Issuu on Google+

MART 1996

YIL 2

SAYI 19

KATİL FRANSA! SEN KORKUNUN KALELERİNDE ÇÜRÜRKEN Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jean Genet Jea

O YÜREKLERİMİZİN DERİNLİKLERİNDE YAŞIYOR


MEYDANLARDAYDI! 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla Ankara Tandoğan Meydanı’nda bir miting düzenlendi. Mitinge ilk kez eşcinseller de katıldı. Kaos GL’den ve Venüs’ün Kızkardeşleri’nden erkek ve kadın eşcinsellerin birlikte katıldığı miting, Kaos Eşcinsellerinin ilk sokak eylemi oldu. Eylem, ‘coming out’ sorununun medyaya poz vermekle değil, hayatın içinde mücadeleyle ortadan kalkacağını göstermesi açısından da genel bir önem arz ediyor. Kaos GL ile Venüs’ün Kızkardeşleri’nin dayanışması, eşcinsellerin birliğinin önemi ve gerekliliği açısından da özel bir anlam taşıyor. Derginin ortasında okuyabileceğiniz bildiriyi, mitingde dağıttık. Ortalama 500 kişinin katıldığı mitingde bildiri merak ve şaşkınlıkla karşılandı. Çoğunluğun, bildirileri okuduğunu gözlemlemek de sevindiriciydi. Miting alanında, mitingi düzenleyen platform görevlileri, mesajımızı okumadı. Hiç de hoş olmayan bu durum, bizleri şaşırtmadı; doğrusu, sözkonusu zihniyetin değişmesi zaman alacak. Başlangıçtaki heyecanımızı yenerek, coşkuyla halaylar çektik ve kendi sloganlarımızı haykırdık. Tekrar tekrar “Toprak, Komün, Özgürlük”, “Kaos Kaos Kaos”, “İbne Değil Eşcinsel, Gay Lezbiyen Burdayız” diye haykırdık. İki gruptan destekleyici alkış geldi. Bununla birlikte, toplumsal eşcinsel imajına uymuyor olmalıydık ki çoğu insan şaşkınlıkla bakıyordu. Bu durum, açık ve gizli bütün eşcinseller açısından olumlu bir etki yaratabilir. Şaşkınlıkla izleyenlerin, okulda, sokakta, fabrikada ve sendikada arkadaşlarıydık ve onlar bunu gördü. Üstelik bu bir başlangıçtı. Başta da söylediğimiz gibi bu bir 8 Mart mitingiydi. Yani kadınların günüydü! Başka mitinglere binlerce insan katılırken, buna ancak 500 kişiyi geçen bir kitlenin katılması üzücü olmakla birlikte tam bir rezalettir. Kadın mitingi olduğu için önemsenmediğini söylemek kesinlikle doğru olur. Bu ikiyüzlülüğün sorgulaması yapılmadan, hiçbir sözün anlamı olmayacaktır. Binlerce üyesi olan memur sendikalarının, kadın üyeleri acaba miting yapılırken, evlerinde hafta sonu temizliği yapıp, çamaşır mı yıkıyorlardı? İşten çıkıp, iş arkadaşı kadını ya da karısını eve yemek yapmaya ve çocuk bakmaya gönderirken, kendisi sendikaya giden erkekler bu ikiyüzlülükle hangi mücadeleyi verebilirler? Kimse bizden, kadınları yedek güç olarak gören ve toplumsal kadınlık ile toplumsal erkekliği sorgulamadan sahte bir kadın-erkek eşitliğinden sözeden zihniyetin samimiyetine inanmamızı beklemesin.

*”Aile” seminerindeki Atilla arkadaşımızın zaman zaman yazılarına rastladığınız Atilla Karakış olmadığını belirtme gereği duyduk. *Bu sayıda sayfa sıkıntımızdan dolayı Yaşamın İçinden Kartpostallar’a yer veremedik. Önümüzdeki sayıdan itibaren devam edecek. *küçük Mevlana *Murat *C.Melih Rebel *Mehmet Alaz yazılarınız önümüzdeki sayıya kaldı.

Ve siz eviyle evli kadınlar: Kapitalistler için çalışmanın neyi kutsalsa, çok matahmış gibi “emekçi kadın”diyenler, eviçi emeğinizi görmezden gelirken, bu ikiyüzlülüğe karşı daha ne zamana kadar susacaksınız? Erkek ve kadın eşcinsel arkadaş, onurlu ve özgür bir hayatı, kimse bize sunmayacak. Ancak onu biz, mücadelemizle yaratabiliriz. KAOS GL

KAOS GL AYLIK POLİTİK GAY VE LEZBİYEN DERGİSİ MART 1996 YIL 2 SAYI 19 İLETİŞİM İÇİN SADECE VE EKSİKSİZ OLARAK ŞU ADRESİ YAZINIZ:

ALİ ÖZBAŞ P.K. 53 CEBECİ / ANKARA HER AYIN 20’SİNDE ÇIKAR.


JEAN GENET - BIR AZIZ, BIR SUÇLU Savaş

G

enet’yle ilgili bir yazı yazmak yerine, onun yüzünün, masum ifadesinin bütün bir karesini kapladığı kısa metraj bir film yapılması daha iyi olurdu. Masumluk onun da söylediği gibi her zaman aldatıcıdır. Hayatının büyük bir kısmını hapishanelerde, kalanını da otel odalarında geçiren bir lanetli şair için ne denilebilir ki! “Poète maudit” (Lanetli Şair), Verlaine tarafından geçen yüzyıl sonlarında, hiçbir akıma sokulamayacak, marjinal bir yaşam sürmüş, hatta suçlu, aykırı şairler, yazarlar için bulunmuş bir deyim. Genet düzyazılarıyla, uyumsuz tiyatro eserleriyle tanınmıştır. Ama birgün ıslahevi kütüphanesinde ortaçağın en büyük şairi Ronsard’ı keşfettiğinde şiir yazmaya ve okumaya karar vermiştir. Başlangıçta en büyük tutkusu okumaktır, daha çok da çalmak. Tutuklanmalarının bir çoğu kitap çalmak yüzündendi. İlk uzun şiiri “Pecheur du Suquet”de Ay’la sohbet eden bir hırsızın öyküsü geçer...bir opera librettosu olabilecek durulukta ve edebiyat kalitesinde. Genet argoyu Paris’in sperm, marihuana, ucuz kadın parfümü kokan arka sokaklarından, kanalizasyonlarından çekip çıkarmış, kullanılır hale getirmiştir. Şiir için “Cenaze Töreni” adlı kitabında bakın neler diyor: “Şiir veya artıkları kullanma sanatı, boku kullanma ve size yedirme sanatı...” Bu yazıda onun sadece edebi kişiliğine değinilecek. Onun politik yanı, dine bakışı, hayatla ilgili gözlemleri, felsefesi edebi kişiliğiyle zaten hep uyum içindedir. O yazdığının adamı olmamış, bizati kendini yazmıştır. Bütün romanlarında başkişi kendidir. Erotik, çoğu zaman da aşağılanmış serüvenini şiirsel-müstehcen bir dille anlatmıştır. Öyküsü Camille Gabrielle Genet’nin gayrimeşru oğlu olarak dünyaya gelmesiyle başlamıştı aslında. Babası belli değildi. Bir köylü ailesi tarafından büyütüldü. Aşağılanmayı ve kaba şiddeti orada öğrendi. Mutsuz çocukluğu uzaktan bir deniz feneri gibi parıldayan bir şeyle apaçık aydınlandı. Bu okuduğu kitaplardı. O macera romanları okuyup köşesinde pinekleyen bir küçük burjuva asla olmadı. Tam tersi kendi macerasını kendi yarattı. Evden kaçtı, hırsızlık yaptı. On yaşındayken tutuklandı ve kötülüğüyle ünlü Mettray ıslahevine gönderildi. Ona göre hapishanedeki en iğrenç şey bir m a s u m’du. Ruhunun ta derinliklerinde başka bir gedik fark etti. Işte o an aşağılanmayı bir aziz inceliğiyle bezediği bir felsefe haline getirdi: ”Kendimi beni gördükleri gibi alçak, hain, hırsız, ibne olarak görüyorum”. Bu sözleri sarf ederken asla bir kabulleniş gözlenmez onda. Bu bir dokunulmazın Hindistan’ı terk edip uzun yollar ve yüzyıllar katettikten sonra çingene gururuna sahip olması gibi birşeydi. Aşağılandığı Hindistan’ı terk eden bir Parya’ydı o. Dokunulmazdı, toplumdışıydı. Bunu değiştirmek için uzaklara kaçsa bile başkaları ona bu sefer de çingene diyecekti.Bu ruhsal göç sırasında keşfettiği, bu durmadan ona bir ad yakıştıran düşmanın diliyle konuşmasını öğrenmek oldu. Bunu da edebiyatla yaptı. 1945’ de (Dilimize ekin yayınları tarafından çevrildi) “Miracle de la Rose” (Gülün Mucizesi) adlı eserini hapishanede yazdı. Daha çok geriye dönüşlerle ıslahevindeki eşcinsel deneyimlerinin, hapsedilmenin, suçluluğun ve aşkın içten ve canlı bir resmini çizer. İslahevinden firar ettikten sonra Avrupa’nın pek çok şehrini gezdi. Kaçakçılık ve hırsızlık yaptı. Tam bir serseri hayatı sürdüğü bu yılları (1930-39) “Journal de Voleur” (Hırsızın Günlüğü) adlı romanında anlatacaktı sonraları. Estetikçiliği, varoluşçuluğu ve uyumsuzluk anlayışını bu dokuz yıllık süre içinde yaşıyarak keşfetti, bunları kitaplardan edinen entellektüel burjuvaların tam tersi. Yazmaya 1942’de Fresnes’de, hapiste yatarken başlamıştı. “Notre-Dame-Des-Fleurs” (Çiçeklerin Meryemanası) burada yazıldı. Bir gardiyan yazdığı defteri alınca, o da tuvalet kâğıdı üzerine yazarak tamamladı romanı. Kitabın başkarakteri Weidmann -ki ona çiçeklerin meryemi adını takmıştır Genet- altı kişiyi öldüren bir katildi. Romanda muhabbet tellalları, fahişeler, işgal öncesi Paris’inin uç tiplerini, yeraltı dünyasını anlatır. Dinsel ikonografiyi kendi mastürbasyon fantazileri için kullandı. Bu kitapla Sartre’ın, Simone de Beauvoir’in ve Cocteau’nun ilgisini çekti. Ama onun aslında istediği, kitaplarının sadece eşcinseller ya da bohem aydınlar arasında değil, okudukları zaman dehşete kapılacak, hrıstiyan ahlâkları zedelenecek ortasınıf insanlarının eline ulaşmasıydı. 1947’ de onuncu kez tutuklandı ve ömür boyu hapse mahkûm edildi. Yazarların çoğu -ki başlarını Sartre çekiyordu- bir bildirgeyle Fransız Cumhurbaşkanı’na başvurdular ve affedilmesini istediler. Ve Genet sonunda bu girişimlerle affedildi. “Pompes Funèbre” (Cenaze Töreni) ve 1982’de beyazperdeye uyarlanmış “Querelle de Brest” aynı yıl, 1947’de yazıldı. Genet daha sonra birçoklarına (bunların arasında önemli yazarlar Ionescu ve Beckette de vardır) örnek oluşturacak tiyatro oyunlarına yöneldi. Yeni -Klasikçi anlayışla yazdığı tek perdelik oyunlarında Sartre

KAOS GL 19/3


etkisi gözlenir.”Haute Surveillance” (Gözetim altında) 1949’da yazıldı ve hapishane konusunu tekrar ele aldığı bir oyundu. (Bu oyun dilimize Yazko Çeviri tarafından ilk kez 1982’de çevrilmiştir). Iktidar ve hükmedilen ilişkisini işlemeye başladığı bir dizi oyunla karşımıza çıkmaya “Les Bonnes” (Hizmetçiler) ile 1947’de başlar. (Dilimize ilk kez 1964’de çevrilmiştir bu oyun, bu günlerde Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelenmektedir). Bu temayı daha sonra “Le Balcon” (Balkon, 1956), “Les Nègres” (Zenciler, 1958) ve Fransa’nın Cezayir bağımsızlık savaşındaki tutumunu eleştirdiği için şimşekleri üzerine çeken “Les Paravents” (Paravanlar, 1961) ile sürdürdü. Bu oyunlarda karakterler kendilerini bir başkasının kimliğinde algılamaya çalıştıkları için belirsizlik içinde geçen bir atmosfer hakimdir. Öykünmeler, oyun içinde sahte rollere ve onlara denk düşen sahte işlevlere dönüşür. Genet’nin amacı dışavurumcu bir çabayla seyirciyi şaşırtmak ve böylelikle ikiyüzlülüklerini açığa çıkarmaktır.O izleyici değil s u ç o r t a ğ ı arar. Bir bakıma “Tiksinti Tiyatrosu” da denen bu oyunlarda savaş sonrası Fransız sağ ve solunun politik yavanlıklarına başvurmadan dramatik bir yoğunluk elde eder. Hiçbir akımın, hiçbir görüşün yanında açıkca yeralmamıştır Genet. Politik tavrı her zaman içten, dürüst ve dolaysızdır. Gerçek bir asinin ve anarşistin tavrına sahipti; hiçbir toplumsal disiplin ve siyasi bağlantı onu ilgilendirmiyordu. Alçaltıcı erotik deneyimi ve cinsel kimliğinin hep örselenmiş oluşu onu mistik bir alçakgönüllülük kavramının kıyısına taşıdı. Kendini küçük düşürme girişimleri, kendi kendini aşağılaması bir çilekeşin, bir azizin çabasından pek farklı değildi. Sartre’ın kitaplaştırdığı bu çaba “Saint Genet, comédien et martyr” (Aziz Genet, oyuncu ve kurban) adlı çalışmada kendine ifade buldu. Playboy muhabiriyle bir otel odasında söyleşi yaparken, “Bir piçtim, toplumsal düzende yeralmaya hakkım yoktu. Ayrıksı bir kader istediğimde geriye bana ne kalıyordu? Özgürlüğümü, imkânlarımı ya da sizin dediğiniz gibi yeteneklerimi -yazarlık yeteneğim olduğunu henüz bilmezken- azami kullanmak istediğimde? Bana bir aziz olmayı istemek kalıyordu, başka birşey değil, yani insanın inkarı olmayı istemek.” Azizle suçlu arasındaki benzeşmeyi “Yalnızlık” olarak kurguladı. Azizler de suçlular da toplumu başka yönlerle de olsa hep korkutmuştur. Toplumla aziz arasında bir uyuşma yoktur. Genet ne yazık ki kurbanı olduğu bir kültürün ürünüydü. Fransızca yazıyordu. Fransa ise onu tümüyle kabullenmemişti. 1986’da, Mart ayı Jack’s Hotel’e yerleşti. Hiçbir zaman evi olmadı. Ondört Nisanı onbeşine bağlayan gece bu otelde, odasında öldü. İsteği üzerine Fas’ta Laraş kentindeki Roman Katolik İspanyol mezarlığına gömüldü. Mezarlığın bir başını belediye hapishanesi, bir başını genelev beklemektedir. Yazının başında söylediğim gibi, bu onun yüzünün, masumluğunun vurgulandığı bir film karesi olmalıydı. Endişeyle kırışmış alnı, üç numara traşlı başı ve elinden düşürmediği sigarası... Bitirdiğim şu yazıya bakıyorum. Onun hayatı, yazıları gibi şaşırtıcı; gülümsüyorum, çünkü Genet’nin dediği gibi “Tamamlanmış en basit iş bile mucizevidir.”

KAOS GL 19/4

UN CHANT D'AMOUR FİLMİN KÜNYESİ UN CHANT D'AMOUR FRANSA, 1950, 25', SİYAH-BEYAZ, SESSİZ SENARYO / YÖNETMEN / KURGU : Jean Genet YAPIM : Nico Papatakis GÖRÜNTÜ YÖNETMENİ : Jacques Natteau OYUNCULAR : Lucien Senemaud, Java, Andre Reybaz, Coco Le Martiniquais

Yeşim T. Başaran

GİRİŞ Ödev hazırlamak üzere bu filmi seçmemin en büyük sebebi, öncelikle eşcinsel olmam ve Jean Genet'nin bu yirmi beş dakikalık erotik, şiirsel, fantazisinin Avrupa'nın en önemli kısa gay filmi olmasıdır. Bu filmin kurulu düzenin yüzüne şamar gibi inmesi açısından Genet'nin diğer eserlerinden bir farkı yoktur. Bu da onu daha önemli kılmaktadır. Filme iki yönden yaklaştım. Birincisi, Gülün Mucizesi ile paralelliklerini inceledim, ikincisi ise Genet'nin filmde kullandığı bir renk karşıtlığından yola çıkarak toplumun eşcinselliğe bakışı ve eşcinselliğin nerede olduğunu anlatmaya çalıştığını düşündüm. Bu nedenle çözümlemeye geçmeden önce eşcinsellikle ilgili kısa bir bölüm yazdım. Yazı boyunca, her kaynağa gönderme yapmanın hem okuyan, hem de yazan açısından zor ve gereksiz olduğunu düşündüğüm için bundan elverdiğince kaçındım. Fllme ulaşmamda katkılarını azımsayamayacağım Kaos Gaylerine teşekkür ederim. Ayrıca, Savaş'a da Jean Genet'ye yaklaşımım konusundaki değerli katkılarından dolayı teşekkür ederim.

