Issuu on Google+

EŞCİNSELLERİN KURTULUŞU aynı zamanda HETEROSEKSÜELLERİ DE ÖZGÜRLEŞTİRECEKTİR

OCAK 1998

YIL 4 1

SAYI


KAOS GL SATIŞ NOKTALARI:

Içindekiler Dilde Heteroseksizm Haberler Almak Vermekten Utanmaktır Popolarımız Bilgimatik Buluşma/ma Hezeyanları X benim (3) Mektuplardan Çocuk Sahibi Olmak İsteyen Lezbiyenler… Tercihim Beni Kurtaracak mı? Erkek Erkeğe Dersin İkinci Yarısı Bize Gelenler GL Kitaplığı Panik Yok! Savaş Çığlığı ilga’98 Manifestosu Neden Ölüm Anna (Şiir)

ANTAKYA Ferah Kitabevi (Saray Caddesi) BALIKESİR Çağdaş Kırtasiye BURSA Can Kitabevi (Heykel) Ezgi (Altıparmak, Burç Pasajı) ADANA Püren Kitabevi (Arı Sineması Sk.), Kardelen Kitabevi İZMİR Kabile (Konak), İleri (Konak), İletişim (Alsancak), Mephisto (Alsancak), Kemer (Konak) DENİZLİ İleri Kitabevi, İSTANBUL Taksim Mefisto, Pandora Kitabevi, Pentimento (Beyoğlu Sineması Pasajı) ANKARA Dost, Bilim&Sanat, İlhan İlhan, İmge, ve Doruk (Konur1) Kitabevleri

3 7 9 10 12 14 16 21 22 23 24 25 27 28 29 30 31

Eski sayılarımızı İstanbul ve Ankara İskenderiye Kütüphanelerinde, İstanbul Pentimento’da (Beyoğlu Sineması Pasajı) bulabilirsiniz. İZMİRLİ ARKADAŞLARA ULAŞMAK İÇİN: : PK 41 Karşıyaka- İzmir BURSALI ARKADAŞLARA ULAŞMAK İÇİN: Barış Evren, P.K. 177, Ulucami, 16371 BURSA

ve A B O N E L İ K

Tüm KELEPİR Kitabevleri

İ Ç İ N

YURT İÇİ 1 YILLIK ABONE BEDELİ 4.000.000.-TL, 6 AYLIK 2.000.000.-TL YURT DIŞI 1 YILLIK ABONE BEDELİ: 75 DM YA DA 50 $ (POSTA DAHİL) T. İŞ BANKASI MEŞRUTİYET ŞUBESİ (ANKARA) ALİ ÖZBAŞ 4213 0544328 NO’LU HESABA YATIRILMALIDIR PLEASE, TRANSFER 75 DM OR 50 $ AS 1 YEAR SUBSCRIPTION PERIOD TO THE FOLLOWING BANK ACCOUNT: T. İŞ BANKASI MEŞRUTİYET ŞUBESİ (ANKARA) ALİ ÖZBAŞ NO:4213 0544328 DEKONT YA DA FOTOKOPİSİNİ MUTLAKA ALİ ÖZBAŞ P.K. 53 CEBECİ/ANKARA ADRESİNE POSTALAYINIZ. TEK SAYILIK İSTEKLERDE 300.000.-TL’ lık POSTA PULU GÖNDERİNİZ

e-mail:

41. SAYI: Dizgi: Düzelti: Kapak Tasarım:

kaosgl@ilga.org kaosgl@geocities.com

internet sayfamız: http://www.geocities.com/WestHollywood/Heights/3050

KAOS GL AYLIK POLİTİK GAY VE LEZBİYEN DERGİSİ OCAK 1998

YIL 4

SAYI 41

HER AYIN 20’SİNDE ÇIKAR. KAOS GL ilga üyesidir B u

d e r g i

K A O S

G r u b u

t a r a f ı n d a n

YAZIŞMA ADRESİMİZ

¨

y a y ı n l a n m a k t a d ı r .

Atilla Karakış Ali Ferhat Özcan


SÖZLÜKLER, SÖZCÜKLER VE EŞCİNSELLİK KAOS GL’nin 20. Sayısında (Nisan 1996), Portekiz’den “Dilde heteroseksizm…” başlıklı kısa bir haber yer alıyordu: “Portekiz’in yeni gay organizasyonu ILGA-Portugal, eşcinselliği sapma olarak tanımlayan en önde gelen ulusal sözlüğü kınıyor. Binlerce okulda, üniversitede, kütüphanede vs. kullanılan bu sözlüğün diğer baskılarında bu tanımın değiştirilmesi için bir kampanya başlatıldı”. Aynı sorundan hareketle bizdeki sözlükleri tarama gereği duydum. Elimdeki iki-üç sözlük böyle bir tarama için yeterli olmayacağından Türk Dil Kurumu’nun kütüphanesindeki onlarca sözlüğü de karıştırdım. Eşcinsel teriminin yanısıra ilgili alandaki başka terimleri de topladım. Derlediğim tanım ve açıklamaları sunuyorum.

Ι Türk Dil Kurumu’nun (TDK) TÜRKÇE SÖZLÜK’ü ile başlamak, bu sözlüğün anlamı ve ulaştığı alan açısından en doğrusu olacaktır. Cumhuriyet Türkiye’sinin ana kurumlarından biri olan Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük’ü ilk kez 1944’te basıyor. Bu baskı, TDK’nun yüzlerce sözlüğün bulunduğu kütüphanesinde bulunmuyor. İkinci Baskı, 1955’te Ankara’da, “Düzeltilip Genişletilerek Yeniden Yazılmıştır” ibaresiyle çıkmış. Mehmet Ali Ağakay hazırlamış. Eşcinsel, homoseksüel ve lezbiyen sözcükleri bulunmuyor. Eşcinsel kelimesinin bulunmaması anlaşılabilir bir durum. Fakat homoseksüel kelimesi için 1966’da yapılan 4. Baskıyı beklemek gerekiyor. 1955’teki ikinci baskıda yer almayan eşcinsel.. kelimesine karşın oğlan, oğlancı ve sevici kelimelerine yer verilmiş. Aktarıyorum: Oğlan: Cinsel sapınca uğramış erkeklerin zevkine hizmet eden erkek çocuk. Oğlancı: Etkin kalarak cinsel sapınca uğramış erkek. Sevici: Erkek yerine kadınla sevişmek sapkısında bulunan kadın. Burada etkinlik ile edilgenlik (aktiflik, pasiflik) üzerinde durmayacağım. Ayrıca bir kadının neden ille de bir erkekle sevişmek gerektiği gibi sorular da sormayacağım. Bu üç kelimenin açıklamalarında altını çizebileceğim ortak terim bize sapma fiilini gösteriyor.

Bu fiilin nasıl görüldüğünü, Orhan Hançerlioğlu’nun Felsefe Ansiklopedisi’nin SAPKIN ve SAPKINLIK maddelerinde buluyoruz: SAPKIN: Doğru yoldan sapmış olan… Sapınca düşen anlamındadır. Genellikle, içinde yaşadığı toplumun gelenek ve göreneklerine ters düşeni niteler. Cinsel sapıklıkları nitelemek için de kullanılmaktadır. Çünkü cinsel sapıklık da genel anlamda toplumun gelenek ve göreneklerine aykırılık demektir. Bilimsel dilde bunlara eşcinsel denir. Ne var ki cinsel sapıklık, eşcinsellikten daha geniş bir anlam taşır. Örneğin cinsel açıdan küçük çocuklara, ölülere, hayvanlara vb. Düşkünlüğü de kapsar. SAPKINLIK: Sapkın olma niteliği… Dine aykırılık (Os. Rafizilik, Fr. Hérisie) anlamında da kullanılmaktadır. Sapkı deyimi yerine de kullanılmıştır. Örneğin Türk Dil Kurumunca yayımlanan Ruhbilim Terimleri Sözlüğünde İng. Perversion ve Os. Dalalet deyimleri karşılığında ve “özellikle cinsel davranış alanında topluma uygunsuz bulunan yollara sapma durumu” olarak tanımlanmıştır. Buna karşın aynı kurumca yayımlanan eğitim terimleri sözlüğünde İng. Perversity deyimi karşılığında kullanılmış ve “toplumun benimsediği ahlak ölçüleriyle sürekli olarak çelişme durumunda olma” deyişiyle tanımlanmıştır.

KAOS GL 41 / 3


“Cinsel davranış alanında toplumca uygunsuz bulunan yollara sapma” olarak görülen eşcinsellik’e TÜRKÇE SÖZLÜK’ün üçüncü baskısında da rastlamıyoruz. Üçüncü baskı, 1959’da gerçekleştirilmiş ve yine Mehmet Ali Ağakay tarafından hazırlanmış. Henüz değişen bir şey yok! TS’nin 4. Baskısı’nı yine Mehmet Ali Ağakay hazırlıyor ve 1966 yılında yayımlanıyor. Eşcinsel kelimesini, bu baskıda da bulamıyoruz. Ama eşcinsel kelimesinin yabancı karşılığı olan ve aynı anlama gelen homoseksüel kelimesi, TÜRKÇE SÖZLÜK’te ilk kez karşımıza çıkıyor. Tanımı aynen aktarıyorum: HOMOSEKSÜEL: Cinsel isteklerini kendi cinsinden olan kimseler üzerinde yatıştırmak huyunda olan. Henüz yıl 1966! Eşcinsel mücadelesinin, Batı’da bile bir toplumsal hareket şeklinde ortaya çıkmasına daha var; onun için, eşcinselliğin, salt cinselliğe indirgenmesi anlaşılabilir bir durum. Ne olduğu belli olmayan bir huydan söz edilse de en azından sapıklık geçmiyor.

alıyor. Eşcinsel ise ilk kez ayrı bir madde olarak tanımlanıyor. EŞCİNSEL: Kendi cinsinden kimselerle cinsel ilişkide bulunan kimse, homoseksüel. EŞCİNSELLİK: Eşcinsel olma durumu, homoseksüellik. TÜRKÇE SÖZLÜK’ün 7. Baskısı’nı Doç. Dr. Mustafa Canpolat denetlemiş. Eşcinsel kelimesinin, Türkçe Sözlük’te ayrı bir madde olarak ilk kez 1983’te yayımlanan 7. Baskı’da yer aldığını belirtmiştik. 1969’da yayımlanan 5. Baskı ile 1974’te yayımlanan 6. Baskı’da bu maddenin yer almadığını hatırlatalım. Her iki baskı Kemal Demiray’ın yönetiminde yayımlanmış. Sevici, oğlan, oğlancı aynen alınmış, homoseksüelin karşılığı ise önceki baskı’dan aktarılırken sadece “… kendi cinsliğinden …” yerine “…. Kendi cinsinden …. “ olmuş; Türkçe ile ilgili olmalı. TÜRKÇE SÖZLÜK’ün “YENİ BASKI”sı, 1988’de, daha önceki baskılarda denetlemede bulunan, Prof. Dr. Hasan Eren başkanlığında yayımlanmış. Eşcinsel ve sevici’nin tanımlarında bir değişiklik olmamakla birlikte, 1983 baskısından aynen alınmış bu baskıda yazım farkı görülüyor. Daha önce bitişik yazılan eşcinsel “yeni baskı”da eş cinsel şeklinde yazılmış.

4. baskı’da lezbiyen kelimesi bulunmuyor ama sevici kelimesi aynen alınmış. Bu arada lezbiyen kelimesi hiçbir baskı’da yer almıyor. Aynı anlamı karşılayan sevici ise 5. Baskı ile 6. Baskı’da aynen tekrarlanırken 1983’te yayımlanan “Genişletilmiş 7. Baskı”da tanım değişiyor ve sevici sapıklık sıfatından kurtuluyor. Önceki 1995’te “yeni” bir sözlükle karşılaşıyoruz: “Örnekleriyle baskı’larda “erkek yerine kadınla sevişmek sapkısında Türkçe Sözlük” Prof. Dr. Tansu Çiller’in bulunan kadın” şeklinde tanımlanan sevici kelimesi Başbakanlığında, Nevzat Ayaz’ın Milli Eğitim sözkonusu baskı’da sadece “eşcinsel kadın” olarak Bakanlığı’nda, yayımlanan (Milli tanımlanıyor. Sevici gibi oğlan ve Henüz yıl 1966! Eğitim Bakanlığı etiketli) bu oğlancı kelimelerinin tanımlarında da Eşcinsel mücadelesinin, sözlükte, yanlış düzeltilmiş ve değişiklik olmuş. Oğlan, eski Batı’da bile eşcinselliğin “cinsî sapıklık” olduğu baskılarda, “cinsel sapınca uğramış belirtilmiş! Türk Dil Kurumu’nun erkeklerin zevkine hizmet eden” bir toplumsal hareket sözlüklerine rahmet okutan bu erkek çocuk iken, yeni tanımda şeklinde ortaya çıkmasına sözlüğün “Eser Hakkında Birkaç sapık, erkek çocuk’un yani oğlan’ın daha var; Söz” bölümünde aktarıyorum: bir sıfatı olmuş. Oğlancı ise şu onun için, eşcinselliğin, “Örnekleriyle Türkçe Sözlük”, meşhur aktifliğinden bir şey kaybetmediği gibi sapık sıfatından salt cinselliğe indirgenmesi M.E.B. Orta Öğretim Genel Müdürlüğü tarafından “Orta Dereceli da kurtulmuş. Fakat yeni bir sıfat anlaşılabilir bir durum. kazanmış: “…. Eşcinsel aktif Ne olduğu belli olmayan bir Okullar” için, üniversite öğretim erkek…”! (Ayrıca luti, kulampara gibi görevlileri ve Bakanlık mensubu huydan söz edilse de eşanlamlı kelimeler tanıma öğretmenlerden müteşekkül bir en azından sapıklık eklenmiş.) komisyona hazırlatıldı. (Bunlar Gazi geçmiyor. Üniversitesi’nden 3 öğretim 7. Baskı’da homoseksüel’in görevlisi, M.E. Bakanlığı’ndan 2 kişi karşısında sadece eşcinsel yer ve 12 kişi de Türk Dili ve Edebiyatı

KAOS GL 41 / 4


Dil Derneği’nin, 1991 tarihli Öğretmeni). Tam da “Orta “Öğrenciler İçin Türkçe Sözlük”ünde Dereceli Okullar”da okuyan yine aynı tanım verilmiş. Eşcinsel, öğrenciler çok iyi bilirler: bitişik yazılmış. Okullarını bitirene kadar en az 1966 yılında bile bir iki kez Bakan falan değişir sapıklığın sözü geçmezken, Dergah Yayınları’nın, 1984 tarihli ve pek çok şey sil baştan olur. 1995’te eşcinselliğin, “orta-lise ve dengi okullar için Türkçe “Örnekleriyle Türkçe Sözlük” “cinsî sapıklık” Sözlük”ünde ise homoseksüel adlı “eser” de böyle bir maddesi yer alıyor. Karşılık olarak, dönemin ürünü olmalı. (Ben olarak tanımlanması TDK’nun TÜRKÇE SÖZLÜK’ünün de kendi dönemimden Vehbi Prof. Dr. Tansu Çiller’e 1966 basımındaki Dinçerler’i hatırlıyorum! tanım biraz nasip olacakmış meğer. “Eser”, 1988’de yayımlanan değiştirilerek verilmiş: “Cinsi TÜRKÇE SÖZLÜK’ün yazım ihtiyaçlarını aynı cinsten biriyle şeklini aynen almış. Yani gidermek eğiliminde olan (kimse)”. eşcinsel, eş cinsel şeklinde yazılmış ve karşılık olarak Daha önce Türk Dil Kurumu’nun sadece homoseksüel verilmiş. Homoseksüel ise ayrı bir TÜRKÇE SÖZLÜK’ünün başında da bulunmuş olan madde olarak tanımlanmış. Yani bir şekilde 1983’teki 7. Kemal Demiray, inkılâp ve aka için hazırladığı 1982 Baskı’daki maddelerin tersi! Aslında tanım da aynen tarihli “Temel Türkçe Sözlük”ünde eşcinsel ve alınmış fakat çok yaratıcı bir müdahale ile bazı kelimeler eşcinsellik maddeleri bulunuyor. Ama Demiray, Osmanlıca karşılıklarıyla yer değiştirmiş. “… cinsel ilişki tanımlamamış sadece “eşcinsel: Homoseksüel” ile yetinmiş. Başka sözlüklerde de karşılaştığım bu ….” yerine “… cinsî münâsebet…” kullanılmış. Ve daha durumun anlamı nedir bilmiyorum. Yazan işin kolayına önce yer verilmeyen “cinsî sapık” nitelemesi eklenmiş. mı kaçıyor yoksa sorunlu kelimelerde açık vermeyerek Aktarıyorum: (tanım vermezsen açık da vermezsin!) işin içinden mi çıkıyor? eş cinsel: Homoseksüel homoseksüel: Kendi cinsinden kimselerle cinsî Ali Özgüler’in 1989 tarihli, “Türkçemizdeki Yabancı münâsebette bulunan (kimse) cinsî sapık, eş cinsel Kelimeler-Sözlük”ünde homoseksüel, homoseksüalite homoseksüellik: Homoseksüel olma hali, cinsî ve lezbiyen kelimeleri yer almış. Lezbiyen, “birbirleriyle sapıklık, eş cinsellik cinsel ilişkide bulunan kadınlara verilen ad” şeklinde sevici: Eş cinsel kadın, lezbiyen tanımlanmış. Homoseksüel kelimesine karşılık olarak, sevicilik: Kadınların kendi cinslerinden olanları sevme TDK’nun 1966 tarihli Türkçe Sözlük’ündeki tanım aynen sapıklığı. alınmış ve “kendi cinsiyetinden olanlara cinsel yakınlık duyan” cümlesi eklenmiş. 1966 yılında bile sapıklığın sözü geçmezken, 1995’te eşcinselliğin, “cinsî sapıklık” olarak tanımlanması Prof. Orhan Hançerlioğlu’nun hazırladığı “Türk Dili Dr. Tansu Çiller’e nasip olacakmış meğer. Sözlüğü”nde (Remzi Kitabevi, 1992) eşcinsel kelimesi bulunmuyor. Çünkü sözlükte yalnızca Türkçe kökenli sözcükler yer alıyor! Buna karşılık ise oğlan, oğlancı, ΙΙ oğlancılık, sevici, sevicilik sözcükleri bulunuyor. Bu Türk Dil Kurumu’nun TÜRKÇE SÖZLÜK’ünün, 1983 sözcüklerin karşılıkları ise TDK’nun 1983 tarihli Türkçe tarihli 7. Baskısı’nda yer alan “Kendi cinsinden Sözlük’ündeki tanımlarla aynı. kimselerle cinsel ilişkide bulunan kimse” şeklindeki tanımla, şu ya da bu şekilde anlatım farkı olsa da pek Hançerlioğlu, eşcinsel kelimesine, yine kendinin çok sözlükte karşılaşıyoruz. Türk Dil Kurumu’nun “Okul hazırladığı “Felsefe Ansiklopedisi”nin 2. Cildinde yer Sözlüğü”nde de yine aynı tanım yer alıyor (Ankara, veriyor. 1994). Yalnız eşcinsel 1988’de olduğu gibi eş cinsel şeklinde yazılmış. EŞCİNSEL: (Tr. Ruhbilim) Kendi cinsinden olan kişiler yoluyla cinsel duygu ve dileklerini doyurma

