Issuu on Google+

EŞCİNSELLERİN KURTULUŞU aynı zamanda HETEROSEKSÜELLERİ DE ÖZGÜRLEŞTİRECEKTİR.

HAZİRAN 1996

YIL 2

SAYI 22

EŞCİNSEL GETTOLAR

DEĞİL

“KENT”İN TAMAMINI

İSTİYORUZ!


MEDYA I. Medya’nýn eþcinsellere olan ‘ilgisi’ Habitat II Konferansý sürecinde doruðuna çýktý! Bizler Habitat’a katýlmadýk ama Ýstanbullu KAOS GL okuru arkadaþlarýmýz Habitat kapsamýnda açýlan “eþcinseller standý”na katýldýlar. Standta, KAOS GL’yi tanýttýlar ve sattýlar. Bunun sonucunda bir çok yazýlý ve görsel medyada KAOS GL Dergisi de yer aldý. Hürriyet gazetesi ile Aktüel dergisinde yer alan KAOS GL haberlerini okurlarýmýz için aktarýyoruz. Bu arada daha önce SÝYAHBEYAZ Gazetesi ile yaptýðýmýz röportajý, yapan arkadaþýn gazetede yer alan fotoðrafý hariç, geçen sayýmýzda aktarmýþtýk. Medya organlarýyla röportaj konusunda neden seçici davrandýðýmýzý, bazý medya organlarýyla neden hiçbir koþulda röportaj yapmadýðýmýzý pek çok kez açýkladýk. (Çok daha önce, istemediðimiz halde, okurlarýný gözönünde bulundurarak, görüþmeyi kabul ettiðimiz Evrensel gazetesi ise bizlerle gerçekleþtirdiði röportajý yayýnlamamýþtý.) Medya, eþcinsellere, hala, hafiye/dedektif zihniyeti ile yaklaþýyor. Milli Güvenlik Kurulu bültenleri ile polis bültenlerini “haber” diye sunan medya, pekala bizi aradýðýnda bulabilir. Üstelik, KAOS GL grubu olarak bizlerin saklýsý gizlisi bulunmuyor. Bizlerle röportaj yapmak istedikleri için görüþtüðümüz gazetecilere bunlarý ve neden röportaj vermediðimizi anlatýyoruz. Konunun güncelliði (!) dolayýsýyle KAOS GL’yi takip edenlere tekrar açýklama yapma gereði duyduk.

KAOS GL SATIÞ NOKTALARI: MERSÝN: DÝLAN, MARTI ÝZMÝR: KABÝLE (KONAK), AYRINTI (ALSANCAK), AYRINTI (KARÞIYAKA) DENÝZLÝ: ÝLERÝ, KÝBELE ESKÝÞEHÝR: TURKUAZ ÝSTANBUL: TAKSÝM MEPHÝSTO, PANDORA, ZÝHNÝ (KADIKÖY) PENTÝMENTO (BEYOÐLU SÝNEMASI PASAJI BU KÝTABEVÝNDE ESKÝ SAYILARIMIZI DA BULABÝLÝRSÝNÝZ.) ANKARA: DOST ABC, ARKADAÞ, ÝLHAN ÝLHAN, ÝMGE KÝTABEVLERÝ. KAOS GL’NÝN LONDRA’DA DA BÝR POSTA KUTUSU VAR: KAOS GL PO BOX 10116 LONDON SE22 82D ENGLAND

II. Tekellerin saldýrýsý sürüyor... 22 Haziran 1987 tarihinde, Hür Daðýtým ve GAMEDA tarfýndan bayilere bir genelge yollanmýþtý. Kendilerinin daðýtmadýðý 66 derginin ismini içeriyordu genelge. Bu genelge, anlaþmalý olduklarý baþbayiler ve onlara baðlý tali bayilere sözkonusu 66 dergiyi satmalarýný yasaklýyordu. Bugün ise “Birleþik Daðýtým” (Dinç Bilgin’in Sabah Grubu) ile “Yay-Sat” (Aydýn Doðan’ýn Hürriyet-Milliyet Grubu) birleþerek yeni bir tekel oluþturdular. Üstelik önceki sözleþmelerin zamaný dolmadan, yeni oluþturulan “Bir-Yay”ýn þartlarý dayatýlýyor. Bundan böyle, bütün yayýnlar “Bir-Yay”ýn eliyle, onlarýn þartlarýyla, onlarýn keyiflerine göre piyasaya çýkacak. Þu anda keyifleri, gazetelerden %30, dergilerden %45 artý KDV istiyor. yani düþük tirajlý yayýnlarýn ne hali varsa görsün. Türkiye’de “basýn özgürlüðü”nün durumu ortadayken artýk tekeller kimin ne okuyabileceðine de karar veriyor.

III Artýk pek çok yayýný bayilerde bulamayacaksýnýz. Haftalýk Express Dergisi de bu yayýnlardan biri. Exspress kapandý. sonbaharda yeniden çýkacakmýþ. Dileðimiz çýkabilmesi yönünde. Umarýz! Maalesef tekeller kazandý.

88.4 (ANKARA) ARKADAÞ RADYO’da HER SALI SAAT 22.00-23.00 arasýnda KAOS GRUBU’nun hazýrlayýp sunduðu pogram 25 haziran 1996 salý günü yayýna baþlýyor.

KAOS GL AYLIK POLÝTÝK GAY VE LEZBÝYEN DERGÝSÝ HAZÝRAN 1996 YIL 2 SAYI 22 Bu dergi KAOS Grubu tarafýndan yayýnlanmaktadýr.

ÝLETÝÞÝM ADRESÝ: (ZARFIN ÜZERÝNE KAOS GL YAZMAYIN)

ALÝ ÖZBAÞ P.K. 53 CEBECÝ / ANKARA HER AYIN 20’SÝNDE ÇIKAR.


“O BAŞKALIK BENİM KENDİMDİR” “....Mutluluk için belki çok geç bir uyanişti onunkisi; ama güçlenmek için geç değildi, yurtsuz; ancak tam donatilmiş bir savaşçi gibi haşin bir sevinç duyuyorum....” Mourice/E.M.FORSTER ... -”Yani, anlayacağin, kişinin cinsel tercihleri sadece kendisine aittir; bir başkasini ilgilendirmemeli...” -”Doğru?! Ama, eşcinsel kişinin istemleri için “tercih” denemez.ki; kişinin elinde olmayan bir dürtüyü nasil “tercih” diye niteleyebiliriz?” Bir arkadaşimla, aramda geçen yukaridaki diyalogda olduğu gibi: Çoğu zaman, özellikle, eşcinselliğin ne olduğunu anla-ya-mayan insanlar için “Cinsel Tercih” söylemi, bir sorunsal teşkil eder. Bu konuda bir kaç değinmede bulunmak istedim. ********** Hiç kimse yeğlediği cinsel kimliğini doğuştan beraberinde getirmez; yaşam deneyimleri ile spontan bir şekilde belirler. Şöyle ki; “Cinsellik bir içgüdü, biyolojik bir ihtiyaçtir. Cinsel dürtü, iç salgilara bağli olup, amaci; bedensel gerilimi ortadan kaldirmaktir. Cinsel dürtü, doğuştan nesnesizdir. Sonralari, cinsel nesne, bu gerilimi ortadan kaldiran araç olur.” Bu anlamda; cinsel nesne, yaşam süreci içerisinde; görsel, duysal, dokunsal, düşünsel, duygusal v.b. psikofizyolojik etkenlerle şekillenir ve kişinin yeğlediği cinsel tercih nesnesi ortaya çikmiş olur. Bu saptamalardan sonra, daha geniş anlamiyla “Cinsel Tercih” olgusunu iki alanda incelemek mümkündür: Birincisi: “Kişinin cinsel istemleri ve duygulanimlari ile ilgili olan tercih durumudur ki; tamamen estetik bir duyum olan bu tercih, kişinin kendi üzerinde düşünerek kendini ortaya koyuş biçimi şeklinde veya eşcinselliği bir sapkinlik çünkü doğuştan herkes heteroseksüeldir(!)- olarak görenlerin açiklamaya çaliştiklari şekliyle; hormonalgenetik patolojiler veya cinsel travmalar v.s. sonucu oluştuğu şeklinde algilanmamalidir. Kişinin yeğlediği vinsel nesne durumuyla ilgili bu tercih alaninda, sonuçta, bir tercih ortaya çikmiştir; ancak bu ortaya çikiş sürecinde, kişi, doğal pisiko-fizyolojik edilgenliği içerisindedir ve olgu da spontanedir. Yani “kader”... Bu konuda söylenmesi gereken; “Cinsel Nesne Seçimi” konusunda hüküm verilemeyeceğidir. Örneğin:Ambiseksüelliği asil-doğal olan gibi göstermek; “doğuştan herkes ambiseksüeldir” demek de cinsel tercih konusunda hüküm vermektir. Yani demek istediğim : Bu olguyu, salt, eşcinsel, heteroseksüel, ambiseksüel vb. majör tercihlerle de sinirlandiramayiz; yaşamsal devinimlerle şekillenen bu cinsel nesne herhangi bir şey olabilirdi, canli veya cansiz herhangi bir nesne ... Ancak toplumsal insanin, sosyal etkileşimi sonucu cinsel nesneler hemen her zaman insanlarda karşiliğini bulur. İkinci tercih alaniysa; kişinin “varoluşunu” ortya koymada “ETKİN” olduğu bir tercih alanidir. Toplumsal “rol’un tercihi” de diyebileceğimiz bu alanda; kişi, toplumun heteroseksist normlari ile yaşantisinin her alaninda bir karşi-karşiya kalişdurumundadir. Bu tercih alaninda, heteroseksüeller için birinci tercih alanindaki edilgenlik ve spontanelik sürerken cinsel tercih hiçbir ciddi toplumsal sorun yaratmaz hatta farkinda olmadan sürüp gider; çünkü hazir içinde bulunduklari toplumun normlari zaten heteroseksüelliği olumlar.

“Toplumsal varliği ile bireysel hazlari arasinda bir uzlaşma olamayacağini anlamak zorunda kalan” eşcinsel bireye gelince : “Psiko-fizyolojik kaderini bir seçme (veya yadsimak) durumuna getirmekle “yüz yüze birakilir. Bu arada cinsiyetci toplum, yerine göre latent veya manifest olarak eşcinsel bireyi kendi kendini parçalamasi yolunda zorlar. En basitinden örnekleyecek olursak : “Eşcinsel birey ya bütün benliğine bir maske geçirip, toplumun olumladiği heteroseksüel evliliği kabul ederek kendi miyatür devletini kuracak veya kendisine yabanci olan bu iki yüzlü yaşam biçimini reddecektir. İşte; cinsel tercih olgusu, asil önemini, bu ikinci tercih alaninda kazaniyor. Kişi, bu alanda, varolan bütün eşitsizliklere rağmen kendi geliştirdiği “ben-kültrü” çerçevisinde cinsel tercihini sorumlulukla ortaya koymada özgürdür. Kişinin (eş)cinselliğini tercih (kabul) etmesi dediğimiz şey de bu alanda anlamini buluyor; çünkü birinci tercih alaninda -psikofizyolojik kaderine karşi- yapacaği hiçbirşey yoktur. Kisacasi : “Tercih” sorunsalindaki düğüm; “kişinin psikofizyolojik kaderini bir seçmeye dönüştürmesindendir. * * İnsan davranişlarinin nüans ve tonlarini kisacasi yaşamin doğal çeşitliliğini geliştirmek, özgürleştirmek ve bu özgürlüğü teşvik etmek yerine; bunu görmezden gelmek, yadsimak, yok etmeye çalişmak; ancak köklerini antropoloji ve sosyal tarihten alan “çarpik” insan kültürünün ortaya çikardiği “cinsiyetçi” toplumun kâri olabilir. Bu anlamda, mevcut toplumun bir sonucu olarak hepimiz bu toplumun cinsel-baskici kaliplari kullanmaktayiz : Bir eşcinsel olarak bir transseksüeli veya travestiyi aşağilamak gibi... Ve sanirim yine bu toplumsal ilişkiler sürdükçe ve biz, bu haliyle, mevcut topluma adapte olmaya çaliştikça farkinda olarak veya olmayarak, mantikli veya içtepisel nedenlerle usumuzdaki zincirlere bağli davranişlarimiz sürecek... Ancak, nereden bakarsaniz bakin; cahillikleri, açgözlülükleri, erdemsizlikleri, gericilikleri, kisacasi, tüm pislikleri ile gözlerimizin içine baka baka saçmalayan ve insan doğasina asil ters düşen, düzenden aldiklari güçle ruhlariniza kadar sizi sömürmek isteyen, rantinizi sermayelerine katarak; sizi yok sayan bu düzenlerini sağlamlaştiran ve kokuşmuşluklarini acilarinizla yoğurup yine size ve gelecekte de benzerlerinize yaşiyacak olan “kendi yabancilaşmişliği içerisinde kendinden memnun” cinsiyetçi namussuzlara derslerini vermek gibi bir alternatif daha var.. Ve son olarak, bütün söylediklerim bir yana, şunu hiç unutmayin : “Doğanin elinden bir kere çikip yaratildiktan sonra; doğanin sizin üzerinizde hiçbir hakki yoktur.” Kendiniz için en güzeli ve en iyisi her ne ise; ona kavuşmak için çabalayin, sorgulayin... Neyin doğru olduğunu, zaten, kemiklerinize kadar hissediyorken hiçbir şarlatanliğa prim vermeyin. Ve en azindan insanlarin cinsiyetlerine göre değil; sadece ve sadece “karakterlerine göre yargilanacaklari” güne kadar NORMALLEŞMEYİN; çünkü “o başkalik sizin ta KENDİNİZDİR.”

KAOS GL 22/3

KEMAL


kent planlaması derleyen: emre g. Kent Planlaması, insanların içinde yaşadığı yapay etmek isteyen, onun oluşmasına mudahale etmek isteyen ilk fiziksel çevrenin biçimsel yada işlevsel amaçlarla girişim, bir şehirci-ütopistten Hippodamos’dan geldi. düzenlenmesi ve bu amaç doğrultusunda yapılan tasarım, Sitenin düşüşü ile ortaya çıkan ideal site düşüncesi, kentteki kaynak sağlama, donatım, altyapı ve yapım çalışmalarının politik hayata olduğu gibi mekana ilişkin olarak da çok örgütlenmesidir. Kent planlaması yalnızca bir yerleşmeyi farklı bir anlayışla geliyordu. oluşturan öğelerin uyumlu düzenlenmesini değil, orada Mumford, sitede, demokrasinin içine düştüğü kriz yaşayanların toplumsal ve ekonomik gereksinimlerini sonrası beliren havayı şöyle özetliyor: “Önceden gerçek karşılayacak gelişmeyi de konu alır. Farklı yönlerine ağırlık siteyi idealize etmekle yetinilirken, bundan böyle yazarlar, verilerek kent tasarımı, şehircilik, imar planı gibi adlarla da kendilerini ideal bir sitenin gerçekliğine inandırmaya anılan kent planlaması bir yönetim işlevi, bir toplumsal çalışacaklardır.” Kent planlaması açısından en önemli eylem ya da teknik bir uğraş olarak görülebilir. adımlardan biri, adı bilinen en eski kent plancısı Miletoslu düşünür Hippodamos’la Eski Yunan uygarlığında atıldı. Görece yeni bir kavram olan kent planlaması, Darius’un orduları Milet’i fethedip yıktıklarında, bu ilk insanların içinde yaşadıkları yapay fiziksel çevrenin, yani kentlerin planlanabilir bir olgu olduğu düşüncesi ancak 19. şehirci-ütopist, kenti yeniden kurmak için bir plan yüzyılda benimsenmiş ve konuya yönelik çalışmalar bu hazırlayacaktır. Hippodamos, dama tahtasını örnek alan bir yüzyılın sonuna doğru yoğunlaşmaya başlamıştır. 20. yy.ın kent planı önerir. Kentin sokakları birbirini dik kesecektir. başlarında üniversitelere ders olarak giren kent planlaması Eski kentlerde de dikdörtgen biçiminde tapınak ve anıtlara, kısa bir süre sonra ayrı bir bilim dalı, bağımsız bir uğraş ve birbirini dik kesen caddelere rastlanıyordu. Fakat uzmanlık alanı oldu. Bazı ülkelerde bu kavram daha geniş Hippodamos “geometrik yasaya yalnızca bir tapınağı, bir kapsamlı düşünülmekte, bölge hatta ülke planlamasının bir anıtı değil, bir kentin planını, sokaklarını, meydanlarını, alt bölümü olarak ele alınmaktadır. konutlarını ve yurttaşlarını Bir disiplin olarak yeni bağlamaktadır.” (Gilles Lapouge, olmasına karşın, uygulama olarak kent Uygarlık Ütopyaları). 5. yy.da Milet’te “Barok despotizminin planlaması en az kentler kadar eskidir. doğan, düz çizgiler ve dik açıları Birlikte yaşayan insanlar, içinde kendi ölçüsüne göre bir kentin bütününe uygulayan bu anlayış, Hellenistik dönemde, Roma oturdukları fiziksel çevreyi oluşturmak dünya kurma saplantısı özellikle İmparatorluğunda en tutulan model için ortak düşünceler geliştirmiş, bunları uygulamışlardır. vardı: Yapılar, sokaklar, olacak, giderek birçok ülkede kentlere Mezopotamya, Mısır, Hindistan, Çin biçim verecekti. ağaçlar, hatta insanlar ve Maveraünnehir gibi en eski Kent planlaması tarihi onun ölçüsünden kentlerin kurulduğu bölgelerde açısından bir sonraki önemli dönem arkeolojik alanlarda yapılan Rönesans’tır. Bütün eskiçağ kentleri geçmeliydi.” kazılardan, buralardaki kentlerin bir savunma yapılarıyla kuşatılmıştı. biçimlendirme kaygısıyla düzenlenmiş Topun bir saldırı silahı olarak olduğu anlaşılmaktadır. kullanılmaya başlaması bunların “Tanrı+kral yıldızları durumunu değiştirdi, dolayısıyla kent gözleyip takvimler hazırlatacak, sulama kanalları planlamasını da etkiledi. Rönesans’ın kent planlamasına kazdıracak, gözlemlerin ve merkezi yönetimin kayıtlarını getirdiği en önemli yenilik de buradan kaynaklanıyordu. tutmayı sağlayan yazıyı bulup kullanacak, düzenin Tasarımcılar kentleri bu silahtan en az etkilenecek biçimde yasalarını koyacak ve nihayet kendince cismanileşen tanrıya düzenleme çalışmalarına giriştiler, bir süre sonra da genel yaraşır tapınaklar ve kentler kuracaktır.” (Kürşat Bumin, olarak kentlerin nasıl olması gerektiği üstünde düşünce Demokrasi Arayışında Kent, 1990) üretmeye başladılar. Yavaş yavaş “Ortaçağ kentinin organik gelişimi yerini Rönesans’ta başlayıp Barok dönemde Bu kazılardan kentlerin işlevlere göre giderek gelişen bir geometrik planlamaya bıraktı. Mimari bölünmesinin, sokakların düzenlenmesinin, saray, tapınak ve şehircilikte biçimsel bir düzenlilikten uzak bir anlayışın gibi önemli yapıların yer seçiminin raslantıya bırakılmadığı yerini perspektif yasalarına sıkıca sarılmış, ağaçları anlaşılmaktadır. Gene de Roma, Atina gibi bazı Antik Çağ budayarak onları bile cansız bir süs eşyasına dönüştürmek kentleri, belli ilkeler konuncaya değin hızlı bir büyümeye isteyen bir stil aldı. “Barok despotizminin kendi ölçüsüne sahne olduklarından, planlı bir biçimde gelişememişlerdir. göre bir dünya kurma saplantısı vardı: Yapılar, sokaklar, Atina’da, 2.000 yıl önce Ur’da görülen altyapıdan ağaçlar, hatta insanlar onun ölçüsünden geçmeliydi.” Yeni eser yoktu. Akropol’un ayağında yer alan kentin sokakları düzen, yeni bir mekan ve zaman anlayışıyla geliyordu: dar, toz, çamur, pislik içindeydi. Evlerin birçoğunda tuvalet Geometrik mekan artık varlıklı sınıfın apartmanlarında ve lağım çukuru yoktu ve hemen hemen hepsi küçük ve vazgeçilmez hale gelen saatin, dakiklikle ölçtüğü anlardan, bakımsızdı. Kent bir dönem ona yakıştırılmak istenen “saf saniyelerden, dakikalardan oluşan zaman. “Yeni bir varoluş beyazlık”a uymuyordu. Atina’da düşünce hayatında görülen anlayışı ifadesinin paranın, perspektifin, mekanize zamanın zenginlik ve uyum kentin maddesel yapısında, evlerinde, sokaklarında okunmuyordu. Kenti kent yapan taşlar değil, soyut değerlerinde buluyordu.” Mutlak monarşilerle yurttaşların varlığıydı. Kenti hiç kimse dışarıdan eline ordunun, bürokrasinin ve bunlara dayanan endüstriyel ve cetvel ve pergel alarak bir plana göre organize etmemiş, mali kapitalizmin taşıyıcısı olduğu bir ideoloji; disiplin, kent organik olarak doğmuştu. Kenti dışarıdan organize düzen, dakiklik üzerine kurulu bir ideoloji toplumun her

