Issuu on Google+

“Bölgesel Rejim Krizi ve Sınıf Mücadelesi” Panel-Söyleşi’si gerçekleştirildi Panele konuşmacı olarak İran Komünist İşçi Partisi Uluslararası İlişkiler Komitesi Sekreteri Siyaveş Azeri, Araştırmacı-Yazar Volkan Yaraşır, Eyüp-Alibeyköy Dersimliler Derneği Başkanı Rıza Yıldırım ve Devrimci Proletarya temsilcisi katıldı. Küresel çok yönlü kriz, bölgede yaşanan kitle ayaklanmaları, burjuva tahakküm ilişkileri, kitle hareketlerinin bölgesel, sıçramalı niteliği ve bölgesel devrim, komünist öncü sorunu gibi başlıkların tartışıldığı etkinlikte bağımsız sınıf politikasına bölgesel, evrensel düzeyde duyulan ihtiyaç öne çıktı. Etkinliğe yaklaşık 50 kişi katıldı. ''8-9

yaşasın

sosyalist

işçi demokrasisi Sayı: 39 Kasım 2013 1 TL

KÖLECE ÇALIŞMA STRATEJİSİ GERİ ÇEKİLSİN

Kameralar sökülsün psikolojik tacize son

Devrimci kamuoyundan, demokrat ve ilericilerden, işçi sınıfı ve emekçi halklarımızdan beklenti ve talebimiz, Haziran Direnişi’nin ruhuyla devrimci tutsakları ve direnişimizi sahiplenmeleri, saldırıları boşa çıkartmamızda .bize güç vermeleridir…

"2

Öğrenci evlerine müdahale “Kızlı-erkekli” öğrenci evleri de, resmen yasaklanmasa bile, yapılmak istenen gerici siyasal-toplumsal baskının yoğunlaştırılmasıdır. Toplumsal-bireysel-cinsel hak ve özgürlük kırıntılarının da fiilen ortadan kaldırılmasıdır. "4 Kölece Çalıştırma Stratejisi, sermayenin emeğe, yalnızca istihdam biçimlerinin güvencesizleştirilmesi ile sınırlı olmayan, çok kapsamlı bir saldırı stratejisidir. Kölece Çalıştırma Stratejisi, zamanda mekanda köleliği ağırlaştıracaktır. Kölece Çalışma Stratejisine, bu çerçevede gündeme getirilecek herhangi bir tasarıya, kuşkusuz kesinkes hayır! diyor ve derhal geri çekilmesini istiyoruz. Ancak bu mevcut kölece çalıştırılma koşullarına, işsizliğe,

evet filan dediğimiz anlamına da kesinlikle gelmiyor. Bu yüzden dar savunmacılığın ötesinde, saldırıya dönük bir öz savunma hattından bağımsız sınıf istem, gereksinme ve özlemlerimizle yürümeliyiz. Kahrolsun Ücretli Kölelik Düzeni! Herkese iş, 6 saatlik işgünü, sosyal güvenlik! İşten atmalar, güvencesiz çalıştırma yasaklansın! Tüm işçilere kendi bedenleri, zihinleri, emekleri ve yaşamları hakkında söz, karar, örgütlenme hakkı!

Durun çağrılar durun! Çağrıda konuşurken aslında çook uzaklara, çocukluğuna gidiyor, hatırlamaması gereken tatsız, acı verici hatıraları yaşıyordu yeniden. Sadece on yaşındaydı, arkadaşı Cem ile her zamanki gibi yatılı okulun çakıl sahasında tek kale maç yapmaya gitmişlerdi. Ayaklarında yırtık kara lastik ayakkabılarıyla ve ellerinde patlamış plastik toplarıyla, tıpkı bir önceki gün yaptıkları gibi. Fakat bugün bir garipti. Dışarıda ne öğretmenlerin otoriter buyrukları ne de çocukların şen çığlıkları vardı. Sanki biri havaya kurşun ekmiş, o kurşun olgunlaşmış gibiydi. Onlar maça başladılar, aralarında ezeli bir rekabet vardı. Her günün mutlak bir galibi olmalıydı. Mavi, ilk defa kazanmaya yaklaşmıştı. Fakat, hiç beklemedikleri bir şey oldu. Birden , çok iri “sonradan da izbandut gibi diye tanımlayacaktı onları” Ürkütücü insanlar belirdi etrafında. İçlerinden biri onları yanlarına çağırdı sert ve sevimsiz bir ses tonuyla.

" 12

Ulusal İstihdam Strateji Belgesi ve Gençlik Ulusal İstihdam Strateji Belgesi ve Gençlik UİS belgesi yaşamın tüm katmanlarına sermaye birikimini daha da yayılmasını sağlamak adına patronlar tarafından, patron diliyle yazılan bir belgedir.

"7


2

işçi meclisi

“Suriye öldürüyordu, Türkiye ise süründürüyormuş” Suriye’de yaşanan iç savaş yüzünden milyonlarca Suriyeli yaşadığı yeri terketmek zorunda kaldı. Komşu ülkelere sığınan Suriyeliler bu ülkelerde yaşam mücadelesi veriyor. Yüz binlerce Suriyeli de Türkiye‘ye sığındı. Kimileri konteynır kentlerde yaşarken kimileri de kendi imkanları ile en kötü koşullar altında çalışarak yaşama tutunmaya çalışıyor. Bu savaşın en ağır bedelini Suriyeli işçiler ve yoksullar ödedi, ödemeye de devam ediyor. Konteynır kentlerde kalanlar buradaki yaşam koşullarının Suriye’den de beter olduğunu söylüyor. Bir miktar parası olup ev kiralayan ve iş bulanlar ise koşulların görece Suriye’den daha iyi olduğunu düşünüyor. Belki de kendi cephelerinden bu düşündükleri doğru fakat buzdağının görünmeyen bir yüzü daha var. Suriye, sosyal ve ekonomik açıdan ileri-orta gelişmiş kapitalist ülkelere nazaran geri kalmış konumda. İçe dönük kapalı ekonomik yapısı, toplumsal yaşamı sınırlayan bir yapıya sahip. Suriye’de durum böyleydi. Türkiye’nin ise kapitalizmin geldiği aşama doğrultusunda ekonomisi, sosyal yaşam tarzı Suriyelilere daha çekici gibi görünüyor. Suriyeli işçi ve emekçilerin sınıf bilincinden yoksunluğu kapitalizmin çizdiği “özgür ülke” tablosuna yedekleniyor. Belki savaştan kaçarak hayatlarını kurtardılar fakat kapitalizmin Suriye’deki koşullarından da beter bir sömürü çarkına girdiler. Bu sömürü çarkına giren genç bir Suriyeli ile karşılaştım. İşten yorgun argın çıkmış otobüs bekliyordum. Her zamanki gibi otobüs geç geldi ve hıncahınç doluydu. Tutunacak bir yer aradım ve bulduğum yere çakıldım. Ardından arkadan binenler akbil uzatmaya başladılar. (Sanki uzun saatler

ayakta gittiğimiz yetmiyormuş gibi bir de bu şekilde gittiğimiz için ücret ödüyoruz.) Uzatılan akbil arkamda duran 17-18 yaşlarında birinin eline verildi. Ama bu kişi akbil ile ne yapacağını bilmez şekilde etrafa baktı. Sormak istiyordu belki “neden bu kart uzatılıyor” diye ama sonra farkettim ki arkadaş Suriyeli ve Türkçe bilmiyordu.Sohbet etme fırsatını yakalamıştım ; Arapça “kartı bana uzat” diye seslendim. Dilini bildiğim için mutlu oldu. Çölde su bulan insan mutluluğu misali konuşmaya başladı. Ona Suriye’deki savaşı sordum. Önce tereddüt etti sonra kaygılarını bir kenara bırakarak anlatmaya başladı. Bu savaş yüzünden içinde biriktirdiği, söylemekten korktuğu duygularını kendi dilinden paylaşmak istiyordu. Esad’ın baskılarına ve uygulamalarına karşı isyanların başladığını, ardından da çok farklı yerlere savrulduğunu söyledi. Savaşın yaşattığı yıkıma daha fazla dayanamamış, ailesi ile birlikte kaçarak Gaziantep’e gelmişler. Bir müddet konteynır kentte yaşamış, buradaki kötü yaşam koşullarına dayanamayarak 4 arkadaşı ile birlikte çalışmak için 6 ay önce İstanbul’a gelmişler. İstanbul‘daki ilk bir ayları filmleri aratmayan açlık ve yoksullukla mücadele ile geçmiş. Sonra arkadaşları vasıtası ile Sultangazi’de bir ev kiralayarak mahallede bulunan bir tekstil atölyesinde işe girmişler. Aylık 600 TL’ye sigortasız çalıştığını, birçok Suriyeli’nin de bu tarz yerlerde sıkça çalıştığını söyledi. Ben de “bu durumdan memnun musun?” diye sorunca biraz utangaç “evet” yanıtını verdi. Suriye’ye göre burada iş olanaklarının daha iyi olduğunu söyledi. Ben de ona neden sigortasız ve az maaşa çalıştığını sorunca; “çalışma iznimiz yok ve Türkiye bizi ölmekten kurtardı” yanıtını verdi.

Ben de “Türkiye sizleri göçmen olarak barındırıyor, bu da sizleri daha az ücret karşılığında daha çok çalıştırmasına fırsat veriyor” dedim. Gülerek “Suriye öldürüyordu , Türkiye ise süründürüyormuş” karşılığını verdi. “Dünyanın her yeri biz işçiler için aynı galiba; çünkü parası olan Suriyeliler Türkiye ve Avrupa’da lüks bir hayat sürerken bizler en kötü koşullar altında yaşamaya çalışıyoruz” diyerek yaşananlara tepkisini gösterdi. Sohbetin en güzel yerinde ineceğim durağa varmıştım, vedalaşıp otobüsten indim. Salim savaştan önce çok farklı şeyler düşünüyordu ama yaşananlardan sonra hayata başka gözle bakmayı öğrendi. Bazen bedeller ödeyerek anlıyoruz içinde yaşadığımız sistemi. Salim Suriye’deki iç savaştan kaçmıştı ama yeni bir savaşla daha yüz yüze geliyordu, hem de Suriye’deki kadar şiddetli bir savaş: Sınıf Savaşımı!

Kameralar sökülsün, psikolojik tacize son AKP hükümeti F tipi hapishanelerdeki tecrit işkencesini yeterli görmemiş olacak ki, biz tutsaklar üzerindeki tecriti daha da ağırlaştıracak yeni bir psikolojik işkence uygulaması başlatmıştır. Düne kadar sadece F tipi hapishanelerde yaşam alanlarının, hücrelerin dışındaki bölümlerde bulunan kameralar artık, günlük yaşamımızı geçirdiğimiz hücrelerin havalandırmalarına da takılmaya başladı. Havalandırmayı ve hücreletin yatakhane olarak kullanılan bölümünü görecek şekilde takılan kameralar Kırıklar ve Bolu F tipinde uygulamaya geçti. Sincan 1 No’lu F tipinde ise kurulum çalışmaları sürüyor. İnsani, ahlaki, siyasi açıdan kabul edilemeyecek, edemeyeceğimiz bir uygulamadır bu. Sürekli taciz edilmemiz ve psikolojik işkence altında tutulmamız demektir. Tecrit altında zaten çoğu temel hakkımız kısıtlanarak tutuluyoruz. Bu yetmiyormuş gibi bir de 24 saat her hareketimizin izlenmesi, kişisel özel yaşam dokunulmazlığımızın yok sayılması bir çok yeni sorun yaratacaktır. Oturup kalkmamızdan yemek yememize; gülmemizden kederimize, üzüntümüze; voltamızdan sporumuza her anımızın izlenmesi demektir. Yapılmaya çalışılan şey halkımızın lanetlediği röntgencilikten başka bir şey değildir!… 24 saatimizi geçirmek zorunda olduğumuz daracık bir mekanda, yaşamın doğallığında çeşitli hallerimiz olabilmektedir. Bu hallerimizi birilerinin ısrarla gözetleme merakı röntgenciliktir. Bu durum izleyenlerin ciddi bir ahlaki erozyonda olduklarını gösterir ancak. Bizler devrimci, siyasi tutsaklarız. Bizlere siyasi tutsak muamelesi yapılmaması başlı başına bir saldırı demekken, bir de kameralarla izlenmeye tabi

tutulmamız, bir izlence objesine çevrilmemiz, buna niyetlenilmesi kabul edilemez. Biz insanlık onurumuzu çiğnetmeyecek, her koşulda koruyacağız! Hapishanede olmamız, tutsaklığımız temel demokratik hak ve özgürlüklerden tamamen yoksun olduğumuz anlamına gelmez. Bizlerin özgürlükleri tümden elimizden alınmamış, sadece kısıtlanmıştır. Özel yaşamın dokunulmazlığı, kişisel mahremiyetimizin korunması gibi haklarımız hapishanede de sürmektedir. Tutsak olmamız köle olduğumuz anlamına gelmez! AKP iktidarının saldırganlığının bir yansımasıdır kamera uygulaması. Nasıl ki dışarıda tüm kurumlarını; polisini, yargısını, medyasını… yeniden ve daha saldırgan bir konuma taşıyor, kitlelerin üzerinde “ileri demokrasiye” uygun bir denetim, gözetleme, baskı ve terör ortamı yaratmaya çalışıyorsa, içeride de bunun yansımaları kameralar, keyfi yasaklar, üst üste verilen disiplin cezaları vb. olmaktadır. Devrimci tutsaklar olarak bizler F tiplerinin büyük bir katliamla açıldığı 19 Aralık 2000′den bu yana teslim olmayıp direndik, direniyoruz. Kimliğimizi, kişiliğimizi, örgütlülüğümüzü koruduk. Psikolojik işkence anlamına gelen kameraları taciz saldırısına karşı da her yolla direnecek; insanlık onurumuzun, kimliğimizin çiğnenmesine izin vermeyeceğiz! Devrimci kamuoyundan, demokrat ve ilericilerden, işçi sınıfı ve emekçi halklarımızdan beklenti ve talebimiz, Haziran Direnişi’nin ruhuyla devrimci tutsakları ve direnişimizi sahiplenmeleri, saldırıları boşa çıkartmamızda bize güç vermeleridir…

İşçi Meclisi - Yerel Süreli Siyasi Dergi - Sayı: 39- Fiyat: 1 TL Pina Basım Yayım San. ve Tic. Ltd. Şti. adına sahibi Hüseyin Kezik Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Ali Filizler Adres: İstiklal Caddesi Balo Sk. No: 32  Kat. 2 Daire  No: 8 Beyoğlu/İstanbul Tel: 0 212 244 56 70 Hesap No: İş Bankası Koca Mustafapaşa Şubesi 1105 0792812 Baskı: Özdemir Matbaası Adres: Davutpaşa Cad. Güven Sanayii Sitesi C Blok No:242 Topkapı/İstanbul Tel: 0212 577 54 92


3

işçi meclisi

Kölece Çalıştırma Stratejisi Gezi’nin işçi ve işçileşme sürecindeki tabanı ile işçi hareketi arasında her iki yönden ileriye doğru bir bağ kurmanın da dinamiğidir. Kölece Çalışma Stratejisine, bu çerçevede gündeme getirilecek her hangi bir tasarıya, kuşkusuz kesinkes hayır! Diyor ve derhal geri çekilmesini istiyoruz. Ancak bu mevcut kölece çalıştırılma koşullarına, işsizliğe, evet filan dediğimiz anlamına da kesinlikle gelmiyor. Hükümet “Ulusal İstihdam Stratejisi” tasarısını yasalaştırmada kararlı olduğunu açıkladı. Son haftalarda İMF, AB, TÜSİAD, MÜSİAD, Başbakan, Çalışma, Aile, Maliye Bakanları’nın ilgili ilgisiz hemen her açıklama ve konuşmaları, tasarıya açık ya da örtük atıfta bulunuyor. Tasarının şu ya da bu yönü basına sızdırılıp nabız yoklanıyor. Kamuoyu oluşturuluyor. Tüm göstergeler tasarının son rötuşlarının tamamlanıp 1-2 ay içinde çıkartmaya hazırlandıkları yönünde. Kölece Çalıştırma Stratejisi, siyasallaşmış ve toplumsallaşmış sınıf karşıtlığının tarihsel-stratejik bir gelişim eksenidir 1- Kölece Çalıştırma Stratejisi, adı üstünde bir Stratejidir. Sermayenin emeğe, yalnızca istihdam biçimlerinin güvencesizleştirilmesi ile sınırlı olmayan, çok kapsamlı bir saldırı stratejisidir. Böylesine Stratejik ve kapsamlı bir saldırıya karşı, kesitsel, olgucu, dar (ve bürokratik düzen sendikalarına hapsedilmiş) bir muhafetle mücadele edilemez. İşçi sınıfının bir karşıt strateji geliştirmeye ihtiyacı vardır. 2- Kölece Çalıştırma Stratejisi, sermayenin artıdeğer sömürüsü kapasitesini bir üst düzeyde genişletmeyi ve derinleştirmeyi hedeflemektedir. Dar anlamıyla “istihdam biçimleri”nde değişim ile kalmamaktadır. Bir bütün olarak üretim ilişkilerinde yapısal dönüşüm çerçevesindedir. 3- Kölece Çalıştırma Stratejisi, ekonomi-politik temeli ile birlikte, siyasal, toplumsal, ideolojikkültürel bir kapsama sahiptir. Sermaye ile emek arasında sömürü kadar siyasal-toplumsal tahakküm ilişkisini de azamileştirmeyi hedeflemektedir. Zaten sömürü kapasitesi ve organizasyonunu dev çaplı genişletmeye dönük KÇS, Türkiye’de en geri düzeydeki neoliberal burjuva demokrasisinin mali oligarşik karakteri ve sınırlarının da en derin bir ifadesidir. Strateji, devlet-kamu çalışanları, kadın-aile, gençlik-eğitim, kürt-müzakere süreci gibi siyasal-toplumsal sorunlarla doğrudan bağlantılıdır. İşsizliğin ve ezilmenin en fazla olduğu kesimler; kadınlar, gençler, engelliler, yoksullar -ve adı anılmayan Kürtler, göçmenler- sermayenin azami birikim kaldıraçları olarak yeniden tanımlanmaktadır. Sosyal güvenlik sistemi, eğitim sistemi, aile sistemi, gibi bir çok konu ve alan Strateji çerçevesinde yeniden tanımlanmakta ve dönüştürülmesi hedeflenmektedir. Strateji çerçevesinde neoliberal işgücü piyasasına çekilecek yeni toplumsal kesimler başta olmak üzere neoliberal muhafazakar ideoloji ve yaşam tarzı mühendisliği de paketin promosyonudur. 4- Kölece Çalıştırma Stratejisi, zamanda mekanda köleliği ağırlaştıracaktır. Strateji, Türkiye’de zaten fizik-toplumsal sınırlarına dayanmaya başlayan çalışma sürelerini, her türlü sınırın üstünde artırmayı ve yoğunlaştırmayı öngörmektedir. Aşırı çalışma, iş bekleme, iş arama, iş değiştirme döngüleri hızlanacak, sermaye işçinin tüm zamanı üzerindeki tahakkümünü de azamileştirecektir. Strateji, halen haftada 40-50 saatten fazla çalışmayan “tembel azınlık” olarak gördüğü, kamu işçileri/memurları, eğitimli işçileri, büyük sanayi işçilerinin geriye kalmış hak ve güvencelerini de kaldırarak, geriye doğru çözmeyi gözetmektedir.

