaki ayrımları/ayrılıkları bir tarafa bırakarak (İkinci Dünya Savaşının üstünden 45 yıl geçtikten sonra) birleşik anti-faşist cephenin oluşmasını gerçekleştiriyor olmalarıdır. Norveç'te dazlaklar, Oslo'nun gay barlarına ve kişilere saldırıyorlar. Tarihin düz bir çizgi üstünde ilerlemediğini hiç birimiz aklımızdan çıkarmazsak, Auscwitz karabasanına tekrar geri dönülmesini de engellemiş oluruz. Söz Auschwitz'e gelince, eski tüfek “devrimci”lerden Leh Walesa'nın yakınlardaki bir açıklamasına bir bakalım: “Cumhurbaşkanı olur olmaz yapacağım ilk iş eşcinsellerin ve ilaç ba-ğımlılarının yok edilmesi olacak.” Ufak bir ayrıntı: Auschwitz gü-nümüz Polonya'sı sınırları içinde. NO PASARAN! VAHŞETİN TANIKLARI Eşcinseller Auschwitz toplama kampını ziyaret ediyorlar. Geçen yıl 76 yaşında bir adam, Bremen'deki Rat und Tat Zentrum'a başvurdu. Kendine, bir tazminat alabilme başvurusu için

KAOS GL

destek vermelerini istiyordu. Konumuz, Naziler döneminde Auschwitz toplama kampına 124630 numaralı tutuklu olarak getirilmiş ve artık emekli olan Karl B. Belirtmemiz gerekir ki Karl B. Auschwitz'den sağ olarak kurtulan çok az kişiden biridir. Tazminat istemine (Auschwitz'de kaldığı süre boyunca vücudunda oluşan yıpranma ve yaralar için) kuşkuyla yaklaşılması sorunuyla uğraşmak zorunda kaldı ama haklıydı. Çünkü daha 50'li yıllarda üst makamlarla konuşmuş ama hiç bir başarı elde edememişti. Başvurusu hiç dikkat çekmemişti çünkü eşcinsellerle ilgili 175. madde, tıpkı Nazi döneminde olduğu gibi kalmıştı. Rat und Tat Zentrum'un (“Eylem Danışma Merkezi”) çalışanları, Karl B.'ye moral destek verdiler ve bürokratik işlemlerde ona yardım ettiler. İşte böyle güzel bir iletişim kuruldu ve sonunda hep birlikte Auschwitz'i ziyaret etmeye karar verdiler. Program şunları öngörüyor: 1)Uzmanlarca Auschwitz'e yapılacak geziler, 2)Topluluğun bazı üyele-rinin Devlet Kayıtlarında yapacağı çalışmalar, 3)Topluluğun bazı üyele-rinin anıtların bakımında çalışması. “GERÇEKLE YÜZYÜZE GELMEYİ ÖĞRENMEK” Yorucu işlerden sonra ge-len akşam şu soruları çıkardık: “Çoğunluğu Yahudi olan dört milyon ölü, ...” diyor, aramızdan biri. “Bir an ben de o tut-saklardan birisi olduğumu canlan-dırdım

kafamda. Ama ben Al-man'ım, katil Nazilerin torunuyum yani. Şizofrenik (kişiliği bölen) bir durum.” Bir diğeri “Alman gibi hissetmiyorum” diyor, “Yurttaşım olan Nazilerin bütün bu vahşetini görüp başka türlü nasıl hissedebilirdim ki?” “Evet, ama sen eşcinsel olarak değil, Hitler dönemini yaşamış bir ailenin çocuğu olarak yetiştirildin. Belki de bu yüzden tamamıyla yasal bir eşcinsel kimliğini elde etmemiz çok zor. Gerçeklerle yüzyüze gelmemiz, her şeyi olduğu gibi görmemiz gerekli.” Bu sözlere topluluğun tümü katıldı. Bu ziyaret Karl'a, kendi-sinin de dediği gibi, “gençliğiyle karşılaşma” fırsatı verecekti. 1989'un Temmuz ayında, grup Polonya'ya girmeyi başardı. Yardımlar ve destekler, tasarılarımızın büyük ölçüde gerçekleşmesini (bir organizasyon ve top-lama kamplarına yaptığımız geziler) sağladı. Doğaldır ki hem Karl B. emekli birisi olarak, hem de grubun üyeleri bizler parasal güçlüklerle karşılaşıyoruz. Çeşitli devlet kurumlarına parasal destek için başvuruldu. Bunlardan bazıları ilgisiz kaldılar ama Bremen'li Yeşiller gibi diğer kurumlar birtakım küçük yardım önerisiyle karşılık verdiler. Grubumuz, 20 ile 50 yaş-ları arasındaki 20 erkekten ve biri Karl diğeri ise 70 yaşın üstündeki, Nazilerin Oslek'teki ünlü hapishanesinde siyasi suçlu olarak bulunmuş iki ileri yaşta kişiden oluşmakta.

6


Gerek Polonya'daki eski toplama kamplarında kurulmuş olan anıtların gerekse ziyaretimiz boyunca kalacağımız Alman-Po-lonya ziyarethanesinin çalışanları, bizim resmi olarak eşcinselliğini açıklamış ilk ziyaretçi topluluğu olduğumuzu belirttiler. İlerleyen günlerin akşamlarında, gündüzleri uğraştığımız anıtların yenilenmesi çalışmaları üzerine konuştuk. Ana girişi çevreleyen dikenli telden çitlerin arasında bitmiş otları sökerken sorunumuz olmadı. Bu çitler insan boyundan yüksek ve o zamanlar yüksek voltajda elektrik akımı taşırlarmış. Bize daha zor gözüken tutsakların eski ayakkabılarını temizlemek olmuştu. 1945'teki kurtuluştan sonra kamp alanı ve çevresinde bulunan bütün ayakkabılar toplandı ve bugün artık sergileme alanındaki bir camekanda bulunuyor. Orayı gezenler iki ko-