KAOS GL 22/4


alanına damgasını vurmaya başlıyordu. Sürekli ve düzenli orduların ortaya çıkışı, günümüze kadar uzanan bir biçimde, diğer kurumlara model olmaları yönünden herhalde en önemli yenilikti. 16. yy.dan itibaren ordunun gereksinimlerini karşılayacak atölye ve depolar başkentlerde hızla çoğalıyor, sayıları giderek artan askerleri barındıracak, besleyecek ve eğlendirecek yapılar ve sokaklar kente alışılmadık bir görünüm veriyordu. “Ordu, toplumda hızla o derece önem kazanıyordu ki, 1740’da Berlin’in nüfusunun dörtte birini 21.309 askeri ile garnizon oluşturuyordu. Rönesans döneminde kentin bütününü ya da parçalarını ilk kez bir plan üzerinde tasarlayanların çoğu asker mühendisti. Bu ilk şehircilerin uyguladıkları radyal plan, herşeyden önce askeri amaçlara cevap veriyordu. Geometrik bir merkezden çevreye yayılan yollar olarak düşünülmüş bu plana göre kurulmuş bir kentte merkeze konacak bir top, bu merkeze açılan bütün caddeleri denetim altında tutabilirdi.” (Kürşat Bumin, Demokrasi Arayışında Kent, 1990) Tasarımcıların kentlerin nasıl olması gerektiği üzerinde düşünce üretmeye başlamasıyla kent planlamasına ilişkin ilk kuramsal çalışmalar ortaya çıktı. Bu çalışmaları yapan mimar-şehirciler rasyonel ve simetrik kentleriyle epeyce ütopisttiler. İnsanın çevresiyle biçimleneceğine inandıklarından tasarladıkları ideal toplum için ideal kenti kurmaya çalıştılar. Uygulananlar dahil hemen hepsi başarısızlıkla sonuçlandı çünkü toplum her zaman “ideal toplum” olmayı reddetti. Kent planlaması bakımından önem taşıyan bir sonraki dönem, Sanayi Devrimi’ni izleyen hızlı kentleşme dönemidir. Günümüzdeki anlamıyla şehircilik, yani kent işlevlerinin ve geleceğe dönük tahminlerin çözümlemesine dayalı bir planlamanın zorunluluğu ancak bu dönemde ortaya çıktı. Özellikle Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’daki kentlerin hızla büyümesi ve sanayi kentinin yarattığı sağlıksız yaşam koşulları, onların belli ilkelere göre tasarlanabileceğini düşündürmüştü. Kentin kapitalistçe düzenlenmesi ve yönetilmesi, “insanca” bir şehir düşüncesine ve bazı doğa ilkelerine bağlı bahçe-şehir kuramcılarının, özellikle Ebenezer Howard ve Camillo Sitte, direnişiyle karşılaştı. Ayrıca, modernizmin savunulmasına ve resmi şehirciliğin akıldışılığının eleştirisine dayalı bir akım, bilimsel bir şehirciliğin

ilkelerini geliştirdi. Tony Garnier’in öncü çalışmalarından sonra Le Corbusier gerek düzenlediği kongreler, gerek “3 milyon kişilik bir şehir için” plan (1922) veya Paris için “Vaisin Planı” (1925) gibi tasarılarıyla akımın başlıca temsilciliğini yaptı. “İlerici” diye nitelenen (çünkü insanın, tekniğe egemen olma yoluyla özgürleşeceğini savunan tezleriyle bir tür öncü rolü oynadı) bu bilimsel ve akılcı şehirciliğin de, çok geçmeden çeşitli açılardan, özellikle de “kapitalizmin bütün toplum yaşamı üstündeki egemenliğinin bir ürünü olduğu için” eleştirilmeye başlanması sonucunda, şehir yaşamının düzenlenmesine ilişkin sorunlarla şehirciler, toplumbilimciler ve ruhbilimciler her zamankinden çok ilgilenmeye başladılar. Günümüzde çağdaş kent planlamasının çeşitli amaçları vardır. Bunlardan birincisi herkese sağlıklı bir yaşam sağlamaktır. Kentlerde konut, çalışma, yönetim, dinlenme, eğitim, sağlık, alışveriş olanakları hazırlamak ve bu işlevlerin iyi ve doğru çalışması için gerekli düzenlemeleri yapmak da kent planlamasının amaçlarındandır. Kent içinde, özellikle de kentsel işlevler arasındaki bağlantıyı sağlayacak yetkin bir ulaşımağı kurmak, yürüyen trafiğe olduğu kadar duran trafiğe de yer ayırmak, ayrıca kentin dış dünya ile ulaşım ve iletişim bağlantısını sağlamak da bu amaçların arasındadır. Bunlara, kentteki altyapının en iyi biçimde kurulmasını ve en ekonomik biçimde çalışmasını, yeşil alanların düzenlenmesini, her yapının en sağlıklı biçimde yapılmasını sağlamak, ayrıca eğitim, sağlık, eğlence, tatil ve spor olanaklarını hazırlamak da eklenebilir. Son olarak her bölgede gerekli hizmet yapıları için yer ayırmak, kentin gelecekteki gelişmesini de göz önüne alarak hazırlık yapmak sayılabilir. Bütün bunları yaparken de tarihsel, doğal ve kültürel değerlere zarar vermemeye, var olan dengeleri bozmamaya özen gösterilir. Kuşkusuz şehirciliğin ortaya koyduğu kurallar bir kentin oluşup, gelişmesinde geçerlidir fakat bir değerler sistemine dayanan kent planlamasının herkes için en iyisini düşünen evrensel bir bilimsellik iddiası tartışma götürür. “Petrick Geddes’in söylediği gibi, bir cetvel ve pergelle anlaşılamaz. ‘Bir bilim olarak şehircilik’ kentin ‘şiiri ve metafiziğini’ anlayamaz; ayrıca anlamak da istemez.” (Kürşat Bumin-Demokrasi Arayışında Kent-1990)

ABONELİK İÇİN: YURTİÇİ 1 YILLIK ABONELİK İÇİN

1.750.000.-TL (Posta Ücreti Dahil)

YURTDIŞI 1 YILLIK ABONELİK İÇİN

5.000.000.-TL (Posta Ücreti Dahil)

ABONELİK ÜCRETİNİ T.İŞ BANKASI MEŞRUTİYET-ANKARA ŞUBESİ ALİ ÖZBAŞ 4213 0544328 NO’LU HESABA YATIRARAK BANKA DEKONTUNU YA DA FOTOKOPİSİNİ ADRESİNİZLE BİRLİKTE ALİ ÖZBAŞ P.K. 53 CEBECİ/ANKARA ADRESİNE YOLLAMANIZ GEREKİYOR. DERGİLER KAPALI ZARF İÇİNDE GÖNDERİLECEKTİR.

KAOS GL 22/5


PLANLAMA GEREKLİ VE MEŞRU MU? BATUR ÖZDİNÇ İnsanin içinde yaşadiği çevreyi, toplumsal ilişkilerini ve kendi yaşaminin her anini rasyonelleştirme düşüncesiyle davranmaya başlamasi, kentten kira yapay çevreden vahşi doğaya, her yerin her şeyin baştan sona düzenlenmesi, planlanmasi sürecini de beraberinde getirdi. Yaşamin planlanmamiş anlari “boş zaman” olarak adlandirilmaya başlandi. Çalişma, dinlenme, eğlenme için farkli zamanlar, farkli mekanlar ayrildi. Bunu kurumsallaşma süreci izledi; küçük atelyeler birleşip büyük şirketlere dönüştü, devlet askerinden polisine bayindirlik bakanindan spor bakanina, bilgi üniversiteden kreşe kadar kurumsallaşti. Planlama da bundan nasibini almakta gecikmedi; Hippodamosla başlayan şehir planlama anlayişi 19. yy da gelişip serpildi, 20. yy da kurumsallaşmasini sağlamlaştirdi. Planlama bugün belediyelerin sorumluluğu altinda hazirlanan imar plan paftalari şeklinde karşimiza çikiyor. Hemen her zaman rant kaygilari ve politik çikarlar sonucunda şekillenen bu planlar, idealden çok kapitalizmin işleyişini bozmamaya özen gösteren üretimci, karci ve tektipleştirici eğilimlerin yansimasi olarak tanimlanabilir. Yeni planlanan alanlar, yeni girişimler eninde sonunda pazara katilma, önce bölgeye, sonra ülkeye ve dünyaya entegre olma ihtiyaciyla sistem-içi bir düzeye indirgeniyor. Sonunda her yol kapitalizme çikiyor; planlamanin meşruiyetinden önce şunu söylemeliyim ki, planlama sürecinin kendisi kapitalizmi meşrulaştirmaktan başka işe yaramiyor. Peki planlamayi olduğu gibi bir kenara mi atacağiz? Bu sorunun beklenen cevabi “Elbette hayir!” olmali. Oysa ben “Evet!” demeyi tercih ederim. Evet planlamayi bir kenara atabiliriz ve atmaliyiz da. Ancak bu kendi çelişkileriyle ayakta durabilen sistem planlamaya ihtiyaç duyacaktir. Üretim ve tüketim çilginliğiyla yüklü teknoloji toplumu elbette sanayisini, tarimini, kentlerini ve köylerini planlama ihtiyaci hissedecektir, çünkü belirli önlemleri zamaninda almazsa sonuçlarinin çok daha vahim olacağinin farkindadir. Kapitalizmin sürekliliği için planlama meşru bir yoldur. Planlamanin meşruluğu demokratik katilimin sağlanip sağlanmadiği düşüncesi paralelinde de incelenebilir. Sivil toplumcularin bilinen demokratik katilim, yönetime müdahale vs. kaygilari, planlama sürecinin işleyişi içinde de göz önüne alinabilir. Bu noktada sivil toplumculara sorulacak olan soru şudur: Sivil toplum sistemden kopuk, kendi başina, kendi iç-ilişkilerini yaşayan, dişariya kapali bir yapi midir? Sivil toplum kendisini kapitalizmin sömürüsünden, baskisindan, atomize ediciliğnden kurtarabilmiş midir? Siyasal toplumu (yönetimi), kurumsallaşmayi ve kapitalizmi doğuran en azindan oluşmasini engelle(ye)meyen sivil toplum değil midir? Kapitalizmle içiçe yaşayan ve bunu sorgulamadan yönetime müdahale eden bir sivil toplumdan ne beklenebilir? Böylesi bir toplum planlama sürecini yönlendirse ne farkeder? Farkedecek olan şudur; kent içinde yerleşmiş “sanayi”yi oluşturan küçük esnaf örgütlenip yeni inşa edilen kent sinirindaki alana sürülmelerini engeller, servis şoförleri otobüs yakip valiyi görevinden aldirir, gecekondu sahipleri beş kat izni alip arsalarini daire karşiliği müteahhite verirler. İşte sivil toplumcu- demokratik katilimci işleyişin sonucu budur. Demokratik katilim planlamayi meşrulaştirir, çünkü bir şeye “katilmak” onu kabullenmek, desteklemek ve sonuçta ne denirse densin reddetmemek anlamina gelir. Demokratik katilim yönetimi meşrulaştirir, sistemi meşrulaştirir. Planlama (şehir planlamasi) bir mekanin “geleceğe yönelik” planlanmasi anlamina gelir. Geleceğe yönelik bir

“planlama” gelecekte o mekanda yaşayacak insanlarin yaşamina “doğrudan” bir müdahaledir. Böyle bir müdahalenin sonuçlari planlanan mekanda yaşayan insanlari rahatsiz edebilir, etmeyebilir de. Bu insanlar böylesi bir müdahaleyi isteyebilirler, istemeyebilirler de. Daha kötüsüyse bu insanlarin böyle bir müdahaleden habersiz olmalaridir. Geleceğe yönelik her planlama girişimi daha işin başindan “demokratik” nitelemesini yitirir, çünkü bu planlamadan etkilenecek insanlarin tümünün sürece katilimi olanaksizdir. Planlama işini “uzmanlar” yönlendirir; bu iş olsa olsa dişaridan müdahalelerle “sulandirilir”. Planlamanin amaci zaten hiç de yaşanabilir bir çevre yaratimi değildir; Hippodamos’un izgara plani kolonileştirmede kullanilmiştir, barut kullaniminin yayginlaşmasi sonrasi kent surlari buna göre tasarlanmiştir, faşizmin kent meydanlari insani ezen bir büyüklük duygusu yaratmak için düzenlenmiştir. İnsani çalişma, dinlenme ve eğlenme gibi farkli zaman dilimleri içine hapsedip, onu yalnizca önceden belirlenmiş ihtiyaçlariyla betimleyen rasyonalite kavrami, duygulari, duyumsamayi, irrasyonelliği yadsir. Planlama rasyonalitenin bir ürünüdür. Oysa geçmişin ufak ölçekli kent ve kasabalari modernist planlama anlayişindan uzak, plansiz ve kendiliğinden şekillenmişlerdir. Kapitalizmin şemsiyesi altina girip endüstrileşmenin artan ihtiyaçlariyla giderek büyüyen kentler, sonunda planlama cenderesinin içine sürüklendiler. Böylece rasyonalite insani ihtiyaçlariyla yaşayan basit bir araca dönüştürdü; planlama insanin insanliği için değil, insanin ihtiyaçlari gibi belirsiz bir kavramin ardinda şekillendi. İnsanin insanliği söz konusu olduğunda planlama meşru değildir, çünkü insan yaşamina (ne amaç taşirsa taşisin) dişaridan yapilacak bir müdahale onun kendi yaşamini şekillendirme hakkini engeller. Planlama insan doğasina bir müdahaledir. İnsanin insanliği düşünüldüğünde, insanin yaşamini istediği biçimde şekillendirme hakki göz önüne alindiğinda planlamanin meşruluğu yoktur. Kapitalist bir dünyanin sürekliliği için planlama gerekli ve kaçinilmazdir; meşrudur. Oysa planlama (insan yaşamina müdahale süreci) insan özüne aykiridir. Planlamanin olmadiği bir yaşam alternatifi nasil olur, nasil şekillenebilir? Böyle bir yaşamin büyük ölçekli sanayi kentlerinde yaratilabilmesi akla yatkin görünmüyor. Desantralize komünlerde doğayla içiçe yaşayan bir toplumda (planlamacilarin karşiladiği) ihtiyaçlar kendiliğinden çözümlenebilir. Planlama evle üretim mekaninin ayrilmasi, sanayinin yol açtiği kirliliğin önlenmesi ve büyük ölçekli üretimin taşinmasi gibi sorunlari çözmeye çalişir. Büyük ölçekli üretimi reddeden, evle üretim mekanini ayirma gereği hissetmeyen, geniş alanlarda toplu yaşam yerine doğayla içiçe komünal yaşami tercih eden bir toplumun “planlama” benzeri ihtiyaçlari olmayacaktir. Kapitalizm dişi, devletsiz, dinsiz, sinifsiz, sinirsiz, mülkiyetsiz, cinsiyetsiz ve ayrimsiz ekolojist bir topluma ulaşmak için bir yandan sistemi yikmaya çalişirken, öte yandan yeni yaşamin yaratilmaya çalişildiği mekanlar oluşturmak gerekiyor. Yaşli bir İspanyol anarşisti şöyle diyordu: “Anarşist bir toplumun gerçekleştirilmesi elbette olanaksiz, ama bugün olanakli olan ne varsa hiçbir değer taşimadiğini görmüyor musun?” Düşlerimizin gerçekleşmesi çok zor görünse de, bu kadar umutsuz olmamaliyiz. Çünkü, umudumuzu kaybedersek her şeyimizi kaybederiz.

KAOS GL 22/6


0 VE HOMOFOBİ 0 YALÇIN KAYA Zaten birkaç ay önce Hikmet Çetinkaya, Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde buyurmuştu: ODTÜ herşeyin konuşulup tartışıldığı özgür bir üniversitedir. ODTÜ’de yaşanılan bekaret kontrolü rezaleti üzerine yazılan bu yazıdan sonra oluşabilecek sırıtmaları alıp yüzlerimizden, saklamalıyız: Daha sonra lazım olacak çünkü. Herşeyin konuşulduğu ve tartışıldığı üniversitede eşcinsellik de konu edilecekti tabii. Psikoloji bölümünün 1. sınıf öğrencilerine verilen Psikolojiye Giriş (Introduction to Psychology) dersinde eşcinsellik özgürce (!) tartışılıp, herşeyi bilen ve hayatındaki tüm çelişkilerin üstesinden gelebilen öğretim üyesinin mümtaz fikirlerinden genç dimağlar yararlanacaklardır(!). Genç dimağlar hocanın otorite konusundaki fikirlerinden de bir hayli yararlanmışlardı. Hocanın eşcinsellik konusundaki fikirlerinden önce, otoriteyle bireyin ilişkisine nasıl baktığından söz etmek, nasıl biriyle karşı karşıya olduğumuzu daha belirgin kılabilir diye bundan söz etmek istiyorum önce. Gençsiniz siz diyordu hocamız, otoriteye karşı çıkmanız doğal. Ama insan, onun yaşına geldiğinde anlıyordu ki otoriteden de alacağı şeyler vardır, bireyin verebileceği birçok şeyi olduğu gibi. İnsan otoriteye karşı çıkmadan rahat rahat yaşayabilirdi. Gençliğini geride bıraktığı halde, kişinin hala otoriteyle sorunları varsa, bu durum o kişinin çocukluğunda baba figürünün imlediği otoriteyle selfidentification (kendini tanımlama)’u başarıyla yapamadığını gösteriyordu. Orta yaşta birinin otoriteye karşı çıkması hastalık mıydı acaba? Acaba? Psikanalist teori birey-otorite ilişkisine böyle yaklaşıyordu, peki eşcinsellik neydi bu teoriye göre ve daha önemlisi hocaya göre. Eşcinsellik bozukluktu. Evet bozukluktu, bu sözcük kullanıldı düpedüz. Bilimsel bir terimin ardına gizlenilmeden, bozukluk olarak nitelendirdildi eşcinsellik bir akademisyen tarafından. Hocalarını dikkatle dinleyen ve özgürce(!) tartışmaya hazır öğrencilerden biri sordu hocaya: Toplumun değer yargılarına göre herhangi bir bireyin sorumluluk almadan kullanabileceği “bozukluk” sözcüğünü, hangi bağlamda kullanıyordu hocamız? Hoca, açıklamasını yaptı: Psikologların DSM-III-R’ye göre bir kriterleri vardı: Eğer kişi eşcinselliğinden rahatsızlık duyuyorsa hasta olarak kabul edilir ve tedaviye alınırdı. Bu kriter uygulanırdı uygulanmasına ama, hocamız eşcinsellerin kendileriyle barışık olabileceklerine inanmıyordu. (Bu durumda hepsi hasta olarak kabul edilebilirdi: Başka bir anlam çıkartmak olası mı bu söylenenlerden?) Kişinin eşcinselliğiyle barışık olup olmaması salt kişiye özgü bir sorun olarak alındığında böylesi bir çıkarım yapılabilir de, eşcinsellerin heteroseksist toplumun baskısında yaşadıkları gerçeğini işin içine kattığımızda önyargılı bir görüş değil miydi önümüze getirilen? Bütün haklar Sezar’a(!), hocamız da kabul ediyordu önyargılı olduğunu. O bir heteroseksüeldi ve toplum sağlığını gözetmek zorunluluğunu duyan bir psikologdu. Toplum sağlığı herşeyden önce geliyordu. Toplumu tehdit eden mikroplar tedavi edilmeliler, yok edilmelilerdi. Nasıl AIDS mikrobuyla mücadele ediliyorsa, eşcinsel mikrobuyla, pisliğiyle de aynı

mücadele yöntemi kullanılmalıydı. Toplumun içine giren, aileyi (ki toplumun sağlıklı olması için ailenin sağlığı temeldi) tehdit eden ajanlardı eşcinseller. Eşcinsellere karşı olmasını gerektiren önemli (!) bir kriteri daha vardı hocamızın. Bir oğul sahibiydi ve de oğlunun eşcinsel olmasını istemiyordu. Etrafta dolaşacak olan eşcinseller oğlunu etkileyebilir, sapkın bir davranışa sürükleyebilirdi. 60 kişilik sınıfın birkaç duyarlı sesi yükseldikçe hocanın kullandığı üslup çirkinleşiyordu. Pislik kelimesinin çağrıştırdıklarıyla, konuşmayan, dinlemeyi yeğleyen, bir gün özgürce tartışacak olan öğrenciler ise ne düşünüyorlardı kimbilir. Hocanın bir baba olarak soruna yaklaşması ise, geleceğin ana-babası olacak bu öğrencilerin vicdanına sesleniyordu. Öyle ya, kim isterdi çocuğunun eşcinsel olmasını?! Konuşan bir arkadaş, eşcinseller eğer bir sorun yaşıyorlarsa kendi cinsel yönelimlerinden dolayı değil, heteroseksist baskılar yüzünden yaşıyorlar dedi. “Hem eşcinseller heteroseksüelleri etkileyip değiştirmek için mücadele etmiyorlar ki... Değiştirme isteği heteroseksüellerden geliyor, eşcinselleri tedavi edip, normalleştirmek isteyen bu heteroseksist düzen..” Bir diğer arkadaş, oğlunun hayatını bu şekilde etkileme, eşcinsel olma oğlum deme hakkını nasıl kendisinde bulduğunu sordu. Yanıtı pek de şaşırtıcı değildi: Oğlunun kişiliğinin gelişmesi sürecinde sapkın davranışlar göstermemesi için ona yardımcı olmak bir baba olarak asli göreviydi. Tüm bu söyledikleriniz faşizme denk düşmüyor mu hocam dedi bir diğer arkadaş da: “Üst-kültürün, altkültürler üstünde hegomanyasınu kurması yetmiyormuş gibi, gerektiğinde alt-kültürlerin yok edilebileceğinden söz ediyorsunuz.” Hoca, “Ben faşizmden, komünizmden anlamam” dedi, “Ben psikoloğum, toplumun sağlığını düşünüyorum.” Ne demiştik, tüm haklar Sezar’a(!), hocamız eşcinselliğin tümden yokedilemeyeceğinin farkındaydı. Ama onları tedavi etmekten de geri durmamalıydı. Hoca bir soru sordu karşı çıkanlara: Siz niye sahipleniyorsunuz bu sorunu? Hep birilerinin adına konuşuyorsunuz. Kadın hareketinde de birileri durmadan konuşuyordu kadınlar için. Arka sıralardan biri sordu: “Siz bu üslupla konuşursanız; pislik, mikrop, ajan derseniz eşcinsellere, kim çıkar da kendini ortaya koyar ben eşcinselim diye?” Yanıt, akademik ikiyüzlülüğün yeni bir örneğiydi. “Eğer aranızda bir eşcinsel olduğunu bilseydim, böyle konuşmak istemezdim, özür dilerim.” Bir arkadaş da eşcinselliğin nedenleriyle uğraşıyor, bunun hormanlarla ilgili olduğuna dair bilimsel kanıtların okuduğu kimi makalelerde olduğunu söylüyordu. Hoca, çocuğun babayla kendini tanımlamasını başarıyla yapamamış olmasının bir neden olabileceği gibi, çocuklukta kendi cinsinden biri tarafından tecavüze uğramanın da eşcinselliğe neden olabileceğini söyledi. Biyolojik ve psikolojik nedenlerin eşcinselleri ne kadar ilgilendirdiği bir hayli muğlak. Bu nedenleri bulmakta heteroseksüellerin becerikli olması, tanımlanamayan şeylerin verdiği korkuyu azaltmak ve bu şekilde tedavinin yollarını açmak olduğu ise bu satırların yazarının bir savı... 19 devamı sayfa ....’de

