Issuu on Google+

&+3QHUHGHQQHUH\H CHP, artÄąk stratejik açĹdan atÄąl bir konumdan, burjuva siyasetin gßçlendirilmesinin bir aracÄą olmaya geçiĹ&#x; yapmaktadÄąr. CHP iĹ&#x;çi sÄąnÄąfÄąnÄąn komĂźnist partisinin olmadÄąÄ&#x;Äą bugĂźnkĂź koĹ&#x;ullarda, tutturduÄ&#x;u “yoksulcuâ€? sĂśylemle, yer yer proletaryanÄąn içine de geçen kent ve kÄąr yoksullarÄąnÄąn sistem içi temsiliyetine talip olan bir burjuva siyasal partidir.

:LNLOHDNV ÂŞ

VDUVĂ—QWĂ—ODUĂ—

ÂŞ

\DĂ­DVĂœQ VRV\DOLVW 6D\Ăœ$UDOĂœN7/

<$%85-89$=ú <$úÝdú6,1,),

LĂ­Ă LGHPRNUDVLVL

úßVL]OLN NDGHUGHĂšLO BĂźyĂźk bir doymaz iĹ&#x;taha sahip burjuva azÄąnlÄąÄ&#x;Äąn çĹkarlarÄą Ăźzerine kurulu bu ekonomik sistem toplumsal yoksulluÄ&#x;u, açlÄąÄ&#x;Äą, iĹ&#x;sizliÄ&#x;i her geçen gĂźn arttÄąrmak dÄąĹ&#x;Äąnda bir iĹ&#x;lev gĂśrmemektedir. ÂŞ

%XUMXYDODUĂ&#x2014;Q PHFOLVLoDOĂ&#x2014;ĂźĂ&#x2014;\RU

Kapitalist sistem, iĹ&#x;çinin daha çĹplak, daha gĂźvencesiz, daha aç çalÄąĹ&#x;tÄąrÄąlmasÄąnÄąn genel eÄ&#x;ilim olarak iĹ&#x;lediÄ&#x;i bir sistemdir. Kapitalistler iĹ&#x;çinin çĹplak, gĂźvencesiz, yarÄą-aç çalÄąĹ&#x;tÄąrÄąlmasÄąnÄą kurala baÄ&#x;larlar, sĂśmĂźrĂźyĂź sistemleĹ&#x;tirirler, yasa dĂźzeyine çĹkarÄąrlar. Ä°Ĺ&#x; yasasÄą bĂśylece oluĹ&#x;ur. Sonra da iĹ&#x;çiye "yasalara saygÄąlÄą ol" derler.

.(6.ĂźLPGL Sadece taciz konusu deÄ&#x;il, ondan sonraki geliĹ&#x;meler, 29 KasÄąmâ&#x20AC;&#x2122;dan bu yana alÄąnan tutumlar da, salt KESKâ&#x20AC;&#x2122;e ait olmayan bir çÜzĂźlme ve çßrĂźmeye ayna tutuyor. KESK'in geldiÄ&#x;i bu nokta neyi gĂśsteriyor? Neoliberal dĂśnĂźĹ&#x;Ăźm sĂźreci ve burjuva demokrasisi altÄąnda, hiçbir Ĺ&#x;eyin eskisi gibi kalamadÄąÄ&#x;ÄąnÄą ve kalamayacaÄ&#x;ÄąnÄąâ&#x20AC;Ś YaĹ&#x;amÄąn her alanÄąnÄą kesen â&#x20AC;&#x153;Ya burjuvazi ya proletaryaâ&#x20AC;? berraklÄąÄ&#x;ÄąnÄąâ&#x20AC;Ś â&#x20AC;&#x153;Her ulus iki ulusturâ&#x20AC;? gerçekliÄ&#x;iniâ&#x20AC;Ś KadÄąnÄąn kurtuluĹ&#x;u ve sÄąnÄąfÄąn kurtuluĹ&#x;unun birbirine içerili olduÄ&#x;unuâ&#x20AC;Ś ÂŞ

2003 yÄąlÄąnda 4857 sayÄąlÄą Ä°Ĺ&#x; Kanunu getirildi. Devletin istihdam ettiÄ&#x;i iĹ&#x;çiler için de 657 sayÄąlÄą Devlet MemurlarÄą Kanunu var. Bu iki kanun, sĂśmĂźrĂźnĂźn yasa dĂźzeyinde kurallaĹ&#x;tÄąrÄąldÄąÄ&#x;Äą bu iki kanundaki hĂźkĂźmler bile bugĂźn TĂźrkiye burjuvazisine yetmiyor.

ÂŞ




NƦNRJHQNXN

ìRYGHYDPHWPHOL

Merhaba canım yeğenim Öykü, Şaka bi yana iyice amca gibi hisseder oldum kendimi, hoş bıyıkları da budadım ama amca olmak da hoşmuş, böyle devam etsin. Babanın güzel şiirini okudum, ellerine sağlık, ona “hayko” tipinde yazılmış bir dostumun şiirini yazıyorum iletirsin. Muhtemelen Haiku şiirlerinin ne olduğunu biliyordur, ama yine de ben sana kısaca anlatayım. Japon şiir sanatı olarak geçiyor, kısa şiirsel cümlelerle anlatıyorsun hissini. Orhan Veli'nin birkaç güzel çevirisi vardı, bak Orhan Veli dedim bir garip oldum, bizim koğuşta da Ahmet Veli var gizli şairlerden aklım ona gitti. Eylül Önce yapraklar sarardı Sonra sendikalar

Şov devam etmeli! Show must go on! Bu cümle sanıyorum ki tiyatronun ticari bir kar aracı haline geldiği günlerden beri kuruluyor. Şov her ne olursa olsun devam etmeli. Baban dahi ölmüş olsa, hissiz bir robot gibi (oyunculuğun ruhuna ne kadar yabancı olsa da) çıkıp oyununu oynamalısın. Şov kesintiye uğratılamaz zihniyeti, özellikle tiyatro merkezli bir önkabul olarak yerleşmişti. Geçenlerde ünlü oyuncu Haluk Bilginer bu retoriği eleştirip “ben babam ölürse sahneye falan çıkmam….” diyerek bu sloganı savunanları “yavşaklıkla” suçlayınca, yer yerinden oynadı. Türkiye tiyatrosunun duayenleri (bunlar her alanda vardır ve olanı olması gereken şey olarak kutsayan statükocu kesimlerdir ve gerici-tutucu bir öz taşırlar) hep bir ağızdan Bilginer’i suçlamaya başladılar. Tiyatronun kutsallığından, perdenin her zaman açık olması gerektiğinden dem vurup dursalar da Bilginer’in tiyatro dünyasındaki ağırlığı ve “şov devam etmeli” sözünün hiçbir insani yanının olmaması bir tabuyu yıkmaya yetti. Akla yatkındı zaten, sevdiklerini kaybetmiş, derin bir acı yaşayan oyuncunun hiçbir şey olmamış gibi sahneye çıkmasını beklemek en hafifiyle insafsızlıktır. Oyunculuğa, tiyatroya kutsal bir kılıf biçip bu kılıfın altında ticari kazanç sağlamanın bir aracından başka bir şey değil bu söylem. Bu tartışmalara katılan tiyatro oyuncusu Kenan Işık’ın sözleri aslında gerçeği yeterince gösteriyor. Şunları söylemiş:

“Bu söylem kutsal değil ticari bir söylemdir. “show business…” popüler sanatı, günümüzde hatırı sayılır para kazandıran bir işkoludur. Örneğin Cats müzikali prodüktörüne üçyüzmilyon dolardan fazla para kazandırdı. Ve ne yazık ki popüler sanatın “yüksek sanat” diye sınıflandırılan gerçek sanatla sadece biçimsel bir benzerliği vardır. Bugün “entertainment” dediğimiz bu sektörün ABD bütçesine katkısı 1,5 trilyon dolar civarındadır. Bu “show” devam etmezse, sözgelimi annesini kaybeden oyuncu o gün sahneye çıkmazsa ya da sete gitmezse bu kar sekteye uğrar. Hele de 70-80 dakika süreli dizilerin ucu ucuna yetiştirildiği ülkemizde… o dizi ilan edildiği saatte gösterilmezse, reklam geliri de olmaz. Kanal, prodüktör, oyuncular, sektörün tüm çalışanları bundan zarar görür. Ekran başındaki seyirci hüsrana uğrar, kanala olan güveni de sarsılır. Bu nedenle böyle bir cümle uydurulmuş ve ona kutsal muamelesi yapılmıştır. Kutsal falan değildir, bu cümle ticaridir.” (22 Eylül 2010) Yani olan şey budur: Kapitalist işleyiş içinde bir sektör haline getirilen tüm sanat alanları ticari bir mantıkla yürütülmektedir. Amaç azami kara ulaşmaktır. Bu süreç içinde bir patrona bağı olan sanatçılar da (bu yönüyle onlar aynı zamanda işçidir. Çünkü patronuna artı değer üretmektedir) azami karı sekteye uğratacak davranışlarda bulunmamalıdır. Baban da çocuğun da ölse patronun cebine katacağın değeri düşünmelisin. İş devam etmelidir. Bir kutsallık halesi içinde “show must go on” lafı üretilmiş, ahlaki bir forma ka-

vuşturulmuş ve sorgulanmamıştır. Tiyatro, ve sanatın diğer dallarıyla uğraşan herbir bireyin belli bir entelektüel düzeyi olmasına rağmen nasıl olmuştur da buradaki tuzağa düşmüşlerdir bilemiyoruz. Sorgulayıcı düşünce, eleştirel bakış eksikliği deyip geçelim. Herhangi bir fabrikada da durum faklı değildir aslında. Orada da durum her ne olursa olsun üretim devam etmelidir. Amaç üretim ve kardır. Ne kadar çok üretim o kadar çok kar! (Tüm dünyanın aksine Türkiye televizyonlarındaki dizilerin 70-80 dakika olması da buna benzer. Ne kadar uzun dizi, o kadar çok reklam o kadar çok kar!) Bu süreçte işçinin tuvalette geçirdiği süre bile hesaplanır, işçi ne kadar hasta olursa olsun ayakta durabildiği sürece çalıştırılır, herhangi bir yakınını kaybetmesi patronunu ilgilendirmez. İş aksamamalıdır. Kapitalist ahlakı belirleyen şey birebir piyasanın ihtiyaçları ve azami kara ulaşma sürecidir. Bu süreç de ister tiyatroda, sinemada, herhangi bir tekstil, metal fabrikasında olsun aynı çizgiyi izler. İşçiler, sanatçılar posası çıkartılana kadar (Türkiye’nin TV sektöründe yaşananlar vahşi bir sömürü düzenini andırır) çalıştırılır. Bu düzeni kutsallık haleleriyle örttükleri oranda da karlarına kar katacaklarını bilirler. Show must go on! Bu, ihtiyaçtan doğmuştur. İnsan değil piyasa odaklıdır. Bir çarkın dönmesi için söylenmiş bir söylemdir. Ve bu çark insanlığı öğütme makinasından başka bir şey değildir. Ercan Akpınar Sincan 1 nolu F Tipi Cezaevi

Anıl dostumun mini bir şiiri bu, internette keşfedilmeyi bekleyen yüzlercesi var daha. Hayko Cepkin meşhur oldu bu Hayko şiir tutulmadı. Edebiyata bu kadar mı uzağız acaba Öykücüğüm. Canım benim, İstanbul Etkinlik Programı kataloğu yollamışsın, gazetede incelemiştim. Yorgo Bacanos’un ud taksimini dinlemek isterdim. Bazen 93.1 Çukurova, TRT’de yakalıyorum ama. 6 ayda bir tutturuyorum. Dikkat ettim de sponsorlar cirit atar olmuş etkinliklerde. AB'de sponsor kapitalizm kültür-sanat-düşün hayatında iyice etkin olmuş. Ufak bir kültür merkezinde, İstanbul'un en ücra yerlerinde sergiler açmışlar ama postmodern sanat iyice girmiş yaşama. Bakıyorum da bir kolaj olmuş, hiç de sevmediğim bir biçim ama Mercan Dede ve Cem Adrian’a da 50 TL verir giderdim laf aramızda. Önümüzdeki sene spor başkenti olmuş İstanbul, umarım kataloglardan bakmayız yine. Vedat Türkali’den veda ederek öykücüğüm öpüyorum yanaklarından. Babana ve annene çok selam et, sergi için yetiştirebilirsem birkaç çizim deneyeceğim. Görüşeceğiz. Cenk amcan İstanbul Salkım salkım tanyelleri estiğinde, Mavi patiskaları yırtan gemilerinle, Uzaktan seni düşünürüm İstanbul.. Binbir direkli halicinde akşamlar, Adalarında bahar Süleymaniyende güneş Ey sen ne güzelsin Ey kavgamızın şehri İstanbul Cenk Haşimoğlu E Tipi Cezaevi C-6 Mersin Cenk’in çalışmaları için: KWWSLFHUGHGLVDUGDZRUGSUHVVFRP

İşçi Meclisi - Yerel Süreli Siyasi Dergi - Sayı:5- Fiyat: 1 TL Pina Basım Yayım San. ve Tic. Ltd. Şti. adına sahibi Hüseyin Kezik Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Ali Filizler Adres: Bereketzade Mah. Büyükhendek Cad. Portakal Sok. No: 2/11 Beyoğlu/İstanbul Tel: 0 212 251 20 89 Baskı: Özdemir Matbaası Adres: Davutpaşa Cad. Güven Sanayii Sitesi C Blok No:242 Topkapı/İstanbul Tel: 0212 577 54 92




NƦNRJHQNXN

%XUMXYDODUÜQ PHFOLVLÁDOÜíÜ\RU İnsanlığın kara tarihinde her toplum biçimi ezen ve ezilen, sömüren ve sömürülen sınıfların karşıtlığına dayanmıştır. Bu gerçeği burjuvalar bize kendi çıkarlarına denk düşecek şekilde sıkça hatırlatır: "Her zaman ezen ve ezilen birileri olmuştur. Ayaklar baş olur mu? Bir elin parmakları eşit mi? O yüzden sus ve işine bak!"

Gel gelelim bir sınıfı ezebilmek için, sömürüsünü devam ettirebilmek için ona hiç değilse kölece varoluşunu güç bela sürdürebileceği koşulları sağlamak gerekir. Çünkü işçi ancak halen şöyle düşünüyorsa ezilmeyi sürdürebilir: “Bolluk içinde yüzmüyoruz ama en azından yiyeceğimiz var! En azından yaşıyoruz, en azından çocuklarımız okuyor, onlar bu hayatı yaşamayacaklar inşallah, en azından başımızı sokacak bir evimiz var, en azından Allah’a şükür sağlıklıyım, en azından karım, en azından beyim, en azından emekli olunca…” En azından, en azından derken bu hayat, bu ezen ezilen ilişkisi, bu sömüren sömürülen ilişkisi bir yaşam boyu sürer gider. Nazım Hikmet’in resmettiği, Haydarpaşa Garı’nın merdivenlerindeki işçi gibi: -Galip Usta- tuhaf şeyler düşünmekle meşhurdur:/ “Kâat helvası yesem her gün” diye düşündü/5 yaşında./“Mektebe gitsem” diye düşündü/10 yaşında./“Babamın bıçakçı dükkânından/Akşam ezanından önce çıksam” diye düşündü/11 yaşında./“Sarı iskarpinlerim olsa/ kızlar bana baksalar”/diye düşündü/15 yaşında./“Babam neden kapattı dükkânını?”/Ve fabrika benzemiyor babamın dükkânına”/diye düşündü/16 yaşında./“Gündeliğim artar mı?” diye düşündü/20 yaşında./“Babam ellisinde öldü,/ben de böyle tez mi öleceğim?”/diye düşündü/21 yaşındayken./“İşsiz kalırsam” diye düşündü/22 yaşında./“İşsiz kalırsam” diye düşündü/23 yaşında./“İşsiz kalırsam” diye düşündü/24 yaşında./Ve zaman zaman işsiz kalarak/“İşsiz kalırsam”/diye düşündü/50 yaşına kadar./51 yaşında “İhtiyarladım” dedi,/“babamdan bir yıl fazla yaşadım.”/Şimdi 52 yaşındadır./ İşsizdir./Şimdi merdivenlerde durup/ kaptırmış kafasını/düşüncelerin en tuhafına:/“Kaç yaşında öleceğim?/ Ölürken üzerimde yorganım olacak mı?”/diye düşünüyor. Hayatımız böyledir. Kabullenmek bize değil kapitalistlere fayda sağlar, bir ders çıkarmak gerekir. Güvencesizlik İşçi sınıfının öz durumu kapitalist

"Her zaman ezen ve ezilen birileri olmuştur. Ayaklar baş olur mu? Bir elin parmakları eşit mi? O yüzden sus ve işine bak!" Gerçekten aynı fikirde misiniz?

sistemde güvencesizlik esasına dayanır. "İşveren" denen kapitalist aslında işçiye iş vermez, işçinin kendi başına çalışmasını olanaksız kılan kapitalist sistemin patronudur o. Üretim araçlarının sahibi kapitalist, işçiyi bir eklenti olarak, o makinelerle, o organizasyon içinde, o emir-komuta, o sömürü ilişkisinde çalışmaya mahkum kılar. İşçinin çalışmak ve sürekli çalışmaktan başka, kapitalistin el koyduğu artı-değerin üreticisi canlı emeğin taşıyıcısı olarak, başka hiçbir yolu yoktur. İşçi çıplaktır, işçi güvencesizdir, işçi sözleşme feshedilirse sokaktadır, açtır, muhtaçtır. Kapitalist sistem, işçinin daha çıplak, daha güvencesiz, daha aç çalıştırılmasının genel eğilim olarak işlediği bir sistemdir. Kapitalistler işçinin çıplak, güvencesiz, yarı-aç çalıştırılmasını kurala bağlarlar, sömürüyü sistemleştirirler, yasa düzeyine çıkarırlar. İş yasası böylece oluşur. Sonra da işçiye “yasalara saygılı ol” derler.