Stratejinin mekan-politiğini de özel olarak gözetip alt strateji oluşturduğu sektörlerden çıkarsamak mümkündür: Bunlar “büyüme ve gelişme eğilimleri” ve esneklik düzeyleri “yüksek olan ve/veya yüksek olacağı öngörülen” turizm, inşaat, finans, bilişim ve sağlık sektörleridir. Adı geçen sektörlerin tamamı, küresel-bölgesel sermaye birikimi, metropol merkezlerinin finans-bilişim-turizm

Kölece Çalıştırma Stratejisi, siyasallaşmış ve toplumsallaşmış sınıf karşıtlığının tarihsel-stratejik bir gelişim eksenidir.

merkezi olması, kentsel dönüşüm (mega projeler) ve coğrafi esneklik kapsamındadır. Halen “yüksek istihdam tutan” tarım ve tekstil-konfeksiyonda ise “kontrollü çözülme” öngörülmektedir. Bölgesel asgari ücret ve diğer mekan-politik uygulamaları da yeniden gündemleşecektir. Gezi’nin işçi tabanı ile işçi hareketi arasında her iki yönden ileriye doğru bir bağ kurmanın zemini Ücretler, sosyal haklar, çalışma ve yaşam koşulları bir dibe doğru gelmektedir. Son yıllarda büyük sanayi işçileri nisbi bir canlanma gösterdiler. Taşeron, güvencesiz işçi kesimlerinde de direnişler artıyor. Ücret, asgari ücret, taşeron ve güvencesiz çalışma, sosyal hak ve güvence yoksunluğu konusunda halen sınırlı da olsa bir birikim ve daha yaygınlaşacak bir tepki zemini oluşmaya başladı. En durgun görünen kamu işçileri ve çalışanları açısından da, (kıdem tazminatında sadece verili haklar korunacak olsa bile) kökten güvencesizleştirici paket, bir hareketlendirme potansiyeli taşımaktadır. Bu birikim ve potansiyelin harekete geçirilmesi ve ileriye taşınması gözetilmelidir. Bir dönemki işçi algısı ile sınırlanmamalıyız. Kölece Çalışma Stratejisi, fiilen de epey yol almış

proletaryanın toplumsallaşması ve toplumun proleterleşmesinin de gelişim yönünü gösterir. Ve tam da bu gelişim yönünden gelerek, (beyaz yakalılar, kadınlar, kürtler, gençler, göçmenler, engelliler, yarı-proleter kent yoksulları ile muazzam genişleyen, çeşitlenen ve zenginleşen) toplumsallaşmış bir proleterya hareketinin oluşumu çerçevesinde, buna bir itilim kazandırdığı ölçüde yenilgiye uğratılabilir. Bu yüzden işçi ve yıkıcı işçileşme sürecinde olan “beyaz yakalılar”, kadınlar, kürtler, gençler-öğrenciler, engelliler, kent yoksulları içinde, her birinin özgül siyasal-toplumsal sorunlarıyla da birleştirerek bu temelde bir çalışma yürütülmesi stratejik bir önem taşır. Kölece Çalışma Stratejisi karşısında burjuva kadın örgütleri, Kürt burjuvazisi, vd tutumu, orta sınıf ve ezilenci örgütlerinin ilgisizliği, kadın, kürt, öğrenci hareketlerinin tabanını oluşturan yeni işçi kitlelerinin sınıfsal ayrışması açısından da önemli bir olanaktır. Haziran Direnişi’nin bu kesimler açısından yarattığı birikim de, bu açıdan değerlendirilmelidir: Gezi’nin işçi ve işçileşme sürecindeki tabanı ile işçi hareketi arasında her iki yönden ileriye doğru bir bağ kurmanın da dinamiğidir. Kölece Çalışma Stratejisine, bu çerçevede gündeme getirilecek her hangi bir tasarıya, kuşkusuz kesinkes hayır! Diyor ve derhal geri çekilmesini istiyoruz. Ancak bu mevcut kölece çalıştırılma koşullarına, işsizliğe, evet filan dediğimiz anlamına da kesinlikle gelmiyor. Bu yüzden dar savunmacılığın ötesinde, saldırıya dönük bir öz savunma hattından bağımsız sınıf istem, gereksinme ve özlemlerimizle yürümeliyiz. Kahrolsun Ücretli Kölelik Düzeni! Herkese iş, 6 saatlik işgünü, sosyal güvenlik! İşten atmalar, güvencesiz çalıştırma yasaklansın! Tüm işçilere kendi bedenleri, zihinleri, emekleri ve yaşamları hakkında söz, karar, örgütlenme hakkı!


4

işçi meclisi

#diren öğrenci evi Utanarak atılmış utangaç bir başlık aslında bu. Özel hayatın, birey haklarının saklandığı meta olan evlerden direniş çağrısı yapar hale geldik. Mantık çerçevesinde düşünüldüğü takdirde yasayla kanunla yapamayacaklarını bildikleri halde öğrenci evlerini “kızlı, erkekli” kalınmasını denetlemeye niyet etmenin daha başka nedenlerini aramak gerekmektedir. Neoliberal muhafazakâr burjuva hükümetin başbakanı R.Tayyip Erdoğan’ın “Öğrenci evlerini denetleyeceğiz.” Çıkışı havaya sıkılmış kurşun değildir. Çağrısına kulak beklediği kesimler özellikle kadın öğrencilerin aileleri, YÖK ve emniyet. Disiplin soruşturması açılması, okullardan uzaklaştırılmak, keyfi gözaltılar, insanlık onurunu rencide edici tutumlar vs. öğrencilerin toplumsal yaşamında sıkça karşılarına çıkan olaylardır. Biz öğrenciler zaten sürekli karşımızda YÖK ve emniyeti bulduğumuz için YÖK’ün çıkarabileceği genelgeleri, polisin yapacağı baskınları vs. ensemizde hissediyoruz. Meselenin esas önemli ayağı ise aileler başta olmak üzere “kızlı, erkekli” kalınmasından şikâyetçi olan komşular. Akp sözcülerinin Gezi Parkı’nda ki fiili işgalle ilgili gençlerin oraya sadece içki, uyuşturucu ve seks için gittiğini belirtmeleri gençliğe bakış açılarını yansıtmaktadır. Kapitalist toplumun kurumlarından olan aile kavramı devrimciler için salt sevgi temelinde olmadıkça köhnemiş, gerici bir baskı unsuru olarak mahkûm edilmiştir. İtaatkâr, cinsler arasında ki ilişkiyi izole eden, sorgulamayan, tüketim üzerinden gelişen muhafazakâr yaşam tarzının dayatılması gençliğin kabına sığmayan yönlerini aile, devlet, din kurumları arasında sönümlemeyi amaçlamaktadır. Dinen sakıncalı, aile gözünden güvensiz, devlet yönüyle de sakıncalı olan “kızlı, erkekli” öğrenci evleri denetlenmesi kapitalist

Enerji işçilerinden işgal BEDAŞ işçisi Enerji-Sen üyeleri BEDAŞ binasını işgal etti. BEDAŞ’ın Cengiz-Kolin-LİMAK ortaklığınca özelleştirilmesi sonucu yaşanan iş kıyımında yine Enerji-Sen üyesi işçiler direniş gerçekleştirmişti. Bu direnişin ardından işçilerin çoğunluğu işe geri dönmüştü. Enerji-Sen üyelerinin özelleştirmenin ardından da süren örgütlenme çalışmları karşısında BEDAŞ yönetiminibn tavrı yine işten atma oldu. İşten atmalar sonrası yapılan görüşmelerde işçilerin işe geri alınacağı belirtilsede bu gerçekelşmedi.

muhafazakâr bir ahlak bakışı açısından insanlık onurundan, birey ve toplumsal hak ve özgürlüklerinden çok daha önemli hale gelmektedir. Burjuva ahlaken bile mekânların en girilmez alanı olarak kabul edilen evler dahi AKP hükümetinin hedef alanına girmiş bulunmaktadır. Seçim sürecine girilmesiyle kristalize olan gerek AKP gerek diğer burjuva partilerin söylemlerinin hiç biri biz gençlerin taleplerinin boğulmasından başka bir anlamı ifade etmemektir. Cinsler arası dolayımsız, özgür bir ilişki talebi ne burjuva ahlaka sığar, ne de burjuva partilerin ufkuna sığar. Zamanda, mekanda, yaşamda özgürlük kavramının her geçen gün egemenler tarafından saldırıya uğrayan yaşamlarımızda biz gençler için yakıcı bir taleptir. Burjuva ahlak ve kurumlarını mahkum edecek zamanda, mekanda, yaşamda özgürlük kavramını Gezi Ruhuyla ileri taşımak biz gençlerin görevidir.

Yaşanan BEDAŞ işgali de bu nedenle gerçekleştirildi. İşgali gerçekleştiren işçiler işten atılan 5 işçinin performans düşüklüğü bahane edilerek işten atıldığını ama asıl nedenin süren örgütlenme çalışmaları olduğunu beliritrken işgal sonrası BEDAŞ önündeki bekleyişlerinin 5 işçinin işe geri alınmasına kadar süreceğini belirtiyorlar. İşçiler işgali ise şöyle anlatıyor “Boş olan bir odaya girdik. “İşimizi geri istiyoruz- Enerji İşçileri” yazılı pankartı camdan sarkıttık ve

Öğrenci evlerine müdahale Hükümetin 2014 programının başlangıç adımı! “Kızlı erkekli” öğrenci evlerine müdahaleye karşı tepki ve tartışmalar büyürken, hükümetin bu baskı ve müdahalelerin bir plan çerçevesinde sistematik olarak yürütülmekte olduğu da açıklık kazandı. Hükümetin 2014 programından basına yansımaya başlayan ayrıntılar, hükümetin toplumsal ve bireysel yaşama ve özellikle de kadınlara karşı neomuhafazakar baskı ve saldırıları son derece yoğunlaştıracağını gösteriyor. Hükümet, 2014 programına göre, evliliği ve çok çocuk yapmayı “özendiren” TV-medya programları ve yayınları yapılmasını sağlayacak. Özel sektör sermayesi ve STK’ların evlilik ve çok çocuk yapmayı özendiren faaliyetlerde bulunmasını sağlayacak. Bunun için kamu spotları ve programları hazırlanacak. Program, eğitim müfredatına da “evlilik ve çok çocuk yapmayı” sokmayı öngörüyor! Ayrıca ilk ve orta öğretimde

kadın öğrencilere özel pansiyon yapılması, üniversite öğrencisi kadınların öğrenci evlerinde kalmasının caydırılması da programda yer alıyor. Programda, görsel işitsel medya, sosyal medya ve internetin “aile üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmaya dönük tedbirlerin alınacağı da” belirtiliyor. Yani medya ve sosyal medyada, gerici sansür, baskı ve mühendislik bir bütün olarak yoğunlaşacak ve keskinleşecek. “Kızlı-erkekli” öğrenci evlerine müdahaleyi, kimileri basitçe “seçim hesabı”, “gündem değiştirme” olarak değerlendirip ciddiye alınmamasını öğütlüyor. Kürtaj yasağı konusunda da aynısını söyleyenler olmuştu, sonuçta kürtaj tepkiler nedeniyle resmen yasaklanmadıysa da, fiilen son derece zorlaştıran düzenlemelere bağlandı ve adeta fiilen yasaklanmış olma noktasına getirildi. “Kızlı-erkekli” öğrenci evleri de, resmen

yasaklanmasa bile, yapılmak istenen gerici siyasal-toplumsal baskının yoğunlaştırılmasıdır. Toplumsal-bireysel-cinsel hak ve özgürlük kırıntılarının da fiilen ortadan kaldırılmasıdır. Gençlerin, öğrencilerin, kadınların bedenlerine, ilişkilerine, toplumsal-bireysel yaşamlarına ve yaşam tarzlarına dönük saldırıların, baskıların, yasakların, gerici mühendislik projelerinin arızi ve konjonktürel bir durum olmadığını, Son derece sistematik bir kadın ve özgürlük düşmanı burjuva gecilik plan ve programı çerçevesinde yürütüldüğünü, “Ulusal İstihdam Paketi ve Kadın İstihdam ve Çok Çocuk Doğurtma Paketi” ile de bağlantılı bir gericilik paketi olduğunu, Kürtaj, öğrenci evi, içki kısıtlama ve yasaklarıyla sınırlı kalmayacağını, Öncelikle görüp sınıfsal-toplumsal-cinsel-bireysel özgürlük için mücadeleyi yükseltmek zorunludur.

slogan atmadan bir süre pankartımız ve talebimiz görülsün diye bekledik. Daha sonra sloganlarımızla taleplerimizi dillendirdik. (Gülerek)İşgale müdahale sert oldu. Odanın camdan olan kapısı kırılarak içeri girildi. Bizleri yaka paça aşağı indirdiler ama pankartımızıda vermedik. Bir kez daha hem biz gördük hemde göstermiş oldukki istersek yapabiliyoruz” İşçiler BEDAŞ önündeki bekleyişlerini masa açarak devam ettireceklerini belirtirken alanlarda da mücadelelerine devam edeceklerini, üretimden gelen güçlerini de kullanacaklarını söylüyorlar.


5

işçi meclisi

#DİRENİŞÇİ Ege Serbest Bölgesi’ne yürüdü Birleşik Metal-İş İzmir Şubesi, kapıda bekleyen kıdem tazminatı gaspı saldırısına karşı bir eylem gerçekleştirdi, DİSK’in başlattığı kampanya çerçevesinde “Köleliğe karşı DİRENİŞÇİ” dedi. Saat 15.00 vardiyasından çıkan işçiler kortej oluşturarak yürüyüşe başladı. Sendika üyesi diğer işyerlerinden de işçiler eyleme katıldı. Serbest bölgenin önünde “Güvencesiz, kuralsız çalıştırmaya, taşeronlaştırmaya, işçi simsarlığına hayır”, “Kıdem tazminatımız iş güvencemizdir, yok edilemez.” yazılı pankartlar arkasında biraraya gelindi. Katılımın yoğun, işçilerin coşkulu olduğu eylemde, “Direne direne kazanacağız”, “Zafer direnen emekçinin olacak.” sloganları atıldı. Basın açıklaması Birleşik Metal-İş İzmir Şube Başkanı Ali Çeltek tarafından okundu.

AKP’nin fondan herkesin yararlanacağı propagandasının yanlış olduğu söylenen açıklamada asıl istenenin işten çıkarmaların kolaylaştırılması olduğu vurgulandı. Bütün işçilerin gündelikçiye dönüştürülmek istendiği, sendikalaşmanın imkansız hale getirileceği, işçilerin hakkı olan ücret niteliğindeki bir kazanımın yok edilmek istendiği anlatıldı. “Buna izin vermeyeceğiz, işçilerin kazanımlarını AKP’ye teslim etmeyeceğiz. Çocuklarımızın ve kendimizin geleceğine sahip çıkacağız.” denildi.

Maden işçisi: Tazmanita uzanan eller kırılsın Zonguldak Gelik’te maden işçileri vardiya çıkışında sendika önüne yürüyerek, kıdem tazminatına saldırı tasarısını protesto etti. Maden işçisi İsmet Hacıbektaşoğlu işçiler adına okuduğu bildiride, “Siyasi iktidarın işçileri bölmek için ortaya attığı “eski haklara dokunulmayacak” türünden söylemlere itibar etmeyeceğimizin ve eski işçi-yeni işçi ayrımı yapmaya çalışarak bizlerin mücadele azmini kırmaya çalışanlara en iyi cevabı vereceğimizin bilinmesini istiyoruz” dedi. İşçileri hitaben bir konuşma yapan GMİS Karadon Şube Başkanı Neşat Cebeci ise şöyle konuştu: “45 günlük kıdem tazminatı hakkı 1961 Anayasasıyla onaylanmış ancak 1980 darbesi sonrası 30 güne düşürülmüştür. Bugün ise yüzde ellisini daha geri almak istiyorlar. Bu girişimlere karşı mücadele azmi ve kararlılığınızı göstermek için buradasınız. Kıdem tazminatı, çalışanların emekliliklerinin güvencesi demek, ev sahibi olabilmeleri demek, çoluk-çocuklarını evlendirebilmeleri demek. Çalışırken iş güvencesi demek. 1980 darbesiyle 30 güne düşürülen kıdem tazminatı

hakkımızı, resmi bir teklif olmasa bile basından öğrendiğimiz kadarıyla bu Hükümet yüzde 50’nin de altına düşürmek istiyor. Yeni kayıplarla karşı karşıya kalacağız. Rafa kaldırıldı denilen düzenlemeler, üç gün sonra raftan indirilip yeniden gündeme getiriliyor. Bu tavır moral bozucudur. Kıdem tazminatı hakkımızdır. Çeşitli gerekçelerle sürekli önümüze getirilmesini kabul etmiyoruz. Kıdem tazminatı ile ilgili düzenlemeler karşısında maden işçileri Türkiye’ye örnek olacak duruşu sergileyecek mücadele azmine, bilgisine, tecrübesine, cesaretine ve kararlılığına sahiptir. Türkİş Genel Kurulları’nda kıdem tazminatıyla ilgili hakları geri götürecek her türlü girişimin genel grev kararı sayılacağı karar altına alınmıştır. Siyasi iktidara “istihdam yaratıyoruz, kıdem tazminatı yüktür” diyerek baskı yapan işverenlere sesleniyorum. Kefenin cebi yok. Biz kazandığımız hakları asla geri vermeyeceğiz. Böyle bir tasarı gündeme geldiğinde dünyayı başlarına yıkarız.” Maden işçileri, “Tazminata uzanan eller kırılsın”, “İş ekmek yoksa barış da yok”, “Susma sustukça sıra bize gelecek” sloganlarını attı.