dece ipleriydi. Ama bizler her çift ayakkabının ardından onu giyen insanı tasarlamaya çalışıyoruz. Acaba nasıl birisiydi, nasıl çalışırdı, nasıl öldü? İşte bu düşüncelerimiz, yığın içinde insanın bireyselliğinin yokoluşunu simgeleyen ayakkabı yığını görüntüsünü doğurdu. Belki de bu 1940-45 arasında burada olan biten her şeyin anahtarıdır. “İZLERİ ARARKEN” Kayıtları inceleme işine girişen topluluk üyeleri, büyük bir başarı gösterdiler. Karl'ın Auschwitz'de tutsak olduğu dönemden bir fotoğrafını bulduk. Karl, bu fotoğrafı ilk defa görecek. Dosyaların incelenmesi sırasında diğer eski eşcinsel tutsakların isimlerini de buluyoruz. Pek çok dosya 1945'in başlarında Nazilerce yok edildi. “Üçüncü Reich”ın resmi istatistiklerine göre 50.000 erkek 175. parağrafa da-

hwitz'e gönderildiğinde 23 yaşındaydı. Orada kaldığı 5 ay sonrasında adı, ölüm nedeni belirtilmeden ölüler listesinde görünüyor. 36 yaşındaki Yargıç Rudolf von Meyer, Auschwitz'de 14 ay yaşamayı başarabildi. 14 Ağustos “41 günü öldü. Tutsakların arasından yaşı ilerlemiş olanların kurtulma şansı çok azdı. Sadece bir kaç gün daha yaşayabilen 60 yaşındaki Walter Peters (doktor) ve 51 yaşındaki Alfred Fischer (ayakkabıcı) iki örnektir. Adı ölenler listesinde geçmeyen pek çokları daha vardı. 4.000.000 Auschwitz ölüsünden sadece 400.000'I ölüler listesine yazılmıştır. Doktor, yargıç ve diğerlerinin Auschwitz'de sonlarının geldiği doğru mu? Onları kim ihbar etti? Sevgilileri ile birlikte mi yakalandılar? Birlikte mi götürül-

caman ayakkabı dağı göreceklerdir. Ayakkabıları dışarıya kovalarla taşıyıp temizlemek ve tekrar yerlerine koymak zorunda kaldık. Ama aslında yaptığımız, zamanın çarklarını geriye döndürüp o insanlarla kişisel eşyaları aracılığıyla maddesel bir iletişim kurmaktı. Ayakkabıların durumu çok kötüydü. Çoğundan arta kalan sa-

yanılarak suçlanmış. Ama bunların tam olarak kaçının toplama kamplarına gönderildiğini bilmiyoruz. Bizim varsayımımıza göre bütün yaş ve mesleklerden 10.000 erkek. Nazi canavarlığının unutulmuş kurbanlarından bazılarının adlarını ve tarihini bulduk. Tüccar(?) Erwin Schimitzek, eşcinsellikten tutuklanıp Ausc-

düler? Öldürülenlerin kaçı ailesi tarafından biliniyordu ve dahası bugün bu aileler onların gerçek öyküsü hakkında ne biliyor? “SEVGİLİ HERŞEY DEMEK-TİR” Yanımızda o dönemi bize anlatacak bir görgü tanığımız var. Bu tanık Karl. O, 1939'da eşcinsel olduğu için ihbar edildi. Hemen tutuklandı

KAOS GL

7


ve yargılanmadan, başlangıç olarak Hamburg'daki K2 Nevengamme toplama kampına götürüldü. 1941'de, 1945'deki kurtuluşa değin kalacağı Auschwitz'de bulunuyordu. Ama Karl bir istisna oluşturuyor çünkü karşısına iyi tesadüfler çıktı. Kendisi kurtuluştan kısa bir süre önce, 1945'in karlı Ocağında başlayan “son kurtulanların odissey (geri/eve dönüş macerası) ini” de yaşadı. İçinde bulunduğu tutsaklar takımı SS'lerin gözetimi altında, Mauthausen toplama kampına kadar gelip Wroclaw'daki Melk manastırına kadar yola devam ettiler. Kurtuluş gününde (8-5-45) Karl, öylesine ağır hastaydı ki eğer Fransız bir doktor ona bakmasaydı belki de ölecekti. Eşcinsel tutsakların yaşam koşullarına başka bir tanıklık da sadece görgü tanığı değil aynı zamanda da toplama kampının sorumlularından olan bir adamdan geliyordu. Bu kişi 1947'de Krakaw cezaevinde anılarını yazan K2 Auschwitz'in eski kumandanı Rudolf Höss. Yazdıklarından bir bölümü alıntılıyoruz: “Hiçbir şey, hiçbir ağır iş eşcinselleri tedavi etmiyordu. Bir daha asla özgür olamayacaklarını biliyorlardı. Çünkü asla değişmeyeceklerdi... Ruhsal ve bedensel tüm baskılar bu nazik ve duygulu yaratıklar için yıkıcı sonuçlar doğuruyordu. Olur da sevgililerini kaybederlerse (hastalık ya da ölüm nedeniyle) bu onlar için sonun gelmesi gibiydi. Pek çokları intihar ediyordu. Bu yaratıklar için sevgili her şey demekti. Çok kereler aşıklar birlikte öldü.” “BUGÜN HALA SUSUYOR-LAR” Auschwitz toplama kampının bugünkü ziyaretçilerine eşcinsellerle ilgili hiçbir bilgi verilmemekte. Nazilerin resmi kayıtlarında o kişilerin tutuklanma nedeni olarak getirilen resmi suçlama eşcinsellik değil, ancak bir dizi uydurma cezai suç. Yaptığımız çalışmaların gösterdiği şey bunların bahane asıl