KAOS GL 41 / 5


“BENCE O KADAR ÖNEMLİ BİR ŞEY DEĞİL. ÜÇ TANE, BEŞ TANE” Işılay Saygın, zina yapan kadın da erkek de hapise girmeli, gerektiğinde tüm kızlara bekâret kontrolü yapılmalı diyor. Bekâret kontrolüne karşı intihar eden kızlardan “üç tane beş tane” diye söz eden ve ahlak adına namus adına konuşan Işılay Saygın kim? 12 Eylül öncesi AP’den Belediye Başkanı… 12 Eylül sonrası MDP’nin İzmir milletvekili… MDP inişe geçince hemen ANAP’a geçiş… ANAP inişe geçince DYP’ye geçiş… DYP inişe geçince ANAP’a geçiş… REFAHYOL’un Devlet Bakanıyken Necmettin Erbakan’ın hükümetin istifasını vermesine 1 ay kala bakanlıktan istifa etti. Şimdi yine aynı koltukta… “DEVLET YARDIMI KESİNCE AIDS’li AİLE ÖTENAZİ İSTEDİ” (Günaydın, Sabah, Milliyet 19 Aralık 1997) Şanlıurfa’da Kızılay Kan Merkezi’nden verilen kanla sezaryenle doğumda AIDS’e yakalanan Siverekli anne ve kızının durumu ağırlaştı. Baba Sedat Işıkgöz, eşi ve yavrusuna ötenazi uygulanmasını istedi. Tek göz bir evde oturduklarını söyleyen Işıkgöz,”Maddi olanağım yok, bakmaya çalışıyorum ama dayanacak gücüm kalmadı, devlet bizi yalnız bıraktı. Şimdi bile maddi ve manevi hiç bir destek verilmiyor. Ölüme mahkum edilen eşim ve kızım için hastanede ötenazi uygulanmasını istiyorum.” Ailenin açtığı davanın 2 yıldır sürdüğü belirtildi. YARGITAY’DAN CEZADA CİNSİYET AYRIMCILIĞI Yargıtay, iki ayrı dava dosyası üzerinde aldığı kararlarla, cezada cinsiyet ayrımcılığına gitti. Erkeğe ‘ibne’ hakaretini ‘ağır tahrik’ sayan Yargıtay Genel Kurulu kadına ‘orospu’ denilmesini ‘tahrik’ nedeni bile yapmadı. Yargıtay, kendisine ‘orospu’ diyen kayınvalidesini bıçaklayan Demet Aydemir’in idamla yargılanmasına karar verdi. ‘İbne’ diyen amcaoğlunu öldüren Sedat Ilgar’ın cezasında ise yarıya kadar indirim yapmıştı.(Hürriyet, 20 Aralık 1997)

İSTANBUL DEĞİRMEN KAPANDI! İstanbul Aksaray’da bulunan Değirmen Birahanesi’nin önündeki bakımsız, küçük park, Fatih Belediyesi tarafından temizlendi, yeşillendirilip, yeniden düzenlendi. Parkın adı ise Şehitler Parkı oldu. Parkın adı “Şehitler Parkı” olunca, etraftaki diğer birahanelerle beraber, özellikle doğulu eşcinsellerin mekanı olarak bilinen ve de gay turistlerin de sıkça uğradıkları Değirmen Birahanesi de önündeki bu şirin parkın yeni isminin azizliğine uğrayarak kapatıldı. (Coşkun, İstanbul) İSRAİL “TRAVESTİ ŞARKICI İSRAİL’İ KARIŞTIRDI!”(Hürriyet, 5 Aralık 1997) “İsrail’i bu yıl ki Eurovision Şarkı Yarışmasında bir travestinin temsil edecek olması, ülkede büyük karışıklığa neden oldu. Dana adlı şarkıcının İsrail adına yarışacak olması, özellikle Ortodoks Yahudileri çılgına çevirdi. İsrail’deki en fanatik grup olarak bilinen Ortodoks Yahudiler, ameliyatla cinsiyetini değiştiren Dana’nın uluslararası bir yarışmada İsrail’i temsil etmesini utanç verici ve kabul edilemez buluyorlar.” “Ortodoks Yahudiler” denen grubu yobaz sürüsü olarak düşünebilirsiniz. Onlar gibiler her dinden, her toplumda, her zaman bulunur. “Ameliyatla cinsiyetini değiştiren” biri travesti değildir; artık o kişiye transeksüel denir. Bu hata hem başlıkta hem de haber metninde tekrar edilmiş! YUNANİSTAN “ATİNA’DA DÖNME METRES KRİZİ” (Hürriyet, 5 Aralık 1997) Bölge Savcı Yardımcısı Yorgo Sakellaropulos, Yunanistan Yüksek Mahkemesi tarafından görevden alınmış. Mahkeme: Sakellaropulos, seçtiği ilişki tarzıyla sosyal karakterini ortaya sermiştir. Bu nitelikte bir şahıs yargıyı temsil edemez. Sakellaropulos: Televizyona çıkıyor. Kamuoyundan destek istiyor. Özel hayatının sadece kendisini ilgilendirdiğini belirtiyor. "“Jenny'’i sevmiştim. hep onu düşünüyorum.”

KAOS GL 41 / 7


Sıradan Vatandaşlar: “Başkaları kadın metres tutunca kimse ses çıkarmıyor. Savcının bütün suçu sevdiği kadının dönme olması. acaba doğuştan kadın olan bir kadınla ilişki kursaydı, yine işten atılır mıydı? Bu çifte standarttır, haksızlıktır.” Nikos Mastorakis (Vradini Gazetesi köşe yazarlarından): “Ne yazık ki ırk ve cinsler arası ayrım güden bir toplum olduk. Doğuştan kadın olmayan bir kadını sevdiğiniz için sistem tarafından imha edildiniz.” Hürriyet Gazetesindeki haberden bazı bölümler aktardık. Sanırız başka bir söze gerek yok. Biz, bizim politikacılardan ve yargıdan birşey beklemiyoruz ama bizim ne zaman öyle “sıradan vatandaşlarımız” olacak acaba? ABD “ABD’de EŞCİNSEL ÇİFTE EVLAT EDİNME İZNİ” (Günaydın, 20 Aralık 1997) “ABD’nin New Jersey eyaleti makamları, eşcinsel ve evlenmemiş çiftlerin evlat edinmelerine izin veren bir kanunu kabul etti. Bu kararla, eyalette kadın veya erkek çiftler, diğer evli çiftlerle eşit haklara kavuşmuş oldular. Karar, Amerika’da eşcinsellerin haklarını savunan kişi ve topluluklar açısından bir “zafer” olarak yorumlanıyor. ABD’nin 50 eyaletinin yaklaşık yarısında, eşcinsel çiftler evlat edinebiliyorlar. New Jersey’de bu kararın alınmasına, Jon ve Michael adlı eşcinsel çiftin, üç aylıkken aldığı ve bugün 2 yaşına gelen çocuğu evlat edinmek istemesi üzerine başlattığı hukuk savaşı yardımcı oldu.

KAOS GL’den 1998’in ilk ayında yine merhaba diyoruz. Her zaman olduğu gibi bu yıl da sizlerle birlikte üretmeye, gelişmeye devam edeceğiz. Sizler bize yazılarınızı, tanıklıklarınızı, haberlerinizi yollamaya devam ettikçe daha geniş çevreye yayılan, daha renkli KAOS GL’ler yaratılacak. Sizlerden gelen yazıları değiştirmeden, sansürlemeden (yazım hataları dışında tabii ki) yayınladığımızı bir kez daha hatırlatalım. Özellikle tanıklıkları ve çevrenizden duyduğunuz, gördüğünüz haberleri bize mutlaka yazın. Özel isimleri değiştirebilirsiniz, ancak tarih ve yer isimlerini belirtirseniz bu haber ve tanıklıklar daha anlamlı olacak. Özellikle Türkiye’nin bir çok yerine ulaşmaya başladığımız geçtiğimiz aydan sonra sizlerin yollayacağı dökümanlar birbirimizden haberdar olmamız, paylaşmamız açısından çok daha anlamlı… Derginin satışı ve gruptaki arkadaşların katkısı dışında hiç bir mali geliri olmadığını çeşitli defalar belirtmiştik. Durumumuzda bir değişiklik yok. Sizler ve çevrenizdekilerin dergimize abone olması bizlerin maddi açıdan rahatlamasını sağlayacak. Derginin 41. Sayısına ulaşmış olmasının daha uzun yıllar çıkacağının kanıtı olduğu düşüncesindeyiz. Abone olanlara derginin kapalı zarfta yollandığını belirtelim. KAOS Grubunun haftalık toplantılarının başlama saatinde değişiklik oldu. Toplantılar PAZAR günleri saat 19.00’da başlıyor. KAOS GRUBU HAFTALIK TOPLANTILARI Her Pazar saat 19.00’da Toplumsal Araştırmalar Vakfı Ankara Şubesi’nde gerçekleşiyor. Adres: Ziya Gökalp Caddesi No:16/11 (6. Kat) Kızılay/ANKARA (Fransız Kültür Merkezi’nin karşısında)

KAOS GL 41 / 8


ALMAK VERMEKTEN UTANMAKTIR PENİSİN Mİ VAR DERDİN VAR Şakir/İSTANBUL, 23 Aralık 1997

… bense bedenimin, taşıdığım TC’den sonra tek kimliğinin verdiği değer nedeniyle, en nadide bölümünden foseptik bir heves uğruna vazgeçmiştim

Sanırım bende durmasına gerek kalmadığının ayırdına vardıklarında üç beş balon, az gözyaşı, davul-zurna içki muhabbetiyle, sonraları giderek önem kazanacak çok kıymetli parçamdan ayrılıyordum. Giden kısmın kalana oranı, kalanın özel anlarda alabildiği geometrik form az da olsa içimi rahatlatmıştı. Yerine getirdiği işlevin sonuna –çi, -çü nün türevleri gelerek kendince bir meslek grubuna sığınmış az bıyıklı, kocaman elli, kısa boylu bir bey tüm bunların suçlusuydu. Kasabadaki tek düğün salonunda babam sarhoş olmuş, evde kalmış, boşanmış, kocasını aldatmış kadersiz halalarım göbek atmışlar, şehrin tüm çocukları kendi tercihlerine bırakılarak pasta ve dondurmanın oral keyiflerine varmış, bense bedenimin, taşıdığım TC’den sonra tek kimliğinin verdiği değer nedeniyle, en nadide bölümünden foseptik bir heves uğruna vazgeçmiştim. Sanırım bunda az bıyıklı, kocaman elli, fonksiyonunun sonuna çi’yi bitürlü yakıştıramadığım bey, ve ondan daha iri amerikan futboluna pek müsait on iki ayı az da kandırıcı –ikna edici bir etken teşkil ediyordu. Bir an düşüyorum da bu varlıkları, boğaz köprüsünün senetlerinden edinmek için bankaya gidiyorum, abi valla olmaz okey’e bekliyorlar, usta yanlardan al üstler kalsın diyerek sallayamazdım. Tüm

yaptıklarından utanmayan, sonraları traş olmaya da yaradığını öğrendiğim şeyi tutan işi –çi’li (-ulan beyefendi diye geçiştirelim) biten zat-ı muhterem bir hafta boyunca temizlik haricinde kimsenin giremediği odama girip orama burama dokunuyordu. Dokuz yaşın IQ’suyla o zamanlar işlevini kavrayamadığım beyaz bir krem az önce bahsi geçen orama özenli bir şekilde yayılıyordu. Bu zatın sanatsal bir edayla, bir kısmını feda etmiş olmanın ezikliğini üzerimden atamadığım bu zamanda işini ustalıkla yapan bir orospu gibi yerine getiriyordu. Daha sonra anlatacak benimki hiç acımadı, üçüncü günü top oynadım, hiç yatmadım türünden sidiksel testesteron sohbetlerin altyapısını hazırladığım günlerde de geliyordu, altından gülebilmesi için yeterli sayıda bıyığa sahip olmayan o adam. Daha sonra kimsenin bunu, bu kadar pervasızlıkla yapmasına izin vermediğim şeyi yapıyor, odama girip teklifsiz yalnız içime giydiğim! iç çamaşırımdan beni ayırıp en müstesna yerlerime (fazla şüpheci davranmak istemiyorum ama) belki gerekli süreyi uzatarak (bu işten keyif aldığının hinliğinde) arsız bir dokunuşun tecavüzünde kendimce tatlar arıyordum. Tüm bu faaliyetler esnasında geriye kalanla da çok şey olabileceğini öğreneceğim yaşam içinde ederi hisse senedi gibi giderek artan, gözlerimden sonra en çok değer verdiğim organıma az da olsa gözlerim kayarak ilgi gösteriyordum. İlk edindiğim sağlık ansiklopedisinden öğrendiğim kadarıyla prostatım açısından sağda durmaması gereken tanrının lûtfu diye bakılan ataerkil toplumun eldeki tespih gibi pantolonda taşıyıp toplum içinde de masajını yapmaktan geri kalmadığı bir şeye sahiptim. Daha şey diyerek anlamsız tanımlamalarda işlevlendirdiğim kelime, ileriki yıllarda Türkçe’nin istepnesel konumunda bahane gösterilerek her neşredilişinde, dilin esnekliğinden büründüğü anlamıyla çıkıp bol oksijen azot ve CO2 de dolaşıp yüreklerime ulaştığında hep akla o şey gelecekti. Sonu –çi’li bol kremli, az kıllı bu kendisine söylemeyi yakıştıramadığım bey ne kadar da şanslıydı. Salt bunun ayırdında olmak bile böyle bir işe öykünmek için içimde

KAOS GL 41 / 9


içgüdüsel arzular yaratıyor. Allahı var veda bile edemeden tenimin bir kısmından ayrılmama neden olmuştu ama işini iyi yapıyordu. Normal şartlarda sağda durması gerekli, böyle tanımlamak istemezdim ama o ŞEYİN bazen sağa bazen sola gitmesi bazen üçüncü boyutta kapladığı hacmin artıyor olması, Sultan Ahmet’teki turistlerin (özellikle bayanların) iç geçirerek baktıkları bazı anıtlara dönüşüyor olması, bu az bıyıklı kocaman elli şahısta, dahası gözlerinde amerikayı yeniden keşfin sevinç çığlıklarını ya da üç boyutlusu çıkmışken, ninem devrinden kalma oyunları çözebilmiş olmanın sevinç izlerini yaratıyordu. Böylece başarıya ulaştığını mı sanıyordu; sanırım… Yedinci günün sonunda fedakar bir sevgiliden ayrılır gibiydi. Adına ereksiyon demem gereken şeyi tekrar yaşatabilmiş miydi bilmiyorum. Karşı apartmanda oturan sınıf arkadaşım sünnet olana kadar hiç görmedim. Üç dört sene sonra erkek kardeşim için bize geldiğini duydum. Ben o sırada yatılı okuldaydım. Yazık ki bir zorunluluk sonrasında bana dokunmasına izin verdiğim tek erkekle bir daha karşılaşmadım. Utandığımdan olsa gerek kardeşimden neler yaşadığının ayrıntılarını öğrenemedim. Artık evlere daha az gidiyormuş. Kardeşim kapısına fenni sünnetçi yazdıran, büyük şehirden gelen diplomalı bir beyin sebep olduğunu söylüyor buna. Aklıma geldiğinde hani her lafımızda harika bulduğumuz yeni neslin böylesi alaturka bir tensel törenle kapalı bir kapı ardında, başbaşa kalmadığı için üzülmüyor değilim. Ve belki de bu kadar fütursuz ve izinsiz, bir çok penise ince zarar verip sonra kanıylacanıyla yeniden yaratan az bıyıklı pilav üstü (dilim varmıyor ama) bey için üzülüyorum. Ne dersiniz.

