Page 1

GL KAOS GL KAOS GL KAOS GL KAOS GL KAOS GL KAOS GL KAOS GL KAOS GL KAOS GL KAOS GL KAOS GL

Temmuz 1995

KAOS GL KAOS GL KAOS GL KAOS GL KAOS GL KAOS GL KAOS GL KAOS GL KAOS

GL KAOS GL KAOS GL KAOS GL KAOS GL KAOS GL KAOS GL KAOS GL KAOS GL KAOS GL KAOS GL KAOS GL

SAYI 11


‘den

∇Güneşin yakıcılığının ve selin yıkıcılığının birbirine karıştığı, içinde bulunduğumuz bu yaz ortasında heyecan ve hüzün yine birlikte. Neyin, nerden ve ne zaman geleceğinin hiç belli olmadığı bir süreçte heyecanımız ve inancımız artıyor. Heteroseksist ve kapitalist toplumun insanının birer ideolojik esir olduğundan kuşku yok. Kendi varlığının meşruiyeti ve sürekliliği için insanların ideolojik köleliğine ihtiyacı olan devlet, gerektiğinde yasal fizik teröre de pervasızca başvurmaktan çekinmiyor. Yeni dünya düzeninin liberal yalanlarına ikna olmayan insanlar, isterlerse yapabileceklerini de görüyorlar. Los Angeles şenliklerinin çoktan unutulduğu bir aşamada Fransa’da, Türkiye’de, Birleşik Krallık’ta arkası arkasına gelen ezilenlerin isyanı heyecanımızı ve inancımızı körüklüyor. Devletin ne olduğuna ve nerde olduğuna dair insanların merakını yine doğrudan devletin kendisi gideriyor. Resmi ve gayri resmi bütün kanallarıyla saldırıyor. Güya devletten bağımsızmış gibi davranan alanlar bile ezilenlere karşı ve ideolojik köleliğin devamı için büyük bir hızla ve açıkça bir araya gelerek devletle kol kola girebiliyorlar. Bu durumda bize düşen, tıbbından medyasına, askerinden polisine birer terör kanalı olan alanların aynı bütünün parçaları, Devletin kolları olduğunu görmek, görebilmek olmalı. Bütün ezilenler için olduğu gibi biz kadın ve erkek eşcinseller için de bir hapishane olan heteroseksist toplum, barbarlık ve pislik içinde boğulurken kendimizi nasıl koruyacağız? Kadın ve erkek eşcinsellerin beynini ve ruhunu parçalayan heteroseksüel erkek egemen ideolojiye karşı ivedi ve ertelenemez mücadelemizi geliştirmeli ve yaymalıyız. Gelmesini istediğimiz kaosun bize rağmen değil bizim, tüm ezilen insanların yaratısı olacağını ve varolan kargaşa ile uzaktan yakından alakası olmadığını bilmek gerekiyor. Önce Yahudiler götürülmüştü. Sıranın bize de geleceğini biliyoruz ve seyirci kalmayacağız! ∇Başkentin göbeğinde (Konur Sokak) sivil faşistler, sırf uzun saçlı oldukları için heteroseksüel çocuklara saldırdı. ∇%99’u müslüman olan(!) bir ülkede ateist olduğunu söylemekle kalmayıp, kendi düşündüğü herşeyi korkmadan söyleyebilen büyük yazar Aziz Nesin’i kaybettik.

∇Bilge Karasu öldü! Eğer ölümünden sonra yayınlanacak bir kitap ya da mektup bırakmadıysa, heteroseksüel dünya onu sadece felsefeci ve yazar olarak bilecek. Ama o, kedilerine ve partnerlerine hiç yalan söylemedi. Gerçekten yetkin bu iki insanı saygıyla anıyoruz.

∇Evrensel gazetesinin artık sadece adı evrensel! Eşcinsel ve travestilerle ilgili ve diğer haberlerde bizi şaşırtarak küfretmeyen, aşağılamayan bu gazete bir parçalanma yaşadı. Basına duyduğumuz tiksinti ve nefretin dışında kalabilen bu gazeteye gerçekten yazık oldu. ∇Kaos GL İstanbul’da Mephisto’da (İstiklal Caddesi) satılıyor. Ankara’da Dost (Konur Sokak) ve Arkadaş (Mithatpaşa Caddesi)’ta satılıyor.

∇Amblemimizi bulduk! Tanışmak için 13. sayımızı bekleyin.

KAOS GL AYLIK POLİTİK DERGİ

TEMMUZ 1995 SAYI 11 İLETİŞİMM İÇİN SADECE

P.K. 53 CEBECİ / ANKARA YAZINIZ


NELER OLUYOR? 15-16-17-18... Haziran, Memurlar, Medya, İktidar, Baha Tevfik... Sahi neler oluyor? 15 Haziran’dan itibaren Ankara’da bir işgal başlıyor. Bir ülkenin başkentinde. İnsanlar başkentin göbeğinde birikiyor, tam anlamıyla hayatı felç ediyor. 100 bin insan Kızılay Meydanı’nda 2 gün 1 gece kalıyor. Ne istiyorlar? Kim, ne anlıyor? Bu olayı kim, nasıl anlatıyor? Kimler, buna karşılık ne yapıyor? Sahi neler oluyor? Bir KAOS GL okuru, yazarı olarak ve bu eylemlerin içinde yer alan bir çalışan olarak, ama hepsinden önemlisi Türkiye’de yaşayan fakat bu düzenin bir parçası olmayı reddeden biri olarak sizlere bazı ‘şey’ler anlatacağım. Bir direnişi... Bir direnişin öncesi ve sonrasını, önünü ve arkasını... İnsanlara yansımasını, yansıtılmasını... Kısaca yaşadığımız düzende nasıl düzüldüğümüzü. Bir eşcinsel olarak “memur özel” yazısının sizleri ilgilendirmediğini düşünebilirsiniz. Ama KAOS GL yatakodasının dışındaki yaşamın dergisi. Eşcinsellik kişinin eş cinsiyle ilişkiye girmesinin dışında bir yaşam tarzı. Dolayısıyla, daha doğrusu dolaysız olarak bir çok soruya yanıt bulacağınızı umduğum bu yazıyı ve peşinden gelen Baha Tevfik’in “memur” yazısını mutlaka okumanızı hatta defalarca okumanızı tavsiye ediyorum. Türkiye’de memurlar 5 yıldır örgütlenme mücadelesi veriyor. Önce işyerlerinde bir kaç arkadaşın, sohbetleri esnasında “ah keşke”lerle başlayan bir örgütlenme mücadelesi bu. Ardından “neden olmasın”larla sohbetler örgütlenme çalışmalarının ciddileştiği toplantılara dönüşüyor. Ama eksik, ama hatası da olan, fakat verilmekte olan bir mücadele dönemi başlıyor. Yok sayılmalarına rağmen memur sendikaları birer ikişer kurulmaya başlıyor. Kuruluş dilekçe ve evrakları valiliğe veriliyor, oradan emniyete gönderiliyor. Emniyet müdürlüğünün Sendikalar Masası “memur sendikaları kurulamaz, kurulmasına dair yasa yok” diyerek geri çeviriyor ama bu arada büroda “Memur Sendikalarının Eylemlilikleri” panosu bile var. (Bu panoda tüm memur sendikalarının ismi, hangi eyleme kaç kişiyle katıldığı, ne gibi eylemler yaptığı vb. bilgiler bulunuyor.) Memurlar bütün yok saymalara inat sendikalarına üye kazandırma çalışmalarına girişiyorlar. Devlet, ‘amir’lerini devreye sokarak ‘memur’larını korkutmaya, sürgünlerle yıldırmaya, idari soruşturmalarla kıstırmaya çalışıyor. Gelin görünki memurunun iyice bunaldığını, hakkını istediğini farkedemiyor(?) Memur ne istiyor? Yaşamasını sağlayacak değil, iyi yaşamasını sağlayacak ücret, siyaset hakkı, tayin ve kademe değişikliğinde söz hakkı, çalıştığı kurumda yönetime katılım vb... Onca bela ile uğraşan

hükümet ne yapabilir? Bunca yıl filmlerde, oyunlarda, romanlarda memur ya çaresizliğiyle kalbine yenik düşmüş, kalbi sağlamsa intihar etmiş, ölümden korkuyorsa kafayı yemişken şimdi SUSMA, ARTIK YETER diye bağırmaya başlamıştır. Son bir gayretle Türk Kamu-Sen’i kurdurtan devlet, “sendikaysa al sana sendika; bölücü, terörist sendikaları burak buna üye ol!” der. Memurlar her ses yükselttiğinde Türk Kamu-Sen’in başkanı el pençe başbakanının karşısında “Aman fazla değil, ölmeyeceğimiz kadar maaş istiyoruz” diye yalakalıklar yapmaktadır. Bunu gören halksa bütün yaygaranın “ölmeyecek kadar maaş” için yapıldığını zannetmektedir. Memur sendikaları demokrasi adına, insanca yaşam adına, şu adına, bu adına her türlü eylemi yapar. Ne varki tuhaf bir çelişki de yaşanmaktadır; kendi çalışanının haklarını gaspetme gibi önemsiz bir çelişki! Amirlerinden öğrendiklerini uygulamak? Bravo doğrusu! Gerekçeleri de hazır; aidatlarını toplayamama yani mali sıkıntı. İyi de başbakan da çıkıp memuruna elbette çok iyi zamlar yapmak istediğini ama mali durumun kötülüğünü söyleyip durmaz mı? Ayrıca sendika çalışanlarının tek derdi maaşına zam mı? Diyorum ya iyi öğrenmişler... Memurlar yılların getirdiği ölü toprağı kolay kolay silkeliyemiyor. “Memur zihniyeti”ni değiştiremiyor. Bir çok memur hala sendika hakkının kendilerine verilmesini bekliyor. HAK VERİLMEZ, ALINIR şiarından hareketle bir kısmı baskılara, polis copuna göğüs gererken çoğunluğu sendikalara üye olmak, bir eylemlilikte bulunmak için devletinin kendilerine sendika hakkını sunmasını bekliyor. Yazımın başında Ankara eylemindeki memur sayısı olarak 100 bin rakamını vermiştim. Bu rakam gerçekten büyük bir rakam. Bütün boyalı basın ve tv.lerin azaltmasına, yoksaymasına rağmen (bu konuya birazdan değineceğim) müthiş bir sayı. Ama Türkiye’nin dört bir yanından gelenlerin sayısı bu iken sırf Ankara’daki çalışan memur sayısı bunun bir kaç misli. Bu durum memur sendikalarının tartışacağı bir iç sorun. Fakat örgütlenme azminde olup da çevredekilerin vurdumduymaz tavrı dolayısıyla umutsuzluğa kapılan gay ve lezbiyenleri cesaretlendirmek için memurlardan hareketle ‘sayı’nın ne kadar büyük olursa olsun, olayın dışında kalanların her zaman daha fazla olabileceğini hatta bir çok hareketin yıllarca böylesi insanları ikna ede ede büyüdüğünü belirtmek isterim. Evet, memurlar sendikalarını kurdular ve bütün tanınmamalarına rağmen bu gün toplumsal olarak meşrular. Ancak bu meşruiyeti yasal platforma taşımak istiyorlar. Aslında “memurlar sendika kuramaz” diye bir yasa yok. Üstelik uluslararası sözleşmeler ulusal hukukun üstünde yer alırken ve ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü) Sözleşmesinde bu hak verilmesi zorunlu bir hak iken ortada bir hak gaspı sözkonusudur. Bu gasp dolayısıyla memurlar toplu sözleşme masalarına oturamıyor, grev yapmaları yasa dışı kabul ediliyor. Bu hakları elde etmek için basın açıklamaları, bildiriler, açlık grevi, mitingler v.b. yapıldı. Ama devlet 3 maymunu oynamaya devam etti. Görmedim, duymadım, konuşmuyorum. Nasıl görebilirdi memurunu? Nasıl duyabilirdi seslerini? Memur sendikalarının oluşturduğu Kamu Çalışanları Sendikaları Konfederasyonlaşma Kurulu (KÇSKK) bu defa büyük oynamaya karar verdi. Önce KÇSKK’yı oluşturan sendikaların genel başkanları 15-16 Haziran’da Güven Park’ta oturma eylemi yapacaklar, 17 ve 18’inde de Ankara