#DİRENİŞÇİ Kartal’da yürüdü DİSK Kartal’da “Köleliğe karşı #DİRENİŞÇİ” kampanyası kapsamında bir yürüyüş gerçekleştirdi. Kıdem tazminatının gaspına karşı sokakları ısıtmayı sürdüreceklerini açıkladı. Kıdem tazminatının gaspı, özel istihdam büroları ve taşeron çalışmanın yaygınlaştırılmasına karşı geçtiğimiz günlerde başlayan kampanyanın Kartal ayağında kitlesel bir eylem düzenlendi. Kartal Köprüsü’nde bir araya gelindi. “Kıdem tazminatı güvencemizdir. Kıdem tazminatı emeğimizdir. Kıdem tazminatı geleceğimizdir. Güvencemizi yok ettirmeyeceğiz. Emeğimizi gasp ettirmeyeceğiz. Geleceğimizi çaldırtmayacağız” sloganları yazılı pankartlar açıldı. DİSK üyeleri yolu trafiğe kapattı ve “Bu daha başlangıç mücadeleye devam” sloganı attı. Birleşik Metal-İş sendikası üyesi işçiler eyleme fabrikalarının isimleri yazan

pankartlarla katıldılar. Yürüyüş AKP Kartal İlçe Örgütü önüne kadar sürdü. Polis, AKP’nin önüne yığınak yaptı, barikat kurdu. AKP’nin işçi sınıfına yönelik saldırılarının vurgulandığı konuşmaların ve sloganların ardından Kartal Meydanı’na geçildi. Burada gerçekleştirilen basın açıklamasında Kani Beko söz aldı. Beko, AKP hükümetinin kıdem tazminatına, iş güvencesine yönelik saldırılarına, işçi sağlığı önlemlerini hiçe sayan taşeron uygulamalarına değindi. Bu saldırı paketine karşı DİSK’e düşen sokağın, kavganın yükseltilmesidir dedi. “Geliyor geliyor genel grev geliyor” sloganları eşliğinde genel grevin sendikaların gündemine girdiğini ifade etti. Eylem coşkulu işçi kitlesinin alkış ve sloganlarıyla sona erdi.

Kölece Çalıştırma Paketine karşı Gebze’de 4 bin işçi yürüdü DİSK’in başkanlar kurulu kararı doğrultusunda Kölece Çalıştırma (“Ulusal İstihdam”) Paketine karşı kampanyası devam ediyor. Bugün Birleşik Metal İş’in ağırlığını oluşturduğu DİSK Gebze Şubeleri, DİSK Genel Merkez ve Sendika yöneticilerinin katılımıyla Gebze’de yürüyüş ve miting yaptı. Bugün DİSK’in Sesi’nin Ulusal İstihdam Paketine karşı 2. özel sayısı da yine Cumhuriyet Gazetesi ile birlikte dağıtıldı. Gebze’deki eylem, DİSK Temsilciler Kurulu’nun Birleşik Metal Gebze Şubesi’ndeki toplantısı ile başladı. Toplantıda başta kıdem gaspı saldırısı olmak üzere Ulusal İstihdam Paketi tartışıldı, temcilciler bilgilendirmeyle birlikte kampanya ve eylem önerilerini dile getirdiler. Daha sonra DİSK’e bağlı sendikalardan toplanan

4 bin işçi, pankartlarını açıp, flamalarla kortejler oluşturarak, “Köleliğe karşı diren işçi” sloganıyla Cumhuriyet Meydanına doğru yürüyüşe geçti. Hak İş üyesi direnişteki Fen-İş Alimünyum işçilerinin de kendi kortej ve pankartlarıyla eyleme katılması, anlamlıydı. Meydanda toplanan 5 bin kişilik kitleye, DİSK Genel Sekreteri Arzu Çerkezoğlu bir konuşma yaptı. “Hükümetten ve işverenlerden gelen dayatmaların işçilerin kazanılmış tüm haklarını ortadan kaldırmayı hedefliyor. Konfederasyon bu oyuna rıza göstermeyecektir, kazanılmış hakkı korumakla yetinmeyerek bunun kavgasını vereceğiz. Kıdem tazminatı işverenlerin

patronların ödemesi gereken bir haktır. Eğer alın terimizin pazarlığı yapılıyorsa bize düşen görev sokağa inmektir” DİSK Genel Sekreteri Arzu Çerkezoğlu konuşmasını şöyle sürdürdü: “Biz sözümüzü sokakta söylemeye devam edeceğiz. Türkiye’nin her köşesinde haklarımıza sahip çıkmaya devam edeceğiz. Hükümet çeşitli yasa taslakları hazırlıyor. Ancak kıdem tazminatıyla ilgili bir belgeye bugüne kadar bize iletemedi. Bu bugünkü hükümetin içine düştüğü durumu gösteriyor. Hak gaspı geleceğimiz için kabul edilemez. Bizler sokaklarda iş yerlerimizde, mahallelerimizde olmaya bu süreci anlatmaya devam edeceğiz. Hep birlikte bu mücadeleyi yükselteceğiz. Sonuna kadar direneceğiz. Bu mücadeleyi hep birlikte dirilteceğiz.”


6

işçi meclisi

Zamanda, mekanda, yaşamda özgürlük… Biz gençlerin akademik demokratik talepleri ile alanlarda olacağını düşünenler yanılıyorlar. Özgürlük talebini de sokaklarda haykıracağız. Gezi’den ODTÜ’ye diren üniversite diyorsak sadece dar bir YÖK karşıtlığı üzerinden bu bağı yakalayamayız.

Kapitalizm biz gençlerin zamanını çalıyor durmadan. Artan ders yükü, ailelerimize daha bağımlı hale geldiğimiz bir süreç, ihtiyaçlarımızı karşılamak için çalışmak zorunda kalıyoruz. Part-time ve full-time sürekli çalışıyoruz. Zamanımızı kendimiz kontrol edemiyoruz, zamanımızın üzerinde hep birilerinin tahakkümü söz konusu. Sürekli eğitim adı altında boş zamanlarımızda bile CV’ lerimizi daha dolgun hale getirmek için koşuşturmaktayız. Sınavlara hazırlanıyoruz. Okula girerken, okuldayken, mezun olunca… Şimdi de yeterlilik sınavlarıyla yaşam boyu sınavlara koşturuluyoruz. Biz gençler olarak kendi istediğimiz şeyleri kendi istediğimiz gibi yapabileceğimiz zaman istiyoruz; Bizler, zamanda özgürlük istiyoruz. Kendi zamanımızı kendi ihtiyaçlarımıza göre belirlediğimiz bir yaşam istiyoruz. Bu nedenle kapitalizmin zaman köleliğini parçalamak için mücadele etmeliyiz. Sevgilimizle bile görüşürken ajandamıza bakma köleliğiyle karşı karşıyayız. Kollarımızdaki saatleri geçersiz kılacak bir zaman özgürlüğü, üç saat çalıştığımız kolektif bir yaşam için mücadele etmeliyiz. Sokaklar, meydanlar, fakülteler arasında dolaşmak, yurtlarda bir arada kadın/erkek arkadaşlarımızla oturmak, sevgilimizle yürümek yasak. Bizim olan mekânlar, aktiviteler sermayenin işgali altında. Okulumuzdan geçecek yol ya da dikilecek ağaç üstünde bile söz hakkımız yok, mekanlarımızı kapitalizm şekillendiriyor biz sadece izliyoruz. Oysa biz gençler yaratıcı ve düş dünyası gelişkin insanlarız kapitalizmin mekan yasaklarına

6 Kasım Eylemleri İstanbul' 6 kasım

İstanbul’da YÖK protestosu için işçi-öğrenciler ve üniversite emekçileri iki koldan Beyazıt Meydanı’na yürüyerek orada bir miting gerçekleştirdiler. Sınıfsız’da kendi döviz ve sloganlarıyla mitingde yerini aldı. Saat 14.00'da Laleli tramvay durağında toplanan kitle ile İ.Ü forumu Edebiyat Fakültesi önünde buluştu. Kortej oluşturularak “Gezi’den ODTÜ’ye direniş sürüyor!” pankartıyla Beyazıt Meydanı’na doğru yürüyüş gerçekleştirildi. İşçi-öğrenciler Ali İsmail maskeleri ve ortak hazırlanan dövizlerle yürüdüler. Yürüyüşe yaklaşık 3000 işçi-öğrenci ve eğitim emekçisi katıldı. İ.Ü Edebiyat Fakültesi camlarına Ali İsmail Korkmaz’ın resminin olduğu “Korkacaksın! Yıkılıcaksın! Titreyeceksin! Adi hükümet!” yazılı bir pankart asıldı. Eğitim işçileri yürüyüşe “Şirketleşmeye, baskılara, kadrolaşmaya hayır! Demokratik, özerk, parasız üniversite!” yazan birpankartla katıldılar. HDK Gençlik Meclisi ve DÖDF üyeleri, Aksaray’da toplanarak Laleli’deki kitleyle buluşup Beyazıt’taki eyleme katıldı. Kortejin önündeki ses aracından “Antalya’da YÖK pretestosuna polisin saldırdığı anonsu yapıldı”. Kitle “Diren Antalya, İstanbul seninle” sloganı ile bu saldırıya karşılık verdi. Beyazıt Meydanı’ndaki miting Gezi’de ölümsüzleşenler adına saygı duruşu ile başladı,Gezi’de yaşamını yitirenlerin isimleri söylenerek “yaşıyor” diye haykırıldı.

sıkışıp kalmak yerine mekanlarımızda özgür oluşumlarımızı yaratabiliriz. Sinemalarımız, tiyatrolarımız, parklarımız kapitalizmin alışveriş kültürü saçmalığı yüzünden talan ediliyor. Gezi’de bir araya gelmemizin bir nedeni de mekansal olarak kapitalizmin bizi sıkıştırmasına dur demekti. Sermayenin üniversitelerimizi bizim yaşam alanlarımızı işgal etmesine karşı mekanda özgürlük talebini haykırmalı ve kendi kolektif mekanlarımızı yaratmak için adım atmalıyız. Taksim, Kızılay gibi merkezi meydanların gençlik eylemlerine açılması meydanlar bizim demek için sokakta olmalıyız, sokakta olmanın bizi özgürleştireceğini biliyoruz. Ve korkuları bir gün bu bilinçle mekanlarda kendimizi gerçekleştirmemizdir. Biz gençlerin akademik demokratik talepleri ile alanlarda olacağını düşünenler yanılıyorlar. Özgürlük talebini de sokaklarda haykıracağız. Gezi’den ODTÜ’ye diren üniversite diyorsak sadece dar bir YÖK karşıtlığı üzerinden bu bağı yakalayamayız. Eğitimdeki gericileşme ve polis şiddetinin yanında sermayenin düşünce dünyamızı ve yaşamımızı boyunduruk altına almasına karşı da bir özgürleşme hareketi yaratmalıyız. Gezi sonrasında polis şiddeti giderek tırmanıyor, baskılar özellikle biz gençlik kesimlerini hedef alıyor. Sosyal medyadan tutalım da yeni YÖK genelgesi ile kampüsler de ve bunun dışında birçok alanda yasaklar ve kısıtlamalarla karşı karşıyayız. Tabi ki bu yasaklar ve zorbalık kapitalist düzenin biz gençler üzerinde yeni uyguladığı bir yöntem değil, Burjuva demokrasisinde de bu yasak ve

LGBT Bireyler de alanda. “Homofobik üniversite istemiyoruz!” pankartı açarak eyleme destek verdiler. Saygı duruşunun ardından Üniversite işçileri, Üniversite Forumları adına birer temsilci ortak hazırlanan basın metnini okudular. Forumların okuduğu metin dar bir AKP karşıtlığı dışına çıkamayan bir metindi. Basın açıklaması ardından bir pandomim gösterisi yapıldı. Ardından halaylarla miting sonlandırıldı. Sınıfsızcılar kendi dövizlerinde “Yaşasın sosyalist eğitim”, “YÖK en büyük işçi ofisidir”. ”Sermaye üniversiteden defol” ve “Birleşik, militan, kitlesel ve kolektif bir gençlik hareket için ileri” taleplerini haykırdılar. Ayrıca alandaki genel AKP karşıtı sloganlardan farklı olarak komünist gençler tarafından. “Yaşasın sosyalist eğitim”,”Kahrolsun ücretli kölelik düzeni”,”Sermaye defol üniversiteler bizimdir” ve “Diplomalı işsiz olmayacağız” sloganları atıldı. (istanbul Sınıfsız)

Ankara'da 6 Kasım H.Ü Beytepe Forumu olarak Saat 12.00'de Edebiyat Fakültesi önünde buluşulduktan sonra eylem çağrısı yapıldı. Ardından “Üniversiteler Bizimdir Bizimle Özgürleşecek!”, “YÖK, Polis, Medya Bu Abluka Dağıtılacak!” sloganlarıyla Rektörlüğe doğru yüründü ve burada bir açıklama yapıldı. Yapılan basın açıklamasında: “Sermaye üniversitelerdeki bütün yaşam alanlarımızı işgal etmiştir. Özellikle son dönemde Bologna süreciyle birlikte üniversite-sermaye ilişkisi artık bir üst boyuta taşındı, üniversiteler birer sermaye şirketine dönüştü, bizler birer müşteri olmanın dışında ser-

zorbalıkların var olduğunu açığa çıkarmak ve kapitalizmin çürümüş bu demokrasi anlayışını teşhir etmekte gerekmektedir. YÖK, gençliğin TÜSİAD’ı olmuştur. Bolonga süreci ile eğitim alanında ki sermaye dönüşümü hızlanmış, sermaye üniversiteleri işgal etmiştir. Ulusal İstihdam Stratejisi ile bolonga süreci bir üst aşamaya ulaşmaya çalışılmaktadır. Biz gençler kapitalizmin ucuz iş gücü deposu haline gelmiş bulunmaktayız. YÖK kölece bir eğitim ve kölece düşünmenin simgesi olduğu kadar köle sahibi pozisyonuyla öğrenci emeği tüccarlığının da simgesi haline gelmiş bulunmaktadır. Üniversiteler birer şirket haline gelmiştir. Üniversiteler ucuz iş gücü üreten birer fabrika halini almıştır. Bu nedenle YÖK en büyük kiralık işçi ofisidir. İşte bu nedenle 6 Kasım’ı gençliğin 1 Mayıs’ı haline getirmek gerekmektedir. Yaşamlarımızdan çalınan özgürlüğü de istediğimiz, parasız bilimsel bir eğitim talebini haykırdığımız, polis şiddeti başta olmak üzere her türlü baskı ve yasağa karşı mücadeleyi yükselttiğimiz, sermayeyi üniversitelerimizden kovmak için adım attığımız bir düzlemde mücadelemizi var etmeliyiz. Burjuva demokrasisinin göz boyayıcı sermaye demokrasisi olduğunu teşhir etmeli, sosyalist demokrasinin ancak biz gençler için gerçek demokrasi olduğunun bilincinde olmalıyız. Sermayenin eğitimine karşı tek alternatifin sosyalist eğitim olduğunu bilince çıkarmalıyız.

mayenin ucuz iş gücü haline getirildik. YÖK’ün baskı ve zorbalığı yetmiyormuş gibi iktidar kampüslerimize Ali İsmail’in katillerini sokmaya çalışıyor. Pilot bölge olarak da bizim üniversitemizi seçiyorlar. Biz kampüsümüzden bu katilleri bedeller ödeyerek kovduk; yine kovmasını da biliriz. H.Ü’nün bir kısmı üniversite borçları bahanesiyle elden çıkarılmaya çalışılmakta. Arazide AVM yapılması, TOKİ’ye bırakılması ve en çok istedikleri tamamen satışı fikirleri üniversite yönetimince dayatılıyor. Arazinin asıl hak ve karar sahipleri üniversitenin gerçek bileşenleri olan öğrenciler ve üniversite emekçileridir. Söz konusu bu arazi öğrenciler ve üniversite emekçileri yararına kullanılacak şekilde yurtlara ya da Ali İsmail Korkmaz anısına bir ormana dönüştürülebilir.” denildi. Ayrıca “Bugün üniversite gençliği olarak nasıl Ethem’in mahkemesine sahip çıktıysak nereye sürülürse sürülsün 20 Kasım’da Ali İsmail’in ve İstanbul’da 21 Kasım’da görülecek Mehmet’in mahkemesine de sahip çıkacağız. Buradan Hacettepe-Beytepe Forumu olarak bütün üniversite gençliğini de gezi şehitlerinin davasına sahip çıkmaya çağırıyoruz. ODTÜ’de saat 12.30'da hazırlığın önünde başlayan yürüyüş, A.Ü ve H.Ü’nün katılımıyla Devrim stadında son buldu. Devrim stadında ki devrim şehitleri adına yapılan saygı duruşuyla başladı. Mehmet Özer şiirlerinin ve Temel Demirer üniversite gençliğinin direniş ruhundan bahsettiği konuşmalarının ardından bir konser verildi. (Ankara Sınıfsız)