KAOS GL

nedenin ise sadece ve sadece eşcinsellik olduğu. Toplama kampının artık “anıt” olan bölümünde çalışan insanların çıkardıkları resmi yayın, uzun bir zaman dilimi boyunca topluluklar halinde birarada yaşamaya zorlanmış erkekler arasında gözlenen bu olguyu; eşcinselliği açık olarak betimliyor. Auschwitz'i her yıl ziyaret eden (çoğunluğu öğrenci) 600.000 insan için eşcinsellik işte böyle bazı suçlarla ilgili oluveriyor. Yetkililerden birine yayını sorduk. Bize böyle bir niyetleri olmadığını söyledi. Sonunda gelecek sayıda yayının düzeltileceğini söyleyerek bize garanti verdi. Orada bulunuşumuzun son günü, ölen erkeklerin mezarlarının bulunduğu yere birkaç çiçek bırakıyoruz. Yaptığımız işin amacını diğer ziyaretçilere de anlatan küçük bir tabela bırakıyoruz. Bir kaçı şüpheli bakışlar fırlatıyor. Bazıları birbirlerine dokunup parmakla bizi göstererek gülüşüyorlar. Bizlerse kısa yazılar okuyarak bir çember oluşturuyoruz. Üyelerimizden biri engelli olduğundan yazı okumuyor ama çemberin önüne çıkarak deneylerin unutulmuş kurbanlarını anarak: “Eşcinsel ve engelliyim ve bazı yaşamların diğerlerinden daha az değerli olduğuna bugün hala inanan herkesi suçluyorum!” Ertesi gün Krakow ve Wroclaw (Breslav) a gittik, bölgede yaşayan eşcinsellerle biraraya gelip onların Polonya'daki güncel yaşam koşulları hakkında bilgi edindik. Karl, Bremen'e döndü. Auschwitz ziyaretimiz boyunca hiç uyumadı; kafasında canlanan görüntüler öylesine tüyler ürperticiydi ki! Ayrıca belirtelim ki Karl, Alman toplama kamplarında geçirdiği altı yıl için 5.000 marklık bir tazminat aldı.

SÖ YL EŞ İ

Eşcinselliği yü-zünden Auschwitz'de tutsak kalmış olan Karl B.'nin Andreas Gluszc-zynski'yle yaptığı söy-leşi:

Karl B. 1912'de doğdu. Kıskanç bir sevgili tarafınfan 1932'de Gestapo'ya ihbar edildi. 1941'e kadar Nevengamme toplama kampında kaldı. Mesleği hastabakıcılık olduğu için tutsakların hastabakıcılığını yaptı. Daha sonra onu 16-39 ile 25-1-45 arasında ka-lacağı Auschwitz'e yolladılar. 1945'in Ocak ayında SS'ler Auschwitz toplama kampını boşalt-maya karar verdiler. Karl, bir takım tutsakla birlikte Ebensee'ye kadar gitti. Kurtuluş onu orada 8-5-45 tarihinde buldu. Soru:8-5-45'teki Kurtuluştan sonra kendini gerçekten özgürmüş gibi hissettin mi? Karl:Evet, ilk haftalarda öyle oldu. Ama kampı çabuk özledim. Bunu böyle açıklamak olası mı? Evet, Auschwitz'de bugüne dek bir daha göremediğim güzel şeyler de vardı. (Burada, Karl'a “ilk gelenlerden” olduğu için özel muamele yapıldığını belirtmeliyiz. “Pipel”iyle çok saatler geçirdiği özel yeri vardı. “Pipel” SS'lerin sevgililere verdiği addı. Polonya'lı Zbigniew'le yaşadığı bu ilişki Karl'ın son ilişkisi olmuştu.) Akrabalarının ve dostlarının, kampta 175. madde nedeniyle tutsak olduğunu öğrendiklerinde tepkileri ne oldu? Özellikle iyi olmadı. Hiçbir iletişimimiz yoktu. Çıktığımda annemi aradım, buldum ve birlikte yaşadık. Ayrıca, akrabalarımın tutsaklığımdan hiç haberleri olmadı. Herşey öyle ... gizli kapaklı oldu. Savaşa gittiğimi farzetmek mümkündü. Oldukça iyi bir açıklamaydı bu! Ya eski arkadaşlar? Başlangıçta beni selamlarlardı, sonraları hiçbirşey kalmadı. Kilisedeki uğraşılarına geri döndün mü? Başlangıçta kiliseyi silip atmıştım. Tutsak olduğum süre boyunca benimle ilgilenmediler. Bunun yanında aralarından bazıları en büyük nazilerdi. Bunlar, kilisedeki

8


naziler olduğu sürece kiliseye de gelmiyorum! Uzun bir süre işsizdin... Evet, yaklaşık 10 yıl boyunca. Kimse beni kabul etmiyordu. Sana neden olduğunu açıklıyorlar mıydı? Açık olarak değil, yine de sözlerinden anlayabiliyordum. 1951'de evlendin. Ne-den? Huzur bulayım, çevremdekiler de benimle birlikte yorulmasın diye. Tabii ki karıma geçmişte neler olduğunu anlattım ve o da anlayış gösterdi. Hem beni hem de arkadaşlarımı kabul etti. Karının bu davranışını nasıl açıklıyorsun?Evliliğinizde başarısı oldu mu? Herhalde. Karım benden on yaş büyüktü ve bir destek arı-yordu. Evliliğimizde aradığı o gü-veni buldu. Yine de benimle tam o-larak neden evlendiğini bilmi-yorum. Ayrıca düğün töreni oldukça gürültüsüz, alçakgönüllü olmuş ve

Bütün bunlara rağmen seni Güvenlik Polisi'ne çağırdılar. Evet, bu Seemansheim'da yaşadığım sırada oldu. Daireme girip eşyalarımı soymuşlardı. Suçlulardan biri “onu yakaladığımı ve ahlaksız tekliflerde bulunduğumu” iddia etmiş. Bunun için beni Güvenlik'e çağırdılar. Tabii ki bana açıkça söylemediler ama oraya salt suçluların tanınması ya da diğer sıradan işlemler için gitmediğim gün gibi ortadaydı. Hakkımı hiçbir zaman bulamadığımı görüyorsunuz işte. Başkalarının yanında hep ben suçlu kaldım. Bunun için mi söyleşide adının tüm olarak görünmesini istemedin? Evet! Örneğin burada, evimde rahatım. Komşularla ilişkilerim çok iyi. Beni düşünüyorlar. Şimdi bütün bunları bir dergideki makale yüzünden kaybetmek istemem...

