Page 1

Seçim sonuçları: Liberaller için hüsran,

devrimciler için sıçrama olanağı!

Gezi’nin en büyük zayıflığının proleter sınıf ve antikapitalist dinamiklerinin zayıflığı, Gezi’ye destek verir görünen TÜSİAD, CHP, BDP ve onlar çevresinde öbeklenmiş liberal reformist orta sınıf anlayışlarıyla net sınır çekilmemesi, Gezi dışında kalan ve ona karşı kutuplaştırılan geniş işçi kesimleriyle sınıf temelinden bağ kuramaması… 17 Aralık krizinden itibaren ise, Berkin eylemleriyle yaratılan kısa ama önemli kesinti ve sarsıntıya karşın, siyasal-toplumsal iklim ve mücadelenin burjuva tape ve seçim siyasetine hapsedilmesine karşı daha etkin bir mücadele verilmemesi, ve Gezi’nin de Cemaat, CHP, MHP ittifakı çöplüğü çevresinde toplanmaya zorlanmasına karşın solun önemli bir kesiminde bile bunlarla net bir sınırın çizilmemesi, AKP’nin işini nisbeten kolaylaştırdı. ''8-9-10

yaşasın

sosyalist

işçi demokrasisi Sayı: 44 Nisan 2014 1 TL

Hiçbir burjuva partisi sandıkta hesap vermez…

BU ÇÜRÜMÜŞ DÜZENİ

İŞÇİLER YIKACAK

Seçim değerlendirme yazılarının olmazsa olmazıyla kazananlar ve kaybedenler ile başlayalım. Erdoğan’ın muhafazakar, otoriter, tavizsiz, gazlı, TOMA’lı siyaseti burjuvazinin belirli kesimlerini tam olarak memnun etmese de, CHP+MHP vs. gibi ittifakların kendi iç dizaynının başarısızlığı ve kitlelerin reddiyesiyle burjuvaziyi Erdoğan’a " 11 mahkum etmiştir.

Seçim sonuçları: HDP ve BDP HDP, Gezicilerin, solun, Kürtlerin, liberallerin en azından belli kesimlerinin seçimlerde ne yapacağını gözettiği bir partiydi. Ertuğrul Kürkçü ve Gezi’den belli bir prestij sahibi Sırrı Süreyya Önder gibi figürlerle, BDP ve çevresinde toplanmış çeşitli liberal reformist gruplarla, solda alternatif bir çekim merkezi olup olmayacağı soruluyordu. Seçimler bittiğinde il il seçim sonuçlarını açıklar ya televizyonlar… Biz sınıf bilinçli işçiler bunları değil, 1 Mayıs’ta hangi ülkede kaç işçinin sokağa çıktığını takip ederiz. Sandıklar işçi sınıfı ve emekçileri hipnotize ederler genellikle; işte bu büyü sokakta işçiler yürüdüğünde, fabrikada greve gittiğinde, plazada cayırtı kopardığında bozulur. Uyanır işçi sınıfı 1 Mayıslarda… Bugün AKP seçimlerin ardından hasar raporu çıkartıp bunu emekçi sınıflara fatura etmenin hazırlığında; uyuyacak mıyız?

Krizin büyümesinden, geminin karaya oturmasından korkuyor burjuvazi; peki ama bu geminin kürek mahkûmları olan bizlerin kaybetmekten korkacak neyi kaldı? Gezi olayları öcü gibi gösteriliyor, oysa özgürlük için ayağa kalkmanın bedelinden kaçılır mı hiç? İşçi sınıfının örgütlenmesini, eylemini, bilincini yükseltmesinin yolu açık değil, engeller var önümüzde; ne zaman olmadı ki? Özgürlük ve demokrasi küflü seçim sandıklarıyla değil, işçi sınıfının siyasette gücünü göstermesiyle gelebilir ancak.

1 Mayıs bizimdir Burjuvazi 1 Mayıslardan korkar. Biz işçilerin bu bir günlük saadeti, onuru, özgücümüze güveni tüm bir yıla yaymamızdan, bizi artık yönetemez olmaktan korkar. Bu yüzden patronlar devletteki memurları ve politikacıları aracılığıyla 1 Mayısları yasaklatır. İşçilerin en kolay ulaşılabilen, herkesçe görüldükleri meydanlara özgürce çıkmalarını istemez, onlara şehir dışındaki alanları işaret eder, barışçıl 1 Mayıs nutukları atar. Tarihte 1 Mayıslar patronların işçi sınıfını rahat yönetemediği her yerde bir kavga günü olmuştur, bundan sonra da olacaktır. İşçi sınıfının bu 1 Mayıs’ta da kavgadan kaçmayacağı görülecektir. 1 Mayıs işçi sınıfının dayanışma günüdür. Uluslararası bir mücadele günüdür. Patronlar sınıfı olan burjuvazinin yarattığı dünya paranın, çıkarın, bencilliğin, alışverişin dünyasıdır.

"3

" 12

Greif direnişine polis saldırısı 19 Aralık operasyonunu andıran bir saldırı ile fabrikaya kapıları kırarak, işçileri gaza boğarak giren jandarma ve TOMA destekli polis 90 işçiyi gözaltına aldı. Saldırı esnasından bir çok işçi yaralandı. Destek için fabrikada bulunan devrimciler ve devrimci basın çalışanları da saldırıda nasiplerini aldılar.

"4


2

işçi meclisi

Tarihin işçi sınıfına çağrısı

Bu yolda yalnız ve henüz güçsüz olabiliriz. Ancak zamanı gelen fikirler durdurulamaz! Güncel tarih sınıf fikrini, sınıf eylemini, sınıf örgütlenmesini, sınıf birliğini, sınıf siyasetini çağırıyor. Biz bu çağrıya kulak veren öncü işçilerle birlikte yürüyeceğiz! 30 Mart yerel seçimleri sonuçlandı. AKP oylarını korudu. CHP ve MHP oylarını arttıramadı. BDP ve Kürt ulusal reformist hareketi Kürdistan’da kendi sınırlarını bir kez daha çizerek belirginleştirdi, bir vitrin çalışma olarak “bizde bu da var” diyerek kurulan sol liberal parti HDP ise “iş olsun diye” bir varlık göstermenin ötesine geçmedi. CHP’nin ulusalcı sol arkasında dizilen minik parti ve hareketler ise her zamanki gibi depresif bir haldeler. AKP’nin Gezi’yle birlikte tarihinde ilk kez Türkiye genelinde yaygınlaşan bir toplumsal sokak hareketiyle karşı karşıya kalmasının ardından, 17 Aralık’la birlikte Gülen’in tetikçiliğini yaptığı AKP’yi geriletme operasyonu ilk raundunda kolay bir başarı kazanamamış oldu. Geçen süre içerisinde seçim atmosferinde yaptığı savunma hamleleriyle dağıttığı devlet aygıtını henüz toparlama fırsatını bulamamış AKP, seçimin ardından bu kez soluklanamadan Cumhurbaşkanlığı ve genel seçim atmosferinin içerisinde güç ve iktidarını koruma telaşına düşecek. Tapeler devam edecek, Erdoğan’ın bastırma amaçlı yaptığı tüm hamleler dışarıda ve içeride kaderini kendisine bağlamış olanlar haricindeki sermaye çevrelerinde daha büyük bir tepki uyandırmayı sürdürecek. Rejim ve devlet krizi büyüyecek. Bunun farkında olan AKP sözcüleri konuşmalarında “suhulet, sükûnet, itidal” çağrıları yapmak zorunda kalarak bangır bangır sevinemez haldeler. Balkon konuşmalarına dahi Pennsylvania gölgesi düşmüş halde, %45’lik oy oranlarına rağmen, ağız tadıyla bir “biz kazandık” diyemez durumdalar. Bu onların derdi… Bizim derdimiz, bizim umurumuzda olan ise işçi ve emekçi kitlelerin seçim sandığına da yansıyan tutumları. Bunun değiştirilmesi için hiçbir siyasal öznenin etkin bir çalışma yürütmüyor oluşu. Kendi çalışmalarımızın yetersiz-

liği… Bilindiği üzere CHP’sinden MHP’sine, BDP’sinden ulusalcı küçük sol partilere dek tüm düzen partileri, bu seçimlerde AKP’nin tapelerle ortaya saçılan mide bulandırıcı yolsuzluklarının ve buna yanıt olarak dozunu arttırdığı özgürlükler karşıtı uygulamalarının kendiliğinden bir oy düşmesi etkisi yaratması beklentisi içerisindeydiler. Böyle olmadı. Programatik tıkanmışlıkları gereği “faşizm” tahlili yapanlar, dümdüz devam ederek yeni dönemde AKP’nin ne kadar faşist bir parti, Erdoğan’ın ne kadar büyük bir diktatör olduğunu haykırmaya devam edecekler. Öte yandan onun toplumsal tabanını oluşturan işçi ve emekçi kitlelerin dönüşümünü sağlamak için sistemli bir çaba içerisine yapıları gereği yine girmeyecek, armudun pişip ağızlarına düşmesini beklemeye devam edecekler. Kısır bir döngüdür bu! Bu kısır döngünün sistem içi bir başka ifadesi, Türkiye toplumuna ilişkin yüksek tahlil havalarında yapılan “ne yaparsan yap solun oy bandı %30 abi” geyiğidir. “Sol” deyince örtük veya açık biçimde CHP’yi anlamanın, onun her sandık başarısızlığıyla depresyona girmenin öğrenilmiş çaresizliğidir. Oysa doğru ve bir dönüşüm yaratabilecek tek çizgi, sınıf siyasetidir. Siyasetin ısrarla sınıfsal

bir çizgiye ve karşıtlaşmaya oturtulmasıdır. Neoliberal dönemde meselenin çözümünün kuru kuruya bir “haklar ve özgürlükler” çatışmasında değil, sınıfların canlı ve uzlaşmaz çıkar ve karşıtlıklarının öne çıkartılmasıyla ancak bir devrim yoluyla çözümlenmesinde yattığının fark edilmesidir. Rejim krizinin ekonomik yönden hangi sınıflara fatura edileceğini ve edildiğini görmek ve göstermektir. Özgürlüğün ancak işçilerin sınıf bilinci, örgütlenmesi ve eylemiyle geleceğini savunmaktır. Siyasette işçi sınıfının sesi olmaktır. Gezinin liberal veya ulusalcı temelde tekrarını ve yozlaştırılmasını değil, daha açık proleter versiyonlarını, onun üst sürümlerini yaratmaktır. Sınıfın seçim sandıklarına sığmayacak hayal, özlem ve ihtiyaçlarının akacağı mücadele kanallarının oluşturulmasına omuz vermektir. Sınıfın partileşmesini sağlamak, burjuva partileri tir tir titretecek komünist bir devrim partisini ilmek ilmek örmektir. Bu yolda yalnız ve henüz güçsüz olabiliriz. Ancak zamanı gelen fikirler durdurulamaz! Güncel tarih sınıf fikrini, sınıf eylemini, sınıf örgütlenmesini, sınıf birliğini, sınıf siyasetini çağırıyor. Biz bu çağrıya kulak veren öncü işçilerle birlikte yürüyeceğiz!

1 Mayıs'ta 1 Mayıs alanlarına DİSK, KESK, TTB, TMMOB başkanları DİSK Genel Merkezi’nde yaptıkları ortak açıklamayla 1 Mayıs’ta Taksim’de olacaklarını belirttiler. Açıklamaya DİSK Genel Başkanı Kani Beko tarafından okundu. KESK Genel Başkanı Lami Özgen, TMMOB Başkanı Mehmet Soğancı ve TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Özdemir Aktan’da eşlik etti. Kani Beko, “1 Mayıs’ta Taksim’de olacağımızı ilan etmek için buradayız. Dileriz 1 Mayıs günü, geçmişte yaşanan 1 Mayıs’lar da olduğu gibi sıkıyönetim ilan edilmez. İşçiler özgür iradeleriyle birlik, mücadele, dayanışma günlerini Taksim alanında yerine getirirler ” diye konuştu. İşçi Meclisi’de 1 Mayıs’ta başta İstanbul’da Taksim olmak üzere tüm illerde işçi sınıfının kendi belirlediği tarihsel değer ve kazanım özelliği taşıyan 1 Mayıs alanlarında olacak.

İşçi Meclisi - Yerel Süreli Siyasi Dergi - Sayı: 44- Fiyat: 1 TL Pina Basım Yayım San. ve Tic. Ltd. Şti. adına sahibi Hüseyin Kezik Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Ali Filizler Adres: İstiklal Caddesi Balo Sk. No: 32  Kat. 2 Daire  No: 8 Beyoğlu/İstanbul Tel: 0 212 244 56 70 Hesap No: İş Bankası Koca Mustafapaşa Şubesi 1105 0792812 Baskı: Özdemir Matbaası Adres: Davutpaşa Cad. Güven Sanayii Sitesi C Blok No:242 Topkapı/İstanbul Tel: 0212 577 54 92


3

işçi meclisi

1 Mayıs bizimdir 1 Mayıs işçi sınıfının dayanışma günüdür. Uluslararası bir mücadele günüdür 1 Mayıs. Patronlar sınıfı olan burjuvazinin yarattığı dünya paranın, çıkarın, bencilliğin, alışverişin dünyasıdır. Onlar tüm dünyayı kendilerine benzetmişler, bütün dünyayı küresel çıkarları temelinde yönetirler. İşçi sınıfının uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günü yaklaşıyor. 1 Mayıs işçi sınıfının birlik günüdür. İşçi sınıfı her bir 1 Mayıs günü tüm dünyada ve ülkemizde, tüm şehirlerde en büyük meydanlarda bir araya gelir. Kendi içerisindeki katmanları, ayrımları, farklılıkları, ücret, güvence, eğitim, yaşam tarzı farklarını bir gün için bile olsa bir kenara koyarak, onların üzerine çıkıp birlik olarak meydanları doldurmanın coşkusunu yaşar. Ne kadar kalabalık, ne kadar büyük, ne kadar güçlü, ne kadar canlı bir sınıf olduğunu kendisine ve tüm topluma gösterir. Tatil hakkını işletemiyorsa kendisini her gün boğan zoraki çalışmayı bir günlüğüne fiilen bırakarak, tatilse en güzel giysilerini üzerine çekerek kadınlıerkekli, eşi, dostu, kardeşi, fabrikadaki, plazadaki yoldaşıyla sokaklara akar, sloganlarını atar, meydanları hıncahınç doldurur. Bu yüzden burjuvazi 1 Mayıslardan korkar. Biz işçilerin bu bir günlük saadeti, onuru, özgücümüze güveni tüm bir yıla yaymamızdan, bizi artık yönetemez olmaktan korkar. Bu yüzden patronlar devletteki memurları ve politikacıları aracılığıyla 1 Mayısları yasaklatır. İşçilerin en kolay ulaşılabilen, herkesçe görüldükleri meydanlara özgürce çıkmalarını istemez, onlara şehir dışındaki alanları işaret eder, barışçıl 1 Mayıs nutukları atar. 1 Mayıs işçi sınıfının mücadele günüdür. İşçiler bugün patronların dayatmalarına boyun eğmezler. İşçiler bugün devletin dayatmalarına boyun eğmezler. İşçiler bugün sendika bürokratlarının ve liberallerin dayatmalarına boyun eğmezler. 1 Mayıs’ta işçi sınıfı bayram gününü tarihsel mücadelelerle kazandığı meydanlara akarak kutlar. Başbakanın, patron örgütlerinin, valilerin, polis müdürlerinin yasaklarına rağmen bu 1 Mayıs da 1 Mayıs alanlarında kutlanacaktır. İstanbul’da bu yer Taksim’dir! Ankara’da bu yer Kızılay’dır! 1

Mayıs Meydanı her şehirde kentin en büyük ve en canlı meydanı, işçilerin bu günü kutlamayı kendi iradeleriyle seçtikleri meydandır; devletin gösterdiği meydan değildir ve olamaz! Zamanımıza hükmeden patronlar, dolaştığımız, gösteri yaptığımız mekânlara da hükmetmek isterlerse, onlara yanıtımız her zaman anladıkları dilden olmuş ve olacaktır. Bu yüzden tarihte 1 Mayıslar patronların işçi sınıfını rahat yönetemediği her yerde bir kavga günü olmuştur, bundan sonra da olacaktır. İşçi sınıfının bu 1 Mayıs’ta da kavgadan kaçmayacağı görülecektir. 1 Mayıs işçi sınıfının dayanışma günüdür. Uluslararası bir mücadele günüdür 1 Mayıs. Patronlar sınıfı olan burjuvazinin yarattığı dünya paranın, çıkarın, bencilliğin, alışverişin dünyasıdır. Onlar tüm dünyayı kendilerine benzetmişler, bütün dünyayı küresel çıkarları temelinde yönetirler. Onların karşısında işçilerin kendi güçlerini tüm dünyada aynı gün göstermeleri, aynı gün hep birlikte sokağa çıkmaları da tesadüf değildir. İşçi sınıfı da, çıkarları patronlara tam tersi yönde ancak benzer biçimde küresel bir sınıftır. Ulus, milliyet, din, cins ayrımıyla patronlar sınıfı tüm dünyada işçileri bölseler de, bir günlüğüne de olsa bütün dünyadaki işçiler bu ayrımların üzerinde bir birliği mücadele içerisinde yaratabilecekleri bir dayanışma ruhunu kuşanırlar. Bütün uluslardan Amerikalı-Avrupalı-Afrikalı işçiler, aynı coğrafyadaki farklı uluslardan, Türk-Kürt-Arap işçiler sınıf çıkarlarının ortak, güçlerinin bir olduğunu hissederler. Beraber sokağa çıkar, beraber slogan atar, beraber çatışır, beraber yürürler. Birbirleriyle dayanışmalarını sergilerler. 1 Mayıs işçi sınıfının bugünü ve geleceğidir. Seçimler bittiğinde il il seçim sonuçlarını açıklar ya televizyonlar… Biz sınıf bilinçli işçiler bunları değil, 1 Mayıs’ta hangi ülkede kaç işçinin sokağa çıktığını takip ederiz. Sandıklar işçi sınıfı ve

emekçileri hipnotize ederler genellikle; işte bu büyü sokakta işçiler yürüdüğünde, fabrikada greve gittiğinde, plazada cayırtı kopardığında bozulur. Uyanır işçi sınıfı 1 Mayıslarda… Bugün AKP seçimlerin ardından hasar raporu çıkartıp bunu emekçi sınıflara fatura etmenin hazırlığında; uyuyacak mıyız? Krizin büyümesinden, geminin karaya oturmasından korkuyor burjuvazi; peki ama bu geminin kürek mahkûmları olan bizlerin kaybetmekten korkacak neyi kaldı? Gezi olayları öcü gibi gösteriliyor, oysa özgürlük için ayağa kalkmanın bedelinden kaçılır mı hiç? İşçi sınıfının örgütlenmesini, eylemini, bilincini yükseltmesinin yolu açık değil, engeller var önümüzde; ne zaman olmadı ki? Özgürlük ve demokrasi küflü seçim sandıklarıyla değil, işçi sınıfının siyasette gücünü göstermesiyle gelebilir ancak. Biz işçiler patronlar için değil, kendimiz için bir sınıf olduğumuzda, kendi özlem ve hayallerimizi gerçek kılmayı başardığımızda gelir özgürlük. Ulusal-cinsel-sınıfsal köleliğimize son vermek için yürüttüğümüz mücadelede en güzel elbisemizle, işçi tulumuyla sokakları zapt edip Gezi’nin proleter tekrarını yaşattığımızda sokaklarda yürür özgürlük. Zamanda ve mekânda özgürlük burjuva demokrasisiyle değil, sosyalist işçi demokrasisiyle gelir ancak. Bu yüzden bu 1 Mayıs’a şimdiden hazırlanalım, en kitlesel biçimde katılalım, özgürce sokaklarda ses verelim. Herkese insanca koşullarda çalışma ve yaşam hakkı! Esnek, güvencesiz çalışmaya, düşük ücretlere, taşeronluk sistemine son! Plazaların, villaların, AVM’lerin saltanatını, sınıfsal-cinsel-ulusal köleliği yıkacağız! Sermaye için değil işçiler için demokrasi! Yaşasın Sosyalist İşçi Demokrasisi! Yaşasın 1 Mayıs, Biji Yek Gulan, Yaşasın Komünizm!