dışından gelen memurlar Kızılay Meydanı’nda oturacaklardı. Meclise, başbakanlık binasına, bakanlıkların binalarına o kadar yakınken nasıl görmez, nasıl duymazlardı memurları? Maalesef gördüler ama görmezlikten geldiler, duydular 100 binin çığlığını ama duymamazlıktan geldiler. Ve bu kez öyle bir oyun oynadıki devlet, memurlar hala şaşkınlıklarını üzerinden atabilmiş değil. Boyalı basın kanıksanmış 3. sayfa cinayetleri hakkında verdiği bilgilerde bile daha cömert davranmıştır. 20 bin kadar memurun olaysız mitingi havası verilen haber kuytu köşelere atılmıştı. Aslında bu basın, böylesi bir olayın üstüne atılırdı. Hayır, demokrasi, hak adına değil, ilgi çekeceğini düşündüğünden. Ama bu defa böyle olmadı, olamadı. Herhangi bir cezaya maruz kaldıklarında SUSMAYACAĞIZ diye bağıranlar, devletin 3 maymun oyununa katıldılar. İşte medyanın gerçek yüzü! Olanı değil olmasını istediğini görüp gösteriyor. İşine geldiği sürece olayları sömürüyor. İşine gelmediğinde ise çarpıtarak yansıtıyor. “Basın ilkelerine uymaya söz vermiş” bu medyanın dürüstlüğüne hala inanıyor musunuz? Memurlar gündüz kızgın güneşe rağmen, akşam kızılaydaki ışıkların kesilmesine rağmen, HBB’nin “20 bin memur bu gün yürüyüş yapıp, olaysız dağıldılar demesine rağmen oradaydılar. Gece meydanı aydınlatmaya gelen TEK araçlarını göndermek isteyen polislere direndiler ve geceyi aydınlattılar. Tüm komedyenlere parmak ısırtacak bir komedi yaşanıyordu Ankara’da. 100 bin insan Kızılay’da bağırırken Türk Kamu-Sen yine başbakanının karşısındaydı. Medya başka konuların peşindeydi. Ankaralıların çoğu ise ne olup bittiğinin farkında bile değildi. Kızılay’a yolu düşenler neler olduğunu bilmiyordu. Hergün kapanan bir meydan sıradan bir şekilde yine kapalıydı sanki. Bu defa alanlarda en az görülen sendika olma özelliğini taşıyan Eğitim-Sen en kalabalık sendikaydı. Ne olmuştu da bu kez bu kadar kalabalığı toplayabilmişlerdi? Ne olacak, okullar tatildi, eylem hafta sonuna geliyordu. Aynı zamanda KÇSKK dönem sözcüsü olan Eğitim-Sen genel başkanı Yıldırım Kaya bu defa da kurnazca davranışlarla iktidarı elinde tutmanın keyfini sürüyordu. Üstelik binlerce üyesini hiçe sayarak. Nasıl mı? Şöyle açıklayayım. KÇSKK daha önceki KÇSP(Kamu Çalışanları Sendikaları Platformu) ve Eşgüdüm Sendikalarının ortaklaştığı bir platform. Öncesinde KÇSP dönem sözcülüğü bir iktidar çekişmesi yaşamıştı. “Ağa Kızı” olduğunu her fırsatta ve büyük bir zevkle söyleyen Vicdan Baykara sözcülüğü yitirdiği noktada KÇSKK’ya tavır almıştı. Yenilenen seçimler, “Ağa Kızı”na başkanlığı getirmese de susmasını sağlamıştı. Bu kez Yıldırım Kaya dönem sözcüsü idi. Dönem sözcüsü idi ama sürekli yanlışlar yapıyor, herkesi rahatsız etmekten kurtulamıyordu. Bir beceriksizlik vardı bu kişide. Ya da art niyet. Başkanlığında toplanan KÇSKK’nın aldığı tüm eylem kararlarında

Eğitim-Sen pankart tutacak adam bulmakta bile zorluk çekiyordu. Zaten son eylemde de tuhaf bir rastlantı ile Eğitim-Sen’in seçim takvimine denk gelmiş olan 17-18 Haziran’da bir kaç şubesinde seçim vardı. Kurnaz oynamayı tercih etmeye devam eden Kaya, 18 Haziran’da başkanların Ankara’yı terk mi edelim yoksa sesimize yanıt alana kadar bu meydanda mı kalalım tartışmasında aynı korkaklığı/kurnazlığı gösteriyordu. Sendika başkanlarının şube başkanlarıyla yaptığı toplantılar sonucu gidilsin mi kalınsın mı tartışmasında çoğunluğa uyacaklarını söylüyor, net bir tavır koyamıyordu. Üyeleri düşkırıklığına uğratan, başkanlarına şişe, sopa fırlatmasına neden olan gitme kararını hangi sendikalar almıştı, diğer sendikalar ne demişti? Bunun net yanıtı ilk kez KAOS GL dergisinde yayınlanıyor. Döküm şöyle: Tüm Maliye-Sen Gidelim Tüm Tak-Sen Lim-Sen

Gidelim Takvim

Demir-Sen

Takvim

Sanayi-Sen

Karar uygulansın

Tüm Yargı-Sen

Kalalım-80 kişi

Yapı-Yol Sen

Kalalım 1.000 üye

Asim-Sen

Kalalım 1 kişi

Or Kam-Sen

Kalalım 70 kişi

Bem-Sen

Meclise yürüyelim

Sosyal Hizmet-Sen

Kalalım

Sağlık-Sen

Meclise yürüyelim

Turizm-Sen

Takvim uygulansın

Kültür-Sen

Takvim uygulansın

Şekme-Sen

Takvim uygulansın

Tarım-Sen

Takvim uygulansın

Emek-Sen

Takvim uygulansın

Ener-Sen

Kalalım 1.500 kişi

Gıda-Sen

Takvim uygulansın

Banka-Sen

Takvim uygulansın

Tüm Bel-Sen

Kalalım

Haber-Sen

Kalalım

Genel Sağlık-İş

Takvim uygulansın

Eğitim-Sen

Çoğunluğa uyma

BTS

Gidilsin

Tüm Sosyal-Sen Takvim uygulansın Uygulanacak takvim pazartesiden itibaren iş bırakmadır. Ancak üyeler yorgundur, umutları kırılmıştır. Bu yüzden iş bırakma kaydırılarak 18 akşamı alan terkedilir. 2 gündür memuru görmezlikten gelen medya ise alan terkedildiği için “Bravo Memura” diye manşet atarak alkış tutar. Bundan sonra iki haftaya yayılan iş bırakmalar yaşanır. Somut hiç bir şey elde edilememiştir ama mücadeleye devam edilecektir. Yaz döneminde iç hesaplaşmalara dönülerek, eylemlere ara verilmiş durumda. Mücadele görüldüğü gibi zorlu, kimi zaman umutları kırıcı, iktidar çekişmeleri ile dolu.


İktidarı reddeden tavrımızı, basını reddedişimizi bilmem bir kez daha açıklamış olabildik mi? Bunların dışında Baha Tevfik’in yazısını okuyarak ‘memur’luğun sadece bir ünvan olmadığını ardında yatan zihniyetin ne kadar mide bulandırıcı bir zihniyet olduğunu göreceksiniz.

ATİLLA KARAKIŞ

M

E

M

U

R Baha Tevfik

Memleketimizde hemen herkes hükümet memuru olmak hevesindedir. Bu öyle bir arzudur ki küçük büyük genç, ihtiyar mutlaka çekiciliğinin tutsağı oluyor. Bir çocuk doğar doğmaz annesinden şu sözleri işitir. “Oğlum büyüyecek memur olacak...” Bu öyle bir nakarattır ki bütün kadınlar bunu tekrar eder, bütün ninniler bununla dopdoludur. Çocuk bu ısrarlı telkinler altında yavaş yavaş büyür. Arasıra memurların önem ve itibarından söz eden öyküler, fıkralar işitir. Nihayet birgün babasının eski dostu: “Oğlum sen ne vakit okula başlayacaksın?” girişiyle okula gidenlerin büyük memur olacağını, gitmeyenlerin ise işçi ya da onursuz bir satıcı(!) hayatı geçirmeye mecbur kalacaklarını söyler. Ve ertesi gün çocuk okula başlatılır. O gün zavallı mini mini, ilk defa olarak okula adımını atarken ileride kazanacağı yer ve memuriyeti müphen bir bulut arasında görüyor gibi olur. Okuldaki öğretmenler de aynı nakaratı tekrar ederler. İlk, orta, lise hayatı hep memur olmak hülyaları içinde sallanır. Zavallı öğrenci, kendinden önce çıkanlardan kolayca memur olabilenlere gıpta eder. Sonunda birgün liseden çıkıp da tahsile daha devam etmek üzere yüksek okullardan birine girmek gerekince en önce akla “Mekteb-i Mülkiye” (Siyasal Bilgiler Yüksek Okulu) gelir. Esasen liseyi bile hiç olmazsa bir nahiye müdürü olmak hevesiyle bitiren genç, bu defa yeniden bir ilçe kaymakamı olmak hülyasıyla çıldırır. Bu satırları okuyan; birdenbire diğer okulları, Hukuk’u, Tıbbiye’yi, mühendis vs. okullarını düşünecek... Halbuki ne Hukuk’tan, ya da Tıbbiye’den çıkanlar, ne de diğer yüksek okullardan mezun olanlar bir sanat sahibi olmak düşüncesine hizmet etmemişlerdir. Böyle bir düşünceye hizmet edenler varsa bile azınlıkların azınlığıdır. Hukuk; adliye memuru ve

hakim, Tıbbiye; belediye doktoru, Darülfünun ve Darülmuallimin (Yüksek Öğretmen Okulu); okul öğretmeni; Mühendishane de vilayet mühendisi vb. yetiştirir. Bunlar ise bir diğerinden esasen hiç farkı olmayan memuriyetlerdir. BİREYİ YASADIR