Kapitalistler bir de üstüne üstlük bu yasaları sıkça değiştirirler. Parlamento bunun aracıdır. 2003 yılında 4857 sayılı İş Kanunu getirildi. Devletin istihdam ettiği işçiler için de 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu var. Bu iki kanun, sömürünün yasa düzeyinde kurallaştırıldığı bu iki kanundaki hükümler bile bugün Türkiye burjuvazisine yetmiyor. 4857‘yi güncellemek, boşluklarını doldurmak istiyorlar. 657‘yi ise iptal ederek yeniden kaleme almak istiyorlar. Meclis’te halen gündem olan “torba yasa” bu amaç doğrultusunda hükümler içeriyor. “Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılması ile Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ve Diğer Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” adını taşıyan Torba Yasa Tasarısı, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne 29 Kasım tarihinde sunuldu. 3 Aralık’ta da “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi” başlığı altında ek maddeler “torba”ya kondu.

gorta primi dahi ödemeden gençleri sömürmesinin önü açılıyor. -Meslek liselerinde okuyan öğrencilere staj sırasında ödenen ücreti düşürüyorlar. -Silikozis hastası kot kumlama işçilerini meslek hastası işçilerin yararlandığı haklardan yararlandırmamak adına onlara “yoksul aylığı” bağlıyorlar. -Belediyelerde çalışan norm fazlası işçilerin (yaklaşık 50 bin işçi!) başka kamu kurum ve kuruluşlarına devrini istiyorlar. Amaç belediyelerde tam taşeronluk. -”Vergi affı” ile -işçiler ve memurlar için doğrudan ücretten kesme devam ederken- sermayedarlar için vergi ve sigorta prim afları getiriliyor. -Kamuda esnek çalışmanın kurallaştırıldığı ayrıntılı maddeler getiriyorlar. İş Kanunu değiştirilerek, “evde çalışma, uzaktan çalışma, saatli çalışma, çağrı üzerine çalışma” gibi esnek istihdam biçimlerinin getirilmesi, bunların kamuya da taşınması gerçekleşiyor.

Maddeler açık -16 yaş altındaki genç ve çocuk işçilere asgari ücretten daha düşük bir özel asgari ücret verilir. Bunu 18 yaşına kadar olan işçilere doğru genişletiyorlar. -18-29 yaş arası erkek ve 18 yaş üstü kadın çalıştıran işletmelerin sigorta primlerinin işsizlik fonundan karşılanması maddesiyle, yaşlı işçilerin işten çıkartılarak kapitalistlerin si-

- Kamuda başka kurumlara yılda altı ay sürebilecek “geçici” görevlendirmeler, -24 saat hizmet veren kurumlarda çalışma saatlerinin kurum amirlerince düzenlenmesi hükümleri geliyor. -Sicil sisteminin yerini disiplin cezası almama koşulunu alıyor. -Ödüllendirmede “kamusal gelirlerin

arttırılması” ölçüt haline getiriliyor. -Özel sektörden kamuya bürokrat/ yönetici atanması, atananların özelde çalıştığı yılların da kamu hizmeti sayılması, -Kamuda işçiye grev yasakları pekiştiriliyor. -Özelleştirilen kurumlarla ilgili yargı kararlarının uygulanmaması inisiyatifi yasayla hükümete veriliyor. -İşçilerden kesintilerle oluşturulan İşsizlik fonundan 2008’den bu yana 10 milyar TL aldılar, mecliste yeni kabul edilen bütçe “işçi parasıyla kalkınma” stratejisinin devam ettiğini gösteriyor. Ya biz? Devam edelim mi? Burjuvazi devam ediyor! Meclis çalışıyor! İşçiler gündelik yaşamında Galip Usta gibi “tuhaf şeyler” düşündükçe ve ama şaşırtıcı bir şeyler yapmadıkça, yakılan ve sermayeye peşkeş çekilmek istenen Haydarpaşa Garı'nda kolları başının arasında, yalnız ve yorgun oturdukça, biz işçiler bir ders çıkartıp, bir eylemli ses vermedikçe, bir örgütlülük kurmadıkça, bir bilinç geliştirmedikçe, burjuvaların meclisleri yıkılıp işçilerin meclisleri, konseyleri inisiyatifi eline almadıkça hayatımız böyledir. Kabullenmek bize değil kapitalistlere fayda sağlar, bir ders çıkarmak gerekir. “Her zaman ezen ve ezilen birileri olmuştur. Ayaklar baş olur mu? Bir elin parmakları eşit mi? O yüzden sus ve işine bak!” Gerçekten aynı fikirde misiniz?




NƦNRJHQNXN

ñíVL]OLN

NDGHUGHðLO İşsizlik neden artıyor? Çünkü işçiler çok çalışıyor. İşçiler neden çok çalışıyor? Çünkü işsiz çok. Küresel ekonomik krizin doğrudan etkilerinin en başında şüphesiz işten atılmalar ve yükselen işsizlik oranları gelmektedir. İşsizlik oranlarının, işsiz sayısının hızla artması toplumsal dokuyu da şiddetle sarsan bir olgudur. İşsizliğin sürekli büyümesi, özellikle genç nüfusta biriken işsiz sayısı, sermaye kesimlerine olası bir "sosyal patlama"yı hatırlattığı gibi, bununla birleşik olarak da işsizliği, çalışan kesimler üzerinde bir korkuluk olarak kullanmak, ücret ve diğer kazanımları aşağıya bastırmayı hatırlatır. Son yıllarda tüm işçi direnişlerine sermaye ve devlet temsilcilerinin yaklaşımı hep aynı şekilde olmuştur: “Dışarda bu işi çok daha az ücrete kabul edecek milyonlarca insan var, nankörlük yapmayın!” İşsiz kesimlerin çalışanlar üzerindeki bu baskısı, bu gerici rekabet, yoksulluğun toplumsal boyutunu da hızla genişletmektedir. Sermaye kesimlerini çok daha pervasız kılmaktadır bu durum. Aralık 2009’da Bursa’da bir "maden kazası", grizu patlaması olmuş ve 19 işçi yaşamını yitirmişti. Ölen işçilerin ailelerinin maden şirketinin aleyhine açtığı mahkemenin ilk duruşmasında, şirket avukatları buz gibi bir sesle madende işçilere aylık 700 TL ödendiğini, şirketin işçiler için bir “nimet” olduğunu söyleyebilmişlerdir. Öyle ya dışarda bu para için ölmeye gönüllü binlerce insan vardır! Siz bu “nimete” kavuşmuşsunuz işte, nankörlük etmeyin. Kuralsız, denetimsiz, örgütsüz tamamen esnek çalışma saatleriyle, günde 12-14 saat, yer altında çok zor koşullarda çalışmanın karşılığı olarak 700 TL bile çok görülür. Sermaye o kadar pervasızdır ki onlarca işçinin ölümünün ardından bile bu şekilde alçaklaşabilmektedir. Pervasızlıkları, proletaryanın kendini çaresiz hissetmesindendir. Bu yanılsamadan kurtulduğu anda kimin kime “nimet” verdiği çok daha iyi görülecektir! TOBB öncülüğünde bir araya gelen sermaye örgütleri işsizlik sorunu konusunda görüş alış verişinde bulunup ortaklaştıkları kimi konuları öneriler halinde hükümete sunma kararı aldılar. Ekonomik sistemin hukuki zeminini oluşturan dört yasada değişiklik yapılmasını, yenilenmesini istiyorlar. 1927, 1950 benzeri yıllardan kalmış bu dört yasanın

(“Türk Ticaret Kanunu”, “Borçlar Kanunu”, “Hukuk Muhakemesi Kanunu” ve “Ticari Sır ve Kişisel Sırlar Kanunu”) bugünün ihtiyaçlarına göre yeniden yazılmasını istiyorlar. Son on yılda yasal mevzuattaki değişimlerin çoğu emperyalist sermaye ile ilişkileri düzenleyen, emperyalistkapitalist sisteme küresel düzeyden yapısal uyumu gerektiren konulardı. Şimdi ise daha çok iç pazarı düzenleyen (sermayenin küresel ilişkileniş boyutunu gözden kaçırmadan elbette) hukuki mevzuatın yenilenmesi konusunda ısrarlılar. Türkiye bağımlı burjuvazisi gelmiş olduğu yeni sermaye birikim düzeyine uygun, bu düzeyi hukuki olarak karşılayabilecek, azami kar güdüsüne, amacına engel olan tüm yasal mevzuatın ortadan kaldırılmasını istiyor. Bu yasal mevzuatların yeniden düzenlenmesi ve işveren-patron üzerindeki kimi giderlerin (sosyal güvenlik primleri, kıdem tazminatı vb.) kaldırılması durumunda işsizliğin azalacağını iddia ediyorlar. İşsizliğin kabul edilebilir düzeye inmesi (“sosyal patlama” riski taşımama, ama çalışanlar üzerindeki işsizlik korkusunu devam ettirme anlamında) için en önemli talepleri ise “özel istihdam bürolarını” da kapsayan “iş gücü piyasasının esnekleştirilmesi” ve “asgari ücret” üzerindeki merkezi belirlemenin gevşetilmesidir. Burjuvazinin dilinde “esnekleştirme” kavramının anlamı kuralsızlaştırma, her türlü denetimden azade olarak işçinin üzerindeki sömürü baskısını arttırmaktır. İşsizliğin sınıf hareketinin önündeki en büyük engel olduğunun bilincinde olan burjuvazi, bu durumu fırsata çevirmenin peşindedir.

nun dershane ücretini ödeyemediği için hapse atılan bir anne; annesinin hapsedilmesinin şokunu, ağırlığını taşıyamayan gencin intihar etmesi aslında sistemin niteliğini göstermesi açısından da karakteristiktir. Devlet güvencesinde, eğitimin parasız olması gerekirken, kalitesi bilinçli olarak düşürülen eğitim sistemi nedeniyle ücretli dershanelerin zorunlu hale getirilmesi, dolayısıyla eğitimin paralı hale getirilmesi; işinden atılan anne-babanın dershane ücretini ödeyememesi, senetlerde imzası bulunan annenin (Türkiye genelinde bu durumda 40 binden fazla insanın bulunduğu söyleniyor) mahkemece tutuklanması. Eğitimin bir hak olmaktan çıkartılarak ücretli hale getirilmesi; işsizlik, polis, mahkemeler hapishane döngüsünde sönen emekçi hayatlar size de bir şeyler anlatmıyor mu…

İstatistik verilerin soğukluğu emekçi kitlelerin iliklerine kadar yaşadığı ızdırabı görmemize engel değildir. Her gün yaşanan onlarca trajedi, gazete ve televizyon ekranlarının, reality şovların değişmez konularından olmaktadır. İşsizlikten bunalıp intihar edenler, ailesini katledenler, borcunu ödeyememekten kaynaklı ortaya çıkan ağır dramatik olaylar… Hem çalışan hem işsiz kesimlerin yaşadıkları… boğulma, çürüme ve düşkünleşme örnekleri. İnsanın içini acıtan, sisteme öfkesini arttıran bir yaşantı… Muğla-Fethiye’de çocuğu-

Bu hikayenin özü esas olarak, kapitalist üretim sürecinin amacının insanın, insanlığın ihtiyaçları değil, azami kar olduğudur. Karın düzeyini düşürebilecek her türlü insani, toplumsal ihtiyaç, beklenti dışlanması, bertaraf edilmesi gereken şeydir. Burjuvazinin insani ve toplumsal ihtiyaçtan anladığı kendi sınıfsal çıkar ve beklentileridir. Onun için tüm devlet kurumları, medyası, sivil toplum vs. ile bu çıkarları korumaya, geliştirmeye çalışır. Sınıf hareketinin, mücadelesinin gerilediği kesitlerde dizginsiz bir hale gelen sömürü

çarkları Fethiye’deki anne ve oğulun yaşadığı trajedide olduğu gibi emekçi hayatları ezer, öğütür. Fakat bilinmesi gereken esas şey bu yaşanılanların kader olmadığıdır. Kapitalist ekonomik sistemin temel karakteristiği olan bu durum yaşanmak zorunda değildir. Büyük bir doymaz iştaha sahip burjuva azınlığın çıkarları üzerine kurulu bu ekonomik sistem toplumsal yoksulluğu, açlığı, işsizliği her geçen gün arttırmak dışında bir işlev görmemektedir. Bu sisteme karşıt, onun karşısında yer alan tek alternatif sosyalist ekonomik sistemde ise üretimin amacı ihtiyaçları ile birlikte insandır. İnsanın maddi ve manevi, kültürel tüm ihtiyaçları üretimin amacıdır. Dolayısıyla insanın insanı sömürmediği, açlık ve işsizliğin, gelecek kaygısının olmadığı, olmayacağı tek sistem olarak sosyalizm emekçilerin kurtuluşunun biricik yoludur. İşçi sınıfı ve işsiz kesimler tüm emekçilerle birlikte kader birliği yaparak ortak talepler doğrultusunda, birleşik ve militan bir sınıf mücadelesi yürütmeli, bu kavga içerisinde gelişerek toplumsal yapıyı alt üst edip yeni bir ekonomik-siyasal sisteme, mülkiyetin kolektifleştiği, dolayısıyla çıkarlarında kolektif bir kimlik kazanacağı sosyalizme yürümelidir. Üçüncü bir yol yoktur. Ya kapitalist bir barbarlık, çürüme. Ya da, sosyalizm ve insanın insanca yaşayacağı bir sistem!…