LANETLİ YAZAR JEAN GENET Bir eser çözümlenirken, onu üreteninden, hele ki üretenin çağından ve yaşantısından bağımsız düşünemeyiz. Aksi takdirde ulaşmamızın çok kolay olacağı ipuçlarından yoksun kalırız. Bu nedenle filme geçmeden önce Jean Genet'den bahsetmek uygun olacaktır. Jean Genet 19 arlık 1910'da Paris'te doğdu. Evlilik dışı bir çocuk olan Genet'yi annesi Camille Gabrielle, yedi aylıkken Kimsesizler Yurduna bırakıp, ortadan kayboldu. 30 Temmuz 1911'de bir zanaatçı ailesinin yanına yerleştirildi. 1923'de ilkokul diplomasını


aldı. Dersleri çok iyi olduğu için, mürettiplik mesleğini öğrenmesi için bir zanaat okuluna gönderildi. On gün sonra oradan kaçtığı için, bulunduğunda tekrar Kimsesizler Yurduna yerleştirildi. Kaçmaya devam ettiği ve ufak tefek suçlar işlediği için mahkeme tarafından, reşit olana kadar Mettray ıslahevine kapatıldı. 18 yaşında, Mettray'dan ayrılabilmek için kurasından önce askere yazılıp orduya katıldı. 1936'da firar edip, bir yıl boyunca sahte kimlikle Avrupa'yı dolaştı. Tutuklandı, hapse atıldı, sınır dışı edildi; İtalya, Yugoslavya, Çekoslavakya, Polonya, Avusturya, Almanya ve Belçika'dan geçti. Hırsızlıktan ve kaçakçılıktan da uzak durmadı. 1937'de Paris'e döndüğünde hakkında yapılan suçlamalardan kurtulamadı. Tam bir serseri gibi yaşadığı bu dönemden Journal du Voleur (Hırsızın Günlüğü) adlı otobiyografik romanında bahsetmiştir. Toplum dışı bir yaşamdan yazarlığa geçen Jean Genet, 1942'de kitap çalmaktan Fresnes hapishanesinde tutukluyken, ilk şiiri Le Condamné àmort'u (İdam Mahkumu) masrafları kendi üstlenip bastırarak ve gizlice dağıtarak edebiyat dünyasına girdi. Savaş öncesi Montmartre'ın muhabbet tellalları, sapıklar ve katillerden oluşan yeraltı dünyasını canlı bir biçimde anlattığı, ayrıca bir hücredeki uzun bir mastürbasyonun şiirsel anlatımını da içeren Notre-Dame-Des-Fleurs'u (Çiçeklerin Meryemi) ve Miracle de la Rose'u (Gülün Mucizesi) da aynı hapishanede yazdı. Bu ilk romanlarıyla Jean Cocteau, Jean Paul Sartre ve Simone de Beauvoir'nın ilgisini çekti. 1947'de onuncu kez hırsızlık suçundan yargılanıp yaşam boyu hapis cezasına çarptırıldı. 1948-1949 yıllarında Les Bonnes (Hizmetçiler) ve Haute Surveillance (Gözetim Altında) oyunlarıyla tiyatroya el attı. Aralarında Sartre ve Cocteau'nun da bulunduğu ünlü yazarlardan oluşan bir kurulun Fransa Cumhurbaşkanına başvurması sonucunda 1949'da nihai olarak affedildi. Kısa sürede uluslararası üne kavuştu. Öyle ki, Le Balcon (Balkon) Paris'ten önce Londra ve New York'ta, Les Paravents (Paravanlar) ise Batı Almanya'da sahnelendi. Genet, toplumsal disiplin ve siyasi bağlantının her türlüsüne karşı çıktı. 1970, Genet'in büyük siyasi yılı olacaktı. 1 Mart'an 2 Mayıs'a kadar, Black Panther Party ile birlikte, yorulmak bilmeden, Amerikan toprağını katederek, üniversitelerde ve basın karşısında konferanslar verdi. 20 Ekim'de de Filistin kamplarını ziyaret etmek için Ürdün'e gitti. Ortadoğu'ya dört defa gittikten sonra, Ürdün'lü yetkililer tarafından tutuklanarak sınırdışı edildi. 1970'li yılların başından itibaren, Filistin kamplarında ve Kara Panterler'in yanında kaldığı dönemleri anlatan bir eser (Un captif amoureux-Sevdalı Tutsak) yazmaya başladı. Kitap on beş yıl sonra Gallimard yayınlarından yayınlanacaktı. 1986 yılının 14 Nisan'ını 15'ine bağlayan gece Paris'te bir otel odasında öldü. Sadece birkaç kitap, bir ceket, birkaç gömlek, bir takım elbise ve bir valiz sahibi olan Jean Genet hapishaneden çıktıktan sonra, otel odalarında yaşamaya başlamıştır. Burjuva dünyasından tamamen sıyrılmış olarak, suç ve hukuğun birbirinin gölgesinden başka bir şey olmadıklarını kavramıştır. Doğuştan gelen koşullar ve görevleri yüzünden bu dünyanın dışına

atılmış olan Genet, bu dünyayı meydana getirenlere hakaret etmekle o dünyaya dokunmak cüretini gösterir. Kendisi de eşcinsel olan Genet, kitaplarında hırsızların, katillerin, fahişelerin, eşcinsellerin, hainlerin dünyasını kötülüğün, ihanetin suçun kol gezdiği bir, dünyayı anlatır. Eserleri bu ortamları gözlemesinin değil , buralarda yaşamasının bir sonucudur. İnsanların bel bağladıkları, inandıkları bütün değerleri altüst edip ikiyüzlüklerini suratlarına çarpar. Kurulu düzeni yerden yere vurur, bunu en kaba, argo sözcükleri en açık seçik, edepsiz anlatımları lirik bir tarzda kullanarak yapmayı başarır. Asıl isteği kitaplarının tutucu bankacıların eline geçmesi, köylü kulübelerine girmesi, polis memurlarının ya da kapıcıların eline geçmesi olduğu halde, kitapları genelde neyle karşılaşacağını çok iyi bilen insanlara ulaştı. Yaşadığı şiddetli ve çoğunlukla aşağılayıcı nitelikteki erotizm onu mistik bir alçakgönüllülük kavramına götürdü. Erotik ve çoğunlukla müstehcen konuları evrenin şiirsel bir anlatımına dönüştüren Genet'nin romanlarında geleneksel bağlılık, gizlilik, alçakgönüllülük ve tanrılaştırma erdemleri yeralır.

"EŞCİNSELLER GÜZELDİR"1 Rahat Bırakılmayan Kavram: Eşcinsellik Bir kavramın rahat bırakılmaması, peşisıra bu kavramın içerdiği anlamı oluşturan şeylere de yansıyor. Yâni burada kastettiğim, öcü gibi görülen, haklarında binlerce önyargının toplumun koridorlarında dolaştığı eşcinseller. American Psychiatric Association'ın eşcinselliği ruhsal hastalıklar listesinden çıkarması çok değil, yaklaşık yirmi yıl öncesine dayanıyor. Psikiyatrinin eşcinselliği bu dışlamışlığı, itmişliğinden dolayı toplumsal bir önyargı olan homofobi bizi şaşırtmamalı. Sosyal psikolojide önyargı, belli bir gruba ilişkin yanlış ve eksik bilgilenişten kaynaklanan bazı genellemelere, stereotiplemelere dayalı ve yeni bilgiler ve anlayışlarla karşılaştığında değişmeye açık olmayan olumsuz (veya düşmanca) bir tutum olarak tanımlanmaktadır. Eşcinsellere ilişkin yanlış ve eksik bilgilenimlerden kaynaklanan (tabii ataerkil toplum düzeninin azımsanmayacak katkısını unutmamak gerek) genellemeler ve stereotiplemelerin önayak olduğu homofobi, eşcinsellerin gerçek dünyasını dışlayarak, insanların zihinlerinde bir kâbus, bir cehennem oluşturuyor. Genet, filminde yarattığı bir karşıtlıkla, toplumun eşcinselliğe bakışını ve eşcinselliği yan yana koymuş olduğu için, önce bu açıklamaları yapmayı uygun gördüm.

11970

Haziran'ında, American Medical Association'ın ulusal kongresini, Chicago Gay Liberation'ın eylemcileri gizlice salona girerek ve ilk "eşcinsel" kelimesini duyduklarında da "Eşcinseller Güzeldir" ve benzeri pek çok sloganı bağırarak sabote ettiler.

KAOS GL 19/5


Jean Genet ve Eşcinsellik Genet, bir eşcinsel olarak, konuya elbette bu taraftan bakmakta ve her durumda olduğu gibi toplumu reddetmekten çekinmemektedir. Homofobik toplumun kara çalmalarına rağmen, bence, eşcinselliğin anlamını kavramış (eşcinselliğin abartılacak ya da korkulacak bir şey olmadığını, sımsıkı kucaklanması gerektiğini) olan Genet, şöyle söylemektedir: "Eşcinsellik, gözlerimin rengi, ayaklarımın sayısı gibi bana verilmiş bir şeydi. Küçük bir çocukken öbür oğlanların benim üzerimdeki etkilerinin bilincine vardım, kadınlar hiçbir zaman beni çekmediler. İşte ancak bu çekiciliğin bilincine vardıktan sonradır ki eşcinselliğimi, kelimenin Sartre'çı anlamında, özgürce "seçtim", "karar kıldım". Bir başka ve daha basit bir deyişle, eşcinselliğin toplum tarafından kınandığını bile bile, buna razı olmam gerekti."

UN CHANT D'AMOUR (BİR AŞK ŞARKISI) Genet'nin 1950 yılında çektiği bu yirmi beş dakikalık sessiz film, bir Fransız hapishanesinde geçmektedir. Kelimenin tam anlamıyla sessiz olan bu filmde ses kuşağı bulunmamaktadır. Filmin konusu kısaca şöyle: Film başladığında gördüğümüz, iki hapishane penceresinden uzanmış birer koldur. Kolların sahiplerini göremeyiz; birisinin elinde ucunda çiçek olan bir ip vardır, sallayarak onu ötekisine ulaştırmak ister fakat ötekisi ipi bir türlü yakalayamaz. O sırada oradan geçmekte olan bir gardiyan olanları görür. Daha sonra alıcı hapishanedeki hücrelerden birine girer (hapishanenin içinde gri renk hakimdir), ve odada sözkonusu çiçeği gördüğümüz için, bu mahkûmun (1. mahkûm) yan hücredekine (2. mahkûm) çiçek sunmaya çalışan mahkûm olduğunu anlarız. Boylarının yetişmediği pencereden kurmaya çalıştıkları iletişim, onları ayıran duvar boyunca da devam etmektedir. 2. mahkûm, sol kolunun üst yarısındaki denizci dövmesine sarılmış bir şekilde ve onu okşayarak dansetmektedir. 1. mahkûm duvardaki bir deliğe ince bir çubuk sokar ve ötekisine içtiği sigaranın dumanını sunar. Sonra, deliği, ağzında ıslattığı bir ekmek parçasıyla kapatır. Bu sırada gardiyan da hapishanenin içine girmiş, kapılardaki deliklerden mahkûmları seyretmektedir. Değişik ve yaratıcı şekillerde mastürbasyon yapan mahkûmların herbiri gardiyanın kendilerini gözetlediğini farkettiği halde devam ederler. Hatta dansederek mastürbasyon yapan bir tanesi, daha çılgınca dansetmeye başlar (bahsedilen mahkûmların herbiri ayrı ayrı hücrelerdeler). Bu erotik görüntülerin esinlemesiyle, gardiyan iki erkeğin seviştiği bir hayâl kurar (hayâlin görüntüsü siyahtır, daha açıklayıcı olmak gerekirse, hayâl boş bir mekânda ve siyah hakimiyeti altındadır).Ayrıca hayalinde filmin açılma sahnesindeki gibi bir çiçek sunma olayı vardır, fakat çiçek sunulan çiçeğe bir türlü ulaşamaz. Ardından 2. mahkûmun kendi vücudunu sevişini ve 1. mahkûmun, 2. mahkûma olan aşkından ve ona ulaşamamasından dolayı ağlayarak mastürbasyon yapışını görürüz. Bu

KAOS GL 19/6

ulaşamama öyle çekilmez bir hal almıştır ki 1. mahkûm cinsel organını aralarındaki duvara sürter. 1.mahkûm, gardiyanınkinin aksine beyazlarla ve çiçeklerle bezeli bir hayâl kurar, hayâlinde aşık olduğu 2. mahkûmla birlikte ağaçların ve çiçeklerin arasında koşmakta, sarılmakta, yan yana uzanmakta ve sevişmektedirler. 2. mahkûm, sigara istediğini belirtmek için duvardaki deliğe ince bir çubuk sokar. 1. mahkûm, ona yeniden sigara dumanı sunar, çubuğun iki ucunda birinin ağzından çıkan dumanı diğeri içmektedir. O sırada bu görüntüyü izleyen gardiyanın kara hayâlinde sigara içerek öpüşen iki erkek canlanır, erkeklerden biri küçük sigara parçasını ağzında ters çevirerek ve karşısındakini öperek sigarayı ona verir. Gardiyan, 1. mahkûmun hücresine girer ve belinden çıkardığı kemerle yeri döver, daha sonra silahını 1. mahkûmun ağzına sokar, ikisi de bu durumdan haz alırlar. En sonunda, alıcı tekrar hapishane dışına çıkıp pencereleri gösterir ve 2. mahkûmun çiçeği alışına tanık oluruz.

LANETLİ YAZARIN LANETLİ FİLMİ Genet'nin çarpıcı erotik görüntülerle bezeli, şiirsel bir dille eşcinsel aşkı anlatan bu filmi, elbette sansür ve tartışmalar tarihinden yakasını kurtaramadı. Film ilk olarak, 1954'de Cinemathèque Française'de kesilmiş olarak gösterildi. Bunu devam eden yirmi yıl boyunca ise Fransız sinemaseverlerden uzak kaldı, sadece özel kolleksiyoncuların gözlerine sunulmuştu. 1964 Mart'ında New York'taki gösterimi ise, polis tarafından iptal edildi. Organizatör Jonas Mekas, tutuklandı ve hakkında "Amerika'yı kirletmekten" dava açıldı. Davanın düşmesine rağmen, sanık binlerce dolarından oldu. 1971 Şubat'ında Londra ilk gösterimi yapılan Un Chant d'amour, İngiltere'de sansür edilmeden, düzenli olarak pek çok kereler gösterildi. Fakat, 1989'un başlarında, Hull Town şehir meclisi, Film Theatre'ın filmi göstermek için istediği izni vermedi. Filmin hem eşcinseller hem de heteroseksüeller için iğrenç ve tiksindirici olduğunu düşünen meclis başkanı şöyle söylemiştir. "Toplumun herhangi bir sıradan üyesi, bu filmi görürse şok olur ve filmi iğrenç bulur. Film Theatre broşürü, filmin şiirsel olduğun söylemiş ama ben onda şiirsel hiçbir şey göremedim." Un Chant d'amour'un modern gay sinemacılarına etkisi oldukça fazladır. Bütün engellemelere rağmen, film, Avrupa tarihinin en ünlü kısa, gay filmi olmayı başarmıştır. Fakat, eserlerinin neyle karşılaşacaklarını çok iyi bilen insanlara ulaşmasını yeterli bulmayan Jean Genet, Un Chant d'amour'da da aynı kaderle başbaşaydı.

JEAN GENET VE UN CHANT D'AMOUR Jean Genet'nin edebi kişiliğinin (bu nedenle yaşantısının) filmdeki görünümlerini inceleyebilmek için, dört ana başlık altında filmden ipuçları bulmaya çalışırken, hapishane, aşk ve iktidarın da boşluktaki bağlantı yerlerini doldurduklarını göreceğiz. Kurulan


paralelliklerde Gülün Mucizesi'nden (kolaylık için kitaptan her bahsedişte kısaltma kullanılmıştır) faydalanılmıştır. Alçakgönüllülük Gizlilik Filmde ses kuşağı olmaması, seyirciyle arasına bir set çekiyor. Çünkü, örneğin, 2, mahkûmu, diğerini çağırmak üzere duvara vururken görmemiz ama hiçbirşey duymuyor olmamız, aslında böyle bir edim yokmuş ya da görsek de görmüyor gibi yapmamız gerekiyormuş gibi bir izlenim edinmemize yol açıyor. Film bizden bir kademe daha uzaklaşıyor, oyuncular birbirleriyle başbaşa kalıyorlar. G.M:'de, mahkûmların, gardiyanların konuştuklarını duymamaları için, alçak sesle konuşmaları ya da konuşanların kim olduklarını anlamamaları için isim söylememeleri veya takma isim kullanmaları yine aynı gizlilik ihtiyacına işaret ediyor. Çiçek sunma sahnesinde ise, mahkûmların sadece kollarını görüyoruz, aynı anda bizimle birlikte gardiyan da onları görüyor. Fakat onlar görüldüklerini bilemezler, çünkü pencere yeteri kadar yüksek değil, pencere onların görebilmeleri için varolan bir nesne değil. Pencerenin bu korunak özelliği dolayısıyla, birbirlerine çiçek yoluyla ulaşmaya çalıştıklarını kimsenin bilemeyeceğini zannediyor oldukları sonucuna varıyoruz. Dört yanı sıkıca kapalı hücrelerindeki gizli yaşantılarının bu denli seyir altında olduğunu bilmiyorlar. Daha sonra göreceğimiz gibi, gardiyanın kapıdan onları gözetlediğini farkedebiliyorlar ama kendilerinin dışarıyı göremedikleri pencerede onları ne gibi şeyler beklediğini bilmiyorlar, yalnız olduklarını zannediyorlar. Bağlılık Eserleri biyografik olduğu için, cesur olmaktan çekinmeyerek, 1. mahkûmun Jean Genet olduğunu iddia edebiliriz. Çünkü, G.M.'de aşklarını ve onlara olan bağlılıklarını, üstelik doğrudan bağlılık kelimesiyle anlatması bize bu konuda böyle düşünmede rahat olmamız gerektiğini işaret ediyor. Ayrıca, bu konuda daha sonra da ipuçları yakalayacağız. 1. mahkûm, diğerine ulaşamadığı, onu özlediği için hücresinde acı çekerek dolaşıyor, hatta bunun yoğunluğu daha da artıyor ve mahkûm mastürbasyon yaparak ağlamaya başlıyor, duvara sarılıyor, yüzünde hep acı çeken bir ifadeye tanık oluyoruz. Diğer hücrelerdeki mahkûmların bedensel bir haz için mastürbasyon yaptıklarını gördüğümüz için, film boyunca 1. mahkûmun diğerine olan aşkı bir üst plânda kalıyor. Ayrıca, diğer mahkûmda pek izlerini göremediğimiz bu bağlılık, çıplak olarak kendini 1. mahkûmun (Jean Genet) üzerine yapıştırıyor ve film boyunca da öyle kalıyor. Aşkın yansısı olan çiçekle bütünleşen hücre içerisinde, 1. mahkûmun yalnızlığı daha farklı bir boyut alıyor. Hapishanelerde, mahkûmların yalnızlıktan dolayı sevgiyle birbirlerine sarıldıklarını söylüyor G.M.'de Genet: "...zindanın çekilmezliği de bizi sevda bunalımları içinde birbirimize doğru itiyor. Sevdaları yaratan büyülü içeceğimiz de mutsuzluğumuz..."