MEMUR

YAPAN

Acaba memuriyet düşüncesini veren kaynak neresidir? Bu kabahat hükümette midir? Halkta mıdır? Öncelikle hükümetde değildir, çünkü her hükümet bütün bireylerini memur yapamaz. Şu halde sorumluluk halkta mı? Hiç şüphesiz onda da değil... Biz gençlerimizdeki memur olmak heves ve hayalinin kaynağını toplumsal terbiyemizde; ve bu toplumsal terbiyenin ortaya çıkmasında büyük bir etkisi olan yasalarımızda aramalıyız. Yasa deyince akla Midhat Paşa merhum gelir. Çünkü bugün geçerlilikte olan birçok yasalar, hatta bütün yasalar, esas itibariyle Midhat Paşa tarafından düzenlettirilmiştir. O zaman yasa tanzimi özellikle Fransa yasalarını alıp çevirmekten ibaretti. Midhat Paşa uygulanmasını arzu ettiği yasanın fransızcasını alır, Odeyan efendiye verir, Odeyan efendi de bu yasayı aynen çevirirdi. Çeviriler üzerinde yapılan düzeltmeler hemen hiç mertebesinde kalır, sonuçta uygun, uygun olmayan; yararlı, zararlı fransızların nesi varsa alınırdı. Fransa’nın tarihsel gelenekleri, ırksal özellikleri, çevresinin zorlayıcı koşulları türk unsurlarının ve özellikle çeşitli unsurlardan oluşmuş osmanlı milletinin yaşama koşullarıyla uygun mudur, değil midir? Bu yönü düşünmek hiç kimsenin aklına gelmezdi. İşte bugün ancak gelişmiş, hiç olmazsa okuyup yazmak öğrenecek kadar gözünü açmış olanların hükümet memuriyetine heves etmesindeki sebep

hep bu yasalardır. Bunu açıklamak için biraz Fransa’dan söz edeceğim. Fransa’da merkezi hükümet; yavaş yavaş derebeylikleri çözerek güç kazanmaya başlayınca doğal olarak her şeyi merkeze bağlamayı düşünüyordu. Doğanın her olayında hükm eden “etkitepki” kuralı siyasi ve toplumsal olaylarda da ayrılığını korur. Fransa tarihinde Louis’ler bir siyah istibdad biçiminde varlığını sürdürdükçe bu merkeziyet kuralı da gücünü arttırmış ve sonunda “hükümet demek ben demektir” diyen Ondördüncü Louis’ler zamanında ihtişamının son derecesine ulaşmıştır. Merkeziyet demek tüm memleketi bir elden yönetmek ve monarkın saltanatına karşı siyasi, toplumsal ve yönetsel hiçbir gelecek yaşatmamak demektir. Bunun için de her şey -en sıradan ayrıntılara kadarmerkezden yönetilmeli ve hükümeti tek bir ipi çekmekle her uzvu ayrı ayrı hareket eden kuklalara çevirmelidir. İşte Fransa böyle yapıyordu. Napoleon bu hazırlıktan yararlandı. Hükümet adı altında faaliyetini gerçekleştiren bu kukla tiyatrosunun yegane ipini eline geçirir geçirmez, onu daha güçlendirmek ve merkeze bağlılığı sağlam bir hale getirmek istedi. Bunun için de en birinci araç “kırtasiye yöntemi” denilen boşa kağıt harcamaktı. Napoleon’un en berbat, en ezici, en öldürücü kötülüğü işte bu yöntemdir. Böyle bir irade altında yaşayan memleketlerin yasalarını gözönüne almak gerekirse hemen hepsinin bireyin özgürlüğü aleyhinde bulunduğu ve bir kısım halkın diğer bir kısım halkı ezmesine hizmet ettiği görülüyor. Nitekim Fransa’da hiç bir işlem yoktur ki hükümet ona müdahale etmesin, hiç bir hareket yoktur ki hükümete başvurulmaksızın sonuçlanabilsin. Böyle memleketlerde hükümet her şeye karışır. Ticaret, ziraat, sanayi, seyahat hatta evlilik, hatta metres tutmak bile hükümetlerin müdahalesinden, engelinden ya da müsaadesinden bağımsız kalamaz. Öyle


ki her birey hükümete muhtaçtır, daha doğrusu hükümet bir makinadır ki bir kısım halk onu kullanır; bir kısım halk da o makinanın arasında ezilir. Ve şüphe yoktur ki makinayı kullanmak, arasında ezilmeğe oranla çok iyi ve karlıdır. Burada makinayı kullananların memurlar, ezilenlerin de memur olmayan genel olarak ulusun bireyleri olduğunu söylemeye gerek var mı? İşte Midhat Paşa’nın Fransa’dan aynen aldığı yasalar bizde de bu etkiyi yaratmış ve halkı ezen ve ezilen sıfatlarına ayırmıştır. Memleketimizdeki yaşantının ayrıntılarına etkin bir göz atılacak olursa görülür ki memur müreffehtir,müsterihtir, bir takım vergilerden muaftır ve daima amirdir... Halbuki halkın bireyleri aksine bir çok baskılar altında güçsüz ve zayıftır. Daima memurların istibdadını çekmeğe mecburdur. En uygar ve tarafsız hareketlerde bile hiç olmazsa mahalle muhtarlarının pek anlayışsız bir surette bastıkları mühürlere hayat ve faaliyetlerini bağlamaya ve durdurmaya mecburdurlar. Böyle bir memlekette, böyle yasalar arasında kuşkusuz herkes memur olmak ister. Az düşünen, bağımsızlığın zevkini duyacak kadar gelişemeyen herkes bin türlü baskılar ve koşullar altında ziraat etmektense, o zavallı çiftçilere buyurup yasak etmeyi tercih eder, bundan vahşi bir zavk duyar. Ben kendi hesabıma ortaçağların vahşi kalıntılarından başka bir şey olmayan bu hayat koşullarının artık yavaş yavaş değişmesini arzu ederim. Düşünemeyenlerden oluşmuş bir halk; merkeziyetin bu derece mekanik bir biçimini kabul etse de tedricen gelişmeye yüz tutmuş kavimlerde böyle bir yönetim; memuriyet hevesi ve daha doğrusu ezmek arzusu gibi muhteris yetilerden başka bir şey doğuramaz. MEMURLARIN HALİ Herkesi memuriyete yaklaştıran arzuyu yukarıdaki bahsimizde açıkladık. Bu arzunun faydasından ve gerçekliğinden bahs etmedik. Yalnız yalnış bir düşünce sonucu olarak halkın nasıl memuriyete heves ettiğini gösterdik.

Yukarıdaki makalemizdeki “memurlar müreffehtir, müsterihtir” sözü bir mutlak gerçek değil, bir görece gerçek; diğer halkın toplumsal durumuna göre söylenmiş bulunuyordu. Gerçekte memurların da gayet talihsiz olduğu fikrine tüm varlığımla katılırım. Çünkü özellikle kendim bu talihsizlikten kaçtım. Mülkiye Mektebi’nden mezun ve memur olmak üzere ve hazır bulunduğum halde memuriyet hayatına ebediyen veda ettim. Şu halde Hazım bey efendi hazretleriyle hiç bir karşıtlık yoktur. Aksine düşünce birliği vardır. Böylece içindeki söz sanatına tutulmuş bulunduğum bu müthiş makaleyi olduğu gibi buraya aktararak söz konusu olan bahsi tamamlıyorum: “Memurlar sevgiye mi, hiç olmazsa merhamete mi, yoksa nefrete mi layıktırlar?” Bu sorunun yanıtını herkes kendi vukuf ve kanısına göre kolayca verebilir. Fakat acele edilmeksizin bir memur hayatı izlenip incelendikten sonra yanıt verilse adalet ve hakkaniyete çok yaklaşılmış olur. “Memur ne demek?” Memurlar kimlerdir? Memurlar nasıl yetişirler? Bunlar “memur” ünvanlı birer amir mi yoksa “amir” ünvanlı birer tutsak mıdırlar? Türlü türlü ezici, öldürücü eziyetler ve sıkıntılar, türlü türlü yürek parçalayan zehir alır tesadüfler içinde hayatını sürdüren ve gerçekleştirse vicdan azabından, gerçekleştirmezse işten çıkarılmış olarak açlıktan öldürecek buyruklar alanları da nadir olmayan memurlar, bu surette cismen, ruhen işkenceden ibaret elim bir hayata en azından otuz sene katlandıktan sonra ne olurlar? Ömürlerinin en değerli bir kısmını feda ettikleri bu hizmetlere karşılık kendilerini yükseltmese bile hiç olmazsa teselli edecek bir takdire, hatta hükmü üç ay değil, üç gün sürecek bir güzel söze mazhar olurlar mı? Hemen her zaman her ağızdan ister istemez çıkan ve ne yazık ki biz her hususta adamlara gereksinim duyuyorken devlet işleri için “adam yokluğu” şikayeti ne dereceye kadar doğrudur?