NƦNRJHQNXN

&+3QHUHGHQQHUH\H Bundan altı ay öncesinde, “Altı ay sonra Baykal ve Önder Sav olmayacak, CHP’nin tüm bir üst yönetimi değişecek” dense idi, kimse inanmazdı. CHP son on yıldır AKP karşısında çakılı denebilecek bir muhalefet yürütüyor, her seçimde perişan olarak oy oranı olarak da %20’leri ancak yakalayabiliyordu. Parti, neoliberalizmin yeni dinselliği de sistem içerisinde perçinleyen toplumsal/ kültürel dönüşüm hızından kaygılı, her tarafından patlamış içten çelişkili eklektik 6 ok çizgisinde kendince en azından söylem olarak durmaya çabalayan, burjuva siyasetin dönüşümünün güncel ve görünürdeki çelişkilerinin gümbürtüyle ortaya çıktığı her konuda ise (ordu/MGK, sivil toplum/devlet, din sorunu, Kürt sorunu, Ergenekon operasyonu, dış politika, yargı, ekonomi, YÖK, teknolojinin kullanımı vd.) AKP’nin karşısında bir “tehlike sireni “ olarak kendini karşı ağırlık biçiminde konumlandırmaya çalışarak kıyı kentli orta sınıf tabanını nafile bir çabayla tutmaya çalışmaktaydı. Ne oldu? Böylesine donuk ve toplumsallıktan uzak bir parti için “parti içi dinamikler” tespiti yapmak yanlış olur. Altı ay öncesine kadar bu partide bir ikinci adam dahi yoktu, politikalardan da kimse şikayetçi görünmüyordu. Ancak öte yandan herkes de itiraf edilmeyen başarısızlığın farkındaydı. Tarihsel ve öğrenilmiş çaresizlik düzeyinde bir başarısızlık hem de: CHP, tarihi boyunca -DP kapatılarak liderlerinin idam edildiği ‘61 yılı seçimleri hariç- genel seçimlerde hiçbir zaman tek başına iktidar olamamıştı. Burjuva cumhuriyetin kurucu partisi için tarihsel bir sonuç! Artık yeterdi! CHP‘nin arkasında yedeklenmiş kentli orta yaş üstü kadınlar, toplumsal/dinsel gelişimden rahatsızlık duyan üniversiteli gençler, konum kaybeden orta sınıflar, gerileyen tekelcileşememiş müteahhitler ve ihaleciler, gözden düşmüş bürokratlar, hatta bunların sol/sendikal/ devrimci versiyonları uzun süren ve sündükçe sünen, hiç bitmeyecekmiş gibi devam eden bir yenilgi döneminden sonra, parti tabanını oluşturan bu “endişeli çoğunluk” iktidar istiyordu. Cumhuriyet mitinglerindeki gibi coşmak, kendini göstererek var etmek, Kürt olana, çarşaflı olana, bu ülkenin “cehaletine” karşı beslenen iç tepkiyi bir şekilde akıtmak, -evet görevlerini yapmak duygusu ile birleşik,- kendi paylarına da düşen hak ettiklerini artık almak istiyorlardı. Hedef “iktidar olmak” hayalinde düğümleniyordu. Ordunun da konum kaybettiği yeni koşullarda, açık tanımlanmamış bu gizil ve güçlenen arzu, Baykal’ın ayağının

Bundan altı ay öncesinde, “Altı ay sonra Baykal ve Önder Sav olmayacak, CHP‘nin tüm bir üst yönetimi değişecek” dense idi, kimse inanmazdı kaydırılmasından sonra onu kitlesel biçimde sahiplenmeme biçiminde yüzeye vurdu. Bilinegelen CHP için “altın vuruş” anlamına gelen son bir hamle ile adı sınanmamış, az ve dik konuşan, ama medyanın desteğini almayı başarmış Kılıçdaroğlu arkasında toplanıldı. Liderin kim olacağı, politikalar vb.ni uzun uzun tartışmaya zaman yoktu: Çünkü seçime çok az bir süre vardı! Yeni lidere destek olunmazsa kaybedileceği kesin olan bir genel seçim… Sonrası süreklilik içinde değişim… Onun içerisinde de iç mücadeleler ve gerilimler var. Baykal’dan sonra Sav’ın da tasfiyesi, hızlı çekim ikinci Kurultay, Gürsel Tekin’in partili tabanı PM’ye taşımama sonucu PM seçimlerinde en düşük oyu alması ama istediği konumu elde etmesi vb. vb. Bir kopuş değil! CHP bugün “yeni CHP” değil. Ama eski CHP’nin kırmızı çizgileri de aynı değil, bir çoğu bir hamlede aşıldı, bazıları aşınıyor, daha tam değil, ama yönelim “yeni CHP”ye doğrudur, baskınlaşan budur. Tek koşul: Eğer önümüzdeki genel seçimlerde çakılma olmazsa! Bu devam eder. Aslında ne olmaktadır? Bir de parti içinden bakmayı dışarıdan, proletaryanın gözünden bakma ile birleştirelim. İşçi sınıfının tarihsel/politik olarak zayıf ve yeniden oluşum halinde, parçalı ve örgütsüz bir yapı sergilediği bugün, proletaryanın toplumsallaştığı, toplumun proleterleştiği bir dönem yaşıyoruz. İşçi sınıfı sayıca ilk defa tüm dünyada en kitlesel sınıf haline geldiği gibi, onun esas gücünü oluşturan niteliği de kapitalizmin gelişimiyle her zamankinden fazla ortaya çıkıyor. Kolektif emekçi olarak işçi sınıfı ka-

pitalist üretimin, dolaşımın, tüketimin, genişletilmiş yeniden üretimin merkez aktörüdür. Biz olmadan kapitalist dünya dönmediği gibi, bizim çığlıklaşan taleplerimizi göz ardı ederek de, sermayedarların uykularını kaçıran isyanımızı harlayacak şekilde, bize rağmen ilerleyemezler. Burjuvazi tüm dünyada ve ülkemizde unuttuğumuz bu gerçeğin bizden önce farkına vardı. Kendi gelişimi için, sermaye hareketinin önündeki engellerin aşılması için proletaryaya dönük rıza ve onay mekanizmaları işletilmek zorunda, sadece baskı ve zor ile bizi engelleyemedikleri gibi gelişemezler de, bunu bizim kabulümüzle birleştirmek zorundalar. TÜSİAD bunun farkındadır. Nereye doğru? Faşizmin çözülmesi ile birleşik olarak siyasal rejimde geri düzeyde bir neoliberal burjuva demokrasisine geçiş ve bunun kurumsallaşması burjuvazinin siyasal stratejisidir. Bu geçiş, dar anlamda bir siyasal geçiş olmaktan çok, kültürel/toplumsal/ ekonomik yönden zaten geçilmiş olan bir evrenin kendi içinde ilerletilmesidir. Geri düzeyde yeni bir burjuva demokratik anayasanın kabulü ile, burjuvazinin bugünkü gelişimi önünde engel olan burjuva cumhuriyetin birikmiş tarihsel sorunlarının aşılması, ordunun ve bütünleyen kesimlerin siyasetteki faşist rejimlere özgü rolünün Ergenekon operasyonu ile zayıflatılması, dil ve kimlik konusundaki tarihsel haksızlıkların giderilmesi ile sınırlı, Kürt sorununda neoliberal entegrasyonu içeren orta sınıfçı, işbirlikçi çözüm, devlet yönetiminin ve toplumsal hakimiyetin dinsel içerimi kapsayarak yürütülmesi, etkin bir burjuva sivil toplum vb. vb. hedeflenmektedir. CHP, artık

stratejik açıdan atıl bir konumdan, burjuva siyasetin güçlendirilmesinin bir aracı olmaya geçiş yapmaktadır. CHP, dinsel kimliği yok sayılan Alevi emekçilerin angaje ve etkin katılımı yanında, Kılıçdaroğlu‘nun Kurultay konuşmasında vurguladığı, emekliler, kent yoksulları, kır yoksulları, gençler, henüz hem BDP’nin “demokratik özerklik” çıkışının saflaştırıcı basıncı hem de CHP’nin inkar sürekliliğinin gücünden dolayı vurgulanamasa da BDP tabanından koparılabilecek kimi Kürt kesimlerin temsilcisi olmaya doğru geçiş yapmaktadır. Ortanın solunun, burjuva solun bugünkü karşılığı bu kesimlerin sisteme kazanılmasıdır. CHP işçi sınıfının komünist partisinin olmadığı bugünkü koşullarda, tutturduğu “yoksulcu” söylemle, yer yer proletaryanın içine de geçen kent ve kır yoksullarının sistem içi temsiliyetine talip olan bir burjuva siyasal partidir. Bir sonuç CHP’nin solunda konumlanan, işçilerle bağı olan bir çok çevre, sendika, aydın CHP’den sosyal gelişimin “tetikleyicisi” olacak bir dinamizm beklemek yerine, proletaryanın devrimci seçeneğinin tarihsel zayıflığını taşıdığımız ve aşmaya kararlı olduğumuz bugünkü dünya ve ülke koşullarında CHP’nin burjuva siyaseti güçlendiren ve devrimci hareketin tasfiyesi içinde tasfiyesine hız kazandıracak olan bu karakter ve rolü ile sınır çekmelidir. Büyük resim görülmeli, tarihsel özne açısından, ancak burjuvaziye karşıt temelde gelişebilecek proletarya hareketi ve öncülük misyonu açısından ödev çıkarılmalıdır. Eh, çıkarılmazsa da, tasfiye olan tasfiye olur, proletarya kendi yolunu açar, genişleterek yürür.




NƦNRJHQNXN

o+DNODUÜPÜ]Ü WRUEDODWPD\DFDðÜ]p 6D%DnGDGLUHQLí Tuzla Boya ve Vernikçiler Organize Sanayi Bölgesi’nde faaliyet gösteren SA-BA Endüstriyel Ürünler İmalat ve Ticaret A.Ş. fabrikasında sendikalaşma faaliyetleri nedeniyle işten çıkartılan dört arkadaşlarının geri alınması için eylem yapan işçiler de işten atıldı.

Meclis gündeminde olan 'torba yasa'nın geri çekilmesini isteyen Türk-İş'e bağlı sendikaların İstanbul Şubeleri 26 Aralık günü, Taksim'de bir eylem gerçekleştirdiler. Taksim tramvay durağında biraraya gelen işçiler buradan Galatasaray Lisesi'ne yürüdüler. “Haklarımızı torbalatmayacağız” Türk-İş İstanbul Şubeler Platformu imzalı pankartın açıldığı eylemde hedefte AKP hükümeti vardı. “AKP torbanı al başına çal!”, “Kahrolsun IMF, işbirlikçi AKP!”, “AKP şaşırma sabrımızı taşırma” sloganları yürüyüş boyunca sıklıkla atıldı. İstiklal Caddesi'nde bulunan DE-SA mağazasının önünde geçilirken “DESA’ya sendika girecek” sloganı ile DE-SA’nın unutulmadığı gösterildi. Eylemde sıklıkla atılan “Suskun toplum istemiyoruz!” sloganı işçilerin genel tablodan da rahatsız olduğunu gösteriyordu. Galatasaray Lisesi'nin önünde yapılan basın açıklamasını Belediye-İş 2 No’lu Şube Başkanı Hasan Gülüm okudu. Gülüm’ün oldukça uzun tutttuğu konuşmasında torba yasada sermaye kesimlerine aflarla kıyak yapılırken işçi ve emekçilere ise güvencesizlik ve geleceksizlik dayatıldığının altın çizildi.

Torba yasanın içinde bulunan bir çok yasada işçi ve emekçilerin haklarının gasp edildiği ve yeni saldırıların olduğunu da belirten Gülüm Türk-İş yönetimine de seslenerek Türk-İş'in harekete geçmesi gerektiğini vurguladı. Gülüm'ün konuşmasının ardından eylem sonlandırıldı. Gündeminde işçi sınıfına karşı kapsamlı bir saldırının olduğu bir eylem olmasına karşın eyleme katılım çok azdı. Türk-İş sendikalarından Belediye-İş, Harb-İş, Deri-İş, Tez Koop-İş ve Petrol-İş eyleme katılım gösteren sendikalar olmakla birlikte bu sendikaların da katılımı çok cılızdı. Bu yasayı birleşik bir mücadele ile karşılamanın gerekliliğine karşın eyleme DİSK, KESK gibi sendikaların, meslek odalarının vb. katılımı ise yok denecek kadar azdı. Şimdi gözler Ocak ayı başında yapılacak olan Türk-İş toplantısına çevrilmiş durumda. Oradan torba yasaya karşı etkin eylem programı çıkması beklentisi var. Fakat bu gibi cılız eylemlerin Türk-İş ağalarına pek basınç yaratmayacağı da kesin.

İki ay önce sendikal örgütlenme başladı Sa-ba’da işçiler yaklaşık iki ay önce, Türkiye Petrol Kimya Lastik İşçileri Sendikası (Petrol-İş) İstanbul 2 No’lu Şube’de örgütlenmeye başladı. 17 Aralık’ta da sendikaya üye olan Nurcan Atalay, Erkan Yiğit, Erhan Eroğlu ve Meral Ertürk adlı işçilerin "performans düşüklüğü" gerekçesiyle işten atıldı.

tirildi. Direnişin kırılması girişimine tepki gösteren işçilerle polis arasında gerginlik yaşandı. Sa-ba’daki örgütlenme faaliyetinin iki aydır sürdüğü, çoğunluk sağlanarak Çalışma Bakanlığına yetki için başvurulduğunu söyleyen Petrol-İş Genel Örgütlenme ve Eğitim Sekreteri Nimetullah Sözen "Talebimiz, atılan işçi arkadaşlarımızın geri alınması ve işverenin sendika ile müzakere masasına oturması, toplu iş sözleşmesi imzalamasıdır. Bu talep Sa-ba işçilerinin ve sendikamızın, Anayasa’dan ve yasalardan kaynaklanan en doğal hakkıdır" dedi.

19 Aralık’ta sendika yönetimi ile toplantı yapan işçiler, atılan arkadaşlarının geri alınmasını ve sendikanın işveren tarafından tanınmasını talpe ederek üretimi durdurdu.

Tuzla Boya Vernik Organize Sanayi Bölgesi’nde faaliyet gösteren ve Ford, Karsan, Isuzu, Fiat, Otokar, Iveco, Renault, Otoliv gibi otomotiv şirketlerine yedek parça üreten Sa-ba Endüstriyel Ürünler İmalat ve Ticaret A.Ş’de 210 civarında işçi çalışıyor. Fabrikada 113 işçi Petrol-İş’e üye, sendikalı işçilerden 43’ü kadın.

Fabrikaya Gebze’deki bir başka firmanın işçileri ge-

Sa-Ba işçilerinin direnişi fabrika önünde sürüyor.

´'X\XQEXo×ùO×ù×µ Kot Kumlama İşçileri Dayanışma Komitesi seslerini duyurabilmek için Ankara’da bir hafta geçirdiler. Ankara’da bir hafta boyunca Petrolİş sendikasında kalan işçiler çeşitli görüşmeler yaptılar. Görüşmelerde istedikleri sonucu alamayan işçiler evlerine geri döndüler ama “Şimdi gidiyoruz. Tasarı Genel Kurul'a gelmeden, biz Ankara’ya yine geleceğiz” dediler. Kot taşlama işçileri sınıf kardeşlerine de seslendi eve dönerken; “Yıllardır mücadele ediyoruz, ciğerlerimizi kaybettik, nefeslerimizi kaybettik, hayatlarımızı kaybettik, hiç değilse ardımızda kalanlar haklarını kaybetmesin diye, mücadele ediyoruz. Küçük, izbe, insanlık dışı atölyelerde kot ağarttık. Birileri moda yarattı, başka birileri o modaya uydu. Ve aslında birileri milyonlarca dolar para kazandı. Tek kaybeden biz olduk:

kotlar ağardı, ama hayatlarımız karardı. Yoksulduk, işsizdik, çaresizdik, o atölyelerin ölüm makinası olduğundan habersizdik. Ama çok sonra öğrendik ki, habersiz olan bir tek bizmişiz. Kendimizi sigortalı sanıyorduk. Meğer o da değilmişiz. Adına "kayıt dışı" deniyormuş. Onu da çok sonra öğrendik. Bizi kayıt dışı çalıştıranlar zengin oldu, buna göz yumanlar terfi etti, biz ise hala kayıt dışıyız. Çalışırken giremediğimiz kayıtlara “ölüm raporlarımızla” girebiliyoruz ancak. Neyin cezasını çekiyoruz biz? O şartlarda çalışmayı; bu ölümcül hastalığa yakalanmayı; ciğerlerimizi, nefesimizi kaybetmeyi mi, tercih ettik? "Ciğerlerimizin yarısı yok, bizi malülen emekli edin" diyoruz devlete. Bu hakkımızdan yararlandırılmayarak bir kez daha mı cezalandırılacağız?”




NƦNRJHQNXN

7HNHOGLUHQLí ÁDGÜUODUÜNDONWÜ

Tekel işçileri 78+76 günlük direnişlerini fiili olarak sonlandırdıklarını duyurmak için direnişin birinci yılında yine Abdi İpekçi Parkı’nda bir araya geldi

´'HYOHW EL]LWDQ×P×\RUµ Silikozis denilen bu hastalığı tam olarak bize anlatır mısınız? Sizde etkileri nasıl görülüyor? - Nefesimiz tutuluyor. Yolda dahi yürüyemiyoruz. Başka bir iş yapamıyoruz. Şu an iş göremez raporumuz var. Başka bir yerlerde de çalışamıyoruz. Evli ve 3 çocuğunuz olduğunu söylediniz. Bu durum eşinize ve ailenize nasıl yansıyor? - Babamla yaşıyorum. Babamın kazandıklarıyla idare ediyoruz. Babam da olmasa yandık. -Devlet bizi tanımıyor. Diyor ki: “Gidin siz bulun patronları, siz bulamazsanız biz nasıl bulalım." Devletin verdiği 300 TL. Nasıl geçinebiliriz bu parayla.