KAOS GL 22/7


YAŞAMIN İÇİNDEN KARTPOSTALLAR... 21 Yaşında, Gay, Öğrenci “Ne söylenmişse sevmek üstüne, Sanki sizedir, Bütün güzel şeylere uygun heryeriniz, Çekip götüren saçlarınızdır, o saatleri bir bir, Dünyaya sizin gözünüzle baktığımı bilmelisiniz.” T.Uyar Artık çok mutluyum, çünkü yıllardır isimlendiremediğim, ne olduğunu hissettiğim ama toplumla, toplumun önyargılarıyla baktığım için su yüzüne çıkaramadığım yönümü keşfettim, dünyanın en güzel şeyini EŞCİNSELLİĞİMİ! Oldum olası alışılmışın dışındaki şeylerle uğraşmak, hep daha cazip gelmiştir bana. Çoçukluğumun hatırlayabildiğim ilk dönemlerinden beri, bu hep böyle olmuştur. Yaşıtlarım sokakta futbol oynarken, ben evde oturup resim yapmayı, el işleriyle ilgilenmeyi tercih ederdim. Aslında, kendi mahallemizde çok fazla yaşıtım erkek çocuk yoktu. Ama bu, diğer mahallelerdeki çocuklarla iletişim kurmamamı gerektirmiyordu. Belki de, bilinçaltı bir bahane olsa gerek, mahalledeki üç-dört kız arkadaşım yetiyordu bana. Hem erkek çocuklarla oynayınca kafam karışıyordu; evden küfretmenin kötü, kaka bir şey olduğu olduğu söylenirken, onlar her zaman küfrediyorlar, canının yanacağını bile bile hayvanlara eziyet ediyorlardı. Oysa kız arkadaşlar öyle miydi ya, onlar hanım hanımcık oturur evcilik oynarlar, çamurdan pastalar yaparlardı. Sokağa çıktığım zamanlar doğal olarak, mutlu olabildiğim kız arkadaşların yanına giderdim. Bu o zamanlar çok göze batmıyordu ki, eleştiri almıyordum. Ama sonraki zamanlarda ( ortaokul-lise ) bu konu, başıma çıkarılması güç çoraplar örecekti. Hiç bir gün, anne-baba kavgası görmedim. Aile ortamım oldukça mutluydu. Bu yüzden anne ve babamı hala çok severim. Zaten onlarla birlikteyken savaşacağım yüzlerce konu varken, bir de sorunlu bir aile ortamı içinde olsaydım, işler iyice karışırdı herhalde. Toplumdan aldığım eleştirilerileri ailemle paylaşır, onlara benim haklı olduğumu anlatırdım. Onlar da her zaman, “Sen boşver başkalarını.” diyerek, bana destek olurlardı. İlkokuldayken oldukça başarılı bir öğrenciydim. Ama artık yaşıtlarımla farklılıklarımı açıkça hissetmeye başlamıştım. Öğretmenim zeki bir öğrenci olduğum için beni sever, sık sık ailemle övgü dolu sıfatlar kullanıp, benim hakkımda konuşurdu. Ama erkek arkadaş çevremde bir türlü mutlu olamayışım da kafamı inceden inceye meşgul ederdi. Bir oyun oynamaya kalktığımızda “Sen git kızlarla oyna, senin gücün ancak onlara yeter, sen ancak onlarla oynayabilirsin.” demelerinin iyice kafamı karıştırır, bunu beni kıskandıkları için yaptıklarını düşünürdüm. Çok bunaldığımda kaçabildiğim tek yer anneannemin köyüydü. Orada olduğumda anneannem, doğa ve ben üçleminde çok mutlu olduğumu hatırlıyorum. Büyük bir kalabalık, herkes bana sevimli ve biraz da acıyan gözlerle bakıyor. Tüm ilgi odağı benim;

“Gözünaydın erkek oluyorsun.” deniyor. Ve sünnet merasimi. Erkek Olmak (!) ne demek, bir süre önce çükü kesilmeyen benle, şimdiki ben farklımıyız artık... Ben değiştim mi (?)... Bir süre sonra sünnet olmanın, çükünün ucundaki derinin kesilmesinden başka bir şey olmadığını, insan psikolojisini hiç mi hiç değiştirmediğini, çocuk aklımla çözümledim. Derken ortaokul... Derslerde başarılar sürüyor, yazmaya ve okumaya merakım artıyor, ardından kompozisyon yarışmalarında dereceler... Ama topluma ve çevreye olan nefretim ve bunalımlarım artarak büyüyor. Ben bu grubun neresindeyim, buraya mı aitim, yoksa benim faklı bir dünyam var da buraya ışınlandım mı? Çoğu yönüm toplumca takdir ediliyor, ama yine bazı yönlerim toplumca aşağılanıyordu. Bu çelişkiyi o küçücük kafamda çözümleyemiyordum bir türlü. İlk cinsel deneyimlerim, bu sıralarda başladı. Akraba çevremden 18 yaşlarında bir ağabey var. Aramızdan su sızmıyor. Bir gün aileler evde yokken bana bir oyun öğretiyor, Aman tanrım! O ne güzel oyun, bu güne kadar oynadıklarımdan çok çok farklı; birkere kimsecikler yokken gizlice ve çıplak oynanıyor. Oyun bittikten sonra kimseye bu oyundan sözedilmiyor. Genel kurallar bunlar. Belki de o anki düşüncelerimle, bu oyunu ölünceye dek zevkle sürdüreceğim aklımın ucundan bile geçmezdi. Ailemse bu ağabey-kardeş ilişkisini hep onaylar görünürdü. Kimbilir belki de kendimden yaşça büyük erkek(!) biriyle iyi ilişkiler içinde olmam, beni daha çabuk olgunlaştıracak, toplumun etkin bir üyesi yapacaktı. Bugün küçük çevrelerdeki ağabey-kardeş ilişkilerinin (büyük çevreler de farklı değildir herhalde) ,ailelerin gözünde kurgulanan ki kadar masum olmadığını tahmin etmekte zorlanmıyorum.(bu belki de benim kuruntum.) Lisede artık yoğun baskıları iyice hisseder duruma gelmiştim. Anlıyordum ki toplumun dayattığı, çizdiği bir takım kalıplar var ve siz bu kalıpları isteseniz de kıramıyorsunuz. Ben zaten en baştan onlardan farklı davranarak bu kalıpların dışına çıkmıştım. Ama onlar gibi olmak, dışlanmamak isteği de hep kafamın bir köşesinde yer etmişti. Eninde sonunda benim onlardan farklı bir yaratık olmadığımı o kalın kafalarına sokacaktım. Lisede bugün bile hayretle hatırladığım en fantastik olay; “Toplu 31 çekme partileri”ydi. Genellikle evlerde gruplar halinde toplanılır, porno film seyredilip, birbirlerine baka baka mastürbasyon yapılırdı. Genel konular; o kızın bacağı, şu kızın göğsü olsa da (-ki bu muhabbetler beni çok sıkıyordu-) bu partiler bana çok heyecan veriyordu. Hele şaka yollu birbirinin penislerine dokunma bölümleri vardı ki, değmeyin keyfime gitsin. Bu arada hayatıma giren bir komşu teyze vardı. Karşı evin balkonundan perde takma, koltuk çekme bahanesiyle beni çağırdığında, aslında içinden hiç te öyle şeyler geçirmediğini anladığımda kendimi olayların akışına çoktan bırakmıştım. Hey! Yaşasın! Sonunda olmuştu işte. Bir kadını becerebilmiştim, ben de sonunda tam bir erkek(!)tim artık... Diye düşünmeye başlamışken, kazın ayağının hiç te öyle olmadığını gördüm. Ben

KAOS GL 22/8


kendimden ödün verdikçe, istemediğim şeyleri toplum zoruyla yaptıkça, toplum daha ... Diyordu. Lisedeki ilişkilerimin genelde başlama hikayeleri aynı. Kimselerin olmadığı zaman ve yerlerde (genellikle evler) arkadaşınla buluşulur, havadan sudan muhabbetlerden sonra, laf gelir cinselliğe dayanır, bu arada tahrik olunmuştur, birbirinin cinsel organlarına bakılır ve malum sonuç; eller çaprazlama penislerdedir... İlişki tarzım belkide ta o zamanlardan belliydi. Bu güne kadar hiç tam laço- lubunya ilişkisi yaşamadım, yaşamakta istemem, çünkü ancak bir benzerim anlayabilir beni... Derken hayatımın dönüm noktası ve ben üniversitedeyim... Yeni başlangıçlar beni hep korkutmuştur aslında, ama bu çok çok güzel bir başlangıç. En azından kendi kararlarımı kendim verebilecek(!), ailemden ayrı, özgür olabilecektim(!) Sınırsız özgürlük kurumları, bilim yuvaları olarak üniversitelerin, kokuşmuş lağım kurguladığım çukurlarından farksız olduğunu nereden bilebilirdim ki! Üniversiteye gelmeden önce başlayan ve üniversitede bir yıla yakın devam eden kız arkadaşımla ilişkim... Çirkin günlerdi diyemiyeceğim, ama hep bir eksiklik, yerinde olmayan bir şeyler vardı. Bunun nedenini çözdüğümde, ilişkinin son üç ayı yaşanıyordu. Hazırlık sınıfındayken, yan sınıftan ortak arkadaşlar aracılığıyla tanıştığım çocuk, şimdiki yerimde olmamda, ne olduğumu anlamamda bir katalizör rolü oynadı. Kısa sürede samimi olduğum bu insan, bir gün beni evine davet etti. Çok güzel bir ziyafetten sonra yalnız olduğunu onunla birlikte yaşayıp yaşamak istemediğimi sordu. Kötü yurt ortamından sonra, o ev, çöl ortasında bir vahaydı sanki. Yurttan olabildiğine bunalmıştım, sık sık yapılan karı-kız-ibne muhabbetleri ve futbol orada da kısa bir sürede, kendimi o insanlardan soyutlamama neden olmuştu. Bu teklife tabii ki balıklama atladım. Ama arkadaşım aynı evde yaşayacaksak, bilmem gereken şeyler olduğunu söyledi. Ne gibi dediğimde ise “Ben Gay”im dedi. Bu kelime bana oldukça yabancıydı. (Bilemezdim ki beni ne kadar yansıtıyor.) Ne demekti acaba. Tabii ki çok geçmeden sorduğumda ise “Yani erkeklerden hoşlanıyorum, eşcinselim, senin de öyle olduğunu düşünüyorum, belki de birlikte yaşarsak çektiğimiz acılara katlanmak daha kolay olur ” dedi. Aman tanrım! beynimden aşağıya kaynar sular devriliyor, tüm vücudumdan kanım çekiliyor, yüzüm koyu kırmızıyla-beyaz arası bir renk skalası sergiliyordu. O arada “ Senin konumun benim için farketmez, bu aynı evde oturmamıza engel değil” diyebildim sadece. Zor durumlardan kaçıştır belki ya, soluğu tuvalette aldım. Orada oturdum ve düşündüm (Bir Türk olduğumu hatırlayınız). Bu insan ya benle dalga geçiyordu, ya da gerçekten böyle de bir yaşam tarzı vardı. Orada tüm hayatımı gözden geçirdim. Gerçekten ben de erkeklerden hoşlanıyordum, ama bugüne kadar hiç oturup düşünmemiştim, acaba eşcinsel miyim diye. Gerçekten ben bir eşcinseldim. Orada ya bunu itiraf edecektim, ya da ömrümün sonuna kadar böcek gibi yaşayacaktım. Bir branda (belki de bir tül) ardında yaşamak... Sürekli rol yapmak, insanların aşağılamalarını siğneye çekmek, onların yüzlerine aleni kimliğini haykıramamak ve daha niceleri. Ben bunları haketmiyordum. Öyleyse bunu tüm gücümle haykırmalıydım. Öncelikle bunu arkadaşıma sonra da çevremdeki algılayabilecek tüm insanlara söyledim.

Artık çok rahattım, arkadaşım sayesinde bir sürü gay tanıyorum ve yalnız olmadığımı görüp bunalımlarımdan sıyrılıyordum. Parklar, sinemalar, saunalar, barlar... gay mekanlarına gittikçe rahatlığım ve hayretim de bir çığ gibi büyüyordu. Geçmişteki günlerime bazen boşa geçmiş zaman, bazen de gülerek bakıyordum. Bu arada gay mekanlarında yaşanan olumsuzlukları duyuyor, kendim bu tip hatalar yapmamaya gayret ediyordum. Bu benim için büyük bir bilinçlenme süreciydi. Belli bir süre sonra nerelere gidip, nerelere gitmemem gerektiği kafamda şekillenmişti. Bundan olsa gerek kötü hiç bir olay yaşamadım. Bu arada günübirlik ilişkilerin bana göre olmadığını seziyor, yanımda olacak karşılıklı bir şeyler paylaşacak, bir sevgiliye ihtiyaç duyuyordum. Ama böyle bir şey acaba mümkün müydü. Önümde bir örnek, ev arkadaşım ve sevgilisi vardı, ama benim hayal ettiğim ilişki böyle değildi. (Bugün onların dördüncü seneleri ve onlar mutlular sanırım.) İşte ilk sevgilim ve mutluluktan uçuyorum, tam hayal ettiğim bir ilişki. Yurtdışında olması bile problem değil, her ay en az üç-dört gün görüşüyoruz. Bir buçuk seneye yakın bir süre sonra, ilişkimiz, başladığı gibi, tatlı bir şekilde bitti. Bu arada aileme açıklama fikri, sürekli kafamı kurcalıyordu. Onların bilmelerini çok istiyordum. Fakat oturup muhasebesini yaptığımda, bunun bana negatif getirilerinin daha çok olduğunu anlayınca, hemen vazgeçtim, çünkü böyle bir şeyi algılamaları oldukça zor. Ailenin tek erkek çocuğu olmak, bir damızlık gibi görülmek oldukça ağırıma gitse de, onlarla mantıklı bir şekilde oturup konuşuyorum, başlarda tepki gösterseler de, artık benim evlenmeyeceğim fikrimi benimsediler. En azından benden böyle bir beklentilerinin olmadığını bilmek bile, içimi rahatlatıyor. Mücadele! Özgürlüğüm için mutlak mücadele! Düşüncesinin çanları çalmaya başlayınca KAOS GL’yi keşfettim. Bu arada tanıştığım, dünya tatlısı yeni sevgilim de bu oluşum içindeydi. Böylelikle hem bir sevgili, hem de sesimi kazanmıştım. Bir buçuk yıldan beri sevgilimle birlikteyiz, çok güzel paylaşımlarımız var, herşeye birlikte göğüs germeye çalışıyoruz. Gerçek anlamda sevgiyi ve paylaşımı onda bulduğumu düşünüyorum. Bizler kendimizi ifade etmez, mücadelemizi vermezsek, bu kokuşmuş sistem içinde daha çok erimeye, yok sayılmaya devam edeceğiz. Biz burdayız ve varız.! Yaşamak, çok güzel. W. Shakespeare hayatta üzülmenin, kahretmenin yersizliğinin boşluğunu ne güzel vurgulamış:

KAOS GL 22/9

“Biz rüyalarının yapıldığı nesnedeniz, Kısacık hayatımızın sonu da Bir uyku ile bağlanıveriyor.” ... “Hayat yürüyen bir gölgeden, Rolünü sahnede böbürlenerek okuyan Sonra da ortadan kayboluveren, Zavallı bir aktörden başka birşey değildir. Hayat; bir budalanın anlattığı, Hiç bir anlamı olmayan, Gürültülü patırtılı bir hikayedir.”


MEKTUP-LAR-DAN EDREMİT, BALIKESİR, GAY Ne ve nasil yazacağimi bilmiyorum. 23 yaşindayim. Yetenekli bir yazar adayiyim; şu an inşaatta çalişiyorum. Kendimi sosyalist olarak tanimliyorum. Tüm bunlar bir yana size yazma nedenim bir gay olmam. Öteki kimliklerimle bunu buluşturmada ve çeliştirmede problemler yaşiyorum. Adresinizi Express’den edindim. Sizinle tanişmak istiyorum. Daha fazlasi bu hayati özgürce yaşamak istiyorum. Galiba sonumun Giovanni’ninki gibi olmasindan korkuyorum. Bulunduğum topluma yabanci olan bu konum, hem benim yaşamimin bir parçasi hem de bana yabanci.(...) ANKARA, GAY Merhaba, ilk kez kimin okuyacağini bilmediğim bir mektubu yaziyorum. Biraz umutlu ve heyecanliyim, beklentiler kafami doldurmaya başladi bile. Tanidiğim tek gay’in (kendimden başka) tavsiyesiyle KAOS GL’yi ilk kez bugün okudum. Sanirim Türkiye’de çikan tek dergi (eşcinsellerin adina) KAOS GL. Sizin çabanizi büyük coşku ve sevinçle takdir ediyorum. Derginizin çok büyük bir boşluğu kapattiğinizi bilmenizi isterim. Derginizde yazabileceğim bir adres bulmam beni çok sevindirdi. Umarim cevap verirsiniz. Biraz kendimi tanitayim. Adim ...., 21 yaşimdayim. Üniversite öğrencisiyim. Kisa bir süre önce susup, aci çekmekten usanarak konuşmaya başladim. Önce kendimle, sonra en yakin arkadaşimla. Arkadaşima “ben homoyum” derken yüzümü ellerimle gizledim, utancimdan. Sonralari delice bastiran duygularim giderek benliğimi kapladiğindan olsa gerek cesaretim artti. Hoşuma giden, “gelecek vaadeden” bir asistana gidip derdimi anlattim, memnuniyetle beni kabul etti çünkü o da bir gay’di. Ama ikimizin de gay oluşu, üstelik benim ondan hoşlaniyor oluşum aramizda bir ilişki başlatmaya yeterli olmadi. Onun, içinde bir sevgilinin de olduğu kurulmuş, düzenli bir hayati vardi ve bana verebileceği ondan istediklerimin yaninda denizde damlaydi. Anlayacağiniz yalnizim. Biraz kirginlik, küskünlükten sonra yoluma devam etmeye karar verdim. Şimdiye kadar ne kendi cinsimden ne de karşi cinsten biriyle ufak da olsa cinsel ilişkim olmadi. Uzun zamandir sarilabileceğim, dizlerine uzanabileceğim bir sevgilinin özlemi içimde, ama bu insani içinde yaşadiğim ortamlarda bulmam olanaksiz. Bir erkek bana gülümseyerek baktiğinda içimi hemen bir umut duygusu sariyor ama hemen arkasindan korkunç bir çaresizlik, aci kivranmalar, sonu gelmeyen düşler ve kendi kendine küllenen ateş, arzu. İstediğim başka gay’leri tanimak, yalan söylemeden, kendimi kisitlamadan konuşabilmek. Ankara’da bir gay organizasyonu, örgütü varsa katilip çalişmak isterim. Artik kendimi kisitlamaktan, duygularimi bastirmaktan, kizlar hakkinda konuşup rol yapmaktan biktim. Bütün dünyaya “ben erkekleri seviyorum” diye haykirmak istiyorum. Ortak konularimiz, sorunlarimiz olan, konuşup, tanişmak isteyen gay’leri bulabileceğim, kitaplardan, müzikten hayallerden özgürce bahsedebileceğim ortamlara girmek istiyorum. Yeni ufuklara açilmak, doyasiya yaşamak, mutlu olmak, sevmek istiyorum. (...)