G.M.'de de sık sık karşımıza çıkar, Genet'nin aşık olduğu gence sürekli ekmek ve sigara sunması. Üstelik bunu yaparken bir karşılık beklemiyor gibidir. Sigara ve ekmeğin hapishanedeki öneminin unutulmaması gerekir. Bunları bulmak kolay değildir ve bazı yetenekler gerektirir, herkesin harcı değildir. Zaten filmde, sigara iki kere kullanıldığı halde, kullanılan aynı sigaradır. Böylesi bir sunu bizi alçakgönüllülük kavramına, ama kendini yok saymaya daha yakın bir alçakgönüllülük kavramına götürür. 1. mahkûm, sigara paylaşma saatinden sonra, sigarayı bir sonraki paylaşım saati için söndürmüştür. 2. mahkûmun sigara istemini de unutmamak gerekir, çünkü, doğrudan aklımıza G.M.'deki Bulkaen gelir. Her karşılaşışlarında, Bulkaen sigara ister, Genet de büyük bir zevkle ona sigara sunar. Hapishane jargonunda sigaraya duman denilmektedir. Filmde de sigaranın sadece dumanını sunuyor olması dildeki bu kullanım açısından ilginçtir. Çiçek sunmaya gelince, G.M.'deki şu cümleyi hatırlayalım: "...ölmüş askerlere, hep az mı geldi, yetmedi mi tasasıyla sunduğum bu bahçe çiçekleri..." Bulunamazlık konusunda sigaradan daha ilginç bir konumu vardır çiçeğin, çünkü 1. mahkûmun bir şekilde sigarayı bulduğunu varsayabiliriz ama çiçek için bunu rahat rahat söyleyemeyiz, bu çiçek o hücreye nereden gelmiştir, bilemeyiz. Dolayısıyla sigaradan önemlidir, sunulması da sigaranın sunulmasından daha önemlidir. 1. mahkûm, çiçeği diğerine vermeye çalışarak aşkının bağlılığı içerisinde kendisini iyice yok saymıştır. Ekmeğin deliğe tıkanışını, belki diğer mahkûma ekmek sunmak olarak yorumlayabiliriz. Çünkü 1. mahkûm, ekmeği başka türlü veremez. Benzeri bir alçakgönüllülük kavramını, gardiyanın kemerle yeri dövdüğü an ve silahı 1. mahkûmun ağzına soktuğu an da hissederiz. Bu sahnede şiddetin arkasına gizlenen bir erotizm vardır ve 1. mahkûm, alışmış bir şekilde bu şiddeti absorbe edebilmektedir. Şiddetin bu şeklinden olmasa bile aşağılayıcı nitelikte bir erotizmden G.M.'de de bahsedilir. Mahkûmların cinselliği mide bulandırabilecek ortamlarda yaşamak zorunda olmaları, Genet'nin bunu alçakgönüllükle kabullenişi aklımıza gelir hemen: "...Bulkaen'e karşı duyduğum aşk ikimizi en mide bulandırıcı ortamlarda buluşturmaya zorluyordu çünkü beni, ikimiz böylece dünyadan temelli soyutlanalım diyedir belki; eskiden de onun yorganımın altına gömüldüğünü, oraya pis kokularını koyuverdiğini, kendimizin en mahrem yerlerinde birbirimize karışalım diye beni de aynı şeyi yapmaya zorladığını düşlerdim tutkuyla..." Ayrıca Genet başka bir eserinde de, “Yatağa yatacağımız zaman, Armond pantolonunun deri kayışını çözdü, şaklatmaya başladı. Kayış görünmeyen bir kurban, saydam bir et arıyor gibiydi... Ona o anda güç veren elindeki kayıştan çıkan seslerdi” demektedir. Ayrıca, belki de 1. mahkûmun ağzında silah varken zevk almasını, cezasını çekerek günahlardan arınma çabası olarak yorumlayabiliriz.

KAOS GL 19/7


Tanrılaştırma Toplumda yargıç ve benzerlerinin, hapishanede ise gardiyanların iktidarları altında yaşar insanlar. Bunu G.M.'de de, fimde de her an sezeriz. Silah sahnesini köle-iktidar ilişkisi olarak yorumlamak mümkün. İkisinin de haz alıyor olması -ki bu 1. mahkûm için daha zor görünmektedir, namlunun ucunda olan odur- varolan alçaltıcı, iğrenç tahakküm ilişkilerinin halâ süregelmesinin basitçe sebebi olarak açıklayabileceğimiz "kimsenin konumundan rahatsız olmaması durumu"na benzemektedir. İktidardaki silahı tutuyor ve istediği yöne doğrultuyor olmaktan memnun, köle de silahın ucunda olmaktan, belki de aşağılanmaktan memnun. G.M.'de iki tane tanrı kavramı vardır. Birincisi Genet'nin aşık olduğu insanlar-ki bunu filmin çözümlemesinde önemsemiyorum-, ikincisi de yaşamı boyu onu ıslahevinde gözetleyen ağabeyler, aile reisleri ve hapishanedeki gardiyanlar. Öncelikle G.M.'den şu alıntıyı yapmakta yarar var: "...Yönettiği yürüyüş halkasının başında, gizli bir köşkten içsel bir gözetleme kulesinden, bir tür kutsal makamdan, Kaptan'ın kadırgasında durduğu yere benzeyen içsel konutundan bizi gözetler o...". Bu satırlar koğuşbaşı için yazılmış. Filme geçmeden önce Genet'nin tanrı ve zaman kavramından da bahsedelim. Açık Düşman'da Genet, Tanrı'nın vermiş olduğu zamanı, kendini sorumlu hissettiği için yazarak değerlendirdiğini söylüyor. Bu da doğrudan aklımıza tanrının insanları gözetlemesini (daha doğrusu, insanların tanrıya olan bu yaklaşımlarını) getiriyor. Filmde ise, gardiyan onları kapıdaki delikten gözetliyor, oysa mahkûmlar onu göremiyorlar-gardiyan istemediği sürece. Ama nasıl tanrının onları gözetlediğini biliyorlarsa, gardiyanın da gözetlediğini biliyorlar. Gardiyan gözetlerken, gözünün yuvarlak delik içerisindeki görünümü aklımıza Hristiyan ikonografisinden, kutsal üçleme içinde kutsal ruhun sembolü olan Kutsal Göz'ü getiriyor, böylece gardiyan, mahkûmlar açısından tanrı koltuğuna iyice gömülüyor. Elbette, bu hücrenin içinden baktığımız zaman görüneni, hücrelerin dışından yâni gardiyanın gözünden görünene ise birazdan bakacağız..

TOPLUM, EŞCİNSELLİK VE UN CHANT D'AMOUR Madde madde söylemek gerekirse, filmde hapishane gri, 1. mahkûmun hayâli beyaz, gardiyanın hayâli ise siyahtır. G.M.'de Genet, hapishaneden "...Harika bir sonbahar, içine tıkılacağım sonsuz gri bir mevsimin kapısını aralıyordu..." diye bahseder. Bu tanımlama filmdeki hapishaneyle tamamen örtüşmektedir. Boğucu, baskıcı, yasakçı ve her tür aşağılanmanın dolu olduğu hapishane yaşamı filmdeki gri kullanımı açısından insanın aklında hiçbir soru işareti bırakmıyor. Siyah-beyaz karşıtlığına gelecek olursak; gardiyan toplumun olduğu yerden eşcinselliğe (mahkûmlara) bakıyor, mahkûmlar ise kendi hissettikleri şekliyle, olduğu şekliyle eşcinselliği yaşıyorlar. Gardiyanın erkek sevişmesini hayâl etmeye çalışması ve bunu siyah bir şekilde hatta beceriksizce yapması (çünkü hayâlindeki vücutlar pek sevişmiyorlar, daha çok birbirlerine sürtünüp, yan yana dolaşıyor gibiler), bu eşcinsellerin dünyasına ne kadar uzak olduğunu, kafasında bir eşcinsel seksi tahayyül bile edemediğini, hatta böylesi bir cinselliğin şiddet içermesi gerektiğini zannettiğini (sigara içerek sert bir şekilde öpüşen iki erkek) gösteriyor. Siyah olmasını böyle yorumlamamın sebebi, siyah ve boş bir mekânın netlikten, anlaşılırlıktan uzak olması. 1. mahkûm ise, kendi eşcinsel dünyası içerisinde, aşık olduğu insanla birlikte koşup, eğlendiği ağaçlı, çiçekli, beyaz bir düş kuruyor. Gardiyanın siyah düşüne oldukça uzak olan bu beyaz düş, eşcinsellerin dünyasının zannedildiğinden ne kadar farklı, ne kadar duygu dolu, ne kadar yumuşak olduğunu gösteriyor. Sonuç olarak, toparlamak istersek, Jean Genet'nin Un Chant d'amour adlı filmi, eserlerinin biyografik olması özelliğinden nasibini almıştır ve hapishane içerisinde yaşanan bir eşcinsel aşkı anlatmaktadır. Erotik ve şiirsel bir anlatımı olan film, Genet'nin kitapları gibi toplumun normlarına saldırmaktadır. Filmi tiksindirici, iğrenç bulan insanların olması, bunun ne kadar da iyi yapıldığını ispatlamaktadır.

KAYNAKÇA Genet, J., Gülün Mucizesi, çev. Hamdi Tuncer, Ekin Yay.,İstanbul, Temmuz 1994. Genet, J., Açık Düşman: Jean Genet'den seçme yazılar ve söyleşiler, çev. Sosi Dolanoğlu, Metis Yay., İstanbul, Ekim 1994. Giles, J., The Cinema of Jean Genet, BFI Publications, 1991 (Lanetli Yazarın Lanetli Filmi ismini verdiğim bölümü, video kasette yazılı olan ve bu kitaptan alınmış bilgilerden derledim). Kaos GL, Homofobik Önyargı, Eşcinsel Bireyler ve Terapistleri,s.14, yıl 2, Ekim 1995. Out, Father Doesn't Know Best, February 1995.

KAOS GL 19/8


VE HOMOFOBİ İş arıyordum ve bunu arkadaşlarım biliyordu. Daha önce çalıştıım yerlerde, eşcinsel olduğumu genelde gizliyordum. Ortama göre, iş arkadaşlarımın zihniyetine göre gizlenmekten vazgeçtiğim de oluyordu. Olağanüstü bir durum olmadığı gibi gizlenmeye ya da açık davranmaya özel bir önem vermiyordum. Zaten daha çok mutfaklarda çalışıyordum ve iletişimde olduğum insan sayısı da az oluyordu. İş aradığımı bilen heteroseksüel bir kız arkadaşım aklı sıra bana iyilik yaptı! Çalıştığı yerden çıkmış ve çıkmadan önce yine mutfaktaki eleman ihtiyacı için ben aklına gelmişim, o da patronuna önermiş. Onlar da gelsin görüşelim demişler. Şartlar bana uyduğu için ben bir an önce görüşmeye gittim. Tapu ve Kadastro Mühendisleri Lokaliydi. Bir karıkoca işletiyormuş. Salonda genç kızlar çalışıyor. Sanırım bir ya da iki erkek eleman vardı. Benim gittiğim saatte patron bey henüz gelmemişti. Ben de patron hanımla konuştum ama kararı patron bey verirmiş. Patron hanım bana şartları söyledi; ben de daha önce çalıştığımı belirterek kabul ettim. Kısa saçlı, modern görünümlü bir kadındı. Sürekli “gülümsüyordu” ama ben paranoyaklığıma verdim! Patron beyle görüşmek için daha sonra yeniden gelmek üzere ayrıldım. Söylenen saatte yeniden gittim. Patron bey oradaydı. Şöyle bir baktı. Patron hanımla görüşecekmişim. Patron hanım mutfaktaymış. Oraya götürüldüm. O da, patron beyle görüşeceksin dedi. Ortada normal gitmeyen bir şey vardı. Sonuçta Sabancı Center’a yeni çaycı değil herhangi bir mühendis lokalinin mutfağına herhangi bir işçi alacaklardı. Hem moralim bozuluyordu hem de sinirleniyordum. Karı-koca patronlar kafa kafaya verdiler. Bir iki beylik sorudan (öğrenci misin falan gibi) sonra patron hanım, “bizim konuşmamız lazım, sen bizi yarın telefonla ara” dedi. Bu söz, sen başka işe bak, anlamına gelir. Ama ben yine de aradım ve tahmin ettiğim gibi “şimdilik düşünmüyorlarmış”! Sonradan öğrendim. Heteroseksüel kız arkadaş meğerse “benim bir eşcinsel arkadaşım var, o çalışabilir” demiş patronlara! İyi niyetli kız arkadaşım iyi bok yemiş. Ne kadar sinirlendiğimi ve nasıl çıldıracak gibi olduğumu ancak bir eşcinsel tahmin edebilir. Eğer birazcık deneyimli ve olgun bir eşcinsel olarak bu toplumun nasıl işlediğini bilmesem, bunalıma düşmek ve kafayı yemek işten bile değil. Sevgili heteroseksüel arkadaşımın “iyi niyeti”nin hiç de “iyi” olmadığını düşünüyorum. Herşeyden önce, her insanın sözüyle özünün bir olmayabileceğini bilmesi gerekirdi. Ne kadar iyi niyetli, modern, entel falan filan olan insanın gerçek yüzünü bir turnusol kağıdı işlevi gören eşcinsellik açık ve seçik olarak ortaya koyabiliyor. Bir çok heteroseksüel, onca arkadaşlığına son verip, eşcinsel olduğunu öğrendiği arkadaşına düşmanlık besleyebiliyor. Bir çok heteroseksüel de arkadaşının eşcinsel olmasına neredeyse seviniyor ve bu durumu kendilerine prim toplamak için kullanıyorlar. Olur olmaz yerde “benim eşcinsel arkadaşlarım bile var” derler. Fakat, hangi toplumda yaşadıklarını unuturlar. İşgüzarlık yaparlar. Hadi diyelim “iyi niyetli” kız arkadaşım patronların (çok büyük olasılıkla da patron bey’in) modernliğine ve ilericiliğine aldandı. Ya da eşcinsel olmamın önceden bilinmesinin daha iyi olabileceğini düşünmüş olsun! Bu durumda patron(lar) gerçek niyetini gizleyerek daha başta, kızcağıza yalan söyledi. Ya da eşcinsel olduğumu öğrenince merak ettiler ve görmek istediler! Bu durumda, baştan işe almak gibi bir niyetleri olmadığından, gördüler ve işleri bitti! Daha nötr bir gerekçeye ihtimal yok. Çünkü görüntümde, konuşmamda herhangi bir gariplik(?) bulunmuyor ve üstelik salon ya da bar için değil, mutfak elemanı arıyorlardı. Ve de sigortasız çalıştıracaklardı ve istedikleri zaman çıkarabilirlerdi. Bu durumda geriye kalan cehalet, iflah olmaz önyargılar ve aşağılık bir homofobiden başka ne olabilir?