POPOLARIMIZ BiLGiMATiK COŞKUN/İSTANBUL

Geçenlerde yaşlı bir eşcinsel arkadaşım anlatmıştı. Anlattığına göre, arkadaşım yemiş yemiş arkası öyle bir genişlemiş ki, sonunda belediye kendisine kalabalık bir kavşakta taşıtlar için alt geçit olmasını teklif etmiş. Fakat arkadaşım “yaşlandım, emekliliğimde çalışmak istemiyorum” diyerek, teklifi kabul etmemiş. Efendim, burası Türkiye. Burada eşcinsellerin başına öyle olaylar gelir ki, fıkralar mı gerçek, gerçekler mi fıkra oluyor, ayırt edemezsiniz. Bakınız: Tarih 4 Ekim 1997. Aksaray’da bir emlakçı dükkanına biri yaşlı, biri genç iki İranlı adam gelir. Mobilyalı bir daire kiralarlar. Ertesi gün evin içinden yaşlı adamın çığlıklarının yükselmesi üzerine, komşular polise haber verir. Polis kapıyı kırıp daireye girince, yaşlı adamı elleri ve ayakları bağlı bir halde bulur. Biraz kel, göbekli, ortaboylu, saçı ve bıyığı bembeyaz olan bu yaşlı, tombiş adam Türkçe bilmiyor, sadece hıçkırıklarla ağlıyor. Polisler babaları yaşındaki bu ağlayan adama biraz da acıyarak, abi, dayı, amca gibi sıfatlarla hitaben, büyük ilgi ve şefkat gösterirler. Sonra topluca emlakçının ofisine gidilir. Ofiste çalışan orta yaşlı İranlı bir tercüman sayesinde, olay anlaşılır. Oda arkadaşı adamın elini, ayağını ve ağzını bağlamak suretiyle 7 bin dolarını zorla almış, daire kapısını dışarıdan kilitleyip kaçmıştır. Polisler soyguna uğramış adamı ve ofiste çalışan tercümanı da alıp yabancılar şubesine götürürler. O ana kadar herkes bu zavallı adama acır ve onu teselli etmeye çalışır. Düzenlenen ilk raporda olayın gasp olduğu belirtilir. Ancak daha sonra, kibar ve yumuşak davranışları, belki de bazı ifadelerinden dolayı adamın eşcinsel olabileceği düşünülür ve adamı alıp hastaneye götürürler. Yolda, olayı anlamayan yaşlı adam tercüman yardımıyla sadece dişinin ağrıdığını söyler. Adama cevap verilmez. Haseki Hastanesine varılır. Adam şaşkındır. Doktorun yanına gidilince, adam tercüman yardımıyla dişinin ağrıdığını tekrar ifade eder ama kimsenin onun dişiyle ilgilendiği yok. Adam oracıkta zorla domaltılır ve kaşla göz arasında doktor parmağını yaşlı adamın kıçına sokuverir.

KAOS GL 41 / 10


Yaşlı adam, üstelik kendi vatandaşının gözü önünde, uğradığı bu darbeyle birden şoka girer, sonra çığlık çığlığa “Benim dişim ağrıyor, kıçımda ne arıyorsunuz?” diye bağırır. Doktor cevap vermez. Adamın eşcinsel olduğu raporunu yazıp, polise verir. Dönüşte adam ısrarla “ağrıyan dişim ağzımda… kıçımda ne aradılar?” diye sorunca tercüman gülerek adamın kulağına eğilir ve “hırsızın orada olup olmadığına baktılar” diye cevap verir.

Çekin parmaklarınızı kıçımızdan!

Yani nedendir bilinmez devlet, eşcinsel bireyi ve onun ifadesini muhatap almıyor da, onun yerine, eşcinselin anüsünü muhatap alıyor.

Evet, hırsızın, eşcinselin kıçında arandığı bir memlekette, eşcinsele tüp geçit olma teklifini, fıkra mı yoksa gerçek olarak mı algılarsınız. Neyse efendim. Neticede soygunun bir eşcinsel soygunu olduğu ve adamın eşcinselliği rapor edilince, olayla ilgili ilk rapor yırtılır. Önceden gasp denilen bu olay, bu sefer basit bir hırsızlık olarak kayda geçer. Muayeneden önce amca, dayı sıfatlarıyla teselli edilen adam, bu kez uyuzlu bir kedi muamelesiyle horgörülür. Pasaportuna 500 dolar ödemesi için el konulur. İran konsolosluğu devreye girince, adamcağız 500 dolar ödemeden pasaportunu polisten geri alır. Ne var ki 7 bin dolarının bulunması için laik ve demokratik bir devletin polisinden yardım istemiş olan bu yaşlı adam, hem mahremiyetini kaybetmiştir, hem de eşcinselliği resmi kayıtlara geçtiği için İran’daki yaşamı da tehlikeye girmiştir.

Yok eğer ille de cinsel kimlik tayini gerekiyorsa, kişinin ifadeleri, özgeçmişi ve çeşitli psikolojik test yöntemleri vardır. Anal muayene (fiili livata muayenesi) ise bir mahkemenin kararıyla yapılırsa “adaletin sokturttuğu parmak acıtmaz” der, teselli olurum ama tam bir eğitim almamış, sıradan bir memurun canı öyle istedi diye, benim iznim olmadan, zoraki domaltılmak suretiyle, en özel yerime, hiç tanımadığım bir beyaz önlüklü nasıl olur da kirli parmağını sokabilir? Hangi hakla?

Bu uygulama sadece hırsızlık olaylarının aydınlatılmasında değil, bireyin eşcinselliğinden şüphe edildiği bütün polisiye olaylarda, parklardan, barlardan alınıp götürülmelerde vs. uygulanıyor. Yani nedendir bilinmez devlet, eşcinsel bireyi ve onun ifadesini muhatap almıyor da, onun yerine, eşcinselin anüsünü muhatap alıyor.

Yani bizim vereceğimiz bilgiye inanılmıyor da, sanki kusursuz bir bilgimatikmiş gibi, popomuzdan alınacak bilgiye inanılıyor. Hal böyle olunca, popomla ben bizbize kaldığımız zaman, popomun havasından geçilmiyor. Neymiş, koskoca yüksek makamlar beni değil de onu muhatap alıyorlarmış… Hayır onu kıskanmıyorum. Sonuçta o da benimdir, popomdur, üstelik, evet güzeldir ve yumuşaktır. Ama yine de yüce makamların benim yerime onu muhatap almalarından ve ona inanmalarından rahatsız oluyorum. Üstelik bu Halbuki soyguna uğrayan, heteroseksüel adam uygulama, devletin eşcinsel bireyi aşağılaması olsaydı, ellenmek suretiyle, derhal poposunun sertliği, anlamına mı geliyor, yoksa eşcinselin taşşaklarının ağırlığı ve penisinin boyutları anüsüne değer verildiğini mi gösteriyor, tespit edilmeyecek, keza soyulan bir kadın Yok eğer ille de cinsel bilemiyorum. Yoksa devlet babanın, olsaydı, benzer yöntemlerle vajinasının iç kimlik tayini haşa pandik hevesçisi olduğunu hacmi ölçülmeyecekti. Öyle ise soyguna gerekiyorsa, kişinin uğramış bu yaşlı adamın kıçında düşünmüyorum. ifadeleri, özgeçmişi ve parmaklarınızın işi ne? çeşitli psikolojik test Neyse efendim şimdilik, siz siz olun ve yöntemleri vardır. Yoksa eşcinselin poposu sahipsiz mi? paranızı namusunuz gibi koruyun. benim iznim olmadan, Çünkü eğer paranızı kaptırırsanız bilin zoraki domaltılmak Eşcinselin poposunun namusu yok mu? ki, poponuzu da kaptıracaksınız. suretiyle, en özel yerime, hiç tanımadığım Eşcinselin poposu elbezi mi? Hırsızların makatlarımızda aranmadığı, bir beyaz önlüklü nasıl popolarımızın yerine birey olarak olur da kirli parmağını Yoksa eşcinsel, köy meydanındaki kendimizin muhatap alındığı günlerin de sokabilir? Hangi hakla? sahipsiz eşşek mi? geleceğine inanarak, umutla kalın.

KAOS GL 41 / 11


BULUŞMA/MA HEZEYANLARI ECE GÖKSENİN/……? HER HANGİ BİR BÖLÜM Düşünüp yazdıklarım, yazıya döktüklerim gerçekten yaşadığım şeyler mi diye düşündüğüm oluyor. GerçeYazdıklarımın ğin ne kadarını (asıl) kendisi kurguladığım ve yaşama bana ait olan bir şey sızdır, mi? Gerçek diye bunu mu alıyorum? Her tekdü- şeyin gerçek olması ve o haliyle zedir yaşanması gerekiyor mu? Yaşama dediğimiz şeyin tam anlamıyla hayatımızda karşılığını bulması zorunlu mu? Yaşamak nedir, başlı başına neyi ifade eder? Yaşadığımızı gerçeğin içinde ararken basitleştirir miyiz? Gerçeğin ne olduğunu merak ederken asıl gerçekten uzaklaşır mıyız? Hayatımız gerçekle ne gibi ilişkiler içindedir? Gerçek dediğimiz şeyin neresinde dururuz? Önemli olan, üstünde durulması gereken herkesin kendine göre kurguladığı gerçek midir yoksa? Bu soruları çoğaltarak tartışmayı daha da genişletebiliriz. Benim önemli bulduğum soruları çoğaltmaktan çok bulabileceğim yanıtlar. Belki o yanıtlar sayesinde hayatımıza ve yaşamak istediklerimize, düşünüp duymak istediklerimize ilişkin bir şeyler ortaya koyabiliriz. Önce şu; gerçekten yaşamadığımıza inandıklarımızı yaşadık diye gösterirken yaşamadıklarımızı imlemeye çalışıyoruz. Galiba sorularımın yanıtlarını bu dediğim oluşturuyor. Düşündüklerimin yanıtı oluyor. Gerçekte önemli olan yaşanması gerekenin insanın zihninde yeniden yoğurup, ürettiği, canlandırdığı, anlamlandırdığı şeydir. Gerçek yani asıl gerçek yalnızca bir çıkış noktasıdır. Kesinlikle orda kalma şansınız yoktur. Orda kalırsanız

düşündüğünüze ulaşamazsınız, yaşayamazsınız, istediğiniz olamazsınız.

istediğinizi

Haz aldığınızı, doyuma erdiğinizi düşündüğünüz şey o yeniden üretimle şekillenir, sizi etkisi altına alır. Siz burdan ötede gerçek diye onu alırsınız. Baktıklarınıza ordan bakarsınız. Günlük hayat, gündelik şeyler göründüğünü sandığımız haliyle girer hayatımıza ve öyle kalmaz dönüşür. Biz onu kendimize ait kılarız, yaşanır daha önemlisi düşünülür duyulur yaparız. Yoksa gerçeğin kendisi yaşamasızdır, tekdüzedir. İnsan hayatında zihin önemliyse bundan önemlidir. Zihni yaşatacaktır insanın asıl duymak ve yaşamak istediklerini. Birine dokunduğunuzda asıl dokunan zihninizdir, düşündüklerinizdir. Düşündüklerinizin bir bir gerçek olduğunu duyduğunuzda, gördüğünüzde ondan kaçarsınız, ondan uzaklaşırsınız. Bir anda istediğiniz gerçek değişiverir. Yani yaşamak istediklerinize, düşündüklerinize gelir sıra. Çünkü aradığınız çok şey aslında bulunmayan şeylerdir. Gerçeğin kendi ya da aslı belirttiğim gibi tekdüze ve basittir. O haliyle hiç bir etki gücü yoktur. Anlamı var diye düşündüğünüz onun ne kadar anlamsız olduğudur. Benim Buluşma/ma Hezeyanları’nda çıktığım yolculuk da bundan farklı değildir. Zihnimde düşünüp duyduğum ve yaşadığım şeylerdir, bunların izdüşümüdür. Biz onun arkasına dolandığımızda, içine girdiğimizde asıl istediğimizi buluruz. Ona eriştiğimizde ise onun gerçekten çevresinde dolanmaya, yaşamaiçine girmeye çoktan hazırızdır. dığımıza Benim burda anlattıklarım, inandıkları anlatacak olduklarım bunu daha mızı da somutlaştıracaktır. Ben ne yaşadık yapıyorum o zaman; günlük diye hayatı dönüştürerek zihnimde gösteriryeniden yaşıyorum. ken… Yaşadığımdan tad alıyorum, haz duyuyorum. Günlük hayat, kişisel

KAOS GL 41 / 12


ilişkiler zihnim sayesinde bende anlamını buluyor. Hayata hiç olmazsa bunlar için bağlanmamı sağlıyor. Bu bir başkası için de aynıdır. Çünkü her şeyi yeniden üreterek yaşarız, yeniden anlamlandırarak haz alırız. Doyuma ereriz, boşalırız! Hazzın doruklarına çıkarız. İnsan birinin elini tutarken de, sevişirken de, beni birini düzerken de o zihnin anlamalaiçindedir. Zihninde rının yaptığının kendisi için karşısındaiçerdiği anlamı ve hazzı bulur. Zihninizde yım görmediğinizi görürsünüz, duymadığınızı duyarsınız, yaşamadığınızı yaşarsınız. Hayat orda yalnızca her şeyi harekete geçirecek sizi yolun başlangıcına taşıyacak bir şeydir, hatta araçtır. Yaşadığımız kişisel ilişkiler de öyledir. Sıradan, basit şeyler, küçük ayrıntılar zihnimizde devasa şeyler haline gelir. Bizi korkuttuğu kadar heyecanlandırır, ürpertir. Doyuma ulaştırır. insan sevişirken görmediği ve kendi sandığı birisiyle sevişiyordur. Düzerken bilmediği bir şeyi, ya da kendini düzüyordur. Sizin gördüğünüz, birlikte olduğunuz insanla zihninizdeki insan hiçbir zaman aynı insan değildir. belki de hiç bir ortak yanları yoktur, birbirine yabancıdır. Gasset’in belirttiği gibi “kendi yüreğimizin çizgilerini taşıyan” zihnimizdeki şeye karşı gelen bir şeydir. Hayat bu dönüştürmeyi, kurguyu bekliyordur. Çok basit görünen bir el tutmadan tutan da daha başka küçük ayrıntılar büyüdükçe büyürler, düşündüğümü anlamlarını bulurlar, sahiplenirler. Benim yaşadıklarım da buna benziyor. Benziyor değil düşündüğümün ta kendisi. Anlatmak, düşünmek istediğim içinde başka bir anlam taşımıyor. Zihnimde gördüğüm her şeyin anlamlarını buluyorum ve onları istediğim, düşündüğüm gibi duyuyorum. Öyle olmasa batmak üzere olan bir güneşin, gecenin tam ortasında pencereye düşen ayışığının, sabahtan beridir yağan karın ne gizi olabilir ki? Bu yaşadığımızın hem düşsel hem de mistik bir yanı var. metaforlar, imgeler, eğretilemeler orda zihnimizin içinde beliriyor. Çıkıp geliyor bizi dünyasına alıp götürüyor. Çıkmak istemediğimiz bir dünyanın içinde saklıyor. Öyküsünü anlatacağım birliktelik de böyle bir şey. Beni düşünmeye ve yeniden yaşamaya zorluyor. Onu istediğim hale sokmamı sağlıyor. O haliyle içimde yaşatıyor. Gerçekmiş gibi gösteriyor. Yağmurun ardındaki gizi, pencereye düşen ayışığının anlamını, yeni doğan

güneşin ve daha başka şeylerin, ayrıntıların, anların, görüntülerin, fotoğrafların, davranışların zihinden çıkıp gelen yansısını bulup çıkarıyorum. Düşündüklerimi, yaşadık/yaşadım diye gösterdiklerimi bundan anlamaya çalışıyorum. Okurla paylaşıyorum. Yazdıklarım gerçek de olabilir, o haliyle yaşanabilir de. O zaman da zihnim yine onun arkasında gezinmeyi sürdürür. Yeni anlamlar bulur, hayatlar araştırır, ömürler alır getirir. İnsan zihni, beyni, kalbi, düşüncesi bundan önemli ve gerekli geliyor bana. Önemsiz, yaşamayı bile gereksiz bulduğum bir an, bir ömür bir anda vazgeçilmez olup çıkıyor. Karşımda beliriyor. Üzerimde baskı kuruyor, etki oluşturuyor, düşünmeye ve yeniden yaşamaya zorluyor. Düşünmeden, zihnimde tartmadan hiç bir şeyi düşünemeyeceğime, yaşayamayacağıma inandırıyor. Böylelikle kendimin ya da başkalarının yaşadıklarının, düşündüklerinin, zihninde canlandırdıklarının üzerine kendi çizgilerimi çekiyorum. Bana aitliklerini duyuruyorum. Bir ömrü bana aitmiş gibi bir hazla yaşıyorum. Tad alıyorum, duyumsuyorum. Onun heyecanına, korkusuna, telaşına yeniliyorum. Zihnimdeki aşkın, aşkhalinin, aşık olmanın da belirttiklerimin dışında başka bir anlamı olduğunu sanıyorum. Onlar ömrümde, zihnimdeki halleriyle var, zihnimdeki kadarlar. Sevgililerim, aşık olduğum insanlar günlük hayatla ilişkilendirilmeyecek kadar uzaklar birbirlerine. Birbirlerini tanımayı ve bir olmayı hiç bir zaman başaramazlar. Böyle bir isteğimin, düşüncemin olduğuna da ihtimal vermiyorum. Onlar zihnimdeki halleriyle etkiliyorlar beni. Zihnimdeki insana aşıkoluyorum. Onunla yatıyorum, sevişiyorum. Yazdıklarıma yabancılıkları da ordan geliyor. Hiç bir kimsenin yazdıklarımda kendini bulmasına izin veremem. Versem de bulabileceklerini sanmıyorum. Onları zihnimden söküp çıkarıp hayatta aramaya kalkışsaydım o aşk olmazdı. Onları seviyor olmazdım. Elini bile tutmadığım birine duyduğum şey başkaca nasıl açıklanabilir/mi bilmiyorum. Tutmuşsam da, onunla yatmışsam da, cinselliğimi paylaşmışsam da kendime bıraktığım saklı tuttuğum, bulmasına izin vermediğim yanları kalmıştır. Bana uzaklıkları ve