7

işçi meclisi

Ulusal İstihdam Strateji Belgesi ve Gençlik Emeğin daha esnek, güvencesiz, ucuz bir hale getirilebilmesi için geliştirilen “Ulusal İstihdam Stratejisi” milyonların hayatlarını daha yaşanamaz hale getirmeye devam ediyor. Özel istihdam bürolarıyla, kıdem tazminatının sermayenin kullanabileceği fonlara dönüştürülmesiyle, emeğin daha esnek hale getirilmesiyle anılan ulusal istihdam stratejisi gençlik hakkında da pek hayırlı şeyler düşünmemektedir. 15-24 yaş arası olarak tanımladığı gençliğin istihdamı üzerinde de sermayenin süslü cümlelerinin arkasında ki perdeyi görebilmekteyiz. Belge de süregelmiş kapitalist piyasa kavramlarının derinleştirileceği ifade ediliyor: “Genç işsizliğinin azaltılması için gençlere öncelikle daha iyi ve etkin bir staj imkânı, kariyer planlaması, iş arama yardımları, eşleştirme ve danışmanlık hizmeti sunulacaktır.” Etkin bir Staj imkanı; stajları öğrenci gençliğin üzerinde ki etkisine baktığımızda patronları tarafından ucuz işgücü, kullanılabilecek bir köle ve çalışma rejiminin tüm risklerinin bedelini bedeniyle ödeyen bir çalışma rejimini pompalamak olarak görmek zor değildir. İş güvenliğinin işçi sağlığından önce geldiği bir ülkede etkin bir stajın da kimin yararına olduğunu biz tabi ki çok iyi biliyoruz: Burjuvazi! Kariyer Planlaması; Kariyer, in-

sanın bilinç öncesi dönemlerinde aşılanmaya başlanarak git gide ulaşabilmek için tüm benliğin savaşımı haline gelen bir kavramdır. Bunun için insani tüm yanlar geri plana atılır ve kahredici bir bireyciliğe kayılır. Ve yığınlar içinde birey yalnızlığıyla kurtuluş yolu olarak seçilir. Bundan sonra kariyer planlamasını sistem sizin adınıza seçiverir. İşçi öğrenci, stajyer öğrenci, vasıflı-vasıfsız işçi vs. olarak ücretli kölelik pozisyonlarından herhangi birini seçer. İş arama yardımları; Belgede “TÜİK HİA 2008 verilerine göre genç işsizler toplam işsizlerin yaklaşık yüzde 30’unu oluşturmasına rağmen ilk kez iş arayanlara baktığımızda genç işsizler ilk kez iş arayan işsizlerin toplamının yüzde 63’üdür.” İfadeleri geçmektedir . Çıkarılacak sonuç gençlerin yoğun bir şekilde işçileşmesidir. Yığınsal bir işçileşmenin söz konusu olduğu yerde iş arama yardımlarıyla işsizlik sorununun çözülmesini beklemek boş bir hayaldir. Kaldı ki üretim sürecinin daha da esnekleştirme, ucuzlaştırma, güvensiz ve güvencesizlik hedefiyle hareket eden bir belgeden bulunabilecek işlerin yardımdan öte kölelik koşullarının daha da derinleştirilmesidir. Eşleştirme ve danışmanlık hizmeti sunulacaktır; Belge de geçen bu kavram ile uygun işe uygun işçi prensibiyle hareket edece-

ğini kastetmektedir. Bologna süreçleriyle eğitim kampüsleri AVM’leştirilerken, işçi-öğrencilerin emeği her alanda gerek okul yönetimi gerek sermaye tarafından gasp edilirken, Genç işsizlerin %63’ü ilk işini aramak için işsizler ordusuna katılmışken gençlik için uygun iş değil sermayenin siparişine uygun bir hale getirilmek için eşletirme ve danışmanlık hizmetlerine başvurulmaktadır. İşçi-öğrenciler için bir yandan yanılsamayla kendi köleliklerini derinleştirmeleri sağlanıyor bir yandan da hayatın ekonomik anlamda zorlamasıyla işçileşme süreçleri hızlanıyor. Gençliğin bu baskıyı yırtıp atabilmesi için örgütlenme ihtiyacı hayli yakıcılaşmaktadır. Kurulacak işçi-öğrenci platformları vb. alanlar gençliğin işçi sınıfına yaklaşan ve hatta içi içe geçen yönleri üzerinden hareket etmesi işçi-

öğrenci örgütlenmelerinin temel ayaklarından birisidir. UİS belgesi yaşamın tüm katmanlarına sermaye birikimini daha da yayılmasını sağlamak adına patronlar tarafından, patron diliyle yazılan bir belgedir. İşçileşme süreçleri yaşayan genç kesimlerde bu saldırılardan nasibi oldukça şiddetli yaşamakta ve yaşamaya devam edeceklerdir. Demokratik ve akademik taleplerde dahil olmak üzere taleplerin salt bir gençlik ufkuyla değerlendirildiği taktirde gerçekçi bir yorumlanış olmayacaktır. Gerçek olan gençliğin varolduğu her alanda sermaye birikimi yaşanması, gençliğin yığınsal işçileşmesidir. Taleplerin sınıfsal, sosyalist bir bakış açısıyla yeniden ele alınmasını zorunlu kılmaktadır.

YÖK Çelişkileriyle Birlikte Tarihe Gömülmeli YÖK, sermaye ve devletinin üniversite gençliğinin tahakküm altına alınması için kurulan olağanüstü yetkilere sahip devlet kurumu olarak çalışmaya devam etmektedir. Özgürlükler makyajıyla bezenen AKP hükümeti döneminde YÖK’ün kaldırılması tartışmalarına kadar giden burjuva siyasetçiler ve bürokratlar YÖK’ün kapatılmasını bırakalım ihtiyaçları dâhilinde dizayn edilmesini bile özgürlükleri genişletiyoruz yalanıyla sunmaya çalışmaktalar. Yüksek öğretim de özgürlükler ile ilgili son taklasını YÖK’ün kuruluşu olan 6 Kasım’da bir bildiri yayınlayarak hem tarihi bir atıf, hem de karizmasını düzeltme gayretiyle YÖK Başkanı Gökhan Çetinsaya yapmıştır. Ama ne yazık ki birgün sonra paydaşları olarak tabir ettiği rektörlerin, dekanların baskısına direnemeyerek özgürlükleri başka bahara bırakarak disiplin yönetmeliğinin 3. maddesini değiştirmiştir. 9 Maddeden oluşan 6 Kasım özgürlük bildirisinin temel vurgusu fikir özgürlüğü (hiçte baskı olmaksızın) ve akademik özgürlük çerçevesinde sıralanan özgürlük üstüne özgürlük vaad eden bildiri olma özelliği taşıyor. 7 Kasım günü ise afiş ve stand açmanın zaten izne tabi olduğu beğenilmeyen, zararlı bulunan okul idaresince engellenen fikirlerin bildirilerini de dağıtmayı izne tabi kılan bir düzenleme resmi gazete de

yayınlanıyor. Üniversite gençliğini kocaman bir hapishaneye çeviren disiplin yönetmeliğini sağlamlaştıracak son çivilerde çakılmış oluyor. 3 kişinin yan yana yürüdüğünde örgüt üyeliğinden yargılandığı bir ülke de üniversite yerleşkesinde 3 genç yan yana bildiri dağıttığında ise soruşturmaya tabi olacaktır. Bir diğer maddesi ise zaruri hallerde soruşturmaya maruz kalan öğrencinin yüksek öğretim binalarına girmelerini yasaklayabilecekleridir. Soruşturmaya maruz kalan öğrenciye bundan sonra yağmurlu hava da bile Yök’ten su yok. Mediko, yemekhane, derslikler, kütüphane vs. gibi hiçbir alana giremeyecek olan soruşturmaya maruz kalmış öğrenci cezasını soruşturma evresinde çekmeye başlıyor. Bu da başka bir özgürlük ifadesi olsa gerek. Değişikliğin son maddesi ise 8.maddenin c bendine “suç sayılan eylemleri işlemek” olarak oldukça muallak ve bilimsel olmayan bir tavırla yazıldığı anlaşılan bir ibare. Suç kavramıyla kastedilen bile belli olmadığı halde bu ibare cevval rektörlerimiz ve dekanlarımızın elini oldukça güçlendirmektedir. Bundan sonra bir anda soruşturma açılıp okula sokulmayan öğrenciler görebiliriz. Soruşturmacıların bu kadar elini güçlendiren bir değişiklikle YÖK tutunduğu dala daha sarılmış bulunmaktadır.

Öğrenci gençliğin kendini gerçekleştirmesinin önüne her geçen gün denetim ve güvenlik mekanizmalarını çıkaran bir kurum özgürlük kavramının yakınından dahi geçemez. Polis ile ÖGB ile özgürlük arayışında olan Yök’ün üniversitelere verebileceği özgürlük bilim düşmanı dogmatik fikirlere kılıf bulan akademisyenler, öğrenciyi, bilimi, teknolojiyi ve yerleşkeleri sermayeye peşkeş çeken rektörler, “muhafazakar demokrat” olarak bilinen bireylere asistan kontenjanı olarak sayabiliriz. Özgür bilim ve özgür üniversiteyi de ancak emeğimizi de onurumuzu da savunarak kazanabiliriz. www.sinifsiz.org


8

işçi meclisi

“Bölgesel Rejim Krizi ve Sınıf Mücadelesi” Panel-Söyleşi’si gerçekleştirildi İşçi Meclisi tarafından düzenlenen “Bölgesel Rejim Krizi ve Sınıf Mücadelesi” başlıklı panel ve söyleşi Pazar günü saat 14.00 ile 17.30 arası Divriği Kültür Derneği’nde gerçekleştirildi. Panele konuşmacı olarak İran Komünist İşçi Partisi Uluslararası İlişkiler Komitesi Sekreteri Siyaveş Azeri, Araştırmacı-Yazar Volkan Yaraşır, Eyüp-Alibeyköy Dersimliler Derneği Başkanı Rıza Yıldırım ve Devrimci Proletarya temsilcisi katıldı. Küresel çok yönlü kriz, bölgede yaşanan kitle ayaklanmaları, burjuva tahakküm ilişkileri, kitle hareketlerinin bölgesel, sıçramalı niteliği ve bölgesel devrim, komünist öncü sorunu gibi başlıkların tartışıldığı etkinlikte bağımsız sınıf politikasına bölgesel, evrensel düzeyde duyulan ihtiyaç öne çıktı. Etkinliğe yaklaşık 50 kişi katıldı. Etkinlik salonunda “Bölgesel Rejim Krizi ve Sınıf Mücadelesi” konu başlığının yanısıra “Ekim devriminin 96. yıldönümünde Yaşasın Sosyalist Devrim” yazılı ozalit asılıydı. Panel öncesinde Ekim Devrimi ve tüm devrim ve komünizm şehitleri anısına bir dakikalık saygı duruşu yapıldı. Panelde ilk sözü Volkan Yaraşır aldı. Konuşmanın ağırlığı küresel kriz, bölgede kapitalist yeniden yapılanma gerekliliği, bölgenin jeostratejik önemi ve küresel sermayenin kriz, resesyon dönemleri üzerine kuruluydu. Kriz dönemlerinin antagonizmaların yükselmesi ve devrim, karşı devrim çarpışmasının hızlanması anlamı da taşıdığını vurgulayan Yaraşır, sermayenin bölgeye yaklaşımını kar maksimizasyonu ve düzeltici savaşlar ikilisi üzerinden açıkladı. Kar maksimizasyonunun esnekleşme, güvencesizleşme, işsizleşme anlamı taşıdığını vurguladı. Ucuz emek gücü olarak Arap kadınlarının artan oranda üretime çekildiğini ifade etti. Mali oligarşinin bölgede yoğunlaşması ile savaşları birbirinden ayırmadı. 2008'de başlayan krizle birlikte Avrupa’da yükselen kitle eylemlerine değindi ve bölgedeki kitle ayaklanmalarını bu dalganın Ortadoğu’yu vurması olarak okudu. Rojava’ya özel önem atfedilen konuşmada “Rojava Devrimi” kavramı kullanıldı, “Kürt özgürlük hareketi”’nin ortaya çıkardığı fırsatlara işaret edildi. Ülkenin batısındaki sınıf mücadelesinin oldukça önemli olduğunu ve Kürdistan’dan yayılan dalgayla birleştiği durumda büyük bir potansiyelin açığa çıkacağı söylendi.Ardından Rıza Yıldırım konuşmasını gerçekleştirdi. 2008'e kadar kontrolü mümkün, sistematik bir rejim olduğunu söyledi. “2008'den sonra ezilenlerin susturulması, ihtiyaçların ertelenmesi, kitlelerin sindirilmeye çalışılması belli bir birikim ve patlamayı kaçınılmaz kılıyordu, emperyal güçler ise bölgenin yeniden dizaynını istiyorlardı.” dedi.Suriye denkleminde ABD, Rusya, Çin, İran ve Türkiye’nin rollerine değindi. Sorunu sınıfın örgütlenmesi ve insiyatif koyması olarak tanımladı. İlk tur konuşmalarının ardından ara verildi. 10 dakikalık aradan sonra konuşmalar sürdü. Söz alan Siyaveş Azeri, İran’da 1979 devriminin arka planını ve devrim sürecini anlatarak konuşmasına başladı. ’60larda bölgede islamcıların marjinal olduğunu, Arap nasyonalizminin ise daha ön planda olduğunu söyledi. Pehlevi diktasında ucuz emek yoluyla kapitalist gelişimin tamamlandığını, ’78lerde İran’ın küresel krizden etkilendiğini ve bu kriz sırasında işçi

sınıfının ilk kez ortaya çıkarak, kendi talepleriyle hareketi başlattığını belirtti. Siyasal islamın ilk kez büyük bir aktör olarak ortaya çıkışının ’79 devriminin yenilgisiyle gerçekleştiğini ifade etti. 1979 devrimi her ne kadar yenilgiyle sonuçlansa da temel çelişkilerin çözülmediğini söyleyerek ilerleyen Azeri, 1991'de Sovyetler çöktükten sonra yeni dünya düzeninin kurulması ve ABD hegamonyasının netleşmesiyle “teröristler savaşı” olarak adlandırdığı siyasal islam ve batı militarizmi savaşından söz etti. Ilımlı islamı ise kitlelerin basıncı ile geriye sıçratılmış siyasal islam olarak nitelendirdi. Bölgedeki güncel gelişmelerin kitle hareketlerinin temelinde gerçekleştiğini söyledi ve tüm sürecin emperyalistlerin komplosu olarak okunmaması gerektiğini de vurguladı. Emperyalizmin bölge varlığının temelinin devrimci hareketleri bastırmak olduğunu Suriye’de de iki burjuva cephesinin de bu noktada uzlaşabildiğini sözlerine ekledi.Azeri, kitle ayaklanmalarının her ne kadar dönemlik

savundu. Son olarak doğru bir politikayı, iktidar hedefini içerisinden çıkartamadığımız durumda kitle hareketleri yenilebilir, tarih boşluğu sevmez, yerini doldurur, sorun bunu kimin dolduracağı vurgularını yaptı. Son sözü Devrimci Proletarya temsilcisi aldı.

Panele konuşmacı olarak İran Komünist İşçi Partisi Uluslararası İlişkiler Komitesi Sekreteri Siyaveş Azeri, Araştırmacı-Yazar Volkan Yaraşır, Eyüp-Alibeyköy Dersimliler Derneği Başkanı Rıza Yıldırım ve Devrimci Proletarya temsilcisi katıldı. Küresel çok yönlü kriz, bölgede yaşanan kitle ayaklanmaları, burjuva tahakküm ilişkileri, kitle hareketlerinin bölgesel, sıçramalı niteliği ve bölgesel devrim, komünist öncü sorunu gibi başlıkların tartışıldığı etkinlikte bağımsız sınıf politikasına bölgesel, evrensel düzeyde duyulan ihtiyaç öne çıktı. Etkinliğe yaklaşık 50 kişi katıldı. geri çekilişler yaşasa da süreklileşen varlığına işaret etti. Burjuvazinin baskı ve kontrol mekanizmalarının şimdilik kitle ayaklanmalarının potansiyellerini yok edemediğini, İran’ın içerisinde bulunduğu bölgede devrimci hareketlerin yoğunlaşmaya devam edeceğini söyledi. Kitlelere yönelik politika üretilmesi konusunda zaaflar yaşandığını da vurgulayan Azeri, kendileri dahil bu sorunu henüz aşmış olmadıklarını, siyasetlerin bir çok durumda kitlelerin de gerisinde kaldıklarını öne çıkardı. Türkiye’de ‘90larda yayılan işçi hareketinden de tezini destekleyici örnekler sundu. İşçiler, “Çankaya’nın şişmanı, işçinin düşmanı” sloganını atarken siyasal hareketler “Demokrasi istiyoruz” pankartıyla geliyordu dedi ve bu tutumun hatalı olduğunu

Rejim krizini yaratan başlıca aktör olarak kitlelerin aniden tarih sahnesine dalması gösterildi. Bunun temelinin uzun yıllardır işleyen neo liberal birikim süreci olduğu, işçilerin reel alım gücünün zayıfladığı bunun yanı sıra grev, eylem, öz örgütlülük deneyimlerinin de yükseldiğini ifade etti. Bir diğer akış unsuru olarak bölgedeki kapitalist ülkelerin sermaye birikimi sürecinin iç sınırlarına dayandığı ve bir kapitalist yeniden yapılanma ihtiyacının küresel mali oligarşi açısından da gözle görünür olduğu konu alındı. Süreç sınıflar mücadelesine içerili iki unsurun geçici denge durumu olarak ele alındı. Bu unsurlar birbiriyle bütünüyle çelişen azami kar temelli kapitalist reorganizasyon ve kitlelerin yeni bir yaşam istemi olarak öne