İşçi sınıfının gelişim seyrine bakıldığında Tekel işçilerinin 4-C saldırısına uğramasıyla birlikte yaptıkları eylemler ile nispi bir yükseliş gözlemlenmişti. Tekel işçileri 78+76 günlük direnişlerini fiili olarak sonlandırdıklarını duyurmak için ve direnişin başlangıcının birinci yılı olması dolayısıyla bugün Ankara’daydılar. İşçiler öğlen saatlerinde Abdi İpekçi Parkı’nda bir araya geldiler. İstanbul, Diyarbakır, İzmir, Samsun, Tokat, Yozgat, Manisa, Bitlis, Bursa’nın da aralarında olduğu toplam 10 ilden işçiler vardı. Devrimci Proletarya, Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu, Devrimci Demokratik Sendikal Birlik, Alınteri ve Kaldıraç Sakarya Caddesin’de bir araya gelerek dövizleriyle Abdi İpekçi Parkına, işçilerin yanına yürüdü. Bir çok devrimci kurumun destek verdiği eylemde “Kahrolsun sendika ağaları”, “Zafer direnen emekçinin olacak”, “Yaşasın sınıf dayanışması” sloganları sık sık atıldı. Hamdullah Uysal’ı da unutmayan eylemciler “Hamdullah Uysal ölümsüzdür” sloganını da sık sık attılar. Hamdullah Uysal’ı işçi sınıfının şehidi olarak nitelendirdiler. Tekel işçilerinin yanında TÜBİTAK direnişçisi Aynur Çamalan, BETESAN direnişçisi Zeynel Kızılaslan, İSKİ direnişçisi Ercan Ballıoğlu da vardı. Ekonomik talebin siyasal talep, siyasal talebin eknomik talep olarak iç içe geçtiği şu dönemde Tekel direnişi 4-C’ye karşı

adeta mücadele platformuna dönüşmüştür. Abdi İpekçi Parkı'nda CHP milletvekili Çetin Soysal da vardı. Çetin Soysal’ın konuşması sırasında devrimciler “Kent AŞ’yi unutmadık”, “Buca işçisi yalnız değildir”, “Kahrolsun düzen partileri” sloganını attı. Limter-İş, Hava İş, Tekstil-Sen, Tez-Koop-İş 2 No’lu Şube temsilcileri de işçilerin yanındaydı. Tekel işçileri; “İl komisyonları oluşturacağız. Sonrasında genel komisyonlar oluşturacağız.” diyorlar. Burada bir basın açıklaması yapan Tekel işçileri daha sonra yolu trafiğe kapatarak Hamdullah Uysal’ın “şehit düştüğü” yere kırmızı karanfil bıraktılar. Hamdullah’ı, öldüğü yerde saygı duruşuyla anıp karanfil bırakan Tekel işçileri ve devrimci kurumlar Sakarya Caddesi’ne yürüyerek esnafa karanfil dağıtıp teşekkür ettiler. Sakarya Caddesi dolaşıldıktan sonra işçilerin bundan sonra yapacaklarına yönelik yaptığı açıklamayla son buldu. İşçiler son olarak yaptığı konuşmada kurulacak komisyonları vurgulamanın yanısıra, 4-C saldırısına uğrayan işçi ve emekçileri birleştirecek eylem planlarına değindiler. “4-C’ye maruz kalan işçilerle de bulundukları her yerde sendikalara üye olup mücadeleyi yükselteceğiz” dediler. Daha sonra kitle sloganlarla dağıldı.

Çalıştığınız işyeri hakkında bize bilgi verebilir misiniz? -Bodrum katında çalışıyoruz. Herhangi bir hava alma durumu yok. -Biz büyük firmalara iş yapıyorduk. Collezione falan. Mavi jeans. Yurtdışına da çalışıyorduk. Bu mücadelenizde ücret olarak ne talep ediyorsunuz peki? -En azından asgari ücret istiyoruz. -Malulen emekli olmak da istiyoruz. Ama devlet bizi görmüyor. Haberi yok sanki. Bugün Asgari Ücret Tespit Komisyonu 3. defa toplanıyor. Toplantı Türk-İş binasında yapılacak. Bu konu üzerine diyecek biz sözünüz var mı? -Bu komisyonun bizi tanıması lazım. Bizi nereye kadar görmemezlikten gelecekler? Asgari ücret tabii ki de yeterli değil. En azından ailemizi geçindirecek kadar olmalı.

Örgütlenme ve komiteler oluşturma sürecini açıklar mısınız? -2 yıllık bir komite oluşturma çalışmamız var. Şu an 600 raporlu işçi var. 50’ye yakını zaten öldü. Çocukları yetim kaldı. Düşünün bunun gibi ne sektörler var. Sorunun nereden kaynaklandığını düşünüyorsunuz? Asıl düşünülmesi gereken mesele nedir sizce? -Biz sorunun patronlardan kaynaklandığını sanmıyoruz. Devlet, maliye bunları biliyor. Müdahale etmiyor. Hükümet tanımıyor. -15 gündür buradayız. Hakkımızı vermezlerse diğer arkadaşlarla birlikte buraya geleceğiz. Sesimizi o zaman duyuracağız. Tekel işçileri konusunda ne düşünüyorsunuz? -Devlet onlara saldırdı. Bize saldırsa ne olur sanki. Kaybedecek bir şeyimiz mi var! -Bu işçiler fazla bir şey istemiyordu ki. Ev, araba falan istemiyorlardı. Demiyorlardı ki “Evimiz yok, ev ver; arabamız yok, araba ver”, haklarını istiyorlardı. -Bu kadar işçiye baksa devlet ekonomisi mi sarsılır. Bizim hepimizin alacağı paranın 100 katını devletten yolsuzlukla koparanlar var. Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı? -Bizi görmelerini isteriz. -Bizi Tekelciler gibi sokağa çıkartmaya zorluyorlar. Sorumlusu devlet olur. Çalışma Bakanı Ömer Dinçer’in yeğeni bu sektörde çalışsa bu şekilde olmazdık.




NĂ&#x2020;ÂŚNRJHQNXN

.(6.nWHĂ­LPGL Sadece taciz konusu deÄ&#x;il, ondan sonraki geliĹ&#x;meler, 29 KasÄąmâ&#x20AC;&#x2122;dan bu yana alÄąnan tutumlar da, salt KESKâ&#x20AC;&#x2122;e ait olmayan bir çÜzĂźlme ve çßrĂźmeye ayna tutuyor. Sokaklarda kurulan, tuÄ&#x;lalarÄą bedeller verilerek ĂśrĂźlen, harcÄąnÄą 12 EylĂźl dĂśnemi, faĹ&#x;izm ve kirli savaĹ&#x; koĹ&#x;ullarÄą altÄąnda onbinlerce kamu emekçisinin emeÄ&#x;iyle kardÄąÄ&#x;Äą bir sendikanÄąn geldiÄ&#x;i bu nokta neyi gĂśsteriyor? KESK Genel Sekreteri Emirali Ĺ&#x17E;imĹ&#x;ekâ&#x20AC;&#x2122;in sendikada gĂśrevli bir kadÄąn emekçiye tacizde bulunduÄ&#x;una iliĹ&#x;kin Ĺ&#x;ikayetin Merkez YĂśnetim Kurulu tarafÄąndan elbirliÄ&#x;i ile Ăśrtbas edilmesi, kadÄąn emekçiye Ĺ&#x;ikayetini geri almasÄą için mobbing ve tehdit uygulanmasÄą, 8 aylÄąk bir sĂźrecin ardÄąndan 29 KasÄąmâ&#x20AC;&#x2122;da yĂźzeye vurdu. KESKâ&#x20AC;&#x2122;te OlaÄ&#x;anĂźstĂź Genel Kurulâ&#x20AC;&#x2122;a gidiliyor. Sadece taciz konusu deÄ&#x;il, ondan sonraki geliĹ&#x;meler, 29 KasÄąmâ&#x20AC;&#x2122;dan bu yana alÄąnan tutumlar da, salt KESKâ&#x20AC;&#x2122;e ait olmayan bir çÜzĂźlme ve çßrĂźmeye ayna tutuyor. Sokaklarda kurulan, tuÄ&#x;lalarÄą bedeller verilerek ĂśrĂźlen, harcÄąnÄą 12 EylĂźl dĂśnemi, faĹ&#x;izm ve kirli savaĹ&#x; koĹ&#x;ullarÄą altÄąnda onbinlerce kamu emekçisinin emeÄ&#x;iyle kardÄąÄ&#x;Äą bir sendikanÄąn geldiÄ&#x;i bu nokta neyi gĂśsteriyor? Neoliberal dĂśnĂźĹ&#x;Ăźm sĂźreci ve burjuva demokrasisi altÄąnda, hiçbir Ĺ&#x;eyin eskisi gibi kalamadÄąÄ&#x;ÄąnÄą ve kalamayacaÄ&#x;ÄąnÄąâ&#x20AC;Ś YaĹ&#x;amÄąn her alanÄąnÄą kesen â&#x20AC;&#x153;Ya burjuvazi ya proletaryaâ&#x20AC;? berraklÄąÄ&#x;ÄąnÄąâ&#x20AC;Ś â&#x20AC;&#x153;Her ulus iki ulusturâ&#x20AC;? gerçekliÄ&#x;iniâ&#x20AC;Ś KadÄąnÄąn kurtuluĹ&#x;u ve sÄąnÄąfÄąn kurtuluĹ&#x;unun birbirine içerili olduÄ&#x;unuâ&#x20AC;Ś â&#x20AC;&#x2DC;80â&#x20AC;&#x2122;lerin sonlarÄąndan beri içinden binlerce sendika militanÄąnÄą, sendikal mĂźcadelelerde piĹ&#x;erek devrimci ĂśrgĂźtlerin saflarÄąna katÄąlmÄąĹ&#x;, kadÄąnÄą erkeÄ&#x;iyle ĂślĂźmsĂźzleĹ&#x;en savaĹ&#x;çĹlarÄą çĹkaran KESKâ&#x20AC;&#x2122;ten bugĂźn neoliberal çÜzĂźlme ve çßrĂźmenin keskin kokusu yayÄąlÄąyor. MYK ve onun içerisindeki siyasi yapÄąlarÄąn hangisinden gelirse gelsin; yapÄąlan açĹklamalar bu keskin kokuyu ne eksiltebiliyor, ne de katlanÄąlabilir kÄąlÄąyor. Oysa her Ĺ&#x;ey aynÄą zamanda o kadar tanÄądÄąk ki burada! Bir kadÄąn emekçi, hiyerarĹ&#x;ik kademede kendisinin ĂźstĂźnde ve patronu konumunda bulunan Genel Sekreterâ&#x20AC;&#x2122;in tacizine uÄ&#x;radÄąÄ&#x;Äą Ĺ&#x;ikayetini 8 ay boyunca MYKâ&#x20AC;&#x2122;ya ve Disiplin Kuruluâ&#x20AC;&#x2122;na taĹ&#x;ÄąyamÄąyorâ&#x20AC;Ś Ĺ&#x17E;ikayetten bilgi sahibi olan MYK Ăźyeleri, olayÄą kitlelerin iradesiyle belirlenmiĹ&#x; olan yetkili kurullara gĂśtĂźrmĂźyorlar. Bunun yerine seçimlerden Ăśnce yaptÄąklarÄą pazarlÄąklarla koltuklarÄą paylaĹ&#x;tÄąklarÄą koalisyon ortaklarÄąna gidiyorlar. KafalarÄąn ve ellerin alÄąĹ&#x;kÄąn olduÄ&#x;u â&#x20AC;&#x153;kapalÄą devre sistemleriâ&#x20AC;? iĹ&#x;letiyor ve ipe un serilmesinin suç ortaÄ&#x;Äą oluyorlar. KadÄąn emekçiye mobbing ve tehdit uygulanÄąyor. Ĺ&#x17E;ikayetini savcÄąlÄąktan geri almasÄą saÄ&#x;lanÄąyor; Disiplin Kuruluâ&#x20AC;&#x2122;na taĹ&#x;ÄąmasÄą engelleniyor. Disiplin Kurulu YĂśnetmeliÄ&#x;iâ&#x20AC;&#x2122;nin neredeyse

10 maddesi birden ayaklar altÄąnda çiÄ&#x;neniyor. BĂźtĂźnĂźyle feminist literatĂźre dayalÄą, 8 Martâ&#x20AC;&#x2122;larÄą erkek sÄąnÄąf kardeĹ&#x;leri olmadan kutlayan KESK KadÄąn SekreterliÄ&#x;i, kadÄąnlarÄąn -kaÄ&#x;Äąt Ăźzerinde savunduÄ&#x;u- tarihsel bir kazanÄąmÄąnÄą yok sayÄąyor. Tacizin, tarihsel toplumsal olarak cinsler arasÄą iĹ&#x;bĂślĂźmĂźnden kaynaklÄą eĹ&#x;itsizlik ve tahakkĂźm iliĹ&#x;kisine dayandÄąÄ&#x;ÄąnÄą, aynÄą iliĹ&#x;kinin kadÄąnÄąn taciz ve Ĺ&#x;iddeti sineye çekmesini saÄ&#x;ladÄąÄ&#x;ÄąnÄą â&#x20AC;&#x153;unutuyorâ&#x20AC;?. Eser miktarda da olsa YargÄątay kararlarÄąna bile geçmeye baĹ&#x;layan â&#x20AC;&#x153;KadÄąnÄąn beyanÄą esastÄąrâ&#x20AC;? ilkesinin geçerliliÄ&#x;ini bordadan atÄąyor. Hatta aksine, hiçbir sĂźreç iĹ&#x;letmemekle kalmayÄąp, bu tĂźr durumlarda her kadÄąnÄąn karĹ&#x;ÄąsÄąna çĹkarÄąlan â&#x20AC;&#x153;komploâ&#x20AC;? sopasÄąna sarÄąlÄąyor. Sadece Ĺ&#x;ikayetin muhatabÄą olan deÄ&#x;il, bir Ĺ&#x;ekilde kurulunmuĹ&#x; koltuklarda yer alan herkes, ister Ĺ&#x;imdi mazeretçi açĹklamalarda bulunsunlar, ister hala â&#x20AC;&#x153;komploâ&#x20AC;? diye Ăźste çĹkmaya çalÄąĹ&#x;sÄąnlar, bu suça ortak oluyor. DahasÄą, kadÄąn emekçinin taciz Ĺ&#x;ikayetine sĂśzde sahip çĹkma tutumu ve bastÄąrmacÄą â&#x20AC;&#x153;komploâ&#x20AC;? sĂśylemi, KESK MYKâ&#x20AC;&#x2122;daki, referandumda en açĹk haliyle gĂśrĂźlen yarÄąlma içerisinde bir enstrĂźman olarak kullanÄąlÄąyor. Referandumda birbiriyle sÄąnÄąfsal ĂśzĂź itibariyle aynÄą taktiÄ&#x;i izleyenler, â&#x20AC;&#x153;Evetçilerâ&#x20AC;?, â&#x20AC;&#x153;HayÄąrcÄąlarâ&#x20AC;? ve â&#x20AC;&#x153;Yetmez ama evet ruhlu boykotçularâ&#x20AC;?, ĂśnĂźmĂźzdeki genel seçim ve anayasa Ĺ&#x;ekillenmesi sĂźrecinde sÄąnÄąfsal ĂśzĂź yine aynÄą tutum