KAOS GL 41 / 13

günlük

Yeniden yaşamaya zorluyor.


yakınlıklarıyla hâlâ onlara aşık olduğumu düşünüyorsam bunun tek açıklaması budur. Uzak durmalılar, uzakta kalmalılar. Zihnimdekilere yanaşmalarına izin vermemeliyim. Onları bulup çıkarmalarını istememeliyim. Bu herşeyin biteceği, bittiği anlamına gelir. Düşündüklerinizin hepsine ulaştığınızı, kavuştuğunuzu sanırsınız. Düşgücünüzün ve zihninizin önünü kaparsınız. Bu halinizle siz de başkalarından farklı değilsinizdir. Zihninizdeki fırtınalar, düşünceler olağan şeyler olup çıkarlar. Yaşanmışlıklarıyla tükenir. Ben böyle olmasını istemiyorum, beni anlamalarının karşısındayım, anlanmayı istemiyorum. Uzak da tutuyorum kendimi. Zihnimdekileri bulup çıkarmalarına izin vermiyorum. O ve başkaları yabancı ve uzak bir ülke, doruğuna çıkılmamış bir dağ gibi öylece durmalı. Düzlüklerinde her şeyi bırakmalı. Hâlâ aşık olduğumu, olabileceğimi, düşünebileceğimi sanıyorsam bundandır. Aşkta hep erişilmez, ulaşılmaz şeyler arıyorum. Zihnimde ona erişebileceğim gibisinden bir düşünceyi taşımıyorum. Onunla benim aramdaki şey kuşkusuz beni düşündüklerimin başına götürüyor. Onu yaşamayı istiyorum. Sezdirmeden, habersiz, yalnızca bana ait şeylermiş gibi içimde tutuyorum. Aşk bu olmalıdır. Aşkın sürekliliğine, devamlılığına inanmıyorum. Sürüyorsa o aşk değildir, başka bir şeydir. Kendinin aşk olduğuna bir şekilde inandırır. Buluşma/ma Hezeyanları sizinle bunları tartışmayı, düşünmeyi, duymayı, yaşamayı amaçlıyor. Bu yolculuğa hazırsanız, hazır olduğunuzu düşünüyorsanız bu öykü düşünülüp duyulacak bambaşka bir şeymiş gibi karşınıza çıkacak. Beklerseniz, isterseniz yaşarız… (Sürecek)

X benim …… ( 3 ) **Sana daha fazla katlanamazdım, eve gitmek için kalkıp annenlerle vedalaşırken aldırmaz bir tavırla “Gidersen neler olacağını biliyorsun değil mi?” dedin. Biliyordum, sana hiç bir şey söylemeden çıktım evden. Durakta otobüsün gelmesini beklerken doğru bir karar verip vermediğimi sorup duruyordum kendime. Ya şu anki kızgınlığım geçtiğinde sensiz yaşamayacağımı anlarsam, ya o zaman çok geç olursa?.. Ben bu düşüncelerle boğuşurken birinin bana seslendiğini duydum, koşarak yanıma gelen kardeşindi. Soluk soluğa yanıma gelerek “Hemen bize gelmen lazım, ablam çok kötü, annemler seni çağırıyor” dedi. “Ne oldu ki” diye sorduğumda, senin ben çıktıktan sonra ağlamaya başladığını, balkona koşup beni göremeyince salondaki vazoyu kafanda kırdığını söyledi. “Hadi ya ciddi olamazsın.” “Doğru söylüyorum, zaten sen de göreceksin.” Demek o kocaman vazoyu kafanda parçaladın, bunu niye ve nasıl yaptığını çok merak ediyordum. Eve geldiğimizde salonda vazonun kırık parçaları arasında oturuyordun. “Yazık çok güzel bir vazoydu” Bakışlarındaki şaşkınlık ve öfke karışımını görünce kendimi daha fazla tutamayıp kahkahayı patlatıverdim. “Eğer hemen sevmezsen, senin kafanda da kırabileceğim bir vazomuz daha var.” “Bundan hiç şüphem yok ama şu anda her şey o kadar komik ki. En azından buradan öyle görünüyor.” Sonra sen de gülmeye başladın, evdekilerin şaşkın bakışları altında dizlerimizin üzerine çökmüş katılarak gülüyorduk. Daha bir kaç dakika önce sinir krizi geçiren kızlarının kendi kafasında kırdığı vazonun parçaları arasında oturup kahkahalar atması ve benim de durumu olağan karşılayıp sana katılmam onlarda ikinci bir şok yarattı. Sakinleştikten sonra konuşup, arkadaşlığımızı devam ettirmeye, ama cinselliği bitirmeye karar verdik. Bu kararımızın sonrasında bir yılı aşkın zamandır tartışmaktan ve birbirimizin boğazına sarılmaktan dolayı unuttuğumuz, tüm nezaket kurallarını uygulamaya başladık. Gece boyunca birbirimize gülücükler yağdırıp her fırsatta “Canım arkadaşım” diyerek karşılıklı iltifatlarda bulunduk. Bir kaç saat öncesine dek ellerimiz yanlışlıkla dahi birbirine deydiğinde hissettiğimiz, yakıcı duygulardan arınmıştık, ee ne de olsa artık sadece arkadaştık. Birbirimize rahatça sarılıp öpebilir, seni seviyorum diyebilirdik. Her şey aniden yasallaşıvermişti. Bir oyundu bu, karşılıklı oynuyorduk önce kim mızıkçılık edip “Ben artık oynamak istemiyorum çünkü gerçekte istediğim bu değil” diyecekti, bekliyorduk. Bunu bakışlarında görüyordum benim gözlerime yansıyan duygular da farklı değildi, biliyordun. Aşırı nazik ve ilgili tavırlarımızı yatağa da taşıdık, özenle birbirimizin üzerini örtüp, yastıklarımızı düzeltip durduk bütün gece. Bu davranışlarımız ne yazık ki fazla uzun sürmedi. Bir kaç gün sonra bize geldin. “Dün de gelmiştik, evde yoktun” “Kiminle geldin?” “Cemoyla. Seni görmek istedi.” “Keşke haberim olsaydı, ben de onu görmek isterdim. Başka zaman gelirsiniz.” Beni gözlerinle tarar gibi incelediğinin farkındaydım, o gece verdiğimiz söze daha fazla bağlı kalamadık. Ve her

KAOS GL 41 / 14


şey yeniden başladı. Sabah yine asık bir suratla kalktın, suçu her zamanki gibi bana yükleyerek çekip gittin. Sen yine oynuyordun, olsun. Hiç değilse birbirimize sahte gülücükler atmaktan kurtulmuştu 93 Nisanına kadar aynı gerginlikle devam etti herşey. Her zaman savunma pozisyonunda olmaktan, senin hiç bir mantığa sığmayan davranışlarına katlanılır nedenler aramaktan, saatler süren konuşmalardan, kavgalardan bıkıp usanmıştım. Ankara’dan ve senden uzaklaşmaya karar verdim. Gideceğimi biliyor olman bile hiç birşey değiştirmedi. Yola çıkmadan önceki gün geleceğini söylediğin halde gelmedin. Bense umutla bekledim seni. Birini beklerken saatler su gibi akıp gidiyor, gelmeyeceğini anladığınızda üzülüyorsunuz, kırılıyorsunuz ve başınızdan atmak isteyip de atamadığınız yalnızlığınızla daracık odanızın 4 adımlık uzunluğunu saatlerce ezip sanki mesafeyi uzatmaya çalışıyorsunuz. Her 10 saniyede bir derin bir iç çekişle içinizdeki öfkeden arınmaya çalışıyorsunuz. Kendi kendinizle konuşmaya başlıyorsunuz sonra, arada bir yarım yamalak bir gülüşle etrafınızı saran boşluğun dondurucu havasını yumuşatmaya çalışıyorsunuz. Derken yürümekten de, kendinizle konuşmaktan da, cansız eşyalara sırıtmaktan da bıkıyor, yorgun bir şekilde koltuğa çöküyorsunuz. Koltuğa yüklediğiniz ağırlığın kat be kat fazlasını ruhunuzda hissediyorsunuz artık. Yarı ölü bir insan sizden kalan. *Kopuşun 215. Günü. Yarın mezuniyetimizin 5. Yılını lisemizin önünde biraraya gelip kutlayacağız. Biliyorum sen de geleceksin, bunca zaman sonra ilk kez karşılaşacağız. Bütün günü ve bütün bir geceyi seninle karşılaştığımız zaman ne yapacağımın ne söyleyeceğimin provasını yaparak geçiriyorum. Bir yandan da kendime kızıyorum. “Hani” diyorum “Artık onu

sevmiyordun, söküp atmıştın yüreğinden. Hani onsuzluğa alıştırmıştın kendini?” “Evet, artık onu sevmiyorum ona ihtiyacım yok” “Peki bu heyecanın ne, bunca zaman sonra neredeyse ilk kez gülümsüyorsun, ya gözlerindeki parıltı neyin nesi?” “Basit, onu bir kere daha görmeden, duygularımın bittiğinden emin olmam imkansız” “Haklısın” diyorum. “Umarım haklısındır” İki benliğim birbiriyle çatışıp duruyordu. İçimdeki savaş durmak bilmedi. Okuldan içeri girdiğimde hemen hemen herkesin gelmiş olduğunu gördüm. Oradaydın, kocanla birlikte gelmiştin ve hamileydin. Herkesle merhabalaştım hatta kocanla bile, sıra sana geldiğinde ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilmeden kalakaldım, öylece durup birbirimize baktık. Gözlerindeki parıltının benimle ilgisi var mı? Beni gördüğüne sevindin mi? Elimi uzatsam tutar mısın? En iyisi senin ne yapacağını beklemek. Elini uzatıyorsun üstelik gülümsüyorsun, karşılık veriyorum; sen öpmek için eğilirken aceleyle geri çekiliyorum. “Hadi çiftliğe gidip yemek yiyelim” diyor arkadaşlar. Aynı arabaya biniyoruz, ben arkaya oturuyorum, diğer taraftan kapıyı açıp yanıma oturuyorsun, ellerimiz birbirine değiyor kısacık bir an, diğer yanıma da kocan oturuyor. Sana yaklaşmamaya çalışırken şimdi neredeyse üst üsteyiz. 10 dakikalık yol ömrümün en uzun en bitmez yolu oluyor. Yemek boyunca hiç konuşmuyoruz, arkadaşların bana sorduğu soruları ve verdiğim cevapları gizlice dinlediğini biliyorum. Sık sık birbirimize bakarken yakalıyoruz gözlerimizi. İçimde fırtınalar koparken bunu dışa yansıtmadığım için kutluyorum kendimi. Üstelik oldukça neşeliyim, gülüyorum, arkadaşlarla hatta kocanla bile sohbet ediyorum. İkinizi bu kez karı koca olarak görmeyi biraz yadırgasam da içimde en ufak bir kıskançlık belirtisi olmadığını hayretle farkediyorum. Tamam belki seni hâlâ arzuluyor olabilirim ama hepsi bu. O gün üzerimdeki ağırlığın hepsini masada bırakıp kalkıyorum. Ayrılırken yüreğimde hissettiğim hafiflikle sana yaklaşıp öpüyorum, sarılarak karşılık veriyorsun. Kendimi eve attığımda içimdeki bu yeni duyguya alıştırmaya çalışıyorum kendimi. Yıllardır bitmemesi için herşeyi göze aldığım sevgimin tükendiğini görmekten şaşkınım. Bir o kadar da korkuyorum, 5 yıldır her yerde her an seni yaşarken şimdi tek başıma kaldığımın ayrımına varmak korkutuyor beni BEN SEVMEYİ SENDEN DE ÇOK SEVİYORUMUŞUM MEĞER… Ne yapacağım şimdi? Başka birini sevebilir miyim yeniden? Benim için bir çıkış yolu var mı? Tükendi hepsi, tıpkı sevgim gibi. Ne tuhaf bir duygu bu gönülden SEVİYORUM diyemem ama ARTIK SEVMİYORUM demeye de dilim varmıyor. Zaten kimse yok yanımda, yüreğimi de boşaltırsam nasıl yaşarım, nasıl dururum ayakta? Yazmanın, düşünmenin, insanlara bir şeyler anlatmanın, akıntıya karşı kürek çekmenin, derinlerde bir yerlere dokunmanın ne anlamı kaldı ki artık? Bu yeni duruma alışmam için önümde aşmam gereken çok uzun saatler olduğunu biliyordum, ya bu yeni duruma bir an önce alışacak ya da sonsuza kadar onların içine gömülüp kaybolacaktım. Herşeyden vazgeçmem gerektiğine inanmaya başladıkça, o zamana kadar hissetmediğim bir aldırmazlık kazandım ……..

ARAYIŞ/ANKARA KAOS GL 41 / 15


MEKTUP-LAR-DAN BELEN KARADAĞLI / İSTANBUL Türkiye’de lezbiyen olmak, başka ülkelerde (daha çok batı) lezbiyen olmaktan çok daha zor olur diye bir düşünceye saplandım aylardır. Tabi lezbiyen olmakla lezbiyen gibi yaşamak farklı şeyler. İstanbul gibi büyük şehirde özgürce yaşayan bir lezbiyen için günübirlik, haftalık ilişkiler yaşamak daha cazip geliyor. Kalıcı duygular bağlılıklar, saygı, dostluk o kadar da önemli değil onlar için. Biriyle bir kaç zaman bir şeyler yaşadıktan sonra ilişki rutin hale geliyor. “Nasıl olsa bir yerlerde başka biri vardır!” “Şu bara genelde lezbiyenler takılıyor. Yeni biri bulunabilir.” “Filanla filanın ilişkisi bitmeli” gibi. “Zaten ondan hoşlanıyordum, tam zamanı.” (Neyin? Atmaca gibi atlamanın tabi)” Benim İstanbul’da tanıdığım lezbiyenler böyle düşünüyorlardı. Hem ilişkiyi, hem kendilerini, hem de karşısındakini tüketiyorlar. Hele benim gibi cinselliği, aşkı, özgürlüğü ve kendini yirmisinden sonra keşfedenler için durum çok daha kötü oluyor. Çünkü zaten o yaşa dek kafanda kendine dair cevaplayamadığın bir çok soru var. Neyim, ne

değilim diye. Arkadaşların/heterolar bilmem kaçıncı flörtünü yaparken sen yapamıyorsun. Bir süre bocalıyorsun, ailene, çevrene de anlatman sözkonusu değil, zaten hepsinden önce bu konuda kararlı olmak ve kendinle barışık olmalısın. Derken yıllar geçiyor. Ergenlik dönemin, daha doğrusu esaret dönemin geçiyor. Kendini olduğun gibi kabul edip seviyorsun. Yirmisinden sonra aşkı, cinselliği keşfediyorsun ki arkadaşların bunu en az beş yıl önce keşfetmişler ve gerektiği gibi ve de zamanında yaşamışlar. Sen bir hazine bulduğunu sanıyorsun. Bunca yıldır ne çok şey kaçırdığını düşünüyorsun. Herşeyi bir anda, çarçabuk yaşamak istiyorsun. Yıllardan, geçmişten intikam almak istercesine, kendini kanıtlamak istercesine. Hazımsızlık çöküyor tabi doğal olarak. Sürdürmeye vaktin yok çünkü. Duygularını, karşındaki insanı abartıyor, olduğundan büyük bile görebiliyorsun. Onun da böyle hissetmesini bekliyorsun. Oysa onun senden daha tecrübeli ve eşcinsel çevre konusunda daha “şanslı” olduğunu unutuyorsun. Geçmişteki yalnızlığını düşününce bir

daha o günlere dönmekten ve yalnızlıktan korkarak yaşıyorsun beraberliği. Kaybetme korkusuyla. Yalnız kalma korkusuyla. Bir daha böyle aşk yaşayamama korkusuyla. Bir daha onun gibisine rastlayamama ve belki de en doğrusu bir daha eşcinsel ilişki yaşayamama ve heteroseksüellerin arasında sıkışıp kalarak yeryüzündeki süreni geçireceğini düşünmekten bile korkarcasına. Bunu göze almak zorunda insan ama bu yazmak gibi kolay değil. Bazen düşünüyor insan. “Ben aşık mı oldum, yoksa aşık olmak zorunda mı hissettim kendimi?” Bir şeylerin, birilerinin eksikliğini hissettiğim kesin ama asıl önemli olan bir beraberlik yaşama şansım (bu şansa bağlı!) olursa, ben o eski ben olmayacağım. Kendimden bu kadar şeyin alınmasına asla izin vermeyeceğim ve kör bir sevda yaşamayacağım. Bu beni çok yıprattı. Herşeyi bitse de dost kalınabilmeliydi… öyle adiler ki arkadaşları (ortak arkadaşlar) ilişki bitiminde taraf tutuyorlar. İnsanların dürüst ve gerçekten insan olanlarına rastlamak zor. Belki de ben çok safım. Racon bilmiyor olduğum da