4

işçi meclisi

Greif direnişine polis saldırısı Greif işçilerinin TİS görüşmelerinde patronun işçilerin taleplerine dalga geçercesine verdiği karşılık üzerine sürecin tıkanmasının ardından başlattıkları fabrika işgaline 60.gününde polis sabah vakti baskını yaptı.

19 Aralık operasyonunu andıran bir saldırı ile fabrikaya kapıları kırarak, işçileri gaza boğarak giren jandarma ve TOMA destekli polis 90 işçiyi gözaltına aldı. Saldırı esnasından bir çok işçi yaralandı. Destek için fabrikada bulunan devrimciler ve devrimci basın çalışanları da saldırıda nasiplerini aldılar. Saldırı sırasında 13 işçi çatıya çıkarak direnişe buradan sürdürdü. Saldırının duyulmasının hemen ardından destekçiler ve evlerinde bulunan Greif işçileride fabrika önüne koştu. Çatıdaki direniş sürerken fabrika önündede yüzlerce insan beklemeye başladı. Akşam saatlerinde de gözaltından çıkan Greif işçileride

fabrika önüne geldi. İşçiler yaptıkları ilk açıklama da saldırıyı kınarken direnişin süreceğini belirtiler. Fabrika önünde polisin tehditlerine rağmen sabahlayan işçilere 61. gününde polis yine saldırdı.

Polis saldırısına rağmen dağılmayan eylemciler fabrika yakınında bekleyişlerini devam ediyor. Diğer tarfatanda bir ekip işçi DİSK’e giderek saldırı karşısında direnişe sahip çıkılmasını ve fabrika önünde birlikte çadır açılmasını istedi. İstekleri

karşılık bulmayan işçiler DİSK içinde de beklemeye başladılar. Greif direnişi fabrika işgali evresinden fabrika ve DİSK’te bekleyiş evresine geçerek sürüyor.

İşçi Meclisi’nin çağrısı:

Her yer GreiV, her yer direniş! Greif işçilerinin 60 gündür sürdürdüğü fiili kitle grevi ve fabrika işgali, Türkiye’de son dönemlerin en önemli işçi eylemidir. Greif işçileri, Türkiye işçi sınıfının mücadelesinde önemli bir kilometre taşı, bir sıçrama dinamiği ve eşiğinin ifadesidir. Greif işçileri, çürümüş sendika bürokrasine değil, taban inisiyatif ve örgütlülüğüne dayanan bir direniş sürdürüyorlar. Greif işçileri, burjuvazinin sefil temsili seçim kapanına değil kendi özgüç ve inisiyatiflerine dayanan bir direniş sürdürüyorlar. Greif işçileri, kendi mücadele istemleriyle ayaktadır. Greif işçileri, işçi sınıfının sesi ve umududur. Halen burjuva güçler arasındaki çatlaklardan “yüksek politika” yapmaya çalışan sınıf körlerinin beklediğinin aksine, seçim sonrasına sermaye ve devletinin ilk saldırısının “Cemaate” filan değil Greif işçilerinin direnişine olması, burjuvazi için “seçim sonrası istikrar”ın ne anlama geldiğini de açıkça ortaya koymaktadır. Aralarındaki güç ve iktidar çekişmeleri ne olursa olsun, ABDsi, ABsi, TÜSİAD’ı, MÜSİAD’ı, TUSKON’u, AKPsi, CHPsi hepsi işçi sınıfına karşı tek bir vahşi sömürücü sınıf ve diktatörlük aygıtının bileşenidirler. Greif direnişi, işçi sınıfının sınıf karakterini tahrip eden, kat kat köleleştirici taşeronluk sistemlerinde açılan bir gedik olarak hepsini aynı ölçüde korkuttu. Greif direnişi, işçi sınıfını sermaye adına kontrol altında tutup satan çürümüş sendika bürokrasinin surlarında açılan bir gedik olarak hepsini aynı ölçüde rahatsız etti. Greif direnişi, işçi sınıfının kendi bağımsız mücadele kararlarını kendi taban organları ve inisiyati-

fiyle aldığı bir direniş olarak tüm sermaye ve devlet zevatını aynı ölçüde tedirgin etti.

işçilerin mücadele istemlerini her yerde yükseltmek için, sokağa eyleme!

Greif direnişi, işçi sınıfının sınıf savaşımında önünde yeni bir yol açmaya başladığı için hepsini aynı ölçüde telaşlandırdı.

İşçi Meclisi

Greif direnişi, işçi sınıfı ile devrimci inisiyatifin, kahrolsun ücretli kölelik düzeni sloganının bütünleştiği bir direniş olduğu için hepsini aynı ölçüde endişelendirdi. Greif direnişi, işçi sınıfına karşı vites büyütecek saldırıların önünde tüm işçiler için esinleyici ve öncü bir direniş mevzisi olduğu için “Greif sorununu çözmeden kemer sıkma paketini, Ulusal İstihdam Stratejisi paketlerini uygulayamayız” parolasıyla bir şafak operasyonu düzenlediler. Greif işçilerinin direnişi, polis saldırısına karşı çatıda devam ediyor. Greif işçilerinin direnişi, İstanbul’da, Ankara’da, öncü işçilerin, devrimcilerin olduğu her yerde devam edecek. Şimdi her yer Greif, her yer Greif direşine saldıran sermaye ve devletini protesto, her yer Greif işçileri ile eylemli dayanışma, her yer Greif direnişidir. Polis derhal fabrikadan çekilmelidir. Gözaltına alınan işçi ve devrimciler derhal serbest bırakılmalıdır. Greif işçilerinin mücadele istemleri derhal kabul edilmeli, atılan tüm işçiler haklarıyla birlikte işe geri alınmalıdır. Taşeronluk sistemi kaldırılmalıdır. İşçiler toplu sözleşmelerini kendi taban inisiyatif ve komiteleriyle yürütmelidir. Greif işçileriyle dayanışma için, Greif


5

işçi meclisi

Greif direnişi ile dayanışma eylemleri İstanbul’da kurulan Greif İşçileriyle Dayanışma Komitesi, Greif İşçilerine destek vermek ve direnişin sesini daha çok alana yaymak için bir eylem gerçekleştirdi. Saat 13.30 Kabataş tramvay durağında buluşan buluşan komite bileşenleri, Fındıklıya doğru yürüyerek Fındıklıda bulunan SGK İstanbul Bölge Müdürlüğü önünde basın açıklaması gerçekleştirdile “Greif İşçisi yalnız değildir!” pankartının açıldığı eylemde , “Taşerona köle olmayacağız!” dövizleri taşındı, yürüyüş sırasında “Greif işçisi kazanacak!”, “İşgal grev direniş!”, “Greif işçisi direnişin simgesi!”, “Her yer Greif her yer direniş!” ve “Bu daha başlangıç mücadeleye devam!” sloganları

atıldı. SGK önünde basın açıklaması okundu.“Greif patronu fabrikayı kapattığını ilan ediyor. Oysa yaptığı, irili ufaklı tüm taşeroncuların yaptığıdır. İşçilerin haklarını gasp etmek için isim değişikliği yapıyor. Zaten daha önce planladıkları gibi Sunjut şirketini kapatıp Greif çatısı altında birleştiriyor. Direnişi kırıp Greif adıyla işçileri kölece çalıştırmaya kaldığı yerden devam etmek istiyor.

Bursa

Greif direnişine sabah gerçekleştirilen polis saldırısına karşı birçok ilde olduğu gibi Bursa’da dayanışma eylemi yapıldı. Greif İşçileriyle Dayanışma Platformu’nun çağrısıyla yapılan eylem Setbaşı’nda başladı. Eylemde “Bu daha başlangıç mücadeleye devam! İşgal, grev, direniş!” pankartı açıldı. Eylemde “Gözaltılar serbest bırakılsın!”, “Taşerona köle olmayacağız!”, “Kahrolsun sendika ağaları!”, “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek!” , “İşgal,Grev, Direniş” sloganları eşliğinde Heykel’e kadar yürüyüş gerçekleştirildi. Sağanak yağışın altında gerçekleştirilen eylem de yol boyunca bilgilendirme açıklamaları yapıldı. Heykel’de yapılan basın açıklamasında direnişteki işçiler selamlandı. Polisin derhal geri çekilmesi ve işçilerin taleplerinin koşulsuz kabul edilmesi çağrısı yapıldı. Greif Direnişiyle Dayanışma Platformu’nun örgütlediği eyleme İşçi Meclisi, BAMİS-BATİS, DHF, EHP, ESP, ve Halk Cephesi de destek verdi.

İzmir

İzmir’de Greif işçileriyle dayanışma eylemine polis saldırdı.14.00'de Kemeraltı’da toplanıp Valiliğe yürümek isteyen kitleyi polis çevirerek engellemeye çalıştı. Sloganlarla direnen kitle polis barikatını aşıp Valiliğe yürüdü. Valiliğin önünde sloganlar eşliğinde Greif direnişine devlet saldırısı teşhir edildi ve Greif işçilerine dönük istemler dile getirildi. 40 eylemci daha sonra polisin taciz ve tehditlerine karşın oturma eylemi başlattı. Polis oturma

Greif’in soluğu Taksim’de 12 Nisan Cumartesi Günü saat 14.00' da Galatasaray Lisesi önüne eylem çağrısı yankı buldu. Taksim bir kezde onurlu Greif işçisinin mücadelesiyle yankılandı! Greif Dayanışma Komitesinin çağrıcısı olduğu basın açıklaması gerçekleştirildi. Basın açıklamasına geçilmeden işçi temsilcisi Engin Yılgın saldırıdan sonraki direniş sürecini aktardı. Gerçekleşen basın açıklamasında; Direnişin her yere yayılması gerektiğini, Greif ’in sesi her yerde yankı bulması gerektiği vurgulandı.Gözaltına alınan işçilerin derhal serbest bırakılması çağırısında bulunuldu Eylem boyunca “ Bu daha başlangıç mücadeleye devam, her yer greif her yer direniş, işgal grev direniş, taşerona köle olmayacağız” sloganları atıldı. NOT: Eylem sonunda gözaltına alınan alınan Greif işçisilerinin serbest bırakıldığı haberi elimize ulaştı.

Ankara

Greif direnişine bu sabah gerçekleştirilen polis saldırısına karşı birçok ilde destek eylemleri gerçekleştirildi. Ankara’da da Greif İşçileriyle Dayanışma Platformu bir destek eylemi gerçekleştrdi. Saat 18'de Güvenpark’ta başlayan basın açıklamasına birçok devrimci, demokrat kurum ve işçiler katıldı. Gerçekleştirilen basın açıklamasından sonra açık kürsü yapılarak direnişe destek mesajları gönderildi. Ardından oturma eylemi ve halaylarla eyleme devam edildi. Saat 19:30'da ise “Yaşasın sınıf dayanışması”, “İşgal, grev, direniş” sloganlarıyla eylem sona erdi. Dayanışma Platformu adına gerçekleştirilen basın açıklamasının bir bölümü ise şöyle: Polis terörü sökmeyecek! Direnen GREİF işçileri

eylemi yapan direnişçilere biber gazı ve coplarla saldırdı. Direnen eylemciler polis araçlarına zorla götürülerek gözaltına alındı.

kazanacak! Her yer Greif her yer direniş! Başta taşeron köleliği olmak üzere sosyal hakları için fabrikalarını işgal ederek direnişe geçen ve 60 gündür birçok saldırı ve provakasyon girişimine karşı kararlılıklarını sürdüren Greif işçilerine bu sabaha karşı polis ve jandarma ekipleri vahşice saldırdı.

Birçok işçi darp edilerek gözaltına alındı. Destek için fabrikada olanlar da dahil birçok direnişçi ağır yaralı. Bir grup işçi fabrikanın çatısına çıkarak direnişlerini sürdürüyor. Fabrika çatısında direnişe devam eden işçiler gözaltıların serbest bırakılmasını, haklı ve onurlu taleplerinin derhal kabul edilmesini istiyorlar.


6

9işçi

işçi meclisi

Burjuva devlet krizini sokak

siyasetiyle derinleştirelim!

Neoliberal burjuva demokrasisi özü itibariyle tekçiliği esas almaz, tüm kimlik ve yapıları artıdeğer sömürüsünü azamileştirebilecek şekilde kapsamayı, çelişki ve çatışmaları yumuşatmayı, yönetilebilir hale getirmeyi hedefler... Çoğunlukta olan açlığın kendi gücünü görmeye ihtiyacı var. Kendi geleceğini hayal etmeye, kurgulamaya ve kurgusunu gerçek kılmaya… En temel ihtiyaçlarımız, bugün toplumsal zenginlik birikimi onca büyümüşken hala tehdit altındaysa, sınıfın büyük bölümü hala temel ihtiyaçlarını karşılayıp karşılayamama noktasındaysa, çoğumuz geleceksizlik sarkacı ve yaşamda kalma güdüysüyle AKP’nin “hayırsever kapitalist devletinin” sadakasına mahkum bırakıldıysak biyolojik olduğu kadar düşünsel, duygusal, ruhsal olarak da açlık ve sefalete sürüklenmiş durumdayız demektir. Tam da bunun için çoğunlukta olan bizlerin kölece çalışmak-yaşamak-yönetilmek istemediğimizi yanıbaşımızdaki sınıf kardeşlerimizle yan yana gelerek konuşmaya, paylaşmaya, örgütlenmeye ihtiyacımız var. Biliyoruz ki çoğunlukta olan açlık, kapitalist sistemde açlığını büyütme pahasına meta ve hizmet üretirken kendisini sınıf olarak oluşturan sınıf mücadelesini de üretir. Çünkü, “Üretme eylemi sadece nesnel koşullarda değişiklik yapmak değildir. Örneğin köy kasaba olur, vahşi doğa temizlenir tarla olur. Fakat üreticiler de değişirler, kendilerine yeni nitelikler katarlar, kendilerini üretim içinde geliştirirler, yeni güçler ve düşünceler, yeni ilişki tarzları, yeni ihtiyaçlar ve yeni dil geliştirirler.”(Grundrisse, Marx) İşçiler, fabrikalarda, işyerlerinde, plazalarda her gün devinim halinde. Sınıflaşma süreci, kendisi için sınıf olması, bu devinim içerisinden gerçekleşecek. Birer arı kovanı misali uğuldayan üretim alanlarında, yaşam alanlarında, okullarda seslerimiz birbirine karışarak çoğalacak, güçlenecek. 4 ay sonra cumhurbaşkanlığı seçimi var. Sonra da genel seçim. Tekelci burjuvazi ve küresel mali oligarşi seçim konjontürünü yaşanan devlet krizini aşmak için değerlendirmeyi hedefliyor. Yerel seçimler bunun ilk etabıydı. Sonuçlar yakın vadede bir çözümü olanaklı kılmış değil. Ancak bu küresel mali oligarşinin öngördüğü bir senaryoydu. Seçim öncesi dolar ve euro’nun düşmesi ve borsanın toparlanmaya başlaması, yerel seçimlerde çıkan tablonun küresel mali oligarşi cephesinden önden satın alındığını gösteriyordu. Seçim sonuçları içte özellikle liberal çevreler başta olmak üzere umudunu sandığa bağlayan herkeste bir hayalkırıklığı ve umut kırımına yol açarken küresel mali oligarşi cephesinden resmin bütününe hakim olmanın verdiği bir rahatlık sözkonusu. Strateji oyunlarında kısa erimli senaryolar değil birkaç hamle sonrasını da hesaba katan bir oyun kuruculuğu devrededir. AKP küresel mali oligarşinin küresel-bölgesel güç ilişkilerine karşıt yönde hamlelerine devam ederse ergeç oyun dışı bırakılacaktır. Bunun kanlı mı kansız mı olacağını belirlemede bir karşılığı vardır seçimlerin. İplerin sıkı sıkıya tutulmasını gerektiren bir jeopolitik durum ve konjontürün varlığında elbette bu öyle kolayca yapılabilecek bir tercih değildir. Zira kaos aralığı her zaman öngörülemez sonuçlara da gebedir. Hele de isyan ve direnişin fay hattının geçtiği bir Türkiye’de. Gezi isyanının ardçı sarsıntılarının eksilmediği ve önümüzün de 1 Mayıs ve Haziran direnişinin yıldönümü olduğu şu günlerde. Bu yüzden her hamle ince elenip sık dokunacak, AKP’nin çizgi içerisine çekilmesinin tüm