etrafÄąnda, Ăźstelik tam bir neoliberal pragmatizmle her tĂźrlĂź â&#x20AC;&#x153;sĂźrprizâ&#x20AC;?e, belkemiksizliÄ&#x;e yĂśnĂźnĂź dĂśnmĂźĹ&#x; olarak â&#x20AC;&#x153;saflaĹ&#x;Äąyorlarâ&#x20AC;?! Ă&#x2013;zĂźr kabahatten bĂźyĂźk! 29 KasÄąm sonrasÄą açĹklamalara bakalÄąm: OlayÄą baĹ&#x;tan beri bilen ve gerçekte hiçbir Ĺ&#x;ey yapmayan â&#x20AC;&#x153;Evetâ&#x20AC;?çi Demokratik Emek Meclisi, istifayla yaptÄąÄ&#x;Äą sĂśzde çĹkÄąĹ&#x;Äąn ardÄąndan son açĹklamasÄąnda Ĺ&#x;oven milliyetçiliÄ&#x;in kaĹ&#x;ÄąnmamasÄą vurgusu yapÄąp daha fazla tecrit olmamaya ve artÄąk dĂźÄ&#x;mesine çoktan basÄąlmÄąĹ&#x; olan kendi tasfiyesini nafile engellemeye çalÄąĹ&#x;Äąrken, OlaÄ&#x;anĂźstĂź Genel Kurulâ&#x20AC;&#x2122;dan çĹkacak yĂśnetimi dizayn etmeye dĂśnĂźk hamleler yapÄąyorâ&#x20AC;Ś (Sendikal Birlik, hakezaâ&#x20AC;Ś) Benzer bir paketleme, Devrimci Kamu Ă&#x2021;alÄąĹ&#x;anlarÄąâ&#x20AC;&#x2122;ndan geliyor. Onlar da konuyu ciddiye aldÄąklarÄąnÄą, yurtsever emekçilerle (BDPâ&#x20AC;&#x2122;liler kastediliyor) gĂśrĂźĹ&#x;erek ĂśrgĂźtĂźn ve kadÄąn hareketinin kazanÄąmlarÄąna zarar vermeyecek tarzda konuyu sonuçlandÄąrmalarÄąnÄą istediklerini sĂśylĂźyorlar. Disiplin Kurulu YĂśnetmeliÄ&#x;iâ&#x20AC;&#x2122;nin -taciz ve yĂśnetici makamlardan birinin bu suçu iĹ&#x;lemesi konusu dahil- hĂźkĂźmleri açĹkken, tĂźzĂźÄ&#x;Ăź iĹ&#x;letmek akÄąllarÄąna bile gelmiyor. Neden? â&#x20AC;&#x153;KESK ve tacizâ&#x20AC;&#x2122;in

yan yana anÄąlmasÄąndan kaçĹnmakâ&#x20AC;? için! Bunun çÜzĂźmĂź ise, 8 ay boyunca â&#x20AC;&#x153;KESK ve tacizâ&#x20AC;?in yan yana olduÄ&#x;u durumun Ăśrtbas edilmesi, yĂśnetici mekanizmalardan fiziki ve coÄ&#x;rafi olarak uzak olan, siyasal darlÄąÄ&#x;Äąna raÄ&#x;men hiç olmazsa bir nebze samimiyetle KESKâ&#x20AC;&#x2122;in kuruluĹ&#x; emeÄ&#x;ine sahip çĹkan devrimci, ĂśncĂź emekçilerden gizlenmesi oluyor! BĂźrokratizmin alameti farikasÄą statĂźko, â&#x20AC;&#x153;Ä°dare edelimâ&#x20AC;?cilik, Ĺ&#x;imdi soralÄąm sadece KESKâ&#x20AC;&#x2122;i deÄ&#x;il, sizi ne kadar korumuĹ&#x; oluyor? Fakat elbette ki bu kirli suç ortaklÄąÄ&#x;ÄąnÄąn diÄ&#x;er odaÄ&#x;Äąnda, taciz Ĺ&#x;ikayetine karĹ&#x;Äą derhal â&#x20AC;&#x153;komploâ&#x20AC;? sopasÄąna sahip olduklarÄą â&#x20AC;&#x153;aritmetikâ&#x20AC;? ve siyasal kuvvetle sarÄąlan ve bunu MYK tutumu olarak geçirmeye çalÄąĹ&#x;anlar duruyor. KESK MYK, EDPâ&#x20AC;&#x2122;lilerin istifasÄąnÄąn ardÄąndan yapÄąlan açĹklamada olsun, bizzat Ĺ&#x;ikayetin muhatabÄą olan Emirali Ĺ&#x17E;imĹ&#x;ekâ&#x20AC;&#x2122;in SongĂźl MorsĂźmbĂźlâ&#x20AC;&#x2122;le birlikte imzaladÄąÄ&#x;Äą -OlaÄ&#x;anĂźstĂź Genel Kurulu da içeren- metinde olsun, Demokratik Emek Platformuâ&#x20AC;&#x2122;nun â&#x20AC;&#x153;komploâ&#x20AC;? suçlamasÄąyla kalmayÄąp ĂźstĂźne bir de ĂśzeleĹ&#x;tiri isteyen, â&#x20AC;&#x153;komplo sĂźrecini kavrayÄąpâ&#x20AC;? bu sĂźreçte yanlarÄąnda yer alan yapÄąlara â&#x20AC;&#x153;teĹ&#x;ekkĂźrâ&#x20AC;?Ăźnde olsunâ&#x20AC;Ś Ĺ&#x;ikayeti gĂźndeme taĹ&#x;Äąyan feministlerin sandÄąÄ&#x;Äą gibi sadece cins deÄ&#x;il, onunla içiçe ve baskÄąn bir neoliberal burjuva sÄąnÄąf tavrÄą konuĹ&#x;uyor. â&#x20AC;&#x153;Demokratik ekolojik cinsiyet ĂśzgĂźr-




NƦNRJHQNXN

lükçü paradigma”nın ulusal sorunda reformizmden, kadın sorununda egemenlik ve tahakkümün yeniden üretiminden, neoliberal çizginin sınıfa taşınmasından başka bir şey olmadığı, gerçekte bu siyasal-sınıfsal konumun ne Kürt ne de kadın emekçilerin çıkarlarını temsil ettiği gün yüzüne vuruyor. Erite erite 220 bine çektikleri KESK üyelerinin iradesinin ve tüzüğün elbirliği ile nasıl çiğnendiğinin belki de en öfke uyandırıcı anlatımı, Kamu Emekçileri Cephesi’nden geliyor. Halkçı içerikli “yozlaşmaya karşı mücadele”yi siyasal kitle faaliyetinin temel unsurlarından biri olarak belirlemiş olan bu çizginin batan gemide kalma ısrarı, olağanüstü genel kurul kararına bile karşı çıkmayı getirdiği gibi, yönetimdeki tek üyeleri istifa bile etmiyor! Neden? “Örgütlülüğe” inandıkları için Demokratik Emek Platformu’nun açıklamasını yeterli görmüşler de ondan!… Bu kadar yeter… Tercüme edelim: Taciz şikayetini (bu başka bir konu da olabilirdi) sendika yetkili kurullarının gündemi haline getirmemek, sorunu siyasal yapılar arasındaki zorunlu koalisyona halel gelmeyecek tarzda örtbas etmek, “komplo” iddiasına da başvurarak tüzüğü işletmemek ve bunu süreklileştirek daha ağır bir tüzük suçu işlemek, kadını ve işçiyi ezmek, patronu ve erkeği korumak ve kollamak, bunları “faili belli olmayacak şekilde” yapmak, toplumun herhangi bir yerinde olduğu gibi, sendika ve siyasal yapıların içinde de tacize uğrayan kadının şikayette bulunmaması için bütün caydırıcı mekanizma ve ağırlıkları, ilişkileri kullanmak, kadın sorununda neolibaral burjuva demokrasisinin yasalarının dahi gerisinde tutum almak. Suçlu! Feministlerin görmediği… Taciz şikayetini gündeme feministler taşıdı. Tacizi deşifre eden ilk imza metni onlar tarafından dağıtıma sokuldu. KESK cerahatini patlatan taciz olayında feministler, tüm kadınların ve onların çıkarlarının temsilcisi olarak konuşma alanına sahip oldular. Bunda en önemli etmen, sendikada ancak şubeler düzeyinde yer alan devrimci güçlerin, olaydan en son haberdar olmalarının yanında kuruluşunda ve mücadelenin tüm dönemeçlerinde yer aldıkları KESK’e “zarar vermeme” kaygılarıydı. Nitekim bu kaygılar daha sonra yapılan açıklamalarda da kendisini gösterdi. Bu, toplumun her alanında olduğu gibi, neoliberalizmin, meta egemenliği ve değer yasasının derinlemesine işlemesiyle birlikte kadın sorununun güncellenerek ve şiddetlenerek yaşandığı koşullarda eski bakış açılarını koruyan devrimci yapılar olarak sürecin bu yönünü karşılama zafiyetini de aşmamız gerektiğini ortaya koyuyor. Kadın sorununu salt bir cinsin kurtuluşu kısıtlılığında çözme yaklaşımındaki feministler kadın sorununun tek adresi olma “marka”sını ellerinde tutuyorlar-

‘80'lerin sonlarından beri içinden binlerce sendika militanını, sendikal mücadelelerde pişerek devrimci örgütlerin saflarına katılmış, kadını erkeğiyle ölümsüzleşen savaşçıları çıkaran KESK’ten bugün neoliberal çözülme ve çürümenin keskin kokusu yayılıyor sa, bunun en temel nedeni, solun ve devrimci hareketin neoliberal dönüşüm süreci ve bunun -güncel kadın sorununu da kapsayan- etkileri karşısındaki ideolojik, siyasal, sınıfsal, örgütsel… donanımsızlığıdır ve bunu aşmak, sorunu en derinden yaşayan emekçi kadın kitlelerine karşı sorumluluğumuzdur! Sol, ulusal hareket, KESK, meslek örgütleri vb. kadın sorununda feminizmin temel kavram ve önermelerini “varsayılan” olarak benimsemişken sorun yeniden yeniden yüze vuruyorsa, bu bir çelişki olarak görünebilir. Fakat bu, “siyasi kimliğin kadın kimliğine ön gelmesi”nden de önce, feminizmin kadın sorununa verdiği yanıtın sosyal devrimci bir köktenciliğe dayanmamasıyla açıklanmalıdır. Kapitalizmle tüm yönlü ve proletaryanın sınıf egemenliğinden geçerek ufku komünizme, sadece kadınerkek arasındaki değil bir bütün olarak bu tahakküm ve sömürü ilişkisini yeniden üreten işbölümünün, değer yasasının, değişim değerinin, sadece sömürü ve baskının değil, insanla insan arasındaki ilişkideki tüm dolayımlılığın ortadan kaldırıldığı sınıfsız komünist topluma uzanan bir karşıtlık içerisinde olmadığından, feminizm, kapitalizmi, sendikaları, siyasi partileri kadın sorunu odaklı eleştiri ve düzeltme hareketinden öteye gidememektedir. KESK konusunda bile onun geldiği noktayı neoliberal dönüşüm sürecinin ekonomik, siyasal, toplumsal, kültürel etkileri, bir sınıf örgütü olarak KESK’in politik süreci üzerinden ele alamamakta; proletarya-burjuvazi karşıtlığı temelinde politikanın yakıcılığı, “olağan koşullarda” çelişmedikleri KESK’in siyasal-sendikal politikalarının hangi sınıfın çıkarlarına denk düştüğü parametrelerinin ise yanına bile yaklaşamamaktadır.

Son derece bariz bir sınıf çelişkisinin de ortada olduğu son taciz olayında işin bu temel ve kadın sorununa içerili yönünü görmezlikten gelmeleri bu aczin ifadesidir. Sorun bürokratizm mi? KESK’te taciz şikayetinin ve yetkili kurulların işletilmesinin bu denli kolay önünün alınmasına verilen tepkilerin önemli bölümü bürokratizm tanımında toplanıyor. Bürokratizm, sendika yöneticilerinin önceki yaşam tarzları, mücadeleyle kurdukları ilişki, sendika olanaklarını nasıl kullandıkları… gibi konularda özellikle “içerden” verilerle de beslenerek sorunun temeli olarak koyuluyor. Aynı mantık çerçevesinde, KESK’teki deformasyon yasallaşmaya bağlanıyor. Mücadele ile sokaklarda kurulan sendikanın yasallaşmayla birlikte yasal bürokratik ilişki ve çarklara adapte olduğu, görüşme ve diyaloğun hak alıcı mücadele anlayışının yerine koyulduğu, KESK’in işçi hareketi karşısındaki tutumunun diğer sendikalardan farksızlaştığı… belirtiliyor. Bırakalım genel merkez yönetimini, sendika ve şube yönetimlerinin, hatta üyelerin doğrudan seçtiği işyeri temsilciliklerinin bile nasıl belirlendiğini; bu süreçlerin sendikal politika ve faaliyetin değerlendirmesi ve kitle tabanı tarafından denetimi yerine koltuk pazarlıkları ile karakterize olduğunu düşündüğümüzde, sadece bu örnek üzerinden bile bürokratizmin KESK’i bir ağ gibi sardığı tespitini yapmakta elbette ki yanlış bir şey yoktur. Bir sendikanın yöneticileri doğrudan sınıf kitlelerinin değerlendirme ve onayından, eleştirisinden geçmiyor ve oradan beslenmiyorlarsa, elbette ki yaşamları da, mücadele ile ilişki kuruşları da,

üye kitlesinin örgütlenme ve karar süreçlerine en etkin katılımını sağlamaya ve tüzüğe yaklaşımları da ona göre olacaktır. Seçimin yerini adı koyulmamış bir atama ve koalisyon sistemi almışsa, siz de kitlelere karşı değil bu sisteme karşı sorumlu olur; denetim ve hesap verme mekanizmalarını bordadan atma rahatlığını buradan alırsınız! Sınıf çıkarlarınız gereği, delegasyondan ve işyeri temsilciliğinden başlayarak sendikal demokrasiyi değil kast sistemini güvenceye almayı öne koyarsınız. Madde-bilinç ilişkisi! Bu koşullarda, sendikada patron gibi davranmanın her biçimi sonuca ilişkin bir “teferruat” olduğu gibi; sınıf mücadelesinin her zorlu dönemecinde, dengeleri bozmayı, ileri atılmayı gerektiren her durumda sınıf dışı tutumların alınmasında da şaşılacak bir şey yoktur. Tekel direnişinin Tek Gıdaİş ağalığı tarafından sonlandırılması KESK yönetiminde en küçük bir rahatsızlık yaratmamakla kalmayıp üstüne üstlük 1 Mayıs’ta işçilerin kürsü işgalinin kınanmasına da imza atılıyorsa, bu tek örnek bile sınıf mücadelesine hangi sınıf konumundan bakıldığının işaretidir. Ancak ne denli nefretle karşılarsak karşılayalım, -devrimci güçleri de kapsadığını unutmadan- bürokratizmi gidermeye yönelik hangi tüzüksel önlemleri önerirsek önerelim; bu yine de KESK’teki çözülme ve çürümenin sonuçlarıyla ilgili bir durum olacaktır. Dahası, bu görüş açısı, yeni ekonomik, siyasal, toplumsal koşulların kavranışı üzerinden yükselmediği için “KESK’i eski mücadeleci günlerine döndürme” saikinin ötesine geçemeyecek; KESK’teki sorunun çözümünü yine sadece KESK’in içerisinden aramak’la kısıtlı, çözümsüz bir çıkış çabası olacaktır.




NƦNRJHQNXN

<ÜOPDGÜN

GLUHQLíHGHYDP Fabrika önündeki bekleyişinizden sonra CHP Mersin İl Başkanlığı’nı işgal kararı ile işçi sınıfı hareketine yol gösterici oldunuz ve öncelikle bu yol gösterici mücadelenizde sizlere teşekkür edip bundan sonrası için başarılar diliyoruz.

Şu anki adıyla Santek olan, Akdeniz Çivi'de direnişten sonra işe başlayanlar 10 saat çalışırken bu şekilde direnişi bırakıp ta çalışmaya başlayanlar 12 saat çalıştırılıyor. Bu durum bile direnişe ve direnişçilere karşı patronun niyetini açıkça göstermektedir.

Bize işgal kararının nasıl alındığını ve o sürece nasıl gelindiğini anlatabilir misiniz? İşgal kararı almanızda rol alan direniş komitesi ve geri kalan işçiler tarafından bu karar nasıl ortaklaştırıldı?

Direniş komitesi olarak, bu şekilde işe geri dönüşler artarsa, grev kırıcıları engellemek için bir şeyler düşünüyor mu?