KAOS GL 41 / 16

doğru. İstanbul’da fazla bir eşcinsel çevrem de yok. Çünkü yaşadığım son beraberliğimde sevgilim oldukça kıskanç bir insandı ve biz tamamiyle insanlardan soyutlanarak, kapalı bir ilişki yaşadık. Bir kaç arkadaşına ya tesadüfen sokakta ya da partide rastladık. Beni arkadaşlarıyla tanıştırmadı. Lambda’nın alt grubundanmış bir zamanlar. Ben Toplumsal Araştırmalar Vakfına iki kez gitmeyi teklif etmiştim ……..’e ama her defasında sadece gaylerin gittiğini ve tek bir lezbiyenin bile gitmediğini söyleyip götürmedi. Bana da çok garip geldi. Neden sadece gayler toplanıyorlar? Lezbiyenler ne yapıyor acaba? Sanırım gayler yaşamı ve olup biteni daha çok ciddiye alıyorlar. Yalnız kalmak ve hetero gibi yaşamak zorunda kalmak beni korkutuyor. Hele de bunca yaşanmışlıktan sonra bunu göze alamıyorum. Sanırım bu herkesin korkusu. Benim şanssızlığım İstanbul’a sonradan gelmem. Lambda ile tanışmak istediğimi, özellikle eşcinsel faaliyetler konusunda çalışmaları olan, bilinçli lezbiyenlerle, gaylerle tanışmak,


Venüs’ün Kızkardeşlerine ulaşmak istediğimi söylemiştim. Her defasında ertelendi. Nedense benim o çevreye gireceğimi düşünmek onu hep rahatsız etti. Ben de bir daha üstelemedim. Şimdi her şey öylece kaldı. Bir çok şeyi yaşamadım. Yaşama fırsatım olmadı. Yaşamaya ihtiyaç duyuyorum. İnsan birini sevmeye, biri tarafından gerçekten sevildiğini bilmeye ihtiyaç duyuyor. Sürekli barlara gidiyorsun. Hep bir arayış içindesin. Acaba şu kadın lezbiyen mi? Bana neden bakıyor? Hangi barda lezbiyenlere rastlayabilirim? Bunlar genelde hangi barlara takılırlar? Bunları düşünmeden edemiyorsun. Lezbiyen çevremin geniş olmasının ne yararı var ya da olabilir? En azından bir beraberliğine gerektiği kadar değer veriyorsun ve bittiğinde korkmuyorsun. Haddinden fazla yıkılıp incinmiyorsun. Çölde pırlanta kaybettiğini düşünmüyorsun, ya da onun tek pırlanta olduğunu… Yani umut oluyor içinde ve bu eşcinseller için gerçekten önemli. İstanbul’da olmak bana acı veriyor. Okul önemliydi ama ben heteroseksüellerden daha doğrusu onların arasında olmaktan sıkıldım. Onların arasında kendimi “ben” gibi hissetmiyorum. Ama

onunlayken çok mutluydum. Ben onunla sokakta elele dolaştım, barlarda dansettim, öpüştüm ve bunlar için o beni zorlamadı. Tüm bunları ben istedim. Kendimi özgür hissettim. Bu arada heterolardan nedendir bilmiyorum soğudum. Neden onlarla konuşmak bile canımı sıkıyor. Çok ayrı tellerden çalıyoruz. Kendimde farkettiğim en önemli şey eşcinsel olmak beni rahatsız etmiyor. Comingout denen şey bu olsa gerek. Kendimle barıştım ama çok mutsuz ve umutsuzum. Aşk? Sağlıklı bir duygu olmadığı kesin. Ama bu tür duygular insanın iradesi dışında gelişiyor ve öyle “ha” deyince de bitmiyor. Yalanları, ihaneti ve yaşanan tüm olumsuzlukları görmüyorsun ya da görmeyi istemiyorsun. Bir rahibenin dediği gibi ancak onu düşünmeyi “kendim” istediğim, bunu başarabildiğim noktada acımı aşmış olacağım. Çünkü o her an ben istemedikçe aklımda. Annem herşeyi biliyor. Hiç bir insanı kendi iradenizle düşünmeyi başarabildiğiniz/başarabile ceğiniz noktaya ulaşmak için çabaladınız mı? Buna ulaşamazsan, ne kadar sürerse bu süreç o kadar inciniyorsun. Ve bir de şu insan egosu yok mu? Terkedilmek, unutulmuşlar hanesine yazılmak, bir

başkasının sana rağmen nasıl tercih edildiğini yaşamak egoya iyi gelmiyor. Sezen’in dediği gibi düşler ve gerçekler ayrı ayrı yaşanmış ve ben bunu kavrayamayacak kadar toyum. Ve hakkını vererek sevdiğim için çekiyorum bunca işkenceyi. Yaşamım boyunca kimseyle oynayıp kimseyi böyle adice bırakmadığım, bencilce kendimi düşünmediğim için, tüm bu yapmadıklarım bana fazlasıyla yapılınca çok zoruma gitti. Bir kopukluk yaşıyorum içimde ve bu olumsuzluğun ömrümce izini taşıyacağımı biliyorum ben belki de sığınabileceğim bir liman arıyordum. Nefes alabileceğim, güvende olabileceğim. O ise kayalıktı ve beni yalpalandıkça parçaladı ve olay bundan ibaret. Kötü olan, içimdeki bütün parçalandı ve ben toparlanamıyorum ve bu, bütün yaşamıma yansıyor. Yaşamım arabesk Türk filmlerine döndü. Sanki önceleri hiç yokmuşum, ne bileyim birlikte uçurtma yapmak, yemek yemek, oynamak, şakalaşmak, buna benzer yani onunla yapılan herşey müthiş zevk veriyordu. Kaşı gözü güzel diye sevmedim onu. Belki gözlerindeki hüzün etkiledi beni. İnsanları fiziklerine göre hiç değerlendirmedim. Bu ilişkiden bir yararım olmadı mı? Oldu tabi, bir

KAOS GL 41 / 17

insanı sevmek istediğim için sevdiğimi/sevebileceğimi, sahiplenmemeyi öğrendim. Dürüst ve sadık olduğumu anladım. Belki de gurur duymalıyım kendimle, ne trajik değil mi? Evet, ben son romantiklerdenim, kayıp ruhlardan, ruhsal bağları önemseyen, insanları sayan ve seven ve ne yazık ki nefret bile edemeyenlerdenim. Her insanın bir işlevi vardır şu dünyada, hatta en beğenmediğin bir böceğin bile. Ya benim? Deyim yerindeyse dalından kopardığım gül elimi parçaladı diye pişman değilim. Böcek dedim de; yalnız bildiğin her çalı bile bir kuşa bir böceğe kol kanat gerer. Anlayacağın diri kalmakta zorlanıyorum. Bazen kendime gülüyorum. Tatlı sular neyine yetmedi, bok mu aradın derin, dipsiz okyanuslarda diyorum. Ben sanırım yanlış kurbağayı öptüm. Belki yanlış zaman, belki yanlış insan, belki de yanlış olan benim. Kime sordum pembe hayaller kurarken? İnsana en çok da yalnızlık koyuyor. Yaşamım boyunca hiç büyük hayallerim olmadı. Sadece geçinebileceğim bir iş ve bir ömrü birlikte yaşayıp seveceğim bir sevgili, ihanetsiz, yalansız, dolambaçsız, dürüst, sevgiden çok saygı dolu, baskısız, karşılıklı güvene dayalı bir beraberlik. Çok


şey mi istemişim? Bunlar olmayınca yaşamın anlamını kavrayamıyor insan. Bir bitki, ruhsuz cesetler gibi yaşanmıyor. Umut! Daha doğru dürüst tanımadan kaç tane lezbiyen düşmanım oldu. Hep tehdit telefonları geliyor. Seslerini tanıyorum, aileme de bir şey söyleyemiyorum. İşte size ruh halim! SERDAR, KIRŞEHİR Zaman, olan biten herşeye aldırış etmeden tüm hızıyla ilerleyip gidiyor. Kimi zaman hüzün getiriyor yüreklere, kimi zamansa mutluluk saçıyor yüzlere. Bir üniversite hayatı yaşatıyor, büyük bir hevesle çalışan gençlere. Ailesinden uzakta Kırşehir gibi bir yerde. Gayliğim ile birlikte İstanbul’dan kalkıp Kırşehir’e okumaya geliyorum. Çevremdekiler ve gay olduğumu bilenler orada yapamazsın diyorlar. Küçük bir yerdir çabucak anlaşılırsın diye tepkiler veriyorlar. Kimileri de gitmemi istiyorlar. Kendime güvenim oldukça, benliğime sahip çıktıkça hiçbir şey olmayacağını söylüyorlar. Ben de gitmek istiyorum. Zorluklar karşısında mücadele etmek ve kendimi kabul ettirmek için bu dünyada yaşıyorum ve ben de varım diyorum. Halk birbirini tanıyor, gittiğin yerlerde nereden geldiğin soruluyor. İlk zamanlarda anlaşılmak istemesem de nedendir

İçerden ve dışardan yeni yıl kartı gönderen tüm arkadaşlara teşekkür ediyor ve biz de tüm okurlarımızın yeni yılını kutluyoruz. Cezaevlerinden gelen el yapımı kartlar için tutsak arkadaşlara ayrıca teşekkür ederiz. Akçakoca’dan Mervan’a, Adana’dan Adil’e, Antalya’dan Orhan’a, İstanbul’dan Coşkun’a, Manisa’dan Serdar’a, İstanbul’dan Ali Kemal Yılmaz’a Malatya’dan Mehmet’e; hepinizin kartını aldık, teşekkürler. bilmiyorum ama farklı olduğum ortaya çıkıyor işte ses tonum, konuşmam ele veriyor kendimi. Çünkü benliğim bu ve baskı altına alamam. Mutsuz bir insan çevresine de mutluluk vermez diyerek bakışlara, beni gördüklerinde yanındakinin kulağına birşeyler fısıldayanlara aldırmıyorum artık. Her ne kadar az olsalar da aralarından beni anlayanlar ve olduğum gibi kabul edenler de yok değil tabi ki. Teselliyi onlarda buluyorum. Dostluğun, arkadaşlığın en içten olanını onlarla birlikte yaşıyorum. Bazen umutsuzluk ve karamsarlık dörtbir yandan sarıyor bedenimi. Her şeyi bırakıp terketmek istiyorum buraları, asıl yerime, İstanbul’uma dönmek istiyorum. Kendimi yatıştıran gücü ve kuvveti yine kedimde bularak hayır diyorum. Direnişimi haykırıyorum. Biliyorum ki ben bir insanım, bizler yani gayler de bir insan. Hakkımızı

aramalıyız ve sesimizi duyurmalıyız. DİRENMELİYİM Dalında bir yapraktım Çaresiz ve savunmasız Korkardım rüzgardan Sürüklenecektim Bir sağdan bir soldan Düşüp çamura bulansam da Direnirim Evet direnmeliyim Ben bir kalp bekliyorum Halimden anlayan Beni aşağılamayan Bir mutluluk misali Bağrına basan İBNE KIRINTISI Sokaklarda sürtersin Barlarda eğlenirsin Similyaları gözleyip Bir güzel koli kesersin Yaşamayı seversin Gezersin eğlenirsin Ama ölmeyi Hiç mi hiç istemezsin Geçicidir aşkları Hergün yanındadır bir başkası Farklıdır onun yaşantısı Şımarık ibne kırıntısı

Gay demişler adına Balamoz olur yıllar sonra Çalımına dahi bakmadan Vurmuşlar damgayı alnına

KAOS GL 41 / 18

Zorluklarla geçer ömrü Sonu zaten çok kötü Olsa da bir nefret dölü Yüreğindeki sevgi hiç ölür mü

ÇETİN, KAYSERİ Merhaba sevgili KAOS emekçileri, Sözlerime nasıl nereden başlasam bilemiyorum. Şu an bile çok heyecanlıyım ve büyük üzüntü duyuyorum. Heyecanımın nedeni, KAOS’la tanışabilmenin verdiği bir heyecan. Üzüntümse KAOS GL’den daha yeni haberimin oluşu. Çünkü dördüncü seneniz sanırım. Kendimi tanıtayım; ben 7 Ağustos 1976 KAYSERİ doğumlu bir gayim. Kayseri’ye bağlı Sarıoğlan ilçesinin bir köyünde, doğdum. Ama bu yaşıma kadar Kayseri’de yetiştim 94-95 yılında lise bitti. Üniversite sınavlarına hazırlanıyorum. Ailenin en küçüğüyüm ve ailemle yaşıyorum. Şu an kendimi özgür hissetmiyorum. Çünkü eşcinsellik konusu dahilinde bütün herşeyi onlardan gizli yapmak zorundayım. Örneğin; KAOS GL dergimizi gizli gizli taşıyor ve okuyorum. Mektup arkadaşlarımdan aldığım mektuplar yine öyle, 5 adet gay porno kasetlerim var, onları saklıyorum. Özgür olmak, kendi kanatlarımla uçmak istiyorum. 1 Ocak 1999 yılında tecil sürem dolmuş oluyor. O zamana kadar sabretmeliyim. Ondan sonra benim gibi bir gay arkadaşla aynı evde


yaşamak, içimdeki depremleri dindirmek, gerçi içimizdeki bu garip deprem dinmez ama!… Sizinle Tıp’ta okuyan arkadaşım sayesinde tanışmaya çalışıyorum. Çıkarmış olduğunuz bu dergi içerik bakımından çok zengin ve kaliteli. Bunlar gerçek duygularım. Daha daha güçlenmenizi dilerim. Heyecanıma bağışlayın, bu arada adım Çetin. Karakter olarak geçinemeyeceğim insan yoktur. Ama ne okulda ne de yaşadığım bölgede arkadaş edinmedim. Çünkü işe yaramaz insanlardı. Bir kincisi çıkarcıydılar. Hayatımda ilk ilişkimi 17 Ekim’de Ankara’da yaşayan Ankaralı kimya mühendisi insanla yaşadım. Kendisi biseksüeldi. Kasım ortalarına kadar benimle telefonla görüştü. Çok ilgisiz tavırlarından dolayı onunla ilişkime son verdim. Şu an 3 değerli arkadaşım var. Biriyle Kayseri’de görüşüyoruz. 2’siyle de mektuplaşıyoruz. Çok erkek sevdim ve hayallerimde hep onlarla seviştim, alt alta, üst üste. Aktif olmak da çok hoşuma gidiyor, pasif olmak da. Sizden ricam dergide daha çok erotik erkek resimleri de yayımlamanız. Ayrıca bir iki sayfayı arkadaş arayanlara resimlerle yer

verirseniz mutlu olurum. Tabii ki bu bir rica, sizlerin daha müthiş işlere imza atacağınızdan şüphem yok. Sizleri kutluyor ve başarılar diliyorum. Ayrıca KAOS GL elemanlarının, tüm eşcinsel ve lezbiyen dostlarımın yeni yılını içten kutlarım. Mutlu yıllara hepbirlikte. Aşkla kalın. KUZEY/ ANKARA Merhaba, Aslında tam olarak ne yazacağımı bilemiyorum ve özellikle bu berbat yazımın da sizde nasıl bir etki uyandıracağını!.. Ben 20 yaşında Ankara’ya yeni taşınmış bir gencim. Derginizle ilk olarak Kasım ayı içinde tanıştım… Daha önceden böyle bir derginin varlığını duymuştum fakat Dost kitabevindeki o güzel ve beklenmedik karşılaşmaya kadar hiç elime geçmemişti. Umut ve sevinçle şaşkınlık arasında gidip geldim önceleri… Böylesine bir özgürlük ve dayanışma ortamına bir gay olarak ilk kez şahit olmuştum. Siz ve derginiz benim için etrafı aşılmaz denizlerle sarılı biraz yeni biraz karışık ve kesin umut dolu bir ada gibiydiniz… Kendimle olan sorunlarımı ve korkularımı aşıp şimdi bu mektupla ve aceleden, aynı zamanda heyecandan iyice karışan bu berbat harflerle ben de ayak bastım o adaya…

Sanırım mektup elinize oldukça geç ulaşacak! Yani dergide yayınlanamaz herhalde. Ama umarım sizler bu mektubu karşılıksız bırakmazsınız…. İnanın bu benim için çok üzücü olur. Çünkü o kadar yoğun bir tempo içinde büyük bir hevesle size sesleniyorum. Eğer size vereceğim adreste sizinle daha rahat iletişim kurabileceğim bir yol gösterirseniz çok sevinirim. Ayrıca sizden grubunuzla ilgili faaliyetler konusunda beni de haberdar etmenizi rica ediyorum. Yani en azından sorunlarımı paylaşabileceğim yardım edip ya da yardım görebileceğim insanlarla iletişim kurmamı sağlarsanız çok sevinirim. Ankara’nın biz eşcinseller açısından nasıl bir yapıya sahip olduğunu ve Ankara’daki oluşum hakkında beni bilgilendirirseniz (kulüpler, gruplar (varsa), organizasyonlar vb.) çok iyi olur! Ve son olarak da her şeyin ötesinde cesaretiniz için teşekkürler. ……/ CEZAEVİ, GEBZE Yüreğimin buyruğuna uyup hoşlandığım bir dünyayı geçmişsem, hiç olmazsa burada bulmak istediğim bir çok anlamı bulma şansına sahibim… Jean Genet Sevgili KAOS GL dostları; 98 yılının hepimize