olanakları zorlanacaktır. Bizim burjuvazinin rejim krizini, tekelci kapitalist devletin krizini derinleştirmekten başka çaremiz yok. Çünkü bizim sokak siyasetimize alan açacak olan, yakıcılaşmış ihtiyaç ve özlemlerimizin, özgürlük talepimizin karşılık bulacağı seçenek budur. Mevcut durum içerisinde tekelci kapitalizmin önünü görmeye başlaması, bizim çanımıza ot tıkayabilmesi anlamına gelmektedir. Neoliberal burjuva demokrasisi özü itibariyle tekçiliği esas almaz, tüm kimlik ve yapıları artıdeğer sömürüsünü azamileştirebilecek şekilde kapsamayı, çelişki ve çatışmaları yumuşatmayı, yönetilebilir hale getirmeyi hedefler. Türkiye’nin 2000'li yıllardaki serüveni neoliberal yönetişimciliğin her alan ve soruna doğru genişlemesi anlamına gelen adımların atılmasını içerir. AKP, 28 Şubat konjonktürüyle iyice baskılanan toplumsal kesimleri, katı bir Kemalizmle ötekileştirilen toplumun ağırlıklı bir bölümünü sisteme daha içeriden dahil edilmelerini sağladı. Öte yandan katı ulus devlet çizgilerini küresel mali oligarşiyle uyumlu hale getirmek için hamleler yaptı. Devletin daha önceki kırmızı çizgileri Güney Kürdistan başta olmak üzere Kürt sorununda, Ermeni sorununda, ezilen mezhep ve azınlık dinleri konusunda tedrici olarak değişmeye başladı. AKP, rejim krizinin birer unsuru olan tüm sınıfsaltoplumsal-ulusal sorun ve çelişkileri neoliberal sermaye birikim rejiminin önünde engel oluşturan tüm eski katı yapı ve ilişkileri yeniden yapılandırarak ilerledi. Onun bu performansı içinden geldiği “abdestli sermaye”nin yanısıra TÜSİAD’ı da arkalamasını sağladı. AB ile üyelik müzakerelerine başlanması ve atılan yapısal düzenleme adımlarıyla liberal çevrelerin desteğine mazhar oldu. AKP muhafazakarlık katsayısı oldukça yüksek olan Türkiye toplumuna bu adımların taşınması yönüyle de kullanışlı bir aktördü. Neoliberalizm burjuvazinin değişmez kırmızı çizgisi olan kapitalist sömürünün azamileştirilmesini ve devamlılığını sağlamak için farklılıkları (elbette ücretli kölelik sistemine ve tekelci kapitalizmin şiddet tekeline, azami sömürü-azami egemenlik ilkesine karşı kolektif davranma-örgütlenme dinamiklerini ortadan kaldırarak) içeriden nüfuz ederek yönetir, “öteki”ye, ulusal-cinsel-mezhepsel-dinsel vb. farklı kimliklere (elbette sınıf kimliği hariç) sınıfsal-toplumsal-ulusal mücadelelerle sınırları genişleyip daralan bir görünürlük kazandırarak burjuva sınıf egemenliğinin toplumsal temelini genişletecek şekilde kısmen özerklik tanır. AKP’yi 2011 yılına kadar tüm burjuva kesimleri açısından makbul kılan tam da bu neoliberal yeniden yapılandırma adımlarını atmış olmasıdır. Ancak AKP asıl olarak dayandığı burjuva kesimlerine sermaye aktarımına giriştiğinde ve devlet gücünü kullanarak bu kesimin önünü

düzlemeye yöneldiğinde TÜSİAD tarafından sıklıkla uyarılmaya başlandı. Dış politikada da yine küresel mali oligarşinin küresel-bölgesel politikalarıyla çelişen adımlarıyla tekelci burjuvazinin eleştiri dozajı iyice arttı. AKP-cemaat çatışması da 2012 yılına kadar benzer bir gelecek projeksiyonuna sahip olan koalisyonun AKP’nin başlatmış olduğu bu restorasyon süreciyle birlikte çatırdamaya başladı. AKP son dönemde, rejim krizini yönetilebilir hale getirmek bir yana derinleştirdi. Tekelci burjuvazi, AKP’nin her an patlamaya hazır bir mayın gibi, artık ipin ucunu elinden kaçırdığı ve hükümette kalıp konumunu sağlamlaştırmaya ayarlı günübirlik hamlelerle ilerlediği için öngörülemez durumu nedeniyle oldukça tedirgin. Diğer yandan Gezi Direnişi ile başlayan isyan dalgası sönümlenmiş değil. 17 Aralık ile AKP hükümetinde cisimleşen tepki ve öfke birikimi yeniden alevlendi. Ancak Hükümet istifa sloganlarının yerini hükümeti sandıkta götürmek için 30 Mart sandık siyaseti aldı. Yerel seçimler geçti. Sandık kitlelerdeki gerilimi düşüren bir etki yapmadı. Devlet krizinin de hafiflemek bir yana derinleşeceğini söylemek için kahin olmak gerekmiyor. Varolan rejim krizi ve burjuva devletin krizi bu haliyle daha uzun süre sürdürülebilecek durumda değil. Her an, her olay ve gelişme kıvılcım etkisi yapabilir. Sistemin tüm unsurları hareket halindeyken, bardak dolup taşma noktasına gelmiş vaziyetteyken onu taşırmadan yaşamak her an sırat köprüsünden geçmeye benzer. Burjuvazi, krizini tüm unsurları yeniden yapılandırarak çözemediği koşullarda sistemi tehdit eden toplumsal çelişki ve çatışmalar kendisini gösterecektir. Gezi kitlesi cephesinden öfkenin kaynağı olan AKP sandıkta geriletilememiş oldu. Tüm toplumsal-sınıfsal çelişkiler de yerli yerinde hem de daha da derinleşmiş olarak durmakta. Tekelci kapitalist devletin önündeki tüm çelişkileri baskılayıp geriye doğru çözme stratejisi de yeni saldırı ve baskı politikalarıyla


7

işçi meclisi

devrede. İşçi sınıfının sanayideki bölüğünün büyük oranda AKP’ye desteğini sürdürüyor olması, Gezi isyanının sınıfsal yönünün zayıflığı, kitleler içerisinde sistemin sigortası olan seçimlerin, temsili demokrasinin kurum ve ilişkilerinin yıpranmış olmasına rağmen etkinliğini sürdürüyor olması bugünkü en temel handikaplarımızı oluşturmaktadır. Bu tablonun içerisinde, bu tablonun oluşmasındaki katkısıyla liberal reformizmi anmadan geçmeyelim. Liberal reformizmin en büyük günahı çoğulcu, katılımcı demokrasi hedefiyle, liberal demokrasinin derinleştirilmesinden öte bir şey olmayan radikal demokrasi söylemiyle neoliberal burjuva diktatörlüğünün sınırlarına çarpa çarpa çığlıklaşan özgürlük arayışları ve demokrasi talepleriyle sokak siyasetinin tadını almış olan kitleleri yeniden burjuva demokrasisi idealine çağırmalarıdır.

mak gerekiyor. Sokak siyasetinin tadına varmış olan kitleleri temsili demokrasinin sınırlarına hapsederek, sandıktan AKP’yi geriletme stratejileri geliştirenler karalar bağlasın. Öte yandan hızlıca 1 Mayıs’ı merkeze alarak işçi sınıfı ve emekçilerin gündemini farklılaştıramazsak bu nesneleştirilme harekatı kitleler üzerinde etkide bulunacak ve bir dahaki patlama anına kadar yeniden bir kabuğuna çekilme süreci yaşanacaktır. İsyan ve direnişimize, ‘bu milletten bir şey olmaz’da vücut bulan bir ruh halinin sirayet etmesi -orta sınıfların mevcut havasının egemen olması da diyebiliriz- en büyük tehlikedir. Gezi kitlesine tam da bu bir şey çıkmaz denilen kesimi, işçi sınıfı ve emekçilerin en güvencesiz, en geleceksiz, en

AKP’den kurtulmayı küresel mali oligarşiye ve burjuva kesimler arası çelişki ve çatışmalara havale eden yaklaşımlar, seçim öncesi sandığın gücünü, etkisini zayıflatacağı, hatta seçimlerin yapılmasını bile riske edebileceği kaygısıyla kitlelerin sokağa çıkmaması, tape siyasetinin nesnesi haline gelmesi için ellerinden geleni yaptılar. Berkin Elvan’ın cenazesi belki Gezi’den de büyük bir kalkışmaya yol açabilecekken onu bir cenaze töreni sınırlarına çekerek ülkenin dört bir yanında sokağa çıkan işçi ve emekçileri, okulları boykot eden gençliği dizginleme çabası içine girdiler. En çarpıcı olanı HDP’nin arkasına dizilenlerin tavrı olsa gerek. Kürdistan’da Erdoğan’ın seçim mitingi öncesi ikinci Berkin Elvan vakası yaşanmış olmasına rağmen Gezi öncesinin rutini olan basın açıklamalı protestolarla yetinilmesi, bu sınırların aşılmaması ve seçimlerin güvenliğine halel getirilmemesi için gösterilen azami çabayı kaydetmek yeterlidir Bir seçim konjonktürünün içindeyiz. İlk etabı bitti. Buradan çıkarttığımız derslerle, #Oyumsokağa diyenleri çoğaltacak, ideolojikpolitik olarak bu seçeneği pratiğin, sokak siyasetinin gücüyle -önümüzün 1 Mayıs, Haziran günleri olmasının avantajını da kullanarak- güçlendirecek bir duruşa ihtiyacımız var. Şimdiden önümüze bir başka sandık dayatılıyor. İşçi sınıfı ve emekçileri yine sandık siyasetiyle sersemletip Tayyip’in köşke çıkmasını engellemenin yolu olarak oy hesapları yapanlara 18. Brumaire’i tarihin çöplüğüne gömenin sandık değil Paris Komünarları olduğunu hatırlatalım. Hemen şimdi harekete geçmeliyiz. Oyumuzun rengi belli. Hepsini tarihin çöplüğüne göndermek için bugünden sokakları, meydanları kuşatmalıyız. Erdoğan seçilmesin de kim seçilirse seçilsin anlayışıyla hareket edildiğinde kitlelerin bu yönde mobilizasyonu sağlandığında karşı karşıya kalacağımız tehlikeyi şimdiden görelim. Doğrultu kazandıracak olan 1 Mayıs. Sınıf temelinde bir karşıtlık eksenini oluşturabilirsek bu fasit daireyi yıkabiliriz. Burjuvazinin, seçim konjonktürünü Haziran isyanını soğurmak için değerlendirmesi onun sınıf karakterinin, sınıf programının, sınıfsal tutumunun bir sonucudur. Bizim sınıf karakterimiz, programımız, duruşumuz ise sokağın ateşini sürekli harlamaktan geçiyor. Gezi kitlesini salt seçmene indirgeyerek nesneleştiren yaklaşımların seçim sonuçlarından sonra yaşadıkları ruh haline bak-

1 Mayıs’a, isyanın ayı Haziran’a yürüyoruz. Beynimizin seçimlerle ve burjuva demokrasisinin türlü çeşit kurum ve ilişkileriyle sulanmaması için şaşmaz rotamız sınıf siyasetimiz, sınıf programımız olmalıdır. Bizim ısrarla çağrısını yapacağımız yer de sokaktır. 1 Mayıs Taksim meydan savaşına şimdiden hazırlanalım. Burjuva devleti yönetemez kılacak olan bizim 1 Mayıs performansımız ve sonrasında Haziran isyanının yıldönümünü nasıl karşılayacağımız olacaktır. ağır çalışma ve yaşam koşulları altında ezilen kesimlerini örgütleyerek kattığımızda dengeler sarsılacak. Burjuvazi sınıfsal çıkarlarını tüm toplumun genel çıkarları olarak sunarak kitleleri kendi davası için mücadeleye koşar. Burjuvazinin kendi çıkarlarını tüm toplumun çıkarları olarak gösterebilmesinin dinamikleri -sınıfsal karşıtlık ve çelişkinin derinleşmesi ve burjuvazinin tarihsel olarak ilericiliğini kaybetmiş olmasıyla- görece daralmış olmasına rağmen varlığını sürdürmektedir. Tüm köklü yapısal dönüşüm süreçlerinde burjuvazi, bu süreçlere eşlik eden siyasal-toplumsal kriz dinamiklerini (işçi sınıfı ve emekçilerin eskisi gibi yaşamak-yönetilmek istememe istem ve taleplerini manipüle ederek) dönüşüm sürecinin payandası haline getirmeye çalışır. Rejim krizinin hafifletilmesi veya aşılmasının tek yolu budur.

Çok açık, bugün AKP’nin işçi sınıfı ve emekçilerin en güvencesiz, yoksul, geleceksiz kesimlerinin ağırlıklı bir bölümünü yedekleyebildiğini görmekteyiz. Diğer yandan küresel mali oligarşi de burjuva devlet krizini aşmak, neoliberal sermaye birikim sürecinin önündeki engelleri ortadan kaldırmak için hazırladığı stratejiyi, hedeflediği yapısal dönüşümü isyanın dilini konuşan sınıf bölükleri üzerinden, onları manipüle ederek gerçekleştirmeye çalışıyor. Kendi davası için dövüşmeyen/dövüşür düşmanının davası için! AKP’ye oy veren işçi sınıfı ve emekçi kesimlerin bu desteği, ne salt AKP’nin sunni islamcılığı baskın bir biçimde kullanmasıyla, ne de tek millet, tek vatan, tek millet, tek bayrak retoriğiyle açıklanabilir. Bu tehlikeyi göreceğiz. Ancak bunun sorunun sadece bir boyutu olduğunu da atlamayacağız. İşçi ve emekçilerin aidiyet duygusunun kimlikler (neoliberalizm, esneme ve daralma düzeyiyle koşullu olarak, işçi ve emekçilerin, sınıf kimliği hariç, her türlü kimlik siyasetine öyle ya da böyle alan açılabilir.) üzerinden değil sınıf temelinde, diğer aidiyet ilişkilerini de sınıf durumuna bağlayarak, kurmasını sağlamadan burjuva kliklerin birinden birine yedeklenme sorunu ortadan kaldırılamaz. İşçilerin sınıf kimliğini kazanması ise bir araya gelip örgütlenmeleri ve mücadele etmeleriyle günlük mücadeleler içerisinde sağlanabilir. Bugün seçim sonuçlarını analiz edenlerin bir çoğu henüz ekonomik krizin vurmadığı bir evrede seçimin yapıldığına işaret etmekteler. Bu da gerçeğin bir yönünü oluşturur. Ancak sadece bir yönünü. Şunu unutmayalım. Ekonomik kriz de otomatik bir karşılık oluşturmayacaktır. İşçi ve emekçilerin çığlaşan işsizliğe, yoksulluk ve pahalılığa karşı tutum alabileceği beklentisinin elbette bir karşılığı vardır. Ancak mevcut durumda AKP’ye oy veren kitlelerin büyük bölümünün bugün de yoksulluk, güvencesizlik, işsizlik cenderesine alınmış olduğunu unutmayalım. Yoksulluk, işsizlik, güvencesizlik, sefalet örgütlenmemiş bir işçi sınıfı sözkonusuysa her durumda beklenen rasyonal sonuçları doğurmaz. Ayrıca kapitalizm içerisinde kendisi için sınıf olarak varlık hakkını kazanmamış bir işçi sınıfının rasyonalitesi de ancak bir burjuva partinin yerine bir başka burjuva parti ve kesime yedeklenmek biçiminde olacaktır. İşçi sınıfın tek bir davası vardır sınıf davası ve tek bir partisi vardır sınıf partisi. Biz bu yalın gerçeği işçi sınıfının gerçeği, bilinci haline getiremediğimizde -ki bu da gökten zembille inebilecek bir şey değildir- işçi sınıfı ve emekçilerin bu hipnotize olma durumu devam edecektir. İşçi sınıfı kendisi için sınıf olmayı, üretim alanlarında, yaşam alanlarında, okullarda emeğin korunması mücadelesi içerisinden, her türlü ezme-ezilme ilişkilerine karşı sınıfsal konum ve karakterinin rengini verdiği mücadeleler içerisinden, burjuva dikatatörlüğe karşı sosyalist işçi demokrasisi mücadelesi içerisinden geçerek, ancak başarabilir, kendisini önder ve yönetici sınıf olarak, partisiyle birlikte, kurabilir. 1 Mayıs’a, isyanın ayı Haziran’a yürüyoruz. Beynimizin seçimlerle ve burjuva demokrasisinin türlü çeşit kurum ve ilişkileriyle sulanmaması için şaşmaz rotamız sınıf siyasetimiz, sınıf programımız olmalıdır. Bizim ısrarla çağrısını yapacağımız yer de sokaktır. 1 Mayıs Taksim meydan savaşına şimdiden hazırlanalım. Burjuva devleti yönetemez kılacak olan bizim 1 Mayıs performansımız ve sonrasında Haziran isyanının yıldönümünü nasıl karşılayacağımız olacaktır.


8

işçi meclisi

Seçim sonuçları:

Liberaller için hüsran,

devrimciler için sıçrama olanağı!