Tabi ki bizler ortak bir karar olarak işgal dedik. Bu süreç başlamadan önce Sendika Şube Başkanımız CHP İl Başkanı’ndan görüşme talebinde bulundu, onlarda süre istediler. Süre dolduktan sonra bizlerle görüşmeyeceğini, muhatap kabul etmediklerini açıkladılar. Bunun üzerine işgal gerçekleşti. Bu karar alma süreci nasıl işliyor? Genellikle direnişin seyrini belirleyen kararların sendika karar aldıktan sonra sizinde onaylamanız şeklinde mi gerçekleşiyor yoksa sizin önerileriniz de dahil bütün öneriler tartışıldıktan sonra ortak karar mı alınıyor? Bazı kararları bizler öneriyoruz bazılarını sendika. Ama sonuçta alınan bütün kararlarda sendika yönetimi ve işçiler ortaklaşıyor. İşgal kararının ardından sizden mücadeleyi daha üste taşıyacak eylem ve etkinlik kararları bekleniyordu. Yani işgalden sonra imza kampanyası yerine daha başka nitelikte eylemler bekliyorduk açıkçası. Bu karar nasıl alındı? Bazı nedenlerden dolayı imza kampanyası kararı verdik. Bunun böyle olması gerekiyordu yani. Ama imzaları topladıktan sonra imzaları Ankara'ya bütün işçiler birlikte götürmeyi planlıyoruz. Bu da gündemimizde olan bir durum. Direnişi şimdiye kadar ayakta tutan şey, göstermiş olduğunuz birlik ve beraberliğiniz. Duyduğumuza göre direnişçi işçilerden 1 kişi daha sendikadan istifa edip işe dönmüş. Böylelikle direnişi bırakanların sayısı 4 oldu. Sonuçta bu beklenen bir şey. Çünkü patron her yerden işçileri sıkıştırmaya çalışıyor, bu duruma karşı bir şey yapmayı düşünüyor musunuz? O arkadaş eşinin ve ailesinin baskısına dayanamayıp patronla bile görüşmeden sendikadan istifa edip işe başlamıştır.

Elbetteki bizim de bazı planlarımız ve yaptığımız toplantılarda aldığımız kararlar oluyor. Bunları hayata geçirmek için zamanın gelmesini bekliyoruz. İmza standında sizinle birlikte durduğumuzda, birlikte bağıra çağıra imza istediğimizde Mersin halkının nasıl duyarlı davrandığını gördük ve çok olumlu tepkiler aldık. Sizce size gelen destekler yeterli mi? Tabi ki bize verilen destekler bize moral oluyor, onların gelip imza atmaları, bizimle sohbet etmeleri bize güç veriyor. Zamanınızı ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Yılmadık, direnişe devam. Manşete de bunu atarsanız seviniriz. Tamam. Kolay gelsin.

'HYHNDPEXUXQX J|UPHGL Merhaba Arkadaşlar Ben Mersin’de Akdeniz Çivi Fabrikası’ndan bir işçiyim. Daha doğrusu işçiydim. Bizler sendikalı oldugumuz için işten çıkarıldık. Bizler 27 Ekim tarihi itibariyle fabrika önünde işimiz, ekmegimiz ve sendikal haklarımız için direniyoruz. Patronumuz CHP Yenişehir Belediye Meclisi üyesidir. Fabrikamızın mali müşaviri ise yine CHP İl Başkanı Yılmaz Şanlı’dır. Yani bizim haklı ve onurlu direnişimizden tüm CHP yönetimi haberdardı. Ama ne bir CHP yöneticisi ne de bir üyesi ziyaretimize geldi. Medya önünde sendikal hak ve özgürlüklerden yana olduğunu söyleyen bir partiyi işgal edip kamburunu görmeyen deveye kamburunu gösterdik. Yani öyle Cumhuriyet Resepsiyonu yerine Türkan Albayrak’ı ziyaret etmekle ya da Tekel işçilerin yanında bayrak sallayıp siyasi malzeme yapmakla işçi sınıfının yanında olunmuyor. Elbette Türkan ablamızı ziyaret etsin, sesine ses katsınlar ama kendi içindeki bir işverenin sendikal mücadele veren işçilere uyguladığı sendikal engelleri görmezden gelmesin, gelirse söz yerini bulur ve deve kamburunu görmez.

Bize gelip “Patron sizin hakkınızı yemiş olabilir. Neden partimizi işgal ediyorsunuz? Bu rakip partilerin işe geldi” diyenlere şunu söylüyorum: Partiniz haklı mücadele gösteren işçi sınıfının, emekçinin yanında olcağına, çıkarlarını düşünen bir sermayedarı savunursa o zaman CHP’nin diğer partilerden bir farkı mı kalır? Emekten, işçi sınıfından yana olan CHP’li üyelere sesleniyorum. Partinizi sorgulayın. Partinizde bir gece misafir kaldık (onlar bizim misafirimiz diye açıklama yaptılar ya!) sabaha karşı 3.30’da çevik kuvvet ekiplerinin kapıları kırarak müdahalesi ile uğurlandık. CHP yönetimi, sizin misafirperverliğiniz bu ise üstü kalsın. İşveren Serhat Dövenci’ye sesleniyorum, gerçi o emekten yana basını okumuyordur ama ben yine de sesleneyim, yerin kulagı vardır. -Ne yaparsan yap biz işçilerin birliğini bozamayacaksın. -Bizim kaybedecek işimiz varsa, senin de canından, ideolojinden çok sevdiğin servetin var. Son söz: İşçi sınıfının nasırlı yumruğu patronların o yağlı ensesine bir balyoz gibi inecektir.




NƦNRJHQNXN

$QNDUDnGDDVJDUL úQVDQFD\DüDQDFDN DVJDULFUHW ÖFUHWH\OHPL

Devrimci Proletarya, Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu, Devrimci Demokratik Sendikal Birlik, Kaldıraç, KESK Şubeler Platformu, TÜMTİS, Petrol-İş ve 78’liler Girişimi Asgari Ücret Tespit Komisyonunun 2. toplantısının yapıldığı Türk-İş binası önünde bir basın açıklaması yaptı. Yüksel Caddesi’nde biraraya gelen bileşen “Zafer Direnen Emekçinin Olacak”, “Tekel, Buca, TUBİTAK, Akdeniz çivi… direniyor”, “Hak Verilmez Alınır Zafer Sokakta Kazanılır”, “İşten Atmalar Yasaklansın” sloganlarıyla Ziya Gökalp Caddesi

üzerinden yolu trafiğe kapatarak Sakarya Caddesi’nde bulunan Türk-İş binasının önüne yürüdü. Türk-İş binası önüne gelen kitle çevik kuvvetin kuşattığı Türk-İş binasıyla karşılaştı. Bunun üzerine sık sık Türk-İş’in içinde bulunduğu sınıf düşmanlığına bir kez daha tanıklık ettiklerine yönelik teşhir eden konuşmalar yaptılar. Daha sonra burada bir basın açıklaması yapan bileşen Sakarya Meydanı’na geçti. Burada da Türk-İş’i teşhir eden konuşmalardan sonra “Sefalet Ücreti İstemiyoruz” sloganıyla alandan ayrıldılar.

+6**3úQVDQFD \DüDPD\D\HWHQDVJDULFUHW

Devrimci Sağlık İşçileri Sendikası “torba yasa”ya karşı topladıkları 50 bin imza ile Ankara’ya yürüdü. Diyarbakır ve İstanbuldan yola çıkan işçiler bir çok ilede uğrayarak Ankara’ya ulaştılar. Ankara’da ilk olarak Hacettepe Üniversitesi Hastanesi'ne uğrayan işçiler burada sınıf kardeşleri ile birlikte kahvaltı yaptılar. Ardından Abdi İpekçi Parkı’ndan geçerek Kızılay Sakarya Meydanı’na yürüdüler. Burada Dev Sağlık-İş Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu bir basın açıklaması yaptı. Çerkezoğlu “Asgari ücret belirleme sürecinde asıl söz sahibi olması gereken işçilerdir. An-

cak en büyük patron devlet buna izin vermemektedir. Asgari ücret insanca yaşanacak bir ücret olmalı, eğitim sağlık ulaşım ve barınma gibi temel hizmetler parasız olmalıdır. İşçileri örgütsüz olduğu için duruma müdahale edemiyor” dedi. Çerkezoğlu’nun konuşmasında sonra Genel-İş adına yapılan açıklamada “Tasarıda yer alan tek madde ile en az 50.000 yerel yönetim işçisi yerinden edilecektir” denildi. Hükümetin bu yasayla belediyeleri tümüyle taşeron şirketlere vereceğine vurgu yapıldı ve “yerel yönetimlerde çalışan ya da çalışmasın bütün işçileri bu son dönemeçte torba yasa ile başlarına geçirilecak çuvala engel olmaya çağırıyoruz" denildi.

Dev Sağlık-İş, asgari ücret konusunda işçiler olarak doğrudan söz sahibi olmak isteyerek şu talepleri dile getirdi: -Asgari ailemizle birlikte tüm zorunlu ihtiyaçlarımızı kaşılayacak insanca yaşamamızı sağlayacak bir ücret olmalıdır. -Asgari ücretli çalışanlar için elektrik, su, doğalgaz kullanımı asgari ihtiyaç sınırına kadar ücretsiz olmalıdır. -İşe gidip geldiğimiz sabah 06.00-09.00 ile akşam 17.00-20.00 saatleri arasında ulaşım ücretsiz olmalıdır. -Eğitimde hiçbir ad altında para alınmamalı, eğitimin okul dışı giderleride devlet tarafından karşılanmalıdır. Sağlık tümüyle parasız olmalıdır. Herkese Sağlık Güvenli Gelecek Platformu (HSGGP) asgari ücret görüşmeleri ile ilgili olarak Unkapanı’nda bulunan SGK önünde yaptığı eylemle “İnsanca yaşamaya yeten asgari ücret” talebinde bulundu. Saraçhane Parkı’nda buluşan ve burada “Asgari ücret=azami sefalet! İnsanca yaşamaya yeten asgari ücret / HSGGP” yazılı pankartı açan platform bileşenleri SGK önüne yürüdü. Yürüyüş boyunca “Asgari ücret azami sefalet!”, “Sefalete mahkum olmayacağız!”, “İnsanca yaşamak istiyoruz!”, “Kahrolsun ücretli kölelik düzeni!”, “Herkese sağlık güvenli gelecek!”, “Yaşasın sınıf dayanışması!” ve “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz!” sloganları sıklıkla atıldı.

Yapılan açıklamada “Ulusal İstihdam Strateji projesi başlığında toplayan sermaye, burada da vurguladığı gibi işgücü piyasalarını esnekleştirmek, esnek çalışma biçimlerini yaygınlaştırmak, çalışma sürelerini belirsizleştirmek, kıdem tazminatı ve yıllık izin gibi hakları tırpanlamak niyetindedir” denildi. Ayrıca gündemde olan torba yasaya da değinilerek “Torba yasada, işsizlik fonunun sermayeye peşkeşinden kamu emekçilerini de içine alacak biçimde esnekliğin ve güvencesizliğin yaygınlaştırılmasına, oradan da meslek liselilerindeki çıplak sömürünün arttırılmasını da içine alan asgari ücret sefaletine kadar birçok başlık bulunuyor” denildi. Eylem sloganlarla sonlandırıldı.

-Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun yapısı emekçilerin ağırlığı arttırılarak genişletilmelidir. -Görüşmeler kamuoyuna açık hale getirilmeli, anlaşmazlık durumunda, örgütlü, örgütsüz tüm işçilerin “genel greve gitme hakkı” olmalıdır. -Asgari ücret net olarak belirlenmelidir. -Bölgesel asgari ücret uygulanması yolundaki tüm girişimler terk edilmelidir. -Taşeron çalıştırma yasaklanmalı ve tüm güvrncesiz çalıştırma biçimlerine son verilmelidir. Başta hastanelerde çalışan taşeron sağlık emekçileri olmak üzere gelirleri asgari ücrete odaklanmış tüm emekçiler için asgari ücret pranga olmaktan çıkarılmalıdır.




NƦNRJHQNXN

%LU\DPDQ ÁHOLíNLGLUEX

.×VDNHV LQVDQFDROVXQ

AKM önünde yapılan eyleme çok sayıda senarist, yönetmen, oyuncu ve set işçisi katıldı. Senaristler kalem bıraktı, yönetmenler stop dedi. Setler durdu ‘Yerli dizi yersiz uzun’ sloganıyla dizi süreleri ve buna bağlı ağır çalışma koşullarını protesto eden Senaryo Yazarları Derneği tüm sektör çalışanlarıyla eylem yaptı. AKM önünde yapılan eyleme çok sayıda senarist, yönetmen, oyuncu ve set işçisi katıldı. Senaristler kalem bıraktı, yönetmenler stop dedi. Setler durdu. Neoliberal saldırılar sonucunda taşeronlaşmanın önü açılmış, güvencesiz çalışma koşulları gün geçtikçe daha da ağırlaşarak artmakta. Bir çok işyerinde ise bu saldırılara karşı işçiler direnişteler. Burjuvazi ve işçi sınıfı arasında devam eden bu mücadelede sendikalar ve meslek odaları hep öne çıkmıştır. Eylemler, açıklamalar, çeşitli etkinlikler için bu kurumlar belirleyici olmuştur hep. İşçi temsilcisi olmuşlardır kamuoyu gözünde. Bu kurumların içinde ise ironik bir durum yaşanıyor. Meslek odalarının ve sendikaların da bünyesinde yüzlerce işçi var. Burada işler nasıl ilerliyor? Meslek odalarında ve sendikalarda çalışan işçiler ne yer ne içer, sorunları nelerdir, ne kadar ücret alıyorlar? Tüm bu sorulara cevap aramak için bir TMMOB oda çalışanı ile yaptığımız sohbeti İşçi Meclisi okurları ile paylaşıyoruz. TMMOB çalışanı olarak yaşadığınız sorunlarınız nelerdir? En büyük sorunumuz örgütsüz oluşumuz. Çalıştığımız meslek odalarında çalışma yapan iki sendika var. Biri Türk-İş‘e bağlı Tez Koop-İş, diğeri ise DİSK‘e bağlı Sosyal-İş. Sosyal-İş'in toplu sözleşme yaptığı bir oda yok TMMOB içinde. Tez Koop-İş'in örgütlü olduğu odalarda genel anlamıyla güçsüz bir örgütlenme söz konusu. Ben Sosyal-İş'te örgütlüyüm. Ancak baskıdan olsa gerek bir çok oda çalışanı ne yazık ki örgütlü değil. Bir çok odada ise keyfi süreç işletilerek çalışanlar işten atılabiliyor. Geçen aylarda Makine Mühendisleri Odası Adana Şubesi'nde bir çalışanın işine son verildi. Ankara Merkez Ziraat Mühendisleri Odası'nda 10 yıllık bir kadın arkadaşın işine son

verildi. Normal şartlarda TMMOB gibi örgütlü toplumu savunan bir meslek örgütü işçilerin sosyal hakları konusunda ileri bir bakış açısı ile bakması gerekirken gün geçtikçe geriliyor. Özetlemek gerekirse bir çok oda çalışanı en düşük memur maaşının altında bir ücret alıyor. Asıl en büyük sorun burada. Taşeronlaşmaya karşı çıkan bir meslek örgütü yeri geliyor dışarıdan hizmet alımına gidiyor. Cumartesi çalışma karşılığı alamamaktayız. Bilindiği üzere Cumartesi çalışma bir 12 Eylül ürünüdür. TMMOB’a bağlı oda çalışanlarının çoğu Cumartesi çalışma karşılığını alamadığı gibi, hafta içinde fazla mesai ücretlerini de alamıyorlar. Odalarda en düşük maaş şu anda 750 TL’dir. Adana için söylemek gerekirse 90‘lara kadar bir fabrika işçisinin kazandığı sosyal hakların bile çok gerisinde bir ücrete ve sosyal haklara sahibiz. TMMOB oda çalışanı olarak en son 50 TL gibi çok komik bir ücret zammı aldım. Geçen yıl Ocak ayında yapılan maaş zammı Şubat ayında işletilerek verildi. Meslek odalarında ciddi anlamda bir sendikal çalışma yürümüyor diyebilir miyiz? Evet. Bir demokratik kitle örgütü olarak hareket eden meslek odalarında ne yazık ki sendikal örgütlenme yok denecek kadar az. Adana İMO (İnşaat Mühendisler Odası) da çalışanlar Tez Koopİş'te örgütlü olmak istediler ancak hala çoğunluk sağlamadı. İMO çalışanları bu konuda mağdur durumdalar.