KAOS GL 41 / 19

özlediğimiz o güzel dünyayı armağan etmesi dileğiyle, sizleri selamlıyorum. ……. / CEZAEVİ, BURSA Kara ateş, gecenin isyancılarının kalbinde hep bahar tadında kalacak. Ta ki sokaklar tutuşana dek.. Kara ateşin sıcaklığı yüreğinizde daim olsun!.. Hepinizi sevgiyle kucaklayarak yeni yılınızı kutluyor, gelen yeni yılın, zincirlerin biraz daha kırıldığı ve aşkı doya doya yaşadığınız bir yıl olmasını diliyorum. Özgür yarınlarda omuz omuza olmak dileğiyle… Cüneyt ÖZYÜREK, ANKARA Kendimi bildim bileli hep genç ve yakışıklı oğlanlara ilgi duymaktayım. Çocukluğumda kırsal bir yörede yaşarken komşumuzun oğlu ile bir çok defa ilişkiye girmiş ve bunu yıllarca sürdürmüştük. Lisedeyken de hep yakışıklı çocuklarla birlikte olmak istemiştim. Ama buna cesaret edememiştim. Şu anda 20 yaşındayım ve Ankara’nın boğucu havası içinde yaşamaya çalışıyorum. Yaşamaya çalışıyorum çünkü, içimdeki sıkıntıları gideremiyor ve yaşamayı anlamlı kılacak hiç bir şeye sahip olmadığımı düşünüyorum. Çünkü çok yalnızım. Arkadaşım yok. Yani kendi doğama uygun hareket edebileceğim,


bilincimi özgürce yaşayabileceğim ve mutlu olabileceğim bir kişiyle dostluk kuramadım. Ankara’da ki parklarda veya otobüslerde bulduğum ve onların da benim gibi olduklarını sandığım oğlanlarla da bir türlü cesaret edip de arkadaşlklık kuramadım. Otobüste rastladığım oğlanlarla tüm cesaretimi toplayarak tanışma isteğim ise onların isteyip de çekinmeleri ve benim gibi korkmaları nedeniyle hep başarısızlığa uğradı. Ben tanışacağım kişiyi tamamen özgür iradesiyle benimle arkadaşlık kurmasını istediğim için, toplumun getirdiği, kişinin kendi beden dilini reddederek, kuralların egemenliğinin yarattığı sınırlamaları bir türlü aşamadıkları için de şu anda onlar da benim gibi yalnızlık yaşıyorlar. Ben eşcinselliğin kavramları ve mekanları konusunda deyim yerindeyse cahil kalmış biriyim. Fakat bildiğim tek şey benim oğlanlara duyduğum yakınlık. Onların kokularını ve tüm vücut hatlarını belleğime yerleştirerek günlerce onların hayalleriyle yaşıyorum. Onlarla arkadaşlıktan öte onları korumak hayatı paylaşmak için neler vermezdim. Okulda, parkta, otobüslerde onları tahrik etmeye çalışırken çok başarılıyım, ama sıra tanışma faslına gelince

tamamen kabuğumun içine çekilme gibi kötü bir reflekse sahibim. Oğlanların kollarını, boyunlarını okşarken onların bundan kesinlikle hoşlandıklarını bildiğim halde arkadaşlığımız başlamadan bitmiş oluyor ve ben yine hayallerimle başbaşa kalıyorum. Ankara İletişim Fakültesi’nde okumaktayım. Oldukça başarılı bir öğrencilik dönemi geçirmekteyim. Fakat, içimde hep bir eksiklik hissediyorum. Kendimi doyasıya yaşayamamamın verdiği bir eksiklik. Sevememenin, sevilememenin verdiği eksiklik ve hayal kırıklıkları. Ankara’da yedi yıldan beri yaşıyorum ama çocukluğumdaki anlardan başka hiç bir deneyimim ve aktif bir ilişkim olmadı. Ben bu hayattan kurtulmak istiyorum. Eşcinsel miyim, sapık mıyım onu da bilmiyorum. Sadece hoşlandığım oğlanları sevip onlar tarafından da sevilmek istiyorum. Yaşadığım umutsuzlukların, hayal kırıklıklarının, ölme isteğinin son bulması tek dileğim. Ancak bunda da çok fazla bir umudum olmadığını belirtmek isterim. Derginizle ise Dost Kitabevi’nde sıkıcı ders kitaplarını incelerken, dergi reyonuna bakarken ayakta çekinerek, kalbim son hızla çarparak ve

utanarak kapağına bakıp, bir süre sonra tüm cesaretimi toplayarak içindekilere bir anda bakıp öyküleri okuyarak tanıştım. Dergiyi alabilmem için ise tam bir yılın geçmesi gerekti. Ekim ayında tüm cesaretimi toplayarak, kafamı öne eğerek dergiyi tezgahtara gösterip ücretini ödeyerek dışarı çıktığımda ne kadar mutlu ve heyecanlı olduğumu anlatamam. Derginin içeriğini o akşam tümüyle bir nefeste okuyup bitirdikten sonra ne kadar beceriksiz ve mutsuz olduğumun farkına vardım. Doğrusunu söylemek gerekirse dergide yer alan politik tavır takınan yazılardan çok öyküler ve mektuplar ilgimi çekti. Derginin daha sonraki sayılarını tüm cesaretimi toplayarak hemen okudum. İçeriğe yönelik eleştirilere gelince, Türkiye’de eşcinselliğin politik tavır takınmasının ortamının henüz olmadığını ve kişinin toplumdan öte öncelikle kendi kendisine özgürlük vermesi, kendi doğasının farkına varması ve bunu yapabilmesi için derginin bu yönde çaba harcamasını dilerim. Bundan dolayı da bizim gibi olanların birbirleriyle kolayca bağ kurmamız ve benim gibi cahil kişilerin bilgilenmesi için derginizde eşcinselliğin doğasını daha çok anlatan

KAOS GL 41 / 20

ve bildiklerimizi birbirimizle paylaşabileceğimiz daha zengin bir içeriğin olmasını bekliyorum. Dergide gerektiğinde porno hikayeler de, sağlıkla ilgili uyarılar da, kolaylık sağlayacak püf noktalar da olması bence çok faydalı olacaktır. İlk dergiyi Cebeci Parkı’nda bir banka bıraktıktan sonra diğerlerini kendime saklıyorum. Ben, eşcinselliğin tadını almak istiyorum, benim yapımda olan, narin ve benden küçüklerle tanışmayı umud ediyorum. Benimle tanışmak isteyenler veya en azından benimle acılarını paylaşmak isteyenlerin mektuplarını bekliyorum. Umarım hayat bundan sonraki dönemlerde bana daha insaflı davranır. Mektuplaşmak isteyenler kendi özellikllerini belirten mektuplarını vereceğim adrese Cüneyt Özyürek ismine postalayabilirler. Tüm bunları yapmazsanız bile bana kolaylık sağlayacak benim, kendim gibi yaşayabileceğim ortamlarla tanışmamı kolaylaştıracak bilgiler vermenizi diliyorum. Ne olur bana yardım edin. Bu mektubu yazmanın ne kadar zor olduğunu benim gibi olanlar daha iyi anlayacaktır. Cüneyt Özyürek Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsü İletişim Fakültesi ANKARA


ÇOCUK SAHİBİ OLMAK İSTEYEN TÜM LEZBiYEN İLGİLENENLERİN DİKKATİNE VE

Arzu/İSTANBUL, 30.12 1997 “Ben ve sevdiğim, herşeyim kadın arkadaşım hep bir çocuk isterdik. Yasal olarak, birlikteliğimiz, resmi bir statüye sahip olmadığı için, istediğimiz çocuk mevzu da bir o kadar gayrı resmi olacağını biliyorduk. Ama o kadar çok istiyorduk ki… Bir aileyiz biz, tam bir aile olabilmemiz için bir de çocuğa sahip olmamız gerektiğine inanıyorduk. Her ne kadar yasal olarak şimdilik, hiç bir hakka sahip olmasak bile. Bunu ölesiye istiyorduk…” Bu sözler, geçtiğimiz Nisan ayında, İngiltere’de bulunduğum sırada, yüksek tirajlı bir gazete olan The Sun gazetesinde, bu iki lezbiyenin bir de dünya tatlısı bir kız çocuğu “Cloe” ile birlikte çekilmiş pozları ile yayınlandı. Bu lezbiyen çift, İngiltere’nin Leceister kentinin küçük bir kasabasında yaşıyor, birbirlerine aşık olup birlikte bir aile kurmak amacıyla aynı evi paylaşıyor, fakat eşlerden biri, sürekli bir çocuk sahibi olma isteği ile yanıp tutuşuyor, bu lezbiyen çiftin macerası böyle başlıyor. Başlıyor diyorum, çünkü daha sonra, nasıl çocuk sahibi olduklarını, İngiliz kamuoyunu nasıl tartışmalara sürüklediklerini, ilerdeki satırlarda bulacaksınız. Aşkları, sevgileri birbirlerine yetiyor yetmesine ama, çocuk özlemleri neredeyse bu ilişkiye gölge düşürecek hale varıyor. Gazeteye

verdikleri beyanata göre “… Evet, mutluyduk ama, nasıl çocuk sahibi olabileceğimizi düşünmeden de duramıyorduk. Tüp bebek vb. Gibi şeyler mevcuttu, ama bu olaya karşı verebilecek o kadar çok paramız yoktu. Fakat bir gün eşim, bir gay dergisine bir ilan verme fikrini attı ortaya. İlan şöyleydi; “Hey, gay arkadaşlar, çocuk sahibi olmak isteyen bir lezbiyen çifte spermlerinizi verir misiniz?”

Cloe bizim kızımız ve her evli çiftin çocukları gibi, çocuk parasını hakediyor. Fakat hükümet, evliliğimizin yasal olmadığını bu yüzden de bu sıradan yardımı bile yapamayacaklarını söylüyor. İlana önce bir zenci gay tarafından cevap geldi. Fakat ben ve eşim, durumumuzu göz alarak, bunu reddetmek durumundaydık. Her ne kadar ırkçı değilsek de, doğacak çocuğun lezbiyen bir çifte ait olması, durumu zaten biraz çetrefilleştiriyordu. Zenci olması da bu zor olan durumu iyice yokuşa sürebilirdi. “neredeyse umudu kestiğimiz bir anda, Brezilyalı bir gay arkadaştan yardım geldi, tabii ki ilanla. Görüşmelerimiz olumlu netice verdi ve işe koyulduk.” Bu sözlerin

KAOS GL 41 / 21

gerisi, neredeyse İngiltere’nin tamamını karıştıran ve televizyonlarda tartışma programlarına konu olacak süreci başlatmıştı. “Gay arkadaşımızı, evin boş bir odasına yerleştirdik. Haftada bir kaç gün kendisinden aldığımız spermi kendi vajinama enjekte etmeye ve bunu, bir süre böyle devam ettirmeye başladım. Bir iki hafta sonra, istediğimiz sonuç oluştu, hamile kalmıştım. Brezilyalı gay dostum, doğacak olan çocuğun tüm haklarını bana verdiğini beyan ederek ülkesine döndü. Ben ve eşim ise bu mucizevi olayın mutluluğu ve şaşkınlığı içindeydik. 9 ay sonra çok sağlıklı bir hamilelik sonrası, gayet normal bir şekilde, oldukça sağlıklı bir kız çocuğu dünyaya getirdim. Onu çok seviyoruz, çok mutlu bir çocuk. Yalnız hamileliğim sırasında işten çıkmam yüzünden –şu an ikimiz de işsiziz- eşim her gün iş görüşmelerine gidiyor. Tüm lezbiyen ve gay dostlarım bizi tebrik ediyorlar. Aralarında topladıkları para çok işimizi gördü. Ama bundan sonrası var, “Cloe bizim kızımız ve her evli çiftin çocukları gibi, çocuk parasını hakediyor (Süt, çocuk bezi, sağlık masraflarını kapsayan). Fakat hükümet, evliliğimizin yasal olmadığını bu yüzden de bu sıradan yardımı bile yapamayacaklarını söylüyor. Fakat biz Cloe için her şeyi yapmaya hazırız. En kısa zamanda bir iş bulup onu en iyi


şekilde yetiştireceğiz. Büyüdüğü zaman ona bunu en uygun dille anlatacağız. Eminim bizi anlayacak. Çünkü onu diğerlerinden farklı biri olarak değil, herkes gibi yetiştireceğiz. Ona olan sevgimiz onu mutlu bir insan yapacak. Eşcinsel bile olsak bizim de çocuk sahibi olmaya ve onu herkes gibi normal bir şekilde yetiştirmeye hak ve yeteneğimiz var. Bu özgürlüğümüz kısıtlanamaz” diyen çift, sözlerini “Şimdi tam bir aileyiz, gerçek bir aile” diye noktalıyorlar. Fakat İngiliz kamuoyu hiç noktalayacağa benzemiyor, olayı tv’lere, gazete ve dergilere taşıyor. Bizim, medyanın, 900’lü hatlarla yaptığı anketlerde “Oktay kimin çocuğu yoksa leyleklerin mi” gibi gayet önemli, özel ve toplumun fikirlerini ışığa çıkaracak, bize yol gösterecek!!! İngiliz medyası, bizim Ayşe Özgünvari bir programla; -Eşcinseller evlenmeli, çocuk sahibi olmalı mı? -Eşcinsel ebeveynlerin çocukları psikolojik yönü nasıl olur?.. gibi anketler yapıldı, konu herkesce tartışıldı. Kimse olayı sulandırmadı, cinayet çıkmadı. Programa konuk edilen çocuk sahibi lezbiyen çift, bıçaklanma tehlikesi yaşamadı. Her yaş, iş ve ırk grubundan programa katılan ve anketin oluşmasına yardımcı olan şahıların, %50’ye yakın bir bölümü eşcinsellerin çocuk sahibi olmasını ılımlı karşılıyor. Bir bölümü kararsız, bir bölümü olumsuz ama çokca sert tavırlı değil. Bu olumlu yaklaşımlarla İngiliz eşcinseller, zaten çalışmalarını sürdürdüğü, evlilik ve çocuk sahibi olma gibi haklarını bir an önce alacağa benzer. Ne diyelim, darısı bizim başımıza!

TERCİHİM BENİ KURTARACAK MI? ERKAN/ANKARA İlk defa, yaşamayı seviyorum dediğim zaman, bende bir çok şeyin değiştiğini anlamıştım. Bunlardan ilki de cinsel kimliğimdi. Her zaman benliğimde olan ama hiç bir zaman kabul edemediğim kimliğim. Artık hayatı daha özgür yaşıyordum. Sorunun sadece çevremdeki insanlarda değil kendimde de olduğunu anlamıştım. Bunun içinde gerçekçi olup, hayatı farklı yönleriyle görmek gerektiğini biliyordum ve bunu da gerçekleştirdim. Bu sorunu çözdüğümde kendime yeni bir hayat çizgisi yarattım. Hâlâ lisede okumam, bu çizgiyi etkilese de, bu tavrım sayesinde kendimi bir çok farklı ortamda buldum. Kısa bir süre önce hayal bile edemeyeceğim değerleri görüyordum. Mesela gaylerin arasında yaşanan büyük dostluklar gibi hiç düşünemeyeceğim ayak kaydırma tutumlarını, kıskançlıkları ve kavgaları. Tabi bunlarla birlikte ben de değişiyor ve daha farklı düşünüyordum. Artık kendime tam anlamıyla bir gayim diyebiliyordum. Zaten kadınsı görünmek istemediğimden dolayı da çevremdekiler tarafından pek fazla rahatsız edilmiyordum. Bu da benim hayatı daha rahat yaşamamı sağlıyordu. Açıkça söylemek gerekirse bütün bunları KAOS’ta gerçekleştirdim. KAOS’la gerçekten farklı bir çizgi yakaladım. Artık KAOS’ta kendimi daha güvenli hissediyordum. Çünkü KAOS’ta farklı ve özverili dostluklar görüyordum. Tabii ki bunları da gerçekten bir şeyler üretmek istediğimde, insanlara bir şeyler vermek istediğimde ben de yaşıyordum. KAOS’a katıldığımdan ben bir çok farklı yüz gördüm. Tabi KAOS’a büyük emek harcayanların dışında, çünkü onlar hep kalıcıydılar, çünkü büyük bir ortak faydada buluşuyorlardı. Bu payda emekti. Emek onların dostluğu, paylaşım, yaşam biçimiydi. Çünkü insanlar üretebildikleri sürece kalıcı olabiliyorlar. Ürettiklerinden dolayı KAOS’A daha farklı duygularla bağlanıyor ve KAOS’la yaşıyorlardı. Onlar için KAOS kendileridir. Tabi bir de sürekli değişen yüzler vardır. Benim için bunlar ne yapacaklarına hâlâ karar vermemiş insanlardır. Çünkü yapmak istediklerini bilmedikleri için kendilerine bir amaç oluşturamıyorlar ve hiç bir şey üretemedikleri için kendilerini farklı gruplara atıyorlar. Bu gruplar dışında bir de KAOS’un çizgisini beğenmediğini söyleyip ayrılan insanlar var. Onlar için söylemek istediğimse yazmaları; Eleştirilerini yazsalar belki gerçekten bir şey yapmak istediklerini anlayabileceğim. Tabi bunların arasında eleştirmekten ve eleştirilmekten korkan insanlara lafım yok. Kısacası insanlar hayatın farklı yönlerini yaşamak isterler. Bence bu yalnız bulundukları gruplardan ayrılıp farklı gruplara girmekle olmaz. Bunun için bulundukları grubun da istedikleri çizgiye oturtmak için uğraşabilirler. Belki o zaman daha rahat yaşayabilirler. İşte o zaman bir şeyler yaratmıştır. Çünkü insan yaratabildiği sürece kendini sever.

KAOS GL 41 / 22


AKIN/SAMSUN

Her iki anne de şimdi hem ağlıyor hem de küfürler savuruyordu. Cenk tuvalete saklanmıştı, ben ise eve gelmiştim. Çok korkuyordum. Bana çok ağır bir rol vermişlerdi, ben bunu oynayamıyordum.