Seçim sonuçları ne AKP’nin yaratmaya çalıştığı mutlak bir yenilmezlik zaferi, ne de kimilerinin söylediği gibi bir pirus zaferidir. Ömrünü biraz daha uzacaktır, fakat seçim sonuçlarını daha büyük pervasızlıkların kılıfı ve sıçrama tahtası olarak kullanma zorunda oluşunun da hızlandıracağı biçimde, yöneteme sorunu ve rejim krizi ve sarsıntıları da, sınıfsal, toplumsal, siyasal güç çatışmaları da devam edecektir... AKP oy oranını, 2011 genel seçimlerine oranla belediye meclis oylarında yaklaşık 5-6 puanlık (2.5 milyon civarı oy) düşüşle birlikte bir ölçüde korudu. Seçim sonuçları siyasal olan kadar, hatta ondan çok toplumsal ve ideokültürel plandaki neomuhafazakar mali oligarşik projenin etkisini ve bunlar arasındaki iç bağı ortaya koyuyor.

Neomuhafazakar kapitalist proje Uzun ve ayrıntılı analizlere girmeyeceğiz. Yalnızca birkaç noktaya değinelim: Geleneksel küçük mülk sahibi ve modern küçük statü sahibi geniş küçük burjuva kitlelerin çözülüşü, toplumsal tabanını oluşturduğu önceki rejim biçiminin çözülüşünün de önemli bir dinamiğiydi. Rejimin neoliberal muhafazakar yeniden dizaynı, toplumsal tabanının da; 1- Sayıları 1 milyona yaklaşan küçük ve orta boy sermaye patronları ve ağları, 2- Palazlanan yeni sermaye kesimlerinin kendilerine bağlı yeni bir muhafazakar konformist orta sınıf kesimini de yaratması, 3- Büyükçe bölümü son on yıllarda mülksüzleşerek kentlere ve kent çeperlerine yığılan yeni işçileşme ve yoksullaşma dalgalarının da başını bunların tuttuğu neokorporativist mekanizmalara hapsedilmesi ile, yeniden dizayn edilmesini kapsıyordu. Neomuhafazakar proje, bir tür neokorporativist toplum dizaynıdır. Toplumun artık ezici çoğunluğunu oluşturan işçilerin ve kent ve kır yoksullarının sınıf bilinç ve mücadelesinin gelişimini tahrip ve bloke etmeye, yerine bir tür neomuhafazakar tekelci “kimlik ve aidiyet” siyaseti geçirmeye dayanır. Neoliberal kapitalizmle kaynaştırılmış din, aile, türban, cami, milliyet, bayrak ve tabii ki “milli irade”, büyük çoğunluğu için çoktan yitirilmiş ve bir daha geri gelmeyecek özel mülkiyetin imgelemde toplumsallaştırılması ve genişletilmesi, özel mülkiyet duygusunun neomuhafazakar popülist içselleştirilmesi ve yeniden üretilmesinin en idealist biçimidir. Bu durum, yalnız AKP tabanında değil bağımsız sınıf bilinç ve örgütlülüğü gelişmemiş tüm işçi ve yoksul emekçi kesimlerinde var olan, neoliberal kapitalizmin artan yıkıcılığı ve tehditkarlığı karşısında kendisi ve küçük hayalleri şu devlet heyulası tarafından himaye edilsin, kurtarılsın ve kayırılsın dileğiyle de bütünleşir. Muhafazakar işçi ve yoksul emekçi kitlelerin bir kısmının yararlandığı bu kısmi kayırılma biçimleri – ki işçi sınıfının kazanılmış sosyal haklarının ve sosyal güvenlik sisteminin tasfiyesinin yanında kırıntı bile değildir!- neoliberal kapitalist sistemin çıkarınadır. Neoliberal sermaye sömürüsü, el koyma ve egemenliğinin hiçbir boşluk bırakmadan tüm toplum sathında, hem de kitlelerin geniş bir kesimi tarafından içselleştirilerek, gerçekleşmesinin katalizatörüdür. Dahası neomuhafazakar kapitalizmin etkisi altındaki kitleler, kendilerini dışlamış olan eski

rejimi savunan ve geri getirmek isteyenlere, veya bununla kodlanan her türlü muhalefete de her yerde ve her zaman hazır ve nazır bulunan bir tepki yedeği de oluşturur.

Neoliberal kimlik siyaseti kapanı Neoliberal siyaset ve toplum mühendisliği, derinleşen sınıf karşıtlığına dayalı toplum yapısını kültürel kimliklerle örtüp parçalayarak yeniden dizayn eder. Burada da işini şansa bırakmaz. Ezen din, mezhep, ulus, cins bileşiminden oluşan neomuhafazakar egemen kimliği; üst ve ayrıcalıklı kimlik olarak, devlet iktidarı kimliği ve örtüsü olarak, mali oligarşik iktidarın toplumsal-korporativist-muhafazakar taban kimliği olarak örgütler ve pekiştirir. Ezilen ulus, cins, mezhep, lgbti, gençlik (beyaz yaka, modernist, üniversiteli, çevreci vd) kimlikleri de sınıf karşıtlığından soyutlar, alt, bağımlı, parçalı “azınlık” kimlikleri olarak kodlar. Bunlardan gelecek muhalefet ve mücadeleyi de, her kimlik içindeki sisteme bağlı burjuva ve orta sınıf kesimlere tabi, en fazla liberal reformist özerklik istemiyle sınırlar. Günümüzde ezilen ulus, cins, mezhep başta olmak üzere bunlara bağlı olan ve olmayan kimlik/toplumsal-kültürel aidiyet sorunlarının toplumsal-siyasal mücadelede kaçınılmaz ve gözardı edilemez bir yeri ve önemi vardır. Ne var ki toplumsallaşmış sınıf karşıtlığı ve siyasetinden soyutlanmış, kimlik sorunları ve özerkliğine indirgenmiş bir mücadelenin, kapitalist mali oligarşik egemenliği tehdit etmeyen, kimlikler çerçevesinde yönlendirilip dizayn edilen, neoliberal siyaset kapanını kırma şansı yoktur. AKP zaten yalnızca siyasal değil toplumsalkültürel planda ve gündelik yaşamda da neomuhafazakar tekçi kimlik egemenliğini tesis etmenin seri adımlarını atıyordu. Haziran Direnişinden itibaren ise, siyaseti hızla neomuhafazakar kimlik siyasetine çekip kimlik çatışmaları ekseninde kutuplaştırıp bu sınırlar içinde tutmaya çalıştı. Kuşkusuz bu, tek yanlı bir kutuplaşma değildi. Eğitimden gündelik yaşama, parklardan toplu taşıma araçlarına kadar herşeye neomuhafazakar müdahale ve dizayn, Hazi-

ran Direnişinin de şiddetli tepki dinamiklerinden biriydi. Fakat mücadelenin en temel yıkıcı ve kurucu sınıf, özgürlük ve iktidar sorunlarından, sınıfsal-toplumsal-cinsel-ulusal kurtuluş bütünlüğünden soyutlanıp kimlik siyasetine, onun da seçimlere sıkıştırılması, AKP’nin çok bariz biçimde avantajlı olduğu alandı. AKP’nin seçimlerindeki kısmi başarısının bir açıklaması da budur. Ne var ki bu, aslında AKP’nin kendine de yontarak etkin bir yürütücüsü ve bileşeni olduğu, yukarıda belirtmiş olduğumuz gibi, dünya çapında yürütülen küresel mali oligarşik neomuhafazakar kapitalist sistem yeniden dizaynının bir sonucudur. Çözülen egemen ulus, din, mezhep, aile, cins vbnin sermaye birikiminin yeni küresel temelinden neomuhafazakar restarasyonu tüm burjuvazinin ve küresel mali oligarşinin ortak programı ve mühendisliğidir. Aralarındaki ayrım AKP’nin işi abartmış olması, neoliberal sermaye birikimi ve piyasası için kritik öneme sahip neoliberal birey özerkliğini de bastırıp yok etmeye kalkışmış olmasından ibarettir. Aralarındaki ayrım neomuhafazarlığın ezilen kesimlere neoliberal özerklik tanıyan “çoğulcu” denilen biçimi, yalnızca neoliberal bireysel özerklik hakkı tanıyan biçimi ve hiçbir özerklik tanımayan tekçi biçimi arasındaki ayrımlardan ibarettir. Dolayısıyla kimlik siyasetine indirgenmiş mücadele de, neoliberal mali oligarşik egemenliğinin bu farklı biçimleri arasındaki dar ve düzen içi parantez içinde sıkışıp kalma tehlikesini fazlasıyla taşır. Özerklik hele ki neoliberal özerklik ile gerçek fiili toplumsal-siyasal özgürlük arasındaki derin ve nitel farkı öncelikle görmek gerekir.

Ve Gezi… Seçim sonuçlarının ilk ciddi işareti zaten Gezi sürecinde verilmişti. Haziran Direnişi’nin ilk haftalarında yarattığı toplumsal-siyasal sarsıntı ortamında yapılan kamuoyu araştırmaları AKP’nin toplumsal destek ve oy oranının yüzde 53'ten yüzde 37'ye düştüğünü gösteriyordu. Erdoğan ve AKP’nin ilk afallama döneminden sonra başlattığı, “benim türbanlı hamile bacımı


9

işçi meclisi

taciz ettiler, camiye ayakkabıyla girip içki içtiler, kamu malına ve esnafa saldırıp kırıp döktüler, faiz lobisi” vb türünden karşı saldırıları ve neomuhafazakarlık tahmikatıyla AKP’nin toplumsal desteği ve oy göstergeleri tekrar yüzde 45 düzeyine yükseldi. Öyle ki “sol” olarak bilinen Birleşik Metal ve Petrol İş gibi sendikaların bile tabanında çoğunluğu oluşturan muhafazakar işçiler, sendika yöneticilerin AKP karşıtı açıklamalarına tepki göstermeye başladılar. Bir diğer çarpıcı örnek, son dönemlerin en önemli işçi direnişi olan Greif işgalinde, patrona ve sendika bürokrasisine karşı etkin bir mücadele veren ve Kahrolsun Ücretli Kölelik Düzeni sloganını yükselten işçilerin, Berkin eylemlerinden ve doğrudan AKP’yi hedefleyen slogan ve politikalardan geri durmasıdır. Gezi’nin en büyük zayıflığının proleter sınıf ve antikapitalist dinamiklerinin zayıflığı, Gezi’ye destek verir görünen TÜSİAD, CHP, BDP ve onlar çevresinde öbeklenmiş liberal reformist orta sınıf anlayışlarıyla net sınır çekilmemesi, Gezi dışında kalan ve ona karşı kutuplaştırılan geniş işçi kesimleriyle sınıf temelinden bağ kuramaması… olduğunu bir çok kez vurguladık. 17 Aralık krizinden itibaren ise, Berkin eylemleriyle yaratılan kısa ama önemli kesinti ve sarsıntıya karşın, siyasal-toplumsal iklim ve mücadelenin burjuva tape ve seçim siyasetine hapsedilmesine karşı daha etkin bir mücadele verilmemesi, ve Gezi’nin de Cemaat, CHP, MHP ittifakı çöplüğü çevresinde toplanmaya zorlanmasına karşın solun önemli bir kesiminde bile bunlarla net bir sınırın çizilmemesi, AKP’nin işini nisbeten kolaylaştırdı. Seçim sonuçlarını, AKP ve MHP’nin aldıkları oylar üzerinden beylik “toplum daha sağa kaydı” klişesiyle değerlendirenlerin CHP’yi şu “daha sağ”dan azade tutması bile, neoliberal dönüşümle birlikte asıl solun zincirleme sağa kayışını ve sınıf kaçkınlığını göstermeye yeter. Seçimlerde CHP oylarının Ankara, İstanbul, İzmir ve birkaç büyük şehirde kent merkezlerine ve Alevi mahallelerine sıkışıp kalmış olması, Gezi için de büyük bir uyarıdır! Berkin eylemleri Nişantaşı’da alkışlanıyor ve destekleniyor, Bağcılar da yuhlanıyorsa, dahası Kıraç, Sincan, Ostim, Gebze gibi işçi havzalarında doğru dürüst eylem bile yapılamıyorsa, ortada çok ciddi bir sorun var demektir. Kuşkusuz ki merkezi semtler, meydanlar, sosyal medya mücadelenin mekan-zaman politiğinde çok önemlidir. Ancak buna sıkışıp kalan bir Gezi, kendini CHP’den bile tam ayrıştıramaz. TKP’nin bir yorumuna bakmak yeterlidir: “Çankaya, Yenimahalle, Kadıköy, Beşiktaş, Bakırköy, Karşıyaka, Konak… Bunlar üç büyük kentin “merkez”deki kritik ilçeleri. “Orta sınıf ” yerleşimleri denebilir, hatta zengin bölgeler diye küçümsenebilir. Sol açısından değil, düzen açısından söyleyeceğim, buralar Türkiye’nin siyasi ve ideolojik dinamiklerini belirleyen ilçelerdir. Buraları mutlak bir biçimde kaybeden bir siyasi iktidar kapitalist Türkiye’yi yönetemez.” (Kemal Okuyan, sol. org, 1 Nisan) Biz, sayılan merkezi semtleri küçümsemiyor, salt orta sınıf değil işçi ve işçileşen beyaz yakalılar, hizmet ve büro işçileri semtleri olarak görüyor, Haziran Direnişinde ve sonrasında oynadıkları rolü de son derece önemsiyoruz. Ancak buraları “kurtarılmış bölge” sanmak ve hareketi bu semtlere indirgemek, dahası bazıları neokemalizm ve CHP’den, bazıları orta veya ara sınıf bakış ve reflekslerinden sıyrılmamış bu dinamikleri, Gezi’nin siyasal-ideolojik öncüsü ve belirleyicisi ilan etmek çok sorunlu ve yanlış yaklaşımdır. CHP, TKP, Halkevleri gibilerin de buralarda yaptığı, hem orta sınıf ve ara katmanlar hem de işçi ve işçileşme dinamiklerini içeren bu alanlara, en geri, burjuva modernist

orta sınıf savunma reflekslerinden hitap etmek ve liberal reformizm ile sınırlamaktır.

Komünistlerin önünde zorlu bir görev uzanmaktadır: 1- Gezi’de ve halen önemli bir rol oynayan merkezi semt ve alanları, CHP ve orta sınıf ulusalcı/liberal reformist siyaset ve ideolojisinden, toplumsallaşmış proletarya dinamiklerine ve siyaset ve ideolojisine doğru ayrıştırmak ve ilerletmek, 2- Ancak Gezi’nin kesinlikle bu alanlara sıkıştırılmasına izin vermeyip, muhafazakarlığın etkisi altındaki büyük işçi havzalarında da soluklu ve zorlu bir sosyalist sınıf çalışması yürütmek, Greif gibi direniş örneklerini artırmak, 3- İşçi sınıfının iki yakasını, sermaye karşıtlığı ve burjuvazi ve mali oligarşik sınıf egemenliğine karşı bağımsız sınıf örgütlenmesi ve mücadelesi temelinde bir araya getirmek. Solun geleneksel zaaflarından biri, mücadelenin her konjonktüründe öne çıkan sınırlı bazı dinamikleri mutlaklaştırmak, onun kabına girip şeklini almak, fakat geniş işçi ve emekçi kesimlerin benzer veya farklı mücadele sorun ve ihtiyaçlarına hızla yabancılaşmaktır. Yalnız AKP ile de sınırlı olmayan neomuhafazakar kapitalist siyasal-toplumsal rejimin toplumsal taban dizaynında da siyasal olduğu kadar toplumsal, toplumsal olduğu kadar sınıfsal gedikler ve mücadele kanalları açmak, çok daha sabırlı ve direşken bir sınıf çalışmasını gerektiren köklü çekim mevzileri yaratmak, kritik bir öneme sahiptir. Neomuhafazakar projenin etkisinin önemli ölçüde “ekonomik duruma” bağlı olduğunu unutmamak gerekir. AKP’nin oy oranlarındaki en büyük düşüşün – hem de tam da MGK-TSK rejiminin çözüldüğü, Ergenokon operasyonlarının başladığı bir süreçteki, 2009 yerel seçimlerinde, yani 2008 ekonomik krizinin ardından yaşandığı unutulmamalıdır. AKP’ye oy veren işçi ve yoksul emekçilerin önemli bir bölümü muhafazakar olabilir, ama 3'te ikisi kemik AKP’li, yarısına yakını oy vermek dışında AKPci olarak tanımlanabilecek bir kategoride değildir. Son seçimlerde de önemli bir bölümü, “din, devlet, bayrak elden gidiyor, paralel devlet” vb diye değil, son 1-2 yılda ekonomik durumlarında hızlı ve ciddi bir bozulma yaşanmadığı için, ekonomik istikrar ve idare kaygısıyla AKP’ye oy vermiştir. Neoliberal güvencesizlik, geniş bir kesim için yaşamın hassas dengeler ve çoğunlukla borçla idame ettirilebilmesi, ekonomiye hassasiyeti artırmaktadır. (Bunlar aynı zamanda aileye, hükümetlerin sosyal yardım, himaye, sağlık vd politikalarına olan bağımlılığı da artıran etkenlerdir.) Sınıf mücadelesi ekmeğe, ekonomik mücadeleye, çalışma ve yaşam koşullarına indirgenemez. Ancak bunların küçümsendiği ve defterden silindiği bir siyaset biçiminin de sınıf mücadelesinde, özellikle de sınıfın geniş yoksul ve güvencesiz kesimleri içinde hiç bir başarı şansı olamaz. Gezi ve 17 Aralık süreçlerinin en boş sayfalarından biri, Tekel direnişiyle yeni bir gelişim dinamiği kazanmaya başlamış olan güvencesizlik sorununun bile yok sayılması, çalışma ve yaşam koşullarına ilişkin işçi direnişlerinin bile yok sayılması, hatta Gezi’yle karşı karşıya konulmasıydı. Ekonomideki sarsıntılar, bir dizi sektörde durgunluk ve kar düşüşleri, asıl bundan sonra kitlelere daha doğrudan yansımaya başlayacak, işçi ve kent yoksulu kitlelerin hareketlenme dinamikleri artacaktır. Seçim sonuçları ne AKP’nin yaratmaya çalıştığı mutlak bir yenilmezlik zaferi, ne de kimilerinin