KAOS GL 19/9


A R T E M İ S ’ İ N

T A P I N A Ğ I

AİLE VE YOK ETTİKLERİ Yasemin ÖZALP Eşcinsel olduğunuzu çevrenize açıkladığınızda sanırım çevrenizce en sık deşelenen konulardan biri de aile içi problemlerinizdir. Eşcinselsiniz; yani uyumsuz ve sapkınsınız ya, mutlaka ailevi sorunlarınız vardır. Çocukluğunuzda anne ve/veya baba sevgisi görmemişsinizdir, anneniz veya babanız otoriterdir, şiddet eğilimlidir vs... Yoksa siz de mutlaka doğal ve normal olanı seçer ve heteroseksüel olurdunuz. Bu Freudyen geyikler biraz mürekkep yalamış pek sevgili heteroseksüel ve fevkalade entellektüel çevrenizde bitmek tükenmek bilmez. Bendeniz gibi iflah olmaz vakalara da bu geyiklere bir diğerlerini eklemlemek düşer. Olayı başından ele alırsak, kurumsallaşmış aile doğası ve modern toplumlarda işgal ettiği konumu gereği başlı başına bir sorunsaldır. Aile kurumunun bireylere yüklediği rol ve davranış kalıpları, sorumluluklar her bireyin altında ezildiği bir dağdır. Sosyoekonomik-kültürel konumlarına göre bireylerin aile içi ilişkileri değişiklikler arzetse de, kurumsallaşmış ailenin anne, baba ve çocuktan beklentileri temelde aynıdır. Babadan evi geçindirmesi, karısını ve çocuklarını gözetmesi; anneden çocuklarına bakması ve ev işlerini yapması; çocuktan ise itaat etmesi ve ailenin beklentilerine cevap vermesi istenir. (Bu bölüme yapılacak itirazlara, istisnalar kaideyi bozmaz diyerek şimdiden yanıt veriyorum.) Kurumsallaşmış ailenin mantığı budur. En yakın temas halindeki bireyler birlikte dayanışmayı ve

KAOS GL 19/10

paylaşmayı keşfedecekleri yerde, toplumsal kalıplarla boğuldukları aile kurumunun içinde birbirlerine maddi ve manevi bağımlı ancak birbirlerinden uzak hale getirilmektedirler. Çocukluğumuzdan itibaren bize ailemizden daha yakın kimse olamayacağı, ne olursa olsun ailemizin bizi kollayacağı söylenir. Sokaktaki insanlar daima düşmandır. Arkadaş çevreniz sizi yoldan çıkaran bir tehlikedir. Ancak saçınızı uzatmaya; devrimci, eşcinsel yani toplumun genel değerleriyle çatışan herhangi biri olmaya kalktığınızda, toplumdan görmediğiniz baskıyı ve hakareti öncelikle ailenizden görürsünüz. Herkesten çok size yakın olması ve sizi desteklemesi gereken bireyler, sizi yok etmeye herkesten fazla heveslidirler. Bu yüzden olduğunuz gibi davranmak kurumsallaşmış aile yapısı içinde mümkün değildir. Aile içi ilişkilerimizde istesek de istemesek de ikiyüzlü davranmak zorunda kalırız. Herhangi bir şekilde tanışsaydınız belki de hiç hoşlanmayacağınız insanları aile ilişkisi gereği sevmek, onlara saygı göstermek ve onların kararlarına uymak zorunda kalırsınız. Onlar da aynı şekilde size bakmak ve tasvip etmedikleri yanlarınızın bir kısmını sindirmek zorunda kalırlar. Tam tersini düşünürsek; eğer anneniz, babanız ya da kardeşiniz olmasalardı pek çok şey paylaşabileceğiniz insanlarla, aile çatısı altında gereksiz bir yığın sorun yaşayabilirsiniz. Kısacası aile kurumu temelinde sağlıksız olan bir olgudur. Bireyleri sevgi ve paylaşım temelinden uzaklaştırıp, bir dayatma ve baskı aracı haline gelmektedir. Bireyler ne kadar iyiniyetli, hoşgörülü ve eşitlikçi olurlarsa olsunlar, aile kurumu içindeki tahakküm ilişkilerini yerleşik aile kurumunu yıkmadan yok etmek mümkün değildir. Eğer eşcinsel çocukların aileleri sorunlu oluyorsa, modern toplumların kurumsallaşmış ataerkil ailelerinde yetişen tüm çocuklar eşcinsel olurdu. Herşeyden önce ataerkil ailede baba otoritesi vardır. Bu otoritenin bazı ailelerde annenin ve belki de çocuğun(!) elinde olması, işin otorite kısmından birşey eksiltmez. Bireylerin otoriteye itaat etmeleri kendilerinden, karşı çıkmaları aile içi ilişkilerinden birşeyleri eksiltecektir. Bu durumda sorunsuz bir aile kavramı kanımca bir ütopyadan ibarettir. Ancak entellektüel çevreniz homofobik olmayı kendilerine yakıştıramayıp sizi “hoş gördüklerini” söylerler ama aile içi ilişkilerinizi bol bol didikleyip psikanalitik yorumlar yaparak sizin nasıl olup da böyle bir batağa saplandığınızı anlamaya çalışır ve içlerinde var olan homofobiyi açığa vururlar. Eğer siz doğadaki tek ve biricik(?!) var oluş biçimi olan heteroseksüellikten saptıysanız, bunun mutlaka bir sebebi vardır. Durduk yere eşcinsel olunmaz. “Canım, eşcinsellik de onun tercihi” diyerek güya size (çok gerekli ya) hoşgörü gösterirken bile ayrımcılık yapmakta, size adeta kusurları hoş görülen yaramaz bir çocuk konumunu layık görmektedirler. Sorun burada aile içi ilişkileriniz değildir. Zaten hepimizin bildiği gibi genelde tüm toplumlarda, özelde böylesi bir kültürde sorunsuz bir aile olamaz. Aile kurumu bizatihi bir sorundur ve diğer kurumlarla birlikte yıkılması gerekmektedir. Sorun heteroseksizmin bireyleri işgal etmeye kalkması ve egemen kültürden kaynaklı böyle bir gücün bünyesinde var olmasıdır. Aile kurumu yıkılmadığı sürece de bu güç onda olacaktır. Bize düşen ise neden eşcinsel olduğumuza dair böylesi heteroseksist geyiklerle vakit kaybetmek yerine, eşcinsel olarak nasıl durmamız gerektiği konusunda birşeyler üretmektir. Bırakın onlar kendi tapınaklarında kalsınlar.


PROLOG Sokak kapısını kapatıyorum; ruhumu kemiren ne varsa kapının gerisinde kalmasını umarak. Evrenin her köşesinde ruhumla varolmaktan yorgun. Bir an önce odama ulaşmak için yoğun bir çaba. Odamın kapısını kapatıp kendimi sığınağımda olmanın boşluğuna bırakıyorum. Başım dönüyor. Belki de nesneler dansediyor, ben hep aynı yerdeyim. Yoğun bir arınma duygusu. Ay ışığının günahkar davetine boyun eğerek perdeleri aralıyorum. İçimde ölü bir zamanın sesleri. Sessizlik bütün seslerin üzerinde yükselse ve ben tanımadığım bir kentte kaybolsam. Labirentlerde yolculuk yapıyorum; nereye çıktıklarını umursamadan. Bütün dehlizlerde sessizliğin koroları. Sessizliğin beni esir ettiğini duyumsayınca bir sesle buluşma isteği. Bette Midler. “You are the wind beneath my wings”. Evrenin ötesinde bir ışık görüyorum. 1. Kağıtların arasına gömülmüşüm. Ne zaman ve nereye yetişeceği belirsiz bir ders notu kalabalığı. Başımı kaldırıp sana bakıyorum. İkimiz birden gülmeye başlıyoruz. “Hadi çay demleyelim” diyorum. Çaylarımızı yudumlarken insanların üzerimizdeki yabansı bakışları. Sessiz bir anlaşma var aramızda. Aynı sessiz düşmanları aynı anda algılayıp göz kırpıyoruz birbirimize. Sonra keyifle gülüyoruz. Düşman varlığımızdan tedirgin. Biz ise hiç algılayamadıkları bir düş yaşıyoruz. Yalnızca bir düş. 2. Korkuyla uyanıyorum; haftalardır süren bir iç hesaplaşmanın kabusundan. Nerede olduğumu kavrayınca bir başka korku. Yatağımdan kalkıp yanına uzanıyorum. Hiçbir şey söylemeden ağlıyorum. Soru sormayıp anlayan gözlerinin şefkatine kendimi bırakıveriyorum. Boşluğa kendini bırakıvermenin özgürlüğü... (Boşluğun bir sonu var oysa.) 3 Aynada tanımadığım kendime bakıyorum. Gözlerimin etrafında erken yaşlılık belirtileri. Bir başkasının hüzünlerinden kareler izliyorum sanki. İnsanın acıdan bedenini unutması bu demekmiş diyorum. Ödünç alınmış bir sevdadan geriye kalan ben; benim bedenim. 4 Hepimiz aynalarla dolaşıyoruz. Aynadaki kendimize inanıyoruz. Aynalara sır yapmak için komplolar hazırlıyoruz kendimize. Nüfus cüzdanlarımızın verileriyle ruhumuza kazınmış ne varsa hepsinden sıyrılıp kendimizle yeniden buluşmanın esrarı. Sırı biraz aralayınca başka bir dünya. 5 Soluk alıp verişini dinliyorum. Omuzuma dökülen saçlarının kokusuyla özgürlük sanki heryerde. Sonra sürekli bir korku. Ruhumun sıkışıp avuç içlerime sığacak kadar tutsaklaştığını duyuyorum. Ellerini tutuyorum. Parmak uçlarımdan çıkan ışık evrene sınırsız dağılıyor. Gözlerini açıp bakıyorsun. Sözcüklerin gerekmediği bir tinsel arınma bu. Ama yüreğimin bir yanı hep yangınlara ayrılmış. 6 Senden önceki acılarım. Başka kadınlar, başka acılar, başka yaşamlar. Burası da gelip geçici bir durak, yüzyılların yalnızlığını örtmeyecek biliyorum. Ama acı çekmeyi kanıksadığımı sanıyorum. Bu yüzden geçerken yaktığım tüm kentleri yeniden inşa ediyorum. O kentler olsa da yaşayabileceğimi kendime anlatmak için. 7 Gittiğim her yerde gözlerimi insanlardan kaçırarak dolaşıyorum. Kimseyle göz göze gelmek istemiyorum. Evrenin ötesindeki ışığı bir saniyede yanımdan geçip gidecek birinin gözlerinde görmemek için. 8 Ben zoraki bir ayrılığa hazırlamıştım kendimi. Teslim olmak daha kolaydı. Oysa beklenmedik bir ayrılık buluveriyorum karşımda. Seni yitirmek, evet, buna hazırlıklıydım. Çünkü ben lanetlenmiş bir ırkın kızıyım. Ama seni yanımdayken bedenimin içinde ve dışında yitirmek. Bir ölümsüzün acıları bunlar; kaç yaşama sığdırabileceğimi bilemediğim. Yeniden içimde bütün kentleri yakmak tutkusu. Bu sokakları bir daha görmek istemiyorum. 9 Bütün ayrılıkların ardından kendime bir mit yaratıyorum. Erişilmez bir düş yaratınca, onun erişilmezliğini meşrulaştırmış oluyorum. Erişilmezliği acının boyutlarını zorlayıp doğallaşıyor. Öyle ki kendi yalnızlığıma kızamıyorum. Sevgiyi deneyimlemek, acıyı deneyimlemek, yalnızlığı deneyimlemek. Hepsi içiçe geçip bir harmoni oluşturuyorlar. İnsanın evrendeki sonsuz yalnızlığının içinde eriyip giden bir zerrecik. Bir daha asla aynı ritimle duyulamayan aşk sancıları. EPİLOG Evrenin ötesinde bir ışık görmüştüm. Evrenin ötesinden bir ses duyacağım, biliyorum.

YASEMİN ÖZALP

KAOS GL 19/9


a

BÜTÜN PHALLUSLAR

B

ir erkeğin, bir erkek olarak, başka bir erkeğe gönüllü kulluğu, önce çok tuhaf görünür. Oysa bir erkek, ne kadar yoksul, ne kadar cahil, ne kadar başarısız, ne kadar horlanan, hatta çirkin ve gündelik yaşamın en alt katmanlarına acımasızca itilmiş olursa olsun, sadece varlığı ile, duruşuyla, bedeninin sertliği, bakışının kara acımasızlığı, küfürü ve tahakkümüyle çekicidir ve onun isteklerine hiç kimsenin olamayacağı kadar tabi olmak, o küçük ve horlanmış erkeği erkekliği ile yüceltmek, onun altında ezilmek, sadece ona verebileceğiniz zevke yönelmek, yapabileceğiniz tek şeydir belki de. Eğer böyleyse, bencilliğine katlanmak, emirlerine uymak, istediği gibi eğilmek, hizmetinde bulunmak, sizi aşağılamasına ve kullanmasına izin vermek, kaçınılmazdır. O kuvvetlidir ve belirleyicidir. Her hangi bir şeyi sizin belirlemeye kalkmanız, onun erkekliğini incitebilir. Sizi hiçleştirdiği ve acımasızca küçülttüğü ölçüde, kendine olan güveni güçlenir. Gururludur sizi altına alırken. Bir kadını altına almaktan daha değerlidir bir erkeği altında ezmek. Bu, onun ne kadar erkek olduğunu, kendisine daha çok kanıtlamasını sağlar. Az konuşan, ne yaptığını bilen ve kendinden emin erkeklerdir onlar. Doğal, yapmacıksız ve çoğu zaman masum ve çocuk gibidirler. Dünyada giderek azalmakta olan erkek karekterini saf olarak taşırlar. Belki de giderek yok olacak bir türün örnekleridir.

O

nun sadece kendini, kendi keyfini ilkel bir bencillikle düşünmesine, sert vuruşlarla-darbelerle arkanızdaki gelgitlerine, sizi kanırtarak kişisel zevkinin doruklarına çıkmasına imkan sağlamanız gerekir. Avuçları arasında vücudunuzu sıkıp morartması, boynunuza dişlerini geçirmesi, emdiği yerlere kan oturtması, içinize girerken acıtarak yalvartması, ya da güçlü elleriyle başınızı kasıklarına bastırarak organını gırtlağınıza gömmesi ve sizi nefessiz bırakırken boşalması, onun erkekliğinin göstergeleridir. Bunlar, ona ne kadar zevk ve üstünlüğüne güven sağlıyabildiğinizi gösterir. Hepsine ve onun sert üstünlüğüne, şikayetsiz katlanmalısınız. Bir ayindeki kadar sessiz olmalısınız. Phallusa tapınmanın töresi gibidir katlanılan eziyetler. Kendinizi hiçleştirirken erkeği yüceltebildiğiniz kadar yüceltmeniz gerekir. Kutsal bir kurban ayininde olduğunuzu düşünüp, kendi zevkinizi hiç önemsemeden erkeğe zevk vermeye çalışmalısınız. Siz ancak onun izin verdiği kadar zevk alabilirsiniz. Hiç zevk almasanız da, hatta canınız acısa da, sonuna kadar ona zevk vermeye çalışmalısınız. Phallusa tapınma oyununun kuralı budur. Bu ilişkiden zevk almakta olduğunuzu görürse erkek, ondan bir şeyler götürdüğünüzü düşünebilir ve bundan hiç hoşlanmaz. Ama bazen, gizlice zevk alıyor olmanıza göz yumar. O sizi, darbeli bir matkap gibi oyarken ve isteğine tabi kılarken, başınızı kuvvetle arkadan aşağı bastırır. Bunları mutlaka sizden daha kuvvetli olduğu için yapmaz. Gerçekte siz ondan daha kuvvetli olabilirsiniz. Ama kudretli olan erkektir. Her yaptığında haklı olan da odur. Bu ilişkiden temiz olarak çıkabilen de, sadece o olur. Ona boyun eğer ve arzularını yerine getirirken, kirlenen sadece siz olursunuz ve erkek bundan ötürü, kendini daha çok beğenir. O, böyle bir ilişkide kirlenmez. Kirlenen, içine alan-üzerine akıtılandır. Eğer bir kir varsa, erkek bunu fışkırtır ve size geçirir. Yıkanıp gittiğinde, bir çocuk kadar temiz, masum ve hafiftir. Kirin yükünü sizin taşıdığınızı düşünür.

G

üzel olan erkektir. Parkın karanlığında, yakasını kaldırdığı paltosunun üstünde ince bir sis tabakası yükselirken güzeldir. Kara saçlarının arasından mavi dumanlar geçer. Tütün kokan gür siyah bıyıklarıyla güzeldir. Nefesi alkol kokar. Sıcak ve istekliyken güzeldir. Yüzü hiç gülmez. Çok dikkatli bir iş yapar gibi, ciddi durur yatakta. Göğüsleri sert ve dümdüz, koltuk altları terlidir. Omuzları geniş ve kolları kaslıdır. Göğsü, karnından boynuna kadar, sert ve kara kıvırcık kıllarla kaplıdır. Pürüssüz sırtında ince uzun kaslar kıpırdar. Dudaklarını asla vermez erkekler. En ilkel içgüdü ile kendisini korur. Ağzını sizinle kirletmez. Elleri hoyrattır. Ağır nasırlı elleri, avucunun sert derisi, sizi nadiren okşar. Genellikle sizi istediği pozisyonda tutmak için kalçalarınızı sıkıca kavrar sadece. Eğer bütün istediklerini yapıyorsanız ve zaten itaat etmişseniz, belki size dokunmaz bile. Küçük, şikayetçi iniltilerinize karşı acımasızdırlar. Asla sevişmezler. Sevişme oyunlarını sevmezler. Sevişmenin onları küçük düşüreceğine, erkekliklerinden bir şeyler alıp götüreceğine inanırlar. Kara gözlerini kısarak kirpiklerinin arasından bakarlar ve elleriyle başınızı kasıklarına doğru iterek, dudaklarınızın ancak bellerinden aşağıda dolaşmasına izin verirler. Bütün sünnetli erkeklerin karınları, koltuk altları gibi, dümdüz traşlıdır mutlaka. Belleri incecik ve karınlarının üstü, göğüs kafeslerine kadar, taş gibi, boğum boğum kaslarla kaplıdır. Bacaklarını açıp, çıplak ayaklarıyla yere basarken, önünde diz çöküp, kollarınızla, kıllar içindeki adaleli bacaklara sarılırsınız. Diliniz kasıkların arasında dolaşırken, bir el, saçınızı acemice okşayabilir. Organı, bütün sertliği ile, ağzınızı doldurur. Bazen de, saçınızı geriye doğru çekerek yüzünüzü kendine çevirirken, ağzınızdan çıkartıp organını, bıyıklarınızın üzerinde gezdirir ve organın başı yukarı doğru kayarken, dilinizin, hayaların torbasında dolaşması istenir. Bacak araları, uzun zaman kapalı kalmaktan ötürü, baharatlı bir ter kokar hafifçe. Erkeklerin bacakları çok güçlüdür. Sert kaslı ve sert kıllı bacakları, yatakta boynunuza dolanır. Başınız daha aşağılara kaydırılır. Ayaklar çok iri ve geniş

KAOS GL 19/12


taraklıdır. Bir ayağın tabanı göğsünüze hafifçe basarken, öbür ayağı iki avucunuzun arasına alırsınız. Tabanları sert, ayak parmakları güçlü ve düzgündür. Parmak araları, ayakkabının kokusunu taşır hafiften. Öpüşlerinize ve dilinizin parmak aralarında gezinmesine izin verir. Her bir ayak parmağı ve baş parmak, küçük bir organ gibir. Artık sizi kendine, tartışmasız bir biçimde köle etmiştir. Ayağının altında, bacaklarının arasında sürünürsünüz ve onun erkekliğine tam teslim olmuş durumda, değersiz bir zevk aracı olduğunuzu kabul edersiniz.