Hayat bir film. Geçmişte yaşanmış olaylara dönüp baktığında olayın en can alıcı noktasını defalarca ileri geri alabilirsin. Yakalandığımız şu sevişme sahnesi de benim sürekli ileri geri sardırdığım türden bir olay. Pencerelerin ve kapıların arasından bizi yakalayan annemin gözleri, şaşırmış ve kızgın bir halde içeri girdiğinde küçük erkek partnerim banyoda temizleniyordu. Herkes rolünü o kadar güzel oynamıştı ki oyun bir çekilişte bitti ve hasılat rekorları kırdı iki aile arasında. Annem: “Ne yapıyordunuz Cenk’le?” Korkudan bayılacak gibi olan ben annemin elinde tuttuğu maşaya sabitlemiştim gözlerimi. Ne de olsa annemin yüzüne bakamıyordum hiç değilse bu oyunda rolü olan bir nesneye bakabilirdim. “Hiiç…” Ağzımdan çıkan bu tek

kelimelik savunmadan sonra annem maşayı bacaklarıma vurmaya başladı. Ben ne kaçtım ne de ağzımı açıp bir kelime söyledim. Küçük partnerim, annem içeri girer girmez gizlice tuvaletten kaçmıştı fakat “Kaçış Yok”. Annem derhal Cenk’in annesine giderek durumu tüm çıplaklığıyla göz yaşları içerisinde anlattı. Haberi duyan: “Oyy! Şerefsizler, utanmıyor musunuz?” diyerek üzerine düşen rolü en iyi bir şekilde yapmaya çalıştı. Her iki anne de şimdi hem ağlıyor hem de küfürler savuruyordu. Cenk tuvalete saklanmıştı, ben ise eve gelmiştim. Çok korkuyordum. Bana çok ağır bir rol vermişlerdi, ben bunu oynayamıyordum. Televizyonun karşısındaki eski kanepeye uzanarak battaniyenin içine girdim. Bu olanlara inanamıyordum. O an tek istediğim ölmekti. Annem o zamanlar en sevdiğim çizgi film olan “Şeker Kız”ı seyretmeme izin vermemişti. Ve nihayet ertesi sabah felaket kapımızdaydı. Babam, kahvaltımı ettikten sonra beni bir odaya –salonakilitleyerek çamaşır sopasıyla dövmeye başladı. Ablam ve annem dışarıdan kapıyı tekmeleyerek bağırıyorlardı. Ben artık sopanın darbelerini hissedemez olmuştum ve can havliyle kapıyı açarak kendimi ablamın kollarına bıraktım. Duygularımın hepsi götüme dönmüştü. Bu dayaktan sonra bu olay bir daha açılmadı. Bu acıklı film kayıt listemde duruyor. Filmin ismini “Erkek Erkeğe” koydum. Babamın beni döverken “ibne, götveren, amına koduğum çoocuğu” şeklindeki küfürlerini nedense hiç unutamıyorum. O zamanlar ibne’nin ne anlama geldiğini bile bilmiyordum.

KAOS GL 41 / 23


DERSiN iKiNCi YARISI ATİLLA A./ANKARA Geçen Pazar KAOS GL toplantısında “eğitim” üzerine söyleşiyorduk. Eğitimin bizim için ne anlama geldiği, eğitim kurumlarında kafalarımıza sokulmaya çalışılan “kutsal aile, kutsal devlet” masalları, erkek egemen toplumun erkekleştirmeye çalışılan çocukları olarak ne kadar baskı altında kaldığımızı, eşcinsellerin gençlik yıllarını sorunlu öğrenci tipolojisinin heteroseksizmin bir yalanı olduğu vb. Düşünceler (=gerçekler) bir bir ortaya konuyordu. Her toplantıda olduğu gibi söylenenler bende bir düşünce uçuşmasına yol açtı. Lise eğitimimi devlet yatılı okullarından birinde Ankara’da yaptım. Okul yıllarının nasıl bir işkenceye dönüştüğünü, top, ibne vs. adlarla çağrıldığımı falan anlatmama gerek yok sanırım. Aklıma gelenlerden birincisi Sağlık Bilgisi dersiyle ilgili tanıklığım. Okul doktoru Sağlık Bilgisi derslerine öğretmen sıfatıyla geliyordu. Dersin ilk yarısında kitaptaki ilgili bölüm özensizce anlatılır, öğrenciler üzerinde tek söz bile etmeye değmez bulurlardı. İkinci yarıda ise kendi sağlık problemlerimiz üzerinde konuşarak(!) geçirirdik. İlk yarıdan sonra öğretmen sınıfımızın iki kızına yönelerek soruları olup olmadığını öğrenir ve o halde isterseniz çıkabilirsiniz derdi. Kız arkadaşlar da erkek öğrencilerin bazen sapıkça olan sorularına meraklı durumuna düşmemek için sınıfı terkederlerdi. Kızlar çıkmak üzereyken bir kaç maço (ve özellikle benimle birlikte olan birisi) “hocam birisinin daha çıkması gerekiyor. Nasıl rahat rahat konuşacağız” derlerdi. Tahmin edilmesi hiç de zor olmayacak o birisi bendim. Tabi ki dışarı çıkmazdım. İşte bu andan itibaren öğretmenin etrafı kuşatılır ve birbirinden ilginç cinsellikle ilgili sorular yöneltmeye başlanırdı. Sorularının yanıtını bilen bu insanlar salyalarını akıta akıta abartılı cinsellik dolu konuşmalarıyla bazen maço ruhlu öğretmeni bile bıktırırlardı. Soruları soranlar da akşamları yatakhanede “seksoloji” seminerleri verenler de, benimle yatmak isteyenler de hemen hemen aynı kişilerdi. Bu arada heteroseksüel arkadaşların bir kısmının da gönülsüzce bu dakikalarda pasif katılımcılar konumunda olduklarına ilişkin gözlemlerim var. Aslında bu heteroseksüel arkadaşların da en az benim kadar “erkek”lik üzerine yapılan söyleşilerden gına getirdiklerini, elden geldiğince

bu tip ortamlardan uzak durduklarını anımsıyorum. Okuldaki maçolar ve yandaşlarının saldırılarından tabi ki bu etliye sütlüye karışmayan heteroseksüel erkekler de nasibini alırdı. “Ot, ruh, biyonik adam, ana kuzusu -ve hatta- sinsi sapık” tanımlamaları hep cinselliğin bu kadar abartılmasından hoşlanmayan heteroseksüeller içindi. Ben liseli yıllarım boyunca bu maçolarla savaşırken savaştığımın edepsiz, kötü öğrenciler ve onların sapıkça düşünceleri sanırken heteroseksizmin ta kendisiyle karşı karşıya olduğumdan bihabermişim. Beni sevenlerin ve çoğu zaman yanımda olan insanların çoğu da heteroseksizme karşıt düşündüklerinden hâlâ habersiz olduklarına eminim. Lise yıllarında moda kavram feminizmdi ve kadınlı erkekli feministlerdik bizler. Erkek egemenliğine hayır demenin belki de ilk adıydı bu bizim için. Savaştığımın heteroseksizm olduğunu bilmiyordum fakat normal olanın onlar olmadığını çok iyi biliyordum. En kötü günlerimde bile “neden böyleyim”” düşüncesi beni teslim alamadı. Normal denilenin uydurma ve çoğunluk denilen kurumsallaştırılmış erkeklik olgusunun olamayacağı ben ve benim gibi düşünenlerin yer aldığı taciz altında bulunanlar olduğunu düşünmekten vazgeçmedim. Şimdi buruk bir gülümsemeyle anımsadığım kimi dostlarım bana “erkek” gibi davranmayı öğretmeye çalışmışlardı o yıllarda. Bu nasıl ayak ayak üstüne atacağımdan, ellerimi nasıl konuşlandıracağıma, seçeceğim giysiler ve saç şekline vs. uzayan listelerden oluşuyordu. Anı defteri denilen ve temennilerin yer aldığı defterler tutulur ya işte o defterlerdeki satırlarda dostlarımın lisede yaşadığım yılların geleceğin habercisi olduğu ne yazık ki toplumumuzda bir erkek ve kadının davranış kalıplarının belirlendiğini ve buna uymayanların şiddetle redddelip, cezalandırıldığından bahsediyor oluşu da oldukça kayda değer buluyorum. Geçmişe bakıyorum, geçmişimden gururlanıyorum. Bugüne bakıyorum gelecekte bugünden umutlanıyorum. Geleceğe bakıyorum, gelecekte zincirlerden kurtulmuş olalım istiyorum.

KAOS GL 41 / 24


BİZE GELENLER!

K İ T A P ,

D E R G İ ,

B R O Ş Ü R

KİTAP DERİN UYKUNUN SÖYLEVİ, JEAN COCTEAU, TÜRKÇESİ HALİL GÖKHAN, SEL YAYINCILIK, 1. baskı Eylül 1997

ve işaretleşeceklerdir, kartların ve akşam gazetelerinin üstünden.

“….. Sağ eline yön vereceğim, sakar eline, seni sol elinle idare edeceğim seni işaret ettiğim kolunun eliyle.

Bir başağrısı yarat, bir başdönmesi bir insan ağrısı, geçerli olan bir mazeret uydur. Senin benimle kesinlikle suçüstü yakalanmaman gerek. …

Gördüm öylece sol kolumda kapıları açan haçı Ve melek bana dedi. Yürü, hayvan.

UZAYDAN GELEN EROİNMAN, ALİ KEMAL YILMAZ, İLGİ YAYINLARI, 1998 İsteme ve Yazışma Adresi: P.K. 1384 Sirkeci/İSTANBUL

Sana kapıları açan İşareti verdim. Seni fabrikada askere alıyorum. Böyle yürü ve gözet meleğini ve git bu insan bahanesiyle

“Alaylı gelenekten yetişme gazeteciyim. Mesleğe Yeşil Barış Dergisinde başladım. Sonra sırasıyla Yeni Gündem, Sokak, Tempo, Evrensel, Elele, 2000’e Doğru, Options, Radikal 2, Fesat, Kitap Günlüğü gibi dergi ve gazetelerde yazdıklarımı ve haberlerimiz okudunuz.

Ama eğer, aniden, bakışların beni ele verirse oda içinde büyük bir kargaşa olacaktır. Dirsekleriyle dürtecekler birbirlerini

Bu kitap yaşamımın yirmi yılı aşkın bölümünde arkadaşlarım olan eroin bağımlıları ile yaşadıklarımı içerir. Özel yaşamlarını gizlemek amacı ile sadece isimleri değiştirilmiştir.” ∇∇∇∇∇∇∇

DERGİ GACI, Kadın Kapısı Haberleşme Bülteni, Sayı 4, Ekim, Kasım, Aralık 1997 İçindekilerden 9 Arkadaşlarım beni dışlarken 9 Cinsel organ temizliği 9 Aşkın kanunu (Aslında seven hep biz olmuştuk. O kadar insan eli vücudumuza değse de, hiç biri yüreğimize değemedi. Yüreğimiz hep temiz kaldı.)

9

HIV+’ler öcü değil.

GACININ OTURMA ODASINDAN: Binlerce yıldır bilinene ve varolan bu sorunlara ne din ne devlet ne de siyaset bir çözüm getirememiştir. Çözüm getirmeye çalışanları da din ve devlet kara listeye almış, ayıplı ve günahkar ilan etmiştir. Nedeni ise bellidir, sistemin

KAOS GL 41 / 25


korunması içindir. Nedir bu sistem? Bir kısım insanları bir kesim insanı köle etmek yani çıkar sağlamak. Bu sistemin adı: din, devlet ve siyasettir, bu üçlü labirentte yani Bermuda Üçgeni’nde bazı insanlar öğütülürler, hem sömürülerek hem de aşağılanarak. Şimdi size soruyorum; bu ayıplı ve günahlı insanlar analarından ayıplı ve günahlı mı doğmuştur? Bunun gerçek cevabı hayır olmalıdır. Her insan annesinden ayıpsız ve günahsız bakir doğar, bu bakir insanları ayıplı ve günahlı yapan toplumdur, sistemdir. Binlerce yıldır aynı masalla uyutulmuşuz olduğumuzu belirterek ayıpsız ve günahsız günler dilerim. AYSEL FİRMALI (Aysel FİRMALI’nın SEVGİYE SEVDALIYIM adlı kitabı –bir hayat kadınının anıları- KORA YAYIN’dan çıktı.) İstanbul dışındakiler GACI’ya (Yeni Çarşı Caddesi No:54, Beyoğlu 80050 İSTANBUL) yazarlarsa Bülten kapalı zarf içinde adreslerine ücretsiz postalanıyor. Apolitika, Aralık 1997, Sayı 7, Bu sayının İçindekiler’den bazı başlıklar: Oligapol Kapitalizmin Uzay Stratejisi: Samanyolu Sömürgeleşiyor!

Kaçan Bir Fırsat: Koordinasyon Üniversitelilere Anarşist Reel-Politika Önerisi Uwa Halkı Topluca İntihar Edecek Atom Köyünden Eskimeyen Haberler Kapitalizm: Tarihin En Barbar Toplumu Sinema: İspanya Devrimi’nden Bir Kesit; Libertarias Nazi Kamplarında Bir Alman Anarşisti Ossi Yeniden Tutuklandı Kitapçılarda bulabileceğiniz dergiye ulaşabileceğiniz adres: Pier Loti Cd. Dostluk Yurdu Sk. No:8 Çemberlitaş-İstanbul Eksik Etek,20 Kasım 1997,Sayı 11, Bu Sayının İçindekiler’den İstanbul’a son merhaba Panorama Osman murat ülke Güzel günler mi geçti, yoksa biz mi çirkinleştik? Çığlığımı yalnız kendim duyuyorum Kısa saça dair Atıf yılmaz sinemasında kadın Havva: adem’in kaburga kemiği ve bir “masumiyet” öyküsü Pozitif bilimlerde kadın İslamcı kadınlar ve kadına dair yazdıkları

∇∇∇∇∇∇∇

BROŞÜR “AIDS HAKKINDA BİLMEK İSTEMEDİĞİNİZ HERŞEY” Lambda İstanbul uzun zamandır çalışmalarını yürüttüğü broşürü nihayet yayınladı. “Bu kitapçık, AIDS Savaşım Derneği’nin, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından desteklenen, “Erkeklerle Cinsel İlişki Kuran Erkekler İçin AIDS Bilgilendirme Projesi”nin bir ürünüdür. Proje, eşcinsel inisiyatif gurubu Lambda İstanbul tarafından yürütülüyor. Fakat kitapçık, cinsel yönelimi ne olursa olsun, erkeklerle cinsel ilişki kuran bütün erkeklere ve cinsel kimliği konusunda sorunlar yaşayanlara yönelik olarak hazırlandı. İnsanlara sadece bilimsel bilgiler vermek, AIDS’i önlemeye yetmiyor. Toplumsal yapı içindeki genelgeçer kuralların dışında kalan, yaşam tarzı veya duyguları toplumun genelinden farklı olduğu için aşağılanan ve dışlanan bir insanın kendine değer vermesi, kendisiyle barışık olması ve toplum içinde birey olabilmesi çok zordur. Oysa, ancak kendine yeterince değer veren ve bunun sonucunda birey olabilmiş bir insan, kendisinin ve başkalarının hayatını korumak için çaba harcayabilir. Demek ki farklı yaşam tarzlarının birlikte rahatça soluk alabildiği, herkesin kendi varoluşunu özgürce gerçekleştirebildiği, kendine değer veren insanlardan oluşan, baskının ve korkutmanın bulunmadığı bir toplumsal yaşam biçimi, uzun vadede AIDS’i yenebilir.” (LAMBDA İSTANBUL: P.K. 103, GÖZTEPE/İSTANBUL)

KAOS GL 41 / 26


G L KİTAPLIĞI Bir METAFOR Olarak Hastalık, SUSAN SONTAG BİLİM/FELSEFE/SANAT (B/F/S) YAYINLARI, 1988, Çeviren Dr. İsmail MURAT (Illnes As Metaphor, 1978) Bu deneme, yazarın kansere yakalanması nedeniyle beklenmedik bir biçimde hastalık olgusuyla karşılaşması sonucunda ortaya çıktı. Ancak kitabın izleği, hastalık olgusunun kendisi değil, onun imgelem dünyamızdaki yeri; Susan Sontag, hastalığı neden gerçekçi olmayan ve çoğu zaman düşmanca bir tarzda, metafor olarak kullandığımızı sorguluyor. Böylesi bir metaforik düşünce tarzına karşı koymak, Sontag’a göre hastalıkla hesaplaşmanın en dürüst yolu ve hasta olmanın en sağlıklı biçimi. Kansere ve daha önceleri vereme ilişkin imgelerin bolluk ve bereketi, söz konusu hastalıkların sıklıkla ölümcül sonlanmalarının ötesinde bunların ölümün kendisiyle özdeş tutulmasından doğmaktadır. Susan Sontag’ın arayıp bulduğu hastalık metaforları ve imgeleri Eski Yunan, Ortaçağ ve çağdaş yazınsal metinlerden alınma örnekler. Susan Sontag, hastalığın ruhbilimsel ağırlıklı açıklanmasına yönelik çağdaş eğilimi eleştiriyor, bunun ötesinde askeri dilin imgelem dünyasını, bilim-kurgu imgelerini ve hastalık metaforlarının politik söylem içindeki kullanımını çözümlüyor.