Her sanat ve meslek erbabının olgunlaşması en önce aldığı aile terbiyesine, ülkenin bilgi düzeyinin yüksekliğine bağlı ve yaratılmış yapıtların göreceği revaç ve hizmetlerin alacağı takdir ile orantılı olacağına göre olgunluğun yokluğundan veya olgunluğun gecikmişliğinden kim sorumludur? Bu makaleyi, konuyu bütün benzer ayrıntılarıyla benden daha güzel dile getirebilecekler için değil, hiç olmazsa benim kadar bilmediklerinden müteessif olduğum avam için yazıyorum. Bununla beraber herkesin anlaması gerekli olan bu makalenin uzunluğundan ve yazı tarzının kabalığından doğal olarak sıkılacak olan saygın kişilerin aflarını ve gerçeği mümkün mertebe daha iyi tasvir edebilmek için açık söylediğim ve söyleyeceğim sözlerden kimseye taş atmak istediğimin anlaşılmamasını rica ederim. Bununla beraber zaman aşımıyla ahvalce ortaya çıkan görece değişimlerin zorunlu farkı ve kaybolma durumundaki nadir adamlar istisna edilince geçmiş ile bugün ve geçmiştekiler ile çağdaşlar daima aynı durumda olduklarından, yani birinin yaptığından şikayet edilecek bir şeyi daha önce kimse bulunmadığından sözlerimin bir veya birtakım kişilere ve bir devre ayrılmasına ve yönetilmesine de imkan yok gibidir. “Memur” kendisine verilen buyruğu belirli bir ücret ve bizde belirli olmayan bir halde kısa bir süreyle gerçekleştiren bir ücretli köle demektir. Bir tarlayı sürüp tohumu ekmek, ya da yıkılmış bir duvarımızı yapmak üzere gündelikle tuttuğumuz bir ırgat, bizim vereceğimiz tohumu ekecek; verilen aletler kırık, tohum bozuk, tamir edilecek duvarın temeli çürük, inşaat malzemeleri yapışma gücünden yoksun ise, fazla olarak ırgadı, duvarcıyı iş yerinin hiç bir noktasında bırakmaksızın kesintisiz olarak oradan oraya boşuna dolaştırdıktan sonra tahkir ile kovup yerine bu türlü işlerle hiç tanışıklığı ve ilişkisi bulunmayan bir başkasını alarak yine önceki gibi muameleye devam edersek tarlada, duvarda ne kadar iş görülmüş olur? Zaman, ücret, levazım


ve duvarcı! Zavallı memleket, talihsiz memurlar!! Hasta çocukların tabiplerden nefreti türünden olarak bizde memurları sevmemek üzücü bir adet, ya da memleketin yasalarının ve yönetim tarzının, daha doğrusu cümlemizin kusurlar yalnız hükümet memurları üzerine yükseltilmekten doğan süreğen bir illettir. Fakat meşrutiyetten sonra doğrudan doğruya yani milletin güvenini almış bir hükümet tarafından atanmış olan memurlar için biraz insaf gösterilip arka çıkılması beklenirken her tarafta tahmin ve tasavvurdan çok bir husumet, taşkınlık başlamış Meclis-i Mebusan (Millet Meclisi)ımız bile arasıra her şeyden yalnız memurlar aleyhinde bir kuruluş halini almaktan kendini kurtaramamıştır. Vakitli vakitsiz düzenlemeler, tasfiyeler, çirkin tartışmalar, zararlı konuşmalar hep bu akımın önüne durulamamaktan kaynaklanmıştır. Şu hallere bakılırsa memurlar sanki bu vatanın çocukları olmayıp yalnızca ülkemizde memur olmak için bir düşman diyarından göçerek ayrıca türemiş bir yabancı nesil gibi anlaşıldıkları zannedilir. Ahalinin çoğunluğu memurlara birer vatandaş, birer ülkeye hizmet veren kişi olduğu için değil, belki günün birinde bir işi düşmek ihtimaliyle saygı gösterdiklerinde şüphe yoktur. “Devlet hazinesinden aylık alıyorlar” diyerek kendilerinin maddi, manevi hiç bir sermayeleri, hiç bir çaba göstermeksizin ve işlere müdahele etmeksizin etkinlik topladıkılarına hükm olunur. Bu zengin görünen yoksul memurlar için her tarafta yiyecek ve içeceklerin özel fiyatları vardır. Mahalle ahalisine kırk paraya satılan şeyi memurlara altmış paraya vermeye çalışmakta hiç kimse ayıplanacak bir hareket görmez. Bilinmektedir ki memur ya o işe özgü okulunda yıllarca tahsilden sonra, ya da teorileri ayrıca tahsil etmeyerek gerekli ve uzun bir müddetle pratikten yetişir. Memurların bugün vermekte bulunduğumuz bir ırgat günlük ücreti derecesinde bir maaşa ulaşabilmek için kaç sene tahsilde veya pratikte ömrünün ne kadarlarını harcadıkları ve

bir kunduracı, bir terzi çırağı bu müddetin beşte birini harcamaksızın para kazanmaya başlayan bir kalfa ve hatta bir usta olabildiğini düşünerek insaflıkla bir karşılaştırma yapmak hatırımıza gelmez. Ayda üçyüz kuruş kazanan bir bakkal, hatta bütün emtiasını sırtında taşıyan bir seyyar satıcı altıyüz hatta bin kuruş aylıklı bir memurdan daha müsterih, bir memurun bütçesini daima hırpalayan toplumsal yaşayış usulleri felaketlerinden daha salim, gelecekteki daha emin ve bir memur kalbini tırmalamaktan bir an bağımsız kalmayan öbür gün endişe ve azabından korunmuş olarak yaşar. Bir satıcı, sanatkar ne olsa bütün emtiasına ve sanatıyla ilgili aletler ve adavatına sahip olacağını bilmekle beraber gelecek hafta daha az kazanacağından kuruntu olarak endişeye düşebilir. Fakat bir memur görevini ne kadar iyi gerçekleştirirse gerçekleştirsin yarın sebepsiz olarak işten çıkarılıp tahkir ile kovulmayacağından emin olamaz. Bizde memur demek, anımsanması daima yürek parçalayan bir geçmiş, geleceği kuşkulu ve karanlığın korkunç hayali karşısında titrek bir hal, önceden tasavvur olunabilecek derecelerden daha ziyade feci bir gelecek mahkumu demektir. Yaşantısını yalnız kol gücünü harcamakla kazanan toplumsal sınıflar bir memurun -memuriyet derecesiyle orantılı olarak- fikren ne kadar yorulduğunu, ruhen ne kadar cehennem azapları çektiğini, ne kadar elim düşüncelerle dimağını çürüttüğünü bilmeyerek memurlara, memurların zehirlenmiş yazgılarına gıpta edebilirler. Güya kalem erbabından olan birinin son olarak yayınlanan makalesinde: “memur müreffehtir, müsterihtir, bir takım vergilerden muaftır ve daima amirdir” dediğine bakılırsa memurun zahmetli ve aşağılanmış hayatını yaşamış olan irfan erbabımızın da memurlar hakkında gerçeğe yakın düşünmedikleri tam bir şaşkınlıkla anlaşılıyor. Memurların kazanç vergisinden başka muaf oldukları vergileri yoktur. Fakat her memurun yalnızca memur olduğu için hah, na hah yaptığı fazladan masraflar maaşına oranla

vermesi uygun görülecek kazanç vergisinden her halde kat kat fazladır. “Memur” denilince yalnız İstanbul’daki yüzü aşacağı kuşkulu ve nisbeten müsterih sayılı memurlar gözönüne alınarak onlara göre verilecek hükmü, İstanbul ve taşradaki binlerce memurlara uygulamak ve genel olarak: “memurlar müsterihtir, müreffehtir” demek insafa sığan bir şey değildir. Taşra veya başkentteki (İstanbul) müsterih ve mal sahibi nadir memurlar istisna edilince büyük, küçük genel olarak memurlarımız her türlü anlamıyla dinlenmekten yoksundurlar. Memurları bizimkilerle karşılaştırılamayacak derecede müsterih ve mutlu olan Fransa’da bile velev bizimki gibi üstün değil, bir yöntem ve yasaya bağlı olarak gelişmek suretiyle olsun arkası kesilmeden yapılan seyir ve seferden kinaye ve latife yoluyla memurlar için: “seçkin Çingene” dediklerine göre hiç bir makul sebebe dayanmayarak ve verilen harcırahlar da aile bireyleri gözönüne alınmayarak bitmeksizin ülkenin bir ucundan bir ucuna sevk edilen bizim memurlar hakkında “seçkin” sıfatına yer bulunmadığı için ne denilmek gerekeceği açıklanmaya muhtaç değildir. Devr-i sabıkta )Geçmiş dönem: Abdülhamid’in istibdad rejimi kastediliyor.) bir yerde eşya yüklerini çözdürmeğe vakit bulmaksızın üç vilayet devrettirilen valilerden -istibdad devrinde gerçekleştiği için- söz etmeyelim. Fakat şu Meşrutiyet devrinde memur olduğu yerde bir yıl olsun kalmış bir kaymakam, bir mutasarrıf, bir vali yok gibidir. Hiç bir yerde dinlenmeye ve mahalli durumları öğrenmeye değil, mesai arkadaşlarını tanımaya vakit bulamayacak derecede bir yerde kısacık bir müddet için çeşitli yerlerde en azından otuz yıl sefil bir göçebe hayatı geçirdikten sonra ömrü varsa bireyleri çoğalmış aile, artmış ihtiyaç, yıpranmış vücut, mükedder bir kalp, az bir maaşla emekli olmuş, daha doğrusu ölemediği için yaşamak zorunda eziyete ve zalim bir akibete mahkum bir örnek oluşturur.


Memurlara gıpta değil merhamet etmeliyiz. Herkesin memur olmak istemesi zannedildiği gibi bizdeki memuriyetlerin giptaya layık bir şey olmasından ziyade bundan başka olacak şeylerin azlığına, başka deyişle bizim terbiye ve yeteneklerimiz her türlü mesleğe bağlanmaya uygun olmadığına ve her şeyi kendisinden bekeldiğimiz hükümetin terbiye ve

yeteneği arttıracak ortam ve kolaylıklar sağlamada çok eskiden beri devam eden aymazlık ve pintiliğinin belirtisidir. En büyük ediplerimizden, yazarlarımızdan, ressamlarımızdan, musikişinaslarımızdan, tabiplerimizden, mühendislerimizden, mimarlarımızdan vs. bilim ve sanat erbabımızdan yalnız kendi mesleğine çabasını adayarak yani

biraz da memur sıfatıyla hükümet hazinesinden para almayarak yaşantısını sağlayabilmiş kaç bahtiyar görülebilir?