mundan temizlemek istediğini söyledi. (Norveç'te çıkan Fritt From adlı dergiden, Arne Walderhaug'un yazısı) Bu açıklamayı bu yıl Nisan ayında Dayanışma'nın İkinci Kurultayında yaptı ve radyoda olduğu gibi Polonya televizyonunda da yayınlandı. Ulusal eşcinsel örgütü “Lambda”dan Gr(z)ega(z) Okred, Walesa'nın ülkeyi “ahlakdışı öğelerden” yani eşcinseller ve uyuşturucu bağımlılarından arındırmak istediğini söyledi. TEMİZLEME/YOKETME Richard Kisyel'in (Polonya'nın en eski eşcinsel yayınının, “Arkadaş”ın, yayıncısı) açıklamasına göre, kullandığı kelime “temizleme/yoketme” olarak çevriliyor. “Bunları radyonun birinci kanalında kendi kulaklarımla duydum.” diyor ve bu açıklamanın, ülkenin toplu iletişim/yazım araçları tarafından eleştiriye uğramadığını ekliyor.

aile içinde geçmişti. Evliliğinizin bir tür uyum olduğunu söyleyebilir miyiz? Evet, öncelikle yalnızlığımızı yenmek, ikincil olarak da amaç belirlerken bireysellikten kurtulmak için (hep kişisel amaç belirlemekten...) iki karşıt dünyanın oluşturduğu bir uyum.

(Yunanca'ya Alman MAGNUS Dergisinden çevrilmiş.) GAY HABERLERİ Leh WALESA:”Eşcinselleri TEMİZLEYECEĞİM!” Dayanışma'nın Polonyalı lideri Leh Walesa, cumhurbaşkanı olduğunda, eşcinselleri ve uyuşturucu bağımlılarını Leh toplu-

Walesa'nın demeçlerini ne ölçüde ciddiye almamız gerektiğini sorduğumuzda, Kisyel, Walesa'nın ne kadar Polonyalı tipik bir katolik olduğunu vurguladı. “Etkili bir konuşması vardır ve proleterya üstünde etkisi büyüktür; her ne kadar iyi bilgilenmiş ve retorikten kolay etkilenmeyen

KAOS GL

9


entellektüeller ona karşı sıkı bir eleştiri uyguluyorlarsa da...” diye devam etti. İŞÇİ SINIFI: “İşçi sınıfının onun fikir-lerini desteklemesinden ve bir şe-kilde Polonya'nın Hitler'i olma-sından korkuyorum.” Kisyel, bugün Polonya'daki koşulların savaş öncesi Almanya'sının koşullarından çok farklı olmadığını belirtiyor. Walesa'nın biraz abartıp abartmadığı sorusuna Kisyel'in yanıtı Walesa'nın, Almanya'da olduğu gibi, yasaları değiştirebileceği, oldu. Henüz “toplama kampları”ndan söz etmemesine sevindik. Bunlar Almanya'da gerçekleşmişti ve orada da kullanılan sözcük “temizlemek”ti.

LATİN AMERİKA'DA NELER OLUYOR? ÜÇÜNCÜ İBERYA-AMERİKA KONFERANSINDA PROTESTO Dört Latin Amerika ülkesi Şili, Ekvator, Küba ve Nikaragua'da, Ceza Kanunları,eşcinselliğe, 1 yıldan 20 yıla varan hapis cezası uyguluyor. Öyleki eşcinselliğin yasal olduğu ülkelerde bile, gay'lere yönelik şiddet soykırıma eşit bir orana ulaşıyor. Kolombiya'da 300'den fazla eşcinsel 1986 ile 1990 arasında öldürüldü. 1990'da ILGA Konferansının Guadalajana'da, Meksika'da, yapılması engellendi. 1992 Haziranında, Mexico City'de üç gün içinde 6 gay öldürüldü. Peru'da Başkan Fujimori, diplomatik topluluk üyesi 70 kişiyi eşcinsellik ve şüpheli davranışla suçlayarak kovdu. Brezilya'da 1980 ile 1993 arasında 1200'den fazla gay ve lezbiyen öldürüldü; bu ülkede her 5 günde bir eşcinsel öldürülmüş halde bulunuyor. Ekvator'da, 1987 ile 1992 arasında 100'den fazla eşcinsel katledildi. The Grupo Gay da Bahra, The Grupo Dignidade (iki grup da ILGA üyesidir)'ın da katılımıyla, Latin Amerika'daki eşcinsel katliamına uluslararası dikkat çekmek ve bu kıtadaki gay ve lezbiyenlerin insan haklarının korunması için genel bir gösteri düzenlediler. İki grup, İberyan-Amerikan ülkelerinin 21 devlet liderinin Salvador'daki resmi ziyaretleriyle aynı zamana denk gelecek şekilde, eşcinselliğin suç olduğu dört ülkenin ceza kanunlarını açıkta yaktılar. The Grupo da Bahia ayrıca, Latin Amerika'daki eşcinsel topluluğun maruz kaldığı ayrımcılığı gösteren makale, fotoğraf ve posterlerden oluşan bir sergi düzenlendi. ILGA BULLETIN Bulletin 5/93, s.23

KAOS GL

10


“AILEN BILIYOR MU?”