A

rkanıza geçtiğinde, yumuşak ama erkek olmanız istenir. Tam teslim olmanız, kendinizi ona tam anlamıyla açmanız ve organını yormamanız gerekir. Tam teslim olursanız, bazıları içinizde uzun süre kalarak, ufak gel-gitlerle zevkinin süresini uzatmayı tercih eder. Bunun size vereceği acı da, onun zevkinin bir parçasıdır. Artık bu acıya dayanamıyacağınızı düşündüğünüzü anlarsa, kalçalarınızı iyice kendine çekerek bastırır. Zevki doruğa ulaşıp-boşalmadan önce, çıkarıp biraz dinlenir bazen ve biraz sonra, tekrar başlar içinizdeki acımasız sürtünüşler. Altına kapatıp hapseder ve omuzlarınızdan asılarak, içinize girer köküne kadar. Erkekçe direnişleriniz ve irkilmeleriniz onu ürkütmez. Tam tersine, hoşuna gider. Vücutlarınız kan tere batmıştır ve bir birinin üzerinden kayar. Esmer teni üstünüzü bütünüyle örter ve yatak karma karışık olur.

B

irinci boşalmada yeteri kadar zevk verebildiyseniz ona, biraz sonra ikinci, hatta üçüncü, dördüncü sefere sıra gelir. Her defasında daha çok zorlanırsınız. Yatağın içinde, uzun bir koşudan gelen iki tay gibi, ter içindeki derileriniz pırıl pırıl bir süre yatarsınız. Yeteri kadar dinlendikten sonra, tekrar yanaşır arkadan. Bu yatakta asla eşitlik olmaz. Erkek kesinlikle üstün, egemen ve hükmedicidir. Emirlerine, isteklerine uymaktan başka, hiç bir şey yapamazsınız. Vücudunun kokusu, başınızı döndürüp sizi sarhoş etmiş ve tutsak almıştır çoktan. Onun kuvvetine, güçlü organının gövdenizi delik-deşik etmesinin gereğine ve bu yatakta önemli olan tek organın onun bacakları arasında bulunduğuna iman etmeniz kaçınılmazdır. Eğer organ artık içinize giremeyecek kadar yorulmuş, ama erkeğin iştahı henüz kesilmemişse, son seferde tekrar dudaklarınızın arasından kayar organın başındaki miğfer. Dilinizin ucu, onun en ince zevk noktalarını bulmalı, keşfetmelidir. Ama onu coşturmak zordur, bunca zevk ziyafetinden sonra. Ağzınızı dolduran o iri organ, giderek köküne kadar zevk almak ister. Tükrüğünüzle kaygan olan bu sıcak ortamda hızlanırken gidiş-gelişler, dilinizle, başının altındaki kıvrımı, alttaki kanalın şişkinliğini ve boşalma öncesi genişlemesini yakalamaya çalışırsınız. Çok sertleşmese bile, zevkin doruklarındaki organın, o beyaz ve her erkeğe göre kokusu ve tadı farklı olan yoğun sıvıyı ağzınıza akıtmasını özlersiniz. Bütün damarların şişmesi ve bir yürek gibi atan gergin kanalın çırpınmasıyla, inildeyerek ağzınıza boşalır erkek. Organı ağzınızdan hemen çıkartmadan, usul usul sakinleştirirsiniz onu. Artık üzerinden ışıltılar saçılan erkeğin yanına yattığınızda, bütün gece ezilmek ve örselenmekten bitkin olursunuz ama, erkeği memnun etmenin mutluluğuyla, onun ter kokan gövdesine yaklaşırsınız erimiş bir maden gibi.

Bütün tanrılar gibi bir tanrı olan erkek, fırtınalar gibi üzerinizden geçmiş, vücudunuzu alabildiğine hırpalamış ve sizi, bütün kamışları yatmış bir göl gibi perişan etmiştir.

Kalkar yataktan; artık sizi eşcinselliğinizle yalnız bırakıp gitmesinin zamanı gelmiştir. O yatakta, sizinle eşit güçsüzlükte sizinle beraber yatmak, erkeğe göre değildir.

M

U

S

T

A

F

A

666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 Heteroseksist Sömürgeci Güçlerin 666 666 666 666 666 İşgal Politikasına Lanet! 666 666 666 666 666 Her yolu Denediniz Yokedemediniz 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 Yokedemeyeceksiniz! 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666

666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666

666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666 666

KAOS GL 19/13


Sırbistan

A

R

K

A

D

I

J

A Jelica Todosijevic1

Çeviren: Yeşim T. Başaran Geçen sayımızda bahsettiğimiz yazıyı, geciktirmeden yayınlıyoruz. Önce biraz, yazıyı çevirdiğimiz kitaptan bahsedelim. “Konuşulmayan Kurallar” (Unspoken Rules) adındaki bu kitapta 31 ülkeden lezbiyenlere yönelik insan hakları ihlalleri ve lezbiyen eylemcilerin ve insan hakları savunucularının bu baskılarla mücadele etme yöntemlerinin tartışmaları yer alıyor.Kitabın Türkiye kısmı, Venüs’ün Kızkardeşleri’nden Deniz Kılıç ve Gaye Uncu tarafından kaleme alınmış. Kitap, geçtiğimiz yılki Birleşmeş Milletler Kadın Konferansı için hazırlanmış. Sırbistan’da lezbiyen olmak, varolmamak anlamına gelir. Yasal olarak varolmazsınız, illegal olarak da. Ucuz bir romandaki tiksindirici, kötü bir karaktersinizdir ya da bir porno film karakteri. Fakat diğer kadınları seven bir kadın olmak veya arkasında duracağı bir erkeği olmayan herhangi bir kadın olmak, korku içinde yaşamak demektir. Sırbıstan’da kadınlar, kocaları varsa tasdik edilirler. Eğer bir lezbiyen arzu ettiği yaşam tarzını seçerse, kendini bütünlüğü için sonu olmayan bir savaşa mahkum etmiştir. Hiçkimse erkeksiz yaşayan bir kadını bir çiftin bir parçası olacağını tahayyül edemez. Lezbiyenler burada lezbiyen değildirler -onlar bekâr kadınlardır ve bekâr kadınlar olarak ayrımcılığın çeşitli biçimlerine maruz kalırlar. Bekâr bir kadın, eğer aynı işe başvuran evli bir kadın varsa, ikinci tercih olacaktır. Evli kadınlar otoriteyi kabul etmeyi ve saygı göstermeyi öğrenmiş kadınlar olarak görülürler. Bir kadın neden bekâr olmayı istesinki, diye düşünülür. Bekâr bir kadın, kendine doğru dürüst bir apartman dairesi bulmakta zorlanacaktır, malsahibi onun namusundan şüphe edecektir. Bekâr bir kadın, işgücü azaltımına gereksinim varsa işinden kovulacaktır; o daha az yemek yer. Bekâr bir kadın her zaman gece vardiyasında çalıştırılacaktır; buna engel olacak bir ailesi yoktur. Bekâr bir kadın hava kararmadan evde olmalıdır; onu caddede şiddete veya tacize maruz kalmaktan koruyacak kimse yoktur; öyle bir durumda caddede yalnız dolaşıyor olmaktan sorgulanır. Asla bir kadının bekâr olmayı seçtiği için bekâr olduğu düşünülmez. Her zaman terkedilmiş, erkek bulamamış, ahlâksız, deli veya çocuk sahibi olmaya yetersiz olarak görülür. Birlikte yaşayan bir lezbiyen olarak görülmeyebilirler, fakat komşularının kuşkularının nesnesi olurlar. İnsanlar, çocuklu ve başında bir erkek olan “normal” aileleri terceh ederler. Kim iki kadının bir aile oluşturabileceğini düşünebilir ki?

YASAL KONUM Yugoslav anayasası olumlu ya da olumsuz herhangi bir şekilde lezbiyenlerin varlığından bahsetmez. 14 Haziran 1994’de, Sırp hükümeti erkek eşcinselliğine dair yasağı kaldırarak ceza yasasında değişiklik yaptı. Fakat, erkek eşcinseller için reşit olma yaşı (18), heteroseksüeller için geçerli olandan (14) daha yüksek. Yürürlükteki yasalarda lezbiyenlik kapsam dışı. Bu reform, Sırp gay ve lezbiyen camia için sürpriz oldu. Pekçoğu, değişikliğin devletin yüksek kademelerindeki herhangi biri sayesinde olduğunu tahmin ediyor. Varolan politik iklimde sıradan bir vatandaşın, Sırp yasamasına az da olsa etki etme olanağı var. Özellikle lobi yapan, yani “istenmeyen” bir grubun üyeleri olarak açıkça ortaya çıkan lezbiyen ve gay eylemciler için durum bu. Sırbistan’daki savaş ve bugünkü yasasızlık konumlarından dolayı, bu, hükümet ya da bunun kurumları tarafından gelecek tehlikeli bir tepkiyi kışkırtmaktadır. Genel olarak, haklarını talep edenler, milliyetçi ülkülere bir tehdit olarak görülmekteler ve özellikle kadınlar arasındaki çeşitlilikler ulusal bir hakaret olarak değerlendirilmektedir. Açıkca milliyetçi ve doğum aleyhtarı ideoloji tarafından desteklenen kürtaj karşıtı güçlü bir kampanya var ve “ulusun anneleri “ tasvirine uymayan lezbiyenler toplumun kullanışsız öğeleri olarak görülmekteler.

LEZBİYENLERE YÖNELİK TAVIRLAR Ekim 1994’de, Arkadija’nın Lezbiyen Çalışma Grubu, Belgrad’da lezbiyenlere yönelik tavırlar hakkında bir sokak araştırması gerçekleştirdi. Elli kişiye aşağıdaki sorular soruldu: 1. Lezbiyenin ne olduğunu biliyor musunuz? 1

Jelica Todosijevic, Arkadija’nın Lezbiyen Çalıþma Grubunun bir üyesidir.

KAOS GL 19/14


2. Hiç lezbiyen tanıyor musunuz? 3. Kızınızın / karınızın lezbiyen bir arkadaşı olmasına izin verir misiniz? 4. Arkadaşlarınızdan birinin lezbiyen olduğunu öğrenirseniz, bu durumu önemser misiniz? 5. Eğer dükkân sahibinin lezbiyen olduğunu bilirseniz, halâ aynı dükkândan alışveriş eder misiniz? 6. Çocuğunuzun lezbiyen bir öğretmeni olmasına izin verir misiniz? 7. Lezbiyenlik hakkında ne düşünüyorsunuz? 1) Kalıtsal 2) Sonradan kazanılmış 3) Hastalık 0) Hiçbiri 8. Böyle bir kişiyle ne yaparsınız? Yanıtlar: Genç Kadınlar (ortalama yaş, 23) 1. Evet - % 100 2. Evet - % 22 Hayır - % 72 3. Evet - % 44 Hayır - % 56 4. Evet - % 57 Hayır - % 43 5. Evet - % 100

Yaşlı Kadınlar (ortalama yaş, 45) Evet - % 100 Evet - % 20 Hayır - % 80 Hayır - % 100

6. Evet - % 44 Hayır - % 56 7. (2) % 44 (3) % 56

Evet - % 70 Hayır - % 30 Evet - % 80 Hayır - % 20 Evet - % 20 Hayır - % 80 (2) % 20 (3) % 80

8. Hiçbirşey % 35 Tıbbi tedavi % 31 Yalıtım % 11 Arkadaşlık % 23

Hiçbirşey % 20 Tıbbi tedavi % 60 Yalıtım % 10 Saldırgan tutum % 10

Genç Erkekler (ortalama yaş, 22) Evet - % 100 Evet - % 28 Hayır - % 72 Evet (karımın) - % 57 Hayır - % 43 Hayır - % 100 Evet - % 100 Evet - % 72 Hayır - % 28 (1) % 14 (2) % 14 (3) % 49 (0) % 23 Hiçbirşey % 61 Seks % 39

Yaşlı Erkekler (ortalama yaş, 54) Evet - % 100 Evet - % 25 Hayır - % 75 Evet (karımın) - % 75 Hayır - % 25 Evet - % 25 Hayır - % 75 Evet - % 75 Hayır - % 25 Evet - % 75 Hayır - % 25 (0) % 100

Hiçbirşey % 25 Seks % 75

Araştırma sonuçlarına göre, kadınlar erkeklerden daha homofobikler fakat pek çok erkeğin röntgenci bir tavra sahip olduğu da açık. Karılarının lezbiyen bir arkadaşı olmasına izin verecekleri halde, kızlarına izin vermiyorlar ve ankete katılan yaşlı erkeklerden pek çoğu lezbiyenleri “iyileştirmek” için cinsel “muameleyi” uygun bulmaktalar. Açıktır ki toplumun büyük çoğunluğu lezbiyenliğin tıbbi müdahalede bulunulması gereken bir hastalık olduğuna inanıyor. Anketi dolduran kadınlardan bazıları, lezbiyenlerin gettolara yalıtılmasını önerdiler, hatta bazı kadınlar lezbiyenlerin cinsel organlarının dikilip kapatılmasını önerdiler. Yaşlı nesilden daha az homofobik olan genç nesil, lezbiyenlerin iyileşmeye ihtiyaç duyan hastalar olduklarını söyleyerek lezbiyenler hakkında pek çok önyargıya sahip olduğunu sergiledi.

ÇOCUK BAKIMI Daha önce de bahsedildiği gibi, lezbiyenliği açıkca suç olarak gösteren herhangi bir kanun yok. Fakat içinde yaşadığımız bu homofobik atmosferde, bir lezbiyenin çocuğunu büyütme hakkı için mücadele etmesini anlayabilecek birinin olmasını ümit etmek bile imkânsız. Lezbiyenler ahlâksız, sorumsuz, akıl hastası ve tehlikeli olarak değerlendiriliyorlar. Kadınlar, çocuklarının bakımını ellerinde tutabilmek için lezbiyenliklerini gizlemek zorunda bırakılıyorlar; lezbiyenlik suçlamaları (ister doğru olsun, ister yanlış), çocuğu kadının elinden almak için bir sebep olarak kullanılıyor. Sırbistan’daki pek çok lezbiyenin çocuğu var, fakat mümkün olduğunca suskun yaşıyorlar, genelde kendilerini çocukları için feda ediyorlar. 40 yaşında yaşlı bir lezbiyen olan B, kız arkadaşının boşanmasını “Biz onun (kız arkadaşının kocası) hakkında hakaret davası açtık, çünkü eğer J. ve benim lezbiyen bir ilişki içinde olduğumuz kanıtlansaydı, mahkeme J.’nin bir daha çocuğunu görmesine izin vermeyecekti.” sözleriyle anlatıyor. “Kocası J.’yi kızından uzak tutmak istiyordu, fakat bereket versin ki iyi bir avukatımız vardı. M. (kız) başka bir şehirde babasıyla birlikte yaşıyor, fakat tatillerde bizi ziyarete geliyor. Onu kendi çocuğum gibi seviyorum ve babasına döndüğü her an onu özlüyorum.” Bu sorunu çekilmez bir hale getiren başka bir mesele de boşanmış kadınların genellikle aileleriyle yaşamaları. Boşanmaktan korkan lezbiyen anneler “çifte bir closet”de yaşıyorlar-cinselliklerini devletten gizledikleri kadar, ailelerinden, çocuklarından, arkadaşlarından da gizleyerek.