KAOS GL 22/10


GAY Ben uzun yillar yurt dişinda kalmiş şu anda 35 yaşinda olup, bir bankaciyim. Herşeyden önce KAOS GL eşcinsellerine ve tüm dünya eşcinsellerine merhaba diyorum. (...) Bundan 23 yil önce başladi benim bu tutkum. Yani 12 yaşimda. O günden bu yana bu yaşam biçimi benim hayatimin vazgeçilmez bir parçasi oldu. Ender sayilan şansli insanlardan biri hissediyorum kendimi. Şimdiye kadar yüzlerce ilişkim oldu. Hiç bir zaman pişmanlik duygusuna daha doğrusu acizlik duygusuna girmedim. (...) Sevgili KAOS GL çalişanlari Türkiye gibi çağdişi zihniyetin ve hala tabularin acimasizca hüküm sürdüğü bir ülkede sizlerin bu dergiyi hayata geçirip hala yayinini sürdürmenize yürekten her türlü desteği vereceğime söz veriyorum. (...) Biz eşcinsel ve lezbiyenler olarak eğer bu dünyada kendimize ve özgürlüğümüze kavuşmak istiyorsak, bizler daima birbirimize kulak verelim, davamizi Türkiye’li eşcinseller olarak uluslararasi platforma taşiyalim.(...) Kendi kabuğumuza çekilerek başkalarindan bir şeyler beklersek, sanirim gelinecek noktayi hepimiz tahmin ederiz. Gazetelerde, basinda halka yanliş olarak aktarilsa da, tüm dünyadaki arkadaşlarimizin özgürlük ve dayanişma içerisinde olduklarina şahit oluyoruz. Eğer bizler de kabuğumuzdan çikip, tüm dünya eşcinsellerine merhaba diyemiyorsak, hiçkimse başka yerlerde sorumlu aramasin. Kisir hesaplar peşinde koşarak eşcinselliği sadece zevk verici bir araç olarak gören zihniyetle kesinlikle biryerlere varilamayacağini hepimiz bilmeliyiz. Şimdi sizlere bir dörtlük yaziyorum. Sanirim sizlere bir mesaj olarak yansiyacaktir. İsyan ateşini körükle Zülmü rüzgarlara savur Kolalrinin bütün gücüyle Tavi gelen demire vur.

Tanri denen yaratik Ağa, patron tutandir. Sizleri kurtacak olan O güçlü kollarinizdir.

Görüldüğü gibi dostlarim tüm bu aşamalar, birlik, dayanişma ve örgütlülüğümüzle kazanilacaktir. Yoksa kimse başka bir yerlerden birşeyler beklemesin. DİYARBAKIR, GAY (...) Mektubunuzda bahsettiğiniz gibi “KAOS GL’nin bütün politik iktidarlara karşi olmasi”, yaşam mücadelemizde ortak bir payda olarak yeterli bir misyondur. Bu politik misyonun, bütün yandaşlarimizda görmeyi dilerdim; ama takdir edersiniz ki, bir tavir geliştirdiğimiz ve bu tavri, kendi değerlerimize kattiğimiz zaman; sanki herkes o değerlere sahipmiş gibi davranma eğiliminde oluyoruz. İnsanlarin, bu değerlerimize ne kadar yabanci olduklarini gördüğümüzde de gerçekten, “hayal kirikliği”na uğrayabiliyoruz. Buna karşi geliştirebileceğimiz en yerinde tavir; yilginliğa düşmemek olacaktir. Bunca çirkeflik arasinda, kader birliği edebileceğimiz güzel insanlar da her zaman çikacaktir. Zaten bunun için çabalamiyor muyuz?.. “Eşcinsellik ile ilgili literatür” konusuna gelince: 14. sayidaki Sinan Düzyürek’in yazisini örnek gösterebiliriz (Gerçekten mükemmel bir yaziydi). Bu gibi yazilarin kültürel eğiticiliği yaninda; içinde bulunduğumuz toplumu tanimada ve geliştireceğimiz estetik tavirlarda bir kalkan işlevi görebileceği kanisindayim. Tabi daha geniş bir öneri olarak; eşcinsellikle ilgili her türlü yazili materyali kastediyorum: Romanlardaki eşcinsel temalardan tutun, bir çok kitapta (konusu eşcinsellik olmasa dahi) sadece eşcinselliğe değinilen pasajlarin damitilmasi ve dergide yer almasi... Ancak mektubunuzdan anlaşilacaği üzere, sanirim, bunu gerçekleştirmek mümkün görünmüyor; bunun yerine: Her sayida, eşcinsel yazarlarin veya eşcinselliği işleyen kitaplarin beş-on adeti tanitilabilir. Sadece, bu kitaplarin, adlari olabilir veya bu kitaplarin kapak tanitimlarindan alinacak bölümlerle bunlarin tanitimlari yapilabilir.

ANKARA, LEZBİYEN’E NOT: Sevgili öğretmen arkadaş! Bize ikinci yazişinmiş, ama ilk mektubunu alamadik. İkinci mektubunu ise postaya verdiğin tarihten 12 gün sonra alabildik. Türkiye’de postanin işleyiş şekline dair düşüncelerinin ne olduğunu bilemeyiz ama senin için bu tam bir talihsizlik olmali. Çünkü iletişim için vereceğin bir adresin olmadiğini belirtmişsin. Ancak, bizimle görüşmek için verdiğin tarihin, mektubu postaladidiğin günden bir gün sonrasi olmasi da pek akillica değil. Ve şimdi sen “ikinci mektubuma da cevap vermediler” diyerek kaygilanmiş olmalisin. Ne var ki bizim yapabileceğimiz bir şey yok. Bize gelen mektuplarin gönderiliş tarihleri ile, bizim posta kutumuzun olduğu postaneye ulaştiği tarih her zaman için şaşirtici oluyor. Kimi mektuplar çok kisa bir sürede, kimi ise ayni şehirden postalanmiş olsa bile oldukça uzun bir sürede ulaşiyor. Ve tahmin edeceğin gibi bu sorun hakkinda bizim yapabileceğimiz bir şey yok. Bize yeniden yazacağini ve buluşmak için daha mantikli bir süreyi göz önünde bulunduracağini umuyoruz.

KAOS GL 22/11


değinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğ

GAY’E EFENDİSİZ

D E Ğ İ N M E L E R

MEHMET ALİ ERBİL’İN “TOP”LARI Yıllardır televizyon izlemiyorum. Yine de şurda burda bakmak durumunda kaldığım anlar olabiliyor. Düzenli televizyon seyredenlerle sohbet ettiğimde, kaybettiğim birşeylerin olmadığını görüyorum. Televizyon hakkında iyi şeyler düşünmüyorum ama seyredenlere de diyecek bir sözüm yok. Geçenlerde sevgilimle birlikte arkadaşlara gittik. Gözünü dikip seyreden olmasa da televizyon, köşesinde açık durumdaydı. Mehmet Ali Erbil’in programına sıra gelmişti. Daha önce bir arkadaşım yeterince söz etmişti. Herkesin malumu “top” muhabbetinden tutun da cinsellikle ilgili ve dönüp dolaşıp ibneliğe gelen bir boş laf curcunası. Benim izlediğim programda da aynı yavşaklık geçerliydi. Vıcık vıcık bir muhabbet vardı ve görüldüğü kadarıyla millet, gerçekten eğleniyor gibiydi. Mehmet Ali Erbil, heteroseksizmin ne ilk ne de son soytarısı. Daha başka kimler vardır ve gerçekten neler kaçırıyorumdur kimbilir!.. “Top”ları aşağılamak özel bir yetenek ve zeka gerektirmediği için sözkonusu “mizah” anlayışı her ortamda ve her şekilde karşımıza çıkabiliyor. Heteroseksizmin soytarılarının yanısıra medya teröristlerince gerçekleştirilen pek özel magazin programlarında eşcinsellikle, suyunun suyu bir dedikodudan, takip edilecek, yakalanacak ve üzerine atlanacak yarı polisiye bir olay gibi gösterilebiliyor. Eşcinsellik, utanılacak, şaşırılacak; utanılmasa da gizlenecek, saklanacak bir durum olarak görüldüğünden, pek özel gizli ibneler de bu durumu yeniden ürettiklerinden, farklı bir yaklaşım şaşırtıcı olurdu. Hetroseksizmin soytarıları, ister bir hetero olsun ya da işbirlikçi bir gizli ibne, milletin zaaflarını iyi bilirler. Yetenek ve zeka yoksunu bu soytarılar, sulandırılmış bir ırkçılık takviyesiyle de, milletin zaaflarını, sözde “mizah” aracılığı ile geri millete satarlar. Ne yapılabilir? Doğrusu isteyen istediğini yapsın! Bence, soytarıları protesto ederek demokrasicilik oynamaktansa, biraraya gelip ayağa kalkmak, onların kahkahalarını kursaklarında bırakacaktır. ZEKİ MÜREN Bu memlekette Zeki Müren’i tanımayan eşcinsel var mıdır, bilemiyorum. Pek çok arkadaştan da dinledim: Yıllarca kendisi gibi birini bulamadıkları için kendisinden başka bir Zeki Müren bir de Bülent Ersoy’un olduğunu ve başka birinin olmadığını düşünmüşler. Bu milletin en çok sevdiği sanatçıların başında gelir Zeki Müren. Kendisi bir eşcinseldir! Diğer en çok sevilen bir sanatçı ise Bülent Ersoy’dur. O ise bir transseksüeldir! En çok sevilen iki sanatçıdan birinin eşcinsel diğerinin transseksüel olmasından hareketle, sözkonusu hayranlığın, sosya-kültürel ve sosyo-psikolojik çözümlemesini yapmaya kalkışmak gibi bir niyetim bulunmuyor. Zeki Müren’in son günlerde gerçekleştirdiği iki bağışa değinmek istiyorum. Zeki Müren, iki vakıf’a muazzam miktarlarda bağışta bulundu. (Gerçi, Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik süreçte çok da büyük bir miktar sayılmazmış. Tabi miktarın bizim açımızdan bir önemi bulunmuyor.) TED Vakfı’na ve Mehmetçik Vakfı’na olmak üzere yüzer milyar bağış gerçekleştirdi. Büyük olasılıkla vasiyetini de hazırlamıştır. Kilosunun çok artması ve sağlık durumunun kötülemesi sonucu -eh, yaşı da gelmiştir herhalde!- belki de yakın zamanda “beyaz kanatlı bir martı” gibi uçup gidecektir bu dünyadan. Yine de Allah gecinden versin ama bir gün öldüğünde, “toprağı bol olsun” demek için kendimi fazlasıyla zorlamam gerekecek! Zeki Müren’in yüzer milyarlık bağış yaptığı kurumlardan biri EĞİTİM diğeri ise ORDU! Bir eşcinselin, hele hele bir erkek eşcinselin, bu iki kuruma ne gibi bir “borcu” olabilir? Bir eşcinseli sancılayan, yaralayan, aşağılayan, hayatı ona zehir eden ve belki de intihara kadar sürükleyebilen bir başka lanet kurum var mıdır? Bu iki kuruma bağış yapan bir eşcinsel nasıl bir vicdana ve nasıl bir ruh haline sahiptir? EĞİTİM Kurumu, eşcinselliğin inkarı üzerine kurulmuştur. Eşcinsel bireyi yadsır. İnsanı küçük yaştan kıskacına alan bu kurum, onun eşcinsel olabileceğine olasılık bile tanımaz ve önceden ve dışarda saptanmış kalıpları dayatır. Eğitim Kurumu için eşcinsellik, Gelişim Psikolojisinde bir ‘sapma’, seksüel patoloji’de ise bir ‘hastalık’tır. Eğitim Kurumu eşcinselliği, heteroseksüel toplumsallaştırma ile yok etmeye çalışır. Eşcinsel birey, buna direnebilirse, onu dışlar ve aşağılık bir durum olarak gösterir. Hayatın en güzel yıllarını eşcinsellere zehir eder; heteroseksüel toplumsallaştırmada “başarılı” olan insanların devreye girmesiyle de eşcinselleri okulda, sokakta ve hayatın her alanında tecrit eder. Hiç olasılık tanımamakla birlikte başka şeyler de akla gelebilir. Huysuz Virjin’in heteroları aşağılaması ve onlara küfretmesi gibi Zeki Müren de toplumdan öç alıyor olabilir mi? “İstersem hepinizi satın alırım!” Sanmıyorum ve eksik olsun! Üstelik kapitalist toplumda paranın nereden ve nasıl geldiğinin hiç önemi yoktur. ORDU Kurumu ise “erkeklik”i yüceltir ve kadınlığı ve kadınsılıktan hareketle “ibneliği” sürekli aşağılar. Bir eşcinselin Ordu’da, bok böceği kadar değeri yoktur. Üstelik Ordu, bir eşcinsel için, eşcinsel olarak ulaşması mümkün olmayan bir lütufdur. Eğer Eğitim Kurumu başarılı olamadıysa, Ordu bir başka yol dener. Eşcinseli insan yerine koymaz (erkek ise hiç değildir!) aşağılar. Eşcinselin ruhuna ve kişiliğine saldırır. Hakaret eder, değersizleştirir.

değinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğ

KAOS GL 22/12


değinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğ Bütün bunları Zeki Müren yaşamadı mı? Pek çoğunu yaşamamış olsa bile, bilmiyor mu? Bugün ortaokul ve lise öğrencisi eşcinsel gençlere, “top”, “homo”nun yanı sıra kendi adının da bir küfür olarak -”Zekiii”- yöneltildiğini bilmiyor mu? Peki, nasıl açıklanır bu durum? Benim aklıma “köle ruhu”ndan başka bir şey gelmiyor. Kölenin efendisi ile olan bu rezil ilişkisi, midemi bulandırıyor. Heteroseksist sömürgeci güçler, onu her zaman ‘gülümseyerek’ anacaklar! Acı çeken genç eşcinsellerin ve tek başına kalmış yaşlı eşcinsellerin, onu hiç de iyi anacaklarını sanmıyorum. (Gullüm’lerde belki!) Geber! “AHLAKSIZ TEKLİF” CANINDAN ETTİ! Günlük bir gazetede (Hürriyet, 22 Mayıs ve 31 Mayıs 1996) iki cinayet haberi. Tipik bir “3. sayfa” haberi! Ortak bir nokta eş/cinsellik. Daha önce de pek çok böyle haber okumuşuzdur. Bundan böyle de gazetelerde, şu ya da bu sayfada aynı şekilde daha pek çok haber okuyacağız. İnsanlar için bu cinayetler, tipik “3. sayfa” haberi niteliği taşıdığı sürece, 3 gün sonra hatırlanmayacak bile. Türkiye İnsan Hakları Vakfı ve İnsan Hakları Derneği’nin raporlarında ve bültenlerinde bu cinayetlerin kayıtlarını arasanız da bulamazsınız. Gerçi bu kuruluşlar, raporlarının hazırlanmasında pek çok kaynağın yanısıra, gazete ve dergilerde yer alan haberlerden de yararlanırlar. Fakat ısrarla ve büyük bir özenle taktıkları heteroseksist gözlükleri, gözaltına alınan, işkence gören, katledilen ve faili meçhula kurban giden eşcinsel ve travestileri görmelerine olanak tanımaz. Heteroseksizmin zindanlarındaki tutsak travesti ve transseksüelleri ise arkadaşları bile unutmuştur. İnsan Hakları kuruluşlarının hiyerarşik listelerinde onlara sıra bile Zeki Müren’in yüzer milyarlık gelmez. “Haber”i veren medya’nın yaklaşımı ve “haber”i verişi çok mu bağış yaptığı kurumlardan biri farklı? Hayır! Üstelik, heteroseksizmin yanısıra fazladan bir de EĞİTİM diğeri ise ORDU! Bir desenformasyon devreye girer. Medya’nın görevi olan bilgi vermek, eşcinselin, hele hele bir erkek bilgilendirmek -enforme etmek- tersine çevrilir ve sekteye uğrar. Okuyucu/izleyici haberi alır ama desenformasyon sonucu bilgilendirmez. eşcinselin, bu iki kuruma ne bunun tek yolu açıkça yalan ve çarpıtma değildir. Bunlar çok kaba gibi bir “borcu” olabilir? tekniklerdir ve desenformasyon için öyle yollar vardır ki bunlara gerek bile kalmaz. Sözünü ettiğim iki “haber”de de aynı desenformasyon geçerli. Sözkonusu haberlere konu olan olayların eş/cinsellikten kaynaklanıyor olması, haberin içine bir de magazin muhabbeti sokuyor. “3. sayfa” yaklaşımı ise herşeyin üstüne tuz biber ekiyor. Haberlerden biri “Tiyatrocu cinayetinde son iddia” başlığı taşıyor. Üç gencin küçük fotoğrafı veriliyor. 17 ve 16 yaşlarındaki gençlerin gözleri bantlı ve bunlar diğer fotoğraf olan tiyatrocu genci öldürmüşler. Tiyatrocu genç eşcinselmiş. Diğer haber “Ahlaksız teklif canından etti” başlığını taşıyor. Burda cinayeti izleyen 25 yaşında ve sakallı bir erkek. ne uzun ne kısa temiz bir sakal. Tip olarak beni ilgilendirmiyor ama “yakışıklı” olarak kabul edilen türden. Fotoğrafı büyükçe; öldürdüğü kişi arkadaşı ve bıyıklı. Büyük olasılıkla 30 yaşın üstünde ve tipik bir Türkiyeli erkek olarak adlandırılabilir. Konu yine eş/cinsellik ve yine bıçaklama. Tiyatrocu, bıçaklanıyor ve 4. kattan aşağı atılıyor. Konfeksiyon atölyesi işletmecisi ise “bıçakla delik deşik ediliyor” ve “doğranıyor”. Tiyatrocuyu öldüren gençlerden birinin annesi, “eğer oğlum öldürmeseydi, o yüzlerce gencin, kanına girecekti” demiş. (“Oğlumun eline sağlık” demeyi unutmuş anlaşılan!) Diğer haberde ise kullanılan başlık, anne’nin sözünün bir başka şekilde dile getirilmesi gibi. Eğer ortada konuşan biri yoksa, medya, ortalama zihniyeti dillendirmede bir sakınca görmüyor. Desenformasyon işlemeye devam ediyor: Eşcinsellik, “ahlaksızlık” oluyor. Eşcinsel ilişki, “ahlaksız teklif”, “sapık ilişki” (gazetecinin nitelemesi) olarak adlandırılıyor. “Ahlaksız teklif canından etti” ve “Eğer oğlum öldürmeseydi, o yüzlerce gencin kanına girecekti.” Yani eşcinselsen, ölümü haketmişsindir! Yani, eşcinselsen, temizlenmesi, ortadan kaldırılması gereken bir pisliksindir! Bu arada “Ahlaksız teklif canından etti” başlıklı haberi hazırlamak için gazeteci olmaya gerek var mı? Diğer haberdeki anne pekala bu haberi hazırlayabilirdi. Bu durumda haberi hazırlayan “gazeteci”nin “anne”den ne farkı kalıyor? Anne, 16 yaşındaki oğlunun hapise girme olasılığından hareketle duygusal tepki veriyor olabilir falan filan... Siken ve öldüren erkeğin annesi olarak anne, aşağılık ve iki yüzlü orta sınıf ahlakının tipik bir temsilcisi aslında. Aynı şekilde aşağılık ve iki yüzlü orta sınıf ahlakının diğer yüzü ise sikilen ve öldürülen erkeğin annesine utanmasını ve gizlenmesini dayatıyor. Öldürülen tiyatrocunun tarafını savunan Avukat, “Devlet Tiyatrosuna zarar vermemesi açısından duruşmanın gizli yapılmasını” talep ediyor. Acı bir şekilde yalan söylüyor ve büyük olasılıkla tiyatrocunun ailesinin talebini dillendiriyor. Eşcinsellik, utanılacak, gizlenecek bir durumdur! Gizlenmek istenen, tiyatro sanatçısının eşcinsel olması. Haberin başlığında da sözü geçen “iddia”, avukata göre, tiyatro sanatçısının, “altın kolye ve künyesi için” öldürülmüş olması. Evet, ben de katılıyorum! Anne’yi ve avukatı geçelim. Geriye iki haberde toplam 5 erkek kalıyor. Beş erkeğin de, hepsi de, kendisini kabul eden eşcinseller için çok tanıdık kişilikler. “Surat”lar ve “ifadeler”i bile tanıdık desem, heteroseksüel okurlarımız şaşırabilir! Çünkü onların büyük çoğunluğu, “eşcinsel” dendiğinde kafalarında garip yaratıklar canlandırdıkları için, suratları “tanıdık” bulmamı, 5 kişiyi, kişisel olarak tanıdığım şeklinde yorumlayabilirler! Hayır, hiçbirisini tanımıyorum. Farklı şehirlerde olduğumuz için sokakta, sinemada, barda, parkta rastlamam bile mümkün değil. Beşinin de eşcinsel olduğunu iddia etmeyeceğim. Tiyatrocu, tipik bir gizli eşcinsel. Yalnız gizliliği, toplumsal latentlik

değinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğ

KAOS GL 22/13


değinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğ anlamında. Kendisini öldüren iki gencin gerçek anlamda eşcinsel olup olmadıklarını bilemem. Her iki genç, çift yönlü ilişki yaşamış bile olsalar, “eşcinsel” olmaları gerekmiyor! Tiyatrocunun yaşı yazmıyor ama fotoğrafından anlaşıldığı kadarıyla, kendisini öldüren gençlerden ortalama 10 yaş daha büyük olabilir. Temiz ve parlak birine benziyor. Ne de olsa tiyatrocu ve (eş)cinselliğini yaşama konusunda pek sıkıntı çekmemiş olabilir. Bence “altın kolye ve künye” takviyesi için erken bir yaşta. Gençleri nerden bulmuş olabilir? Yaşları itibariyle (16-17) barlarda bulması çok çok düşük bir olasılık. Park, cafe ya da sinema olabilir. Gençler, temiz, parlak ve erkeksi. Kendilerine güvendiklerini sanıyorum. Ekonomik durumları fizikleriyle ters orantılıysa, biraz da “piyasa”yı tanıyıp racon biliyorlarsa... Geriye ilgili bir mekana giderek av beklemek kalıyor. (Gençlerin, eşcinsel olup olmadıklarını bilemem derken bunları düşünüyorum.) Yani anne, bir bok bilmiyor ve yalan söylüyor. Tiyatrocu kardeşimiz, sırf fiziğe aldanıp, aptallık yapmış. Tiyatrocu ile konfeksiyoncu, bu noktada birleşiyor. Fakat “riske girdiler ve kaybettiler” diye düşünmek kolaycı ve homofobik bir yaklaşım olacaktır. Konfeksiyoncu ve tiyatrocu, ne kadar aptallık yapmış olurlarsa olsunlar, onlar için ölümle sonuçlanan bir talihsizlik sözkonusu. 16 ve 17 yaşlarındaki genç ve deneyimsiz piç kuruları (anne ve babaları beni ilgilendirmiyor; kalleşlik anlamında kullanıyorum) çok büyük olasılıkla, hem suçlu hem de güçlü rolü oynuyorlardır. Bu iki genç, ne kadar beceriksiz olsalar da kendilerinden yaklaşık 10 yaş daha büyük olan diğer haberdeki katilden (25 yaşında) çok daha deneyimli oldukları ortada. Öldürdükleri erkekle ne yapacaklarını bilerek ve bilinçli olarak gidiyorlar. Diğer katilin ruh halinin tamamen tersi bir ruh haline ve bilince sahipler. (KAOS GL’yi düzenli okuyanlar, benzer olayları “Tanıklıklar” köşesinden hatırlayacaklardır.) Konfeksiyoncu ve arkadaşının hikayesi de tam bir trajedi. Heteroseksist toplumun, psiko-sosyal ve psikokültürel cenderesine kurban gitmiş iki Anadolu erkeği. Tiyatrocunun toplumsal latentliğine bile yaklaşamayan, bastırılan ve kabul edilemeyen bir durum. Bilinçaltısal bir sorun ve şu ya da bu şekilde bilince çıktığında bilincin ve bedenin parçalanması sonucunu doğuruyor. Tiyatrocu ile genç piçlerin ilişkisinde her şey çok net. Burda ise işler biraz karışık gibi. Öldüren ile öldürülen, arkadaşlar. Yani daha önce “sapık ilişki” dışında her türlü ilişkiye girmiş olmalılar. Cinayet öncesi gece, sabaha kadar, bir diskotekte birlikte eğleniyorlar. Sabaha karşı konfeksiyoncunun (öldürülen erkek) evine gidiyorlar. bu olayda, öldürülen erkek, diğerinden aktif olmasını da istemiş olsa, pasif olmasını da istemiş olsa bu durum bir önem taşımıyor. Öldüren erkek için tam bir panik hali sözkonusu. Zor kullanma olduğunu sanmıyorum. “Teklif”ten sonra “tuvalete gider gibi yapıp, bıçak almak için mutfağa giden” biri pekala evi terkedebilirdi de. Yapmıyor, öldürmeye karar veriyor. Genç piçlerden daha zavallı birisi. Peki, bu panik halinin kaynağı ne olabilir? Vücuda yabancılaşma, kendi bedeninden korkma ve bilinçteki sosyo-psikolojik zincirler. Açıktır ki homofobi, heteroseksüel ideolojinin bir ürünüdür. Heteroseksüel ideoloji tarafından, insanın ruhsal ve bedensel olarak zehirlenmesi halidir. Arkadaşının dokunmasından bile dehşete düşen, paniğe kapılan bir insan sağlıklı bir tepki verebilir miydi? “Böyle bir yönün olduğunu bilmiyordum, bana uymaz” diyebilmek, homofobiden ve heteroseksüel ideolojinin bütün kalıntılarından arınmakla mümkündür. Ve bunun için ne kadar kurban gerekiyor. SÜNNET Sünnet dendiğinde, hemen aklıma, penisin başını kaplıyan derinin kesilip alınması geliyor. Türkiye’de görünmese de dünyanın pek çok bölgesinde kadınlar da sünnet edilmekte. Erkek sünneti, başta yahudi ve müslüman toplumunda bir işlem. Erkek sünnetinden dolayı sünnet ve iğdiş edilme korkusu üstüne pek çok görüş var. Bu görüşlerden hareketle araştırmalar da yapılmış fakat kadın sünneti ile ilgili bir araştırma bulamadım. Yine bir gazete haberini aktaracağım. Mısır müftüsü Muhammet Sait Tantawi “Kadınlara sünnet erkeğe zevk verir.” buyurmuş. Gerçi biraz yumuşamış! Kendisinden önceki şeyh Gad el Hak Ali el Hak, kadın sünnetini müslümanlar için farz görüyormuş. Kadın sünneti; pek çok şekilde olmakla birlikte genellikle klitorisin kesilmesi olarak gerçekleştiriliyor. Yeni şeyhe göre klitorisin sünnet edilmesi “kocaları daha çok tatmin ediyormuş.” Bunu ben bilemem. Bildiğim şu ki klitoris, kadının kendi kendini uyararak doyum sağlayabileceği bir bölge. Klitorisi alınmış bir kadın, şayet heteroseksüelse, rahim yolu ile yetinmek zorunda. yani bir erkeğe mahkum kalıyor. Tabi bir kadının lezbiyen olma olasılığı yine unutuluyor. Bir eşcinsel olarak, cinselliğin üreme organlarıyla sınırlandırılmasına, yani “genital emperyalizm”e karşı olduğumu belirtmek isterim. Haberde dikkat çekmek istediğim nokta Mısır müftüsünün, erkek egemenliğini çok iyi özetliyor olması. Kadın sünneti, kadının kendisi için gerçekleştirilen bir işlem değil. Erkek için, kadının kendi bütünlüğü düşünülmeden yapılan dışsal bir müdahale. “Kocaların daha çok tatmin olması için (!) kadının tatminine izin verilmiyor. Bir erkek eşcinsel olarak bu konuda gevezelik yapmak gibi bir niyetim bulunmuyor. Lezbiyenlerin ve heteroseksüel kadınların söyleyecekleri yeterince sözleri bulunuyordur muhakkak. Benim dikkat çekmek istediğim yön, kadına, bedeni üzerinde söz hakkı tanınmıyor olması. Konuya bu yönden bakıldığında, sorun, erkek eşcinselleri de ilgilendirebilir. AVRUPA’DA ÇOCUK TİCARETİ “Doğu Avrupa’ya kapitalizmin girmesinden sonra çocuklar fuhuş sektörünün bir parçası haline geldi. Yüz bin çocuk, fuhuş ve porno film için Batı Avrupa’ya götürüldü” (SiyahBeyaz gazetesi) Bütünü sorgulamadan, parçayı da anlayamazsınız. Kapitalist barbarlığın insan ve doğa üzerindeki egemenliğini sorgulamadan, çocuk fuhuşunu da anlayamazsınız. Güneydoğu Asya uzaktaydı fakat artık çocukların alınıp satılması heryerde karşımıza çıkıyor. Doğu Avrupa’da çocuklar, genellikle Almanya ve Hollanda’ya götürülüyormuş. Romanya’daki küçük çocuklar ise Türkiye, İtalya, Kıbrıs ve Kuzey Avrupa ülkelerine gitmeye zorlanıyorlarmış. Fuhuş sektörünün yanısıra özellikle Latin Amerika’da, Brezilya’da çocuklar sokaklarda kitlesel

değinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğ

KAOS GL 22/14


değinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğ olarak öldürülüyorlar da. Fransa’nın Strasbourg kentinde, “fuhuş sektöründe kullanılan küçük çocukların durumları” konulu bir konferans yapılmış. Bu konferans, Ağustos ayında İsveç’in başkenti Stockholm’de yapılacak olan çocukların cinsel istismarı konulu B.M. Dünya Kongresine hazırlık amacı taşıyormuş. B.M. Çocuk Fonu’nun (UNICEF) Avrupa Temsilcisi Paul Ignatieff, konferansta yaptığı konuşmada, “istismar edilen bu çocukların haklarını korumak için derhal harekete geçmemiz gerekiyor” demiş. Bay Temsilci, kendi söylediklerine kendisi inanıyor mu bilemiyorum. Ama bunların bütünüyle boş sözler olduğunu, hiç bir bokun değişmeyeceğini bizler çok iyi biliyoruz. Çünkü, Bay Temsilcinin kurumu, çocukların neden istismar edildiğini, bebeklerin neden satıldığını (Romanya’dan en çok bebeğin satıldığı ülke İngiltere’ymiş) ve sokak çocuklarının neden katledildiği sorularını sormaz. Sorsalar da gerçek cevaba gözlerini ve kulaklarını kaparlar. Çünkü kendileri, çocukların düşmanı olan heteroseksüel kurumların ve kapitalist barbarlığın temsilcileridir. Çocukları istismar eden, sömüren ve öldüren kapitalist barbarlığın temsilcileri yalnızca günah çıkarma seansları düzenleyebilir. 15. sayımızdaki “Gerçek Çocuk Sahte Çocukluk” başlıklı yazıda da ayrıntılı bir dökümanla bu konuya değindik. Bizler, yaşı ne olursa olsun her bireyin kendi cinselliğini araştırma ve geliştirme haklarını savunuyoruz. Kapitalist barbarlığı gölgelemek isteyen heteroseksist ahlakçıların ikiyüzlülüğünü teşhir edelim. İSTANBUL KANATLARIMIN ALTINDA Refah Partisi Kayseri Milletvekili Memduh Büyükkılıç, “İKA” gösterimden kalkmalı buyurmuşlar. Film “tarihimiz”i çarpıtıyormuş ve “ecdadımız”ı aşağılıyormuş. Tahmin edebileceğiniz gibi eşcinsellik yine “aşağılık” bir durum oluyor! Filmde 4. Murat ‘eşcinsel, alkolik’ bir padişah olarak gösteriliyormuş, Bay Milletvekiline göre. Bildiğimiz kadarıyla, tarihte , ‘Osmanlı’ ile ‘oğlancılık, eşcinsellik’in yanyana anılması çok doğal ve sıradan bir durum. Filmin yönetmeni Mustafa Altıoklar da buna değiniyor. Bugün neo-nazilerin, geçmişte nazilerce gerçekleştirilen katliamları ve gaz odalarını yok saymaları gibi tarihi kimlerin çarpıttığı ortada aslında. (Bu arada “World News Weekly”den Hürriyet’in aktardığına göre Kazıklı Voyvoda’da 4. Murat’ın ”gözde”siymiş.) Yönetmen Mustafa Altıoklar, RP’li Büyükkılıç’ın filmi hakkındaki görüşlerine verdiği yanıtı olduğu gibi aktarıyoruz: “Kültür ve tarihimizi aşağılayan bir durum söz konusu değil. Tarih kaynaklarında yer alan olaylardan ve davranış biçimlerinden yola çıkarak karakterler yaratıldı. 4. Murat’ın oğlan gözdeleri olduğu da, içkiye düşkünlüğü de; gerek tarih kitaplarında, gerek yazdığı şiirlerde açık ve net biçimde gözlenebilmektedir. Aynı durum sadece 4. Murat için değil, 3. Selim için de geçerlidir. Hatta bir çok divan şairinin şiirlerinde erkeklere güzellemeler yazdığı herkesin bildiği, ama muhafazakarların da örtmeye çalıştığı bir gerçektir. Refah Partisi yanlısı yayın organlarında çıkan bazı eleştiriler de 4. Murat’ın Bu arada “Ahlaksız teklif nikris (damla-gut) hastalığından öldüğü ve alkol almadığı yazılmaktadır. canından etti” başlıklı haberi Herşeyden önce tıp doktoru olarak gut hastalığının ölümcül bir hastalık hazırlamak için gazeteci olmaya olmadığını, hele 27 yaşında hiç kimseyi öldürmediğini, gut krizlerinin gerek var mı? Diğer haberdeki alkol özellikle şarap kullanımıyla deprendiğini belirtmek isterim. 4. Murat bal gibi, eski hekimlerin deyişiyle karaciğerin mumlaşması yani anne pekala bu haberi alkolden dolayı sirozdan ölmüştür. Filmimde 4. Murat’ın insan tarafını hazırlayabilirdi. Bu durumda vermeye çalıştım. Osmanlı padişahlarının hemen tamamının, hatta haberi hazırlayan “gazeteci”nin padişahların değil, Osmanlıların hemen tamamının biseksüel olduğuna dair bir sürü yazılı ve görsel malzeme var elimizde. Erkekler arasındaki “anne”den ne farkı kalıyor? cinsel ilişkiyi çıplaklığıyla ortaya koyan minyatürler de var. Özellikle Reşat Ekrem Koçu’nun eserlerinde daha çok rastladığımız bir şey, 4. Murat’ın eşcinselliği. Ayrıca benim yaptığım eşcinsellik vurgulaması değildi. 4. Murat’ın canavarlaşmasında bardağı taşıran son damla olarak kendisine çok yakın olan Musa Çelebi’nin katledilmesiydi. Tarihimizi korumacı gözlüklerle ve sadece hamasi taraflarıyla ele almak,gelecek günlerde beklediğimiz mutlu Türkiye’ye kavuşmamızı engelleyen en büyük tehlikedir. Hezarfen’in kanat takıp uçuşunu işlerine geldiği için çok mantıklı bulan bu zevat, 4. Murat’ın ve sözü edilen kişilerin kendi normlarınca ahlaksızlık olarak düşündükleri davranışlarına inanmak istemiyorlar. Bu da resmi tarih ve bağnaz ahlakçı örümcek beyinlerin çifte standardıdır.” AVRUPA, BOĞA GÜREŞİNİ PEK “VAHŞİ” BULDU ! Bir alçaklık ve komedi örneği daha. Uygar Avrupa, yıllardır hayran olduğu ünlü boğa güreşlerini Avrupalılar için “vahşi” bulmuş. Çiftçilere verilecek sübvansiyonların görüşüldüğü A.B. Asamblesi Toplantısı’nda, damızlık boğa yetiştiricilerine verilecek sübvansiyonların güreş boğası yetiştirmekte kullanılmamasını karara bağlamış. Toplantıda İngiliz temsilciler, “Avrupalı vergi mükelleflerinin parasını, uygar dünyaca kabul edilemez etkinliklerin desteklenmesi için kullanılmasına” şiddetle karşı çıkmışlar. Sübvonsiyonların kesilmesinin gerçek nedenini bilemiyorum. Hangi çıkarlar çatışmış olabilir, çok da önemli değil. Fakat söylenen gerekçe hem komik, hem de alçakça. “Uygar dünya”nın temelinde yatan vahşet ve sömürünün haddi hesabı belirsizken, gösterilen pişkinlik örneği insanlarla dalga geçmekten başka bir anlama gelmiyor. “Uygarlık”ın temelindeki kan, vahşet, ve sömürünün pek çoğu unutulmuş bile olsa, şöyle bir günümüze baktığımızda, “uygar dünya”nın nelere göz yumduğu açıkça görülebilir. 20. yy.ın sonuna yaklaşırken açıkça görülüp hissedilebilecek birşey varsa o da uygarlığın kendisinin bir vahşet olduğudur.

değinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğinmelerdeğ

KAOS GL 22/15


penis şeklinde bir çok süs eşyasıyla bezeli. Ayrıca siyah, yapay bir penis de onların arasında yer almış. Saatin çalmasıyla bir el saati kapatıp penise uzanıyor, ve penise krem sürüyor. Alıcı, görüntüdeki penisle birlikte elin sahibine doğru yöneliyor ve görüntüye esmer, çıplak bir kadın giriyor. Seyircide mastürbasyon beklentisi oluşmuşken, kadın penisle birlikte öteki tarafa dönüyor, ve yanında birisinin daha yatmakta olduğunu farkediyorsunuz. Esmer kadın arkası dönük olan bu kişiyi öpmeye başlıyor, “erkek” seyirciyi şok ve irrite etmeyi amaçladığını düşündüğüm filmde (bu konuya Bu yakınlarda, sinamalarımızdan, Cannes’da ilerde yeniden değineceğim), elindeki yapay penisi silah ödül almış, Erotique adında bir film geçti. Aslında gibi kullanan bir kadın, heteroseksüel ön kabullenimden tanımlama yanlış, üç film demeliydim: Üç kadın dolayı erkek olduğu düşünülen kişiye bir tehdit unsuru yönetmenden üç kısa film. İkisinin sadece olarak sokuluyor. Oysa, kısa süre yönetmenlerinin isimlerini söyleyerek içinde yanındaki kişinin kadın olduğu geçelim: Lizzie BORDEN, Monika TREUT, anlaşılınca, görüntünün hedef kitlesi, Clara LAW. Benim asıl değineceğim, ikinci ‘Erkeklik’ kadını onulmaz homofobik kişi oluyor. Çünkü sırada gösterilen film. ortalama homofobik bir erkek, tehdit eder, çünkü nedenini bilmediğim bir şekilde Bu kadar teknik bilgi yeterli. Şimdi kendi yaratmış lezbiyen cinselliğinden rahatsız gelelim filme. Flim, yüksek sınıftan olmuyor. Bırakın rahatsız olmayı, olduğu hiyerarşide birilerine ait olduğu belli olan bir yatak kendi cinselliği çerçevesinde lezbiyen odasında, komodin ayrıntısıyla başlıyor. kadına öyle bir yer cinselliğinden h Komodinin üstü penis şeklinde mum gibi, belirlemiştir ki, az alıyor. Porno film endüstrisinde ve seyirciye cinsel haz vermek için lezbiyen cinselliğinin yaygın bir şekilde yer oluşturulmuş bir görüntü yok. Ne ışık kadının yalnızca alıyor olması bunu doğrular. buna göre ayarlanmış, ne de kadınlar cinselliğiyle Filmin bu noktasından itibaren, olağan olmayan tavırlar içerisindeler. Film bu noktada “erkek” seyirciye lezbiyen bir çifti izleyeceğinizi varolabildiği bir dışlıyor; görüntüde iki çıplak kadın anlıyorsunuz. Ve birden bu açılış üstünlük ilişkisi söz vücudu var ama bu çıplaklık erkeklere görüntüleri, boşlukta kalıyor.Çünkü, sunulmuyor. Film röntgenlemeyi penisin lezbiyen cinselliğiyle ne ilgisi konusudur dışlıyor, çünkü kadınlar olabilir, diye düşünüyorsunuz. Kadınlararsı röntgenlenmeyi dışlıyorlar. Filmin bu işlevini yakınlık, doğası gereği penisi dışlar. “Dışlamak” kelimesi olumladığımı söylememe gerek yok sanırım. yanlış anlaşılabilir, kasdettiğim penis ile lezbiyen Sohbetleri esnasında, sarışın kadın, diğerini cinselliği arasında bir ilişki olmadığı. “Tanrıdır, bütün yapay penisle tatmin olması için ikna etmeye çalışıyor. phalluslar” demediğim çok açık ama “Çöplüktür, bütün Ama esmer phalluslar” da demiyorum. Bir kadın yönetmenin kadın “Hiç işim olmaz” der gibi gülümsüyor. Lezbiyen gözünden lezbiyen cinselliğini izleyeceğimi düşünürken, heteroseksüel kalıplar içinde bir cinsellikle çiftin bir tarafı, penisi yüceltirken, penisi elinde tutan, karşılaşıyorum. Lezbiyen cinselliğinden yola çıkarak, penisi aşağılıyor. Sarışın kadın “Tanrıdır, bütün heteroseksüel cinselliğin sorgulanacağını ümit etmiştim phalluslar” derken, esmer kadın “Çöplüktür, bütün ama filmde tam aksi bir sunum var. Yâni, “o eski gir-çık phalluslar” diyor, ama bir yandan da sarışın kadına oyunu”na indirgenmiş bir cinsellik. yakınlaşabilmek için yapay da olsa penissiz edemiyor.Sarışın kadın, bir erkekle birlikte olmak Heteroseksüel cinselliğin kalıpları, aslında istediğini söyleyince, diğeri artık yapay penisin işlevinin “erkek” kafalarda varolmuş kalıplar. “Ön sevişme” gibi yitirmiş olduğunu farkettiğinden, bu isteğe karşı bir tanımlamanın varlğı, “Ön sevişmenin uzun olmasına çıkmıyor, çünkü sarışın kadının yanında kalmasını dikkat ediyorum, ama yine de kız arkadaşım tatmin istiyor. Bunu bir erkekle sağlayabilecek olması ise insanı olmuyor” gibi “erkek” yakınma cümleleri, cinselliğin pek düşündürüyor. Acaba yönetmen, kadınlararsı yakınlık çok kafa tarafından cinsel birleşmeye indirgenmiş için erkek gerekmediğini bilmiyor mu? Yoksa olduğunu açıkca gösteriyor. Oysa cinsellik kelimesi, kadınlararası yakınlığı mı bilmiyor? kavramın çerçevesini biraz daraltırsak, iki kişinin O sırada yanlarına başka bir kadın geliyor ve karşılıklı birbirlerinin bedenlerini sevmelerini ifade esmer olana bir takım iş konularında bilgi veriyor. Onlar ediyor. N e c i n s e l o r g a n l a r t a p ı n a k t ı r , n e konuşurlarken sarışın olan, diğerine arkadan sarılıyor, de cinsel b i r l e ş m e . Heteroseksüel erkek öteki kadın konuşmasını bitirdiğinde esmer olan sarışına pornolarındaki lezbiyen ilişkilerinde, birden bir erkek dönüyor, öpüşüyorlar. Bir an için esmer kadının erkek çıkar meydana ve kadınların acılarını (!) dindirir, ve bu olduğunu düşünürseniz, herhangi bir filmden, herhangi filmi seyreden erkek de, kadınlar tarafından her zaman bir sahne izliyormuş gibi izleyebilirsiniz filmi. İş güç arzulandığı yanılsamasıyla huzura erer; cinsel organlara sahibi erkek, erkeğin işi bitince yanına gidip vakit indirgemiş olduğu cinselliğini sorgulama gereği geçirebileceği , cinselliğiyle varolan kadın. duymadan yaşamına devam eder. İşte bu film de, açılış Filmi bu şekilde izlemeye devam edin, çünkü sahnesiyle, ve “erkeksiz (penissiz) yapamayan kadın” şimdi de havuz başına geliyoruz. Sarışın olan havuzda vurgusuyla benzeri bir işlevi yerine getiriyor. yüzüyor, diğeri şezlongda cep telefonuyla at yarışı Filme geri dönelim. Kadınlar uyku oynayarak, memnun bir yüz ifadesiyle diğerini mahmurluğuyla, birbirlerini öperek sohbet ediyorlar. seyrediyor. Sarışını seyreden bir tek kendisi değil, Çıplak vücutlarının devinimlerinde herhangibir aşırılık,