AVUSTRALYA Türkiye'de oluşması ve yerleşmesi için uğraş verdiğimiz ulusal g&l hareketinin henüz emekleme devresinde olduğunu göz önünde bulundurarak, bugüne kadar konumuzda yaşanmış iç ve dış deneyimleri öğrenip, toplumumuzun sosyal ve kültürel yapısını gözardı etmeden tartışmamız gerektiğine inanıyorum. G&l hareketini yalnızca Stonewall ayaklanmasıyla sınırlı gibi görmek yerine dünyanın dört bir yanında verilmiş ve hala verilmekte olan g&l hakları kavgasını da yakından izlemeliyiz. Bu düşünce ışığı altında, Avustralya'ya yaptığım bir gezi sırasında edindiğim izlenim ve bilgileri sizlerle paylaşmak istiyorum. Avustralya, Avrupa kıtası kadar büyük topraklara ve yalnızca 17 milyonluk bir nüfusa sahip hızla gelişen bir kıta ülke. Başbakan Keating'in ülkesi için yaptığı "ass end of the world" (dünyanın taa kıçı) benzetmesi pek de yersiz sayılmaz, çünkü Avustralya son yıllara kadar Birleşik Krallık dışında kimsenin umursamadığı her yere uzak, yalnız ve kendi halinde bir ülkeydi. Oysa Avustralyalılar artık kendi kimliğini yaratmış, Birleşik Krallık'tan ayrı, bağımsız, büyük ve iddialı bir ülkenin düşünü kuruyorlar. Avustralya'nın kentleri artık dünyanın her köşesinden gelen insanların oluşturduğu kozmopolit bir yapıya sahip ve Sydney, Melbourne gibi büyük kentlerde müzikten yemeğe, ibadetten modaya kadar her konuda çok-kültürlü bir yaşam tarzı benimsenmiş. Avustralya g&l hareketi, uluslararası yayınlarda

adından sıkça övgüyle sözedilen, kendi lobisini ve cemaat ruhunu oluşturabilmiş başarılı bir tarih ve parlak bir geleceğe sahip bir toplumsal güç. Aslında bu hareket parçalı bir yapıya sahip (yalnızca Sydney'de 63 g&l yardım kuruluşu, 82 grup, 5 g&l radyo istasyonu, 6 g&l yayın organı, sayısız spor, sanat, ve eğlence klüpleri, vs) ancak gerektiğinde tek vücut gibi hareket edebiliyor. Size bu hareketin geçmişini anlatmadan önce yazımın üstünde odaklandığı Sydney kentindeki g&l yaşamı konusunda biraz olsun fikir vermek istiyorum. Sydney, Pasifik Okyanusu kıyısında kurulmuş nüfusu 3 milyona yakın büyük ve güzel bir kent. Eğer gökdelenlerle dolu merkezde güneye doğru ilerlerseniz içinde Çanakkale'de şehit olmuş Anzaklar için bir anıtın da yeraldığı Hyde Park'a varırsınız. İşte bu parkın köşesinde duran savaş topu o ünlü Oxford caddesinin girişini gösterir. Genelikle 2-3 katlı, canlı renklerle boyanmış, dar ve bitişik binaların tanımladığı bu cadde Sydney'in gay ve lezbiyenlerinin mekanıdır. Dünyaca ünlü Mardi Gras geçidi burada yapılır. Binaların cephelerini süsleyen gökkuşağı bayrakları oranın bir g&l mekanı olduğunu belirtir. Bu caddedeki kafeler, barlar, lokantalar, diskolar, klüpler, hamamlar, güzellik salonları, mağazalar, marketler, spor salonları, seks dükkanları, kitapçılar, avukatlık büroları, tamirciler, cenazeciler, kiliseler, hastaneler, emlakçılar, seyahat acenteleri, oteller, klinikler, araba galerileri, ya g&l'ler ya da g&l dostları tarafından işletilir. Yani bu civarda tamamen gay bir hayat sürmek için hiçbir engel yoktur. Sydney'in g&l topluluğunun büyük kısmı bu civarda yaşar. Hatta orada bulunduğum sırada yapılan federal seçimlerde Bn. Clover Moore -görevi boyunca yalnızca g&l'lerin hakları için mücadele vereceğini söyleyen heteroseksüel bir bayan- oyların büyük çoğunluğunu alarak 3. kere seçildi ve g&l'lerin gücünü bir kere daha tüm Avustralya'ya gösterdi. Eğer Oxford caddesi üstünde bir kafeye oturur da etrafı seyrederseniz bu alt-kültürün çeşitliliğine hayran kalırsınız; Avustralya'nın gururu "Priscilla" filminden fırlamış gibi görünen abartılı travesti ve transseksüeller, deri giysiler içinde s&m'ler, Harley Davidson motorsikletlerle erkeksi lezbiyenler, kızları çıldırtacak kadar maskulen gayler, erkeklerin başını döndürecek kadar feminen lezbiyenler, piercing ve tattoo çılgınları, vs. Bu caddede herkes vücudunun biçimine, giyisilerine, özellikle de imajına çok özen gösterir, çünkü podyumdaymışcasına her an seyredildiğinizi bilirsiniz. Oxford caddesi yalnızca g&l'lere değil homofobik olmayan herkese açıktır, fakat seksizmin bir başka biçimiyle karşılaşma olasılığı da vardır. Bazı barların kapısında duran korumalar sizi sırf gay veya lezbiyen olmadığınız için geri çevirebilirler, veya lezbiyen olsanız


bile bazı yerlere kadın olduğunuz için alınmayabilirsiniz. Yine de böyle sinir bozucu olaylarla karşılaşmayacağınız birçok bar da var. Bu barlarda drag queen'lerin (şovlara çıkan abartılı travesti veya transseksüel) mükemmel dans gösterilerini seyredebilir, ABBA veya klasikleşmiş g&l şarkıları söyleyen bir gay'i dinleyebilir, büyük ekranlardaki homoerotik klipler eşliğinde çılgınca dans edebilir, ya da bu samimi ortam içinde yeni insanlar tanıyabilirsiniz. Barlar Mardi Gras festivali ve özellikle de geçit öncesi birkaç gün turistlerle dolup taşıyor, ve Oxford caddesi en neşeli günlerini yaşıyor. Mardi Gras geçidi ve onu takip eden çılgın parti için her yıl onbinlerce turistin Sydney'e geldiği biliniyor ve bunlar Sydney'in turizm sektörü için büyük bir kaynak olarak görülüyor. Gerçekten de Mardi Gras, modası, hediyelik eşyaları, kitapları, hatta müzik albümleriyle tam bir endüstriye dönüşmüş görünüyor. Neyse ki bu gelirlerin azımsanamayacak bir bölümü AIDS vakıflarına ve g&l derneklerine akıyor. Bu yıl yapılan Mardi Gras geçidinin

geçen yıl ulaşılan 500.000'lik seyirci rekorunu kırması bekleniyordu. Bunu göz önünde bulundurarak 2 saat önceden 3.000 kişilik korteji güzelce gören bir yer bulduk. Sabahtan beri hafif hafif yağan yağmura ne seyirciler ne de göstericiler aldırıyor. Tezahürat saatler öncesinden başlıyor ve geçite 1 saat kala o uzun Oxford caddesinde gösteriyi görebilecek tüm yerler tutuluyor. Saat 7:50'de mucizevi bir biçimde yağmur kesiliyor ve geçidin sonuna kadar da tekrar başlamıyor. Yürüyen 3000 kişi g&l dernek ve kuruluşlarının temsilcileriydi ve her grup g&l altkültürünün farklı yönlerini temsil ediyorlar ve taşıdıkları pankartlarla ilginç mesajlar veriyorlardı.

Aylardır hazırlıkları süren bu gösteri için müthiş bir harcama yapılmıştı. Kostüm ve dekorlar gerçekten de görülmeye değerdi. İnsan gösteriye katılanlara bakınca eşcinselliğin tüm tanımlarının ne kadar kısıtlayıcı olduğunu ve böyle bir gösterinin ne kadar önemli olduğunu daha iyi kavrıyor. En büyük ve en içten alkışı AİDS Dayanışma Dernekleri ve Eşcinsel Aileleri Dernekleri topluyor. Serin ve nemli havaya rağmen güzelleşmek uğruna katlanılan herşeyin meyveleri sergilenmek zorunda: göstericilerin çoğu neredeyse çıplak -bazları zaten-. Herşey ışıklarla parlıyor. Bedenler müziğin ritmiyle kendinden geçmiş, fakat yine de fotoğrafçılar hiç kaçırılmıyor. Ne de olsa insanın Mardi Gras yayınlarından birinde fotoğrafının bulunması onur verici birşey. 2 Saat boyunca her türlü eğilimin temsilcileri neşeyle önümüzden geçiyor ve partinin yapılacağı parka doğru ilerliyor. Yaklaşık 20.000 kişinin katılacağı bu partinin biletlerinin 60 dolara iki günde bittiğini ve son günlerde karaborsada 1000 dolara kadar alıcı bulduğunu gazeteden okumuştuk. Avustralya'nın g&l

kısa öyküler antlojilerinden edindiğim bilgilere göre, bu parti dans ve sarhoşluğun doruk noktasına ulaştığı çok çılgın bir eğlence, hatta birçok g&l için yılın olayı. Polis kuvvetleri en küçük bir olay dahi çıkmaması için tüm tedbirleri almış. Zaten onlara, komitenin bulduğu yüzlerce gönüllü sayesinde pek gerek kalmamış. Herşey kontrol altında. G&l cemaati bugün ulaşılan noktayla haklı bir gurur duyuyor ve mücadelelerinin geçmişini her zaman hatırlıyor.


Yıl 1978. Modern Gay Hareketinin fitili sayılan 1969 New York Stonewall ayaklanmasının üstünden neredeyse 10 yıl geçmiş. Avustralya'lı g&l'ler o önemli günden beri saklanmaktan vazgeçiyorlar, g&l altkültürü hem büyüklük hem de çeşitlilikte gelişiyordu. Erkekler arası seks hala Avustralya'nın büyük bölümünde yasadışıydı (ve 1984'e kadar başeyalet olan New South Wales'te -NSW- bile suç sayılmaya devam etti). Sahne devrim için hazırdı. 1978 Nisanında aktivist Ken Davis ve Anne Talve San Franscisco Gay Özgürlük Komitesinden 24 Haziran Eşcinsel Dayanışma Günü çerçevesinde

çılgın giyisili g&l'in katılımıyla gerçekleşti. Disko müzik eşliğinde dansedip "Barlardan sokaklara çıkın" sloganıyla Oxford caddesinden çıkan grubu polis Hyde Park önünde durdurdu ve dağılmalarını söyledi. Kings Cross'a doğru yönelen grubun önü tekrar kesildi ve grup otobüslerden ok gibi fırlayan yüzlerce polisin tekme tokat şiddetine maruz kaldı. Kendini savunmaya başlayan grup polislere çöp kutularından buldukları sert maddelerle karşılık verdi. 53 gay gözaltına alındı. Bu onur kırıcı bir hakaret, bir tecavüzdü. Gözaltına alınanlar tedavi göremedi, avukatlarını arayamadı ve kötü muamele gördüler, fakat