Neyi biliyor mu? Elbetteki eşcinsel ya da lezbiyen olduğumuzu. Heteroseksist toplumda bir “sorun” olarak görülen eşcinsellik (heteroseksüel toplumsallaştırmanın sonucunda ilgili kişi de durumu eşcinsel bilinci edinene kadar bir “sorun” olarak görebilmekte) bastırılacak ya da gizlenecek bir şeydir. Biz eşcinsellerin, bu soruya olumlu yanıt vermek zorunda olmadığını düşünüyorum. Üstelik hangi aileden sözediyoruz. Annemin, babamın beni gerçekten sevdiklerine inanıyorum. Fakat kurumsallaşmış ailenin bir pislik yuvası olduğunu kim reddedebilir. Kaç ana baba, toplumsal rollerinden sıyrılıp bir birey olarak ve bizlere de yaşımız kaç olursa olsun yine bir birey olarak bakabilir? Sanırım hatırlatmaya bile gerek yok ki böyle bir soru eşcinsel ve lezbiyenler içindir. Travestiler için böyle bir soru abes olur; iletişim kopmadıysa. Bu durumda her eşcinsel ve lezbiyen, bu soruya kendi koşulları çerçevesinde yanıt vermelidir. İfşa etmek de gizlemek de duruma göre değişebilir. Bu noktadaki ikili oynamanın farkındayım ve bu konuda samimiyim. Uzaktan davulun sesi hoş gelirmiş, onun için hiçbir heteroseksüelin, kendini gizleyen eşcinsel çocuklara söyleyecek lafı olamaz. Onlar baştan bir avantajı kullanırken, eşcinsel çocuklar, durumlarını sonradan açıklanacak bir sorun olarak yaşarlar. Kendini gizleyen eşcinsellerin ikiyüzlülüğü, kurumsal ailenin ve toplumun ikiyüzlülüğü yanında solda sıfır kalır. Bu konuda burada uzun bir tartışma düşünmüyorum. Önümüzdeki sayılar için hazırlayacağım “Heteroseksüel Sosyalizasyon Süreci” adlı yazımda daha ayrıntılı ele almayı umuyorum. Şimdi arkadaş çevremde karşılaştığım örnek durumları sıralamak istiyorum. Önce kendimden sözetmem en doğrusu galiba. Benim ailem beni bilmiyor! Öğrenciyken, onlara yazdığım bir mektupta soruyu, çok açık ve net “yanıtladım.” Fakat ilgili parağraftan hiçbir şey anlamamışlar! Ben de nasıl işinize geliyorsa öyle inanın, dedim. Fakat ailemi çok iyi tanıdığım için şunu söyleyebilirim. Annem ve küçük ablam, kesinlikle beni savunurlar. Babam? Fakat hangi “baba”dan sözediyoruz. Kendi babamdan mı, yoksa toplumsal baba imajından mı? Böyle bir toplumda hangi baba, oğlunun ibne olmasını hoş karşılar? Kurumsallaşmış ailede özgür birey olamayacağından, tepkiler de bireysel olamıyor. Askerliğini yaptıktan sonra ailesinden ayrılarak yalnız yaşayan bir arkadaşım sadece ablası ve eniştesi ile görüşüyor. Askerliğinden önce, lisedeyken ailesine söylemiş; apar topar psikoloğa götürmüşler. Psikolog, “iyi bok yemişsin, neden ailene söyledin?” demiş. Ailesine, tedavinin mümkün olmadığını, kabul etmeleri gerektiğini, anlatmış. Şimdi ailesi onu geri çağırıyor. Annesiyle telefonda görüşüyor. Antakya'dan bir arkadaş abisinin arkadaşıyla birlikte olmuş. Adam, hemen arkadaşın abisine söylemiş. Hışımla eve gelen abi, sen bu evde yaşadığın sürece eve bir tek ekmek almam, demiş. Arkadaş, okul dolayısıyla da evden ayrılmış. Aynı durum devam ediyormuş. Evin en büyüğü. Babası dışında, erkek kardeşleri ve eniştesi dahil bütün ailesi biliyor. Hiçbir sorun yaşamadı. Söylemekte geç bile kalmışım, diyor. Ailesi ile birlikte yaşıyor. İşi dolayısıyla Ankara'da. Ailesi başka bir şehirde. Babası bilmiyor, fakat 'ne zaman evleneceksin' gibi bir soruyu

KAOS GL

11


hiçbir zaman sormamış. Sadece annesi biliyor. İlk öğrendiğinde psikoloğa gitmesi için rica etmiş. Sonunda o da kabul etmek zorunda kalmış. Üzüldüğünü belli etmemeye çalışıyormuş. Sadece hastalıklara karşı dikkatli olması için uyarılarda bulunuyormuş. 20 yaşında eşcinsel olduğunu açıklamış. Aile birbirine girmiş. Babası asker. Askerliğini komando olarak yapmak zorunda kalmış. 10 yıldır terapiye gidiyor. 20 yaşına kadar normal bir eşcinsel hayatı yaşamış. Şimdi iletişim sorunu varmış. Annesi, böyle şeyler küçüklükte olur ve geride kalır, benim de gençliğimde ilişkişilerim oldu ama artık böyle şeyler olmaz, diyormuş. Kızkardeşi doktor oldu, abisinin eşcinsel olduğunu, nişanlısının öğrenmesini istemiyor. Genç ve çok yakışıklı. Ailesi çok zengin. Fahişelik yapmayan bir transseksüelle yaşıyor. Onsuz yapamıyormuş. Annesi bu yüzden hastalanmış. Benim oğlum bir transseksüelle nasıl yaşar, diyormuş. Annesi düzenli olarak psikoloğa gidiyor. KAOS GL'nin NOTU: Bu soruyu okuyucularımız da “yanıtlayabilir.” Adresimiz 2. sayfada.