EROTIQUE VE ERKEKLİK

Yeşim T. Başaran

KAOS GL 22/16


havuzda sarışının etrafında, avının sinsi sinisi seyreden yeniden yaratılıyor. Erkek de soyunuyor, fakat kedi misali bir erkek yüzmekte. Aslında bu av bir oltaya tişörtünün altında bir bıçak var; erkek kadınları bıçağın takılı, ve oltanın öteki ucunda da esmer kadın var. varlığıyla tehdit ediyor, tıpkı havuzdaki erkek gibi. Gerçekten de, bir erkekle birlikte olmak isteyen, sarışın Esmer, bıçağı çıkarmasını istiyor, ama erkek, kadını kadın olduğu halde, ona bunun için izin verip fırsat dinlemiyor. Sarışınla erkek sevişmeye başlıyorlar. Esmer kadın ,bıçağın öcünü almak için, yapay penise tanıyan esmer kadın. Ve erkeği seçecek olan da esmer krem sürüyor, ve tam orgazm olacağı sırada erkeğe kadın. Çünkü o elinde telefonu, asaletli giysisiyle tecavüz ediyor.Filmin başında, kadının elindeki yapay şezlongda otururken, mayolu sarışın havuzdan çıkıp penisle rahatsız olup sonra rahatlayan erkek seyirci, yanına geliyor. Esmer, ona havuzdakini gösterip, nasıl filmin bu kısmında şok oluyor. Çünkü kadın, kendi bulduğunu soruyor. “acaba onunla birlikte olmak istiyor silahıyla kendisine saldırıyor. Erkek, sarışın kadının mu?” Sarışın ise, onu zeki bulduğunu anlatıyor. yerine koyuluyor, güç ilişkisi olarak gösterilen cinsellikte, “Korkunç bir katil ama polis onu yakalayamıyor.”, ve erkekle kadın yer değiştiriyor. Bu durumdan rahatsız yüzünde erkeği beğendiğine dair bir gülümseme. Acaba olan erkek, üstünü giyip evi terkediyor. Fakat esmer sarışın kadın, penis istediği gibi, şiddet de mi istiyor? kadının onun için hazırlamış olduğu tuzaklar henüz Erkek sadece penis ve şiddetten mi ibaret? Yoksa penis bitmedi. Sarışın kadın, esmerin yokluğundan yararlanıp ve şiddet aynı şey mi? Fakat esmer kadın, havuzdaki erkeği dışlayarak sarışınla öpüşüyor ve oltasını sudan (o, pencereden erkeğin gidişini izliyor) içkisini çıkarıyor. Penisi yücelten kadının, penisi elinde tutan yudumluyor, tam içki bardağını masanın üzerine koyacakken, bir patlama sesi duyuluyor. Patlayan, kadının tahakkümü altında olduğu, iyice kesinlik esmer kadının, erkeğin arabasına koydurttuğu bomba. kazanıyor. Kadınlar memnun bir yüz ifadesiyle yanan arabayı Akşam, evlerinde süslenirlerken izliyoruz seyrederlerken, esmer olan diğerine ‘Görüyor musun, kadınları. Daha doğrusu esmer kadın, sarışını işte erkekler böyledir, tatmin süslerken. Gece bara gidecekler ve olduktan sonra seni bırakıp giderler!’ esmer olanın, oltanın ucunda sunulacak diyor. Ve erkeklerle esmer kadın sarışını çekici hale getirmesi lâzım, Film arasındaki yarışma, kadının çünkü sarışın kadın için erkek galibiyetiyle sona eriyor. avlayacak, Bara geldiklerinde, esmer bu noktada Hani bu film, kadının kadınla barmen sohbet ediyorlar. “erkek” seyirciye gözünden cinselliği anlatıyor ya, bu Barmen ona, bu sefer “iyi bir parça” kendi adıma bulmuş olduğunu söylüyor. Esmer ise, dışlıyor; görüntüde iki bakışı benimsemiyorum. ‘Erkeklik’ rahatsız onu elinde tutmanın ne kadar güç çıplak kadın vücudu ediliyor, eleştiriliyor filmde. Hatta olduğundan bahsediyor. Barmen de filmin isminin ve afişinin cazibesine ,onun zaten % 100 hetero olduğunu var ama bu çıplaklık kapılıp da gelmiş olduğunu söylüyor. Umarım bu yazıyı okurken erkeklere sunulmuyor. düşündüğüm pek çok erkek, esmer kadının erkek olduğunu kurgulamaya devam ediyorsunuzdur. ‘erkeklik’lerine yapılan saldırılara Film röntgenlemeyi Çünkü, ‘iyi bir parça’ bulmuş olmak, ve daha fazla dayanamayıp, filmi bulunan ‘iyi parça’ hakkında arkadaşlarla dışlıyor, çünkü kadınlar terkettiler. Arkadaşlarımdan sohbet etmek tam da erkek öğrendiğime göre, diğer seanslarda röntgenlenmeyi da böyle olmuş. Bir yere kadarp topluluklarına göre bir iş. O sırada giderler!’ diyor. Ve erkeklerle esmer sarışın kadın, gözüne bir erkek dışlıyorlar. kadın arasındaki yarışma, kadının kestiriyor. Sonuçta üçü birden bardan galibiyetiyle sona eriyor. çıkıyorlar. esmer kadın erkeğin Hani bu film, kadının gözünden cinselliği arabasını, kendi evine götürmesi için barmene para anlatıyor ya, bu bakışı kendi adıma benimsemiyorum. veriyor. Barmenle kadın arasında sessiz bir anlaşma ‘Erkeklik’ rahatsız ediliyor, eleştiriliyor filmde. Hatta filmin var, ama bu filmin sonuna kadar giz olarak kalacak. isminin ve afişinin cazibesine kapılıp da gelmiş olduğunu Eve gitmek için otobüse biniyorlar, çünkü düşündüğüm pek çok erkek, ‘erkeklik’lerine yapılan esmer, erkeğin arabasına binmeyi reddediyor, o sadece saldırılara daha fazla dayanamayıp, filmi terkettiler. erkeğin yanlarında bulunmasına izin verdi, erkekle Arkadaşlarımdan öğrendiğime göre, diğer seanslarda da başka bir iletişimi olsun istemiyor. Otobüste, erkek böyle olmuş. Bir yere kadarddet. ‘Erkeklik’ kadını tehdit sarışının arkasında, esmer önünde sevişiyorlar. Bu eder, çünkü kendi yaratmış olduğu hiyerarşide kadına görüntüde herhangibir benliği olmayan sarışın onlara öyle bir yer belirlemiştir ki, kadının yalnızca cinselliğiyle sunulmuş gibi. Sanki esmer, “Bu benim ama şimdilik varolabildiği bir üstünlük ilişkisi söz konusudur. Ama seninle paylaşıyorum” diyor. acilen gösterilmesi ve yaşanılması gereken, bu Eve geldiklerinde, sarışın oldukça sarhoş; erkek onlara içki getiriyor ama esmer kadın, diğerine içirmiyor; hiyerarşinin dışında bir yer belirlemek, ‘erkeğin’ çünkü yeterince içti. Sarışın soyunuyor, erkek esmer gözünden kadını değil de, kendi gözümüzden kadını olanına yaklaşınca, esmer, onu iterek, çıplak sarışını yaşamak. Filmdeki gibi, ‘erkeğe’ ait özelliklerle erkeğin gösterip ”Senin tapınağın o!” diyor. Film boyunca sarışın konumunu bir kadın olarak sarsmak değil. kadın, sunulan kadın, cinselliğiyle varolan kadın olarak

A H E R

S A L I

R

K

A

D

A Ş R 88.4 (ANKARA) 2 2 . 0 0 - 2 3 . 0 0

KAOS GL 22/17

A

D

Y

O


GÖZLERİMDEKİ IŞIĞIN GÖLGELENEMEZ YANSIMALARININ OLUŞUMU 1 Yol...Yol...Yol... Yine sonsuzmuşcasına başlayan, hiç bitecekmiş gibi görünmeyen bir yolculuk daha trenle. Hemen hemen her yolculuğu içselleştirerek; ruhumun derinliklerine giden, uçsuz bucaksız yolda yollanan bir trende kah coşarak, kah kahrolarak, kah severek, kah nefret ederek yaşarım. Restoranda düşünerek, yazarak, kendi içimde kaybolarak, yolda geçen zamanın tükenmezliğinin dingin bir biçimde tüketilebilirliğini ispatlarım her sefer. Yolculuklarda dostluklar kurulmasından yana olmadım hiçbir zaman. İnsanın kendisiyle dost olabilmesinin olağanüstülüğünü sunuyor çünkü tüm uzun yolculuklar... Nasıl mı? Yaşam denen hengamede uzun uzadıya kendini düşünerek anlayabilmek, sevebilmek dolayısıyla fevkaladenin fevkini hissedebilmek için zaman açısından büyük bir fırsat yaratıyor gözünde büyüyen tüm uzun yolculuklar... Sevgilini, anneni, arkadaşlarını, çocuğunu düşünmeden ve sevmeden önce olabildiğince geniş ve derin boyutlarda kendini düşünüp, anlamaya çalışmanın, belki önce kendinden tiksinmenin, zamanla da kendini deli gibi sevmeyi öğrenmenin gerekliliğinin asla tartışılmaz bir olgu olduğunu anlamanı sağlıyor; işkence gibi görünen tüm uzun yolculuklar... Kendini anlamayan, kimseyi anlayamaz; kendini sevmeyen, kimseyi sevemez. İçinde bulunduğumuz sonsuz sistemde, belki bir atom kadar bile yer teşkil etmediğimizi göz önüne alırsak, dünyamızda, bizim zamanımıza göre ortalama yetmiş yıl yaşam sürdüğümüzde, sistemin zamanına göre dört nokta dokuz saniye kalıyorsak, ne yarine de anneyi düşünmeliyiz, kendimizi bilmezden önce. Önce kendimizi tahlil ederek, bir anlamda ruhumuzu ameliyatla deşerek tanımayı, sonra her ne pahasına olursa olsun, herşeyi ve herkesi severek, içimizde zaman zaman şahlanan şeytansı, azgın atı dizginlemeyi, ehlileştirmeyi, kendi kaderlerimizi çizmeyi, tayin etmeyi öğrenmeliyiz. Yazarken ne kadar da kolay görünüyor içindeki atı / yaşamı dizginlemek. Ama öyle bir an geliyor ki; bu vahşi at öyle bir şahlanıyor ki; sen ne kadar bilsen de kendini ve tüm evreni, acımaksızın atıyor üzerinden seni. Yerden yere vuruyor ve ruhunda onarılması güç belki de imlansız, devasa derinlikte ve büyüklükte yaralar oluşturuyor. Yürümeyi ayakta durmayı hatta emeklemeyi bile beceremiyorsun. Sürüngenler diyarının aşağılık yaratıklarından biri gibi hissediyorsun kendini yada gerçekten öyle oluyorsun. Hele bir de eşcinselsen çevren de arka çıkıyor bu yaratığa seni sürüngenleştirmesi için. Eşcinselliğinden dolayı sürünmeni izlemek, yok oluşundan zevk almak istiyor.Ama sen şunu çok iyi bilmelisin ki; eşcinselliğini kabullenmek ve yaşam tarzına eşcinselliğini ekleyebilmek, seni sürüngenleştirmenin tersine yükseltir. Asıl eşcinselliği reddettiğinde yerin dibine geçersin ve işte asıl o zaman hem eşdeşlerinin hem de heteroların küçümsemelerine maruz kalırsın. Neyse, biz yine ata dönelim. Yaratık sana dolu dizgin saldırsa da bu duruma başkaldırıp yeniden dizginleri ele geçirmek, içindeki hayvanı kontrol altına almak ve yeniden ayağa kalkmak için amansız bir mücadele vermelisin sürüngenliğini kanıksamak yerine... At, bir arslan kadar güçlü görünse de aldırma, bunun bir yanılsama olduğunu gör ve yılmadan ssavaş onunla. Savaşırken çifteleriyle yaşamını noktalasan da insana terfi ederek, savaşarak ölmenin haklı gururunu ve onurunu hissederek, kahramanca ayrılırsın bedeninden. Onu yendiğinde ise; başın dik gözlerin özgürlükten kamaşmış dingin bir biçimde yiğitçe dolu dizgin yaşarsın. İşte tam da bu yolculuğumda içimdeki azgın atın çiftelerinden serseme dönmüş bir durumda, ata karşı vereceğim mücadele için taktik geliştirip, güç toplamaya çalışırken, genç yaşıma (20) rağmen, uzun zamandır bu kahrolası atla boğuştuğumu ve her seferinde de yenik düştüğümün farkına vardım. Savaşarak ölmenin onurunu yaşamamam için asla öldürücü darbeyi vurmadığını anladım. Ve şu yaşıma kadar da sürüngenlikten kurtulamadığım gerçeğini iliklerime değin hissettim. Bunları anımsadıkça kinleniyorum ve artık onun bir at değil de; acımasız, dengesiz, bilinçsiz, her daim saldırgan bir boğa olduğunu düşünüyorum. Usta bir matador olmanın yollarını arıyorum. Aslında bu tablo fazlasıyla karamsar ve yıkıcı oldu. Çünkü bir boğayla birlikte yaşayamazsın asla... Ya o, ya da sen ölmelisin. Oysa da ben içimdeki bu yaratığı öldürmek değil, yalnızca ehlileştirmek ve böylece evrensel sevgimden ödün vermemek istiyorum. Bu durumda biz yine ata dönelim ya da atımın bir boğa kadar tehlikeli olduğunu ortaya koyalım ki; mücadele taktiğimizi ona göre belirleyelim ve işimizi şansa bırakmayalım. Yaşamsal gerçekler de boğalaşmış ata, beni alt etmesi için yardım etmekte. Trenin restorantı kapanmak üzere... Vagonda, yerimde otururken kendimi aciz hissetmekten korkuyorum. Bir beyin fırtınasıyla bedenimden dolayısıyla o ürkütücü ve sindirici vagondan sıyrılmayı başarabilirsem, işte o zaman, kolla kendini boğa taklidi yapan vahşi at... Restorantta son dakikalarımı yaşıyorum. Burnuma buram buram rakı kokusu geliyor. İçip sızmak, doğrusu kulağa hoş, şu anki ruh halime de uygunmuş gibi geliyor. Ama böyle birşey yapmam demek solucana dönüşerek, sürünerek yaşamam demek. Çok güçlü olmam gereken bir dönemde uyuşmak yerine, elimden geldiğince iyi ve ayık hissetmeliyim ki kendimi; düşmanımı dost haline getirebileyim. Fizyolojik güdüler daha ağır basıyor ve ben korku tünelini andıran vagonda uyuya kalıyorum. Haydarpaşa’ya gelene dek -arada Esk.’den binen bir yolcunun bir takım saygısızlıklarıyla uyanmam dışında- deliksiz uyuyorum. Buna uyumaktan çok, yorgunluktan bitap düşüp, sızmak denilebilir ancak. İçimdeki yaratık bu kez insaflı davranıyor ve bana uyurken saldırmıyor. Ğerçi “su uyur düşman uyumaz” derler ama sanırım o da uyuyor... II. Trenden inip, vapura bindiğimde tüm duygularım miting havasına girmiş hatta mitinge katılmış ateşli devriciler kadar ayaklanmıştı. Yüreğimdeki mağmadan koparak gelen, hiç durmadan ilerlerken içimi eriten, yüzeye çıkmak, büyük patlamayı üzerimde gerçekleştirmek ve beni bir yanardağa çevirmek isteyen yıkıcı, yakıcı lavlar bir saat içinde

KAOS GL 22/18


şahlanan atımın etkisi ile tükettiğim, yıktığım, parçaladığım bir ilişkinin ardından gelen hüzünden ve acıdan kaynaklanan duygularımın ürünleriydi... Yaşananlar bunca acıya değmiş miydi? Delicesine severken, bu alçakça ihanet nasıl hazmettirildi ve nasıl hazmedilirdi? Üstelik onca yıkımla adeta göçük altında kalmışken, yaratığımla nasıl baş edecektim? Böyle bir durumda, ruhumdaki karaltıyı aydınlatmak için herzamanki gücümden daha fazla, mucizevi bir güce sahip olmam ve bu güce en iyi biçimde ve maksimum seviyede kullanmam gerekiyor diye düşünüyorum. Düşünmekten öte iyice kanıksıyorum bu gerçeği. Endişeleniyorum, korkuyorum, ürküyorum... Evreka... Evreka... Evreka... Şiddetle ve özlemle istediğim, çaresizce aradığım, benim için hayati değeri olan sihirli gücümü keşfettim : Yazmak... İşte benim en etkili silahım kalemimi her oynatışımda yaratığımın çığlıklarının, yeni doğmuş bir kedinin usul usul miyavlamasına dönüştüğünü seziyorum. İçimi ısıtan bu sesi gayet net bir biçimde işitiyorum. İçimdeki yaratıkla uyum içinde yaşamanın yolunu buldum. “Ya dışardaki zombilerle nasıl başedeceğim?” diye düşünsem de kara kara, öyle iyi hissediyorum ki kendimi, değil boğalaşmış bir at, eski çağlardan toparlanıp gelse de üzerime dinazor ordusu, saldırsa da beynime-ruhuma hınçla,saçımın bir teli dahi oynamayacak, yazarak çıkacağım karanlıklardan aydınlıklara, dinginliğimi koruyarak duracağım karşılarında dimdik, onurlu, yiğit, umarsız bir serseri gibi... III. Ne acı ki; ben geç keşfettim sihirli gücümü diye hayıflanırken; tüm dünyaya egemen olan milyarlarca insan, kaendi özgün güçlerinden habersiz, gereksinimsiz, vahşi yaratıklarının içinde eriyip yok olarak, zombileşerek bilinçsizce yaşıyor. İşte beynime kazıdığım ve sizin de üzerinde düşünmenizi istediğim bu cümle: Ne zaman özgünüz, o zaman yalnız değiliz... Bir de yıkıcı bir gerçek var ki ne zaman sevgi ve ilgi doluyuz, zombileşmiş bu dünyada iflah olmaz bir yalnızız. Tuhaf, acıklı gözlerle baktığınızı, deli muamelesi yaptığınızı, nasıl böylesine dingin hissedebildiğimi anlayamadığınızı ve asla da anlayamayacağınızı, beni pasifize etmek istediğinizi bildiğimi biliyor musunuz ey beyinsiz zombiler?! Peki ya, yazıyı okuduğunuzda sizlere yenilmemin ancak güneşin batıdan doğması ile gerçekleşebileceğini kavrayabildiniz mi? Sizi gidi zavallı, biyologluk taslayan, at gözlüklü sürüngenler! Ben sizin için ne düşündüm, düşünüyorum, düşüneceğim biliyor musunuz? Paslanmış beyinlerinizle algılayamayacağınız gibi, örümceklenmiş yüreklerinizle de asla hissedemeyeceğinizden, sizin için düşündüklerimi ve duyumsadıklarımı yazmayı kelime israfı olarak görüyorum. Ama yine de bir gün ışıl ışıl bakan, zeki, umarsız, önyargısız, aşk dolu gözlerinizi keşfetmeniz umuduyla, sevgiyle, bilgelikle ve içtenlikle sizlere elimi uzatabileceğimden emin olabilirsiniz.