Türkiye’de bir ilk yaşandı. Senaryo Yazarları Derneği ikinci eylemini iki bine yakın dizi sektörü çalışanıyla birlikte gerçekleştirdi. Dizi sektöründe zor şartlar altında çalışan sektör emekçilerine dikkat çekmek ve dizi sürelerinin 45 dakikaya indirilmesini sağlamak için yapılan eyleme, 20 farklı dizi setinden çok sayıda dizi emekçisi katıldı. ”8 saatlik iş günü istiyoruz”, ”Dizi süreleri 45 dakikayı geçmesin”, ”Emeklilik hakkımız gasp edilemez”, ”Taksim sözleşmesi istiyoruz” ve ”Özel sinema yasası istiyoruz” yazılı pankartların açıldığı eylemde, ”Yerli Dizi Yersiz Uzun”, ”Setlerde Ölmek İstemiyoruz” sloganları atıldı. Senaryo Yazarları Derneği Başkanı Nilgün Öneş, iki yıl önce dizi çekimi sonrası evlerine dönerken hayatlarını kaybeden iki set işçisi Zehra Sezgin ve Tülay Ergildi’nin ağır çalışma şartlarının kurbanı olduğunu belirterek şöyle devam etti: “Bizler bu eylemi yaparak sadece insanca yaşama talebimi haykırmakla kalmıyoruz; aynı zamanda büyük bir arzuyla, tutkuyla bağlı olduğumuz mesleğimize, meslektaşlarımıza ve seyircilerimize olan saygımızı da dile getiriyoruz. 90 değil, 45 dakika derken

amacımız aynı zamanda geriye baktığımızda gurur duyabileceğimiz işler yapabilmek. Kendimizi geliştirebileceğimiz, yaratıcılığımızı kullanabileceğimiz, sanatımızı icra edebileceğimiz ve hayata değer katabileceğimiz bir ortam yaratmak. Ailemizden, çocuklarımızdan, sevdiklerimizden ve hayatımızdan çaldığımız zamanları geri almak. Bizler, senaryo yazarları, yönetmenler, oyuncular, müzisyenler, ışıkçılar, kameramanlar, sanat ekipleri, set ekipleri, servis şoförleri… Bizler de herkes gibi insanca bir yaşam için insanca çalışma koşullarını hak ediyoruz. Bizler de herkes kadar uyumayı ve akşam yemeklerinde ailemizle birlikte olmayı hak ediyoruz. Tüm dünyadaki meslektaşlarımız gibi, insanca yazmak, insanca çekmek ve insanca yaşamak için bütün sektörü birlik olmaya davet ediyoruz." dedi. Sinema Emekçileri Sendikası Başkanı Zafer Ayden ise dizi sektöründe çalışanları sigortasız çalıştırdıklarına değinerek, yetkili kurumlardan bu konuda girişimlerde bulunmalarını istedi. Eylemde yer alan Şevval Sam, birçok etkinlikte ve eylemde bulunduğu ama bu eylemin en anlamlılarından biri olduğunu belirterek “sanırım artık haklıyız kazanacağız diyebiliriz” diye konuştu. Senaryo yazarlarının eylemin içeriğine uygun olarak uyarladığı “Artık Yazmayacağız” ve “Bıktım İllallah” adlı şarkıları kitle ile birlikte söyleyen Şevval Sam’ın ardından Olgun Şimşek ve Cem Yıldız da birer şarkı söyledi.




NƦNRJHQNXN

:LNLOHDNV VDUVÜQWÜODUÜ Başta ABD olmak üzere bir çok burjuva devlet Wikileaks yayınlarından hasar görse de, Wikileaks yayınları emperyalist kapitalizm ve mali oligarşisinin, veya onun şu veya bu kesiminin denetiminden ve dolaylı yönlendirmesinden tümüyle bağımsız değil Wikileaks’in yayınladığı belgeler, emperyalist kapitalizmin ekonomik krizi ile iç içe diplomatik ve siyasal krizini de gözler önüne seriyor. ABD emperyalist burjuvazisi ve mali oligarşisinin dünya çapındaki “elçilerinin” bulundukları ülkelerin burjuvazileri, devlet ve hükümetleri hakkında geçtikleri gizli yazışmaların, kirli ilişkilerin kırıntılarının, o da sulandırılıp sansürlenerek deşifre edilmesi dahi, dünya çapında diplomatik-siyasal kriz ve sarsıntılara yol açıyor. Wikileaks sarsıntılarının arka planında ne olduğu konusunda rivayet muhtelif. Kimisi, Çin’in ABD egemenliğini yıpratmak için hacklediği ABD belgelerini sızdırmasıdır, diyor. Kimisi, ABD mali oligarşisi içindeki güç mücadelelerinin bir sonucu olarak sızdırıldığını söylüyor. Belgelerin çoğunluğunun Bush döneminden olması ve neocanların Wikileaks hakkında ölüm fermanları yayınlamasından yola çıkarak, neoconların geriletilmesi için sızdırıldı diyen de var, Obama yönetimini zayıflatmak için sızdırıldığını söyleyen de. Kimisi, yayınlanan belgelerin ABD ve hemen tüm devletler arası ilişkilerde sorun yaratırken İsrail’e hiç dokunmamasından yola çıkarak, bunun ABD içindeki İsrail lobisinin işi olduğunu söylüyor. Sızdırılan belgelerin yıprattığı AKP Hükümeti ve AKPci medya da bu iddiaya dört elle sarılanlardan. Wikileaks’i “İşte küresel internet demokrasisi! Artık egemenlikler bitiyor, devletler halklardan gizli hiçbir şey yapamaz hale geliyor!” diye kendinden geçerek alkışlayıp, neoliberalizme kenar süsü olanlar da var! Wikileaks konusunda bilinmesi gerekenler Öncelikle şunu bilmek gerekli: Wikileaks’e sızdırılan belgeler, emperyalist kapitalizmin, yayınlandığında savaş veya ayaklanma çıkarmaya kadar gidebilecek birinci dereceden gizli ve kirli ilişkilerine dair değil. İkinci, üçüncü gizlilik ve kirlilik derecesindeki belgeler.

Onların da önce ABD medyasına gönderdiği, medyanın bunları ABD yönetimi ve ilgili devletlere danışıp sansürleyerek yeniden Wikileaks’e gönderdiği tarzda bir mekanizmanın da olduğu biliniyor. Başta ABD olmak üzere bir çok burjuva devlet Wikileaks yayınlarından hasar görse de, Wikileaks yayınlarının emperyalist kapitalizm ve mali oligarşisinin, veya onun şu veya bu kesiminin denetiminden ve dolaylı yönlendirmesinden tümüyle bağımsız değil. Bunu bilmek, liberallerin Wikileaks sarsıntılarıyla hemen yaymaya başladığı, “saydam ve kitle denetimine açılmış emperyalist kapitalizm” bönce hayallerini ve beklentilerini yıkmak için gerekli. Wikileaks sarsıntılarının, sermayenin küresel birikim düzeyine geçmesi ve bu temelde zorla yeniden örgütlenmesiyle bir ilgisi var. Dünya çapında kapitalist entegrasyon arttıkça, karmaşıklaşan egemenlik ve rekabet ilişkileri içinde kimin eli kimin cebinde kestirmek daha zor hale geliyor. Ancak tabii, emperyalist kapitalizminin eşitsiz, dengesiz ve kesintili gelişimi, kriz ve egemenlik-hegemonya mücadeleleri içinden geçerek yeniden yapılanması sürecinde, kendi kendini kitlelere de teşhir eder göründüğü enformasyon savaşlarının da sistem içi sınırları var. Bu belgeler “kamu hayrına” yayınlanmıyor. İşçi sınıfının ve emekçi kitlelerin devrimci savaşım ve basıncıyla da yayınlanmıyor. Tıpkı Türkiye’deki Ergenekon operasyonlarıyla vb. olduğu gibi, bu kez dünya çapındaki egemenlik ilişkilerinin önceki döneminin kirli işlerinin alt düzeyden kamuoyuna servis edilmesi, krizin ağırlığı altında bunalan kitlelerin sistemin azami kar ve azami egemenlik ilişkilerini yeniden yapılandırılmasına yedeklenmesinin, yeniden sistemden beklentiye sokulmasının bir aracı olarak da kullanılıyor. Wikileaks’in yarattığı sarsıntılardan, saçtığı enformasyondan kuşkusuz sınıf mücadelesinde yararlanmalıyız. Fakat emperyalist kapitalizmin önceki dönemine karşı yeniden yapılandırma manipulasyonuna, şu

Krizin ağırlığı altında bunalan kitlelerin sistemin azami kar ve azami egemenlik ilişkilerini yeniden yapılandırılmasına yedeklenmesinin, yeniden sistemden beklentiye sokulmasının bir aracı olarak da kullanılıyor kesimine karşı bu kesiminin manipulasyonuna düşmeden, ona cepheden bir sınıf karşıtlığıyla, çüreyen ve geleceği olmayan kapitalizm olarak teşhirinde, kitleleri kızıştırmakta yararlanmalıyız. Bunun tarihteki iki büyük örneği şunlardır: Rusya’da işçi sınıfının ve emekçilerin Bolşevik Devrim’le yıktıkları Çarlık Rejimi’nin tüm devlet sırlarını, diğer emperyalistlerle yaptığı bütün gizli-kirli savaş ve paylaşım anlaşmalarını dünya proletaryasına ve kardeş emekçi halklara açıklamaları… Bolşevik Devrim’in bu gerçek enternasyonal proleter demokrasi örneği, kendi devletleri-

nin ve emperyalist savaşın iç yüzünü anlayan diğer ülke proleterleri ve halklarında, emperyalizm ve egemen sınıflara karşı büyük bir öfke dalgası ve Bolşevik Devrime ise sempati yaratmıştı… Ve 1971’te Vietnam halkından yediği şamar ve dünya emekçilerinin kabaran öfkesi karşısında ABD’nin Vietnam’daki kirli savaş suçlarını açıklamak zorunda kaldığı Pentagon ifşaatları… Wikileaks’in neoliberal demokrasisine aval bir hayranlık yaymaya çalışanların da karşısına, işte bu gerçek enternasyonalist proleter savaşım dayanışması ve demokrasisi örnekleriyle çıkmalıyız!




NƦNRJHQNXN

´ú\LNDOLWHXFX] PHVOHNOLVHOHULYHPHVOHN\ÖNVHNRNXOODUÜ IL\DWDDO×QPD]µ

<HQLLíÁLEXOPDNXUXPODUÜ

Sarıyer Behçet Kemal Çağlar Lisesi öğrencileri okuldaki kantin zamlarını protesto etmek için ve kantinin pahalılığına karşı kantin boykotu başlattı; topluca aldıkları simitlerle evlerinden getirdikleri kek ve börekleri okulda birbirleriyle paylaştı. Boykotu engellemeye çalışan bir müdür yardımcısı önce yiyeceklerin satıldığını öne sürüp öğrencilere müdahale etmek istedi. Öğrenciler satış yapmadıklarını söyleyince “Bu simitlerin içinde uyuşturucu satmadığınızı nereden bileyim?” diyerek boykota son verilmesini istedi ve masayı dağıtmaya çalıştı. Öğrencilerin karşı koyması üzerine yönetim okula polis çağırdı. Polis okul bahçesinde öğrenci avı için pusuya yattı.

Son yıllarda meslek liseleri ve meslek yüksekokullarının toplam içerisindeki oranlarının artması ile sermayenin daha düşük ücrete çalışacak işçileri bulması kolaylaşırken yeni devreye konulan uygulamalarla sermayenin hangi alanda yönelimi varsa ML ve MYO’larda ki eğitim de o yöne doğru şekillendirilerek sermayenin öğrenci gençlik üzerindeki sömürüsünün artırılması hedefleniyor Son yıllarda meslek liseleri ve meslek yüksekokullarının toplam içerisindeki oranlarının artması ile sermayenin daha düşük ücrete çalışacak işçileri bulması kolaylaşırken yeni devreye konulan uygulamalarla sermayenin hangi alanda yönelimi varsa ML ve MYO’larda ki eğitim de o yöne doğru şekillendirilerek sermayenin öğrenci gençlik üzerindeki sömürüsünün artırılması hedefleniyor. Çalışma Bakanlığı Müsteşarı Birol Aydemir’in, endüstri meslek liselerini özel sektöre devredeceklerini açıklaması bu durumu olanca netliğiyle açıklamaktadır. Pilot uygulamayı başlattıklarını belirten Aydemir, sanayicinin yönetimine gireceği bu okullarda doğrudan ihtiyaç duyulan vasıfta eleman yetiştirileceğini söyledi. Bu yolla önümüzdeki 5 yıl içinde 900 bin kişinin iş sahibi olmasını hedeflediklerini kaydeden Aydemir, okullarda, Milli Eğitim Bkanlığı, Sanayi ve Ticaret Odası ile Çalışma Bakanlığı’nın olduğu üçlü bir yönetim modeli oluşturulacağını vurguladı. Aydemir’in açıklamasına göre bu amaçla 111 endüstri meslek ve teknik lisedeki demode olmuş, günümüz işletmelerinde kullanılmayan eski teçhizat, halihazırda kullanılanlarıyla değiştirildi. Bu aydan itibaren bu 111 meslek lisesindeki 6 bin öğretmene, yeni teçhizatlar konusunda eğitim verilmeye başlanacak. Meslek

liselerinde ders bitim saatinden sonra yeni teçhizatlarla 3-4 ay sürecek sanayi ara eleman yetiştirme kursları başlayacak. Bu kursu bitirenler 3 ay fabrikalarda staj yapacak. Kurslar yüzde 90 iş garantili olacak. Çünkü Çalışma Bakanlığı ve o ildeki sanayi ve ticaret odası, okul idaresiyle birlikte kursun yönetiminde olacak. Doğrudan sanayicinin ihtiyaç duyduğu ara eleman bu kurslarda yetiştirilecek ve işe yerleştirilecek. Okullardaki teçhizatı yenileyen, meslek lisesi öğretmenlerini eğitmeye başlayan ve meslek liselerindeki kursun tüm masraflarını karşılayacak olan kurum ise Çalışma Bakanlığı. Masraflar işsizlik fonunda biriken paradan karşılanacak. Aydemir, "Devletin artık meslek liselerinden çıkması lazım. Sanayici ‘Aradığım elemanı bulamıyorum” diyor. Bu projeyle sanayici aradığı elemanı meslek lisesinde yetiştirecek. Her yıl 200 bin kişinin kurs göreceği ve 5 yıl sürecek proje sonunda 1 milyon kişi iş sahibi olabilecek. Kursu bitiren sınava tabi tutulacak. Fireler dışında bu projenin yüzde 90 istihdama dönüşmesini ve 900 bin kişinin ara eleman olarak sanayide işe başlamasını hedefliyoruz." dedi. 190 kadar ulusal meslek standardı olacağını belirten Aydemir, bunlardan 127’sinin tanımlandığını kaydetti. 19 ilde sanayi ve ticaret odalarına işgücü piyasası

analizi yaptırdıklarını anlatan Aydemir, bu uygulamanın 81 şehre yayılacağını ve bundan sonra meslek kurslarının bu ihtiyaç doğrultusunda açılacağını vurguladı. Aydemir halihazırdaki durumu ise, "Türkiye’de meslek yüksekokulu mezunlarının sayısını dahi bilen yok. Ulusal İstihdam Strateji Belgesi’ni hazırlarken bunu fark ettik. YÖK bunu belirleme çalışması başlattı.” dedi. Meclis’teki ‘torba yasa’ içinde yer alan ve alt komisyonda görüşülmeye başlayan çalışma hayatını düzenleyen tasarının mimarı, 20 yıl DPT’de çalıştıktan sonra 17 aydır Çalışma Bakanlığı Müsteşarlığı koltuğunda oturan Birol Aydemir. Tasarıda yeni işe alınan kişilerin 54 aya kadar olan primini devletin ödemesi, işi devam edenlerin yeni alacağı sertifika karşılığı 1 yıllık primini devletin ödemesi gibi istihdamı özendirici teşvikler yer alıyor. Önceden teşvikler asgari ücretten hesaplandığı için devlete yine 38 liralık katkı geldiğini belirten Aydemir, bu duruma da son verdiklerini kaydetti. Tasarıyı hazırlarken çok zorlandıklarını belirten Aydemir, "ILO ve Avrupa standardında düzenlemelere hem işçi sendikaları hem de işveren karşı çıkıyor. Kimse mevcut durumun değişmesini istemiyor. Müsteşarlıkta 17 ayım bitti, ben artık Türkiye’de uzlaşarak bir şey yapılabileceğine inanmıyorum." dedi.