MUHİTTİN SERİNAY

O değişmedi, biz geliştik Helen, İngiltere'nin Manchester kentinde oluşturulan “Ebeveynler grubu”na katılarak eşcinsel annesi olmanın kendisine sağladığı evrimi anlatıyor Oğlumuzun eşcinselliği konusunda en ufak bir fikrimiz yoktu. Bunu bize söylediğinde 18 yaşındaydı. Tek kelimeyle dehşete düşmüş bir o kadar da öfkelenmiştik. Bunda bir yanlışlık olmalı diye düşünüyorduk. Her halde bir takım kişisel sorunları vardı. İletişim araçlarında her dakika açıklanan tipik eşcinsellik belirtilerinin hiçbirini göstermiyordu. Meğer çoğunluk göstermezmiş zaten. Bu konudaki cehaletimiz inanılmaz boyutlardaydı. Diğer üç çocuğumuzun ikisi evliydi ve kızımızın da erkek arkadaşı vardı. En küçük çocuğumuzun böylesine farklı olabileceğini aklımızın ucundan bile geçirmemiştik. Bir insanın eşcinsel olmasına yol açan klasik nedenleri biliyorduk: Despot ya da yaşını başını almış anneler, silik ya da asla varolmamış babalar. Bunun psikolojik bir nedeni olabileceğini düşündüm. Bizler, onun ebeveynleri, “Oğlumuza ne yaptık?” diye sorduk kendi kendimize. Onun adına çok korkmuştuk. Ona neler olacaktı? Yalnız, dışlanmış, korkutucu bir yaşam mı sürecekti? O, NEYSE OYDU Bizim için katlanılmaz olanı, onu yitirmişlik duygusuydu. Tanıdığımız, bildiğimiz kişi gitmiş, onun yerine bir yabancı gelmişti. Hakkında hiçbir şey bilmediğimiz, tanımadığımız bir yabancı. Onun değişmediğini algılayabilmemiz için üç ay geçmesi gerekti. O, neyse oydu, kesinlikle aynı insandı. Ama biz değişmek zorunda kalmıştık. Adeta gelişmiş, evrim geçirmiştik. Bunu benim için kolaylaştıran etken, sosyoloji dalında eğitim gören olgun bir öğrenci oluşumdu. Böylece, bu konuda yazılmış çizilmiş ne varsa toplayıp okumaya ve eve getirip kocama okutmaya başladım. Ama sonunda bunun gülünç bir şey olduğu kanısına vardık. Ortaya atılmış pek çok sav vardı ve okuduğum sonuncusu şöyle diyordu: “Nedenlerini bilmiyoruz.” Kendi kendime şöyle dedim: “Hadi bakalım, hayırlı işler. Yaşamının bundan sonrasını, neden bazı insanların bu yaşama biçimini seçtiklerini düşünmekle geçirebilirsin.” BİR YAŞAM BİÇİMİ Gözlerimizi dört açıp daha önce asla fark etmediğimiz diğer eşcinselleri görmeye başladık. Bu her şeyi kapsayan bir yaşama biçimiydi. Mutlu bir yaşam için gereken her türlü olasılığı bünyesinde toplamıştı. Bizim alışageldiğimizden çok farklıydı ve ebeveynlere en zor gelen, belirli konulardaki beklentilerini boşa çıkartacak olmasıydı. Bir eş, evlilik ve torunlar yoktu artık. Onun yerine bir boşluk görünüyordu. Ama elbetteki böyle değildi. Mark'ın “açığa çıkması'nın bana kazandırdığı en büyük deneyim tavrımı değiştirmeye yöneltmiş olması. Örneğin artık ister cinsellikle, ister ırkçılıkla ya da herhangi bir şeyle ilgili kalıplaşmış görüşlere hoşgörüyle bakamıyorum. Şimdi iletişim araçlarına büyük öfke duyuyorum. Onlar her şeyi pek iyi biliyorlar ve eşcinsellere, uygun tanımlar getiriyorlar. Azınlık gruplara davranış biçimi adil değil ve ben hepimizin şu ya da bu biçimde azınlıklar olduğumuzu düşünüyorum. UFKUMUZ AÇILDI Şimdi, bir eşcinsel evlada sahip olmanın bize bir ayrıcalık kazandırdığına inanıyorum. Bu bize, gelişme ve açık fikirli olma fırsatını veriyor. Eğer onun durumunu bilmemiş olsaydık, insanlığın geniş bir dilimi bizim için kapalı bir kitap olarak kalacaktı. Ebeveynlerin çoğu böyle düşünüyor. Ama bu noktaya gelmek her zaman kolay değil. Bazı ana babalar çaba göstermeye bile çalışmıyorlar, bu da onların trajedisi ve kaybı. Manchester Ebeveynler Grubu'na katılmamın nedeni bu anababalara at gözlüklerinden kurtulmaları ve çocuklarını oldukları gibi kabul etmeleri için yardımcı olmak.

KAOS GL

12


B E L L E K

V E

Ö Z G Ü R L Ü K GAY'E EFENDİSİZ

Günlük hayata dair unutkanlık ile tarihsel olana dair unutkanlık arasında varolan keskin ayrımı görmek, yol açıcı potansiyelinden dolayı iyi bir başlangıç olabilir. Günlük hayatın zavallı koşuşturmacası içinde aradaki uçurumun büyüklüğünü ve önemini görmenin kolay olmadığını kabul ediyorum. Fakat başka seçeneğimiz de bulunmuyor. Verili toplumsal hayatta deli danalar gibi koşuşturmadan ve iktidarın çizdiği mesafelerde yanılsamalı gidip gelmelerden kurtulmak için bize unutturulmak isteneni hatırlama gayreti mutlak unutkanlığa ve iktidara karşı zorunlu mücadele sürecinde önemli bir ilk adım olacaktır. Zorunlu çünkü iktidarın en büyük başarılarından biri olan toplumsal hafıza kaybı (tarihini, geçmişini unutmak, güncele mahkum olmak) hayatın

KAOS GL

bütünselliğini parçalar ve bir tekrarlar silsilesine çevirir. Verili olanın tartışılmazlığı sözkonusudur artık. Geçmiş ve gelecek silinir. İktidar tarafından başka bir düzlemde yeniden yaratılır. Özne olamayan zavallı insancıklar, birey olduklarını sanırlar ve kötü örneklere ve hatalı durumlara çok ve hep şaşırırlar. En kötü ve aptalca şaşkınlık bile ardından bir soru getirebileceği için ondan daha tehlikeli bir durum vardır: Herşey yolundaymış gibi yapma ve görmezlikten gelme. Gerçi bu kesim iktidara daha yakındır. Yalan ve yanılsama, kurumsal ve bireysel ilişkilerle birlikte toplumun tamamına egemendir. Bu işleyiş bütün toplumsal ilişkilerin üzerini bir sis perdesi halinde kaplar ve herşey birbirine karışır. Toplumsal hafıza kaybına rağmen sürekli bir devinim halinde buluna(bile)n toplumda, bütün mücadelelere rağmen herşey ilk defa oluyormuş gibi karşılanır. Çok şaşırılır ve hayretle karşılanır. En yakın ve en uygun olana tepki gösterilir. Almanya'da faşistlerin yaktığı bir evde Türklerin yanarak ölmesine çok şaşırılır çünkü İsviçreli faşistlerin yaktığı bir evde Sri Lankalıların yanarak ölmeleri unutulmuştur ya da bilinmez bile. Sivas’a çok şaşırılır çünkü Maraş çoktan unutulmuştur. Devletin din ile kurduğu ilişkiye başta Kemalistler çok şaşırırlar çünkü yerlere göklere sığdıramadıkları batı devletlerinin, bir zamanlar burjuva uygarlığının devirdiği geçmişin bütün putlarından -Tanrı, kilise, papa...gerektiğinde yardım dilediklerini bilmezler. Ne bütün bu olaylar bir son bulur ne de şaşkınlıklar. Fakat şaşırılır da ne yapılır? Hiçbir şey! Ya hemen unutulur ya da sürekli bir sızlanma hali kendini gösterir. Bu insanlara Devlet'in ne olduğunu, kimler için var olduğunu, ne işe yaradığını sormak boşunadır. Böyle bir soru kör gözlere ve sağır kulaklara çarpar. Çünkü onlar bütün şaşırmalarına rağmen devletsiz yapamazlar. En büyük korkuyu ve en büyük şaşkınlığı böyle bir olasılık karşısında yaşarlar. Yalanın