Güneş K. Göker baştarafı sayfa ...”de Artık ders bitmek üzereydi, sessizce dinleyen özgür üniversitenin özgür öğrencileri toplanmaya başlamışlardı. Hocamız eşcinselliği yargılamaya devam ediyor, bir sheet’in etrafına bir sürü sineğin toplanmasının o sheet’in iyi bir şey olduğunu göstermesi için yeterli olmadığını söylüyordu. Bu söylem ise gülünçten öte abuktu. Bok sözcüğü yerine sheet sözcüğünü kullanmasının hocaya kazandırdığı terbiyeli adam makyajını sorgulayabileceğimiz gibi, niyetimiz kötü olsa verilen örneği bir de heteroseksüeller açısından düşünebiliriz. Amfideki kıpırdanmalar artarken, bir arkadaş eşcinselliği anlamak için çaba gösterdiğini, el ele yürüyen iki erkeği gördüğünde bunu garip karşılayan benliğini sorguladığını söyledi. Hocamız buna da karşıydı: Arkadaşımız kendini gerçekleştirmekten, kendi değerlerine sahip çıkmaktan kaçıyordu bu durumda. Ne gerek vardı ki bu çabaya? Ders bitti. Peki bu tartışmanın neresi özgür diye sormak istiyorum. Çünkü ortada eşitsiz bir durum vardı yapılanın özgür bir tartışma olmasını engelleyeni kürsüde herşeyi bildiğini söyleyen, klinik deneyimleri olduğunu belirten, kendini toplum sağlığını korumaya adadığını ikide bir dile getiren ve karşısındakilere de bilmeleri gereken çok şeyin olduğunu kafalarına kakan bir akademisyen vardı. Karşı taarfta ise yaratılmak istenen sanal bir özgürlük alanına karşı çıkanlar ve dersleriyle ilgilenmek dışında bir şey yapmak istemeyen bir çoğunluk... Psikoloji biliminin insana bakışında, iktidarın insana bakışının belirleyici olduğu bu olayla bir kez daha altı çizilen bir gerçek olduğunu ortaya koyarken, homofobik bir akademisyenin sahip olduğu kürsüden iktidarını kullanarak bilgisini (doğru-yanlış) nakletmesi, içinde bulunduğumuz eğitim sisteminin sorgulanmasının aciliyetini imliyordu. Dersten sonra, yurtdışından öğrenim için gelen bir batılı arkadaş, söylenerek terk ediyordu amfiyi: Bizim ülkede böyle bir şey olsa herkes hocayı protesto edip, amfiden çıkardı dedi. “Ne biçim bir eğitim sistemi bu?” Amfiyi terketmedi kimse. Konuşanlar arasında olan eşcinselliği ile barışık olduğunu ifade eden bu satırların yazarı da... Bu utancın kendime ait payını sahipleniyorum, peki ya sınıftaki diğer arkadaşlar ne yapıyor? Özgür üniversite lafının yüzümüze yerleştirdiği sırıtma, bu olayla gittikçe yayılıp kaplıyor yüzümüzü. Sırıtıyoruz ve yazıyoruz. Sanki yapacak başka bir şey yokmuş gibi...

KAOS GL 22/19


derleyen: gay’e efendisiz Evet! Yine Aids. Hayýr! Yeni bir þey yok. Medyanýn dehþet haberleri sürüyor. Ýnsanlarýn vurdumduymazlýðý ve sorumsuzluðu da. Türkiye’de neredeyse merakla beklenen Aids patlamasý da henüz gerçekleþmedi. Ama Aids’in þakaya gelir yanýnýn olmadýðý gibi bazý þeylerin gününün ve haftasýnýn da olmadýðýný Kaos GL’de baþtan bu yana sýk sýk vurguluyoruz. Eþcinseller olarak sözkonusu kaygýmýzýn iki boyutu bulunuyor. Daha önce de altýný çizdik: Aids’in týbbi boyutunu es geçersek, ideolojik boyutuna karþý vereceðimiz mücadelede tam baþarýlý olamayacaðýmýzý bilmeliyiz. Týbbi bir durum olarak Aids’in herhangi tehlikeli bir hastaliktan farký olmadýðýný, aklý baþýnda biri kabul eder. Bununla birlikte cinsellikle de baðlantýlý olan Aids, ahlakçý heteroseksist toplumda kendisine yüklenen ideolojik anlamla karþýmýza bir kez daha çýkýyor. Daha doðrusu ideolojik anlamýn yüklendiði Aids, týbbi bir durum olan Aids’in önüne geçerek, onu herhangi bir hastalýk olmaktan çýkartýyor ve “Aids’li”ye karþý ahlaki bir taarruza yol açabiliyor. Dehþet, iþte bu ahlaki yaklaþýmýn bir sonucu olarak somutluk kazanýyor. Artýk, Aids’in bir “eþcinsel hastalýðý” olmadýðý ve heteroseksüel kadýn, erkek, çocuk herkesi kapsadýðý biliniyor. Bu gerçek ortadayken eþcinsellere ve travestilere yönelik ideolojik terörde, Aids hala sorumsuzca kullanýlabiliyor.Geçen 10 - 15 yýl boyunca, haftalýk malum dergilerin Aids’e yaklaþýmlarý dehþet ve panik arasýnda bir gel-git sergiliyor. Yer yer “nesnel habercilik”in izlerine rastlansa da egemen ahlakçý söylemin gölgesi her seferinde karþýmýza çýkabiliyor. Aktüel’in 255. sayýsýnýn “Aids’li travesti karýn deþen Dilan !” baþlýklý kapaðýný görünce elimdeki haftalýk dergileri taramaya karar verdim. Bulduklarýmý sýrayla ele alalým. 1983 yýlýnda, 23 - 29 Mayýs tarihli, 634 sayýlý “Yanký” dergisi saðlýk bölümünde Aids’e iki sayfa ayýrmýþ. Baþlýk ise “Eþcinselleri Paniðe Düþüren Yeni Bir Salgýn: AÝDS”. Açýk bir eþcinsel düþmanlýðý görülmüyor yazýda. Baþlýk anlaþýlabilir! Hastalýðýn ortaya çýkýþýnýn (ilk olarak 1981’de New York, Los Angales ve San Francisco’daki eþcinsel gruplarýnda görülmüþ) üstünden henüz bir iki yýl geçmiþ. Bu arada yaklaþýk yarým sayfa bir fotoðraf var : David Bovie! Evet, bizim biseksüel David kahkaha ile gülüyor. Anlaþýlan Rock Hudson henüz bilinmiyor! Nokta’nýn Tempo’nun Aktüel’in yanýnda pek masumane kalsa da zihniyetin öz itibariyle ayný olduðunu görmek mümkün. David Bovie’nin yaný sýra hastalýðýn ilerlemesinde “Küba Enternasyonalizmi” de payýný almýþ! Hastalaðýn Afrika kökenli olduðu düþünüldüðü için, zamanýnda bazý Afrika ülkelerinde görev almýþ Kübalý baþta eðitim ve saðlýk personeli kastediliyor. Burada amaç üzüm mü yemek yoksa baðcýyý mý dövmek, gerçekten birbirine karýþmýþ. Birkez daha Susan Sontag’ýn sözünü hatýrlýyor insan : “Aids yalnýzca bir Afrika hastalýðý

olmakla kalsaydý, kaç milyon insan ölürse ölsün Afrika dýþýnda çok az insanýn ilgisini çekecekti.” 1985’in 20 Ekim tarihli “Nokta”sý, Aids’i ‘kapak’ yapmýþ. Benim takip edebildiðim kadarýyla, 1987’de ve 1991’de Nokta, Aids’i yeniden kapak yapacak. 1985’te nihayet beklenen gerçekleþiyor : Aids Türkiye’de ve 3 kiþide Aids virüsü var! Nokta, virüs bulunan kiþilerden ikisinin kadýn olduðunu belirtiyor! Nokta, Türkiye’deki bu ilk Aids olayýný tesbit edip bilgiler topladýktan sonra Cerrah Paþa Týp Fakültesinden Prof.Dr. Fikret Biyal ile görüþüyor! Biyal, kanda Aids virüsünün bulunmasýnýn bu kiþilerin kesin olarak hastalýða yakalandýðý anlamýna gelmeyeceðini yalnýzca portör (taþýyýcý) da olabileceklerini belirtiyordu. Bu açýklama henüz tamamlanmadan Nokta’ya yeni bir haber ulaþýyor! Zührevi Hastalýklar Hastanesi’nde tedavi altýnda olan bir genelev kadýnýnda “yüksek pozitif deðer” tespit ediliyor! Elbette ki vurgu “genelev kadýný”nda! “Artýk ürkütücü gerçek bütün çýplaklýðýyla ortadaydý : AIDS virüsü sýnýrlarýmýzdan girmiþ, laboratuvarlarýmýzda boy göstermiþti. Çaðdaþ veba artýk soyut bir tehlike olmaktan çýkmýþ, somut bir gerçeklik haline gelmiþti. Dünyadan dört yýl sonra, alarm zilleri þimdi Türkiye için çalýyordu... Ee, Nokta, ‘kapak’ yapmasýn da ne yapsýn! Nokta, hemen bir kamuoyu araþtýrmasý yapýyor 200 kiþi ile konuþuyor. 200 kiþiden yalnýzca yirmisi Aids’in Türkiye için bir tehlike olabileceðini söylerken, 180 kiþi bunu, ülkemiz için “uzak”, “fantazi” olarak görüyordu. 200 kiþiden ancak sekizi test yaptýrmaya gerek duyuyor. Yine “Eþcinseller panikte”! Neyse ki devam ediyor : “Eþcinsellikle Aids arasýnda bir baðlantý yok. Dahasý yalnýzca eþcinsellere özgü ve hastalýðýn oluþumuna ortam hazýrlayacak ya da yardýmcý olacak bir bulguya rastlanmýyor.” Ancak, eþcinsellerin farklý yaþam koþullarý böyle bir önyargýyý beraberinde getiriyormuþ! Nokta, yazýya teknik bilgiler de eklemiþ. “Acquired Immune Deficiency Syndrome” yani kýsa adýyla AIDS, öncelikle eþcinsellerde görülmesi üzerine GRID olarak anýlmýþ. “Gay Related Immune Deficiency” yani eþcinsellerle ilgili baðýþýklýk yetersizliði. Nokta, dosya kapsamýnda ‘kutu’lar da hazýrlamýþ. Bunlardan birinde sanatçý Tülay German ile yapýlan mini söyleþi yer alýyor. German, o dönem yaþadýðý Paris’te, sanatçý çevresinde bir söylentiden söz ediyor. Olduðu gibi aktarýyorum : “ABD baþkaný Reagan’ýn ‘Büyük Amerika’ fikrini biliyorsunuz. Bütün body-building, aerobic, sokaklarda koþma falan gibi olaylarýn baþý bu saðcý baþkanýn ‘Büyük Amerika’da yeni bir ýrk yaratma fikrine dayanýyor. Hitler’in aryen ýrký gibi birþey herhalde. Bay Reagan’ýn eþcinselliðe ne denli karþý olduðunu biliyorsunuz. Benim çevremde söylenen þu : Eþcinsellik

KAOS GL 22/20


Eski Yunan’dan beri var. Nasýl oldu da AIDS 80’li yýllarda kendini gösterdi? Olsa olsa Bay Reagan’ýn bir cowboy açýk gözlülüðü! Eþcinselliðe karþý ya, Amerika’da eþcinsellik günden güne çoðalýyor ya, bunu durdurmanýn en kolay yolu, Aids virüsünü meydana salývermek eþcinsellerde o sözünü ettiðimiz paniði yaratmak... Yüzlerce, binlerce soru iþareti.” German’ýn bu anlattýklarýndan sonra diðer noktalara geçmeden, 1987 tarihli, 18 sayýlý “2000’e Doðru” adlý haftalýk dergiye atlýyorum. 2000’e Doðru, ‘saðlýk’ bölümünde Aids’e iki sayfa ayýrmýþ. Batý Berlin Genel Biyoloji Enstitüsü eski yöneticisi Prof. Jacob Segal’ýn Aids’in kaynaðýna iliþkin görüþlerine yer verilmiþ. Aids virüsünün Amerikan askeri amaçlý laboratuvarlarda yaratýldýðý oradan da dünyaya yayýldýðý öne sürülüyor. Profesör J. Segal’in görüþlerinin, daha sonra Kaos GL sayfalarýna aktarýlacaðýný sanýyorum onun için burada özetlemeyeceðim. Ayrýca, 16 Þubat 1986 tarihli Cumhuriyet Dergi’nin birinci sayýsýnda yer almýþ olan Hulki Aktunç’un “Aids ahlakýmýzý korur mu ?” yazýsýnýn da aktarýlacaðýný sandýðým için ona da deðinmeyeceðim. 15 Þubat 1987’de Nokta, Aids’i “Yüzyýlýn Vebasý” baþlýðýyla yeniden kapak yapýyor. “Dehþet” havasýnda bir sunum söz konusu. “Tam bir salgýn özelliði gösteren korkunç hastalýk Türkiye’yi de kýskacýna aldý.” Yarý ironik bir öyküleme ile Aids’e karþý Türkiye’deki cahilliði sergiliyor. Biraz abartýlý da olsa haklý olarak Kýzýlay’a ve sorumlulara bir yüklenme var. Ýlgili dönemde görülen üç Aids vakasýnda, yurt dýþýndan getirilen kan ürünleri neden olarak ortaya çýkmýþ. Kýzýlay, kanýn %75’ini Silahlý Kuvvetler’den saðlýyormuþ. Ve dönemin Kýzýlay baþkaný Kemal Demir, bu durumdan hareketle “Kanlarýn %75’inde büyük bir emniyet vardýr.” diyor. Bu nedenle tahliller yapýlmýyormuþ! (Ne kafa ama!) Nokta’nýn anlattýðý cahillik öykülerinden biri de çamaþýr suyu muhabbeti! Karaköy Genelevi’ne belediyeden denetlemeye gelenler, bir takým saðlýk tavsiyelerinde bulunmuþlar. Kadýnlara söyledikleri tavsiyeler arasýnda, erkeklere prezervatif kullanmalarý için ýsrar etmeleri (yapýlmasý gereken de bu zaten) ve temizlik sularýna çamaþýr suyu katmalarý var! Ama çalýþan kadýnlar çamaþýr suyuna karþý çýkmýþlar. “Niye biz yýkanalým?” diyorlarmýþ. Onlar için en doðrusu iliþki öncesi ve sonrasý erkeklerin cinsel organlarýný çamaþýr suyuna bandýrmalarý”! Bu trajikomik duruma ne denir? 31 Mayýs 1996’da Türkiye Aile Planlamasý Derneði’nce düzenlenen ‘HIV / AIDS Paneli’nde de benzer bir örneði konuþmacýlardan bir doktor anlattý. Adam, penisini çamaþýr suyuna sokmuþ ve tahmin edebileceðiniz gibi organý yanmýþ! Bu arada panelde yeni bir þey söylenmedi; ben de zaten konuþmacýlarýn yaklaþýmýný merak ettiðim için katýldým. Farklý meslek ve uzmanlýk alanlarýnda beþ konuþmacý vardý. Konuþmacýlarýn nesnel ve özgürlükçü yaklaþýmlarý beni had safhada þaþýrttý doðrusu. Eþcinsellere ve aðýr seks iþçilerine yönelik ahlakçý yaklaþýma karþý durdular ve týrnak içinde “risk grubu” nitelemesinin bile eleþtirilebileceðini belirttiler fakat koca Tübitak salonunun yarý yarýya boþ olmasý ve basýn bölümünde medyadan kimsenin olmamasý kýsa vadede deðiþecek birþeyin olmayacaðýnýn göstergesi gibiydi.

Nokta, prezervatif haberleri ve Aids’e karþý takýnýlan ahlakçý tavrýn eleþtirisiyle devam etmiþ. Her zaman olduðu gibi dehþet rakamlarý sýralanmýþ. Nokta, son olarak Aids’in kaynaðý tartýþmalarýna deðinmiþ. J. Segal’in görüþlerini aktarmýþ. Aids ile ilgili iki sayfaklý bir soru-cevap listesi hazýrlamýþ son olarak. Nokta, bu ‘kapak’ kapsamýnda da kutular hazýrlamýþ bunlardan biri Aids’li çocuklarla ilgili. Paris’teki Necker Çocuk Hastanesi’nin doktoruyla bir söyleþi var. 26 Nisan 1987’de Nokta, Aids’e yeniden deðiniyor ve iki sayfa ayýrýyor. Ama bu kez ‘ekonomi’ sayfasýnda. “Aids’in Ekonomisi” baþlýðý ile verilen yazýda Aids’in tedavisi pahalý hastalýklarýn en baþýnda yer aldýðý belirtiliyor. Aids tedevisinin bütün amacý, er geç kesin olan ölümü biraz daha geciktirmek ve hastaya son nefesini mümkün olduðu kadar az acýyla verdirebilmek olarak tanýýmlanýyor. Aids tedevisinin korkunç maliyetini karþýlamaya gücü olmayan yoksullar ne yapacak, diye soruluyor. 6 Ocak 1991’de Nokta, Aids’i bir kez daha kapak yapýyor. “Türkiye’de ve dünyada Aids artýk herkesi tehdit ediyor.” Heteroseksüellerin ve çocuklarýn risk gruplarý arasýnda birinci sýraya yükseldiklerini, kapaktan veriyor. Rakamlarý geçersek, Nokta, dosyaya ahlakçý yaklaþýmýn eleþtirisi ile baþlýyor, doðru bir þekilde. ‘Dehþet’ yakýþtýrmasý her zamanki gibi. Nükleer tehlikeye gönderme yapýlýyor ve “ertesi gün”, Aids tehlikesi için de kullanýlýyor. Ýngiltere’de bulunan, eþcinsel hareketin Aids’e karþý geliþtirdiði politikalara bizzat katýlan Kürþat Kahramanoðlu ile bir söyleþi yapýlmýþ.K.Kahramanoðlu Ýngiltere’de Aids, dolayýsýyla yükselen ahlakçý ve ýrkçý tutumu ortaya koyuyor.Kahramanoðlu sözlerini þöyle bitirmiþ: “Her virüs gibi bunun da eninde sonunda bir çaresi bulunacak .Bundan eminim .Ve birgün olanlarýn tarihi yazýlacak .Bence bu tarihin en enterasan bölümü de bir hastalýðýn nasýl bir ahlaki soruna dönüþtürüldüðü olacak.” Ýstanbul Üniversitesi Çapa Týp Fakültesi Mikrobiyoloji Bölümü öðretim üyelerinden Doç.Dr. Selim Badur’la görüþülmüþ. Badur: “Yaygýn kanýnýn aksine Aids bir eþcinsel hastalýðý deðildir. ABD’de ilk olarak eþcinsel kesimlerde görüldüðü için böyle bir baðlantý kuruldu.Eþcinsellik tek baþýna bir faktör deðil. Ancak çok sýk eþ deðiþtirme virüsün bulaþma olasýlðýný artýrýyor.Yýllar geçtikçe Amerika’da da heteroseksüel kesimde bulaþma gittikçe çoðaldý. 85-86 yýllarýnda Amerika’da görülen vakalarýn %80’ini eþcinseller oluþtururdu, þimdi bu oran %40’a düþtü.” demiþ. Tempo’dan bir Aids kapaðý. 8-14 Aralýk 1991’de bir araþtýrmayý, “Aids’te Doktor skandalý “ baþlýðý ile kapaktan veriyor. Araþtýrmanýn sonucunda Türkiye’nin ürkütücü bir boyutta Aids cahili olduðu ortaya çýkýyor. Türkiye’nin özellikle seçkin doktarlarýnýn önemli bir kýsmýnýn Aids cahili olduðu ise kapaða çýkmýþ zaten. Yazý kapsamýnda büyük bir Freddy Mercury fotoðrafý verilmiþ ! Aktüel’in kelimenin gerçek anlamýnda midemi bulandýran yaklaþýmý karþýsýnda, bakýyorum da sanki “Nokta” daha nesnel ve “haber” mantýðý ile yaklaþmýþ gibi geldi. Eþcinselleri ve aðýr seks iþçilerini “suçlu” gibi göstererek, kendi cahilliklerinin üstüne magazin muhabbeti ekleyen medyacý zatlar tam da sapla samaný birbirine karýþtýrýyorlar. Medyanýn bilinen bu sorumsuzluðu