söylediği gibi bir pirus zaferidir. Ömrünü biraz daha uzacaktır, fakat seçim sonuçlarını daha büyük pervasızlıkların kılıfı ve sıçrama tahtası olarak kullanma zorunda oluşunun da hızlandıracağı biçimde, yöneteme sorunu ve rejim krizi ve sarsıntıları da, sınıfsal, toplumsal, siyasal güç çatışmaları da devam edecektir. Çünkü rejim krizinin temel dinamiği Cemaat filan değil, bir yandan burjuvazinin ağırlıklı kesimi ve küresel mali oligarşi tarafından devlet iktidarının yeniden dizaynı zorunluluğu, diğer yandan, asıl olarak ise, kitlelerin, toplumsal ihtiyaçların bu deli gömleğine hiçbir biçimde sığmayacak olmasıdır. 1 Mayıs ve 1 Haziran, Ağustos’taki – erken genel seçimle de birleşme olasılığı olan- Cumhurbaşkanlığı seçimlerine doğru daha da tırmanabilecek sürecin gelişimi üzerinde sınıfsal-toplumsal mücadele ve müdahalelerin etkisini de artırma olanağıyla temel göstergeler olacaktır. Söyledik: Yalnızca Erdoğan ve AKP’nin gitmesini istemekle sınırlı bir mücadele, CHP’den, TÜSİAD’dan, küresel mali oligarşiden ayrışmaz! AKP’yle birlikte MİT’i, Genelkurmayı, polisi, BİT’i, RTÜK’ü, tüm üst kurulları, banka, borsa, holding ve müteahhitleri, kısacası ücretli kölelik düzeni ve mali oligarşik devlet iktidarı ve onu pekiştiren neoliberal temsili demokrasi kalkanını hedefe koymayan bir özgürlük ve demokrasi mücadelesi, yalandır. Şimdi AKPci veya muhalif görünümlü tüm burjuva medya ve liberaller, seçimlerin yüzde 90 katılımla ve onbinlerce seçim gönüllüsüyle, futbol takımı taraftarı forması veya tekerlekli sandalyesiyle oy vermeye gidenlerle, nasıl bir “demokrasi şenliği” olduğu propagandasından geçilmiyor: Ah tabii, beğensek de beğenmesek de sandığın pek yüksek otoritesine herkes boyun eğmeliymiş! Bu aynı neoliberal seçim fetişistleri, Haziran Direnişini de “Erdoğan-AKP giderse seçimle gider” diye azarlamamışlar mıydı?! Berkin eylemlerinden “temsili siyaset ve seçimlerden umut yitiriliyor” diye korkmamışlar mıydı?! AKP Hükümetinin “yüzde 65” oy alsaydı da zaten hiçbir meşruluğu yok. Fakat kazayla CHP filan da “kazanmış” olsaydı, sermayenin mali oligarşik diktatörlüğünün kitleler nezdindeki aklanma, meşrulaştırılma, pekiştirilme ve kitleleri yeniden dizayn etme aracından başka bir şey olmacak neoliberal seçimlerin de hiç bir meşruluğu yok. Liberalizm tıpkı kendi çıkarlarına göre rasyonel kararlar veren bireylerden oluşan bir “serbest piyasa demokrasisi” varsaydığı gibi, kendi çıkarlarına göre rasyonel tercihlerde bulunan bireylerden oluşan bir “temsili oy demokrasisi” varsayar! Fakat tıpkı piyasada işçi ve emekçi bireylerin “rasyonalite”sini ücretli kölelik, meta egemenlik ilişkileri, özel mülkiyet, ve banka, borsa, holdinglerin mali oligarşik güdüm ve tahakkümünün belirlemesi gibi, işçi emekçi bireylerin neoliberal emekgücü piyasasını bile etkileme şansları yoksa, temsili demokraside de aynısı geçerlidir. Kitleler sandığı belirleyemez, mali oligarşik egemenliğin bir biçimi ve aracı olan sandık kitlelerin iradesini belirler ve dizayn eder. Haziran Direnişi burjuva demokrasisinden kopmadıysa da temsili demokrasi ve bunun egemenlerin fiili ve güce dayalı yönetim biçiminin bir kaldıracı ve kalkanı olmasını, aşağıdan fiili sokak demokrasisi ile sorgulayan tarihsel bir eğilim ve dinamiğe sahipti. CHP neomuhafazakar bir rejim partisidir CHP İzmir’i (oy ve 6 ilçe kaybıyla) korudu, Eskişehir’i güç bela korudu, Hatay’ı (AKP’li


10

işçi meclisi

Alevi düşmanı adayla) kılpayı aldı, İstanbul ve Ankara’da oylarını bir miktar artırdı. Geri kalan yerlerde ise aynı oranda oy kaybetti, bir çok bölgede silinme ve hatta sıfırlanma noktasına geldi. Toplamda yerinde saydı ve aslında böylesi bir süreçte bile en ufak bir iç dinamizme sahip olmayan bir burjuva ikinci lig partisi olarak küme düştüğü bile söylenebilir. Bu beş büyük kentte oylarını az çok koruma veya artırmasının ise birbiriyle bağdaşmaz iki dinamiği vardır. Birincisi, bu beş büyük şehir, AKP Hükümeti ve neomuhafazakar rejim karşıtlığının en güçlü ve dahası da Haziran Direnişi’nin en yığınsal ve militan yaşandığı ve en büyük etki ve sarsıntıyı yarattığı şehirlerdir. Gezicilerin önemli bölümünün, CHP’de hiçbir ışık görmeyenler ve tepkili olanlar dahil, AKP karşıtlığı babında CHP’ye oy verdiğini tahmin etmek zor değil. Ancak CHP’nin bu şehirlerde bile, Alevilerin ağırlıkta olduğu semt ve mahalleler dışında oylarını artırabildiği yegane yerler, kent merkezleri; toplumsal kesimler ise, modern kent küçük burjuvazisi ve ondan çözülen, işçileşmiş beyaz yakalılar, kent merkezinde çalışan ve yakın oturan büro ve hizmet işçileri, ara katmanlar, üniversite öğrencileri… Örneğin İstanbul’da Beşiktaş, Şişli, Kadıköy, Bakırköy’de, Ankara’da Çankaya’da CHP yüzde 70 civarında oy alıyor, kent merkezinden çepere gidildikçe, sanayi işçileri ve vasıfsız, güvencesiz, taşeron işçi kesimlerinin ve kent yoksullarının ağırlıkta olduğu semtlerde oran tersine dönüyor, ve AKP oyları ezicileşiyor. Bu yeni bir şey değil, önceki seçimlerde üzerine yerli yersiz pek çok analiz de yapılmıştır. Son seçimin gösterdiği ise, bu iki işçi kesimi arasındaki mekansal, toplumsal-kültürel, siyasal ayrışma ve bölünümün Gezi ve 17 Aralık’tan itibaren sıçramalı biçimde derinleşmiş ve pekişmiş olduğudur. Ortak noktaları ise, AKP’ye oy verenler kadar Gezi’ye katılanlar ve/veya CHP’ye oy verenlerin de sınıf bilinci ve örgütlülüğünün çok zayıf olması ve yeniden sınıf oluşumu dinamiklerinin sancılı, kesintili ve parçalı biçimde gelişmesidir. CHP’nin İstanbul ve Ankara’da belirgin oy artışının ikinci dinamiği ise, Sarıgül ve Yavaş marifetiyle ve MHP ile Büyük Şehir Başkanlığı için ittifak yapmış olmasıdır. CHP’nin Ankara ve İstanbul’da belediye meclis oylarının Büyükşehir Belediye Başkanlığı oylarının oldukça altında (MHP’nin ise vice versa) olması, bunun açık göstergesidir. Aynı şekilde CHP’nin Ankara ve İstanbul BBB adaylarına MHP’den belli bir oy kaymasına karşılık, bir dizi başka kentte bu kez CHP’den MHP’ye benzer oy kayması, muhtemelen ikisi arasındaki “bas geç” anlaşmasının göstergesidir. İkisi arasında böyle planlı pazarlık olsun olmasın, CHP’nin neomuhafazakar koalisyon partisi olma aşkı ve MHP ile ittifakından kazançlı çıkan birincisi AKP, ikincisi de – AKP’nin kaybettiği oyların da büyük bölümünün kaydığıMHP’dir. MHP seçimlerde oylarını hem oran hem de sayı olarak (2 milyona yakın oy artışı) en yüksek düzeyde artıran partidir. CHP, AKP ve MHP döküntüleri, Sarıgül, liberaller ve sosyal demokrat eskileri ile bir neomuhafazakar koalisyon partisi olmaya doğru “hamle” yapsa da, bunları AKP gibi bir potada eritecek ne liderlik, ne kadro, ne bir hegemonya stratejisi ne de yeniden yapılanma kapasitesine sahiptir. Sonuçta Gezi ve 17 Aralık kriziyle CHP’liler ilk kez heyecanlanmış olsa da, Gezi’yi en dar, geri ve pasifist bir antiAKPcilik sınırları içinde

1 Mayıs ve 1 Haziran’a doğru odaklanmasını sağlanmak, Greif direnişini yeniden canlandırmak, işçi sınıfı vurgu ve pratiğini güçlendirmek, işçi sınıfının mücadele talepleriyle Gezi taleplerini bütünleştirmek, hayati önemdedir. tutmaya çalışmaktan, 17 Aralık’tan itibaren ise tape siyasetinden başka bir şey yapmayan ve zaten bir kadro hareketine dayanmayan (ve solu ve Gezi’yi “zaten cepte” sayarak kitle çalışması da olmayan) CHP’nin Ankara ve İstanbul’da oylarını yükseltmesi ve toplamda koruması bile ancak dış etken ve dinamiklerle olabilmiştir! Cemaat, MHP ve gençlikte TGB’ye yaslanan, “MİT bizim gözbebeğimizdir” ve “tapeler devletin vicdanıdır” diyen, varı yoğu “devletin bekası” ve vaat ettiği tek şey -tabii ki liberal demokratik bile değil, fakat- “görkemli bir devlet” (aynen böyle! Kılıçdaroğlu’nun seçim öncesi son konuşması.) olan bir partinin neden bir “toplumsal çekim merkezi” olamadığını değil, hala nasıl bu kadar oy alabildiğini sorgulamak gerekir. Ne var ki, Ankara ve İstanbul’u “kahramanca zorlamış olmak”la kendi kendinin şampiyonluğuna ulaşmış olan bu parti, gerekli dersler çıkartılmazsa, solun ve Gezi’nin sırtında bir asalak ur ve “anamuhalefet” tıkaç ve dizayncısı olmaya devam edecektir. Burjuva medya ve liberallerin lanse ettiğinin aksine, kutuplaşma ve karşıtlık AKP ile CHP (ya da Cemaat, CHP, MHP ittifakı vb) arasında değildir. Aktüel biçimiyle, milyonların Haziran Direnişi hareketiyle mevcut rejim arasındadır. Ve CHP de kutuplaşma ve karşıtlığın bu tarafında değil, karşı tarafındadır. 70'li yıllarda bir ara işçi sınıfı ve halk hareketinin yükselişine karşı burjuva “ortanın solu” olmak dışında, tarihi boyunca hiçbir zaman burjuva anlamda bile “sol” veya “sosyal demokrat” olmamış CHP, bugün tastamam bir neomuhafazakar partidir, bir rejim partisidir. Bir “AKP karşıtlığı” karikatürü olarak toplumsal-sınıfsal direniş hareketini kontrol, tamponlama, dizayn ve tasfiye partisidir. CHP’ye dönük devrimci ve tutarlı bir eleştiri, CHP’nin halen geniş kesimlerdeki “sol” intibaını, “muhalefet” intibaını, ya da beğenmeyip eleştirilse bile AKP’ye karşı ona mecbur olunduğu intibaını, toplumsal-sınıfsal direniş ve mücadeleden tümden kazımayı gerektirir.

Mücadeleyi dar antiAKPcilik ile sınırlamanın tarihsel ironisi Şu tarihin ironisine bakınız ki, dar AKP karşıtlığı ile sınırlanmış bir mücadelenin, TÜSİAD, Cemaat, CHP, BDP gibi “AKP karşıtları”nın varlığında, ve bu ikincilere net bir karşıtlığın yokluğunda, AKP’nin -güçlendirmese bile, en azından- pozisyonunu tahkim edip ömrünü uzatmasına hizmet ettiği görülmüştür! Bu açıdan seçim sonuçları liberal ve reformistler için

ne kadar travmatikse, devrimci açıdan ideale o kadar yakındır: Hem AKP’nin ciddi biçimde yıpranmış ve oy oranlarında gerilemiş olarak rejim restorasyon ve pervasızlığını artırmak zorunda olması, siyasal-toplumsal krizi derinleştirecek ve daha dolaysızlaşan mücadele refleks ve arayışlarını güçlendirecektir; hem de temsili demokrasi, seçim, CHP, Cemaat, tape siyaseti vbden beklentileri daha da azaltacak, temsili demokrasi komedisini daha fazla sorgulatacak, sokak ve daha yığınsal ve militan mücadele vurgu ve eğilimini güçlendirecektir. Kimin ne kadar samimi ve tutarlı olduğu hemen önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçimlerine dönük tepedeki kirli pazarlıklar ve istihbarat savaşları başladığında görülecektir, fakat en azından şimdilik, seçim, CHP ve kankaları, HDP, tape siyaseti peşinden Haziran Direnişini bile unutacak denli kör bir beklenti ve sürüklenme içinde olanların önemlice bölümü dahi, yeniden yüzünü Haziran Direnişi’ne dönmek zorunda kalmış, genel olarak sokağa, devrimci harekette ise hem sokağa hem sınıfa vurgular artmıştır. Demir tavında dövülür. Bu sarsıntı ve doğuracağı yeni arayış ve mücadele dinamiklerini bu yönde derinleştirmeliyiz. Önümüzün 1 Mayıs olması, hem seçimlerden belli bir kesimin çıkarmaya başladığı daha ileriye ve daha (emek ve özgürlük mücadelesi ile tanımlı) sola ve daha fiili mücadeleye doğru sonuçların sınanacağı bir platform, hem de sınıf ve sosyalizm, sosyalist sınıf vurgu ve dinamiklerin kendisini daha fazla hissettirebilmesinin de olanağıdır. 1 Mayıs ve 1 Haziran süreçlerinde bu doğrultuda alınacak yol, “oyunun da yeniden ve ileriye doğru farklı kuruluşu” olanağını doğurur, tepedeki kirli burjuva siyasetinden ve restorasyon ve dizayn hamlelerinden ayrışıp daha kökten bir sınıfsal-toplumsal karşıtlaşma süreciyle onun manevra olanaklarını daha daraltır. Evet Haziran Direnişçilerinin büyük bölümü, içleri kan ağlayarak da olsa CHP’ye vb oy vermiştir. “Gezi sandığa sığmayacağını gösterdi” diyebilmek için, bu burjuva mali oligarşik seçim kapanının yarattığı sarsıntının, geriye, yaratılmak istenen “sandığın otoritesine boyun eğ” ve “yenilgi” duygusuna doğru değil, ileriye, asıl burjuvaziden bağımsız özgüç ve özgüveni ileriye doğru örgütleyerek, 1 Mayıs ve 1 Haziran’a doğru odaklanmasını sağlanmak, Greif direnişini yeniden canlandırmak, işçi sınıfı vurgu ve pratiğini güçlendirmek, işçi sınıfının mücadele talepleriyle Gezi taleplerini bütünleştirmek, hayati önemdedir.


11

işçi meclisi

Hiçbir burjuva partisi

sandıkta hesap vermez… 30 Mart’ta yerel görünümlü genel seçimler yapıldı. Devletin yönetememe krizi içerisinden biraz olsun nefes almak, AKP hükumetinin güvenoyunu aradığı ve muhalefetinde kolayca hükümeti yıpratma arayışında olduğu seçimlerde %45 civarında AKP, %27-28 CHP %17 MHP ve BDP-HDP’de %6 civarında oy aldı. Dersaneler üzerinden çatırdamayla gün yüzüne çıkan AKPCemaat gerilimi seçimlerde AKP’ye siyasal düzlemde ben tek, siz hepiniz üzerinden bir meydan okumaya dönüştü. Seçimlere katılım oranının bir çok seçime göre arttığı ve ABD’den bu konuda kutlama mesajı geldiğini de düşünürsek burjuva ideolojilerin –sokağa çıkma, provokasyonlara gelme siyasetinin- ne kadar başarılı olduğunu görüyoruz. Seçim değerlendirme yazılarının olmazsa olmazıyla kazananlar ve kaybedenler ile başlayalım. Her ne kadar hızını kaybetmiş de olsa, AKP ve Erdoğan hala ayaktayım, bensiz istediğiniz gibi yönetemezsiniz hele bu CEHAPE zihniyetiyle cemaati, “sevildiği düşünülen” montajlanmış adayları, kitlelerin bana olan nefretini toplasanızda çarpsanız da bensiz bu kervanı düzeltemezsiniz mesajını sermayeye vermiştir. Doğal olarak kaybedenler de bir önceki cümleden çıkartabiliriz. Erdoğan’ın muhafazakar, otoriter, tavizsiz, gazlı, TOMA’lı siyaseti burjuvazinin belirli kesimlerini tam olarak memnun etmese de, CHP+MHP vs. gibi ittifakların kendi iç dizaynının başarısızlığı ve kitlelerin reddiyesiyle burjuvaziyi Erdoğan’a mahkum etmiştir.