13


ve ideolojinin yardımıyla hemen geri çekilirler. İsteyerek ve bilerek kendilerini kandırırlar: Tartışılmaz Devlet'in varlığını yeniden kutsayıp, iyi iktidar kötü iktidar ayrımı yaparlar. İyi Devlet'in olacağına ve olabileceğine inanırlar. Modern toplumda “Demokrasi istemiyoruz” demek, inananın tanrısını eleştirmek gibi birşey. Başına ya da kıçına ne getirilirse getirilsin, demokrasi, modern devletin özüdür. En liberal ve en demokratik biçimlere girmiş bile olsa her devlet tahakküme, zora yani despotizme dayanır -belki gizli ama yine de tehlikeli. Bu durumda biz “Birey” ile “Demokrasi”yi, Burjuvazinin en büyük iki yalanı olarak görüyoruz. BİREY Modern devletin kendini gizleme gereği duymadığı kapitalizmin başlangıç döneminde, girişimci ruh'u doğrudan temsil eden “liberal birey” hırsa ve paraya tapan, başı sıkıştığında devletini yardıma çağırmaktan geri kalmayan tehlikeli bir yaratık olarak var oldu. Modern toplumun, bir başka deyişle kapitalist toplumun insanı/bireyi, doğayla ve insanla ilişkisi parçalanmış, köle ruhuna sahip tam bir ideolojik esir olarak kendini gösteriyor. Özgür Birey ile uzaktan yakından alakası olmayan, ancak tüketmek için tüketerek kendini var edebilen tam bir budalalar sürüsü kapitalist toplumun bireyini oluşturuyor. Cahilliği oranında küstah, bütünüyle bir yanılsama, birey olmayan birey. Bir yalan, burjuvazinin en büyük yalanı. İktidar tarafından, depolitize ve militarize hale sokulmuş, egemen ideoloji tarafından ruhu işgal edilmiş, korkunç bir hayalet olarak ayakta durabilmekte modern toplumun bireyi. Kapitalizmde, devletin resmi memurları gibi artık bütün toplum memurlaşmıştır. İtaat etmek ve emir vermek onun biricik var

KAOS GL

oluşudur. Köle ruhuna sahip bir yapı başka türlü var olamaz. O, artık egemen ideolojinin doğrudan taşıyıcısı olarak verili düzenin biricik savunucusu durumundadır. Gerçek ve canlı özgürlük, gerçek bireyle, hayat bulabilir. Toplumsal devrimin, kişideki karşılığı olarak adlandırılabilecek bir parçalanma ve kopuş ilk adım olabilir. Köle ruhunu reddetmek ve sürüden kesinlikle kopmak, olmazsa olmaz bir koşuldur. Mümkündür ve başka yolu yoktur çünkü ancak özgür olmak isteyenler özgür olabilir. Ne itaat eden ne de emir veren, dolayısıyla her türlü iktidarı reddeden birey, anarşizmin özgür bireyidir. DEMOKRASİ Modern toplumda, sözde bireyin sözde egemenliği olan demokrasi, burjuvazinin en büyük ikinci yalanıdır. Yalan bir halk iktidarının sahte egemenliğine dayanan devletin bu son biçimi (temsili demokrasi), modern kapitalist üretimin başarısı için gerekli olan iki temel koşulu biraraya getirir: devletin merkezileşmesi ve egemen halkın, sözde kendisini temsil eden ama her zaman sömüren, kendisini yöneten entellektüel azınlığa fiili itaati. Bir cumhuriyette, gerçek, yaşayan halk aşağıda boğulurken, onun üstünde, onu temsil eden kurgusal bir halk bulunur. Gerçek halk, onu ancak seyredebilir. Kimsenin kimseyi temsil edemeyeceği bir yana sözkonusu temsili demokrasideki “temsil” tam bir yalan ve ikiyüzlülüktür. Geriye sadece ve sadece gerçek olan yani baskı kalıyor. Çünkü en cumhuriyetçi ve en demokratiği, Marx tarafından tasarlanan sahte halk devleti de dahil olmak üzere, hiçbir devlet özünde kitlelerin yukarıdan aşağıya doğru, sözümona halkın gerçek çıkarlarını halkın kendisinden daha iyi anlayan eğitimli ve dolayısıyla ayrıcalıklı bir azınlık tarafından yönetilmesinden başka birşeyi temsil etmez. İyi devlet kötü devlet ayrımı yapanlardan söz etmiştik. Aynı şekilde iyi demokrasi kötü ve eksik demokrasi ayrımı da yaparlar, devletsiz yapamayanlar. İçinde yaşadığımız toplumda da bu durum geçerli. Bitmez tükenmez Batı demokrasisi özlemlerini hepimiz biliriz. Ah, bir onlar gibi olabilsek her şey düzelecek hiçbir sorun kalmayacak diye düşünürler bu özlem sahipleri. Aslında hiç bir devletin bir diğerine söyleyecek bir sözünün olmadığı (her devlet kendi gücü oranında diğerine ders verir, gerisi hikayedir) bir dünyada, sözkonusu bu aptalca özlem yine unutkanlığın bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. Batı demokrasileri artık baskıyı kamufle edebildiklerinden uzaktan davulun sesi hoş gelebilmekte ama günümüzde bile gerektiğinde laubali ve açık davranabiliyorlar. Türkiye'de çok tanınmış bir avukat, bir İskandinav ülkesine yaptığı ziyaret çerçevesinde gezdiği bir hapishaneyi anlatıyor. Çam ormanları içinde temiz bir hava ve temiz bir mekan... Dikkat, beş yıldızlı bir oteli değil, bir hapishaneyi betimliyor. Hapishanenin varlığı, içindeki insanların neden orada bulundukları avukatımızı ilgilendirmiyor! İşte Batı demokrasilerinin diğerlerinden farkı budur. Bir devlet olarak hepsi aynı şekilde birer hapishanedir. Batı demokrasisinin diğerlerinden farkı bir hapishane olarak çamlık bir ormanda bulunması, temiz hava ve temiz mekana sahip olmasıdır. Duvar aynı duvar, zincir aynı zincir: Tek farkı boya ve cilaların farklı olması! PROLETARYA DİKTATÖRLÜĞÜ Yalan konusunda Marksizm, Burjuvaziden geri kalmamaıştır. Onun (onu temsilen bürokrasi ve Komünist Partilerin) en büyük yalanı da Proletarya Diktatörlüğüdür. Batı hayranı demokrasi aşıkları gibi Marksistler de demokrasiden söz ediyorlar. Fakat sosyalist olması koşuluyla. (Sermet Güngör arkadaş da aynı şekilde devletin dönüştürülmesi ve proletarya diktatörlüğünden bahsediyor.) Bu durumda Marksistler devletin yıkımından değil onun ele geçirilmesinden ve dönüştürülmesinden yanadırlar. Oysa her devlet iktidarı, her hükümet doğası ve konumu gereği halkın dışında ve üstünde durduğu ve onu her zaman kendisine yabancı kurallara ve amaçlara tabi kılmaya çalıştığı için, devletin dönüştürülmesi, proletarya için koca bir yalandır. Yalandır çünkü devletin dönüştürülmesiyle ortaya çıkan devrimci diktatörlük, kaçınılmaz olarak ve doğrudan yöneten azınlığın politik ve ekonomik ayrıcalıklarını ve kitlelerin politik ve ekonomik