… Gizemli olduğu varsayılan ve yeterince korkulan her hastalık, gerçekte bulaşıcı olmasa da ahlaki yönden bulaşıcı bir hastalıkmış gibi algılanacaktır… … Belirli bir hastalık, doğrudan doğruya bir hastalık olarak değil, bir kötülük, karşı durulmaz bir düşman olarak tasarlandığı sürece, bir çok kanserli kişi ne hastası olduklarını öğrendiklerinde gerçekten ruhsal bir çöküntüye uğrayacaktır… … Pek de uzak olmayan bir geçmişte, bir hastanın veremli olduğunu öğrenmesi -günümüzde kanserin popüler imgelemde ölüm anlamına gelmesi gibi- kişinin ölüm hükmünü dinlemesine eşdeğer bir anlam taşımaktaydı… … Kanser hastalığı kişinin aşk hayatını, ilerleme şansını ve hatta işini tehlikeye sokabilecek bir skandal sayıldığından kanserli olduğunu bilen kişiler hastalıklarını bütünüyle gizlemeseler de bu konuda aşırı derecede ihtiyatlı davranmaya özen gösteriyorlar… … Ölüm artık incitici ve anlamsız bir olgu durumunu aldığı için giderek ölümle eş anlamlı olduğu düşünülen bir hastalık da gizlenmesi gereken bir şeymiş

KAOS GL 41 / 27

gibi görülüyor… .. Bu kadar korkunç bir hastalığın gerçekliğinin nasıl olup da böylesi akıl almaz bir biçimde dönüştürülebildiğini anlamak yine de kolay değildir… … Kolera veya tifüse yakalanan hiç kimse ‘Niçin ben?’ diye sormamaktadır. Ancak kansere tutulduğunu öğrenenlerin çoğu ‘Niçin ben?’ sorusunu (‘Bu bir haksızlık’ anlamında) yöneltmektedir… … Hiç bir şey hastalığa bir anlam yüklemekten daha cezalandırıcı olamaz –çünkü bu anlam değişmez bir biçimde ahlakidir. Nedenleri karanlıkta kalmış ve çaresi olmayan her önemli hastalık, anlamlılıkta sürüklenmeye başlar. Öncelikle en derin korkunun nesneleri (çürüyüş, bozunum, kirlenme, ümitsizlik, zayıflık) hastalıkla özdeşleştirilir. Hastalığın kendisi bir metafor haline gelir… … Hastalıklar daima bir toplumun bozuk veya adaletsiz olduğu ithamını yaşatmaya yönelik birer metafor olarak kullanılmıştır… … Hoş görülmeyen her durumu hastalık olarak niteleme eğilimi giderek artmıştır. Hastalık sağlık kadar doğanın bir parçası olarak görülebilecek yerde ‘doğal olmayanın’ eş anlamlısı olmuştur…


P A N İ K KAOS GL’nin 39. sayısında “AIDS’in modası Geçti (mi?), HEPATIT-B Alır mıydınız?” diye sormuştuk. Hepatit B alanında yeni hiç bir durum olmadığı halde, medya önce bir “Hepatit B Dehşeti” yarattı ve arkasından panik geldi. Yurdum insanının bu kadar duyarlı olduğunu bilmiyordum. Gerçekten bir panik olmalı ki ilaç tekellerinin aşı stokları tükenmiş. (Hatta bizim Coşkun arkadaş bile “Hepatit’li Günlerim”i anlatırken – KAOS GL, Sayı 40- aynı medyatik atmosferden etkilenmekte bir sakınca görmemiş. Viral Hepatit türlerinin dünyada 2 milyar kişide görüldüğü söylenirken hemen akla “alkolikler ve eşcinseller” gelebiliyor!) Aynı sayımızda aktardığımız “Hepatit B Dehşeti” başlıklı haberi yine Radikal’de tam 1 yıl önce “Hepatit B Tehlikesi” başlıklı haberin içinde okumuştuk! Yani gazeteci Nurcan Çakıroğlu Hepatit B’den ölmemiş olsaydı, medya ile ilaç tekellerinin gizli bir anlaşma yaptıklarını düşünmekten başka bir şey aklımıza gelmeyecekti. Çünkü Hepatit B, on yıllarca önce kökü kazındığı sanılan bir takım “eski mikrop”lardan değil. Ayrıca bulaşma yollarından biri cinsel ilişki olduğu halde, AIDS’te olduğu gibi, Hepatit B, magazinel bir zemin de sunmuyor. Bugün haberlerde okuduğumuz bilgileri, KAOS GL, Aralık 1995’te, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. İbrahim Baydar’ın açıklamaları olarak, SiyahBeyaz Gazetesi’nden aktarmıştı: Hepatit’in çeşitleri, aralarındaki farklar, bulaşma yolları, yol açtığı hastalıklar, belirtiler,

Y O K !

önlemler, AIDS’le karşılaştırılması, prezervatif, aşı… Yine bir AIDS haberinin yanında (Mayıs 1995, Sayı 9) “İngiltere’de Verem Hortladı” başlıklı haberi aktarmıştık ve bunu yer doldurmak için vermemiştik. Böyle haberleri, tarih ve mekan değişikliği ile aynı metinle onlarca kez okuduk ve okuyacağız. Çünkü hekimlerin dikkat çektiği, “ekonomik durum ve gelir adaletsizliği” yalnızca İngiltere’ye özgü değildir. Medya yeni keşfettiği her şeyi ilk defa oluyormuş gibi büyütür; kötü niyetli olmadığı zaman bile konuyu çarpıtır. Bu, artık biliniyor… Peki kafalarımızı kuma mı gömelim? Asla… Ben diyorum ki medya ile ilaç tekellerinin kıskacında paniğe kapılmayalım. Örneğin, maalesef, bitmez tükenmez AIDS curcunasından, az da olsa KAOS GL de nasibini aldı. Yine de her seferinde tıbbi bir durum olan AIDS ile ideolojik anlamın yüklendiği AIDS’i ayırmak gerektiğini vurguladık. Bununla birlikte, tıbbi boyutu es geçersek, ideolojik boyuta karşı vereceğimiz mücadelede başarılı olamayacağımızı da unutmayalım. Medyaya göre hastalıklar sinsice ilerliyor, hortluyor, patlıyor ve panik yaratıyor. Test bile olunmadan aşı stokları eritiliyor. Ondan sonra aynı medya yaşananın bir soygun olduğunu duyuruyor. Öyle sanıyorum ki sabahın köründe ekmek kuyruğuna girenler paniğe kapılıp bir de aşı kuyruğuna girmemişlerdir. Parası olanların ise paniğe kapılmayacak kadar akılları olması beklenir.

KAOS GL 41 / 28

“Hepatit B Hızla Yayılıyor” “Hepatit B Dehşeti” “Hepatit Paniği Aşıları Tüketti” “İskorpit Hastalığı Yeniden Hortladı” “Difteri Tüm Avrupa’yı Tehdit Ediyor” “Verem Dünyayı Tehdit Ediyor” “İshal ve Sarılık Patladı” “Sıtma ve Kolera Hortladı” “Erzurum’da Frengi Paniği” “Başkentte AIDS Paniği” “Cenazesi de Korkutuyor” “İlkokula AIDS Dersi” “Sigara AIDS’ten Tehlikeli”

“Medya, şu ya da bu hastalığın değil hastalık olgusunun toplumsal temellerine inmediği sürece ne çoktan ortadan kalktığı söylenen verem tekrar tekrar azmaktan vazgeçer, ne de dünyada her yıl 2 milyon kişi Hepatit B’den sessiz sakin ölürken birden bu hastalık da dehşet saçmayı bırakır.” demiştik. Elbetteki medya bunu hiç bir zaman yapmayaack. Ben ise yine hayal kurmayı tercih ediyorum. Bu memlekette yeterince eşcinsel doktor ve tıp fakültelerinde okuyan eşcinsel öğrenci var. Acaba bu arkadaşlarımız bütün bu olup bitenlere nasıl bakıyorlar.

GAY’E EFENDİSİZ/ANKARA


MUSTAFA/ANKARA Yüzünde çizgilerin olmadığı zamanların birinde gaipten sesler gelmektedir. . İkiyüzlü ben. Silik ben. Suskun, çekingen ben. Korkak ben. Daha fırtına kopmamıştı. Apaçık günlerinde bile dünyanın içimde karanlığın binbir tonu bedenine hapis bir ruhtum. Çığlık atmayı bile öğrenmemiştim ki milyonlarca insanın içinde yapayalnız kaldım. Evet hiç hesapta yoktu. Aklımdan bile geçmemişti. Şimdi ise tek sığınağım olan gözlerimin arkasındaki karanlık yerde anlaşılmazı ile karşı karşıyaydım dünyanın. İşte bu yüzden karınca yuvalarını tepeledim, böceklerden korktum, insanlardan kaçtım. Kıçlarına kaydı bakışlarım erkeklerin, başım döndü. Gözlerine baktım, kayboldum. Dudaklarında kendimi unuttum. İlk boşaldığında içimdeki nesnesi belirsiz heyecan, kendini soğuk toprağa bırakanlara yakılan ağıtları duymadım. Boşalttım ara ara… Banyo akarlarına, tuvalet deliklerine, betona, taşa, toprağa. Veda etmeden uğurladım. Geride iz kalmadı. Gizliliğe mahkumiyeti hemen ilk anda anlıyorsam, tanrısal güçlerin egemenliği hiç kuşku götürmez. Onlar egemendi, bense gizli. Ama gizlilik öcünü sezdirmeden alır. Saklanan anlar kaybolmaz ve gözetleyicinin her yerdeki bakışları çiğnediğin yasakları bilir ve koca bir suçluluk o koca kıçıyla üzerine oturarak sana mutluluk nedir tattırmaz. Sonunda gerçeklenen kendi dünyam denen yalnızca kendime ait sonu belirsiz maphusluk olmuştu. Şunu bil ki et kesildiğinde kan akar, eğer can varsa damarlarında veya yeni ölmüşse. Ya aynalar saltanat kurmuşsa? Köleler isyan eder mi? Erkeksin ve sütyen taktığında utanmıyorsun, öyleyse ışığa koşmak için daha fazla beklememeli. Ay varken ve kimse yokken, gezmişse elin oranda buranda, gözlerin acıyla zevki karıştırmışsa ve dudakların istekle açılmışsa, sen nesin be kardeşim? Cevap: İç organlar + dış organlar + japon yapıştırıcısı+ her tür uzuv + yaralı yürek + gümbürdeyen yürek + erkek bedenlerinde dolanan gözlerin. İste! Bu sensin.

Musluktan akan suyun sesi. Avuçlarında geçmişin sende yaşamak istediğini fısıldadığı kendi etin. Kanla dolu ve umarsız. Boşaltmalı ki çaresizliğin yarattığı kin ve nefret artsın. Boşalsın ki tekrar saldırmak için güç toplansın. Ağladı. Gözyaşları oluk oluk aktı, ağzını bebekler gibi büzerken hiç ses çıkarmadı. Ağladın. Burnunu sildin. Ağladım. Kafamı duvarlara çalarak, taşlarla parçalayarak, yüzümü tırnaklarımla yırtarak. Kan aktı. Hıçkırdım. Sevemedim. Niye suratımda hiç bir izi yok geçmişin? Niye kanat çırpar kuşlar uçmak için? Hadi bilemedin. Niye kalbim sudan çıkmış balık gibi zıplar avucumun içinde? Ne aradiklarını bilmeden neden vücutlar deşer birbirlerini, bir ileri bir geri. Yok ki hazine, yok ki mutluluk. Jilet etimi keser ve hiç acı duymam. Deniz bekler. Durmadan, bıkmadan değişirken aynıymış gibi görünen sen, içimdeki çölün aksi, sulak tarlara at beni. Hıyar, havuç, muz bahçelerindeki terli erkek işçilerin arasına. Irzına geçilme gücü ve senin bayatlamış güçsüzlüğündür kaslarla çevrili donuk bakışlardaki gerçek. Yardım et bana, dizlerimin titremesini yenip cennetime gitmem için. Ah unutmuştum, tüm hücrelerim tuzlu kanla doldu ve patladı. Açılma gerçekleşmiştir. Eşcinsel literatüründe açılma denen şey başkasına yada başkalarına eşcinsel olduğunu söylemektir. Ses tonu farklılaşsa da gaipten aynı ses gelmeye devam eder. Yine aynı sensin ve de biraz farklı. Kendi çölünü kustuğunda başkaları boğulacak, şimşeklerden sonra altından geçtiğinde cinsiyet değiştireceğin ebem kuşağı çıkacak sanmıştın. Hayır! Hayır! Hayır! Bitmez bir fırtına seni bekliyor, hazırlıklı ol! Dingin geçti şimdiye kadar yaşamın, kendini unutturmak için uğraştın, istediğin için utandın, cüzzamlı sandın kendini, tecrit ettin. Hayır! Hayır! Hayır! Bu gerçek değil. Uğultusu rüzgârın yeni yeni gürleşmekte. Dünyanın tüm karabulutları toplanıyor

KAOS GL 41 / 29


tepende ve senin sen olmaya dönüşme ayinin başlıyor. Gökgürültüsü ve şimşek, deprem ve rüzgâr, anne ve baba, arkadaş ve dost, polis ve devlet işte ben buradayım. Zevk tanrısına adadım kendimi. Eşcinselim ben. Sapına kadar ‘sapık’ sapına kadar ‘ibne’. İşte korkuttum. Korkuttum onları. Değil mi ki daha küçücükken hiç acımadan boğdunuz, tozlu zamanlarda saklanıp hiç yaşamamış gibi ölmeyi reva gördünüz, küçük alaycı gülüşlerden kaba hoyratlıklara kadar ezdiniz! Geçmişin ve geleceğin tüm özgürlük çığlıkları adına benden korkun. Ah sevgili pantalonlu bulut, özgürlük sularında yüzmeyi öğrenmem gerek, bir başına olsam bile. Bana yol gösteren fener, denizin açlığından senin ışığınla kurtulabilirim ancak ve sen olmazsan umutsuzluktan geberirim. Hey salak, yok ki fener. Kim uydurdu sana bunu. Sadece sen varsın, yapayalnız. Öyle bile olsa ne çıkar, donların altından yayılan koku sarhoş ettikçe beni, çığlığım yankılanmasada ne gam. Sokağa çıktığımda artık gözlerine bakmadan geçmemeli hoşuma giden her erkeğin. Avuçlarıma aldığımda bir erkek başını, dopdolu bir boşluk hissetmeliyim midemde, çiçeklerin açtığını düşünmeliyim. Artık biliyorum; terlemek hafifletir vücutların ağırlığını, sürekli aç tenlere dokunmak geçmişi öldürür.Düşünceler değişiyor ya da şöyle söylemeli: demir işleniyor, şekil alıyor. Gardını alanlar saf tuttu, cephe genişletildi. Ulan siperi daha derin kazın demedim mi size. Ne siperi yahu? Şimdiye kadar hep siper denen mezarlarda kendimizi koruduğumuzu sandık, sizce saldırı anı gelmedi mi daha. Viyuuuuuuv. Yatıııııın! Anacığım çok uykum var. Neden saçlarına belikler ördüğüm kadınlar toplanmış? Bırak kucağından artık beni, yürümeyi çoktan öğrendim. Düşüpte yaralasam dizimi, söz ağlamayacağım. Beni seviyorsun değil mi? Öyleyse bırak da sonsuz kadar seveyim seni. Uyusun da büyüsün ninni / Tıpış tıpış yürüsün ninni Ürpererek yaklaştım ve dedim ki ‘Kuşlar güneye uçar havalar soğuyunca. Hadi tüm spermlerin kaderi pisliğe akmaktır diyelim, peki ya gözyaşları nereye gider?’ Düşündü ve sırıtarak dedi ki ‘Takma kafana.’ Sonra ekledi:’Ha dur! Olsa olsa buharlaşır.’ Sence de öyle mi? Olmadığını göster. Savaş!Savaş!Savaş!

Gay ve lezbiyen hakları insan haklarıdır. Uluslararası Lezbiyen ve Gay Örgütü (ILGA) tarafından hazırlanan bu manifestoyu imzalayan kişiler ve örgütler tüm insanlardan ve hükümetlerden aşağıdakilerin tanınmasını istemektedirler: İnsanlık köleliği kaldırmayı, dünyanın hemen hemen her parçasında bazı temel kadın haklarını yerleştirmeyi başarmaktadır. Bizler demokratik kurumlar ve sivil toplumlar geliştirdik. İnsan haklarına ve temel özgürlüklere saygı tüm toplumlarda, başarılı bir sosyal ve politik hayat için şarttır. Eşitliği kabul etmeli ve çeşitliliğe saygı göstermeliyiz. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin kabulunu 50’nci yılı dolayısıyla, insanların ve örgütlerin insan haklarına verdikleri önemi görmek istiyoruz. Şu zamanda insan haklarının temel bir parçası bireylerin kendi kişiliklerini, kimliklerini ve cinselliklerini ayrımcılıktan ve zorlamadan uzak bir şekilde geliştirmelerinin tanınmasıdır. Bir çok ülkede sürmekte olan ve cezai yaptırım ve hatta ölüm cezasını da kapsayan ayrımcılık ve baskıyı kınamaktayız. ILGA ile dayanışma içinde gay, lezbiyen, biseksüel ve transeksül kişilerle ilgili yasalarından önce tam eşitlik istiyoruz. Ölüm cezalarına son verilmesini istiyoruz. Ayrımcılığı yasaklayan yasaları dilemekteyiz. İlişkilerin tam ve eşit olarak tanınmasını istemekteyiz. Eşitlik haklarının cinsel kökene bakılmaksızın ulusal yasalara ve uluslararası insan hakları belgelerine dahil edilmesini beklemekteyiz. Birlikte her birimiz ve gelecek kuşaklar için daha iyi bir hayat kurabiliriz. Gay ve lezbiyen hakları insan haklarıdır. ILGA’98-20. Kuruluş Yıldömümü

KAOS GL 41 / 30


KaosGLD41