9

işçi meclisi

çıkarıldı. Bu sürecin burjuva yönetememe krizinin derinleşmesi olduğu bazı ülkelerden verilen örneklerle desteklendi. Kendiliğinden kabarmaların hareket seyrinin dahi bölgesel devrimin temellerine işaret olduğu söylendi, sınıfın siyasallaşmasının sınırları halkçı demokratizm üzerinden konu alındı. Bağımsız sınıf politikası ve bölgesel-küresel çapta yenilenen öncü ihtiyacı kritik halkalar olarak gündemleştirildi.Mısır’da kitleler üç kez önlerindeki burjuva kontrol aygıtlarını yıktı, bu enerjinin sürekliliğini gösteriyor, iktidar sorunu ve komünist öncü sorunu birbirine içerili olarak bu enerjinin akacağı mecrayı belirleyecek sözlerine yer verdi. Suriye’de de sürecin işçi ve yoksulların eylemleriyle başladığını, mali oligarşik manipülasyon çabasına karşın mevcut rejimle sorunların da ortadan kalkmadığını, İslamcı paramiliter çeteler kadar gerici Esad iktidarıyla da sınırların keskin çekilmesi gerektiğini de sözlerine ekledi. Konuşmaların ardından salona söz verildi. Dinleyicilerden biri Siyaveş Azeri’ye 2009 İran eylemleri, ABD’deki Occupy Wall Street eylemleri ve Gezi eylemleri arasında bir bağ kurup kurmadıkları sorusunu yöneltti. Azeri cevabında 2009 eylemlerinin yalnızca o anki duruma değil sisteme ve rejime karşı güçlü bir öfkeyi de barındırdığını, özellikle kadınların rejim tarafından en çok ezilen kesim olmaları sebebiyle eylemlerde aktif rol aldıklarını söyledi. Bunun yanında Occupy ve Gezi eylemlerinde de sisteme karşı duyulan bir öfke olduğunu ve bu yönüyle ortaklaştıklarını belirtti. Bu hareketlerin hepsinin birbirinden etkilendiğini de sözlerine ekleyen Siyaveş Azeri sosyalist devrimin güncelliğine de vurgu yaptı ve İran ve Türkiye işçi sınıfının dayanışma örneklerini yaratabileceğini söyleyerek cevabını sonlandırdı. Aynı dinleyici Devrimci Proletarya temsilcisine Suriye’li göçmenlerle ilgili ne düşündüğü sorusunu yöneltti. Devrimci Proletarya temsilcisi cevabında Suriye’li göçmenlerin Türkiye’de ucuz işgücü olarak görüldüklerini ve emek yoğun sektörlerde çok düşük ücretlerle çalıştırıldıklarını söyledi. Bu durumun patronların oldukça işine geldiğini belirtti ve Suriye’den gelen göçmen işçilerden rahatsızlık bir yana memnun bile olduklarını söyledi. Bunun yanında bu işçilerle sınıf dayanışması örneklerinin yaratılması gerektiğini de ekleyen Devrimci Proletarya temsilcisi bunların sözde kalmaması

gerektiğini de belirtererek cevabını sonlandırdı. Suriye’li göçmenler konusunda söz alan bir dinleyici, Arapça bildiğinden ötürü Sultangazi civarındaki tekstil işçileriyle diyaloğa girdiğini, buradaki işçilerin merdiven altı tabir edilen atölyelerde 400-500 TL’ye çalıştırıldıklarını, hiçbir güvenceleri olmadığını ve yarın patron işten çıkardığında kaçak işçi statüsünde olduklarından haklarını dahi arayamayacaklarını söyledi. Eskiden Türkiye’de Türk ve Kürt işçiler olmak üzere bir ayrım olduğunu ve Kürt işçilerin ucuz işgücü olduğunu söyleyen dinleyici şimdiki durumda Kürt işçilerin hala ucuza çalıştırıldıklarını eklemekle birlikte patronların ucuzun da ucuzu olarak Suriye’li göçmen işçileri çalıştırdıklarını ve bir ayrımın daha ortaya çıktığını belirtti. Bu ayrımı patronların yaptığını ve işçi sınıfının ayrılmak yerine birleşmesi gerektiğini söyledi. Devrimci Proletarya temsilcisinin sınıf dayanışması örneklerinin yaratılması gerektiği vurgusunun önemli olduğunu ve kesinlikle bu örneklerin yaratılması gerektiğini sözlerine ekledi. Sonrasında yine söz alan bir dinleyici enternasyonalizm vurgusu yaptı. Panelin başlığından ötürü daha çok bölgenin konuşulduğunu, ama aslolanın tüm dünya için geçerli olduğunu söyledi. Yapılacak işlerin dayanışmanın da ötesine geçmesi gerektiğini enternasyonal bir bağın oluşturulması gerektiğini belirtti. Söz alan başka bir dinleyici ise bugün temel sorunun program so-

runu olduğunu söyledi. Bugün Türkiye’de Türk, Kürt, Arap ya da hangi milletten olursa olsun tüm işçi sınıfını birleştirecek somut bir programın olmadığını ve böyle bir programa duyulan ihtiyacın yakıcılığından söz etti. Bugün bölgeyi tartışırken de aynı sorunun karşımıza çıktığını ve bu sorun çözüldüğü ölçüde işçi sınıfının sınıf olarak varolabileceğini belirtti. Yaklaşık 3,5 saat süren etkinlik salonun sözlerinin ardından sona erdi.

Konuşmaların ardından salona söz verildi. Dinleyicilerden biri Siyaveş Azeri’ye 2009 İran eylemleri, ABD’deki Occupy Wall Street eylemleri ve Gezi eylemleri arasında bir bağ kurup kurmadıkları sorusunu yöneltti. Azeri cevabında 2009 eylemlerinin yalnızca o anki duruma değil sisteme ve rejime karşı güçlü bir öfkeyi de barındırdığını, özellikle kadınların rejim tarafından en çok ezilen kesim olmaları sebebiyle eylemlerde aktif rol aldıklarını söyledi. Bunun yanında Occupy ve Gezi eylemlerinde de sisteme karşı duyulan bir öfke olduğunu ve bu yönüyle ortaklaştıklarını belirtti.


10

işçi meclisi

Sermayenin işçi kadına çelmesi Patronların en temel, en yaşamsal kadın işçi haklarına bile bu bakışı, sermayenin iç yüzünü olanca vahşiliğiyle gözler önüne seriyor: Sermaye vahşice sömürdüğü işçinin en insani haklarını, en yaşamsal ihtiyaçlarını bile “maliyet” olarak görür. Burjuvazinin koruyucusu devletin bu pervasız açıklamaları niyeti tam da açıklıyor aslında...

TUİK verilerine göre, geçen yıl, ‘nüfusun kendini yenileme’ sınırı olan 2,1'in altında kalarak 2,08 seviyesinde gerçekleşen toplam doğurganlık hızının 2019'da 2,02'ye düşeceği açıklandı. Bu tehdit tadındaki açıklama karşısında,birbirinden bağımsız düşünülmeyen sermaye ve devletinin elele vererek yeni işçi yaratmak amacıyla doğurganlık hızının artması için önlemler alması gerekiyor. Bu önlemlerle 2018 yılında toplam doğurganlık hızının 2,1'e yükseltilmesi hedefleniyor. Hem kendisi ucuz işgücü olan ve yeni işgücü yaratacak olan işçi kadınların çok çocuk doğurmalarını ”teşvik” amaçlı ”Kadın İstihdam Paketi ” kandırmacası kadın işçilere müjdeymiş gibi sunulmaya çalışıldı. Kadınların söz ve karar haklarını dışlayarak hazırlanan bu paket, kadının yerini aile içerisinde tanımlayarak, kadını ancak anne-eş olarak konumlandırıyor . Kadının bağımsız bir birey olarak, tüm kapasitesi ile toplum hayatına katılmasındansa babayakocaya bağımlı bir biçimde ve doğurganlık kapasitesi ile tanımlanması burjuva devletin kadına bakışının temelini oluşturur. Kadınların ikincil konumu pekiştirilirken sermayeden ayrı düşünmediğimiz iktidar tüm bir toplum hayatını da bu anlayışla yeniden düzenliyor. Bu konum beraberinde kadın emeğinin değersizleşmesini, daha ucuz daha kıymetsiz hale gelmesini de sağlıyor.

Bu zihniyetle hazırlanan ve sözde iyileştirmeler içeren taslak, daha henüz yasalaşmadan medyada açıklanınca, en önce patronlar cenahında büyük bir tepkiyle karşılandı. Çelişkili gibi görünse de bir danışıklı dövüş adeta. Ankara Sanayi Odası (ASO) Başkanı Nurettin Özdebir, “Kaş yapalım derken göz çıkarmayalım. Doğum yapan kadına sağlanacak ek haklar, kadınları iş hayatından etmesin” diyerek tehditler savurmaya başladı. ASO Başkanına , Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin bir telkinde bulunma ihtiyacı hissederek asıl amaçlarını da şu sözlerle vurguluyor: “Ben de özel sektörden geldim. Özel sektörün ne kadar zor şartlarda çalıştığını biliyorum. Özel sektöre ekstra yük değil. Onların işini kolaylaştıracak katı çalışma hayatından esnek çalışmaya geçilecek….” ve arkasından ekliyor :“Genç nüfusu kalkınmanın parçası yapmazsanız başkanın çocukları, çalıştıracak erkek bile bulamayacak” Arkasından patronlar korosu : “Biz kadın işçi istihdamını çok daha ucuz ve sorunsuz olduğu için yaygınlaştırmak istiyoruz. Kadınların doğum maliyeti sermayeye yıkılırsa, kadın çalıştırmanın astarı yüzünden pahalıya gelir.” diyerek işi, kadın istihdamını durdurup kadınları işten çıkarmakla tehdit etmeye kadar vardırdılar. Bu süreçte onbinlerce sigortalı kadın işçinin patronlar tarafından kapı önüne koyuluverdiği haberleri de gözümüzden kaçmıyor. Tasarısı bile sermaye tarafından tepki gören pakette atılan geri adımlar ise örneğin 16 haftadan 24 haftaya çıkarılacağı söylenen ücretli doğum izni, sermayeden gelen tepkiler üzerine 18-19 haftaya indirilmiş. Buna karşılık Çalışma Bakanı Faruk Çelik, geri adımı açıklıyor: “Şu anda zaten 16 hafta olarak uygulanıyor doğum izinleri, bunun 18 haftaya çıkarılması talep ediliyor. ’20 hafta’ diyenler, ağırlıklı o görüşten vazgeçtiler, çünkü istihdamda sorun olabiliyor. Bu daha esnek olabilir. 18 hafta dileyen kullanabilir veya karşılıklı anlaşarak o da olabilir, değerlendirilebilir. Öyle bir teklif de geldi bize Çalışma Meclisi’ndeki görüşmelerimizde. Acaba 18 haftayı kesin değil de 16 haftanın üzerindeki süre işverenle ilgili çalışan kadının anlaşması çerçevesinde olabilir mi gibi yaklaşım içerisinde olanlar oldu.”

Patronların en temel, en yaşamsal kadın işçi haklarına bile bu bakışı, sermayenin iç yüzünü olanca vahşiliğiyle gözler önüne seriyor: Sermaye vahşice sömürdüğü işçinin en insani haklarını, en yaşamsal ihtiyaçlarını bile “maliyet” olarak görür. Burjuvazinin koruyucusu Devletin bu pervasız açıklamaları niyeti tam da açıklıyor aslında; kadını köleleştiren toplumsal cinsiyetçi işbölümü aynen muhafaza edilerek , kadına biçilen rol sebebiyle ucuz işgücü olmaya mahkum bırakılıp, üstüne üstlük yeni ucuz işgücü üretmesinin yüküyle katmerli köleliğe terfi ettirilmek isteniyor. Paket aynı zamanda kadın işçilere yönelik ayrımcı politikalarından ödün vermeden, doğurganlık oranını artırması,potaniyel taze işgücü yaratmasını ”teşvik” etmektedir.Bu durum mevcut sistem içinde kadınların eğitimden ve iş hayatından uzaklaşmaları anlamına gelmektedir. Kadın işçilere esnek ve güvencesiz iş koşulları reva görülmekte ve bu alenende söylenmektedir. Bizler biliyoruz ki günümüzün yarı zamanlı ve esnek çalışma biçimleri, uzun çalışma saatleri ve düşük gelir sunmaktan öteye geçmiyor.Kaldı ki iş yaşamı yarım gün olan kadınların işten sonra da işleri bitmiyor,evde bizleri ev işleri,çocuk ve yaşlı bakımı da bekliyor.Toplumsal cinsiyetçi rollere dokunmama hadisesinin temel gerekçeside bu bakım hizmetlerinin devlet açısından maliyet olarak görülmesidir. Bu maliyeti işçi kadına büyük bir kurnazlıkla yıkan devlet, kadını evden çıkartıyor fakat ev içindeki rolleri çalışma hayatı başta olmak üzere yaşamın tüm alanlarında değişmez kılıyor, bir taraftan aile içinde ki dengeyi korurken diğer taraftanda bunla beslenerek kadını ucuz iş gücü olarak sermayeye yem ediyor. Yem olmamak için biz işçi kadınlar sokaklarda haykıracak ve sesimizi duyuracağız:Ne ucuz iş gücüyüz! Ne de sermayeye çocuk doğuracağız! Hamur işi kadın işinden cıkartılıp insan işi haline gelinceye kadar mücadeleye devam! Sadece işyeri değil, mahallelerde de ücretsiz nitelikli kreş ve bakım evleri! Sermaye bedenlerimizden elini çek! İşçi Kadın Meclisi

Taciz davasında dayanışma Fatih İlçe Milli Eğitim Müdürü Şeref Çalışır‘ın (58) bir kadın işçiye tacizde bulunmaktan dolayı Çağlayan 50. Asliye Ceza Mahkemesi‘nde yargılandığı davaya devam edildi. Davaya tacize uğrayan kadın işçi ile dayanışma amacıyla Eğitim-Sen 8 No’lu Şube Kadın Komisyonu‘ndan, Devrimci Sağlık-İş‘ten, Halkevleri ve İşçi Kadın Meclisi‘nden kadın işçiler katıldı. Şeref Çalışır da her zamanki gibi ailesi ile birlikte oradaydı. Tacize uğrayan kadın işçinin avukatı mahkemede ellerinde Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi, Adli Tıp ve özel bir hastaneden post travmatik stres bozukluğuna ilişkin raporlar bulunduğunu belirtti. Bunlardan Adli Tıp İhtisas Kurulu raporunda “post travmatik stres bozukluğu” değil “etkilenme” yazıldığını, diğer raporların ise kadın işçinin yaşadığı ruhsal sarsıntıyı doğru olarak tespit ettiğini söyledi.

Tacizcinin daha ağır ceza alabilmesi için raporun Adli Tıp Genel Kurulu’na gönderilmesini talep etti. Şeref Çalışır’ın avukatları ise davanın uzatılmaya, kamuoyu yaratılarak siyasi bir dava haline getirilmeye çalışıldığını, davanın arkasında Eğitim-Sen’in olduğunu, her dava sonrasında eylemler yapıldığını söyleyerek tacizcinin cezalandırılmasından duydukları korkuyu belli ettiler. Başka rapora gerek olmadığını, bunun bir tecavüz değil taciz davası olduğunu, böyle bir şeyden dolayı insanın ruh sağlığının bozulmasının mümkün olmadığını söylediler! Mahkeme 19 Kasım Salı günü saat 09.00‘a ertelendi. 19 Kasım’daki duruşmada karar verilmesi bekleniyor. Davanın başlangıcı geçen yıla dayanıyor. Fatih İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nde çalışan üç kadın

işçi Şeref Çalışır tarafından birden fazla kez taciz edildi. Şikayet üzerine Şeref Çalışır tutuklandı ve toplam 8,5 yıl ile 28 yıl 8 ay arasında hapis cezasına çarptırılması istendi. Mahkeme, “kaçma şüphesi bulunmadığı” gerekçesiyle Şeref Çalışır’ı tahliye etti. Şeref Çalışır da eski görevinde kaldı. Tacize uğrayan kadın işçilerden ikisi, aynı işyerinde çalışmaya devam ettiler ve karşılaştıkları baskılar sonucu şikayetlerini geri aldılar. Davayı sürdüren 23 yaşındaki kadın işçi de başka bir işyerine sürgün edildi. Kadına yönelik tecavüz, taciz, küfür ve mobbing saldırılarının ortak bir noktası kadının sessizliğinden ve olayın bir şekilde örtbas edileceğinden emin olunmasıdır. Sessizlik kadının düşmanıdır. Bedenimize ve özsaygımıza yönelik bu silahları sessizlik perdesini yırtarak boşa çıkaralım!


11

işçi meclisi

Kürtaj Hakkından Sonra Sıra Boşanma Hakkında

Burjuva devlet, önemli mücadele kazanımlarından kürtaj hakkından sonra, boşanma hakkını da büsbütün zorlaştırma peşinde.

Bakan: “Komşuluğun güçlü olduğu yerlerde sorun yaşanınca aile büyüğü, muhtar, imam devreye girerdi. Şimdi böyle bir mekanizma kalmadı. Bu sistem hayata geçince yılda 20 bin evliliği kurtarmış olacağız.” diyor. Burjuva devlet, yıllık boşanmaların en az 5'te birini engellemeye dönük bir ağ oluşturuyor. Aile Mahkemesi doğrudan Bakanlık ve Hükümetin oluşturduğu bu mekanizmalara bağlı ve denetiminde, kadınları boşanma hakkını büsbütün budayıp fiilen vazgeçmeye zorlayabilecek.

Yani burjuvazi rahat olsun, kadını hem esnek güvencesiz ve aşırı ucuz işgücü olarak daha yığınsal olarak vahşice sömürebilir, hem daha esnek daha güvencesiz ve daha ucuz işgücünün daha seri üreticisi ve yeniden üreticisi olmaya zorlayabilir, hem de hızla büyüyen yaşlı, engelli ve hasta nüfusun bakımını da yine kadının omzuna yıkabilir. Burjuva devletin niye canhıraş biçimde çözülen aileyi ve sarsılan erkek egemenliğini restore etmeye, kadınların tarihsel mücadele kazanımlarından kürtaj ve boşanma haklarını büsbütün zorlaştırıp engellemeye, yükselen evlilik ve çocuk yapma yaşlarını kredi teşvikleriyle aşağıya çekmeye çalıştığının daha açık bir anlatımı olabilir mi?