Sydney'de de bir aktivite düzenlenmesini öneren bir mektup aldılar. Bundan sonra düzenlenen tüm aktiviteler Avustralya'nın eşcinselliğe bakış açısını değiştirecek, devrimci bir dönemin gelişinin habercisiydi. Düzenlenen g&l filmleri festivali kentin g&l topluluğunu biraraya getirmeyi amaçlıyordu. Sonraki etkinlik ise tüm eşcinsellik karşıtı kanunları, polisin eşcinsellere karşı saldırı ve aşağılayıcı tavırlarını, ve eğitim yerleri dahil olmak üzere eşcinsellerin iş yerlerinde maruz kaldıkları ayrımcılığı kınayan ve bu gibi sorunlara karşı yasa taslakları öneren konuşmaların yapıldığı 500 kişilik bir yürüyüştü. Fakat bundan daha çok ilgi gören etkinlik aynı gece yapılan ve katılımcılarının ilginç ve neşeli kıyafetlerle beklendikleri Mardi Gras geçidiydi. Bu, ekonomiye her yıl yaklaşık 30 milyon dolar gelir getiren, Avustralya'nın en büyük açık hava gösterisine dönüşen ve Sydney'in kent karakterinin en çarpıcı özelliğini oluşturan Mardi Gras festivali'nin ilkiydi. Dünyada eşi benzeri olmayan bu olay ilk olarak yaklaşık 1000 kadar

yine de morallerini koruyup sabaha kadar şarkılar söylediler. Yasadışı gösteri yapmak ve polise karşı koymakla suçlanan bu insanların 51'i kefaletsiz serbest bırakılırken ikisi hüküm giydi. Kendilerini savunmak ve karşılık vermek üzere büyük bir kampanya başlatıldı. İlkinde 25, ikincisinde 73 kişinin tutuklandığı iki yürüyüş daha düzenlendi. Protesto öfkeye dönüşmüştü. Yürüyüşler sona ermedi, ve gösteriler mahkeme salonlarından havaalanlarına kadar yayıldı. Öfke yeni bir Mardi Gras'a ilham verdi ve bir sonrakine ve sonrakine. 1979'da yaklaşık 2000 kişi yine Oxford'da yürüdü ve tutuklama olmadı. Mardi Gras'ı büyütmek ve gelecek gösterilere fon oluşturmak üzere bir dans partisi düzenlendi. Bundan sonra Mardi Gras kendini kabul ettirerek gitmemek üzere yerleşti. Bazıları onu baskıya bir başkaldırı, bazıları da bir yaşam biçiminin kutlanması olarak gördüler. 1980'de topluluk içinde tartışmalarla her yönüyle sorgulanan Mardi Gras'ın düzenlenmesi ve tartışılması Gay Dayanışma Grubu içinde kurulan bir


gruba devredildi. 1981'de yürüyüşçülerin üzerine bir adam tarafından ateş açılması hala gidilecek çok uzun bir yol olduğunu hatırlattı. Oxford Caddesi ve Darlinghurst gay etkinliklerinin merkezi haline gelmeye başladı. Gece klüpleri, saunalar, barlar, ve gizli mekanlar her yeri sardı. Hatta bunların sayısı bugün olanların çok üstündeydi. Tabii bu AİDS öncesiydi (ama büyük olasılıkla HIV öncesi değildi). Virüs 1995 yılına kadar 3500 kişinin ölümüne yol açarak, büyüyen eşcinsel cemaatini baştan aşağı etkiledi. 1982'den sonra politik arenada söz sahibi olduklarını kabul ettiren aktivistlerin savaşma motivasyonlarını yerinde tutanlar yine politikacılar ve polislerin karşı tavırlarıydı.1983'de polis gaylerin gizli klübü '80'i bastı ve hükümet g&l'lerin yaşamlarını kısabilmek için alkollü yerlerin -özellikle de gaylerinkileri- denetimlerini sıklaştırdı. 6 yıllık baskı ve 6 dikkate değer Mardi Gras'nın ardından 1984'de erkeklerarası seks suç olmaktan çıkarıldı. Ve belki bu

bir festivale dönüştü. Artık kimse bu festivali görmezden gelemiyor. Üst düzey politikacılar festivalde kısa bir süre için de olsa görünmeyi ya da en azından mesaj göndermeyi (politika gereği de olsa) ihmal edemiyor. Devlet kanalı ABC televizyonunun tüm haklarını satın alıp tüm ülkeye yayınladığı geçit, tüm ülkede en yüksek izlenme oranıyla seyrediliyor. Organizasyon komitesi olayın ticari bir gösteriye dönüşmemesi için elinden geleni yapıyor. Mardi Gras geçidinin politik mesajı renkli giyisiler ve çılgın sanat etkinlikleriyle gölgede kalmış gibi görünse de 1992 forumunda bir gayin belirttiği gibi, "o caddede yürüyor olmak bile tek başına politik bir tavırdır" Ve Mardi Gras hem insanların kapatıldıkları yerden çıkarak g&l cemaatinin içine girmeye cesaret edebildikleri, farklılıklarını kutlayarak bu geniş altkültür içinde kendilerini tanımlayabildikleri, varoluşları hakkında ne bir ayrıcalık, ne de kompleks duydukları, kendilerini oldukları gibi kabul ettirmenin mutluluğu ve gururunu hissettikleri bir gösteri, hem de Avustralya'daki tüm g&l derneklerini yılda bir kere de olsa biraraya getirerek kendi güçlerini kavramalarını sağlayan bir etkinlik. Aslında Avustralya'lı g&l'ler için henüz ülkenin her köşesi güllük gülistanlık değil. G&l'ler ancak büyük kentlerde, ve bu kentlerin belli semtlerinde sorunsuz bir yaşam sürebiliyorlar. Örneğin Tasmanya eyaletinde g&l hakları öteki eyaletlere göre oldukça geri. Fakat bir yazarın deyimiyle artık muhalefetten iktidara geçtiler ve birarada durdukları sürece onlara açık bir şekilde savaş açmaya cesaret edemiyor. Basına yansıyan her türlü ayrımcılığa karşı seslerini yükseltiyor ve herkese eşit paylaştırılması gereken adalet için var güçleriyle çabalıyorlar. 17 yıl önce sokak savaşları yaptıkları polis teşkilatı, gay'lerin maruz kaldıkları şiddeti en aza indirebilmek için bu yıl içinde NSW sağlık teşkilatıyla ortak çalışarak G&L Anti-Violence Project adlı yeni bir servis başlattı, buna göre artık polisten çekinen g&l'ler dertlerini bu konuda özel olarak eğitilmiş, ve mümkünse gay veya lezbiyen polis memurlarına anlatabilecekler.

gelişmeyle birlikte 1985'de geçidin yönü mecazi olarak değiştirilerek yine Oxford'da fakat zıt yönde yapılmaya başladı, ve 10 yıldır da böyle devam ediyor. O yıl, ilk resmi gay görsel ve gösteri sanatları festivalinin de yapıldı ve ondan sonraki yıllarda da sanat, geçit ve parti kadar popüler olamasa da Mardi Gras'nın bir parçası oldu. Lezbiyenler o yıllardan sonra gösterlerde daha çok yer almaya başladılar. Fakat olayın ölçeği büyüdükçe düzenleme komitesi içinde bazı yolsuzluk ve pislikler ortaya çıkmaya başladı, partinin düzenlendiği Moore park civarında oturanlar rahatsız oldukları gerekçesiyle Mardi Gras aleyhine bir kampanya başlattılar. Bunlara rağmen g&l cemati yılmadı ve bu zorlukların üstesinden tek bir vücut durarak geldi. 80'lerin sonunda Mardi Gras içinde spor, sanat, ve cemaat etkinliklerini barındıran bir aylık

Avustralya'da g&l'lerin işlerinin bu kadar yolunda gitmesi güzel fakat hala kafamda gelecekleri üzerine oluşan iki soru işareti var. Birincisi gettolaşma sorunu, ki umarım Sydney'li g&l'ler zaman içinde Oxford, Newtown, Glebe ve Kings Cross gibi semtlerden çıkıp öteki semtlerde ve diğer küçük kentlerde de kendilerini gösterir ve toplumun her kesiminde varolduklarını kanıtlarlar. İkincisi ise g&l'lerin günümüzde hakim olan geç kapitalist politik sistem içinde -ki bu sistemin toplumsal muhalefeti içine aldıktan sonra parçalama ve kontrol etme yeteneği artık çok iyi bilinmektedir- birarada kalmayı başarıp başaramayacakları sorusudur. Umarım bu iki sorunu da başarıyla aşarak yollarına devam ederler ve bizim gibi henüz yolun çok başında olan ülkeler için olumlu bir örnek olurlar. Barışık kalın.

DOĞAN HÜRKAN


YAŞAMIN İÇİNDEN KARTPOSTALLAR... erkek eşcinsel, 24 yaşında, spiker(DJ) ...Geçmişini bilmeyen ya da inkar eden bir insan geleceğini asla sağlam temeller üzerine kuramaz. Her zaman fırtınaya tutulmuş yapraklar gibi durmadan sağa sola savrulur durur... Eşcinselliğimin farkına ne zaman ve nasıl vardığım konusunda inanın net bir tarih ya da yer hatırlamıyorum. Çocukça da olsa düşünmeye başladığım zamanlarda (ilkokul çağları), farklı olduğumun farkındaydım. Tabii bu farklılık fiziksel değil duygusal idi. Her zaman erkek ve kız arkadaşlarımın arasında bir iletişim köprüsü oluyordum. Erkekler kızlara arkadaşlık teklif edeceklerinde ya da kızlarla ilgili bir sorunları olduğunda araya beni sokuyorlardı. Aynı şekilde kız arkadaşlar da böyle durumlarda benimle dertleşmeyi tercih ediyorlardı. Yani ne tam anlamıyla bir erkek(!), ne de tam anlamıyla bir kadın(!)dım. BEN BİR EŞCİNSELDİM. İlk cinsel deneyimim ise bu düşünceleri yoğun olarak yaşadığım ortaokul çağımda komşumuzun oğlunun beni düzmesi ile oldu. Akşamları gizlice gittiğim Gençlik Parkı’ndaki 25-30 yaşlarındaki eşcinsellerle yatarak askerlik çağıma kadar gelmiştim. Ama hep bir şeylerin, ne olduğunu bilmediğim bir şeylerin eksikliğini hissederek gelmiştim 20 yaşıma. O zamana kadar ailemden kimse benim eşcinsel olduğumu anlamamıştı. Çünkü Kürt olduğumuz için hiçbir zaman bizim sülalemizde böyle “ibne”ler olamazdı! Üstelik ben dış görünüşümle tam bir erkek(!)tim. Kendimi hiçbir şekilde kadın olarak hissetmeyişim ve fiziksel görünüşüm nedeniyle hiçbir zaman bir açıklama yapmak zorunda kalmamıştım. Sadece Yıldırım Beyazıt Meslek Lisesi’nde okurken bazen erkek arkadaşlarım (ses tonumun değiştiği zamanlarda) sesini inceltme, ibne gibi konuşma derlerdi. Öyle zamanlarda sinirlenir, “sen benden daha mı erkek olduğunu sanıyorsun?” diyerek onları susturudum. Liseyi bıraktıktan sonra girdiğim HALAY-KUR adlı dernekte kendimi politikleştirme sürecini başlattım.Çünkü bizler yoksul insanlardık. Ve her zaman zenginler tarafından eziliyor, hor görülüyorduk. Kendi kendime hep neden yoksul olduğumuzu, allahın bizi neden hiç korumadığını sorardım. Liseye başladığım ilk gün bu sorunun cevabını bulmuştum. Yoksul olduğumuz için eziliyorduk. Bizim hakkımızı bizden başka alacak kimse yoktu; çünkü allah yoktu! İşte bu andan itibaren cinsel ve politik kimliğimi tanımlama sürecim birlikte gelişmeye başlıyordu. Politikleştikçe eşcinselliğimi de sorgulamaya başlıyordum: -Ömrümün sonuna kadar böyle parklarda mı yaşayacaktım eşcinselliğimi? -Eşcinsel olmak sadece düzüşmekten mi ibaretti?