Su almak için okuldan çıkan bir öğrencinin okula dönüşü sırasında “pusu”daki polis ekipleri öğrenciyi apar topar gözaltına aldı. Durumu gören ve müdahale eden iki öğrenci de gözaltına alındı. Bunun üzerine okul bahçesinde olayı protesto eden öğrenciler "Katil polis liselerden defol" sloganları atarken, bazı öğretmenler de araçtaki öğrencilerin serbest bırakılmasını istedi. Karakola götürülen üç öğrenci ifadeleri alındıktan sonra serbest bırakıldı. Öğrenciler boykot sürecinin, zamlarla ilgili sınıf temsilcilerinin okul müdürüyle görüşme taleplerinin reddedilmesi üzerine başladığını belirtti ve bir müdür yardımcısının konuyla ilgili "İyi kalite ucuz fiyata alınmaz" dediğine dikkat etti.

+LoSDWURQ NXVXUOXROXUPX" Halkalı’daki Pameks Tekstil fabrikasında çalışan işçiler, 9 Eylül 2009 sabahı işe gitmek için bindikleri servis aracı olarak kullanılan kapalı kasalı minibüsün sel sularına kapılması sonucu feci şekilde can vermişti. Olayla ilgili tutuklu yargılanan patron Mehmet Cevdet Karahasanoğlu ve servis sorumlusu Ferit Göncü de tahliye edilirken, davada araç sürücüsü Mehmet Oğur tutuklu yargılanan tek sanık olarak kalmıştı. Mahkeme sunulan “bilirkişi” raporuna göre aracın camlı yerine camsız olmasının ve yükselen suyun yaptığı basınç nedeniyle işçilerin içerde ölmesinin tek sorumlusu seldir. Oluşumundan geldiği bu noktaya kadar kapitalizmin belediyecilik anlayışından, adalet ve hukuk sistemine, aile anlayışından kadına ve işçiye bakışına kadar kokuşmuşluktan başka bir şey vermeyen bu olay bize şunu göstermiştir: Bu sistem var olduğu sürece bizler ölmeye devam edeceğiz. Nasıl ki 19 Aralık Katliamı’nda, ölmüş ya da meslekten atılmış askerler suçlu gösterildiyse, bu olayda da "tabiat anamız" ya da emirleri yerine getirmek zorunda olan şoför suçlu olacak. Paranızı, yasalarınızı ya da "kan parası" gibi mide bulandırıcı geleneklerinizi keyfiniz bozulmasın diye istediğiniz gibi kullanabilirsiniz. Fakat suçlusunuz. Cezanızı da örgütlü ve bilinçli işçi sınıfı verecek.




NƦNRJHQNXN

6X0DVDOÜ

Adana Şizofren Dostlar Derneği kurucu üyelerinden Ayşegül Kavas 02 Aralık-17 Aralık tarihleri arasında ikinci kişisel ebru sanatı üzerine “Su Masalı” adlı sergisini Kültür Sanat Kafe‘de ziyarete açtı.

İşçi Meclisi okurları olarak serginin 2. gününde ziyarete gittik. Ayşegül Kavas ile sergisi ve sanat üzerine sohbet ettik. Her ne kadar ebru sanatını mistik bir çerçevede değerlendirsek de verilen emek açısından ve toplumun sanata yönelmesinde çok fazla etken olmayacağını düşünmek gerek Ayşegül Kavas: Birinci sergimde geleneksel temalar kullanırken bu sergimde ise daha güncel ve moda objelere yer verdim. Vazolar, kutular, sehpalar ve seramik süsler gibi. Çalışmamda fazla bilinmeyen ebruda ahşap “pazıl” tekniği kullandım. Bir iki çalışmamda İspanyol ebrusu kullandım. 1996 yılında İstanbul'da ebru sanat üzerine eğitim aldım. Aktif olarak SEYMER Halk Eğitim Kursları'nda çalıştım. Şu anda Adana Ruh Sağlığı Hastanesi'nde ebru eğitmenliği yapıyorum. Bir AŞİDER kurucu üyesi olarak sanatın şizofren hastaların üzerinde iyileştirici bir etkisi olduğunu düşünüyor musunuz? Kesinlikle var. Sadece şizofren hastalar için değil tüm hastalar üzerinde iyileştirici etkisi olduğunu düşünüyorum. Derneğimiz düzenli açılmaya başladığında gönüllü olarak ders vermek istiyorum. Sanatın metalaşması üzerine ne söylemek istersiniz? Aslında sanatın bir maddi değeri yoktur. Sanat toplum için yapıldığında değer kazanır. Aslında ebru sanatın çok basit olduğunu düşünenler var. Bir çalışma en azından 20 çalışma sonrasında çıkıyor. Geçim sıkıntısı çeken bir çok işçi ve emekçi sanatın çok pahalı bir şey olduğunu düşünüp

bu gibi sergilere gelemiyorlar. Haksız da değiller. Ancak ben sanata parasal olarak bakmıyorum. O anlamda gelseler ve bir eseri beğendiğini hissettiğimde karşılıksız verebilirim. Sanata zaman ayırmak da başka bir sorun. Ağır çalışma koşullarında çalışan işçiler zaman bulup da sanatsal aktiviteleri yerine getiremiyorlar. Sanatın maddi bir değerle ölçüldüğünü düşünenler sergilere gitmiyorlar. Sanatın “elit kesim” bakışı içerisinden çıkarıp topluma yönelik bir sanat anlayışı olmalı mı? Toplum bireylerden oluşur. Bireylerin iyi bir sanat anlayışıyla donatılması ve bireyin sanata bakış kalitesini arttırmak gerek önce. Böyle olduğunda sanatta sadece elit kesim için değil topluma doğru da bir yönelme olur. Sanatın üretiminde, sanatçı çalışma yaparken nasıl terapi oluyorsa; ortaya çıkan sanat ürünü de izleyici-toplum ile bir etkileşim içinde terapi görevi görür. Sanat birey için de toplum için de bir arınma arıcıdır. Bir tabloyu onu izleyen tarafından doğru anlaşıldığı zaman benim için de motivasyon kaynağı oluşturur. Her önemli çalışmada ortaya çıkan tablo ve objeyi gözlerimi ve ruhumu doyurmasına kadar onu izlerim. Daha sonra izleyici isterse elden çıkarırım. Yani oluşturduğum tabloların önce bende iz bırakması gerek.

2WREVEHNOHUNHQ İşçi semtlerinde gün erken başlar geç biter.Halka halka genişleyen işçi zincirleri uzar durak boyunca.Saat altıdır henüz ve durağın ilk sahipleri Balgat’ta tekstil işçisi olanlar, Ümitköy’de, Çayyolu’nda evlerde, AVM’lerde hizmet işçisi olanlar, Akyurt’ta, Kazan’da sanayii işçisi olanlardır. Bütün sınıf kardeşlerim gibi ben de hergün aynı saate evden çıkarım. Ama hep farklı saatlerde binerim beklediğim otobüse. Ya otobüs, dolmuş gelmemiştir ya da belirli saat aralıklarında gelmektedir. Bu aralığı yarım saatte bir olarak tanımlasalar da herkes bilir ki keyfi olarak uzatılıp kısaltabilmektedirler. Güzergahların uzatılıp kısaltılması gibi ikinci bir otobüs vermemek için uzun olan yol daha da uzatılarak zamanımızdan böyle de çalmaktadırlar aslında. Ama zamanımız kimin umrunda. Onların gözünde bizden satın aldıkları sadece 8-10 saatimiz değil, tüm bir ömrümüz. Onlar işçi semtlerine verecekleri ekstra otobüsten ziyade park yaparak harcıyorlar o parayı. Günde 10 saat çalışan birinin 4 saat yolda geçirdikten sonra hiç oturamadığı o

%D]×UHVLPOHUVDW×O×NGHùLOGLU

Ressam Neş’e Erdok Evin Sanat Galerisi’nde son sergisini açtı. Resim, kapitalizmde sadece resim değil! O, kapitalizmdeki herşey gibi, piyasada alınıp satılan bir meta. Neş’e Erdok’un sergisi öncesinde de koleksiyonerler daha sergi açılmadan resimleri görmek ve satın almak için talepte bulundular. Serginin açılışından bir gün önce koleksiyonerlere özel olarak galerinin kapıları açıldı ve resimler piyasaya sunuldu. Piyasa aktörleri, Neş’e Erdok re-

simlerini aynı gün kapış kapış satın aldılar. Tüm resimler sergi öncesi gün satılmış oldu. Tümü… Biri hariç! Radikal’den Kemal Yılmaz’ın haberine göre zengin koleksiyonerler sadece bir resmi satın almadılar. Neş’e Erdok’un Ankara’ya giderek Türk-İş önündeki direnişleri sırasında katılımcılarını gözlemlediği bir eylemin resmi satılmadı. “Tekel İşçisi” adlı resim elde kalan resim oldu. Haberi veren yazar, “Bakalım artık işçi sınıfı adına tavır alıp DİSK

mi devreye girer yoksa Tekel işçileriyle birlikte tazyikli sulara maruz kalan milletvekilleri mi ya da 68 ruhu adına CHP mi bilemem” diyor. Biz ise bazı resimler satılık değildir diyoruz! İşçi sınıfının bazı eylemleri satılmış olabilir, ama onun özdurumunu anlatan resimler “satılamaz”, tamamlandığı anda sanatçısından çıkar, eylemi yaratan işçi sınıfına geri döner, “Tekel İşçisi” resmi de böyledir; bizimdir, Tekel işçilerinindir, işçi sınıfınındır.

parklara. En eski otobüsler hep işçi semtlerine gelir. Bozulması en muhtemel otobüslerdir bunlar. Ve bozulurlar da. Bir işçi için işe geç kalmak; kesilen yevmiye, işitilen azar, çıkış saatinin gecikmesi, mesainin mesaisi, işten atılmayla yüz yüze kalması demektir. Otobüs bozulduysa ve ben hala gelemeyen bir otobüsü bekliyorsam yeni misafirlerinin olduğunu görürüm durağın. Artık bekleyenler öğrenciler, memurlar, şehrin merkezinde çalışan işçiler ve bilcümle kent yoksullarıdır. Duraklarda dakikalarca bekleyen suratlar gerilirken sıkıldım anne diye feryat eden çocuğa annenin bağırıp çağırması vb. olaylara tanıklık ederiz bir yandan. Otobüs geldiğinde şoföre geç kaldınız, sizi şu kadar dakika bekliyoruz dediğimizde şoförün diğer arabayı kaçırmışsınızdır, trafik yoğundur, o kadar dakika beklemeniz imkansızdır gibi vurdumduymaz yanıtlarla karşılaşırız. Biz işçiler güne böyle başlarız Ankara’dan İşçi Meclisi Okuru


$YUXSDnGD H\OHP PHYVLPL Avrupa genelinde yaşanan krizi bahane eden Avrupa burjuvazisinin, işçi ve emekçilere yönelik “tasarruf önlemleri” adı altında hak gaspı saldırısını yoğunlaştırması başta Yunanistan olmak üzere bir çok Avrupa ülkesinde eylemler ile karşılanıyor. Krizin etkisinin yoğun hissedildiği Yunanistan ve İspanya, başta olmak üzere İrlanda, İzlanda İtalya, Portekiz, Belçika, Fransa, Polonya, Letonya, Sırbistan, Almanya ve Romanya’da işçiler ve öğrenciler sokaklara çıkıyor. İşçi ve öğrenci eylemlerinin gündeminde kimi zaman emeklilik yaşının yükseltilmesi kimi zaman harçlara yapılan zamlar olurken ortak paydada burjuvazinin işçi ve öğrencilerin elindeki haklara ve kazanımlara yönelik başlattığı saldırılar var. Eylemler Yunanistan, İspanya ve Fransa da genel grev ve sokak çatışmaları, İngiltere ve Almanya’da öğrencilerin işgal ve tahrip eylemleri olarak yaşanıyor. Eylemlere katılımın yüksekliği ve bir çok kesimi kapsaması da eylemler de öne çıkan yönlerden. İspanya'da havayollarının kilitlenmesi Yunanistan'daki sokak çatışmaları

Fransa, İngiltere ve Almanya'daki öğrenci eylemleri işçi sınıfı mücadelesinin son motivasyon araçları oldu. Eylemler bu yanıyla ile tüm işçi ve emekçilerin mücadelesine feyz oluyor. Son “yumurta eylemleri”nde Avrupada ki öğrenci eylemlerinin etkisi ve katkısı görülebilir. Grev ve eylemlerde izlenegelen reformist hat ise eylemlerin zayıf tarafı. Mücadelede reformist hat aşılıp genel grev genel direniş çizgisine sıçranmaz, tüm hayatı kilitleyecek, daha kitlesel ve eylemin politik karakterine uygun bir tutum geliştirilmezse, tüm Avrupa işçi sınıfının birlikte hareket edeceği eylemler, grevler örgütlenmediği koşullarda devrimci bir kararlılık ve özveriyle sürdürülen eylemlerin başarıyla sonuçlanması zor görünüyor. Avrupa'da birbiri içine girmiş çok yönlü bağımlılığı olan Avrupa burjuvazisi işçi sınıfına nasıl birlikte saldırıyor zapt altına almaya çalışıyorsa Avrupa işçi sınıfının kazanımının yolu tüm Avrupa'zyı kapsayan ve birlikte örgütlenecek eylem programlarında geçiyor.

İtalya’da öğrencilerin en çarpıcı mesajı ise hükümeteydi. Hükümete “Eğer geleceğimizi esir alırsanız, biz de bu şehri ablukaya alırız” mesajı gönderen öğrenciler, meydanları, şehrin içindeki yolları ve hatta otobanları işgal etti. Zaman zaman siyasete ilişkin görüşlerini de ortaya koyan eski futbolcu Cantona, “bankaları boykot edin” çağrısında bulundu. "Bankalardan paralar çekilerek ekonomik ve toplumsal devrim gerçekleştirilebilir."

%DQJODGHü·GHWHNVWLO LüoLOHULH\OHPGH

Yunanistan Parlamentosu'nda yapılan oylamada bütçe tasarısı 142 oya karşı 156 oyla kabul edildi. Başbakan Papapdreu görüşmeler sırasında yaptığı konuşmada, “İflas etmeyeceğiz. 2012 senesinde ekonomi büyüme yoluna geri girecek” diyerek emekçilerin tepkilerini dindirmeye çalıştı.

Bangladeş’te çalışma koşullarını ve 1 Aralık’tan itibaren öngörülen asgari ücret artışınınpatronlar tarafından uygulanmamasını protesto eden binlerce tekstil işçisiyle polis arasında çatışma çıktı. Sahil kenti Çitagong’da yaşanan yoğun çatışmalarda polisin göstericilere göz yaşartıcı gaz ve plastik mermiyle saldırdığı ve saldırı sonucunda en az 3 kişi hayatını kaybettiği, 150 dolayında kişinin de yaralandığını belirtildi. Ayrıca başkent Dakka ve Narayangaj kentlerindeki gösterilere polisin saldırması sonucu 100 kişinin yaralandığı kaydedildi. Çittagong’da 4 bin kadar işçinin polisle çatıştığı, çatışmanın Çittagong İhracat Bölgesi'ndeki çoğu tekstil imalathanesi olmak üzere 300 kadar sanayi kuruluşunun kapatılmasına yol açtığı bildirilmişti. Fabrika patronları ve polis fabrikaların mümkün olan en kısa sürede yeniden açılacağını söylerken, asgari ücret artışının uygulanmadığı koşullarda işçilerin direnişi devam edecek. Tekstil işçilerinin asgari ücreti birkaç ay önce artırılmıştı, ücretler artışa göre ödenmediği için işçiler eylemlere başlamıştı.


iscimeclisi_5