Bakan, çözülen aile kurumunu ayakta tutmak için neden bu kadar yırtındıklarını da ortaya koymaktan geri kalmıyor: 1. “Beraber çalıştığım AB ülkelerindeki mevkidaşlarımın bize şunu söylüyor: ‘Biz hep bireyi güçlendirdik, öne çıkardık. Aile temelli politikaları yok saydık. Ama şu anda görüyoruz ki yaptığımız çalışma bizi çok zorladı. Aile kurumumuz çok hızlı bir şekilde çöktü” Yani, yaşlı, hasta, engelli ve çocuk bakımının, sosyal hak ve güvencelerin tümüyle kaldırıldığı ve özelleştirildiği koşullarda aile ve kadının omuzuna bırakılması. 2. “Bazı kesimler bu olaya da böyle bakıyor. Muhafazakâr bir partinin kadını eve gönderme projesi olarak bakılıyor. Biz burada kadını, akıllı ekonominin en güçlü unsurlarından biri olarak görüyoruz. Bu potansiyelin iş dünyasında daha çok kullanılmasını istiyoruz. Esnek çalışma ve kreş desteğinin yaygınlaşması, hem kadının ekonomik hayatın içinde olmasını sağlıyor hem de Allah’ın ona verdiği görev ve sorumluluk var; analık.”

Kadın Emeği Platformu’nun düzenlediği forumda

mücadele kararlılığı DİSK, KESK, TTB, kadın örgütleri, Abbasağa, Yoğurtçu vd. forumlar ile siyasi parti ve örgütlerden kadınlar, AKP hükümeti tarafından hazırlanan ve Kasım ayında meclise getirilmesi beklenirken basına parça parça sızdırılan Kadın İstihdam Paketi’ne karşı forumda bir araya geldi. “Kadın istihdamı yasa tasarısı kime müjde?” başlığı altında yapılan foruma 200 civarında katılım oldu. Foruma Mezopotamya Mevsimlik Tarım İşçileri Kurultayı‘ndan bir Kürt işçi, THY‘den atılan işçiler, Kazova direnişçisi, Dev Sağlık-İş üyeleri de katıldı. Forum bir başlangıç olmasına ve kısa sürede örgütlenmesine rağmen mücadele istek ve kararlılığı ile geçti. Forumun birinci bölümünde ilk konuşmayı Arzu Çerkezoğlu yaptı. Çerkezoğlu, AKP’nin bu paketle bir yandan kadınları çocuk doğurmaya teşvik ederken, 20 yıl sonrasının ucuz iş gücünü de garanti altına almaya çalıştığını belirtti. Daha sonra çeşitli işkollarından kadın işçi ve emekçiler Pakete ilişkin görüşleriyle mevcut çalışma koşullarına ve mücadelelerine dair deneyimlerini paylaştılar. Mevsimlik tarım işçisi Kürtçe yaptığı konuşmada günde 35-45 TL gibi son derece düşük ücretlerle ve banyonun bile olmadığı insanlık dışı koşullarda çalıştıklarını, hamile

kadınların çocuklara baktığını, çocukların yetişkinlerle aynı sürelerde fakat yarı ücretine çalıştıklarını anlattı. Kazova direnişçisi Aynur direnişe geçerken tereddütlerini ve korkularını nasıl yendiklerini ve çabalarını dile getirdi. Taşeron kadın işçi en büyük sorunlarından birinin kreş olduğunu dile getirdi. Kadın işçi işyerlerinin taşındığını, haftada 45 saati doldurmadıkları gerekçesiyle acilde nöbet tutmaya zorlandıklarını, sürekli girdi çıktı yapıldıklarını ve bazan ayda 4 kez bile girdi çıktı uygulandığını anlattı. KESK’liler kendilerinin görece en güvenceli kesim olduğunu fakat bunun da artık ortadan kalktığını, 69 ay iznin kamuda kadınlara çekici gelebileceğini belirttiler. DİSK Gıda-İş üyesi kadın işçi Gezer, Yeşil Kundura, Siemens gibi işyerlerinde kadın işçi çalıştırılmadığını bunun yerine evlere iş verildiğini belirtti. KEİG, kadın mühendisler, öğrenci kadınlar, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu adına yapılan konuşmalarda da, öğrencilerin kredi karşılığı evlenmeye yönlendirilmesi, kadınların mikro kredi uygulamaları ile borçlandırılmasına değinildi. Kadına yönelik şiddette kadın istihdamı oranının düşüklüğünün en önemli faktör olduğuna dikkat çekildi.

İkinci bölümün başında paketin içeriğine dair bilgiler toparlanarak verildi ve hafta içinde yapılan toplantıda da hedeflendiği üzere mücadele hedef ve önerileri üzerine söz alındı. Bu bölümde yapılan konuşmalarda paketin yürürlüğe sokulmasına karşı onun özellikle kadınlar içerisindeki karşılık bulabileceğine ilişkin gerçekçi değinmelerin yanında, çalışmaların yaygınlaştırılıp derinleştirilmesine, sokağa taşınmasına vurgu yapıldı. Kadınların Gezi direnişindeki konumuna ve Gezi direnişinin onlar üzerindeki etkisine de atıfta bulunularak, Gezi’den doğan örgütlenme ve mücadele araç ve biçimlerinin, yaratıcı yöntemlerin kullanılmasının altı çizildi. Semtlerde, OSBlerde kadın toplantılarının yapılması, bu forumların bütün illere taşınması, meclis ve forum tarzının yaygınlaştırılması, uzun soluklu bir kampanyanın örgütlenmesi, bakım emeğinin toplumsallaştırılması talebi, tüm çalışanların çalışma sürelerinin kısaltılması, taleplerin 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Günü‘ne taşınması, mücadelede ilgili devlet ve sermaye kurumlarının, özel istihdam bürolarının hedeflenmesi gibi öneriler getirildi. Bakım emeğinin toplumsallaştırılması, ücretsiz ve 24 saatlik kreş, bakımevi vd.nin kazanılması ve uygulamaya sokulması-

nın zorunluluğu pek çok konuşmacı tarafından vurgulandı. Devrimci Proletarya olarak forum öncesi toplantıda Kadın İstihdam Paketi’ne karşı taleplerin 25 Kasım eylemlerinde de yer almasını önermiştik. Forumda 25 Kasım’a dönük benzer öneriler sunuldu. DP olarak, kadına yönelik saldırıların sadece AKP ile sınırlı olmadığı, tekelci sermaye iktidarının “atıl işgücü bırakmamaya” yönelik ister ve ihtiyaçlarından çıkış aldığı, Ulusal İstihdam Stratejisi’nin temel bir unsuru olarak gündeme getirildiği ve geniş bir proleterleşme dalgası da yaratacağı, bütün dünyada kadın işçilerin şimdiki formülasyonu ile “aile ve iş yaşamının uyumlulaştırılması” adı altında çifte baskı ve sömürüye tabi tutulduğu belirtildi. Paketin kadınlar açısından aldatıcı olabileceği ve bu nedenle yığınağın ve mücadelenin solukluluğuna işaret edildi. Kadınların işçi konumunun altı çizilerek, kapitalizm altında mücadelede insanca yaşanacak ücret, güvenceli, sigortalı, sendikalı çalışma koşulları ve insanca yaşanacak zaman talepleriyle yürüme zorunluluğu belirtildi. Özgür zamanın kadının en büyük ihtiyacı olduğu, kapitalizmde ise dünyanın her yerinde bebek arabasını kadının ittiği vurgulandı.


12

işçi meclisi

Durun çağrılar durun

Bir çağrı merkezi işçisinin kaleme aldığı kısa öyküyü yayınlıyoruz. Ve yazmaya karar verdi Mavi çocuk…

Uzun mayıs günlerinde çalışmak, ruhunda fırtınalar koparıyordu. Çağrılar üst üste düşerken o ezberindeki cümleleri sürekli tekrar ederek, bir çağrıyı bitirip yenisini alıyordu, hiç tanımadığı insanlara “samimiyetini” hissettirmeye çalışarak. Çağrıda konuşurken aslında çook uzaklara, çocukluğuna gidiyor, hatırlamaması gereken tatsız, acı verici hatıraları yaşıyordu yeniden. Sadece on yaşındaydı, arkadaşı Cem ile her zamanki gibi yatılı okulun çakıl sahasında tek kale maç yapmaya gitmişlerdi. Ayaklarında yırtık kara lastik ayakkabılarıyla ve ellerinde patlamış plastik toplarıyla, tıpkı bir önceki gün yaptıkları gibi. Fakat bugün bir garipti. Dışarıda ne öğretmenlerin otoriter buyrukları ne de çocukların şen çığlıkları vardı. Sanki biri havaya kurşun ekmiş, o kurşun olgunlaşmış gibiydi. Onlar maça başladılar, aralarında ezeli bir rekabet vardı. Her günün mutlak bir galibi olmalıydı. Mavi, ilk defa kazanmaya yaklaşmıştı. Fakat, hiç beklemedikleri bir şey oldu. Birden , çok iri “sonradan da izbandut gibi diye tanımlayacaktı onları” Ürkütücü insanlar belirdi etrafında. İçlerinden biri onları yanlarına çağırdı sert ve sevimsiz bir ses tonuyla. Mavi çocuk ve Cem, hala nasıl bir şeyin içinde olduklarını bilmiyorlardı. O korkunç adamlar, çocukların anneleriyle, kardeşleriyle ilgili o güne kadar duymadıkları iğrenç şeyler söylüyorlardı ağızlarından tükürükler saçarak. Yerde kar vardı ve çocukları çırılçıplak soydular, siyah sevimsiz botlarıyla çocukların ayaklarını eziyorlardı kendilerinden geçerek. O adamlardan biri insafa geldi ve her birine birer okkalı tokat vurarak bir daha gelmemelerini de tembihleyerek kovdu onları. Ve sonrasında korku, kin ve nefret dolu yirmi üç yıl… Önündeki ekrana baktı, mayısın otuzu saat üçü kırk yedi dakika geçiyordu. Tam karşısında gözlerine bakan takım lideri; “Arkadaşlar! Kampanya başlattım, 50 satış yapan hattan çıkabilir ve Cumartesi günü de gelmeyebilir” diyordu. Oysaki takımdaki en iyiler bile saat üçü kırkyedi dakika geçene kadar ancak 20 satış yapabilmişlerdi. Nasıl olacaktı ki 50 satış? Bu imkansızdı. Bu şartlar altında çalışmak zorunda bırakıldığı için içinden küfürler savurdu. Oluşan çağrı boşluğunda twitter hesabına göz gezdirebildi. Gezi parkıyla ilgili haberleri okuyor, haberleri okudukça da sinirlenmekten başka bir şey yapamıyordu. O gün çağrıdan çözüldüğünde ruh gibiydi, kimseyle konuşmak gelmedi içinden. “Nasıl olsa Gezi parkında yok edecek muktedirler” diye geçirdi içinden ve bunun için de küfürler savurdu muktedirlere, zulmü benimsemiş insanlara, çaresiz kalan kendine. Hiçbir beklentisi, ümidi yoktu ülkesindeki insanlara dair. Zeliha ile buluşmak için Taksim’e gitti. Saat tam 7’de Zeliha ile buluşacaklardı İmam Adnan sokakta. Bir kafeye gittiler çay içip muhabbet etmek için gündeme dair konuştular. İnsanların vurdumduymazlığına dair dert yandı mavi. Vakit epey geç olmuş gitme vakti gelmişti. 30M’ye binip metrobüse gitmek üzere hareket ettiler. Otobüs parkın arka tarafından geçerken parktaki insanlara takıldı gözleri. Birden içini bir ürperti kapladı, bu duyguyu teşhis etmekte zorlandı. Parkta çok insan vardı, çadır kurmuşlar şarkılar söyleyip sloganlar atıyorlardı. Mavi, “ nasıl olsa her zamanki gibi ceberrut bir el tarafından dağıtılır bu insanlar” diye ümitsizce düşünceler geçiriyordu içinden. Bir şey yapmalı ama ne? 31 Mayıs sabahı çok yorgun geldi çağrı merkezine. O sevimsiz, soğuk turnikeye kartını okutup bilgisayarının başına geçti. Bu gün canı çok sıkılıyor hiçbir şey yapmak istemiyordu. Fakat çalışmak, satış yapmak zorundaydı ne yazık ki. Hemen ilk işi twitter, facebook ve haber sitelerine bakmak oldu. Birden kan beynine sıçradı, polislerin şafak baskını yapıp çadırları yaktığını öğrenince. Ağlamak üzereydi, gözleri dolu dolu olmuştu fakat kendini toparladı çağrı düşünce. Yine samimi bir ses tonuyla konuşmaya çalışarak satış yapmaya koyuldu. Derken kötü haberleri alması uzun sürmedi. Sırrı Süreyya, Ahmet Şık, turist kız ve daha kimler kimler… Hepsi biber gazı kapsüllerinin hedefi olmuş hastaneye kaldırılmışlardı. Oysaki bu kadar insanlıktan çıkıp vahşice nefret kusmanın hiç gereği yoktu. Anlaşılan çevik kuvvet, başbakan, belediye, bütün polis teşkilatının nefret gözlerini kör etmişti. Anlaşılan böyle devam edecekti içinden koşup Taksim’e gitmek, o canavar, insanlıktan nasiplenmemiş, polislerin beyinlerini dağıtmak geçti. Çağrılar… “bi durun!” konuşmak istemiyorum artık. Durun çağrılar, durun! Çin işkencesi dedikleri bu olsa gerek. İçinden tek kelime etmek gelmiyordu fakat önündeki tahtada satış hedefleri vardı.

Kırmızılı kadın, Siyahlı kadın, Toma suyuyla yıkılan adam… Ne çok şey olmuştu o gün. Saat 18:50, Mavi yine uzaklara gitti. Van’daydı yaz tatili en sevmediği tatil çeşidiydi. Kardeşi askerden dönmüştü görüşmeyeli epey olmuştu, 20 yıl hiç ayrılmadığı kardeşiyle. Sarıldılar uzun uzun hasret giderdiler. Derken Ferit; “Ben polis olmaya karar verdim Mavi” dedi. O an zaman durdu. Kocaman bir boşluk beliriverdi aralarında. Bu nasıl olurdu ki? Abisine mücadeleyi tanıtan Ferit değil miydi? Dünya yok olsa mücadeleyi bırakmayacak adam değil miydi biricik kardeşi? Hiçbir soruya mantıklı bir cevabı yoktu. Sadece boşluk ve pekte ince olmayan bir sızı vardı yüreğinde… Tartıştılar ve iki yıl boyunca hiç konuşmadılar. İki yıl sonra İstanbul’da ikinci kat’ ta buluşmuşlar ve sabah 9’dan akşam 8’e kadar konuşmuş anlaşmışlardı. “Ben ister miydim herkes bana hain gözüyle baksın” , “Başka çarem kalmadı mavi. Atamam yok, param yok ve alternatifim de yok. Evet, polis oldum fakat onlardan biri olmak zorunda değilim. Evlenmek istiyorum. Beni anlamanı istiyorum Mavi!” demişti faik. Yarım yamalak da olsa hak vermişti biricik kardeşine. Saat 18.55 bugünde zaman ne kadar yavaş geçiyordu. Çor yorgun, kırgın, kızgın, üzgün ve küskündü herkese, her şeye… 18.59’da çözüldü sistemden. Gözlüğünü, parfümünü, Ameliyat raporlarını, sırt çantasına yerleştirdi kaşla göz arasında. Hızlı ve güçlü adımlarla hiç sevmediği turnikelerin arasından sıyrılıp dışarı çıktı. Derin bir nefes çekti içine İstanbul’un yarı temiz havasından. Mecidiyeköy’e gelince Metronun çalışmadığını öğrendi, otobüsler de Taksim’e gitmiyordu. Ama ne yapıp edip Taksim’e gitmeliydi. Dildar’ı aradı. Dildar evdeydi. Cihangirde gazdan neredeyse bayılacağını söyledi Mavi’ye. Bu Mavi’yi biraz daha kızdırdı. Eminönü’ne giden bir otobüse bindi, bu gün de aksi gibi trafik akmıyordu sanki. Yaklaşık bir saat sonra Fındıklı’da indi ve yokuşu tırmanmaya başladı. Pürtelaş’ta arkadaşının evine varıncaya kadar gaz ciğerini bıçakla deşmişti bile. Biraz dinlenmeye çalıştı evin içinde. Fakat evin içi gaz dolmuştu. İçeride kalmak tahammül sınırlarını zorluyordu. Haber kanallarından haber izlemek için televizyonu açtı ama hiç haber yoktu. Her yerde padişahın meymenetsiz, tahammül edilemez suratı ve sesiyle karşılaşıyordu. Bu da ne? Bir şaka mı yoksa? CNN’de Penguen belgeseli, Habertürk’te Cinlerin Hayatı, NTV’de doğa belgeseli. Bunlar çıldırmış olmalı. Dildar’la birbirlerine baktılar, ikisi aynı anda “Ben çıkıyorum” dediler. Bu zamanlama tebessüm ettirdi ikisini de. Sonraları gökkuşağının renklerine bürünecek merdivenleri ikişer, üçer çıktılar. Alman Hastanesi’nin arka tarafından Sıraselviler’den çıktılar. Her şey burada başladı işte… Her şeyin başlangıç noktası, burasıydı sanki. Gördükleri manzara karşısında birbirine sarıldılar, ağladılar fakat bu onların içini serinleten bir ağlama nöbetiydi. Sıraselviler hınca hınç doluyordu, her yerde direnişçiler vardı. “Her yer Taksim, her yer direniş” … Herkes buradaydı, Ateistler, Müslümanlar, LGBT’ler, Antikapitalistler, Ermeniler, turistler, sanatçılar, gençler… Devletlû Padişahın hayatlarına koyduğu ipoteği kaldırmak için direniyorlardı, tek silahları polisin biber gazını solda sıfır bırakan orantısız zeka idi. Sarhoş gibi olmuştu Mavi. Bu gerçek miydi yoksa bir rüya mı? Yoğun biber gazıyla dalga geçiyorlardı. Birden bir duvar yazısı gördü: “Oha altı yıldız oldu, tanklar gelecek” Bu yazıya on dakika sonra bir anlam verebilecekti. Anladığındaysa kahkahalarla gülmeye başladı. Dildar, “aklını yitirmiş olmalı” diye içinden geçirdi fakat Dildar da mevzuyu duyunca kahkahalarına yenik düşmüştü. Günün ilk ışıklarına kadar direndiler. Yorgun düşmüşlerdi. Fakat hiç eksilmediler. Gidenler kadar gelenler vardı direniş için, dinlenmek için yola koyulduklarında yeni gelenler onlara “iyi dinlenin ve bizi merak etmeyin çünkü siz uyanınca biz sizi Gezi parkında bekliyor olacağız” diyorlardı. Herkes inanıyordu buna nedense onların içinde de uyanınca Gezi Parkında olacaklarına dair umut değil inanç vardı. Garip bir şekilde bunu biliyorlardı.