-Sakallı, bıyıklı, kadın elbiseleri giymeyen, travesti olmayan eşcinsel değil miydi? O zaman ben neydim? İnsani haklarını alabilmek için politikleşmiş, örgütlenmiş; alanlarda, mitinglerde haykırarak mücadele etmeye başlamıştım. Şimdi sıra eşcinsel kimliğim için mücadele etmeye gelmişti. İlk olarak askerden geldikten sonra kitabevlerini dolaşarak eşcinsellikle ilgili ne kadar kitap, dergi vs. varsa okumaya başladım. Okumaya başladıkça sorgulamaya, kendimi tanımaya başladım. Artık şundan emindim: BEN NE SAPIK, NE HASTA, NE DE KAPİTALİZMİN ÇARPIK İLİŞKİLERİNİN ARTIĞIYDIM! Ahmet nasıl ERKEKse, Sevda nasıl KADINsa, BEN DE EŞCİNSELDİM! Ve artık çevremdeki insanlara eşcinsel olduğumu açık-lamaktan kork-muyordum. Çün-kü onlar beni Ben ne sapık, ne bu kimliğimle hasta, ne de kabul etmek zorunday-dılar. kapitalizmin çarpık Beni kabul artığıydım! Ahmet etmeyen insanlarla zaman kaynasıl erkekse, Sevda betmek istemiyornasıl kadınsa, ben de dum. Çünkü bir an önce örgüt-lenmek EŞCİNSELDİM! istiyor-dum. Çevremde benim gibi düşünen birkaç insanla bir araya gelerek toplantılar yapmaya başladık. İlk sınav ise İnsan Hakları Derneği’nin Ankara Şubesinin yapacağı toplantıda konuşmacı olarak kürsüye çıkılacaktı. Eylül’94’te yapılan toplantıya 350-400 kişi katılmıştı. Mikrofonu elime alıp da “Ben Ankara’daki eşcinseller adına diyorum ki...” diye konuşmaya başladığımda gizli gizli parklarda dolaştığım geceler, kimliğimim haykıramadığım yıllar artık geride kalmıştı. O an salondakilerin alkışlarını duymuyor, bıyık altından gülüşleri görmüyordum. Çünkü doğru olan şeyi yaptığıma tüm kalbimle inanıyordum. Tek üzüldüğüm şey ise kimseye açılamadan gizli gizli yaşadığım yılların akıp gitmiş olmasıydı. Keşke korkularımı daha erken yenmiş olsaydım. Peki ben bu noktaya gelirken hiç mi zorluklarla karşılaşmamıştım? Tabiiki karşılaşmıştım. Askerden geldiğimde abim günlüğümü okumuş ve benim eşcinsel olduğumdan şüphelenmişti. Bana “sen ibne misin lan” diye bağırdığında “evet, ibneyim, tamam mı” diye bağırmak hiç kolay olmamıştı. Hele hele ailemden daha çok şey paylaştığım Çankaya Halkevi’ndeki arkadaşlarımın (özellikle erkek olanlarının) bana artık içten sarılmayışları, evime geldiklerinde (yatacak yatak olmadığı halde) benimle eskisi gibi aynı yatakta


yatmamaları, sokakta yürürken karşılaştığım insanların yanımdaki erkeklere “Acaba Ediz gibi bu da ibne mi?” dercesine bakmaları pek de hoş şeyler değil. Sizi sürekli dışlamaya çalışıyorlar yani. Ama dedim ya BENİ BEN OLDUĞUM İÇİN KABUL EDECEK İNSANLARA MERHABA, DİĞERLERİNE GÜLE GÜLE!... Ailemin Ankara’da olmasına ve eşcinsel olduğumu bilmemelerine rağmen hayata bakışımdaki farklılıklardan dolayı onlardan ayrı yaşıyorum. Ekonomik bağımsızlık kazanılmadığı sürece insanın ailesine boyun eğmek zorunda kaldığı bir toplumda, bir gün aileme de açıklayacağım eşcinselliğimi. Şu an çalıştığım radyoda tüm insanlar eşcinsel olduğumu

biliyorlar. Desteklemeseler de kabul etmiş görünüyorlar, en azından karşı çıkmıyorlar. Bir çok eşcinsele nazaran daha özgür olmak mutlu olmama yetiyor mu? HAYIR! Çünkü: TÜM EŞCİNSELLER ÖZGÜR OLMADAN BEN ÖZGÜR OLAMAM! ÖZGÜR GÜNLERİ HEP BİRLİKTE GÖRMEK DİLEĞİYLE...

MEKTUP-lar-DAN Afyon, bir okurumuz. Sizin yayınınızın farklılığını merak ettim ve beklentime yakın buldum. Tek eksiğiniz (belki de yeni olmanızdan ötürü) amatörce ve kopuk kopuk konular içermesi. Yine de insanlarla oyalamaca oynayan pornografik yayınların yanında belirli bir kesimin sesi olması dolayısıyla mükemmel diyebilirim. Daha mükemmele ulaşmanız dileğimle başarılar diliyorum. Ben doğrudan, gerçekten yanayım. Bu nedenle şunu belirteyim bu dünyayı ve bu dünyanın insanlarını hiç tanımadım ama çok merak ediyorum. Öyle ki eşcinsel ve benzeri kimselerle ilgili konular bende her zaman sıcak çağrışımlar oluşturdu. Derginizdeki mektuplarda belirtildiği gibi gizli bir eşcinsellik olayı da olabilir. Ama o toplumun insanını tanımayınca bir şeye karar vermek bence yanlış. Toplumumuzda bilinmeyen her şey öcü gibi gösterilir. Ben buna karşıyım. İnsan yıllarca yaşadığı, düşündüğü şeyleri karşılaştığı farklı bir yeni olguyla bırakıp yeni bir düşünce ve hayata geçebiliyor. Ve bu dünya tüm yaşayanlarıyla hepimizin. Bizler insanız. Diğer canlılardan bir çok ayrı özelliklere sahip düşünebilen canlılarız. O halde özgürce düşünerek, özgürce yaşamak hepimizin hakkı. Kimi karıkoca bir erkek ve bir kadın beraberliğini seçer, kimi iki kadın beraberliğini seçer, kimi de iki erkek beraberliğini seçer. Bu insanın en doğal hakkıdır. Bence insanın insana zorlamasıyla zoraki bir toplum çatısı oluşturarak altında her türlü rezilliğin, ikiyüzlülüğün, sahtekarlığın ve başkasının duygularını sömürerek yaşamanın dışında herkesin istediği gibi bir birliktelikle karşılıklı doyum, karşılıklı sevginin olduğu bir dayanışma toplumu yaratmak daha doğrudur. Öyle insanlar vardır ki, dış görünüşü gayet saygın, otoriter, dört dörtlüktür. Ama iç dünyasında, aile çevresinde basit, zavallı biridir. Yine öyleleri vardır ki buna yakın bir örnek derginizde de mevcut. Ben dört dörtlük erkeğim der ama içinden de gözüne kestirdiği bir erkekle beraber olmak ister. İşte ben böyle insanlara kızarım. Ya erkeğim diye çevreye hava atma ya da önce insan olmayı öğren. Erkeklik de, kadınlık da, eşcinsellik de bence bir duygu, hissetme, yaşama biçimidir. Bir erkek bir kadını veya bir kadın bir erkeği cinselliği yönünden nasıl kınamıyorsa bir eşcinsel de eşcinselliğinden dolayı kınanmamalıdır. Toplumda saygın bir yeri olmalıdır. Bu da elbette verilen mücadelelerle zaman içinde gerçekleşecektir. Bir çok tabunun uzun çabalar sonunda yıkılması gibi bu tabu da elbette yıkılacak ama uzun uğraşlarla. Yaşama hakkı olan insanlarız ve birbirimizi aşağılamadan, aldatmadan ve ezmeden birbirimize sahip çıkmalıyız. Bence bir eşcinsel veya transseksüel (veya diğer hangi deyim olursa) duygularını ticari araç yaparak toplumda aşağılanmaktansa kendi gibi düşünenlerle duygularını paylaşmalı. Hatta piyasada satılan ve eşcinselleri kötü reklam yapan porno dergileri bile protesto etmeli. Eşcinsellikle fahişelik bir tutulmamalı. Belki yanlış düşünüyorum ama bence böyle olmalı.


B

U

L

M

A

C

A

Hazırlayanlar: Doğan HÜRKAN-Muhittin SERİNAY 1

2

3

4

5

6

7

8

9

1 0

1 1

1 2

1 3

1 4

1 5

1 6

1 7

1 8

1 9

2 0

2 1

2 2

2 3

2 4

1 2 3 4 5 6 7 8 9 1 0 1 1 1 2 1 3 1 4 1 5

SOLDAN SAĞA: 1.Temmuz ayında kaybettiğimiz, Gece, Göçmüş Kediler Bahçesi gibi eserleri olan felsefeci ve yazarımız - Eşcinseller için Nazizmin ölüm damgası, günümüzün onur sembolü 2.Lesbos ....sı - Bir cinsel kültür ansiklopedisi - Süpet - Kedi ayı - Sirkaf - Bir nota 3.Başka bir nota - İstanbul’da 20-27 Temmuz’da gay ve lezbiyen film haftası yapacağını duyuran sinema - Politik eşcinsel - Bitki 4.Eşcinselliğin idamla cezalandırıldığı bir ülke - Bilge .... (Bir kadın yazarımız) - Johnny .... (Amerikalı oyuncu; filmlerinden bazıları Ed Wood, Arizona Dreams, Makas Eller, Cry Baby) 5.Neon gazı - Türkiye’de ilk ve tek GL dergisi - .... Orbison (Amerikalı bir müzisyen) - Resmi ve sivil heteroseksizmin, heteroseksüel olmayanlara uyguladığı yıldırma ve yoketme politikası 6.Truman .... (84’te ölen Amerikalı yazar, eserlerinden; Başka Sesler Başka Odalar) Almanya faşistleri - Başkaldıran - Yoko ... (Japon şarkıcı) 7.Ziyan - Kahramanının eşcinsel olduğu bir Hitchcok filmi Eşcinsellerin kullandığı sembollerden biri (Yunanca’da bir harf) - Bir flüt çeşidi - ...cafe 8.Sydney’de her yıl yapılan Avusturalyalı eşcinsellerin festivali - Bir haber ajansı Mekteb-i Mülkiye - Tekrar anlamında yabancı bir ön ek 9.Eşcinsel Fransız yazarın isminin ilk harfleri - Yazıklar olsun - Bir isim - Eşcinsel düşmanı 10.Çiçek tozu - Birleşmiş (M)illetler - Sado-Mazoşist - .... Day (Rock Hudson’la “Yastık Sohbetleri” filminde oynayan Amerikalı aktris) Oyunda bir ünlem 11.Belirti - Yunan devletinin Kıbrıs düşü Eşcinsellere yarardan çok zararı olan bir bilim dalı 12.Çırağın çırağı -GL’lere gönderilen peygamber - Memleket - Kısaca transseksüel 13.Yabancı bir müzik topluluğu Genişlik - Küçük mağara - AİDS’in ilk ünlü kurbanı - Kısaca travesti 14.Sebep - “Birdy” filminin yönetmeninin önadı Em - En popüler GL organizasyonu 15.”Örümcek Kadının Öpücüğü”nün yazarı - Ahlak paparonu - Hindistan’da bir kent