İŞ AYRIMCILIĞI “Eğer bu işyerinde bir eşcinsel varsa, o kişiyi hemen işten kovarım.” demiş Belgrad’da büyük bir araştırma şirketinin yöneticisi. Çalışanlardan biri sormuş “Burada öyle biri olmadığını nereden biliyorsunuz?” “Buna benzer

KAOS GL 19/15


birşey duymuştum, fakat emin değilim. Eğer bilirsem, işten atarım.” diye devam etmiş yönetici. Korku içindeki Z. “Fakat, böyle birşeyin yasal dayanağı yok, sebep ne göstereceksiniz?” diye sormuş. O da, “Herşeyden emin olayım yeter, o kişiyi pılı pırtısını toplayıp şirketi terketmek zorunda bırakırım.” şeklinde ifade etmiş. Z., üç yıldır şirket yöneticisinin herşeyi anlayacağından korkarak yaşıyor. Herhangi bir iş arkadaşının onu kız arkadaşıyla yürürken görmesinden ve birşeylerden kuşkulanmasından korkuyor. Biliyor ki birisi lezbiyen olduğunu farkederse, şu anki konumunu ve geleceğini kaybedebilir. Özellikle, çocuklarla çalışan lezbiyenlere yönelik ayrımcılık daha güçlü. Belgrad’da, insancıl bir vakfın Nisan 1994’deki toplantılarından birinde, Belgrad Üniversitesi’nden bir grup psikoloji profesörü, Şiddet Kurbanı Kadınlar ve Çocuklar Merkezi’nde çalışan lezbiyen bir psikoloğun, genç tecavüz kurbanlarıyla çalışmasını yasaklamayı önerdi. Ayrıca bu profesörler, Arkadija’nın (bir lezbiyen ve gay topluluğu) Kadın Çalışmaları Merkezi’nde toplantılar yapmasını da engellemek istediler, çünkü bu grubun, üzerinde çalıştıklar mülteci projesi ile “bağdaşamaz” olduğunu düşünüyorlardı. “Yardıma ihtiyacı olan insanların geldiği bu mekânı sapkınlarla paylaşmamız ironiktir” dediler. (Bu durumda asıl ironi, Arkadija’nın da bazı üyelerinin mülteci olması.) Lezbiyenlik hakkında ileri sürülen tek bir iddianın bile tehlikeli sonuçları olabiliyor: G., bir kafede çalışan başarılı bir müzisyendi. Daima büyük kalabalıkların ilgisini çekiyordu ve patronu da bu durumdan oldukça memnundu. Bir gün gösterisinin ortalarında sarhoş bir adam ayağa kalkıp, ona doğru ‘lezbiyen’ diye bağırdı. Adam, küfretmeye devam etti ve onu fiziksel şiddetle tehdit etti. Ertesi gün kafenin sahibi G.’yi işten kovdu. Bunlar, lezbiyenlerin işyerlerinde uğradıkları tacizlere sadece üç örnek. Hiçbir yasa lezbiyenleri işten atılmaktan ve cinsel yönelimleri temelinde uğradıkları ayrımcılıktan korumuyor.Pek az istisna dışında, lezbiyenler çalıştıkları yerde cinsel yönelimlerinin ortaya çıkması olasılığına karşılık, yaşamlarının bütün yönlerini gizlemek zorundalar.

SOKAK TACİZİ Sırbistan’da lezbiyenler tamamen görünmezler.Erkekler lezbiyen kelimesini kullanıyorlar ama hakaret ettikleri kadının lezbiyen olması gerekmiyor. Savaş başladığından bu yana kadınlara yönelik taciz ve diğer biçimlerdeki şiddet, ister evde ister sokakta olsun, arttı. Bu tür şiddete maruz kalan kadınlardan bazıları lezbiyen, fakat tekrarlıyalım onlar görünmüyorlar.

SOSYAL YALITIM Sosyal yalıtım örnekleri sıralanamayacak kadar kabarık. “Ulusun annesi” modeline uymadığınız için, Sırbistan’da bekâr bir kadın olmak damgalanmak demektir. Yasal sistem tarafından çöküşe uğramış bu zor koşullar, kin dolu milliyetçi, faşist propaganda ve sofuluk altında, herhangi bir yaşam alanı açmak yolunda sorgulama şansına çok az sahip insanlar.

EĞİTİM Eşcinselliğe vurulmuş olan damga, genç lezbiyenlerin eğitim görmelerini güçleştirebilir. Cinsellikleri bilinenler, okulda sık sık ayrımcılığa maruz kalmaktalar. 17 yaşında bir lise öğrencisi olan S., öğretmenlerinden birine aşık olmuş. Ona hayranlığını anlatan bin mektup ve çiçek göndermiş. Öğretmen notu gönderenin kim olduğunu keşfettiğinde, yönetim kurulu toplantısında bundan bahsetmiş. Kısa bir sürede herkes S.’yi öğrenmiş ve S. okuldan ayrılması için zorlanmış. S., sınıf arkadaşlarının hakaretlerine ve öğretmenlerinin hırpalamalarına maruz kalmadan derslere giremez olmuş.

AİLE İÇİ AYRIMCILIK Ülkenin içinde bulunduğu fakir ekonomik koşullardan dolayı, bekâr insanlar genellikle ebeveynleriyle aynı mekânı paylaşmak zorunda kalıyorlar. Bu özellikle kadınlar için geçerli, çünkü ailelerinden bağımsız olmaya ve başka bir yere taşınmaya güçleri yetmiyor. Tek başına veya sevgilisiyle yaşayan çok az lezbiyen var. Gelirleri, genellikle temel yaşamsal ihtiyaçları karşılamaya yetmiyor, bu nedenle ebeveynlerinin iyi niyetlerine bağlı oluyorlar. Bu durumlarda aileler, kendilerinde, aile üyelerinin özel yaşamlarına karışma hakkı görüyorlar. Bir lezbiyenin, cinsel yöneliminin ailesine açıklanmakla tehdit edilerek şantaja maruz kalması az rastlanan bir durum değil. Bir şekilde gizlerinin açıklanacağı durumlarda, pek çok lezbiyen ailesinin maddi ve manevi desteğini kaybediyor. Lezbiyenler aile onurlarına sürülmüş bir leke olarak görülüyorlar. Belgrad Kadın Yasası Grubu’nun avukatlarından biri, yakınlarda, tavsiye almak isteyen bir kadından telefon almış.Kadının “sorunu” ise, komşularından birinin torununun lezbiyen olması. Şikayetine göre, genç kadın, lezbiyen partner’ini eve getirmemesi için büyükannesi tarafından kötü davranışa maruz kalıyormuş. Bunun dışında, “düşünceli” komşunun, “şanssız büyükanne”nin kıza kötü davrandığına dair hiçbir kanıtı yok.

KAOS GL 19/16


SAĞLIK J.T., 40 yaşlarındayken, menstrual sorunlarından dolayı bir jinekoloğa gitmiş. Daha önce, 20 yaşındayken, sadece bir kere jinekoloğa gitmiş. İkinci deneyiminde, bakire olduğunu farkeden doktorun aşağılamasına maruz kalmış. “Neden para karşılığı seninle yatacak birini bulmadın?” diye bağırmış doktor. Pek çok lezbiyen jinekoloğa gitmiyor, çünkü tıpçılar bütün kadınların erkeklerle cinsellik yaşayacağı varsayımından yola çıkıyorlar ve lezbiyenler, genelde yalan söylemeye veya lezbiyenliklerinin açığa çıkmasının doğuracağı sonuçlara katlanmaya zorlanıyorlar. Pek çok lezbiyen önleyici tedavi için doktora gitmemenin yanısıra, rahatsızlıkları akut hale gelinceye kadar rahatsızlıklarını geciktiriyorlar. Sağlıkçılar, lezbiyen hastalarının ihtiyaç ve kaygılarına duyarlı olacak şekilde yetiştirilmiyorlar. Aksine, eşcinsellik ders kitaplarında hastalık olarak geçiyor. Lezbiyen ve gay eylemcilerin kadın gruplarıyla eşcinselliğin hastalık olmaktan çıkarılması hakkında başlamış olmalarına rağmen, henüz başka gruplar bu kampanya için çalışmaya başlamadılar.

DEĞİŞİM İÇİN ÖRGÜTLENMEK Arkadija, Sırbistan’ın 1990’dan beri varolan tek lezbiyen ve gay topluluğu. 1994’de, erkek eşcinselliğinin suç olmaktan çıkarılması, Arkadija’nın çalışmalarında bir şekilde açık olmasını sağladı. Arkadija’nın Lezbiyen Çalışma Grubu, katılımcılarının kendine güven ve saygılarının artması amacıyla haftada bir toplanıyor. Toplanmak, fikir ve deneyim paylaşımında bulunmak isteyen pek çok kadın var. Bazı kadınlar için, bu toplantılar, lezbiyenliklerini açıkca ifade ettikleri ilk yer. Geçtiğimiz güz, Çalışma Grubu lezbiyenler için, güvenli seks hakkında bir workshop düzenledi; lezbiyenler, lezbiyenler arası HIV’i tartışmak için toplanmamışlardı daha önce.Halâ, HIV ve AIDS hakkında ve lezbiyen sağlığı hakkında çok az bilgi var. Arkadija, medya aracılığıyla kendini halka açmanın olanaklarını araştırmaya başladı. 1994 yazında, Sırp tarihinde ilk kez lezbiyenliğini açık etmiş biri televizyonda göründü. Halktan pek çok olumlu tepki alındı ve bu gösteri, düzenli olarak Belgrade Art Channel tarafından sunuldu. Arkadija, yazılı medyada da bir takım başarılar elde etti. Günlük gazete Borba, 1994’ün sonu ve 1995’in başında lezbiyenler hakkında pek çok olumlu makale yayınladı, bunlardan üçü Arkadija üyeleri tarafından yazılmıştı. Fakat, Borba bağımsız gazetelerin sonuncularından biriydi ve geçtiğimiz günlerde hükümet tarafından yasaklandı. Diğer ülkelerdeki lezbiyen ve gay topluluklarla iletişim kurmanın yanısıra, Arkadija, iki ayda bir çıkardığı bir bültenle de evlerdeki kadınlara ulaşıyor. Arkadija, Sırp toplumu içinde azınlıklara gösterilen toleransı artırma mücadelesinin bir parçası olarak, lezbiyen va gay’lerin insan hakları için mücadele etmenin yollarını arıyor.

Balkanlara Barış Gerçekten Geldi Mi?

Eski Yugoslavya’daki haksız savaş bir heteroseksüel savaşıdır! Evet, bu isme yakışır şekilde iyi ki böyle söyleyebiliyorum zira ne komşu çocuklarının öldürülmesi ne de bir kütüphanenin ateşe verilmesinin bir ibne’yle ilgisi yoktur. Bu başka bir çağın savaşı, çocuksu bir çağın: “Benim taşaklarım var, eğer seninkiler benimkiler kadar büyükse göster!”. Nerede politikacılar ve keskin bir kötümserliğin içine düşmüş medyalar tarafından haksızca ilan edilen Yeni Dünya Düzeni. Savaşçı ruhta bir değişim beklenirken ve bu değişim dünyaya can verecekken, tam tersine silahlanmaya doğru gidiliyor.

Grabz

KAOS GL 19/17


HAYALLERİN KIZI: Emma Goldman (

2

.

b

ö

l

ü

m

) Emine ÖZKAYA

bunun karşı-devrimciler için alınmış bir önlem olduğunu Yıl 1917. Emma’nın bu seferki turları Rus söyler. devrimini desteklemek içindir. Berkman ve bir kısım Ortalıkta tam bir kargaşalık hüküm sürmektedir. anarşist de bu kampanyaya katılırlar. Emma’nın Donmuş patates ve çok az çeşit yiyecek maddesinin beklediği ve hayatını adadığı dava, sonunda Ana bulunduğu dükkanların önündeki kuyruklarda insanlar Topraklarda gerçekleşmiştir. Emma ve Berkman yarı aç beklemektedirler. Rusya’nın dondurucu Amerika’da Rus devrimini savunurlarken bir yandan da soğuğuna katlanmak açlıktan da zordur halk için. bizzat Rusyaya giderek devrime katılma kararı alırlar. Komünist Partisi sorumluları yiyecek sıkıntısının nedeni Bu kararı 1905 Devriminde de almışlardır ama olarak köylülerin ürünlerini stok etmelerini gösterir. Amerika’daki kızgın mücadele koşullarını bırakıp bunu Yakacak sorunu üzerinde duran Emma Goldman, gerçekleştirmeleri mümkün olmamıştır. Petrograd’ın ormanlarının yakacak sorununu Amerika’da sürgün yaşamı süren Troçki’yle karşılayacak kadar zengin olduğunu belirttiğinde, tanışırlar. Troçki de onlar gibi, I. Dünya Savaşına karşı Zinovyev “Devrim düşmanları yolları tahrip ettiler, tutum almış bir devrimcidir. 1917 Şubat’ından sonra adamlarımızı ve atları öldürdüler, bu durumda Troçki’yi uğurlarken Rusya’da buluşmak üzere ormanlara nasıl ulaşalım?” diye yanıt verir. “Petrograd sözleşirler. Bir kısım yoldaşları ise, daha o zamandan, halkı ne güne duruyor?” diyen Emma görüşünde ısrar onların Rus devrimine katılıp Bolşevik Partisiyle eder. “Petrograd halkıyla dayanışma yaparak, herkesin çalışma kararlarını hatalı bulurlar. Bir anarşist olarak balta ve halatını alıp seferber olmasıyla bu iş çözülür, devrimden yanadırlar ama, devlet devlettir. Sosyalist üstelik kızaklar da var. Aksi takdirde halkta Partinize devlet olması birşey değiştirmez. Emma, bir kısım karşı düşmanlık gelişir.” Zinovyev bunu şöyle yanıtlar: yoldaşlarının eleştirilerine rağmen, yazarı ve editörü “Bu, Parti’nin bugüne kadar uyguladığı olduğu Mother Earth’da makaleler temel politikaları çiğnemek demektir...” yazarak ve kitle toplantıları Moskova’daki Emma’nın “nedir bu politikalar?” diye düzenleyerek Sovyet devrimini savunmayı sürdürür. Diğer yandan anarşistlerin merkezinin sorması üzerine Zinovyev şu açıklamayı yapar: “Bütün iktidar Amerika’da savaşa karşı Troçki’nin emriyle, proletaryanın öncülerinin elinde kampanyalar örgütlemektedir. Çeka tarafından toplanmıştır. Devrimin öncüleri demek, Savaş konusunda şöyle yazar: “Bir Komünist Partisi demektir.” Emma kadın olarak militarizmin sujesi tarandığını duydukları “oldukça pahalı bir bedel” deyince olmayı ve ... bir anarşist olarak zaman Zinovyev bunu “ne yazık ki öyle” diye başkalarının kaderleri üzerinde kulaklarına karşılar. karar almayı reddederim” O ana kadar kendilerine Savaş karşıtı inanamazlar. aktarılan bilgilerle gördüklerinin zıtlığı eylemlerinden dolayı Emma ve onlarda bir kuşkuya yol açar. Özellikle Berkman ve onlarla birlikte toplam Emma daha kuşkucudur. Alexander 249 kişi Amerika’dan sınırdışı onu kadınca duyarlılıkla suçlar. Gerçi edilirler ve Rusya’ya doğru yola çıkarlar. Bir gazeteci, Emma da yer yer anlatılanlara hak vermiyor değildir. gemi kalkmadan önce Emma’ya “bu bir son Emma Üstelik Bolşevik rejim lehindeki açıklamalara Goldman, öyle değil mi?” diye sorar. Emma gazeteciyi Amerika’dan tanıdıkları anarşist arkadaşları Bill Shatoff duraksamaksızın yanıtlar: “Hayır! Yalnızca bir da katılmaktadır. Bill’e Petrograd’da önemli bir mevki başlangıç!” verilmiştir. Devrimin düşmanları çoktur; karşı21 Aralık 1919’da, otuz yılı aşkın mücadelenin devrimciler, Kolçak, Denikin, Yudeniç, Sağ Sosyalist ardından, sevdikleri ve kızdıkları birçok şeyi geride Devrimciler... Ölüm cezası kalkmış ama, yalnızca bu bırakarak, düşledikleri devrim ülkesine doğru yola karşı-devrimci grup ve kişiler için uygulanmaktaymış. çıkarlar. Umutları hüzünlerinden daha ağır basmıştır Moskova’daki anarşistlerin merkezinin sonunda. Troçki’nin emriyle, Çeka tarafından tarandığını Petrograd’ın karlı ve buzlu sokaklarıyla, onları duydukları zaman kulaklarına inanamazlar. Moskova’ya karşılayan halkın sıcak coşkusu tam bir tezat içindedir. giden Emma, M. Gorki, Karl Radek, Alexandra Halk onları, “Rusya’nın sürgündeki oğulları ve kızları Kollontay, Kültür Komiseri Lunacharsky ile görüşür. hoşgeldiniz evinize” diyerek selamlar. O günlerde Gorki onun eleştirilerine aldırmaz ve anarşistleri Rusya sürgündeki binlerce evladını bağrına basmanın romantik bulduğunu söyler. Kollontay ise, Emma’nın, sevincini yaşamaktadır. Petrograd Komünist Partisi fikirleri ne olursa olsun beş bin tutuklunun üstelik Sekreterinin otomobiliyle, üst kademedeki partililerin ve yargısız öldürüldüğü, Çeka ve Bolşevik subaylarından özel konukların ağırlandığı otele giderlerken yolda halkın korktuğu yolundaki hatırlatmalarına, bunların çok Çeka tarafından kimlik aramasına tabi tutulan küçük şeyler olduğunu söyleyerek yanıt verir ve insanlarla karşılaşırlar. Yanlarındaki Parti görevlisi