Çare Sandık Diyenlere… Biz devrimci komünist gençler olarak sorunların tarihsel bir sürekliliği olduğunu ve bu arka planın hümanizmin soyutladığı gibi gönlümüzden geçenin değil tarihsel gerçeklik ve karşıtlığı olduğunu bir sosyalist devrimin bedelsiz olmayacağı kadar iyi biliyoruz. Kapitalizm, bedenlerimizi, zihinlerimizi, ilişkilerimizi, zamanımızı kısacası tüm yaşantımızı ele geçirmiş bizleri birer metaya çevirmiş durumdadır. Kapitalizme karşı sosyalizm perspektifini yerel/ genel seçimlere bakışımıza dönüştürdüğümüzde evet seçimlerde aday da gösterilebilir, seçim çalışması da yapılabilir kısacası seçimler sosyalizme gidilen yolda araçsallaştırılabilir. Kategorik olarak boykotçuluğu bir kenara bırakırsak itiraz noktamız çare sokak değil sandık ya da hesabı sandıkta soracağız sokakları karıştırmayın diyenleredir. Onların istedikleri gibi bedelsiz, kolayca, direnişsiz bir alt üst oluş küçük burjuva bir hesaptır. Ve hiçbir gerçekçiliği yoktur. Bu anlayış Arap Baharı’nda kent yoksulu ve işçi sınıfı bölüklerinin, occupy eylemlerini, Yunanistan’da ki dizginlenmeyen öfkeyi ve daha da içeriden olan düşlerimizin üstünde ki sisi kaldıran Haziran Direnişini hiç anlamamaktadır. Kolaycı ve emeksiz bir şekilde siyaseti, kitlelere yol olarak sunmak kitleleri öncü güçten yoksun bırakmaktır. 30 Mart seçimleri, Türkiye’de ki en yüksek katılımlı seçimler olacak. Başta da dediğimiz gibi ABD Dışişleri Sözcüsünün AKP’den önce tebrik ettiği halkın seçimlere göstermiş olduğu “muazzam” ilgiydi. Evet bu burjuvazinin kendi iktidar güvenliği için önemlidir, sevindiricidir ama sosyalistler açısından da yöneten yönetilen arasında ki bağların kuvvetlendiğini, kapitalizmin kitlelerde yarattığı beklentiyi göz önüne serer. Bugün liberaller ile yasalcı sol partiler arasında ki çağrı benzerliği biçimsel olarak farklı gözükse

de özsel olarak aynı amaca hizmet etmiştir. Topluma dönük çağrılar özünde sandıktan yeni bir yöneten çıkartmayı zafer olarak tanımlayabilirler. İtirazımız, Burjuva liberal anlayışla kamera önünde popülerleşen aktör/şarkıcı kesimlerin kitlelere oy ver nasihatlari, liberal reformist anlayışla sokakları karıştırmayın AKP’den hesabı sandıkta soracağız diyenleredir. Ve görülüyor ki sosyalist belediyeciliği “AKP defol” kampanyasına dönüştürdükleri liberal reformist çevrelerin AKP’nin sarsılmayı bırak daha güçlenerek çıktığı seçimlerden sokağa dönüş çağrıları yapması tam bir iki yüzlülüktür kitlelerin militanlığının tasfiyeciliğidir. Komünist gençlere düşen bir başka görevde sokağın itfaiyeciliğini yapan bu tutumlara da karşı tavizsiz bir savaşımdır.

Bundan sonrası … ? İstesekte istemesekte gençliğin muhafazakarından, laikine, Kürt’ünden, Türk’üne, alevisinden, sunnisine kadar yani işçi sınıfının gençlerinin umut bağladığı, kolay yoldan sorunlara çözüm bulacağı, nefes alacağını düşündüğü 31 Mart sabahı bitmemiş oy sayımlarıyla, birkaç bini bulan hile tutanakları, sürekli belediyeyi alan burjuva partilerin yer değiştirmesini takip etmekle geçiyor. Aslında burjuvazinin yönet-

meme krizine nefes aldırması beklenirken krizi daha da büyütecek bunalımlar ekleyerek devam ediyor. Erkenden söyleyebiliriz, kriz derinleştikçe isyan büyüyecek, sokak güçlenecek ve burjuvazi zor yolunu daha çekincesiz kullanacaktır. Kriz, sandıkta başlamadı, sandıkla çözülemeyecektir. Biz komünist gençler sandık sorunu burjuvazinin sorunudur diyoruz ve işçi-öğrenci gençliğin yakıcı sorunları için sandığı gösterenlere inat sokağa davet ediyoruz. Kolektif gezi direnişimiz de ödediğimiz bedellerin hesabını, hiçbir burjuva partisi hükümetiyle/muhalefetiyle sandıkta vermez, 13 yaşında pres makinasına sıkışarak ölen işçi-öğrenci kardeşimiz Ahmet’in hesabını, hiçbir burjuva partisi hükümetiyle/muhalefetiyle sandıkta vermez. Kolluğun bu zamana kadar öldürdüğü çocukların, faili meçhullerin ve sayamadığımız işkence, taciz, tecavüze uğramış erkek ve kadının hesabını, hiçbir burjuva partisi hükümetiyle/muhalefetiyle sandıkta vermez. Ücretli köleliğin, taşeronluğun ve esasında aslolan tekelci kapitalizmin bizlerin üzerinde ki hegemonyasının hesabını, hiçbir burjuva partisi hükümetiyle/muhalefetiyle sandıkta vermez. sinifsiz.org


12

işçi meclisi

Seçim sonuçları: HDP ve BDP HDP, Gezicilerin, solun, Kürtlerin, liberallerin en azından belli kesimlerinin seçimlerde ne yapacağını gözettiği bir partiydi. Ertuğrul Kürkçü ve Gezi’den belli bir prestij sahibi Sırrı Süreyya Önder gibi figürlerle, BDP ve çevresinde toplanmış çeşitli liberal reformist gruplarla, solda alternatif bir çekim merkezi olup olmayacağı soruluyordu. CHP’den yaka silken, TKP benzeri ulusalcı sola daha mesafeli duran liberal solda, açık ya da gizli bir gönül desteği de vardı.

Sonuç HDP için kesin başarısızlıktır. İlk etken Kürtlerin kendi, yani Kürt partisi olarak algılamadıkları oluşumlara güvensizlikleridir. Türkiye’deki belli bir Kürt kesiminin de asimilasyona uğramış olmasıdır. Diğer taraftan Gezi’de de belli bir yer tutmuş ve görünürlükleri daha fazla olan Türk ulusalcı, modernist, orta sınıf ve beyaz yaka sol kesimler ise koyu ya da ince bir şovenizmle HDP’yi Kürt partisi olarak algılayarak oy vermemektir. HDP, Kürt ve Türk işçi-emekçiler arasındaki bu güvensizlik ve önyargı açısını kapatacak işçilerin birliği temelinde bir halkların kardeşliği perspektifine çok uzaktır. HDP, Gezi sürecinde kurulan Gezi-Lice köprüsünü değerlendirmedi. Seçim programı ve taktiğini, büyük ölçüde Kürt siyasi hareketi ile Gezi sentezi üzerine kurmaya çalışmasına karşın, Haziran Direnişi sonrasında, bir “Gezi damarı” olmaktan ve öyle algılanmaktan büyük ölçüde çıktı. Gezi kapsamında belli direniş alan ve mevzileri yaratmak, Gezi’ye dönük bileşik bir ajitasyon-propaganda yürütmek, Gezi eylem ve etkinliklerine daha istikrarlı ve kitlesel katılım gibi konuları gözetmedi. Gezi’nin en başında oynadığı rolle belli bir sempati kazanan Sırrı Süreyya da, bu bağı hızla kopardı, seçim faaliyetlerini de, eylemli, etkinlikli bir Gezi dinamiği ile bütünleştirmekten tabii ki uzak durdu. Gezi’ye verilmeye çalışılan bir iki somut-pratik mesaj da, ancak Hevsel Bahçeleri gibi Diyarbakır’dan verilebildi. AB tarzı bir neoliberal burjuva mali oligarşik yönetişimci, çoğulcu, diyalogcu, özerkçi demokratizm ile Öcalan tarzı bir anarko-demokratizmi ve bazı Gezi çizgilerini katıştırmaya çalışan uzun ve hantal seçim programı, bir postmodern eklektizm şaheseriydi. Türkiye’de solda hakim olan algı ve terminolojiye değilse bile Gezi’ye, Kürtlere, kadınlara, gençlere hitap edebilecek kimi talep ve vaatler de içeren bu programın, seçim faaliyetlerinde ise esamisi okunmadı. KCK tutuklamaları Kürt hareketinin kitlesel organizasyon yeteneğini Türkiye’deki bir dizi metropolde ve Kürt mahallelerinde biraz düşürmüştü, ancak daha önemlisi, işçi ve kent yoksulu ağırlıklı Kürt tabanı ile BDP, çeşitli kitle örgütü yöneticileri ve Kürt aydınlar arasındaki bürokratik mesafeyi artırdı. HDP’nin diğer bileşenlerinin ise bir nebze üniversite öğrencisi kürtler dışında, işçi ve kent yoksulu Kürt tabanı ile – BDP dolayımı ile kurulanın dışında- bağı hemen hiç yok. Kürt tabanı yanlarında ve içlerinde görmedikleri diğer HDP bileşenlerine güvensiz. HDP’nin taban kaynaşmışlığı olmadığı gibi taban etkileşimi de oldukça tepeden ve zayıf bir çatı platformu ve seçim koalisyonu olmanın halen pek ötesine geçmiyor. Bu açıdan, kimilerinin umut ettiğinin aksine, kendi başına Kürt hareketi ile Gezi dinamiklerini buluşturma ve kaynaştırma yeteneği zaten yok. Türkiye işçi sınıfının bileşiminde Kürt işçilerinin oranında, son dönemlerde de işçi direnişleri içinde Kürt işçilerin (ya da içinde Kürt işçilerin de olduğu) direnişlerinin oranında hissedilir

bir artış var. HDP bileşenlerinden önceki dönemlerde belli bir işçi çalışması olan devrimci geleneklerden gelenler ise, devrimci demokratik halkçılıktan liberal reformist ezilenciliğe geçiş sürecinde işçi çalışmasından da ya koptular, ya da gerileyip etkisizleştiler. Diğer bir etken, kuşkusuz BDP dışındaki bileşenlerin, çoğunluğunun -EMEP ve ESP başta olmak üzere- daha önceki etkinlik alanlarını kaybetmiş, yalnız etkisizleşmiş değil, iyice silikleşmiş, kimliksizleşmiş, Sonuç HDP için kesin başarısızlıktır. İlk etken Kürtlerin renksiz ruhsuz parti, kendi, yani Kürt partisi olarak algılamadıkları oluşumlara örgüt, grup ve çevreler güvensizlikleridir. Türkiye’deki belli bir Kürt kesiminin de olması. HDP daha demokraasimilasyona uğramış olmasıdır. Diğer taraftan Gezi’de de tik yönetim ve karar belli bir yer tutmuş ve görünürlükleri daha fazla olan Türk organ ve işleyişine, ulusalcı, modernist, orta sınıf ve beyaz yaka sol kesimler ise iç demokrasiye dayandığını iddia koyu ya da ince bir şovenizmle HDP’yi Kürt partisi olarak ediyor, ama kolayca algılayarak oy vermemektir. bekleneceği gibi, BDP’nin ağırlığı ve krimeyenlerin tepki oyları, AKP’nin tarımsal tik süreçlerdeki daha da geriye çekici tutumlarının destek politikaları ve nasılsa Diyarbakır’da yüzde yarattığı yalpalama ve karmaşa, bitip tükenmez 50'nin altına düşmeyiz rehavetinden, Hakkari’de kısır tartışmalar, tutarsızlıklar, eklektizm, kafa ise Hakkari dışından aday belirlenmesine karışıklıkları ve tabii aylara yayılan aday ve koltuk tepki oylarından kaynaklandığı yaklaşımları, çekişmeleri ve entrikaları, daha da beterleşmiş asıl BDP’nin AKP ve CHP’ninkinden pek bir bürokrasi, kötürümleşme ve hantallıktan farklılaşmamış neoliberal ve bürokratik kapitalist başka bir şey yaratmıyor. HDP bileşenleri belediyecilik ve Kürt burjuvazisinin artan tekimliksizleşmelerini BDP’ye yaslanarak gidermeye pedencilik ve ayrıcalık anlayışıyla yabancılaşma ve çalışsalar da, HDP ortak bir kimlik oluşturma ve yozlaşmasına tepkileri gözlerden gizliyor. sinerji yaratmanın uzağındadır. Kürt siyasal hareketi sahip olduğu olağanüstü kitle Seçim faaliyetleri sürecinde BDP-HDP’nin çoğu tabanı ve inisiyatifi olanaklarına karşı bunları neoTürkiye’de olmak üzere 24 il ve ilçede uğradığı liberal demokratik bir özerklik kırıntısı anlayışıyla ırkçı-faşist saldırılar, soldan liberal kesimlere neoliberal kapitalist düzen adına kontrol altında kadar tepkiye yol açtı. Bir kısmının AKP katutma dışında hiç bir şey yapmayarak, halen bir dar CHP ve Gezici kılıfındaki ulusalcı şovenist dizi farklılığına karşın giderek daha fazla -parlakesimleri daha fazla sorgulamasına ve HDP’ye mentarist olduğu kadar- bürokratik, neoliberal yakınlaşmasına neden oldu. Saldırıların yaşandığı siyaset düzeninin bir bileşeni haline gelmektedir. yerellerde bulunan devrimciler ve antifaşistler, Düzen içi ve düzenin bir parçası olarak “demokraHDP’ye desteğe koştular. Ancak HDP bu dinamiği tik siyasallık” da giderek daha fazla bürokratik, dahi değerlendirmekten uzak durdu, bir kambaşta zaten işçiler, kent ve kır yoksullarının yakıcı panyaya dönüştürmekten ve yaygın eylemlerle sorun ve ihtiyaçları olmak üzere kitle tabanı ve yanıt vermekten kaçındı. BDP her zamanki gibi mücadele birikim ve dinamiklerine giderek daha “müzakere sürecinin zedelenmesi” korkusuyla fazla yabancılaşan, giderek daha bir burjuva düzen geri adım attı. Örneğin Fethiye ilçe teşkilatını siyasallığı haline gelmektedir. saldırıdan sonra feshetti, seçim bürosunun kepen- Kürt hareketi gibi “özyönetim” savında ki indirilerek bölge terkedildi. olan bir hareketin bile, hem de yerel seçimSonuç malum. Seçim sonrasında “eksikliklerimlerde, adaylar konusunda kırdığı potlar asıl izden dersler çıkaracağız, HDP’yi anamuhalefet buradan okunmalıdır. Tepeden indirmecilik, yapacağız” tarzı iddialı bir açıklamada HDP’den dışardancılık, kitlelerin gerçek ihtiyaç, istem değil Kürdistan’da oylarını artırmış ve belediyeler- ve hoşnutsuzluklarını hiçe sayma, şuralar zaini genişletmiş BDP’den geliyor. “Anamuhalefet” ten bizim kalemiz diye nabız almaya bile gerek ifadesi, HDP’nin kurulduğu parlemanterist duymayan bir kibir ve konformizm, hangi sınıfın zihniyet ve hayal alemini ifade ederken, neden bir “özyönetimi” veya “özerkliği” diye sordursokak damarı olamayacağını açıkça gösteriyor. tuyor. AKP’nin oylarını düşüreceği beklentisiyle hayırhah yaklaştığı Hizbulkontracı HüdaPar’ın BDP, Kürdistan’da oy oranlarını ancak cüzi olarak BDP tabanından yüzde 5 oy alması, aymazlığın artırdı, 3 yeni il ve bir dizi yeni ilçe kazanırken ve skandalın ötesinde nasıl bir burjuva “tembir il ve bir dizi ilçe kaybetti. En sağlam kaleleri sil” aritmetiğine dayalı bir sefil politikaya gönül olan Diyarbakır ve Hakkari dahil elinde tuttuğu indirildiğini gösteriyor. Tarım desteklerine atfedbir çok yerde ise epey oy kaybetti. Diyarbakır’daki ilen oy kaybı ise, Kürt siyasal hareketinin silme oy kayıplarının Baydemir’in değişmesini istegüvencesiz işçi, işsiz, kent ve kır yoksullarının


13

işçi meclisi

ekonomik-sosyal istem ve ihtiyaçlarına dair hiçbir politika ve umursamasının olmamasının bir cezası. Aynı zamanda AKP’nin halen Türkiye ve Kürdistan’daki tabanını önemli ölçüde koruyabiliyor olmasında, elinde tuttuğu devlet ve sermaye olanaklarının küçük kırıntılarla yarattığı “hayırsever kapitalist sömürü” uygulamalarının payının çarpıcı bir göstergesi. Ama oy kayıplarının yalnız kırsal alandan olmadığı da açık. BDP özellikle üç dönemdir elinde tuttuğu Kürdistan illerinde ciddi bir aşınma ve bozunum içerisindedir. BDP belediyeleri, AKP ve CHPgillerin neoliberal belediyeciliğinden nitel bir kopuş göstermediği gibi giderek daha fazla aynılaşıyor. Artan ancak birçoğu örtbas edilen rant yolsuzlukları, artan işçi tepkilerine karşın sürdürülen taşeronluk sistemi, uluslar arası ve yerli sermaye ile artan kaynaşma ve işçi ve yoksul emekçi halka derin yabancılaşma, artan kibir ve üstencilik… BDP’nin kalelerinde yaşadığı aşınma ve durgunluğun asıl nedenlerini buralarda aramak gerekir.

anlamak zor değil. Özerklik isteminin Kürt sermaye ve piyasa dinamiklerini genişletmeyi, metalaştırmayı derinleştirmeyi ve pazar payını artırma çabasını öncelikle gözettiği görülüyor. KCK’nin 4 Nisan itibarıyla yaptığı “ekonomik özerklik” açıklaması da bu minvalde. Öcalan’ın anarko-liberal ütopik reformist ekonomi tezleri, yine Marksizme mesnetsizce saldırılarak “demokratik-komünal ekonomi” olarak sunu-

pozyum, panel ve toplantılar düzenleyerek çalışmalar yapar.” Kürt siyasal hareketinin, Newroz ve seçim öncesi açıklamalarında ve mitinglerde “özyönetim, kadın eşitliği, çoğulculuk ve katılımcılık, ekolojik kent” gibi vurguların artmasında, kuşkusuz öncelikle Rojava modeli, yanısıra da Gezi birer etken olarak kullanıldı. Cemil Bayık ve KCK’den “AKP artık müzakerenin muhatabı değil, ortada bir çözüm ve müzakere süreci yok, seçimlerden sonra birkaç hafta içinde adım atılmazsa fiili demokratik özerklik inşası sürecini başlatacağız” gibi taktik açıklamalara karşın Öcalan’ın mesajı, bunun ucunu açık bıraksa da, seçim ve müzakere politikasıyla devam ağırlığını taşıyordu. BDP’nin seçimlerde göreli başarısı, koyduğu hedeflerin çok gerisinde kalsa da, yine “2015 genel seçimlerinde yüzde 10 barajını geçeriz” beklentisi ve seçim siyasetin Kürt halkının önüne koyulmasını kolaylaştırdı.