KAOS GL 22/21


yalnýzca ve yalnýzca varolan sorunlarý daha da karmaþýklaþtýrýyor. Baþka da bir þey deðiþtirmiyor. Deðiþmeyen bir þey de baþta eþcinseller ve aðýr seks iþçilerine yönelik ahlakçý ve ideolojik terör. Bu durumda tekrar etmek istiyorum: Aids’in týbbi yönünü es geçersek ideolojik boyutuna karþý vereceðimiz mücadelede tam baþarýlý olamayýz. Bir kez daha AIDS! Nedir, nasýl bulaþýr, nasýl korunulur ? AIDS, týp biliminde HIV adý verilen Aids virüsünün beyaz kan hücrelerine girerek hücreleri öldürmesi ve böylece vücudun doðal baðýþýklýðýný ortadan kaldýrmasý olarak tanýmlanýyor. Virüsün vücuda girmesiyle baðýþýklýk sisteminin genel dengesi bozulunca, artýk sistem viral, bakteriyel, paraziter saldýrganlara karþý savaþamaz ve kiþiyi koruyamaz duruma geliyor. Vücudun bu saldýrganlara karþý savaþamamasý da hastayý ölüme kadar götürüyor.Yani, insaný Aids deðil, vücudun baðýþýklýk sistemini yýkmasý nedeniyle alýnan bir bakteri ya da mikrop öldürüyor. HIV Virüsünün insan vücuduna girmesiyle ortaya çýkmasý arasýndaki zaman, kiþilere baðlý olarak, 2ile 3 yýldan 10 yýla kadar deðiþebiliyor. Aids ‘e neden olan HIV virüsü 3 yolla bulaþýr: Cinsel ilþki yolu: Virüsü taþýyan erkeðin menisi ve ya kadýnýn cinsel organlarýnýn salgýladýðý sývý aracýlýðý ile, her türlü cinsel iliþki sonucu, kadýndan erkeðe, erkekten kadýna, veya erkekten erkeðe bulaþýr. Kan yolu: Virüsü taþýyan ve ya hastalýða yakalanmýþ kiþilerin kanýnýn, saðlýklý insan kanýna; kan nakli, virüs bulaþmýþ iðne ucu, deriyi kesici ve delici aletler yolu ile bulaþýr. Anneden bebeðe: HIV virüsü taþýyan anneden virüsün; doðum öncesi, doðum ve emzirme sýrasýnda bebeðe geçmesi, yoluyla bulaþýr. Aids ve buna neden olan HIV virüsünün bulaþma yollarýný artýk biliyoruz. Aids’ten korunmak, bu durumda hem çok kolaydýr, hem de her sorumlu bireyin yapmasý gereken olgudur. Korunmak için cinsel iliþkilerde kesinlikle prezervatif (=kondom , =kaput ) kullanýlmalý. Prezervatif; meni, vajinal akýntýlar ve kan gibi AIDS virüsünün bulunabileceði vücut sývýlarý ile temasý önler. Damar yolu ile uyuþturucu kullanýyor iseniz enjektörünüzü kimseyle paylaþmayýnýz. Herhangi bir saðlýk kurumunda, sizin için kullanýlan iðnelerin tek kullanýmlýk olmasýna ve aletlerin steril olmasýna dikkat ediniz. Kan nakli yaptýracaksanýz, test edilmiþ kan kullanýnýz. Çocuk sahibi olmak isteyen çiftler HIV virüsü taþýdýðýnýzdan þüpheniz varsa hamilelik gerçekleþmeden

önce mutlaka bir hekime baþvurmanýz yerinde olur. Bu anne adayý için de olduðu kadar, baba adayý için de geçerlidir. AIDS Virüsünün Kesinlikle Bulaþmadýðý Durumlar: * Öpüþme, dokunma,okþama, el sýkma, sarýlma ile, *Herkese açýk yüzme havuzu, genel tuvalet. duþ, saunada, *Baþkalarýnýn kullandýðý tabak, bardak ve benzeri eþyalarýný kullanarak, halka açýk restoran ve benzeri yerlerde; *Hayvan ýsýrmasý, arý, sinek ve böcek sokmasý ile, *Öksürme ve hapþýrma ile, *Çamaþýr ve benzeri giyeceklerin ortak kullanýmý ile, *Nefes, gözyaþý ve ter ile, AIDS virüsü bulaþmaz. Aids konusunda çalýþmalar yapan uzmanlar daha çok anoloji yöntemine baþ vuruyor ve Aids’e benzer bir hastalýk seçip bu hastalýðýn nasýl yayýldýðýný inceliyorlar. Veba veya Tüberküloza benzemiyor çünkü, solunum yolu ile geçmiyor. Frengiye benzemiyor, çünkü cinsel iliþki dýþýndaki yollarla da bulaþýyor. Geriye Aids hastalýðýný incelemede model seçilecek tek hastalýk ;Hepatit-B. Aids ile benzer nitelikleri ise; kan yolu ile bulaþmasý ve uyuþturucu kullananlarda daha sýk görülmesi. Aids ‘in bulaþma olasýlýðý Hepatit-B’den 3,5 kat daha az. Bununla birlikte Aids anal iliþki sonucu, Hepatit-B’den daha kolay bulaþýyor. Aids, insaný ölünceye dek etkiliyor ve iyileþmesi zor. Hepatit-B ise iyileþebilir bir hastalýk. Bu nedenle Aids’li bir hasta ölünceye dek hastalýðý bulaþtýrabiliyor.Hepatit-B’li bir hasta ise iyileþince normal yaþamýna dönüyor ve virüs bulaþtýrma olasýlýðý ortadan kalkýyor. Paniðe gerek yok! Sorumsuzluðun da alemi yok! NOT: Türkiye Aile Planlamasý Derneði’nin Cinsel Yolla Bulaþan Hastalýklar ve HIV/AIDS Bilgi Hattý kamuoyunu aydýnlatmayý amaçlýyor. Telefon numaralarý: 0.312 435 20 47 0.312 435 20 48 Türkiye Aile Planlamasý Derneði Ataç sok. No:73/3 06420 ANKARA Tel: 0.312 431 83 55 - 43118 78 - 431 56 98

BÝR KÝTAP:

SUSAN SONTAG “böyle yaþýyoruz artýk” öykü. çev: cem akaþ, yky seslerle örülmüþ bir hikaye-ölümün çevresinde dolanan; hastaya, öleceði bilinen ama inkar edilen kiþiye, dostlarýna, o dostlarýn kiþisel korku ve zayýflýklarýna, cesaret ve meydan okumalarýna sivri yýldýrýmlar gönderen, durmadan içimizdeki ve dýþýmýzdaki sessizliði kurcalayan bir kitap-böyle yaþýyoruz artýk susan sontag’ýn deyimiyle, “þimdiye kadar yazdýðým en iyi þeylerden biri.”

KAOS GL 22/22


ARTEMİSİN TAPINAĞI

AŞK ÜZERİNE I YASEMİN ÖZALP Aşk üzerine yüzyıllardır söylenen öyle çok şey var ki, belki de burada dile getirmeye çalışacağım düşünce-duygu formları, bir yerlerde çoktan söylenmiş ve tüketilmiştir. Ben yine de insanlığın bu en temel sorunlarından biri olan “aşk” üzerine düşündüklerimi duyduklarımı, varoluşa “sınırsız ve alansız” bakmaya çalışan bir kadın eşcinsel olarak dile getirmek istiyorum. Aşk yüzyıllardır insan oğlunun kafasını yormuştur. Aşka inanan-inanmayan herkesin yaşamında bir yerleri işgal eder. Aşkın cinsel kimlikleri farklı gruplarda farklı yaşandığını pek düşünmüyorum. Ama yazıda zaman zaman lezbiyen aşk ilişkilerine ayrı olarak değinilecektir. I. “Aşkın mantığı olmaz .” Ne kadar çok duymuşuzdur bu cümleyi ya da kendimizi rahatlatmak için ne kadar çok söylemişizdir kendimize. Aşkı çılgınca algıladığımız zamanlar olmuştur çoğumuzun. Mantık kıstaslarımızı zorlayan durumlarda kalmışızdır. Oysa düşünce-duygu-akıl-mantık diye adlandırdığımız kavramlar, insan bütünlüğü içinde birbirlerinden ayrılamazlar. Bize bu kavramları birbirinden ayırmaya götüren etken, başkalarına ve kendimize açıklayamadığımız , mantık olarak adlandırdığımız dizge içinde biryerlere oturtamadığımız duygularımızdır. Bazı durumlarda mantığımız üstün gelir, bazı durumlarda da duygularımız (!). Bu kavramlar nasıl böyle bir hiyerarşi içine sokulabilir? Birinin diğerinden üstün olabilmesi için bu kavramların birbiriyle bütünlüğü, harmonisi olmayan, birbirinden ayrı kavramlar olması gerekir. İnsan beynini bıçakla ikiye ayırıp; şu kısım duygulara, şu kısım düşüncelere aittir diyebilir miyiz? Bu kavramları böyle bir hiyerarşi içine sokmamızın sebebi toplumsallığımızdır. Özgür düşünceden öylesine uzağız ki; seçimlerimizin toplumsallığımızla, verili olanla, yaşamı algılayışımızdaki hiyerarşi ile uyuşması için kendimizi ölesiye zorluyoruz. Eğer bunlarla uyuşmuyorsa da, yaşadığımızı özünde çılgınca olması gereken bir kavram gibi

gösteriyoruz. Böylece üzerimizdeki bask��yı kaldırıyor, bize çelişik gelen yanlarımıza açıklama buluyoruz. Birşeylere açıklama aradığımız anda da zaten o şeyin kendiliğindenliğini yok ediyor, onu kafamızda daha önceden belirlenmiş olan herhangi bir kalıpla özdeşleştiriyoruz. Yaşamı algılayışımızdaki hiyerarşi farklı sosyoekonomikkültürel seviyelerden bireylerin birlikteliklerine bakış açımızda kolayca fark ediliyor. Çoğumuz böyle birliktelikler kurmuyoruz. Çünkü bu hiyerarşik düzene göre mantıklı olan aynı katmandakilerin aynı katmandakilerle ilişki kurmasıdır. Mantıklı olmayı yaşamımızda öyle bir yere koymuşuz ki, “mantık evliliği” gibi ipe sapa gelmez kavramlar üretebiliyoruz. Aşka mantık arıyoruz, aşkı mantıksız buluyoruz. Çünkü aşkı nesneleştiriyor ona bir standart arıyoruz. Aşkı yaşamıyor, hissetmiyor; onu biryerlerden öğreniyoruz. Çünkü yaşamı da deneyimlemiyor, biryerlerden öğreniyoruz. Toplumsallaştıkça da kutsal kitaplarımız, tabularımız, prensiplerimiz, standartlarımızla vs. kendi kendimizin cehennem zebaniliği görevini kimselere kaptırmıyoruz. II. “Eğer aşktan söz edildiğini duymamış olsalar, Hiçbir zaman sevemeyecek olan insanlar vardır” La Rochefoucauld Öylesine öğretilenlerle yaşıyor, öğretilenlerin gerçeğine öylesine inanıyoruz ki, aşkın bundan payını almaması mümkün değil. Aşkın nasıl bir duygu olduğu, aşık olan insanların ne yapacağı bize çok önceleri öğretilmiş. Birbirimize kaç numaralı bakışlarımızı fırlatacağımız, nasıl jestler yapacağımız belli. Birinin kaşını, gözünü vs. beğendik mi hemen kendimizi aşık sanıyor, bir aşık gibi davranmaya çalışıyoruz. En basitinden birbirimize çiçek vermekten veya sevgilimize çiçek almaktan hiç bıkmıyoruz. Çiçek alış-verişine karşı değilim (çiçeklerin koparılmadıkları sürece daha güzel olduklarını düşünmeme rağmen). Ancak bu jestimiz aşkın getirdiği bir zorunluluk olarak yapılıyorsa hiç gereği yok. Bir insanı sevmek ve bunu ifade edebilmek için araçlara gerek yok çünkü. Ancak kafamızdaki kalıplar öylesine belirgin ki, ne yapmak istediğimiz değil de, ne yapmamız gerektiği ön plana çıkıyor. Bilinçli yada bilinçsiz kendimizi motive ediyoruz. Birlikteliklerin ilk aşamaları da kendimizi had safhada kontrol ettiğimiz bu yapay dünyada şekilleniyor. Sonra bir gün birlikte olduğunuz kişinin beklentilerimize uygun olmayan yanlarını keşfetmeye başladığımızda sorunlar başlıyor. Çünkü bize öğretilen şeyler bizde beklentiler oluşturmuş ve biz beklentilerimize uygun olmayanlara dünyamızda yer açamayız. Yaşamı, aşkı deneyimlemiyoruz. Onu yarattığımız kalıplar içine sıkıştırmak, böylece ona hükmetmek istiyoruz. Kuralları belirli bir oyunda, payımıza mızıkçı bir sevgili düşmemeli. Doğum günümüzü unutan bir sevgiliden daha kötü ne olabilir ki ?(!) Oysa aşk bir formel mantık önermesi değildir. Kapının ardında ne olduğunu biliyorsak, kapıyı aralamak niye? Aşk; olduğu gibi bir şeydir. Yaşamdaki her şey gibi! III. Lezbiyenlik toplumda o kadar örtük ki, lezbiyen aşk ilişkileri yaşamak da günümüz koşullarında oldukça zor görünüyor. Toplumca yok sayılma, her şeyi kaçamak yaşama, bazen duygularımızı ve düşüncelerimizi paylaşacak birilerini bile bulamamanın yarattığı sıkıntıların üzerine, bir de partner bulma sorunları ekleniyor. Bu sorun çoğumuzun beynini işgal ediyor, zamanımızı öldürüyor. Bazen yaşamın bütün alanlarını bir yana bırakıp kendimizi bir yöne motive ediyoruz. Bir şeyler bekliyoruz. Beklediğimiz şeyler de kafamızda bütün sınırlarıyla çoktan şekillenmiş. İşte bu yüzden yaşanan tüm deneyimler beklentilerimizin dışında kalıyor. Çünkü onlar durağan değil dinamik, yani yaşama ait. Aşkı beklerken ya da yaşarken onun tutsağı oluyoruz. Aşık olduk diye çay içmenin keyfini bir yana mı bırakalım? Eğer aşka (ya da her hangi başka bir alana) böylesi bir hiyerarşik üstünlük tanırsak, elbette onun rengini yitirir ve onu tutsaklığa dönüştürürüz. Bu tutsaklığın yaşamımızın diğer alanlarını da tüketmesi işten bile değildir.

KAOS GL 22/23


AVRUPA’DA GAY VE LEZBİYEN YAŞAMI ÜZERİNE BEŞ SÖYLEŞI Kopenhag’da 21-30 haziran tarihleri arasinda düzenlenecek olan Gay & Lesbian Europride 1996 etkinlikleri arasinda aşağidaki tartişmalar da bulunuyor.

Pazartesi: Yaşam Kalitesi Gay ve lezbiyenlerin günlük yaşamlariyla ilgili yapilan üç çalişma ( Danimarka, Hollanda, İsveç) sunulacak, ardindan bir dizi anahtar konudu tartişmalar yapilacak. Konular arasinda şunlar var: Egemen eğilimler, ayrimcilik karşiti yasalarin çikartilmasi, eşit haklar, farkli olabilme hakki, diğer azinliklarla işbirliği için stratejiler. Üç çalişma ise şu konular üzerinde: Yoksulluk, lezbiyenler ve gayler (Gay ve Lezbiyen Eşitlik Aği/Yoksullukla Mücadele Birliği, Dublin 1995), Lezbiyen varoluşun görünürlülüğü (Avrupa Topluluklari Komisyonu/Danimarka Ulusal Gay Lezbiyen Organizasyonu, 1993/1995), Stockholm’de eşcinsellere yönelik tehdit, şiddet ve diğer suçlar (Kamu Sağliği Enstitüsü/Suçbilim Enstitüsü, Stockholm Üniversitesi, 1996)

Sali: Eşcinseller ve Aile Çok sayida gay ve lezbiyen, yalnizca gay ve lezbiyen olduklari için içinde çoçuk sahibi olabilecekleri bir aile kurma hakkindan vazgeçmeyi reddediyorlar. Bunun ardindan gay ve lezbiyen topluluklari içinde ortaya çikan yeni aile kaliplari, eşcinselleri ve çocuklarini kamuoyunda tartişilan bir konu haline getirdi. Tartişmanin ana konusu, çocuğun her iki cinsiyetten ebeveyne olan ihtiyaci. Yasal çerçevede yapay döllenme ve evlat edinme hakki, eşcinseller arasinda her zaman gündemdeydi. Fakat gay ve lezbiyen aileleri fikrinin özellikle çocuklu olarak toplumun geniş bir bölümünce kabul edilmesi oldukça zor. Gerçekten eşcinsel aileler bu kadar farkli mi? Eğer öyleyseler-farkli olmanin neresi yanliş?

Çarşamba: Eşcinseller ve Kilise İncil’e göre, eşcinseller, heteroseksüellerden daha günahkârlar mi? Kimlik ve pratiği ayirmak mantikli mi? Eşcinsellere karşi birçok önyarginin kökeninde İncil var, bu önyargilara kilise de neden oldu ve bunlar hükümetlerce devam ettirildi. Bu toplantida, eşcinsellere karşi çoğunlukla olumsuz olan tutumun arkasindaki gerçeklere ve farkli ülkelerdeki tutumlara bakilacak. İskandinav ülkeleri ayni cinsiyetten eşe sahip olabilmeyi yasal olarak kabul etti, çok sayida başka Avrupa ülkesi de ayni niyette. Eşcinsel çiftlerin kilisede takdis edilmeleri İsveç ve Norveç kiliselerinde kabul edildi. Danimarka kilisesinde bu günlerde tartişiliyor.

Perşembe: Kimlik Bugünkü tartişma, birçok açidan ve değişik organizasyonlarca tanimi yapilan kimliğin nasil şekillendiği ve toplumsal akimlardan ve siyasal iklimlerden nasil etkilendiği üzerine olacak. Gay ve lezbiyenler için koşullarin çok farkli olduğu üç Avrupa ülkesinden(İngiltere, Hollanda, Danimarka) katilimcilar kendi ülkelerindeki gay/lezbiyen organizasyonlarindan ve bunlarin toplumsal, siyasal ve kişisel tutumlar üzerindeki etkilerinden bahsedecekler. Tarihsel ve çağdaş perspektiflerden gay/lezbiyen kimliğinin ortak ve farkli taraflari anlatildiktan sonra, konuşmacilar kendi ulusal gay/lezbiyen kimliklerini Avrupali çerçevede konumlandiracaklar. Daha sonra tartişmaya Danimarka ve diğer Avrupa ülkelerinden politikacilar katilacaklar, beraberinde sağlik ve eğitim politikasi gündeme gelecek. Siyasal iklim, toplum içeresinde açik ve doğal bir kimliğin gelişimini nasil etkiler? Kişinin kimliğinin şekillenmesinde bilgi ve haberleşme ne kadar önemli?

Cuma: Eşcinsel Avrupa Avrupa’da gay ve lezbiyenlerin yasal ve ahlâki konumu, ülkeden ülkeye farklilik göstermekte, ama yeni bir binyila yakyaştikça, durum her yerde değişiyor. Şiddetli çabalari sonucunda, Avrupali gay ve lezbiyenler politikacilarin dikkatini çekmeyi başardilar-bu ulusal düzeyde olduğu gibi Avrupa Konseyi ve Avrupa Parlementosu, ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Organizasyonu’nda da gerçekleşti. Şimdiye kadar üç ülkede (Danimarka, İsveç, Norveç) ayni cinsiyetten insanlarin evliliğine yasal olanak tanindi, eşcinsel çiftler de heteroseksüel çiftlerle benzer hak ve sorumluluklara sahipler. Bir dizi başka ülke de-Hollanda ve İzlanda gibi- ayni yolda. Birçok ülkede, cinsel tercih gerekçesiyle ayrimcilik yapilmasini yasaklayan yasalar da var. Fakat bu aydinlanma her yerde yok, Avrupa’da halâ eşcinselliğin yasak olduğu ya da cinsel ilişki için olgunluk yaşinin heteroseksüeller ve eşcinseller için farkli olduğu ülkeler var. Üç gözlemci, Avrupa’nin farkli bölgelerinde artan özgürlüklerin yanisira maruz kaldiklari baskilari da anlatacaklar. Bir dizi politikaci da gerek ulusal parlementoda, gerek Avrupa Parlementosu’nda gay ve lezbiyen haklarini artirmak için yaptiklari çalişmalardan bahsedecekler.

Çeviren: Gayboy


KaosGLD22