YUKARIDAN AŞAĞIYA: 1.Asker - Heteroseksist terörün uygulayıcılarından 2.Köle ruhluların ihtiyacı, yönetim Futbolda topun kaleye girmesi - Amerikalı bir müzik topluluğu 3.Melekler kenti - Saydam bir madde - Yunanca’da bir harfin okunuşu 4.Kaos GL’nin çıktığı şehir - Yabancı bir plak şirketi - Genişlik 5.Ortak - Çıplak 6.Halk dilinde dili tutuk - Kadın ve eşcinsellerin en çok aşağılandığı kurum Türk Standartları Enstitüsü - 7.Bir dağ -Mincoyla ilgili 8.Bir tür şarap - Fransa’nın başına bela olmuş eşcinsel yazar Uzun Çalar 9.Hatıra - İridyum - Altın 10.Sual - Bu da İtalya’nın başına bela olmuş eşcinsel yazar ve yönetmen 11.Tümör - Kayak -Yerli bir sigara 12.Gümüş - Köpek 13.Yunanlı eşcinsel düşünür - Dergimizin 3. sayısının kapak konusu - Yapmacıklı davranış 14.2.500 yıldır yaşayan lezbiyen şair - Avrupa’da bir başkent 15.”Aptal sarışın” değildi - Güney Amerika Birliği - Homofobik bir parti - .... oturmak 16.Bale sanatçısı kadın - Duygu - “Akril”in ortası 17.Endüşük rütbeli balina - İtalya’nın meşhur bulmaca ovası - “Salam”ın kardeşi 18.Düş ülkesi - İlk Türk kadın tiyartro sanatçısı - Argoda kadınsı eşcinsel 19.Taşıl - Arapça’da hayır 20.Gen bilimi - ....sı ortaya çıkmak - Erkek ve kadın eşcinsel 21.Havva’nın İngilizce’si - Isınak - Törensel geçit kapısı 22.Lord .... (19.yy. İngiliz şair) - Eskişehir’deki eşcinsel oluşumu 23.Bulmaca tanrısı - Teklif - Radyo, Televizyon Bir hayvan 24.Heteroseksüel olmayanlara yönelik ayrımcı ve yok edici düşünceye sahip kişi


KAOS GL dergisinin İzmir'de yayınlanan Cyberpunk "zine" dergisinde çıkan söyleşisini okurlarımızın bir kez daha KAOS GL nasıl bir dergi sorularına yanıt olacağı düşüncesiyle yayınlıyoruz. 1.KAOS GL'nin nasıl doğduğunu ve ayrıntılarını anlatır mısınız? (kaç sattı, destekleyenler vs.) Türkiye'nin ilk ve tek GL dergisi olan KAOS GL, Eylül 1994'te yayın hayatına başladı. Teknik olarak da ruh olarak da underground bir özelliğe sahip. Ankara'da bir grup eşcinselin yaratılarıyla hayat bulan dergi girişimi aynı heyecanla devam ediyor. Mayıs '95'te 9. sayısı çıktı ve her ay 100'den fazla çoğaltılıyor. En az, çoğunluğu GL olmak üzere 200'den fazla insan Kaos GL okuyor. Ankara ve istanbul dışındaki insanlara posta ile ulaştırılıyor. Ankara ve İstanbul'da bir kaç kitapçıda satılıyor. 2.Medyanın (underground olmayan medyanın) eşcinsel ve lezbiyenlere karşı olan yaklaşımı konusunda ne düşünüyorsunuz? *Yazılı ve görsel büyük medyaya karşı tamamen olumsuz bakıyoruz. Medyanın, gay ve lezbiyenlere yaklaşımı, her zaman heteroseksist bir öz taşımıştır. Bu konuda tam bir ikiyüzlülük ya da açık düşmanlık sergilemektedir. Gay ve lezbiyenlerin kurtuluşu açısından, medyaya karşı topyekün mücadele edilmesi taraftarıyız. Bununla birlikte yerel medyada samimi hatlar yakalanabiliyor, örneğin yerel bir radyoda iki saatlik bir program yaptık. Özel birTV kanalından gelen teklifi ise reddettik. 3.Dergl olarak sizi sıkan ve hatta nefret ettiğiniz şeyleri söyler misiniz? *Eşcinsel olarak bu toplumda bütünüyle sıkılıyoruz. Resmi ve sivil heteroseksizmden nefret ediyoruz, Heteroseksist yaklaşım, bizi hayattan bezdiriyor ve gay ve lezbiyen olarak varolma hakkı tanımıyor. Dergi olarak ise Kaos GL'yi anlaşılmaz, karamsar ve felaket tellalı olarak gören eleştirilerden sıkılıyoruz. 4.Derginize çevrenizden ve okurlarınızdan gelen tepkiler nasıl? *Kaos GL okurları, (belki ilk ve tek GL dergisi olduğundandır) çok farklı eşcinsellerden ve heteroseksüellerden oluşuyor. Dolayısıyla çok farklı eleştiriler alıyoruz. Dergiyi ağır bulanlar da var, anlaşılır bulanlar da. Bir çok eşcinsel ise politik olduğunu öne sürerek Kaos GL'yi kendine uzak buluyor. Özellikle Ankara ve İstanbul dışındaki Kaos GL okurları, dergiden çok abartılı şeyler bekliyorlar. Çünkü insanlar o kadar çok bunalmışlar ki herşey hemen olsun istiyorlar.

*Zaten Kaos GL olarak, Türkiyeli gay ve lezbiyenlerin iletişimini ve dayanışmasını hedefliyoruz. İstanbul'da "Venüs'ün Kızkardeşleri" adlı bir lezbiyen topluluğu ile iletişim halindeyiz. Ayrıca Eskişehir'de oluşan B.E.T. (Bilinçli Eşcinsel Topluluğu) ile iletişime geçtik. Varolan bütün parti ve benzeri örgütlere hiç bir şekilde olumlu bakmıyoruz. İnsan Hakları Derneği Ankara Şubesinde bir Gay ve Lezbiyen Hakları Komisyonu oluşturmuştuk. Yeni şube yönetimi, komisyonu reddetti. Express adlı haftalık bir dergide İstanbul'daki arkadaşlar (Venüs'ün Kızkardeşleri) bir GL sayfası hazırlıyorlar. Çok az sayıda dergi ile birlikte Express, eşcinsellere olumlu yaklaşıyor. istanbul'da bir grup punk'ın çıkardığı "Eblek Hardcore" adlı dergiyi destekliyoruz. Feministler tarafından çıkarılan "eksik etek" ve "Pazartesi" adlı yayınları okurlarımıza öneriyoruz. Anarşistler tarafından çıkarılan "Apolitika" adlı dergi ile dayanışma halindeyiz. 7.Faşizm konusunda ne düşünüyorsunuz? *Faşizm, biz eşcinseller için tek kelimeyle 'ölüm' demek. Onun için çok kötü düşünüyoruz. Faşizm her yerde ve her zaman aynı öze sahiptir. Faşist Naziler, 50.000 erkeği sırf eşcinsel oldukları için katlettiler. Faşizmin eski yüzü yeni yüzü olmaz. Onun, ölüm maskesi takmış bir tek suratı vardır. 8.Bildiğiniz gibi ülke maganda vs. dolu. Ve koyun toplum kadar kadınlara ve eşcinsellere uygulanan sözel ve fiziksel tacizden haberim var. Bu konuda tacize karşı ne yapıyorsunuz? Düşünceleriniz? Otonom kurma çabanız var mı? *Aslında taciz olarak adlandırdığınız durum biz eşcinseller açısından heteroseksist bir terördür. Şiddeti düşük ya da yüksek olabilir. Maalesef örgütlü bir eşcinsel gücü şimdilik yok. Onun için herkes kendi başının çaresine bakıyor. Bu konuda bireysel olarak ne yapılabileceğine dair önerilerimizi Kaos GL'nin 8. sayısında belirttik. Otonom ya da farklı bir örgütlenmeden önce, eşcinsellerin kendilerine güvenlerini arttırmak ve kendilerini sevmeleri için uğraşıyoruz. Biz otonom örgütlenmesine olumlu bakıyoruz. Ama önce bir örgütlenmenin gerekliliği kabul edilmeli! 9.Son sözleriniz?

5."Aile kurumu" hakkında ne düşünüyorsunuz? *Kurumsallaşmış aile, bize göre bir pislik yuvasıdır, Kurumsallaşmış aile, insanların birey olarak kendilerini ortaya koymalarına izin vermez. Aile kurulu, her türlü pisliği ve ikiyüzlülüğü kamufle eder. Heteroseksüel dayatmaya karşı, özgür birliktelikleri savunuyoruz, Özgürce ve karşılıklı hayatların paylaşılmasıyla ortaya çıkan birliktelikler, gerçek sevginin zeminidir. Bu durum eşcinsel ve heteroseksüel birliktelikler için de geçerlidir. Kurumsallaşmış aile ise ekonomik temellidir. 6.Dayanışma içinde olduğunuz dergi/kişi/dernek v.s. var mı?

*Biz Kaos GL olarak, Türkiyeli gay ve lezbiyenlerin kurtuluşu için mücadelenin kaçınılmaz olduğunu düşünüyoruz. Heteroseksüellere karşı bir kinimiz yok. Bizlere yaşam hakkı tanımayan ve kendini biricik varoluş olarak sunan heteroseksüel kurumsallaştırmaya düşmanız. Heteroseksizm parçalanmadığı sürece özgürlük bizim için hayal. Heteroseksizm konusundaki kaygımızı anlayan heteroseksüel dostlarımız var. Punklardan ve anarşistlerden gelen samimi ve dayanışmacı yaklaşım ise bizleri ayrıca sevindiriyor. Kaos GL dergisi tarafından yanıtlanmıştır.

KaosGLD11  

KAOS GL KAOS GL KAOS GL KAOS GL KAOS GL KAOS GL KAOS GL KAOS GL KAOS GL KAOS GL KAOS GL KAOS GL KAOS GL GL

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you