KAOS GL 19/18


Emma’nın kadınlarla ilgili çalışmalarda kendisine yabancı dil bilmediğini söyler. “Uzun yıllar dışarıda yardım etmesini önerir. Radek ise, Anarşistlerin devrim yaşayan birisi için oldukça komik, değil mi?” der ve sırasında en önlerde çarpıştıklarını kabul eder. Fakat, birlikte gülerler. devrimden sonra onların, karşı-devrimci Lenin’e ilk soruyu Berkman yöneltir: potansiyellerinin geliştiğini söyler. Kültür Komiseri “Anarşistler neden Sovyet hapishanelerinde?” Lenin, Lunacharsky üzülerek, Komünist Partisinin, Denikin, derhal onun sözünü keser. “Anarşistler mi? Saçma! Yudeniç ve başka karşı-devrimcilerle uğraşmaktan, Size bu yalanları kim söyledi, onlara nasıl inandınız? yükselmekte olan bürokrasinin ve Çeka’nın gücünü Biz haydutları ve Mahnovistleri içeri tıkıyoruz, düşünsel unutttuğunu belirtir. anarşistleri değil.” “Düşünün bir” diyen Emma araya Emma, başka Bolşeviklerle de görüşür. Birçoğu girer. “Kapitalist Amerika’da da anarşistler, felsefi ve küskündür ve hayalkırıklığı içindedir. Bunlardan biri, II: kriminal olarak iki kategoriye ayrılıyorlar. Birinci Enternasyonal’in eski sekreterlerinden olan ve kategoride yer alanlar, en yüksek çevrelerde kabul Zinoviev’in başını çektiği, Radek’le Buharin’in de içinde görürler; hatta onlardan biri, Wilson Hükümetinde bulunduğu bürokratik klikle mücadele yürütmüş olan yüksek bir görevdedir. Bizim de içinde yer almaktan Angelica Balabanoff’dur. Emma onun şimdi köşesinde şeref duyduğumuz ikinci kategoride yer alanlar ise süklüm püklüm oturmasına akıl erdiremez. baskı altındadırlar ve sık sık hapse atılırlar. Sizin Bolşeviklerin eleştiriye açık olduklarını onların daha görüşünüz de farklı değil.” Lenin, Emma’nın bu karşı çıkışına Rusya’nın durumuna ilişkin açıklamalarla yanıt önce okuduğu yayınlarından bilmektedir. Angelica verir. Ona göre, konuşma özgürlüğü, sosyal hastalıkları neden eleştiri yapmamaktadır? Emma onu, sosyalist yatıştırmaya yarayan bir burjuva önyargısıdır. İşçi bakış açısının ve tarihi materyalistliğinin gereğini Cumhuriyetinde ekonomik refah, konuşmaktan, onun yapmamakla eleştirir. Balabanoff, bezginlikle, hayatın güvenliği; özgürlükten daha önemlidir. Proletarya çetin ve vahşi olduğunu söyler. Daha sonra Emma ile diktatörlüğü bu rotayı izlemektedir. Şu anda proletarya Berkman için Lenin’den randevu alarak onların Lenin’le diktatörlüğü büyük engellerle karşıkarşıyadır, bu görüşmelerini sağlar. engellerin en büyüğü köylülerin Gorki ile tartışmalarından Bolşeviklerin muhalefetidir Köylülerin çiviye, tuza, beri, Emma Lenin’i görmeyi çok kumaşa, traktöre, elektriğe gereksinimleri istemektedir. Gorki ona, Ekim gaddarlığını vardır. Onlara bunu verebildikleri an Devriminin Lenin’in liderliğinde eleştirmek, köylüler Bolşeviklerle birlikte olacaktır ve o gerçekleştiğini ve dolayısıyla Devrimin babasının Lenin olduğunu söylemiştir. Rusya’yı eleştirmek zaman karşı-devrimin gücü onları geri Emma, Lenin’in katkısını kabul anlamına geliyordu. çekemeyecektir. Rusya’da şu anda her türlü özgürlük gevezeliği karşı-devrimin etmekle birlikte, Ekim Devriminin, Rus Yazıyla eleştiri ekmeğine yağ sürmektedir. Suçlananlar halkının, işçilerin, köylülerin, Sol yapan olursa, yalnızca haydutluk yapanlardır ve onlar Sosyalistlerin, Anarşistlerin, yakalanıp kilit altına alınmalıdırlar. Sonuç Komünistlerin, Petrograd işçilerinin, ertesi gün, olarak Lenin, Emma’ya devrimci dengesini denizcilerin, Kronstadt’ın asker ve Çeka o kişinin kazanması için birşeyler yapmasını salık subaylarının eseri olduğunu belirterek kapısına verir. Emma, Lenin’in haklı olabileceğini Gorki’ye itiraz etmiştir. düşünür ve öğütlerinden yararlanacağını Lenin’den, insanların bir Tanrı dayanıyordu söyler. Bu, Rusya’ya yönelik bir çalışma gibi söz etmeleri onu görme isteğini değil, Amerika’ya yönelik bir çalışma iyice kamçılamıştır. Kremlin’de bir olmalıdır. Amerika’da iken, Rus devrimini desteklemek saat süren bürokratik işlemlerin ardından nihayet için, Amerikalı dostlar bulmuştu. Şimdi sıra Amerika’nın Lenin’in odasına varırlar. Lenin’in önünde üzeri özgürlüğü için Ruslar’dan dost bulmaktı. Bu amaca haritalarla kaplı bir masa ve kırmızı döşemeli oniki yönelik propaganda yürütecekti. Lenin, buna çok sandalye vardır. Ayrıca penceresinin önüne de bu tür sevinir ve her türlü desteği vereceğini söyler. Ama sandalyeler sıralanmıştır. Lenin ellerini sıktıktan sonra çalışma planlarını mutlaka ona göndermelidirler. ağızlarını açmalarına fırsat vermeden onları soru Emma büyük bir ikilem içindedir. Angelica yağmuruna tutar. Böylece, ev sahibi olarak ilk raundu Balabanoff’un dostlarından birinin söylediklerini kazanmıştır. Ve aralıksız devam eder. Amerika’daki hatırlamadan edemez. Parti Politbürosu, klik oluşturma I.W.W.’nin nasıl bir sendika olduğunu sorar. Emma ve yöntemiyle Enternasyonel işçi hareketini Alexander’ın sınırdışı edilmeden önce mahkemede zehirlemektedir. Emma, acaba Lenin bu oyunun yaptıkları savunmaları iyi bir anti-kapitalist propaganda farkında mıdır diye kuşkuya düşer. Emma ve Berkman diyerek över ve geldiklerine çok memnun olduğunu yalnızca yürütecekleri çalışma konusunda Lenin’le belirttikten sonra şöyle der: “Sizler felsefi hemfikirdirler. Fakat bu çalışma Moskova’da değil, anarşistlersiniz. Sizlerin Amerika’da Ekim devrimini kitlelerle doğrudan temas edecekleri bir yerde savunmak için verdiğiniz kavgayı biliyorum. Bizim için yapılmalıdır. Çünkü Moskova, bürokrasinin en yüksek ve Sovyetler’e olan inancınız için savaştınız. Malatesta noktaya ulaştığı bir yerdir. da (tanınmış İspanyol anarşisti ve teorisyeni Errico Malatesta) tamamen Sovyet yanlısıydı. Nasıl bir görev almayı arzu edersiniz?” Berkman, cevap vermek için ağzını açar, fakat Lenin onu İngilizce konuştuğu için susturur. Tek kelime bile İngilizce ya da başka bir

KAOS GL 19/19


yüzlü ve alçakgönüllü Troçki’nin yerinde şimdi, kızıl-kır Emma ve Berkman, Kropotkin’i ziyaret edip sakallı, sağlıklı ve iktidarının etkisinden emin, kibirli bir Petrograd’da kendilerine bir iş bulma kararı alırlar. adam vardır. Troçki, Emma’yı tanımaz bile. İngiliz Onun, Dmitrov’daki evine vardıklarında gördükleri delegasyonunu tepeden süzer ve konuşmadan çıkıp manzara içler acısıdır. Peter Kropotkin, eşi Sophie ve gider. kızları Alexanders o dondurucu soğuk altında Emma, kendisini defalarca uyaran anarşistlere yakacaksız ve çok kıt yiyecekle yaşamaktadırlar. kuşkuyla bakmış, bir yılı aşkın bir zaman gözlemlerini Yiyeceklerin bir kısmını evin bahçesinden elde sürdürmüştür. Bu arada, kaldıkları otel Çeka tarafından ettiklerini, bir takım temel ihtiyaçlarının da Mahno basılmıştır. Çeka onlardan kuşkulanmaya başlamıştır. tarafından sağlandığını öğrenirler. Peter, yaşlı ve Anarşistler yer altına geçmişlerdir ve arasıra Emma ile hastadır. Dmitrov’daki tarım kooperatifinin tasfiye edilip Berkman’ın kaldığı otelde toplanmaktadırlar. Anarşist birçok üyesinin Moskova’daki Butirky hapishanesine basın, Sol Sosyalistler, her türden muhalefet kapatılması, herkesin olduğu gibi onların durumlarını da susturulmuştur. Halk ise ürkek ve sessizdir. Sanki çok derinden etkilemiştir. Emma, Komünistler nasıl devrimde kahramanca savaşan bu insanlar değildir. birşey yapamazlar, Rusya’nın büyük evladının açlıktan Nereye gitmiştir onların devrimci ruhu? Emma, ölmeye terkedilmesinden Lenin ve Lunacharsky’nin yanılsama ve çelişkilerinden tamamen uyanmıştır, ne haberleri yok mudur, diye sorar. Sophie, Peter’in, yapacağını bilemez durumdadır ve büyük acı Bolşeviklerin kendisine sundukları parayı, halkın çekmektedir. Bu yüzden son bir kez Kropotkin’i görmek elinden alındığı için reddettiğini söyler. Kendisinden ister. Fakat, Kropotkin bir gün önce, 8 Şubat 1921 günü bahsedildiğini duyan Kropotkin ise, devrimin ölmüştür. Onunla son konuşmalarını hatırlar: Kropotkin, başlangıcından beri Bolşevikleri uyardığını ve Lenin’e Rus devriminin, Fransız devriminden de büyük defalarca mektup yazdığını, fakat, onların kendi dinsel olduğunu ve dünya çapındaki anlamının daha güçlü dogmalarıyla zehirlenip gözlerinin birşey görmediğini olduğunu belirtmiştir. Merkezi bir devlet fikrine sıkı söyler. Onların gaddarlığını eleştirmek, Rusya’yı sıkıya bağlı olan komünistler, ihtilali yanlış bir yöne eleştirmek anlamına geliyordu. Yazıyla eleştiri yapan olursa, ertesi gün, Çeka o Parti basını kanalıyla sürükleyerek onu ölüme mahkum etmişlerdir. Onlar politik kişinin kapısına dayanıyordu. Eleştiri şöyle bir propaganda egemenliklerini kurabilmek için yapmayı önleyici bir diğer etken ise, kaçınılmaz olarak her türlü aracı bunun diğer ülkelerde duyulmasının, yapılır: kılacaklardır. Onların Devrime karşı yapılacak saldırılara yol Proletarya diktatörlüğü haklı yöntemleri kitlelerin enerjisini felce açmasıydı. Kropotkin, bu yüzden, altında uğratmış ve halkı terörize etmiştir. anarşistlerin iki ateş altında kaldıklarını neden greve gidilsin, Oysa ülkenin yeniden inşasında söyler. emekçilerin doğrudan katılımı Emma ve Berkman, oradan işçiler olmaksızın hiçbir şey yaratılamaz. dönerlerken, aç ve dilenen çocukları Peter Kropotkin’in ölümü, görerek onlara sandviçlerini verirler. kendilerine karşı greve gider mi? anarşistler arasında olduğu kadar Yanlarındaki Partili, Berkman’ı halk arasında da büyük bir üzüntü duygusallıkla eleştirir ve kendisine Doğu yaratır. Moskova’da yapılan cenaze törenine işçiler, Londra’da buna benzer bir sürü manzara köylüler, siyah-kırmızı bayraklarıyla katılırlar. Lenin, gösterebileceğini söyler. Berkman da Parti görevlisine Butirky hapishanesinde ve Çeka’nın kendi binasında “devrimin İngiltere’de değil, Rusya’da olduğunu unuttun hapis tutulan anarşistlerin geçici olarak serbest galiba” diye yanıt verir. bırakılıp, cenazede hazır bulunmalarını sağlayacağına Emma, sol basından oluşan yabancı bir heyetle söz verir. Parti İcra Kurulu toplantısında bunu Çeka’ya bazı fabrikaları ve birkaç hapishane gezme fırsatı bulur. ileteceğini söyler. Fakat bu sözünde durmaz. Cenaze Fabrikalarda işçilerin başında parti komiserleri vardır. konvoyu Butirky hapishanesinin önünden geçerken, İşçilerden biri onların yabancı gazeteci olduğunu tutuklular, parmaklıkların ardından el sallayarak büyük anlayınca “bu komiserler bizim un çaldığımızı öğretmen Peter Kropotkin’e son saygılarını iletmeye söylüyorlar, ama asıl kendileri çalıyor” diye yakınır. çalışırlar. Sessizce mezarlığa yürünür, Emma Hapishanelerdeki durum ise Amerika’dakinden Goldman’ın konuşmasının ardından toprağa verilen daha kötüdür. İnsanlar sıkış-tepiş koğuşlara Peter Kropotkin’le birlikte sanki devrim de son doldurulmuşlardır ve içerisi sağlık koşullarından yolculuğuna uğurlanmış gibi bir hüzün çöker yoksundur. Bir hücrenin önünden geçerlerken, Moskova’ya. tutuklulardan biri onları görevli sanarak “alçaklar, Petrograd değirmen işçileri greve giderler. Grev katiller” diye bağırır. Berkman’ı bu olay altüst eder. 14 kısa zamanda Baltiysky, Laferm gibi fabrikaları ve liman yıl yattığı Amerikan hapishanelerindeki tutukluluğunu işçilerini içine alır. İşçiler, ekonomik taleplerin yanısıra anımsar. Görevliler, tutukluların haydut, lümpen, karşıiktidarın sovyetlere verilmesini de talep ederler. İşçilerin devrimci olduklarını söyleyerek durumu açıklamaya ilk kalabalık mitingi, Çeka ve askerler tarafından çalışırlar. kuşatılır. Kronstadt denizcileri bunun üzerine bir Britanya İşçi Delegeleri için verilen bir komite kurup, işçilerin taleplerini araştırmaya yollarlar. resepsiyonda Emma da görevlidir. İçeri, askeri 1905 Şubat ve Ekim Devrimlerinde nasıl işçilerden üniformasıyla Troçki girer. Emma’nın 1917’de yana tutum aldılarsa, aynı tutumu almalıdırlar. Ama Amerika’dan uğurladığı sürgün devrimciyle burada önce komitenin raporunu beklerler. gördüğü Troçki sanki tamamen farklı kişilerdir. Solgun

KAOS GL 19/20


İşçilerin talepleri kesindir. Sovyet zindanlarında Emma, Enternasyonel Kadınlar Kongresinde ve toplama kamplarında tutulan işçi ve köylülerin Clara Zetkin’le görüşür. Ondan, Maria serbest bırakılması. Fabrikalardaki yönetimin işçilere Spiridonovna’nın Çeka zindanından alınıp, sürgüne verilmesi vb. gönderilmesini ister. Clara sözünü tutar, ama Lenin 16 bin Kronstadt denizcisi, Petrograd’lı işçileri hasta olduğu için durumu Troçki’ye iletir. Troçki ise, desteklemek üzere bir miting düzenler. 1 Mart 1921’de hala çok tehlikeli olduğu için Maria’yı sürgüne yapılan mitinge, Kronstadt Kızıl Ordusunun askerleri ve yollayamayacağını belirtir. işçiler, Kronstadt Sovyetlerinin Başkanı Vassilliev, Lenin, Kronstadt katliamından üç gün sonra Baltık Filosunun Komiseri Kuzmin, Sovyet Halk toplanan 10. Parti Kongresinde, NEP planını Cumhuriyetleri Federasyonu Başkanı Kalinin katılırlar. onaylatır. Böylece, “bütün iktidar Sovyetlere” diye Emma ve Berkman, Sovyet topraklarında yapılacak bir haykıran denizcilerin sloganı “bütün iktidar grevi bizzat Kronstadt’a giderek izlemek isterler. Komünist Partisine” şeklinde değiştirilmiştir. Gorki’nin şu sözleri kulaklarında çınlar Emma’nın: NEP’le birlikte, ayrıcalıklı yeni burjuvazi de “Baltık Filosunun erleri doğuştan anarşisttir. Benim palazlanmaya başlamıştır. Emma ve Berkman, yerim onların yanıdır.” Rusya’yı terketmeye karar verirler. Fakat nasıl pasaport Kronstadt’lı denizciler, aralarından 30 kişilik bir alacakları sorunu gündeme gelir. Sonunda, Berlin’de komite seçerek, anlaşmak ve taleplerini iletmek için, yapılacak olan Anarşist Kongre’ye çağrı aldıkları Petro-Sovyet’e yollarlar. Gelen haberler kötüdür: şeklinde bir formül bulurlar. Lenin’in imzalayıp Troçki’ye yolladığı karar metni, Fakat Almanya sınırına vardıklarında ülkeye Kronstadt denizcilerini Çar’ın generaliyle işbirliği kabul edilmezler. Daha sonra, Çeka’nın Alman yaparak, proleterya Cumhuriyetini yıkmakla itham makamlarına, onların komplocu anarşistler oldukları ve etmektedir. Parti basını kanalıyla şöyle bir propaganda Almanya’ya gizli bir görevle gittikleri hakkında bilgi yapılır: Proletarya diktatörlüğü altında neden greve verdiğini öğrenirler. Emma, İsveç’in oturma iznini gidilsin, işçiler kendilerine karşı greve gider mi? uzatmaması üzerine, çeşitli Avrupa ülkelerine başvurur. Emma, Berkman ve diğer Hepsinin de cevabı, politik çalışma birkaç kişi bir bildiri hazırlayarak, yapmayacağı konusunda teminat sorunun barışçı yoldan çözülmesi verirse, vize alabileceği yönündedir. Emma Goldman’ın için aracı olurlar. Fakat, Savaş Emma, bunu kabul etmez. Başını konuşmasının Komiseri Troçki’nin imzasıyla gelen koyacak bir yer arayarak Avrupa tebliğ kesindir: “Bu başkaldırının ülkelerini dolaşır. 24 Temmuz 1924 ardından cezası ölümdür.” tarihinde, İngiltere, ona koşulsuz toprağa verilen 18 Mart 1921, Paris sığınma hakkı tanır. Peter Kropotkin’le Komünü’nün yıldönümüdür. 18 bin Emma, İngiltere’de yazarak Kronstadt denizcisini öldüren Kızıl geçimini sağlarken, bir yandan da birlikte Ordu Troçki’nin komutasında işçiler arasında politik mücadelesini sanki devrim de Enternasyonel söyleyerek sürdürür, ama hiçbir gruba son yolculuğuna yürümektedir. Kaldıkları otelin katılmadan. Galler’e giderek penceresinden bakmakta olan uğurlanmış gibi madencilere, bireysel anarşizmin Emma, elleri belinde, muzaffer bir savunucusu, modern drama yazarı bir hüzün çöker havada çevresindeki Çeka H.İbsen’in “Bir Halk Düşmanı” adlı Moskova’ya. görevlileriyle sohbet etmekte olan oyununu tanıtır. Anarşist politika Troçki’yi Paris Komününü bastırmak anlayışının içinde, şiir, resim, müzik için 30 bin kişiyi öldüren Thiers kasabına benzetir. Halk vb. da vardır. O dönemde İngiltere solunun durumu pek ise evlerine kapanmıştır. Kimseden en küçük bir itiraz parlak değildir. Emma’ya göre, İngiliz İşçi Partisinin, yükselmemektedir. Emma isyan ederek, halka kızdığı Torilerden pek farkı yoktur. Bu arada My kadar Rus entellektüellerine de kızar. İçinden, Maksim Disillusionment in Russia adlı kitabı yayınlanır. Gorki’ye neredesin diye çıkışır. Emma, bu 1936’da, Franko’nun faşist ayaklanmasına eleştirilerinde haksız olduğunun farkındadır. Devrimin yanıt olarak patlak veren işçi-köylü devrimini artık tamamen kaybedildiğini görmüştür. desteklemek için İspanya’ya gider. Bu devrimin patlak Bolşeviklerin, en ufak bir muhalefete tahammülleri vermesinden üç hafta önce Alexander Berkman, yoktur. Moskova Üniversitesinde boykota gitmek Nice’de, geçirdiği üç başarısız prostat ameliyatının isteyen öğrenciler de bastırılmıştır. Çar döneminden ardından intihar etmiştir. Emma Goldman, İspanya’ya beri bu üniversitede öğretim görevlisi olan ve anarşist giderken, İspanyol devrimini göremeden ölen kırkbeş olarak tanınan Alexey Borovoy Bolşevikler tarafından yıllık yoldaşının büyük acısı içindedir. Ancak ortak zorla istifa ettirilmiştir. Mahkemesiz idamlar birbirini davalarının bu kez İspanya’da filizlendiğini görmek onu izlemektedir. Victor Serge’nin Bolşeviklerin yeniden ayağa kaldırmıştır. Goldman, İspanya devrimi uygulamalarını savunmak için “yumurta kırılmadan ve iç savaşı boyunca Avrupa ülkelerinde propaganda omlet yapılmaz” sözlerine karşı yazar Panait İstrati’nin gezilerine çıkar, dünyanın her yanındaki yoldaşlarıyla şu sözlerini burada anımsamakta yarar var: “Tamam, mektuplaşarak onlara İspanyol işçi ve köylülerinin kabul ettik. Kırılan yumurtalar ortada ama, sizin omleti yapıcı ve yaratıcı insiyatiflerini anlatır. Stalin’in göremiyorum.” liderliğindeki İspanyol Komünist Partisi’nin ve Sovyet görevlilerinin devrimi bastırmak için giriştikleri çabaları,