13

işçi meclisi

Her şeyin başlangıç noktası, burasıydı sanki. Gördükleri manzara karşısında birbirine sarıldılar, ağladılar fakat bu onların içini serinleten bir ağlama nöbetiydi. Sıraselviler hınca hınç doluyordu, her yerde direnişçiler vardı. “Her yer Taksim, her yer direniş” … Herkes buradaydı, Ateistler, Müslümanlar, LGBT’ler, Antikapitalistler, Ermeniler, turistler, sanatçılar, gençler… Devletlû Padişahın hayatlarına koyduğu ipoteği kaldırmak için direniyorlardı, tek silahları polisin biber gazını solda sıfır bırakan orantısız zeka idi. Sarhoş gibi olmuştu Mavi. Bu gerçek miydi yoksa bir rüya mı? Yoğun biber gazıyla dalga geçiyorlardı. Birden bir duvar yazısı gördü: “Oha altı yıldız oldu, tanklar gelecek” Bu yazıya on dakika sonra bir anlam verebilecekti. Anladığındaysa kahkahalarla gülmeye başladı. Dildar, “aklını yitirmiş olmalı” diye içinden geçirdi fakat Dildar da mevzuyu duyunca kahkahalarına yenik düşmüştü. Günün ilk ışıklarına kadar direndiler. Yorgun düşmüşlerdi. Fakat hiç eksilmediler. Gidenler kadar gelenler vardı direniş için, dinlenmek için yola koyulduklarında yeni gelenler onlara “iyi dinlenin ve bizi merak etmeyin çünkü siz uyanınca biz sizi Gezi parkında bekliyor olacağız” diyorlardı. Herkes inanıyordu buna nedense onların içinde de uyanınca Gezi Parkında olacaklarına dair umut değil inanç vardı. Garip bir şekilde bunu biliyorlardı. Uyandıklarında ilk yaptıkları şey parka koşmak oldu. Manzara harikaydı, kazancı yokuşundan metro istasyonunun girişine 15 dakikada ulaşabildiler. Her şey rüya gibiydi. 31 Mayıs gecesi onun hayatının dönüm noktası olmuştu sanki. Altı gün boyunca evine hiç gitmedi, gündüz “clarkCant” gece “süperman” olmuştu. 6 Haziran akşamı eve gitti üstündekileri değiştirmesi gerekiyordu. Zira artık kokuyordu. Akşam yemeği için sofraya oturdu. Mutlu bir ruh haliyle yemeğini yiyordu. Beyaz TV’yi izlemek zorunda olmak bile canını sıkmaya yetmiyordu. Derken sorguya başladı Ferit; “Neredesin kaç gündür?”

-Dildar’la birlikteydim. - Ne yapıyordun? Siz de katıldınız değil mi bu vatan hainlerinin arasına? - Evet biz de katıldık ve biz vatan haini değiliz. - Ne istiyorsun ha? Bu dünyayı sen mi kurtaracaksın? Neden her şeye muhalefetsin? - Her şeye muhalefet olduğum yok. Sadece sorumsuzca insanları öldürmekten geri durmayan vahşi polislere muhalefetim. -Yaa demek öyle? Madem ki bu kadar radikalsin o halde neden bir polisin evinde kalıp ekmeğinden yiyorsun? -Sen benim kardeşimsin. -Ben polisim… Hiçbir şey demedi Mavi. Donup kalmıştı. İçinden bir şeyleri çekip çıkarıyorlar sanki. Eve sığmıyordu, dışarı çıktı sigarasını yaktı. Hayır nefes alamıyordu. İstanbul’a hatta Dünya’ya sığmıyordu. “Bir bomba olsaydım bütün dünyayı sekiz şiddetinde sallayacak kadar güçlü patlardım! “ diye düşündü. Biricik kardeşi artık kardeş değil bir “polis” ti. 7 Haziran bitkin başlamıştı. Çağrı alamıyordu. Takım liderinin kendisine bir böcekmiş gibi bakmasını göze alıp izin alıp çıktı. Ne çok şey yaşamıştı şubattan buyana son sekiz ayda. 2013’ü çok sevmiş , çok kızmış, çok kırılmıştı… Bir böbreğini, bir kardeşini kaybetmişti. Buna karşılık en mutlu direnişi yaşamış kendine güveni gelmiş o nefret ettiği işten ayrılmıştı. Ekimin dokuzunda Taksimde bir cafede çayını yudumlarken bir karar almıştı. Kardeşini “Polis”ten kurtarıncaya kadar “Her yer Taksim, her yer direniş” Ekimin bu serin akşamında Abbasağa’ya gitmek üzere İstiklal’den meydana yürürken sigarasının yaktı, elleri ceplerinde bir şeyler mırıldanıyordu; “Sık bakalım, sık bakalım biber gazı sık bakalım. Kaskını çıkar, copunu bırak delikanlı kim bakalım!” MAVİ ÇOCUK 9 EKİM 2013 Taksim

Ahmet ve ÇMÇ-Der’den açıklama 9 Eylül’de insanca yaşanacak ücret için Malatya‘dan yürümeye başlayan ve yürüyüşünü 14 günün sonunda Ankara‘da eylemle noktalayan Ozan Ahmet Tütüncü, çalıştığı CMC çağrı merkezi tarafından işten atıldı. CMC patronları esnek, güvencesiz ve ağır çalışma koşullarının baskısı altındaki on binlerce çağrı merkezi işçisinin sesini duyuran Ahmet’in sesini bastırmak istiyor. Ahmet, yürüyüşün ardından Malatya OSB’de bulunan ve 1750 işçinin çalıştığı CMC’nin binasına dahi sokulmadı. Çalışan diğer işçilerle temasa geçmesi engellenmeye çalışıldı. Çağrı Merkezi Çalışanları Derneği ve Ozan Ahmet Tütüncü İstanbul’da DİSK Genel Merkezi’nde bir basın toplantısı gerçekleştirdi ve Ahmet’in yürüyüş sonrasında yaşadıkları hakkında bilgilendirmelerde bulundu. “İnsanca yaşanacak ücret ve iş güvencesi istiyoruz” sloganı altında gerçekleştirilen açıklamada çağrı merkezi işçilerinin ağır çalışma koşullarına, burjuvazinin işçilere yönelik kölece çalıştırma paketi saldırısına karşı örgütlenme vurgusu öne çıktı. İlk sözü ÇMÇ-Der aldı. Ahmet’in gerçekleştirdiği yürüyüşten bahsedildi ve dernek olarak Ahmet’in tüm eylemliliğini destekledilerini ifade etti. Çağrı merkezi sektörünün yayılımdan ve ucuz emek bölgelerine doğru kaydırılmasından bahsedilen açıklamada “CMC, ISS adlı uluslararası hizmet sağlayıcı bir şirketin çağrı merkezi kolu ve söylediklerimizden buluşur şekilde Erzurum, Malatya, Urfa gibi kentlerde lokasyon açarak buradaki çağrı merkezi işçilerini asgari ücretin altında rakamlara çalıştırıyor. Malatya CMC’de, Halkbank, Finansbank, ING Bank, Denizbank, Akbank, Milenicom, Yapıkredi, Digiturk, Samsung gibi büyük şirketlere 1700 çalışanla hizmet veriliyor. Fakat bu ihtişamın arka yüzünde koskoca bir sömürü dünyası yatıyor.” sözlerine yer verildi. CMC’de 6 gün 11 saat çalışmanın olağanlaştırıldığını, yeterli mola süresi bulunmadığını, işçileri nefes almadan satışa zorlayan performans uygulamaları bulunduğunu söyledi. Gündemde olan kölece çalıştırma saldırısına, kıdem tazminatının gaspedilmek istenmesine de değinen ÇMÇ-Der temsilcisi, yeni durumun çağrı merkezi işçileri için fiili olanın yasalaşması anlamına geleceğini, özel istihdam bürolarının çağrı merkezi işçileri için yabancı olmadığını, güvencesiz, taşeron çalıştırmanın daha da derinleşeceğini ve buna ancak güvenceli, güvencesiz tüm işçi sınıfının birleşik mücadelesiyle yanıt verilebileceğini öne çıkardı. Ahmet’in işten atılma gerekçesinin anlattığımız sömürü dünyasına karşı

gerçekleştirdiği yürüyüş olduğu belirtilen açıklama, “Ahmet’in yalnız olmadığı bilinmelidir, tüm sorunlara karşı örgütlenmeye ve mahkum edilmeye çalışıldığımız çalışma koşullarıyla mücadele etmeye devam edeceğiz.” sözleriyle bitirildi. Ardından Ozan Ahmet Tütüncü söz aldı. Ahmet, basının isteği üzerine gerçekleştirdiği yürüyüşe değindi. 14 günlük yürüyüşünden ve aldığı destekten oldukça memnun olduğunu söyledi. İşten atılma sebebine dair hiç bir açıklama yapılmadığını belirten Ahmet, “bu eylem işçilerin direncini kırmak adına gerçekleşmiştir.” dedi. CMC’nin Digitürk departmanında çalıştığını ve burada iş saatlerinin günde 13 saate vardığını ifade etti. Yürüyüş sayesinde CMC’de birlikte çalışıyor olmasına karşın hiç tanımadığı insanlarla karşılaştığını, 1,5 yıllık çağrı merkezi işçisi olduğunu anlatan Ahmet, saldırılar furyasına karşı ancak örgütlenerek, işkolu ayrımı gözetmeksizin, hareketli birleşik işçi örgütleri kurarak direnilebileceğini de ekledi, “şimdi sıra buna geldi.” diyerek açıklamasını noktaladı.


14

işçi meclisi

Tek kelime, 10 harf: Kanser üretip kar eden sistem? Bakan, “Dünya Sağlık Örgütü’ne göre kanserde görülen bu artışın üç temel sebebi yaşlı nüfusta meydana gelen artış, tütün kullanımı ve obezite salgını” diyor. Bakanın verdiği rakamlardan, kanserin ölüm nedenleri arasında 2. sıraya yükseldiği, Türkiye’de 1 milyon kişiye yakın kanser hastası olduğu anlaşılıyor.

Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, malumu ilan etti: Kansere bağlı ölüm oranları son 10 yılda 2 kat arttı. Yılda 175 bin yeni kanser tanısı konuluyor…. Malumun ilanı diyoruz. Herkes kendi yakın çevresinden son yıllarda kanser vakalarının nasıl görülmemiş düzeyde arttığını bilir. Kanser olağanüstü bir şey olmaktan bile çıktı, adeta günlük yaşamın bir parçası haline geldi. (Yılda 175 bin yeni kanser tanısı, Bakanın belirttiğine göre nüfusun yüzde 50'si kapsamında. Teşhis edilmeyenler dahil gerçek kanserli hasta sayısı bunun da epey üzerinde olabilir.) Bakanın verdiği rakamlardan, kanserin ölüm nedenleri arasında 2. sıraya yükseldiği, Türkiye’de 1 milyon kişiye yakın kanser hastası olduğu an-

laşılıyor. Bakan, “2012 yılında eczane satışlarına göre 1 milyon 650 bin kutu, toplam 1.5 milyar liralık kanser ilacı kullanıldığını, bunun tutar olarak yüzde 94′ünün ithal olduğunu” belirtiyor. Kapitalizm kanser üretip bundan da kar eden akıl almazlıkta bir sistemdir. Küresel tıp-ilaç tekellerinin bir nevi küresel sağlık piyasası örgütü olan Dünya Sağlık (Ticareti) Örgütü’nün dünya çapında olduğu gibi Türkiye’de de “Aktif Kanser Kayıt Merkezleri” açtırmasının sağlıkla ilgisi, kanser ilaçlarının satışının artırılması ile sınırlıdır. Yoksa, Türkiye’de kanser vakalarının patlamasının kökenlerine, kanserden koruyucu sağlık önlemlerine karşı Sağlık Bakanlığının tek bir araştırması, tek bir çözüm girişimi yoktur! Bakan, “Dünya Sağlık Örgütü tahminlerine göre 2015'ten itibaren dünya genelinde en önemli ve birinci sırada ölüm sebebi kanser olacak. Ülkemizde de kanser sıklığı ve kansere bağlı ölümler dünyadaki artışa paralel ve benzer oranlarda artış göstermektedir.” diyor. Eh, bu da Türkiye kapitalizminin gelişme ve küreselleşme düzeyinin en sağlam göstergelerinden biri olsa gerek. Bakan, “Dünya Sağlık Örgütü’ne göre kanserde görülen bu artışın üç temel sebebi yaşlı nüfusta meydana gelen artış, tütün kullanımı ve obezite salgını” diyor.

Dünya Sağlık (Ticareti) Örgütü ve Bakanın kanserin nedenlerine ilişkin açıklaması, zerre kadar ikna edici değil. Kanserin yalnızca yaşlılarda değil, orta yaşlı ve gençler arasında da hızla yaygınlaştığını görmek için uzman olmak gerekmiyor. Sigara-tütün kullanımında da önemli bir artış yok. (Yalnız Türkiye’de sigaraya yüksek zam ve vergiler nedeniyle iki kat kanserojen olduğu bilinen kaçak sigara tüketiminde patlamanın bir etkisi olabilir. İşte size neoliberal kapitalizm ve devletinin kanserle harika bir mücadele örneği!) Obeziteye gelince, sağlıksız beslenmek ve hareketsizlik neyin sonucu? Ancak Dünya Sağlık Örgütü ve Bakan, nedense en az sigara kadar kanserojen olan GDO (genetiği değiştirilmiş tarım-gıda ürünleri), cep telefonu ve baz istasyonları, Dilovası gibi kanser vakalarının ortalamanın 5 kat üzerinde olduğu sanayi bölgeleri, kölece ve aşırı yoğun, uzun ve sağlıksız çalıştırma koşulları, çalışma stresi, koruyucu sağlık önlemlerinin tasfiye edilmesi, tedavi edici sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi, kentsel dönüşüm…. Ve bir bütün olarak kapitalizm tarafından tahrip edilen insanın ve doğanın kendini yeniden üretemez hale gelmesinden, kanserin bunun bir göstergesi olduğundan bahsetmiyor. Kapitalizmin kanseri de bir salgın hastalık ve azami kar piyasası haline getirmeyi başardı.

Bir mali sermaye gurusunun kapitalizm hakkındaki itirafları… Küresel mali oligarşinin önde gelen bileşenlerinden ve dünyanın en büyük mali sermaye gruplarından HSBC Grup’un Baş Ekonomisti Stephen King… Kapitalizmin küresel durgunluğundan kısa-orta erimde bir çıkışın olmadığını belirten kitaplarıyla da tanınıyor: “Batıda refahın sonu” ve “Kontrolü kaybetmek”… Şu an Türkiye’de konferanslar veriyor. Bu tür mali sermaye gurularını hiç kaçırmayan Meral Tamer de (Milliyet Gazetesi yazarı) kendisiyle bir söyleşi yapıp yayınlamış: “Batı dünyasında son 60 yıldır yaşanan olağanüstü ekonomik performansın bir daha geri gelmeyeceğine dikkat çeken King’e göre “Refah süreci bu kadar uzadığı için ekonomik büyüme normal bir durum gibi görülmeye başlandı. Oysa sürekli yükselen yaşam standartları, tarihi bir anormallikti. Şimdi gerçekçi olma zamanı. Toplumlara verilen sözler, ancak ekonomik büyüme devam ettiğinde tutulabilecek sözlerdi. Emeklilik, sağlık ve sosyal güvenlikte topluma yapılan taahhütler, yarının kaynaklarının çok üzerinde!” Bu mali sermaye gurusunun tüm yaptığı, kapitalizmin gerçek durum ve gidişatını itiraf etmek! Bir dönemki sözde sosyal refah devleti ve sosyal hak ve güvenceler, kapitalizm açısından normal değil, sosyalizmin ve işçi sınıfının tarihsel mücadelelerinin sonucu olan, olağanüstü ve geçici bir durumdu. Kapitalizm açısından normal olan “sürekli yükselen yaşam standartları” değil, tam tersine işçi sınıfı ve toplumun çoğunluğu için sürekli düşen yaşam standartları ve sefalet birikimidir. Emeklilik, sağlık ve sosyal güvenlik geçmişte kalmış “olağanüstü” bir

durumdan ibarettir. Kapitalizm açısından normal olan, işçi sınıfı ve toplumun büyük çoğunluğu için emeklilik, sağlık ve sosyal güvenlik diye bir şeyin olmadığı bir güvencesizlik ve geleceksizliktir. Hükümetlerin halen “sağlık ve sosyal güvenlik” üzerine atıp tutmaları, bunlardan geriye kalmış hak ve güvence kırıntılarının da kazınacağının üstünü örtmeye çalışan koca bir yalandan ibarettir. King, “Batıda refahın sonu” diye bir kitap yazmış. Buna, 20. yüzyılın ilk yarısında sosyalizm ve işçi sınıfı hareketlerin yükselişine karşı “sosyal refah sistemleri ve sosyal demokrasi” yaması ile ayakta kalmayı başarıp ömrünü biraz uzatmış olan “kapitalizmin kaçınılmaz sonu”nun yaklaşması da diyebiliriz. Ya da Ortadoğu, Afrika, Güney Avrupa, Güney Asya, Latin Amerika, tek kelimeyle dünya çapında yükselen ve yaygınlaşan sınıfsal-toplumsal isyan ve direnişler dalgasının başlangıcı. Bu guru, küresel tekelci kapitalizm ve mali oligarşisinin yeni gözdesi ve dayanağı BRİCS ve Türkiye’nin de yer aldığı orta-ileri gelişmiş kapitalist ülkelerin cilasının nasıl döküldüğünü de itiraf ediyor. Rusya, Hindistan, Brezilya, Güney Afrika ve Türkiye’yi en kırılgan, en hastalıklı ülkeler ilan ediyor. Önlerine koyduğu reçete de küresel mali oligarşinin reçetesinin ta kendisi: “Faizleri yükselteceksiniz, paranız değer kaybedecek, yapısal reformları derinleştireceksiniz.” Yani AKP Hükümetinin zaten vites büyütmekte olduğu örtük kemer sıkma paketi, Kölece Çalıştırma Stratejisi, sosyal hak ve güvencelerin son kalıntılarının da hızla kazınması…

Kapitalistler ve ideologları, hep Ekim Devrimi ve Sovyet sosyalizm deneyimini, “bir yol kazası, bir tarih hatası, arızi ve bir daha tekrarlanmayacak bir hata” olarak lanse etmeye çalışırlar. Bunun gerçek anlamı ise, tam da 20. yüzyılın ilk yarısındaki sosyalizm ve işçi hareketleri dalgasıyla kapitalizme yaptıkları sosyal yamaların bir yol kazası, bir tarih hatası, arızi ve bir daha tekrarlanmayacak bir hata olduğudur. Bir kutupta vahşi sermaye, diğer kutupta sefalet, kölelik ve isyan birikiminin gerçekte varolan kapitalizmin ta kendisi olduğunu da itiraf etmiş oluyorlar. Sözde sosyal refah ve sosyal demokrasinin sonu, gelmekte olan yeni işçi sınıfı ve sosyalizm dalgasının da başlangıcını haber veriyor. Sosyalist işçi sınıfının yazacağı kitabın başlığı da bu olacaktır: “Kapitalizmin sonsuz dehşetine dehşetli bir son!”