14


ayrıcalıklarını ve kitlelerin politik ve ekonomik köleliğini kuvvetlendirmekten başka bir işe yaramaz. Doktriner devrimcilerin bu büyük yalanı (proletarya diktatörlüğü) proletarya için yeni bir hapishane olmasından başka bir anlam taşımaz. Aynı zamanda tehlikeli olan bir yalandır çünkü kendini yalancı bir halk iradesinin ifadesi olarak sunar. Proletarya yönetici bir sınıf olacaksa o zaman kimi yöneteceği sorulabilir. Bu yeni yönetime, bu yeni devlete tabi olan başka bir proletarya olması gerekir. Bu durumda ortaya çıkan, halkın büyük çoğunluğunun ayrıcalıklı bir azınlık (aklıma nomenklatura g e l i y o r a m a bahsetmeyeceğim, Sermet arkadaş yine sosyalizmin güncel sorunları der herhalde) tarafından yönetilmesidir. Fakat Marksistler bu azınlığın

KAOS GL

işçilerden oluşacağını söylüyorlar. Evet, belki de eski işçiler ama halkın yöneticileri ya da temsilcileri olur olmaz işçi olmaktan çıkacaklar ve bütün işçiler dünyasına, devletin tepelerinden bakmaya başlayacaklar. Marksistler, bu diktatörlüğün geçici ve kısa süreli olacağı biçimindeki avutucu düşünceyi savunuyorlar. Oysa hiçbir diktatörlüğün kendini idame ettirmekten başka bir hedefi olamaz. Devrimci diktatörlükle devlet arasında geriye tek fark olarak dış görünüm kalıyor. Özünde ikisi de, birinin varsayılan aptallığı ve diğerinin varsayılan zekası adına çoğunluğun bir azınlık tarafından yönetilmesini temsil eder. Bu nedenle ikisi de aynı ölçüde gericidir. Proletaryanın kendisi, sıradan işçi kitleleri için devlet ne kadar büyük olursa zincirleri o kadar ağır, hapishane duvarları o kadar yüksek olur. Proletarya diktatörlüğü, proleteryanın üstünde ve ona rağmen bir diktatörlüktür. Çünkü ne kadar halk devleti olduğu da söylense ve en demokratik biçimlerle süslense bile devlet zorunlu olarak proletaryanın hapishanesidir. Proletaryanın kurtuluşu ve gerçek özgürlük için proletaryanın kendi adına kurulan diktatörlükler dahil bütün devletlerin yıkımından başka bir yol bulunmuyor. Fakat devletler kendiliklerinden devrilmezler ancak dünya çapında bir devrimle yıkılabilirler. Doğası gereği uluslararası devrim olan toplumsal devrim, özgürlük için biricik yoldur. KAYNAK 1-M. Bakunin, Devlet ve Anarşi,İstanbul 1991 2-L. Althusser,İdeoloji ve Devletinİdeolojik Aygıtları,İstanbul 1989 3-F. Kerimo, “Refah” Devletiİsveç Taraf(sız) mı?, Sosyalizmin Sorunları Kitap Dizisi, Birinci Kitap, Eylül 1994 4-İsviçre'de Fişli Demokrasi, Sokak, Sayı 9, 1989 5-Sermet Güngör, Eşcinsellik mi?,İkinci Bölüm, Kaos GL, Sayı 4, Aralık

2


150.000.-TL

KaosGLD5  

ÖZGÜRLÜK ÖZGÜRLÜK ÖZGÜRLÜK ÖZGÜRLÜK NE LİBERAL... NE SOSYALİST... DEMOKRASİ İSTEMİYORUZ ÖZGÜRLÜK ÖZGÜRLÜK OCAK1995 SAYI 5 AYLIK POLİTİK DERG...