KAOS GL 19/21


anarşistlerin örgütü CNT-FAI’ya ve muhalif komünistlerin örgütü POUM’a karşı yapılan provakasyonları, işlenen cinayetleri, Moskova duruşmalarını İspanya’da tekrar etme girişimlerini teşhir eder. İspanyol liberter hareketinin içinde bağımsız çalışma yürüten kadınlarla ortak çalışmalarda bulunur ve İspanyol anarşistlerini ve işçilerini ataerkillikle eleştirir. İspanya’daki yenilginin ardından, komşu Avrupa ülkelerine sığınan göçmen savaşçılara yardım sağlamak için çalışır. Emma, 1940 yılında Kanada’da İspanyol sürgünleri için yardım toplama faaliyetini sürdürmekteyken yaşama gözlerini yumdu. Onun, kendi yazdığı biyografisini okurken, ne kadar hayattan bir insan olduğunu görmemek olası değil. Daha sonra, onun hakkında yazılmış başka kaynaklara da başvurdum. Güzel giyinmeyi, dansı, eğlenceyi seven bir insan. Hayatının en zor günlerinde bile aşık olmayı, sevme becerisini kaybetmeyen bir insan. Başkaldırıyı, çocukluğunda öğrenmiştir. Eğer görüyorsam, protesto etmeden seyredemem, der. Onun anarşizmi bir yaşam biçimidir, hayatın her alanını bugünden içine alan, yarına ertelenmeyecek bir yaşam biçimi. O, bireysel bir isyancıdır. Amsterdam’da katıldığı bir anarşist kongrede hem bireyci, hem toplumcu anarşizmi savunarak şöyle der: “Anarşizm, İbsen ve Kropotkin arasında bir seçim gerektirmez; ikisini de içerir.”

Bireyin, kendisiyle vereceği mücadelenin, kendi dışında vereceği mücadele kadar önemli olduğuna inanır. Kendi zaaflarının da farkındadır. Amerika’da, sosyalist Kate O’Hare ile aynı hapishanede yatmaktadırlar. Sabah altıda onlar da diğer tutuklular gibi çalışmaya götürülürler. Ama Kate’nin saçları her sabah, kuaförden yeni çıkmış gibi taralı, lüle lüledir. Bir gece, Emma’yı uyku tutmaz ve Kate’nin saçlarını sardığına tanık olunca, çok şaşırır. Ve Emma, hapisten çıkışlarını kutlamak için verilen kadınlar partisinde Kate ile ilgili bu anısını anlatır. Emma, Kate’in hücrede saçları için bu kadar zaman harcamasını saçma bulduğunu söyler. Kate de ona, “sor bakalım erkek arkadaşlarına” der, “eminim sana dalgalı saçı iyi bir konuşmaya tercih ettiklerini söyleyeceklerdir.” Emma, kate’in haklı olduğunu kabul eder.. Amerika’lı bir gazeteci ve aynı zmanada ressam olan William Marion Reed, Emma için şöyle yazmıştır: “Tek bir şey dışında, onun ideallerinde bir yanlış göremiyorum: O, Yaşadığı zamanın, sekizbin yıl önündeydi... O’nun için, hayallerden yoksun bir hayatın hiçbir anlamı yoktur. Emma Goldman, Hayallerin Kızıdır.” 18 Mayıs 1994 Londra

MEKTUP İlk kez, bir gay olduğumu orta üçte farkettim. Çoktandır eşcinsel bir kimlik kazanmıştım ama bunu anlayamıyordum. Bunu açıkça farketmemden sonra çok büyük bir panik yaşadım. Nerdeyse intiharı bile düşündüm. Ama oldukça uzun ve acılı bir süreçte de olsa eşcinsel kimliğimi kabul etmeyi ve onunla gurur duymayı başardım. Bu süreçte yalnızlıklar, bunalımlar, eşcinsellere yapılan hakaretlere katlanmalar gibi birçoğumuzun başından geçen olayları yaşadım. Şu anda İTÜ mimarlık fakültesi birinci sınıf öğrencisiyim. Eşcinsel ve yalnız olmanın verdiği endişeyle (yani gelecek hakkındaki endişeyle) bugüne kadar içimdeki duyguları hep bastırıp kendimi derslere verdim. Ama artık bilinçliyim. Okuldaki sorumluluklarımı bugüne kadar olduğu gibi yerine getireceğim ama herşey bununla kalmayacak. Şu anda bir sevgilim ve kendimi yalnız hissetmeyeceğim bir gay-lezbiyen çevrem yok. Ama kendime güveniyorum ve inanıyorum ki yakın zamanda bunları elde edeceğim. Şu anda bunalımda, aşağılık kompleksinde olan arkadaşlarıma sesleniyorum. Hayatta hiçbir şeye üzülmeye değimiyor. Şu kısacık ömrümüzde herşeyi doya doya yaşamaya bakalım. Farkındayım, Türkiye gibi bir ülkede, şimdilik, bunları yapmak çok zor. Ama unutmayın ki sizin gibi insanlar ve sizleri destekleyen heteroseksüeller de mevcut. Önemli olan onların sizi, sizin de onları bulabilmeniz. İleride yaşlandığınızda geçmişe bakıp keşke bunları yapsaydım değil, iyi ki bunları yapmışım demeniz önemli. Kendinize güvenin yeter. *Not: Uzun bir süredir gay ve lezbiyenler hakkında piyasada birçok kitap basılıyor. Ve ben elimden geldiğince bunları okumaya çalışıyorum. Sizden ricam bu kitaplar hakkında bizlere tanıtıcı yazılar yazmanız. Hatta kabul ederseniz ben de okuduklarım hakkında eleştiri yazıları yollayabilirim. (Bunu başka arkadaşlarımında yapmak isteyeceğine eminim.)

KAOS GL 19/22


atilla karakış Kasım 1995’ten itibaren Ankara Devlet Tiyatroları’nın sahnelediği bir oyun seyircilerin yoğun ilgisiyle devam ediyor. Ferdi Merter’in yazıp yönetmenliğini üstlendiği bu oyun “Kuğular Şarkı Söylemez”. Bir eşcinseli ve AIDS’li bir heteroseksüeli merkez alan oyunda yer yer ilginç saptamalar ve değinmeler var. Oyunla ilgili yazar ve yönetmenle yaptığımız bir söyleşiyi önümüzdeki sayıda yayınlayacağız. Grup olarak gittiğimiz bu oyun hakkında daha sonra toplantılarımızda da tartıştığımız şeyler üstüne bu yazıda bahsetmek istemiyorum. Söyleşide Ferdi Merter’e soru olarak yönelttiğimiz için önümüzdeki sayıda bu konulara da değinilmiş olacak. Bu yüzden ben, sadece oyunu tanıtmaya çalışacağım. Yorumlar da sadece tanıtıma yönelik olacak. Televizyon muhabiri bir genç adam. İki yıldır birlikte olduğu bir genç kadın. İki yıldır tanıdığı, alt katta oturan stilist bir eşcinsel. Sadece bu üç kişiyi enikonu tanırız. Üçünün de aileleri sorunludur. Kadın ve adam iki yıldır sürdürdükleri beraberliklerinde cinselliği yaşamak için bir araya gelmektedirler sadece. Başkaca bir paylaşımları olduğuna dair hiçbir ipucu bulamayız. Aile kurumuna olan tepkileri dolayısıyla evliliği düşünmemektedirler. Daha önceden çocuk istemedikleri konusunda da anlaşmışlardır. Eşcinsel, her ikisinin dostluğunu kazanmıştır ve birbirlerine söyleyemedikleri şeyleri konuştukları biridir. Aynı zamanda da oyunun en entelektüel kişisidir. Yazar/yönetmen oyun kişilerine bir isim vermemiş. Oyun broşüründe sadece kişileri tanıtmak için tek heceler kullanmış. Baba, dayı, anne dışındakiler “o”. Çünkü yaşanılanlar mümkün olduğunca genel tutulmuş. Yani herkes o kişilikler olabilir. Biraz da öyledirler. Her ne kadar tv. muhabiri ve eşcinsel adam birer “siyah kuğu” larsa da toplumun içindendirler. Eşcinsel adam “siyah kuğu”luğuna rağmen durumundan rahatsızlık duymamaktadır. Gerektiği yerde mücadelesini verebilecek, gerektiği yerde ise gullümünü atabilecek bir kişiliğe sahiptir. Tv. muhabiri ise küçüklüğünde dayısının tecavüzüne uğramış, bu olay dahil sorunlarının üstüne gitmeyi değil de kaçmayı tercih etmiş biridir. Doğumgününü kutlamamaktadır, çünkü dayısının tecavüzü bir doğumgününde gerçekleşmiştir. Varoluşu ona mutluluk değil, devamlı acı vermiştir. Parçalanmış bir aile; sinema artisti olan anne sürekli çekimlerde, komiser olan baba ayrılık sonrası kurduğu ailesini kanatları altına almış, eski ailesi geçmişte kalan bir yük. Kadının ailesi ise zamanındaki bütün “kötü kız”lardan olmaması yönündeki telkinlerine rağmen

başedemedikleri kızlarını aile meclisinde doğru yola getirmek için didinip duruyorlar. Eşcinselin annesi, kendi küçükken ölmüş. Babasının birgün onu sinemada biriyle görmesinin ve evdeki dayağın ardından evi terketmiş. Kendi yaşamını kurmuş. Babası eşcinsel bir oğul yerine kadın olmuş bir oğula razı. Hiç değilse yeni bir yerde, “kızı”yla birlikte yaşayabilecek, “kızı” sürekli dizinin dibinde oturabilecektir. Ama bir eşcinsel oğul... “katlanılır bir acı” değildir. Kadının hamile olduğunu söylemesiyle sürekli gergin yaşanan ilişki kopma noktasına gelir. Daha önce çocuk yapmıyacaklarını konuşmuşlar, “çocuk yok” kararı almışlardır. Aslında her zamanki gibi kararı adam almıştır. Şimdi de kürtaj kararı alınır. Ancak kadın, eşcinselin de desteğiyle bu defa direnmeye çalışacaktır. Ne varki Dayı’nın AIDS’ten ölümü adamın kabusuna dönüşecek, AIDS olduğu kesinleşince de kadınla ilişkileri bitecektir. AIDS’le yaşamayı öğrenemeyeceğini, bu hastalıktan çok, AIDS’li oluşu dolayısıyla çevresiyle mücadele edemeyeceğini bilen adam tek kurtuluşunun ölüm olduğunu düşünmektedir. Bunun için babasının yardımını ister. Babasından kendisini vurmasını ister, hastalığını açıkladığı zaman. “Bu hastalığı eşcinsel arkadaşından mı kaptın?” sorusudur babasının ilk aklına gelen. Adamın hasta olduğunu ilk duyduğunda, kızın sorusu da benzer olmuştur: “Hani onunla yatmamıştın?” Babasının tek yapabileceği silahı sehpaya bırakıp gitmektir. “Temizle bu pisliği öyleyse.” “Beni seviyorsan öldür” der adam; babasına, kadına... Sonunda eşcinsele. Her geçen gün eriyerek, tükenerek ölmek istememektedir. Eşcinsel, adamı o kadar çok sevmiştir, sevmektedir ki peki der sonunda. Ama öylesine sevmektedir ki, kendini öldürecek kadar... Oyuncuların da tiplemelerde başarılı olduğu oyun, izlenmesi gereken bir yapıt sonuçta. Eleştirilecek, sorgulanması gereken yönlerine rağmen. Başta da belirttiğim gibi Ferdi Merter’le yaptığımız söyleşide bu yönlerine değindiğimiz için şimdilik bu oyunu izlemeye çalışın diyerek iyi seyirler diliyorum. Kuğular şarkı söylemez mi sahiden? Dışlanan, acı çekenler... Asıl yürek burkan, içe işleyen şarkılar bu kişilerce yapılmış, bu kişilerce söylenmemiş midir? Bunların söyledikleri değil midir asıl kalıcı olan. Bence en güzel şarkıları kuğular söyler.

KAOS GL 19/23


arkadaş z. özger ŞİİRLERİ SAKALSIZ BİR OĞLANIN TRAGEDYASI charles chaplin bir savaşta yitirdim sakalımı çıkmazlığın grev sesi umutlarımı vururken yendirdim bıyıklarımı papağan kuşkulara biraz elma şekeriyle kazıdım sakalımı lohusa şerbetiyle kazıdım sakalımı yanaklarım paprika lahmacun ister misiniz al işte sana böyle yüze böyle güz demeyin deseniz de sakal yok ya ucunda bu güz vermedi tarla seneye bıyık kerim ben ettim siz etmeyin sakal veririm size iğne iplik elimde bıyık dikerim size yanaklarım taşlıtarla kurabiye yer misiniz sayın bayan dursanıza gözünüze kuş kaçmış bu bıyık hiç gitmemiş sesinizin rengine sakalınız uzamış inmiş ta belinize at kuyruğu yapınız ya da örgüleyiniz kedinizin bıyığını usturayla kesiniz yanaklarım bileytaşı ispirto sever misiniz yoksul ve utangaç bir müşteriyim ben sizde güneş bulunur mu biraz/kaktüs alıcam saksılarım yeşersin üç beş bulut verin de çok üşüdü güneşten şizofreni olucak çabuk olun lütfen dikenleri solucak yanaklarım gobi çölü soğuk su içer misiniz yüzüm eski bir artist yaşlandıkça shirley temple elimde bir baş soğan bir baş sarımsak ah ne kadar şakacısınız hiç hamlet oynamadınız mı olmak ya da olmamak bütün sorun bu yanaklarım yul bryner şimşir tarak ister misiniz

ben az konuşan çok yorulan biriyim şarabı helvayla içmeyi severim hiç namaz kılmadım şimdiye kadar annemi ve allahı da çok severim annem de allahı çok sever biz bütün aile zaten biraz allahı da kedileri çok severiz hayat trajik bir homoseksüeldir bence bütün homoseksüeller adonistir biraz çünki bütün sarhoşluklar biraz freudün alkolsüz sayıklamalarıdır siz inanmayın bir gün değişir elbet güneşe ve penise tapan rüzgarın yönü çünki ben okumuştum muydu neydi biryerlerde tanrılara kadın satıldığını ah canım aristophones barışı ve eşek arılarını hiç unutmuyorum ölümü de bir giz gibi tutuyorum içimde ölümü tanrıya saklıyorum ve bir gün hiç anlamıyacaksınız güneşe ve erkekliğe büyüyen vücudum düşüvericek ellerinizden ve bir gün elbette zeki müreni seveceksiniz (zeki müreni seviniz)


KaosGLD19