15

işçi meclisi

Burjuvazi yönetmeye çalışırken... William Hague, “Suriye’nin Dostları” adı altında biraraya gelen 11 dışişleri bakanının muhalif grupları birlik halinde tavır almaya teşvik ettiklerini ifade etti. El Kaide ile bağlantılı islamcı grupların etkinlik alanlarının genişlediğinin farkında olduklarını belirten Hague, demokratik, çoğulcu bir gelecek adına “ılımlı” güçleri desteklediklerini söyledi. Hague’nin sözünü ettiği 11 ülke, İngiltere, ABD, Fransa, Almanya, İtalya, Mısır, Ürdün, Katar, Suudi Arabistan, BAE ve Türkiye‘den oluşuyor. yorum.” dedi. Esad, konferansın başarılı olacağını düşünmediğini de söylüyor.

Suriye’de tek tipçi diktatörlüğün sınırlarına çarpan, kangrenleşmiş ekonomik, demokratik, ulusal sorunların temelinde sokaklara çıkan işçi, emekçi, yoksulların mücadelesinin tümüyle pasifize edilmesi ve muhalefet namına küresel kapitalizme çeşitli düzeylerde entegre kliklerden başka şeye rastlanmaması işçi sınıfı açısından bunalımı derinleştiriyor. İslamcı çeteler tüm bölge toplumunun ne denli düşmanıysa küresel mali oligarşiye, bölgesel tekelci güçlere tam entegre dizaynı istenen “ılımlı” muhalefette o denli düşmanıdır. Tümü bölgenin sermayenin üst birikim sürecine geçişi doğrultusunda kapitalist reorganizasyonun temsilcisidir. Burjuva yönetememe krizinin yeni bir burjuva dizaynıyla tolere edilmesinin araçlarıdır.

Kasım’ın sonunda toplanacağı açıklanan 2.Cenevre Konferansı öncesi hem emperyalist kapitalist kampların hem de Esad karşıtı muhaliflerin ana gündem maddesini Suriye muhalefetinin yeniden dizaynı oluşturuyor. SUK,ÖSO gibi çatı niteliği taşıması umulan oluşumlara karşın muhalefet, iktidar alternatifi oluşturacak bütünlüklü bir görüntü verememişti. Esad rejiminin devrilmesine ve kapitalist hegemonyanın derinleştirilmesine yönelik başta Türkiye olmak üzere bölgesel tekelci kapitalist güçlerce desteklenen radikal islamcı çeteler, mali oligarşik bölge politikasının sınırları dışına taşma eğilimleri nedeniyle dıştalanmaya başlamıştı. Çeteler, şeriatçı temelde birliktelikler oluştururken, emperyalistler Cenevre öncesi “ılımlı” temelde bir muhalefet birliği oluşturmaya yöneliyor. William Hague, “Suriye’nin Dostları” adı altında biraraya gelen 11 dışişleri bakanının muhalif grupları birlik halinde tavır almaya teşvik ettiklerini ifade etti. El Kaide ile bağlantılı islamcı grupların etkinlik alanlarının genişlediğinin farkında olduklarını belirten Hague, demokratik, çoğulcu bir gelecek adına “ılımlı” güçleri desteklediklerini söyledi. Hague’nin sözünü ettiği 11 ülke, İngiltere, ABD, Fransa, Almanya, İtalya, Mısır, Ürdün, Katar, Suudi Arabistan, BAE ve Türkiye‘den oluşuyor. John Kerry ise Katar Dışişleri Bakanı ile yaptığı görüşme sonrası gerçekleştirdiği basın toplantısında Suriye sorununun askeri yollarla çözülemeyeceğini, çabalarını ılımlı muhalifleri desteklemeye yoğunlaştırdıklarını söyledi. Kerry, Esad’ın yeniden Cumhurbaşkanı seçilmesinin sürecin uzamasına yol açacağını, siyasal çözümü düşündüklerini ve Esad’ın yeniden seçilmesinin önüne geçilmesini umduklarını da sözlerine ekledi. Aynı eksende bölgesel kapitalist yeniden yapılanmanın çıkarlarına tümüyle bağlı muhalefet odakları ile islamcı çeteler arası karşıtlaşmalar da gözle görünür hale geliyor. Mısır’da yayın yapan el-Yovmu’s-Sabi gazetesi geçtiğimiz günlerde ÖSO sözcüsünün ÖSO Genelkurmay Başkanı’nın tutuklanması yönünde yaptığı açıklamalara yer vermişti. Fahd el-Masri yaptığı açıklamada, Suriye’nin sahil şehirlerinde Alevilere karşı işlenen katliamdan ÖSO’nun sorumlu olmadığını, sorumluluğun “terör örgütlerinde” ve bu örgütlere destek veren ÖSO’nun Genelkurmay’ı Selim İdris’te olduğunu belirtti, bu durumun batıdaki endişeleri arttırdığını ekledi. El-Masri, daha önce İdris’i bölge istihbaratlarının maşası olarak tanımlamıştı. Cenevre öncesi Esad, muhalefetin verili durumu ve küresel emperyalist kamplar arası kurulan mevcut dengeye dayanarak cesaretli açıklamalar yapmayı sürdürüyor. Emperyalist kapitalist diplomasinin odaklandığı 2014 seçimlerine dair Esad, “gelecek seçimlerde aday olmak için hiçbir engel görmü-

Suriye’de kitleler eskisi gibi yönetilmek istemiyor, rejim eskisi gibi yönetme imkanını kaybediyor. Fakat, işçi ve yoksul kitlelerin hareketin ilk günlerinde ortaya koyduğu özinsiyatifin örgütsüzlüğü, merkezileşme sorunlarını çözemeyişi, bağımsız politik çizgiden yoksunluğu bu kanlı sahnede tarihsel rollerini oynamalarını olanaksızlaştırdı. Bir kısmı ulusal dar görüşlü ve bürokratik komünist yapıların vasıtasıyla rejime yedeklendi. Emperyalizmin doğrudan müdahalesine karşı Nasır-Baas tandanslı “anti-emperyalist” ulusalcılığın güç kazanması donuk bir konum alışı besledi. Öte yandan liberal “özgürlükçü” yapıların dar Esad karşıtlığı ve burjuva demokratik çerçeveyi aşmayan ufku, işçileri emperyalist kapitalist bölge politikalarının altlığı olmaya çağırdı. Kitlesel ayaklanma döneminde kurulan ve aşağıdan iradenin aygıtları olarak şekillendirilen Koordinasyon Komiteleri, burjuva kliklerden bağımsız bir konum alışa geçemedi. Yer yer ÖSO ve islamcı çetelerle çarpışsa da kapitalist bölge programının özgürlük propagandasından başka şey talep etmedi. Herşeye karşın bu yapılar, kitlesel özinsiyatifin önünü görece açmaları nedeniyle iç sınırlarıyla hesaplaşılacak bir yaklaşımla karşılaştıkları süreçlerde farklı bir içeriğin ifadesine dönüşebilirler. Suriye denkleminin gösterdiği bir diğer gerçek, geri kapitalist üretim ilişkileri temelinde yapılanmış, demokratik sorunların bütünüyle güncelliğini koruduğu coğrafyalarda dahi bağımsız demokratik bir varoluşun imkansızlığıdır. Bunu koşullayan, üretimin tümüyle entegre ve küresel karakteri, her bölgenin emperyalist kapitalist üretim organizasyonunun yayılma-derinleşme doğrultusuna içerilmesi, liberal demokrasinin küresel anlamda sermaye birikiminin önündeki engellerin giderilmesi temelinde karakterize oluşudur. Demokratik talepler, sermayenin evrensel bütünleşme, siyaseten mali oligarşik merkezileşmesi ile uyumlu olduğu taktirde liberal demokrasinin sınırları tarafından emiliyor, burjuva siyaset yelpazesinin ileri ya da geri unsurlarını oluşturuyor. Ufku, burjuva demokrasisi ile sınırlı siyaset biçimi birikmiş demokratik, ulusal sorunların tümüyle çözülmesi konusunda yeteneksizleşiyor. Bölgedeki her alt siyasal unsurun dahi emperyalist kapitalist kamplardan, bölgesel tekelci güç odaklarından, bunların bileşiği olan yerel burjuva kliklerin siyasetinden bağımsızlaşamadığını görmek kadar işçi, emekçi, yoksullar açısından bölgeyi yaşanamaz hale getiren buhranı çözecek tek çıkar yolun proleter devrim olduğunu da ısrarla vurgulamak gerekiyor. Bölgesel nitelik kazanan burjuva yönetememe krizinin yerini işçi devriminin almasının, kar değil toplumun ihtiyaçları odaklı, insanlığın yaratıcı enerjisinin üzerinde varolacak, işçi sınıfının ellerinde yükselecek yeni bölgenin katliamı, baskıyı, sömürüyü durduracak tek seçenek olduğunu da. Bölgeye savaşın tüm toplumsal temellerini yok ederek egemen olacak barış, işçi iktidarıyla gelecek!


Suudi Arabistan’da binlerce göçmen işçi polisle çatıştı; 2 ölü fuhah bölgesinde isyan çıktı. Çoğunluğunu göçmen işçilerin oluşturduğu isyanda binlerce göçmen işçi sokak gösterileri yaptı, barikat kurdu ve polise taş yağdırdı, polis arabaları ve mağazaları tahrip etti. Polisin eylemci göçmenlere gaz bombardımanı ve ateş açması ile büyüyen çatışmalarda en az iki kişi öldü, 68 kişi yaralandı, 561 kişi gözaltına alındı. Eylem ve barikat çatışmalarında yer alanların çoğunluğunun Afrikalı göçmen işçiler olduğu belirtiliyor.

Suudi Arabistan’da vizelerini teyid ettirmeleri istenen göçmen işçilerden binlercesinin tutuklandığı polis operasyonundan bir hafta sonra, Riyad’ın göçmen işçilerin yoğun olduğu Man-

Manfuhah’da toplanan mülk sahibi Suudi bıçaklı ve demir çubuklu gruplar da, mülklerini korumak adına göçmen işçilere saldırdılar. Suudi Arabistan devleti bu yıl başından itibaren vize kurallarına uymadan şirketlerin ucuza çalıştırmak için ülkeye gelmelerini organize ettikleri

kaçak göçmen işçiliğe artık göz yummayacağını açıklamıştı. Ancak tabii, Suudi Arabistan rejimi, kaçak işçi akımını organize eden insan tüccarlığı şirketlerini değil, göçmen işçileri cezalandıran operasyonlarını artırdı. Rejimin politikası, kaçak ucuz işçi piyasasını azaltıp, işsizlikleri ve rejime tepkileri artan Suudi vatandaşlara iş yaratma vaadini de içeriyordu. Rejim ülkedeki göçmen işçilere vizelerini teyid ettirmeleri ya da ülkeyi terketmeleri için 7 aylık süre tanıdı. Bir hafta önce bu sürenin dolmasının ardından polis kaçak göçmen işçilerin yoğun olduğu yoksul göçmen mahallelerine yoğun operasyonlar düzenledi. Binlerce göçmen işçi tutuklandı. Çarşamba günü, Etiyopyalı bir göçmen işçinin, operasyon sırasında direndiği polisler tarafından öldürülmesi, göçmen işçilerin tepkisini artırdı.

Yoksulluğa ve işsizliğe karşı Bulgaristan Ayakta Bulgaristan da geçen yıldan beri süren eylemler yeni bir evrede. Sofya Üniversitesi’nde üç haftadır oturma eylemi yapılıyor. Eylemciler parlemento binasını abluka altına almak istedi, polisle çatışma yaşandı. Eylem sırasında 23 kişi gözaltına alındı. Geçen sene gerçekleşen erken seçimin ardından işbaşı yapan teknokratlar hükümeti kitlelerin isyanını dindiremedi. Seçim öncesinde Boyko Borişov başkanlığındaki hükümette kitle eylemleri sonucu istifa etmek zorunda kalmıştı. Sefalet koşullarının süreklileşmesi ve teknokratlar hükümeti hakkındaki yolsuzluk iddiaları eylemlerin ara vermeden devam etmesine yol açtı.

liğin en yoğunlaştığı kesim ise 25 yaş altı olarak göze çarpıyor. Gençlerde işsizlik oranı %28′i buluyor. Bulgaristan EUROSTAT verilerine göre en yoksul AB ülkesi. Bu araştırmaya göre Bulgaristan nüfusunun %55,6'sı sefalet içinde yaşıyor. Asgari ücret ise 159 euro. Ülkenin en büyük sendikası KNSB’nin araştırmalarına göre ise halkın %80′i yoksulluk koşullarında yaşamaya mahkum edildi.

Öğrencilerin deklarasyonlarında ‘Yoksulluk ve işsizliğe karşı eylem yapıyoruz. Üniversite diplomalı dilencilere dönüşmeden önce eylem yapıyoruz’ ifadeleri yer alıyor. Eylemciler, teknokrat hükümetinin istifasını ve yeniden seçimlere gidilmesini istiyor.

Kitle eylemlerini tetikleyen faktörün sefalet ve geleceksizlik, eylemcilerin ağırlığını oluşturanın ise öğrenciler ve genç işçiler olduğu görülüyor. Bununla birlikte eylemlerde AB’ci liberal sloganlar öne çıkıyor. Temel etken mevcut teknokratlar hükümetinin eski Komünist Parti’nin kalıntısı Oreşarski liderliğindeki Sosyalist Parti’nin başkanlığında kurulması. Sosyalist Parti’ye dair bürokratik, mafyatik ilişkilerin kol gezdiği, dejenere Komünist Parti ve bürokratik eski rejimin iktidar ilişkilerine benzer yöntemleri kullandığı bir tablo çizmek mümkün.

Bulgaristan’da 500 binin üzerinde işsiz var. İşsiz-

Bulgaristan’lı işçi ve emekçiler açısından önem-

li sorunlardan biri sosyalizm ve komünizm kavramlarının bürokratik, tasfiyeci eski rejim tarafından hayli lekelenmiş olması. Sosyalizmin ulusal çıkarların savunusu adına çürütülmüş eski rejim içerisindeki karakterine tümüyle karşıt, kitlelerin yaşamsal talepleriyle buluşan, insanlığın sınırlar ötesi kolektif yaratıcılığına içerili bir Komünist programın ortaya çıkması ihtiyacı beliriyor. Bunun dışındaki her formülasyon kitlelerin sermaye özgürlüğü programına yedeklenmelerine hizmet edecektir.

Madrid’de Temizlik İşçileri Eylemde Madrid’de temizlik işçilerinin yaptığı süresiz grev kararıyla birlikte Madrid sokakları çöpe boğuldu. Radikal’in haberine göre 1100 temizlik işçisinin işten çıkartılması ve ücretlerde yüzde 40’a varan kesintilerin gündeme gelmesi temizlik işçileri ve bahçıvanlar tarafından süresiz grevle karşılandı. Bir haftayı geçkin süredir grevlerine devam eden işçilere destek olmak amacıyla sosyal medyada “Çöpünü bankaların kapısına bırak” kampanyası başlatıldı. Bu kampanyanın desteği ile birlikte çöplerin rahatsızlık verecek derecede biriktiği ifade ediliyor. İspanya’daki büyük sendikalardan İşçi Komisyonu Sendikası’na (CCOO) bağlı bir yetkili “İşten çıkarma kararında geri adım atılmadıkça, hiçbir şekilde grevin sona ermesi söz konusu değil. En temel talebimiz, mevcut işçi kadrosunun korunması. Biz hiçbir şekilde bu kadar abartılı bir işçi çıkarımını ve maaş kesintisini hoş göremeyiz” dedi. Şu ana kadar yapılan görüşmelerden ise herhangi bir sonuç alınamadı.

İspanya’da ekonomik krizin etkisiyle birlikte fatura yine işçi ve emekçilere kesilmişti. Bir çok sektörde işten çıkarmalar, ücretlerde yapılan kesintiler işciler tarafından grevlerle karşılanıyordu.


Im39