Bununla birlikte, “özyönetim”, “ekolojik kent”, “kadın özgürlüğünün temel BDP, Kürt kadınların olduğu ahlaki to23 belediyede resmi plum”, “ekolojik kent”, başkanlığı, 54 belediyede “komünal ekonomi” fiili eşbaşkanlığı ile bir kadın vurgu ve vaatleri, Kürt Kürt siyasal hareketinin güçlü bir kitle inisiyatifi ve yükselişine halkı kadar, Türkiye’de rüzgarı estirmeye çalıştı. Bu politikalar, başkalarının da Kürt siyasal hareketi çoktan kapanmış olduğu, “demokratik özerklik inşasının” da işaret ettiği gibi Türk ataeçeperindeki ya da onunla sınıfsal iç sınırlarını apaçık gösterir. Kürt siyasi hareketinin en dar rkil devleti ve siyaset sistemi dirsek teması içindeki ve geri bir idari ve kültürel özerklik anlayışını “Rojova modeli” üzerinde bir basınç yaratıyor. liberal sol, reformist, Uzun süredir sesi soluğu ezilenci, kadın, aydın veya “özyönetim” olarak sunmasının doğurduğu beklenti ve kafa çıkmayan KaDer (TÜSİAD karışıklığını nasıl karşılayacağı da halen belirsiz. kesimleri arasında belli merkezli burjuva kadınlar bir beklenti yarattı. Seçim örgütü) sırasıyla yüzde 1, 2 ve sonuçlarından sonra 4 civarındaki kadın aday oranlarına sahip AKP, luyor. HDP’ye hayıflanma, “biz sizi destekledik aslında MHP, CHP’yi eleştirip BDP’yi örnek gösteriyor; ama siz yanıbaşınızdakini bile görmüyorsunuz” ve tabii bu kafayla “AB’ye üye olamaz ve 2023'te Yine 4 Nisan’da ”Kürt dil ve kültüründen tarzı sitemler, Gezi-Kürt hareketi arasında ittifak ilk on ekonomi arasına giremeyiz” minvalindeki markalar oluşturacağını” belirten Kürt Sanayi senaryo ve beklentileri de arttı. Kürt hareketinin, kadın sorununa neoliberal kapitalist bakış açısını ve İşadamları Derneği kuruldu. KÜRDSİAD’ın seçim öncesi ve sonrası AKP’nin bir esneklik ortaya koyuyor. kuruluş ilkeleri, pek “komünal ekonomi” intibaı göstermeyeceğini apaçık deklare etmesi karşısında vermiyor: “KÜRDSİAD toplumsal barış ve bu tür bir alt düzeyden kampanya yürütmesi ve Kürdistan’daki seçim sonuçları, Kürt halkının uzlaşmanın sürdürüldüğü bir ortamda, Kürdistan bunu sınırlı kitle etkinlik ve eylemleri ile beslemeÖcalan’ın muhatap alınmasını ve soğuk barış ve Coğrafyasının ekonomik ve sosyal kalkınmasında si, bu yöndeki arayış ve beklentilere çekim etkisini müzakere sürecini bir kazanım olarak gördüğünü, bölgesel ve sektörel potansiyelleri en iyi şekilde artırabilir, yeni liberal reformist ittifaklara bir Kürt siyasi hareketinin müzakerede artan sıkıntı değerlendirerek Kürdistan ulusal ekonomik zemin oluşturabilir, fakat seçim sonuçlarının iç ve hoşnutsuzlukları da ancak bir ölçüde ikna politikaların oluşturulmasına ve Kürt ulusal yüzünün okunması Kürt siyasal hareketinin güçlü edebildiğini gösteriyor. Göreli seçim başarısında, ekonomi çevrelerinin işbirliği içine girmesbir kitle inisiyatifi ve yükselişine çoktan kapanmış soğuk barış ve müzakere sürecinin kazanım ine katkıda bulunur. KÜRDSİAD, Kürdistan olduğu, “demokratik özerklik inşasının” da sınıfsal olarak benimsetilmesi kadar buna dönük sıkıntı, coğrafyasında yaşayan tüm halkların kimlikiç sınırlarını apaçık gösterir. hoşnutsuzluk ve güvensizlikleri de – şimdi sel, dil ve kültür gelişimini önemser. Bu yönlü Kürt siyasi hareketinin en dar ve geri bir idari ve “özyönetim” olarak ifade etmeye başladığı- kısmi çabaları destekler. KÜRDSİAD Kürt sermayesinin kültürel özerklik anlayışını “Rojova modeli” veya idari ve kültürel özerklik vaatlerine odaklaküresel rekabet düzeyinde sahada yer almasına “özyönetim” olarak sunmasının doğurduğu beklenyarak aşmaya çalışıyor. BDP’nin en dikkat çeve uluslararası arenada tanıtımına katkıda ti ve kafa karışıklığını nasıl karşılayacağı da halen kici seçim vaadi, Demirtaş’ın hemen Newroz bulunur, bu amaçla diplomatik lobi faaliyeti belirsiz. sonrasındaki Bitlis seçim mitingi konuşmasındaki yürütür. KÜRDSİAD, Kürdistan coğrafyasında “Güney Kürdistan’dan Rojava’ya kadar Kürt bulunan yer altı yerüstü zenginlik kaynaklarıyla Bu yönde beklentiye girenler, Kürt siyasal hareketi pazarı” vaadiydi. Demirtaş, “pazar payını biz ilgili araştırmalar yapar, raporlar hazırlar ve bu ister “demokratik özerklik inşası” tarzı bir kampanya belirleyeceğiz, ürünlerinizi biz pazarlayacağız” raporların iş çevrelerine tanıtımını amaç edinir. dedi. Küçük köylünün tarımsal üretimi, geniş işçi Bu vesileyle dünyanın hem dört tarafına dağılmış yürütsün ister yürütmesin, yine hayal kırıklığına ve kent ve kır yoksullarının ise emekgücünden Kürdistanlı iş çevrelerinin, hem de global sermay- uğrayacaklardır. başka satacak bir şeyi olmadığına göre, bunları enin Kürdistan Coğrafyasına yatırım yapmasını pazarlayacak olan bu “biz”in kim olduğunu sağlayacak girişimlerde bulunmak üzere sem-


14

işçi meclisi

Pamir’in gösterdikleri

Geniş bir toplumsal kesim her an ani ve beklenmedik bir gelişme, kötü bir olay, bir saldırı, belki bir felaket yaşanmış hissiyle tetiktedir ve tehlike olarak algılandığı anda hızla toplumsal duyargalar, özsavunma, dayanışma, kırmızı çizgi refleks ve inisiyatifi harekete geçmektedir Pamir’in kaybolması, sosyal medyada hızla birinci sıraya yerleşti, Yüzlerce gönüllü hızla organize olup arama çalışmalarına katıldı, bazı sol TV kanalları arama çalışmalarını naklen verdi, medyada ilk gündemler arasında yer aldı. AKP-devlet yörüngesindeki gericilik ise hemen bir kontra psikolojik savaş kampanyası açtı; Pamir’in ailesinin Alevi, Gezici, DHKP-C sempatizanı, zengin, çocuklarına karşı sorumsuz, gönüllü arama sefeberliğinin 3. Köprü’ye karşı bir eylem provası olduğu türünden blokajlar yapmaya çalıştı. Pamir’in ölü bulunabilmesinin ardından sosyal medyada AKP ve psikolojik savaş kampanyalarına karşı Taksim’de protesto çağrıları da yapıldı… Pamir olayı, her şeyden önce, artık iyice tipikleşmeye başlayan bir Gezi refleksidir. Burada Gezi konseptini, yalnız bir toplumsal muhalefet hareketi olarak değil, bir ve aynı zamanda yeni bir toplumsal ilişki biçimi anlamında kullanıyoruz. Berkin eylemlerinde toplumdaki çocuk imgesi ve hassasiyetindeki dönüşümü, ve Gezi’den sonra toplumsal kırmızı çizgiler algısındaki gelişimi vurgulamıştık. İlk elde hiçbir siyasal yanı olmayan Pamir’in kayboluşunun böylesine hızla toplumsallaşıp siyasallaşması, Berkin’le güçlenen toplumsal çocuk hassasiyeti, dayanışma ve kırmızı özsavunma çizgileri ile kesin bir ilgisi vardır. “Birkaç ağaç” sorununun çok sayıda başka toplumsal birikim, hassasiyet ve tepkiyle kaynaşarak milyonları kapsayan bir harekete dönüşmesi, ağaçlar ve doğa sorununun daha sonra bir toplumsal öz savunma ve dayanışma refleksi olarak ODTÜ ormanlarından Hevsel Bahçeleri’ne kadar yaygınlaşmaya başlaması gibi. Pamir hareketinde toplumsal-siyasal kriz süreci ve psikolojisinin etkisi de çok barizdir. Geniş bir toplumsal kesim her an ani ve beklenmedik bir gelişme, kötü bir olay, bir saldırı, belki bir felaket yaşanacakmış hissiyle tetiktedir ve tehlike olarak algılandığı anda hızla toplumsal duyargalar, özsavunma, dayanışma, kırmızı çizgi refleks ve inisiyatifi harekete geçmektedir. Pamir’in bir anda sosyal medya kampanyası ve toplumsal gündeme dönüşmesiyle devlet üzerinde bir basınç yaratılmıştır. Başka biçimde olsa, en fazla bir iki polisi, o da bir gün sonra gönderip rutin bürokratik prosedürün ötesine geçmeyecek devlet, polisi, jandarması, sivil savunma ekipleriyle harekete geçip görünüşü kurtarmak zorunda kalmıştır Pamir’in Gezi kimliği dolayında algılanması ve asıl olarak da, Gezi’nin oluşturduğu toplumsal dayanışma ve inisiyatif ağları üzerinden yayılması, Pamir olayından bağımsız olarak da varolan ve bu tür derindeki birşeylere dokunan her olay da hızla silkinip harekete geçen bir toplumsal dinamiğin canlılığını ve akacak, kendini toplumsal olarak ifade edecek, durum ve kanal arayışını da apaçık gösteriyor. Her yıl çok sayıda çocuk kaybolur veya kaçırılırken, ne yazık ki aynı etkiyi yaratmıyor olmasının nedeni bunlardır. Gezi, aynı zamanda farklı bir toplumsallaşma ve toplumsal ilişki biçimidir, demiştik. Haziran Direnişi’nde parçası olunan yaşamla, kentle, diğer insanlarla, doğayla ilişkisinin sorumluluğunu alma duygusu, her grup ve birey için yeni türden bir toplumsallaşma ve siyasallaşma dinamiğinin ifadesiydi. Bu durum, bu tür kendiliğinden kitle organizasyon, inisiyatif ve seferberlikleri aranan ve belli somut durumlara hızla odaklanılıp bu zeminden

yaygınlaşan bir kendini toplumsal ve/veya siyasal olarak kolektif gerçekleştirme etkinliği haline getirdi Muazzam kitlesel olduğu kadar bireysel ve içten gelen inisiyatif ve seferberlik de, bu kendini kolektif toplumsal-siyasal olarak gerçekleştirebilir, ifade edebilir olmaktan duyulan bu heyecandı: Yaşamı birlikte savunma ve yeniden şekillendirmenin olanaklı olduğu görmekten duyulan heyecan. Tanımadığı milyonlarca insanla birlikte mücadele, dayanışma ve paylaşımdan doğan – yalnız mekansal, fiziksel değil- aynı zamanda toplumsal-siyasal ve bireysel-içsel bir yalnızlık ve yabancılaşmadan sıyrılma, doğallaşma, yararlılık, anlamlılık, özgürleşme duygusu. Hiçbir şeyin önüne geçemeyeceği, kendini -hem birikmiş öfke, tepki ve özlemleriyle, hem de toplumsal yararlılık ve anlam duygusu ile- ifade etme çabasının sel olup akması. Gezi buna indirgenemez ama, onun ayırdedici karakteristiklerinden biri olan kendini toplumsalsiyasal olarak gerçekleştirmeden duyulan haz, bir kolektif çaba ve inisiyatif çerçevesinde anlamlı ve yararlı olma arzusu görülmeden de ‘Gezi ruhu’ ve içsel bir dinamiği tam anlaşılamaz. Gezi bu açıdan da eski küflü şişesine kolay kolay tıkılamayacak bir büyük cini uykusundan uyandırdı. İyice körelmiş ve yabancılaşmış toplumsal dayanışma ve paylaşım duygusunun canlanması, özellikle de kırmızı çizgi haline getirdiği konularda sorun ve tehlikeli durumlar karşısında hızla toplumsallaşan bir özsavunma refleksi ve değiştirmek için daha geniş kesimlerin gündemi olacağı bir şeyler yapma çabası… Berkin eylemlerinde de bu vardı. Pamir bir Berkin değil, ama yaşamı tehlikede olan bir çocuktu. Neoliberal kapitalizm ve devlet iktidarı açısından ise, kendilerinden özerk veya bağımsız olan her türlü toplumsal inisiyatif ve dayanışma, ister bir deprem ister kaybolan bir çocuğun hayatı söz konusu olsun, tehlikelidir! Neoliberal devletin Marmara ve Van depremlerindeki toplumsal dayanışma ve yardımlaşma seferberliğine karşı bile nasıl düşmanca yaklaştığını, engellediğini, sayısız gönüllüyü gözaltına aldığını ve yardım malzemelerine el koyup dağıttırmadığını, vd iyi biliyoruz. Marmara depremi sonrasında bir mizah dergisinde yayınlanmış bir karikatür şöyleydi. İlk karede “devlet neredeee” diye bağıran bir adam, ikinci karede kafasına inen bir cop: “Hah, geldi!” Pamir’de de görmemiz gereken, neoliberalizmi toplumu bireylere çözen ve metalaşmaya gömen yıkıcılığına ve yabancılaştırıcılığına karşı olduğu gibi, bir köprüden parka, depremden kaybolan çocuklara kadar her toplumsal sorunu toplumdan soyutlayıp, “kamu çıkarı”, “milli çıkar” adı altında topluma karşı tutulmasının, toplumun gerçek inisiyatifinden çıkartılıp dokunulmaz bürokratik temsili hükümet girişimi haline getiren devletten kendi toplumsal inisiyatif ve dayanışmasını geri alma doğrultusunda Gezi’de de gördüğümüz, henüz tohum halindeki bir tarih-

sel eğilimin küçük ifadesidir. Seçim sürecinde de bunu farklı bir planda gördük. -http://zaferyuksel77.tumblr.com Binlerce seçim gönüllüsü, seçim akşamı seçim sahtekarlıkları ve baskılarına karşı organize olup, hükümet ve devlet baskıları ve YSK bürokrasisine karşı oy sayımlarının yapıldığı yerlerde eylemli bir basınç yaratmaya çalıştı. Bunlar kuşkusuz Gezi’yi seçim sandıklarına bağlama ve seçimleri kendini siyasal-toplumsal olarak ifade etmenin biricik aracı gösterme kapanının da göstergesiydi. Ancak devlet ve seçim bürokrasisi ve sahtekarlıkları çerçevesinde tepeden inmeciliğe karşı -bu dar temsililik alanına sıkıştırılmış ve bu yüzden umutsuzca da olsa- aşağıdan bir denetim, basınç, inisiyatif geliştirme çabasını da, yani bir Gezi dinamiğini de içeriyordu. Sorun bu tür aşağıdan toplumsal organizasyon, seferberlik ve inisiyatiflere, sistemden bağımsız ve sistem karşıtı etkin örgütlü ve mücadele kanalları açabilmektir. Çünkü kitlelerin özsavunma, kendini gerçekleştirme, dayanışma, özgürlük istem ve inisiyatifleri ne olursa olsun, akacak bağımsız ve antikapitalist bir mücadele kanalı bulamadığı ölçüde, sermaye ve devletine bağımlı kanallara ve kapanlara girme tehlikesi büyür. Diğer bir nokta, Gezi’nin Pamir konusunda gösterdiği anlamlı hassasiyet ve dayanışma seferberliğini, sosyal medya veya benzer olanaklara, mekan avantajına sahip olmayan işçi ve yoksul emekçilerin yaşadığı sermaye ve devlet saldırıları veya felaketler karşısında gösterememesidir. Bu da Gezi’nin, neoliberal kapitalizm ve devletinin bazı iktidar ve meşruluk sembollerini (AVM, merkezi meydanlar, vd) çizmiş olmasına karşın AKP’nin halen seçimler ve bir dizi mekanizma üzerinden sürdürdüğü “işçilerin ve yoksulların koruyucusu ve temsilcisi” gibi bir “meşruluk” imajını çizememesine, ve “siz seçkinler ve plaj partisisiniz” üzerinden gelen karşı saldırılara karşı da savunmasız kalmasına yol açmaktadır. Gezi’nin mekansal, siyasal, toplumsal kesimler olarak sıkıştırılmak istendiği alanı hızla genişletmemiz gerekiyor.


15

işçi meclisi

İşçi sınıfı dünyayı yönetebilir mi? Bizler patronlara ve onların siyasetçilerine, bürokratlarına ihtiyaç duymadan toplumun organizasyonunu başarabilirmiyiz? Fabrikalarda insanlığa gerekli tüm malları üretebiliyoruz. Hatta büyük patronların jetlerini, gezi yatlarını üreten, ulaşımdan iletişime dünyanın akışını sağlayan bizleriz. Tüm bunları gerçekleştirirken, hayatı yaratırken patronlara ihtiyaç duymadığımızı görüyoruz. O halde kendi yarattığımız hayatın haklı yöneticisi de bizler olmalıyız. İhtiyacımız olduğunu sandığımız, önünde boynumuzu eğdiğimiz yöneticinin elbisesinin de kendisinin de üzerinde bizim alınterimiz var. O halde sorumuzun yanıtı evet olmalı. Paris’li işçiler Paris Komünü ile bu yanıtı tüm işçi sınıfı adına verdi. Patronlar açısından ise kanla bastırılan ve bugün hatırlamak dahi istemedikleri korkutucu bir işçi ayaklanması olarak tarihe geçti. Parisli işçiler bundan 140 yıl önce ayaklanarak kendi yarattıkları Paris’in iktidarını ele geçirdiler. 18 Mart 1871 günü başlayan ve 72 gün süren tarihin ilk işçi yönetimi tüm dünya işçi sınıfına iktidarı alabileceğini gösterdi, 1917 Ekim Devrimi’ne giden yolu açtı. Komün 1870 ortalarında başlayan Fransa-Prusya savaşı sırasında patlak verdi. Kısa bir süre önce III. Napolyonburjuva cumhuriyetine bir darbe gerçekleştirmiş, tekrar imparatorluğunu ilan etmiş ve yükselen işçi sınıfı hareketi karşısında sarsıntılar yaşayan ve kendi içerisinde bölünmüş olan burjuvazi bu darbeyi kabul ederek ve imparatorluk ile kendi çıkarları doğrultusunda anlaşmıştı. Savaş Fransa’nın ardarda darbeler almasıyla sürdü ve Paris Prusyalılar tarafından kuşatıldı. Savaşta açlık ve ölümle yüzyüze gelen gene işçi sınıfı oldu. Buna karşın Ulusal Muhafızlar’da tüm işçi sınıfı silahlanıyor ve Paris’i savunuyordu. Bu silahları veren savaş sırasında iktidara gelen burjuva hükümetiydi. Burjuvazi silahları üretir ve dağıtırken bir taraftan da kendisini yıkacak zemini hazırlar. Bu tarihsel gerçek Paris’te kendisini gösterecek ve işçi sınıfı kendi sınıfının çıkarları doğrultusunda bu silahları burjuvaziye çevirecekti. Gitgide güç kaybeden burjuva hükümeti bir yandan da örgütlenmeye başlayan silahlı işçi sınıfının tehditi ile ateşkes ilan etti. Prusyalılar Paris’e girmeye başladılar. Paris savunmasının büyük kısmını oluşturan Ulusal Muhafızlar ve içerisinde bulunan işçi sınıfı ise tarih sahnesine daha yeni çıkıyordu. Şehir Prusyalılara direnmeye devam etti ve şehirde bulunan burjuva birliklerini ait topları ele geçirerek silahlı gücünü arttırdı. Burjuva hükümeti Paris’te ki gücünü tamamen yitiriyor, direnişin kararları Ulusal Muhafızların Merkez Komitesi tarafından alınmaya başlanıyordu. Paris’e hükmeden burjuvazi değil yerel yerleşimler temelinde örgütlenen ve merkez komiteye bağlanan işçilerdi. Fransız burjuva hükümeti’nin artık temel hedefi sınıf düşmanlarını silahsızlandırmak, Paris’li işçilerin elindeki topları ve mitralyözleri ele geçirmekti. Ani bir baskın gerçekleştirdiler fakat beklemedikleri kadar sert bir direnişle karşılaştılar. Paris sokaklarında barikatlar yükseldi. Burjuva ordusu saflarında görev alan işçiler ordularını terkederek kendi sınıflarının safına geçiyordu. Burjuva ordusunun generali kurşuna dizildi. Burjuvazi tüm yönetici organlarını ve polisini Paris’ten çekmek zorunda kaldı. Artık işçiler resmi olarak Paris’in yönetimini ele geçirmişlerdi. 18 Mart 1871'de ya-

yınlanan Paris Ulusal Muhafız Merkez Komitesi imzalı bildiride işçiler şöyle diyordu: “Paris proleterleri, egemen sınıfların ihanet ve beceriksizlikleri karşısında kamu işlerinin idaresini kendi ellerine almak suretiyle durumu kurtarma saatinin gelip çattığını anlamış bulunuyorlar…. Anladılar ki, devlet iktidarını ele geçirerek kendilerini kendi kaderlerinin efendisi kılmak, zorunlu görevleri ve mutlak haklarıdır.” Merkez Komite komünün ilanında hemen sonra görevlerini bıraktı ve 26 Mart’ta komün seçimleri yapıldı. Paris komünü işçilerin yönetime doğrudan katıldığı yerel konseylerin ve işçilerden ve onların siyasilerinden oluşan kent konseyinin yönetimini hayata geçirmeye çalıştı. Seçilen komün üyeleri tüm Paris’e sorumluydular ve istenilen durumda geri çağırılabilirlerdi. Merkez Komite sadece işçiler arasından seçilecek insanların işçi sınıfının yöneticisi olabileceğini hatırlatıyor ve seçimler öncesinde uyarıyordu:“Tuzu kuru birinin bir işçiyi kendi kardeşi olarak düşünme eğiliminde olması oldukça nadir bir durum olduğuna göre mülk sahiplerinden uzak durun.” Komün ardarda aldığı kararlarla alışılmış devlet düzenlerin sınırlarını parçalıyordu. Yöneticilerin ortalama bir işçi maaşından fazla para almamaları kararlaştırılıyordu. Burjuvazinin elinde bir silah olan ordu tamamen dağıtıldı yerine eli silah tutan tüm işçilerden oluşan Ulusal Muhafızlar kuruldu. Kilise ile devlet birbirinden ayrıştırıldı. Eğitim laikleştirildi. İşçi sınıfının sömürülmesinin bir aracı olan dinsel simgeler, dualar okullardan uzaklaştırıldı. Ölüm cezası kaldırıldı. Paris’teki fabrika ve atölyeler burjuvalar tarafından terkedilmişti. Komün üretimi sosyalist biçimde düzenlemeye yüzünü döndü. İşçilerin üretime devam etmesi kararlaştırıldı. Fabrikaların tümünün komünün malı olması ve komünün ihtiyaçlarına yönelik üretim gerçekleştirilmesi düzenlenmeye çalışıldı. Borçlar durduruldu. Bunların tamamı 2 ay gibi kısa bir süre içinde gerçekleştirildi. Paris Komünü işçi sınıfının örgütlülük ve deneyim olarak çok zayıf olduğu bir tarihsel dönemde gerçekleşti. Komünizm henüz işçi sınıfı içerisinde

yeterince güç kazanmamıştı ve işçiler kendi siyasal partilerine, Komünist Parti’ye sahip değildiler. Bu merkezi örgütlülük sorunu Paris’li işçilerin mücadelesini diğer bölgelerdeki işçilerle birleştirememesine yol açtı. Paris burjuvazi tarafından iki yönden sıkıştırılmıştı. İşçi sınıfının örgütlü bir savaş aygıtına sahip olması ve Paris’i aşarak devrimi genişletmesi yaşamı için hayati zorunluluktu. Komünün ilk günlerinde dağınık durumda olan burjuvazinin üzerine yürüme ve onların can damarı olan Fransız Ulusal Bankası’na el koyarak gücünü daha da arttırma imkanı olan işçi sınıfı taktik hatalar yaparak burjuvaziye tekrardan güç toplama imkanı tanıdı. Bu dönem işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesi ve koruması için siyasal ve taktiksel bir önderliğe ihtiyacı olduğunu ortaya çıkarıyor, Komünist Parti’nin zorunluluğunu gösteriyor bizlere. Bir yıl önce birbiriyle savaşan Fransız ve Prusya hükümetleri işçi sınıfının bu hamlesine karşı birleşiyorlardı. Artık savaş burjuvazinin kendi arasnda ki savaş olmaktan çıkmış patron-işçi savaşına dönüşmüştü. Tüm Avrupa burjuvazisi işçilerin iktidarı karşısında dehşete düşmüşlerdi. Paris bir yandan Prusya topları diğer taraftan Versay’a kaçmış olan Fransa ordusu tarafından kuşatıldı. Komün 140 bin kişilik kuşatmaya karşı 40 bin kişiyle direndi. Ancak, silah bakımından da burjuva ordusuna karşı zayıf olan işçi sınıfı büyük bir katliama uğrayarak yenildi. İşçiler son barikat düşene kadar savaştılar. Kendi iktidarını tehdit altında gören yakaladığı tüm komüncüleri kurşuna diziyordu. Ölü sayısının 30 binin üzerinde olduğu tahmin ediliyor. Paris komünü 140 yıl öncesinden bugüne sesleniyor. İşçi sınıfının gücünü, dünyayı yönetmeyi gerçekleştirebileceğini gösteriyor. Ekonomik ve politik olarak patronların zincirlerini kırarak kendi dünyamızı yaratabileceğimizi anlatıyor. Bir yandan da yenilgisiyle bizlere yerel düzeyde değil merkezi örgütlenmenin zorunluluğunu, insanlığı kurtarmak için Komünist Parti’nin ihtiyacını anlatıyor. 30 bini aşkın Paris komünarının, Paris’li işçinin canları pahasına bize bıraktıkları miras budur.


Arjantin'de 24 Saat Genel Grev Arjantin’de işçilerin yüksek enflasyon ve vergileri protesto etmek için 24 saat genel greve gitmesiyle ülke adeta felç oldu.

Hindistan’da iki fabrikası bulunan Japon otomotiv devi Toyota, uzun süredir yetkili sendikayla devam eden toplu sözleşme görüşmelerinde uzlaşma sağlanamaması üzerine 16 Martta lokavt ilan etti.

Grev nedeniyle hava, deniz ve kara taşımacılığında büyük aksaklıklar yaşanırken, okullarda sınıflar boşaldı.

Günde 600-700 civarında araç üretimi gerçekleştiren Toyota, üretimi tamamen durdurdu. Geçtiğimiz hafta lokavtı kaldıran Toyota yönetimi, bu kez de işçilerin sendikadan istifa etmesini dayatmaya başladı. Yönetim, işçilere bireysel sözleşme imzalatmak istiyor, bunun karşılığında ise işçilerin işbaşı yapabileceğini söylüyor.

Yıl başında Devlet Başkanı Cristina Fernandez de Kirchner’in devalüasyon kararı alması ile çalkalanan ülkede gösteriler artmıştı. Siyasi Analizci Patricio Giusto gelişmeleri, “Nisan ayının başında toplu sözleşme görüşmeleri büyük sorun olmuştu ki zaten hala çözülemedi. 7 bölgede hala öğretmenlerin grevi sürüyor, bir çok işçi sendikası protestolarını sürdürüyor ve şimdi 10 Nisan’daki grev adeta gittikçe ısınan sosyal duruma ateş atmak gibi.” şeklinde değerlendirdi. Ülkede enflasyon yüzde 30’u bulurken çalışanlar maaşlarında bu değer üzerinden artış istiyor. Uzmanlar halkta büyük bir güven bunalımı, gelecek endişesi oluştuğunu belirterek bu-

nun toplum açısından büyük tehlike oluşturduğu kaydediliyor. Hükümetin göstericilerin taleplerine kulak tıkaması durumunda ise ülkenin en büyük işçi sendikaları önümüzdeki dönemde uzun süreli greve gidilebilecekleri uyarısında bulunuyor.

Almanya'da 25 bin sağlık çalışanı greve gitti Almanya'nın Baden-Württemberg (BW) Eyaleti’nde ver.di sendikasının sağlık uzmanlarını dün greve çağırması üzerine 25 bin sağlık çalışanı greve gitti. Eyaletin tamamını kapsamayan grev üniversite kliniklerinin bulunduğu dört şehirde yapıldı. İşveren ile sendika temsilcileri arasında önümüzdeki salı günü yapılacak ikinci tur görüşmeleri öncesi sağlık çalışanları uyarı grevinde bulunarak işverene mesaj verdi. Sendikanın greve çağırdığı sağlık

Hindistan: Toyota İşçileri Grevde

çalışanları toplandıkları kliniklerin önünde, sendika temsilcileri tarafından yapılan konuşmalar ile işverenden ücretlerinde iyileştirme yapılmasını istedi. Freiburg, Tübingen, Heidelberg ve Ulm şehirlerindeki üniversite kliniklerinde sağlık alanında gündüz çalışan personel grev yaptı. Ver.di sendikasından bir sözcü, katılımı pozitif olarak bulduğunu ve işverene karşı geri adım atmayacaklarını söyledi. Hemşirelerden, laboratuvarlarda çalışanlara kadar 25 bin sağlık çalışanı greve giderken,

Sendikadan istifa etmeyi dayatan sözleşmeyi reddeden 4200 işçi, lokavttan sonra işe dönmeyi reddedip greve çıktı. Toyota’nın her iki fabrikasında örgütlü olan sendika, işçilerin öncelikle koşulsuz olarak işe geri alınmasını, ücretlerin yükseltilmesini, tatil ve barınma gibi hakların verilmesini talep ediyor. Aksi halde grevin süreceğini belirtiyor. Otomotiv işçileri, ücretlerine enflasyon oranında zam yapılmasını istiyorlar. Hayat pahalılığı giderek artıyor, doğal olarak işçiler de ücretlerin yükseltilmesini talep ediyorlar. 2 Nisan'da ise 25 işçi Bidadi’deki

Toyota fabrikası önünde süresiz açlık grevine başladı. İşçiler, hükümetin bir an önce devreye girip fabrika yönetimiyle olan uyuşmazlığı sonlandırmasını ve kendilerine koşulsuz olarak işbaşı yaptırılmasını talep ediyorlar. Hindistan’ın 5 ya da 7 yıl içerisinde Çin ve ABD’nin ardından dünyada otomotiv sektöründe üçüncü büyük ülke olacağı öngörülüyor. Hindistan’daki bu iki Toyota fabrikası büyük kârlar elde etmesine rağmen, işçilerin payına yalnızca sefalet ücreti düşüyor. Hindistan’da daha önce de Hyundai, Honda, Mahindra&Mahindra ve Maruti Suzuki işçileri grevlere çıkmış ve hakları için mücadele vermişlerdi. İşçiler haklarını almakta kararlı olduklarını ifade ediyorlar.

işverenden 120 avro, yüzde 3 zam ve meslek öğrenenler içinde 30 gün yıllık izin talebinde bulunuluyor.

IWW'den Greif direnişi ile dayanışma

Dünya Sanayi İşçileri (IWW) Uluslararası Dayanışma Komisyonu (ISC) Greif direnişiyle dayanışma mesajı yayınladı. Dünya Sanayi İşçileri Uluslararası Dayanışma Komisyonu’nun gönderdiği mesaj şöyle: Dünya Sanayi İşçileri (IWW) Uluslararası Dayanışma Komisyonu (ISC) olarak Amerika menşeili GreifSanjut fabrikasını 10 Şubat’ta işgal eden işçilerle dayanışma içinde olduğumuzu ve 10 Nisan sabahının ilk ışıklarında gerçekleşen jandarma destekli polis baskınını kınadığımızı Türkiye kamuoyuna duyururuz. Yüzlerce polisin saldırısı sonucunda birçok işçi yaralanmış ve gözaltına alınmıştır. Kızıl Bayrak dergisi muhabiri Mehmet Ali Karabulut da yaralanan ve gözaltına alınanlardan biridir. Greif çuval fabrikası, aralarında DİSK üyesi de olan 500 işçi tarafından işgal edildi. Greif işçileri çeşitli sorunla mücadele etmekler. Bu sorunlar arasında

en yakıcı olanları, ücretlerin açlık sınırının altında olması, patrona çalışan 44 taşeron şirketi ve iş kazaları sayılabilir. Taşeron ve kadrolu işçiler, patron tarafının toplu sözleşme görüşmelerinde taleplerinin kabul etmemesi üzerine fabrikayı işgal etme kararı verdiler. Greif işçileri işgal süreci boyunca doğrudan demokrasiyi inşa etti. Fabrikada 14 bölüm komitesi kurdular. Bütün kararlar bölüm komitelerde tartışılıyor ve işçiler sorunlarını, gündem maddelerini karara bağlıyorlardı. Bölüm komitelerinde alınan kararlar aynı zamanda genel mecliste de tartışılıyordu. Kadın ve erkek işçiler, çeşitli videolarda ve röportajlarda belirttikleri üzere kendilerine olan güvenlerini işgal sırasında kazandılar. Direnişin bu olumlu niteliklerine rağmen, DİSK üyesi işgalci Greif işçilerinin DİSK’in bürokratik yapılarından hiçbir destek görememesi utanç vericidir. DİSK’in eylem anlayışı yasal çerçeveye ve patronlarla görüşme esasıyla sınırlıdır. DİSK, işçilerin

militan doğrudan eylemine sırtını dönmüştür. DİSK bürokratlarının ve sözde uzmanların çok iyi bildiği üzere fabrikalarda işçi kontrolü ve işçi öz-yönetimi sendika ağalarına karşı gerçek bir tehlikedir. Bu sebeple DİSK Tekstil İşçileri Sendikası Örgütlenme ve Uluslararası İlişkiler Daire Müdürü Eren Korkmaz işgalci Greif işçilerini maceracı olmakla şuçlayabilmiştir. 1905 yılında kurulduğundan beri Dünya Sanayi İşçileri Sendikası, çalışan insanlarla işverenler arasındaki mücadelenin, işçi sınıfı üretim araçlarına sahip olana, ücretli emek ortadan kalkana kadar sürmesi gerektiğini savunur.. Dünya Sanayi İşçileri Sendikası olarak direnen Greif işçilerinin mücadelesini selamlıyoruz! Dünya Sanayi İşçileri Uluslararası Dayanışma Komisyonu


Im44  
Advertisement
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you